<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Tarih</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rss/category/tarih</link>
<description>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Tarih</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Kırşehir.Net &amp; Kırşehir Haber Portalı &amp; kirsehirhaber.org  ve kirsehri.com adreslerinden yayınlanmaktadır. Yazılım: Ahenk BT &amp; Tükav Gaziler Eğitim Kültür Hiz.</dc:rights>

<item>
<title>ATATÜRK’ÜN KIRŞEHİR GENÇLER DERNEĞİNDEKİ SÖYLEVİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-kirsehir-gencler-dernegindeki-soylevi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-kirsehir-gencler-dernegindeki-soylevi</guid>
<description><![CDATA[ Milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükümete terk eder. Bu, milletimizin öteden beri itiyat ettiği bir ahlaktır. Fakat, zaman, hadisat ve tecarüb gösterdi ki, bizatihi milletin mütehassıs ve mütefekkir olması lazım. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:17:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ATATÜRK’ÜN KIRŞEHİR GENÇLER DERNEĞİNDEKİ SÖYLEVİ (*)</strong><br><br><span>(24.XII.1919) (**)                                    (Sivas’tan Ankara’ya ilk gelişinde)</span><br><br><span>Milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükümete terk eder. Bu, milletimizin öteden beri itiyat ettiği bir ahlaktır. Fakat, zaman, hadisat ve tecarüb gösterdi ki, bizatihi milletin mütehassıs ve mütefekkir olması lazım. Her ne şekil ve vasıfta olursa olsun ahara terk etmemek lazımdır, ederse bugünkü netice hasıl olur.</span><br><br><span>Nazarımızı tarihe çevirecek olursak, millet derece-i hakimiyetinden aşağı doğru in­meğe başlamıştır. Fakat, düşününüz! Milletimizin her ferdi mütefekkir ve mütehassıs bir tarzda yetiştirilmiş olsaydı muhakkak bu hale gelmeyecekti. Memleketi ve milletin idare­sini deruhte etmiş olanlar, içtihadında hata etmiş olur, fakat bütün bu hataların netice-i müellimesinden millet mutazarrır olmuştur.</span><br><br><span>Mütarekeyi müteakip milletimiz, teessüfle söylenir, mukadderatının müsamahaka­rı bir halde bulunuyor, mevcudiyetimizi imhaya hahişker olan düşmanlar, acı darbeler in­diriyor, milletimiz parçalanmaya namzet bulunuyordu. Şayanı teşekkürdür ki, bazı ahval, haizi kıymet olan milletimizi teyakkuz ve intibaha getirdi. Yer yer efradı milletimiz yekdi­ğerini aramaya, bulmaya başladı. Bunun neticesi olarak teşkilat meydana geldi. Devletimizin istiklalini mahvetmeye çalışan ecanip, milletimizden böyle bir ruhu tecelli edece­ği ne intizar etmiyorlardı. Burada yaşayan insanları hissiz mahlukattan ibaret zannediyorlardı. “Böyle bir milletin hakkı bekası olamaz” kararlarını ittihazda bir millet mevcudiyeti nazar-ı dikkate alınmadı, milletimizin hadi sat ve dere bat neticesi olarak yer yer taazzuv etmesine ehemmiyet vermemişlerdir. Bu ehemmiyet verilmeyen parçaların müda­faa etmek istedikleri ve verdikleri karar ve bütün milletin kabul ettiği nokta-i esası; Kuvayı milliyenin amil, iradesi milliyenin hakim olmasıdır.</span><br><br><span>Ve bu teşkilatın ruhu budur. Bu maksatla teşkilatı teşmile başladığı zaman, ecanip nazarı dikkatini Türkiye’ye çevirmeğe başladı, mahiyeti asliyesine inanamadı; muh­telif memurlar, heyetler gönderdiler; bizde bir hissi hayat keşif ve onu yakından temas ile tetkike başladılar ve binaenaleyh anladılar ki, miskin bir millet değildir, altı yüz sene ve daha evvelden beri hakimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet, onların tasav­vur ettiği gibi esir bir millet değildir. Binaenaleyh ecanip tamamen kani olmalıdır ki: Tür­kiye ve Türkiye’de yaşayan Millet, başlı başına bütün cihan milletleri içinde müessir bir mevcudiyete maliktir, bu izole edilemez. Elhamdülillah devletimiz ve milletimizin istiklali mevzuu bahis olmaktan çok uzaklaşmıştır. İstiklalimize her suretle hürmet edilmesi ta­hakkuk etmiştir. Bu bizim için kafi değildir, bu maksat ve gayemizi temin edemez, maddeten takarrürünü görmek mecburiyetindeyiz, tamamen mutmain olmak atideki küşayış ve temeddünü bihakkın temin edebilmek için vatan sahıla olarak görüşmeliyiz.</span><br><span>______________</span><br><span>(*) Bu Konuşma A. Ü. Türk inkılap Tarihi Enstitüsü tarafından Resmi Belge Olarak Kabul edilmiştir.</span><br><span>(**) Bu Konuşma Kırşehir Gazetesi’nin 30.08.1936 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.</span><br><br><span>Müstakil yaşamak için feyizli vatanın teminine muhtacız. Çizdiğimiz bir hudut vardır, bu hududu ecanibin elinde bırakmayacağız, emniyetimiz pek kavidir.</span><br><br><span>Bu teşkilat henüz bir şekilden ibarettir, bugün yarın buna bir şekli hendesi gibi ba­kamayız, buna ruh verebilmek için de her ferdi milletimizin dimağını inkişaf ettirmek,heyeti umumi yenin mukadderatına vuku bulacak taarruz ve tecavüzden kendilerini muhafaza edebilmek için teşkilata müntehiden tevessül etmek lazımdır.</span><br><br><span>Vahdeti vatana ait fikirlerimiz kısa oluyor, diğer vatandaşımıza vuku bulacak za­rardan müteessir oluyoruz. Bütün millet bir vücut gibi bir hale getirilmelidir. Her millette olduğu gibi bizde de bir işe müteşebbisler başlar, en son ferde ve yukarıya doğru sirayet ettirilir. Az zamanda matlup veçhile istikameti hakiye ye sevk edebilmek için münev­verler daha çok vazife dardır. Münevverlerin vazifeleri gayet büyüktür. Hiç bir millet yok­tur ki, ahlak esasa tına istinat etmeden tefeyyüz etsin. Münevverlerimiz vatan ve millet fikirlerini vermekle beraber rakip milletlere karşı muhafaza-i mevcudiyeti için lazım olan husus atı temin ederlerse vazifelerini daha vasi surette ifa etmiş olurlar.”</span><br><br><strong>17 Ekim 1924 Tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Kırşehir’e Geldiği Sırada Hükümet Konağı Önünde Habip Arıöz Tarafından Yapılan Konuşmanın Metni</strong><br><br><span>Soylu Türk Milleti’nin göz bebeği Gazi Paşamız! Asırlardan beri Türk’ün kanıyla varlığını sürdürerek, kendisine Allah’ın gölgesi süsünü vererek, zihinlerde yerleşen, düşmanlarımızla birlikte büyük milletimizin, büyük Kemalleri’ni yetiştiren şu nazlı vatanı temelinden yıkmak, Türk milletini sonsuza kadar tutsak etmek hayalini kurarken onu tut­saklıktan, ölümden kurtarmak amacı ile kahramanca meydana atılarak üç yıl önce şehrimizden geçmiş ve o zaman üzgün kalplerimizde bir kurtuluş ve ümit ışığı yakmıştınız!</span><br><br><span>Çok geçmedi: Kararlı, kahraman ve olağanüstü gücünüzle altı yüzyıldan beri, dün­ya tarihinin yazmadığı büyüklükte denizler kadar engin, şanlı bir zaferi gerçekleştirerek milletimizin ve bütün İslam dünyasının sonsuz teşekkürleri ile şereflendirdiniz, takdirlerini topladınız.</span><br><br><span>Senelerden beri kalpleri istek ve şevkle çarpan Kırşehir halkı, Türk milletinin layık olduğu yüksek mevki ye ulaştıran yenilik, ilerleme yollarında bizlere aydınlık hedefleri gösteren Gazi Cumhurbaşkanımızı selamlamak onuruna sahip olduğumuzdan dolayı kendilerini mutlu ve bahtiyar bilirler.</span><br><br><span>Burada büyük milletimizin duygularını dile getirerek diyorum ki: Biz Kırşehir halkı, saygıdeğer Cumhurbaşkanı Paşamızın kurtarıcı kılıcı ile kurtardığı ve güçlü kalemiyle belirlediği ilkeler etrafında toplandık. Kutsal amacımızın gerçekleştiğini görmek ve son amaca ulaşmak için açtığımız gerçek yolda: Genç ve sağlam Cumhuriyetimizin güçlü ve aydınlık ışıklarında sizinle birlikte yürüyeceğiz. Bizi bu hakikat yolundan çevirecek hiç­bir güç yoktur. Önümüze çıkan her engeli korkusuzca aşacağız. Milletimizin şu demir­den yumruğu: Zulüm, esaret, bağımsızlık ve bilgisizlik zincirlerini parçaladığı gibi, her cehennem ateşini söndürmeye yeterlidir.</span><br><br><span>Biz Türkler, yeni ve güçlü cumhuriyetin gerçek koruyucusu ve sahibiyiz. Milli ve kutsal düşüncemiz budur. Cumhuriyet fidanını gerekirse kanımızla sulamaktan çekinmeyeceğiz. Yaşasın Türk Cumhuriyeti, Yaşasın Türk Milleti, Yaşasın Büyük Gazi Paşamız!</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’den Sonra Kırşehir’le ilişkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasanin-milli-mucadeleden-sonra-kirsehirle-iliskileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasanin-milli-mucadeleden-sonra-kirsehirle-iliskileri</guid>
<description><![CDATA[ Milli Mücadele’ye hazırlık aşamasında yaklaşık beş gününü Kırşehir’de geçiren Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadele’yi başarıya ulaştırıp, Cumhuriyeti kurduktan sonra da Kırşehir’i ve Kırşehir halkını unutmadığını görüyoruz. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:15:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak 17 Ekim 1924 tarihinde saat 17.00 sularında eşi Latife Hanım ile birlikte Kırşehir’e gelmiştir. Ga­zi Mustafa Kemal Paşa ve Heyet, şehrin dışında Vali Atıf Bey, Belediye Başkanı Baktıroğlu Ziya Bey, Daire Başkanları ve bir kısım halk tarafından coşkulu bir şekilde karşı­lanmıştır. Şehrin girişinde de bütün Kırşehirliler, okullar, köy ve kasabalardan gelen ka­labalık bir halk tarafından “Yaşa büyük Başbuğumuz” şeklindeki sevgi gösterileri ve al­kışlarla karşılanmıştır.</span></p>
<p><span> Şehrin girişinden merkezine kadar uzanan cadde boyunca kurulan takların altından geçen Gazi Mustafa Kemal Paşa için kurbanlar kesilmiştir. Kırşehirli,bayanlar ise Hükümet Konağı karşısındaki alanda toplanmıştır. Hükümet binasının önündeki alanda yenilikçi bir öğretmen olan Habip Arıöz Kırşehirliler adına “hoş geldi­niz” diyerek, Kırşehir halkının minnet, şükran ve bağlılıklarını belirten bir konuşma yap­mıştır. Öğretmenin bu konuşmasında, Cumhuriyet, inkılaplar ve yenileşme yolundaki çalışmalarında Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tam bir bağlılıkla izleyeceklerini söylemiş ve bu konuda güvence vermiştir.</span><br><br><span>Gazi Mustafa Kemal Paşa belediye başkanını, Tüccar Heyetleri’ni, memurları ve Mucur Heyetini Hükümet binasında kabul etmiş ve bu sırada Gazi; “asayişin sağlanma­sında en önemli etken nedir?” diye sorunca, orada bulunanlar hep bir ağızdan: “Cum­huriyetin ilanıdır” cevabını vermişlerdir.</span><br><br><span>Burada Kırşehir Valisi Atıf Bey, Latife Hanım’a bir çift Kırşehir işi halı armağan et­miştir.</span><br><br><span>Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Kırşehirlilerle üçüncü görüşmesi 20 Eylül 1928 ta­rihinde Yerköy’de olmuştur. Harf inkılabı münasebetiyle 14 Eylül 1928’de İstanbul’dan başlayan yurt gezisinde, İzmir vapuru ile Sinop’a, oradan 16 Eylül’de Samsun’a, daha sonra da Amasya, Sivas ve Kayseri yoluyla 21 Eylül 1928 günü Ankara’ya dönmüştür. Yeni harflerin benimsetilmesi amacı ile Anadolu gezisine çıkan Gazi Mustafa Kemal Ata­türk’ün, Yerköy’den geçeceği haberi alınınca, Kırşehir Valisi B. Nazım Akyürek başkan­lığında altmış-yetmiş kişilik Kırşehir heyeti otomobiller ile Yerköy’e gitmiştir. Kırşehir, Yozgat, Çiçekdağı ve Yerköy halkı tarafından doldurulan istasyonu n her tarafı Kırşe­hir’den getirilen halılar, bayraklar ve renkli radyum lambaları ile donatılmıştır. Kırşehirliler ellerinde kırmızı zemin üzerine beyaz harflerle “Kırşehir Halkı Büyük Kurtarıcısını Saygıyla Selamlar” şeklinde bir pankartla, Mecidiyeliler (Çiçekdağ) ise, “Mecidiyeliler Ulu Gazisini Hürmetle Selamlar” yazılmış bir pankartla karşılamıştır. Trenden inen Atatürk ve diğer misafirler, toplanan halkı selamladıktan sonra, Atatürk: “Nasıl yeni harfleri öğ­reniyor musunuz?” diye sormuştur. Kırşehir heyeti içerisinde bulunan Cevat Hakkı Ta­rım Bey ve orada bulunan halk hep birlikte: “Yeni harfleri öğrenmek bizim için milli hay­siyet ve vicdan borcudur.” diye cevap vermiştir. Atatürk’ün bu ziyareti bir bakıma harfle­rin öğrenilip öğrenilmediğini denetleme niteliğini de taşıyordu. istasyonda salona giren Atatürk, Cevat Hakkı Tarım Bey tarafından hazırlanan kara tahtaları görünce tebeşir is­temiş ve Cevat Bey’e tahta başına geçmesini emretmiştir. Tam bu sırada Yozgat heyetin­den bir kişi Atatürk’e bir cep defteri ile kalemini uzatarak, “Türk Ocağına adına imzala­malarını istemiştir. Atatürk ise: “Şimdi sırası mıdır?” diye gülümseyerek o kişiyi tahta ba­şına göndermiş ve şu cümleyi yazdırmıştır: “Türk Ocakları milleti tenvir (aydınlatma) için çok kıymetli bir fırsata malik (sahip) bulunuyorlar”</span><br><br><span>Daha sonra Atatürk orada bulunanlara yeni harflerle yazılmış okuma kitabından parçalar okutmuş, bazı yazım kuralları ve ifade yanlışlıkları üzerinde durmuş ve düzelt­meler yapmıştır.</span><br><br><span>Kırşehir’e ilk gelişlerinde kendisini son derece sıcak ve saygıyla karşılayarak fe­ner alayı düzenleyen, yaptıkları konuşmalar ve uğurlanışı sırasında büyük ilgi gösteren öğretmen Ömer Aydın Bey’i görünce, hemen kendisini hatırlamış, burada da O’na övgü dolu sözler söylemiş ve: “Türk Milleti’nin Nurlu Ordusu, Yüksek Erkanı Muallimler, Cid­den Milleti Kendilerine Minnettar Kılacak Vaziyette Bulunuyorlar” cümlesini yazdırarak, bu şerefli eğitim ordusuna karşı yüksek takdirlerini ve sevgilerini bir kez daha açıklamış­tır.</span><br><br><span>Atatürk daha sonra, Çiçekdağı ilçesi ilkokulu Başöğretmeni (Müdürü) Oğuz Bey’e de bir cümle yazdırarak, ilçedeki yeni harfleri öğrenme ve öğretme çalışmaları hakkın­da bilgi almıştır.</span><br><br><span>Bu teftişi sırasında, yeni harfleri öğrenmeye bir hafta önce başlamış olan Naci Genç ve Nesibe Gönendik adlı öğretmenlerin, yeni harflerle kusursuz okuyup yazdıkla­rını gören Atatürk, son derece memnun olmuş ve inkılaplarının benimsenerek hayata geçirilmiş olmasından engin bir mutluluk duymuştur. Mustafa Kemal Paşa uygun ortamı ve konuyla ilgilenen öğretmenleri bulunca, yol yorgunu olmasına rağmen istasyon bina­sında bir saatten fazla bir süre yazım kuralları ile ilgili birçok konuda aydınlatıcı açıkla­malar yapmıştır. Daha sonra kendisi için hazırlanan koltuğa oturan Atatürk, Cevat Hak­kı Tarım Bey’in uzattığı okuma kitabını, 20 Eylül 1928 tarihini yazarak imzalamıştır. Da­ha sonra bu konuda Atatürk, kendi imzası ile 21 Eylül’de Ankara’dan telgrafla Valilikle­re yeni yazım kuralları ile ilgili bir genelge göndermiştir.</span><br><br><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Kırşehir’e son gelişleri 1 Şubat 1934 tarihindedir. Çok şiddetli bir kış günü gerçekleştirilecek olan bu ani ziyaretin haberi duyulunca, Cevat Hakkı Tarım Bey, yolda karşılaştığı birinci dönem T.B.M.M. ‘n de Kırşehir Milletvekili ola­rak görev yapan Müfit Kurutlu oğlu’na, “Bu karda kıyamette bu seyahatin sebebi nedir acaba” diye sormuştur. Müfit Bey de: “Bilirim Hazreti O bir şeye karar vermesin yoksa.. Muhali mümkün kılar.”</span><br><br><span>Vali B. Nazım Akyürek’in yalnız jandarma kumandanı ile Atatürk’ü karşılamaya git­tiğinin duyulması üzerine, başta Cevat Hakkı Tarım Bey ve eşi, Turgut Çopuroğlu ve kı­zı, Ortaokul öğretmenlerinden Arif Sıtkı Gönendik ve eşi Öğretmen Nesibe Hanım ile Müfit Bey’in Eşi Mihribuna Hanım tarafından oluşturulan grup “Dağ başını duman almış” marşını söyleyerek Özbağ mevkiine kadar gitmiştir. Havanın aşırı soğuk olmasından dolayı akşam karanlığına kalacaklarını düşünen karşılayıcılar, şehir girişindeki hastane önünde bekleyen halkın arasına katılmak için tekrar dönmüşlerdir. Atatürk ve diğer misafirleri getiren otomobil konvoyu, coşkulu sevgi gösterilerinde bulunan kalabalığın önünde durmuştur. Atatürk, otomobilinden inerek, ön safta bulunan hükümet erkanı ve ileri gelenlerle el sıkıştıktan sonra, hastaneye gitmiş, hastaları ziyaret etmiş ve Müfit Bey’in eşi ve yayındakilerle de tanıştıktan sonra, büyük bir kalabalık eşliğinde, kendisi için hazırlanan Halk Partisi binasına gelmiştir. Ani yapılan bu yolculuk, Ankara’daki ma­kamları da telaşa düşürmüş, Kırşehir Valisi B. Nazım Bey de güvenlik nedeni ile Ata­türk’ün gelişini halka duyuramamıştır. Atatürk, yanında bulunan Kılıç Ali Bey, Afet İnan, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, bazı komutanlar ve diğer arkadaşları ile birlikte Bala-Kaman üzerinden Kırşehir’e gelmiştir.</span><br><br><span>Atatürk ve misafirler çay ve kahvelerini içip, bir süre dinlendikten sonra, görüşebil­mek için kapıda bekleyen Kırşehir ileri gelenlerine doğru kızgın bir şekilde hızla yürüye­rek dışarı çıkmışlardır. Atatürk’ü kızdıran durum ise; Atatürk’ün parti başkanından, mi­safirlerin nerede kalacağını sorması üzerine, bir Genel Meclis Üyesi’nin Arap harfleri ile yazdığı yazıyı Atatürk’e uzatmış olmasıdır. Atatürk: “Ben böyle yazı tanımıyorum” diye­rek kağıdı fırlatmış ve dışarı çıkmıştır. Atatürk’ün üzülmesine neden bu olay, orada bu­lunan Kırşehir halkını da son derece üzmüştür. Şehir merkezinin Kuzeydoğusu’na dü­şen imaret mahallesindeki (Celal Efendi’ye ait) Vali Konağı’na giden Atatürk, geceyi bu­rada geçirdikten sonra 2 Şubat 1934’de Yerköy üzerinden Yozgat’a gitmek üzere, ken­disini uğurlamak için Vali Konağı önüne gelen Kırşehirlilerle vedalaştıktan sonra diğer arkadaşlarını da beklemeden yola çıkmıştır.</span><br><br><span>Şehir merkezi ile Vali Konağı arasındaki yolun, son derece kötü ve çamurlu olma­sı nedeniyle, Vali’nin arabası konağa gelirken çamura saplanmıştır. Yolun kötülüğünden Atatürk de rahatsız olmuş ve bu konuda Vali Bey ile aralarında şöyle bir konuşma geç­miştir.</span><br><br><span>Atatürk:</span><br><br><span>– Oturduğunuz ev çok güzel, hangi sokaktan gidiyorsunuz?</span><br><br><span>Vali, pencereden dar ve çamurlu bir sokağı gösterir. Atatürk ise:</span><br><br><span>– Kaç yıldır bu evde oturuyorsunuz? Diye sorar. Vali:</span><br><br><span>– Yedi yıldır, deyince Atatürk kaşlarını çatar. Atatürk:</span><br><br><span>– Eve her gidiş-gelişte sokağa bir taş koysaydınız, bu çamur sokak, kaldırım olur­du. Yazık!… diyerek üzüntülerini belirtmiştir.</span><br><br><span>Vali B. Nazım Bey, Cevat Hakkı Tarım Bey’e daha önce Adana Valisi oğlu sıralarda Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’ten dönerken Adana’ya uğradığını ve aralarında şöy­le bir konuşmanın geçtiğini belirtmiştir. Atatürk: “Vali Bey, Vali Bey! Bu memleketi hürri­yet ve istiklaline kavuşturacak en acil ve cezri tedbir, Anadolu’nun bağrında milli bir hü­kümet kurmaktır. Bu işe hemen burada başlayabiliriz…!” şeklindeki ifadesine karşı, Vali Bey’in: “Paşam, İstanbul’da altı yüz asırlık bir Saltanat ve Hilafet, onun kurulmuş bir hü­kümeti mevcut, ordularımız bu vaziyette, düşmanlar memleketin bir çok aksamını istila etmiş bir halde iken, böyle bir teşebbüse girişmek, bilmem ki nasıl karşılanır?” diye ce­vap verdiğini söylemiştir. Bu ifade ile Vali B. Nazım Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın Yıldı­rım Orduları Grubu Kumandanı iken söylediklerini, o zaman için gerçekleşemeyecek bir hayal ürünü gibi karşılamış olduğunu, oysa bu düşüncenin artık düşünce olmaktan Çı­kıp, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuş olduğunu dile getiriyordu.</span><br><br><span>Kırşehir Valisi B. Nazım Bey’in, olumsuz durumu Atatürk tarafından bizzat tespit edilmiş, fakat emekliliği yaklaştığı için hemen görevden alınmamıştır. Atatürk bu konu­da da lütuf göstererek, B. Nazım Bey’in Ordu Valiliği’ne tayinini yaptırıp, emekli olması için gereken zamanı burada fazlasıyla doldurarak, emekliliğe ayrılmasını sağlamıştır.Kırşehir’den ayrılan Atatürk ve arkadaşlarının, bir gün de Yozgat’ta kalacaklarını öğrenen Yozgat Valisi Bekir Sami Bey, karla kapalı olan yolları açtırarak heyetin Yoz­gat’a rahatlıkla ulaşmalarını sağlamıştır.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Mücadele’de Kırşehirlilerin Tutumu ve Katkıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelede-kirsehirlilerin-tutumu-ve-katkilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelede-kirsehirlilerin-tutumu-ve-katkilari</guid>
<description><![CDATA[ Kırşehir ve çevresi Birinci Dünya Harbi’nin sonlarında kurdukları Kırşehir Gençler Derneği ve hemen hemen tüm yerleşim birimlerinde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyet­leri ile Milli Mücadele için hazırlık çalışmalarına başlamıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:11:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>Son Osmanlı Mebussan Meclisi’ne Avanos (1871) doğumlu Ali Rıza Bey ile, Hamit­köy (1877) doğumlu M. Rıza Bey (Silsüpür) Bey Müdafaa-i Hukuk grubu Kırşehir millet­vekili olarak katılmışlardır. Bu milletvekillerinin İstanbul’un resmen işgalinden sonra da (16 Mart 1920) Ankara’ya gelerek milli mücadeleyi desteklemeye devam etmişlerdir.</span><br><br><span>Kırşehir halkı Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra başlayan işgallere karşı, İstanbul Hükümeti gibi teslimiyetçi bir tutum takınmamış, Milli Mücadele’yi başlatan Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin tüm çalışmalarını yakından takip etmiş ve so­nuna kadar yanlarında yer almıştır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını Samsun’dan beri takip eden Mucur halkı, Sivas’ta milli bir kongrenin toplanacağını öğrenince, Mucur’u temsilen Kaymakam Cevat Bey ile Hacıbektaş Nahiye Müdürü Mucurlu Avni (Er­kanlı) Bey’i, Kongreye katılmak üzere Sivas’a göndermiştir. Ancak bu heyet, Şarkışla’ya vardığında kongrenin bitmiş olduğunu, Mustafa Kemal Paşa temsil Heyeti’nin de Si­vas’tan hareket ettiğini öğrenince Mucur’a dönmek zorunda kalmıştır. Kırşehir halkının bu olumlu tutumu Ankara vilayetinden gelen 28 Aralık 1919 tarihli şifre telgrafından da açıkça anlaşılmaktadır. Ülkenin diğer taraflarının Milli Mücadele’nin gelişiminden haber­siz olmasına rağmen, Kayseri, Kırşehir ve Ankara gibi Orta Anadolu illerinde Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin büyük törenlerle karşılanması ve bölge halkının konu­ya olan duyarlılığı son derece dikkat çekicidir. Kırşehir halkı Milli Mücadelede olduğu gi­bi Cumhuriyetin ilanından sonra da Atatürk’ün yanında yer almış O’nun ilke ve inkılaplarının savunucusu olmuştur.</span><br><br><span>a) Siyasal Yönden Katkıları</span><br><br><span>23 Nisan 1920’de açılan T.B.M.M.’nde ise Kırşehir Ahmet Müfit (Kurutluoğlu) Bey, Rıza (Silsüpür) Bey, Yahya Galip (Kargı) Bey, Sadık (Savtekin) Bey, Cemalettin Çelebi Efendi, Bekir (Kocaoğlu) Efendi, Cevdet (Seçkin) Bey tarafından temsil edilmiştir. Bu milletvekillerinden Yahya Galip Bey, İstanbul Hükümetinin emirleri doğrultusunda olmak üzere Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklatarak, Milli Mücadele’yi daha başlangıcında engel­lemeye çalışan Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın tutuklanmasından sonra; Ankara Valiliği yapmış, daha sonra da üç dönem Kırşehir milletvekili olarak yeni Türk Devleti’ne önem­li hizmetlerde bulunmuştur. Muhittin Paşa’nın tutuklanmasından sonra Defterdar Yahya Galip Bey, Ankara halkı tarafından seçilerek Valilik görevine getirilmiştir. Bu durum, An­kara halkının, Anadolu’nun ortasında bulunan bir ilde, demokratik yöntemle yöneticisini seçmesi bakımından çok önemli bir olaydır. Ayrıca böyle bir hareket şekli, bir bakıma İstanbul Hükümeti’ne karşı da bir başkaldırı niteliği taşımaktadır.</span><br><br><span>Vali Yahya Galip Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’dan itibaren yakından izle­mekte ve ülkenin kurtuluşunun ancak Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlayan milli bir mücadele ile gerçekleşeceğine inanmaktadır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya Mülakatı (görüşmesi) (20-22 Ekim 1919) için Amasya’da bulunduğu sırada, An­kara Valiliği görevini yürüten Yahya Galip Bey’den 15 Ekim 1919 tarihli, şifreli bir telgraf almıştır. Bu telgrafta Yahya Galip Bey: “Mukadderatımızı, milletin mukadderatını bilme­yen bir hükümete ve ne de rasgele gönderilecek valilere terk edemeyiz.Mahmut Ferit Paşa kabinesinin tayin    edipte gönderemediği eski Bitlis Valisi Ziya Paşa’yı buraya ve Suphi Bey’i de Konya’ya Vali tayin etmek suretiyle merkezi hükümet ilk adımını attı. Mil­let meclisi kurulmadan önce dışardan bir kişinin hiçbir memuriyete getirilmemesini evvelce arz etmiştik. Merkezi hükümet buraya yeniden Vali göndermekle, buradaki milli hareketi söndürmek istiyor demektir. Siz nasıl askerlikten istifa ile milletin bir ferdi gibi çalışmaya karar verdinizse, ben de buradan çekilerek, aynı surette milletimin vazifesini yapmaya karar verdi. Vali gelinceye kadar vekaleti kime bırakacağımı lütfen bildiriniz” diyerek, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Temsil Heyeti’ne bağlılığını ve her türlü emir ve yet­kiyi onlardan alacağını göstermek suretiyle, Milli Mücadele’ye tam bir destek sağlamış oluyordu.</span><br><br><span>Yahya Galip Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin 27 Aralık 1919’da An­kara’da karşılanması sırasında da Ankara valisi olarak aktif görev almıştır. Ankara vali­si olan Yahya Galip Bey ilk iş olarak, Muhittin Paşa’nın tutuklatmış olduğu ittihat ve Terakkicileri serbest bırakmış ve bu nedenle kendisine “Hakan” unvanı verilmiştir. Sıcak kanlı ve babacan bir yapıya sahip olan Yahya Galip Bey, Ankara valisi iken milletvekil­lerinin özel hayatlarına da müdahale edebilmekte idi. Nitekim bu konuda; “Yahya Galip Bey mebusları bile içki başında görünce sopayla kovalardı” şeklinde belirtilmektedir.</span><br><br><span>Yahya Galip Bey T.B.M.M.’n de 23 Nisan 1920 den 4 Mayıs 1931’e kadar üç dö­nem Kırşehir milletvekili olarak bulunmuş, bu süre içerisinde 45 kez söz alarak; maliye, dış politika, komünizm-Bolşeviklik, anayasa, hukuk, tekalif-i milliye, israf, demokrasi, meclisin sağlıklı çalışması, istiklal mahkemeleri ve çalışmaları, Hıristiyanların ve azın­lıkların ülkemizdeki faaliyetleri, Yunan işgali, misak-ı milli, sosyal yardım, meclis görüş­meleri, bakanlıkların ödenekleri ve benzeri konularda görüş ve düşüncelerini dile getire­rek meclis çalışmalarında etkili olmuştur.</span><br><br><span>Birinci dönem T.B.M.M.’n de etkili olan diğer bir Kırşehir milletvekili de Ahmet Mü­fit (Kurutluoğlu) Bey’dir. İlmi düzeyi yüksek bir aileden olan ve daha çok dini ilimler ala­nında isim yapmış Savcılı Türkmen abasına mensup, Müftü Hacı Vehbi Efendi’nin oğlu olan Müfit Bey 1879 yalında Kırşehir’de doğmuştur. Müfit Bey Kırşehir Rüştiyesi’ni bitir­dikten sonra on beş yaşında iken medrese tahsili için İstanbul’a gitmiş, İslam Hukuku alanında tahsil görerek diploma almıştır. Medrese öğreniminden sonra Kırşehir’e deği­şik adliyelerde hizmet yapmış ve 1910 yılında babasının ölümünden sonra Kırşehir’e gelerek, Kırşehir Müftüsü olmuştur. I. Dünya Harbi sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nı, devletin sürekliliği bakımından son derece tehlikeli görmesi, bu mü­tarekeyi imzalayanları ve savunanları kınaması üzerine tutuklanarak İstanbul’a gönde­rilmiştir.</span><br><br><span>I. Dünya Harbi’nden sonra, devletin yönetimine adeta bir karabulut gibi çökerek Milli Mücadele aleyhine bir yönetim sergileyen Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından “Harp Divanı”na gönderilen Müfit Bey, Erzurum Kongresi’nden önce bir fırsatını bularak kaçmış ve Kırşehir’e Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı içinde bulunmuş ve Sivas’ta bulunan Temsil Heyeti ile ilişki kurarak, Milli Mücadele’ye katkı sağlayan Kırşehir’in önderleri ara­sında yer almıştır.</span><br><br><span>Müfit Bey, 23 Nisan 1920’de T.B.M.M.’nin Ankara’da toplanma şamasında diğer Kırşehir milletvekili ve arkadaşı Yahya Galip Bey ile çok üstün bir gayret göstermiş ve bu hususta Ali Fuat (Cebesoy) Paşa hatıralarında, Meclis’in Ankara’da toplanmasında Kırşehir milletvekillerinin önemli bir yeri olduğunu belirtmiştir.</span><br><br><span>Müfit Bey de diğer din adamları gibi, Milli Mücadele’de önemli rol oynamış, birinci T.B.M.M.’n de “ikinci Reis Vekilliği” görevini yürütmüş ve meclis çalışmalarına aktif ola­rak katılmıştır. Müfit Bey, İzmir’in işgalinin birinci yıldönümü nedeniyle Ankara halkının işgali protesto amacı ile T.B.M.M. önünde toplanmaları üzerine söz alarak:</span><br><br><span>Efendim bu gün İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinin birinci yıldönümüdür. An­kara halkı bu işgali kabul etmeyerek protesto düzenlemişlerdir. Dışarıda toplanmışlardır. Onların duygularına ortak olmak üzere hepinizin dışarıya çıkmanızı meclis adına öneri­yorum diye konuşarak; yurdun işgaline karşı son derece duyarlı davrandığı gibi, TB.M.M.’n de de bütün üyeleri yönlendirebilecek güçte olduğunu göstermiştir.</span><br><br><span>Kırşehir milletvekili olarak Müfit Bey, Koçhisar ve Kırşehir bölgesinde satın alma komisyonlarının çalışmalarını kontrol etmek ve hızlandırmak için Harp Encümeni tara­fından müfettiş olarak görevlendirilmiştir. Başlangıçta Padişah ve İstanbul Hükü­meti’nden ümidini kesen Müfit Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele’ye tam des­tek verirken, daha sonra T.B.M.M.’n de muhalefet grubu olarak bilinen ve sayıları 123’e ulaşan ikinci grupta yer almış, hatta grubun sözcüleri arasına girmiştir.</span><br><br><span>İkinci ve daha sonraki dönemlerde milletvekili seçilemeyen Müfit Bey politikadan çekilmiş, 1923 yılından itibaren avukatlık yapmış ve 15 Haziran 1958 tarihinde 79 ya­şında vefat etmiştir. Müfit Bey, çevresinde çok temiz ve şık giyinen, son derece kültürlü bir kişi olarak bilinmektedir. T.B.M.M.’nin açılışında yaptığı konuşma ile de milli benliği ve islamiyeti savunduğu gibi Bolşevikliği şiddetle reddetmiş ve işgalci devletlere karşı Afyonkarahisar’dan başlayarak saldırıya geçilmesi gereğini savunmuştur. Müfit Bey mecliste bulunduğu ve ikinci Reis Vekilliği görevini yürüttüğü süre içerisinde, yaklaşık otuz kez söz alarak; T.B.M.M.’nin toplanması ve amacı, hukukun üstünlüğü bütçe gö­rüşmeleri, ülkede huzur ve güvenliğin sağlanması, Osmanlı Devleti’nin borçları meselesi, dış politika, istiklal mahkemelerinin gerekliliği, banka ve kredi sorunları ile yabancıla­rın mal ve mülkleri hususunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar konularında özlü ve aydınla­tıcı konuşmalar yapmıştır.</span><br><br><span>Diğer bir Kırşehir milletvekili olan ve Hacıbektaş’ta bulunan Çelebi Cemalettin Efendi, yalnız Kırşehir ve Hacıbektaş’ta etkili biri değil, tüm Anadolu’daki Alevi’lerin Bek­taşi’lerin önderi konumunda olan bir kişi idi. Ankara Valisi Muhittin Paşa, O’nu Damat Ferit Hükümetine kazandırmak için Kırşehir’e gitmiş ve para dahil elinden gelen her im­kanı kullanmış, fakat başarılı olamamıştır. Başından beri Mustafa Kemal Paşa ve Tem­sil Heyeti yanında yer alan Çelebi Cemalettin Efendi, TB.M.M.’n de “birinci dönem” mil­letvekili olarak görev yapmış ve temsil ettiği tüm Alevi’ler ile birlikte Milli Mücadele’yi desteklemiştir. Hatta mecliste bir ara “Meclis Reis Vekilliği de yapmıştır.</span><br><br><span>b) Askeri Yönden Katkıları</span><br><br><span>Kırşehir halkı, Balkan Harbi’nde (1912-1913) ve Birinci Dünya Harbi’nde (1914­-1918) ülkenin içinde bulunduğu savaş yıllarında çeşitli cephelere gönderdiği evlatları ile ülke savunmasına fiilen katıldığı gibi, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra yaban­cı işgaline uğramamasına rağmen, milli heyecan ve mücadele ruhu sürekli canlı kalmış, muhtemel tehlikelere karşı askeri yönden de gereken hazırlıkları yapmaya başlamıştır. Nitekim 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan ve 27 Aralık 1919’da Ankara’da sona eren Türk Milleti’nin yeniden diriliş serüveninde, Kırşehir önemli bir destek merkezi ol­muş, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Kayseri sınırından itibaren Ankara’ya kadar güvenlik içerisinde ulaşması Kırşehirliler tarafından sağlanmıştır. Ayrıca Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının, İstanbul Hükümeti yanlısı olan Ankara Valisi Muhittin Paşa tarafından tutuklanmaları hususundaki planın bozul­ması da, o dönemde Kırşehir yöresinde etkili bir kişi olan, M. Rıza Bey yönetimindeki “Kırşehir Milli Müfrezesi”nin, Ankara Valisi Muhittin Paşa’yı, Elmadağ yakınında bulunan Kılıçlar Beli mevkiinde tutuklayarak etkisiz hale getirmesi sonucunda gerçekleşmiştir.</span><br><br><span>İstanbul Hükümeti ise görevden uzaklaştırılan Vali Muhittin Paşa’nın yerine başka bir Vali göndermeye kalkınca, Ankara Müdafaa-i Hukuk Derneği Başkanı Müftü Rıfat Börekçi) efendi sert bir çıkış yaparak, Eskişehir’e gelmiş olan Damat Ferit’in Valisini tek­rar İstanbul’a göndermiştir.</span><br><br><span>Mustafa Kemal Paşa Mucur’a geldiği 21 Aralık 1919 tarihinde, Mucur halkı tara­fından coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. Heyetin karşılanması ve muhtemel bir baskı­nın önlenmesi için, Jandarma Komutanı Yüzbaşı Sadık (Vicdani) Bey’in yönetiminde, Mucur ve çevre köylerden oluşturulan yirmi kişilik bir gönüllü müfreze birliği kurulmuş­tur. Bu çekirdek kuvvetin her türlü ihtiyacı Mucur halkı tarafından karşılanmış, daha son­ra bu birlik takviye edilerek “Mucur Milli Süvari Müfrezesi” adıyla İnönü Cephesi’ne gön­derilmiştir. Bu şekildeki teşkilatlanmadan son derece memnun olan Mustafa Kemal Pa­şa: “Siz şimdiden milli davamızı muhitinizde kat’ i bir muvaffakiyetle tebarüz ettirmiş bu­lunuyorsunuz” demiştir.</span><br><br><span>Milli Mücadele’de düzenli ordu kurulması aşamasında, Batı Cephesi Komutanlı­ğı’nca 4 Ağustos 1920 günü, Genelkurmay Başkanlığı’na sunulan ve Batı Cephesi’nin insan gücü faaliyetlerini açıklayan raporda: “500 mevcutlu Kırşehir Taburu’nun kuruluş, donanım ve silahlandırma işlerine hızla devam edildiği” açıklanmaktadır.</span><br><br><span>I. Dönem Kırşehir Milletvekili olan M. Rıza Bey de, kendisine bağlı kişiler ve ha­pishaneden çıkartmış olduğu mahkumlardan meydana gelen beş yüzden fazla kişiden oluşun bir kuvvet ile “Ertuğrul Grubu” Komutanı Kazım Özalp Bey’in emrinde, İnegöl, Bi­lecik ve Yenişehir havalisine giderek Milli Mücadele’ye destek vermiştir.</span><br><br><span>Kırşehir halkı Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Milli Mücadele yan’lısı bir tutum içerisine girerek, İstanbul Hükümeti ve dış güçler tarafından yapılan kışkırtma ve telkinlere kanmamış, Kuva-i Milliye’den yana olmuş, hatta yanı başında baş gösteren çapanoğlu isyanı’na taraftar olmayıp, karşı bir tutum sergilemiştir.</span><br><br><span>Milli Mücadele’de hazırlık safhası bitip düzenli ordunun kurulmasından sonra da cepheye çağrılan Kırşehir gençlerinden bir çoğu şehit olmuştur. Savaş yıllarında Kırşehir Gençler Derneği yöneticilerinin hemen hemen tamamının askere alınması, dernek faaliyetlerinin durmasına sebep olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda tespit edilebilen şehit sa­yısı; Kırşehir merkezden iki yüz on, Mucur’dan yetmiş beş, Avanos’tan seksen beş kişidir.</span><br><br><span>1921 Temmuz başlarında Batı cephesine ulaştırılmak üzere Ankara, Yahşiyan, Akşehir, Köprüköy, Kırşehir, Kayseri ve Ulukışla gibi yurt içi cephanelik depoları oluştu­rulmuş, Köprüköy ve Kırşehir deposunda 1600 Osmanlı, 100 Alman, 1000 Rus, 1316 İngiliz, 261 Avusturya, 67 sandık da Fransız cephanesi olmak üzere toplam 1120 san­dık Kırşehir deposunda, 1014 sandık da Köprüköy deposunda piyade cephanesi depo­lanmıştır. Bunlara ek olarak Kırşehir milli savunma deposunda 1159 Osmanlı seri sah­ra top cephanesi ve 2186 İngiliz sahra top cephanesi bulunuyordu.</span><br><br><span>Milli Savunma Bakanlığı tarafından kurulan “Menzil Teşkilatları’nın” korunması amacı ile Ankara Komutanlığı, 100 mevcutlu bir muhafız bölüğünü Kırşehir’e gönder­miştir. Bölük merkezi Kırşehir olmak üzere, Köprüköy-Kırşehir ve Küçüktaş’ta birer ta­kım bulunuyordu. 8 Eylül 1920’de ilk defa Kırşehir’de kurulan “Koruma Birliği” 8 Kasım 1920’de kaldırılarak birlik, Bakanlık emri ile Kayseri’ye gönderilmiştir. 17 Şubat 1921 ‘de ise Kayseri Menzil Bölge Müfettişliği’ne bağlı, Kırşehir’de bir “Menzil Hat Komutanlığı” kurulmuştur.</span><br><br><span>Kırşehir Menzil Hat Komutanlığı, Kırşehir, Hacıbektaş, Keskin ve Mucur’da “Men­zil Nokta Komutanlıkları”, Kırşehir, Hacıbektaş, Keskin’de “Erzak Ambarı”, Topaklıda “Ambarlı Konak”, Kırşehir’de bir “Kol” şeklinde idi.</span><br><br><span>Yine Kırşehir ve Mucur’da “iaşe merkezleri”, Kırşehir’de bir “Revir ile Silah ve Teç­hizat Deposu” bulunmakta idi.</span><br><br><span>Milli Savunma Bakanlığı Kütahya-Eskişehir Savaşları’ndan sonra duyulan ihtiyaç üzerine 28 Temmuz 1921 tarihinde Menzil Teşkilatları’na araştırma, biriktirme ve topla­ma görevleri de vermiştir. Kırşehir Menzil Bölge Müfettişliği de ek olarak, Aksaray-Konya Ereğlisi arasında karayolu nakliyatı kurmuştur. Sivas-Kayseri bölgesiyle Yozgat, Ço­rum, Kırşehir bölgelerinde 100.000 insan ve 50.000 hayvan iaşesini karşılamak amacı ile stok ambarlar kurulması kararlaştırılmış ve karar doğrultusunda Köprüköy ve Kırşe­hir’de ambarlar açılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlar altında kazanıldığının daha açık bir şekilde anlaşılması açısından, Kırşehir Hat Komutanlığı’nın nasıl çalıştığını belirtmekte yarar vardır. Komutanlık emrindeki Müteahhit Nakliye Kolları, 232 Nolu Çift Araba Kolu, 231 Nolu Devre Kolu ve iki Eşek Kolu’ndan oluşturulmakta idi. Dört koldan ibaret olan bu birliklerde toplam olarak 4 nakliye müteahhit eri ile 8 er, 10 çift altı araba, 25 deve ve 90 eşek bulunmakta idi. Oluşturulan hat komutanlıkları ile cephelerde ihti­yaç duyulan malzemeler Anadolu’dan toplanarak sevk edilmekte idi. Mesela Sakarya Meydan Muhaberesi döneminde Kayseri-Kırşehir-Yahşihan yolu ile 10.5 ton çeşitli çap ve büyüklükte silah, 44.5 ton cephane, 152 ton yiyecek ve yem, 20 ton donatım ve ge­reç malzemesi gönderilmiştir.</span><br><br><span>26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz hazırlığı kapsamında, Kayseri-Kır­şehir- Yahşiyan yolu ile 48.5 ton silah, 221.5 ton cephane, 1367 ton yiyecek ve yem, 49.5 ton da donatım ve gereç malzemesi gönderilmiştir.</span><br><br><span>Harp Encümeni 26 şubat 1922’de yaptığı toplantıda aldığı karar üzerine, Kırşehir taşıt araçları Aksaray’da toplanan tahılların nakledilmesi için geçici bir süre ile Aksaray Komisyonu emrine verilmiştir.</span><br><br><span>1921 yılı Aralık ayında Keskin’de 500, Avanos’ta 750, Kırşehir’de 1500 yataklı as­keri hastaneler bulunuyordu. Ancak, daha sonra Kırşehir’deki hastanenin yatak sayısı400’e düşmüştür.</span><br><br><span>Hastanelerden taburcu edilip, uzun süre dinlenmesi gereken subaylar için cephe gerilerinde, havası iyi bir yerde bir “Nekahet hane” kurulması, Mayıs 1920’de Ordu Sağ­lık Daire Başkanlığı tarafından Kızılay kurumuna önerilmiştir. Bu öneri dikkate alınmış, Kırşehir’de Lise binasında bir subay nekahet hanesi kurulmuştur. Daha sonra binanın noksanları tamamlanmış, 100 yataklı bir nekahet hane haline getirilmiştir. 13 Temmuz 1921 ‘de Kütahya, Afyon ve Eskişehir yönüne doğru başlayan düşman saldırısı üzerine, Eskişehir’de bulunan Kızılay Hastanesi zorunlu olarak Kırşehir’e taşınmıştır. Kırşehir’de Devlet Hastanesi olmadığından fakir halk ile subay ailelerinin muayene ve tedavileri bu­rada yapılıyor, hastaların ilaçları ise Kızılay tarafından veriliyordu. Hastane 3.5 ay hiz­met verdikten sonra 1 Aralık 1921 ‘de kapatılmıştır.</span><br><br><span>c) Diğer Yönden Katkıları</span><br><br><span>Kırşehir halkı, Milli Mücadele için yola çıkmış olan Mustafa Kemal Paşa ve arka­daşlarına gösterdikleri ilgi ile, arkalarında kendilerine destek olacak heyecanlı bir toplu­mun varlığı hususunda güvence vermiş ve Heyet üyelerinin morallerinin yüksek tutul­masını sağlamıştır.</span><br><br><span>Kırşehir halkı, Milli Savunma Bakanlığı’nın, Harp Encümeni’nin kararlarına ve “Te­kalif-i Milliye” emirlerine, güçleri oranında katkıda bulunarak, Milli Mücadele’ye destek olmuştur. Milli Mücadele’ye yalnız askeri ve siyasi yönden katkı sağlamakla kalmayan Kırşehirliler, Mucur Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından, o zaman için yüksek bir mik­tar olan kırk bin kuruş göndererek, maddi yönden de desteklemiştir. Ayrıca Mucur Mü­dafaa-i Hukuk Cemiyeti, Ankara’da açılan ilk meclis binasının yapımı ve onarımında kul­lanılmak üzere otuz bin kuruş daha göndererek bu yöndeki desteklerini sürdürmüştür.</span><br><br><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutan olarak Batı Cephesi Komutanlığı’na gön­derdiği emirde, Koçhisar ve Aksaray alım komisyonlarının çalışmaları sırasında, Kırşe­hir Mutasarrıflığı’ndan ve Yol Komutanlığı’ndan yardım isteyebilecekleri ve bu istekleri­nin hemen yerine getirileceğini bildirmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın bölge halkına olan güvenini açıkça ortaya koymaktadır. Bu konuda Başkomutanlık tarafından 14 Şubat 1922’de yayımlanan altı maddelik emir de aynen şöyledir:     </span><br><br><span>1. 23.01.1992 gün ve 1 sayılı Başkomutanlık emrindeki kurallara göre kurulup ça­lışmak üzere, Keskin ve Kırşehir’de de büyük yerel yöneticilerin başkanlığında birer alım komisyonu kurulacaktır.</span><br><br><span>2. Savunma Bakanlığı’nca Kırşehir Komisyonluğuna haftada yirmi bin lira, Keskin Komisyonluğuna haftada on bin lira verilecektir.</span><br><br><span>3. Komisyonlar, arpa, buğday, un ve para verilerek alınıp (peşin ödeme) paralı ta­şıtlar da Yahşihan Askeri Deposu’na bırakacaklardır. Alınacak yiyeceğin oranını Milli Savunma belirler, komisyonlara bildirir.</span><br><br><span>4. Komisyonlar (1) sayılı emrin 15. maddesi gereğince yaptıkları çalışmaları tuta­naklarla belgeleyerek Milli Savunmaya vereceklerdir.</span><br><br><span>5. Alımlarda ve taşınmalarda sıkı çalışma ve çabukluktan komisyonlar sorumlu­dur.</span><br><br><span>6. 14.02.1992 gün ve 3 sayılı olan bu buyruk Milli Savunma Bakanlığı ile Kırşehir Sancağı’na, Ankara iline, Keskin Kaymakamlığı’na ve bilgi için içişleri Bakanlığı’na ve­rilmiştir.</span><br><br><span>Kırşehir halkı, Mondros Ateşkes Antlaşması’na da uymayarak, çeşitli bahanelerle çıkarlarına uygun gördükleri Anadolu topraklarını işgal eden itilaf Devletleri ve yandaşlarına karşı da tepkilerini değişik şekillerde ortaya koymuşlardır.</span><br><br><span>15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgal ettiğini haber alan Mucur halkı, ilgili makamlara başvurarak bu haksız işgali, hem ülke genelinde hem de uluslararası düzey­de protesto etmiştir. Çeşitli Avrupa hükümetlerine yaptıkları müracaatları ile işgalin kal­dırılmasını istemiş, şayet bu istekler yerine getirilmez ise haklarını kendi güçleri ile ala­caklarını bildirmiştir. Mucurlular, duygu ve düşüncelerini, “Mucur Cemiyet-i islamiye ve Milli Heyeti” imzası ile Harbiye Nezareti’ne gönderdikleri telgrafla şöyle anlatmaktadır: “Sevgili vatanımızın mühim bir parçası bulunan İzmir’in, Yunanlılarca işgali ve ilhak edil­mek üzere bulunduğu haberi felaketini bugün altık. Halkımız galeyan halinde ve orada­ki kardeşlerimize yardım edebilmek için hazırlanmaktayız. Aynı zamanda Avrupa hükü­metlerine müracaattan geri durmuyoruz. Eğer Avrupa bizim bu haklı feryadımızı duy­mazsa, hakkımızı kendi kuvvetimizle korumak hususundaki azmimiz kat’ idir. Bize reh­ber olunuz.”</span><br><br><span>Milli Mücadele yıllarında yönetim bakımından Kırşehir’e bağlı bulunan Keskinliler de, İzmir ve dolaylarının Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlandığını duyunca bü­yük bir üzüntü içerisine girmişler, 16 Mayıs 1919 tarihinde binlerce kişinin katıldığı bü­yük bir miting ile durumu protesto etmişlerdir. Konu ile ilgili olarak Keskinliler, bütün halk adına Müftü Mehmet Sadık ve daha birkaç kişinin imzaladığı Milli Mücadele’ye hazır ol­duklarını bildiren bir metin yayınlamışlardır. Metinde, İzmir’in işgalinden dolayı halkta derin bir üzüntü meydana geldiği belirtilerek şöyle denilmiştir: “Bu işgal hareketini milli haysiyetimize, hukukumuza açık bir tecavüz telakki ederek, bütün heyecanımızla harekete hazırız. Dört devletin milli haklar hakkındaki vaatlerine güvenerek, sükunet ile mü­tarekenin başlangıcından beri hakka riayet edileceğini umduğumuz halde, iş bu vaatlere müstenit ilmî görüşlere de uymayan işgal hareketini milli şeref ile mütenasip bir su­retle muhalefette bulunulmasını “Hükümet-i Saniye’den talep ve temenni eder, bu hu­susta maddi ve manevi bütün fedakarlığa hazır ve amade bulunduğumuzu arz ederiz”.</span><br><br><span>İstanbul’un itilaf Devletleri tarafından 16 Mart 1920 tarihinde işgal edilmesi de Kır­şehir halkı tarafından büyük bir üzüntü ile karşılanmış, batılı devletlerin uzun süreden beri dile getirdikleri milliyet, hürriyet, bağımsızlık ve vatanseverlik ilkelerine uymayan bu davranışları, Kırşehir halkı tarafından büyük bir miting yapılarak protesto edilmiştir. Mi­ting sonunda “Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Reisi Hilmi” imzası ile Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığı’na aşağıdaki karar metni gönderilmiştir:</span><br><br><span>“Bu tecavüz Osmanlı hakimiyetinden ziyade yirmi asırlık insanlık medeniyetinin meydana getirdiği hürriyet, milliyet ve vatanseverlik esaslarına bir darbe teşkil edeceği ve Osmanlı milletinin varlığını ve istiklalini koruması hususundaki azim ve imanına bu hadisenin hiçbir tesiri olmayacaktır. Yalnız hür milletlerin bu haksızlığı kabul etmekle bü­yük bir tarihi mesuliyetin altına girmiş olacaklarından bu üzücü hadiseyi ‘kemal-i şiddet­le’ protesto ederiz. Bu hadiseden doğacak her türlü mesuliyetin de müsebbiplerine ait olacağını arz ve haksızlığın bir an evvel tamirini bekleriz”.</span><br><br><span>İstanbul’un işgal i üzerine Mucurlular tarafından da 19.03.1920 tarihinde bir miting düzenlenmiş ve miting sonrasında işgalci güçlerin temsilciliklerine çektikleri telgraflarla, durum protesto edilmiştir. Kaymakam Cevat Bey, yaptıkları çalışmaları aşağıdaki telg­rafla temsil heyetine bildirmiştir: “Bugün mübarek Cuma namazının edasını müteakip Belediye dairesi önünde büyük bir miting akdedilerek sevgili İstanbul’umuzun son vazi­yeti münasebetiyle hazır bulunan ümmet-i islâmiyenin vatanperver duygularını açıkla­yan şiddetli ve müessir ifadeleri içine alan protesto telgraflarının sureti bilcümle mü­messillere gönderildi”</span><br><br><span>Mondros ile birlikte yurdun her köşesinde işgal, öldürme, talan ve yağma şeklinde başlayan olumsuz hareketleri yakından izleyen Mucur halkı, Fransızlar ile birlikte hare­ket eden Ermenilerin, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaptıkları zulüm ve Maraş’ın iş­gali üzerine 26.01.1920 tarihinde, hem ilgili devletlere karşı durumu protesto etmiş, hem de “Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Merkez iyesi”ne çekilen telgrafla, bölge halkının konuya duyarlılıklarını dile getirmiştir. Son derece anlamlı olan telgraf metni, emperyalist devletlere karşı Mucur halkının haykırışı niteliğindedir: “Şimdi Maraş’ta me­deni bildiğimiz Fransızların, Ermenilerle işbirliği yaparak, top ve mitralyöz ateşleri altın­da din kardeşlerimize can verdirdikleri, insanlık ve medeniyet eserlerini tamamen yok ettikleri haberini aldık. Ey!… Medeniyetin ve insanlığın vicdanı olarak tanıtılan Amerika Devleti ve Avrupa Devletleri!.. Daimi adalet, medeniyet ve insaniyet sözleriyle bütün dünyayı kana boyayan ve bu suretle avutan bu sahte medeniliğin hakiki kararını hemen, tereddütsüzce tasdik et!… Veyahut bu kötü fikri, göstereceğin adil ve seri icraatla ispat ve tekzip et!.. Ey İtalya, Fransa, İngiltere, tarihin kara sahifeleri ile dolduracağı kara ve lekeli katreleri olmaktan, bütün insanlık aleminin vereceği büyük fikri kararla tarihi me­suliyetten sakın! Hak ve hakkaniyeti tarafsız olarak insanlığa yakışacak bir surette bir an evvel teslim et!…</span><br><br><span>Bu namerdine insanlığa mugayir hareketleri artık kır, yık, ez!.. bununla şöhret ka­zan, bütün insanlığın hür temini daima kendine topla ve düşünmeye çalış.</span><br><br><span>Yapılan hareketi kemal-i nefret ve şiddetle proteste eder, halen hadisenin durul­masıyla beraber mesullerinin acilen ve pek şiddetli bir surette cezalandırılmalarını talep ederiz.”</span><br><br><span>Kırşehir halkının, İstanbul’daki siyasi gelişmeleri ve hükümette meydana gelen değişiklikleri de yakından takip ettiklerini görmekteyiz. Ali Rıza Paşa kabinesinin istifası üzerine çekilen telgraflar, Kırşehir halkının devlet politikasını ve yaşanan olaylar ve ge­lişmeleri çok yakından takip ettiğini göstermektedir. Konu ile ilgili olarak Mucur Müda­faa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Nuri Bey’in Mebuslar Meclisi’ne çektiği telgrafta; Kabine’nin, yabancı devletlerin baskısı sonucu istifa ettirildiğini, yerine milli amaçlara karşı bir kabi­nenin kurulmak istendiğini, milletin kesinlikle böyle bir duruma katlanamayacağını bildir­miştir.</span><br><br><span>Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin istifası üzerine Keskin’den de, “Keskin Müdafaa-i Hu­kuk Cemiyeti Reisi Sadık” ve arkadaşlarının imzaları ile 5 Mart 1920 tarihinde gönderi­len telgrafta: “Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin istifasını haber aldık. Yerine milli çıkarlara ve milli amaca uygun olarak çalışacak bir kabine kurulmasını arz eder, aksi halde milletin katlanamayacağını bildiririz, efendim.” denilmiştir.</span><br><br><span>Kırşehir ileri gelenleri ve aydınları önce Milli Mücadele’ye destek olmuş, daha son­ra da inkılapların benimsenip yayılmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında Vali Yahya Galip Bey, milletvekilleri Müfit Kurutlu oğlu ve M. Rıza Bey, öğretmenlerden Ömer Aydın Genç, Cevat Hakkı Tarım, Arif Sıtkı Gönendik ve Habip Arıöz gibi bir çok kişinin önemli rolleri olmuştur. Ayrıca Cumhuriye­tin bir fazilet rejimi olarak sevilip benimsetilmesinde de üstün gayretleri görülmüştür.</span><br><br><span>Büyük Önder Atatürk’ün yeni Türk harflerinin tanıtılması ve öğretilmesi amacıyla Başöğretmen olarak yaptığı yurt gezisinde, Yerköy istasyonu’na da uğramış ve burada kendisini Kırşehir’e davet etmek ve görüşmek isteyen iki otobüs ile gelen Kırşehirli eği­timci ileri gelenlerle görüşmüştür. Bu görüşme sırasında Cevat Hakkı Tarım Bey’in Ata­türk’e hitaben:</span><br><br><span>– Paşam, Ulus’un bütün sayfaları yeni harflerle yayın yaparsa, halka daha da ko­laylık yapılmış olacak, şeklindeki teklifini yerinde bulan Atatürk, yanında bulunan CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan Bey’e:</span><br><br><span>– Saffet, not et… şeklinde vermiş olduğu emir üzerine, resmi gazete niteliği taşı­yan Ulus Gazetesi, önceleri yalnızca baş sayfayı yeni harflerle çıkarırken, bu konuşma­dan sonra tamamını yeni harflerle çıkarmıştır.</span><br><br><span>Atatürk’ün yenilikçi düşüncelere karşı gösterdiği olumlu yaklaşımından cesaret bulan Cevat Hakkı Bey, ikinci bir öneride bulunarak:</span><br><br><span>– Paşam, halkımız (ch) harflerini birleştirerek (ş) şeklinde okumakta güçlük çeki­yor. (s) harfine (,) sedil işaretini koyarak (ş) harfi şeklinde yazılırsa kolaylık olur kanısın­dayım, diye konuşmuştur. Bu isteği de akla yakın bulan Atatürk:</span><br><br><span>– Saffet, bunu da not et, emrini vermiştir.</span><br><br><span>Özetle belirtirsek; Kırşehir halkı, Milli Mücadele’ye maddi ve manevi her türlü des­teği vermeye çalışmıştır. Nitekim yetiştirmiş olduğu asker ve sivil kişileriyle, Milli Müca­dele’ye etkin bir şekilde katıldığı gibi, güvenilir bir belde olarak da her türlü silah ve teç­hizatın saklanması, sevkıyatın yapılması, dernek ve cemiyet çalışmaları ile Milli Müca­dele’ye son derece olumlu katkılarda bulunmuştur.</span><br><br><span>Sivas Kongresi’nde (4-11 Eylül 1919) “manda” tartışmaları yapılırken, Kırşehir hal­kının, gerek işgaller karşısındaki tepkisi, gerekse Damat Ferit Paşa’nın izlemiş olduğu teslimiyetçi politikaya karşı, milli davayı savunan Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin istifası ve işgallere karşı gösterdikleri tepkilerden tam bağımsızlık için hareket ettikleri, bu politika­nın önderi olan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına tam bir destek vererek her türlü özveride bulundukları görülmektedir.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Kırşehir’den Uğurlanışı ve Kaman Yolculuğu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-kirsehirden-ugurlanisi-ve-kaman-yolculugu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-kirsehirden-ugurlanisi-ve-kaman-yolculugu</guid>
<description><![CDATA[ 25 Aralık 1919 sabahı, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Kırşehir’den ayrılmak üzere erkenden uyanarak hazırlıklarını tamamladılar. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:08:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p><strong>1. Kırşehir’den Ayrılış:</strong></p>
<p>25 Aralık 1919 sabahı, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Kırşehir’den ayrılmak üzere erkenden uyanarak hazırlıklarını tamamladılar. Kahvaltının ardından, Kırşehir halkının coşkulu kalabalığı arasında, sokaklardan geçerek Hükümet Konağı’na yöneldiler. Burada şehir ileri gelenleriyle tek tek vedalaştıktan sonra otomobillerine binerek Kaman’a hareket ettiler.</p>
<p>Ortaokul Müdürü Ömer Aydın Bey, heyeti şehir çıkışında öğrencileriyle birlikte bekliyordu. Mustafa Kemal Paşa, kendisini uğurlamaya gelen Ömer Aydın Bey ve öğrencilerinin arasında bir süre dolaşarak onlarla vedalaştı. Ömer Aydın Bey, Paşa’ya milletin yeteneklerini iyi yönetmeleri halinde vatanın bağımsızlığını sağlama şansı tanıyacaklarını ve milli tarihe değerli bir sayfa ekleyeceklerini belirtti. Mustafa Kemal Paşa ise milletin yüksek yeteneğini kullanarak başarılı olacaklarına dair güvenini ifade etti ve bu sıcak vedanın ardından otomobillere binerek Kaman’a doğru yola çıktılar.</p>
<p><strong>2. Kaman’a Varış ve İlk Görüşmeler:</strong></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 25 Aralık 1919 Perşembe günü saat 9.00 civarında Kırşehir’den ayrılmış, saat 11.00 civarında Kaman’a bağlı Sofularda (Aydınlar) bir mola verdiler. Burada köy bakkalı ve çevredeki köylerle kısa bir söyleşi gerçekleştirdiler. Kırşehir atlıları, Aydınlar Köyü’nün biraz ilerisinde Kaman atlılarıyla buluşarak cirit oynadılar ve ardından Kaman’a döndüler. Heyet, Kaman atlılarının rehberliğinde, Kaman girişindeki bir hanın önünde büyük bir kalabalık tarafından karşılandı.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, başında sarı bir kalpak ve sırtında askeri elbisesiyle halk tarafından büyük bir coşku içinde karşılandı. Kaman Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Hacı Ali Bektaş Ağa, konukları hazırladığı atlarla çiftliğine götürdü. Burada ikindi kahvaltısı sırasında; yağda pişirilmiş yumurta, yoğurt, pekmez ve meyve servisi yapıldı. Yolda yorgun düşen Mustafa Kemal Paşa, bir saat kadar dinlendikten sonra köylerden gelen kişilere memleketin durumunu anlattı. Halkın, padişahın iş göremez hale geldiğini ve ülkenin işgal altında olduğunu bilmesi gerektiğini ifade etti. Ayrıca köylerin durumunu, aşar vergisini ve hayvan yetiştirme miktarlarını sordu.</p>
<p><strong>3. Kaman’daki Konaklama ve Akşam Yemeği:</strong></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasından sonra çevresindeki halk sevgi gösterisinde bulundu. Ardından Hacı Ali Bektaş Ağa’nın evine giderek akşam yemeği yediler. Baş menüsü kızartılmış tavuk ve bulgur pilavı olan bu akşam yemeği, yer sofrasında neşe içinde geçti. Yemeğin ardından heyet üyeleri kendileri için ayrılan odalarda dinlendiler. Mustafa Kemal Paşa ise gece boyunca bazı notlar aldı ve bu notları gözden geçirdi. Kaman Belediye Başkanı Halil Bey, Paşa’ya refakat ederek ikramlarda bulundu.</p>
<p><strong>4. Kaman’dan Ayrılış ve Ankara Yolculuğu:</strong></p>
<p>26 Aralık 1919 Cuma günü sabah erken saatlerde Mustafa Kemal Paşa ve heyeti, Kaman’dan çevre köylerden ve Kırşehir’den gelen atlılarla birlikte, yağışlı ve çamurlu bir ortamda Ankara’ya uğurlandı. Kaman’dan hareket ederken, otomobillerden biri çamura saplandı. Havanın soğuk ve yağışlı olması nedeniyle heyet üyelerinden Hakkı Behiç Bey hastalandı ve bazı üyeler otomobilin içinde geceyi geçirdi. Mazhar Müfit ve Rauf Bey, yaya olarak Beynam’a gidip yardım istedi. Beynam’dan sağlanan katır ve öküzlerle birlikte gelen köylülerin yardımıyla otomobil ve içindekiler sabaha karşı Beynam’a ulaşabildi.</p>
<p><strong>5. Ankara’ya Varış:</strong></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve heyet, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya ulaştılar. Dikmen Keklik Pınarı’nda Ankaralı atlılar ve seymenler tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar. Oyunlar oynandı, halaylar çekildi ve bu tarih, Ankara’nın milli mücadele merkezi ve umut kenti olarak kabul edildi. İstanbul’dan gelen milletvekilleri, aydınlar ve vatanseverlerle buluşan Ankara, bu tarihten itibaren Türkiye’nin kurtuluş mücadelesinin merkezi olarak büyük bir anlam kazandı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Kırşehir’deki Faaliyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-kirsehirdeki-faaliyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-kirsehirdeki-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 1919 Aralık ayında Kırşehir’de, büyük bir tören ve coşku ile karşılandılar. Kapıcı Camii Önü’nde yapılan karşılama töreninden sonra, heyet ilk olarak hükümet binasına geçti. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:05:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Burada kısa bir dinlenmenin ardından, Gençler Derneği üyelerinden M. Sıtkı (Doğu) Bey ve Hilmi (Nural) Bey, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını dernek binalarına çay içmeye davet ettiler. Bu süreçte, Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Müftü Halil (Gürbüz) Bey ve arkadaşları, Paşa’nın yanından ayrılmayarak ona büyük bir yakınlık gösterdiler. Bu samimi ilgi, Mustafa Kemal Paşa’nın Kırşehir gençliğine ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyelerine olan güvenini pekiştirdi. Hatta, Mustafa Kemal Paşa kendisine gelen bir şifre telgrafını, hiçbir sakınca görmeden, şifre çözücü ile birlikte açarak okumalara izin verdi.</p>
<p>Müftü Halil Bey’in ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşa Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden şu taleplerde bulunmuştur: a) Erzurum ve Sivas Kongrelerinde belirlenen esaslara göre hareket edilmesi ve bu emirlerin tüm vatandaşlara duyurulması, b) Halkla sürekli iletişim kurulması ve genel durumun anlatılması.</p>
<p>Hükümet binasından ayrılan heyet, belediye ve ortaokulu ziyaret etti. Ortaokulda Kırşehir Sancağı’nın eğitim durumu hakkında okul müdürü Ömer Aydın (Genç) Bey’den bilgi aldı. Mustafa Kemal Paşa, okul müdürüne Kırşehir’deki iptidai mektep sayısını ve köy sayılarını sorarak, her köyde bir okul açılması gerekliliğini vurguladı. Ömer Aydın Bey, bu hedefin mümkün olabileceğini belirtti ve Umumi Harp’ten dönen ihtiyat zabitlerinin öğretmen olarak istihdam edilmesinin bu süreci hızlandırabileceğini söyledi. Bu görüşme, Mustafa Kemal Paşa’nın eğitim konusundaki uzun vadeli planlarını ve ülkenin eğitim sistemine verdiği önemi gösteriyor.</p>
<p>Gençler Derneği’ndeki görüşmede, dernek üyeleri Mustafa Kemal Paşa ve heyet üyelerini kapıda karşılayarak, derneğin şerefli bir ziyaret geçirdiğini ifade ettiler. Dernek Başkanı Reşat Bey ve diğer üyeler, konuklara çaylar ikram ederek ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü durumu konuştular. Mustafa Kemal Paşa, gençlerin milli mücadeleye olan duyarlılığını ve ilgisini övgüyle karşıladı. Dernek tüzüğünü inceleyen Paşa, gençlerin heyecanlı tavırlarını ve derneğin esaslarını takdir etti ve ileride başarılar diledi.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Gençler Derneği’ndeki görüşme sonrasında, hatıra defterine aşağıdaki metni yazarak imzaladı:</p>
<p>“Kırşehir gençliğinin, vatanımızda gençliğin kıymetli bir örneği olduklarını ispat edecek ve doğru görüşlerle donatıldıkları kanaatiyle imzalarız.</p>
<p>24 Kânunuevvel 1335</p>
<p>H. Behiç, A. Rüstem, M. Müfit, H. Rauf, M. Kemal”</p>
<p>Kırşehir gençliği ve halkı için bir övünç belgesi niteliği taşıyan bu metin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Kırşehir’e verdikleri önemi gösterir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve heyet, akşam yemeği için Kılıçözü kenarında, Öğretmen Mustafa (Erdem) Bey’in evine gitmişlerdir. Yatak ve yorganlar belediye başkanı ve üyelerinin evlerinden getirilmiş, akşam yemeği samimi bir ortamda yer sofrasında yapılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, özellikle Kırşehir’in geleneksel yemeği olan su böreğini beğenmiştir. Yemeğin ardından, Ortaokul Müdürü Ömer Aydın Bey’in düzenlediği ve öğrencilerin katıldığı fener alayı, konuklar tarafından coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. Bu etkinlik sırasında, Ömer Aydın Bey, Mustafa Kemal Paşa’ya ve heyete olan bağlılıklarını ve desteklerini ifade eden bir konuşma yapmıştır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, bu konuşmalara verdiği yanıtta, milletin inancını ve özverisini vurgulayarak, ulusal mücadelenin önemini belirtti. Özellikle, “Vatanın bağrına düşman dayasa hançerini, Elbet bulunur kurtaracak baht-ı kara mâderini” şeklindeki sözleriyle, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesindeki kararlılığını ve özverisini ifade etti.</p>
<p>Bu ziyaret, Kırşehir’in milli mücadeledeki rolü ve halkın milli bilinci açısından önemli bir dönüm noktası olarak kaydedilmiştir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Mucur’a Gelişleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-mucura-gelisleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-pasa-ve-temsil-heyetinin-mucura-gelisleri</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin 1919 Aralık Ayında Mucur ve Kırşehir’deki Karşılama Törenleri: Mucur ve Kırşehir Halkının Milli Mücadeleye Destek ve Coşkulu Karşılama Gösterileri ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 18:02:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3></h3>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 21 Aralık 1919 tarihinde Mucur’a geldiler. XX. Kolordu Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Mucur’daki ileri gelenlere üç gün öncesinden, Mustafa Kemal Paşa ve heyetinin gelmesiyle ilgili hazırlıklı olmalarını ve destek olmalarını bildirmişti. Mucur Belediye Başkanı Derviş Dündar Bey de Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş, Mucur’a uğramalarını istemişti. Mustafa Kemal Paşa da bu daveti kabul etmişti.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve heyeti, Kayseri’den hareket ettikten sonra çamurlu ve zor bir yolda ilerleyerek akşam saat 20.30’da Mucur’a ulaşabildiler. Mucur Kaymakamı Cevat Bey, heyetin Hacıbektaş’a gideceğini düşündüğü için hazırlık yapmamıştı. Ancak Mustafa Kemal Paşa ve heyet, Mucur Kaymakamlık binasında bazı ileri gelenlerle görüşmeler yaptı ve geceyi burada geçirdi.</p>
<p>22 Aralık 1919 sabahı, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, iki otomobille Hacıbektaş’a hareket ettiler. Hacıbektaş ziyaretinin ardından 23 Aralık 1919’da tekrar Mucur’a döndüler. Bu kez coşkulu bir karşılama töreniyle karşılandılar. Mucur ve Kırşehir’den gelen atlılar, Kurugöl Köyü’nde Mustafa Kemal Paşa ve heyetini büyük bir coşkuyla selamladılar. Mustafa Kemal Paşa, halkı selamladı ve yaptığı konuşmada, Mucur halkına teşekkür ederek vatanın savunulması için el birliğiyle mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Mucur’daki kalışları sırasında, ilkokul öğrencileri tarafından hazırlanan çiçeklerle karşılandılar ve öğrenciler tarafından sunulan şiiri dinlediler. Öğrencilere ve Mucur halkına teşekkür eden Mustafa Kemal Paşa, Mucur halkının sıcak ilgisinden çok memnun kaldığını belirtti.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Mucur’da kaldıktan sonra, 24 Aralık 1919 sabahı Kırşehir’e doğru yola çıktılar.</p>
<h3>c) Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Kırşehir’de Karşılanışı</h3>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 24 Aralık 1919 sabahı Mucur’dan hareket ederek Kırşehir’e doğru yola çıktılar. Kırşehir girişinde, Gölhisar yöresinde Kırşehir atlıları tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar. Kırşehir halkı, Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas Kongresi ile tanıdığı ve kendisini “Kurtarıcı” olarak gördüğü için büyük bir hazırlık yapmıştı.</p>
<p>Kırşehir halkı, kötü hava koşullarına rağmen, Kılıçlı Köprüsü çevresinde toplanarak Mustafa Kemal Paşa ve heyetini karşıladı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, otomobillerinden inerek halkı selamladılar. Kırşehir’de çeşitli yerlerde kurbanlar kesildi ve halk coşkulu bir şekilde Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladı.</p>
<p>Mutasarrıf Vekili Ali Hikmet Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’ni Kırşehir’e takdim etti ve hazırlıklar için teşekkür etti. Mustafa Kemal Paşa, yol kenarındaki tarlada cirit oynayan atlıları izledi ve Kırşehir halkının ilgisinden dolayı memnuniyetini ifade etti.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Gazi İlkokulu önünde öğrenciler tarafından alkışlarla karşılandı. Ortaokul Müdürü Ömer Aydın Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı öğrencilere tanıttı ve bu anlar Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine olan ilgisini gösterdi.</p>
<p>Kırşehir halkı, Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’ni büyük bir sevgiyle karşıladı. Bu coşkulu karşılama, Kırşehir halkının milli bağımsızlık mücadelesine olan bağlılığını ve Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu güveni yansıtıyordu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırşehir ve çevresi, milli mücadelenin önemli merkezlerinden biridir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehir-ve-cevresi-milli-mucadelenin-oenemli-merkezlerinden-biridir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehir-ve-cevresi-milli-mucadelenin-oenemli-merkezlerinden-biridir</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti&#039;nin Kırşehir&#039;e gelişi, Türkiye Cumhuriyeti&#039;nin kuruluş sürecinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1919 yılında, Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nın başlarında, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki Temsil Heyeti, Anadolu&#039;da çeşitli şehirleri ziyaret ederek halkın desteğini kazanmayı ve milli mücadelenin önemini anlatmayı amaçlıyordu.

Kırşehir&#039;e gelişleriyle ilgili ayrıntılara bakalım: ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 17:43:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal Paşa'nın Kırşehir'e gelişi öncesinde bölgedeki durum ve milli mücadelenin organize edilme biçimi, oldukça önemlidir. Kırşehir, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında ülkenin genelinde yaşanan karamsarlığa ve teslimiyetçiliğe karşı, milli mücadele ruhunu canlandıran bir bölge olarak dikkat çekmiştir. Kırşehir halkının milli mücadeleye olan bağlılığı ve bu yöndeki faaliyetleri, Mustafa Kemal Paşa'nın bölgeye yapacağı ziyareti daha anlamlı kılmıştır. İşte detaylı bir inceleme:</p>
<h3>1. Kırşehir ve Yöresindeki Durum</h3>
<p>Mondros Ateşkes Antlaşması'nın getirdiği ağır koşullar, Kırşehir halkında da karamsarlığa yol açmıştı. Ancak bu olumsuz hava, halkın milli mücadeleye olan bağlılığını artırmış ve İstanbul Hükümeti'nin teslimiyetçi yaklaşımına karşı durmalarını sağlamıştır. Halk, dernek ve cemiyet çalışmalarıyla bu dönemde önemli bir direniş göstermiştir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti'nin, Sivas Kongresi'nden sonra Ankara'ya gitmek üzere belirlediği yol, sadece fiziksel bir güzergah değil, aynı zamanda stratejik bir planın parçasıydı. Hüsrev Bey tarafından hazırlanan plana göre, Mucur üzerinden Hacıbektaş'a gitmek, bölgedeki kritik kişileri ve siyasi ortamı değerlendirmek amacı taşıyordu.</p>
<h3>2. Kırşehir ve İlçelerinde Kurulan Milli Dernek ve Cemiyetler</h3>
<p><strong>a) Kırşehir Gençler Derneği</strong></p>
<p>1918'de kurulan Kırşehir Gençler Derneği, milli egemenlik ve bağımsızlık duygularıyla hareket etmiş, Mustafa Kemal Paşa'nın Kırşehir'e gelişinde büyük destek sağlamıştır. Dernek, İzmir'in işgali gibi gelişmeleri halkla paylaşmış ve milli mücadelenin önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir.</p>
<p><strong>b) Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti</strong></p>
<p>Müftü Halil Bey başkanlığında kurulan bu cemiyet, Kırşehir ve çevresinde milli mücadelenin önde gelen destekçilerinden biri olmuştur. Cemiyet, özellikle Kırşehir ve çevresindeki halkı milli mücadelenin gerekliliği konusunda bilgilendirmiş ve destek vermiştir.</p>
<p><strong>c) Mucur Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti</strong></p>
<p>Mucur Kaymakamı A. Cevat Bey'in başkanlığında kurulan bu cemiyet, İstanbul Hükümeti'ni tanımadıklarını belirten bir telgraf çekmiş ve bölgedeki milli mücadelenin öncüsü olmuştur. Cemiyet, halkı bilinçlendirmiş ve Mustafa Kemal Paşa'nın milli mücadeleye olan desteklerini sağlamıştır.</p>
<p><strong>d) Kaman Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti</strong></p>
<p>Hacı Ali Bektaş Ağa'nın başkanlığındaki bu cemiyet, Mustafa Kemal Paşa'nın Kaman'a gelişini organize etmiş ve milli mücadelenin destekçileri arasında yer almıştır.</p>
<p><strong>e) Çiçekdağı İlçesinde Milli Faaliyetler</strong></p>
<p>Çiçekdağı, bölgedeki milli mücadelenin önemli bir parçası olmuştur. Müftü Hayrullah Bey ve Belediye Başkanı Necip Bey, bölgenin güvenliğini sağlama ve isyanlara karşı koyma konusunda önemli roller üstlenmişlerdir. Çiçekdağı, milli mücadelenin başarısı için önemli bir stratejik bölge olmuştur.</p>
<h3>3. Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti Kırşehir'de</h3>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 18 Aralık 1919'da Sivas'tan yola çıkarak Kırşehir'e ulaşmıştır. Kırşehir'de geçirdikleri süre zarfında, Kırşehir halkının milli mücadeleye olan bağlılığını ve desteklerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuşlardır. Kırşehir'de gösterilen ilgi ve destek, bölgenin milli mücadeleye olan katkısını ve halkın bilincini ortaya koymuştur.</p>
<p>Kısacası, Kırşehir ve çevresi, milli mücadelenin önemli merkezlerinden biri olmuş ve Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde yürütülen bu mücadelenin başarıya ulaşmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Bu bağlamda, Kırşehir halkının ve bölgedeki cemiyetlerin gösterdiği çaba, milli mücadelenin başarısına büyük bir destek sağlamıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-bektasi-babalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-bektasi-babalari</guid>
<description><![CDATA[ Bu akşam yine Çankaya Köşkü&#039;ne vazifeye davet edildik. Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden oluşan bir heyetle köşke vardık. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 13:57:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Bu akşam yine Çankaya Köşkü'ne vazifeye davet edildik. Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden oluşan bir heyetle köşke vardık.</p>
<p>ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişti. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîma dikkatimizi çekti. Birisi sakallı ve zarif görünüşlü, öteki ise biraz şişman ve bıyıklıydı. O sırada Ankara'da bıyık ve sakal modası olmadığı için, bu iki zatın halleri ve giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli oluyordu. ATA'nın hususi tabibi Ragıp bey ile konuşuyorlardı.</p>
<p>Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde bize daha önce bilgi verilirdi; biz de ona göre elbise giyerdik. Diğer davetliler günlük elbiselerle geldiklerinden, bu iki zatın yabancı oldukları anlaşılıyordu.</p>
<p>Biraz sonra ATATÜRK'ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA'ya takdim edilince, sakallının Çamlıca Bektaşi dergâhı şeyhi Ali Nutkî dede, ötekinin ise Kilitbahir Bektaşi şeyhi Haydar Naki dede olduğunu öğrendik. Meğer ATATÜRK'ün hususi tabibi Ragıp bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK'le konuşurlarken, söz Bektaşiliğe intikal etmiş. Ragıp bey, babaları tanıdığı için ve Ali Nutkî babanın hoşsohbet, Haydar babanın ise Galatasaray Sultanisi (Lisesi) mezunu ve şair olduğunu söyleyince, ATATÜRK bunları tanımak arzusunu belirtmiş, bu vesileyle babalar Ankara'ya davet edilmişler.</p>
<p>ATATÜRK, babalara sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra ATATÜRK, Ali Nutkî babaya hitaben:</p>
<ul>
<li>
<p>Bektaşi tarikatının hususiyetleri nelerdir? diye sordu. Ali Nutkî baba:</p>
</li>
<li>
<p>Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır. O devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplantı yapmak kabil olmadığından, tarikat namı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK, bu sefer de Haydar Naki babaya hitaben:</p>
<ul>
<li>Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? diye sordu.</li>
</ul>
<p>Haydar baba:</p>
<ul>
<li>Bektaşi tarikatına mensup canlar, haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşamüzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dahilinde yerler içerler. Bu âlem, musıki, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.</li>
</ul>
<p>Bu cevapların ATATÜRK'ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:</p>
<ul>
<li>
<p>Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?</p>
</li>
<li>
<p>Sâkî, Bektaşi sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşiler rakıyı kapalı kadehle içerler, yani rakının miktarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, babanın bir işareti üzerine ya boş kadeh ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neşe ve samimiyet içinde sohbet devam eder.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK:</p>
<ul>
<li>Musıki, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lütfedin de dinleyelim, dedi.</li>
</ul>
<p>Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz şu eserleri söylediler: "Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir - Biz o Mevlânın kuluyuz - Cümle din iman bizdedir."</p>
<p>Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.</p>
<p>Bir ara: "Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et" güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okuduğumuzda, ATATÜRK, Ali Nutkî babaya dönerek:</p>
<ul>
<li>
<p>Nur Baba kitabıyla, bu şarkının sizin hususi hayatınızı tasvir ettiğini söylüyorlar, doğru mudur? diye sordu. Ali Nutkî baba:</p>
</li>
<li>
<p>Efendim, Yakup Kadri beyin bir şakası olacak. Fakirin hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi; hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sakin bir hayat geçiriyorum, dedi.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK, orada bulunan adamlardan birine:</p>
<ul>
<li>Yakup Kadri beyi davet ediniz, gelsinler, emrini verdi.</li>
</ul>
<p>Yarım saat sonra Yakup Kadri bey toplantıya katıldı. Ali Nutkî babayı görünce şaşırdı.</p>
<p>Birçok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri beye:</p>
<ul>
<li>Yazdığınız "Nurbaba" romanı, Ali Nutkî babayı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edîbin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi; ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim, dedi.</li>
</ul>
<p>ATATÜRK'ün bu ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bu Yurdun Kutsal Yerleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bu-yurdun-kutsal-yerleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bu-yurdun-kutsal-yerleri</guid>
<description><![CDATA[ Bu Yurdun Kutsal Yerleri
Bugün “Türkiye” dediğimiz yeri On Birinci Yüzyılda başlayan savaşlarla Rumlar’dan ve onlara tâbi Ermeni ve Gürcüler’den aldığımızı artık herkes biliyor. Bu topraklar yıllarca süren hücumlarla ele geçirilmiş, sonra yine yıllarca süren savunmalarla korunmuş olduğu için üzerinde oluk gibi kan akıtılmış ülke olarak şüphesiz her karışı ile kutlu sayılabilir. Ancak, milletlerin hâtıralarında bazı savaşlar ve bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://indigodergisi.com/wp-content/uploads/2020/08/anadolu-tarihi-malazgirt-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 22 Aug 2024 14:55:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yurdun, Kutsal, Yerleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ </strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugün “Türkiye” dediğimiz yeri On Birinci Yüzyılda başlayan savaşlarla Rumlar’dan ve onlara tâbi Ermeni ve Gürcüler’den aldığımızı artık herkes biliyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu topraklar yıllarca süren hücumlarla ele geçirilmiş, sonra yine yıllarca süren savunmalarla korunmuş olduğu için üzerinde oluk gibi kan akıtılmış ülke olarak şüphesiz her karışı ile kutlu sayılabilir. Ancak, milletlerin hâtıralarında bazı savaşlar ve bu savaşlara başbuğluk etmiş kahramanlar vardır ki onların vuruştuğu, öldüğü, öldürdüğü yerler “millet olmak inancı”nın sembolü haline gelir ve kutsallaşır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Geçmiş zamanın yâdı yani tarih, milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybetmiş insan yaşıyor sayılmadığı gibi hafızasız millete de millet denilemez.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Önümüzdeki Ağustos’un 26’sında Malazgirt Savaşı’nın 900. yıl dönümü kutlanacak, kıyasıya süren Türk-Rum savaşlarının ikinci büyük vuruşması olan (birincisi 1048 Pasin savaşıdır) Malazgirt yâd edilecek, Alp Arslan için, Malazgirt’in şehitleri ve gazileri için anıt dikilecektir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Malazgirt, dikmekle görevli olduğumuz büyük anıtlardan yalnız biri, Alp Arslan da anmakla şeref duyacağımız yurt kuruculardan yalnız birisidir. Fırsat ve imkân bulunca hepsini anıp anıtlarını dikmek, hatta Anadolu’nun yabancı köklü ad taşıyan şehirlerine Türk fatihlerinin adlarını vermek millî şuurun şahlanacağı zaman ilk düşünülecek şeylerden biri olacaktır. Zarar yok, ansiklopedilerin bazı maddeleri değişsin, varsın yabancılar biraz bocalasın. Biz “Bursa’ya “Orhankent” yahut “Orhanbalık”; “Edirne’ye “Muratkent” yahut “Muratbalık” diyelim de, bu topraklarda maddeden isme kadar her şeyi Türk yapalım da dünya ne derse desin. Vaktiyle “Keşiş Dağı’nı nasıl “Uludağ” yaptıksa, “Ayastafanos” nasıl “Yeşilköy” oldu ve herkes buna alıştıysa günü gelince bütün büyük küçük şehir adları da Türkleşecek ve millî şuurun gereği yerine getirilecektir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugün Anadolu’da Aydın, Bayındır, Ödemiş, Çorum, Kınık, Karaman, Elmalı, Söğüt, Akseki, Turgutlu, Kula, Denizli, Demirci, Dursunbey, Bozkır, Bozdoğan, Yatağan, Kırşehir, Akşehir, Beyşehir, Suşehri, Taşköprü, Eskişehir, Yenişehir, Karaağaç vesaire gibi; Yeşilırmak, Kızılırmak, Göksu gibi ırmak adlarının yanında Türkçe olmayan yüzlerce şehir ve ırmak adlarını Türkçeleştirerek burada yabanın izini bırakmamak yarınki Türkler’in dikkate alacağı büyük işlerden biri olacaktır. Şehirlerimize fatihlerinin adları verilecek; bu fatihlerin, önünde heybetli geçit resimlerinin yapılacağı heykeller ve anıtlar dikilecek, millet onları gördükçe nerden gelip nereye gittiğini kavrayarak aklını başına toplayacak, millî benliğine daha sıkı sarılacaktır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İnsanlar gördüklerinin ve işittiklerinin tesirinde kalırlar. Propaganda budur. Bugün Türkiye’de bir kısım sefele güruhu tarafından yapılan iğrenç hareketler yıllardır süregelen vatan hainleri propagandasının yeşeren zakkumlarıdır. Gençliğe hitap edenler bu aşağılık yazarlar, profesörler, öğretmenler, romancılar, piyesçiler olmayıp da yurtseverler olsaydı millî manzara büsbütün başka olacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bizi bu satırları yazmaya sürükleyen sebep bir gazetede okuduğumuz hem gülünç, hem öfkelendirici bir haber oldu. Milliyet gazetesinin 2 ve 3 Mayıs tarihli nüshalarında, meşhur Kasım Gülek’e ait bir röportaj mı, haber mi, neyse, bir yazının bahsettiği teşebbüsü yarın için tehlikeli gördüğümüzden ilgilileri uyarmak istedik. Haber şu:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kasım Gülek adındaki eski bakan, Roma’da bulunduğu sırada Papa kendisini görüşmeye çağırıp Tarsus hakkında bilgi almış. Kasım Gülek de Tarsus’ta bir Saint-Paul kuyusu, Saint-Paul kilisesi yıkıntısı ve aynı adamın oturduğu söylenen ev olduğunu bildirerek bunlar hakkında açıklamalar yapmış. İsa’nın 12 arkadaşından biri olan Paul, daha doğrusu Paulus hakkındaki bu bilgiden çok sevinen Papa, Tarsus’u Hıristiyanlığın bir numaralı kutsal şehrî ilân etmeye karar vermiş. Böylece Hıristiyanların oraya giderek hacı olmalarını sağlayacakmış. Paulus ile hemşehri olan Kasım Gülek de Tarsus’ta derhal bir “Saint-Paul Derneği” kurmuş. Kuyunun çevresi açılacak, kilise ve ev yıkıntıları onarılacakmış. Böylece de..</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Acaba Kasım Gülek bunları el âlemi güldürerek Tarsus köylerini dolaşmış, binlerce köylünün elini sıkarak oy toplamaya çalışarak gazetelere sermaye olmuştu. Fakat bu son hareketinde güldürücülük değil, burukluk seziliyor. Saint-Paul kuyusunun suyunu şişelere doldurup Hıristiyanlara satacağından ve döviz sağlayacağından bahsetmesine rağmen teşebbüs düşündürücü olmaktan kurtulamıyor. Çünkü:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu eğri düşünceyle hareket olunduğu takdirde bütün Anadolu, bütün Türkiye’yi Hıristiyanlığın kutsal toprağı haline getirmek mümkün olabilir. Zira biz bu toprakları Hıristiyanlardan aldık. Bizden önce yüzyıllarca Hıristiyanlığın yaşadığı bu ülkenin her şehrinde onlara ait bir hâtıra bulunabilir. Bu şehirlerin, dağların, kayaların Türkler’e ve fethe ait hâtıralarını canlandırmak dururken daha eski çağını, yabancılara ait hâtıraları yaşatmaya çalışmanın mânâsı nedir? Yeniden bir Makamât-ı Mukaddese gailesi mi çıkarmak istiyoruz?</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kasım Gülek’i kabul ederek onun gösteriş merakından faydalanıp aldatan şimdiki Papa’nın nasıl domuzuna bir Katolik olduğu, İstanbul’u ziyareti sırasında, Ayasofya’yı gezerken Türk kanunlarını hiçe sayıp bir oldu bittiye getirerek, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in gözleri önünde oracıkta diz çöküp ibadet etmesiyle ortaya çıkmıştı. Şimdi aynı Papa, yeryüzünde iş kalmamış gibi İsa’nın 12 Havarisinden Paulus’un doğduğu şehri, yani Türk Tarsus’u kutsal Hıristiyan şehri yapmak istiyor ve Kasım Gülek de buna alet oluyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Paulus denilen herif aslında Saul adında bir Yahudi’dir ve Romalı Paulus’u Hıristiyan yaptığı için bu adı alıp sonra Roma’da idam olunmuştu. Şimdi Türk Kasım Gülek, bu Yahudi’nin hâtırasını canlandırıp yaşatmak için Tarsus’ta dernek kuruyor, herifin adını taşıyan kuyunun çevresini açtırıyor, kilisesini restore ediyor ve marifet yaptım sanarak sırıtıyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kasım Gülek birkaç fakülte bitirmiş, yarım düzine dil bilen eski bir bakandır. Demek ki bunca meziyet bile, bazen bir adamın sapıtmasına engel olamıyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kasım Gülek, aklı başında ve millî şuurlu bir Türk olsaydı bu ne olduğu belirsiz Yahudi’nin kalıntılarını canlandırmak yerine Tarsus’u Türkler’e kazandıran fatihin hâtırasını anmayı düşünür, o yolda faaliyete geçerdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tarsus, Anadolu fatihlerinden meşhur “Kutlamış”ın<strong><sup>(1)</sup></strong> oğlu olup Anadolu Selçuklularının ilki sayılan “Süleymanşah” tarafından 1082’de fetholunmuştur. Kasım Gülek bunu öğrensin ve cidden bu vatanın evlâdı ise şu Yahudi Paulus’u bırakarak 11 yıl sonra 900. yıl dönümü gelecek olan Tarsus fethi için şimdiden bir dernek kursun. Turizm Bakanlığı, Tarih Kurumu, Selçuklu Tarihi Enstitüsü gibi kuruluşların da yardımını sağlayarak Tarsus’a büyük bir anıt kazandırsın. Tarsus imar olunsun. Maksat turistlere bir şey göstermekse onlara Paulus Yahudisinin kim bilir hangi basillerle dolu kuyusu değil, Türk kahramanı Süleymanşah’ın anıtı gösterilsin.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir gafletle, sanki turistlere yalnız Hıristiyan eserleri göstermek gerekirmiş gibi hep Hıristiyanlıktan kalma eserlerin onarılmasına milyonlar harcadılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir Yahudi karısı olan ve babasız çocuk doğurmakla tarihte ün yapmış olan Mukaddes Bakire Meryem’in asla uğramamış olduğu Efes’teki bir kiliseyi onun adına izafe ederek turistik hale getirdiler. Papalık bunu da sevinçle kabul etti. Noel Baba diye ne olduğu belirsiz bir herif adına Antalya’da bir makam ihdas ettiler. Birçok yerlerde gizli kalmış kiliseler ortaya çıkarılarak onarıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bunlar yerine Selçuklulardan kalıp harap olmaya yüz tutmuş sanat nefîseleri onarılabilir ve turistlere bu eserler gösterilebilirdi. Bundan başka Türkiye’ye turist diye gelenlerin çoğu tarih ve arkeoloji için değil, dinlenmek ve denizden faydalanmak için gelmektedir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Döviz sağlamak arzu olunur bir şeydir ama bunun için Türkiye’yi Hıristiyanlığın kutsal şehirleri ve makamları manzumesi haline sokmaya lüzum yoktur. Bu, millî bir cinayet ve Anadolu’da Bizans’ı diriltmek isteyen Yunanlılar’ın eline koz vermek olur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yalnız döviz sağlamak gibi maddeci bir düşünceyle hareket ettikten sonra Ayasofya’yı kilise yapmak bize milyarlar, milletçe Hıristiyan olmak ise trilyonlar kazandırır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hükümetin dernekler için yeni bir kanun hazırlamakta olduğunu işitiyoruz. Umarız ki bu yeni kanunla millî çıkarlara aykırı düşen dernekler kapatılır ve insanlar gülünç ve zararlı olmaktan kurtarılır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tarsus gibi yiğit Yörükler’in şehrinde kapkaranlık bir adam olan Papa’nın hatırı için mütereddi bir Yahudî olan Paulus’un adına kilise döküntülerini onarmak gibi millî ruhu incitecek davranışlardan sakınılır ve dünyada “ciddiyet” denen bir nesnenin mevcut olduğu hatırlanır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Ötüken, 1971, Sayı: 90</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>(1) “Kulmuş” yahut “Kutalmış” değil, “Kutlamış”tır. Buna benzeyen diğer isimler Sülemiş, Beklemiş ve Ağlamış adlarındaki beylere aittir.</span></p>
<p>TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bolşevik İhtilali (Ekim Devrimi)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bolsevik-ihtilali-ekim-devrimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bolsevik-ihtilali-ekim-devrimi</guid>
<description><![CDATA[ Bolşevik İhtilali Ekim Devrimi olarak da bilinen bir devrimdir. Bu neden yüzünden kaynak kitaplarda Rus Devrimi’nin devamı şeklinde geçtiği de bilinmektedir. Bolşevik İhtilali, 7-8 Kasım 1917 yılında gerçekleşmiştir. Gerçekleşen devrimde öncü Vladimir Lenin’dir. Lenin, düzenlemiş olduğu devrim için “ekmek, su, özgürlük” sloganlarını belirlemiştir. Halkın içerisinde bulunduğu durum, açık ve sefalet, en sonunda büyük bir ihtilal […]
The post Bolşevik İhtilali (Ekim Devrimi) appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/bolsevik-ihtilali.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bolşevik, İhtilali, Ekim, Devrimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bolşevik İhtilali Ekim Devrimi olarak da bilinen bir devrimdir. Bu neden yüzünden kaynak kitaplarda Rus Devrimi’nin devamı şeklinde geçtiği de bilinmektedir.</p>
<p>Bolşevik İhtilali, 7-8 Kasım 1917 yılında gerçekleşmiştir. Gerçekleşen devrimde öncü Vladimir Lenin’dir. Lenin, düzenlemiş olduğu devrim için “<em>ekmek, su, özgürlük</em>” sloganlarını belirlemiştir. Halkın içerisinde bulunduğu durum, açık ve sefalet, en sonunda büyük bir ihtilal çıkmasına neden olmuştur. Devrimin ilk parıltıları ise Petersburg civarında görülmeye başlanmıştır. Ayrıca bu devrim 1905 yılındaki Rus Devrimi’nin devamı olarak nitelenmesine karşın temel farklılıkları ile de dikkat çekmektedir. Çünkü halk istekleri ile geçekleşen Bolşevik İhtilalinde Lenin’in partisinin etkisi daha büyüktür.</p>
<p>7 Kasım’da Vladimir Antonov-Ovsenko liderliğindeki saldırı, Aurora kruvazöründen yapılan bir atıştan sonra saat 21: 45’te başlatıldı . Kışlık Saray, Kazaklar tarafından korunuyordu ve askeri akademi öğrencilerinden oluşan bir müfrezede sarayda yer alıyordu. Saray, 2:00 civarında işgal edildi ve Ekim Devrimi’nin resmi tarihi olarak 7 Kasım baz alındı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-2962" class="wp-caption alignnone"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-2962" src="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/aurora-gemisi-300x241.jpg" alt="Devrimi başlatan Aurora kruvazörü" width="300" height="241" srcset="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/aurora-gemisi-300x241.jpg 300w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/aurora-gemisi-1024x823.jpg 1024w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/aurora-gemisi-768x617.jpg 768w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/aurora-gemisi.jpg 1478w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px"><figcaption class="wp-caption-text">Devrimi başlatan Aurora kruvazörü</figcaption></figure>
<h2>Bolşevik İhtilali Nedenleri</h2>
<ul>
<li>Çarlık sisteminin kötü yönetimi,</li>
<li>Zenginler ve fakirler arasında büyük bir uçurum oluşması,</li>
<li>Ekonomik sorunlar,</li>
<li>Lenin’in devrimci hareketleri ve propagandaları.</li>
</ul>
<p>Yerel halk ekmek bulamazken zenginlerin durumları oldukça iyidir. Bu da halk arasında çatışmalara yol açmaktadır. Üstelik Rusya hızla gelen ekonomik sorunlar ile de baş etmeye çalışmaktadır. Bu durumun 1905 Devrimi ile sona ereceği düşünülürken durumlar eskisinden daha beter bir hale gelmiştir. Halkın sisteme karşı yeniden ayaklanacağını düşünen Çar, belli hak ve özgürlük tanımlamaları ile ülkesini kontrol altında tutmaya da çalışmıştır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-2963" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="wp-image-2963 size-large" src="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-1024x563.jpg" alt="rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri" width="1024" height="563" srcset="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-1024x563.jpg 1024w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-300x165.jpg 300w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-768x422.jpg 768w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-1536x844.jpg 1536w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2023/06/rusya-kis-sarayina-yapilan-saildiri-2048x1126.jpg 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-caption-text">Kış Sarayı’na yapılan saldırı.</figcaption></figure>
<h2>Bolşevik İhtilali Önemi</h2>
<p>Bolşevik İhtilali sadece kendi ülkesi açısından önem arz etmemektedir. Bolşevik İhtilali’nin önemi dünya meclislerinde de konuşulmuştur. Çünkü Rusya’da Çarlık rejimine karşın gerçekleştirilmiş olan bu devrim bir ilk olmak özelliği taşımaktadır.</p>
<p>Bolşevik İhtilali’ne kadar dünya üzerinde sosyalist herhangi bir devlet bulunmuyordu. Devrim sonrasında <strong>ilk sosyalist devlet olan SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)</strong> kurulmuştur. Üstelik Rusya’da devrimin başarılı bir şekilde sonuçlanmasının ardından farklı ülkeler de sosyalizm akımından etkilenmişlerdir. Bu da diğer ülkelerde de siyasi olarak sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Ancak SSCB kadar güçlü ikinci bir sosyalist devlet kurulmamıştır. Bu alanda Rusya tek olma özelliğini uzun süre korumayı başarmıştır.</p>
<h2>Bolşevik İhtilali Osmanlı Etkileri</h2>
<p>Bolşevik İhtilalinin Osmanlı Devletine etkileri oldukça büyük olmuştur. Zaten zor bir zamandan geçen Osmanlı Devleti yeni çıkan sosyalist akım sonrasında pek çok sorun yaşamıştır. Osmanlı aydın kesiminin bu ihtilale iyi gözle bakılmasını bilinen gerçeklerdendir. Ancak sonraki dönelerde yaşayacak olan Kemalistler, Bolşevik İhtilali’nden büyük oranda esinleneceklerdir.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
<br>
Özellikle cumhuriyetin kurulmasından sonra Bolşevik İhtilali’nin etkileri daha etkin bir şekilde görülmeye başlanacaktır. Karşıt görüşlü olan insanların birbirleri ile çatıştığı ve zamanlar geçirmek zorunda kalacak olan Türkiye, gelişme sürecinden olumsuz bir sonuç alacaktır. Çünkü Osmanlı’nın çökmesi ile kurulan Türkiye, ekonomik kalkına çabalarını bir kenara bırakarak fikir ayrılıkları gibi konular üzerine büyük mesailer harcayacaktır.</p>
<h2>Bolşevik İhtilali Getirdiği Sonuçlar</h2>
<ul>
<li>İhtilal sonrasında dünyada sosyalizm akımı benimsenmeye başlanmıştır.</li>
<li>Bolşevikler kesin zafer kazanmıştır.</li>
<li>Kapitalizm ortadan kaldırıldı ve sosyalist dönüşüm gerçekleşti.</li>
<li>Rusya’da Çarlık rejimi tamamen ortadan kaldırılmıştır ve SSCB kuruldu.</li>
<li><span>Özel mülkiyeti ortadan kaldırarak ve kamusal bireyselliğin temelleri atıldı. </span></li>
<li><span>Üretimdeki anarşi yerini bilimsel, planlı bir ekonomiye bıraktı. </span></li>
<li><span>İşçilere manevi güç verdi.</span><span> </span><span>İşçiler, kültürel hayatın birer üyesi ve manevi değerlerin yaratıcısı oldular. </span></li>
<li>Ayrıca kimi tarihçilere göre Rusya’nın doğal gelişiminin önüne geçilmiştir.</li>
</ul>
<p>Bunun yerine vaat ettiği sloganlar üzerinden hareket eden yeni bir Rusya inşa edilmiştir. SSCB olarak bilinen yeni Rusya’da lider Lenin olmuştur. Lenin, lider olmasının hemen ardından Rusya’nın ekonomik açıdan kalkınması için kararlar almaya başlamıştır.</p>
<h3>Bolşevik İhtilali Sonrasında Rusya</h3>
<p>Bolşevik İhtilali sonrasında Rusya, Lenin’in aldığı kararlar çerçevesinde yönetilmeye başlamıştır. Çarlık rejimi hüküm sürerken Rusya, halkın itirazlarına arşın 1. Dünya Savaşı’ndan çekilmemiştir. Ancak Lenin, SSCB’nin kurulmasından hemen sonra bu alanda gerekli olan adımları atmıştır. Böylece Rusya, kısa süre içerisinde 1. Dünya Savaşı’ndan çekilme kararını dünya ile paylaşmıştır.</p>
<p>Rusya’nın savaştan çekilmesi sonrasında Osmanlı Devleti büyük bir rahatlık yaşamıştır. 24 Ekim’de başlatılan ayaklanmaların ardından kazanılan zafer sonrasında kurulan SSCB, kıtlık gibi sıkıntıların ortadan kalkması için de belli çalışmalar başlatmıştır. Ayrıca Çarlık zamanında oldukça büyük topraklara sahip olan zenginlerin toprakları ellerinden alınmıştır. Halka dağıtımı yapılan topraklar neticesinde ülkede bulunan sınıf ayrılıkları da ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/bolsevik-ihtilali-ekim-devrimi/">Bolşevik İhtilali (Ekim Devrimi)</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Preveze Deniz Savaşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/preveze-deniz-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/preveze-deniz-savasi</guid>
<description><![CDATA[ Preveze Deniz Savaşı, Osmanlı tarihinde yaşanmış olan en önemli deniz savaşlarından biridir. Bu neden yüzünden savaşa en büyük zaferlerden biri olarak da bakılmaktadır. Savaş tam olarak 27 Eylül 1538 yılında yapılmıştır. Osmanlı donanmasının komutası dönemin en başarılı isimlerinden Barbaros Hayrettin Paşa’da bulunmaktaydı. Osmanlı donanmasının savaştığı Haçlı donanması başında ise Andrea Doria bulunuyordu. İki donansa; Preveze […]
The post Preveze Deniz Savaşı appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/preveze-deniz-savasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Preveze, Deniz, Savaşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Preveze Deniz Savaşı, Osmanlı tarihinde yaşanmış olan en önemli deniz savaşlarından biridir. Bu neden yüzünden savaşa en büyük zaferlerden biri olarak da bakılmaktadır. Savaş tam olarak 27 Eylül 1538 yılında yapılmıştır. Osmanlı donanmasının komutası dönemin en başarılı isimlerinden Barbaros Hayrettin Paşa’da bulunmaktaydı. Osmanlı donanmasının savaştığı Haçlı donanması başında ise <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Andrea_Doria">Andrea Doria</a> bulunuyordu. İki donansa; Preveze Kalesi önünde karşı karşıya gelmişlerdir.</p>
<p>Osmanlı devleti karada adeta yenilmez bir ordu sahibi idi. Ancak devletin deniz güçlerinin 1533 yılına kadar iyi bir zafer kazanmadığı bilinmektedir. Bundan ötürü yapılan çalışmalar neticesinde tarih sahnesinde Barbaros Hayrettin Paşa, Kaptan-ı Derya olarak çıkmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa, görevi devralmasından hemen sonra Ege Denizi içerisinde büyük başarılara imza atmıştır. Denizlerin kontrolünü de giderek sağlamaya başlayan Osmanlı, Avrupa Devletleri açısından yeni bir tehlike olarak görülmeye başlamıştır. Preveze Deniz Savaşı nedenleri arasında sayılan etmenlerin tamamının etkin olduğu bilinmektedir. Osmanlı’yı Akdeniz sularında durdurmak isteyen Haçlı donanması, Osmanlı donanmasından güçlü olmasının avantajı ile savaşa başlamışlardır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-2954" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-2954" src="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2021/03/barbaros-hayrettin-pasa-preveze.jpg" alt="barbaros-hayrettin-paşa-preveze" width="334" height="510" srcset="https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2021/03/barbaros-hayrettin-pasa-preveze.jpg 334w, https://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2021/03/barbaros-hayrettin-pasa-preveze-196x300.jpg 196w" sizes="(max-width: 334px) 100vw, 334px"><figcaption class="wp-caption-text">Barbaros Hayrettin Paşa’nın o dönemdeki bir portresi.</figcaption></figure>
<h2>Preveze Deniz Savaşı Önemi</h2>
<p>Osmanlı tarihi açısından Preveze Deniz Savaşı önemi kazanılan zaferin büyüklüğü ile başlamaktadır. Çünkü açık denizde Haçlı donanması ile karşılaşmak zorunda kalan Barbaros Hayrettin Paşa donanmasının tamamını da yanında bundurmamaktadır. Ancak ani saldırılar ve stratejik hamleler neticesinde imkânsızı gerçekleştiren Barbaros Hayrettin, Haçlı donanmasını yenmeyi başarmıştır.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
<br>
Preveze Deniz Savaşı’nın önemi, <strong>savaş sonrasında Akdeniz’in bir Türk gölü haline getirilmesi</strong> ile alakalıdır. Bu sayede Osmanlı Devleti gücünü bir kez aha kanıtlayarak denizlerde de karada olduğu gibi yenilmez olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<h2>Preveze Deniz Savaşı Sonuçları</h2>
<ul>
<li>Preveze Deniz Savaşı sonuçlarından ilki Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesidir.</li>
<li>1539’da Hayrettin Paşa geri döndü ve İyonya & Ege’de geri kalan neredeyse tüm Hristiyan ileri karakollarını ele geçirdi.</li>
<li>Zafer sonrasında Osmanlı, deniz kuvvetlerini giderek daha güçlendirmiştir. Bu çerçevede artık Osmanlı donanması denizlerden sonra okyanuslara da açılmaya başlamıştır.</li>
<li>Özellikle farklı kıtalarda yer alan Müslüman ülkelere yardım götüren Osmanlı bu alanda aktif çalışmalar gerçekleştirmiştir.</li>
<li>Korsanlara karşı büyük mücadeleler veren Osmanlı askerleri, okyanuslarda da güvenliği büyük oranda sağlamayı başarmışlardır.</li>
<li>Akdeniz’deki büyük ölçekli donanma muharebelerindeki Osmanlı üstünlüğü, 1571’deki İnebahtı Muharebesi’ne kadar rakipsiz kaldı.</li>
</ul>
<p>Sağlanan güvenlik neticesinde hac için deniz yolunu kullanan Müslümanlar daha rahat bir şekilde ibadetlerini yapabilmeye başlamışlardır. Böylece Osmanlı Devleti sadece kendi sınırları içindeki Müslümanları değil farklı ülkelerde yer alan Müslümanları koruduğunu da göstermiştir. Avrupa Devletlerinin de bu gelişmeleri yakından takip ederek Osmanlı donanması karşısında uzun süre etkisiz kaldığı bilinmektedir.</p>
<p>Ekim 1540’ta Venedik ile Osmanlı İmparatorluğu arasında, Türklerin Mora ve Dalmaçya’daki Venedik mülklerinin ve Ege, İyonya ve doğu Adriyatik Denizlerindeki eski Venedik adalarının kontrolünü ele geçirdiği bir barış antlaşması imzalandı. Venedik ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’na 300.000 düka altın savaş tazminatı ödemek zorunda kaldı.</p>
<p><em>Faydalı Kaynak:</em></p>
<ul>
<li>https://books.google.com/books?id=WtokDQAAQBAJ&q=the+Knights+of+Malta%2C+to+confront+Barbarossa.&pg=PA100</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/preveze-deniz-savasi/">Preveze Deniz Savaşı</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rönesans Dönemi – Genel Özellikleri &amp;amp; Neden Ortaya Çıktı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/roenesans-doenemi-genel-ozellikleri-neden-ortaya-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/roenesans-doenemi-genel-ozellikleri-neden-ortaya-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Rönesans dönemi hakkında bilgi edinimi sağlamadan önce “Rönesans nedir?” sorusunun yanıtının bilinmesi gerekmektedir. Aksinin olduğu durumlarda bilgi eksikliği neticesinde konunun net bir şekilde anlaşılması mümkün olmamaktadır. Rönesans kelime anlamı olarak; yeniden doğuş, demektir. Rönesans ise 15 ve 16.yy içerisinde Avrupa ülkelerinde meydana gelmiş olan bir yenilik sürecine işaret etmektedir. Yenilik sürecinin etkili olduğu alanlar; sanat, […]
The post Rönesans Dönemi – Genel Özellikleri &amp; Neden Ortaya Çıktı? appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/ronesans.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rönesans, Dönemi, –, Genel, Özellikleri, Neden, Ortaya, Çıktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Rönesans dönemi hakkında bilgi edinimi sağlamadan önce “<strong>Rönesans nedir</strong>?” sorusunun yanıtının bilinmesi gerekmektedir. Aksinin olduğu durumlarda bilgi eksikliği neticesinde konunun net bir şekilde anlaşılması mümkün olmamaktadır.</p>
<p>Rönesans kelime anlamı olarak; yeniden doğuş, demektir. Rönesans ise 15 ve 16.yy içerisinde Avrupa ülkelerinde meydana gelmiş olan bir yenilik sürecine işaret etmektedir.</p>
<p>Yenilik sürecinin etkili olduğu alanlar; sanat, edebiyat ve bilim olarak gösterilmektedir. Kısa süre içerisinde tüm Avrupa ülkelerinde etkisini göstermeye başlayan Rönesans hareketleri, etkin olduğu alanlarda büyük bir ilerleme kaydedilmesini de sağlamıştır.</p>
<h2>Rönesans Dönemi Ortaya Çıkış Nedeni</h2>
<p>Orta çağ içerisinde meydana gelen hareketlerin ilk nedeni kâğıt ve matbaanın icadıdır. Bu sayede insanların yazılı kaynaklara ulaşmaları eskiye göre daha kolay hale gelmiştir.</p>
<p>İstanbul’un fethedilmesi de Rönesans döneminin başlamasında etkin rol oynamıştır. Çünkü fetih hareketleri sırasında pek çok bilim adamı ve düşünür Avrupa ülkelerine gitmişlerdir.</p>
<p>Coğrafi keşiflerden sonra insanların yeniliklere açık hale gelmeleri de Rönesans döneminin başlangıç yapmasında etkin rol oynayan ana maddelerden biridir. Bu sayede yenilikçi sınıflar farklı keşifler yaparak ya da yeni yapılan keşifleri inceleyerek Rönesans dönemine katkıda bulunmuşlardır.</p>
<h2>Rönesans Dönemi Genel Özellikleri</h2>
<p>Rönesans tam manası ile yeniden doğuş hareketlerinin görüldüğü dönemlerden biridir. bir insanın ya da herhangi bir canlının yeniden doğuyor olması, anlaşıldığı üzere daha önce zaten doğmuş olduğunu göstermektedir. Rönesans dönemi genel özelliklerine bakıldığında dönem bilginlerinin ilk doğumu Grek ve Roma uygarlıkları olarak gösterdikleri fark edilmektedir.</p>
<p>Rönesans dönemi boyunca Roma ve Grek kültür özellikleri yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Bu alanda yeni keşiflerin yapılmasının yanı sıra özgürlükçü düşünce ortamı da yeniden yaratılmıştır. Rönesans dönemi boyunca etkin olan akımlardan ya da düşüncelerden bir diğeri de hümanizmdir. İnsancılık anlamına gelen bu düşünce, dönem içerisinde gerçekleştirilen keşiflerin ve yeni sistemlerin tamamını kapsayacak boyutlara ulaştırılmıştır.</p>
<h2>Rönesans Dönemi Hakkında Mutlaka Bilinmesi Gerekenler</h2>
<p>Rönesans hakkında bilinmesi gereken ilk şey, <strong>bu dönemin sadece sanat ile alakalı olmadığıdır.</strong> İtalya’da başlamasından sonra tüm Avrupa ülkelerinde yankı bulan Rönesans dönem hareketleri, sanattan yola çıkarak toplumları da etkilemiştir. Özellikle din ve kültür, Rönesans hareketlerinden en çok etkilenen ana sistemlerden biridir. Bu dönemin başlangıcının İtalya’da kendini göstermesinin de nedenleri bulunmaktadır.</p>
<p>Zamanla birlikte kiliseye duyulan güvenin azalması, İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine göre daha özgürlükçü bir ortam olması durumun temel nedenleridir. Ayrıca İstanbul’dan kaçan bilim insanlarının da İtalya’ya yerleştikleri bilinen bir gerçektir. Bu sayede tarihi köklü bir şekilde değiştiren Rönesans hareketleri kademeli olarak başlayıp, ticaret gibi aracılar ile aradan uzun zaman geçmeden Avrupa’ya yayılmıştır.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
</p>
<h2>Rönesans Dönemi Sanatçıları</h2>
<p>Günümüzde hayran olunan tablolar ya da edebi eserlerin büyük bir kısmı Rönesans sanatçıları tarafından ortaya çıkarılmıştır. Rönesans döneminde yaşamış ve eser vermiş olan düşünür ve sanatçılardan en önemli olarak kabul edilenleri;</p>
<ul>
<li>Leonardo da Vinci,</li>
<li>Michelangelo,</li>
<li>Sandro Botticelli,</li>
<li>Raffaello Sanzio,</li>
<li>Galileo Galilei,</li>
<li>Donato Bramante ve Giorgio Vasari olarak devam etmektedir.</li>
</ul>
<p>Dante Alighieri’ye ait olan İlahi Komedya da bu dönemin önemli eserlerinden biridir. Martin Luther, Montaigne ve William Shakespeare de dönem sanatçılarındandır. Miguel de Cervantes Saavedra, halen okunan Don Kişot kitabını da Rönesans dönemi içerisinde tamamlamıştır.</p>
<h2>Rönesans ve Hümanizm</h2>
<p>Rönesans döneminin başlamasında ve ilerlemesinde pek çok farklı etmen rol oymamıştır. Rönesans ve hümanizm birbirleri ile en yakın olan iki kavram olarak açıklanmıştır. İnsancılık şeklinde de bilinen hümanizm akımı, Rönesans döneminin başlayıp gelişmesinde büyük bir rol sahibidir. Bunun nedeni hümanizm içerisinde yer alan unsurlardır. Hümanizme göre akıllı insanlar her şeyin temelidir. Bu bağlamda insanların hemen her şeyi araştırıp yeni keşifler yapabileceğine inanılmaktadır. Böylece insanının yaratıcılık açısından da kendine yeteceği sonucuna ulaşılmıştır.</p>
<p>Hümanizm etkilerinden biri de kiliseye olan zayıf inancın giderek daha da azalmasıdır. Bundan dolayı hümanizm akımı kilise sakinleri açısından iyi karşılanan felsefi akımlardan biri olarak gösterilmemektedir.</p>
<h2>Rönesans Döneminin Sonuçları</h2>
<p><em>Rönesans dönemi sonuçları çerçevesinde:</em></p>
<ul>
<li>Bilim, kültür, sanat ya da edebiyat gibi alanlarda dönem şartlarına göre oldukça büyük bir ilerleme kaydetmişlerdir.</li>
<li>İlerlemelerin yanı sıra bilimsel alanda yeni icatlar yapılırken yeni sanat dallarının doğması da bu döneme denk gelmektedir.</li>
<li>Orta çağın en büyük sorunlarından biri olarak kabul edilen <strong>skolastik düşünce</strong> yerini akıl ve mantığa bırakmıştır.</li>
<li>Rönesans dönemi sonrasında bugünkü Avrupa’nın da temeli atılmıştır. İlerlemelere oldukça açık bir hale gelen Avrupa ülkeleri hem kendi sanatçıları ile hem de aldığı göçler neticesinde bilim de sanatın merkezi olarak anılmaya başlamıştır.</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/ronesans-donemi/">Rönesans Dönemi – Genel Özellikleri & Neden Ortaya Çıktı?</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Islahat Fermanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islahat-fermani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islahat-fermani</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı’dan Hristiyanlara yeni haklar tanımasını istediler. Osmanlı Devleti’de o sırada Paris Antlaşması’nı imzalayacağından kendisini bu konuda zor durumda bırakacak bir şart konulmaması için Islahat Fermanı, Padişah Abdülmecid döneminde 18 Şubat 1856 yılında ilan edilmiştir. Islahat Fermanı Yenilikleri Azınlıklara, din ve mezhep özgürlüğü, Azınlıkları düşük düşürücü söz […]
The post Islahat Fermanı appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/islahat-fermani-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Islahat, Fermanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı’dan Hristiyanlara yeni haklar tanımasını istediler. Osmanlı Devleti’de o sırada Paris Antlaşması’nı imzalayacağından kendisini bu konuda zor durumda bırakacak bir şart konulmaması için <strong>Islahat Fermanı</strong>, Padişah Abdülmecid döneminde 18 Şubat 1856 yılında ilan edilmiştir.</p>
<h2>Islahat Fermanı Yenilikleri</h2>
<ul>
<li>Azınlıklara, din ve mezhep özgürlüğü,</li>
<li>Azınlıkları düşük düşürücü söz ve deyimlerin kaldırılması,</li>
<li>Azınlıkların devlet memuru olabilmeleri,</li>
<li>Mahkemelerin açık yapılması,</li>
<li>İşkence, dayak ve angarya’nın kaldırılması,</li>
<li>Vergilerin herkesin gelirine göre alınması,</li>
<li>İltizam usulünün ıslah edilmesi,</li>
<li>Azınlıkların, askere alınabilmelerinde nakdi bedelin kabul edilmesi (bedelli askerlik),</li>
<li>Azınlıkların il meclislerine üye olabilmesi,</li>
<li>Yabancı uyruğundakilerin de mal ve mülk sahibi olabilmeleri.</li>
</ul>
<h2>Islahat Fermanı Yorumu</h2>
<ul>
<li>Tanzimat Fermanı’nın devamı ve daha gelişmiş hali olduğu da bilinmektedir,</li>
<li>Azınlıklar, Müslüman halktan daha fazla ayrıcalık elde etmiştir,</li>
<li>Avrupalı devletlerin baskısıyla ilan edildi,</li>
<li>Avrupalı devletler yine de Osmanlı’nın içişlerine karışmışlardır.</li>
</ul>
<h2>Islahat Fermanı Genel Amacı</h2>
<p>Islahat, sözlük anlamı olarak düzenleme olarak açıklanmaktadır. İyileştirme veyahut reform gibi anlamları da bulunan kelime, Osmanlı’da yenilikler olarak da görülmüştür. <strong>Islahat Fermanı amacı</strong> genel olarak Tanzimat Fermanı ile benzerlik göstermektedir. İki ferman da Osmanlı Devletinin yıkılmasını önlemek ya da geciktirmek için ilan edilmiştir. Sadece Islahat Fermanı, Tanzimat’a göre daha ileri seviyede maddeler içermektedir. İki fermanda da hukuksal açısından pek çok yenilik yapılmıştır.</p>
<p>Islahat Fermanı’nın temel amaçlarından biri de gayrimüslimlerin devlere olan eski bağımlılıklarını sağlamaktır. Osmanlı’nın giderek güçten düşmesinden sonra çıkan azınlık isyanları, gayrimüslimlere farklı hak tanımlamaları neticesinde ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Osmanlı, Islahat Fermanı sayesinde Avrupa Devletleri’nden yardım alarak iç işlerinde özgür olmaya yeniden başlamayı hedeflemiştir.</p>
<h2>Islahat Fermanı Nedenleri</h2>
<p><strong>Islahat Fermanı nedenleri </strong>arasında Osmanlı’nın eski günlerindeki güce sahip olmaması ilk sırayı almaktadır. Artık eski ihtişamı olmayan Osmanlı, iç işlerinde dahi farklı devletlerin isteklerini yerine getirmek zorunda kalmaktadır. Üstelik devletin güçsüz hale gelmesinden istifade etmeye çalışan azınlıklar isyan ederek bağımsızlık kazanmaya çalışmaktadır. Osmanlı, azınlıklarını yanında yer almaları açısından memnun etmek adına onlara farklı ayrıcalıklar tanımlayan Islahat Fermanı’nı yayımlamak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Ayrıca Osmanlı, imzalamak zorunda kaldığı zararlı anlaşmalardan biri olan <a href="https://antlasmalar.com/paris-baris-konferansi/">Paris Anlaşması</a> gereği de ülkesinde Islahat Fermanı ilan etmiştir. Bu da, Osmanlı Devleti’nin iç işlerinde de dış işlerinde de özgür hareket edemediğinin göstergelerinden biridir.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
</p>
<h2>Islahat Fermanı Önemi</h2>
<p>Osmanlı Devleti, kurulmasından itibaren monarşi ile yönetilmiştir. Ülkede padişahın, danışma meclisi bulunmaktadır. Ancak her daim padişah istediği kararları alabilmiştir. Ancak Tanzimat ve Islahat Fermanları padişah kararlarının sorgulanabilir hale gelmesine neden olmuştur. Tanzimat fermanı, padişah kararlarının sorgulanabilir olmasındaki ilk adım olarak kendini göstermektedir.</p>
<p>Islahat Fermanı önemi ise bu alanda meclise daha çok yetki verilmesidir. Üstelik Islahat Fermanı sayesinde anayasal düzene geçiş konusunda daha kapsamlı çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Osmanlı tarihi boyunca kanunların önünde padişahlar da dâhil olmak üzere herkesin eşit olabileceği ilk kez Islahat Fermanı ile detaylı olarak açıklanmıştır.</p>
<h2>Islahat Fermanı En Önemli Maddeleri</h2>
<p>Artık Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan gayrimüslimler cizye vergisinden sorumlu tutulmamaktadır.</p>
<p>Gayrimüslimler Islahat Fermanı ile askeri okullara gitmek, devlet dairelerinde çalışmak gibi haklara da sahip olmuşlardır. Bu da devlet içerisinde Müslümanlar ile gayrimüslimleri eşit hale getirmiştir.</p>
<p>Ferman kapsamında farklı dinlerin ibadetleri ya da gerçekleştirdikleri törenlere de özgürlük getirilmiştir. Bunların yanı sıra ferman, ırklar ve dinler konusunda kullanılan küçültücü tabirleri de kesinlikle yasaklamıştır.</p>
<p>Genel çerçevede Müslümanlar için herhangi bir yenilik getirmeyen bu ferman tamamen azınlıklar düşünülerek ilan edilmiştir. Böylece fermanın ana amacının azınlıkları geri kazanmak olduğu da maddelere bakılarak anlaşılmaktadır.</p>
<h2>Islahat Fermanı Sonuçları</h2>
<ul>
<li>Fermana Müslümanlardan itiraz sesleri yükselmiştir. Ancak beklenmeyen gelişmeler de yaşanmıştır.</li>
<li>Özellikle Rumlar, bu fermana büyük bir tepki göstermiştir.</li>
<li>Ayrıcalık bakımından en tepede olan Rumlar, diğer azınlıklarla eşit seviyede görülmemekten rahatsız olmuşlardır.</li>
<li>Hristiyan din adamları da vergilerde eşitliklere itiraz etmişlerdir.</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/islahat-fermani/">Islahat Fermanı</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Reform Hareketleri – Neden Almanya’da Başladı ve Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/reform-hareketleri-neden-almanyada-basladi-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/reform-hareketleri-neden-almanyada-basladi-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa’da Hristiyanlık dininde görülen değişimlere reform denir. İlk defa 16. yy’da Almanya’da başlamıştır. Kökeni Fransızca olan reform kelimesi düzenlemek/yeniden şekillendirme anlamına gelmektedir. Reform Nedenleri Katolik Kilisesi’nin bozulması, Kağıt ve matbaanın etkisi, İncil’in milli dillere çevrilmesi, Rönesans’ın etkisi, Endülüjans meselesi, Ekonomik durum (kilisenin zengin halkın fakir olması) Siyasi durum (Parçalanmış halde olan Almanya’da Roma Germen İmparatoru […]
The post Reform Hareketleri – Neden Almanya’da Başladı ve Sonuçları appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/reform-hareketleri.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Reform, Hareketleri, –, Neden, Almanya’da, Başladı, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa’da Hristiyanlık dininde görülen değişimlere reform denir. İlk defa 16. yy’da Almanya’da başlamıştır. Kökeni Fransızca olan <strong>reform </strong>kelimesi düzenlemek/yeniden şekillendirme anlamına gelmektedir.</p>
<h2>Reform Nedenleri</h2>
<ul>
<li>Katolik Kilisesi’nin bozulması,</li>
<li>Kağıt ve matbaanın etkisi,</li>
<li>İncil’in milli dillere çevrilmesi,</li>
<li>Rönesans’ın etkisi,</li>
<li>Endülüjans meselesi,</li>
<li>Ekonomik durum (kilisenin zengin halkın fakir olması)</li>
<li>Siyasi durum (Parçalanmış halde olan Almanya’da Roma Germen İmparatoru Alman prenslikleri üzerinde hakimiyet kurmak istemiştir. Prensler, dinde reform yapmak isteyenleri desteklemiştir.)</li>
</ul>
<p>Bu kapsamda sıfırdan var etmek opsiyonu olmayan Reform Hareketleri, hali hazırda var olan sistemlerin geliştirilmesi için ortam oluşturuştur. İlk kez 1932 senesinde kendini göstermeye başlamıştır. Reform Hareketlerinin Almanya’da gözlemlendiği de bilinmektedir. Dönemler içerisinde var olan yeniden yapılanma sistemlerinin zaman içerisinde farklı ülkeleri de etkisi altına alması uzun zaman almamıştır. Reform Hareketleri kapsamında özellikle Katolik Kilisesi’nin sistemi büyük oranda değişim yaşamıştır.</p>
<h2>Reform Hareketleri Neden Almanya’da Başladı?</h2>
<p>Bilindiği üzere Rönesans İtalya’da başlamış olan bir dönemi içermektedir. Reformun başlangıç yeri ise Almanya’dır.</p>
<ul>
<li>Alman halkının İtalya halkına göre fakir olması,</li>
<li>Kilisenin etki alanından uzak olması,</li>
<li>İncil’in ilk kez burada milli dile çevrilmesi,</li>
<li>Kilisenin desteklediği Katolik Avusturya’nın Alman prenslikleri üzerinde otorite kurmak istemesi,</li>
</ul>
<p>Martin Luther öncülüğünde reform hareketleri başladı. Alman prenslikleri ve halk Luther’i destekledi. Roma German İmparatorluğu’nun bu duruma karşı koyması üzerine halk olayı protesto etti ve böylece Protestanlık doğdu. Türklerin Avrupa’da ilerleyişi karşısında zor durumda kalan imparator barış yapmak zorunda kaldı.</p>
<h3>1555 Ogsburg Antlaşması</h3>
<p>Alman Prenslikleri ve Roma Germen İmparatorluğu arasında imzalanmıştır.</p>
<ul>
<li>Protestanlık mezhebi resmen kabul edildi,</li>
<li>Alman prensleri, istediği mezhebe girme ve kabul ettirme hakkına sahip oldu,</li>
<li>Alman prensleri, kendi ülkelerinde din işlerinin mutlak hakimi oldular,</li>
<li>Alman prensleri, Protestenalığı kabul etmek istemeyen halkın göç etmesine izin verecekti,</li>
</ul>
<p>Reform hareketi, Fransa’da Kalven tarafından desteklendi ve Kalvebizm mezhebi doğdu.</p>
<p>İngiltere’de kral bizzat reformu destekledi. Anglikan kilisesi kuruldu ve Anglikanilizm mezhebi doğdu.</p>
<p>İsviçre’de Presbiteryan mezhebi ortaya çıktı.</p>
<p>Bunun dışında Protestanlık İsveç, Danimarka ve İspanya gibi devletlere de yayıldı.</p>
<h2>Reform Sonuçları</h2>
<ol>
<li>Avrupa’da mezhep birliği bozuldu,</li>
<li>Yeni mezhepler ortaya çıktı,</li>
<li>Katolik kilisesi kendini yeniledi,</li>
<li>Kilisenin malları yağmalandı,</li>
<li>Protestan prens ve krallar ülkelerinde belirli siyasi otorite elde ettiler,</li>
<li>Katolik krallar, yeni mezheplere karşı engizisyon mahkemelerini kurdular,</li>
<li>Eğitim ve öğretim kilisenin elinden alındı, böylece laik eğitim kurumları ortaya çıktı,</li>
<li>Avrupa sisyasi yönden büyük zarar gördü,</li>
<li>Türklerin Avrupa’da ilerleyişi kolaylaştı.</li>
</ol>
<p>Kanunin Sultan Süleyman, Hristiyan birliğini parçalamak amacıyla Protestanları desteklemiştir. Rönesans ve reform hareketleri Avrupa’da gelişmeyi önleyici faktörleri ortadan kaldırmıştır. 30 Yıl Savaşları ve 1648 Vestfalya Antlaşması ile süreç devam etmiştir.</p>
<p>Reform Hareketlerinin Almanya’da başlamış olmasının temel nedenlerinden biri insanların kilise konusunda Almanya’da daha rahat olmalıdır. Rahatlığın nedeni ise Almanya’nın özgürlükçü bir ülke olmasından ileri gelmemektedir. Dönemin Almanya’sı oldukça fakir bir yaşam sürmektedir. Halkın sefaletine karşın kiliselerdeki yaşam standartlarının yüksek olması, bireylerin kin gütmelerine neden olmuştur. Biriken kin neticesinde ise Almanlar, kiliseye karşı kolay bir şekilde başkaldırabilir hale gelmişleridir.</p>
<p>Siyasi birliği de olmayan Almanya bu çerçevede dinde yenilik isteyen gruplara ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Reform Hareketlerinin siyasi yanı ise Avusturya Kralı’ndan kaynaklanmaktadır. Katolik olan Avusturya Kralı, hem Alman Kralını hem de prensleri baskılayarak kendi sözünün geçmesini istemiştir.</p>
<h2>Reform Hareketlerinin Nedenleri</h2>
<p>Reform Hareketlerinin nedenlerinde halkın kiliselere karşı olan güven duygusunun azalması etkin rol oynamaktadır. Dönemde skolastik düşünce çerçevesinde pek çok insan dine odaklı şekilde hayatlarını sürdürmektedir. Üstelik kiliseler, zamanla birlikte halka cennetten arsa satmaya başlamışlardır. Coğrafi Keşifler ile halk farklı alanlarda bilgi edinimi şansı elde etmiştir. Bunun yanı sıra artık matbaa daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu sayede de halk, Katolik Kilisesi’nin yanlış olarak hareket ettiğini fark edebilmişlerdir.</p>
<p>Hareketlerin ilk patlak vermesi neticesinde kilisenin baskılarının da artması halkın Reform Hareketlerine daha çok yönelmesini sağlamıştır. Hareketlerin ortaya çıkmasında yapılan Haçlı Seferleri’nin etkisinin olduğu da bilinmektedir.</p>
<h2>Reform Hareketlerinin Sonuçları</h2>
<ul>
<li>Gerçekleştirilen Reform Hareketleri sonrasında din adamları ve kilise büyük zararlar görmüştür.</li>
<li>Hareketler neticesinde öncesinde olmayan mezhep ayrılıkları Hristiyanlık camiasında var olmuştur.</li>
<li>Katolik, Ortodoks, Anglikanizm ve Protestan gibi yeni mezhepler ortaya çıkmıştır.</li>
<li>Cemaatini kaybetmek istemeyen Katolik Kilisesi ile içeriklerini yenileyerek yoluna devam etmek kararı almıştır.</li>
<li>Avrupa ülkelerini etkisi altına alan Reform Hareketleri neticesinde Osmanlı Devleti karlı çıkmıştır. Siyasi karışıklıklardan istifade eden Osmanlı, normalde olacağından daha hızlı bir şekilde Avrupa ilerleyişi kaydetmiştir.</li>
<li>Avrupa’nın siyasi birliğinin bozulmasının ya da gücünü kaybetmesinin nedeni olarak da Reform Hareketleri gösterilmektedir.</li>
</ul>
<h2>Reform Hareketlerindeki Önemli İsimler</h2>
<p>Dünya üzerinde yer alan ayaklanmalarda ya da yapılan reformlarda pek çok farklı isim önderlik etmiştir. Reform Hareketleri önemli isimleri de hareketlere önderlik eden kişilerden meydana gelmektedir. Bu alanda John Calvin ve Martin Luther ilk akla gelenler olarak sayılmaktadır.</p>
<p>Katolik Kilisesi’nin olması gerektiği gibi davranmadığını düşünen Martin Luther bu alandaki tezini pek çok farklı kitapla kanıtlamaya çalışmaktadır.</p>
<p>Yapmış olduğu çalışmalar sonrasında sürgün cezası almasında karşın cezası iptal edilen Luther, Protestanlık mezhebinin de resmi kurucusu olarak kabul edilmektedir. Ünlü ismin Reform Hareketleri öncesinde, sırasında ve sonrasında yazmış olduğu kitaplar matbaa sayesinde kısa süre içerisinde okumak isteyen herkesin eline geçerek hareketlere destek olmuştur.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/reform-hareketleri-neden-almanyada-basladi-ve-sonuclari/">Reform Hareketleri – Neden Almanya’da Başladı ve Sonuçları</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Truman Doktrini Nedir? Önemi ve Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/truman-doktrini-nedir-onemi-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/truman-doktrini-nedir-onemi-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ ABD dış politikası uzun süreden bu yana farklı ülkeleri de etkilemektedir. Özellikle 1946 yılından sonra politikasını tamamen bu yöne çeken ABD, soğuk savaş döneminde yapmış olduğu hamleler neticesinde Rusya’ya karşı bir önlem almak istemiştir. Truman Doktrini Nedir? Rusya’nın ülkemizdeki boğazları geçirmek ya da sıcak denizlere inmek istemesinde karşın 12 Mart 1947 yılında Truman Doktrini açıklanmıştır. […]
The post Truman Doktrini Nedir? Önemi ve Sonuçları appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/truman-doktrini.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Truman, Doktrini, Nedir, Önemi, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>ABD dış politikası uzun süreden bu yana farklı ülkeleri de etkilemektedir. Özellikle 1946 yılından sonra politikasını tamamen bu yöne çeken ABD, soğuk savaş döneminde yapmış olduğu hamleler neticesinde Rusya’ya karşı bir önlem almak istemiştir.</p>
<h2>Truman Doktrini Nedir?</h2>
<p>Rusya’nın ülkemizdeki boğazları geçirmek ya da sıcak denizlere inmek istemesinde karşın 12 Mart 1947 yılında <strong>Truman Doktrini</strong> açıklanmıştır.</p>
<p>Dönemin ABD başkanı olan Harry S. Truman tarafından açıklanan doktrine göre Rusya, Türkiye ve Yunanistan’a kominizim üzerinden baskı yapmaktaydı. Bu baskının ortadan kaldırılması için ise Türkiye ce Yunanistan’a yardım edilmeliydi.</p>
<h2>Truman Doktrini Neden Önemli?</h2>
<p>Truman Doktrini önemi elde edilen maddi kazanç neticesinde Türkiye’nin gelişmişlik seviyesine katkıda bulunulmuş olmasıdır. Yardımlar neticesinde Türkiye 100 milyon dolar elde etmiştir. Bu kapsamda Yunanistan’a ise 300 milyon dolar verildiği bilinmektedir.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
<br>
Verilen yardımlar sonrasında Yunanistan ve Türkiye’den komünizm içerikli olan uygulamalardan ve sistemlerden tamamen kurtulması istenmiştir. Böylece Rusya’ya karşı daha güçlü iki devlet oluşturulmaya çalışılmıştır. ABD kendi politikaları gereği gerçekleştirmiş olduğu hamleler neticesinde Türkiye’nin de dönem şartlarına göre daha güçlü hale gelmesine yardımcı olmuştur.</p>
<h2>Truman Doktrini Sonuçları Nelerdir?</h2>
<ul>
<li>Türkiye’nin ekonomik kalkınma hızını artıracak olan maddi gelirlerden söz edilmektedir.</li>
<li>Sonraki dönemlerde kendini gösterecek olan <a href="https://antlasmalar.com/marshall-plani/">Marshall Planı</a> için bir temel de oluşturmuştur.</li>
<li>Yunanistan’da gelişme göstermiştir.</li>
<li>Truman Doktrinin sonuçları soğuk savaş döneminin resmiyet kazanması ile son bulmaktadır. Bu aşamadan sonraki hamlelerin tamamı soğuk savaş stratejileri içerisinde bulunmaktadır.</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/truman-doktrini/">Truman Doktrini Nedir? Önemi ve Sonuçları</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yalta Konferansı – Önemi &amp;amp; Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yalta-konferansi-onemi-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yalta-konferansi-onemi-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra pek çok farklı konferans düzenlenmiştir. Konferansların kendi aralarında farklı önem dereceleri bulunmaktadır. Yalta Konferansı bu kapsamda önemli olanlarından biridir. Çünkü maksimum gizlilik içerisinde geçirilen konferans süresi boyunca Almanya’nın bölünmesi hakkında kritik olarak kararların alındığı bilinmektedir. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi sadece silahlı olan kısmın sona ermesi anlamına gelmektedir. Büyük […]
The post Yalta Konferansı – Önemi &amp; Sonuçları appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/yalta-konferansi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yalta, Konferansı, –, Önemi, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra pek çok farklı konferans düzenlenmiştir. Konferansların kendi aralarında farklı önem dereceleri bulunmaktadır. Yalta Konferansı bu kapsamda önemli olanlarından biridir. Çünkü maksimum gizlilik içerisinde geçirilen konferans süresi boyunca Almanya’nın bölünmesi hakkında kritik olarak kararların alındığı bilinmektedir.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi sadece silahlı olan kısmın sona ermesi anlamına gelmektedir. Büyük devletler kendi aralarına yapmakta oldukları gizli anlaşmalar ve konferanslar çerçevesinde savaşın politik ya da siyasi kısmının devam ettiğini kanıtlamaktadır. Yalta Konferansı için İngiltere Başbakanı Churchill, ABD Başkanı Roosevelt ve Sovyet Lidere Stalin bir ataya gelmişlerdir. Konferans ismini de geçtiği Ukrayna Yalta’dan almıştır.</p>
<h2>Yalta Konferansı Önemi</h2>
<ul>
<li>Konferanstan çıkan kararlar sonraki dönemlerde büyük sıkıntı yaratacak olan ikili kutuplaşmaya neden olmuştur.</li>
<li>Bunun yanı sıra konferans için “Argonaut” kod adı kullanılmıştır.</li>
<li>Almanya’nın yeniden kurulması açısından kararların netleştirilmiştir.</li>
<li>Genel konu Almanya olmasına karşın Pasifik Okyanusu üzerinde yaşanan ABD ve Japonya mücadelesi hakkında da toplantıda konuşulduğu bilinmektedir.</li>
</ul>
<p>Konferansa ilişkin olan toplantıların 11 Şubat 1945 yılında resmi olarak sona erdiği bilinmektedir. Yapılan toplantılarda üç büyük devlet lideri arasında farklı konularda gerginlikler yaşanmasına karşın herhangi büyük bir sorun yaşanmadan konferansın sona ermesi sağlanmıştır.<br>
<br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
</p>
<h2>Yalta Konferansı Sonuçları</h2>
<p>Yapılan Yalta Konferansı sonuçları ve alınan kararları ile pek çok farklı ülkenin etkilenmesine neden olmuştur. Konferans kapsamında Almanya’nın üç farklı işgal bölgesine ayrılmasının uygun olacağı kararlaştırılmıştır.</p>
<p>Konferansta ülkemize yönelik kararlar da alınmıştır Boğazların statü bakımından artık SSCB’ye daha yakın olması konferans sonuçlarındandır. Ayrıca o dönemde henüz kurulmamış olan BM hakkında da belirleyici kararlara varılmıştır.</p>
<p>Konferans sırasında BM üyeliğine kabul edilecek olan ülkelerin hangilerine veto hakkı verileceği de açıklığa kavuşturulmuştur. Bu konferans, dünyanın üç büyüklerinin dünya devletleri ile akalı pek çok farklı karara varmaları açısından önemini belli etmektedir. Konferans sonrasındaki zamanlarda çıkan fikir ayrılıkları devletlerin arasının açılmasına neden olmuştur.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/yalta-konferansi/">Yalta Konferansı – Önemi & Sonuçları</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Havza Genelgesi – Maddeleri ve Önemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/havza-genelgesi-maddeleri-ve-onemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/havza-genelgesi-maddeleri-ve-onemi</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkması ile birlikte belli bir direniş başlatmak için belli çalışmalara başlamıştır. Hareketlerinde belli bir düzen ve plan olan Mustafa Kemal, bu alanda çalışmalarında ilk hedef olarak halkın bilinçlenmesini sağlamak ve durum tespiti yapmak konularına öncelik vermiştir. Havza Genelgesi gerçekleştirilen çalışmalar açısından bir ilk olmak özelliği taşımaktadır. Samsun’da düzenlenmesi […]
The post Havza Genelgesi – Maddeleri ve Önemi appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/havza-genelgesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Havza, Genelgesi, –, Maddeleri, Önemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkması ile birlikte belli bir direniş başlatmak için belli çalışmalara başlamıştır. Hareketlerinde belli bir düzen ve plan olan Mustafa Kemal, bu alanda çalışmalarında ilk hedef olarak halkın bilinçlenmesini sağlamak ve durum tespiti yapmak konularına öncelik vermiştir. <strong>Havza Genelgesi </strong>gerçekleştirilen çalışmalar açısından bir ilk olmak özelliği taşımaktadır.</p>
<p>Samsun’da düzenlenmesi planlanan genelge, Rum çetelerinin Samsun’daki faaliyetlerinin boyutu büyük olduğundan dolayı 25 Mayıs 1919’da Havza’ya geçilmesinin ardından düzenlenmiştir.</p>
<h2>Havza Genelgesi’nin Önemi</h2>
<p>28-29 Mayıs 1919 tarihinde gerçekleşen kongrenin önemi de milli bilincin uyandırılması açısından ilk resmi tepki olmasından ileri gelmektedir. Mustafa Kemal, Havza Genelgesi için hazırlatmış olduğu metinleri, ülkedeki en önemli mülki amirlere telgraf ile göndermiştir.</p>
<p>Havza Genelgesi önemini kanıtlayan etmenlerden biri de kongrenin halkın işgallere karşı direniş başlatmak açısından bilinçli hale getirilmesini sağlayan <strong>ilk belge</strong> olmasıdır.</p>
<ul>
<li>İlk teşkilat Redd-i İlhak Cemiyeti yapıldı,</li>
<li>Havza’da mitingler düzenlenerek işgallerin protesto edilmesi duyuruldu,</li>
<li>İlk miting Havza’da yapıldı (30 Mayıs 1919),</li>
<li>Yapılan bu çağrılardan sonra M. Kemal İstanbul’a çağrıldı; ancak o bir millet adamı olarak görevine devam edebileceğini söyleyerek İstanbul’a geri dönmedi,</li>
<li>Bu çalışmalar çok yararlı oldu ve tüm yurda yayıldı.</li>
</ul>
<h2>Havza Genelgesi’nde Alınan Önemli Kararlar</h2>
<p><br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
<br>
Havza Genelgesi kararlar açısından milli bilincin uyandırılmasına yönelik olan maddeleri ile ön planda bulunmaktadır. Ancak bu kararların en önemlisi, halkın farklı uyruklara karşın kin beslemeye başlamamaları yönünde yapılan telkinlerdir.</p>
<p>Havza Genelgesi ile halk, işgallere olan tepkisini mitingler ile göstermeye davet edilmiştir. Gösteriler esnasında yaşanabilecek taşkınlıklara ve istenmeyen sonuçlara karlın ise bu karar kapsamında mani olunmaya çalışılmıştır. Ayrıca kararların en önemlilerinden bir diğeri ise askeri teşkilatlanmanın bozulmaması yönündedir.</p>
<p>İtilaf Devletlerine teslim olmayan askerler, direnişler ile birlikte vatanın işgalden kurulması açısından önemli bir rol oynayacaklardır.</p>
<h2>Havza Genelgesi Maddeleri</h2>
<p>Yayımlanan Havza Genelgesi maddeleri gerekli olan askeri ve sivil makamlara 28 Mayıs gecesi itibari ile gönderilmiştir.</p>
<ul>
<li>Yetkililerden, halkın işgaller karşısında olan tepkilerini mitingler ile göstermeleri istenmiştir. Bu kapsamda gerçekleştirilen ilk miting ise Havza’da 30 Mayıs’ta gerçekleştirilmiştir.</li>
<li>Genelge maddelerinden önemlilerinden biri ise hem İstanbul Hükümeti hem de büyük dünya devletleri ile alakalıdır.</li>
<li>Havza Genelgesi, İstanbul Hükümeti’nden de diğer devletlerden de bu işgalleri onaylamadıklarını ve kınadıklarını belirten telgraflar çekilmesine ait maddeler bulundurmaktadır.</li>
<li>Genelge, içerik bakımından işgallere karşı gösterilen çalışmaların siyasi boyutunda yer almaktadır.</li>
</ul>
<h2>Havza Genelgesi Sonuçları</h2>
<p>Havza Genelgesi, Türk milleti arasında bir örgütlenmenin başlaması açısından önem arz etmektedir. Bu durum ve halkın örgütlenme çağrısına verdiği yanıtlar, İtilaf Devletleri açısından beklenmedik olarak nitelendirilmiştir.</p>
<p>Genelgeye destek veren ve halkı bilinçlendirmeye çalışan 67 Türk aydını Malta Adası’na sürgün edilmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal, çalışmalarından ötürü İstanbul’a geri çağrılmıştır. Ancak geri çağırma talebini kabul etmeyen Mustafa Kemal, görevinden istifa etmiştir. Böylece Mustafa Kemal, <a href="https://antlasmalar.com/amasya-genelgesi/">Amasya</a>’ya doğru sivil olarak hareket edip Erzurum ve Sivas Kongrelerini de başarılı olarak düzenlemiştir.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/havza-genelgesi/">Havza Genelgesi – Maddeleri ve Önemi</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sakarya Meydan Muharebesi Nedenleri &amp;amp; Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi-nedenleri-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi-nedenleri-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Kurtuluş mücadelesinin istenen şekilde ilerleyebilmesi için Mustafa Kemal’e başkomutanlık yetkisi verilmiştir. Bu yetki çerçevesinde ön hazırlıklar ile ileriki dönemlerde yapılacak olan savaşlar için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır Tekâlif-i Milliye Emirleri, uygulanması ve sonuç bulması açısından Sakarya Meydan Muharebesi’ne yetişmiş olan emirler arasında yer almaktadır. Emirler çerçevesinde Türk askerinin toparlanması ve yeni savaşlara maddi ve manevi olarak […]
The post Sakarya Meydan Muharebesi Nedenleri &amp; Sonuçları appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/sakarya-meydan-muharebesi-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakarya, Meydan, Muharebesi, Nedenleri, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kurtuluş mücadelesinin istenen şekilde ilerleyebilmesi için Mustafa Kemal’e başkomutanlık yetkisi verilmiştir. Bu yetki çerçevesinde ön hazırlıklar ile ileriki dönemlerde yapılacak olan savaşlar için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır Tekâlif-i Milliye Emirleri, uygulanması ve sonuç bulması açısından Sakarya Meydan Muharebesi’ne yetişmiş olan emirler arasında yer almaktadır.</p>
<p>Emirler çerçevesinde Türk askerinin toparlanması ve yeni savaşlara maddi ve manevi olarak hazır hale getirilmesi sağlanmıştır. Bu çerçevede halkın sahip olduğu kaynaklardan ordunun da istifade edebilmesinin kapıları aralanmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi bu şartlar altında 23 Ağustos 1921 yılında başlamıştır.</p>
<h2>Sakarya Meydan Muharebesi Nedenleri</h2>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi nedenlerinden biri de <a href="https://antlasmalar.com/kutahya-eskisehir-savaslari/">Kütahya – Eskişehir Savaşları</a>’nda yaşanan yenilgi olarak gösterilmektedir. Ordunun yenilmesinin ardından Sakarya Nehri’nin doğu kısmına çekilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Türk askerlerin geri çekilme hareketi neticesinde Yunanların kendilerine olan güvenleri de artmıştır. Güven artışı sonrasında Yunanlar hedeflerini Ankara olarak belirleyip plansız bir şekilde hareket etmeye başlamışlardır. Mustafa Kemal’de bu durumdan yararlanarak onlara son bir karşılık vermek istemiştir.</p>
<p>Attan düşüp kaburgalarını kırmasına karşın harekât yönetimi konusunda kararlılığından taviz vermeyen Mustafa Kemal Paşa, savaşın idaresini büyük bir başarı çerçevesinde gerçekleştirmiştir.</p>
<h2>Sakarya Meydan Muharebesi Safhaları</h2>
<p><em>23 Ağustos 1921 yılında başlayan Sakarya Meydan Muharebesi safhaları 4 adettir:</em></p>
<ol>
<li>İlk safha Yunan ordusunun ilerlemesi ile başlamaktadır. Bu sırada Türk ordusu, Yunanların ilerlemelerine izin vererek Sakarya Nehri’nin doğu kısmına kadar geri çekilmiştir.</li>
<li>Savaşın ikinci safhasında ustaca hamlelerle Yunanlıların asıl hedefleri olan Ankara’dan uzaklaştırılmaları sağlanmıştır. Kaldıkları yerlerde daha zayıf birliklerini bırakan Yunanlılar asıl birlikleri ile güney bölgesine doğru ilerlemeye devam etmişlerdir.</li>
<li>Savaşın üçüncü safhası içerisinde kanlı çatışmaların yapıldığı bilinmektedir. Savunma hatlarından içeri sızmak isteyen Yunan birliklerine bu aşamada büyük kayıplar verdirilmiştir.</li>
<li>Savaşın dördüncü aşamasında ise Türk ordusunun taarruzu yer almaktadır. En kanlı çarpışmaların yalandığı bu safhada genel karşı taarruz başlamıştır. Taarruz sonrasında Yunan birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır.</li>
</ol>
<p><br>
<ins class="adsbygoogle" data-ad-format="fluid" data-ad-layout="in-article" data-ad-client="ca-pub-3894424569047786" data-ad-slot="5908117597"></ins><br>
</p>
<h2>Sakarya Meydan Muharebesi Sonuçları</h2>
<p>Savaş sonucunda Türk tarafı için <strong>savunma savaşlarının sona ermiştir.</strong> Uzun süredir bu yönde hareket eden ordular artık taarruz ederek savaşmaya başlamışlardır.</p>
<p>Savaş sonrasında Yunanlar Türkiye’den tamamen çekilmişlerdir. Aynı şekilde İtalyanlar da Anadolu’daki birliklerini geri çekmişlerdir.</p>
<p>Milli Mücadele Dönemi içerisinde gerçekleştirilen <span>son savunma savaşı</span> olan Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında Fransızlar ile Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi ile Gazilik unvanı ve Mareşallik rütbesi elde etmiştir.</p>
<p>Ankara işgali konusunda başarısız olan Yunanlar, İstanbul işgali konusunda almış oldukları kararlardan da tamamen vazgeçerek İstanbul’dan da çekilmişlerdir.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/sakarya-meydan-muharebesi/">Sakarya Meydan Muharebesi Nedenleri & Sonuçları</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şeyh Sait İsyanı (Nedenleri, Önemi ve Sonuçları)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/seyh-sait-isyani-nedenleri-onemi-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/seyh-sait-isyani-nedenleri-onemi-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesi Türkiye’de kolay bir şekilde gerçekleşmemiştir. Bu durumun ilk belirtilerinden biri de 1925 yılının şubat ayı ile başlayan Şeyh Sait İsyanı’dır. Şeyh Sait, Elazığ’da dünyaya gelen ve dini eğitimin yanı sıra pek çok farklı alanda da eğitim almış olan âlimlerden biri olarak görüldüğü rivayet edilmektedir. Ayrıca kendisi Şeriat yanlısıdır. Dinin gerekliliklerine bağlı […]
The post Şeyh Sait İsyanı (Nedenleri, Önemi ve Sonuçları) appeared first on Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış &amp; Ateşkes Antlaşmaları. ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2019/05/seyh-sait-isyani.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:22:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şeyh, Sait, İsyanı, Nedenleri, Önemi, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesi Türkiye’de kolay bir şekilde gerçekleşmemiştir. Bu durumun ilk belirtilerinden biri de 1925 yılının şubat ayı ile başlayan Şeyh Sait İsyanı’dır. Şeyh Sait, Elazığ’da dünyaya gelen ve dini eğitimin yanı sıra pek çok farklı alanda da eğitim almış olan âlimlerden biri olarak görüldüğü rivayet edilmektedir. Ayrıca kendisi Şeriat yanlısıdır. Dinin gerekliliklerine bağlı kalmak konusundaki özeninden sonra Şeyh Sait, kısa süre içerisinde farklı yerlerden de taraftarlar edinmeyi başarmıştır.</p>
<h2>Şeyh Sait İsyanı Sebepleri</h2>
<p>Şeyh Sait İsyanı sebepleri siyasal ve politik unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Büyük devletlerin oyunları neticesinde Türkiye’nin iç karışıklıklar yaşamalarına önayak olunmuştur. Bu çerçevede karışıklıklardan yararlanan dış güçler, belli avantajlar elde etmişlerdir.</p>
<p>Özellikle İngilizler bu isyan sırasında en karşı çıkan devlet konumuna gelmiştir. Bundan ötürü bazı kesimler Şeyh Sait’in zaman içerisinde İngiliz ajanı haline geldiğini de düşünmektedir.</p>
<p>Halkın dini duyguları ve bu alandaki hassasiyeti kullanılmak istenmiştir. Cumhuriyet sonrasında dinin yok olacağı düşüncesi aşılanan bir kesim, “<em>Din elden gidiyor</em>” düşüncesi ile birlikte Şeyh Sait İsyanına katılım sağlamışlardır.</p>
<h2>Şeyh Sait İsyanı Önemi</h2>
<p>Şeyh Sait İsyanı ile cumhuriyet rejiminin getirdiği yenilikler baltalanmaya çalışılmıştır. Bu alanda İngiltere’nin isyancılara vermiş olduğu destek bilinmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin gelişim sürecine getirmiş olduğu olumsuz etkileri olmuştur. Bunun yanı sıra isyan sırasında pek çok insan dini görüşleri üzerinden kandırılmıştır. Ülkemiz içeresinde dini inanların manipüle edilerek çıkarılan karışlıklardan en büyüklerinden biri olan Şeyh Sait İsyanının önemli yönlerinden biri de budur. İsyanın,  farklı devletlerden almış olduğu destek çerçevesinde kısa süre içerisinde büyümesi sonrasında Kürt hareketi haline geldiği de bilinmektedir.</p>
<h2>Şeyh Sait İsyanı Özellikleri</h2>
<p>Şeyh Sait İsyanı özelliklerinin başında, isyanın cumhuriyetin kurulmasından sonra meydana gelen ilk büyük çaplı ayaklanma olması yer almaktadır. Bunun yanı sıra isyanlarda hilafetin kaldırılmasının etkili olduğu da bilinmektedir. Üstelik çok partili döneme geçiş sırasında patlak veren isyanlar, bu çerçevede ülkenin bu gibi bir geçişe hazır olmadığını da göstermiştir.</p>
<p>İsyan neticesinde Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası kapatılmıştır. Bu da ilk kez denenen çok partili hayata geçiş çalışmalarının ertelenmesine neden olmuştur.</p>
<p>İsyanın özelliklerinden biri de Musul Sorununa istenen özenin gösterilmesine mani olması ile alakalıdır. Sorun için yapılan görüşmelere Şeyh Sait İsyanı ile ilgilenmek için katılım gösterilememesi sorunun İngiltere lehine alınan bir kararla neticelenmesine neden olmuştur. Bu da isyanın İngiltere tarafından desteklendiğinin önemli göstergelerinden biridir.</p>
<h2>Şeyh Sait İsyanı Sonuçları</h2>
<p>Öncelikle ülkede Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılmıştır. Sonrasında ise İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulmuştur.</p>
<p>Güvenlik ekipleri tarafından giderek köşeye sıkıştırılan Şeyh Sait, 15 Nisan günü jandarmaya teslim olmuştur. Teslim olmasından sonra hem Şeyh Sait hem de yandaşları İstiklal Mahkemelerinde yargılanmıştır. Alınan kararlar neticesinde en son Şeyh Said olmak üzere isyan katılımcılarının tamamı idam edilmiştir. İdam töreni için yapılan hazırlıklar neticesinde idamların tamamı halk ve özel konuklarca izlenebilmiştir.</p>
<p>Ayrıca Şeyh Sait İsyanı, tekke ve zaviyelerin artık kapatılma kararının verilmesinde de etkili olmuştur. Müslümanların dini duygularını manipüle eden bu tür kurumlar tamamen kapatılmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://antlasmalar.com/seyh-sait-isyani/">Şeyh Sait İsyanı (Nedenleri, Önemi ve Sonuçları)</a> appeared first on <a href="https://antlasmalar.com/">Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi Barış & Ateşkes Antlaşmaları</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097&amp;1190)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-1097-1190</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-1097-1190</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097-1190)
Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://arkeonews.com/wp-content/uploads/2021/01/hacli-savasi-min.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:03:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’da, Haçlılara, Karşı, Savaş, 1097-1190</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></p>
<p><span>Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren Türklerin, bu ordulara karşı uyguladığı strateji ve savaş metotları örneklerle ele alınacak, bu çerçevede Anadolu’dan geçmeye çalışan Haçlı ordularıyla yapılan savaşlar anlatılarak olaylara askerî açıdan bakılacaktır.</span></p>
<p><span>12. yüzyılda Anadolu’da Türklerle yapılan savaşlara katılmış olan görgü tanığı Frankların (Haçlıların) kayıtlarına öncelik verilmekle beraber. Albertus Aquensis ve Willermus Tyrensis gibi bu dönem hakkında iyi bilgi veren diğer çağdaş Latin kaynakları da tabiatıyla değerlendirilecektir. İslam dünyası, Haçlı Seferlerinin ilk safhasında bu hareketin gerçek mahiyetini kavrayamamış olduğundan, İslam kaynaklarında konuyla ilgili az ve hatalı bilgiler verilmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nin doğurduğu sonuçlar karşısında, bu kaynaklardaki bilgiler çoğalsa da yine de, olayların Anadolu safhası hakkında verdikleri bilgiler yeterli değildir. Konuyla ilgili diğer çağdaş Bizans, Süryâni ve Ermeni kaynaklarındaki kayıtlar, çoğu zaman kısa olsa da, Latin kaynaklarının ifadelerini tamamlamakta veya doğrulamakta olduğu için göz önünde bulundurulacaktır.</span></p>
<p><span><strong>1) 1097-1190 Yılları Arasında Anadolu’da Türkler ile Haçlılar Arasındaki Askeri İlişkilere Bir Bakış</strong></span></p>
<p><span>11. yüzyıl sonlarında Türk dünyasının içine düştüğü kargaşa ortamından faydalanarak Anadolu ile birlikte bütün Yakındoğu’yu hâkimiyet altına almak için sahneye konan Haçlı Seferleri hareketi, Papa II. Urbanus’un Clermont Konsilin’de 27 Kasım 1095’de, dini motifleri ön plana alarak yaptığı çağrı ile resmen başladı<strong><sup>[1]</sup></strong>. Sadece şövalyeler değil, toplumun her kesiminden insanlar bu sefere büyük ilgi gösterdi. Papa tarafından yasaklandığı halde, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, hastalar bile sefer hazırlıklarına başladılar. Sefere katılacak herkesin Haçlı yemini etmesi ve seferin sembolü olarak kırmızı bezden yapılan bir haç işaretinin giysilerin omuzuna dikilmesi öngörüldü. Sefer kilisenin liderliğinde düzenlendiği için hareketin başına, bir kilise adamı ve papanın temsilcisi olarak le Puy piskoposu Adhemar tayin edildi. Papa Urbanus, seferin iaşesini sağlamak için bir deniz devletinin yardımını da sağladı. Cenova Cumhuriyeti 12 galeri ve 1 yük gemisini sefere tayin etmeye karar verdi. Bu arada bir çok Cenovalı Haçı kabul ederken İskoçya’dan, Danimarka’dan, İspanya’dan da pek çok kişi Haçlı yemini etmek üzere koşup gelmekteydi. Sefere katılacak olanlardan bazıları sefer masraflarını karşılayabilmek için mallarını ve arazilerini rehin veriyorlardı. Geri dönmeyi düşünmeyenler de her şeylerini kiliseye bağışlıyordu.</span></p>
<p><span>Seferin asıl askeri gücünü Haçlı seferine katılan asilzadelerin kumandasındaki 5 büyük ordu oluşturuyordu. Birinci Ordu: Fransa Kralı I. Philippe’in kardeşi Hugue de Vermandois’nın kumandasındaki Fransızlardan; ikinci ordu Aşağı Lorraina Dükü Godefroi de Bouillon’un kumandasındaki Fransızlardan oluşuyordu; üçüncü ordu Güney-İtalya Normanlarının reisi Bohemund’un kumandasındaydı; dördüncü ordu, Toulouse Kontu Raymond da St. Gilles’ın kumandasındaki Güney Fransızlarından oluşuyordu ve bu sefere katılan en büyük gruptu; Kuzey-Fransızlarından oluşan beşinci büyük haçlı ordusu da Normandia Dükü Robert ile eniştesi Champagne Kontu Etıenne de Blois ve kuzeni Flandre Kontu II. Robert’in müşterek idaresindeydi. Bu liderlerin yanında asalet sınıfına mensup bir çok ünlü şövalye ve bazı önemli kilise adamları vardı. Haçlı seferinin yaratacağı yeni imkânları göz önüne alan ve geri dönmeyi düşünmeyen Raymond de St. Gilles, Bohemund. Baudouin gibi liderler ailelerinin bir çok mensubunu, eşlerini ve çocuklarını da yanlarına alarak yola çıkmışlardı. Bunlardan Raymond de St. Gilles, büyük bir tören düzenleyerek hayatının geri kalan kısmını Kutsal topraklarda geçireceğini ilan etti. Sefer masraflarını karşılayabilmek için arazisinin bir kısmını sattı, bir kısmını da rehin verdi.</span></p>
<p><span>Haçlıların öncüleri durumunda olan. Pierre L’Ermitte’in idaresindeki yirmi bin kişilik disiplinsiz ve çapulcu kitlenin, İznik yakınında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından imha edilmesinden (21 Ekim 1096) sonra, asillerin kumandasındaki asıl ordular arka arkaya İstanbul’a geldiler. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos. Batı’dan istediği ücretli asker yardımı yerine, Haçlılar adı altında değişik milletlerin katılımıyla sayısız insandan oluşan büyük orduların gelmekte olduğunu duyunca endişeye kapıldı ve güçlükle de olsa Haçlılardan vasallik yemini almayı başardı.</span></p>
<p><span>Birinci Haçlı Seferi orduları, ilk olarak Selçuklu başkenti İznik önündeki savaştan sonra şehrin Bizans’a teslim edilmesi (19 Haziran 1097), ardından Eskişehir (Dorylaion-1 Temmuz 1097) ve Ereğli’de Sultan I. Kılıç Arslan’a karşı kazandıkları zaferler sayesinde, büyük kayıplar verseler de güneye inmeyi başardılar ve Antakya’yı kuşattılar. Uzun süren bir kuşatmadan sonra 3 Haziran 1098’de şehir Haçlıların eline geçti. Büyük Selçuklu sultanının, Musul Valisi Kürboğa idaresinde şehre yardıma göndermiş olduğu birleşik Türk ordusu, 28 Haziran 1098’de, surlar önünde yapılan savaşta yenilgiye uğrayınca, Antakya kesin olarak kaybedildi. Ardından 1101 Yılı Haçlı Seferleri’ne karşı Anadolu’da varlığını koruma mücadelesi veren Türkler, uyguladıkları başarılı strateji ve taktikler sayesinde kendilerinden çok kalabalık olan üç ayrı Haçlı ordusunu Merzifon, Konya ve Ereğli’de imha ettiler.</span></p>
<p><span>Bu arada, Birinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da Urfa ve Antakya’da kurulmuş olan Haçlı devletleri de Türk dünyasındaki kargaşa ortamından faydalanarak bölgede tutunmayı başarmışlar ve doğuya doğru genişleme gayreti içine girmişlerdi. Ancak, Mardin Emiri Artuklu Sökmen ve Musul Valisi Çökürmüş, 1104 yılında Harran önünde Haçlıları kesin bir yenilgiye uğratarak bu girişimlerine büyük bir darbe indirdiler. Üstelik Urfa Kontu Baudouin de Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay Türklere esir düştüler. Ancak savaştan sonra iki Türk beyinin arası açılınca bu başarılarının sonucundan gereği gibi faydalanamayan Türkler, daha bu tarihte Urfa’yı geri alma fırsatını kaçırdılar. Böylece Çökürmüş, kendi kuvvetleriyle önce 19 Mayıs-2 Haziran 1104’te, sonra da 1105 yılında Urfa’yı iki kez kuşattı, ancak başarılı olamadı. Ardından Sultan I. Kılıç Arslan’ın 1106’daki Urfa kuşatması da sonuçsuz kaldı.</span></p>
<p><span>Türklerin, bölgedeki Latin istilasını engellemek için ilk büyük girişimleri, Büyük Selçuklu Devleti içinde yeniden birliği sağlayan Sultan Muhammed Tapar (1105-1118)’ın emriyle 1110 yılında başladı ve ilk olarak, İslam devletleri arasına kama gibi sokulmuş olan Urfa’daki Haçlı Kontluğu hedef alındı. Böylece Haçlılara karşı mücadeleyle görevlendirilen Musul Valisi Mevdûd, 1110, 1111 ve 1112 yıllarında Urfa’ya üç sefer düzenledi. Onun 1113 yılında. Batiniler tarafından öldürülmesinden sonra yerini alan ve Haçlılara karşı mücadeleyi devam ettiren Musul Valisi Aksungur el Porsuki de 1114’te Urfa bölgesini hedef aldı. İslam dünyasının karşı saldırıya geçtiği bu dönemde Haçlılar savunma durumunda kaldılar. Ancak, Antakya Haçlı Hükümdarı Roger, Muhammcd Tapar’ın emriyle Haçlılar üzerine yürüyen Hemedan Valisi Porsuk b. Porsuk’un kumandasındaki Selçuklu ordusunu, Tell-Dânis yakınında yenilgiye uğratınca (15 Eylül 1115) Roger ve Urfa Hükümdarı Joscelin savunma durumundan kurtulup yeniden bölgede ilerleyişe geçtiler. Fakat, Mardin-Halep Hükümdarı Artukoğlu İlgazi, güçlü kuvvetlerle Antakya’ya saldırınca ona meydan okuyan Roger, 28 Haziran 1119’da bütün kuvvetleriyle beraber imha edildi. Kanlı Meydan Savaşı (Ager Sanguinis), Haçlıların 1104’ten beri uğradıkları en büyük yenilgiydi. Antakya ordusu bu şekilde imha edilince, Haçlılar Asi Nehri’nin doğusunda Esârib. Zerdana, Sermin. Maarratü’n-Nûman, Kefertâb gibi bir çok yeri kaybettiler. Antakya da zapt edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Antakya’ya yardıma gelen Kudüs Kralı II. Baudouin şehri tehlikeden kurtardı. 14 Ağustos 1119’da Burc-u Hab yakınındaki uzun ve şiddetli mücadele sonunda hiçbir taraf açıkça galip gelemese de sonuç Frankların lehine oldu ve Baudouin kaybedilen bazı yerleri geri aldı. Böylece Kudüs Kralı Baudouin, 1126 yılına kadar Antakya’nın da idaresini üstlendi. 1119-1126 yılları arasında Baudouin ile Müslüman liderler arasındaki Antakya ile Halep arasındaki toprakları ele geçirme mücadelesi yaşandı. Frankların asıl hedefi Halep idi.</span></p>
<p><span>1122’de Antakya bölgesine bir sefer daha düzenleyen İlgazi, bu sefer sırasında ölünce, yeğeni Belek Haçlılarla mücadeleyi devam ettirdi. Bu arada, Antakya Prinkepsi II. Bohemund (1126-1130), Anazarba (Dilekkale) önünde Danışmendli Beyi Emir Gazi tarafından pusuya düşürülerek bütün ordusuyla beraber imha edildi (1130).</span></p>
<p><span>Aksungur el-Porsuki’nin ölümünden sonra 1127’de Musul’da iş başına geçen, 1128’de Halep’e de hâkim olarak Kuzey Suriye’de İslâm birliğini sağlayan İmâdeddin Zengi’nin, Haçlı devletleri üzerindeki baskısı gün geçtikçe arttı. Sonunda Zengi, üç haftadan fazla süren kuşatmadan sonra 24 Aralık 1144’de Urfa’yı Haçlılardan geri almayı başardı. Ancak, Urfa Kontu U. Joscelin, Tell-Bâşir ve civarında bir süre daha varlığını devam ettirme imkânı buldu ve 1146’da Zengi’nin ölümünden sonra Urfa’yı geri almaya teşebbüs etti, fakat Zengi’nin halefi Nureddin Mahmud bu girişimi sonuçsuz bıraktı.</span></p>
<p><span>Urfa’nın kaybı, Avrupa’da Haçlı ruhunu yeniden harekete geçirdi ve Doğu’da zor durumda olan Haçlılara yardım için bölgeye yeni bir sefer düzenlenmesine yol açtı. Böylece, 1147-48’deki İkinci Haçlı Seferi sırasında da Anadolu’da Haçlılar ile Türkler arasında büyük mücadeleler yaşandı. Türkler, önce gerilla taktiği ile hırpaladıkları Alman Haçlı ordusunu Dorylaion yakınında imha ettiler (26 Ekim 1147). Ardından Bizans’a ait Ege bölgesinden geçerek güneye inmeye çalışan Fransızları Honaz Dağı’nda pusuya düşürüp ağır kayıplar verdirdiler (7 Ocak 1148).</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi’nin Anadolu ve Suriye’de uğranılan mağlubiyetlerden sonra fiyaskoyla son bulması üzerine, Musul ve Halep’in Türk hâkimi Nureddin Mahmud’un Suriye bölgesindeki nüfuz ve hâkimiyeti daha da arttı. Kısa bir süre sonra Antakya Prinkepsi Raymond, İnab Kalesi ile Gab Bataklığı arasında bir yerde yapılan savaşta Nureddin tarafından yenilgiye uğratıldı (29 Haziran 1149). Antakya ordusunun imhası ve bizzat prinkepsin ölümüyle sonuçlanan bu savaştan sonra Nureddin, Antakya topraklarında kolayca ilerledi; Hârım’i ve Ası Nehri Vadisi’nde Haçlıların elinde kalan son kale Efamiye’yi zapt etti (26 Temmuz 1149). Böylece Antakya Haçlı Devleti, sadece Antakya Ovası ve İskenderun Lâzıkiye arasındaki daracık kıyı bölgesi ile sınırlı kaldı. Haçlılar 1164’te Hârim’i geri aldılarsa da. 1164’te şehir surları önünde yapılan savaş, Nureddin’in zaferiyle sonuçlanınca şehri yine kaybettiler.</span></p>
<p><span>Nureddin Mahmud’un 1174’de ölümünden sonra halefi, Mısır ve Suriye Hükümdarı Selahaddin Eyyubi, Suriye ve Filistin’deki Haçlılara karşı mücadeleye devam etti. Sonunda 2 Ekim 1187’de, Kudüs’te 88 yıldır devam eden Haçlı hâkimiyetine son verdi. Bunun üzerine Kudüs’ü geri almak için düzenlenen ve Üçüncü Haçlı Seferi olarak adlandırılan harekât sırasında da Almanlar ile Türkler arasında Anadolu’da çatışmalar yaşandı (1190).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69336" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2) Anadolu’da Haçlılarla Yapılan İlk Savaşlar</strong></span></p>
<p><span>Haçlılara karşı geleneksel savaş taktiklerini kullanan Selçuklular, başlangıçta İznik ve Eskişehir önlerinde bu ordularla iki kere meydan savaşına girdiler. Birinci Haçlı Seferi ordularının Selçuklu başkenti İznik’i kuşattıkları sırada (6 Mayıs-19 Haziran 1097), Sultan I. Kılıç Arslan ile güney surları karşısına yerleşmiş olan Haçlılar arasında yapılan savaş, askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla Türkler arasında yapılan ilk savaştı ve iki taraf da henüz birbirinin savaş usullerini bilmiyordu: 1097 ilkbaharında imparator tarafından Anadolu yakasına geçirilen ve Pelakanon’da toplanan Haçlı ordusu ilk olarak Selçuklu başkenti İznik’i hedef aldı. 6 Mayıs’ta şehir önüne gelen Haçlılar, 14 Mayıs’ta şehri kuşatma altına aldılar. Bu arada kuşatma için gerekli olan aletleri yapmaya başladılar. Mancınıklar (petraria, tormentum), surları sarsarak yıkmak için kullanılan büyük kalaslar (şahmerdan), surların altına lağım kazmak için kullanılan ve aynı zamanda lağımcılara siper teşkil eden bir tür portatif kulübeler (scrofa) ve genellikle iki katlı olup içindekileri korumak için içi ve dışı köseleyle kaplanan ahşap hücum kuleleri inşa ettiler<strong><sup>[2]</sup></strong>. Godefroi şehrin kuzey suru karşısına, Bohemund ve yeğeni Tankred doğu suru karşısına yerleşirken, onların arkasından on gün sonra şehir önüne ulaşan Raymond de. St. Gilles de güney sur kesimine yerleşecekti. Şehrin batı kesimi göle açıldığından boş bırakılmıştı. Şehir, 144 kule ile güçlendirilmiş 5 km. uzunluğunda sağlam bir surla çevrilmişti. Savunma bakımından çok iyi durumda olsa da şehri savunan Türk garnizonu böyle büyük bir kuşatma karşısında takviye kuvvetlerine ihtiyaç duymaktaydı<strong><sup>[3]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu sırada Ermeni Gabriel’in elindeki Malatya’yı kuşatmakta olan Sultan Kılıç Arslan’a haber gönderip yardım isteyen Türkler, şehrin güney sur kesiminin henüz kuşatılmamış olduğunu, buradan güvenle şehre girebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak sultanın göndermiş olduğu öncü Türk kuvveti, Raymond’un 16 Mayıs’ta belirtilen sur kesimini kuşatmasından sonra şehir Ününe ulaşabildi<strong><sup>[4]</sup></strong>. Bunun üzerine öncü Türk kuvveti ani bir saldırıyla şehre girmeyi denediyse de Raymond tarafından yenilgiye uğratıldı. Görgü tanığı Raimundus’un kaydına göre<strong><sup>[5]</sup></strong> Toulouse Kontu Raymond, orada kamp kurmaya çalışırken, Türkler iki kol halinde dağlardan inip, bu Haçlılara saldırmışlardı. Plânlarına göre, bir grup Godefroi ile savaşırken, öteki grup güney kapısından şehre girecek, sonra başka bir kapıdan çıkacak ve böylece bir şeyden haberi olmayan Haçlıları yenilgiye uğratacaktı, fakat bu mümkün olmadı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine İznik garnizonu, Bizans kumandanı Manuel Butumites ile şehrin teslim şartlarını görüşürken, Sultan Kılıç Arslan’ın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. Mayıs sonuna doğru şehir önüne gelen sultan, Iznik’e girebilmek için derhal, güney surları karşısına yerleşmiş olan Raymond de St. Gilles’in birliklerine hücum etti. Flandre Kontu Robert, ordusuyla onlara yardıma koştu. Türk garnizonunun bir çıkış hareketinden çekinen Godefroi ve Tankred, kuşatmış oldukları sur kesiminden ayrılmadılar. İki taraf arasında mızraklarla, kılıçlarla adam adama bütün gün devam eden savaş çok şiddetli oldu. Latin kaynaklarının ifadelerini doğrulayan, çağdaş Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “… iki ordu korkunç bir hiddetle birbiri üzerine atıldı. Müslüman askerleri, miğferlerin parıltısı, zırhların çatırtısı ve yayların gıcırtısı içinde git gide cephelerini daha çok sıklaştırdılar. Yeryüzü muhariplerin gürültüsü altında titriyor ve okların vızıltısı atları ürkütüyordu. En cesur muharipler kahramanca birbiri üzerine atılıp arslan yavrulan gibi birbirini merhametsizce vuruyorlardı. Muharebenin bu ilk günü çok şiddetli geçti, çünkü sultan Franklara karşı 600.000 (!) askerle beraber harp ediyordu. Fakat Franklar bu kadar büyük bir orduya karşı galip geldiler”. Savaş sonucunda sultan, Haçlı ordusunun sayıca<strong><sup>[6]</sup></strong> kendi kuvvetlerinden çok üstün olması yüzünden kuşatmayı yaramadı. Ordusunu daha fazla yıpratmadan geri çekilmeye ve Haçlılara karşı savaşmak için uygun bir fırsat beklemeye karar verdi<strong><sup>[7]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İznik önündeki savaşta Haçlılar da ağır kayıplara uğramışlar, sağ kalanların pek çoğu da yaralanmıştı. Fakat yine de elde ettikleri başarı cesaretlerini artırmıştı. Zaferi kazanacaklarından emin olan Türk şehitlerinin üzerinde alacakları esirleri bağlamak için getirdikleri iplen bulmuşlardı. İznik’teki garnizonun moralini bozmak için bu Türk şehitlerinin kafalarını kesip mancınıklarla şehre atıyorlardı<strong><sup>[8]</sup></strong>. Ayrıca, Haçlılar 1000 Türk şehidinin kafasını keserek torbalarla Gemlik’e, oradan da İstanbul’a imparatora göndermişler, imparator ise buna çok sevinmiş ve Haçlıları ödüllendirmişti<strong><sup>[9]</sup></strong>. Haçlılar bundan sonra şehri daha da şiddetle kuşatmaya devam ettiler. Ancak, 5 haftadır kuşatılan ve mancınıklarla sürekli dövülen surları bir türlü aşamıyorlardı. Sonunda Raymond ve Adhemar, güney surlarında bulunan Gonatas adındaki kulenin altına lağım kazıp içini ateşe vermek suretiyle çökertmeye çalıştılar. ‘Kaplumbağa’ denen ahşap bir kuşatma kulesi inşa ederek içine savaşçıları doldurdular ve bunu surlara yanaştırdılar. Bu savaşçıların bir kısmı, kuleyi savunan Türklerle savaşırken, demirden araçlarla donatılmış diğer grup bu arada kulenin altını kazarak içini odunlarla doldurup ateşe vermek suretiyle kuleyi yıktı. Ancak gece karanlığından faydalanan Türkler, kuleye verilen zararı Onarınca, Haçlıların bu çabası da sonuçsuz kalmış oldu<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler doğrudan göle açılan batı surlarındaki kapılar sayesinde yiyecek ve çeşitli ihtiyaçlarını temin edebildikleri sürece, Haçlılar şehirdekileri aç bırakarak teslim olmaya zorlayamazlardı. Bu yüzden Haçlıların yardım isteği üzerine İmparator Aleksios tarafından gönderilen hafif gemiler, Gemlik’ten arabalara yüklendikten sonra İznik’te göl kıyısına indirildi ve böylece Türklerin yardım aldığı göl yolu kesildi. Ayrıca imparatorun gönderdiği, Tatikios ve Tzitas’ın kumandasındaki 2000 kişilik bir kuvvet de İznik önüne gelip Gonatas kulesinin karşısında mevzilendi ve Haçlılarla birlikte surlara yapılan saldırılara katıldı. Artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmayan Türkler sonunda, Bizans kumandanı Butumites ile teslim şartları konusunda anlaştıktan sonra şehri Bizans kuvvetlerine teslim ettiler (19 Haziran 1097)<strong><sup> [11]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>3) Dorylaion Savaşı (1 Temmuz 1097)</strong></span></p>
<p><span>Sultan I. Kılıç Arslan, İznik önünden geri çekildikten sonra Haçlıları durdurabilmek için yeni bir savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Bu arada 26 Haziran’da İznik’ten ayrıldıktan sonra Eskişehir-Akşehir-Konya-Ereğli yoluyla<strong><sup>[12]</sup></strong> Antakya’ya inmeyi plânlayan Haçlı ordusu Osmaneli (Lefke)‘ne geldiğinde, bu muazzam büyüklükteki ordunun yiyecek ve ikmal işini kolaylaştırmak için ikiye ayrılmasına ve bir günlük mesafe ile ilerlemesine karar verilmişti. Buna uygun olarak Robert de la Normandia, Etienne de Blois, Tankred ve Haçlılara rehberlik eden Tatikios’un kumandasındaki Bizans birliklerinden oluşan birinci grup, Bohemund’un kumandasında önden yola çıktı. Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikinci grupta ise Godefroi de Bouillon, Le Puy Piskoposu Adhemar, Hugue de Vermandoıs ve Robert de Flandre’ın kuvvetleri yer alıyordu<strong><sup>[13]</sup></strong>. Gözcüleri vasıtasıyla Haçlı ordusunun yürüyüşü hakkında bilgi edinen ve onlara saldırmak için uygun fırsatı bekleyen sultan, Porsuk Vadisi yoluyla bölgeye gelip, 30 Haziran günü, Eskişehir’in kuzeybatısındaki Sarısu Ovası’nın alçak tepelerinde pusu kurdu<strong><sup>[14]</sup></strong>. Aynı gece Haçlı ordusunun Bohemund’un idaresinde önden ilerlemiş olan birinci grubu da ovaya ulaştı.</span></p>
<p><span>Ertesi sabah gün doğar doğmaz (1 Temmuz 1097), savaş naraları atarak yamaçlardan aşağı inip aniden hücuma geçen Türkler, savaş taktiklerine uygun olarak, Haçlı karargâhını her yönden kuşattılar ve oklar yağdırmaya başladılar. Ön saflardaki okçular yıldırım hızıyla oklarını attıktan sonra yerlerini yeni bir okçu birliğine bırakarak geri çekiliyorlardı. Biniciler de süratle atlarını düşman üzerine sürüyor ve mızraklarını fırlatarak uzaklaşıyorlardı.</span></p>
<p><span>Daha önce hiç karşılaşmadığı bu savaş taktiği karşısında şaşıran ve çetin bir savaş olacağını anlayan Bohemund, adamlarıyla beraber derhal Türk saldırılarına karşı koymaya çalıştı<strong><sup>[15]</sup></strong>. Bir yandan da haberci gönderip Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikici grubu süratle yardıma çağırdı. Her yönden bir ok sağanağı altında olan Haçlılar, kargaşa içinde sıkışıp kalırken, şövalyeler kılıçlarla ve mızraklarla Türkleri geri püskürtmeye teşebbüs ettiler. Fakat savaşın ilk aşamasında Haçlılarla yakın savaşa girmekten çekinen Türkler her defasında kasten saflarını araladılar. Haçlılar ise adam adama savaşacak kimse bulamayınca hiç bir başarı elde edemeden kendi saflarına geri çekilmek zorunda kaldılar. O zaman da Türkler, tekrar Haçlıları kuşatarak yeniden oklar yağdırdılar. Yalnızca göğüs zırhları, miğferleri ve kalkanları olanlar, dayanması zor olan bu saldırıya karşı kendilerini koruyabildiler. Atlar ve silâhsız olanlar ciddi yaralar alıp yere düşmekten kurtulamadılar. Bu savaşta hem şövalye hem de yayalardan pek çok kişi hayatını kaybetti. Bohemund’un yeğeni, yanı Tankred’in kardeşi de ölenler arasındaydı. Tankred ise esir edilmekten güçlükle kurtulmuştu<strong><sup>[16]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlılar için askeri metotlarını bilmedikleri bir düşmanla savaşmak gerçekten zordu. Görgü tanığı Fulcherius, bu savaşı tasvir ederken Haçlıların içine düştüğü durumu ve ümitsizliklerini şöyle ifade etmiştir: “Türkler, silâhları birbirine sürterek ve naralar atarak bizi şiddetli bir ok yağmuruna tuttular. Bu bizi şaşkına çevirdi. Ölümle yüz yüze geldiğimizden ve bir çoğumuz yaralandığından, derhal arkamızı dönüp kaçtık. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü böyle bir savaş hiç birimiz tarafından bilinmiyordu… Hepimiz titreyerek ve dehşete kapılmış olarak, ağıl içindeki koyunlar gibi bir araya yumaklanmıştık, her taraftan düşmanlarca çevrildiğimizden hiç bir yöne dönemiyorduk. Orada çok büyük bir feryat semaları inletiyordu. Yaşama ümidi kalmamıştı”<strong><sup> [17]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlıların saflarının zayıflamaya başladığını gören Türkler, savaşın ikinci aşamasında kılıçlarla adam adama mücadeleye girdiler. Ancak savaşın en şiddetli yerinde ikinci gruptaki Godefroi de Bouillon, Hugue de vermandois ve Raymond de St. Gilles’in takviye kuvvetleriyle gelmesi savaşın kaderini değiştirdi. Türkler, yeni gelen kuvvetleri görünce şaşırdılar ve iki grubun birleşmesini önleyemediler. Haçlılar derhal savaş düzenine girerken Bohemund, Robert de la Normandia, Tankred ve Etıenne de Blois sol kanatla, Goderoi de Bouillon. Hugue de Vermandois sağ kanatta, Raymond ile Robert de Flandre ise merkezde yer aldılar. Türkler karşı saldırıya geçen baştan aşağı zırhlı ve uzun mızraklı Haçlı şövalyelerine karşı adam adama kahramanca dövüştüler. Ancak Le Puy piskoposunun idaresindeki birliklerde sürpriz bir şekilde birdenbire arkadan saldırınca kargaşa içine düştüler. Sultan daha fazla kayıp vermemek için geri çekilmeye karar verdi<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlıların bile takdire şayan buldukları üstün savaş kabiliyetlerine ve bütün çabalarına rağmen bu orduların sayıca üstünlüğüne mağlup olmuşlardı. Nitekim bu savaşta yer alan bir Haçlı yazarı eserinde şöyle yazmıştır: “Türklerin metanet, kahramanlık ve savaş kabiliyetlerini kim tasvir edebilir?… Eğer Türkler Hıristiyan olsalardı kudret ve cesaret bakımından kimse onlarla boy ölçüşemezdi”<strong><sup>[19]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69338" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>4) Strateji ve Taktikler</strong></span></p>
<p><span>Gerek İznik önünde gerekse Dorylaion (Eskişehir) yakınlarında Haçlı ordularının sayıca kendilerinden çok üstün olması yüzünden başarı sağlayamayan Türkler, bundan sonra onlara karşı meydan savaşına girmekten kaçındılar. Çünkü böylesine büyük orduların ancak gerilla savaşı ile yıpratılıp, uzaktan düzenlenen vur kaç türü saldırılarla hırpalandıktan sonra kademeli olarak imha edilebileceğini anladılar ve savaş taktiklerini buna göre belirlediler.</span></p>
<p><span>Buna uygun olarak, profesyonel askerlerden oluşan Türk ordusu hafif silahlı küçük birliklere ayrıldı. Bu birlikler düşmanı yıldırmak ve yıpratmak için Haçlı ordusunun geçeceği yollar üzerindeki su kaynaklarını kullanılmaz hale getirdiler, kuyuları doldurdular veya içine hayvan leşleri attılar; düşman ordusunun önünden devamlı geri çekilirken otları yakarak veya büyük hayvan sürülerini düşmanın geçeceği güzergâhta otlatarak, ordunun ot teminini güçleştirdiler. Her türlü yiyecek maddesini imha edip, şehirleri boşalttılar, halk mallarını de yanına alarak yerlerde ne yiyecek ne de su bulabilen Haçlılar perişan oldular. Haçlılar çoğu kez yiyecek olarak zayıf veya ölü atların etine muhtaç oldular<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu arada hareketli Türk birlikleri, yaptıkları sürpriz hücumlarla da onlara büyük kayıplar verdirip yıpratmaya devam ettiler. Latin kaynaklarına göre<strong><sup>[21]</sup></strong> 1097’de Dorylaion Savaşı’ndan sonra geri çekilen Türklerin uyguladıkları bu taktik yüzünden Temmuz sıcağında Haçlılar susuzluk ve açlıktan perişan olurken çok sayıda insan ve hayvan bu yüzden ölmüştü. Dikenli bitkilerden başka yiyecek bir lokma yemek bulamamışlardı. Atlarını kaybeden bir çok şövalye, yaya askeri olarak yoluna devam etmek zorunda kalmış veya öküzleri binek hayvanı olarak kullanmıştı. Yine atlarını kaybeden Haçlıların keçileri, domuzları, köpekleri yük hayvanı olarak kullandıkları görülmüştü.</span></p>
<p><span>1147’de, Türklerin uyguladıkları yıpratma taktikleri yüzünden ordusu perişan olan Alman Kralı Konrad, “Akıllı bir adam başka bir felâketten ders almalı. Son zamanlarda, hiç bir ırkın karşı koyamayacağı bir ordum vardı; bu ordu, açlığa mağlup olunca, erzakla donatılmış olsaydı yenebileceği kişilere boyun eğdi. Şimdi içinde olduğumuz durum da aynıdır. Hiç bir ulusun gücünden korkmamamıza rağmen açlığı yenecek silâhlarımız yok. Bakın! Önünüzde iki yol vardır, bunlardan biri daha kısa, fakat erzak yönünden yetersiz; diğeri daha uzun fakat emindir. Size, daha uzun olmasına rağmen sahil yolunu tutmanızı ve şövalyelerinizin gücünü boş yere harcamamanızı tavsiye ederim<strong><sup>[22]</sup>”</strong> diyerek Fransa Kralı Louis’yi uyarmış ve Bizans’ın elindeki sahil yolundan ilerlemeye teşvik etmiştir.</span></p>
<p><span>Türkler, savaştan önce düşmanın moralini bozmak ve yıpratmak için başka faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Mesela hiçbir şeyden korkmadıklarını göstermek ve morallerini bozmak için saçlarını kazıyarak Haçlıların önüne attıklarını, Fransa kralının yanında İkinci Haçlı Seferi’ne katılan Odo de Deuil’ün<strong><sup>[23]</sup></strong> kaydından öğreniyoruz. Geceleri de Haçlıların kampı etrafında korkunç naralar atıp, geceyi uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağladılar. Onları tedirgin etmek için, sabaha kadar Haçlı ordugâhına oklar yağdırdılar, öyle ki, 1190 yılında Anadolu’da, çadırları delip geçen bir ok yağmuru altında bazı haçlılar uykudayken öldü. Bu yüzden Haçlıların bazen haftalarca zırh gömleklerini gece gündüz hiç çıkarmadan, silahlanmış bir şekilde uyudukları, yemek yedikleri görüldü<strong><sup>[24]</sup></strong>. Çağdaş Latin müellifi Radulfus’un<strong><sup>[25]</sup></strong> ifadesinden anlaşıldığına göre, “Allachibar”, yani Allahuekber diye savaş naraları atan Türklerin, bu şekilde düşmanı korkutup, morallerini bozduğu anlaşılıyor; ayrıca, borazan, davul, zurna, düdük, def, zil gibi müzik aletlerini kullanarak da düşmana korku saldıkları görülüyor<strong><sup>[26]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu dönemde Türk ordusunda yer alan uzman atlı okçular ve onların taktikleri Haçlılar için daima en büyük tehlike olmuştur. Yukarıda görüldüğü gibi, başlangıçta yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında Haçlılar şaşkına dönmüştü. Ancak, dönemin Türk ordusu sadece atlı okçulardan oluşmuyordu. Selçuklu ordusunun savaşçı unsuru atlı ve yaya olmak üzere iki kısma ayrılmıştı; fakat ordunun en etkili ve en büyük kısmını atlı savaşçılar teşkil ediyordu. Yay ile silahlanmış olmayan atlılar da vardı. Selçuklu askerleri, kullandıkları silâha veya yaptıkları işe göre, okçu ve yaycılar, mızrakçılar, kılıççılar, gürzcüler, mancınıkçılar, lağımcılar gibi gruplara ayrılmışlardı. Bunlardan başka ordunun lojistik hizmetleri, ağırlıkların taşınması, yiyecek ihtiyacının karşılanması gibi geri hizmetleri görmek için sefere katılan unsurlar da vardı<strong><sup>[27]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlı ordusunun da en etkili kısmı atlı savaşçılarıydı. Fakat 12. yüzyıldaki görgü tanıklarının ifadeleri ve diğer çağdaş tasvirlerde açıkça görüldüğü gibi, çevik Türk atlıları, silâhlarının hafifliği, atlarının da süratli olması sayesinde, manevrada Franklardan daha hızlı ve daha esnekti<strong><sup>[28]</sup></strong>. Genellikle uzaktan savaşmayı Tercih eden Türklerin en önemli silahları ok ve yay idi. Bu silahları uyguladıkları savaş taktiği gereği geri çekilirken de kullanırlardı. Türkler kalkan, mızrak, kılıç, sopa, süngü, topuz, bıçak, hançer gibi silâhları da taşırlar ve yüz yüze yaptıkları çarpışmalarda bunları, kuşatma savaşlarında ise mancınık ve diğer kuşatma aletlerini kullanırlardı. O dönemdeki bütün silâhlar Selçuklu ordusunda mevcuttu. Fakat Türklerin kullandığı bu silâhların diğer milletlerinkinden daha hafif ve kullanışlı olması onlara önemli bir avantaj sağlıyordu<strong><sup>[29]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türk mızrakları ve kalkanlarının Haçlılarınkinden daha hafif olduğu kayıtlardan açıkça görülüyor. Türk mızrağının içi boş olup boyu daha kısa idi. Frankların mızrağı gibi meşe ve dişbudak ağacından değildi<strong><sup>[30]</sup></strong>. Türk kalkanları da Frankların kalkanları gibi uzun değildi. Küçük ve yuvarlak olan Türk kalkanları, hafifliğinden dolayı avantaj sağlıyordu<strong><sup>[31]</sup></strong>. Yine Haçlıların zırhları ve miğferleri çok dayanıklı olsa da ağırlığı savaşçıların hareket kabiliyetini azaltıyordu. Hafif Türk süvarileri yıldırım hızıyla defalarca saldırılarını tekrarlarken, Haçlılar, ağır zıhları ve kalkanlarıyla Türklerin bu saldırılarına karşılık veremiyordu<strong><sup>[32]</sup></strong>. Böylece Türkler hafif silâhları ve hızlı atları sayesinde Franklardan daha rahat hareket edebiliyor, kolayca yer değiştirebiliyorlardı. Bu sayede düşmanları onları kolayca takip edemiyordu. Çağdaş Bizans tarihçisi Niketas’ın belirttiği gibi, yoğun bir bulut gibi ansızın düşmanlarının üzerine çöken Türkler, karşısındaki güç henüz silâhını kullanamadan rüzgâr gibi ortadan kayboluyorlardı<strong><sup>[33]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Hızlı hareket edebilmelerinden başka Türklerin savaş taktikleriyle ilgili ikinci özellikleri okçulukta çok usta olmalarıydı. Okçuluktaki kabiliyetlerini hızlı hareket edebilmeleriyle birleştirince Türkler, at üzerinde duraksamadan yayı kullanabilirlerdi. Geri çekilirken bile atın üzerinde arkalarına dönerek kendilerini takip edenlere ok fırlatabiliyorlardı<strong><sup>[34]</sup></strong>. Niketas<strong><sup>[35]</sup></strong>, “Bir Türk şöyle yapar: Atını, uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak isteyenin kendisi yakalanır ve birden bire izlenen izleyen olur” şeklindeki ifadesiyle Türklerin bu konudaki kabiliyetini dile getirmiştir<strong><sup>[36]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece bu iki önemli özelliklerini Haçlılara karşı oldukça etkili bir şekilde kullanan Türkler, öncelikle, bu sayede rakip güçten belli bir mesafede uzakta kalma ve ona yaklaşacağı zamanı tayin etme imkânını buluyorlardı. Kütle savaşı usulüne göre yanaşık nizamda dizilerek savaşmaya alışkın olan ağır teçhizattı Franklar, savaş meydanında hücuma hız kazandırmak için hızlı atları kullanırlardı ve bu sistem ancak birleşik bir düşman birliğine karşı etkiliydi. Fakat atlı Türk okçuları onlara böyle bir hedef sağlamadı. Bu yüzden de hafif silâhlı ve hareketli Türk süvarilerinin süratli ve ani hücumları, sıkı saflar halinde savaşan ağır hareketli Haçlı ordusunu zor duruma düşürdü. Nitekim Birinci Haçlı Seferi sırasında taktik olarak Türklere yenilen Haçlılar, Dorylaion Savaşı’nda olduğu gibi, düştükleri zor durumdan ancak sayıca üstünlükleri sayesinde kurtulabildiler<strong><sup>[37]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bizans tarihçisi Anna Komnena, Türklerin diğer milletlerden farklı olan savaş düzenini ve metodunu kısaca ifade ederken, onların kalkana karşı kalkan tolgaya karşı tolga ve savaşçıya karşı savaşçı ilkesine göre dizilmediğini belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: “Onlarda sağ kanat, sol kanat ve merkez birbirinden uzakta durur ve sımsıkı bitişik phalanx dizilişi yoktur, saf aralıklıdır. Böylece onların sağ kanadına ya da sol kanadına saldırıldığında gerek merkez gerek arkada duran, ordunun geri kalanı sizin üzerinize çullanır, burgaçtı bir kasırga gibi, düşmanı darmadağın ederler… Mızrağı çok kullanmazlar, ama düşmanı tam bir çember içine alıp ona ok atarlar ve kendilerini uzaktan savunurlar. Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanı ok atmakla haklar, kendisi kovalanıyorsa okları sayesinde üstün gelir. Bir ok fırlatır ve ok uçarak ya ata ya atlıya saplanır. Ok, güçlü bir elle atılmışsa gövdeyi delip geçer. Onlar gerçekten çok usta okçulardır”<strong><sup>[38]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler kayıplarını azaltmak için genellikle belli bir mesafede kalıp, uzaktan savaşmayı tercih etseler de, Haçlıların saflarının zayıfladığını görünce, yaylarını omuzlarına asarak, kılıçlarıyla hücum edip, yakın savaşa gırdikleri de görülmüştür. Böylece, Haçlılara karşı ilk hücumlarına ok menzili alanında başlayan Türklerin, sonra yakın mesafeye gelme fırsatını buldukları zaman, mızraklar ve kılıçlarla saldırdıkları, bu yüzyıldaki Latin görgü tanıkları tarafından belirtilmiştir. Nitekim, yukarıda da ifade edildiği gibi, Dorylaion Savaşı hakkındaki tasvirlerde Türklerin önce oklarla, sonra mızraklar ve kılıçlarla saldırdığı belirtilmiştir<strong><sup>[39]</sup></strong>. Yine 1147’de Honaz Dağı’nda Haçlıları dar bir geçitte sıkıştırınca, bu kez yalnız ok ve yaylarıyla değil kılıçlarıyla omuz omuza savaşmak imkânını bulmuşlardı<strong><sup>[40]</sup></strong>. 1101 yılında da Merzifon Ovasında kıstırdıkları Haçlılara karşı hem uzaktan oklarla hem de fırsatını bulunca kılıçlarıyla adam adama savaşmışlardı<strong><sup>[41]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Türkler savaş sistemlerine uygun olarak, imkân buldukları zaman arılar gibi düşmanın etrafını çevirmekte ve adeta bir şehri kuşatıyormuş gibi her yönden saldırıya geçmekteydiler<strong><sup>[42]</sup></strong>. Haçlı ordusunu uzaktan ok yağmuruna tutan ve genellikle her türlü avantaja sahip olmadan yüz yüze meydan savaşına girmeyi kabul etmeyen Türkler, Haçlılar kılıç ve mızraklarla hücuma kalkınca hızla geri çekilirlerdi. Haçlılar ise adam adama savaşmak mümkün olmayınca ordugâhlarına geri çekilmek zorunda kalırlardı. Sonra “Türkler dönüp gelir ve bir kez daha Haçlıları ok yağmuruna tutarlardı. Bu Türk ordusunun karakteristik bir özelliği idi. Yanı, vur kaç taktığı ile hücum eden Türkler, düşmanla yüz yüze geldiklerinde dönüp giderlerdi, fakat dağılıp gözden kaybolsalar da, geri dönüp tekrar hücuma geçebilirlerdi. Geri çekilmenin de takıp etmek kadar önemli olduğunu düşünüyorlardı. Latin kaynakları. “Onlar bertaraf edilen, fakat defedilemeyen sinekler gibiydiler” diyerek bu durumu ifade etmişlerdir<strong><sup>[43]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1097’deki Dorylaion Savaşı’nda Türklerle karşılaşan Latin tarihçisi Fulcherius<strong><sup>[44]</sup></strong>, Türk süvarilerinin, naralar atarak Haçlıları uzaktan ok yağmuruna tutması üzerine, Haçlıların yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında sersemlediklerini ifade ederek Türk ordusunun, Batılılar üzerinde etkili olan bu karakteristik özelliğini vurgular.</span></p>
<p><span>Türk okçularının amacı, düşmanın bütünlüğünü bozarak orduyu kargaşaya sürüklemek ve güçten düşürmek olduğu için okçular yalnızca düşman askerlerini değil, onların atlarını da hedef alırlardı. Türkler, savaşta atlı hücuma güvenen Franklar için atların ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorlardı. 12. yüzyılda Anadolu’ya geçen Haçlı orduları, bazen hayvan yemi, su eksikliği veya salgın hastalık yüzünden telef olurken, pek çok at da Türk okçularının hedefi olmuş, bu durum onları çok zayıflatmıştı. Oklar düşmana kayıp verdirmenin yanı sıra düşman üzerinde hep sinir bozucu bir etki de yaratıyordu<strong><sup>[45]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara karşı mücadelede geleneksel savaş taktikleri olan sahte ricatı (geri çekilme taklidi) başarıyla uyguladılar<strong><sup>[46]</sup></strong>. Bazen geri çekilmeleri günlerce sürdü, düşmanı zayıflatmak, üslerinden uzaklaştırmak veya kandırıp pusuya çekmek için bu yöntemi kullandılar. Kolayca imha edebileceği izlenimini vermek için az sayıda bir atlı birlik kullandılar. Franklar onlara saldırmak için harekete geçtiklerinde, yem olarak kullanılan bu grup onları asıl ordunun saklanmış olduğu yere doğru çekti. Bu savaş hilesi, Urfa Kontu II. Baudouin ve Tell-Bâşir senyörü Joscelin’in Türklere esir düştüğü 7 Mayıs 1104 Harran Savaşı’nda kullanılmıştır. Nitekim İslâm tarihçisi İbnü’l-Esîr’in kaydına göre<strong><sup>[47]</sup></strong> Harran’ın güneyinde, Belih Irmağı kıyısında ve Müslüman arazisi içinde kalan bir yerde yapılan savaşta, Müslümanlar bozguna uğramış gibi görünerek kaçmaya başlamışlar, buna aldanan Haçlılar da onları takıp edince mevzilerinden uzaklaşmışlar, bunun üzerine Türkler geri dönerek Haçlıları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Yine 1110 yılındaki Urfa kuşatmasında, Musul Valisi Mevdûd, şehre yardıma gelen Haçlı kuvvetlerinin yaklaşması üzerine, onları üslerinden uzaklaştırıp toptan imha etmek niyetiyle kuşatmayı kaldırarak Harran istikametinde geri çekilmiştir. Ancak bir pusuya düşeceklerini anlayan Haçlılar geri dönmüşlerdir<strong><sup>[48]</sup></strong>. 1147 yılında da Anadolu’da Alman Kralı III. Konrad’ın idaresindeki Haçlı ordusu bu taktikle ağır kayıplara uğratılmıştır. Çağdaş Bizans tarihçisi Kinnamos’un<strong><sup>[49]</sup></strong> belirttiğine göre Alman Haçlı ordusunun ardçı birlikleri, Türklerle ilk karşılaştıklarında, büyük bir hevesle onlara karşı hücuma geçmişler, fakat Türkler geri dönüp kaçar gibi yaparak onları iyice yormuş ve ordugâhlarından uzaklaştırmalardır. Sonra da geri dönerek saldırıya geçmiş ve Almanlara ağır kayıplar verdirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Türkler tarafından kullanılan bir başka savaş metodu olan hızlı hareket eden birliklerle, hareket halindeki bir düşman ordusunun kanatlarına veya arkasına hücum etmek. Haçlılara yabancı olan bir metottu. Tanzim edilmiş süvari birlikleriyle düzenli bir şekilde, sırayla savaşa girmeye alışkın olan Franklar için yürüyüş sırasında hücuma geçen bir düşmana karşı koymaya çalışmak sinir bozucu bir hücum şekliydi<strong><sup>[50]</sup></strong>. Bu hücum şeklinde saldırılar genellikle ardçılara yönelikti.</span></p>
<p><span>Albertus’a göre<strong><sup>[51]</sup></strong>, 1101’de Anadolu’yu geçmeye çalışan Haçlı orduları Türkler tarafından yakından takip edilmiş ve ordunun gücünü kırmak için ardçı birliklerine hücum edilmiştir. Haçlı ordusu, Çankırı’dan sonra dağınık bir şekilde yol alırken, bu saldırıların gittikçe tehlikeli bir hal alması üzerine liderler, yürüyüş sırasında ordunun güvenliğini sağlayabilmek için bazı tedbirler almak zorunda kalmışlardır. 700 Fransız şövalyesi öncü, 700 Lombard Şövalyesi de arkadaki yayaları korumak için ardçı birliği olarak yerleştirilmiştir. Ancak Türkler 500 kişilik bir kuvvetle bu ardçı birliğinin üzerine hücum etmiş, korkuya kapılan Lombard şövalyeleri kaçarken pek çok yaya Türkler karşısında ölüme terk edilmiştir. Bunun üzerine liderler, ordunun arkasında sırayla nöbet tutmaya karar vermişlerdir, önce Bourgogne Dükü 500 zırhlı şövalye ile nöbet tutmuştur. Ardından Raymond nöbet tuttuğu sırada, Türkler saldırılarını tekrarlamışlar, aralıksız devam eden bu saldırılar karşısında zor durumda kalan Raymond, yedi mil önden yürüyen ana ordudan acilen yardım istemiş, böylece yardıma gelen 10.000 kişilik kuvvet karşısında, az sayıdaki Türk kuvveti arka arkaya düzenlediği saldırılarına son verip dağlık araziye çekilmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Haçlı liderleri, ordunun dağınık şekilde ilerlemektense bir bütün halinde yol almasının daha güvenli olacağına karar vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Kaynaklar, 1147 yılında Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden İkinci Haçlı Seferi ordularına karşı da bu taktiğin çok etkili bir biçimde kullanıldığını göstermektedir. Kinnamos’un belirttiği gibi. 1147’de Türkler ilk önce Almanların güçlerini anlamak ve durumlarını öğrenmek için Haçlı ordusunun ardçı birliklerine hücum etmişlerdi. Alman Kralı Konrad da Almanya’daki saltanat naibi Wibald’e yazdığı mektupta<strong><sup>[52]</sup></strong>, Türklerin hiç durmaksızın ordunun gerisinde kalan yaya askerlerine saldırdıklarını, adamlarının Türk oklarıyla öldüklerini yazmıştır. 1190’da yine Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın ordusu da aynı tarz saldırılara maruz kalmıştır<strong><sup>[53]</sup></strong>. Böylece yürüyüş sırasında oklarla taciz edilen, ya da vur kaç taktiğiyle hırpalanan Frank ordusunun bu sürpriz saldırılara ve tacizlere karşı koyarak yürüyüşünü devam ettirebilmesi için bazı tedbirler alarak bir bütün halinde, disiplinli ve kontrollü bir şekilde yol alması gerekti. 1147’de VII. Louis, Honaz Dağı’nda uğradığı kayıplardan sonra, ordusundaki disiplinsizliği gidermek, daha dikkatli ve düzenli bir şekilde yol alabilmek için bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı ve yürüyüş düzenini yeniden organize etti. Odo’nun<strong><sup>[54]</sup></strong> ifadesine göre, seferin başından beri disiplinli hareketleriyle dikkat çeken Templier şövalyelerine bu hususta önemli sorumluluklar verildi. Buna göre bu tehlikeli dönemde, ordudaki zengin fakir herkesin, savaş alanından kaçmayacağına ve Templier şövalyelerinin kendilerine tayin edeceği kumandanlara her hususta itaat edeceğine dair yemin ederek Templierler ile birlik ve dayanışma içinde olmalarına karar verildi. Böylece, Gilbert adında bir kumandan seçildi. Şövalyeler elli kişilik gruplara ayrıldı ve bu gruplardan her birinin başına da Gilbert’in adamlarından biri getirildi. Templierler tarafından Haçlılara, Türkler çok çabuk kaçabildikleri için savaş emri almadıkları takdirde asla onlara karşı saldırıya geçmemeleri, savaşmaları emredildiği zaman savaşmaları, geri çekilmeleri emredildiği zaman da derhal geri çekilmeleri şeklinde talimatlar verildi. Ayrıca ordunun kargaşa içine düşmemesi için belli bir yürüyüş düzeni belirlendi ve herkesin kendi konumunda ilerleyerek bu yürüyüş düzeninin devam ettirmeleri öğretildi ki, bu da Haçlıların daha önce ne kadar karışık ve düzensiz bir şekilde ilerlediklerine işaret etmektedir. Bundan başka, seyahatleri sırasında teçhizatlarını kaybettikleri ya da satmak zorunda kaldıkları için şimdi hiç de alışkın olmadıkları bir şekilde kalabalığın içinde yaya olarak ilerleyen birçok asil de yaylarıyla Türk okçularına karşı koymak için diğer yaya okçularla beraber arka saflara dizildiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlı ordusunun sadece artçılarına değil, koşullar uygun olduğu zaman öncülerine ve merkezine de saldırmışlardı; bu saldırılardan biri sırasında Alman Kralı Konrad da bir ok darbesiyle yaralanmıştı<strong><sup>[55]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki tecrübelerini göz önünde bulunduran Türkler, kalabalık Haçlı ordularının bu metotlarla gücünü kırdıktan sonra onları, uygun bir yerde pusuya düşürerek imha etmeye çalıştılar. Haçlı ordusuna bazen bir ovanın etrafındaki tepelerde, bazen nehir kenarlarında, bazen de dar dağ geçitlerinde pusu kurdular. Türkler, bu strateji ve taktikleri sayesinde özellikle. 1101 yılında, Haçlılara karşı tam bir ölüm kalım savaşı anlamına gelen mücadeleleri sırasında, muazzam başarılar kazandılar (Merzifon-Konya-Ereğli zaferleri).</span></p>
<p><span>1101 yılında arka arkaya Anadolu’ya gelen üç büyük Haçlı ordusunun, Lombardlar. Fransızlar ve Alınanlardan oluşan ve İznık-Osmaneli-Gölpazarı-Nallıhan-Ayaş üzerinden Ankara’ya ulaşıp oradan Niksar’a gitmek üzere yola koyulan birinci ordusu, Çankırı’ya kadar ciddi bir müdahale ile karşılaşmamıştı. Çünkü Sultan I. Kılıç Arslan, uyguladığı stratejiye göre, Haçlıları tamamen Türk bölgesine çekip, yardıma çağırmış olduğu bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra bunlarla kesin bir savaşa girmeyi düşünmüştü. Ancak Çankırı’da toplanan Türk kuvvetlerinin, (Kılıç Arslan’ın, Danişmendli Beyi Gümüştekin’in, Halep Meliki Rıdvan’ın, Harran Emîri Karaca’nın kuvvetleri) toplam sayısı ancak 20.000 kişi olmuştu. Haçlı ordusunun sayısı ise 200.000’i aşıyordu. Bu yüzden de sultan Haçlılarla hemen savaşa girmedi ve öncelikle, Çankırı’dan itibaren bunları yakın takibe alarak yol boyunca oklarıyla taciz etti gerilla taktiği ile gücünü kırmaya çalıştı. Nihayet Haçlı ordusu altı gün (2 Ağustos) sonra Merzifon yakınındaki ovaya vardı. Bir aydan beri zor koşullar altında ilerleyen Haçlı ordusunun iyice güçten düştüğünü anlayan sultan, burada hücuma geçmeye karar vererek kuvvetlerini ovayı kuşatan tepelere yerleştirmişti. Böylece ovada yürüyüşe devam eden Haçlılar, öğleden sonra üç sularında, Türk atlılarının savaş naraları atarak tepelerden aşağı indiğini görünce hemen toplanıp kamp kurdular ve kampın etrafını yük arabalarıyla çevirerek siperler oluşturdular; bu siperlerin arkasında sıkı saflar halinde dizildiler ve savunmaya geçtiler Türkler ise kampın etrafını kuşatarak Haçlıları ok yağmuruna tuttular. Ancak kendilerinden on kat fazla olan Haçlıları bir çırpıda dağıtıp saflarını yarmak mümkün olmayınca akşam olurken geri çekildiler ve ertesi gün hücumlarını tekrarladılar.</span></p>
<p><span>Sonunda. Türkler ordugâhın etrafını tamamen sardıklarından burada aç ve susuz sıkışıp kalan Haçlılar, bu duruma daha uzun süre dayanamayacakları için bir meydan savaşına girmek zorunda kaldılar. 5 Ağustos sabahı Haçlılar beş gruba ayrılarak savaş düzenine girdiler. Haçlılar, sırayla ön saflara geçerek savaşırken Türkler, bu beş büyük Haçlı ordusuyla aralıksız olarak savaşmak zorunda kalmışlardı. Önce Haçlı ordusunun en büyük grubu Lombardlar, Türklerin karşısına çıktı; her yönden ok yağmuru altında kalıp bu saldırılara dayanamayacak duruma gelince kaçmaya başladılar. Onların yerini önce Konrad’ın idaresindeki Almanlar, ardından da sırayla Bourgogne dükü Etienne ve Kont Etıenne de Blois kumandasındaki Haçlılar aldılar ve yorgun düşünceye kadar savaşıp geri çekildiler. Son olarak Toulouse Kontu Raymond’un kumandasındaki Fransızlar ön saflara geçerek savaşı devam ettirdiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara destek veren Bizans Peçenek birliklerinin, şiddetli bir çatışmanın ardından geri çekilmesi üzerine savaş alanındaki Fransızların tamamını kılıçtan geçirdiler. Raymond ise kaçıp güçlükle kurtuldu. Haçlılar sayıca üstün olsalar da savaş meydanındaki üstünlük Türklerin olmuştu. Kesin zafer, ancak Haçlı ordugâhı dağıtılınca kazanılacağı için Türkler, gece dinlenip ertesi gün savaşa devam edeceklerdi. Fakat durumun ümitsiz olduğunu anlayan ve pes eden Haçlı liderleri ve şövalyeler, gece karanlığından faydalanarak yayaları, kadınları, çocuklar ve yaşlıları ordugâhta bırakıp kaçtılar. Yaya askerleri de efendilerinin peşinden akın akın kaçmaya başladılar.</span></p>
<p><span>Günün ilk ışıklarıyla birlikte Haçlı ordugâhına giren Türkler ordugâhta kalanları ya esir aldılar ya da öldürdüler ve zaman kaybetmeden, kaçan ordunun peşine düşerek henüz pek fazla uzaklaşamamış olan yaya askerlerinin hepsini kılıçtan geçirdiler. Haçlı ordusunun beşte dördü imha edilmişti. Haçlı liderleri ve şövalyeler ise süratli atları sayesinde kaçıp Bizans’a ait olan Sinop’a sığınarak canlarını kurtardılar. Türkler iki gün boyunca bunları kovaladıktan sonra Bizans arazisi içinde daha fazla ilerlemeyi uygun bulmadılar<strong><sup>[56]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra, Nevers Kontu II. Guillaume idaresindeki Fransızlardan oluşan ikinci bir ordu, Ankara üzerinden Konya’ya doğru ilerledi. Bunu duyan Sultan Kılıç Arslan ve Gümüştegin, Merzifon Savaşı’ndan sekiz gün sonra 13 Ağustos’ta, bu yeni orduyu Konya’ya varmadan yolda yakaladılar ve her yönden oklarla hücum ettiler. Türkler, üç gün boyunca bu hücumlarını devam ettirdiler ise de Haçlı ordusu henüz yıpranmamış olduğundan yürüyüşüne devam etti. Bunun üzerine sultan, aynı strateji ile Haçlıların güçten düşmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri aldı ve onların önü sıra geri çekilerek uygun zamanı beklemeye başladı. Yol boyunca Türk hücumuna uğrayarak Konya önüne gelen Haçlılar, bir gün boyunca şehre hücum ettiler, fakat şiddetli bir direnişle karşılaşınca oradan ayrıldılar. Haçlılar Konya’dan ayrıldıktan sonra üç gün boyunca yiyecek ve su bulamadılar. Ağustos ayının kızgın sıcağında açlık, susuzluk, yorgunluk yüzünden hiçbir şeye karşı koyamayacak duruma geldikleri zaman Türkler tarafından kuşatılarak kılıçtan geçirildiler. Sadece liderleri Bizans’ın Germanikopolis (Ermenek) kalesine kaçarak kurtuldu<strong><sup>[57]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra. Aquitanialı Fransızlar ve Bayernli Alınanlardan oluşan ve sayıları yüz binleri bulan üçüncü bir ordu geldi. Bu sıralarda. Ağustos ortalarında, 1101 yılının ikinci ordusuyla savaşan sultan, şimdilik herhangi bir askeri müdahalede bulunamazdı; fakat İznik-Akşehir üzerinden ilerleyen bu ordu, henüz Selçuklu topraklarına girmeden durumdan haberdar olduğundan, başlangıçta bunları yürüyüşleri sırasında yıpratmak için gerekli önlemleri almış, geçecekleri bölgeyi tahrip ettirerek şehirleri (Akşehir-Konya-Ereğli) boşaltmıştı; halk geri çekilirken bütün yiyecek maddelerini de yanına almış, tarlalardaki olgun tahılları yakmış, bahçelerdeki meyveleri koparmıştı. Böylece Haçlılar Akşehir yakınında Selçuklu topraklarına girdikten sonra zorluklarla karşılaşmaya başladılar ve Türklerin uyguladığı bu taktiğe çok kızarak Akşehir, İsmil ve pek çok kasabayı yakıp yıkarak Ereğli’ye doğru ilerlediler.</span></p>
<p><span>Bu arada Türk atlıları ordunun kanatlarına veya geride kalanlara, yiyecek ve su aramak için gruplar halinde ordudan ayrılanlara oklarla saldırdılar. Bir ay içinde iki ayrı orduyla savaşmış olan sultan ise hem ordusunu bir süre dinlendirmek, hem de bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra Haçlıları uygun bir yerde kesin savaşa zorlamak niyetindeydi. Böylece sultan, uyguladığı stratejiye göre, ikinci orduyu yendikten sonra, sayıca üstün ve henüz yıpranmamış olan bu üçüncü ordu ile hemen çatışmaya girmeden Ereğli’ye doğru geri çekildi. Sultan Kılıç Arslan’ın kumandasında burada birleşen Türk kuvvetleri,. Ereğli Irmağı kenarındaki çalılıklar arasında pusuya yatarak Haçlı ordusunu bekledi. Haçlılar Ereğli’nin batısında, içinden Ereğli Irmağı’nın aktığı Akgöl (OIos veya Avlos) Ovası’na vardılar (Ereğli Savaşı- 5 Eylül 1101). Uzun yolculuktan yorgun düşmüş, susuzluktan tükenmiş bir halde ırmak kenarına varınca suya koşuştular; fakat o anda, karşı kıyıda pusuda bekleyen Türkler ansızın ortaya çıkarak Haçlıları ok yağmuruna tutup ırmak kenarından uzaklaştırmaya çalıştılar; atlılar derhal Haçlıları çember içine alarak şiddetle hücuma geçti. Saatlerce süren savaştan sonra şiddetli Türk hücumuna dayanamayan Haçlıların çoğu ırmak yatağından kaçmaya veya bataklık arazideki çalılıklar arasında gizlenmeye çalıştılarsa da, hepsi Türk okçuları tarafından öldürüldü. Savaş alanındaki herkes kılıçtan geçirildi, sadece ordunun liderleri ve az sayıdaki kişi Toros Dağlarına doğru kaçıp kurtulmayı başarmıştı<strong><sup>[58]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi sırasında da aynı taktiği kullanan Sultan Mesud, Haçlı ordusunun Anadolu’daki yürüyüşünü yakından takıp ederek saldırıya geçmek için uygun yer ve zamanı bekledi ve Alman Haçlı ordusunu nihayet Eskişehir yakınındaki Sarısu Irmağı’nda pusuya düşürdü (26 Ekim 1147 – Dorylaion Savaşı). Türklerin uyguladığı savaş taktığı yüzünden, bir taraftan açlık ve susuzluk, diğer taraftan da bölgeyi çeviren Türk okçularının hücumları yüzünden perişan hale gelen Almanlar, ırmak kenarında kamp kurmaya çalışırken birdenbire Türk ordusunun hücumuna uğradılar. Hafif teçhizatlı ve süratli atlara sahip Türk süvarilerinin, Haçlı ordugâhına düzenledikleri bu ani taarruz, zaten aç, susuz ve yorgun olan Almanlar arasında tam bir kargaşa yarattı. Bundan elli yıl önce aynı yerde Türkler Haçlılar karşısında yenilgiye uğramışlardı. Şimdi ise, Türkler saldırılarını büyük bir çeviklikle defalarca tekrarlarken, Almanlar güç ve silâh yönünden Türklerden çok daha üstün oldukları halde ağır zırhları ve kalkanlarıyla Türklere karşı savaşamıyor, atları da bitkin bir halde olduğu için süratli hareket edemiyorlardı. Buna karşılık Türkler savaş naraları atarak uzaktan Haçlıları ok yağmuruna tuttuktan sonra hızla kaçıyor, sonra geri gelerek tekrar saldırıyorlardı. Böylece Türkler Haçlı ordusuyla bir meydan savaşına girmek yerine, arka arkaya düzenledikleri şiddetli saldırılarla kalabalık Alman ordusunu kademeli olarak imha etmeye çalışmış, Haçlılar ise Türkler’in bu saldırılarına karşılık verme fırsatı bulamamışlardı<strong><sup>[59]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1147’de Fransız Haçlı ordusuna karşı da gerilla taktiğini kullanan Türkler, bu kez Menderes Nehri’nin her iki tarafında tertibat aldılar. Türk kuvvetlerinin bir kısmı Haçlı ordusuna arkadan saldırmak için ovaya, bir kısmı da onların nehirden geçişini engellemek için karşı kıyıya yerleşmiş, okçular da tepeleri tutmuşlardı. Böylece Türkler. 1 Ocak I148‘de Pisidia Antiokheia’sı yakınında nehri geçmeye çalışan Haçlılara hem arka saflarına hem de ön saflarına oklar yağdırmaya başladılar. Fakat bütün çabalarına rağmen Haçlıların nehri geçişini engelleyemeyen Türkler süratle dağlara çekilmişlerdir<strong><sup>[60]</sup></strong>. Yine, 1148’de, Fransız Haçlı ordusu Denizli’den sonra, Honaz Dağı’nda, çok dik ve dar olan Kazıkbeli geçidinde Türklerin pususuna düştü. Haçlıları yol boyunca takıp eden Türk okçuları, geçitte öncüler ile ardçılar arasındaki bağlantının koptuğunu ve Haçlıların ikiye bölündüğünü görünce, Haçlı ordusunun kargaşa içine düşmüş olan orta kısmına saldırdılar, kayaların ve ağaçların üzerinden onları ok yağmuruna tuttular, ağır zırhlı şövalyeler ise kaygan yüzeyde süratli hareket edemediklerinden ancak atlarının üzerinden mızraklar fırlattılar. Atları ok yağmuru altında ölünce de yaya kaldılar; sadece oklarla değil kılıçlarıyla da adam adama mücadele eden Türkler tarafından sıkıştırılarak yok edildiler. Sağ kalabilenler ancak karanlığın çökmesi sayesinde kurtulabildiler. Haçlılar için bir felaket olan bu savaşta 40 kişilik maiyetini kaybeden kral bile canını zor kurtardı<strong><sup>[61]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) sırasında ise bu kez Sultan II. Kılıç Arslan, Alman Haçlı ordusunun büyüklüğü karşısında açıkça bir savaşa girmekten kaçındı ve bu orduya karşı gerilla savaşı verdi. Türk okçuları, İmparator Friedrich Barbarossa kumandasında, Çanakkale Boğazı’nı geçip Balıkesir-Alaşehir yoluyla güneye doğru ilerleyen ve Bizans’ın sınır şehri Denizli (Laodikeia)’den sonra Selçuklu topraklarına yönelen Alman Haçlı ordusunun peşine takılarak, geride kalanları taciz ettiler ya da yiyecek aramak için ordudan uzaklaşanları yakalamaya çalıştılar. Haçlıların geceyi de uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağlamak, morallerini bozmak için Haçlı ordugâhı etrafında geceleri de faaliyetlerine devam ettiler. Dar geçitlerde ikiye ayrılıp sayıca üstünlüğünü yitiren ordunun bir kısmına saldırdılar. Sultan II. Kılıç Arslan’ın uyguladığı taktık sayesinde hem yiyecek ve su eksikliği hem de sürekli Türk hücumları yüzünden Alman ordusu oldukça kayıplara uğradı<strong><sup>[62]</sup></strong>. Almanlar Alaşehir ve Denizli’den Toroslara kadar zorlu savaşlar vermek zorunda kaldılar. Bizans-Selçuklu sınırını oluşturan bölgeye girince, sultanın oğullarının kumandasında olup, Türkmenlerin de yer aldığı Selçuklu ordusunun saldırılarına maruz kalarak ilerlediler. Uluborlu’dan sonra, 1176’da Bizans ordusunun imha edildiği Myriokephalon mevkiinden geçerken, iki taraf arasında çatışma çıktı (3 Mayıs 1190)<strong><sup> [63]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ordunun ilk kısmı dar geçitten geçerken, Türkler ansızın pusudan çıktılar ve imparatorun oğlu tarafından kumanda edilen ardçı koluna her yönden hücuma geçtiler; zafer kazanacaklarından emin olduklarından mızraklarla, kılıçlarla yakın mesafeden savaştılar. İmparator olanları duyunca derhal zorlu yolu geri döndü ve çatışma sırasında bir taş darbesiyle yaralandı<strong><sup>[64]</sup></strong>. Akşehir’e doğru ilerlerken de Selçukluların baskınları devam etti. Akşehir (Philomelion) yakınında sultanın oğulları (Gıyaseddin Keyhüsrev ile Kudbeddin Melikşah’ın kumandasındaki Türk birlikleri Haçlılara karşı savaştılar. Fakat Haçlılar, Türkleri yenilgiye uğratarak boşaltılmış olan Akşehir’i ateşe verip (1 Mayıs 1190) Konya’ya doğru ilerlediler<strong><sup>[65]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Konya’nın etrafındaki bahçeleri çevreleyen su yollarının yanına çok sık bir şekilde yerleştiler; taştan örülü bahçe duvarlarının arkasına mevzilenip buradan oklar yağdırarak Alman ordusunun şehre girmesini engellemeye çalıştılar. Fakat Konya önünde sultanın oğlu Kutbeddin Melikşah ile Haçlılar arasındaki şiddetli bir çatışmanın ardından imparator, 18 Mayıs ta Konya’ya zorla girmeyi başardı. Haçlılar ihtiyaçları karşılandıktan sonra 23 Mayıs’ta şehirden ayrıldılar. Ancak, imparatorun Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine Alman ordusu dağıldı (10 Haziran 1190)<strong><sup> [66]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Dördüncü Haçlı Seferi ise Bizans’ı hedef aldığı için Anadolu ve Yakındoğu’daki Müslümanlara zararı dokunmadı, tersine Haçlıların Bizans’a vurduğu bu büyük darbe Anadolu Türklerinin işine yaradı<strong><sup>[67]</sup></strong>. Artık batıdan gelecek ciddi bir tehlike kalmadığından, yaptıkları fetihlerle topraklarını genişletme imkânı buldular. Bundan sonraki seferlerin hedefi Mısır olup, Haçlılar deniz yolunu kullandıkları için Anadolu artık Haçlı seferlerinin yarattığı tehlikeden kurtuldu. Suriye ve Filistin’deki Türk dünyası ise istilacı Latin ordularını bölgeden çıkarabilmek için daha uzun yıllar mücadele etmek zorunda kalacaktı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69339" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg" alt="" width="800" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1-768x326.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sonuç olarak, Anadolu Türkleri başlangıçta, muazzam büyüklükteki Haçlı ordularının sayıca üstünlüğüne yenilip Orta Anadolu’ya kadar çekilmek zorunda kalsalar da, aldıkları bu yaraların kendileri için daha da ağır sonuçlar doğurmasını engellemişlerdir. Haçlı ordusunun gerçek mahiyetini kavradıktan sonra geleneksel savaş metotlarına uygun olarak ustalıkla uyguladıkları taktikler sayesinde, kendilerinden kat kat kalabalık olan Haçlı ordularına karşı başarıyla mücadele ederek, onların Anadolu’yu ele geçirme umutlarını boşa çıkarmışlardır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></a></p>
<p><span>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; <a href="mailto:efaaltan@yahoo.com">efaaltan@yahoo.com</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br><span> İstanbul Üniversitesi</span><br><span> Edebiyat Fakültesi</span><br><span> Tarih Dergisi</span><br><span> Sayı: 47 (2008), İstanbul 2009</span></p>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong>(Not: PDF formatından MS Office Word’e aktarılamadığı için resim olarak verilmiştir.)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69340" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg" alt="" width="800" height="1289" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1-768x1237.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69341" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69342" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69343" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg" alt="" width="800" height="815" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4-768x782.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Misak&amp;ı Millî’ye Göre Lozan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/misak-i-milliye-goere-lozan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/misak-i-milliye-goere-lozan</guid>
<description><![CDATA[ Misak-ı Millî’ye Göre Lozan
Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2017/07/misak%C4%B1-milli-haritasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:03:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Misak-ı, Millî’ye, Göre, Lozan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></strong></span></p>
<p><span>Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil ediliyordu. Hedeflerle elde edilenlerin uyumu neydi? Misak-ı Millî, Milli Ant, Peyman-ı Millî gibi isimlerle anılan ve Kurtuluş Savaşı’nın esaslarını ve hedeflerini belirleyen ve Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kararı olarak milli irade şeklinde tecelli eden metin, aslında 28 Ocak 1920’den çok daha önceleri ve Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde tasarlanmış ve belirginleşmiş prensiplerdir[1]. Hatta denilebilir ki; çağdaş bir eğilim olarak milli devlet anlayışından etkilenmeler döneminden itibaren Osmanlı İmparatorluğu yerine Milli bir Türk devleti oluşturma fikri içinde de Misak-ı Millî’ye denk düşen sınırlar düşünülmüştür. Bu süreç içinde Sivas Kongresi kararları olarak netleşen bu yaklaşımın Meclis-i Mebusan kararı olarak çıkması, bu prensiplerin milli irade haline dönüşmesini sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî belirlenirken, Wilson Prensipleri ve özellikle de 12. Maddesi dikkate alınmıştır. Misak-ı Millî Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra, milli özelliklere dayanan bir Türk devletinin kurulması ve tam manası ile müstakil bir yapıya kavuşması hususunda uyulması gereken ilkeler bütünüdür. Misak-ı Millî’de belirlenen hususlar sadece sınır meselesi ile ilgili olmayıp, iradelerini hür ve serbestçe kullanacak olan halkın milli, iktisadi, siyasi, içtimai, adli, mali ve kültürel gelişmesine engel olacak hiçbir kayıt altına girilmeyeceğini de belirtmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin Osmanlı bütününden ve birbirinden ayrılamayacağı, azınlıklara siyasi düzeni ve sosyal dengeyi bozacak imtiyazların verilemeyeceği, devlet ve milletimizin tam bağımsızlığı ve bütünlüğünün saklı kalması, milli iradenin hakimiyeti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> gibi maddeler, milli bir kongre olarak toplanan Sivas Kongresi’nde ülkenin bütünü ile ilişkilendirilmiş, manda da açıkça reddedilerek milli bir beyanname haline dönüştürülmüştü. İstanbul Hükümeti temsilcileri de bu prensipleri Amasya Görüşmesi’nde kabullenmiş ve protokol halinde imzalamıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Daha sonra İstanbul Hükümeti bu protokole bağlı kalmasa bile, sadece meclisin toplanması bile önemli bir aşamaydı. İşte 12 Ocak 1920’de toplanan bu meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi, Sivas Kongresi kararlarını aynen onaylamadı. Ancak Misak-ı Millî adıyla aldığı kararlar, kapsam itibariyle Sivas Kongresi kararlarıyla örtüşüyordu.</span></p>
<p><span>Bu çerçevede Misak-ı Millî ile; 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sırasında Osmanlı Devleti’nin elinde kalan her yerin Türk sınırları içinde kalması,</span></p>
<p><span>Mütarekenin çizdiği sınırların dışında kalan yerlerdeki Osmanlı-İslam çoğunluğunun geleceğini kendisinin belirlemesi,</span></p>
<p><span>İşgal edilen ve nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu yerlerin Milli sınırlara dahil edilmesi, Esaret altında kalan soydaşlarımıza azınlık haklarının sağlanması</span></p>
<p><span>Devletimizin siyasi, iktisadi, mali ve diğer alanlarda bağımsızlığının temin edilmesi amaçlanmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu hükümler çerçevesinde Misak-ı Millî değerlendirildiğinde kapsamı ile ilgili bazı kanaatler oluşması mümkündür. Bu metin ve hükümler dışında Misak-ı Millî üzerinde çalışan uzmanların görüş ve ifadelerine bir göz atalım.</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî yeni, milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri, birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları kapsayan toplumsal bir mukaveledir<strong><sup>[6]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî’nin hedefi Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldırmak değildi. Mısır’ı, Hicaz’ı Balkanları, Kafkasya’yı yeniden kurtarmak değildi. Misak-ı Millî her şeyden önce bir milli devlet, üniter devlet düşüncesinin ürünüdür. İmparatorlukların dağıldığı dönemin şartlarını taşımaktadır<strong><sup>[7]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Bu tespitlere katıldığımız zaten konuya girerken belirttiğimiz ifadelerden anlaşılmaktadır. Anadolu’da filizlenen Milli Mücadele’nin amacı, Osmanlı’yı yeniden canlandırmak değil, Türk milletinin de tam bağımsız olarak kendi ülkesinde yaşamasını sağlamaktı. Misak-ı Millî kararları da bütün dünyaya bunu ilan etmiştir. Ancak bunları söylerken Misak-ı Millî’nin bazı maddelerine yeniden değinip daha bazı şeylerin de bu metinde dile getirildiği veya sadece Anadolu coğrafyasında yaşayan Türkleri düşünme bencilliğinde olunmadığı görülmelidir. Misak-ı Millî’de coğrafi sınırları çok gerçekçi olarak (özellikle de bir arada yaşayabilecek bir nüfus coğrafyasının dikkate alınması şeklinde) çizilen sınırlar dışında kalan Türklerin ve Müslümanların (ki bunlar özellikle Balkanlarda Osmanlı bakiyesidir.) haklarının korunmasına yönelik bir madde de mevcuttur. (Azınlıkların hakları komşu ülkelerdeki Müslüman halkın sahip olduğu haklar kadar olacaktır.) Burada Türk ve Müslüman halkın haklarının korunması gayreti yanında Türkiye’de azınlık addedilen cemaatlere tanınacak hukuku da sınırlamaya yönelik bir çaba sezilmektedir. Yani Avrupa’nın bu konudaki sınırsız isteklerini gemlemeye yönelik olarak da düşünebiliriz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61333 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg" alt="" width="800" height="367" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli-768x352.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Misak-ı Millî’nin Türk Milli Mücadelesi’nin temel prensiplerini, amaçlarını belirlemesi ve hatta Türkiye’nin daha sonraki politikalarının rehberi olması görüşü genel bir kabul görmüş olmasına rağmen, Misak-ı Millî denildiğinde hemen akla gelen coğrafi sınırlar olmuş, Misak-ı Millî terimi adeta Türkiye coğrafyasını belirleyen bir ant olarak anlaşılmıştır. Bu çerçevede bu sınırlar da zaman zaman ve özellikle Lozan Andlaşması ile ilgili olarak TBMM’de çok tartışılmıştır. Bu konuda bir takım görüşler ve kanaatleri de buraya aktararak, sınırlarla ilgili bir tespit yapmak mümkündür. Tartışmalarda ileri sürülen görüşlerin değerlendirilmesinde dikkate alınmak üzere, Misak-ı Millî’nin sınırlarla ilgili maddelerini bir kez daha hatırlamakta yarar olduğu kanaatindeyiz.</span></p>
<p><span>“30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke imzalandığı sırada işgal altında olan Arap memleketlerinin durumu, ora halkının serbestçe vereceği oy ile belirlenir. Aynı tarih itibariyle işgal altında olmayan Türk ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı bölgeler birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz bir bütündür.</span></p>
<p><span>Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) gerekirse yeniden halk oylaması yapılır.</span></p>
<p><span>Batı Trakya’nın durumu, orada yaşayan halkın serbestçe beyan edecekleri oylarla belirlenmelidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Özellikle birinci maddeden yola çıkarak sınırların tespiti konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu farklılıklar aynı kişilerin değişik zamanlarda, farklı şartlardaki davranışları veya ifadeleri açısından da geçerlidir. Özellikle Lozan’a kadar sınırlar konusunda ileri sürülen tespitlerle Lozan Andlaşması sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın bile farklı kabulleri olmuştur. Bunun sebebi mevcut şartlar içinde siyaseten doğan bazı mecburiyetler olmuştur. Yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın Misak-ı Millî konusunda herhangi bir tereddüdü yoktur. Cumhuriyet döneminde şartlar uygun düştükçe Atatürk’ün Lozan’da ulaşılamayan Misak-ı Millî hedeflerinden bazılarını gerçekleştirdiği de ilerde ve müteaddid defalar gündeme gelecektir.</span></p>
<p><span>Şimdi bu konudaki tespitleri ve görüşleri alıp değerlendirelim. Mustafa Kemal Paşa’nın meclisteki ifadesiyle; “Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a iner, badehu şarka temdid edilerek Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudud ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun aksam-ı vatanımızı tahdid eder<strong><sup>[9]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüş ve ifadelerine yeniden döneceğiz. Burada çizilen sınır ile ilgili olarak 1924 yılı yılbaşı armağanı olarak dağıtılan bir harita bu sınırları ihtiva etmektedir. Harita Mustafa Öztürk tarafından tahlil edilmekte ve “Misak-ı Milli iddia edildiği gibi sadece Mondros Mütarekesi sırasında muhasım orduların bulunduğu bir hat değildir. Mesela Rumeli’de muhasım orduların bulunduğu bir hat yoktur. Öyleyse Misak-ı Milli salt, müşahhas bir sınır değildir” denildikten sonra, yukarda Mustafa Kemal Paşa’nın belirttiği sınır hattı haritadaki sınır hattı olarak verilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yine Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan öncesinde yabancı ve yerli basın mensuplarına verdiği demeçlerde de bu sınır esas alınmaktadır. İzmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk toraklarından ne kastettiği sorulduğunda; “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”. Yine 24 Ekim 1922’de United Press muhabirine “Musul hududu millimiz dahilindedir.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> cevabını vermişti.</span></p>
<p><span>Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde; “Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz. İstanbul bizimdir. Mamafih Marmara ve Boğazların ve İstanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”<strong><sup>[12]</sup></strong> ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “ Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”<strong><sup>[13]</sup></strong> diyor.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı’nın devam ettiği, özellikle Musul Meselesi’nin tartışıldığı sıralarda da Mustafa Kemal Paşa, 25 Aralık 1922’de La Jurnal Muhabiri Paul Herriot’a ve 30 Ocak 1923’te İzmir basınına verdiği beyanatlarında iddiasında ısrarlıdır. “Musul Vilayeti’nin hududu Millimize dahil olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm karşımızda bulunanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakarlıklara katlandık. Menfaatlerimize aykırı olmakla beraber sulh taraftarı hareket ettik. Artık Milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmağa çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna izin vermeyiz. Musul Vilayeti Türkiye Devleti’nin hududu Millisi dahilindedir. Buraları anavatandan koparıp, şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyeti Akvam ile bu meselenin ilgisi yoktur.”<strong><sup>[14]</sup></strong></span></p>
<p><span>Lozan öncesinde ve kısmen Konferans sırasında bu çerçevede ele alınan sınırlar ve Misak-ı Millî, Lozan’a gidecek heyet için belirlenen politik esasları da belirlemiştir. İsmet Paşa Heyeti Lozan’a giderken TBMM’de yapılan görüşmelerde de Lozan’da Misak-ı Millî üzerinde ısrar edilmesi vurgulanmış, Konferans sırasında da özellikle Musul konusunda, TBMM’nin gizli oturumlarında hep Misak-ı Millî tartışılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Lozan Konferansı’na hazırlanan Ankara Hükümeti’nin hazırlıklarında görüşülecek esasları maddeler halinde belirlediği metinde de Misak-ı Millî esas alınmıştı. Sınırların belirlenmesinde doğu, Suriye, Irak, Adalar ve Boğazlarla ilgili ifadelerde tümüyle Misak- ı Millî esas alınmış ve Süleymaniye, Musul, Kerkük’ün istenmesi, Suriye’de İbni Hani’den itibaren Harim, Müslümiye, Meskene, badehu Fırat Yolu, Derzor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti dahilde sayılmıştı. Adalardan sahilimize yakın olanların alınması, Trakya’da 1914 hududu, Batı Trakya için halk oylaması, Boğazlar ve Gelibolu’da yabancı güç kabulümüzün mümkün olmadığı tespit edilmişti.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar, Borçlar, Türkiye’de azınlık iddia edilen cemaatler ve Türkiye dışında kalan Türklerin durumu için de Misak-ı Millî hükümleri esas alınmıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Lozan’a giderken beklentiler bu doğrultuda iken, Konferans’ta karşılaşılan direnç ve imkansızlıklar sebebiyle bu çerçevede gerçekleştirilemeyen hususlar, TBMM’de birçok milletvekilinde hayal kırıklığı yaratıyor ve gizli toplantılarda sert tartışmalara sebep oluyordu. Hükümet ve Heyet bu tartışmalarda savunma pozisyonunda, önceleri çok kararlı görünülen birtakım konularda ya taviz verilmesi, ya da bir savaşı göze alma mecburiyetiyle eleştirileri cevaplıyor fakat muhalifleri ikna etmekte zorlanıyordu.</span></p>
<p><span>En çok tartışılan meselelerden biri de Musul Meselesi idi. Bu konuda pek çok milletvekilinin duyguları ve görüşlerini temsil eden İzmit milletvekili Sırrı Bey memnuniyetsizliğini belirtirken şöyle diyordu; “Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı baştan başa halk çoğunluğu Türk ve kısman de Kürt’tür. Bu noktadan Arap çoğunluğun yaşadığı yerler ifadesinin dışındadır. Musul çevresiyle Türkiye’nin dâhilindedir. Aksine davranış Misak-ı Millî’nin iptali manasına gelir.”<strong><sup>[17]</sup></strong> Bu ve buna benzer pek çok eleştiriye karşı Hükümet Başkanı Rauf Bey Musul’un terk edilmediğini ve İngiltere ile görüşmelerde mutlaka Musul’un alınacağını söyler. Rauf Bey; “Musul’u bir sene İngiltere ile ikili olarak halletmek üzere çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvam’a bırakmak şekli, Misak-ı Millî’mizin asıl ruhu ile örtüşüyor… Bunların hepsine ben ve arkadaşlarımız çok çalıştık ve muvaffak olamadık. Farz edin ki muvaffak olsaydık, bunların hepsi bir beyaz kağıt üzerinde kara mürekkeple yazılmış şeylerdir. Bunu teyit edecek yine Türk’ün kuvvetidir. Hiç birine inanmayın. Kuvvetimizi kaybettiğimiz anda anlaşmayı bir sigara kâğıdı gibi yırtarlar ve istedikleri gibi yaparlar<strong><sup>[18]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Rauf Bey, güçlü olursak anlaşmaları değiştirebiliriz mi demek istiyor, yoksa gerçekçi bir yaklaşım olmazsa anlaşmanın sağlanamayacağım mı kast ediyor bilemiyoruz. Ancak birinci şıkkın, yani biraz temkinli olmanın ve fırsat beklemenin yararlı olduğu, aşırı isteklerin eldekileri kaybetme riski taşıdığını anlatmaya çalıştığını düşünüyoruz. Musul, Boğazlar, Adalar, Batı Trakya, hatta Hatay sınır meseleleri ile ilgili olarak TBMM’de ateşli tartışmalar yapılırken, Hükümet dışında Mustafa Kemal Paşa da tartışmaya zaman zaman katılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa TBMM’de Lozan Konferansı sırasındaki tartışmalarda daha önce çok net ve keskin ifadelerle çizdiği sınırlar konusunda daha yuvarlak ve temkinli ifadeler kullanır. Tabi bu ifadeler daha önceden de bahsedildiği şekilde Misak-ı Millî’den bir vazgeçiş değil, daha olumlu şartları beklemek ve elde edilenleri kaybetme riskini almamak adına bir manevra olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Hatay, Montreux gibi gelişmeler bu konuda bizi teyit ediyor.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa bu tartışmalar sırasında söyledikleriyle de zaten bu mesajı veriyor. “Bizim Milli hududumuz bize mesut ve bağımsız yaşayabilecek bir hududu Milliyedir. Azami kabul ettirebileceğimiz sınır ne ise o bizim hududu Millimiz olacaktır. Misak-ı Millî’mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizde tespit edeceğimiz hat sınır hattımız olacaktır.”<strong><sup>[19]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu bakış açısından Mustafa Kemal Paşa Misak-ı Millî’nin bir Türk sınırı ihtiva etmediği üzerinde durarak, herhangi bir bölgede yaşayan Türklerin haklarının, çizilecek suni bir sınır vasıtasıyla ezilmemesini amaçlamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu tartışmalarda Boğazlar, Adalar ve Batı Trakya ile azınlıklar konusu da ele alınmıştır. Bu konularda da Lozan Andlaşması’nın Misak-ı Millî ile uyuşmadığı, taviz verildiği şeklinde eleştiriler olmuştur. Mesela Trabzon milletvekili Hasan Bey; “Misak-ı Millî’nin müsaade ettiği şekli de Boğazlarda şimdiye kadar tarihen mevcut olan usulün tebeddülüne biz de binetice muvafakat ettik. Boğazların şimdiye kadar mevcut olan şekli, daima kapalı bulunması, Türklere ait bulunması ve tahkim edilmesi ve herhangi memlekete ait olursa olsun sefaini harbiyenin geçmesine müsaade edilmemesi, ticaret gemileri için dahi değişik şartlar, sınırlamalar ile müsaade ettik. Zaten Misak-ı Milli’de ticari geçişlere izin verilmişti. Boğazlardan serbest geçiş hakkındaki esasları Misak-ı Millî ile uyuşmamaktadır.”<strong><sup>[21]</sup></strong> demektedir.</span></p>
<p><span>Bu tip eleştirilere karşı, yapılan andlaşmada elde edilen sonucun Misak-ı Millî’ye aykırı olmadığı, Zaten Misak-ı Millî’de serbest geçişin söz konusu olduğu, silahsızlandırma uygulamasının da çok fazla bir şey ifade etmediği, çünkü silahsız bölge dışında istediğimiz kadar güç bulunduracağımıza göre her an Boğazlara müdahale edebiliriz, şeklinde savunma yapılıyordu.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar konusundaki görüş de gayet açık ve netti. Kapitülasyonlar 1914 Eylül ayında kaldırılan tek taraflı davranışlar olarak benimsenmekteydi. Lozan Andlaşması’nda da mesele Türk tarafının görüşleri paralelinde çözümlenmişti. Mustafa Kemal Paşa 2 Kasım 1922’de Petit Parisien muhabirine verdiği demeçte bu konuda Türk tarafının isteklerini net olarak ortaya koymuştu. “Her şeyden evvel şurası bilinmelidir ki, Büyük Millet Meclisi Hükümeti kapitülasyonların devamını asla kabul etmeyecektir. Kapitülasyonlar bizim için mevcut değildir ve asla mevcut olmayacaktır. Türkiye’nin istiklali her sahada tamamen ve kamilen tasdik olunmak şartıyla kapılarımız bütün ecnebilere açıktır.”<strong><sup>[22]</sup></strong> Konferansın kesintiye uğradığı sıralarda, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında da Atatürk; “…Biz memleketimizi esirler ülkesi yapmayız… Hala muhataplarımız eski Osmanlı Devleti’nin tarihe malolduğunu ve bugün yeni bir Türkiye’nin kurulduğunu ve bunu kuran milletin çok azimli bulunduğunu, tam bağımsızlık ve egemenliğinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını anlamıyorlar… Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyada her medeni milletin tabiatıyla malik olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler; çünkü haklarımız tabiidir, meşrudur, makuldur ve bize lazımdır. Biz bu haklardan vazgeçemeyiz ve ne kadar haklı isek, bu hakkımızı savunmak ve korumak için memleketimizin, milletimizin kabiliyeti ve kudreti de o kadardır.” diyor ve Türkiye’nin her yönüyle tam bağımsızlığı ne kadar önemsediğini belirtiyor, biraz da, Lozan’da Türk isteklerini görmezden gelmeye çalışan İtilaf Devletlerini uyarıyordu.</span></p>
<p><span>Şimdi bütün bu tespitlerden sonra, Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Milli hedef olarak belirlenen Misak-ı Millî’nin, Lozan Andlaşması’ndaki çerçeve ile ne kadar örtüştüğü veya örtüşmediği sorusunun cevabını araştırırsak; İstiklal Savaşı sonrası Türkiyesi’ni tescil eden Lozan’da; Misak-ı Millî hedeflerine ulaşılamayan noktalar görürüz. Ancak yine de Lozan Andlaşması 1914-1918 savaşını kazanan Müttefikler ile, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit şartlarda düzenlemiştir. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan pek çok andlaşma kısa sürede yok olmuşken, Lozan bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Lozan’da Misak-ı Millî ile çizilen Milli sınırların tescil edilmiş olması, başka bir ifadeyle Türk Milli Mücadelesi’nin haklılığı bunu sağlamıştı. Tabi ki burada sadece coğrafi sınırlar açısından değil, her bakımdan bağımsız bir Türkiye için borçlar, azınlıklar, yurt dışında kalan Türkler, kapitülasyonlar gibi meseleler de Lozan’da çözüme kavuşturulmuş, bu konularda Türkiye sınır konusuna göre daha tatminkâr şartlar sağlamıştı.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı sırasında, Türk delegasyonu başkanı İsmet İnönü kapitülasyonlardan faydalanan tarafların, ama özellikle İngiltere ve Fransa’nın çeşitli diplomatik oyunlarına karşı, “ kapitülasyonlar kaldırılmıştır” ifadesinin andlaşma metninde yer alması konusundaki ısrarını ve karşı tarafın bunu böylece kabul etmek zorunda kaldığını biliyoruz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Burada söz konusu olan tabiidir ki sadece ticari ve mali kapitülasyonlar değil, adli, siyasi ve kültürel alanlardaki imtiyazlardı da. Konferansın tıkanmasında en önemli konulardan olan adli rejim, ekonomik kapitülasyonlar ve savaş tazminatı görüşmelerinde de İsmet İnönü aynı kararlı tavrı ortaya koyuyor ve; “Vatanım için iktisadi kölelik kabul etmeyi reddederim. Müttefiklerin ileri sürdüğü talepler, memleketimin ekonomik kalkınmasıyla ilgili tüm imkânları kaldırarak bütün ümitlerimizi yok edecek” diyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bütün kapitülasyonlar kaldırılıyor, Türkiye bunların tasfiyesi için beş yıllık bir geçiş sürecinde ithalat gümrüklerini değiştirmemeyi kabul ediyordu. Türkiye Hükümeti’nin yabancılara Türk mahkemeleri önünde iyi bir adaletin sağlanması konusunda Savaşa girmemiş ülkelerin hukukçularından olmak üzere, Lahey Uluslar arası Sürekli Adalet Divanı’nca düzenlenecek çizelge içinden seçeceği hukuk danışmanlarını, beş yıldan az olmamak kaydıyla, gerekli göreceği bir süre için, Türkiye memuru olarak ve gecikmeksizin hizmetine alacaktır ve Bu hukuk danışmanları Adalet Bakanı’na bağlı olacaklardır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Sonuç olarak bu gibi başka bazı kayıtlarla da olsa, karşı tarafın deyimi ile, Türkiye’den uygar ülkelerde yürürlükte olmayan bir yöntem uygulamasını istemenin haksızlığı kabul ediliyordu.</span></p>
<p><span>Belki kapitülasyonlarla birlikte ele alınabilecek olan imtiyazlar ve kabotaj problemleri de her iki tarafı madur etmeyecek ölçülerde çözülmeye çalışılmış, Osmanlı döneminde yapılmış olan imtiyaz anlaşmaları taraflar arasında yeniden görüşülüp mevcut duruma göre şartların düzenlenmesi, anlaşma mümkün olmazsa ve gerekli şartlar oluşmuşsa Türkiye’nin tazminat ödemesi kararlaştırılmıştır. Kabotaj hakkı ve liman hizmetleri, andlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren sadece Türk bandırasına ait kılınmış, 31 Aralık 1923 tarihine kadar yabancıların kabotaj yapmalarına da izin verilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Borçları meselesi de Lozan’da şöylece karara bağlanmıştı: Balkan savaşı ile Osmanlı’dan ayrılan devletler, Adalar, Lozan Andlaşması ile Osmanlı’dan kopan toprakların verildiği devletler, yine Lozan gereği Osmanlı’dan ayrılan topraklarda kurulan devletler, Osmanlı borçlarının faizi ile birlikte ödenmesine katılacaklardır. Bu devletler paylarına düşen taksitleri Türkiye’ye ödeyecek, Türkiye bunları alacaklılara toplu olarak yine yıllık taksitlerle Fransız Frangı üzerinden ödeyecektir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yeni Türkiye’nin tam bağımsızlığı ile yakından ilgili diğer bir konu da Azınlıklardı ve Lozan’da bu konuda tabii olarak gündeme geldi. Andlaşmanın ilgili hükmüne göre: Türkiye hükümeti doğum, milliyet, soy, dil, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün hayat ve hürriyetlerini en geniş biçimde korumayı üstlenir. Türkiye’nin tüm halkı kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşan her din, mezhep ya da inanışın genel ve özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahiptir. Müslüman olmayan Türk vatandaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yaralanacak, Türkiye’nin tüm halkı yasa önünde eşit olacaktır. Türk Hükümeti Müslüman olmayan vatandaşlarının çoğunlukla yerleştikleri şehir ve kasabalarda bunlara yönelik imkânlar sağlayacak, ana dilleri ile eğitim verecek okullarda Türkiye resmi dili de öğretilecektir… İş bu kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafında da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Buraya kadar Lozan Andlaşması’nın iktisadi, siyasi, mali ve adli yönleri ile ilgili hükümleri üzerinde bir değerlendirme yapılırsa; Misak-ı Millî ölçeğinde, daha önce de değinildiği gibi hedefleri tutturmada başarılı bir sonuç ortaya çıkıyor. Türkiye’nin sınırları konusunu, Lozan’da belirlenen sınırları aktarmak yerine, bu defa tersten alarak, Misak-ı Millî içinde sayılan fakat Lozan’da elde edilemeyen, başka bir deyişle Türk tezlerine tezat şekilde sonuçlanan konulara bakacağız.</span></p>
<p><span>Lozan Andlaşması tabiidir ki; problemleri tümüyle ortadan kaldırmamış, Misak-ı Millî hedeflerinin gerisinde kalan noktalar da olmuştu. Bunların bir kısmı daha sonraki yıllarda düzeltilmiş fakat hala ulaşılamayan noktalar mevcuttur. Burada bu konuda bir tespit yapmak gerekirse, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı ile sınırlı bir hedef olarak da görülmemelidir. Daha sonraları, 1936’daki Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarda, 1938-1939’da Hatay, hatta 1974’te Kıbrıs olayları ile Milli hedeflere ulaşılmış ve adı geçen devamlılık görülmüştür.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî içinde gösterilen, ancak Lozan’da dışarıda kalan bölgeler veya Misak-ı Millî çerçevesinde ulaşılamayan hedefler olarak baktığımızda; Musul-Kerkük, Batum, Batı Trakya, Boğazlar ve Hatay meseleleri göze çarpmaktadır. Türkiye-Sovyet Rusya sınırı 16 Mart 1921 tarihli Moskova Andlaşması ile kesinleşmiş ve Lozan’da gündeme gelmemiştir. Bu durumda Batum Misak-ı Millî sınırlarına dahilken elde edilemeyen bir bölgedir ve bunun pazarlığı Moskova görüşmelerinde yapılmıştır. Ali Fuat Cebesoy’a göre, Batum fazladan istenmiş, sonra geri adım atılarak Rusya ile pazarlıkta önemli bir taviz olarak terk edilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yani pazarlığın sonuna kadar Batum’dan hiç vazgeçilmeyecekmiş gibi bir tavırla Rusya’nın daha başka tavizler istemesi veya koparmasının önüne geçilmiştir. Batum’un stratejik ve ekonomik değeri düşünüldüğünde bize bırakılmayacağı veya bizim burayı almaya gücümüzün yetmeyeceği gibi bir yaklaşımla hiç olmazsa başka taviz isteklerinin önüne geçilmesi düşünülmüş olmalıdır. Ayrıca gerek Sovyet Rusya ile yapılan Moskova Andlaşması’nda gerekse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile yapılan Kars Adlaşması’nda; Batum livası halkından her topluluğun kültürel dinsel haklarını sağlayacak, halkın isteklerine uygun tarım toprakları rejimi kurma imkanına sahip olacak şekilde idari özerklik sağlanması ve Batum Limanı üzerinden Türkiye’nin ithalat ve ihracat mallarına gümrük uygulanmaması ve serbest geçiş şartları kabul edilmişti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Dönemin hassas dengelerini düşündüğümüzde Rusya ile yapılacak iş birliğinin Milli Mücadele’nin genel seyri için hayati önem taşıdığı da unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’ye göre Hatay’ın güney sınırından düz bir şekilde İran’a çizilecek çizginin güney sınırımızı oluşturması düşünülmüşken, 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Andlaşması bu hedefin gerisinde kalarak, Hatay hariç Türkiye-Suriye sınırını belirlemiştir. Muhtariyete yakın bir statüyle Suriye içinde Fransa’ya bağlı bir bölge olarak bırakılan Hatay, bilindiği gibi 1936’da Fransa Suriye’den çekilirken yeniden gündeme gelmiş ve 1939’da bugünkü statüsü kurulmuştur.</span></p>
<p><span>Güneyde, Türkiye-Irak sınırı da Lozan’da çözülemeyen ve daha sonraki Türk- İngiliz ikili görüşmelerine bırakılan bir meseleydi. Bu sınırın belirlenmesindeki pürüz, Misak-ı Millî sınırları içinde bulunan Musul-Kerkük bölgesidir. Konferans sonrası yapılan ikili görüşmelerde bir yıl içinde çözümlenemeyen bu konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş, Cemiyet de İngiltere lehine bir kararla, 16 Aralık 1925’te bölgeyi Irak’a vermiştir ki Irak da İngiliz mandasındadır. İngiltere bu sonucu ancak bu şekilde alabileceği düşüncesiyle konuyu Lozan’ın gündeminden çıkarmış ve sonuç istediği gibi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ve onların uydularından oluşan Milletler Cemiyeti’nden İngiltere aleyhine bir karar çıkması da zaten uzak bir ihtimaldi. Türkiye bu oldu bittiyi kabul etmek istemediyse de, özellikle kendi içindeki birtakım istikrarsızlıklar nedeniyle meselenin üstüne gidememiştir. Bu dönemde Doğu’da çıkan Şeyh Sait İsyanı da bu bakımdan manidardır. Bu meselenin çözümünü savaşa girmemek için ertelemek ondan vazgeçmek anlamına da gelmemelidir. Daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana tehir etmek olarak da düşünülebilir.</span></p>
<p><span>Trakya’da ise, Bulgar sınırı 1913’te Balkan Savaşı sonrası yapılan İstanbul Andlaşması ile belirlenen şekilde tescil edilmiştir. Yunan sınırı da Balkan Savaşı sonrası belirlenen biçimdedir. Meriç Nehri sınır kabul edilmiş ve artı olarak Karaağaç Bölgesi Türkiye’ye verilmiştir. Bu durumda Batı Trakya da Misak-ı Millî sınırları dışında kalmıştır. Ancak Batı Trakya Balkan savaşı sonrası Türk idaresinden çıkmıştı. Batılı ülkelerin baskıları sonucu Osmanlı idarecileri kendiliklerinden, “Meriç Nehri’nden daha doğuya çekilmeyiz” şeklindeki ifadeleriyle bu sınıra razı oldukları izlenimini vermişlerdi. Lozan’da, bölgede yaşayan Türklerin azınlık statüsü tescil edilmişti. Ayrıca Adalardan Çanakkale Boğazı’nın güvenliğiyle doğrudan ilgili olan Bozcaada, Gökçeada ve Tavşan Adası Türkiye’ye verilmiş, Ege adalarının diğerlerinin Balkan Savaşı sonrası durumu teyit edilmişti.</span></p>
<p><span>Boğazlar bölgesindeki kesin hâkimiyetimiz ise, 1936 yılında Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile gerçekleşmiştir. Lozan Andlaşması imzalandığı sırada İstanbul ve Boğazlar Müttefiklerin kontrolü altındaydı ve Türkiye’ye baskı yapmak için kullanılmaya çalışılıyordu. Bu konuda Lozan’a ek bir andlaşma (14 sayılı andlaşma) yapılmış ve Boğazların statüsü belirlenmiştir. Buna göre; tartışılan üç tezden (1-İngiltere başkanlığında İtilaf Devletleri Boğazların statüsünün Sevr’deki gibi olmasını isterken, Türkiye’nin güvenliği için bazı garantileri kabul ediyorlardı. 2-Rusya ise Türkiye’nin Boğazlardaki kesin hakimiyetini ve Karadeniz’e tüm savaş gemilerinin girmemesinin sağlanmasını istiyordu. 3- Türkiye Boğazlardan sınırlı bir geçiş serbestisi ile birlikte buraların Türkiye’nin savunması dahiline alınmasını istiyordu.) yola çıkılarak bir orta yol bulunmuş ve andlaşma imzalanmıştır. Andlaşmaya göre, ticaret gemileri barışta ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaşlarda tam serbesti ile geçebileceklerdi. Türkiye savaşta taraf ise, tarafsız gemiler düşmana yardım amacı dışında geçebilecekti. Savaş gemileri ise, barış zamanında bazı sınırlandırmalarla geçebileceklerdir. Buradaki ölçü Karadeniz’deki deniz gücünün Rusya aleyhine bozulmamasıdır. Boğazlar ve İstanbul bölgesinde Türk hakimiyetini veya Misak-ı Millî hedeflerini zedeleyen asıl unsur bu bölgede oluşturulan Uluslararası Komisyon ve O’nun yetkileridir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu çerçevede Boğazların serbestliğini sağlamak için, Boğazların her iki yanında, en çok 20 km.ye kadar genişleyebilecek olan toprak şeridi ile, Ege ve Marmara Denizi’ndeki bazı adalar askersizleştiriliyordu. Türkiye’nin güvenliği ve Boğazların serbestisi tehlikeye girerse Milletler Cemiyeti bu tehlikeyi önlemeyi taahhüt ediyordu. Ayrıca, Boğazlardan uçuş da bu şartlara bağlıydı ve Boğazların daraldığı noktalarda 5 kilometrelik bir şerit üzerinden uçuş iznine sahip olunuyordu. Silahsızlandırılan bu bölgelerde ve Adalarda hiçbir istihkam, topçu tesisi ve deniz üssü bulunmayacaktı. Buralarda güvenliğin sağlanması için ancak, silahları top olmaksızın, tüfek, tabanca, kılıç ve her yüz asker için dört hafif makineli tüfek ile sınırlı kalacak ve polis ve jandarma kuvvetinden başka silahlı kuvvet bulunmayacaktı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu rejimi yürütecek olan Boğazlar Komisyonu’ydu ve başkanı Türk olacaktı.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Boğazlar konusunda yukarıda bahsedilen görüşler arasında bir orta yol bulunmuştur. Bu durum yine daha önce belirtildiği gibi Türkiye’nin bölgedeki hakimiyeti açısından tam bir hakimiyeti kapsamamaktadır. Ancak, 11 Nisan 1936’da Türkiye’nin “Lozan’ın imzalandığı dönemdeki şartların değiştiği, Lozan’ın da güncelleştirilmesi gerektiği ve Türkiye’nin güvenliği açısından bazı endişelerini giderecek bir şekle sokulması gerektiği” ifadesiyle Lozan’da imzası bulunan önde gelen dokuz devlet temsilcisine başvurması sonucu 22 Haziran-22 Temmuz 1936 tarihleri arasında konferans toplanmış ve 9 Kasım 19936 tarihinde Montreux Andlaşması yürürlüğe girmiştir. Bu Andlaşma ile Boğazlar ve İstanbul’da bugünkü statü sağlanmış ve Türkiye’nin bölgedeki hâkimiyeti kesinleşmiştir.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’nin siyasi ve ekonomik açılardan da tam bağımsız bir Türk devletini hedeflediğini biliyoruz. Kapitülasyonlar, Borçlar, ve azınlıklar gibi konuların da coğrafi sınırlar kadar önemli olduğu kesindir. Kapitülasyonların kaldırılması, borçlar konusunda Türk tezinin kabulü ve azınlıklar tabir edilen unsurların mübadele yoluyla halli, Türkiye’nin üniter bir yapı olarak kabulü ile Lozan’da Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmıştır. Türk delegasyonu Lozan’da bu konularda da çok yönlü bir politika izlemişti. Kapitülasyonlar konusunda karşısına aldığı Amerika’nın imtiyazlar konusunda taviz vererek desteğini sağlamış, Osmanlı borçlarını kısmen kabul ederek Fransa’nın gönlünü hoş tutmuş, Musul Meselesi’nin ilk aşamasında İngiltere’nin prestijini korumasına imkan vermiştir. Buna karşılık Batı, Milli nitelikli yeni Türk devletinin bağımsızlığını, Misak-ı Millî sınırlarını (Musul hariç) ve kapitülasyonların kaldırılmasını onaylamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Azınlıklar ve Patrikhane konusunda hedef topyekün mübadele ve Patrikhanenin İstanbul’dan Türkiye dışına çıkarılması iken, İstanbul’daki Rumlar ve Patrikhane burada kalmıştır. Patrikhanenin son zamanlardaki bir takım faaliyetleri de bu konuda bazı rahatsızlıklar vermektedir. Lozan Andlaşması’nı bu açıdan ele aldığımızda da Sevr’e göre Batı; “en fazla kar” ilkesinden “en az zarar” noktasına gelmiştir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; Lozan Andlaşması Misak-ı Millî açısından eksik olmakla beraber, o günün şartları içinde mümkün olanın en iyisi olarak değerlendirilebilir. Yine Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’na endekslenmiş bir hedef de değildir. Zaman ve şartlara göre bu Milli amaca ulaşılması konusunda, İstiklal Savaşı sırasında azami mücadele yapılmış, Milli Mücadele ile cephede elde edilebilen başarı ile yetinilsin şeklinde bir anlayış olmamıştır. Ya da ulaşılamayan hedeflerde silaha müracaat edilmemiş, beklenmiş, hedefin bazı kısımlarına daha sonraki yıllarda ve özellikle Atatürk döneminde müsait şartlar oldukça bu fırsatlar değerlendirilmeye çalışılmış sulh yolu ile hedeflere ulaşılmıştır. Hatay Meselesi, Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve hatta Kıbrıs olayı bu anlayışın somut örnekleridir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></a></strong></span></p>
<p><span>Prof. Dr. F.Ü. Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, rdoganay@firat.edu.tr.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br><span> Fırat Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Cilt: 11 Sayı: 2, ELAZIĞ-2001</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR </strong></span></div>
<div><span>♦ Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ İlker Alp, “Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, ve V</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, ve C.V Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997</span></div>
<div><span>♦ Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992</span></div>
<div><span>♦ Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000</span></div>
<div><span>♦ Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991</span></div>
<div><span>♦ İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989</span></div>
<div><span>♦ Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974</span></div>
<div><span>♦ Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II,ve.III,</span></div>
<div><span>♦ TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, , C.II, C.III, C.IV</span></div>
<div><span>♦ Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>[1] Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981, s.178</span></div>
<div><span>[2] Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997, s.3</span></div>
<div><span>[3] Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II, s. 55-56</span></div>
<div><span>[4] İlker Alp,”Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, S.176</span></div>
<div><span>[5] İ. Alp, “Misak-ı Milli”, s. 201</span></div>
<div><span>[6] Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985, s.179</span></div>
<div><span>[7] Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış  Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.39</span></div>
<div><span>[8] S. Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C.III, s.18-19</span></div>
<div><span>[9] K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, V. 220, S.1186</span></div>
<div><span>[10] Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000,s.17-32</span></div>
<div><span>[11] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, Ankara, 1981, s.46</span></div>
<div><span>[12] Söylev ve Demeçler, C.V, s.83</span></div>
<div><span>[13] Söylev ve Demeçler, C.V, s.79</span></div>
<div><span>[14] Söylev ve Demeçler I-III, C.III, s.56,59</span></div>
<div><span>[15] Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.21</span></div>
<div><span>[16] Metin için bkz. Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90, s.497-498</span></div>
<div><span>[17] TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, C.IV, s.111</span></div>
<div><span>[18] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV, s.84,87</span></div>
<div><span>[19] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.II, s.354-355</span></div>
<div><span>[20] Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.53-54</span></div>
<div><span>[21] TBMM Gizli Celse zabıtları, C.III, s.1171-1172</span></div>
<div><span>[22] Söylev ve Demeçler, C.V, s.49</span></div>
<div><span>[23] Bkz. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998, s. 40-44</span></div>
<div><span>[24] Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991, s. 330</span></div>
<div><span>[25] İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989, s. 194</span></div>
<div><span>[26] İ. Soysal, a.g.e., s. 196</span></div>
<div><span>[27] İ. Soysal, a.g.e., s. 98</span></div>
<div><span>[28] İ. Soysal, a.g.e., s. 95-98</span></div>
<div><span>[29] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982, s.191</span></div>
<div><span>[30] İ. Soysal, a.g.e., s. 33,43</span></div>
<div><span>[31] Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992, s.262</span></div>
<div><span>[32] İsmail Soysal, a.g.e., s.140-145</span></div>
<div><span>[33] Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974, s.19-20</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!! &amp; Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci-2618</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci-2618</guid>
<description><![CDATA[ ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresind ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/09/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ÇEPNİLERİN, ULUSLARARASI, BARIŞ, KARDEŞLİK, FESTİVALİNE, KATILDIM…, Araştırmacı, Yazar, İsmail, UÇAKCI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresinde yurt tutmuş uzantıları Arapça konuşup kendilerini Arap ve Türk kabul ettikleri, söz konusu aşiretin ise Adana yöresinde Türkmen, Balıkesir yöresinde Yörük adıyla tanımlanan Kara İsaoğlu Aşireti uzantıları olduğunu belirttim.
Şarlıurfa/Haliliye, Kabahaydar köyünde Kurmançi bölge ağzı kullanan ve kendilerini Kürd adıyla tanımlayan, Tunceli/ Kırkmeşe, Vişneli, Ağveran, Arpaderen köylerinde Zaza bölge ağzı kullanıp, Bektaş-î (Alevî) inanç kültüründe bulunan aşiret üyelerinin, Gümüşhane/Şiran İlçesi İnözü köyünde yurt tutmuş uzantılarının Türkmen Alevîsi inanç kültüründe bulundukları alan bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Çankırı Merkez Ali Bey (Ali Baba) mahallesinde yurt tutmuş Elekçi (Kasnakçı) adıyla anılan ve Hacı Bektaş-î Veli evlatlarından Ali Baba ile Koçi Baba silsilesinden olduğu bilinen oymakların, atalarıyla katıldıkları Osmanlı, Rumeli seferlerinde öğrendikleri Rumeli ağızlarına izafeten Romen adıyla adlandırılmaları konusu hakkında tarihten ve alandan bilgiler aktardım.
Çepnilerin, Balıkesir, Sivas, Tokat, Çorum, Kırıkkale, Nevşehir, Gümüşhane, Tunceli yöresi uzantıları ekseriyetle kendilerini Alevî adıyla tanımlarken, Giresun, Ordu, Samsun, Trabzon, Ankara, Kastamonu yöresi uzantıları kendilerini Sünni adıyla tanımladıkları, Gaziantep/Araban yöresi uzantılarının ise bir kısmının Kurmançi bölge ağzı kullandıklarını ve Kürd Alevî inanç kültüründe bulundukları tarihi ve alan bilgisi hakkında bilgiler paylaştım.
Çepnilerin, 1239 yılında cereyan eden ve tarihte Baba-î İsyanları olarak bilinen isyana katıldıkları, bu isyanı Selçuklu güçlerinin Kırşehir/Malya Ovasında bastırılmasıyla, bir kısmı Karadeniz bölgesine, bir kısmı İç Eğe bölgesine, bir kısmı da Dersim dağlarına çekildikleri bilgilerini aktardım. 1299’da kurulan Osmanoğulları Beyliği ile ittifak oluşturarak Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Karaca Ahmet, Köse Süleyman gibi kanaat önderleri, Mihaloğulları (Mikail), Kara Murad, Malkoçoğlu gibi güçlü aşiretleri ve Yeniçeri adıyla anılan askeri kurumlarıyla Batı Anadolu Beylikleri’nden Kara İsaoğulları (Karesi), Aydınoğulları, Menteşoğulları, Hamitoğulları, Sarıhanoğulları, Germiyanoğulları, Çandaroğulları Beylikleri (Devlet) nin siyasi hakimiyetlerine bir bir son verdikleri Beylikler devri hakimiyet savaşlarını irdeledim.
Osmanoğulları Beyliği, Batı Anadolu Beyliklerinin siyasi hakimiyetine son verdikten sonra, Eretna, Kadı Burhanettin, Karamanoğlu gibi Orta Anadolu beylikleri, diğer bir anlatımla Çepni, Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i’lerin yoğun olarak yaşadığı yurtlarına gelince bu ittifaktan ayrıldıkları ve Osmanoğullarına karşı muhalif duruma geçtikleri tarihi bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ise Eretna, Kadı Burhanettin Beyliği’ne karşı savaşacak, Bektaş-îlerden boşalan savaşçı boşluğunu Dersim, Erzincan, Amasya yöresinden getirdiği 10 binlerce çadır Şadili (Koçgiri) Aşiret teşekkülü ile, Karamanoğulları Beyliği’ne karşı Doğu Anadolu illerinden getirdiği 10 binlerce çadır Atçekenler Aşiret teşekkülü ile, Safevi, Dulkadiroğlu, Ramazanoğlu, Memluklu Beyliklerine karşı da savaşacak savaşçıları da Beyazitoğlu Hanlığı’ndan, diğer bir anlatımla Ağrı, Van yöresinden derlediği İdris-i Bitlis-i Komutasındaki Beyazitoğulları güçleri ile doldurduğu ve söz konusu beyliklerin siyasi hakimiyetine bir bir son verip, Anadolu’da Türk-İslam birliğini sağlandığı bilgilerini paylaştım.
Çepnilere bağlı İl Aldı, Koçi, Ali Beyli gibi bazı oymaklarının Osmanlı, Safevi Savaşında, Safeviler yanında yer aldığı, bu bağlamda Van Beylerbeyi’nin Çepni Boy mensubu olduğu ve Doğu Anadolu’da bulunan kalelerinin savunmasının Çepniler tarafından yapıldığı, Osmanoğulları’nın bölgeye hakim olmasıyla da bunların binlerce çadırı İran/Herat bölgesine geçtiği bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ile Bektaş-îlerin ittifakı sona ermesiyle 1527 yılında Kalender Çelebi, 1580’li yıllarda Köroğlu, Kara Yazıcı ve Deli Hasan adlı Çepni Beyleri öncülüğünde çıkartılan isyanların Anadolu’nun önemli bir bölümünü etkisine aldığını, bu nedenlerle “Çepni, Danişmentli, Kandemir Çepnisi, Çağırganlı, Köroğlu, Azmanlı, Yakuplu” gibi adlarla anılan aşiretlere bağlı obaların Rumeli’ne, Kıbrıs Adası’na ve Rakka’ya (Suriye) sürgüne tabi tutuldukları konusunda arşiv bilgileri aktardım.
Danişmentli Devleti’yle Anadolu’da ilk devletini kurmuş, ilk parayı basıp, ilk medreseyi yapmış, Saltuklu Devleti Beyi Sarı Saltuk ile Rumeli’ne Türk-İslam kültürünü taşımış, kurdukları Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i Tarikatları bünyesinde, açtıkları onlarca Türk-İslam Ocağı’nda millet esasıyla öğretilerini sunduklarını belirttim. Bu öğretileri temel prensip (Ana yasa) olarak kabul ettiklerini ve bu bağlamda “El’ine, Bel’ine, Dil’ine Sahip Ol, İri Olalım, Diri Olalım, Bir Olalım, Aşına, İşine, Eşine Sahip Ol, Atına, Kadınına, Silahına Sahip Ol” gibi prensiplerini milletine öğreti ve vasiyet olarak sundukları bilgilerini aktardım ve bunları “Êl’ine, Bêl’ine, Dil’ine Sahip ol” Prensibiyle  örnekledim.
                 Bu prensibin Bektaş-î yurtlarında: 
- Êl’ine sahip ol: ‘Êl’ sözcüğü gurbet el, yâd el, bizim el sözcüklerinde olduğu gibi “Vatan-yurt” anlamına geldiğini ve Êl’ine sahip olar sözcüğünün vatanına, yurduna sahip ol anlamına geldiği bilinir.
- Bél’ine sahip ol: Bél kelimesinin, bir yerleşim yerlerini birbirinden ayıran uzantılı tepelere, sınır-kıyı anlamında kullanıldığı ve bu deyimin “Sınırlarına, kıyılarına sahip ol” anlamına geldiği bilinir.
Örneklemek gerekirse;
Bektaş-î yurtlarında uzun zaman bir biriyle görüşememiş iki ahbabın karşılaştığı bir ortamda/yerde bir birine “Êl parası vermiyorsun, Bél parası vermiyorsun niye gidip, gelmiyorsun”? Diyerek latife ve sitem amaçlı deyim kullandığı görülür. Bu deyimden de anlaşılacağı gibi bél kelimesi sınır, gümrük, toprak olarak kullanıldığı anlaşılır.
Yine, Bektaş-î yurtları kırsalında yaşayan yaşlılar, birbirine köy, kasaba ve yerleşim yeri tarif ederlerken; Bél’in ardında, bél ağrı “doğru” git hemen orda denilerek bél kelimesini sınır-kıyı anlamında kullandıkları görülür.
 ‘Dil’ne sahip ol; denilerek te, Milletleri millet yapan, onu dünya milletleri yanında güçlü kılan ve yerini belirleyen “Lisanına/diline sahip ol” denildiği, çünkü dilsiz bir milletin olmayacağını konu edilir.
Dolayısıyla bu prensip ile ‘Êl’ine (vatan-yurt), Bél’ine (sınır,kıyı, toprak), Dil’ine (Lisan)” sahip olmanın öneminin vurgulandığını belirttim. 
Ortak noktayı, Türklük, Oğuz, Çepni olarak belirleyen “Yörük, Türkmen, Kurmançi, Zaza, Alevî, Sünni, Kürt Alevîsi, Sünni Kürt, Arap Alevisi, Boşnak, Pomak, Hıristiyan Türk, adı almış Çepnilerin bölücü tabuları yıktıklarını, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Çepni Boyu Derneği tarafından düzenlenmiş festivale katılan onlarca dernek, yüzlerce boy mensubu ve Bergama/Cumhuriyet Meydanını dolduran binlerce İzmirlinin birbiriyle sarmaş dolaş olduklarını söyledim.

Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI
Kaynak ve ayrıntılı biilgi: Bilge Oğuz Yayınları arasında yayın hayatına geçirdiğimiz Oğuz Boyları, Aşiret, Oymak, Cemaatler kitabımızın Şecere Baskısı ve Üçoklar adlı kitabımızda verilmiş.
Ayrıca, Festival kapsamında 18 Eylül/2022 günü Bergama Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan panelde bildiri olarak sunulmuştur.


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılderililerle Akrabalığımız &amp; Yazar: Mustafa İmir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir-2619</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir-2619</guid>
<description><![CDATA[ Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örf ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/10/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılderililerle, Akrabalığımız, Yazar:, Mustafa, İmir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örfi ve kültürel değerler daha belirleyici olmuştur.

https://millidusunce.com/kizilderililer-akrabaligimiz/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Roza KURBAN: BİR YABANCININ GÖZÜ İLE İDİL&amp;URAL TÜRKLERİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ ​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Roza, KURBAN:, BİR, YABANCININ, GÖZÜ, İLE, İDİL-URAL, TÜRKLERİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş. Sistemin toplumu ne hale getirdiğini bu örnek iyi anlatıyor.” (Demir, Civan 2021: 98). Görüldüğü üzere korku imparatorluğunun yarattığı atmosfer bugün de kendini göstermektedir. Turan Yolcuları, Sultan Galiyev’in babasının evinin yerinde “Müze Ev” yapılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Zeki Velidi Togan ve Mirseyid Sultan Galiyev Başkurt yurdunda doğan iki büyük isimdir. Togan’ın köyünde Müze Evi varken, Sultan Galiyev hatırasını yaşatmak için böyle bir Müze Evin yapılmamasının çeşitli sebepleri vardır. İlki Sultan Galiyev’in ailesinden kimsenin hayatta kalmamasıdır. İkinci nedeni ise Şubat ve Ekim Devrimleri sonucunda yaşanan oluşumlar sırasında Z. V. Togan ile Sultan Galiyev’in zıt fikirlerde olmasıdır. Mirseyit Sultan Galiyev, komünizm ile Türkçülük, Başkurt ile Tatar Türkleri arasında kalmış bir büyüğümüzdür. Türkçülük fikrinin savunucusu olan Sultan Galiyev Tataristan’da da fazla dillendirilmemektedir. Sultan Galiyev arada kaynamış, ancak onun Türk Birliği, Turan fikirleri bugün de güncelliğini korumaktadır. M. Sultan Galiyev’in verdiği mücadeleden eserde şöyle söz edilmiştir: “Böyle bir fikir adamının çok zor şartlardan ortaya çıkışı ve yükselişi şuna benzetmek mümkündür; sarp bir doğada, kayalıklar arasında bulduğu bir avuç topraktan beslenerek varlığını sürdürebilmek için filizlenip güneşe doğru yükselen bir fidanın yaşama ve hayata tutunup ürün vermek için verdiği mücadeleye…” (Demir, Civan 2021: 137). Tüm varlığı ile milletine hizmet eden Sultan Galiyev millete sevgisinin bedelini hayatı ile ödemiştir. Eserde onun millet uğruna verdiği mücadele şöyle özetlenmiştir: “İdil-Ural coğrafyasının yetiştirdiği sol düşünceli bir Türk’tür. Antiemperyalist düşünceleri sömürülen mazlum milletlerin geleceğine yönelik istiklâl ve hürriyet mücadelelerinin çıkış yolu olmuş Gazi Mustafa Kemal’den sonra ikinci adamdır.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Turan Yolcuları, Başkurt Türklerinin efsanevi lideri Ahmet Zeki Velidi’nin İşembay iline bağlı Küzen köyünde olan Müze Evini de ziyaret etmiştir. Togan, Başkurt Türklerince bugün de unutulmayan ve saygı duyulan bir devlet adamı ve bir bilim insanıdır. 1994 yılında kurulan bu müzede, Togan’ın balmumu heykeli, eşyaları, kitapları, kullandığı giysileri, madalyaları, onurlukları, çantası, ehliyeti, cüzdanı, soy ağacı şeması, profesörlük cüppesi, çalışma masası olmak üzere toplam 1600 eşya sergilenmektedir. Togan’ın adının vatanında yaşatılması aynı zamanda Başkurt Türklerinin tarihinin canlı tutulması anlamına gelmektedir. Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan Ural’da doğup İdil’de gelişen ve şekillenen, ortak hedefe farklı yollardan gitmeyi tercih eden Türkçülerdir. Eserde bu iki büyük şahıs kıyaslanmış ve şu sonuca varılmıştır: “Galiyev ve Togan ekipleri tek hedefe yönelmiş olsalardı her şey Sovyet ırkçılığı isteği doğrultusunda gelişmezdi. Çünkü iç savaş halindeki Rusya coğrafyasında varlıkları azımsanamayacak kadar büyük bir güç olan Başkurtlar, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Özbekler, Kazaklar tek yumruk halinde bütünleşebilselerdi Sovyet ırkçıları o kadar serbestlik içinde Türkleri ezebilir miydi? Soykırım niteliğinde sürgünler yaşanabilir miydi? Maalesef o gün de Türk Birliği kurulamadı.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Ural Dağlarının güneyinde Büryen ilindeki Şölgentaş Mağarası, Türklerinin ne kadar kadim bir millet olduğunu kanıtlayan doğal bir yapıttır. Mağara 1965 yılından beri “doğal anıt” olarak ilan edilip koruma altına alınmıştır. Hakkında çeşitli rivayetler bulunan, 3 milyon yıl önce oluşmaya başlayan ve ilk insanlara ev sahipliği yapan Şölgentaş Mağarası’nın 16 bin yıllık bir tarihi vardır. Başkurt bilim insanlarının “insanlığın ortak dili Başkurtça” hipotezini savunması boşuna değildir, bunun haklı nedenleri ve Şölgentaş Mağarası gibi güçlü bir tarihi dayanağı vardır.

​Başkurdistan gezisi sırasında Turan Yolcuları, kımız üreten çiftliği ziyaret edip kısrak sütünün mayalanması ile yapılan bir Türk içkisi olan kımızın yapımını yerinde incelemiş ve kımız tadımı yapmışlardır. Başkurdistan’ın tarihi, doğal güzelliklerini görüp Türk milliyetçiliğinin öncüleri Mirseyid Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan’ın solduğu havayı teneffüs eden Turan Yolcuları “Tanrı’nın insanlara vaat ettiği cennet “Başkurdistan” olmalıdır” (Demir, Civan 2021: 237) çıkarımına varmıştır.

​Turan Yolcuları kültür gezilerinin Tataristan kısmına geçmek üzere, bir dönemin medeniyet merkezi olan Orenburg ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in kendine sığınak yaptırdığı Samara şehirlerinden geçerek Kazan’a varmışlardır. Eserin “Tatar-Başkurt Farkı” adı altındaki bölümde aşağıdaki tespitler bulunmaktadır: “Tatarlarla Başkurtlar kişilik olarak kıyaslandığında, Tatarlar daha girişken, daha uyanıktırlar, diğer bir ifade ile “gözü açık” insanlardır. Kıpçak soyundan gelirler… Pratik zekalıdırlar. Başkurtlar daha sakin insanlardır. İyi savaşçı ve cesur insanlarıdır. Kahramanlıklarıyla, atlarıyla, kımızlarıyla övünürler.” (Demir, Civan 2021: 250).

​Bir dönemler Kazan Hanlığı’nın, günümüzde Tataristan’ın başkenti olan Kazan, büyük tarihi olaylara sahne olmuş köklü geçmişi ve zengin kültürü olan bir şehirdir. 1552 yılında Ruslar tarafından işgal edilen bu şehir düşman askerleri tarafından yakıp yıkılmış, talan edilmiştir. Kazan Kremlin’i ve Kazan Hanlığı döneminde oğlu Ötemiş Giray’ın (1546–1566) yerine 1549–1551 yılları arasında ülkeyi idare eden Süyüm Bike’nin (1519–1557) adını taşıyan Süyümbike Minaresi Kazan’ın özgün yerlerindendir. Minare günümüzde Kazan’ın simgesi olmanın yanı sıra bir bağımsızlık anıtıdır. Kazan mimarisinin ürünü olan bu minarede meydana gelen eğilme, 1913–1916 yıllarında alt kısmına demir çember takılarak onarılmıştır. Milletlere özgürlük vaadi veren komünistler isteseler de istemseler de vaatlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Süyümbike Minaresi’nin tepesindeki Çarlık Rusyası’nın simgesi olan çift başlı kartal 1918 yılında indirilmiş yerine ay simgesi takılmıştır. Ancak bu simge de uzun kalamamış 1929 yılında “Sultan Galiyevcilik” ile mücadele kapsamında indirilmiştir. Ay simgesi aradan uzun yıllar geçtikten sonra 1990 yılında tekrar minarenin tepesine konmuştur. Süyümbike Minaresi etrafında devam eden simge savaşı bu yapıtın önemini anlamak için yeterli bir delildir.

1996 yılında yapımına başlanan ve 2005 yılında açılan Kul Şerif Camii de günümüz Tatar mimarisinin önemli eserlerinden birisidir. Mimarisi Ş. H. Latıpov, M. V. Safronov, A. G. Sattarov, İ. F. Safiullin tarafından yapılan bu camiye Kazan Hanlığı’nın işgali sırasında son damla kanına kadar savaşıp şehit olan imam ve müderris Kul Şerif’in adı verilmiştir. Kazan Kremlin’in içinde bulunan Süyümbike Minaresi ve Kul Şerif Camii turistlerin en çok ilgi gösterdiği ve mutlaka ziyaret ettiği yerlerdir. Turan Yolcuları da Kazan’ın bu özgün yerlerini gezmişlerdir.

“Tataristan Milli Müzesi” Kazan şehrinin kültürel gezisinin bir diğer durağıdır. Kazan Tatarlarının kültür varlıklarını yansıtmak üzere kurulan bu müzede Rusların Türklere uyguladığı kültürel asimilasyon, bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere uygulanan göç gibi olaylar ile ilgili ne bir obje, ne bir mücadele sahnesi, ne de haritanın olmaması Türk izlerini aramak için yola koyulan Turan Yolcularının dikkatinden kaçmamıştır. Eserin “irdeleme-yorum” kısmında Kazan ile ilgili şu değerlendirme yapılmıştır: “Günümüz Kazan kenti hakkında düşüncelerime gelince, hayli modern, bakımlı ve ekonomik potansiyeli yüksek bir kent… Tipik bir Orta Avrupa kenti havasında…” (Demir, Civan 2021: 268).

Turan Yolcuları, Kazan şehrinin güneyinde İdil ile Çulman Nehirlerinin birleştiği yerde bulunan ve Kazan Tatar Türklerinin tarihinde önemli bir yer tutan, şarkı, rivayet, destanlara konu olan Bulgar şehrini de ziyaret etmiştir. Bulgar antik kenti üçgen şeklinde yapılmış olup 6000 m² alana sahiptir. Deniz yüzeyinden 35–40 m. yükseklikte olan kent nehirden 6 km. uzaklıktadır. Bulgar antik kenti bir kentin adı olmanın yanı sıra bir ülkenin ve bir ulusun da adıdır. Tarihi ören yerleri ve 2000 yılında faaliyete başlayan Bulgar Devlet Tarih Arkeoloji Müzesi bulunan Bulgar, Kazan Tatar Türklerinin tarihini ve kültürünü sergileyen doğal bir mekândır. Günümüze kadar ulaşan Han Hamamı, Han Türbesi, Doğu, Batı ve Güney Kapıları, Küçük Minare gibi tarihi yapılar Kazan Tatar Türklerinin ecdadı olan Bulgarların kültürünü daha iyi anlamak için bir delil niteliğindeki tarihi eserlerdir. Bulgar antik kenti 2014 yılında UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Eserde Bulgarlar ile ilgili yapılan değerlendirme dikkate değerdir: “Bulgar Türkleri köklü medeniyet kurdukları için hep lider oldular kendi iktidarlarında, bütünleşmeyi sağladılar. Bu bütünleşmeyi özellikle inanç sistemindeki farklılığa rağmen toplumsal birliği sağlamaları son derece önemlidir.” (Demir, Civan 2021: 304).

Turan Yolcularının bir sonraki durağı Türk dünyası tarafından fazla bilinmeyen, Hıristiyan oldukları için Türk sayılmayan Çuvaş Türklerinin başkenti Çobaksar olmuştur. Yol üzerinde Zöye Kalesi bulunmaktadır. Turan Yolcuları bu kaleyi ziyaret etmemelerinin ilk nedeni akşam ve vakitten tasarruf düşüncesi olmuş ise de diğer nedeni eserde şöyle izah edilmiştir: “Türkçe okunuşuyla “Sivzaski” adası olarak bilinen kara parçasında, Korkunç İvan’ın (Grozny İvan: Muhteşem İvan – Rusça; Korkunç İvan – Türkçe; Kötü İvan – Diğer dillerde) yaptırdığı kaledir. İçinde askeri kışla, hayvan barınakları ve tapınak gibi temel yapılar var, başkaca da kayda değer bir özellik taşımadığı gerekçesiyle adadaki bu kaleye çıkma gereği duyulmadı ve yolumuza devam ettik.” (Demir, Civan 2021: 308). Kazan Hanlığı’nın işgalini kolaylaştıran, işgalden sonra zorla Hıristiyanlaştırmanın merkezi olan bu kalenin 2017 yılında UNESCO listesine alınmış olması Kazan Tatarlarının tarihine, Kazan şehitlerine yapılan bir saygısızlıktır. Turan Yolcularının işgal ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesi olan bu kaleyi ziyaret etmemesi isabet olmuştur.

Çuvaşistan’ın başkenti Çobaksar’a hem kara hem de nedir yoluyla defalarca gitmeme rağmen Çuvaş Türklerinin gelenek görenek, din anlayışı ve tarihlerleri ile ilgili yeni şeyler öğrendim “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabından. Ne yazık ki bazen yakınımızda olan ulusların geçmişi ve yaşayışı ile ilgilenmiyoruz. Kim bilir Türklerin birlik olamamasının asıl nedeni belki de bu ilgisizliktendir. Oysa Çuvaşlar da Türk’tür. Bu ortak payda hepimizi birleştiren bir etkendir. Turan Yolcuları, başkentin en uğrak yeri olan ve tepeye kurulan Zafer Parkı’nı ziyaret etmiştir. Şehri kanatların astına seren bu tepede Rusya’nın her yerinde olduğu gibi SSCB döneminden kalma İkinci Dünya Savaşı’nda şehit olanlar için bir anıt ve güç gösterisi yaparcasına silahlar sergilenmiştir. Zafer Parkı’nda 1917 Bolşevik Devrimi’nde Çar’a karşı mücadele veren Çobaksar doğumlu Vasiliy İvanoviç Çapayev (1887–1919) ve uzaya çıkan ilk insan, kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin’in (1934–1968) heykelleri bulunmaktadır.

Turan Yolcularının şehirdeki ikinci gezi durağı her gittikleri yerde olduğu gibi Çuvaş Milli Müzesi olmuştur. Zira müzeler, milletlerin geçmişini, kültürel değerlerini ve yaşam tarzını öğrenme bağlamında en önemli yerlerdir. Eserde müze ile ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır: “Çuvaş Milli Müzesi’ni gezerken özenle dikkat ettiğim otantik kültür objeleri, Anadolu Türk halkının yaşam felsefesinin yansımaları olan kültür objeleri ile benzerliği beni şaşırttı. Çoğu nakışlar, desenler, kadın başlıkları, gelin başı, süslü takılar, örme ve nakışların hem model hem de renk olarak Anadolu otantik kültür motifleriyle örtüşüyor. Bu kadar benzerlik için ancak bir ifade bulabildim: Muhteşem, mükemmel ortak kültür…” (Demir, Civan 2021: 327). Müzede günlük hayattan uzay bilimlerine kadar çeşitli objelerin bulunması dolu dolu bir araştırma inceleme yapmaya fırsat yaratmıştır. Yuri Gagarin’in uzay giysisinin bir model üzerinde sergilenmesi müzenin değerine değer katmış, kıyafet tüm meraklı gözleri üzerene çekmiştir. Türk ruhunu sonuna kadar yansıtan bu müzeyi gezdikten sonra şu değerlendirme ortaya çıkmıştır: “Çuvaşlardan etkilenmek sıradan bir duygu değil; gördüklerim, duyduklarım Çuvaş halkının gerçek boyutuyla Türk kültürünü olduğu gibi koruyan bir halk olduğunu algılıyorum.” (Demir, Civan 2021: 331). Çuvaşistan millî bayrağının üzerindeki “hayat ağacı”nın üçlü dalı “vardık, varız, var olacağız” anlamını taşımaktadır.

Eskiden “Gök Tanrı” inancında olan Çuvaşların Müslümanlığı kabul edip Tatar ve Başkurtlarla birleşmesinden korkan I.Petro (1672–1725) Çuvaşların Hıristiyanlığı seçmesi için etkili yöntemler kullanmıştır. Petro, “Hıristiyanlığa geçenlerin vergilerini de Hıristiyanlığı kabul etmeyenler ödeyecek” diye bir karar çıkarmıştır. Ağır vergi yükü karşısında yenik düşen Çuvaşlar Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Çuvaşların bir kısmı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Gök Teñri inancındadır. Ancak geçmişten gelen Şaman kültürünün temel ilkelerinin korunduğunu ormanlık alandaki Keremet Tepesi’nin kutsal yer ilan edilmesinde görmek mümkündür. Tepede totem figürleri ve dilek ağaçları bulunmaktadır. Kitapta Keremet Tepesinden şöyle bahsedilmiştir: “ Keremet Tepesi, Şaman kültürüne sahip Çuvaşlı sanatçılar, kanaat önderleri, aydınlar ve öğrencilerin kutsadıkları bir ormanlık alan içinde bir tepe… Şaman kültürünün gereği olarak herkes doğaya saygılı ve onun tahribatına göz yummuyor. Örneğin bu bölgede olan her şey kutsaldır. Onları tahrip etmek, zarar vermek hem günah hem de yasaktır. Ağaçlar korunuyor, kesilmiyor. Hayvanlar avlanmıyor, böcekler öldürülmüyor…” (Demir, Civan 2021: 344).

Çuvaşlar, Oğuz boyuna mensup olup dil kökenleri Hun Türkçesine dayanmaktadır. Kitapta Çuvaşça ile ilgili şu tespit bulunmaktadır: “Çuvaşça hakkında detaylı bilgileri, yol arkadaşım Türkolog Muharrem Yellice ile konuştum. Ona göre, Çuvaşça ya da Çuvaş Türkçesi, önemli ses değişikliklerine rağmen bilinen en eski Türkçe imiş. Dilde temel öğe olan “kök”ün Türkçe olduğunu, Türkçede köklerin tek heceli olduğunu, bu özelliğin Çuvaş Türkçesinde aynen korunduğunu belirttikten sonra an itibarıyla kullanılan “Çuvaşça”nın Türk lehçelerinin atası olduğunu belirtti. Bunu duyunca fevkalade memnun oldum. Onun ifadesiyle Çuvaşça “Protota-Türkçe” örneğidir.” (Demir, Civan 2021: 356).

Çuvaşistan’da edindikleri bilgilerin heyecanı ile Turan Yolcuları Kazan’a dönmüştür. Gezinin son gününde, Tatar yazar ve siyasetçi Ayaz İshaki’nin (1878–1954) Tataristan’ın Çistay ili Yauşirme köyündeki Müze Evi ziyaret edilmiştir. İshaki hayatının büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Bilindiği gibi Bolşevikler ile fikirleri uyuşmayan İshaki yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sovyetler döneminde Ayaz İshaki’nin adı da eserleri de yasaklanmış olsa da 1990’lı yıllardaki değişimlerden sonra o milletine eserleriyle tekrar dönmüştür. Bu bağlamda doğup büyüdüğü köyünde 1999 yılında müze ev açılmıştır.

Eserin son kısmındaki “İdil-Ural Anadolu Demektir” başlığı altında bölge ile ilgili şu yorumlar yer almaktadır: “Bu başlığa bakarak peşin hükümde bulunabilecekler olabilir, yadırgamam. Zira bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ve hüküm vermek maalesef bu toplumun hastalığıdır. Özü Türk olan bu coğrafyanın insanları özünü unutmadan tarih boyunca hep büyük mücadeleler içinde olmuşlar. Osmanlı döneminde özellikle Anadolu’da baskılanan Türklük bilinci İdil-Ural coğrafyasında hep diri kalmış, mücadele etmiş, can vermiş, kanını akıtmış… Toplumun özünü yansıtan yaşam biçimi günlük hayatın içinden gelen benzerlikler, aynılıklar, kültürün özü olan yaşam araçları kendini gösteriyor. Bu coğrafyanın halkı giyimleriyle, el sanatlarıyla, yemekleriyle, kullandığı araçlarıyla adeta Anadolu’nun kopyası ya da Anadolu İdil-Ural coğrafyasının sosyolojik ve kültürel kopyası…” (Demir, Civan 2021: 380).

Kitabı büyük bir heyecanla okudum, Turan yolcuları ile birlikte tekrar doğup büyüdüğüm Tataristan, gedip gördüğüm Başkurdistan ve Çuvaşistan sokaklarını, tarihi yerlerini gezdim. Turan yolcularının gözüyle baktım İdil-Ural coğrafyasına. Kitabı okurken her ne kadar içimdeki sıla özlem depreşse de güzel yurdumun kültürü, tarihi, mimarisi ile ilgili yorumlarla gururlandım. Taşlara kazınan, desenlere işlenen, kalplere yazılan, mimarilerde korunan Türk izlerini süren Turan Yolcuları, okuyarak gezmenin ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Onlar kültür gezisi esnasında genel kültür, genel Türk tarihi, ortak değerleri tespit konusunda değerlerine değer katmıştır. Turan Yolcularının İdil-Ural ile ilgili duygularından eserde şöyle bahsedilmiştir: “İdil-Ural coğrafyasında Türk izlerini sürerken bir gerçeğin farkına varırsınız: Bu coğrafyanın hâlâ her yerinde Türk’ün geçmişten bugüne akseden nal seslerinin yankılarını, gerilmiş yaylara sürülmüş nice özgün Türkmen yapımı okların rüzgârla yarışırcasına çıkardıkları seslerini, şaha kalkmış yağız atların kişnemelerini, atının yelesine kol dolamış alperenlerin kıvılcım saçan çakmak bakışlarını hissedersiniz.” (Demir, Civan 2021: 332). Milli uyanışın bayraklaştığı coğrafya olan İdil-Ural’ı ve bölgede yüzyıllardır yaşayan Türkleri, Türk Birliği, Türkçülük uğruna verilen mücadeleyi daha yakından anlama açısından bu eser mutlaka okunması gereken kaynak eserlerdendir. Bir taşla iki kuş vurmak deyimi bu kitap için de uygun bir deyimdir. Kitap, İdil-Ural konusunda ufkunuzu açmakla kalmıyor, kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olacaktır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabını okuyalım, okutalım ve başarılı öğrencilerimizi destekleyelim! Milli uyanışın milli birliğe dönüştüğü günleri görmek dileğiyle…
​Roza Kurban
Kaynakça:
1. Prof. Dr. Demir, Ramazan, Civan, Özcan, İdil-Ural Türkleri – Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya, Ankara 2021.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İslamiyet Öncesi Türklerin Ana Yurt Meselesi Ve Bozkır Kültürü Faktörü &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner-2621</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner-2621</guid>
<description><![CDATA[ Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoru-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İslamiyet, Öncesi, Türklerin, Ana, Yurt, Meselesi, Bozkır, Kültürü, Faktörü, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun ve Göktürk Döneminde Tarım Ve Hayvancılık &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner-2622</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner-2622</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Tarım, Hayvancılık, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner-2623</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner-2623</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-sanayi-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Sanayi, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Memlûklerle tarihte görünen Türk Adı ve Moğollar ve Haçlılara karşı Türk’ün mücadelesi &amp; Altan Çetin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin-2624</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin-2624</guid>
<description><![CDATA[ Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin &#039;in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti&#039;nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti&#039;nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedi ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/meml-klerle-tarihte-gorunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turk-un-mucadelesi-altan-cetin.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Memlûklerle, tarihte, görünen, Türk, Adı, Moğollar, Haçlılara, karşı, Türk’ün, mücadelesi, Altan, Çetin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin 'in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti'nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti'nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedir., mısralarıyla ifade edilmiştir. Hülasa Memlûkler ile Türk adı kaynakların şahitliği ile görüleceği üzere böylece ortaya konulmaktadır.
 
Memlûklerin şüphesiz Moğollar yanında İslam dünyasını korudukları ve kurtardıkları ikinci büyük topluluk Haçlılardır. Memlûkler bir devlet olarak kurulduklarında hakim oldukları coğrafyada bu Haçlı bakiyeleri ile de karşılaşmış ve mücadele etmişlerdir. İşte bu mücadeleler 1299’a Akka fethine kadar sürmüş ve 1302 Arvad adasının fethi ile karadaki Haçlı varlığı ortadan kalkmıştır. Memlûkler 1375’te Çukurova’daki Ermeni Baronluğu ve 1426 Kıbrıs adasını fethetmek suretiyle Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığına son verirler. Yine bir şiir mısralarında Türk adı ile Memûklerin kalkan oluşu ifade edilir: Müslümanlar Akka’yı aldılar, Kâfirleri tokata doyurdular. Sultanımız atlarıyla onlara doğru yürüdü, Dağlar sarsıldı. Türkler yürümeye başladıklarında yemin ettiler, Haçlılara(Frank) devlet(mülk) bırakmadılar. (1299 Akka Fethi münasebetiyle, el-Busirî (el-Makrizi, es-Sulûk, c.1, K.3, s. 766). Kaynaklar görüleceği üzere, Türk adını Moğollar ve Haçlılar karşısında muhtelif vesilelerle Memlûkleri işaret eder şekilde ortaya koyarlar. Türkler İslami dönemde pek çok vesile ile kendi kültür ve medeniyetlerine kalkan oldular. Memlûkler de bu süreçte tarihe geçen devletlerimizden biridir.
 
Orta zamanların İslam dünyasını sarsan Moğollar ve Haçlılar karşısında Memlûkler Türk adının kaynaklara bu şekilde geçmesi suretiyle İslam dünyasına kalkan oluşları tespit edilir. Fransız İhtilali sonrası milliyet ve milli olandaki modern içerikler üzerinden, yine Avrupa’daki din ile sivil kesim arasındaki travmalardan kaynaklanan bir takım marazi bakışları kendi tarih ve kimlik okumamıza aktarmamız bizi sadece kendimizden uzaklaştırmaya yarayacaktır. Yine Türk adını muhtelif saiklerle kullanmamayı tercih özellikle de bunu ilahiyat tasavvurları ile temellendirmek görüleceği üzere manasız ve çoğu kez kasıtlı olmaktadır. Hayatın olağan akışı ve tabiiliği içerisinde varoluşumuzu mevcudiyet içerisinden kavramak bizim için en faydalı ve bütünlük içerisinden kendimizi anlamamız sağlayacak yol gibi görünmektedir.
 
Memlûklerin Türk adı bir milleti ve o milletin tarihi muhtevasını, tarihi görevini izlediğimiz kavram duraklarından biridir. Süreklilik içindeki bütünlüğümüz bizim gelecekteki varlığımızın da mana ve mahiyeti açısından hayati önem taşır.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Reşid RAHMETİ ARAT (Kazan 1900&amp; İstanbul 1964) &amp; Yazar: Merve ERDOĞAN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan-2625</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan-2625</guid>
<description><![CDATA[ Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazar-merve-erdogan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Reşid, RAHMETİ, ARAT, Kazan, 1900-, İstanbul, 1964, Yazar: Merve, ERDOĞAN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. sayıdan itibaren baskısı da Arat’ın kurduğu ve kendisinin müretttip olarak çalıştığı matbaada yapılmaya başlanmıştır.

Rahmeti Arat’ın Berlin’deki talebelik hayatı geçimini sağlayabilmek için çalışmakla geçmiştir. Çalışmaları ilk başta üniversite dışında hususi dersler şeklinde olmuş sonraları kütüphane ve enstitülerde ilmî faaliyet ile birleşmiştir. 1927’de mukayeseli Türk dili araştırması sahasındaki bir çalışması ile doktora diplomasını alınca üniversiteye bağlı şark  dilleri mektebinde önce Kuzey Türkçesi lektörü olmuş, sonra 1928’de Berlin İlimler Akademisi’ne ilmî yardımcı olaral tayin edilmiş, 1931’de şark dilleri mektebinde Kuzey Türklerinin dil, edebiyat ve tarihi doçenti olmuştur. Bu arada ilmî yardımcı sıfatı ile 1933 yılına kadar çalıştığı ilimler akademisinin ilmî neşriyatına iştirak etmiş ve ilim hayatının ilk eserlerini vermiştir. Bundan sonra Arat kendisini tamamiyle ilmî çalışmaya vermiş ve ölünceye kadar devam eden bu çalışma neticesinde birçok eser, kitap ve makaleler ortaya çıkmıştır.

Rahmeti Arat 1933 yılında Maarif Vekâleti tarafından Türkiye’ye davet edilerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’ne Profesör tâyin edilmiştir. O zamandan beri Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji Bölümü’nde çalışmakta idi. Fuad Köprülü’nün mebus olarak üniversiteden ayrılması üzerine Türkiyat Enstitüsü Müdürlüğüne de getirilen Rahmeti Arat 1950 yılına kadar bu vazifede kalmıştır. Arat 1949-1950  ve 1950-1951 ders yıllarının kış semesterlerinde de Londra Üniversitesine bağlı şark tetkikleri mektebinde misafir profesör olarak çalışmıştır. 26 Nisan 1958’de Ordinaryüs Profesör olmuştur. Vefat ettiği zaman Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünün Eski Türk Filolojisi Kürsüsü’nün Kürsü Profesörü idi.

Rahmeti Arat 1942’de Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilmiştir. Aynı zamanda Milletlerarası Şark Tetkikleri Cemiyeti’nin sekreteri ve bu cemiyetin organı olan Oriens’in tahrir heyeti üyesi idi. Kuruluşundan itibaren son ana kadar İslâm Ansiklopedisi’ndeki çalışması çok önemli olup bu çalışma ansiklopedinin ortaya çıkmasının ve bugünkü hâle gelmesinin başlıca temellerinden birini teşkil etmiştir.

Türkiye Türkolojisinin kurulmasında ve kökleşmesinde Arat’ın büyük bir yeri vardır. W. Bang’ın kurduğu mukayeseli Türk dili araştırmalarını Türkiye’ye getirip yerleştiren ve onu büsbütün geliştiren Rahmeti Arat’tır. Kendisi bu yolda kuvvetli talebeler yetiştirmiş, bugün bu ilim dalı artık Türkiye Türkolojisine tamamiyle hâkim olmuştur. Türkçenin çeşitli devir ve sahalarını aydınlatan birçok eserleri yanında Türk transkripsiyon alfabesini de Rahmeti Arat yapmış, ayrıca Türkçenin tarihi inkişafının hudutlarını çizen görüşleri de benimsenerek türkoloji çalışmalarına tatbik edilegelmiştir.

Rahmeti Arat çok titiz çalışan bir ilim adamı idi. Geniş bir sahaya yayılmak yerine dar bir sahada çok derinlere inmeti tercih ederdi. Türkçeyi umumî olarak tarihî gelişmesi ve yaygın şiveleri ile dünyada en iyi bilen âlimdi. Eski Türkçe’nin, Uygurca’nın en büyük ustası, Uygur yazısını yeryüzünde en iyi okuyan ve yazan Türkolog idi.

Türklük bilgisi onun için kutsal bir ilim sahası halindeydi. Avrupalı Türkologların en büyüklerinin yüzlerine karşı sık sık: “Türkoloji sizin için bir meslek, bir geçim vasıtasıdır, fakat bizim için her şeydir” demekten çekinmez ve onların bu sahadaki itinasız hükümlerine tahammül edemezdi.

Avrupa ilminin Hristiyanlık ve Türk düşmanlığı kokan tarafları ile herkesten iyi mücadele ederdi. İslâm Ansiklopedisi’ni böyle bir süzgeçten geçirerek onu Türk düşüncesine uyduran, ona bir Türk ansiklopedisi ruhu veren adam Reşid Rahmeti Arat’tır. Bütün eserlerinde ve katıldığı toplu çalışmalarda da daima bu havayı hâkim kılmıştır.

İslam Ansiklopedisi varlığını büyük ölçüde ona borçludur. Türkiye ilminin yüz akı olan bu esere ruh bakımından olduğu gibi şekil bakımından da arzettiği ölçülü mükemmeliyeti Arat vermiştir. İmzalı birçok maddelerden başka sayısız tercümeler de Arat’ın kaleminden çıkarak yerini almıştır. Rahmeti Bey’in çocuğundan fazla itina ettiği bu dev eser onun ömrünü yiyip bitiren çalışmalarının başında gelmektedir.

Rahmeti Arat dev eserlerin adamı idi. Kutadgu Bilig gibi bir eser kolay kolay bir faniye nasip olacak şeylerden değildir. Öyle derin bir araştırma kabiliyetine ve sabra sahiptir ki, el attığı herhangi bir noktada artık söyleyecek başka bir söz kalmaz dersek mübalağa yapmış olmayız.Kılı kırk yaran müdekkikliği, son ana kadar kullandığı ilmî şüpheciliği onu imrenilecek bir âlim seviyesine çıkarmıştır.

Türkçeye karşı büyülü bir sevgisi, Türkçe kelimelere karşı bir âyet saygısı vardır. Avrupa’da yetişmiş fakat Türkçede tek bir yabancı kelime kullanılmasına tahammül edemez haldedir. Batılı kafa taşımasına rağmen şekilci batı hayranlığından nefret etmektedir. Türkiye’ye çok kuvvetle bağlıdır.

Son zamanlarda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün çalışmalarına büyük bir aşk ve şevk ile katılmıştır. Bu enstitüyü idealindeki müessese olarak görerek, onun gelişmesine canla başla yardım etmekteydi.

Gece gündüz durmadan dinlenmeden çalışan Arat’ın Türklüğe ve Türk kültürüne hizmet aşkı ve heyecanı bitip tükenmek bilmezdi. Sakin, sessiz ve çekingen bir tabiata sahip olan Arat, ilim ve kültür sahasında Türklüğe karşı yapılmış bir haksızlık, bir ihmal gördü mü şaşılacak derecede kelimenin tam anlamıyla adeta kükrerdi.

Gürültüsüz, fakat kelimenin tam manasıyla yüksek vatanseverdir. Sessiz ve gösterişsiz bir şekilde Türklüğe kimsenin kolay kolay yapamayacağı şekilde hizmet etmiştir.

Yazımızı ölümün yalnız maddî bir ayrılma olduğunu göz önünde tutarak, çalışmalarıyla aramızda her zaman yaşayacak olan Reşid Rahmeti Arat için kendisinin de çok sevdiği Kutadgu Bilig’den alınmış şu vecizelerle bitirelim :

KişimengübolmazbumengüatıAnınmengükaldıbuedgüatıÖzüngmengüermezatıngmengüolAtıngmengübolsaözüngmengüol.

“İnsan ebedî değildir, ebedîolan-onunadıdır; iyi kimselerin adı bunun için ebedî kalmıştır. Kendin ebedî değilsin, adın ebedîdir; adın ebedî olursa, kendin de ebedî olursun”.

…

Yazar: Merve ERDOĞAN

 

“Tebriz Araştırmaları Enstitüsü” (TEBAREN) ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybolmaya yüz tutan Türk topluluğu: Dolganlar &amp; Yazar: Aygul Agayeva</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva-2626</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva-2626</guid>
<description><![CDATA[ Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaybolmaya, yüz, tutan, Türk, topluluğu:, Dolganlar, Yazar:, Aygul, Agayeva</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Han’ın İmrendiği Genç: Son Harezmşah Mengüberdi &amp; Yazan: OZAN BODUR</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur-2627</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur-2627</guid>
<description><![CDATA[ Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinc ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/cengiz-han-in-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Han’ın, İmrendiği, Genç:, Son, Harezmşah, Mengüberdi, Yazan:, OZAN, BODUR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinci meydan muharebesinin hemen öncesindeki düellolarda beş Gürcü savaşçıyı tek başına hiç dinlenmeden savaş dışı bırakmıştı.[25] Yine 1229-1230 tarihinde ki Ahlat kuşatması sırasında şehirde bulunan Eyyübi Meliki Yakup Mücireddin, Celaledin’e düello teklif etmiş ancak silahşörlüğü hakkında duyduklarından sonra ertesi gün söz verilen yere gelmeye cesaret edememişti.[26]

Gerçek bir mücahid!

Şüphesiz Celaleddin’i böyle korkusuz, cesur ve cevval bir savaşçı haline getiren şey uğruna baş koyduğu davası ve maneviyatı idi…

Dindar bir kişiliğe sahip olan Celaleddin, Tebriz’i ele geçirmesinin ardından ilk Cuma günü camiye gittiğinde hatip hutbede İslam âlemi ve halife için dua etmekte iken ayağa kalkmış ve dua bitene kadar elleri gökyüzüne doğrulmuş biçimde beklemişti.[27]

Yine Tebriz’de Ramazan ayında kurdurduğu bir kürsüde de seçmiş olduğu âlimlere halkı manevi bakımdan eğitmeleri için telkinde bulunmuştu. Bu sohbetlerin hepsine sırasınca katılan Celaleddin, kürsüye çıktığında dalkavukluk yapmak isteyenleri tekdir ederken, halkı aydınlatıp, gerçekleri konuşan gerçek din adamlarını takdir etmiş, ihsan ve lütuflarda bulunarak dualarına mazhar olmuştu. [28]

Gurlular, Selçukiler ve Karahitaylar arasında ki amansız mücadeleye rağmen 12.yüzyılın ilk yarısında görülen ilmi faaliyetler asrın diğer yarısında da hızla devam etmişti. Bu çerçeve de Harezmşah hakanları hem kendileri çok sıkı bir eğitimden geçmişler hem de halklarının ilim adamlarından yeterince istifade etmesi açısından çeşitli dallarda faaliyet gösteren âlim ve sanatkârları himaye etmişlerdi…

İlme destek babında sadece Merv şehrinde on adet büyük kütüphane kurulmuştu. Bu kütüphanelerden sadece Cuma Camii’nin içinde yer alan Aziziye Kütüphanesinde 12.000 Kemaliye Kütüphanesinde ise 10.000 cilt kitap bulunuyordu.[29]

Harezm’de dirilen Türk-İslam Medeniyetinin, dünya insanlığına hediye ettiği kıymetli birçok âlim [30]Celaleddin tarafından da himaye edilmiş hatta siyaset ve devlet yönetimi konusunda becerisi olan bazılarına devlet işlerinde görevlerde verilmişti. Nesevi’nin aktarımına göre bu âlimler arasında elçi olarak kullanılanlarda vardı.[31] Celaleddin hem ilmi seven hem de ilim erbabının hamisi olan akıllı bir hakandı…

Hainlerin korkulu rüyası

Kuşkusuz O’nu cazibe merkezi haline getiren bir diğer özelliği de adil oluşuydu. Celaleddin’in İnşa Divanı Başkanı olan Muhammed Nesevi’nin ifadesine göre O, adil bir hakandı. Tüm işlerinde adaleti seviyordu. Halkın sorunlarına karşı duyarlıydı ki bunu adaletin sağlanmasının ön şartı olarak görüyordu. O’nun güçlüden değil haklıdan yana olan adalet terazisi sadece millet düşmanları ve vatan hainlerini tartmıyordu. Bu meşum kitlenin Celaleddin’den aldıkları pay sadece azap ve ölümdü.[32]

Din düşmanlarına ve vatan hainlerine karşı oldukça sert olan Celaleddin, söz konusu halkı olunca müşfik bir hale bürünüyordu; Herhangi bir zorluk ve direnişle karşılaşmadan Azerbaycan’a giren Celaleddin, Merega kenti yakınlarına geldiğinde halk tarafından şehre davet edilmişti. Bu davete icabet ederek şehre giren Harezm hakanı, burada bir süre kalarak tüm halkın sorunlarını teker-teker dinlemiş, alt yapı sorunları hakkında bilgi alarak şehrin imar edilmesini sağlamıştı.[33]

25 Temmuz 1225’te Tebriz’i fetheden Celaleddin, halka yaptığı konuşmada ‘’Meraga şehrinde yaptıklarımı duymuşsunuzdur, size de adil davranıp şehrinizi imar edeceğim’’diyerek Tebriz halkının gönlünü kazanmıştır.[34]

Daha sonra çıktığı şehir turunda halkın sefalet içinde olduğunu gören Celaleddin, vezirine emir vererek zahire ambarlarında bulunan tüm hububatın halka dağıtılmasını sağlamıştı.

Ayrıca; dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın herkesin vergisini 3 yıl ertelemişti. Bu icraatında ki samimiyetini göstermek adına da 3 yıl vergi alınmayacağını dair özel bir ferman yazdırarak halka dağıtmıştı.[35]

Celaleddin zor devirlerin adamıydı…

Celaleddin, en sıkı şartlarda en buhranlı anlarda bile itidalini kaybetmemiş, kuru gürültü ve sahte kahramanlık peşinde koşmamıştı…

Gayet soğukkanlıydı…

Hedef doğrultusunda peşinden sürüklediği kitleleri zor şartlarda teskin eder, geniş zamanlarda ise çok rahat davranmayıp tetikte olmalarını sağlardı. Pembe tablolar asla çizmezdi, realistti, ancak şartlar doğrultusunda karamsarlığa düşülmemesi adına cesaret ve moral verirdi.[36]

Enfes şahsiyetinin en can alıcı özellikleri ise mütevazı ve vefakâr oluşuydu.

Celaleddin, şaşa ve gösterişten hiç hoşlanmazdı…[37]

O, her yendiği hakanın atına ve kadınına hâkim olma gayesi ile yaşayan[38] en büyük ideali tüm dünyayı kölesi haline getirmek olan[39] Buhara da akıl almaz zulüm ve işkencelerde bulunup, camilerde şarap içerek kadın ve kızların ırzına geçen[40] Cengiz’in bile iyi yönlerini keşfedecek kadar kaliteli bir insandı.

Nasıl ki Cengiz, Celaleddin’in kahramanlığına hayran olmuşsa Celaleddin de Cengiz’in sadeliğine, o kadar mal mülk içinde bir ayı postu üzerinde yatmasına ve tüm varlığını askeri ile paylaşmasına hayran olmuştu. Açıkçası Moğol askerlerinin savaşlarda ki askeri başarısını da buna bağlıyordu.[41]

İhtişam, cafcaf ve lüks O’nun çalışkan ve doğal karakterine tersti…

Azerbaycan da ki Atabeylik hanedanı İldenizler’e son verdiğinde Atabey Muzaffereddin Özbek’in inşa ettirdiği muhteşem bir köşk ayaklarının altına serilmişti…

Çok para harcanarak yapıldığı belli olan, köşkü bir çırpıda gezen Celaleddin’in adeta ruhu daraldı.’’Burası tembellerin mekânıdır’’diye çıkışan son Harzem, kendini hemen dışarı atmıştı…[42]

O,tutku derecesinde vefalıydı…

Hindistan’dan İran’a gelirken bir süre Fars Atabeylerinden Salgurlular’ın merkezi olan Şiraz şehrinde kalmıştı…

Tam bu kentten ayrılacağı sırada emir İzzettin Sökmez’in İsfehan’dan kaçarak buraya gelen Türk asılı kölesi Kılıç, Celaleddin’e sığındı…

Kılıç ve Celaleddin arasında Şiraz da başlayan dostluk Tebriz’e gidilirken şehre bir-kaç durak kala Kılıç’ın hastalığı nihayetinde yaşama veda etmesi ile son bulmuştu…

En çetin yollarda ki en sıkıntılı anlarda ki nedimini, dostunu, sırdaşını, gönüldeşini, kaybeden Celaleddin adeta yıkılmıştı…

Günlerce ağzına bir lokma yemek koyamadı, bütün şehri Kılıç’ın naşını karşılaması için ayağa kaldırmış, haftalarca olayın yasını tutmuştu.[43]

O bir insan hakkında kolay kanaat sahibi olup tez vazgeçenlerden değil, zor kanaat sahibi olup asla vazgeçmeyenlerdendi…

İsmi gibi geldi…

İsmi gibi yaşadı…

İsmi gibi gitti…

Celaleddin Mengüberdi…

[1] Kelimenin farklı okunuşları ve menşei hakkında teferruatlı bilgi için bkz.Abdülkerim Özaydın,’’Harezm’’T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C.XVI. S.217

[2] Abdülkerim Özaydın,’’Harezmşahlar Devleti’’Türkler Ansiklopedisi, CIV. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara,2002,s.883

[3] Ayrıntılar için bkz.Türkler Ansiklopedisi, C.IV. Harezmşahlar ve Moğol İstilası Bölümü.

[4] Hasan Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’Türk Kültürü,Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, S:396,s.89,Ankara,ayrıca bkz.http//e-dergi.atuni.edu.tr.index.php/tead/article/viewfile 2040/2039

[5] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’TDV İslam Ansiklopedisi, Cvıı, s.248

[6] Allah verdi,Tanrı verdi manasında bkz.’’Celaleddin Mengüberdi’’Türk Ansiklopedisi,M.E.B.Yayınları,Cx,s.105,İstanbul

[7] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[8] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’89-90

[9] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geyikoğlu,s,89, Harezm ülkesinde dil ve edebiyat için bkz.Nuri Yüce,’’Harizm Türkçesi’’Türkler Ansiklopedisi, C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.793-803,Ayrıca bkz.Gülden Sağol,’’Harezm Türkçesi ve Harezm Türkçesi ile Basılan Eserler’’Türkler Ansiklopedisi,C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.804-813

[10] Zeki Velidi Togan,Umumi Türk Tarihine Giriş,İstanbul,1981,s.82

[11] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’,s.248

[12] Yavuz Bahadıroğlu,Buhara Yanıyor,Ekim 2010,205.Baskı,İstanbul,s.101

[13] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geikoğlu,s,89

[14] Mehmet Altan Köymen,’’Selçuklu Hükümdarı Büyük Alâeddin Keykubat ve Anadolu Savunması’’TTK. Belleten, cilt: LII, Sa:205,Aralık 1988,1540

[15] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[16] Bkz.Carl Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:Neşet Çağatay,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,1993,Ankara, s.255-270

[17] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[18] Nicolae Jorga,Osmanlı İmparatorluğu Tarihi I,(1300-1451)çev.Nilüfer Epçeli,Yeditepe Yayınları,İstanbul,2005,s.141

[19] C.Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:N.Çağatay,c.I.1994,Ankara,s232

[20] V.V.Barthold,Moğol İstilasına Kadar Türkistan,çev:H.D.Yıldız,1990,Ankara,s.444,ayrıca nakl. Geikoğlu,s,90

[21] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’s.249

[22] Nesimi Yazıcı,İlk Türk İslam Devletleri Tarihi,Diyanet Vakfı Yayınları,2002,Ankara,s.369,Osman Turan,Selçuklular Zamanında Türkiye,1971,s376,ayrıca nakl: Geikoğlu,s,90

[23] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2.Baskı, çev. Eyüp Üyepazarcı,2000,İstanbul s.79

[24] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1985,İstanbul, s.195

[25] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.91

[26] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.90-91

[27] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.93

[28] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[29] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi, Cxvı,1997,İstanbul, s.231

[30] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi,s230-231,Bu alimlerden bazıları; Zemahşeri, Fahreddin er-Razi, Necmeddin-i Kübra, Mecdüddin-i el- Bağdadi, Şehristani, Mutarrizi, Ebu’l Kasım Mahmud b.Aziz El-Harzemî, Sehabeddin Havafi, Nesevi,Necmeddin Harzemî, Ebu’l- Hasan el-Harzemî, Huccetü’l-Efazıl Ali b.Hüseyin el-Harzemi, Zeynülmesayıh Ebu’l-Fazl Muhammed, Ebu Mudar Mahmut b. Müeyyed el-Bağdadi, Sahpur-i Nisaburi, Zülfikar Sirvani, Muizzi, Evhadüddin-i Enveri, Edip Sabir veReşidüddin Vatvat gibi isimler…

[31] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.197,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[32] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.247,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[33] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.110,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[34] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.111nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[35] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.171,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[36] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[37] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.201,nakl:Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[38] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.133

[39] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.134

[40] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.227-231

[41] Ayrıntılar için bkz. Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, Ekim 2010,205.Baskı, İstanbul

[42] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[43] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s98

http://www.turkyorum.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Peçenek ve Kumanların yadigârı Karamanlılar &amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt-2628</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt-2628</guid>
<description><![CDATA[ Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yu ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/pecenek-ve-kumanlarin-yadig-ri-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Peçenek, Kumanların, yadigârı, Karamanlılar, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yunanistan’da yerini Karamanlılar arasında anlaşma ve dayanışma için çıkarılmaya başladı.

Bir başka sorun ise mübadeleye tabi tutulan Müslümanların yerlerini yerli Ortodoksların işgal etmesiydi. Uzun süre açıkta kaldılar. Yunanistan zamanında sosyal konutları tamamlayamadı.

Okul sorunları ortaya çıktı. Kiliselere uzun süre kabul edilmediler. Kendilerinin Türkçe konuşmalarından dolayı “yoğurtla vaftiz edilenler” dendi. Oysa dindar birer Ortodoks olan Karamanlılar Genç Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılırken mezarlarından kemiklerini dahi götürmüşlerdi. Oysa öptükleri ikonalardan mikrop bulaştırılacağı gerekçesi ile kiliseye sokulmuyorlardı. İzmir ve çevresinden, İstanbul’dan gidenler Yunanlıları kasabalı görüyorlardı. Karamanlılar da Yunanlılar tarafından köylü görüldü.

Mesleklerini icra etmekte zorlandılar. Hemşeri dayanışmasına girdiler. İlk nesil hiç Yunanca bilmedi. İkinci nesil okula gittiği için iki dilli oldu. Üçüncü ve dördüncü nesil ise artık Türkçe bilmiyordu.

1930 yılına kadar tekrar dönebilecekleri ümidini hiç kaybetmediler. Onun için kendi aralarında evlilik yaptılar. Soyadları “oğlu” ile bitiyordu. Sonra değiştirmeye başladılar. Bugün dahi “kavuşma” adıyla her yıl etkinlikler düzenliyorlar. Şimdi kendilerine “Kapadokyalı Ortodoks Yunan” diyorlar.

Kendileri ile ilgili müzeleri var. Kavala yanında Nea Karvali’de böyle bir müzeyi ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Zamanında, özel vakıflar aracılığıyla materyal toplamışlar.

Karamanlılar, Bizans’ın doğu sınırlarını koruyan süvari Uz, Peçenek, Kuman Türklerinin torunları mıydı? Alparslan’ın ordularına geçen bu soydaşların yaşadığı yerler ile o günkü Bizans sınırlarının örtüştüğü de ortada.

Araştırmacılar için bir konu da şüphesiz Karamanlar ile Gagauzların dil birliği. Gagauzları 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar bugünkü yaşadıkları yerlerde aramak boşuna bir emek değil mi? İkinci Murat tarafından toprakları Osmanlı Devletine katılan Uz Devletinin varisleri olan Gagauzların bugün de bir kısmının yaşadıkları yerlerin Varna ve civarı olduğunu biliyoruz.

1830’dan 1930’a… Karamanlıca konuşan Ortodoks Türklerden, Yunanca konuşan Ortodoks Kapadokyalılara… Tarih bu kadar acımasız…

ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Turan: Gagauz’un Moğolistan hakkındaki sorusuna Kazakistan’dan cevap almaktır &amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt-2629</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt-2629</guid>
<description><![CDATA[ Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz v ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/turan-gagauz-un-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistan-dan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Turan:, Gagauz’un, Moğolistan, hakkındaki, sorusuna, Kazakistan’dan, cevap, almaktır, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür;  İnanç, bir köprüdür;Tarih, bir köprüdür.”

Haydi kalın sağlıcakla..
ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SAHİPKIRAN EMİR TİMUR TARAFINDAN İZMİR&amp;apos;İN FETHİ: 2 ARALIK &amp; Umut Berhan ŞEN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen-2630</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen-2630</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmir-in-fethi-2-aralik.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>SAHİPKIRAN, EMİR, TİMUR, TARAFINDAN, İZMİRİN, FETHİ:, ARALIK, Umut, Berhan, ŞEN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Tarihe Yanlış Açıdan Bakmak &amp; Türkay ÇANKAYA</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya-2631</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya-2631</guid>
<description><![CDATA[ Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Tarihe, Yanlış, Açıdan, Bakmak, Türkay, ÇANKAYA</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917&amp;2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti &amp;I&amp; Yazar: Kerem GÜNEL</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi  ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım, Ahali, Cumhuriyeti, 1917-2017, Yüzyıllık, Tatar, Medeniyeti, -I-, Yazar:, Kerem, GÜNEL</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi Başkanı Numan Çelebi Cihan’a verildi.

Nihayetinde Kırım Tatarlarının istiklalini ilan edecek olan 1. Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın açılışı, 9 Aralık 1917 tarihinde Kırım Tatarlarının tarihi başşehri Bahçesaray’da muhteşem bir coşku eşliğinde toplanarak gerçekleştirilmişti.

Milli Hükümet Başkanı merhum şehit Numan Çelebi Bey’in çabalarıyla kurulan bu kısa süreli hükümet Türk Dünyası tarihi ve Türk demokrasi tarihi açısından gerekse Kırım Tatarlarının tarihi ve istiklal mücadelesi açısından incelenmesi gereken bir konudur.

Numan Çelebi Cihan ve arkadaşlarına ne olduğu, başlarına geldiği ve ahvalin durumu hakkında gelecek yazımızda devam edeceğim. Sözlerimi bu yiğit Türk evladının yazmış olduğu Kırım Milli Marşı’nın sözleriyle bitirmek benim için kıvanç duyulacak bir durumdur:

Ant Etkenmen

Ant etkenmen milletimniñ yarasını sarmağa

Nasıl olsun eki qardaş birbirini körmesin?

Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam

Közlerimden aqqan yaşlar derya-deniz qan bolsun.

***

Ant etkenmen şu qaranğı yurtqa şavle sepmege,

Nasıl bolsun bu zavallı qardaşlarım iñlesin?

Bunu körüp buvsanmasam muğaymasam, yanmasam

Yuregimde qara qanlar qaynamasın, qurusun.

***

Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmege

Bilip, körüp, milletimniñ köz yaşını silmege.

Bilmey körmey, biñ yaşasam, qurultaylı han bolsam,

Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.

Numan Çelebi CİHAN -1917 Kırım

Yazar: Kerem GÜNEL

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-173</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-173</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3
Bilindiği üzere, bu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve hükûmetin tabiî başkanı olmakla birlikte, devletin de başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanunî bir açıklık yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal etmiş olmasındaki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba8ea357.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNIYLA BOŞA ÇIKAN ÜMİTLER</strong></span></a>
</p><p>Bilindiği üzere, bu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve hükûmetin tabiî başkanı olmakla birlikte, devletin de başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanunî bir açıklık yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal etmiş olmasındaki zaruret kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Bu ihmal, Meclis ve Meclis Hükûmeti var olmakla birlikte devlet başkanlığı makamının, padişahlık kaldırıldıktan sonra kendini halifelik makamında ortaya koyacağı düşünce ve inancında olanları, Cumhuriyet’in ilânı gününe kadar ümit içinde yaşattı. Bu bakımdan Rauf Bey’in en doğru olduğunu iddia ettiği hükûmet şeklinde, devlet başkanlığını halifenin şahsında düşündüğüne şüphe yoktur.</p>
<p>İşte Cumhuriyet’in ilânı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi ile aynı düşüncede olanları telâş ve heyecana sürükleyen gerçek sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşkanı’nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, «Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır» dedikten sonra, halifeye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan, onun sevgi ve iltifatını Tanrı’nın lûtfu sayarak memnun olanların hayal kırıklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı tabiî görmek gerekir.</p>
<p>Rauf Bey’in Cumhuriyet’e karşı olduğunu itiraf etmemekle birlikte, Cumhuriyet’in ilân edilmiş olduğu bir günde, onun beğenilip ömürlü olabilmesi için, birtakım şartların yerine getirildiğini ispat gereğinden sözetmesi, Cumhuriyet’in millete mutluluk getireceğine inanmadığını açıkça göstermiyor mu?</p>
<p>Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek Cumhuriyeti ilân etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu anlatmaya çalışırken, «Cumhuriyet idaresiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek… affedilmez bir hatâ olur» demekle Cumhuriyet rejimine ne kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu? Rauf Bey, son görüşünü pekiştirmek üzere, «en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı tecrübeler»i hatırlatıyor.</p>
<p>Efendiler, bu türlü bir hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Millet neden kandırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir, sanırım… Rauf Bey, aklınca Devlet Başkanlığı makamının, orada halifenin oturması sağlanıncaya kadar, başka bir ünvanla başka biri tarafından işgal edilmesini güven altına almak istiyor. Fakat bu makam işgal edilmiş olduğuna göre, yapılan işten geri dönülmesini sağlamak için de kamuoyunu gericiliğe kışkırtıyor.</p>
<p>Cumhuriyet rejiminin kabulünde affedilmez bir hatâ olabileceğini ileri süren kimseye göre hatânın neresinden dönülse kâr sayılmak tabiîdir. Rauf Bey, Cumhuriyet, şeklinin kabul ve ilân edildiği noktasına temas ederken şöyle diyor: «Görüşleri dağıttılar. Sonra, Cumhuriyet’in bir günde kararlaştırılıp ilân edilmesi, halkta, sorumsuz kimseler tarafından hazırlanan bir rejimin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve endişesini uyandırdı. Bu endişe pek tabiî görülmelidir.</p>
<p>Halkımızın, bundan ve geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak memnun olmalıdır. Ben şahsen memnunum. «Efendiler, Cumhuriyet rejimini bir günde kanun çıkararak ilân eden Rauf Bey’in de pek güzel tarif ettiği ve vasıflandırdığı gibi «istiklâl mücadelemizin biricik temel taşı olan ve millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulamada gösterdiği yüksek güç ve kabiliyet ulaştığı fiilî sonuçla ortaya çıkmış bulunan Büyük Millet Meclisi» idi.</p>
<p>Söz konusu ettiği sorumsuz kimse, Meclis kamuoyunu Cumhuriyet’in ilânına yönelten ve bu konuda teklifte bulunan kimseyse, o, bendim ve onun ben olduğumu Rauf Bey’in herkesten daha iyi anlayabileceğini kabul etmekte hatâ yoktur.</p>
<p>Eğer bunda bir yanlışlık varsa, «yıllardan beri aramızda arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven duygusunun da bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı duygularıyla bağlı olduğunu» ifade eden Rauf Bey’in beni hiç tanımamış olduğuna hükmetmek gerekir.</p>
<p>Benim teşebbüslerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı nitelikte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun aksini söylemek, sun’î olarak halka bu endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.</p>
<p>«Halkın geçirdiği tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum» diyen Rauf Bey’e bu münasebetle bir noktayı hatırlatmak mümkündür. Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu duyarlığın doğduğunu görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini söylemeye ne hakkı ne de yetkisi vardı.</p>
<p>Rauf Bey, bütün vatanı düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Anlaşması’nın stratejiyle ilgili maddesini bir oldubitti şeklinde kabul ettiği zaman, milletin nasıl kan ağlayıp ıztırap çektiğini duyabildi mi? Son zamana kadar, hattâ Cumhuriyet’in ilânının ertesi günü bile, resminin altına, taraftarlarının «Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayan fakat Lozan Antlaşması ile de öcünü alan Rauf Bey» yazısını yazarak durmadan propagandasını yaptıkları bu zat, Türk milletinin gerçek emellerini, samimî duygularını bizden çok anladığını, o emeller ve duygularla bizden daha çok ilgili ve ilişkili bulunduğunu iddiaya kadar varmamalıdır.</p>
<p>Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: «Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani Cumhuriyet ilânının gerekçeleri) üzerinde en yetkili görüşme ve karar makamı olan Yüce Meclis vasıtasıyla milleti aydınlatacak ve zihinlerdeki endişeleri giderecektir. Kamuoyunun bunu bilmesi tabiî bir haktır.» Efendiler, bu sözlerde mantık yoktur.</p>
<p>Bir kere Rauf Bey de demiyor mu ki, «millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Meclis» tir. O halde hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisi’ni, almış ve gerekçesi ile birlikte yayınlayıp ilân etmiş olduğu pek meşru ve yüce bir karardan dolayı sorguya çekecektir? Bir memlekette bir toplumda bir inkılâp yapıldığı zaman, elbette onu gerektiren sebepler vardır.</p>
<p>Ancak, o inkılâbı yapanlar, inanmak istemeyen inatçı hasımlarını inandırmaya mecbur mudur? Elbette Cumhuriyet isteyenler de ona karşı olanlar da vardı.</p>
<p>İsteyenler ne için ve ne gibi düşünce ve görüşlere dayanarak Cumhuriyet’i ilân ettiklerini, ona karşı olanlara anlatsalar, kendi düşünce ve görüşleriyle, yapılan işlerin doğru olduğunu onlara ispat etmek isteseler bile, onları bu kasıtlı direnmelerinden vazgeçirecekleri, kabul edilebilir mi? Elbette Cumhuriyet taraftarları muktedir iseler, ülkülerini, herhangi bir yolla, ihtilâlle, inkılâpla veya milletçe benimsenen daha başka yollara başvurarak gerçekleştirirler.</p>
<p>Bu, ülkücü inkılâpçılara düşen bir görevdir. Buna karşı yapılan itirazlar, koparılan yaygaralar ve gerilikçi teşebbüsler ise, karşı gelenlerin yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir. Cumhuriyet rejiminin ilânında Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi….</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYET’İN İLÂNI ÜZERİNE HALİFE’YE YAPTIRILMAK İSTENEN ROL VE HALİFE LEHİNDE YAPILAN YAYINLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, o günlerde İstanbul’da bulunan ordu müfettişlerimiz de gazetelere demeçler vererek, çeşitli vesilelerle düzenlenen ziyafetlerde nutuklar söyleyerek duygularını dile getiriyorlardı.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilânı üzerine İstanbul’da bazı kimseler ve bazı gazeteciler Halife’ye de bir rol yaptırmak hevesine düştüler. Gazetelerde Halife’nin istifa ettiği veya edeceği yolunda söylentiler, tekzipler (yalanlamalar) yayınlandı.</p>
<p>Sonra dendi ki: «Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi, bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet’in ilânının yeniden bir halifelik meselesi ortaya çıkarmış olmasıdır.»</p>
<p>Halife, «yazı masasının başına oturup (!) Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir» denilerek, Halife’nin bütün mü’minler tarafından sevildiği, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslâm dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden hey’etler geldiği yolundaki sözlerle hilâfet mevkiinin kolay kolay sarsılır bir mevki olmadığı anlatılmaya çalışılıyor; İslâm dünyasınca istenmedikçe Halife’nin istifa edip çekilmeyeceği ilân ediliyordu.</p>
<p>Aynı zamanda «Hükûmet birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan şimdiye kadar hilâfetin görevlerini tespitle uğraşma imkânını bulamamıştır. Hükûmetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslâm dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar halifelik görevleri ile uğraşmaya imkân bulamamasını tabiî görür» cümleleriyle bizi, hilâfetin görevlerini tespite çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslâm dünyasının bundan sonra mazur görmeyeceğini de bildirerek bir bakıma tehdit ediliyorduk. Bir yandan da bizi etkilemesi için İslâm dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu.</p>
<p>Vatan gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde Halife’ye yazılan bir açık mektup yayınlandı. Lütfi Fikri Bey’in imzasını taşıyan bu mektupta, Halife’nin istifasıyla ilgili haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikâyesi uydurulmuştu: «Vapurda oturanlar,</p>
<p>Halife’nin istifası haberini öğrenince çehrelerine hüzün ve endişe çökmüş… Birbirlerini tanımayanlar samimî görüşmeye ve hattâ çok görüşmeye başlamışlar… Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş…</p>
<p>Lütfi Fikri Bey, «gönül istiyor ki, bu istifa sözü, ebedî olarak gömülsün, kalsın» diyor; Çünkü «dünya için felâket olur» muş…</p>
<p>Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin ediyordu: «Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki, bugün şu manevî hazineye (yani hilâfete) saldırmak isteyenler, dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi dinimizden ebedî olarak bu hazînenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek teşebbüslerde bulunuyoruz.</p>
<p>Efendiler, yabancılar hilâfete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilâfete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında</p>
<p>Türklerle vuruşan Müslüman milletlerdi. Türk milletine kolayca saldırabilmek için korunup devam ettirilmesi tercih edilen hilâfetin ortadan kaldırılmasını «Türklük için bir intihardır» diyerek vasıflandırmak; «hilâfet’i ortadan kaldırmak için biz Türkler teşebbüslerde bulunuyoruz» sözleriyle Cumhuriyet’in hedefini açıklayıp ilân etmek, elbette etkisiz kalmadı.</p>
<p>Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayınlanan açık mektubundaki görüş, ertesi gün, Tanin başyazarı tarafından desteklendi.</p>
<p>10 Kasım 1923 tarihli Tanin’in «Şimdi de Hilâfet Meselesi» başlıklı baş makalesi okununca, Cumhuriyet’in ilânına engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun hilâfet makamını elde tutabilme gayret ve faaliyetine geçtikleri anlaşılır. Bu yazıda, şehzade mektupları yayınlanarak halkta hanedan lehinde sevgi uyandırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Ayrıca, hanedan haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin zümresinden olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükûmeti’ni milletin gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekirse onlar da yazıldıktan sonra, Halife’nin istifası söylentisi üzerinde durularak: «Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız» deniyordu.</p>
<p>Daha sonra da: «Millet Meclisi’nin bu kadar baskı altında kaldığını, dışarıda verilen kararları yalnızca onaylamak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten pek üzücü oluyor» sözleriyle, Meclis bize karşı kışkırtılıyor…</p>
<p>Böylece, Cumhuriyet’in ilânını kabul eden Meclis’in hiç olmazsa Hilâfetin kaldırılmasını bir oldubitti şeklinde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.</p>
<p>Tanin başyazarı, hilâfetle ilgili düşünce ve görüşlerini şu satırlarla ortaya koyuyordu: «Hilâfet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devleti’nin İslâm dünyası içinde hiçbir önemi kalmayacağını, Avrupa siyaseti karşısında da en küçük ve değersiz bir hükûmet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir kabiliyete gerek yoktur.</p>
<p>Milliyetçilik bu mudur? Kalbinde gerçek milliyetçilik duygusu yatan her Türk, halifelik makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir.»</p>
<p>Efendiler, halifelik konusundaki düşüncelerimi daha önce açıkladığım için, bu sözleri burada tahlile gerek görmüyorum. Ancak, hilâfet makamına dört elle sarılmak mecburiyetinde kalan bir rejimin, Cumhuriyet rejimi olamayacağını anlayabilmek için de, büyük bir kabiliyet gerekmediğini söylemekle yetineceğim.</p>
<p>Tanin’in incelemekte olduğumuz baş makalesinin daha bir iki noktasına dikkati çekeceğim.</p>
<p>Osmanlı hanedanınca kabul edilmiş ve bundan dolayı ebedî olarak Türkiye’de kalması güven altına alınmış bulunan Hilâfet’i elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış (!…)</p>
<p>Tanin başyazarı, kendisinin Cumhuriyetçi olduğunu ilân etmişti.</p>
<p>Fakat öyle bir Cumhuriyetçi ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında, halife olarak Osmanlı hanedanından biri bulunacaktır. Yoksa, yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış… Hilâfeti, elimizden gitmesine hiçbir imkân kalmayacak şekilde korumakla görevliymişiz… Onu kaldırmak için girişilen gizli tertipler başarısızlığa uğratılmalıymış…</p>
<p>Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyetin ilân edildiği gün, ona en insafsızca saldırıların başında, «cumhuriyetçiyim» diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ye tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.</p>
<p>Onlar, kolayca anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife ünvanını taşıyarak başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân bırakmayacak şekilde korunmasını şart kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet rejimi ilân edilse bile, onu yaşatmak mümkün değildir.</p>
<p>Efendiler, o günlerde yapılan yayınlar arasında dahi iki nokta yer alıyordu. Bunlardan biri benim hasta olduğum hususu. Diğeri de rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki hizmetleri ve hayatta olduğu hususu… Enver Paşa, memleket dışında kaldığı yıllarda İslâm birliği için çalışıyormuş ve «Dâmâd-ı Hilâfetpenahî (Halife Damadı)» ünvanını kullanırmış… Hattâ Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir tarafına bu ünvanı da yazdırmış…</p>
<p>Boyuna bu iki noktadan da sözetmek elbette maksatsız değildi.</p>
<p>Efendiler, işaret ettiğim bu yayınlarla birtakım kimselerin tutum ve davranışları özet olarak şu şekilde ifade edilebilir: «Esas olan millî hâkimiyettir. Millî hâkimiyet Cumhuriyet’in gelişmesiyle sağlanır.</p>
<p>Türk milleti, millî hâkimiyete kavuştu. Cumhuriyet’in ilânına lüzum yoktur, yanlıştır. Türkiye’de en sağlam devlet şekli, millî hâkimiyet esasını korumakla birlikte Cumhuriyet’i ilân etmeyip devlet başkanlığından halife ünvanıyla Osmanlı hânedanından birini bulunduran meşrutiyet idaresidir. Nasıl ki, İngiltere’de millî hâkimiyet mevcut olmakla birlikte devlet başkanlığında bir kral vardır ve o kral aynı zamanda Hindistan imparatorudur.»</p>
<p>Efendiler, böyle bir prensip üzerinde birleşmiş olan kimseler, kendilerini sözleriyle, tavırlarıyla ve yazılarıyla göstermiş gibiydiler. Bu zümrenin başına Rauf Bey’in seçildiğine hükmedilebilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana getirdiği bu zümre, Rauf Bey’i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun bir kimse olarak görmüşlerdi.</p>
<p>Ondan büyük ümitler beklenebileceği zannına kapılmışlardı. Bundan sonradır ki, Rauf Bey Ankara’ya hareket etti. Vatan gazetesinin bildirdiğine göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış. Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu büyük kalabalığın başında gösteriliyordu.</p>
<p>Vatan gazetesi bu uğurlamadan bahsederken, Rauf Bey’in Ankara’da Meclis’te güdeceği politikayı da millete ilân ediyordu. Rauf Bey’in Meclis’teki çalışmalarının olumsuz yönde ve şahsî olmayacağı, faaliyetinin memleketin iyiliğini ve huzurunu, kanunların hâkimiyetini sağlama amacı güden bir faaliyet olacağı, kendisinin Büyük Millet Meclisi’nde bir iyilik ve düzen unsuru olacağı ve memleket yararına olan prensipleri savunacağı belirtiliyordu.</p>
<p>Vatan gazetesi sahibinin bu açıklamaları yapmaya ve kendiliğinden garanti vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa, Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimizin programına uyacaktı. Partiden ayrılmadan kendi başına bir politika takip etmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını da bildirmemişti.</p>
<p>Böyle bir düşüncesi olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta gösterdiği ısrarla da doğrulamıştı. Bu bakımdan, hem partide kalmak ve hem de parti disiplinini bozmak demek olan kendine has bir politikayı tek başına uygulamak, anlaşılabilir bir husus değildi.</p>
<p>Efendiler, bu yolda hareketle, varılmak istenen sonucu keşfetmek geç ve güç olmadı. İsterseniz, bu noktanın aydınlanmasına yarayacak bazı açıklamalarda bulunayım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN ANKARA’YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, ARKADAŞLARI VE PARTİ’Yİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, Ankara’ya geldikten sonra, parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça temaslara girişti. Fakat bütün temas ve görüşmelerinden bir maksat güttüğü anlaşılıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, «Cumhuriyet’in ilânında acele edilmiştir. Bu aceleye sebep olanlar sorumsuz kimselerdir. Bu şekilde davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, millî hâkimiyeti hakkıyla koruyabilmelidir.</p>
<p>Gizli maksatlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa, nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyet ilânını zarurî kılan sebep neymiş? Cumhuriyet’in bizim için gerçekten yararlı ve lüzumlu olduğu ispat edilmelidir» yollu birtakım propagandalarla, arkadaşları ve Parti’yi bize karşı kışkırtmaya ve çevirmeye koyuldu.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: «Meclis ve Hükûmet, bu acele edişin akla yatkın ve meşru bir sebebi bulunduğunu millete göstermeli ve ispat etmelidir ve edecektir.»</p>
<p>Böylece pek güzel anlaşılıyordu ki, Rauf Bey’in geceli gündüzlü devam ettiği temas ve görüşmelerden maksadı, parti ve Meclis üyelerine bu görüşünü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, Cumhuriyet’in ilânı konusunu Meclis’te yeniden gündeme getirmek istiyordu.</p>
<p>Bununla güttüğü maksat da, Meclis’i ve Hükûmet’i Cumhuriyet’in acele olarak ilânında akla yatkın ve meşru bir sebep olup olmadığını ispata mecbur etmekti. Kendi aklınca ve taraftarlarının görüşüne göre, akla yatkın ve meşru bir sebep göstermek güçtü.</p>
<p>Akla yatkın ve meşru bir sebebe dayanmayan Cumhuriyet’in ilânında acele edildiği ve yanlışlık yapıldığı ortaya çıkacak ve sözde bu yanlışlık düzeltilecekti!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-174</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-174</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4
Efendiler, Rauf Bey’in çalışmalarının nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı. Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyunu fark edenler, bir parti toplantısında Rauf Bey’i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba79388a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN SAHNEYE KOYMAK İSTEDİĞİ OYUNA FARK EDENLER TARAFINDAN BİR PARTİ TOPLANTISINDA KENDİSİNİN İMTİHANA ÇEKİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey’in çalışmalarının nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı. Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyunu fark edenler, bir parti toplantısında Rauf Bey’i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de olduğu gibi yayınlanmıştı.</p>
<p>Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o toplantının vardığı sonucu gerçek anlam ve kapsamıyla açıklamaya yarayacak bazı tahliller yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.</p>
<p>Önce şunu açıkça arz etmeliyim ki, Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını tamamlamakla uğraşırken, saldırıya uğramıştır.</p>
<p>Gerçi, bazı gazetelerde yapılan olumsuz yayınlar, Halifeye ve bir şehzadeye aldırılan durumlar, Rauf, Adnan Bey’lerin ve bazı komutanların Halife’yi ziyaretleri, Halife ve şehzade hakkında söz söyleyenlere, yazı yazanlara bazı yerlerden yaptırılan haysiyet kırıcı hücumlar, memlekette kararsızlıklar, kamuoyunda karışıklıklar uyandırmaktan geri kalmamıştı.</p>
<p>Fakat Meclis’te saldırıya geçmek için bu yeterli görülmemiş, Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de işlemenin gerekli bulunduğu anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılarak harekete geçilmiştir.</p>
<p>Parti Grubu Başkanlığı’na bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Verilen önergede: «Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan Cumhuriyet’in ilânına karşı gelme yolundaki demecinin Cumhuriyet’i sarsıntıya uğrattığı ve bu demeç sahibinin çevresinde muhalif bir parti kurulduğu kanaatinin belirdiği» ileri sürülerek, durumun, Parti Grubu’nun görüşlerine sunulması teklif edilmişti.</p>
<p>Parti Grubu’nun toplandığı 22 Kasım 1923 günü, ben de toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Kesinlikle görüşmelere müdahale etmeyeceğimi ve hiçbir söz söylemek niyetinde olmadığımı, ancak, Parti Başkanı sıfatıyla, görüşmelerin nasıl geçeceğini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamamı rica etti. Bunu kabul etmedim.</p>
<p>Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve salonda bulunmamı önlemek isteyişindeki gerçek maksadı neydi? Benim huzurumda veya benim muhatabım olarak konuşmasına ve iddialarda bulunmasına engel olan şey, gerçekten bana karşı duyduğu saygı mıydı? Buna inanmak mümkün değildir.</p>
<p>Benim anladığıma göre, Rauf Bey, muhatap ve hasım olarak İsmet Paşa’yı karşısına almak istiyordu. Ben orada bulunmadığım takdirde, parti üyeleri arasından kendisini destekleyenlerin çıkabileceğini zannediyordu.</p>
<p>Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkanlık kürsüsünden görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra, «bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir» diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.</p>
<p>Önerge sahibinin yaptığı açıklamalardan sonra, söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama ortaya çıktığını, bunu düzeltmek için arkadaşlarla görüşmelerde bulunduğunu söyledikten sonra «eğer bizim eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da eserdir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in: «Çok iyi niyetlerle başlanıp uğrunda canlar feda edilmiş olan pek sağlam ilkelerin uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da sanırım hiçbirimiz bir kalemde reddedemeyiz» şeklindeki sözlerini de olduğu gibi alıyorum.</p>
<p>Şimdi, bu iki cümle üzerinde bir an duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği eser hangi esendir? Cumhuriyet mi, yoksa Cumhuriyet’in ilân ediliş tarzı mı?</p>
<p>Eser olan Cumhuriyet’tir. İlân ediliş tarzı şu veya bu şekilde olabilir.</p>
<p>Rauf Bey’in «sağlam ilkeler» dediği Cumhuriyet ilkeleri midir? Yoksa, uygulamasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu Cumhuriyet midir?</p>
<p>Efendiler, söz konusu olan Cumhuriyet’in kendisi ve onun memlekette ilânıdır.</p>
<p>Daha Cumhuriyet rejimini uygulama safhalarında yanlışlık olduğunu iddia edecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in telâşı Cumhuriyet ilânının hemen ertesi günü başlıyor ve daha iki üç gün bile geçmeden demeç veriyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM PAŞA’YA «CUMHURİYET’İN İLÂNINA ENGEL OLABİLİRSEN MEMLEKETE BÜYÜK HİZMET ETMİŞ OLURSUN» DİYEN RAUF BEY ASLA CUMHURİYETÇİ OLAMAZ</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, demecinin ne anlama geldiğini ve ne gibi düşünceleri içine aldığını, her birini birer evirip çevirme ile yorumlayarak dedi ki: «Duygularım, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediğim yolundadır.» Rauf Bey’in bu itirafı Meclis üyelerinde sevinç yarattı ve «bravo» sesleri ile karşılandı.</p>
<p>Rauf Bey, «aziz duygularım», «kutsal duygularım» diye söylediği bu sözlerinde samimî ve ciddî miydi? Ben, hiç çekinmeden hayır diyorum, Efendiler. Çünkü, Ankara’dan ayrılırken, kendisine Cumhuriyet’ten söz açan Meclis Başkanı Kâzım Paşa’ya: «Buna engel olabilirsen, memlekete büyük hizmet etmiş olursun!» diyen Rauf Bey olduğunu biliyorum.</p>
<p>Rauf Bey, Cumhuriyet’i bir punduna getirip ilân eden sorumsuz kimselerden, birtakım müşavir ve danışmanları kastettiğini de söyleyerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlatmak istedi ve «böyle olunca benim kullandığım ifadeden şu veya bu kimse sorumludur şeklinde bir anlam çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru olmaz dedi.</p>
<p>Rauf Bey, sözlerindeki bu evirip çevirme ile de gösteriyordu ki, bugünkü Parti Grubu toplantısında, Parti’nin şimşeklerini üzerine çekmeden maksadına ulaşabilmek için, gereken noktalarda geri çekilme ve sözlerimi evirip çevirme yolunu tutmuştu. Fakat, asıl görüşünden vazgeçmiş değildi. Örnek olarak şu sözlere dikkat buyurunuz:</p>
<p>«Türkiye’de hükûmet şekli nedir?» diye sorulacak sorulara karşı, hatırlarsınız ki, büyük Başkanımız, bu kürsüden yapıcı bir cevap olarak ilân buyurdular ki, «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’dir.» «Hangi idareye benziyor?» dediler. «Bize benziyor. Çünkü biz, bize benzeriz.</p>
<p>Bize has bir idaredir» buyurdular. Bu benim vicdanımı tatmin eden en açık bir ifadeydi ve buna itiraz etmek çok güçtür. Zannetmem ki, insaflı olmak şartıyla dışarıda ve içeride buna itiraz edecek bir tek adam bulunsun.</p>
<p>Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, sırf bir kabine bunalımı yüzünden bu hükûmet şeklinin idare edilemez bir şekil olarak gösterilip de ad değişikliğinden ibaret olan «Cumhuriyet» kelimesinin konmasını ve eskisine bu kadar güvendiğimiz hattâ halkın da güvendiği bir şeklin sakat olduğunun bu bunalım devresinde anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir hükûmet şeklinin getirilmesini doğru bulmuyoruz.</p>
<p>Bu duygunun etkisi altında kalanları gerici olarak kabul etmeyeceğinizden emin olarak söylüyorum. Eğer bu da eksik görülürse, acaba bunu da tamamlayacak yeni bir şekil var mıdır diye kararsızlık ve endişeye düşenler vardır.»</p>
<p>«… Bir halk ki, Cumhuriyet’i istiyor; bir halk ki, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin elinde oldukça bunun Cumhuriyet olduğunu biliyor ve onu istiyor; istiyor ama uygulayamayız da başka bir rejimde kalırız, diye halk üzüntü ve endişe duyarsa… üzülmek mi sevinmek mi gerekir?»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SALTANAT DEVRİNDEN CUMHURİYET DEVRİNE GEÇİŞ DÖNEMİ VE BU DÖNEMDE İKİ AYRI GÖRÜŞÜN ÇARPIŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği üzere bir geçiş dönemi yaşadık.</p>
<p>Bu dönemde iki ayrı düşünce ve görüş, birbiriyle sürekli olarak çarpıştı. O düşüncelerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu görüşün sahipleri belli idi. Diğer bir düşünce, saltanat rejimine son vererek Cumhuriyet rejimini kurmaktı. Bu bizim düşüncemizde Biz düşüncemizi açıkça söylemeyi başlangıçta sakıncalı buluyorduk.</p>
<p>Ancak, düşünce ve görüşlerimizi daha sonra zamanı geldiğinde uygulayabilmek için, saltanat taraftarlarının görüşlerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, saltanat taraftarları padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için ısrar ediyorlardı.</p>
<p>Biz, bunun zamanı gelmediğini veya gerekli olmadığını söyleyerek, o tarafı geçiştirmekte yarar görüyorduk.</p>
<p>Devlet idaresini, Cumhuriyet’ten söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an Cumhuriyet’e doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.</p>
<p>Büyük Millet Meclisi’nden daha büyük bir makam olmadığını telkinde ısrar ederek, saltanat ve hilâfet makamları olmadan da devleti idare etmenin mümkün olacağını ispat etmek lâzımdı.</p>
<p>Devlet Başkanlığı’ndan bahsetmeksizin onun görevini fiilen Meclis Başkanı’na yaptırıyorduk.</p>
<p>Fiiliyatta, Meclis Başkanı İkinci Başkan’dı. Hükûmet vardı. Fakat Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk. Çünkü saltanatçılar, hemen Padişah’ın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.</p>
<p>İşte, geçiş döneminin bu mücadele safhasında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz orta şekli yani «Büyük Millet</p>
<p>Meclisi Hükûmeti sistemini haklı olarak yetersiz bulan ve meşrutiyet şeklinin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ederek diyorlardı ki:</p>
<p>«Bu kurmak istediğiniz hükûmet şekli, neye, hangi idareye benzer?» Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu türlü sorulara, biz de zamanın gereğine uygun cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zorunda idik.</p>
<p>Rauf Bey, bu durumu dikkate alarak verdiğimiz bir cevabın, vicdanını tatmin eden, reddi ve itirazı mümkün olmayan bir cevap niteliğinde olduğunu söylüyor; bütün görüş ve iddiasını benim o ifademe dayandırıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, «bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra», Büyük Millet Meclisi Hükûmeti şeklinin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Eğer bu sakat ise, bu sakat şekli vaktiyle bize kabul ettirenlerin, bu defa da bir gün bu kabul ettirdikleri Cumhuriyet şeklini eksik görüp başka bir şekli ortaya atmalarından endişe edilmek gerekir, tarzında mantık yürütüyor.</p>
<p>Bu mantığın ne kadar çürük bir safsatadan ibaret olduğu meydandadır. «Kutsal duyguları, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediği yolunda» olan bir kimsenin, geçiş döneminin zaruretlerinden olduğunu çok iyi bildiği Büyük Millet</p>
<p>Meclisi Hükûmeti şeklinde saplanıp kalarak, Cumhuriyet şeklinin de eksik görüleceği ve başka bir şekil araştırılacağı endişesine düşmesinin yeri midir? Rauf Bey’in burada, Cumhuriyet’ten sonra başka şekil diye ifade ettiği şeyle ne anlatmak istediği bellidir.</p>
<p>Rauf Bey demek istiyor ki, Cumhuriyet’i ilân edenler, Osmanlı hânedanını bu yolla saltanattan uzaklaştırdıktan sonra, acaba cumhuriyetten tekrar saltanat devrine geçerek, saltanat makamını işgal etmeyecekler mi? Bunun tarihte benzerleri yok mudur? diye tereddüt ve endişe edenler var.</p>
<p>Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın Cumhuriyet’i istediğini kaydederken, «istiyor ama uygulayamayız ki…» yolundaki şaşılacak ifadesiyle benim işaret ettiğim noktayı çok güzel açıklamaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN MECLİS’TE RAUF BEY’E VERDİĞİ CEVAPLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey’e cevap veren ve değerli görüşler ileri süren konuşmacılar çoktu. Bu arada İsmet Paşa da güzel bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın, okunması her zaman yararlı olabilecek bazı sözlerini de aktaracağım.</p>
<p>İsmet Paşa: «Köklü bir devlet şekli söz konusu olduğu zaman düşünce ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Onları takip eden bütün bir dünya vardır» dedikten biraz sonra, «Cumhuriyet’in ilânı bir milletin kutsal bir ideali, bir ateşi, bir ülküsü gibi ortalığı sarar.</p>
<p>Cumhuriyet ilân edildiği zaman, o milletin bütün hararetini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir memlekette Cumhuriyet’in ilân edildiği günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları ortadan kaldırılmış bir şehzade meydana çıkar da Cumhuriyet’e karşı bir tavır takınırsa…, dünya ve dünya düşünürleri, bu Cumhuriyet’in kuvvetinden şüphe eder» sözleriyle başlayarak Cumhuriyet’in ilânı üzerine İstanbul’da alınan durumun vereceği zararı açıkladı.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını tahlil ederken «millî hâkimiyet esastır, diyenlerin bu sözlerinden, tereddüt ve endişeye kapıldıkları anlamını çıkaramayız» dedi. Ondan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’e hitaben: «Rauf Bey! Siyaset yapıyoruz.</p>
<p>Yanlışları birer birer göstermeliyiz. Hattâ siz basit bir iş adamı gördünüz mü ki, daha işe başlarken sermayesini tehlikeye koyduğu düşüncesindedir ve başaramayacağını bile bile parasını tehlikeye atmıştır? Bir işe başlayan adam, daima sonundaki başarıyı garanti altına alır ve öyle başlar.</p>
<p>Kaldı ki, böyle inkılâp zamanlarında, hükûmet ileri gelenleri ve bir siyaset adamı herhangi bir şüphe gösteremez. Bu hatâdır.</p>
<p>Hatâ ettiniz Rauf Beyefendi!» dedi. Bundan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’in «üst tabakada şekil değiştirerek devletin çıkarlarını gözetmeyi, milletin ihtiyaçlarını gidermeyi düşünmek affedilmez bir hatâdır» şeklindeki sözlerine cevap verirken, «affedilmez bir hatâ olan, bu kadar hassas günlerde bir noktada yoğunlaşması gereken manevî kuvvetleri, inkılâp kuvvetlerini şu veya bu noktada kararsızlığa düşürmektir.</p>
<p>bunu, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek affedilmez bir hatâ işlemek olur» dedi.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: «Devlet Başkanlığı meselesini çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç ihtimal vardı?</p>
<p>İsmet Paşa, acele edildiği iddiası ile ilgili cevabında: «Arkadaşlar» dedi, «tabiî sayılan bir sonuç için acele etme söz konusu değildir. Ancak hatâ sayılabilecek olan noktalarda acele etmiş olmak söz konusu edilebilir.»</p>
<p>«Cumhuriyet aceleye getirilerek ilân edildi denmekle, o gün ilân edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir şekil ortaya çıkardı anlamına yol açılıyor ki, asıl bu mânâda acele edilmiştir.»</p>
<p>Rauf Bey, konuşmasında, bizim Cumhuriyet ilânındaki davranışımızı eski Genel Merkez (218) işleri gibi göstermek istedi.</p>
<p>İsmet Paşa, bu noktaya cevap verirken dedi ki: «Bu memlekette Genel Merkez hayatını yaşatmış ve onu yıllarca savunmuş olan temsilciler ve gazeteciler de kendi görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silâh olarak kullanıyorlar. Bu, bedbahtlıktır!»</p>
<p>Rauf Bey, daha sonraki konuşmasında bu sözlere şu yolda cevap verdi: «Genel Merkez ifadesiyle yaptığım imâları Tanin gazetesi bir silâh gibi kullanmıştır; Yemin ederim ki, Efendiler, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkâr kullanmış, ben bilmiyorum.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halife’yi ziyaretleri hususuna dokunarak şunları söyledi: «Halife’yi ziyaret konusu, halife konusudur.»</p>
<p>«Devlet adamı olarak, hiçbir zaman hatırımızdan çıkaramayız ki, hilâfet orduları bu memleketi baştanbaşa harabeye çevirmişlerdir. Bir gün yeniden hilâfet orduları kurulabileceğini aslâ gözden uzak tutmayacağız… Türk milleti en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir. Bir daha çekmeyecektir.»</p>
<p>«Bir hilâfet fetvasının bizi I. Dünya Savaşı felâketine sürüklediğini hiçbir vakit unutmayacağız. Bir hilâfet fetvasının, millet ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına hücum ettiğini unutmayacağız.»</p>
<p>«Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, kafasından bu memleketin mukadderatına karışma isteğini geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız!»</p>
<p>İsmet Paşa, «bravo» sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine, şunları da ekledi:</p>
<p>«Herhangi bir halife, düşünce ve davranış olarak, gelenek ve usule uyarak, gizlice veya açıktan açığa Türkiye’nin kaderinde söz sahibi imişçesine bir tavır almak isterse, Türkiye devlet adamlarını ödüllendirirmiş gibi bir zihniyetle düşünürse, bunları memleketin hayat ve varlığı ile taban tabana zıt sayacağız, hareketlerini vatan hainliği olarak kabul edeceğiz.»</p>
<p>İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şu hususu da söz konusu etti: «Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim taban tabana zıt bulduğumuz noktaları geri alarak bu parti içinde kalmak kararında mıdırlar? Yoksa, siyasî konuşmalarında bizimle tam zıt olarak gördüğümüz noktalarda ısrar ederek, partimizin dışında ve Meclis’te bizimle karşı karşıya çalışmak kararını mı verecekler? Karar kendilerine aittir.»</p>
<p>Rauf Bey, tekrar uzun uzadıya kendini savunarak parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını söyledikten sonra, Genel Kurul’un acıma ve hoşgörme duygularını harekete geçirerek ve konuşmasına yumuşak sözlerle son vererek, toplantı salonundan ayrıldı.</p>
<p>Konuşmacılar, karşılarında cevap verecek kimse bulamadılar. Rauf Bey, yanıldığını itiraf ederek cumhuriyetçi olduğunu söylediğine göre, görüşmeler yeterli sayıldı.</p>
<p>Halkın kafasında uyandırılmış olan şüpheleri gidermek için, gazetelerde bildiriler yayınlanması, ayrıca, görüşmelerin tutanağının da bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.</p>
<p>Şimdi Efendiler, bu karar neyi ifade eder?</p>
<p>Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, Parti’yi acaba onun gerçekten cumhuriyetçi olduğuna inandırabildi mi? Rauf Bey’in, Parti içinde, bizimle aynı duygu ve görüş sahibi olarak çalışabileceği kanaati doğdu mu?</p>
<p>Partinin bu kararı, görüşmelerin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mıydı? Elbette ki hayır!..</p>
<p>O halde, bu eksik kararla yetinilmesindeki sebep ve tesir neydi?</p>
<p>Bu noktayı birkaç kelime ile açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna kadar, aldığı tavır ve konuşma üslûbuyla parti üyelerinin hoşgörü ve yumuşaklığına sığınmış gibiydi. Bundan başka, Rauf Bey, konuşmasında o kadar demagoji ve safsata yapıyordu ki, sözlerinin ne dereceye kadar ciddî ve samimî olduğunu hemen anlamak Genel Kurul için kolay değildi.</p>
<p>Bu sebeplerin de üstüne çıkan en önemli psikolojik sebep, itiraf etmek gerekir ki, «sorumsuz, oldubitti, Cumhuriyet’ten sonra, şekil» kelimeleri üzerinde yapılan olumsuz propaganda, duygu ve düşünceleri kararsızlık ve gevşekliğe sürüklemişti.</p>
<p>Durumu, Cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı şüphesizdir.</p>
<p>Efendiler, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde partiyi yıkma fırsatı verilmiş oldu.</p>
<p>İstanbul’daki bazı gazetelerin memleket ve Cumhuriyet’in yüksek yararlarına zarar verici nitelikteki yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki, Meclis, İstanbul’a bir İstiklâl Mahkemesi göndermeyi zarurî gördü.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-181</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-181</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1
Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilâfet’e bir defa daha dokunacağım. 1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım. Hilâfet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba6a01dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 18.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-18-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFETİ KALDIRMANIN ZAMANI DA GELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilâfet’e bir defa daha dokunacağım.</p>
<p>1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım.</p>
<p>Hilâfet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada iken karar vermiştim. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca özetlemeye çalışacağım:</p>
<p>Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 tarihli bir şifre aldım. Onu olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Şifre</p>
<p>Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına</p>
<p>Bir süreden beri gazetelerde, hilâfet makamının durumu ve Halife’nin şahısları ile ilgili olarak yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve özellikle arasıra İstanbul’a giden hükûmet üyelerinin ve resmî hey’etlerin kendisiyle görüşmekten kaçınmaları ve çekinmeleri dolayısıyla Halife’nin büyük bir üzüntü duyduğu; bu yüzden Başmabeyinci’lerinin</p>
<p>Ankara’ya veya güvenilir bir zatın İstanbul’a kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve düşüncelerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, yanlış yorumlanabilir endişesiyle bundan da vazgeçtiklerini söyledikleri, Başkatip Bey tarafından bir yazıyla bildirilmektedir.</p>
<p>Bu yazıda, ayrıca uzun uzadıya ödenek işi de anlatılarak Hilâfet Hazînesi’nin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda Hükûmet’in yazdığı 15 Nisan 1923 tarihli yazının incelenmesi ve gereğinin yerine getirilmesi istenmektedir. Durum, Hükûmet’çe görüşülecektir. Sonucu ayrıca arz ederim, efendim.</p>
<p>İsmet</p>
<p>Bu telgrafa cevap olarak makine başında yazdığım telgraf şudur:</p>
<p>Makine başında İzmir</p>
<p>Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 22.1.1923 tarihli şifre,</p>
<p>Hilâfet makamı ve Halife’nin şahısları ile ilgili yanlış anlamalar ve yanlış yorumlar Halife’nin kendi yanlış tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Halife, kendi özel hayatı ve dış yaşayışı ile, ecdadı padişahların yolunu tutmuş görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına memurlar göndererek ilişkiler kurmak, gösterişli gezintiler,</p>
<p>saray hayatı, sarayında yedek subaylara varıncaya kadar kabul etmek, onların şikâyetlerini dinleyerek onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu cinstendir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı veya Afgan Devleti ile Afgan halkı arasındaki durumunu bir ölçü olarak almalıdır.</p>
<p>Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve halifelik makamının gerçekte ne dinî ve ne de siyasî bakımdan hiçbir anlamı ve varolma gerekçesi yoktur.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklâlini tehlikeye atamaz. Bizce, hilâfet makamı olsa olsa tarihî bir hâtıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmî hey’etlerin kendisiyle görüşmelerini istemesi bile, Cumhuriyet’in bağımsızlığına açık bir tecavüzdür.</p>
<p>Başmabeyinci’sini Ankara’ya göndererek veya güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirterek, Hükûmet’e duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de, Cumhuriyet Hükûmeti ile karşı karşıya bir durum alması demektir.</p>
<p>Buna da yetkili değildir. Kendisi ile Cumhuriyet Hükûmeti arasındaki yazışmalarda Başkâtibi aracı kılması da yersizdir. Başkâtip Bey’in böyle bir küstahlıktan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir.</p>
<p>Halife’nin yaşayışı ve geçimi için Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir.</p>
<p>Maksat, gösterişli ve debdebeli bir hayat sürmek değil, insanca yaşamak ve geçimi sağlamaktan ibarettir. «Hilâfet Hazînesi» ile ne denmek istendiğini anlayamadım. Hilâfetin hazînesi yoktur ve olamaz. Kendisine ecdadından böyle bir hazîne kalmışsa, ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Halifenin aldığı ödenekle yerine getirilemeyen yükümlülükler nelermiş; 15 Nisan 1923 tarihli yazısıyla, Hükûmet ne gibi vaatlerde bulunarak Halife’ye bildirilmiştir? Lütfen bunu da belirtiniz.</p>
<p>Halife’nin oturacağı yeri tespit edip açıklamak, Hükûmet’in şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi.</p>
<p>İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış bir çok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok kıymetli eşya ve malzeme, Hükûmet’in durumu tespit etmemesi yüzünden yok olup gidiyor. Halife’nin yakınları, sarayların en değerli eşyalarını Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar diye söylentiler vardır. Hükûmet bunlara, bir an önce el koymalıdır.</p>
<p>Satılmak gerekiyorsa Hükûmet eliyle satılmalıdır. Hilâfet kadrosu ciddî olarak incelenerek yeni baştan düzenlenmelidir ki, başmabeyincilerin ve başkâtiplerin varlığı, Halife’yi hâlâ saltanat hülyası içinde uyutmasın! Fransızlar, kral hanedanını ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve hâkimiyetleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken, her gün ufuktan kendileri için bir saltanat güneşinin doğmasına duacı bir haneden mensuplarıyla ilgili tutumumuzda Türkiye Cumhuriyeti’ni nezaket ve safsataya kurban edemeyiz.</p>
<p>Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükûmetçe, ciddî ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Cumhurbaşkanı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLAFET’İN, ŞER’İYE VE EVKAF VEKÂLETİ’NİN KALDIRILMASI VE ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARI</strong></span></a>
</p><p>Bu yazışmadan sonra harp oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi.</p>
<p>Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da zaten orada bulunuyordu. Hilâfetin kaldırılması gereğinde görüşlerimiz birleşmişti. Aynı zamanda Şer’iye ve Evkaf Vekâletlerini de kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.</p>
<p>1924 yılı Martı’nın birinci günü Meclis’in tarafımdan açılması gerekiyordu.</p>
<p>23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüştük. Burada da gereken kimselere kararımı bildirdim.</p>
<p>Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Hanedan’ın ödeneği ile Şer’iye ve Evkaf Vekâletleri’nin bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız bu maksada göre görüşme ve tenkitlere başladılar. Görüşme ve tartışmalar devam ettirildi.</p>
<p>1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta, şu üç noktayı özellikle belirttim:</p>
<p>1 – «Millet, Cumhuriyet’in bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedî olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet’in denenmiş ve olumlu sonuçları görülmüş olan bütün esaslara bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.»</p>
<p>2 – «Millet kamuoyunda tespit edilen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.»</p>
<p>3 – «Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.»</p>
<p>2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. İşaret ettiğim bu üç konu ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis’in birinci oturumunda, Başkanlığa gelen evrak arasında şu önergeler okundu:</p>
<p>1 – Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, hilâfet’in kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili kanun teklifi.</p>
<p>2 – Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti’nin (Genelkurmay Bakanlığı’nın görevini yapan bakanlık) kaldırılması ile ilgili kanun teklifi.</p>
<p>3 – Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önergeleri.</p>
<p>Başkanlık kürsüsünde oturan Fethi Bey: «Efendim, birçok imzalarla gelen bu kanun tekliflerinin hemen görüşülmesi ile ilgili önergeler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım» dedi ve bu tekliflerin ilgili komisyonlara gitmeden hemen görüşülmesini oya koyarak, kabul edildiğini bildirdi.</p>
<p>İlk itiraz, Kastamonu Milletvekili Halit Bey’den geldi. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı.</p>
<p>Tekliflerin lehinde uzun konuşmalar yapan birçok değerli konuşmacılar kürsüye çıktı. Önerge sahipleri dışında, rahmetli Seyyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın ilmî ve inandırıcı konuşmaları her zaman için okunmaya değer.</p>
<p>Bu konuda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar sürdü. Saat 18.45′te görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429, 430 ve 431′inci kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.</p>
<p>Bu kanunlara göre «Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükûmete verildi»; «Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış» oldu.</p>
<p>Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumlarıyla, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.</p>
<p>Halife, görevinden uzaklaştırıldı ve hilâfet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan Halife ve tarihten izi silinmiş Osmanlı hanedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFET MAKAMININ KORUNMASINDA DİNÎ VE SİYASÎ MENFAAT VE ZARURET BULUNDUĞUNU ZANNEDENLERE VERDİĞİM CEVAP</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Hilâfet makamının korunmasında, dinî ve siyasî menfaat ve zaruret bulunduğu inancında olan bazı kimseler, arz ettiğim kararların alınmakta olduğu son dakikalarda, hilâfet görevini kendi üzerime almam teklifinde bulundular. Bu gibilere, hemen gereken red cevabını vermiştim.</p>
<p>Yeri gelmişken başka bir noktayı da arz edeyim. Büyük Millet Meclisi hilâfet’i kaldırdığı zaman, din bilginlerinden Antalya Milletvekili Rasih Efendi, Kızılay adına, Hindistan’da bulunan bir hey’etin başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek isteyerek şunları söyledi:</p>
<p>«Gezdiği ülkelerde Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş… Yetkili İslâm hey’etleri, bana bu durumu bildirmek üzere Rasih Efendi’yi vekil etmişler.» Rasih Efendi’ye verdiğim cevapta, Müslümanların bana olan bağlılık ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki : «Zâtıâlîniz din bilginlerindensiniz.</p>
<p>Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirebilecekler midir? Durum böyle olunca, anlamı ve fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?</p>
<p>Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hâlâ bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.</p>
<p>Rauf Bey’lerin, Vehip Paşa’ların, Çerkez Ethem ve Reşit’lerin, bütün yüzelliliklerin, kaldırılmış hilâfet ve saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının, elele vererek aleyhimizde durmadan ateşli bir şekilde çalışıp uğraşmaları din gayretiyle midir? Sınırlarımıza bitişik merkezlerde yuvalanarak, hâlâ Türkiye’yi yok etmek için «Mukaddes İhtilâl» adı altında haydut çeteleri, suikast tertipleriyle çılgınca aleyhimizde çalışanların maksatları gerçekten mukaddes midir? Buna inanmak için gerçekten kara cahil ve koyu bir gafil olmak gerekir.</p>
<p>Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-191</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-191</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1
Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir «komplo» konusunda bilgi vereyim. 1924 yılı Ekiminin 26′ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur: Genelkurmay Başkanlığına Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba54fba0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞARISIZLIĞA UĞRATILAN BÜYÜK BİR KOMPLO</strong></span></a>
</p><p>Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir «komplo» konusunda bilgi vereyim.</p>
<p>1924 yılı Ekiminin 26′ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur:</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığına</p>
<p>Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntü ve endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam inancım olduğundan, Ordu Müfettişliği’nden istifa ettiğimi arz ederim, efendim.</p>
<p>Millî Savunma Bakanlığı’na da arz olunmuştur.</p>
<p>Kâzım Karabekir 26.10.1924</p>
<p>Bu istifa yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır: «İstifayı kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama görevine döneceğini bildirdi.» Bu satırların altında imza yoktur.</p>
<p>Fakat Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu satırların altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: «-Verilen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri için neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış, onları da dosyalarıyla birlikte göreyim.» Bu notların altındaki tarih 28 Ekim’dir.</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmay’ın ilgili şubelerince incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek olanları, dikkate alınmış ve uygulanmıştı.</p>
<p>Ancak, uygulanması devletin gücünü aşan veya ilmî bir değeri bulunmayan hayalî ve keyfî nitelikteki teklifleri, elbette dikkate alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa’ya raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirnâme verilmesi de gerekli görülmemişti.</p>
<p>30 Ekim günü de, 2′nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa’nın, Konya’dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya’ya davet ettim. Geç vakte kadar beklediğim halde gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelince, İstasyonda Rauf Bey tarafından karşılanmış; Millî Savunma Bakanlığı’na uğradıktan ve bazı arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’na gitmiş. Bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş; çıkarken Fevzi Paşa’nın yaverine şu kâğıdı bırakmış:</p>
<p>30.10.1924</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına</p>
<p>Milletvekilliği yasama görevine başlayacağımdan, 2′nci Ordu Müfettişliği’nden affımı arz ve istirham ederim, efendim.</p>
<p>Ankara Milletvekili</p>
<p>Ali Fuat</p>
<p>Efendiler, milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı’na bildiren Refet Paşa’nın da istifasının Rauf Bey tarafından geri aldırıldığını öğrenmiştim.</p>
<p>Dumlupınar’da yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden sonra, 18 Ekim’de Ankara’ya dönmüştüm.</p>
<p>Birçok milletvekili arkadaş ve başkaları tarafından karşılanmıştım. Karşılayıcılar arasında, Ankara’da bulunan Rauf ve Adnan Bey’leri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir hareketi beklemiyordum.</p>
<p>Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye bile şüpheye düşmedim.</p>
<p>Bu durum ve görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi: Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey’in Hükûmet Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür.</p>
<p>Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu maksatla, Kâzım Karabekir Paşa, 1′inci Ordu Müfettişliği’ne atandıktan sonra, eski komutanlık bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürdü.</p>
<p>Rütbesi yükseltilerek 2′nci Ordu Müfettişliği’ne gitti. 3′üncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da bu tertibe katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine çekip kazandıklarını sandılar.</p>
<p>İstifalarından önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet’in ilânı, hilâfet’in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini biribirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yol açtı. İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve fırsatı bekliyorlardı.</p>
<p>Siyasî alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Gerçekten de Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis’in tatil dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette milleti aleyhimize kışkırtmak üzere çalışma fırsatı buldular.</p>
<p>Memleket içinde gizli gizli teşkilâtlanmaya başladılar ve teşebbüslere de giriştiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf Adana’da Abdülkadir Kemali Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.</p>
<p>Memleket kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkâri bölgesinde, ordumuzla Nasturî ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de Hükûmet’e bir ültimaton verdi. Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdım.</p>
<p>İngiliz ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı günlerde ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla varabilecekleri hayaline kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri politika alanına koştular.</p>
<p>Toplanmış olan Meclis’te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci alındığı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili bakanlardan birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten milleti ilgilendiren işlerdi.</p>
<p>Bu konular bakanları eleştirmek için pek elverişliydi. Özellikle göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi işlerinde herkesi düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.</p>
<p>Doğrudan doğruya ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime dayanarak, değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikâyet etmiş; Ankara’ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve Hükûmet’in bütün imkânlarıyla harekete geçirilmesini sağlayacak bir yol tutulmasını teklif etmiştim.</p>
<p>Bunda anlaşmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok taraftar kazanmaları ihtimalini artırıyordu.</p>
<p>Efendiler, komployu sezdikten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize sunayım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ TEDBİRLER</strong></span></a>
</p><p>Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de yani Karabekir Paşa’nın istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın istifa yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis’te gensoru görüşmeleri başlamıştı.</p>
<p>O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Fakat Başbakan İsmet Paşa ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa’lar geldiler.</p>
<p>Çok kısa bir görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.</p>
<p>Derhal telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’nden, Meclis Başkanlığı’na milletvekilliğinden istifa ettiğini bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Millî Savunma Bakanı’na daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli telgrafı çektim:</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>2′nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>3′üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>şifre makine başındadır:</p>
<p>1 – Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddî lüzum üzerine, milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı telgrafla hemen Meclis Başkanlığı’na bildirmenizi teklif ediyorum. Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün varlığınızla kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe olarak belirtmeniz yerinde olur.</p>
<p>2 – Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Hazretleri de görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa dilekçesini vermiştir.</p>
<p>3 – 3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa, 1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa, 2′nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa, 3′üncü Kolordu Komutam Şükrü Naili Paşa, 5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, 7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne yazılmıştır.</p>
<p>4 – Telgraf başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.</p>
<p>Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi M. Kemal</p>
<p>Efendiler, 30/31 Ekim sabahına kadar, 1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan İzmir’den, 2′inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan Balıkesir’den, 3′üncü Kolordu Komutanı Şükrü Nailî Paşa’dan Pangaltı’ndan ve 5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan Adana’dan, makine başında aldığım cevaplarda, teklifimin harfi harfine ve derhal yerine getirildiği bildirildi.</p>
<p>Efendiler, bu seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi ile, 7′nci Kolordu Komutanı’nın Diyarbakır’dan verdikleri cevaplar aynen şunlardı:</p>
<p>Müfettiş Paşa’nın cevabı:</p>
<p>Diyarbakır, 30.10.1924</p>
<p>Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Yüce şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin bulunmalarını arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele çekilerek millete ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için emir buyurulan istifayı gerektiren sebeplerin açıklanmasına zâtıdevletlerinin müsaadelerini saygılarımla istirham ederim.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi</p>
<p>Kolordu Komutanının cevabı:</p>
<p>Diyarbakır, 30.10.1924</p>
<p>Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>1 – Siz Cumhurbaşkanı’nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı ve sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.</p>
<p>2 – Seçim bölgem halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada zâtıdevletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin gözünde sorumlu duruma düşürebilir.</p>
<p>3 – Vatanın ve milletin yararları milletvekilliğinden hemen ayrılmamı gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekligim için, durumun aydınlatılmasını arz ve istirham ederim, efendim.</p>
<p>Cafer Tayyar</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı</p>
<p>Her iki telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi sorulmaktadır.</p>
<p>Verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Makine başında şifre</p>
<p>31.10.1924</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri ‘ne,</p>
<p>Komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda, emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne varılmıştır.</p>
<p>1′inci ve 2′nci Ordu Müfettişleri’nin görevlerinden istifa ederek Meclis’e dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız bırakmış olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk, ordu disiplininin selâmeti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi M. Kemal</p>
<p>Bu telgrafıma Cevat Paşa’nın cevabı şudur:</p>
<p>Makine başında</p>
<p>Diyarbakır, 31.10.1924</p>
<p>Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolundaki yüksek görüşlerinize bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu görevden affımı yüce şahsiyetinizden istirhamımın da bu inanca dayandığını arz ederim.</p>
<p>Ancak, bu gün yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden çekilmenin, zâtıdevletlerince de tahmin buyurulacağı üzere, milletçe ve seçim bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı inancındayım.</p>
<p>Bu inançla ve hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi</p>
<p>Cevat</p>
<p>Cevat Paşa Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin uygulanması gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir ilgisi bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır.</p>
<p>Gerçi, Kâzım Karabekir Paşa, istifa ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildirme, Diyarbakır’da iken teklifimin gerçek sebebini anlamakta Paşa’yı kararsızlığa düşürmekten öteye bir tesir yapmamıştır.</p>
<p>Cafer Tayyar Paşa da şu cevabı verdi:</p>
<p>Makine başında</p>
<p>Diyarbakır, 31.10.1924</p>
<p>Ankara’da Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Milletvekilliği ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği uygun görüldüğü takdirde, milli görevlerin en saygıdeğeri olarak kabul ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu saygılarımla arz ederim, efendim.</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı</p>
<p>Tümgeneral</p>
<p>Cafer Tayyar</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-192</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-192</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2
Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bu bakımdan, derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Millî Savunma […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba412138.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİS’E VE KAMUOYUNA KARŞI ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ BLÖF ORTAYA ÇIKARILDI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.</p>
<p>Bu bakımdan, derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Millî Savunma Bakanlığı’nca bütün orduya bir genelge ile bildirildi.</p>
<p>Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’lara, Millî Savunma Bakanlığınca bir emir gönderilerek, askerî görevlerini yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten ve sonucu da bildirdikten sonra Meclis’teki yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum Başbakan tarafından resmen Meclis Başkanlığı’na da yazıldı.</p>
<p>Meclis’e girmiş olan Kâzım Karabekir ve Fuat Paşa’lar, Meclis’ten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerî görevinin devir ve teslim işleri için yeniden Konya’ya gitti.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, Sarıkamış’tan kendi yerine gelecek olan komutan göreve başlayıncaya kadar Meclis dışında kalmaya mecbur edildi. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi.</p>
<p>Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf meydana çıkarıldı.</p>
<p>Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclis’in ikinci toplantı yılının açılış günü idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu söyledim.</p>
<p>Ben Başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, Ali Hikmet ve Şükrü Nailî Paşa’ların istifa yazıları ile Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31/10/1924 tarihli yazısı sırayla okundu.</p>
<p>Meclis’in 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 tarihli bir yazı ile Meclis Başkanlığı’na başvurarak, Millî Savunma Bakanlığı’nın, kendisinin Meclis’e katılmasını yasakladığından şikâyet etti.</p>
<p>5 Kasım günü Meclis’te okunan bu yazıda, Kâzım Karabekir Paşa diyordu ki: «Ordu Komutanlığından çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Millî Savunma Bakanı’nın Sarıkamış’tan yerime gelecek olan komutanın göreve başlayışına kadar benim Meclis’e katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım.» Yazı; şu cümlelerle son buluyordu: «Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis’in kararını beklediğimi arz ederim.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, aynı tarihte Millî Savunma Bakanlığı’na da bir yazı yazarak: «Devir ve teslim işlemleri öne sürülerek belirsiz bir süre için yasama görevine başlamamaklığım bildiriliyor.» «İstifa ettiğim gün yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri sürülmemişti.» «Beş gün sonra, bilmem neden böyle bir bahane ortaya atıldı.» «Meclis’e katıldıktan sonra, geçici bir süre için de olsa, yeniden bir görevi kabul hem benim kendi isteğime hem de Meclis’in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis Başkanlığı’na yazdığımı arz ederim.»</p>
<p>Efendiler, «ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için» rapor ve tasarılar sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için «üzüntü ve endişem çok büyüktür» diyen eski müfettiş Paşa, memleketin üçte birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda beş satırlık bir kâğıtla başsız bırakmanın ne kadar hafif, ordunun yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan disiplini de ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.</p>
<p>Dikkate alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı olağanüstü toplanmak üzere çağırdığı Meclis’te yapmaya kalkıştığını ileri süren müfettiş paşa, kendisi gibi hareket eden arkadaşlarıyla birlikte ve pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir anarşi örneği olduğunu anlamak istemiyor…</p>
<p>Ordumuzun yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine gereken değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askerî görevlerin devir ve tesliminin kanunî bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim ve disiplinin selâmeti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu bilmez gibi görünüyor…</p>
<p>Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclis’e resmen bildirecek makamın, ona bu askerî görevi vermiş bulunan makam olmak gerektiğini dikkate almıyor…</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazının arkasından Başbakan’ın bir yazısı ile iki eki de okundu.</p>
<p>Başbakan, Karabekir Paşa’nın Millî Savunma Bakanlığı’na yazdığı yazı ile Bakanlığın ona verdiği cevabı olduğu gibi Meclis’e arz ediyordu.</p>
<p>Millî Savunma Bakanı, Kâzım Karabekir Paşa’nın bütün iddia ve düşüncelerinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, ona «Ordu Müfettişliği ile ilgili görevlerin ve gizli belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi tarafından» devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir daha belirtiyor ve emrediyordu.</p>
<p>Acaba bu son uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki, vatanın savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir.</p>
<p>Onları, yerine gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan gösterilmeden, kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi büyük bir suçtur. Hakkında ağır kanunî işlem yapılmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM KARABEKİR PAŞA’YI BİR AN ÖNCE MECLİS’E SOKMAKTA ACELE EDENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmakta kusur etmediler. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı.</p>
<p>Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): Meclis’e katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?» şeklinde konuşmaya ve suçlamaya başladı.</p>
<p>Sayın milletvekili, fikir arkadaşını Meclis’te bir an önce faaliyete geçirebilmek için, kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini, o kuvvet ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclis’in ve milletin güven ve itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarında ne derece kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.</p>
<p>İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konudaki görüşmeler kapandı. Paşalara verilen emirler olduğu gibi uygulatıldı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMET AÇIKTAN AÇIĞA VE KARŞI KARŞIYA ÇARPIŞMAYI KABUL ETTİ</strong></span></a>
</p><p>Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek konu «Mübadele, (Karşılıklı olarak göçmen değiştirme) İmar ve İskân Bakanlığı» ile ilgili gensoruydu.</p>
<p>Başbakan İsmet Paşa, kürsüye çıkarak şu teklifte bulundu: «Birçok konuşmacının imar ve iskân işleri üzerinde değil, çeşitli vesilelerle diğer bakanlıklarla ilgili işler üzerinde durduklarını gördüm.</p>
<p>Hattâ, bazı konuşmacılar, Başbakan’ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir.</p>
<p>Bu isteklerin hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce Meclis’in uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği’ne seçilmiştir. Ancak, bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir şekilde hafife alınmamasını teklif ederim. Ben, yerinde ve uygun «taktiği» severim.</p>
<p>Böylece Hükûmet, sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükûmet, açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.</p>
<p>Efendiler, lehte ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz aldı. Adalet ve Millî Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma, beş saat hiçbir sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri ertesi güne bırakıldı.</p>
<p>Ertesi gün 14.30′da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun açıklamalar yaparak konuştu. Muhalifler, oturdukları yerlerden Recep Bey’e kısa sataşmalar yapıyorlardı.</p>
<p>Recep Bey, bir noktada dedi ki: «Bazı gazeteler ve bazı kimseler diyorlar ki, Ankara’da bir Hükûmet varmış. Meclis’in bütün tatil zamanlarında, memleketi ne kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla idare etmiş… Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler yazılıymış…</p>
<p>Bir gün gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükûmet’i hesaba çekeceklermiş… O zaman o gizli defterlerin içindekiler, milletin huzurunda Hükûmet’ten sorulacakmış. İşte, o gün gelmiştir! O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne döksünler!</p>
<p>Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap verdi: «Sırasında dökeceğiz» dedi.</p>
<p>Recep Bey, karşılık verdi: «Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükûmet, milletin huzurunda bağrını sorumluluğa açmış olarak daima karşınızdadır» dedi ve şu sözleri ekledi: «Memleketin gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe ve kararsızlığa tahammülü yoktur.</p>
<p>Açıktan açığa tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike bulutlarının dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu körpe varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek bu memlekete karşı hainliktir.»</p>
<p>«Herkesin köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada, gerçek dışı asılsız birtakım kuruntularla kamuoyunu bulandırmaktansa, bu herkese eşitlikle açık olan millet kürsüsüne çıkıp gerçeği oradan söylemesi lâzımdır.</p>
<p>Gerçekler söylenmez ve yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde bulunulmaya devam edilirse, bunu yapanların, bu memleketin kaderi ile içten ve sağlam bir bağlantıları bulunmadığına hükmedeceğim.</p>
<p>Ben kendim bunu böyle kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul edecektir. Bu kürsüye davet ediyorum… Ta ki millet bilsin: Gerçek ne taraftadır, zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne taraftadır?»</p>
<p>Recep Bey’den sonra, aleyhte konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa cevap verdiler.</p>
<p>Aleyhte söz alanlar arasında Rauf Bey de vardır. Ona da söz sırası geldi.</p>
<p>Rauf Bey, İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün Hükûmet’e yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte. Başbakan Paşa’nın bu davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında: «Meclis, bir kasıt karşısında bulunan Hükûmet’e hücum durumuna geçmiştir» dedi.</p>
<p>Yunus Nadi Bey: «Anlamadık» dedi. Rauf Bey açıkladı. Dedi ki: «Tenkit edenler, Hükûmet’e karşı konuşurken, kasıtlı bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum görüyorum.»</p>
<p>Rauf Bey, konuşmacıların ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında Hükûmet’i küçük düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine yumuşak bir tavır takınarak Feridun Fikri Bey’in teklifine dokundu ve o teklifi savundu.</p>
<p>Tunceli Milletvekili’nin teklifi bir «parlamenter anket» idi. «Meclis soruşturması» yapacak bir komisyon kurulması için acele karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya konması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.</p>
<p>Rauf Bey dedi ki: «Soruşturma komisyonu» diye tercüme ettiğim bir komisyondan söz edildi – Bundan söz eden Feridun Fikri Bey’dir – Rauf Bey, sözüne şöyle devam etti:</p>
<p>«…Bakanlar böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar saygıya değer olan vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir horlama saydılar.»</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti. «Biraz öyle» dedi. Rauf Bey tekrar devam etti: «Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli bulunduğunu (…) ben de ilgili olduğum için, herkesten önce ben istiyorum» dedi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-193</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-193</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3
Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: «Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.» Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu. Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilân eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba2e3950.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>«CUMHURİYET» SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY’İN DİLİ VARMIYORDU</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: «Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.»</p>
<p>Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu.</p>
<p>Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilân eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!</p>
<p>Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): «Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir» dedi. Bu söz, Rauf Bey’e konuşma yönünü değiştirtti. Fakat Muhtar Bey alındı.</p>
<p>Saip Bey (Kozan) söze karıştı.</p>
<p>Nihayet Başbakanlık makamının araya girip uyarıda bulunması üzerine Rauf Bey sözüne devam ettirildi.</p>
<p>Rauf Bey, döndü dolaştı ve sonunda ilke meselesine dayandı. «Tutumumuz, siyasetimiz kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesidir» dedi.</p>
<p>Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: «Cumhuriyet!»</p>
<p>Rauf Bey, cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi: «Millî hâkimiyetin varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet Meclisi’dir.»</p>
<p>«Cumhuriyet» sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu. Ali Saip Bey (Kozan): «Cumhuriyet!» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, Ali Saip Bey ile konuşmaya başladı. İhsan Bey söze karıştı.</p>
<p>«Yüksek ifadenizde açıklık yoktur Rauf Beyefendi» dedi.</p>
<p>Rauf Bey: «Açıktır. Çok rica ederim. İhsan Beyefendi.» İhsan Bey: «O kadar açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!» dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusuna sahip bulunduğundan, hâkimlik etmiş olduğundan söz ederek ona dedi ki: «Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe bir tarafı töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru değildir.» İhsan Bey cevap verdi: «Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe etmekte hâkim haklıdır» dedi.</p>
<p>Rauf Bey ile İhsan Bey arasındaki bu karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan söze karıştı. Rauf Bey devam etti ve «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir kanunun yapılması söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu sorarım» dedi.</p>
<p>Efendiler, kanunların Meclis tarafından yapılması tabiî olduğu halde, Rauf Bey, bu soruyu Hükûmet’ten değil de kendisinin de içinde üye olarak bulunduğu Meclis’ten soruyordu.</p>
<p>Rauf Bey, Danıştay (Şûrâ-yı Devlet) teşkilâtına temas ettikten sonra, «Men’-i Şekavet Kanunu (Eşkıyalığın Önlenmesi Kanunu) uygulanmış mıdır?» şeklinde, İçişleri Bakanı’ndan başlayarak Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Millî Savunma, Adalet ve Millî Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in millet ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.</p>
<p>Söz gelişi, basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu gözüne ilişmiş; «O iş nasıl olmuş?» Fedakâr ve kahraman ordumuzun İstiklâl Savaşı’ndan sonra, barışa geçerken büyük bir intizam ve olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak, ondan sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden anlaşılıyor. «rica ederiz» diyor. Gerçekten de bu sorunun, o güne kadar orduların başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte hazırlanmış olduğuna hükmetmemek elde değildir.</p>
<p>Rauf Bey, adalet teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan uygulamanın, adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup olmadığını öğrenmek istiyordu.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanı’ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un «Emanet» (Belediye Başkanlığı) ile idaresinin halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten sonra; Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu münasebetle öğretmenlerden de söz ederek dedi ki: «Öğretmen ordusunun, bu aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar ve destekler şekilde yayın yapmaları doğru mudur?»</p>
<p>Rauf Bey, bunun olmadığını söyleyerek konuşmasını şu cümle ile bitirdi» «Allah vatanımı, milletimi ve hepimizi korusun.»</p>
<p>Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı.</p>
<p>Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey daha önce kendisinin görüşmesi gerektiğini ileri sürdü. Vehbi Bey «Efendim bu mesele, Bakanların Meclis’i sorguya çekmesi şekline girdi» dedi.</p>
<p>Başkanlık, Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan Bakanların, tüzük ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını kullanmalarına müsaade edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa çıkmasına yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer cevap verdi.</p>
<p>Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye öğüt verircesine bir tavırla çıktığına işaret ederek, «bu Meclis ne tam bir sessizlik içinde hareket etmeye mecbur olan bir okuldur ne de bir bilim akademisidir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in kürsüde bu gün bile açık konuşmadığına; «soruşturma» sözünü kullanmadan, Feridun Fikri Bey’in, üç Bakanlığın bir yıllık çalışmaları ile ilgili anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve hükûmet dengesini bozucu nitelikteki «Meclis soruşturması» teklifini desteklemiş olduğuna Meclis Genel Kurulu’nun dikkatini çekti.</p>
<p>Feridun Fikri Bey, yerinden, Recep Bey’in «mantıksızdır» sözüne itiraz etti. Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey: Geriye almıyorum, efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir» dedi. Feridun Fikri Bey’in «mantıksız sözünü kabul etmiyorum» sözüne, Recep Bey cevap verdi: «Feridun Fikri Bey» dedi, «Siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız…»</p>
<p>Daha ağır şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş… Feridun Fikri Bey: «Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar» dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak «Sözlerimi geri almadım» dedi.</p>
<p>Biraz gürültü oldu. Nihayet Başkan: «Rica ederim, gürültüyü keselim!» dedi. Recep Bey, açıklamalarına devam ederek:</p>
<p>«…Birçok kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş yavaş ilk sayfaları görünmeye başlıyor.»</p>
<p>Recep Bey, Rauf Bey’in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati çekerek dedi ki: «Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de asla bir sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükûmeti düşürmek gibi maksat gütmüyorum, diyorlar.</p>
<p>Bir gensorunun görüşüldüğü günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya aleyhtedir. Lehte ise, Hükûmet’in desteklenmesini ister. Aleyhte ise, düşürülmesini ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi’nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden ibaret kalır.»</p>
<p>Recep Bey’in bu cümlesi, Rauf Bey’1e aralarında kısa bir tartışmaya yol açtı: «Fakat saldırıyorsunuz», «siz de sözlerimi kesiyorsunuz…» gibi karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına devam ederek dedi ki: «Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular soruyorlar… Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle bir gensoru görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü hedefsiz olarak sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir.» «Buraya çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur, diyorlar.</p>
<p>Böyle olunca, söylenenler anlamsız boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi budur.» Recep Bey, sözlerine şu yolda devam etti: «Çok dikkat ettim. Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka bir tarif yaptılar; fakat Cumhuriyet kelimesini söyleyemediler…» «Sayın arkadaşlar!» dedi. «Oyun oynamıyoruz.</p>
<p>Büyük bir inkılâptan çıktık, aydınlık bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün gerekleri bütün şartları ve bütün açıklığı ile bir hedefe yürüyoruz.</p>
<p>Nedir bu Rauf Bey’deki küskünlük ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla fırsat vermişken, bu kutsal ismi söylememekte inat edip direnmişlerdir.» «Fakat dikkate değer bir noktadır ki, bu zat, İstanbul’da kıyametleri koparmıştır.» «Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da bütün bu yaptıklarından döndü ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim.» «Bugün kendisinden şüphe ediyorum.»</p>
<p>«Beni bu şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekli buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takdirde, Rauf Bey’in Cumhuriyet’e olan bağlılığından şüphem vardır ve bu şüphem devam edecektir. Gerçek budur.</p>
<p>Recep Bey açıklamalarını bitirirken: «Sayın arkadaşlar, dedi, bugüne kadar, boğazımıza kadar kan içinde yuğrularak bu dâvâyı, bu kutsal vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu dâvâyı, bugünkü durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra yapılacak olan en büyük yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve belirsizliklerdir. Bunların, sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez.»</p>
<p>Recep Bey kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini savunmak üzere Rauf Bey’e söz verdi.</p>
<p>Rauf Bey: «Sizin her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda ben yeni baştan yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum?» dedi, «Mecbursun» sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere» Hayır Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur!» cümlesiyle cevap verdi.</p>
<p>Buna Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi: «Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor» dedi.</p>
<p>Bunun üzerine, Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: «Millet bizi, kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesine dayanan bir rejimin, demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclis’ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma, kanunları geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini benimsediler. İşte ben buna karşıyım.»</p>
<p>Recep Bey, bu sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz ettiği zaman, daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu meseleler ancak aylarca sonra ele alındı. Recep Bey, «Efendiler bu demagojidir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü: «Efendiler, değil halifeci ve sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın da karşısındayım» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilân etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere, Rauf Bey, «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti» şeklinde ısrar ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına rağmen, teşkilâtın o niteliğinin korunmasını istiyordu.</p>
<p>Ne için? Çünkü, Cumhurbaşkanlığı makamı, hilâfet ve saltanat makamlarının haklarını alabilirmiş…</p>
<p>Efendiler, şahsî görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi «boş ve anlamsız sözler» değil de nedir? Bu gibi sözler üzerine kurulan mantık «demagoji» değil de nedir?</p>
<p>Bu görüşün ve bu mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey’in bu günkü gayret ve çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz bunu anlamak için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık. Bundan dolayı bizi mazur görsünler.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-194</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-194</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4
Efendiler, o gün de gensoru görüşmeleri bir sonuca bağlanamadı; ertesi güne bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri beklemek üzere, biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim. Vatan gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki başyazıda, Hükûmet’i tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar öğülmekte, Hükûmet taraftarları suçlanmaktadır. Başyazar: «Daha ağzını açmayan tenkitçi adaylarına karşı, her gün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba1ce2f6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE YAPILAN GÖRÜŞMELERİN MUHALİF BASINDAKİ YANKILARI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, o gün de gensoru görüşmeleri bir sonuca bağlanamadı; ertesi güne bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri beklemek üzere, biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim.</p>
<p>Vatan gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki başyazıda, Hükûmet’i tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar öğülmekte, Hükûmet taraftarları suçlanmaktadır.</p>
<p>Başyazar: «Daha ağzını açmayan tenkitçi adaylarına karşı, her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor.</p>
<p>Hükûmetçi gruptan olan her kime rastlarsanız, o günün gizli günlük emrindeki sözleri olduğu gibi işitirsiniz» dedikten sonra, sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve «körükörüne emre uymayan, gerçeği görüp söylemek isteyen kimseleri daha başlangıçtan susturmak için her vasıtaya başvuruyorlar» ve «keyfî irade, tabiî ve istikrarlı durumun üstünde, hâkim olma niteliğini korumaya devam edecektir» diyor.</p>
<p>Efendiler, yazar «gizli günlük emir» ve «keyfî irade» deyimleriyle, millete neyi haber vermek istiyordu.</p>
<p>Gizli günlük emirler veren, keyfî iradesini hâkim kılan kimdi? Bu gizli kapaklı sözleri kullanan makale yazarı, sonunda bize : «Taraf tutmaksızın, bir hakem durumunda, her iki tarafı da çağırıp dinlemek, Cumhurbaşkanlığı’nın en nazik ve önemli görevidir» öğüdünü veriyor.</p>
<p>Bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve «çünkü yarın pek geç olabilir!» diye tehdit de ediyor.</p>
<p>Bir gün sonra, benim Meclis’in yeni dönemini açış nutkumdan söz eden aynı yazar, «tenkit eğilimi gösteren en hür düşünceli vatandaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasî sistem, gelişme ve ilerleme için kahredici bir cehennem demektir» cümlesiyle, uyguladığımız sistem için pek haksız ve insafsız bir iftirada bulunuyor ve: «Uğursuz gidişin belli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması lâzımdır.» diyerek, bize yeniden görevimizi hatırlatıyordu.</p>
<p>Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı «sokaktaki adam» başlıklı başmakalesini: «İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor» cümlesiyle bitiriyordu.</p>
<p>8 Kasım 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan bir Ankara telgrafında: «Meclis, yüksek mevkide bulunanlar uygun görmedikçe kabineyi düşüremeyecektir» tarzında büyük harflerle yazılmış ve «Rauf Bey’in dünkü konuşmasında, gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensoru dâvâsının etkisini azalttığı söylenmektedir» gibi haberler vardır.</p>
<p>Vatan gazetesinin, gensoru dâvâsını takip için özel olarak gönderdiği muhabiri, izlenimlerinde pek isabet göstermiyorsa da, gensoru meselesinin etkisini azaltma sebebi ile ilgili haberinde aldanmış görünmüyordu.</p>
<p>Efendiler, Tevhidi Efkâr başyazarı da, bir sürü başmakalelerle muhalefeti destekleyip cesaretlendiriyor; kendini savunan Hükûmet’in ve Hükûmet’i tutan milletvekillerinin kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu.</p>
<p>Bu başyazar diyordu ki: «Meclis’te Hükûmet’i tutan milletvekilleri, böyle her önemli işi, gürültüye boğmak eğlencesinde devam ederek, bunları tenkit edenleri susturdukça, hiç şüphe yok ki, İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu alacaktır.</p>
<p>Ancak, bu güvenoyunun gerçek değeri, nihayet, küçük bir sandığın içine çok sayıda beyaz kâğıt atılmış olmasından ibaret kalacaktır.»</p>
<p>Bu safsatalar üzerinde durmaya gerek yoktur. Biraz da Tanin gazetesine bakalım: Tanin’in «Siyasî Mayalanmalar» adlı bir başmakalesinde «Kutsal Millî Mücadele’de büyük hizmetleriyle tanınmış, saygıdeğer ve güvenilir bazı kimseler arasında bir işbirliği yapılmakta olduğu» haberinin alındığından; «Halk Partisi’ni ve Hükûmet’i samimî olarak tutan basının» «bu haberleri büyük bir hoşnutsuzlukla karşılayıp yorumlamalarından» ve «kurulmakta olan yeni partiyi, daha şimdiden gözden düşürecek şekilde düşünceler ileri sürülmesine kalkışıldığından» söz edilmektedir.</p>
<p>Makalede, program konusu üzerinde de durularak, Halk Partisi’nin bir programının bulunmadığına işaret edildikten sonra, «Biz Halk Partisi’nden hiç memnun değiliz, fakat Halk Partisi’nin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tamamiyle benimsiyoruz» deniliyor ve Halk Partisi’nin ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: «Fakat acaba gerçekte de öyle midir?» sorusu ortaya atılıyor.</p>
<p>Yazar, bu soruya olumsuz cevap veriyor ve «gönlümüz, karşısında böyle yenilikçi ve reformcu bir partiyi görmek istediği için, Halk Partisi’ni bu dediğimiz şekilde hayal ediyoruz» diyor. Ondan sonra yazar, şunları söylüyor: «Halk Partisi’nin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisi’nin demokratlığı dudaklarındadır.»</p>
<p>Bu görüşün sahibi, birinci cümlesiyle, «Halk Partisi, Cumhuriyet ilân edeceğini, hilâfeti kaldıracağını programına yazıp ilân etmedi ve söylemedi; fakat fiilî olarak yaptı» demek istiyorsa, doğrudur! Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi’ne yönelttiği suçlama doğru değildir.</p>
<p>Makale sahibi, muhalif kimselerin iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî hakları olduğunu ispatlamak için kullandığı birçok söze şunu da ekliyor : «Vatan düşüncesiyle hareket etmek, yalnızca Tanrı’nın iktidar mevkiindeki kimselere hak olarak bahşettiği bir fazilet midir?»</p>
<p>Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 tarihinde yazdığı «Ordu ve Siyaset» adlı bir başmakalede de şu düşünceleri ileri sürüyor: «Hükûmet şekli Cumhuriyettir. Fakat, hükûmetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta, işin ruhudur, prensipleridir.</p>
<p>Bugün Amerika’da, Birleşik Amerika Devletleri dışında daha yirmi kadar memleket vardır ki, hepsinin adı da Cumhuriyettir. Hattâ, hep zencilerden meydana gelen Haiti bile bir Cumhuriyet idi.</p>
<p>Fakat, buralarda, Cumhuriyetin istibdat rejiminden farkı pek azdır. Soydan gelen bir hükümdar yerine, zorla Cumhurbaşkanlığına gelmiş bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Reisicumhur adını taşıyan bu zorba devleti keyfince yönetir. Mutlak bir hükümdar gibi, keyif ve hevesinden başka bir kanun tanımaz.»</p>
<p>Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili’yi bir yana bırakarak, diğerleri için diyor ki: «Hiçbirisi, bugün, gerçek Cumhuriyet adını taşımaya lâyık değildir. Çünkü demokrasiye… dayanmıyorlar»; «Cumhuriyet adı altında mutlak hükûmetlerin hâkim olması, liderlerin asker olması yüzündendir.»</p>
<p>Burada bir an durmak isterim. Efendiler, bu makale, milletvekili olan komutanların, milletvekilliğinden istifaları üzerine ve o münasebetle yazılıyor.</p>
<p>Fakat öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri, orduları bırakıp Hükûmet’i düşürmek için Meclis’e gelmişlerdir. Bu yazar da, onların iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî hakları olduğunu ispat için, daha bir gün önce sütunlarca yazı yazmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’in, mutlak hükûmet rejiminden farksız olabileceğine örnekler sıralayan ve bunun sebebinin de demokrasiye dayanmamak olduğunu söyleyen yazar, «Hükûmet partisinin demokratlığı dudaklarındadır» diyen zattır. Bunun böyle olması «askerî liderler yüzündendir» diyen kimse, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın da askerî liderlerden biri olduğunu bilen kimsedir.</p>
<p>Bu kimsedir ki, askerî liderlerden olan filân ve filânları, yine askerî liderlerden olan Türkiye Cumhurbaşkanı ve Türkiye</p>
<p>Başbakanı ile karşı karşıya getirip biribirlerine cephe aldırmak için, bütün gücüyle çalışıyor ve sonra sevmediği tarafın yıkılmasını millete gerekliymiş gibi gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ibret alınacak örnekler veriyor ve «hangi general, başına daha çok âsi toplayabilirse, Cumhurbaşkanlığına o geçer»; «ordu komutanları ve eşkiya reisleri birbirleriyle çarpışarak Cumhurbaşkanlığı makamını zorla ele geçiriyorlar» diyor.</p>
<p>Efendiler, bu ve buna benzer sözlerin ne maksatla ve nasıl bir duygu içinde yazıldığını fark etmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyeleri üzerinde ve kamuoyunda bırakacağı olumsuz ve zararlı etkileri anlamamak mümkün değildi. Ne yazık ki, bu bozguncu etkiler gerçekten de fiilî tepkilerini göstermiştir.</p>
<p>Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’ların, Millî Savunma Komisyonu (225)’na seçilmemiş olmalarından üzüntü duyan aynı cumhuriyetçi yazar, bu defa da, ordu komutanlarının, ordulara etki yapabilecek bir komisyona seçilmemiş olmalarını doğru bulmuyor.</p>
<p>Bu noktada, pek sevdiğini anlatmak istediği demokrasiye uygun davranıştan bile vazgeçiyor. Bu düşünceleri içine alan cümleleri hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>«Siyaset» başlığı altında yazılmış yazılar arasında «Millî Savunma Komisyonu, Millet Meclisi’nin hemen hemen en az siyasî olan, hattâ siyasetle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma koludur» cümlesi okunur.</p>
<p>Yazar, bu cümle ile, Meclis’e giren ordu müfettişlerinin siyasetle ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve ne için meydan verilmedi? demek istiyor. Buna şu yolda cevap vermek mümkündür: Millî Savunma Komisyonu siyasî işlerle ilgisi bulunmayan bir komisyon olduğuna göre, oraya sırf siyasî işlerle uğraşmak üzere Meclis’e gelmiş olanları sokmakta sakınca vardı da onun için!</p>
<p>Yazar, bu cümleden sonra devam ederek diyor ki: «Burada, vatanın namus ve istiklâlini savunacak orduyu yönetmeye daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirmeye ve gelişmiş bir şekle sokmaya yarayan kanunlar yapılacaktır. Kendilerini politikacılık hırsına kaptırmayıp da yalnız vatanı düşünenlerin, bu görevi, ordu ileri gelenleri arasında en muktedir kimselere vermeleri bir vatan borcudur.»</p>
<p>Bu cümleler üzerinde de biraz duracağım:</p>
<p>Ordunun yönetimi, daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirilmesi ve daha da gelişmiş bir şekle sokulması hususu çok önemlidir.</p>
<p>Bu hususla görevli bulunan ve uğraşan makam «Genelkurmay» dır. Yazarın da dediği gibi, bu makamda en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve daha mükemmel bir duruma getirilmesi işlerini üzerine almış bulunan Genelkurmay, gerektikçe, bu konularda Hükûmet’e tekliflerde bulunur.</p>
<p>Genelkurmay’ın ve Hükümet içinde yer alan Millî Savunma Bakanlığı’nın enine boyuna düşünüp tespit ettikleri meseleler, her yıl toplanan «Yüksek Askerî Şûrâ» tarafından incelenir ve görüşülür.</p>
<p>Yüksek Askerî Şûrâ; Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı, Bahriye ve Ordu Müfettişlerinden oluşur. Yüksek Askerî Şûrâ’nın incelemesinden geçen ve uygulanması kabul gören hususlardan, gerekli bulunanlar hükümete teklif edilir.</p>
<p>Bu teklifler içinde uygulanmak üzere kanunlaşması gerekenler varsa, işte onlar Meclis’e sunulur. Meclis’te usulüne uyularak Millî Savunma Komisyonu’ndan ve ilgisi varsa başka komisyonlardan da geçtikten sonra, Meclis Genel Kurulu’nda görüşülür ve kanunlaştırılır.</p>
<p>Millî Savunma Komisyonu’ndaki üyelerin askerlikten anlaması gerekir. Fakat yalnız askerlikten anlaması yeterli değildir. Devletin maliyesinden, siyasetinden ve daha birçok şeyden de anlaması gerekmektedir. Yalnız askerlikten anlamak, ordu ile ilgili kanun tasarıları hazırlamak için yeterli sayılsaydı, Genelkurmay’ın tespitinden ve Yüksek Askerî Şûrâ’nın da onayından sonra, tasarıların ayrıca başka bir komisyonda veya komisyonlarda incelenmelerine gerek kalmazdı.</p>
<p>Zira, politika ile uğraşan kimseler, askerlikten gelmiş olsalar bile, bütün hayatlarını ilim ve teknikle ve askerî gelişmeleri günü gününe takip ve uygulamakla geçiren kimselerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.</p>
<p>Ordunun yönetimi, düzenlenip daha mükemmel bir duruma getirilmesi için pek yerinde görüşleri ve büyük tecrübeleri olduğunu zanneden ve Yüksek Askerî Şûrâ’da kanun gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askerî Şûrâ içindeki yerleriydi.</p>
<p>Ciddiyet isteyen ve mevkiin değer ve önemini anlayıp; Hükûmet’i, Millî Savunma Bakanlığı’nı, Genelkurmay’ı beğenmeyip; onları, kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek, siyasî alanda çalışmayı tercih eden komutanların Millî Savunma Komisyonu’na girmelerini sağlamaya çalışmak; Onların, Hükûmet’ten Meclis’e gelen ordu ile ilgili her türlü teklifin sonuçlandırılmasını engellemek ve bunları elde bir koz olarak kullanmak suretiyle Hükûmet’i düşürmek ve Genelkurmay Başkanı’nı değiştirmek gibi kötü heveslerini gerçekleştirme maksadına dayanabilir.</p>
<p>Tanin başyazarının da, bu noktadaki gayesinin başka bir şey olduğunu zannetmek abestir.</p>
<p>Gayesinin gerçekleşmemesi yüzünden «kaygılı ve üzüntülü» olan yazar: «Eski Atina Cumhuriyeti’nde demokrasinin koyduğu ilkelere o denli sıkı sıkıya bağlı idiler ki, yönetimle ilgili kolların hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık bakımından bile bir üstünlük kuralı kabul edememişlerdi.» Demokrasideki bu aşırılığa rağmen, «Atina demokrasisinde, generaller bu kuralların dışında tutulmuşlardır» diyor.</p>
<p>Halk Partisi’nin demokratlığının dudaklarında olduğunu ve Cumhuriyet’in mutlak hükümet rejiminden farksız bulunduğunu millete anlatmaya çalışan bir kimsenin, bu safsatasını daha gazetesinde okunmakta olduğu günlerde, iktidar mevkiine geçirmek gayretine koyulduğu generallerin demokrasi kurallarının bile dışında tutulabilecekleri görüşünü ileri sürmesi, sanırım ki, dürüst insanların yapabilecekleri hareketlerden değildir.</p>
<p>Efendiler, kin ve ihtiras, bir insanın düşüncesini ve vicdanını kararttığı zaman o insan nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?</p>
<p>İşte buyurunuz, aynı yazarın şu sözlerini dinleyiniz: «Halk Partisi’nin İsmet Paşa Hükûmeti’nin memlekete gösterdiği çirkin çehre! Şahsi ihtiraslarının peşinde bu kadar esir olan önderler, milli bir parti kurmak ve milleti temsil etmek iddiasına kalkışamazlar.»</p>
<p>«Geleceğin ümidiyle kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını feda ettiler: Memleketi kurtarmak için! Memleketi, kendilerinden ve ihtiraslarından başka birşey düşünmeyen politikacılar elinde oyuncak etmek için değil!»</p>
<p>Gerçeğin tam tersini dile getiren bu demagoji ve safsata sahibi yazar, bizim kurduğumuz partiyi, bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa’nın ve Hükûmeti’nin çehresini çirkin görüyor ve gösteriyor.</p>
<p>Efendiler, bizim çehremiz her zaman temiz ve aktı; her zaman da temiz ve ak kalacaktır. Çehresi çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim vatanseverce vicdan temizliği ile ve namusluca davranışlarımızı, kendi bayağı ve çirkin ihtirasları yüzünden çirkin göstermeye kalkışanlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TEKİ GENSORU GÖRÜŞMELERİNİN SON GÜNÜ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 8 Kasım günü, Meclis’te gensoru görüşmelerine devam edildi.</p>
<p>Feridun Fikri Bey’in «Meclis soruşturması» nın kabulü ile ilgili konuşması, birçok konuşmacının sözleriyle karışarak hayli uzadı. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: «Efendiler, dedi, memleketin rejimi söz konusudur.</p>
<p>Cumhuriyet rejimi söz konusudur. Herşeyden önce bu meseleyi görüşmek lâzımdır!» Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in bir gün önceki sözleri üzerinde durarak, millî hâkimiyet mi Cumhuriyet’in gelişmesinden doğmuştur? Yoksa Cumhuriyet mi millî hâkimiyetin gelişmesinin sonucudur?» şeklinde bir nazariyenin tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.</p>
<p>Rauf Bey’in «Değil halifenin, saltanatın, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın aleyhindeyim» şeklindeki sözlerini, Yunus Nadi Bey, şöyle yorumladı: Rauf Bey’e göre bu makamın hakları vardır. İfade açıktır.</p>
<p>Saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, günün birinde belki lâzım olacaktır.» «Halbuki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çıkmıştır. Bütün makamlar tespit edilmiştir. Bütün durumlar kanunda yerini almış, belirtilmiştir. Ama hâlâ efsaneden safsatadan söz ediyor.»</p>
<p>Bundan sonra Yunus Nadi Bey şunları söyledi: «… Cumhuriyet’i beğenmeyen kimseler vardır. Açıkça söyleyemediklerini düşüncelerinde besleyen yaratıklar vardır ve bunlar içimizdedirler.» «… Öyle adamların kafası ezilir, efendiler!»</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösteri yaparcasına davranışlarından, müfettiş paşaların istifalarından ve Meclis’in içinde oyun oynanılmayacağından söz ettikten sonra, dedi ki: «Özel ve gizli tertiplerle bazı maksatları gerçekleştirebiliriz kuruntusuna kapılarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin köşesinde oturarak bu türlü şeyleri yapmak saygısızlıktır. Kabul edemeyiz, efendim.</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Refet Paşa’ya ilişerek şunları söyledi:</p>
<p>«Yüksek malûmunuz olduğu üzere, Refet Paşa Hazretleri, altı yedi ay önce, basında yer alan gösterişli ve yersiz… bazı açıklama ve demeçlerle milletvekilliğinden istifa etmişlerdir. Garip bir olaydır.</p>
<p>Gerekçe olarak eklemişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmelerinin sebebi, karanlık odada, yalnız arkadaşları arasında bir millî and mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok merak ettim bu işi ».</p>
<p>Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, yerinden söze karıştı ve: «Yani generaller hükümeti» dedi. Yunus Nadi Bey: «Çok merak ettim bu işi:» diyerek sözüne devam etti ve dedi ki: «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümetin nasıl teşkil edileceği orada yazılıdır.</p>
<p>Bütün bunları idare eden bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yeterli değildir. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden istifa etsin ve gitsin hükümet kursun; yakın arkadaşlar toplansın… Ne kanaattir bu?»</p>
<p>«Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe’yi alıp gelip de hükümet mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yok mudur? Bu ne mantıksızca harekettir?»</p>
<p>Refet Paşa, Yunus Nadi Bey’e cevap vermek üzere kürsüye çıktı. Kendisini savunmaya çalışırken, Rauf Bey ile aralarında bir fikir birliği olduğundan, Rauf Bey’in söylediği her şeyin onun hesabına da kaydedilmesi gerekeceğinden söz ettikten sonra: «İki asker milletvekilinin Meclis’e dönmelerini istemişsem, acaba Çin’de olduğu gibi bir cumhuriyeti mi yapmak istemiş olurum?» dedi. Refet Paşa’nın sözlerine, birçok milletvekili oturdukları yerden kısa cevaplar vermeye başladılar. Hemen hemen karşılıklı tartışmaların yapıldığı bir konuşma oldu. Nihayet, kürsü başka bir muhalif konuşmacıya bırakıldı.</p>
<p>Bundan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir), «…Günlerden beri sürmekte olan ve sonu bir türlü gelmeyen görüşmelere ne inkılâbın ve ne de milletin tahammülü vardır» dedikten sonra durumun inkılâp adına, inkılâbı ileri götürmek adına hükümeti düşürmek» ten ibaret olmadığını belirtti.</p>
<p>Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolların belirtilmesi gerektiğini, o takdirde daha samimî ve daha kesin olarak yürünebileceğini söyledi ve Rauf Bey’in görüşüne temas ederek şöyle bir değerlendirme yaptı:</p>
<p>«Millî hâkimiyet başka bir konudur. Cumhuriyet, meşrutiyet, mutlakiyet rejimleri ve istibdat daha başka konulardır. Bunlardan bir kısmı devlet şekilleridir. Diğerleri millet iradesinin kullanılması ve uygulanmasıdır. Bu dört şekil içinde, millî hâkimiyetin çeşitli yollarla uygulandığını görüyoruz. Hattâ bir parça istibdat şeklinde bile vardır.</p>
<p>Meşrutiyette biraz daha fazla, Cumhuriyet’te daha fazla. Bundan dolayı, burada iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir, Millî hâkimiyet Cumhuriyet’in gelişmesinin eseridir, denemez. Çünkü millî hâkimiyet, şekil değildir. Ruh ve öz meselesidir.»</p>
<p>Mahmut Esat Bey, Rauf Bey’in şahsî görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde, gerektiği kadar durduktan sonra: «Türk inkılâbı yükseliyor.» «Ancak, bu inkılâbı sür’atle hedefine, milletçe beklenen hedefine ulaştırabilmek için, bir an önce gerçek durumun açıklık kazanması lâzımdır. Türk milleti, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi, bunu beklemektedir» sözleriyle konuşmasına son verdi.</p>
<p>Bundan sonra, Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakam Vasıf Bey’ler, muhalif konuşmacıların sorularına uzun konuşmalar yaparak cevap verdiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RIZA NUR BEY’İN ARNAVUTLARI TÜRKLÜĞE KARŞI AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU</strong></span></a>
</p><p>Maliye Bakanı, Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey’den, zabıttaki sözlerinden bazılarının açıklanmasını istedi Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü şüpheli gösterecek şekilde sözler söylemişti.</p>
<p>Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey’in düşüncesindeki yanlışlığı şöyle düzeltti: «Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya’ya giden atalarımızın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi göstererek onları itham ediyor. Hem de kim? Maalesef öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur.</p>
<p>Daha önce öyle değildi. Kendisi daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam. Türklük için silâhla savaşırken kendileri tam tersine, Arnavutları «Türklüğe karşı» ayaklansınlar diye kışkırtmıştır.»</p>
<p>Gerçekten de Rıza Nur Bey’in siyasî hayatında birçok mücadelelere katıldığı biliniyordu. Bu durumu, milliyetçi olarak Millet Meclisi devrinde, ona hizmet ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı.</p>
<p>Fakat, Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türk’ün kalbinde sonsuz ve unutulmaz bir acı yaratan büyük felâket olayında, aşın milliyetçi Rıza Nur Bey’in, Arnavut âsileriyle birlikte Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu durum anlaşılınca Büyük Millet Meclisi’ni hayret ve dehşet kapladı.</p>
<p>Bundan sonra Maliye Bakanı öteki konular üzerindeki açıklamalarına geçti. Onun arkasından Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey söz aldı. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığı’nı tenkit eden bir konuşmacıya cevap verdi ve ziraat işlerinin güzel cümleler, güzel sözler ve güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: «Bu toprağa yazılan bir eserdir.</p>
<p>Onun sayfaları açık ve herkes tarafından okunmaktadır» dedi ve ilâve etti: «Kalkıp da yüce Meclis’in huzurunda, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi demagoji yapılabilir mi? Bu ne cür’ettir?»</p>
<p>Ticaret Bakanı Hasan Bey ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey’den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığı’na ve Başbakanlık’a geldi.</p>
<p>Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını teklif ettiği günden sonra, görüşmelere katılamayacak kadar, hastalanmış, yatıyordu. Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.</p>
<p>Artık gensoru görüşmelerine son verme zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey’in «Meclis soruşturması» önergesi reddedildi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-195</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-195</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5
19 oya karşı 148 oyla İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu aldı. Bir kişi de çekimser kalmıştı. Efendiler, Meclis’te yenilmiş olanların gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler. Daha küskün ve inatçı bir şekilde hücumlara geçtiler. 9 Kasım tarihli Vatan gazetesinin başmakalesi: «Bugünkü idare şekli, adına göre, millî hâkimiyetin en yüksek şekli olmuştur. Fakat, hükûmetçilerin zihniyeti biraz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba0b9ab7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İSMET PAŞA KABİNESİ’NE GÜVENOYU VERMESİ MUHALİF KALEM SAHİPLERİNE DAHA NELER YAZDIRDI</strong></span></a>
</p><p>19 oya karşı 148 oyla İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu aldı. Bir kişi de çekimser kalmıştı. Efendiler, Meclis’te yenilmiş olanların gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler. Daha küskün ve inatçı bir şekilde hücumlara geçtiler.</p>
<p>9 Kasım tarihli Vatan gazetesinin başmakalesi:</p>
<p>«Bugünkü idare şekli, adına göre, millî hâkimiyetin en yüksek şekli olmuştur. Fakat, hükûmetçilerin zihniyeti biraz kazılsa, hemen hiç değişmemiş olduğu görülür» ve: «Bugün gerici kelimesi yeniden sık sık kullanılır olmuştur» şeklinde tenkitlerle doludur.</p>
<p>10 Kasım tarihli Vatan’ın «Meydan Muharebesi’nin Neticesi» başlıklı başmakalesinde Timurlenk’in fil hikâyesi tekrarlandıktan sonra, Hükûmet’i düşürmeye çalışanların iyi hareket edemediklerinden yakınan şu düşünceler yer alıyordu: «Ankara’da ilk gensoru görüşmeleri başladığı zaman, ortada tenkitçi, azimli bir çoğunluk vardı.»</p>
<p>«Tenkitçiler bu durumu idare edemediler. Teşkilâtsız kimseler olarak teker teker tenkitlerde bulundular». «Teker teker yapılan tenkitler bile, sağlam ölçülerle yürütülemedi. Gensoru genelleşince, tatil zamanındaki not defterlerini açan olmadı. En keskin tenkitçiler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler.»</p>
<p>Makale sahibi, duruma, politikacılık açısından bakarak, diyor ki: «Hükûmetçilerin mükemmel bir ayarlama ile ve başından sonuna kadar iyi düşünülmüş bir plânla hareket ettikleri görülür.»</p>
<p>Burada, insanın makale sahibine şöyle bir soru soracağı geliyor:</p>
<p>Milletin kaderinin sorumluluğunu ellerine aldırmak istediğiniz kimseler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul’daki arkadaşlarıyla da uzun boylu görüştükten sonra, sizin de belirttiğiniz gibi, dillerinin altındakini söylemekten çekinecek kadar kendilerine güvenemezlerse, topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclis’teki hareketini birleştiremeyecek kadar güçsüz olurlarsa, bu kimselerin devletin başına geçmeye lâyık oldukları düşünülebilir mi?</p>
<p>Efendiler, Tanin’in «Mirsad-ı İbret» (İbret Aynası) sütunundan da birkaç cümle okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün memlekete Meclis’in genel görüşünü seyrettiriyor ve ona: «Eyvah! Bu da ötekiler gibi çıktı» dedirtiyor.</p>
<p>Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor: «… Eski yıkıntılarla yapılan bir binadan ne umarsın ki!…»</p>
<p>Acaba, bu yazıları yazmış olan kimse, o gün gerçekten böyle mi duygulanmıştı? Yoksa, bu anlamsız sözleri, milleti bize karşı kışkırtmak için bile bile mi yazıyordu? İster öyle, ister böyle olsun, her ikisi de doğru değildi. Bu türlü yazarlar Cumhuriyet’e kötülük etmişlerdir.</p>
<p>Efendiler, Tevhid-i Efkâr’ın da «Faydasız ye kıymetsiz bir Zafer» diye yazdığı yararsız ve değersiz yazıları devam ediyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI VE EN HAİN KAFALARIN ESERİ OLAN PROGRAMI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, «komplo» konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki safhasını anlatırken, önemsiz gibi sayılabilecek bazı ayrıntılar üzerinde durdum. Bunda beni haklı bulacağınızı umarım.</p>
<p>Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman bu gensoru önergesi ile sorguya çekilebilir. Bir gensoruya bu kadar önem vermek doğru mudur? Arz etmeliyim ki, söz konusu olan gensoru normal bir gensoru değildi. Hazırlanan komplonun özel bir safhasıydı. Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler.</p>
<p>Bilindiği üzere «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» (İlerici Cumhuriyet Partisi) diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar.</p>
<p>«Cumhuriyet» kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye «Cumhuriyet» ve hem de «Terakkiperver Cumhuriyet» adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir.</p>
<p>Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları bu parti «Muhafazakâr» adı altında ortaya çıkmış olsaydı, belki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları elbette doğru değildi.</p>
<p>«Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır» ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyiniyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi?</p>
<p>Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi:</p>
<p>Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, din! bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet’e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: «Biz Hilâfet’i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir;</p>
<p>medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi Hilâfet’i kaldırdı. İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir» diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi?</p>
<p>Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce (10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız: «İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar.» «Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdı.»</p>
<p>«Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi» zarurî kılar. «…Hilâfet’i yıkmak, lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.»</p>
<p>Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti ki, «Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası»nın programı en hain kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk Devleti’ni körpe Türk Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedef alan plânlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı.</p>
<p>Tarih, (gizli maksatlarla hazırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası»nın dinî konularda verdiği sözleri, doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.</p>
<p>Hatıra defterini «fazladan ve gece kılınan namazlar (Nafile ve teheccüt namazları)»ın sevabını anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor muydu? Mâsum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?</p>
<p>Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında, eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici unsurlar, «dinî düşünce ve inançlara saygılı» olduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler bu gerçeği kavramış değiller midir?</p>
<p>O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyi niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz!</p>
<p>Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği «Terakki» ve «Cumhuriyet» kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve kuvvet vermiştir.</p>
<p>Buna örnek olarak arz edeyim: Ergani’de, âsîlerin valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan Kadri, Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta: «Millet Meclisi’nde, Kâzım Karabekir Paşa’nın partisi, şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır.</p>
<p>Bize yardımcı olacaklarına şüphe etmem. Hattâ, Şeyh Eyüp’ün (Asi liderlerindendir, idam edilmiştir) yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir…» diyor. Şeyh Eyüp de yargılanması sırasında: «Dini kurtaracak tek partinin, Kâzım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olup, şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini» söylemiştir.</p>
<p>Efendiler, «Terakkiperver» ve «Cumhuriyet» kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi?</p>
<p>Yeni partiye girenlerin bütün üyeleri söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlerden habersiz oldukları kabul edilemez!</p>
<p>Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, Cemiyet-i Hafiye-i İslâmiye» (Gizli İslâm Derneği) teşkilâtından, İstanbul’da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını kışkırtanların bildirilerinde (Halep’te bastırılarak, Doğu illerimizde dağıtılan Şakir Paşazade’lerin bildirisi), Kâzım Karabekir Paşa’nın partisinden ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim.</p>
<p>Ancak, Bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi?</p>
<p>Hükümetin ve benim tertemiz düşüncelerle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defa da «dinî düşünce ve inançlara saygılıyız» sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya kalkıştılar.</p>
<p>Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek… geniş ölçüde hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış…</p>
<p>Efendiler, böyle bir tutuma dürüst ve samimidir denemez!</p>
<p>Politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Fakat, kutsal bir ülkünün kendini ortaya koyduğu Cumhuriyet rejimine, çağdaş yenileşmeye karşı, cahillik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman, özellikle yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçekten yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yanıdır.</p>
<p>Yoksa gericilerin ümit ve faaliyet kaynağı olan saf değil…</p>
<p>Ne oldu Efendiler? Hükümet ve Meclis olağanüstü tedbirler almayı gerekli gördü. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu (Huzur ve Güvenliği Sağlama Kanunu) çıkardı. İstiklâl Mahkemeleri’ni kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz dokuz tümenini, uzun zaman isyanı bastırmak üzere görevlendirdi. «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» denilen zararlı siyasî kuruluşu kapattı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKÇA TEŞEBBÜSLERİ</strong></span></a>
</p><p>Bütün bu yapılanlar, elbette Cumhuriyet’in başarısı ile sonuçlandı. Âsîler yok edildi.</p>
<p>Fakat Cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bütün safhaları ile son bulduğunu kabul etmediler. Alçakçasına son bir teşebbüse giriştiler. Bu teşebbüsler İzmir suikastı olarak kendini gösterdi.</p>
<p>Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa da Cumhuriyet’i suikastçıların elinden kurtarmayı başardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETTE HUZUR VE GÜVENLİĞİ SAĞLAMAK İÇİN UYGULANAN OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLERİN İYİ SONUÇLARI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, durumun ciddîleşmesi üzerine, hükümetçe olağanüstü tedbirler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk defa ortaya koyduğumuz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı. Takrîr-i Sükûn Kanunu’nu ve İstiklâl Mahkemeleri’ni bir baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu.</p>
<p>Şüphe yok ki, zaman ve olaylar, bu nefret verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, elbette utanılacak bir duruma düşürmüştür.</p>
<p>Biz, alınan fakat kanunî olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkmak için bir vasıta olarak kullanmadık.</p>
<p>Aksine, memlekette huzur ve güvenliği sağlamak için uyguladık. Biz o tedbirleri, milletin medenî ve sosyal alandaki gelişmesinde yararlı kıldık.</p>
<p>Efendiler, aldığımız olağanüstü tedbirlerin uygulanmasına gerek kalmadığı görüldükçe, onların uygulamadan kaldırılmasında tereddüt edilmemiştir. Nitekim, İstiklâl Mahkemeleri, zamanında kaldırıldığı gibi, Takrîr-i Sükûn Kanunu da yürürlük süresinin sonunda, yeniden Büyük Millet Meclisi’nin incelemesine sunuldu</p>
<p>Meclis, Kanunun bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli bulmuşsa, elbette, bu milletin ve Cumhuriyet’in yüksek yararları içindir. Yüce Meclis’in elimize istibdat vasıtası verme gayesi güderek böyle bir karar aldığı düşünülebilir mi?</p>
<p>Efendiler, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte ve İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyette bulunduğu süre içinde yapılan işleri gözönüne getirecek olursanız, Meclis’in ve milletin güven ve itimadının tamamen yerinde kullanılmış olduğu kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Memlekette çıkarılan büyük isyan ve hazırlanan suikast tertipleri bastırılarak sağlanan güvenlik ve huzur, elbette bütün milletçe memnunlukla karşılanmıştır.</p>
<p>Efendiler, milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığım göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu, Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık.</p>
<p>Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse, bu, çok doğrudur. Gerçekten de Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olması, bazı gericilerin, milleti geniş ölçüde zehirlemesine meydan vermemiştir.</p>
<p>Gerçi, bir Bursa Milletvekili, yasama görevi boyunca, hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Meclis’te milletin ve Cumhuriyet’in çıkarlarını savunmak için ağzına bir tek kelime bile almamış olan Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesinin aleyhine uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır.</p>
<p>Şapka giydirilmesinin «temel haklara, millî hâkimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir işlem» olduğunu iddia etmiş ve bunun «halka uygulanmamasını sağlamaya» çalışmıştır. Ancak, Nurettin Paşa’nın, millet kürsüsünden alevlendirmeyi başarabildiği taassup ve gericilik duyguları sonunda birkaç yerde, o da yalnız, birkaç gericinin, İstiklâl Mahkemeleri’nde hesap vermeleriyle söndü.</p>
<p>Efendiler, tekke ve zaviyelerle, türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük ve türbedarlık v.b. birtakım ünvanların kaldırılması ve yasaklanması da Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yapılmıştır. Bu konularla ilgili yürütme ve uygulamaların, toplumumuzun, hurafelere inanan, ilkel bir kavim olmadığını göstermek bakımından ne kadar gerekli olduğu takdir olunur.</p>
<p>Birtakım şeyhlerin, dedelerini seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?</p>
<p>Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türkiye Devleti’nde Türkiye Cumhuriyeti’nde devam ettirilmeli miydi?</p>
<p>Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına pek büyük ve düzeltilmesi imkânsız bir yanılma olmaz mıydı? İşte biz, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olmasından yararlandık ise, bu tarihî hatâyı bir daha işlememek için, milletimizin alnını olduğu gibi açık ve ak göstermek için, milletimizin mutaassıp ve ortaçağ zihniyetinde olmadığını ispat etmek için yararlandık.</p>
<p>Efendiler, milletimizin sosyal, ekonomik, kısacası bütün medenî iş ve ilişkilerinde feyizli sonuçlar veren yeni kanunlarımız da, kadın hak ve hürriyetlerini sağlayan ve aile hayatını sağlamlaştıran Medenî Kanun da bu sözünü ettiğimiz devrede çıkarılmıştır.</p>
<p>Görülüyor ki, biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur: Türk milletini medeni dünyada, lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha çok güçlendirmek… ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek…</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-201</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-201</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1
Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım. Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4b9fad21b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 20.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-20-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1</a></p>
<a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET</strong></span></a>
<p><span>Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.</span></p>
<p><span>Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.</span></p>
<p><span>Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.</span></p>
<p><span>Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.</span></p>
<p><em><span>Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet (Sonsuza kadar) muhafaza ve müdafaa etmektir.</span></em></p>
<p><em><span>Mevcudiyetinin ve istikbalinin (Varlığının ve geleceğinin) yegâne (Biricik) temeli budur.</span></em></p>
<p><em><span>Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek (Yoksun bırakma) isteyecek dahilî ve harici (İç ve dış) bedhahların (Kötülüğünü isteyenler) olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin (Durumun) imkân ve şerâitini (Şartlarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait (Elverişsiz) bir mahiyette (Nitelikte) tezahür edebilir (Görünebilir).</span></em></p>
<p><em><span>İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali (Benzeri) görülmemiş bir galibiyetin mümessili (Temsilcisi) olabilirler. Cebren (Zorla) ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil (Fiilî olarak) işgal edilmiş olabilir.</span></em></p>
<p><em><span>Bütün bu şerâitten daha elim (Acıklı) ve daha vahim (Korkunç) olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (Doğru yoldan ayrılma, yoldan sapma) ve hattâ hıyanet Hainlik) içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin (Memleketi ele geçirenlerin, saldırganların) siyasî emelleriyle tevhid edebilirler (Birleştirebilirler). Millet, fakr-ü zaruret (Yokluk ve yoksulluk) İçinde harap ve bitap (Bitkin) düşmüş olabilir.</span></em></p>
<p><em><span>Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit (Bu durum ve şartlar) içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!</span></em></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6aa016a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Manevi, Dünyası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-8.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toereni-ve-defin-islemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toereni-ve-defin-islemi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c693bf15.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Ölümü, Cenaze, Töreni, Defin, İşlemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toreni-ve-defin-islemi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-9.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c67f3974.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, 10:, Kaynaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar.html">Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-10.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk İngilizleri Anlatıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ingilizleri-anlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ingilizleri-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk İngilizleri Anlatıyor
1 – Düşmanımız, dinimizin ve bağımsızlığımızın haini İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır. 2 – Millî Mücadele’de bizim takip ettiğimiz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c66b9fbd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, İngilizleri, Anlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Cihan-Dura-056.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ingilizleri-anlatiyor.html">Atatürk İngilizleri Anlatıyor</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p></p><div class="su-quote su-quote-style-default"><div class="su-quote-inner su-u-clearfix su-u-trim"><em><span>İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal… </span></em>
<p><em><span>Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu “ben” kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. </span></em></p>
<p><em><span>O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz! </span></em></p>
<p><em><span>Bu yazıda Mustafa Kemal, İngilizleri anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal düzenliyor, tamamlıyor, yorumluyor ve güncelliyor.</span></em></p></div></div>
<p><span><strong>1 –</strong> Düşmanımız, dinimizin ve bağımsızlığımızın haini İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span><strong>2 –</strong> Millî Mücadele’de bizim takip ettiğimiz asıl maksat, ülkemizi parçalanmaktan kurtarmak, devlet ve milletimizin bağımsızlığını elde etmekti. Bu maksadın elde edilmesini engelleyebilecek düşmanlarımız, İngilizlerdi. İngilizlerle çıkarlarını birleştirmeye çalışan Fransızlar da sayılabilir. Düşmanlarla uğraşmak için sonuna kadar ve her türlü vasıtaya başvurarak çalışmaya azmetmiştik.</span></p>
<p><span><strong>3 –</strong> İngilizler hile ve şiddet yoluyla İslam dünyasına, Türklere boyun eğdirmeye çalışmıştır. Müslümanlar gözünde tecelli eden apaçık hakikatlerden biri de İngiltere devletinin amansız bir ortak düşmanımız olduğu gerçeğidir.  İngilizler, Hindistan’a istila ve fesat elini ulaştırdıkları uğursuz günden beri, bütün Asya âlemini kendi bencilce emellerine ve amaçlarına boyun eğdirmeye ve sonsuz zulümleriyle, özellikle İslam milletlerini ezmeye çalışmışlardır. Bunu duruma göre bazen hile ve desiseler imali ile, bazen zorla ve şiddet kullanarak yapmışlardır. Sonraki yıllarda da Müslümanlar arasındaki uyanış eserleri ve dayanışma eğilimlerinden pek çok kaygılanarak darbelerini şiddetlendirdiler. Yüzyıllardan beri iman ehlinin hizmetindeki kılıç olan Osmanlı Türklerinin millî ve siyasî varlığını imhaya kalkıştılar. -Milletimizi parçalamaya ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeye yönelik entrikalar çevirdiler.</span></p>
<p><span><strong>4 –</strong> Mahvımızı emel edinmiş olan İngiltere’nin bütün İslam âlemini kapsayan genel bir esaret kurma hususundaki haince girişimlerine karşı çıkıp direnebilecek biricik İslam hükümeti Türkiye devletiydi. Bu sebepledir ki, bütün Batı emperyalizminin ve kapitalizminin en müthiş saldırıları Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyordu. – İngilizlerin düzenlediği planın esas hatları önce milleti iç nifaka düşürmekti. Gerçekten, iç nifak vasıtasıyla milletin bütünüyle yıkılması ve ülkenin bir iki ay içinde tutsaklığa düşmesini ümit ediyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>5 –</strong> Çirkin Batı siyaseti, özellikle şeytani İngiliz siyaseti; yıllar ve yıllar, bugün de, İslam’la, İslam dünyası ile benim aramı açmak için hep şunu tekrarlamış ve tekrarlatıp durmuştur: Atatürk sizi bin yıllık dininizden uzaklaştırıp Batı’nın uydusu, Hıristiyanlığın uydusu yaptı. Onun neyine güvenip de arkasından gideceksiniz? Böyle birini hangi akılla örnek alacaksınız?</span></p>
<p><span><strong>6 –</strong> Haksızlığa karşı her zaman duyarlılık gösterin, milletçe ve şiddetle. Düşman karşısında asla boynu eğik durmayın, yaptığına misliyle karşılık verin. Ben hep böyle yaptım. 22 Ocak 1920’de 15. Kolordu Kumandanlığı’na verdiğim şu emir bunun bir örneğidir:  “İngilizler İstanbul’da tecavüzü artırarak nazır ve mebuslardan bazı kişileri ve özellikle Rauf Bey’i tutuklarsa, karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayları tutuklanacaktır. Erzurum’da bulunan Rawlinson’u kaçırmamak için şimdiden önlemler alınmasını rica ederim.”</span></p>
<p><span><strong>7 –</strong> 31 Temmuz 1920… Afyonkarahisar Kolordu Dairesi… Subaylarımıza hitap ediyorum: Subaylar!… İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermiştir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve bağışına borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde doğal olarak ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile saklı bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve tutsak durumundadır. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp edilir.</span></p>
<p><span><strong>8 –</strong> Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsız olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için varlığını ispat etmek gerekir. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve mutluluk kaynağı; bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin gerekliliğine olan vicdanî imanıdır.</span></p>
<p><span><strong>9 –</strong> İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek doğal olarak önce onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke koşullarının uygulanması ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra, kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırmaya, taarruza başladılar. Askerlik onurunu yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından yoksun bırakmaya teşebbüs ettiler. Bir taraftan da savunmasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de onuruna, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engel ve zorluk kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz duruma göre subaylarımıza düşen görevin mahiyeti, önemi ve değeri kendiliğinden meydana çıkar.</span></p>
<p><span><strong>10 – </strong>Milletimiz, hür ve bağımsız yaşamak gereğine tam bir iman ile kani olmuş ve buna katî azimle karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir zaman milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim kaynak mevcuttur, o kaynak milletin vicdanî imanıdır. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar sayesinde vücut bulur. Bilinen bir askeri gerçek, felsefi gerçektir: “ordunun ruhu subaylardadır”. O halde ancak subaylarımızdır ki düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu onaracak ve canlandıracak, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.</span></p>
<p><span><strong>11 –</strong> Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin gerçekleşmesini ordudan, ordunun ruhunu oluşturan subaylardan bekler, işte subayların yüce görevi budur. Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar izah ettiğim yüce, kutsal ve bütün açılardan üzerlerine düşen görev itibariyle, bütün varlıklarıyla ve bütün dikkat ve sezgileriyle, giriştiğimiz kutsal bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak zorundadırlar.</span></p>
<p><span><strong>12 –</strong> Kişisel ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak zorundadırlar. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık onurunu, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan; hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919</guid>
<description><![CDATA[ Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”
1. GİRİŞ Milletlerin geçmişlerinde, onların kaderlerini değiştiren, geleceklerini aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayarak köklü bir değişim ve gelişime, yeni bir yapı ve oluşuma yönelten önemli olaylar ve tarihler vardır. Bu tarihler ve olaylar eğer, bir büyük inkılâbın, parlak geleceğin hareket noktası, başlangıcı olabilmişlerse, gittikçe önem kazanarak bayramlaşır ve kalıcı hale gelirler. Millî gelenek ve görenekler içinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6573a21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Millî, Mücadele, İçerisinde, “19, Mayıs, 1919”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/04/Ataturk-012.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html">Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yaşar ÖZÜÇETİN</strong></span></a>
</p><p><span>1. GİRİŞ</span></p>
<p><span>Milletlerin geçmişlerinde, onların kaderlerini değiştiren, geleceklerini aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayarak köklü bir değişim ve gelişime, yeni bir yapı ve oluşuma yönelten önemli olaylar ve tarihler vardır. Bu tarihler ve olaylar eğer, bir büyük inkılâbın, parlak geleceğin hareket noktası, başlangıcı olabilmişlerse, gittikçe önem kazanarak bayramlaşır ve kalıcı hale gelirler.</span></p>
<p><span>Millî gelenek ve görenekler içinde şüphesiz toplulukların birlikte kutladıkları bayramlar, ilk sırada yer alır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Millî Mücadele içerisinde 19 Mayıs 1919, büyük inkılâbın ilk adımı olması münasebetiyle, 19 Mayıs günü, 1938’de “ Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi. “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” da Türk milletinin kutladığı önemli bayramlardan biri olarak ölümsüzleşmiştir.</span></p>
<p><span>Milletlerin geçmişinde yol bulmanın, iz seçmenin, aydınlığa çıkmanın imkânsız görüldüğü, bulanık, fırtınalı, karanlık dönemler vardır. Böyle günlerde çoğunluk bir kısır döngü içinde olmakta, Atatürk’ün de dediği gibi, kimileri kurtuluşu düşmanla birleşmekte, kimileri bir büyük devletin koruyuculuğu ve güdümünde, kimileri de bölük pörçük mahallî direnme teşkilâtları kurmakta görürler. İşte, 19 Mayıs 1919 tarihi, onursuz ve zillet altında yaşamaktansa onurluca ölmenin esas alındığı, kendisinden sonra cereyan eden olaylar zincirinin başlangıcı olan,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> karanlık bir dönemde aydınlık bir tarihtir.</span></p>
<p><span><strong>2. MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN 19 MAYIS 1919’DA ANADOLU’YA GEÇMESİ VE SEBEPLERİ</strong></span></p>
<p><span>XVII. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan Osmanlı Devletinin paylaşılması ve parçalanması yönündeki çabalar, 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmasına kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Rusya ve Avusturya’nın başlattıkları sözü edilen bu çabalara sonradan İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya gibi devletler de dâhil olmuşlardır. Batılı bu devletlerin, Osmanlı Devletini, parçalama ve paylaşma amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik niyetleri, 1815’de Viyana Kongresinde “Şark Meselesi” adıyla bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve Osmanlı Devletindeki Müslüman olmayan unsurların himayesi için kullanılan “Şark Meselesi” tabirinin anlamı genişlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Batının önemli güç ve avantajlara sahip olduğu bir dönemde “Türkler Avrupa’dan silinmelidir, hatta küre-i arzdan kaldırılmalıdır” sözleri de sarf edilmekte idi.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, 1905’te kurmay yüzbaşı olarak Şam’da bulunan V. Orduya katılacağı sırada Beyrut’taki arkadaşlarına şunu söylemekte idi: “Asıl mesele yıkılmak üzere olan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır”. Ayrıca, Mustafa Kemal, Türklerin çoğunluk olarak yaşadığı topraklar üzerinde bir Türk devleti kurulması gerektiğine ilişkin görüşlerini 1907 yılında şu şekilde ifade etmekte idi: ‘‘Meşrutiyet… Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve hâlbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdafaası Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlardı. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olacak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olmak mı? Ben selameti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum” .<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Savaşından hemen önce ileri sürdüğü isabetli fikirler, Osmanlı Devletinin son on yılda, iktidara sahip İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi devlet, henüz o zaman kurtarılabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devletinin İtilâf Devletleri nezdinde ittifak arayışına karşılık, İtilâf Devletleri de, “cenazeyi sırtımızda taşımanın anlamı yok” diyeceklerdir. Balkan bozgunundan çıkmış bir orduyu ittifaklarına alacak da ne yapacaklardı. O kadar geniş cephede Osmanlı İmparatorluğu yenildi, fakat direndi. Bu direniş, yani sönen bir kibritin son alevi gibiydi. Zillete tahammüllerinin kalmadığı noktasında bir isyan söz konusuydu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>1914 yılı başlarında Osmanlı Devleti için İngiltere veya Almanya safında savaşa girmekten başka çare kalmıyordu. Tarafsız kalmak kabul edilebilir bir fikir olarak ortaya konmuşsa<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> da, bu fikrin tatbiki zor, hatta imkânsızdı.</span></p>
<p><span>İttihat ve Terakki yöneticilerine göre, “İngiltere ile Rusya’nın yayılmacı emellerine set çekmek için savaşa girmek âdeta kaçınılmaz bir durumdu. İtilâf Devletlerine nispetle iktisadî ve siyasî üstünlüğe sahip olan Almanya, savaştan ancak zaferle çıkabilirdi. Tabiatıyla zafer günü de Türkiye mükâfatlandırılacaktı”.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Almanya’nın savaşı kaybedebileceği ihtimali düşünülmeden, Türklerin son yüzyılda kaybettiği vatan topraklarını geri almak, Rus imparatorluğunu parçalamak ve büyük bir Türk devleti kurmak fikrinin hâkim olduğu psikoloji içerisinde Birinci Dünya Savaşına girilmişti.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşına girilmekle, büyük kayıpların yanı sıra âdeta devletin sonu gelmiş, şartlar son derece zorlaşmıştır. Mondros Mütarekesinin 7. maddesi ile müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda her hangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını elde etmişlerdi. İtilâf kuvvetlerinin gayelerine uygun bir şekilde Osmanlı ülkesini işgale başlamaları, onların bu mütarekenin hükümleri<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> ile yetinmeyeceklerini ve birbirleriyle imzaladıkları ikili ve gizli anlaşma hükümlerini uygulayacaklarını açıkça göstermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal, devletin içinde bulunduğu durumun muhasebesini yaparak, üstleneceği görevlerde problem çıkmamasına büyük bir itina ve çaba gösteriyordu.</span></p>
<p><span>Kafkaslarda bulunan 9. Ordu lağvedilerek 15. Kolordu haline getirilmiş, Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasına verilmişti. Kâzım Karabekir Paşa’da İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, ona fikirlerini söyledikten sonra giderek bu kolordunun başına geçmişti.</span></p>
<p><span>Öte yandan İtilâf Devletleri, Mondros Mütarekesinin hükümlerine riayet etmemişler, askerî kuvvetlerini ve donanmalarını İstanbul, Adana, Urfa, Maraş, Antep, Antalya, Konya, Samsun ve Merzifon gibi devletin önemli merkezlerine göndererek, işgal hareketini başlatmışlardı.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliği göreviyle Samsun’a çıkışı, Millî Mücadele yönünden çok önemli bir olaydır. Bu atamanın ana sebebi; Samsun’un İngilizler yönünden stratejik bir bölge olması, çoğunluğu Rum olan elli kadar Rum ve Ermeni çetesinin bölgede sürekli karışıklık çıkarması karşısında Samsundaki makineli tüfek bölüğünden teğmen Hamdi’nin, komutasındaki askerlerle birlikte dağa çıkarak, Türk milis kuvvetleriyle birleşmesi ve bu olayların İngilizleri kuşkulandırması, karışıklığın önlenmesi için İngilizlerin, hükümetten önlem alınmasını istemesidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İngilizlerin “Samsunda Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığı” yönünde şikâyetleri olmakla birlikte, 9 Mart 1919’da Samsun’un, 30 Martta Merzifon’un İngilizler tarafından işgalinin, Pontusçu çetelerin tecavüzlerini ve taşkınlıklarını artırdığı, İngiliz İstihbarat Bürosu raporlarında da yer almaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, dönemin en önemli komutanlarından biridir. Ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sokan İttihatçılara, onların politika ve tavırlarına karşıdır. İstanbul’da iken yaptığı görüşmelerde padişah ve hükümetin yakın çevresinde, güven verici bir izlenim bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’ya geçişin anlam ve önemini, bu geçişle başlayacak asıl görevin ne olduğunu bilmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliğine atanması, 30 Nisan 1919’da Padişah Vahdettin’in onayından geçmiş; 6 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in yetki ve görev alanı ile ilgili yönerge kendisine verilmiş, ayrıca tüm kolordulara, sivil yöneticilere bildirilmiştir. Bu yetki ve görev yönergesi zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı Albay Kâzım (İnanç) tarafından hazırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Mustafa Kemal Paşa’ya, bu kadar geniş yetki veren bu tarihî tayinin sıkı kontrole rağmen nasıl hazırlanıp kabul edildiği bir muammadır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Dokuzuncu (sonradan Üçüncü) Ordu Müfettişliğine ait görevler, yalnız askerî olmayıp müfettişliğin kapsadığı bölge içinde aynı zamanda sivil yönetime (mülkî) ilişkindir.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in çok büyük yetkilerle donatıldığını gösteren yönergenin muhtevası şu şekildedir:</span></p>
<ol>
<li><span>Bölgede iç güvenliğin sağlanması, düzenli hale getirilmesi ve bu düzensizliğin çıkış sebeplerinin tespit edilmesi.</span></li>
<li><span>Bölgede dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephanenin bir an önce toplattırılarak uygun depolara konması ve korunması.</span></li>
<li><span>Çeşitli yerlerde bir takım sivil teşekküllerin varlığı ve bu teşekküllere yönelik ileri sürülen, asker topladığı, ordunun el altından bu teşekkülleri koruduğu şeklindeki iddialar araştırılmalı, doğru ise yasaklanmalı ve bu gibi teşekküllerin kaldırılması.</span></li>
</ol>
<p><span>Bu görevler için; iki tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci kolordular, Müfettişlik buyruğuna verilmiştir. Kolordular, harekât ve güvenlik konularında doğrudan doğruya Müfettişlikle ve olağan işlemler, yani özlük işleri, genel kuvvet (ordu birliklerinin er, subay, silah, cephane, hayvan gibi araç ve gereçlerinin) sayısını gösteren durum ve belgeleri vs. gibi konularda önceki gibi Savaş Başkanlığıyla (Harbiye Nezâreti) haberleşeceklerdi.</span></p>
<p><span>Tümen veya Bölge Komutanlığı tarafından bir göreve ya da özel bir göreve atanacak subayların ataması veya değiştirilmesi, Müfettişliğin uygun görmesi ve isteğiyle olacaktır. Öbür konularda ihtiyaç veya yarar görerek, Müfettişliğin verdiği yönergeyi Kolordu Komutanlıkları aynen uygulayacaklardır. Özellikle sağlık işleri pek önemlidir. Bu konudaki inceleme ve yapılan işlerin halka da yayılması gerekir. Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Van illeriyle Erzincan ve Canik bağımsız liva (sancak) larını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yürütmek için vereceği tüm yönergeleri iş bu illerde mutasarrıflıklar,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.</span></p>
<p><span>Müfettişlik sınırına yakın il ve bağımsız iller; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu illeri ile Kolordu Komutanlıkları da Müfettişliğin yürüteceği görev sırasında kendi başına yapacağı başvuruları dikkate alacaklardır.</span></p>
<p><span>Müfettişliğin askerî konularla ilgili muhatabı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) olmakla beraber öbür konular için ilgili yüksek makamlarla haberleşecek ve işbu haberleşmelerden Savaş Bakanlığına (Harbiye Nezâreti) da haber verecektir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>Bu yönerge Mustafa Kemal’e üstlendiği asıl görev için başlangıçta çok büyük kolaylıklar sağlamış, kendisine asker-sivil tüm yöneticilerle görüşmek, karar vermek, verdiği kararları uygulatmak imkânı kazandırmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, İstanbul’dan Samsun’a hareket etmeden önce kendisiyle birlikte çalışacak arkadaşlarını, müfettişlik görevlilerini de seçmiştir. Kendisi ile birlikte Samsun’a çıkanlar değişik rütbe ve sınıftan onsekiz subaydır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı hareket başlangıçta önemsenmemiş, ancak Sivas Kongresinden sonra İngiliz basınında, Millî Mücadele aleyhtarı yazıların yazıldığı ve Mustafa Kemal Paşa’nın âsi bir general olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Ancak, Sivas Kongresinden çok önce, 6 Haziran 1919’da Karadeniz’deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne (daha sonra Amiral Calthorpe), bu Ordu Müfettişininin faaliyetleri hakkında Osmanlı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) na şikâyette bulunarak geri çağrılmasını istemiştir. Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) tarafından bu isteğe uyularak Mustafa Kemal’in en kısa zamanda İstanbul’a dönmesi emredilir. Fakat Mustafa Kemal, azledildiğine dair telgrafı almadan müfettişlik görevi ve ordudan istifa ettiğini bildirir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Artık o, sade bir vatandaştır. Birlikte yürüyeceği milletini çok iyi tanımaktadır. Mustafa Kemal, daha sonra bu durumu şu sözleriyle ifade eder; “Ben 1919 senesi Mayıs ayı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım”.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kâzım Karabekir Paşa, bizzat gelerek, “üniformanızı çıkarsanız da mukaddesatım üzerine söz veriyorum ki, size üstüm olduğunuz zamandan daha bağlı kalacağım paşam”<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> der.</span></p>
<p><span><strong>3. MUSTAFA KEMAL PAŞA’DA BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK FİKRİ</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, Nutuk’ta “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, genel savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük harbin uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir halde.” diye başlayıp durum tespitinde bulunduktan sonra düşünülen kurtuluş çarelerini<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> sıralayarak şunları söyler: “Efendiler, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi; Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların hepsi anlamını yitirmiş bir takım sözlerdi… Sağlam ve gerçek karar… Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.. .Aşağılık durumuna düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir emir veren getirmeleri hiç düşünülemez…. Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri, çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’yu baştan başa yakan ateşin, üzerine oturduğu felsefî temel; yalnız yedi devlete karşı değil; yere göğe, talihe, kadere karşı bile isyan etmek, namussuz ve zilletle yaşamaktansa namuslu ölmek<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> idi.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Temmuz 1919’da istifa ettikten bir buçuk ay gibi kısa bir süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere istilâcı devletlerin bütün hesaplarını bozacak bir niteliktedir. Havza’ya, Amasya’ya geçen Mustafa Kemal, görevi dışında ülkenin değişik yerlerinde cereyan eden olaylarla ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> 28 Mayıs 1919’da Havza’dan bütün memlekete, kumandanlara, mülkî amirlere, millî teşkilât kurmaları, miting tertip etmeleri yolunda şu tamimi göndermiştir: “İzmir’in ve maalesef bunun arkasından da Manisa ve Aydın’ın işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. Yaşayışımızda ve millî bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. Izdıraplar dindirilemiyor. Sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medenî milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfuzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıâli’ye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılar da etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen millî gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın titizlikle korunması, Hıristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan sakınılması zaruridir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa’nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir lider olarak ortaya çıktığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>21-22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Tamiminde; “yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir”, denilerek alarm işareti verilmekte, İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konulmakta ve böyle bir durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır.</span></p>
<p><span>“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”, parolası ile millî egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk devleti için bir temel ve dayanak olacaktır. Tamim, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.</span></p>
<p><span>Millî Mücadele başladıktan sonra millî bir devletin kurulması ile ilgili görüş ilk defa Erzurum Kongresinde kabul edilip Sivas Kongresinde genişletilerek,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan tarafından Misak-ı Millî olarak kabul edilmiş ve onaylanmıştır. Dolayısı ile Misak-ı Millî, Millî Mücadelenin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span><strong>4. SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919’da teşkilatlanan Türk İstiklâl Savaşı, millî bağımsızlığı eyleme dönüştürerek, geri kalmışlığı, sömürüyü yok ederek, toplumu bütünüyle geliştirme, tam anlamıyla bağımsızlaştırma, çağdaşlaştırma ve demokratikleştirme amacıyla başlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıktığı gün üstlendiği görevin asıl ruhu, tam bağımsızlıktı. Tam bağımsızlık, malî, ekonomik, adlî, askerî ve bunlar gibi her konuda bağımsızlık ve özgürlük demekti. Bunların herhangi birinde, bağımsızlıktan yoksun olma milletin ve ülkenin gerçek anlamda tam bağımsızlıktan yoksun olması anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, milletinin, ülkesinin ve insanının yapısını (sosyal psikolojisini) bütünüyle kavramakla birlikte dünya şartlarını, bu şartları oluşturan milletlerarası ilişki ve çelişkileri iyi bilmekte idi. Milliyetçiydi, başını çektiği, teşkilatlandırdığı savaş Türk İstiklâl Savaşıydı.</span></p>
<p><span>19 Mayıs1919 tarihinde başlatılan savaş, sadece “Ata Yurdu” denilen ülkeyi ele geçirmek, aralarında paylaşmak isteyen sömürgecilere karşı yürütülecek bir savaş değildi. Onlarla birlikte onların ülkedeki işbirlikçilerine, millî mücadele ve tam bağımsızlık savaşı boyunca bütün toplumsal, kültürel, ekonomik engellere ve bu engellerin güçlü kesim ve kişilerine karşı yürütülecek bir savaştı.</span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in milletine güvenerek, inanarak yapacağı işleri “millî bir sır” gibi saklayarak; inanç ve düşüncelerini safha safha gerçekleştirmek kararıyla göreve atıldığı gündür.</span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919, yıkılan, çok unsurlu bir imparatorluktan yeni, millî bir Türk devletinin hayat bulacağı mümtaz bir tarihtir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yaşar ÖZÜÇETİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi, Kırşehir Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Kırşehir/TÜRKIYE</span></p>
<pre><span><strong>Kaynak:</strong> GAZİ ÜNİVERSİTESİ, </span><span>KIRŞEHİR EĞİTİM FAKÜLTESİ, </span><span>Cilt 5, Sayı 2,(2004)</span></pre>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ağaoğlu, S., (tarihsiz). Kuvayı Milliye Ruhu, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Akçura, Y., (1983), Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, G. M. K., (1981). Nutuk- Söylev, I. Cilt, Ankara: TTK, Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, K., (2000), Nutuk 1919-1927, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.</span></div>
<div><span>♦ Atay, F., R., (1980), Çankaya, (Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar), İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Aydemir, Ş., S., (1993). Tek Adam, C.I, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Bayur, Y., H., (1951), Türk İnkılâp Tarihi, II, III. Kısım, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Cebesoy A. F. (1953). Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Cebesoy A. F. (1967). Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Dumont, P., (1993), Mustafa Kemal Atatürk, Çev. Zeki Çelikkol, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ Eraslan C. (1994), Atatürk’ün Samsundaki Faaliyetleri (19 – 25 Mayıs 1919), 19 Mayıs ve Millî Mücadelede Samsun Sempozyumu, Bildiriler (6-20 Mayıs), Samsun, (39-46).</span></div>
<div><span>♦ Erim, N., (1953), Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, C.I, Ankara, 519-524.</span></div>
<div><span>♦ Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002). Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Gönlübol M. (1987). Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkeler, Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Jaeschke, G., (1971), Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Karabekir, K., (1994), Birinci Cihan Harbine Neden Girdik? İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Keskin, M., (27-29 Mayıs 2002), Mustafa Kemal’in, IX. Ordu Müfettişliğine Atanmasıyla Bu Görevinden Azledilmesi Arasında, İstanbul Hükümetiyle Yaptığı Yazışmalar, Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu , Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003, (46-51).</span></div>
<div><span>♦ Kili S. (1980). Türk Devrim Tarihi, İstanbul: Boğaziçi Üni. Yay.</span></div>
<div><span>♦ Kinross L. (1984). Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1983). Türk Tarihinde İstiklâl Mücadeleleri Atatürk’de “ İstiklâl-i Tam” Fikrinin Tarihî Temelleri, Millî Kültür, Kültür ve Turizm Bak. Yay. S.42, (Ekim 1983), (7-13).</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1985). Mustafa Kemal Paşa’nın 9.</span></div>
<div><span>♦ Ordu Müfettişliğine Tayininde Vahideddin’in Rolü Var mıydı? Millî Kültür, S. 50.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1986). Mustafa Kemal’e Göre XX. Yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu Nasıl Kurtarılabilirdi?, Millî Kültür, Kültür Bakanlığı Yay. Sayı 52, (Mart).</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1990). Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damad Ferit Paşa’nın Rolü Var mıydı? Türk Dünyası Tarih Dergisi, S.41.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1998). Türklerde Bayram Anlayışı ve Nevruz, Ufuk (Giresun), Sayı 3, (Kasım-Aralık), 2-4.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman B. (1983). Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II.Abdulhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Kodaman B. (1998). Şark Meselesi (İslâm- Hıristiyan veya Türk-Avrupa Mücadelesi),</span></div>
<div><span>♦ Prof.Dr. Abdulhalûk M. Çay Armağanı, C.I, Ankara, (621-641).</span></div>
<div><span>♦ Kurat A. N.(1990). Türkiye ve Rusya, Ankara.: Kültür Bak. Yay.</span></div>
<div><span>♦ Saray M. (1975). Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Selek S. (1987). Anadolu İhtilâli, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Süslü A. (1984). Osmanlı İmparatorluğunu Paylaşma Projeleri, Belleten, XLVII, (745-804).</span></div>
<div><span>♦ Şahingöz M. (1986). İzmir, İstanbul ve Maraş’ın İşgaline Tepkiler (Doktora Tezi), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Şahingöz M. (1988). İzmir’in İşgali Üzerine Karadeniz Bölgesinde Yapılan Protesto ve Mitingler”, Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, 13-17 Ekim 1986, Samsun.</span></div>
<div><span>♦ Tansel S. (1991). Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Tevetoğlu F. (1987). Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Turan M. (1998). 19 Mayıs’ın Türk İstiklâl Harbindeki Yeri ve Önemi, Türk Yurdu, C.18, Sayı 129, (Mayıs), (41­45).</span></div>
<div><span>♦ Yalçın E. S., Güler A. (2000). Atatürk’ün Hayatı Düşünceleri ve Kişiliği, İkinci Cilt -1919 Samsun -1938 Dolmabahçe, Ankara; Berikan Elektronik Basım ve Yayım.</span></div>
<div><span>♦ Yediyıldız B. Ortaylı İ. Bolay S. H. Köseoğlu N. 700. Yılda Osmanlı’ya Bakış Sohbeti, Türk Yurdu, C. 19-20, S.148-149, (Aralık 1999-Ocak 2000), (68-87).</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Salim Koca, “Türklerde Bayram Anlayışı ve Nevruz”, Ufuk, Sayı 3, (Kasım-Aralık1998), (2-4), s.2</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mustafa Turan, “19 Mayıs’ın Türk İstiklâl Harbindeki Yeri ve Önemi”, Türk Yurdu, C.18, Sayı 129, (Mayıs 1998), (41-45), s.41; Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, Boğaziçi Üni. Yay. 1980, İstanbul, s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Osmanlı Devletini bölme ve topraklarını bölüşme çalışmalarına dair 100’den fazla proje yapılmıştır. Geniş bilgi için bkz. Djuvara, Cent projets de partage de la Turquie, Paris,1914. Ayrıca eserin özetlenmiş tercümesi için bkz. Türkiye’yi Paylaşmak İçin 100 Plân, trc. E. Şekip,1978; Y. H. Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, C.II, III. Kısım, Ankara. 1951,s. 1-17; A. Süslü, Osmanlı İmparatorluğunu Paylaşma Projeleri, Belleten,XLVII,(1984), s.745-804; Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990, s.1-91; Mehmet Saray, Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1975,s.48- 144; Yusuf Akçura, Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, 2.B. Ankara,1983, s.12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Geniş bilgi için bkz. Bayram Kodaman, “Şark Meselesi” (İslâm-Hıristiyan veya Türk-Avrupa Mücadelesi), Prof.Dr. Abdulhalûk M. Çay Armağanı, C.I, Ankara, 1998, (621-641).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Avrupa büyük devletlerinin, Osmanlı Devletini iktisadî, siyasî nüfuz ve hükmü altına almak veya sebepler ihdas ederek parçalamak ve Osmanlı idaresinde yaşayan muhtelif milletlerin istiklâllerini temin etmek istemelerinden doğan tarihî meselelerin tümüne şark meselesi denilmektedir, Kodaman, Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II.Abdulhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul,1983, s.162</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s.108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Salim Koca, “Mustafa Kemal’e Göre XX. Yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu Nasıl Kurtarılabilirdi?”, Millî Kültür, Kültür Bakanlığı Yay. Sayı 52, (Mart1986), s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bahaeddin Yediyıldız, İlber Ortaylı, S. Hayri Bolay, Nevzat Köseoğlu, “700. Yılda Osmanlı’ya Bakış Sohbeti”, Türk Yurdu, C.19- 20, S.148-149, (Aralık 1999 – Ocak 2000), s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kâzım Karabekir, Birinci Cihan Harbine Neden Girdik? İstanbul, 1994, s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Paul Dumont, Mustafa Kemal Atatürk, Çev. Zeki Çelikkol, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara, 1993, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tam metin için bkz. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, C.I, Ankara 1953,s.519-524.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953, s.92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, S. 1, (1956), V. 18a. ; Koca, Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damad Ferit Paşa’nın Rolü Var mıydı? Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 41, (1990), s.6; Kili, a.g.e. s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Turan, a.g.m. s.42; 9 Mart 1919’da bir emrivaki ile Samsun’a 200 kadar asker çıkaran İngilizlerin yapmak istedikleri ”resmi temasları asgarî de tutarak emrivakilerle işgali ilerletmek Rum ve Ermeni çetelerine yardımcı olmak”; Cezmi Eraslan, “Atatürk’ün Samsundaki Faaliyetleri (19 – 25 Mayıs 1919)”, 19 Mayıs ve Millî Mücadelede Samsun Sempozyumu, Bildiriler (6-20 Mayıs 1994), Samsun, (39-46), s.39,40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> G. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara, 1971, s. 97; aynı yazar, Auftrag Und Vollmacht Mustafa Kemals vom 6 Mai 1919, No: 62, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 1969, s.265; Koca, Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Vahideddin’in Rolü Var mıydı? Millî Kültür, S. 50, (1985), s.2 vd.; aynı yazar, Mustafa Kemal Paşanın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damat Ferit Paşanın… , s.7vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Selâhattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, İstanbul, 1991, s.226-235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, C.I İstanbul, 1987, s.211; E. Semih Yalçın, Ali Güler, Atatürk’ün Hayatı Düşünceleri ve Kişiliği, İkinci Cilt -1919 Samsun – 1938 Dolmabahçe, Berikan Elektronik Basım ve Yayım, Ankara, 2000, s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Turan, a.g.m. s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mutasarrıflık, İl ve ilçe arasındaki yönetim birimi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Selek, a.g.e. s.211-213; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.I, İstanbul, 1993, s.406.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bkz. Fethi Tevetoğlu, Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Dumont, a.g.e. s.31,32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Falih Rıfkı Atay, Çankaya, (Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar), İstanbul, 1980, s. 182,183; Lord Kinross, Atatürk, Bir Millettin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, İstanbul, 1984, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Düşünülen kurtuluş çareleri içerisinde üç çeşit karar ortaya atılmıştı; İngiltere’nin koruyuculuğu, Amerika Birleşik Devletleri (United States) ‘in güdümü ve bölgesel kurtuluş yolları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk-Söylev, I. Cilt, TTK. Basımevi, Ankara, 1981, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bkz. Samet Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, I. B, İstanbul.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Kemal Atatürk, Nutuk,1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2000, s.15; Mustafa Kemal Paşa’nın, İstanbul Hükümeti ile yaptığı yazışmalar için bkz. Mustafa Keskin, “Mustafa Kemal’in, IX. Ordu Müfettişliğine Atanmasıyla Bu Görevinden Azledilmesi Arasında, İstanbul Hükümetiyle Yaptığı Yazışmalar”, Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002, Ankara), Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003, (46-51)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Atatürk, a.g.e. s.16; Memleketin her köşesinde İzmir’in işgaline tepki niteliğinde mitingler yapıldı. İstanbul ve Anadolu’da tertip edilen miting sayısı toplam 102 dir; Mehmet Şahingöz, İzmir, İstanbul ve Maraş’ın İşgaline Tepkiler (Doktora Tezi), Ankara, 1986, s. 58-271; Mitinglerle ortaya çıkan, kuvvetlenen millî şuur, vatanın kurtarılması için bir kuvvet kaynağı olmuştur; Şahingöz, “İzmir’in İşgali Üzerine Karadeniz Bölgesinde Yapılan Protesto ve Mitingler”, Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, 13-17 Ekim 1986, Samsun 1988, s.470.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Millî Mücadele süresince, millî hakimiyet düşüncesinin ve üniter devlet yapısının niteliği, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin millî mücadeledeki yeri, sözü edilen bu kongrelerin çeşitli yönlerini ortaya koyan ve irdeleyen bildirilerden oluşan sempozyum için bkz. Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002, Ankara), Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Mehmet Gönlübol, “Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkeler”, Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1987, s.239.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-goerusleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-goerusleri</guid>
<description><![CDATA[ Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri
Atatürk, askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini 1907-1931 yılları arasında yazmış olduğu eserlerde açıklamıştır. Şüphesiz bunların içerisinde en önemlisi 1918 yılında yazdığı “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal” İsimli eseridir. Atatürk, bu eseri Osmanlı devletinin yıkılış döneminde askeri alanda gördüğü aksaklıkları ortadan kaldırmak için yazmıştır, bu eseri hazırlarken akıl ve bilimi rehber almış ve askerliği şu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c63ced81.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Savaş, Sosyolojisi, Açısından, Atatürk’ün, Askeri, Düşünce, Görüşleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/09/30-Agustos-Zaferi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html">Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Said DOĞAN</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk, askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini 1907-1931 yılları arasında yazmış olduğu eserlerde açıklamıştır. Şüphesiz bunların içerisinde en önemlisi 1918 yılında yazdığı “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal” İsimli eseridir.</span></p>
<p><span>Atatürk, bu eseri Osmanlı devletinin yıkılış döneminde askeri alanda gördüğü aksaklıkları ortadan kaldırmak için yazmıştır, bu eseri hazırlarken akıl ve bilimi rehber almış ve askerliği şu şekilde tanımlamıştır; “Askerlik, işlerin yürütülmesi değil, insanların sevk ve idare sanatıdır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Atatürk’e göre; ordunun görevi, “vatanın kutsal toprağını savunmak için barış döneminde hazırlanan ve eğitilen tüm vatan çocuklarının birleşmesidir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Atatürk Türk ordusuna olan güvenini 1938 yılında şu sözlerle açıklamıştır; “Türk vatanının ve Türklük dünyasının şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevim her an yapmaya daima hazır olduğuna, benim ve büyük milletimizin tam bir inanç ve güvenimiz vardır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Özellikle Edirne manevrası, Balkan Savaşı yenilgisi sonucunda gördüğü hataları ve askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini, genç kuşaklara Örnek olması için bilimsel metotla yazdığı “Zabit Kumandan ile Hasb-ı Hal” isimli eserde ortaya koymuştur. Atatürk’e göre; askeri düşünce hayatının bir takım temel özellikleri vardır. Bunları şu şekilde tasnif etmek mümkündür. Akılcılık, bilim ve teknoloji, moral, disiplin, eğitim, kahramanlık ve fedakarlık gibi. Bu temel Özellikler konusunda Atatürk’ün görüşleri nelerdir?</span></p>
<p><span><strong>I. Akılcılık, Bilim ve Teknoloji</strong></span></p>
<p><span>Akılcılık, askerlik faaliyetlerinin değerlendirilmesinde, sorunların, hedeflerin ve ihtimallerin saptanmasında ve uygulama aşamasında kullanılan yöntemlerin başında gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Atatürk’e göre askeri düşünce hayatında akılcılık her asker tarafından bir metot dahilinde uygulanmalı ve rehber olarak kabul edilmelidir; “Komutanlar, her hal ve andaki duruma karşı duraksamaksızın ve ivedi olarak, gereken önlemleri almak zorundadır. Olağanüstü ve beklenmedik durumlarda ilk karşılaşılan bir kıt’anın en büyük komutanı değildir. Büyük, küçük her tam birliğin içinde her subay ve her astsubay, hatta her er, hareket tarzı ile ilgili üstünden hiçbir emir ve hiçbir düşünce almadığı bir durum karşısında kalır. İşte bu nedenledir ki, gerek komutanlar ve gerek erler, bizzat düşünerek kendiliklerinden iş görebilecek nitelikte yetişmiş olduğuna inanmadan bir askeri kıt’anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felakettir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Atatürk Edirne manevralarında ve Balkan savaşlarında bu hususun uygulanmadığını görmüştür. Örneğin Edirne manevralarında şahit olduğu bir olayı şöyle açıklamıştır. “Mavi Kolordunun sağ kanadında hareket eden bir tümen komutanından, tümenine verdiği emir ve tümenin bulunduğu durumun bildirilmesi soru sormaya yetkili bir kişi tarafından istendi; tümen komutanı böyle bir soru sorulmamış gibi atın üstünden hiç kımıldamandan, suskun ve dilsiz duruyordu. Biraz bekledikten sonra birinci sorunun cevabından vazgeçilerek, kolordu komutanından alınan emirden ne anladığı soruldu. Yine cevap yok. Sebep! Sebep aldığı emrin anlamını anlamamıştı.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Balkan Savaşından askeri düşüncenin bir metot, yani disiplin altında kullanılmamasının savaşın kaybedilmesine neden olduğu kanaatindedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir orduyu meydana getiren her rütbe sahibi ve her kişi, yaşayan bir makinenin canlı parçalarıdır. Bu makineyi harekete geçiren kuvvet ise düşüncedir. Düşüncede, bilgi, muhakeme, anlayış ve kavrama olmazsa makine durur. Hiçbir kuvvet onu işletemez.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Ulu Önder Atatürk, “Orduların yönetiminde ilim ve fen kurallarını rehber olarak kabul etmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Atatürk teknoloji ile birlikte uygulanan askeri düşünce sisteminin ordunun gücünü artıracağı görüşündedir. Bu görüşünü şu sözle ifade etmiştir; “Meydan muharebesi, milletlerin bütün varlıkları ile bilim ve teknik alandaki seviyeleri, ahlakları, kültürleri kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleri ve her türlü vasıtaları ile çarpıştığı bir sınav alanıdır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Atatürk, komutanların bu tür uygulamalarının askerliğin sanat tarafını oluşturduğuna inanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>II. Disiplin ve Eğitim</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, orduyu “Büyük milli disiplin okulu<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>” olarak kabul etmiştir. Atatürk’e göre; yüzbaşı rütbesinde her subay astlarına karşı öğretmen konumundadır. “Harp okulundan alınan diploma, genç teğmenin bölük komutanı olan subayının eğitim alanına girebileceğini gösterir belgedir. Genç teğmen askerlik sanatının ruhunu, katıldığı bölüğün babası olan yüzbaşısı ve daha büyük amirleri tarafından, iş üzerinde öğrenecektir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Atatürk kendiliğinden iş görme alışkanlığının disiplini bozucu bir aşırılığa dönüşmemesi gerektiğini önemle vurgulamıştır; “Astların serbest hareketleri keyfi işler rengini almamalıdır. Savaşta başarının temeli olan serbest hareket, gerekli sınırlar içinde olanıdır,”<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></sup> Atatürk, Trablusgarp’da İtalyanlara karşı savaşan milislerin, emir almaksızın kendiliğinden hareket etmelerinin sonucunda kayıplar verildiğini tespit etmiştir. Nitekim, Atatürk Balkan Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunda disiplin ve eğitim yönünden zafiyet olduğunu görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ona göre, gerçek bilgiyi verebilecek asıl okul kıtalardır.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Çünkü “savaşın subaydan istediği, ruhsal ve bilimsel güç ve üstünlüğüdür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>III. Kahramanlık ve Ruh Kuvveti</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk milletinin ordusunu çok sevdiğini ve onu kendi İdeallerinin koruyucusu olarak gördüğünü bilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bunun kaynağı olan “moral gücü ordunun komutasını üstüne almış subayların ve komutanların yarattığı güçtür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk askerinde bulunması gereken ruh kuvvetinin temellerinin ailede atıldığına dikkati çekmiştir. Ona göre; Türk anneleri bu aşamada en önemli görevi üstlenmiştir. Bu görev beş bin yıllık Türk tarihini ve kültürünü çocuklara öğretilmesi ve onlarda bir karakter yaratılmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Diğer milletlerin bu konuda hazırlık yaptığını şu sözle açıklamıştır; Sırp ordusunu, Yunan ordusunu bunların geceli gündüzlü olan çalışma amaçlarını göz önüne getiriniz.. Bunların çocuklarını yetiştirmedeki ivedilikli amaçlarını hatırlayınız.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir askerde bulunması gereken en önemli ruh kuvveti “Milli tarih bilincidir.” Bunun için, her askeri şahısta akılcı bir cesaret ve kahramanlık anlayışı olmalıdır. Atatürk, “Zabit Kumandan ile Hasb-ı Hal isimli eserde akılcı olmayan cesaretin birliklerin başarısızlığa uğramasına neden olduğunu yaşanmış örnekle açıklamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>Nitekim, Atatürk duygusal akıl üzerinde önemle durmuştur. “Dünyayı istediği gibi kullanan güç, düşünce ve bu düşünceleri kişileştirebilin ve yayan kimselerdir. Düşüncenin niteliği de hiçbir karşı koymanın bozamayacağı kesin bir biçimde kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu da düşüncenin yavaş duygulara duyguların inanca dönüşmesi ile mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların ve başka yargıların geçerliliği olmaz.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Atatürk, askerlik görevlerinin ancak disiplinli ve ruh kuvvetine sahip personelle yerine getirilebileceğini belirtmiştir.</span></p>
<p><span>“Her halde Türk vatandaşları kati olarak bilmelidir ki, bir milletin insanlık ve medeniyet aleminde yükselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kuvvetine dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını koruması ile gerçekleşir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk bir subayda bulunması gereken ruh kuvvetini şu sözlerle açıklamıştır; “Subaylık demek can ve tüm varlığını kesinlikle göze almış olmak demektir. Bir subay askerlik sanatı adına yaşam ve varlığına hiç önem vermeyecektir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Atatürk, savaşı iki ulusun bütün varlıkları ile, bütün maddi ve manevi kuvvetleri ile karşı karşıya gelmesi olarak kabul etmiştir. Askerlikte başarı büyük ölçüde ulusun değer yargılarına bağlıdır. Türk ulusu kahramanlık, disiplin, savaşçılık, arkadaşlık, yurt sevgisi gibi değerlere sahiptir. Atatürk, bu değerlerin akılcı ve bilimsel bir şekilde uygulanmasının başarının anahtarı olarak görmüştür. O, bu düşünceler ışığında Türk ordusuna şöyle seslenmiştir. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahramanlık Türk ordusu!</span></p>
<p><span>Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütünü modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.”<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></sup></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir ordunun başarısı için, cesaret ve moralin yüksek olması ile birlikte akılcılığa ve bilime dayanan kararlılığın da önemi çok fazladır.<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></sup></span></p>
<p><span><strong>IV. Savaş Sosyolojisi Açısından Çanakkale Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Hukuk tarihi konusunda uzman olan Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan, Atatürk’ün esir düşen Yunan komutan Trikopis’i Talas’ta 2 yıl ağırlamasının örnek ve tarihi bir olay olduğunu belirtir.</span></p>
<p><span>İnsan haklarının gelişim süreciyle orantılı olarak esirlere uygulanan kurallarda değişim gösterdi. 1215 Magna Carta belgesi ile ilk önce soylulara birtakım haklar tanındı. İngiltere de 17.yy da “Benim Kişiliğim Var” belgesi ile vatandaş temel hak ve özgürlükleri tanındı. 1789 Fransız İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile de insan hakları tanındı. Bu süreçten sonra esir hakları gündeme geldi. Yani esirler, insan hakları zincirinin bir halkası oldu.</span></p>
<p><span>İlk ve ortaçağda henüz vatandaşına, kölesine ve yabancı uruklu insanlara temel hak ve özgürlükleri tanımayan devletlerin esir haklarını gündeme getirmeleri düşünülemezdi. Temaşvarlı Osman Ağa, 17.yy da Sırplara esir düşmüştü. Hatıralarında anlattığına göre, kendisine insanlık dışı muamele yapılmış ve ağır işlerde çalıştırılmış, kaçarak canını zor kurtarmıştı. Ancak Osman Ağa şanslı esirlerden birisiydi. Çünkü, bu çağlarda esirlerin çoğunluğu işkence görmüş veya öldürülmüştür. Çoğunlukla savaşların faturası esirlere kesilmiştir. Yakın tarihimize baktığımızda, örneğin Balkan Savaşında Bulgarlar esir aldıkları Türk askerlerinin burunlarını ve kulaklarını kesmişlerdir.</span></p>
<p><span>Ancak Osmanlılarda esirlere karşı yapılan muamele tamamen farklı idi. Osmanlılarda esirler örfi ve şer’i hukuk olmak üzere iki türlü hukukla karşılaşıyorlardı. Sultan Birinci Murat Döneminde devlet adına 1/5 oranında şer’i hukuka göre alınan esirler, Yeniçeri Ocağına asker yetiştirmek için Gelibolu da kurulmuş bulunan Acemioğlanlar Ocağına gönderiliyor, bir süre sonra da Yeniçeri Ocağına almıyorlardı. Fakat bu esirler firar edip memleketlerine gittikleri için bu sistem değiştirildi. Savaşlarda esir edilen küçük yaştaki Hıristiyan çocukları bu amaçla yetiştirilmeye başlandı. Bunlarda askeri sınıf oluşturuldu. Bunlar müsadere edildikleri için mülkiyet hakları yoktu. Fatih Sultan Mehmet zamanında sadrazamda bunlar arasından seçilmeye başlandı. Bu sadece Osmanlı Devletine has bir durumdu. Yani yarı özgür insanlar, özgür insanları idare ediyorlardı. Bu sistem Osmanlı Devletinin büyük bir imparatorluk haline gelmesinde etkili olmuştur, çünkü devleti idare edecek insanlar küçük yaştan itibaren özel bir eğitimle yetiştirilmişlerdir.</span></p>
<p><span>İslam hukukunun ganimetlerle ilgili prensiplerinden doğmuş olan pencik (1/5) Osmanlı Devletinin ilk kuruluş yıllarında uygulanmıyordu. Harpler sonunda ele geçen ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu. Gaziler, hisselerine düşen esirleri, İslam hukuku gereğince istedikleri şekilde istihdam ediyor, istihdam yeri olmayan da onları satabiliyordu. Şer’i hukuka göre esirlere iyi davranmak gerekiyordu. Evlenme durumunda azat edilmesi esastı.</span></p>
<p><span>19.yy da Kızılhaç’ın kurulması esirler için bir dönüm noktası oldu. O dönemde savaş alanlarındaki esirler, yaralılar kişilerin inisiyatifine kalıyor, isterse yardım ediyor, isterse etmiyordu. Kızılhaç’ın kuruluş amacı savaş alanlarındaki yaralılara, zorum durumdaki insanlara yardım etmekti. Ve onun devamı olarak da, esirlere iyi davranma onlara belli haklar tanıma ortaya çıkıyordu. Daha sonra New York sözleşmeleri, Cenevre sözleşmeleri, Paris sözleşmeleri, ek protokollerle bu durum desteklenmiştir.</span></p>
<p><span>Yakın tarihimize baktığımızda esirlere nasıl davranıldığına dair bir iki örnek olaydan şöyle bahsedebiliriz: Birinci Dünya Savaşı’nda esir düşen İngiliz subayları Büyük Ada’ya getirilmiş, orada ağırlanmış, savaş bitince de Mondros’a geri gönderilmişlerdir. Çanakkale Savaşı’nda, Cenevre sözleşmelerine uygun olarak Sargı Yeri Şehitliği oluşturulmuş ve burada İngiliz ve Türk yararlı askerler aynı çadırlarda tedavi görmüşlerdir. Ancak daha sonra İngiliz deniz topçusu yanlışlıkla orayı bombalamıştır. Araştırmacılar tarafından esirlere uygulanan insancıl kurallar açısından Çanakkale Savaşı hep örnek gösterilmiştir. Örneğin çıkartmadan sonra esir alınan iki Anzak subayı 57. Alay komutanının çadırına getirilmiş, alay komutanı onlara izzet-i ikramda bulunmuştur, Anzak subayları bu durumu yıllar sonra şu sözlerle dile getirmişlerdir: “Alay komutanı bize misafir gibi muamelede bulundu, bugünümüzü ona borçluyuz.”</span></p>
<p><span>Yine İstiklal Savaşı’nda Yunan ordusunun komutanı Trikopis, savaştan önce yapılan bir röportajda Kayseri’nin Talas ilçesine kadar geleceğini, kahvesini orada içeceğini söylemişti ancak savaşı kaybedip esir düşünce, Atatürk ve arkadaşları da esir kampını Talas’ta kurmuşlardı. Orada yaklaşık binin üzerinde esir subay evlerde ağırlanmış, Trikopis’e müstakil bir ev verilmiş, köylülerle arkadaş olmuş, kahve içmiş, çay içmiş, onlarla beraber ava dahi gidermiş. İki sene sonra serbest bırakılana değin, T.B.M.M. bütçesinden esir subaylara maaşları dahi ödenmişti.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün özellikle Edirne manevraları ve Balkan Savaşı sırasında tespit ettiği hataların başında askeri düşünce hayatının bir metot dahilinde uygulanmayışı gelmekteydi. Bu konudaki görüşlerini yazdığı eserlerinde Özellikle akılcılık, bilim, teknoloji, disiplin, eğitim, moral, kahramanlık ve fedakarlık özellikleri üzerinde önemle durmuştur. Atatürk’e göre; düşüncenin niteliği de hiçbir karşı koymanın bozamayacağı kesin bir biçimde kendisini kabul ettirmesidir. Bu ancak düşüncenin duygulara dönüşmesi ile mümkün olur. Atatürk, insanların düşünceleri, umutları, ruhlarında saklı özelliklerin açığa çıkartılması sonucu sevk ve idare edilebileceğini ortaya koymuştur.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Bu aşamada her asker “milli tarih bilincine” sahip olmalıdır. Nitekim, “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Atatürk teknoloji ile birlikte uygulanan askeri düşünce sisteminin ordunun gücünü arttıracağını belirtmiştir. “Dünyada her şey için, medeniyet için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk orduyu büyük ve milli bir disiplin okulu olarak kabul etmiştir. Atatürk kendiliğinden iş görme alışkanlığının disiplin bozucu aşırılığa dönüşmemesi gerektiğini önemle vurgulamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; moral gücü ordunun komutasını üstüne almış olan subayların ve komutanların yarattığı güçtür. Nitekim, “askeri gücün ilk ve son dayanağı insandır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>Atatürk, milli mücadeleyi bu düşünceler ışığında kazanmıştır. Özellikle Trablusgarp savaşında, Edirne manevralarında ve Balkan Savaşında askeri düşünce alanına gördüğü hatalardan ders çıkarmıştır. Onun bu başarısını Amiral Growe<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> şu sözlerle ifade etmiştir; “Savaşın tozu dumanı ardında belirgin olmayan çok şey vardır. Ben, Kemal Atatürk’ün güçlü bir hayranıyım. Muazzam kaynaklar ve üretim yeteneği ile desteklenen generallerin kazanması olağandır. Ancak, çok az kaynağa sahip olmasına rağmen Atatürk Türkiye’nin kontrolünü padişahlardan söküp almış ve Yunanlıları memleketinden atmıştır. Yüzyılın en büyük askeri olarak benim adayım Atatürk’tür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi; Ulu Önder Atatürk’ün savaş meydanlarındaki başarısının altında yatan en büyük gerçek, askeri düşünce hayatının temel özelliklerini bir metot dahilinde kusursuz uygulamış olmasıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Said DOĞAN</strong></span></a>
</p><p><span>Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, Gen.kur.As.Tar. ve Strj.Etd. Bşk,lığı yayını, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Ta’biye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih, Harp Akademileri yayını, İstanbul,</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Takımın Muharebe Eğitimi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Bölüğün Muharebe Eğitimi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1995. ATATÜRK, Mustafa Kemal; Nutuk (Cilt II), TTK yay., Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Medeni Bilgiler, (Derleyen; Afet İNAN), TTK yay., Ankara, 1969.</span></div>
<div><span>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt I), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara, 1945.</span></div>
<div><span>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara, 1952.</span></div>
<div><span>Atatürkçülük (Birinci Kitap), Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>Atatürkçülük (Üçüncü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>KOCATÜRK, Utkan, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, İş Bankası yay., Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK yay., Ankara, 1959.</span></div>
<div><span>İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan; Stratejist, Emekli Dnz. Bnb., Yayınlanmamış Makale.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, Genkur. As. Tar. ve Strj. Etd. Bşk’lığı Yayım, Ankara, 1981, s„53</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Ha$b-ı Hal, s,,53</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Ciltti), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, 1945, s.,282- 283</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Atatürkçülük- (Üeüneü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi. Genkur .Bşk’ lığı Yayını, Ankara, 1983, s.,85</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Ha$b-ı Hal, s.,59</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s„43 “Atatürk’e göre emirler; kısa, açık, kesin ve emri alanın kabiliyet ve bilgileri ile orantılı olmalıdır.” BKZ.ATATÜRK, Mustafa Kemal, Ta’biye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih, Harp Akademileri Yayını, İstanbul, s,,26</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> “Ordumuz son Balkan Savaşı’ndaki ağır yenilgisi acı bir gerçektir. Hayal kırıklığına uğranıldı,” Bkz. ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s„64-65</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), TİTE Yay ., Ankara, 1952, s.,43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), s.,179 BKZ:ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk (Cilt), TTK Yay., Ankara, 1989, s.,851</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt H), s.,387</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,49</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,61</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,40-41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,10</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,48</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Atatürkçülük (Birinci Kitap), Genkur.Bşk.lığı-Yay., Ankara, 1983,-S.,199</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt H), TİTE Yay., Ankara, 1952, s.,208</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit Ve Kumandan üe Hasb-ı Hal, s.,54</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,52</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,47-48</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,53-54</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İNAN, Afet, Medeni Bilgiler, TTK Yay., Ankara, 1969, s.,116 BKZ. İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), Ankara, 1990, s.,156</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,197</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Atatürkçülük (Üçüncü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi, s.,95</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan; Stratejisi, Emekli Dnz.Bnb., Yayınlanmamış Makale</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Atatürk. Mustafa Kemal: Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK Yay., Ankara, 1959, s.,297</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Atatürk’ün söylev ve Demeçleri (Cilt II), TİTE Yay., Ankara, 1952, s., 197</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,151</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Amerika Birleşik Devletleri Genelkurmay Başkanı</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Time Dergisi 26 Aralık 1988 tarihli sayısı, BKZ. İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,197</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik</guid>
<description><![CDATA[ Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik
Türk ordusu, Türk milleti kadar eski ve köklü bir geçmişin sahibidir. Tarih boyunca dünyanın değişik bölgelerinde birçok devlet kuran Türklerin geniş sahalarda hâkimiyet kurmaları, güçlü orduları sayesinde olabilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin temelini teşkil eden Türk Kara Kuvvetleri, ilk defa teşkilatlı ordu şeklinde MÖ 209 yılında, Mete Han tarafından kurulmuştur. Bundan dolayı bu tarih, Kara Kuvvetlerinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c60e7777.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Düşünceleri, Eserleri, Uygulamalarının, Işığında, Atatürk, Askerlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Hakan-Arslanturk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html">Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Öğ. Alb. Hakan ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Türk ordusu, Türk milleti kadar eski ve köklü bir geçmişin sahibidir. Tarih boyunca dünyanın değişik bölgelerinde birçok devlet kuran Türklerin geniş sahalarda hâkimiyet kurmaları, güçlü orduları sayesinde olabilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin temelini teşkil eden Türk Kara Kuvvetleri, ilk defa teşkilatlı ordu şeklinde MÖ 209 yılında, Mete Han tarafından kurulmuştur. Bundan dolayı bu tarih, Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Günümüzden yaklaşık 1400 yıl önce Bilge Kağan, milleti koruma ve ihtiyaçlarını giderme temel görevine işaret etmiştir. Divân-ı Lügati’t-Türk, Türk ordusunun savaş düzenini ve teşkilatını belirten sözcükleri içerir. Kutadgu Bilig’de ordu kumandanının “sert, tecrübeli, yürekli, cömert, inisiyatif sahibi” olması gerektiği vurgulanarak beyler için “Halka bilgi ile baş oldular. Akıl ile memleket ve halkın işini gördüler.” denilir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bunlar, “Her Türk asker doğar!” özdeyişinde anlamını bulmaktadır.</span></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk; “Türk milleti iki şeye güvenir; biri millet kararı, diğeri ordumuzun kahramanlığı, yalnız bu ikisine güvenir.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> şeklindeki sözleriyle güven duygusunun dayandığı unsurları belirtmiş; “Ben olayların yönlendirmesi ile ordunun içinde subay, nihayet komutan olarak iş görmüş ve kanaatime göre başarı kazanmış bir komutanım. Türk ordusunu, onun faziletini, kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> şeklindeki ifadesi ile de Türk ordusuna duyduğu güvenin kaynağını açıklamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk; öğrenim ve meslek hayatına asker olarak başlamış, tarih sahnesine subay ve komutan olarak çıkmış, hayatını bir milletin kurtarıcısı ve devlet adamı olarak tamamlamıştır. Eğitimi ve savaşta kazandığı deneyimler, ona liderlik ilmini öğretmiş, bir komutan olarak savaş yeteneğinin siyasi ve iktisadi kapasiteyle tamamlanması gerektiğini görmüştür. Kuvvetlerini idare etmeyi, en çok ihtiyaç duyulan yerlerde toplamayı, sonuçsuz gösterilerden kaçınmayı ve gerektiği yerde kayıpları azaltmayı öğrenmiştir. Ayrıca titiz bir planlamanın, karar vermeden önce tavsiye almanın, yetkin astlar seçmenin, sadakat göstermenin ve yetki vermenin değerini de anlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün askerlik hayatında, muharebeleri sevk ve idarede ortaya koyduğu ve uyguladığı askerî düşünce ile ilkeler, kazandığı başarı ve zaferlerle belgelenmiştir. Mondros Ateşkes Anlaşması ile ortaya çıkan tehlikeli durumu görüp milletin dikkatini çeken, vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklalinin tehlikede olduğunu, millî sınırlar içinde vatanın parçalanmaz bir bütün olduğunu ilan eden ve Kurtuluş Savaşı’nı başlatan odur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünya milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak yerini almasını sağlayan, çağdaşlaşma hamlelerini gerçekleştiren de odur. Bütün bu özellikleriyle Mustafa Kemal Atatürk, çok yönlü ve üstün kişiliğe sahip bir yönetici, lider ve komutandır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün hayatı, “yönetici, lider ve komutan” tanımlarına ne kadar uygun olduğunu kanıtlayan örneklerle doludur. Onun bilgili ve görgülü oluşu, inisiyatif sahibi olmasını ve sorumluluğu yüklenmesini; cesur ve soğukkanlı oluşu, cüretli kararlar verip uygulamasını; sabırlı ve dayanıklı oluşu, olayların gelişmesini bekleyebilmesini; üstün seziş gücü ve ileri görüşlülüğü, olayları iyi değerlendirip fırsatlardan yararlanmasını; yaratıcı bir zekâya sahip oluşu, bunalımları kolaylıkla atlatmasını; hesap adamı oluşu, ihtimalleri ölçerek uygun olanı gecikmeden uygulamasını; strateji bilgisi, siyaset ile harbi bağdaştırabilmesini; tevazusu, astlarının görüşlerinden yararlanmasını sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><strong><span>Subay, Lider, Komutan</span></strong></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk; asker bir milletin bütün özelliklerini taşıyan ve askerlik mesleğine büyük katkılarda bulunmuş eşsiz bir komutan olarak askerlik sanatının bütün inceliklerini en iyi şekilde öğrenmiş ve uygulamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk, subayların mesleki bilgilerini artıracak yayınların yapılmasını gerekli görmüş, bu amaçla da askerlikle ilgili birikimlerini mesleğinin ilk yıllarından itibaren çeşitli kitaplarda toplamıştır. Bu dönemdeki eserleri; onun okuyan, eser hazırlayan, yenilikleri takip eden ve dünyanın modern ordularındaki gelişmeleri millî fikir ve doküman hâline getiren bir subay olduğunu göstermektedir. Sadece fikir üretmekle yetinmeyip aynı zamanda fikirlerini uygulama alanına koymaktadır. Ayrıca uygulamalarda görülen hata ve noksanlıkları, bir faaliyet sonu incelemesi zihniyeti içinde yazılı raporlar hâline dönüştürmekte ve bunları ilgili komuta kademelerine ulaştırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün düşünce yapısı ile liderlik niteliklerine ilişkin bilgi ve düşüncelerin kendi kaleminden ortaya konulduğu 1909-1914 yılları arasındaki dönem, Osmanlı Devleti’nin savaşlarda pek çok toprağını kaybettiği, acı yenilgilerle karşılaşan ordunun görevini yapmakta zorlandığı dönemdir. Bazı subaylar, bu duruma karşı çare ve tedbir üretmeye, yazmaya başlarlar. Bu çerçevede Kurmay Binbaşı Mehmet Nuri (Conker) “Zabit ve Kumandan”ı, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) ise “Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl”i yazmıştır. İki eserde de askerî gücün ilk ve temel dayanağı olan insanın yetiştirilmesine, sevk ve idaresine yönelik esaslar üzerinde durulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>“Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl” adlı kitabında Mustafa Kemal, “dimağ ve vicdan” kavramlarının Silahlı Kuvvetlerdeki önemini incelemiş, savaşın doğası üzerindeki fikirlerini “dimağ ve vicdan” gibi iki önemli kavrama dayandırmıştır. Bu iki kavram, Mustafa Kemal’in savaştaki askerî liderliğe bakışının anlaşılmasını kolaylaştırmakta, Kurtuluş Savaşı’nda sergilediği başkomutanlığın da anlaşılmasını sağlamaktadır. Ona göre, ordu bir makine gibi çalışmaktadır; küçük büyük tüm birliklere yön veren ise mensuplarının “dimağ” gücüdür. Savaşmak “akli” ve “zihinsel” bir gayrettir. Kendini eğiten ve çok okuyan Mustafa Kemal, kendi muhakeme gücünü sürekli olarak geliştirirken çevresindekileri de akıllarını kullanmaya davet etmiştir. “Vicdan” bireylerin ve ordunun yüksek ideallerle bir uyum içinde çalışmasını sağlayan güçtür. Bir subay olarak Mustafa Kemal için özellikle “vicdan”; mesleki mükemmeliyet, şeref, görev, cesaret, fedakârlık ve vatanseverlik gibi değerler bütünüdür. Ordu, “milletin evlatlarını bir sürü olarak değil şerefli bireyler” olarak yönetmeli ve yönlendirmelidir. Komutanlar; askerlerine örnekler vererek, millî “ruh”, “emel” ve “karakter” gibi kavramları işleyerek, onları bu konularda teşvik ederek harekete geçirmelidirler.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></span></p>
<p><span>Binbaşı Mehmet Nuri, subayı; “Subaylık demek, can ve tüm varlığını kesinlikle göze almış olmak demektir. Bir subay sanatı adına yaşam ve varlığına hiç önem vermeyecektir. Hayat ve rahatın hiç düşünülmemesi gerektiğinde, subay hayatını ve rahatını feda etmeyi şeref bilecektir. Namusun gereği budur.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> olarak tanımlar. Yarbay Mustafa Kemal ise düşüncelerini şu sözlerle ifade eder: “…Senin, ‘subay, kendi bilgi ve becerisinden komuta ettiği insanları yararlandırabilmek için, buyruğu altındaki insanlardan daha fazla dayanıklılık ve kahramanlığa sahip olmalıdır. ’ sözünü, her subay çok büyük bir dikkat ve önemle okumalı, onun anlamını beynine kazımalıdır. Bilinmelidir ki bir ulus çocuklarının önüne geçip onları ateşe göndermek hak ve yetkisini, ancak o dediğin dayanıklılık ve kahramanlık bileşkesini ruhunda bulmuş olan subaylar taşır.”<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></sup></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, subayın “ulus çocuklarının önüne geçip onları ateşe göndermek hak ve yetkisine”sahip olduğunu belirtmektedir. Böylece subayın insan sevk ve idaresi konusunda ne kadar önemli bir rol üstlendiği ortaya çıkmaktadır. Askerî gücün ilk ve temel dayanağı “insan”dır. Diğer unsurlar (silah, araç, gereç, eğitim, yönetim vb.) insan faktörünün etrafında bütünleşirler.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></span></p>
<p><span>“Benim emirlerim yapılır, çünkü ben yapılmayacak emir vermem”<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></sup> diyen Atatürk’ün askerliğin esas unsurunu teşkil eden insan sevk ve idaresi konusundaki görüşleri şöyledir: “Subay, kalp ve güven kazanacak, arkasına alacağı insanların moral güçlerini pekiştirecek… ‘Askerlik, işlerin yürütülmesi değil, insanların sevk ve idaresi sanatıdır’ tarifine dönüyor ve ‘insanlar nasıl yönetilir?’ diye bir daha kendi kendime soruyorum… İnsanlar, ancak emelleri ve düşünceleri doğrultusunda sevk ve idare edilebilirler. İnsanları istediği gibi kullanan güç, düşünceler ve düşünceleri belirginleştiren ve yayan kişilerdir. Düşüncenin niteliği de hiçbir itirazın bozamayacağı şekilde ve kesin bir biçimde kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu ise düşüncenin yavaş yavaş duygulara geçerek inanca dönüşmesiyle olabilir. Ve böyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka yargıların geçerliliği olamaz.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk burada; düşüncenin önemine, ilk önce sevk ve idare edilecek insanların umut ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmanın gerekliliğine dikkati çektikten sonra düşüncelerin benimsetilmesine, düşüncelerin yaygınlaştırılmasının ilk önce duygularla başladığına, sonra inanca dönüştüğüne, inanca dönüştükten sonra da yıkılmazlığa ulaştığına işaret etmektedir. 1914’te ortaya koyduğu bu düşünceyi 1915’te Çanakkale’de uygulaması, onun hem bir düşünce hem de bir uygulama adamı olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bu düşünce yapısı ve liderlik özelliğidir ki Mustafa Kemal’e Çanakkale’de askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum! Diyebilme gücünü vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre subay; “yalnız askere savaş vasıtalarını öğreten ve ona harpteki vazifesini gösteren bir insan değildir. O, insani ve millî hisleri de işler ve gereğinde düşman karşısında silah kadar tehlikeli bir duruma getirir.”<em><sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></sup></em> Askerlikte bilim ve teknolojiyi takip ederek askerî ihtiyaçlar için kullanmayı ve eğitimin üst düzeyde tutulmasını isteyen Atatürk, “Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl”de; talimnamelerin okullarda, savaşın subaydan istediği ruhsal ve bilimsel beceri ve üstünlüğü verecek şekilde iyi öğretilmediğini belirterek şunları söyler: “Bence gerçek bilgiyi verebilecek asıl okul, kıtadır. Bence, asıl askerlik sanatını verecek gerçek öğretmenler, birbirinden değerli komutanlardır. Bence, Harp Okulundan alınan diploma, genç teğmenin, bölük komutanı olan subayın eğitimine girebileceğini gösterir. Genç teğmen, asıl askerlik ruhunu, katıldığı bölüğün erleri önünde -bölüğün babası olan yüzbaşısından ve daha yüksek rütbeli amirlerinden- iş yaparken öğrenecektir. Önce bir takıma komutan olacaktır. Sonra bir bölüğe komutan olmaya hazırlanacaktır. İşte böyle öğrenecek ve sonra da öğretecektir… Ordu uygulama okulunun ancak bu şekilde, makamına yaraşır bölük, tabur, alay ve diğer birlik komutanları yetiştirmesi sayesinde ulusun çocukları bir sürü gibi değil şanlı ve şerefli insanlar olarak düşman karşısında şana, şerefe yönlendirilebilir.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn18" name="_ednref18"><em><sup>[18]</sup></em></a></span></p>
<p><span>Atatürk, bu değerlendirmesiyle askerî eğitime ilişkin önemli tespitler yapmaktadır. Asıl eğitimin, bilgi ve tecrübe birikiminin beceriye dönüşmesini sağlayan kıtada gerçekleşeceğini belirtmekte; birliklerin ve erlerin eğitilmeden göreve sevk edilmesini ve muharebeye sokulmasını, astlara sürü muamelesi yapılmasıyla bir tutmaktadır. Ancak eğitimle asker olunabileceğini, şan ve haysiyete eğitimle ulaşılabileceğini vurgulayarak eğitimin önceliğini ve yaşamsal önemini, bölük komutanı olan yüzbaşının teğmenin yetişmesindeki önemini ve rolünü açıklamaktadır. Güven kazanılması, korkunun yenilmesi, inisiyatif kullanılması, cesaret ve atılganlık kazanılması gibi temel ve kişisel özellikler eğitimle geliştirilebilir. Atatürk, bu nedenle “muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> derken eğitimin savaşta karşılaşılabilecek koşullara uygun bir şekilde yapılması gerektiğine de işaret etmektedir.</span></p>
<p><span>“Savaşta öyle durumlar ortaya çıkar ki o durum hakkında genel bir görüş ileri sürmek bile mümkün değildir. Talimnamelerimiz ve dokümanlarımız, bu gibi olağanüstü durumlar için yeterli olmayabilir. Hâlbuki komutanlar, her zaman ve her duruma karşı duraksamaksızın ve ivedi olarak gereken önlemleri almak durum ve mecburiyetindedirler”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> diyen Atatürk, eğitilmemiş askerlerle muharebe edilemeyeceğinin bilinci içinde, muharebedeki aralıklardan dahi eğitim yaptırmak için yararlanmıştır. Her noksanın, her yetersizliğin temelinde eğitimin olduğunu düşünmüş, her işe eğitimi geliştirerek başlamıştır.</span></p>
<p><span>Bu kapsamda Atatürk, Çanakkale’den sonra Edirne’de yeni kurulmakta olan ve Galiçya’ya gönderilmesi düşünülen fakat Bitlis’in Ruslar tarafından işgali üzerine Diyarbakır-Silvan bölgesine sevk edilen 16’ncı Kolorduya katılmak üzere Çanakkale’den gelen tecrübeli askerlere Sarayiçi mevkisinde yoğun eğitimler yaptırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>16’ncı Kolordu Komutanı Mustafa Kemal, Edirne’de 28-29 Şubat 1916 tarihlerinde kaleme aldığı “Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> adlı eserinde, harpte başarılı olmak için disiplin ve eğitimin önemini vurgulamıştır. Ona göre yapılan bütün talimlerin asıl maksadı, harpte başarı sağlamak için askerlerin ve subayların sahip olmaları gereken vasıf ve üstünlükleri onlara kazandırmaktır. Harpte istenilen sonucu almak, askeri gerçek disipline alıştırmaya ve muharebede bütün maddi ve manevi gücünü sarf edecek ve kullanacak şekilde yetiştirmeye bağlıdır. Bu nedenle de askerî eğitim ve öğretim, maddi ve manevi gücü en üst seviyeye çıkaracak şekilde icra edilmelidir. Orduların sevk ve idaresinde disiplin ve itaat temel unsurlardır. Subay, askerlerini bilgi ve anlayış derecelerine göre birer birer hazırlamalıdır. Bunun için de onları “anatomik, psikolojik ve sosyolojik” açıdan tanımalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Subay, eğitim alanında Veli Çavuş’un komutasıyla hareket ettirilen askerlerine uzaktan bakmamalı, askerin eğitim ve öğretiminde diğer milletlerin subaylarından daha çok çalışmalıdır. “Vatanın için ölmeye mecbursun; düşmandan yüz çevirmek yoktur!” fikri dimağlara yerleştirilmelidir. Ordu, bütün akıl ve beden gücüyle “vatan savunması” duygusuyla yetişmiş gençlerden oluşmalıdır. Ordunun sevk ve idare yeteneğini yükseltmek, komutan ve subay heyetleri için namus ve şeref meselesidir. Bu yapılmadığı takdirde, aciz ve miskin bir sürüden başka bir şey olmadığımız hakkındaki düşünceyi ve yabancılara boyun eğmek alçaklığını kabul etmek gerekir.<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> </sup></span></p>
<p><span>Askerî ortamda disiplin, moral ve eğitim, birbirini tamamlayarak yükselten veya birbirini zayıflatan öğelerdir. Eğitimli bir birlik veya askerin sahip olduğu güven duygusu morali, moralin üstünlüğü de disiplini sağlar. Komutanına, birliğine, kendisine, silahına olan güven duygusu; moralin en önemli dayanağını ve kaynağını oluşturur. Güvene ise eğitimle ulaşılabilir. Eğitilmiş ve moral kazanmış ruhlarda disiplin yaratılması için ortam hazırdır. Atatürk, “Astın, üstün emrettiği konuların içeriğine akıl erdirmese de onu uygulamaya zorunlu tutulması temel disiplin ruhu gereğidir”.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Diyerek disiplinin vazgeçilmezliği üzerinde dururken itaatin önemini de şöyle belirtir; “Emretmek ve itaat etmek ordunun önemli ögeleridir. Bunların ikisi de güçtür. Ancak bu güçlük, ne kadar akıl ve anlayışla emredilir ve ne kadar bilgi ve itimatla itaat edilirse o kadar kolaylaşır… İtaat ve kendini teslim etme derecesi ordunun kıymet ölçüsü sayılır… İtaat ve kendini teslim etmenin, doğal bir âdet hâline gelmesi gerekir. Ancak bu takdirde ordu tehlike zamanında görevini yerine getirebilir.’<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, “Komutanlar, astlarından yüksek ve bilgili olmalıdırlar.” diyerek komutanın kendi iradesini astlarına kabul ettirecek yeterlikte olmasını, karar alabilmesini ve emir verebilmesini ister. 1911’de, üst makamlara sunduğu bir raporda; “Komutanların görevlerini, eğitim döneminden alınacak verimin ne ve nasıl olması gerektiğini bilmedikleri, bu durumun subaylarda küçümseme ve güvensizlik oluşturduğu, bilgisiz komutanların birlikleri yetiştiremeyecekleri, sevk ve idare edemeyeceklerini” belirterek dönemin “komutan” görüntüsüne dikkat çekmiştir. Aynı raporda bu gerçekleri dile getirmemeyi ve gerekli tedbirleri almamayı hainlik ile eş değer tutar. Komutanın ordu için ne kadar önemli olduğunu ise “…Komutanları anılan kişiler olduktan sonra, orduda eğitim ve öğretimde verim, emir- komutada, itaat ve disiplinde iyi bir gidiş aramak, serapta su aramaya benzer.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> diyerek belirtmiştir. Atatürk<em>;</em> o dönemde icra edilen manevralara katılan birlik komutanlarının kendilerine verilen emirleri anlamadıklarını, birliklerinin durumlarını bilmediklerini, emir komuta, sevk ve idaredeki bilgisizlik ve yetersizlikleri ifade etmiş; böyle idare edilen birliklerin “felakete, rezalete, mezara doğru gittiğini” belirterek “bir birlik ve özellikle subayların ancak iyi örnek olacak rehberlerle yetiştirilmesi” gerektiğini vurgulamıştır<em>.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> </em></span></p>
<p><span>1914’te komuta etmenin önemini anlatan Atatürk; “…Bir kitleye ordu demek için, o kitlenin belirli şekillerden birine bölünmesi ve başında bir yöneticinin hatta en becerikli bir yöneticinin bulunması yeterli değildir. …Gelişigüzel insanları belli bir şekilde bulundurmak ve onların başına bir hatta birkaç yönetici ve komutan geçirmek, o insan yığınına ordu demek için yetmez. Çünkü o yönetici ve komutan, bu binlerce, yüz binlerce insanın her birini dama taşı gibi kondurmakla o büyük kitleyi ölüm karşısında, felaket karşısında idare edemez”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn29" name="_ednref29"><em><sup>[29]</sup></em></a> şeklindeki sözleriyle ordunun bir sisteme bağlı olması gerektiğini belirtmiştir.</span></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, komutana ilişkin görüş ve düşüncelerini değişik zamanlarda ortaya koymuştur. Buna göre komutan; millet hayatı söz konusu olduğunda kişisel sorun ve endişelerle uğraşmamalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Metanetli ve güçlü, cesur ve yiğit, ciddi, bilgili, maiyetine ve muharebe durumuna hâkim, olayları süratle algılamaya yeteneğine sahip, sorumluluğu kabul edebilen, çalışkan, mükemmel ahlaka ve davranışlara sahip, emir-komuta ettiği insanları çok iyi tanıyan, üstlerinin, astlarının ve çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış, dürüst bir kişi ve gerektiğinde sert bir yapıya sahip olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Komutan; çeşitli ihtimalleri ve durumu incelerken ve alınacak tedbiri düşünürken acı da olsa gerçeği görmekten bir an olsun uzak durmamalı, vereceği karar gözleme, araştırmaya, hesaba dayanmalı, zamanında verilip zamanında uygulanmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre görevi bilmek, yapmak ve kendiliğinden iş görmek ordunun temellerindendir; buna yönelik eğitim ve uygulamanın bulunmadığı bir orduya güvenmek de gaflettir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Savaşın beklenilmeyen ve benzersiz olaylarla dolu olduğunu bilen Mustafa Kemal, “kaide, kanun ve usullerin” her duruma uyamayacağını ifade etmektedir. Bu nedenle subaylar muharebede inisiyatif<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> almaya hazırlıklı olmalıdırlar. Genellikle beklenilmeyenle ilk olarak karşı karşıya kalacak olanlar üst rütbeli subaylardan ziyade küçük birliklerin komutanlarıdır. Bu nedenledir ki ordu, küçük rütbeli subayları inisiyatif almaları ve akıllarını kullanmaları yönünde eğitmekle mükelleftir. Bu noktadan bakıldığında eğitim çok önemlidir ancak gerekli olan bilginin çoğu birliklerde görev yapan komutanlar tarafından verilmelidir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> İnisiyatifin söz konusu olabilmesi için “uygulayıcının ortaya çıkan durumla ilgili üstünden hiçbir emir almamış olması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>, “kendiliğinden iş görmenin amaca uyması, amaç dışında olmaması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>, “inisiyatif kullanımı ile ast-üst kavramı ve ilişkisinin ortadan kaldırılmaması ve itaatsizlik, disiplinsizlik durumu yaratılmaması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> gerekmektedir.</span></p>
<p><span>İnisiyatif kullanmanın tarihimizdeki en güzel örneği, Atatürk’ün 25 Nisan 1915’te, Arıburnu bölgesine çıkan düşmana müdahalesinde görülmektedir. 5’inci Ordunun ihtiyatı olan 19’uncu Tümenin komutanı Yarbay Mustafa Kemal; genel maksat doğrultusunda ve durumun gereğine göre karar vermiş, ordu ihtiyatı amaca uygun şekilde kullanılmış, düşman tehdidine zamanında müdahale edilerek kritik arazi kesiminin elde bulundurulması sağlanmış, Gelibolu’yu savunan kuvvetlerin kuzeyden kuşatılarak imhası önlenmiştir. O, 1914’te yazdıklarını, 1915’te Çanakkale’de uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün askerî alandaki düşünce ve uygulamaları bir bütün oluşturur. Bunların içinden, cephelerde verdiği stratejik ve politik düzeyde etkili dört emri, şartlara ve ihtiyaçlara göre karar vermenin klasiği olarak gösterilebilir. Farklı uygulamalara yönelik olan bu karar ve emirlerde; kendisine ve emrini uygulayacaklara güven, bilgi birikimi, deney zenginliği, ilkelere bağlılık, cesaret, coğrafyaya, zamana, kuvvete egemenlik ve sorumluluk duygusu vardır. Çanakkale Muharebeleri sırasında verdiği “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri; vatan savunması söz konusu olduğunda Türk askerinin neler yapabileceğini göstermekte; “Komutan-Mehmetçik” ilişkisinin “ölümü emredecek” noktaya gelmiş olması, Türk ordusunun vatanına ve komutanlarına karşı duyduğu sevgi ve güvenden kaynaklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Kütahya – Eskişehir Muharebeleri’nden sonra verdiği Sakarya doğusuna çekilme emri, askerliğin gereğinin kararsızlığa düşülmeden uygulanmasıdır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında verdiği “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.” emri ile savunmanın derinlikte yapılmasının zorunlu olduğu dünyaya öğretilmiştir. 30 Ağustos Başkumandan Meydan Muharebesi’nden sonra verdiği “Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emri, bütün gücün kesin sonucun alınacağı yer ve zamanda toplanmasını sağlaması ile örnektir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></span></p>
<p><span>Subay ve komutan hakkındaki fikirlerini yazan, yayımlayan, emir komuta ettiği birlikler ile muharebe meydanlarında uygulamaya geçiren, askerî harekâtın bütün türlerini yerinde ve zamanında uygulayan Atatürk’te, hareket unsuru ve harekete dayanan çözümler ön plandadır. O, sonucun taarruzla alınabileceğini özellikle belirtmiş; savunmayı da gerektiğinde uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Atatürk, askerî harekâtta en duyarlı, birliklerine en fazla güven verici ve kesin sonuç alıcı yerde bulunmuş; zamanında etkili olabilmiştir. 25 Nisan 1915’te, Conkbayırı sırtlarında, çekilmekte olan müfrezeyi önce yere yatırıp müteakiben de süngü taktırarak hücuma hazırlamış ve böylece düşmanın ilerlemesini engellemiş; 10 Ağustos 1915 sabahı, Conkbayırı’nda, asıl muharebe hattının ilerisine çıkarak hücum emri vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> Sakarya Meydan Muharebesi’nde en ileri hatta geçmiş,<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Büyük Taarruz’da cephenin en kritik kesiminde bulunmuş ve en ilerideki birliklerle beraber İzmir’e girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Komutanın her zaman en ileride değil, gerektiği zaman en geride bulunması gerektiği yine Atatürk’ün uygulamalarında görülmektedir. 1916’da, Doğu Cephesi’nde, düşman baskısını azaltmak maksadıyla en geride bulunup 8’inci Tümen birliklerinin son erinin geçişine kadar bekleyerek geriye çekmeyi başarmış ve bir süre sonra da bölgeyi Ruslardan temizlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Yetiştiği kültür çevresi, siyasi ortam ve gördüğü eğitimden sonra Atatürk’ün askerî yönünü oluşturan diğer etken, millet hayatını korumak için hayatının büyük bir kısmını geçirdiği harp meydanlarında kazandığı tecrübedir. Bütün askerî harekât uygulamalarını, komutan ve ilk sorumlusu olarak yöneten Atatürk; askerliğin en önemli alanlarında görüşlerini açıklamış, ilkeler belirlemiş, silah, araç ve gereçten fazla askerliğin insan unsuru üzerinde durmuştur. Kurtuluş Savaşı; insanın silah, araç ve gereç etrafında ve amaca yönelik olarak bütünleştirilmesinin en güzel örneğidir.</span></p>
<p><span>Orduyu; “her bireyi, özellikle subayı, komutanı, uygarlık ve fen gereklerini iyi anlamış olarak ona göre tutum ve davranışlarını uygulayan yüksek ahlakta bir heyet”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn47" name="_ednref47"><em>[47]</em></a> olarak tanımlayan ve ordunun “sevk ve idarede bilim ve teknik kurallarını yol gösterici olarak alması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn48" name="_ednref48"><em>[48]</em></a> gerektiğine işaret eden Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî eserleri ve emirleri; akıl gücüne inanan, değerlere önem veren ve derinlemesine düşünebilen bir komutanı tanımlamaktadır. İlk subaylık yıllarından itibaren yazdığı eserlerde yer alan bilgiler ve düşünceler ile uygulamaları, lider ve komutanın üzerine aldığı sorumluluğun mahiyetini ve yerine getirilememesi durumunda uğranılacak felaketleri de ortaya koymakta, liderlik ve komutanlık özellikleri açısından geçerliliklerini korumaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Öğ. Alb. Hakan ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: http://www.ata.tsk.tr/</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar</span></strong></span></div>
<div><span>ATATÜRK, M. Kemal; Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl, (Bugünkü Dille Baskıya Hazırlayanlar: İsmet Gönülal – Hüsamettin Ünsal), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>ATATÜRK’ün Söylev ve Demeçleri; C II, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>ATAY, Falih Rıfkı; ATATÜRK’ün Bana Anlattıkları, İstanbul, 1955.</span></div>
<div><span>BAŞBUĞ, İlker; “Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un Açış Konuşması”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>BAYCAN, Nusret; Atatürk ve Askerlik Sanatı, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>BELEN, Fahri; Atatürk K’ün Askerî Kişiliği, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963.</span></div>
<div><span>DÖNMEZER, Sulhi; “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S 22, C VIII, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>GAWRYCH, George W.; “İstiklal Harbi’nde Bir Askerî Önder Olarak Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Atatürkçülük, Üçüncü Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>GÖRGÜLÜ, İsmet; “Atatürk ve İnisiyatif”, Çanakkale İlk Günde Biterdi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>GÖRGÜLÜ, İsmet; Atatürk’ün Anıları, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span>GÜLER, Ali; “Dönüştürücü Liderlik Kavramı ve Dönüştürücü Lider Olarak ATATÜRK”, ATATÜRK Haftası Armağanı, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>İĞDEMİR, Uluğ; Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>İLHAN, Suat; Atatürk ve Askerlik, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Dördüncü Baskı, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1959.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>İNÖNÜ, İsmet; Hatıralar, 1’inci Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.</span></div>
<div><span>Kara Harp Okulu; Uluslararası Liderlik Sempozyumu Bildirileri, 15-16 Nisan 2004, KHO Basımevi, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>KARAL, Enver Ziya; Atatürk’ten Düşünceler, Doğuş Ltd.Ş Matbaası, Ankara.</span></div>
<div><span>KOCATÜRK, Utkan; Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>MANGO, Andrew; “Örnek Yönetici ve Lider Atatürk”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>Mustafa Kemal; Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (Askerî Talim ve Terbiye Hakkında Görüşler), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>OĞUZOĞLU, Yusuf; “Ordu-Millet Dayanışması Bağlamında Türk Askerî Çağdaşlaşma Kültürünün Oluşması”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>ÖZDEMİR, Hikmet; ATATÜRK’ün Liderlik Sırları, Başkent Üniversitesi Yay., Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>ÖZSOY, Muzaffer; “Askerlik Bilim ve Strateji Açısından Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında ATATÜRK, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay., İstanbul, 1983.</span></div>
<div><span>Ruşen Eşref; Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>TOPUZ, Rehber; Askerî Liderlik Modelinin Bilgi Toplumu Işığında Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2006.</span></div>
<div><span>TURAN, Şerafettin; İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>TURAN, Şerafettin; Mustafa Kemal Atatürk – Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>ÜNALP, Rezzan; “Kuruluşundan Günümüze Türk Ordusu”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Dipnotlar:</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Türk ordusunun tarihî gelişimine ilişkin olarak bk. Rezzan Ünalp; “Kuruluşundan Günümüze Türk Ordusu”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-(20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Yusuf Oğuzoğlu; “Ordu-Millet Dayanışması Bağlamında Türk Askerî Çağdaşlaşma Kültürünün Oluşması”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Genelkurmay Başkanlığı; Atatürkçülük, Üçüncü Kitap, Gnkur. Basımevi, Ankara 1983, s. 369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Falih Rıfkı Atay; Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul, 1955, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Andrew Mango; “Örnek Yönetici ve Lider Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005, s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Atatürk’ün söz konusu niteliklerinin incelendiği yayınlara örnek olarak bk. Fahri Belen; Atatürk’ün Askerî Kişiliği, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963. Suat İlhan; Atatürk ve Askerlik, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1990. Sulhi Dönmezer; “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S 22, C VIII, Kasım 1991. Ali Güler; “Dönüştürücü Liderlik Kavramı ve Dönüştürücü Lider Olarak Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2000. Hikmet Özdemir; Atatürk’ün Liderlik Sırları, Başkent Üniversitesi Yay., Ankara, 2006. Genelkurmay Başkanlığı; Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  Nusret Baycan; Atatürk ve Askerlik Sanatı, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1998, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Atatürk’ün askerliğe ilişkin eserleri: Takımın Muharebe Talimi (Çeviri), Cumalı Ordugâhı, Tabiye ve Tatbikat Seyahati, Bölüğün Muharebe Talimi (Çeviri), Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Suret-i Tahririne Dair Nesayih, Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar, Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl, Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Arıburnu Muharebeleri Raporu. bk. Afet İnan; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1959. Şerafettin Turan; Mustafa Kemal Atatürk Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 695-699.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> İnan; s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> George W. Gawrych; “İstiklal Harbi’nde Bir Askerî Önder Olarak Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2009, s. 3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> M.Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl – Subay ve Komutan ile Konuşmalar, (Bugünkü Dille Baskıya Hazırlayanlar: İsmet Gönülal – Hüsamettin Ünsal), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 1981, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Atatürk; s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İlhan; s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Atatürk; s. XIII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Atatürk; s. 53, 54. Atatürk’ün 1914’te yazdığı bu düşünceyi, daha 1911’de uyguladığı görülmektedir. O, Makedonya’da bulunan 3’üncü Ordu Karargâhında kurmay yüzbaşı olarak görev yaparken Bingazi’de bulunan alayı denetlemek maksadıyla gönderilmiştir. Ancak buradaki alaylı subayların bir kurmay subay tarafından denetlenmeye tepki göstermeleri üzerine, konuşmaları ve uygulamaları ile bu alayın personelinin gönüllü bir şekilde denetlemeyi ve tatbikatı icra etmelerini sağlamıştır. Mustafa Kemal; burada önce olayın sebebini anlamış, akılcı bir yaklaşımla maksadını açıklamış, tepki gösterenleri sakinleştirmiş ve neticede onları düşündüğü istikamete sevk etmeyi başarmıştır. bk. A. Afet İnan; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yay., Dördüncü Baskı, Ankara, 1984, s. 69-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> İlker Başbuğ; “Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un Açış Konuşması”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005, s. XIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Enver Ziya Karal; Atatürk’ten Düşünceler, Doğuş Ltd.Ş Matbaası, Ankara, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Mustafa Kemal, aynı satırlarda bir teğmen ile konuşmasını da aktarır. Teğmenin kendisine yeni aldığı bazı askerî eserleri gösterdiğini belirterek şu sözlerini nakleder: “Yüzbaşım son zamanlarda yeni çıkan askerî eserleri izlemekte beni biraz boşvermiş gördüğü için neredeyse bana kırılmıştı. Burada edindiğim bu kitapları ve benim onları okuduğumu görünce kuşkusuz sevinecek, bana olan kırgınlığı ortadan kalkacaktır. Bu teğmenin yüzbaşısının subaylarını yetiştirmekte nasıl bir bölük komutanı olduğu, teğmenin gözlerinden açıkça okunuyordu.” bk. Atatürk; s. 48-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> age.; s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> age.; s. 58-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> İlhan; s. 189-190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Atatürk’ün Edirne’de 16’ncı Kolordu Komutanı iken kaleme aldığı ve Edirne Sanayi Mektebi Matbaasında 1916’da basılan söz konusu eser için bk. Mustafa Kemal; Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (Askerî Talim ve Terbiye Hakkında Görüşler), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> age.; s. 1-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> age.; s. 11-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Atatürk; s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> A. Afet İnan; Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2008, s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Atatürk; s. 41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> “Tümen komutanı aldığı emri anlamamıştı. Verdiği emrin ne olduğunu bilmiyordu. (…) Alay komutanı ‘İşte iki emir’ dedi; ‘birini gece aldım, birini sabahleyin… Henüz ilk emrin gereklerini tümüyle yerine getiremediğimiz için ikinci emrin hükümlerini uygulamaya başlamadık…’ Bu emirlerin ikincisi, birincinin hükmünü geçersiz kılıyordu. Fakat alay komutanı hâlâ; ‘önce birinciyi ve sonra ikinciyi’ diyordu. Niçin? Çünkü alay komutanı numara sırasıyla uygulamayı düşündüğü emirlerin ne birincisini ve ne de ikincisini anlamıştı. Hâlbuki alayı gidiyordu. Fakat nereye ve ne için? Bunu alay komutanının kendisi de alayını oluşturanlardan hiç kimse de bilmiyordu…” bk. Atatürk;s. 43-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> age.; s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Atatürk, Halep’te geçen bir olayı şöyle anlatmaktadır: “.Bir gün çok tanınmış bir komutan ile sohbet ediyordum. ‘Ne yapmak lazımdır?’ dedi. Hiçbir şey yapamazsanız hiç olmazsa istifa ediniz, dedim. Bana dedi ki: ‘Yapamam çünkü kendim ve çok sevdiğim evlatlarım için dayanabileceğim bir şey yoktur.’ Şu cevabı verdim: ‘Efendim, söz konusu olan koca bir Türk milletinin ölüm kalımıdır. Mahvolan budur. Bu ölüm kalım manzarası karşısında kişisel sorun ve endişelere düşülmemesi gerekir.’ “ bk. İsmet Görgülü; Atatürk’ün Anıları, 4. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Atatürk’ün 1917’de Albay İsmet’e ilişkin sicilde belirttiği özellikler için bk. Şerafettin Turan; İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2000, s. 14. Ayrıca bk. İnan; Medeni Bilgiler, s. 257-259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Utkan Kocatürk; Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 301-302. “Ağır ve kesin bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra ‘keşke bu tarafını da düşünseydim, belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır…” bk. Görgülü; s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Atatürk; s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>  İnisiyatif: “Lüzumlu hâllerde emir beklemeyerek ve neticenin sorumluluğunu yüklenerek kendiliğinden iş görme”, “bir komutanın kendi kaynaklarını, muharebeyi etkileyecek şekilde kullanma imkân ve kabiliyetini elinde bulundurması hâli.” bk. İsmet Görgülü; “Atatürk ve İnisiyatif”, Çanakkale İlk Günde Biterdi, Bilgi Yay., Ankara, 2008, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Gawrych; s. 3. Atatürk’ün inisiyatife ilişkin düşünceleri için bk. İnan; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, “Tabiye Tatbikat Seyahati”, s. 24. age.; “Bölüğün Muharebe Talimi”, s. 38-39. Atatürk; s. 59-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> age.; s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> age.; s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> age.; s. 62-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Görgülü; “Atatürk ve İnisiyatif”, s. 207 vd. Ayrıca bk. Muzaffer Özsoy; “Askerlik Bilim ve Strateji Açısından Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay., İstanbul, 1983, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Atatürk’ün Çanakkale’de üstlendiği ağır sorumluluğa ilişkin sözleri, “vatan” kavramına bakışını da açıklamaktadır: “… Böyle bir sorumluğu üstlenmek, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için iftiharla bu sorumluluğu üstlendim.” bk. Ruşen Eşref; Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> İlhan; s. 74 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> age.; s.181. “Ordunun vazifesi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış, elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer. Harp taarruzdur. Ordu, taarruz ordusu olmalıdır.” bk. Atatürk; s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Uluğ İğdemir; Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Ankara, 1990, s. 54-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kazım Özalp’in anlatımı için bk. Utkan Kocatürk; Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı ATATÜRK Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1988, s. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İsmet İnönü; Hatıralar, 1’inci Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985, s. 290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> İlhan; s. 53-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> 1918’de Minber gazetesinde yayımlanan demeci için bk. Oğuzoğlu; s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; C II, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1997, s. 47.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri
Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT. Devlet kurmak ve onu yepyeni kurumlarla donatmak ince ve zor bir iştir. Önderlik ettiği toplumu bir hamur gibi işleyerek ona yeniden şekil vermek, herhalde bir heykeltıraşın sabrından ve çabasından daha az değer­li değildir. Heykeltıraşın taşa ve tahtaya döktüğü gönlünü Atatürk, ülkesi ve toplumuna harcamıştır. Anadolu’nun yirmi bin kişilik bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5eac899.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Sanatçı, Kişiliğinin, Sanata, Sanatçıya, Bakışına, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Ahmet-GUMUSTEKIN.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html">Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜMÜŞTEKİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT.</span></p>
<p><span>Devlet kurmak ve onu yepyeni kurumlarla donatmak ince ve zor bir iştir. Önderlik ettiği toplumu bir hamur gibi işleyerek ona yeniden şekil vermek, herhalde bir heykeltıraşın sabrından ve çabasından daha az değer­li değildir. Heykeltıraşın taşa ve tahtaya döktüğü gönlünü Atatürk, ülkesi ve toplumuna harcamıştır. Anadolu’nun yirmi bin kişilik bir bozkır merke­zinden milyonluk bir başkent yaratma tutkusu ve çabası, ressamın tuvali­ne aktardığı çizgi ve motifler kadar ince bir zekâ ve bu zekanın yansıtıl­ması olayıdır. Sanatın niteliği nasıl ki sanatçının yeteneklerine göre değer kazanıyorsa, bir önderin eseri de onun yeteneklerine göre anlam ve içerik kazanmaktadır. Dünya’da liderliğe soyunan pek çok kimse, sonuçta aynı ve mükemmellikte bir eser ortaya koyabilmiş değildir. Eserin biçim ve ni­teliği, onu meydana getiren kişinin yeteneği, sezgisi, düşündüklerini uy­gulamadaki başarısı ve yöntemine göre, iyi ya da kötü olabilmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk hakkında pek çok söz söylenmiş, hakkında çok sayıda kitap yazılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Kişiliğini belirleyen ve çok az önder de bulunan özellikleri, bu yayınlarda dile getirilmiştir.</span></p>
<p><span>Bir kaynakta<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> sanat;</span></p>
<ol>
<li><span>Bir duygunun, bir tasarının veya güzelliğin ifadesinde kullanılan metotların tümü; bu metotların sonucunda ulaşılan üstün yaratıcılık.</span></li>
<li><span>Bir şeyi güzel yapmak için uygulanan kuralların tümü.</span></li>
<li><span>Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü. (Askerlik sanatı)</span></li>
<li><span>Bir şeyi yapmada gösterilen ustalık, kabiliyet.</span></li>
</ol>
<p><span>Bir başka kaynakta<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> sanatçı;</span></p>
<p><span>Güzel sanat dallarından biriyle uğraşan ve özellikle bunda başarılı olan kimse, olarak tanımlanmıştır.</span></p>
<p><span>Belki klasik anlamda Atatürk resim yapan, müzik icra eden, tiyatro oynayan vb. bir sanatçı değildir. Ama sanatı, en öz anlamıyla duyguların yansıtılması olarak ele alırsak, insanın siyasal düşüncelerinin ortaya çıkar­dığı kurumları da, bir sanat eseri olarak kabul etmek gerekir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün yazdıkları, sanatçı ve sanata verdiği destek, açtırdığı sa­nat okulları yanında, hedeflerine ulaşırken sanatçıları da bu hedeflere or­tak etmesi, onun sanatçı kişiliğinin bir parçasıdır. Atatürk’ün sanatçı kişi­liğinin ilk tohumları Şiir’le atılmıştır. Meşrutiyetin ünlü hatiplerinden, Ömer Naci’nin<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> iyi bir şair, güçlü bir konuşmacı olması onu etkilemiş, şiir ile tanışmasına neden olmuştur. Bu sırada okuduğu Manastır Askeri İdadi’sinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu zor durum, ül­ke içinde ki idarecilerin yetersizlikleri, emperyalist devletlerin imparator­luğa karşı tutundukları tavırlar, toprak kayıpları ve bu topraklardaki Türk’lere yapılan zulüm onu derinden etkilemiş, daha o günden olumsuz­luklara, ancak sanatçılarda bulunabilecek ön sezi ve duyarlılık sayesinde, “HAKİKAT<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>” adlı şiir ile karşı durmaya başlamıştır.</span></p>
<p><span><strong>Hakikat</strong></span></p>
<pre><em><span>Gafil! Hangi üç asır, hangi on asır
</span><span>Tuna ezelden Türk diyarıdır
</span><span>Bilinen tarihler söylememiş bunu
</span><span>Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak!
</span><span>Dinleyin sesini doğan tarihin
</span><span>Aydınlıkta karartı, karartıda şafak
</span><span>Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.
</span><span>
Asya’nın ortasında Oğuz oğulları
</span><span>Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
</span><span>Doğudan çıkan biz, batıda yine biz
</span><span>Nerde olsa nerede olsa kendimizi biliriz
</span><span>Hep insanlar kendilerini bilseler
</span><span>Bilinir o zaman ki, hep biliriz.
</span><span>
Türk sadece bir milletin adı değildir
</span><span>Türk bütün adamların birliğidir
</span><span>Ey birbirine diş bileyen yığınlar
</span><span>Ey yığın yığın insan gafletleri
</span><span>Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
</span><span>Hakikat nerede?</span></em></pre>
<p><span>Sanatçı; her ne kadar yeniyi bulmayı, olmayanı sunmayı, duyguları­nı dile getirmeyi amaçlasa da, içinde bulunduğu duruma da, sanatını araç olarak kullanıp tepki göstermeyi, sanatının doğal sonucu kabul eder. Bu bağlamda Atatürk, “Hakikat” şiiriyle bile, sanatçı kişiliğe sahiptir. 1897’de yazdığı bu şiir, belki de Türk Tarih Kurumu’nu kurmasına, Türk Tarih Tezi’ni<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> oluşturmasına önemli bir katkı sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Güzel söz söyleme ve güzel konuşmada sanat arasında yer alır. Ata­türk’ün savaş alanlarında verdiği emirleri dahi özenle ve duyarlılıkla seç­tiği hepimizin bildiği bir gerçektir. Bir emir düşünün ki “Cephaneniz yok­sa, süngünüz var! Sizden taarruz değil, ölmenizi istiyorum”<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> kadar veciz olsun. En kızgın olduğunda söylediği en ağır söze bakalım; “Şaşarım akl-ı perişanına, ahmak…<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>”. İzmir suikast! dolayısıyla 10 Haziran 1926’da Anadolu ajansı muhabirine söylediği ve Cumhuriyete olan inancını dile getirdiği “Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözü, unutulmayacak özdeyişler arasında yerini almıştır. Namık Kemal’in;</span></p>
<pre><em><span>“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
</span><span>Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini.”</span></em></pre>
<p><span>Beytine atfen Atatürk, I. İnönü savaşı hakkında Meclis’te konuşur­ken;</span></p>
<pre><em><span>“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
</span><span>Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”</span></em></pre>
<p><span>diyerek, sanata, sanatla karşılık vermiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Şiiri ve edebiyatı sevdiğini söyleyen Atatürk’ün, özellikle Fransız­ca’dan şiir çevirileri yaptığı, Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde, bir as­kerin ölümünün oluşturduğu duyguları anlatan “Mersiye” (ağıt) kaleme aldığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Tüm gelişmeleri anlattığı ve tarih önünde hesap verdiği Nutuk’da<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>, başlı başına bir sanat eseri niteliğindedir. Eser iyice incelendiğinde, bilim­sel bir eserin, sanatsal bir estetik içeresinde sunulduğu gözlerden kaçmaya­caktır.</span></p>
<p><span>Sanatçı, kullandığı araç ne olursa olsun aynı zamanda toplumu hare­kete geçiren bir lider konumundadır. Bu bağlamda da Atatürk bir sanatçı kişiliğe sahiptir. Söylemleri, etkin sunuşu, kelimeleri seçişindeki özen karşısındakileri her zaman etkilemiş, mantıklı ve akıcı biçemi ile onları ha­rekete geçirebilmiştir. Atatürk’ün, birçok yaptıkları ile o’nun sanatçı ki­şiliğini desteklemek mümkündür. Ancak bunları tek tek sıralamak, sayfa­lar dolusu kitap yazmayı gerektireceğinden, sanatçı yönünün kişiliğinin parçası olarak kabul edilmesi daha doğru olacaktır.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün kişiliğinde, güzelliğe olan tutkuyu görmek mümkündür. Giyinişindeki armoni, bunun bir yansımasıdır. Ve O “Çirkine tahammül edemiyorum<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>” diyecek kadar güzelliğe tutkundur. “Sanat güzelliğin ifa­desidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>” demiştir.</span></p>
<p><span>Atatürk sanatı, yaptığı devrimlerin bir tamamlayıcısı olarak kabul et­miş ve sanatçılara da bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Ayrıca kurum­sallaşmaya ve ekip çalışmasına önem vermiş, müzisyenlere gruplar kuru­nuz diyerek ekip çalışmasına yönlendirmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Sanatın öyle soyut bir gücü vardır ki, bu güç, dünyada insanları bir­birine bağlayan, ortak noktalarda buluşturan bir değer olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Atatürk, Onuncu Yıl Söylevinde “Şunu da önemle belirtmeli­yim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Onun içindir ki, milletimi­zin yüksek öz yapısını, yorulmaz çalışkanlığını, yaratılıştan kavrayışını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu dur­madan ve her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek milli ülkü­müzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlıkta gerçek dirliğin sağlanması yolunda kendine düşen görevini yapmakta başarıya eriştirecektir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>”. Başka bir deyişinde ise “İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapa­maz, bir millet ki, tekniğin gerektirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>”. Bir başkasında ise “Sanatsız ka­lan bir ulusun, hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek güzel sanatları ön plana çıkartmıştır.</span></p>
<p><span>Günümüzde uluslar, kendilerini çağdaş uygarlık seviyesine çıkarta­bilmek, diğer uluslara bunu kanıtlayabilmek için üç önemli faktörü aşmak zorundadırlar. Birincisi ekonomik yapıları, İkincisi toplumsal düzenleri­nin işleyiş şekli, üçüncüsü ve belki de en önemlisi kültürleridir. Şimdi ise aklımıza, bu güçlü etkenin yani kültürün ne olduğu geliyor. Sözlük anla­mı “Bir toplumun yarattığı uygarlığın, kafa, sanat çalışmalarına dayanan sosyal, dinsel ve benzeri yönlerinin tümü<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>” olarak karşımıza çıkıyor. Ça­ğımızın gereği olan bilim ve teknolojiyi de kültürel bir etken olarak kabul edebiliriz. Ancak; şimdi her ulusun bilimsel ve teknolojik yönden birbir­lerini desteklemeleri kendi çıkarları içindir. Ulusal olan ise kendine öz, kendi yaşayış biçimini yansıtan, kendinin önceden getirip bugün geliştire­rek yarına aktardığı değerlerdir. İşte bu değerler, ulusu bütünleştirip diğer uluslar yanında kendini kanıtlayabilme görevini üstlenmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk ise kültürü; “a) Bir insan toplumunun devlet yaşamında, b) düşün yaşamında, kısacası bilimde, toplumbilimde ve güzel sanatlarda; c) iktisat yaşamında, kısacası tarımda, zenaatta, tecimde, kara deniz ve hava ulaşımcılığında yapabildiği şeylerin elde edilen bileşimi<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>” diye tanımla­mış ve güzel sanatları, kültür içindeki bir öğe olarak kabul etmiştir.</span></p>
<p><span>Çağdaşlaşma yolundaki adımları atarken, bu görevi daima ussal yak­laşımları ile benimsetmeye çalışan Atatürk; “Güzel sanatlarda başarı, bü­tün inkılapların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı ola­mayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılara rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık vasfıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklar­dır<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>” diyerek, güzel sanatlarda başarılı olanın gerekliliğini dile getirmiş­tir.</span></p>
<p><span>11.4.1930 günü, Türk Ocağı tiyatrosunun açılışı nedeniyle, Anka­ra’da Marmara köşkünde sanatçılarla birlikte bulunduğunda: “Efendiler; hepiniz milletvekili olabilirsiniz; bakan olabilirsiniz; dahası, Cumhurbaş­kanı olabilirsiniz. Ama sanatçı olamazsınız<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>”, diyerek sanatçılara bakışı­mda, kısaca açıklamıştır.</span></p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p><span>Atatürk’ün sanatçı kişiliği ile diğer kişiliklerini birbirinden ayırmak çok güç ve onun dehasını küçümsemek olacaktır. Buraya kadar olan bö­lümlerde incelediğimiz, sanatçı kişiliği, kendi söylemleri, eylemleri, dü­şündükleri ile açıklanmaya çalışılmıştır. Atatürk’ün sanatçı kişiliğinin sa­nat ve sanatçı kavramlarına yüklediği anlamlar ise;</span></p>
<ul>
<li><span>Sanatçının iç yapısında, belirgin biçimde görülen karşı çıkışlar var­dır. Karşı çıkışları, Atatürk kadar haykıran bir lider yok gibidir. Bu bağ­lamda Atatürk sanatı; “haksızlıklara, yanlışlara, vb. olumsuzluklara karşı çıkmanın bir aracı”, sanatçıyı da; “her insandan önce hisseden, düşünen, yargılayıp doğru kararı verebilen ve bunu sanatı ile anlatan kişi”.</span></li>
<li><span>Atatürk’ün sanatçı kişiliğinin oluşturduğu yüksek duygu ve düşün­ce ufku ile sanatı, “insanlara yüksek duygu ve düşünce ufkunu kazandıran eylemler bütünü”, sanatçıyı da, “yüksek duygu ve düşünce ufku yetisini kazanmış, bunu yaşantısına katarak, ayni yetilere sahip olmayanlara akta­rabilen kişi”.</span></li>
<li><span>Atatürk, sanatın medeniyet alanındaki gücünü, sanatçıların sahip olabileceği bir duyarlılıkla hissetmiş ve bundan dolayı sanatı, “medeni uluslar yanında yer alabilmenin bir aracı”, sanatçıyı da “kendinde ve mil­letinde var olan yüksek insanlık vasıflarını sanatı aracılığıyla tanıtan kişi”.</span></li>
<li><span>Her insanın sanatçı olamayacağını bilen Atatürk sanatı, “yetenekli insanların uğraşı alanı”, sanatçıyı da, “başkalarının yapamadıklarını yapa­bilme yetisine sahip kişi”,</span></li>
<li><span>Sanatçı güzelliğe düşkündür. Atatürk’ün güzelliğe verdiği önem ise açıktır. Bu özelliği ile sanatı, “estetiğin ve güzelliğin bileşiminden oluşan kuralların tümü”, sanatçıyı da “estetikleri ve güzellikleri dışavurumcu<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> yaklaşımlarla diğer insanlara sunan kişi”, biçiminde nitelendirilebilir.</span></li>
</ul>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜMÜŞTEKİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT.</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt: XVII / Kasım 2001 / Sayı: 51</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ AKGÜN, Seçil: “Atatürk’ün Sanat ve Kültür Anlayışı”, 100.Yıl Atatürk Konferansları, Petrol Ofisi A.O. Genel Müd., Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ARIBURNU, Kemal: Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Basım, Ankara, 1976.</span></div>
<div><span>♦ ARISOY, Sunullah: Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları I, TTK. Yay., Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ AŞKUN, İnal Cem: “Atatürk Konulu Sohbetlerinden”, Ana­dolu Üniversitesi, Eskişehir, 1999.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Mustafa Kemal: Nutuk, Türk Ocakları Heyeti Merkeziye Matbaası, Ankara,1927.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Mustafa Kemal: Söylev ve Demeçler, II, MEB Yay. 1952.</span></div>
<div><span>♦ BALABANLAR Mürşit, “Türkiye’nin 75 Yılı”, Tempo Dergisi, Hörgüç KANDIR Şebnem, Gazetecilik A.Ş., İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ SÖĞÜT Mine, ERDİNÇ Cengiz, BALIKÇIOĞLU Tuğba. COŞKUN, Saffet: “Atatürk ve Sanat”, D.G.S.G. Müd. Kon­feransları 2, Şanlı Urfa, 1990.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRAY, Kemal; Temel Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Yayınevleri, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦ GÜMÜŞTEKİN, Ahmet: “Kültürel işlev ve Müzik” G.O.P. Ünv. İİBF., İşletme Kulübü Dergisi No.3, To­kat, Ocak 2000.</span></div>
<div><span>♦ GÜRBÜZ, Yılmaz: “Atatürk ve Gökalp’in Şiirleri Arasındaki Benzerlik”, Milli Kültür, Cilt: 3, Sayı. 7, 1981.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet: M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971.</span></div>
<div><span>♦ ÖZERDİM, N. Sami: “Atatürkçünün Elkitabı”, Türk Dil Kuru­mu Yayınları, No.483.1981</span></div>
<div><span>♦ PERİN, Cevdet: Atatürk Kültür Devrimi, İnkılâp ve Aka Kitapevleri, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦ TURANI, Adnan: “Atatürk ve Güzel Sanatlar”, Atatürk ve Kültür, H.Ü. Yay. Özel Sayı, Ankara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ ÜSTÜN, Emin Faik: Atatürk (Ülkücülüğü), Ege Üniv. Cumhuriyet’in 50.yıl Dönümü Yayını No:2. 1973.</span></div>
<div><span>♦ MUMCU, A, ÖZBUDUN, E„ FEYZİOĞLU, T., ÜSKEN, Y., ÇUBUKÇU, A.: Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi II, YÖK. Yay. No.5, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ GÖKHAN, M.: Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyog­rafyası, Millî Eğitim Bakanlığı Yayımları.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> COŞKUN, Saffet, “Atatürk ve Sanat”, D.G.S.G. Müd. Konferansları 2, Şanlı Urfa, 1990, s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> ÜSTÜN, Emin Faik, Atatürk (Ülkücülüğü), Ege Üniv, Cumhuriyet’in 50.yıl Dönümü Yayım No:2, s ,10. M. Gökhan’ın Atatürk ve Devrimler Tarihi Bibliyografyası (M.E.B. Yay. Atatürk Serisi No.2, İstanbul, 1963) adlı eserine dayanarak, 1963 yılma kadar, Atatürk ve Dev­rimleri hakkında Dünyada yayınlanan kitap, broşür, vb. sayısının 2500’ü geçtiğini belirtirken, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II YÖK. Yay. No.5, Ankara, 1986, s.9’da ise, 1981 yılına kadar Atatürk’ün kişiliğine ve çeşitli yönlerine ait 1700’e yakın yayın çıktığı yer almaktadır,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Meydan Larousse, Sabah Yayıncılık, 17. Cilt, İstanbul, s.269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> DEMİRAY, Kemal, Temel Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Yayınevleri, İstanbul, 1982, s.806.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> AKGÜN, Seçil, “Atatürk’ün Sanat ve Kültür Anlayışı’’, 100.Yıl Atatürk Konferansları, Petrol Ofisi A.O. Genel Müd., Ankara, 1981, s.8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ömer Naci (1880-1916): Meşrutiyetin ünlü hatiplerinden, Abdülhamid’e karşı sava­şanlara katılmış ve Paris’e kaçmıştır. I. Dünya savaşında Doğu Cephesinde genç yaşta ölmüş­tür. Bkz. Baha Toros : Türk Hatipleri, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> GÜRBÜZ, Yılmaz, “Atatürk ve Gökalp’in Şiirleri Arasındaki Benzerlik”, Milli Kül­tür, Cilt.3. Sayı.7, 1981, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Atatürk ilk olarak, TBMM’nin, 1928 yılı (Kasım) açılış konuşmasında “Türk Tarihini doğru temeller üzerine oturtmak; öz Türk dilini değeri olan genişliğe kavuşturmak” diye özetlenebilecek tezi ortaya koymuştur. Hemen ardından da 1929 yılında liseler için Tarih Notları ve 1930-1931 yılında da Türk Tarihinin Ana Hatları (Devlet Matbaası 1930, MEB. Yayınla­rı 1931) adli kitaplarla bu tez yaygınlaştırılmıştır. Bazı batılı bilim adamlarına ışık tutan tez, Av­rupa kültürünü Grekler’le başlatan tarihçilerin yargılarını sarsmıştır. (Bkz. Abel Rey : Evolution de l’Humanite serisindeki Geklerden Önce Bilim adlı eser.). PERİN, Cevdet, Atatürk Kültür Devrimi, İnkılap ve Aka Kitapevleri, İstanbul, 1982, s.61 -62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Atatürk bu emri, Çanakkale savaşları sırasında, İngilizlerin Seddülbahir’e çıkmaları üzerine, emir beklemeden taarruza geçtiği ve düşmanı durdurduğu anda, bir kısım askerin “cep­hanemiz kalmadı” diyerek, geri çekilmek istemelerine karşı vermiştir. Bkz, BALABANLAR Mürşit, KANDIR Şebnem, SÖĞÜT Mine, ERDİNÇ Cengiz, BALIKÇIOĞLU Tuğba. Türki­ye’nin 75 Yılı, Tempo Dergisi, Hürgiiç Gazetecilik A.Ş., İstanbul. 1998. s.76. Ancak, Sunullah ARISOY’un Türkçeleştirdiği Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları I, TTK. Yay., Ankara, 1982, s.21 ’de “Sizden taarruz değil, ölmenizi İstiyorum” kısmı yoktur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> BALABANLAR, KANDIR, SÖĞÜT, ERDİNÇ, BALIKÇIOĞLU s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası Milli Eği­tim Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A. Mumcu ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 11. YÖK. Yay. No.5, An­kara, 1986, s.200. Kaynakta Şiirlere ve Mersiye’ye yer verilmemiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk.Türk Ocakları Heyeti Merkeziye Matbaası, An­kara. 1927. (İlk baskı)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> TURANI, Adnan, Atatürk ve Güzel Sanatlar, Atatürk ve Kültür, H.Ü. Yay. Özel Sa­yı. Ankara, 1982, s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Atatürkçülük I, İstanbul, 1984, s.37l.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> AŞKUN, İnal Cera, Atatürk Konulu Sohbetlerinden, Anadolu Üniversitesi, Eskişe­hir, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17"></a>!7 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Millî Eğitim Bakanlığı, 1952, s.271-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Atatürkçülük I, s.367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> DEMİRAY, s.610.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> GÜMÜŞTEKİ N, Ahmet, “Kültürel işlev ve Müzik” GOP. Ünv. İİBF., İşletme Ku­lübü Dergisi No.3. Tokat, Ocak 2000, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İNAN, Afet, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971, s.43,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Atatürkçülük I. s.365.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> ÖZERDİM, N. Sami, Atatürk’çünün Elkitabı, Türk Dil Kurumu Yayınları, No.483, 1981, s.161. Kemal ARIBURNU: Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Yayınlar, Ankara 2.Basım, 1976 s.225. Muhsin Ertuğrul’un, Cumhuriyet gazetesinin 14.4,1963 günlü sayısında­ki yazısından. Buradaki cümleye ek olarak “Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim…” cümlesi de yer almaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> (Edb) Doğacılık ve izlenimciliğin karşıtı olan ve ruhsa! yaşantının içerikleriyle tinsel içerikleri dile getiren çağdaş sanat akımı. (Eşan. Ekspresyonizm). Bkz, DEMİRAY, s.247.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Ziya Gökalp</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-ziya-goekalp</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-ziya-goekalp</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Ziya Gökalp
Prof. Ercümend Kuran, 1963 yılında Türk Kültürü dergisinde (13. sayı, 9-12. s.) yukarıdaki başlık altında küçük bir yazı yaymıştı.[1] Son çağ Türk tarihi alanındaki değerli çalışmalarıyla tanınmış olan Prof. Kuran, bu yazısında, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşından sonra giriştiği reform çalışmalarının kök ve kökenleri üzerinde durmuştu. “Tarihte her inkılâp hareketinin bir fikrî hazırlık devresi sonunda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5d8e0b9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Ziya, Gökalp</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Ataturk-ve-Ziya-Gokalp.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html">Atatürk ve Ziya Gökalp</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hasan EREN</strong></span></a>
</p><p>Prof. Ercümend Kuran, 1963 yılında Türk Kültürü dergisinde (13. sayı, 9-12. s.) yukarıdaki başlık altında küçük bir yazı yaymıştı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Son çağ Türk tarihi alanındaki değerli çalışmalarıyla tanınmış olan Prof. Kuran, bu yazısında, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşından sonra giriştiği reform çalışmalarının kök ve kökenleri üzerinde durmuştu. “Tarihte her inkılâp hareketinin bir fikrî hazırlık devresi sonunda meydana geldiğini” belirten yazar, “Türk inkılâbının bu hususta bir istisna teşkil etmediğini”, “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın… Tanzimat ve Meşrutiyet devirleri düşünürlerinin geliştirdikleri fikirlerden ilham aldığını” ileri sürmüştü: “Ata­türk inkılâbı adiyle tarihe geçen sosyal değişmede Ziya Gökalp’in tesiri pek belirlidir.”</p>
<p>Sayın Kuran’a göre, “Gökalp Türk cemiyetinin çeşitli meselelerinin çözümünü Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak prensiplerinin tatbikında görmüştür.”</p>
<p>Bu bakımdan “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk’e ne derece müessir ol­duğunu anlamak için bu prensiplerle Türk inkılâp hareketini karşılaştırmak gerekir.”</p>
<p>Yazarın düşüncesine göre, “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk’e tesiri mil­liyetçilik, din ve batılılaşma sahalarında daha müşahhas örneklerle görülür.”</p>
<p>Prof. Kuran bundan sonra Atatürk’ün ulusal kültür, din ve batılılaş­ma alanlarındaki reformlarını gözden geçiriyor ve sonuç olarak “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk inkılâbı üzerinde oldukça kuvvetli bir tesir icra ettiği­ni” ileri sürüyor.</p>
<p>Değerli profesör, yazısının sonunda “Atatürk inkılâbı hakkında yayın­lanmış eserlerde bu tesirin hemen hiç belirtilmediğini” eklemiş, “hatta bazı eserlerde, örnek olarak Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilâli (İstan­bul 1940) başlıklı kitabında, Gökalp’in adının bile geçmediğini” bildirmiştir.</p>
<p>Prof. Kuran, son olarak, “Gökalp’in fikirleriyle Atatürk’ün icraatı arasında ayrılıklara da rastlandığını” saklamamıştır: “Bu ayrılıklar Atatürk’ün kendi şahsiyetinden gelebileceği gibi, diğer Türk düşünürlerinin tesiri neticesi olabilir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Prof. Kuran’ın bu yazısında ileri sürdüğü düşüncelere benzer gözlem ve inançlar, başka yazar ve düşünürlerin çalışmalarında da dile getirilmiştir.</p>
<p>Örneğin Sayın Fevziye Abdullah Tansel, 1969’da Türk Ansiklopedisi’nde, (Gökalp maddesi) “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ta’kip eden yıl­larda” Gökalp’ın “başlıca Fikirlerinin tatbikat sâhasına konulduğunu” be­lirtmiştir. Bunun gibi, Prof. Mehmet Kaplan da 1000 Temel Eser dizisinde Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eserini sunarken (VII. s.) yazarın ileri sürdüğü fikirlerin Cumhuriyet Türkiye’sine “şekil ve istikamet verdiğini” yazmıştır: “Atatürk inkılâplarının temelinde Ziya Gökalp’ın fikirleri var­dır.”</p>
<p>Prof. Kaplan’ın bu konuda Prof. Kuran’a göre daha açık bir dil kullan­dığı göze çarpıyor. Sayın Kuran, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yazısı­nın başlangıç bölümünde “Atatürk inkılâbı”nda Gökalp’ın “tesir’’ini “pek belirli” olarak nitelemişti. Ancak, yazısının sonunda “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk inkılâbı üzerinde oldukça kuvvetli bir tesir icra ettiğini” belirtmişti.. Yazısına son verirken de “Gökalp’in fikirleriyle Atatürk’ün icraatı arasında ayrılıklara da rastlandığını” eklemişti.</p>
<p>Gökalp’ın Atatürk üzerindeki baskısını belirtmek yolunda daha ileri gidenler de vardır. Dr. Selâhattin Yazıcıoğlu’nun bildirdiğine göre (Gökalp ve duyulmamış bir eseri “Halk klâsikleri”: Cumhuriyet, 23 mart 1972), 24 ekim 1964’te Diyarbakır’da düzenlenen Birinci Ziya Gökalp Haftasında Prof. Abdülkadir Karahan, Atatürk’ün bir sözünü anmıştır: “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”</p>
<p>Üzerinde durduğumuz konu bakımından bu söz ilginç bir dayanak ola­rak kullanılabilir. Ancak, Prof. Karahan’ın andığı bu sözün sağlam bir kay­nağa dayanıp dayanmadığını bilmiyoruz. Dr. Yazıcıoğlu, Prof. Karahan’a mektupla baş vurarak bu sözün kaynağını sorduğunu belirtiyor. Prof. Karahan’ın ona verdiği karşılığı olduğu gibi alıyorum: “Atatürk’ün bu sözünü, ilk defa 1934’te Ödemiş’in Gölcük yaylasına gittiğim zaman eski Adalet Bakanlarından Refik Şevket İnce’den duydum. Sohbet sırasında hazır bulunan eski İzmir Valisi Kâzım Dirik Paşa da bunu tasdik eder şekilde konuş­tu.</p>
<p>Prof. Karahan’ın duyduğu bu sözün sağlamlığı araştırılmaya muhtaç­tır, sanıyorum.</p>
<p>Gökalp ile Atatürk arasındaki bağlar konusunda güvenilir bir tanık vardır: Falih Rıfkı Atay. Onun yazmış olduğu Çankaya’nın “Yeni devir” başlıklı bölümü bu konuda ilginç gözlemlerle doludur:</p>
<p>“Feylesof fiillerin tarihi fikirlerin tarihidir, der. Devrimci Mustafa Kemal’i yoğuran fikir hareketleri nelerdi? Mustafa Kemal kimleri ve neleri okumuş, kafasını nasıl hazırlamıştı?</p>
<p>Bu metotlu bir hazırlanış değildir. Bizim Tanzimat’tan sonraki fikir hayatımız, Fransız ihtilâlcilerini yetiştiren tarih, felsefe ve ilim geçmişine benzemez. Bu üstünkörü bir ‘ıslahat’ edebiyatıdır. Onda ne ekonomik, ne sosyal bir meslek karakteri vardır.</p>
<p>Tanzimat’tan sonraki devrimizde, meşrutiyetteki Türkçülük akımına kadar, kafalara yön verici sanatçılar ve düşünürler görülmez. Bu edebiyat, bazan uyanık vatanseverler, bazan vatanlarını da, milletlerini de hor gören Frenk taklitçileri yetiştirir. Nasıl bir cemiyet olacağız? Nasıl bir devlet ola­cağız? Batılaşma tarihinin tanınmış adamları eserlerinde böyle suallere cevap vermemişlerdir. Bir hürriyet ve meşrutiyet dâvasıdır, gider. Bu ise bir rejim meselesidir. Osmanlı devletinin ve cemiyetinin yeni zamanlara göre nasıl gelişmesi lâzım olduğunu tartışan fikrî, ekonomik ve sosyal devrim dâvası değildir.</p>
<p>Din ve dünya işleri birbiri içindedir. Devletin teokratik niteliğine daya­nan ve halkın cehaleti ile taassubundan kuvvet olan medrese faktörü, bütün millî hayat üzerinde baskısını ve kontrolünü hissettirir. Üniversite, düşünce terbiyesi bakımından medresenin hükmü altındadır. Kadın hür değildir, düşünüş hür değildir, yaşayış hür değildir.</p>
<p>Hür düşünmeyi ve hür yaşamayı isteyen vatandaşları gibi, Mustafa Kemal de bu baskıyı geceli gündüzlü hisseder. Ondan nefret eder. Fakat bu nefret, Mustafa Kemal’i tatlı su Türkü gibi, memleketinden ve mille­tinden tiksindirmez. Bilâkis ona ilk fırsatta bu baskıdan silkinmek, bu bas­kıyı, asıl hürriyet olan düşünce, vicdan ve yaşama hürriyetlerini yasaklayı­cı baskıyı yıkıp devirmek aşkını verir.</p>
<p>Oda mektep kitapları dışında umumî bilgiler edinmiştir. İyi muhakeme eder. Okuduklarını, gördüklerini ve dinlediklerini iyi kavrar ve onları ‘ter­kip’ etmesini bilir.</p>
<p>Hayat ve sergüzeştleri kendisini bir şeye inandırmıştır: Biz Batılı bir mil­let ve bir Batı devleti olmadıkça kurtulamayız. Bizi Batılı bir millet olmak­tan ve bir Batı devleti hâline gelmekten alıkoyan gelenekler ve müesseseler ortadan kalkmalıdır. Taassuba karşı açıkça cephe alınmalıdır. Halk, kara kuvvetin pençesinden kurtarılmalıdır. Halkı biz yetiştirmeliyiz. Onu kara kuvvet yobazlarının eğitimine bırakmamalıyız.”</p>
<p>Atay, bu girişten sonra bizi bu yazımızda doğrudan doğruya ilgilendi­ren konuya değiniyor:</p>
<p>“Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu san­mıyorum. Kuvay-ı Milliye devrinde ve sonrasında ise, bilhassa Türkçü fikir ve sanat adamları ile temas etti. Ziya Gökalp’a, geç ve güç ısındığını hatırlıyorum. Asla siyasî ırkçı ve Turancı değildi. Türkiyeci, Türkiye Türk­çüsü idi. Sonradan dil ve tarih bakımından o kadar sarıldığı milliyetçilikte Asya’ya doğru ve geriye doğru bakmazdı. Bu meselelerle de, hayli sonradan ilgilenmiştir. Mustafa Kemal, büyük bir realistti. Siyasette, ütopyacı zaaflarına düşmekten kaçardı. Ziya Gökalp, tanıdıktan sonra, Mustafa Kemal’e hayran kalmıştır. Çünkü devrimci olarak, en ileri Türkçülerin bile kurtula­caklarını sanmadıkları Ortaçağ müesseselerini bir hamlede yıkmış ve Türk milliyetçiliğine engin ufuklar açmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in devrimcilik mesleğinde ilmiyi andıran formüller, son­radan ve kendiliğinden doğacaktır. Kurtuluş devri nihayet bulduktan sonra, devrimcilik eseri ilk zamanları hatıra gelmeyen hayret verici bir ‘tecanüs’ gösterecek ve ileri Türkçüler bütün harekete ‘Kemalizm’ ismini verecek­lerdir.”</p>
<p>Çankaya’nın “Kemalizm” bölümünde “Devrimler”i anlatan yazar, yazı konusu üzerinde durduğu gibi (437 – 444. s.), dil ve tarih sorununu da gözden geçirmiştir (467 – 480. s.). “Yeni devir” bölümünde (369. s.) Atay “Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu sanmadığı­nı” yazmıştı. Yazar bu bölümde “Dil ve tarih” başlığı altında bu inancını bir kez daha dile getiriyor:</p>
<p>“Ondokuzuncu ve yirminci asır Türkçüleri, Osmanlı inkârcılığına karşı isyan etmişlerdi. Eski Türklüğün ilme ve medeniyete hizmetleri üzeri­ne yine bazı Batı bilginlerinin kılavuzluğu ile, yazılar yazmışlar ve Türkçenin bağımsız bir dil olacağı dâvasını ortaya atmışlardı. İlk zamanları Osmanlı fikir adamları âleminde büyük bir akis bırakmayan bu iddialar, 1908 Meşrutiyetinden sonra, Türkçülerle beraber tam bir hareket karakteri al­mıştı. Atatürk’ün hareketi takip etmeye vakti olduğunu sanmıyorum. Hiç ardı arası kesilmeyen politika krizler ve harpler yüzünden, bu vakit bu­lamamayı kendisine bağışlamak da lâzım gelir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Gökalp ile Atatürk arasındaki ilişkiler bakımından Atay’ın tanıklığı ilginçtir. Yukarıda belirtildiği gibi, Çankaya yazarı “Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu sanmadığını” döne döne belir­tiyor. Atay sağlam bir gözlem yeteneğine sahip güvenilir bir yazardır. Bu ba­lamdan Çankaya’daki gözlemleri sağlam bir belge olarak kullanılabilir.</p>
<p>Gökalp’ın düşünceleriyle Atatürk’ün reformları arasındaki bağlantılar üzerinde dururken, Büyük Kurtarıcının bütün çalışmalarını birer birer gözden geçirmek uzun sürer. Türk Dili okurları için yalnız Gökalp’ın dil anlayışıyla Atatürk’ün dil tutumunu karşılaştırmakla yetinelim.</p>
<p>Bakınız, bu konuda Prof. Kuran yukarıda özetlediğim yazısında (10. s.) ne diyor: “… Gökalp dili, milleti yapan esas unsur sayıyordu. Dilde Türkçeci olmakla beraber, tasfiyeciliğe karşıydı. Atatürk de millî dile büyük ilgi gös­termiş ve öz Türkçeye erişmek maksadiyle, 1932 de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (sonraki Türk Dil Kurumu) ni kurmuştur. Atatürk, millî tarihte olduğu gibi, millî dilde de aşırı giderek tasfiyeciliğe başlamış, daha sonra hatâsını anla­yınca, mûtedil yola dönmüştür. Bundan başka, Gökalp’in dilde İstanbul Türkçesini esas almasına mukabil, Atatürk Anadolu Türkçesine değer vermiş­tir…”</p>
<p>Sayın Kuran’ın, Gökalp ile Atatürk’ün ulusal kültür anlayışlarının “esasta farksız” olduğunu belirtmek üzere kurmak istediği bu benzerlik, sağlam bir dayanaktan yoksundur.</p>
<p>Gökalp’ın dil konusundaki düşüncelerini biliyoruz. Büyük Türkçü, bilim dilinin Arapça olarak kalmasını savunuyordu. Onun bu alanda birkaç karşılık uydurduğunu da saklamayalım. Fransızca réalité karşılığı olarak şe’niyet, idéal karşılığı olarak da mefkûre gibi. Gökalp’ın 1916 da Yeni Hayat’ta çıkan “Lisan” manzumesi de bu bakımdan ilginçtir. “Güzel dil Türkçe bize” diyen Gökalp, bir yandan “uydurma söz” yapmamayı öğütlemiş, bir yandan da yeni sözler yaparken “yaşayan Türkçe”den yararlanılmasını di­lemiştir…</p>
<p>Atatürk’ün, yaptığı reformlarda Tanzimat ve Meşrutiyet düşünürleri­nin geliştirdikleri düşüncelerden esin aldığını ileri sürenler, yazı reformunu göz önüne almamışlardır. Prof. Kuran da Atatürk’ün dil alanındaki çalışma­larını anlatırken bu reform üzerinde durmamıştır. Benim bildiğime göre, Gökalp yazı reformu konusuna değinmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu bakımdan Prof. Kuran’ın bu konuyu işlememesi doğaldır.</p>
<p>Prof. Kuran, Gökalp ile Atatürk arasındaki ortak yanlar üzerinde du­ruyor. Yazı reformu gibi Gökalp’ın kolay kolay aklından geçiremeyeceği bir konuyu ele alması, onun savını büsbütün çürütebilirdi. 1928’de gerçek­leştirilmiş olan yazı reformu, dil konusundaki çalışmalarla sıkı sıkıya bağlıdır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bilim dili konusunda da Gökalp ile Atatürk arasında büyük bir ayrılık vardır. Eski geleneğin baskısı altında kalan Gökalp, Arapçayı savunurken, Atatürk bilim dilinde Türkçenin kaynak olarak alınması inancındaydı. Gökalp’ın mefkûre, hars, şe’niyet… gibi uydurmalarına karşılık, Atatürk Türkçe kök ve eklere dayanarak güzel matematik terimleri yaratmıştı. Atatürk, dil konusundaki düşüncelerini Sadri Maksudî’nin Türk Dili için (İstanbul, 1930) adlı kitabına yazmış olduğu yazıda açık olarak dile getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bu duruma göre, Atatürk’ün dil çalışmalarında Gökalp’ın düşüncelerini aramak güçtür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Sayın Kuran (9. s.), “Gökalp’in Atatürk üzerinde diğer bir toplu te­siri” olarak “mefkûreciliği” ileri sürüyor: “Gerçekten, Gökalp Türk milleti­nin erişilmez bir gayeye, “Kızıl elma”ya yönelmesini istiyordu. Atatürk de Türk milletinin daima yükselmesini, kendi kendini aşmasını dilemiştir…”</p>
<p>Oysa bizim bildiğimize göre, Atatürk büyük bir gerçekçidir. Çankaya’dan aktarmış olduğum bölümde Atay da bu konu üzerinde durmuştur: “Mustafa Kemal büyük bir realistti. Siyasette, ütopyacı zaaflarına düşmek­ten kaçardı.”</p>
<p>Atatürk, yapmak istediği reformları kısa bir süre içinde gerçekleştirmiş, kolay kolay başaramayacağı işler üzerinde durmamıştır. Cumhuriyeti­mizin 10. yıldönümünde verdiği söylevde bu yoldaki tutumunu ne güzel dile getirmiştir: “Büyük Türk milleti, on beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde mu­vaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarını ki, bu sözlerimin, hiç­birinde milletimin, hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğrama­dım.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Atatürk büyük bir asker, büyük bir lider olduğu kadar büyük ve gerçek­çi bir reformcu idi. Yapacağı reformların program ve kapsamını çizerken “mefkûreci” yazar ve düşünürlerin baskısı altında kalmayacak kadar bü­yük ve gerçekçi bir reformcu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hasan EREN</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu yazının İngilizcesi 1965’te “Atatürk and Ziya Gökalp” adı altında çıkmıştır (Cultura Turcica II, 2: 137-140). Bu yazıda Türk Kültürü’nde çıkan yazıya göre küçük birtakım ekler vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Prof. Kuran, yazısının İngilizcesinde, bu düşünürler arasında Abdullah Cevdet’i anıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Prof. Kaplan, Türkçülüğün Esasları için yazmış olduğu önsözde (IV. s.) Mustafa Kemal’i Gökalp’ın “en heyecanlı okuyucularından birisi” olarak anmıştır: “Bu yıllarda Gökalp’ın en heyecanlı okuyucularından birisi, daha sonra Türkiye’de en büyük sosyal reformları yapacak olan Mustafa Kemal’dir.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Atay’a göre (Çankaya, 370. s.) “Lâtin yazısı biz birkaç Türkçünün devamlı telkinleri so4ucu idi.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Atay (Çankaya, 467. s.) da Türkçecilik çalışmalarının yazı reformunun sonucu olduğunu belirtmiştir: “Alfabe işi Atatürk için, başlangıçta sadece bir yazı işi idi. Fakat yeni yazının bizim kuşak edebiyatçılarında daha ilk dünya harbi öncesinden beri gelişen Türkçecilik akımını uyandırmamasına imkân yoktu. Osmanlıca, yeni yazı içinde yaşayamazdı…”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Atatürk’ün bu düşüncelerini büyük bilgin Fuat Köprülü’nün de “tasvip” ettiği anlaşılıyor. Köprülü, 1934’te çıkan Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar adlı eserinin kapağına ve başlangıcına Atatürk’ün bu düşüncelerini olduğu gibi almıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Prof. Kuran (10-11. s.), kadın hakları konusunda da Atatürk’ün Gökalp’ın açmış olduğu yolda yürüdüğünü belirtmek istetmiştir: “…Gökalp… kadınla erkeğin cemiyet ve aile hayatında eşit olmasına taraftardı. Nitekim, onun teşebbüsü neticesinde İttihad ve Terakki hükümetinin 1917 yılında çıkardığı bir kanunla, Şeriat’ın erkeğe dört kadın almak imkânını vermesine rağmen, Tür­kiye’de kadına tek evlilik isteme hakkı tanınmıştır. Atatürk 1926’da İsviçre medenî kanununu kabul ederek tek evliliği mecburî kılmış ve böylece, aile hukukunda kadın-erkek eşitliği sağlanmış­tır.,.” Ancak, kadın hakları konusunda da Atatürk’ün Gökalp’tan esin almadığı anlaşılıyor. Atay (Çankaya, 370. s.), medenî kanun fikrinin Mahmut Esat, Saraçoğlu, Şükrü Kaya gibi Batıda okumuş Türkçüler tarafından “ilham” olunduğunu belirtiyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yahya Kemal (Beyatlı). Siyasî ve Edebî Portreler (1968) adlı eserinde çıkan “Ziya Gökalp ve Enver Paşa” yazısında (50-60. s.) Ziya Beyin “Enver’i, en sert bir Müslüman taassubu ile sevdi­ğini” belirtir: “Ne Sarıkamış, ne Arabistan cephesinin turfası, ne Irak bozgunlukları ne iaşe ve ih­tikâr rezaletleri, hiç bir şey, Ziya Bey’i bu îmânında sarsmamıştı. Enver’i nasıl telâkki ettiğimi bil­diği için, en ziyâde enine boyuna politika bahsi ettiğimiz saatlerde bile, Enver bahsini açmaktan çekindiğini hissederim…” “Mefkûreci” Ziya Beyin Enver Paşa’yı “en sert bir Müslüman taassubu ile” sevmesini doğal karşılamak gerekir, sanıyorum.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-doenemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-doenemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi
“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” (1931) Mustafa Kemal ATATÜRK Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra hızlı bir şekilde inkılâp hareketlerine başlamıştır. Bu inkılâp hareketlerini gerçekleştirirken tarih ile ilgili düşündüklerini de uygulama sahasına koymaya çalışmıştır. Tarih ile ilgili çalışmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlamış, 1920’li yılların sonlarına […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5aef005.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Dönemi, Tarih, Anlayışı, Tarih, Öğretimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Ataturk-ve-Tarih-Egitimi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html">Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sezai ÖZTAŞ</strong></span></a>
</p><p><em>“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</em> (1931) Mustafa Kemal ATATÜRK</p>
<p>Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra hızlı bir şekilde inkılâp hareketlerine başlamıştır. Bu inkılâp hareketlerini gerçekleştirirken tarih ile ilgili düşündüklerini de uygulama sahasına koymaya çalışmıştır. Tarih ile ilgili çalışmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlamış, 1920’li yılların sonlarına doğru hız kazanmıştır.</p>
<p>Atatürk, tarih ilmini devletin ilerlemesi, çağdaşlaşması için manevi bir destek olarak kullanmış, devletin kuruluş yıllarından itibaren Türk halkının benliğine kavuşabilmesi için en güvenilir araç olarak görmüştür<sup> <a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></sup>.</p>
<p><span>1. Osmanlı Devleti Tarih Anlayışı ve Modern Tarih Anlayışına Doğru Adımlar</span></p>
<p>Cumhuriyetten önce İslâm tarihi esaslı ümmet tarihi anlayışı ve Osmanlı tarihi esaslı hanedan tarihi anlayışı mevcuttu<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Osmanlı merkezli tarih öğretimi hâkim olup, Osmanlılarla ilgisi dolayısıyla Selçuklulardan ve Selçukluların yıkılmasıyla ortaya çıkan beyliklerden çok kısa bahsediliyor, esas konu Osmanlı tarihi etrafında toplanıyordu. Fakat bu Türk tarihini gerek araştırmada, gerekse öğretmede eksik bir anlayıştı.</p>
<p>1909 yılında, Osmanlı Devleti tarihinin yazılması amacıyla “Tarih-i Osmanî Encümeni” kurulmuştur. Tarih-i Osmanî Encümeni, Osmanlı Devleti’nde modern tarihçiliğin başlangıcı olarak sayılmaktadır. Behar, Tarih-i Osmanî Encümeni’nin ilk başkanı olan Abdurrahman Şerefin geleneksel tarih yazıcılığı ile modern tarih yazıcılığı arasında bir köprü olduğunu belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>Tarih-i Osmanî Encümeni’nin görevi yine Osmanlı Devleti tarihi idi. Ancak burada aydın Türk tarihçileri meselenin Osmanlı Devleti’nde bitmediğini fark edebilmiştir. Tarih-i Osmanî Encümeni yayını olan “Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası”na bakıldığında, burada çalışmaların ve yayınların büyük ölçüde Osmanlı Tarihi üzerinde toplandığı, bilhassa Osmanlı Devleti öncesi Anadolu tarihine ehemmiyet verildiği görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. Beylikler ve Anadolu Selçukluları üzerinde çalışmaların olduğu ve Türkiye tarihi üzerindeki çalışmaların arttığını ve bunların Büyük Selçuklu Devleti ile irtibatlandırıldığını bu çalışmalarda görmek mümkündür. XI. yüzyılın ortalarından itibaren Selçukluların başkanlığında Anadolu’yu bir vatan edinmek için girişilen faaliyetler ve Malazgirt Savaşı, Malazgirt Savaşı’nı takip eden Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması başta Artuklular, Mengücekler, Saltuklular, Danişmentliler olmak üzere Anadolu Selçukluları ile birlikte yaşayan Türk devletleri tarihi, Anadolu Selçuklu Devleti ve bu devletin yıkılmasıyla ortaya çıkan beylikler üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Buradan hareketle, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın Türk tarihini Osmanlı Devleti’nin yaklaşık iki yüz yıl kadar öncesine getirdiği söylenebilir. Ancak Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda, Türk tarihine bütüncül bir anlayış ile bakılmamıştır. Çünkü Anadolu dışına çıkılmamış ve hatta Anadolu’da Türklerden önceki devre ait çalışmalar yapılmamıştır.</p>
<p>1912 yılında ise Türk tarihini ve kültürünü araştırmak amacıyla “Türk Ocakları” kurulmuş ve “Türk Yurdu” dergisi Türk Ocakları’nın bünyesine alınmıştır. Türk Ocakları kapatılana kadar bu alanda faaliyet göstermiştir.</p>
<p>1913 yılında, Yusuf Akçura ve bazı tarihçiler, Tarih-i Osmanî Encümeni çalışmalarını eski tarih yazıcılığının devamı olarak nitelendirmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Bu yüzden Yusuf Akçura, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Şemseddin Günaltay ve diğer bazı tarihçiler “Asar-ı Islâmiye ve Millîye Tetkik Encümeni”ni kurmuşlardır. Bu encümen, 1915 yılında “Millî Tetebbular Mecmuası”nı yayınlamıştır.</p>
<p><span>2. Atatürk’ün Tarihe Karşı İlgisi</span></p>
<p>Atatürk’ün çok küçük yaşlardan itibaren tarihe karşı ilgisi olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün sınıf arkadaşı Cebesoy’un belirttiğine göre, Atatürk’ün Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren tarihe karşı ilgisi bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. Cebesoy, Mustafa Kemal’in okuldaki tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey’den her zaman saygıyla bahsettiğini belirtmiştir.</p>
<p>Atatürk, siyasi hayatında, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve halk toplantılarında tarih bilgisinden daima faydalanmasını bilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki konuşmalarında, kanunlaştırmak istediği konular için tarihten örnekler vererek ikna edici deliller göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><strong>[7]</strong></sup></a></p>
<p>1923 yılında İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi profesörler meclisinin aldığı karar sonucu Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya “fahri profesörlük” teklif edilmiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa da bu teklifi kabul etmiş ve bir telgraf göndererek teşekkür etmiştir. Daha sonra “fahri profesörlük beratını” takdim için gelen profesörlere “<em>okul sıralarından itibaren çok sevdiği tarihle daima meşgul olduğunu, bu itibarla fahri profesörlüğün tarihe ait olmasının münasip olacağını</em>”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> ifade ederek bu durumdan duyduğu memnuniyeti belirtmiştir.</p>
<p>Atatürk, bazı bilimsel tarih kitaplarını ve tarih metodolojisi kitaplarını Türkçeye çevirtmiş ve yayınlatmıştır. H.G. Wells’in “Cihan Tarihinin Umumî Hatları” (1927-1928), E. Bernheim’in “Tarih İlmine Giriş Tarih Metodu ve Felsefesi’ (1936), Ch. V. Langlois ve Ch. Seignobos’un “Tarih Tetkiklerine Giriş” (1937) adlı eserleri Atatürk döneminde Türkçeye çevrilen önemli eserlerden bazılarıdır. Atatürk’ün bilimsel tarih kitaplarını ve tarih metodolojisi kitaplarını Türkçeye çevirtmesi ve yayınlatması tarihe ve tarih öğretimine karşı olan ilgisini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Atatürk’ün tarihe karşı ilgisinin olduğunu, okuduğu kitaplardan da anlayabilmek mümkündür. Bilindiği gibi Atatürk’ün kütüphanesinde çeşitli konulara ait kitaplar bulunmaktadır. Atatürk, tarih ile ilgili çeşitli kitaplar okumuştur. 1929-1930 yıllarından sonra neşredilen tarihe ait kitapların Atatürk’ün kütüphanesine getirilmesi üzerine kütüphane yeterli gelmemiş ve ikinci kütüphane ve çalışma masası oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p><span>3. Atatürk’ün Türk Tarihinin Araştırılmasını İstemesinin Sebepleri</span></p>
<p>Afet Hanım, 1928 yılında okuduğu bir Fransızca coğrafya kitabında Türklerin sarı ırktan olduğunun ve ikinci derecede insan tipine mensup olduğunun yazıldığını görmüştür. Afet Hanım, kitabı Atatürk’e göstererek bu konudaki fikrini sorunca, Atatürk de “Hayır böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> diyerek üzerinde durulması gerektiğini belirtmiştir. Bu tarihten sonra Türk tarihi ile ilgili çalışmalar ivme kazanmış ve yanlışlıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>İyi bir tarih öğretimi için öncelikle tarih anlayışını değiştirmek ve tarihimizi gerçekleriyle birlikte ortaya koymak gerekliydi. İşte bu yüzden Atatürk, tarih ile ilgili çalışmalara girişilmesi yönünde direktifler vermiş ve fırsat buldukça çalışmalarla ilgilenmeye çalışmıştır.</p>
<p>“Bizim milletimiz derin bir maziye mâliktir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> diyen Atatürk, Anadolu’daki Türk tarihinin dışına çıkamayan bu tarih anlayışıyla, kurduğu devlete kimlik kazandırmasının mümkün olmadığının farkına varmıştır.</p>
<p>“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> diyerek Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınıp incelenmesini istemiştir.</p>
<p>Karal’a göre, Atatürk’ün Türk tarihinin araştırılmasını istemesinin sebepleri şunlardır:</p>
<ul>
<li>Türklerin sarı ırktan olduğuna yönelik dünyada yayılmış olan yanlış iddialar,</li>
<li>Türklerin medeni kabiliyetten ve istidattan mahrum olduğuna yönelik iddialar,</li>
<li>Türk toprakları üzerindeki iddialar.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></li>
</ul>
<p>Karal’ın belirttiği, Türklerin sarı ırktan gösterilerek medeni kabiliyet ve istidattan mahrum olduğuna yönelik genel bir kabul mevcuttu. Atatürk, bu kabullerin yanlışlığını ilmi delillerle ispatlamak istemiştir. Çünkü Türk çocuklarının her türlü kabiliyete sahip olduklarını ve bu kabiliyetlerinin diğer milletlerinkinden daha güçlü olduğunu vurgulayarak, Türk çocuklarının atalarını tanıdıkça kendilerine olan güvenlerinin artacağını, Türk milletinin yetenekleri ve geçmişteki başarıları ortaya çıktıkça Türk çocuklarının kendilerine gerekli ilerleme gücünü tarihte bulacaklarını ve istiklâl fikri kazanıp başka milletlere boyun eğmeyeceklerini düşünmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Görüldüğü gibi Atatürk, tarih aracılığıyla Türklerin kabiliyet ve başarılarının, çocuklara öğretilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin topraklarının taksimi gündeme gelmiş ve Yunanlılar, Batı Anadolu ve Trakya’ya, İtalyanlar Güney Anadolu’ya yerleşmek için bu topraklarda hak iddia etmişler ve tarihi iddialarda bulunmuşlardır. Ayrıca Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve Kürt devleti kurmak için tarihi ispat göstermeye çalışmışlardır. Sevr Antlaşması bu asılsız iddialarla hazırlanıp imzalanmıştır. İstiklâl Savaşı kazanıldıktan sonra da bu iddialar devam etmiştir. Lozan Antlaşması’ndan sonra da, Türk toprakları üzerindeki asılsız tarihi iddialar sürdürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Bu yüzden Atatürk tarihimizi tam anlamıyla ortaya koymanın ve tarih silahıyla bu iddialarının asılsızlığını ortaya çıkarmanın gerekliliğine inandığı için tarih çalışmalarını başlatmıştır.</p>
<p><span>4. Atatürk Dönemi Türk Tarihi İle İlgili Kurulan Kuruluşlar</span></p>
<p><strong>4.1. Türk Tarih Heyeti</strong></p>
<p>23 Nisan 1930’da toplanan Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşuna ilişkin ilk adımdır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Bu kurultayda Türk tarih ve medeniyetini araştırmak amacıyla Türk Ocakları’na bağlı “Türk Tarih Heyeti” kurulmuştur. İlk başkanı M. Tevfik Bıyıklıoğlu olan bu heyet, ilk toplantısını 4 Haziran 1930’da yapmıştır. Bu tarihten sonra 29 Mart 1931’e kadar sekiz toplantı yapmış ve bunlara Atatürk’te katılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Türk Tarih Heyeti, 1931 yılında 605 sayfalık “Türk Tarihinin Ana Hatları”” kitabını yazmıştır.</p>
<p><strong>4.2 Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu)</strong></p>
<p>Türk Tarih Heyeti, 12 Mart 1931’de Türk Ocaklarının kapatılması üzerine, Atatürk’ün direktifleriyle 12 Nisan 1931’de ‘”Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adıyla ayrı bir kuruluş olmuştur<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Bu cemiyetin ilk başkanı Yusuf Akçura’dır.</p>
<p>Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin ilk nizamnamesinin 4. maddesine göre, cemiyet amacına ulaşmak için şu vasıtaları kullanır:</p>
<ul>
<li>Toplanıp ilmi müzakereler yapmak,</li>
<li>Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp bastırmak,</li>
<li>Türk tarihini aydınlatmaya yarayan vesika ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere heyetler göndermek,</li>
<li>Cemiyetin çalışmalarını neşretmek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</li>
</ul>
<p>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin gelişebilmesi ve kütüphanesinin kurulabilmesi için maddi ve manevi yardımlarını esirgememiştir. Atatürk aynı zamanda Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin koruyucu başkanlığını kabul etmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nden, okullarda okutulmak üzere tarih kitapları yazmalarını istemiş ve bu cemiyetin çalışmaları sonucunda dört ciltlik ‘”Tarih” kitapları yayınlanmıştır. Liseler için hazırlanmış olan ilk resmi tarih ders kitapları 1931’de basılan dört ciltlik tarih kitaplarıdır.</p>
<p>Türk tarih ve medeniyetini ilmi araştırmalar ışığında yazabilecek gençlerin yetişebilmesi için Avrupa ve Amerika’ya öğrenci gönderilmiştir. Öğrencilerin Avrupa ve Amerika’ya gönderilmesi, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşu ve gayesi ile ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, 1935 yılında “Türk Tarih Kurumu” adını almıştır. Türk Tarih Kurumu, 1937 yılı Ocak ayından itibaren üç ayda bir yayınlanacak olan “Belleten”” dergisini çıkarmaya başlamıştır. Bu derginin adını Atatürk vermiştir.</p>
<p>Bildiğimiz gibi Atatürk, Türk Tarih Kurumu’na mirasından pay ayırmıştır. Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu’na mirasından pay ayırması, tarihe ve tarihin araştırılmasına ne kadar önem verdiğini bir kez daha göstermiştir.</p>
<p><span>4.3. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi</span></p>
<p>Atatürk, Türk tarihini aydınlatmak amacıyla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni (Türk Tarih Kurumu) kurdurmuştu. Daha sonra “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabı yazdırılmış, ardından liseler için dört ciltlik tarih kitapları yazdırılmış, bu kitaplar sadeleştirilerek “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yazdırılmıştı. Hatta Avrupa ve Amerika’ya arkeoloji, antropoloji-etnoloji sahasında yetişmek üzere öğrenciler gönderilmişti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Geleceğin tarihçilerini yetiştirecek uzmanlara, Atatürk’ün tarih görüşünü araştıracak gençlere, tarih derslerini okutacak öğretmenlere ihtiyaç vardı. Arkeoloji, antropoloji-etnoloji sahalarında gençleri kendi ülkemizde yetiştirmemiz gerekliydi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> İşte tüm bu sebeplerden dolayı Ankara’da bir Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması fikri oluşmuştur.</p>
<p>Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulması, 14 Haziran 1935 günü bir yasayla kabul edilmiştir. 9 Ocak 1936’da Ankara Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturan,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılış töreni yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Fakültenin adı Türk Tarih Tezi’nin ana unsurlarını bir araya getirmesinin yanında bunlara yönelik olarak şu amaçları içermektedir:</p>
<p><strong>Dil:</strong> Türkçeye akraba olarak görülen Sümer, Akad, Sankrit Çin ve Hitit dillerinin incelenmesi,</p>
<p><strong>Tarih:</strong> Orta Asya’dan gelen Türklerin tarihi zamanları da aşan uzun varlığını ve diğer uygarlıklara katkılarının kanıtlanması,</p>
<p><strong>Coğrafya:</strong> Uygarlıkların beşiği olarak görülen ve Türklerin derin izlerini taşıdığı öne sürülen Anadolu toprakları üzerinde çalışmalar yapılması ve belgelenmesi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin ilk dekanı Mustafa Göker olmuştur. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, tarihin öğretilmesini sağlamış, geleceğin birçok tarihçisini yetiştirmiş ve ülkemizde birçok arkeolojik kazılar yaparak tarihin aydınlanmasına yardımcı olmuştur.</p>
<p><span>5. Türk Tarih Kongreleri</span></p>
<p><strong>5.1. I. Türk Tarih Kongresi (2-11 Temmuz 1932)</strong></p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığının teşebbüsü ve Atatürk’ün inisiyatifiyle, 2 Temmuz 1932’de Türk Tarih Tezi’ni tanıtmak için I. Türk Tarih Kongresi, Ankara Halkevi Binası’nda toplanmıştır.</p>
<p>Kongrenin toplanış amacı, tarih tezini daha resmi bir şekilde geniş anlamda tanıtmak ve tarih ders kitaplarını geliştirmek olduğundan, katılanların 198’i lise ve ortaokul öğretmeni, 18’i üniversite profesörü ya da asistanı, 25’i Türk Tarih Kurumu üyesidir. Katılanların 33’ü aktif olarak tartışmalara katılmış, diğerleri dinleyici olarak kalmıştır. Aktif katılanlardan 15’i kongreye bildiri sunmuş ve kongre 10 gün sürmüştür. <a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bu kongreye sunulan bildiriler içerisinde, tarih eğitimi ve öğretimi ile en alakalı olanın Yusuf Akçura’nın bildirisi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> olduğu söylenebilir. Akçura, bu bildirisinde “tarihte usule ve usulün nasıl tatbik edilmekte olduğuna dair”, “tarihin ne gibi gayeler takip edilerek nasıl tedris olunduğuna dair” gözlem ve düşüncelerini açıklamıştır.</p>
<p><strong>5.2. II. Türk Tarih Kongresi (20-25 Eylül 1937)</strong></p>
<p>II. Türk Tarih Kongresi 20 Eylül 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmıştır. Bu kongrede de Türklerin tarih öncesi devirlerden beri var olduğu ve diğer milletlere etkilerinin olduğu ilmi delillerle ispatlanmaya çalışılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Bu kongrenin, I. Türk Tarih Kongresi’nden önemli farklılıkları olduğu görülmektedir. Atatürk, Türk Tarih Tezi’ni uluslar arası alanda kabul ettirmek ve batılıların Türklerle ilgili asılsız iddialarını ilmi metotlarla çürütmek istediğinden, II. Türk Tarih Kongresi’ne yabancı uzmanlar da davet edilmiş ve bunlar kongreye katılmışlardır. Bu kongre uluslar arası kongre olma özelliğini taşımaktadır. Günaltay ve Tankut<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>, kongreye katılan bu batılı uzmanların tarih ve dil tezlerimize karşı duydukları dikkati söz ve yazıyla dile getirdiklerini belirtmektedir.</p>
<p>Kongreye katılanların 20’si Türk Tarih Kurumu üyesi, 8’i Türk Dil Kurumu üyesi, 37’si üniversite ve yüksek okul profesör ve doçentleri, 18’i ilmi müessese delegeleri, 211’i ortaöğretim tarih öğretmenleri, 9’u İstanbul yabancı okul öğretmenleri, 40’ı yabancı ülkelerden gelen uzmanlar olmak üzere toplam 343 kişidir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Bu kongrede, tarih eğitimi ve öğretimi ya da tarih alanındaki araştırmalarla ilgili herhangi bir tartışma, eleştiri ve görüş alışverişi olmamıştır. Behar’a göre, ikinci dalga tartışma ve eleştiriler ancak çok partili rejime geçince başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<p>Tarih öğretimiyle ilgili bu kongrenin önemli bir faydası da olmuştur. Bu fayda II. Türk Tarih Kongresi sırasında açılması düşünülen ve 1937 yılı Haziran’ında hazırlıklarına başlanılan tarih sergisidir. Türk Tarih Sergisi, 20 Eylül sabahı saat 10.00’da bizzat Atatürk tarafından açılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>. Bu sergide, Türk tarihinin bütün safhalarının canlı bir şekilde gösterilmesinin yanında Türk Tarih Tezi’ni teyit edecek arkeolojik eserler de teşhir edilmiştir.</p>
<p>Kongre, dokuz gün sürmesine rağmen, tarih sergisi Atatürk’ün emriyle merasim salonunda bir yıl açık tutulmuştur. Atatürk’ün emriyle, tarih sergisinin bir yıl açık tutulması, Atatürk’ün tarih öğretiminde görsel malzemeye önem verdiğini ve tarih sergilerini desteklediğini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü bu sergiyi yerli ve yabancı birçok kişinin gezmesinin yanı sıra, dönemin tarih öğretmenleri de öğrencilerini bu sergide gezdirmiştir. Bu bakımdan tarih sergisi, tarih öğretimi açısından son derece faydalı olmuştur.</p>
<p><span>6. Atatürk Dönemi Tarih Dersi Müfredat Programları</span></p>
<p>Cumhuriyetten sonra eğitimde millîleşme çabaları görülmektedir. Atatürk döneminde bu millîleşme çabaları programlara, özellikle tarih dersi programlarına yansımıştır.</p>
<p>Cumhuriyetten sonra ilkokul, ortaokul ve lise tarih programlarında ilk değişiklik 1924 yılında yapılmıştır. Eski tarih programında, İslâm ve Osmanlı tarihine önem verilirken, yeni programda genel Türk tarihine daha geniş yer ayrılmıştır. İslâm tarihinde Dört Halife Devri “İslâm’da Cumhuriyet” başlığı altında verilerek, yeni rejim ile İslâmın özü arasında bir bağ kurulmaya özen gösterilmiştir. Türk tarihinde ise; İslâmiyetten önceki Türk tarihi, Türklerin İslâmiyeti kabulü ve Anadolu’ya gelişi ile Selçuklu, Anadolu Beylikleri, Osmanlı ve Cumhuriyet devirleri geniş olarak ele alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet devrinin ilk programı olan “İlkmekteplerin Müfredat Programı”na göre, tarih dersleri, üçüncü sınıfta başlayacak ve daha çok okuma ve musahabe (konuşma, görüşme) şeklinde okutulacak, dördüncü ve beşinci sınıflarda ise genel tarihle Türk tarihi bir arada verilecektir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>1926 yılında da tarih programında değişiklik yapılmıştır. 1926-1927 öğretim yılında eğitim bakanlığı tarih dersleri müfredatına askeri eğitimle ilgili konular konulmasını kararlaştırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>1926 yılında değiştirilen ve “toplu tedris”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> ilkesini benimseyen ilkokul müfredat programı, 1927-1928 yılında tamamen uygulamaya girmiştir. İlkokulların müfredat programı, ilkokulu iki kısma ayırmıştır. Birinci, ikinci, üçüncü sınıflar ilk kısmı teşkil etmekte olup “hayat bilgisi” adlı yeni bir dersi öğretimin mihveri kabul etmiştir. Fakat bu ilk kısımda ayrı bir tarih dersi verilmemektedir. Hayat bilgisi dersi içinde bazı konular tarih dersine hazırlık olarak sunulmaktadır. İkinci kısımda, tarih dersleri verilmektedir. Bu kısımda, 1926 programına göre tarih dersinin amaçları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Çocuklara Türk milletinin mazisi hakkında malûmat verip onlarda millî şuur uyandırmak,</li>
<li>Bugünkü medeniyetin uzun bir mazinin mahsulü olduğunu anlatmak,</li>
<li>Büyük şahısların hayat ve hareketleri tasvir edilerek çocuklara imtisale şayan nümuneler göstermek.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></li>
</ul>
<p>Atatürk’ün, 1926 yılında yürürlüğe giren ve 1927-1928 yılında tamamen uygulamaya koyulan ilk mektep müfredat programının tarihle ilgili kısımlarının bazı satırlarını çizerek okuduğu bilinmektedir. Tüfekçi’nin kitabında, ilkokul tarih dersi amaçları arasında yer alan “Büyük şahısların hayat ve hareketleri tasvir edilerek çocuklara imtisale şayan nümuneler göstermek’<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> cümlesini Atatürk’ün çizdiği görülmektedir.</p>
<p>Bu programda medeniyet tarihine önem verilmesi, öğretmenlerin anlatımı isim ve tarihlerle boğmaması, tarih dersinde resimlerden faydalanılması, öğrencilere eski eserlerin gösterilmesi ve müzelerin gezdirilmesi tavsiye edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Bunların uygulanmasının tavsiye edilmesi tarih öğretimi için önemli bir adımdır.</p>
<p>1927 yılında lise tarih ders programında da değişiklik yapılmıştır. Öğretmenlerin, tarih öğretiminde nasıl bir yol takip edecekleri belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Lise tarih dersleri, haftalık ders çizelgesinde birinci ve ikinci sınıflar ile üçüncü sınıf fen şubesinde haftada ikişer saat, üçüncü sınıf edebiyat şubesinde üç saattir.</p>
<p>1929 tarihli İlk Mektepler Talimatnamesi’ne göre ilköğretimin amaçlan şunlardı:</p>
<p>İlk mekteplerde terbiyenin ilk ve son maksadı çocukların millî hayata lâyıkıyla intibak etmeleridir… Terbiyede Türklük ve Türk vatanı esas mihveri teşkil etmelidir. Çocuklarda millî hislerin beslenmesi ve kuvvetlendirilmesi için her fırsattan istifade edilmelidir. Türk inkılâbı ve bu inkılâbın nimetleri, bu nimetlere ermek için yapılan büyük cidaller (savaşlar) onlara lâyıkıyla anlatılmalıdır.</p>
<p>Cumhuriyet ve 23 Nisan Bayramları gibi büyük millî günlerde mektepte tertip olunacak müsamereler (piyesler) ve şenlikler, çocukların millî hassasiyetlerini artırmak için en iyi fırsatlar verir. Talebe bayrağı sevmeli ve ona hürmet etmelidir. Bunun için her ilk mektepte haftanın ilk günü sabahleyin ve son günü öğleden sonra bayrak töreni yapılmalıdır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><strong>[42]</strong></sup></a>.</p>
<p>Bu talimatnamede, aslında millî hislerin benimsenmesi ve rejimin benimsetilmesi için tarihten ve tarih öğretiminden faydalanılması gerektiği vurgulanmıştır.</p>
<p>1930 yılına ait “Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi”, öğretmenlerden Cumhuriyet eğitimi vermeleri için programları ve programlar dışında da her fırsatı değerlendirmelerini istemiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Burada en büyük görev, tarih dersine yüklenmiş ve Türk Tarih Kurumunca liselerde okutulmak üzere dört ciltlik tarih kitapları yazılmıştır.</p>
<p>Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 23.09.1931 tarih ve 140 sayılı kararı mucibince;</p>
<p>“1340<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> senesinde tatbik sahasına çıkan ve o zamandan beri, icap ettikçe, kısım kısım tadil edilmiş olan ortamektep müfredat programlarının esaslı ve şumullü bir değişmeye muhtaç olduğu, geçen yedi senelik tecrübeden” anlaşıldığı ifade edilmekte ve “Tarih dersleri programı bütün sınıflar için tamamı ile değiştirilmiş ve yeni programa göre her sınıf için kitaplarda hazırlatılmış olduğundan bu ders için hazırlanan kitapların aşağıda gösterilen tevzi dairesinde ortamektep ve muallim mektebi sınıflarında tedrisine ve aynı dersin ihzar edilen kitapların 1931-1932 ve 1932-1933 ders senelerine münhasır olarak lise sınıflarında ve muallim mekteplerinin dördüncü sınıflarında okutturulmasına karar verilmiştir. Tarih dersleri için hazırlanan kitaplar muhtelif mektep ve sınıflara aşağıda gösterildiği şekilde tevzi”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><strong>[45]</strong></sup></a> edildiği belirtilmektedir.</p>
<p>Bu tevziin ortamektep, muallim mektebi ve lise kısmı aşağıdaki gibidir:</p>
<p><strong>ORTA MEKTEP VE MUALLİM MEKTEBİ</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="120">Ders Senesi</td>
<td width="76">Sınıf I</td>
<td width="76">Sınıf II</td>
<td width="114">Sınıf III</td>
</tr>
<tr>
<td width="120">1931-1932</td>
<td width="76">Cilt I</td>
<td width="76">Cilt I, II</td>
<td width="114">Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
<tr>
<td width="120">1932-1933</td>
<td width="76">Cilt I</td>
<td width="76">Cilt II</td>
<td width="114">Cilt III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table width="554">
<tbody>
<tr>
<td>LİSE
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Ders Senesi</td>
<td>Sınıf I</td>
<td>Sınıf II</td>
<td>Sınıf III</td>
</tr>
<tr>
<td>1931-1932</td>
<td>Cilt I</td>
<td>Cilt I, II</td>
<td>Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
<tr>
<td>1932-1933</td>
<td>Cilt I</td>
<td>Cilt II</td>
<td>Cilt III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table width="488">
<tbody>
<tr>
<td>MUALLİM MEKTEBİ
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Ders Senesi</td>
<td>Sınıf IV</td>
</tr>
<tr>
<td>1931-1932</td>
<td>Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Görüldüğü gibi, lise I. sınıfta Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar’, lise II. sınıfta “Orta zamanlar”, lise III. sınıfta “Türkiye Cumhuriyeti” kitapları okutulmuştur. Lise I. sınıfta ve lise II. sınıfta tarih dersi haftada iki saat okutulmuş, lise III. sınıfta fen şubesi haftada iki saat tarih dersi okumasına rağmen, edebiyat şubesi haftada üç saat tarih dersi okumuştur.</p>
<p>1932-1933 yılı lise tarih programında ise önemli bir değişiklik olmamıştır. Sadece, lise Tarih I kitabının üçüncü basılışında, içerik olarak değişiklik yapılmamasına rağmen haritalar kitabın sonuna ve metnin dışına alınmış, harita klişeleri yeniden yaptırılmış ve jeolojik devirlerde hayatın tekamülü ile ilgili bir şematik levha kitaba konulmuştur.</p>
<p>1933 yılında ise Millî Eğitim Bakanlığı’nca dört ciltlik lise “Tarih” kitapları esas alınarak ortaokullar için üç ciltlik “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yayımlanmıştır. Buradan anlaşılıyor ki, yeni bir tarih programı hazırlanmamış Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan dört ciltlik lise ders kitaplarına göre program düzenlenmiştir. Ders kitaplarına dayalı öğretim programı anlayışı hâkimdir. Bunu, Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 03.08.1931 tarih ve 28 sayılı kararı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> da göstermektedir.</p>
<p>1931 yılı tarih müfredat programı hemen hemen yukarıda belirttiğimiz değişiklikler dışında 1934 yılına kadar aynı şekilde uygulanmıştır.</p>
<p>1934 yılına gelindiğinde ise lise tarih müfredat programında her sınıf için tarih dersinin “Onbeş günde bir saat Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi’ne ayrılacağı” belirtilmektedir. Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 21.07.1934 tarih ve 137 sayılı kararı ile “1934-1935 ders yılından itibaren ders sürelerinin altmışar dakikaya çıkarıldığı”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> belirtilmiştir. Ayrıca Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 24.12.1934 tarih ve 282 sayılı kararı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> mucibince, ikinci devre son sınıf fen şubesinde tarih dersinin haftada üç saate çıkarılması kararlaştırılmış ve şubenin haftalık ders sayısının yirmi dokuzdan otuza çıkarılması uygun görülmüştür.</p>
<p>21.09.1935 tarih ve 177 sayılı karar<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> mucibince, tarih dersi liselerde birinci ve ikinci sınıflarda haftada ikişer saat, üçüncü sınıf fen ve edebiyat şubelerinde üçer saattir.</p>
<p>1937 yılında, Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 03.09.1937 tarih ve 67 sayılı 1937-1938 ikinci devresindeki dersler hakkındaki kararında<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> tarih müfredatında değişiklik yapılmadığı belirtilmektedir. 1937 yılında, lise programında haftalık ders çizelgesindeki bazı derslerin saatlerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu program, 1938 yılında liselerde uygulanmıştır. Bu haftalık çizelgeye göre tarih dersi, lisenin birinci ve ikinci sınıflarında haftada ikişer saat, üçüncü sınıf fen ve edebiyat sınıflarında ise üçer saat uygulanmıştır.</p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p>Atatürk döneminde genelde eğitimden, özelde ise tarihten ulus devleti gerçekleştirmesi beklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta eğitim ve tarih öğretimi konusunda yaklaşımı, ortak bir Türk kültürü ve Türk kimliği vermek idi.</p>
<p>Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyerek, tarihi, yeni kimlik kazandırma ve din devletinden millî bir devlet ortaya çıkarma aracı olarak görmüştür.</p>
<p>Atatürk, tarihimizi tam anlamıyla ortaya koymak ve tarihimizle ilgili yanlış iddiaların asılsızlığını ortaya çıkarmak amacıyla tarih çalışmalarını başlatmıştır. 1930 yılından sonra tarih ile ilgili kurumlaşma çalışmaları başlamış, “Türk Tarih Heyeti” (1930) daha sonra “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” (1931) kurulmuştur. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti aracılığıyla “Türk Tarih Tezi” ortaya atılmış ve millete tarih vasıtasıyla millî bilinç aşılanmak istenmiştir. Tarih öğretimi için “Türk Tarihinin Ana Hatları”, liseler için dört ciltlik tarih kitapları, üç ciltlik “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yayımlanmıştır. Bu kitaplar; büyük uygarlıklar kurduğumuzu, Osmanlı Devleti’nden önce tarih sahnesinde var olduğumuzu belirterek Anadolu medeniyetlerine vâris olduğumuzu vurgulamaya çalışmıştır. Tarih programları da bu kitaplar esas alınarak hazırlanmıştır.</p>
<p>2 Temmuz 1932’de I. Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. 1935 yılından itibaren Türk Tarih Tezi’nin kabulü için dil çalışmaları yapılmıştır. 1935 yılında Güneş-Dil Teorisi ile ilgili çalışmalar, Türk Dil Kurumu ve Ankara Fakültesi çerçevesinde başlamış ve teori 1936 yılındaki III. Dil Kurultayı’nda açıklanmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>. 20 Eylül 1937’de II. Türk Tarih Kongresi toplanmıştır.</p>
<p>Atatürk tahliller, tenkitler, nazariyeler ve hükümler yürüten bir tarih görüşüne sahipti<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a>. Atatürk, bu görüşünün yanında belgelere dayalı tarihçilik anlayışının benimsenmesini istemiştir. Atatürk’ün, “Nutuk” adlı eseri yazması bu anlayışı göstermektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>. Ayrıca bu anlayış ve “Nutuk”u yazması Atatürk’ün iyi bir tarihçi olduğunu da ortaya koymaktadır.</p>
<p>Atatürk, Türk tarihinin belgelere dayalı olarak objektif bir şekilde araştırılmasını istemiş ve bunun için çalışmalar yapılmasını desteklemiştir. Atatürk, tarih çalışmalarının objektif olması ile ilgili şunları söylemiştir:</p>
<p>“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</p>
<p>“Sümmetedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nâdim olmaktan ise hiçbir eser vücuda getirmemek, aczini itiraf etmek evladır.</p>
<p>Biz tarih yazarken bizzat fiiller ve hadiseler sahibi arayan adamlarız. Ve eğer bunları bulamazsak meçhulü ve bu noktadan cehlimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Aport yaratmaya kalkışmayalım. Bizim mesleğimiz bu değildir. Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça cüret gösteren adamlar olmalıyız.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Atatürk, tarih öğretimi ile ilgili olarak, tarih haritalarının kullanımına önem vermiş, müze ve alan gezilerini bizzat uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Atatürk, arkeolojik eserlerin ortaya çıkarılmasına büyük önem vermiş ve bunları desteklemiştir. Meydana çıkan bu eserleri sergilemek için müzeler kurulmasını sağlamış ve bu eserleri sergilemiştir.</p>
<p>Yazdığı “Nutuk” ile savaşı ilk elden anlatan Atatürk’ün tutkularından biri de konuyu sinema ile gelecek nesillere nakletmektir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> 1937 yılında “İstiklâl” filminin genişletilmesi çalışmalarının henüz tamamlanamadığını öğrenince, konu ile ilgili olarak Atatürk “Bu, millî bir vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanıldığını canlı olarak isbat etmek, hatıra bırakmak bu filmle mümkün olacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> diyerek gelecek nesillerin İstiklâl Savaşı’ndan görsel olarak haberdar olmasını arzu etmiştir. Atatürk, filmleri Türk gençliği için bir öğretim aracı olarak görmüş, tarih öğretiminde filmlerin önemine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Atatürk, fırsat buldukça tarihçilerle görüşme imkânı yaratmış, değerli eserler vücuda getiren tarihçilere iltifatlar etmiş ve onları yeni çalışmalar için cesaretlendirmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sezai ÖZTAŞ</strong></span></a>
</p><p>Trakya Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü, sezaioztas@hotmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2 Sayı: 2 Haziran 2009</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ AKÇURA, Yusuf, “Tarih yazmak ve Tarih okutmak usullerine dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, İstanbul 1932, s.577-607.</span></div>
<div><span>♦ AKYÜZ, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Pegem Akademi, Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ ATA, Bahri, “Atatürk, Tarih Öğretimi ve Müzeler”, Türk Yurdu, 20(160), 2000, s.85-90.</span></div>
<div><span>♦ BAYMUR, Fuat, Tarih Öğretimi, Gazi Terbiye Enstitüsü Neşriyatı, Ankara 1941.</span></div>
<div><span>♦ BEHAR, Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), Afa Yayıncılık, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ CEBESOY, Ali Fuat, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ COPEAUX, Etienne, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Osman, Türk Maârif Tarihi, Cilt V, Eser Matbaası, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ ERGÜN, Mustafa, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ocak Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Şemsettin-TANKUT, Hasan Reşit, Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Bazı İzahlar, Devlet Basımevi, İstanbul 1938.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Şemsettin, “Atatürk’ün Tarihçiliği ve Fahrî Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra”, Belleten, III(10), 1939, s.273-274.</span></div>
<div><span>♦ İKİNCİ TÜRK TARİH KONGRESİ, Kongre Çalışmaları Kongreye Sunulan Tebliğler 20-25 Eylül 1937, Kenan Matbaası, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, III(10), 1939, s.243-246.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, Kemal Atatürk’ü Anarken, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara 1956a.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Türk Tarih Kurumunun Kuruluşunda Atatürk’ün Çalışmaları”, V. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1956b.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Türk Tarih Kurumu 40 Yaşında”. Belleten, 35(140), 1971, s.519-529.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ İZGİ, Özkan, “Atatürk’ün “Tarih İlmi” Hakkındaki Düşünceleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IV(10), 1987, s.133-137.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”. Atatürkçülük (İkinci Kitap) Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ KAYNAR, Reşat-SAKAOĞLU, Necdet, Atatürk Düşüncesi, Açı Yayıncılık, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ KOCATÜRK, Utkan, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ MUMCU, Ahmet ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Yükseköğretim Kurumu Yayınları, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ OZANKAYA, Özer, Cumhuriyet Çınarı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK, Cemil, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ SAYGINER, Hakkı, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1- 3.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Erman, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 1340 Tarihli Orta Mektep ve Lise Müfredat Programlarına Zeyl, Devlet Matbaası, İstanbul 1927.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.08.1931 tarih ve 28 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.09.1931 tarih ve 140 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.07.1934 tarih ve 137 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.12.1934 tarih ve 282 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.09.1935 tarih ve 177 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.09.1937 tarih ve 67 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ TEKELİ, İlhan-İLKİN, Selim, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ TÜFEKÇİ, Gürbüz, Atatürk’ün Okudu<strong>ğ</strong>u Kitaplar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Özkan İZGİ, “Atatürk’ün “Tarih İlmi” Hakkındaki Düşünceleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IV(10), 1987, s.133-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mustafa ERGÜN, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ocak Yayınları, Ankara 1999, s. 155; Ahmet MUMCU ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, Yükseköğretim Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 171; Reşat KAYNAR ve Necdet SAKAOĞLU, Atatürk Düşüncesi, Açı Yayıncılık, İstanbul 1995, s.98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Büşra Ersanlı BEHAR, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), Afa Yayıncılık, İstanbul 1996, s.81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Behar, a.g.e., s.81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> İlhan TEKELİ ve Selim İLKİN, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s.180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ali Fuat CEBESOY, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1981, s.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Afet İNAN, Kemal Atatürk’ü Anarken, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara 1956a, s.92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Şemsettin GÜNALTAY, “Atatürk’ün Tarihçiliği ve Fahrî Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra”, Belleten, III(10), 1939, s.273-274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1984, s.304-305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.. a.g.e., s.192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>   Enver Ziya KARAL, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”, Atatürkçülük (İkinci Kitap) Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s.162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Afet İNAN, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, III(10), 1939, s.243-246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Karal …a.g.e., s.158-159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Karal, a.g.e., s.159-160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> İnan, Kemal Atatürk’ü… a.g.e., s.93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.. .a.g.e.; Afet İNAN, “Türk Tarih Kurumunun Kuruluşunda Atatürk’ün Çalışmaları”, V. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1956b, s.731.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Afet İNAN, “Türk Tarih Kurumu 40 Yaşında”. Belleten, 35(140), 1971, s.524.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkmda.a.g.e., s.201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> İnan, Kemal Atatürk’ü. a.g.e., s.95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.a.g.e., s.204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.a.g.e., s.229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında. a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Özer OZANKAYA, Cumhuriyet Çınarı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999, s.453.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Etienne COPEAUX, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Behar, a.g.e., s.169-170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Behar, a.g.e., s.119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>   Yusuf AKÇURA, “Tarih yazmak ve Tarih okutmak usullerine dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, İstanbul 1932, s.577-607.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> İKİNCİ TÜRK TARİH KONGRESİ, Kongre Çalışmaları Kongreye Sunulan Tebliğler 20-25 Eylül 1937, Kenan Matbaası, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Şemsettin GÜNALTAY ve Hasan Reşit TANKUT, Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Bazı İzahlar, Devlet Basımevi, İstanbul 1938, s.4-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Osman ERGİN, Türk Maârif Tarihi, Cilt 5, Eser Matbaası, İstanbul 1977, s.2019.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Behar, a.g.e., s.194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Ergin, Türk Maârif…, a.g.e., 2019-2020.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Cemil ÖZTÜRK, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, s.96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Fuat BAYMUR, Tarih Öğretimi, Gazi Terbiye Enstitüsü Neşriyatı, Ankara 1941, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Öztürk, a.g.e., s.100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, Pegem Akademi, Ankara 2008, s.346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Baymur, a.g.e., s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Gürbüz TÜFEKÇİ, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1983, s.332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Baymur, age., s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 1340 Tarihli Orta Mektep ve Lise Müfredat Programlarına Zeyl, Devlet Matbaası, İstanbul 1927, s. 11-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Akyüz, a.g.e., s.347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Akyüz, a.g.e., s.352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Milâdi 1924 yılı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.09.1931 tarih ve 140 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ. 03.08.1931 tarih ve 28 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.07.1934 tarih ve 137 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.12.1934 tarih ve 282 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.09.1935 tarih ve 177 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.09.1937 tarih ve 67 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Copeaux, a.g.e., s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkmda.a.g.e., s.280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Bahri ATA, “Atatürk, Tarih Öğretimi ve Müzeler”, Türk Yurdu, 20(160), 2000, s.87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref54" name="_edn53"><sup>[54]</sup></a><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref54" name="_edn54"> </a>Enver Ziya KARAL, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları, Ankara 1998, s.68..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref55" name="_edn53"><sup>[55]</sup></a> Hakkı SAYGINER, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1 ve 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Ata, a.g.m., 85-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Erman ŞENER, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul 1970, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Hakkı SAYGINER, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1 ve 3.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ten Sitem</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-sitem</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-sitem</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ten Sitem
10 Kasım günü sabah saat 9.05 de O’raya, güneşin doğduğu yere gidecekler. Ama hepsi. Birisinin çok yerinde söylediği gibi: “Sap gibi” duracaklar. İnanıyorum ki, Onların yürekleri de “Sap gibi” Sevgileri de sap gibi! Saygıları da sap gibi! Vicdanları da sap gibi! Vefaları da sap gibi! Keşke ne iktidarı, ne muhalefeti huzuruna hiç çıkmasalar. Saygılarımla S. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5877fe0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ten, Sitem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Ataturk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkten-sitem.html">Atatürk’ten Sitem</a></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Eriş ÜLGER</strong></span></a>
</p><p>10 Kasım günü sabah saat 9.05 de O’raya, güneşin doğduğu yere gidecekler.</p>
<p>Ama hepsi.</p>
<p>Birisinin çok yerinde söylediği gibi:<br>
“Sap gibi” duracaklar.<br>
İnanıyorum ki,</p>
<p>Onların yürekleri de “Sap gibi”<br>
Sevgileri de sap gibi!<br>
Saygıları da sap gibi!<br>
Vicdanları da sap gibi!<br>
Vefaları da sap gibi!</p>
<p>Keşke ne iktidarı, ne muhalefeti huzuruna hiç çıkmasalar.</p>
<p>Saygılarımla</p>
<p>S. Eriş ÜLGER<br>
9 Kasım 2019</p>
<hr>
<p>ATATÜRK</p>
<p>Atatürk’ün aramızdan ayrılışından bugüne kadar neredeyse bir asır geçecek.</p>
<p>Bu zaman parçası içinde, bu büyük insanın manevi varlığına sahip çıkmadık, çıkamadık.<br>
Türk Milletine bıraktıklarının ve armağan ettiklerinin hiçbirinin kıymetini bilmedik.<br>
Günün birinde elimizden alınacağını bile aklımıza getirmedik.<br>
“İzindeyiz!”, “Yolundayız!” diyerek, önce bu yüce insanı, sonrada hiç sıkılmadan kendimizi kandırdık.</p>
<p>Bizler bu mucizevî varlığın sözde izindeyken, yolundayken, bizlere armağan ve emanet ettikleri ve de manevi varlığı, her gün birileri tarafından hayasızca parçalanır, hançerlenir, kırılıp dökülürken seyreden bizlerin, bugün bu viraneden şikâyetçi olmaya hakkımız var mı?</p>
<p>Hançerleyen ne kadar suçlu ise, seyredende o kadar suçlu değil mi?</p>
<p>Hayatı boyunca, Türk’e, Türk Milleti’ne elinde avucunda aklında ve yüreğin de ne varsa hep O verdi. Hem de bizden hiçbir şey beklemeden, istemeden.</p>
<p>İstediği şey sadece medeni olmamızdı!</p>
<p>Beceremedik!<br>
Tarihte hiçbir lider, Atatürk’ün söylediği gibi, milletinin uygarlığa yakıştığını söylememiştir. Ve bu yolda hiçbir lider Atatürk kadar emek vermemiştir.</p>
<p>Bu büyük insanın, hakkımızdaki düşünceleri nedeni ile onu yanıltmak için elimizden ne geldiyse yapmadık mı?</p>
<p>Atatürk bizler için ne dedi?</p>
<p>“Zeki” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Zeki olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Çalışkan” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Çalışkan olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Efendi” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Efendi olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Uygar” dedi. Yanılttık.<br>
“Uygar olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.</p>
<p>Oysa sayesinde:<br>
Vatanımız oldu.<br>
Dilimiz oldu<br>
Bayrağımız oldu<br>
Başımız dik, alnımız açık oldu.<br>
Her şeyden öte adımız oldu:</p>
<p>Türk!</p>
<p>Atatürk, 15 yılda bizlere taşıyamayacağımız kadar uygarlık, yükledi.</p>
<p>Bizler, onun bize armağan ettiklerini dün ondan istemedik. Bugün de reddediyoruz.</p>
<p>O’nun bizlere armağan ettiklerini istemeyişimizin ve emanet ettiklerine sahip çıkmayışı mızın gerçek nedeni, ne O’na ne de Medeniyete layık olmadığımızdandır.</p>
<p>Biz mi uygar olmak istedik?<br>
Biz mi adam olmak istedik?<br>
Biz mi yollara dökülüp, “Paşam Lâtin Alfabesi isteriz” dedik?<br>
Bugün neden hâlâ, Padişah’ın peşinde, Halife’nin peşindeyiz?<br>
Biz mi, Osmanlıyı kovduk. Yoksa bize rağmen O’mu kovdu?<br>
Biz mi, “Anadolu Kadını yerde sürüklenmeye değil, omuzlarda yükselmeye lâyıktır” dedik? Yoksa O’mu?<br>
Biz mi, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedik? Yoksa O’mu?<br>
Biz mi, Türklüğümüzle iftihar ettik? Yoksa O’mu<br>
“Ne Mutlu Türküm Diyene” dedi?<br>
O’nun bize armağan ettiği güzelliklerin dışında, biz ona hangi güzelliği armağan ettik?<br>
Bırakın armağan etmeyi, ebedi uykusunu uyuduğu yeri elimizden gelse yer ile yeksan edeceğiz!<br>
İnanın biz Atatürkçülerin de, O’nun huzuruna çıkacak yüzümüz yok.</p>
<p>Gene sayesinde:<br>
Asırlık düşmanlarla dost olduk.<br>
Avrupa, Ankara’nın sözünü dinler oldu.<br>
Birleşmiş Milletlere davet edilerek giren ilk ve son devlet olduk.<br>
Avrupalı ile eşit olduk.<br>
Oldukta, dost olmayı, sözümüzün dinlenir olmasını, saygı duyulan bir toplum olmayı ve insanlık âlemi ile eş değer de olmayı biz mi istedik?<br>
Hayır.</p>
<p>Milleti ile beraber yaşadığı 10/15 sene içinde, aklı başında üç beş yazarın, kültür adamının, vatanperverin dışında kim Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e “İyi ki varsın” dedi?</p>
<p>Atatürk hayatta iken lügatimizde bu iki kelime yok muydu?<br>
Vardı. Hemde kalın harflerle vardı.<br>
Ama bunu düşünüp de söyleyecek kimse yoktu.</p>
<p>Bugün bunu söyleyecekler var ama Atatürk yok!</p>
<p>İç düşmanları, dış düşmanları, Mustafa Kemâl için ne dediler?</p>
<p>İsyancı dediler, düşmanı ezdi.<br>
Şeyhülislâmı “Kâfir” dedi, oysa “kâfirleri” O yok etti.<br>
Tanımayanlar “Diktatör” dedi, “Demokrat” çıktı.<br>
En yakınları “Padişah olacak” dediler, “Cumhuriyetçi” çıktı.<br>
Düşmanları “Korkak” dedi, “Kahraman” çıktı.<br>
Karşıtları, “Türk değil!” dediler, “Ne Mutlu Türküm!” dedi.<br>
Dinciler, “Dinsiz” dediler, “Dini kutsal” hale getirdi”<br>
“Zengin” dediler, her şeyini “Milletine” bağışladı.<br>
Ama “Çok parası var” dediler, aramızdan ayrıldığı sabah cebinden “95 kuruş” çıktı.<br>
En yakın arkadaşları “Bu savaştan mağlup çıkacak” dediler, “Zafer ile” çıktı.</p>
<p>Bir insan, tanıyanı tanımayanı, seveni sevmeyeni, takdir edeni etmeyeni, inananı inanmayanı, yerlisi yabancısı, dostu düşmanı ile bütün bir insanlık âlemini böylesine yanıltabilir mi?</p>
<p>Evet! Bir defa daha soruyorum Saygın Okurlarım, bizler de dahil, bir insan nasıl olur da zaferi ve yapıtlarıyla bir bütün dünyayı nasıl yanıltır?</p>
<p>Huzurunda “Sap gibi” duran herkes bu soruyu kendisine sorma ve cevabını verme durumundadır.</p>
<p>Aramızdan ayrıldığı gün “Haykırdık”<br>
“Atam İzindeyiz” dedik. ,</p>
<p>Kafası bilim, yüreği sevgi dolu genç bir nesil mi yarattık?<br>
Evet demek için insanın ar damarının çatlamış olması lâzım. Bugün bile ona sahip çıkanlar yetmişli yıllarını geride bırakmış olan “Atatürk Gençleri”dir.</p>
<p>Diktiği fidana bir avuç su mu verdik?<br>
Yoksa su vermek şöyle dursun, kazma kürek o fidanın belini kırmak için sıraya mı girdik?</p>
<p>Ülkenin birlik ve beraberliğini koruyup kollamak için bir yumruk mu olduk?</p>
<p>Anadolu’nun Türkü’yle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla, Rum’u, Yahudi’si, Ermeni’siyle, Süryani’si, Alevi’si ile mozaiğini oluşturan bu insanların birbirleri ile barış ve kardeşlik içinde yaşamaları için çaba mı sarf ettik, emek mi verdik?</p>
<p>Bin bir emekle yapmış olduğu devrimlerini baş tacı edip, medeni dünyaya örnek mi olduk?</p>
<p>Zaferin kazanılmasında en büyük payı olan Anadolu Kadını’nı, uygarlığın abidesi haline mi getirdik?</p>
<p>Eserlerine eser mi kattık?<br>
Zaferlerine zafer mi kattık?</p>
<p>Anadolu’yu sulhun, sükunun, huzurun, mutluluğun beşiği mi yaptık?<br>
Yoksa “Anadolu Yiğidi” ne mezar mı?</p>
<p>İzinde oldukta ne yaptık?<br>
Dört tarafımızı saran komşularımızla huzuru, mutluluğu,<br>
güzellikleri, barışı, ortak değerleri, dostluğu paylaşır mı olduk?</p>
<p>Atam!<br>
İzinde oldukta ne yaptık?</p>
<p>Şimdiler de,<br>
Canımız, bağrımız yanmış. Ümit yok.<br>
Işıksa şairin dediği gibi hiç yok.<br>
“Her yer karanlık”<br>
Tek ışık:<br>
“Yattığın yer.”</p>
<p>Yüce Atatürk!</p>
<p>Senin önderliğinde kazanılan, Kurtuluş Savaşı sadece bir millete hürriyet ve bağımsızlığını armağan etmedi. O zafer ki bu milleti, aşağılık duygusundan ve 600 küsur sene onun, bunun kulu olmaktan kurtarıp, ülkesinin saygın bireyi haline getirdi.<br>
600 küsur senelik safsata ve hurafeyi, çok değil 3 yılda yerle bir ettin.</p>
<p>Tarih boyu medeniyete isyan etmiş hainlerle, sözde Gardırop Atatürkçüleri el ele vererek, senin bizlere 19 yılda verdiklerini 19 günde elimizden aldılar.</p>
<p>Atam!<br>
Şimdi senin için:<br>
Diyoruz ki, özlüyoruz! İnanma.<br>
Diyoruz ki, bekliyoruz! Gelme.<br>
Diyoruz ki, arıyoruz! Aradığımız, sen değilsin.<br>
Diyoruz ki, unutmadık! Hatırlamıyoruz ki, unutalım.<br>
Diyoruz ki, sana ihtiyacımız var! Yalan söylüyoruz.</p>
<p>Atam!<br>
İzindeyiz, yolundayız dedik,<br>
Seni aldattık.<br>
Utanmadan, Lozan’ı silip, Sevr’i tanıdık.<br>
İlimsiz, bilimsiz bir gençlik yarattık.<br>
Gel de kurtar demeye yüzümüz kalmadı.</p>
<p>Atatürkçüler!<br>
“Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?<br>
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?<br>
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?<br>
Her şey sende başlar, sende biter.<br>
Nietzsche” (*)</p>
<p>Atatürk’e Saygılar</p>
<a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Eriş ÜLGER</strong></span></a>
<p>9 Kasım 2019</p>
<p>(*) Alman filozof, şair ve besteci</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk ve Atatürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ve-ataturk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ve-ataturk</guid>
<description><![CDATA[ Türk ve Atatürk
Avrupa kültür ve medeniyetinin oluşmasında en etkili beyinlerden birisi olarak kabul edilen ve fakat tescilli bir Tük düşmanı olan Montesguieu, 1715 yılında, yani Osmanlı’nın gerilemeye başladığı yıllarda yazmış olduğu “İran Mektupları” isimli eserinde Türkler hakkında şöyle der: “Bütün milletler içinde, sevgili Usbek, gerek ihtişam, gerek fütuhat azameti itibarıyla Türkleri geçebilecek millet olamaz. Bu millet, cihanın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c562bf41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-ve-ataturk.html">Türk ve Atatürk</a></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Avrupa kültür ve medeniyetinin oluşmasında en etkili beyinlerden birisi olarak kabul edilen ve fakat tescilli bir Tük düşmanı olan Montesguieu, 1715 yılında, yani Osmanlı’nın gerilemeye başladığı yıllarda yazmış olduğu “İran Mektupları” isimli eserinde Türkler hakkında şöyle der:</p>
<p>“Bütün milletler içinde, sevgili Usbek, gerek ihtişam, gerek fütuhat azameti itibarıyla Türkleri geçebilecek millet olamaz. Bu millet, cihanın hakiki hâkimidir. Sanki diğer milletler bunlara hizmet için cihana gelmişlerdir. Düşün, öyle bir millet ki, yeryüzünde hem imparatorluklar kurmuşlar, hem de kurulmuş imparatorlukları silip süpürmüşlerdir. Her devirde kudret ve sadvetlerinin derin izlerini dünyaya vermişler, tarihin bütün çağlarında milletlerin felâket ve musibeti de kendileri olmuşlardır.</p>
<p>Bu muazzam milletin eksik tek tarafı, sadece bu kadar azamet ve ihtişamının hatıralarını tebcil edecek tarih yazarları yetiştirmemiş olmasıdır.”</p>
<p>…</p>
<p>Atatürk, sanki Türk düşmanı Montesguieu’nun “Bu muazzam milletin eksik tek tarafı, sadece bu kadar azamet ve ihtişamının hatıralarını tebcil edecek tarih yazarları yetiştirmemiş olmasıdır” diyerek, Türkler’in eksikliği olarak gördüğü, Türk Tarih yazarlığını geliştirmek, Türk tarihini, Türk dilini ve Türk kültürünü araştırmak için tarih sahnesine çıkmış gibidir.</p>
<p>Onun, Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil Kurumu’nu kurması ve 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankasındaki hisselerinin gelirlerinin yarısını Türk Tarih kurumuna bırakması bunu göstermektedir.</p>
<p>Esasen, onun bu konulara eğilmesi, ilgi duyması asla tesadüfi de değildir.</p>
<p>Çünkü Atatürk; Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi Türk düşünce adamlarından olduğu gibi, Montesquieu, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau gibi Fransız fikir adamlarının siyasi ve toplumsal görüşlerinden de faydalanarak kendi düşüncelerini şekillendirmiş bir dahidir.</p>
<p>4000 kitaplık Anıtkabir kitaplığında yukarıda ismi geçen Fransız filozoflarının kitapları önemli bir yer tutar.</p>
<p>Bu sebeple, onun Montesguieu’nun yukarıda Türkler hakkında yaptığı eleştiriyi de dikkate aldığını kabul etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Bu anlamda Atatürk, sadece tarih yapan bir dahi değil, aynı zamanda tarih yazan/yazdıran bir dahidir.</p>
<p>Onun batılı tarihçilerin kitaplarında bulunan Türkler hakkındaki aşağılayıcı ve gerçek dışı bilgilerden rahatsız olduğu ve Türk Tarih Kurumu’nu faaliyete geçirmesindeki amaçlardan birisinin de bu olduğu bilinmektedir.</p>
<p>1931 yılında söylediği şu söz bunu göstermektedir:</p>
<p>“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</p>
<p>Dolayısıyla; Atatürk sadece Türk Milleti’ni sultanın kulları olmaktan kurtarıp eşit yurttaşlar yapmakla kalmamış, Montesguieu gibi Türk düşmanları tarafından da kabul edilen Türklerin muhteşem tarihini araştırmanın temellerini de atarak Türk Milleti’ne onurlu bir geçmiş, umutlu bir gelecek hediye etmiştir.</p>
<p>1881 doğumlu ölümsüz Atatürk’ü, vefatının 81. yılında, 81 milyon olarak saygı ve rahmetle anıyoruz.</p>
<p>Ölümsüz fikirlerinin aydınlattığı kutlu yolda yorulmadan yürüyeceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.</p>
<p>NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE..</p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı Yazar</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-76752" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-728x382.jpg 728w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-400x210.jpg 400w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi
Atatürk’ün Sümerlere olan ilgisinin ilk olarak, bir Fransızca kitapta okuduğu ve altını çizerek yanına “mühim, önemli” diye not düştüğü “Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olabilir­ler ve dilleri Ural-Altay dillerine benziyor”, cümlesi ile başladığı kanısındayız. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluşunda, her yerde adı “Asuroloji” olan bölü­mün adını, “Bırakın şu Samileri”, diyerek “Sümeroloji” koydurması ve yeni açılan bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c54eaff3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Sümer, Türk, İlişkisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Muazzez-Ilmiye-Cig.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi.html">Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muazzez İlmiye ÇIĞ</strong></span></a>
</p><p>Atatürk’ün Sümerlere olan ilgisinin ilk olarak, bir Fransızca kitapta okuduğu ve altını çizerek yanına “mühim, önemli” diye not düştüğü <strong><em>“Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olabilir­ler ve dilleri Ural-Altay dillerine benziyor”</em></strong>, cümlesi ile başladığı kanısındayız. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluşunda, her yerde adı “Asuroloji” olan bölü­mün adını, “Bırakın şu Samileri”, diyerek “Sümeroloji” koydurması ve yeni açılan bir bankaya Sümerbank adını verdirmesi hep Sümerlere olan ilişkisindendi. Çünkü çok uygar olan Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olamaz mıydı?</p>
<p>Atatürk, Türklerin tarihinin ve dilinin Batı’nın uygun gördüğü gibi, İsa’nın doğumundan biraz önce başlamadığını, binlerce yıl önceye gittiğini ve Türklerin büyük bir kül­türe sahip olduklarına inanıyordu. Bu inancını kendi uzmanlarımız ta­rafından araştırılmasını ve kanıtlanmasını ön gördüğü için yalnız Türk tarihi, kültürü ve dili araştırmalarını sağlayacak uzman yetiştirmek üzere kurdurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Sümeroloji bölümünü de açtırmış, yabancı eğitimcilerle bu konuda uzmanlar yetişmesini sağla­mıştı. Ayrıca bu yetişen uzmanlara çalışmaları için gerekli yardımı sağlayacak Tarih ve Dil Kurumlarını oluşturtmuş ve bunların gelen hükümetlerin isteği doğrultusunda değil özgür araştırmalar yapabilme­si için bu kurumların sermayesini kendi vererek özerk yapmıştı.</p>
<p>Bütün buna karşılık o zamandan bu yana Atatürk’ün istediği doğrultuda çalışmalar oldu mu? Olduysa bu çalışma­lar herhangi bir sonuç verdi mi?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80441" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80441 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Osman-Nedim-Tuna.jpg" alt="" width="300" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Prof. Osman Nedim Tuna’nın</span></strong></span><br><span><strong><span>Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî</span></strong></span><br><span><strong><span>ilgisi ile Türk Dili’nin Yaşı</span></strong></span><br><span><strong><span>Meselesi” adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Atatürk’ün bu isteğine ilk olarak Hocam Prof. B. Landsberger, 1937 yılında yapılan İkinci Uluslararası Tarih Kongresi’nde sunul­mak üzere hazırladığı bildiride, Sümerlerin Türk olduğunu değil, ama Sümer belgeleri arasında MÖ 2400’lerde Sümer ülkesine doğudan gelerek büyük Akad Krallığına son veren ve oralarda 150 yıl kadar kral­lık sürdüren Gut/Kut halkının kral adlarının Türk adı olduğunu ortaya koydu. Bu bile Türklerin o tarih­lerde varlığını, akınlar yaptıklarını, krallıklar kurduklarını gösteriyor. Hocamız bu çalışmayı Türkolog Von Gabain ile birlikte yapmıştı. Bu krallardan dördünün adı kendi zamanlarında yazılmış belgelerden, gerisi, çok daha sonraları yazılmış Sümer kral listesinden çıkarılmış­tı. Bunlardan: Yarlagan, Tirigan, Şarlak veya Çarlak, Elulumeş, İnimbakeş, Yarlaganda, Tiriga, İngişu’yu sayabilirz. <em>(Kemal Balkan. Eski Önasya’da Kut/ Gut halkının dili ile Eski Türkçe arasındaki Benzerlik. Erdem 6/1 sayı 16) </em></p>
<p>Daha sonra Prof. Osman Nedim Tuna’nın çalışmasını görüyoruz. “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Mese­lesi” adlı kitabında fonetik ve anlam bakımından aynı olan Sümerce-Türkçe 165 kelimeyi eşleştirmiş. O bu tezini Amerika’da Sümerolog ve Türkologların bulunduğu bir kongrede sunmuş. Karşı çıkan olmamış. Arkasından onunla alay edildiğini duyduğumda ne denli üzüldüğümü anlatamam. Namuslu bilim insanlarının alay etmek yerine yanlışını söyleyip çürütmeleri gere­kirdi. Bu tez hiç de yabana atılacak gibi değildi. Osman Nedim Tuna’ya göre Sümerler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunması, en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olma­larına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl önceye gidiyor, diyor Osman Nedim Tuna.</p>
<p>Mühendis Selahi Diker ömrü­nün kırk yılını bütün dillerle bu ara Sümerce ile Türkçeyi karşılaştırarak bütün dillerin anasının Türk dili ol­duğunu kanıtlayan “Anadolu’da On Bin Yıl, Türk Dili’nin Beş Bin Yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü” kita­bını yazdı. Bunda anlam ve fonetik bakımdan birbirine uyan Sümerce Türkçe kelimeleri karşılaştırmış.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80442" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80442" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Salah-Diker.jpg" alt="" width="300" height="230"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Selahi Diker ve “Anodolu’da On Bin Yıl, Türk Dili’nin</span></strong></span><br><span><strong><span>Beş Bin Yılı” adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Son zamanlarda yine bir mü­hendis ve mimar olan, ne yazık ki genç yaşta kaybettiğimiz Ünal Mutlu kubbe mimarisinin tarihini araştırırken Sümerlere dayanıyor. Uygarlığın ilk başlangıcı onlarda olduğuna göre uygarlığa ait ilk kelimelerin de onlarda başlaması gerektiğini düşünerek internetteki Sümer sözlüklerden, elinde olan çeşitli Türk dillerine ait sözlüklerle karşılaştırarak pek çok kelimenin fonetik ve anlam bakımından Türkçeye uyduğunu görüyor. Bunları toplayarak Dünya Uygarlıklarında “Türk Dili ve Kenger Uygarlığı” adı altında bir kitap yayımladı. Bunlardan başka çeşitli Türk devletlerinde bu yolda çalışmaları görüyoruz. Bunlardan Olcas Süley­man, AZİYA kitabı. Bu kitap 1975 de Rusya’da yayımlanınca hemen yasaklanmış.</p>
<p>Çünkü içinde Slav destanlarında Türk etkileri ile Sümerce Türkçe kelime karşılaştırmaları yapılmış. Rus dev­rimi sona erince yeniden basılan bu kitap, Türkçeye de çevrilerek Türk Dünyası Araş­tırmaları Vakfı tarafından yayım­landı. Daha önce kelime karşılaş­tırmalarının bu dilleri kullananların aynı kökten olduğunu göstermez. Aynı konudaki kelime benzerliği gerek denmiş. Olcas Sü­leyman buna cevap olarak 4 gruba ait 60 Türkçe-Sümerce kelimeyi karşılaştırmış.</p>
<p>Azerbaycan’dan Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümerce Kesin Olarak Türk Dili’dir, adlı kitabında bunu kanıtlamaya çalışmaktadır.</p>
<p>Türkmen olan Begmyrad Gerey, 5000 yıllık Sümer-Türkmen Bağ­ları adlı kitabında Sümer kültürü ile Türkmen kültürü arasındaki benzerliklerle birlikle anlam ve ses uyumu olan 250 Sümerce ve Türkçe kelimeyi göstermiştir.</p>
<p>Bir de İran’da Roshan Khiyavi tarafından hazırlanmakta olan Türk­çe etimoloji sözlüğünde 101 Türkçe kelime arasında 35 tanesi Sümerce ile uyuşmaktadır.</p>
<p>İki yıl önce sayın dostum diş hekimi Engin Çoruh’un Alman­ya’da bir kitaplıkta bulduğu Fritz Hommel’in 1914-15 tarihinde kendi el yazısıyla yazılmış bir makalesi­nin kopyasını getirdi. (Kendisine binlerce teşekkür.) Fritz Hommel, bir Alman Türkologla çalışarak 200 Sümer kelimesi ile anlam ve ses uyumlu Türkçe kelimeyi karşılaş­tırarak gramer bazlı benzerlikleri de göstermiş. Bir profesöre arma­ğan olarak yazılan bu makale her nedense, (belki de ırkçılık yüzün­den) o tarihten sonra bir yerde yayımlanmamış. İlginç olanı ilk zamanlarda Sümerlerin Asya’dan gelmiş olabilecekleri, dillerinin Ural-Altay dillerine benzediği bir hayli Sümerolog tarafından söylen­diği halde, son zamanlarda yazılan kitaplarda onların nereden geldiklerinin bilinmediği, dillerinin de hiç bir dile benzemediği yazılmaktadır.</p>
<p>Aslında Sümerce ile Türkçeyi karşılaştırmak çok zor, hatta ola­naksız görünüyor. Birincisi bu iki dildeki yazılı belgeler arasında en az 3000 yıllık bir zaman aralığı var. İkincisi Türk dili bir çok kollara ay­rılmış. Daha önce kuşkusuz bunlar bir kökten geliyordu.</p>
<p>Sümerce bu kökten miydi, yoksa bu kökten ayrılan dallardan biri miydi? Türkçenin bütün bu dalları­nı gösteren etimolojik bir sözlüğe gerek var.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80443" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80443" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Begmyrat-Gerey.jpg" alt="" width="300" height="430"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Begmyrat Gerey’in “5000</span></strong></span><br><span><strong><span>yıllık Sümer-Türkmen Bağları”</span></strong></span><br><span><strong><span>adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Diğer taraftan Sümerce ya­zılmış belgeler de en az bin yıllık bir zamanı kapsıyor. Bu süre içinde birlikte yaşadıkları Akad Dili’nden etkilenmiş olabilir­ler. Onların da bir etimolojik sözlü­ğü yok. Sümer Dili’nin çözümü de Sami dil olan Akad Dili üzerinden yapıldı. Bu dilde Türkçede olan bazı sesli ve sessiz harfler yok. Bir de <strong>En az 700 Sümerce kelimenin Türkçenin çeşitli kollarında kaşılığı görülmektedir.</strong></p>
<p>Sümer yazı işaretlerinin çeşitli oku­nuşları var. Bu yüzden Sümerologlar arasında işaretlerin okunuşunda bazı ayrılıklar oluyor. Bunlardan başka Sümercenin tam bir sözlüğü de tamamlanamadı. Buna rağmen yapılan çalışmalarda en az 700 Sümerce kelimenin Türkçenin çeşitli kollarında kaşılığı görülmektedir. Hatta bunlar arasında öyle kelimeler var ki, bugünün Anadolu Türkçesine uymaktadır.</p>
<p>Bunlardan bulug= güç, güçlü (buluğ çağına girmiş, delikanlı) iri= büyük, diri= canlı, kumul= kimyon, zirdum= zeytin, Dumuzi = Temmuz. Türk devletlerinde domuz = yaz ayları. Kaşgarlı’da =cehennem anlamında. dumu.gir =Halk, dumu.gir.a.tuk= halkın gücü, demokrasi, cumhuriyet, nam, dumu, nunuz= kadın hakkı, Arapçada namuş. Dub=üstüyazılı kil tablet. Bundan tabla, tepsi, tabak, tabetmek. La­tince tabula, Almanca Tafel. e.dub.ba = tablet evi, kitaplık. Bundan edebiyat olmuş.</p>
<p>Bunlar gibi daha pek çok aynı kökten kelimeler var.</p>
<p>Dil bilimcileri, “Bir ülkenin dilinden komşu ülkenin diline kelimeler geçebilir. Bu o dilin bulunduğu ülke ile aynı kökende olduğunu ifade etmez. Yalnız dil değil kültür bağlantısı gerek.” diyor­lar. Bu konuda ilk adımı Türkmen Begmyrat Gerey atarak “5000 yıllık Sümer-Türkmen Bağları-İQ yayın­ları 2005” kitabında Türkmenlerle Sümerler arasındaki kültür ve dil bağlarını bir arada vermiş. Kültür bağları olarak arkeolojik bulgular, yer adları, destanlar ve efsaneler ele alınmış.</p>
<p>İkinci olarak buna benzer kısa bir çalışma da “Kaybolan Cennetin Peşinde (Quest for the Paradise Lost)” makalesinde, Özbek Doç. Dr. Cabbar Uşankul tarafından yazıldı. Ben de son kitaplarım olan “Sü­mer’de Tufan, Tufan’da Türkler” de “Sümerler Türklerin bir Koludur. Kaynak- Yayınları” kitaplarım da Begmyrat Gerey’in bulgularına ek olarak daha pek çok bağlantı gösterildi. Ayrıca son kitabımda dil karşı­laştırması yapanların çalışmaları da verildi.</p>
<p>Bilimde bir prob­lemin çözülmesinde iki kişi aynı sonuca varmış ise o çözümün doğru olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk kez Sümerlerin Türk asıllı olduğu veya Türklerin bir kolu olduğu ka­nıtlanmış oluyor. Asıl bundan sonra bu konunun bir arada ele alınarak yeniden çalışılması, kongrelerde sunulması, tartışmalar yapılarak Türkçe ve yabancı dilde makaleler halinde yayınlanarak halkımıza ve dünyaya duyurulması gerek.</p>
<p>“Bundan ne çıkar” diyebilirsi­niz. S. N. Kramer Tarihin Sümer’de başladığını “Tarih Sümer’de Başlar” kitabı ile göstermişti. Matematiğin, geometrinin, astronominin, mima­ride kubbe, kemerin ve dinlerin kökeninde hep Sümer kültürünü buluyoruz. Avrupa uygarlığın kökü­nü Yunanlara bağlıyor. Şimdi bunun yerine “Uygarlığın kökeni Türklerde” denilecek.</p>
<p>Önce bunu kendi bilim insanla­rımızın kabul etmesi, sonra da dış dünyada tanıtmaya çalışması gerek.</p>
<p>Çalışacaklara başarılar dileğiyle.</p>
<p><a href="mailto:muazzezilmiyecigbd@gmail.com"><em>muazzezilmiyecigbd@gmail.com</em></a></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong></span> Bütün Dünya Kasım 2017</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Tatar Aydınları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-tatar-aydinlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-tatar-aydinlari</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Tatar Aydınları
Kazan Tatarları, Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan yüzden fazla etnik grup arasında sayı bakımından Ruslardan sonra ikinci sırada yer almaktadırlar. 2010 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya Federasyonu’nda 5.310.000 Tatar yaşa­maktadır. Bunlardan 2.000.000’u Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde, geriye kalan kısmı da Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerinde kayıtlıdır. Yurt dışındaki Tatarların sayımı ayrıca yapılmadığından bütün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c53cab70.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Tatar, Aydınları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Ilyas-Kemaloglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html">Atatürk ve Tatar Aydınları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Kazan Tatarları, Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan yüzden fazla etnik grup arasında sayı bakımından Ruslardan sonra ikinci sırada yer almaktadırlar. 2010 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya Federasyonu’nda 5.310.000 Tatar yaşa­maktadır. Bunlardan 2.000.000’u Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde, geriye kalan kısmı da Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerinde kayıtlıdır.</p>
<p>Yurt dışındaki Tatarların sayımı ayrıca yapılmadığından bütün dünyadaki Tatarların toplam nüfusu hakkında kesin bir ra­kam vermek güçtür. Ancak tahminen BDT coğrafyası da dâhil ol­mak üzere Rusya dışında bir milyondan fazla Tatarın yaşadığı dü­şünülmektedir. BDT ülkelerinin yanı sıra Tatarların yaşadıkları ülkelerin başında Çin, Finlandiya, ABD, Litvanya, Polonya, Japon­ya gibi ülkeler gelmektedir. En kalabalık Kazan Tatarı nüfusunun bulunduğu ülkelerden biri de Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye’ye diğer ülkelerden farklı olarak birkaç kez göç dalgası oldu.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> İlk toplu göçler XIX. yüzyılın ikinci yarısında ger­çekleşti. Kazan ile Astrahan hanlıkları ele geçirildikten hemen son­ra Ruslar, bölgede Hristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikasını başlattılar. Ayrıca Ruslar, Hac yolunu da gerek Kafkasya gerekse İdil-Ural Müslümanları için kapattılar.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Rusların dinî ve sosyo­ekonomik alanlardaki baskısı gittikçe arttı. Bu husus Tatarların asırlardır bağlantı içerisinde oldukları Osmanlı Devleti’ne göç et­meye başlamasına neden oldu. Bu tarihte göç eden Tatarların hatı­ralarındaki satırlar göç nedenini açıkça ortaya koymaktadır: “<em>Çarlık Hükümeti’nin Müslümanların mektep ve medreselerini kapatacağını, Kuran-ı Kerim’deki “kâfir” kelimelerinin çıkartılıp yeniden bastıracağını duyduk…</em> ”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bu tarihlerde gelenlerin çoğu din adamı veya dinî müesseselerde eğitim görmek isteyen öğrencilerdi. İslamiyet’i serbest bir şekilde yaşayabilmek ve din eğitimi almak iste­yen bu tarihteki muhacirlerin çoğu Mekke, Medine, Şam, Dobruca gibi Osmanlı eyaletleri ile Anadolu’nun çeşitli şehirlerine yerleşti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Osmanlı’nın “yeni vatan” olarak seçilmesinin nedenlerinden biri de ortak tarihî ve kültürel mirasın yanı sıra İdil-Ural Müslümanlarının Hac yolunun Osmanlı topraklarından geçmesi sebebiyle bu toprak­ları ve dolayısıyla da devleti iyi tanımalarıydı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> 1890’da Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Rusya Müslümanlarının dinî nedenlerden dolayı yurtdışına göç edebileceklerini ilan etmesi, 1892’de ise II. Abdülhamit’in Rusya’dan birkaç bin Müslüman’ın Osmanlı toprak­larına göç etmelerine izin vermesi,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> bu dönemdeki göç sürecinin daha kolay yaşanmasını sağladı.</p>
<p>1897 tarihindeki nüfus sayımı da Tatarların Osmanlı Devleti’ne göç etmelerine neden oldu. Tatarlar, bu nüfus sayımının bir bahane olduğunu ve asıl amacın Müslümanları Hristiyanlaştırmak olduğunu düşünüyorlardı ki, bu tarihte göç edenlerin sayısı arttı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> 1891 yılında Rusya’da yaşanan kıtlık da göç edenlerin sayısının artmasına neden oldu. Bu tarihte özellikle Samara, Ufa, Orenburg ve Kazan şehir ve köy halkı göç etti. İdil-Ural bölgesinden Türki­ye’ye yapılan göçler konusunu çalışan Arzu Kılınç Ocaklı, sadece XIX. yüzyılın ikinci yarısında bölgeden Türkiye’ye 10.000’den fazla insanın göç ettiğini yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu sayı şüphesiz yalnızca kaydı tutulan ve toplu göçleri içeren göçmenlerin sayısını yansıt­maktadır. Bu göçler aslında çok büyük sosyal bir mesele olup bir­çok roman ve hikâyeye de konu oldu. Örneğin Tatar yazarı Galiaskar Gafurov (1867-1942) <em>Tutam</em> adlı hikâyesinde 1894 yılında Osmanlı’ya göç etme nedenlerini muhacirlere yılda iki defa ürün alı­nan bereketli toprakların verilmesi, toprağı sürmek için saban ve hayvan, ev yapmak için de ağaç yardımının yapılması ve göçmen­lerin askere alınmaması gibi haberlerin halk arasında yayılması olarak göstermektedir. Bir başka Tatar yazarı Mahmut Galeu ise <em>Muhacirler</em> adlı tarihî romanında 1897 nüfus sayımını konu almak­ta ve bu sayımın göçlere neden olduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu dönemde Osmanlı’ya göç eden Tatarların bir kısmı Eskişehir ve civarına yerleşirken, geriye kalanlar Kütahya yakınlarına Efendiköprü adında bir yerleşim yeri kurma hakkını elde ettiler. Her iki bölgede Tatarların bugün de yaşadıkları bilinmektedir. 1954 tarihinde Efendiköprü köyünden<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> birkaç aile Manisa yakınlarına Karaköy köyünü kurdular. Bu köylerde Tatarlar arasında 1917 yılı­na kadar hâkim olan cemaat içi ilişkiler, eski türküler ve çeşitli merasimler o zamandan bugüne aynen uygulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Ankara ile Konya arasındaki Böğrüdelik köyünün nüfusunu da ilk göç dal­gasıyla gelen Sibirya Tatarları oluşturmaktadır. Böğrüdelik, Türki­ye’deki en büyük Tatar köyü olup, yaklaşık 1.100 kişilik bir nüfusa sahiptir. Köyde 400 ev, bir okul ve cami bulunmaktadır ki, bu cami 1908 yılında Omsk yakınlarındaki Karakul, Yelanlı, Yanaul köyle­rinde yaşayan Sibirya Tatarlarının desteğiyle inşâ edildi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Tatarların Anadolu’ya göçleri XX. yüzyılda da devam etti. XX. yüzyılın başında yaklaşık 2.000 Tatarın göç ettiği bilinmekte­dir. İdil-Ural Türklerine yönelik siyasî ve dinî baskının devam et­mesi, 1917 İhtilâli ve SSCB’nin kurulmasından sonra söz konusu baskının artması, Türkiye’deki Tatarların Anadolu’daki akrabala­rıyla yazışmaları ve akrabalarının Anadolu’da sürdükleri hayattan övgüyle bahsetmeleri, bu dönemdeki göçlerin başlıca sebepleriydi. XIX. yüzyılın ortalarında Şam ve Hicaz vilayetine yerleşen Tatar­lar, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra Türklerle birlikte bu topraklardan ayrıldılar. Gelen göçmenler ge­nellikle Eskişehir, Kütahya, Manisa, Ankara, İstanbul, Malatya gibi şehir ve köylere yerleştirildiler.</p>
<p>1950 ve 1960’lı yılların başlarında ise Türkiye, Tatarların yeni göçüyle karşılaştı. Bu tarihte Türkiye’ye gelen göçmenler Çin’deki Tatarlar’dır. Çin’de Komünistlerin iş başına geçmeleriyle birlikte Müslümanlara karşı baskı uygulanmaya başlandı. Bu da Tatarların Türkiye’ye göç etmelerine neden oldu. Yeni göçmenler, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere genellikle büyük şehirlere yerleşti.</p>
<p>Göçler sırasında, özellikle de ikinci dalgayla çok sayıda Ta­tar aydını Türkiye’ye geldi. Bunların bazıları Mustafa Kemal Ata­türk’ün yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli rol oynadı ve Türk tarihinde derin izler bıraktılar.</p>
<p>1892 yılında Harbiye Okulu’nda meşhur Tatar yazarı Musa Akyiğitzade (Mehmet Musa 1864-1923) hocalığa başladı. Musa Akyiğitzade’nin Rusça ve ekonomi dersleri verdiği bu okulda bi­lindiği gibi Mustafa Kemal de eğitim aldı (1899-1902). Musa Akyiğitzade’nin genç Mustafa Kemal ile karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte ekonomi derslerini Akyiğitzade’nin yazdığı kitaplardan <em>(İktisat Yahut İlmi Servet ve Avrupa Medeniyetinin Esasına Bir Nazar</em>) okumuş olması ihtimal dâhilindedir. Akyiğitzade, millî ekonomi doktrininin Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir ve himayeci bir gümrük politikası izlemek gerektiğini savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün değer verdiği Tatar aydınlarının başında Yusuf Akçura (1876-1935) gelmektedir. 1876 yılında Rus­ya’nın Ulyanovsk ilinde doğan Yusuf Akçura, babasının ölümü üzerine annesi tarafından İstanbul’a getirildi (1833) ve Harbiye Okulu’nu bitirdi. Ancak Jön Türk hareketine katıldığından dolayı 1899’da Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. 1903’te Paris Siyasal Bilgiler Okulu’ndan mezun olduktan sonra Kazan’a döndü ve meş­hur <em>Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük)</em><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> maka­lesini kaleme aldı (1904’te yayımlandı). Kazan’da çıkan ilk Türkçe gazetelerden <em>Kazan Muhbiri</em>‘nin yayın kurulunda yer alan Akçura ayrıca bir teşkilatçı olduğu için Türk boylarını bir araya toplamak gayesiyle arkadaşları ile birlikte “Rusya Müslüman İttifakı” adlı büyük siyasî partinin kuruluşunda önemli rol üstlendi. Bunun üze­rine takibe alınan Akçura, 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden İstanbul’a geldi ve Harp Akademisi ile Darülfünun’da siyasî tarih dersleri verdi. 1931’de Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin (Daha sonra Türk Tarih Kurumu adını aldı) kuruluş çalışmalarında görevlendirildi, 1932’de de cemiyetin başkanlığına seçildi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> 1935’te ölen Akçura, ayrıca Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı, <em>Türk Yurdu</em>‘nun baş­yazarı ve editörü oldu. Bu faaliyetlerinin yanı sıra Akçura çok sayı­da eser kaleme aldı.</p>
<p>Atatürk’ün sıkça görüştüğü bir başka Tatar aydını da Sadri Maksudi Arsal (1880-1857) idi. 1880’de Kazan’ın Taşsu Köyü’nde doğan Sadri Maksudi Arsal Rusya’daki eğitimini tamamladıktan sonra 1902’de Paris’te Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. 1906’da Rusya’ya dönen Arsal, politika ile ilgilenmeye başladı ve genç yaşta olmasına rağmen II. Duma’ya üye seçildi. 1918’de yurt dışına çıkmak zorunda kalan ve 1924’te Fransa’dan Türkiye’ye konfe­ranslar vermek için gelen Maksudi’nin “Türk Birliği”, “Türk Tari­hine Bakış”, “Dillerin Gelişiminde Akademilerin Rolü” başlıklı konuşmaları, Türkiye’de büyük ilgi gördü. Sadri Maksudi’ye Tür­kiye’de kalması için teklif yapıldı ve 1925’te Sadri Maksudi, Tür­kiye’ye gelip yerleşti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Akçura gibi Sadri Maksudi’nin de Türki­ye’ye büyük hizmetleri oldu. Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda yer alan Arsal (1930 kurultayında Tarih Heyeti’nin kuruluşunu teklif etti), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi dersi (bu dersi veren ilk hocalardan) ve aynı zamanda Tarih Bölümü’nde İskitlerle Sakalara dair dersler verdi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Mustafa Kemal, onu sık sık yanına çağırır ve onunla ülke meselelerini istişare eder­di. Araştırmacılar yüzden fazla görüşmenin yapıldığını yazmakta ve bundan dolayı Sadri Maksudi’yi Atatürk’ün gayriresmî danış­manı olarak adlandırmaktadırlar. Sadri Maksudi 1930’dan 1938’e kadar ve 1950’de milletvekilliği de yaptı, ancak üniversitelerle bağını koparmadı ve Ankara Hukuk Fakültesi’nde ders vermeye başladı. Sadri Maksudi, Türkçe’nin sadeleştirilmesi, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması tezini de ortaya koydu. Türk dilinde yapılan değişikliklerde onun büyük etkisinin olduğunu söy­lemek mümkündür. <em>Türk Dili İçin</em> adlı kitabının da Atatürk tarafın­dan takdir gördüğü bilinmektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk ile görüşen bir diğer Tatar ilim adamı – arkeolog ve etnolog Hamit Zubeyr Koşay (1897-1984) idi. 1909’da Osmanlı Devleti’ne ailesi ile birlikte göç eden Hamit Zubeyr, Selanik’teki medresede eğitim gördü, ardından Macaristan ile Almanya’daki şarkiyat enstitülerinde eğitim aldı. Türk Tarih Ku­rumu ile Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda önemli rol alan Koşay, Etnografya Müzesi’nin de kurucularındandır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Türkiye’de en fazla tanınan Tatar aydınlarından biri de Akdes Nimet Kurat’tır. 1903’te Tataristan’ın Yana Çeşme şehrinin Berkete köyünde bir molla ailesinde dünyaya gelen Akdes Nimet Kurat, 1920’de liseyi bitirdi ve yurt dışında tahsil yapmayı düşündüyse de, Rusya’da bilhassa Tataristan’da açlık ve sıkıntı yıllarının (1920-1921) başlaması onun hayallerinin gerçekleşmesine izin vermedi. Ancak, 1924 yılında Türkiye’ye sığınarak İstanbul Darül­fünunu Edebiyat Fakültesi’ne kaydolarak önce felsefe, sonra tarih bölümünde eğitimine devam etti. 1925’te Profesör Fuat Köprülü, Akdes Nimet’i asistan olarak yanına aldı ve Türkiyat Enstitüsü çalışmalarında görevlendirdi. 1928 yılında Tarih Bölümü’nden mezun olduktan sonra Almanya’ya gönderildi. 1933 yılında Bizans sahasında bir tez hazırlayarak doktor unvanını aldı ve bu tarihten sonra İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nde görev yaptı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Akdes Nimet Kurat’ın en büyük hizmeti, hiç şüphesiz kaleme aldığı çalışmalardır. <em>Prut Seferi ve Barışı, Rusya Tarihi, Türk-İngiliz Münasebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi (1553-1610), Türkiye ve İdil Boyu, Türkiye ve Rusya, IV-XVIII. Yüzyıllarda Ka­radeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Peçenek Tarihi </em>adlı eserleri günümüzde de üniversitelerde ders kitabı olarak oku­tulmaya devam edilmektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün üniversite reformu ve Avru­pa’daki profesörleri Türkiye’ye davet etme siyaseti çerçevesinde Türkiye’ye gelen bir başka Kazanlı ilim adamı da Reşit Rahmeti Arat’tır. 1900 yılında Kazan’ın Eski Ücüm kasabasında dünyaya gelen Reşit Rahmeti Arat, orta eğitimini tamamladıktan sonra 1922 yılında gittiği Berlin’de Mukayeseli Türk Dili Araştırmaları Kürsüsü’nün kurucusu Prof. Dr. W. Bang-Kaup’un öğrencisi ve yardım­cısı oldu. 1927’de doktorasını tamamlayıp 1931 yılında doçent olan Reşit Rahmeti Arat, 1933 yılında Türkiye’ye Maarif Vekâleti tara­fından davet edildi ve 33 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Edebi­yat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’ne profesör tayin edildi. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu üyesi, Türk Dil Kurumu üyesi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü kurucu üyesi ve Milletlerarası Şark Tetkikleri Cemiyeti sekreteriydi. O da Türki­ye’ye gelen diğer Tatar bilim adamları gibi umumî Türk tarihine dair çok sayıda eser verdi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Atatürk döneminde Türkiye’ye gelenler arasında Ahmet Temir’i de zikretmek gerekmektedir. 1929 yılında 17 yaşındayken Ahmet Temir Volga, Hazar Denizi ve Kafkasya üzerinden Batum’a gelip Türkiye’ye geçti ve Trabzon Muallim Mektebi ile İstan­bul’daki Haydarpaşa Lisesi’nde eğitim aldı. Doktorasını Alman­ya’da yaptıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönen Ahmet Temir, Tür­kiye’de Mongolistik çalışmaları başlatan ilk bilim adamı oldu ve bu alanda çok sayıda eser verdi. Moğolca üzerine yaptığı çalışmalarla hem dünyada hem de Türkiye’de çok önemli bir yer edinen Ahmet Temir’in bu alandaki en önemli katkılarından biri de <em>Moğolların Gizli Tarihi</em>‘ni Türkçe’ye kazandırmasıdır. 1962’de Ankara’da kurulan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, bizzat kaleme aldığı tüzük ile onun kurduğu bir merkezdir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Atatürk döneminde Türkiye’ye gelen ilim adamlarından bi­ri de Abdullah Battal Taymas’dır. 1883 doğumlu Abdullah Battal, 1925 yılında Türkiye’ye gelerek Türkiyat Enstitüsü Müdürü mer­hum Ord. Prof. Fuat Köprülü’nün isteği üzerine Rusça’dan birkaç eser çevirdi. Dışişleri Bakanlığı’nda da görev yaptı, aynı zamanda bazı gazete ve dergilere yazılar yazdı. Atatürk’ün emri ile Türk­çe’ye çevrilen <em>Yakut Dili Sözlüğü’nün</em> tercümesine de katıldı. <em>İbn-i Mühenna Lügatı</em> ile <em>Büyük Kırgız Sözlüğü</em> gibi çalışmaları daha sonra Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti tara­fından basıldı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Tatar kökenli bir başka siyaset ve bilim adamı Ayaz İshakî ise Türkiye’ye ancak 1939’da geldi. Daha 18 yaşındayken ilk eseri (<em>Taallümde Saadet</em>) yayımlanan İshakî, 1902’de <em>Hürriyet</em> dergisini neşretmeye başladı. 1905’te <em>Tan Yıldızı</em> gazetesi ile <em>Tan</em> dergisini çıkarttı. Ancak yayınlar, Çarlık Hükümeti tarafından kapatıldığı gibi İshakî de hapse atıldı. Daha sonraki tarihlerde <em>Tavış, İl, Söz </em>gibi gazeteleri yayımlayarak millî mücadeleyi sürdürdü. Türkiye’ye geldikten sonra <em>Türk Yurdu</em> mecmuasında çalıştı, makaleler yazma­ya devam etti, <em>Züleyha</em> adlı romanını da Türkiye Türkçesi’ne çevir­di. Ondan fazla gazete ve dergi, 50’ye yakın da ilmî ve edebî eser neşretti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk döneminden önce ve ondan sonra da çok sayıda Tatar ilim adamı Türkiye’ye gelip yerleşti. Türki­ye’ye göç eden Tatar aydınları çeşitli alanlarda büyük hizmetlerde bulunup önemli müesseselerin kuruluş süreçlerine katıldılar. Ancak Tatar aydınlarının en önemli özellikleri, ilmî faaliyetlerinin ötesin­de Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında Yeni Türkiye’nin oluşumu­na önemli katkılarda bulunmaları oldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Toplumların Birbirine Bakışı Türk – Rus İlişkileri III. Çalıştay Bildirileri (28 Nisan 2011, Ankara)</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Ahunov, Azat, “Oteç Turkov, Drug Tatar, Soüznik Rossii”, <em>Tatarskiy Mir</em>, No. 17 (2003), <a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">http: //www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&headi</a><a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">ng=0</a> Erişim Tarihi: 25.08.2014.</span></div>
<div><span>♦ Akçura, Yusuf, <em>Üç Tarz-ı Siyaset,</em> TTK Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ Aslanapa, Oktay, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hocalarımız”, <em>Dokladı Mejdunarodnoy Konferentsii “İslamskaya Kultura v Volgo-Uralskom Regione (Kazan, 8-11 îunya 2001),</em> İRCİCA Yayınları, İstanbul 2004, s. 149-155.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Abdullah Battal Taymas”, <em>Kazan,</em> No. 21, İstanbul 1978, s. 101-102.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Ayaz İshakî İdillî”, <em>Kazan,</em> No. 12, İstanbul 1974, s. 8-17.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Çağımızın Büyük Türk Bilgini Reşid Rahmeti Arat”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 11-14.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Ömer Yusuf Akçura”, <em>Kazan,</em> No. 10, İstanbul 1973, s. 32-36.</span></div>
<div><span>♦ “Böğrüdelik Köyünde Sibirya Tatarları”, TRT Avaz Belgeseli, yayımlanma tarihi: 12.09.2012,</span></div>
<div><span><u><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj%205l_bogrudelik-koyunde%20-" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.dailymotion.com/video/xthj 5l_bogrudelik-koyunde –</a> </u><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">sibirya-tatarlari news </a>Erişim tarihi: 1.09.2014.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, “Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 26-28.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, “Tatarı i İh İstoriçeskie Svyazi s Turtsiyey”, <em>Rossiyskie Sooteçestvenniki v Turtsii: îstoriya i Sovremennosty</em>, İzdatelstvo Posolstva Rossiyskoy Federatsii v Ankare, İstanbul 2008, s. 156-159.</span></div>
<div><span>♦ Gaffarova, Faina Yü., <em>Tatar Mehacirlere,</em> Fen Neşriyat, Kazan 2004.</span></div>
<div><span>♦ Gaynetdinov, Rustem, <em>Türko-Tatarskaya Politiçeskaya Emigratsi ya: Naçalo XX Veka-30-e Godı,</em> Kamskiy İzdatelskiy Dom, Naberejnıye Çelnı 1997.</span></div>
<div><span>♦ Gilfanov, Rim, “Tatarskaya Emigratsiya”, <em>Tatarstan,</em> No. V-VI, Kazan 1995.</span></div>
<div><span>♦ Güleçyüz, Hayrettin, “Kazan Türklerinin Dağılması ve Göçler”, <em>Kazan,</em> No. 22, İstanbul 1978, s. 57-59.</span></div>
<div><span>♦ Kanlıdere, Ahmet, “Eğitim Merkezli Etkileşim: Osmanlı ve Rusya Türkleri”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> VI/12 (2008), s. 287-320.</span></div>
<div><span>♦ Kılınç Ocaklı, Arzu, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Anadolu’ya Göçler”, <em>Türkler,</em> XIII, ed. H. C. Güzel – K. Çiçek – S. Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 896-906.</span></div>
<div><span>♦ Koşay, Hamit Zubeyr, “Yusuf Akçura”, <em>Kazan</em>, No. 8, İstanbul 1976, s. 2-7.</span></div>
<div><span>♦ Kut, Gürhan, <em>Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010.</span></div>
<div><span><em>♦ Osmanlı Belgelerinde Kazan</em>, yay. haz. K. Gurulkan-R. Gündoğdu- M. Küçük-Y. İ. Genç, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ Özyetgin, A.Melek, “Prof. Dr. Ahmet Temir”, <em>Türkoloji Dergisi, </em>XVI/1, Ankara 2003, s. 1-8.</span></div>
<div><span>♦ “Profesör Akdes Nimet Kurat“, <em>Kazan,</em> No. 5, İstanbul 1971, s. 27­32.</span></div>
<div><span><em>♦ Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi,</em> haz. İlyas Kamalov, TTK Yayınları, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ Sibgatullina, Alfina, <em>Kontaktı Türok-Musulman Rossiyskoy i Os- manskoy İmperiy na Rubeje XIX-XX vv,</em> İzdatelstvo İstok, Moskva 2010.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bu göçler için bkz. <em>Osmanlı Belgelerinde Kazan</em>, yay. haz. K. Gurulkan- R. Gündoğdu-M. Küçük-Y. İ. Genç, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2005, s. 69-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> <em>Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi,</em> haz. İlyas Kamalov, TTK Yayın­ları, Ankara 2011, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Arzu Kılınç Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Anadolu’ya Göçler”, <em>Türkler,</em> XIII, ed. H. C. Güzel – K. Çiçek – S. Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 896.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref4" name="_edn4"><sub>[4]</sub></a> Nadir Devlet, “Tatarı i İh İstoriçeskie Svyazi s Turtsiyey”, <em>Rossiyskie Sooteçestvenniki v Turtsii: îstoriya i Sovremennosty,</em> İzdatelstvo Posolstva Rossiyskoy Federatsii v Ankare, İstanbul 2008, s. 157. İstanbul’a eğitim amacıyla gelen İdil-Urallı Türkler için bkz. Ahmet Kanlıdere, “Eğitim Merkezli Etkileşim: Osmanlı ve Rusya Türkleri”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> VI/12 (2008), s. 287-320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Alfina Sibgatullina, <em>Kontaktı Türok-Musulman Rossiyskoy i Osmanskoy împeriy na Rubeje XIX-XX vv,</em> İzdatelstvo İstok, Moskva 2010, s. 23-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>   Rustem Gaynetdinov, <em>Türko-Tatarskaya Politiçeskaya Emigratsiya: Naçalo XX Veka-30-e Godı,</em> Kamskiy İzdatelskiy Dom, Naberejnıye Çelnı 1997, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 896</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 905</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 896-897</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Efendiköprü Köyü ve buradaki Tatarlar hakkında bkz. Hayrettin Güleçyüz, “Kazan Türklerinin Dağılması ve Göçler”, <em>Kazan,</em> No. 22, İstanbul 1978, s. 57-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> R. Gilfanov, <em>a.g.e.,</em> s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  “Böğrüdelik Köyünde Sibirya Tatarları”, TRT Avaz Belgeseli, yayımlanma tarihi: 12.09.2012,</span></div>
<div><span><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">http://www.dailymotion.com/video/xthj5l bogrudelik-koyunde-sibirya-</a> <a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">tatarlari news </a>Erişim tarihi: 1.09.2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Azat Ahunov, “Oteç Turkov, Drug Tatar, Soüznik Rossii”, <em>Tatarskiy Mir</em>, No. 17 (2003),</span></div>
<div><span><a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0</a> Erişim Tarihi: 25.08.2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Yusuf Akçura, <em>Üç Tarz-ı Siyaset,</em> TTK Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Oktay Aslanapa, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hocalarımız”, <em>Dokladı Mejdunarodnoy Konferentsii “îslamskaya Kultura v Volgo-Uralskom Regione (Kazan, 8-11 îunya 2001),</em> IRCICA Yayınları, İstanbul 2004, s. 150; Naile Binark, “Ömer Yusuf Akçura”, <em>Kazan,</em> No.</span></div>
<div><span>10, İstanbul 1973, s. 32-36; Hamit Zubeyr Koşay, “Yusuf Akçura”, <em>Ka­zan</em>, No. 8, İstanbul 1976, s. 2-7; “Tatar Aydınları”, der. İlyas Kamalov, <em>Avrasya Fatihi Tatarlar,</em> haz. İlyas Kamalov, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2007, s. 283-286. Yusuf Akçura’nın Türkiye’deki faaliyetleri için bkz. Gürhan Kut, <em>Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  Azat Ahunov, <em>a.g.e.;</em> Nadir Devlet, “Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 26-28; Faina Yü. Gaffarova, <em>Tatar Me- hacirlere,</em> Fen Neşriyat, Kazan 2004, s. 32-48. Sadri Maksudi Arsal hakkında yapılan çalışmaların listesi için bkz. “Tatar Aydınları”, s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> O. Aslanapa, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hoca­larımız”, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> A. Ahunov<em>, a.g.e.;</em> F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehacirlere,</em> s. 67-71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> “Profesör Akdes Nimet Kurat“, <em>Kazan</em>, No. 5, İstanbul 1971, s. 27-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Naile Binark, “Çağımızın Büyük Türk Bilgini Reşid Rahmeti Arat”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 11-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a>  A. Melek Özyetgin, “Prof. Dr. Ahmet Temir”, <em>Türkoloji Dergisi, </em>XVI/1, Ankara 2003, s. 1-8; F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehecerlere,</em> s. 72­79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Naile Binark, “Abdullah Battal Taymas”, <em>Kazan,</em> No. 21, İstanbul 1978, s. 101-102; F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehacerlere</em>, s. 48-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  Naile Binark, “Ayaz İshakî İdillî”, <em>Kazan,</em> No. 12, İstanbul 1974, s. 8­17.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Liderlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-liderlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-liderlik</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Liderlik
Bilgi çağına girdiğimiz 21. yüzyılda lider ve liderlik kavramı tüm dünya insanlarının ilgisini çekmektedir. Günümüzde siyasetçiler, işadamları başta ol­mak üzere pek çok kesimden kişiler ilgi alanlarında başarılı olabilmenin yol ve yöntemlerini araştırmaktadırlar. Geçmiş çağ ve dönemlerde siyasî, sosyal, eko­nomik ve kültürel değerler açısından liderlik özelliğiyle ortaya çıkan kişiler ol­muştur. İnsanlığın ilk çağlarında beslenme ve güvenlik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c51955dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Liderlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ataturk-031.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html">Atatürk ve Liderlik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yusuf Ziya BİLDİRİCİ</strong></span></a>
</p><p>Bilgi çağına girdiğimiz 21. yüzyılda lider ve liderlik kavramı tüm dünya insanlarının ilgisini çekmektedir. Günümüzde siyasetçiler, işadamları başta ol­mak üzere pek çok kesimden kişiler ilgi alanlarında başarılı olabilmenin yol ve yöntemlerini araştırmaktadırlar. Geçmiş çağ ve dönemlerde siyasî, sosyal, eko­nomik ve kültürel değerler açısından liderlik özelliğiyle ortaya çıkan kişiler ol­muştur. İnsanlığın ilk çağlarında beslenme ve güvenlik gereksinimlerinin karşı­lanmasında liderlik etmek, daha çok güç ve cesaret gibi kişisel özelliklere bağlı iken, günümüz modern toplumlarında gerek ihtiyaç türlerinin çeşitlilik ve de­ğişkenlik göstermesi, gerekse bunların bilgi ve yeteneğe yönelik özelliklerinin ortaya çıkmasıyla, liderlik etme anlayış ve uygulaması<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> değişmiştir. Başlangıçta toplumun gereksinimleri sınırlı iken ortaya çıkan sayılı özellikteki lider tipi, ye­rini toplum ile çevrenin değişmesiyle çok özellikli lider tipine bırakacaktır.</p>
<p><span><strong>1. Genel Olarak Liderlik Kavramı:</strong></span></p>
<p>Başta yabancı yazarlar ve sosyal bilimciler, 20. yüzyıl başlarında Anadolu’da oluşan siyasî otorite boşluğunda Atatürk’ün organizesiyle başlayan millî direniş hamlesi ve sonrasını açıklarken liderlik, karizma gibi kavramları kullanmışlardır. Vatanında istiklâline kavuşmak için Türk milletinin verdiği mücadele, liderinin sayesinde büyük sosyal değişimlere dönüşünce, dünyanın Atatürk’e olan ilgisi artmış, onun liderlik özellikleri kitaplara konu olmuştur.</p>
<p>Lider ve liderlik, şimdilerde bilimsel olarak araştırılan ilginç kavramlar arasında sayılmaktadır. Bu kavramı ve buna bağlı olarak şekillenenleri açıkla­mak için bazı tanımlardan hareketle konuya girmek uygun olacaktır. Bir grubu hedeflere doğru yönlendirme işini yapan özel yeteneklere sahip kişiye lider, ya­pılan işe ise liderlik denmektedir. Diğer bir söylemle liderlik, insanların düşün­düklerini ve aldıkları kararları eylemlere dönüştürmelerini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> başarma sanatıdır.</p>
<p>Bazı batılı yazarlara göre bir kimsenin lider olarak kabul edilebilmesi, önce üstün niteliklerinin bulunduğunun kendisini izleyenlerce kabul edilme­sine, bu niteliklerin onlara güven vermesine ve onun etkisini kabullenmelerini sağlamasına<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> bağlıdır.</p>
<p>Liderin etkisi ve önemi daha ziyade içerisinde bulunduğu durumlar ve şartlarla yakından ilişkilidir. Bu nedenle büyük buhranlar ve olağanüstü durum­lar büyük liderleri ortaya çıkarır. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, yaptıklarıyla tarihe adını yazdıran büyük insanları büyük milletlerin yetiştireceğini, bu milletlerin ülküsünü benimseyen kişiliklerin hep ön plâna çıktığını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> belirterek manalı de­ğerler üzerinde durur.</p>
<p>Lideri güven duygusu veren, çevresinin ihtiyaçlarını karşılayan, hedef kit­lesini gereken noktaya götüren, şahsı ve etrafındakilerle ahenkli, yapacağı işi önceden kafasında kurgulayarak uygulayan kişi, önder şeklinde betimleyen ça­lışmalara rastlamak mümkündür. Bunlar ve benzeri özelliklerin bir liderde yüksek seviyede görülmesine karizma,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> bu özelliği ile büyük işler başaranlara da karizmatik lider diyebiliriz.</p>
<p>Tarih boyunca büyük liderlerin merak uyandırıcı yönleri, hangi ortamda ve ne şekilde ortaya çıktıkları, özellikleri, karşılarına çıkan güçlüklere karşı uy­gulamaları hep merak konusu olmuştur. Tarihin akışı içinde rastladığımız Muhammed, Lenin, Gandhi ve Atatürk gibi liderlerin en önemli ortak özelliklerinden birisi karizmatik bir nitelik taşımalarıdır. Gerçekten de karizma, bu tür lider kişiliklerin ortaya çıkmasının analizi ve uygulamaya koydukları etkinliklerinin anlaşılırlığı açısından kilit bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu tür­den kişiliklerin grup, topluluk veya kitle üzerinde oluşturdukları etkileri, yasal bir güce, bir statü veya mevkiye, ekonomik kaynakları elinde tutmaya değil, önemli miktarda kişisel edinimlerinden ve özelliklerinden<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> kaynağını bulmak­tadır.</p>
<p>Türk milletinin yanı sıra başka milletlerin de kaderini belirleyen olaylara damgasını vuran Atatürk’ün liderliğini birkaç devrede gözler önüne sermek ye­rinde olacaktır.</p>
<p><span><strong>2. Millî Mücadele Öncesi M. Kemal</strong></span></p>
<p>Mustafa Kemal, çok yakın arkadaşlık görüşmeleri sırasında Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ile tanışır. Fazıl Paşa onda büyük özellikler gör­mekteydi. Onu arkadaşı Osman Nizami Paşa ile tanıştırdı. Nizami Paşa, uzunca bir süre M. Kemal ile görüştü. Sonra da onda büyük işler yapanların yetenek ve zekiliğini gördüğünü<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> belirtmişti.</p>
<p>M. Kemal Manastır Askerî İdadisi’nde zorlandığı Fransızca’yı Selânik’te ta­til sırasında iki üç ay içerisinde kavrayarak ileri bir dereceye getirir. Eğitimini başarı ile tamamlayıp, İstanbul’a giderek 13 Mart 1899’da Harp Okulu’nun Pi­yade Bölümü’ne girer. Kurmay sınıfına geçmek için girdiği sınavın sonuçları he­nüz açıklanmadan kurmay apoletlerini yakasına takmıştı. Bu yaptıklarını soran­lara, “Olacağıma kesin inancım olduğundan onları takmıştım”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> diyerek öz gü­vene dayalı özelliğini ortaya koymuştu.</p>
<p>M. Kemal henüz kurmay yüzbaşı olmuş ve tayin beklemektedir. Onda ülke yönetimine yönelik merak ve girişimler 1905 yılında gelişirken, gizlice buluşup görüştüğü arkadaşları arasında da önder bir yapı özelliği taşıdığı gözlemleni­yordu. Bu girişimleri nedeniyle tutuklanır ve sonrasında serbest bırakılır. Bir çeşit sürgün olarak Şam’daki 30. Süvari Alayı’nda topçu stajına gitmeden önce Beyrut’ta arkadaşlarıyla yaptığı görüşmede; yıkılmak konumuna gelen bir Os­manlı Devleti’nden yeni bir Türk devleti çıkarmak gerektiğini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> söyleyerek, bü­yük işlerin adamı olduğunun işaretlerini veriyordu.</p>
<p>Lider, düşüncelerini örgütleyebilen kimsedir. O, 1906 Ekim’inde Şam’da Alay Komutanı Lütfi, Kurmay Yüzbaşı Müfit, Süleyman Hacı Mustafa ile birlikte Vatan Cemiyeti’ni kurar. Gizlice geldiği Selânik’te yeni katılımlar sayesinde güç­lenen cemiyetin adı Vatan ve Hürriyet Cemiyeti<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> olarak değiştirilir. M. Kemal, kıdemli yüzbaşı olarak geldiği Selânik’te İttihat ve Terakki Partisi’nin toplantı­larında, ileri sürdüğü görüşleriyle sivrilen bir lider görünümündedir. O, azınlık­ların milliyetçilik akımından çıkar sağlamaya çalıştıkları bir sırada, Büyük Os­manlı Devleti’nin akıbetini görürcesine önsezilerde bulunuyor, hatta kurulacak Türk Devleti’nin şimdiki sınırlarını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> tarif ederek ileriyi gören bir lider izlenimi veriyordu.</p>
<p>Bu sırada 1908’de II. Meşrutiyet ilân edilmiş, daha sonra da 31 Mart İsyanı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> ortaya çıkmıştı. Herkesin şaşkınlık geçirdiği bu anda, tümen ve ordu ku­mandanlarını Hareket Ordusu kurma fikriyle isyanı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> bastırmak üzere yönlen­diren, İstanbul’a kuvvet gönderilmesini sağlayan kişi M. Kemal idi.</p>
<p>Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmiş, içte azınlıklar isyanlarıyla vatandaş­lık bağlarını zedelerken, Balkanlar içten içe kaynamaktaydı. 31 Mart İsyanı’nın ertesi günü Adana’da Ermenilerin Türkleri katlederek başlattıkları isyan Dört­yol ve çevresine yayılmış<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>, komitecilerin kanlı eylemleri Rusların Akdeniz kıyı­larında bir üs edinmelerini sağlayamamıştı. Dünya devleti olma çabasındaki İtalyanlar 27 Eylül 1911’de Trablusgarp’a asker çıkararak işgallerini genişletmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Her türlü şartta devletine yararlı olma duygusundaki M. Kemal, En­ver, Fethi beyler ve bazı subayların bölgeye koşarak aşiretleri organizelerine ve işgale karşı savaşmalarına neden oldu. O, Anadolu’dan kilometrelerce uzakta bu seferin çapının dar olduğunu<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> açık görüşlü asker mantığıyla kavrayacaktır.</p>
<p>Osmanlı Devleti 19. yüzyıl sonlarında düştüğü yalnızlığa çare olarak Al­manya ile yakınlaşmış, Ortadoğu’daki petrole dayalı çıkar hesapları İngiltere ve Fransa’yı birleştirmiş, I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin jeopolitiğini hedef tahtası durumuna koymuştu. İtilâf Devletleri açısından Çanakkale Boğazı’nın geçilmesi savaşın kaderini değiştirebilirdi. Çanakkale Savaşları, M. Kemal’in li­derlik yeteneklerini Türk tarihine yazan olaylara sahne olmuştur. O, neyi, ne­rede, nasıl kullanacağını, en kritik anda nasıl hayatî karar verileceğini burada sergilemiştir. Cephanesi kalmayan askerlere süngü taktırarak gerektiğinde ölmelerini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> hatırlatmış, kumanda edeceğinin çok üzerindeki kuvvetlerin idare ve sorumluluğunu yüklenerek büyük insiyatif kabiliyetiyle çarpışmaların kaderini etkileyen karizmatik lider olarak öne çıkmıştır. Onun tükenme nedir bilmeyen enerjisi, kesin görüş ve önsezisi, isabetli kararları ve liderlikteki fonksiyonu sa­yesinde düşmana başkent yolunun serbestliğiyle neticelenebilecek olan bir yenilginin<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> önü alınabilmişti.</p>
<p>M. Kemal, Çanakkale Çarpışmaları’ndan sonra 1 Nisan 1916’da general­liğe terfi ettiği sırada Ruslar doğuda Muş ve Bitlis’i işgal etmişlerdi. O, hazırladığı kolordu ile Rusların kuvvetlerimizi ortadan kaldırma plânını görerek, 7 Ağustos’ta Muş’u, ardından da Bitlis’i düşmandan temizlemiş, II. Ordu’nun yenilmesini önlemişti. M. Kemal, Çapakçur Boğazı’na zamanında yetişmek suretiyle Ali Fuat Cebesoy’un emrinde bulunan 14. Tümen’i zor ve riskli bir durumdan<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> da kurtarmıştı.</p>
<p>I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü Sina-Filistin Çarpışmaları’nda yerli Araplardan da aldığı destekle devamlı ilerleyen İngilizlere karşı komuta ettiği 7. Ordu’yu çarpışarak Halep’e çekerek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> imha edilmeden kurtaran yine odur.</p>
<p>31 Ekim 1917’de Yıldırım Orduları Kumandanlığı’nı Alman generali Li­man Von Sanders’ten teslim almıştı. Bu görev değişimi sırasında bir Alman ge­neralinin yenildiklerini ve her şeyin bittiğini söylemesine karşın M. Kemal, “Sa­vaş müttefiklerimiz için bitmiş olabilir. Ama bizi ilgilendiren savaş, kendi bağım­sızlığımızın mücadelesi asıl şimdi başlıyor”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> diyerek yılmaz irade ve azmini or­taya koyuyordu.</p>
<p>Savaş sonrası Mondros Mütarekesi yapılmış, İngilizler, Osmanlı Devleti’nden İskenderun-Halep güzergâhının serbest konuma getirilmesini istemiş­lerdi. Sadrazam da onların isteği doğrultusunda M. Kemal Paşa’ya talimat verme düşüncesindedir. Yapılan yazışmalar sırasında o, Harbiye Nazırı’na<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> “İngilizlerin gerçek amaçlarının İskenderun’u işgal etmek olduğunu, bu güzergâh yoluyla 7. Ordu’nun birliklerini geri çekmesinin önünü alarak orduyu teslim almak iste­diklerini iletir. İskenderun ve çevresine çıkacak İngiliz birliklerine ateşle karşı­lık verilmesi için emir verdiğini, düşmanın yanıltıcı davranışlarını hoş görmeye yaratılışının uygun olmadığından, görevi devralacak şahsın derhal ordunun ba­şına getirilmesi istemiyle<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> telyazısı göndermişti.</p>
<p>Teslimiyetçi anlayışa karakterinin ket olması, muhakkak onun mükem­mel liderlik özelliğinden gelmekteydi. Genel savaşın seyri Osmanlı Devleti’nin üzerine bir karabasan gibi çökmüş iken, hareket halinde olan, didinen M. Ke­mal’in düşüncesinde yeni bir Türk Devleti oluşturulması vardı. Bundan hareketle yakın arkadaşlarına yapılacak işler konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Henüz işgalden önce Anteplilere<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> ve Adanalılara<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> istiklâllerini korumaları için gereken silah ile malzemeyi sağlama sözünü veren, düşmana karşı mücadele et­melerini, teşkilat kurmalarını öğütleyen yine odur.</p>
<p><span><strong>3. Millî Mücadele Dönemi’nde M. Kemal</strong></span></p>
<p>Milletin savaşlardan madden ve manen yılgın, ordunun elinden silahları­nın alındığı, ülkenin yer yer işgale başlandığı, hükûmetin gelişmeler karşısında aciz ve kararsız<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> kaldığı bir zamanda M. Kemal, 10-11 Kasım 1918’de Adana’dan ayrılarak milletin mücadelesini şekillendirmek amacıyla siyasî gelişmelerin merkezi konumundaki İstanbul’da geçti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>M. Kemal, İstanbul’da kaldığı altı ay içinde Ali Fuat, Kâzım Karabekir, İs­met, Rauf, Fethi beyler ve diğer silah arkadaşları, saray çevresi ile yakın görüş­melerde bulundu.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Bu temasların sonunda ülkenin işgalcilerden kurtarılması fikri olgunluk kazanacaktır. O, yapılacak mücadelenin millî bir teşkilata dayan­dırılarak Türk milletiyle birlikte Anadolu’da yapılması gerektiğine inanmıştı.</p>
<p>Mondros Mütarekesi’nden sonra Fener Rum Patrikhanesi’nin ve Merzifon Amerikan Koleji’nin teşvik ve yönlendirilmesiyle Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Rum çetelerinin başlattıkları eylemler<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> ve bunlara karşı Türklerin nefsî savunmaları işgal güçlerinin bölgeye müdahalesini gündeme getirmişti. Osmanlı Hükümeti, bu gelişmeler üzerine Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in önerisi, Padişahın onayıyla M. Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> olarak görev­lendirdi. Yurdun önemli bir kısmını kapsayan bu görevlendirme onun resmî ve askerî makamlarda ustaca yaptığı çabaların ürünüydü.</p>
<p>Lider neyi, nerede, ne zaman yapacağını bilen, hızlı muhakeme yetene­ğine, pratik zekâya<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> sahip olmalı, yerinde ve doğru kararlar alabilmelidir. M. Kemal Paşa mülkî ve askerî görevine atanmadan önce İstanbul’da görüştüğü si­lah arkadaşlarına düşündüğü büyük işleri açıklamış, onların olurlarını da al­mıştı. Yapılacak iş, onun sevk ve idaresinde millî bir ordunun kurulması, ülkede halkın iradesiyle oluşturulacak bir meclisin toplanmasından<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> hareketle Millî Mücadele’nin başlatılmasıydı.</p>
<p>Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa, Ali Fuat Paşa’nın komuta edeceği 20. Kolordu’ya Ulukışla’dan Ankara’ya hareket emri verecek, Rauf Bey Bahriye Nezareti’nden istifa ederek Ankara’ya ulaşacak, 20. Kolordu Kuman­danı olarak Erzurum’a geçecek olan Kâzım Karabekir Paşa, o gelinceye kadar gerekli ortamı hazırlayacak, Albay Refet Bey Sivas’ta kurulan 3. Kolordu’nun ba­şına geçecek,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> böylece Mustafa Kemal Paşa’nın başlatacağı harekâtın stratejik noktalarının güvenliği sağlanmış olacaktı.</p>
<p>Osmanlı ülkesiyle Osmanlı’nın ideolojisine yakın çizgide yaşayan millet­ler, 19. yüzyılda maddeye hâkim olarak teknolojilerini geliştiren batılıların as­kerî tehdidine uğramışlardı. Avrupalı medeniler, ilkellerin tabii kaynaklarının öylece durmasına kayıtsız kalamazlardı !. Onlara göre, bu kaynakların korunma­sında Anadolu’nun stratejik noktaları kontrol altına alınmalı, bu coğrafyanın sa­kinleri yeni efendilerinin sömürüsüne hizmet etmeliydiler.</p>
<p>Türk Millî Mücadelesi’ni beraberindeki 17 kişilik ekibi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varışından itibaren başlatan M. Kemal, Türk’ün esaret kabul etmez yapısıyla egemenliği hiçbir suretle bırakmayacağını, canına kastedilen bir milletin her şeyi göze alacağını, ancak bu millete hizmet edenin onun efendisi olacağını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> söylemekteydi.</p>
<p>Cephelerde Türk insanını öğüten özelliğiyle I. Dünya Savaşı toplum psiko­lojisini de olumsuz etkilemişti. Türk tarihinde böyle karizmatik ortamlarda, kut­lanmış özellikler taşıdığına inanılan önderlerle Türk milleti yeniden bir bayrak altında birleşerek istiklâlini elde edebilmişti. Teknoloji ve ihanet odaklarını ha­rekete geçirerek Türk’ü yok etmeyi amaçlayan sömürgeci zihniyete karşı dire­niş başlatan Mustafa Kemal Paşa, milletçe bir ulu önder olarak değerlendirile­cektir.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra ülkede bü­yük bir otorite boşluğu oluşmuş, mevcut otoriteyi örfî gelenekle elinde bulun­duran, fakat gerçekte işlerliğini yitirmiş bulunan Padişah, yurdu işgal eden düş­manlara karşı otoriteyi kullanacak durumda değildi.</p>
<p>Görüldüğü gibi o, Millî Mücadele’nin başlangıcından itibaren karizmasına dayalı bir sulta peşinde olmamıştı. Karizmasına dayalı şahsî otorite ve önderlik kurma çabasını ise hiç benimsememiştir. M. Kemal Paşa ve arkadaşları askerlik tecrübelerinden hareketle mevcut otoriteye alenen cephe almadan boşluğu dol­durmaya çabalamışladır. O, kişiliğinde çok güçlü bir karizma sahibi olmasına rağmen, rasyonel-yasal bir otorite kurarak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> bundan hareketle hedefe ulaşmayı tercih etmiştir.</p>
<p>Türk Millî Mücadelesi’nin lideri olarak ortaya çıkan Mustafa Kemal Paşa, millet egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> ama­cıyla hareket ederken, mevcut siyasî otoriteyi ve işgalcileri kongrelerde Türk milletine şikâyet eğilimine yönelince merkezle ilişkileri kopma noktasına gele­cektir. Nitekim o, siyasî ve askerî otoritenin kendisini İstanbul’a çağırmalarına karşılık, 8 Temmuz 1919 tarihinde göreviyle birlikte çok sevdiği askerlik mes­leğinden ayrıldığını telgrafla bildirerek milletin sinesinde bir ferd-i mücahit<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> olarak çalışmaya koyulacaktır.</p>
<p>Millî Mücadele’nin başladığı yerde bitmesinin söz konusu olduğu bu olayda lider, kendine güven yeteneğini ortaya koyarak milletiyle şahsiyetini bü­tünleştirmeye çalışmıştır. O, 1919 yılının karışık ortamında üniformasını çıkar­madan yoluna devam edebilir ve karizmatik bir askerî önder olabilirdi. Böyle bir yönelime girdiğinde, belki bir süre sonra onun durumuna özenip aynı mevkii elde etmeye çalışacak karizmatik önder adaylarıyla da uğraşacak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> ve şüphesiz daha yolun başında engellerle karşılaşacak, belki de yıpranacaktı.</p>
<p>Tarihe geçmiş karizmatik liderler incelendiğinde M. Kemal, Castro, Hitler, M. Luther King gibi karizma sahibi önderlerin genel çoğunluğunun ülkelerinde yaşanan olumsuz şartlarda tarih sahnesinde yer aldıkları görülür. Karizmatik liderlerden bir kısmının milletlerini ve kurumlarını sıkıntılardan kurtararak ön­lerini açtıkları ortamda olumlu önderlik özelliklerini kullanırlarken, kimisinin de gerek kendi toplum ve kurumlarını, gerekse de insanlığı felaketlere götürerek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> olumsuz karizmatik liderler<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> olarak tarihte rol aldıklarını görürüz. Bu du­rum, liderlerin karizmalarını sağladıktan sonraki eylem ve icraatlarında şekil­lenmektedir. O, rütbeden soyutlanmanın getirdiği endişeyi de çabucak yenmesini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> bilerek hareketine devamla inandığı davayı kongrelerde milletine aktar­mış, Heyet-i Temsiliye, Büyük Millet Meclisi gibi yasal temsillere milletin de ka­tılımını sağlayarak, hareketi milletin sorunu konumuna getiren lider olmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, demokratik sürece ve ilerleme şartlarına uyarak, ya­sal kurallar çerçevesinde hareket eden demokratik bir liderdir. İçlerinde Rustow da dahil olmak üzere bazı yabancı yazarlar Türk Millî Mücadelesi’nin mev­cut ortamını yeterince kavramadan, Mustafa Kemal Paşa’nın bazı icraatlarını belirli sosyolojik modellere uydurarak diktatör liderlikle özdeşleştirmeye çalış­mışlardır. Bu tanım, esaret ve sömürüyü sosyal yapısına uygun görmeyerek in­sanca, özgürce bir yaşam için gönüllü millî direnişe katılan Türk milletinin yasal liderine uymamaktadır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Anadolu’nun stratejisine hâkim olmak için azınlıkla­rın seferber edildiği, Çukurova ve Batı Anadolu’da Türkler üzerinde soykırım<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> yapıldığı, maksatlı iç isyanlarla sosyal, askerî ve mülkî düzenin sarsıntı geçirdiği bir sırada, Meclis’ten 5 Ağustos 1921 tarihinde Başkumandanlık dahil olmak üzere bütün yetkileri yasal şekilde alan Mustafa Kemal Paşa bu hareketiyle bir milletin mukadderatının lideri olmuştu.</p>
<p>Nitekim, bu ve benzeri liderlik davranışlarının kaynağının yeterince ince­lenmemesi bazı sosyologları ve yazarları yanlışlığa düşürmüştür. Millî Mücadele’nin lideri amaç ve hedeflere ulaşmada bazen otokratik, bazen de demokra­tik önderlik tarzlarını benimsemiştir. O, Yunan Ordusu’nun başkent Ankara’ya yaklaştığı, Yunanlılara kesin darbenin vurulmasının gerektiği çok acîl ve hayatî durumlarda otokratik lider tavrı göstermiştir. Bürokratik engellerle uğraşma­dan çabuk karar alınması gerekmekteydi. Bu nedenle o, Mecliste Başkomutanlık Yetki Yasası’nın süresi uzatılmadığı zaman<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> görevi yürütmeye devam kararını Bakanlar Kurulu’na bildirmiş, düşmanın karşısındaki ordunun başsız kalmasına seyirci<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> kalmayarak inisiyatif kullanmıştı.</p>
<p>Lider, başkalarının hayatı ve istikbali için kendini riske atan, önemli ka­rarlar alabilen ve fikirlerinin doğruluğunu grubuna aktarabilen, kendisini izle­yenlere bunu inandırabilendir. O, 6 Mayıs 1922 tarihinde Mecliste yapılan gizli bir oturumda milletin iradesine dayalı bir meclisin oluşturulmasına çalıştığını, bütün engellere rağmen hedefe ulaşabilmek için bütün kaynakları seferber ede­rek ordunun başarısını sağlayarak Türk milletinin kudretini dünyaya tanıtarak bağımsız ve hür yaşamanın sağlanacağını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> belirterek, vekilleri aydınlatan ko­nuşmasının ardından oy çoğunluğu ile görev süresinin uzatılmasını sağlayacak­tır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa savaş şartları gereği bazen de otokratik liderlik tar­zını benimsemiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>. Sakarya Savaşı hazırlığında yanlış alınacak bir karar mil­letin yok olmasına neden olabilirdi. O, Türk milletinin bekası için görevi bırak­mazken, Tekalif-i Milliye Emirleri’ni<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> çıkararak Türk tarihinde çok önem arz eden bir savaş ortamında risk üstlenebilen bir lider olarak davranmıştır.</p>
<p><span><strong>4. İnkılâplar Dönemi</strong></span></p>
<p>Batı dünyası 15. ve 16. yüzyıllarda büyük sosyal değişme ve gelişme gösterirken<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>, Osmanlı devlet adamları kendi dünyaları dışındaki bu hareketlere za­manında katılamamışlar, bunları merak edip<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>, devletin bazı kurumlarının işle­vini değiştirerek gelişme göstermesi gereğine inandıkları zaman ise bu işte geç kaldıklarını görmüşlerdi. Osmanlı Devleti’nde 18. yüzyıl içinde başlayan de­ğişme girişimleri, 19. yüzyılda büyük sanayisini kuramamış, dinî birlikle millî birliği pekiştirememiş, yaratıcı aydınları yetersiz bir sosyo-ekonomik yapıda çö­zülme eğilimlerinin arttığı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> sosyal mirasa dönüşmüştü.</p>
<p>Tanzimatçılar, devleti eski gücüne eriştirmek için batı ülkelerinin kurumlarını, hukukunu örnek alarak iktibas hareketlerinde bulunmuşlar, sistemin bü­tününe yansımayan bu iyi niyetli çabalar Osmanlı Devleti’nde büyük bir in­kılâbın gerçekleşmesine yetmemişti. Bir yüzyılı aşkın zamanı kapsayan yenileşme çabalarında beklenen sonuçların alınamamasının pek çok alt nedenleri yanında, Osmanlı ülkesinin stratejisinden kaynaklanan dış kaynaklı etkilerin iç bünyeyi sarsıcı özellik göstermesi, toplumu yeniden yapılanmanın gerekliliğine inandırıp, olayı topluma mal edecek örgütlü ve etkili önderlerin bu yüzyılda or­taya çıkamayışlarını sayabiliriz.</p>
<p>Osmanlı Devleti 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada düştüğü yalnızlığa yeni bir askerî güç olarak ortaya çıkan Almanya ile çare aramış, bu arada kendini I. Dünya Savaşı’nın içinde bulmuştu. Savaş Türk insanını cephelerde öğütmekle kalmamış, İtilâf Devletleri Anadolu’yu sömürge yapmaya kalkışmışlardı. Türk ordusunun silahları elinden alınarak önemli bir kısmı terhis edilmiş, siyasî oto­riteyi ellerinde bulunduranlar işgal güçlerinin isteklerini yerine getirerek hali koruma politikasına yönelmişlerdi.</p>
<p>Askerî, mülkî, ekonomik ve sosyal bütün olumsuzluklara rağmen, mille­tine güvenerek kayıtsız şartsız egemenlik parolasıyla harekete geçen M. Kemal Paşa, Türk Millî Mücadelesi’nin önderi olarak gönüllerde taht kurmuştu.</p>
<p>O, oldukça çetin geçen mücadelenin ardından kurulan yeni Türk Devleti’nin övünülecek başarıların en büyüğü<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> olduğunu söylerken yapılanları ye­terli bulmayacaktır. O’nu milletlerin kaderinde önemli rolleri bulunan liderler­den farklı bir konuma getiren uygulamalar bu aşamadan itibaren başlayacaktır. Türk milletinin güven ve hayranlığını kazanan M. Kemal’in daha Millî Mücadele ve özellikle bunu izleyen yıllarda medeniyet ve çağdaşlık kavramlarını önemle benimsediği görülecektir. O’na göre, yaşadığımız dünyada milletler hür ve ba­ğımsız yaşama hakkını ancak ortaya koyacakları çağdaş eserlerle sağlayabilir­lerdi. Çağdaş eserler ortaya koyamayan milletler hür ve bağımsız yaşamaktan uzak bir yaşantıya mahkûm olacaklardı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Atatürk bilim ve tekniği kullanan çağdaş milletlerin ulaştığı yeri görmüş, bundan geri kalanların düşecekleri tehlikeleri sezmişti. Türk milletini bir za­manlar büyük millet yapan, terk edildiğinde sıkıntılara sokan bu gerçekler değil miydi? Osmanlı Devleti bu sıkıntılara Avrupa milletleri ile bağlarını kestiği za­man düşmemiş miydi? Atatürk, kazanılan bütün başarıların Tür milletine atılım ve çağdaşlaşmaya yönelttiğini ve Batının ulaştığı yola girdiklerini, bu yolda ba­şarıyı yakalayabilmenin bilim ve fen olduğunu belirterek Türk milleti için dü­şündüğü hedefi işaret etmişti: “Çağdaş milletlerin seviyesinden daha ileriye git­mek”.</p>
<p>Tanzimatçılar mevcut birçok yapıyı koruyarak yeniliklere girişmişler, hatta bazı alanlarda ikiliğe sebep olmuşlar, kurumları ve toplumu istenilen sos­yal değişme çizgisine getirememişlerdi. Atatürk kendinden öncekilerden farklı olarak, Türk toplumu için standart ölçü ve düşünce kalıplarının dışında bir ye­nilik hareketine girişmiştir. Aslında o, sıkıntılı günlerde kendine büyük destek veren Türk milletindeki değişme isteğini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> kavramış, milletinin ilerleyebilmesi için yol gösterici liderliğini ortaya koymuştur.</p>
<p>Bazı liderler vardır, toplumlarını sıkıntılı ortamlardan kurtararak ünle­nirler, bazıları da ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamından yararlanarak toplumlarına önderlik ederler.</p>
<p>Bu liderlerden çoğunluğunun karizmalarının eksikliğinden veya yanlış uygulamalarından dolayı toplumlarını felâketin eşiğine getirdiklerini geçmiş ta­rih tecrübesi bizlere göstermiştir. Bu tür liderler milletlerin tarihlerinde utançla anılacak olayların mimarları da olabiliyor. Dolayısıyla toplumlarının sosyal ge­lişmelerine olumsuz etkide bulunan liderlere karşın, üstün özellikli lider tipleri uygulamanın başında veya her anında etkide bulunarak toplumlarının bilinçle­rinden silinmeyecek işlere adlarını yazdırıyor ve ölümsüz eserler bırakabiliyor­lar.</p>
<p>Atatürk’ün önderliğindeki Türk inkılâbının iç ve dış dünyada yankılar ya­pan özelliği, yüzyılların İslâm motifli kurumlarının lâik bir yapıya dönüştürüle­rek çağdaş medenî toplum modeli sürecine girilmesi olmuştur. Atatürk inkılâp­larını siyasî inkılâplar, eğitim-kültür ve sanat alanında yapılan inkılâplar olarak sıralamak mümkündür. Siyasî alanda yapılan inkılâplar içerisinde saltanat ve halifeliğin kaldırılması, Cumhuriyetin ilânı, çok partili rejim denemeleri yer alır. Sosyal ve hukuk alanındaki inkılâplar, Batı kaynaklı yasaların alınması şeklinde olmuştur. Eğitim ve kültür alanında inkılâpları ise eğitim-öğretimin birleştiril­mesi, üniversite reformu, Latin harflerinin kabulü, Türk dili ve Türk tarihi ala­nında yapılan çalışmalarda görebiliriz.</p>
<p>Türk toplumsal değişmesinde büyük bir dönem ve aşamayı ifade eden Atatürk inkılâpları, dünyadaki emsali arasında radikal değişmeleri gerçekleştir­mesi yönünden başta gelen örneklerden birisidir. Bu tür radikal değişmeler, ge­nel olarak çok büyük dirençle karşılaşarak gerçekleşebildikleri, varlıklarını sürdürmeleri çok kesin ve acımasız bir güç ve kuvvet sayesinde mümkün olduğu halde<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a>, Atatürk inkılâpları sırasındaki değişme çok az sayıda muhalif hareketle karşılaşmış, etkili bir güç kullanımını gerektirmemiştir. Böylesine büyük bir de­ğişimin gerçekleşmesinde Atatürk’ün değişikliği kavrayış ve tatbikteki liderliği belirleyici rol oynamıştır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Liderler zor zamanlarda ortaya çıkarak yetenekleri sayesinde tarihin akı­şına etki ederler. Milletleri yeniden inşa edenler de tarihte ender görülen lider­lerdir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında gelişen iç ve dış olaylar M. Ke­mal’in liderliğini ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>M. Kemal vatanı işgal edilen, silahları elinden alınan, iç isyanlarla karıştı­rılmak istenen Türk milletini düzene sokup, istiklâllerini sağlayarak dağılmış bir imparatorluktan millî bir devlet çıkarma başarısını göstermiştir.</p>
<p>O, iki yüzyıl süren yenileşme hamlelerinin hantallığının aksine, Türk toplumunu hızla çağdaş kalkınma sürecine geçirerek şok uygulaması yapmış, me­denî toplum modeli yönünde yapısal bakımdan değişmesini sağlamış, Av­rupa’nın coğrafî eteklerindeki Müslüman bir ülkede demokratik ve Batılı çerçe­vede bir değişimin başarılı olabileceğini göstermiş karizmatik bir lider olarak, zamanının ve günümüz liderlerini etkilemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yusuf Ziya BİLDİRİCİ</strong></span></a>
</p><p>Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, yziya@pau.edu.tr</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarih Yolunda Bir Ömür, Prof. Dr. İsmail Özçelik’e Armağan</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Akçura, Yusuf, <em>Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri,</em> 3. Baskı, T.T.K. Basımevi, An­kara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Arıkoğlu, Damar, <em>Hatıralarım</em><strong>, </strong>İstanbul, 1961.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Abidin, <em>Atatürk ve Adana,</em> Adana, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Süleyman, <em>“Atatürk’ün Devlet Adamlığı Vasfı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</em>, c. XII, sayı: 36, 1996, s. 931-952.</span></div>
<div><span>♦ Aydemir, Ş. Süreyya, <em>Tek Adam,</em> c. I, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Aşkun, İnal Cem, “Karizma ve Atatürk’ün Önderliğindeki Gelişimi<em>”</em>, <em>A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu Dergisi</em>, Yıl: 1, Sayı: 2, 1988, s. 201-213.</span></div>
<div><span>♦ Bayrak, Sabahat, “Değişen Liderlik Anlayışı ve Türkiye Gerçeği”, <em>21. Yüzyılda Li­derlik Sempozyumu (5-6 Haziran 1997)</em>, c. 2, İstanbul, 1997, s. 355-361.</span></div>
<div><span>♦ Bildirici, Yusuf Ziya, <em>Adana’da Ermenilerin Yaptığı Katliâmlar ve Fransız-Ermeni İlişkileri,</em> Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Serisi: 15, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, Nuri, “Atatürk ve Karizma”, <em>21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu</em>, c. 2, s. 337-­340.</span></div>
<div><span>♦ Bozdağ, İsmet, <em>Atatürk’ün Avrasya Devleti</em>, Truva Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Carthy, Justin Mc, “Millî Felaket, Yeniden Doğuş, Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk-Cumhuriyet Türk Tarihi, <em>Ankara Üniversitesi Cumhuri­yetin 60’ncı Yılı Semineri (26 Ekim 1981 Ankara),</em> A.Ü. Basımevi, Ankara, 1984, s.</span></div>
<div><span>♦ Çaya, Sinan, “Atatürk’ün Önder Kişiliği”, <em>Atatürk Haftası Armağanı (10 Kasım 1997)</em>, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1997, s. 105-111.</span></div>
<div><span>♦ Çelik, Adnan, “Kriz Ortamında Liderlik”, <em>21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu</em>, c. I, s. 77-81.</span></div>
<div><span>♦ Dönmezer, Sulhi, (1996). “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, <em>Ulusla­rarası İkinci Atatürk Sempozyumu (9-11 Eylül 1991 Ankara)</em>, c. I, Ankara, s. 27-47.</span></div>
<div><span>♦ Dönmezer, Sulhi, <em>“Sosyal Değişmede Atatürk Stratejisi”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu (3- 6 Ekim, 1995- Gazi Mağusa),</em> c. I, Ankara, 1998, s. 393­401.</span></div>
<div><span>♦ Enginsoy, Cemal, Millî Kurtuluş Önderi Olarak Atatürk”, <em>Atatürk Araştırma Mer­kezi Dergisi,</em> c. 1, sayı: 2, 1985, s. 527-541.</span></div>
<div><span>♦ Enginsoy, Cemal, <em>İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk,</em> Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Eroğlu, Hamza, “Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, İkinci Kitap, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Erkal, Mustafa E., Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>♦ Güney, Salih, “Fiedler’in Durumsal Önderlik Modeli Açısından Atatürk’ün Ön­derliğinin Değerlendirilmesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. VII, sayı: 23, 1992, s. 309-315.</span></div>
<div><span>♦ İğdemir, Uluğ, Atatürk’ün Yaşamı, T.T.K. Basımevi, c. I, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Afet, Düşünceleriyle Atatürk, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, Kemal, Nutuk, Yayına Haz.: Zeynep Korkmaz, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Kılınç, Tanıl, “Liderlikte Durumsallığın Ötesi (II) Karizmatik Liderlik Yaklaşımı”, İ.Ü. İşletme Fakültesi Dergisi, C: 25, S: 2, Kasım 1996, s. 67-108.</span></div>
<div><span>♦ Kinross, Lord, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Türkçesi: Necdet Sander, İs­tanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kitiş, Nazmi, “Havacı Subayda Bulunması Öngörülen Liderlik Özellikleri”, 21. Yüz­yılda Liderlik Sempozyumu, c. I, İstanbul, 1997, s. 200-203.</span></div>
<div><span>♦ Kurt, Yılmaz, Koçi Bey Risalesi, Ecdâd Yayınları: 24, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kurtuluş Savaşında İçel Türkiye Kuvayi Millîye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Mersin Şubesi Yayınları: 1, İstanbul, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Loraine, Percy, “Tanıdığım Atatürk”, Çev.: Ahmet Özgiray<strong>, </strong>Atatürk Haftası Arma­ğanı (10 Kasım 1997), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Mechin, Benoist, Kaplan ve Pars Mustafa Kemal, Çev.: Zahir Güvenli-M. Rasim Özgen, c. I, İstanbul, 1955.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Asaf, 1909 Adana Olayları ve Anılarım, Çev. İsmet Parmaksızoğlu, An­kara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ Özalp, Kazım, Millî Mücadele, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Hikmet, Yabancı Diplomatların Tanıklıklarıyla Atatürk’ün Liderliği, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Öztin, Tahsin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Hürriyet Yayınları Tarih Dizisi: 24, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Tansel, Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c. I, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Taşkıran, Cemalettin, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun ve Havza’dan İstanbul’a Gönderdiği Raporlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Gnkur. ATASE Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995, s. 88-95.</span></div>
<div><span>♦ Tezer, Şükrü, 1972. Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Mustafa, Yunan Mezalimi (İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923), AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Tünay, Bekir, “Mustafa Kemal ve İttihat ve Terakki”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: I, 1984, s. 236-266.</span></div>
<div><span>♦ Tünay, Bekir, <em>“Atatürk ve Liderlik”,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart, c. I, sayı: 2, 1985, s. 555-571.</span></div>
<div><span>♦ Ünal, Serkan “Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke İstanbul’undaki Faaliyetleri”, <em>Tarih Okulu,</em> Yıl 7, Sayı XIX, Eylül 2014, s. 601-624.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Sabahat Bayrak, “Değişen Liderlik Anlayışı ve Türkiye Gerçeği”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempoz­yumu (5-6 Haziran 1997), c. 2, İstanbul, 1997, s. 356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Süleyman Arslan, “Atatürk’ün Devlet Adamlığı Vasfı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XII, sayı: 36 (Kasım 1996), s. 931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Adnan Çelik, “ Kriz Ortamında Liderlik”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. I, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Hamza Eroğlu, “ Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, İkinci Kitap, İstanbul, 1988, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz.: Tanıl Kılınç, “ Liderlikte Durumsallığın Ötesi Karizmatik Liderlik Yakla­şımı”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. 2, s. 383 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Nuri Bilgin, “ Atatürk ve Karizma”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. 2, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bekir Tünay, “Atatürk ve Liderlik”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart 1985, c. I, sayı: 2, s. 558.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Uluğ İğdemir, Atatürk’ün Yaşamı, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988, c. I, s. 5-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Tünay, a.g.m., s. 558.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Tahsin Öztin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Hürriyet Yayınları Tarih Dizisi: 24, İstanbul,1981, s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Tünay, a.g.m., s. 559.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Miladî 13 Nisan 1909 tarihidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İğdemir, a.g.e., s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Mehmet Asaf, 1909 Adana Olayları ve Anılarım, Çev. İsmet Parmaksızoğlu, Ankara,1982, s. 68 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Türkçesi: Necdet Sander, İstanbul, 1994, s. 71 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 78 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Ayrıntılar için bkz.: Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara, 1972, s. 170 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 143 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c. I, İstanbul, 1991, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Abidin Arslan, Atatürk ve Adana, Adana, 1984, S. 2; Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, İstanbul,1961, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Kemal Atatürk, Nutuk, Yayına Haz.: Zeynep Korkmaz, Ankara, 1990, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Kurtuluş Savaşında İçel, Türkiye Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Mersin Şubesi Ya- yınları:1, İstanbul, 1971, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Serkan Ünal, “Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke İstanbul’undaki Faaliyetleri”, Tarih Okulu, Yıl</span></div>
<div><span>7, Sayı XIX, Eylül 2014, s. 611.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Ş. Süreyya Aydemir, Tek Adam, c. I, İstanbul, 1969, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Tansel, a.g.e., c. I, s. 226 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Nazmi Kitiş, “Havacı Subayda Bulunması Öngörülen Liderlik Özellikleri”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. I, s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Cemalettin Taşkıran, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun ve Havza’dan İstanbul’a Gönderdiği Ra­porlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Gnkur. ATASE Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 182 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Öztin, a.g.e., s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara, 1988, s. 171-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Sulhi Dönmezer, “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Uluslararası İkinci Atatürk Sem­pozyumu (9-11 Eylül 1991 Ankara), Ankara, 1996, c. I, s.30 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Tansel, a.g.e., c. II, s. 39 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> İnal Cem Aşkun, “Karizma ve Atatürk’ün Önderliğindeki Gelişimi”, A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu Dergisi, Kasım 1988, Yıl:1, Sayı: 2, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Tanıl Kılınç, “Liderlikte Durumsallığın Ötesi (II) Karizmatik Liderlik Yaklaşımı”, İ.Ü. İşletme Fa­kültesi Dergisi, C: 25, S: 2, Kasım 1996, s. 101. s. 67-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Cemal Enginsoy, “Millî Kurtuluş Önderi Olarak Atatürk”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.1, Mart 1985, sayı: 2, s. 538’de; Mussolini ve Hitler’i bu tür liderler olarak değerlendiriyoruz demek­tedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Sinan Çaya, “Atatürk’ün Önder Kişiliği”, Atatürk Haftası Armağanı (10 Kasım 1997), Genelkur­may Basımevi, Ankara, 1997, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Aşkun, a.g.m., s. 212; Dönmezer, a.g.m., s. 44; Percy Loraine, “Tanıdığım Atatürk”, Çev.: Ahmet Özgiray, Atatürk Haftası Armağanı, s. 88’de bu yakıştırmayı tenkit etmektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Soykırımlarla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Yusuf Ziya Bildirici, Adana’da Ermenilerin Yaptığı Kat­liâmlar ve Fransız-Ermeni İlişkileri, Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Serisi: 15, Ankara, 1999; Mustafa Turan, Yunan Mezalimi (İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923), AKDTYK Atatürk Araş­tırma Merkezi, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> O, bu kararı 5 Mayıs 1922 tarihinde öğrenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 448.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 443 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a>  Salih Güney, “Fiedler’in Durumsal Önderlik Modeli Açısından Atatürk’ün Önderliğinin Değer­lendirilmesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. VII, Mart 1992, sayı: 23, s. 314.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Kazım Özalp, Millî Mücadele, Ankara, 1988, s.189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, 3. Baskı, T.T.K. Basımevi, Ankara,1988, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Bkz.: Yılmaz Kurt, Koçi Bey Risalesi, Ecdâd Yayınları: 24, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Mustafa E. Erkal, Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1987, s. 235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> İnan, a.g.e., s. 121 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Justin Mc CARTHY, “ Millî Felaket, Yeniden Doğuş, Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürk”, Ata- türk-Cumhuriyet Türk Tarihi, Ankara Üniversitesi Cumhuriyetin 60’ncı Yılı Semineri (26 Ekim 1981 Ankara), A.Ü. Basımevi, Ankara, 1984, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Sulhi Dönmezer, “Sosyal Değişmede Atatürk Stratejisi”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempoz­yumu (3- 6 Ekim, 1995- Gazi Mağusa), c. I, Ankara, 1998, s. 401.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir
Türk Milletinin ezici bir çoğunluğu üzüntü ve kızgınlık içinde İstiklal Harbimizin başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e küçük, milli kimlik özürlü, siyasal ahlaksız bir grup tarafından yapılan gerçek dışı, cahil, edepsiz saldırıları izlemektedir. Ne yazık ki, tarihin en kıdemli milleti olan büyük Türk Milletinin içinden de tarihin değişik dönemlerinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c4f70791.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’e, Hakaret, Türk, Milletine, İstiklal, Savaşına, Hakarettir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Umit-Ozdag-67.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir.html">Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Türk Milletinin ezici bir çoğunluğu üzüntü ve kızgınlık içinde İstiklal Harbimizin başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e küçük, milli kimlik özürlü, siyasal ahlaksız bir grup tarafından yapılan gerçek dışı, cahil, edepsiz saldırıları izlemektedir.</p>
<p>Ne yazık ki, tarihin en kıdemli milleti olan büyük Türk Milletinin içinden de tarihin değişik dönemlerinde olduğu gibi bugün de hainler, aptallar ve cahiller çıkmaktadır. İstiklal Harbi döneminde de Türk Milleti varlık yokluk savaşı verirken, Türk Milletine inanmayan padişah, dönemin sadrazamı Damat Ferit ve onların halk içindeki bir kısım sefil ve inançsız uzantıları işgalciler ile işbirliği yaparak, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Türk Milletine saldırmışlardır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Bugün de İstiklal Harbi’mize karşı çıkanlar, <strong>“Keşke Yunan ordusu kazansaydı”</strong> diyebilecek kadar aşağılık sözde tarihçiler ve onların yandaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli ve üniter devlet olmasını kabullenmeyen milli kimlik özürlü, Türküm diyemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanları vardır. Bunlar, devletimize ve Türk Milletinin varlığına ve egemenliğine saldırmaktadır.   Bu noktada candan aziz bildiğim ebedi başkomutanım, ulu önderim, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kısa, fırtınalı ve dünya ve Türk tarihini etkilemiş ve şekillendirmiş yaşamının ana hatlarını başlıklar halinde hatırlatmak isterim.</p>
<p>4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki son toprakları olan Trablusgarb eyaletinin, bugün ki Libya’nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya’ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya’ya gitti. Mustafa Kemal, 22 Aralık 1911’de Derne’dedir. Herhalde, Libya’da İtalyan emperyalizmine karşı gönüllü savaşmaya gidenlerin 1913-1938 arasında Türkiye’yi yönetmeleri tesadüf değildir. Arap kabilelerini bir gerilla savaşı için örgütlediler ve İstanbul, Libya’dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştılar. (1911-1912)</p>
<p>Mustafa Kemal, İstanbul’a döndükten sonra ordunun günlük siyaset dışında kalmasını istediği için kendisi de Trablusgarb’da gönüllü savaşan artık devlet yönetiminde olan Enver Paşa tarafından ataşemiliter olarak Sofya’ya yollandı. (1913-1914)</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal, görev istedi. Çanakkale’ye atandı. İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı, yendi. (1915-1916) Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal, 16. Kolordu’ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916’da Silvan’da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve sonra Bitlis’i Rus ordusundan geri almıştır. Haziran 1917’de Mustafa Kemal, 7. Ordu ile Filistin Cephesi’nde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz ordusu vardı. Ancak, İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Ekim 1917’de görevinden istifa edip İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs’ü aldılar. Mustafa Kemal’in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918’de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş, onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders’in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini, yok olmaktan kurtarıp, savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi.</p>
<p>Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Biz kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal, Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu. (1917-1918)</p>
<p>19 Mayıs 1919. 1774’ten beri geri çekilen Türk milleti artık “nihai” olarak yenilmiştir. Kazanılan son büyük savaş, 1730’dadır ve üzerinden 188 sene geçmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil, müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan ordusu, Avrupa emperyalizminin kiralık ordusu olarak Anadolu’ya yollanmıştır. İngiliz başbakanı, “Türkler, Asya’nın Kızılderilileridir ve akıbetleri de onlarınki gibi olacaktır” demektedir. Halk, yoksul, yorgun ve inançsızdır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın 1911’de Libya’da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliğe komuta ederek pişen askeri dehası, şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal, Türk milletini tekrar savaşa ikna eder. Birinci ve İkinci İnönü, Eskişehir-Kütahya, Sakarya, Dumlupınar. Sonra önce İzmir’e ve İstanbul’a giren Türk ordusu. İstanbul’un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin hadis-i şerifi yere düşmez. “Konstantinopolis’i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”</p>
<p>İstiklal Harbi, Türk Milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi, Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir. (1919-1922) Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başlar. 1071-1730 arasında sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 188 sene sürekli savaşarak geri çekilen bir millet, bir dinin tek başına birleşik Avrupa’ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet, yaralarını sarmak için çabalamaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Bir milyon lirayı iki milyon lira yapmak kolaydır ancak bir lirayı iki lira yapmak zordur. Ve Türkiye, 1923’te bir lirayı iki lira yapmak için çalışmaktadır.</p>
<p>8 Kasım 1938. Mustafa Kemal, uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak’a sorar. “Saat kaç?”, “7.00 efendim”. Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak, cevabı tekrar ederek, saatin 19.00 olduğunu söyler.</p>
<p>Soyak, “Biraz rahat ettiniz mi efendim?” diye sorar. Gazi “Evet” der. Doktor Neşet Ömer İrdelp, dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrdelp’e dikkatle bakar ve son olarak “Aleykümselam” der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05’te kalbi durur.</p>
<p>“Melekler, onların canlarını iyiler olarak alırken, ‘Selamünaleyküm! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin’ derler.” (Nahl/32)</p>
<p>Özetle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün üzerinden takriben 1250 sene geçmesine rağmen hatırlanan, ismini oğullarımıza ve kızlarımıza verdiğimiz Türk Kağanı Bilge Kağan gibi 1250 sene sonra yaşayacak torunlarımız tarafından da hatırlanacaktır. 1250 sene sonra da Türk yurdunda isimleri Mustafa Kemal veya Atatürk olan kızlı erkekli Türk çocukları doğacak ve büyüyeceklerdir. Belki 10 Kasımlar 1250 sene sonra anılmayacaktır ancak nasıl bugün her Türk, Ötüken’de dikili Orhun Abidelerini biliyor ise o gün de her Türk 20. Yüzyılın Orhun Abidesi olan ve Anadolu’nun bağrında yazılan Nutuk adlı abidenin ismini bilecektir.</p>
<p>Öte yandan Atatürk’ün bugün yaşayan düşmanları tarihte bir dipnot olarak bile anılmayacaklar. Üstelik onların torunlarının torunları dahi dedelerini hatırlamadığı gibi her Türk gibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü severek anacak. Çünkü tarih adildir.</p>
<p>Kaynakça: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’e Fatiha</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-fatiha</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-fatiha</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e Fatiha
ATATÜRK’E FATİHA Elinden düşmüyorsa Kuranı kerim Allah Allah diye inlerse camilerim Ay yıldızla süslenirse göklerim Bunu mümkün kılan Atatürk’ün ruhuna Fatiha Müslüman mı kalırdın sen Atatürk olmasa Yedi düvel geldi üstüne seni boğmaya Nefesin mi kalacaktı senin yaşamaya Hayatını kurtarana Atatürk’e bir Fatiha Bayram namazın kabul olsun Duaların hep yerini bulsun Aman abdestin tamam olsun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c295e537.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’e, Fatiha</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Ataturke-Fatiha.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturke-fatiha.html">Atatürk’e Fatiha</a></p>
<p><span>ATATÜRK’E FATİHA</span></p>
<p><span><em><span>Elinden düşmüyorsa Kuranı kerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah Allah diye inlerse camilerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Ay yıldızla süslenirse göklerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Bunu mümkün kılan Atatürk’ün ruhuna Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Müslüman mı kalırdın sen Atatürk olmasa</span></em></span><br>
<span><em><span> Yedi düvel geldi üstüne seni boğmaya</span></em></span><br>
<span><em><span> Nefesin mi kalacaktı senin yaşamaya</span></em></span><br>
<span><em><span> Hayatını kurtarana Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Bayram namazın kabul olsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Duaların hep yerini bulsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Aman abdestin tamam olsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Bayramı yaşatan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Ayırım yapma birlik tut herkesi</span></em></span><br>
<span><em><span> Sen nasıl bileceksin içimi</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk de ayırmadı vatanı senli benli</span></em></span><br>
<span><em><span> Bizi birlik yapan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ismini niye veremedin bir camiye</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah kurtarıcılara ne diyor iyi oku hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e göre bir ayet yok mu ki Kuran da</span></em></span><br>
<span><em><span> Seni kafire muhtaç etmeyen Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ki Müslüman kılıcı değil miydi</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e sahip çıkmıyorsun ermeni miydi</span></em></span><br>
<span><em><span> Kafir bile Atatürk’ün huzurunda eğildi</span></em></span><br>
<span><em><span> Kafire dur diyen Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Tüm kandillerde dolar camilerimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> Okunur dualarımız ilahilerimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> On kasımda olmaz mı mevlidimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> Ruhu şad olan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Günde beş vakitte dilindedir Allah</span></em></span><br>
<span><em><span> Kuranı kerimi hatim etmişsin maşallah</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e de bir Fatiha okursun inşallah</span></em></span><br>
<span><em><span> Sana maaş veren Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Cemaate anlat Atatürk’ü ey hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Neler yapmış Müslüman için cihana</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah Allah diye saldırdı düşmana</span></em></span><br>
<span><em><span> Müslüman evladı Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Cennetin kapısı açık mıdır Atatürk’e ey hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Katledilmekten kurtarmışsa bunca halkı</span></em></span><br>
<span><em><span>Anadolu da savunmuşsa Müslüman’ı</span></em></span><br>
<span><em><span>Atatürk’e askerlerine gazilerine bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Türküm Atatürkçüyüm hem de Müslüman’ım</span></em></span><br>
<span><em><span> Böyledir benim değişmez inancım</span></em></span><br>
<span><em><span> Bu söylediklerimi iyi dinle sende hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Türk ulusunu ayakta tutan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ü bir Müslüman görmüyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Bizi kurtardığına da inanmıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Vicdanının sesini dinlemiyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Okuma yarım inancınla Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Dedene sor Atatürk’ü nasıldı kimdi</span></em></span><br>
<span><em><span> Senin dedende Atatürk’e inandı güvendi</span></em></span><br>
<span><em><span> Dedende sağ olsaydı sana neler derdi</span></em></span><br>
<span><em><span> Yetmiş milyondan Atatürk’e okunur Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Yatağında gece rahat yatıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah’ına her gün dua ediyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’ün ülkesinden rızık alıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Müslüman’ım diye geziyorsan Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ihtiyacımı var sandın senin duana</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk de hesabını verdi çoktan Allaha</span></em></span><br>
<span><em><span>İçinden gelmiyorsa kendini sakın zorlama</span></em></span><br>
<span><em><span> Zorla okunmaz ulu önder Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Yinede helalleşelim gel senle hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Kul hakkıyla çıkmayayım Allah katına</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’ün hakkı sende yok mu acaba</span></em></span><br>
<span><em><span> Vicdanından oku bir Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<h3><span>Yılmaz GÜLÜMSER – Tokat / Zile</span></h3>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ben Atatürk Kızıyım</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ben-ataturk-kiziyim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ben-ataturk-kiziyim</guid>
<description><![CDATA[ Ben Atatürk Kızıyım
BEN ATATÜRK KIZIYIM ATA’na seslen; yüce bir milletin insanı De ki; bunca Türk sesi hürriyeti yakamaz Haykırır dünyalara kuvvetimizi tanı “Vatan Bölünmez ” diyen tutsaklığa bakamaz Kocatepe, İnönü, Dumlupınar’ın ünü Gördüler Mehmetçiği nasıl alır öcünü Karşınızda imanlı ordunun şanlı gücü Kimseler, dalgalanan çelik azmi sıkamaz Balta, kazma süngüyle başı dik Türk askeri Yürekten çıkan sesler, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c283f8e9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ben, Atatürk, Kızıyım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Nihal-Mirdogan-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ben-ataturk-kiziyim.html">Ben Atatürk Kızıyım</a></p>
<p><span>BEN ATATÜRK KIZIYIM</span></p>
<p><em><span>ATA’na seslen; yüce bir milletin insanı</span></em><br>
<em><span>De ki; bunca Türk sesi hürriyeti yakamaz</span></em><br>
<em><span> Haykırır dünyalara kuvvetimizi tanı</span></em><br>
<em><span>“Vatan Bölünmez ” diyen tutsaklığa bakamaz</span></em></p>
<p><em><span> Kocatepe, İnönü, Dumlupınar’ın ünü</span></em><br>
<em><span> Gördüler Mehmetçiği nasıl alır öcünü</span></em><br>
<em><span> Karşınızda imanlı ordunun şanlı gücü</span></em><br>
<em><span> Kimseler, dalgalanan çelik azmi sıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Balta, kazma süngüyle başı dik Türk askeri</span></em><br>
<em><span> Yürekten çıkan sesler, Allah Allah sesleri</span></em><br>
<em><span> Destan oldu sineler dağıttı tüm sisleri</span></em><br>
<em><span>Şu dağılan düşmanlar boyundurluk takamaz</span></em></p>
<p><em><span> Çakal sürüsü gibi kaçtın sonundur senin</span></em><br>
<em><span> Damarlarından kanın fışkırdı, tuttu kinin</span></em><br>
<em><span> Bizde bir kudret var ki neydi ki senin enin</span></em><br>
<em><span> Türk’ün destanıdır bu… Düşmanlardan bıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Büyük şanlı ordumuz Yunan’ı söküp attı</span></em><br>
<em><span>En hızlı Taarruzla tarihe onur kattı</span></em><br>
<em><span> İstiklâl inancını esarete anlattı</span></em><br>
<em><span> İsmin dudağımızda, hiçbir zaman çıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Kanımızla canımız Türk’ün bayrağı için</span></em><br>
<em><span> Hedef ve ilkelerle âtiye değer biçin </span></em><br>
<em><span> Bir anda yürek olun ve hürriyeti seçin</span></em><br>
<em><span>Şu dolanan soysuzlar, ülkümüzü yıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Türk demek dil demektir ay yıldızdır biliriz</span></em><br>
<em><span> Ata evlatlarıyız yâd elleri sileriz</span></em><br>
<em><span> Türkçe’dir tek dilimiz yurda aşık erleriz</span></em><br>
<em><span> Ben ATATÜRK kızıyım kanım sensiz akamaz</span></em></p>
<p><strong><span>Nihâl MİRDOĞAN</span></strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Portresi…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-portresi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-portresi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Portresi…
ATATÜRK PORTRESİ… Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim, Heykeltıraşlar gibi haksızlık etmeden, At üstünde olmasa da olur, Bir sokakta insanlar arasında yürürken … Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim Bir birliği denetlerken olmasa da olur, Ama mutlaka gülerken, Çocuk parkında bir kız çocuğunu salındırırken … Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim, Smokinli olmasa da olur, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c2742d2a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Portresi…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ataturk-011.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-portresi.html">Atatürk Portresi…</a></p>
<p><span><strong>ATATÜRK PORTRESİ…</strong></span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Heykeltıraşlar gibi haksızlık etmeden,</span><br>
<span>At üstünde olmasa da olur,</span><br>
<span>Bir sokakta insanlar arasında yürürken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim</span><br>
<span>Bir birliği denetlerken olmasa da olur,</span><br>
<span>Ama mutlaka gülerken,</span><br>
<span>Çocuk parkında bir kız çocuğunu salındırırken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Smokinli olmasa da olur,</span><br>
<span>Kuruyan yapraklar ve kuş sesleriyle</span><br>
<span>Bir göl kıyısında rakı içerken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Savaş meydanlarında olmasa da olur,</span><br>
<span>Dudağında sigarası elinde tespih,</span><br>
<span>Bir çiftçiyle çay içerken, tavla oynarken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Artık, gülerken olmasa da olur,</span><br>
<span>Başını kaldırmış Anıtkabir’den</span><br>
<span>Ana avrat söverken !…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/ataturk-portresi.html"><strong><span><span class="btn btn-default btn-md">Murat DEMİRCİ</span></span></strong></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzindeyiz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izindeyiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izindeyiz</guid>
<description><![CDATA[ İzindeyiz
İZİNDEYİZ Ululuğundan korkan Atatürk’ü sevemez Atatürk biz Türk’lerde bir erdem,bir meziyet Dili zulüm olan Ne Mutlu Türk’üm diyemez Bizde büyük Ata’mız ,onlarda büyük eziyet Vatanını sevenin Ata’yı sevmemesi O milli fedâiyi tam sindirememesi Mümkün değildir ancak inkâr etmesi Görülüyorsa, kimliğinde vardır zafiyet Kuvvete dermansızdır,dermansız olduğundan Bizler gıpta ederken, hasetlik dolduğundan Sistemin çarkındayken çaresiz solduğundan Kuyruğunu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c25dc13f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzindeyiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="850" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Nihal-Mirdogan-10.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/izindeyiz.html">İzindeyiz</a></p>
<p><span>İZİNDEYİZ</span></p>
<p><span>Ululuğundan korkan Atatürk’ü sevemez</span><br>
<span>Atatürk biz Türk’lerde bir erdem,bir meziyet</span><br>
<span>Dili zulüm olan Ne Mutlu Türk’üm diyemez</span><br>
<span>Bizde büyük Ata’mız ,onlarda büyük eziyet</span></p>
<p><span>Vatanını sevenin Ata’yı sevmemesi</span><br>
<span>O milli fedâiyi tam sindirememesi</span><br>
<span>Mümkün değildir ancak inkâr etmesi</span><br>
<span>Görülüyorsa, kimliğinde vardır zafiyet</span></p>
<p><span>Kuvvete dermansızdır,dermansız olduğundan</span><br>
<span>Bizler gıpta ederken, hasetlik dolduğundan</span><br>
<span>Sistemin çarkındayken çaresiz solduğundan</span><br>
<span>Kuyruğunu kıstırıp ödeyecektir diyet</span></p>
<p><span>T.C. sınırlarının içinde yaşayanlar</span><br>
<span>Zaferde ortak ise şerefini de anlar</span><br>
<span>Milli bayramlarımı hasetle kaşıyanlar</span><br>
<span>Kaşıyan tırnağıyla yok olacak nihayet</span></p>
<p><span>Şükretmeyi bilmeyen saygı, hürmet duyamaz</span><br>
<span>Atatürk’ü sevmeyen Milletine uyamaz</span><br>
<span>Şehitler ne duaya ne rahmete doyamaz</span><br>
<span>Bize bu cemâli sunana yetmez kifayet</span></p>
<p><span>Akdeniz dalgalı saçınla açıl Türk oğlu</span><br>
<span>Sancağın altında hürlüğe saçıl Türk oğlu</span><br>
<span>Atalarının değeri ile ölçül Türk oğlu</span><br>
<span>Alnındaki zaferlerde yazılı velâyet</span></p>
<p><span>Bu zaferi adın bil… Dumlupınar Zaferi</span><br>
<span>Tufan estirdi eri, atlısıyla askeri</span><br>
<span>Çelik kanatlarıyla uçtu neferi, eri</span><br>
<span>Bugün de vatana hıyanet var ise şayet;</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’lerin gözlerinde hep hilâl</span><br>
<span>Otuz Ağustos’u sen de unutma Gülnihâl</span><br>
<span>Parlasın gözlerinde şehitlerimiz al al</span><br>
<span>Canla kutla zaferi, dua et ayet ayet</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nihâl MİRDOĞAN</strong></span></a>
</p><p><a href="http://www.siirfirtinasi.net/" target="_blank" rel="nofollow noopener noreferrer">www.siirfirtinasi.net</a><br>
Radyo canlı yayın saati 22.00-05.00</p>
<p><span><strong>Not:</strong> 30 Ağustos ‘Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni (Büyük Taarruz’u) anmak için kutladığımız bayramdır. Ulu önder ATATÜRK’ü ve Şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyoruz.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlık Benden Korktu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karanlik-benden-korktu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karanlik-benden-korktu</guid>
<description><![CDATA[ Karanlık Benden Korktu
Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim. Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim. Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar, Benim için, yarınki gün gibidir. Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli. Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli. Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz, Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım. Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı. Sevr Antlaşması Türk insanı için, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c23ed731.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karanlık, Benden, Korktu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Serdar-Yildirim.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karanlik-benden-korktu.html">Karanlık Benden Korktu</a></p>
<p><span>Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim.</span><br>
<span>Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim.</span><br>
<span>Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar,</span><br>
<span>Benim için, yarınki gün gibidir.</span></p>
<p><span>Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli.</span><br>
<span>Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli.</span><br>
<span>Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz,</span><br>
<span>Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım.</span></p>
<p><span>Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı.</span><br>
<span>Sevr Antlaşması Türk insanı için, idam fermanıydı.</span><br>
<span>Ben bir kükredim, yer , gök inledi.</span><br>
<span>Dünya benim eşsiz haykırışımı dinledi:</span></p>
<p><span>Siz kim oluyorsunuz, vatanımı nasıl işgal edersiniz?</span><br>
<span>Yüz binlerce askerle geldiniz, topunuzla, tüfeğinizle.</span><br>
<span>Bakın benim askerim yok, topum, tüfeğim yok.</span><br>
<span>Yokluktan çıktım ben, gerekirse yoktan var ederim.</span></p>
<p><span>Padişahın idam fermanı,</span><br>
<span>Demokles’in kılıcı gibi sırtımdaydı.</span><br>
<span>Anadolu halkı içerden vuran</span><br>
<span>Bu gücün farkındaydı.</span></p>
<p><span>Rütbelerim sökülmüştü, bir er durumundaydım.</span><br>
<span>Doğu Orduları Komutanı Karabekir Paşa,</span><br>
<span>Emrinizdeyim efendim, dedi.</span><br>
<span>Sonra bütün komutanlar bağlılığını bildirdi.</span></p>
<p><span>Osmanlı diye bir millet yoktur.</span><br>
<span>Osmanlı bir hanedanın adıdır.</span><br>
<span>Büyük Selçuklu Devleti parçalanmış,</span><br>
<span>Buradan Anadolu Selçuklu Devleti oluşmuş.</span><br>
<span>Yıllarla o da parçalanıp, beyliklere dönüşmüş.</span><br>
<span>Osman Gazi’nin kurduğu Osmanlı Beyliği ortaya çıkmış.</span></p>
<p><span>Osman Gazi, ben Türküm, diye öğünürdü.</span><br>
<span>Orhan Gazi, babam ve ben Türk’üz, derdi.</span><br>
<span>Onların oğulları da Türk’tü.</span><br>
<span>Akınlar yaptılar Avrupalı ürktü.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet Türklük adına İstanbul’u fethetti.</span><br>
<span>Yavuz Sultan Selim ilk Türk halifesiydi.</span><br>
<span>Avrupalı, barbar Türkler geliyor, deyip korkardı.</span><br>
<span>Sonra Kanuni Viyana’yı kuşattı.</span></p>
<p><span>Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladım.</span><br>
<span>Yurdun kurtuluşu yolunda önemli bir adım attım.</span><br>
<span>Karanlık benden korktu, aydınlığı istemedi.</span><br>
<span>Aydınlığı istemeyen karanlığı paramparça ettim.</span></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazan: Serdar YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-1</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-1</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 1
Çoğumuz, özellikle de gençlerimiz Atatürk’ün büyük yapıtı Nutuk’u okumuş değildir. Bu durum utanılacak, affedilmez, büyük bir kusurdur. Okuyanlarımızın önemli bir kısmı da içeriğine ve anlamına tam hâkim olamamıştır. İşte bu iki eksikliğimizi gidermeye katkıda bulunmak üzere Nutuk’un bir özetini yapmaya giriştim. Kolay anlaşılması için ara-başlıklarla yeniden yapılandırdığım bu özetin ilk kısmını bu yazımla sunuyorum. Ancak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c074954f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-1.html">Nutuk’tan Özetler – 1</a></p>
<p><span>Çoğumuz, özellikle de gençlerimiz Atatürk’ün büyük yapıtı Nutuk’u okumuş değildir. Bu durum utanılacak, affedilmez, büyük bir kusurdur. Okuyanlarımızın önemli bir kısmı da içeriğine ve anlamına tam hâkim olamamıştır.</span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>İşte bu iki eksikliğimizi gidermeye katkıda bulunmak üzere Nutuk’un bir özetini yapmaya giriştim. Kolay anlaşılması için ara-başlıklarla yeniden yapılandırdığım bu özetin ilk kısmını bu yazımla sunuyorum. Ancak Nutuk’u okuyup geçivermeyelim; su gibi içelim, sindirelim. Bir dua gibi öğrenip sık sık tekrarlayalım, üzerinde uzun uzun düşünelim. Ben böyle bir süreçte, Atatürk’ün çizmiş olduğu ülke tablosu ile bugünkü Türkiye arasında öyle benzerlikler buldum, ardından öyle düşüncelere daldım ki onları da kaydetmekten kendimi alamadım.</span></p>
<p><span>Kaynağım şudur: Kemal Atatürk,<strong> Nutuk 1919-1927</strong>, (Bugünkü Dille Yayına Hazırlayan: Zeynep Korkmaz), Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991, ss. 1-10.</span></p>
<p><span>I) GENEL DURUM VE KURTULUŞ ÇARELERİ</span></p>
<p><span><strong>19 Mayıs 1919… Ülke İşgal Edilmiş, Ordu silahsızlandırılıyor.</strong></span></p>
<p><span>1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnızca padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınmakta.İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da. Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette. 15 Mayıs’da Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.</span></p>
<p><span><strong>Azınlıklar Kendi Çıkarları İçin Çalışmakta</strong></span></p>
<p><span>Her tarafta Hıristiyan azınlıklar kendi amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti çökertmeye çalışıyorlar. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Heyeti çeteler kurmak, toplantı ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Ermeni Patriği, Mavri Mira ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da ilerliyor. Karadeniz sahillerinde örgütlenen Pontus Cemiyeti başarıyla çalışıyor.</span></p>
<p><span><strong>Yurtseverler Kurtuluş Çareleri Düşünüyor, Dernekler Kuruyor </strong></span></p>
<p><span>Durumun korkunçluğu karşısında her yerde kurtuluş çareleri düşünülmeye başlamıştı. Düşünceler bir takım kuruluşları doğurdu. Örnek olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti (Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği), Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma), Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresini Merkezden Ayırma Derneği) kurulmuştu.İzmir’de kimi yurtseverler, Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak için, Redd-i İlhak (Yunan egemenliğini red) ilkesini ortaya atmışlardır.</span></p>
<p><span><strong>Dernekler Kendi Bölgelerini Kurtarma, Merkezden Ayrılma Amacı Güdüyor</strong></span></p>
<p><span>Bu derneklerin kuruluş amaçları hakkında bilgi vereyim.</span></p>
<p><span>-”<em>Trakya Paşaeli Cemiyeti</em>” Osmanlı yurdunun parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı İngiltere ya da Fransa’nın yardımıyla bir İslâm-Türk topluluğu halinde kurtarmayı, bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı düşünüyordu.</span></p>
<p><span>-”<em>Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti</em>” nin kuruluş amacı; Doğu illerindeki halkın dinsel ve politik haklarının kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, müslüman halkın tarihi ve millî haklarını uygar dünya karşısında savunmak, savaşın Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. <em>Erzurum şubesi;</em> Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasındaki kötü davranışlarla halkın bir ilgisi bulunmadığını uygar dünyaya duyurmaya karar veriyor.</span></p>
<p><span>Şubenin kurucuları; ilerdeki çalışmalarını şu noktalarda topluyor: Göç etmemek, teşkilâtlanmak, saldırı karşısında savunmak.</span></p>
<p><span>Cemiyet’in İstanbul’daki merkezi; uygar ve bilimsel yollarla maksada ulaşılacağı konusunda fazla iyimser görünüyor. Asıl kuruluş sebebi, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi olasılığı oluyor.</span></p>
<p><span>-Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Merkezi İstanbul’da olan “<em>Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti,”</em> merkezden ayrılmak gayesini güdüyordu.</span></p>
<p><span><strong>Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar Türedi</strong></span></p>
<p><span>-Bitlis, Elazığ illerindeki, İstanbul’dan yönetilen “<em>Kürt Teali Cemiyeti” </em>nin (Kürt Yükseltme Derneği) amacı; yabancı devletlerin himâyesinde bir Kürt devleti kurmaktı.</span></p>
<p><span>-Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen “<em>Teali-i İslâm Cemiyeti”</em> nin (İslâmı Yükseltme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu.</span></p>
<p><span>-Ülkenin her yanında “<em>İtilâf ve Hürriyet” </em>(Uzlaşma ve Özgürlük), “<em>Sulh ve Selâmet” </em>(Barış ve Kurtuluş) cemiyetleri vardı.</span></p>
<p><span>-İstanbul’daki önemli kuruluşlardan biri “İ<em>ngiliz Muhipleri Cemiyeti” </em>(İngiliz Dostları Derneği) idi. Derneği kuranlar kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğe Rahip Frew gibi ingilizler de üye idi. Derneğin <em>iki yönü ve niteliği </em>vardı: Biri açık yönü ve İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelik niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Ülkede örgütlenerek isyan çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler derneğin bu gizli kolu tarafından yönetiliyordu.</span></p>
<p><span><strong>Bazı Aydınlar Amerikan Mandası İstiyor</strong></span></p>
<p><span>İstanbul’da erkekli kadınlı kimi ileri gelenler; gerçek kurtuluşun, Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler. Bunlar görüşlerinde çok direndiler. En doğru yolun kendilerininki olduğunu kanıtlamaya çok çalıştılar.</span></p>
<p><span><strong>Ordu Birlikleri İki Ordu Müfettişliğine Bağlı Kolordulardan Oluşuyordu</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes antlaşmasıyla, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmıştır.</span></p>
<p><span>-Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerden 12’nci Kolordu Konya’da bulunuyordu. İzmir’de esir olan 17’nci Kolordu’nun 57’nci Tümeni bu kolorduya bağlanmıştı. 20’nci Kolordu Ankara’da idi. İzmit’teki 1’nci Tümen, İstanbul’daki 25’nci Kolordu’ya bağlanmıştı. Bandırma’da, İstanbul’a bağlı 14’ncü Kolordu bulunuyordu.</span></p>
<p><span>-Müfettişi olduğum 3’üncü Ordu Müfettişliğinin, emrim altında olan iki kolordusu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu’dur. Komutanı Albay Refet Bey’dir. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Diyarbakır’daki 13’üncü Kolordu , İstanbul’a bağlı bulunuyordu.</span></p>
<p><span><strong>Müfettişlik Görevimin Geniş Yetkileri Vardı </strong></span></p>
<p><span>Benim bu iki kolorduya emir vermekten başka, daha ileri bir yetkim vardı ki, bölgeme yakın birliklere, bölgemdeki ve komşu illere tebligatta bulunabilecektim.Bu yetkiye göre, Ankara’daki 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır’daki kolordu ile, hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim âmirleriyle yazışmalar yapabilecektim.</span></p>
<p><span><strong>Bu Geniş Yetkiyi Bana Bilerek Vermediler</strong></span></p>
<p><span>Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Buldukları gerekçe “<em>Samsun ve çevresindeki güvensizlik olaylarını yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a gitmek</em>” idi. Ben bu görevin yürütülmesinin, bir makam ve yetkiye bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. Yetki konusundaki talimatı ben kendim yazdırdım.</span></p>
<p><span><strong>Düşman Saldırıda, Padişah Kendi Derdinde, Millet Başsız, Ordu Güçsüz, Yurtseverler Çare Arıyor</strong></span></p>
<p><span>Genel durumu daha dar bir çerçevede gözden geçirelim:</span></p>
<p><span>-Düşmanlar Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçmiş, onu paylaşmaya karar vermişler.</span></p>
<p><span>-Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatından başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda.</span></p>
<p><span>-Başsız kalmış olan millet, olup bitecekleri beklemekte.</span></p>
<p><span>-Felâketi kavrayanlar, kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta.</span></p>
<p><span>-Ordu, ismi var cismi yok durumda.</span></p>
<p><span>-Komutanlar ve subaylar yorgun, yürekleri kan ağlıyor; bir kurtuluş çaresi aramakla meşgul…</span></p>
<p><span><strong>Kurtuluş Çareleri İki Koşula Dayanıyor: Padişah’a Bağlılık, Büyük Devletleri Gücendirmemek</strong></span></p>
<p><span>-Burada pek önemli bir noktayı belirtmeliyim. Millet ve ordu; Padişah ve halifenin hâinliğinden habersiz, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısiyle ona boyun eğmekte ve sâdık. Kurtuluş çaresi düşünürken, kendilerinden önce, o makamın kurtarılmasını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşu kavrayamıyor. Bu inanca aykırı bir görüş ileri süren; derhal dinsiz, vatansız, hain kişi olur.</span></p>
<p><span>-Önemli bir nokta da şudur: Kurtuluş çaresi ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bunlardan yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Onlarla yeniden çatışmaya girmekten daha büyük bir mantıksızlık olamazdı.</span></p>
<p><span>Yalnız halk değil, aydınlar da böyle düşünüyordu.O halde kurtuluş çaresi ararken, İtilâf Devletleri’ne düşmanca tavır almamak, Padişah ve Halife’ye bağlı kalmak iki temel koşul olacaktı.</span></p>
<p><span><strong>Üç Ayrı Kurtuluş Çaresi Ortaya Çıktı: İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası, Bölgesel Kurtuluş</strong></span></p>
<p><span>Şimdi bir soru sorayım. Kurtuluş için hangi kararlar akla gelebilirdi? Bana göre üç karar ortaya atılmıştır.</span></p>
<p><span>-Birincisi, <em>İngiliz himâyesi</em>ni istemek,</span></p>
<p><span>-İkincisi, <em>Amerikan mandası</em>nı istemek.Bu kararların sahipleri; Devlet’in, taksimi yerine, tek bir devletin koruyuculuğu altında bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir.</span></p>
<p><span>-Üçüncüsü, <em>bölgesel kurtuluş</em> çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi bazı bölgeler Osmanlı Devleti’nden koparılmamak için, bazıları da kendi başlarını kurtarmak için çalışıyordu.</span></p>
<p><span><strong>II) BENİM KARARIM: MİLLİ EGEMENLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK</strong></span></p>
<p><span><strong>Benim Kararım Millet Egemenliğine Dayalı, Tam Bağımsız Yeni Bir Türk Devleti Kurmaktı</strong></span></p>
<p><span>Bu kararların dayandığı tüm kanıtlar çürüktü. Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti. Öyleyse bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz; bu karar olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Kararımın Mantığı: “Ya İstiklal,Ya Ölüm!” </strong></span></p>
<p><span>Kararımın dayandığı mantık şuydu:</span></p>
<p><span>Temel ilke, Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraftan başka bir şey değildir. Oysa Türk milleti; haysiyetli, gururlu ve yeteneklidir. Esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!..O halde ya istiklal, ya ölüm!</span></p>
<p><span>Gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası budur. Diyelim ki bu yolda başarısızlığa uğradık. Ne olacaktı? Esirlik! Öteki kararların sonucu da bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki, böyle bir millet; insanlık şerefinin gerektirdiği özveriyi yapmakla teselli bulur. Dost ve düşman gözündeki yeri de bambaşka olur.</span></p>
<p><span><strong>Aldığım Karar Bir Koşula Dayanıyordu: Saltanat ve Halifeliğe Karşı Ayaklanmak</strong></span></p>
<p><span>Sonra, millet; bağımsızlığını kazanmış olsa da, Osmanlı saltanatı sürdürüldüğü takdirde, bu bağımsızlık kazanılmış sayılamazdı. Artık, milletle hiçbir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, milletin koruyucusu konumunda bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi? Halifeliğin, gerçek uygarlık dünyasında gülünç olmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?</span></p>
<p><span>Görülüyor ki, kararımızı uygulayabilmek için, ortaya atılmasında kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracak hususları dile getirmek zorundaydık.</span></p>
<p><span>Osmanlı Hükümeti’ne, padişah ve halifeye karşı bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.</span></p>
<p><span><strong>Milli Mücadele’nin Milli İrade Rejimi ile Sonuçlanması Kaçınılmazdı: Her Safhayı Zamanı Geldikçe Uygulamalıydım </strong></span></p>
<p><span>Bu kararın gereklerini ilk günden açığa vurmak, doğru olamazdı. Uygulamayı safhalara ayırmak, olayların akışından yararlanarak milleti hazırlamak, hedefe basamak basamak ulaşmak gerekiyordu. Eğer dokuz yıldır yaptıklarımıza bakılırsa, ilk kararın çizdiği yoldan asla sapmadığımız anlaşılır.</span></p>
<p><span>Milli Mücadele’nin, bugüne kadar, milli irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi doğal bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz akışı hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, Milli Mücadele’nin amansız bir düşmanı kesildi. Onu daha başlangıçta ben de sezmiştim. Ancak sezgimizi açığa vurmadık. Gelecek üzerinde konuşmak, giriştiğimiz mücadeleye, bir macera niteliği verdirebilirdi. Geleneklerine, düşünce ve ruh yapılarına aykırı değişmelerden ürkecek olanlar; direnmeye geçebilirdi. Başarı için güvenilir yol, her safhayı vakti geldikce uygulamaktı. Ben de bu yolda yürüdüm. Ancak bu pratik başarı yolu, kimi çalışma arkadaşlarımla aramızda birtakım anlaşmazlıkların, hatta ayrılmaların sebebi olmuştur. Milli Mücadele’ye birlikte başlayanlardan bazıları; cumhuriyete kadarki gelişmelerde, kendi kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direnişe geçmişlerdir. Özetle, ben millette hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün topluma uygulatmak zorundaydım.</span></p>
<p><span><strong><em>VE BUGÜNKÜ TÜRKİYE</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bugün de Hükümet güçsüz ve yüreksiz… Ordu etkisizleştirilmekte. Her tarafta yabancılar…, sömürge müfettişleri, casus örgütler, nüfuz ajanları, misyonerler… Amerika’nın Türkiye’yi işgalinden bile söz edilebiliyor; senaryolar yazılıyor.</em></span></p>
<p><span><em>Bir azınlık fetişizmidir almış yürümüş “Türküm” diyen, hâkir görülüyor, sindiriliyor. Yine Ermenisi, Rumu bir kıpırdanış içinde. Kürt, Laz, Çerkez kökenli yurttaşlarımız tahrik ediliyor. Rum patriği kovuğundan çıkmış, o toplantıdan bu toplantıya, o kentten bu kente koşuyor; Ermeni patriği de ondan geri kalmamakta. Hıristiyanlık propagandası almış yürümüş.</em></span></p>
<p><span><em>Durum bugün de korkunç… Yurtseverler yine kurtuluş çareleri arıyor. Örgütlenmeler var : ADD, Yeniden Müdafaai Hukuk,</em> <em>ADKF, Kuva-yı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi, … Ermeniler yine harekete geçmiş. Türk toprakları üzerinde hak iddia ediyorlar. Pontus devleti projesi yeniden canlandırılmış.</em></span></p>
<p><span><em>Bugünkü Türkiye’de de millî varlığa ve bütünlüğe düşman kuruluşlardan geçilmiyor: Kimi AB’den ya da ABD’den beslenen sivil toplum kuruluşu…, kimi ümmet devleti kurma hevesinde…, kimi açık toplum diye tutturmuş, kimi sözde bilimsel araştırma vakfı, kimi bilmem ne demokratik hareketi… Bugün de aydınlar arasında AB ya da Amerikan mandası isteyenler var.</em></span></p>
<p><span><em>Bütün belirtiler Türkiye’nin yeniden parçalanması planına işaret ediyor. Tepedekiler günü kurtarmakla meşgul. Millet yine başsız. Sinmiş, İri medya tarafından uyuşturulmuş, başına gelecekleri beklemekten başka bir şey yapamıyor. Ordu sessiz. Ancak tek tük de olsa, yakın felâketi görüp “bir çare” diye çırpınanlar var.</em></span></p>
<p><span><em>Yıllardır sürdürülen propagandanın bir ürünü olarak, ülkede AB bağlılığı âdeta bir putperestliğe dönüşmüş. AB dışında bir kurtuluş yolu akla bile gelmiyor. Oysa Türkiye’yi, ABD ile birlikte bu hale getiren Avrupa Birliği!… AB ya da ABD’ye karşı bir fikir ileri süren, hâin, dinozor, çağdışı olarak niteleniyor. Onlar yine düveli muazzama… 1919’larda olduğu gibi o devletleri asla gücendirmemek gerekiyor. Aydınlar da, sivil ya da asker, çoğunluğuyla böyle düşünüyor. Evet bugünkü Türkiye de öyle: AB himayesi isteyenler var. Amerikan mandasına can atanlar var. Türkiye’yi bölgesel girişimlerle arkadan vurmak isteyenler var.</em></span></p>
<p><span><em>Ancak geçmişte olduğu gibi</em> <em>bugün de, Emperyalist devletlerin manda ve himayesini isteyenlerin görüşleri çürüktür. Mantıklı olan karar değişmemiştir: Türkiye cumhuriyeti, ulus egemenliğini hiçbir kuruluşla paylaşmadan, tam bağımsız bir devlet olarak kalmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Eksik olan, böyle bir kararı uygulamaya koyacak olandır.</em></span></p>
<p><span><em>Yurtseverler bugün de şu parolayı yürekten haykırabilmelidir: </em></span></p>
<p><span><strong><em>Ya istiklal ya ölüm!</em></strong></span></p>
<p><span><em>Çünkü Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşaması bugün de böyle bir kararlılığa bağlıdır. O da ancak yine tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. “Yabancı bir gücün koruyuculuğunu kabul etmek, 1910’larda insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraf” oluyor da, bugün olmuyor mu?</em></span></p>
<p><span>Nerede öyleyse bugün de, Atatürk gibi “Benim kararım da ya İstiklal ya ölümdür” diyecek olan kahraman? “Büyük Planı”nı kararlılıkla uygulamaya başlayıp, günümüzün saltanatı olan Yeni Sömürgeciliğe karşı, Emperyalizmin bedhah işbirlikçilerine karşı milletiyle birlikte ayaklanacak o kahraman nerede?</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-2</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-2</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 2
I) BİR MİLLİ TEŞKİLAT KURMA ÇALIŞMALARI • 15’nci Kolordu Komutanlığı’na Erzurum’a Gelmek İstediğimi Bildirdim İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim. Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs’da yazdığım bir şifrede “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi” bildirdim. • Samsun Bölgesinde Güvenliğin Sağlanmasına ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c064a35c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-2.html">Nutuk’tan Özetler – 2</a></p>
<p><span><strong>I) BİR MİLLİ TEŞKİLAT KURMA ÇALIŞMALARI</strong></span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>• 15’nci Kolordu Komutanlığı’na Erzurum’a Gelmek İstediğimi Bildirdim</span></p>
<p><span>İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim. Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs’da yazdığım bir şifrede “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi” bildirdim.</span></p>
<p><span>• Samsun Bölgesinde Güvenliğin Sağlanmasına ve Bir Milli Teşkilat Kurulmasına Önem Verdim</span></p>
<p><span>Samsun ve dolayları, Rum çeteleri yüzünden güvenlikli değildi. Oraya geçici olarak bir mutasarrıf atadım. Gerekli önlemlerin alınmasına, halkın aydınlatılmasına, oradaki yabancı güçlerden korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve bölgede milli teşkilat kurulmasına girişildi.</span></p>
<p><span>• İzmir Dolayları Hakkında Bilgi Toplayarak, Öbür Kolordu Komutanlıklarına Bildirdim</span></p>
<p><span>23 Mayıs’da Ankara’daki 20’nci Kolordu Komutanı’na “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle ilişki kurmak ve ızmir dolayları hakkında bilgi istediğimi” bildirdim.</span></p>
<p><span>Komutan, yanıtında “ızmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa’nın da işgal edildiğini, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından güvenlik bozucu olaylarla ilgili haberler geldiğini, bilgi vermeyi sürdüreceğini” yazıyordu.</span></p>
<p><span>27 Mayıs’da Havza’dan, 20’nci Kolordu Komutanı ile Konya’daki Ordu Müfettişliği’ne “Afyonkarahisar’daki 23. Tümen’e hangi görevin verileceğini” sordum. Aldığım yanıtlarda “bir işgal durumunda kendi kesimini koruyacağı, Konya’da orduya yardımcı olacak bir kuvvetin hazırlandığı” bildiriliyordu. Edindiğim bilgileri, Erzurum, Samsun ve Diyarbakır’daki kolordu komutanlıklarına bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Trakya’yı Milli Mücadele Hareketine Çekmek İçin Girişimde Bulundum </strong></span></p>
<p><span>Durumunu bilmediğim Trakya ile temas kurmalıydım. Önce Cafer Tayyar Bey’in, 1’nci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendim.</span></p>
<p><span>Cafer Tayyar Bey’e 18 Haziran’da verdiğim direktifte şunları belirttim: “İtilâf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul’daki hükümetin güçsüz durumu sizce de bilinmektedir. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Trakya ve Anadolu’daki milli teşkilatların birleştirilmesi ve Sivas’ta ortak bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır. Derhal teşkilat kurunuz ve yanıma iki temsilci gönderiniz. Bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar, milletimle çalışacağıma yemin ettim. Artık benim için, Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir. ”</span></p>
<p><span>Trakya’nın mânevi gücünü yükseltmek için, direktifime şunları da ekledim: “Anadolu halkı bölünmez bir bütün hâline geldi. Kararlar birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıflar bizimledir. Milli teşkilat genişledi. İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurulması propagandası ortadan kaldırıldı. Kürtler Türklerle birleşti.”</span></p>
<p><span><strong>• Yunan Ordusunun Manisa ve Aydın’ı İşgal Ettiğini Öğrendim </strong></span></p>
<p><span>Bu arada Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerini de işgal ettiğini öğrendim.</span></p>
<p><span>56’ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey; bana 27 Haziran’da gönderdiği telgrafta “<em>birçok engele rağmen, Milli Mücadele düşüncesini her tarafa yaydığını, yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu, kendisine emir vermekte devam etmemi” </em>bildiriyordu.</span></p>
<p><span><strong>• Tüm Komutan ve Amirlere Bir Milli Teşkilat Kurulması Gereğini Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Bir hafta Samsun’da, 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta milli teşkilat kurulması gereğini tüm komutanlara ve sivil yönetim âmirlerine bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Yunan İşgaline Karşı Milletin Tepki Göstermesini Sağladım</strong></span></p>
<p><span>Dikkat çekicidir ki Yunan işgal ve zulmü karşısında millet daha aydınlanmamış, herhangi bir tepki göstermemişti. Milleti uyarıp harekete geçirmeliydi. Bu maksatla vali ve mutasarrıflara, ilgili ordu birliklerine bir genelgeyle şunu bildirdim: “İ<em>şgal gelecekteki tehlikeyi açıkça sezdiriyor. Yurt bütünlüğünün korunması için, milletin tepkisi daha canlı ve sürekli olmalıdır. Katlanılamaz olan bu duruma derhal son verilmesinin, uygar ulusların adaletinden beklendiğini göstermek için coşkulu mitingler yapılmalı, büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli’ye etkili telgraflar çekilmelidir. ”</em></span></p>
<p><span>Bunun üzerine her yerde gösteriler başladı.</span></p>
<p><span><strong>• Tepki Genelgemi Yanlış ve Kötü Amaçla Uygulayanlar Oldu</strong></span></p>
<p><span>Yalnız, birkaç yerde kararsızlığa düşülmüştür. Örnek olarak, Trabzon’da, bir olay çıkabileceği düşüncesiyle, miting kararı uygulanmamıştır. Bu kararsızlık ve gösteri görüşmelerinde Rum temsilcilerin bulundurulması, ıstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir. Talimatımdaki esasları kötüye kullananlar da oldu. Sinop mutasarrıfının, kendisinin yazıp halka imzalattığı miting kararında şu satırlar vardı: <em>“ Türk milleti, ancak kendi padişahının egemenliği ve Avrupa’nın himayesi altında kurulacak bir yönetimle yaşayabilir. ” </em></span></p>
<p><span>Bu satırları yazdıran ruhu, Sinop halkı adına İtilâf Devletleri’ne verilen 3 Haziran tarihli muhtırada -müftününkinden sonra gelen- imzayı görünce keşfettim. O imza Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ikinci başkanına aitti.</span></p>
<p><span><strong>II) İNGİLİZLERE, MANDACILARA VE HÜKÜMETE KARŞI ÖNLEMLER </strong></span></p>
<p><span><strong>• Milli Gösteriler Karşısında Tehdide Kalkışan İngiliz Komiserliğine Gerekli Yanıtı Verdim</strong></span></p>
<p><span>31 Mayıs’ta Harbiye Nâzırı’ndan aldığım bir telgrafta, “İngiltere Olağanüstü Komiserliği”nden Bâbıali’ye verilen notadaki hususlar hakkında soruşturma yapmam ve sonucun ivedi bildirilmesi isteniyordu.</span></p>
<p><span>Nota şöyleydi: <em>Sivas’ın durumu ve oradaki Ermenilerin güvenliği ile ilgili olarak kaygı verici haberler aldığımı Sadrazam hazretlerine bildiririm.Ermenilerin iyi korunması için önlemler alınmasını emreden ve kötü muamele durumunda kendisinin sorumlu tutulacağını bildiren bir telgrafın, ilgili komutana ivedi çekilmesini rica ederim. </em></span></p>
<p><span>Sivas Vali Vekili de 2 Haziran tarihli telgrafında, Albay Demange’dan aldığı telgrafta “<em>Aziziye’de Hıristiyanlar ölümle tehdit edilmiştir. Bu gibi haller ilinizin müttefiklerce işgaline yol açar</em>” denildiğini bildiriyordu.Gerçekte ne Sivas’ta durum kaygı vericiydi, ne de Hıristiyanlar tehdit ediliyordu. Bunlar gösterilerden korkan hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini üzerlerine çekmek için uydurdukları haberlerdi.</span></p>
<p><span>Harbiye Nâzırlığına şu yanıtı verdim: <em>Sivas ve çevresinde, Ermenileri yılgınlığa düşürecek hiçbir olay olmamıştır. Ýngiliz notasındaki haberlerin kaynağı bellidir. Yunan işgali üzerine Müslüman halkın yaptığı toplantılardan, kimileri ürkmüş olabilir. Ancak milletin bağımsızlık ve varlığını yok eden işgal, cana kıyma ve zulüm gibi olayların tekrarlanması durumunda, ne milletin heyecanını, ne de bundan doğacak gösterileri kimse engelleyemez ve çıkacak olaylardan sorumluluk üstlenemez. </em></span></p>
<p><span>İngiliz notası ile yanıtımın suretlerini bütün komutan, vali ve mutasarrıflara bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Yabancı Bir Devletin Himayesini İsteyenler Hakkında Milleti Aydınlattım, Bunlara Karşı Önlemler Aldım</strong></span></p>
<p><span>Bu tarihlerde bütün milletçe İngiliz himayesinin istenmesi için Sait Molla imzasıyla, İngiliz Muhipler Cemiyeti adına, belediye başkanlarına çekilen telgrafın etkisini gidermek için milleti aydınlattım, Hükümet nezdinde girişimlerde bulundum.</span></p>
<p><span>Bundan başka 27 Mayıs’ta bir yabancı ajansın, “Saltanat Şûrâsı (Padişahlık Danışma Kurulu) üyelerinin, “Türkiye büyük devletlerden birinin himayesini sağlamalıdır” düşüncesinde birleştiği haberini yayması üzerine, Sadrazam’a, milletin, bağımsızlığını korumaya kararlı ve bu yolda her türlü özveriye hazır olduğunu yazdım.</span></p>
<p><span>Milleti de bu durumdan haberdar ettim.</span></p>
<p><span><strong>• Millete, Hükümetin, Paris Konferansı’nda Millî Bağımsızlığı ve Çoğunluk Haklarını Savunmakla Yükümlü Olduğunu Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Sadrazam Ferit Paşa’nın, Paris’e çağrılması konusundaki görüş ve davranışımı açıklamak için, ilgili ordu birliklerine ve valiliklere 3 Haziran’da şu telgrafı çektim:</span></p>
<p><span><em>Osmanlı Devleti, konferans huzurunda haklarını savunmak için Paris’e çağrılmıştır. Bu başarı; milletimizin, Ýzmir olayı üzerine gösterdiği şiddetli tepkinin sonucudur. Bu devletler; milletin, haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğunu gösterdiği sürece, millete ve haklarına saygılı olur. Konferansta savunulması milletçe istenen haklar; tam bağımsızlık ve çoğunluğun azınlığa feda edilmemesidir. Paris’e harekete hazırlanan heyet; bu isteklere uymalıdır. Aksi halde millet, olupbittiler karşısında kalabilir. </em></span></p>
<p><span><em>Bu kaygının sebepleri şunlardır: Sadrazam bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul ettiğini bildirdi. Sınırını belirtmedi. Buna üzülen Doğu illeri halkı, açıklama istedi. Saltanat şurası’nda da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını istediği halde, hükümetin dayandığı Ýtilâf ve Hürriyet Partisi adına Başkan Sadık Bey İngiltere’nin himayesini önerdi. Geniş bir Ermenistan muhtariyeti ile devletin bir yabancı himayesini kabulü konularında, milletin isteği ile hükümetin görüşü arasında bir uyum olmadığı anlaşılıyor. </em></span></p>
<p><span><em>Paris’e gidecek heyetin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler milletçe bilinmedikçe, kaygılanmamak mümkün değildir. Bu nedenle illerdeki cemiyet temsilcileri, belediye heyetleri; Sadrazam’a ve Padişah’a telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasını, Paris’e gidecek heyetin yapacağı savunma esaslarının millete bildirilmesini istemelidir. Milletin bu hareketi; ıtilâf Devletleri’ne, heyetin savunacağı ilkelerin milletin isteği olduğunu gösterecek, görevini de kolaylaştıracaktır. </em></span></p>
<p><span><strong>• İstanbul’a Geri Çağrıldığımı Öğrendim</strong></span></p>
<p><span>Bu tarihten beş gün sonra, Harbiye Nazırı tarafından ıstanbul’a çağrıldım. Kimler tarafından ve niçin çağrıldığımı, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’dan gizlice öğrendim. Erzurum’da görevden ayrılacağım tarihe kadar, Harbiye Nazırı ve Saray’la bu konuda yazışmalar yaptım.</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE</strong></span></p>
<p><span>Sıra geldi günümüz Türkiyesi için ders çıkarmaya…</span></p>
<p><span><strong><em>Tehlike</em></strong></span></p>
<p><span><em>1919 ve 2007… Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldik: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı yine tehlikede: Türkiye bu kez ekonomik silahlarla işgal ediliyor. Bağımsızlığımız her alanda yok edilmekte, çoğunluğun hakları azınlığa feda ediliyor. </em></span></p>
<p><span><em>-Bundan 88 yıl önce başımıza gelenleri yeniden yaşıyoruz. Öyleyse kendi kendimize soralım: Tarih tekerrür müdür, yaksa aptallığımızın bir kanıtı mı? Osmanlı Hükümeti Sevr’e yuvarlandı, Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir uçuruma doğru sürüklenmekte.</em></span></p>
<p><span><em>-Batı’nın taktiği yine aynı: Bizi azınlık silahıyla bölüyor. <strong>Avrupa Birliği</strong> o uğursuz ağzını ne zaman açsa, “Ermeniler, Rumlar, azınlıklar, Hıristiyanlar…” diyor. Aralarına Kürt yurttaşlarımızı, Alevi yurttaşlarımızı da katıyor. “Ey Türkiye, şunu yap, bunu yap” diye emirler yağdırıyor. Ardından da “Karışmam ha, seni üye yapmam, kredi vermem” diyerek hükümeti tehdit ediyor. Hükümetin yapabildiği ise korkup pısmak, ne istiyorsa vermek; ya da bile bile isteyerek yapıyor bunu.. </em></span></p>
<p><span><em>Evet, <strong>Batı</strong>’nın huyu hiç değişmedi, geçmişte olduğu gibi bugün de aynı dolaplara başvuruyor. Bizim açımızdan ise önemli bir fark var: Bugün Mustafa Kemal Paşa gibi, düşmanı yaptığına pişman edecek, “Dur bakalım orada, ne yapıyorsun sen” diye kükreyecek, şımarık Batı’nın ağzının payını verecek bir önderimiz yok. Oysa, her şey ona bakıyor! </em></span></p>
<p><span><strong><em>Yunanistan</em></strong><em>… Bu ülke Türkiye’ye asla dost olmaz. Bundan 80 yıl öncesinin saldırgan Yunanistan’ı ne ise bugünkü de odur. Megalo Ýdeası’ndan, Vatanımız üzerindeki emellerinden, zerre kadar vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir. Cesaretini <strong>Avrupa Birliği</strong>‘ne borçlu. Arkasında o var. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye’ye ne Yunan’dan ne AB’den dost olur. MGK Siyaset Belgesi’ni bu temele göre belirlemelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Amerika kendi himayesinde bir <strong>Kürdistan</strong> kurmak üzeredir. Bu girişi mutlaka engellenmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>Halk arasında bir hareketlilik var. Her şey Atatürk çapında, onu örnek alacak bir </em>başkan<em>ın ortaya çıkmasına bakıyor. Halk hazırdır, bir önder bekliyor.</em></span></p>
<p><span><em>Kendini kabul ettirecek bir </em>başkanı<em>n ortaya çıkış daha fazla gecikemez. Başkan şöyle diyebilmelidir: “Bugün Türkiye Batı karşısında boynu eğik, güçsüz bir <strong>hükümet</strong>in elinde. Milletin istekleri ile Hükümet’in görüşleri arasında uyum yoktur. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Bağımsızlığımızı tekrar kazanıncaya kadar, milletimle çalışmaya yemin ediyorum.” Bu büyük çıkış, onun hasretle beklenen başkan olduğunun da bir kanıtı olur.</em></span></p>
<p><span><em>Başkan yakın </em>iş arkadaşları<em>nı seçerken, onların, kendisine sarsılmaz inancı olan kişilerden olmasına özen göstermelidir.Türkiyemizin umut bağladığı kendini hizmetleriyle kanıtlamış yurtseverler ortaya çıkmalı, milleti uyarmalı ve harekete geçirmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Millî Teşkilat</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bu Vatan bizimdir, bu millet bizimdir; sahipsiz kalamaz. Bütün Yurtta tek bir millî teşkilat kurulmalıdır. Bu teşkilat Türkiye’nin her tarafını kapsayacak şekilde genişletilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Bir ortak heyet oluşturmalıdır. Başkan -tıpkı Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi- yurtsever bütün örgütleri toparlamalı, bir araya getirip birleştirmeli, teşkilatı olabildiğince genişletmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>Atatürk millî teşkilatı iki aşamada gerçekleştirdi: Önce mevcutları birleştirdi. Sonra millî teşkilatı vatanın en ucra noktalarına kadar genişletti. Bugün de aynı model uygulanabilir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Halk </em></strong></span></p>
<p><span>Halk<em> sürekli aydınlatılmalı, yaklaşan büyük tehlikeden haberdar edilmelidir. Bugünkü gelişmelerin gelecekte hangi tehlikelere yol açacağı halka anlatılmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Batı’dan, ABD’den, onların yerli işbirlikçilerinden korkmamak gerekir. ABD’nin Irak’taki perişan hali ortadadır. Batı’nın gerçekte bir kâğıttan aslan olduğu örneklerle gösterilmelidir. Atatürk’ün kanıtladığı gibi “Ya istiklal ya ölüm” diyebilen bir ulusu, hiçbir kuvvet yenemez.</em></span></p>
<p><span><em>Halkın AB dayatmaları ve ABD tehditleri karşısında yeteri kadar tepki göstermesi sağlanmalıdır. Milletin tepkisinin sürekli ve etkili olması sağlamalıdır. Yurt çapında toplantılar ve gösteriler başlatılmalıdır. Yeni ulusal gazeteler, ulusal TV kanalları kurulmalıdır. Mevcutlar desteklenmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>Bir</em> uygulama ilkesi<em> şudur: Batı’ya haklarımızın bilincinde olduğumuzu ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğumuzu sürekli göstermeliyiz. Böyle cesur ve onurlu tavır bu hükümetten asla beklenemez. Ulusalcı cephe bu bilinci canlandırmalı ve güçlendirmelidir, milleti bu şekilde davranmaya sevk etmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Engeller</em></strong></span></p>
<p><span><em>Yeniden Millî Mücadele’nin önüne, Millî Heyet’in ve Başkan’ın önüne </em>engeller <em>çıkarılacaktır.Başkan ve arkadaşları bu engeller karşısında yılmamalıdır. Onlara karşı hazırlıklı olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Bizden olup da AB, ABD himayesi isteyen, yabancıların propagandasını yapan, onların davası için çalışan kişiler, yazarlar, profesörler, kuruluşlar, örgütler, vakıflar, dernekler kaplamıştır ortalığı. Tıpkı istiklal Savaşımızın İstanbul’unda olduğu gibi… Millî Heyet ve başkan bunları deşifre etmeli, ne olduklarını, hangi haince tertipler içinde bulunduklarını halka anlatmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>AB ya da ABD uyduluğuna karşı kesin tavır alınmalıdır. </em></span></p>
<p><span>Türkiye için en büyük tehlike Çirkin Batı’dır.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-3</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-3</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 3
I) MİLLİ KONGRE HAZIRLIĞI • Artık Faaliyetler Bir Millî Heyet Adına Yürütülmeliydi Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı. Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanı sıra, millî teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsî konumda sayılırdım. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c05263f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-3.html">Nutuk’tan Özetler – 3</a></p>
<p><span><strong>I) MİLLİ KONGRE HAZIRLIĞI</strong></span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>• Artık Faaliyetler Bir Millî Heyet Adına Yürütülmeliydi</span></p>
<p><span>Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı.</span></p>
<p><span>Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanı sıra, millî teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsî konumda sayılırdım. Sonraki girişimlerim de köklü ve şiddetli olacaktı.</span></p>
<p><span>O halde bu faaliyetler şahsîlikten çıkarılmalı, milletin birliğini temsil edecek bir heyet adına yapılmalıydı.</span></p>
<p><span>• Sivas’ta Genel Bir Millî Kongre Toplama Kararımı Uygulamaya Koydum</span></p>
<p><span>Artık, daha önce belirttiğim bir noktanın uygulama zamanı gelmişti: Anadolu ve Rumeli’deki millî teşkilatlar birleştirilerek, Sivas’ta bir milli kongre toplanmalıydı.</span></p>
<p><span>21/22 Haziran gecesi Amasya’da Cevat Abbas Bey’e bu amaçla yazdırdığım genelgenin esasları şunlardır:</span></p>
<p><span><strong><em>-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-İstanbul hükümeti sorumluluğunu yerine getiremiyor. </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Milletin, durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını dünyaya duyurmak için her türlü baskıdan uzak millî bir heyetin varlığı zorunludur.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Sivas’ta hemen millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır. </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Bunun için, bütün illerden üç temsilcinin derhal yola çıkarılması gerekmektedir. </em></strong></span></p>
<p><span><strong>• Rauf Bey Gizlice Yanıma Geliyor</strong></span></p>
<p><span>Bu genelgenin müsveddesinde benim, Albay Kâzım, Husrev, Muzaffer Bey’lerle bir memur efendinin imzaları, başka imzalar da vardır. Bunların müsveddeye konması iyi bir şans eseridir.</span></p>
<p><span>Daha Havza’da iken, Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’dan aldığım bir telgrafta, “<em>tanıdığımız bir zatın, kimi arkadaşlarla İstanbul’dan geldiği” </em>bildiriliyor ve <em>“ nasıl hareket etmeleri gerektiği” </em>soruluyordu.</span></p>
<p><span>Bu şifreli telgraf bende şaşkınlık uyandırdı. Tanıdığım biri, adını yazdırmaktan neden çekiniyordu? Bu bilmeceli telgraftan aldığım esinle, şu yanıtı verdim : “<em>Ankara’dan gizlice ayrılarak, hemen yanıma geliniz.”</em></span></p>
<p><span>Fuat Paşa beni 21/22 Haziran’da Amasya’da buldu. Adı gizlenen zat, Rauf Bey’di.</span></p>
<p><span>İstanbul’dan ayrılırken, Rauf Bey; bana, bineceğim vapurun batırılacağı haberini vermişti. Tutuklanmaktansa batıp boğulmayı yeğledim ve hareket ettim. Kendisine de İstanbul’dan ayrılırsa, yanıma gelmesini söyledim. Ancak böyle yapmadı. Manisa bölgesine gitmiş. Halkın maneviyatını bozuk, durumu korkunç bulmuş. Ad değiştirerek Sivrihisar yoluyla Ankara’ya gelmiş ve bana haber göndermiş. Pek güzel de, adını saklayıp beni üzmesinin ne anlamı vardı?</span></p>
<p><span>Sivas’a göndermek istediğim, 3’üncü Kolordu Komutanım Refet Bey’den de emirlerime yanıt alamıyordum. Tesadüf eseri, o da aynı gün çıkıp gelmişti.</span></p>
<p><span><strong>• Rauf ve Refet Bey’ler Millî Kongre Toplanması Kararına Katılmakta Çekingen Davrandılar</strong></span></p>
<p><span>Şimdi imza konusuna dönelim. Ben müsveddeyi yeni gelen arkadaşların da imzalamasını istedim.</span></p>
<p><span>Rauf Bey; imza için kendisini ilgili ve yetkili görmediğini ifade etti. Ben ısrar edince imzaladı.</span></p>
<p><span>Refet Bey, imzadan çekindi ve kongrenin yararını anlayamadığını söyledi. İstanbul’dan beri yanımda olan bu arkadaşın tutumu bana pek acı geldi.</span></p>
<p><span>Fuat Paşa, maksadımı anlayınca derhal imza etti.</span></p>
<p><span>Kendisine Refet Bey’in tutumunu anlamadığımı söyledim. Paşa daha ciddî açıklama isteyince, Refet Bey müsveddeye kendine göre bir işaret koydu. Öyle ki bunu müsveddede güçlükle bulursunuz.</span></p>
<p><span><strong>• İlgili Makamlar ve Bazı Kimseler Millî Kongreye Davet Edildi</strong></span></p>
<p><span>Kongreye davet genelgesi sivil ve askerî makamlara, İstanbul’daki bâzı kimselere gönderildi.</span></p>
<p><span>Ayrıca birer mektup da yazdığım bu kimseler şunlardı: Abdurrahman Şeref, Seyit, Kara Vasıf, Ferit, Câmi ve Ahmet Rıza Bey’ler; Reşit Akif, Ahmet İzzet, Ferit Paşa’lar ve Halide Edip Hanım.</span></p>
<p><span>Mektubun özeti şöyledir :</span></p>
<p><span><strong><em>-Yalnızca gösterilerle büyük gayeler gerçekleştirilemez.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Bunlar ancak milletin ortak gücüne dayanırsa kurtarıcı olur.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Acı olan durumu ağırlaştıran asıl sebep, İstanbul’daki muhalif akımlar ve milli dâvâyı yüzüstü bırakan propagandalardır. Bunun cezasını görmekteyiz.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Size düşen özveri pek büyüktür.</em></strong></span></p>
<p><span><strong>II) ALİ KEMAL VE ALİ GALİP OLAYLARI </strong></span></p>
<p><span><strong>• Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey Beni Görevden Alıyor </strong></span></p>
<p><span>Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal Bey; 23 Haziran’da, benim görevden alındığımı bildiren -dikkate değer bir anlayışın belgesi olan- şu genelgeyi yayımladı:</span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa; günün politikasını bilmediği için, yurtseverliğine rağmen görevini başaramadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi’nin isteğiyle görevinden alındı. Kanunsuz olarak kurulan bazı heyetler için çektiği telgraflarla politik hatâsını artırdı. Bu zat görevinden alınmış olduğundan, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişilmeyecek, hiçbir isteği yerine getirilmeyecektir. Bu önemli günlerde her Osmanlıya düşen görev; barış konferansında geleceğimiz belirlenirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesabı görülürken, aklımızı başımıza devşirmek, akıllıca davranışları benimsemek, uygar dünyanın gözünde bu ülkeyi bir daha lekelememek değil midir?</em></span></p>
<p><span><strong>• Padişah Ali Kemal Bey’e Büyük Umut Bağlamıştı</strong></span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey; düşmanlara ve padişaha, bu genelgesiyle önemli bir hizmet yaptıktan hemen sonra hükümetten çekilmiştir.</span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey; istifa yazısında <em>“Ülkede baş gösteren ayaklanmaların, çıktığı yerde yok edilmesi kendi görevi iken, padişahın yakın ilgisini çekemeyen bazı arkadaşlarının, yersiz sebeplerle, ihtilâlin genişlemesine yol açtıklarından” </em>söz ettikten sonra <em>“resmî görevinden çekilmekle birlikte, özel olarak hizmet ve sadakate devam edeceğini” </em>ekliyor ve sözlü olarak da <em>“düşmanlarımın saldırısından ben kulunuzu koruyunuz” </em>dileğinde bulunuyor.</span></p>
<p><span>Padişah da <em>“Beni yalnız bırakmayacağınıza güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut vermiştir. Saray her dakika size açıktır” i</em>ltifatında bulunuyor.</span></p>
<p><span><strong>• Oysa Ali Kemal Bey Sait Molla Aracılığıyla, Düşmanla İşbirliği Yapıyordu</strong></span></p>
<p><span>Şimdi Ali Kemal Bey’i asıl gerçek görevi başında görelim.</span></p>
<p><span>Sait Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı bir mektubu gözden geçirelim:</span></p>
<p><span><em>“Ali Kemal Bey’i elde bulundurmalıdır. Bir hediye sunmanın tam zamanıdır.” </em></span></p>
<p><span><em>“Ali Kemal Bey; adamımıza, basın işinde ihtiyat gerektiğini, belli bir yöndeki kalem erbabını, öncekine aykırı bir gayeye yöneltmenin kolay olmadığını söylemiş. Talimatınıza aynen uyacak. Zeynelabidin Partisi’yle işbirliği yapacak. İşler bulandırılacak.”</em></span></p>
<p><span><em>“Mustafa Kemal Paşa’ya ve taraftarlarına kendilerini destekliyormuş gibi görünmeli ki, buraya gelebilsin.” </em></span></p>
<p><span><strong>• Ali Galip Bey Sivas’ta Aleyhimde Bir Hareket Başlatarak Beni Tutuklatmak İstiyordu </strong></span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey’in genelgesi memurların ve halkın kafasını bulandırmış, aleyhimde propaganda ve faaliyetler başlamıştı. Bunlardan en önemlisi Sivas’ta hazırlanmış.</span></p>
<p><span>Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey adlı biri, genelgenin yayınlandığı gün, adamlarıyla Sivas’tadır. Özel görevle geldiği açık olan Ali Galip taraftar bulmuş, görevini yerine getirmek için önlemler almış. Duvarlara benim “hâin, âsî ve zararlı olduğuma” dair yaftalar yapıştırılmış.</span></p>
<p><span>Kendisi de Sivas Valisi Reşit Paşa’ya giderek, genelgeden bahisle “<em>Ben senin yerinde olsam, onu tutuklarım. Sen de böyle yapmalısın” </em>demiş. Konuşma uzamış. Bir kısım halk, kararı anlamak için toplanmış. Tarih 27 Haziran’dır.</span></p>
<p><span><strong>• Aleyhimdeki Hareketi Önlemek İçin Derhal Sivas’a Doğru Yola Çıktım</strong></span></p>
<p><span>Yeniden bu noktaya dönmek üzere, bakışlarımızı Amasya’ya çevirelim:</span></p>
<p><span>Sivas’ta aleyhimde bir hareket başladığını 25 Haziran’da öğrendim. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’e, sabah karanlıkta Amasya’dan güneye hareket edeceğimizi söyledim.</span></p>
<p><span>Bir yandan da şu önlemi kararlaştırdık: 5’inci Tümen Komutanı, kuvvetli bir atlı piyade birliğini hızla kuracaktı. Ben ve arkadaşlarım otomobille</span></p>
<p><span>Tokat’a hareket edecektik. Birlik Sivas’a sevk edilecekti. Hareketimiz kimseye duyurulmayacaktı. Tokat’a varır varmaz, gelişimin hiçbir yere bildirilmemesi için telgrafhaneyi gözaltına aldırdım. 27 Haziran’da Sivas’a hareket ettim. Tokat-Sivas arası otomobille altı saattir.</span></p>
<p><span>Bu defa hareketimi Sivas Valisi’ne bildirdim. Ancak telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini sağladım.</span></p>
<p><span><strong>• Sivas’a Öyle Bir Zamanda Girdim ki Beni Tutuklamaya Cesaret Edemediler</strong></span></p>
<p><span>Şimdi bakışlarımızı yeniden Sivas’a çevirelim:</span></p>
<p><span>Tartışmanın kızıştığı bir sırada, telgrafımı Reşit Paşa’ya uzatırlar. Paşa telgrafı okur ve <em>“İşte, kendisi gelmiş olacak, buyurun, tutuklayın” </em>deyince, Ali Galip’in yanıtı <em>“ Öyle dedimse, ben kendi il sınırlarım içinde tutuklarım, demek istedim” olur. </em></span></p>
<p><span>Hep birden, “<em>Haydi öyleyse, karşılamaya gidelim”</em> diyerek toplantıya son verirler.</span></p>
<p><span><strong>• Duruma Kesin Olarak Hâkim Oluncaya Kadar Tedbiri Elden Bırakmadım</strong></span></p>
<p><span>Ancak şehrin ileri gelenleri; bir karşılama töreni hazırlayabilmek için, Sivas kapılarına yaklaştığımı düşünerek, beni şehrin girişinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali daha önce teşkilat kurmak için Sivas’a gönderdiğim Tâli Bey’den bunun sağlanmasını rica etmiş. Kendisinin bize daha sonra katılacağını söylemiş.</span></p>
<p><span>Gerçekten de bizi şehrin girişinde Tâli Bey karşıladı. Bir çiftlikte oturduk. Tâli Bey bütün olup biteni açıkladıktan sonra, görevinin beni biraz oyalamak olduğunu söyleyince, “<em>Çabuk otomobillere ve Sivas’a</em>” dedim. Çünkü Tâli Bey’i aldatarak, bir aksi tertip için zaman kazanmak isteyebilirlerdi.</span></p>
<p><span>Tam otomobillere binerken, bir otomobil yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı.</span></p>
<p><span>Reşit Paşa “<em>Efendim, biraz daha dinlenmez misiniz?” </em>deyince, <em>“Hayır, derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel” </em>dedim. Bu basit önlemin sebebi açıktır.</span></p>
<p><span><strong>• Gerekli Karşılığı Gören Ali Galip, Aslında Bizim Taraftan Olduğunu Kanıtlamaya Çalıştı</strong></span></p>
<p><span>Sivas’a girdik. Tören düzeninde caddenin iki yanını dolduran askerî birlikleri ve halkı selamladım.</span></p>
<p><span>Doğruca Kolordu Komutanlığı’na gittim. Ali Galip’i ve yardakçısı fesatçıları getirttim. Onlara nasıl davrandığımı anlatarak, ayrıntıya girmek istemem.</span></p>
<p><span>Yalnız bir noktaya değineceğim: Ali Galip daha sonra yanıma geldi. Elazığ Valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamayı da başardı.</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN… </strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’tan esinlendiğim yorumlarıma geçiyorum.</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Ana Dava</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bir büyük görev var ortada yurtseverleri bekleyen … Ana Dâvâ’dır bu! </em></span></p>
<p><span><em>Bu kutsal görevin yerine getirilmesi için sadece konuşmak, yazmak, eleştirmek, şikâyet etmek ve gösteriler yapmak yeterli değildir. Bu safha artık aşılmalıdır. Gün milleti uyarıp arkasına alma günüdür. Millet dâvâya ortak edilmelidir. Duruma halk egemen olmalı, halk o ezici gücüyle dâvâya el koymalıdır. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) </em>Başkan’ın üç önemli görev<em>i vardır:</em> <em>En başta gelen görevi millî teşkilat düşüncesini yaymak ve benimsetmektir. Diğerleri halkı uyanık hale getirmek, ülkenin etkili güçleriyle bağlantı kurmaktır. </em></span></p>
<p><span><em>Usul açısından şu husus çok önemlidir: Faaliyetler milletin birliğini temsil eden bir heyet adına yürütülmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>2) Başkan’ın görevi ağırdır. Türlü türlü insanı tek bir dâvâ etrafında toplamak ve onları sonuna kadar o noktada tutmak… Demek ki olası başkanın en başta gelen meziyetlerinden biri de toplayıcı ve birleştirici olmasıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Meselâ en yakın çalışma arkadaşları bile başkana karşı, hiç beklemediği, düş kırıklığı yaratan davranışlarda bulunabilir. Uyumsuzluk gösterebilir. Böyle da olsa onları kendi yanında tutma başarısını gösterebilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Başkan sabretmeyi, durumu idare etmeyi ve tehlikeyi atlatmayı bilmelidir. Burada başkanın, sahip olması gereken üç önemli vasıf daha karşımıza çıkıyor: Sabır, idare ve ikna gücü. </em></span></p>
<p><span><em>3) Bu belirttiğim yeteneklere sahip olmayan kimse “başkanım” diye öne çıkmamalı, “başkan” diye öne çıkarılmamalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Olası başkanın bir niteliği de şudur: Sorumluluğu paylaşmak ve dağıtmak. Bu şu anlama gelir: Herkesin Ana Dâvâ’nın bir tarafından tutmasını sağlamak! Başka bir deyişle yanındaki herkesi dâvâya ortak etmek, onları sorumluluk sahibi kılmak! </em></span></p>
<p><span><em>Bütün bu esasları Amasya Genelgesi olayından çıkartıyoruz.</em></span></p>
<p><span><em>4) Mustafa Kemal Paşa’nın </em>“Sivas operasyonu”<em> insanda derin bir hayranlık duygusu uyandırır. Bu olay bugün milletçe beklediğimiz önder hakkında da ipuçlarıyla doludur. </em></span></p>
<p><span><em>“Sivas Operasyonu”nda birçok üstün niteliğin tek bir insanda bir araya nasıl geldiğine tanık oluyoruz. Olası başkan, kendi liyakat ve değerini de ölçebilir bunlarla… Eğer sayacağım vasıflara sahipse, milletimizin bugün beklediği odur. Sayıyorum: Olup bitenden haberdar olma, ihmalkâr olmama (Atatürk’ün şu güzel sözünü hatırlayalım: Kapıyı asla aralık bırakma, farkına varmadan ardına kadar açılır) , kararlılık, eylemlilik, cesaret, çabuk karar verebilme, planlama yeteneği, ince hesap, tedbirlilik, zamanlama, asla gevşememe, kesin sonuca kadar uyanık durma… </em></span></p>
<p><span><em>Bize Başkan’ın işte bu niteliklerini ifşa ediyor Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas operasyonu. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Millî Heyet</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Milletin, içine düştüğü tehlikeli durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını korumak için bir Millî Heyet’in oluşturulması artık geciktirilemeyecek bir noktaya gelmiştir. Çünkü Türk varlığı her gün bir gün öncesini aratacak derecede yıkımlara maruz bırakılmaktadır. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye Cumhuriyeti, hızla sürüklenmekte olduğu bir tuzakta yok edilmek isteniyor.</em></span></p>
<p><span><em>2) Millî Heyet’in (Ulusal Kurul’un) oluşumu için öncelikle denenecek yol, zaten mevcut olan kuruluşların birleştirilmesidir. Mevcut kuruluşlar şu ilke etrafında bir araya gelmelidir: Parola Vatan, işareti Namus!… Bu sağlandıktan sonra ise, bir millî kongreye gidilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>3) Yürütülecek faaliyetlerin kılavuzu, Atatürk’ün yayımladığı Amasya Genelgesi’dir. Çünkü 1919’da olduğu gibi bugün de, 2007 yılında da :</em></span></p>
<p><span><em>-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Tehlikenin kaynağı değişmemiştir : Batı, Avrupa Birliği ve ABD !… Bunların aramızdaki ortakları!…</em></span></p>
<p><span><em>-Hükümet tıpkı o tarihteki İstanbul Hükümeti gibi görevini yerine getiremiyor, Çok daha acısı bizzat kendisi Vatanın bütünlüğüne ve milletin bağımsızlığına karşı bir tavır alıyor. </em></span></p>
<p><span><em>-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Dâvâya asıl el koyacak olan, yine Millet’tir. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Tepkiler</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) </em>Hükümet<em> tıpkı 1910’ların İstanbul Hükümeti gibi: Batı’ya toz kondurmuyor. Ona hoş görünmek için her şeyi yapıyor. Teslimiyetçi olmayı en akıllıca davranışmış gibi yutturmaya çalışıyor.</em></span></p>
<p><span>2) <em>Ali Kemal Bey’in, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelttiği eleştiri, üzerinde durmaya değer. Benzeri eleştiriler bugünün ulusalcılarına karşı da yapılıyor: “</em>Bunlar dinozor… Dünya değişti, haberleri yok. Günün politikasını bilmiyorlar” <em>gibi… </em></span></p>
<p><span><em>İşbirlikçiler yabancı güçlerin kışkırtmasıyla Başkan’a ve ekibine karşı da harekete geçebilecek, onları küçük düşürmeye, faaliyetlerini engellemeye çalışacaklardır. Olası başkan ve arkadaşları bu tür karalama ve davranışlara hazırlıklı olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>3) </em>Sait Molla’nın mektubu<em> da alınacak derslerle dolu. Meselâ şu işbirliğine dikkat edelim: Bir yanda bir rahiple bir molla, öbür yanda hükümetten bir politikacı; aralarına basından, diğer politikacılardan birilerini de katmaya çalışıyorlar. Emir besbelli İngiltere’den gelmiş. Bir kısım insanlarımız ne yazık ki satın alınmış, Hediye ile, para ile… </em></span></p>
<p><span><em>Bu entrikaya, bu oyuna neden ihtiyaç duyuluyor? Ortalığı karıştırmak için…, Mustafa Kemal Paşa’nın faaliyetlerini engellemek için…, aleyhinde propaganda yaparak halkı ona karşı kışkırtmak için. </em></span></p>
<p><span><em>4) Bir hileleri de şu: Onun tarafındanmış gibi görünerek Mustafa Kemal Paşa’yı tuzağa düşürmek. </em>Demek ki Sait Molla <em>şu Alman atasözünü biliyor ya da kulağına Rahip Frew fısıldamış:</em> Birine kötülük yapacaksan eğer, yüzüne iyilikle bak, onunla dostça konuş. Öyle ki hilenin farkına varmasın, yanılsın.</span></p>
<p><span>Aynı taktiğe Ali Galib’in de başvurduğuna dikkat edelim. Bütün bu dolaplar çok daha modern ve etkili tekniklerle bugün de döndürüldüğünden, Rahip Frew oyunu da olası Başkan’ın kulağına küpe olmalı. Büyük yurtsever ve arif insan Kâmuran İnan -çok acı ama- “Türkiye’de en az yüzbin satılmış var” diyor. Soros’u, onun Türkiye’deki adamlarını, Alman vakıflarını, AB’den para alan -ne acıdır ki içlerinde işçi sendikaları, ÇYDD gibi Atatürkçü geçinen dernek ve vakıflar da var- sivil toplum örgütlerini,… hatırlayalım.</span></p>
<p><span>Ey Atatürkçüler, sizden gibi görünenlere, takiyyecilere dikkat!</span></p>
<p><span>Sait Molla, Ali Galip, Rahip Frew tipleri bugün de aramızdadır, unutmayalım.</span></p>
<p><span>Onlar arı gibi çalışıyorlar, peki ya siz?</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-4</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-4</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 4
Nutuk Atatürk’ün kaleminden çıkmıştır. Ona “Nutuk” adının verilmesinin sebebi, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihli ikinci kurultayında -6 günde 36,5 saat süren- bir söylev şeklinde Atatürk tarafından okunmuş olmasıdır. Nutuk’u bugünkü dille yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz [Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991], yapıtın önsözünde şunları yazar: Nutuk İstiklal Savaşı’mızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c0379035.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-4.html">Nutuk’tan Özetler – 4</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Nutuk Atatürk’ün kaleminden çıkmıştır. Ona “Nutuk” adının verilmesinin sebebi, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihli ikinci kurultayında -6 günde 36,5 saat süren- bir söylev şeklinde Atatürk tarafından okunmuş olmasıdır.</span></p>
<p><span>Nutuk’u bugünkü dille yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz [Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991], yapıtın önsözünde şunları yazar: Nutuk İstiklal Savaşı’mızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatır. Cumhuriyet tarihimizin birinci elden, çok değerli bir kaynağıdır. Nutuk’ta tarihi “yapan”la “yazan”, aynı şahsiyette birleşmiştir. Nutuk’ta büyük bir komutanın, büyük bir önder ve devlet adamının askerî ve siyasî eylemleri ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne şekil veren temel düşünce ve görüşleri yer alır.</span></p>
<p><span>Zeynep Korkmaz’ın şu değerlendirmeleri çok anlamlıdır: Nutuk “millet adına yapılan bütün işlerin, meşruluk ilkesine dayandırılarak yürütüldüğünü; verilen kararların, [yapılan] uygulamaların, derinlemesine bir düşüncenin, uzak bir görüşün, ince bir hesaplamanın, yerinde bir mantığın ve ihtiyatlı bir davranışın ürünü olduğunu ortaya koyan bir eserdir. Yapılan her işte Türk milletinin haysiyet ve şerefinin ön planda tutulduğunun, bütün düşünce ve görüşlerde aklın, mantığın ve ilmin gereklerine uygun bir millî politikanın yer aldığının göstergesi”dir.</span></p>
<p><span>Altını çizdiğim ifadelere dikkat isterim, ey okur!… Bugün o değerlere öyle muhtaç bir duruma düşmüş bulunuyoruz ki… Ama çok şükür çaresiz değiliz: Nutuk’u okursak ve ne kadar dikkatli ve yürekten okursak, bu eksiklerimizi de o kadar çabuk gideririz!</span></p>
<p><span>Özetleme sırası, Büyük Eser’in 30.-44. sayfalarında…</span></p>
<p><span><strong>I) ERZURUM KONGRESİ HAZIRLIĞI VE ASKERLİKTEN AYRILIŞIM</strong></span></p>
<p><span><strong>• 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a Vardım</strong></span></p>
<p><span>Sivas’taki teşkilatla ilgili talimatı verdikten sonra, 28 Haziran’da Erzurum’a doğru yola çıktık. Bir hafta sonra 3 Temmuz günü içten gösteriler arasında Erzurum’a varıldı.</span></p>
<p><span>İstanbul Hükümeti’nin olumsuz emirlerine karşı önlemler alınması için, bütün komutanlara emir verdim.</span></p>
<p><span>Hükümetçe görevden alınan Vali Münir Bey, isteğim üzerine henüz Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılan Mazhar Müfit Bey de beni bekliyordu.</span></p>
<p><span><strong>• Arkadaşlarıma Millete Nasıl Hizmet Edileceğini ve Bu Yolda Karşılaşılacak Tehlikeleri Anlattım</strong></span></p>
<p><span>Bu iki vali beyler ile 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Rauf, Süreyya, Kurmay Başkanım Kâzım, Husrev ve Doktor Refik Bey’lerle ciddî bir görüşme yaptım.</span></p>
<p><span>Kendilerine durumu, tutulacak yolu, en elverişsiz durumları, tehlikeleri, göze alınacak özveriyi anlattım.</span></p>
<p><span>Ayrıca şunları söyledim:<em> “Bugün bizi yok etmeyi düşünenler; sadece Saray, Hükümet ve yabancılardır. Ancak bütün bir ülke de aldatılıp aleyhimize çevrilebilir. Millete önder olacakların, amaçtan asla dönmemeleri, son nefeslerine kadar, uğrunda her fedakârlığa devam edeceklerine baştan karar vermeleri gerekir. Bu gücü olmayanların teşebbüse geçmemeleri doğru olur.</em></span></p>
<p><span><em>Görevimiz makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden değildir. Açıkça ortaya çıkmak, milletin haklarını haykırmak ve onu bu sese ortak etmek gerekir.</em></span></p>
<p><span><em>Görevden alındığım için, benimle işbirliği yapmak, benimle aynı kaderi paylaşmak olur.”</em></span></p>
<p><span><strong>• Arkadaşlarımdan Bir Önder Konusunda Karar Verilmesini İstedim </strong></span></p>
<p><span><em>“Ülke koşullarının istediği adamın, mutlaka benim şahsım olacağı gibi bir iddia da söz konusu değildir. Yalnız, birinin ortaya atılması kaçınılmazdır. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki bugünkü durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilsin.”</em></span></p>
<p><span>Bu konuşmadan sonra, sağlıklı bir karar alınabilmesi için, görüşmeye ara verdim.</span></p>
<p><span><strong>• Önder Olarak Benim Kalmamı İstediler</strong></span></p>
<p><span>Yeniden toplandığımızda, işin başında benim kalmamı, kendilerinin bana destek olacaklarını bildirdiler.</span></p>
<p><span>Ben; resmî görevden ayrıldıktan sonra da, bir üst komutan gibi emirlerime uyulmasının başarı için şart olduğunu belirttim. Bu da kabul gördükten sonra, toplantıya son verildi.</span></p>
<p><span><strong>• Erzurum Kongresi İçin Yeterli Sayıda Temsilci Getirtmeyi Başardık </strong>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin Erzurum Şubesi; Trabzon’la da anlaşarak, Temmuz ayında bir Doğu İlleri Kongresi toplamak istedi. Ben daha Amasya’da iken ve bugüne kadar, illerden temsilci gönderilmesi için çok uğraştı.</span></p>
<p><span>Ancak o günün koşullarında bunun gerçekleştirilmesi çok güçtü. Toplantı günü yaklaştığı halde, temsilciler gönderilmiyordu.</span></p>
<p><span>Bu kongrenin toplanması pek önemli olduğundan, ciddî girişimlerde bulunmam gerekti.</span></p>
<p><span>İllerin her birine, vali ve komutanlara telgraflar gönderildi. Sonunda yeterli temsilci getirtilerek, kongre gerçekleştirilebildi.</span></p>
<p><span><strong>• Milli Mücadele’ye Yararlı Olacağından, Bayburt’ta Gizlenen Halit Bey’i Erzurum’a Getirttim</strong></span></p>
<p><span>Millî Mücadele’ye ordunun desteğini sağlamak, askerî ve millî mücadeleyi uyumlu olarak yürütmekte son derecede önemliydi.</span></p>
<p><span>Trabzon’daki, vekâletle yönetilen tümenin asıl komutanı Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti.</span></p>
<p><span>Onun, gizlendiği yerden çıkarılması iki bakımdan önemliydi. Birincisi İstanbul’a çağrılmanın ve emre uymamanın gizlenmeyi gerektirmediğini herkese göstererek mânevî gücü yükseltmekti. İkincisi Trabzon’a bir saldırı olursa, tümenin başında gözü pek bir komutan bulundurmak içindi.</span></p>
<p><span>Bundan dolayı Halit Bey’i Erzurum’a getirttim. Gerektiğinde tümenin başına geçmesi için, hazır olmasını istedim.</span></p>
<p><span><strong>• Oyun Sona Erdi: İstanbul’a Resmî Görevimden ve Askerlikten Ayrıldığımı Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Bu işlerle uğraşırken, bir yandan da Savunma Bakanı Ferit Paşa ile Padişah’ın, geri dönmemi sağlamak üzere çektikleri aldatıcı telgraflara yanıtlar vermekle zaman kaybına mecbur oluyorduk.</span></p>
<p><span>Sonunda 8/9 Temmuz gecesi, bir aydır süregelen oyun sona erdi. Savunma Bakanlığı’na ve Padişah’a, resmî görevimle askerlikten ayrıldığımı bildiren telgrafları çektim.</span></p>
<p><span>Durumu ordulara ve millete duyurdum. Bu tarihten sonra, resmî yetkilerimden sıyrılmış olarak, yalnız milletin sevgisine güvenerek ve onun tükenmez gücünden destek alarak görevime devam ettim.</span></p>
<p><span><strong>II) BAZI ARKADAŞLARIMIN YARATTIĞI SORUNLAR</strong></span></p>
<p><span><strong>• 2’inci Ordu Müfettişi Cemal Paşa İstanbul’a Dönüyor</strong></span></p>
<p><span>Biz telgraf başında konuşurken, bununla ilgilenen başka kimseler de vardı.</span></p>
<p><span>Saflıklarını uyanıklık gibi göstermeye çalışanlar hakkında bir fikir vermek için, tarafımıza gönderilen şu telgrafa bakalım.</span></p>
<p><span>Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Hâlit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey 6/7 Temmuz gecesi, makine başında şöyle konuştular :</span></p>
<p><span>–<em>Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a getirilecek. Cemal Paşa için yapılacak işlem hazır. </em></span></p>
<p><span>Konya Valisi de :-<em>Teşekkür ederim,</em> dediler.</span></p>
<p><span>2’inci Ordu Müfettişliği Şifre Memuru Hasan</span></p>
<p><span>Gerçekten, Konya’daki 2. Ordu müfettişi Cemal Paşa’nın, İstanbul’a gittiğini önceden öğrenmiş ve hayret etmiştim.</span></p>
<p><span>Cemal Paşa ile, Samsun’a çıktığımdan beri, millî dâvâ ve teşkilatlanma konusunda haberleşiyor; kendisinden umut verici yanıtlar alıyordum.</span></p>
<p><span>Böyle bir komutanın İstanbul’a gitmesi akıllıca bir iş olamazdı. Bu sebeple 5 Temmuz’da Konya’daki 2.’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey’e şunları yazdım:</span></p>
<p><span><em>1) Cemal Paşa’nın İstanbul’a hareketinin sebebini bildiriniz.</em></span></p>
<p><span><em>2) Sizin de oradaki birliklerin başından ayrılmanız doğru değildir. </em></span></p>
<p><span>Selahattin Bey 6/7 Temmuz’da şu yanıtı verdi: <em>“Cemal Paşa, bazı kimselerle ve ailesiyle görüşmek üzere kendi isteğiyle izinli olarak İstanbul’a gitmiştir.”</em></span></p>
<p><span>Cemal Paşa geri dönmedi. Kendisini daha sonra Savunma Bakanı olarak göreceğiz.</span></p>
<p><span><strong>• Cemal Paşa’nın Verdiği Kötü Örneğin Olumsuz Etkilerini Önlemek İçin Bir Bildiri Yayımladım </strong></span></p>
<p><span>Ne yazık ki bir süre sonra Selahattin Bey de İstanbul’a gitti.</span></p>
<p><span>Cemal Paşa’nın sergilediği bu kötü örnek üzerine 7 Temmuz’da şu genel bildiriyi yayımladım:</span></p>
<p><span>-Millî kuvvetlere hiçbir şekilde karışılamaz. Ordu millî iradenin hizmetindedir.</span></p>
<p><span>-Müfettiş ve komutanlar; komutadan uzaklaştırıldığı takdirde, yerlerini alacaklar işbirliğine yatkın iseler, komutayı bırakacaklar, ancak kendileri de o bölgede göreve devam edeceklerdir. Aksi takdirde komuta bırakılmayacak, yapılan atama kabul edilmeyecektir.</span></p>
<p><span>-Ülkemizin kolayca işgali için, yabancı baskısıyla hükümet; bir askerî ya da millî teşkilatı dağıtma emri verirse, bu emir yerine getirilmeyecektir.</span></p>
<p><span>-Ordu, <em>Ulusal Hakları Koruma ve İlhakı Ret</em> derneklerinin gerilemesine yol açacak her etkiyi önleyecektir. Devletin bütün sivil memurları da bu derneklerin meşru yardımcılarıdır.</span></p>
<p><span>-Herhangi bir bölgeye saldırıldığı takdirde, her yer işbirliği için birbirini haberdar edecek, savunmada işbirliği sağlanacaktır.</span></p>
<p><span>Bu bildiri Anadolu ve Rumeli’deki bütün komutan ve diğer ilgililere gönderilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey Emrime Aykırı Olarak Komutayı Selahattin Bey’e Devrediyor </strong></span></p>
<p><span>Birkaç gün sonra, 3’üncü Kolordu Komutanı Refet Bey’den 13 Temmuz 1919 tarihli şu telgrafı aldım:</span></p>
<p><span>İstanbul’dan bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Selahattin Bey görevimi devralmaya geldi. Benim de geri dönmem emrediliyor. Selahattin Bey, gayeye uygun çalışacağından komutayı devrettim. Sivas yönüne hareket ediyorum.</span></p>
<p><span>Bu davranıştan memnun olmadım. Geliş biçimine göre Selahattin Bey hakkında verilecek hüküm; İngiliz görüşüne hizmet konusunda kendisine güvenilmiş olmasıdır. Bu, doğru olmasa da, Refet Bey; komutayı hemen devretmemeli, hiç olmazsa bizim fikrimizi de almalıydı.</span></p>
<p><span>Devrettiğine göre de, hiç olmazsa görüşümüzü iyice benimsetinceye kadar birlikte çalışmalıydı. Bununla birlikte iki noktada tesellî buldum. Birincisi, Selahattin Bey’in gayeye uygun çalışacağı haberi; ikincisi, Refet Bey’in İstanbul’a gitmemiş olmasıydı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine bütün komutanların, İstanbul’a gitmekte en küçük bir yanılmanın pek pahalıya mal olacağını bildirerek, dikkatlerini çektim. Refet Bey’e de <em>“Selahattin Bey’in kararlarımızı uygulayacağı haberinden, güç kazandığımızı” </em>bildirdim.</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’e şu telgrafı çektirdim:</span></p>
<p><span>İstanbul’dan milletin bağrına gelmeniz sevinçle karşılandı. Kutsal amacımız için ortak gayretimizde Tanrı bizi zafere ulaştıracaktır.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey Hatâ Yapıyor, Emirlerime Uymuyor, Yılgınlık Gösteriyordu</strong></span></p>
<p><span>Selahattin Bey hakkında ilk kuşku, kendisine güvenip komutayı teslim eden Refet Bey’den geldi. 15 Temmuz’da çektiği, başka görüşlerini de içeren telgrafı okuyalım:</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’in ürkmemesi gerekir. Önce Kâzım Paşa kendisiyle haberleşmelidir.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey görevden alınırsa, buralarda kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum. Yerinde bırakılması için girişimlerde bulunuldu.</span></p>
<p><span>Dönmem için, İngilizler Hükümet’e baskı yapsa da, ben duruma göre kendimi ayarlayarak buralarda kalacağım. İngilizler ve Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.</span></p>
<p><span>Her zaman ölçülü davranılmasını ve durumun iyi idare edilmesini tavsiye ederim.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey Samsun mutasarrıfı idi. Refet Bey’in, ortak gaye uğrunda bizimle çalışacak bir arkadaş olarak tavsiye ettiği ve benim, Hükümet’e bildirerek Samsun’a getirttiğimiz kişiydi.</span></p>
<p><span>Böyle bir zatın görevden alınacağına şüphe var mıydı? Refet Bey “<em>Yerinde bırakılması için gereken yapıldı” </em>diyor. Nerede, kimlere, kim başvurdu? “<em>Görevden alınırsa burada kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum”</em> diyor. Nereye gidecek? Nasıl? Bizimle çalışmıyor muydu?</span></p>
<p><span>Refet Bey, kendisinin dönmesi için baskı yapılacağını, duruma göre buralarda kalacağını söylüyor. Oysa durum belliydi ve 7 Temmuz talimatımla kendisine bildirilmişti. Başka yapılacak şey yoktu.</span></p>
<p><span>Refet Bey yabancılardan anlamış ki <em>“Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.” </em>Bu ne demektir? Azimlerini en çok koruması gereken arkadaşların, bize rahmet okumayacak kimselerin sözlerinden tehlike kuruntusuna kapılmaları ve buna inanmaları ne demektir?</span></p>
<p><span>Bana ders de veriyor, “ölçülü davranılmasını” öneriyor. Buradaki “ölçülü” sözcüğünden amacın ne olduğunu anlayış sahiplerine bırakırım.</span></p>
<p><span>Bana “iyi idare” tavsiye eden bu zat; bunu, emrimi yerine getirip görevi başından ayrılmadan önce yapsaydı, daha içten hareket etmiş olurdu.</span></p>
<p><span><strong>• İstanbul’a Dönmeyi Düşünen Hâmit Bey’den Anadolu’da Kalmasını İstedim </strong></span></p>
<p><span>14 Temmuz’da Hâmit bey’den şu telgrafı aldım:</span></p>
<p><span>Görevimden alındığımı öğrendim. Emir gelince, İstanbul’a gideceğim.</span></p>
<p><span>Refet Bey’in yaptığına üzülürken, kendisinden özveri beklediğim bir arkadaşın da anlaşılmaz bir tutumuyla karşılaşıyorum.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey’e şu telgraf çekildi:</span></p>
<p><span>Refet’e yazarak, birlikte iç taraflara gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güvenlik duygusuyla İstanbul’a gidiyorsunuz. Biz değerli arkadaşlarımızı milli gaye için Anadolu’ya çekmeye çalışırken, sizin düşmanla sarılı bir çevreye gitmenizi doğru bulmadık. Refet’in yanına gidiniz. Ya birlikte Sivas yakınlarında kalınız ya da yanımıza geliniz.</span></p>
<p><span><strong>• Hâmit Bey Yapılması Gerekenler Konusunda Yanlış Düşünüyordu</strong></span></p>
<p><span>20 Temmuz’da Hâmit Bey’in Samsun’dan gelen telgrafı şuydu:</span></p>
<p><span>Millet Doğu’dan bir umut ışığı bekliyor. Acaba bir şey var mı diye kuşkulanıyorum.</span></p>
<p><span>Gerçi bir şey yapmak istiyoruz. Ancak teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz. Ülkenin durumu gittikçe kötüleşiyor. Bu bakımdan düşünceler üzerinde durmadan, çalışmalarımızı hızlandırmalıyız. Hatırıma gelen şudur:</span></p>
<p><span>Her yerden Padişah’a birer telgraf çekelim. Kırksekiz saat içinde milletin güvendiği bir hükümet kurulmadığı, bir kurucu meclis toplanması kararı alınmadığı takdirde, kendisini ve hükümetini tanımadığımızı bildirelim. Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin.</span></p>
<p><span>Biraz öfkeli yazılmış olan bu telgrafı karar ve hareket telkin eder niteliktedir.</span></p>
<p><span>Mutasarrıf Bey bir umut ışığı olduğundan kuşkulanıyor. Bizim şekil ve teoriyle uğraştığımızı sanıyor. Çalışmalarımızı nasıl hızlandıracağımızı da söylüyor. Eğer bundan sonra, görüşlerinin yanlışlığını açığa vuran bir düşünceyi ortaya koymasa iyi ederdi.</span></p>
<p><span>Tarih “Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin” düşüncesinde olanların karşılaştığı cezalarla doludur. Yöneticilerin böyle çarpık görüşlere kapılmaması gerekir. Hâmit Bey içerilere çekilmesi isteğime hiç dokunmuyor.</span></p>
<p><span>Kendisine verdiğim yanıtta: “<em>Milletin güveneceği bir hükümet kurmak için, o hükümetin dayanacağı bir kuvvet gereklidir. O da Doğu İlleri ve Sivas kongrelerinin toplanmasıyla gerçekleşecektir” </em>dedim.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey’den Selahattin Bey Sorununu Kesin Olarak Çözmesini İstedim </strong></span></p>
<p><span>3. Kolordu’dan, Refet ve Selahattin Bey’lerden yeniden söz etmeliyim.</span></p>
<p><span>İngilizlerin Sivas’a bir tabur gönderecekleri söylentisi üzerine, o bölgede askerî önlemler alınması gerekmişti. Amasya’daki 5’inci Tümen Komutanlığı’na verdiğim emirde, orada bulunan Refet Bey’le ilgili şu cümle vardı: <em>“Belki Refet Bey bu durum karşısında, şimdilik Amasya’da kalır.” </em></span></p>
<p><span>Aldığım yanıtta şunlar dikkate değerdi: <em>“Selahattin Bey Samsun’dadır. Kendisiyle ciddî bir iletişim sağlanamadığından, düşüncesinin ne olduğunu bilemiyorum. ”</em></span></p>
<p><span>Refet Bey’in 18 Temmuz’da Sivas’a hareketi üzerine, kendisine şu telgrafı çektim:</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’in görüşlerinin kesinlikle belirlenmesi, kararsızlık ya da iki tarafı idare gibi bir tutuma rıza gösterilmemesi bir yurt görevi olduğundan, kendisinden bu konuda kesin söz alınması zorunludur. Bir haftadır kesin bilgi alınmaması, aldığım bir haberde kendisi hakkında sağlam görüş bildirilmemesi, Sadık Bey’le gizli bir görüşme yapmış olması; bu telgrafın yazılma sebebidir. Sorunu özellikle sizin çözmeniz gerekir. Çünkü halka karşı söyleyeceği millî gayeye aykırı tek bir sözün bile doğuracağı durumu şimdiden düşünmek yeterlidir. <strong>• Refet Bey, Selahattin Bey’i Savunuyor, İhtiyatlı ve Programlı Çalışmamızı İstiyor, Sivas Kongresi’nin Yararlı Olacağından Kuşku Duyuyordu</strong></span></p>
<p><span>Refet Bey’in, başka çok şeye de yanıt olan telgrafı şöyledir:</span></p>
<p><span>-Selahattin Bey’i tanırsınız. Kararsız bir insandır. Az kalsın, komutayı almadan, geri kaçacaktı. Kendisine vatanî görevini hatırlattım. Ancak zamansız iş görmeye gelmez. Cevat Paşa tarafından gönderildiği için, gayeye zararlı olmaz. Tersine, milli gayeye uygun, ancak sessiz çalışacağına söz verdi. Sadık Bey’le görüştüğüne inanmıyorum. Bir haberi kontrol etmeden ve programsız çalışmak, kuvvet kaybına yol açıyor. Doğu’nun durumu hakkındaki abartılı haberlere kapılmasaydınız, belki durumu idare eder, komutayı bırakmazdım. Tek başına karar verenler, gerçek durumu bilmek zorundadır. Selahattin Bey’i boşu boşuna ürkütmeyelim. Zaten kaçmaya hazır. Yerine kim gelecek? Emirlerinizin açık olmasını dilerim. Selahattin Bey’le ilgili telgrafınızdan, ne demek istediğinizi çıkaramadım. Bununla birlikte kendisini amaca hizmet yolunda idare için gerekli önlemleri alıyorum.</span></p>
<p><span>-Samsun’a çıkan taburun, şahsınıza gözdağı vermek maksadıyla çıkarıldığını İngilizlerden öğrendim. Bir ingiliz binbaşısı, direnmemi fırsat bilerek, aslında sizi yıpratmak için beni görevden aldırdıklarını söyledi. Öteki dayanağınız Kâzım Karabekir Paşa imiş. Bu bakımdan Kâzım Paşa İngilizlerin ısrarına yol açacak bir fırsat vermemelidir. Kâzım Paşa’nın, yerinize komutan vekili olarak atanması, İstanbul’dakilerden bir kısmının kötü bir niyeti olmadığını ve Selahattin Bey’in Sadık Bey hesabına gelmediğini gösteriyor.</span></p>
<p><span>-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için Hükümet’e baskı yapabilir. Çünkü İngilizlerle aramda resmî bir ilişki var. Baskı artarsa, izimi kaybettireceğim.</span></p>
<p><span>-Hâmit Bey henüz değiştirilmedi. Yerinde bırakılması için Konya’daki 12’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey ve İngilizler Hükümet’e başvurdular. Bu komutanın yerine Sedat Bey’in geldiği, bütün komutanların değiştirileceği haberi de doğru değildir.</span></p>
<p><span>-Sadrazamlığın Sivas Kongresi ile ilgili telgrafını gördünüz mü? Karahisar’daki tümen komutanının bu kongreye temsilci seçilmesi için bildiri yayınlamasını uygun buluyor musunuz? Almanya ile yapılan barış antlaşması ve Doğu’daki sessizlik, ihtiyatlı olmamızı gerektirmiyor mu? Kendim için kaygım olmadığını artık anlamışsınızdır. Yalnız, kararsız ve programsız hareketlerle gayeyi çıkmaza sokacağız. Ya ihtiyatlı olalım, ya da işi açığa vuralım. Sivas Kongresi’nden bir yarar bekliyor musunuz? Orada ve açıkça yapılmasını tehlikeli bulmuyor musunuz? Mutlaka gerekliyse, Doğu’da başka bir yerde toplanması daha uygun düşmez mi?</span></p>
<p><span>-İstanbul’dan aldığım haberde, Milli Mücadele’nin, bir parti veya şahsın emellerini gerçekleştirme değil, milletin bağımsızlığı gayesine dayandığı konusunda sizin tarafınızdan bir bildiri yayınlanarak İngilizlerin yatıştırılması tavsiye ediliyor. Bence bu, Erzurum Kongresi kararlarına sokularak sağlanmalıdır.</span></p>
<p><span>-Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) seçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey’e Verdiğim Yanıtta Hareketlerimizin Uygunluğunu Anlatmaya, Duyduğu Kuşkuları Gidermeye Çalıştım </strong></span></p>
<p><span>Bu telgrafa verdiğim yanıt aşağıdadır:</span></p>
<p><span>-Selahattin Bey’le ilgili hususlar İstanbul’dan bildirilmişti. Her haberin doğruluğu kontrol edilemiyor. Doğu’nun durumu hakkındaki bilgiler, bize yanlış bir adım attırmamıştır. Geleceğimizde, yalnız Doğu’daki olaylara bağlı kalmadık. Milli teşkilatı kökleştirmek, kongrelerle millî davayı benimsetmek, ordunun desteğini sağlamak için, şimdiye kadar yaptığımızdan başka türlü davranmak, bugünkü verimli sonucu sağlayabilir miydi?</span></p>
<p><span>-Kâzım Paşa’nın komutan vekilliğine atanması pek yerindedir. İngilizlerin eline bir fırsat vermemeye çalışıyor. Ancak silah ve Trabzon’a asker çıkarılması konusunda hoşgörülü olamayız.</span></p>
<p><span>-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için çok ısrar ettiler ve Hükümet’e baskı yaptılar. Makine başında günlerce süren konuşmalarda bu nokta açıkça bildirildi. Yalnız meslekten ayrılınca ısrar da bitti. Bu bakımdan sizin de istifanızdan sonra, büyük bir ısrar olmayacaktır. Burada Hâlit Bey hakkında, Kâzım Paşa’ya çok ısrar ettiler. Kâzım Paşa direndiği içindir ki, Hâlit Bey tümeninin başında bulunuyor.</span></p>
<p><span>-Hâmit Bey daha çabuk hareket edilmesini istiyor. Şimdilik yumuşatıldı.</span></p>
<p><span>-Sivas Kongresi’yle ilgili telgrafı görmedim. Gerçekten de aşırılıklar görülüyor. Kuşkusuz ihtiyatlı davranma yanlısıyım. Açık ve kesin program, bugün toplanan Erzurum Kongresi’nden çıkacaktır.Sivas Kongresi’nden çok yarar beklerim. Baştan beri her yönden bir darbe gelebileceğini olası gördüğümden, savunma önlemleri alınmasını istediğimi hatırlarsınız. Bununla birlikte Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, daha güvenilir bir şekil de düşünülebilir.</span></p>
<p><span>-Milli Mücadele’nin gayesi, düşündüğünüz gibi, kongre bildirileriyle duyurulacaktır.</span></p>
<p><span>-Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul’da değil, Anadolu’da!</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’u okuyup geçmeyeceğiz. Her cümle, her paragraf, her sayfa üzerinde uzun uzun düşüneceğiz. Bu da bizim bir görevimiz… Öyleyse şimdi sıra benim katkılarımda, benim yorumlarımda…</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Ana Dâvâ </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Büyük girişimler düz çizgi üzerinde yürümez. İnişleri olur, çıkışları olur. Milli Mücadele’de de öyle olmuş. Daha ilk günlerinde kısa da olsa bir karışıklık, bir çözülme dönemine sahne oluyor: Refet Bey görevini bırakıyor, Selahattin Bey ürkek davranıyor. Hâmit Bey İstanbul’a dönmeye kalkışıyor. Daha önce Cemal Bey, ardından öbür Selahattin Bey İstanbul’a dönmüş. Ancak işe Mustafa Kemal Paşa el koymuş, o yılar mı : Olaya azimle el koyuyor, dağılmanın önüne geçiyor.</em></span></p>
<p><span><em>Bu olaydan alacağımız ders şudur: Büyük girişimler düz bir çizgide gitmez. Dalgalanmaları, iniş ve çıkışları olacaktır. Kararlar bu gelip geçici değişmelere göre değil ana davaya göre verilecek, önlemler ona göre alınacaktır.</em></span></p>
<p><span><em>2) Mustafa Kemal Paşa Ana Dâvâ için üç koldan faaliyet yürütüyor:-Milli teşkilatı kökleştirmek, -Kongreler yoluyla millî davayı benimsetmek, -Ordunun desteğini sağlamak.</em></span></p>
<p><span><em>3) Görev makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden bir görev değildir. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Büyük işlerin başarılması mutlaka ve her zaman bir önderin çıkmasına bağlıdır. O en az kadrolar kadar önemlidir. Türkiye bugün bu eksikliği bütün şiddetiyle yaşıyor.</em></span></p>
<p><span><em>Ülkemizin bugünkü koşulları 1919 yılında olduğundan farksız… Koşullar yine bir başkan istemektedir. Öyle bir başkan ki cesurca ortaya atılabilmeli, durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>2) Başkan gerektiği her defada sorunlara bizzat kendisi doğrudan doğruya el koymalıdır. Aynı zamanda birçok olayı takip edebilmeli, her birinin gerektirdiği tepkiyi ânında gösterebilmelidir. Karşı cepheyi sürekli izlemeli, onun her olumsuz davranışına karşı gerekli önlemi ânında alabilmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>3) Atatürk bir önderin niteliklerini sayar ve bunları birlikte çalışacağı arkadaşlarında da arar. Şöyle ki:</em></span></p>
<p><span><em>-Millete önder olacak kişi, kendini ille de dayatmaz. Dâvâ arkadaşlarının rızasını alır.</em></span></p>
<p><span><em>-Ortaya açıkça çıkar. Milletin haklarını ilan eder. Milleti kendi sesine ortak etmek için çalışır.</em></span></p>
<p><span><em>-Dâvâdan dönmez.</em></span></p>
<p><span><em>-Dâvâ için her fedakârlığa, sonuna kadar katlanır. </em></span></p>
<p><span><em>-Gücünü makamdan, üniformadan almaz. </em></span></p>
<p><span><em>Başkanın bu nitelikleri günümüz için de geçerlidir. Bunlara sahip olmayan, ortaya çıkmamalı, çıkarılmamalıdır.</em></span></p>
<p><span><em>4) Mustafa Kemal Paşa’nın istifa mektubunu şöyle yorumlayabiliriz:</em></span></p>
<p><span><em>-Bir önder resmî unvan ve yetkilere muhtaç değildir.</em></span></p>
<p><span><em>-Önder için Milletin sevgisi yeterlidir. </em></span></p>
<p><span><em>-Görevde en büyük desteği, milletin tükenmez gücüdür.</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Yöntem</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Mustafa Kemal Paşa’nın Hamit Bey’e verdiği yanıtta en anlamlı görünen husus, </em>“Teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz… Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin”<em> düşüncesi hakkındaki eleştirisidir. Atatürk bu görüşü yanlış buluyor. Çünkü onun temel hareket ilkelerinden biri şudur: Bir hedefe ulaşmak için, mevcut sorunun sebeplerini belirlemeli ve her birini dikkatle incelemelidir. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır. Uygulama safhalara ayrılmalı, hedefe adım adım yürümelidir (Bkz: Cihan Dura, </em>Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, <em>İleri Yayınları, İst., 2005, s.804). Dikkat ederseniz hızlı eyleme, titiz bir inceleme aşamasından sonra geçiliyor.</em></span></p>
<p><span>Oysa Hamit Bey bunların hiçbirine gerek görmeden derhal harekete geçilmesini istiyor. Düşünme yok, muhakeme yok, planlama yok. Eğer onun dediği gibi yapılsaydı, arkalarında milletten bir kişi bile bulunmazdı. Üstelik hepsi harcanır, dâvâ daha baştan kaybedilirdi.</span></p>
<p><span><em>Bu yöntem kuşkusuz günümüzde de geçerlidir.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-5</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-5</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 5
Büyük Nutuk’tan özetler yapmaya devam ediyorum. Bu bölümün konusu, Erzurum Kongresi ve Atatürk’ün bu kongreye katılmasını engelleme girişimleri… Erzurum Kongresi 23 temmuz 1919’da toplanıyor. Atatürk Kongre’de alınan kararları açıklıyor : Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Sonra, Kongre sırasında karşılaştığı engelleme girişimlerini anlatıyor. Kongre’ye katılmakta ısrarlı olmasının sebeplerini açıklıyor (Nutuk, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c01d6e82.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-5.html">Nutuk’tan Özetler – 5</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Büyük Nutuk’tan özetler yapmaya devam ediyorum. Bu bölümün konusu, Erzurum Kongresi ve Atatürk’ün bu kongreye katılmasını engelleme girişimleri…</span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi 23 temmuz 1919’da toplanıyor. Atatürk Kongre’de alınan kararları açıklıyor : Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Sonra, Kongre sırasında karşılaştığı engelleme girişimlerini anlatıyor. Kongre’ye katılmakta ısrarlı olmasının sebeplerini açıklıyor (<em>Nutuk</em>, 1991, ss. 44-50).</span></p>
<p><span><strong>• Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi Benim Derneğin Başına Geçmemi Teklif Etti ve Kongre’ye Katılmamı Kolaylaştırdı</strong></span></p>
<p><span>Askerlikten ayrıldıktan sonra bütün Erzurum halkının bana gösterdiği güven ve yakınlığın bende bıraktığı hâtırayı burada belirtmeyi görev sayarım.</span></p>
<p><span>Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin (Doğu İlerinin Milli Haklarını Savunma Derneği’nin) Erzurum şubesinden aldığım yazıda, Derneğin başına geçmem öneriliyor ve birlikte çalışacağım beş kişinin adları bildiriliyordu.</span></p>
<p><span>Derneğin İstanbul’daki genel merkezine ulaştırmaya çalıştıkları bir telgrafla da “<em>merkez adına karar verme ve konuşma yetkisinin bana verildiğinin bildirilmesini”</em> istediler.</span></p>
<p><span>Bundan başka benim Kongre’ye katılmamı kolaylaştırmak için, Erzurum temsilcisi iki arkadaş temsilcilikten istifa etti.</span></p>
<p><span><strong>•Erzurum Kongresi’nde İlk Hedefin Milli İradeye Dayalı Bir Meclis ve Hükümet Olduğunu Söyledim</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. İlk gün, beni başkanlığa seçtiler. Yaptığım konuşmada:</span></p>
<p><span>İçine düştüğümüz kara tehlikeyi görüp irkilmeyecek hiçbir yurtsever düşünülemeyeceğinden, Mütareke hükümlerine aykırı olarak yapılan işgallerden söz ettim.</span></p>
<p><span>Tarihin bir milletin varlığını ve haklarını inkâr edemeyeceğini, bu itibarla milletimiz aleyhindeki hükümlerin iflâs edeceğini söyledim.Vatan ve milletin varlığını koruma gereğini yerine getirecek gücün, bütün vatanda bir elektrik ağı haline gelmiş olan millî akımın kahramanlık ruhu olduğunu ifade ettim.</span></p>
<p><span>Maneviyatı kuvvetlendirmek amacıyla, milletlerin milli gayelerine ulaşmak için yaptıkları mücadeleleri özetledim.</span></p>
<p><span>Milletin yazgısına egemen bir millî iradenin, ancak Anadolu’dan doğabileceğini belirttim. Millî iradeye dayalı bir Millet Meclisi’ni ve gücünü millî iradeden alacak bir hükümeti, Kongre’nin ilk hedefi olarak gösterdim.</span></p>
<p><span><strong>•Kongre’de Vatan’ın Bir Bütün Olduğu, Milletin Kendini Savunacağı, Milli Ýradenin Egemen Olduğu, Manda Kabul Olunamayacağı Kararları Alındı</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi tüzük ve bildiri metninin başlıca ilke ve kararları şunlardan ibarettir:</span></p>
<p><span>1) Milli sınırlar içinde vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.</span></p>
<p><span>2)Yabancı işgaline karşı, Osmanlı Hükümeti’nin dağılması durumunda, millet kendini savunacaktır.</span></p>
<p><span>3)İstanbul Hükümeti bağımsızlığı koruma gücünü gösteremediği takdirde, bu gaye için geçici bir hükümet kurulacaktır. Hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir.</span></p>
<p><span>4) Kuva-yı Milliye’yi (Milli Kuvvetleri) tek kuvvet olarak tanımak ve milli iradeyi egemen kılmak esastır.</span></p>
<p><span>5) Hıristiyan azınlıklara imtiyazlar verilemez.</span></p>
<p><span>6) Manda ve himaye kabul olunamaz.</span></p>
<p><span>7)Milli Meclis’in derhal toplanması için çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>•Ferit Paşa Milleti Dünyaya Jurnal Eden Demeçler Yayınlıyor</strong></span></p>
<p><span>Biz bu kararlarla uğraşırken, Sadrazam Ferit Paşa da milleti jurnal niteliğinde demeçler yayınlıyordu. 23 Temmuz’da basında dünyaya şu ilan ediliyordu: “<em>Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasa’ya aykırı toplantılar yapılıyor. Bu hareketin askerî ve sivil memurlarca önlenmesi gerekir.” </em></span></p>
<p><span>Buna karşı önlemler alındı. Meclis-i Mebusan’ın toplanması istendi.</span></p>
<p><span>Kongre sona ererken üyelere “<em>önemli kararlar alındığını, bütün dünyaya milletimizin varlık ve birliğinin gösterildiğini”</em> söyledim.</span></p>
<p><span>Zaman sözlerimde bir isabetsizlik olmadığını kanıtlamıştır.</span></p>
<p><span><strong>•Kongre Bir Heyet-i Temsiliye Seçti, Ancak Kurul Üyeleri Hiçbir Zaman Bir Araya Gelmedi</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi bir Heyet-i Temsiliye seçmiştir. Bu kurulun üyeleri şunlardır:</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal (Eski 3’ncü Ordu Müfettişi, askerlikten ayrılmış), Rauf Bey (Eski Denizcilik Bakanı), Raif Efendi, İzzet Bey, Servet Bey, Sadullah Efendi (milletvekilleri), şeyh Fevzi Efendi (Nakşi şeyhi), Bekir Sami Bey (Eski vali), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Beyi).</span></p>
<p><span>Belirteyim ki bu kimseler hiçbir zaman bir araya gelip çalışmamıştır. Yalnızca Rauf Bey ve Bekir Sami Bey, İstanbul’da Meclis-i Mebusan’a gidinceye kadar bizimle birlikte bulunmuşlardır.</span></p>
<p><span><strong>•Benim Kongre’ye Üyeliğim, Başkan Olmam, Heyet-i Temsiliye’ye Girmem Kararsızlık Konusu Oldu</strong></span></p>
<p><span>Benim bu kongreye üye olarak katılıp katılmayacağım, daha sonra da başkan olup olmayacağım düşünme ve kararsızlık konusu olmuştur. Kimilerinin kararsızlığı iyi niyetlerine verilse de, öbür bazıları içtenlikten uzak, melunca bir maksadın peşindeydiler. Söz gelişi Trabzon’dan temsilci olarak gelen, sonradan düşman casusu olduğu anlaşılan Ömer Fevzi Bey ve arkadaşları gibi…</span></p>
<p><span>Başka bir tartışma konusu da şuydu: Bazı yakın arkadaşlarım, benim Heyet-i Temsiliye’ye girip açıkça faaliyet göstermemi sakıncalı buluyordu. Görüşleri şöyle özetlenebilir: <em>Milli faaliyetlerin, bütünüyle milletten doğduğunu göstermek gerekir. Yapılacak girişimlerin güçlülüğü, kötüye yorumlanmaması ancak bu yoldan sağlanır. Tanınmış ve hele Hükümet’e ve Padişah’a karşı âsi duruma düşmüş, saldırıların hedef noktası hâline gelmiş benim gibi birinin, millî girişimlerin başında olduğu görülürse, faaliyetin kişisel emellere dayandığı inancı uyanır. Bu bakımdan Heyet-i Temsiliye’yi, yörelerin seçeceği kimseler oluşturmalıdır.</em></span></p>
<p><span><strong>•Ben Bu Görüşlere Karşı Çıktım: Kongre Kararlarının Uygulanması İçin Kongre’ye Katılmalı ve Onu Yönetmeliydim</strong></span></p>
<p><span>Ben bu görüşlere başlıca şu noktalardan karşıydım:</span></p>
<p><span>Özellikle, ben Kongre’ye kesinlikle katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, milli irade eyleme geçmeli; millet doğrudan doğruya fiilî ve silahlı olarak önlemler almaya başlamalıydı. Bunları sağlamak için, yol göstermem ve Kongre’yi kendim yönetmem gerekiyordu. Kongre’den çıkan ilke ve kararları, herhangi bir temsilciler heyetinin uygulamaya koyabileceğine güvenim yoktu.</span></p>
<p><span>Bundan başka, Sivas Genel Kongresi’nin toplanmasını sağlamak, bütün milleti ve ülkeyi tek bir heyetle temsil etmek, vatanın her köşesini aynı duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini araştırmak hususlarını herhangi bir heyetin gerçekleştirebileceğine inanmıyordum.</span></p>
<p><span><strong>•Aksi Halde İki Taraflı Oynayanlar Gibi Davranmış Olurdum</strong></span></p>
<p><span>Çünkü, bende o kanı olsaydı, benim başa geçmemden önce başlamış çalışmaların sonucunu bekler ve istifa yoluna gitmezdim. Hükümet’e ve Padişah’a isyan gereğini duymazdım. Aksine, ben de kimi iki yüzlüler ve iki taraflı oynayanlar gibi, pek gösterişli olan Ordu Müfettişliği ve Padişah Yaveri sıfatını bırakmazdım. Gerçi, benim açıkça ortaya atılmamda ve hareketin başına geçmemde sakınca da vardı. Ancak o sakınca; başarısızlık hâlinde en önce benim, en büyük cezaya uğratılmamdan başka ne olabilirdi? Oysa bir vatan ve milletin ölüm-kalım dâvâsı söz konusu iken, yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerinin yeri var mıydı?</span></p>
<p><span><strong>•Kendime Güveniyordum; Yurdumun Yazgısını Beceriksizlerin Eline Bırakamazdım</strong></span></p>
<p><span>Eğer ben o görüşlere uysaydım, iki büyük sakınca doğacaktı:</span></p>
<p><span>Birincisi; düşünce, karar ve kişiliğimde yetersizlik olduğunu itiraf etmekti ki bu, vicdanımın emrine uyarak üstlendiğim görev bakımından bir yanılma olurdu.</span></p>
<p><span>Tarih kanıtlamıştır ki, büyük dâvalarda başarı için, yetenekli ve güçlü bir önder gerekir. Yöneticilerin umutsuz ve beceriksiz olduğu, milletin başsız kaldığı, yurtseverim diyen binbir insanın türlü görüş ortaya attığı ve her şeyin allak bullak olduğu bir dönemde, danışmalar, nüfuzlu kimselere bel bağlama yoluyla, kararlı ve hızlı yol almak ve hedefe ulaşmak mümkün müdür? Tarihte bunun örneği var mıdır?</span></p>
<p><span>İkincisi; millet, ülke, politika ve ordu yönetimiyle hiçbir ilgisi olmamış, bu alanda başarıları görülmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kimselerden, örneğin Erzincanlı bir nakşi şeyhi ve mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan kurulacak herhangi bir temsilciler heyetine, söz konusu durum ve görev emanet edilebilir miydi? Edilirse, ülkeyi kurtaracağız derken, milleti ve kendimizi aldatmış olmaz mıydık?</span></p>
<p><span>Bu söylediklerim; o günlerde değilse bile, bugün yadsınmaz gerçeklerdir. Bununla birlikte bunları bazı anı ve belgelerle burada bir kez daha belirtmeyi, gelecek kuşakların siyasal ve sosyal ahlâk eğitimi bakımından bir görev sayarım.</span></p>
<p><span>İlerde üzerinde duracağım olaylar dolayısiyle, bu husus kendiliğinden aydınlanacaktır.</span></p>
<p><span><strong><em>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>•Ülkenin Durumu</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Atatürk Nutuk’ta şöyle bir memleket tablosu çiziyor: Yöneticiler umutsuz ve beceriksiz… Millet başsız… Yurtseverim diyen binbir insan türlü görüşler ortaya atıyor. Her şey allak bullak olmuş. Danışmalar…, nüfuzlu kimselere bel bağlamalar… </em></span></p>
<p><span><em>Bir fark görüyor musunuz…, Atatürk sanki bugünkü Türkiye’yi anlatıyor. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye’ye apar topar getirilen, Amerikan dayatması <strong>demokrasi</strong> rejimi; ülkemizi sonunda bir uçurumun kenarına sürüklemiş bulunmakta. Türkiye’nin kimlerin eline düştüğüne bakın: Devlet yönetimiyle bir ilgisi olmamış, bu alanda başarıları görülmemiş, denenmemiş, sokaktan toplama, gelişigüzel kimselerin elinde Türkiye… Bir “demokrasi” putu uğruna Devletimizin ve milletimizin aziz varlığı böylelerinin eline mi bırakılmalıydı? Bu yapılan, “demokrasicilik oynayacağız” diye Türkiye Cumhuriyeti’ni bozuk para gibi harcamak değil midir? Kime yarıyor bu ölçüsüz demokrasi putperestliği? Yalnızca Amerika’ya yarıyor, kendilerini AB kisvesi altında gizleyen emperyalist devletlere yarıyor. Zaten ABD İsmet İnönü’ye onun için dayatmadı mı bu rejimi? </em></span></p>
<p><span><em>Elbette demokrasi…, ancak sanayileşme ile birlikte, şehirleşme ile, üniversiteleşme ile, uluslaşma ile birlikte!… Demokrasi tek başına bizim hiçbir işimize yaramaz.</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk emperyalist devletlerin Mütareke hükümlerine aykırı işgallerini vurguluyor, Nutuk’ta. Bu aykırılık Avrupalı’nın önemli bir karakter çizgisini ele vermekte: Sözünde durmamasını, riyakâr olmasını, döneklik yapmasını… Bu davranış, gerçekte, ezelî bir siyasetidir avrupalının. Avrupa ve Amerikan diplomasisinde verdiği sözü tutmamak sık sık başvurulan bir araçtır. Tabii şimdi de uygulanıyor. Bizim saf ve deneyimsiz yöneticilerimize de sözler verirler, ancak daha ilk fırsatta o sözün üzerine yatarlar (K. Evren’e, R. Tayyib’e sorun, neler anlatacaklardır size). Yaptıkları antlaşmalara da uymazlar. Oysa yoksul bir ülke, örneğin Türkiye bunun yüzde birini yapacak olsa, kıyameti koparırlar. </em></span></p>
<p><span><em>Bizim <strong>AB</strong> ile ilişkilerimiz, bu şekilde atılan kazıklarla doludur. Çarpıcı bir örnek vereyim: AB’nin siyaset tilkileri 1999 Helsinki zirvesinde Kıbrıs sorununu da Türkiye ile yaptıkları sözleşmeye dahil ettiler. O zamanki başbakanımız Ecevit, her zamanki gibi “içime sindiremiyorum” diyerek karşı çıkacak oldu. Sen misin karşı çıkan, AB Dönem Başkanı Finli politikacı apar topar Türkiye’ye geldi. Nasıl başardıysa, Ecevit’i yumuşattı. Ensesini okşarken resimleri yayınlanmıştır basında. Sonradan öğrendiğimize göre söz vermiş, “sözleşmedeki Kıbrıs’la ilgili ifade Türkiye’nin üyelik müzakerelerini engellemeyecektir” diye. Tabiî bizimki bu lafa kanıyor. İsmail Cem’in yedeğinde apar topar Helsinki’ye uçuyor, Kıbrıs sorunlu antlaşma metninin altına basıyor imzayı. Biz Kıbrıs’ı işte o imza ile kaybettik. </em></span></p>
<p><span><em>3) Bugün Türkiye ne acıdır ki bundan 90 yıl öncesinin koşullarına yeniden dönmüş bulunmaktadır. Sanki yeniden Mütareke dönemindeyiz. Avrupa Birliği mandası isteniyor, o olmazsa Amerikan mandası isteniyor. </em></span></p>
<p><span><em>Öyleyse bugün de bir Erzurum Kongresi’ne, o kongrenin ilke ve kararlarına ihtiyacımız var. Çünkü millî sınırlar içinde vatan bir bütün olmaktan çıkarılmak, parçalanmak istenmektedir. Bunun baş müsebbibi Avrupa Birliği’dir, arkadaki kışkırtıcı Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bölücüsü, mürtecisi, işbirlikçi sermayesiyle “dahilî bedhahlar” da bunların korumasında yapabiliyor bütün hâinliklerini… </em></span></p>
<p><span><em>Yine bir yabancı işgali karşısındayız. Ancak bu kez işgal topla tüfekle yapılmıyor; dış borçlandırma ile, özelleştirme ile, yabancı sermaye ile, yabancıya toprak satışı ile, azınlık hakları talepleriyle yapılıyor. Hükümet âciz olmaktan öte, teslimiyetçi konumda. Bu tür hükümetlerden hayır yoktur. Tek çıkar yol Millet’in kendisindedir, Millet kendini savunmak üzere örgütlenmelidir. Mutlaka bir hükümet yolu aranmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Artık tek güç Milli Kuvvetlerdir, bir Millî Meclisdir. </em></span></p>
<p><span><em>4) Türkiye’yi bugün yöneten hükümet, bir azınlık iktidarıdır. Bu iktidar <strong>Türk unsuru</strong>nu, bu ülkenin gerçek sahiplerini geri plana itiyor. Hedef Osmanlı zamanında olduğu gibi Hıristiyan azınlıkları yeniden öne çıkarmak, yeniden eski statülerine kavuşturmaktır. Daha önce göç etmiş olan unsurların, Anadolu’ya yeniden dönmeleri planlanıyor. Yalnız holding TV kanalları değil, TRT bile gösterdiği filmler, yaptığı programlarla halkı bu ihanete alıştırma gayreti içinde. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Hükümet</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bugün Türkiye’yi öyle bir hükümet yönetiyor ki hiçbir şekilde güven vermiyor bir yurtsevere. Cumhuriyetin bütün kurumlarına muhalif, hemen bütün kurumlarla kavgalı. Böyle bir hükümet dışarıda Cumhuriyetimize ve devletimize ne ölçüde sahip çıkabilir, bunun takdirini okura bırakıyorum. İşte sanayileşmesi engellenmiş, eğitim düzeyi yükseltilmemiş bir ülkede, Amerikan ihracı <strong>demokrasi</strong>nin vereceği sonuç bu olur. Geçmişte, 1938’den bu yana Türkiye’yi yönetenler, İsmet Paşa’dan Recep Tayyip’e bütün başbakanlar ve <strong>hükümet</strong>leri bu eserleriyle (!) bol bol öğünebilirler. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Eylem</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Eğer bugün de “Vatan ve Millet’in varlığını koruma gereği” ile karşı karşıya isek, bunun gereğini yerine getirecek <strong>güc</strong>ün ne olduğunu Atatürk bize bildiriyor; o güç bütün vatanı bir elektrik ağı gibi saracak olan millî akımdır, o akımın kahramanlık ruhudur!…</em></span></p>
<p><span><em>2) Türkiye’nin bu bilinçsizce gidişini önleyecek çare konusunda Atatürk bize yine yol gösteriyor:</em></span></p>
<p><span><em>-Milletin yazgısına egemen bir millî irade, ancak Anadolu’dan doğabilir.</em></span></p>
<p><span><em>-Toplanacak bir kongrenin ilk hedefi şu olmalıdır: Millî iradeye dayalı bir Millet Meclisi!… Gücünü millî iradeden alacak bir hükümet!…</em></span></p>
<p><span><em>Bugün Türkiye’de bu ikisi de yok! Öyleyse bu ikisidir, ilk gerçekleştirilmesi gereken. </em></span></p>
<p><span><em>3)Halkımızın mâneviyatı kuvvetlendirilmelidir. Bunun için yapılacak işlerden biri, başta Türk İstiklal Harbi olmak üzere milletlerin gayelerine ulaşmak için yaptıkları millî mücadeleler tarihinden halkımızı, gençlerimizi haberdar etmektir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) <strong>Tarih</strong> bilgisi çok önemli… Atatürk bu bakımdan çok donanımlı. Kendini yetiştirmiş, milli mücadeleler tarihini iyi biliyor ve bunları bir çırpıda özetleyebiliyor. Bugün beklediğimiz <strong>lider</strong> de öyle olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk diyor ki: “Heyeti Temsiliye üyeleri hiçbir zaman bir araya gelip çalışmamıştır.” Bu husus, çok anlamlı. Bundan da anlaşılıyor ki bütün icra gücü Mustafa Kemal Paşa’nın omuzları üzerine yıkılmış. Çoğu zaman heyetler işlevsel olmuyor. O zaman liderin önemi daha iyi kendini gösteriyor. Kuvvetli bir lider varsa, işler yürüyor. Yoksa kalıyor. Türkiye’nin sorunu bugün budur. Heyetler çok, ancak ortada toplayıcı bir lider yok.</em></span></p>
<p><span><em>3)Millete hizmet yolu düz değildir, engellerle doludur. Bu <strong>engeller </strong>insanların iyi niyetinden kaynaklanabileceği gibi, çok hâinane amaçlardan da kaynaklanabilir. Mustafa Kemal Paşa da böyle engellerle çok karşılaşmıştır. Biri de yukarıda okuduğumuz <strong>Erzurum engellemesi</strong>… </em></span></p>
<p><span><em>Öncekilerden örneğin Sivas olayını hatırlayabiliriz. Tabiî daha sonra da karşılaşacaktır böyle engellemelerle. Ancak o, Atatürk!… O zorluklar karşısında asla geri adım atmıyor. Sivas engelini, nasıl Sivas operasyonu ile aştıysa, Erzurum engelinin de üstesinden gelmesini biliyor. Liderin bir vasfı da budur: Zorlukların üzerine cesaretle yürümek! Bu yetenek de başka vasıflara bağlıdır: Bilgi ve muhakeme gücü, olup biteni iyi tahlil gücü gibi … </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa, hep durumdan görev çıkarmıştır. Bir Atatürkçünün de başta gelen niteliklerinden biri bu olmalı: Durumdan görev çıkarmak! Böyle Atatürkçülere ne kadar çok ihtiyacımız var, bugün. </em></span></p>
<p><span><em>Dikkat ediniz: Atatürk sadece “Ben Kongre’ye kesinlikle katılmalıydım” demiyor, aynı zamanda “onu yönetmeliydim” diyor. Çünkü o her şeyi önceden düşünmüş, <strong>planlamış</strong>tır. Onun için hep derim: Atatürkçülük kafayı çalıştırmaktır, planlamaktır. Yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görmektir. </em></span></p>
<p><span><em>İlk hedefini bakın nasıl çizmiş: </em></span></p>
<p><span><em>-Millî irade zaman geçirmeksizin, eyleme geçmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>-Millet doğrudan doğruya fiilî ve silahlı olarak önlemler almaya başlamalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Peki bütün bunları kim yapacak? Kim Millet’e yol gösterecek? Kongre’yi belirlenen hedefler istikametinde kim yönetecek? Kongre’den çıkacak ilke ve kararları kim uygulamaya koyacak?</em></span></p>
<p><span><em>Onu da planlamış: Kendisi! </em></span></p>
<p><span><em>İşte önder böyle olur: Önce her şeyi planlar, kendi liderliğini ortaya koyar. Çünkü geleceğe, ufkun ötesine öylesine hâkimdir ki sonucun, başka türlü başarısız olacağını açıkça görür. </em></span></p>
<p><span><em>Demek ki planının temel araçlarından biri kendi liderliği… Eğer bir başkasında o yeteneği görseydi belki ısrar etmeyecek, geri çekilecekti. Sorumluluk duygusu bunu gerektirirdi. Ancak öyle bir kanıya sahip olmadığından istifa ve isyan gereği duymuştur. Öte yandan her türlü sonucu da göze almış bulunuyordu. </em></span></p>
<p><span><em>Şu sözü günümüz aydınlarının kulağına küpe olmalıdır: Vatan ve milletin ölüm-kalım dâvâsı söz konusu iken, yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerinin yeri var mıdır?</em></span></p>
<p><span><em>Bir Atatürk daha, evet bir Atatürk daha, bütün planlarını hazırlamış olarak, kendi varlığını ortaya koyarak çıkacak mıdır meydana? </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Okura Ödev</em></strong></span></p>
<p><span><em>Atatürk’ün şu sözü ne anlama geliyor, düşün, araştır ve yaz : Tarih bir milletin varlığını ve haklarını inkâr edemez.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 6</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-6</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-6</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 6
SİVAS KONGRESİNE DOĞRU “Özetler”in bundan önceki kısmında gördük ki Atatürk 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nde şu kararların alınmasını sağladı: Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Nutuk’u dikkatle okumaya devam ediyoruz. Sıra Sivas Kongresi’nde… Ancak bu arada acaba neler oldu? İşte yanıt: -İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanmasını ister. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c009cd50.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-6.html">Nutuk’tan Özetler – 6</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span><strong>SİVAS KONGRESİNE DOĞRU</strong></span></p>
<p><span>“Özetler”in bundan önceki kısmında gördük ki Atatürk 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nde şu kararların alınmasını sağladı: <em>Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. </em></span></p>
<p><span>Nutuk’u dikkatle okumaya devam ediyoruz. Sıra Sivas Kongresi’nde… Ancak bu arada acaba neler oldu? İşte yanıt:</span></p>
<p><span>-İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanmasını ister.</span></p>
<p><span>-Paşa Erzurum Kongresi’nin kararlarını ilgili yerlere ulaştırır.</span></p>
<p><span>-Bir sorunla karşılaşır: Gizli bir dernek kurulduğunu öğrenir.</span></p>
<p><span>-Sadrazam Ferit Paşa’yı bir kez daha doğru yola davet eder.</span></p>
<p><span>-Bir yandan da Sivas Kongresi hazırlıklarını sürdürür.</span></p>
<p><span>-Derken, “Sivas Valisi engel”i çıkar: Vali Kongre’nin Sivas’ta toplanmasını önlemeye çalışmaktadır. Ancak Mustafa Kemal Paşa onu ikna etmeyi bilir.</span></p>
<p><span>“Özetler”in bu altıncı bölümünde (<em>Nutuk</em>, 1991, ss. 50-55) yukarda saydığım gelişmeleri göreceğiz.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong>Hükümet, Refet Bey’le Benim İstanbul’a Gönderilmemizi istiyor</strong></span></p>
<p><span>30 Temmuz 1919’da Harbiye Nâzırı Nazım Paşa’dan Erzurum’daki 15’nci Kolordu Komutanlığı’na şu emir geldi:</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri için o bölgedeki memurlara emir verildi. Kolordu’ca gereken yardımın yapılması rica olunur.</span></p>
<p><span>Bu emre Komutanlık gerekli yanıtı verdi.</span></p>
<p><span><strong>Erzurum Kongresi’nin Bildiri ve Tüzüğü Gerekli Yerlere Ulaştırıldı</strong></span></p>
<p><span>Kongre bildirisi, her yere ve yabancı temsilciliklere gönderildi. Tüzük de komutanlara ve öteki güvenilir makamlara yollanarak, dağıtılması sağlandı.</span></p>
<p><span>Bununla ilgili olarak, 3’üncü Kolordu Komutanı Salahattin Bey’den aldığım bir telgrafta; tüzüğün, topyekûn savunma ve geçici bir yönetimle ile ilgili maddelerinin, sakıncalı bulduğundan, yeniden incelenmesi isteniyordu.</span></p>
<p><span><strong>Karakol Cemiyeti Adlı Gizli Bir Dernek Kurulduğunu Öğrendim</strong></span></p>
<p><span>Biz bu işlerle uğraşırken, Karakol Cemiyeti’nin Tüzüğü, Yönetmeliği diye bir takım basılı kâğıtların bütün orduya dağıtıldığı bildirildi. Bunları okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu girişimin benden geldiğini sanarak, kuşkuya düşmüşler. Bir yandan açıktan çalışırken, bir yandan da gizli bir komite kurduğumu sanmışlar. Örgütün elebaşıları, girişimlerini benim adıma yapmaktaymış.</span></p>
<p><span>Derneğin tüzüğüne göre, üyeleri, toplanma yeri, usulü, görevleri gizli tutulur. Derneğe tehlike getiren, sırlarını açığa vuran kimseler derhal idam edilir. Yönetmelikte bir “gizli ordu”dan söz ediliyor. Bu ordunun birlik komutanlarının atanmış ve gizli oldukları belirtiliyor.</span></p>
<p><span><strong>Komutanlara Bu Derneğin Emirlerine Uymamalarını Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Komutanları derhal uyararak, bu tüzük ve yönetmeliklere uymamalarını, girişimin kaynağını araştırdığımı bildirdim.</span></p>
<p><span>Sivas’ta anladım ki bu işi yapanlar, Kara Vasıf Bey ve arkadaşlarıymış.</span></p>
<p><span>Bu girişim doğru değildi. Herkesi idamla tehdit ederek, gizli bir örgütün emirlerine uymak zorunda bırakmak çok tehlikeliydi. Gerçekten bütün orduda bir korku ve güvensizlik başladı.</span></p>
<p><span>Kara Vasıf Bey’e “<em>bu gizli merkezin komutanları kimdir</em>” diye sorunca, “<em>siz ve arkadaşlarınızdır</em>” yanıtını vermişti. Oysa, örgütlenmeden kimse bana söz etmemiş, iznimi de almamıştı.</span></p>
<p><span>Dernek daha sonra, özellikle İstanbul’da faaliyetini sürdürmeye çalıştı. Bu nedenle bize verilen bilgilerin içtenliği tartışma götürür.</span></p>
<p><span><strong>Ferit Paşa’ya Kurtuluşun, Milli İradeye Dayanmakla Sağlanacağını Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Ferit Paşa’nın hiçbir şey başaramadan İstanbul’a dönüşü üzerine kendisine 16 Ağustos’ta şu telgrafı yazdım:</span></p>
<p><span>Clémenceau’nun size verdiği yanıtı okuyunca, İstanbul’a ne acılarla döndüğünüzü takdir ettim. Vatanımızı yok etme düşüncesinin bu kadar onur kırıcı biçimde anlatımı karşısında titremeyecek bir insan düşünülemez. Ne var ki milletimiz; hayat ve varlığını ne kaderin akışına, ne de böyle cellatça yargılara kurban etmeyecektir.</span></p>
<p><span>Şimdi eminim ki bugünkü genel durumu ve milletin gerçek çıkarlarını farklı görüyorsunuz.</span></p>
<p><span>İş başına gelen hükümetlerin yıpranıp iş göremez duruma düşmesi, pek üzücüdür. Şu bir gerçektir ki milletin içerde ve dışarda sesini duyurmak ve söz sahibi olmak, millî iradeye dayanmayı gerektirir.</span></p>
<p><span>Milletin amacındaki bu soyluluğa karşılık, İstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolunu tutuyor. Bu, üzücüdür ve milleti Hükümet’e karşı istenmeyen hareketlere iter. Çok açıktır ki millet, iradesini kullanacak güçtedir. Girişimlerinin önüne hiçbir kuvvet geçemez.</span></p>
<p><span>Hükümet’in olumsuz girişimlerini kimse uygulamayacaktır. Millet programı çerçevesinde hedefine doğru yürümektedir. Hükümetin engelleyici girişimleri hiçbir etki yapmadığına göre, gerçek durumu anlamış olmanız gerekir.</span></p>
<p><span>İngilizlerin gösterdiği yolda bir kurtuluş çaresi aramak da boşunadır. Bununla birlikte, İngilizler de en sonunda gerçek kuvvetin millette olduğunu anlayarak, hiçbir dayanağı olmayan, taahhütleri milletçe kabul edilmeyecek olan bir hükümetle sonuç alınamayacağına inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Bütün dilekler şu noktadadır ki, hükümet; milli akımı engellemekten vazgeçerek, Kuva-yı Milliye’ye dayansın ve girişimlerinde kendine milli gayeyi rehber edinsin. Bunun için de milli iradeyi temsil edecek olan Meclis-i Mebusan’ın toplanmasını sağlasın!</span></p>
<p><span><strong>Sivas Kongresi Hazırlıkları, Engellemelere Rağmen Devam Ediyor </strong></span></p>
<p><span>Kongreye her yerden temsilci seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak üzere, Amasya’da başlayan çalışmalarımız devam ediyordu. Komutanlar ve yurtseverler olağanüstü bir çaba harcıyordu. Ne var ki her yerde olumsuz propagandalar ve İstanbul Hükümeti’nin engellemeleri işi güçleştiriyordu.</span></p>
<p><span>Bazı yerlerden hem temsilci seçmiyorlar, hem de umutsuzluk doğuran yanıtlar veriyorlardı. Örnek olarak 20’nci Kolordu Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in şu telgrafına bakalım:</span></p>
<p><span><em>“ 1) İstanbul temsilci göndermiyor. Cür’etli bir duruma girmeyi istemiyor. </em></span></p>
<p><span><em>2) Gönderilmek istenenler, başarılı iş göreceklerine inanmadıklarından, yolculuk sıkıntısına katlanmak istemiyorlar.”</em></span></p>
<p><span><strong>Vali Reşit Paşa Fransızlardan Etkilenerek, Kongre’nin Sivas’ta Toplanmamasını İstiyor</strong></span></p>
<p><span>Biz bu güçlükleri yenmeye çalışırken, Kongre için seçtiğimiz Sivas’ta da bir telâş başladı.</span></p>
<p><span>Bunu, 20 Ağustos’da Sivas Valisi Reşit Paşa’dan aldığım şu telgraftan öğrendim:</span></p>
<p><span>Önceki gün İstanbul’dan Sivas’a gelen Fransız subaylarından Jandarma Müfettişi Brunot bana “<em>Eğer Mustafa Kemal Paşa Sivas’ta kongre yapmaya kalkışırsa, beş on gün içinde buralar işgal edilecektir”</em> dedi. Dahiliye Nazırlığı’ndan aldığım telgraf da aynı kanıyı verecek nitelikteydi. Binbaşı Brunot bu sabahki görüşmemizde de “<em>Ben düşündükten sonra şu kararı verdim ki Mustafa Kemal Paşa ve Kongre Heyeti, Sivas Kongresi’nde İtilâf Devletleri aleyhinde konuşmazlarsa, kongrenin toplanmasında sakınca yoktur. General F. d’Esperey’ ye de yazar, Paşa hakkındaki tutuklama emrini geri aldırır, kongrenin engellenmemesi için Dahiliye Nazırlığı’ndan emir verdiririm. Ancak şu koşulla ki benden hiçbir şeyi saklamayınız ve bana kongrenin toplanma tarihini bildiriniz.</em>”</span></p>
<p><span>Binbaşının dünkü kesin ifadesinden sonra bugünkü yumuşak yaklaşımını dikkatinize sunarım. Öyle sanıyorum ki bunların düşüncesi, kongre üyeleri ile sizi burada toplamak, bütün arkadaşları ele geçirmek, işgali bir olupbittiye getirmektir. Dün akşam Dahiliye nazırlığından aldığım telgraf da, nitelik bakımından hemen hemen aynıydı.</span></p>
<p><span>Ben bu gerçeği size sunuyorum. Tutulacak yolu belirlemek size düşer. Entrikalı bir tehlike bu kadar yakınken, sizi haberdar etmemeyi, Sivas’ta kongre toplanmasından vazgeçilmesini arz etmemeyi vicdanıma sığdıramadım. Sizden ve arkadaşlardan dilerim ki, bu toplantıdan vazgeçilsin. Kesinlikle gerekliyse, işgali pek kolay olan Sivas’ta değil de, Erzurum ya da Erzincan’da toplansın. Salahattin Bey de bu konudaki düşüncelerini size yazacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Reşit Paşa’ya Fransız Tehdidine Önem Vermemesini Bildirdim </strong></span></p>
<p><span>Reşit Paşa’ya aynı gün şu yanıtı verdim:</span></p>
<p><span>Binbaşı Brunot’nun sözlerini gözdağı vermeye yönelik bir blöf saydım. Sivas Kongresi, aylarca önceden, dünyaca bilinen bir girişimdir. Gariptir ki İstanbul’daki yetkili Fransızların bana gönderdikleri haberler, Anadolu’da milletçe yapılan girişimlerin pek haklı ve meşru olduğu şeklindedir. Binbaşı’nın ağız değiştirmesi, beni kazanmak amacına dayanabilir. Sivas’ın işgali de o kadar kolay değildir. İngilizler de, sözde beni yıldırmak için, Samsun’a asker bile çıkardılar. Ancak bu girişime karşı milletin ateşle karşı koyacağını anlayınca, askerlerini alıp götürdüler.</span></p>
<p><span>Sivas Kongresi’nde ele alınacak konular, Erzurum Kongresi bildirisinden anlaşılacağı gibi, İtilâf Devletleri aleyhinde değildir. Burada şunu arz edeyim ki ben; herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül etmem. Benim en büyük korunma ve yardım kaynağım, milletimin bağrıdır. Kongre’nin gereği, zamanı ve yeri hakkındaki karar, bana değil millete aittir.</span></p>
<p><span>Fransızların, Kongre üyelerini ele geçirebilmesi de pek uzak bir kuruntudur. Bütün bu yazdıklarımı Binbaşı Brunot’ya aynen söyleyebilirsiniz. Böylece Erzurum Kongresi Bildirisi ile, bütün dünyaya duyurulmuş olan temel kararların uygulanmasında kararsızlığa düşülmeyeceğini de öğrenmiş olur. Binbaşı bilmelidir ki Fransızların Sivas’ı işgal etmeleri yeni bir savaşı göze almalarına bağlıdır.</span></p>
<p><span>Sivas Kongresi hakkındaki kesin karar, Heyet-i Temsiliye tarafından verilecek, sonuç size bildirilecektir. Bugün için dileğim, Brunot’nun tehditlerinin halk arasında yayılmasına engel olunmasıdır.</span></p>
<p><span>Reşit Paşa’dan şu yanıtı aldım:</span></p>
<p><span>Ben vicdanî görevimi yerine getirdim. İstanbul’daki Fransız yetkililerin görüşleriyle size verdikleri sözlerin ne derecede güvenilir olduğunu kestiremiyorum. Yurtseverliğiniz kuşku götürmez. Tutulacak yolun belirlenmesi size ve Kongre Heyeti üyelerine düşer. Emirlerinizi yerine getireceğim.</span></p>
<p><span>Eklemeliyim ki Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak için, oralardaki ileri gelenlere mektuplar yazdım. Van, Bayezit ve yakınlarındaki kimi aşiret beyleriyle bağlantılar kurdum.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong><em>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</em></strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’un bir bölümünü daha okuyup özetledim. Her cümle üzerinde uzun uzun düşündüm. Şimdi, ulaştığım bulgu ve yorumları sunuyorum. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•İstanbul Hükümeti </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Aramızdaki bazı “bedhah”lar şu iddiayı ileri sürer, durur: “Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderen, Vahdettin’dir.” Bunun maksatlı bir yalan olduğunu gösteren pek çok kanıt var (kanıtlar hakkında Turgut Özakman’ın şu kitabına bakılabilir: Vahdettin, Mustafa Kemal ve Millî Mücadele, 2.B., Bilgi Yayınevi, Ank.,1998). Bir diğer kanıtla burada karşılaşıyoruz : İstanbul Hükümeti Paşa’nın yakalanması için niçin emirname çıkartıyor? Hem bu kaçıncı tutuklama emri ? Ne mutlu ki komutanlar Vahdettin’in adamlarına gerekli yanıtı veriyor. Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Vahdettin gönderdi ise, bu tutuklama girişimleri nedir? Komedi mi oynanıyor? Olur mu böyle şey? Yüzyılların siyaset kurdu İngiliz yutar mı böyle oyunları?</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk’ün şu sözüne, Sadrazam Ferit Paşa’ya gönderdiği telgrafta yer alıyor, dikkat isterim: “Vatanımızı yok etme düşüncesinin bu kadar onur kırıcı biçimde anlatımı karşısında titremeyecek bir insan düşünülemez.” </em></span></p>
<p><span><em>Bugün de aynı aşağılayıcı davranışlarla karşılaşıyoruz, AB ve ABD tarafından… Bunların temsilcilerinin (Olli Rehn’in, Lagendijk’in,, Kretschmer’in, Wilson Ross’un) Türkiye’den taleplerini, Türkiye’ye yönelik değerlendirmelerini hatırlayınız. Tümüyle onur kırıcı görüşler ve aşağılayıcı istekler… Hattâ bugünkü tutumları belki Damat Ferit zamanında olduğundan daha alçaltıcı. Bu hakaretler karşısında bizim hükümetlerimizin -özellikle A.K.P.’nin- yapabildiği ise, sinmek, sus pus olup emirlere boyun eğmekten ibaret. Bense kişisel olarak hissiyatımı şöyle ifade edebilirim: ABD, hele özellikle AB deyince, tüylerim diken diken oluyor. Bir nefret duygusu kaplıyor içimi! Çünkü -her varlık gibi- Batı’nın da iki yüzü olduğunu unutmuyorum: Biri güzelse, öbürü çirkin mi çirkin! </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) “Fransız subayı Brunot olayı”nı daha yakından inceleyelim. Benim dikkatimi aynı bir olayı iki ayrı insanın nasıl farklı değerlendirdiği hususu çekiyor. </em></span></p>
<p><span><em>Biri, Vali ciddiye alıyor; öbürü, Mustafa Kemal ciddiye almıyor, “blöf“ olarak değerlendiriyor. Tabiî o Mustafa Kemal Paşa!… Kuru gürültüye hiç papuç bırakır mı! (Bir de bugün Türkiye’yi yönetenlerin haline bakın: Batı’dan gelen en ufak bir harekette bile dizlerinin bağı çözülüyor.)</em></span></p>
<p><span><em>Vali Paşa Sivas’ın işgalinin kolay olduğunu, Mustafa Kemal Paşa tam tersine kolay olmadığını söylüyor. Biri telaşlı, acele hüküm veriyor, sanki art niyetli gibi, samimî görünmüyor; öbürü, Mustafa Kemal Paşa sağduyulu, vakur, aklını kullanıyor, insana güven veriyor, dâvâ adamı olduğu belli. Netice olarak Atatürk liderliğini bu olayda da ortaya koyuyor. Gerçekleri görüyor ve onu göre düşünüyor, muhakemesi sağlam, inandırıcı; dâvâsına öyle baş koymuş ki gökkubbe çökse gerilemiyor. </em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk karşısına çıkan bütün engellemelerde olduğu gibi “Reşit Paşa engeli” karşısında da, geçit vermez bir dağ gibi dimdik duruyor. En ufak bir tereddüt, en ufak bir gevşeme ve gerileme yok. Lider budur işte. Günümüzde de Türk milletinin en büyük şansı, böyle sağlam, dağ gibi aşılmaz bir lidere kavuşması olacaktır. </em></span></p>
<p><span><em>3) Gazi Paşa başkan konumunda…, ama yine de demokrat davranıyor: Muhatabını makul sebepler ortaya koyarak, aklına hitap ederek ikna etmeye çalışıyor. Bu, Atatürk’ün demokrat karakterinin bir kanıtıdır. İyi lider böyle olur: Demokrat ruhlu olur. </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa’nın “demokrat” karakterinin bir diğer kanıtı da Karakol Cemiyeti oluşumuna şiddetle karşı çıkışıdır. Bir bağımsızlık mücadelesinin bile açık ve şeffaf olarak yürütülmesini istiyor. </em></span></p>
<p><span><em>Paşa Sivas Valisi’ne verdiği yanıtta, ilkelerinden birini bir kez daha tekrarlıyor : Ben; herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül etmem. Benim en büyük korunma ve yardım kaynağım, milletimin bağrıdır. Ya bugünkü çoğu aydınımız, medyamız, siyasîlerimiz, hükümetimiz… </em></span></p>
<p><span><em>AB’ye mi, ABD’ye mi yoksa milletimize mi güveniyorlar?</em></span></p>
<p><span><em>Biz “Ulusalcılar” olarak yalnızca Milletimize güveniyoruz. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Örgütlenme </em></strong></span></p>
<p><span><em>Şu gizli dernek, Karakol Cemiyeti,… acaba hangi maksatla kurulmuştu? Yoksa Atatürk’ün önüne çıkarılan pek çok <strong>engelleme </strong>girişiminden biri de bu muydu? Ya da birtakım naif kişilerin kurduğu masum bir örgüt müydü? Ebedî Önderimiz bu konuda herhangi bir yorum yapmıyor. Cemiyet hakkında fazla bir bilgisi olmadığı anlaşılıyor. Bugüne dönersek, günümüzde de buna benzer örgütlenmelere gidenler var mıdır? Bu soru akla ister istemez geliyor. </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa’nın Karakol Cemiyeti’ne karşı duruşundan şu ilkeyi çıkarıyoruz: Bir bağımsızlık mücadelesi bile açık ve şeffaf olarak yürütülmelidir. Öyleyse, bugün de yapılacak olan aynısıdır. Açık ve şeffaf olacağız. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Yöntem </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Atatürk diyor ki : Milletimiz; hayat ve varlığını ne kaderin akışına, ne de cellatça yargılara kurban edecektir. </em></span></p>
<p><span><em>Onun her sözü gibi bu sözü de bize ışık tutmakta. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiyemiz, Aziz Vatanımız, Milletimiz çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Bir taraftan hükümet, bir taraftan Avrupa Birliği -her biri kendi özel çıkarlarının peşinde- elbirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin orasından burasından tuğlalar sökmekte. Biri dışardan öbürü içerden Atatürk’ün eseri ne varsa, elbirliğiyle söküp parçalıyorlar, yıkıp yok ediyorlar. Peki biz oturup, “demokrat görüneceğiz” diye bu canice saldırıları seyir mi edeceğiz? Ne demiş Atatürk: Asıl önemli olan ve ülkeyi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur. Hayır, suskun olmayacağız; gerçekleri bıkıp usanmadan anlatacağız, yazıp çizeceğiz, haykıracağız. Düşüncelerimizdeki farklıkları bir tarafa itip Ana Dâvâ etrafında toplanıp birleşeceğiz. Başkanımızın önderliğinde büyük bir siyasal güç haline gelerek olayların akışını kendi lehimize, halkımızın lehine çevireceğiz. Elbette <strong>millî irade</strong>ye dayanacağız. Çünkü biliyoruz ki Milletin sesini duyurmak, söz sahibi olmak bu desteğe bağlı!…</em></span></p>
<p><span><em>2) ABD’nin bir planı var: Genişletilmiş Ortadoğu Projesi… Bu plan Türkiye hakkında “cellatça yargılar” içermektedir. Şimdiki Amerikan Hükümeti gerçek niyetini belli etmiyor ama yakında, koşullar oluşunca niyetini açıkça ortaya koyacaktır. Aramızdaki “bedhahlar”ın işbirliğiyle tabii. Uyanalım: Milletçe hayatımız ve varlığımız tehlikededir. Gecikmeyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini iç ve dış bedhahlara bırakmayalım.</em></span></p>
<p><span><em>3) Bugün en az Amerika ve Avrupa Birliği kadar tehlikeli olan bir odak varsa, o da teslimiyetçi hükümettir. Ona Atatürk’ün Ferit Paşa’ya yaptığı tavsiyelerden hareket ederek şu esaslarla karşı durmalıyız:</em></span></p>
<p><span><em>-Milletimizin hayat ve varlığını kaderin akışına bırakamayız, Emperyalizm’in (ABD ve AB’nin) cellatça yargılarına kurban edemeyiz.</em></span></p>
<p><span><em>-Daima “mevcut genel durum”u ve “milletin gerçek çıkarları”nı göz önüne alarak düşünmeliyiz ve hareket etmeliyiz. Bu ise sürekli okuma, takip ve zihnî gayret ister, Aramızda işbirliği, ortak çalışma ister. </em></span></p>
<p><span><em>-Milletimizin içerde ve dışarda sesini duyurmalıyız. Söz sahibi olmalıyız. Bunun için de olmazsa olmaz bir şart vardır: Millî iradeye dayanmak!…</em></span></p>
<p><span><em>-Hükümet’in olumsuz girişimlerine karşı çıkmalıyız. Onun bu tür girişimlerini sürekli teşhir etmeliyiz. Teslimiyetçi uygulamalarını olabildiğince engellemeliyiz.</em></span></p>
<p><span><em>– Unutmayalım, herkese anlatalım: Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aranmaz.</em></span></p>
<p><span><em>-Kemalistler olarak Kuva-yı Milliye’ye dayanmalıyız. Girişimlerimizde Ana Dâvâ’yı rehber edinmeliyiz. Millî iradeyi gerçekten temsil edecek bir Meclis’in bir an önce toplanmasını sağlamalıyız. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Engelleme </em></strong></span></p>
<p><span><em>Milli Mücadele kolay yürütülmemiş, kolay kazanılmamıştır. Atatürk daha işin başında, Samsun’a ayak bastığı tarihten itibaren sürekli engellemeler ve zorluklarla karşılaşmıştır. Daha önce okuduklarımızı hatırlayalım: Sivas operasyonunu gerektiren olay, Sabahattin Bey olayı, Erzurum engellemesi, Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklama girişimleri ve şimdi de Sivas Kongresi’nin önüne konulan engel… Bu engelleme Fransız Brunot’nun etkisinde kalan Sivas Valisi’nden geliyor. Vali Paşa Kongre’nin Sivas’da yapılmasını, birtakım basit gerekçelere dayanarak önlemeye çalışıyor. Bu girişiminde samimî mi, yoksa ikili mi oynuyor, kendini mi kurtarmaya çalışıyor, araştırılmaya değer. Reşit Paşa’nın hatırat kitabı var, okunabilir. Künyesi şöyle: Hatıralar: Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Hatıraları, SİSKAV yayını, Sivas, 2001. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Okura Araştırma Konusu</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Clémanceau’nun Damat Ferit’e verdiği “onur kırıcı” yanıt neydi? Araştırınız. Kendi bulgu ve yorumlarınızı da katarak bir yazı hazırlayınız. Bu yazıyı Atatürkçü bir dergiye gönderip yayınlatınız.</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci bir kongreye, Sivas Kongresi’ne neden gerek gördü? Atatürk’ü ve büyük eserini yüzeysel, kulaktan dolma değil, derinliğine tanımak isteyen gerçek Atatürkçü için -daha birçokları arasında- bir araştırma konusu da budur. Araştıralım, öğrendiklerimizi yazıya dökerek bizden ışık bekleyen halkımızla paylaşalım.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-124</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-124</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4
Kâzım Karabekir Paşa’nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diyordu ki. «Hükûmet şekli ile ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tespit etmiş olduğu görülüyor. Halbuki bendeniz, bu kanun hükümlerinin olsa olsa bir parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını tahmin ettiğim güçlüklere […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc2e283b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 12.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-12-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM KARABEKİR PAŞA, DEVLET ŞEKLİNDE TARİHİ DEĞİŞİKLİKLER YAPILACAĞI ZAMAN ASKERÎ VE SİVİL DEVLET ADAMLARININ GEREĞİ GİBİ GÖRÜŞLERİ ALINMALIDIR DİYOR</strong></span></a>
</p><p>Kâzım Karabekir Paşa’nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diyordu ki. «Hükûmet şekli ile ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tespit etmiş olduğu görülüyor. Halbuki bendeniz, bu kanun hükümlerinin olsa olsa bir parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını tahmin ettiğim güçlüklere karşı daha yararlı buluyorum.</p>
<p>Bu görüşümü, bölgenin çok yakından tanıyabildiğim duygu ve düşüncelerine göre kısaca açıklamak isterim. Meclis’te Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu desteklemek üzere kurulan gruba girmiş olanların çoğu, yeni bir rejim değişikliğinde memleket mukadderatında söz sahibi olmak hevesinde görünenlerdir.</p>
<p>Halk arasında, ancak küçük bir grup yeni nitelikte teşkilât fikirlerini benimser. Milletvekillerinin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na taraftarlıkları ancak şahsî görüşlerinden gelebilir. Devlet şeklinin bu büyük ve tarihî değişiklik teşebbüslerinde, memleketin geleceğinden hep birlikte sorumlu olan askerî ve sivil devlet adamlarıyla, Müdafaa-i Hukuk merkezlerinden gereği gibi görüş alınması ve durumun olağanüstü bir Meclis’te incelendikten sonra karara bağlanması gerekir, düşüncesindeyim.»</p>
<p>Efendiler, kesin zaferden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet’i ilân ettiği zaman bile, Kâzım Karabekir Paşa, İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen duygularını ve şikâyetlerini «Cumhuriyet ilânını bize sormadılar» şeklinde özetlemekteydi.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, bu görüşleriyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin millet tarafından olağanüstü yetkiler verilerek gönderilmiş üyelerden kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Böyle bir meclisin koyduğu kanuna hem de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na karşı bulunduğunu îmâ ediyor. Daha garibi devlet teşkilâtının değişmesinde etkili olacak kararlar alabilmek için, askerî ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin görüşlerinin alınması gerektiği inancında bulunduğunu söylüyor.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, benim Müdafa-i Hukuk grubuyla olan ilgime de karşı çıkarak: «bendeniz zâtıdevletlerinin bu gibi siyasî partilere girmemesini özellikle uygun bulmaktayım» dedikten sonra, benim tarafsız olarak kalmamı tavsiye ediyor.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’nın bu telgrafına, 20 Temmuz 1921′de cevap verdim.</p>
<p>Biraz uzunca olan bu cevabın bazı hususları aydınlatmaya yarayacak olan noktalarım belirtmekte yetineceğim. Cevabımda demiştim ki: «Müdafaa-i Hukuk Grubu, memleketin istiklâlini tam olarak sağlamak gibi kısa ve kesin bir maksatla kurulmuştur. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun uygulanma durumu da gayesi içindedir.</p>
<p>Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, bütün idare sistemini ve Türkiye Hükûmeti’nin hukukî durumunu gösteren ayrıntılı ve tam bir kanun olmayıp, memleketin mülkî ve idarî teşkilâtında zamanın şartlarının gerektirdiği halkçılık ilkesini ifade eden bir kanundan ibarettir. Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin, saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe dönüştürülmek istendiği yolundaki düşüncesi, kuruntudur.»</p>
<p>«Meclis’teki Grup merkezinde kendilerine önemli işler verilen kimseler arasında, kişilikleri ve geçmişteki davranışlarıyla, eleştirilebileceklerin bulunduğu yolundaki iddia ise, daha açık bir ifade ile, doğrulanmaya muhtaç bir durumdadır.</p>
<p>Her işi, bütün idarî kabiliyetleri ve şahsî faziletleri ile mükemmel yetişmiş adamlara vermek, pek değerli ve tatlı bir dilek olmakla birlikte, kendi toplumumuz için değil, dünyanın en ileri gitmiş milletleri için bile, her çevre, her bölge ve her meslek sahibi tarafından saygıya değer görülecek bu kadar çok adam bulmak imkânsızdır.</p>
<p>Hayalî ve gerçek dışı düşünce ve iddialarla, memleketin kendisine dayanabileceği tek kuvveti ve teşkilâtı yıpratacak engellemelere başvurmak, eğer cahilce bir çılgınlık değilse, herhalde bir hainlik olarak kabul edilmelidir. Zâtıdevletlerince de bilinir ki, ilerleme yolunda girişilecek her önemli teşebbüsün, kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların en alt düzeye indirilebilmesi için alınacak tedbir ve yapılacak girişimlerde kusur etmemek gerekir.»</p>
<p>Bundan sonra Efendiler, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, sivil ve askerî devlet adamlarıyla Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım: «Zâtıdevletlerince de bilindiği üzere, bir hükûmet şeklinde yaşıyoruz ve onun bütün şartlarına uymak zorundayız.</p>
<p>Kanunun, Meclis komisyonlarından sonra, Genel Kurul’daki tartışmalarıyla ortaya çıkacak şekli üzerinde, uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağı elbette kabul buyurulur.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında niçin acele edildiğinin, bunun uygulanmasından doğacak güçlüklerin, nasıl giderileceğinin, hilâfet ve saltanat konusundaki görüşümüzün ne olduğunun açıklanmasını da istemişti.</p>
<p>Bu noktalarla ilgili cevaplarımda demiştim ki: «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında acelecilik sayılan tutumun sebebi, bütün dünyada ve memleketimizde belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir şekilde tespit ederek, bu konuda başka türlü katışmalara (İhtilâta) yer vermemek; aynı zamanda yüzyıllardan beri yetersiz kimseler elinde boyuna kötüye kullanılan millet haklarını korumak için, bu hakların asıl sahibi olan millete de söz hakkı tanımak ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için bugünkü olağanüstü şartlardan yararlanmaktır.</p>
<p>Kanunun ne dereceye kadar uygulanabileceğini ölçmek için de, bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların azim ve irade yeteneğini hesaba katmak gerekir.</p>
<p>Ortada hilâfet ve saltanat meselesi diye başlıbaşına bir mesele yoktur. Söz konusu olan Padişah’ın haklarıdır Onun belirlenmesi ve sınırlandırılması için son birkaç yüzyılın tecrübeleri ve devlet kavramındaki millet haklarının gerçek anlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda şimdilik tespit edilmiş kesin bir kuralımız yoktur.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’nın, grup başkanı olmayıp tarafsız kalmaklığım konusundaki teklifine verdiğim cevapta da, şu düşünceleri ileri sürmüştüm: «İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan gibi bir meclisin başkanı değilim. Böyle bile olsa bir partiye bağlı olmak tabiîdir. Halbuki, Büyük Millet Meclisi’nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma, hükûmet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkan için, çoğunluk partisinden olmak pek gereklidir.</p>
<p>Buna göre, geniş bir programla ortaya atılmış siyasî bir partinin başkanı da olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum</p>
<p>Cemiyet’ten (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden) ayrılmaklığım mümkün olmadığı gibi, o cemiyetten doğmuş olan grup içinde bulunmaklığım da zarurîdir.</p>
<p>Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kurulu’na yakın büyük bir çoğunluğu içine almaktadır. Dışarıda kalanlar, Erzurum milletvekillerinden Celâlettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Efendi ile birkaç benzeri davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç kişiden ibarettir…»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İZZET VE SALİH PAŞA’LARIN İSTANBUL’DA SİYASÎ GÖREV ALMAYACAKLARINA SÖZ VERMELERİ ÜZERİNE, İSTANBUL’A DÖNMELERİNE İZİN VERİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Ankara’da bulunan İzzet ve Salih Paşa’lar bir türlü Ankara’ya ısınamadılar. İstanbul’da ailelerinin yanına gitmelerine izin vermemiz için doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan boyuna rica ediyorlar ve İstanbul’a dönüşlerinde, siyasî hiçbir görev almayacaklarına söz veriyorlardı.</p>
<p>1921 yılının Mart ayı başlarında, İsmet Paşa’nın bazı işler için Ankara’ya gelmiş bulunduğu bir sırada, Paşa’lar ricalarını yenilediler. Bir gün, İsmet Paşa’nın da katıldığı Bakanlar Kurulu, toplantı halindeyken, Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş ve İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür.</p>
<p>İzzet Paşa, bizim teklifimiz üzerine, İstanbul’da görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalarla söz vererek İstanbul’da ailesinin yanına gönderilmesi için izin rica etmiş; Salih Paşa’nın da aynı şekilde söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu eklemiş.</p>
<p>İsmet Paşa, bu açıklamayı ve bu ricayı Bakanlar Kurulu’na getirdi. Zaten varlıklarının millî işlerimizde yararlı olmadığı, aksine Ankara’da bir yük bir ağırlık olarak bulundukları, üstelik bazı olumsuz akımlara da sebep oldukları anlaşılmış bulunduğundan, Bakanlar Kurulu, bu paşaların İstanbul’a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Fakat, ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri sözde ciddiyet ve samimiyet olmadığını, İstanbul’a döndükten sonra, mutlaka İstanbul Hükûmeti’nde görev alarak bizi tedirgin etmekte devam edecekleri kanaatinde olduğumu söyledim.</p>
<p>«Namusları üzerine söz veriyorlar» dendi. Bu sözlerini yazılı ve imzalı olarak verirlerse müsaade edilebileceğini söyledim. İsmet Paşa, bu teklifimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa’ya bildirdi. İzzet Paşa, derhal bir kâğıt kalem alarak kabineden çekileceklerini, bir taahhütnâme olarak yazmış ve imzalamış; eğer yanılmıyorsam Salih Paşa’ya da imzalatmıştır.</p>
<p>Ben, bu kısa taahhütnâmeyi yeterli görmedim. Paşa’nın sözle anlattığı anlam ve genişlikte değildi. Hemen, bunun bir aldatmaca olduğuna arkadaşların dikkatini çekerek, «İsmet Paşa’ya ağızdan anlattıklarını yazarak imza etsin» dedim. İzzet Paşa’nın ağızdan bu kadar açıklama yapıp söz verdikten sonra, başka maksatla bir taahhüt yazmış olacağı tahmin edilmedi ve bu kısa taahhüdün yeterli görülmesi istendi. İşte İzzet ve Salih Paşa’lar böyle aldatmaca bir belge ile İstanbul’a gitmenin yolunu bulmuşlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İZZET VE SALİH PAŞALAR SÖZLERİNDE DURMADILAR</strong></span></a>
</p><p>Gerçekten de, İzzet ve Salih Paşa’lar İstanbul’a varır varmaz istifa ettiler. Fakat, pek kısa bir süre sonra, aynı kabinede diğer nâzırlıklara getirildiler ve bunu bize telgrafla bildirdiler. İstanbul Hükûmeti’nin Hariciye Nâzırlığı’nı üzerine almış olan İzzet Paşa, millet ve memlekete yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmek için, hükûmete geldiğini söyleyerek, bize de birtakım öğütler veriyordu. İzzet Paşa’ya şu cevabı verdim:</p>
<p>İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Telgrafınızı Zonguldak İstihbarat Müdürü (Haber alma Müdürü) vasıtasıyla aldım. Durumunuzu, Salih Paşa Hazretleri’yle birlikte vermiş olduğunuz söze aykırı gördüm. Yalnız bir nokta, bende lehinizde bir kararsızlık uyandırdı. O da, Hükûmet’te bir görev almakta, gerçekten millet ve memlekete yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmiş olmanız ihtimalidir.</p>
<p>Çünkü Ankara’ya teşrifinizden önce, iyi niyetli ve memlekete yararlı olabileceğiniz ümidiyle görev almış olduğunuzu açıklamak üzere ileri sürdüğünüz sebeplerin ne kadar zayıf olduğunu ilk görüşmemizde anlamış ve itiraf buyurmuştunuz. Telgrafınızda bildirdiğiniz hususlar, size bu yeni durumu benimseten sebepleri yeterli bir açıklıkla göstermiyor.</p>
<p>Tavsiye buyurduğunuz hususlardan, millet ve memleket çıkarlarına, yaptığımız antlaşmalara, kısacası Misak-ı Millî’mize uygun olanları, esasen dikkate alınmakta ve gereğinin yapılmasına çalışılmaktadır. Bu bakımdan, genel duruma ve sizlere telkin edilmiş düşüncelere bakarak, daha önce olduğu gibi, bu defa da aldatılmış olmanızdan korkuyorum. Bu tahmin ve muhakememizin yanlışlığını ortaya koyacak açıklamalarınızı öğrenir ve olayların buna uygun olumlu gelişmesine şahit olursak mutlu olacağımızı bilginize sunarım, efendim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>İzzet Paşa, bu telgrafımıza 6 Temmuz tarihli bir şifreli telgrafla şu karşılığı verdi:</p>
<p>Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Salih Paşa ile birlikte verdiğimiz söz, İstanbul’a dönünce görevimizden çekilmekti. Onu da yerine getirdik. Ömür boyunca devlet hizmeti kabul etmemek ve hele İtilâf Devletleri’nin Yunanistan’a fiilî yardımları, İstanbul’un üs olarak Yunanlılara bırakılması ihtimalinin belirdiği bir kara günde, teklif edilen fedakârlıktan kaçınmak, bizim elimizden gelmeli ve sizce de uygun görülmeli midir, bilmem?…</p>
<p>Bilecik ve Ankara’da, tanımadığım kimselerin yanında yapılan konuşmaları uzatmakta sakınca gördüğümden, çekinerek razı olur gibi görünmüştüm. Hattâ dönüşümüzde verdiğim demeçte, olup bitenlerin bütün sorumluluğunu tamamen üstümüze almak gibi bir medenî cesaret de göstermiştim. İlk konuşmalarda hazır bulunan kimselerden birinin, sonradan belli olan durumu, çekinmekte haklı olduğumu da ispat etmiştir. Fakat hiçbir zaman, hiçbir kimse tarafından aldatıldığımı itiraf etmedim.</p>
<p>Beni yanınıza kadar getiren uzlaşma düşüncesinden vazgeçmedim. Kabinede yapılan görüşmeler ve kendilerine verdiğim rapor bunu ispat eder. İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itiraf şöyle dursun, şimdiki gibi, siyasî olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle, kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır. Şu günlerde görev almaklığımızın yararlı olup olmadığını söylemek bana düşmez.</p>
<p>Yalnız, bu konuda oraca düşünülen sakınca açıklanırsa minnettar olurum. Buradaki hükûmetin hukukî durumu ve ilgili devletler elçilerinin burada bulunmaları dolayısıyla, bu hükûmetin mevkiinin hiçe indirilmesi ne mümkündür ne de doğrudur. Ancak, şurası da bilinmelidir ki, şimdiki kabinenin büyük bir çoğunluğu bugünle ve gelecekle ilgili hiçbir şahsî emel peşinde değildir; bütün niyet ve düşünceleri vatanın selâmeti içindir.</p>
<p>Bundan dolayı, akla yatkın ve uygun bir şekilde Ankara Hükûmeti ile iş ve görüş birliği yapmayı pek samimî olarak istemektedir. Eğer bu samimiyet sizlerce de iyi karşılanırsa değerli hizmet ve yardımlarda bulunabilir. Bu düşünce kabul görmediği takdirde, anlayışsızlıktan doğabilecek kusur ve yanlışların manevî sorumluluğundan kendisini kurtulmuş saydığını arz ederim, efendim.</p>
<p>Ahmet İzzet</p>
<p>Bu telgrafın altına kurşun kalemle şu satırları yazmıştım:</p>
<p>Uygun bir zamanda gerekli işlem yapılmak üzere ilgili belgeler arasında saklanması Bakanlar Kurulu kararı gereğindendir.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>AHMET İZZET PAŞA TÜRK MİLLETİNE HİZMET ETMEYİ, VAHDETTİN’İN HİZMETİNDE OLMAYA TERCİH EDEMEDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Ahmet İzzet Paşa, ekmeği ve nimeti ile yetiştiği Türk milletinin içinde kalarak, ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin’in hizmetinde olmaya tercih edememişti. Dürrîzade Esseyit Abdullah’ın fetvasına bağlı kalıp, sultanın emri dışına çıkmakla suçlanmaktan ve şeriatın hışmına uğramaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka marifetleri de olmuştur. Onları da bildireyim:</p>
<p>Savaş bütün hızıyla devam ederken ve milletin maddî ve manevî kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, Türk milletinin büyük kuvvetleri ellerine verilmiş olan kimselere de, yazdığı özel mektuplarla ümitsizlik ve bezginlik verecek karamsarlıklarını aşılamakta devam ediyordu.</p>
<p>Benim, «düşman ordusunu mutlaka yeneceğiz, vatanı mutlaka kurtaracağız» sözlerimle alay ederek, İkinci İnönü’nden sonra yeniden doğuya Sakarya’ya doğru yürümekte olan Yunan ordusunun hareketini bir gözdağı gibi kullanarak akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu.</p>
<p>Efendiler, ne gariptir ki, kendisini dev aynasında gören bu kafanın, tuttuğum yolun felâket doğuracağını bildiren bir mektubu, Sakarya’da düşmana karşı taarruz ederek onu geri çekilmeye mecbur ettiğimiz gün, görev icabı bana gösterilmişti. Bu mektup bizi şaşkınlık içinde bırakmıştı.</p>
<p>Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun Sakarya’dan ve en sonunda İzmir Körfezi’nden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşması metnini okuduktan sonra, acaba bana yazdığı 6 Temmuz 1921 tarihli telgrafındaki şu cümleyi:</p>
<p>«İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itiraf şöyle dursun, şimdiki gibi siyasî olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır» cümlesini yeniden mırıldanmış mıdır?</p>
<p>Ben, buna da ihtimal veririm!</p>
<p>Efendiler, İzzet ve Salih Paşa’lar aylarca Ankara’da oturdular. Millî ilkelerimizi kabul etmek şartıyla, kendilerine millî hizmet ve görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir defa olsun Millet Meclisi’nin kapısından içeri ayak atmadılar. Fakat herhalde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı kanunlardan haberdar idiler.</p>
<p>Bu kanunların hükümlerini, Millet Meclisi’nin ve Hükûmeti’nin İstanbul’a karşı belirmiş olan tutumunu pekâlâ biliyorlardı. Bu kanunlara ve bilinen duruma rağmen, İstanbul’da yeniden işbaşına geçip millî varlığın ve Millî Mücadele’nin değerini ve etkisini yok etmeye, düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in hâkimiyetini sağlamaya bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu Türk milletine ve Türk milletinin bugünkü ve yarınki kuşaklarına bırakırım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>AZİZ MİLLETİME TAVSİYEM</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-131</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-131</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1
Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi’ne getirmek istiyorum. Fakat, bunun için müsaade buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım. İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi: Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc1bbe21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi’ne getirmek istiyorum. Fakat, bunun için müsaade buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım.</p>
<p>İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi:</p>
<p>Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü mevzileri ile Kütahya – Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı. Afyonkarahisar dolaylarında iki tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes dolaylarında da birer tümenimiz bulunuyordu.</p>
<p>Yunan ordusu da, Bursa’da bir, Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu olarak bulunduruyordu. Menderes’te de bir tümeni vardı.</p>
<p>Yunanlıların bu taarruzu ile başlayan ve Kütahya – Eskişehir Muharebeleri adıyla anılan bir sıra muharebeler vardır. Bunlar on beş gün sürmüştür. Ordumuz 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zarurî kılan sebeplerin başlıcasına işaret edeyim:</p>
<p>İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda, Yunan ordusu taarruza geçtiği zaman millî hükûmetin durumu ve Millî Mücadele’nin gelişmesi, bizim genel seferberlik ilân ederek, milletin bütün kaynak ve imkânlarını, başka bir şey düşünmeden düşman karşısında toplamaya daha elverişli ve yeterli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, vasıta ve şartlar bakımından kendini gösteren nispetsizliğin elle tutulur başlıca sebebi budur.</p>
<p>Bunun sonucu olarak, biz, daha tümenlerimizin taşıt araçlarını bile tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan milletinin bütün kuvvetiyle yaptığı bu taarruz karşısında, bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, Millî Mücadele’nin başından beri yürüte geldiğimiz görev idi ki, o da, her Yunan taarruzu karşısında kaldıkça, bu taarruzu direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurup etkisiz bırakmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak şeklinde özetlenebilir. Son düşman taarruzu karşısında da, bu aslî görevi gözden uzak tutmamak şarttı. Bu düşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde, İsmet Paşa’nın Eskişehir’in güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargâhına giderek, durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu direktifi vermiştim: «Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin.</p>
<p>Bunun için Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir. Düşman hiç durmadan takip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde beklemediği birçok güçlüklerle karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır.</p>
<p>Bu şekildeki çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevî sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN BAŞINA GEÇMEMİ İSTEYENLER</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, gerçekten de tahmin ettiğim manevî sakıncalar hemen kendini gösterdi. İlk duyarlık Meclis’te belirdi. Özellikle muhalifler, kötümser nutuklarla feryada başladılar: «Ordu nereye gidiyor; millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır; o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik» diyorlardı. Bu şekilde konuşan kimselerin dolaylı yoldan kastettikleri şahsın ben olduğuma şüphe yoktu.</p>
<p>En sonunda, Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek: «Ordunun başına geçsin!» dedi. Bu teklife katılanlar çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.</p>
<p>Efendiler, bu görüş ayrılıklarının sebepleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir defa, benim doğrudan doğruya ordunun başına geçmem teklifinde bulunanların düşünce ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkündür.</p>
<p>Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kimseler, artık ordunun büsbütün yenildiğine, durumun iadesine imkân kalmadığına, bundan dolayı da dâvânın, güttüğümüz millî dâvânın kaybedildiği yargısına varmışlardı. Bu sebeplerle duydukları öfke ve hıncın acısını benden almak istiyorlardı.</p>
<p>İstiyorlardı ki, kendi zanlarına göre bozguna uğramış ve bozgunu devam edecek olan ordunun başında benim de şahsiyetim bozguna uğrasın! Diğer birtakım kimseler, diyebilirim ki çoğunluk, bana karşı duydukları güven dolayısıyla, samimî olarak ordunun başına geçmemi arzu ediyorlardı.</p>
<p>Şimdilik komutanlığı fiilî olarak üzerime almamı sakıncalı görenlerin de düşüncesi şuydu:</p>
<p>Ordunun bundan sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi, uzak bir ihtimal değildir. Bu durumlarda ben, fiilen ordunun başında bulunursam, genel kanaate göre son ümidin de yitirilmiş olduğu gibi bir inanç doğabilir.</p>
<p>Oysa, genel durum, daha son tedbir, son çare ve son kuvvetlerin feda edilmesini gerektirecek bir nitelikte değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son ümidin korunabilmesi için benim askerî harekâtı şahsen yürütme zamanım gelmemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM</strong></span></a>
</p><p>Ben, görüşmeler ve tartışmalarla ortaya çıkan bu görüşleri, gerektiği kadar göz önünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan kuvvetli sebepler ileri sürüyorlardı. Samimiyetsiz isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı içtenlikle teklif edenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis’te son çare ve son tedbir olarak görüldü.</p>
<p>Meclis’in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta felâketin kesin ve yakın olduğu düşünce ve inancını yaygın bir duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.</p>
<p>Efendiler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim:</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına</p>
<p>Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azamî çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddî ve manevî gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum.</p>
<p>Ömrüm boyunca, millî hâkimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞIMA YAPILAN İTİRAZLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi görünerek tekliflerde bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Derhal itirazlar başladı. «Bir defa, Başkomutanlık ünvanını veremeyiz» dediler. «O, Büyük Millet Meclisi’nin manevî şahsiyeti içindedir. Başkomutan Vekili denilmelidir.»</p>
<p>İkinci olarak, «Meclis’in yetkilerini kullanmak gibi bir imtiyazın verilmesi asla söz konusu olamaz» düşüncesini ileri sürdüler.</p>
<p>Ben, padişah ve halifeler tarafından verilegelmiş eski bir ünvanı takınamayacağımı; yerine getireceğim görev, fiilen başkomutanlık olduğuna göre, bu ünvanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim.</p>
<p>Durum, Meclis’in değerlendirdiği ve belirttiği gibi olağanüstü olduğuna göre, benim de alacağım kararların ve yapacağım işlerin olağanüstü olması gerekeceğine şüphe yoktu.</p>
<p>Düşünce ve kararlarımı çabuk ve sert bir şekilde yürütmek ve uygulamak zarureti vardı. Hükûmetten ve Meclis’ten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün memleketi ve memleketin bütün kaynaklarını ilgilendiren emir ve tebliğlerim için, her işin ilgili bakanından veya Bakanlar Kurulu’ndan olur ve izin almak, benim yapacağım Başkomutanlıktan beklenen yararları sağlayamazdı. Onun için kayıtsız ve şartsız emir verebilmeliydim.</p>
<p>Bunun için de Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi. Bunu, başarı için zarurî görüyordum. Onun için bu noktada ısrar ettim.</p>
<p>Salâhattin Bey, Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekilleri, Meclis’in, kendi yetkisini bir başkasına vermekle işleyemez duruma geleceğinden, milletten aldığı vekâleti başkasına devretme hakkı bulunmadığını ve aslında orduya komuta edecek bir kimseye Meclis’e ait yetkilerin verilmesinin söz konusu olamayacağını, buna gerek de olmadığını belirttiler. Meclis’in yetkisini kullanabilecek bir kimseye, milletvekillerinin şahsen güvenemeyecekleri ihtimalinden söz edenler de oldu.</p>
<p>Ben bu düşüncelerin hiçbirine karşı çıkmadım. Hepsini doğru bulduğumu belirttim. Meclis’in bu noktayı çok dikkatle ve önemle düşünüp incelemesini söyledim. Yalnız, şahıslarından korkanların, telâşlarına yer olmadığını söyledim. 4 Ağustosta bu konu bir karara bağlanamadı. Görüşme, 5 Ağustos 1921 günü de devam etti.</p>
<p>Bugün bazı milletvekillerindeki kararsızlığın iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi: Meclis’in varlığının herhangi bir şekilde iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfî ve kanunsuz işlem yapılması…</p>
<p>Bu şüphe ve kararsızlıkları giderecek şekilde konuştuktan ve açıklamalar yaptıktan sonra, yapılacak kanuna da bu hususlarla ilgili bağlayıcı hükümler konmasının yerinde olduğunu belirttim ve vermiş olduğum önergeyi buna göre bazı maddeler haline getirerek bir tasarı şeklinde Meclis’e sundum. İşte bu tasarı maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık ünvanının verilmesiyle ilgili, 5 Ağustos 1921 tarihli kanun çıktı.</p>
<p>Bu kanunun ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:</p>
<p>«Başkomutan, ordunun maddî ve manevî gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir.»</p>
<p>Bu maddeye göre benim vereceğim emirler kanun olacaktı.</p>
<p>Efendiler, bu ünvanın verilişinden dolayı, «Meclis’in bana karşı gösterdiği güvene lâyık olduğumu az zamanda ispatlamayı başaracağım» dedikten sonra, Meclis’ten bazı ricalarda bulundum: Örnek olarak, Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin yalnız Genelkurmay’ın işleri ile uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Refet Paşa’nın Millî Savunma Bakanlığı’na getirilmesi ve onun yerine bir başkasının seçilmesi gibi…</p>
<p>Özellikle, Meclis’in ve Bakanlar Kurulu’nun içeriye ve dışarıya karşı sükûnet içinde ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu, ufak tefek sebeplerle Bakanlar Kurulu’nu sarsmanın doğru olmadığını arz ettim. Kanun teklifi, o gün açık oturumda okundu. Öncelikle görüşüldü ve ad okunarak oylandı. Oy birliğiyle kabul edildi.</p>
<p>Bu münasebetle yaptığım kısa bir konuşmanın bir iki cümlesini, tekrar etmeme müsaade buyurmanızı rica ederim. O cümleler şunlardı:</p>
<p>«Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek hey’etinize karşı, bütün millete karşı bütün dünyaya karşı ilân ederim.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞI FİİLÎ OLARAK ÜZERİME ALDIM</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlığı fiilî olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’da çalıştım.</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı’nın ve Millî Savunma Bakanlığı’nın bütün kadrosu ile Başkomutanlık karargâhını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını Başkomutanlıkta uyumlu bir şekilde birleştirmek; bundan başka orduyu ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gereken öteki bakanlıklara ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir büro kurdum.</p>
<p>Ankara’daki çalışmalarım, yalnız, ordunun insan ve taşıt araçları bakımından gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konmasıyla ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLÎ VERGİLER EMRİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sözünü ettiğim hususları gerçekleştirmek için iki gün içinde, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde, Tekâlif-i Milliye Emri (Millî Vergiler Emri) adı altında yaptığım genel tebliğlerden her biri için kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılmasında en küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini gösterebilmek için bunları bilginize sunmayı yararlı bulurum:</p>
<p>«1 sayılı» emrimle her ilçede bir Tekâlif-i Milliye Komisyonu (Millî Vergiler Komisyonu) kurdurdum. Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitli bölümlerine dağıtım şeklini düzenledim.</p>
<p>«2 sayılı» emrime göre, vatanın her ailesi birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekâlif-i Milliye Komisyonu’na teslim edecekti.</p>
<p>«3 sayılı» emrimle, tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, (İnce meşin) taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.</p>
<p>«4 sayılı» emrimle, eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından yine yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.</p>
<p>«5 sayılı» emrimle, ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla, yüz kilometrelik bir uzaklığa kadar, ayda bir defa olmak üzere, parasız askerî ulaşım yapılmasını mecbur tuttum.</p>
<p>«6 sayılı» emrimle, ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el koydum.</p>
<p>«7 sayılı» emrimle, halkın elinde bulunan savaşta işe yarar bütün silâh ve cephânenin üç gün içinde teslimini istedim.</p>
<p>«8 sayılı» emirle, benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lâstiği, solisyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler ve bunlar türünden malzeme ve asit sülfürik stoklarının yüzde kırkına el koydum.</p>
<p>«9 sayılı» emirle demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalâthaneleriyle, bu esnaf ve imalâthanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayılarını ve durumlarını tespit ettirdim.</p>
<p>«10 sayılı» emirle, halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının bütün takım ve hayvanlarıyla birlikte binek ve topçeker hayvanlarının, katır ve yük hayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el koydurdum.</p>
<p>Efendiler, emirlerimin ve tebliğlerimin yerine getirilmesi için kurduğum İstiklâl Mahkemeleri’ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara’da da bir mahkeme bulundurdum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CEPHE KARARGÂHINA HAREKET</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra Efendiler, 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’ya cephe karargâhına gittim.</p>
<p>Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekli tedbirleri aldırdım ve yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü doğruladı.</p>
<p>Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921′de ciddî olarak cephemize doğru ilerlemeye başladı ve taarruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı safhalar ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.</p>
<p>Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız, Ankara’nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara’ya iken kuzeye çevrildi.</p>
<p>Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmın yerine en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu.</p>
<p>Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek için memleket savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SAVUNMA HATTI YOKTUR SAVUNMA SATHI VARDIR</strong></span></a>
</p><p>«Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır (Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır). Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir.</p>
<p>Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.»</p>
<p>İşte ordumuzun her ferdi, bu sistem içinde her adımda en büyük fedakârlığını göstererek ve düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, taarruzuna devam güç ve kudretinden yoksun bir duruma getirdi.</p>
<p>Muharebe durumunun bu safhasını sezer sezmez hemen özellikle sağ kanadımızla Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı taarruza geçtik.</p>
<p>Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmeye mecbur oldu. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız devam eden büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muharebesi (Sakarya Melhame-i Kübrâsı) yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği kaydetti.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlık görevini fiilen üzerime aldığım zaman, Meclis’e ve millete mutlaka başaracağımız yolundaki kesin inancımı arz ve ilân etmekle ve bu inancımı, varlığımın bütün haysiyetini ortaya atarak gerçekleştirmekle ilk manevî görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddî görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durum idi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-132</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-132</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2
Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biribiriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir. Bunun içindir ki, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc08a9ab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜTÜN TÜRK MİLLETİNİ CEPHEDE BULUNAN ORDU KADAR, DUYGU, DÜŞÜNCE VE HAREKET BAKIMINDAN SAVAŞLA İLGİLENDİRMELİYDİM</strong></span></a>
</p><p>Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biribiriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir.</p>
<p>Bunun içindir ki, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, milletin her ferdi silâhla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti.</p>
<p>Bütün maddî ve manevî varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar.</p>
<p>Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa’nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeye başlamışlardır.</p>
<p>Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis’ten bir vatanı savunma kanunu istemedik. Fakat, Meclis’ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı kanun niteliğindeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık. Millet, bundan sonra, bugüne kadar olan tecrübeleri de dikkatle gözden geçirerek aziz vatana taarruzu imkânsız kılan sebep ve şartları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NCE BANA «MAREŞAL RÜTBESİYLE» «GAZİ» ÜNVANININ VERİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, diğer bir görevim de, ordu içinde, muha­rebe safları arasında bizzat muharebeye katılmak ve savaşı bizzat yönetmekti. Bunu da gücümün yet­tiği ölçüde, hattâ bir kaza sonucu sol kaburga ke­miklerimden birinin kırılmış olmasına rağmen, bütün varlığımla en iyi şekilde yapmaya çalıştığımı sanırım. Sakarya Muharebesi’nin sonuna kadar askerî bir rütbem yoktu.</p>
<p>Ondan sonra, Büyük Millet Meclisi’nce bana «Mareşal» rütbesiyle «Gazi» ünvanı verildi. Osmanlı Devleti’nin rütbesinin, yine o devlet tarafından geri alınmış ol­duğunu biliyorsunuz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>FRANSIZ HÜKÛMETİ İLE YAPILAN GÖRÜŞMELER VE ANKARA ANLAŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sakarya Zaferinden sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli temas ve görüşmeler Ankara Anlaşması (Ankara İtilâfnâmesi) ile sonuçlanmıştır. Bu anlaşma Ankara’da, 20 Ekim 1921′de imza edilmiştir. Bu konuda özet halinde bir bilgi vermek için, kısa bir açıklamada bulunayım:</p>
<p>Bekir Sami Bey’in başkanlığındaki delegeler hey’etinin gittiği Londra Konferansı’ndan sonra, bildiğiniz üzere, İkinci İnönü Zaferiyle sonuçlanan Yunan taarruzu geri püskürtülmüştü. Bir zaman için, askerî durum sakinleşti. Rusya ile, Moskova Anlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilâf Devletleri’nden de millî ilkelerimize saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi. Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce önemli görülmekteydi.</p>
<p>Çeşitli sebeplerle, Suriye’den başka, bu adı geçen illeri işgalleri altında bulunduran Fransızların da, bizimle anlaşma eğiliminde oldukları anlaşılıyordu. Gerçi, Bekir Sami Bey’in, Mösyö Briand (Briyan)’la yaptığı fakat millî olmayan anlaşma reddedilmiş idiyse de, ne Fransızlar ne de biz çarpışmaları sürdürmeye istekli değildik.</p>
<p>Bu yüzden her iki taraf biribiriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransız Hükûmeti, eski bakanlardan Mösyö Franklin Bouillon (Franklen Buyon)’u önce gayri resmî olarak Ankara’ya göndermişti. 9 Haziran 1921 tarihinde Ankara’ya gelen Mösyö Franklin Bouillon ile Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri’nin de katılmasıyla, bizzat iki hafta süren görüşmeler yaptım.</p>
<p>Biribirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonundaki bana ait dairede yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimizin hareket noktasını belirtmek gerektiğinden söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının Misak-ı Millî’de tespit edilen ilkeler olduğunu ortaya attım.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, ilkeler üzerindeki tartışmanın güçlüklerini ileri sürerek, Sévres Antlaşması’nın bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra’da Bekir Sami Bey’le Mösyö Briand’ın yaptıkları anlaşmayı temel almanın ve bu anlaşmanın Misak-ı Millî’ye aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı görüşünü savundu.</p>
<p>Bu teklifinde haklı olduğunu göstermek için, Londra’ya giden delegelerimizin Misak-ı Millî’den söz etmediklerini, Misak-ı Millî’nin ve Millî Mücadele’nin, değil Avrupa’da, daha İstanbul’da bile değeri anlaşılamamış olduğunu söyledi.</p>
<p>Ben verdiğim cevaplarda dedim ki: «Eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız devlet gibi haklarını tanıtacaktır. Sévres Antlaşması Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnâmesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz.</p>
<p>Bu konuşmamız sırasında bile Sévres Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sévres Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle güven temeline dayanan ilişkilere girişemeyiz.</p>
<p>Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delege hey’etimizin başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda ters etkiler doğduğu görülüyor.</p>
<p>Bekir Sami Bey’in gittiği yoldan hareket edersek, biz de aynı yanlışlığı yapmış oluruz. Avrupa’nın Misak-ı Millî’den haberdar olmamasına imkân yoktur. Avrupa Misak-ı Millî deyimini öğrenmemiş olabilir. Fakat, yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı mücadelelerin neden ileri geldiğini elbette düşünmektedir.</p>
<p>İstanbul’un Misak-ı Millî’den ve Millî Mücadele’den haberi olmadığı yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk milleti gibi, Millî Mücadele’yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleyi bilmezlikten gelen ve ona karşı görünen kimselerle bunların yardakçıları azdır ve milletçe de tanınmaktadır.»</p>
<p>Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’in kendisine verilen talimat ve yetki dışına çıkarak hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki, «bunu açıklayabilir miyim?» Sözlerimi istediği yerlere bildirip anlatabileceğini söyledim.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için mazeret ileri sürerken, Bekir Sami Bey’in bir Misak-ı Millî olduğundan ve onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer bundan söz etmiş olsaydı, o zaman ona göre görüşülüp gerektiği şekilde hareket edilebileceğini; ancak, şimdi durumun güçleştiğini tekrarladı.</p>
<p>Batıdaki kamuoyu, bu Türkler, delegeleri vasıtasıyla bunu niçin dile getirmemişler de şimdi yeni yeni meseleler çıkarıyorlar» diyeceklerdir.</p>
<p>Nihayet, uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, Mösyö Franklin Bouillon, Misak-ı Millî’yi okuyup anladıktan sonra yeniden görüşmek üzere, toplantının ertelenmesini teklif etti. Ondan sonra Misak-ı Millî’nin maddeleri baştan sona kadar birer birer okunarak görüşme ve tartışmaya devam edildi.</p>
<p>Üzerinde en çok durulan nokta, kapitülasyonların kaldırılması ve istiklâlimizin tam olarak sağlanmasını isteyen madde oldu. Mösyö Franklin Bouillon, bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde durulması gerektiğini bildirdi. Ben bu noktaya cevap verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: «Tam istiklâl, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin can damarıdır. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.</p>
<p>Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde hiç şüphe yok ki çok düşündük. Fakat sonunda vardığımız kanaat ve inanç, bunda başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlışlıklar yüzünden, milletimiz sözde var sanılan istiklâline gerçekte sahip değildi. Şimdiye kadar Türkiye’yi medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanlışlıktan ve bu yanlışlığa boyun eğmekten ileri gelmektedir.</p>
<p>Bu yanlışlığa boyun eğmenin sonucu, mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetini ve bütün yaşama kabiliyetini kaybetmesine ve ondan yoksun kalmasına yol açabilir. Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir yanlışlığa boyun eğme yüzünden bu vasıflardan yoksun kalmaya katlanamayız.</p>
<p>Aydın olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki işin içindeki güçlüğü iyice kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, istiklâlimizin tam olarak kazanılması ve devam ettirilmesidir.</p>
<p>Tam istiklâl demek, elbette, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.</p>
<p>Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz. Şekil ve usullere uyarak barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz. Ancak, istiklâlimizi tam olarak sağlamayacak olan bu gibi barışlar, uyuşma ve anlaşmalarla, milletimiz hiçbir vakit varlığına ve huzura kavuşamayacaktır. Belki de silâhlı mücadelesini bırakarak, yıkıma sürüklenmeye razı olacaktır.</p>
<p>Eğer milletimiz buna razı olsaydı, bunu kabul edebilecek yaratılışta bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele etmeye hiç de gerek kalmazdı. Daha ateşkes anlaşmasının ertesinde harekete geçmemek olabilirdi.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bu sözlerim karşısında, ciddî ve samimî olarak bazı görüşler ileri sürdü ve en sonunda da bunun zaman meselesi olduğu görüşünü belirtti.</p>
<p>Efendiler, Mösyö Franklin Bouillon ile önemli ve ikinci derecede kalan sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak biribirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla anlayabildik sanırım. Fakat Fransız Hükûmetiyle Türk Millî Hükûmeti arasında, kesin anlaşma noktalarının tespit edilebilmesi için biraz daha zaman geçmesi zarurî oldu. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk millî varlığının Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra daha büyücek bir eserle ispatlanmış olması!.. Gerçekten de, Mösyö Franklin Bouillon’un kesin karara vararak imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muhaberesi’nden otuz yedi gün sonra, arz etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921′de doğmuş olan bir belgedir.</p>
<p>Bu anlaşma ile, siyasî, iktisadî, askerî v.b. hiçbir alanda bağımsızlığımızdan hiçbir şey feda etmeksizin, vatan topraklarımızın değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile millî davamız ilk defa olarak Batı devletlerinden biri tarafından onaylanmış ve açıklanmış oldu.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bundan sonra da birkaç kere Türkiye’ye gelmiş, Ankara’da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yolları aramıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>PONTUS MESELESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.</p>
<p>1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu’nun Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.</p>
<p>Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın «Manastır» dediği bir tepede İnebolu’da kurmuştu. Bu teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman biribirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da, dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephâne, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silâh deposu durumuna gelmişti.</p>
<p>Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti’nin propagandacıları ile Merzifon’daki Amerikan kuruluşlarının manevî destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancı hükûmetlerin silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da, bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü.</p>
<p>Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit’i Yermanos’un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası (Yabancı Tekel İdaresi fabrikası) Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu ile haberleşme sağlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya’-daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar.</p>
<p>Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum’u Sohum’da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum’da toplananların da Haralambos’un etrafında toplananlara katılmaları sağlanıyordu.</p>
<p>Bunlar, memleketimiz içinde, Samsun’daki bazı yabancı devlet temsilcileri tarafından korunuyor ve silâhlandırılıyordu. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, «göçmenleri besleme» maskesi altında, yabancı hükûmetler tarafından yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların Kızılhaç hey’etleri arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetelerin askerî öğretim ve eğitimi ile uğraşmak ve gelecekteki Pontus hükûmetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.</p>
<p>4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da «Pontus» adıyla yayınlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde «Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak maksadıyla yayınlandığı» ilân edilmişti.</p>
<p>Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı.</p>
<p>23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olarak kabul edilme konusunun daha sonraki bir tarihe ertelenerek, bunun yerine Pontus hükûmeti kurulması düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi’ne buna göre talimat vermişti. Aynı zamanda, İstanbul’da gizli bir Yunan polis teşkilâtı kurmakla görevlendirilen Albay Alexandros Zimbrakakis tarafından Pontus jandarma teşkilâtını düzene sokmak üzere Eiffel (Eyfel) adlı Yunan torpidosuyla, bir subaylar hey’eti de gönderilmişti.</p>
<p>Türkiye’de bu türlü işler olurken Batum’da da 18 Aralık 1919′da Pontus Rum Hükûmeti adıyla bir hükûmet kurulmuş ve teşkilâtlanmaya başlamıştı. 19 Temmuz 1920′de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı.</p>
<p>Bu kongrenin raporu üyelerden biri vasıtasıyla İstanbul’da Rum Patrikliği’ne gönderildi. Pontusçular 1920 yılının sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyiden iyiye ortaya çıktılar. Bizi, ciddî tedbir almaya mecbur ettiler.</p>
<p>Dağlarda kurulan Pontus teşkilâtı şöyleydi:</p>
<p>a) Birtakım çetebaşlarının emrinde silâhlı ve savaşçı kuvvetler,</p>
<p>b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,</p>
<p>c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.</p>
<p>Çetelerin çalışma bölgeleri biribirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının kuvveti başlangıçta 6.000 – 7.000 silâhlı idi. Daha sonra her taraftan katılanlarla 25.000′e yaklaştı. Bu kuvvet yeterli küçük birliklere ayrılarak; çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslâm köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zulümler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.</p>
<p>Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.</p>
<p>Merkezi Sivas’ta bulunan 3′üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki çeteler, merkezi Erzurum’da bulunan 15′inci Kolordu tarafından takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silâhlandırılarak millî teşkilât kuruldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ANADOLU ORTASINDA YENİDEN ÇIKAN BİRTAKIM İÇ İSYANLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sivas’ın kuzeyinde ve Yozgat’ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç isyan olaylarından başka, 1920 yılı sonlarında, yeniden Anadolu’nun ortasında, Zile taraflarında, Küçük Ağa, Deli Hacı Aynacıoğulları, Erbaa yakınlarında Kara Nâzım, Çopur Yusuf; başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serserilerle Yozgat Çayözü Çerkezlerinden kurulu çeteler; 1921 yılı başlarında da Koçkiri aşiretinin beylerinden Haydar Bey; İstanbul’da Seyit Abdülkadir’den aldığı talimat üzerine Alişan ve akrabasından Naki, Alişir ve daha başkaları ile birlikte isyan hareketlerine başladılar. Birçok kuvvetimiz bir taraftan Pontusçuları diğer taraftan da bu âsîleri izleyip ortadan kaldırmakla uğraşıyorlardı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-133</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-133</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3
Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü’ye gitmişti. O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler, Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri’ne gerek bana, kendisine bir görev […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbf5805d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MERKEZ ORDUSU’NUN KURULMASI VE NURETTİN PAŞA’NIN KOMUTANLIĞA GETİRİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü’ye gitmişti.</p>
<p>O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler, Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri’ne gerek bana, kendisine bir görev verilirse, bunu ciddiyet ve samimiyetle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler.</p>
<p>Biz de Anadolu’nun orta kesiminde güvenliği sağlamakla görevli bulunan kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmekte yarar gördüğümüzden, 9 Aralık 1920′de, Sivas’taki 3′üncü Kolordu’yu kaldırarak, onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusu’na verdik. Bu ordunun komutanlığına da Nurettin Paşa’yı getirdik.</p>
<p>Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın görev yaptı. Fakat milletvekillerinin, kendi yetkisi dışına taşarak bazı yurttaşların haklarına el uzattığı yolundaki şikâyetleri ve İçişleri Bakanlığı’na soru önergeleri vermeleri, Bakanlığın da şikâyetleri haklı bulması üzerine, Meclis’in isteği ile Kasım 1921 başlarında görevden alındı.</p>
<p>Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına karar verdi. Bu durum benimle Bakanlar Kurulu arasında da bir anlaşmazlığın çıkmasına yol açtı. Ben, Nurettin Paşa için uygulanması istenen işleme katılmadım. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında doğan anlaşmazlık Meclis’çe çözüldü. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum. Kendisi için ağır bir işlem uygulanmasını önledim.</p>
<p>Nurettin Paşa’yı bundan sekiz ay kadar sonra, 1′ inci Ordu Komutanlığı’nda göreceğiz.</p>
<p>VII</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Sakarya Muharebesi’nden sonra, Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı, görevini Ankara’da yürütüyordu. Ben, aynı zamanda öteki vazifelerimle de uğraşıyordum.</p>
<p>Üç dört ay geçmemişti ki, Meclis’te Sakarya zaferini unutanlar, muhalefette ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Muharebesi’nden önce başlayıp biribiri ardınca gelmiş olan Malta tutuklularından bazılarının bu muhalif akımlarda kışkırtıcılık ettiği anlaşılmıştı. Bu noktayı müsaadenizle biraz açıklayayım:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MALTA’DAN YENİ DÖNEN BAYINDIRLIK BAKANI RAUF BEY’TE KARA VASIF BEY GÜDÜLEN ASKERÎ SİYASETİ ÖĞRENMEK İSTİYORLARDI.</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, 15 Kasım 192l’de Ankara’ya gelmişti. Rauf Bey’i, 17 Kasım 1921′de, boşalan Bayındırlık Bakanlığı’na seçtirdik.</p>
<p>Rauf Bey’den sonra Ankara’ya gelen Kara Vasıf Bey’i de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Yönetim Kurulu (Hey’et-i İdare) üyeliğine seçtirdim.</p>
<p>Bu iki zatın birinden hükûmette diğerinden grupta yararlanmayı düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey’in Bakanlar Kurulu’nda bir konunun açıklanmasını istediği haber verildi. Aynı günde, Kara Vasıf Bey’in de grup hey’etinde aynı konuyu öğrenmek istediği bildirildi. Bu iki zatın aralarında önceden kararlaştırdıkları anlaşılan konu şuydu: «Güdülen askerî politika nedir?» Bu sorudan nasıl bir anlam çıkarılabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Bizim yürütmekte olduğumuz siyasî ve askerî politika belli olmuştu.</p>
<p>İstiklâlimiz tam olarak sağlanıncaya kadar, düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin bir inançla savaşa devam etmek… İşte ortaya atılan soru ile demek isteniliyordu ki, ne olursa olsun muharebeye devam etmekle sonuç almak mümkün müdür? Mümkün olmadığı ihtimalini hesaba katarak daha şimdiden daha başka tedbir ve çarelere – anlatmak istediklerine göre siyasî çarelerdir – başvurarak içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek yerinde olmaz mı?</p>
<p>Elbette, ne Bakanlar Kurulu’nda ne de Grup Yönetim Kurulu’nda böyle bir konunun görüşme ve tartışma konusu edilmesine müsaade etmedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulu’ndan çekildiler.</p>
<p>13 Ocak 1921 tarihinde Meclis’te Rauf Bey’in istifası okunurken, aynı tarihli bir istifa yazısı daha okunmuştu. Bu istifa yazısı, Millî Savunma Bakanı olan Refet Paşa’nındı.</p>
<p>Efendiler, Refet Paşa’nın istifa sebebini birkaç kelime ile açıklayayım: 4 Ocak 1922 günü, Meclis’in bu gizli oturumunda şöyle bir konunun tartışması yapılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da oturuyormuş.</p>
<p>Cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu sonuç çıkarılmış ki, benim hem Başkomutan hem de Meclis Başkanı olmam sakıncalı imiş. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş komisyonu kurarak, ordunun durumunu incelemeliymiş.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı, aynı zamanda Bakanlar Kurulu Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nda kalsın, Genelkurmay Başkanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı birleştirilsinmiş.</p>
<p>Millî Savunma Bakanı olan Refet Paşa, bu tezi kürsüden bizzat savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda cevap verdim:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BENİM ŞAHSEN ANKARA’DAN UZAKLAŞMAM İSTENİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara’yı karargâh edinmiştir. Görevini en iyi bir şekilde buradan yürütmektedir. Gerektiğinde ne vakit nereye gideceğine kendisi karar verir.</p>
<p>Cephe ile bizzat uğraşan cephe komutanı vardır. Gereksiz yere, benim şahsen Ankara’dan uzaklaşmamı istemenin anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı, Başkomutanın emri altında, Başkomutanlık Karargâhı’nı oluşturur. Ayrı ayrı değildir.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin, Ankara’da bulundukça Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması, bugün için bir zarurettir. Çünkü, onun yokluğunda, Refet Paşa ona vekâleten, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini de yapmıştı. Başaramamıştı. Bakanlar Kurulu’nda karışıklık başladı. Bakanlar toplanmaz oldular.</p>
<p>Fevzi Paşa Hazretleri’nin dönüşü, bakanların şikâyeti üzerine oldu. Ordu ile ilgili olarak yaptığımız işlerin denetlenmesi için, Meclis’in bir komisyon kurmasını sakıncalı görmem. Ancak bu komisyon benim başkanlığım altında olur.</p>
<p>Gerçekten, bu komisyon, dediğim şekilde kuruldu.</p>
<p>Eski Harbiye Nâzırı Cemal Paşa da komisyona üye olarak seçildi. Öteki hususlarda Refet Paşa ve diğerlerinin görüşleri benimsenmişti. İşte bundan dolayı istifaya hazırlanan Refet Paşa istifasını Rauf Bey’in istifasıyla aynı günde vermiş oluyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İKİNCİ GRUP KURULUYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, yeri düşünce bilginize sunmuştum ki, Meclis’te kurduğumuz Müdafaa-i Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi gitmesini ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının aksamadan yol almasını sağlama bakımından sonuna kadar yardımcı oldu.</p>
<p>Fakat bir taraftan da muhalif duygu ve düşüncede olanlar, her gün biraz daha taraftar buldukça, Grup’un çalışmasını güçleştirmeye başladılar. Muhalefet düşüncesinin ana kaynağı, Müdafaa-i Hukuk Grubu tüzüğünün temel maddesindeki ikinci noktaydı. Yani hükûmet kuruluşunun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na uygun olarak yapılması meselesi…</p>
<p>Programın ilk maddesinin son fıkrası, duygu ve düşüncelerde tam bir uyuşma sağlanmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu sebeple grup içinde de görüş ayrılıkları ve disiplinsizlik başgösterdi. Birtakım kimseler gruptan ayrıldı. Ayrılanlar dışarıdakilerle birleşerek grubu yıkmaya çok çalıştılar. Alınan tedbirler buna engel oldu.</p>
<p>Sonunda İkinci Grup adıyla yeni bir grup oluştu. Bu grubu oluşturanlar, memleketteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden ayrılmadıklarını, onun kongrelerde tespit edilen gayelerinin takipçisi bulunduklarını iddia ediyorlardı. İkinci Gruba önayak olanlar görünüşte Salâhattin ve Hüseyin Avni Bey’lerdi. Birinci derecede faaliyet gösteren ve kışkırtanların ise Rauf ve Kara Vasıf Bey’ler olduğu anlaşılıyordu.</p>
<p>Bu grubun faal ve inatçı üyelerinden olan Samsun milletvekili Emin Bey, son zamanlarda bir vesileyle Ankara’ya gelmişti.</p>
<p>Bütün gerçekleri anlamıştı; kışkırtıcı ve bozguncuları lânetliyordu. Bu zat bana şunu anlattı: Rauf Bey, İkinci Grubu kışkırtıyor ve aşırı davranışlara sürüklüyormuş… Emin Bey, Rauf Bey’e demiş ki: «Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına kadar gider… O zaman bizimle beraber bulunacak mısınız?» Rauf Bey, şu cevabı vermiş: «Beraber bulunmazsam, alçağım!»</p>
<p>Efendiler, bildiğiniz üzere, o zaman yürürlükte olan kanuna göre, Bakanlıklar için, ben Meclis’e aday gösterirdim.</p>
<p>Milletvekilleri gösterdiğim adaya olumlu veya olumsuz oy verirler yahut da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almadan, kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara, kanuna aykırı olarak oy vermek suretiyle, hükûmetin kurulmasını engellemeye başladılar.</p>
<p>Efendiler, Meclis’te ordu aleyhine de bir hareket yaratılmıştı. Diyorlardı ki, Sakarya Muharebesi’nden sonra aylar geçtiği halde, ordu niçin taarruza geçmiyor? Mutlaka taarruz etmelidir.</p>
<p>Hiç olmazsa sınırlı, belirli bir cephede taarruz yapılmalıdır ki, ordumuzun taarruz kabiliyeti olup olmadığı anlaşılsın! Bu harekete karşı direndik. Maksadımız, bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak genel ve kesin sonuca götürücü bir taarruz yapmak olduğu için, sınırlı bir cephede taarruz görüşünü benimseyemezdik; bunda bir yarar yoktu.</p>
<p>Muhaliflerde uyanan kanaat, ordumuzun taarruz gücünü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine, ordunun taarruza geçirilmesi yolundaki hücumlarını durdurdular. Hücum sistemini değiştirerek başka bir görüş ortaya attılar. Bu defa dediler ki, bizim asıl düşmanımız Yunanlılar, Yunan ordusu değildir.</p>
<p>Zaten Yunan ordusunu tamamen yenmiş olsak da iş bununla bitmez. İtilâf Devletleri’ni, özellikle İngilizleri savaşla yenmek gerekir. Bunun için Yunan ordusuna karşı bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak’ın kuzey sınırına yığıp, İngilizlere taarruz etmek gerekir. Davamızın savaşla halledilmesi görüşü benimseniyorsa yapılacak iş budur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDU SAFLARINA KADAR YAYILAN BOZGUNCULUK TELKİNLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu kadar anlamsız ve mantıksız olan düşüncelere iltifat etmedik. Bunun üzerine muhaliflerin elebaşıları yeni bir propaganda çıkardılar: Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Meçhullere?.. Koskoca bir millet, belirsiz, karanlık hedeflere akılsızca sürüklenir mi? Bu propaganda, Meclis binasından, Ankara çevrelerinden ordu saflarına kadar yaydırıldı. Orduya her vasıta ile bu bozguncu telkinler yapılmaya çalışılıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, sık sık gizlice diyordu ki: «Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle, ordu ne durumdadır? Gerçekten taarruz edemeyecek mi?</p>
<p>4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi teftiş etmek üzere, Ankara’dan ayrılmaya karar vermiştim. Dolayısıyla, o gün Meclis’teki gizli oturumda, bazı açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Kendilerine anlattım ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusunu Eskişehir – Seyitgazi – Afyonkarahisar kesimine kadar kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen bazı tümenlerimizdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUMUZUN KARARI TAARRUZDUR</strong></span></a>
</p><p>Ordumuzun kararı taarruzdur. Ama bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekmektedir. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.</p>
<p>Bekleyişimizi, taarruz kararından vazgeçtiğimiz veya bunu başarmaktan ümidimizi kestiğimiz şeklinde anlamak ve yorumlamak yersizdir.</p>
<p>Bundan sonra şu görüşleri dile getirdim: Osmanlılar, yapacakları askerî harekâtın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve tedbirli davranmadıkları ve daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında hareket ettikleri için, Viyana’ya kadar gittikleri halde, geri çekilmeye mecbur olmuşlardır. Ondan sonra Budapeşte’de de duramadılar, geri çekildiler.</p>
<p>Belgrat’ta da yenilerek geri çekilmeye mecbur edildiler. Balkanları terk ettiler. Rumeli’den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızı, hislerimizi bir yana bırakarak ihtiyatlı olalım. Kurtuluş için… istiklâl için, eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!</p>
<p>Sinir gevşetici sözlere, telkinlere önem verilmemeli ve güvenilmemelidir. Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu türlü zihniyetler reddedilmelidir. «Ordu ile, savaşla, inatla bu işin içinden çıkılmaz» şeklindeki dış kaynaklı öğütlere uymakla, bir vatan, bir millet istiklâli kurtulamaz. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.</p>
<p>Bunun aksini düşünerek hareket edeceklerin çok acı sonuçlarla karşılaşacaklarına şüphe yoktur. Türkiye işte bu yoldaki yanlış düşüncelere… yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden, her asır, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddî alanda olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş ahlâkî ve manevî değerleri de içine almış görünüyor. Hiç şüphe yok ki, bu büyük memleketi bu koca milleti dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca sebep bu olmuştur.</p>
<p>Efendiler, bilirsiniz ki, Meclis’te bu anlattığım dönemde en çok olumsuz ve karamsar rol oynayanlar, vaktiyle, Türk milletinin kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği görüşünü ileri sürmüş olan kimselerdi. Şunun bunun mandasını istemekte direnenlerdi. Onun için görüşlerime şunları da ekledim ve dedim ki: «Efendiler, maddî ve özellikle manevî çöküş korku ile… güçsüzlükle başlar.</p>
<p>Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felâket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar.</p>
<p>Güçsüzlük ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, âdeta kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz, kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan Savaşı’ndan sonra milletin ve özellikle ordunun başında bulunanlar da başka türlü, fakat yine aynı zihniyeti benimsemişlerdi.</p>
<p>Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak lâzımdır. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. Ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını yepyeni bir imanla donatmak… Bütün millete taptaze bir manevî güç vermek.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YETERİNCE HAZIRLANMIŞ OLMASI GEREKEN ÜÇ VASITA, İÇ VE DIŞ CEPHELERİMİZ</strong></span></a>
</p><p>Şimdi Efendiler, düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.</p>
<p>Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve emellerin sağlamlığıdır. Millet, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım.</p>
<p>İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, millî isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük vasıtasına sahip oluruz:</p>
<p>Üçüncü vasıta, milletin silâhlı evlâtlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.</p>
<p>Efendiler, dedim, bu üç vasıta veya gücün düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki şekilde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim: İç ve görünürdeki cephe… Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.</p>
<p>Fakat bu durum hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır.</p>
<p>Gerçekten, «kaleyi içinden almak» dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.</p>
<p>Meclis’in zihniyeti, çalışmaları ve durumu düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur. Meclis’te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur.</p>
<p>Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara ümit verecek en ufak belirtilerden kaçınılmadıkça, millî dâvânın sonuçlanması gecikir.»</p>
<p>Efendiler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, ordunun duygu ve düşünceleri üzerinde ümitsizlik yaratacak açık tartışmalardan vazgeçilmesini Meclis’ten özellikle rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim.</p>
<p>Muhaliflerden biri, düşünce ve ricalarımı, emir veriyorum şeklinde yorumladı. Diğer biri, Meclis’in duygularındaki temizlikten şüphe ettiğimi ileri sürdü. Bir başkası uygulama imkânı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın efendim, dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DOĞU CEPHESİ KOMUTANININ BİR GÖRÜŞÜ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, yüce hey’etinîzi muhaliflerin sözleriyle işgal etmek istemem. Çünkü, bu sözler birkaç kişinin şaşkın ve cahil kafalarının akislerinden başka bir şey değildi. Genel Kurul, sunduğum görüşleri anlayışla karşılamıştı. Yalnız, Doğu Cephesi Komutanı’nın bir görüşüne, beş on günden beri veremediğim cevabı, cepheye gitmeden önce, o gün yani 4 Mart 1922′de yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Cevabın anlaşılması için, müsaade buyurursanız, önce gelen görüşü okuyalım:</p>
<p>Kişiye özel</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Yönetim işlerimizin yürütülmesi ile ilgili tartışmalar bize daha yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde birçok değerli kimselerin yerine birtakım muhafazakârların toplanmasına karşı şimdiden alınacak tedbiri pek önemli sayarım. Millî Meclis, değerli şahsiyetlerden kurulmazsa, iki büyük sakınca memleketi bugünkü perişanlığından kurtaramayacaktır.</p>
<p>Birincisi, düşüncede yenilikler olmayacak. İkincisi, en önemli tasarılar herhangi bir duyguya kapılarak tartışmaya dahi lüzum görülmeden reddediverilecektir. Böyle bir meclise karşı, üyelerini büyük uzmanların oluşturduğu ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, Millî Meclis’e yön vereceği ve onu ileriye götüreceği gibi, memleketin varlığı ile ilgili kararlar, Millet Meclisi’nde heyecanla red veya kabul edilse bile, bu meclisin uyarması ve yol göstermesiyle kararın değiştirilmesi ve zararın önlenmesi mümkün olur.</p>
<p>Bu meclise «Âyan» diyerek eski devrin köhne hayatını hatırlamamak için «Büyük Uzmanlar Meclisi» denebilir veya daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini birtakım kayıt ve şartlar altında, tıpkı milletvekilleri seçiminde olduğu gibi millet seçebilir. Bu üyeler için, herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek, Türkiye Hükûmeti’nin bakanlığını, valiliğini veya ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli şartlar ayrıntılı olarak tespit edilebilir.</p>
<p>Konunun ayrıntıları, mevcut hükûmet şekillerinin de incelenmesiyle her türlü sakıncadan uzak olarak ortaya konabilir. «Büyük Uzmanlar Meclisi» kabul edilirse, her bakanlığın şûrâsı da bunlar arasından seçilir. Örnek olarak, Askerî Şûra, Bayındırlık Şûrası v.b. gibi. İki meclisin onayından geçerek bir süre için uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programa sonuna kadar bağlı kalmak ve bunun yürütülmesinde, güdülen hedef ve gayeden ayrılmamak için, bu şûraların varlığım pek gerekli sayıyorum. Aksi halde, bakanlıklarda şahıslar değiştikçe, program ve bunu yürütecek kimseler de azçok değişmekten kurtulamayacaktır. Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul edilmezse tenkide yol açar. Millet buna gerektiği gibi sarılmalıdır.</p>
<p>Millet Meclisi’nin, millet adına bir şeyi red veya kabul ve kontrol hakkıdır. Fakat, bu başka, uzmanlaşmış kişilerin yapacağı ve bundan sonra kabul edilecek şey de başka olur. Olağan şartlara dönülmesinden sonraki durumlarla ilgili endişe ve görüşlerimi arz ediyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini istirham ederim.</p>
<p>18/19.2.1922, sayısızdır.</p>
<p>Kâzım Karabekir</p>
<p>Doğu Cephesi Komutanı</p>
<p>Özel 4.3.1922</p>
<p>Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 18/19.2.1922 tarihli sayısız şifre.</p>
<p>Memleketin genel idaresini eline almış tek yüce kuvvet olan Büyük Millet Meclisi’nin alacağı kararların, uzmanlardan kurulu başka bir meclis tarafından incelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek görüşünüz aslında pek yerindedir.</p>
<p>Ancak, adı ve ünvanı «Âyan» olmasa bile, milletin bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisi’nin temel kararlarını diğer bir meclisin kararlarıyla bağlamak, genel yönetimde takip ettiğimiz ilkelerin ruhuyla bağdaşamayacaktır.</p>
<p>Yüksek düşüncelerinize göre, bu Uzmanlar Meclisi de milletvekilleri gibi milletçe seçilirse, o zaman, aynı kaynaktan aynı yetkiyi almış, iki büyük kuvvet, milletin genel yönetiminde söz sahibi olacak demektir. Bu da hukuk bakımından olduğu kadar uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik yaratacaktır. Böyle bir durumun doğuracağı dengesizliği gidermek için de milletin hayat ve hakları üzerinde etkili üçüncü bir kuvvetin varlığını kabul etmek gerekecektir.</p>
<p>Benim düşünceme göre, aklınıza gelen sakıncaları giderecek tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden seçilmesini sağlamak; Meclis’in iç teşkilâtında, komisyonların kurulmasında, Bakanlar Kurulu’nun seçilmesinde ilim ve ihtisasa son derece önem vermek hususlarından ibarettir.</p>
<p>Geçirdiğimiz çok acı tecrübelerin sonuçlarından doğmuş bulunan ve milletlerin idaresinde en doğru bir yol, temel haklar bakımından da en beğenilen bir şekil demek olan şimdiki idaremizin daha da güçlendirilmesi ve seçim işlerinde uyanık davranılması sayesinde bugün için de gelecekteki gelişmeler için de başarılı bir idare makinesi kurulmuş olacağını bilgilerinize sunarım.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-134</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-134</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4
Saygıdeğer Efendiler. 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmî ve özel birtakım temaslar kuruluyordu. Türk – Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım. 13 Haziran 1921′de İtilâf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henry […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbe03871.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ÇEŞİTLİ DEVLETLERLE YAPILAN RESMİ VE ÖZEL TEMASLAR</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler. 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmî ve özel birtakım temaslar kuruluyordu. Türk – Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım.</p>
<p>13 Haziran 1921′de İtilâf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henry (Henri) ve Sturton (Ştörton) adlarındaki iki subay motorla İnebolu’ya geldiler. Bu subaylar, General Harrington (Harington) adına şunları bildirdiler: Ben, bir torpido ile İnebolu’dan İstanbul’a Harrington’un Boğaziçi’ndeki yalısına gideyim.</p>
<p>Orada generalle barış esasları üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere’nin bağımsızlığımızı tam olarak kabul ettiğini, Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve daha başka konular üzerinde de tartışmanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu subaylara verilen cevapta, benim İstanbul’a gitmeyeceğim ve General Harrington’un İnebolu’ya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiştir.</p>
<p>18 Haziran 1921 tarihli bir telgraf da İstanbul’da Hamit Bey’den geldi. Bu telgrafta bildirilenler aşağı yukarı şöyleydi: Burada resmî görevi olan bir İngiliz, İngiltere’nin İstanbul’daki en büyük makamı adına bugün bana başvurarak hemen bir barış anlaşması için görüşmeye hazır bulunduklarını, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’yle derhal ilişki kurmak istediklerini ve acele cevap beklediklerini size bildirmek üzere aracı olmamı rica etti.</p>
<p>Hamit Bey’e verilen cevapta, görüşmelere hazır olduğumuz bildirilmişti.</p>
<p>5 Temmuz 1921′de Zonguldak’a gelen bir İngiliz torpidosu General Harrington’dan bana bir mektup getirmişti. Tercümesi Ankara’ya telgrafla bildirilen bu mektup şuydu:</p>
<p>«Komutan Henry vasıtasıyla aldığım habere göre, siz, bana, bir askerin bir askerle görüşmesi tarzında bazı düşünceler bildirmek isteğinde bulunuyorsunuz. Böyle olduğu takdirde, sizce uygun görülecek bir günde İnebolu’da veya İzmit’te sizinle buluşmak üzere Ajax zırhlısıyla gelmeme Britanya Hükûmeti’nce izin verilmiştir.</p>
<p>Arzu buyurulduğu takdirde, durum üzerinde son derece açık ve serbest olarak görüşmelere hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları İngiliz Hükûmeti’ne bildirmekle görevliyim. İngiliz Hükûmeti adına ne görüşmeler yapmak ne de konuşmak için hiç bir resmî yetkim yoktur. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda, yüksek şahsınız kendilerine lâyık bir biçimde kabul edilecektir. Karaya dönüşlerine kadar tam bir hürriyet içinde bulunacaklardır. Böyle bir buluşma kabul edildiği takdirde, size uygun düşen tarih ve saatlerin bildirilmesini rica ederim.»</p>
<p>Bu mektupta yazılanlara göre, General Harrington ile temasa geçmek ve görüşmek isteyenin ben olduğum anlaşılıyor. Halbuki, gerçek böyle değildir. Onun için General Harrington’a şu cevabı verdim:</p>
<p>Zonguldak’a göndermiş olduğunuz mektubun tercümesini, bugün Ankara’ya bildirdiler. Aramızda yapılacak görüşmelerin bir yanlış anlama temeline dayandırılmaması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmeye mecburum. 13 Haziran tarihinde Binbaşı Henry ve arkadaşları İnebolu’ya gelerek, zâtıâlîlerinin, Binbaşı Henry aracılığı ile Refet Paşa’ ya teklif edilmiş olan esaslar üzerinde benimle görüşmek istediğinizi bildirmişlerdir.</p>
<p>Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henry tarafından size yazılan ve imzalı bir sureti de bize bırakılmış olan mektupta bildirilmiştir. Aramızda doğrudan doğruya yapılan haberleşmenin başlangıcı bundan ibarettir. Millî isteklerimiz sizce bilinmektedir.</p>
<p>Millî topraklarımızın düşmanlardan tamamıyla kurtarılması, millî sınırlanınız içinde siyasî, malî, iktisadî, askerî, adlî ve kültürel alanlarda tam istiklâl ilkesi kabul edildiği takdirde, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm. Size, Binbaşı Henry tarafından açıklanan sebepler dolayısıyla, görüşmelerin, sizin çok iyi karşılanacağınız İnebolu kasabasında ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalarda aramızda görüş birliği olup olmadığını belirtecek cevabınızı bekliyorum. Yüksek maksadınız, sadece durum hakkında bilgi almak ise, bunun için arkadaşlarımızdan birini görevlendirebiliriz.</p>
<p>Bu mektuba bir karşılık gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul’da Hâmit Bey’i gören İngiliz maslahatgüzarı Mösyö Rattigan (Retigın), (Bu isim, bir okuyuş yanlışı olarak 1927 baskısına Ratingan, daha sonraki baskılara Rantigan olarak geçmiştir. Yanlışlık İngiliz Büyükelçiliği kayıtlarına dayanılarak düzeltilmiştir) bir tüccar olarak Anadolu’ya gelen Binbaşı Henry’ye, General Harrington’un, oradaki İngiliz esirlerinin yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışmasını ve mümkünse, millî orduların İstanbul’a doğru ilerlemeye devam edip etmeyeceklerini Mustafa Kemal Paşa’dan sormasını istediğini, Binbaşı Henry’nin bundan başka teşebbüslere girişmek için bir yetkisinin bulunmadığını bildirmiş.</p>
<p>Efendiler, 1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumlu anlamda ciddî ilişkiler kurulamadı. Memleketimizde bulunan düşmanları silâh gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz millî varlık ve kudretimizi fiilen ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmanın doğru olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.</p>
<p>En doğru görüşün bu olduğunu, bu olacağını tabiî olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten de bugünün hayat şartları içinde bir tek fert için olduğu gibi, bir millet için de kudret ve kabiliyetini fiilî eserlerle gösterip ispatlamadıkça kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır.</p>
<p>Kudret ve kabiliyetten yoksun olanlara değer verilmez. İnsanlık, adalet ve mertliğin gereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu vasıflara sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DÜNYA ÖNÜNDE VERECEĞİMİZ İMTİHANA HAZIRLANIRKEN</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, dünya imtihan meydanıdır. Türk milleti, bunca yüzyıllardan sonra yine bir imtihan, hem bu defa en çetin bir imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda başarı sağlamadan bize karşı lûtufkârca davranılmasını beklemek doğru olabilir miydi?</p>
<p>Biz büyük bir ciddiyetle dünya önünde vereceğimiz imtihana hazırlanırken, bir yandan da yabancı gözlemcilerin durumlarını ve bizim için neler duyup düşündüklerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk.</p>
<p>Bu maksatladır ki, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’i daha sonra da İçişleri Bakanı olan Fethi Bey’i Avrupa’ya göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa’ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey’e, İstanbul’la ilgili bazı özel görevler verilmişti.</p>
<p>Yusuf Kemal Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla ve eğer gerçek bir istek ve dilek olursa Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin’in, Büyük Millet Meclisi’ni tanıması, İzzet Paşa ve arkadaşlarının bizim çizdiğimiz hedefe doğru yürümeleri gereğini teklif edecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul’da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti.</p>
<p>Fakat, ne yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak Padişah’a bir müracaatçı imiş gibi götürdüler.</p>
<p>İzzet Paşa ve arkadaşları bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’daki teşebbüslerini karıştırmak ve güçleştirmek için, İzzet Paşa’yı Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçirerek, Yusuf Kemal Bey’den önce Paris’e ve Londra’ya gönderdiler. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya kadar gizlemiştir.</p>
<p>Yusuf Kemal Bey’in Paris ve Londra’da yaptığı görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yalnız şu anlaşıldı ki, İtilâf Devletleri’nin Dışişleri Bakanları yakın bir zamanda toplanacaklar ve bize barış tekliflerinde bulunacaklarmış.</p>
<p>Anadolu’nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmiş ise de, konferans görüşmeleri sırasında savaş başlarsa, barış teşebbüsleri sonuçsuz kalacağı için Yunanlılarla bir ateşkes anlaşması yapmamız gerekirmiş.</p>
<p>Bu hususu Yusuf Kemal Bey’e söyleyen Lord Curzon (Lord Kürzon)’a Yusuf Kemal Bey, konferansın önce Anadolu’nun boşaltılmasına karar verip, bize ve Yunanlılara bildirmemesinin ateşkes anlaşmasından daha etkili olacağını söylemiş. Lord Curzon, ateşkes üzerinde direnmiş ve bunun hükûmetimize bildirilerek alınacak cevabın kendisine verilmesini istemiş.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>22 MART 1922 TARİHLİ ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Yusuf Kemal Bey daha Türkiye’ye dönmeden, İtilâf Devletleri, Dışişleri Bakanları Konferansı, 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunan hükûmetlerine ateşkes anlaşması teklifinde bulundu.</p>
<p>Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes anlaşması teklifi bana Dışişleri Bakanı Vekili Celâl Bey tarafından bildirildi. Bu teklifin ana çizgileri şunlardı: Her iki tarafın birlikleri arasında on kilometrelik, asker bulunmayan bir bölge meydana getirilecek, Birlikler, insan ve cephane bakımından takviye edilmeyecek.</p>
<p>Birliklerin durumunda değişiklik yapılmayacak. Bir yerden bir yere malzeme de götürülmeyecek. Ordumuzu ve askerî durumumuzu, İtilâf Devletleri’nin askeri komisyonları kontrol edip denetleyebilecekler. Bu komisyonların hakemliğini samimiyetle kabul edeceğiz. Çarpışmalar üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye kadar, üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecektir.</p>
<p>Taraflardan biri yeniden savaşa başlamak isterse, ateşkes süresinin bitiminden hiç olmazsa on beş gün önce karşı tarafa ve İtilâf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek.</p>
<p>Efendiler, Yunanlılar bu teklifi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya’da maddî ve manevî bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yeniden geniş çapta bir taarruza geçerek bir daha talihini denemeye kalkışması güçtü.</p>
<p>Bunu, bu gerçeği anlamak elbette herkesçe mümkün olmuştu. Yunan ordusunu yeniden kesin sonuç verecek bir harekâta yöneltmek imkânı olmayınca, bizim de bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlığı ile uğraştığımız ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, millî hükûmete ümitler vererek bekleyiş içinde bırakmak ve böylece geçecek zaman içinde millî hükûmeti ve orduyu gevşetmek doğrusu önemli bir tedbirdi. Bu bakımdan İtilâf Devletleri’nin Anadolu’yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununu çözme maksadına dayandığını ifade ettikleri bu ateşkes şartlarını ciddiyetle inceledik.</p>
<p>Önce, Ankara’da bulunan Bakanlar Kurulu ile makine başında telgraf görüşmesi yaptık. İstanbul’daki memurumuz vasıtasıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan İtilâf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun bulduğumuz ilk karşılık şuydu:</p>
<p>«Ateşkes anlaşması teklifinin yapıldığı notayı 23/24 Mart 1922 tarihli telgrafınıza ek olarak bugün 24 Mart 1922 günü saat…’de aldım. Bu nota metni ordunun durumuyla ilgili olduğundan, Bakanlar Kurulu’nda ve gerektiğinde Meclis’te görüşülmeden önce, düşüncesini bildirmesi için, cephede bulunan Başkomutan’a yazdım.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin vereceği cevabı, temsilcilerin istekleri üzere mümkün olan en kısa zamanda bildireceğimi kendilerine duyurunuz, efendim.»</p>
<p>24 Mart 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na şu düşüncemi bildirdim:</p>
<p>Esas itibariyle, İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının ortaklaşa yaptıkları ateşkes teklifini kabul etmemek veya herhangi bir şekilde bu teklife yanaşılmıyor ve güven gösterilmiyor hissini verecek gibi davranmak doğru değildir. Aksine, ateşkes teklifini iyi karşılamak gerekir.</p>
<p>Bundan dolayı vereceğimiz karşılık olumsuz değil olumlu olacaktır. İtilâf Devletleri’nde iyiniyet yoksa, olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Yalnız, biz, onların ileri sürdüğü şartları kabul edemeyeceğimizden, karşı şartlar ileri süreceğiz.</p>
<p>Ertesi gün, ajans ve telgraflar da notadan söz ederek şu haberleri yayınlıyorlardı:</p>
<p>…Yakın Doğu’da barışı yeniden kurmak ve yeniden can ve mal kaybına yol açmadan, Küçük Asya’yı boşaltmak gayesini güttüğü sanılan bu teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nce olumlu karşılandığı ve İtilâf Devletleri’nin iyiniyet ve tarafsızlığına güvenerek hükûmetçe olumlu karşılık verilmesinin kuvvetle ümit edildiği hükûmet çevrelerince ifade edilmektedir.</p>
<p>Bu teklifin akla yatkın, uygulamaya elverişli şartları içine almasını ve barışın bir an önce yapılmasını sağlayacak şekilde kısa süreli olmasını dileriz.</p>
<p>Bakanlar Kurulu’nun, verilecek cevabın Avrupa’da bulunan Dışişleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da, beklemenin gerekli olmadığını bildirerek, verilecek cevapla ilgili genel kararımı şöyle özetledim:</p>
<p>Ateşkes anlaşması teklifini prensip olarak kabul ediyoruz. Ancak, ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından bir an geri kalınmayacaktır.</p>
<p>Ordumuzun içine yabancı denetleme hey’etleri sokmayacağız. Bu teklifi, Anadolu’nun boşaltılması için kabul etmekle birlikte, uygulanabilir ve gerçekleştirilebilir şartlar ileri süreceğiz. Ateşkes anlaşmasıyla birlikte, boşaltma işinin başlaması, en önemli şartımız olacaktır.</p>
<p>Martın 24′üncü günü makine başında, ben notaya verilecek karşılığı Bakanlar Kurulu’na bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara’da hazırladıkları bir cevap suretini bana bildirmişti.</p>
<p>İki cevap metinleri arasında bazı ayrılıklar görüldü. Nihayet 24/25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu ile Sivrihisar’da birleşerek, verilecek karşılığın son şeklini görüşüp tespit etmeye karar verdik.</p>
<p>Efendiler, İstanbul’daki özel memurumuzun Dışişleri Bakanlığı’na çektiği 25 Mart tarihli şifreli telgrafına göre, bu memurumuz Tevfik Paşa ile görüşmüş.</p>
<p>Tevfik Paşa, temsilcilerin İstanbul Hükûmeti’ne de verdikleri aynı notayı Ankara’ya göndererek, alınacak cevabın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş.</p>
<p>Memurumuz, Tevfik Paşa’ya söz hakkının yalnız ateşkes anlaşması teklifi üzerinde mi, yoksa bütün işlerde mi Ankara’ya ait olduğunu sormuş. Tevfik Paşa bu soruya cevap vermemiş. Memurumuz, İzzet Paşa’dan ne gibi haberler aldığı sorusuna, Tevfik Paşa şu karşılığı vermiş: «İzzet Paşa, yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılığa kaçılmamasını» bildiriyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİNE CEVAP VERMEYE HAZIRLANIRKEN ALINAN BARIŞ TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sivrihisar’da ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili notaya verilecek cevap kararlaştırıldıktan sonra, Bakanlar Kurulu Ankara’ya döndü.</p>
<p>Fakat bu cevabı vermeye vakit kalmadan, Paris’te toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı’nın 26 Mart 1922 tarihli ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilâf Devletleri’nin, barış esasları ile ilgili tekliflerini içine alıyordu. Bu tekliflerin ana çizgileri şunlardı:</p>
<p>«Gerek Türkiye’de gerek Yunanistan’da azınlıkların haklarının korunmasına ve bu maksatla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyeti’nin de katılması. Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de Milletler Cemiyeti’nin katılması;</p>
<p>Boğazların serbestliğini sağlamak üzere Gelibolu yarımadasında ve Boğazlar’ın çevresinde askerden arınmış bir bölgenin oluşturulması;</p>
<p>Trakya sınırının Tekirdağ’ı bize, Kırklareli, Babaeski ve Edirne’yi Yunanlılar’a bırakacak şekilde tespiti;</p>
<p>Bizde kalacak olan İzmir’in Rumlarına ve Yunanistan’da kalacak olan Edirne’nin Türklerine, bu şehirlerin yönetimine adaletli bir şekilde katılabilmelerini sağlamak üzere uygun bir yöntemin kararlaştırılması;</p>
<p>Barış yapılır yapılmaz İstanbul’un İtilâf Devletleri’nce boşaltılması;</p>
<p>Sévres projesi ile elli bin kişi olarak tespit edilen Türk silâhlı kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sévres projesinde olduğu gibi askerlerimizin ücretli asker olması;</p>
<p>Sévres projesindeki mali komisyonun kaldırılması dışında, İtilâf Devletleri’nin iktisadî çıkarlarının gözetilmesi, dış borçların ve bize yükletilecek savaş tazminatının ödenmesinin sağlanması için Türk hakimiyeti ile bağdaşabilecek bir yöntemin tayini;</p>
<p>Adlî ve iktisadî kapitülasyonlarda değişiklik yapılmak üzere bir komisyonun kurulması.»</p>
<p>Efendiler, İtilâf Devletleri’nin ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili ilk notaları iyice incelendikten ve ikinci ayrıntılı notalarının taşıdığı şartlar da görüldükten sonra, bu devletlerin İstanbul Hükûmeti ile birlik olarak bizi yoketme maksadına dayanan çalışmalarla yeni bir safha açtıkları yargısına varmak pek tabiî idi. Buna karşı, durumun çok ciddi olduğunu düşünerek esaslı ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu.</p>
<p>Önce, bize teklif edilen şartların ne olduğunu millete ve dünya kamuoyuna açıklamak yerinde olurdu. Bu konudaki düşüncelerimi Bakanlar Kurulu’na bildirdim.</p>
<p>Her iki notaya, 5 Nisan 1922 tarihinde verilen cevabımızın ana noktalarını hatırlatayım:</p>
<p>Ateşkes anlaşmasını ilke olarak kabul ettik. Fakat temel şart olarak, ateşkes anlaşmasıyla birlikte Anadolu’nun boşaltılması işine hemen başlanmasını da zarurî bulduk. Ateşkes süresinin Anadolu’nun boşaltılma süresi olan dört aydan ibaret olmasını teklif ettik. Boşaltma işi bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa, ateşkesin kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik.</p>
<p>Boşaltma işinin nasıl yapılacağı konusundaki teklifimiz de şuydu:</p>
<p>Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girişinden başlayarak ilk on beş gün içinde Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar kesimi ve anlaşma süresi olan dört ay içinde, İzmir de dahil olmak üzere, işgal altındaki bütün topraklarımız boşaltılacaktır.</p>
<p>Ateşkes anlaşması ile ilgili tekliflerimiz İtilâf Devletleri’nce kabul edildiği takdirde, barış tekliflerini incelemek üzere, üç hafta içinde delegelerimizi kararlaştırılacak şehre göndermeye hazır olduğumuzu bildirdik.</p>
<p>Bu notamıza 15 Nisan 1922′de cevap verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisan’da buna cevap verdik. Bu cevabımızın sonunda, ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik.</p>
<p>İzmit’te bir konferans toplanmasını teklif ettik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz’da veya Venedik’te bir konferansın toplanması birçok defa söz konusu oldu. Fakat, son zaferimizin kazanıldığı ana kadar, bunların hiçbiri gerçekleşmedi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-135</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-135</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5
Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım. Başkomutanlık Kanunu’nun süresi birinci defa 31 Ekim 1921′de; ikinci defa 4 Şubat 1922′de; üçüncü defa 6 Mayıs 1922′de uzatıldı. Her defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü defa uzatılışı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbc8c043.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIK KANUNU’NUN TARİHÇESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım.</p>
<p>Başkomutanlık Kanunu’nun süresi birinci defa 31 Ekim 1921′de; ikinci defa 4 Şubat 1922′de; üçüncü defa 6 Mayıs 1922′de uzatıldı. Her defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü defa uzatılışı oldukça önemli bir olay haline geldi.</p>
<p>6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, kanunun süresinin uzatılması Meclis’te söz konusu edilmiş; ben, rahatsızlığım dolayısıyla Meclis’te bulunamamıştım. 5 Mayıs akşamı evime gelen Hükûmet üyeleri durumu şöyle anlattılar:</p>
<p>Meclis’teki muhalifler benim Başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışmalı görüşmelerden sonra, teklif oya konmuş fakat çoğunluk sağlanamamış; yani Başkomutanlık Kanunu’nun süresinin uzatılması kabul edilmemiş, Bakanlar Kurulu üyeleri ve özellikle askerî durumu yakından izleyen kimseler durumunda olan Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı pek çok üzülmüşler. Meclis’in gösterdiği bu tutum karşısında kendilerinin de göreve devamlarında bir yarar olmayacağını ileri sürerek, istifaya kalkıştılar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETİN YÜKSEK ÇIKARLARI UĞRUNA BAŞKOMUTANLIK GÖREVİNE DEVAM KARARI VERDİM</strong></span></a>
</p><p>Meclis’in oyunu belli ettiği dakikadan başlayarak ordu komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu da istifa ettiği takdirde, memleketin genel yönetiminde, üzerinde durup düşünülmeye değer ağır bir bunalımın doğması kaçınılmazdı. Onun için gerek Genelkurmay Başkanı’na gerek Bakanlar Kurulu’na daha yirmi dört saat sabretmelerini ve beklemelerini rica ettim. Memleketin ve millî gayenin yüksek çıkarları adına, ben de Başkomutanlık görevini yürütmeye devam kararını verdim ve bunu Bakanlar Kurulu’na da bildirdim.</p>
<p>Ertesi günü, yani 6 Mayıs 1922′de yapılan bir gizli oturumda Meclis’e açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklamadan önce, Başkomutanlık aleyhinde söz söylemiş olan kimselerin düşüncelerini Meclis zabıtlarını getirterek, birer birer incelemiş bulunuyordum.</p>
<p>Efendiler, sizleri fazla yormamak için arz ettiğim gizli oturumdaki konuşmamı özetlemekle yetineceğim:</p>
<p>«Efendiler, dedim; Başkomutanlık ve Başkomutanlık Kanunu konusunda, başlangıçta olduğu gibi bugün de kanunun gereksizliğinden veyahut değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığından şikâyetçi olan kimseler vardır. Bu şikâyetçilerin hep aynı kimseler olduğu görülmektedir. Ben gereksiz bir mevkiin, bir makamın mutlaka devam ettirilmesi taraflısı değilim. Herhangi bir makama sınırsız yetkiler verilmesini sağlayacak kanunların da taraflısı değilim. Ancak, Başkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren kanunun gerekli olup olmadığına karar verebilmek için, genel durumun, askerî durumun iyice gözden geçirilmesi ve incelenmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimi arz etmeden önce, Başkomutanlığın ve kanunun gereksizliği üzerine söz söylemiş olan kimselerin, bazı ifadelerini hep birlikte gözden geçirelim.</p>
<p>Örnek olarak, Salih Efendi (Erzurum Milletvekili), benim, Meclis’in hakkını zorla ele geçirdiğimi, zorla ele geçirmek istediğimi söyleyerek, çok açık olan hakkımızı vermeyiz diye feryat etmiş.</p>
<p>Efendiler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız; her birinizin olağanüstü yetki ile seçilmesine ve olağanüstü yetkiye sahip bir Meclis’in kurulmasına ve bu Meclis’in memleketin kaderini ele alacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunda başarı sağlamak için en yakın arkadaşlarımla görüş ayrılığına ve çatışmaya düştüm. Bütün hayatımı, varlığımı, bütün şeref ve haysiyetimi tehlikeye attım. Demek oluyor ki, bu benim eserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil yükseltmekle görevliyim. Salih Efendi’den hiç olmazsa, beni de kendisi kadar olsun, bu Meclis’in haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Fazla bir şey istemem. Bu sözlerden sonra, «Meclis’in hakkını zorla ele geçirmek» sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Efendi’ye iade ederim. Böyle bir şey söz konusu değildir ve olamaz.</p>
<p>Efendiler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da türlü şekillerde yanlış yoruma uğramış. Konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeğin milletten gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir defa Türkiye Büyük</p>
<p>Millet Meclisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme yetkisine de sahip bulunuyor. Böyle olmasa bile, memleketin, devletin her türlü işleriyle ilgili kararları, vaktinden önce açıkça söz konusu etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle söz konusu edilen durum, düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanı ile ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, lehte olduğu gibi aleyhte söylenen sözleri de düşmana işittirmekte, memleketin bir çıkarı var mıdır?</p>
<p>Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki etki ve nüfuzunun çok büyük olması gerekir. Hattâ, Hüseyin Avni Bey’in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşman tarafından işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı. Görüyorsunuz ki, konunun gizli oturumda görüşülmesinden maksat, Mehmet Şükrü Bey’in dediği gibi, hiçbir vakit gerçekleri milletten gizlemek düşüncesine dayanmamaktadır. Keşke açık oturumda bir sakınca olmasaydı da, Mehmet Şükrü Bey, kürsüden istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey’in sözlerindeki anlamı ve gizli maksadı millete açıklasam ve yorumlasaydım. Şükrü Efendi bilsin ki, millet onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi bilsin ki, onun dediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz, buraya komedya oynatmak için toplanmadık. Efendiler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü Efendi’nin kendisidir. Fakat emin olsun ki, biz o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya sonunda, yakalandığı kanun pençesinden ne kadar büyük bir alçalma ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.</p>
<p>Efendiler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Kanunu aleyhinde konuşurken birtakım sözler sarfetmiş. Yüksek Meclis’e «Bu tutumla milleti rezil edeceksiniz!» demiş.</p>
<p>«Miskinler» sözünü kullanmış. «Görevler şahıslara bağlı değildir; şahıs yoktur, millet vardır» gibi kurallar ortaya atmış.</p>
<p>Gerçi asıl olan millettir, toplumdur. Onun da genel iradesi Meclis’te kendini gösterir. Bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis, memleket ve devlet işlerini fertlerle şahıslarla yapmaktadır. Her devletin işlerini yürüten şahıs ve şahıslar meydandadır. Gerçeği, anlamsız birtakım düşüncelerle inkârın yeri değildir.</p>
<p>Efendiler, Hüseyin Avni Bey, ikide birde, birtakım anlamsız sözlerle konuşmamı kesiyordu. Kendisine ağır uyarıda bulundum. Meclis’in mahalle kahvesi olmadığını söyledim.</p>
<p>Kendisinden, milletin kâbesi olan kürsüye saygılı olmasını istedim.</p>
<p>Efendiler, konuşanlardan biri de Salâhattin Bey’dir. Salâhattin Bey, bize taarruz edip edemeyeceğimizi sormuş imiş… Biz de «edeceğiz» demişiz… Kendisi de «edemeyeceksiniz!» demiş. Ve en sonunda edememişiz!.. Kendi dediği çıkmış.</p>
<p>Halbuki, taarruzun ertelenme sebeplerini yeri geldikçe yeterince açıkladığımızı sanıyorum. Tekrar edeyim ki, taarruz edeceğiz. Düşmanı vatanımızdan kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Kararsızlığı gerektiren hiçbir sebep düşünülemez. Bundan başka, Salâhattin Bey demiş ki, «ordu güç bakımından en yüksek seviyeye gelmiştir.» Evet, ordumuz mükemmeldir; fakat, istenilen seviyeye gelmemiştir. Kendisi gibi bir asker arkadaşın, yüksek kurulumuzda böyle konuşabilmesi için, ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Halbuki, Salâhattin Bey, bundan çok uzaktır.</p>
<p>Ordu ile yakından ilgilenenlerin sözü, yalnız benim sözüm değil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Fakat hiç şüphe yok ki, ordumuzu lâyık olduğu seviyeye getireceğiz. Salâhattin Bey’in en önemli sözlerinden biri de, «bizim başlıca görevimiz siyaset yapmaktır» şeklindeki düşüncesidir. Hayır Efendiler, bizim önemli ve asıl olan görevimiz siyaset yapmak değildir. Bizim, bütün memleketin ve bütün milletin bugün için tek görevi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle kovmaktır. Bunu yapamadıkça, siyaset anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bununla birlikte, bir dakika için, Salâhattin Bey’in sözlerini kabul edelim! Buna ben engel miyim? Başkomutan engelmidir? Bu sözün Başkomutanlık Kanunu ile ne ilgisi vardır? Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir zıtlaşma düşünülmektedir. Ben millî hedefe ulaşılabilmesi için tek çıkar yolun savaş ve savaşta başarı olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı ve bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Kudretimizi dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır! diyorum.</p>
<p>Salâhattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyaset yapmaya engel sanıyor ve konunun siyasetle çözüme bağlanabileceğini zannediyor. Bir de Salâhattin Bey diyor ki, bugünkü askerî durumun gerektirdiği masrafları incelemek için, Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.</p>
<p>Efendiler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclis’in, malî kaynakları incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz konusundaki endişe belki herkesten çok beni meşgul etmektedir. Yalnız, ben, ordumuzun varlık ve kuvvetini paramıza göre ayarlama görüşünü kabul edenlerden değilim. «Paramız vardır, orduyu kurarız; paramız bitti, ordu dağılsın..» Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler, para vardır veya yoktur; ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu konuda bir hatıramı da aktarayım. Ben ilk defa bu işe başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kimseler bana sordular: «Paramız var mıdır? Silâhımız var mıdır?»</p>
<p>«Yoktur» dedim. O zaman, «O halde ne yapacaksın?» dediler. «Para olacak, ordu olacak ve bu millet istiklâlini kurtaracaktır» dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.</p>
<p>Birtakım Efendiler de, «Başkomutan millete angarya yaptırıyor» demişler. Halbuki kanunun memlekette angaryayı yasakladığını söylemişler. Bu doğrudur Efendiler; fakat, ihtiyaç, tehlike bize her şeyi meşru göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları, millete angarya yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun budur. Milletin ve ordunun yenilmemesi için, kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğüm tedbiri almaktan çekinmeyeceğim.</p>
<p>Efendim, Kara Vasıf Bey de demişler ki, her yerde başkomutan vardır. Fakat başkomutanlık için ayrıca bir kanun yoktur. Eldeki askerî kanunlar, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görev ve yetkilerini belirtir ve sınırlandırır. Bunu da ilim tayin ve tespit eder.</p>
<p>Bilinmektedir ki, devletler, biribirinden farklı hükûmet şekilleriyle idare edilirler. Şekillerine göre, başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar bulunur. Bazılarının başlarında cumhurbaşkanları vardır. Böyle memleketlerde, başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimse başkomutanlık görevini ya kendisi yapar yahut birini vekil tayin eder.</p>
<p>Bizim bugünkü hükûmet şeklimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclis’in manevî şahsiyetinde toplanmıştır. Bunun için, Meclis, falan veya filân kimseyi başkomutan seçtiğini ifade edince, bu ifadeye kanun derler. Kral, padişah ve imparatorun buyurduğuna «irade» dendiği gibi, Meclis’ten çıkan millî iradeye de «kanun» adı verilir. O halde kanun vardır.</p>
<p>Bir meclisin olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği başkomutan, Kara Vasıf Bey’in komutanların görev ve yetkilerini belirterek sınırlandırdığını işaret ettiği Askerî Ceza Kanunu ile İç Hizmet Yönetmeliği çerçevesinde kalması gereken bir komutan değildir.</p>
<p>Kara Vasıf Bey’in «ilim tayin ve tespit eder» dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları sıralar, açıklar ve öğretir. Yoksa, insanları başkomutanlığa getirme işi, komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. «Başkomutanlık vasıflarını taşıyorum» diyen bir kimsenin o mevkiye kendiliğinden gelebilmesinin anlamı ise büsbütün başkadır.</p>
<p>Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki; «Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın!» Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, yiyeceği, giyeceği, silâh ve cephanesi ve daha başka eksiklikleriyle ilgili bulunan başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla da ilgilidir.</p>
<p>Kara Vasıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta, hangi alanda, hangi yerde görmüş! Gerçi, hem cephe ile hem de gerideki birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, savaş idare edecek, hem de bu işlerle birlikte cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan şu an cepheye komuta eder, sonra kalkar oradan filân yere gider, yiyecek işini yoluna koyar; filân yere de gider ordunun ikmal işini yapar demek değildir. Üzerlerine büyük işler almamış olan insanların bu konudaki kararsızlıklarını çok görmemelidir.</p>
<p>Bakınız, size bir örnek vereyim: Ben çok acemi komutanlar gördüm. Söz gelişi, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da tecrübesiz! Daha tecrübe edinmeye zaman bulamadan, güç durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması olağandır.</p>
<p>Bir tek tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini elden geldiği kadar aynı anda görüp idare edebilen acemi komutan, gözden uzak mevzilerde yer alan iki üç tümenin Muharebesini idare etmek zorunda kalınca, kendi kendine: «Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı?» diye sorar…</p>
<p>Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. O zaman: «Ben hiç birini gerektiği gibi göremem!» der. Tabiî göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve ferasetinle görmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN KIPIRDANAMAYACAĞINI İDDİA EDEN BİR GAFİLİ ALKIŞLAYANLAR</strong></span></a>
</p><p>Vasıf Bey, bir konuşmasında demiş ki: «Biz Sakarya Muharebesi’nden sonra, işte hâlâ kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz.» Bu söz, bazılarının «bravo» sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış.</p>
<p>Efendiler, buna pek üzüldüm ve kahroldum, çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamamasını ve kıpırdamayacağını iddia eden bir gafilin sözlerini alkışlamak, cidden çok gariptir.</p>
<p>Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin!</p>
<p>İşte Efendiler, Başkomutanlığın gereksizliğini ispatlamak için söylenen sözlerin bellibaşlıları bunlardan ibaretti. Benim de bu sözlere verebileceğim karşılıklar dinlendi. Bundan sonra düşünüp karar vermek Meclis’e düşer.</p>
<p>Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek zorundayım. Yüce Meclis’in, Başkomutanlığın gereğine inandığına şüphe olmamakla birlikte, muhalefetin, hiç bir temele dayanmayan tutumu, Meclis kararının istenilmeyen bir şekilde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu, Efendiler, biliyor musunuz? Başkomutanlık iki gündür belirsiz bir durumda ve boşluktadır.</p>
<p>Şu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, kanunsuz olarak komuta ediyorum. Meclis’te beliren oy sonuçlarına göre, hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini hükûmete bildirdim. Fakat, önlenmesi imkânsız bir felâkete meydan vermeme mecburiyeti ile karşı karşıya geldim. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, bu gizli oturumda, muhaliflerin hükûmeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım noktalar üzerinde hemen hemen düelloyu andıran tartışmalar oldu. Sonunda gereği gibi aydınlanmış olan Meclis, oyunu şu yolda belirtti: 11 red, 15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Kanunu’nun süresi uzatıldı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN MADDİ VE MANEVÎ GÜCÜ, MİLLÎ GAYEYİ TAM BİR GÜVENLE GERÇEKLEŞTİRECEK DÜZEYE YÜKSELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde, Başkomutanlık Kanunu, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu.</p>
<p>Bu defa Meclis’te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi bilginize sunmama müsaadenizi rica ederim. Demiştim ki:</p>
<p>«Artık ordumuzun maddî ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir tedbire ihtiyaç duyurmaksızın, millî gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim.</p>
<p>Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız.</p>
<p>Başkomutanlık görevinin süresi, olsa olsa Misak-ı Millî’mizin özüne uygun kesin bir sonuca ulaşacağımız güne kadar uzar.</p>
<p>Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza şüphe yoktur. O gün, değerli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, İstanbul’umuz, Trakya’mız ana vatana katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün milletle birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız.</p>
<p>Benim bundan başka İkinci bir mutluluğum daha olacaktır ki, o da kutsal dâvâmıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim imkânıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır?</p>
<p>Gerçekleri bilen, kalbinde ve vicdanında manevi ve kutsal bazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.»</p>
<p>Efendiler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak bana verilmesi kararına varıldı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MUHALİF GRUBUN MECLİS’TEKİ FAALİYETİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, muhalif grubun Meclis’teki faaliyeti, bizi kendisiyle biraz daha uğraştıracaktır. İkinci Grup adını alan muhalifler, olumsuz yoldaki direnmelerini uzun süre denediler.</p>
<p>Bakanlar Kurulu’nun seçim şeklini düzenleyen 8 Temmuz 1922 tarihli kanunla, Bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı’nın doğrudan doğruya Meclis’çe ve gizli oyla seçilmeleri sağlandı.</p>
<p>Böylece, Bakanlar Kurulu Başkanlığı’ndan fiilen uzaklaştırılmış olduğum gibi, Bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesi ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, BAKANLAR KURULU BAŞKANI OLDU</strong></span></a>
</p><p>Muhalif grup, bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey’i Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na getirmeye çalıştı. Bunda başarı da sağladı.</p>
<p>Muhaliflerin gizli niyetlerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey’i yanıma davet ettim. Meclis’teki çoğunluğun kendisini Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçme eğiliminde olduğunu, bunun bence de uygun görüldüğünü söyledim.</p>
<p>Rauf Bey, kararsız bir tavır takındı. «Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın bir görevi yoktur» dedi. Rauf Bey demek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da tabiî başkanıdır. Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararlar onun tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmez. Buna göre, Bakanlar Kurulu Başkanı’nın bir yetkisi ve serbestliği yoktur</p>
<p>Gerçekten de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince durum böyleydi. Bununla birlikte, sonunda Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı kabul etti. Rauf Bey, 12 Temmuz 1922 tarihinden 4 Ağustos 1923 tarihine kadar bu görevde kaldı.</p>
<p>Efendiler, bir nokta dikkatinizi çekmiştir. Kara Vasıf Bey’le Rauf Bey, muhalefetin doğuşunda, desteklenmesinde ve yönetiminde, daha ilk günden birlik olmuşlar ve liderliğini yapmışlardır.</p>
<p>Fakat Rauf Bey, açıktan açığa İkinci Grup’a geçmeyerek, bizim içimizde kalma durumunu tercih ediyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey, en sonunda kendi ifadesiyle: «Bizimle birlikte imiş gibi görünmeye artık imkân kalmadığı zaman» ayrılığını ilân etmek zorunda kaldı.</p>
<p>Efendiler, muhaliflerin, Meclis’te ordu aleyhine başlattıkları hava devam ediyordu. Sürekli ve ateşli bir şekilde ordunun taarruz kabiliyeti olmadığından ve artık konuyu siyasî tedbirlerle bir çözüme bağlayarak sonuçlandırmanın kaçınılmaz olduğundan etkili bir şekilde söz ediyorlardı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-141</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-141</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1
Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı. Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbb79924.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 14.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-14-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZ KARARI</strong></span></a>
</p><p>Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı.</p>
<p>Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa Hazretleri’ni Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek, oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleri’yle birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür’atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.</p>
<p>Efendiler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu.</p>
<p>Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu.</p>
<p>Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanıyordu. Düşman ordusunun teşkilâtı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilâtlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilâtımız da vardı.</p>
<p>Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilâtı biribirinden farklı olan iki düşman ordusu biribiriyle karşılaştırılma, her iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri, aşağı yukarı biribirine denk bulunuyordu.</p>
<p>Yalnız, Yunan ordusu, dünyanın hür ve kendisini destekleyen sanayiine dayandığı için, makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephâne ve teknik malzeme bakımından daha üstün durumdaydı. Diğer taraftan bizim ordumuz süvari sayısı yönünden daha üstün bulunuyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>1′NCİ ORDU KOMUTANI ALİ İHSAN PAŞA’NIN YARATTIĞI DURUM</strong></span></a>
</p><p>Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, 2′nci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şûra üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. 1′inci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve davranışlarından dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten, Ali İhsan Paşa; ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Örnek olarak, ordusundaki ast komutanlarda, üst komutanlara karşı itaatsizlik edecek durumlar yarattı.</p>
<p>Söz gelişi, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel yiyecek sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.</p>
<p>Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.</p>
<p>Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:</p>
<p>En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispatlamak düşüncesine kapılmak. Gerek resmî iş gerek özel davranış bakımından büyüklerinin itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş açısından tedbirde yerindelik ve sinirde sağlamlık yönleriyle kendisini deneme fırsatı bulunmamış olmakla birlikte, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yükleme yolunu her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan çok, sert ve resmî davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.</p>
<p>Ali İhsan Paşa’nın huyu ve ahlâkı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken çekilmek zorunda kalan Yarbay Hâlit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmî bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Hâlit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:</p>
<p>… Komutanım Ali İhsan Paşa’nın geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere Cephe Komutanlığı’na karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen düşünce yarışına girişmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargâhının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.</p>
<p>…Ahlâkında yer etmiş bencillik hastalığı, ün yapma hırsı, aşırı kıskançlık ve sonsuz bir bencilliğin etkisiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği biribirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11′nci Tümen Komutanı istifamı işittikten sonra, bana gizli bir konuşmada: «Ali İhsan Paşa’nın Malta’da iken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve İngiliz mandasını kabul etmek için kendi karşısında saatlerce açıktan açığa konuşmalar ve tartışmalar yaptığını» söyledi. Ali İhsan Paşa’nın davranışlarına bakarak, bu sözleri dikkat çekici buldum…. Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsma şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir.</p>
<p>söz gelişi: Şeyhelvan dağının düşman eline geçişi ile ilgili yazışmaların olduğu gibi 2′nci Kolordu’ya, 5′inci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu 5′inci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikâyette bulunması âmirlik niteliği ile bağdaştırılamaz.</p>
<p>Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlattığı hâtıraları arasında, Ateşkes Anlaşması tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta esir olan Dicle Grubu’nun esirlik sebebini yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu karakterinin delilidir. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22′nci Alaylarla Avcı Alayından oluşmuştur. Bunlardan başka ayrıca 5′inci Tümen’den 13 ve 14′üncü Alaylar da parça parça esir verildi. Ateşkes Anlaşması’ndan bir gün önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum Musul ilinin kaybedilmesine yol açtı.</p>
<p>Halbuki, ateşkes anlaşması yapılacağı belliydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için direktif verilseydi, İngilizler gruba tesir etmek şöyle dursun yenemezlerdi bile. Bu gruba 5′inci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes anlaşması yapıldığı zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce mantığa galebe çalmıştır.</p>
<p>Hâtıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend’in esir alınması şerefi, kendisine mâledilmiştir… Her başarıyı kendisine aitmiş gibi gösteren yayınlar yaptırmaktan maksadı, kamuoyunu aldatarak şöhret ve mevki kazanmaktır. Ünlü adamların hâtıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir de. Ancak, tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.</p>
<p>General Marshall’ın: «Yarın öğleye kadar Musul’u terk ediniz; aksi halde savaş esirisiniz!» emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar Çölü’nü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmî bir yazı ile kendisini koruyacak iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdiki Millî Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa’ dır) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükûmetin manevi otoritesini de kırdı.</p>
<p>Bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Zaho yoluyla, koruyucusuz gidebilirdi veya süvari alarak çölden geçebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için muhafız bulundurulmasını istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için millî şerefi unutan Paşa Hazretleri’nin ahlâkına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim… Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Millî Ordu’yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, görev aşkının zayıflamasına çalışanlar, dâhî de olsalar zararlı birer şahsiyettirler.</p>
<p>Ben, çekilen emekleri bildiğim, girişilen kutsal mücadelede başarıya ulaşmayı istediğim için, kötü niyetli olmadığıma ve çıkar gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür’et ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana: «İyi ki Ali İhsan Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu.</p>
<p>Aksi halde, hiç şüphe yok ki, aykırı bir yol tutardı» dedi. Paşa’nın nasıl bir insan olduğunu çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Ulu Tanrı’dan «kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin» dileğinde bulunurum.</p>
<p>Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalifler grup ileri gelenleri ile de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek, hakkında kanunî işleme devam edilmek üzere Millî Savunma Bakanlığı emrine verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makina başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bu telgrafı da bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı, İzmit taraflarında gezide bulunuyordum. Rauf Bey telgrafında diyordu ki: «1′inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Divan-ı Harbe verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır..»</p>
<p>Efendiler, bir komutanın görevden alınması, göreve tayini veya askerî mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclis’çe dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu olayla, benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken cevap verildi. 1′inci Ordu Komutanlığı bir süre vekâletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu.</p>
<p>Moskova Sefirliği’nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın 1′inci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda düşüncesini almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan, cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa vasıtasıyla 1′inci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı 1′inci Ordu Komutanlığı’na getirdik.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZ PLÂNIMIZIN ANA ÇİZGİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilât durumu ile, ona karşı Bati Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz plânımızın ana çizgilerini de arz edeyim:</p>
<p>Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz plânımız çok önceden tespit edilmişti.</p>
<p>Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş plânı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27′sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plân gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.</p>
<p>28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım.</p>
<p>30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara’dan çağırdığımız Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Millî Savunma Bakanlığı’na düşen işler tespit edildi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZA HAZIRLIK EMRİ</strong>M</span></a>
</p><p>Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922′de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.</p>
<p>Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmî olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.</p>
<p>Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felâketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı.</p>
<p>Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922′de cepheye gitmişti.</p>
<p>Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hattâ gazetelerle benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilân edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü (Şereflikoçhisar) üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.</p>
<p>20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00′da Batı Cephesi Karargâhı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verdim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>26 AĞUSTOS 1922 TAARRUZ EMRİ</strong></span></a>
</p><p>20/21 Ağustos 1922 gecesi 1′inci ve 2′nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.</p>
<p>Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.</p>
<p>Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.</p>
<p>24 Ağustos 1922′de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30′da topçu ateşimizle taarruz başladı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-142</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-142</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2
Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bba44c43.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 14.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-14-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTAN SAVAŞI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.</p>
<p>30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.</p>
<p>Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ATEŞKES TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmî bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti.</p>
<p>Çünkü, düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp, düşman ordusunu felâketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur.</p>
<p>Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim cevap aynen şöyledir:</p>
<p>Tel. Makama özel 5.9.1922</p>
<p>Bakanlar Kurulu Başkanlığı</p>
<p>Yüksek Katına (Heyet-i Vekile Riyaseti Celilesi’ne)</p>
<p>Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylülün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükûmeti veyahut İngiltere vasıtasıyla, hükûmetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir:</p>
<p>1 – Ateşkes Anlaşması tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin sivil memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.</p>
<p>2 – Yunanistan’daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.</p>
<p>3 – Yunan Hükûmeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta olduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.</p>
<p>Büyük Millet Meclisi Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ’E ULAŞTILAR</strong></span></a>
</p><p>Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’deki İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da, 9 Eylül 1922′de Kemalpaşa’da (O günkü adıyla Nif’te) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.</p>
<p>Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta hey’etinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.</p>
<p>Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir âbidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.</p>
<p>Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddî olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.</p>
<p>Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamânki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İTİLÂF DEVLETLERİ’NİN 23 EYLÜL 1922 TARİHLİ ATEŞKES TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Fevkalâde Komiseri bulunan General Pellé benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. «Tarafsız bölge» diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti.</p>
<p>Millî hükûmetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına imkân olmadığını söyledi. General Pellé, bana, Mösyö Franklin Bouillin’un benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükûmeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükûmetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Franklin Bouillon’la görüşürken, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi.</p>
<p>Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askerî harekâtın durdurulmasıyla diğeri de Barış Konferansı’yla ilgiliydi.</p>
<p>Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı millî sınırlarımıza kadar tamamen almadıkça askerî hareketten vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekete devam etmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı.</p>
<p>Bu notada, Venedik veya başka bir şehirde toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki tarafsız bölgelere bizden asker gönderilmemesi şartıyla, Edirne dahil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesi ile ilgili talebimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu.</p>
<p>Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Milletler Cemiyeti’ne girmemizden de söz ediliyordu.</p>
<p>Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilâf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir hattın gerisine çekilmesi için, İtilâf Devletleri’nin nüfuzunu kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya veya İzmit’te bir toplantı yapılması teklif edilmekteydi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MUDANYA KONFERANSI</strong></span></a>
</p><p>29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir cevapta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Fakat Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim.</p>
<p>3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege tayin ettiğimi bildirdim. Bu notaya hükûmetçe de 4 Ekim 1922 tarihli etraflı bir cevap verildi. Bu cevapta, konferans yeri olarak İzmir teklif edildi.</p>
<p>Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de daveti istendi. Diğer konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.</p>
<p>Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Böylece, Trakya ana vatana katılmış oldu.</p>
<p>Efendiler, zaferden sonra, bizim İzmir’deki siyasî temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri fark edildi.</p>
<p>Askerî görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasî işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek şekilde, beni Ankara’ya davet ettiler. Halbuki, ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasî ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasî ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki, benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükûmet üyelerinin veya ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini teklif ettim. Hükûmet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.</p>
<p>Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Söz gelişi, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce Ali Fuat ve Refet Paşa’ların bu harekâta katılmaları için türlü yollarla teşebbüste bulunmuştum; fakat başaramadım. Zaferden dolayı, Muharebe’de fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi.</p>
<p>Askeri harekâta katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Fakat Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkii ve görevi kendisini memnun edebilecek bir seviyede idi.</p>
<p>Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti. Fakat bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme imkânı olamadı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-151</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-151</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1
Refet Paşa’ya görev verilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu. Efendiler. İzmir’den Ankara’ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve komisyonlarda Barış Konferansı’na gönderilebilecek delegeler hey’eti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb935b36.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BARIŞ KONFERANSI’NA GÖNDERDİĞİMİZ DELEGELER</strong></span></a>
</p><p>Refet Paşa’ya görev verilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu. Efendiler. İzmir’den Ankara’ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve komisyonlarda Barış Konferansı’na gönderilebilecek delegeler hey’eti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler hey’etinin tabiî üyeleri gibi görülüyordu. Ben, bu konuda daha kesin bir görüş ve kararımı tespit etmemiştim. Ancak, Rauf Bey’in başkanlığı altındaki bir hey’etin bizim için hayatî önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum.</p>
<p>Rauf Bey’in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissediyordum. Müşavir olarak İsmet Paşa’nın yanına verilmesini teklif etti. Bu teklifle ilgili görüşümü belirtirken, «İsmet Paşa’dan müşavir olarak elde edilecek yarar sınırlıdır.</p>
<p>İsmet Paşa başkan olursa kendisinden azamî ölçüde yararlanılabileceğine ben de inanıyorum» dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra Rauf Bey, delegeler hey’etine kimlerin gireceği konusundaki türlü çalışmalarına devam ettiler. Ben buna önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti.</p>
<p>İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa’da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa’ya gittim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA VE DELEGELER HEY’ETİ BAŞKANLIĞINA SEÇİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Bursa’ya giderken yanımda Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vardı. Doğuda aleyhindeki çeşitli tepki ve gösteriler dolayısıyla görev yapma imkânını bulamadığından Ankara’ya gelmeye mecbur olan Kâzım Karabekir Paşa ile İstanbul’da kendisine görev vermek üzere Refet Paşa’yı da birlikte götürdüm.</p>
<p>Bursa’da kaldığım günlerde, Refet Paşa’yı, bilindiği gibi İstanbul’a gönderdim. İsmet Paşa’nın da, mevcut bunca bilgime rağmen, delegeler hey’etine başkanlık edip edemeyeceğini bir daha inceledim.</p>
<p>Mudanya Konferansı’nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalıştım. İsmet Paşa’nın kendisine tasavvurlarımla ilgili hiçbir kelime söylemiyordum.</p>
<p>Sonunda kararımı olumlu olarak verdim. İsmet Paşa’nın Delegeler Hey’eti Başkanı olabilmesi için daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’e özel ve gizli olarak yazdığım bir şifreli telgrafta, kendisinin Dışişleri Bakanlığı’ndan çekilmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesini, bizzat yardımcı olmasını rica ettim.</p>
<p>Ankara’dan hareket etmeden önce, Yusuf Kemal Bey, bana, Delegeler Hey’eti Başkanlığını en iyi İsmet Paşa’nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey’den, kendisine bildirdiğim ricamı yerinde bularak gereğini yerine getirmeye çalıştığını bildiren bir cevap aldım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN (LAUSANNE) BARIŞ KONFERANSI’NA DAVET</strong></span></a>
</p><p>İşte ondan sonra idi ki, İsmet Paşa’ya, bir oldubitti şeklinde Dışişleri Bakanı olacağını ve ondan sonra da Barış Konferansı’na Delegeler Hey’eti Başkanı olarak gideceğini söyledim.</p>
<p>Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu söyleyerek özür diledi. En sonunda teklifimi emir sayarak boyun eğdi. Tekrar Ankara’ya döndüm. Bu sırada, İtilâf Devletleri tarafından, 28 Ekim 1922′de Lozan’da toplanacak olan Barış Konferansı’na davet edildik. İtilâf Devletleri, hâlâ İstanbul’da bir hükûmet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SALTANATIN KALDIRILMASI</strong></span></a>
</p><p>Bu birlikte davet edilme durumu, şahsî saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli kanun gereğince, hilâfet ile saltanat biri birinden ayrıldı.</p>
<p>İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten millî saltanatın varlığı kabul edildi. Hilâfet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı.</p>
<p>Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce hey’etinızi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım:</p>
<p>Bilindiği gibi, «saltanat» ve «hilâfet» makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım yolunda telâşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı.</p>
<p>Rauf Bey, bir gün Meclis’teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören’de Refet Paşa’nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey’in teklifini kabul ettim.</p>
<p>Fuat Paşa’nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa’nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey’den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis, Saltanat makamının belki de Hilâfet’in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir.</p>
<p>Bu bakımdan Meclis’e ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN SALTANAT VE HİLÂFET KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey’den saltanat ve hilâfet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: Ben, dedi, saltanat ve hilâfet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım.</p>
<p>Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam.</p>
<p>Padişah’a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da saltanat ve hilâfet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felâkete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz.</p>
<p>Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’nın görüşünü sordum. Refet Paşa’dan aldığım cevap şuydu: «Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz.»</p>
<p>Ondan sonra, Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa, Moskova’dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi.</p>
<p>Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: «Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis’te bazılarının telâş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur. .</p>
<p>Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey’in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilâfet ve saltanat ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis’e karşı söyletmek…</p>
<p>Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis’e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. Üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kâğıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp Meclis’te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey’in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE SALTANATIN KALDIRILMASI GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY’E VERDİĞİM ROL</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, belki birtakım kimselere göre, Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihî görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım.</p>
<p>Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa’nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilâfetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu.</p>
<p>Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: «Hilâfet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!» Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık.</p>
<p>Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.</p>
<p>Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hattâ saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı.</p>
<p>Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah’a bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felâkete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması için Meclis’te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir.</p>
<p>Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşlerinde esasen samimî değil miydi? Bu iki noktayı biri birinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür.</p>
<p>Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri ve tartışmaları yüksek hey’etinize hatırlatmayı tercih ederim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ KONFERANSI’NA TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARI DA KATILMAK İSTİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Daha önce bilginize sunmuştum ki, saltanatın kaldırılması, Lozan Konferansı’na İstanbul’dan da bir delegeler hey’etinin davet edilmesi ve İstanbul’un, yani Vahdettin, Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir daveti, Türk milletinin büyük emeklerle, fedakârlıklarla elde ettiği kazançları küçültmek, belki de anlamsız kılmak pahasına da olsa, kabul etmelerinden ileri gelmişti.</p>
<p>Tevfik Paşa, önce bana bir telgraf çekti. 17 Ekim 1922 tarihli bu telgrafta, Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle İstanbul ile Ankara arasında anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış ve milli birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu.</p>
<p>Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: «memlekette düşman kalmadı; o halde, padişah yerinde, hükûmet onun yanında; millete düşenin de bu makamların vereceği emirlere uymaktır.</p>
<p>Böyle olunca da, elbette birliğe engel bir şey kalmamış olur.» Yalnız, Tevfik Paşa, Ankara’dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansı’na İstanbul ile Ankara’nın birlikte davet edilmiş olması dolayısıyla, daha önce benden çok gizli talimat almış bir kimsenin elden gelen sür’atle İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı (Belge: 260).</p>
<p>Tevfik Paşa’ya verilmek üzere, İstanbul’da Hamit Bey’e çektiğim telgrafla: «Tevfik Paşa ve arkadaşlarının devletin siyasetini bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne büyük bir sorumluluk doğuracağının aşikâr bulunduğunu» bildirdim (Belge: 261).</p>
<p>Ne yazık ki, Hamit Bey, bu telgrafın aynen Tevfik Paşa’ya bildirilmesi gerektiğinde kararsızlığa düşmüş, bunu kendisine gönderilen talimat sanmış; bununla birlikte bu telgrafımda yazılanlar çerçevesinde, Tevfik Paşa’ya üç gün içinde beş defa tebligatta bulunmuş; hattâ Tevfik Paşa ve çalışma arkadaşlarının konferansa delege göndermeleri için gazetelere, ajanslara, verilmesi gereken demecin esaslarını bildiren bir müsveddeyi bile kendilerine göndermiş (Belge: 262).</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ÇIKARLARINI KİRLİ BİR TAHTIN ÇÜRÜMÜŞ ÇÖKMÜŞ AYAKLARINA SARILMAKTA BULANLAR</strong></span></a>
</p><p>Bütün çıkarlarını yalnız kirli bir tahtın çürümüş çökmüş ayaklarına sarılmakta gören, Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan kurulu Vahdettin Hükûmeti’nin, gizli maksatlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa, bana çektiği telgrafa verilen cevaptan haberi olmadığını bildirdikten sonra, doğrudan doğruya 29 Ekim 1922 tarihli telgrafıyla ve Sadrazam ünvanıyla Meclis Başkanlığı’na başvurdu (Belge: 263).</p>
<p>Bu telgrafta yazılanlar, Osmanlı devrinin Tevfik Paşa’larına yaraşır bir biçimdeydi.</p>
<p>Tevfik Paşa ve arkadaşları, bu telgraflarında, kazanılan başarının elde edilmesine hizmet ettiklerinden bahsedecek kadar cesaret gösterebilmişlerdir.</p>
<p>Efendiler, gayri meşru olarak, Osmanlı Devlet’inin Hükûmeti adını taşımak gafletinde bulunan Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulu son Osmanlı Hükûmeti üzerinde daha fazla durmanın bir yararı yoktur. Sözü Meclis görüşmelerine getireceğim.</p>
<p>Üzerinde durduğumuz konu dolayısıyla, Meclis’te 30 Ekim 1922 günü görüşmeler başladı. Birçok konuşmacı birçok şeyler söyledi. İstanbul’daki Osmanlı Hükûmet’lerini ele aldılar. Ferit Paşa devresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların idrakten yoksun, vicdandan yoksun birtakım insanlar olduğunu belirterek, bu adamlara gereken kanunî işlemin yapılmasını istediler.</p>
<p>«Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu kadar ahmakça tekliflerde bulunan kimseler -… – gerçekten Bâbıâli’nin tarihi kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan şahıslardır…» dediler.</p>
<p>İstanbul’da hükûmet adını ve kimliğini takınan adamların; Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre cezalandırılmalarını isteyen önergeler okundu.</p>
<p>Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmış olduğunu, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince hâkimiyet haklarının millete ait bulunduğunu ifade eden bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.</p>
<p>Bu önerge okunduktan sonra, ciddî olarak muhalif duruma geçenlerin başında iki kişi vardı. Bunlardan biri Mersin Milletvekili bulunan Salâhattin Bey’dir. İkincisi, İzmir’de asılan Ziya Hurşit’tir. Bunlar Saltanat’ın kaldırılmaması görüşünde olduklarını açıkça belirttiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI SALTANATI’NIN KALDIRILMASI KARARININ VERİLDİĞİ GÜN, TEŞKİLÂT-I ESASİYE, ŞER’İYE VE ADLİYE KOMİSYONLARININ ORTAK TOPLANTISI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılmasının zarurî olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışmalara uğradı.</p>
<p>Meclis’te de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum (Belge: 264). İslâm ve Türk tarihinden örnekler vererek hilâfet ve saltanatın ayrılabileceğini, millî hâkimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihî olaylara dayanarak açıkladım. Hülâgû’nun Halife Mu’tasım’ı idam ettirerek yer yüzünde hilâfete fiilen son verdiğini ve 1517′de Mısır’ı alan Yavuz, ünvanı halife olan bir mülteciye önem vermeseydi, hilâfet ünvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını anlattım.</p>
<p>Bundan sonra bu konu ile ilgili önergeler üç komisyona, Teşkilât-ı Esasiye, Şer’iye ve Adliye Komisyonları’na gönderildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip, konuyu bizim güttüğümüz maksada uygun bir çözüme bağlaması elbette güçtü. Durumu yakından ve bizzat takip etmek gerekti.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KARMA KOMİSYONA ANLATTIĞIM GERÇEK</strong></span></a>
</p><p>Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit Efendi’yi seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şer’iye Komisyonu’nda bulunan hoca efendiler, hilâfetin saltanattan ayrılamayacağını, bilinen safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler.</p>
<p>Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu şekildeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim.</p>
<p>Önümüzdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: «Efendim, dedim, hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hakîmiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir.</p>
<p>Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat, belki de bazı kafalar kesilecektir.</p>
<p>İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına yer yoktur. Bu konuda «ilmî açıklamalarda bulunayım» dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, «Affedersiniz efendim, dedi, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık» dedi. Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI SALTANATI’NIN YIKILIŞ VE GÖÇÜŞ MERASİMİNİN SON SAFHASI</strong></span></a>
</p><p>Sür’atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis’in ikinci oturumunda okundu.</p>
<p>Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, «Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklâlini ebedî olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis’in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım.» «Oya» sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve «oy birliği ile ka’bul edilmiştir» dedi.</p>
<p>Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi: «Ben muhalifim!» Bu ses «söz yok» sesleriyle boğuldu. İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı’nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-152</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-152</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2
17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk, cümlesi şuydu: «Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır.» Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır. Aynı gün Meclis’te […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb805dab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAİN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ HARP GEMİSİYLE İSTANBUL’DAN KAÇIYOR</strong></span></a>
</p><p>17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk, cümlesi şuydu: «Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır.» Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır.</p>
<p>Aynı gün Meclis’te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajanslarla yayınlanmış- bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım:</p>
<p>17.11.1922 Mektup Sureti</p>
<p>Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmî bildiride açıklandığı gibi, Zâtışâhâne, İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır…</p>
<p>İmza:</p>
<p>Harrington</p>
<p>Mektuba Ekli Bildiri Sureti</p>
<p>«Resmen bildirilir ki, Zâtışâhâne, bugünkü durum karşısında hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul’dan başka bir yere götürülmesini istemiştir.</p>
<p>Zâtışâhâne’nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri’nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, (Sör Çarlz Harrington) Zâtışâhâne’yi almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zâtışâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sir De Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Fevkalâde Komiser Vekili Sir Newill Henderson, Zâtışâhâne’yi gemide ziyaret ederek Kral Beşinci George’a bildirilmek üzere arzularını sormuştur.»</p>
<p>General Harrington’un Ulviye Sultan adında bir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, «hiçbir karşılık verilmemiş olduğu» notuyla Refet Paşa’ya gönderilmiş. O da, 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur:</p>
<p>Sultan Hanımefendi Hazretleri,</p>
<p>Şu sıralarda Malta’ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri’nden, ailesinin durumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen Cumartesi Yıldız’dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri’nin sağlık ve neş’elerinin yerinde olduğunu öğrenmiş ve derhal Zâtışâhâne’ye arz etmiştim.</p>
<p>Eğer Padişah Hazretleri’nin aileleri hakkında yeni bilgiler lûtfederseniz, onu da derhal Zâtışâhâne’ye sunmakla mutluluk duyarım. Zâtışâhâne’nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla, en samimî dileklerimi Kadınefendi Hazretleri’ne ve pek muhterem ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica ederim.</p>
<p>İmza:</p>
<p>Harrington</p>
<p>Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington’un, İstanbul’daki askerî memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ASİL BİR MİLLETİ UTANILACAK BİR DURUMA DÜŞÜREN SEFİL</strong></span></a>
</p><p>Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat’ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.</p>
<p>Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır.</p>
<p>Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını iki buçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik.</p>
<p>Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.</p>
<p>Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme «devrine son vermek medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ABDÜLMECİT EFENDİ’IİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NCE HALİFE SEÇİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kaçak Halife’nin halifeliği kaldırıldı. Yerine sonuncu halife olan Abdulmecit Efendi seçildi. Meclis’çe, yeni halife seçilmeden önce, seçilecek şahsın da padişahlık sevda ve davasına katılarak, herhangi bir yabancı devlete sığınması ihtimalini ortadan kaldırmak gerekiyordu.</p>
<p>Bunun için İstanbul’da bulunan görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşerek ve hattâ elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilâfet ve saltanatla ilgili kararını tamamen kabul ettiğini bildiren bir belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.</p>
<p>18 Kasım 1922 günü, İstanbul’da Refet Paşa’ya bir şifreli telgrafla verdiğim talimatta başlıca şu noktaları belirtmiştim:</p>
<p>«Abdülmecit Efendi, Halife-i Müslimîn (Müslümanların Halifesi) ünvanını kullanacaktır. Bu ünvana başka bir sıfat ve kelime eklenmeyecektir.</p>
<p>İslâm dünyasına duyurulmak üzere hazırlayacağı bir bildiriyi, sizin aracılığınızla önce bize şifre olarak bildirecektir. Bu bildiri, onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayınlanacaktır. Bu bildiri metninde başlıca şu noktalar yer alacaktır:</p>
<p>a) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisini halifeliğe seçmesinden dolayı memnun olduğu açıkça söylenecektir.</p>
<p>b) Vahdettin Efendi’nin hareket tarzı etraflı olarak ele alınıp kötülenecektir.</p>
<p>c) Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10. maddesine kadar olan hükümleri, uygun bir biçimde açıklanarak ve önemli olan ifadeleri olduğu gibi tekrarlanarak Türkiye Devleti’nin, Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükûmeti’nin kendine has niteliğinin ve idare şeklinin Türk halkı ve bütün İslâm dünyası için en yararlı ve en uygun rejim olduğu belirtilip tespit edilecektir.</p>
<p>d) Türkiye millî halk hükûmetinin geçmişteki hizmetlerinden ve yararlı çalışmalarından övücü bir dille bahsedilecektir.</p>
<p>e) Bu bildiride, belirtilen noktalar dışında, siyasî sayılabilecek bir nokta ve düşünce söz konusu edilmeyecektir.</p>
<p>19 Kasım 1922 tarihli açık bir telgrafla da, Abdülmecit Efendi’ye: «Türkiye Devleti’nin hâkimiyetini kayıtsız şartsız millete veren Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince, yürütme gücü ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, milletin tek ve gerçek temsilcilerinden kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922 tarihinde oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkeler çerçevesinde ve Yüce Meclis’in 18 Kasım 1922 tarihli oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu» bildirdim (Belge: 265).</p>
<p>19 Kasım 1922 tarihli bir şifreli telgrafla Refet Paşa, çektiğimiz telgraflara cevap veriyordu. Abdülmecit Efendi: «imzasının üstünde Halife-i Müslimîn ve Hâdimü’l-Haremeyn (İki kutsal Hareme (Mekke ve Medine) hizmet eden) ünvanlarının bulunmasının ve Cuma selâmlığında hil’ât (Tanzimattan önce dev’let büyüklerinin giyindiği kaftan) giymesinin ve Fatih’inki gibi bir sarık sarınmasının mümkün ve uygun olacağı» görüşünü ileri sürmüş.</p>
<p>İslâm dünyasına yayınlayacağı bildiri metninde, Vahdettin Efendi hakkında bir şey söylemeyeceğini bildirmiş. Bildiri İstanbul gazetelerinde yayınlanırken, Türkçesi ile birlikte Arapçaya çevrilmiş ve metninin de yayınlatılması görüşünü ortaya atmış (Belge: 266).</p>
<p>Refet Paşa’ya, 20 Kasım 1922 günü makine başında verdiğim cevapta, «Halife-i Müslimîn» ünvanıyla birlikte «Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn» ünvanının kullanılmasını da uygun bulduğumu söyledim. Cuma töreninde Fatih’in kıyafetine girmesini uygunsuz buldum. Redingot veya istanbulin (Siyah softan dikilen üstlük, Osmanlı redingotu) giyebileceğini, askerî üniformanın elbette söz konusu olamayacağını bildirdim.</p>
<p>Yayınlanacak bildiride, Vahdettin’in adı söylenmeden eski halifenin manevî şahsiyetinin ve zamanında düşülen kötü durumun dile getirilmesinin gerekli olduğunu bildirdim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ABDÜLMECİT EFENDİ, BABASININ ADI DOLAYISIYLA DA OLSA «HAN» ÜNVANINDAN VAZGEÇEMİYOR</strong></span></a>
</p><p>Refet Paşa’dan, 20 Kasım 1922′de aldığım şifreli telgrafın birinci maddesinde, Refet Paşa diyordu ki, Abdülmecit Efendi’nin 29 Rebiülevvel (20 Kasım 1922) tarihli yazısının altında «Halife-i Resûlullah Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn» ünvanının altında «Abdülmecid Bin Abdülazîz Han» (Abdülaziz Hanın oğlu Abdülmecit) imzası kullanılmıştır.</p>
<p>Efendiler, yaptığımız uyarıyı iyi karşıladığını bildirmiş olan Abdülmecit Efendi, «Halife-i Müslimîn» yerine «Halife-i Resûlullah» ve babasının adı dolayısıyla «Han» ünvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten sonra da, Vahdettin’le ilgili demeçten vazgeçtiğini, çünkü «başkasının kötü işlerini dile getirmek şeklinde bile olsa, bu türlü demeçlerin kendi prensip ve karakterine ağır geleceğinin aşikâr olduğunu» bildirmiş.</p>
<p>Bu nokta telgrafın ikinci maddesinde yer almıştı. Telgrafın üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı sıfatıyla kendisine, halifeliğe seçildiğini bildiren telgrafıma yazdığı cevap niteliğinde idi. Bu cevapta: «Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne» diye, doğrudan doğruya şahsıma hitap eden bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, İslâm dünyasına duyuracağı bildiri sureti vardı. Bu bildirinin yazıldığı İstanbul’un «Dârül-Hilâfetü’l-Âliyye» (Yüce Hilâfet Merkezi) olduğu da özenle belirtilmişti.</p>
<p>21 Kasım 1922 tarihli bir telgrafta: «Halife-i Resulûllah yerine daha önce de bildirdiğimiz gibi Halife-i Müslimîn denilecektir» dedik. Kendisine, halife seçildiğini bildiren telgrafımıza vereceği cevabın şahsıma değil Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na yazılmasını hatırlattık. Yazılarında siyasî ve genel konularla ilgili kelimelerin bulunduğunu, bunlardan kaçınılması gerektiğini bildirdik.</p>
<p>Efendiler, önemsiz ayrıntılar gibi sayılması pek mümkün olan bu açıklamalarımla işaret etmek istediğim asıl nokta şudur: Ben, şahıs hâkimiyetine dayanan saltanatın kaldırılmasından sonra, başka ünvanla aynı nitelikle bir makamdan ibaret olması gereken hilâfetin de ortadan kaldırılmış olduğunu kabul ediyordum.</p>
<p>Bunun, elverişli bir zaman ve fırsatta açıklanmasını tabiî buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi’nin bu gerçekten büsbütün habersiz olduğu iddia edilemez. Özellikle, kendisinin Halife ünvanıyla saltanat sürmesinin imkân ve şartlarını hazırlayıp sağlayabileceklerini hayal edenlerin varlığı düşünülürse, Abdülmecit Efendi’nin ve tabiî taraftarlarının saf ve gafil oldukları zannına kapılmak hiç de doğru olamazdı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALİFE OLACAK ZATIN SIFAT VE YETKİSİ NE OLACAKTI</strong></span></a>
</p><p>Şimdi, arzu buyurursanız, Halife seçimi dolayısıyla Meclis’in 18 Kasım 1922 günlü gizli oturumlarında geçen görüşmelerle ilgili kısa bir bilgi vereyim:</p>
<p>Meclis’te konuyu pek ciddî ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi ihtisasları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler.</p>
<p>Bir halife kaçmış… Onu makamından indirmek ve yenisini seçmek… Sonra, yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek… Milletin ve devletin yakından başına geçirmek… Kısacası, Halife’nin kaçması yüzünden Türkiye’de ve bütün İslâm dünyasında karışıklık çıkmış veyahut çıkacakmış… Onun için tedbirler alınmalı imiş… şeklinde düşünceler, endişeler ortaya atılıyordu.</p>
<p>Bazı konuşmacılar da halife olacak zatın sıfat ve yetkisinin ne olacağını tespit gereğinden söz ediyorlardı.</p>
<p>Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri sürülen düşüncelere cevap niteliğinde idi. Söylediklerimin özü şu cümlelerde toplanıyordu:</p>
<p>«Bu konu fazlasıyla tartışılıp tahlil edilebilir. Ancak, tartışma ve tahlillerde ne kadar ileri gidersek, konuyu çözüme bağlamakta da o kadar güçlük ve gecikmelere uğrarız. Yalnız, şu noktaya hepinizin dikkatini çekerim.</p>
<p>Bu Meclis, Türk halkının Meclisidir. Bu Meclis’in sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk vatanının varlığı ve kaderi ile ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir.</p>
<p>Meclisimiz, kendi kendine bütün İslâm dünyasını içine alan bir güç ve kudrete sahip olamaz Efendiler! Türk milleti ve onun temsilcilerinden kurulmuş bulunan Meclis’imiz, kendi varlığını, halife ünvanını taşıyan veya taşıyacak olan bir zatın eline veremez ve vermeyecektir Efendiler! Bundan dolayı İslâm dünyasında karışıklık varmış veyahut olacakmış. Bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.»</p>
<p>Bu sözüme itiraz eden bir zata cevap verdim ve açıkça dedim ki:</p>
<p>– Sen yalan söyleyebilirsin, yaratılışın buna elverişlidir!</p>
<p>Efendiler, ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan sonra, dedim ki: «Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve kudretimiz, yeni şekil ve mahiyetimizdir. Hilâfet makamı esaret altında olabilir. Halife ünvanını taşıyanlar, yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler elele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler. Fakat yeni Türkiye’nin rejimini, politikasını ve kuvvetini hiç bir şekilde sarsamazlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK HALKI KAYITSIZ ŞARTSIZ HÂKİMİYETİNE SAHİPTİR</strong></span></a>
</p><p>Türk halkının kayıtsız ve şartsız hâkimiyetine sahip olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Hâkimiyet, hiçbir anlamda, hiçbir şekilde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez. Ünvanı ister halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu milletin kaderine ortak çıkamaz.</p>
<p>Millet buna kesinlikle müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir ki, kaçmış olan Halife’nin halifeliğine son verip, yenisini seçmek ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde hareket etmek zarurîdir. Başka türlüsüne kesinlikle imkân yoktur.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, yapılacak işlem üzerinde Meclis’te çoğunlukla görüş birliği sağlandı. Ondan sonraki sonuç da yüksek malûmunuzdur.</p>
<p>Saltanatın kaldırılması üzerine, İstanbul’da hükûmet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşa’larla arkadaşlarının Saray’a istifalarını nasıl verdiklerinden; İstanbul’un yönetimini düzene sokmak için verdiğimiz talimat ve emirlerden de söz ederek yüksek hey’etinizi yormayı yararlı bulmuyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ KONFERANSI</strong></span></a>
</p><p>Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti’ni İsmet Paşa Hazretleri temsil etti.</p>
<p>Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşanın başkanlığındaki delegeler hey’etini oluşturuyordu.</p>
<p>Hey’etimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.</p>
<p>Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.</p>
<p>Bir süre Ankara’da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim. Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabiî buluyordum. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı.</p>
<p>Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti’nin yerini aldığı Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atîka (Eski Anlaşmalar) adı altında birtakım kapitülasyonların esiri idi.</p>
<p>Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi.</p>
<p>Osmanlı Devleti, kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin, insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti; memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hattâ okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı.</p>
<p>Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yalanları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde «müflis» sayılmıştı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI DEVLETİ’NİN DÜNYA GÖZÜNDE HİÇBİR DEĞERİ KALMAMIŞTI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya gözünde hiçbir değeri, fazileti ve haysiyeti kalmamıştı. Devletlerarası hukukun dışında tutulmuş, sanki, himaye ve korunmaya muhtaç bir duruma gelmiş gibi kabul ediliyordu.</p>
<p>Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Milleti ve memleketi gerçek istiklâl ve hâkimiyetine sahip kılmak için, bu güçlüğe ve fedakârlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti.</p>
<p>Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk milletinin varlığı için, istiklâli için, hâkimiyeti için ne pahasına olursa olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından asla şüphem yoktu.</p>
<p>Çünkü, gerçekte bu haklar, kuvvetle, liyakatle fiilî ve maddî olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hakların usulünce ifade ve onaylanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve tabiî haklarımızdı.</p>
<p>Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için kudretimiz de vardı; kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir dayanağımız millî hâkimiyetimizi kavramış, onu fiilî olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış olmamızdı.</p>
<p>İşte bu düşüncelerle, konferansın gidişini soğukkanlılıkla takip ediyor ve ortaya çıkan tersliklere gereğinden fazla önem vermiyordum.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-153</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-153</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3
Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilâfet makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu. Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasî bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış gerçekleşince, cemiyet teşkilâtımızın, siyasî bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb63935b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALKIN İÇİNDE BULUNDUĞU PSİKOLOJİYİ, DÜŞÜNCE VE EĞİLİMLERİNİ BİR DAHA İNCELEMEK İÇİN HALKLA YAKINDAN TEMASA GEÇMEK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilâfet makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu.</p>
<p>Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasî bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim.</p>
<p>Barış gerçekleşince, cemiyet teşkilâtımızın, siyasî bir partiye dönüşmesini gerekli buluyordum. Bu konuda da doğrudan doğruya halk ile görüşüp konuşmayı yararlı sayıyordum. Zaferden sonra, eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum.</p>
<p>İşte bu maksatlarla Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere, 14 Aralık 1923 tarihinde Ankara’dan hareket ettim.</p>
<p>Eskişehir’den başlayarak, İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir’de, halkı uygun yerlerde toplayarak uzun sohbetlerde bulundum. Halkın, bana, diledikleri gibi serbestçe sorular sormasını istedim. Sorulan sorulara cevap olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konferanslar verdim.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, hemen her yerde halkın anlamak istediği hususlardan dikkati çeken noktalar şunlardı:</p>
<p>Lozan Konferansı ve sonucu, millî hâkimiyet ve hilâfet makamı, bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak niyetinde olduğum anlaşılan siyasî parti…</p>
<p>Lozan Konferansı görüşmelerini, her yerde, özetleyerek olduğu gibi anlatıyordum. Olumlu sonuç alınacağı hakkındaki inancımı da belirterek milletin endişesini gidermeye çalışıyordum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLİ HÂKİMİYET İLE HİLÂFET MAKAMININ DURUMLARI VE İLİŞKİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Halkın, millî hâkimiyet ve hilâfet makamının durumları ile bunların ilişkileri konusunda merak ve endişeye kapılmakta hakkı vardı.</p>
<p>Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, şahıs hâkimiyetine dayanan devlet şeklinin 16 Mart 1920 tarihinden başlayarak ve ebedî olarak tarihe karıştığını ilân ettikten sonra, birtakım Şükrü Hocalar «Müslüman kamuoyu şüphe ve üzüntülere düşmüştür» diyerek hareket ve faaliyete geçtiler. Bunlar: «Hilâfet demek hükûmet («Hükûmet» kelimesi burada «devlet» anlamında kullanılmıştır) demektir.</p>
<p>Hilâfetin hak ve görevlerini yok etmek hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde değildir» dâvâsını ortaya atmışlardı. Meclis’in, milletin ortadan kaldırdığı şahıs saltanatını, hilâfet makamında devam ettirmek ve Padişah’ın yerine Halife’yi geçirmek sevdasına düşmüşlerdi.</p>
<p>Gerçekten de gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü imzasıyla «İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi» adıyla bir broşür yayınladı. Bu broşürün, Ankara’da 15 Ocak 1923 tarihinde yayınlandığı ve bütün milletvekillerine dağıtıldığı bana İzmit’te bildirildi. Broşürün üzerine sadece 1339 (1923) yılı yazılmıştı.</p>
<p>Fakat, broşürün daha ben Ankara’da iken hazırlanıp bastırıldığı ve benim Ankara’dan ayrılış tarihim olan 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştı.</p>
<p>Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları, «Halife Meclis’in, Meclis Halifenindir» safsatasıyla, Millet Meclisi’ni Halife’nin danışma kurulu ve Halife’yi Meclis’in, dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALİFE OLAN ZATI ÜMİTLENDİRECEK BAĞLILIK GÖSTERİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Halife bulunan zatı ümitlendirecek bazı bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise, bizim dışardan tahmin ettiklerimizden daha fazla imiş.</p>
<p>Bu konuda bir fikir vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya’da görevli memurumuz ve temsilcimiz olan Refet Paşa’nın, o günlerde, Halife’ye «Konya» adındaki bir atı sunması dolayısıyla, kendi kardeşi ve aynı zamanda yaveri Rifat Bey’e yazdığı bir şifreli telgrafla, bu telgrafa Halife’nin başyaveri vasıtasıyla verdiği cevabı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>Şifre</p>
<p>Rifat Bey’e 5.1.1923</p>
<p>Konya’yı Halife Hazretleri’ne sunmak için getirmiştim. Yalnız şimdi ne durumda olduğunu görmedim. Cesaret edemiyorum. İstanbul’da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığım için, Halife Hazretleri’nin başyaverlerinden de hayvan satın alınması hususunda acele etmemelerini rica etmiştim.</p>
<p>Hayvanın Halife Hazretleri tarafından beğenilmesini Tanrı’nın bir lûtfu sayıyorum. Büyük bir cür’etkarlık olacağını bilmekle birlikte, İstiklâl Savaşı’nın tarihî bir hâtırası olduğu için, eski sadık bir askerin gazâ yadigârı olarak sunduğu Konya’nın Halife Hazretleri tarafından lûtfen kabulünü ve Halife Hazretleri’nin en içten gelen bağlılık duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretleri’ne duyurulmasına aracı olmalarını Başyaver Şekip Bey’den rica ederim. Konya’yı ve bu şifreyi Şekip Bey’e hemen teslim ediniz.</p>
<p>Refet</p>
<p>7.1.1923</p>
<p>Trakya Fevkalâde Temsilcisi</p>
<p>Refet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Saygıyla arz ederim:</p>
<p>Pek sayın kardeşiniz Rifat Bey’in teslim ettiği yüce şahsınızdan gelen telgrafı Halife Hazretleri Efendimiz’e arz ettim.</p>
<p>Peygamber vekili olan Halife Hazretleri, gerek bir defa daha ifade buyurulan içten bağlılık duygularından ve gerek kendilerine sunulan Konya adındaki hayvandan dolayı pek hoşnut ve müteşekkir kaldılar.</p>
<p>Aziz vatanımızın istiklâlini korumak gibi pek kutsal ve yüce bir gayenin elde edilmesine çalışan büyük simalar arasında seçkin bir yeri olan yüksek şahsiyetlerinin de yiğitlik ve fedakârlık gösterdikleri er meydanlarından birinin adıyla anılan bu sevimli ve güzel ata sahip olmakla iftihar ettiler. Yüce Cebrail, kâinatın şerefi Peygamberimiz Hazretleri’ne (S.A.S.) (Sallâllahu aleyhi ve sellem: Ona selâm ve salât olsun) peygamberliği bildirdiği gibi, zâtıdevletiniz de Halife Hazretleri’ne Peygamberin vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı, yüksek şahsiyetiniz, kendilerine bütün ömürlerinin en mutlu ve kutsal bir olayını her zaman hatırlatacaktır.</p>
<p>Yüksek şahsiyetlerinin bu aziz hâtıraya karışmış olmaları dolayısıyla, sık sık ve içten gelen bir sevgi ile hatırlanacakları zaten belli iken, bir de her gün, alışıldığı üzere tatlı Sabâ Rüzgârı (Saba Rüzgârı: Tatlı tatlı esen ılık bahar rüzgârı) gidişli bu ata binildikçe, yüksek şahsiyetlerinin değerli hâtırası yeniden anılacak ve canlanacaktır.</p>
<p>Şu satırlarla, Halife Efendimizin gerçekten tertemiz ve değerbilir duygularına ne dereceye kadar tercüman olabildiğimi kestiremem. Bunu başaramadıysam, eksiğimi, Zatıdevletlerine, Halife Hazretleri’nin bizzat göstermiş ve ifade buyurmuş oldukları babaca sevgi ve okşayışlar daha önceden telâfi etmiştir, kanaatıyla avunmaktayım.</p>
<p>Bu vesileyle ve sonuç olarak size, Tanrı’nın gölgesi ve Peygamberin vekili Halife Hazretleri’nin özel selâmlarını ve hayır dualarını bildirmek ve müjdelemekle şeref duyar, üstün saygılarımın kabulünü rica ederim, Efendim Hazretleri.</p>
<p>Şekip Hakkı</p>
<p>Başyaver</p>
<p>(Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini, biz ancak hilâfetin kaldırılmasından ve Halife’nin soyundan gelen kimselerin memleketten çıkarılmasından sonra tesadüf eseri olarak öğrenebildik.)</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DİN OYUNU AKTÖRLERİ HALİFE’Yİ BÜTÜN İSLÂM DÜNYASINA HÜKÜMDAR YAPMAK İSTİYORLARDI</strong></span></a>
</p><p>Şunu arz etmeliyim ki. Şükrü Efendi Hoca ile, onu ve imzasını ileri süren politikacılar, sultan veya padişah ünvanını taşıyan bir hükümdar yerine, ünvanı halife olan bir hükümdar koyarak konuşmuşlar ve iddialarda bulunmuşlardı.</p>
<p>Yalnız şu farkla ki, herhangi bir memleket ve milletin hükümdarı yerine, dünyanın dört bucağında kitleler halinde yaşayan, türlü türlü ırktan üç yüz milyonluk bir topluluğa hüküm yürüten bir hükümdardan, onun görev ve yetkilerinden söz etmişlerdi.</p>
<p>Bu, bütün İslâm dünyasına hâkim olacak büyük hükümdarın eline, kuvvet olarak, üç yüz milyon Muhammet ümmetinden yalnız on on beş milyon Türk halkını lûtfetmişlerdi. Halife adındaki hükümdar, «yeryüzündeki bütün Müslümanların işlerini yönetecek, dünya işleriyle ilgili hükümlerden, onların çıkarlarına en uygun olanları hakkında karar» verecekti. Bütün Müslümanların «haklarını savunacak, onların işlerine ve problemlerine etkili bir azim ve irade ile» sahip çıkacaktı.</p>
<p>Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında, adaleti sürekli olarak ayakta tutacak vatandaş haklarını gözetecek, güvenlik ve huzur bozucu olaylara engel olacak, Müslümanlara, başka dinlere bağlı olanlardan gelmesi muhtemel saldırıları önleyecekti. İslâm topluluğunun güven içinde yaşamasını, gelişip kalkınmasını sağlayıcı çareleri hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, bu kadar kara cahil, dünya şartlarından ve gerçeklerden bu denli habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin milletimizi kandırmak için, İslâmî hükümler diye yayınladıkları safsataların, gerçekte tekrarlanacak bir değeri yoktur.</p>
<p>Ancak, bunca yüzyıllar boyunca olduğu gibi, bugün de, milletlerin cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasi ve şahsi maksatla çıkar sağlamak için, din âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların memleket içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki, daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden arınarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde rastlanacaktır.</p>
<p>Şükrü Hocaların ne kadar anlamsız, mantıksız ve uygulama kabiliyetinden yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamamak için cidden Hoca Efendi gibi allahlık denilen yaratıklardan olmak lâzımdır.</p>
<p>Onların dediği gibi, halifenin ve hilâfetin otoritesi, bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olmak gerekince, bütün varlığını ve kuvvet kaynaklarını yalnız halifenin emir ve yasaklarına bırakmakla, Türk halkının omuzlarına bindirilecek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek lâzım gelmez miydi?</p>
<p>Onların ileri sürdükleri gerekçe ve hükümlere göre, halife adını taşıyan hükümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın dört köşesindeki İslâmların ve İslâm memleketlerinin işlerinde yetki sahibi olacaktı.</p>
<p>Bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğu bilinmektedir. İslâm topluluklarının başka başka maksatlarla biribirinden ayrıldıktan; Emevîlerin Endülüs’te, Alevîlerin Kuzey Afrika’da, Fatımîlerin Mısır’da, Abbasî’lerin Bağdat’ta birer hilâfet yani saltanat kurdukları; hattâ Endülüs’te her bin kişilik bir topluluğun «bir halifesi ile bir minberi» (Bir emîrü’l-mü’minîni ile bir minberi. Burada her bin kişiden bir kişinin hutbede adının okunacağına işaret ediliyor.) olduğu, Hoca Şükrü imzalı broşürde de yer almıştır.</p>
<p>Bu tarihî gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin idaresi altında bulunan veya bağımsız olan Müslüman milletlere ve devletlere Halife adı altında bir hükümdar tayin etmek akıl ve gerçek ile bağdaştırılabilir miydi? Hele, böyle bir hükümdarın mevkiini korumak için, bir avuç Türkiye halkını o hükümdarın emrine vermek, onu yok etmek için uygulanagelen tedbirlerin en etkilisi olmaz mıydı? «Halifenin görevi ruhanî değildir», «hilâfetin temeli maddî iktidar ve hükûmet kuvvetidir» diyenlerin, hilâfetin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu ifade ve ispat ettikleri ve maksatlarının halife ünvanını taşıyan bir zatı Türkiye Devleti’nin başkanlığına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Şükrü Hoca Efendi’nin ve politikacı arkadaşlarının, siyasî maksatlarını açıktan açığa ortaya koymayıp, bunu bütün İslâm dünyasına maletmek istedikleri dinî bir konu olarak ele almaları, hilâfet oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFET KONUSUNDA HALKIN ŞÜPHE VE ENDİŞESİNİ GİDERMEK İÇİN YAPTIĞIM AÇIKLAMALAR</strong></span></a>
</p><p>Hilâfet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için, her yerde gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki, «milletimizin kurduğu yeni devletin mukadderatına, işlerine, bağımsızlığına, ünvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız! Milletin kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır!»</p>
<p>Millete anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlü imiş gibi hayal edilen bir halifenin, görevini yerine getirebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz.</p>
<p>Milletimiz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlâtlarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı elden çıkarmamak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? dedim.</p>
<p>Halife’ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslâm dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkiye’nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varlık ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim.</p>
<p>Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim: Bir an için farz edelim ki, dedim; Türkiye söz konusu görevi kabul etsin… Bütün İslâm dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekâlâ ama, uyruğumuz ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki «bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat, biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz. O zaman Türk halkının bütün bu gayret ve fedakârlığı yalnızca bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?</p>
<p>Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için, Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti.</p>
<p>Efendiler, halka sordum: Bir İslâm devleti olan İran ve Afganistan, halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı? tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü, böyle bir yetki devletinin istiklâlini milletinin hâkimiyetini ortadan kaldırır.</p>
<p>Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.</p>
<p>Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları «Dünya tarihinin gelecekteki safhası» başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef «Un gouvernement fédéral mondial» yani «birleşik bir dünya devleti» dir.</p>
<p>Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor.</p>
<p>Wells, «bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır» diyor ve «gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz»; «hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır» görüşünü ileri sürüyor.</p>
<p>«İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği» ve «saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği» de bildiriliyor. Wells’in «Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir», «olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir» şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim.</p>
<p>Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.</p>
<p>Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti.</p>
<p>Ortaya atılan görüş şuydu: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer kıt’alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır.</p>
<p>Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve «falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur.</p>
<p>Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır.</p>
<p>Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir» derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o «birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanını verirler.</p>
<p>Yoksa, herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NDA DÜĞÜM NOKTALARI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, hilâfet ve din konularıyla uğraşıldığı sıralarda, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’ndaki bir noktanın halkın ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik.</p>
<p>Bu düğüm kanunda Cumhuriyet’in ilânından sonra da bırakıldığı gibi, kanuna, düğüm teşkil edecek ikinci bir noktanın daha sokulmuş olduğunu görenler, şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi ve bugün de gizlememektedirler.</p>
<p>Bu noktaları açıklayayım: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 7′nci ve 21 Nisan 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 26′ıncı maddesi Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinden söz eder.</p>
<p>Maddenin başında, Meclis’in ilk görevi olmak üzere, «şeriat hükümlerinin yürütülmesi yer alır. İşte bunun nasıl bir görev ve şeriat hükümlerinden maksadın ne olduğunu anlamakta sıkıntı çekenler vardır.</p>
<p>Çünkü, sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisi’nin, «kanunları yapmak, değiştirmek, yorumlamak, yürürlükten kaldırmak v.b.» gibi belirtilen ve sayılan görevleri o kadar geniş kapsamlı ve açıktır ki, «şeriat hükümlerinin yürütülmesi» diye ayrıca ve başlıbaşına bir klişenin yer alması gereksiz sayılmaktadır.</p>
<p>Çünkü, «şeriat» demek «kanun» demektir. «Şeriat hükümleri» demek «kanun hükümleri» demekten başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaştırılamaz. Bu böyle olunca, «şeriat hükümleri» deyimiyle kastedilen anlam ve kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.</p>
<p>Efendiler, ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlayanlara bizzat başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz kanunla, «şer’î hükümler» deyiminin bir ilişkisi olmadığını anlatmak için çok çalıştık. Fakat bu deyime, kendi zanlarınca bambaşka anlam verenleri inandırmak mümkün olmadı.</p>
<p>İkinci nokta Efendiler, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanununun ikinci maddesinin başında yer alan «Türkiye Devleti’nin dini, İslâm dinidir» cümlesidir.</p>
<p>Bu cümle daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit basın mensuplarıyla yaptığımız uzun bir görüşme ve sohbet sırasında, karşımdakilerden birinin şu sorusuyla karşılaştım «Yeni hükûmetin dini olacak mı?»</p>
<p>İtiraf edeyim ki, böyle bir soru ile karşılaşmayı hiç de istemiyordum.</p>
<p>Sebebi, pek kısa olması gereken cevabın, o günkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemeyişimdir. Çünkü, vatandaşları arasında çeşitli dinlere bağlı unsurlar bulunan ve her dinden olanlar hakkında, adaletli ve tarafsız davranmak, mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar için adaleti eşit ölçülerle uygulamakla yükümlü bulunan bir hükûmet, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olmak zorundadır. Hükûmetin bu tabiî sıfatının, şüpheli yoruma yol açabilecek vasıflarla sınırlandırılması elbette doğru değildir.</p>
<p>«Türkiye Devleti’nin resmî dili Türkçe’dir» dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükûmetle olan resmî işlemlerde Türk dilinin geçerli olması gereğini herkes tabiî bulur. Fakat, «Türkiye Devleti’nin dini İslâm dinidir» cümlesi aynı şekilde mi anlaşılacak ve kabul edilecektir? Bu elbette, açıklanmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır.</p>
<p>Efendiler, karşımdaki gazetecinin sorusuna «hükûmetin dini olamaz!» diyemedim. Aksini söyledim.</p>
<p>– Vardır Efendim, İslâm dinidir, dedim. Fakat, hemen arkasından «İslâm dininde düşünce özgürlüğü vardır» cümlesiyle cevabımı açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum.</p>
<p>Demek istedim ki, devlet, düşünce ve vicdana saygı göstermekle kayıtlı ve yükümlü olur.</p>
<p>Karşımdaki gazeteci, verdiğim cevabı akla yatkın bulmadı ki, sorusunu şu tarzda tekrarladı: «Yani devlet bir dine bağlı kalacak mı?»</p>
<p>– «Kalacak mı, kalmayacak mı bilmem!» dedim. Konuyu kapatmak istedim. Fakat, mümkün olmadı. O halde, denildi; herhangi bir konuda inançlarım ve düşüncelerim doğrultusunda bir fikir ortaya atmaktan, hükûmet beni engelleyecek veya cezalandıracaktır. Oysa, herkes kendi vicdanını susturmaya imkân görecek mi? O zaman iki şey düşündüm.</p>
<p>Biri, yeni Türkiye Devleti’nde her ergin şahıs dinini seçmekte serbest olmayacak mıdır? sorusu. Diğeri, Hoca Şükrü Efendi’nin:</p>
<p>«Bazı yüksek din arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi şeriat kitaplarında yer almış belirli ve değişmez İslâmî hükümleri yayınlayarak, maalesef yanıltıldığı görülen İslâm kamuoyunu aydınlatmayı boynumuza borç bir görev saydık» girişinden sonra yeralan «İslâm halifesinin görevi, dinin emirlerini korumak ve kollamakta peygamberin yerini tutmaktır. Dinî hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimiz’in vekilliğini yapmaktır» sözleri.</p>
<p>Oysa, Hoca’nın sözlerini uygulamaya kalkışmak, millî hâkimiyeti, vicdan hürriyetini kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca’nın bilgi dağarcığında, Yezitler (Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Yezid’i tutanlar) zamanında yazdırılmış istibdat rejimine has formüller bulunmuyor muydu?</p>
<p>O halde, ne anlama geldiği ve ne kastedildiği artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış bulunan devlet ve hükûmet kavramlarını ve millet meclislerinin görevlerini din ve şeriat kılıklarına bürüyerek kim ve ne için aldatılacaktır?</p>
<p>Gerçek bundan ibaret olmakla birlikte, o gün İzmit’te basın mensuplarıyla, bu konuda daha fazla görüşmekte yarar yoktu. Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, lâik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur.</p>
<p>Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılâp ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.</p>
<p>Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-161</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-161</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1
Saygıdeğer Efendiler, her yerde, siyasî parti kurma konusunda da halkla uzun sohbetler yaptım. 7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve «Halk Partisi» adını taşıyan siyasî bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum. Gerek bazı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb5097c2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALK PARTİSİ’Nİ KURMA TEŞEBBÜSÜ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, her yerde, siyasî parti kurma konusunda da halkla uzun sohbetler yaptım.</p>
<p>7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve «Halk Partisi» adını taşıyan siyasî bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DOKUZ İLKE VE PARTİMİZİN İLK PROGRAMI</strong></span></a>
</p><p>Gerek bazı kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halk ile yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923 tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke halinde tespit ettim. İkinci Büyük Millet Meclisi’nin seçimi sırasında yayınlayarak ilân ettiğim bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur.</p>
<p>Bu program, bugüne kadar ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve esaslı bazı konular da vardı. Örnek olarak, Cumhuriyet’in ilânı, Şer’iye Vekâleti’nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi…</p>
<p>Bu konuları programa alarak, cahil ve gericilerin, bütün milleti vaktinden önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü, bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve milletin sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim.</p>
<p>Yayınladığım programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu.</p>
<p>«Halk Partisi’nin programı yoktur» dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri, nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik.</p>
<p>Öyle yapmadık. Milletin maddî ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, söz ve teori ile iş ve icraata önem vermeyi tercih ettik. Bununla birlikte, «Hâkimiyet milletindir», «Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dışında hiçbir makam, millî mukadderata hâkim olamaz»,</p>
<p>«Bütün kanunların düzenlenmesinde, her türlü teşkilâtta, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, millî hâkimiyet esasları çerçevesinde hareket edilecektir»</p>
<p>«Saltanat’ın kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir kanun hükmüdür» gibi bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform yapılacağı, bütün kanunlarımızın, hukuk ilminin verilerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide âşar (Eski vergi sisteminde 1/10 esasına dayanan toprak ürünlerini vergilendirme türü) usulünün değiştirileceği, millî bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin sağlanmasına derhal teşebbüs edileceği, fiilî askerlik süresinin indirileceği, memleketin imarına çalışılacağı v.b. gibi önemli ve âcil ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı.</p>
<p>Barış konusundaki görüşümüzün de: «malî, iktisadî ve idarî alandaki bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak şartıyla, barışın gelmesine çalışmak olduğunu» söyledik. Hilâfet makamının bütün İslâm dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik.</p>
<p>İlkeler, «Halk Partisi»nin kuruluşu ve faaliyet göstermesi için yeterli oldu. Partinin adına, daha sonra «Cumhuriyet» kelimesi de eklenerek, bilindiği gibi, «Cumhuriyet Halk Partisi» adı verildi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ KESİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, yine Lozan Konferansı’na temas edeceğim. Konferans 4 Şubat 1923 tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre devam eden görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilâf Devletleri temsilcileri, delegeler hey’etimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı anlam ve öz bakımından istiklâlimize zarar veren şartları içine alıyordu.</p>
<p>Özellikle, adlî, malî ve iktisadî konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler hey’etimiz, bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta özet olarak şunlar yer alıyordu:</p>
<p>«Üzerinde anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım.» Gerçekten de, Konferans’ta görüşme konusu olan birçok meseleden bizce kabul edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta: «İkinci, üçüncü derecede olan konuları ayrıca inceleriz.</p>
<p>İtilâf Devletleri, bu teklifimizi kabul etmeyecek olurlarsa, tekliflerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır» da denilmiştir. Delegeler Hey’eti’mizin teklifi dikkate alınmadı. Yalnız, konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi gösterildi. Her devletin temsilcileri memleketlerine döndüğü gibi, bizim Delegeler Hey’eti’miz de geri geldi. Ben de Batı Anadolu gezisinden dönüyordum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TEKİ MUHALİFLERİN ÇEŞİTLİ SALDIRI VE HAREKETLERİ</strong></span></a>
</p><p>Meclis’teki muhaliflerin çeşitli şekillerde ve başka başka konularda saldırı hazırlıklarında bulundukları yeni değildi. Geziye çıktığım tarihten bir gün sonra, «İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi» adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün Meclis’in ve milletin bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce çevrilmek istenen bir dolap, vardır ki, daha ondan söz etmedim. Sebebi, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun, sonuçları itibariyle gezim boyunca da devam etmişti. Müsaade buyurursanız, bu konu ile ilgili olarak hatıralarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, üç milletvekili, milletvekili seçimi kanun tasarısında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar… Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim.</p>
<p>2 Aralık 1922 günü, Meclis’in, İkinci Başkanı Adnan Bey’in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık kürsüsünden şöyle bir söz işitildi: «Efendim! Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik yapılması ile ilgili teklifin görüşülebileceği yolunda<br>
Tasarı Komisyonu’nun tutanağı var.» Bu söz «okunsun» sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: «Önemlidir, okunmasını teklif ederiz» diyerek genel havayı açığa vurdular.</p>
<p>Başkan: «- Efendiler, bu önergenin, okunmadan önce komisyona gönderilmesi usuldendir» dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>«BENİ VATANDAŞLIK HAKLARINDAN MAHRUM ETMEK» TEKLİFİ ÜZERİNE MECLİS’TE YAPTIĞIM KONUŞMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis’te yapılan görüşmeleri ogüne ait Tutanak Dergisi’nde okumak mümkündür. Fakat yüksek hey’etinizi bu külfetten kurtarmak için, müsaade buyurursanız, o oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim:</p>
<p>Değişiklik önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: «Efendim! bu kanun tasarısı özel bir maksat taşıyor. Bu özel maksat doğruca şahsımı ilgilendirdiğinden, müsaade ederseniz birkaç kelime ile düşüncemi arz etmek istiyorum.</p>
<p>Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salâhattin ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi’ler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya, benim şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak maksadını güdüyor.</p>
<p>14′üncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada deniliyordu ki: «Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır.</p>
<p>Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.»</p>
<p>Maalesef, benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim.</p>
<p>Doğum yerim, bugünkü millî sınırların dışında kalmıştır. Fakat, bu böyle ise, bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istilâ hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır.</p>
<p>Eğer düşmanlar maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEKLİF EDİLEN MADDEDEKİ ŞARTLAR BENDE NEDEN YOKTU</strong></span></a>
</p><p>Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi.</p>
<p>Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra, Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler’in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün millî sınırlar dediğimiz sınırları fiilî olarak çizmemekliğim gerekirdi.</p>
<p>Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslâm dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum.</p>
<p>Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır.</p>
<p>Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis’te iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum «Bu efendiler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?</p>
<p>Yine bu Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?</p>
<p>Efendiler, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce hey’etinize, bu Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLETİN BANA KARŞI GÖSTERDİĞİ SEVGİ VE GÜVENİN SAMİMİ İFADELERİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sözlerim ajans ve basın vasıtasıyla yayınlandı. Millet yaptığım konuşmayı ve cevabını beklediğim soruyu öğrendi… Hemen, memleketin bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçimler ve halk tarafından Meclis Başkanlığı’na protesto telgrafları yağdı. Bu kanun tasarısına imza koyan milletvekili Efendilerin de seçim bölgeleri halkı, kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta gecikmedi.</p>
<p>Milletin, benim için gösterdiği bu sevgi ve güveni samimî olarak belirtmesi bakımından kıymetli birer hâtıra olarak saklamakta olduğum bu telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar, zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek seçim bölgesinin, Rize’nin şahsıma çekmiş olduğu bir telgrafı olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim:</p>
<p>«Üç milletvekili beyin, Seçim Kanunu ile ilgili önergesine, sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına mecburiyet duyulmuştur:</p>
<p>1 – (Övücü ve samimî sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen, muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir şahsiyet ve değeri olmayan milletvekilini lânetleriz. O, artık sancağımızı da temsil hakkına sahip değildir.</p>
<p>2 – Şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize tavsiye eden milletvekili efendinin görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda mevcut olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve yüksek şahsiyetinize olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim.»</p>
<p>İmzalar</p>
<p>25.5.1923</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YENİDEN SEÇİM YAPILMASI KARARI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Birinci Türkiye Büyük Mîllet Meclisi’nin, olaylarına işaret ettiğimiz tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde ciddî olarak durup düşünülmeyi gerektiren bir durum almıştı. Bütün millette, Meclis’in görev yapamayacak bir duruma geldiği endişesi doğmaya başladı.</p>
<p>Meclis’te durumu soğukkanlılıkla ve uzak görüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık şüpheye yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, millet ve memleketin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye imkân yoktur.</p>
<p>Bu zarurete ben de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey’e, kalmakta olduğu istasyon binasında Hükûmet üyelerini toplantıya davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi telefonla bildirdim.</p>
<p>Rauf Bey’in dairesinde toplanan Bakanlar Kurulu’na, Meclis’in yenilenmesini Meclis’e teklif etmek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışmadan sonra, Hükûmet üyeleri ile görüş birliğine vardık.</p>
<p>Aynı gece, Meclis’teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim Kurulu’nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim Kurulu içinde teklifimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme ve tartışmalar ertesi güne kadar sürdü. Buna rağmen, bu hey’et ile de anlaştık. Ondan sonra, derhal Grup Genel Kurulu’nu topladım.</p>
<p>Orada memleketin içinde bulunduğu genel durumu, acele olarak yapılması gereken memleket işlerini anlattım. Meclis’in artık bu görevleri yerine getirme kabiliyeti kalmadığını belirterek ve ispat ederek, Meclis’ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek gerektiğini bildirdim.</p>
<p>Grup Genel Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923′te Meclis’e götürüldü. Yüz yirmi kadar üye, bir önergeyle, seçimlerin yenilenmesi için bir kanun teklifi sundu. Meclis, «Seçimlerin yeniden yapılmasına karar verilmiştir» şeklindeki bir kanunu oybirliği ile çıkardı.</p>
<p>Meclis’in bu kararı vermesi, inkılâp tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü, Meclis bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf etmiş ve bundan dolayı milletçe duyulan ıztırabı anlamış olduğunu göstermiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN KONFERANSI’NIN İKİNCİ SAFHASI VE YENİ SEÇİMLERDE MİLLETİN GÖSTERDİĞİ UYANIKLIK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923′te yeniden toplandı. Delegeler Hey’eti’miz Lozan’da yeniden barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimler ile meşgul oluyordum.</p>
<p>Yeni seçimlere, bilinen ilkelerimizi ilân ederek katıldık. Görüşlerimizi kabul edip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı. Adayları ben tespit edecek ve zamanı gelince partimiz adıyla ilân edecektim.</p>
<p>Bu yolu benimsemiştim. Çünkü, yapılacak seçimlerde, milleti aldatarak, çeşitli maksatlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarmalarım memleketin her tarafında büyük bir samimiyet ve güvenle karşılandı.</p>
<p>Bütün millet, ilân ettiğim ilkeleri tamamen benimsedi. Bu ilkelere, hatta şahsıma muhalefet edeceklerin milletçe milletvekilliğine seçilmesine imkân kalmadığı anlaşıldı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-162</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-162</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2
Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu. Mümkün olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa’da gerçekleştirdi. Paşa’nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi usulünce […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb37d0d0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’NIN BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİ OLMA TEŞEBBÜSÜ VE YAYINLADIĞI HAL TERCÜMESİ</strong></span></a>
</p><p>Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu. Mümkün olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa’da gerçekleştirdi.</p>
<p>Paşa’nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi usulünce ve gerektiği şekilde propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu yoldaki teşebbüslerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini çekmiş olanı özellikle hal tercümesidir.</p>
<p>Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923′te, Âbit Süreyya Bey adında bir şahsa (A. S.) baş harflerini taşıyan bir hal tercümesi yayınlattı.</p>
<p>Âbit Süreyya Bey, Abdülhamid’in başkâtiplerinden rahmetli Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte fahrî hünkâr yaveri idi. Birinci Dünya Savaşı’nda İzmir’de ve İstiklâl Savaşı’nın sonunda, Nurettin Paşa karargâhının bulunduğu İzmit’te ordu müteahhitliği yaptı.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın hal tercümesinin yer aldığı broşürü hazırlayan Âbit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve ortağı bulunduğu Matbaa-i Osmaniye’de bastırması Nurettin Paşa tarafından rica edilmiştir.</p>
<p>Bu broşürün kapağında şu yazılar okunur:</p>
<p>«İzmir Fâtihi, Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşlarının galibi Gazi Nurettin Paşa Hazretleri’nin hal tercümesi.»</p>
<p>Efendiler, on dokuz sayfadan ibaret olan bu hal tercümesi broşürünün ne kadar insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu hal tercümesinin memleketin bütün aydınları tarafından okunmasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların veya okuyacak olanların, broşürde temas edilen olaylar ve işlerle ilgili olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri gerekir.</p>
<p>Bu broşürün niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir fikir edinebilmek için, bazı noktalarını hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>Broşürün kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler vardır:</p>
<p>«Kûtülamare’nin kuşatıcısı, Bağdat’ın savunucusu, Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları galibi ve İzmir fâtihi.»</p>
<p>Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı «kuşatıcı», «galip», «fâtih» ünvanları hakkındaki görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün metnine girelim.</p>
<p>Paşa, Konyar adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu ve Hazret-i Peygamber soyundan gelen Âyan üyesi ve Şeyhü’l-Vükelâ (Osmanlı Devleti’nde nazırların en yaşlısına verilen ünvan) Bursalı merhum Rıza Efendi’nin torunlarından imiş… Bu bilgilere ve ifade biçimine göre Mehmet Nurettin Paşa hem Türk hem de Arap’tır.</p>
<p>Babası ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius’a babası ve anası Türk olan Attilânın «ben de, büyük ve asil bir milletin evlâdıyım» dediğini hatırlatmadan geçemeyeceğim.</p>
<p>Resmî okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan Nurettin Paşa 1893′te Harp Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu (İstanbul’da bulunan, Saray’ın ve şehrin korunması ile görevli ordu) Erkân-ı Harbiyesi’ne atanmış…</p>
<p>Nurettin Paşa, kurmaylık tahsili yapmamış ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu karargâhına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir asker! birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargâh emir subaylığı veya buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir… Genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askerî bir birliğe tayin edilmek ve orada askerliğin disiplin ve güçlüklerine alışmak şarttır.</p>
<p>Nurettin Paşa, 1887′de gönüllü olarak Türk-Yunan Harbi’ne katılmış ve Başkomutanlığa tayin edilen Gazi Osman Paşa’nın yaverliğine ve İstanbul’a dönüşünde hünkâr yaverliğine, refakat subaylıklarına getirilmiş.</p>
<p>Bilindiği üzere, Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Selânik’e kadar gitmiş fakat savaş meydanına gitmeden Selânik’ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir komutanın yaverliğine ve ondan sonra da Sultan Hamid’in yaverliğine ve birtakım refakat subaylıklarına tayin edilmiş olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir.</p>
<p>Nurettin Paşa, «sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selânik’te Üçüncü Ordu Kurmaybaşkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayin» edilmiş… Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet’in ilânından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selânik’te, Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayinini anlamak güçtür.</p>
<p>Çünkü, benim de Kurmay Başkanlığı’nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak…</p>
<p>Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan «babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar…»</p>
<p>Hal tercümesi broşüründe, Nurettin Paşa’nın iki defa Sultan Hamit tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir defasında sürülmesine ve diğer bir defasında da askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği ve fakat babasının, araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu hikâyesinden sonra… «İstanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine diğer arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir» sözleri yazılıdır.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın gördüğü zulmü kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, Nurettin Bey’e hürriyetçi düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve sevilip okşansın diye babasına teslim edermiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’NIN VE BABASI MAREŞAL İBRAHİM PAŞA’NIN MEŞRUTİYET İNKILABINDA NASIL VE NE DERECEYE KADAR ROL OYNADIKLARI KONUSUNDAKİ HATIRALARIM</strong></span></a>
</p><p>Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey’in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılâbında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa bir hâtıramı anlatmama müsaadenizi rica ederim.</p>
<p>Efendiler çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza şüphe yoktur ki, ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamid tarafından Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya nakledildim. Ordu merkezi Manastırdı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selânik’te otururdu.</p>
<p>Orada da Mareşallik Kurmay Hey’eti (Maiyet-i muşirî Erkân-ı Harbiyesi) diye bir kuruluş vardı. Ben 1908 yılında kolağası rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Hürriyeti getirmeye çalışan gizli cemiyetle pek yakından ilgim vardı. Yanyalı Esat Paşa Üçüncü Ordu Komutanıydı. Süleyman Paşa – zade Ali Rıza Paşa, Kurmay Başkanı’mızdı O zaman binbaşı bulunan rahmetli Cemal Paşa ve yine binbaşı olan Fethi Bey (bugünkü Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Hey’eti’ni oluşturuyorduk. Her üçümüz de cemiyetin üyesi idik. Cemiyetin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.</p>
<p>O tarihlerde, Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez’deki tümenin ve Serez bölgesinin komutanı mareşal rütbesinde bir zattı. Bu zat, Sultan Hamid’in fevkalâde güven ve itimadını kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin mareşal olmasına, Esat Paşanın kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına rağmen, İstanbul ile Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak maksadıyla Serez’den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) de, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet’in ilânından önceki günlerde, bir binbaşı, Mareşal İbrahim Paşa’nın komutanlık bölgesinde, istibdat idaresinin aleyhinde konuşmuş… Bir casus bunu jurnal etmiş… O zaman Selânik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nâzım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere İstanbul’dan görevlendirildi.</p>
<p>Cemiyet, Nâzım Bey’i bu görevden alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan Nâzım Bey İstanbul’a getirildi. Olayın soruşturmasına İstanbul’dan birinin değil, ancak orduca gösterilecek bir görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben görevlendirildim. Görevim, hiç şüphesiz istibdat aleyhinde bulunmuş olan binbaşıyı kurtarmaktı.</p>
<p>Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa’nın büyük bir endişesi vardır. Paşa, kendi bölgesinde, Sultan Hamid ve istibdat idaresi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda Sultan’a güvence vermişti. Buna rağmen, söz konusu binbaşı için yapılan jurnal, Sultan Hamid’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazıların doğrulanması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu.</p>
<p>Ben derhal Paşa’nın endişesini anladım ve dedim ki: «Paşa Hazretleri, devletli şahsınızın bölgesinde, Zâtışâhane aleyhinde duygular besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez. Yapılmış olan jurnalda yazılanların yerinde soruşturulması, devletli şahsiyetiniz tarafından kurulmuş olan disiplini ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır. Arzu buyurursanız, yapacağım soruşturma raporunun bir suretini zâtidevletlerine göndereyim.»</p>
<p>İbrahim Paşa, bu sözlerimden çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp benim çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık gösterilmesini emretti.</p>
<p>Soruşturmanın sonucu, binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile bulunamayacağını ispat ederek Zâtışahane’nin kendisi hakkındaki güven ve itimadını bir kat daha artırdı.</p>
<p>Mareşal İbrahim Paşa’nın bu yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok geçmeden, kendine bütün Makedonya’yı istibdada karşı olanlardan temizleme görevini hazırladı.</p>
<p>Bu noktayı biraz açıklayayım: Cemiyet, bütün Makedonya’da teşkilâtını genişletti, faaliyetini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.</p>
<p>Selânik’te, Ordu Mareşallığı’nda bulunan Esat Paşaya güven kalmadı. Kurmay Başkanı’mız olan Ali Rıza Paşa hakkında şüpheye düşüldü. Bunlar birer birer, Sultan Hamid tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul’a geri çağrıldı. Ordu Mareşallığı’na her bakımdan güven ve itimat uyandıran Mareşal İbrahim Paşa tayin edildi ve Selânik’e gönderildi.</p>
<p>İbrahim Paşa ‘nın Selânik’e gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey, zaten daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı’na geçmişti Merkezde Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı’nı ben devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>İbrahim Paşa, yanında oğlu Nurettin Bey olduğu halde, trenle geç vakit Selânik’e vardı. Doğruca komutanlık dairesine geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına rağmen, ordu karargâhında görevli bütün komutanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı zata, kendisinin ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yokedebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç de yakışık almayan sözler söyleyerek, arasıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya başladı.</p>
<p>Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman anladım ki, benim göreve devam edebileceğimi emretmiş…</p>
<p>Şimdi Efendiler, gelelim ihtilâl ve inkılâp safhasına…</p>
<p>İbrahim Paşa’nın, korkutma politikası, ihtilâl komitesinin gözdağı verici tutumuyla karşılandı. Paşa, hiddet ve şiddetini bir tarafa bırakmak mecburiyetini duydu. Bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) vasıtasıyla ihtilâl cemiyetinin kuvvetinden ve teşebbüsündeki ciddiyetten İbrahim Paşa’nın oğlu haberdar edildi.</p>
<p>Babasının cemiyet aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve Paşa’dan teminat istendi. Söz gelişi, Paşa, cemiyet aleyhinde hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filân camide kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Fakat önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, cemiyetin üyesi ve mutemedi olan, komutanlık makamının emir subayı Yüzbaşı Kâzım Nâmi Bey (şimdi yazar ve öğretmendir) idi.</p>
<p>İbrahim Paşa, cemiyetin uyarılarına uymak zorunda bırakıldı. Fakat, cemiyetin teşkilâtından, teşebbüslerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden hiçbir vakit haberdar edilmemiştir.</p>
<p>Hürriyet ve Meşrutiyet’in ilânından da, ne İbrahim Paşa’nın ve ne de oğlu Nurettin Bey’in daha önce hiçbir şekilde ve asla haberleri de olmamıştır. Meşrutiyet’in ilânı konusunun tamamen içinde bulunduğum ve bütün teferruat ve safhalarıyla şahsen ve yakından ilgili olduğum için, bu konudaki hâtıralarım olduğu gibi aklımdadır.</p>
<p>Hürriyet ve Meşrutiyet ilânı ile ilgili gösterilerde erken davrandığı sanılan Üsküp’teki hazırlıkları Selânik’te ve diğer yerlerde yapılacak hazırlıklara uygun bir şekilde düzenlemek için Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde fiilî gösteriler başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: «Beni Ordu Komutanlığı’nda bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacak isem, şahsım tecavüz ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul’a hareket edeyim.» Hattâ Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline alarak aynen hatırımda kalan şu kelimeleri de ekledi: «Burada benim yalnız bir hokkam var, onu alır, giderim.»</p>
<p>Gerekenlerle görüştükten sonra cevap verebileceğimi söyledim. Cemiyet adına yetkili olan diğer arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını bildiren cemiyet kararını kendisine ben tebliğ ettim.</p>
<p>Fakat, bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen efendi, İbrahim Paşa’ya bulunduğu yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş… İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı uzatarak dedi ki: «Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir?» Komutan Paşa’ya Cemiyet’çe kendisi için aldığımız kararı bütün teşkilâta duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çekmelerine engel olmanın bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım.</p>
<p>Fakat, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, Cemiyetin Manastır’daki Merkez Hey’eti tarafından Manastır’a davet edilmiş… Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manastır’a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya tekdir edici bir yazı göndermiş…</p>
<p>Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı davet eden Merkez Hey’eti, İbrahim Paşa’ya uzun bir telgraf çekmiş… Bu defa da Mareşal Paşa beni çağırarak telgrafı gösterdi ve: «ya bu ne?» dedi.</p>
<p>Telgrafı baştan sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün hayatı, geçmişi ve hayatının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve hakaret dolu kelimelerle, istibdat devrinin, Sultan Hamid kulluğunun ender rastlanır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın hürriyet için çalışan bir çevrede, hürriyet için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu.</p>
<p>Efendiler, bundan sonra, İbrahim Paşa gerçekten Selânik’te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp gitti.</p>
<p>Bu bilgilerden sonra, Nurettin Paşa’nın, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, «ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle yürütülmesine» de etkili olamamışlardır. En ölçüsüz davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan muamelelerde görülmüştür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAL TERCÜMESİ BROŞÜRÜNE GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN MEŞRUTİYETİN İLÂNINDAN SONRA GÖRDÜĞÜ HİZMETLER</strong></span></a>
</p><p>Hal tercümesi broşürünün 4′üncü sayfasında, Nurettin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katılarak vatan görevini yerine getirdiğinden söz edilmektedir. 31 Mart Vak’ası dolayısıyla Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuvvetlerin komutanı, rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben bu kuvvetlerin kurmay başkanı idim.</p>
<p>Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a kadar gidişini düzenleyen ve yöneten bendim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman, Ayastefanos’a veya Makrıköyü’ne gelmiş olabilir.</p>
<p>Nurettin Paşa, «Yemen vilâyetinin kurtarılması ve âsilerin sindirilmesi için yapılan savaşlarda birtakım tümen birliklerine veya müfrezelere komuta etmiş…»</p>
<p>Her tümen komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, «San’a’nın kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askerî kuvvetlere komuta etmiş…»</p>
<p>Efendiler, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki komutanlığı, bir bölge komutanlığı veya ordugâh komutanlığı kurulur… Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?</p>
<p>Nurettin Paşa, «İmam Yahya ile anlaşma yapması için Ahmet İzzet Paşa’ya yardımcı olmuş…»</p>
<p>Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım. Fakat, İzzet Paşa ile birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili kimselerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile anlaşma görüşmelerinde Nurettin Paşa hiçbir şekilde yetkili kılınmamıştır.</p>
<p>Nurettin Paşa «Balkan savaşlarına katılma arzusu göstererek Yemen’i kuzeyinden güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargâhı’na katılmış ve komutanlığı açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi isteği ile gönüllü olarak 9′uncu Alay’ın komutasını» üzerine almış.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için takip ettiği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin takip ettiği yoldu. Yol o idi. Nitekim, o tarihte biz de Afrika’da bulunuyorduk.</p>
<p>İstanbul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır’a kadar deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz’i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e kadar Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargâha ulaşmıştık. Yol buydu.</p>
<p>Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor. Nurettin Paşa, albaylıktan binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görev yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği olarak, yarbaylıkta Yemen’de iki yıl kalmak lâzım gelirken, vaktinden önce İstanbul’a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur.</p>
<p>Hal tercümesi broşürünün 6′ncı ve 7′nci sayfalarında, Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığı’ndan söz ediyor ve yerli imkânlara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanların umduklarının ve beklediklerinin aksine, yenilgiden zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-163</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-163</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3
Efendiler, Irak seferinde, Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir: İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askerî Bey’in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak’a Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpâk’a kadar perişan bir şekilde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb262e8b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>IRAK SEFERİNDE NURETTİN PAŞA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Irak seferinde, Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir:</p>
<p>İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askerî Bey’in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak’a Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpâk’a kadar perişan bir şekilde geri çekildi.</p>
<p>İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpâk’a kadar ilerlediler. Orada, Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra, Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme emri verdi. Birlikler, Diyale ırmağına kadar kuzeye çekildi.</p>
<p>İngilizlerle süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Halbuki, aynı zamanda, İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpâk – Kûtülamare yönünde ilerledi.</p>
<p>Kûtülamare kuzeyinde, gece İngiliz birlikleri ile karşılaşıldı. Tedbirsizlik, düzensizlik ve idaresizlik yüzünden, birliklerimiz şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı.</p>
<p>Er, subay ve komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi üzerine ortalık yatıştırılabildi.</p>
<p>Irak’ta yeni birlikler ve yeni vasıtalarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla alâkası yoktur.</p>
<p>Broşürün aynı sayfalarında, «Nurettin Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir» deniliyor.</p>
<p>Bu iddianın pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir iddianın ne kadar gülünç olduğunu elbette anlarlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK TAARRUZ’DA NURETTİN PAŞA SAVAŞ MEYDANINI DÜRBÜNLE SEYRETMEYİ TERCİH EDİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Broşürün sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu sözler yazılıdır:</p>
<p>«26 Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Muharebesi idare ederken alınan fotoğraflarıdır.»</p>
<p>O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ettiğini ben de fark etmiştim.</p>
<p>Karahisar – Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılırken, «Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yapıldığı gün» bir aralık, Nurettin Paşa’yı kolordu komutanı Kemalettin Paşa’nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle seyrederken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. «Dürbünle seyretmeyi bırakınız! Savaşı yakından ve bizzat idare etmek için, ileri ateş mevzilerine gideceğiz» dedim.</p>
<p>Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. «Siz burada kalabilirsiniz» dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya: «Siz benimle geliniz!» dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa: «emredersiniz» dedi ve benimle beraber yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun esareti ile sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat idare ediyor ve gereken emirleri, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve diğer komutanlara ben veriyordum.</p>
<p>Verdiğim emirlere göre tedbirler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken, Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu seyrediyordu. Bir aralık, kolordu komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı emirler vermeye kalkışmış… Kolordu Komutanı bu emirleri uygulanabilir nitelikte bulmamış; ordu komutanı ile kolordu komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış… Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa’nın yanından biraz sertçe bir muamele ile ayrılmış.. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp, sükûnet ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım.</p>
<p>Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki, kolordu komutanına verdiği emrin gerçekten de uygulanması mümkün değildir. Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken, kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.</p>
<p>Hal tercümesi broşürünün 9′uncu sayfasında, Irak’tan sonra «Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın 3′üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı’nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği’nde bir süre» bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak lâzımdır.</p>
<p>Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönüşünde «Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı» unvanı ile İzmir’e gitmiş ve orada bulduğu, çoğunu 40 yaşından yukarı askerlik çağını aşmış erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği (Mûstahfaz Kıtaatı) yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21′inci Kolorduyu meydana getirmiş.</p>
<p>Efendiler, kolordu kurma işi, son zamanda, Birinci Dünya Savaşı’nın fantazileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, kolordu komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye feryat ederken, 21′inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAL TERCÜMESİ BROŞÜRÜNE GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN İSTANBUL’DA VE ANADOLU’DA GÖRDÜĞÜ ÖNEMLİ İŞLER NELERDİ?</strong></span></a>
</p><p>Broşürün 16′ncı sayfasında Nurettin Paşa’nın «Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının teşebbüsleriyle başlayan Millî Mücadele liderleri ile de ilişki kurarak…» İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından, sonunda «İngilizler tarafından takibe başlanmış olduğundan» ve «Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul’dan çok Anadolu’da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi» üzerine Anadolu’ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.</p>
<p>Efendiler, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi’yle anlaştığını, Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden ve onun hükûmetinden habersiz olarak, bizi, İstanbul ile uyuşturmaya çalıştığını ve bu münasebetle arada geçen telgraf haberleşmeleri üzerine Ankara’ya geldikten sonraki davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları tekrar etmeyeceğim.</p>
<p>18′inci sayfada: «Yukarıda sayılan vatan hizmetlerini başarı ile yerine getirmiş olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında bazı resmî işlerden dolayı anlaşmazlık çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir» ifadesine rastlanmaktadır.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın, Hükûmetçe nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alınarak Divan-ı Harb’e verilmek üzere Ankara’ya getirildiğini ve Meclis’in, kendisine karşı gösterdiği şiddetli tepki, idamını isteyecek kadar ileri gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden, Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim.</p>
<p>Söz konusu broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa… Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık giderilmiş… Bilindiği gibi, Meclis ile karşı karşıya gelebilen yalnız Hükûmet’tir. Meclis’in karşısında Hükûmet vardır. Bir ordu komutanı, bir vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis’in muhatabı olamaz.</p>
<p>Broşürün 18′inci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın «Tanrının lûtfuyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, millî tarihe bu defa pek önemli ve benzeri görülmemiş bir şeref ve iftihar sayfası eklemeyi sağlamış bulunduğu…» nu açıklamaya ayrılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA, ZAFERDEN PAY ALMAYA EN AZ HAKKI OLANLARDAN BİRİDİR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu kadar cür’etli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı garip karşılamamak mümkün değildir.</p>
<p>Gerçekten de Nurettin Paşa, genel taarruzda 1′inci Ordu Komutanlığı’nda bulundu. Diğer bütün komutanlarla birlikte kendisine emrettiğimiz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olmak tabiî bulunan bir başarıyı ve şerefi, Nurettin Paşa’nın kendi şahsına mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz.</p>
<p>Nurettin Paşa’yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek maksadına dayanabilir. Yoksa, Nurettin Paşa, Büyük Zafer’in şerefinden pay almaya en az hakkı olanlardan biridir.</p>
<p>Efendiler, Büyük Taarruz’da, Nurettin Paşa’yı, yalnız taarruzun ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü, düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık.</p>
<p>Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme hattını keserek düşman ordusunu esir etmek için, artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre etraflı tedbirler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu.</p>
<p>O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzam ile yazdığı cesaret verici kısa bir yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa’nın maneviyatını kuvvetlendirmek için tedbir almak gereği duyulmuştu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’YI VE ORDUSUNU BİZZAT TAKİP ETMEK VE YÖNETMEK ZORUNDA KALDIM</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra, Nurettin Paşa’yı ve ordusunu bizzat takip etmek ve yönetimine müdahale etmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yaptığı hataları düzeltmek güçleşirdi.</p>
<p>Dumlupınar’da, ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa’nın ileri hareket için hazırladığı harekât emrinin kapsamını anlamayan, fakat anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine, kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını hatırlatarak gereken talimatı bizzat yazdırdığım zaman Nurettin Paşa bana demişti ki: «Paşam siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!» Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda cevap verdi: «Paşa, paşa dedi.</p>
<p>Bu ordu bizim ve bütün memleketin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini tesadüfe bırakamayız!»</p>
<p>Dumlupınar’dan Uşak’a giderken, yolda Nurettin Paşa’nın aldığı tedbirlerdeki yetersizliğin farkına varıp, Nurettin Paşa’nın tümenlerine bizzat emir vererek tedbir aldırmasaydım, Trikopis’in esir düşmesi mümkün olmayabilirdi.</p>
<p>Uşak’ta beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ye hükûmet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini bizzat işitip, Nurettin Paşa’nın tedbirsizliğini ve gafletini anlayıp doğrudan doğruya kendim emir vererek tedbir aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz halde, paniğe kapılarak darmadağın olması ihtimalden uzak değildi.</p>
<p>İşbilirlik ve ileri görüşlülük iddiasında bulunan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı memurlarla yaptığı zapta geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan kaçınmak belki de mümkün olmayacaktı.</p>
<p>Efendiler, bu söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa’dır. Kuşatıcı, galip, fâtih, gazi ünvanlarıyla kendini hatırlatmak gibi çocukça bir sevdaya kapılan Nurettin Paşa’nın, «Kûtülâmare kuşatıcısı Nurettin Paşa» diye bir kartını görmüştüm.</p>
<p>Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılarda, karttaki ünvana işaret ederek, «bunu da benden kimse alamaz ya!» diye bir ibare vardı.</p>
<p>Muhittin Paşa, bu kartı ve karttaki yazıyı, akıl ve ferasetle bağdaşır görememiş ve dikkate değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan kimse geri alamaz. Fakat onu ona veren de yoktur.</p>
<p>Her başarılı savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde kendisini başarının tek kazanıcısı ve galibi ilân etmesi, örnek alınacak bir ahlâk kuralı değildir. Memleketin çocuklarına, böyle asılsız tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek nesillere, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat bir düşünceyi miras bırakamayız.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLET VE TARİH ÜNVAN VERMEKTE O KADAR CÖMERT DEĞİLDİR</strong></span></a>
</p><p>Hal tercümesi broşürünün kapağındaki «gazi» ünvanının kullanılmasına gelince, bu ünvanı, Nurettin Paşa’ya (A. S.) harfleri verebilir. Fakat, gerçek ve kanun bununla yalnız ve sadece alay eder. Gerçi savaşa «ya şehit ya da gazi olmak için» gidilir.</p>
<p>Genel olarak, kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de, sağ kalanların hepsine gazi ünvanı verilmez. Bu ünvanı ancak kanun verir. Medenî bir milletin yüksek çıkarları uğruna yapmaya mecbur olduğu harpler, Arap aşiretlerinin dolayısıyla biribirine karşı açtıkları gazve (Arap aşiretlerinin gündüzleri yaptıkları savaşa verilen ad. Gece yapılan savaşlara Seriyye denir) değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için «benim gazi oğlum!» diyerek övünürler. Fakat millet ve tarih unvan vermekte o kadar cömert değildir.</p>
<p>Hal tercümesinin son sayfasından da bir cümle alarak bu hikâyeye son verelim:</p>
<p>Nurettin Paşa «Irak cephesinde iken yerli halk tarafından kendisine verilmiş bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbelâ’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretleri’nin mübarek kılıcını taşımakla şeref duymaktadır.»</p>
<p>Efendiler, bu ne lâftır!</p>
<p>Kerbelâ, Peygamber’in torunu, imam, mübarek kılıç, şeref duymak gibi, cahil takımının hoşuna gidecek lâflarla milleti kandırma politikasını benimseyenler, artık insaf etsinler!.. Millet de dikkat ve uyanıklığını artırsın!..</p>
<p>Efendiler, tek başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girme yolunu bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve başladıktan sonra görülecektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti’nin tarihinde, mutlu bir geçiş devresine rastladı. Gerçekten de dört yıllık istiklâl mücadelemiz, milletimizin şanına lâyık bir barış ile sonuçlanmış bulunuyordu.</p>
<p>24 Temmuz 1923′te, Lozan’da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923′te Meclis’te onaylandı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-164</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-164</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4
Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükûmeti tarafından 10 Ağustos 1920′de imza edilmiştir. Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır. İkinci barış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb133299.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASINDAN SONRA TÜRKİYE’YE YAPILAN DÖRT BARIŞ TEKLİFİ ARASINDA BİR KARŞILAŞTIRMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükûmeti tarafından 10 Ağustos 1920′de imza edilmiştir.</p>
<p>Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.</p>
<p>İkinci barış teklifleri, Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra toplanan Londra Konferansı’nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu teklifler Sévres Antlaşması’na bazı değişiklikler getiriyor ise de, üzerinde durulmamış olan meselelerde Sévres taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.</p>
<p>Bu teklifler, bizce tartışmaya yol açmadan İkinci İnönü Muharebesi’nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.</p>
<p>Üçüncü barış teklifleri, 22 Mart 1922′de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması’ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris’te toplanan İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları tarafından yapılmıştır. Bu tekliflerde, artık işe Sévres taslağını temel olarak ele alma usulünden vazgeçilmiş ise de, ana çizgileri ile millî gayemizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü teklif Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nce Türkiye’ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslar ile Milli Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için, bu dört türlü teklif arasında en önemli noktaları içine alacak şekilde kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.</p>
<p><span>I. SINIRLAR</span></p>
<p>a) Trakya sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Çatalca hattından biraz ileride bulunan Podima-Kalikratya hattı.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Tekirdağ bize, Babaeski Kırkkilise (Kırklareli) ve Edirne Yunanlılara kalacak şekilde bir hat.</p>
<p>Lozan’da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç hattı.</p>
<p>b) İzmir bölgesi:</p>
<p>Sévres taslağında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine azçok yakın yerlerden geçmektedir.</p>
<p>Bu bölge, Türk hâkimiyetinde kalacak, fakat Türkiye, bu hâkimiyetini kullanma hakkını Yunanistan’a devredecek. Türk hâkimiyetinin belirtisi olarak, İzmir şehrinin dış istihkâmlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan’a katılmasına karar verebilecekti.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İzmir şehri Türk hâkimiyetinde kalacak, İzmir şehrinde bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli unsurların nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilâf Devletleri’nin subayları komuta edecek.</p>
<p>Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak, bölgenin Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek bir Hristiyan valisi olacak, bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir danışma kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye’ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süre ile geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti’nce değişikliğe uğratılabilecek.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumları’nın yönetime adaletli bir şekilde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan’da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi şartıyla bir usul tespiti konusunda İtilâf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan ile anlaşacaklardır.</p>
<p>Lozan’da: Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.</p>
<p>c) Suriye sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin’i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.</p>
<p>Mart 1921′de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.</p>
<p>Lozan’da: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır.</p>
<p>d) Irak sınırı:</p>
<p>Sévres’de: İmadiye bizde kalmak şartıyla, Musul ilinin kuzey sınırı.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Çözümü daha sonraya bırakılmıştır.</p>
<p>e) Kafkas sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Türk-Ermeni sınırının tayini Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayan, Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü’nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı’ndaki Türk – Rus Cephesini izleyen bir hattı göstermiştir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Milletler Cemiyeti bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan’a bırakılacak toprakların tespiti için bir komisyon kuracak, Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.</p>
<p>Lozan’da: Bu konu ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>f) Boğazlar bölgesi:</p>
<p>Sévres’de: Rumeli’nin Türkiye’de kalan bütün parçaları.</p>
<p>Anadolu’nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölü’nün güneyine, Bursa’nın ve İznik’in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölü’nün batı ucundan Ahabadr (Ağva) deresinin göle döküldüğü yere kadar uzanan bir hatla sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askerî harekâtta bulunmak hakkı yalnız İtilâf Devletleri’ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması da İtilâf Devletleri’nin komutası altında olacaktır.</p>
<p>İtilâf Devletleri, bu bölge içinde, askerî maksatlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu gayeyle kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada (Tenedos) karşısından Karabiga’ya çekilen hattın kuzeyi ile Boğaziçi’nin her iki yakasında 25 kilometrelik bir bölge.</p>
<p>Çanakkale boğazına hâkim olan her iki tarafındaki adalar.</p>
<p>İtilâf Devletleri yalnız Yunanistan’a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale’de asker bulunduracak böylece, İstanbul’u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurmasına ve Anadolu’dan Rumeli’ye ve Rumeli’den Anadolu’ya asker geçirmesine izin verecektir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Çanakkale’nin güneyinde Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçinin güneyinde o zaman tarafsız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askersiz bölge olacaktır.</p>
<p>Bizde İtilâf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.</p>
<p>Lozan’da: Gelibolu yarımadası ile Kumbağı, Baklaburnu hattının güney-doğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir.</p>
<p>Hiçbir yerde İtilâf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.</p>
<p><span>2. KÜRDİSTAN</span></p>
<p>Sévres’de: Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı Milletler Cemiyeti Meclisi’ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istediklerini ispat ederse ve Meclis de bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri, şimdiki durumu göz önünde tutarak, bu konuda Sévres taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu şartla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asurî – Geldanî çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.</p>
<p><span>3. İKTİSADÎ NÜFUZ BÖLGELERİ</span></p>
<p>Sévres Antlaşması’ndan sonra İtilâf Devletleri’nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya (Accord tripartite) göre:</p>
<p>a) Fransız nüfuz bölgesi:</p>
<p>Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sivas’ın kuzeyinden geçen ve Muş’u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre’ye giden bir hattın içinde kalan bölge.</p>
<p>b) İtalyan nüfuz bölgesi:</p>
<p>İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarasihar’a kadar Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyas dağı yöresine kadar giden hatla İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.</p>
<p>Mart 1921′de: Bekir Sami Bey ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükûmetçe reddedilen anlaşmalara göre:</p>
<p>a) Fransız nüfuz bölgesi:</p>
<p>O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sivas, Elâzığ ve Diyarbakır illeri.</p>
<p>b) İtalyan nüfuz bölgesi:</p>
<p>Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra tayin edilecek kısımları.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p><span>4. İSTANBUL</span></p>
<p>Sévres’de: Antlaşma samimiyetle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi’nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askerî kuvvet geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: İstanbul’dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul’da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin arttırılacağı vaad edilmektedir.</p>
<p>Lozan’da: Söz konusu olmamıştır.</p>
<p><span>5. VATANDAŞLIK</span></p>
<p>Sévres’de: Gerek Yunanistan da dâhil olmak üzere İtilâf Devletleri’nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) vatandaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükûmeti’nce engel olunmayacak ve bunların yeni vatandaşlığı kabul edilecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Ancak, görüşmeler sırasında, İtilâf Devletleri, bir kimsenin vatandaşlığını tayin hususunda, Türkiye’deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu teklif, Sévres taslağının yukarıda söz konusu olan 128′inci maddesinin yeni bir şekliydi. Hiç şüphe yok ki tarafımızdan reddedilmiştir</p>
<p><span>6. ADLÎ KAPİTÜLASYONLAR</span></p>
<p>Sévres’de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyon, kapitülasyonlardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir usul düzenleyecek ve Osmanlı Hükûmeti’ne danıştıktan sonra bu usulü tavsiye edebilecek.</p>
<p>Osmanlı Hükûmeti bu usulü kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bu komisyonda Türkiye’nin de temsil edilmesine İtilâf Devletleri razı olmaktadır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Aynı teklif.</p>
<p>Lozan’da: Kapitülasyonlarla ilgili hiçbir kayıt yoktur.</p>
<p>Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik.</p>
<p><span>7. AZINLIKLARIN KORUNMASI</span></p>
<p>Sévres’de: 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye’ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir:</p>
<p>a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi.</p>
<p>Başkanları Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek olan hakem komisyonları vasıtasıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükûmetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlar tarafından iddia edilen bütün şahısların sürgün edilmesi v.b.</p>
<p>b) Türk Hükûmeti, azınlıkların parlamentoda kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim kanunu tasarısını, iki yıl içinde İtilâf Devletleri’ne sunacaktır.</p>
<p>c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün imtiyazlar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların idare ettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda ogüne kadar hükûmetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır.</p>
<p>İtilâf Devletleri, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli tedbirleri tespit edecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her tedbiri kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Azınlıklar söz konusu edilmemiştir. Bu teklifte Sévres’de yapılacak değişiklikler yeraldığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıklarla ilgili bir sıra tedbirin teklif edileceği ve bunların gereğince uygulanmasını kontrol için Milletler Cemiyeti’nce komiserler tayin edileceği yazılıdır.</p>
<p>Bu bir sıra tedbirin neler olduğu açıklanmamıştır.</p>
<p>Lozan’da: Misak-ı Millî’mizde kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan bütün milletlerarası antlaşmalarda yer alan hükümler.</p>
<p><span>8. ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de:</p>
<p>a) Türkiye’nin silâhlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır.</p>
<p>Saray Muhafız Birliği 700 Kişi</p>
<p>Jandarma 35.000 Kişi</p>
<p>Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler 15.000 Kişi</p>
<p>Toplam: 50.700 Kişi</p>
<p>Bu sayıya Harp Akademisi ve askerî okullar öğrencileri ile, depo birliklerinde ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir.</p>
<p>Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra veya ağır top olmayacaktır.</p>
<p>Memleket, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (légion) bulunacaktır.</p>
<p>Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.</p>
<p>Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır.</p>
<p>Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500′ü geçmemek üzere yabancı subaylar bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı milletten olacaktır.</p>
<p>Daha sonra tespit edilecek olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemiş olmakla birlikte, bunun İtilâf Devletleri’nin düşüncesine göre, en az dört olacağı, antlaşmanın bazı hükümlerinden ve özellikle bir birliğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylece İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan’a ve belki de ileride Ermenistan’a birer bölge verilmesi düşünülmüştür.</p>
<p>Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar hep paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve mecburî askerlik hizmeti kalkacaktır.</p>
<p>Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli unsurların birlikte temsil edilmesine mümkün olduğu kadar dikkat edilecektir.</p>
<p>Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının memleketimiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Komisyonu:</p>
<p>Türkiye’nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını tayin etme, artacak silâh ve cephanemizi teslim alma, memleketimizi bölgelere ayırma, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını tespit etme, bunların hangi işlerde ve ne şekilde çalıştırıldıklarını denetleme, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını tayin etme ve hükûmetle işbirliği yaparak yeni silâhlı kuvvetlerimizi düzenleme gibi işlerle görevli olacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde:</p>
<p>Jandarma sayısı 45.000′e, özel birliklerin sayısı 30.000′e çıkarılmıştır.</p>
<p>Jandarmanın memleket içindeki dağıtım şekli, yukarıda sözü edilen İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasında anlaşmaya varılarak tespit edilecektir.</p>
<p>Jandarma subay ve astsubay oranı arttırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır (Bununla, belki de her bölgede aynı milletten yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).</p>
<p>Mart 1922 teklifinde:</p>
<p>Paralı asker usulünün devam ettirilmesi, Jandarmanın 45.000′e, özel birliklerin 40.000′e çıkarılması.</p>
<p>Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye’ye tavsiye edilmekle birlikte, bu nokta şart olarak ileri sürülmemektedir.</p>
<p>Lozan’da: Trakya ve Boğazlar’da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi’nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir.</p>
<p><span>9. CEZA</span></p>
<p>Sévres projesinde: Türkiye harp sırasında harp kurallarına aykırı şekilde hareket etmiş veya Türkiye içinde zulüm yapmış, zorla sürgün etme v. b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilâf Devletleri’ne (Yunanistan dâhil) ve Türkiye’den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harb’i tarafından yargılanıp cezalandırılacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri’nin teklifinde bundan söz edilmemiştir. Ancak, Bekir Sami Bey’in, İngilizlerle imza etmiş olduğu esirlerin geri verilmesi ile ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sévres taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş şeklinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Mart 1922′de: Bu konu üzerinde durulmamıştır.</p>
<p>Lozan’da: Bundan söz edilmemiştir.</p>
<p><span>10. MALÎ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de: İtilâf Devletleri, Türkiye’ye yardım olsun diye, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır.</p>
<p>Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki şekilde olacaktır:</p>
<p>a) Türkiye’nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü tedbiri alacaktır.</p>
<p>b) Türk Meclis-i Mebusanı’na sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu’na verilecek ve onun kabul ettiği şekilde Meclis’e gönderilecektir. Meclis’in yapacağı değişiklikler, ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir.</p>
<p>c) Komisyon, malî kanun ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip tayin edilecek olan Türk Maliye Teftiş Hey’eti vasıtasıyla denetleyecektir.</p>
<p>d) Düyûn-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresi ve Osmanlı Bankası ile anlaşarak Türkiye’nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.</p>
<p>e) Türkiye’nin, Düyûn-ı Umumiye’ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisyonu’nun emrine verilecektir. Komisyon bunlarla:</p>
<p>Önce, kendisine ve Türkiye’de kalacak olan İtilâf Devletleri işgal kuvvetlerine ait giderleri karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilâf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye’de gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.</p>
<p>İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilâf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir.</p>
<p>Türkiye’nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.</p>
<p>f) Hükûmetçe verilecek her bir imtiyaz için Maliye Komisyonu’nun uygun bulması şarttır.</p>
<p>g) Bugün yürürlükte olan, bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye tarafından toplanması usulü, Komisyon’un onayı ile mümkün olduğu kadar genişlemesine yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye’ye uygulanacaktır.</p>
<p>Gümrükler, Maliye Komisyonu tarafından tayin veya işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu Türk Maliye Nâzırı’nın fahrî başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun, Türk maliyesi ile ilgili konularda oyu olacaktır. İtilâf Devletleri’nin malî çıkarları ile ilgili konularda ise, Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.</p>
<p>Türk parlamentosu, Türk Maliye Nâzırı ile Maliye Komisyonu tarafından ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Fakat bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak şekilde ise, bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu’na gönderilecektir.</p>
<p>Türk hükûmeti, imtiyazlar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Nâzırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını, Maliye Komisyonu ile birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alacaktır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Maliye Komisyonu kurulmasından vazgeçilmektedir. Fakat, İtilâf Devletleri’ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk hâkimiyeti ilkesi ile bağdaştırılmasına çalışılacaktır.</p>
<p>Savaştan önceki Düyûn-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilâf Devletleri’nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.</p>
<p>Lozan’da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.</p>
<p><span>11. İKTİSADÎ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de: Kapitülasyonlardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilâf Devletleri uyruklularına geri verilecek; bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır.</p>
<p>(Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunduğu ve vatandaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk vatandaşının, İtilâf Devletleri’nden birinin vatandaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığı hesaba katılırsa, bu hükmün genişliği daha iyi anlaşılır).</p>
<p>Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.</p>
<p>Türkiye, İtilâf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır.</p>
<p>Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bazı şartlara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre, diğer hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul’da toplanıp kapitülasyon sisteminin değiştirilmesiyle ilgili teklifler hazırlayacaktır.</p>
<p>Bu teklifler, malî konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu tekliflerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.</p>
<p>Lozan’da: Kapitülasyonların her türlüsü kökünden ve ebedî olarak kaldırılmıştır.</p>
<p><span>12. BOĞAZLAR KOMİSYONU</span></p>
<p>Sévres’de: Kendine has bayrağı, bütçesi ve polis kuvveti bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu’nun (Meclis-i Âli-i Sıhhî) yaptığı görevlerle, kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında ve onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar’ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilâf Devletleri’ne başvurabilecektir.</p>
<p>Komisyonda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya’nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır.</p>
<p>Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyeti’ne girdiği andan başlayarak bu komisyona katılabileceklerdir.</p>
<p>Komisyon üyeleri, diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisyona sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu’na başkanlık edecektir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Aynı şekilde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.</p>
<p>Lozan’da: Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar’dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Milletler Cemiyeti’ne rapor verecektir.</p>
<p>Yine bu anlaşmayla, İstanbul’daki Milletlerarası Sağlık Kurulu (Beynelmilel Sıhhiye Meclisi) kaldırılarak, sağlık işleri Türk hükûmetine bırakılmıştır.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-165</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-165</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5
Efendiler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Hey’eti Başkanı İsmet Paşa ile Hükûmet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır. Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddî sebeplere dayandırmak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bafd3f75.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK DELEGELER HEY’ETİNİN BAŞKANI İSMET PAŞA İLE HÜKÛMET BAŞKANI RAUF BEY ARASINDA ÇIKAN ANLAŞMAZLIK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim.</p>
<p>Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Hey’eti Başkanı İsmet Paşa ile Hükûmet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır.</p>
<p>Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddî sebeplere dayandırmak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhî ve duygusal açıdan değerlendirmek gerektiği görüşündeyim.</p>
<p>Çeşitli vesilelerle belirtmiştim ki, Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Hey’eti Başkanlığı’na Rauf Bey’in getirilmesi eğilimi vardı.</p>
<p>Gerçekten Rauf Bey de Delegeler Hey’eti Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa’nın askerî danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden rica etmişti.</p>
<p>Ben, Rauf Bey’e, İsmet Paşa’dan yararlanmanın, ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle mümkün olacağı cevabını verdim. Sonra, bilindiği gibi, Rauf Bey’i göndermedik, İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığı’na seçilerek Delegeler Hey’eti Başkanlığı’na getirildi.</p>
<p>Lozan Konferansı’nın birinci dönemi kapandıktan sonra, İsmet Paşa’nın uğradığı hücum ve eleştirileri anlatmıştım.</p>
<p>Buna rağmen, ikinci defa Lozan’a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir başarıyla idare ediyordu. Görüşme safhalarını düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu. Bazı önemli konularda Hükûmet’in düşünce ve görüşlerini soruyor veya talimat bekliyordu. Çözüm bekleyen meseleler önemli, mücadele ciddî ve üzücü idi.</p>
<p>Rauf Bey’de, İsmet Paşa’nın görüşmeleri idare ediş tarzını beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da telkin etme isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça, zaman zaman, İsmet Paşa bu işi başaramayacak denmeye başlanmış… Hattâ bir aralık, İsmet Paşa’yı geri çağırma teklifi ortaya atılmış…</p>
<p>Rauf Bey, bu teklifi derhal oylamaya kalkışmış… Bakanlar Kurulu’na Millî Savunma Bakanı olarak katılan Kâzım Paşa’nın itirazı üzerine vazgeçilmiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’DA, HÜKÛMET BAŞKANI RAUF BEY’E KARŞI GÜVENSİZLİK DUYGUSU BAŞLAMIŞTI</strong></span></a>
</p><p>Öte yandan, İsmet Paşa’da da, Hükûmet başkanı Rauf Bey’e karşı bir güvensizlik duygusu başlamış… Rauf Bey’in imzasıyla aldığı Hükûmet’in görüşünü bildiren yazılardan, Rauf Bey’in beni haberdar etmeden talimat vermekte olduğu endişesine düşmüş.</p>
<p>Nihayet, İsmet Paşa, görüşmelerin ciddî ve nazik safhalara girdiğinden söz ederek, benim durumu bizzat takip etmemi yazdı.</p>
<p>Gerçi, ben, İsmet Paşa’nın raporlarından ve Hükûmet’in kararlarından haberdar ediliyordum. Fakat, Rauf Bey’in, kararları İsmet Paşa’ya bildiren yazılarının ne şekilde yazıldığını kontrol etmiyordum.</p>
<p>İsmet Paşa’nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Hükûmet toplantılarında doğrudan doğruya takip etme ve Hükûmet kararlarını bazan kendim kaleme alma gereğini duydum.</p>
<p>Söz konusu ettiğimiz mesele üzerinde açık ve kesin bir bilgi verebilmek için İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında çeşitli konularda yapılan yazışmalardan yalnız iki konu ile ilgili olanlarını, huzurunuzda inceleyeceğim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YUNANLILARDAN İSTENEN SAVAŞ TAZMİNATINDAN DOLAYI İSMET PAŞA İLE HÜKÛMET ARASINDA ÇIKAN GÖRÜŞ AYRILIĞI VE GERGİNLİK</strong></span></a>
</p><p>Yunanlılardan istenen savaş tazminatından dolayı, Yunanistan gergin bir tavır takındı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konu ile ilgili görüşme ve tartışmalar kesildi.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nin temsilcileri, İsmet Paşa’ya, Karaağaç’ın bize bırakılması ve tarafımızdan istenen onarımdan vazgeçilmesi suretiyle Yunan tazminatı meselesinin çözüme</p>
<p>bağlanması teklifinde bulunurlar. İsmet Paşa, Karaağaç’ın, istediğimiz haklı tazminata bir karşılık tutulamayacağını, öte yandan, İtilâf Devletleri ile aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan tazminat konusunun, bu konferansta yeniden ele alınıp tespit edilmediğini, her iki konuyu da Hükûmet’e bildirmek zorunda olduğunu belirtir. İsmet Paşa, bu durumu 19 Mayıs 1923 tarihli şifresiyle Hükûmet Başkanlığı’na bildiriyor ve: «Hükûmet kararının acele bildirilmesini istirham ederim» diyor.</p>
<p>İsmet Paşa, bu telgrafına üç gün geçtiği halde cevap alamaz… 22 Mayıs 1923 tarihinde «ivedi» kaydıyla, Hükûmet Başkanlığı’na şu şifreyi de çeker:</p>
<p>«Yunan tazminatına karşılık, Türkiye’ye Karaağaç ve yöresinin bırakılması ile ilgili olarak İtilâf Devletleri’nce yapılan teklif konusunda Hükûmet görüşünün bildirilmesini 19 Mayıs 1923 tarih ve 17 sayılı telgrafla istirham etmiştim. Zâtıdevletlerinin emirlerinin çabuklaştırılması istirham olunur.»</p>
<p>Rauf Bey, İsmet Paşa’nın iki telgrafına, 23 Mayıs 1923 tarihinde cevap veriyor.</p>
<p>Cevabın birinci maddesi şöyledir :</p>
<p>«Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz.»</p>
<p>Cevabın üçüncü maddesinde, bazı düşünceler ileri sürüldükten sonra «Yunanlıların bunu veremeyeceklerini İtilâf Devletlerinin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez» deniliyor.</p>
<p>Cevabın beşinci maddesinde, yine bazı düşünceler belirtildikten sonra, şu görüş ileri sürülüyor: «Bu işin İtilâf Devletleri ile barışa engel olmaması için, bizi Yunanlılarla çözüm yolu bulmakta serbest bırakarak kendilerinin barış imzalamaları yerinde görülmüştür.</p>
<p>İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923 tarihinde Rauf Bey’e yazdığı sonraki dört raporunda düşüncelerini açıklayarak şu bilgileri veriyor:</p>
<p>«Madde 1 – Bu gün, General Pellé geldi. Yunan hey’etinin, iki gün sonra, yani Cumartesi günü tazminat konusunun resmen konferansta görüşülmesini teklif ettiğini ve o zamana kadar tarafımızdan cevap verilmezse, Cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, tazminat konusunda daha cevabınızı almamıştım. Hükûmetimden cevap gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve Yunanlılarca yapılan bu tekliften üzüntü duymadığımı bildirmekle yetindim.»</p>
<p>Durumun son devreye geldiği görüşündeyim. Ortalığa sızan yaygın söylentiler ve gazete haberleri genellikle kötümserdir.</p>
<p>Madde 2 – Çeşitli meseleler üzerinde yüksek başkanlığınızın cevaplarını aldım. Dikkate değer bir husustur ki, tazminat konusunda Ankara’nın red cevabı verdiği daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızması ihtimali yoktur. Çünkü, teklifi ve cevabı daha kimse bilmiyor…»</p>
<p>İsmet Paşa, Yunan tazminat konusu üzerindeki görüşünü şöyle bildiriyor: «Karaağaç ve yöresini bize bırakan teklifi kabul ederek Yunan tazminatı konusunun kapatılması zaruretine uymak yerinde olur. İtilâf Devletleri’nce, Yunanlılara para ödetmek imkânsız denildiği gibi, bunların aradan çekilmesi halinde çıkabilecek bir savaşı kazandıktan sonra bile, para almak için zorlama imkânları olmadığından, ödetme ilkesinde ısrar etmek çıkmaz bir yoldur.</p>
<p>Her memlekette denenmiş ve sonucu görülmüştür… v.b.»</p>
<p>İsmet Paşa bu görüşünü pek akla yatkın ve basiretli düşüncelerle açıkladıktan sonra: «Konferansın bugünkü durumuna göre, iktisadî, ticarî ve yerleşim konuları ile ilgili maddelerle, diğer bütün maddeler büyük bir çoğunlukla, iyi bir şekilde sonuca bağlanmıştır ve bağlanmaktadır…»</p>
<p>«İşgal altındaki topraklarımızın boşaltılması konusu daha, bir çözüme bağlanamadı. Fakat istediğimiz gibi çözümlenmesi umulmaktadır ve öyle olması da gerekir» diyor.</p>
<p>Öteki konuların vardığı ve varabileceği sonuçları da bildirdikten sonra şunları yazıyor: «Düşüncem özet olarak şudur ki, hükûmet bize verilen talimatta yer alan temel maddeler içinde kaldığı ve Yunan tazminatı meselesi teklif ettiğim şekilde çözümlendiği takdirde, barışı gerçekleştirme ümidi gerçekten kuvvetlenir.</p>
<p>Eğer hükûmet, görüşmelerin Yunan tazminatı yüzünden kesilmesini göze alırsa ve bize verilen talimatta yer almayan beklenmedik şartlar ileri sürerek sabit düşüncelerinde ısrar ederse, barışın imzalanması şüphelidir.»</p>
<p>«Kabotajın kayıtsız ve şartsız olarak kaldırılmasını veya konunun barıştan sonraya bırakılmasını uygun gördük ve istedik. Ancak, bu meseleyi belirli şartlar altında, iki yıllık özel bir sözleşmeyle çözümlemek imkânını bulabildik. Oysa: bu konu üzerinde de yeniden değişmez şartlar içinde ısrar edilmesini bildiriyorsunuz. Ondan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor:</p>
<p>«Kararımın özeti şudur: Millî çıkarlarımıza uygun ve elde edilebilecek en iyi şartları içine alan bir barış antlaşması hazırlanmaktadır. Gerek Yunan tazminatı konusunda gerek diğer meselelerde, hükûmet, daha fazla menfaatler elde etme imkânını görmekte ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta kararlı ise, ben bu görüşe katılmıyorum.</p>
<p>Bu noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükûmet Başkanı’ndan istiyorum. Aramızda uyuşma olmadığı takdirde, görevim delegelerimizi burada bırakarak memleketime dönmek ve Hükûmet’e durumu bir defa da sözlü olarak açıkladıktan sonra, savaş ve barış alanında sorumluluk mevkiimi sona erdirmektir.»</p>
<p>İsmet Paşa’nın, telgraflarının son maddesi şudur: «Düşüncelerimin aynen Büyük Millet Meclisi Başkanı’na (yani bana) bildirilmesini istirham ederim.»</p>
<p>Efendiler, bu verdiğim bilgilerden ortaya çıkan sonuç şudur: İsmet Paşa, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatı meselesini çözüme bağlamayı uygun görüyor; hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edilebilecek en iyi şartları içine aldığı görüşünü belirtiyor.</p>
<p>Rauf Bey de, Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz diyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BEN, İSMET PAŞA’NIN GÖRÜŞÜNÜ BENİMSEDİM</strong></span></a>
</p><p>Ben Rauf Bey ile İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları gözden geçirdikten sonra, esas itibariyle İsmet Paşa’nın görüşünü benimsedim.</p>
<p>Fakat Rauf Bey de İsmet Paşa da kendi görüşlerinde ısrarlı görünüyorlar ve bu görüşlerin ifadesinde her ikisi de pek keskin kelimeler kullanmış bulunuyorlardı.</p>
<p>Rauf Bey, Meclis ve millet kamuoyunda iyi karşılanabilecek, parlak bir propaganda yolunda idi. «Memleketimizi yakıp yıkmış olan Yunanlılardan, kazandığımız çok büyük zafere rağmen onarım bedeli olarak tazminat parası isteğinden vazgeçemeyiz! Biz, onlarla hesabımızı görürüz!» görüşünün savunucusu oluyor…</p>
<p>Barışı bir bütün olarak ele alan ve büyük bir barışın esaslarını gözönünde bulunduran İsmet Paşa ise, Hükûmet Başkanı’yla olan bu anlaşmazlıkta, Yunanlılara karşı fedakârlık yapmayı teklif etme durumunda bulunuyordu. Bu görüşün yerinde ve kabulünün zarurî olduğunu kamuoyuna anlatmak, elbette ki o kadar kolay değildir.</p>
<p>Konuyu o yolda bir çözüme bağlamak gerekirdi ki, hem İsmet Paşa’nın teklifi kabul edilerek barış yapılsın hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Hükûmet yerinde kalıp barış antlaşması imzalanıncaya kadar çalışmalarına devam etsin!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-166</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-166</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6
Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükûmet toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılmış olan tebligatı olduğu gibi bilginize sunacağım: İsmet Paşa’ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükûmetin kararı olarak Rauf […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4baeb7eb2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.6</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-6.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MESELEYİ ÇÖZÜME BAĞLAMAK İÇİN BİR TARAFA HAK VEREREK ÖBÜR TARAFI SUSTURMA YOLUNU TUTMADIM</strong></span></a>
</p><p>Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükûmet toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılmış olan tebligatı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>İsmet Paşa’ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükûmetin kararı olarak Rauf Bey’in imzasıyla çekildi. Bu telgrafı, ben Kâzım Paşa’ya yazdırdım. Ötekini bizzat yazdım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey’in imzasıyla çekilen telgraf şudur:</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri’nin başkanlığında toplanan Hükûmet’in kararı aşağıda arz olunur:</p>
<p>Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış meseleler, bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu meselelerden herhangi biri nazik bir şekil aldığı zaman fedakârlığa davet edilir ve bu fedakârlığı zarurî görecek olursak, geride kalan meselelerin de aynı şekilde zararımıza çözülmesi ihtimalini kuvvetlendirmiş oluruz.</p>
<p>Yunan tazminatı konusunda fedakârlık yapılacak olursa, bu fedakârlık hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizce çözümü şart olan meselelerin lehimize sonuçlandırılması suretiyle barışa yardımcı olmalıdır.</p>
<p>Bundan dolayı, ancak, Düyûn-ı Umumiye faizleri, işgal altındaki topraklarımızın kısa zamanda boşaltılması, adli işlerle ilgili formül ve şirketler tazminatı konularının Yunan tazminatı konularıyla birlikte ortaya konulması ve ancak lehimizde çözümü sağlanıp garanti edildiği takdirde, karşılığında bu fedakârlığın göze alınması uygun olabilir.</p>
<p>Bu formül çerçevesinde, en çok yarar sağlayacak bir barış yapılmasının mümkün olduğu ve bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği düşüncesinde olan kabine, konferansa son ve kesin şekilde tekliflerde bulunarak verilecek cevabı beklemenizi rica etmektedir.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Benim yazdığım telgraf da şudur:</p>
<p>25.5.1923</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınızda yazılı olan hususlar Hükûmet’te incelendi ve görüşüldü. Hükûmet’çe alınan karar Hükûmet Başkanlığı’ndan bildirildi. Benim düşüncelerim:</p>
<p>1 – Üzerinde durulması ve ısrar edilmesi gereken mesele, Yunan tazminatı meselesinde Türkiye’nin göze alacağı fedakârlık değildir. Belki bu fedakârlığa razı olunabilmesi için, barışın imzalanmasına engel olan köklü ve önemli meselelerin daha çözümlenmemiş ve beklendiği şekilde çözümlenebileceğini gösteren inandırıcı deliller bulunmamış olmasıdır. Gerçekte, çözümlendiği veya çözümlenebileceği tahmin edilen iktisadî meseleler, Ankara’da toplanmakta devam eden şirketlerle yapılacak görüşmelerin sonucuna bağlıdır. Bu şirketlerin ise aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.</p>
<p>2 – İktisadî ve malî meseleler, İtilâf Devletleri’nin görüşüne uygun olarak yani aleyhimizde çözümleninceye kadar, İstanbul’un boşaltılmasını geciktirmede direnmelerinden duyulan endişe büyüktür ve ciddîdir. Hattâ bu gecikmenin, Musul meselesinin İngiltere lehine çözüme bağlanıncaya kadar devam ettirilmesi de kuvvetli bir ihtimaldir.</p>
<p>3 – Borçlularımızın hangi çeşit para ile ödeneceği meselesinin de, Muharrem Kararnamesi’nin yürürlükte olduğunu belirten bir bildiri yayınlanması isteğinde ısrar edildikçe, lehimize çözümlenemeyeceği görülüyor.</p>
<p>4 – Adlî işlerle ilgili çözüm formülü İtilâf Devletleri’nin teklifi üzerine kabul edilmiş olduğu halde, sonradan bundan vazgeçmeleri ve bu formülü tanımamakta direnmeleri dikkate değer.</p>
<p>5 – Bu bakımdan, Yunan tazminatı meselesinde, bizi fedakârlığa zorlamalarının sebebini şu şekilde düşünüyorum:</p>
<p>Yunanlılar, ordularını uzun süre silâh altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye ile aralarında çözüme bağlanması gereken tazminat meselesini kendi isteklerine göre çözümletecek güvenilir ve sakin bir duruma geçmek ihtiyacındadırlar. İtilâf Devletleri ise, bizim hayatî saydığımız meseleleri lehimizde çözümleme kararında değillerdir. Görüşmeleri mümkün olduğu kadar uzatarak ve her konu üzerinde bizi yıpratarak, en sonunda kendi lehlerinde fedakârlığa mecbur etmek kararındadırlar. Yunanlıların askerî harekât ile gayeye ulaşmalarına da razı olmadıklarından, maksatlarını bize baskı yaparak gerçekleştirmekle.</p>
<p>Yunanlıları sakin ve memnun bir duruma sokmak istiyorlar. Biz bu direnme karşısında fedakârlık yapmakla barışı sağlamaya hizmet etmiş olacağımızı sanmıyorum. Aksine, yine zaman geçecek ve barışın elde edilebilmesi için sonuna kadar fedakârlık yapmak mecburiyeti karşısında bırakılacağız. İzmir’in kurtarılışından bugüne kadar dokuz ay geçti.</p>
<p>Bu şekilde daha dokuz ay geçebilir.</p>
<p>Önemle göz önünde bulundurmak gerekir ki, belirsiz bir zaman boyunca beklemek zorunda kalmayı kabul edemeyiz.</p>
<p>6 – Aleyhimize olan meselelerde fedakârlık etmek, lehimize çözümü zarurî olan meseleleri olumlu bir sonuca götürememek bizi zayıf ve güç duruma sokar. Bunun için barışa temel olacak meselelerin hepsini bir bütün olarak dikkate almak, bunu ciddiyetle, açık ve kesin bir dille konferansın dikkatine sunmak ve kabulüne çalışmak; bu konuda garanti elde etmedikçe fedakârlığı gerektiren meselelerin çözümüne yanaşmaktan kesinlikle kaçınma zamanı gelmiştir.</p>
<p>7 – 24 Mayıs tarihli ve 144 sayılı telgrafınızla bildirilen son kararımızı uygulamakta acele etmemenizi rica ederim. Esası Meclis’ten gelen talimatın önemli noktası, malî iktisadi adlî ve idarî konularda hayat ve bağımsızlık haklarımızın tam ve güvenilir olarak kazanılmasıdır. Daha bu sonuç elde edilemediğine göre, fedakârlık noktasında ısrar göstermeyiniz.</p>
<p>8 – İtilâf Devletleri, bize hayat ve bağımsızlığımızla ilgili konularda ne yapıp yapıp aleyhimizde esaslı şartlar kabul ettirmeye karar vermedikçe, tazminat konusunda göstereceğimiz ciddî tutum üzerine, Yunan ordusunun hareketine izin veremezler; dolayısıyla kendilerinin de fiilen savaş durumuna geçmelerini uygun göremezler.</p>
<p>Eğer olumsuz görüşü benimsemekteki kararları kesin ise, Yunan tazminatı konusunda olmasa bile, İstanbul’un boşaltılması, borçların hangi tür para ile ödeneceği veya adlî meseleler gibi bütün dünyayı ilgilendiren konularda ve elverişli bir ortam içinde bize karşı fiili hareketlere girişirler. Böyle olunca da biz daha zayıf bir duruma düşeriz.</p>
<p>9 – Yunanlıların Cumartesi günü konferanstan çekilmelerini önleyebilmek için, isteklerini kabul etmek lehimizde değildir.</p>
<p>Böyle bir çekilmenin aynı harekete İtilâf Devletleri de katılmadıkça hiçbir anlam ve etkisi olamaz. Eğer konferanstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, fiilen askerî harekâta geçeceklerini önceden haber vermek ise, bu konuda İtilâf Devletleri’nden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.</p>
<p>10 – Kısacası, böyle tepeden inme ve ansızın yapılan bir tehdit karşısında ve başlıbaşına bir konuda fedakârlığı kabul ettiğimizi söylemek, barışı uzaklaştırmak şeklinde anlaşılabilir. Tekrar ediyorum: İtilâf Devletleri’ni ana meseleleri çözmeye davet ediniz, efendim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>Bunlardan başka, İsmet Paşa’ya, «kişiye özel» işaretiyle de ayrıca şu kısa şifreli telgrafı çektim:</p>
<p>Şifre: 25.5.1923</p>
<p>Kişiye özel</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Hükûmet Başkanlığı ile Delegeler Hey’eti’nin bütün yazışmalarını bir defa daha karşılaştırarak inceleme gereğini duydum. Bazı telgraflardaki ifade tarzından, arada yanlış anlamalar var gibi bir anlam çıkardım. Onarımla ilgili tazminatı kabul etmek veya etmemek konusunda ısrar yoktur Bunu açıklamak için, durumla ilgili düşünce ve görüşlerimi ayrıca bildirdim. Hasretle gözlerinden öperim, kardeşim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>Bu telgrafların metinlerinden, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatından vazgeçmeyi esas itibariyle kabul ettiğimiz açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ancak ana meselelerde, zarurî ve hayatî saydığımız hususların iyi bir sonuca bağlanması şartına da, İsmet Paşa’nın dikkati çekilmiştir.</p>
<p>İsmet Paşa’nın da bu telgraflardan çıkardığı anlam ve güttüğü maksat bu olmuştur.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’den, düşüncelerinin bana aynen bildirilmesini istediği 24 Mayıs 1923 tarihinde, doğrudan doğruya bana da bir telgraf çekmiş… 24 Mayısta çekilmiş olan bu telgrafı ben 26 Mayısta aldım. Telgraf Dışişleri şifresiyle gelmiş ve Rauf Bey tarafından görüldükten sonra bana gönderilmişti. Halbuki bu telgraf bir bakıma Rauf Bey’den şikâyet anlamı taşıyordu. İsmet Paşa’nın telgrafı şudur.</p>
<p>Lozan</p>
<p>Çekilişi: 24.5.1923</p>
<p>Alınışı: 26.5.1923</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Durumla ilgili olarak Hükûmet Başkanlığı’na etraflı bir rapor sundum. Hükûmetle aramızda esaslı anlaşmazlık vardır. Uyuşma olmazsa geri dönmek zorunda ve kararındayım. Raporumun yüce Başkanlığınıza ulaştırılmasını açıkça belirttim ve istirham ettim. Konferans son günlerinde ve durum gecikmeye tahammülü olmayan bir andadır.</p>
<p>Düşünceme göre, barış, ileri sürdüğüm görüşler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Büyük Millet Meclisi Başkanı Zâtıdevletlerinin bu olağanüstü zamanda genel durumu yakından takip buyurmaları istirham olunur.</p>
<p>Diğerlerinden bir gün gecikmeyle gelen bu telgraf; olduğu gibi Gazi Paşa Hazretleri’ne sunulacaktır.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Aynı gün İsmet Paşa’ya şu cevabı verdim:</p>
<p>Şifre: Makine başında</p>
<p>Ankara, 26.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 145 sayılı şifreyi 26 Mayısta aldım. Ondan önce kısa ve uzun iki şifre yazdım. Durumu takip ediyorum. Geri dönme kararınızın nedeni, tazminat konusunda fedakârlık olduğuna göre, doğru değildir. Bildirdiğim hususlar çerçevesinde teşebbüse devam edildiği takdirde, daha elverişli bir safhaya geçeceğinizi umarım. Hükûmet ile aranızda sezilen görüş ayrılığı giderilebilir. Gözlerinizden öperim, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, 26 Mayıs 1923 tarihinde Hükûmet Başkanlığı’na yazdığı raporlarda, Hükûmet Başkanlığı’nın yazılarını, benim telgraflarımı ve delegelerimize verilmiş olan esas talimatı dikkate aldığımı ve o yolda hareket ettiğimi açıkladıktan sonra, 26 Mayıs günü öğleden sonra, İtilâf Devletleri delegelerinin, Yunan tazminatına karşılık Karaağaç’ın kabul edilmesi yolundaki tekliflerini kabul ettiğini söylemiş olduğunu, diğer meseleleri de birkaç gün içinde sonuçlandırabileceğini bildirmiş…</p>
<p>Rauf Bey, bu raporları bana 27 Mayıs 1923 tarihinde şu yazısına ilişik olarak gönderdi.</p>
<p>154/155 27.5.1923</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’na</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’nden gelen 26 Mayıs 1923 tarihli telgraf sureti ilişik olarak yüce huzurlarına takdim kılındı, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı Vekili</p>
<p>Rauf Bey, aynı tarihte İsmet Paşa’ya da şu tebligatta bulunmuş:</p>
<p>27.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 26 Mayıs 1923 tarih ve 151 sayılı telgraf.</p>
<p>Delegeler Hey’eti’nin Yunan tazminatı ile ilgili tutumu, Hükûmet’in talimatına açıkça aykırı görülmüştür. Güç durumda kalan Hükûmet, millî çıkarları gözönünde tutarak, tarafınızdan bildirildiği üzere, önemli meselelerin üç dört gün içinde sonuçlandırılacağı yolundaki kanaatin gerçekleşmesini beklemekle birlikte, düşünce ve görüşlerini değiştirmeyecektir. Önceki telgrafta belirtilen öteki temel meselelerle fedakârlığın söz konusu olamayacağı kesinlikle bilinmelidir, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>İsmet Paşa’nın, Karaağaç’a karşılık tazminattan vazgeçilmesini bildiren raporlarını gördükten sonra, 25 Mayıs 1923 tarihli ve Rauf Bey imzalı talimat telgrafını açıklamak üzere kendisine şu telgrafı yazdım:</p>
<p>27.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Hükûmet’in kararında başlıca üç ana nokta vardı. Birincisi: Onarımla ilgili tazminat meselesinde fedakârlık, askıda kalan önemli meselelerin lehimize sonuçlandırılması karşılığında yapılmalıdır. İkincisi: Düyûn-ı Umumiye faizleri, düşman işgalindeki topraklarımızın boşaltılması, adlî meselelerle ilgili formül ve yabancı şirketlere ödenecek tazminatı, -yani on iki milyon liranın, şahısları ve uyrukları hangi milletten olursa olsun, bütün şirketlere ait olduğu kabul edilerek bunun dışında bir tazminatın söz konusu edilmemesi- meselelerinin, tazminat meselesiyle birlikte ele alınması ve bu dört meselenin lehimize çözümü sağlanabildiği takdirde, tazminat meselesinde fedakârlık yapılabilir. Üçüncüsü: Konferansa son ve kesin tekliflerde bulunarak cevap beklemek.</p>
<p>Delegeler Hey’eti’nin tutum ve anlayışında Hükûmet’in görüş ve talimatına uymayan noktalar şunlardır:</p>
<p>1 – Delegeler Hey’eti, yalnız askıda kalan meseleleri bir bütün olarak kabul etmiş, tazminat meselesini bunun dışında tutmuştur.</p>
<p>2 – Görüşmelerin, Yunanlıların konferanstan çekilmesi üzerine kesilmesinde ve Mudanya sözleşmesinin Yunan ordusunun yeniden saldırmasıyla bozulmasında sakınca görülerek, öteki meselelerde anlaşmaya varılamazsa, görüşmelerin tarafımızdan kesilmesi tercih edilmiştir. Bu nokta, üzerinde düşünülmeye değer.</p>
<p>3 – Yunan onarım tazminatı konusunda fedakârlığı kabul ettikten sonra, öteki meseleleri birkaç gün içinde sonuçlandırma yoluna gidilmesi de önemlidir. Bakanlar Kurulu’nda henüz böyle bir kanaat oluşmuş değildir. Önemli meseleler gerçekten üç dört gün içinde lehimize sonuçlandırılabilirse, tazminat meselesine öncelik verilmesinde düşünülen sakıncalar giderilmiş olur. Muharrem Kararnamesi’nin (1881 Kasımında (Arap takvimiyle Muharrem ayında) Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) yönetiminin kurulması ile ilgili kararı) yürürlükte olduğu hususunun belirtilmesine önem verilmesinin, ancak çözümlenmesi ümidini beslediğimiz meselelerden sonraya bağlı olduğu bildirilmektedir.</p>
<p>4 – Konferansın, kuponların ödenmesi meselesi yüzünden kesilmesinin içeriye ve dışarıya karşı bizi daha kuvvetli bulunduracağı düşüncesi de üzerinde iyiden iyiye durmaya değer.</p>
<p>Bu konuda bütün yabancılar aleyhimizdedir. İşin içyüzünü kamuoyuna açıklamak tazminat meselesi kadar kolay değildir. Tazminat meselesinde yabancıların da bizi haklı görmesi için sebepler vardır.</p>
<p>5 – Önemli meselelerde, görüşmelerin kesilmesine bizim yol açmış olmamız, fiilî hareketlerle birlikte olmadıkça, İtilâf Devletleri’nin isteğine uygun düşer. Bu sebeple, eğer görüşmeler kesilecekse bunun Yunan saldırısı üzerine yapılması, bizi haklı durumda gösterirdi görüşü vardır.</p>
<p>6 – Kısacası, Hükûmet ile Delegeler Hey’eti arasındaki anlaşmazlık noktaları önemlidir.</p>
<p>Hükûmet’te olupbittiler karşısında bırakılma endişesi doğmuştur. Bunun için, bildirdiğiniz üzere, önemli meselelerin birkaç gün içinde mutlaka sonuçlandırılmasına ağırlık vererek, tazminat meselesine öncelik vermenin doğuracağı sakıncaların giderildiğini göstermek lâzımdır. Daha şimdiden fedakârlıkta bulunmanın, öteki meselelerin sür’atle ve lehimizde çözüme bağlanacağı hususunda verilen sözlere karşılık olduğunu gerekenlere ciddî olarak söylemek ve eğer sonunda görüşmeler mutlaka kesilecekse, bunun onların sebep olduğu ve saldırgan görünecekleri bir yolda kesilmesini sağlamak gerekir.</p>
<p>7 – Bugünlerde en ince değişiklikleri ve özellikle göstereceğiniz fedakârlıktan sonra İtilaf Devletleri delegelerinde beliren zihniyeti bildiriniz. Çünkü, bize gözdağı vererek başarıya ulaşmaktan doğacak yeni ümitlerinden haklı olarak endişe ediliyor, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, 28 Mayıs 1923 tarihinde, Rauf Bey’e yazdığı, telgrafta diyor ki: «Usulde, yani bir meseleyi önce veya sonra söz konusu etmek gibi esas direktifte değil; uygulama şekli üzerinde aramızda ayrılık belirmiştir. Yunan tazminatı meselesi daha kesin bir çözüme bağlandığı gibi, öteki ana meseleler de bundan sonra görüşüleceğinden, Cuma ve Cumartesiye kadar bütün meselelerde konferansın kesin tutumunun anlaşılacağı sanılmaktadır.</p>
<p>Yunan tazminatı konusundaki fedakârlığı, bizi ilgilendiren malî ve iktisadî konularda bu davranışımızın dikkate alınacağı kaydıyla yaptığımızı söylemiştim. Bu bakımdan, eğer öteki meselelerde anlaşmazsak, Yunan tazminatı da alacağımız genel karara bağlı olur.»</p>
<p>«Eğer esas talimatlara uymakla birlikte, beklenmedik talimatlara, nihayet çeşitli meselelerin görüşülme ve çözümlenmesinde verilecek kesin emirlere, önemli talimatlara bütünüyle ve harfi harfine uyamadığımız kabul buyurulursa, bu durum, istemediğimizden değil, fakat gerçekten mümkün olmadığındandır.»</p>
<p>«Bendeniz aramızdaki bu görüş ayrılığını zamanında görmüş ve açıkça ortaya konmasını istirham etmiştim. Henüz hiçbir şey imza edilmemiş, hiçbir taahhüde girilmemiştir. Eğer bu tutumumuz yanlış sayılıyorsa, onun görüşünüze göre düzeltilmesi imkânı vardır.</p>
<p>Kısacası, barış meselesinin yüzde doksan beşi çözümlenmiştir. Üzerine benden sonra görev alacak kimse için güçlükler azalmış ve basitleşmiştir.</p>
<p>«Öte yandan, eğer barış yapılmaz da görüşmeler kesilirse, bizim tutumumuz bu kesilmeyi daha elverişsiz bir duruma sokmayacaktır. Herhalde emir ve karar Hükûmet’in ve yüce Başkanlığınızındır.»</p>
<p>İsmet Paşa, aynı gün bana da cevap verdi. Bu cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Lozan</p>
<p>Çekilişi: 28.5.1923</p>
<p>Gelişi: 29.5.1923</p>
<p>1/1016</p>
<p>Hükûmet Başkanlığı’na</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Durum, Hükûmet’e gönderdiğim raporda bildirilmiştir. Her gün birer mesele ele alınmak üzere, bütün meseleleri önümüzdeki günlerde görüşeceğiz. Elbette Yunan tazminatını askıda kalan bütün meselelerin çözümünde sürekli bir silâh olarak kullanacağız.</p>
<p>Bu imkânı elde tuttuk. Yunan tazminatı meselesini çözümledikten sonra diğerlerinde bize gözdağı vererek bir sonuç alma ümidi besleyen olmadı. Aksine, tehdit vasıtası ortadan kalktı. Durum sakinleşti. Eğer eninde sonunda görüşmeler kesilirse, ya Yunan Ordusu kendisi için özel bir sebep bulunmadığından harekete geçmeyecek veyahut da ötekilerle birlikte ve onların dâvâsı için ilerlediğini ortaya koyup ispat edeceğiz. Her iki durum da maddî ve manevi bakımlardan, tazminat bahanesiyle, Yunan ordusu ile çarpışmaya başlamaktan daha önemli ve uygun görülmüştür. Hükûmeti oldubittiler karşısında bırakma endişesine yer yoktur.</p>
<p>Tutumumuz genel duruma göre değerlendirilirse, anlaşmazlığın uygulama yönteminde olduğu kabul edilebilir. Daha önce bu anlaşmazlığı da arz etmiştim. Ana konuların hepsinin birkaç güne kadar görüşüleceği arz olunur.</p>
<p>İsmet</p>
<p>İsmet Paşa’ya şu telgrafı çektim:</p>
<p>29.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Zâtıdevletlerinin, barışla ilgili konuların büyük ölçüde çözümlenmiş olduğu yolunda verdiği bilgi sevindirici olmuştur. Tasarladığımız üzere, durumu birkaç gün içinde aydınlığa kavuşturabilirseniz, çok rahatlayacağız. Başarılı olmanızı dilerim. Fevzi Paşa Hazretleri de Ankara’dadır. Durum aydınlanıncaya kadar burada kalacaktır. Gözlerinizden öperim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, bu telgrafımdan sonra çalışmalarına devam etti. Rauf Bey’in ve Bakanlar Kurulu’nun da bu konu üzerinde daha fazla direnmesini önledim.</p>
<p>Bir aya yakın bir zaman her iki taraf da yatışmış gibi göründü. Bu süre içinde, İsmet Paşa, çeşitli konular üzerinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın görüşlerini soruyordu.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-167</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-167</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7
Kuponlar ve imtiyazlar konusunda aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey’in bir yazısına verdiği cevapta şu cümleler vardır: Kuponlar meselesi çözümlenmeden imtiyazlar meselesinin çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar meselesine bir çözüm yolu bulduktan sonra, takip edeceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükûmet bu konuda suskunluk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bad9d347.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.7</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-7.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KUPONLAR VE İMTİYAZLARLA İLGİLİ YAZIŞMALAR İKİ TARAFI YENİDEN SİNİRLENDİRDİ</strong></span></a>
</p><p>Kuponlar ve imtiyazlar konusunda aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey’in bir yazısına verdiği cevapta şu cümleler vardır:</p>
<p>Kuponlar meselesi çözümlenmeden imtiyazlar meselesinin çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar meselesine bir çözüm yolu bulduktan sonra, takip edeceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükûmet bu konuda suskunluk gösteriyor. Konferans görüşmelerinde, Delegeler Hey’eti’nin, ana talimattaki kısıtlamalar dışında, bütün davranışlarının ayrıntılı olarak Ankara’dan idare edilme istek ve eğilimi, görüşmelerin memleket için en yararlı bir şekilde idaresini ve hayırlı bir barışa ulaşma gücünü, Delegeler Hey’eti’nin elinden almaktadır.</p>
<p>Hükûmetçe tercih buyurulan bu yolun, 93 Seferi’nin (1877–1878 Türk- Rus Savaşı’nın) saraydan idaresinden farkı yoktur.</p>
<p>Bize karşı, güvensizlik duyulduğu ve yetersiz olduğumuz hususunda durmadan ifade buyurulan kanaat süregeldikçe bizim aracılığımızla barış yapılabileceği düşünülemez.</p>
<p>Hükûmetin görüşlerini, İtilâf Devletleri’ne olduğu gibi kabul ettirebileceğine inanan bir hey’etin ve tabiatiyle yüksek şahsiyetinizle olan ilgisi dolayısıyla Maliye Bakanı Beyefendi’nin doğrudan doğruya sorumluluk yüklenerek konferansa hareket buyurmalarını rica ediyoruz.</p>
<p>Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’di. Bu telgrafı okudum ve Rauf Bey’e cevap verdim. İsmet Paşa’ya da şunu yazdım:</p>
<p>Kişiye özel 26.6.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>26.6.1923 tarihli cevap telgrafınızı okudum. Çok sinirli olarak yazılmıştır. Bunu gerektirecek hiçbir duygu, düşünce ve davranış yoktur. Sizi haksız buldum. İçinde bulunduğunuz güçlükler ve çektiğiniz sıkıntılar takdir edilmektedir. Bundan sonra belki, daha da artacaktır. Bu kırgınlığın sebebi Ankara değil, orada her gün yeni bir hile yaratanlardır.</p>
<p>Çalışmalarınızı yılmadan ve soğukkanlılıkla olumlu bir şekilde sonuçlandırmaya himmet ediniz. Arada yanlış anlaşılmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Çalışma alanınız sınırlı değildir. Fakat yapılacak işler sınırlı olduğu ve pek önemli meselelerle karşı karşıya bulunduğunuz için, durum kendiliğinden sıkıntılı olmuştur. Gözlerinizden öperim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN ARADAKİ GÖRÜŞ AYRILIĞINI, KENDİSİ İLE İSMET PAŞA ARASINDA BAŞLIBAŞINA BİR MESELE SAYMASI DOĞRU DEĞİLDİR</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, görülüyor ki, İsmet Paşa ile olan yazışmalarımda, onu incitebilecek sözler de vardır. Sonuna kadar da buna benzer ciddî emirlerim olmuştur.</p>
<p>İsmet Paşa’nın da bana aynı şekilde ifadeler kullandığı olmuştur. Bakanlar Kurulu kararlarında benim görüşlerimin de yer aldığını, İsmet Paşa’ya gerektikçe bildiriyordum. Buna göre; İsmet Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı hedef alan bazı şikâyetleri, yalnız Rauf Bey’in şahsıyla ilgili sayılmazdı.</p>
<p>Bütün bakanlarla ilgiliydi. Hattâ bana da dokunuyordu.</p>
<p>Rauf Bey’in bu görüş ayrılığını, kendisi ile İsmet Paşa arasında başlıbaşına bir mesele sayması ve öyle saydırmaya kalkışması doğru değildir.</p>
<p>Her durumda ve her konuda talimat verenler o talimatı, uzakta ve özellikle talimat verenin içinde bulunmadığı şartlar altında uygulayan kimse arasında görüş ayrılığı olabilir. Esasta bir değişiklik yapılmamak şartıyla, durum gereğine göre idare edilir.</p>
<p>İsmet Paşa’nın, durumun izlenmesi için benim dikkatimi çekmesi de mazur görülmelidir. Çünkü, konu gerçekten ciddî ve hayatî idi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, GÖRÜŞMELERİ BİTİRİP BARIŞI HAZIRLAYAN İSMET PAŞA’NIN SONUÇLA İLGİLİ OLARAK HÜKÛMET’İN GÖRÜŞÜNÜ SORAN TELGRAFINA CEVAP VERMEMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Nihayet, Efendiler, Temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, barış antlaşması imzalanmadan önce Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e, konferansın son bulduğunu ve meselelerin ne şekilde çözüme bağlandığını bildirmiş… Rauf Bey, olumlu veya olumsuz hiçbir cevap vermemiş…</p>
<p>İsmet Paşa, bekleyiş içinde geçirdiği bu günlerde çok üzülmüş. Hükûmetin hiçbir cevap vermeyişini, Ankara’da bir kararsızlığın hüküm sürmekte olduğuna bağlamış… Rauf Bey’e yazdıktan üç gün sonra 18 Temmuz 1923 tarihinde durumu bana da bildirdi.</p>
<p>Telgrafında, Hükûmet’i kararsızlığa düşürebileceğini tahmin ettiği noktaları birer birer sayıp açıkladıktan sonra, düşüncelerine şu sözlerle son veriyordu:</p>
<p>«Eğer hükûmet kabul ettiğimiz noktalardan geri dönmemiz hususunda kesinlikle ısrar ediyorsa, bunu bizim yapmaklığımıza imkân yoktur. Benim düşüne düşüne bulduğum yol, İstanbul’daki İtilâf Devletleri komiserlerine, imza yetkisinin bizden alındığını bildirmektir. Gerçi, bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir skandal olur.</p>
<p>Fakat vatanın yüksek çıkarları, şahsî düşüncelerin üstünde olduğundan, Millî Hükûmet istediği gibi hareket eder. Hükûmetten teşekkür beklemiyoruz. Yaptıklarımızın muhasebesi milletin ve tarihin yargısına bırakılmıştır.»</p>
<p>Efendiler, İsmet Paşa’nın yürüttüğü ve sonuçlandırdığı işin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Bu işin sonuçlandırıldığı, son günün, imza gününün geldiğini bildiren telgrafa sevinçle ve can atarak cevap verileceğini kabul etmek tabiîdir.</p>
<p>Ankara ile Lozan arasında, bir veya iki günde haberleşmek mümkündü. Üç gün geçtiği halde, hiçbir cevap verilmemiş olması, en basit bir anlayışla, Hükûmet Başkanı’nın işi önemsemediğini ve aldırmazlıkla karşıladığını gösterir.</p>
<p>Yapılan işin hükûmetçe noksan görülerek, kabul edilmemesi yoluna gidildiği ve bundan dolayı da cevap verilmemekte olduğu zannına da düşülebilir. Bu durum karşısında, işi bitirmek için büyük ve tarihî sorumluluk yüklenerek imza kullanacak olan zatın ne kadar güç bir durumda kalacağı düşünülürse, İsmet Paşa’nın üzüntü ve ıztırap çekmesini haklı görmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’YA BARIŞ ANTLAŞMASINI İMZALAMASINI BİLDİRDİM</strong></span></a>
</p><p>İsmet Paşa’nın telgrafına hemen şu cevabı verdim:</p>
<p>Ankara, 19.7.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>18 Temmuz 1923 tarihli telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Elde ettiğiniz başarıyı en sıcak ve içten duygularımızla tebrik etmek için, antlaşmanın usulüne göre imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz, kardeşim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN ÇEKTİĞİ IZTIRAP</strong></span></a>
</p><p>İsmet Paşa, bu telgrafıma cevap verdi. İsmet Paşa’nın ıztırabının derecesini gösteren bu cevabı, aynı zamanda temiz kalpliliğini, içtenliğini ve özellikle alçak gönüllülüğünü de gösteren bir belge olduğu için, aynen bilginize sunuyorum:</p>
<p>Sayı: 338 Lozan, 20.7.1923</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim.</p>
<p>İsmet</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASINI HAZIRLAYAN VE İMZALAYANLARA TEŞEKKÜR VE KENDİLERİNİ KUTLAMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, İsmet Paşa, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmayı imzaladı. Kendisini tebrik etme zamanı gelmişti. Aynı gün şu telgrafı çektim:</p>
<p>Lozan’da Delegeler Hey’eti Başkanı</p>
<p>Dışişleri Bakanı İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Millet ve hükûmetin zâtıâlilerine vermiş olduğu yeni görevi başarıyla sona erdirdiniz. Memlekete biribiri ardınca yaptığınız yararlı hizmetlerle dolu ömrünüzü bu defa da tarihî bir başarıyla taçlandırdınız.</p>
<p>Uzun çarpışmalardan sonra vatanımızın barış ve istiklâle kavuştuğu bu günde, parlak hizmetiniz dolayısıyla zâtıâlinizi, pek sayın arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Bey’leri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün Delegeler Hey’eti üyelerini şükran duygularımla kutlarım.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY KUTLAMAK İSTEMİYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’in İsmet Paşa’ya kutlama telgrafı çekmediğini anladım. Kendisine bunun gerekli olduğunu hatırlattım. Rauf Bey’e bu konuda diğer bazı arkadaşlar da uyarıda bulunmuşlar.</p>
<p>Daha sonra öğrendim ki, Rauf Bey, İsmet Paşa’yı kutlamayı ve ona yaptığı bu önemli ve tarihî görevden dolayı teşekkürü gerekli görmüyormuş. Yapılan uyarı üzerine Kâzım Paşa’ya bir mektup yazarak, ondan kendi adına, İsmet Paşa’ya bir kutlama telgrafı yazmasını rica etmiş. Bunun anlamı nedir?</p>
<p>Kâzım Paşa, bu mektubu Bahriye Vekili (Deniz Bakanı) İhsan Bey’in evinde bulunduğu bir sırada almış. Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey de orada imiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN YAZDIĞI VEYA YAZDIRDIĞI TELGRAF</strong></span></a>
</p><p>Hep birlikte, Rauf Bey’in ağzından uygun bir telgraf müsveddesi yaparak İsmet Paşa’yı kutlamışlar ve ona teşekkür etmişler. Bu müsveddeyi bir zarfa koyup Rauf Bey’e göndermişler.</p>
<p>Fakat Rauf Bey müsveddeyi beğenmemiş. İsmet Paşa’ya başka bir telgraf yazmış veya yazdırmış. Rauf Bey, Kâzım Paşa’yı gördüğü zaman demiş ki: «Sizin yaptığınız müsveddede sanki her işi yapan İsmet Paşa imiş gibi gösteriliyor. Biz burada bir şey yapmadık mı?»</p>
<p>Efendiler, Rauf Bey’in yazdığı veya yazdırdığı telgraf metni, kendisinin duygu ve düşüncelerini gizlememektedir. Arzu buyurursanız o telgrafı da olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Şifre 27.7.1923</p>
<p>Lozan’da Delegeler Hey’eti</p>
<p>Başkanlığı’na</p>
<p>İlgi: 20 ve 24 Temmuz, 347 ve 348 sayılı telgraflar:</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın sonsuz ıztıraplarından kurtulmak ve milletimizin dünya barışını kurmakta ne büyük bir rolü olduğunu fiilen ispat etmek üzere imzaladığımız Mondros Ateşkes Anlaşmasına rağmen, en feci ve insafsız saldırılara uğramış; bunun arkasından yaşama hakkımızı ve istiklâlimizi ayaklar altına – alan Sévres Antlaşması yapılmıştı.</p>
<p>Yüzyıllar boyunca hür ve bağımsız olarak yaşamış olan aziz Türkiye’nin asil halkı, uğradığı haksız ve feci saldırılar karşısında bütün şuuru ve bütün varlığıyla yaşama hakkını ve istiklâlini kurtarmak için ayaklanarak kurduğu yılmaz ve yenilmez millî ordusuyla Büyük Önderimiz ve Başkomutanımızın ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresiyle zaferden zafere yürüdü.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti’nin milletten aldığı kudret ve kuvvetle ve ordularının pek yüksek savaş kabiliyetiyle elde ettiği bu başarı ve zaferlerin, Lozan’da aylardan beri süregelen barış görüşmeleri sonunda, milletlerarası bir belge ile belgelenmiş olması, milletimize yeni bir çalışma ve huzur dönemi hazırlamıştır.</p>
<p>Bakanlar Kurulu, azimli ve fedakâr milletimizin yaşama hakkını ve istiklâlini güven altına alan bir antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı başta zâtıdevletleri olmak üzere, delegelerimiz Rıza Nur ve Hasan Beyefendi’lere ve müşavirlerimize tebriklerini sunar, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Bakanlar Kurulu Başkanı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, LOZAN ANTLAŞMASI’NI YAPAN İSMET PAŞA’YI KUTLAMA VESİLESİYLE MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI’NI YAPAN KENDİSİNİ SAVUNMAYA ÇALIŞIYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey, Lozan Antlaşması’nı yapan ve ona imzasını koyan İsmet Paşa’yı tebrik vesilesiyle, kendisinin yaptığı ve imzasını koyduğu Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan bahsetmeyi ve onu ne kadar önemli ve yüksek amaçlarla imza ettiğini söyleyerek kendisini savunmayı gerekli görüyor.</p>
<p>Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin müttefikleriyle birlikte uğradığı acı yenilginin yüz kızartacak bir sonucudur. O anlaşma hükümleridir ki, Türk topraklarını yabancıların işgaline sundu.</p>
<p>O anlaşmada kabul edilen maddelerdir ki, Sévres Antlaşması hükümlerinin de kolaylıkla kabul ettirilebileceği düşüncesini yabancılara mümkün ve akla yatkınmış gibi gösterdi.</p>
<p>Rauf Bey, o ateşkes anlaşmasını «milletimizin dünya barışını sağlamakta ne büyük bir âmil olduğunu fiilî olarak ispat etmek amacıyla» imzaladığını, söylüyorsa da, bu hayalî cümle ile kendinden başka kimseyi avutmaz.</p>
<p>Çünkü böyle bir amaç yoktu.</p>
<p>Rauf Bey’in, telgrafına Mondros Ateşkes Anlaşması ile başladığına bakılırsa, bu anlaşmanın Lozan Konferansı için bir başlangıç olduğunu ve Lozan barışının da Rauf Bey’in yaptığı Mondros Ateşkes Anlaşması’nın sonucu olduğunu söylemek eğiliminde bulunduğuna hükmedilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY ZAFERLER KAZANMIŞ ORDUNUN BAŞINDAN LOZAN’A GİDEN ZATA ZAFERDEN ZAFERE YÜRÜYEN ORDUNUN HİKÂYESİNİ ANLATIYOR</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, telgrafında Sévres Antlaşması yüzünden Türk milletinin uğradığı saldırıları, buna karşı milletin nasıl ayaklandığını, nasıl yılmaz ve yenilmez bir ordu kurduğunu ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresi ile nasıl zaferden zafere yürüdüğünü hikâye ediyor.</p>
<p>Rauf Bey, bu hikâyeyi İsmet Paşa’ya, o zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a gitmiş olan zata anlatıyor. Rauf Bey, bu başarı ve zaferleri hükûmetin kazandığını anlatabilmek için de parlak bir cümle bulmuştur: Lozan barış görüşmelerinin aylardan beri devam ettiğine de işaret ederek üstü kapalı bir şekilde işin uzatıldığını belirtmekten kendini alamamıştır.</p>
<p>Rauf Bey, «Antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalarından dolayı Delegeler Hey’eti’ni tebrik ederken, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan başlayarak, bütün inkılâbımızın bir özetini yapmak suretiyle, Delegeler Hey’eti’ne yaptıkları antlaşmanın nasıl ve ne olduğunu da anlatmak gayretine düşmüştür.</p>
<p>Bir tek teşekkür kelimesini bile içine almayan bu yazıların ne anlama geldiğini kavramak, dikkatli ve incelikleri görebilen kimselerce elbette güç değildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, İSMET PAŞA İLE KARŞI KARŞIYA GELEMEM, ONUN KARŞILANMASINDA, BULUNAMAM DİYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Delegeler Hey’etimiz görevini tamamladıktan sonra, Ankara’ya dönmek üzere yolda bulunuyordu. Herkes Delegeler Hey’eti’ni yakından alkışlamak için can atıyordu. O günlerdeydi. Hükûmet Başkanı Rauf Bey, Meclis İkinci Başkanı bulunan Ali Fuat Paşa ile birlikte, Çankaya’da bana geldiler.</p>
<p>Rauf Bey; ben, dedi İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemem. Onun karşılanmasında bulunamam. Müsaade ederseniz, o geldiği zaman Ankara’da bulunmamak için, seçim bölgemde dolaşmak üzere Sivas’a doğru bir geziye çıkayım.</p>
<p>Rauf Bey’e bu şekilde davranmasına bir sebep olmadığını, burada bulunarak İsmet Paşa’yı bir Hükûmet Başkanı’na yaraşırcasına karşılamasının ve görevini başarı ile sona erdirdiği için onu sözle de takdir ve tebrik etmesinin uygun olacağını söyledim.</p>
<p>Rauf Bey, «kendime hâkim değilim; yapamayacağım» dedi ve geziye çıkma hususunda ısrar etti. Hükûmet Başkanlığı’ndan ayrılması şartıyla çıkmasını kabul ettim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, DEVLET BAŞKANLIĞI MAKAMININ GÜÇLENDİRİLMESİNİ TEKLİF EDERKEN NE DÜŞÜNÜYORDU</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra, Rauf Bey’le aramızda şu konuşma geçti:</p>
<p>Rauf Bey, «Hükûmet Başkanlığı’ndan çekilirken, sizden çok rica ederim» dedi «Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz.»</p>
<p>Rauf Bey’e: «Dediğinizi yapacağıma kesin olarak güveniniz!» cevabını verdim.</p>
<p>Rauf Bey’in ne demek istediğini ben pek güzel anlamıştım.</p>
<p>Rauf Bey, Devlet Başkanlığı makamı olarak, hilâfet makamını düşünüyor, o makama kuvvet ve yetki sağlamamı benden rica ediyordu.</p>
<p>Rauf Bey’in, benim olumlu cevabımla ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı belli değildir. Daha ileriki bir tarihte, Cumhuriyetin ilânından sonra, kendisiyle Ankara’da yaptığım bir görüşmede, Cumhuriyet’e niçin karşı olduğunu sorduğum ve yapılmış olan şeyin, Ankara’dan ayrılırken, benden yapılmasını rica ettiği ve benim söz verdiğim işten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman: «Ben, demişti, Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz derken, asla Cumhuriyet ilânını düşünmüş ve kastetmiş değildim.»</p>
<p>Oysa, Efendiler, benim verdiğim cevabın anlamı tamamen o idi. Gerçekten de, millî hükûmetimizin niteliği Cumhuriyet Hükûmeti olduğu halde, bence onu kesin olarak ifade ve ilân etmemek ve Devlet Başkanlığı makamı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi makamını bir tek makam halinde bulundurmak bir zayıflık teşkil ediyordu.</p>
<p>İlk fırsatta Cumhuriyeti resmen ilân etmek ve Devlet Başkanlığı’nı Cumhurbaşkanlığı makamında temsil ederek kuvvetli bir durum yaratmak şarttı. Rauf Bey’e bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Eğer ne demek istediğimi kavrayamamışsa, sanırım ki eksiklik bende değildir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-168</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-168</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8
Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu: Senin şimdi «havarî»lerin (apôtre (=apotr)’ların) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?» Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim: Benim «havari»lerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete lâyık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bac7b66a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.8</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-8.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETE VE MİLLETE KİMLER HİZMET EDERSE HAVARİ ONLARDIR</strong></span></a>
</p><p>Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu: Senin şimdi «havarî»lerin (apôtre (=apotr)’ların) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?»</p>
<p>Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim:</p>
<p>Benim «havari»lerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete lâyık ve muktedir olduğunu gösterirse, «havari» onlardır.</p>
<p>RAUF BEY’İN HÜKÛMET BAŞKANLIĞI’NDAN, ALİ FUAT PAŞA’NIN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ İKİNCİ BAŞKANLIĞI’NDAN ÇEKİLMESİ</p>
<p>Rauf Bey, Hükûmet Başkanlığı’ndan çekildi. İçişleri Bakanı olan Ali Fethi Bey, aynı zamanda Hükûmet Başkanlığı’na seçildi (13 Ağustos 1923)</p>
<p>Bir süre sonra, 24 Ekim 1923 tarihinde, Ali Fuat Paşa da Meclis İkinci Başkanlığı’ndan çekilerek, ordu müfettişliğine, tayinini rica etti. Fuat Paşa’ya ünvanı İkinci Başkan olmakla birlikte, mevkinin ve görevinin pek önemli olan Meclis</p>
<p>Başkanlığı olduğunu söyleyerek, görevine devam etmesini tavsiye ettim. Fuat Paşa, politikadan hoşlanmadığını, hayatının bundan sonrasını askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürerek, isteğinin yerine getirilmesi ricasında ısrar etti. Fuat Paşa’nın rütbesi tümgeneral idi. Komuta edeceği orduda korgeneral rütbesinde kolordu komutanları vardı. Geçmiş hizmetlerini göz önünde bulundurarak kendisini korgeneralliğe yükselttik ve karargâhı Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliği’ne tayin ettik.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa da, daha önce aynı düşüncelerle Meclis’ten ayrılmış ve ordu müfettişi olarak Birinci Ordunun başına geçmiş bulunuyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YENİ TÜRKİYE DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ: ANKARA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkenti Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu.</p>
<p>Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı.</p>
<p>Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un hükûmet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Ankara’nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul’un «payitaht» olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim «başkent» deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki «payitaht» deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir.</p>
<p>Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanunî yoldan ilân ettirerek, «payitaht» sözünün de yeni Türkiye Devleti’nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lâzım, geldi. Dışişleri bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti.</p>
<p>Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: «Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ HÜKÛMET VE FETHİ BEY’İN ŞAHSINA KARŞI SATAŞMALAR VE TENKİTLER BAŞLADI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, çok geçmeden, Meclis’te, Fethi Bey’in başkanlığındaki hükûmete ve özellikle Fethi Bey’in şahsına karşı sataşmalar ve tenkitler başladı. Anlaşıldığına göre, milletvekillerinde bakan olma istek ve hevesi çoğalmıştır. İşbaşında bulunan bakanları beğenmiyorlardı.</p>
<p>Yeni seçimde, partimiz adına milletvekillikleri sağlanmış olan birtakımları da Hükûmet aleyhindeki cereyanları körükleyerek kendi maksatlarına göre yararlanma fırsatları hazırlamaya çalışıyorlardı. Muhalefete geçecekleri sezilen milletvekillerinin meclis çoğunluğunu aldatarak, Hükûmet’e ve Meclis’e karşı hâkim bir duruma geçmek maksadını güttükleri anlaşılıyordu.</p>
<p>Fethi Bey, dikkatini ve çalışma gücünü Hükûmet Başkanlığı görevinde yoğunlaştırabilmek için İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etti. Aynı tarihte, Ali Fuat Paşa’nın çekilmesi ile Meclis İkinci Başkanlığı da boşaldı (24 Ekim 1923).</p>
<p>Bizimle görüşte ve yapılan çalışmalarda uzlaşma ve işbirliği aramayı gerekli bulmaksızın bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı. Örnek olarak, bir parti toplantısında, İçişleri Bakanlığı’na Erzincan milletvekili bulunan Sabit Bey’in, Meclis İkinci Başkanlığına da İstanbul’da bulunan Rauf Bey’in Meclis’çe seçilmesini karar altına aldırdı (25 Ekim 1923).</p>
<p>Oysa, ben, Sabit Bey’in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey’in bazı illerin valiliklerinde bulunmuş olmasını, yeni Türkiye’nin yeni şartlara bağlı iç işlerini idare edebileceğine yeterli bir delil sayamıyordum.</p>
<p>Rauf Bey’in de Meclis İkinci Başkanlığı’na seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü, Rauf Bey, daha dün Hükûmet Başkanı idi. O makamı, ne gibi duyguların etkisinde kalarak hareket ettiği için terke mecbur edildiği bilinmekteydi. Buna rağmen, onu Meclis’in İkinci Başkanlığı’na getirmekle, bütün Meclis’in onunla aynı görüşte olduğunu, yani bütün Meclis’in, Lozan Barış Antlaşması’nı yapan ve Hükûmet’te Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa’nın aleyhine olduğunu göstermek maksadı güdülüyordu.</p>
<p>Efendiler, yeni Meclis, ilk döneminde, gizli bir muhalefet grubunun tuzağına düşme durumuyla karşı karşıya kaldı. Fethi Bey ve arkadaşları, Hükûmet işlerini sükûnetle yürütemeyecek bir duruma getirildi. Fethi Bey bu durumdan bana defalarca şikâyet etti ve kendisi Hükûmet’ten çekilmek istedi.</p>
<p>Öteki bakanlar da aynı şekilde şikâyetlerde bulunuyorlardı.</p>
<p>Kötülük, Hükûmet’in Meclis’çe seçilmesinden ileri geliyordu. Bu gerçeği çoktan görmüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>UYGULANMASI İÇİN SIRASINI BEKLEDİĞİM BİR DÜŞÜNCENİN UYGULANMA ZAMANI GELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Ben, Meclis’te, gizli ve muhalif bir grubun bulunduğunu farkettikten, Meclis çalışmalarında duyguların hâkim duruma geçtiğini gördükten ve Bakanlar Kurulu’nun çalışma düzeninin her gün olur olmaz birtakım sebeplerle altüst edilmekte olduğuna kanaat getirdikten sonra, uygulanması için sırasını beklediğim bir düşüncenin uygulanma anının geldiğine hükmetmiştim.</p>
<p>Bunu itiraf etmeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.</p>
<p>Efendiler, Halk Partisi’nin Rauf Bey’i kendisi toplantıda bulunmadığı halde Meclis İkinci Başkanlığı’na, Sabit Bey’i de İçişleri Bakanlığı’na aday seçtiği tarih 25 Ekim 1923 Perşembe günüdür. Aynı gün ve ertesi Cuma günü Hükûmet üyeleri Çankaya’da benim başkanlığımda toplandı.</p>
<p>Gerek Hükûmet Başkanı Fethi Bey’in ve gerek diğer bakanların istifa etmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu bildirdim. Meclis’çe yeni hükûmet seçildiğinde, şimdiki hükûmette bulunan üyelerden yeniden seçilenler olursa, onlar bu seçimden sonra da istifa ederek yeni hükûmete katılmayacaklardır, esasını da kabul ettik.</p>
<p>Yalnız, o zamanlar, bakanlar gibi seçilen ve kabineye dahil bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu kararın dışında bırakıldı. Çünkü ordu yönetim ve komutasının rastgele birisine verilmesi doğru görülmedi.</p>
<p>Efendiler, bu türlü hareketin ve alınan kararın nasıl bir maksada dayandığı incelenirse, şu sonuca varılır: İhtiraslı grubu, hükûmet kurmakta tamamen serbest bırakıyoruz. Şimdiki kabinede bulunan bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, tamamen istedikleri kimselerden oluşan, istedikleri gibi bir kabine kurarak memleket mukadderatına hâkim olmalarında bir sakınca görmüyoruz.</p>
<p>Fakat ne hükûmet kurmaya ve ne de kursalar bile memleketi yönetme iktidarı göstereceklerine emin bulunuyoruz.</p>
<p>Meclisi aldatmaya çalışan ihtiraslı grup, şu veya bu tarzda bir hükûmet kurmayı başarabildiği takdirde, bir müddet bu hükûmetin idare şeklini ve idaredeki iktidarını takip etmenin ve hattâ ona yardımcı olmanın doğru olacağını düşündük.</p>
<p>Fakat bu şekilde kurulacak bir hükûmet, memleket yönetiminde ve yeni gayelerimizi gerçekleştirmekte beceriksizlik gösterir ve başka maksatlara yönelirse, bunu Meclis’te açıklayarak, Meclis’i aydınlatma yolunu tercih ettik. Hükûmet kurmayı başaramadıkları takdirde, doğacak karışıklığın Meclis’i uyandıracağı tabiî idi.</p>
<p>Bunalım ve karışıklığın devamına seyirci kalınamayacağından, işte o zaman, bizzat müdahale ederek ve tasarladığım şekli açıkça ortaya koyarak işi kökünden halledebileceğimi düşünmüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ HÜKÛMET İSTİFA EDİYOR</strong></span></a>
</p><p>Hükûmet üyeleri ile Çankaya’da yaptığımız toplantı sonunda, bakanların hep birlikte imzalayarak bana verdikleri istifa yazısı şuydu:</p>
<p>Yüksek Başkanlığa</p>
<p>Türkiye Devleti’nin, karşı karşıya bulunduğu önemli ve güç, iç ve dış meseleleri kolaylıkla çözebilmesi için mutlaka çok kuvvetli ve Meclis’in tam desteğini kazanmış bir hükûmete ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz. Bu bakımdan yüce Meclis’in her bakımdan güven ve desteğine dayanan bir hükûmetin kurulmasına yardımcı olmak maksadıyla istifa ettiğimizi derin saygılarımızla arz ederiz. efendim.</p>
<p>Efendiler, bu istifa yazısı, 27 Ekim 1923 Cumartesi günü saat 13.00’de başkanlığımda toplanan Parti Genel Kurulu’na bildirildikten sonra, saat 17.00′ye doğru açılan Meclis oturumunda resmen okunmuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMET LİSTELERİ VE HÜKÛMET BAŞKANLIĞI’NA SEÇİLECEĞİ TAHMİN EDİLEN KİMSELER</strong></span></a>
</p><p>Hükûmet’in istifası belli olduğu dakikadan itibaren, Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak yeni hükûmet listeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum Ekim’in 28′inci günü geç vakte kadar sürdü.</p>
<p>Hiçbir grup bütün Meclis’çe kabul edilebilecek ve millet kamuoyunca iyi karşılanacak isimleri içine alan bir aday listesi tespit edemiyordu.</p>
<p>Özellikle bakanlıklara aday düşünülürken o kadar çok hevesli ve isteklilerle karşı karşıya kalıyorlardı ki, herhangi birinin diğerlerine tercihi şeklinde tespit edilecek bir listeyi kabul ettirmekteki güçlük, liste hazırlığı ile uğraşanları ümitsizlik ve endişeye düşürdü. Gerçi İstanbul’un bazı gazeteleri, bazı kimselerin resimlerini basarak Hükûmet Başkanlığı’na seçileceği umulan «sayın sima»ları hatırlatarak dikkati çekmekte kusur etmedi.</p>
<p>Gerçi gayretli bazı gazeteciler, 28 Ekim günü erkenden «İstanbul’un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül henüz sıyrılırken, deniz gökyüzünden, kıyılardan akseden renklerle boyanmış, hareketsiz duruyorken» Marmara’nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yollarının vapuruyla Kalamış iskelesine çıkıyor…</p>
<p>Yolda Rauf Bey’e rastlıyor… Ondan sonra «büyük bir bahçenin içindeki güzel Kalamış köşkünün pek mükemmel döşenmiş süslü salonuna» giriyor ve köşkte oturanın çeşitli meselelerle ilgili görüşlerini ve özellikle «millî hâkimiyetimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım…» nasihatını yayınlayarak kamuoyunu aydınlatma hizmetinden geri kalmıyor. Fakat bu uyarma ve yol göstermeler Ankara’ya tesir edemiyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLÎ HÂKİMİYETİMİZİ HER ŞEYE VE HER ŞEYE KARŞI KORUYALIM DİYEN ZAT</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, her şeye ve her şeye (!) karşı millî hâkimiyetin korunması tavsiyesinde bulunan zat, Halife’nin kendisine olan iltifatını «Allahın lûtfu» olarak kabul eden zattır.</p>
<p>Bazı gazetelerin, Konya’da ordu müfettişliğine tayin edilen Fuat Paşa’nın 28 Ekimde İstanbul’a gelişinden, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve diğer birçok kimse tarafından karşılandığını bildiren telgraflarını ve Rauf Bey’le Kâzım Karabekir Paşa’nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Anlaşmasını ve Kars’ın kurtarılışını hatırlatmak için yazdıkları yazıları bile yeterince dikkati çekmeye yaramadı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>PARTİ YÖNETİM KURULU KESİN BİR HÜKÛMET LİSTESİ HAZIRLAYAMADI</strong></span></a>
</p><p>28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di.</p>
<p>Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.</p>
<p>Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır.</p>
<p>Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım.</p>
<p>Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede «Bir uğurlama ve bir karşılama» başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.</p>
<p>Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-171</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-171</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1
Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim. Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz! Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bab507a8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI KARARINI NEREDE VE KİMLERE SÖYLEDİM</strong></span></a>
</p><p>Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.</p>
<p>Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!</p>
<p>Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.</p>
<p>Çünkü, onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI İLE İLGİLİ KANUN TASARISINI İSMET PAŞA’YLA BİRLİKTE HAZIRLADIK</strong></span></a>
</p><p>O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.</p>
<p>Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»</p>
<p>Bundan başka Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:</p>
<p>«Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.»</p>
<p>«Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.»</p>
<p>«Madde – Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.»</p>
<p>Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>29 EKİM 1923 GÜNÜ HALK PARTİSİ’NDE YAPILAN GÖRÜŞMELER</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey’etinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.</p>
<p>Pazartesi günü saat 10.00′da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.</p>
<p>Başkan – Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.</p>
<p>Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.</p>
<p>Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.</p>
<p>Saip Bey (Kozan) – Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.</p>
<p>Ekrem Bey (Rize) – Yeni hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.</p>
<p>Zülfü Bey (Diyarbakır) – Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…</p>
<p>Mehmet Efendi (Bolu) – Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.</p>
<p>Faik Bey (Tekirdağ) – Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.</p>
<p>Vasıf Bey (Saruhan) – (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.</p>
<p>Necati Bey (İzmir) – Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.</p>
<p>Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Başkan Fethi Bey – Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.</p>
<p>Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) (Bilecik) – Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.</p>
<p>Recep Bey (Kütahya) – Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).</p>
<p>İlyas Sami Bey (Muş) – Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.</p>
<p>Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.</p>
<p>Bu da doğru. Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükûmetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.</p>
<p>Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.</p>
<p>Eyüp Sabri Efendi (Konya) – Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.</p>
<p>Recep Bey (Kütahya) – Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır;</p>
<p>belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.</p>
<p>Talât Bey (Ardahan) – Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda bulunsunlar, demiş.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BEN GENEL BAŞKAN OLARAK MESELENİN ÇÖZÜMÜNE MEMUR EDİLDİM</strong></span></a>
</p><p>Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.</p>
<p>Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.</p>
<p>«Efendiler! dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.»</p>
<p>Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.</p>
<p>Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>28/29 EKİM GECESİ HAZIRLADIĞIM KANUN MÜSVEDDESİNİ TEKLİF ETTİM</strong></span></a>
</p><p>Saat 13.30′da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:</p>
<p>«Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.</p>
<p>Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükûmet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.</p>
<p>Yüksek hey’etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.</p>
<p>Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur» dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.</p>
<p>Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.</p>
<p>Sabit Bey (Erzincan) – Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.</p>
<p>Hâzım Bey (Niğde) – Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.</p>
<p>Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.</p>
<p>Vehbi Bey (Balıkesir) – Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.</p>
<p>Halil Bey – Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.</p>
<p>Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.</p>
<p>Üyelerden biri – Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.</p>
<p>Hamdullah Suphi (İstanbul) – Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir.</p>
<p>Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.</p>
<p>Ragıp Bey (Kütahya) – Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.</p>
<p>Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey – Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.</p>
<p>Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMETİMİZİN ŞEKLİ MUTLAKA CUMHURİYET OLACAKTIR</strong></span></a>
</p><p>Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.</p>
<p>Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir.</p>
<p>Meclisin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.</p>
<p>Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:</p>
<p>«Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.</p>
<p>Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir.</p>
<p>Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zarurîdir.»</p>
<p>İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:</p>
<p>«Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur.</p>
<p>Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»</p>
<p>Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim» dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEKLİFİM PARTİ GRUBU’NDA VE HEMEN ARKASINDAN MECLİSTE GÖRÜŞÜLDÜ VE «YAŞASIN CUMHURİYET!» SESLERİ ARASINDA KABUL EDİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Abdullah Azmi Efendi’nin, «meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.</p>
<p>Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.</p>
<p>Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni (216) tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:</p>
<p>«Kanun-ı Esasî Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.</p>
<p>Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının «Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-172</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-172</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2
Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi: «Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.» Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4baa0f383.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRKİYE CUMHURBAŞKANLIĞINA TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OYBİRLİĞİYLE BENİ SEÇTİ</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:</p>
<p>«Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.»</p>
<p>Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:</p>
<p>«Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek hey’etinize teklif edilen kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.</p>
<p>Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.</p>
<p>Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey’etinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»</p>
<p>«Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.»</p>
<p>Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.»</p>
<p>«Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.</p>
<p>Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»</p>
<p>«Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» Efendiler, Meclis’çe Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30′da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45′te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi.</p>
<p>İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI ÜZERİNE MİLLETİN DUYDUĞU GENEL VE SAMİMİ SEVİNCE KATILMAKTAN ÇEKİNENLER</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Cumhuriyet’in ilânı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bazı kimseler, milletin genel ve samimî olan bu sevincine katılmaktan çekindiler.</p>
<p>Endişeye düştüler. Cumhuriyet’in ilânına önayak olanları eleştirmeye başladılar.</p>
<p>İşaret ettiğim gazetelerin ve şahısların Cumhuriyet’in ilânını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için sadece o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeterlidir.</p>
<p>Meselâ «Yaşasın Cumhuriyet» başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyet’in kuruluş ve duyuruluş şeklinin garip olduğunu, bunda «sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum» bulunduğunu ilân ediyordu.</p>
<p>Bu yazıların sahibi şu görüşleri ileri sürüyordu: (… Şöyle olacağı böyle olacağı söylenip dururken, diğer taraftan birdenbire birkaç saat içinde, Kanun-ı Esasî değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimi ile gayri tabiî bir harekettir.»</p>
<p>Bizim davranış tarzımız «medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş ve devlet idaresinde tecrübe kazanmış kafalardan çıkacak bir muhakeme eseri» değilmiş…</p>
<p>Cumhuriyet’in ilânını Meclis’in alkışlarla kabul etmesi, milletin top atışları ile kutlaması eleştiriliyor ve deniyordu ki: «Cumhuriyet alkış ile, dua ile şenlik ve donanma ile yaşamaz.» «Cumhuriyet bir tılsım değildir.</p>
<p>Millet Meclisi’nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.»</p>
<p>Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet’in ilânı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı. En yüksek idare şeklinin Cumhuriyet’ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesine «bir put gibi tapmam» demesindeki anlam ve kasıt neydi?</p>
<p>Meclis toplantı hâlinde bulunmadığı zaman, «Onun güvenoyu verdiği bir hükûmetin düşürüleceği şeklinde asılsız bir fikri kamuoyunda canlandırıp böyle bir hak «padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak, Cumhurbaşkanı’na mı veriliyor?» sorusu kime ve ne maksatla yöneltiliyordu?!</p>
<p>Bu yazıları yazanın maksadı, Cumhuriyet’i halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mıydı? «Cumhuriyet bize rejim değişikliği ile birlikte zihniyet değişikliği de getiriyor mu? Kabineye girecek olan kimselere birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu?» sözleriyle daha ilk anda Cumhuriyet’in değer ve önemini azaltmaya kalkışmak «Cumhuriyetçiyim» diyenlerden beklenebilir miydi?</p>
<p>En hafif bir rüzgârdan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu beslediklerini söyleyenler tarafından bu şekilde hırpalanması doğru muydu?</p>
<p>Bu düşüncelere yer veren gazetenin başka bir sayfasında «Türkiye Cumhuriyeti’nin İlânı» başlığı altında yer alan birçok düşünceler arasında: «…</p>
<p>Bu yeni merhaleye ulaşan Türk milleti, acaba burada uzunca bir süre huzur içinde dinlenebilecek, burası onun için bir canlılık ve güç kaynağı, bir rahatlık ve mutluluk kaynağı olabilecek midir? Bu merhale onun sosyal yapısını kırıp dökmeden kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği taşımakta mıdır?</p>
<p>Cumhuriyet acaba olayların zorlaması karşısında çaresizlikten kaçıp sığınılan bir saçak altı mı olacaktır?…» gibi endişe ve ümitsizlik veren sözlerin sırası mıydı?</p>
<p>Cumhuriyet’in ümit, rahatlık ve mutluluk getireceğinden şüphe ve endişeye kapılan kimse, ümit, rahatlık ve mutluluğu nereden ve hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyet’in, milletimizin sosyal yapısını kırıp dökebileceği ihtimali, Cumhuriyeti benimsemiş olan kimselerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu.</p>
<p>Bir başka gazeteci de, «Efendiler, acele ediyorsunuz!» diye bağırmaya başladı.</p>
<p>Bu gazeteci efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: «Bunalım yeni bir kabine kurulması şeklinde giderileceği yerde, aksine son günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin çok yakında ilân edileceğine ihtimal vermediği Cumhuriyet’in pek delilli ispatlı, pek kesin ve pek acele olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.»</p>
<p>«Cumhuriyet ilânının çok yakın olduğuna ihtimal vermeyen yalnız kamuoyu değildi. Belki Ankara’da en önemli ve en yetkili mevkilerde bulunan bazı kimseler de böyle bir ihtimali hatırlarına bile getirmiyorlardı.»</p>
<p>Bu sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin bütün gürültüleri, Cumhuriyet’in ilânına engel olmak içinmiş… Böyle bir maksat güdenlerin «Kararların alınmasında acelecilik» görmeleri tabiiydi. Fakat «memleket kamuoyunun da bu görüşte, kendileriyle birlikte olduğunu» sanmaları yanlıştı.</p>
<p>Gazetesini «balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar!» ve «sular boşanınca dolaplar döndü ama… ne yönde?» gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına şöyle devam ediyordu: «Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?»</p>
<p>Bu seslenişle başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: Tek dileğimiz… «Vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilân edilen Cumhuriyet’in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine – öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler! – deriz.»</p>
<p>Bizi alay edercesine tebrik eden bu son cümleyle, yazar, Cumhuriyet’i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.</p>
<p>Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet’in ilânı dolayısıyla yaptığı eleştiri ve değerlendirmede: «Bizi üzen nokta, millî önderimizin şahsı ile ilgilidir.</p>
<p>En büyük ruhlu adamlar bile, şahsî güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır» diyor ve bu görüşünü, benim nutuklarımdan aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’ya istiklâl sağlayan Washington ‘un, nasıl çiftliğine çekildiğini, Amerika Meclisi’nin hiçbir şahsı dikkate almadan yalnız halkın menfaatlerini düşünerek altı yılda anayasayı nasıl hazırlamış olduğunu ve ondan sonra da Washington’a nasıl başkanlık verilmiş bulunduğunu anlatıyor ve Kanun-ı Esasî’mizin bu şekilde değiştirilmesinde benim önayak olmamı hoş görmüyor…</p>
<p>Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet’in ilân şeklinde ve Cumhuriyet’in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri tenkit etmelerini samimî sayabilmek için çok saf olmak lâzımdır.</p>
<p>Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet’in ilânı günü yaygaralı hücumlara başlamayıp, önce Cumhuriyet’in ilânını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet’in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilânının pek yerinde olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi.</p>
<p>Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN CUMHURİYET’İN İLÂNI DOLAYISIYLA İKİ İSTANBUL GAZETESİNE VERDİĞİ DEMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey de bu münasebetle, gazetecilere demeç vermiştir. Rauf Bey’in Cumhuriyet’le ilgili görüşünü ve millî hâkimiyetten ne anladığını ortaya koyan demecini 1 Kasım 1923 tarihli Vatan gazetesinde okumuştum.</p>
<p>Vatan ve Tevhit gazetelerinin sahipleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in başbaşa vererek düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını yeniden birlikte gözden geçirelim Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir durumla karşılaşmış olma duygusu varmış. Şimdiye kadar bulunduğu yüksek makamlar dolayısıyla ve İstanbul milletvekili sıfatıyla Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş…</p>
<p>Efendiler, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım: Önce, kamuoyunun ne düşündüğünü hangi yolla nasıl öğrenmişler? Sonra, İstanbul seçmenleri, yalnız tek iki gazeteciden mi ibaretti; yoksa, bütün seçmenler, iki gazeteciye milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekâlet mi vermişlerdir?</p>
<p>Yoksa bu, Rauf Bey’in: «Seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygıyla kabul edenlerden olduğunu, kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güvene teşekkür borcu bulunduğunu ve ona lâyık olmaya çalışacağını, kendisine verdikleri emaneti her zaman ve her yerde korumak ve en iyi şekilde idare etmek için kudret ve kabiliyetinin son kertesine kadar çalışacağına güvenmelerini» söylemeye zemin hazırlamak için miydi?</p>
<p>Gerçi, bir milletvekilinin seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur. Ancak, yerinde, zamanında ve samimî olmak şartıyla! Yoksa, Cumhuriyet’in ilânında, kamuoyunun beklenmedik bir durum karşısında bırakılmış olduğu şeklindeki kasıtlı bir soruya karşı «seçmenlerin verdikleri emaneti her zaman ve her yerde koruyacağı ve en iyi şekilde idare edeceği» yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?</p>
<p>Oysa, Efendiler, 29/30 gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam bütün millet gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyet’in ilân edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Nailî Paşa, İstanbul halkının temsilcileri tarafından, Fatih Belediyesi’nde verilen bir ziyafete davetliydi. Paşa, ziyafet sırasında</p>
<p>Ankara’dan resmî bir bildiri aldı ve onu uygulamaya koymadan önce İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şuydu: «Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilânına karar verdi. Bunu yüz bir pâre top atışıyla ilân ediniz.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYET’İN İLÂNINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI?</strong></span></a>
</p><p>İstanbul halkının temsilcileri bu müjde ve bildiriyi büyük bir sevinç ve alkışlarla karşıladılar. Derhal bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve biribirlerini kutladılar.</p>
<p>Bu bakımdan, İstanbul’un sayın halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeçler vermenin ve gösterilerde bulunmanın ne kadar küstahça bir davranış olduğu meydandadır.</p>
<p>Rauf Bey, «Bence konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir» sözleriyle Cumhuriyet’ten sözetmek bile istemiyor.</p>
<p>Rauf Bey’in kendi görüşü : «Milletimizin refah ve istiklâlinin korunmasını ve aziz vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı» şeklindedir.</p>
<p>Efendiler, bu sözler, düzenledikleri sorunun cevabı mıdır? Rauf Bey’e: «Hangi hükûmet şekli en uygundur?» sorusu mu sorulmuştur? Eğer soru bu olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu ifadesi yerinde bir cevap olabilirdi.</p>
<p>Fakat ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Düşündüğünüz rejimin adı yok mudur? Cumhuriyet rejimi, milletin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer öyle ise, uzun sözleri bir tarafa bırakarak «ben en uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim» deyiver de, demagojiden kurtulalım.</p>
<p>Çünkü söz konusu olan, Millet Meclisi’nce kanunla kabul ve ilân edilen Cumhuriyet’tir. Maksadınız, dolaylı olarak bu ilân olunandan daha uygun bir rejimin bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, onu da söyleyiniz! O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?</p>
<p>Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. Bilinen birtakım nazariyelerden sözederek: «Hükûmetlerin yalnız biribirinden farklı iki ana temele dayanarak hareket ettiklerine inanıyorum; bu iki temelden biri mutlakıyet rejimidir» diyor ve şöyle bir mantık yürütüyor: «Sözde, hükümdar, hak ve yetkisini Tanrı’dan alır ve bu meşruluğa dayanarak hükmünü yürütürmüş.</p>
<p>Bu rejimin sakıncaları görüldüğünden milletler ihtilâl yaparak hükümdarların yetkilerini kısıtlayıp belli şartlara bağlamışlar… Son yıllarda milletimiz de meşrutiyet mücadeleleriyle işe başlayarak, kendi işini kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarma hedefine doğru yürümüş; İttihat ve Terakki, Meclis’in ağır baskısından kurtulmak için «Beşinci Sultan Mehmed’e» Meclis’in dağıtılması hakkını verdirmiş; Vahdettin, bu haktan yararlanarak Meclis’i feshetmiş; bilinen felâketler olmuş; bu bakımdan mutlakiyet rejimi ve şahsî saltanat yanlısı olmak doğru değilmiş.</p>
<p>Rauf Bey, «Millet, kaderini kendinden başka bir kimseye bırakmayı kendisi için küçüklük saydı» dedikten sonra, milletin, millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Büyük Millet Meclisi’ni bir kurucu meclis olarak seçtiğini ve bu şeklin söz konusu edilen şekillerden ikincisi ve kendi görüşünce de en sağlamı ve doğrusu olduğunu» söylüyor… Bundan sonra Rauf Bey şu düşünceleri ileri sürüyordu:</p>
<p>«İsim değişikliğinin hedefi ve amacı değiştirebileceği inancında değilim. Bundan başka, daha önceki bir hükûmet şeklinin yerini alan yeni bir şeklin beğenilmesi ve ömürlü olabilmesi, ancak bir şartla mümkündür.</p>
<p>O da gideni arattırmayacak şekilde halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun olduğunu, mutluluğunu sağladığını, vatanın şeref ve istiklâlinin korunduğunu göstermek ve ispat etmektir. Aksi takdirde isim değiştirmekle veya üst tabakada şekil değişikliği yapmakla gerçek ihtiyaçların karşılanacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılma olur.</p>
<p>Efendiler, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini ortaya koyan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve belirli şartlara bağlanmamış olan, Millet Meclisi’ni de dağıtabilen şahsî saltanat taraflısı değildir.</p>
<p>Rauf Bey, öyle bir hükûmet şekline taraftardır ki, o rejimde, Millet Meclisi bir kurucu meclis niteliği taşıyacak şekilde, millî hâkimiyeti hiçbir kayıt ve şarta bağlı kalmadan uygular. Bu şekli açıkça ifade edelim. Rauf Bey demek istiyor ki,</p>
<p>«Cumhuriyet’in ilânından önceki şekil en uygun hükûmet şeklidir.» Gerçekten de Rauf Bey’in uzun sözlerle tasvire çalıştığı husus, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun üçüncü maddesinde yer alan hükümdür. O madde şudur: «Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükûmet Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adını taşır.»</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6bc50c3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Manevi, Çocukları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari.html">Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-7.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turk-tarihi-tezi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turk-tarihi-tezi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi
GENEL SEBEP: Atatürk’ün tarih üzerinde çalışmaları, İstiklâl Savaşımızın, kültür alanında devamıdır. Bu çalışmalar memleket içinde ve dışında milli tarihimizin zararına olarak gelmiş yabancı tarih görüşlerinden kurtulmak ve tarihimizin gerçek karakterini belirtmek için, yapıldı. Bu iş kolay olmadı. Atatürk milli tarih anlayışını kurmak için ilkin Osmanlı İmparatorluğu devrinde değer kazanmış tarih anlayışını çürütmek zorunda olduğunu anladı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7516ebe.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Türk, Tarihi, Tezi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/03/Turk-Tarih-Tezleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-turk-tarihi-tezi.html">Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ord. Prof. Dr. Enver Ziya KARAL</strong> </span></a></span></p>
<p><span><strong>GENEL SEBEP:</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün tarih üzerinde çalışmaları, İstiklâl Savaşımızın, kültür alanında devamıdır. Bu çalışmalar memleket içinde ve dışında milli tarihimizin zararına olarak gelmiş yabancı tarih görüşlerinden kurtulmak ve tarihimizin gerçek karakterini belirtmek için, yapıldı. Bu iş kolay olmadı. Atatürk milli tarih anlayışını kurmak için ilkin Osmanlı İmparatorluğu devrinde değer kazanmış tarih anlayışını çürütmek zorunda olduğunu anladı.</span></p>
<p><span>Osmanlı tarih anlayışı üç konaktan geçerek gelişmiş bulunuyordu. İmparatorluğun kuruluşundan Tanzimat’a kadar süren devirde, ümmet tarihi anlayışını görüyoruz. İslâm uleması, İslâmlık temellerine dayanan İmparatorluğun İslâm halkı arasında ortak bir kültür vasıtası yaratmak için tarihten faydalanmağı düşünmüş ve İslâm tarihini, bu maksatla devlet tarihi olarak kabul etmişlerdi. İslâm tarihinde Türklerin İslâmlıktan Önceki tarihleriyle, İslâmlığın yayılmasında gördükleri büyük hizmetten hiç bahsedilmiyordu,</span></p>
<p><span>Tanzimat devrinde ümmet tarihine paralel olarak devlet tarihi anlayışı gelişmeğe başladı. Bu yeni anlayış, İslam ve Hristiyan halkının kanun önünde eşit sayılmağa başlamasının bir neticesi idi. İslam tarihinin medreselerde okutulmasına devam edildi. Fakat medrese dışında açılan okullarda İslâm tarihi yanında Osmanlı tarihi öğretimi başladı. Yeni tarih anlayışında, Osmanlı devleti için başlangıç olarak, Osmanlı devletinin kuruluş tarihi, kabul ediliyordu. Bu tarihten önceki Türk tarihi ile Osmanlı devletinin kurulmasında Türk Milletinin sarf ettiği gayretler, belirtilmek şöyle dursun, işaret bile edilmemişti.</span></p>
<p><span>Tanzimat ve birinci Meşrutiyet, Osmanlı halkım ortak değerlere kavuşturmadıktan başka, milliyetçilik cereyanlarını da önleyemedi. İmparatorluğun türlü taraflarında bağımsız devletler kurulması üzerine Türk münevverlerinden bazıları milli tarih anlayışına, sarılmak gereğini duydular. Bunlar, Türklerin, Osmanlı tarihiyle İslâm tarihinde yaptıkları büyük işin belirtilmesini istedikleri gibi, bu iki tarihin ötesindeki Türk tarihinin kaynaklarına gidilmesi lüzumunu da belirttiler.</span></p>
<p><span>Bu yeni tarih anlayışı istikametinde başlayan çalışmalar en çok ikinci Meşrutiyet devrinde gelişti. Devlet bu çalışmalara karışmadı, Aydınlardan tarihe merak sardıranlar, Avrupalı bilginlerin Türk tarihi alanında edinmiş oldukları bilgileri ve kanaatleri, ya hiçbir kritiğe tâbi tutmadan ve yahut gevşek bir kritikten geçirerek derlemeğe ve yaymaya başladılar. Bu suretle Türk tarihi hakkında, gerçeğe uymayan bir çok bilgiler, mânâsız iddialar ve hatta iftiralar memleketimizde de yerleşmeğe başladı.</span></p>
<p><span>Osmanlı İmparatorluğunda geliştiklerine kısaca işaret ettiğimiz bu üç tarih anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarına kadar, yan yana yaşamağa devam ettiler. Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve halifeliğin kaldırılması, ümmet tarihi anlayışını, Osmanlı Devletinin yıkılması da, manasını yalnız Osmanlı tarihinde bulan devlet tarihi anlayışını modası geçmiş tarih anlayışları durumuna düşürmekte idi.</span></p>
<p><span>Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkomutan ve Devlet Başkanı olarak söylediği nutuklarda fırsat buldukça bu tarih görüşlerinden ayrılmanın gereğini ve yeni bir tarih görüşüne varmanın önemini belirtti. Lozan Muahedesinin imzalanmasından sonra bu düşünce üzerinde ısrarla durdu. Türk Milleti dünyaca tanınan ve sayılan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurmuştu. Devlet yeni, fakat millet uzun ve şerefli bir geçmişe malikti. Milletin kendi adını taşıyan tarihine kavuşması muhakkak lazımdı. Bunun için de millet tarihi anlayışını kabul etmekten başka çare yoktu.</span></p>
<p><span><strong>ÖZEL SEBEPLER:</strong></span></p>
<p><span>Bu genel sebep yanında, Atatürk’ü, millet tarihi anlayışını kabul etmeğe zorlayan, aşağıdaki sebepleri görüyoruz:</span></p>
<ol>
<li><span><strong> Türklerin sarı ırktan olduğuna dair dünyada yayılmış olan yanlış bilgiler:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Avrupa düşünürlerinden bir kısmı, ya din gayretkeşliği veya sadece siyasi düşüncelerle Türkün sarı ırka mensup, Avrupalılara göre ikinci neviden bir insan tipi olduğu bilgisini yaymışlardı. Bu bilgi okul kitaplarına bile geçmiş bulunuyordu. Türkiye’de tarih araştırmaları gelişmiş bulunmadığı ve tarih yazarlarımızdan büyük bir kısmı Avrupa tarihlerinden tercümeler yaparak, Tarih kitabı yazdıkları için, Türklerin ikinci nevi bir insan tipi olduğu yolundaki yanlış bilgiler memleketimizi de istila etmiş bulunuyordu.</span></p>
<ol start="2">
<li><span><strong> Türklerin medeni kabiliyet ve istidattan mahrum oluşu:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Türklerin sarı ırktan gösterilmesinin bir neticesi olarak medeni kabiliyet ve istidattan mahrum bulundukları da kabul edilmekte idi. Yakın çağlarda, Osmanlı İmparatorluğunda yapılan Islahat hareketlerini beğenmeyen, bir çok Avrupa tarihçileri ve siyasileri, Türkleri anlayışsızlık ve kabiliyetsizlikle itham ettikten başka, hiç bir medeni eser yaratmadıklarını, Avrupa’da ordu kurmuş bir insan topluluğu mahiyetinde olduklarını, ileri sürmüşlerdir. Hattâ Türkiye’de ara sıra patlak veren siyasi buhranlar sebebiyle Türklerin Avrupa’dan Asya’ya kovulması icabeden barbarlar olduğu bile söylenmiş ve yazılmıştı.</span></p>
<ol start="3">
<li><span><strong> Türk toprakları üzerinde tarihi iddialar:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Osmanlı devletinin birinci cihan harbini kayıp etmesi üzerine, Osmanlı topraklarının taksimi, bir olupbitti gibi kabul edilmişti. Bu toprakların taksimi sırasında Anadolu ve Trakya gibi öz ve öz Türk toprağı olan yerlere hak iddia eden devletler çıktı. Yunanlılar batı Anadolu ile Trakya’ya, İtalyanlar’da güney Anadolu’ya yerleşmek için bu topraklar üzerin-de tarihi iddialar ileri sürdüler. Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve bir Kürt devletinin kurulması için tarihin şahitliğine başvuruldu. Sevr Muahedesi bu yanlış ve tahrif edilmiş tarih bilgisi üzerine hazırlanarak, Osmanlı Devletine imzalatıldı.</span></p>
<p><span>Kurtuluş savaşımızla, topraklarımızı yabancı ordulardan temizledik ve istiklâlimizi Lozanda dünyaya tanıttık. Fakat Türk milletiyle Türk toprakları hakkında yüzyıllardan beri sakat tarih bilgisiyle beslenmiş olan, dünya umumi efkârını her an düşman olarak karşımızda bulabilirdik. Nitekim Lozan antlaşmasından sonra bile emperyalist bazı devletlerin, Türk toprakları üzerinde tarihi haklar serdederek istilâcı birer programın tatbikine hazırlanmakta oldukları, söz ve hareketlerinden anlaşıldı, Bu da gösteriyor ki kurtuluş savaşımızda elde edilmiş olan maddi neticeleri, manevi alanda yapılacak çalışmalarla tamamlamak lazımdı. Bunun için de aleyhimizde kullanılmış olan silahın cinsinden bir silah ile kendimizi mü-dafaa etmekten başka çare yoktu. Aleyhimize kullanılan silah tahrif edilmiş olan tarihti. O halde bize düşen görev, tarihimizi gerçek yapısı ile meydana, koymak ve şaşırtılmış bulunan efkârı umumiyeyi, Türk milleti ile Türk toprakları hakkında aydınlatmaktı. Buraya kadar yapılan kısa açıklama Atatürk’ün Türk Tarih tezine vermiş olduğu önemi belirtecek karakterdedir.</span></p>
<p><span>Atatürk ve Tarihe Karşı İlgisi: Atatürk’te tarih merakı ve sevgisi okul sıralarında başlar. Kurtuluş savaşında türlü vesilelerle söylediği nutuklarında fikirlerini kuvvetlendirmek için, daima tarihten misaller getirdiğini görüyoruz. Tarihle uğraşmak hususundaki düşüncelerine ilk defa olarak, 1923’de kendisine fahri Profesörlük ünvanını vermiş olan, İstanbul Edebiyat Fakültesinin, fahri Profesörlük beratını Ankara’ya getirmiş olan, heyetine söylemiştir. Bu heyette bulunmuş olan Prof. Şemseddin Günaltay, Belleten de yayınladığı bir yazıda Atatürk’ün sözlerini şöyle nakletmektedir:</span></p>
<p><span>“Beratı takdim ve lütfen fahri müderrisliği kabul buyurduklarından dolayı müderrisler meclisinin şükranlarını arz ettik. Heyetimize iltifatta bulunan Gazi bir aralık kendisinin mektep sıralarından beri çok sevdiği tarihle daima meşgul olduğunu, bu itibarla fahri müderrisliğinin Edebiyattan ziyade tarihe ait olmasının daha münasip olacağını söylediler“.</span></p>
<p><span>Bu sözlere rağmen Atatürk’ün 1923’den 1928 yılına kadar tarihle yakından alakadar olduğunu görmüyoruz. 1928’de Bayan Afet (İnan) kendisine, Türk ırkının Sarı ırka mensup bulunduğu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci “Secondaire” nev’i bir insan tipi olduğunu yazan bir Fransızca kitap göstererek:</span></p>
<p><span>– Bu böylemidir? diye sormuştur. Atatürk’ün verdiği cevap şudur:</span></p>
<p><span><strong><em>“Hayır olamaz, bunun üzerinde meşgul olalım”</em></strong></span></p>
<p><span>bundan sonra Atatürk devamlı ve sıkı bir şekilde tarihle uğraşmaya başlamıştır. Onun yıllardan beri aydınlatılmasını gerekli bulduğu belli başlı tarih meseleleri şunlardı :</span></p>
<ol>
<li><span>Türkiye’nin en eski yerli halkı kimlerdir?</span></li>
<li><span>Türkiye’de ilk medeniyet nasıl kurulmuş veya kimler tarafından getirilmiştir?</span></li>
<li><span>Türklerin cihan tarihinde ve dünya medeniyetinde yeri nedir?</span></li>
<li><span>Türklerin bir aşiret olarak, Anadolu’da devlet kurmaları bir tarih efsanesidir. Şu halde bu devletin kuruluşu için başka bir izah bulmak lâzımdır.</span></li>
<li><span>İslam tarihinin gerçek hüviyeti nedir? Türklerin İslâm tarihinde rolü ne olmuştur?</span></li>
</ol>
<p><span>Atatürk, bu meseleler üzerinde milletimizi ve dünyayı eski ve hatalı tarih anlayışından, yeni ve doğru bir tarih anlayışına getirmenin kolay olmadığını biliyordu. Bu önemli iş için her şeyden önce, teşkilâta sistemli, devamlı ve sabırlı bir çalışmaya lüzum görüyordu. Atatürk tarih tetkiklerini büyük devlet işleri arasına alınca, belli bir vaktini bu işe hasret-meği kararlaştırdı. İlkin tarih sahasında çıkmış en yeni kitaplarla bir kitaplık kurdu. Sonra Türkiye’de tarih yazan ve tarih ile uğraşabilecek kimselerle bu kitapları incelemeğe koyuldu, Bakanlardan, Milletvekillerinden Profesör ve Öğretmenlerden bazılarına tarih konuları üzerinde çalışmak vazifesi verildi. Tercüme edilmiş kitapların özü çıkarılmakta, incelenen meseleler üzerinde raporlar hazırlanmakta ve Atatürk’e sunulmakta idi. Böylece Türk Tarihi üzerinde büyük ölçüde bir anket işi başlamış oldu. Bu iş bir taraftan gelişirken diğer taraftan da Türk tarihinin incelenmesi ile devamlı olarak çalışmak üzere Türk Tarihi Tetkik Heyetinin, kurulması ile uğraşıldı. Tarih çalışmalarının ilk mahsulü 1930’da yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları’’ isimli kitap oldu. Atatürk bu kitabın birçok yerlerini beğenmedi. Bu kitabın yayınlanmasından bir yıl sonra da Türk Tarihi Tetkik Heyeti resmen kurulmuş oldu. Heyetin kurulmasıyla çalışmalar hızlandı. O kadar hızlandı ki, Türk Tarihi Tetkik Heyeti bir aralık gezici bir hal aldı. Çankaya’da, Yalova’da, Dolmabahçe’de, vapurda, trende, sözün kısası Atatürk’ün çalışmak için vakit bulduğu yerlerde toplantılar yapıldı. Toplantı saatlerinin yalnız başlangıcı belli idi. Bazen 24 saat fasılasız çalışıldığı da olurdu. Çalışmalar çok kere münakaşalı geçerdi. Atatürk’ün münakaşalarda haklıyı ayırt etmek için kullandığı usul hakkında bir fikir edinmek için Prof. Muzaffer Göker’in Belletende yayınladığı “Atatürk’ün huzurunda” başlıklı yazısında şu satırları alıyoruz:</span></p>
<p><span>“Bir gün Ankara Halkevindeki Tarih Kurumu Dairesinde müsveddeleri okumak için toplanmıştık. Müzakereler hararetli oldu. Bilhassa iki arkadaş arasında müzakere, münakaşa şeklini aldı, O akşam Atatürk lütfen cemiyet azalarını sofralarına davet buyurdular. Günlük mesai hakkında malumat aldıktan ve her zaman olduğu gibi çalışmaları iltifatları ile teşvik ettikten sonra söz sırası günün münakaşa mevzuu olan meseleye geldi. Münakaşadan son derece zevk alan Atatürk gayet neşeli bir halde günün hadisesini hülâsa ettikten sonra münakaşanın huzurlarında devamını kendilerine has nezaketiyle rica ettiler. Arkadaşlar mevzuu anlatmağa başladılar: Onları dinledikten sonra kâğıt ve kalem getirilmesini emrettiler. Zaten kâğıt ve kalem yemek odasının demirbaş eşyası sırasına girmişti. Salonun bir ucunda kara tahta, kenarda etajerlerin üzerinde lügatler, ansiklopediler yemek odasına bir mektep manzarası hali vermişti. Ve orası hakikatte bir mektepti. İstenilen şeyler geldikten sonra Atatürk her iki arkadaştan iddialarını yazı ile tespit etmelerini istedi. Münakaşalarda başlangıçtaki iddiaların unutulması sık sık görülen birşey olduğu için buna lüzum görüldüğünü ilave etti. Sonra arkadaşlardan sözlerini teyit için ne gibi ilmi vesikalara ve mehazlara müracaat edeceklerini sordu. Bunlar da kâğıda yazıldı. Kütüphaneden istenilen kitaplar geldikten sonra okuma ve tercüme başladı. Neticede bir taraf hak kazandı. O zaman Atatürk kaybeden arkadaşımıza dönerek bu neticenin kendisinin yüksek kıymetini küçültecek bir hadise olmadığını ilâve ederek gönlünü aldı. Yalnız dedi ki:</span></p>
<p><span><em>“Size her zaman söylerim. Yalnız kendi başınıza ve kendiniz için çalıştığınız zaman herkes gibi böyle bir netice ile karşılaşmanız mümkündür. Hatta sık sık olabilir. Cemiyeti ben bunun İçin kurdum. Buradaki üyeler yurt içinde ve dışında tarihe ait yapılan çalışmalarda ve kendi tetkikleri neticelerinden birbirlerini haberdar ederek birbirlerini tamamlayarak çalışırlarsa netice daha müsbet olur. Bunu yaparken şahsınıza ait bir bulu-şun başkaları tarafından kullanılmasından ve mesut neticelerin isminize değil, mensup olduğunuz cemiyete ve millete mal edilmesinden endişeniz olmasın. Millet bunun kadrini bilir.</em></span></p>
<p><span><em>Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. İstiklâl harbinde benim de milletime ettiğim bir takım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat bunlardan hiçbirini kendime mal etmedim. Yapılanan hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğmanda budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için yapmamız lâzım gelen şeylerin hepsini yaptığımıza ileri süremeyiz. Bu güne ve yarına bırakılmış daha bir çok büyük İşlerimiz vardır, kimi araştırmalar da bunlar arasındadır. Beni seven arkadaşlarıma tavsiyem budur: Şahsınız için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur.”</em></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Heyetinden, çok istifadeli çalışmalar bekliyordu. Fakat heyette bazen herşey beklediği gibi gitmiyordu. Ara sıra heyet üyelerini irşad edecek yolda direktifler vermek mecburiyetinde kalıyordu. Tarih çalışmalarının ayarlanmasında ve istenilen istikamette yönetilmesinde tesir yapan bu direktiflerin önemlilerinden bazıları şunlardır.</span></p>
<p><span><em>“Büyük Devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetikik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha, büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır,”</em></span></p>
<p><span><em>“Sümmettedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nadim olmaktansa hiç bir eser vücuda getirmemek, aczini itiraf etmek evlâdır.”</em></span></p>
<p><span><em>“Biz tarih yazarken aport değil bizzat fiiller ve hadiseler arayan adamlarız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada cehlimizi itiraf etmekten çekinmiyelim.”</em></span></p>
<p><span><em>“Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız, Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikatta her şeyden ve herkesten evvel, kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.</em></span></p>
<p><span><em>Sizi büyük hedefe ancak bu nokta-i nazarlardan kıskanç olmak İsal edebilir.</em></span></p>
<p><span><em>Yoksa dünyanın bin bir şarlatan ve bin bir milletin tarihşinas yaşayan sokak politikacısının… baziçesfi kalırsınız.”</em></span></p>
<p><span><em>“Tarih hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları bulmağa çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktadan cehlimizi itiraf etmeden çekinmeyelim.”</em></span></p>
<p><span><em>“Biz daima hakikat arayan ve buldukça, bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlarız.”</em></span></p>
<p><span><em>“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir hal alır.”</em></span></p>
<p><span>Bu direktiflere göre yürütülen tarih çalışmaları neticesinde 1931 yılları sonlarında okullar için dört ciltlik bir umumi tarih serisi ortaya kondu. Ağırlık noktasını Türk Tarihi teşkil eden bu serinin müsveddelerini Atatürk baştan aşağı okudu ve tashih etti.</span></p>
<p><span>Yeni Türk Tarih Tezi: Yeni tarih kitaplarımız Milli Tarih Tezimizi de ihtiva etmekte idi. 1932’de Ankara’da Tarih Profesör ve Öğretmenlerinin iştiraki ile ilk defa olarak toplanan Türk Tarih Kongresinde Türk Tarih Tezi geniş ölçüde açıklamalar ve tartışmalarla millete mal edildi.</span></p>
<p><span>Kültür alanımızda bir inkılâp ifade eden bu tezin esası şudur:</span></p>
<p><span>“Türk milletinin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet Türk milletidir.”</span></p>
<p><span>“Türk ırkı, çok kere öne sürüldüğü gibi sarı değildir. Türkler beyaz insanlardır ve brakisefaldir. Bu günkü yurdumuzun sahipleri, en eski kültür kurucularıyla aynı vasıfları taşıyan çocuktandır,”</span></p>
<p><span>“Türkler yayıldıkları yerlere medeniyetlerini de götürmüşlerdir. Irak, Anadolu, Mısır, Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalılardır. Biz bugünkü Türkler de Orta Asyalıların çocuklarıyız.”</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezi, Tarih alanında yapılan en yeni çalışmalarla Arkeolojik, Antropolojik araştırmalar neticesinde elde edilmiş olan vesikalara dayanmaktadır. 1937’de toplanan ikinci Türk Tarih Kongresinde Tarih tezimiz yabancı ilim adamlarının da tetkikine arz edildi. Kongrenin komisyonlarında ve genel toplantılarında yapılan açıklamalara göre Türk Tarih Tezi âlemşümul bir tarih gerçeği olarak kabul edildi.</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezinin kabul edilmesi ile milli tarihimiz gerçek karakterini millet ve dünya nazarında kazanmış oldu. Türkleri medeni milletler birliğinden ayırmak ve onları insan yapısıyla medeni vasıfları bakımından ikinci neviden saymak gibi yalnız kin ve garaz mahsulü olan bir edebiyat da gene tarih tezimizle çürütülmüş oldu.</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezinin, cihan tarihi anlayışında da ileri bir adım olduğunu kabul etmek lazımdır.</span></p>
<p><span>Tezimiz beşer kültürüne Orta Asya’yı beşik göstermekle bütün dünya milletlerinin hasretini asırlardan beri çektikleri ortak bir kültür temeli de yaratmaktadır. İlk anlarda, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi istikametinde yönetilmiş çalışmalarında ırkçı ve emperyalist düşüncelerin izlerini arayanlar oldu. Fakat onun bütün hayatı, bütün düşünce ve çalışmaları milliyet ile insanlığın uzlaşacağı yolunda bir inanın örnekleri ile süslenmişti. Bu örneklerden birini Balkan milletlerinin üyelerine bir antanta varmak için Türkiye’de çalıştıkları sıralarda söylediği şu sözlerde görüyoruz. :</span></p>
<p><span><em>“Balkan Milletleri İçtimai ve siyasi ne çehre arz ederlerse etsinler, onların Orta Asya’dan gelmiş yakın soylardan, müşterek cetleri olduğunu unutmamak lâzımdır.”</em></span></p>
<p><span><em>“Karadeniz’in Şimal ve Cenup yolları ile binlerce seneler deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlarda yerleşmiş olan insan kütleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, hakikatte bir tek beşikten çıkmış kardeş kavimlerden başka bir şey değildirler.”</em></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk Tarih Teziyle insanların aralarında anlaşmak ve müşterek saadetleri yolunda çalışmak için muhtaç oldukları kültür ortaklığının kuvvetli bir adımını da atmış oluyor. O,</span></p>
<p><span><em>“İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.”</em> sözü ile de, Türk milletinin saadetine verdiği değeri diğer milletler içinde tanımış olmuyor mu?</span></p>
<p><span>Ölümünde Türk milleti kadar bütün dünyanın da onun için göz yaşı dökmesi, belki de milliyet manasını ve insanlık idealini en güzel anlatmış olmasından ve bu uğurda açık gönül ile çalışmasından ileri gelmiştir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ord. Prof. Dr. Enver Ziya KARAL</strong> </span></a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Ordumuzu Anlatıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ordumuzu-anlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ordumuzu-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Ordumuzu Anlatıyor
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan. K. Atatürk 1- Kuvvet mutlaka her türlü emre itaat eden, tam disipline sahip ordu halinde bulunandır. Ülkeyi ve milleti zarara uğratmayacak kuvvet, ancak odur. Halbuki bizim için kuvvet kaynağı, millettir. Milleti zarara uğratan ve nefretini kazanan bir kuvvet, elbette maksadın derhal kaybedilmesini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c73462bd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Ordumuzu, Anlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Cihan-Dura-046.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ordumuzu-anlatiyor.html">Atatürk Ordumuzu Anlatıyor</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Cihan DURA</span></a></strong></span></p>
<p><span><em>İki Mustafa Kemal vardır:<br>
Biri ben, et ve kemikten…,<br>
diğeri sizler, ölümsüz olan.</em></span></p>
<p><span><strong> K. Atatürk</strong></span></p>
<p><span><strong>1- </strong>Kuvvet mutlaka her türlü emre itaat eden, tam disipline sahip ordu halinde bulunandır. Ülkeyi ve milleti zarara uğratmayacak kuvvet, ancak odur. Halbuki bizim için kuvvet kaynağı, millettir. Milleti zarara uğratan ve nefretini kazanan bir kuvvet, elbette maksadın derhal kaybedilmesini icap ettirecek bir kuvvettir. Biz ülkenin her cephesinde ve merkezinde bu niteliklere sahip bir ordu kurmakla meşgul olduk. Elhamdülillah bugünden başarı eserlerini görmekteyiz ve daha göreceğiz. Fakat Batı cephesinde işte Kuvayı Milliye diyoruz, Halbuki hepimiz Kuvayı Milliye’yiz. Ordu Kuvayı Milliye’dir.</span></p>
<p><span><strong>2-</strong> Ordu, Türk Ordusu!… İşte bütün ulusun göğsünü güven ve gurur duyguları ile kabartan şanlı ad. Hatırlıyorum, yıl 1937… Onu kısa aralıklarla iki kez, büyük kütleler halinde yakından gördüm. Trakya ve Ege büyük manevralarında… Disiplinini, enerjisini, subaylarının vukuflu gayretini, büyük komutan ve generallerimizin yüksek sevk ve idare yeteneklerini gördüm; derin övünç duydum, takdir ettim.  Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için yapmakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkânsız güvencesidir.</span></p>
<p><span><strong>3-</strong> Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir: biri millet kararı, diğeri en zor koşullar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olan ordumuzun kahramanlığı… Bizim ordularımız gerçekten kahramanlığına güvenilir ordulardır. Bu ordular tarihte eşi görülmemiş kahramanlıklar, fedakârlıklar göstermiştir; şanlı zaferler kazanmıştır. Millet ve ülkenin minnet ve şükranına hak kazanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>4-</strong> Türk ordusunun bir birliği dengini mutlaka mağlup eder; iki mislini durdurur ve yerinden kımıldatmaz.</span></p>
<p><span><strong>5-</strong> Arkadaşlar! Türkiye en zayıf sanıldığı bir zamanda en kuvvetli olduğunu kanıtlamıştır, ordusu sayesinde…  Ordumuz vatanın içinde zafer kazanmıştır. Bu olay Türkiye’nin olağanüstü hayatiyetine, yüce azmine ve ölümsüz varlığına en belirgin kanıttır. Düşmanın vatan içine girmiş olması düşman lehine birçok nedenleri ve etkenleri doğurur. Bütün bunları göğüsleyerek düşmanı vatan içinde yenilgiye uğratmak, mahvetmek başlı başına bir varlık, büyük bir kuvvet eseridir. Vatan içinde yenilginin âkibeti son derece tehlikelidir, ağırdır. Bu gerçeği doğrulayan yakın ve uzak tarihî örnekler çoktur.</span></p>
<p><span><strong>6-</strong> Türkiye Cumhuriyeti’nin Silahlı Kuvvetleri’nin ulusal savunma kavramı aslında müdafaai hukuk, yani hakları savunma öğretisidir. Türk Silahlı Kuvvetleri ulusun iradesinin bir savunma aracıdır. Görevi bu iradenin emrettiği şekilde ulusal çıkarları korumak ve savunmaktır. Bunların başında da tam bağımsızlık ve özgürlük gelir.</span></p>
<p><span><strong>7-</strong> Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvende olmalıdır, dokunulmaz olmalıdır. Devletin bağımsızlığının, millet hayatının biricik bekçisi ise kahraman ordumuzdur. Dolayısıyla askerî teşkilatımızın özel itina ile düzenlenmesi ve yüceltilmesi en önemli esaslardandır.</span></p>
<p><span><strong>8-</strong> Millî Mücadele yılları….Düşmanlarımız canice emellerinde devam ettiği sürece, bütün Anadolu’nun silahlı direniş göstermesi ve bu direnişte ordunun esas teşkil etmesi doğaldı. Büyük Millet Meclisi’nin, büyük mücadelede başarılı olacağına kesinlikle emindim. Bunun temini için sebepler ve etkenler, araçlar mevcuttu. Bu sebeplerin ve etkenlerin başında en etkilisi ordumuzdu. Ordumuz hayat ve onur mücadelesinde milletin ve onun gayelerinin biricik dayanağıydı.</span></p>
<p><span><strong>9-</strong> Ordunun kendisine düşen bu yüce görevinde hakkıyla başarılı olabilmesi için lazım gelen niteliklerin birincisi, demir gibi bir inzibattır. Orduda inzibatın biricik tecelli aracı aydın, kahraman, fedakâr subaylardır. Bugün ordumuzun subayları saydığım niteliklere tümüyle sahiptir. Fakat buna bir şey eklemek lazımdır ki, şu içinde bulunduğu fevkalade durum ve koşulların heyecanlarıyla, gayeleriyle yetişecek olan genç subaylarımız bize bağımsızlık için daha kuvvetli umutlar bahşedeceklerdir.</span></p>
<p><span><strong>10-</strong> 1933 Şubat’ında ve Cumhuriyet’in 15. Yılı dolayısıyla yayımladığım mesajlarda ordumuzun vatanı ve milleti her türlü düşmana karşı koruma görevini şöyle dile getirdim: Ben bir Türk askeri, bir Türk kumandanı olarak, büyük Türk ordusu, sana diyorum ki, bunca uyutucu, bunca avutucu, bunca göz kamaştırıcı görünüşlere gözlerimizi aldırmaksızın silahlarımızı sıkı tutalım. Silahlarımızı büyük Türk ulusunu ezmek isteyenlerin gözlerine gezleyelim. Bunda amaç düşman olsun. Bu amaca giden kurşun Türk’ün ülkü kurşunudur. Türk ordusu, ulusun ülküsüne kurban vermiş, kurban veren kahraman Türk ordusu! Ben sana söyledim, gidiş yolunu sana gösteriyorum, ülkü yönünü. Yürü Türk ordusu, buyruğum budur.</span></p>
<p><span><strong>11-</strong> Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Ülkeni, en bunalımlı ve zor anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden, düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve araçlarıyla donanmış olduğun halde, görevini aynı bağlılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur. Bugün, Cumhuriyet’in 15. yılını durmadan artan büyük bir gönenç ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda, kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar duygularına da tercüman oluyorum.</span></p>
<p><span><strong>12-</strong> Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve güvenimiz vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir nefis feragatiyle ve hayatı küçümseyerek her türlü görevi ifaya hazır olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini selamlar ve takdirlerimi bütün ulus önünde beyan ederim. Cumhuriyet Bayramı’nın 15. yıldönümü kutlu olsun!</span></p>
<p><span><strong>13-</strong> Şunu da eklemek isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti orduları Türkiye Cumhuriyeti’nin gasp olunmuş haklarını elde etmeye muktedirdir. O vatanın ve rejimin koruyucusu olmakla kalmayıp, en geniş ve gerçek anlamıyla bir barış etkenidir, bir eğitim ve öğretim ocağıdır.</span></p>
<p><span><strong>14-</strong> Savaş nedir, ne zaman gereklidir, sonuçları nelerdir, nasıl yapılır… Bu ve benzeri konulardaki görüşlerimi de çeşitli vesilelerle açıkladım, aşağıda tekrarlıyorum:</span></p>
<p><span><strong>15-</strong> Muharebe sürekli mücadele halinde bulunan görünmez kuvvetlerin göze görünür şekil ve suret almasıdır.</span></p>
<p><span><strong>16-</strong> Tarih 6 Mayıs1922… Büyük Millet Meclisi’nde Başkumandanlık Kanunu’nun uzatılması görüşülüyordu.  “Bugün ülkeyi yaşatacak savaş değildir” dediler. Ben de onlara dedim ki, efendiler, bugün milleti yaşatacak olan yalnız savaştır, başka bir çare yoktur. Ne yazık ki, bu sebeple bütün kudretimizi, bütün kaynaklarımızı, bütün varlığımızı orduya vereceğiz; savaş yapacak bir iktidarda olduğumuzu dünyaya tanıtacağız ve işte ancak ondan sonradır ki milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>17-</strong> Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknoloji alanındaki düzeyleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî kudret ve faziletleriyle, her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür. Sonuç yalnız fizik kuvvetin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü kanıtlama derecesine vardırır.</span></p>
<p><span><strong>18- </strong>Bu nedenle meydan muharebesinde yenilen taraf, millet ve ülke olarak, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Mahv ve yok olmak, yalnız harp alanında bulunan orduyla sınırlı kalmaz. Asıl o ordunun mensup olduğu millet, feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî emellerle, aracı konumuna düşen istilacı orduların, istilacı milletlerin uğradığı bu tür feci akıbetlerle doludur. Türk vatanını fethetmek düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymaya çalışanların da layık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.</span></p>
<p><span><strong>19-</strong> Bir ülkeyi zapt ve işgal etmek, o ülkenin sahiplerine hâkim olmak için yeterli değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların doğurmuş olduğu bir millî ruha, güçlü ve daimi bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı duramaz. Mahkûm olmak istemeyen bir milleti, esareti altında tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli despotlar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadeleleriyle, özellikle Dumlupınar’da kazandığı zaferle, gösterdiği azim ve irade ile malum olan bu hakikatleri bir defa daha tarihin bağrına çelik kalemle kazımış bulunuyor.</span></p>
<p><span><strong>20-</strong> Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli 30 Ağustos Muharebesi ile sağlamlaştırıldı. Sonsuz hayatı orada taçlandırıldı. O sahada akan Türk kanları, o semada uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızları oldu. Orada diktiğimiz “Şehit Asker” anıtı, işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil eder. O anıt Türk vatanına göz dikeceklere, Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.</span></p>
<p><span><strong>21- </strong>Ben, ne olursa olsun, şu ve bu sebeple milleti savaşa sürüklemek yanlısı olmadım. Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalıdır. Gerçek kanaatim şudur: Ben milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. “Öldüreceğiz” diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Millet hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.  </span></p>
<p><span><strong>22-</strong> Savaşta kesin sonuç daima taarruzla alınır; fakat savunma ile yerine getirilen birçok görev de vardır. Bu noktada bütün arkadaşlarımın dikkatlerini bir hususa çekmek isterim. Kesin sonuç talep edilen zamana gelmeden önce, hakiki ve ciddi taarruz zamanından önce birliklerin savaş değerlerini azaltmaktan, adet olarak eksilmesine sebep olmaktan kaçınmak lazımdır. Bunun için taarruz, savunma, işgal muharebesi ve kesin muharebenin mahiyeti, uygulanacağı zaman ve durumun seçilmesi hususunda arkadaşların zaten mevcut olan melekeleri korunmalıdır. Buna teorik ve pratik iştigallerimizde çok dikkat etmeliyiz. Bir de alınan görev ile sarf olunacak askerî faaliyetin ciddi bir ilgisi vardır. Bunun için görev verenlerin, görev alanların kullanacağı aracı, askerî faaliyeti belirlemede tereddüde düşmelerine sebep olmamaları gerekir. Maksatta açıklık çok önemlidir.</span></p>
<p><span><strong>23- </strong>Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Cepheler delinebilir; buna karşı önlem, delinen kısmı derhal kapamaktan ibarettir. Bu ise, cephe üzerindeki kuvvetlerden başka geride, ihtiyatta, kuvvetli kademeler bulundurmakla mümkündür.</span></p>
<p><span><strong>24-</strong> Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.</span></p>
<p><span><strong>25- </strong>Millî Mücadele yıllarında Büyük Millet Meclisi’nde yaptığım konuşmalarda, bazı görüşme ve yazışmalarımda ordumuzun bir halk ordu olduğu, ordunun para olmasa da olacağı, zafere ve kurtuluşa yurtsever, özverili subay ve kumandanlarımız sayesinde ulaşılacağı hususları üzerinde durdum, açıklamalar yaptım. Dedim ki:</span></p>
<p><span><strong>26- </strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu; istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun veya bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır. İnsanca ve bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin aynı ülkü ile duygulanan, yalnız onun emrine tabi, sadık öz evlatlarından meydana gelen saygıdeğer ve kuvvetli bir topluluktur.</span></p>
<p><span><strong>27-</strong> Eski ordumuz Mütareke’den sonra silahsızlandırılarak dağıtılmıştır. <span>B</span>u ordu sultanın ordusu idi; onun iradesini yerine getirir, yalnızca onu tanırdı. Yeni orduyu tamamen yeni prensipler ve temeller üzerine kurduk. Bu ordu, eski ordunun, halkın davasına, vatan savunmasına sadık kalmış kısımlarından ve emekçi köylü kitleleri arasından toplanan kişilerden oluşturulmuştur. Biz yeni orduyu kurarken, yalnızca bir tek amaç güttük. O da, bu ordunun sultan ordusu değil, halk ordusu olmasıdır; ayrı ayrı şahısların değil, bütün bir halkın çıkarlarını savunmasıdır. Bu amacı, gerçekleştirebilmek için elimden gelen her önlemi almaktayım.</span></p>
<p><span><strong>28-</strong> Biz ordumuzun varlığını sahip olduğumuz parayla kıyaslayamayız. “Paramız vardır ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağıldı”, benim için böyle bir sorun yoktur. Efendiler, para vardır, para yoktur, ister olsun, ister olmasın, ordu vardır. Bunu bir örnek ile arz etmek isterim. Bendeniz ilk defa bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünen arkadaşlarım bana sordular: “yahu paramız var mıdır?” Yoktur. “Silahımız var mıdır?” Yoktur, yoktur dedim. “Ne yapacaksın” dediler; “ordu olacak ve bu millet bağımsızlığını kurtaracaktır” dedim. Dolayısıyla hepsi oldu ve daha olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>29-</strong> Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından askerlerime şöyle seslendim: Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımıştım. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi pek kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en aziz bir borç bilirim. Sizin gibi kumandanları, subayları ve neferleri olan bir milletle düşmanın elleri altında köle olmak mümkün değildir.  </span></p>
<p><span><strong>30-</strong> Hamiyetli ve fedakâr kumandanlara ve başkanlara sahip oldukça, bu millet için kurtuluş ve mutluluk muhakkaktır.</span></p>
<p><span><strong>31-</strong> Ülkemiz ve milletimiz ne zaman felaketlere maruz kaldıysa, hiç şüphesiz ki, bütün vatan evlatları en büyük özveriye katlanmaktan çekinmemiştir. Yalnız bu memleket evlatlarını vatanın savunması için ölüme sevk etmek sorumluluğunu üzerine alan ve aynı zamanda onların ilerisinde göğsünü düşman kurşunlarına gerenler, subaylardır, kumandanlardır.</span></p>
<p><span><strong>32-</strong> İçinde yaşadığımız ve büyüklüğünü nitelendirmekten âciz bulunduğum bugünkü Milli Mücadele ve o mücadele ile kazanılan muazzam zafer, yarın birçok menkıbe ve efsaneleriyle milli tarihimizin sayfalarında yaşayacaktır. Hiç kimse inkâr etmez ki, bu zaferde, bu muazzam milli galibiyette herkesten ziyade –âciz bir bireyi olmaktan iftihar duyduğum- Mektebi Harbiye ve onun emektar talim heyetinin büyük, pek büyük bir hakkı vardır. Bu aziz kurumdan yetişen gençlerdi ki, dünyanın geçici cazibesine küçümseyerek baktı ve İnönü’lere, Sakarya’lara koşarak fikir muharebesi, subay muharebesi yaptı. Ve işte o gençliğin ateşli ve nurlu kanı idi ki, azgın ve zalim düşmanı Anadolu’nun kutsal ocağında boğdu.</span></p>
<p><span><strong>33-</strong> Üzerinde durduğum bir husus de askerin, mesleğinde ilerleme ümidinin kırılmaması gerektiği konusu oldu. 6 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’nde yaptığım bir konuşmada buna şöyle değindim: Hepimiz insanız, subaylar insandır, kumandanlar insandır. Yaptıkları fedakârlıklara karşılık mutlaka bir hakları vardır. Bu, askerlikte esastır. Her askerde mutlaka ileri gitmek eğilimi vardır. Her askerde bir azim olmak lazımdır. Çünkü bir adım atan asker büyük hizmet yapar. Küçük rütbe ile büyük rütbe kazananların, yapabildikleri görevler alanı bir değildir. Dolayısıyla askerlere bu yolun daima açık olduğunu göstermek ve bildirmek lazımdır. Bilhassa Napolyon bile ordusunun şevk ve heyecanını ve özellikle muharebe meydanlarındaki faaliyetlerini artırmak için derdi ki: “Her askerin çantasının üzerinde müşir vardır.” Nefer de bunu böyle düşünmek zorundadır. Nerede kaldı ki, subaylara ve kumandanlara diyeceğiz ki, bu olmadıkça olmaz. Bu tabiatıyla olamaz ve ordunun maneviyatı, disiplini bakımından kesinlikle zararlıdır<span>.</span></span></p>
<p><span><strong>34-</strong> Arkadaşlar, bütün tarih bize gösteriyor ki, milletler yüksek hedeflerine ulaşmak istediği zaman, bu feveranları karşısında üniformalı çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu genelliği içinde yüksek bir istisna bizim tarihimizde, Türk tarihinde görülür. Bilirsiniz ki, Türk milleti ne zaman yükselmek için adım atmak istemişse bu adımların önünde daima önder olarak, yüksek millî ideali gerçekleştiren hareketlerin öncüsü olarak kendi kahraman çocuklarından meydana gelen ordusunu görmüştür. Bunun içindir ki, Türk milleti, tehlikelere karşı elinde kılıç yürümeye hazır kahraman çocuklarına derin güven beslemiştir. Ve bu güveni daima besleyecektir. Bundan sonra da Türk milletinin yüce ülküsünün elde edilmesi için kahraman asker evlâtları hep önde gidecektir.</span></p>
<p><span><strong>35-</strong> Bugün Türk Milleti, başardığı her hayatî şeyin kahramanı olarak kendi ordusunu, ordusuna kumanda eden öz evlâtlarından meydana gelen subaylar heyetini, yüksek kumanda heyetini görmektedir. Millet ve kahraman evlâtlarından meydana gelen ordu, o kadar birbiriyle birleşmiştir ki, dünyada ve tarihte bunun örneği enderdir. Bu millî tecelli ile övünebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>36-</strong> Arkadaşlar, ordudan bahsederken bu ülkenin gerçek sahibi olan Türk milletinin aydın evlatlarından da bahsediyorum. Bu evlatlar içinde şüphe yok ki, yarının kahramanlarını yetiştiren eğiticilerimiz vardır. Gerekirse derhal kisvesini değiştirerek, gereken yerde başını veren ve ordu ile beraber yürüyen öğretmen arkadaşlarımız da vardır. Ben yüksek ordumuzun subaylarından ve onlarla Türk’ün aydın evlatlarından söz ettiğim zaman, düşüncesiyle, vicdanıyla, bilimiyle onlarla beraber olan ulusal kahramanlığa katılmaya hazır Türk gençlerinden söz ediyorum. Türk milleti ordusunu çok sever, onu kendi ülküsünün koruyucusu kabul eder.</span></p>
<p><span><strong>37-</strong>Devletin yüksek bünyesinin sarsılmaz temeli olan ve millî ülküyü, millî varlığı ve devrimi kollayan ve koruyan Cumhuriyet ordusunun ve onun fedakâr ve değerli mensuplarının daima saygı ve şeref konumunda tutulmasına özellikle itina ederiz, edilmelidir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Cihan DURA</span></a>
</strong></span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> <a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.cihandura.com/</a></span></p>
<hr>
<p><span>KAYNAK: <strong>Atatürk’ün Bütün Eserleri</strong>, Kaynak Yayınları, İst.; Attila İlhan,<strong>Hangi Atatürk</strong>, Bilgi Yayınevi,Ank., 1999.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-sunus</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-sunus</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c722f09b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Sunuş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-sunus.html">Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-1.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-2-ataturkun-soyu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-2-ataturkun-soyu</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c711eca8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Atatürk’ün, Soyu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-2-soyu.html">Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-2.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-3-dogumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-3-dogumu</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c700bd40.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Doğumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-3-dogumu.html">Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-3.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6f02ece.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Öğrenim, Hayatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati.html">Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-4.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6dedb0c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Beyin, Teknolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-5.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6ce8cd9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Nasıl, Beslenirdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-6.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ten Kısa Kısa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-kisa-kisa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-kisa-kisa</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ten Kısa Kısa
Gazete Kağıdı İle Sarılmış Sigara Bir gün Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini görecek hali yoktu. Bir sürü yurt sorunu dururken, Devlet Başkanının kendini tarihe vermesi, Vasıf Çınar’ın biraz canını sıkmış olacak ki, Atatürk’e şöyle dediğini duydum: – ”Paşam! Tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın.” […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cacd0ce0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ten, Kısa, Kısa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkten-kisa-kisa.html">Atatürk’ten Kısa Kısa</a></p>
<p><span><strong>Gazete Kağıdı İle Sarılmış Sigara</strong></span></p>
<p><span>Bir gün Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini görecek hali yoktu. Bir sürü yurt sorunu dururken, Devlet Başkanının kendini tarihe vermesi, Vasıf Çınar’ın biraz canını sıkmış olacak ki, Atatürk’e şöyle dediğini duydum:<br>
</span></p>
<p><span>– ”Paşam! Tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın.”<br>
</span></p>
<p><span>Atatürk, Vasıf Çınar’ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık verdi:<br>
</span></p>
<p><span><strong>– ”Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.”</strong></span></p>
<hr>
<p><span>Bir gün vatandaşın biri kasaba ya da köy kahvesinde gazete kağıdına sararak hazırladığı bir sigarayı içerken, fena kokusundan şikayet ediyor ve bütün iyilik ve kötülükleri en başta bulunana atfetmek itiyadı ile Atatürk aleyhinde ağzına geleni söylüyor. Kahvede bulunanlar zabıt tutuyorlar. İş hükümete intikal ediyor. Cumhurbaşkanına karşı işlenen suçlardan dolayı takibatta bulunmak O’nun müsaade ve muvafakatına bağlı olduğu için ilgili vekil meseleyi kendisine arz ediyor, takibat için müsaadelerini istiyor.<br>
</span></p>
<p><span>Atatürk vekile soruyor:<br>
</span></p>
<p><span><strong>”Sen hiç gazete kağıdı ile sarılmış sigara içtin mi”<br>
</strong></span></p>
<p><span>Vekil<br>
</span></p>
<p><span>– ”Hayır efendi” diye cevap veriyor.<br>
</span></p>
<p><span>Atatürk,<br>
</span></p>
<p><span><strong>– ”Ben içtim”</strong> diyor,<br>
</span></p>
<p><span><strong>– ”O</strong> <strong>kadar berbat bir şeydir ki… Adam haklıdır, ben de olsam aynı şeyi yapardım. Takibata lüzum yoktur. Zavallıyı serbest bırakınız”<br>
</strong></span></p>
<hr>
<div>
<p><span><strong>“Türk Kendi Düşer, Kendi Kalkar!.”</strong></span></p>
<p><span>Fransızlarla Hatay meselesine dair anlaşma yapıldığı günlerden biriydi. Hatay’dan dönüşünde Eskişehir’de kaldı. Şereflerine Orduevi’nde bir şölen verildi.</span></p>
<p><span><span>Eskişehirli bir genç aradı ve buldu. Ona Fransa hakkında bir şeyler yazdırdı ve okuttu. Bunda Fransızların savaşacak durumda olmadıklarından bahsediliyordu. </span><span><br>
</span></span></p>
<p><span><span>Son derece heyecanlı ve neşeliydi. Yendi, içildi. Milli oyunlara başlandı. Ata’mız bir aralık büsbütün coştu. Zeybek havasına kendini kaptırdı. Ayağa kalkarak oynamaya başladı. Coşkunluğu o dereceyi bulmuştu. Dizini yere vururken bir aralık sendeledi. Halk onu kucaklayıp kaldırmak istedi. İşaretle onları durdurdu ve :</span><span><br>
</span></span></p>
<p><span>–<strong> Türk kendi düşer, kendi kalkar ! diyerek zemberek gibi yerinden fırladı.</strong><br>
</span></p>
<p><span><span>Türk’ü ondan daha iyi kimse anlayamadı, anlatamadı.</span><span><br>
</span></span></p>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’e Bir Köylünün Cevabı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-bir-koeylunun-cevabi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-bir-koeylunun-cevabi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e Bir Köylünün Cevabı
Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda olduğu kadar düşmanlarımızdadır da. Çünkü başta Moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi : – Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler… Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, balkan milletlerini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cab48052.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’e, Bir, Köylünün, Cevabı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturke-bir-koylunun-cevabi.html">Atatürk’e Bir Köylünün Cevabı</a></p>
<p><span>Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda olduğu kadar düşmanlarımızdadır da. Çünkü başta Moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi : </span></p>
<p><span>– Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler… </span></p>
<p><span>Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, balkan milletlerini “istiklal” diye kışkırtırlardı. </span></p>
<p><span>Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler durmadan zenginleşirlerdi. </span></p>
<p><span>Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmiştir. </span></p>
<p><span>Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:</span></p>
<p><span>– Bu köşk kimin?</span></p>
<p><span>– Kirkor’un… </span></p>
<p><span>– Ya şu koca bina ?</span></p>
<p><span>– Yargo’nun</span></p>
<p><span>– Ya şu ?</span></p>
<p><span>– Salomon’un… </span></p>
<p><span>Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:</span></p>
<p><span>– Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur:</span></p>
<p><span>– Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam… </span></p>
<p><span>Atatürk bu hatırasını naklederken:</span></p>
<p><span>– Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Afyon’lu Nine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-afyonlu-nine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-afyonlu-nine</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Afyon’lu Nine
Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu. – Merhaba nine Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; – Merhaba dedi. – Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duraklayıp, – Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi. – Ne […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4caa0a40a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Afyon’lu, Nine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-afyonlu-nine.html">Atatürk ve Afyon’lu Nine</a></p>
<p><span>Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. </span></p>
<p><span>Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu. </span></p>
<p><span>– Merhaba nine </span></p>
<p><span>Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; </span></p>
<p><span>– Merhaba dedi. </span></p>
<p><span>– Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duraklayıp, </span></p>
<p><span>– Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? </span></p>
<p><span>Paşa gülümsedi. </span></p>
<p><span>– Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?<br>
</span></p>
<p><span>Kadın başını salladı. </span></p>
<p><span>– Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim. </span></p>
<p><span>– Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni? </span></p>
<p><span>– Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da…. Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı. Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. </span></p>
<p><span>– Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?<br>
</span></p>
<p><span>Kadını birden yüzü sertleşti. </span></p>
<p><span>– Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. </span></p>
<p><span>Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. </span></p>
<p><span>Bana dönerek, </span></p>
<p><span>– Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. </span></p>
<p><span>Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. </span></p>
<p><span>Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkiside ağlıyordu. </span></p>
<p><span>İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. </span></p>
<p><span>Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı; </span></p>
<p><span>– Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. </span></p>
<p><span>Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. </span></p>
<p><span>Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi; </span></p>
<p><span>“Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine benim bütcemden üç inek verin armağanım olsun.<em>”<br>
</em></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69710" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturk-Nine.jpg" alt="" width="650" height="407"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Devleti Haczeden Hakim İçin Ne Söyledi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-devleti-haczeden-hakim-icin-ne-soeyledi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-devleti-haczeden-hakim-icin-ne-soeyledi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Devleti Haczeden Hakim İçin Ne Söyledi
İlk Türk Gazetecilerinden Ali Suavi 1857 yılında Simav Nahiye Müdür Vekili Hacı Hafızoğlu’nun makamında şöyle bir olaya tanık olur; “İçeriye bir zaptiye bir köylü getirir. Karı ‘davam var’ der. Bizim sofu Hacı Hafızoğlu ‘kayıt ve tescili şer’an lazımdır’ deyup, sağ eline bir kalem, sol eline bir kağıt aldı ve gözlerini süzerek ‘söyle’ der. Köylü karı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ca90a04a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Devleti, Haczeden, Hakim, İçin, Söyledi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-devleti-haczeden-hakim-icin-ne-soyledi.html">Atatürk Devleti Haczeden Hakim İçin Ne Söyledi</a></p>
<p><span>İlk Türk Gazetecilerinden Ali Suavi 1857 yılında Simav Nahiye Müdür Vekili Hacı Hafızoğlu’nun makamında şöyle bir olaya tanık olur;</span></p>
<p><span>“İçeriye bir zaptiye bir köylü getirir. Karı ‘davam var’ der.</span></p>
<p><span>Bizim sofu Hacı Hafızoğlu ‘kayıt ve tescili şer’an lazımdır’ deyup, sağ eline bir kalem, sol eline bir kağıt aldı ve gözlerini süzerek ‘söyle’ der.</span></p>
<p><span>Köylü karı ki köyünde dahi kimsesiz, evsiz barksız hizmetçi olduğu takririnden zahir olur.</span></p>
<p><span>Ta kadın ninesinden kalma olmak üzere cümlesi yirmi kuruş eder etmez toprak tencere, keser sapı gibi bir takım eşyanın köylüsünden birinin tahtında olduğundan bahisle, bunların ahiz ve tahsilini ciğer paralar niyazlarla rica eder.</span></p>
<p><span>Müdür vekili müfredatı eşyayı zincirleme kaydettikten sonra ‘herif celbolunduğu halde inkar ederse ispat edebilüp edemeyeceğine’ dair bazı sual ve cevap ile ademi ispat canibini bitercih ‘herifi celp ve müdafaa lazım gelmeyeceği’ cevabiyesini verir.</span></p>
<p><span>Kadın ağlayarak dışarı çıkmak ister.</span></p>
<p><span>Ama hacı Hafızoğlu kaşlarını çatup, gözlerini belertüp kalın ses ile haykırdı ki ‘kayıt ve tescil parasını ver de öyle git.’ (Elini verir kolunu kurtaramaz)</span></p>
<p><span>Fakir köylü para lakırtısını işitince dönüp ‘aman ağa, merhamet et, benden para isteme’ der.</span></p>
<p><span><strong>Hacı Hafızoğlu der ki; ‘Müdür senin hizmetkarın mı? kaç saattir sen söyledin, işte ben yazdım (elindeki kağıdı gösteriyor) şer’an resmini ver.’</strong></span></p>
<p><span>Köylü şer’an denince ne yapsın (şeriatın kestiği parmak acımaz) kaç para olduğunu sual eyler….</span></p>
<p><span>Hacı Hafızzade ‘şer’an altmış kuruş’ der.</span></p>
<p><span><strong>Karı altmışı duyunca ‘aman ağa, Padişah başı için, evladın başı için ben köyde hizmetçiyim, aman….’ diye ağlamaya başlar. </strong></span></p>
<p><span>Müdür gerdanın da delaili hamil ve mühellil olduğu halde zaptiyeye tevcihi hitap edüp ‘Al bu kadıncağızı, Kara müftüye götür ve de ki Hacı Hafızoğlu bu kadıncağızın yazdırdığı şeyler zahmeti için altmış kuruş resim istiyor…</span></p>
<p><span>Kitaba baksın haber versin’ der.</span></p>
<p><span>Zaptiye karıyı odadan çıkardı.</span></p>
<p><span>Biraz müddetten sonra kadın ağlayarak zaptiye ile odaya girdi ve Kara Müftünün kara kaplı kocaman kitaba bakıp ‘öyledir altmış kuruş lazım gelir’ dediğini ikrar eyler.</span></p>
<p><span>Lakin kendinin bunu vermeğe kudreti olmadığından çocuğunu (yanın da bir küçük oğlan var idi.) kasabada birine beslemeliğe vererek para tedarik etmesi zımnında zaptiyenin kendisi ile beraber dolaşmasına müsaade niyaz eder.</span></p>
<p><span>Ol veçhile de müsaade edilir ve gidilir.</span></p>
<p><span>İki saat sonra çocuksuz dönerler. Ağaç esnafından birinden çocuğu yıllığı kırk kuruşa vermişler ve yirmi kuruşunu peşin almışlar.</span></p>
<p><span>Bu yirmiyi de Hacı Hafızoğlu’na verdiler…” </span></p>
<p><span>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına neden olan bürokrasinin ve adalet sisteminin kokuşmuşluğuna ve din sömürüsüne daha bu gibi çok örnek verilebilir.</span></p>
<p><span><strong>CUMHURİYET REFORMLARI</strong></span></p>
<p><span><strong>Öte yandan Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu İlçelerinden birinde biriside İnebolu’da yaşanan bir olay Mustafa Kemal tarafından yapılan reformlar örnek teşkil eder.</strong></span></p>
<p><span>Şöyle ki;</span></p>
<p><span>Anadolu’nun bu şirin kasabasında bir vatandaş, arazi ihtilafı yüzünden devlete ters düşer.</span></p>
<p><span>Mahkemeye başvurur. Haklı çıkar.</span></p>
<p><span>Mahkeme hakimi, vatandaşın uğradığı haksızlığın giderilmesi yönünde karar verir.</span></p>
<p><span>Ama aradan günler, aylar geçmesine rağmen vatandaş, devletten alacağını, bir türlü tahsil edemez.</span></p>
<p><span>O günün Mal Müdürlüğü, bugünün defterdarlığı ödeme yapmak için nazlanır. Bugün git, yarın gel felsefesi uygulanır.</span></p>
<p><span>Vatandaş artık bıkar. Mahkeme kararını alıp, hakimin huzuruna çıkar ve “ Hakim bey al bu kararının sıkıp suyunu iç. Sen benim haklı olduğuma karar verdin ama mal müdürü bu kararı hiçe saydı. Ödeme yapmıyor” diye sitemde bulunur.</span></p>
<p><span>Hakim şöyle bir vatandaşa bakar.Ve hemen “katip”e, “daktiloya bir boş kağıt tak” der.</span></p>
<p><span>Vatandaşın ağzından şikayet dilekçesini yazdırır, altını imzalatır, arkasından da hakim olarak kararını alır.</span></p>
<p><span>Sonra da yanına icra memurunu alıp, Mal Müdürlüğü’ne, mahkeme kararı gereği “haciz uygular” ve kapıya “kilit” vurdurur.</span></p>
<p><span>Ertesi sabah Mal Müdürlüğü elemanları gelip bakarlar ki, kapıda “haciz” mührü vardır.</span></p>
<p><span>Hayret ve şaşkınlık yaratacak bir durum.</span></p>
<p><span><strong>Devletin mahkemesi, devletin Mal Müdürlüğü’ne “haciz” uygulamış. Kararın sonunda da şöyle denmiş: ”Devlet haciz edilemez, ama devlet varsa.” </strong></span></p>
<p><span>İnebolu’nun genç hakimi, adaletini kullanmış ve ilk görevi vatandaşı korumak olan devleti haczetmiş.</span></p>
<p><span>Cumhuriyet’in ilk yıllarında böyle bir kalma cesaretini göstermiş. Sonrası mı, elbette olay Ankara’ya ulaşır. Bir hukuk tartışması başlar. Daha doğrusu “yorum” kargaşası yaşanır.</span></p>
<p><span><strong>O GENÇ KİMDİ</strong></span></p>
<p><span>Konu Atatürk’e kadar gider. Ve Ulu Önder, ünlü “akşam sofra’larından birisinde olayı Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkut’a açar. Düşüncesini almak ister. Bozkurt, <strong>“Efendim olay genç bir hakimin acemice kararı, gereğini yapıyoruz”</strong> der.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine büyük Atatürk, en ince detayına kadar incelediği dosyayı bildiğinden, “Esat ben senin yerinde olsam, o genç hakimi Ankara’ya alıp, Üst Mahkeme’nin başına getirirdim. Doğru bir karar vermiş.Kendisini ödüllendirmemiz gerekir” diye düşüncesini belirtir. Dediği de yapılır. İşte, olumsuz insanın adalet anlayışı. Devlet – Vatandaş ilişkilerine bakışı. <strong>İnebolu Hakimi’nin kim olduğuna gelince; göreviyle birlikte yükselen ve ünü uluslararası alana yayılan Ali Himmet Berki’ den başkası değildir.</strong></span></p>
<p><span><strong>Kudret Ulusoy – Odatv.com</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Abdulhalim Çelebi Efendi’nin Halısı…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/abdulhalim-celebi-efendinin-halisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/abdulhalim-celebi-efendinin-halisi</guid>
<description><![CDATA[ Abdulhalim Çelebi Efendi’nin Halısı…
Bir gün Atatürk’le beraber Abidinpaşa’dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus’a geçiyorduk. O zamanlar Samanpazarı’nda bulunan üç beş dükkândan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkânının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara’da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk’ün de dikkatini çekti. Hemen […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ca78dca3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Abdulhalim, Çelebi, Efendi’nin, Halısı…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/abdulhalim-celebi-efendinin-halisi.html">Abdulhalim Çelebi Efendi’nin Halısı…</a></p>
<p><span>Bir gün Atatürk’le beraber Abidinpaşa’dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus’a geçiyorduk.</span></p>
<p><span>O zamanlar Samanpazarı’nda bulunan üç beş dükkândan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkânının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara’da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk’ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.</span></p>
<p><span>Beraberce dükkâna yürüdük. Kitapçı, Ata’yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı  çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;</span></p>
<p><span>– “Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok” dedi.</span></p>
<p><span>Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;</span></p>
<p><span>– “Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim” dedi.</span></p>
<p><span>Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;</span></p>
<p><span>– “Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz” dediler.</span></p>
<p><span>Kitapçı;</span></p>
<p><span>– “Paşam 40 lira istemişlerdi ” deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;</span></p>
<p><span>– “Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam ” dedi.</span></p>
<p><span>Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi.</span></p>
<p><span>Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkâna 40 lira bırakmamı emretti.</span></p>
<p><span>Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.</span></p>
<p><span>Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi’nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;</span></p>
<p><span>– “Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor” diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;</span></p>
<p><span>– “Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi’nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.”  dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.</span></p>
<p><span>Aynı akşam Abdülhalim Efendi’nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.</span></p>
<p><span>Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.</span></p>
<p><span>Abdülhalim Efendi;</span></p>
<p><span>– “Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.” dedi.</span></p>
<p><span>Atatürk de;</span></p>
<p><span>– “Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.” diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.  </span></p>
<p><span>Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;</span></p>
<p><span>– “Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı…” derken  Atatürk sözünü keserek mütebessim;</span></p>
<p><span>– “Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.*” diyerek veda edip ayrıldılar.</span></p>
<p><span>Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi’ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.</span></p>
<p><span>Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin, en az bu nitelikleri kadar büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.</span></p>
<p><span>Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan etmiştir. (1922).</span></p>
<p><span>Ayrıca; Herkese açık sofrasını sürdürebilmek için halısını satan bir tarikat ehlinin, dini siyasete  alet ederek para, mevki ve güce ulaşan, yurt içinde ve dışında saf  ve eğitimsiz vatandaşları sömürerek trilyonluk mal varlıklarının sahibi olup sefa süren, günümüz din ve tarikat bezirgânlarından farklılığını da ortaya koyuyor.</span></p>
<p><span>Tabii, anlayana ve anlamaktan yana nasibi olanlara!</span></p>
<p><span><strong>Atatürk’ün Yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor</strong></span></p>
<hr>
<p><span><em><span>Bu anıyı bizimle paylaşan Sevgili Gülsev Eyüboğlu’na teşekkürlerimizle</span></em></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mektuplarda Atatürk, “Kırk Yıllık Mektup Açıklanınca…”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mektuplarda-ataturk-kirk-yillik-mektup-aciklaninca</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mektuplarda-ataturk-kirk-yillik-mektup-aciklaninca</guid>
<description><![CDATA[ Mektuplarda Atatürk, “Kırk Yıllık Mektup Açıklanınca…”
“Bir asker olmak, bir komutan olmak değildir ona çağını aşacak bir lider özellikleri taşıtan. O bir lider, ama kitleleri sürükleyebilen, insanları kenetlemeyi başarmış bir siyasi lider.” İşte İngiltere’nin Muhafazakâr Parti lideri Michael Stevens Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk İstiklal ve Bağımsızlığının sembolü Mustafa Kemal Atatürk için böyle diyordu. Andrew Mango Atatürk adlı eserinde bağımsızlık ve evrensel […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7c988ca.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mektuplarda, Atatürk, “Kırk, Yıllık, Mektup, Açıklanınca…”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturk-005.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mektuplarda-ataturk-kirk-yillik-mektup-aciklaninca.html">Mektuplarda Atatürk, “Kırk Yıllık Mektup Açıklanınca…”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Gül CELKAN</strong></span></a>
</p><p><span><em>“Bir asker olmak, bir komutan olmak değildir ona çağını aşacak bir lider özellikleri taşıtan. O bir lider, ama kitleleri sürükleyebilen, insanları kenetlemeyi başarmış bir siyasi lider.”</em> İşte İngiltere’nin Muhafazakâr Parti lideri Michael Stevens Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk İstiklal ve Bağımsızlığının sembolü Mustafa Kemal Atatürk için böyle diyordu.</span></p>
<p><span>Andrew Mango Atatürk adlı eserinde bağımsızlık ve evrensel uygarlığa katılımı Mustafa Kemal’in ikiz idealleri olarak görmekte<strong><sup>[1]</sup></strong> ve O’nu yetenekli bir komutan, akıllı bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamı olarak anlatmaktadır. Ve O’nu Aydınlanma çağının yani bir başka deyişle Türk Rönesans’ının yaratıcısı olarak görmektedir<strong><sup>[2]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İngiltere Büyükelçisi olarak 1934-1939 yılları arasında Türkiye’de yaşayan Percy Loraine Ulu Önder’in ölümünün onuncu yılında, 10 Kasım 1948’ de yapmış olduğu bir konuşmada Atatürk’ü şu şekilde anlatmaktadır:</span></p>
<p><span><em>“Nasıldı! Aslını söylemek gerekirse dik, mağrur, kendinden emin, iyi giyimliydi; belirgin yüz hatları, insanın sanki içine kadar görebilen mavi gözleri, kalın kaşları, yüzünde bazı derin çizgiler ve çoğunlukla ciddi ve sert bakışlar; ancak her bakışında, yüz ifadesinde ve hareketlerinde dahi bir hayat, bir canlılık vardı. Aklından geçirdikleri ve vücudu harekete geçmeye hazır sarılmış yaylara benziyordu?”</em><strong><sup>[3]</sup></strong><em> </em></span></p>
<p><span>Atatürk elbette Türk milletinin kurtarıcısı, aydınlığa çıkmasını sağlayan; egemenlik, bağımsızlık, hürriyet kavramlarını öğrenmesini ve yaşatmasını sağlayan kişiydi. Ancak onun değerini yabancıların sözlerinden duymak, Türk Milleti olarak bizlere Atatürk’le ne kadar övünsek azdır dedirtecek kadar etkileyici olmaktadır. İstiklal Savaşında Güneydoğu Anadolu’yu işgal eden Fransa’nın Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, <em>“Mustafa Kemal’den öğreneceğimiz çok şey var,”</em> derken, Amerikalı General Mac Arthur , <em>“zamanın en önde gelen devlet adamı ve askeri dehası olarak”</em> Atatürk’ü tanımlamaktadır. 1922 yılında Cumhuriyet Türkiyesi’nin Ankara’sına gelen ilk İngiliz olan Grace Ellison, Atatürk’ü öğrencilerine sürekli olarak milletin, milliyetçiliğin ne demek olduğunu öğretmek durumunda kalan bir profesöre benzetmektedir<strong><sup>[4]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Atatürk geleceği gören, ülkesiyle milletiyle gurur duyan ve ona derin bir sevgi besleyen, parlak bir geleceğe doğru yol alabilmesi için tüm mesaisini bu amaç uğruna harcamış emsalsiz bir devlet adamıydı. <em>“Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına kavuştururlar”.</em> İşte Atatürk kendi felsefesini bu kelimelerle özetlemekteydi. Mustafa Kemal mütevazılıği elden bırakmayan ve kendisinin olağanüstü bir kişi olarak yorumlanmasını asla istemeyen bir kişiliğe sahipti. Ona göre <strong>doğuşundaki en büyük olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmiş olmasıydı.</strong></span></p>
<p><span>Atatürk ve onun efsanevi kahramanlığı, öğretileri Türk ulusunun ve dünyadaki tüm milletlerin hafızalarından asla silinmeyecektir. Türk milleti için bir sembol haline gelen gizli bir kahramandı. Türk Rönesansını yapmış olduğu inkılaplarla başlatmıştır. Kadınların çağdaş dünyaya ayak uydurması, ekonomik zaferler, eğitimin modernleşmesi,… bunlar Atatürk sayesinde Türk milletinin sahip olduğu onlarca imtiyazdan sadece birkaçıdır.</span></p>
<p><span>Atatürk Türkiye’si laik ve insancıl milliyetçilik kavramları sonucu uyumlu, hoşgörülü bir ortam yakalamayı başarmıştır. Elbette savaşlardan, fakirlikten, yorgunluktan elinde avucunda bir şey kalmamış bir milleti kalkındırmak azim, sebat, fedakârlık ve strateji geliştirme işiydi. İşte Atatürk bunları başarmış ve yabancı diplomatların da hayret, şaşkınlık ve hayranlıkla izlediği dünyaca saygın bir devlet adamı olmuştur.</span></p>
<p><span>1934-1939 yılları arasında önce İstanbul’da daha sonra da Ankara’da Büyükelçi olarak bulunan Percy Loraine 25 Kasım 1938’de Londra’ya gönderdiği ve kırk yıl açılmayacak şerhi koyduğu mektup, ibret dolu anlatımıyla Atatürk’ün yabancı bir diplomat gözünde nasıl muazzam bir kişiliğe sahip olduğunu göstermesi açısından okunması gereken bir mektup olmasının yanı sıra objektif anlatımıyla araştırmacılar için de bir kaynak belge niteliği taşımaktadır.</span></p>
<p><span>Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra’ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine “40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak” damgası vurulan mektubun tam metnidir .</span></p>
<hr>
<p><span>Telgraf No: 608</span><br>
<span>İngiltere Büyükelçiliği, Ankara,</span><br>
<span>25 Kasım 1938</span></p>
<p><span>Aziz Lordum,</span></p>
<p><span>1. Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.</span></p>
<p><span>2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk’ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların birçoğu, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.</span></p>
<p><span>3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.</span></p>
<p><span>4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine’deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.</span></p>
<p><span>5. Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.</span></p>
<p><span>6. Sanırım bunu temelde “çift karakterlilik” olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C. Armstrong’un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tespiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir. On beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.</span></p>
<p><span>7. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.</span></p>
<p><span>8. Atatürk’ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdir de harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.</span></p>
<p><span>9. Atatürk, Batı’da “yes-men” ve uzun süredir Türkiye’de “evetçi” olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini yerine getiremedikleri kanaatına varıyordu.</span></p>
<p><span>10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hâkimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk’ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.</span></p>
<p><span>11. Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.</span></p>
<p><span>12. Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.</span></p>
<p><span>13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.</span></p>
<p><span>O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır</span></p>
<p><span>İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.</span></p>
<p><span>Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım<strong><sup>[5]</sup></strong>.</span></p>
<p><strong><span>Percy Loraine</span></strong></p>
<hr>
<p><span><strong>Doç. Dr. Gül CELKAN</strong><br>
Doğu Akdeniz Üniversitesi Kadın Araştırmaları ve Eğitimi Merkezi Başkanı.</span></p>
<hr>
<ol>
<li>Andrew Mango, Atatürk, Sabap Kitapları, 1999, 507.</li>
<li>A.g.e. 507.</li>
<li>Turkish Daily News, TDN-ee, Sanat ve Kültür Köşesi, 25 Ekim 1998</li>
<li>Grace Ellison, An Engilish Women in Angora, 1922.</li>
<li>Newsletter, British Council, November 1998.</li>
</ol>
<p><span>Kaynak: http://atam.gov.tr</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Büyük Özlemi: Türk Dünyası’nda Kültür Birliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-buyuk-ozlemi-turk-dunyasinda-kultur-birligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-buyuk-ozlemi-turk-dunyasinda-kultur-birligi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Büyük Özlemi: Türk Dünyası’nda Kültür Birliği
Bugün Atatürk’ün ihmal edilmiş birkaç yönünden biri de O’nun Türklük ve Türk dünyası hakkındaki görüş ve düşünceleridir. Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk’e atfen inkılap tarihi derslerinde şöyle bir ifade kullanır: “Şu kadarını belirtmeliyim ki, her şeyden evvel bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7b64f92.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Büyük, Özlemi:, Türk, Dünyası’nda, Kültür, Birliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturk-ve-Turk-Dunyasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-buyuk-ozlemi-turk-dunyasinda-kultur-birligi.html">Atatürk’ün Büyük Özlemi: Türk Dünyası’nda Kültür Birliği</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Selami KILIÇ </span></a></strong></span></p>
<p><span>Bugün Atatürk’ün ihmal edilmiş birkaç yönünden biri de O’nun Türklük ve Türk dünyası hakkındaki görüş ve düşünceleridir.</span></p>
<p><span>Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk’e atfen inkılap tarihi derslerinde şöyle bir ifade kullanır: “Şu kadarını belirtmeliyim ki, her şeyden evvel bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu ifadeden; Atatürk’ün, Türklüğü ile ne kadar iftihar ettiği ve O’nun gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olduğu rahatlıkla anlaşılır.</span></p>
<p><span>Atatürk, Türklük ve Türk dünyası hakkında ne düşünmüştü ve ne hissetmişti? Bunun tartışmasını uzun uzadıya yapmaya gerek yoktur. Çünkü “Benim hayatta yegâne fahrim ve servetim Türklükten başka bir şey değildir.” “Bu memleket tarihte Türk’tü halde Türk’tür ve ebediyyen Türk olarak yaşayacaktır.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> diyen Atatürk, Türk milletine büyük bir güven duymuş ve âdeta ona hayran olmuş bir insandı. Hiçbir zaman hayâle kapılmayan, meseleleri gerçekçi yaklaşımlarla çözmeye çalışan ve ne zaman hareket edileceğim, ne zaman durulacağını çok iyi bilen Atatürk’ün, Türklük ve Türk dünyası ile ilgili şu aşağıdaki açıklaması ise; O’nun Türk birliğinin bir gün gerçekleşeceğine olan inancının bir göstergesidir: ‘”Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir.”</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span>“İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Dış Türklerin bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Kurtuluş Savaşı yılları, bağımsızlığı için savaşan Türk milleti ve onun büyük önderi Mustafa Kemal Paşa için büyük güçlüklerle dolu bir devre olarak bilinmektedir, ancak tüm olumsuzluklara ve yokluklara rağmen, Türk milleti ve Mustafa Kemal Paşa yılmadan, usanmadan Türk’ün ve Türklüğün zaferi için mücadele etmekte idiler, işte bu zor günlerde dahi, Atatürk, sadece Anadolu Türklerinin değil, aynı zamanda diğer Türk topluluklarının da gelecekleri ile yakından ilgilenmiştir.</span></p>
<p><span>Şurası bir gerçektir ki, Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Türk dünyası ile yakından ilgisi ve Türk birliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaları, ister istemez zihinlerde şöyle bir sorunun belirmesine yol açmıştır: “Acaba, Mustafa Kemal Paşa ve T.B.M.M. Hükümeti Pan-turanist ve Pan-türkist bir siyaset mi izliyordu?” bu soruya verilecek en doğru cevap hem evet hem hayırdır.</span></p>
<p><span>Türkiye’de, Turancılığı veya Türkçülüğü askeri ve siyasî yönüyle düşünenler olduğu gibi. Balkan felâketi Türk toplumuna Türklük idealini aşılamıştır. Siyasî baskılar sonucu Rusya’dan Türkiye’ye gelmek zorunda kalan bazı Türk aydınların ise bu fikrin yaygınlaşmasında büyük rolleri olmuştur. Balkan savaşlarından sonra her türlü ihtimalin olabileceği bir dünya harbine girerken, ittihatçıların, özellikle Enver Paşa ve arkadaşlarının pan-türkist bir siyaset izlediklerini görmekteyiz. Sonucu hüsran olan bu hadisenin dışında Turancılığı ve Türkçülüğü askerî ve siyasî manada ne bu milletin ve ne de Cumhuriyet Türkiye’sinin izlediği politikada görmek mümkün değildir.</span></p>
<p><span>Öte yandan Türk dünyasına dil ve kültür birliğinin geliştirilmesini kendi geleceği için bir tehdit unsuru olarak gören Sovyetler Birliği, yandaşları ve ajanları vasıtasıyla Turancılığı veya Türkçülüğü askeri ve siyasî hedefleri olan bir fikir şeklinde tanıtmaya ve propagandasını yapmaya başlamıştı. Sovyetlerin bu maksadını çok iyi sezen Atatürk, buna meydan vermemek için hem Turancılığı hem de Türkçülüğü askeri ve siyasî manasıyla düşünenleri bu görüşlerinden vazgeçmeleri için uyarmış ve Türk dünyasında kültür birliğinin oluşumuna zarar verecek böyle bir harekete asla izin verilmeyeceği söylenmiştir.</span></p>
<p><span>Nitekim Atatürk, 1 Aralık 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bir konuşmasında bu konu hakkında şu açıklamayı yapıyordu:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span>“Efendiler; biz büyük hayâller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Efendiler; büyük ve hayâlı şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz pan-islâmizim yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik, düşmanlar da ‘ yaptırmamak için bir an evvel öldürelim!’ dediler. Pan-turanizim yapmadık! ‘yaparız, yapıyoruz ve yapacağız’ dedik ve yine ‘öldürelim! ’ dediler. Bütün dâvâ bundan ibarettir. Efendiler; bütün cihana havf ve telaş veren mefhum bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adetini ve üzerimizde olan tazyikatı tezyid etmekten ise haddi tabiîye, haddi meşrua rücû edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh efendiler, biz hayat ve istiklâl isteyen bir milletiz ve yalnız ve ancak bunun için ibzâl ederiz.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Atatürk, Millî Mücadele yıllarında Türk birliğinin sağlanması için izlediği siyasetten ve düşünceden daha sonraki yıllarda da vazgeçmemiştir. Cumhuriyet kurulup, yerleştikten sonra, şayet, Atatürk’ün takip ettiği eğitim ve öğretim programına<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> dikkatle bakılacak olunursa, O’nun en büyük emellerinden birinin bütün Türkler arasında tam bir kültür birliği meydana getirmek olduğu görülür.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span>Türk dünyasında bir kültür birliğinin oluşmasını arzulayan ve bu konuda büyük gayret gösteren Atatürk, “Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> derken, izlediği Türkçülük siyasetinden, neyi arzuladığını ve hedeflediğini açıkça ortaya koymaktaydı</span></p>
<p><span>Bilindiği üzere Balkan Savaşları sırasında<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> başlayan ve hızlanarak devam eden bir Türk birliği çalışması vardı. Bu Türk birliği çalışmasını yürüten guruplardan birisi siyasî birlik fikrine ağırlık verilmesini ve Rusya’da yaşayan Türklerin de bu birliğe dâhil edilmesini savunuyordu, özellikle Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne gelen aydınların benimsedikleri bu siyasî Türkçülük fikri gittikçe yaygınlaşıyordu ve Birinci Dünya Savaşı sırasında daha da ağırlık kazanmış görünüyordu. Diğer bir gurup ise Türk birliği fikrini dilde, kültürde ve ülküde birlik olarak görüyordu. Yani, Türkiye dışında yaşayan Türklerle kültür birliği içinde bulunulmasının daha doğru olacağını savunuyordu.</span></p>
<p><span>Dış Türklerle siyasî birlik fikrinin gittikçe yaygınlaşması Rusları, Sovyet sistemine geçmelerine rağmen, oldukça fazla endişelendirmiş ve tedirgin etmiştir, ister Kurtuluş Savaşı yıllarında, ister Cumhuriyetin ilânından sonra, Atatürk’ün tercihi hep ikinci guruptan, yani dilde ve kültürde birlik siyasetinden yana olmuştur.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün en mantıklı ve en doğru yolu seçmesine rağmen, Sovyetler, Türk dünyasında bir dil ve kültür birliğinin gerçekleşmemesi için büyük gayret göstermiş, Rus idaresinde yaşayan Türklerin kullandıkları Arap Alfabesini değiştirerek. Latin Alfabesinin kullanılmasını istemişti. Bu Alfabe değişikliği ile, Türkiye Türkleri ile Rus-Sovyet idaresinde yaşayan Türkler arasındaki kültür bağlarında büyük bir kopma olmuştu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>…   .</span></p>
<p><span>Balkan Savaşları ve özellikle Birinci Dünya Harbi esnasında; Türk birliğini siyasi yönüyle düşünüp savunanlar, daha sonra bu görüşlerinden vazgeçerek, Türk birliğini dilde ve kültürde sağlamanın daha mantıklı ve akılcı bir yol olduğuna inanmışlardı. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Sadri Maksudi gibi daha birçok fikir adamı, Sovyetlerin alfabe değişikliği ile Türk dünyasında meydana getirdikleri kültür kopukluğunun giderilmesi gerektiğini Atatürk’e, telkine başlamışlardı. Atatürk gayet mantıklı olan bu fikirleri benimseyerek hem Türk dünyasındaki bu kültür kopukluğunu gidermek hem de Türk milleti için hedef olarak gösterdiği batı alemi ile olan ilişkilerini daha düzenli bir şekilde sürdürmek için öğrenimi daha kolay olan Latin alfabesine geçişi 1 Kasım 1928 de gerçekleştirmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün 1928’de gerçekleştirdiği harf inkılâbı, Türk dünyası ile kurulmasını arzuladığı, kültür birliği ile yakından ilgilidir. Çünkü daha önce de belirtildiği üzere, 1917 yılına kadar Arap yazısı Türkler arasında yazıda birlik amacını sağlıyordu. Ancak Sovyetler, Türk dünyasında bir kültür birliğinin oluşumunu engellemek istiyordu ve 1926’da Bakü’de Birinci Türkoloji Kongresinden<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> hemen sonra sadece Türk topluluklarının alfabelerini değiştirdiler. Buna gerekçe olarak da “Latin harflerinin kolay olduğunu” gösterdiler. Rusya’nın yeni sosyalist idarecileri, ülkelerinde yaşayan Yahudilerin, Ermenilerin ve Gürcülerin alfabelerine dokunmadılar, oysa Yahudi alfabesi de Ermeni ve Gürcü alfabesi de, Latin alfabesinden zor olan alfabelerdi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63984" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63984 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Turk-Dunyasi-Haritasi.jpg" alt="" width="800" height="571" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Turk-Dunyasi-Haritasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Turk-Dunyasi-Haritasi-768x548.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türk Dünyası Haritası</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Böylece 1926 yılında, Türkistan Türkleriyle, Türkiye Türkleri arasındaki alfabe birliği ortadan kalktı. Bu da Türkiye ile Türk dünyası arasında bir kültür kopukluğu meydana getirdi. Çünkü onlara Latin alfabesi uygulamaya başlandığında, Türkiye’de Arap harfleriyle, Rus idaresinde yaşayan Türkler arasındaki kültür kopukluğuna son vermiş ve alfabe birliğinin sağlanmasıyla birlikte Türk dünyasında, kültür birliği yolunda önemli bir adım atmış oluyordu.</span></p>
<p><span>Ruslar bu alfabe birliğinden büyük endişe duydular ve akıllara durgunluk verecek yeni bir kararla Türkistan ve Azerbaycan Türklerine Kiril alfabeleri uyguladılar. Böylece, Türkiye-Türkistan arasında bir kültür birliğinin kurulmasını ikinci defa önlemeyi planladılar. Yeni sosyalist idareciler, Türk Cumhuriyetlerine ve muhtar idarelerine ayrı ayrı alfabeler uzatarak, Türkistan Türklüğünü de parçalamayı, birbirlerine karşı yabancılaştırmayı, düşman haline getirmeyi kafalarına koydular. Burada, üzerinde dikkatle durulacak çok önemli bir nokta şudur: Dünyada her milletin bir tek alfabesi vardır. Dünyada 19 farklı alfabeyle okuyup yazan tek millet sadece Türkler olmuşlardır, acaba niçin? Niçin? Niçin?<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Yukarıda da belirtildiği üzere, Atatürk’ün gerçekleştirdiği harf inkılâbı ile Türkiye’de Latin alfabesini kullanmaya başlamış ve böylece Türk dünyasındaki kültür kopukluğu büyük ölçüde giderilmişti. İşte Azerbaycan’a komşu Türkiye Türklerinin de Latin harflerini kullanıyor olması, Stalin’i tedirgin etmiş olmalı ki Sovyet bütünlüğünü köklendirmek, Sovyet kültür birliğini oluşturmak amacıyla, hemen hemen bütün Sovyetlerde 1930’lu yıllarda Kiril alfabesi resmî alfabe durumuna getirilmiş, Latin harfleri yasaklanmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Görüldüğü gibi, Türk dünyasında birlik istemeyen Sovyetler, Rus idaresinde yaşayan Türklerin alfabesini tekrar değiştirerek, Türkiye Türkleri ile olan kültür bağlarını yeniden kesmişlerdir. Bu sıralarda Atatürk’ün, millî kültürümüzün temelini oluşturan dil ve tarih araştırmaları için çalışmalarına daha da hız verdiği görülmekteydi. Nitekim O, uzun yıllar Türk kültürünün ve Türklük şuurunun canlanıp yayılmasında büyük hizmetleri geçmiş olan Türk Ocakları’nı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> kapatarak, bunun yerine Türk tarihini ve dilini bilimsel yöntemlerle araştırıp, ortaya koyacak Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları’nı kurmuştu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu kurumların verimli bir şekilde çalışmaları için de gerekli maddi imkânı sağlamıştı.</span></p>
<p><span>Atatürk ayrıca, Türk dilini geliştirerek ve yayarak, bütün Türk dünyasının yegâne sesi ve düşünce vasıtası olmasını istemiştir. O, Türkiye Türklerinin önderliğinde Batı Türklerinin dilini Orta Asya yani Türkistan Türklerinin konuştuktan dil ile kaynaştırmak ve ortak bir dil haline getirmek arzusundaydı. Böylece Atatürk, ortak bir tarihe sahip olan Türk dünyasının, lehçe farklılıkları giderilerek ortak bir dil bağı ile birleşmelerini, kısaca bütün Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmeyi arzuluyordu. Böyle bir hedefe varmak için de nasıl bir yol izlenmesi gerektiği hakkında önünde daha önce yapılmış güzel bir girişim bulunuyordu. Bu girişimi yapan ise Kırımlı bir Türk olan Gaspıralı İsmail Bey’di.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Sadece Rusya Türkleri arasında değil, bütün Türk âleminde büyük bir tesir yaparak Türkçülük cereyanına hız veren en önemli aydınlardan biri İsmail Gaspıralı’dır. (1851-1914) Eğitimini Kırım ve Moskova askerî lisesinde gördü. Ancak eğitimini tamamlamadan okulu bırakmak zorunda kalan, bir ara Fransa ve Türkiye’de bulunan Gaspıralı, 1881’de “Tavride” gazetesinde Rusça olarak “Rusya’da Müslümanlar” isimli makalesini yazdı, Gaspıralı bu makalede Türk dünyasının geri kalma sebebini Avrupa ilminin Türkler arasına girmemesine ve eğitim sisteminin geri kalmışlığına bağlıyordu. Buna karşı eğitimde reform yapılması, bütün Türklerin anlayabileceği ortak bir dilin kullanılmasını Müslüman hayat tarzının modernleştirilmesi ile kadınlara önem verilmesini savunuyordu. Fikirlerini yaymak amacıyla nihayet 1883’te Tercüman gazetesini çıkardı.</span></p>
<p><span>Yusuf Akçuraoğlu, “Türkçülük” adlı kitabında (s.70-71) şöyle diyordu. İsmail Bey’de, fikir ve iş aralıksızdır: Millet için, millî dilde belirli kitapçıkların yazılması gereğine şiddetle inanan İsmail Bey çok uğraşarak sonunda Tercüman gazetesinin imtiyazını almayı başardı. 1883 yılı Nisanının 10. günü, bir yazarın dediği gibi “Bahar güneşi ile dünyanın dirilip çiçeklendiği günlerde, uzun yıllardan beri karlı kefenlerle örtünüp ölü gibi uyuklayan Kuzey Türklerinin de ilk beyaz bahar çiçeği; “Tercüman”, açıldı.”</span></p>
<p><span>Gaspıralı, Ruslara rağmen varlıklarını koruyabilmenin tek yolunun Rusya’da yaşayan diğer Müslümanlarla daha sıkı ilişkiler kurmaktan geçtiğine inanıyordu. O’na göre Rusya’daki Müslüman Türklerin birliği zorunluydu. Ancak belki Orta Asya Türklerinin kaderinin Rusya’ya bağlı olduğu kanaati ve belki de Rusya’da milliyetçilik yapmanın yasak olması ve sansürün etkisiyle siyasal alandan çok, kültürel alanda mücadele yürütmüş, ılımlı bir politika takip ederek Türklerin dil ve kültürel yönden birleşmelerini ön planda tutmuştur. Tercüman’da; “Türk, Tatar, Azerî, Kumuk, Nogay, Başkurt, Özbek, Kaşgurî, Türkmen vs. namlar ile maruf Türk kavimlerinin cümlesi arasında münteşir ve malum olan Tercüman, Müslümanlar arasında maarifin intişarına ve İslâm mekteplerinin ıslahına çalışır. Sade, açık ve herkesin anlayabileceği surette kalem kullanır.” diyerek amaçlarını ortaya koymuştur. Daha sonra, “Dilde, Fikirde, İş’de birlik’’ şeklinde fikirlerini sloganlaştıran Gaspıralı, bütün Türklerin anlayabileceği ortak bir edebî dilin geliştirilmesi ve bunun da sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesi olması konusunda ısrarlı oldu. Türk dünyasının birliği ve modernleşmesi yolunda yayınlar yapan ve 33 yıl yayın hayatını sürdüren Tercüman sadece Kırım’da değil, Kazan’da, Kafkasya’da, Türkistan’da Balkanlar’da Osmanlı Devleti sınırlan içinde okunan bir gazete idi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Ayrıca Türk dünyasında kadının statüsünü yükseltmek için çalışan Gaspıralı’nın en büyük hizmeti eğitimde giriştiği modernleşme hareketidir. Bu konudaki fikirlerini Tercüman vasıtasıyla yayan Gaspıralı’nın 1884’te Kırım’da başlattığı “Usûl ü Cedîd” hareketi tesirini kısa zamanda göstermiş 1904’te Rusya’da beşbin civarında “Usûl ve Cedîd” okulu açılmıştır. 1906 Rusya Müslümanları Kurultayı’nda bütün Türk mekteplerinin son sınıfında Tercüman’da savunduğu şekliyle Türkçe okutulmasını kabul etmiştir.</span></p>
<p><span>Gaspıralı, Rusya’daki Türklerin hak arama mücadelesinde İslamiyet’i temel almasına rağmen Türk dünyasında daha önce başlayan cedidcilik onun fikirleri vasıtasıyla milliyetçi ilkelerle bütünleştirmiştir. Birlik deyince onun kastettiği Rusya’daki bütün Müslümanların birliği idi. Fakat Rusya’daki Müslümanların büyük çoğunluğu Türk olduğundan Gaspıralı’nın din birliği için olan çağrısı Rusya’daki bütün Türklerin millî birliği için yapılmış bir çağrı idi. ayrıca dil birliği çağrısı, O’nun millî çağrısını daha da kuvvetlendirmişti. Bu sebeple O’nun fikirleri siyasî Türkçülüğün aydınlar arasında canlanmasına zemin hazırlamıştır. Bu arada İstanbul ile olan yakın ilişkisi ve Tercüman’ın devamlı olarak Türkiye’de okunması sebebi ile Türk aydınları üzerinde büyük tesirler yapmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Gaspıralı İsmail Bey’in yaptığı gibi Atatürk’te güzel Türkçemizin bütün Türk dünyasında ortak bir dil olarak kullanılmasını sağlamak için gerekli çalışmaların başlamasını emretmiştir. Asırlar evvel Orta Asya’dan gelmiş olan bugünkü Anadolu Türkleri, Türkçemizi özellikle konuşma dilinde, ortak kültür unsuru olarak büyük ölçüde devam ettiriyordu. Büyük Atatürk’ün direktifi ile Anadolu halkının kullandığı kelimeler tesbit edilecek ve yazı dilinde değişikliğe uğrayan veya kaybolan kelimelerin yerine bunlar konacak ve böylece diğer Türk toplulukları ile aramızda meydana gelen dil kopukluğu giderilmiş olacaktı.</span></p>
<p><span>Ne hazindir ki. Atatürk, Türk dünyasında bir kültür birliğinin gerçekleştirilmesi hususunda arzu ettiği bu gelişmeyi bazı gayretkeş aydınlarımızın yanlış tutumları yüzünden göremediği gibi O’nun bu maksatla kurmuş olduğu Türk Tarih ve Dil Kurumları da arzulanan ve istenilen şekilde çalışmalarını yürütmemiş ve Atatürk’ün Türk dünyasında kurulmasını özlediği kültür birliğini sağlayamamışlardır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bugün, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte Türkiye, bir Türk dünyasıyla karşılaştı. O güne kadar Türkiye, bu Türk dünyasının mevcudiyetini görmezden gelmiş veya görmezden gelmeye mecbur olmuştu. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk toplulukları da Sovyet politikası icabı, Türkiye’yi yabancı saymıştı. Ayrıca Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve toplam nüfusları 100 milyonu bulan çeşitli Türk toplulukları, kendi aralarında da bütünlük hissetmemiş, birbirinden kopuk yaşamıştı; birbiriyle olan ilişkiler Sovyet vatandaşı olmaktan öteye pek gitmemişti.</span></p>
<p><span>Dünya siyasetine yeni dengeler getiren gelişmelere Türkiye hazırlıklı değildi; bu gelişmelere hiçbir ülkenin hazırlıklı olduğu söylenemez. Anacak gönül isterdi ki Türkiye daha birikimli olsaydı. Türkiye, gözlerinin önünde aralanan demir kapıları ve nihayet açılan bu yeni dünyayı coşku ile karşıladı. Gerçekten de tarihî bir dönüm noktası yaşanmaktaydı. Türk dünyası kendi içinde yakınlaşmak ve kendisini daha iyi tanımak arzusundaydı.</span></p>
<p><span>İlk uçak seferleri, ilk karşılaşmalar, gazetelerdeki ilk yazıların ardından birtakım konular gündeme geldi. Türk dünyası Türkçe konuşuyorsa da bu Türkçe, Türkiye’de konuşulan Türkçe’nin aynısı değildi. Azeri Türkçesini kolaylıkla anlayabiliyorsak da Kazak Türkçesi’ni anlayamıyorduk. Her ne kadar aynı soydan geliyorsak da fizikî görünümlerimizde de farklılık oluşmuştu.</span></p>
<p><span>İletişim konusu en birinci meselemizdi. Anlaşma nasıl temin edilecekti? Türk topluluklarından gelen davetlilerle yapılan çeşitli konferanslarda çevirmenler Rusça iletişimi sağlıyordu. Neredeyse bir asra uzanan Sovyet idaresi neticesinde, ondan önce de Çarlık Rusya’sı ile olan ilişkiler dolayısıyla orada yaşayan Türkler, Rusça ile âşinâ olmuş, Rusça ile yoğrulmuştu; hatta aşinalık çoğu yerde anadilin gelişmesine mani olmuş, birçok Türkçe konuşan insanın anadilini unutmasına sebep olmuştu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Sovyet sisteminin baskıları yüzünden dil ve yazı birliği meselesi, uzun yıllar gündeme gelememiştir. Son yıllarda ise, “Ortak Türkçe, ortak dil” meselesi daha çok konuşulmaya başlanmıştır. Azerbaycan’da bu yönde çalışmalar hızlanmıştır. Bu yöndeki çalışmaların belki de en önemlisi Özbekistan’da yapılmıştır.</span></p>
<p><span>1992 yılında İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nce düzenlenen “Alfabe Sempozyumu”nda kabul edilen 35 harfli ortak alfabe artık pek çok Türk devlet ve topluluğunda uygulanmaya konmuştur. Bu 35 harfli çerçeve alfabeyi, değişik topluluklar kendi lehçelerinin özelliklerine göre düzenlemişlerdir. Türkiye ve K.K.T.C. yanında Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi Türk devletleri ile Gagavuzlar, Kırım Tatarları gibi Türk toplulukları Latin alfabesine belli oranlarda geçmişlerdir. Henüz Latin alfabesine geçmemiş olan Türk devlet ve toplulukların da bu yönde gayretler sürmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Yazı birliği Latin alfabesine geçmekle büyük ölçüde sağlanmıştır. Ancak, ortak dil meselesi ise bambaşka bir konudur. Bugün Türk dünyası farklı Türkçeler konuşan bir topluluktur. Ortak dil en azından bugün için bir fantezidir, üzerinde düşünülmesi ve pratik girişimlerde bulunulması gereken konu iletişim konusudur. Ve bugün ister kabullenelim, ister kabullenmeyelim Rusça’nın bir müddet için de olsa Türkiye ile Türk dünyası arasında iletişim dili olacağı da şüphesizdir.</span></p>
<p><span>Türk dünyası ile kültür birliğinin sağlanabilmesi için yazı ve dil birliğinin oluşturulması birinci şarttır. Bu birliğin sağlanmasında da en büyük görev yine Türkiye’ye düşmektedir.</span></p>
<p><span>Türkiye’nin bu meseleyi de halledeceğine ve Atatürk’ün duymuş olduğu bu büyük özlemi gerçekleştireceğine inancımız tamdır. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Selami KILIÇ </span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</span></p>
<p><span>Kaynak: TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ DERGİSİ Sayı:9-1998</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Dünyası, İstanbul, 1988, s. 11</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, (Haz: Utkan KOCATÜRK) Ankara, 1984, s.168</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Yeni Türkiye “Türk Dünyası Özel Sayısı I”, Yıl:3, Sayı: 15 (Mayıs-Haziran 1997), s. 13</span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I (1919-1938), Ankara, 1989, s.216, T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, I /14, 1. 12. 1337 (1921)., s.431; Atatürk’ten Düşünceler, (Der: Enver Ziya Karal), İstanbul, 1981, s. 130</span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> Atatürk’ün Eğitim ve öğretim Programı için bkz: Kemal AYTAÇ, “Atatürk’ün Eğitim Görüşü”, Atatürkçülük (ikinci kitap), İstanbul, 1988, s. 103-113; Turhan OĞUZKAN, “Atatürkçü Eğitim Politikası ve Milli Eğitim”, Atatürkçülük (ikinci kitap), s. 115-128</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, s.23</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s.185-186</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> “Balkan Savaşları Osmanlıcılık akımının dayandığı temelleri yıkmış, “İttihâd-ı Anasır” politikasını fiilen iflas ettirmiştir. Bunun sonucu imparatorluk içindeki Türkler arasında milliyetçilik duyguları hızla yükselmiştir.” (Yusuf SARINAY, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları 1912-1931, İstanbul, 1994, s.93)</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> “Bilindiği gibi 1917’ye kadar hemen hemen bütün dünya Türkleri İslamiyet’in kabulü ile birlikte gelen Arap harflerini kullanıyorlardı; arada epeyce bir kültür birliği de vardı. Ruslar bazı Türk Ellerine Latin alfabeleri verdiler. Ama Atatürk, Türkiye’yi de Latin türü alfabemize geçince, bu sefer Ruslar, Latin’den sonra Özbekistan, Kazakistan… diye böldükleri Türkistan Sovyet Cumhuriyetlerine bile değişik değişik Kril alfabeleri verdiler. Bu suretle Türkiye ve diğer Türk elleri arasında karşılıklı yayın okuma imkânı halklar için kalmadı. 70 vılda kültür birliği topyekûn bozuldu.” (Oktay SİNANOĞLU, “Türkiye’den Türk Dünyası’na Türkçenin Geleceği”, Yeni Türkiye “Türk Dünyası Özel Sayısı I, s. 193) “Sovyet idaresi öncesinde Kafkaslarda ve Orta Asya’da yaşayan Türkler Arap harflerini kullanmışlardı. Sovyet dönemi ile birlikte Latin harflerinin kullanıldığı bir dönem yaşandı. Latin harflerini kullanan ilk Sovyet Türk topluluğu 1917-1918’lerde Yakut Türkleri olmuştur. Azerbaycan Türkleri 1926 da Latin alfabesine, geçtiler, Azerbaycan’dan iki yıl sonra 1929 de Türkiye Cumhuriyeti alfabe kanunu çıkarttı ve Latin harflerine geçildi.” (Emine GÜRSOY-NASKALİ, “Türk Dünyası ve Ortak Dil”, Yeni Türkiye ‘Türk Dünyası Özel Savası I, s. 196)</span></div>
<div><span><strong>[10] </strong>Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, s. 54</span></div>
<div><span>Atatürk’ün gerçekleştirdiği harf inkılâbı ile ilgili oldukça fazla yayın yapılmıştır. Geniş bilgi için bkz: Harf Devriminin 50. Yıl Sempozvumu, Ankara, 1981; Atatürk-Harf inkılâbının 60. Yılı, Milli Kültür, 63 (Aralık 1988); M. Şakir ÜLKÜTAŞIR, Atatürk ve Harf Devrimi, Anakara, 1973; Selami KILIÇ, Türkiye’de Latin Harfleri Meselesi, Atatürk Yolu, II/7, s.551-552</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> Bakü’de toplanan Birinci Türkoloji Kongresi hakkında bkz: Hasan EREN, “Yazıda Birlik” Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, Ankara, 1981, s.85-89</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> Yavuz Bülent Bakiler, “Türk Cumhuriyetlerinde Çok Zor Bir dönem, Çok Zor Bir Edebiyat”, Yeni Türkiye ‘Türk Dünyası Özel Sayısı I’, s.477</span></div>
<div><span><strong>[13]</strong> Bakiler, “Türk Cumhuriyetlerinde. . .”, Yeni Türkiye ‘Türk Dünyası özel Sayısı I’, s.477</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> GURSOY-NASKALİ, “Türk Dünyası ve Ortak Dil”, Yeni Türkiye ‘Türk Dünyası özel Sayısı I’, s. 196-197</span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> Türk Ocaklarının kuruluşu, teşkilatlanması, amaç ve çalışmaları için bkz SARINAY, Türk Milliyetçiliğinin Tarihî Gelişimi. s.l 18-140 v.d Yusuf AKÇURAOĞLU, Türkçülük, İstanbul, 1990, s.171-192</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> Atatürk’ün kurduğu bu kurumlar hakkında geniş bilgi için bkz: Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar Belgeler, Ankara, 1984, s 191-222</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> Saray, Atatürk ve Türk Dünyası. s. 54-56</span></div>
<div><span><strong>[18]</strong> Türkçülük fikrinin en büyük savunucularından biri olan Ziya Gökalp, “Türçülüğün Esasları” adlı eserinde şunları yazmaktaydı: “Rusya’da yetişen Türkçülerden biri olan ve Kırım’da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail Bey’in, Türkçülükteki düsturu dilde, fikirde ve iş’de birlikti. Tercüman Gazetesini Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ve Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gazetenin varlığı canlı bir delildir.” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1970, s.9)</span></div>
<div><span><strong>[19]</strong> Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi…, s.54-57. Ayrıca bkz: AKÇURAOĞLU, Türkçülük, s.65-75; Fahri TEMİZYÜREK, “Usûl ü Cedîd Hareketi”, Yeni Türkiye ‘Türk Dünyası Özel Sayısı I’, s.340-343</span></div>
<div><span><strong>[20]</strong> Saray, Atatürk ve Türk Dünyası. s. 57</span></div>
<div><span><strong>[21]</strong> Gürsoy-Naskali, ‘Türk Dünyası ve Ortak Dil”. Yeni Türkiye Türk Dünyası Özel Sayısı I s.196</span></div>
<div><span><strong>[22]</strong> Ertuğrul Yaman, “Türk Dünyasında Dil Birliği”, Yeni Türkiye Türk Dünyası Özel Sayısı I, s.205</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>James Bond’un Gerçek Görevi Atatürk’ü İzlemekti !</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/james-bondun-gercek-goerevi-ataturku-izlemekti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/james-bondun-gercek-goerevi-ataturku-izlemekti</guid>
<description><![CDATA[ James Bond’un Gerçek Görevi Atatürk’ü İzlemekti !
İngiliz Gizli Servisi MI6 arşivleri araştırma izni verilen Profesör Keith Jeffery, ünlü ajan James Bond’un gerçek kimliği ile ilgili son derece önemli açıklamalarda bulundu. İngiliz Gizli Servisi MI6 arşivlerinde Mustafa Kemal Paşa’yı izleyen İngiliz casuslarla ilgili belgeleri inceleyen Profesör Jeffery, James Bond karakterinin Atatürk’ü izleyen bir ajandan etkilenilerek yaratıldığı gerçeğini ortaya çıkardı. Jeffrey, kendisiyle yapılan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c798ab3d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>James, Bond’un, Gerçek, Görevi, Atatürk’ü, İzlemekti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James-Bond.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/james-bondun-gercek-gorevi-ataturku-izlemekti.html">James Bond’un Gerçek Görevi Atatürk’ü İzlemekti !</a></p>
<p><span><strong>İngiliz Gizli Servisi MI6 arşivleri araştırma izni verilen Profesör Keith Jeffery, ünlü ajan James Bond’un gerçek kimliği ile ilgili son derece önemli açıklamalarda bulundu. </strong></span></p>
<p><span>İngiliz Gizli Servisi MI6 arşivlerinde Mustafa Kemal Paşa’yı izleyen İngiliz casuslarla ilgili belgeleri inceleyen Profesör Jeffery, James Bond karakterinin Atatürk’ü izleyen bir ajandan etkilenilerek yaratıldığı gerçeğini ortaya çıkardı.</span></p>
<p><span><strong>Jeffrey, kendisiyle yapılan röportajda şunları söyledi:</strong></span></p>
<p><span><strong>– James Bond karakterinin zamanında Mustafa Kemal’i izleyen İngiliz ajan Dunderdale’dan etkilenilerek yaratıldığını söylüyorsunuz. Bu çok büyük bir iddia… Bunu neye dayandırıyorsunuz? </strong></span></p>
<p><span>Benim bu dediğimi ilk ağızdan James Bond karakterinin yaratıcısı olan Ian Fleming doğruladı. James Bond’u Mustafa Kemal’i 1920’li yıllarda izleyen Ajan Dunderdale’dan esinlenerek yarattığını kendisi de belirtti.</span></p>
<p><span><strong>– Ian Fleming, Ajan Dunderdale’ın çalışmalarını nasıl bilebilir? İngiltere adına çalışan bir ajan çalışmalarını gidip bir senariste anlatır mı? </strong></span></p>
<p><span>Ajan Dunderdale, Fleming’in arkadaşıydı. Yıllar sonra o dönemdeki casusluk çalışmalarını Bond’un yaratıcısıyla paylaşıyor. Ve böylece Bond karakteri ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63122" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-1.jpg" alt="" width="800" height="440" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-1-768x422.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-1-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-1-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>– Ajan Dunderdale ile James Bond arasında nasıl benzerlikler var? </strong></span></p>
<p><span>Dunderdale, tıpkı James Bond gibi son derece şık ve iyi giyinen biri. Çok cesur bir karaktere sahip fakat belki de en önemlisi ve bu iddiamı doğrulayan unsurlar şunlar: Dunderdale güzel kadınlara ve hızlı arabalara son derece ilgisi olan biri.</span></p>
<p><span><strong>– İngiltere gizli servisi MI6’nın arşivlerini incelemeniz için niçin başka bir akademisyeni değil de sizi seçtiler?</strong></span></p>
<p><span>Benim bu konularda 30 yıllık bir tecrübem var. Bu yüzde İngiltere’nin MI6 gizli servisinin arşivlerine dünyada ilk defa girip bir kitap yazmam teklifinde bulundular. Benim dışımda dünya çapında başka akademisyenlere de bu teklifi götürdüler. Bir dizi mülakatlar yapıldı, incelemelerde bulunuldu. Sonunda ben seçildim.</span></p>
<p><span><strong>– Araştırmanızda MI6’nın Osmanlı’nın son dönemi ve Atatürk dönemlerinde yoğun bir şekilde casusluk operasyonlarına ağırlık verdiği görülüyor. Bunu sebebi nedir?</strong></span></p>
<p><span>İngiltere’nin esas ilgisi Türkiye’nin stratejik pozisyonundan, İngiltere’nin Akdeniz’deki ve tabii ki Ortadoğu’daki emperyal çıkarlarından kaynaklanıyor. Ayrıca İngiltere, Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşmasını hiç istemedi. Bu ve bunun gibi ana emperyal sebeplerden dolayı İngiltere, Atatürk zamanlarında ajanlarını İstanbul’a yerleştirdi.</span></p>
<p><span><strong>– İngiliz casusları Mustafa Kemal’i neden bu kadar takip ettiler? O’nun bağımsızlık hareketini ve Kurtuluş Savaşı’nı önlemek miydi amaç?</strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal o dönemde İngiltere için çok büyük bir tehdit olarak görüldü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere Osmanlı Sultanlığı makamını korumak istedi. Padişahlık devam etsin isteniyordu. Mustafa Kemal’in bağımsız Cumhuriyeti’nden ziyade, itaat eden zayıf bir Osmanlı Devleti tercih ediliyordu.</span></p>
<p><span><strong>– İngiltere Mustafa Kemal’in hareketini önlemek için başka neler yaptı?</strong></span></p>
<p><span>Yunanistan’ın hırslarını fazlasıyla destekledi. Bölgedeki İtalyan işgalini onayladı. Mustafa Kemal’in bağımsızlık hareketini bitirmek için her yol denendi. 1922’nin Ekim ayında İngiltere’nin Lloyd George hükümeti, Kemalist güçlere karşı Çanakkale’de savaş açmak üzereydi.</span></p>
<p><span><strong>– Ama İngiltere savaşamadı. Neden?</strong></span></p>
<p><span>O zamanki İngiltere’deki iç muhalefet buna izin vermedi. Ayrıca uluslararası destek bulamadı. Fransa bu durumu desteklemedi. Kanada ve Avustralya yine aynı şekilde İngiltere’nin bölgede savaşa girmesine karşı çıktı. Ve bu süreç, Türkiye’yle yapılan 1923 yılındaki Lozan Anlaşması’yla bitti.</span></p>
<p><span><strong>– Kitabınızda bir yerde bir rapor var. İngiliz ajanları Mustafa Kemal’in zamanında büyük bir İslami federasyon devleti kurma amacı taşıdığını söylüyor. Bu tamamen palavra. İngiliz ajanlar yanılmış ya da Mustafa Kemal tarafından yanıltılmış olamaz mı?</strong></span></p>
<p><span>Evet, İngiliz ajanlar tarafından bir hata yapılmış. O zamanki endişeler başka. 1923’te İngiltere en büyük İslami imparatorluktu. En fazla Müslüman barındıran ülkeydi. Bu yüzden İngiltere o dönem Mustafa Kemal’in olası bir pan-İslamist bir hareketinden oldukça korkmuş. Bu da bir bakıma hatalı rapora sebep olmuş.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63124" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63124 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-2.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-2-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Profesör Keith Jeffery</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>– Aynı şekilde Sovyet Rusya konusunda da hata yapılmadı mı?</strong></span></p>
<p><span>Orada da benzer bir hata var. Ajanlar tarafından Mustafa Kemal’in Sovyet Bolşevik’lerle çok yakın ittifak içinde olduğu rapor edilmiş. Bunların hepsi Mustafa Kemal’in esas amacını tam olarak çözemedikleri için olmuş. Mustafa Kemal’in istediği, İngiltere, İslam ya da Sovyet herhangi bir bağı olmadan, özgür ve tam bağımsız bir Türkiye ulus devleti hedefiydi.</span></p>
<p><span><strong>– Lozan Anlaşması’nda İngiltere masada briç oynarken Türkiye’nin elindeki kartları biliyordu diyorsunuz. Bu ne demek? </strong></span></p>
<p><span>Lozan Anlaşması’nda İngilizler Türklerin kartlarını gerçekten biliyordu. Çünkü İngiliz gizli servisi, Lozan’daki Türk heyetiyle Ankara hükümeti arasındaki mesajlaşmaların hepsini ele geçirmişti. Bu İngilizler açısından tam doğru ve başarılı bir gizli servis operasyonuydu.</span></p>
<p><span><strong>– İngiltere’nin Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı dışında tutmak için 4 milyon sterlin rüşvet verdiğini söylüyorsunuz. Bunu neye dayandırıyorsunuz?</strong></span></p>
<p><span>İncelediğim arşivlerde İngiltere’nin, Türkleri savaş dışında tutmak için bu yolu kullandığını biliyoruz. Bu, en ucuz ve en etkili yöntem olarak belirlenmiş ve uygulanmış.</span></p>
<p><span><strong>– Siz İngiliz gizli servisinin Türkiye’deki operasyonlarını “başarılı” olarak nitelendiyorsunuz. Neden böyle söylediniz?</strong></span></p>
<p><span>İngiliz ajanlarının faaliyetleri Atatürk’ün ölümünden sonra da devam etti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ajanları çok başarılı bir iş çıkarttılar. İngiliz ajanları savaş süresince İngiltere -Türkiye ortaklığını sağladı.</span></p>
<p><span><strong>– Bu ortaklıktan İngiltere nasıl bir çıkar sağladı?</strong></span></p>
<p><span>İngilizler Türkiye’den Balkan operasyonlarında oldukça yardım aldı. Ayrıca Türkiye’deki İngiliz ajanları bölgedeki Alman ajanlarının faaliyetlerini net bir şekilde engelledi.</span></p>
<p><span><strong>– İngiltere gizli servisinin başındaki Sör John Sawers, “Gizlilik kirli bir kelime değildir. Gizlilik İngiltere’yi korumak içindir” dedi. Siz bu cümleden ne anlıyorsunuz?</strong></span></p>
<p><span>Bence dünya üzerindeki tüm hükümetler bazı gizli faaliyetler yürütür. Eğer hükümet olarak İngiltere’nin milli çıkarlarına ters bir durum görülürse gizli servisler bu tehditleri ortadan kaldırmak için çalışır. Gizlilik sadece utanç verici ve onursuz faaliyetlerin üzerini örtmek için kullanıldığında kirli bir kelime olur.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63125" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63125" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-3.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/James_Bond-3-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ajan Dunderdale ve James Bond karakterinin yaratıcısı olan Ian Fleming</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihsel-surec-icerisinde-turk-kadini-ve-ataturk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihsel-surec-icerisinde-turk-kadini-ve-ataturk</guid>
<description><![CDATA[ Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk
1. Giriş Çağımızın güncel tartışmaları arasında “kadın hakları” ve “kadın-erkek eşitliği” önemli bir yer tutmaktadır. Gelişmiş ülkelerde hatta bazı gelişmekte olan ülkelerde kadın ve erkek, içinde doğup büyüdükleri, yaşamlarını sürdürdükleri toplumda eşit hak ve sorumluluk taşıyan bireyler olarak yerlerini almışlardır. İş yaşamının her kademesinde, her alanda ve her meslek dalında kadınlar erkeklerle yan yana, yarışırcasına […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7851036.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihsel, Süreç, İçerisinde, Türk, Kadını, Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ataturk-ve-Turk-Kadini.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihsel-surec-icerisinde-turk-kadini-ve-ataturk.html">Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Vahap SAĞ</strong></span></a>
</p><p><span><strong><span>1. Giriş</span></strong></span></p>
<p><span>Çağımızın güncel tartışmaları arasında “kadın hakları” ve “kadın-erkek eşitliği” önemli bir yer tutmaktadır. Gelişmiş ülkelerde hatta bazı gelişmekte olan ülkelerde kadın ve erkek, içinde doğup büyüdükleri, yaşamlarını sürdürdükleri toplumda eşit hak ve sorumluluk taşıyan bireyler olarak yerlerini almışlardır. İş yaşamının her kademesinde, her alanda ve her meslek dalında kadınlar erkeklerle yan yana, yarışırcasına çalışmakta, diretmekte, dolayısıyla başarılı olacağını göstermektedir. Buna rağmen kadının toplumda ikinci sınıf vatandaş statüsünde bulunduğu doğrultusundaki görüşün, gösterilen tüm tepkilere rağmen, güncelliğini koruduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.</span></p>
<p><span>Hızla değişen ve evrimleşen çağdaş toplumlara damgasını vuran özelliklerin başında, daha fazla eşitlik ve özgürlük arayışlarıyla birlikte, bireyler ve kategoriler arası farklılaşma ve bu farklılaşmaya karşı hoşgörü gelir.</span></p>
<p><span>Tüm toplumlarda kadının rolü çok yönlü ve çok boyutludur. Bu nedenle kadının iş olanaklarını arttırmaya, düzeltmeye yönelik düzenleme ve politikaların başarılı olabilmesi için aynı zamanda aile içi rol ve ilişkilerin yeniden tanınması, yeni koşullara uymayan, gelişme ve uyumu zorlaştıran köhnemiş değer yargılarıyla mücadele edilmesinin yanı sıra, gerek kadın gerekse erkeğin eğitiminde ve sosyalleşmesinde köklü değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Bu eşitliğe yöneliş içinde cinsiyete göre belirlenmiş geleneksel işbölümü yerine, cinsiyeti ne olursa olsun her bireyin yeteneğine göre işbölümünde yer alacağı yeni bir toplumsal düzende, gerek kadın gerekse erkek, kişiliklerinin çeşitli yönlerini geliştirerek en üst düzeyde verimli olabileceklerdir. (Özden,1990: 19)</span></p>
<p><span>Günümüzde birçok ülkede, mevcut aktif nüfusun bir kısmını oluşturan kadınlar, kalkınmanın dayandırabileceği insan kaynakları içinde kabul edilmektedir. Öte yandan kadınlar, yapısal düzenlemenin sonuçlarına da iştirak etmektedirler. Aktif nüfus ve istihdam içinde kadın ve erkeklerin yer ve rolleri önemli farklılıklar arz etmektedir. Bu nedenle, özel bir öneme sahip kadınların durumu, yapısal düzenlemelerin olumsuz etkilerinden çalışanların korunmasına yönelik politikalar kapsamında önemle ele alınmalıdır. Bu duruma koşut olarak, bütün nüfusa yönelik ve insan kaynaklarından potansiyel olarak en iyi şekilde yararlanma amacı taşıyan politikalar kadınların tüm kapasitelerinin sınırları ölçüsünde ekonomik faaliyetlere etkin şekilde katılmalarını ve mesleksel isteklerini gerçekleştirmelerini sağlayacak özel koşulları içeren bir şekilde oluşturulmalıdır.</span></p>
<p><span>Türkiye’de kadınların konumu incelenirken perspektiflerden birinde kamusal alana ağırlık verilip Cumhuriyet döneminin hukuki, siyasi ve kurumsal reformları göz önüne alınabilir. Cumhuriyet öncesi dönemde ve Orta Doğu’nun diğer toplumlarıyla karşılaştırıldığında bu reformların, kadınların kamusal katılımının giderek artmasındaki yansımaları gerçekten olağanüstüdür. 1926 yılında dinsel kanunlar külliyatı olan Şeriye’den medeni hukuka; çok eşlilikten tek eşliliğe; boşanma, mülkiyet, çocukların yönetimi konularında eşit olmayan hukuki haklardan eşit hukuki muameleye; siyasi katılımsızlıktan 1930’da yerel seçimlerde, 1935’te de genel seçimlerde olmak üzere tam seçme hakkına geçilmesi gibi hukuki reformlar çok önemlidir. Bu reformlar, kadınların, kanun tahtında cinsiyet olarak ayrı tutulup eşit olmayan muamelelere maruz bırakılmalarının sona erdirilmesinin resmi kalıplarını oluşturdu. (Kağıtçıbaşı, 1990:103)</span></p>
<p><span>“Kadın” ve “kadınlık” her şeyden önce bir niteliktir. İnsanın cinsiyetini belirleyen, fizyolojik bir farkla başlayıp yaşamı boyunca kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak, onun gelişmesi ile bütünleşen bir özelliktir. Kadınlar kendilerini her şeyden önce anne ve eş olarak görmek üzere yetiştirilirler. “Kadın dışarıda çalışan erkeğin rahatını sağlayan, aile ahlak değerlerine bekçilik eden bir varlık olarak algılanmaktadır.” (Türk Aile Ans.,1991:537)</span></p>
<p><span>Öte yandan “ekonomide, üretim sürecinde kadın emeği daha fazla sömürülüyor. Toplumun yaşantısında asıl yerinin ailesi, evi olduğu yaygın görüşü yüzünden eğitim olanaklarından daha sınırlı yararlanıyor. Meslek seçim alanı, çalışma olanakları daralıyor, her şeye rağmen çalışma hayatına katılabildiği zaman ne ücret ve değer haklar açısından ne ilerleme olanakları açısından eşit koşullarda yer alabiliyor.” (Tekeli,1998:9)</span></p>
<p><span>Devletin ve milletin devamı açısından çok önemli olan aile kurumunun en iyi şekilde sürdürülmesi görevi de kadının omuzlarına yüklenmiştir.</span></p>
<p><span>Bu kısa girişin ışığında “Atatürkçü Düşünce Sisteminde Kadın” konusunun daha iyi anlaşılmasının sağlanabilmesi için kısa bir tarihçeden sonra Atatürk döneminde Türk kadınları ile ilgili görüş ve düşüncelerin bir sentezi yapılmaya çalışılmıştır.</span></p>
<p><span>Konu ile ilgili olarak başvurulan kaynakların birçoğunda kadın konusu tarihsel süreç içinde ele alınırken genellikle “İslamiyet’ten önce”, “İslamiyet’ten sonra” ve “Cumhuriyet Dönemi’nde Kadın” olmak üzere üç temel başlık altında incelenmektedir. Bu araştırmamızda da konunun aynı sistem içinde incelenmesinin uygun olacağı düşünülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>2. İslamiyet’ten Önce Türk Kadını</strong></span></p>
<p><span>Türkler’in tarihte göçebe bir yaşam tarzı sürdürmüş oldukları bilinen bir gerçektir. Bu yaşam tarzlarına rağmen Türklerin doğal ve geleneksel ulusal kültürlerinin kadına kazandırdığı kişilik canlı ve hareketlidir.</span></p>
<p><span>İslamiyet’ten önceki Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000 yıl gerilere kadar gitmektedir. Bu köklü bilgiler arasında kadının temel nitelikleri “Ana”lık ve “kahramanlık”tır. Kadın ata binme, silah kullanma, savaşabilme gücü ile de değerlendirmeye tabidir. (Savcı,1993:107)</span></p>
<p><span>Türkler tarihleri boyunca kadına hep değer vermişler ve onu yüceltmişlerdir. Özellikle Oğuz Kağan Destanı kadına çok yer vermiştir. Sekizinci Yüzyıl Orhun Kitabeleri’nde Türk kadınından saygı ile bahsedilmekte ve Oğuz prenseslerinin sosyal ve siyasi alanlardaki çalışmalarına da değinilmektedir. Bu dönemde kadın savaşta, siyasi toplantılarda ve sosyal ilişkilerde her zaman kocasının yanında yer alırdı.(Gündüz, 2000:135))</span></p>
<p><span>Türklerin İslamiyet’e girmelerinden önceki mitolojik çağda ve daha sonraki “yazılı eser” döneminde çok ilginç bir yaşam tarzı vardır… “Totemcilik ilk Türklerde de görülmektedir. Yine en ilkel toplum sayılan “klan” hayatını yaşayan atalarımızda “klan” mensupları arasında evlenme yoktur. Erkek evleneceği kızı başka klanlardan seçmeye mecburdur. Exogamı (dışardan evlenme) zorunluluğu aile yaşamına bazı özellikler getirir.” (Kafesoğlu, 1980:9) Türklerin totemi “Kurt” tur. O’nu “Ata” sayarlar, ona taparlar. (Göksel,1993:105)</span></p>
<p><span>Totemcilikten sonra Türklerin girdikleri din Şamanizm’dir. Bu dönem “Tanrı” ve “Tanrıça”lara inanma devridir. Türklerin en fazla inandıkları ve güçlü buldukları Tanrı’nın adının “Ana Tanrıca” olması gerçekten ilginçtir. Doğum, iyilik ve aşk gibi “güzel” olan her konunun üzerinde bir “Tanrıça” ismi, buna mukabil hastalık, ölüm ve savaş gibi “fena” konularda olan bir “Tanrı”nın gücü geçer. Eski Türk inanışlarına göre, evrenin yaradılışında Ulu Tanrı’ya “Dünyayı yaratan fikri”ni veren “Akana”da bir “Tanrıça”dır. Dişidir. (Göksel, 1993:105) Şamanizm’de eşitlik temel kuraldır. Kadın güçlü, kişilikli ve etkilidir. (Doğramacı,1989:132)</span></p>
<p><span>Türk Halk İlmi (Folklor) nin en değerli belgesi sayılan “Dede Korkut” kitabında “kadının erkeği tanımlayan saygıdeğer kişiliğinden” sık sık söz edilir. Dede Korkut’ ta kadının aile yapısındaki yeri konusunda kendine özgü bir sınıflandırma vardır. Aile her bakımdan kadının yönetimindedir. (Öztelli,1976:106) Eski Türklerde kadın konusunda bilgilerin yer aldığı diğer bir yapıt Yusuf Has Hacip’in 1069 yılında yazdığı “Kutadgu-Bilig” adlı eserdir. Bu eserde de kadın ve kızın değerinden “nadir” deyimi ile söz edilir. Yine Türk Moğol inanışlarına göre Yer Ana Tanrıçası “Ötüken”de dişidir. (Göksel, 1993:106) Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde de İslamiyet’in kabulünden önceki Türk kadınının konumu ayrıntılı bir biçimde incelenmiştir. Bu eserde yer alan bilgilere göre eski Türklerde ana ve baba soyu değerce birbirine eşit tutulmuştur. Ayrıca ev yalnız kocanın malı olmayıp, karı ve kocanın ortak malıdır. Bu nedenle evin erkeğine “ev ağası” denildiği gibi, evin hanımına da “ev hanımı” denirdi. (Unat,1982:7) Gökalp adı geçen eserinde Türkler’in tarihin her döneminde aile yaşamı açısından demokrat ve feminist bir görüşe sahip olduklarını ifade ettikten sonra totemizmin etkisiyle erkeğin, Şamanizm’in etkisiyle de kadının kutsallaştırıldığını belirtmektedir. Bu nedenle tüm aile uygulamalarında kadın ve erkeğin birlikte bulunması zorunluluktu. “Velayeti amme Hakan ile Hatunun her ikisinde müpteseken tecelli ettiği için bir emirname yazıldığı zaman “Hakan Emrediyor ki” ibaresiyle başlarsa kabul olmazdı. Kabul olması için, “Hakan ve Hatun Emrediyor ki” sözleriyle başlaması gerekirdi. Ayrıca Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemezdi. Elçiler ancak sağda hakan ve solda hatun oturdukları bir zamanda, ikisinin birden huzuruna çıkarlardı. Şölenlerde, kenkaşlarda, kurultaylarda, ibadetlerde ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde hatunda mutlaka hakanla beraber bulunurdu.” (Gökalp, 1958:112) Görüldüğü gibi, eski Türk toplumlarında, devlet hizmetlerinde bile erkeğin egemenliğinin olmadığı, devlet yönetiminin “karı-koca”, “Hatun-Hakan” ekibinin ortak sorumluluğu ile yürütüldüğü bir gerçektir. Hatta yukarıda görüldüğü gibi, “yasa” mahiyetindeki “Emirname”ler her ikisince imzalanmazsa yürürlüğe konulmamaktadır. (Taşkıran,1978:13) Tarihte “Devlet Başkanlığı” yapan ilk kadınlarda Türklerdir. Mesela Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’da Kutluk Türk Devleti’nde Türkan Hatun gibi. Türklerde örtünme (tesettür) yoktu. İslamiyet’in getirdiği daha çok büyük kentlerde özellikle İstanbul’da gelişen “kaç-göç adeti” köy ve kasabalarımızda pek etki yapmamıştır. Daha yakın tarihimizde kadının erkeğin sorumluluklarını hep paylaştığı görülür. Atilla, gelenekleri sürdürür, elçileri karısıyla birlikte kabul ederdi.(Göksel, 1993:109) Eski Türklerde evlilik kurumunda, “tek kadın – Monogami” esastı. Ailede mal-mülk tümüyle ortaktır. Çocuklar üzerinde velayet hakkı da birleşiktir. (İnan,1969:9) Görüldüğü gibi tarihsel gelişim sürecinde Türk toplumunda kadına gereken değer verilmiştir. Çeşitli Türk devletlerinde kadının önemli ve saygın bir konuma sahip olduğunu görmekteyiz. Yine Türk toplumuna her dönemde yön veren kadın olmuştur. Bu bir Türk yaşam tarzıdır. Bunu bir milletin dilinde, edebiyatında ve sanatında görmek mümkündür. Türk devletlerinde kadın yalnız ev içinde değil, tarlada, pazarda ve hatta devlet işlerinde eşinin yardımcısı olmuş, özellikle sosyal etkinliklerde ön planda yer almıştır. Kadının meclislere katılması, kaç-göç olmaması, yaşlı kadının söz sahibi olması, tek eşlilik modelinin yaygınlığı kadının taşıdığı değeri ortaya koymaktadır. (Erkal, 1987:101)</span></p>
<p><span><strong>3. İslamiyet ve İslamiyet’ten Sonra Türk Kadını:</strong></span></p>
<p><span>İslamiyet öyle bir toplumun içinde öylesine kötü bir ortamda doğmuştur ki, her manevi anlayışın düştüğü ve ahlak kurallarının sıfıra indiği bir dönemdir. Kuran-ı Kerim ve diğer dini kitaplar, bu kapkara devre “cahiliye devri” adını verirler. (Göksel,1993:113)</span></p>
<p><span>İslamiyet Arap ülkelerinde doğmuştur. Arabistan’da İslamiyet doğduğu zaman kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor ve öldürülüyorlardı. Kız çocuğu doğuran kadınlar cezalandırılıyorlardı. Kadın bir sürüden farksızdı. Bir erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyordu, kocası ölen kadın başka birine miras olarak devredilebiliyordu ve erkeğin mutlak egemenliğindeki Arap kadınının hukuki yönden durumu erkeğin çok aşağısında idi. (Tozduman, 1984: 28)</span></p>
<p><span>İslamiyet doğduğu ortamın etkisiyle, önce o yöre için kurallar getiriyordu. Kızların öldürülmesi yasaklanıyor, evlenme ve boşanma yasal kurallara bağlanıyordu. İslamiyet ile birlikte ilk kez miras hakkı ve mal edinme hakkı kadına tanınmış, kadına kocasına itaat zorunluluğu konurken, kocada karısına iyi davranma yükümlülüğüne bağlanmıştır. Kadın ve erkek Kur’an da eşittir. Ana ve baba saygı açısından denktir. (Doğramacı, 1989:133)</span></p>
<p><span>Bu açıklama gösteriyor ki, İslamiyet evlilik, eş sayısı, boşanma, miras hakkı, mal-mülk edinme, insanca muamele görme, cinsiyet ayrımı gözetmeme gibi konularda kadın ve erkeği aynı düzeyde görmektedir.</span></p>
<p><span>Türkler İslamiyet’e girişleriyle birlikte, bir taraftan kendi örf ve adetlerini muhafaza etmeye çalışırken, Arap ve istila ettikleri yerlerdeki Fars, Bizans ve Avrupa ülkelerinin kültürünün de etkisi altında kalmışlardır. Bu kültür karışımı içerisinde elbette ki Türk kadınının statüsünde de değişmeler olmuştur. Daha sonra Anadolu’da doğan tarikatlar da Türk kadınının durumunu etkiler olmuştur. Bunlar arasında özellikle Mevlevilik ve Bektaşilik sayılabilir. Orta Asya’da ki Türk kadınının üyesi olduğu ailenin durumu hiçbir zaman babaerkil (Pederşahi – patriarkal) olmamıştır. (İnan,1969: 19)</span></p>
<p><span>Selçuklular’ın X. Yüzyılda Anadolu’ya gelişlerine kadar, İslamiyet’in tesirlerine rağmen, Türk kadını aktiftir. Günlük yaşamda erkekle beraberdir. Eve kapatılmamıştır. “Harem” henüz bilinmemektedir. Selçuklu egemenliği 300 yıl kadar sürer. Bu dönemde kadının sosyal durumu hayli değişikliğe uğrar. Bununla beraber erkekten yine kopmamıştır. Sanat ve kültür hareketleriyle ilgilidir. Kadınlar adına Medrese, Hastane ve Kütüphaneler yapılmaktadır. İran’ın Kirman şehrinde Kutlu Türkan Hastanesi (1271), Kayseri’de bugün adına Tıp Fakültesi kurulan Gevher Nesibe Şifahanesi (1206), Divrik’te Turan Melek Hatun Kütüphanesi (XIV.yy) gibi. (Göksel, 1993:129)</span></p>
<p><span>Osmanlı toplumunda, özellikle İmparatorluğun ilk dönemlerinde medreselerin, tarikatların etkisiyle, kısmen kadına da dini inanışlarına göre sosyal hayatta bir yer tanınmış ise de bu durum gitgide kaybolmuştur. Osmanlı toplumunda kadının “harem”e kapatılarak toplum yaşantısının dışına itilmesinin İstanbul’un alınışından sonra Osmanlılar’ın köleci Bizans devlet yapısından etkilenmesiyle başladığı sanılmaktadır. (Çağlar, 1992: 49)</span></p>
<p><span>Osmanlı toplumunda, kadının önceleri sahip olduğu yerini kaybetmesinin nedeni, İslamiyet’in kabul edilmesiyle birlikte, Arap geleneklerinin ve kültürünün etkisi altında kalmasının bir sonucu olduğu öne sürülmektedir.</span></p>
<p><span>İslam dininin kabul edilmesiyle kadın toplumdaki yerini kaybetmiş, eve kapanmıştır. Diğer bir görüşe göre Türk kadınının toplumdaki yerini kaybetmesine neden olan temel etken, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasından başlayarak Bizans kurumlarının etkisinde kalması ve kadının hareme kapanmasıdır. Bu açıklamaların ikisi de kadının Osmanlı toplumunda ki yeri konusunu çözümlemede geçerli olduğu açıktır. (Doğramacı, 1989:2) Özellikle Osmanlıların ilk dönemlerinde büyük şehirlerde medreselerin ve tarikatların tesiriyle, nispeten kadına da dini inançlarına göre sosyal hayatta bir yer tanınmış ise de, bu durum gitgide kaybolmuştur. Osmanlı haremli kadınların kendi aralarında ve yalnızca ailelerinde erkeklerle temas halinde yaşadıkları ve kadının temel toplumsal işlevini çocuk doğurmak yetiştirmek ve erkeklere hizmet ve cariyelik olarak belirleyen bir kurumdur. Yani bir anlamda haremde yaşayan kadınlar hukuken olmasa da toplumsal ilişkiler bakımından köle durumunda idiler. Bir kurum olarak “harem” Engels’in kadının “evcil köleliği” olarak tanımladığı durumun tipik bir örneğidir. (Tekeli,1982:377) Ancak Osmanlı toplumunda kent kadınları tümüyle eve kapalı bir biçimde kurumsallaşmış kadınlık uğraşını sürdürürken kırsal kesim kadınının üretimde yer aldığı bilinmektedir. Ayrıca bu dönemde yönetici sınıf kadınlarının dışında kalan halk sınıfı kadınlarının kimi uğraşlara girdikleri padişah fermanlarından anlaşılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman ve Üçüncü Selim dönemlerinde halk sınıfından kimi kadınların çalışma yaşamına girdikleri bilinmektedir. Örneğin, bu dönemlerde kadınların pratik hekimlik yaptıklarına ilişkin belgeler bulunmuştur. Kanuni döneminde evden eve dolaşan bohçacı kadınlar, çalışan kadınlar sayılmaktaydı. (Çiftçi, 1982: 81) Kentlerdeki her türlü mesleksel etkinliklerin kadına yasak oluşu onu, kocasına ya da çocuklarına tümüyle bağımlı kılmıştır. Onları terk etmesi, yoksulluğa düşmesi ya da ölümü halinde sefaletin kucağına iter. (Caporal, 1982: 61) Giyim konusunda da bu dönemde kadınlara bir takım kısıtlamalar getirilmiştir. Kadınların giysileri feracelerin boylarına kadar belirlenmiş olup, bayramlarda bile dışarı çıkmaları, gezi yerlerine gitmeleri konusunda, çok az sayıda kadının ev dışına çıkmayı başarabilmesine karşılık bu sınırlı uğraşlar bile fermanlarla yasak edilmiştir.</span></p>
<p><span>Gerek Selçuklular gerekse Osmanlı kadınını “Saraylı kadın” ve “kırsal alandaki emekçi kadın” olmak üzere ikiye ayırarak değerlendirmek gerekir. Her ikisi de temelde erkeğe bağımlıdırlar. Saraylı kadın tam bir tüketici olduğu halde, kırsal alandaki kadın üreticidir. Saraylı kadın örneğinde özellikle Valide Sultanların padişah nezdindeki etkilerini anımsamak gerekir. Sarayda özel bir yeri olan Valide sultanları özellikle yükselme devrinden sonra politik bir nitelik kazanmıştır. (Tunç,1981:108) Tanzimat dönemine kadar Türk kadını ile ilgili kısıtlamalar birbirini takiben fermanlarla devam etmiştir. Fakat bu yaşamın ilginç bir yönü de vardır. Türk kadınının bu baskıya tam anlamıyla boyun eğdiği söylenemez. Özellikle giyim – kuşamda padişah fermanlarının yerine “moda” cereyanları kadınları etkilemiştir. Kıyafetlerde değişme hareketleri kendini göstermeye başlar.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nde kapsamlı bir toplumsal değişmeye yol açan ilk önemli gelişme, Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla başlayan yeni tarihi dönemdir. Batı dünyasında tanık olunan pek çok gelişmenin sonuçta Osmanlı bürokrasisini de etkilemesinin yanısıra batılı devletlerin Osmanlı devletini yönlendirmeye dönük politikalarının da etkisiyle ilan edilen bu ferman, Osmanlı Devleti’nin sosyal yapısında ciddi değişmelere neden olmuştur. Bu değişmelerin niteliği ve boyutu, yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti’nin tarihsel gelişimi ile karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılacağı gibi, etkileri açısından o denli derin ve şiddetli olmuştur ki, bunun sonucunda yaşanan kurum, kavram ve kurumsal değişmeler, sonraki önemli değişmelerin de nedeni haline gelmiştir. Bu önemli tarihsel evreyi, önce kazanılan özgürlüklerin geriye doğru gidişi demek olan istibdat rejimi, ardından da daha ciddi bir toplumsal dönüşüm olan II. Meşrutiyet hareketi izlemiştir. (Kırkpınar, 1998: 13) Bu döneme gelinceye kadar her türlü haktan yoksun olan kadın statüsünün durağan hali Tanzimat hareketiyle hızla değişmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Tanzimat hareketiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa’dan esinlenen bir dizi reformun gerçekleştirildiği görülmektedir. Batı uygarlığına gerçek yöneliş ve alıştırmaları da bu dönemde başlamıştır. Avrupa’ da ortaya çıkan her ideolojik hareket, er ya da geç, kısmen birbiri üzerine binerek kısmen de eski İslam görüşünün yerini alarak, yeni bir etik görüşün oluştuğu Osmanlı İmparatorluğu’nda yankılanmasını buluyordu. (Caporal, 1982: 52)</span></p>
<p><span>Tanzimat’la başlayan çağdaşlaşma hareketi çerçevesinde Türk kadını gerek düşünce alanında, gerekse doğrudan doğruya siyasi ve toplumsal haklar yönünde ciddi adımlar atabilmiştir. Bu gelişmeler ancak, söz konusu dönemlerin düşünce yapılarının ve ideolojik kalıplarının kendine özgü kalıpları içinde anlam kazanabilmektedir.</span></p>
<p><span>Batıya yönelme hareketlerinin en önemlisi kuşkusuz eğitim ve öğretim alanında başlamıştır. Askeri okullarımızda Türk ordusu Tanzimat’tan önce başlayan batılılaşma hareketi ile eğitim sistemimize öncülük yapar. Askeri okullarımız arasında Rüştiye (Ortaokul), İdadi (Lise) ve 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (Deniz Harp Okulu), 1793’te Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Kara Harp Okulu), 1826’ da Tıphane-i Amire (Askeri Tıbbiye), 1836’da Mızıkayı Hümayun (Saray Bandosu ve Askeri Mızıka Okulu) gibi modern eğitim müesseseleri açılmış ve mezunlarını vermeye başlamıştır. (Göksel, 1993:133-134) Öte yandan toplumsal gerilemenin nedeni olarak kadınların cehaletini ve geriliğini gören “batıcı” aydınlar, kadınların eğitilmesi gereğini kabul ederler. Kızlarımız için ilkokul ve ortaokulların eğitimine 1858’de başlanır. Meslek okulu olarak ilk önce, 1842’de Askeri Tıbbiye’ye bağlı olarak ilk “Ebe Okulu”, 1869’da İnan Sanayi Mektebi (Kız Sanat Okulu), 1870’de Darülmuallimat” (Kız Öğretmen Okulu) açılır. (Göksel, 1993:134) Böylece Türk kadınının ev dışında, okulda yetiştirilmiş olarak ilk mesleği olan Ebelik ve Öğretmenlik meslekleri için okullar açılmış oldu.</span></p>
<p><span>Kuşkusuz bu modern kurumlardan yararlanabilen üst tabakalara mensup ve büyük kentlerde yaşayan kadın sayısı çok azdı. Bu okur-yazar kadınlar, yine de 19. yüzyıl sonlarında gazetelerde kadın sayfalarının yer almasına ve hatta kadınlar için, yazarları da kadın olan gazete ve dergilerin yayınlanmasına zemin oluştururlar. (Mukadderat, Şukufezar, Hanımlara Mahsus Gazete) gibi. II. Meşrutiyet Dönemi’nde aydın kadınlar, kadın statüsünün değerlendirilmesi amacıyla Teali-i Nisvan, Müdafaa-i Hukuku Nisvan, Asri Kadınlar Cemiyeti gibi dernekler kurulmuştur. Bu dönemde kadınları ilgilendirip de gündeme gelen tek konu evlilik statüsüdür. 1917 kararnamesi, evliliği yasal bir çerçeveye bağlarken, kadınlara ilk defa boşanma hakkını verir… Çok karılı evliliği karının rızasına bağlayarak sınırlandırır. (Tekeli, 1983:1192)</span></p>
<p><span>Tanzimat döneminin reformcu havası içinde Namık Kemal, Şemseddin Sami, Abdülhak Hamit Tarhan gibi düşünürler, dönemin gazete ve dergilerinde kadın konusu üzerinde durmuşlardır. Batıdaki feminist hareketlerin etkisiyle Türk kadınının çeşitli mesleklere girmesini teklif etmişler, görücü usulüyle evlenmenin zararlarını belirtmişler ve Türk kadınının geçirdiği sarsıntıya işaret etmişlerdir. (Taşkıran, 1982: 24)</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı Osmanlıların yenilmesi ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı, kadınların gerçek yaşamlarında hukuki statülerini zorlamasına imkân veren değişikliklere yol açar. Çok sayıda kadın cepheye giderek, erkeklerin yerine işçi ve memur olarak çalışma hayatına girmiş, ilk işçi hakları kadın işçilerle ilgili olarak tanınmıştır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğunda Tanzimat’tan birinci dünya savaşı sonuna kadar geçen dönemde kadın sorununa ilişkin gelişmelerin temel niteliği, bu gelişmelerin temel niteliği Oya Çiftçi’nin belirttiği gibi (Çiftçi, 1982: 29) kapsayıcı değil, büyük kent kadınlarının çok sınırlı bir kesimine yönelik olmasıdır. Bu dönemde kadınların büyük bir bölümü tarımda çalışırken, büyük kentlerde çok az sayıda bir kadın grubu öğrenim olanaklarından yararlanabilmekte, işçi kadınlarda fabrikalarda çok düşük ücret karşılığı çalışmaktaydı. Evlenme ve boşanma konularında şeriat hükümleri yürürlükteydi. Kentli seçkin bir kadın kesiminin örgütlenme çabasında olmasına karşın, Batılı kadınların yürürlükteki eşit haklar mücadelesine benzer bir mücadeleyi sürdürememiş ve sorunların çözümünü yöneticilerden beklemişlerdir. Görüldüğü gibi İslam dininin etkisi altında kalan Osmanlılarda, hiçbir hak ve yetkisi olmayan Türk kadınlarının bu hak ve yetkilerine kavuşmalarının ilk adımı Tanzimat döneminde atılmıştır. Özellikle edebiyatçıların ve aydınların kadının toplumsal statüsünü eleştirmeleri ve kınamaları kadınlar için beklenen olumlu sonuçların ilk adımları olmuştur.</span></p>
<p><span><strong><span>4. Kurtuluş Savaşı ve Sonrasında Türk Kadını ve Atatürk</span></strong></span></p>
<p><span>Tanzimat’tan sonra düşünce dünyasında ve siyasal yaşamda kimi geriye dönüşler olmakla birlikte, imparatorluk sosyal yaşantısında, dünyada gelişen yeni siyasal akımlarında etkisiyle özellikle II. Meşrutiyet döneminde radikal kırılmalar görülmüştür. Kadın sorunları açısından ilk ciddi gelişmeler bu dönemde yaşanmıştır. Kadının toplum içindeki etkinliği arttıkça, kadınla ilgili olarak toplumda oluşturulan rol de önem kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasal teoriler açısından tepeden inme ve devlet merkezli bir zorlama olarak görülse de, kadının radikal nitelikli hak kazanımlarına bu dönem adeta bir zemin hazırlamıştır. Söz konusu dönemde yaşanan deneyimler ve bu deneyimlerle ortaya konulabilen birikim, Cumhuriyet Türkiye’sine aktarılan önemli bir mirastır. (Kırkpınar, 1998: 14)</span></p>
<p><span>Cumhuriyet döneminde Atatürk devrimleri ile kadınların toplumsal durumları önemli bir değişimin ve gelişimin içine girmiştir. Yasalarda kadın-erkek eşitliği büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Kadın, boşanma hakkında, seçme-seçilme, eğitim, meslek seçimi, kamu görevleri yapma haklarına kavuşmuştur. Gerçek anlamda modern bir toplumu oluşturan bütün sektörlerde en ciddi atılımlar bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk gibi karizmatik bir önderin bunda belirleyici bir rol oynadığını söylemek gerekir. Gerçekte Atatürk’ün düşünce dünyasının oluşumunda Tanzimat’la birlikte yaşanan batılılaşma çabaları etkili olmakla birlikte, Atatürk’ün yalnızca yakın çevresinden gelen etkileyici faktörlerin yanı sıra, dünya klasiklerine olan yakın ilgisi ve yoğun okuma tutkusunun çok daha fazla yönlendirici olduğu söylenebilir. Bu nedenle, Türkiye’de ki kadın konusundaki fiili gelişmeleri yakından görüp anlayabilmek için O’nun düşünce dünyasında yer alan kadın konusu ve bu konu ile ilgili öngörüleri önemlidir.</span></p>
<p><span>Bu anlatılan ve açıklananların yanı sıra, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, gerek toplumsal yaşantı içinde kadının yeri gerekse hızla gerçekleştirilen sanayileşme, kentleşme sürecinde kadının aldığı yeni statü ve hukuksal kazanımlar, adeta yakın Türkiye tarihinin canlı bir panoraması niteliğindedir. (Kırkpınar,1998: 14) Toplumun yaşantısını belirleyen temel faktörler gittikçe içiçe girip karmaşık ve girift bir durum alırken, kadının statüsü de aynı süreci yaşamıştır. Böylelikle 1950’li yıllardan bu yana, Türkiye’de gerek ekonomik sektörlere, gerek kültürel yapılara, gerek dini kalıplara, gerekse sosyal yaşantı biçimlerine göre kadın grupları arasında ilişkiler yönünden bir yakınlaşma değil, adeta bir uzaklaşma ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda ise başta fırsat eşitliği olmak üzere her alanda olumsuz göstergeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Çalışan kadınlar arasında şaşılacak kadar derin farklılıklar söz konusu olmuştur. Çalışmayan kadınlar arasında da, gerek sosyal statü, gerek dinsel taassubun dayatmaları ve gerekse diğer normlar açısından benzer farklılıkları görmek mümkündür. Toplumu oluşturan katmanlar arasında olduğu gibi her bir katmanda yer alan guruplar arasında da ciddi farklılaşmalar söz konusudur. Bu farklılık ve anlam derinliği, bütünüyle Cumhuriyet döneminin benimsediği yeni felsefeden ve uygulamadaki yöntem farklılığından kaynaklanmaktadır. Kadının gerçek toplumsal statüsünde, gerekse bizzat kendisinin, kendi bedensel ve ruhsal yapısının algılayışında ve tanımlayışında geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu farklılığı yaratan başta kültürel ve eğitimsel alanlarda olmak üzere, teknolojide, sanayileşmede, tarımda ve bürokraside yaşanan gelişmeler… Toplumun her kesiminde olduğu gibi kadın konusunda da yeni algılamalara ve statü edinme süreçlerine yol açmıştır. Kısaca Cumhuriyet kadını, bölgeler ve kültürler arasındaki farklılıklara ve yaşanan yoğun çelişkilere rağmen önceki dönemlerden kıyaslanamayacak ölçüde farklıdır. Bu farklılık yalnızca kadının dış görünüşünde değil, toplumsal statüsünde, kültürel yapısında, kişilik tanımlamasında tanık olunan çok yönlü bir farklılıktır. Bu değişmeler, hiç kuşku yok ki, ülkede yaşanmış olan ekonomik, toplumsal, kültürel alandaki yoğun değişmelerle paralellik göstermektedir. (Kırkpınar,1988: 14-15)</span></p>
<p><span>Kadının başta eğitim olmak üzere, hukuk, çalışma, siyasal katılım, toplumsal yaşamda ve aile yaşamında eşit haklara sahip olarak yerini alması için gereken tüm atılımlar yapılmış ve mümkün olan kısa zaman içinde gerçekleştirilmiştir.</span></p>
<p><span>Daha Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yıllarında gerek hazırlık aşamasında gerekse savaş sırasında Türk kadınının yapmış olduğu hizmetlerin önemi tartışma götürmez ölçüde büyüktür.</span></p>
<p><span>Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı verirken güç aldığı, yardımını gördüğü Türk kadınını hiç unutmamıştır. Vefa duygusunu her fırsatta belirtmiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca kadın haklarına öncelik tanınması veya çok önem verilmesinde bu duygunun etkisi vardır. (Gül, 1998: 79)</span></p>
<p><span>Atatürk, Türk kadınına kendine özgü bir anlayışla gereken önemi vermiş ve bunu çeşitli nedenlerle yapmış olduğu yurt gezilerinde açık bir dille ifade etmiştir. Daha 23 Mart 1923’te kadınlara Konya’da söylediği şu sözler önemlidir.</span></p>
<p><span>“Son senelerin inkılap hayatında hummalı fedakârlıklarla mahmul mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak hulâsa ve istiklale götüren, azm-ü faaliyet hayatında her ferdi milletin mesaisi, gayreti, himmeti, fedakârlığı sebkeylemiştir. Bu meyanda en ziyade tebcil ile yâd ve daima şükran ile tekrar edilmek lazım gelen bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvi, çok yüksek, çok kıymetli fedakarlıktır…. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyeti hapyatiyetisini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsullâtı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanının tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühümmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilâhi Anadolu kadınları olmuştur.” (Caporal, 1982:180)</span></p>
<p><span>Yine bir yurt gezisi sırasında daha açık ve seçik sözcüklerle Mustafa Kemal şöyle demektedir.</span></p>
<p><span>“Türk kadını savaş sırasında ülkeye çok büyük yardımda bulundu; herkes gibi o da acı çekti. Bugün o özgür olmalıdır, eğitim görmeli, okullar kurmalı, ülkede erkeklere eşit bir konuma sahip olmalıdır. Buna hakkı vardır.”(Caporal, 1982:180)</span></p>
<p><span>Atatürk, Ocak 1923’te İzmir’de yaptığı bir konuşmada özellikle kadın ve erkeğin kalkınmada birlikte yer almaları gerektiği konusundaki düşüncelerini şöyle dile getirmektedir:</span></p>
<p><span>“Şuna inanmak gerekir ki, yeryüzünde her şey kadınlar tarafından yapılmıştır. Bir toplum onu oluşturanlardan yalnız birinin ihtiyaçlarının kazanılması ile yetinirse, o toplum yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır… Bir millet ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel alarak benimsemek zorundadır. Kadınlarımız da bilgili olacak ve erkeklerin geçtiği tüm öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar, toplumsal hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirlerinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır. Memleketimizde cahillik varsa bu yaygındır. Yalnız kadınlarımızı değil, erkeklerimizi de kapsamaktadır… Son olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi gerekirdi. Onlar edebilecekleri kadar etmişlerdir. Ancak bu günkü seviyemiz, bu günün gerektirdiği zorunluluk ve ihtiyaçlara yeter değildir. Başka zihniyette, başka olgunlukta adamlara ihtiyacımız var. Bunları yetiştirecek olanlarda bundan sonraki annelerdir.”(Gül, 1998: 79)</span></p>
<p><span>Bu konuşmalar açıkça, Atatürk’ün kadınlar yararına açtığı aktif mücadelenin başlangıcını ifade eder. Artık kadınlar hakkında halkın kafasında bulunan olumsuz fikirleri yok etmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. 1924 yılında yaptığı konuşmada şöyle diyordu:</span></p>
<p><span>“Uygarlıktan söz ederken kesinlikle açıklamalıyım ki, aile hayatı gelişmenin temeli ve güç kaynağıdır. Kusurlu bir aile yaşamı, sosyal, ekonomik ve siyasal zayıflıklara yol açar. Aileyi oluşturan erkek ve kadın unsurların doğal haklarından yararlanmaları ve ailede ki ödevlerini yerine getirecek şartlar içinde bulunmaları çok gereklidir.”(Genel Kur. Baş.,1988: 331)</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Atatürk, daha Cumhuriyet edilmeden önce kadın hak ve statülerinden her fırsatta söz etmiştir. Bu anlamda İnebolu’da yaptığı konuşmada ciddi bir muhakemeye dayanmadan kadınlara yüklenen bütün adetleri bırakmak gerektiğini açıkça ifade etmiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye’de kadın hakları ile ilgili ciddi gelişmeler Cumhuriyet ile birlikte başlamıştır. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Türkiye yeni devrim ve reformlara sahne olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk Türk kadının toplumsal statüsünü değiştirmek için çok sayıda reformlara girişmiş ve hepsinde başarılı olmuştur. Özellikle 1925-1926 yılları kadın haklarının sık sık konuşulduğu yıllar olmuştur. Atatürk 28 Ağustos 1925’te İnebolu konuşmasında, giyim, şapka ve Türk kadınından söz etmiştir. Ülkenin esenliği ve çağdaşlığını kadınların dünyaya açılmasında gördüğünü ifade etmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu konuşmasında yine kadın hakları üzerinde duran Atatürk;</span></p>
<p><span>“Bazı yerlerde görüyorum ki kadınlar, yüzünü gözünü gizliyor ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çeviriyor veya yere oturarak kapanıyor. Bu tavrın anlamı nedir? Efendiler medeni bir milletin anası, millet kızı bu garip şekle son vermelidir…. Şüphe yok ki ilerleme adımları, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme yeniliklerle birlikte, merhaleler aşmak lazımdır. Böyle olursa, inkılap başarılı olur. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.” (Gül, 1998: 80) demiştir.</span></p>
<p><span>Atatürk, kadın hakları konusunu, öteki gelişmelerin bir parçası olarak görmüş, birbirinin tamamlayıcısı ve destekleyicisi yaklaşımıyla hareket etmiştir. Genel olarak, devrimlerin başarıya ulaşabilmesi için Türk kadınının çağdaş dünyadaki yerini almasının gerektiğini kesin ve kararlı ifadelerle vurgulamıştır. Atatürk, kadının kıyafeti ile ilgili konuya eğilirken, kuşkusuz kadının, erkeğin yanında toplumsal yaşantı ile bütünleşmesinin tek engelinin yalnızca kıyafet ile ilgili olmadığını biliyordu. Bunun yanında birçok kuralların da aynı şekilde değiştirilmesini istemiştir.</span></p>
<p><span>Kadın hak ve statüleri konusunda en önemli gelişmelerden biri de 17 Şubat 1926 günü kabul edilen “Türk Medeni Kanunu”dur. Bu kanunla Türk vatandaşları ayrım yapılmaksızın diğer uygar ülkelerin vatandaşları gibi eşit haklara kavuşmuşlardır.</span></p>
<p><span>Bu yasa ile kadın, öncelikle anne ve eş olarak değerlendirilmektedir. Atatürk’ten güç alan Türk kadını, her sahada kendini yenilemiştir… Poligami önlenmiş, evlilikte tek eşlilik gündeme gelmiştir. Kadına kocasından ayrılma hakkı tanınmış, tanıklıkta cinsiyet farkı ortadan kaldırılmıştır. (Gündüz, 2000:238)</span></p>
<p><span>Atatürk bu gelişmelerin ardından, kadınlarımızın ekonomik hayattan sonra eğitimde ve siyaset alanında da gerekli yerini almalarının önemi üzerinde durmuştur. Atatürk çok iyi biliyordu ki, kadının toplumda yerini alabilmesi eğitimle mümkündür. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) ile kadın ve erkeklerin eşit öğretim imkânlarından yararlanması sağlanmıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk, hareketinin başından beri kadının eğitimine ve eşitliğine büyük önem vermiştir. Atatürkçü eğitim sistemi, laik bir niteliğe sahip olarak gelişip yaygınlaşırken, çağdaş uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu arada kadınlarımızın eğitim, sağlık, ekonomik faaliyetler vb. de yer ve görev almaları ile ülke kalkınmasına da katkıları artmaktadır. Ülke kalkınmasını kadın-erkek eşitliği ile bilimsellikte gören Atatürk, gelişmelere bu anlayış ile yön vermiştir.(Gül, 1998:83)</span></p>
<p><span>Türk kadını çok kısa bir zaman içinde çalışma alanlarının her dalında başarı ile görev yapabilme durumuna gelmiş ve pek çok Avrupa ülkesinde bile yasal ve yasa dışı olarak uygulanan ücret farklılıklarından uzak olarak emeğinin karşılığını alabilmiştir. (Doğramacı, 1989:136)</span></p>
<p><span>Kadının toplumsal konumunun değişmesinde en önemli haklardan biri de 3 Nisan 1930’da tanınan Belediye Meclislerine seçme ve seçilme hakkıdır. (Arat, 1986:127) Türk kadınları bu haklarını 1933’te kullandılar. 5 Aralık 1934’te de milletvekili seçme ve seçilme hakkıyla birlikte Türk kadınlarına eşit yurttaşlık hakları tanınmış oluyor… Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor:</span></p>
<p><span>“Bu kararla Türk kadınları siyasal ve sosyal alandı pek çok batı ülkesindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra peçe altında, kafes altında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır. Bundan ötürü ben bu kararı en önemli reformlarımızdan biri sayıyorum.”(Arat, 1986:126-127)</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Vahap SAĞ</strong></span></a>
</p><p><span>Cumhuriyet Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:<br>
</strong>Cumhuriyet Üniversitesi, </span><span>İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, </span><span>Doç. Dr. Feramuz AYDOĞAN’ın Anısına, </span><span>Cilt 2, Sayı 1</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ AKSAN Akil, (1981), Atatürk Derki, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ARAT Necla, (1986), Kadın Sorunu, Say Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ CAPORAL Bernard, (1982), Kemalizm’de ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları, No:233, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÇAĞLAR Şebnem, (1992), Aile İçi Rol ve Statünün Paylaşılmasında Çalışan Kadının Yeri (Sivas İli Kamu Kesiminde Çalışan Kadınlar Örneği) Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Sivas.</span></div>
<div><span>♦ ÇİFTÇİ Oya, (1982), Kadın Sorunu ve Türkiye’de Kamu Görevlileri Kadınlar, T.O.D.A.İ.E. Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ DOĞRAMACI Emel, (1989), Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ EKİN Nusret, (1990), “OECD Ülkelerinde Kadın İş Gücü ve İstihdam Sorunları” Değişen Bir Toplumda Kadınların İstihdam İmkânlarının Geliştirilmesi Konulu Uluslar arası Konferans, İş ve İşçi Bulma Kurumu, 7-8 Kasım1989, Ankara</span></div>
<div><span>♦ ERKAL Mustafa, (1987), Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ EYÜBOĞLU Zeki, (1981), Atatürk’ten Özdeyişler, Uygarlık Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Eyüp Kemerlioğlu’na Armağan, Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim Fak. Yayınları, Önder Matbaacılık, Sivas 2000.</span></div>
<div><span>♦ Genel Kurmay Başkanlığı, (1988), Atatürkçülük, I. Kitap, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP Ziya, (1958), Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ GÖKSEL Burhan, (1993), Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÜL Muhittin, (1998), “Bizde Kadınların Siyasal Haklar Alması ve İlk Kadın Milletvekillerimiz” Cumhuriyet’ in Kuruluşunun 75. Yılı Armağanı, Gazi Üni. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tar. Arş. Ve Uyg. Merkezi Yayın No:3, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÜNDÜZ Ferhunde, (2000), “Kadın İşgücünün Türk Ekonomisine Katılımı” Prof. Dr. Eyüp Kemerlioğlu’na Armağan, Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim Fak. Yayınları, Önder Matbaacılık, Sivas.</span></div>
<div><span>♦ İNAN Afet, (1982), Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, M.E.B. Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNAN Afet, (1969), Atatürk ve Kadın Haklarının Kazanılması, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU İbrahim, (1980), Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, No:367, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KAĞITÇIBAŞI Çiğdem, (1990), “Türkiye’de Kadınların Aile İçi Statüsü, Eğitim ve İstihdamı”, Değişen Bir Toplumda Kadının İstihdam İmkânlarının Geliştirilmesi” Konulu Uluslararası Konferans, 7-8 Kasım 1989, İş ve İşçi Bulma Kurumu, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KIRKPINAR Leyla, (1998), Türkiye’de Toplumsal Değişme Sürecinde Kadın, Türkiye İş Bankası, 75. Yılda Kadınlar ve Erkekler, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEN Yakut, (1990), Değişen Bir Toplumda Kadının İstihdam İmkânlarının Geliştirilmesi Konulu Uluslararası Konferans, 7-8 Kasım 1989, İş ve İşçi Bulma Kurumu, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTELLİ Cahit, (1976), “Türk Ulusunun Kadın Tipleri”, Halk Eğitim Gazetesi, 23 Şubat 1976.</span></div>
<div><span>♦ SAVCI Kemal, (1973), Cumhuriyetin 50. Yılında Kadın, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TAŞKIRAN Tezer, (1978), Cumhuriyetin 50. yılında Türk Kadın Hakları, Başbakanlık Kül. Müsteşarlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ TAYAN-TUNÇ Füsun, (1981), Dünyada ve Türkiye’de Tarih Boyunca Kadın, Tan Yayıncılık, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TEKELİ Şirin, (1998), Kadınlar İçin, Alan Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TEKELİ Şirin, (1982), “Türkiye’de Kadının Siyasal Hayattaki Yeri” Türkiye Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TOZDUMAN Zeynep, (1984), İslam’da Kadın Hakları, Kadın ve Aile Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Türk Aile Ansiklopedisi, (1991), T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay. Cilt:2, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ UNAT N. A.,(1982), “Türk Kamu Yönetiminde Kadın Görevliler”, Türk Toplumunda Kadın, Ekin Yayınları, İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Arap, Suriye Ve Musul Siyaseti Hakkındaki Görüşleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-arap-suriye-ve-musul-siyaseti-hakkindaki-goerusleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-arap-suriye-ve-musul-siyaseti-hakkindaki-goerusleri</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Arap, Suriye Ve Musul Siyaseti Hakkındaki Görüşleri
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan. K. Atatürk – Millî Mücadele sırasında, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ve daha sonra 1937’de Suriye vesilesiyle, Araplarla olan ilişkilerimiz hakkındaki görüşlerimi şöyle ifade etmiştim: – Araplara karşı siyasi formülümüz şudur: Her millet kendi içinde bağımsızlığını kazandıktan sonra, “konfederasyon” halinde birleşmek. – Bugün tutsaklık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7647897.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Arap, Suriye, Musul, Siyaseti, Hakkındaki, Görüşleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Cihan-Dura-043.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-arap-suriye-ve-musul-siyaseti-hakkindaki-gorusleri.html">Atatürk’ün Arap, Suriye Ve Musul Siyaseti Hakkındaki Görüşleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span><span><em>İki Mustafa Kemal vardır:<br>
</em></span><em><span>Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan.</span><br>
</em><strong>K. Atatürk</strong></span></p>
<p><span>– Millî Mücadele sırasında, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ve daha sonra 1937’de Suriye vesilesiyle, Araplarla olan ilişkilerimiz hakkındaki görüşlerimi şöyle ifade etmiştim:</span></p>
<p><span>– Araplara karşı siyasi formülümüz şudur: Her millet kendi içinde bağımsızlığını kazandıktan sonra, “konfederasyon” halinde birleşmek.</span></p>
<p><span>– Bugün tutsaklık elemleri altında inleyen birçok dindaşımız vardır. Bunlar için de, kendi muhitlerinde bağımsızlıklarını kazanmaları ve tam bir bağımsızlık ile ülkelerinin gönenç ve yükselmesine gayret sarf etmeleri en büyük dileklerimizdendir.</span></p>
<p><span>– Musul Türk’tür. Bu hakikati hiçbir şey değiştiremez. Musul vilayeti büyük petrol zenginlikleri ve bir stratejik set olması bakımından, bizim için esaslı bir öneme sahiptir. Avrupa’daki bütün milli sınırlar bugün stratejik değerlendirmeler üzerine kuruludur. Bizim aynı prensibi kabul etmemize neden engel olunsun?</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Ben milletimin mevcudiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki, Suriye’yi, Irak’ı, bütün İslam dünyasını, zorunlu olarak biraz ihmal etmek mecburiyetinde kalmıştım. Çünkü bütün bu âlemi toplayan büyük imparatorluğun enkazını, bizim kadar dostlarımız ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyorum. Ben şahsen bütün camia için gayret sarf etsem bile bazı kitlelerde hâsıl olmuş bulunan zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar önemli idi. Bu nedenle, ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek zorunda kaldım. Ancak bu işi yaparken çok emindim ki yüzyıllardan beri birlikte yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet birlikte yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi lazımdı. Bu günün henüz gelmiş olduğuna itiraf ederim ki kani değilim. Fakat o dediğim gün gelecektir.</span></p>
<p><span><strong>–</strong> İşte bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız baskılarından ilham almak için daha fazla beklememeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti gayet açık konuşmak mecburiyetindedir. Ben söylüyorum ki, İslam âlemi, Suriye milleti ve devleti tamamıyla ve kesinlikle bağımsız olmalıdır. Bunu, burada söylediğim gibi, Fransızların ve dünyanın önünde tekrar etmek, benim için şeref ve zevktir. Bizim, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir mevcudiyetten asla korkusu olmadığı içindir ki, ben bu sözleri böyle açıkça söylüyorum.</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Ben makul olmayan bir şeyi hayatımda asla düşünmedim. Dünyanın, insanlığın, hakiki mantıklı gördüğü bir şeyi, hangi millet olursa olsun, bir takım makul olmayan ve adi çıkarlar peşinde koşarak onu yapmamaya girişirse, ben, kuvvet kullanmadan onların mağlup olacağına eminim.</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Daima Türkiye Cumhuriyeti’nin arzu ettiği şey, Suriye’nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye’yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. Fransızlar bizimle ve Suriyelilerle dost olurlarsa, elbette daha iyi olur. Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyormuş. Fakat önce kendileri adam olsunlar. Suriyeliler zeki, modern ve nazik insanlardır. Fransızların terbiyesine ihtiyaçları yoktur.</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Bütün kabahat Osmanlı İmparatorluğu’ndadır. Balkan Harbi sonunda Gelibolu’da idim. Ben Talat Paşa’ya teklif ettim. “Suriye’ye, Irak’a bağımsızlık veriniz,” dedim. Talat Paşa “bunu başkasına söyleme, seni asarlar” dedi. Fakat yapılacak şey bu idi. Eğer yapılsa idi, Türkiye, Suriye ve Irak, ki zaten kardeştirler, bugün daha samimi kardeş olacaklardı, bağımsız Türkiye, Suriye ve Irak… Belki çok karmaşık şeyler oldu. Suriyelileri, Iraklıları yanlış yollara sevk eden durumlar oldu. Fakat artık bunlar değişti. Fransızlarla, İngilizlerle, herkesle dost olalım; fakat benliğimizi kaybetmeyelim. Onlar da artık bizim varlığımızı, değerimizi anlasınlar, bağımsızlığa hürmet etsinler. Onlar bizi köle olarak kabul ederlerse, bundan elbette memnun olunmaz. Emir altında olamayız.</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Ben makul olmayan şeyleri kabul etmemiş olmakla iftihar ederim. Bir Fransız generali gelsin, bütün bir millete hükmetsin. Suriyeliler henüz olgun değilmiş. Fransızlar acaba ne zaman olgun olmuşlardır? Tarih ne yazık ki, yanlış anlaşılmıştır. Suriyeliler mükemmel şekilde medeni iken, acaba Fransızlar ne durumda idi? Daha birçok sorunlarımız vardır. Fakat ve ne yazık ki, bunların ortaya konulması için kuvvet lazımdır. Biz kuvvet yapabiliriz. Türkiye kuvvetini kurmuştur. Suriye mükemmel şekilde kuvvet yapabilir. Fakat Suriyelilerin ellerini kollarını bağlamışlar. Çözünüz onları, koparınız o bağları! Biz Türkler, sizi seven dostlarınız. Tabii bu sorunları diplomatik kanalla takip edeceğiz. Fakat onlar bize galebe çalamazlar.</span></p>
<p><span><strong>– </strong>Ben ve hükümetim Suriye’nin bağımsızlığını istiyoruz. Eğer Fransızlar engel olursa, Fransızlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz yeter. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım. Dilerim ki, buna mecbur olmayalım. Kesinlikle bırakamam. Suriye’yi terk etmek istemiyorlar. Fakat terk edeceklerdir. Siz Suriye’yi yönetenler! Bir kere tutununuz, ordu yapınız. Kokmayınız. Bir şey yapamazlar. Kuvvet kullanmazsanız, her şeyi yaparlar. Bundan emin olunuz.</span></p>
<p><span>KAYNAK: <em>Atatürk’ün Bütün Eserleri</em>, Kaynak Yayınları.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> <a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.cihandura.com</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal’i düelloya davet eden adam: Alfred Rüstem</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa’yı düelloya davet eden Ahmet Rüstem Bey’in hayat hikayesi çok ilginç olaylarla dolu. 1848 Devrimleri sırasında, Avusturya’ya karşı Macaristan’da baş gösteren ama başarısızlıkla sonuçlanmış olan ayaklanma ve devrim girişiminin ardından, 1854 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na iltica edenler arasında Polonyalı Süvari Üsteğmen Seweryn Bieliński de bulunmaktaydı.[1] Osmanlı Hariciyesinde hizmete giren Bieliński, Müslümanlığı kabul ederek Nihâd Paşa adını alacaktı.[2] Annesi, Bursa’nın İngiliz Konsolosu olarak görev yapan İskoç kökenli Musevi bir baba ile İran kökenli bir annenin kızı olan Mary Sandison isminde bir İngiliz’di.[3] Alfred Rüstem Bieliński 1862 yılında babası Nihâd Paşa’nın Midilli Adasında görev yaptığı sırada dünyaya geldi. Fransızca, İngilizce, Lehçe, […]
The post Mustafa Kemal’i düelloya davet eden adam: Alfred Rüstem appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c55812a4ce.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mustafa, Kemal’i, düelloya, davet, eden, adam:, Alfred, Rüstem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal Paşa’yı düelloya davet eden Ahmet Rüstem Bey’in hayat hikayesi çok ilginç olaylarla dolu.</p>
<p>1848 Devrimleri sırasında, Avusturya’ya karşı Macaristan’da baş gösteren ama başarısızlıkla sonuçlanmış olan ayaklanma ve devrim girişiminin ardından, 1854 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na iltica edenler arasında Polonyalı Süvari Üsteğmen Seweryn Bieliński de bulunmaktaydı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Hariciyesinde hizmete giren Bieliński, Müslümanlığı kabul ederek Nihâd Paşa adını alacaktı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Annesi, Bursa’nın İngiliz Konsolosu olarak görev yapan İskoç kökenli Musevi bir baba ile İran kökenli bir annenin kızı olan Mary Sandison isminde bir İngiliz’di.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Alfred Rüstem Bieliński 1862 yılında babası Nihâd Paşa’nın Midilli Adasında görev yaptığı sırada dünyaya geldi.</p>
<p>Fransızca, İngilizce, Lehçe, Almanca, Arapça ve Farsça bilen<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Alfred Rüstem Bey, eğitimini tamamladıktan sonra 1881 yılından başlayarak, Osmanlı Hariciye Nezareti’nde görev yapmış, yurtdışındaki elçiliklerde çalışmıştı.</p>
<p>1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı çıkınca, gönüllü olan Alfred Rüstem Bey fahri yüzbaşı rütbesi ile Dömeke Muharebesi’nde katılmış ve savaş zaferle sonuçlanınca kendisine “Yunan Muhârebe Madalyası” verilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İngilizce’sini gerçekten akıcı bir şekilde ilerleten Alfred Rüstem Bey, Washington Sefareti Başkâtipliğine atanmış.</p>
<p>Bu sırada Büyükelçilik çalışanlarının aylıklarını alamadıklarını ve bu durumdan dolayı çeşitli yolsuzluklar yaparak zengin olduklarını görmüş. Alfred Rüstem pek hoşuna gitmeyen bu durumu Londra’da çıkan “Daily Mail” isimli gazetede açıklayan bir makale yazınca, başı fena halde derde girmiş.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Alfred Rüstem Bey aslında makaleyi iyi niyetle kaleme almış olduğunu, devlet maddi zorluklar içerisindeyken, hariciyenin paralarını har vurup harman savuran Osmanlı diplomatlarının davranışlarını doğru bulmadığını, bu yüzden de devletin hakkını savunarak yazıyı yazdığı için pişman olmadığını belirtmiş.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Hariciyesi tarafından ihanetle suçlanan Rüstem Bey bunun üzerine yaklaşık 6 sene Hariciye mesleğinden uzak kalarak, Kahire’de gazetecilik yaparak geçimini idame ettirmiş.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yurda dönerek Hariciye Bakanlığı için tekrar çalışma imkanı bulan Rüstem Bey, Balkan Savaşı çıkınca tekrar silah altına alınarak orduya er olarak katılmış.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Savaşın bitmesinden sonra 22 Nisan 1914 tarihinde, Osmanlı’nın Washington Büyükelçiliği görevine getirilen Alfred Rüstem 20 Haziran 1914 tarihli Amerikan gazetelerinde çıkan açıklamasına göre, babası gibi müslüman olarak Ahmed Rüstem ismini almıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ahmed Rüstem Bey’in bu huzurlu günleri çok geçmeden tekrar bozulacaktı. Hem de o güne kadar görülmemiş büyüklükte bir savaşla!</p>
<p>Halktan toplanan bağışlarla İngiltere’ye sipariş edilmiş ama savaş tehdidi bahane gösterilerek el konulan, üstüne üstlük gemiler için ödenmiş olan paranın da iade edilmemesiyle sonuçlanan Sultan Osman ve Reşadiye zırhlısının hikayesini, <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/"><em>Yunanistan’ın İzmir’i işgaline önayak olan Osmanlı Rumu milyarder Basil </em></a><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/"><em>Zaharoff</em></a>’u anlatırken daha önce değinmiştim.</p>
<p>Hatırlarsanız bu gemilerden Sultan Osman zırhlısı İngiliz Armstrong şirketine, Reşadiye zırhlısı ve üçüncü bir gemi olarak ısmarlanan “Fatih” isimli dretnot ise Zaharoff’un sahibi olduğu Vickers Şirketi’ne sipariş verilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Yapılan gemileri teslim almak üzere Bahriye Nazırlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni temsilen ve “Sultan Osman” Süvarisi olarak bin kişilik mürettebat ve askeri ile 3 aydır Londra’da bulunan Rauf Bey, fabrika ile geminin 2 Ağustos 1914 günü kendilerine teslimi konusunda anlaştıklarını fakat; geminin son taksiti olan 700 bin liranın da ödenmiş olmasına rağmen, sancak çekme töreni zamanından sadece yarım saat önce İngilizler’in “Sultan Osman” zırhlısına el koyduklarını söylemekte.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Aşağı yukarı aynı zaman diliminde çıkan gazetelerde, Amerika’nın da 2 savaş gemisini Yunanistan’a satacağına dair söylentiler ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Washington Büyükelçisi Alfred Rüstem Bey, bu söylentileri duymuş ve soluğu Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’ın yanında almıştı.</p>
<p>Rüstem Bey’in bu girişimi, ne yazık ki, sonuçsuz kalacak, Amerikan Mississippi zırhlısı Kilkis, Idaho zırhlısı ise Lemnos adıyla Yunan donanmasına katılacaktı.</p>
<p>Alfred Rüstem Bey bir yandan da, Amerikan kamuoyunda yürütülen Türkiye karşıtı Ermeni propagandaları ile uğraşmaktaydı.</p>
<p>Hristiyan azınlıkları korumak amacıyla, İngiltere’nin Amerika’dan savaş gemilerini Türk sularına göndermesini istemesi üzerine, The Evening Star gazetesinde bir açıklama yapan Ahmed Rüstem Bey, <em>“Masum Ermeni ve Hristiyanların barbar Türkler tarafından katledildiği”</em> haberlerinin İngiltere ve Fransa tarafından sırf Amerika’yı savaşa sokmak amacıyla yapıldığını belirterek yalanlamıştı.</p>
<p>Bunu yaparken de, özellikle Amerikalıların Filipinleri işgal ederken yerli halka uyguladıkları su işkencelerini ve Amerika’da zencilere neredeyse her gün uygulanan vahşet örneklerini gösterince, başta Amerikan Başkanı Woodrow Wilson olmak üzere tüm hükümet yetkililerini kızdırmış olması, onun <em>“Persona non grata”</em> yani <em>“İstenmeyen Adam”</em> ilân edilmesine yol açacaktı.</p>
<p>Ahmed Rüstem Bey, Büyükelçilik görevinden sonra İstanbul’a dönmüş ve Osmanlı Meclisi’ne girmişti. Düşman işgallerinin yaşandığı bir zamanda, önce Ankara’ya gelmiş, oradan 17 Eylül 1919’da Sivas’a geçerek Kuvâ-yi Milliye’ye gönüllü olarak katılmıştı.</p>
<p>Sivas’ta alınan kararların altında Temsil Heyeti Danışma Kurulu Üyesi<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> olarak, Ahmet Rüstem Bey’in de imzasını görmekteyiz.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Rüstem Bey Meclis-i Mebusan’ın dağılması üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde açılan Birinci Büyük Millet Meclisi’ne Ankara Milletvekili olarak seçilmişti.</p>
<p>İstanbul’daki İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit hükümetlerinin yayınladığı <em>“Hükümet Beyannamesi”</em>, Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah’nı yayınladığı <em>“Fetvâ-yı Şerîfe”</em> ve Padişah Vahdettin’in imzaladığı <em>“Hatt-ı Hümayun”</em> ile Kuvâ-yi Milliye’ye katılanlar “dinsizlik”, “devlete ve millete düşmanlık”la suçlanmış, nihayetinde de öldürülmelerinin “farz” olduğu Anadolu insanına duyurulmuştu.</p>
<p>En sonunda, Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlık ettiği 1. Divân-ı Harbi Örfi’nin, 11 Mayıs 1920 tarihinde aldığı karar ve 24 Mayıs 1920 tarihli Padişah buyruğu ile Mustafa Kemal Paşa ile birlikte gıyabında idama mahkum edilen ilk 6 kişi arasında Ahmet Rüstem Bey de vardı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Milli Mücadele’nin ilk günlerinin büyük yokluk ve zorluklarla idare edildiğini hepimiz biliyoruz.</p>
<p>Mazhar Müfit Kansu’nun anılarında yazdıklarına göre, öyle bir zaman gelmişti ki, ekmek almak için bile paraları kalmamış.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Böyle sıkıntılı bir günde, daha sonra Diyanet İşleri Reisi iken vefat edecek olan, büyük vatansever rahmetli Mehmet Rifat Börekçi, Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete gelmişti.</p>
<p>Müftü Efendi, vekillerin sıkıntıda olduklarını duymuş, bir miktar para getirmişti. Paşa da parayı teslim etmesi için kendisini Mazhar Müfit Bey’e yönlendirmişti.</p>
<p>Mazhar Müfit bu işe sevinmiş, öğle yemeği için on kıyye pirzola aldıracağını, bir de irmik helvası yaptıracağını Mustafa Kemal Paşa’ya söylemiş.</p>
<p>Paşa israfa başlamaması için kendisini uyarınca, bir defalık olduğunu söyleyerek, yarın yine çorba ve bulgur pilavına talim edeceklerini belirtmişti.</p>
<p>İşte ne olduysa bu öğle yemeği sırasında oldu.</p>
<p>Öğle yemeği için bir sürpriz olarak hazırlatılan pirzola ve helvadan Paşa’dan başka kimsenin haberi yoktu.</p>
<p>Etler yenildi, Paşa’nın karşısında oturan Ahmet Rüstem Bey sofrada bir sigara yaktı.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa sigarayı işaret ederek;</p>
<p><em>“Acele etmeyin Rüstem Bey, pirzoladan başka daha neler var? Bugün fevkalade!”</em> dedi.</p>
<p>Alfred Rüstem birden sinirlenmişti:</p>
<p><em>“Sizden müsaade almadan sigara içmeyi adaba aykırı bularak bana ihtarda bulunuyorsunuz, yemek arasında hep sigara içilirken bugün neden müsaade almama lüzum görüyorsunuz?”</em> diye sert çıkmıştı.</p>
<p>Paşa <em>“Canım, yemek arasında sigara içilmesini, ancak iştihamızın kapanarak, az yemek yemememiz için söylemiştim. Bugün etten başka helvamız da var. Onun için sigara ile iştahınız kapanmasın, sigara içmekte acele etmeyiniz”</em> diyerek izaha çalışsa da, Rüstem Bey sofradan kalkmış, öfkeyle odadan çıkıp gitmişti.</p>
<p>Sofrada yaşanan bu olay herkesin tadını kaçırmıştı.</p>
<p>Yemekten sonra Mazhar Müfit ile konuşan Alfred Rüstem, haysiyetini muhafaza etmek için Mustafa Kemal’i düelloya davet ettiğini söylemiş, Mazhar Müfit’i de vekil tayin etmişti!</p>
<p>Bu istek üzerine hayrete düşen, Mazhar Müfit, <em>Paşa’yı öldürmek mi istiyorsunuz</em> diye sorunca;</p>
<p><em>“Hayır, ona zarar vermeyeceğim! Ben öleceğim veya yaralanacağım. Böylece onurumu muhafaza etmiş olacağım”</em> diye cevap vermişti.</p>
<p>Kendisiyle yarım saat konuşarak onu iknaya çalışan Mazhar Müfit, o sırada 58 yaşında olan Alfred Rüstem’in bu çocukça isteğini, Atatürk’e bildirmişti.</p>
<p>İkisi de haliyle kahkahayı basıverdiler.</p>
<p>Bunca memleket sorunu arasında, Paşa bir de düello yapacaktı…</p>
<p>Ama Alfred Rüstem’in bir şartı vardı: Düelloda kullanılacak olan silahın Paşa tarafından seçilmesini istemişti.</p>
<p>Paşa modern bir silah olsun dedi önce.</p>
<p>Mazhar Müfit bunun ne demek olduğunu sorunca, <em>“süpürge sopası demek”</em> demişti. İkisi yeniden bir kahkaha patlattı.</p>
<p>Epeyce gülüştükten sonra, Paşa’nın kararını Rüstem Bey’e aktaran Mazhar Müfit Bey, sonunda ciddiyetle, <em>böyle bir teşebbüsün sonucunda insanların gözünde kazanmış olduğunuz mevki ve hürmeti kaybeder, İstanbul’a geri dönmek zorunda kalırsınız</em> diyerek bir kere daha onu uyarmıştı.</p>
<p>Mazhar Müfit Kansu, ne yazık ki, bu konuşmalar sonrasında Rüstem Bey’in kendisine de darılarak odadan ayrıldığını söylüyor.</p>
<p>Bir süre aradaki bu soğukluk devam etmiş, böylesi çocukça bir kırgınlıktan dolayı, 8 Eylül 1920 tarihinde milletvekilliğinden istifa etmiş<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> ve Avrupa’ya gitmek üzere memleketten ayrılmış.</p>
<p>23 Eylül 1934 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan vefat haberine göre, Şişli Etfâl Hastanesi’nde hayatını kaybeden Ahmed Rüstem Bey’in naaşı Feriköy Mezarlığı’na defnedilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Yazmış olduğu eserlerinde olsun, gazetelere vermiş olduğu beyanatlarında olsun, Osmanlı Devleti’nin ailesine kucak açmış olmasından dolayı duyduğu memnuniyeti <em>“doğduğum ve beni doyuran topraklara minnetimi sunuyorum”</em> ifadeleriyle belirten Alfred Rüstem Bieliński, Ahmed Rüstem Bey, Türk olarak doğmamış olsa bile, kendisini bu ülkeye ve Türklüğe adadığını bütün samimiyetiyle anlatmakta.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Yazıda geçen olay, Mazhar Müfit Kansu’nun hatıralarında yer almaktadır. Lütfen bakınız: Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu, İkinci baskı, Ankara, 1986, s. 509 – 511</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bayram Nazır, Osmanlı’ya Sığınanlar; Macar ve Polonyalı Mülteciler, Yeditepe Yayınevi, 4. Basım, s. 464</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Dr. Şenol Kantarcı, <a href="https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/56705/13377.pdf"><em>“Osmanlı’da Onurlu Bir Diplomat ve Milli Mücadele’nin Önemli Siması: Ahmed Rüstem Bey”</em></a>, Atatürk Yolu Dergisi, Yıl 2008, Cilt: 11 Sayı: 42, s. 250</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Ebru Emine Oğuz, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1402956"><em>“Osmanlı’dan Cumhuriyete Bilinmeyen Önemli Bir Kişilik Ahmed Rüstem Bey (1862 – 1935)”</em></a>, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi, Yıl 2020, Cilt: 4 Sayı: 2, s. 128</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> TBMM Albümü (1920-2010), 1. Cilt (1920-1950), TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlügü Yayınları, İkinci Basım, Ankara, Haziran 2010, s. 10</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Dr. Şenol Kantarcı, <em>a.g.m.,</em> s. 252</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> <a href="https://tile.loc.gov/storage-services/service/ndnp/iahi/batch_iahi_carson_ver01/data/sn85049554/0041615935A/1901042301/0171.pdf"><em>“Rustem Bey Gets In Trouble”</em></a>, Evening Times – Republican, 23 Nisan 1901, s. 2</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Dr. Şenol Kantarcı, <em>a.g.m.,</em> s. 253</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Dr. Şenol Kantarcı, <em>a.g.m.,</em> s. 254</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebru Emine Oğuz,<em>a.g.m.,</em> s. 139</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> <a href="https://tile.loc.gov/storage-services/service/ndnp/vtu/batch_vtu_daikon_ver01/data/sn91066782/00415628791/1914062001/0562.pdf"><em>“Has Become Moslem”</em></a>, The Barre Daily Times, 20 Haziran 1914, s. 3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Özlem Yıldırım Kırış, <a href="https://asosjournal.com/?mod=tammetin&makaleadi=&makaleurl=1045962721_14851%20%C3%96zlem%20YILDIRIM.pdf&key=36487"><em>“Osmanlı-Yunan Donanma Mücadelesi Sultan Osman ve Reşadi̇ye Gemileri”</em></a><em>,</em> Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 90, Mart 2019, s. 267-270</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni: Siyasi Hatıralarım, Emre Yayınları, İstanbul, Eylül 1993, s. 15</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> “Heyeti Temsiliye İstişare Kurulu Üyesi” bkz: Dr. Şenol Kantarcı, <em>a.g.m.,</em> s. 263</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 19, (1927) – NUTUK I, s. 208</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Bu isimlerin yer aldığı İrade-i Seniyye için Bkz. Takvim-i Vekâyi, 27 Mayıs 1336/1920, Nu: 3864; Atatürk’le ilgili Arşiv Belgeleri, s. 83, Belge No: 87. ak: Osman Akandere, <em>“Damat Ferit Paşa’nın IV. Hükümeti Döneminde Kuvâ-yı Milliye İleri Gelenleri Hakkında Verilen İdam Kararları”</em>, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 43, Bahar 2009, s. 372</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu, İkinci baskı, Ankara, 1986, s. 506</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Türkiye Büyük Millet Meclisinin 25 nci Yıl Dönümünü Anış, 23 Nisan 1945, s. 4</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Vefat, Cumhuriyet, 23 Ekim 1934, s. 4</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Ahmed Rüstem Bey, <em>La guerre mondiale et la question turco-arménienne</em>, 1918, s. III-V</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/mustafa-kemali-duelloya-davet-eden-adam-alfred-rustem/">Mustafa Kemal’i düelloya davet eden adam: Alfred Rüstem</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Prof. Dr. Gündüz Akıncı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/prof-dr-gunduz-akinci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/prof-dr-gunduz-akinci</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün kinleri hep barışla bitti. Sabırlı insan, kinlerinin üstüne çıkmasını bilen adamdır. O, sabrın kartalı idi, kinin de güvercini oldu. Arayış Dergisi, 13 Kasım 1957
The post Prof. Dr. Gündüz Akıncı appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Prof., Dr., Gündüz, Akıncı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk’ün kinleri hep barışla bitti. Sabırlı insan, kinlerinin üstüne çıkmasını bilen adamdır. O, sabrın kartalı idi, kinin de güvercini oldu.</p>
<blockquote><p><strong>Arayış Dergisi, 13 Kasım 1957</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/prof-dr-gunduz-akinci/">Prof. Dr. Gündüz Akıncı</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alman Generali Liman Von Sanders</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alman-generali-liman-von-sanders</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alman-generali-liman-von-sanders</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Bey sorumluluk yüklenmekten korkmayan doğuştan bir şef idi. 25 Nisan sabahı 19. Tümeniyle kendiliğinden düşmana saldırmaya karar verdi, onu kıyıya sürdü ve sonra üç ay boyunca kendisine yapılan…
The post Alman Generali Liman Von Sanders appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4ee1be8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alman, Generali, Liman, Von, Sanders</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal Bey sorumluluk yüklenmekten korkmayan doğuştan bir şef idi. 25 Nisan sabahı 19. Tümeniyle kendiliğinden düşmana saldırmaya karar verdi, onu kıyıya sürdü ve sonra üç ay boyunca kendisine yapılan çetin saldırılara inatçı ve sarsılmaz bir karşı koymada bulundu. O’nun azmine tam olarak güvenebilirdim.</p>
<blockquote><p><strong>Türk İnkılâbı Tarihi, 1955, Cilt III, kısım 2</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/liman-von-sanders/">Alman Generali Liman Von Sanders</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nurettin Artam</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nurettin-artam</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nurettin-artam</guid>
<description><![CDATA[ O’nun adını duyduk duyalı O’nun kahramanlığını bildik bilelidir ki sağlığımızı seziyor, dinçliğimizi anlıyor ve yaşamak denilen unutulmuş zevki tadıyorduk. Öksüzdük, Ata’mız oldu; yoksulduk bize genlik genişlik getirdi. Ulus Gazetesi, 11…
The post Nurettin Artam appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4de8f46.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nurettin, Artam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>O’nun adını duyduk duyalı O’nun kahramanlığını bildik bilelidir ki sağlığımızı seziyor, dinçliğimizi anlıyor ve yaşamak denilen unutulmuş zevki tadıyorduk.</p>
<p>Öksüzdük, Ata’mız oldu; yoksulduk bize genlik genişlik getirdi.</p>
<blockquote><p><strong>Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Çanakkale’den Dumlupınar’a kadar bunca savaş boylarında ebediyete kavuşan Türk şehitlerinin ülküsü için en kahraman nöbetçi O, olmuştu.</p>
<blockquote><p><strong>Bayrağıma Taziyet, 1939</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/nurettin-artam/">Nurettin Artam</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Faruk Güventürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/faruk-guventurk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/faruk-guventurk</guid>
<description><![CDATA[ Bugün insanlık tarihinin en kritik devresinde hürriyet cephesini tutan devletlerle iş birliği yapabilmemizi, NATO topluluğu içinde kuvvetli ve kudretli bir mevki işgal edişimizi, Atatürk’ün başardığı devrimlere borçluyuz. Gerçek Atatürk, 1962
The post Faruk Güventürk appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4cd1b64.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Faruk, Güventürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün insanlık tarihinin en kritik devresinde hürriyet cephesini tutan devletlerle iş birliği yapabilmemizi, NATO topluluğu içinde kuvvetli ve kudretli bir mevki işgal edişimizi, Atatürk’ün başardığı devrimlere borçluyuz.</p>
<blockquote><p><strong>Gerçek Atatürk, 1962</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/faruk-guventurk/">Faruk Güventürk</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiliz The Spectator Gazetesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-the-spectator-gazetesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-the-spectator-gazetesi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün memlekete soktuğu yeni rasyonalizm, Türk vatandaşına ve özellikle büyük çoğunluğu teşkil eden Türk köylüsüne, bugüne kadar yabancı kaldığı evren içindeki üstün  yerini ve gücünü öğretmiştir. Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiyesi,…
The post İngiliz The Spectator Gazetesi appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4c2013d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngiliz, The, Spectator, Gazetesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk’ün memlekete soktuğu yeni rasyonalizm, Türk vatandaşına ve özellikle büyük çoğunluğu teşkil eden Türk köylüsüne, bugüne kadar yabancı kaldığı evren içindeki üstün  yerini ve gücünü öğretmiştir.</p>
<blockquote><p><strong>Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiyesi, 1938</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/ingiliz-the-spectator-gazetesi/">İngiliz The Spectator Gazetesi</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birleşik Amerika Devlet Adamı Cordell Hull</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birlesik-amerika-devlet-adami-cordell-hull</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birlesik-amerika-devlet-adami-cordell-hull</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye, geçen on dokuz yıl içerisinde uluslararası ilişkilerdeki dürüst ve kararlı tutumu ile olağanüstü bir ün kazanmıştır. Yükselen Hilâl, 1946
The post Birleşik Amerika Devlet Adamı Cordell Hull appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4b4f903.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birleşik, Amerika, Devlet, Adamı, Cordell, Hull</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, geçen on dokuz yıl içerisinde uluslararası ilişkilerdeki dürüst ve kararlı tutumu ile olağanüstü bir ün kazanmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Yükselen <em>Hilâl, 1946</em></strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/cordell-hull/">Birleşik Amerika Devlet Adamı Cordell Hull</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiliz Daily Telegraph</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-daily-telegraph</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-daily-telegraph</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk, Türk ulusunun ruhunda Türk bayrağı gibi dalgalanan bir baştı. Ulus Gazetesi, 13 Kasım 1938
The post İngiliz Daily Telegraph appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4aa8bb8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngiliz, Daily, Telegraph</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk, Türk ulusunun ruhunda Türk bayrağı gibi dalgalanan bir baştı.</p>
<blockquote><p><strong>Ulus Gazetesi, 13 Kasım 1938</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/daily-telegraph/">İngiliz Daily Telegraph</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çin Elçisi General Ho&amp;amp;Yao&amp;amp;Su</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cin-elcisi-general-hoyaosu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cin-elcisi-general-hoyaosu</guid>
<description><![CDATA[ Türk devriminin bütün Doğu dünyasının ilerleme ve gelişmesindeki rolü, Batı dünyasını kültür ve uygarlık yoluna yönelten Fransız devrimi kadar önemli ve etkilidir. Devriminizin kıvılcımlarından çıkacak olan ateş, bütün Doğu uluslarını…
The post Çin Elçisi General Ho-Yao-Su appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f4a09f8a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çin, Elçisi, General, Ho&amp;Yao&amp;Su</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türk devriminin bütün Doğu dünyasının ilerleme ve gelişmesindeki rolü, Batı dünyasını kültür ve uygarlık yoluna yönelten Fransız devrimi kadar önemli ve etkilidir.</p>
<p>Devriminizin kıvılcımlarından çıkacak olan ateş, bütün Doğu uluslarını aydınlatacak, kamaştıracak ve gerçek nuru yaratacaktır.</p>
<blockquote><p><strong>Kemalizm, 1936</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/general-ho-yao-su/">Çin Elçisi General Ho-Yao-Su</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Muhammet Ali Cinnah</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/muhammet-ali-cinnah</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/muhammet-ali-cinnah</guid>
<description><![CDATA[ O, Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. Kemal Atatürk’ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir. Atatürk gibi bir önder önlerinde bir ilham kaynağı…
The post Muhammet Ali Cinnah appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f493d17c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Muhammet, Ali, Cinnah</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>O, Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti.</p>
<p>Kemal Atatürk’ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir. Atatürk gibi bir önder önlerinde bir ilham kaynağı olarak dikildiği halde Hind Müslümanların bugünkü durumlarına hâlâ razı olacaklar mı?</p>
<blockquote><p><strong>Millet Gazetesi, 10 Kasım 1954</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/muhammet-ali-cinnah/">Muhammet Ali Cinnah</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tunus Devlet Başkanı Habip Burgiba</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tunus-devlet-baskani-habip-burgiba</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tunus-devlet-baskani-habip-burgiba</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal’in kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin ölçüsü olmuştur. Bu mücadeleler  O’nun ölümünden sonra genişlemiş, Doğu ve Batı blokları arasındaki üçüncü dünyaya da sirayet etmiş ve onu sömürge…
The post Tunus Devlet Başkanı Habip Burgiba appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f483e67d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tunus, Devlet, Başkanı, Habip, Burgiba</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal’in kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin ölçüsü olmuştur.</p>
<p>Bu mücadeleler  O’nun ölümünden sonra genişlemiş, Doğu ve Batı blokları arasındaki üçüncü dünyaya da sirayet etmiş ve onu sömürge tahakkümünden kurtarmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Cumhuriyet Gazetesi, 26 Mart 1965</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/habip-burgiba/">Tunus Devlet Başkanı Habip Burgiba</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Hatay</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-hatay</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-hatay</guid>
<description><![CDATA[ Hatay benim kişisel sorunumdur. Durumu Fransız büyük elçisine ta başlangıçta açıkça anlattım. Dünyanın bugünkü durumunda böyle bir sorunun Türkiye ile Fransa arasında silahlı bir anlaşmazlığa varması kesin olarak düşünülemez. Fakat…
The post Atatürk ve Hatay appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f34a4a51.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Hatay</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hatay benim kişisel sorunumdur. Durumu Fransız büyük elçisine ta başlangıçta açıkça anlattım. Dünyanın bugünkü durumunda böyle bir sorunun Türkiye ile Fransa arasında silahlı bir anlaşmazlığa varması kesin olarak düşünülemez. Fakat ben bunu da hesaba kattım ve kararımı verdim. Eğer ufukta bu yolda binde bir olasılık belirirse, Türkiye Cumhurbaşkanlığından, hatta Büyük Millet Meclisi üyeliğinden çekileceğim. Ve bir birey olarak bana katılacak birkaç arkadaşımla beraber Hatay’a gireceğim. Oradakilerle el ele verip savaşmayı sürdüreceğim.</p>
<blockquote><p><strong>1937, (10 Kasım 1949 Cumhuriyet Gazetesi)</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak antlaşmaya dayanan hakkımızı istiyorum; onu almadan edemem. Büyük Meclis’in kürsüsünden ulusuma söz verdim: Hatay’ı alacağım. Ulusum benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem, onun karşısına çıkamam; yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim; yenilmem; yenilirsem bir dakika yaşayamam.</p>
<blockquote><p><strong>1937, Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk ve Dil Kurumları: Hatıralar </strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ataturk-ve-hatay/">Atatürk ve Hatay</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Üyeleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-buyuk-millet-meclisinin-uyeleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-buyuk-millet-meclisinin-uyeleri</guid>
<description><![CDATA[ Yüce meclisimizi oluşturan kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden oluşmuş Müslüman topluluklarıdır, birbirine içten bağlı bir topluluktur. Bu nedenle, yüce kurulun…
The post Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Üyeleri appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f33bb273.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye, Büyük, Millet, Meclisi’nin, Üyeleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yüce meclisimizi oluşturan kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden oluşmuş Müslüman topluluklarıdır, birbirine içten bağlı bir topluluktur. Bu nedenle, yüce kurulun özümsediği, haklarını, yaşamını, ün ve onurunu kurtarmak için gerçekleşmelerine kararlı olduğumuz istekler yalnız tek bir İslam öğesiyle sınırlanmış değildir. İslam ülkelerinden oluşmuş bir toplulukla ilgilidir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz.</p>
<blockquote><p><strong>Mayıs 1920, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/turkiye-buyuk-millet-meclisinin-uyeleri/">Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Üyeleri</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Camiler ve Hutbe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/camiler-ve-hutbe</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/camiler-ve-hutbe</guid>
<description><![CDATA[ Baylar, camilerin kutsal minberleri halkın ruh ve ahlakını besleyen en yüce, en verimli kaynaklardır. Bu nedenle, camilerin,  mescitlerin minberlerinden aydınlatıcı, doğru yol gösterici değerli hutbelerin içeriğini halkın anlaması olanağını sağlamak…
The post Camiler ve Hutbe appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f32e2a30.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Camiler, Hutbe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, camilerin kutsal minberleri halkın ruh ve ahlakını besleyen en yüce, en verimli kaynaklardır. Bu nedenle, camilerin,  mescitlerin minberlerinden aydınlatıcı, doğru yol gösterici değerli hutbelerin içeriğini halkın anlaması olanağını sağlamak Şer’iye Vekaleti’nin din işleriyle ilgili kuruluş önemli bir görevdir. Minberlerden halkın anlayabileceği bir dille ruh ve kafalarına yöneltilen sözlerle İslam topluluğunun vücudu canlanır, kafası arılaşır, inancı güçlenir, yüreği cesaret bulur. Fakat bu bakımdan yüce hatiplerde bulunması gereken bilimsel nitelikler, özel bir değer ve dünyanın çeşitli hallerini bilmek önem taşır.</p>
<blockquote><p><strong>Mart 1922, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Hutbe demek insanlara seslenmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin anlamı budur. Hutbe dendiği zaman bundan birtakım kavram ve anlamlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi okuyan hatiptir. Yeni söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in zamanında hutbeyi kendisi okurdu. Gerek Peygamber Efendimizin gerek ilk dört halifenin hutbelerini inceleyecek olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberimizin, gerek ilk dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıyla, o günün askerlik, yönetim, maliye, siyaset ve toplum ile ilgili konularıdır. Müslümanlar çoğaldıkça, İslam ülkeleri genişlemeye başlayınca, Peygamber Efendimiz ve ilk dört halifenin hutbeyi her yerde kendilerinin okumasına olanak kalmadığından, halka söylemek istedikleri şeyleri ulaştırmaya bazı kimseleri görevlendirmişlerdir. Bunlar her halde önde gelen kişilerdi. Bunlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak, halka doğru yolu göstermek için ne söylemek gerekirse söylerlerdi. Bu tarzın süre gitmesi bir koşula bağlıydı. O da ulusun başı olan kişinin doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi, halkı aldatmaması! Halka genel durumla ilgili bilgi vermek son derece önemlidir. Baylar, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler Tanrı buyruklarını yerine getirmek ve ona ibadet etmekle birlikte din ve dünya için neler yapılmak gerektiğini düşünmek, yani birbirimize danışmak için yapılmıştır. Ulus işlerinde bireyin kafasını kendi başına işletmesi zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü ortaya koyalım. Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Ulusal istekler, ulusal irade yalnız bir kişinin düşüncesinden değil, bütün ulus bireylerinin isteklerinin birleşiminden oluşur. Bu nedenle benden ne öğrenmek, bana ne sormak istiyorsanız, serbestçe sormanızı rica ederim.</p>
<blockquote><p><strong>Şubat 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Her şey açıkça söylendiği zaman halkın kafası işleyecek, iyi şeyleri yapacak, halkın zararına olan şeyleri kabul etmeyerek şunun bunun arkasından gitmeyeceklerdir. Ancak ulusun işlerini gizli olarak yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir dilden olması bugünkü gereklere ve ihtiyaçlara değinmemesi, halkı Halife ve Padişah adını taşıyan zorbaların arkasından köle gibi gitmeye zorlamak içindir. Hutbenin amacı halkı aydınlatmak, ona doğru yol göstermektir, başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları bilgisizlik ve aymazlık içinde bırakmak demektir. Hutbelerin bütün durumlarda insanlarımızın kullandığı dilde okunması zorunludur. Geçen yıl Millet Meclisinde bir söylevimde demiştim ki: “Minberler halkın kafaları ve vicdanları için verimli bir kaynak, bir ışık , aydınlık kaynağı olmalıdır.” Öyle olabilmek için minberlerden duyurulacak sözlerin anlaşılması, tekniğin ve bilimin verilerine uygun olması gerekir. Hatiplerin siyaset, toplumsal ve uygarlığa ilişkin hal ve durumları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmezse halka yanlış görüşler aşılanmış olur. Bu nedenle hutbeler bütünüyle Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır, olacaktır da.</p>
<blockquote><p><strong>Şubat 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/camiler-ve-hutbe/">Camiler ve Hutbe</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Ordusunun Değeri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusunun-degeri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusunun-degeri</guid>
<description><![CDATA[ Biz de askeriz; biz de bu orduya komuta etmiş adamız. Türk eri kaçmaz kaçma nedir bilmez; eğer Türk erinin kaçtığını görmüşseniz, hemen kabul edilmelidir ki, erin başında bulunan en büyük…
The post Türk Ordusunun Değeri appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f31bb312.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Ordusunun, Değeri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Biz de askeriz; biz de bu orduya komuta etmiş adamız. Türk eri kaçmaz kaçma nedir bilmez; eğer Türk erinin kaçtığını görmüşseniz, hemen kabul edilmelidir ki, erin başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır. Eğer sizin kaçmanızın alçaklığını Türk erine yüklemek istiyorsanız, insafsızlık ediyorsunuz.(1)</p>
<blockquote>
<h6>(1) 5 Ağustos 1918’de Sultan 6. Mehmed Vahdeddin tarafından Suriye ve Filistin bölgesindeki 7. Ordu Komutanlığı’na atandığına dair padişah emrini aldıktan hemen sonra sarayda Türk erlerini aşağılayan Türk paşalarının(!) konuşmalarını duyunca, araya girip bu cümleleri söylemiştir.</h6>
<p><strong>1918, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanma tarihi 1925</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır. Azla yetinmenle, inancınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı temiz, demir gibi kalbinle düşmanı sonunda alteden büyük çaban için gönül borcumu belirtmeyi kendime yüce bir ödev sayarım.</p>
<blockquote><p><strong>Orduya Beyanname, 21 Eylül 1921 </strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Türk ordusunun bir birliği eşdeğerde başka bir birliği, hiç kuşkum yok, yener; iki katını durdurur ve yerinden oynayamaz hale getirir. Şimdilik bundan fazlasını istemiyorum. Çünkü fazlasını ulusumuzun yaradılıştan gelen savaşçılığı zaten sağlamaktadır. Ancak bu değeri, ne olursa olsun, korumak gerekir. Buna bir askerlik ilkesi, bir baş kural olarak dikkat edilmelidir. Bunu özellikle bütün arkadaşlarımdan isterim. Türk ordusunun bir birliği eşdeğerde olan başka bir birliği, hiç kuşku yok ki yener, iki katını da durdurur ve yerinden oynayamaz hale getirir. Bu değer korundukça, örgütümüzü, yönetimimizi bu amaca doğru yürüttükçe, Türkiye’nin her türlü saldırıdan, sataşmadan korunacağına kimsenin kuşkusu kalmaz.</p>
<blockquote><p><strong>Şubat 1924, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim. Ben orduyla çok küçük rütbeli subaylıktan beri sıkı bir ilişki kurmuş bir askerim. Ben olayların güdümüyle ordunun içinde subay, sonunda da komutan olarak iş görmüş ve kanıma göre başarılı olmuş bir komutanım. Türk ordusunu, onun değerini ve bu orduyla neler yapılabileceğini benim kadar bilen azdır.</p>
<blockquote><p><strong>15 Mart 1926, Hakimiyet-i Milliye</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Tarihte bütün bir yurdu çok üstün düşman kuvvetleri karşısında bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca ve soyluca savunmuş ve varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. İşte Türk ordusu o değerde bir ordudur.</p>
<blockquote><p><strong>Ekim 1927, Nutuk</strong></p></blockquote>
<hr>
<p>Ordumuz, Türk birliğinin, Türk güç ve yeteneğinin, Türk yurtseverliğinin çelikleşmiş bir simgesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye ülküsünü gerçekleştirmek için yaptığımız düzenli çalışmaların yenilmesi imkansız güvencesidir.</p>
<blockquote><p><strong>Kasım 1927, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/turk-ordusunun-degeri/">Türk Ordusunun Değeri</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ten Devletçilik Yorumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-devletcilik-yorumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-devletcilik-yorumu</guid>
<description><![CDATA[ “Ferdi (bireysel) mesai (çalışma) ve faaliyet (etkinlik) esas tutulmakla beraber, mümkün olduğu kadar az bir zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete (bayındırlığa) eriştirmek için milletin umumi (genel) ve yüksek…
The post Atatürk’ten Devletçilik Yorumu appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f31007ab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ten, Devletçilik, Yorumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Ferdi (bireysel) mesai (çalışma) ve faaliyet (etkinlik) esas tutulmakla beraber, mümkün olduğu kadar az bir zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete (bayındırlığa) eriştirmek için milletin umumi (genel) ve yüksek menfaatlerinin (yararlarının) icabettirdiği (gerektirdiği) işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen (eylemli olarak, etkin biçimde) alâkadar etmek (ilgilendirmek) mühim (önemli) esaslarımızdandır (ilkelerimizdendir).”</p>
<p><span class="gb-title-box-title"><span class="gb-title-box-author">Dr. Nejat F. Eczacıbaşı / </span>İzlenimler, Umutlar, s. 26</span></p>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ataturkten-devletcilik-yorumu/">Atatürk’ten Devletçilik Yorumu</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vergiler Hangi Şekilde Olmalıdır?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/vergiler-hangi-sekilde-olmalidir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/vergiler-hangi-sekilde-olmalidir</guid>
<description><![CDATA[ Vergiler, hangi şekilde olmalıdır? Bu şekillerden hangisi vergilerin adalete uygun olmasını daha çok sağlar? Sorularının yanıtıdır. Bilinmelidir ki vergi meselelerinde bunun kadar tartışmayı ve herkesin görüş değişikliğine sebep olmuş bir…
The post Vergiler Hangi Şekilde Olmalıdır? appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f304108a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Vergiler, Hangi, Şekilde, Olmalıdır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Vergiler, hangi şekilde olmalıdır? Bu şekillerden hangisi vergilerin adalete uygun olmasını daha çok sağlar? Sorularının yanıtıdır. Bilinmelidir ki vergi meselelerinde bunun kadar tartışmayı ve herkesin görüş değişikliğine sebep olmuş bir mesele yoktur. Her iki şeklin de, tek oranlı vergilerin ve artar vergilerin ateşli taraftarları vardır.</p>
<p>Tek oranlı vergi taraftarlarının görüş ve iddialarına göre, vergiler her türlü isteğe ve insana bağlı işlemlerden korunmuş olmak için tek düze ve gerçek olmalıdırlar. Bu amaç, ancak tek oranlı vergi şeklinde elde edilebilir. Verginin oranı bir kere belirlendikten sonra artık mükellef kim olursa olsun, hangi sınıftan bulunursa bulunsun, ondan istenecek vergi değişmez. Kişiliğine göre, şu veya bu yolda işlem uygulamasına olanak kalmaz. Bu şekildeki vergiler, sınıf menfaatlerinin temsil edildiği, siyasi ve yasal kurulların elinde, sınıf mücadelelerinin uygulama aracı olarak kullanılmaktan kurtulmuş olurlar. Vergilerde bundan başka şekilde adalet elde edilmesi mümkün değildir. Herkes, geliriyle orantılı olarak vergi payını ödemekle adalet çerçevesinde, borcunu ödemiş olur. Böylece herkese karşı aynı şekilde eşit işlem yapılmış olur.</p>
<p>Artar vergi taraftarlarının görüşlerine göre, vergilerin tek oranlı olmamalarını gerektiren birçok ilmi, ekonomik esaslar ve düşünceler vardır. Şunu ekleyelim ki, artar vergi taraftarlarının hepsi aynı meslek, aynı özel görüş ve kanaate sahip olanlardan değildir. Bunların içinde sosyalistlik amaçlarının gerçekleştirilmesine hizmet eden kuvvetli bir araç olması bakımından vergilerin artar şekline taraftar olanlar vardır. Vergilerin tamamen tek oranlı olmamalarını esas olarak kabul ettikleri halde uygulamada bazı vergilerin artar şeklinde olmasını haklı ve zorunlu görenler de vardır. Bunlar, artar şekli, değişiklik yapıcı bir önlem konumunda olmasını görürler. Dolaylı vergilerin sonuçlan vergi gücü ile tamamen ters yüz edilmiş olarak meydana çıkar; bunu düzeltmek amacıyla, dolaysız vergilerde artar tarifeler uygulamasını zorunlu sayarlar.</p>
<p>Sosyalistlik ile ilgili olmayan bazılanna göre sosyal heyet içinde, servet konusunda, var olan farklann, eşitsizliklerin, doğal ve ekonomik sebepler ve etkenlerden başka, sebep ve etkenleri vardır. Bu sebep ve etkenlerden bazılan doğrudan doğruya, devletin uygulamalanndan ve hareketlerinden doğar. Savaşlar gibi, gümrük siyasetleri gibi, devlet uygulamalan ve çalışmalan servette eşitsizliğin çoğalmasına sebep olur. Bu sebeplerin sonuçlannı düzeltmek gereğini artar vergiler sağlar. Bu görüşü artar vergilerin isabet ve yasallığına, delil olarak gösterenler ve onu savunanlar da vardır.</p>
<p>Artar vergiyi doğrudan doğruya adaletin gereği olarak, kabul ve iddia edenler, vergilerde kapasite ve güç esasını yeni bir tarzda arayanlardır. Bu yeni anlayışa göre, vergilerde adalet, özveride eşitlik ile ortaya çıkar. Herkesin geliri ile orantılı bir vergi vermesiyle, elde edilen adalet görünüşte bir adalettir. Geliriyle orantılı vergi veren mükelleflerin, duyduklan özverinin derecesi eşit değildir. 500 lira geliri olan bir adamın, verdiği 10 lira vergide gösterdiği özveri, geliri 5000 lira olan mükellefin orantılı olarak verdiği 100 liradan, hissettiği özveriye eşit olamaz. Ondan çok ağır ve büyüktür. Bu iki mükellef, vergiden dolayı aynı özveriyi, aynı zahmet ve zorluğu hissettiği zamandır ki, eşit işlem yapılmış ve adalet uygulanmış olur.</p>
<p>Medeni Bilgiler, S. 159-160</p>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/vergiler-hangi-sekilde-olmalidir/">Vergiler Hangi Şekilde Olmalıdır?</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Coşkun Tezahürler Hakkında Bir Yargısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-coskun-tezahurler-hakkinda-bir-yargisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-coskun-tezahurler-hakkinda-bir-yargisi</guid>
<description><![CDATA[ Tarihte yaşadığı dönemde ünü göklere çıkarılmış hem kendi hem de başka ulusların kederine hükmetmiş nice liderler vardır .Bunların büyük bir çoğunluğu ölümleriyle birlikte sabun köpüğü gibi kaybolup gitmişlerdir. Öncelikle de…
The post Atatürk’ün Coşkun Tezahürler Hakkında Bir Yargısı appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Coşkun, Tezahürler, Hakkında, Bir, Yargısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte yaşadığı dönemde ünü göklere çıkarılmış hem kendi hem de başka ulusların kederine hükmetmiş nice liderler vardır .Bunların büyük bir çoğunluğu ölümleriyle birlikte sabun köpüğü gibi kaybolup gitmişlerdir. Öncelikle de kendi uluslarınca unutulmuşlardır. Bunda en büyük etken bu liderlerin düşüncelerinin sadece yaşanılan anla sınırlı olup geleceğe yönelik yeni ufuklar açmamış olmasıdır. Oysa ATATÜRK her geçen an bıraktığı düşünce mirasıyla insanlığın ve Türk milletinin gözünde büyüyerek geleceğe akmaya devam etmektedir.</p>
<p>Türk milletinin gönlündeki ATATÜRK sevgisi nedensiz değildir. O, yüzyıllar boyunca hak ettiği değerden yoksun bırakılmış olan Türk insanına kendisini adamıştır. Sıkıntılara, zorluklara, ihanetlere aldırmadan, umutsuzluğa düşmeden çalışarak milletini karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır. Türk milletinin ATATÜRK’ü sevmesinin anahtarı “Millete efendilik yoktur, hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.” sözünde gizlidir. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK’ün bu anlayışını yansıtması açısından güzel bir örnektir:</p>
<p>Yaşadıkları sürece yığınlara hâkim olmuş, alkışlar ve takdirler toplamış nice tarihî kişiler, hayatlarında veya ölümlerinden sonra zaman çarkının dişlileri arasında kaybolup gittiler. Bunlar “yalancı şöhretler”di ve yaptıkları köksüzdü, temelsizdi. Bunun içindir ki, eserlerinin ömrü, kendi ömürlerini aşamadı.</p>
<p>Bunların çoğu, lehlerinde yapılmış birtakım gösterilerin gururuna da kapıldılar. Ve bunları “ebedî yaşama”nın bir delili sandılar. “Zafer sarhoşluğu”nun uykusunda kaybolup gittiler.</p>
<p>ATATÜRK’e 12 yıl yaverlik yapmış olan Sayın Naşit Mengü’nün çeşitli anılarını dinlerken, bir yandan da bunları düşünüyordum. ATATÜRK, kendisi hakkındaki büyük sevgi gösterileri karşısında nasıl duygulanıyor, neler düşünüyordu?</p>
<p>Bu soruma Naşit Mengü şu yanıtı verdi:</p>
<p>-Yıl 1927… ATATÜRK, Anadolu’ya geçtikten sonra ilk defa İstanbul’a dönüyor. Bütün kent halkı sokakları ve denizleri kaplamış. Bayramların en büyüğünü yaşıyorlar. Kıyılardan, denizlerdeki sandallardan ATATÜRK’ün motoruna doğru eller uzanıyor, “Yaşa, var ol!” sesleri kubbelerde yankılar yapıyordu.</p>
<p>ATATÜRK de ayakta, mendil sallayarak bu sevgi gösterilerine karşılık veriyor. Ben, rahmetli Salih Bozok’la ATA’nın bir adım gerisindeyiz. Rahmetli Salih, halkın bu coşkun gösterilerinden çok heyecanlandı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Gazi’ye eğilerek:</p>
<p>-Paşam, dedi, halkın şu coşkun tezahürlerine bakınız. Bu millet ebediyete kadar uğrunuza ateşe atılmakta tereddüt etmez. ATATÜRK şu yanıtı verdi:</p>
<p>-Kendilerine faydalı olduğunuz, onlara müspet yolda hizmet ettiğiniz müddetçe milletin sevgisini kazanabilirsiniz. Vaatlerinizi yerine getirmez, milletin refahına hizmet etmezseniz bu gün bizi alkışlayan bu topluluk yarın yuhalar.</p>
<p><em>Sadi Borak; Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, İstanbul, 1966, s. 81-82. </em></p>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ataturkun-coskun-tezahurler-hakkinda-bir-yargisi/">Atatürk’ün Coşkun Tezahürler Hakkında Bir Yargısı</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Eğitim Bakanlığı’nın Görevi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-egitim-bakanliginin-goerevi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-egitim-bakanliginin-goerevi</guid>
<description><![CDATA[ Milli Eğitim Bakanlığı uzun ve özenli programlarla esas sınırları çizilen tüm eğitim ve öğretim işlerinin resmi yetkili makamdır. Bakanlık, öğrenim derecelerine göre çeşitli basamaklarda bilgili ve etkin vatandaşlar yetiştirmekle yükümlüdür.…
The post Milli Eğitim Bakanlığı’nın Görevi appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f2e759ec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Eğitim, Bakanlığı’nın, Görevi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Milli Eğitim Bakanlığı uzun ve özenli programlarla esas sınırları çizilen tüm eğitim ve öğretim işlerinin resmi yetkili makamdır. Bakanlık, öğrenim derecelerine göre çeşitli basamaklarda bilgili ve etkin vatandaşlar yetiştirmekle yükümlüdür. Bütün vatandaşların ana dili ile okuryazar olmaları Milli Eğitim Bakanlığı’nın ülküsüdür. <strong>Bütün Türkler, milliyetlerini, yurtlarını ve onun içindeki hak ve görevlerini bilmelidirler.</strong> Bütün vatandaşların Cumhuriyeti iyi tanıyıp sevmeleri, din ve inanç kayıtlarım dünyadaki yaşayış sınırının dışında manevi bir kavram olarak tanımaları, bilginin aşılayacağı en önemli esaslardandır.</p>
<p>Milli Eğitimin bu genel görevinden sonra ilk bilgileri alan çocukların san’at, ticaret, tanm vs. gibi hayatı besleyen ve kuvvetlendiren işlerde başarılı olacak şekilde hazırlanmaları gerekir… Sanat ve meslek adamları yetiştirmek görevdir. Ancak yalnız ve kendimize yönelik ve kendimiz için gerekli olan şeyleri bilmek yeterli değildir. Milletin çocuğu olarak kalmak iyi bir şeydir. Ancak çocuklarımızın önemli bir bölümü bütün insanlık toplumunu tanımak zorundadır. Yavrularımızdan yetiştirebildiğimiz kadarını yüksek öğrenime göndermek gereklidir. Liselerimizde yüksek öğrenime ve üniversiteye adaylar hazırlanır.</p>
<p>Türkiye’de öğrenimin esası birdir. Medrese öğrenimi kalktıktan sonra meslek öğrenimindeki yakınlıklar başlayıncaya kadar vatandaşları tek okul sistemi altında yetiştirmek kuralı konmuştur. Hangi mesleğe girecek olursa olsun, bütün vatandaşlar öğrenim dönemlerinin baş tarafını bir ve ortak programlar üzerinden yaparlar. Bu, Cumhuriyetin büyük eseridir.</p>
<p>Okul çağını geçirmiş vatandaşlar için halk okulları, kurslan vardır. Meslek kursları ayrıca faydalı olur. Kütüphaneler ve müzeler milli kültür için büyük değerde kurumlardır. Milli Eğitim bunlar üzerinde esaslı görev sahibidir. Türk Milli Eğitiminde, Türk tarihi bilgisi her zaman daha da esaslı yer almalıdır. Milli Eğitim bakanlığımız bu girişimi gerçekleştirmek yolunda durmaksızın çalışır.</p>
<p>Bu konuda Milli Eğitimimiz için Büyük Milli Reisimizin bir ifadesini tekrarlamak faydalı olacaktır:</p>
<p><strong>“Eğitim ve öğretimde izlenecek yolu, bilgisi insan için fazla bir sûs, bir hükmediş aracı veya manevi bir zevkten daha çok maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan uygun ve üretilebilir bir cihaz haline getirmektir”.</strong></p>
<p><em>Medeni Bilgiler, 389-390</em></p>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/milli-egitim-bakanliginin-gorevi/">Milli Eğitim Bakanlığı’nın Görevi</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhurbaşkanı Seçilmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhurbaskani-secilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhurbaskani-secilmesi</guid>
<description><![CDATA[ 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in kabulü ve Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Meclis’te yaptığı konuşmadan: Son senelerde milletimizin fiilen gösterdiği kabiliyet, istidat, idrak, kendi hakkında kötü fikir besleyenlerin ne kadar gafil ve ne…
The post Cumhurbaşkanı Seçilmesi appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhurbaşkanı, Seçilmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in kabulü ve Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Meclis’te yaptığı konuşmadan:</p>
<p>Son senelerde milletimizin fiilen gösterdiği kabiliyet, istidat, idrak, kendi hakkında kötü fikir besleyenlerin ne kadar gafil ve ne kadar tetkikten uzak, görünüşe düşkün insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz, haiz olduğu özelliklerini ve liyakatini, hükûmetinin yeni ismiyle, medeniyet dünyasına daha çok kolaylıkla göstermeye muvaffak olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, cihanda işgal ettiği yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir. Daima muhterem arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir surette yapışarak, onların şahıslarından kendimi bir an bile ayrı görmeyerek çalışacağım. Milletin teveccühünü daima dayanak noktası sayarak hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.</p>
<blockquote><p>29 Ekim 1923 (Nutuk II, s. 814-815)</p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/cumhurbaskani-secilmesi/">Cumhurbaşkanı Seçilmesi</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Diline ve Türk Harflerine Dair</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-diline-ve-turk-harflerine-dair</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-diline-ve-turk-harflerine-dair</guid>
<description><![CDATA[ Türk harfleri, memleketin umumî hayatına tamamen uygulanmıştır. İlk güçlükler, milletin ülkü kuvveti ve medeniyete olan sevgisi sayesinde kolaylıkla yenilmiştir. 1929 (Ayın Tarihi, Sayı : 68, 1929, s. 5024) Kültür işlerimiz…
The post Türk Diline ve Türk Harflerine Dair appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4f2c2e0a7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Diline, Türk, Harflerine, Dair</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türk harfleri, memleketin umumî hayatına tamamen uygulanmıştır. İlk güçlükler, milletin ülkü kuvveti ve medeniyete olan sevgisi sayesinde kolaylıkla yenilmiştir.</p>
<blockquote><p>1929 (Ayın Tarihi, Sayı : 68, 1929, s. 5024)</p></blockquote>
<p>Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim.</p>
<blockquote><p>1934 (Ayın Tarihi, Sayı: 12, 1934, s. 23)</p></blockquote>
<p>Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.</p>
<blockquote><p>1932 (Atatürk’ün S.D. I, s. 358)</p></blockquote>
<p>Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi, yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz; bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik.</p>
<blockquote><p>(İbrahim Necmi Dilmen, Çığır Mecmuası, sayı: 74-75, 1939, s. 11; Mahmut Atillâ Aykut, T.D.K. Yıllık 1944, s. 63)</p></blockquote>
<p>Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.</p>
<blockquote><p>1930 (Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin)</p></blockquote>
<p>Millî bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.</p>
<blockquote><p>(Enver Behnan Şapolyo, 1951 Olağanüstü Türk Dil Kurultayı, s. 53)</p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/turk-diline-ve-turk-harflerine-dair/">Türk Diline ve Türk Harflerine Dair</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Kadın Hakları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-kadin-haklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-kadin-haklari</guid>
<description><![CDATA[ 18 Nisan 1935 tarihinde İstanbul’da “Uluslararası kadınlar Kongresi” toplanmıştı. Kongre üyelerinden iki gazeteci bayan, kendilerini kabul eden Atatürk’e: -“Türk kadınlarını da asker yapacak mısınız?” Sorusunu sordular: -“Biz erkeklerimizi bile savaş…
The post Atatürk ve Kadın Hakları appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4edf7efe8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Kadın, Hakları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>18 Nisan 1935 tarihinde İstanbul’da “Uluslararası kadınlar Kongresi” toplanmıştı. Kongre<br>
üyelerinden iki gazeteci bayan, kendilerini kabul eden Atatürk’e:<br>
-“Türk kadınlarını da asker yapacak mısınız?” Sorusunu sordular:<br>
-“Biz erkeklerimizi bile savaş felaketinden uzak bulundurmak isteyen insanlarız. Fakat savaş<br>
etmek zorunda bırakılırsak, vatan savunmasında kadınlarımız da, erkeklerimizle beraber<br>
dövüşecektir. İstiklal mücadelesi bunun en yakın örneğidir.”</p>
<p> </p>
<blockquote><p>Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, 2. Baskı, Kültür Kitabevi,<br>
İstanbul 1973. s. 138<br>
Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009</p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/ataturk-ve-kadin-haklari/">Atatürk ve Kadın Hakları</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlk Yunan Esirleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-yunan-esirleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-yunan-esirleri</guid>
<description><![CDATA[ Salih Bozok Anlatıyor: İlk Yunan esirleri ertesi sabah -taaruzun ikinci günü- karargâhımıza getirildi. İlk esir kafilesi 20-30 kişiden ibaretti. İçlerinden biri Bulgar olduğunu, Türkçe bildiğini söyledi, hâlbuki arkadaşlardan biri kendisini…
The post İlk Yunan Esirleri appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ede64828.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlk, Yunan, Esirleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Salih Bozok Anlatıyor:</p>
<p>İlk Yunan esirleri ertesi sabah -taaruzun ikinci günü- karargâhımıza getirildi. İlk esir kafilesi 20-30 kişiden ibaretti. İçlerinden biri Bulgar olduğunu, Türkçe bildiğini söyledi, hâlbuki arkadaşlardan biri kendisini Edirne’den tanıyormuş, Rum bir berbermiş. Pek güzel Türkçe konuşuyordu.</p>
<p>Kendisini teşhis eden arkadaşımıza cevaben bir müddet Bulgarlığını iddia etti, fakat sonra hakikati söyledi ve Edirneli Rum bir berber olduğunu itiraf etti. Rum berber, mütemadiyen (sürekli olarak) taaruzun şiddet ve dehşetinden bahsediyordu. Hayatlarından vazgeçerek siperlerde kimsenin kalmadığına emindi ve yeminlerle, yana yakıla Yunanistan’ın elinde neler varsa hepsinin bizim elimize geçeceğini iddia ediyordu.  Halinden, askerlerimizin aslan gibi mücadelesinden ve heybetlerinden adam akıllı kormuş olduğu anlaşılıyordu. Onun ifadesine göre Afyon’un çoktan bizim elimize geçmesi lâzımdı.</p>
<p><strong>Gazi’ye getirilen beşaret (müjde) haberi</strong></p>
<p>Filhakika (gerçekten) biz bu Rum’la konuşurken Başkumandan Gazi Paşa’nın huzuruna bir erkânıharp (kurmay) zabiti (subay) geldi ve Afyon’un durumuna dair telefonla aldığı bilgiyi ona iletti. Yunan esiri de bunu duymuştu, yalan söylemediğini teyit eder gördüğü bir olaya, âdeta bizden ziyade seviniyordu.</p>
<p>Gazi Paşa, o akşam; ertesi günü Afyon’a gitmek için gerekli hazırlığın yapılmasını ve hareketimizden sonra karargâhın da oraya naklolunmasını emir buyurdular. Ertesi sabah kumandanlarla maiyetlerine (yanlarında bulunanlara) ayrılmış otomobiller Afyon’a doğru hareket etmişlerdi. İsmet Paşa, yolda rastladığımız köylülerden birini tanıdı, otomobilini durdurarak evvelâ hatrını, sonra takip ettiğimiz yolun doğru olup olmadığını sordu, ihtiyar aynen şu cevabı verdi:</p>
<p>“Yol doğrudur, fakat bu şosenin (küçük taşların üzerine kum dökülerek yapılan yol) ileride toprağı tesviye (düzleme) edilmemiştir.” İhtiyar:</p>
<p>“Belki bozulur, yürümez” diyerek otomobillerimizi tuttuğumuz istikametten çevirtti ve diğer yolu tarif etti. Biz şoseden ayrıldıktan sonra ancak bir müddet gidebildik, yolu şaşırmıştık; dere, tepe arasında yine yol aramaya başladık. Bu yüzden hayli vakit kaybettik. Bizden sonra yola çıkan arkadaşlar Afyon’a ulaşmışlardı bile. Biz hâlâ ovanın içinde yol arıyorduk.</p>
<p>Ovada yürüye yürüye nihayet  düşman siperlerine, tel örgülerine tesadüf ettik. Bütün saha kazılmış ve derin hendekler açılmış olduğu için otomobilin geçmesi oldukça zordu. Telleri kopardık, kestik. Hendeklerden otomobili geçirtmek için de düşman siperlerinde elimize geçen bir kapıyı çukurların üzerine koyarak yol yaptık ve geçtik.</p>
<p><strong>Afyon Karahisarı’nda</strong></p>
<p>Afyon’a girdiğimiz sırada, şehrin muhtelif kısımlarında yükselen alevler, gittikçe genişleyerek mahalleleri bir kül yığını halinde bırakıyordu. Düşman kaçarken son ve müthiş yıkımını yapmaktan geri kalmamış ve şehri ateşlemişti. Afyon’da kumandanlara karşı halkın gösterdiği tezahüratı bugün dahi aynı heyecanla yaşamaktayım. Afyon’da belediye dairesinde kaldık.</p>
<p>Başkumandanlık muharebesinin olduğu günün gecesi idi. Yatıyordum. Bir ayak sesi ve bir gürültü işittim. Uyandığım zaman yeni gelen bir rapora tanıklık ettim:</p>
<p>“Düşman pek fena bir vaziyete girmişti.”</p>
<p>Bunun üzerine Gazi Paşa hazretleri, sabahleyin Dumlupınar’a hareket etmek kararını verdiler. Gazi Paşa birinci ordunun, Fevzi Paşa da ikinci ordunun harekâtını takip etmek üzere erkenden Afyon’a hareket ettiler. İsmet Paşa Afyon’da kalmıştı. Dumlupınar civarında bir köyde Birinci Ordu Kumandanını, çadırında bulduk. Gazi Paşa Kolordu Kumandanı Kemalettin Sami Paşa ile telefonla görüşüyorlardı.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/ilk-yunan-esirleri/">İlk Yunan Esirleri</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kurmak İstediğiniz Sistem Nedir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kurmak-istediginiz-sistem-nedir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kurmak-istediginiz-sistem-nedir</guid>
<description><![CDATA[ Paraşkev Paruşev anlatıyor: Tam ilk Anayasa’nın görüşüldüğü sıradaydı. Tutucu milletvekillerinden bir hukukçu Mustafa Kemal’i zor durumda bırakmak için, kendisine bir soru yöneltti: “Kurmak istediğiniz sistem nedir? Bunu bir tek hukuk…
The post Kurmak İstediğiniz Sistem Nedir? appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4eddab9b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kurmak, İstediğiniz, Sistem, Nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Paraşkev Paruşev anlatıyor:</p>
<p>Tam ilk Anayasa’nın görüşüldüğü sıradaydı. Tutucu milletvekillerinden bir hukukçu Mustafa Kemal’i zor durumda bırakmak için, kendisine bir soru yöneltti:</p>
<p>“Kurmak istediğiniz sistem nedir? Bunu bir tek hukuk kitabında bile bulamazsınız. Mustafa Kemal, milletvekilinin bağırarak konuşmasına karşı soğukkanlılıkla cevap verdi:</p>
<p>“Her şey önce uygulanıp denenmelidir, ancak ondan sonra ilke ve kurallara dönüşür.” Bu karşılıktan sonra bir süre susan Mustafa Kemal birdenbire sertleştirdiği bakışlarını, soruyu yönelten milletvekiline dikti ve sert bir sesle ekledi:</p>
<p>“Ben onu kurayım, ondan sonra siz kitaba yazarsınız.”</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/kurmak-istediginiz-sistem-nedir/">Kurmak İstediğiniz Sistem Nedir?</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>24 Ağustos</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/24-agustos</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/24-agustos</guid>
<description><![CDATA[ Falih Rıfkı Atay anlatıyor: 24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan hareket etti. Afyon’un güneyinde geceyi geçirdi. 25-26 gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı’na geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi.…
The post 24 Ağustos appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4edceda73.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ağustos</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Falih Rıfkı Atay anlatıyor:</p>
<p>24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan hareket etti. Afyon’un güneyinde geceyi geçirdi. 25-26 gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı’na geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi. Ankara’dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören’de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere:</p>
<p>“Taaruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir’deyiz” demişti. Acaba içkinin tesiri miydi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile. İzmir’den dönüşünde karşılayanlar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce:</p>
<p>“Bir gün yanılmışım.. Ama kusur bende değil düşmanda!” dedi. Çünkü İzmir’e taaruz’un on dördüncü günü girmişti.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/24-agustos/">24 Ağustos</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İtalyan Sefiri’ne Verilen Ders</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/italyan-sefirine-verilen-ders</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/italyan-sefirine-verilen-ders</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e ihanet edenler, onu birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Ancak bu düşünce çok yanlış ve onu lekelemek adına tutulmuş çirkin bir yoldur. Şimdiki anı da buna bir ispattır:…
The post İtalyan Sefiri’ne Verilen Ders appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4edc33379.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İtalyan, Sefiri’ne, Verilen, Ders</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk’e ihanet edenler, onu birçok konuları içki sofrasında hallettiğini iddia ederler. Ancak bu düşünce çok yanlış ve onu lekelemek adına tutulmuş çirkin bir yoldur. Şimdiki anı da buna bir ispattır:</p>
<p>Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya’nın Rodos’a askeri yığınakta bulunduğu günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürk’ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.</p>
<p>“Tevfik Rüştü nerede?”</p>
<p>“Ankara Palas’ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.”</p>
<p>“Biz de oraya gitsek olmaz mı?”</p>
<p>Etrafındakiler beyhude Atatürk’ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat onun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin hadi değildir. Otomobiller, Ankara Palas’a vardığı zaman Atatürk’ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk’ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu. Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk Sefiri, Asaf Bey’in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturur. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir. Atatürk şöyle der:</p>
<p>“Asaf Bey, gazetelerde birtakım resimler görüyorum, Arnavutlukta operet mi oynanıyor?” Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikmeyen sefir, ne söyleyeceğini şaşırır; ama Atatürk devam eder:</p>
<p>“Cumhuriyet’ten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk’ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.” Bunu duyan İtalyan Sefiri, mücadeleye kalkınca Ata:</p>
<p>“Haber aldığıma göre, Roma’da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde nümayiş (gösteri) yapmışlar. Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!… Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya’ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.”</p>
<p>Sefir atılır:</p>
<p>“Ekselans bu bir savaş ilanı mıdır?” Ata:</p>
<p>“Hayır.” diyor. “Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak Büyük Millet Meclisi dâhilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk Milleti’nin hissiyatına tercüman olmakta gecikmez.”</p>
<p>Konuşmasının bu hâli alması üzerine, İsmet Paşa’ya telefon edilir ve Ankara Palas’a çağrılır. Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:</p>
<p>“Hükümet geliyor, biz gidelim” diyerek Ankara Palas’ı terk eder. Çankaya’ya döndüğü zaman herkes Atatürk’ün gayet normal olduğunu hayretler içinde seyrederken, Ata:</p>
<p>“Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos’a yapılan yığınak Habeşistan’a dönecektir!”</p>
<p>Hakikaten de kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başlayacaktır.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/italyan-sefirine-verilen-ders/">İtalyan Sefiri’ne Verilen Ders</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kuşu’nun Kuruluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kusunun-kurulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kusunun-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ Sabiha Gökçen anlatıyor: Gazi Paşa, kendisini yoğun bir çalışmaya vermişti. Bütün dünyanın üzerinde durduğu konuya tüm gücüyle eğilmişti. Geleceğin göklerde olacağına inanıyordu. Konuya da 1925’lerde eğilmiş ve 16 Şubat 1925…
The post Türk Kuşu’nun Kuruluşu appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4edb7723d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kuşu’nun, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sabiha Gökçen anlatıyor:</p>
<p>Gazi Paşa, kendisini yoğun bir çalışmaya vermişti. Bütün dünyanın üzerinde durduğu konuya tüm gücüyle eğilmişti. Geleceğin göklerde olacağına inanıyordu. Konuya da 1925’lerde eğilmiş ve 16 Şubat 1925 yılında Türk Tayyare Cemiyeti’ni kurmuştu. Havacılık O’nun en büyük tutkularından biri halini almıştı. Havacılıkla ilgili bütün yabancı yayınları izliyor, bu konudaki gelişmeleri gün geçirmeden Türkiye’de de uygulama alanına sokmağa çalışıyordu. Ona göre insanlığın hizmetine girecek en büyük gelişmeler havacılık alanında olacaktı. Hatta gün gelecek, insanoğlu uzaya, başka dünyalara gidecek, Ay’ı ve benzeri gezegenleri bile fethedecekti. İşte bu çağdaş savaşlar da göklerde üstün olan uluslar tarafından kazanılacaktı. Gerçi havacılık tekniği, çok pahalı bir teknikti ama uygar ve çağdaş Türkiye’nin bu aşamayı yapması geleceği yönünden şarttı.</p>
<p>Gazi Paşa, yaptığı konuşmalarla gençleri havacılığa teşvik ediyordu. Bu arada, havacılık konusunda gerekli çalışmalar da sürdürülmekteydi. Savaş sonrası Türkiye için bunu bir fantezi gibi görenler, daha ileriki yıllarda ne derece yanıldıklarını çok iyi anlayacaklardı. Gazi, hiçbir konuyu Türk ulusu için bir fantezi, bir lüks olarak kabul etmiyordu. Vakit buldukça Türk Tayyare Cemiyeti’ne giderek, çalışmalarla ilgili bilgi alıyordu.</p>
<p>Savaş sonrası Türkiye’nin çok fakir olan bütçesi ile mucizeler yaratılır, ulusal bilinç şahlanırken, Mustafa Kemal Paşa, Türk Tayyare Cemiyeti için o çok güvendiği hamiyetperver, yardımsever ulusunu yardıma çağırmıştı. “İstikbal Göklerdedir!” derken, bunu sadece bir işaret olarak bırakmıyordu. Bu bir ulusal hedefti. Bunun için sadece fikir alanında, spor alanında kalmamalıydı. Bu konuda daha geniş yatırımlar yapılmalı, çağdaş havacılık teknolojisi tümü ile ülkeye getirilmeliydi. Tayyare fabrikaları kurmalı, kendi uçağımızı kendimiz yapmalı, günün birinde ele güne muhtaç hale gelmemeliydik; çünkü dünya uluslarını gelecekte hiç de parlak günler beklemiyordu. Kendi yaptıkları çelik kanatlarla göklerini, topraklarını savunamayan ulusların akıbeti hüsran olacaktı.</p>
<p>Bu konuya inanmış olan halkımız da tüm olanakları ile Türk Tayyare Cemiyeti’ni destekliyordu. Gazi Paşa: “Eskimiş teknolojileri değil, en yeni teknolojiyi ülkemize getirmediğimiz sürece, yabancı ülkelere bağımlı olmaktan kurtulamayız. Bunun için de, bir yandan mümkün olduğu kadar kemerleri sıkarak kendi yağımızda kavrulacak, bir yandan da yeni parasal kaynaklar yaratarak, çağdaş teknolojilerin en yenilerini topraklarımıza taşıyacağız. Biz, yeni ve genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost, düşman ülkelerin geride kalmış teknolojilerine gereksinmemiz yok. Ya en yenisi kurar, onlarla boy ölçüşürüz ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz” diyordu.</p>
<p>Gazi Paşa’nın heyecanı hiçbir şekilde eksilmemiş olduğundan, havacılık konusu sık sık gündeme geliyor, bu arada benim de kulaklarım çağdaş teknoloji ve havacılık sorunları ile doluyordu. Artık belirli bir yaşa gelmiştim. Kendime kesin bir yol çizmeliydim. Ne olacaktım? Kendime başarılı olabileceğim bir meslek edinmek istiyordum. Şunu hemen itiraf edeyim ki, havacılık konusu aklımın ucundan bile geçmiyordu. Evet, uçakları mavi göklerimizde gördüğüm zaman kanım kaynıyor, heyecanlanıyordum ama, o çelik kanatları yönetmek isteğini pek duymuyordum. Böyle bir isteği duysam bile, beni yetiştirebilecek bir okul da mevcut değildi.</p>
<p>1934 yılında soyadı yasası kabul edilmişti. Ulusun Gazi Paşa’sına layık gördüğü soyadı Atatürk oldu. Türk’ün adı var oldukça Atatürk adı da yaşayıp gidecektir. Bir gece Atatürk sordu:</p>
<p>“Söyle bakalım Sabiha, senin soyadın ne olsun?” Herkes yüzüme bakıyordu:</p>
<p>“Siz ne emrederseniz, o olsun efendim!” diye kekeledim; heyecanlanmıştım. Atatürk bu cevabım üzerine elini çenesine dayayarak bir süre düşündükten sonra:</p>
<p>“Sana Atatürk kızı soyadını vermek isterim ama..” dedi, fakat sonunu getirmedi. Eline bir kalem, kâğıt alıp şunu yazdı:</p>
<p>“Gökçen.” İşte o geceden sonra artık Sabiha Gökçen oldum. Niçin, ne düşünerek bana bu soyadını vermişlerdi bilemiyorum. O yıllarda ben henüz havacılığa başlamadığım gibi, havacı olmayı da aklımdan geçirmemiştim. Soyadımı seviyordum, herkes bana Gökçen diyordu. Atatürk’ün Gökçen soyadını vermesinden tahmini bir yıl sonra göklerle buluşup havacılığa başladım.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/turk-kusunun-kurulusu/">Türk Kuşu’nun Kuruluşu</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yabancı Diplomatlara Verilen Ders</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yabanci-diplomatlara-verilen-ders</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yabanci-diplomatlara-verilen-ders</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nda Viyana’dadır, generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok yabancı general ve diplomatlar da bu otelde kalmaktadır. Mustafa Kemal, yemek salonuna indikçe Avusturyalı bir diplomat ailenin kendisine küçümseyerek…
The post Yabancı Diplomatlara Verilen Ders appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4edaac5f5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yabancı, Diplomatlara, Verilen, Ders</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nda Viyana’dadır, generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok yabancı general ve diplomatlar da bu otelde kalmaktadır. Mustafa Kemal, yemek salonuna indikçe Avusturyalı bir diplomat ailenin kendisine küçümseyerek baktığını hisseder. Bir kolayını bulup bu aile ile tanışır. İlk fırsatta Mustafa Kemal’e askerlikten bahis açarak bu mesleğin bilgi ile beraber tecrübeye de ihtiyacı olduğunu söyler ve hemen arkasından da:</p>
<p>“Türk Ordusu’nda sizin gibi genç generaller çok mudur?” diye sorarlar.</p>
<p>Mustafa Kemal bunlara unutmayacakları bir ders vermek ister ve iki gün sonra aynı aileyle birlikte yemek yer. Mustafa Kemal, Avusturyalıların genç general Nopolyon’a karşı kaybettikleri meşhur Olm Meydan Muharebesi’ni anlatmaya başlar ve sözü şöyle bitirir:</p>
<p>“Evet, muhterem baylar; Fransız Orduları’nı sevk ve idare eden Napolyon da Olm Meydan Muharebesi’ni kazandığı zaman çok genç bir generaldi.”</p>
<p>Avusturyalılar bundan sonra ne Mustafa Kemal ile yemek yemeye, ne de Türk generallerinden ve tarihten konu açmaya yeltenmezler.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/yabanci-diplomatlara-verilen-ders/">Yabancı Diplomatlara Verilen Ders</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ankara’ya İlk Geliş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ankaraya-ilk-gelis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ankaraya-ilk-gelis</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve beraberindeki heyet-i temsiliye üyelerinin bazıları ve biz yaverler, 19 Aralık 1919’da Sivas’tan Kayseri’ye on dört kişi ile hareket ettik. Şoför Balıkesirli Mehmet’in kullandığı birinci arabaya Atatürk, Dr. Refik…
The post Ankara’ya İlk Geliş appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ed9d4907.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ankara’ya, İlk, Geliş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk ve beraberindeki heyet-i temsiliye üyelerinin bazıları ve biz yaverler, 19 Aralık 1919’da Sivas’tan Kayseri’ye on dört kişi ile hareket ettik. Şoför Balıkesirli Mehmet’in kullandığı birinci arabaya Atatürk, Dr. Refik (Saydam), Cevat Abbas (Yaver), Ahmet Rüstem ve ben (yaver Muzaffer Kılıç) binmiştik. İkinci arabaya Rauf Bey (Orbay), Yüzbaşı Hüsrev (Gerede), Yarbay Kazım (Dirik), yaver Hayati vardı. Üçüncü arabaya, Recep Zühtü, Hoca Feyzullah Efendi, yaver Bedri ve Ali Çavuş binmişlerdi. Bir gün Kayseri’de kalındı. Atatürk şehir ileri gelenleriyle son durum hakkında bir görüşme yaptı. Ertesi gün Mucur’a oradan da Hacıbektaş’a geçildi. Atatürk bir an önce Ankara’ya gelmek istiyordu.</p>
<p>Hem kış gelip, yolların kapanmasından korkuyor, hem de Ankara’dan bütün yurda seslenmek daha kolay olur diye düşünüyorlardı. Oradan hemen Beynam köyüne geçtik. Fakat yollar iyice karla kapanmaya başlayınca geri dönerek geceyi Kaman’da geçirdik. Ertesi günü sabah yola tekrar koyulduk. Arabalar dolma lastik tekerlekli idi.</p>
<p>Saatte en fazla 30-40 km. sürat yapabiliyordu. Her taraf donmuştu. 27 Aralık 1919’da Gölbaşı’na geldiğimizde bizi Ali Fuat Paşa ve Ankara Vali vekili Yahya Galip ve maiyeti karşıladılar. Atatürk Ali Fuat Paşa ile uzun uzun kucaklaşıp öpüştüler. Daha sonra yalnız ikisi Atatürk’ün arabasına binerek Dikmen pınarına gelindi. Orada atlı seymenler ve etraftan gelen köylüler bizi karşılayıp, hoş geldiniz dediler. Sonra da Dikmen sırtlarından Ankara’ya yöneldik. Şimdiki Genelkurmay Başkanlığı binası önünde bizi atlı seymenler ve kalabalık bir halk topluluğu; davulla, zurnayla fevkalade coşkulu bir şekilde karşıladılar. Burada birçok da kurban kesildi. Daha sonra kendisi ve arkadaşlarına ayrılan Keçiören’deki Ziraat Okulu’na giderek odalarımıza yerleştik.</p>
<blockquote><p><strong>Muzaffer Kılıç’tan</strong></p>
<p><strong>Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Yurdakul Yurdakul</strong></p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/ankaraya-ilk-gelis/">Ankara’ya İlk Geliş</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neler Yapılmaz?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/neler-yapilmaz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/neler-yapilmaz</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı Devleti’nin çöküşe doğru sürüklendiği son döneminde bazı yöneticiler, yıllarca emeğinden yararlandığı halkı sürü, kendilerini ise çoban olarak görüp, Türk halkının yüksek niteliklerini tanımadan iktidar olmuşlardır. Bu nedenle, başlarına işgal…
The post Neler Yapılmaz? appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ed916f32.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Neler, Yapılmaz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin çöküşe doğru sürüklendiği son döneminde bazı yöneticiler, yıllarca emeğinden yararlandığı halkı sürü, kendilerini ise çoban olarak görüp, Türk halkının yüksek niteliklerini tanımadan iktidar olmuşlardır. Bu nedenle, başlarına işgal felâketi gelip taht ve taçları tehlikeye düşünce düşmanın insafına sığınmak zavallılığına teslim olmuşlardır .Bu davranışlarıyla üç kıt’ada egemenlik kuran Osmanlı hanedanı ve onun dayandığı Türk milletinin tarihine kara leke sürmüşlerdir. Türk milleti, varlığına kast eden bu kara lekeyle yaşayamazdı. Vatan söz konusu olduğunda yaşama koşarmış gibi ölüme koşan Mehmetçikler,bu gerçeği Çanakkale’de göstermişlerdi İşgallere boyun eğenler bu gerçeği göremeyen gafillerdi. Ancak görenler çoğunluktaydı Bunların başında da komutanlık yaptığı cephelerde Mehmetçiklerin şahsında Türk milletinin büyüklüğünü gören ve bunun gereğini yapmayı ödev kabul eden Mustafa Kemal Paşa vardı. Bu nedenledir ki o, vatanın kurtarılması söz konusu olduğunda bütün resmî görevlerinden istifa ederek milletine sığınmak ve ondan güç almakta tereddüt etmemiştir. Aşağıdaki anekdotun yansıttığı düşünce bu gerçeğin ifadesidir: Erzurum: 3 Temmuz 1919… Ilıca’da Mustafa Kemal’in ilk karşılanması sırasında: Konukların önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üzerine koyarak oturanları selâmladı. Mustafa Kemal Paşa, ta yanı başına kadar geldiği hâlde heybetli duruşunu kaybetmeyen bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Bu kısa hoşbeşten sonra, Paşa ihtiyara:<br>
-Ağa böyle nereden geliyorsun? dedi. İhtiyar:<br>
-Paşam, Rus gelirken muhacir olmuştum. Çukurova’da idim Şimdi köyüme dönüyorum, diye cevap verdi. Paşa, zamanın nezaketini ve durumun emniyetsizliğini ileri sürerek böyle zamanda buralara dönmenin pek yerinde olmadığını, kışın sıkıntı çekeceğini anlatmak istedi. Sonunda da:<br>
-Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? dedi. İhtiyar hemen karşılık verdi.<br>
-Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz biçiyor. Allah millete zeval vermesin. Bize tarla da verdiler, çayır da. Hamd olsun uşaklar da çalışkandırlar. Değil Çukurova gibi bir yerden, taştan bile ekmeklerini çıkarırlar. Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki İstanbul’daki “ırzı kırık”lar bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu “namertler” kimin malını kime veriyorlar?<br>
Tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses yine onun gibi tunç çehreli kahraman askerin gözlerini yaşarttı. Bu eski Türk kalesine, ulus işi için, ulusla birlikte çalışmağa gelen bu büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü ve “bu ulusla neler yapılmaz!” dedikten sora ihtiyarla vedalaştı.</p>
<blockquote><p>Cevat Dursunoğlu Arıburnu, Kemal (Der.); Atatürk, Anekdotlar-Anılar, 1960, s. 137-138.</p></blockquote>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/neler-yapilmaz/">Neler Yapılmaz?</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Karış Sakal</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-karis-sakal</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-karis-sakal</guid>
<description><![CDATA[ Uygar insan; kin ve nefret duygularından uzak ve sevgiyi kendisine hareket noktası olarak seçmiş insandır. Bu nedenledir ki ATATÜRK Cumhuriyet’in yeni eğitim sisteminin her şeyden önce Türk insanındaki sevgi ve…
The post Bir Karış Sakal appeared first on Atatürk Sitesi. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ed835f18.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Karış, Sakal</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uygar insan; kin ve nefret duygularından uzak ve sevgiyi kendisine hareket noktası olarak seçmiş insandır. Bu nedenledir ki ATATÜRK Cumhuriyet’in yeni eğitim sisteminin her şeyden önce Türk insanındaki sevgi ve hoşgörüyü kuvvetlendirecek bir esasa dayanmasını istemiştir. Kendi yaşamında da sevgi hep ön plânda olmuştur. Kendisiyle barışık, başkalarıyla barışık, doğayla barışık… İşte ATATÜRK’ün görmek istediği Türk insanı.</p>
<p>ATATÜRK, bilime ve bilgeye saygı duyar, ülkesi ve insanlık yararına üretenleri takdir ederdi. O Türk kültürünün sevgi ve hoşgörü pınarından beslenmiş olan düşünceleriyle bilge insanlara hep saygıyla yaklaşmıştır. Aşağıdaki anekdot onun bu güzel anlayışını yansıtan düşündürücü bir örnektir:<br>
Tarihçi Ahmet Refik, bir süre önce bir tartışma nedeniyle ATATÜRK’le aralarında meydana gelen gerginliğin, yakın çevresindekiler arasında bir dedikodu konusu yapıldığını biliyordu.<br>
Bir gece, birdenbire onu ATATÜRK’ün Yat Kulüp bahçesinde beklediğini söylediler. Ahmet Refik, ATATÜRK’ü bekletmiş olmamak için smokinini giymiş, fakat tıraş olmaya vakit bulamadan onun masasına gelmişti.<br>
Çevredekiler merakla izlerken ATATÜRK ona:<br>
-Buyurunuz beyefendi, dedi ve tam karşısında Nuri Conker’in yanına oturttu.<br>
Şakacı arkadaşı Nuri Conker, Ahmet Refik’i ATATÜRK’e gösterdi:<br>
-Paşa, çenesindeki şu bir karış sakala bakınız, dedi.<br>
ATATÜRK Ahmet Refik Beye dönerek:<br>
-Beyefendi, siz Conker’e bakmayınız. O, insanın başındaki kütüphaneyi görmez de çenesindeki sakalı görür.<br>
Böylece birkaç hafta önceki olayın gerginliği bir anda silinivermişti.</p>
<p><strong>Mithat Cemal Kuntay</strong></p>
<p><em>Arif Hikmet Par – M. Agah.Önen (Yay.haz.); Atatürk’ü Anlamak, İstanbul, 1981, s. 100.</em></p>
<p>The post <a href="https://kemalataturk.net/anilari/bir-karis-sakal/">Bir Karış Sakal</a> appeared first on <a href="https://kemalataturk.net/">Atatürk Sitesi</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;1 Miras</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi1-miras</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi1-miras</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-1 Miras
– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. – Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. – Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cf3661dd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;1, Miras</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-017.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-1-miras.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-1 Miras</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span><strong> </strong><strong>MİRAS</strong></span></p>
<p><span>1.1 – Ben Atatürk… Yalnız benim sesimdir duyulan bu satırlarda, taze ve güncel… Benim anlatan, derleyen düşüncelerimi, yeniden düzenleyip açıklayan. Türlü yönleriyle, sebep ve sonuçlarıyla, yansımalarıyla dile getiren. Benim öğütlerimdir bunlar,  öğütlerimin sonuçlarıdır. Yazıya geçiren bir aracıdır sadece.</span></p>
<p><span>1.2 – Ey sen…, bir adı da Mustafa Kemal olan! Ben, Yolunuza Işık Tutan… Dinle,  ben konuşuyorum, can kulağıyla dinle beni; iyi belle, uygula öğütlerimi: <em>Ben sana miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmadım. Benim mânevî mirasım akıldır, bilimdir. Ben ve arkadaşlarım, aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tam erişemedik; ancak asla ödün vermedik, akıl ve bilimi rehber edindik kendimize. Zaman hızla ilerliyor; toplumların, bireylerin mutluluk ve bedbahtlık anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, senin için, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Senden tek istediğim şudur: Bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimi rehber kıl kendine, mânevî mirasçım ol benim.</em></span></p>
<p><span>1.3 – Ey beni yüreğiyle dinleyen! İnsan vücudu bir kürsüdür; zekâ cevherinin korunağı olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü!… Çünkü esas olan akıldır, zekâdır.  Dünyada her şey ondan çıkar. Bir insan başının ifade edemeyeceği hiçbir şey,  akıl ve mantığın halledemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Esas olan akıldır dünyada, fizik kuvvet ikinci planda gelir. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar.</span></p>
<p><span>1.4 – Öyleyse akılla, mantıkla, bilimle hareket etmek olsun ilk prensibin. Daima aklın ve bilimin imkân vereceği şeyi elde etmek üzere hareket et, her işinde böyle davran. Bir karakter olarak, sonuna kadar koru bu niteliğini.  Hayatta hedeflerine ulaşman, başarılı olman buna bağlıdır. Yakınlarına, çevrene, ulaşabildiğin herkese benimset, aşıla bu ilkeyi. Yurttaşlarımızın da akılla, bilimle hareket etmeleri için elinden geleni yap.</span></p>
<p><span>1.5 – Hayatta biricik mürşit bilimdir. Bilim dışında mürşit arama, yol gösterici arama. Benim bilim dediğim, gerçeği bilmektir. İyi tanı onu, sık sık sor kendine “Bilim nedir” diye. Ara yanıtını, bir daha ara, her defasında daha iyi öğren. Türk milletinin ışığı olmalı bilim. Türk milletinin, yürüdüğü ilerleme ve uygarlık yolunda elinde tuttuğu, kafasında tuttuğu meşale olmalı bilim. Bir millet pozitif bilimlerin gerektirdiği şeyleri yapmazsa,  o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.</span></p>
<p><span>1.6 – Bilim nerededir? Bilim okuldadır, üniversitededir, bilim öğretmendedir, bilim insanında, uzmandadır; bilimsel toplantılarda, konuşmalarda, bilimsel kitaplarda ve makalelerdedir. Bu sebepledir ki okullar açtırdım, üniversite reformu yaptırdım; öğretmeni yücelttim, uzmanlara büyük değer verdim, onları çevreme topladım, öğrenci gönderdim yurt dışına. Bunları Türkler gerçek mürşidine, gerçek yol göstericisine kavuşsun diye yaptım. Milletimizin bilime bağlılığını her türlü araç ve önlemle besleyerek sürekli geliştirmeyi Millî Ülkü kıldım size.  Öyleyse, ey Atatürkçü! Okulu, üniversiteyi mabet bil; bilim sahiplerini örnek al kendine. Her birini, bilgili oldukları alanda yol gösterici kabul et. Kendinden geçercesine dinle onları; kitaplarını, makalelerini yutarcasına oku, candan uygula tavsiyelerini, özen onlara, onlar gibi hareket et, onlar gibi olmaya çalış.</span></p>
<p><span>1.7 – Yurttaş dediğin düşünebilmeli, yurttaş dediğin haklarını idrak etmeli! Yoksa halk kitleleri herkes tarafından, istenilen yöne, iyi veya fena yönlere sevk edilebilir.  Kendini kurtarabilmek için, her birey kendi geleceği ile bizzat ilgilenmeli. Peki, nasıl sağlanacak bu? Elbette akılla, elbette bilimle!</span></p>
<p><span>1.8 – Bir toplum aynı hedefe bütün erkekleriyle, bütün kadınlarıyla birlikte yürümeli; yoksa ne ilerleyebilir ne uygarlaşabilir. Bilim ve teknikte de böyledir bu. Öyleyse bilimleri, çağdaş teknikleri erkeklerimiz de, kadınlarımız da aynı derecede benimsemeli, aynı derecede öğrenmeli.</span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><strong> </strong><strong><em>A – ) </em></strong><strong><em>TEMEL KAVRAMLAR</em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesinin <strong>“</strong><strong>Miras”</strong> bahsinde karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır: <strong>Dogma, A</strong><strong>kıl, Z</strong><strong>ekâ, M</strong><strong>antık, M</strong><strong>ürşit, Bilim</strong><strong>, Pozitif Bilimler, T</strong><strong>eknik</strong></span></p>
<p><span>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz.</span></p>
<p><span><strong>1.) </strong><strong>DOGMA</strong></span></p>
<p><span>Tartışılmadan benimsenmiş görüş. Tartışma dışı tutulan inanç ögesi. Bir topluluğun tartışmadan benimsediği öğreti. Dogma yalnız din alanında değil, felsefe, sanat, siyaset alanlarında da geçerli olabilir. Dogma insanı gerçeklikten uzaklaştırırken, ona esenlik ve dinginlik verir. Dogmaları olan insan, gerçeği bir daha yitirmemecesine bulmuş olduğunun erinci (huzuru) içindedir. Dogma, onu benimsemiş olana göre gerçeğin ta kendisidir. Dogma bir önyargıdır veya bir önyargılar yumağıdır. Dogmayı öğretiden, teoriden ayıran, öğretinin, teorinin her zaman tartışılabilir, gerektiğinde değiştirilebilir olmasıdır. (Kaynak: Afşar Timuçin, <em>Felsefe Sözlüğü</em>, İnsancıl Yayınları, 2.B., İst., 1998, s.93)</span></p>
<p><span><strong>2.) </strong><strong>AKIL</strong></span></p>
<p><span>İnsanın düşünme, anlama, kavrama yetisi. Muhakeme, çıkarımlar yapma, olaylar veya kavramlar arasında zorunlu bağlantılar kurma; bu bağlantıları, algılama ve kavrama yetisi. (Kaynak: <em>Türkçe Sözlük</em>, 1983)</span></p>
<p><span><strong>3.) </strong><strong>ZEKÂ</strong></span></p>
<p><span>İnsanın düşünme, akıl yürütme, nesnel gerçekleri algılama, hüküm verme ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tümü. Zeyreklik, feraset. Pratik zekâ “ortaya çıkan yeni koşullara intibak gücü”dür. Teorik (kavramsal) zekâ; hedefi, açıklamak, doğru bilgiye ulaşmak olan zekâdır. (Kaynak: <em>Türkçe Sözlük</em>, 1983; C. Dura, <em>Düşünme, Araştırma, Yazma</em>, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, s. 23 v 26.)</span></p>
<p><span><strong>4.) </strong><strong>MANTIK</strong></span></p>
<p><span>Doğruyu ortaya koymak için güvenilir düşünme şekilleri belirlemeye çalışan bir bilimdir. Diğer bir tanıma göre mantık “konusu, muhakeme yöntemleri olan bilim”dir. Mantık bize doğru düşünmenin yollarını öğretir. Doğruları değil, doğruları nasıl bulacağımızı öğretir. “Mantıklı”, mantığa, akla uygun demektir. (Kaynak: Afşar Timuçin, <em>Felsefe Sözlüğü</em>, s.212; <em>Türkçe Sözlük</em>, 1983)</span></p>
<p><span><strong>5.) DÜŞÜNME</strong></span></p>
<p><span>Zihinden geçirmek, göz önüne getirmek; örnek: <em>Dün gece çocukluğumu düşündüm</em>. Bir sonuca varmak amacıyla bir konuyu inceleme, karşılaştırma ve aradaki ilgilerden faydalanma gibi zihin işlemlerinden geçirmek; örnek: <em>Sorunu uzunboylu düşündüm, sonunda bir karara vardım</em>. Düşünme “olguların betimlenmesine, açıklanıp anlaşılmasına yönelik bir zihinsel işlemler bütünüdür”. Böyle bir düşünme mantıklıdır. Mantıklı düşünmenin ögeleri birbirine dayanır, birbirine destek olur; birbiriyle tıpkı bir zincirin halkaları gibi iç içe geçmiş, kenetlenmiştir. Öyle ki bir arada tam bir bütün oluştururlar. Birinci halkaya tutunan zihin, zincirin son halkasına kadar zorunlu olarak kayar gider. (Kaynak: Cihan Dura, <em>Düşünme, Araştırma, Yazma</em>, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, s. 9 vd.)</span></p>
<p><span><strong> </strong><strong>6.) </strong><strong>BİLİM</strong></span></p>
<p><span>Bilim “aynı konuyla ilgili bulunan ve organik bir bütün oluşturan bir genel gerçekler, doğrular bütünü”dür. Bilim nesneldir, geneldir, nedenseldir, pozitiftir, eleştiricidir, sistemlidir, yöntemlidir. (Kaynak: Cihan Dura, <em>Düşünme, Araştırma, Yazma</em>, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, s. 41 vd.)</span></p>
<p><span><strong>7.) </strong><strong>POZİTİF BİLİMLER</strong></span></p>
<p><span>Pozitif bilimler yaşadığımız dünyanın, evrenin olgularını yine bu evrendeki başka bir olgu veya olgularla açıklayan bilimlerdir. Esas aldığı açıklayıcı sebepler doğaüstü bir irade, gizli güçler ya da gizemli olgular değildir. Örneğin ekonomik gelişmeyi emek, sermaye ve bilgi ile,  enflasyonu talep fazlası ile, depremi fay hareketleriyle açıklar. Bütün bu açıklayıcı olgular yaşadığımız dünyaya ait olgulardır.</span></p>
<p><span><strong>8.) TEKNİK</strong></span></p>
<p><span>Teknik “bir sanat, bir meslek veya bir araştırmada metotlu şekilde kullanılması gereken usuller bütünü”dür. Bilimsel teknik, bilimin verilerine dayanan tekniktir. Günümüzde teknik sözcüğü çok daha geniş bir kullanım alanı kazanmıştır. Örneğin, bir parti liderinin danışmanı olan bir iktisatçı, teknik bilgi sahibi olarak kabul edilir.</span></p>
<p><span><strong><em>B – ) YARDIMCI KAVRAMLAR </em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“</strong><strong>Miras”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır:<strong> Mânevî Mirasçı, Kavrayış, Gerçek, Reform, Uzman</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><em>C – ) SORULAR</em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki 6 soru üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız.  Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1.) Atatürk, “</strong><strong><em>Bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimi rehber kıl kendine, mânevî mirasçım ol benim</em></strong><strong>” derken, “temel eksen” kavramıyla neyi kast etmektedir?</strong></span></p>
<p><span>Bence, 10 ilkeye dayanan Kemalist ideolojiyi ve ortaya koyduğu eserleri kast etmektedir.</span></p>
<p><span><strong>2.) Neden </strong><strong>zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar? Açıklayınız, örnekler veriniz.</strong></span></p>
<p><span><strong>3.) </strong><strong>Hayatta hedeflerimize ulaşmamız, başarılı olmamız neden dolayı “</strong><strong><em>aklın ve bilimin imkân vereceği şeyi elde etmek üzere hareket etmemize</em></strong><strong>” bağlıdır?</strong></span></p>
<p><span><strong>4.) Atatürk’ün şu görüşünü açıklayınız: <em>“</em></strong><strong><em>Bir millet pozitif bilimlerin gerektirdiği şeyleri yapmazsa,  o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”</em></strong></span></p>
<p><span>İnsanoğlunun temel eğilimi yaşamaktır, giderek daha iyi koşullarda yaşamaktır. Bunu sağlamak için, beslenmesi, giyinmesi, korunması, barınması, sağlıklı olması, güvencede olması gerekir. Bütün bunlar nasıl, gittikçe daha iyi olarak nasıl sağlanır? Elbette yaşadığımız dünya ile ilgili doğru bilgiler sahibi olarak. Peki, bu bilgileri nerede bulacağız? Elbette pozitif bilimlerde, matematikte, fizikte, kimyada, biyolojide, tıpta, sosyolojide, ekonomi biliminde… Edineceğimiz doğru bilgileri kullanarak, sorunlarımızı çözecek, teknik imkânlarımızı geliştirecek, bu bakımlardan daha ileriye gideceğiz. Böyle bir ilerleme de uygarlıkta daha ileri gitme anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span><strong>5.) Milletimizin bilime olan bağlılığını hangi araç ve önlemlerle besleyip geliştirebiliriz?</strong></span></p>
<p><span><strong>6.) Atatürk’ün şu sözünü açıklayınız: “</strong><strong><em>Yurttaş dediğin düşünebilmeli, yurttaş dediğin haklarını idrak etmeli! Yoksa halk kitleleri herkes tarafından, istenilen yöne, iyi veya fena yönlere sevk edilebilir.” </em></strong></span></p>
<p><span><strong>7.) Bir toplum aynı hedefe, bütün erkekleriyle, bütün kadınlarıyla birlikte yürümezse, neden dolayı ilerleyemez ve uygarlaşamaz?</strong></span></p>
<p><span>Çünkü birlikten kuvvet doğar, işbölümü doğar, bilimsel ve teknik ilerleme olur. Çünkü kadınlarımızın da bu birliğe katılması, sağlanan faydaları birkaç katına çıkarır. Bundan başka kadın bir anne olarak, genç kuşaklara ilk terbiyeyi verir. Bir anne ne kadar bilgili ve yüksek ahlaklı ise, genç kuşaklar hayata o kadar bilgili, yetenekli ve ahlaklı olarak adım atmış olur. Aksi halde toplum ilerleme yolunda çok büyük sorun ve engellerle karşılaşır.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;2 Gerçekçilik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi2-gercekcilik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi2-gercekcilik</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-2 Gerçekçilik
– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. – Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. – Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cf1e359a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;2, Gerçekçilik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-018.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-2-gercekcilik.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-2 Gerçekçilik</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazı Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Gerçekçilik</strong><strong>” </strong>konusu üzerine bir ders denemesidir.</span></p>
<p><span><strong> </strong><strong>GERÇEKÇİLİK</strong></span></p>
<p><span>2.1 – Akıl kısırdır, eğer gerçekçi değilse. Bundandır ki gerçekçi olmanızı isterim, millî siyasette, her işinizde… Kılavuzunuz yurt, dünya ve tarih gerçekleri olsun isterim. Ben gerçek aşığıyım, daima gerçeği aradım hayatta. Ben ve arkadaşlarım, ne getirirse getirsin; nasıl olursa olsun, asla ayrılmadık gerçekten. Ulusal politikamız gerçekçidir bizim. Biz ilhamlarımızı gökten almadık, gaipten almadık, doğrudan doğruya hayattan aldık. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurttur, ülkemizdir, bağrından çıktığımız Türk ulusudur. Uluslar tarihinin bin bir facia ve ıstırap yazılı yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır. Siz de böyle olun, böyle düşünün, böyle hareket edin.</span></p>
<p><span>2.2 – Dünyanın bugünkü genel koşulları karşısında, yüzyılların zihinlerde ve karakterlerde biriktirdiği gerçekler karşısında hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin anlattığı budur, bilimin öğrettiği, aklın, mantığın kabul ettiği budur. Dünyada gerçekçi olmayan bir şey yaptığınız zaman hiçbir şey yapmıyorsunuz demektir. Ülkemizi belli bir yöne mi sevk ediyorsunuz, bir şey yaptığınızı, yalnızca gerçeklere dayandığınızı gösterebilmelisiniz.</span></p>
<p><span>2.3 – Benim yapılan bütün işlerde, bütün düzenlemelerde hareket kuralım bu oldu: Gerçeklere dayanmak!… Bir teşkilat, bir kuruluş örneğin: Bir teşkilat şahıslarla değil, gerçeklerle sürdürülebilir olmalı. Herhangi bir program, filan şahsın programı olduğu için değil, fakat millet ve ülke ihtiyacını karşılayan fikir ve önlemleri içerdiği için değerlidir, geçerlidir bence.</span></p>
<p><span>2.4 – Bir parti programını alalım. Bir partinin programı yalnızca tek bir şahsın kafasından çıkmamalı, ülkenin gerçeklerinden çıkmalı. Nasıl sağlanır bu? Uzmanların, bilim adamlarının yardım ve ortak katkısıyla elbette… Ülkemizi bölge bölge incelemiş, onun gereksinimlerini görmüş, Avrupa’daki ilerleme ve uygarlaşma derecesini incelemiş bilginlerle işbirliği yapılarak, onlardan istifade edilerek sağlanır. Öyleyse, parti programlarını yaparken boş hayallere yer vermeyin asla. Haddi aşmayın, girişiminizde atacağınız adımın derecesini düşünerek yapın programınızı.</span></p>
<p><span>2.5 – Tarihe bakın, işlerimizdeki bütün başarısızlıkların, gerçekleşmeyecek isteklerden, bitmez, tükenmez hırs ve arzulardan, hayaller peşinde koşmamızdan ileri geldiğini görürsünüz. Öyleyse, nesnel ve akla uygun bir çerçevede kalın. Kuruntulara iltifat etmeyin. Hedefe ulaşmak için takip edeceğiniz yolu hislerinizle değil, aklınızla çizin.  Her işinizde böyle davranın.</span></p>
<p><span>2.6 – Ey beni kendisine örnek alan! Yurduna hizmet mi etmek istiyorsun, Türkiye’nin yönetiminde rol mü almak istiyorsun? Öyleyse ülkenin içine gir, ülkeyi gez, milletini tanı. Eksiği nedir gör, göster. Halkınla aynı koşullar içinde yaşa ki asıl yapılması gerekeni göresin, hissedebilesin, anlayasın. Lafla değil, böyle olur halkını sevmek.</span></p>
<p><span>2.7 – Bütün dünya bilmelidir ki Türk ulusu artık geçmişin bin türlü kötü işinin eseri olarak kafasında yer eden pası tamamen silmiştir. Gözleri önünde her gün biraz daha fazla yoğunlaştırılmak istenen bulutları kesinlikle dağıtmıştır. Artık bütün anlamıyla ve bütün çıplaklığıyla gerçeği görüyor ve anlıyor. Bu milleti bütün varlığıyla temas ettiği gerçekten ayırmak, gerçeğe yürümekten men etmek imkân ve olasılığı kalmamıştır.<strong><br>
</strong></span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><strong><em>A.) Temel Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Gerçekçilik”</strong> bahsinde Atatürk’ün bize hitabını okuduk. Burada karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır: <strong>gerçekçi, </strong><strong>hayalperest, </strong><strong>teşkilat, kuruluş, parti programı, </strong><strong>nesnel. </strong></span></p>
<p><span><strong> </strong><strong> </strong>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz.</span></p>
<p><span><strong>1-</strong><strong>) </strong><strong>GERÇEKÇİ  </strong></span></p>
<p><span>Gerçeği görüp ona uyarak düşünen ve davranan.</span></p>
<p><span>Gerçekçi bir insan gözlemcidir, edindiği gözlem verilerine göre karar verir ve hareket eder. Gerçekçi kendini ve kendi dışında olanları tarafsız bir gözle değerlendirir. Hayallerini, arzu ve tutkularına öncelik vererek hareket etmez. Bunlar kararlarında ancak gerçeklerin elverdiği ölçüde belirleyicidir.</span></p>
<p><span><strong>2-) HAYALPEREST  </strong></span></p>
<p><span>Sürekli hayal kuran, hep hayal peşinde koşan kimse.</span></p>
<p><span>Hayalperest, bir bakıma gerçekçinin tam tersi bir karaktere sahiptir. <em>Hayal</em> zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şeydir. Düş, imge sözcükleri de aynı anlama gelir. <em>Hayal etme</em>, gerçeklerin yerine konulmadıkça, faydalı, yaratıcı bir zihnî faaliyettir.</span></p>
<p><span><strong>3-) </strong><strong>TEŞKİLAT  </strong></span></p>
<p><span>Ortak bir amaç veya eylemi gerçekleştirmek için bir araya getirilmiş kurumların veya kişilerin oluşturduğu birlik. Örgüt. Bir kuruluşa bağlı alt bölümlerin tümü. Örnek: bakanlık teşkilatı, adalet teşkilatı…</span></p>
<p><span><strong>4-) </strong><strong>KURULUŞ  </strong></span></p>
<p><span>Toplumsal bir görevi yerine getirmek üzere kurulan her şey. Kurum, tesis. Örnek: hastane, okul, banka, fabrika…</span></p>
<p><span><strong>5-) </strong><strong>PARTİ PROGRAMI  </strong></span></p>
<p><span>Bir partinin açıkladığı ana ilkeler, amaçlar ve ereklerin tümü. <em>Parti </em>ortak düşünce ve görüşte olan kişilerin oluşturdukları siyasal topluluktur.</span></p>
<p><span><strong>6-) </strong><strong>NESNEL  </strong></span></p>
<p><span>Gerçeklere varmak amacıyla, taraf tutmadan inceleme yapan, hüküm veren. Bireyin kişisel düşüncesinden bağımsız olan. Bırakılan bir taşın düşmesi, bu düşmenin sebebi nesneldir.Bir bilim adamı nesnel olmalıdır.</span></p>
<p><span><strong><em>B.) Yardımcı Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“</strong><strong>gerçekçilik”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır: <strong>düzenleme,</strong> <strong>program,</strong> <strong>tarih,</strong> <strong>kuruntu.</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.</span></p>
<p><span><strong><em>C.) Sorular</em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki 5 soru üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız.  Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1-) “Aklın kısır olması” ne demektir? Neden gerçekçi olmayınca, akıl kısır olur? </strong></span></p>
<p><span>Aklın kısır olması, yeni doğrular ortaya koyamaması demektir. Hep aynı fikir ve hükümleri tekrarlayıp durmasıdır. Gerçekçi olmayınca akıl gözlem yapmıyor demektir. Bu yüzden doğanın yeni olgularına ulaşamaz, bunlar arasındaki ilişkileri fark edemez, yeni gerçeklere ulaşamaz.</span></p>
<p><span><strong>2-) Atatürk “<em>Dünyada gerçekçi olmayan bir şey yaptığınız zaman hiçbir şey yapmıyorsunuz demektir</em>” diyor. Hangi sebeplere dayanarak böyle bir sonuca varmış olabilir?</strong></span></p>
<p><span><strong>3-) Neden dolayı hedefe ulaşmak için takip edeceğimiz yolu hislerimizle değil, aklımızla çizmeliyiz? </strong></span></p>
<p><span><strong>4-) Atatürk “<em>ülkenin içine girmek, ülkeyi gezmek, milleti tanımak, eksiğini görmek</em>” derken neyi kast ediyor, bu davranış öncelikle kimlerin görevidir?  </strong></span></p>
<p><span>Atatürk bu sözüyle aydınlarımızı bilimsel düşünce ve eyleme davet ediyor. Bize şunu söylüyor: <em>Halkımızın sorunları vardır. Çözümleri, gözlem gerektirir. Bu gözlemleri ancak halkın içine girerek yapabilirsiniz. O gözlemlere dayanarak muhakeme yaparsanız, sorunların gerçekçi çözümlerini keşfedersiniz</em>. <em>Halkımıza bu sayede hizmet etmiş, görevinizi yerine getirmiş olursunuz.</em></span></p>
<p><span><strong>5-) </strong><strong> “<em>Türk ulusu artık geçmişin bin türlü kötü işinin eseri olarak kafasında yer eden pası tamamen silmiştir</em>” ifadesinde geçen şu sözlerin, yine bu ifade içindeki anlamlarını açıklayınız: <em>Geçmişin kötü işleri, kafasındaki pası silmek</em>.</strong></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;3 Düşünce Ve Bilim</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi3-dusunce-ve-bilim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi3-dusunce-ve-bilim</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-3 Düşünce Ve Bilim
– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. – Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. – Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cf010d00.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;3, Düşünce, Bilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-013.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-3-dusunce-ve-bilim.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-3 Düşünce Ve Bilim</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazı Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“Düşünce ve Bilim” </strong>konusu üzerine bir ders denemesidir.</span></p>
<p><span><strong>DÜŞÜNCE VE BİLİM</strong></span></p>
<p><span>3.1 – Ben Büyük Uyarıcı, ben Bilginin Âşığı, hiç dinlenmem<strong>, </strong>ışık serper dururum sevgiyle, aydınlatırım yolunuzu.</span></p>
<p><span>Dünyada bütün ilerlemeler insan düşüncesinin eseridir. İlk işiniz düşünceyi harekete geçirmek olsun öyleyse. Bir kere millet benliğine hâkim olsun ve düşünebilsin, yeter. Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra hatasını düzeltebilir. Bir kere faaliyete başladı mı düşünce, her şey düzene girer yavaş yavaş, düzelir. Düşüncenin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbestçe söylemesiyle, yazmasıyla olur; aldığı karara göre her türlü eyleme serbestçe girişebilmesiyle olur.</span></p>
<p><span>3.2 – Bizim bütün sefaletlerimizin gerçek sebebi nedir, biliyor musun? Zihniyettir, zihniyet sorunudur. İnsanlar ve insanlardan oluşan toplumlar her şeyden önce bütün bireyleriyle sağlam bir zihniyete sahip olmalıdır. Zihniyeti zayıf olan, çürük ve yanlış olan bir toplumun bütün çalışmaları boşa gider.</span></p>
<p><span>3.3 – Ben düşünceye, fikre çok önem veririm. İsterim ki hayatta her başarı yeni bir fikre yol açsın; her eylem de düşünmeye dayansın. Kendi mesleğimden, askerlikten örneklerle açıklayayım görüşlerimi: Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer bir araçtır ancak, kendisinden daha büyük olan bir amacı elde etmek için gereken bir araç! Ya o büyük amaç nedir? Fikirdir, o amaç fikirdir. Öyleyse zafer bir fikrin elde edilmesine hizmeti oranında bir değer ifade eder. Bir fikrin elde edilmesine dayanmayan zafer kalıcı olamaz. Her büyük meydan savaşından, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar da. Yoksa tek başına zafer, boşa gitmiş bir gayrettir.</span></p>
<p><span>3.4 – Sonra…, her işten, her eylemden önce fikir hazırlığı gerekir. Fikir hazırlığı ise seferberlikte asker toplamakta olduğu gibi davul zurna ile olmaz. Fikir hazırlıklarında alçakgönüllülükle çalışmak gerekir; kendini silmek, karşısındakine samimî bir kanaat ilham etmek gerekir.</span></p>
<p><span>3.5 – Bir görev mi aldın üzerine, bir sorumluluk mu yüklendin? Sen sen ol, o işe fikren hazırlanarak giriş. Hiç iş yapmamak, yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapacağın işten daha iyidir.  Herkes için böyledir bu, bir iş adamı için, bir bakan, bir komutan için de böyledir. Örneğin yurt savunmasında bir komutan fikir hazırlığı yapmadan düşman harekâtı karşısına çıkarsa, önlemleri eksik olacağından başarılı olamaz;  genel durumu da, vatanı da tehlikeye maruz bırakır.</span></p>
<p><span>3.6 – Ey mürşidi bilim olan! Talih dediğimiz şey budur işte… Talihin esası, uygulanması mümkün olan sorunlarda zihin yorup iyice düşündükten sonra işe başlamaktır. Çeşitli olasılıkları çok iyi hesap etmektir, en iyi görüneni gecikmeden uygulamaktır.  Talihin esası fırsatları elden kaçırmamak, daima akla uygun olan şeyleri takip etmektir.</span></p>
<p><span>3.7 – İnsan dediğin aklını kullanarak, muhakeme ederek iş görmeli, bir alışkanlık haline getirmeli bunu. Çünkü ancak bu sayededir ki hareketinin iyi ve kötü taraflarını görebilir.</span></p>
<p><span>3.8 – Bir yolcu yalnız ufku görüyorsa, yeterli değildir bu. Kesinlikle ufkun ötesini de görmeli, ufkun ötesinde olanı bilmeli.</span></p>
<p><span>Zamanında hiçbir şeyi kaçırma, zamansız hiçbir şeye girişme! Her şeyi sırasında,  zamanında yap. Başlıca kurallarından biri olsun bu.  Bil ki bir işi zamansız yapmak, o işi başarısızlığa uğratmak olur.</span></p>
<p><span>3.9 – Yoksulluktan kurtul. Şu sebeple ki insan hayatta maddî, fikrî, sosyal hayat araçlarından yoksun, ihtiyaçlar içinde çaresiz kalırsa, umutsuzluğa düşer, gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar. Araştırma için zaman bulamaz, düşünce hayatı durur. Hayat onun için bir esaret olur. İradesinden bile vazgeçmek zorunda kalabilir.  Sağlığına da çok özen göster. Sağlam kafa sağlam vücutta olur çünkü.</span></p>
<p><span>3.10 – Çalışmak bilimle olur, çalışmak teknikle olur. Öyleyse zamanın gereklerine göre bilimden, her türlü uygar buluştan olabildiğince faydalan. Çalışmak boşuna yorulmak değildir, boşuna terlemek değildir. Her işte hedefe kısa ve kestirme yoldan gitmek iyidir; ancak o yol akla uygun, mantıklı olmalı, özellikle bilimsel olmalı.</span></p>
<p><span>3.11 – Bilimsel bilgiyi hayatına uygulamaktan zevk duy, sevinç duy. Hep bu mutluluğun peşinde koş. İnsanlar çeşitli hazlar peşinde koşar hayatta; yemek, içmek, sevmek, oyun, gezmek gibi. Bunlar gereklidir. Ancak bir haz türü daha vardır ki bir Atatürkçü için en az onlar kadar önemlidir: Bilimsel bilgiyi hayatına, işlerine olabildiğince uygulamak!</span></p>
<p><span>3.12 – Bilime yeteri kadar ilgi duymuyorsan, zorla kendini; zamanla alışkanlık haline gelecektir, öyle ki bir daha vazgeçemeyeceksin ondan. Bilim zevki günde üç öğün yemek gibi günde üç öğün çalışmayı, okumayı, öğrenmeyi, öğretmeyi gerektirir. Anne ya da baba olarak, çocuklarında bilim zevkini uyandırmak için elinden geleni yap. Diğer yakınların, ulaşabildiğin herkes için de aynı çabayı göster. En iyi Atatürkçü bilim zevkini kazanıp onu en fazla duyabilendir.</span></p>
<p><span>3.13 – Ey Atatürkçü! Hayatına, bütün faaliyet ve sorunlarına bilim ilkesini uygula. Bunun için de olabildiğince bilimsel birikime sahip ol. Her hareketinden, her konuşmandan, her kararından bilim tütmeli buram buram; öyle ki neredeyse gözle görülüp elle tutulabilmeli o. Ancak bu takdirde rahat etmeli için. Sana gerekli her alanda genel kabul görmüş bilimsel bilgileri öğren, ezbere bil. Bilmediklerini öğren, eksiklerini tamamla. Atatürkçüler olarak bu çabada birbirinize destek olun, yardımcı olun.</span></p>
<p><span>3.14 – Bilimi, bilimin doğrularını yapabildiğince uygula kişisel hayatına. Sürekli olsun bu uygulayış. Hayatını, günlük faaliyetlerini, hayattaki hedeflerini bilimsel doğrulara dayandır. İhtiyaçlarını karşılarken, aile içinde, arkadaşlıkta ve benzeri ilişkilerde, meslek yaşamında bilimsel esaslara uy. Bilimsel esaslar doğruluğu evrensel olarak kabul edilmiş olan esaslardır.</span></p>
<p><span>3.15 – Bilgiyi maddî hayatta başarılı olmayı sağlayan, pratik ve kullanılabilir bir araç olarak gör.  Onu bir süs, bir hükmetme aracı, uygar bir zevk olarak kullanma eğiliminden uzak dur.</span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><strong><em>A) Temel Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“Düşünce ve Bilim”</strong> bahsinde Atatürk’ün bize hitabını okuduk. Burada karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>İlerleme, eylem, zihniyet</strong><strong>, </strong><strong>fikir hazırlığı, irade, bilimsel bilgi</strong><strong>, </strong><strong>bilimsel doğru, muhakeme, uygulama </strong></span></p>
<p><span>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz.</span></p>
<p><span><strong>1) İLERLEME </strong></span></p>
<p><span>Daha doğru, daha iyi, daha değerli bir duruma doğru basamak basamak yaklaşma. Uygarlıkta ilerleme, bilimsel ilerleme gibi.</span></p>
<p><span><strong>2) EYLEM </strong></span></p>
<p><span>Bir durumu değiştirme veya daha ileriye götürme yönünde etkide bulunma çabası. Bu tanıma göre her eylemin bir amacı, bir aracı vardır. Amaç mevcut durumu “değiştirme veya daha ileriye götürme”dir. Araç ise “etki”dir, “etkide bulunma”dır.</span></p>
<p><span><strong>3) ZİHNİYET</strong></span></p>
<p><span>Bir toplumun, o topluma ait bireylerin düşünme şekli. Bir köylünün zihniyeti, bir şehirlininkinden farklıdır. Bir didar ile bir dincinin zihniyetleri farklıdır.</span></p>
<p><span><strong>4) </strong><strong>FİKİR HAZIRLIĞI </strong></span></p>
<p><span>Bir tutumu benimsemeden, bir davranış ya da eyleme girişmeden önce, onunla ilgili olarak bilgi toplama, muhakeme etme, karşılaştırmalar yapma ve en uygun olanı seçme süreci. Bir söz vardır: <em>Aptallar acele eder</em>. Başka bir deyişle, fikir hazırlığı yapmazlar. Yapmayınca da, yanlış tercihler yapar, yanlış kararlar alırlar.</span></p>
<p><span><strong>5) İRADE </strong></span></p>
<p><span>İnsanın, bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü. İstenç. Bir öğrencinin daha çok çalışmaya, ayda en az bir kitap okumaya karar vermesi gibi. Böyle karar vermesi, irade sayesindedir. Doğal olarak, uygulama ayrıdır.</span></p>
<p><span><strong>6) BİLİMSEL BİLGİ</strong></span></p>
<p><span>Bilgi genel bir kavramdır. Bilimlerin oluşturduğu bilgiye bilimsel bilgi denir. Bu tür bilginin doğruluk derecesi çok yüksektir. Bilimsel bilgi, tanımaya, izah etmeye, anlamaya yöneliktir. Örnekler: <em>Yer çekimi yasası, depremi açıklayıcı görüşler, enflasyonun sebepleri…</em></span></p>
<p><span><strong>7) </strong><strong>BİLİMSEL DOĞRU</strong></span></p>
<p><span>Bir bilimin, kendine özgü yöntemleri kullanarak ulaştığı kavram, görüş ve önermelerdir. Örnekler: <em>Gece ve gündüz dünyanın kendi çevresinde dönüşünden ileri gelir. Mevsimler dünyanın güneş çevresinde dönüşünden kaynaklanır. Hastalıkların başlıca sebebi mikroplardır. Bir malın fiyatı, onun arz ve talebine bağlıdır.</em></span></p>
<p><span><strong>8) MUHAKEME </strong></span></p>
<p><span>Muhakeme zihinsel bir işlemdir. Zihnin, hükümler arasında bağlantı kurarak bir sonuca, yeni bir hükme ulaşma sürecidir. Başlıca iki türü vardır: Endüksiyon ve dedüksiyon.</span></p>
<p><span><strong>9) UYGULAMA </strong></span></p>
<p><span>Teorik bir bilgiyi, ilkeyi, düşünceyi herhangi bir alanda yaşama geçirmek. Tatbik etmek. Örnek: <em>Doktorun tavsiyesi üzerine her gün 45 dakika tempolu yürüyüş yapmak, Öğrenme üzerine yeni bir yöntemi öğrencilere uygulamak</em>,…<strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>B) Yardımcı Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“Düşünce ve Bilim”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>Zafer, sefalet, benlik,</strong> <strong>sorumluluk, talih, olasılık, fırsat</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.</span></p>
<p><span><strong><em>C) Sorular</em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki 5 soru üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız.  Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1) Atatürk “Bizim bütün sefaletlerimizin gerçek sebebi zihniyettir, zihniyet sorunudur” diyor. Kastettiği acaba hangi zihniyet olabilir? </strong></span></p>
<p><span><strong>2) Hayatta her başarının yeni bir fikre yol açması ne demektir?</strong></span></p>
<p><span><strong>3) Neden hiç iş yapmamak, yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılan işten daha iyidir? </strong></span></p>
<p><span><strong>4) Atatürk “Bir yolcu yalnız ufku görüyorsa, yeterli değildir. Kesinlikle ufkun ötesini de görmeli, ufkun ötesinde olanı bilmeli” diyor. Bu ifadede şunlar neyi temsil etmektedir: -Yolcu, -ufuk, -ufkun ötesi, -ufkun ötesinde olan, -görmek ve bilmek.   </strong></span></p>
<p><span>– Yolcu: Eylem yaparak bir hedefe ulaşmak isteyen insan.</span></p>
<p><span>– Ufuk: O eylemi etkileyen etmenlerin yer aldığı yakın, doğrudan gözlemlenebilen alan ve söz konusu etmenler.</span></p>
<p><span>– Ufkun ötesi, ufkun ötesinde olan: Hedef ve eylemi etkileyen, ancak doğrudan gözlemlenemeyen etmenlerin bulunduğu alan, tahmin edilmesi gereken etmenler.</span></p>
<p><span>– Görmek ve bilmek: Gözlem ve muhakeme yaparak gerekli bilgiyi edinme.</span></p>
<p><span><strong>5) İnsanın, yoksullukla düşünce hayatı arasında nasıl bir ilişki vardır?</strong></span></p>
<p><span>Bu soru İhtiyaçlar Hiyerarşi Teorisi yardımıyla kolayca açıklanabilir. İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını gidermedikçe, sosyal ilişki, prestij, kendini gerçekleştirme gibi daha yüksek düzeydeki ihtiyaçları hissetmezler.</span></p>
<p><span><strong>6) Bilimin doğrularını kişisel hayata uygulamaya bir örnek veriniz. </strong></span></p>
<p><span>– İnsanın günlük beslenmesinde, beslenme uzmanlarının tavsiyelerine uyması.</span></p>
<p><span>– Kanserin birinci sebebinin sigara olduğunu öğrenince, sigara içmekten vazgeçmesi.</span></p>
<p><span>– GDO’lu gıdaların sağlığa zararlı olduğunu öğrenince onlardan uzak durmaya çalışması.</span></p>
<p><span>– Öğrenmenin temel koşullarından biri tekrar olduğu için, öğrendiklerini sık sık tekrar etmeye başlaması…</span></p>
<p><span><strong>7) Şu ifadeleri açıklayınız:</strong></span></p>
<p><span><strong>– Bilgiyi maddî hayatta başarılı olmayı sağlayan, pratik ve kullanılabilir bir araç olarak görmek,  </strong></span></p>
<p><span><strong>– Bilgiyi bir süs, bir hükmetme aracı, uygar bir zevk olarak kullanma eğilimi.</strong></span></p>
<p><span><a href="http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=695&Itemid=1" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak: Cihandura.com</a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;4 Devlet Ve Örgüt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi4-devlet-ve-orgut</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi4-devlet-ve-orgut</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-4 Devlet Ve Örgüt
– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. – Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. – Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cee43426.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;4, Devlet, Örgüt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-021.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-4-devlet-ve-orgut.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-4 Devlet Ve Örgüt</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazı Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Devlet ve Örgüt</strong><strong>” </strong>bahsi üzerine bir ders denemesidir.</span></p>
<p><span><strong>DEVLET VE ÖRGÜT</strong></span></p>
<p><span>4.1 – Ey sevgili milletim, Devletini bilimle yoğur! Unutma, silahınla olduğu kadar kafanla da mücadele etmek zorundasın hayatta. Ve ben inanıyorum ki ilkinde gösterdiğin kudreti ikincisinde de göstereceksin. Öyleyse yalnız hayatını değil, devlet yönetimini de bilime dayandırmak olsun bir prensibin de. Bütün yasalarını, bütün düzen ve usullerini, bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yap ve uygula.</span></p>
<p><span><em> </em>4.2 – Sorunlar bilimle çözülür. Bir milletin felakete maruz kalması ne demektir? O milletin hasta olması demektir. Büyük, küçük her türlü sorun için bu böyledir. Kurtuluş için hastalığı teşhis etmek gerekir, sonra da tedavi… Bu da ancak bilimsel ve teknik yoldan sağlanabilir. Çünkü teşhis de bilim gerektirir, tedavi de. Yoksa hastalık kronikleşir, tedavi edilemez bir hal alır.</span></p>
<p><span>4.3 – Bir millet ne kadar ilerlemiş olursa olsun, daima kılavuzluğa muhtaçtır, uyarılmaya muhtaçtır. Peki, kimler yapacak bu kılavuzluğu, bu uyarıları? Elbette millet içinde faal olan, girişimlerinde başarılı olmuş insanlar, aydınlar!… Geçmişte ve bugün olduğu gibi gelecekte de milletimizi gönence, mutluluğa kavuşturacak yollar için rehberlik etmek millî ve vicdani görevidir hepimizin. Bu görevi en iyi şekilde yapabilmek için, bütün aydınların, bütün düşünürlerin bir araya gelmesi, birlik olması gerekir.</span></p>
<p><span>4.4 – Bir topluluk…, bir örgüt, her şeyden önce aklın yönetiminde olmalı, yalnız bilimi rehber bilmeli kendine. Eğer öyle ise hemen fark ettirir kendini, hep başarılı olur, faydalı işbirlikleri yapar, herkese kabul ettirir değerini. Bilim her alanda başarılı kılar bizi. Örneğin, ülkemizin en bayındır, en şirin, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı tepeleyip zafere nasıl ulaştık? Elbette bilim ve teknik sayesinde, elbette orduların sevk ve idaresinde bilim ve teknik prensiplerini rehber kılarak.</span></p>
<p><span>4.5 – Bir örgütün her elemanı, kendi aklını kullanarak kendiliğinden iş görebilecek şekilde yetişmiş olmalıdır. Bu olmadan, o örgütün, güvenilir ve istinat edilebilir bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felakettir.</span></p>
<p><span>Düşüncemi yine ordu örneği ile açıklayayım. Bir orduda, onu oluşturan her rütbe sahibi, her birey, yaşayan bir makinenin canlı organları gibidir, parçaları gibidir. Bu makineyi işleten her organı, onun her parçasını harekete geçiren kuvvet, buharla dönen motorlar değildir; o kuvvet ordu makinesini vücuda getiren canlı organların zihinleridir. Zihinlerde bilgi, muhakeme, idrak ve kavrayış olmazsa makine durur, hiçbir kuvvet işletemez onu. Böyle bir makinenin çalıştırılması için, herhangi bir veya birkaç makinistin ustalığı da yetmez. Çünkü o durgun zihinlerden oluşmuş kütleler, taş, demir ve odun yığınlarından daha âtıldır. Taş ve odun yığınları balya haline konarak küçük bir kaldıraçla kolayca hareket ettirilebilir. Fakat büyük, küçük öge balyaları halinde bulunan âtıl zihinli, yani düşünme yeteneğinden yoksun insan yığınlarının harekete geçirilmesi için lazım olan kaldıraç, kuvvet, düşüncenin varlığından fışkıracak, tatbik noktasını zihinlerde bulacaktır.</span></p>
<p><span>Görülüyor ki bir kütleye ordu demek için, o kütlenin belirli bir tarzda dağılımı ve başında bir yöneticinin, hatta en usta bir yöneticinin bulunması yeterli değildir. Orduda bütün emir altında olanları, orduya kumanda eden kişiye faal ve fedakâr birer yardımcı kılan “kendiliğinden hareket”in, yani inisiyatifin bütün alışkanlıklarını kazanmak için başvurulacak vasıtaların araştırılması lazımdır.</span></p>
<p><span>4.6 – Aklınla göreceksin. Yönetmek için ne orada olmak önemlidir, ne burada olmak önemlidir! Öyle bir yerde bulunmalı ki herkesi, her şeyi idare edebilmeli. Sanma ki hiçbirini layıkıyla göremezsin. Elbette gözlerinle göremezsin. Akılla göreceksin, ferasetle göreceksin. Akıl, evet akıl sana mutlaka sağlayacaktır bunu.</span></p>
<p><span>4.7- Bir örgütte gerekli olan bir husus da yöneticilerin, astlardan daha bilgili olmasıdır. Örneğin bir orduda üst makama geçenlerin, henüz o makama geçmek için yaşı, deneyimi ve rütbesi uygun olmayanlardan daha geniş, daha kapsamlı ve derin bilgi sahibi olmaları gerekir.</span></p>
<p><span>Benim bu ordu örneğinde söylediklerim, elbette herhangi bir örgüt için de geçerlidir.</span></p>
<p><span>4.8 – Böyle bildiriyorum size aklın ve bilimin devlette ve her örgütte yerini, ifade ettiği yaşamsal önemi.</span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><em><strong>A) Konu ve Altbaşlıklar </strong></em></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“Devlet ve Örgüt”</strong> bahsini okuduk. Atatürk burada akıl ve bilimin, devlet ve örgüt yönetiminde tuttuğu yer ve önemi hakkında öğütler veriyor. Alt konular sırasıyla şöyledir:</span></p>
<p><span>– Devlet yönetimini bilime dayandırma,</span></p>
<p><span>– Bütün millî sorunların bilimle çözülmesi,</span></p>
<p><span>– Milletin kılavuzluk ihtiyacı,-Aklın yönetimi,</span></p>
<p><span>– Kendiliğinden hareket (inisiyatif),</span></p>
<p><span>– Bir yöneticinin astından daha bilgili olması,</span></p>
<p><span>– Akılla görmek.</span></p>
<p><span><em><strong>B) Temel Kavramlar </strong></em></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“Devlet ve Örgüt”</strong> bahsinde karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>devlet, aydın, düşünür, zihin, idrak, kavrayış, feraset.</strong></span></p>
<p><span>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz. Başkalarına o derecede kolay anlaşılır şekilde anlatırız.</span></p>
<p><span><strong>1) DEVLET </strong></span></p>
<p><span>Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun veya uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.</span></p>
<p><span>Bu tanımda şunları belirliyoruz: Devleti bir ulus veya bir uluslar topluluğu oluşturabilir. Bir ulusun oluşturduğu devlette iki unsur vardır: Toprak bütünlüğü, siyasal örgüt.“Tüzel varlık” ancak “hukuk bakımından mevcut olan varlık” demektir.İşte size devlet hakkında söylenmiş bazı özdeyişler… Bu özdeyişleri anlamaya çalışın, öğrenin, belleğinize alın. Zamanı gelince konuşmalarınızı, yazılarınızı onlarla süsleyin.</span></p>
<p><span>– Bir devletin değeri onu meydana getiren kişilerin değerine eşittir. <em>John Stuart Mill</em></span></p>
<p><span>– Büyük bir devlet parti görüşlerine göre idare edilmez. <em>Bismarck</em></span></p>
<p><span>– Devlet örgütlenmiş millettir. —</span></p>
<p><span>– Bir devleti yıkmanın kestirme yolu bürokrasiye politika sokmaktır. <em>Michel Debré</em></span></p>
<p><span>– Kapitalistler devletin egemenliği altında değildir, devlet onların yürütme kuruludur. <em>Galbraith </em> (Eğer bir devlet bu durumda ise, ona halkın devleti diyemeyiz. cd)<em> </em><strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>2) AYDIN</strong></span></p>
<p><span>Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, çağın gereklerini benimsemiş, ülkesinin ve dünyanın sorunlarıyla ilgilenen kimse.</span></p>
<p><span>(Dikkat! Aydın sayılmak için, bilgili, kültürlü, diplomalı olmak yeterli değil; toplumsal sorunlarla da ilgilenmek gerekli!…)</span></p>
<p><span><strong>3) DÜŞÜNÜR</strong></span></p>
<p><span>Genel sorunlar üzerine yeni ve kendine özgü düşünceleri olan kimse. Mütefekkir.</span></p>
<p><span>Genel sorunlara şu örnekler verilebilir: Varlık, hayat, insan, toplum, mutluluk, özgürlük, kalkınma, adalet,…</span></p>
<p><span><strong>4) ZİHİN</strong></span></p>
<p><span><strong>1</strong>. Bir canlının duygu ve davranışlar dışındaki ruhsal süreç ve etkinliklerinin bütünlüğü. <strong>2</strong>. Yaşantıları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak anlıkta saklama gücü, bellek. <strong>3</strong>. Bilinç.</span></p>
<p><span>Anlık: Duyu ve istençten ayrı olarak düşünülen bilme yetisi; usavurma, yargılama, anlama gücü, müdrike, entelekt.</span></p>
<p><span>İstenç: irade.</span></p>
<p><span><strong>5) İDRAK</strong></span></p>
<p><span>Anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme.</span></p>
<p><span>İdrak etmek: akıl erdirmek, anlamak, kavramak.</span></p>
<p><span><strong>6) KAVRAYIŞ</strong></span></p>
<p><span>Kavrama, anlama, algılama yetisi. Kavramak “<em>her yönüyle anlamak, iyice anlamak, tam anlamak</em>” demektir. Tanımdan anlaşılacağı gibi kavramak, anlamaktan daha ileri bir bilinç halidir.</span></p>
<p><span><strong>7) FERASET</strong>“Anlayış, sezgi, zekâ” anlamlarına gelen, dilimize Arapça’dan geçmiş bir sözcüktür. “Anlayış” başlıca şu anlamlarda kullanılır: Anlama biçimi, zihniyet. Anlama yeteneği (feraset).</span></p>
<p><span><em><strong>C) Yardımcı Kavramlar </strong></em></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“Devlet ve Örgüt”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>teşhis etmek, kılavuzluk</strong>, <strong>tedavi, inisiyatif, yönetmek, yönetici</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.</span></p>
<p><span><em><strong>C) Sorular</strong></em></span></p>
<p><span>Atatürkçü sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki 5 soru üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız. Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1) Hayatta neden aynı zamanda, kafayla da mücadele etmek zorundayız?</strong></span></p>
<p><span><strong>2) Bir topluluk aklın yönetiminde olursa, yalnızca bilimi rehber bilirse, hangi bakımlardan kazançlı çıkar? Kendini nasıl fark ettirir?</strong></span></p>
<p><span><strong>3) Bir örgütün her elemanının kendi aklını kullanarak kendiliğinden iş görebilecek şekilde yetişmiş olması neden gereklidir? Bu yoksa o örgütün, güvenilir bir kuvvet olarak görülmesi neden yanlıştır?</strong></span></p>
<p><span><strong>4) Bir örgütte yöneticilerin, astlardan daha bilgili olması neden gereklidir?</strong></span></p>
<p><span>Eğer bir örgütte yönetici astlarından daha bilgili değilse, onları yönlendiremez, verimli şekilde çalıştıramaz. Yanlış, eksik, beğenilmeyen kararlar alır. Kararları, emirleri eleştirilir. Sonuçta otoritesi de sarsılır. Örgütünü yönetemez duruma düşer. Böyle bir hal örgütte liyakat esasının işlememesinden kaynaklanır. Bu patoloji ne yazık ki bizim toplumumuzda çok yaygındır.</span></p>
<p><span><strong>5) Akılla görmek, ferasetle görmek ne demektir? Hangi durumlarda gereklidir? </strong></span></p>
<p><span>İnsan gözüyle, olanı görür, somutu görür. Ancak olacakları görmek, isabetli tahminler yapmak, soyut ilişkileri, sebep-sonuç bağlantılarını görmek çok daha önemlidir, Bunu da bilgilerini kullanarak, karşılaştırmalar yaparak, muhakeme ederek sağlar. Böyle bir zihin faaliyetine mecazi anlamda “akılla görmek” adını veriyor Atatürk.</span></p>
<p><span>Blaise Pascal’ın (1623 – 1662) şu sözü, akıl yetisinin insana ne muazzam imkânlar ve ufuklar açtığına işaret eder: <em>Mekân açısından </em><em>kâinat</em><em> beni </em><em>kavrar</em><em> ve kuşatır, beni küçücük </em><em>bir</em><em> noktaya dönüştürür; ben ise, </em><em>düşünme</em><em> yeteneğim sayesinde </em><em>kâinatı</em><em> kuşatırım</em>.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;5 Bilimsel Gelişmeler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi5-bilimsel-gelismeler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi5-bilimsel-gelismeler</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-5 Bilimsel Gelişmeler
Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. -Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. -Bir Atatürkçü ancak bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ced15522.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;5, Bilimsel, Gelişmeler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-022.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-5-bilimsel-gelismeler.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-5 Bilimsel Gelişmeler</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>-Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>-Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazı Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilimsel Gelişmeler</strong><strong>” </strong>bahsi üzerine bir ders denemesidir.</span></p>
<p><span><strong>BİLİMSEL GELİŞMELER</strong></span></p>
<p><span>5.1- Ey doğruya susamış olan! Nerede ise oradan al bilimi, hangisi olursa al. Önemli olan, doğru bilgidir; bilginin sana gerçeği getirmesidir. Bu nitelikte olmak koşuluyla bilimi her yerden, herkesten alabilirsin; kendi içinden ya da başkasından, dost olandan ya da olmayandan, batıdan, doğudan, güneyden ve kuzeyden, fark etmez. Yeter ki aldığın bilim olsun, temiz bilim olsun.</span></p>
<p><span>5.3- Evet, bilim neredeyse oradan alacaksın, ancak sakın nakilci olma, aktarmacı olma. Salt aktarmacılıkla bilim olmaz. Bilim çeviri ile olmaz, bilim incelemeyle olur. Sen kendin de başkalarından bağımsız olarak bilimsel faaliyette bulun. Bilimsel çalışmalarında her şeyden önce kendin, dikkat ve özenle seçeceğin belgelere dayan. Bu belgeler üzerinde yapacağın incelemede her şeyden ve herkesten önce kendi inisiyatifini ve ince ulusal süzgecini kullan. Seni büyük hedefe ancak bu bakış açılarında kıskanç olman ulaştırır.</span></p>
<p><span>5.2- Ey Atatürkçü! Bilimsel gelişmeleri takip et. Bilimcilik ilkesini tam uygulamak istiyorsan eğer, bilimin en yeni bulgularına göre hareket et. Yakından izle dünyadaki bilimsel gelişmeleri. Bilim ve teknikle her türlü uygar buluştan zamanın gereklerine göre ve en yüksek ölçüde faydalan. Bunun için, ya bilimdeki en son gelişmeleri kendin takip etmelisin, ya da bu işi başarabilen uzman kişilerin ürünlerine ve görüşlerine başvurmalısın.</span></p>
<p><span>Asla “ben her şeyi öğrendim, her şeyi biliyorum” deme. Bu mümkün değildir; sonra bilim yerinde durmaz, sürekli ilerler, kendini yeniler. Bilimlerdeki gelişmeler yeni doğrular getirdiği gibi, mevcut kimi bilgileri geçersiz de kılabilir. Unutma: Ben Bağımsızlık mücadelemizi en son bilimsel esaslara göre yönettim. Türkiye Cumhuriyeti’ni bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve modern bir devlet olarak kurdum.</span></p>
<p><span>5.4- Hiçbir hükmü, görüşü şu ya da bu Avrupalı veya bir başkası söylemiş diye, kendi bilgine ve inancına vurmadan benimseme. Batı’nın hele biz Türkler, bizim dilimiz, tarihimiz hakkındaki hükümleri çok defa yanlış esaslara dayanır.</span></p>
<p><span>5.5- Ey Atatürkçü! Bilimsel faaliyetini, araştırma ve incelemelerini öncelikle kendi ülkenin, Türkiye’nin gerçeklerine, Türkiye’nin sorunlarına yönelt.</span></p>
<p><span>Aydınlarımız halka telkin edeceği fikirleri halkın ruh ve vicdanından almış olmalı. Bizde böyle mi olmuştur, ne yazık ki hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak hatâmız şudur: İnceleme ve araştırmalarımıza temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, fakat bizi, kendimizi bilmezler. Oysa bir millet için mutluluk olan bir şey diğer bir millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve koşullar birini mutlu ettiği halde, diğerini mutsuz edebilir. Onun için, sevgili aydınlar, milletimize, gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü biliminden, her türlü buluş ve ilerlemelerinden faydalanın. Fakat, asıl temeli kendi içimizden çıkarın!</span></p>
<p><span>5.6- Ey Atatürkçü! Milletimizin tarihini, ruhunu, geleneklerini gerçekçi, sağlam, dürüst bir bakışla gör. Görmeyi bilenleri bul, onları oku, dinle; görüşlerini öğren, uygula, başkalarına tanıt.</span></p>
<p><span>5.7- Bil ki teoride kalmak hayatta başarıyı engeller. Kitapların cansız teorileri ile karşı karşıya kalanlar, öğrendikleri şeylerle ülkenin gerçek durumu ve ülkenin çıkarları arasında ilişki kuramazlar. Yazarların ve teori sahiplerinin tek taraflı dinleyicisi durumunda kalırlar. Hayata atıldıkları zaman da bu ilişkisizlik ve intibaksızlık yüzünden eleştirici, karamsar, ulusal bilinç ve düzene riayetsiz kitleler meydana getirirler. Böyle bir duruma meydan vermemelisin sen; karşı çıkmalı, elinden geldiğince bunun giderilmesine katkıda bulunmalısın.</span></p>
<p><span>5.8- Ey Atatürkçü, gerçek kurtuluşa erişmek mi istiyorsun? Öyleyse halkımızı gaflet içinde bırakan sebepleri incele, meydana çıkar. Bu gerçekleri milletin vicdanına ulaştırmak, bu gerçekleri milletin vicdanına iyice kazımak için onları bir daha, beş daha söyle; bir daha, beş daha yaz, daima ve daima tekrar et. Öyle ki duymayan kalmasın, bilmeyen, anlamayan kalmasın.</span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><strong><em>A) Konu ve Altbaşlıklar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilimsel Gelişmeler”</strong> bahsini okuduk. Atatürk burada bilimden, ne şekilde faydalanmamız gerektiği hususunda öğütler veriyor. Alt konular sırasıyla şöyledir:</span></p>
<p><span>-Bilimin nerede ise oradan alınacağı,</span></p>
<p><span>-Aktarmacılıkla bilim olmayacağı,</span></p>
<p><span>-Bilimdeki gelişmeleri takip gereği,</span></p>
<p><span>-Bilimsel araştırmaların öncelikle Türkiye ile ilgili olması,</span></p>
<p><span>-Teoride kalmanın hayatı anlamayı engelleyeceği,</span></p>
<p><span>-Gerçek kurtuluşun halkımızı gaflette bırakan sebepleri bulup anlamakta olduğu.</span></p>
<p><span><strong><em>B) Temel Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilimsel Gelişmeler”</strong> bahsinde karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>bilim, nakilci, belge, uzman, bilimsel faaliyet, araştırma, inceleme, gerçekçi ve dürüst bakış, teori</strong></span></p>
<p><span>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi de unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz. Başkalarına o derecede kolay anlaşılır şekilde anlatırız.</span></p>
<p><span><strong>1) BİLİM</strong></span></p>
<p><span>Daha önce gördük, tekrar edelim:</span></p>
<p><span>Bilim “aynı konuyla ilgili bulunan ve organik bir bütün oluşturan bir genel gerçekler, doğrular bütünü”dür. Örneğin fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji,… birer bilimdir. Bilim nesneldir, geneldir, nedenseldir, pozitiftir, eleştiricidir, sistemlidir, yöntemlidir. (Kaynak: Cihan Dura, <em>Düşünme Araştırma Yazma</em>, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, s. 41 vd.)</span></p>
<p><span>“<em>Genel gerçekler</em>”e örnekler: Dünyanın küre şeklinde olması, mevsimlerin dünyanın güneşin etrafında dönmesinden meydana gelmesi, fizik ve kimya yasaları, sosyal yasalar, ekonomi yasaları,…</span></p>
<p><span><strong>1) NAKİLCİ </strong></span></p>
<p><span>Başkasının oluşturduğu bilgiyi, hiçbir ekleme, yorum veya değerlendirme yapmadan, olduğu gibi aktarıp sunan kimse.</span></p>
<p><span><strong>2) BELGE </strong></span></p>
<p><span>Belge (doküman, vesika) “bir olgunun varlığını veya bir iddianın doğruluğunu gösteren, aklın kabul ettiği her şeydir.” Örneğin, kitap, gazete, arşiv, istatistik, resim, fotoğraf, film, eşya,… birer belgedir.</span></p>
<p><span><strong>3) UZMAN </strong></span></p>
<p><span>Belli bir alanda, iş veya konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse.</span></p>
<p><span><strong>4) BİLİMSEL FAALİYET </strong></span></p>
<p><span>Bilim alanında çalışma.</span></p>
<p><span><strong>5) ARAŞTIRMA </strong></span></p>
<p><span>İnsanın bir bilgiye, bir gerçeğe ulaşmak için gösterdiği çabadır. Bir diğer tanım da şöyledir: Bir bilgiyi veya gerçeği ortaya çıkarmak için, insanın yaptığı gözden geçirme ve yoklamaların tümüdür.</span></p>
<p><span>Bazı araştırmalar, zaten mevcut olan bilgiye yenisini katar. Bazıları ise mevcut bilgiden yola çıkar. pratik amaç güder. Mevcut bilgiyi toplumun bir sorununu çözmek, topluma bir fayda sağlamak için kullanır.</span></p>
<p><span><strong>6) İNCELEME </strong></span></p>
<p><span>Bir olguyu, bir işi veya şeyi ele alıp özelliklerini, ayrıntılarını inceden inceye dikkat ve özenle anlamaya, öğrenmeye çalışma, tetkik etme.</span></p>
<p><span><strong>7) GERÇEKÇİ VE DÜRÜST BAKIŞ </strong></span></p>
<p><span>“Gerçekçi” kavramını daha önce şöyle açıklamıştık: “Gerçeği görüp ona uyarak düşünen ve davranan. Gerçekçi bir insan gözlemcidir, edindiği gözlem verilerine göre karar verir ve hareket eder. Gerçekçi kendini ve kendi dışında olanları tarafsız bir gözle değerlendirir. Hayallerini, arzu ve tutkularına öncelik vererek hareket etmez. Bunlar kararlarında ancak gerçeklerin elverdiği ölçüde belirleyicidir”.</span></p>
<p><span>Bakış “ bir olayı, konuyu, düşünceyi görüş biçimi, inceleme biçimi” anlamındadır.</span></p>
<p><span>Buna göre “gerçekçi ve dürüst bakış” bir olguyu gerçeklere dayanarak, olduğu gibi incelemek, anlamaya çalışmak; varılan sonucu dürüstçe, yani çıkar amaçlı olarak asla saptırmadan ifade etme, bildirme demektir.</span></p>
<p><span><strong>8)TEORİ</strong></span></p>
<p><span>Bir teori bize nesnel gerçeği, olguları açıklamaya çalışır. Teori bir görüştür, nesnel gerçek hakkında geliştirilmiş (ileri sürülmüş), varsayımlara dayanan, ancak önemli ölçüde doğrulanmış olan görüştür. Doğruluğu tam anlamıyla, yadsınamaz şekilde kanıtlanmış görüşe yasa denir. Teori soyuttur, zihinseldir, ancak insan zihninde vardır.</span></p>
<p><span>Teori bilimsel araştırma yönteminin son aşamasında yer alır: Gözlem, Hipotez, Sınama, <strong>Teori</strong>… Kısaca GİS<strong>T</strong>… (Bakınız: Cihan Dura, <em>Düşünme Araştırma Yazma</em>, Ekin yayınları, Bursa, 2005, s.219 ve devamı)</span></p>
<p><span><strong><em>C) Yardımcı Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“</strong><strong>Bilimsel Gelişmeler”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>inisiyatif, uzman, hüküm, görüş, halkın ruh ve vicdanı, </strong><strong>kendi içimizden çıkarmak, </strong><strong>tek taraflı dinleyici, </strong><strong>gerçek kurtuluş</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.</span></p>
<p><span><strong><em>C) Sorular</em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki sorular üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız. Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1)Temiz bilim nasıl olur? Buna göre bir de “kirli bilim” mi vardır, eğer varsa o nasıl bilimdir?</strong></span></p>
<p><span><em>Kirli bilim</em> birtakım güçlü odaklara menfaat karşılığı hizmet eden sözde bilim adamlarının oluşturduğu bilimdir. Örneğin, tamamıyla Batı’nın dünya görüşünü temel alan iktisat bilimi böyle bir bilimdir. Temiz bilim birilerinin çıkarlarına hizmet amacıyla oluşturulmayan, tek kaygısı gerçekleri bulmak olan bilimdir.</span></p>
<p><span><strong>2)Salt aktarmacılıkla, çeviri ile neden bilim olmaz? Bu konuda Atatürk’le Afet İnan arasında geçen bir anekdot vardır. Bu anekdot hangisidir? Hatırlamadıysanız araştırın, öğrenin.</strong></span></p>
<p><span><strong>3) Hangi sebeplerden dolayı bilimlerin en yeni bulgularına göre hareket etmek gerekir?</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>4)Atatürk “Ben bağımsızlık mücadelemizi en son bilimsel esaslara göre yönettim” diyor. Bu esaslar hangileri olabilir? Örnek veriniz. </strong></span></p>
<p><span><strong>5)</strong><strong>Türk aydınının, araştırmalarında kendi ülke ve insanını anlamayı ihmal etmesinin sebepleri sizce neler olabilir?</strong></span></p>
<p><span>Örnek olarak şu sebepler sayılabilir: Çoğunlukla bilimsel düşünmeyi bilmez, bilimsel araştırma metotlarını bilmez, bilse de uygulayamaz, yanlış uygular veya uygulama zahmetine katlanmaz. Kendini Batı’nın kirli biliminin ürünleri ile sınırlamıştır, çoğu zaman bunun farkında da değildir. Sonuçta aktarmacılık yapar, taklitle yetinir, ülkesini ihmal eder.</span></p>
<p><span><strong>6) “Bir millet için mutluluk olan bir şeyin diğer bir millet için felaket olabileceğine” iktisattan örnek veriniz.</strong></span></p>
<p><span>Bu, özellikle sosyal alanda geçerlidir. Örnek: Liberalizm… Güçlü ülkeler Liberalizm ister. Zayıflara bu öğretiyi kabul ettirmeye çalışırlar, onları daha fazla sömürmek için. Son zamanlarda üretilen “küreselleşme” teorisi de böyledir. Küreselleşenler yalnızca güçlü olanlardır. Zayıflar bu anlayışa göre hareket ederlerse, daha fazla kaybeder, büyük felaketlerle karşılaşırlar.</span></p>
<p><span><strong>7)Atatürk “cansız teoriler” derken, teorinin hangi niteliğine dikkatimizi çekiyor?</strong></span></p>
<p><span>Bilimlerin en başta gelen unsurlarından biri teorilerdir. Bilimler teorilerle gelişir. Ancak teoriler varsayımlara dayanır. Bu varsayımlar, türlü derecelerde bilimi gerçek hayattan uzaklaştırır. Hayatın açıklanmasını çok basitleştirilmiş olarak sunar bize. Atatürk bu sözüyle bilimin, teorinin bu yönüne dikkatimizi çekiyor. Bir teori varsayımlarını azalttığı ölçüde gerçek hayata yaklaşır ve canlılık kazanır.</span></p>
<p><span><strong>8) “Halkımızı gaflet içinde bırakan sebepler”den başta geleni sizce hangisidir?</strong></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi&amp;amp;6 Bilimadamları Ve Uzmanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi6-bilimadamlari-ve-uzmanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi6-bilimadamlari-ve-uzmanlar</guid>
<description><![CDATA[ Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-6 Bilimadamları Ve Uzmanlar
– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. – Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar. – Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ceb74ec8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkçünün, Kitabı:, Bilimcilik, İlkesi&amp;6, Bilimadamları, Uzmanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-024.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkcunun-el-kitabi-bilimcilik-ilkesi-6-bilimadamlari-ve-uzmanlar.html">Atatürkçünün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi-6 Bilimadamları Ve Uzmanlar</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span>– Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve yayar.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçüdür. Kim ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular, başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyebilir.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazı Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilim Adamları ve Uzmanlar</strong><strong>” </strong>bahsi üzerine bir çalışma denemesidir.</span></p>
<p><span><strong>BİLİM ADAMLARI VE UZMANLAR</strong></span></p>
<p><span>6.1 – Devlet işleri ehline verilmelidir. Kendisini ülkesine ve milletine adamış olanlar, aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman, birer bilgin olmadır. Ancak bu sayededir ki her türlü girişim mantıkî sonuçlarına ulaşabilir, bir iş en iyi şekilde sonuçlandırılabilir. Öyleyse ehline verin her işi, uygun nitelikli, üstün nitelikli insanlara verin.</span></p>
<p><span>6.2 – Bilimler zamanla her biri belli bir konu ve yönteme sahip birçok dala ayrıldı, bugün de ayrılıyor. Bir insanın her alanda bilgi sahibi olmasına, tek bir bilimi bile bütünüyle kavramasına imkân kalmadı artık. Kendini yetiştirmek, bilgi ve kültürünü artırmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, daima eksik yönleri kalır; hatta kendi alanında bile yeterli bilgi sahibi olmayabilir. Bu sebepledir ki, ey doğruyu ve güzeli arayan, bilimsel olanı öğrenmek ve yapabilmek için bilim adamlarına başvur, uzmanlara başvur. Onlardan bilgi al, o bilgiye göre hareket et. Bunun dışında bir hareket tarzı kesinlikle yakışmaz bir Atatürkçü’ye.</span></p>
<p><span>6.3 – Devlet adamları, yöneticiler bilim adamlarından, uzmanlardan yararlanmalıdır. Ben, Devlet Kuran…, bilim insanlarına “siz bana yol gösterin, ben yapayım” demedim mi, şöyle konuşarak: Bilim ve özellikle sosyal bilim alanına giren işlerde ben emir vermem. Bu alanda isterim ki beni bilim insanları aydınlatıp uyarsınlar. Onun için siz ey bilim insanları, eğer kendi biliminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz, sosyal bilimlerin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.</span></p>
<p><span>6.4 – Evet, ben devlet yönetiminde bilime, uzmanlık bilgisine kesin olarak öncelik tanıdım. Bu prensibimi bir örnek vererek, mesela hükümet örneğini vererek anlatayım size: Bir hükümet üyesinin, bir bakanın uzman olmasını sağlamak her zaman mümkün değildir. Oysa yönetim alanında esaslı ve çok bilgili şekilde hareket etmek gerekir. Bunu bakan sağlayamaz. Uzman bir bakan bulunmuş olsa bile, bunlar hep aynı ve devamlı olmayıp değişebilecekleri için, onun yerine, uzmanların başladığı işi takip etmek üzere uzman olmayan bir bakan gelebilir. Bu bakımdan işlerde uzman olmalarını bakanlardan beklememek lazımdır. Her bakanlığın bünyesinde bir uzmanlar kurulu bulundurulmalıdır. Bu kurulun konumu, bakan kadar ve belki bakandan daha sağlam olmak gerekir. Bütün işlerin projeleri orada düşünülmelidir. Öyle bir projeyi, bakan, yetkisi dahilinde ise yapar; değilse bakanlar kuruluna getirilir. Onun da yetkisi dahilinde değilse, Meclis’e gelir. Bu proje ancak uzmanlar kurulunun projesi olabilir. Bakan değişiklik yapsa bile, asıl olan çalışmanın yönü değişmez.</span></p>
<p><span>6.5 – Aydınlara, bilim insanlarına düşen çok yüksek bir görev vardır. Bu görev halkın içine girmek, onlara önderlik etmek, yol göstermek, onları aydınlatmak ve başarılı kılmaktır. Öyle sanıyorum ki her ülkede bilim insanlarının en insancıl, ulusal ve vatanî görevi yalnız ve ancak bu olabilir.</span></p>
<p><span>6.6 – Ey Atatürkçü! Bilgini paylaş, halkını bilgilerinle aydınlat. Öğrendiklerini başkalarına aktar, görev bil bunu kendine. Bir Atatürkçü şöyle düşünür: Nasıl ben başkalarından faydalanıyorsam, ben kendim de başkalarına faydalı olmalı, bildiklerimi onlara aktarmalıyım. Bir Atatürkçü bir eliyle alırken, öbür eliyle verir. Bu amaçla her ânı, her mekânı, her aracı, her fırsatı değerlendirir. Bir Atatürkçü boş durmaz, boş konuşmaz. O bilgi aktarıcıdır; o her yerde bu niteliğiyle belli eder kendini. Bulunduğu ortamda, konuşmayı, sohbeti bilimsel konu ve gerçeklere çekmek için fırsat kollar. Diğer bilgi sahiplerini de bu aktarıcılık görevine özendirir.</span></p>
<p><span><strong>UYGULAMA</strong></span></p>
<p><span><strong><em>A) Konu ve Altbaşlıklar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilim Adamları ve Uzmanlar”</strong> bahsini dikkatle okuduk. Atatürk burada bilimin ve uzmanlık bilgisinin, toplum yapısındaki yeri ve dolaşımı hakkında öğütler veriyor. Alt konular sırasıyla şöyledir:</span></p>
<p><span>– Devlet işleri ehline verilmeli,</span></p>
<p><span>– Doğru, iyi ve güzeli bulmak için bilim adamlarına, uzmanlara başvurmalıdır.</span></p>
<p><span>– Devlet adamları bilim adamlarından ve uzmanlardan yararlanmalıdır.</span></p>
<p><span>– Bakanlıklarda uzmanlar yol gösterici olmalıdır.</span></p>
<p><span>– Aydınlar ve bilim adamları halkla kaynaşmalı, halka önderlik etmelidir.</span></p>
<p><span>– Bir Atatürkçü bir eliyle alır, öbür eliyle verir.</span></p>
<p><span><strong><em>B) Temel Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Bilimcilik İlkesi’nin <strong>“</strong><strong>Bilim Adamları ve Uzmanlar”</strong> bahsinde karşımıza çıkan <em>temel kavramlar</em> şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>uzman, </strong><strong>bilim adamı, </strong><strong>sosyal bilimler</strong></span></p>
<p><span>Aşağıda tanımlamaya, açıklamaya çalıştığım bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, öğrendiklerimizi de unutmazsak, Atatürkçülüğü bir düşünce sistemi olarak o kadar kolay öğrenir, o kadar kolay anlatır, ondan o kadar fazla istifade eder, onu o kadar verimli işler ve geliştiririz. Başkalarına o derecede kolay anlaşılır şekilde anlatırız.</span></p>
<p><span><strong>1) UZMAN</strong></span></p>
<p><span>Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse. Eğer biri belirli bir alanda kendisine sorulan her soruya yeterli yanıtlar veriyorsa, o kişinin söz konusu alanın uzmanı olduğunu söyleyebiliriz. Çağımızda uzmanlık genellikle üniversitelerde lisansüstü eğitim görülerek elde edilmektedir. Ancak bu tür bir eğitim görmeden, pratik hayatta belli bir alanda uzun yıllara yayılan tecrübeler edinerek de insan uzmanlıkla kıyaslanabilir bilgi sahibi olabilir.</span></p>
<p><span><strong>2) BİLİM ADAMI</strong></span></p>
<p><span>Çok kısa bir tanımla “bilimsel çalışmalar yapan, bu işle uğraşan kimse”dir. Çalışmaları herhangi bir bilim alanıyla örneğin matematikle, fizikle, biyoloji ile, sosyoloji veya bir başkasıyla ilgili olabilir.</span></p>
<p><span>Bilim adamının kim olduğunu daha iyi öğrenmek için şu iki yazımı okumanızı tavsiye ederim:</span></p>
<p><span>BİLİM ADAMI KİMDİR, NASIL DAVRANIR, NASIL BİR YOL İZLER?</span></p>
<p><span>http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=581&Itemid=62</span></p>
<p><span>http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=681&Itemid=62</span></p>
<p><span><strong>3) SOSYAL BİLİMLER</strong></span></p>
<p><span>Konusu toplum ve toplumsal yönüyle insan olan bilimlerdir. “Sosyal” toplumla ilgili olan demektir. “Toplum” aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve ihtiyaçlarını sağlamak için işbirliği yapan insanların tümüdür. Örneğin Türkiye’de yaşayan yetmiş milyon insan bir toplumdur. Sosyal bilimlere şu örnekler verilebilir: Sosyoloji, tarih, ekonomi, siyaset bilimi, hukuk,antropoloji,…</span></p>
<p><span><strong><em>C) Yardımcı Kavramlar </em></strong></span></p>
<p><span>Atatürkçü düşünce sistemi insanın bireysel hayatıyla ilgili bazı esaslar koymakla birlikte, toplum hayatı ile çok daha fazla ilgilidir. Gerçekten, Atatürkçülüğün On İlkesi esas itibariyle toplum ve devlet hakkındadır. Bu sebepledir ki toplumsal yaşamla ilgili bazı kavramları, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, genel anlamlarıyla öğrenmek zorundayız. Yoksa, Atatürkçü Düşünce’yi anlamakta zorlanırız, tam olarak anlayamayız; bu yüzden de gerçek bir Atatürkçü olamayız. <strong>Bilimcilik ilkesi</strong>nin <strong>“</strong><strong>Bilim Adamları ve Uzmanlar”</strong> kesimi kapsamında bilmemiz gereken başlıca yardımcı kavramlar şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>ehil, </strong><strong>kültür, </strong><strong>proje</strong></span></p>
<p><span>Bu kavramların anlamlarını ilgili sözlüklere bakarak, halk için yazılmış kitaplara, ansiklopedilere başvurarak öğrenebiliriz, uzmanlara sorabiliriz. Birkaç arkadaş bir araya gelerek, “imece” yoluyla araştırır, birbirimizi bilgilendirebiliriz.</span></p>
<p><span><strong><em>C) Sorular</em></strong></span></p>
<p><span>Bir Atatürkçü merak eder, sürekli sorar ve sorusuna yanıt arar. Öyleyse, siz de aşağıdaki sorular üzerinde kafa yorunuz. Siz kendiniz de, metnimizi okuyarak başka sorular oluşturabilirsiniz.</span></p>
<p><span>Her soruyu yanıtlamaya çalışınız. Size yol gösterecek, bilgi sağlayacak kaynaklara başvurunuz. Arkadaşlarınıza sorunuz, ortaklaşa yanıt arayınız, tartışınız. Bazı sorular için verdiğim ipuçlarını kullanınız. Çabalarınızı zamana yayınız, örneğin bugün, 2 soru üzerinde, yarın diğer 2 soru üzerinde durunuz, kalan sorular için de böyle yapınız.</span></p>
<p><span>Soruları, yanıtları çok iyi öğreniniz. Bunu sağlamak için geri dönüşler yapınız. Özet çıkarınız. Sorular ve yanıtların içerdiği bilgileri birbirinize anlatınız, başkalarına aktarınız.</span></p>
<p><span><strong>1) Bir işi ehline vermemenin sakıncalarını maddeler halinde sıralayınız.</strong></span></p>
<p><span>Bir iş ehline verilmezse pek çok sakıncalar ortaya çıkar, bunları genel olarak şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<p><span>– Devlet zarar görür. -O hizmetten faydalanan yurttaşlar zarar görür. -Bizzat ehil olmayan kişi zarar görür. Kötü isim yapar. Kötü örnek olur. Asıl yetenekli olduğu alanda çalışmadığı için zarara uğrar. -Ehil olmayan şahısla birlikte çalışanlar zarar görür. Üstleri iyi iş çıkaramaz, hizmet kalitesini artıramaz. Astları iyi iş yapamaz, iyi yetişmez.</span></p>
<p><span>Unutmayalım İsmet İnönü’nün şu güzel özdeyişini:</span></p>
<p><span><em>Bir toplumda en zararlı adam, ehliyetsiz olduğu halde yetki sahibi olandır. </em></span></p>
<p><span><strong>2) Bilim adamlarına, uzmanlara başvurma dışında bir hareket bir Atatürkçü’ye neden dolayı yakışmaz?</strong></span></p>
<p><span><strong>3) Atatürk bilim adamlarından “sosyal bilimlerin güzel yönlerini kendisine göstermelerini” istemiştir. Bu davranışına dair hayatından örnek veriniz.</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>4) Bugünkü Türkiye’de bakanlıkların bünyesinde uzmanlar kurulu var mıdır? Eğer varsa bunlar yeteri derecede etkin midir?</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>5) Atatürk “aydınlara düşen bir görev halkın içine girmek, onlara yol göstermek, onları aydınlatmaktır” diyor. Size göre aydınlarımız onun bu öğüdüne ne derecede yerine getiriyor?</strong></span></p>
<p><span><strong>*6) Şu sözü somut örnek vererek açıklayınız: <em>Bir Atatürkçü bir eliyle alırken, öbür eliyle verir</em></strong><strong><em>. </em></strong></span></p>
<p><span>Bir Atatürkçünün başta gelen niteliklerinden biri faydalı olmaktır: Hem kendine, hem başkalarına, hem milletine, hem de insanlığa… Bunun için çok iyi yetişmesi, kendini sürekli geliştirmesi gerekir.</span></p>
<p><span>O insanı, kendini, toplumu, insanlığı iyi tanır. Sorunlarını öğrenir, çözüm yolları bulur. İnsanın mutluluğu için çalışır. Böyle bir hayatı yalnız kendisi için değil, bütün yurttaşları için, herkes için ister, bu yolda çaba gösterir. Böyle bir hayat, örnek alınacak bir hayattır ve onu biz “<strong><em>Bir Atatürkçü bir eliyle alırken, öbür eliyle verir” </em></strong>benzetmesiyle ifade etmeye çalışıyoruz.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayatını İlkeleriyle Ördü – 1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hayatini-ilkeleriyle-ordu-1</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hayatini-ilkeleriyle-ordu-1</guid>
<description><![CDATA[ Hayatını İlkeleriyle Ördü – 1
Atatürk öğretisi on ilkeye dayanır: Bilimcilik, Ahlak, Millî Egemenlik, Tam bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik. Atatürk’ün yalnız söylemleri değil, hayatı da ilkeleriyle örülüdür. Okuduğunuz yazıda bu paralelliğe ilişkin 6 örnek veriyorum. Örnekleri Kemal Arıburnu’nun bir kitabından[1] yeniden düzenleyerek aldım. I) BİLİMCİLİK İLKESİ Gerçeği Gör, Gerçeği Söyle Mustafa Kemal Veliaht Vahdettin’le birlikte Almanya gezisindedir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce9254db.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hayatını, İlkeleriyle, Ördü, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-025.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hayatini-ilkeleriyle-ordu-1.html">Hayatını İlkeleriyle Ördü – 1</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Atatürk öğretisi on ilkeye dayanır: <em>Bilimcilik, Ahlak, Millî Egemenlik, Tam bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik</em>. Atatürk’ün yalnız söylemleri değil, hayatı da ilkeleriyle örülüdür. Okuduğunuz yazıda bu paralelliğe ilişkin 6 örnek veriyorum.</span></p>
<p><span>Örnekleri Kemal Arıburnu’nun bir kitabından<strong>[1]</strong> yeniden düzenleyerek aldım.</span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">I) BİLİMCİLİK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Gerçeği Gör, Gerçeği Söyle</strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Veliaht Vahdettin’le birlikte Almanya gezisindedir.</span></p>
<p><span>Kendisi anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>Kayzer Wilhelm’in sofrasına akşam yemeğine davetliyiz. </em><em> </em></span></p>
<p><span><em>Yemek bitti. Salona bitişik, diğer bir salona geçtik. İmparator bir köşede ayakta Vahdettin ile konuşuyor. Ben Hindenburg’la beraberim. Mareşal, daha önceki ziyaretimiz sırasında Suriye’de durumun düzelmiş olduğunu, son günlerde yeni ve taze bir süvari tümeninin savaş meydanına katıldığını söylemişti. Hâlbuki bu büyük adamın söz ettiği, oradaki komutanların verdiği raporun içeriğiydi. Ben Yedinci Ordu Komutanı olduğum zaman bu tümenden faydalanıp faydalanamayacağımı inceletmiştim. Aldığım ciddî bir rapor, tümenin bir kuvvet olmadığını gösteriyordu. Alman büyük karargâhında Hindenburg’un ağzından işittiğim şu idi ki, bu tümen savaş alanına katılmış ve durum düzeltilmiştir. Mareşal’a şunları söyledim:</em></span></p>
<p><span><em>– Benim söyleyeceklerim, sizin aldığınız raporların içeriğine uymayabilir, fakat gerçektirler. Suriye’de durum düzelmiş değildir, bunu kabul ediniz. </em></span></p>
<p><span><em>Mareşal yanıt vermek yerine, konuyu değiştirdi.</em></span></p>
<p><span><em>Bir süre sonra Hindenburg’u bırakarak, İmparator’la konuşan Vahdettin’in yanına gittim. </em></span></p>
<p><span><em>– Gerçeği görüyor musunuz, diye sordum. Muhatabınız Almanya İmparatoru’dur. Benim size arz ettiğim kuşkuları izah edecek bir tek kelime söyledi mi?</em></span></p>
<p><span><em>– Hayır, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>– Konuşmaya devam ediniz, dedim. Ciddî konuşunuz, bütün kuşkuları İmparator’a söylemekte tereddüt etmeyin. Ben eminim ki o sizden memnun olmayacaktır. Fakat hiç olmazsa Türkiye’de gerçeği görenlerin varlığına inanacaktır.</em></span></p>
<p><span><em>Veliaht, masum bir tavırla:</em></span></p>
<p><span><em>-Öyle yapıyorum, dedi. Konuşma da son buldu. </em></span></p>
<p><span><strong>İnsanlar Bilgiyle İkna Edilebilir</strong></span></p>
<p><span>Gazi Mustafa Kemal anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>Tarih 31 Ekim 1922, Müdafaai Hukuk Grubu toplantısı… Osmanlı egemenliğinin kaldırılması gerektiği üzerinde konuştum. 1 Kasım 1922 günü Meclis toplantısında da aynı konu üzerinde uzun tartışmalar yapıldı. Ben de ayrıntılı bir konuşma yapma gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden bahsederek halifelikle padişahın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini tarihî olaylara dayanarak anlattım. Hulagu’nun Halife Mutasım’ı asıp halifeliği fiilî olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı zapt eden Yavuz, orada halife unvanını taşıyan bir sığıntıyı adam yerine koymasaydı, halifelik unvanının zamanımıza kadar devam edemeyeceğini anlattım. </em></span></p>
<p><span><em>Sorun komisyonlara havale edildi. Ancak bir sonuç alınması güç görünüyordu. Durumu yakından, kendim takip etmem gerekiyordu. </em></span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">2) AHLAK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Özgüven: İnsan, Gücünü Kendi Kişiliğinden Almalı </strong></span></p>
<p><span>Yıl 1923… Atatürk Konya’da verdiği demeci, basına verilmeden önce tekrar okutturmaktadır. Oradakilerden bir dostu, Atatürk’ü kutlar ve şöyle seslenir:</span></p>
<p><span><em>– Yaşasın Başkomutan!</em></span></p>
<p><span><em>Atatürk sorar arkadaşına:</em></span></p>
<p><span><em>– Neden adımla hitap etmedin, neden başkomutan dedin?</em></span></p>
<p><span><em>– Ne olur ne olmaz, hele şu başkomutanlık daha uzun bir süre, üzerinde kalsın.</em></span></p>
<p><span><em>Gazi birden ciddileşir:</em></span></p>
<p><span><em>– Sen beni başkomutanlıktan mı kuvvet aldığımı sanıyorsun. Dinle, sana bir hatıramı anlatayım: Hani ben ordu müfettişliği nişanlarını yakamdan sökerek, bir “ferdi millet” olarak kalmıştım ya, o zamana kadar emirlerimi derhal yerine getiren komutan artık emirlerimi dinlememeye başlamıştı. Hemen makamına gittim:</em></span></p>
<p><span><em>– Paşa, paşa dedim, size bu emirleri yakamdaki yıldızlar vermiyordu, Mustafa Kemal veriyordu; o yine karşınızdadır, yazınız.</em></span></p>
<p><span><em>Yazdı, emir gideceği yere gitti. </em></span></p>
<p><span><em>Fakat çıktıktan sonra aklıma şu geldi: Ya komutan düğmeye basıp da “posta bu şahsı dışarı çıkarınız” deseydi? Fakat diyemezdi, karşısında Mustafa Kemal vardı, diyemezdi. </em></span></p>
<p><span><strong>Sorumlu Bir Lider Macera Aramaz </strong></span></p>
<p><span>1922 Haziran ortaları… Mustafa Kemal, Konya’da General Townsend’la görüşmektedir. Townsend bir ara Mustafa Kemal’e şöyle der:</span></p>
<p><span><em>– “Siz Napolyon’a benziyorsunuz.” </em></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal bu benzetmeyi beğenmez ve şu yanıtı verir:</span></p>
<p><span><em>– “Napolyon peşine türlü milliyetten bir sürü insanı toplayarak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanını kurtarmak dâvâsı yolundayım. Ve başaracağım.” </em></span></p>
<p><span><strong>Kişisel Arzularla Devlet İşi Birbirine Karıştırılmaz</strong></span></p>
<p><span>Ankara Palas… Gazi sofrada, arkadaşlarıyladır. Yenilir içilir. Gece yarısına doğru Fransız Büyükelçisi de gelir pavyona. Atatürk sempati duyduğu elçiyi de davet eder sofrasına. Dünyanın büyük şehirlerinden, Paris’ten söz açılır. Bu arada Büyükelçi Gazi’ye:</span></p>
<p><span><em>– Ekselans, Paris’i bir kez daha görmek istemez misiniz</em> diye sorar. Paşa yanıt verir:</span></p>
<p><span><em>– Nasıl görmek istemem, gençlik anılarımı tazelerim.</em></span></p>
<p><span>Bu karşılığa çok sevinen Büyükelçi devam eder:</span></p>
<p><span><em>– Böyle bir gezi Fransa’yı çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan şeref duyarım. En büyük Fransız zırhlısı bizi İzmir’den alır. Akdeniz donanması emrinize verilir. Marsilya’ya çıktığınızda Fransız ordusu komutanız altına girer. Hükümdarlara yapılmayan bir törenle karşılanırsınız.</em></span></p>
<p><span>Bu sözleri dikkatle dinleyen Atatürk:</span></p>
<p><span><em>– Bu daveti siz kendiliğinizden mi yapıyorsunuz, yoksa hükümetiniz adına mı konuşuyorsunuz</em> diye sorar.</span></p>
<p><span>Büyükelçi hemen kendisini toparlayarak yanıtlar:</span></p>
<p><span><em>– Uygun gördüğünüzü bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir şeref sayacaktır.</em></span></p>
<p><span>Gazi’nin yüzü değişir. Çok kesin bir dille şunları söyler:</span></p>
<p><span><em>– Ekselans, Paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenlerle karşılanacağım Paris’i değil. Ben Paris’e, dünyanın bu güzel şehrine, operalarını, tiyatrolarını, revülerini, zarif kadınlarını bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya, gençlik anılarımı tazelemek için… Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karşılanmak için değil.</em></span></p>
<p><span>Büyükelçi pot kırdığını anlamıştır. Çok geçmeden, bir bahane ile sofradan kalkar. Gazi’nin de neşesi kaçmıştır. Yanındakilerden birine şöyle döker içini:</span></p>
<p><span><em>– Bu Avrupalılar bir türlü anlamıyorlar bizi. Adam beni bir Şark emiri sanıyor. Hangi donanmayı kimin emrine, hangi orduyu kimin komutası altına veriyor? Bunlara kendimizi tanıtacağız, kim olduğumuzu öğrenecekler. </em></span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">3) TAM BAĞIMSIZLIK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Kendi Kararımızı Kendimiz Veririz</strong></span></p>
<p><span>Mazhar Müfit Kansu anlatıyor:</span></p>
<p><span>8 Temmuz – 23 Temmuz 1919 arası, yani Erzurum Kongresi’nin açıldığı 23 Temmuz’a kadar geçen günler, Mustafa Kemal Paşa ve bizim için bir hazırlık dönemi oldu. Ne var ki asla kolay geçmeyen, binbir zorluk ve üzücü olaylarla geçen bir dönem…</span></p>
<p><span>Paşa kongreyi yöresel ve sınırlı bir kongre boyutundan çıkarıp, ülke çapında vatan ve milletimizin kurtuluşu yolunda hayatî kararlar alacak bir büyük millî olay haline sokmak istiyordu. Bunun içindir ki kongrenin bir an önce toplanmasına büyük önem veriyor ve bizden de her türlü hazırlığın tamamlanması hususunda, hızlı ve etkin çabalar göstermemizi bekliyordu.</span></p>
<p><span>Biz bu işlerle uğraşırken, ilk üzüntümüzü İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni olup Erzurum’da mütareke koşullarının uygulanmasına memur olan Albay Rawlinson ile yaşadık. Albay Rawlinson kongrenin toplanacağını haber almış, Paşa’yı evinde ziyarete gelmişti. Albay, Paşa ile önce havadan sudan, şundan bundan konuştuktan sonra şöyle dedi:</span></p>
<p><span>-Burada bir kongre açacakmışsınız.</span></p>
<p><span>Paşa kesin bir sesle:</span></p>
<p><span>-Evet, milletçe açılması kararlaştırılmıştır dedi ve konuşma şöyle devam etti:</span></p>
<p><span>Albay – Açılmaması daha uygun olacaktır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa – Kongre kesinlikle toplanacak, gününde açılacaktır. Millet buna karar vermiştir. Açılmamasını istemenizin sebeplerini bile sormaya gerek görmüyorum.</span></p>
<p><span>Albay – Fakat hükümetim bu kongrenin toplanmasına izin vermez.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa – Ne hükümetinizden ne de sizden izin istemedik ki, böyle bir iznin verilip verilmeyeceği söz konusu olsun.</span></p>
<p><span>Albay – Kongreden vazgeçmezseniz zor kullanarak toplantının dağıtılmasına zorunluluk hasıl olacak.</span></p>
<p><span>Paşa da aynı sertlikle karşılık verdi:</span></p>
<p><span>– O zaman biz de zorunlu olarak kuvvete kuvvetle karşı koyar ve her halde milletin kararını yerine getiririz.</span></p>
<p><span>Paşa çok sinirlenmişti. Öfkeli zamanlarında kaşları çatılır, gözleri sağa ve sola çevrilerek ateş saçardı. Paşa yine bu durumda idi.</span></p>
<p><span>– Ne pahasına olursa olsun, kongreyi açacağız, diyerek yerinden kalktı ve Lord Curzon’un yeğenine kesin bir sesle:</span></p>
<p><span>– Görüşmemiz bitmiştir, dedi.</span></p>
<p><span>Albayın ters bir cevap verip Paşa’yı daha çok sinirlendirmesini önlemek amacıyla ben de hemen oda kapısını açtım ve:</span></p>
<p><span>– “Lütfen Albay” diyerek kapıyı gösterdim ve muhakkak ki, Paşa’nın, karşısındakini tutsak halinde tutan yüksek iradesinin sevk ve etkisi altında Albay, açtığım kapıdan, ağzından tek bir sözcük çıkmadan, sapsarı bir yüzle çekip gitti.</span></p>
<p><span><strong>[1]</strong> Kemal Arıburnu, <em>Atatürk’ten Anılar</em>, İnkılap Yayınevi, İst.,1998.</span></p>
<p><span><a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.cihandura.com</a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayatını İlkeleriyle Ördü (2): Bilim, Ahlak, Egemenlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hayatini-ilkeleriyle-ordu-2-bilim-ahlak-egemenlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hayatini-ilkeleriyle-ordu-2-bilim-ahlak-egemenlik</guid>
<description><![CDATA[ Hayatını İlkeleriyle Ördü (2): Bilim, Ahlak, Egemenlik
Atatürk öğretisi on ilkeye dayanır: Bilimcilik, Ahlak, Millî Egemenlik, Tam bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik. Atatürk’ün yalnız söylemleri değil, hayatı da ilkeleriyle örülüdür. Okuduğunuz yazıda bu paralelliğe ilişkin örnekler veriyorum[1]. I) BİLİMCİLİK İLKESİ Liyakat: İşi Ehline Verin Atatürk sofrasında bulunanların değerini bazen anlamak ister, her birine bir konu verir, o konu üzerinde konuştururdu. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce7c8414.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hayatını, İlkeleriyle, Ördü, 2:, Bilim, Ahlak, Egemenlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-027.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hayatini-ilkeleriyle-ordu-2-bilim-ahlak-egemenlik.html">Hayatını İlkeleriyle Ördü (2): Bilim, Ahlak, Egemenlik</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Atatürk öğretisi on ilkeye dayanır: <em>Bilimcilik, Ahlak, Millî Egemenlik, Tam bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik</em>. Atatürk’ün yalnız söylemleri değil, hayatı da ilkeleriyle örülüdür.</span></p>
<p><span>Okuduğunuz yazıda bu paralelliğe ilişkin örnekler veriyorum[1].</span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">I) BİLİMCİLİK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Liyakat: İşi Ehline Verin</strong></span></p>
<p><span>Atatürk sofrasında bulunanların değerini bazen anlamak ister, her birine bir konu verir, o konu üzerinde konuştururdu. Böylece onları, hissettirmeden bir tür sınavdan geçirir, değerlerini anlamaya çalışırdı.</span></p>
<p><span>İşte bu sofralardan birinde bir konuşma sırasında kendinden geçerek:</span></p>
<p><span><em>– Benim gözümde başka hiçbir şey yoktur, ben yalnızca liyakat âşığıyım,</em> demiştir.</span></p>
<p><span><strong>Liyakat: Ehliyetsiz Olan Görevde Tutulmaz</strong></span></p>
<p><span>Atatürk anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>Birinci Dünya Savaşı sırasında ikinci defa olarak Yedinci Ordu Komutanı sıfatıyla Suriye cephesine gittim. O zaman Şam’da bütün bu cephedeki orduların menzil müfettişliğini yapan bir zat vardı ki, adı Miralay Avni Bey’di. Sonra paşa, ardından Damat Ferit Hükümeti’nde Bahriye Nazırı oldu. </em></span></p>
<p><span><em>Bu zat beni Şam’da karşılamış, ağırlamıştı. İlk gece yemekte aramızda konuştuğumuz şeylerin başlıca önemli noktası aşağıdaki soru ve yanıtı oldu.</em></span></p>
<p><span><em>Ben – Avni Bey devletin durumundan memnun musunuz?</em></span></p>
<p><span><em>Avni Bey – Tabiî… büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi düşünür. </em></span></p>
<p><span><em>Bu yanıt üzerine, benim aklıma gelen düşünce şu oldu: Demek ki birtakım hayalî büyükler karşısında kendini çok küçük gören bu adam, beni de kendi gibi biri sanıyordu. Ben bu zatı anlamak amacıyla tekrar sordum:</em></span></p>
<p><span><em>– “Büyüklerimiz” dediğin kimlerdir?</em></span></p>
<p><span><em>Avni Bey’in, yanıtında saydığı isimler benim gözüme çok küçük görünen kimselerdi. Bunun üzerine kendisiyle daha fazla konuşmayı faydasız buldum ve sustum.</em></span></p>
<p><span><em>Bir süre sonra ben, Mustafa Kemal, bütün o cephelerdeki orduların komutanı oldum. Bu durumda Avni Bey de aynı orduların menzil genel müfettişi olarak karşıma çıkıyordu. Bir gün ona kısaca şöyle dedim:</em></span></p>
<p><span><em>– Daha önce Şam’da sizinle tanışmıştım. Daha o zaman senin ne kadar değersiz biri olduğunu anlamıştım. Ondan sonraki durumlarda da beceriksizliğinden, miskinliğinden emin oldum. İşte bunun için seni görevinden alıyorum. </em></span></p>
<p><span><strong>Eğitim: Öğretmenler İnsan Topluluğunun En Saygıdeğer Elemanlarıdır</strong></span></p>
<p><span>Asaf İlbay anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>Çankaya’da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün civarında bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş. Sınıfın birine girmiş. Öğretmen tahta başında öğrencilerine ders vermekte. Cumhurbaşkanı girince, hemen saygı işaretini vermiş. Çocuklar ayağa kalkmış, “oturun” işaretini verdikten sonra tahtaya dönerek dersine devam etmiş. Atatürk, ayakta beş on dakika dersi dinlemiş. Çıkarken, öğretmen yine aynı ses, aynı tavırla çocukları ayağa kaldırmış, “oturun” işaretini verir vermez yine derse devam etmiş. </em></span></p>
<p><span><em>Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere: </em></span></p>
<p><span><em>– “Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanı’na önem vermedi” demiş ve eklemiş: “Öğretmen vatanın en hayırlı elemanıdır. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmıştır ki, âdeta çocuklaşmışlardır. Onların gözünde en sevgili olan, öğrencileridir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi, çıkarken de beni merdivenlere kadar geçirseydi, öğrencilerinin gözünde küçülür, belki saygınlığını kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygıya değer, en büyük adam öğretmenidir.” </em></span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">II) AHLAK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Ahlak Kanununun Temeli Kişisel Sorumluluktur </strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa Salih Bozok’a Arıburnu Savaşı’ndan bir sahneyi anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>Düşmanın, bütün yıkıcı araçlarıyla üzerimize yüklendiği bir gündü. Saflarımız korkunç bir şekilde boşalıyordu. Yiğit Mehmetçiklerimizden yüzlercesinin sapır sapır döküldüklerini görüyordum. Bu kanlı sahne, benim orada üstüm konumunda bulunan bir paşayı telaşa düşürdü. Yanıma sokularak heyecanla:</em></span></p>
<p><span><em>– “Ne olacak, ne yapacağız şimdi” diye sordu, geri çekilmekten söz etti.</em></span></p>
<p><span><em>Derhal şu karşılığı verdim:</em></span></p>
<p><span><em>– Size katılmıyorum. İleri hareketi tercih ederim. Çekilmek mahvolmaktır. Bunun sorumluluğunu kim üzerine alırsa, komutayı da o alsın.</em></span></p>
<p><span><em>Üstüm olan komutan:</em></span></p>
<p><span><em>– “Hayır, işi şu ana kadar sen yönettin. Yine sen bitirmelisin”, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Bunun üzerine kendisini ve harekâta katılan bir Alman komutanı da kast ederek şu yanıtı verdim:</em></span></p>
<p><span><em>– O zaman üç başa gerek yoktur. Burada benim olmamı yeterli görüyorsanız, siz çekilin.</em></span></p>
<p><span><em>Bu sözleri söyledikten sonra, kalan askerlerimin önüne geçerek:</em></span></p>
<p><span><em>– Arkadaşlar, diye haykırdım, karşınızda bulunan düşman dövüşemez duruma gelmiştir. En ufak bir hareketiniz onları kaçırmaya yetecektir. Haydi arkadaşlar! Ben en önde olmak üzere, hep birlikte düşmana hücum edelim. </em></span></p>
<p><span><em>Ve ayakta kalabilen kıtalara elimde olan kamçıyı salladığım zaman, bunu saldırı için verilmiş bir işaret sayarak, ileri fırlamalarını söyledim.</em></span></p>
<p><span><em>Kahramanlar çelik birer yay gibi gerilerek düşmanın üzerine atıldılar. </em></span></p>
<p><span><em>Sonuç olarak Arıburnu Savaşı’nı kazandık.</em></span></p>
<p><span><strong>İnsan İki Yüzlü Olmamalı</strong></span></p>
<p><span>Ali Kılıç anlatıyor:</span></p>
<p><span><em>1923 yılıydı. İstasyona gelen Mersin heyetleri arasında İkinci Grup milletvekillerinden Mersin Milletvekili Ziya Bey de vardı. Bu zat Birinci Meclis’de her şeye, her işe karşı olan ve hükümete türlü zorluklar çıkaranlardandı. Şimdi de heyetlerin önüne düşmüş, milletvekilleri sıfatıyla onları Gazi’ye takdim etmeye başlamıştı. Gazi sert bir yüz ifadesiyle Ziya Bey’e döndü ve:</em></span></p>
<p><span><em>– “Sizin tanıştırmanıza gerek yok, ben onları tanırım”, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Dediğini de yaptı ve heyetlerle bizzat kendileri tanıştı ve yürümeye başladı, trene binerken de bize:</em></span></p>
<p><span><em>– “Bu adamı yanıma yaklaştırmayın, fena muamele yaparım”, dedi. </em></span></p>
<p><span><em>Ben Ziya Bey’e bunu uygun bir şekilde hissettirdim. Fakat o dinlemedi. </em></span></p>
<p><span><em>Mersin’e vardık. Gazi hükümet konağına gitti. Konakta kabul töreni vardı. Ziya Bey, uyarmış olmama rağmen, burada da Gazi’nin yanına sokulup gelenleri tanıtmaya başlamaz mı? Bu defa Gazi fena halde sinirlendi:</em></span></p>
<p><span><em>– “Seni buraya protokol görevlisi mi yaptılar be adam, çekil aradan” diyerek kendisini sertçe payladı. Ardından, etrafında hazır bulunanlara dönerek şunları söyledi:</em></span></p>
<p><span><em>– Bana karşı olanlara bir şey diyemem. Onlar görüş ve düşüncelerinde, herhangi bir anlayışlarında serbesttirler. Hatta böylelerini takdir bile ederim. Fakat hiçbir fikre ve anlayışa dayanmadan benden ayrılıp, şimdi de beni seven bu halka karşı sözde kendisini benimle berabermiş gibi göstermeye kalkanların ikiyüzlü siyasetlerini de hoş karşılayamam. </em></span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">III) MİLLİ EGEMENLİK İLKESİ</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Egemenlik Ortak Kabul Etmez </strong></span></p>
<p><span>Tarih 18 Kasım 1922… Meclis’te gizli oturum yapılıyor. Konu Halife seçimi… Halife olacak zatın sıfat ve yetkisi ne olacak?</span></p>
<p><span>Meclis’te konuyu pek ciddî ve önemli sayanlar var. Özellikle hoca efendiler, kendi uzmanlıkları ile ilgili bir konu olarak gördüklerinden, çok dikkatli ve uyanık durumdalar.</span></p>
<p><span>Bir halife ülkeden kaçmış. Onu makamından indirmek ve yenisini seçmek… Sonra, seçileni İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek… Milletin ve devletin başına geçirmek… Kısacası, Halife’nin kaçması yüzünden Türkiye’de ve bütün İslâm dünyasında karışıklık çıkmış ya da çıkacakmış. Onun için tedbirler alınmalı imiş. Bu şekilde düşünceler, kaygılar ortaya atılıyordu.</span></p>
<p><span>Bazı konuşmacılar da halife olacak zatın sıfat ve yetkisinin ne olacağı hususunun belirlenmesi gereğinden söz ediyordu.</span></p>
<p><span>Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğinde idi. Söylediklerimin özü şuydu:</span></p>
<p><span>Bu konu fazlasıyla tartışılıp tahlil edilebilir. Ancak, tartışma ve tahlillerde ne kadar ileri gidersek, konuyu çözüme bağlamakta da o kadar güçlük çeker ve gecikiriz. Yalnız, şu noktaya hepinizin dikkatini çekerim: Bu Meclis Türk halkının Meclis’idir. Bu Meclis’in sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk vatanının varlığı ve kaderi ile ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir. Meclisimiz, kendi kendine bütün İslâm dünyasını içine alan bir güç ve kudrete sahip olamaz! Türk milleti ve onun temsilcilerinden kurulmuş bulunan Meclis’imiz kendi varlığını, halife unvanını taşıyan veya taşıyacak olan bir zatın eline veremez ve vermeyecektir! Bundan dolayı İslâm dünyasında karışıklık varmış veyahut olacakmış, bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.</span></p>
<p><span>Ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan sonra, dedim ki : “Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve kudretimiz, yeni şekil ve mahiyetimizdir. Hilâfet makamı esaret altında olabilir. Halife unvanını taşıyanlar yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler el ele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler. Fakat yeni Türkiye’nin rejimini, politikasını ve kuvvetini hiç bir şekilde sarsamazlar”.</span></p>
<p><span>Türk halkının kayıtsız ve şartsız egemenliğine sahip olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir şekilde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez. Unvanı ister halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu milletin kaderine ortak çıkamaz. Millet buna kesinlikle izin vermez. Bunu teklif edecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir ki, kaçmış olan Halife’nin Halifeliğine son verip, yenisini seçmek ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde hareket etmek zorunludur. Başka türlüsüne kesinlikle imkân yoktur.</span></p>
<p><span>Neticede biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, yapılacak işlem üzerinde Meclis’te çoğunlukla görüş birliği sağlandı.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>İşte Atatürk’ün hayatından alacağımız dersler:</span></p>
<p><span><em>– İşi ehline ver, ehliyetsizi görevde tutma.</em></span></p>
<p><span><em>– Öğretmeni say, toplumların en saygıdeğer elemanıdır o.</em></span></p>
<p><span><em>– Sorumluluk duygusudur, insanı ahlaklı yapan. </em></span></p>
<p><span><em>– Asla ikiyüzlü olma.</em></span></p>
<p><span><em>– Millî egemenlik ortak kabul etmez.</em></span></p>
<p><span><strong>[1]</strong> Örnekleri şu kaynaktan, yeniden düzenleyerek aldım: Kemal Arıburnu, <em>Atatürk’ten Anılar</em>, İnkılap Yayınevi, İst.,1998. Yalnız son örneği -Zeynep Korkmaz tarafından günümüz Türkçe’sine aktarılan- Nutuk, s. 473 ve devamından özetledim.</span></p>
<p><span><a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.cihandura.com</a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Görevimiz Türk Bağımsızlığını Korumaktır</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goerevimiz-turk-bagimsizligini-korumaktir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goerevimiz-turk-bagimsizligini-korumaktir</guid>
<description><![CDATA[ Görevimiz Türk Bağımsızlığını Korumaktır
Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, aralarındaki ilişkileri, işlevlerini ve hedeflerini en iyi şekilde bilmelidir. Bu da ilkelerin analizini gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun çözümlenmesi deyince karşımıza bazı kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Yazımda işte […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce62289d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Görevimiz, Türk, Bağımsızlığını, Korumaktır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-028.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gorevimiz-turk-bagimsizligini-korumaktir.html">Görevimiz Türk Bağımsızlığını Korumaktır</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Atatürkçülüğün on ilkesi <em>Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik</em> ve <em>Devrimcilik</em>’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, aralarındaki ilişkileri, işlevlerini ve hedeflerini en iyi şekilde bilmelidir. Bu da ilkelerin analizini gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun çözümlenmesi deyince karşımıza bazı kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Yazımda işte bu kavramlar ve sorulardan bazıları üzerinde duracağım.</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Kavramlar şunlardır: <em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel taşları, Millî Hedef, tam bağımsızlık, tam bağımsızlık andı.</em></span></p>
<p><span>Bence bir Atatürkçü bu tür kavramları iyi öğrenmeli, anlamlarını iyice sindirmeli, birine açıklaması gerektiğinde, duraksamadan bir çırpıda söyleyebilmelidir. Bunu başarmadıkça, Atatürkçülüğü eksik kalır, “Ben bir Atatürkçüyüm” derken doğruyu ifade etmemiş olur.</span></p>
<p><span><strong>a) </strong>İlk kavram <strong>“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Temel Taşları”</strong>dır.</span></p>
<p><span>Bunlar ikidir: –<em>Millî Egemenlik, </em><em>-Tam Bağımsızlık.</em> Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu iki temel taşı üzerine yerleştirmiştir. Acıdır ki birçok “Atatürkçü” bu temellerden habersizdir. Birçoğu da onları açıklayıp tanıtmaktan âcizdir.</span></p>
<p><span><strong>b) </strong>Kavramlardan ikincisi<strong> Millî Hedef’</strong>tir<strong>. </strong></span></p>
<p><span>Bir <em>Atatürkçünün ilk görevi</em> ya da <em>Millî Hedef</em>: <strong><em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yaşatmak, Tam Bağımsızlığını korumaktır. </em></strong>Yani bir Atatürkçü her şeyden önce Devletini yaşatmak onun bağımsızlığını koruma kaygısını duyacaktır, hayattaki ilk hedefi bu olacak, kendini buna göre yetiştirecek, buna göre hazırlayacak, bir yandan kişisel varlığı ve başarıları için çalışırken, bir yandan da Millî Hedef için çalışacak, mücadele edecektir. Çocuklarını bu ahlakla yetiştirecek, onlara bırakacağı temel miras ancak bu hedef ve onun uğrunda yapılacak mücadele olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>c) </strong> Üçüncü kavram <strong>Tam Bağımsızlık’</strong>tır.</span></p>
<p><span>Tam bağımsızlık Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür alanlarında, bunlara benzer diğer bütün alanlarda tam serbest olmasıdır. Devletimizin başka bir devletin veya herhangi bir uluslararası kuruluşun kesin etkisi ya da vesayeti altında olmamasıdır. Saydığım alanlarda Meclis, cumhurbaşkanı ve hükümetin bütün karar ve tercihlerinin, Millî İrade’ye, Milletimizin arzu, eğilim ve ihtiyaçlarına uygun olarak gerçekleştirilmesidir.</span></p>
<p><span>Tam Bağımsızlığın <strong><em>özellikler</em></strong>i vardır:</span></p>
<ul>
<li><span>Tam Bağımsızlık Türk ulusunun <em>varlığını sürdürme</em>sinin temel koşuludur. O yoksa ulusun ve devletin varlığı tehlikeye girmiş demektir.</span></li>
<li><span>Tam Bağımsızlık <em>istisna </em>tanımaz. Maliyeden kültüre, bütün diğer alanlara kadar, bu alanların tek birinde bile yabancı müdahalesi varsa, tam bağımsızlık zedelenmiş demektir.</span></li>
<li><span>Tam Bağımsızlık ülkemizin <em>kendi içine kapanma</em>sı anlamına gelmez. Türkiye dünyanın diğer bütün ülkeleri ile dostluk, ekonomi, siyaset,… ilişkileri kurabilir. Bunun tek kısıtlaması kurulan ilişkilerin ülkemize faydalı olması ve Tam Bağımsızlığa zarar vermemesidir. Bu ilişkilere saygı duymalı, katkıda bulunmalıdır.</span></li>
</ul>
<p><span><strong>d) </strong>Son kavram “<strong>Tam Bağımsızlık Andı</strong>”dır.</span></p>
<p><span><em>“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı olarak kalmalıyım” </em> diyen Atatürk’ün bu arzusunu bizim hedefimiz yapan, her gün hatırlayıp her gün kafamız ve yüreğimizle içmemiz gereken bir ant şeklinde genişletebiliriz.</span></p>
<p><span>Bu ant şöyle olabilir: <em>Yaşamak için, haysiyet, şerefim ve namusumla yaşamak için, görevim Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini korumaktır. Durum ve koşullar ne olursa olsun, daima milletimin tam bağımsızlığı için çalışmaya, kafa yormaya, iş yapmaya, mücadele etmeye, bu yolda gerekirse canımı vermeye ant içerim.</em></span></p>
<p><span>Sıra geldi sorulara:</span></p>
<p><span><strong><em><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">1. </em></strong><em><strong>Tam Bağımsızlıkla Ulusal Egemenlik hangi sebeplerden dolayı Devletimizin temel taşlarıdır?</strong></em></span></p>
<p><span>Temel taşlarıdır, çünkü Millî Egemenlik giderse Tam Bağımsızlık da gider. Tam Bağımsızlık olmazsa Milli Egemenlik de olmaz. Tam bağımsız bir ülkede egemen olan Millî İrade’dir, Millettir. Bu iki olgu birbirini bütünler, “yapışık kardeşler” gibidir. Millî egemenliğe dayanmayan, tam bağımsız olmayan bir devlet, devlet olmaktan çıkar, yaşamaz, yıkılır, yok olur.</span></p>
<p><span><strong><em>2. Karakteri “özgür ve bağımsız” olan bir insanın, ayırt edici özellikleri nelerdir?</em></strong></span></p>
<p><span>Temel özelliği, toplum içinde yaşamanın getirdiği kısıtlamalar dışında, o insanın başkalarına ihtiyaç duymadan hayatını sürdürmesi ve yaşam kalitesini yükseltebilmesidir. Buna göre böyle bir insan fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını yalnızca kendi çalışması ve alın teri ile karşılar. Bir başkasına veya bir kuruluşa onuruyla, serbest iradesi ile bağlanır. Bağımsız insan kendine güvenir, öz saygısı vardır, kendi kendine yeterlidir. Yaratıcı gücünü kullanabilir; o gücü eyleme, işe dönüştürebilir.</span></p>
<p><span><strong><em><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">3. Bir insan, üyesi bulunduğu millet özgür ve bağımsız olmadıkça kendisi de “özgür ve bağımsız olamaz”. Neden?</em></strong></span></p>
<p><span>Tam Bağımsızlığın tanımını hatırlayalım: Tam Bağımsızlık “<em>devletin; siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür alanlarında, bunlara benzer diğer bütün alanlarda tam serbest olmasıdır. Devletin başka bir devletin veya herhangi bir uluslararası kuruluşun kesin etkisi ya da vesayeti altında olmamasıdır.</em>”</span></p>
<p><span>Eğer bir devlet, dolayısıyla millet tam bağımsız değilse bütün bu saydığım alanlarda yabancı bir devletin veya kuruluşun yönlendirici etkisi var demektir. Yabancı güç ise alınan kararların kendi çıkarları yönünde alınmasını sağlayacaktır. Meclisin, cumhurbaşkanı ve hükümetin hemen bütün karar ve tercihleri, Millî İrade’ye değil, yabancı güçlerin ve onların işbirlikçilerinin çıkarlarına uygun olarak gerçekleşecektir. Dolayısıyla hedef ülkede siyaset, maliye, ekonomi,… yabancı ülkenin etkisi altında şekillenecek, nihai sonuç olarak o ülke pazarları ile, doğal kaynakları ile dış güçlerce sömürülecektir. Bir sömürge ise zamanla yoksullaşır, ülkede tarım, sanayi ve diğer ekonomik sektörler milletin menfaatlerine uygun olarak yapılanmaz ve gelişmez.</span></p>
<p><span>Netice olarak halk, bireyler yoksul kalır. Halkın çoğunluğu yoksuldur. Zenginler ise yabancılarla işbirliği halindedir. Yoksul olan birey en zorunlu ihtiyaçları için bile başkalarına muhtaçtır. Bu zorunluluk onların serbest iradesini yok eder, başkalarına veya yabancı kuruluşlara bir köle gibi bağlanırlar, itilip kakılırlar. Kendilerine olan güvenleri, öz saygıları tükenir. Demek ki bir milletin “bağımsız” olmaması, o ülkedeki insanların da çoğunluğuyla bağımsız, özgür olmaması sonucunu doğurmaktadır. Halkın zengin kesimleri de siyaset, kültür gibi alanlarda yabancılara tabi olduklarından, onlar da özgür ve bağımsız değildir.</span></p>
<p><span><strong><em><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">4. Bir milletin şerefli, haysiyetli, namuslu olması ve insanca yaşaması, neden onun mutlaka “özgür ve bağımsız” olmasına bağlıdır?</em></strong></span></p>
<p><span>Özgür ve bağımsız olmayan bir toplumun başına gelenleri yukarda belirttim. Ekonomisi, maliyesi, siyaseti, ordusu, kültürü,… yabancıların eline geçer. Milletin bu güçlerini yabancı devlet kendi çıkarları yönünde kullanır. Bunu sağlamak için model dayatır, politika dayatır, karar dayatır. Ülkenin ekonomik kaynaklarını, pazarlarını ele geçirir. Şirketlerine, topraklarına el koyar. Borca batırır. Ülkenin, halkın zenginleşmesini önler. Halkı bireysel ihtiyaçlar düzeyinde tutar. Bireylerin sosyal ihtiyaçlar düzeyine çıkmasını engeller. Eğer halkın büyük bir kısmı bu tür koşullara mahkûm edilmişse, o halkta yüksek duygular gelişmez, eğer varsa zamanla körelir. Şeref, haysiyet, namus değerleri yoksul ve aç bir toplum için fazla bir şey ifade etmez. Demek ki bu tür değerlerin yaşaması ve gelişmesi, o milletin “bağımsız” olmasını gerektirir.</span></p>
<p><span><strong><em>5. Diğer ülkelerle ilişkiler kurulurken, tam bağımsızlığa zarar verilmemesi koşulunu nasıl sağlayacağız? </em></strong><strong><em>Bunun ölçütleri, sizce ne olabilir?</em></strong></span></p>
<p><span>Bence temel koşul <em>ulusal egemenlik</em>tir, egemenliğin halkın elinde olması, bu gücün tam olarak gerçekleşmesidir. Meclis yalnızca halkın iradesine dayanmalı, onu yansıtmalı, yasama ve yürütme erkini yalnızca milletin arzu ve emellerini gerçekleştirme yönünde kullanmalıdır. Aksi halde egemenlik tek bir şahsın, bir grubun veya sınıfın hizmetine girmiştir. Böyle bir durum yabancı ülkelerle ilişkiler sürecinde egemenliğin dış güçler lehinde kullanılmasını son derece kolaylaştıracaktır. Bu da tam bağımsızlığa zarar verilmesi anlamına gelir.</span></p>
<p><span><strong><em><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">6. </em></strong><em><strong>Bugüne kadar tam bağımsızlık üzerinde gerekli titizliği gösterdik mi? Bu titizliği en başta gelen bir görev olarak bildik mi? Yanıt “hayır” ise, sebebi ne olabilir?</strong></em></span></p>
<p><span>Benim yanıtım “hayır”dır. Çünkü Türkiye’de Atatürkçülük eğitimi son derecede yetersiz kalmıştır. En koyu görünen Atatürkçüler dahi, bu düşünce sisteminin en temel noktalarını bile bilmiyorlar veya bildiklerini sanıyorlar. Bu sebeple “yaratıcı” olamıyorlar; bir araya gelemiyor, birlik olamıyorlar. Öyle ki aralarında tartışamıyorlar bile. Uzun uzun, bir sohbet havası içinde, inandıkları görüşü geliştiremiyorlar. Birbirlerine soru bile yöneltemiyorlar, yöneltseler yanıtlayamıyorlar.</span></p>
<p><span>Oysa Atatürk’ün muhalifleri öyle mi? Kesinlikle değil… Türlü şekillerde örgütlenmiştir onlar, hem de yıllardan beri… Öğretilerini yayabiliyor, en küçük yaşlardan başlayarak, gençliğe aşılayabiliyorlar. Belirli yer ve zamanlarda bir araya gelerek, konuşarak, fikir alışverişi yaparak aralarındaki bağı güçlü ve dayanıklı tutabiliyorlar, her bakımdan dayanışma içindeler. Halkımızı yanlarına çekmede çok başarılılar.</span></p>
<p><span>Öyleyse Atatürkçülük alanındaki geniş ve derin bilgisizliğimizi kabul edip, sabırla ve bütün gücümüzle kendimizi bu öğretiyi tespit etmeye, sistemleştirmeye, öğütlerini öğrenip adeta ezberlemeye adamalıyız. Bir araya geldiğimiz zaman birbirimizi bu öğütler bakımından bilgilendirmeli, aramızda sık sık bu öğütleri konuşmalı, tartışmalı ve işlemeliyiz. Tam Bağımsızlık ilkesi de, bütün diğer ilkeler de gece gündüz ilgilendiğimiz, sindirmeye çalıştığımız bir konu haline gelmelidir.</span></p>
<p><span><em><a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak: http://www.cihandura.com</a></em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tam Bağımsızlık İş İster, Eylem İster</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tam-bagimsizlik-is-ister-eylem-ister</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tam-bagimsizlik-is-ister-eylem-ister</guid>
<description><![CDATA[ Tam Bağımsızlık İş İster, Eylem İster
Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalı. M.K. Atatürk Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, amaçlarını ve işlevlerini, aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde bilmelidir. Böyle bir çaba da ilkelerin analizini gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce380dfe.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tam, Bağımsızlık, İş, İster, Eylem, İster</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/05/Cihan-Dura-041.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tam-bagimsizlik-ister-eylem-ister.html">Tam Bağımsızlık İş İster, Eylem İster</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı <strong>kutsaldır</strong>.</span><br>
<span><span> O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalı. </span><em><br>
M.K. Atatürk</em></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Atatürkçülüğün on ilkesi <em>Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik</em> ve <em>Devrimcilik</em>’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, amaçlarını ve işlevlerini, aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde bilmelidir. Böyle bir çaba da ilkelerin analizini gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun analizi deyince karşımıza bazı alt kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Öte yandan, Tam Bağımsızlık İlkesi’nin kimi yönleri vardır, biri uygulama yönüdür. Yazımda bu uygulama yönünün içerdiği kavramlarla soruların bazıları üzerinde duracağım.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Önce Tam Bağımsızlık İlkesi’nin “uygulama” yönünü Atatürk’ün dilinden özetlemekte fayda görüyorum:</span></p>
<p><span><strong>1)</strong> Ey Atatürkçü!… Tam bağımsızlık ülküsü kafandan, yüreğinden taşıp işe dönüşsün, eyleme dönüşsün. Bunun için:</span></p>
<p><span>– Ekonomik, malî, siyasal, adlî, askerî ve benzeri hiçbir kapitülasyona hayat hakkı tanıma!</span></p>
<p><span>– Geçmiş ve günümüzdeki hükümetlerin bağımsızlığımızı zedeleyen ya da ortadan kaldıran hiçbir karar ve antlaşmasını kabul etme!</span></p>
<p><span>– Ulusal sınırlarımız içinde tam bağımsız, yani kapitülasyonsuz bir Türkiye için çalış!</span></p>
<p><span><strong>2)</strong> Halkımızın bağımsızlık ve özgürlüğün mahiyetini, yüksek değerini kavraması için bütün imkânlarını seferber et. Bağımsızlık ve özgürlüklerin güvence altında olması için var gücünle çalış…</span></p>
<p><span>Her ne pahasına olursa olsun, bağımsızlık ve özgürlüklerin ihlaline, herhangi bir koşula bağlanmasına izin verme, verdirme. Türk milletini tutsak etmek isteyen herhangi bir milletin ya da gücün de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanı ol.</span></p>
<p><span>Eğer bu uğurda halkınla el ele her fedakârlığı yapmaya hazırsan, bütün dünya, bütün insanlık saygıyla eğilecektir önünde. <strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>3)</strong> Türk vatanına ve bağımsızlığına göz dikenlere karşı hem askerî bakımdan, hem de onların her ümidini kıracak şekilde ekonomi, siyaset ve idare bakımından kuvvetli olmak lazımdır. Ey Türk genci, işte bir görevin de budur: Ömrün boyunca, devletimizin her bakımdan kuvvetli olması için çalış.</span></p>
<p><span><strong>4)</strong> Türk Bayrağı kutsaldır, milletimizin bağımsızlık simgesidir çünkü. Onu sev, kimseyi dokundurma ona, gerektiğinde canını ver onun için. <strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Tam Bağımsızlığın “uygulama” yönü kapsamında karşımıza çıkan temel kavramlardan dördü şunlardır:<strong> Tam bağımsızlık ülküsü</strong>, <strong>kapitülasyon</strong>, <strong>imkân seferberliği</strong>, <strong>her bakımdan kuvvetli olmak. </strong>Bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, anlamlarını ne kadar iyi sindirir ve unutmazsak, Atatürkçülüğü o kadar kolay anlar, anlatır, açıklar, o kadar verimli işleriz, geliştiririz. Ve ancak bu takdirde “Ben Atatürkçüyüm” dediğimiz zaman doğru konuşmuş oluruz.<strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span><strong>a) </strong>İlk kavram <strong> </strong>“<strong> </strong><strong>tam bağımsızlık ülküsü</strong><strong> </strong>“<strong> </strong>dür. <strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span>Bir Atatürkçü için, Atatürkçülüğün 10 ilkesinin her birinin gerçekleşmesi, uygulanması, hayata geçirilmesi aynı zamanda birer hedeftir, ülküdür. <em>Bilim</em> ülküsü, <em>sosyal ahlak</em> ülküsü, <em>milli egemenlik, cumhuriyetçilik</em> ülküsü gibi… Tam bağımsızlık ilkesi de öyledir, onun gerçekleşmesi, düşünce ve eylem olarak hayatın bir parçası haline gelmesi de bir ülküdür. Çünkü bir ilkenin belirlenmesi, ifade edilmesi, öğrenilmesi tek başına yeterli değildir. Onun kafalara, yüreklere yerleşmesi, ellerde eyleme dönüşmesi, yaşanması, canı pahasına savunulması gerekir. İşte birey düzleminde ve millet olarak böyle bir duruma ulaşma düşüncesi, <em>tam bağımsızlık ülküsü</em>dür.</span></p>
<p><span>Tarihî bakımdan bu ülkünün gerçekleştiği tek bir dönemimiz var: Atatürk dönemi (1923-1938)… Ne acıdır ki onun aramızdan ayrılmasından sonra, Türkiye; Tam bağımsız bir devlet olmaktan da, Tam Bağımsızlık ülküsünden de gittikçe hızlanarak uzaklaşmıştır.</span></p>
<p><span>Tam bağımsızlık ülküsünün genç beyinlere bugün yeniden işlenmesi gerekmektedir. Gerçek Atatürkçüler dernekler kurarak, platformlar oluşturarak, toplantılar ve yayınlar yaparak, konferanslar düzenleyerek bu görevi yerine getirmek zorundadır. Bir Atatürkçünün vicdanı ancak bu tür görevlerini yerine getirdiği ölçüde rahat olabilir.</span></p>
<p><span><strong>b) </strong>Kavramlardan ikincisi “<strong> </strong><strong>kapitülasyon</strong>” kavramıdır.</span></p>
<p><span>Tam bağımsızlığın ihlali, yabancı bir güce ödün verme, ayrıcalık tanıma şeklinde gerçekleşir. Her ihlal, yabancı oluşum (ülke, ülkeler topluluğu, kuruluş,…) için bir kazançtır, o oluşuma Millet’e ait bir hakkın devredilmesidir. İşte yabancının kazandığı bu hakka “kapitülasyon” diyoruz. Kapitülasyon bağımlılığın ürünüdür, tam bağımsızlığın zedelenmiş olduğunun göstergesi ve kanıtıdır.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, bu şekilde, Avrupa devletlerine ödün vere vere, sonunda ekonomik, malî ve politik bağımsızlığını yitirmiş, Avrupa devletleri önünde kapitülasyon zincirleri ile diz çökmüş bir devlet haline gelmişti.</span></p>
<p><span>Atatürk’ten dinleyelim:</span></p>
<p><span><em>– Bir devlet düşünün ki kendi uyruğuna koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük işlemlerini, resimlerini ülkenin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi engellenmiştir; bir devlet ki bunların da ötesinde yabancılar üzerinde yargı yetkisini uygulamaktan men edilmiştir. işte böyledir bağımsızlığından yoksun olan bir devlet!… </em></span></p>
<p><span><em>– Osmanlı’da devletin ve milletin yaşamına yapılan müdahaleler bu saydıklarımdan ibaret değildi, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin yaşamsal ihtiyaçlarından olan, örneğin demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için devlet serbest değildi; mutlaka dış müdahale vardı. Bu şekilde hayatını teminden menettirilen bir devlet bağımsız olabilir mi? Gerçekte Osmanlı Devleti bağımsızlığını çoktan kaybetmişti. Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi; Osmanlı içindeki Türk milleti de tamamen tutsak durumuna getirilmişti. Bu sonuç milletin kendi iradesine ve kendi egemenliğine sahip bulunamamasından, bu irade ve egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından kaynaklanıyordu. </em></span></p>
<p><span><strong><em>–</em></strong><em> Ben bu haksızlığa karşı çıktım. Milletimin başına geçerek İstiklal Savaşımızı başlattım. Milletimin gasp edilmiş haklarını geri aldım. Ülkemi tam bağımsız kıldım.</em></span></p>
<p><span><strong>c) </strong> Üçüncü kavram “<strong>imkân seferberliği</strong>“<strong>dir</strong>.</span></p>
<p><span>“İmkân seferberliği” birey, bir topluluk veya millet için söz konusu olabilir. Şöyle tanımlayabilirim: Bir ideal uğruna, o idealin, ülkünün gerçekleşmesi için bütün benliğiyle, her türlü kaynağı ile çalışma, gayret gösterme, mücadele etme azmidir.</span></p>
<p><span>Atatürk ilkeleri, örneğin Bağımsızlık İlkesi uğrunda imkân seferberliğinin şekillerine şu örnekleri verebilirim:</span></p>
<p><span><em>– Çalışmak, gece gündüz demeden On İlke’yi öğrenmek, bu alanda derinleşmek, öğrendiklerini başkalarına aktarmak, onları da bu yola teşvik etmek, mümkün olduğu kadar insanımızı Atatürkçülüğe, onun ilkelerine kazandırmaya çalışmak; </em></span></p>
<p><span><em>– Bilgisini, yeteneklerini ve her türlü kaynağını Atatürkçülük için kullanmak.</em></span></p>
<p><span>Atatürk’ün hayatının özellikle 1919-1938 dönemi “imkân seferberliği”ne görkemli bir örnektir. Onun dava arkadaşlarının çalışma ve fedakârlıklarını da örnekler arasına katabiliriz.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>d) </strong>Son kavram “<strong>her bakımdan kuvvetli olmak</strong>“tır.<strong> </strong></span></p>
<p><span>Sadece fizikî güç ve sayı bakımından değil bilim, teknik, ahlak, ekonomi, kültür, sanat, siyaset, örgütlenme,… bakımlarından güçlü olmak…</span></p>
<p><span>Bu durum hem birey, hem bir topluluk ve Millet bakımından söz konusudur.</span></p>
<p><span>Birey ve toplum olarak yukarda saydığım alanlarda olabildiğince birikimli olmayı, olabildiğince ilerlemeyi, zirveye ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunu ne ölçüde başarırsak, bağımsızlığımızı da o ölçüde güvence altına almış oluruz.</span></p>
<p><span>Birey olarak kuvvetli olmak örneğin şunların gerçekleşmesine bağlıdır: <em>Sağlıklı bir beden, akıl ve iyi bir muhakeme, bilimsel birikim, geniş kültür, iyi bir tahsil, yüksek ahlak, iyi bir meslek, yiğitlik, sosyallik, örgütlenme yeteneği,…</em></span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Şimdi akla gelebilecek bazı soruları yanıtlayalım:</span></p>
<p><span><strong><em>1) Geçmiş ve günümüzdeki hükümetler tam bağımsızlığımızı zedeleyen ya da ortadan kaldıran kararlar almış, antlaşmalar yapmış mıdır?</em></strong><strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span>Yanıtım “evet”tir. Bunlara birkaç örnek vereyim:<strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span>– İsmet Paşa döneminde, 1940’ların sonunda ABD ile yapılan İkili Antlaşmalar.</span></p>
<p><span>– IMF ile ilişkiler çerçevesinde alınan kararlar.</span></p>
<p><span>– 1995 Gümrük Birliği Antlaşması,</span></p>
<p><span>– Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde kabul edilen bazı yasa ve yönergeler.</span></p>
<p><span><strong><em>2) Halkımızın bağımsızlık ve özgürlüğün mahiyetini, yüksek değerini kavramış olduğuna inanıyor musun, neden?</em></strong></span></p>
<p><span>– Ne yazık ki buna inanmak zor. Temel sebebi, Tam Bağımsızlık bilincinin, halkımıza sürekli ve yeterli şekilde aşılanmamış, bunun bir eğitim konusu olarak görülmemiş olmasıdır. Okumuşlarımızda, aydın olarak nitelediğimiz birçok kimselerde bile Tam Bağımsızlık bilinci ya yoktur, ya da zayıftır. Üstelik bu ihmal giderek artmıştır. Günümüzde ise -ne yazık ki- Tam Bağımsızlık ülküsü unutulma yolundadır. Bunda, küreselleşme propagandasının da etkili olduğu bir gerçektir.</span></p>
<p><span><strong><em>3) Günümüzde Türk milletini tutsak etmek isteyen millet ya da güçler var mıdır? Varsa hangileridir, bu emellerini hangi davranışlarından anlıyoruz?</em></strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Dünyada Emperyalizm olduğu sürece Türk milletini tutsak etmek isteyen milletler ve güçler de olacaktır. Öyleyse onlar bugün de vardır ve Türkiye de bu güçlerin etkisi altındadır. Başta ABD gelmektedir, onu İngiltere, Fransa ve Almanya takip ediyor. Bu sömürgeci ülkeler AB şemsiyesi altında ortak hareket ediyor. Ve asıl olarak Derin Merkez’in güdümünde olan ülkelerdir. Demek ki Türk milletini tutsak etmek isteyen, perde arkasında olan güç, Derin Merkez’dir.</span></p>
<p><span><strong><em>4) Dünya, Tam Bağımsızlığı üzerinde titreyen bir milletin önünde neden saygıyla eğilir?</em></strong></span></p>
<p><span>Çünkü o millet başkalarında saygı uyandıran niteliklere sahiptir: Başı diktir, onurludur, özgürdür. Kimseye boyun eğmez, el açmaz. Başkalarına güven verir. Üyeleri tam anlamıyla insan olmanın özelliklerine sahiptir. Ekonomisi güçlüdür, diğer ülkelerle onurlu ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple gıpta da edilir.</span></p>
<p><span><strong><em>5) Atatürk’ün, diğer milletlerin bayrağına da saygılı olmamızı istemesinin sebebi ne olabilir? O bu duygusunu, hayatında somut bir örnek vererek de göstermiştir. Bu yaşanmış olayı anlatır mısın?</em></strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Bayraklar milletleri simgeler, onların bağımsızlığını temsil eder. Sömürgeciliği, işgalleri yapanlar, savaşları çıkaranlar; milletlerin zenginleri ile yönetici sınıflarıdır. Bunlara bakarak milletleri suçlamak, onları temsil eden simgeleri aşağılamak yanlıştır. Atatürk’ün bayrak saygısı bu sebepten ileri gelebilir. İkinci bir sebep de Atatürk’ün bağımsızlık olgusuna duyduğu engin tutkunluk olabilir.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün bayrak saygısına bir değil birkaç örnek verilebilir. Bunlardan ikisini aşağı alıyorum.</span></p>
<p><span>Birincisi:</span></p>
<p><span>“Mustafa Kemal Paşa o sabah savaş meydanını geziyordu. Yerde parçalanmış bir bayrak, bir düşman bayrağı gördü. Birden durdu, yanındakilere seslendi:</span></p>
<p><span>“Bu bayrağı kaldırınız” dedi, “mağlup bir düşmanın bayrağı da olsa, o bir milleti, bir orduyu temsil ediyor, yerde kalması doğru değildir.”</span></p>
<p><span>İkincisi:</span></p>
<p><span>Atatürk Karşıyaka’da İplikçizade Köşkü’nde konaklayacaktı. Şimdilerde Karşıyaka Evlendirme Dairesinin karşısında, Yalı’daki 380 Numaralı Çağlayan Apartmanı’nın olduğu yerde bulunan bu köşkün güzelliği dillere destandı. Girişte kadınlı, erkekli muazzam bir topluluk birikmişti. Atatürk onları selamlayarak köşke yöneldiğinde yüzü asıldı. Kaşlarını çattı. Çünkü geçeceği yere boylu boyunca bir Yunan Bayrağı serilmişti. Karşılayıcılara bunun nedenini sordu. Onlar da, “Yunan Kralı Konstantin’in 1921 yılında İzmir’e geldiğinde bu köşkte ağırlandığını, yere serilen Türk Bayrağını çiğneyerek içeri girdiğini” anlattılar.</span><br>
<span> Atatürk’ün yanıtı kısa ve kesindi: “Yunan Kralı hata etmiş. Çünkü bayrak bir milletin onurudur. Ben bu hatayı tekrarlamam” diyerek yerdeki bayrağı kaldırttı. Köşkün beyaz mermerlerinde ilerleyerek, içeri girdi.”</span></p>
<p><span><strong><em>6) Türk genci, neden dolayı ömrü boyunca devletimizin her bakımdan kuvvetli olmasının kaygısını duymalıdır?</em></strong></span></p>
<p><span>Çünkü Tam Bağımsızlık devletimizin yalnız askerî veya başka bir bakımdan değil, her bakımdan, -altını çiziyorum- her bakımdan güçlü olmasıyla mümkün olabilir. Eğer tam bağımsızlık istiyorsan, başka güçlerin gözünü yıldıracak derecede güçlü olacaksın. Yoksul olan, cahil olan, zayıf olan, bağımsız olamaz. Herhangi istisnai bir sebeple bağımsız bile olsa, bunu uzun süre devam ettiremez.</span></p>
<p><span>Ne hazindir ki böyle bir ülkeye verilecek örnekler arasına son yılların Türkiye’sini de katmak durumundayız.</span></p>
<p><span><em><a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak: http://www.cihandura.com</a></em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bağımsızlık İçin Önce Ekonomi… Önce Maliye</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bagimsizlik-icin-once-ekonomi-once-maliye</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bagimsizlik-icin-once-ekonomi-once-maliye</guid>
<description><![CDATA[ Bağımsızlık İçin Önce Ekonomi… Önce Maliye
Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, amaçlarını ve işlevlerini, ilkelerin aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde bilmelidir. Böyle bir çaba da ilkelerin incelenmesini, analizini ve bir senteze varılmasını gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun analizi deyince karşımıza bazı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce1cbd3c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bağımsızlık, İçin, Önce, Ekonomi…, Önce, Maliye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Cihan-Dura.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bagimsizlik-icin-ekonomi-maliye.html">Bağımsızlık İçin Önce Ekonomi… Önce Maliye</a></p>
<p><!-- [if lte IE 7]></p>





<style type='text/css'>.clearfix {display:inline-block;} * html .clearfix{height: 1px;}</style>

<![endif]--></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><span><span>Atatürkçülüğün on ilkesi </span><em>Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik</em><span> ve </span><em>Devrimcilik</em><span>’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, amaçlarını ve işlevlerini, ilkelerin aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde bilmelidir. Böyle bir çaba da ilkelerin incelenmesini, analizini ve bir senteze varılmasını gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun analizi deyince karşımıza bazı alt kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Öte yandan, Tam Bağımsızlık İlkesi’nin kimi yönleri vardır ki bunlardan biri de “ekonomi ve maliye” yönüdür. Yazımda bu yönün içerdiği kurucu kavramlarla akla gelebilecek soruların bazıları üzerinde duracağım.</span></span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<div class="art-article">
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Önce Tam Bağımsızlık İlkesi’nin “ekonomi ve maliye” yönünü, eğer Atatürk’e sorabilseydik bize ne yanıt verirdi diyerek, aşağıda onun dilinden sunuyorum:</span></p>
<p><span>1.<strong>–</strong> Bir milletin ekonomisi kadar önemli, maliyesi kadar önemli başka bir şeyi yoktur. Çünkü Millî Hedef ancak ekonomik ve mali güçle gerçekleştirilebilir. Eğer bir ulus ekonomik ve mâlî bağımsızlığını sağlamışsa, o takdirde öyle güçlü bir temel üzerine oturmuş olur ki, artık onu yerinden hiçbir güç kımıldatamaz. Ülke ticaretinin, tarımının, sanayisinin, her türden ekonomik faaliyetin gelişip yükselmesi de ancak tam bağımsızlıkla mümkündür. Bu yüzdendir ki her uygar devlet her şeyden önce ekonomisini düşünür, maliyesini düşünür.</span></p>
<p><span>2.<strong>–</strong> Bir devletin ekonomisi ve maliyesi bağımsızlıktan yoksunsa, o devletin bütün yaşamsal organlarında bağımsızlık felç olmuş demektir. Çünkü her devlet organı ancak ekonomik ve malî kuvvetle yaşar. Bağımsızlığın korunması için gerekli koşul ve araçlar bu alanlardaki gelişmelerle sağlanır.</span></p>
<p><span>3.<strong>–</strong> Peki sizler…, siz aydınlar, politikacılar, yöneticiler, iş adamları, sizler ne yaptınız? Hani güçlü ekonominiz, hani güçlü maliyeniz? Önce çok hevesliydiniz, sonra bıraktınız, gevşediniz; yanlış yollara saptınız. Ve sonuç: Hemen her bakımdan yine dışa bağımlısınız, yine el açıyorsunuz, borç dileniyorsunuz. Milli Hedef’ten de uzaklaştınız doğal olarak. Zaten başka ne yapabilirdiniz ki? Ne güçlü tarımınız var, ne güçlü sanayiniz. Ne ekonominiz bağımsız, ne maliyeniz, ne yaşamsal kurumlarınız. Sonuç?… Bir oyuncak gibi oynuyorlar sizinle. Devletin ekonomik ve malî kuvvetiyle bağımsızlığı birbirine bağlıdır dedim, aldırmadınız, unuttunuz. Her şeydi sanayileşme, her şeydi ekonomik kalkınma… Bakıyorum, ağzınızda Amerikan dayatması bir sözde demokrasi, başka hiçbir şey düşünmüyorsunuz. Sizi kandırıyorlar onunla, o gerçek demokrasi değil, o Truva atı demokrasi…, o bir tuzak!…</span></p>
<p><span>4.<strong>–</strong> Tam bağımsızlık millî egemenlik gibidir, kâğıt üzerindeki prensiplerle, yasa maddeleriyle, sadece hırs ve arzuyla elde edilemez. Tam bağımsızlık için tek kuvvet, hakikî ve en kuvvetli temel; ekonomidir, ekonomik kalkınmadır. Bunu, kesin bir gerçek olarak benimse. Ekonomik kalkınma Türkiye’nin, özgür, bağımsız, daima daha kuvvetli, daima daha gönençli Türkiye idealinin bel kemiğidir.</span></p>
<p><span>5.<strong>–</strong> Ekonomik gelişmemizi gerçekleştirebilmek için, daha çağdaş, daha düzgün bir yönetimle işleri yürütmeyi başarabilmek için, tam bir bağımsızlık içinde, tam bir serbestlik içinde olmamız şarttır. Bu koşul gelişmemizin, hayatımızın ve bekamızın esasıdır. Siyasî, adlî, ekonomik, malî ve benzeri alanlardaki gelişmelerimize engel bütün kayıtlara bundan dolayı karşı olmak zorundasınız. Milletin tam bağımsızlığını temin eden ve bunu sağlamak için, ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri dönmemek üzere yeniden ortadan kaldırmak zorundasınız.</span></p>
<p><span>6.<strong>–</strong> Millet olarak sahip olduğumuz arazinin servet kaynaklarından faydalanmalı, ancak bu yoldan bütün insanlığa da fayda sağlamalıyız. Bu sorumluluğumuzu yerine getiremezsek, yaşama hakkımız ve bağımsızlığımız yine tehlikededir. Bu kuralı da iyi öğren, gereğini yap ve yaptır.</span></p>
<p><span>7.<strong>–</strong> Ulusal Ülkümüz, yani milletçe hayat ve bağımsızlığımızın sağlanması, malî gücümüzün yeterli olup olmadığına da bağlıdır. Ey milleti için canını ortaya koyan! Her an Millî Ülkü’yü düşün, bir soluk gibi al onu, bir soluk gibi ver. Her gün tekrarla şu sözleri: Milletim yaşayacak, benim milletim bağımsız yaşayacak. Bunu ancak bilgiyle, ahlakla, birlikle sağlayabilirim. Ülkemin, her şeyi gibi maliyesini de takip edeceğim. Malî gücümüzün artması için çalışacağım. El ele vereceğim arkadaşlarımla, ekipler kurup örgütleneceğim, işbölümü yapıp çalışacağım, mücadele edeceğim.</span></p>
<p><span>8.<strong>–</strong> Nasıl korunacak mâlî bağımsızlığımız? İki koşul yerine getirilerek. Bu koşullarla ilgili gelişmeleri yakından izlemek de başlıca görevlerindendir senin. İlk koşul, devlet bütçesinin denk olmasıdır, ekonomik yapı ile orantılı olmasıdır. İkinci koşul dış borçlanmayla ilgilidir. Her uygar devlet gibi Türkiye de dış borçlanma yapabilir. Ancak borçlanılan yabancı paralarını geri ödemeye mecbur değilmişiz gibi, gereksiz israf ve tüketimle borç yükümüzü artırarak malî bağımsızlığımız tehlikeye düşürülemez. Buna şiddetle karşı ol; böyle yapanları uyar, engelle, mücadele et onlarla. Dış borçlanmaya ancak bir koşulla olumlu bakılabilir: Kesinlikle, ülkenin bayındırlığını, halkın gönencini sağlayacak, üretimi ve gelir kaynaklarımızı geliştirecek verimli borçlanma olması koşuluyla!…</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Tam Bağımsızlığın “ekonomi ve maliye” yönü kapsamında karşımıza çıkan temel kavramlardan beşi şunlardır: <strong><em>Ulusal Ülkü, ekonomik bağımsızlık</em></strong><strong><em>, </em></strong><strong><em>mâlî bağımsızlık</em></strong><strong><em>, </em></strong><strong><em>bağımsızlığı koruyucu koşullar</em></strong><strong><em>, </em></strong><strong><em>bağımsızlığın felç olması.</em></strong> Bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, anlamlarını ne kadar iyi sindirir ve unutmazsak, Atatürkçülüğü o kadar kolay anlar, anlatır, açıklar, o kadar verimli işleriz, geliştiririz. Ve ancak bu takdirde “Ben Atatürkçüyüm” dediğimiz zaman doğru konuşmuş oluruz.</span></p>
<p><span><strong>1) Milli Hedef (Ulusal Ülkü)</strong></span></p>
<p><span>Millî Ülkü Türk milletini yaşatmaktır, ancak “tam bağımsız olarak” yaşatmaktır. Başka bir deyişle Millî Ülkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yaşatmak ve bağımsızlığını korumaktır. Atatürk Gençliğe Hitabesi’ne Millî Hedef’i vurgulayarak başlar: <em>Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.</em></span></p>
<p><span>Tam bağımsızlık Ulusal Ülkü’nün ruhudur; Türk ulusunun, varlığını sürdürmesinin temel koşuludur. Bir ölüm kalım sorunudur.</span></p>
<p><span><strong>2) </strong><strong>Ekonomik Bağımsızlık<em> </em></strong></span></p>
<p><span>Tam bağımsızlık, bir milletin, bir devletin her şeyi ile ilgilidir: Maliye, adliye, savunma, kültür, ordu gibi. Biri de, hem de en başta geleni ekonomidir. Ekonomik bağımsızlık, bir ülkenin ekonomisinde, ekonomik karar ve uygulamalarında Millî İrade’nin hâkim ve belirleyici olmasıdır, yabancı güçlerin kesin etkisinin olmamasıdır. Örneğin bir ülkenin hükümetleri; ekonomik kararlarını AB’nin talimatları ile, IMF’nin talepleri yönünde, ABD’nin baskısı üzerine alıyorsa, o ülke ekonomik bağımsızlıktan yoksun demektir.</span></p>
<p><span>Ekonomik bağımsızlık diğer ülkeler veya uluslararası kuruluşlarla ilişki kurulmasına hiçbir şekilde engel teşkil etmez. Yeter ki onlarla karşı karşıya gelindiğinde, ulusal çıkarlar sonuna kadar korunsun, kararlar yalnızca Türk milletinin çıkarları yönünde hiçbir yabancı baskısı olmaksızın alınsın.</span></p>
<p><span><strong>3) </strong><strong>Malî Bağımsızlık</strong></span></p>
<p><span>Tam bağımsızlığın söz konusu olduğu bir diğer alan da maliyedir. Malî bağımsızlık, bir ülkenin malî işlerinde, malî karar ve uygulamalarında Millî İrade’nin hâkim ve belirleyici olmasıdır, bu kararlarda (AB, ABD, IMF, DB gibi) yabancı ülke ya da kuruluşların söz sahibi olmamasıdır. Örneğin bütçenin hazırlanması, vergi toplanması, kamu harcamalarının yapılması gibi işlerde tek söz sahibi Millî İrade, tek yönlendirici ve uygulayıcı güç Millî Egemenlik olmalıdır. Malî bağımsızlıktan, ancak bu durumda söz edilebilir.</span></p>
<p><span>Malî bağımsızlık diğer ülke veya uluslararası kuruluşlarla ilişki kurulmaması anlamına gelmez. Onlarla bir masa etrafında karşı karşıya gelindiğinde, Türk ulusunun iradesi söz sahibi ise malî bağımsızlık zarar görmüyor demektir.</span></p>
<p><span><strong>4)</strong> <strong>Bağımsızlığı Koruyucu Koşullar</strong></span></p>
<p><span>Bağımsızlığı koruyucu koşullar, Atatürkçülüğün diğer ilkelerinin ülkemizde hâkim ve belirleyici bir konumda olmasıdır. Yurttaşlar ve yöneticiler bilimsel düşünmeli, ahlaklı olmalı, bu ilkelere uygun şekilde davranmalıdır. Millî İrade sürekli yerine getirilmeli, Millî Egemenlik halkın elinde olmalı, onun lehine olarak tecelli etmelidir. Ekonomi ve maliye alanında milletin temsilcileri serbestçe ve millet iradesinin gereğince karar almalı ve alınan kararları -bir dış kayıt olmadan- serbestçe uygulamalıdır. Hiçbir karar ve uygulamada yabancı müdahalesi olmamalıdır. Diğer ilkeler de bağımsızlık üzerinde şekillendirici olmalıdır. Ancak bütün bunlar gerçekleşince, bütün ilkeler tam olarak gerçekleşince, tam bağımsızlığı koruyucu koşullar sağlanmış olur.</span></p>
<p><span><strong>5) </strong><strong>Bağımsızlığın Felç Olması</strong></span></p>
<p><span>Bağımlılığın felç olması, yabancı güçlere bağımlı olma halidir. Karar ve eylemlerde Yasama, Yürütme ve Yargı serbest değildir. Millî İrade ve Millî Egemenliğin saf dışı olması durumunu anlatır. Bunun en trajik örneklerinden biri 1910’ların Osmanlı Devleti’dir. Bugün de Türkiye Cumhuriyeti olarak aynı duruma düşme yönünde hızla ilerliyoruz.</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Şimdi aklımıza gelen bazı <strong>sorular</strong>ı yanıtlayalım:</span></p>
<p><span><strong>1) </strong><strong>Bir milletin ekonomisi ve maliyesi neden dolayı başka her şeyden daha önemlidir?</strong></span></p>
<p><span>Çünkü ekonomi ve maliye; beslenme, barınma, güvenlik gibi insanların, dolayısıyla bir milletin en zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgilidir. Bu ihtiyaçlar karşılanmadıkça insanlar daha ileri düzeyde olan ihtiyaçlara (eğitim, özgürlük, başarı, icat) yönelemez. Kaldı ki bunların karşılanması da o ülkenin ekonomik ve malî gücü ile yakından ilgilidir.<strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span><strong>2) Atatürk “devletin yaşamsal organları” derken hangi organları kast etmiştir?</strong></span></p>
<p><span>Yasama, Yürütme ve Yargı organlarını (yani TBMM, hükümet ve adliye teşkilatını)… Millet, egemenliğini bu organlar vasıtasıyla kullanır. Millî İrade bu organların kararları ve faaliyetleri sürecinde somutlaşır.</span></p>
<p><span><strong>3) Atatürk’ün şu sözünü açıklayınız: “<em>Ülke ticaretinin, tarımının, sanayisinin, her türden ekonomik faaliyetin gelişip yükselmesi ancak tam bağımsızlıkla mümkündür.”</em></strong></span></p>
<p><span>Ben “tam bağımsız olmayan bir ülkenin <strong>sanayisi</strong>nin, neden gelişemeyeceğini” kısaca açıklayayım. Diğerlerini senin sorumluluğuna bırakıyorum değerli okur.</span></p>
<p><span>Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkede, ekonomik ve siyasal kararlar ya yabancı güçler tarafından alınır, ya da yabancı güçler tarafından yönlendirilir. Yabancı güçler, o ülkenin kaynaklarını, pazarlarını kendi çıkarları yönünde kullanmak ister. Örneğin, günümüzde ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi ülkeler, yoksul ülkelerin sanayileşmesini istemezler. Çünkü, bu takdirde kendi sanayi ürünlerini o ülkelere satamazlar. Doğal kaynaklarına ulaşmakta zorlanırlar. Dolayısıyla, ellerinden geldiğince o ülkelerin sanayileşmesini önlemeye çalışırlar. Bunu da ancak iktisaden, dolayısıyla politik bakımdan bağımsız olmayan bir ülkede başarabilirler.</span></p>
<p><span><strong>4) Atatürk’ün şu sözünü açıklayınız: “</strong><strong><em>Tam bağımsızlık için tek kuvvet, hakikî ve en kuvvetli temel ekonomidir, ekonomik kalkınmadır</em></strong><strong>.”</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün deyişi ile “ekonomi demek her şey demek”tir. Bir insanın, bir toplumun varlığını sürdürmesi; önce beslenme, giyinme, barınma, güvenlik gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılamasına bağlıdır. Zamanla bu ihtiyaçlar çeşitlenir, daha üst ihtiyaçlar ortaya çıkar. Bütün bunların yeterli derecede tatmin edilmesi gerekir. Tatmin için de bu tatmini sağlayacak mal ve hizmetler üretilmelidir. Böyle bir süreç iyi işliyorsa o toplum ekonomik bakımdan büyüyor, gelişiyor, kalkınıyor demektir. Toplum, üretim sürecini önemli ölçüde kendisi yaratırsa, başka toplumlara aşırı derecede muhtaç olmaz. Olmayınca da bir takım dış taleplere, baskılara, müdahalelere maruz kalmaz. Kısacası bağımsız bir toplum olur. Bu durumu sağlayan ise, anlaşılacağı gibi sağlam bir ekonomi, uygun ve düzenli bir ekonomik gelişmedir, kalkınmadır. Güçlü emperyalist devletler, diğer devletlere baskı yaparken, onlara bir takım dayatmalar yaparken, o ülkelerin kaynak yetersizliğini araç olarak kullanırlar.</span></p>
<p><span>Bu açıklama şu sorunun da yanıtına ışık tutuyor: <em>Bir ulus ekonomik ve mali bağımsızlığını gerçekleştirince, neden güçlü bir temel üzerine oturmuş olur?</em></span></p>
<p><span><strong>5) Bütçe nedir? “Bütçenin denk ve ekonomik yapı ile uyumlu olması” ne demektir? Bu koşul, tam bağımsızlık bakımından neden önemlidir?</strong></span></p>
<p><span>Bir devletin bütçesi basit bir tanımla, “o devletin belli bir yıla ait gelir ve harcama tahminlerini içeren bir plandır.” Bütçenin denk olması, devlet harcamalarının o yıla ait devlet gelirlerine eşit olmsı, ne altında ne üstünde olmaması durumudur. Eğer üstünde ise bütçe açığı vardır. Bu da hükümetin iç ve dış para sahiplerine borçlanmış olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda bağımsızlık tehlikeye girer. Borç verenler bu durumu, yani muhtaçlığı birtakım başka maksatlar için, o ülkeden ödünler koparmak için kullanabilir. “Ekonomik yapı ile uyum”dan ben, devlet harcamalarının ülke ihtiyaçlarına uygun olmasını anlıyorum.</span></p>
<p><span><strong>6) “Dış borçlanma” nedir? Dış borçlanma neden bir ülkenin bağımsızlığını tehlikeye sokar?</strong></span></p>
<p><span>Bir ülke bir yıl içinde, yarattığı gelirden daha fazla harcama yapıyorsa, yabancı ülkelere borçlanıyor demektir. Geliri aşan harcama kısmı, dış borçlanma miktarıdır. Eğer ülke borç yoluyla elde ettiği paraları verimli yatırımlar için kullanıyor, bu yatırımlarla kurduğu yeni tesislerin sağladığı gelirle, dış borcunu ve onun faizlerini ödeyebiliyor, ayrıca elinde önemli miktarda para kalıyorsa, bu borçlanmadan zarar gelmez. Yok, ülkenin hükümeti borç yoluyla elde ettiği paraları har vurup harman savuruyorsa, tüketim ve lüks yatırımlar için kullanıyorsa, o zaman ülkenin bağımsızlığı tehlikeye maruz kalıyor demektir.</span></p>
<p><span>Çünkü borçlar zamanla üst üste yığılır, büyür; ülke borçsuz yaşayamaz hale gelir, gittikçe ağırlaşan borç yükü altında ezilmeye başlar. İşte bu durumda borç veren yabancı güçler, ülkenin bu muhtaçlığını, aciz durumunu ondan türlü ödünler koparmak amacıyla kullanırlar. Ülkenin karar alma süreçlerine müdahale ederler, hatta kendi kararlarını ülke yöneticilerine dayatırlar. Ülkenin kaynaklarını sömürmeye başlar, fabrikalarını, piyasalarını ele geçirirler. Ekonomik ve siyasal düzenlerini dayatırlar, kültürlerini dayatırlar. Bu durum, ülkenin bağımsızlığının yok olması demektir.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Bugün Türkiye’nin “bağımsızlık temeli” tahrip edilmiş, başlıca devlet organları felç olmuş durumdadır. Sanayileşme, ekonomik kalkınma durdurulmuştur. Hükümet, aldığı kararlarda özgür değildir, tutsaktır, emir altındadır.</span></p>
<p><span>Kaynaklarımız doğrudan yeni-sömürgeci ülkelere açılmıştır.</span></p>
<p><span>Felaket karşısında çoğu aydın suskundur. Konuşanlar ise susturulmaktadır.</span></p>
<p><span>En kötüsü, halkın kahir çoğunluğu olup bitenden habersizdir.</span></p>
<p><span>Atatürkçüler yeni bir bilinçle, yeni bir bakışla, yeni bir söylemle bu duruma el koymak zorundadır.</span></p>
<p><span><a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>http://www.cihandura.com</strong></a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bağımsızlık Yoksa Şeref de Yoktur, Onur da Yoktur</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bagimsizlik-yoksa-seref-de-yoktur-onur-da-yoktur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bagimsizlik-yoksa-seref-de-yoktur-onur-da-yoktur</guid>
<description><![CDATA[ Bağımsızlık Yoksa Şeref de Yoktur, Onur da Yoktur
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalıdır. M.K. Atatürk Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Devrimcilik, Laiklik, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, bunların amaçlarını ve işlevlerini, faydalarını, aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde öğrenmiş olmalıdır. Böyle bir çaba ise her ilkenin dikkatle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ce06a01d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bağımsızlık, Yoksa, Şeref, Yoktur, Onur, Yoktur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Cihan-Dura-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bagimsizlik-yoksa-seref-de-yoktur-onur-da-yoktur.html">Bağımsızlık Yoksa Şeref de Yoktur, Onur da Yoktur</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Prof. Dr. Cihan DURA </strong></span></a>
</p><p><span><span><strong><em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır.</em></strong><em><br>
<strong>O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalıdır.</strong> </em></span><em><br>
</em>M.K. Atatürk</span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Atatürkçülüğün on ilkesi <em>Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Devrimcilik, Laiklik, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik</em>’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, bunların amaçlarını ve işlevlerini, faydalarını, aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde öğrenmiş olmalıdır. Böyle bir çaba ise her ilkenin dikkatle incelenmesini, analizini gerektirir ve bir sentez ister. Örneğin Tam Bağımsızlık İlkesi ve onun analizi deyince karşımıza bazı kurucu kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Öte yandan, Tam Bağımsızlık İlkesi’nin diğer ilkelerde olduğu gibi- kimi alt konuları vardır ki bunlardan biri de “Onur” konusudur. Yazımda bu konunun içerdiği kimi kavramları tanımlayacak, akla gelebilecek bazı önemli sorulardan birkaçını yanıtlamaya çalışacağım.</span></p>
<p><span><strong> </strong><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Önce Tam Bağımsızlık İlkesi’nin “Onur” konusunu, eğer Atatürk’e sorsaydık bize nasıl yanıt verir, bize neler anlatırdı diyerek, aşağıda onun ağzından sunuyorum:</span></p>
<p><span>1.- Milletimiz bütün uygar milletler gibi içerde ve dışarda tam anlamıyla özgür olacaktır, bağımsız olacaktır. Bütün uygarlık dünyası bilmelidir ki Türkiye halkı her uygar ve yetenekli millet gibi, kayıtsız koşulsuz özgür ve bağımsız yaşamaya kesin olarak kararlıdır. Bu meşru kararı ihlale yönelik her kuvvet, Türkiye’nin ebedî düşmanı olur.</span></p>
<p><span>2.<strong>–</strong> Ey Kemalist, duydun! Kesinlikle özgür olmalı milletimiz, kesinlikle bağımsız olmalı. Bugün ve her zaman!… İlk kaygılarından biri budur senin; kim karşı çıkarsa, can düşmanın bil onu. Bir parola gibi aktarılmalı bu kararlılık kuşaktan kuşağa.</span></p>
<p><span>3.- Türkiye’nin devlet siyaseti, ulusal sınırlar içinde millî egemenliğe dayalı olarak bağımsız yaşamaktır! Dışarda tam bağımsızlık, içerde kayıtsız koşulsuz millî egemenlik! Bu olacaktır hükümetlerimizin hareket kuralı. Ulusal sınırlarımız içinde ülkenin bütünlüğünü ve milletin tam bağımsızlığını temin etmek ve sürdürmek, millete karşı üstlendiğimiz değişmez görevimizdir. Meclisin ve hükümetin politikası daima bu amacı elde etmeye yönelik olacaktır. Hedefe yürürken de ülkemizin gücüne dayanacağız, daima milletimizin gücüne dayanarak yürüyeceğiz.</span></p>
<p><span>4.<strong>–</strong> Gelmiş ve gelecek bütün meclislere, bütün hükümetlere verilmiştir bu görev. Meclisin ve hükümetin yaptığı her iş bu görevin gereklerine uygun olacaktır. Öyleyse, bir araya gel arkadaşlarınla, takip edin bu kuruluşların icraatlarını, değerlendirin. Bakın, milletimizi yaşatmaya mı, egemen ve bağımsız olarak yaşatmaya mı yöneliktir siyasetleri. En küçük bir sapma durumunda üzerine gidin, uyarın onları. Yaptıkları doğru ise destekleyin, kutlayın, katkıda bulunun. Halkımızı sürekli aydınlatın, uyarın. Görevinizi örgütlü olarak, bütün Atatürkçüler, işbirliği yaparak yerine getirin.</span></p>
<p><span>5.<strong>–</strong> Ben Atatürk, Milletin ve ülkenin çıkarları gerektirdiği zaman, insanlığı oluşturan her milletle uygarlık gereklerinden olan dostluk ve siyaset ilişkilerini büyük bir duyarlılıkla kabullenirim. Ancak benim milletimi tutsak etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu emelinden vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.</span></p>
<p><span>6.-Özellikle Batı ülkeleri ile kurulan ilişkiler… çok önemlidir onlar. Çünkü sorunun asıl kaynağı bu ilişkilerdir. Çünkü benden sonra bağımsızlığımızı zedeleyen antlaşmalar yapıldı bu ülkelerle. Onları belirleyin, düzeltilmesi veya kaldırılması için çalışın. Mevcut ilişkileri, yapılan yeni antlaşmaları izleyin. Dikkat edin ki milletimizin bağımsızlığını zedeleyici, yok edici nitelikte olmasınlar.</span></p>
<p><span>7.<strong>–</strong>Milletçe her özveriyi göze almalıyız bağımsızlığımız için. Haysiyetimiz de, namusumuz da buna bağlıdır çünkü. Türk Milletinin varlığından, Türk Milletinin haysiyet ve namusundan daha önemli başka ne olabilir? Evet, Türk Milleti yaşamalıdır; ancak haysiyeti ve şerefiyle yaşamalıdır, namusuyla yaşamalıdır. Bunu ise Türk Milletinin özgür ve bağımsız olması hedefi için çalışarak, ancak sen sağlayabilirsin. Milyonlarca Atatürkçü, sen, hepimiz, bütün millet bireyleri yalnız tek bir cephede toplanmalı, gerektiğinde kanımızın son damlasına kadar savaşmalıyız. O cephe tam bağımsızlıktır, o cephe tam bağımsızlığın sağlanması ve sürdürülmesi cephesidir.</span></p>
<p><span>8.<strong>–</strong> Biz yaşamak isteyen, kayıtsız koşulsuz bağımsızlık isteyen bir milletiz. Bağımsızlığımızı korumak için mücadele eder, uğrunda hayatımızı feda ederiz. Şunu da kesin olarak söyleyeyim ki, bir millet varlığı ve bağımsızlığı için her şeye girişir ve bu gaye uğrunda her fedakârlığı yaparsa, başarılı olmaması mümkün değildir, elbette başarılı olur. Başarılı olamazsa o millet ölmüş demektir. Şu halde millet yaşadıkça ve her türlü özveride bulundukça başarılı olmaması hatıra gelmez ve böyle bir şey söz konusu olamaz.</span></p>
<p><span>9.<strong>–</strong> Bağımsızlığı için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gerektirdiği her fedakârlığı yapmış demektir. Tutsaklık zincirini boynuna kendi eliyle geçirmiş olan miskin, haysiyetsiz bir millete nispetle dost ve düşman gözündeki yeri de farklı olur, yüce olur. Bağımsızlığı için ölümü göze alan bir milletin önünde bütün dünya eğilir.</span></p>
<p><span>10.<strong>–</strong> Ya bağımsızlığını yitirmenin sonu…, o nedir bilir misin? Aşağılanarak ölmek! Sen ey Atatürkçü, sen ancak haysiyetinle, namusunla, onurunla yaşarsın. Gerekirse ölümü de göze alırsın bağımsızlığımız için. Sen tarih boyunca özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir milletin evladısın.</span></p>
<p><span>11.<strong>–</strong> Bugün bakıyorum, adı bile anılmıyor bağımsızlığın. Çünkü unutturuldu size. Batı’nın ve onun işbirlikçilerinin, küreselleşme ve sahte demokrasi çığırtkanlarının çabalarıyla. Küreselleşme bağımsızlığın düşmanıdır. Demokrasi!… Evet, ancak gerçek olanı!… O zaman, önce bağımsızlık!… Bağımsızlık olmazsa demokrasi olmaz, çünkü milletin dediği olmaz, varlığımız da tehlikeye girer. Bugün, evet, bağımsızlığımız çok zedelenmiş bir durumda. Çıkar düşkünü, insanlık niteliklerinden yoksun iç bedhahlarla dış ortaklarının eseridir bu. Oysa onursuz bir yaşamın değeri nedir ki?</span></p>
<p><span>12.- Ancak her şey bitmiş değildir. Yeter ki isteyin, her şeyi göze alın, ölümü bile. Yeniden dönersiniz benim zamanımdaki o şanlı günlere.</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Tam Bağımsızlığın “Onur” konusu kapsamında karşımıza çıkan temel kavramlar şunlardır:</span></p>
<p><span><strong><em>-Haysiyet</em></strong><strong><em>, </em></strong><strong><em>şeref</em></strong><strong><em>, </em></strong><strong><em>namus, </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-İnsanlık haysiyet ve şerefi, </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Türk Milletinin haysiyeti, şerefi, namusu</em></strong><strong><em>, </em></strong></span></p>
<p><span>Bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, anlamlarını ne kadar iyi sindirir ve unutmazsak, Tam bağımsızlık İlkesi’ni, Atatürkçülüğü o kadar kolay anlar, anlatır, açıklar, o kadar verimli işleriz ve geliştiririz. Düşüncelerimiz, bilgilerimiz bir düzene girer. Bu sayede muhakeme eder, yeni sonuçlar çıkarır, yeni görüşler oluştururuz. Birbirimizle daha kolay anlaşır, başkalarına kendimizi en verimli şekilde anlatırız. Ve ancak bu takdirde “Ben Atatürkçüyüm” dediğimiz zaman doğru söylemiş oluruz.</span></p>
<p><span><strong>1) </strong><strong>İNSANLIK HAYSİYET, ŞEREF VE NAMUSU</strong></span></p>
<p><span><strong>a)<em> Haysiyet</em></strong><em>: Değer, itibar, kadr, şeref.</em></span></p>
<p><span>Bir kaynakta şöyle açıklanıyor: Günümüzde şeref ve (fr. honneur) onur sözcüklerinin karşıladığı Osmanlıca sözcük. Onur ile karşılanan gurur, kibir ve izzet-i nefis ifadelerinden ince bir farkla ayrılır. Bir kaynakta “onur” şöyle açıklanıyor: Onur… “haysiyet” demektir. “aşk”sız edemeyen Fransızların “amour – propre” udur; yani, “kendi değerliliğini sevme”, ona inanma (Mümtaz Soysal).</span></p>
<p><span>Kullanım Örnekleri:</span></p>
<p><span>-Millî <em>haysiyet</em>, haysiyet sınavı<em>, haysiyet</em> cellatlığı, <em>haysiyet</em> kırıcı, yüksek<em> haysiyet</em> divanı…</span></p>
<p><span>-İşte bir <em>haysiyet</em> âbidesi: Mehmet Âkif… -Bütün insanlar hür, <em>haysiyet</em> ve haklar bakımından eşit doğarlar. -Haksızlık karşısında eğilmeyin, eğilirseniz hakkınızla beraber <em>haysiyet</em> ve şerefinizi de kaybedersiniz (Hz. Ali). –<em>Haysiyetsiz</em> kimse, kendisine karşı yapılan zulüm, işkence ve hakaretlere boyun eğer (Ali bin Emrullah). -Biz, yaşamak isteyen, <em>haysiyet</em> ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz (M. K. Atatürk).</span></p>
<p><span><strong>b)<em> Şeref</em></strong><em>: Ululuk, yükseklik, yücelik, büyüklük, büyük rütbe, şan, övünç;</em></span></p>
<p><span>Şöyle tanımlanıyor: Diğer insanların gösterdiği saygıya dayanan kişisel değer, onur. Erdem, gözü peklik, yetenekle kazanılmış iyi şöhret.</span></p>
<p><span>Kullanım Örnekleri:</span></p>
<p><span><em>-Şeref</em> üyeleri, <em>şeref</em> madalyası, <em>şeref</em> aylığı, <em>şeref</em> konuğu, <em>şeref</em> salonu, <em>şeref</em> kürsüsü,…</span></p>
<p><span>-İnsanın yalnız ekmeğe değil, <em>şeref</em>e de ihtiyacı vardır (Lacardarie). –<em>Şeref</em>im hayatımdan daha değerlidir (Miguel de Cervantes). -Millî <em>şeref</em>, millî servetin en yüksek değeridir (James Monroe). -Siz ülkenin <em>şeref</em>ini koruyun. O sizin geleceğinizi korur (Osman Pamukoğlu). -Kartal için bir güvercini mağlup etmek bir <em>şeref </em>değildir (İtalyan atasözü). –<em>Şeref</em>le bitirilmesi gereken en ağır görev, hayattır (Alexis de Tocqueville). – Her insan haysiyet sahibi olarak doğar, ancak şerefi kazanması lazımdır (CD).</span></p>
<p><span><strong>c)<em> Namus</em></strong><em>: ırz, edep, haya, ar, iffet, dürüstlük, ahlak kurallarına bağlılık.</em></span></p>
<p><span>Türk Dil Kurumu’na göre “Bir toplumda ahlak kurallarına bağlılık”, dürüstlük, doğruluk.</span></p>
<p><span>“Namus” geleneksel Doğu toplumlarında en önemli değer anlayışıdır. Bir anlamda meşru cinselliği içerir. Bir kadının evliliğe bakire olarak girmesi beklenir.</span></p>
<p><span>Kullanım Örnekleri:</span></p>
<p><span><em>-Namus </em>abidesi, <em>namus </em>sözü, <em>namus </em>borcu, <em>namus </em>meselesi, <em>namus</em>uyla yaşamak, “parola vatan, işareti <em>namus</em>”.</span></p>
<p><span>-Liyakat ve <em>namus</em>a dayanan zenginliğe düşman değilim. -İnsanı şerefe ulaştıran en kısa yol <em>namus</em>tur. -Namuslu insanlar ne aydınlıktan ne de karanlıktan korkar (Thomas Fuller). -Birkaç <em>namus</em>lu insan birçoktan daha iyidir (O. Cromwell). –<em>Namus </em>görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar sahipmiş gibi görünürler (William Shakespeare. -Kadının bekçisi <em>namus</em>tur (Ovidius).</span></p>
<p><span>Tanımlar böyle… Peki neden “insanlık haysiyet, şeref ve namusu” diyoruz?</span></p>
<p><span>İnsan olmanın hakkını vermek bakımından bu üç değere (haysiyet, şeref, namus) sahiplik çok önemli olduğu için, insanlık vurgusu yapma gereği duyulmuştur.</span></p>
<p><span>Öncelikle devletin bağımsız olması gerekir, o devletin yurttaşlarının adı geçen değerlere hakkıyla sahip olmaları için.</span></p>
<p><span>Ayrıca haysiyet, şeref, namus kavramları gençlere çok yakından, örnekleriyle tanıtılmalı, her biri hakkında küçük yaştan itibaren bilinçlendirilmelidir. Haysiyetin, şerefin, namusun ne olduğunu bilmeyen birinden, ülkesinin bağımsızlığına sahip çıkması beklenebilir mi?</span></p>
<p><span>Şu anda hatırıma Ömer Seyfettin’in “Diyet” öyküsü geldi. Hatırlayın, öykünün kahramanı son anda hangi trajik eylemi yaptı, Neden? Haysiyeti ile oynandığı için! Bu şekilde, böyle öykülerle, somut örneklerle yetiştirmemiz gerekiyor genç Atatürkçüleri.</span></p>
<p><span><strong>2) </strong><strong>TÜRK MİLLETİNİN HAYSİYETİ, ŞEREFİ, NAMUSU</strong></span></p>
<p><span>Nasıl bir insanın haysiyeti, şerefi ve namusu varsa, bir milletin de haysiyeti, şerefi ve namusu vardır, onuru vardır. Bunu, o milletin üyelerinin haysiyet, şeref ve namuslarının bir bileşkesi olarak düşünebiliriz. Bir milletin şerefini şöyle tanımlayabiliriz: Diğer milletlerin gösterdiği saygıya dayanan millî değer, onur. O milletin –bireylerinin eseri olan- yetenekleriyle, tarihi ile, kültürü ile, uygarlığa katkıları ile kazandığı iyi şöhret.</span></p>
<p><span>Bu sebepledir ki kendi haysiyeti, şerefi ve namusu üzerinde titreyen bir insan, aynı duyarlılığı, bir üyesi olduğu milleti için de göstermek zorundadır. Eğer milletinin haysiyet, şeref ve namusu ayaklar altına alınmışsa, buna kayıtsız kalamaz, bundan utanç duyar, hatta yaşayamaz. Çünkü bu aynı zamanda kendi haysiyet, şeref ve namusunun, onurunun ayaklar altına alınması demektir. Bu sebepledir ki Atatürk: <strong>“</strong><em>Umumi şerefsizliğin enkazı altında, şunun bunun şahsî şerefi de yerle bir olur</em>” demiştir.</span></p>
<p><span>Eğer bir ülkede, böyle durumlarda çoğu birey tepkisiz kalıyorsa, bu; onların “millet-birey bütünlüğü” bilincinden yoksun olmasındandır. Milletle birey arasındaki “haysiyet, şeref ve namus” ilişkisini kavramamış olmalarındandır. Bu durum ise, eğitimde söz konusu kavramlara tamamen veya yeterince yer verilmemiş olmasından ileri gelir.</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Şimdi önemli gördüğüm bazı <strong>sorular</strong>a ve bunların yanıtlarına geçiyorum. Unutmayın: Bir Atatürkçü sorar, sorusuna yanıt arar. Hem soruları, hem yanıtları çok iyi öğrenir. Bunu sağlamak için tekrarlar yapar, geri dönüşler yapar. Soruların ve yanıtların içerdiği bilgileri başkalarıyla paylaşır.</span></p>
<p><span><strong>1) Türk Milletinin varlığı, haysiyet ve namusundan başka, gözetmemiz gereken diğer önemli değerler hangileridir?</strong></span></p>
<p><span>-Türk Milletinin varlığını, haysiyet ve namusunu gözetip korursak aynı zamanda başka birçok değeri de gözetmiş ve korumuş oluruz. Başka bir deyişle o değerleri korur ve gözetirsek, Türk milletinin varlığını, şerefini, namusunu da korumuş oluruz. Çünkü bunlar birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Söz konusu olan, üzerinde titrememiz gereken diğer değerlere şu örnekleri verebilirim: Millî irade, millî egemenlik, sosyal ahlak değerleri, millî birlik, eşitlik, devletimiz, Cumhuriyetimiz…</span></p>
<p><span><strong>2) </strong><strong>Bir milletin şerefiyle yaşaması için, o milletin bağımsız olması şarttır. a) Neden? b) Bunu, neden o milletin bireyleri sağlayabilir?</strong></span></p>
<p><span>a) Bir milletin şerefiyle, onuruyla yaşaması demek, diğer milletlerden saygı görmesi, bu saygının eksilmeyip devam etmesi demektir. Eğer o millet bağımsız değilse, bu saygı da kalmayacaktır. Çünkü bağımsız olmayan bir millet –yöneticileri marifetiyle- başka güçlerin emirleri yönünde hareket eder. Kendi haklarını koruyamaz. O güçlerin karşısında boynu eğik, onların hizmetindedir. Bunun trajik bir örneği Vahdettin ve Damat Ferit yönetimindeki 1919’ların Osmanlı devletidir.</span></p>
<p><span><strong>b)</strong> Yukarda demiştik ki bir milletin şerefi o milletin üyelerinin şereflerinin bir bileşkesidir. Bireyler şereflerini düşünerek hareket ederlerse, “millet-birey bütünlüğü” bilinciyle davranırlarsa, milletin bağımsızlığı üzerinde de titreyeceklerdir.</span></p>
<p><span><strong>3) </strong><strong>Bir millet tutsaklık zincirini boynuna kendi eliyle nasıl geçirebilir? </strong></span></p>
<p><span>-Bu tutsaklık genellikle o milletin bazı kesimlerinin (kimi iş adamları, politikacılar, yöneticiler, bazı bürokratlar, kimi okumuşların), kendi halkı aleyhine yabancılarla işbirliği yapması sonucu gerçekleşmektedir.</span></p>
<p><span>-İdarecilerin seçimle geldiği ülkelerde millet, başına, Milli İrade’ye saygısı olmayanları yönetici yaparak tutsaklık yolunu açar. Çünkü o idareciler ellerine geçirdikleri egemenliği, kendi ve yabancı çıkarları hizmetinde kullanırlar. Bu da o milletin tam bağımsız olmaktan çıkması, zamanla bir sömürge statüsüne mahkûm olması sonucunu doğurur. Kuşkusuz Atatürk bu duruma dikkatimizi çekmek içindir ki şu uyarıda bulunmuştur: <em>Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!</em></span></p>
<p><span><strong>4) Bir millet için bağımsızlığını yitirmenin sonu neden aşağılanarak ölmektir?</strong></span></p>
<p><span>Dünya bir kurtlar sofrasıdır. Emperyalist ülkeler bu sofranın başköşesindedir. Sanayileşmesini engelledikleri ülkelerin kaynaklarını bu sofrada paylaşırlar. Batı’nın hayat felsefesi rekabete dayanır. “Altta kalanın canı çıksın” derler, merhamet diye bir şey yoktur. Eğer onlar bir ülkenin kaynaklarına el koymuşsa, bu, o ülkenin bağımsızlığını yitirmiş olmasından ileri gelir. Böylece vahşi bir sömürünün yolu açılmış olur, Çirkin Batı o ülkenin kanını, yani ekonomik kaynaklarını sonuna kadar emer. Ülke yok olmaya, ölüme mahkûm edilir.</span></p>
<p><span><strong>5) Atatürk Türk milletini “</strong><strong>tarih boyunca özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir millet” olarak niteliyor. Bunu hangi tarihi kanıtlara dayanarak söylemiş olabilir?</strong></span></p>
<p><span>Bu sorunun yanıtını da sana bırakıyorum, değerli okur.</span></p>
<p><span><strong>***</strong></span></p>
<p><span>Bir kimsenin haysiyeti, şerefi, onuru ile, mensup olduğu milletin haysiyeti, şerefi, onuru arasında sıkı bir bağ vardır. Bir milletin şerefi, haysiyeti ise bağımsızlığına bağlıdır, öyleyse bireylerinki de… Bu ilişkiler Türk gençlerine çok iyi anlatılmalıdır ki milletinin, devletinin bağımsızlığına sahip çıksın.</span></p>
<p><span>Haysiyet, şeref, namus kavramları gençlere ısrarla, örnekleriyle tanıtılmalı, gençler her biri hakkında küçük yaştan itibaren bilinçlendirilmelidir. Haysiyet, şeref, onur, namus… Bu kavramları hakkıyla bilmeyenler, bağımsızlığı bilir mi, Atatürkçülüğü anlayabilir mi, gerçek bir Atatürkçü olabilir mi? Böylelerinden, ülkesinin bağımsızlığına sahip çıkması beklenebilir mi?</span></p>
<p><span>Atatürk boşuna mı haykırıyor:</span></p>
<p><span>“<em>Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir insanım. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı olarak kalmalıyım. Çünkü milletimde şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlaka onun özgür ve bağımsız olmasıyla mümkündür. Ben şahsen bu saydığım niteliklere çok önem veririm. Bu niteliklerin kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için, milletimin de aynı nitelikleri taşımasını koşul bilirim</em>.”</span></p>
<p><span>Kaynak: <a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.cihandura.com/</a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal’in Seccadesi…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemalin-seccadesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemalin-seccadesi</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal’in Seccadesi…
Çanakkale Savaşlarında Türk Mehmetçiği sadece emperyalizme karşı savaşmıyordu; ayrıca karşılarında, emperyalistlerin kandırıp cepheye sürdükleri Müslüman askerler de vardı. Çanakkale’ye getirilen Hintli Müslüman askerler, nereye, ne için ve kiminle savaşmaya gittiklerini bilmeden… Mescitli Gemiler Güya Müslümanlıklarına herhangi bir “müdahil” olmadığını göstermek için “Mescitli Gemiler” oluşturulmuştu İngilizlerce… Hintli Müslümanları Çanakkale cephesine taşıyan büyük 3 İngiliz savaş gemisinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb8598ac.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mustafa, Kemal’in, Seccadesi…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Ramazan-Demir_Arsiv-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mustafa-kemalin-seccadesi.html">Mustafa Kemal’in Seccadesi…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ramazan DEMİR</strong></span></a>
</p><p><span>Çanakkale Savaşlarında Türk Mehmetçiği sadece emperyalizme karşı savaşmıyordu; ayrıca karşılarında, emperyalistlerin kandırıp cepheye sürdükleri Müslüman askerler de vardı. Çanakkale’ye getirilen Hintli Müslüman askerler, nereye, ne için ve kiminle savaşmaya gittiklerini bilmeden…</span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span><strong>Mescitli Gemiler</strong></span></p>
<p><span>Güya Müslümanlıklarına herhangi bir <strong>“müdahil”</strong> olmadığını göstermek için <strong>“Mescitli Gemiler”</strong> oluşturulmuştu İngilizlerce… Hintli Müslümanları Çanakkale cephesine taşıyan büyük <strong>3</strong> İngiliz savaş gemisinin belli alanlarına <strong>Kur’an’dan </strong>ayetler ve hadisler asılarak, askerlerin namaz kılmaları için mescitler bile sağlanmıştı. Hintli Müslümanlar, dindaşı Türklerle savaşmaya gittiklerinden bihaberdiler…</span></p>
<p><span>Bu gerçekler, Selanik’teki İngiliz Başkonsolosluğundan Dış İşleri Bakanlığı’na yazılan belgede yer almaktaydı. Mondros’ta İngilizlerin üç nakliye gemisine bazı ayetler ve hadisleri asarak mescit haline getirdiklerini resmen kayıt altına alıyordu. Müslüman Hintlilere burada namaz kılma imkânı sağlayarak Türklere karşı savaşacaklarını gizlediklerini sanıyorlardı. O da yetmiyormuş ki Hintli Müslüman’la askerlerin Ramazan ayında oruç tutmalarına müsaade edildiği, yiyeceklerin İslami esaslara göre hazırlandığı dikkatle propaganda ediliyordu…</span></p>
<p><span>Aynı belgede zavallı Müslümanların kimin ile savaşa girişeceklerinden de habersiz olduklarından de bahsediliyordu. Sıkı sansür nedeniyle bu Müslüman askerlerin savaş hakkında hiç bir bilgileri de olmadığı anlatılıyordu belgede… Çanakkale savaşları aynı zamanda İngilizlerin savaş hilelerini de ortaya çıkarıyordu böylece…</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>İşte böyle hilelerle Çanakkale’ye getirilen sömürge askerlerle Türk vatanını işgal etmek istiyorlardı. Güney cephesinde Osmanlı askerlerinin Bağdat’tan ayrılırken artlarında masum ve endişeyle bakan Araplar, gelecekte kendilerini koruyacak bir başka gücün olamayacağını bilerek endişelerini gizleyemiyorlardı. Ancak yapılacak bir şey olmadığını da biliyorlardı. İngilizler tarafından organize edilen bu <strong>mescitli gemi</strong> gibi Arap şeyhlerini satın alarak Türk askerini arkadan hançerlemenin vereceği sonuçlar ileride son derece ilginç bir taktiğin gizemini ortaya çıkaracaktı; o günlerde sade Arap toplumu bunun farkında değildi…</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Çanakkale Zaferi, Türk askerinin sarsılmaz iradesi ile Türk tarihine altın harflerle yazılırken bir yandan da dünyanın şahit olduğu pek çok acıyı da gündeme taşıyordu; İtilaf Devletlerin donanması Çanakkale Boğazında Nusrat Mayın Gemisi kahramana yenilip derin sulara gömülürken bir yandan da pek çok acı gerçeğin de böylece su yüzüne çıkmasını sağlıyordu…</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong>Hediye Edilen Seccade…</strong></span></p>
<p><span>Öte yandan, Mustafa Kemal’in dindarlığı hakkında ileri geri konuşan meczupların, iftiralarına cevap olacak nitelikte bir olayı burada sırası gelmişken hatırlatmak isterim. <strong>“Tarihin Yıkılmaz Kalesi Çanakkale”</strong> adlı eserde zaferden sonra, savaşın gidişatını değiştirerek Çanakkale’yi <strong>“geçilmez”</strong> hale getiren Mehmetçik ve onun komutanı Mustafa Kemal’e hediye edilen iki seccadeden bahsediliyor ki, son derece önemli bir olaydır.</span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in ve Türk varlığının milli şuurunun ortaya çıkmasına vesile olmuş kahramanlık destanlarıdır. Bu kahramanlığın hatırası olarak ve o zor fakat başarılı günleri hatırlatmak amacıyla, Mustafa Kemal Atatürk’e, <strong>Elazığ Valisi Sabit Bey</strong> tarafından hediye edilen iki seccadenin üzerlerine, Çanakkale Zaferi’ni hatırlatması için, <strong>Çanakkale haritaları</strong> işlenmişti… Bu incelik ve kadirşinaslık <strong>Gazi Paşa</strong>’yı son derece memnun etmişti…</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, seccadelerden birini <strong>Latife Hanım</strong>’a verir, yatak odasında namazını kılması için, bir tanesini de çalışma odasındaki soyunma dolabına koydurur. Ve kimsenin olmadığı saatlerde seccadeyi serer üzerine diz çöker, derin tefekküre dalar, kendi parasıyla <strong>Elmalı Hamdi Yazır’a</strong> yaptırdığı <strong>“Kuran Meali”</strong> tercümesini dikkatle okur. Bu ibadet sahnelerine araç olarak da o hediye edilen Çanakkale Haritalı seccade eşlik ederdi…</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Aslında bu seccadelerin bir uzun hikâyesi vardır; yeri gelmiş iken onu da aktaralım; Elazığ Valisi <strong>Sabit Bey,</strong> Gazi Paşa için Çanakkale Zaferi hatırası olması için <strong>Sanayi Mektebi’</strong>ne üç seccade hazırlanması talimatını verir…</span></p>
<p><span>Neden üç tane, o bilinmiyor; belki bir tanesi de <strong>Fikriye Hanım</strong> için olabilir diye akla geliyor. Fakat işler yolunda gitmez; kalifiye halı ustaların azlığından dolayı bu seccadelerin tamamlanması uzun süre alır… Seccadelerin hazırlanması sürerken, o arada <strong>Enver Paşa’ya </strong>bir ulakla hediye gönderilir…</span></p>
<p><span>Vali, Gazi Paşa için ısmarlanan üç seccadeden biten bir seccadeyi, Enver Paşa’ya, <strong>“Allah sana çok önemli, şerefli ve büyük bir zafer ihsan buyursun”</strong> ayeti yazılı bir levha ile birlikte hediye olarak gönderir…</span></p>
<p><span>Geriye kalan iki seccade bittikten sonra <strong>Gazi Paşa</strong>’ya ulaştırılır.</span></p>
<p><span>İşte seccadelerin hikâyesi…</span></p>
<p><span><strong>Neden mi anlattım bunu?</strong></span></p>
<p><span>İngiliz riyakârlığını gösteren <strong>mescitli gemi</strong> ile taşınan Müslüman Hintlileri ve kendilerini kandırmış olabilirler, fakat ne Tanrı’yı kandırabildiler ne Türk’ün Çanakkale zaferini engelleyebildiler…</span></p>
<p><span>Gazi Paşa, samimi ve içten bir Müslüman olarak, Tanrı’ya yapacağı ibadetin neden gizli olması gerektiğinin sebebini arif olan anlar; yine de açıklayalım; Gazi Paşa, kimsenin yaptığı ibadetten dolayı etkilenip <strong>“din ticareti”</strong> yapmaması için ibadetini gizli yapmıştır. Sıradan bir vatandaşın ibadetini açıktan yapması ayrı şey, liderinki ayrı şeydi… İstismara meydan vermemek için, din istismarcıları için kötü örnek olmamak için…</span></p>
<p><span>Gazi Paşa, günümüzdeki din tüccarlarını tahmin ettiği için ibadetini hep saklı tutmuştur toplumdan…</span></p>
<p><span>Dini kullanarak milleti aldatmamıştır…</span></p>
<p><span>Eğer isteseydi, yani dini kullanmak isteseydi, kendisini <strong>“halife”</strong> ilan ederdi…</span></p>
<p><span>Ve o zaman Gazi Paşa’ma kimse <strong>“yobazca”</strong> laflar da söylemezdi…</span></p>
<p><span>Ama bunu yapmadı…</span></p>
<p><span>Tanrıya karşı görevin gizliliği, yani ibadetin de kabahatin de gizli olması gerektiğini anlatması kadar mükemmel bir davranış olabilir mi?</span></p>
<p><span>Tabii ki anlayana…</span></p>
<p><span><a href="http://www.r-demir.com/" target="_blank" rel="noopener">www.r-demir.com</a></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün İşçilerle Tahta Kaşıkla Çay İçtiğini Biliyor Muydunuz?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-iscilerle-tahta-kasikla-cay-ictigini-biliyor-muydunuz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-iscilerle-tahta-kasikla-cay-ictigini-biliyor-muydunuz</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün İşçilerle Tahta Kaşıkla Çay İçtiğini Biliyor Muydunuz?
Ankara Resim ve Heykel Müze binasının inşaatında, Atatürk incelemelerde bulunurken, inşaatta çalışan işçilerle tahta kaşıkla çay içtiğini, belki de birçoğumuz bilmiyordur. Anakara Resim ve Heykel Müzesi binası, Yüksek Mimar-Mühendis Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982) tarafından Namazgâh Tepesi’nde 1927 yılında inşa edilmiştir. 1.Ulusal Mimarlık Dönemi’nde en güzel örneklerinden olan yapı, Türk Ocakları Merkez Binası olarak projelendirilmiştir. Atatürk, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb68b89b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, İşçilerle, Tahta, Kaşıkla, Çay, İçtiğini, Biliyor, Muydunuz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturk-Tahta-Kasik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-iscilerle-tahta-kasikla-cay-ictigini-biliyor-muydunuz.html">Atatürk’ün İşçilerle Tahta Kaşıkla Çay İçtiğini Biliyor Muydunuz?</a></p>
<p><span>Ankara Resim ve Heykel Müze binasının inşaatında, Atatürk incelemelerde bulunurken, inşaatta çalışan işçilerle tahta kaşıkla çay içtiğini, belki de birçoğumuz bilmiyordur.</span></p>
<p><span>Anakara Resim ve Heykel Müzesi binası, Yüksek Mimar-Mühendis Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982) tarafından Namazgâh Tepesi’nde 1927 yılında inşa edilmiştir. 1.Ulusal Mimarlık Dönemi’nde en güzel örneklerinden olan yapı, Türk Ocakları Merkez Binası olarak projelendirilmiştir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69696 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Atam.jpg" alt="" width="360" height="256">Atatürk, projeyi Arif Hikmet’in kendi çizdiği suluboya resminden beğenerek onaylamış, binada Türk süslemelerinin kullanılmasını ve inşaatlarda da Türk işçilerin çalışmasını istemiştiler.</span></p>
<p><span>Mimar Koyunoğlu’nun anılarında, “Atatürk’ün karlı bir kış günü inşaattaki çalışmaları incelemeye geldiği, tahtalarla çevrili odalarda mermerleri işleyen işçilerle birlikte tencerede kaynatılan çayı tahta kaşıkla içtiği yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Acaba günümüzün siyasetçilerinden hangisi, Atatürk’ün yaptığı gibi işçilerin, amelelerin arasına girip onlarla çay içmiştir? Hem de çay bardağı bulamadıkları için, tahta kaşıkla çay içme mütevazılığını yüce duygulu, milletini candan seven Atatürk gibi liderler yapar bunu.</span></p>
<p><span>Kendini padişah sanan günümüzün siyasetçileri, işçiye, köylüye yaklaşıp hal hatır sorarak bir bardak çay içmek şöyle dursun, “hadi ananını da alıp git” gibi azarlayan sözlerle vatandaşını aşağılamışlardır.</span></p>
<p><span>Sanata ve sanatçılara değer veren Atatürk zamanında yapılan bu tarihi mermer yapı ile ilgili bu anıyı okuyunca, bu binada (Resim ve Heykel Müzesi’nden) çalınan resimler aklıma geliverdi. Günümüzün yobazları da Atatürk’ün özenle yaptırdığı bu tarihi binanın içindeki eserleri çalıyor, ne ki Atatürk’ün anası Zübeyde Hanım’ın heykelini bile çalıyorlardı. Bunun nedeni 1950 den bu tarafa gelen iktidarlar dini kullanarak vatandaşa yeteri kadar eğitim, kültür vermemişler, oy avcılığı için Atatürk ve sanat düşmanlığı telkin etmişler; kadın heykellerini görünce şeytan görmüş gibi, “içine tüküreyim böyle sanatın” diyerek vatandaşa heykel, sanat düşmanlığı telkin etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Tahta kaşıkla çay içmek deyince, o zamanları çay ve de çay şekeri evlerde pek yoktu. Çay bulamayan yaşlılar, 1950 li yıllarda küçüklüğümde anlatılanları anımsıyorum, ayva yapraklarını ince ince kıyarlar kaynatıp çay niyetine içerlermiş. Şeker bulamayanlar da, kuru üzümü dövüp, kaynattıkları çay mıdır, ayva yaprağımıdır içine çay şekeri gibi tatlandırırlarmış.</span></p>
<p><span>1950 li yıllara kadar evlerde doğru düzgün çay ve kahve fincanı yoktu; birçok evde çay, şeker bile yoktu. 1950 li yıllardaki köy kahvelerindeki kahve fincanları farklı farklı, kiminin kulpu kırık, kiminin şekli ve rengi farklı görünümü ile fincanların ordan buradan toplandığı belli olurdu.</span></p>
<p><span>O tarihi binanın yapılışında, anladığımız kadarıyla, çaydanlık, çay bardağı bile bulamamışlar, tencerede kaynatıp, tahta kaşıkla çay içmişler. Gönlü vatandaş sevgisi ile dopdolu olan o yüce insan Atatürk, işçilerle birlikte tahta kaşıkla çay içmiştir.</span></p>
<p><span>Anadolu topraklarında çay içme alışkanlığı 1600’lü yıllarda başlarsa da, yurdumuzda pek çay ekilmiyor, kahve gibi başka ülkelerden geliyordu. Hacı Mehmet Efendi adında vali çay ektiğini bazı kaynaklar yazar. Hacı Mehmed İzzet Efendi 1879’da, İstanbul’da 81 sayfalık ‘Çay Risalesi’ veya ‘İzzet Efendi Risalesi’ diye bilinen eserini kaleme aldı.</span></p>
<p><span>Ancak o dönem Türkiye’sinde çayı sadece meraklıları tanırdı. Yıldız Sarayı’nın limonluğunda, Boğaziçi’nde Azeryan Efendi’nin yalısında, Büyükdere’deki Orman Mektebi’nde ve İstanbul Tıp Fakültesi’nin bahçelerinde Nebatat bahçelerinde sadece merak yüzünden çay yetiştirilirdi.</span></p>
<p><span>Türkiye’de çay yetiştirilmesi konusunda temel oluşturan girişim ise 1917 yılında gerçekleştirilmiştir. Zamanın ‘Halkalı Ziraat Mektebi Alisi’ müderrislerinden botanikçi ve eski Mardin Mebusu Ali Rıza ERTEN’inde aralarında bulunduğu bir heyet Batum ve çevresinin Türkiye’ye geri verilmesini izleyen günlerde inceleme yapmak üzere yöreye gönderilmiştir. Bu inceleme esnasında Ali Rıza Bey çay, narenciye ve bambunun Batum civarında yetiştirilmekte olduğunu görmüş; bu bitkilerden bilhassa çayı ilmi olarak da etüt etmiştir. İncelemelerini batıya doğru ilerletmesi neticesinde, Rize ve havalisinin toprak ve iklim özellikleriyle Batum ve civarı toprak ve iklim karakterlerinin birbirlerine çok benzer olduğunu gören Ali Rıza ERTEN, çayın Anadolu’muzun bu parçasında da yetiştirilebileceği kanaatine varmıştır</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Kült. ve Turizm Bak. Resim ve Heykel Müzesi tanıtım broşürü</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geçmiş Olsun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gecmis-olsun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gecmis-olsun</guid>
<description><![CDATA[ Geçmiş Olsun
Karşısında kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarını alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk’le devlet literatürüne girmiştir. 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayı’nda, İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı II. Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi kabul etmiş, aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Baş başa kaldıklarında Yugoslav Kralı: – “Size bir hakikati […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb5192d6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Geçmiş, Olsun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gecmis-olsun.html">Geçmiş Olsun</a></p>
<p><span>Karşısında kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarını alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk’le devlet literatürüne girmiştir. 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayı’nda, İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı II. Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi kabul etmiş, aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Baş başa kaldıklarında Yugoslav Kralı:</span></p>
<p><span><em>– “Size bir hakikati anlatmak isterim. 1919’da İngilizler, Ege sahillerinizin işgali için Yunanlılardan evvel bana müracaat ettiler. Çok cazip teklifler de yaptılar. Fakat ben reddettim. Ekselansınızı tanıdıktan sonra bu kararımın doğruluğunu bir daha anladım.” dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Başkası olsa ne yapardı? Teşekkür ederdi değil mi? </em></span><br>
<span><em>Hayır!.. Yugoslav Kralı cümlesini tamamlayıp cevap bekler gibi tavır alınca, Atatürk ayağa kalktı, bunun üzerine kral da kalkmıştı. Ona bir iki adım attı ve dudaklarında kendisine çok yakışan anlamlı tebessümü ile elini uzattı:</em></span></p>
<p><span><em>– “Geçmiş olsun majeste…” dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Çünkü Mustafa Kemal’in, kendisine İstanbul Rumları şivesi ile Kosti dediği Yunan Kralı Konstantin, ordusu denize döküldükten sonra taç ve tahtını kaybetmişti. </em></span><br>
<span><em>Atatürk ile devlet hayatımızda yaşanılan günü düşünme ve nabza göre şerbet verme illetinden kurtulunmuştur.</em></span></p>
<p><span><strong><span>Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı</span></strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Futbol Nasıl Oynanır ?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/futbol-nasil-oynanir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/futbol-nasil-oynanir</guid>
<description><![CDATA[ Futbol Nasıl Oynanır ?
Futbol Nasıl Oynanır? Büyük ATATÜRK’ün futbolla ilgili bir anısını en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz KILIÇ yıllar sonra kaleme aldığı ve bir gazetede yayınlanan yazısında tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiş. ATATÜRK yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için Gündüz KILIÇ tarafından […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb391c0a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Futbol, Nasıl, Oynanır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/futbol-nasil-oynanir.html">Futbol Nasıl Oynanır ?</a></p>
<p><span>Futbol Nasıl Oynanır? Büyük ATATÜRK’ün futbolla ilgili bir anısını en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz KILIÇ yıllar sonra kaleme aldığı ve bir gazetede yayınlanan yazısında tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiş. ATATÜRK yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için Gündüz KILIÇ tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz KILIÇ’tan nakledelim.</span></p>
<p><span><span>…..ATATÜRK şerbetini yudumlarken ‘Gel şöyle oturda seninle konuşalım biraz’ dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın içimin yağları eridi.İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü ATATÜRK’ün özellikle gençlere değişik zeka soruları sorarak onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahçup olma korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru korktuğum türden olmadı. </span><span><br>
</span></span></p>
<p><span>O sıralarda Milli futbol takımımız Halk Evleri Takımı adı altında Rusya’da 5-6 maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen, ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen ATATÜRK’ün Rusya yenilgileri de gözünden kaçmamıştı.</span></p>
<p><span><span>İlk sorusu ‘Neden yenildiniz?’ oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. ATATÜRK pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu. ‘Peki bu yenilgiler seni çok üzdü mü?’ dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken, bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu: ‘Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmekte tabiidir. Ancak, bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle, azmiyle çalışmalıdır’ dedi. </span><span><br>
</span></span></p>
<p><span><span>Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kağıt kalem aldım, oyun sahasını çizerek o zamanki deyimiyle, müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım. ATATÜRK, ‘Yahu desene bizim harp oyunları gibi, sizin işde strateji bilgisi ve kurmay kafası ister’ diye önemser önemser başını salladı.</span><span><br>
</span></span></p>
<p><span>Rahmetli Gündüz KILIÇ’ın bu anısı ATATÜRK’ün futbol hakkındaki düşündüklerini bize öğretmesi bakımından değer ve önem taşıyor.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Atatürk Sevdalısı: Eriş Ülger</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-ataturk-sevdalisi-eris-ulger</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-ataturk-sevdalisi-eris-ulger</guid>
<description><![CDATA[ Bir Atatürk Sevdalısı: Eriş Ülger
Moda’nın denize açılan sokaklarından birindeki küçücük eve girerken Türkiye Cumhuriyeti’nin “özel” tarihinin burada saklandığına hala inanamıyordum… Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasındaki tabancası, Fikriye’nin intihar ederken kullandığı tabanca (inanılmaz küçüklükte bir tabanca bu, üzerine adının baş harfi işlenmiş), ölürken üzerinde bulunan beyaz geceliği, elinden hiç düşürmediği Nutuk ve sayfaları arasında Fikriye’nin verdiği solmuş bir gül, ilkokuldaki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb267f67.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Atatürk, Sevdalısı:, Eriş, Ülger</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturk-Sevdalisi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-ataturk-sevdalisi-eris-ulger.html">Bir Atatürk Sevdalısı: Eriş Ülger</a></p>
<p><span>Moda’nın denize açılan sokaklarından birindeki küçücük eve girerken Türkiye Cumhuriyeti’nin “özel” tarihinin burada saklandığına hala inanamıyordum…</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasındaki tabancası, Fikriye’nin intihar ederken kullandığı tabanca (inanılmaz küçüklükte bir tabanca bu, üzerine adının baş harfi işlenmiş), ölürken üzerinde bulunan beyaz geceliği, elinden hiç düşürmediği Nutuk ve sayfaları arasında Fikriye’nin verdiği solmuş bir gül, ilkokuldaki Kuran – ı Kerim’inin kılıfı, Salih Bozok’un intihar ettiği tabanca, ölüm raporu, Etnografya Müzesi’ne geçici olarak defni hakkında tutanak, TBMM’nin taktığı nişan, günlüğü, telgrafları, kendi el yazısıyla nutku, ipek narçiçeği rengindeki röpdeşanbırı, iki çift çorabı, devamlı içtiği bir kutu sigarası, pantolonunun kemeri, fotoğraflarından aşina olduğumuz o ünlü deri yeleği, dört madalyası, binlerce fotoğraf ve Atatürk devriyle ilgili sayısız ve eşsiz yerli yabancı gazeteler…</span></p>
<p><span>Ser verip, sır vermeyen bir ev bu, ev sahibi de öyle. Ortalıkta Atatürk’e dair bir ize falan da rastlamıyorsunuz. Arkalara doğru gittikçe birkaç fotoğraf o kadar. Sordukça bir şeyler muhafazalarından çıkıyor.</span></p>
<p><span>Eriş Ülger bir mimar. Uzun yıllar üst düzey bürokratlık yapmış, Almanya’da, İsviçre’de çalışmış. İki kızı var.</span></p>
<p><span>“Ben bir Atatürk arşivcisi olmayı değil fikir sahibi olmayı hedefledim. Bilgisiz fikir olmaz. Atatürk’le ilgili doğru bilgileri bulmaya çalıştım.</span></p>
<p><span>Bu anlamda Atatürk yaşarken Avrupalının ona nasıl baktığını da çok merak ettim. Avrupa’daki arşivleri araştırmaya başladığımda Avrupalıların onu 1916’da keşfettiğini anladım. Bir siyasi olarak değil, Jean Jacques Rousseau, Robespierre gibi bir düşünür olduğunu, bizim 1997’de göremediğimizi yani ümmeti ulus haline getireceğini görmüşlerdi” diyor Ülger.</span></p>
<p><span>Atatürk üzerine yedi kitap yazmış. Mütevazı bir bütçeyle 1953’den bu yana, bazen taksitlerle bir araya getirmiş bunları. Çok özel eşyaların bir kısmını Salih Bozok’un oğlu Cemil Bey, bir kısmını da Sabiha Gökçen hediye etmiş. Orijinal fotoğrafları Selahattin Giz’den ve Atatürk’ün askeri fotoğrafçısı Nedim Tengizman’dan almış. Ölüm ve defin tutanağını ise Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke’nin eşi vermiş. Bu teslimlerin neredeyse tümü noter huzurunda gerçekleştirilmiş.</span></p>
<p><span>Eriş Ülger şimdiye değin ortaya hiç çıkarmadığı bu hazineyi sergilerken biraz mahcup sanki:</span></p>
<p><span>“Bunlara sahip olmak değil, fikrine sahip olmak önemli benim için. Ayrıca bunların yerinin evim ve elim değil halkın rahatlıkla ulaşabileceği bir yer olduğunu düşünüyorum.”</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in tüm kararlarını yalnız aldığına ve hiçbir zaman yardımcısının olmadığına dikkat çeken Ülger, onun çok yalnız bir adam olduğuna inanıyor. Kadınlarla ilişkisinin ve çapkınlığının ise abartıldığını savunuyor.</span></p>
<p><span>Ülger’in araştırmaları sonucu vardığı sonuç, Atatürk’le Latife Hanım’ın hiçbir zaman bir ruh ve fikir birliği içinde olmadıkları, Ata’nın ruh ve fikir birliğini Fikrîye Hanım’la yaşadığı.</span></p>
<p><span>“Latife Hanım, Ata’nın çamaşırını bile yıkamamıştır. İçki içmesine mani olmaya çalışmıştır, bazen tercümanlığını yapmış, protokolde yerini almıştır. Ama asla Mustafa Kemal’e nüfuz edememiştir, aralarında hep ciddi bir mesafe olmuştur. Latife Hanım huysuz bir kadındı. Mutfağa inip aşçıbaşıyla zeytinyağını fazla koydu diye bile kavga edermiş. O ve Fikrîye kıyaslanamaz. Fikrîye, Mustafa Kemal’in fikir dostu olmuştur, çamaşırlarını da yıkamıştır, onu korumaya da çalışmıştır. Atatürk’ün de onu sevdiğini ve korumaya çalıştığını 1921’de Rafet Paşa’ya çektiği bir telgraftan rahatlıkla anlıyoruz.</span></p>
<p><span>Bu telgrafta `Yunanlılar yaklaşıyor. Fikrîye Hanım’ı, Ruşen ve Salih beylerin hanımlarını alıp Kayseri’ye doğru yola çıkın. Bu yolculukta Fikriye’yi altı asker korusun’ deniyor.</span></p>
<p><span>Atatürk nutuklarından ve kahramanlık türkülerinden hiç hoşlanmayan Ülger, “Türkiye boyutlarını tespit edeceği bir kararı vermek zorunda. Niçin yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı. Bu iş söylevlerle, heykellerle olmaz” diyor.</span></p>
<p><span>Eriş Ülger, Atatürk’le ilgili birçok tüyo verdi, ben de size onunla ilgili bir tüyo vereyim: 10 Kasım 1953’de Atatürk Anıtkabir’e taşınırken gençliğe hitabını okuyan çocukmuş…</span></p>
<p><span><strong>Bir Anısı</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’le ilgili o kadar az şey biliniyor ki, bir tane özel anısını merak ediyorum:</span></p>
<p><span>“Yıl 1932. Çankaya. Atatürk’ün sofrası. Ruşen Eşref, Salih Bey, Falih Rıfkı Atay, Recep Zühtü ve birkaç bilim adamı. Gecenin ilerlemiş saatlerinde Mustafa Kemal döner ve Salih Bozok’a sorar:</span></p>
<p><span>– Yarın günlerden ne?</span></p>
<p><span>– Cuma efendim.</span></p>
<p><span>– Peki, Hacı Bayram Camii’nde cuma vaazını kim verecek?</span></p>
<p><span>– Bilmiyorum efendim.</span></p>
<p><span>– Çocuk, git yarın vaaz verecek hocayı al gel. Bu gece soframıza misafir olsun.</span></p>
<p><span>Mevsim kıştır. Salih Bey kısa bir zaman sonra hoca efendiyle Çankaya’nın kapısından girer ve Paşa’nın “bilim sofrasına” misafir olur.</span></p>
<p><span>Paşa kendisine portakal suyu ikram eder ve sohbet eder. Bir ara sorar:</span></p>
<p><span>– Hoca efendi yarın cuma hutbesi vereceksiniz, halka ne anlatacaksınız?</span></p>
<p><span>– Günahtan sevaptan bahsedeceğim.</span></p>
<p><span>– Başka ne anlatacaksınız?</span></p>
<p><span>– Allahtan, peygamberden bahsedeceğim.</span></p>
<p><span>– Güzel, daha ne anlatacaksınız?</span></p>
<p><span>– Cennetten cehennemden bahsedeceğim.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:</span></p>
<p><span>– Hoca efendi, binlerce şehidin kanıyla sulanan bu topraklar üzerinde hürriyet ve bağımsızlığımıza hangi imkansızlıklar içinde kavuştuğumuzu, devrimleri, okkanın gidip kilonun, arşının gidip metrenin geldiğini, zeki ve çalışkan Türk ulusumuza siz anlatmayacaksınız da kim anlatacak?</span></p>
<p><span>Hoca efendi mahcuptur. Paşa, Salih ve Ruşen Bey’e döner.</span></p>
<p><span>– `Hoca efendi bu gece bizim misafirimiz olsun. Kendisini devrimlerimiz hakkında irşad edin. Yarın Hacı Bayram Camii’nde devrimlerimiz hakkında hutbe verecek’ der.</span></p>
<p><span>Hoca efendiye bir de yeni kıyafet dikilir.”</span></p>
<p><span>O cuma devrimler konusunda Ankaralıları aydınlatan hoca efendinin o günkü fotoğrafı da bugün Eriş Ülger’in arşivinde yerini almış.</span></p>
<p><span>Ülger, İslam dinine en büyük hizmeti Atatürk’ün verdiğine inanıyor ve “600 sene padişahın, 300 senede halifenin kulu olan toplum, Allah’ın kulu yapılıyor.</span></p>
<p><span>Bundan daha büyük hizmet olur mu?” diyor. </span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazı: Ayça ATİKOĞLU</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın Cuma Namazı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/baskumandan-mustafa-kemal-pasanin-cuma-namazi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/baskumandan-mustafa-kemal-pasanin-cuma-namazi</guid>
<description><![CDATA[ Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın Cuma Namazı
Mustafa Kemal Paşa’nın, “Vatan uğruna can verenlerin yasını taşıyor gibi siyahlar giyinmiş olarak” Ramazanın ilk Cuma’sında bulunması, herkesin maneyatını kuvvetlendirmişti. 30 asırlık Türk tarihinin en hazin ve en acılı günleri, hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı günleridir. Bosna-Hersek faciasından daha korkunç, korkunç üstü korkunç, faciaların yaşandığı dört yıllık dönem içerisinde Türk milleti dört acılı Ramazan geçirmiştir. Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cb0b070e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Başkumandan, Mustafa, Kemal, Paşa’nın, Cuma, Namazı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Cuma-Namazi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/baskumandan-mustafa-kemal-pasanin-cuma-namazi.html">Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın Cuma Namazı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muhiddin NALBANTOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın, “Vatan uğruna can verenlerin yasını taşıyor gibi siyahlar giyinmiş olarak” Ramazanın ilk Cuma’sında bulunması, herkesin maneyatını kuvvetlendirmişti.</span></p>
<p><span>30 asırlık Türk tarihinin en hazin ve en acılı günleri, hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı günleridir. Bosna-Hersek faciasından daha korkunç, korkunç üstü korkunç, faciaların yaşandığı dört yıllık dönem içerisinde Türk milleti dört acılı Ramazan geçirmiştir.</span></p>
<p><span>Bir düşününüz; Trakya’da Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve payitahtımız İstanbul, “Yedi düvelin” işgali altındadır. Anadolu’da, Adana, Urfa, Maraş işgal edilmiş, Ege’de izmir çoktan kaybedilmiş, Kütahya, Afyon ve Eskişehir’in kaybı onu takip etmiştir.</span></p>
<p><span>Hutbelerde artık padişahın adı okunmuyordu. Çünkü ülkenin istiklali yoktu. Yine aynı yıllarda hilafet merkezi İstanbul’dan ilk defadır ki “Sürre alayı” yola çıkmıyordu. Keza Anadolu’dan bu ezeli gaza ve cihad topraklarından ilk defadır ki o günlerde hac kervanları çıkmıyordu. Çünkü zikrettiğimiz gibi ülkenin her tarafı işgal altında bulunuyordu. Gökkubbenin altında bir tek dostumuz, bir tek müttefikimiz kalmamıştı. Türk orduları her yarasından kan sızarak Sakarya gerisindeki son savunma hatlarına çekiliyordu.</span></p>
<p><span>Meclis günlerden beri tartıştıktan sonra İstanbul hükümeti tarafından bütün askeri rütbeleri geri alınan Mustafa Kemal Paşa’ya bütün bu rütbelerini iade ettiği gibi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkumandanlığı”nı da verdi. Şimdi bu sıfatla dost ve düşman bütün dünyanın gözlerinin üzerinde toplantığı Ankara’nın Hacı Bayram Camii’ndeki o yılın Ramazan’ının ilk cumasına katılmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Başkumandan Hacıbayram Camii’nde</strong></span></p>
<p><span>Bu anı, orada bulunanlardan Mısırlı Türk Prensesi Kadriye Hüseyin anlatmaktadır:</span></p>
<p><span>Billur gibi duru bir ses, belki de Türkiye’nin en güzel sesi şimdi Peygambere sesleniyordu.</span></p>
<p><span>Arapça verilen cuma vaazından sonra şimdi mevlid okunuyordu. Nefis kakmalı kürsüsünde hoca, ateşli bir sesle okumaya devam ediyordu; diz çökmüş veya bağdaş kurmuş oturan cemaat, hocanın kah Türkçe, kah Arapça sözlerini sessizce dinliyordu. Herkes ilahi bir huşû içindeydi. Küçüğü-büyüğü aynı havaya girmişti. Bu kutsal yerin çatısı altında herkes aynı içtenlikle dua ediyordu.</span></p>
<p><span>Yalnız burada değil, her camide, Anadolu’nun her yerinde Ramazan’ın bu ilk cumasında aynı saatte milyonlarca insanın ruhu savaş alanlarında şehit düşenler için birlik olmuştu. Bugün bütün Anadolu, şehitleri için dua ediyordu. Bu münasebetle İstanbul’dan gelen ve saraydaki görevini, vatanı savunan askerlerin imanlarını güçlendirmek uğruna terk eden hoca, Ankara’nın bu güzel camiinde mevlid okuyup, şühedanın ruhlarının huzuru için dua ediyordu.</span></p>
<p><span>Caminin kadınlara ayrılan bölümünden boğuk hıçkırık sesleri, caminin dört bir köşesinden yükselen ve eğik başların üzerine bir duman gibi yayılan tütsü kokusuna kapılıyordu. Mevlidden sonra yapılan dua, hissiliği ile gerçekten muhteşemdi. Hocanın dini vaazı ve İslam dünyası ile ilgili siyasi sözlerindeki derinliği nakletmek imkansızdı. Peygamberimizi tanık alan vaaz, müminleri heyecandan ürpertiyor, hocanın ateşli sözlerini giderek artan bir heyecanla dinliyorlardı…</span></p>
<p><span>“Bak ey Muhammed, bütün sadık kulların bak nasıl imanlarından aldıkları kuvvetle dur dinlen bilmeden savaşıyorlar. İmanlarından başka dayanakları yok. Bunu herşeye karşı asilce savunuyorlar. Onlara her türlü muamele reva görülüyor; saldırı, katliam, hapis, sürgün… Bir zamanların zengin ülkeleri şimdi yabancı boyunduruğu altında inliyor. Bağımsızlığını korumak için uğrunda gece gündüz savaştıkları kutsal barınaklarından başka hiçbir şeyleri kalmadı. Çünkü İslamın kutsal yıldızını aralıksız fırtınalara ve girdaplara karşı korumak lazım…”</span></p>
<p><span><strong>Namazdan sonra halkın arasında</strong></span></p>
<p><span>Yahya Kemal Beyatlı bir yazısında, “sevmek” konusunu işlerken aynen şunları söyler:</span></p>
<p><span>“Sevmek… İstanbul’un, İzmir’in, Kütahya ve Afyon’un kaybedildiği, düşman ordularının Ankara üzerine yürüdüğü günlerde sevmekle, bugün rahat mekanlarımızda oturup vatanı sevmek ayrı şeylerdir. O günlerde vatanlarını sevenler, bu sevgilerinin bedelini düşman orduları karşısında vatanın her karış toprağını kanlarıyla sulayarak ödüyorlardı, İşte gerçek vatanseverler onlardır” diyordu.</span></p>
<p><span>Vatanın her köşesinin “kahpelerin orduları” tarafından sarıldığı günleri Ankara’da yaşayan Prenses Kadriye Hüseyin’e kulak verelim: Hoca vaaza devam ediyor, “Ey Ulu Allah, ey Yüce Peygamberimiz, imdadımıza sen yetiş! Her tarafımız sarıldı, ilahi kudretine şan ve şeref, kudret ve direniş gücü verdiğin Türk halkının, uğradığı adaletsizlikler ve alçaklıklar karşısında nasıl ümitsiz hale düştüğünü gör! Bütün suçluları ve korkakları affet ya Rabbi, her gün masumları korumak için savaşanlara da kuvvet ve cesaret ihsan eyle, onları imandan ve kuvvetten yoksun bırakma! Önümüzde bizi bekleyen çok büyük bir görev var. Allah bizi korusun! Yaşama gücümüzü veren içimizdeki ümidi hiçbir zaman söndürmesin… Yaradan, istila edilen topraklarını savunan islam ordularına nihai zaferi ihsan etsin. Onları modern Haçlı ordularına karşı muzaffer kılsın. İnsanlık tarihi şimdiye kadar böylesine bir saldırı görmemiştir, Tanrı bu saldırıya karşı koyarken şehit düşenlerin ruhlarına huzur içinde yatmayı nasib etsin…</span></p>
<p><span>Renk renk camlardan süzülen soluk ve tatlı bir ışık, içerisini aydınlatıyordu. Sayısız sütunların dibinde bağdaş kurmuş oturanlar sezsiz sedasız bir şeyler mırıldanıyor ve belli etmeden göz yaşlarını kuruluyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>Vatan uğruna can verenlerin yası…</strong></span></p>
<p><span>Başkumandan mevlidden sonra sessizce yerinden kalktı; vekilleri, subayları, yüksek memurlar hep birlikte ve etkileyici büyük sükunetle peşinden yürüdüler. Bir araya gelen bütün bu insanlar, sanki birden geçici bir huzur ve rahatlığa kavuşmuş gibiydiler. Avluda toplanan muazzam kalabalık bile, bütün dalgalanmalarına rağmen bu dini huşu havasını aksatmıyordu. Baştan aşağı siyahlar giyinmiş olan Mustafa Kemal Paşa, bu haliyle vatan uğrunda can verenlerin yasını taşıyor gibiydi. Yüzündeki heyecan ve derin hüzün rahatça farkedilebiliyordu. Yanına almak için kolundan tutup çektiği Hüseyinzade’ye, heyecandan titreyen bir sesle şöyle dedi;</span></p>
<p><span>“Allah büyüktür, bizi kurtaracaktır. Allah’ın inayetine inanıyorum.”</span></p>
<p><span>Ağır adımlarla caminin ve Meclis’e giden yolun iki tarafında biriken halkın, kadınların ve çocukların meydana getirdiği kalabalığın arasından geçtiler. Halk, adeta bir vazife sembolü gibi gelip geçen Başkumandanı saygı ile eğilip selamlıyordu. Peşinden subaylar ve vekiller geliyor, muhafızları daha da arkadan onu izliyordu.</span></p>
<p><span>Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin, ertesi gün Ankara’dan Avrupa’ya doğru yola çıkacaktır. Onları Ankara’dan ayıran tren, son tren olmuştu. Çünkü ertesi günlerde Ankara’nın bütün dünya ile irtibatı kesiliyordu.</span></p>
<p><span><a href="http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=70503" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span><strong>Muhiddin NALBANTOĞLU</strong></span><br>
Kaynak: Yeniçağ Gazetesi</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün İki Antalya Anısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-iki-antalya-anisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-iki-antalya-anisi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün İki Antalya Anısı
1930’lu yıllar… İtalya devlet başkanı faşist Mussolini’dir. Bir harita yayınlar. Anamur burnundan kuzeye doğru Konya ve batıya doğru Isparta ve Aydın illerini kapsayan bir haritadır bu. Sürekli demeç verir. “Bu haritada gösterilen yerler İtalyanlarındır. Gidecek ve oraları alacağım” der. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhurbaşkanıdır. Uzun süre ses çıkarmaz ama Mussolini hem harita yayınlamaya, hem de […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4caf7b540.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, İki, Antalya, Anısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-iki-antalya-anisi.html">Atatürk’ün İki Antalya Anısı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Güngör TÜRKELİ</strong></span></a>
</p><p><span>1930’lu yıllar… İtalya devlet başkanı faşist Mussolini’dir.</span></p>
<p><span>Bir harita yayınlar. Anamur burnundan kuzeye doğru Konya ve batıya doğru Isparta ve Aydın illerini kapsayan bir haritadır bu. Sürekli demeç verir. “Bu haritada gösterilen yerler İtalyanlarındır. Gidecek ve oraları alacağım” der.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhurbaşkanıdır. Uzun süre ses çıkarmaz ama Mussolini hem harita yayınlamaya, hem de “Gidip oraları alacağım” demeçlerini vermeyi sürdürür.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Atatürk bir süre sonra Antalya’ya gelir ve Atatürk evine yerleşir. Bu arada İtalya Atatürk evinin tam karşısına düşen bir binada İtalyan Başkonsolosluğu açılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal bir ara bir bölük askerin getirilmesini ister. Bir bölük asker gelir ve Atatürk evinin önünde konuşlanır. Mustafa Kemal bölüğün başına geçer ve bölüğe talim ettirmeye başlar. “Rahat! Hazrol! Yat! , Silah omza! “ gibi askerlere bölük talimi yaptırır. Bir süre sonra da ( Süngü tak’ hedef karşı bina!” emrini verir. Karşı bina İtalyan konsolosluğudur. Asker süngü takar ve karşı binaya (İtalyan konsolosluğuna) hücuma geçer. Asker tam bina kapısına yaklaşınca Mustafa Kemal “Kıt’a dur! Geriye dön marş marş” komutunu verir.</span></p>
<p><span>Bu uygulama birkaç kez yinelenir.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Ankara’ya döner ve bir resepsiyon düzenler. Resepsiyona tüm ülkelerin Büyükelçileri de davetledir. İtalya Büyükelçisi Mustafa Kemal’in yanından geçerken, Mustafa Kemal İtalyan Büyükelçisine “SENİN PALYAÇODAN NE HABER!” der.</span></p>
<p><span>Ve o günden sonra İtalyan faşisti Mussolini’den ne harita yayınlanır ne de “Biz gidip buraları alacağız” diye bir demeç verir.</span></p>
<p><span>* * *</span></p>
<p><span>Şimdi anlatacağım anıyı değerli sanatçı Müjdat Gezen, geçtiğimiz Cumhuriyet bayramında bir tv kanalında anlattı.</span></p>
<p><span>Yine Mussolini’nin yukarıda sözünü ettiğim yıllar. Yani 1930’lu yıllar.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal bir ahşap motorla Antalya körfezinde motor gezisi yapmaktadır. Bir bakar ki, beş İtalyan zırhlısı Antalya körfezinde silahlı tatbikat yapmaktadır. Mustafa Kemal motorun kaptanına “Cumhurbaşkanlığı forsunu çek” emrini verir. Kaptan İtalyan gemilerinin tatbikatından çekinmektedir. Mustafa Kemal “Emrediyorum! Cumhurbaşkanlığı forsunu çek!” der. Kaptan Umarsız emri yerine getirir ve Cumhurbaşkanlığı forsunu motorun direğine çeker. Mustafa Kemal bu kez “Motoru tüm hızıyla tatbikat yapan İtalyan savaş gemilerinin üzerine yönlenmesini!” emreder. Kaptan “Aman efendim, biz ahşap bir küçük motoruz” diye karşı çıkmak ister ama Mustafa Kemal kararlıdır. Umarsız kaptan motorun tüm hızıyla beş İtalyan savaş gemisinin üzerine doğru gider. İtalyan savaş gemilerinin komutanları kendilerine doğru gelen ahşap gemiyi dürbünleriyle izlerler. Önce motorun direğindeki Cumhurbaşkanlığı forsunu Türk bayrağı olarak değerlendirirler. Motor yaklaştıkça bakarlar ki, motor direğinde sadece Türk bayrağı değil, Cumhurbaşkanlığı forsu vardır.</span></p>
<p><span>Bunu görünce Antalya körfezinden büyük bir hızla uzaklaşırlar.</span></p>
<p><span>İki anının özeti bu.</span></p>
<p><span>Bu bir devlet adamının örnek bir davranışı değildir diyebilecek bir insan dünyada var mı?</span></p>
<p><span>Şimdilerde ya da 15-20 yıldır, hatta daha önceki yıllarda bizi yönetenlerin Türkiye’nin çıkarlarıyla ilgili baskılar karşısında Mustafa Kemal gibi davranan bir devlet adamı gördük mü?</span></p>
<p><span>Karar değerli okuyucunundur kuşkusuz.</span></p>
<p><span>Ölümünün 72. yılında bu büyük devlet adamını ve Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü özlemle ve saygıyla anıyorum.</span></p>
<p><span><strong>GÜNGÖR TÜRKELİ</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Leblebilerini Yürüten Çocuk Hanri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-leblebilerini-yuruten-cocuk-hanri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-leblebilerini-yuruten-cocuk-hanri</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Leblebilerini Yürüten Çocuk Hanri
9 Ekim 1937’de Atatürk’ün kıvırcık saçlarını okşadığı ve trenine aldığı 7.5 yaşındaki çocuk, şu an 81’inde ve en geniş Atatürk fotoğraf arşivine sahip. Hanri Benezus 73 yıl önceki buluşmayı anlattı. Atatürk, Nazilli’de bir basma fabrikası açılşıının ardından Aydın’da çeşitli ziyaretlerde bulunur. Ortaklar’a da uğrar. Onu karşılayan heyette istasyon müdürü, muhtar ve incir kooperatifinin katibi vardır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4cae1ed39.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:27:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Leblebilerini, Yürüten, Çocuk, Hanri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ataturkten-Anilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-leblebilerini-yuruten-cocuk-hanri.html">Atatürk’ün Leblebilerini Yürüten Çocuk Hanri</a></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69705 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Hanri.jpg" alt="" width="172" height="85">9 Ekim 1937’de Atatürk’ün kıvırcık saçlarını okşadığı ve trenine aldığı 7.5 yaşındaki çocuk, şu an 81’inde ve en geniş Atatürk fotoğraf arşivine sahip. Hanri Benezus 73 yıl önceki buluşmayı anlattı.</span></p>
<p><span>Atatürk, Nazilli’de bir basma fabrikası açılşıının ardından Aydın’da çeşitli ziyaretlerde bulunur. Ortaklar’a da uğrar. Onu karşılayan heyette istasyon müdürü, muhtar ve incir kooperatifinin katibi vardır. Katibin oğlu da babasının paçasına yapışarak, ’ben de Atatürk’ü karşılamaya geleceğim der’ ve 73 yıl önceki buluşma gerçekleşir.</span></p>
<p><span>Eski iş adamı, yazar ve Atatürk fotoğrafları arşivcisi Hanri Benazus, Banu Güven’le Artı’ya konuk oldu.</span></p>
<p><span>Ailesinin kökeniyle ilgili, 500 yıl önce göç ettiklerini bildiğini, ABD’de dönüşü uğramak zorunda kaldığı Fas’ta, ülkenin en varlıklı ailesiyle aynı soyadını taşıdığını öğrendiğini ve onların da Berberi kökenli olduğunu belirten Benazus, “Atatürk ismimi sordu ben de Hanri dedim. Bana niye Ahmet, Mehmet, Mustafa diye sormadı ve ben o gün bu nedenle Türk oldum’ diyerek, 9 Ekim 1937’yi anlattı:</span></p>
<p><span>“Atatürk’ün geleceği söylendi ve karşılama heyeti oluşturuldu. Okur yazar olan istasyon müdürü, muhtar ve babam heyetteki isimlerdi. Ağladım, sızladım, babamın eteklerine yapışıp zorla ben de karşılamaya gittim.</span></p>
<p><span>Tren geldi ve kendisi indiler. Köylülerin arasına girdi. Ortaklar köylüleri ve civardaki diğer köylerden gelenlere hitap etti. Çocuk aklımla yaptım ki iyiki de yapmışım, babamın elini bırakarak yanına gittim. Atatürk de, o zaman kıvır kıvır olan saçlarımla oynadı ve elimden tuttu. Konuşması bitince beni de trenine bindirdi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69706" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Hanri-1.jpg" alt="" width="498" height="365"></p>
<p><span><strong>“LEBLEBİLERİ YÜRÜTTÜM” </strong></span></p>
<p><span>Terene bindik, kompartımanına gittik, camını açtı ve ben karşısında oturdum. Rakı ve beyaz leblebi getirdiler. O zaman bizim için leblebi çok büyük nimetti. Atatürk kadehini kaldırarak köylülere ‘senin şerefine, senin şerefine’ derken, ben de leblebilerini yürüttüm. Kendisi fark etti ve bir işaretle garson yeni kase getirdi. 2. kase, 3. kase derken benim cepletim dolmuştu.</span></p>
<p><span>Ben 27 Mart 1930 doğumluyum ve o zaman 7.5 yaşındaydım. 2. sınıfa gidiyordum. Okulda ve evde hep Atatürk konuşulurdu. Benimle sohbet etti, okulu, öğretmenleri ve eksikleri sordu. Çocuklara çok düşkündü. O kadar ki onların her yaptığıyla ilgilenirdi. Neredeysde her gün ne yiyip içtiğimizi soracak kadar ilgi gösterdi.</span></p>
<p><span><strong>“</strong><strong>O GÜN TÜRKLÜĞE TERFİ ETTİM”</strong></span></p>
<p><span>“Kimin çocuğusun, ne yapıyorsun, babamın işi ne, kaçıncı sınıftasın diye sordu. İşte burada her zaman her yerde anlattığım Atatürk’ün en güzel tarafını gördüm. Adımı sordu, Hanri dedim. Neden Ahmet, Mehmet, Mustafa değil demedi. Bu beni o günden itibaren tam anlamıyla Türklüğe terfi ettirdi. Ben Türküm. Kendimi Türk olarak görüyorum ve artık öyle lanse ediyorum. Başka türlü düşünmem mümkün değil.”</span></p>
<p><span><strong>“GECE FOTOĞRAFI YOKTUR”</strong></span></p>
<p><span>“Bana özel fotoğrafçısı Cemal ışıksel anlatmıştı. Atatürk’ün gece ve kapalı alanda çekilmiş fotoğrafı yoktur. Ortaklar’a da hava karardıktan sonra gelmişti. O yüzden o güne dair fotoğraf yok. Trablusgarp Savaşı’nda sol gözüne şarapnel parçası gelmişti. O zaman forotğrafların flaşları yoktu ve zamanın tekniğinden dolayı gözleri rahatsız oluyordu.”</span></p>
<p><span><strong>ATATÜRK’ÜN SESİ </strong></span></p>
<p><span>“Son zamanlarda tartışılan bir konu bu. Birkaç kişi daha sordu bana. Onuncu Yıl Nutku’nu dinleyerek büyüyen bir nesilden geldim ben. Oradaki ses kesinlikle Atatürk’ün sesi değil. Tok ve yumuşak bir sesi vardı. O ince ses onun değil. Yeni yayınlanan nutku dinlemedim ve o yüzden bir şey diyemem.”</span></p>
<p><span><strong>“BİR DEV GÖRMEYE GİTTİM” </strong></span></p>
<p><span>“O gün, çocuklukla ilgili bir şey bu, duyduklarımdan hareketle ben bir dev görmeye gittim. Çocuk kafamda düşmanı denize döktü, vatanı kurtardı, cumhuriyeti ilan etti ya, o bir devdi. İlk gördüğümde hayal kırıklığına uğradım; herkesin boyunda normal bir insandı. Bunun yanında bir özelliği vardı. O kalabalığın içinde yalnız onu görüyordunuz. O gün, yanından ayrıldıktan sonra gerçek devliğin ne olduğunu anladım.”</span></p>
<p><span><strong>FOTOĞRAF MERAKI </strong></span></p>
<p><span>“Bir karar sonrası fotoğrafları toplamaya başlamadım. 17 yaşındaydım ve bir Atatürk fotoğrafı aldım. İkinciye rastladım aldım ve almaya devam ettim. İş hayatımda imkanlarım vardı, iki fotoğraf için ABD’ye bile gittim, negatifleriyle birlikte aldım ve döndüm. 17’de başladım, 81’imin içindeyim ve yıllardır topluyorum.”</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlk Çağ Orta Asya Şamanizminin Dinamikleri ve Taş Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati</guid>
<description><![CDATA[ İlk Çağ Orta Asya Şamanizminin Dinamikleri ve Taş Sanatı
Çok eski zamanlardaki Türklerin inançları doğa kültürü üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle Orta Asya ve Sibirya’da bulunan çeşitli Türk halkları günümüzde de inançlarını kendilerini çevreleyen doğadaki nesnelere ibadet ederek sürdürürler. Mikro ve makro düzen içinde geçen doğal dünyanın her ifadesi, onun sembolik değerlerine göndermeler yapar. Türklerin dini gelenekleri, inançların belli kurallara göre düzenlendiği kutsal bir kitap formuna […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64077fb93.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlk, Çağ, Orta, Asya, Şamanizminin, Dinamikleri, Taş, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Samanizm.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html">İlk Çağ Orta Asya Şamanizminin Dinamikleri ve Taş Sanatı</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Andrzej ROZWADOWSKİ</strong></span></a>
</p><p>Çok eski zamanlardaki Türklerin inançları doğa kültürü üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle Orta Asya ve Sibirya’da bulunan çeşitli Türk halkları günümüzde de inançlarını kendilerini çevreleyen doğadaki nesnelere ibadet ederek sürdürürler. Mikro ve makro düzen içinde geçen doğal dünyanın her ifadesi, onun sembolik değerlerine göndermeler yapar. Türklerin dini gelenekleri, inançların belli kurallara göre düzenlendiği kutsal bir kitap formuna girmemiştir. Ancak bu durum dinlerinin daha basit ya da zayıf olduğu anlamına gelmez. Paradoksal olarak, söz konusu özellik aile içinde kuşaktan kuşağa sözlü ifadeler ile aktarılan inanç sistemlerinin zenginliğini dahi etkilediği söylenebilir. Eski Türklerde din adamı yoktur; onların yerini yeryüzü ve ölülerin gittiği diğer dünyalar arasında ölümlülerin sahip olmadığı bir güçle aracılık yapan şamanlar almıştır. Geleneksel Türk inanç sisteminde kişinin bir ara aşamada bulunduğuna, yani yeryüzünde yaşadığı, ancak alt ve üst dünyalara ayrılmış evrenin içinde yer aldığına inanılır.</p>
<p>Türklerin ve diğer Sibirya halklarının belirleyici inanç sisteminin Şamanizm olduğu<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ve geniş bir perspektiften bakıldığında Şamanizm’in Kuzey Avrasya’nın neredeyse tamamına yayıldığı söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Tarihsel kökeninin derinliği tartışılmazdır. Asya kıtasındaki değişik bölgelerde ve değişik zamanlarda yazılmış tarihi kayıtlar, Asya halklarının çok eskilerden beri Şamanizm’i benimsediğini göstermektedir. Ancak, ortaya çıkışını ya da kültür ortamında yeşerdiği halkın kimler olduğunu tam olarak belirleyebilmek mümkün değildir. Şaman kelimesinin Tunguz dilinden geldiği kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Fakat bu Sibirya dilindeki konumu pek açık değildir. 18. yy.’da Hindistan kökenli olduğu ve Sanskritçe’deki sramana kelimesinden esinlendiği konusunda görüşler öne sürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu görüşün üzerinde durduğu paralelliği kabul eden Shirokogoroff, terimin Hindistan’dan Orta Asya’yı katederek Doğu Asya’ya yayılan Budizm ile birlikte geçtiğini öne sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Son yıllarda yapılan çalışmalar, Hindistan kökenli olduğunu ve yayılmanın yaklaşık iki bin yıl sürdüğünü doğrulamaktadır. Sidorov<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> tarafından yapılan çalışma, M.Ö. ikinci bin yılın ortalarında Hindistan ve İran’a kadar uzanan Hint Arilerin doğuya doğru yönelen göç hareketi esnasında gerçekleştiği olgusunu kabul etmemize olanak sağlamaktadır. Bu yüzden, Hint Avrupa geleneklerinin etkileşim dalgasının düşünüldüğünden çok daha büyük olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu etkinin kuzeydoğu sınırları, araştırmacıların daha halen o etkileşimin izlerini taşıyan Yakut kültürünün (Kurıkanların göçünden esinle) beşiği kabul ettiği Baykal Gölü bölgesine kadar uzanmaktadır.</p>
<p>O halde, gerek Hint Avrupa gerekse Hint İran terimlerindeki Hint etkisinin daha önce şüpheyle yaklaşılandan çok daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Yuriy I. Sheykin “şaman” kelimesinin köklerinin iki önemli kısımdan oluştuğunu bulmuştur; birinci kısım şa (sa)bilmek, yapabilmek, anlamak; ikinci kısım man (man, maya, mayabh) kötü güçleri uzaklaştırmak için dua etmek anlamına gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Hintçedeki maya (illüzyon)kelimesiyle örtüşmesi sadece bir tesadüften ibaret midir? Son yıllarda yapılan çalışmalar, Doğu Sibirya’daki Şamanist geleneklerin oluşması sürecinde Hint İran geleneklerinin önemli etkileri olduğunu varsaymamıza neden olur. Söz konusu gelenek, Yakut ve Buryatlar (Resim 1) arasında gözlenen “ak şamanlık” ile ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> ve bu makalenin ilerleyen kısımlarında daha detaylı olarak incelenecektir.</p>
<p>Şaman kelimesine ilk olarak Tunguz Mançu kayıtlarında rastlanmasına rağmen, Türk kültüründeki yeri aynı derecede eski ve güçlüdür. Türk Şamanizmi hakkında konuşabilmek bir anlamda genelleme yapmak demektir; Türk Şamanist gelenekleri yöreden yöreye farklılıklar gösterir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Buna ilaveten, Türk dünyasında şaman kelimesi değişik şekillere bürünmektedir. Yakut Türkleri onları oyun<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> diye adlandırırken, Güney Sibirya’da, özellikle Altay ve Sayan bölgelerinde kam (kham) kelimesine rastlanır ki, bu kökten de kamlanie diye bilinen şaman törenlerine verilen ad türetilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu kelime Uygurların 1069’da yazılmış Kutadku Bilig adlı eserinde ilk kez yazılı olarak karşımıza çıkar.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Aslında kam kelimesi Yenisey Kırgızı bir şamanın adı olarak daha önce, Tang Hanedanı (618906) dönemi’ndeki Çin kayıtlarında geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> M. Ö. bininci yılların sonlarına doğru Çinli tarihçiler, Türk gelenekleriyle çok yakın bir bağa sahip Hunların bazı grupları arasında da şamanlardan (wu) bahsederler.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak, Orta Asya’da (Kazak, Kırgız, Uygur ve Özbeklerde<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>) şamanlar baksı ya da bakşı olarak adlandırılırlar ve Şamanizm için Kazakça bir kelime olan Baksılık kullanılır. Bu terimler, dikkatlice bakmak, izlemek anlamına gelen eski Türkçedeki bak, veya Türk dillerine Moğolca vasıtasıyla geçmiş olan ve öğretmen olarak çevrilebilecek Çince boshi (bagsi) kelimesinden türetilmişlerdir. Ancak Sanskritçe Budist keşiş anlamındaki bhikshu<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> kelimesinin yarattığı Hint etkisini de göz ardı etmemek gerekir.</p>
<p><span><strong>Baksı</strong></span></p>
<p>Baksı ve kam fonksiyonel olarak birbirleriyle benzeşen şahsiyetlerdir. Baksı’nın başlıca görevi ruhani dünyadaki pazarlıklar vasıtasıyla tedavi etmektir. Bunun yanı sıra hava durumunu değiştirmek, gelecekten haber vermek, kaybolan eşyaları bulmak gibi yetenekleri de vardır. Hastalıklara, hastalanan kişinin ruhunu ele geçiren kötü ruhlar neden olduğu için baksı tedavi ayinlerinin özünü ruhlarla pazarlık oluşturur. Bu bazen pazarlığın ötesinde savaşmaya kadar varabilir. Baksılar bu törenleri gerçekleştirirken ruhların yardımını kullanırlar. Kam törenlerinde olduğu gibi, Baksıların tedavi güçleri en üst seviyede transa geçtikleri anda ulaşır. Aşağıdaki Kazak baksı tedavi töreni 19.yy.’da kaydedilmiştir:</p>
<p>Baksı kopuzunu çalmaya ve şarkı söylemeye başlar. Sesini yükselttiğinde tüm vücudunu titremeler sarar. Kendini zorlayarak devam eder, yüzü terlemeye, ağzı köpürmeye başlar. Kopuzunu fırlatıp atar ve aniden ayağa kalkıp zıplamaya başlar. Başını ve ellerini sallarken ruhlara bağırarak seslenir (Bu yolla bazı ruhları kendine çağırır ve kötü ruhları kovalar). Sonunda dayancını kaybetmeye başlar ve yüzü kaskatı kesilir, gözleri kanlanmıştır, vahşi sesler çıkartarak yere düşer, en sonunda sesi kesilir ve sanki ölmüş gibidir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Yukarıda anlatılanlar Sibirya şamanlarının kamlanie törenleri ile büyük benzerlikler göstermektedir. Sibirya geleneğinde olduğu gibi, Baksı’nın ruhlar tarafından şamanlık görevini yapması için çağırıldığına ve şamanlığın aileden geldiğine inanılır. İdeolojik açıdan bakıldığında baksılar, dünyanın üç katlı dikey yapısı olduğu şeklindeki panşamanist inancı benimserler. Kazak şamanizminde dünyanın üç katlı yatay bir yapısı olduğu sezinlenmektedir. Bu yapı Kuzey Şamanist ideolojilerin karakteristik bir özelliğidir. Örneğin ırmak “öteki tarafa geçmenin” bir sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Daha önce belirttiğim benzerlik, Şamanizm’in M.S. birinci binyılın ortalarına doğru Orta Asya’ya Altaylar’dan yola çıkıp kıtaya dağılan Türkler tarafından getirildiğine işaret etmektedir. Ancak, Türklerin Orta Asya’ya genişlemelerinin İslamiyet’in yayılışı ile aynı yıllara denk geldiğini ve Orta Asya uluslarının kültür analizlerinin Şamanizm’in İslamiyet öncesine ait kültürel bir özellik olduğunu kesinlikle kanıtladığını dikkate aldığımızda, Şamanizmin Türklerin gelişinden önce de bölgede var olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Dolayısıyla, şamanların fonksiyonlarının çok eski çağlara uzandığı hiçbir çekinceye mahal vermemektedir. Tarihi kaynaklar Sibirya (Türk?) şamanlığının iki bin yıl öncesine uzandığını iddia etmemizi kolaylaştıran bilgiler içermektedir. Ancak, sadece “şaman” terimi dahi Sibirya’da dört bin yıldır var olmuşsa da, bu, Şamanlığın bölgeye girişiyle birlikte ideolojik ve dinsel bir çerçevenin de dışarıdan bir bütün olarak geldiği ya da getirildiği anlamına gelmemektedir. Arkeolojik kaynaklar, özellikle kaya resimleri Orta Asya ve Sibirya’da Şamanizm’in daha eskilere uzandığını belirtmektedir. Bu makale daha ziyade Orta Asya üzerine yoğunlaşmıştır, ancak Sibirya’dan da bazı referanslar verilmesi gerekmektedir. Kültürel açıdan her iki bölge de özellikle Sibirya’nın güneyi, Altaylar çok eski zamanlardan beri birbirleri ile ilişki içindedirler.</p>
<p><span><strong>Kaya Resimleri</strong></span></p>
<p>Kaya resimlerindeki şamanist içeriğin tanımlanması resimlerin doğrudan incelenmesinin yanı sıra teorik bir perspektiften bakılmasını da gerektirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bu durum, özellikle, Şamanist uygulamalar ve ideolojiyi tanımlamaya yönelik imgelerin bulunduğuna dair hiçbir belirti olmaması sebebiyle tarih öncesi sanat açısından büyük önemi haizdir. Fakat Şamanist ideolojinin istikrarı ve törenlerin yüzyıllardır var olduğu hesaba katılırsa, tarihi ve etnografik içerikler kaya resimlerindeki Şamanist anlamların çözülmesine yardımcı olmaktadır.</p>
<p>En eski Orta Asya kaya resimleri (Güney Özbekistan ve Tacikistan’da bulunan kaya resimleri), kesin tarihleri bilinmemekle beraber, Mezolitik Devir’den kalmadır.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bu resimlerde net Şamanist izlere rastlanmaz. Ancak, Bakır ve Bronz Çağ kaya resimlerinde kayda değer Şamanist motifler görülmeye başlanır (M.Ö. ikinci ve üçüncü binyıllar). Bu çağlara gelindiğinde kaya resimlerinde insan figürleri daha sık belirmekte, bu da, bir grup insanın bölgenin sosyal yapısında daha ön plana çıktığını göstermektedir.</p>
<p>Güney Sibirya Altay dağlarında, Güneydoğu Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da bulunan bu resimlerin bazıları vasıflar açısından farklılık arz etmektedir ki bu da Şamanist içeriğe atfedilebilir. Rus Altay bölgesi Karakol ırmağı civarındaki kazılan mezar odalarında duvara çizilmiş ya da kazınmış “güneş başlı”, “öküz başlı”, “kuş başlı” zooantropomorfik figürler kaya resimleri içinde en gözalıcı olanlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Arkeolojik olarak M.Ö. üç bin yılının sonları ile iki bin yılının başlarına uzanan bu resimler Asya’nın bu bölgesindeki en eski şaman tesvirlerini temsil etmektedirler. Bu resimlere eşdeğer olarak Chulli ve Kazakistan Karatav dağlarında bulunan petroglifler gösterilebilir. Petrogliflerde tören elbiseleri giymiş insan figürlerine rastlanır, içlerinden bazıları at benzeri bir hayvanın postu taşımaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Başları, bazılarında dekore edilmiştir. Ellerinde salt fonksiyonel açıdan tutulduğunu söylemenin çok zor olduğu asalar vardır (Resim 2). Asalar çoğunlukla haça benzemektedir. Bazen bu asaların hayvanlarla ilgili tören faaliyetlerinde kullanıldığını düşündüren resimlerle de karşılaşılır (Resim 3). Bu açıdan bakıldığında, ayin tasvirlerinin içeriği Orta Asya Şamanizmi’ni Sibirya Şamanizm’inden ayırır. Sibirya’da davullar çok belirgin iken Orta Asya’da davulun yerini tef almıştır. Orta Asya şamanizminde telli çalgılar da önem kazanır, bunlar içinde en önemli olanı daha önce de belirtilen kopuzdur.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Şamanist kaya resimlerinin Bronz Çağı’nda görülmesi, Şamanizm’in salt bu çağda ortaya çıktığını göstermez. Bu zaman aralığında şamanların bu bölgede 45 bin yıldır yaşadığına dair elimizde güvenilir kanıtlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu, Bronz Çağı boyunca Avrasya steplerinde (Orta Asya dahil) Hint Avrupa topluluklarının göç dalgasının önemli bir yer tuttuğunun işaretidir. Orta Asya’da Hint İranlılar bulunmaktaydı. Yapılan araştırmalar adı geçen sanatın kimi unsurlarının Hint İran geleneğiyle ilişkili olabileceğini göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Benzer yapılara sanat ve mitolojide rastlamak mümkündür. Ayrıca, Hint Avrupa kültürünün genişlediğine işaret eden savaş arabaları tasvirleri gibi maddi kültürün diğer yanlarına da rastlarız. Bu petrogliflerin bazıları Şamanist nitelikler açısından da farklılık gösterirler. Hint İran kültürü ayrı bir ruhban sınıfı ile karakterize olmuştur, fakat bu konudaki bilgilerimiz Hintİran ruhbanlığının M.Ö. ilk bin yılına Veda ve Avesta kayıtlarından gelmektedir. Hint İran törensel yaşamında Şamanist uygulamalarla örtüşen birçok durumun bulunması gerçeği bizi ya Şamanist Asya kültürlerinin kuvvetli etkileriyle ya da doğaüstü dünyalarla haberleşme alanında uzman ruhban bir sınıfın ortaya çıkması ile karşı karşıya bırakır.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Bununla beraber Sibirya Şamanizm’inin belli türlerinin veyahut da yerel geleneklere dönüşümünün Hint Avrupa ve Türk halkların ilk örnekleri arasındaki çok eski çağlarda gerçekleşen ilişkilerde aranması gerektiği ihtimali gözardı edilmemelidir. Bu özellikle en doğudaki Türk milleti olan Yakutlarda görülür. Yakut kültürünün oluşumu sürecine Hint Avrupa katkısı ilk Yakutça Sanskritçe sözcük benzerliklerinde göze çarpar ki bu konuda 200’den fazla kelime ayırt edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Bu aracılık iki önemli özellik tarafından temayüz edilmektedir: 1. Özellikle arkaik destanlar ve dini şarkılar (ilahiler) terminolojisini içermektedir. 2. Türkçe ve Vedic dillerinin ilk ortaya çıkış aşamalarında gözlemlenmektedir. Bu durum, eski Türk ve Hint Avrupa topluluklarının arasında kronolojik ve kültürel temaslar olduğuna işaret eder. Vedic yazıtların yazılış tarihi referans olarak alınırsa, bu temaslar M.Ö. iki bin yıllarında vuku bulmuştur. Ak Şamanizm ile ilgili terminolojiyi de içeren benzer tartışmaların özü, zaten destanların içeriğine de işaret eder. Dildeki bu benzerliği pekiştiren diğer bir kanıt, şimdi kültürel olarak tümüyle farklılaşmış bu toplumların biyolojik analizlerinde ortaya çıkmıştır. Özellikle Yakut nüfusunun kanında Avrupalıların genelinde görüldüğü gibi %39 antijene rastlanmıştır; dahası Yakutların en yakın akrabaları bu bakış açısından Hintliler görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p><span><strong>Sanat, Şamanizm ve İslam</strong></span></p>
<p>Bugün Orta Asya Türklerinin dini temel olarak İslam’dır. İslamiyet’e geçiş çok has bir durum arz etmekte ve İslam mistisizmiyle (tasavvuf) yerel inanç sistemlerinin birbirleriyle birleşimini içermektedir. İkincisi Şamanist uygulamaları ve ruhlar alemiyle haberleşme anlamına gelen genleşmeyi akla getirmektedir. Allah’ın ötesinde ruhlara da inanışın İslam alimleri tarafından kabul edilmemesini anlamak zor değildir. Öte yandan Sufiler farklı bir durum sergilerler.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Sufi inanışına göre Tanrı ile ilişki kurmanın mümkün oluşu kültürel etkileşimin ilk adımını teşkil eder. Tanrı ile bütünleşme (son aşama olan “uzaklara gitme”) (“Tanrı’ya uzanan yollar” olarak adlandırılan) farklı dini uygulamalarla sağlanabilir. Bu vecde dalış çok büyük önem taşır görünmektedir. Tanrı’ya ulaşma şekilleri değişik derviş kardeşliklerinde farklılıklar gösterir. Bunlar dans, müzik, şarkılar ve aynı zamanda geleneksel olarak kesinlikle yasaklanmış olmasına rağmen, şarap ve hatta haşhaş kullanımıdır. Örneğin 19. yy.’ın sonlarında Cemaati Semerkant’ta bulunan Kalanderler kenevir ve afyon kullanmaları ile ünlüydüler. Müzik ve şarkıların Şamanist ritüellerinde de büyük rol oynadığı olgusu ortaya koyduğumuz fikir açısından önem arzetmektedir. Orta Asya’da dutar veya tamburun ama en çok da kobuzun dini törenlerde kullanılan yaylı çalgılar olması özellikle dikkat çekicidir. Kobuz, tüm baskı’ların destansı atası olan Korkut’un çalgısıdır. Efsaneye göre Korkut öldüğünde kobuzu da onunla birlikte gömüldü; bu durum şaman davullarıyla benzerlik göstermektedir, şamanların davulları da ya onlarla birlikte gömülür veya yakınlarındaki bir ağaca asılırdı. Sufilerin dini coşkunluğa ulaşmaları, yani vecde dalışları Allah’ın adını yüksek sesle veya sessiz bir biçimde anarak O’nun varlığını her daim hatırlamaları yoluyla olur. Bu tür ayinler sesli veya sessiz zikir diye anılır. Bu sesli zikir uzmanlar tarafından Orta Asya Sufizmi’nin Şamanist unsurlardan ilham aldığı şeklinde yorumlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Buhara dolaylarında derviş adayının nefes almaksızın sürekli bir teste tabi tutulduğu ilgi çekici bir ritüel kaydedilmiştir;<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> bu uygulama, bilincin değişimlerine yol açan bir uygulama olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Böylece bu coşkun durum ya da vecde ulaşma Sufiler ve şamanlar arasında her iki tarafın taraftarlarını daha da yakınlaştıran önemi haiz karşılıklı bir etkileşim olarak gözükmektedir. Her ikisi de maddî ve manevî dünya için birer aracı konumundadır.</p>
<p>Orta Asya Sufizmi’nin bazı yanları özellikle üyeliğe kabul törenleri<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> ile yağmur dansı gibi ayinler<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> açısından direk Şamanist etkileri hatırlatmaktadır. Vecde ulaşmada vücuttan “uçarak” arınma metaforunun şamanlar için evrensel olduğu düşünülürse, özellikle Türk ve Müslüman dünyanın kuzeydoğu sınırlarında “Uçan Sufilere” ait efsaneler<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> muhtemelen bu uygulamadan esinlenmiş olmalıdır.</p>
<p>Bu benzerlikler yalnız ideolojik değil aynı zamanda da görsel aşamaların da göstergesidir. Gerek Sufiler gerekse baksılar genellikle uzun saç ve sakallı olup uzun giysiler giyinmektedir. Dini vasıfları arasında göze çarpan bir unsur ellerindeki piskopos asası misali asalarıdır. Sufilerin asayı yerel şamanlardan etkilenerek aldıkları düşünülebilir. Bu noktada ellerinde benzer asalar tutan insan resimlerinin yer aldığı tarih öncesi ve Şamanist çağrışımlı petrogliflere dönelim. Bu resimlerde insanlar, çok daha mürekkep bir senaryonun parçası olarak dini törenler sırasında dans eder halde tasvir edilmektedirler (Resim 4). Şamanist içerik akla daha yatkındır.</p>
<p>Müminlerin Orta Asya’ya gelmesiyle birlikte kutsal kişi ve mekan kültleri de yayılmaya başlamıştır. Bu iki ibadet şeklinin bir arada ortaya çıkması Orta Asya İslam anlayışının eski folklorik geleneklerle bütünleşme eğiliminin karakteristik bir özelliğidir. İslamiyet’in kutsal kişiler kültü artık Orta Asya halklarının geleneksel inanç sistemlerinin önemli bir unsuru olan yeni bir kutsal atalar kültünü temsil etmektedir. Örneğin Kazaklar, bugün de, zamanla atalarının ruhlarına (ervah) dönüşen ölmüş insanların ruhlarına hürmet göstermektedirler. Ölünün akrabaları birçok konuda ölünün yardımını alabileceklerine inanmaktadır. Kazaklar ailevi törenlerde ölülerinin isimlerini mutlaka anarlar (İslami zikir). Herhangi birinin adının unutulması, adı unutulan ölüyü kızdıracak ve bu da aileye sınırsız bir şanssızlık getirecektir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bu kültlerin en dikkat çeken yönü kutsal kişilerin gömülüşüdür (Ancak kastedilen, Katolik kilisesindeki azizlere benzemez çünkü İslam’da azizlik statüsü yoktur). Kırsal kesimdeki türbeler İslamiyet’in ortaya çıktığı ilk yıllardan beri İslamiyet’in bütünleştirici bir din olduğunu gösteren önemli bulgulardandır. Şamanist öğelerin çok önemli bir rol oynadığı bölgesel kültüre İslamiyet’in adapte olması gerekmişti.</p>
<p>Kutsal sayılan kişilerin türbelerinin karakteristik özelliği höyüklere bağlanan uzun bez parçalarıdır (Resim 5). Bağlanan bu kumaş parçaları veya at kılları bir nevi adak işlevi görmekteydi. Bu “azizler” arasında muhtemelen Şamanist özellikteki şahsiyetler de bulunmaktaydı. Şamanlar gibi bu aracılara da insanlar gelip dua eder ve kimi isteklerde bulunurlardı. Türbelere asılan bez parçaları isteklerin ne olduğunu gösterirdi. Bu kutsal kişiler bölge halkları tarafından şamanlardaki kategorilere benzer şekilde algılanmışlardır. İnsanların bu kişilere gösterdikleri saygının sebebi, sahip olduklarına inanılan büyülü yetenekleri, iyileştirme ve kötü ruhları kovma güçleridir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Bu kutsal kişilerin mezarlarının bulunduğu türbelerin bazılarının, kimi hastalıkları iyileştirdiğine inanılırdı. Bazı bölgeler hacılık işlevini de görüyordu; öyle ki, buraları ziyaret etmek Mekke’ye gitmekle aynı anlamdaydı. Bu ziyaretlerin en çok yapıldığı türbelerden biri de Buhara bölgesinde semazen dervişlerin kurucusu olan Bahaeddin Nakşibend’in türbesidir. Hacılar Çin’e kadar uzanan bölgelerden yalnızca bu mezarı ziyaret etmek için geliyorlardı. Diğer bir önemli türbe de Türkistan’daki Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’dir.</p>
<p>Bu kültün önemli bir yanı bazı kaya tasvirlerindeki ibadetleri içermektedir. Güneydoğu Kazakistan’daki Tamgalı Vadisi en parlak örnektir. Bu, Asya’nın bu kısmında kaya sanatının en yoğunlukta olduğu bölgedir. Bu vadideki petroglifler tarih öncesi zamanlardan günümüze ulaşmıştır ve birçoğu da Bronz Çağı ile ilintilidir. Vadide çalılara bağlanmış bez parçaları göze çarpar (Resim 6). Bir kısmının içine bozuk para saklanmıştır. Bu da bu yerlerin kutsal özelliklerini akla getirir. İnsanlar her ne kadar bu petrogliflerin asıl anlamını hatırlamasalar ve bunları yapmanın amacını bilmeseler de kutsal ibadet geleneklerini sürdürme eğilimindedirler. Bu kaya resimlerinin tarih öncesi çağlarda da sembolik dini öneminin çok güçlü olduğu yargısına şüpheyle yaklaşmak oldukça rasyonel bir davranış biçimidir. Petrogliflerin yanında çalılara bağlı kumaş parçaları bulunur. Bunlar, birçok büyük antropomorfik figürlerin bulunduğu büyük bir levhanın oldukça yakınındadır. Figürlerin çoğu insan şeklindedir. İnsani olmayan tek özellikleri, kafaların normalden büyük olduğu ve farklı şekilde resimlendiğidir (Resim 7). Derin araştırmalar bu figürün şamanları tasvir edebileceğini göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Çeşitli özellikler de bu nevi bir yorumu desteklemektedir. Öncelikle, kompozisyonun alt kısmında görülen kısa boylu insan dizisi ellerinde asaya benzer değnekler tutarlar. İlaveten, aynı nitelikler tarafından ayırt edilen, ancak çok daha belirgin bir şekilde giyinmiş olan ve biçimleri at figürleri ile çağrışımlar yapan başka insan tasvirlerine de rastlıyoruz. Şamanizm’in Kazak geleneğinde atın önemi çok iyi bilinmektedir. İslami dönemde, hatta 20. yy.’da Kazaklar sıklıkla cenaze töreni boyunca ölünün atını mezarın yanında tutarlar, daha sonra eti yenir ve kemikleri mezara gömülür. Bu cenaze törenlerinin kökeni bozkır topluluklarının çok eski geleneklerine dayanmaktadır. Petrogliflerin içeriksel analizleri anormal kafa şekillerinin Şamanların trans halindeyken algıladıkları rüyetin grafik dışavurumları olduğunu akla getirir. Nöropsikolojik araştırmalar kafa şekillerinin karakteristik bir özellik arzeden ve sıklıkla tekrarlanan hayali imgelere benzediğini kanıtlamışlardır (entoptik fenomen).<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Bir diğer ilginç benzerlik, Tamgalı Vadisi’ne çok uzak olmayan Altaylar’daki Şamanist davul resimleridir. Davul resimleri genellikle alt ve üst küreyi özellikle vurgulayan üç bölümlü bir dünya kurgusu ile karşımıza çıkar. Güneş ve ay üst dünya için sıkça kullanılan sembollerdir, genellikle ışıkları birbirinden uzaklaşan karşılıklı iki daire ya da tam bir yarım daire olarak çizilirler. Güneş ve ay sembolizmi kimi zaman insan motiflerinde de ortaya çıkmaktadır (bkz. Resim 8).</p>
<p>Ayrıca, resimlerin alt kısımlarında bir dizi dans eden insan motifleri çizilmesi dikkate değerdir. Daha önce bahsedilen kayalara çizilmiş insan tasvirlerine benzer bir şekilde, şaman davulları üzerine çizilmiş insanlarda da kafalara takılan başlıklar ayırt edilmektedir. Dolayısıyla, kompozisyonlardaki düzen açısından bakan biri, Tamgalı Vadisi’ndeki tarih öncesi resimlerle şaman davul resimleri arasındaki benzerlikleri hemen fark edecektir. Kaya tasvirlerinin daha eski olduğu şüphe götürmez; acaba bunlar Şamanist sanat geleneğinde bir dini nizamın oluşumuna yol açan ilk basamak mıdır? Bu soruya olumlu cevap vermek riskli ve zor olsa da, tamamen de dışlanması mümkün değildir.</p>
<p>Şu an için bu kaya resimlerinin geçmişin farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını tam olarak bilememekteyiz. Bugün için bazıları bu resimleri Tanrı ile kimliklendirme yoluna gitmiştir. Anlamlarına, kutsal kişilerin türbelerinin ele alınış şeklinin aynı olmasına karşın, unutulmuş sembolizmiyle daha hâlâ önemli bir rol oynamaktadırlar.</p>
<p>Bu tür kültler salt kırsal kesimle sınırlanmış değildir. Orta Asya’daki en kutsal mekanlardan biri olan Şahi Zinda’nın Semerkant’taki mozolesi, kültlerin “şehir hayatına” yönelik en önemli örneklerden biridir. Önemli özelliklerinden biri, mozole yakınlarındaki, aynı kutsal kişilerin mezarlarındaki asalar ve bu mezarların yakınlarındaki kaya tasvirlerindeki çalılar gibi kumaş parçaları ile dekore edilen bir ağacın büyümekte oluşudur (Resim 9). Bu, aynı zamanda, bizim, defin unsurlarının sembolizmini daha iyi anlamamızı sağlar. Bu ağaçların, Şahi Zinda mozolesinde olduğu gibi, sembolik olarak orada var olduğunu düşünmek anlaşılabilir bir durumdur. Ağaç, Asya’da, Hintİran ve Türk gibi birçok farklı etnik kökende büyük öneme sahip olan bir semboldür. Orta Asya’da ağaç eski çağlardan bu yana kutsallığın simgesiydi. Öyle ki bazen sıradan bir kişinin ölümünden sonra eğer mezarı başında bir ağaç yeşerirse, bu, onun kutsal bir kişi haline dönüştüğünün bir göstergesiydi.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Ağaç sembolizmi aynı zamanda yerel Şamanizm’in geleneğinde de güçlü bir şekilde belirgindi. Şamanlar ağaca tırmanmak suretiyle kainatta belli kademelere ulaşırlardı. Ağaç iki ayrı dünyayı birbirine bağlıyor ve Şaman için tanrılara, İslam için Allah’a ulaşmanın yollarını temsil ediyordu.</p>
<p>Şifa verenler olarak işlevi devam etse de, bugün Orta Asya’da Şamanizm kamuoyunda zikredilmemektedir. 20. yy.’ın başlarında dahi baksı’nın hastaları iyileştirmek üzere çağrıldığı bilinen bir gerçektir. Şamanist gelenek ve İslamiyet’in etkileşiminin bir göstergesi, tedavi törenlerine baksı ve mollanın beraber katılmaları ve bu törenlerin özünün zikir olduğu olgusudur. İslamiyet’in, Şamanizm üzerindeki diğer etkilerine de baksıların dini yaşamlarında net bir şekilde rastlanır: İslami tatil olan Cuma günü iyileştirme ayini yapılmaması, dini törenlerin başında eski şamanların isimlerinin geçmesi yerine İslam ermişlerinin isimlerinin zikredilmesi, dini törenlerde Kuran’ın ön planda tutulması, müzik aletlerini (kopuz, tef) süsleyen İslami muskaların kullanılması gibi.<a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Şamanların tarih öncesi ve ilk çağlarda kültürel etkinliklerinin çok kuvvetli olduğu şüphesizdir. Kolayca farkına varılamasa da şaman sembolizminin hala yaşamakta olduğu bir gerçektir.</p>
<p>Sembollerinin sadece çok etnikli bir özelliğe sahip olması değil, ama aynı zamanda değişik inanç sistemlerinin bir birleşimi olması Çağdaş Orta Asya kültürünün bugün önemli bir farklılığıdır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Andrzej ROZWADOWSKİ</strong></span></a>
</p><p>Adam Mıckıewıcz Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü / Polonya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 915-921</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu çalışma Sibirya’ya olan atıflar ve Orta Asya coğrafyası ile sınırlı tutulmuştur, ve Şamanizm’in geleneksel, ve yerel inanış biçimi olduğu düşünülmüştür. Bu bakış açısından Şamanizm için bkz., M. Eliade, 1964, Shamanis: Archaic Techiques of Ecstasy, Princeton: Princeton University Press; M. RipinskyNaxon, 1993, The Nature of Shamanism: Substance and Function of a Religous Metaphor, Albany: University of New York Press.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> K. Oder, 2000, Tradition and Transmission. Bantu, IndoEuropean and circumpolar great Traditions, Bergen: Norse Publications.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bu kelime 17.yy’ın sonlarında Kazak Ruslar tarafından Tunguz alfabesinde “saman” olarak söylenmiştir. L. P. Potapov, 1978, K voprosu o drevetyurskoy osnove i datirovke altayskogo shamanstva.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> S. M. Shirokogoroff, 1935, Psychomental Complex of the Tunguz, s. 270, Londra: Kegan Paul, Trench, Trubner.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A.g.e., ss. 276287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> E. S. Sidorov, 1997, Yakutskie Leksicheskie Schozhdeniya, Yakutsk: Yakutsky Gosudarstvenniy Universitet.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Y. I. Sheykin, n. d., Shamanic voices in the rocks (manuscript). In A. Rozwadowski, M. M. Kosko (eds), Spirits and Stones: Shamanism and Rock Art in Siberia and Central Asia (hazırlık kitabı).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> D. Dugarov, 1993, On the origin of white Shamanism. In M. Hoppal, K. D. Howard (eds), Shamans and Cultures, ss. 206209, Budapeşte: Akademia Kiado, Los Angeles: ISTOR. Siyah ve beyaz şaman ayrımı (ak bakshy ve kara bakshy) Kırgızlar ve Orta Asya’da da dikkat çekmiştir T. D. Baylieva, 1972, Doislamskie verovaniya i ikh perezhitki u kirgizov, s. 121, Frunze: Nauka.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bkz., N. A. Alekseyev, 1984, Shamanism Tyurkoyazychnykh Narodov Sibirii, Novosibisk: Nauka.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu Yakut terimi, Orta Asya’daki Kırgız Uygur ve Khoresm arasında da görülür, fakat şaman ismi olarak değil de şaman tedavi ayini anlamındadır T. D. Baylieva, op., cit., s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tunguzcadaki “sam”ın Türkçedeki “kam” kelimesinin sadece fonetik bir benzeri olduğu düşünülmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> N. K. Chadwick ve V. Zhirmunsky, 1969, Oral epics of Central Asia s. 235, Cambridge: Cambridge University.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> L. P. Potapov, op., cit., s. 13</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> L. P. Potapov, op., cit., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Özbekistan ve Tacikistan’da şamanlar parikhon ve pholbin olarak adlandırılır (İran kökenli kelimeler). Türkmenler ve Karakalpaklarda da Parikhon ya da porkhan geçer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> S. ZeranskaKominek ve A. Lebeuf, 1997, The Tale of Crazy Harman, s. 39, Varşova: Dialog.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> A. Levshin, 1832, Opisane KirgizKazachikh, ili Kirgiz, Kajstskikh, Ord i Stepey, C. 3, ss. 62-63, St. Petersburg.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> M. M. Kosko, 1999, Szmanizm: İstotny Komponenet Koncepcji Swiatopogladowej Kazachow. In: A. Rozwadowski, M. M. Kosko, T. A. Dowson, Sztuka Naskalna i Szmanizm Azji Srodkowej, s. 67, Dialog: Warszawa.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Bkz., Örneğin; V. N. Basilov, 1976, Shamanism in Central Asia. In A. Bharati (ed. ), The Realm of the ExtraHuman, ss. 149157, Paris: Mouton Publishers; Id. 1992, Shamastvo u Narodov Sredney Azii i Kazakhstana, Moskva: Nauka; T. D. Baylieva, 1972, Doislamskie verovaniya i ikh perezhitki u kirgizov, Frunze: Ilim; Jettmar K. 1986, Religii Gindukusha, ss. 289295, Moskva: Nauka; G. P. Snesarev, 1973, Pod nebom Khorezma, ss. 3746, Moskva: Misl; Snesarev G. P. ve V. N. Basilov (eds. ), 1975, Domusulmanskie verovaniya i obryady v Sredney Azii, Moskva: Nauka; O. A. Sukhareva, 1960, Islam v Uzbekistane, ss. 4158, Taşkent: Izdatelstvo Akademii Nauk Uzbeksoy SSR.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> M. Hoppal, 1992, On the Origins of Shamanisn and the Siberian Rock Art. In AL. Siikala and M. Hoppal (eds), Studieson Shamanism, ss. 132149, Budapeşte: Akademiai Kiado.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. Rozwadowski, M. Huznazrov, 1999, The Earliest Rock Art of Uzbekistan in its Central Asian Context: Some Dilemmas with Chronological Estimations in Central Asian Rock Art Studies. In M. Stecker, P. Bahn, (eds. ), Dating and the earliest known rock art, ss. 7982. Oxford: Oxbow Books.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bkz., V. Kubarev, 1988, Drevnie Rospisi Karakola, Novosibirsk: Nauka.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Günümüzde Kazakistan ve komşu bölgelerinde şamanlar özel tören giysileri giymezler. Ancak eskiden baksi’lerin tüylü şapkalar, kurtbaşları, tilki postları ya da metal miğferler gibi başlıklar giydiklerini hatırlayan bazı kişiler hala hayattadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Orta Asya ve Sibirya’daki Türk toplulukları şamanlar müzik aleti olarak kopuzu kullanmışlardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> A. Rozwadowski, 2001, From semiotics to Phenomenology: Central Asian Petroglyphsand the IndoIranian Mythology, In K. Helskog (ed.), Theoretical perspectives in rock art research, Oslo: Novus Press; Id., 2001, The petroglyphs of Central Asian from the Viewpoint of the IndoIranianhypothesis, IndoEuropean Studies Bulletin 9 (2): 919.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. Rozwadoswski, 1999, Znikajac w skale: szamanistyczne aspekty tradcji indoiranskiej jako kontekst dla interpretacji petroglifow Azji Srodkowej. In A. Rodwadowski, M. Kosko, T. Dowson (eds), Sztuka naskalna i szamanizm Azji Srodkowej, ss. 101134, Warszawa: Dialog.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> E. S. Sidorov, op. cit., ss. 120140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A. I. Gogolev, 1993, Yakuty: Problema Etnogeneza i Formirovaniya Kultury. Yakutsk.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sufi kardeşlik 18. yy.’dan itibaren Orta Asya’da görülmüştür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> O. A. Sukhareva, 1960, Islam v Uzbekistane, s. 51, Taşkent: Izdatelstvo Akademii Nauk Uzbekskoy SSR.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> E. Bacon, 1966, Central Asians under Russian Rule, s. 77, New York: Cornell University Press.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> J. Perera, 1988, The Hazards of Heavy Breathing, New Scientist, 3 Aralık 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> J. Baldic, 2000, Mystical Islam: an introduction to Sufism, s. 160161, Londra: Tauris Parke.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A.g.e., s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> A.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> M. M. Kosko, op. cit., s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> E. Bacon, op. cit., s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Bkz., A. Rozwadowski, 2001, Sun gods or shamans? Interpreting solarheaded petroglyphs in Central Asia. In N. Price (ed. ), Archaeology of shamanism, ss. 6586, Londra, New York: Routledge.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Yüksek bilinç durumları ile ilintili görüntüler için bkz., R. K. Siegel ve L. J. West (eds), 1975, Hallucinations: Behaviour, Experience and Theory. New York: John Wiley and Sons.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> E. Bacon, op. cit., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilk-cag-orta-asya-samanizminin-dinamikleri-ve-tas-sanati.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> V. N. Bsilov, 1992, op. cit., ss. 279-303.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski ve Çağdaş Türklerde Umay Tanrıçası Görüntüsünün Parçaları ve İkonografisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-ve-cagdas-turklerde-umay-tanricasi-goeruntusunun-parcalari-ve-ikonografisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-ve-cagdas-turklerde-umay-tanricasi-goeruntusunun-parcalari-ve-ikonografisi</guid>
<description><![CDATA[ Eski ve Çağdaş Türklerde Umay Tanrıçası Görüntüsünün Parçaları ve İkonografisi
Eski Türklerin dini düşüncesinde Umay tanrıçasının görünümü önemli bir yer tutmaktadır. Üç kısımda oluşan Türk panteonun yapısında bu tanrıçanın özel bir yerinin olduğunu Runik metinlerinde adının sık sık geçmesi ve ayrıca Sibirya ve Orta Asya’daki Çağdaş Türk dili halkarın dünya görüşündeki geleneksel konularının araştırmasına temel oluşturması da kanıtlanmıştır. Tüm bunların yanı sıra şu ana kadar […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6404cedda.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Çağdaş, Türklerde, Umay, Tanrıçası, Görüntüsünün, Parçaları, İkonografisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ilk-Cag-234.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-ve-cagdas-turklerde-umay-tanricasi-goruntusunun-parcalari-ve-ikonografisi.html">Eski ve Çağdaş Türklerde Umay Tanrıçası Görüntüsünün Parçaları ve İkonografisi</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Sergei G. SKOBELEV</strong></span></a>
</p><p>Eski Türklerin dini düşüncesinde Umay tanrıçasının görünümü önemli bir yer tutmaktadır. Üç kısımda oluşan Türk panteonun yapısında bu tanrıçanın özel bir yerinin olduğunu Runik metinlerinde adının sık sık geçmesi ve ayrıca Sibirya ve Orta Asya’daki Çağdaş Türk dili halkarın dünya görüşündeki geleneksel konularının araştırmasına temel oluşturması da kanıtlanmıştır. Tüm bunların yanı sıra şu ana kadar araştırmacılar eski Türklerin Umay tanrıçasını nasıl bir görünümle tasvir ettiği konusunda ortak bir fikre varamamışlardır.</p>
<p>Eski Türklerin tasvir sanatında Umay görünümünün tespiti ile ilgili ilk teşebbüs Kudırgin kayasındaki antropomorfik (insan biçiminde olan) tasvirlerin anlamsal araştırmasını yapan bazı yazarlara aittir. Daha sonra bu incelemeleri temel alan diğer yazarlar tarafından Sulek yazılı anıtlarında ve diğer yerlerde bulunan materyaller esasında da bu veya diğer simgelerle Umay’ın ayrıntılı tasviri için tahsisler yapılmasına çaba gösterilmiştir. Bu durumda kadın figürlerinin belirtilmesindeki temel kanıt, Umay’ın tasvirinde olduğu gibi, bu figürlerin kafasında bir kutsallık simgesi, bir ilahi alamet gibi üç boynuzlu (üç şualı) tacın yer almasıydı. Tasvir malzemelerinin birikiminin yeterli seviyede olmaması nedeniyle Umay karakterinin ikonografi alanında tasviri hakkında sonuçların kesin kanıtlanamayacağından bir zamanlar A.S. Surazakov haklı olarak bahsetmiştir.</p>
<p>Abakan ilçesinde Eski Türk höyüğündeki 7 No’lu Koybalı kurganında tarafımızdan yapılan kazı işlerinde bulunan materyallerin tefsirini/yorumunu esas alırsak gelişmiş orta çağ zamanındaki Sayan Altay Türklerinin Umay’ı nasıl tasvir ettikleri konusunda daha kesin fikirler ileri sürülebilir. Bu kazılar sırasında bulunan üzerinde iki kanadı bir birinin aynısı olan kesim kadın tasviri ve onlara refakat eden aynı materyalden olan üç yaprak mayın şeklindeki salkımlarıyla iki altın küpe (gümüş işlemeli detaylarıyla) bu anlamda önemli ipuçları vermektedir. Tarafımızdan bu eşyanın detaylarının incelenmesi yapılmıştır, sonuç olarak varılan kanılar tasvirin kutsal görünümü sayılan kanatlar, kafanın üzerindeki hale ve kadınların elindeki fincan (içerisinde insan ve diğer canlıların ruhlarının dölütü/çekirdeğinin korunup saklandığı kutsallaştırılmış süt bulunan), altın ve gümüş bilyeler kutsallığın gerekli parçalarından sayılırdı. Türk taş heykellerinde geniş yansımaları görülen bu semboller canlı varlıkların ruhlarının yaşam belirtisidir. Kanatlı kadına refakat eden diğer nesnelerden üç yaprak Eski Dünyanın birçok halklarınca yaygın olarak kabullenilen yaşam ağacı ve bereket sembolüdür. İki taraftan main şeklindeki salkımlar da aynı anlamı vermenin yanı sıra yeni doğan bebeklerin göbeklerini koruyan torbacık sembolü gibi o zamandan şimdiye kadar Sayan Altay Türklerinde bilinmekte (Sagay ve Beltirlerde bu torbacıklar aynen “Umay” olarak adlandırılmaktadır) ve bu da genel olarak Türklerde bereket tanrıçası Umay şeklindeki anlama tamamen uymaktadır.</p>
<p>Şimdi daha önce söylediklerimize ilaveten ekleyeceğimiz şey, az önce anıp geçtiğimiz her kadının kafasının üzerinde olan hale konusundadır. Bu eklenilen kanıt Umay görüntüsünün tasvirinin tamamlanmasına yardım eden bir parça kadar önemli sayılabilir (Bkz.: 1. ve 2. resimler). Önceleri kapalı mekanlardaki Eski Türk kültürüne ait insan görünümlü, yani antropomorfik tasvirlerde kafasının üzerinde hale olan ve kati bir simgesel anlam taşıyan böyle buluntuya rastlanamamıştır (Tesadüfen bulunan eşyalar içinden, örneğin, Minusinsk bölgesel müzesinin koleksiyonunda kafasının üzerinde hale olan süvari tasvirinin tespiti o anki sebepler yüzünden kesin karakterize edilememiştir).</p>
<p>Bu yüzden de tarafımızdan tespit edilen, üzerinde hale olan kafa tasviri üzerine her hangi bir özel vurgu yapamıyoruz. Buna rağmen son yıllarda Altay’da yapılan arkeolojik araştırmalarda IXX. yy. ait Kimek, Uygur ve Kırgız anıtlarında kapalı arkeolojik mekanlardaki antropomorfik tasvirlerin kafalarında hale taşıyan resimleri tespit etme imkanı olmuş ve (Minusinski müzesindeki silahlı süvariyi tamamen andıran bir tasvirdi) onu Buddha savaşçı tasviri gibi tanımlamışlardı.</p>
<p>Sonuç olarak Koybalı kurganlığında bulunan kafasında hale olan küpe üzerindeki kadın tasvirleri ile ilgili durum daha anlaşılır hal aldı. Bizim daha önceleri bu halelerle ilgili, onların Türk etnik kültür çevresindeki kutsallığa ait olması konusuyla ilgili belirgin bir şeyler söylememiz bir o kadar da tereddüt doğuruyordu. Kafanın üzerindeki hale öncelikle Hıristiyanlığa özgü bir işaret ama, Türklerde de o zamanlar antropomorfik tasvir olan kafa üzerindeki halenin benzeri bir algılayış olduğuna dair mevcut yeterli materyaller olsaydı daha emin konuşabilirdik (Orta Asya Türk halklarının tamamının ve Sayano Altayların bir kısmının dünya görüşüne Manicilik ve Nestûrilik (nestorian) etkilerinin olasılığı hakkında genel bilgilerin dışında, Orta Çağ döneminde bazı tesadüfi buluntular esas alınırsa).</p>
<p>Şimdi dünya dinlerinin, Hıristiyanlık ve Budizm’in ve onların farklı türlerinin, etkilerinin dağılımı ile ilgili daha kesin belirli arkeolojik kanıtlar/bulgular elimizdeyken daha belirgin şekilde olmasa da Koybalı kurganlığından çıkarılan küpelerdeki kadın tasvirinin, kadının kafasındaki halenin anlamı tamamen onu yapan ve uzun süreli üzerinde taşıyan insana, uzun süre kullanıldığı için de kanatlarından birisindeki kopmayı tamir eden usta için ne kadar anlamlıysa bir o kadar da Koybalı mezarlığı için de anlamlıdır (Örneğin, Buddha’nın “gerçek kilise havarileri” sırasına katıldığı ve kafasının üzerinde halenin olduğu bir tasvir Manilikte olduğu gibi, Sayano Altay Türk etnik çevrelerinin anıtlarında da, aynen maddi görünümde tespit edilmiştir). Böylece, tahmin etmek mümkündür ki o zaman (VIII-IX yy.) kafanın üzerindeki hale Umay tasvirinin simgelerinden biri gibi ilahi bir parça ve kutsallık sembolü olabilirdi.</p>
<p>Bazı yazarların Umay görüntüsünün ikonografi alanına ait olduğunu düşündükleri o kadar çok sayıdaki ‘ilahi’ simgeler maalesef Eski Türk dönemine ait hiçbir tasvirde bulunmamaktadır Kutsallığın diğer işaretleri arasında Koybalı kurganlığında bulunan küpeler ve üç boynuzlu (üç şualı) taç, (Onun temelinde, bazı yazarların Umay görüntüsüyle diğer kadın tasvirlerinin kıyaslamaları mevcuttur), kendi aksini bulamamıştır. Ancak Umay’ın başlıca işaretleri kanatlardır. Hatırlatalım ki Sayano Altay’daki çağdaş Türk dilli halklarda, Umay havaya yuvalanan efsanevi bir kuştur, gökyüzünden inen güzel bir kadın, anne kuş vb.; bu halkların tanımlarında havaya yuvalanan efsanevi kuşun bu özelliği silinmiş, fakat gökyüzünde yaşaması için Umay’ın kanatlarının olması gerektiği düşüncesi kalmıştır:</p>
<p>Tayan Şayan Kırgızlarında “Umay” aynı şekilde havaya yuvalanan efsanevi bir kuştur, Hakasların bazı grupları çocuğa et/can ve kan getiren Umay’ı tamamen beyaz veya gök mavisi şeklinde görmüşlerdir. Umay tanrıçasının kuş veya kanatlı bir kadın biçiminde görünmesinin başlıca sebebi, Avrasya’nın mitoloji sistemlerinde evrenin iki zıt kutbunun “yukarı ve aşağı” dünyaları, arasında asıl aracı olarak özellikle kuşun ortaya çıkmış olmasıdır. Kanatlar, göçebe etnik Türk çevresinin geleneksel yaşam yerlerinde Sayano Altay’ın bozkır bölgesindeki kazılarda tesadüf sonucu bulunan ve Orta Çağ’a ait olan kadın tasvirlerinden birinde yer almaktadır (Novoselovsk kırsalının Aeşka köyü yakınından geçen Yenisey nehri Munusinsk deresinde bulunmuştur). Bu durumda Ural yakınlarındaki ve Batı Sibirya’nın Tayga bölgesinde ortaya çıkarılan ve başka kültür geleneklerine ait kanatlı varlıkların tasvirlerini ayırt etmek gerekiyor (Sasanidlerin gümüş tabaklarındaki tasvirler, anlaşılan, yerli bronz dökümündeki putlaştırma vs.). Burada Minusinski bölge etnografi müzesinde korunan, resmen el kelepçesi olarak belirlenen balık şeklindeki cismin iki parçası kastedilmektedir (Bizimde aynen katıldığımız bazı yazarların düşüncelerine göre bu cisimler Tan ve Lyao döneminde bozkır göçebeleri arasında geniş bir yer almış olan iğne kutusu olarak kabul ediliyorlar.). Cismin her iki yüzünde de özdeş/identik olan kuşaktan yukarı başında kenarlara ayrılmış üç boynuzlu (üç şualı) taç şeklinde başlık ve aşağıya sarkmış iki ilave ok, geniş ve düz suratının iki tarafında lüleli saçları, şatafatlı bornoz şeklinde geniş ve sırtında kanatları olan elbise içindeki kadın tasvirleri bulunmaktadır (Bkz.: 3. resim) Anlaşılan, kadın, göğsüne konulan ellerinde bir şey tutuyor. Bu tasvirlerde kanatlar sadece dış hatlarıyla gösterilmiş olsa da, Koybalı mezarlarından çıkarılan küpelerin üzerindekilerden daha farklı görünüyorlar [Onlar burada boyut olarak oldukça küçük ve uçları küpelerde olduğu gibi aşağıya doğru sarkık değil, yukarıya kaldırılmıştır, bu farklılıklar da, bize, bu tasvirlerin yapıldığı yerin şartları hakkında bilgi vermektedir (onlar küçük bir cisim üzerindedir), daha sonra aşağıya konulanlar tamamen görünmez olurlardı], şüphesiz ki, burada gösterilen kanatlar, asıl bu kadına ait olanlardır.</p>
<p>Bu duruma bağlı olarak, sadece uygulanan birkaç değişik tarzla, bunun da Umay’ın tasviri olduğu kanısına yeterince gerekçe bulunmaktadır. Onun muhtemel yorumları, nilüfer üzerinde kutsallaşan Budistlerin (veya herhangi önemli bir Budist karakterinin) aksettirilmesi gibi, yürütülen işlemler şüphesiz Budistlerin sanatsal yaratıcılıklarındaki motiflerin etkisinde kalan bu tasvirin sadece genel görüntüsüne dayandırılabilirler (Söylenenlere ilave olarak, bizim saç bukleleri olarak kabul ettiğimiz insan yüzünün her iki tarafındaki iki cisim Budizm’in tasvirlerinin antropomorfik/insan bilimi şekillerindeki büyük kulaklı kişilerin karakterlerini aktarmak için oluşturulmuş olabileceklerini belirtmek mümkündür). İğne kutusunun üzerindeki bu tacın tasviri ve kadın elbisesinin görünüşü ve göğsünün hizasında ellerinde tuttuğu cismin de (tas veya kuş), Kudırge’den getirilen sapkın kaya üzerindeki ile özdeş bir bütün olduğunu gözlemleyebiliriz.</p>
<p>Umay Orta Çağ zamanında bazen başının üzerinde hale olmadan da ifade edilebilirdi, ama onun başında üç boynuzlu (üç şualı) veya beş boynuzlu (beş şualı) taç bulunabilirdi şeklinde düşünmek mümkündür.</p>
<p>Bunun yanında Umay, bornoz şeklinde geniş bir elbise içinde de olabilirdi (Koybalı kurganlığından çıkarılan küpelerde Umay’ın elbiselerinin varlığından herhangi ize rastlanmamıştır). Böyle bir durumda Umay’ın asıl tasvirlerinin izlerinde artış olabilir ve bu sayıya üç boynuzlu (üç şualı) veya beş boynuzlu (beş şualı) taç, geniş, rahat bornoz tipi belden aşağısı oldukça genişleyen elbiseleri de girmektedir. Bu göstergelere göre Kudırginsk sapkın kayasında kadın tasviri artık Umay’ın tarzı ikonografi alanıyla ilgili olduğu kabul edilebilir (Bkz.: 4. resim). Bu varsayım bazı yazarlar tarafından Eski Türk topluluklarında sadece sosyal davranış yansıması planında incelenen ve Kudırginsk kayasındaki tasvirin tam anlamı, kompozisyonun geneliyle çelişmemektedir (Kadın cinsiyeti insan nesillerinin yüksek mertebeli bir ayrıcalığıdır). 1995-1996 yıllarında Kırgızistan’da Orta Çağ’a ait Süttü Bulak 1 mezarında yapılan kazılardan çıkarılan ilginç bulgular bu konuda daha emin konuşmamıza olanak sağlamaktadır. Ama burada diğer parçalar arasında iki kemik levha bulunmaktadır, onların birinde savaş sahnesi gösterilmiştir (ok atan ve kılıç vuran örgülü uzun saçlı Türkler), fakat diğer tarafında başında üç boynuzlu (üç şualı) taç, bornoz tipi geniş elbisesi olan ve erkeklerin tapındığı belden yukarı bir kadın tasviri bulunmaktadır, tasvir tamamen ilk cisimde Türklerin savaşır durumdaki sahnenin genel üslubu ile aynıdır. Sahnenin özelliği (kadının büyük boyuttaki tasviri ve ona kıyasla erkeğin daha küçük boyutlu tasviri, tamamen erkeğin kadının karşısında diz çökerek tazim ettiğinin/taptığının açık göstergesidir), hiç şüphesiz daha yüksek mertebeli ayrıcalığa sahip varlığa insanın tapma tablosu aktarılmaktadır, buysa Kudırgan sapkın kayasında bulunanlarda izlenen sahne ile tamamen aynı olduğu, tamamen uyuştuğu şüphesizdir (aynı tacı takan ve aynı elbiseleri olan büyükçe bir kadın tasviri ve bu kadına tapan oldukça küçük insanlar, bunların içinden, Türklere özgü uzun örgülü saçı olan bir erkek tasviri bulunmaktadır) (Bkz.: 5. resim). Bu her iki durumda biz insanların yüce bir varlığa tapınmalarının yorumu olabilecek kurallaştırılan bir durum karşındayız. Her ne kadar bu iki durumda, Umay’ın İlahe gibi tasvir karakterlerinin yeterince yorumlanması için işaretlerin yanında tasvir edilen kadının rolü devreye girmektedir, yukarıda adı geçen yazarların Kudırginsk sapkın kayalarında elde edilen tasvirler hakkında daha fazla kanıtları eklenmektedir. Bu karakterin ikonografi alanına ait olan parçaları hakkında yukarıda belirtilen tahminlere istinaden orta çağ döneminde Türklerin yaşam arazilerinde benzeri üç boynuzlu (üç şualı) taç giymiş kadın tasvirleri daha fazla geçerli kanıt olarak gözükmektedir.</p>
<p>Sayano Altaydaki Çağdaş Türk dilli halkların etnografik bulguları Umay’ın eski Türklerde bazen kanatsız bir kadın şeklinde de tasvir edilebildiğini dolaylı olarak göstermektedir. Ve şu an onlarda Umay tanrıçası hem antropomorfik biçimde, hem kuş şeklinde, hem de bunların ikisinin karışımı, yani kanatlı kadın, kadınkuş şeklinde tasavvur edilmektedir. Böyle ki Hakaslarda o dolgun, beyaz saçlı bir kocakarıdır; aynı zamanda insanlar tarafından gözle görülemeyen ve sürekli gök yüzünde beyaz bulutlar arasında bulunan, oradan yeni doğan çocukları takip eden ve onları hastalıklardan koruyan biridir. O altın kanatlı da olabilir. Teleütler Mayene’yi (yani Anne Umay) genç, güzel, dalgalı gümüş saçları olan gök yüzünden gök kuşağıyla inen bir kadın (bazen ise bir genç kız) gibi tasavvur etmekteler. M.İ. Borgoyakov Sayano Altay Türklerinin tamamında Anne Umay’ın gök yüzünden inen güzel bir kadın şeklinde tasvir ettiklerini belirtmektedir.</p>
<p>Umay’ın kendisinin antropomorfik şekilde tasviri bu Türk dilli halklarda farklı farklı biçimlerde görülmektedir: Mesela, Sagaylarda akağaç kabuğu kullanılarak beyaz at tüyünden örgüleri olan kukla şeklinde (bu kukla kenevirden yapılmıştır) Kaçlarda, küçük bir ok ve yay kullanılarak bez parçalarıyla yapılmış kukla şeklinde, Teleütlerde ve Şorların bir kısmında beyaz bez parçalarından yapılmış kukla veya akağaç kabuğundan yapılmış beşikteki bebek kukla şeklinde, Hakasların büyük kısmında iki tilki derisinin dikilmesi veya çeşitli boncuklarla bağlanması şeklinde, Altayların Kıpçak soyunda Dayık Umay, beyaz tavşan derisi şeklinde, bazen ise (örneğin Şorların bir kısmında, Hakas topraklarında yaşayanlar da buna dahil olmakla) sadece yaylı ok şeklinde veya (Şorların diğer kısmında olduğu gibi) sadece yay şeklinde tasvir edilmiştir.</p>
<p>Eski Türklerin ulus/halk olarak hiçbir zaman kapalı, izole edilmiş şekilde olmadığı yaygın şekilde bilinmektedir. Onlar sürekli komşu medeniyetler, ülkeler ve halklarla, muhtelif türde ilişkilerde bulunmuşlardı. Bunun sayesinde de kendi kültürlerinin gelişim süreci hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Böyle hareketli ve benimsemeye açık bir ortamda Umay tanrıçasının yalnızca dinsel görünümde ciddi bir örnek olarak tasvir edilme yönündeki taleplerle ortaya çıkması mümkün değildi. Eski Türk kültüründe Umay karakterinin ikonografi alanındaki çok yönlü var olma olanağını yukarıda belirtilen ve incelenmesi yapılan bulgular belirli bir ölçüde desteklemektedir. Böylece Eski ve Çağdaş Türklerde Umay tanrıçasına tapma ile ilgili durum ve onun tasvirinin çok yönlü tarz ve yöntemleri hiç kuşkusuz ki o zamanın temel dünya dinlerinin (Hıristiyanlık, Budizm ve onların farklı türlerinin) temel gelenekleri tasvirindeki belirli etkilerle bağlantıydı. Bu ise sadece başlangıç aşamasındaki bir inceleme safhasında olan Eski Türk kültür fenomeninin özünün parlak bir resminin canlandırılmasını göstermektedir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Sergei G. SKOBELEV</strong></span></a>
</p><p>Novosibirsk Devlet Üniversitesi / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 922-926</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abramzon S. M., Kirgizı i ih etnogenetiçeskiye i istorikokul’turnıye svyazi, Frunze, “Kırgızistan”, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Alekseyev N. A., Ranniye formı religii tyurkoyazıçnıh narodov Sibiri, Novosibirsk, Nauka, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Alekseyev N. A., Şamanizm tyurkoyazıçnıh narodov Sibiri, Novosibirsk, Nauka, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Alehin Yu. P., Mirovıye religii i mirovozzreniye narodov Yujnoy Sibiri v VIIIX vv. //Sibir’ v panorame tısyaçiletiy, Novosibirsk, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Anohin A. V., Materialı po şamanstvu u altayçev, sobrannıye vo vremya puteşestviy po Altayu v 19101912 gg. po poruçeniyu Russkogo komiteta dlya izuçeniya Sredney i Vostoçnoy Azii//Sbornik muzeya antropologii i etnografii AN SSSR, T. IV, vıp. 2. L., 1924.</span></div>
<div><span>♦ Anohin A. V., Duşa i yeyo svoystva po predstavleniyam teleutov//Sbornik muzeya antropologii i etnografii AN SSSR, T. VIII, L., 1929.</span></div>
<div><span>♦ Baskakov N. A., Duşa v drevnih verovaniyah tyurkov Altaya (terminı, ih znaçeniye i etimologiya)//Sovetskaya etnografiya, 1973, No 5.</span></div>
<div><span>♦ Borgoyakov M. İ., Ob odnom drevneyşem mifologiçeskom syujete, yego evolyutsii i otrajenii v fol’klore narodov Yevrazii//Voprosı drevney istorii Yujnoy Sibiri, Abakan, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Burov G. M., Bronzovıye kul’tovıye plaketki zapadnosibirskogo stilya na yevropeyskom SeveroVostoke//Zapadnaya Sibir’ v epohu srednevekov’ya, Tomsk, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Butanayev V. Ya., Kul’t bogini Umay u hakasov//Etnografiya narodov Sibiri, Novosibirsk, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Butanayev V. Ya., Hakasskaya narodnaya meditsina//Genezis i evolyutsiya etniçeskih kul’tur Sibiri, Novosibirsk, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Butanayev V. Ya., Vospitaniye detey u hakasov//Traditsionnoye vospitaniye detey u narodov Sibiri, L., 1988.</span></div>
<div><span>♦ Valeyev F. T., Zapadnosibirskiye tatarı vo vtoroy polovine XIX naçale XX v., Kazan’, 1980. Dırenkova N. P., Umay v kul’te turetskih plemen//Kul’tura i pis’mennost’ Vostoka, Kn. III, Baku, 1928.</span></div>
<div><span>♦ İvanov V. V., Toporov V. N., Ptitsa//Mifı narodov mira, M., 1982.</span></div>
<div><span>♦ Karunovskaya L. E., İz altayskih verovaniy i obryadov, svyazannıh s rebenkom//Sbornik muzeya antropologii i etnografii AN SSSR, Vıp. VI, L., 1927.</span></div>
<div><span>♦ Karunovskaya L. E., Predstavleniya altaytsev o Vselennoy//Sovetskaya etnografiya, 1935, No 45.</span></div>
<div><span>♦ Kızlasov L. R., İstoriya Tuvı v sredniye veka, M., İzd, vo MGU, 1969.</span></div>
<div><span>♦ L’vova E. L., Oktyabr’skaya İ. V., Sagalayev A. M., Usmanova M. S., Traditsionnoye mirovizzreniye tyurkov Yujnoy Sibiri. Prostranstvo i vremya. Veşçnıy mir. Novosibirsk, Nauka, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Melioranskiy P., Pamyatnik v çest’ Kyul’Tegina//Zapiski Vostoçnogo otdeleniya Russkogo arheologiçeskogo obşçestva, SPb., 1899, T. XII, Vıp. IIIII.</span></div>
<div><span>♦ Mit’ko O. A., Srednevekovıye igol’niki//Problemı srednevekovoy arheologii Yujnoy Sibiri i sopredel’nıh territoriy, Novosibirsk, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Novik Ye. S., Obryad i fol’klor v sibirskom şamanizme, M., Nauka, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Pavlinskaya L. R., İgruşka i mir rebenka v traditsionnıh kul’turah Sibiri//Traditsionnoye vospitaniye detey u narodov Sibiri, L., 1988.</span></div>
<div><span>♦ Potapov L. P., Umaybojestvo drevnih tyurkov v svete etnografiçeskih dannıh//Tyurkologiçeskiy sbornik, 1972, M., 1973.</span></div>
<div><span>♦ Skobelev S. G., Podveski s izobrajeniyem drevnetyurkskoy bogini Umay//Sovetskaya arheologiya, M., 1990, No 2.</span></div>
<div><span>♦ Skobelev S. G., Variatsiya prinadlejnostey ponyatiya “kut” u tyurkov Sibiri i Sredney Azii v epohu srednevekov’ya//Sibir’ v panorame tısyaçiletiy, Novosibirsk, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Skobelev S. G., Kurgan No İ mogilnika Koybalı unikal’nıy pamyatnik drevnetyurkskoy kul’turı s territprii Zapadnogo Prisayan’ya//Pamyatniki kul’turı drevnih tyurok v Yujnoy Sibiri i Tsentral’noy Azii, Novosibirsk, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Surazakov A. S., K semantike izobrajeniy na Kudırginskom valune//Etnokul’turnıye protsessı v Yujnoy Sibiri i Tsentral’noy Azii v III tısyaçeletii n. e. Kemerovo, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Trever K. V., Lukonin V. G., Sasanidskoye serebro. Hudojestvennaya kul’tura İrana IIIVIII vekov, M., “İskusstvo”, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Hudyakov Yu. S., Şamanizm i mirovıye religii u kırgızov v epohu srednevekov’ya//Traditsionniye verovaniya i bıt narodov Sibiri, Novosibirsk, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Anke B., Moskalev M. I., Soltobaev O. A., Tabaldiev K. S. Ausgrabungen auf dem Graberfeld von SuttuBulak, Raj. Kockorka, Kyrgyzstan//Eurasia Antiqua. Zeitschrift fur Archaologie Eurasiens. Band 3. 1997.</span></div>
<div><span>♦ Barthold W. Die historische Bedeutung der altturkischen Inschriften. Eki olarak: Radloff W. Die altturkischen Inschriften der Mongolei. Neue Folge. St. Pbg., 1897.</span></div>
<div><span>♦ Gabain A. Buddhistische Turkenmission//Asiatica. Festschrift F. Weller. Leipzig, 1954.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Çağ Ve Orta Çağ’da Türklerde Kurgan Yapma Geleneği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi</guid>
<description><![CDATA[ Eski Çağ Ve Orta Çağ’da Türklerde Kurgan Yapma Geleneği
Moğolların aksine Türkler ölenin yeri belli olsun diye mezar odası üzerine geniş bir daire biçiminde toprak veya taş yığarak, piramit biçiminde tümsek yapmaktaydılar. Bu tümsek ölenin önemine göre çok yüksek veya alçak olabiliyordu. Mezar üzerine yapılan bu tür tümsek, kurgan olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar kurgan sözcüğünün anlamı için çok farklı görüşler öne sürülmüşse de,[1] […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64039b9ed.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Çağ, Orta, Çağ’da, Türklerde, Kurgan, Yapma, Geleneği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kurgan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html">Eski Çağ Ve Orta Çağ’da Türklerde Kurgan Yapma Geleneği</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Oktay BELLİ</strong></span></a>
</p><p>Moğolların aksine Türkler ölenin yeri belli olsun diye mezar odası üzerine geniş bir daire biçiminde toprak veya taş yığarak, piramit biçiminde tümsek yapmaktaydılar. Bu tümsek ölenin önemine göre çok yüksek veya alçak olabiliyordu. Mezar üzerine yapılan bu tür tümsek, kurgan olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar kurgan sözcüğünün anlamı için çok farklı görüşler öne sürülmüşse de,<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> kanımızca bu sözcük mezarı koruyan anlamında kullanılmaktaydı. Kurgan üzerine yığılan toprağın akıp gitmesini önlemek amacıyla çevresi daire biçiminde taşlarla (krepis) çevrelenmektedir. Kurganlar daire biçiminde yapıldığı gibi, kare biçiminde olan ve bir giriş çıkış yolu olanları da bulunmaktadır. Bazı kurganlar ise, mezar odası üzerine toprak yerine, irili ufaklı taşların yığılmasıyla oluşmaktadır.</p>
<p>Bozkır kültüründe bu tür kurganların kökeni, Kimmer ve İskitlere değin uzanmaktadır. Herodotos’un vermiş olduğu değerli bilgilerden, İskit Krallarının kurganlarının nasıl yapıldıklarını öğrenmekteyiz; “…Kralları öldüğü zaman… ceset imparatorluğun en uzak ülkesi olan Gerrhos ülkesine araba ile götürülür. o bölgede eni ve boyu dörtgen biçiminde olan büyük bir mezar kazarlar ve hazır olduğu zaman ölüyü getirirler. mezarın içine çimen yayılır, kral üzerine konur, sazlarla örtülür.bu tören tamamlanınca herkes mezarın üzerine kürekle toprak atar ve en yüksek tümseği yapmak için birbirleriyle yarış ederler…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Kurganlar genellikle toplum tarafından kutsal sayılan yerlere yapılıyordu; bu tür yerler dağ tepeleri ve etekleri, yaylalar, ormanlık alanlar, ırmak yatakları ve göl kenarı olabilmektedir. Kurganların çok çeşitli alanlara yapılmasında, oldukça geniş bir coğrafi bölgeye yayılan Türk topluluklarının komşu kültürlerin etkisinde kalmasının büyük etkisinin olduğu anlaşılmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu alanlar, yerleşim bölgelerine uzak ve oldukça zor ulaşılabilen yerlerde bulunmaktaydı. Bu yüzden ceset gömülmek üzere gerektiğinde çok uzaklara taşınabilmekteydi. Gezginlerin vermiş olduğu değerli bilgilere göre, bu uzaklığın aylarca sürmesi, insanı şaşkına çevirmektedir.</p>
<p>Büyük bir özenle seçilen kutsal alanlara yapılan kurganlara, Türk toplulukları tarafından sonsuz bir saygı duyulmaktaydı. Ataların mezarına sürekli olarak duyulan bu saygının kökeni, şimdilik yazılı belgelerin vermiş olduğu bilgilere göre İskitlere değin gitmektedir. Ancak ata mezarları olan kurganlara duyulan bu saygının Kimmerlere değin uzandığı sanılmaktadır. Ancak ne yazık ki yazılı belgeler şimdilik bu konuda herhangi bir bilgi vermemektedir. Herodotos İskitlerin ata mezarlarına duyduğu kutsal saygıyı şu şekilde anlatmaktadır; “…Darius İskitlerle savaşmak istemektedir. ancak onlar bozkır savaş taktiğini uygulayarak geri çekilmektedirler. İskitler kendileri savaşmak isteyen İranlılara sonunda şu haberi gönderiyorlar; bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun ve onlara el kaldırın, o zaman mezarlarmız için savaşıp savaşmayacağımızı görürsünüz.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Yine bilindiği gibi aynı nedenlerden dolayı Vuhuanlar, Hiongnulara karşı baş kaldırdıklarında, Şenyuların gömütlüğüne tecavüz ederek tahrip etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ayrıca Arap tarihçi Reşideddin’in bildirdiğine göre, Kereyt Hanı Van Han’ın “koruğunun bir kısmı”, yani hanedan mezarlığı düşmanları tarafından yağma edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Eserini 951 yılında yazan Arap coğrafyacı El İştahri ise, Türklerin mezarlarına karşı duyduğu derin saygıyı şu şekilde aktarmaktdır; “…Hazar Kralı uyruklarının mezarının önünde atından inip eğilmeden hiç bir zaman geçmemektedir…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sırasında, ata mezarlarını oluşturan kurganlara günümüzde de saygı duyulduğunu gözlemledik. Kaçak kazılar sonucunda yağmalanan kurganlar yerli halk tarafından değil, bölgeyi dolaşan gezginler ve Ruslar tarafından gerçekleştirilmiştir. Deniz seviyesinden ortalama 3016 m. yükseklikte bulunan Song Göl’ün kuzeydoğusunda yer alan kurganlara, bölge halkı hâlâ gizemli bir saygı göstermektedir. Bu kurganların en gösterişli ve büyüklerinden birinde 1998 yılında Türk ve Kırgız arkeologlarından oluşan bir heyet ne yazık ki dozerle kazı yapmıştır. Ancak mezar odası bulunamadığı gibi, bu görkemli ve anıtsal kurgan da acımasız bir şekilde tahrip edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu kurgana benzer bir başka büyük kurganda yeni bir kazı yapılmak istenmişse de, bölge halkı haklı olarak bu görkemli kurganın da tahrip edilmesini istemediği için, kazının yapılmasına müsaade etmemiştir.</p>
<p>Eski Çağ’da cenaze törenlerine katılan gezginler, kendilerine yabancı olan ilginç gelenek ve görenekleri en ince ayrıntısına varıncaya değin gözlemlemişlerdir. Hiç kuşkusuz bu değerli bilgiler bizler için büyük bir önem taşımaktadır. Örneğin İslamiyet’i kabul eden Bulgar Hükümdarı İltebir Almuş’a 920-21 yılında elçi olarak giden heyette katiplik yapan İbn Fadlan, ırmak yataklarına yapılan mezarlar konusunda şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Hazarlar Hakanlarının mezarını Etil Irmağı’nın yatağında yaparlardı ve mezarın üzerinden de ırmağı geçirirlerdi. Ayrıca ırmak yatağı altındaki bu mezar insanları yanıltmak için birçok bölüme ayrılmaktaydı. Hakan bu bölümlerden birine gömülür, gömenler ve mezarı yapanlar öldürülürdü…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Çok değerli bir bilim adamı olan el Biruni’de (973-1051), Oğuzların bir kısmının ölülerini Ceyhun Irmağı yatağına gömdüklerini ve bu şekilde günahlarından temizlendiklerine inandıklarını yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Hatta değerli bilim adamı Z. V. Doğan, Ceyhun Irmağı suyunun cesedin üzerinden kırk gün akmasından sonra, vücuttan ayrılan ruhun bir aziz haline dönüştüğünü öne sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kırgızistan’da sürdürdüğümüz arkeolojik araştırmalar sırasında, Koçkor Bölgesi’nde Buguçu Köyü’nün kuzeyinde Kumtepe mevkiinde yer alan çok sayıdaki kurganın, kuzeyden güneye doğru akan büyük ve geniş bir dere yatağına yapıldığını gördük. Bu yüzden mezarların üzerine yığılarak oluşturulan büyük toprak yığını da, dere yatağından alınan kum ve çakıldan oluşmaktadır. Dere yatağının ve kurganların kuzeydoğusunda tüm bölge halkının kutsal olarak kabul ettiği ve adaklarda bulunduğu küçük bir kutsal dağ bulunmaktadır. İlginçtir ki, bu kurganlarda yapılan arkeolojik kazılarda, mezarın taştan yapıldığı ve tipik bir “taş sandık mezar” olduğu görülmüştür. Yine Kırgızistan’da Issık Göl çevresine yapılan ve günümüzde büyük bir kısmı sular altında kalan kurganlar da, göl kenarlarına yapılan kurganların tipik örneklerini oluşturmaktadır. Göl sularının yükselmesi sonucunda mezarın üzerine yığılan toprağın aşınıp gittiği ve yalnızca toprağın akıp kaymasını önlemek için mezarın çevresine daire biçiminde dizilen taşların (krepis) kaldığı görülmektedir. Song Göl çevresine ve özellikle gölün doğusuna yapılan kurganlar, göl kenarına yapılan kurganların bir başka ilginç örneklerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Ancak bir genelleme yapacak olursak vadiler, yaylalar ve dağ dorukları ile eteklerine yapılan kurganların, ırmak yatakları ve göl kenarlarına yapılan kurganlardan çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu olgu oldukça geniş bir coğrafi bölgeye yayılan Türklerin, komşu bölgelerin kültürlerinden ne denli etkilendiğinin açık bir şekilde göstergesidir. Nitekim büyük Türk önderi Bilge Kağan’ın gömüldüğü yer, Moğolistan’da Orhun Irmağı’na yakın Orhun Vadisi’dir. Bu kutsal yerin seçimi için, özenli ve çok titiz bir çabanın harcandığı anlaşılmaktadır. Bu konuda Çin kaynaklarının vermiş olduğu önemli bilgiler, bizim için çok büyük bir önem taşımaktadır. Çiang Kieu Ling belgeleri külliyatında korunan ve Hiuan Tsong tarafından yazılan bir mektupta, şöyle denmektedir: “.Tukiulerin Tengri Kaganına buyruktur; Günler ve aylar geçmekte ve cenaze töreni için saptanan an hızla yaklaşmaktadır. Ölüyü gömmek için uygun bir yerin seçilmiş olduğunu öğrendiğimizde acımız yeniden canlandı…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Kurganların yapımında en çok tercih edilen yerlerin başında, kutsal sayılan dağların dorukları ile etekleri gelmekteydi. Çok büyük bir olasılıkla o dönemdeki yaygın olan inanca göre dağların dorukları ve etekleri, sonsuza dek huzur içinde uyunacak yerlerin başında olmalıydı. Örneğin tarihçi Vassaf, Argun Han’ın Moğolların kutsal ormanlarıyla kaplı olan Sincar Dağı’na gömüldüğünü yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Ünlü gezgin Marco Polo, Moğol Dönemi’nde şunları yazmaktadır: “.Cengiz Han’ın soyundan gelen tüm büyük Tatar Hanları ve soylular öldüklerinde, Altay olarak adlandırılan çok büyük bir dağa gömülmek için götürülmektedirler. Ölüm yerleri neresi olursa olsun, başka bir yere gömülmek istemediklerinden yüz günlük bir uzaklıkta bulunsa dahi söz konusu olan yeri istediklerini belirtmişlerdir…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>1768 yılında II. Katerina tarafından Orta Asya’ya araştırma yapmak için gönderilen bilim adamı MPS Pallas, Samoyedlerin de kendi mezarları için çok yüksek yerleri seçtiklerini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bazı kurganların hem göl kenarlarına hem de dağların bulunduğu kutsal alanlara yapıldıkları anlaşılmaktadır. Örneğin 19. yüzyılın ilk yarısında Başkurtlarla ilgili araştırma yapan Atkinson’dan, gömütlüklerin dağlarla sular arasındaki yakın ilişkisinin geleneksel olarak devam ettiğini öğrenmekteyiz: “.Ahuş adlı kutsal gölün yanında, Ahuştu Dağı (Kutsal Dağ) bulunmaktadır. Başkurt yöneticileri bu kutsal dağda gömülmüştür.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Gillaume de Robrouck’u şaşırtan olaylardan biri de, çok büyük olduğu için uzaklardan görülebilen, çok sayıda olan ve tüm aileyi aynı yere gömme geleneğinin, Kumanlarda yaygın olarak bulunmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Tüm bölge halkı tarafından kutsal sayılan ve bu yüzden de saygı duyulan bu tür ilginç ölü gömü geleneğini yansıtan gömütlüklerden birini, Kırgzistan’da görmek olasıdır. Örneğin Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in 184 km. güneydoğusunda, Koçkor Bölgesi’nde, çok büyük bir kült merkezi ve gömütlük alanı bulunmaktadır. Yüksek dağların batı eteğinden çıkan güçlü bir kaynak suyundan dolayı, burası Süttü Bulak olarak adlandırılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Süttü Bulak gömütlüğü, yüksek dağların güneybatı eteğinde yaklaşık 1 km. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde düz bir alandan oluşmaktadır. Bu kutsal alanın gömütlük alanında yapılan arkeolojik kazılarda, dokuz büyük kurgan ve yüzden fazla mezarın olduğu saptanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Mezarların en eskisi M.Ö. 8-6. yüzyıllar arasında Sakalara, daha sonra İskit, Hun, Göktürk ve 13-15. yüzyıllar arasında Moğollara aittir. Süttü Bulak gömütlük alanının en önemli özelliği yalnızca Müslümanlıktan önce değil, Müslümanlıktan sonra da gömülerin yapılmış olmasıdır. Süttü Bulak gömütlük alanında yalnızca kurgan mezarlar değil, Esterlik olarak adlandırılan kült merkezleri de bulunmaktadır. Bu yüzden Süttü Bulak kutsal alanı, bölgenin en büyük ve önemli gömütlük alanını oluşturmaktadır.</p>
<p>Aslında mezar üzerine taş ya da toprak yığılarak yapılan tümsek, ölü tapınağının çok basit bir biçimini oluşturmaktaydı. Örneğin Çin yıllıkları Türklerin mezarları konusunda şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Mezarın üzerinde bir ev yaparlar ve bu evin içinde ölen kişinin resmini yaparlar. Evin iç duvarlarına ölünün hayatta iken katıldığı savaşları belirtirler…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Büyük Türk önderi Bilge Kağan’ın ölümü üzerine, Çinli vakanüsler, İmparator Hiuan Tsong’un (713-755) cenaze törenleri ile ilgili değişik emirnameleri arasında, bir tapınağın yapılmasını da emrettiğini belirtmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Kül Tegin (Költigin) konusunda ise şu noktalar yinelenmektedir: “.Bir mezar tapınağının kurulması emredilir ve orada taştan heykeli yapılır; bu tapınağın dört duvarına katıldığı savaşlardan sahneler çizilir.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Hiongnularda Asena Şöül öldüğünde, “kendisi için yapılan kurganın Kaşgar’daki dağ kadar görkemli olduğu” belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Mukdenin batısında, Hıristiyanlık döneminin başlarında kurulan küçük bir yerli hükümdarlığında, bir hükümdarın ölümü söz konusu olduğunda, tabutun taşlardan yapılan bir mezar odasına yerleştirilmesinden sonra bir toprak ya da bir taş pramidiyle örtülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> İbn Fadlan, Oğuzların mezarı konusunda şunları yazmaktadır: “. Aralarından biri ölürse onun için bir ev gibi büyük bir mezar kazarlar. Mezarın üzerini tavanla örterler. Mezarın üzerine kilden büyük bir kubbe yaparlar.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Eserini 985 yılında yazan Arap coğrafyacısı el Mukaddesi de, Kırgızlarda oldukça geniş ve büyük bir kurgandan söz etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>1245-47 yılları arasında Moğolistan’a bir elçilik heyeti ile giden Fransisken Rahibi Plan Carpin’in, mezarın nasıl yapıldığı konusundaki gözlemi, oldukça gerçekçidir. Onun vermiş olduğu özgün bilgiler, arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan mezar mimarisi ile büyük bir uyum içindedir. P. Carpin mezarın yapımını şu şekilde anlatmaktadır. “.Yere bir çukur kazılır, bu çukurun dibinden mezar odasına giden galeri yapılır. Asıl mezar bu galerinin sonundadır. Böylece cesedin sürekli olarak bir toprak tabakası altında kalması sağlanmış olmaktadır. Çukura indirilen ceset, biraz karışık olan galeriden asıl mezar odasına götürülür. Mezar odasına yerleştirildikten sonra galeri kapatılır ve giriş çukuru toprakla doldurulur.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Plan Carpin bir başka gözleminde ise şunları yazmaktadır: “.Vefat eden yüksek mevki sahibi kişi, yurt çadırına benzer bir odanın içine gömülüyor ki, öteki dünyada da bir evi olabilsin…”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> 1253 yılında Fransa Kralı tarafından Orta Asya’da Karakurum’daki Moğol ordusuna gönderilen bir heyette bulunan rahip Guillame de Rubrouck da, şunları anlatmaktadır: “.Kumanlar mezarlarının üzerine büyük bir kurgan yaparlar. Eğer ölen kişi zengin ise onun mezarı üstündeki kurgana piramit biçimli bir şekil verirler. Bazı yerlerde kiremitlerle kaplı kule biçimli mezarlar ve başka yerlerde ve çevrede her ne kadar taş bulunmuyorsa da, taştan yapılmış yurt biçimli mezarlar gördüm.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Eserini 1355 yılında yazan Faslı gezgin İbn Batuta da, bir kağanın gömü töreninde şu ilginç bilgileri vermektedir: “.Ölü Kağan için kazılan mezar odası büyük bir ev gibiydi. Kağan silahları ile birlikte buraya yerleştirildi. Sonra evin kapısını kapatıp, üzerine toprak yığdılar. Öyle ki, yığılan toprak çok yüksek bir tepeye benzedi.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Hatta İbn Batuta’nın Kağan mezarının içini anlatırken vermiş olduğu bilgiler, sanki arkeolojik kazıya katılan bir arkeoloğun gözlemi kadar gerçekçidir: “.Yeraltındaki mezar odası, çok güzel halılarla döşenmiş bir eve benzemektedir.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Çok sayıdaki yazılı kaynaktan öğrendiğimize göre, ölümden hemen sonra ceset bir çadıra konmaktadır. Hiç kuşkusuz bu çadır, ölenin hayatta iken sahip olduğu çadır değildir. Bu çadır genellikle cenaze törenleri için kullanılan ya da bu amaçla kurulan özel bir cenaze yeridir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Çin yıllıklarından çadırın yaşlı Türkler için kurulduğunu öğrenmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Mandeville ölü çadırının Moğolların imparatoru ilk ve en büyük için,<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> 1768 yılında Orta Asya’da araştırma yapan Pallas ise yıldırım çarpan Buryatlar için kurulduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Pallas özellikle bu çadırın yıldırımın insanı öldürdüğü yerde kurulduğunu belirtmektedir. Cengiz Han, Teb Tenggeri’yi (Kökücü) öldürttüğü zaman, cesedi için bir çadır kurdurtmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Jordanes ise Atilla’nın cenaze törenini şu şekilde anlatmaktadır “.Cesedini büyük bir gösterişle, herkesin onu seyredebilmesi için meydana kurulan ipekten bir çadır içinde sergilediler.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sırasında, bu ilginç geleneğin hâlâ varlığını sürdürdüğünü gözlemledik. Ölümden hemen sonra, ceset üç gün yeni kurulan keçe çadırın içine konuluyor. Boş çadırda bekletilen cesedin tüm yakınları bu süre içinde gelerek ziyaret ediyor.</p>
<p>Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sonucunda, Arap coğrafyacıları ile Avrupalı gezginlerin kurganların nasıl yapıldıkları ve biçimleri konusunda vermiş oldukları değerli bilgiler sanki günümüzdeki gömütlüklerdeki kurgan biçimli mezarlar anlatılıyormuş gibi gerçekçidir.</p>
<p>Örneğin Kazak Kırgızlar en azından 1000 yıldan beri mezarlarının üzerine yığdıkları toprakla, bunu bir kurgana benzetmektedirler. Aradaki küçük fark, mezarın üzerine yığılan tümseğin, kurganın bir minyatürünü oluşturmuş olmasıdır. Bunlardan da önemlisi, kurgan biçimindeki mezarın üzerine demir çubuklardan veya tuğladan yurt biçiminde bir ev yapılmaktadır. Yapılan bu ev, yüzlerce yıldan beri geleneksel olarak uygulanan ölümden sonra cesedin bir başka boş çadıra konulmasının tipik uzantısıdır. Hatta bazı zengin kişilere ait mezarlar üzerine tuğladan kule biçimli bir yapı yapılmaktadır. Bu tür yapılar ise Guillaume de Rubrouck’un gözlemlediği tuğladan yapılmış kule biçimli yapıların şaşılacak düzeyde benzerini oluşturmaktadır. Bu yüzden günümüzde yurt ve kule biçimli evlerle donatılan gömütlük alanlarına bakıldığında, sanki kule ve yurt biçimli konutlarla dolu bir kent görüntüsü elde edilmektedir. Hatta alacakaranlıkta bu farkın tümüyle ortadan kalktığı da görülmektedir.</p>
<p>Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik yüzey araştırmasında, gömütlüklerin dağlar ve sularla olan yakın ilişkisini gösteren çok sayıda örnek saptadık. Bunlardan en ilginci, Issık Göl ile kuzeyinde doğubatı doğrultusunda uzanan Alatav (Aladağ) Dağları arasında yapılan kurganlardır. Alatav Dağlarının güney eteklerinden başlayan ve Issık Göl’e değin uzayan arazi üzerinde, sanki birbiri peşi sıra dizilmiş sezisini uyandıran birçok kurgan bulunmaktadır. Bir başka ilginç örnek Song Göl çevresinde yer almaktadır. Deniz seviyesinden 3016 m. yüksekliğinde Song Göl’ün çevresini, yüksek dağlar çevrelemektedir. Song Göl’ün kuzeydoğusunda yer alan çok sayıdaki kurgana deniz seviyesinden 3400-3700 m. yüksekliğindeki dağ geçitlerini aştıktan sonra ulaşılabilmektedir. Yani kurganların yapıldıkları bu alana, ulaşılması oldukça zor olan dağ geçitlerini aştıktan sonra varılabilmektedir. Dağların eteklerinden Song Göl’e kadar uzanan bu kutsal alanda yer alan kurganlar içindeki cesetler, sanki mezar hırsızları tarafından rahatsız edilmeden sonsuza değin huzur içinde varlıklarını sürdürmek istemektedirler.</p>
<p>Bazı mezarların ise düşman saldırılarından ve define arayan insanların saldırılarından korumak için gizlendiği ve hatta izlerinin bile silindiği görülmektedir. Bu tür mezarlara en iyi örnek Moğol mezarları gösterilebilir. Plan Carpin, Moğol mezarlarının nasıl yapıldığını şu şekilde anlatmaktadır: “.Onlar gizlice bozkıra giderler, ölüyü gömecek çayırın otlarını kökleri ile birlikte kaldırarak orada büyük bir çukur açarlar. Çukuru doldurur ve çayırları eskisi gibi yerlerine yerleştirirler. Bunu o kadar başarılı yaparlar ki, mezarın yerini daha sonra hiç bir şekilde bulmak olası değildir.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Benzer gömü biçimi, Yuanlar döneminde de görülmektedir: “.Mezarın yerinin bilinmemesi için, cenaze töreni çok büyük bir gizlilik içinde yapılır. Mezar kapatılınca, yerin bilinmemesi için bir at sürüsü mezarın üzerinden geçirilerek geniş bir alan düzleştirilmektedir.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Mezar yerinin bulunabilmesi için, çok ilginç bir yöntem uygulanmaktadır: “.Ölen Kağan’ın mezarı üzerinde bir genç deve annesinin önünde öldürülmektedir; daha sonra kurban yapılacağı zaman, öldürülen devenin annesi serbebst bırakılır. O yavrusunun kurban edildiği yere gelerek, onu aramaya başlar. Mezarın yeri bu şekilde bulunduktan sonra, mezarın üzerinde anma kurbanının gerçekleştirilmesi mümkün olabilmektedir.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Bazen kurgan yapılmasına karşın, düşmanların saldırısından ya da aç gözlü insanların yağmasından korumak için, mezar odasının saklandığı da olmaktadır. Bu yüzden sık sık sahte kurganlar yapılmaktaydı. Örneğin Song Göl’ün doğusunda yer alan birçok kurganın en büyük ve görkemli görünenlerin birinde 1998 yılında Türk ve Kırgız akeologların ortak olarak yaptıkları kazıda, tüm aramalara karşın mezar odası bulunamamıştır. Bazen de mezara konulan altın, gümüş ve değerli eşyaları başkalarına açıklamaya yeltenmesinler diye, mezar odasının ve kurganın yapılmasında çalışan usta ve işçiler öldürülmekteydi. Jordanes’in Atilla’nın cenaze töreninde söyledikleri, bunun en güzel örneğin oluşturmaktadır: “.Bu denli büyük bir serveti insanların açgözlülüğünden korumak amacıyla, cenaze törenlerinde çalışan işçiler öldürülüyorlar.”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> 16. yüzyılın başında Dominiken rahibi Jourdain Catalani de Severac ise şu ilginç bilgiyi vermektedir: “.Hükümdar öldüğü zaman, büyük bir servetle bir kaç adam tarafından belirli bir yere kadar götürülür. Buraya ceset yerleştirilir ve mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde adamlar buradan kaçmaktadır. ve diğerleri de aynı şeyi yapmaktadırlar. cesedin gömüleceği yere kadar bu şekilde devam etmektedir; mezar yerinin ve dolayısıyla servetin bulunmaması için bu şekilde hareket edilmektedir. ”.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Mezar yerinin gizli tutulması olgusu, 13. yüzyılda Selçukluların Dobruca’ya göçü sırasında kılavuzluk eden derviş Sarı Saltuk için de geçerlidir. Söylenceye göre, yedi kral silahlı olarak gelip cesedine sahip çıkmak isteyeceğinden, bizzat kendisi, cesedi için yedi ayrı tabut yapılmasını talep etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> 17. yüzyılda bile ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, Sarı Saltuk’un mezarının yedi ayrı yerde olduğunu belirtmiştir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Oktay BELLİ</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 927-931</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ I. MoskalevO. A. SoltobaevK. Ş. Tabaldiev, 1997 : “Ausgrabuen auf dem Gräberfeld von SüttüBulak, Raj. Koçkora”, Eurasia Antiqua, Zeitschrif für Archäologie Eurasiens 3, 514569.</span></div>
<div><span>♦ Atkinson, T. W., 1858 : Oriental and Western Siberia and Chinese Tartary, London.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, W., 1947 : “Türklerde ve Moğollarda Defin Meselesine Dair”, Belleten 43, 515-539.</span></div>
<div><span>♦ Belli, O., 2001 : “Archaeological Surveys in Kazakhstan and Kyrgyzstan”, Istanbul University’s Contributions to Archaeology in Turkey (19322000), (ed. O. Belli), İstanbul, 427434.</span></div>
<div><span>♦ Chavennes, E., 1903a : Documents sur les Toukiue (Turcs) Occidentaux, St. Petersburg.</span></div>
<div><span>♦ Deny, J., 1913 : “Sari Saltiq et le nam de la ville de Badadaghi”, Mélanges E. Picot, Paris, 115.</span></div>
<div><span>♦ Dunlop, D. M., 1954 : The History of the Jewish Khazars, PrincetonNew Jersey.</span></div>
<div><span>♦ ElBiruni : Alberuni’s India III, (çev. ve Yay. E. C. Sachau), Londra 1910.</span></div>
<div><span>♦ ElMukaddesi : Le Livre de la Création et de L’Historie IIV, (çev. Huart), Paris 18991919.</span></div>
<div><span>♦ Gibert, L., 1934 : Dictionnaire Historique et Géographique de la Mandchourie, Hong Kong.</span></div>
<div><span>♦ Haenisch, E., 1937 : Die Geheime Geschichte der Mongolon, Leipzig.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos : Herodot Tarihi, (çev. M. Öktem), İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Ibn Batuta : Voyages d’Ibn Batuta, IV, (çev. ve yay. C. DefremeryB. R. Sanguinetti), Paris 18531858.</span></div>
<div><span>♦ Ibn Fadlan : Ibn Fadlan’s Reiseberciht, (çev. ve yay. Z. V. Togan), Leipzig 1939.</span></div>
<div><span>♦ Jordain Catalani de Séverac : Les Voyages en Asie ou XIV Siècele du Bienheureux Frère Odoric de Pordenone, Religieux de Saint François, (yay. H. Cordier), Paris 1891.</span></div>
<div><span>♦ Jordain Catalani de Séverac : Les Merveilles de I’Asie (yay. H. Cordier), Paris 1925.</span></div>
<div><span>♦ Jordane’s : Historie des Goths, (yay. P. Nisard), Paris 1849.</span></div>
<div><span>♦ Julien, S., 1877 : Documents Historiques Sur les Toukioue (Turcs), Traduits du Chinois, Paris.</span></div>
<div><span>♦ Marco Polo : La Description du Monde, (çev. ve yay. L. Hambis), Paris 1955.</span></div>
<div><span>♦ Mostaert, P. A., 1952 : “Sur Quelques Passages de I’Histoire Secrète des Mongols”, Harvard Journal of Asiatic Studies, XV, Cambridge, 285407.</span></div>
<div><span>♦ Palladius (Archimandrite) : “Elucidations of Marco Polo Travels in North China”, Journal of the North China Branch of teh Royal Asiatic Society X, 154.</span></div>
<div><span>♦ Pallas, M. P. S., 17831793 : Voyages en Différentes Provinces de l’Empire de Russie et Dans l’asie Septentrionalle, IV, Paris.</span></div>
<div><span>♦ Pallas, M. P. S., 1881 : Sammlungen Historischer Nachrichten über die mongolischen Völkerschaften, II, St. Petersburg.</span></div>
<div><span>♦ Parker, E. H., 1924 : A Thousand Years of the Tartars, London.</span></div>
<div><span>♦ Pelliot, P., 1929 : Neuf Notes Sur des Questions d’Asie Centrale, Toung Pao, Leiden.</span></div>
<div><span>♦ Pelliot, P., 1949 : Historie secrète des Mongols, restitution du texte mongol ed trad. Franc. Des chapiters l’à IV, Paris.</span></div>
<div><span>♦ Plan Carpin, J. du., : Historia Mongalorum Guos Nos Tartaros Appellamus (ed. D’avezac), Paris 1838.</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. P., 1999 : Eskiçağ ve Ortaçağ’da Altay Türklerinde Ölüm, (çev. A. Kazancıgil), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Rubrouck, G. deRockhill, W. W. : The Journey of Rubruck to the Eastern Parts of the World as Narrated by Himself, London, 1900.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Roux 1999, 295-296.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Herodotos IV/71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Herodotos IV/127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Visdelou 1870, 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Barthold 1947, 524.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Dunlop 1954, 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Belli 2001, 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İbn Fadlan, 99-100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> ElBiruni, 168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbn Fadlan, 265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Pelliot 1929, 236; Roux 1999, 249.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Roux 1999, 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Marco Polo, 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Pallas 1783-1793, 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Atkinson 1858, 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Rubrouck, 54-55?.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Belli 2001, 432.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Anke et. all 1997, 517 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Julien 1877, 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Pelliot 1949, 231.; Roux 1999, 301</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Pelliot 1949, 246.; Roux 1999, 301-302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Chavennes 1903a, 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Gibert 1934, 409.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İbn Fadlan, 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> ElMukaddesi IV, 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Plan Carpin, 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Plan Carpin, 233-234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Rubrouck, 37-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İbn Batuta, IV. 301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> İbn Batuta, IV. 301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Roux 1999, 240.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Parker 1924, 135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Letts 1953, I, 175.; II. 372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Pallas 1881, 283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Haenisch 1937, 83.; Mostaert 1952, 304.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Jordanes, XLIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Plan Carpin, 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Palladius, 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Palladius, 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Jordane’s XLIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Jordain de Séverac, 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cag-ve-orta-cagda-turklerde-kurgan-yapma-gelenegi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Deny 193, 115.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğu Türkistan Budist Mağara Resimlerinde Müzik Enstrümanlarının Olağan Dışı Tasvirleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-turkistan-budist-magara-resimlerinde-muzik-enstrumanlarinin-olagan-disi-tasvirleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-turkistan-budist-magara-resimlerinde-muzik-enstrumanlarinin-olagan-disi-tasvirleri</guid>
<description><![CDATA[ Doğu Türkistan Budist Mağara Resimlerinde Müzik Enstrümanlarının Olağan Dışı Tasvirleri
Eski Avrasya bölgeleri arasındaki çok yönlü ilişkiler tarihi asırlar öncesine dayanır. Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler Roma İmparatorluğu ve Han Hanedanlığı döneminde önemli ölçüde artmıştır. M.Ö. 2 ve 3. yüzyıllarda üretime ve nefrit ve lazerit gibi yarı değerli taşların ticaretine bağlı olarak Badahşan’dan İran, Mezopotamya, Mısır, Suriye, Anadolu ve Çin’e uzanan Lazerit Yolu ve Khotan’dan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c640158ccd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğu, Türkistan, Budist, Mağara, Resimlerinde, Müzik, Enstrümanlarının, Olağan, Dışı, Tasvirleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Uygur-Budist-Magara-Resimleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dogu-turkistan-budist-magara-resimlerinde-muzik-enstrumanlarinin-olagan-disi-tasvirleri.html">Doğu Türkistan Budist Mağara Resimlerinde Müzik Enstrümanlarının Olağan Dışı Tasvirleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Sanat KİBİROVA</strong></span></a>
</p><p>Eski Avrasya bölgeleri arasındaki çok yönlü ilişkiler tarihi asırlar öncesine dayanır. Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler Roma İmparatorluğu ve Han Hanedanlığı döneminde önemli ölçüde artmıştır. M.Ö. 2 ve 3. yüzyıllarda üretime ve nefrit ve lazerit gibi yarı değerli taşların ticaretine bağlı olarak Badahşan’dan İran, Mezopotamya, Mısır, Suriye, Anadolu ve Çin’e uzanan Lazerit Yolu ve Khotan’dan Kuzey Çin’de Yarkent’e uzanan Nefrit Yolu gelişmiştir. Nefrit değerli bir maldır ve ticarette karşılığı aynı güzergah üzerinden ticareti yapılan ipektir.</p>
<p>2. yüzyılın ikinci yarısında Han Hanedanlığı Kansu geçidine ulaştığında Çin daha sonra efsanevi İpek Yolu’na temel oluşturacak güzergâh boyunca, batı topraklarıyla uzun vadede ticari ve diplomatik ilişkiler kurmuştur. İklim koşulları ve değişen politik durumlara göre, İpek Yolu’nun yönü, hareketi ve güzergahlarının sayısı değişime maruz kalmıştır. Ancak 1500 yıllık yaşamı boyunca İpek Yolu’nun ana arterleri kesinlikle Doğu Türkistan sınırları içerisinde yer almış ve bölgenin atmosferini etkilemiştir. Doğu Türkistan merkezindeki kıtasal iklim sulama sistemi ve uçsuz bucaksız Taklamakan Çölü vaha yerleşimlerinin kurulmasını sağlamıştır. Bu vahalara giriş çok zordur ve birbirlerinden uzak alanlara kurulmuşlardır. Bu vahalar, bir yandan İpek Yolu boyunca ticaret yapan farklı kültürlerin kaynaşmasına ve paylaşımlarına olanak sağlarken diğer yandan da yerleşim için elverişli alanlar oluşturmuşlardır.</p>
<p>İpek Yolu, ölümcül çöle düşmeyi önlemek için birçok yola ayrılarak Taklamakan çölünün kenarından uzayıp gider. Çölün etrafından geçen tüm bu yollara ek olarak bir de meridyen yolu vardı. Budizm, İpek Yolu’ndaki Doğu Türkistan vahaları aracılığıyla yayıldı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73467" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>İpek ve diğer ürünlere ek olarak, kervanlar, nefrit, lazerit, altın, gümüş, bronz aynalar, Çin porseleni ve cam boncuklar, kürkler, deriler, halılar, goblenler, bozkır atları, boğalar, develer ve diğer değerli eşyaları taşırlardı. Müzik de bu rota boyunca ilerliyordu ve oldukça değerliydi. Farklı enstrümanlarıyla müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar, aktörler, akrobatlar ve diğer yetenekli insanlar Doğu Türkistan yoluyla, İpek Yolu boyunca yoğun şekilde seyahat ederlerdi. Birçok musiki fikir, tarz, yeni icat edilen enstrümanlar, şarkılar, farklı giyim stilleri, repertuvarlar ve aletler de rota boyunca kaynaşan farklı kültürler arasında paylaşılırdı.</p>
<p>Eski Doğu Türkistan’ın müzik kültürü hakkında detaylı ve zengin bilgiler yazılı kaynaklar (ilk defa Çinliler tarafından) ve müzik kültürüne ait sanat eserleri tarafından verilmiştir. Güzel sanatlara ait örnekler, mesela çömlek heykelcikler, tahta ve seramik oymalar, el yazmaları, ahşap sunak süslemeleri ve diğer şeyler Budist duvar resimlerinde betimlenmiştir. Burada sunulan birçok müzik aleti eski öğretilere göre seçilmiş ve toplum tarafından kesin olarak fark edilmiştir.</p>
<p>Budist tapınakları yarı ilahlarıyla cennetin eşiği olarak görülür ve evrensel bir model olarak nitelendirilirdi. İç mekan dekorasyonları, heykeller, duvarlar, taban ve tavandaki resim kompozisyonları ile beraber planlar ve imgeler kesin çizgilerle belirlenmişti. Öğretiye göre dünyevi yaşam duvarlara resmedilirken, geleneksel sembollerle dolu cennet hayatı tapınağın yukarı kısımlarındaki kemerlere, kornişlere, tavana ve tonozlara çizilmiştir. Buralarda kutsal hayatın vazgeçilmezlerinden olan çiçeklere, tütsü kaplarına ve müzik aletleri çalan tanrılara (gandharvlar, apsarlar, yakşiler, dakiniler, kinnaralar) rastlarız.</p>
<p>Güzel sanatlar buluntularının analizleri, Doğu Türkistan Budist mağaralarındaki duvar resimlerinde müzik aletlerinin konumları konusunda önemli ipuçları ortaya koyar.</p>
<p>Modern Avrupa’da, klasik orkestradaki müzik aletlerinin yerleri çalınırken sabittir örneğin telli enstrümanların klavyeleri (sapları) müzisyenin sol tarafına doğru uzanırken yan flütün geleneksel yeri müzisyenin sağ omzuna doğrudur. Bu tür pozisyonlar Doğu Türkistan’daki sanat eserlerinde; örneğin oymalar, çömlek heykelcikler ve diğer birçok ciltten oluşmuş sanat eserlerinde bulunur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73468" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-2.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-2-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Mağara resimleri yoluyla hem farklı müzik enstrümanlarının yerleşimi, müzisyenlerin pozisyonları hem de akustik ve çalma teknikleri açısından farklı yaklaşımlar görürüz. Demek ki farklı malzemelerden, şekillerden, boyutlardan oluşan davullar müzisyene göre sağa, sola ya da merkeze yerleştirilebilir, farklı dikey veya yatay harplar (gövdeleri köşeli, kemer biçiminde veya kavisli), kopuz ve yan flütler, müzisyenlerin sağında veya solunda görülebilir, hatta doğrudan çok hatalı pozisyona rastlanır.</p>
<p>Davulun konumunun müzisyene önem arz etmediği durumlarda, yan flüt ve kopuzun sabit konumları müzisyenin hangi elini kullandığıyla, çalma tekniğiyle ve parmaklarını kullanma şekliyle alakalıdır. Yani sanatçının sağ tarafında yer alan üflemeli çalgıların geleneksel konumlarında, müzisyen sağ el parmaklarıyla aşağıdaki delikleri, sol el parmaklarıyla da yukarıdaki delikleri kapatır. Üflemeli çalgıların herhangi başka bir yerleşim şekli ellerin pozisyonunda ve çalma tekniğinde farklılıklara yol açacaktır. Araştırmamızda şu ana dek bu tarz farklı bir tekniğe rastlamadık. Öte yandan telli çalgıların, özellikle kavisli gövdesi olanlar, konumları söz konusu olduğunda daha ciddi problemler ortaya çıkar. Bu tür problemler kopuzun hatalı pozisyonlarda kullanılması durumunu ortadan kaldırmıştır. Ancak sol elini kullanan müzisyenlerle ilgili bazı istisnalar söz konusudur (Paul McCartney’in gitarı, Nurgissa Tlendiev’in dombrası/Kazakistan/). Ama Doğu Türkistan mağaralarındaki birçok duvar resminde enstrümanların geleneksel olmayan yerleşim biçimlerini görebiliriz. Bu özellikle yan flütün yansıyan pozisyonlarında görülür.</p>
<p>Şimdi çalma teknikleriyle, ses üretme metotlarıyla ve enstrüman kombinasyonlarıyla birçok türün ortak özelliklerini yansıtan yan flüt ve kopuzlara dönelim. Bambudan, tahtadan veya taştan yapılmış yan flütler aynı morfolojiye sahiptir, gövdeleri silindir biçimindedir, alt ucu açıktır ve üst ucu ise ahşap bir parçayla kapatılmıştır.</p>
<p>Klavye numaraları (7’li) ve ölçüleri (kısa, orta, uzun, dar, geniş geçişli) farklı olan üflemeli çalgıların yer aldığı Doğu Türkistan orkestralarında en eski ve resimli dökümanlar kullanılmaktadır. Yan flütler tek başına, orkestranın ya da daha kalabalık müzikal grupların bir parçası olarak tanımlanabilir. Müzisyenlerin duruşları da birbirlerinden farklıdır, yan flütleri oturarak, yürüyerek ya da süzülerek, dirseklerini alçaltarak veya yükselterek çalabilirler. Sağ taraf boyunca: Kızıl, on iki burca ait fragmanlar yer alır; ikizler ayakta, muhtemelen gezinerek, müzik yapıyorlar, erkek flütün sapını sağ omzuna dayamış, kız ise dikey, kemer biçimli harpını sol omzuna doğru tutuyor. Subaşı, Otani koleksiyonundaki parçalardan biridir. Dans edip farklı enstrümanlar çalan 21 kişinin arasında, sağ omuz tarafında yan flüt taşıyan, ayakta duran veya gezinen bir erkek çocuğu resmedilmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73469" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-3.jpg" alt="" width="800" height="410" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-3-768x394.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Dogu-Turkistan-Budist-Magara-Resimleri-3-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Yan flütün sol omuza doğru uzatılarak tutuluşu gibi hatalı pozisyonlara oldukça sık rastlanır: Turfan, Barbar Orkestra’nın fragmanlarından biri, sağ üst sırada bir adam sol omzu tarafına uzanan ince, uzun bir yan flüt çalıyor. Kızıl, “Koro Halinde Müzisyenlerin Olduğu Mağara”. Yan flüt çalan müzisyenler, dörtlü düet içerisinde yer alıyorlar, kendi vücutları gibi uzun ve narin enstrümanlarını sol omuzları tarafında tutuyorlar.</p>
<p>Müzisyenlerden ikisi, dirseklerini aşağı doğru tutarken diğer ikisi de yukarı doğru tutuyorlar. Bir müzisyen genelde enstrümanın çevrili olduğu yöndeki dirseğini yukarı kaldırır. Yan flütün sol omuza doğru tutulduğu pozisyonlar yaygındır ve bu nedenle de birçok hatalı tasvire rastlanır. Yan flütlerin gövdeleri yatay durumda, aşağı doğru veya yukarı doğru tutulabilir.</p>
<p>Telli çalgılardaki çeşitli notaları çalmak için parmakların tellere bastırıldığı kısımdaki (fingerboard, klavye) deliklerin sayısı 4 ile 7 arasında değişir. Genellikle her iki elin işaret ve orta parmakları (ya da yüzük parmakları) klavyedeki 4 deliği kapatır, sayıları 1 ile 3 arasında değişen başka delikler de vardır, sağ elin işaret ve orta parmakları ve sol elin yüzük, orta ve küçük parmakları klavyedeki 5 deliği kapatır; sol elin işaret, orta ve yüzük parmakları, sağ elin işaret, orta ve küçük parmakları klavyedeki 7 deliği kapatır. Doğu Türkistan’ın kuzey vahalarındaki duvar resimlerinde, kopuzlar morfolojilerine (biçim bilgisi) göre iki grup halinde tasvir edilir: 1) Boyunlu ve armut biçimli olanlar ‘pipa’, 2) Mızrak şeklinde olanlar ‘yuanxian’. Boyunlu kopuzların gövdeleri, armut biçimli bir rezonatör, sap ve düz bir klavye içerir. İki yada daha fazla rezonatör deliği olan ahşap ses yansıtıcısı genellikle koruyucu bir tabaka ile kaplanmıştır. Boyunlu kopuzlar rezonatör boyutlarına göre (uzunluğu 3050 cm; genişliği 2035 cm) ve sap uzunluklarına göre farklılık gösterirler. Eski zamanlarda farklılıklarına rağmen tüm kopuzlar pipa diye adlandırılırdı, sonradan pipa tanımı sadece armut biçimli rezonatörlü, boyunlu kopuzlar için kullanılmaya başlandı. Bir yuanxian kopuzun gövdesi yuvarlak, fincan biçimli yada klavye ile birleştirilmiş rezonatörlü olabilir, bazen klavye rezonatörün içinde yada içine doğru yerleştirilmiş olabilir. İçindeki ses yansıtıcılarla rezonatör ahşaptandır yada deri bir zar ile kaplanmıştır. Rezonatörlerin boyutları (ses yansıtıcının genişliği 2045 cm) ve sapların uzunlukları (3570 cm) farklıdır.</p>
<p>Bu kopuzların morfolojik farklılıklarının yanı sıra (armut biçimli veya boyunlu) baş kısımları da değişiklik gösterir: 1) Düz bazen üçgen veya yamuk şeklinde bitip içi boş olanlar, 2) Aşağıya veya arkaya doğru kıvrılmış köşeli olanlar. Diğer bir farklılık ise ses üretme teknikleriyle ilgilidir. Örneğin, basarak veya tıklatarak diğer bir deyişle parmaklarını teller üzerinde gezdirerekki bu kadınlara özgü bulunurya da büyük veya küçük bir mızrap yardımıyla sesler çıkarılır.</p>
<p>Kopuzun müzisyenin elindeki pozisyonuna göre duruşları farklıdır. Genellikle rezonatör göğüs hizasına yükseltilmiştir ve klavye sola dönüktür. Kızıl, “Silahtarların Mağarası”; “Gyppokampeler’in Mağarası”: Büyük rezonatörlü ana flütü olan karanlık bir figür, dört telli klavye sola dönük ve mızrap sağ elle tutuluyor. L Mağarası no: 2, danseden ve müzik yapan 17 figürden iki tanesi armut biçimli kopuz çalıyorlar: No: 9 rezonatör göğüs hizasına yükseltilmiş, kopuzun baş kısmı üçgen şeklinde, klavye sola dönük vaziyette, müzisyenin sol eli klavye ile baş kısmının birleşiminde duruyor ve sağ elinde mızrap var. L Mağarası no: 1. fragmanda müzik yapan figürlerden iki tanesi (no: 3 ve no: 6) armut biçimli kopuz çalıyor. Üç numaralı figürde rezonatör göğüs hizasına yükseltilmiş, klavye sola doğru dönük, müzisyenin sol eli klavye ve enstrümanın baş kısmının birleştiği yerde duruyor, sağ eliyle ise küçük bir mızrap tutuyor. Altı numaralı figürün rezonatörü göğüs hizasına yükseltilmiş, klavye sola doğru çevrilmiş ve enstrümanın baş kısmı üçgen şeklinde, sol elle enstrümanın sapını, sağ elle ise küçük bir mızrap tutuyor. Tuyuk Mazar: süzülen figür, dört telli ve armut biçimli bir kopuzla tasvir edilmiş, klavye sola doğru dönük, figür sağ eliyle büyük bir mızrap tutuyor. Idikutshari, el yazması bir kitabın arka kapağında yer alıyor.</p>
<p>Sola doğru dönük duran enstrümanın sap kısmı, yatay durumda tasvir edilebilir. Çapraz tutulabilir veya yukarı doğru yükseltilebilir. Alçak da tutulabilir. Bazen de dik tutulabilir.</p>
<p>Sanatçılar kopuzun sapını nadiren sağa dönük tutarlarKızıl “Heykeller Mağarası”. Feiten’in elinde armut biçimli bir kopuz var, orta büyüklükteki rezonatör göğüs hizasına yükseltilmiş, uzun ince klavye sağ omuz tarafına doğru tutuluyor, sağ el enstrümanın baş kısmının klavye ile birleştiği yerde duruyor, yuvarlak çubuk şeklindeki mızrap sol elin baş ve işaret parmakları arasında, klavyede iki tane rezonatör deliği var. Klavye sağa dönük tutulduğunda yatay durumda durabilir ya da yukarı doğru yükseltilebilir.</p>
<p>Doğu Türkistan mağara resimlerinde genellikle olağan dışı tasvirleri görülen farklı müzik aletlerinin betimlemelerinin özgür yorumlarını nasıl açıklayabiliriz? Ki o zaman da sağdan çok sol elini kullanan müzisyenlerin var olduğunu farz etmek gerçekten gülünç olur. Bu konudaki düşüncelerimizin üzerinde durmaya çalışacağız.</p>
<p>Doğu Türkistan sanatı sadece zengin bilgiler ve farklı bir müzik aletleri koleksiyonu değil aynı zamanda yerel müzisyenlerin yaratıcı dehalarını da ortaya koyar. Bu sayısız müzik aletinin, farklı çalma tekniklerinin özgür yorumlarını içeren dökümanlar yoluyla ortaya konmuştur. Asırlar boyu değişmedikleri söylenen enstrümanların morfolojileri, yapıldıkları materyaller, tel ve klavye delikleri sayıları, çalma teknikleri, müzisyenlerin sundukları ses üretme metotlarının birbirleriyle benzeşmediği görülmüş ve inceleme altına alınmıştır.</p>
<p>Ağızlık (panflütte dudak akordeonu), tel ve perde sayısı, rezonatör ve klavye boyutları, bölüm biçimleri, enstrümanın baş kısmı düz veya arkaya doğru kıvrılmış olabilir, aşağı veya yukarı açılı olabilir. Örneğin flüt, obua veya klarneti çalan sağ el, sol elden daha önemlidir ya da tam tersi söz konusudur.</p>
<p>Farklı ses üretme teknikleri söz konusudur. Trompette ses çıkarmak için eller, bagetler ya da bazen ayaklar (jaogu,tzegu gibi) kullanılabilir. Farklı telli çalgılarda ise basmak, tıkırdatmak ya da mızrap yoluyla ses üretilir. Bazı metotlar ise kadınlara özgü (baş ve işaret parmağı tellerin üzerinde gezindirmek) vb. olarak adlandırılır. Telli çalgıların klavyeleri yukarı doğru açılı, yatay, aşağı doğru açılı ya da dik olarak tutulabilir.</p>
<p>Tüm bu metodlar Doğu Türkistan resim sanatında, HaraHoto betimlemelerinde, Kutcha vahalarında ve Güney Turfan’da görülebilir. Fakat olağandışı pozisyonlarda çizilen müzik aletleri sadece Doğu Türkistan mağara resimlerinde özellikle de Doğu Türkistan’ın kuzey kesimlerindeki vahalarda görülür. Bu örneklerin üç boyutlu resimleri bulunamamıştır. Sonuç olarak hatalı enstrüman pozisyonları düz, iki boyutlu resimlerle ilgilidir.</p>
<p>Medireview sanatı özel sembollerin ve belli klişelerin kullanıldığı bir tarzdır. Budizm’de karakterlerin, duruşların, mimiklerin her şeyin belli bir ideolojik anlamının var olduğu bilinen bir gerçektir. Müzik aletleri söz konusu olduğunda ise en önemli nokta bunların ikonografideki anlamlarıdır ve bu nedenle Budist mağaraların genel kompozisyonlarına dahil edilmişlerdir.</p>
<p>Bu bağlamda aşağıda belirtilen sonuçlara ulaşılabilir:</p>
<ul>
<li>Resimleri yapan sanatçılar müzisyen olmadıklarından, enstrümanların doğru yerleştirilip yerleştirilmediğine dikkat etmemişlerdir. Bazen pullar veya teksirler gibi klişeleri kullanarak müzik aletlerinin yansıma tekniği yardımıyla basılı örneklerini ortaya koymuşlardır.</li>
<li>Müzik aletlerinin olağandışı konumları yer kavramıyla ilgili sanat kuralları uyarınca belirlenmiş olabilir. Örneğin, yeterli yer olmaması, sanatçının müzik aletinin olması, gerektiği şekilde yerleştirmesini önleyebilir.</li>
</ul>
<p>Demek ki sanatçıların simetrik olarak resmedilmeleri halinde, örneğin bir harpın her iki yanındaki müzisyenlerin ellerindeki enstrümanlar yansıma yoluyla resmedilebilir, bu da enstrümanın geleneksel olmayan bir konumda bulunduğuna bir işarettir. Bazen de doğru konumdaki bir enstrüman yanındaki diğer figürü de kaplayabilir. Telli çalgıların sağa doğru dönük resmedilmelerinin bir sebebi olması gerekir, ya da yan flütlerin gövdeleri müzisyenlerin sol omuzları tarafına doğru resmedilebilir. Böylece Kızıl, “Korodaki Müzisyenlerin Mağarası”nda no: 38, dörtlü düetteki tüm müzisyenler yan flütlerini sol omuzlarına doğru tutuyorlar. Aynı kompozisyon içinde telli çalgıların geleneksel konumu ve yan flütlerin olağandışı konumu ile ilgili mantıklı açıklama yan flütlerin diğer figürleri de kaplamaları olabilir. Bu Turfan duvar resimlerinde de gözlemlenebilir “Barbar Orkestra”, Idıkutshari “Beş Müzisyenin Orkestrası” ve diğerleri.</p>
<ul>
<li>Doğu Türkistan Budist mağaraları nın duvar resimleri realist olmalarıyla dikkat çekerler. Saray müzisyenlerinin isimlerini de içeren geleneksel betimlemeleri kapsar. Idıkutshari’nin giriş duvarında bir toplantıdaki müzisyenlerin isimlerini ve konumlarını gösteren Uygur yazıtları vardır. Müzik aletlerinin önemli parçaları (telli çalgılarda klavye noktaları, bunların sayısı, noktalar, teller, mızraplar, rezonatör), küçük tırnaklı, ince parmaklı müzisyenin betimlenmeleri oldukça gerçekçidir.</li>
</ul>
<p>Bükülmüş veya gerilmiş parmaklar, flütlerin, harpların, zitarların ve kopuzların tutuluşu, direk olarak çalma tekniğini yansıtır. Özellikle enstrüman çalan müzisyenlerin resimleri oldukça gerçekçidir, örneğin Khotan’dan müzik yapan çömlek müzisyen figürü ya da Kutcha’dan kopuz çalan tahta yang kadın figürü. Vaha resimleri ve diğer sanat dökümanları gerçek hayatı yansıttıkları ölçüde değer kazanırlar.</p>
<p>Doğu Türkistan ve Turfan eyaletinin Uygurlarının eski zamanlardaki müzikal aletlerini ve kültürlerini yansıtan duvar resimleri ve diğer sanat objeleri, enstrümanların o zamanlardaki gerçek hayat teknikleri yoluyla olağandışı tasvirlerini kabul ederler. Özellikle aynı orkestra kopuzun hem doğru pozisyondaki konumunu (klavye sol tarafa doğru) hem de yan flütün gövdesinin müzisyenin sol omzuna doğru betimlendiği yanlış kullanımını içerebilir. Ancak bu durum bazen solak olmakla ilişkilendirilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Sanat KİBİROVA</strong></span></a>
</p><p>St. Petersburg Kompozitörler Birliği / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 932-936</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ The Archives of the Oriental Department of the State Hermitage.</span></div>
<div><span>♦ Dyakonova N. V. “The painting of the ceiling with signs of the sun zodiac from Kyzilthe cave complex of 6th7th cent.” (in Russian). The Works of the Hermitage, XXXVII, Leningrad: Iskusstvo, 1989, 1014.</span></div>
<div><span>♦ Dyakonova N. V., Sorokin S. S. Catalogue of the Hermitage collection of Ancient Objects from Khotan. Terracotta and Stucco (in Russian). Leningrad: State Hermitage. 1960.</span></div>
<div><span>♦ 1985 Zhou Ji. “Qiuqi yue yishu tese chutan” (On Peculiarities of the Musical Art of Kutcha). Yuewu yishu (The Art of Music and Dance) Urumchi: Xinjiang renming, 1985, 148170.</span></div>
<div><span>♦ Zhou Jingbao, 1985 “Xinjiang shiqiu bihua yueqi shuliuye” (Short Description of Musical Instruments in the Mural Painting of Xinjiang Caves). Yuewu yishu, Urumchi: Xinjiang Renming, 1985, 230251.</span></div>
<div><span>♦ L Asie Centrale, 1977 L Asie Centrale. Histoire et civilisation. /Ont collab. b la red. de cet quvrage: Lous Hambis, Monique Maillard, Krishna Ribond e. a. Paris: Imprimerie nationale. 1977. 271 p., ill.</span></div>
<div><span>♦ Bussagli, 1978 Bussagli M. Central Asian painting. Treasures of Asia. Text by Mario Bussagli. Geneva: 1978by Editions d Art Albert Skira S. A. 136 p.</span></div>
<div><span>♦ Grunwedel, 1912 Grunwedel A. Altbuddhistische Kultstdtten in OstTurkestan. Berichte bber archaologische Arbeiten von 19061907 bei Kuca, Gara ahr und Oase Turfan. Berlin: G. Reimer. 1912. 370 s.</span></div>
<div><span>♦ Grbnwedel, 1920 Grbnwedel A. Alt Kutscha. Turfan expeditions. Archalogische und religionsgeschichtliche Forschungen an TemperaGemdlden aus Buddhistiche Huhlen der ersten acht Jahrhunderte nach Christi Geburt. Berlin: O. Elsner. 1920. 118 s.</span></div>
<div><span>♦ Le Coq, 1913 Le Coq A. Chotscho. Facsimilewiedergaben der Wichtigeren Funde der Ersten Koniglich Preussischen Expedition nach Turfan in OstTurkistan. Berlin: 1913. 145 Farbige und 30 Schwarze lichtdrucktafeln mit beschreibendem text 2.</span></div>
<div><span>♦ Le Coq, 1924 Le Coq A. Die Buddhistische Spatantike in Mittelasien. Vol. IV. Beschreibender text zum Atlas der Wandmalereien. Berlin: 1924.</span></div>
<div><span>♦ Le Coq, 1925 Le Coq A. Die Buddhistische Spatantike in Mittelasien. Vol. V. Bildwerke. Berlin: 1925.</span></div>
<div><span>♦ Le Coq, 1928 Le Coq A. Die Buddhistische Spatantike in Mittelasien. Vol. VI. Neue Bildwerke II. Sechster teil. Dalem, winter 19271928. Berlin: D. Reimer, E. Vohsen. 1928. 90 s., ill., 29 tabl.</span></div>
<div><span>♦ Le Coq, 1933Le Coq A. Die Buddhistische Spatantike in Mittelasien. VIIIII. Berlin: D. Heimer, E. Vohsen. 1933.</span></div>
<div><span>♦ Lost Empire, 1993 Lost Empire of the Silk Road. Buddhist Art from Khara Khoto (XXIIIth century). Edited by M. Piotrovsky. Milano: Electa. 1993.</span></div>
<div><span>♦ Pelliot, 1967 Pelliot P. Mission Paul Pelliot. Documents archeologiques publies sous les auspices de L Acadümie des inscriptions et Belleslettres. III. DouldourBqour et Soubachi Planches. Sous la direction de Louis Hambis. Paris: 1967.</span></div>
<div><span>♦ Pelliot, 1982 Pelliot P. DouldourBqour et Soubachi mission Paul Pelliot. IY. Texte. Madeleine Hallad, Simone Ganlier avec la participation de Liliane Courtois. Paris: 1982.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskit Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ İskit Kültürü
Kültür kelimesi köken itibariyle Latincede “toprağı işleme” demektir. Bundan dolayı yerleşikliği ifade etmektedir. Bu kelime hususileştirilmek suretiyle, ilkel kültür, ileri kültür, beşeri kültür, teknik kültür, yerleşik kültür, aşiret kültürü, kültür kavimleri, tabiat kavimleri vb. olmak üzere de kullanılmıştır.[1] Bu tabirler kültürü anlayabilmek için yetmemektedir. Ancak, yukarıda belirtilen hususi tabirler büyük ölçüde yaşanılan coğrafyayla bağlantılı görüş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63fe53549.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskit, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1080" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Iskit-Kulturu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html">İskit Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Kültür kelimesi köken itibariyle Latincede “toprağı işleme” demektir. Bundan dolayı yerleşikliği ifade etmektedir. Bu kelime hususileştirilmek suretiyle, ilkel kültür, ileri kültür, beşeri kültür, teknik kültür, yerleşik kültür, aşiret kültürü, kültür kavimleri, tabiat kavimleri vb. olmak üzere de kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu tabirler kültürü anlayabilmek için yetmemektedir. Ancak, yukarıda belirtilen hususi tabirler büyük ölçüde yaşanılan coğrafyayla bağlantılı görüş belirtmeye imkân vermektedir.</p>
<p>Çünkü yaşanılan kültür coğrafyaları kültürel farklılıklarda önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Yeryüzünde insanlar, yaşadıkları coğrafi çevrenin başlıca üç doğal kaynağı olan; orman, hayvan yetiştirme ve tarım imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Eski çağlarda ilk kültürler de kendi bölgelerinin şartları içinde özlülük kazanacaklarından, orman kavimleri “asalak” kültürü (avcılık, devşiricilik), ziraate elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültürünü (çiftçilik) ortaya koymuşlar, bozkırdakiler “çoban” kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bozkır kültürü özü itibariyle diğer göçebe kültürlerinden farklılık göstermektedir. Çünkü çöl göçebeleriyle bozkırlıların hayat tarzları birbirinden farklılık göstermektedir. Çöl göçebeliğinin ana unsuru devedir. Bozkır konar-göçerliğinin ana unsuru ise attır. At bu kültüre dinamizm kazandırmış olup, adı geçen kültür “kuvvet, hareket ve sürat” üzerine kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bozkırlılar atın hızı ve demirin vurucu gücü sayesinde geniş coğrafyalara yayılmış ve oralarda hakimiyet kurabilmişlerdir.</p>
<p>Bozkırlarda göçebe kültürünün en yüksek derecesi olan “atlı kültür” gelişmiştir. Dünya tarihinde önemli yeri olan bozkır devletleri bozkır coğrafyası üzerinde ortaya çıkmıştır. Ural ve Altay Dağları arasında uzanan bozkır bölgesi büyük atlı kültür dairesinin merkezi olmuş, hayvan besleyen atlı bozkırlıların uygarlığı buradan çevreye yayılmıştır. Kemik kültürüyle birlikte, Ural-Altay kavimleri ilk olarak hayvan beslemeye başlamışlardır. Bu olay uygarlık tarihinin önemli bir aşaması sayılmıştır. İlk defa köpeği ve ren geyiğini evcilleştirip besleyenler bu kavimler olmuştur. Bu eski göçebe kültürü daha yeni bir aşama olan at besleme kültürünü doğurmuştur. Sonraları at besleme bozkırlarda bütün hayatın temeli olmuş, yalnız yük taşımakta değil, avcılık ve beslenme konusunda da ondan çok yararlanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Atın ehlileştirilmesi ve atlı-çoban kültürünün ortaya çıkmasıyla birlikte insanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalade sonuçlar doğurmuştur. Tarihi bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar bu sayede belirebilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Hareketli hayat tarzının, özellikle atlı yaşayışın ortaya çıkışı ve gelişiminde bozkırlar önemli bir yer tutmuştur. Bozkırlının sürülerini otlatabilmesine imkân veren otu bol otlaklar bu kültürün gelişmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu cümleden olarak at yetiştiriciliği zamanla önemini artırarak, bozkırlının hayatında daha da fazla kıymet kazanmaya başlamıştır. At bozkır insanının sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve dini hayatında önemli bir yer tutmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>İskitler de bozkırlarda bu atlı kültürün en önemli temsilcileri olmuşlardır. Onların kültürlerinin oluşumu ve gelişimi doğrudan kendi kültür coğrafyalarıyla bağlantı olmuştur. Hareketli hayat tarzının izleri onlara ait bütün kültür unsurlarında dikkati çekmektedir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64315" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64315" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler-001.jpg" alt="" width="800" height="644" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler-001-768x618.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Ukok Kurganın’da bulunan İskit “Buz” Prensesi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<h1><span><strong>A. İskitlerde İdari Yapı ve Askeri Teşkilat</strong></span></h1>
<p>Kuzeydoğu istep bölgesi yüksek Pamir, Tiyen-Şan, Altay dağ kolları ve Batı Türkistan üzerinden batıya ve Aşağı Tuna bölgesine kadar bütün Güney Rusya’ya yayılmaktadır. Batıda Silezya’ya kadar uzanan bu bölgenin Doğu Türkistan ve Gobi bölgesiyle olan bağlantısı doğudaki çok sayıda geçitle kurulabilmektedir. Bu bölgenin doğusunda geniş çöller vardır. Öte yandan batıda, doğunun aksine oldukça verimli topraklar bulunmaktadır. Daha eski zamanlarda bu bölgenin kuzeye doğru bataklıklar ve sık ormanlarla kaplı olduğu bilinmektedir. Güneye doğru uzanan geniş sahalar Hazar denizi ve Karadeniz, geri kalan kısımlar ise İran’daki dağlık arazinin yükselen dağ dalgaları ve Kafkas silsilesiyle sınırlanmıştır. Batı Türkistan istep bölgesi ile İran’daki dağlık arazi arasında nispeten sıkı bir bağlantı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> İskitler yukarda adı geçen coğrafyaya yayılmışlar, hatta onlar, Herodotos’un bildirdiğine göre yirmi sekiz yıl Yukarı Asya’da hakimiyet kurmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İskitlerin Ön Asya’da Filistin’e kadar gittikleri de düşünülürse, ne kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış oldukları anlaşılır.</p>
<p>İskitlerin bu kadar geniş bir coğrafyada tek hükümdar tarafından idare edilmelerinin zorluğu ortadadır. Bundan dolayı idari yapıları yayıldıkları coğrafyanın genişliğinden etkilenmiştir. Askeri teşkilatları da onların sürekli yeni topraklar elde etmeleri ve farklı kavimlerle mücadeleye girmeleri sonucunda gelişmiştir. İskitlerin askeri yönden gücünü antik yazar Thukydides İskitlerle Avrupa devletleri teker teker ele alındığı takdirde, Asya da dahil hepsi birleşmiş halde hareket ederek İskitlere karşı durabilecek bir kavmin olmadığını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Buradan İskitlerin askeri yönden ne derece güçlü olduklarını anlayabilmekteyiz.</p>
<h3><strong>1. İskitlerde İdari Yapı</strong></h3>
<p>Yukarıda da belirttiğimiz üzere, İskitler çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İskitlerin üç gruptan oluştuğu Darius’un yazıtı NR a 3’ten anlaşılıyor. Bunlar Saka haumavarga, Saka tigrakhauda ve Karadeniz İskitleri olan “Denizin ötesindeki Sakalar”dır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu grupların başında reisleri bulunuyordu. Bu durum İskitlerin birden fazla hükümdar tarafından yönetildiğini ortaya koymaktadır. Herodotos, Darius’a karşı İskitlerin memleketlerini savunmak için yapmış oldukları hazırlıklardan bahsederken, üç İskit hükümdarı ya da beyinden bahsetmektedir. Bunlardan birisinin adını Skopasis, diğer grubun başında bulunanın İdanthyrsos ve onun ordusuyla ordusunu birleştirenin adının ise Taxakis olduğunu bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Yine Herodotos’un bildirdiğine göre, Pers Kralı Darius İskit hükümdarı İdanthyrsos’a elçi göndermiş ve İskit hükümdrı da Darius’a elçi göndermiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Buradan İskitlerin hükümdarının İdanthyrsos olduğu ve diğerlerinin ordu komutanları olduğu düşüncesi de çıkarılabilir. Junge’nin Polyen’e dayanarak verdiği bilgilere göre, Darius üç bölüme ayrılmış olan İskitlere karşı savaş açtığında, İskit hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir yerde vaziyeti istişare etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Homarges Herodotos’un Sakai Amyrgioisi’yle şüphesiz aynıdır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Hornarges, Saka haumavarga ve diğeri Thamyris, Massaget hükümdarı adı Thomyris’i hatırlatıyor ve Hekataios’a göre Grekler tarafından Massaget olarak adlandırılan grup, Saka tigrakhauda olduğundan,<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Thamyris’in Saka tigrakhaudanın hükümdarı olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Deniz’in ötesindeki Sakaların, yani Karadeniz İskitlerinin hükümdarının İdanthyrsos olduğu ve Darius’un ona elçi gönderdiği Herodotos tarafından belirtilmektedir. Ancak yukarıda adı geçen üç İskit hükümdarının Darius’un seferinden önce durumu mütalaa ettikleri düşünülürse, Sakesphares’in Karadeniz İskitlerinin hükümdarı olduğu ve onun İdanthyrsos’tan bir önceki hükümdarları olması gerektiği kanaati hasıl oluyor.</p>
<p>İskitlerin birbirlerinden farklı coğrafyalarda yaşayan üç ayrı hükümdarlığa ayrılmalarına rağmen, onların hükümdarlarının bazı durumlarda bir araya gelmeleri ve mevcut durumu müzakere edip, ortak karar almaları, aralarında bir birlik şuurunun olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Bu üç grubun hükümdarlarından başka, her grubun kendi içerisinde kabile reislerinin ve klan prenslerinin de idarede söz sahibi oldukları anlaşılmaktadır. İskit idari sisteminin hiyerarşik bir sıra takip ettiği de anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Hükümran İskitlerin kabile reisliğinin, babadan oğula geçmesi usulünün taraftarı olmalarına rağmen, akraba kabileler, liderlerini, seçim yoluyla iş başına getirmeyi tercih etmiş gibi görünüyorlar. Pazırık’ta ölmüş kabile reislerinin istisnai bir şekilde uzun boylu oluşları, kabile mensuplarının reislik vazifesi için gerekli bir vasıf olan üstün zekâlılığın yanı sıra, fiziksel üstünlüğü de nazarı dikkate almış olduklarının bir işareti olarak kabul edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>İskit idare sistemi, onların hayat tarzıyla da yakından alakalı görünmektedir. İskit idarecilerinin dış siyasetleri yanında iç siyasetleri de söz konusudur. İskit idarecilerinin iç siyasetle ilgili en büyük problemleri, muhtemelen ana grup ile sayı bakımından daha az olan gruplar arasında, otlak alanlarının adaletli bir şekilde taksim edilmesiydi. Bu problemleri çözebilen kabile ve klan prensleri uzun süre iş başında kalmayı başarmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>İskit hükümdarlarının adlarının kronolojik bir sıraya göre elimizde yeterli malzeme olmadığından verememize ve bir takım ayrıntıları açıklığa kavuşturamamıza rağmen, onlarda hükümdarlardan başlamak üzere, kabile reisleri klan prenslerine kadar içeride huzuru sağlama ve dışarıda düşmanlara karşı güçlü olma ve yeni otlaklar elde etme siyasetinin varlığını görebiliyoruz. Hatta başta da ifade edildiği üzere, üç ayrı grup halinde bulunan İskitlerin hükümdarlarının bir araya gelerek ortak karar alabilmeleri ve mevcut durumu rahatlıkla müzakere edebilmeleri düşmana karşı birleşebildiklerini ortaya koymaktadır.</p>
<h3><strong>2. İskitlerde Askeri Teşkilat</strong></h3>
<p>İskitler yayıldıkları çok geniş coğrafyada, değişik kavimlerle karşılaşmışlar ve onlarla mücadele etmişlerdir. Onlarda askerlik ve ordu bulundukları hayat şartları içerisinde hep ön plana çıkmıştır.</p>
<p>İskit ordusunun büyük bir bölümünü atlılardan meydana gelen süvari sınıfı oluşturmuştur. İskit askeri organizasyonunun ana kolunu bu süvari sınıfı meydana getirmiştir. İskit atlıları eyer kullanmışlardır. Bu özellikleri, onların Grek ve Roma gibi süvari birlikleri bulunan devletlere karşı büyük bir avantaj sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İskitlerin kullandığı atların iskeletleri arkeolojik kazılar sonucunda kurganlardan çıkarılmıştır. Kuban bölgesinde bulunan kurganlarda çok sayıda at iskeleti ortaya çıkarıldığı gibi, Altay bölgesinde Şibe kurganında on dört, Pazırık kurganlarında sayıları yedi ile on dört arasında değişen at gömüleri ortaya çıkarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bunlar binek hayvanları da dahil ölen beyin hayatı boyunca sahip olduğu hayvanlardı. İnanışa göre bey bunları öldüğü zamanda kullanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>İskitlerin ordusu bozkır savaş taktiğini en iyi şekilde uygulamaktaydı. Bu, Darius’un İskitler üzerine yaptığı seferde açıkça görülmektedir. Darius, İskit topraklarına vardığında İskit ordusu iki gruba ayrılmış ve geriye doğru çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu çekilme esnasında İranlıların faydalanabilecekleri bütün kaynakları kurutmuşlardır<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> İskitler İranlıların İskitya’da daha fazla kalmalarını sağlamak ve onları güç duruma düşürmek istemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Böylece düşmanı daha içerilere çekerek yormayı, onları oyalayarak orada daha fazla zaman geçirmelerini, önlerinden çekilirken su alabilecekleri kuyuları doldurarak, otları biçerek ve çekildikleri yerleri yakarak Perslerin ve hayvanlarının aç ve susuz kalmasını sağlamışlardır. Bunun sonucunda durumun kötüye gittiğini gören Darius, mecburen çekilmek zorunda kalmıştır. Bu durum dahi İskitlerin askeri kabiliyetlerini ve planlı bir harp taktiği içerisinde hareket ettiklerini göstermektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-65621" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/%C4%B0skit-ve-Ati.jpg" alt="" width="800" height="444" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati-768x426.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/İskit-ve-Ati-180x101.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h1><span><strong>B. İskitlerin Dili ve Yazısı</strong></span></h1>
<p>İskitlerin dili hakkında bir çok çalışma yapılmıştır. Malzeme yetersizliği, İskitlerin dili üzerinde yapılan çalışmalardan istenilen sonuçların çıkarılabilmesine mani olmaktadır. İskitlerin dili yanında yazılarının olup olmadığı da önemli bir mesele olarak zihinleri meşgul etmektedir. Yazı Mezopotamya’dan Anadolu’ya İran’a ve hatta batıda Yunanistan’a kadar yayılmışken, bu dönemde Urartulular, Persler çivi yazısını öğrenmişlerken, hatta Urartuluların bir de resim yazısı varken, “İskitler acaba yazıyı bilmiyorlar mıydı?” sorusu akla gelmektedir. İskitlerin çivi yazısı kültür sahası içerisinde uzun süre kalmaları ve bu coğrafyadaki kavimlerle temasta bulunmaları, onların yazıyı öğrendikleri ve kullandıklarını düşünmemizi mümkün kılmaktadır. Bu fikri Sus ve çevresinde bulunan çivi yazılı metinler de desteklemektedir.</p>
<h3><strong>1. İskitlerin Dili</strong></h3>
<p>İskitlerin hangi dili konuştukları bir mesele olarak karşımızdadır. Elde bulunan kaynaklar İskitlerin dili hakkında bazı ipuçları vermektedir. İskitlerin dili hakkında bilgileri çivi yazılı metinlerden ve antik Grek kaynaklarından öğrenmekteyiz.</p>
<p>İskitlerin dili hakkında en önemli bilgileri Sus’tan bulunmuş olan çivi yazılı metinler vermektedir. Bu dağınık olarak bulunmuş metin parçalarında fillerin hemen hemen tamamı Türkçedir. Kelimelerin büyük çoğunluğu ise Türk lehçelerinde kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Dağınık olarak bulunmuş bu metinlerde anira, onamak; arat, oturmak; daldu, doldurmak; du, dutmak, tutmak; git, götürmek, götürtmek; kappika, kapama; katzavana, kazımak; kutta, katmak; piri, barmak, varmak; rilu, yazmak; tartinta; tartınmak; taufa, dayamak; tiri, deymek vb. filler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Aynı metinlerde çok sayıda Türkçe kelime bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Ata, Attata, Attati, Atta; ati, orta; ativa, ortasında; atzaka, uzak, uzun; balu, baru; garni, gemi; gik, gök; karata, kart; kiçi, kişi; çagri, oğul; vitavana, öte yana; taka, tuğ; ufarri, öbürü; yal, yol; vurun, yer, urun vb verilebilir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Sus’tan bu metinlerin tahlili sonucunda Mordtmann, bu lisani delillere dayalı olarak Sakaların Türk-Ugor dil köklü bir halk olduğunu, yani Ural-Altay dilinin kolları olan Fin-Ugor ve Türk-Tatar dilinin henüz ayrılmadığı zamandan olduğunu kabul etmektedir. Darius’un yazıtında adı geçen Saka haumavarga ve Saka tigrakhaudanın da arî kavimlerden olmadığını kabul etmesine rağmen, “Qui trans mare habitant”, yani Deniz’in ötesine geçmiş olan Sakaları bu gruba dahil etmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Oysa Kral Darius İskitler üzerine sefer yapmadan önce, İskit hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir yerde toplanıp vaziyeti görüşmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Daha önce de üzerinde durduğumuz ve hangi Saka gruplarına mensup olduklarını belirlemeye çalıştığımız hükümdarlar rahatlıkla mevcut durumu görüşebilmişlerdir. Bu, ancak üçüncünün de aynı dili konuşmuş olmalarıyla açıklanabilir.</p>
<p>Herodotos İskitlerin dini inançları ve Tanrılar alemiyle ilgili bilgi verirken, İskitlerin Hestia’ya Tabiti, Zeus’a Papaios, Toprak’a Api, Apollon’a Qitosyros, Aphrodite’ye Artimpasa, Poseidon’a Thamimasadas dediklerini bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bunlardan en büyük Tanrı olan Papaios’un Türkçe Baba, Dede, Ata, Babir, Bayat; Thamimasadas’ın Denizin Atası; Artimpasa’nın Erdem Paşa, Tabiti’nin Tapıt; Oitosyros’un Gongos, güneş olduğu kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Api kelimesi de Türkçe bir kelimeyi hatırlatmaktadır. Hemen hemen bütün Türk lehçelerinde Ebi, Ebe kelimesi doğuran kadın manasındadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> İskitlerin kullanmış olduğu coğrafi adlar da Türkçe ile irtibatlandırılmıştır. Örnek olarak, Temerinda, Denizin Anası; Karumpaluk, Balık Gölü; Graucausus, Akkar; Silyn, Körfez vb. verilebilir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Pers kaynaklarında Deniz’in ötesindeki Sakalar olarak adlandırılan İskitlerin dilinden kalan gerek Tanrı ve gerekse coğrafya adları Türkçe ile irtibatlı görünmektedir. İskit coğrafyasında şüphesiz başka dilleri konuşan topluluklar olmasına rağmen, İskitlerin dilinin Türkçe ile irtibatlı bir dil ya da Mordtmann’ın Saka tigrakhauda ve Saka haumavarga için kabul ettiği üzere Fin-Ugor ve Türk-Tatar dil kollarının birbirinden henüz ayrılmadığı bir dönemde oluşmuş bir dil olduğu düşüncesi Deniz’in ötesindeki Sakalar, yani Karadeniz İskitleri için de geçerlidir.</p>
<p>İskitlerin dili hakkında fikir verebilecek bir yazı da Kazakistan’da Alma-Ata yakınlarında Esik kurganından çıkarılmıştır. Küçük bir kap üzerindeki yazı deşifre edilmiştir. Altay Amancalov bunu, “Aya, sana oçuk Bez çok, bugün icra azuk” şeklinde okumuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Bilim aleminde ençok kabul edilen transkripsiyonu Olcas Süleymanov yapmıştır. Bu yazıyı, “Khan uya üç otuzı yok boltı utıgsa tozıldı” şeklinde okumuş ve “Han’ın oğlu yirmiüç yaşında yok oldu (Halkın?) adı sanı da yok oldu” diye günümüz Türkçesine aktarmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Sakalara atfedilen Esik kurganından çıkarılan bu yazının dilinin Türkçe olarak kabul edilmesi de Sakaların dilinin Türkçe olduğunu göstermek bakımından büyük önem taşımaktadır.</p>
<p>Gerek çivi yazılı metinler, gerek İskitlerin kullandığı bazı kelimeleri veren antik Grek kaynakları ve gerekse Esik kurganından çıkarılan yazı İskitlerin dili hakkında kısmen de olsa bir hükme varmamızı mümkün kılmaktadır. Bundan dolayı İskit dilinin Türkçe ile bağlantılı olduğunu söylememiz mümkün olmaktadır.</p>
<h3><strong>2. İskitlerde Yazı</strong></h3>
<p>Çok geniş bir coğrafyaya yayılan İskitler Ön Asya’ya da giderek orada belirli bir süre kalmışlardır. Gerek Herodotos’un bahsettiği ve gerekse Sus ve çevresinde bulunmuş olan çivi yazılı metinlere dayanarak Mordtmann’ın ileri sürdüğüne göre, onlar bugünkü İran ve hatta Anadolu içlerine kadar olan yerlerde nüfuzlarını hissettirmişlerdir. M.Ö. İ. yüzyılın başlarında Asur İmparatorluğu sınırına kadar ulaşan İskitlerin<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>, M.Ö. 4. yüzyılın başlarında hâlâ Anadolu’nun doğu kesiminde bir güç olarak bulunmaları<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>, onların çivi yazısı kültür sahasında ne kadar uzun bir süre kaldığını göstermek bakımından büyük önem taşır.</p>
<p>Bilim aleminde çivi yazısı olarak kabul edilen ve M.Ö. 3100 yıllarında Sumerliler tarafından icad edilmiş olan yazı etkisini miladi yıllara kadar sürdürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Bu yazı Mezopotamya sınırlarını aşarak, Anadolu, İran ve Yunanistan’a kadar yayılmıştır. İskitler Ön Asya’ya doğru yöneldiklerinde bu yazı Asurlular, Persler ve Urartulular tarafından kullanılmaktaydı. Yani İskitler çivi yazısı kültür sahasına girmişler ve bu sahanın odak noktasında uzun sayılabilecek bir süre kalmışlardır.</p>
<p>İskitlerin çivi yazısı kültür sahası içerisinde epeyce bir süre kalmaları bu yazıya yabancı kalmadıklarını göstermektedir. Sus’ta bulunan yazıların, hakiki manada Türk olan Sakalara ait olduğu Mordtmann tarafından belirtilmektedir. Ayrıca, bu yazıların dilini Türk-Ugor diliyle bağlantılı görmekte ve bunu Sakça olarak adlandırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bu metinler bize onların çivi yazısını öğrendiklerini ve bu kültür sahası içerisinde kullandıklarını göstermektedir.</p>
<p>Kazakistan’da Alma-Ata yakınında Esik kurganında bulunan runik yazı da büyük önem taşımaktadır. Bu yazı hakkında değişik görüşler beyan edilmiştir. Bazıları bu yazının ilgili küçük çanağın üzerine sonradan yazıldığını ileri sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Bu görüşü savunanların karşısında Türkologlar, bu yazının Orhun-Yenisey tipinde olup, dilinin eski Türkçe olduğunu, Altay dilleri grubuna dahil bulunduğunu ve runik bir alfabe ile yazılmış olduğunu ileri sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Esik kurganından çıkarılan horizontal yazı yirmialtı harften oluşmakta ve Orhon-Yenisey yazılarını hatırlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Bu yazı önce de üzerinde durduğumuz üzere, Süleymanov tarafından “Han’ın oğlu yirmiüç yaşında yok oldu (Halkın?) adı sanı da yok oldu” şeklinde günümüz Türkçesine aktarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Yine ona göre burada kullanılan yirmialtı harf Göktürk metinlerinde kullanılan harflerin ilkel şekilleri olup, kullanılan kelimeler deyine Göktürkçede geçen kelimelerin eski şekilleridir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>İskitler çivi yazısı kültür sahasına ulaşıp, İran’dan Anadolu içlerine kadar nüfuz ettikleri ve burada bir müddet hâkimiyet kurdukları zaman zarfında çivi yazısını öğrenmişlerdir. Bunu açık bir şekilde Sus’tan bulunmuş olan çivi yazılı metinler göstermektedir. Buradan ele geçirilen metinlerin dilinin de Türkçe ile bağlantılı olması ve Sakalara ait olduğunun belirlenmesi, onların çivi yazısını öğrendikleri ve kullandıklarını göstermektedir. Esik kurganından bulunan küçük bir çanağa yazılmış olan yazının da runik yazı olduğu ve daha sonraki Göktürk yazısının öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Esik kurganında bulunmuş olan bu yazının karakteri, kullanılan harfler ve şekilleri, Orhun-Yenisey yazısının karakteri, harfleri ve şekilleriyle karşılaştırılmış ve onların aynı olduğu belirlenerek, Esik kurganından bulunan yazının Orhun-Yenisey yazısının prototipi olduğu kabul edilmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64320" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h1><span><strong>C. İskitlerin Dini</strong></span></h1>
<p>İskitlerde bütün göçebelerde ve dağlı kavimlerde olduğu gibi ruha inanış düşüncesi köklü bir geleneğe bağlıydı. Hayatları boyunca tabiatla mücadele eden bu insanlar, zaman zaman bir takım korkunç veya garip tabiat hadiseleri ile karşılaşmış ve açıklayamadıkları bazı şeyleri ruhlara atfetmişlerdir. Bu ruhları iyi ve kötü olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Bu ruhların bazıları onlara yardım etmekte, bazıları ise işlerini bozmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> İskitlerin tapındıkları her varlık bir ruh taşımaktadır. İskitlerin özellikle Greklerle temaslarından önceki dininde Şamanizm’e ait unsurlar bulunmaktadır. Şamanizm, umumiyetle Sibirya’daki kavimlerin dini inanışlarını ifade eden bir tabir olup, bu kelime Kuzey Asya halkları arasında büyücü sihirbaz manasına gelen şaman kelimesinden türemiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>İskit dininde Şamanizm’le birlikte görünen unsurlar Türk-Moğol kültür tarihinde de görülmektedir. Çok geniş bir sahaya yayılmış olan ve Türk-Moğol kültür tarihinin önemli bir bölümünü teşkil eden Şamanizm, 18. ve 19. yüzyıllarda Georgi, Banzarov ve Şaşkov gibi bazı yazarlarca, eski bir din olarak gösterilmiştir. Buna karşılık, aynı yüzyıllarda Hıristiyanlık taassubu ile hareket eden diğer bazı araştırıcılar ise, Şamanizm’in bir din sayılmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Şaman, bir sihirbaz, kötü ruhları koymak suretiyle hastalıkları iyileştirmeye çalışan bir üfürükçü ve nihayet gelecekten haber veren bir falcı veya kahinden başka bir şey olmadığı için, Şamanizm de bir din sayılmaz. 19. yüzyılın ikinci yarısında Radloff ve 20. yüzyılın ilk yarısında Anohin, Culloch ve diğer bir çok yazarlar Şamanizmi sadece Ural-Altay halklarının dini olarak göstermişlerdir. Bu inanış üzerine geniş bir araştırma yapmış olan Nioradze, Şamanizm’de muayyen bir dini sistemden ziyade, dine doğru bir gelişme safhası görmektedir. Ohlmarks’a göre ise, Şamanizm tam manası ile bir din sayılmazsa da, yayıldığı yerlerde dinin yerini almıştır. Ayrıca, W. Schmidt de Şamanizmi başlıca Gök Tanrı ve Yer Tanrı unsurlarından oluşan bir din olarak kabul etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>İskitlerde ruhlar aleminin dışında bir de Tanrılar alemi vardır. İskitlerdeki Tanrılar alemi anlayışında Greklerin büyük tesiri olmuştur. Bu tesir İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki coğrafyaya yerleştikleri ve Greklerle temas kurdukları zaman başlamıştır. İskit Tanrılar alemiyle ilgili bilgileri bize antik yazar Herodotos vermektedir. Fakat Herodotos’un İskit Tanrılar alemi hakkında verdiği bilgiler oldukça sınırlıdır.</p>
<h3><strong>1. İskit Tanrıları</strong></h3>
<p>Yukarıda da bahsedildiği üzere, İskitlerde ruhlar alemi inancı yanında bir de Tanrılar alemi anlayışı vardı. İskitlerin Tanrılar alemine Grek Tanrılar aleminin çok fazla tesiri olmuştur. İskitlerin Tanrıları tabiatiyle İskitçe adlarla adlandırılmıştır. Herodotos, İskitlerin başta Hestia olmak üzere en büyük Tanrılarının Zeus ve Zeus’un karısı olarak kabul edilen Toprak olduğunu bildiriyor. Sırasıyla, Apollon, Göksel Aphrodite, Herakles ve Ares’in de yukarıda adı geçen Tanrılarla birlikte bütün İskitya’da ululandıklarını belirtmektedir. Ayrıca Herodotos, İskit dilinde Hestia’ya Tabiti, Zeus’a Papaios, Toprak’a Api, Apollon’a Oitosyros, Göksel Aphrodite’ye Artimpasa, Poseidon’a Thamimassadas dediklerini de bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>İskitlerin polytheism dediğimiz çok Tanrılıkları Grekler’in etkisi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu etkinin Doğu İskitlerine kadar ulaşıp ulaşmadığını tam olarak açıklığa kavuşturamamıza rağmen, Greklerle temas kuran denizin ötesindeki Sakalarda, yani Karadeniz İskitlerinin de oldukça fazla olduğunu anlamamız mümkün olmaktadır. Elimizde bulunan yegâne kaynak Herodotos’un eseri olduğundan, bu konuda ancak onun verdiği bilgilerle yetinmek zorunda kalışımız da bilgilerimizi sınırlamaktadır.</p>
<h3><strong>2. Adak ve Kurbanlar</strong></h3>
<p>İskitler Tanrılarına çeşitli hayvanları adamış ve kurban etmişlerdir. En çok kurban ettikleri hayvan ise attır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Herodotos İskitlerin kurban merasimleri hakkında da bilgi vermektedir.</p>
<p>İskitlerin kurban merasimlerinin her yerde aynı olduğunu, kurbanların ön ayaklarının bir ipe bağlandığını, kurbanı adayan şahsın onun arkasında yer aldığını ve elinde tuttuğu ipi çekerek hayvanı yere yıktığını bildirmektedir. Hayvan yere düşünce, kurbanı hangi Tanrı’ya sunuyorsa, ona dua ettiğini, sonra hayvanın boynuna bir ip doladığını, ipin arasına bir sopa soktuğunu, sopayı çevire çevire sıkarak kurbanı boğduğunu ve sonra onların onu yüzüp, etini pişirdiklerini yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Herodotos İskitlerin kesinlikle domuz kurban etmediklerini de bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>Herodotos, Masagetlerin de Güneş’e at kurban etmelerinden bahsetmektedir ve bunu şu şekilde ifade etmektedir: “Tapındıkları biricik İlah, Güneş’tir. Ona atları kurban ederler ve bu suretle İlahların en süratlisine fani mahlûkatın en süratlisini takdim ettiklerine inanırlar”.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Vogullar, Ostjaklar, Votjaklar ve Altay Türklerinin buna benzer merasimlerde geyik, at ve sığır kurban ettikleri de bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<h3><strong>3. Şamanlar ve Sihir</strong></h3>
<p>Eski Çağ kavimlerinin çoğunda bulunan Şamanlık İskitlerde de vardır. Şamanlar, umumiyetle kehanette bulunmak, büyü yapmak ve kurban kesmek gibi çeşitli işler yapmaktaydılar. Fakat bu işleri Şaman olmayan kimseler de yapabilmekteydiler. Hakiki Şaman’a ancak ruhlarla temasa geçilmek suretiyle halledilebilecek meseleler de müracaat edilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<p>İskitlerde Şamanlık üzerine Herodotos önemli bilgiler vermektedir. O, İskitlerde pek çok falcının bulunduğunu ve onların ileride olacak şeyleri söğüt değneklerine bakarak haber verdiklerini bildirmektedir. Bunun için değneklerden büyük demetler meydana getirdiklerini, onları yere koyup dağıttıklarını, sonra değnekleri birer birer ayırarak gelecekte olacak şeyleri söylediklerini, konuşurken değnekleri toplayarak bir demet haline getirdiklerini ve bu tür falcılığın onlara atalarından kalmış olduğunu anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>İskit toplumunda falcılar, yani şamanların önemli bir yeri vardı. İskit hükümdarı hastalandığı zaman falcılara müracaat edilmektedir. En iyi üç falcı getirtilmekte ve falcılar yukarıda belirtildiği üzere fala bakmaktadırlar. Falcılar hanedan üzerine birisinin yalan yere yemin ettiğini söylemektedirler. O şahıs getirilip, hükümdarın huzuruna çıkarılmaktadır. Kendisinin hanedan üzerine yalan yere yemin ettiğinden, hükümdarın hastalanmış olduğunu söylerler. O şahıs bunu inkar edince, yine falcılar getirilmekte ve bunlar da yalan yere yemin suçlamasına katılırlarsa, o şahsın hemen kafası kesilmektedir. Adamı suçsuz çıkarırlarsa, yeni falcılar getirilerek, onlara da danışılmakta ve çoğunluk sanığı temize çıkarmışsa, ilk gelmiş olan falcı ölüme mahkûm edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Onlar bir arabaya çalı çırpı doldurup, öküzler koşulduktan sonra, elleri ve ayakları bağlı bir şekilde arabadaki odunların içerisine atılarak, odunlar ateşe verilmekte ve ateşten ürken öküzler hareket etmektedir. Çoğu kez öküzler de büyücülerle beraber yanmaktadır. Büyücülere verilen bu cezaya, eğer varsa, erkek çocukları da dahil edilmekte, sadece kızlarının yaşamasına müsaade edilmektedir. Öküzler onları, koşum kayışları yanıp, kendilerini kurtarıncaya kadar sürüklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Buradan da anlaşılacağı üzere İskitlerde Şamanlığın son derece önemli olduğu, hastalanan hükümdarın tedavi edilmesinden de anlaşılmaktadır. Söğüt çubuklarıyla fala bakma usulü, günümüzde bir çok gayrimüslim Türk topluluğunda hâlâ görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<h3><strong>4. Yemin ve Kan Kardeşlik Merasimleri</strong></h3>
<p>İskitlerde yemin ve kan kardeşlik merasimlerine de rastlanmaktadır. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da Herodotos bize bilgi vermektedir. Herodotos’un bildirdiğine göre; İskitler toprak bir kupanın içerisine şarap doldurmaktadır. Sonra yemin edecek olanlar bir sivri uçlu cisim ya da kılıç ucuyla derilerini çizerek, bu kabın içerisine kanlarını karıştırmaktadırlar. Sonra kabın içine bir pala, birkaç ok ve bir balta daldırmaktadırlar. Uzun bir dua okuduktan sonra yemin edip, sonunda yemin edenler ve orada ileri gelenler bu kaptaki kan karıştırılmış şaraptan içmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Yemin ve kan kardeşlik merasimlerinin İskitlerden başka Hunlar, bir Ural-Altay kavmi olan Macarlar ve Kumanlar arasında da yaygın olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Hun hükümdarlarından Huhanye M.Ö. 1. yüzyılın ortalarında Çin elçileriyle anlaşma yaptığı zaman şaraba kan karıştırarak içmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Daha pek çok toplumda kan karıştırma ve kan içme ananesi olmakla beraber, İskitlerde görülen bu hukuki antlaşma ve kan bağlılığı esasına dayalı usul bu tür bağlılıkların en eski örneğidir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></p>
<p>Bu ananenin varlığı arkeolojik buluntularla da ispatlanmıştır. Kurganlardan bununla ilgili çok kıymetli pek çok eser çıkarılmıştır. Kul Oba’da bulunan bir altın varak üzerinde yer alan bir İskitli Kul Oba’da Voronez kurganında ve daha başka yerlerde sık sık rastladığımız kıymetli madenden yapılmış oldukça süslü dini karakterli bir kan çanağı olması muhtemel bir kabı sağ elinde tutmaktadır. Sol eli ise, bir ok çıkarmak için okdanlığa uzanmıştır.</p>
<p>Yine Kul Oba’da bulunmuş olan başka bir altın kabartma üzerinde, birbirine sarılmış iki İskitli, tek bir kaptan bu kutlu kan içkisini içmektedir. Aynı sahneye Solocha kurganında bulunan bir altın plaka üzerinde de rastlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64318" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64318" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler003.jpg" alt="" width="800" height="436" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler003-768x419.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler003-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler003-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Türk Çadırı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<h1><span><strong>D. İskitlerin Gelenek ve Görenekleri</strong></span></h1>
<p>İskitlerin gelenek ve görenekleri hakkında bize en önemli bilgileri Herodotos ve Hippokrates vermektedir. Hippokrates İskitlerin yaşadıkları coğrafya, yurtları, besledikleri hayvanlar, beslendikleri gıda maddeleri genel olarak yaşayışları, birtakım alışkanlıkları hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. Herodotos da İskitlerin yerleştikleri coğrafya, komşuları, dinleri vb. özelliklerinin yanında onların gelenek ve göreneklerinden ve birtakım adetlerinden bahsetmektedir. Böylece İskitlerin gelenek ve göreneklerini bizzat İskit ülkesini dolaşmış olan antik yazarlar, Herodotos ve Hippokrates’ten öğrenebiliyoruz.</p>
<h3><strong>1. İskitlerde Hayat Tarzı</strong></h3>
<p>Her toplumun kendine has bir hayat tarzı olduğu malûmdur. İskitlerin hayat tarzı da çoğu antik devir topluluklarından farklılıklar göstermektedir. Hippokrates’in bildirdiğine göre, İskitler göçebe bir kavimdir. İskitlerin yaşadığı coğrafya, otlakları bol, rutubeti az bir ovadır. Sabit bir yerleşim yerleri olmayan İskitler bu otlağı bol ovalıkta yaşamaktadır. Arabalar içinde oturmaktadırlar. Bu arabaların en küçüklerinin dört, büyük olanlarının ise altı tekerleği bulunmaktadır. Arabaların dört bir tarafı ve üzerleri keçe ile kaplanmış olup, bunlar ev şeklinde yapılmıştır. Bu arabaların bazıları iki odalı, bazıları da üç odalıdır. Bu arabalar soğuğa karşı korunaklı olup, bunların içerisine yağmur ve rüzgar geçmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p>İskitler başka bir yere giderken, kadınlar ve çocuklar iki ya da üç çift öküzün çektiği arabalarda, erkekler ise at üstünde onların yanında gitmektedir. Onları ise, koyun sürüleri, sığırlar ve atlar izlemektedir. Onlar hayvanlarına ot bulabildikleri sürece bir yerde kalmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Yukarıda da belirtildiği üzere sığır, koyun ve at besleyen İskitlerin ekonomisi hayvancılığa dayanmaktaydı. Bu durum onların hayat tarzıyla yakından alakalı gözükmektedir. At, sığır ve koyun besleyen İskitler, domuz beslemiyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> İskitler hayat tarzlarının bir gereği olarak günlük hayatlarında pişmiş etle beslenmekte, kısrak sütü içmekte ve kısrak sütünden yapılmış bir çeşit peynir yemekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a></p>
<p>İskitler gelenek ve göreneklerine çok bağlı olup, yabancıların geleneklerine tamamen kapalıydılar.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> İskitlerin genç kadınları da ata binmekte, ok atmakta ve at üstünde kargı savurmaktaydılar. Ayrıca onlar üç düşman öldürmedikçe evlenemiyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a></p>
<p>İskitlerin bu gelenek ve görenekleri aynen Hunlar ve Göktürkler’de de devam etmiştir. İskitler Türk kavimleri gibi kımız içmişler ve sütü kurutarak kurut yapmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> İskitlerin hayat tarzı Hunlardan başlamak üzere daha sonraki Türk devletlerindeki Türk topluluklarının hayat tarzıyla çok büyük bir benzerlik göstermektedir.</p>
<h3><strong>2. İskitlerde Ölü Gömme Adetleri</strong></h3>
<p>İskitlerin günlük yaşayışları ve alışkanlıklarından başka, ölen birisini gömerken tatbik ettikleri birtakım adetleri vardı. Herodotos İskitlerin ölülerini nasıl gömdükleri hakkında bilgi vermektedir. İskit hükümdarları için nasıl bir cenaze merasimi yapıldığını anlatmaktadır. O, hükümdar mezarlarının Gerrhos<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> topraklarında olduğunu, oranın Borysthenes<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> üzerinde gemilerin gidebildikleri son bölge olduğunu bildirmektedir. İskitler hükümdarları öldüğü zaman, o bölgede kare şeklinde büyük bir mezar kazmakta ve mezar hazır olduğunda ölü getirilmektedir. Gövdesi mumyalanan ölü bir arabaya konulmaktadır. Merasime katılanlar kulak memelerini kesmekte, saçlarını çepeçevre kazımakta, kollarını çizmekte ve burunlarını yırtmaktadır. Hükümdar mezara konulunca onunla beraber karılarından birisi, bir haberci ve atları da boğulup aynı mezara konulmaktadır. Kullandığı bazı eşyalardan da birer tane konulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a></p>
<p>İskitlerden herhangi birisi öldüğü zaman ise, ölü en yakınları tarafından bir arabaya konulmakta ve öbür yakınlarına götürülerek dolaştırılmaktadır. Bu esnada kafilenin yanlarına geldiğini görenler yemek vermektedir. Kırk gün boyunca ölüler böylece birinden öbürüne gezdirildikten sonra gömülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a></p>
<p>İskitlerin ölü gömme adetleri arkeolojik buluntularla da ispatlanmıştır. Bunlara en güzel örneği Pazırık buluntuları oluşturmaktadır. Buradan çıkarılan cesetler mumyalanmış<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a> ve cesetlerin gövdeleri dövmeyle kaplanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Ayrıca buradan çıkarılan atların kulaklarına birbirinden farklı enler yapılmıştır. Bu nişanların farklı olmaları, atların değişik kabileler tarafından hediye edilmiş olduğu kanaatini uyandırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> Atların kuyruk ve yeleleri kesilmiştir. Bu şekil atların kuyruk ve yelelerinin kesilmesi eski Türklerde bir matem alametidir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Ayrıca bu atların aygır olması da Türk adetlerine uygundur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64323" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler008.jpg" alt="" width="800" height="470" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler008.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler008-768x451.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h1><span><strong>E. İskit Sanatı</strong></span></h1>
<p>İskitler hakkında yapılan araştırmalar bir tesadüfle başlar. 17. yüzyılın son çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda gizli kazılar yapan bazı defineciler çok kıymetli altın eserler ele geçirir. Durum 1. Petro’ya ihbar edilerek, eserlere el konulur ve söz konusu eserler St. Petersburg’a götürülür. Koleksiyoncular ve sanatseverler, o zamana kadar hiç görmedikleri bu değişik tarzdaki ilgi çekici eserlere hayran olurlar. Bunun hemen ardından Sibirya ve Güney Rusya’da bulunan benzer türden buluntular, bir yandan bu sanata olan ilginin daha da artmasına vesile olurken, öte taraftan da bunların, bir zamanlar Asya bozkırlarında yaşamış göçebelerin sanat eserleriyle olan benzerliğinin gündeme gelmesine sebep olurlar. Günümüzde “Göçebe Hayvan Üslûbu” olarak tarif edilen bu zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Medeniyetleri”nin başlıca tipik kültür ürünlerindendir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a></p>
<p>Sanat eserlerinin ortaya çıkması üzerine General Melgunov 1763 yılında Sibirya’ya ilk keşif seyahatini yapmış ve orada bulunan mezarları açmıştır. Bu durum bundan sonra yapılacak olan araştırmaların hızlanmasına sebep olmuştur. Bu mezarlardan insan ve at gömülerinin yanında birçok metal obje de meydana çıkarılmıştır. 1865 yılında Radloff Güney Altaylar’da bulunan Katanda’da kazılar yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> 1924 yılında Doğu Altaylar’da Pazırık vadisinde bulunan kurganlar, 1929 yılında Antropolog Rudenko tarafından kazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Güney Rusya’da yapılan kazılar sonucunda çok sayıda arkeolojik buluntu elde edilmiştir. Bunlar içerisinde Chertomlyk buluntuları önemli bir yer tutmaktadır. Burada bulunan objeler çeşit olarak zengin olduğu gibi, sanat kalitesi bakımından da mükemmeldir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a></p>
<p>Açılan pek çok kurgandan kendine has bir tarzda süslenen çok sayıda sanat eserinin çıkarılması, bilim adamlarını bu eserler üzerinde çalışmaya sevketmiştir. Bu sanat eserleri üzerinde yapılan çalışmalar devam etmekte olup, bugüne kadar yapılan çalışmalarda söz konusu eserlerin yayıldığı coğrafya, ortaya çıkışları, gelişmeleri ve genel özellikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.</p>
<h3><strong>1. İskit Sanatının Doğuşu</strong></h3>
<p>İskit sanat eserlerinin gün ışığına çıkmasıyla, İskit sanatı ve bu sanatın özünü oluşturan “Hayvan Üslûbu”nun doğuşu hakkında birtakım görüşler ileri sürülmüştür. Bozkırda gelişen, Orta Asya ve Ön Asya’ya kadar yayılan “Hayvan Üslûbu” geniş bir coğrafyaya yayılmış insanların tabiatüstü kuvvetlere karşı olan eğilimlerinden çıkmıştır.</p>
<p>İskit Hayvan Üslubu’nun doğuşu bunu meydana getiren toplulukların inançlarıyla yakından alakalıdır. Bunu gerçekleştiren insanlar manevi değerlere büyük ölçüde bağlıydılar ve bu değerlere sihir ve tılsımla ulaşabileceklerini sanmaktaydılar. Bir insan ya da hayvan onlara fenalık yaptığında, eğer ondan öç almak istiyorlarsa, düşmanına ait bir şeyi ele geçirerek bununla bir şekil meydana getirirlerdi ve onu dini bir merasimle imha ederlerdi. Sihrin kuvveti ile dini merasimin tabiatüstü unsurlarının düşmanlarına gerçekten bir fenalık getireceğine inanıyorlardı. Hislere hitap eden sihir, başlangıcından bugüne kadar avcıların hayatında önemli bir rol oynamıştır. Bazı ilkel topluluklar, geyiklerin ve domuzların çene kemiklerini evlerine asarlar ve böylelikle kemiklerin içindeki ruhların yaşayanları kendine çekeceğini sanırlardı. Böyle bir uygulama İç Asya’nın “Hayvan Üslûbu” sanatının orijini bakımından önemlidir. Sir James G. Fraser’in Hayvan Üslubu’nun ilk defa kemiklerin kullanılmasında başladığı teorisini yukarıdaki bilgiler desteklemektedir. Hayvan Üslubu’nun kendine has karakterini incelemekten doğan bu sonuç aynı zamanda antropolojik tetkiklerle de desteklenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a></p>
<p>Atlı bozkır kültüründe, insanla savaş, hayvanla savaş, bozkırın sert ve amansız mücadeleciliği desen temalarını mücadele esasına bağlamıştı. Hayvan Üslubu’nun doğuşunun bir sebebini de burada aramak gerekmektedir. Dokumalarda, keçelerde, kılıç saplarında, mızrak ve bıçaklarda, kuşandıkları kuşaklarda, at koşumlarında, eyerlerde, maşrapa kulplarında ve gövdelerinde hemen her tarafta hayvan figürleri yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a></p>
<p>Hayvan Üslubu ve dolayısıyla onun doğuşu üzerine çeşitli çalışmalar yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> İskit Hayvan Üslûbu’nun kökü değişik coğrafyalarda aranmıştır. İskit Hayvan Üslûbu, Rostovtzeff’e göre Orta Asya’da, Tallgren ve Chirsten’e göre Batı Türkistan’da, Borovka’ya göre Kuzey Sibirya’da doğmuştur. Von Merhart ve Schmidt ise, eski Şark’ta doğduğunu kabul etmektedirler. Furtwaengler ve Elbert’e göre bu sanatın doğuşunda İskitlerle bağı olan Karadeniz sahillerindeki İon kolonilerinin tesiri büyük olmuştur. Ebert İon sanatının yanında doğu sanatının tesirini de kabullenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a></p>
<p>İskit sanatının doğduğu coğrafyanın Sibirya, Orta Asya ve Güney Rusya olduğu şeklinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Fakat İskit Hayvan Üslûbu’nun Orta Asya’da ortaya çıktığı ve sonradan batıda yaşayan İskitler arasında yaygınlaştığı düşüncesi kuvvetlenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> Hayvan Üslûbu’nun kökünün Sibirya’da olduğu, Olgun Taş ve Bronz devrinde bütün kuzey sahasına yayılmış olan bu sanattan Olgun Hayvan Üslûbu’nun ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Hayvan Üslubu’nda önemli yeri olan büyük kuzey geyiği ve ayının Olgun Taş ve Bronz devrinden beri kullanıldığı kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Bu görüşü Herodotos’un İskitleri Orta Asya kökenli bir kavim olarak bildirilmesi de desteklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a> Hazar denizinden Tuna nehrine kadar olan sahaya yayılmış olan Batı İskitlerinin doğuyla bağlantılı olmaları ve onlarla sürekli irtibat halinde bulunmaları da bu sanatın kökünün doğuda aranması gerektiğini düşündürmektedir.</p>
<h3><strong>2. İskit Sanatının Gelişimi ve Yayılışı</strong></h3>
<p>İskit sanat eserlerinin yayıldığı coğrafyayı en açık şekilde İskit kurganları göstermektedir. Bu kurganlar Sibirya’dan Avrupa içlerine kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İskit Hayvan Üslûbu M.Ö. 7. yüzyılda İskitya’da bilinmektedir. Buranın kuzey ve güneybatı bölgelerine de yayılmıştır. Asya istep kuşağı üzerinde Çin sınırına kadar ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a></p>
<p>İskit kurganlılarının büyük bir kısmı Güney Rusya’da bulunmaktadır ve bu kurganlardan çok sayıda eser meydana çıkarılmıştır. Burada bulunan kurganların içerisinde Chertomlyk kurganı önemli bir yer tutmaktadır. Bu kurganda sanat yönünden oldukça kaliteli eser ele geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a> Daha doğuya yöneldiğinde Kazakistan’da Alma-Ata’ya elli kilometre uzaklıkta Issık Göl’ün yakınında Esik kurganında çok sayıda eser meydana çıkarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a> Altaylar’a doğru gidildiğinde Doğu Altay’da Balıklıgöl civarında Ulagan ırmağı sahilindeki Pazırık yaylasında bulunan kurganlar kazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a> Buradaki kurganlardan da çok sayıda eser meydana çıkarılmıştır.</p>
<p>Bu kadar geniş coğrafyaya yayılmış olan İskit eserleri İskit sanatının gelişimi ve yayılışı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Hatta birbirleriyle karşılaştırma ve stil kritiği yapmaya imkân vermektedir. İskit Hayvan Üslûbu bu geniş coğrafyaya yayıldığı gibi, gelişim de göstermektedir. İskitlerde görülen bu sanat anlayışı Hunların ve daha sonraki Türk topluluklarının sanatlarında da görülmekte ve hatta onlar İskit sanat eserleriyle mukayese edilebilmektedir.</p>
<h3><strong>3. İskit Kurgan Buluntuları</strong></h3>
<p>İskit sanatının gelişimi ve yayılışı bahsinde de belirtildiği üzere, Asya içlerinden Avrupa içlerine kadar çok geniş bir sahaya yayılmış olan İskit kurganlarında bu kültüre ışık tutabilecek çok sayıda sanat eseri meydana çıkarılmıştır. Bu eserlerin büyük çoğunluğu üzerinde çeşitli hayvan mücadelelerine yer verilmiştir. Bu şekilde hayvan mücadelelerinin konu olarak ele alındığı sanata “Göçebe-Hayvan Sanatı” adı verilmektedir.</p>
<p>Alföldi, Andersson, Borovka, Fettich, Merhart, Minns, Röstovtzeff ve Takacs gibi bazı önemli araştırıcılar üslûbun coğrafi yayılımı, mahalli özelliklerden, motifleri ve karakterlerini kıymetli çalışmalarla aydınlatmışlardır. İskit Hayvan Üslûbu için kuvvetli stilizasyonla, canlı natüralizm karakteristiktir. Motif olarak hemen hemen yalnız hayvanlar ve hayvan uzuvları kullanılmıştır. Hayvanların en çok yer verilen ve dikkati çekenleri geyik, keçi, kedi, köpek, kurt, at, ayı ve yırtıcı kuşlar gibi ekseriyeti yabani olanlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a></p>
<p>İskit kurganlarına yalnız insan ve atlar gömülmemiştir. Yapılan arkeolojik kazılar soncunda fevkalade değerli eşyalar ortaya çıkarılmıştır. Bu eşyalar arasında eyerler, koşum takımları, kazanilar, oklar, bıçaklar, kılıçlar, mücevherler, mobilyalar, halılar, kilimler vb. bulunmaktadır.</p>
<p>Buluntular içerisinde at koşum takımları önemli bir yer tutmaktadır. Göçebe sanatının en belirgin özellikleri at koşum takımlarında görülmektedir. Süslü at koşum takımlarının en güzel örnekleri Pazırık’tan bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a> Atların bulunduğu yerde çok ince işlenmiş ve çeşitli resimler hakkedilmiş toka, levhacıklar, üzengi, gem gibi koşum takımlarından kalıntılar elde edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a> Atlarla birlikte çok sayıda eyerler ele geçmiştir. Eyerlerin etrafı daha çok püsküllerle süslenmiştir. Üstleri ise, efsanevi hayvanlarla aplike yapılmak suretiyle doldurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a> At ve geyik maskeleri de bulunmuştur. Bu maskelerin yüz kısımları iyice stilize edilerek süslenmiştir. Bu maskelerden başka bir de kaplan maskesi bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn99" name="_ednref99">[99]</a> İskit eserleri arasında kazanlar, oklar, bıçaklar da bulunmuştur. Mesela Chertomlykten bir küçük kazan, oklar sadak ve kemik saplı bıçaklar bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn100" name="_ednref100">[100]</a> Ahşaptan yapılmış at koşumu süsleri, küçük masalar, kaplar, havan elleri ve bir çok ev eşyaları ağaçların yontulması suretiyle yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn101" name="_ednref101">[101]</a> İskit kurganlarından çok sayıda altın diadem, başlık, gerdanlık, bilezik, küpe, yüzük ve kolye ele geçirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_edn102" name="_ednref102">[102]</a></p>
<p>Kurgan buluntuları madenden, ahşaptan, yünden ve topraktan oluşmaktaydı. Madeni buluntuların büyük çoğunluğu bronz ve altındı. Topraktan ise çeşitli kap ve küpler yapılmıştı. Yün ve keçeden yapılan eşya arasında halılar ve kilimler önemli bir yer tutmaktaydı. Ahşap eşyayı ise daha’çok mobilyalar meydana getirmekteydi.</p>
<p>Gerek yapıldıkları malzeme ve gerekse konuları bakımından oldukça çeşitlilik gösteren kurgan buluntuları İskit sanat anlayışı hususunda bir fikir vermektedir. Bunlar arasında Esik, Kul Oba ve Pazırık kurgan buluntuları önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64319" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler004.jpg" alt="" width="800" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler004-768x624.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h1><span><strong>Sonuç</strong></span></h1>
<p>İskitlerin tarih sahnesine çıkışı, kültürlerinin oluşumu ve gelişimi geniş bozkır coğrafyasında olmuştur. Bu coğrafya doğuda Mançurya’dan batıda Macaristan’a kadar geniş bir sahayı kaplamaktadır. İskit kültürünün iki temel kaynağı bulunmaktadır. Bunlar senkronik (çağdaş) yazılı kaynaklar ve arkeolojik buluntulardır. Biz bu sayede İskit kültürü hakkında bilgi sahibi oluyoruz.</p>
<p>İskitler bir bozkır kavmidir. Onların hayat tarzı da diğer konar-göçer bozkır kavimlerininkine benzemektedir. Kültürlerinin oluşumu ve gelişimi de bu hayat tarzına uygun bir biçimde şekillenmiştir. Bu nedenle orman kavimlerinin ve yerleşiklerin kültürlerinden farklı bir özellik taşımaktadır. Hatta çöllerde yaşayan konar-göçerlerin kültürlerinden de tamamen ayrı bir gelişim gösterdiği bilinmektedir.</p>
<p>Bozkır kültür çevresinde yaşayan İskitlerin idari yapısı, askeri teşkilatı, dili, yazısı, dini, gelenekleri ve sanat anlayışlarında diğer kavimlerinkinden belirgin bir farklılık dikkati çekmektedir. Bu durum ayrılıklar bakımından orman kavimleri ve yerleşiklerle karşılaştırma yapmaya imkân verdiği gibi; benzerlikler bakımından aynı hayat tarzını sürdüren kavimlerle karşılaştırma yapmayı mümkün kılmaktadır.</p>
<p>İdari bakımdan boy ve boylar birliği esasına göre yapılandıkları görülmektedir. Askeri bakımdan süvari birliklerinin oluşturulduğu ve turan taktiği ya da kurt oyunu adı verilen savaş taktiğinin iyi uygulayıcıları oldukları dikkati çekmektedir. Hem çağdaşı kavimlerin kaynaklarındaki İskit diliyle ilgili kelimeler, hem de İskitlerin kendilerine ait bazı yazılı belgeler bize İskit dili hakkında bir dereceye kadar ışık tutmaktadır. Dini inançları ve gelenekleri ve gelenekleri hakkında hem yazılı kaynaklardan hem de arkeolojik buluntulardan bilgi edinilebilmektedir. Sanat anlayışlarıyla ilgili en önemli bilgiler kurganlardan çıkartılmış olan buluntulardan öğrenilebilmektedir. Bu buluntular “Hayvan Üslubu” adı verilen bozkır sanatının en güzel örneklerini oluşturmaktadır. Sonuç itibariyle İskit kültürünün kendi çevresinde oluşup, geliştiği ve doğrudan bozkırlarla bağlantılı olduğu görülmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 15-25</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar</u></strong><strong><u> :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AKİŞEV, K. A.; Kurgan Issık, Moskova, 1978.</span></div>
<div><span>♦ AMANCOLOV, A. S.; “Runapodopnaya nadpis’is Sakskogo Zakhoroneniya”, Bestnik AN Kaz. SSR., 12, (1971), 64-66.</span></div>
<div><span>♦ ARSAL, S. M.; Orta Asya, Ankara, 1933.</span></div>
<div><span>♦ ARSLAN, M., Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı, İstanbul, 1984.</span></div>
<div><span>♦ BİÇURİN, N. Y.; Sabronie Svedeniy o narodah Obitavşih v. Sredney Azii drevnie Vremena, Moskova, 1950.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİÇ, E.; “Atatürk, Fakültemiz ve Kürsümüz, Sumerlilerin Tarih, Kültür ve Medeniyetleri”, DTCF Atatürk’ün 100. Doğum Yılına Armağan Dergisi, Ayrı Basım, Ankara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, S.; “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, XI, (1979), 310-335.</span></div>
<div><span>♦ DİYARBEKİRLİ, N.; Hun Sanatı, İstanbul, 1972.</span></div>
<div><span>♦ DİYARBEKİRLİ, N.; “Kazakistan’da Bulunan Esik Kurganı”, Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul, 1973.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İ., “Sarmatlarda Sosyal ve Ekonomik Hayat”, GÜ. FEF. SBD., I/1, (1996), 173-196.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İ., “Bozkır Kültürünün Oluşumu ve Gelişiminde At”, GÜ. FEF. SBD., I/2, (1997), 13-19.</span></div>
<div><span>♦ EBERT, M.; “Südrussland, Skytho-Sarmatische Periode”, RLV, XIII, (1929), 52-114.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, M.; Orhun Abideleri, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ESA: Eurasia Septentrionalis Antiqua.</span></div>
<div><span>♦ HENTZE, C.; “Beitrage zu den Problemen des eurasischen Tierstyles”, OZ, VI, (1930), 150-169.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS; Herodotos Tarihi, İstanbul, 1973.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, A.; “Sakai”, RE, II A1, (1921), 1770-1806.</span></div>
<div><span>♦ HİPPOKRATOUS; Hippokratous to Peri Aeron, Hydaton, Topon, Parisioi, 1816.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A.; Makaleler ve İncelemeler-I, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A.; Makaleler ve İncelemeler-II, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ JUNGE, J.; Saka-Studien, Leipzig, 1939.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ KİSELEV, S. V.; Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, Moskova, 1951.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, S.; Türk Kültürünün Temelleri, II, Trabzon, 2000.</span></div>
<div><span>♦ KOPPERS, W., “Urtürkentum und Urindogermanentum im Lichte der Völkerkundlichen Universalgeschichte”, Belleten, V/17-18, (1941), 481-525.</span></div>
<div><span>♦ KSENOPHON; Anabasis, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span>♦ KUDEYBERDİULİ, Ş.; Türk-Kırgız-Kazak Hem Hanlar Şeceresi, Alma-Atı, 1991.</span></div>
<div><span>♦ KUUN, G.; Codex Cumanicus, Budapeşte, 1981.</span></div>
<div><span>♦ LUCKENBİLL, D. D.; Ancient Records of Assyria and Babylonia, II New York, 1968.</span></div>
<div><span>♦ MEMİŞ, E.; İskitlerin Tarihi, Konya 1987.</span></div>
<div><span>♦ MİNNS, E. H.; The Scythians and Greeks, Cambridge, 1913,</span></div>
<div><span>♦ MORDMANN, A. D.; “Über die Keilinsçhriften zweiter Gattung”, ZDMG, XXIV, (1870), s. 1-85. ÖGEL, B.; islamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>♦ RE: Paulys Real Encyclopaedie der classicchen Altertumswissenschaft.</span></div>
<div><span>♦ RİCE. T. T.; The Scythians, London, 1958.</span></div>
<div><span>♦ RLV: Reallexion der Vorgeschichte.</span></div>
<div><span>♦ ROLLE, R.; Totenkult der Skythen, Berlin-New York, 1979.</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO, S. I.; Kultura Naselleniya Gornogo Altaya v Skifskoe Vremya, Moskova, 1953.</span></div>
<div><span>♦ SCHEFOLD, K., “Die Skythischen Tierstil in Südrussland”, ESA, XXII, (1938), 3-37.</span></div>
<div><span>♦ SÜLEYMANOV, O.; “ Ceti Sudin Köne Cazbaları”, Kazak Edebiyatı, 25 Eylül 1970, s. 1-3.</span></div>
<div><span>♦ TALLGREN, A. M.; “Zum Ursprungsgebiet des sog. Skythischen Tierstils”, AA, IV (1933), 258-264.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, M. T.; ” İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Edebiyat Fakültesi Dergisi, 23, (1969), 145-170.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, M. T.; “Eski Çağda Kimmerler Problemi”, VIII. TTKB., I, (1979). s. 355-369. THUKYDİDES, Peloponnessoslularla AtinalIların Savaşı II, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Z. V.; Umumi Türk Tarihine Giriş, I, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ TTKB: Türk Tarih Kongresi Bildirileri.</span></div>
<div><span>♦ VERNADSKY, G.; A History of Russia, I, New Haven, 1943.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, l989, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İ. Kafesoğlu, a.g.e., s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> S. Koca, Türk Kültürünün Temelleri, II, Trabzon, 2000, s. XI.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı, İstanbul, l984, s. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> W. Koppers, “Urtürkentum und Urindogermanentum im Lichte der Völker kundlichen Universal geschichte”, Belleten, V/17-18, (1941), s. 522.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İ. Durmuş, “Sarmatlarda Sosyal ve Ekonomik Hayat”, GÜ. FEF. SBD., I/1, (1996), s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İ. Durmuş, “Bozkır Kültürünün Oluşumu ve Gelişiminde At”, GÜ. FEF. SBD., I/2, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> J. Junge, Saka Studien, Leipzig, 1939, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Herodotos, I, 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Thukydides, II, 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> J. Junge, a.g.e., s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Herodotos, IV, 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Herodotos, IV, 126-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> J. Junge, a.g.e., s. 244.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Herodotos, VII, 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> J. Junge, a.g.e., s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Memiş, İskitlerin Tarihi, Konya, 1987, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> T. T. Rice, The Scythians, London, 1958, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> G. Vernadsky, A History of Russia, I, New Haven, 1943, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> G. Vernadsky, a.g.e., s. 51odotos I, 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> R. Rolle; Totenkult der Skythen, Berlin New York, 1979, s. 100-101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> S. İ. Rudenko, Kultura Naseleniya Gornogo Altaya v Skifskoe Vremya, Moskova, s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Herodotos V, 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Herodotos IV, 122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Herodotos IV, 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. D. Mordtmann, “Über die Keilinschriften zweiter Gattung”, ZDMG, XXIV, (1870), s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> A. D. Mordtmann; a.g.m., s. 17-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A. D. Mordtmann; a.g.m., s. 49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> J. Junge; a.g.e., s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Herodotos IV, 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> G. Kuun; Codex Cumanicus, Budapest, 1981, s. LIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> S. M. Arsal; Orta Asya, Ankara, 1933, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> G. Kuun; a.g.e., s. LVII-LVIII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A. S. Amancalov; ”Runopodopnaya nadpis’is Sakskago Zakhoroneniya”, Bestnik AN Kaz. SSR., 12, (1971), s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> O. Süleymanov; “Ceti Sudın Köne Cazbaları”, Kazak Edebiyatı, 25 Eylül 1970, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> D. D. Luckenbill; Ancient Records of Assyria and Babylonia, II, New York, 1968, s. 517.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ksenophon IV, 7, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> E. Bilgiç, “Atatürk, Fakültemiz ve Kürsümüz, Sümerlilerin Tarih, Kültür ve Medeniyetleri”, D.T.C.F. Atatürk’ün 100. Doğum Yılına Armağan Dergisi Ayrı basım, Ankara, 1982, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> A. D. Mordtmann, a.g.m., s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> K. A. Akişev, Kurgan Issık, Moskova, 1978, s. 59</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> K. A. Akişev, a.g.e., s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> O. Süleymanov, a.g.m., s. 1-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> O. Süleymanov, a.g.m., s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> O. Süleymanov, a.g.m., s. 1-3. 26</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> A. Herrmann, “Sakai”, RE, II A 1, (1921), 1797.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> S. Buluç, “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, XI, (1979), s. 320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> S. Buluç, a.g.m., s. 320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Herodotos IV, 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Herodotos IV, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Herodotos IV, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Herodotos IV, 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Herodotos I, 216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> S. Buluç, a.g.m., s. 331.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> S. Buluç, a.g.m., s. 318-319.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Herodotos IV, 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Herodotos IV, 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Herodotos IV, 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> E. H. Minns, The Scythians and Greeks, Cambridge, 1913, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Herodotos IV, 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> E. H. Minns, a.g.e., s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> N. Y. Biçurin, Sabronie Svedeniy o narodah Obitavşih v Sredney Azii drevnie Vremena, Moskova, 1950, 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> M. Ebert; “Südrussland, Skytho-Sarmatische Periode”, RLV, XIII, (1929), S. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> T. Tarhan; “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Edebiyat Fakültesi Dergisi, 23, (1969), s. 159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Hippokrates XCII-XCIII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Hippokrates XCIV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Herodotos IV, 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Hippokrates XCIV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Herodotos IV, 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Hippokrates LXXXIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Z. V. Togan; Umumi Türk Tarihini Giriş, I, İstanbul, 1981, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Dinyeper ve Bug nehirleri arasında kalan ve kuzeye bugünkü Kiev’e uzanan saha.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Dinyeper nehrinin eski adı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Herodotos IV, 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Herodotos Iv, 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> B. Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara, 1984, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> M. Zvelebil, “Aufstieg der Namaden in Zentral asien”, CEA, München, 1980, s. 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, II, Ankara, 1991, s. 263.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> A. İnan, a.g.e., s. 265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> T. Tarhan, “Eskiçağ’da Kimmerler Problemi”, VIII. TTKB, I, (1979), s. 356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 26-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> A. İnan, a.g.e., s. 261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> N. Diyarbekirli, Hun Sanatı, İstanbul, 1972, s. 114-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> N. Diyarbekirli, “Kazakistan’da Bulunan Esik Kurganı”, Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, Herodotos IV, 76. İstanbul, 1973, s. 300.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> A. Alföldi, Der Untergang der Römert herrschaft in Pannonien, Berlin, 1926. J. G. Andersson, “Hunting Magic in the Animal Style”, BMFEA, IV. N. Fettich, “Das kreuförmige Pressmodel von Fönlak und die seine skythischen Vorlaufer”, AE, 1929. N. Fettich, “La trouvaille Scythe de Zöldhalompuszta”, AH, III, 1928. G. V. Merhart, Bronzezeit am Jenissei, Wien, 1926. E. H. Minns, Scythians and Greeks, Cambridge, 1913. M. İ. Rostovtzeff, İranians and Greeks in South Russia; Oxford, 1922. M. İ. Rostovtzeff, “The Animal Style in South Russia and China”, PMAA, XIV, Princeton, 1929. Z. von Takacs; “Some İrano-Hellenistic and Sino-Hunnic Art Formos”, OZ, 1929.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> K. Schefold, Der Skytische Tierstil in Südrussland”, ESA, XII, (1938), s. 65-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> N. Diyarbekirli, a.g.m., s. 298.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> C. Hentze, “Beitrage zu den Problemen des eurasischen Tierstyles”, OZ, VI, (1930), s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> Herodotos IV, 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> A. M. Tallgren, “Zum Urprungsgebiet des sog. Skythischen Tierstils”, AA, Iv, (1933), s. 258-259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> N. Diyarbekirli, a.g.m., s. 294.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> A. İnan, a.g.e., s. 261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> A. M. Tallgren, a.g.m., s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> A. İnan, Makaleler İncelemeler, I., Ankara, 1987, s. 497.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> S. İ. Rudenko, a.g.e., s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref99" name="_edn99">[99]</a> S. V. Kiselev, Drevniya İstoria Yujnay Sibiri, Moskova, 1951, s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref100" name="_edn100">[100]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref101" name="_edn101">[101]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-kulturu.html#_ednref102" name="_edn102">[102]</a> T. T. Rice, a.g.e., s. 144.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskit Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-sanati</guid>
<description><![CDATA[ İskit Sanatı
M. Ö. 8. yüzyıla doğru, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda büyük bir karışıklık yaşandı. Bu karışıklığa; İç Asya bozkırlarında yaşayan ve bilinmeyen bir sebepten ötürü, yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalan bir kavim, İskitler neden olmuştu. Bugün dahi, bu göçün sebepleri hakkındaki yargılarımız tahminlerden öteye geçememektedir. Bu kavmin kimliği hakkında, günümüz akademisyenleri hala bir görüş birliğine varmış değillerdir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63fc06442.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskit, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Ilk-cag-238.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskit-sanati.html">İskit Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Anıl YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>M. Ö. 8. yüzyıla doğru, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda büyük bir karışıklık yaşandı. Bu karışıklığa; İç Asya bozkırlarında yaşayan ve bilinmeyen bir sebepten ötürü, yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalan bir kavim, İskitler neden olmuştu. Bugün dahi, bu göçün sebepleri hakkındaki yargılarımız tahminlerden öteye geçememektedir.</p>
<p>Bu kavmin kimliği hakkında, günümüz akademisyenleri hala bir görüş birliğine varmış değillerdir. Milliyetleri, dilleri ve kültürleri hakkında çok değişik, hatta spekülatif denebilecek görüşler hakimdir. Bu makalede; İskit sanatının biçimlenmesi ve gelişimi incelenecektir.</p>
<p>Ancak İskit sanatına uzun boylu girmeden önce, bu insanların sanatlarının biçimlenmesine neden olan yaşam şekilleri, dünyaya bakış açıları ve beklentilerine, yani kültürlerine kısaca değinmek, konuyu anlamamız açısından daha yararlı olacaktır.</p>
<p>Bugün, İskitlerin en eski yurtlarının Güney Sibirya’ya yakın bozkırlar olduğu düşünülmektedir. Çünkü, büyükbaş hayvanları için gerekli olan taze ot ihtiyaçlarını ancak bu alanlar sağlamaktaydı. Yaylak-kışlak arasında sürüp giden bu yaşantılarını, ya çok uzun süren bir kıtlık, ya da yaylağında veya kışlağında gözü olan bir diğer kavim bozabilirdi ki, ihtimalle İskitlerin batıya doğru olan büyük göçlerine böyle bir olay sebep olmuştu. Ancak, M.Ö. I. binyılın dönümünde gerçekleşen bu olaylar esnasında, İskitlerin siyasi bir birlikten uzak olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla, batıya göç eden bu büyük topluluk, birden çok farklı boy içeriyor olmalıydı.</p>
<p>M.Ö. 1200-700 yılları arasında Yenisey’in doğusunda, Ob’un yukarı bölgelerinde “Karasuk” denilen yeni bir kültür oluşumu gözlendi. Bir önceki kültür olan “Andronovo kültürü” ile aynı yerleri paylaşan Karasuk kültürün bırakmış olduğu tabaka, Andronovo kültürü ile karşılaştırıldığında arkeolojik veri olarak oldukça zayıf kalır. Bu da bize, bu kültür insanının fazlaca yerleşik olmadığını ve yarı-göçebeliğe daha yatkın olduğu izlenimini verir. İskitlerin de tam bu dönemin sonlarında büyük göçe başlamış olmaları kültür yapılarının bu sıralarda şekillendiğini gösterir.</p>
<p>İç Asya steplerinde, İskitlere mal edilen en erken kültür verileri, dikili taşlardır. Bu stellerin karakteristik özellikleri; minsk veya koç başı ile taçlandırılmış olmalarıdır. Sütun biçiminde yükselen taşlar; bazen insan başları ile, bazen de stilize edilmiş hayvan kazımaları ile bezenmişlerdir. Buradaki insan figürlerinin bıyıksız, silahsız olması bunların kadın başı olduğu izlenimini vermektedir. Karasuk kültürü içinde değerlendirilen bu steller büyük İskit göçünden hemen önceye M.Ö. 900’lü yıllara denk gelir. Bunların neyi ifade ettiği, üzerlerindeki stilizasyonun ne olduğu tam olarak anlaşılmış değildir. Anaerkil bir aile yapısının uzantısı olması gereken stellerin üzerinde, gök ve hayvan kültü ile ilişkili motifler bulunmaktadır.</p>
<p>Bu en erken dönemlerden günümüze bir de mezar yapıları ulaşmıştır. Fakat bu mezarlardan çıkan az sayıdaki ve karakteristik olmayan malzemeler, bizde kesin bir kanı oluşturmaktan uzaktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73472" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1.jpg" alt="" width="800" height="423" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-768x406.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-260x137.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-86x45.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-210x110.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-180x94.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-1-267x140.jpg 267w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>M.Ö. 8. yüzyılın başlarında İskitler, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda görülmeye başlarlar. Bu, İç Asya kaynaklı, -bilinen- ikinci göç dalgasını oluşturuyordu, ancak kesinlikle sonuncu değildi. M.Ö. 6. yüzyıla gelindiğinde, Kuzey Karadeniz kıyıları ile başka bir kültür daha ilgilenmeye başlamıştı. Denizcilikle uğraşan ve ticaret yapmak isteyen İonlar bu bölgeyi, emtialarını rahatça pazarlayabilecek bir yer olarak seçmişlerdi. Çünkü burada, Doğu Akdeniz’de veya Kuzey Afrika’da olduğu gibi ticareti denetleyen egemen bir güç yoktu. Klasik çağın oldukça erken bir döneminde gerçekleşen bu yakınlaşmanın dünya tarihine birçok olumlu tesiri olmuştur. Grekler, Karadeniz steplerinden özellikle tahıl, kurutulmuş balık ve özellikle köle satın alıyorlardı. Bunlar karşılığında İskit ileri gelenlerinin beğenileri doğrultusunda şekillendirilmiş altın satıyorlardı. İskit kağanlarının altına olan ilgileri pek çok antik yazara konu olmuştur.</p>
<p>Karadeniz’in kolonizasyonu ile ilk önce Eski Çağ şehir devletlerinden Teos, Klozemenai ve Myteleneliler uğraştılar. Bunları Miletoslular izledi ve Eski Çağ tarihinin -biraz da Herodotos sayesinde- en ünlü Karadeniz koloni şehirlerinden biri olacak Olbia’ya ile Pantikapaion’u kurdular. (Harita 1) Ancak İonlar burada, tek başlarına istediklerini yapacak durumda değillerdi. Bölgede istikrarı sağlayacak ve bir problem çıktığında muhatap alınacak bir güç olması gerekiyordu. Doğru zamanda, doğru yerde bulunan İskitler de, ayaklarına gelen bu şansı değerlendirebilecek kadar organize bir topluluktu. Öyle de yaptılar, maalesef adını bilemediğimiz kağanları sayesinde bölgede sadece askeri bir güç olmaktan ziyade, bir siyasi otorite olarak da karşımıza çıktılar. Nitekim, Greklerin organizasyonunda gerçekleştirilen ticaretle, İskit beyleri inanılmaz karlar sağladılar. M.Ö. 5-4. yüzyıla ait Kırım Boğazı etrafındaki kurganlardan çıkan ve ticaret malzemesi olduğu anlaşılan buluntular, hiçbir dönemde bu kadar çeşitli ve kaliteli olmamıştır.</p>
<p>İon kolonilerinin kurulması ile birlikte bölgede, hem yaşama dair hem de düşünce tarzında büyük değişiklikler oldu. O güne kadar diyebiliriz ki, kendi hamuruyla yoğrulan bölgede çok uluslu bir ticaret gündeme geldi. Don nehri ağzındaki Tanais; Kerch Boğazı’ndaki Pantikapaion; Bug nehri ağzındaki Olbia, Asya, Balkanlar, Mezopotamya ve Anadolu arasındaki ticaretin kavşak noktasını oluşturdu.</p>
<p>Bu dönemde, Grek sanatçılarına mal edilen pek çok buluntu vardır. Bunlar öylesine yaygındır ki, Podolia ve bugünkü Kiev civarında dahi Grek amforalarına rastlanmıştır. Grek sanatçıların bölgedeki genel istek doğrultusunda yapmış oldukları hayvan üsluplu malzemeler, oldukça göz alıcıdır. Şunu belirtmekte büyük yarar varki; İonların bölgedeki varlığı, sanatın estetik açıdan kulvar atlamasına sebep olmuştur. Greklerle temasa geçene kadar, sadece hayvan ve hayvan davranışları betimlenirken, artık sosyal yaşamdan sahneler de işlenecek konular arasına girmiştir.</p>
<p>Kralı İskitler’den bir soyluya ait olduğu tahmin edilen, Kul Oba Kurganı’ndan çıkarılan altın vazoda İskitlerin gündelik işleri anlatılmıştır. Tamamen Grek işçiliğine bağlanan bu vazo M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenir. Bu dönem, İskit ve Greklerin uzun zamandır içiçe yaşadıkları bir periyoda denk gelir. İskit gündelik yaşamından bir kaç sahnenin arka arkaya betimlendiği vazonun burada işlenen sahnesinde, bir iskit arkadaşının -ihtimalle- ağrıyan dişini kontrol etmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73474" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-3.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-3-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>M.Ö. 5. yüzyıl sonu ile 4. yüzyıl başlarına tarihlenen Solokha buluntuları arasındaki bir tarağın üzerinde de Makedon bir süvari ile çarpışan iki İskit savaşçısı betimlenmiştir. Plakalardan oluşan göğüslükleri, pantolonlarının üzerine aplike edilmiş metal parçalar, akinakes denen kısa ama manevra kabiliyeti çok yüksek kılıçları kurganlardan çıkan buluntularla bire bir örtüşmektedir. Bu da bize Grek sanatçıların ayrıntılara ne kadar önem verdiklerini ve İskitler hakkında bir yargıya varırken, bu eserlere ne kadar güvenebileceğimizi gösterir.</p>
<p>Fakat bu buluntular, sadece estetik yönleri ile ele alınmamalıdır; bozkır kültürünü yaşayan toplulukların Grek dünyasında nasıl görüldüklerini belirtmeleri açısından çok önemlidirler. Yarı at-yarı insan kentaurlar; Amazon denen savaşçı kadın topluluklar, bir dönemin hayal dünyasını belirtmekle birlikte, Grek dininin özünü oluşturan mitolojik kavramlardan bazılarını oluştururlar. Ayrıca, Herodotos’un hayalimizde canlandırdığı görüntülerden başka, Grek sanatçıları bu insanları birebir resmetmişler, hayatlarından bazı fotoğraflar yakalama fırsatı bulmuşlardır. Bu sahneler sayesinde, ‘kan kardeşi’ olurlarken nasıl bir seramoni yaptıklarını okumamış ama görmüş, ‘yaylarını nasıl kırdıklarını’ ve gündelik işleri esnasında hayvanları ile nasıl ilgilendiklerini seyretmiş olduk. M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen Kul Oba Kurganı’ndan çıkarılmış bir plakada iki İskit, kımız dolu bir kaba akıttıkları kanlarını içerlerken betimlenmişlerdir. Kan kardeşliği bozkır uygarlıkları için çok önemlidir. Çünkü zorluklarla geçen hayatlarında her an ölümle tanışabilirlerdi. Bu yüzden, geride kalacak ailelerine yardım edecek, onlarla ilgilenecek birilerinin olduğu düşüncesi insanları rahatlatıyordu. Ayrıca devamlı savaş tehtidi ve bu esnada arkalarını kollayacak birilerinin olması ‘boy ruhunu’ pekiştiriyordu.</p>
<p>Ancak “bozkır sanatı” denildiğinde kafalarımızda yüzyıllarca kullanılan ve bazı yönleri ile bu güne kadar sarkan bir “hayvan üslubu” belirir.</p>
<p>Peki hayvan üslubunun şekillenmesine ne gibi gelişmeler neden olmuştur? Bölge insanının yaşam biçimine bakacak olursak, hayatlarının doğa şartlarına doğrudan bağımlı olduğuna şahit oluyoruz. Yarı göçebe yaşam biçimini benimsemiş toplulukların, gerek iktisadi, gerek sosyal ilişkileri yerleşik topluluklardan oldukça farklıdır. Bozkır ekonomisine dönüşüm M.Ö. III. binden II. bine geçişte, daha Afanasevskaya kültüründe tamamlanmış olarak karşımıza çıkar. Yani İskitlerin bir kültür olarak ortaya çıkmalarından çok önce.</p>
<p>Bu geçişle birlikte, yerleşik yaşamın en belirleyici öğeleri olan keramik üretimi ve ev mimarisinde büyük değişiklikler gözlemlenmeye başlar. Kalıcı kütük evler yerlerini, çarçabuk toplanıp-kaldırılabilen direksiz çadırlara bıraktılar. Portatif yaşantıya geçişle birlikte, ağır ve kırılgan bir madde olan keramikten yapılan testi gibi araçların yerini, ahşaptan, çoğunlukla da deriden yapılan matara biçimli kaplar aldı. Metalurjide de bir takım gelişmeler yaşandı. Her ne kadar taş ve kemik objelerin kullanımı devam ediyorlarsa da, bakır gibi yumuşak metalleri eritip, şekil vermeyi öğrenmişlerdi. Sonuç olarak, bölge sakinleri iki farklı yapıya büründüler: İlki, yukarıda belirttiğimiz gibi yarı-göçebe yaşantıyı benimseyenler; diğerleri ise, yerleşik yaşamın gereklerini yerine getirmeye çalışan, bu yüzden önce köy ve daha sonra şehir yaşantısını temellendirenler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73475" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-4.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-4-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Makalemize konu olan dönemlerde, bölgenin iklim ve bitki örtüsü bugünkü şeklini almıştır. Kabaca 35°-55° enlemler arasında kalan ve Kuzey Çin ile Güney Sibirya’dan başlayarak Orta Avrupa’ya kadar uzanan bu bölgede, geniş kapsamlı bir tarım yapmak neredeyse imkansızdır. Toprakların büyük bölümü yılın sekiz ayı karlar altındadır. Bu yüzden de, tohumların yeşereceği yeterli derecedeki toprak ısısına ulaşılamamaktadır. Hele hele belirli bazı yerler dışında, sebze-meyve tarımı yapmak, hayal anlamına gelir. Böyle olunca bölge sakinleri hayvanlarına taze ot bulabilmek amacıyla, yaz ayları boyunca yağan yağmurlar yüzünden, devamlı yeşil otlaklar barındıran yüksek düzlüklere; kış aylarında ise, havanın sertliğinden ve karlardan kaçmak için daha alçak bölgelere iniyorlardı. İşte bu gidiş-gelişler esnasında, kendilerinden ve evcilleştirdikleri hayvanlardan başka gördükleri tek canlı, kendileri ile aynı doğal sınırları kullanan vahşi hayvanlardı.</p>
<p>Tüm yaşantılarını kuşatan bu değişimle birlikte, dinsel inanışlarında da bir takım değişiklikler meydana geldi. Anaerkil aile yapısı, yerini ataerkil bir anlayışa bırakmaya başlaması ile birlikte Bakire- koruyucu tanrıça düşüncesinde bir farklılaşma gözlenmeye başlandı. ‘Güç’ gerektiren işlerin çoğalması ile birlikte, toplumda erkek özellikleri ön plana çıkmaya başladı. Doğayı tam olarak dönüştüremediklerinden, ifade tarzlarında hala vahşi hayvanlar egemendi. Silah kabzalarını, eyerlerini, hatta vücutlarını süsleyen dövmelerde dağ keçisi, geyik gibi otçul; leopar, kaplan, kartal gibi etçil; grifon gibi hayali yaratıklar betimlenmiştir. Tabi bu hayvanların seçilmelerinde onlardan bir koruma, bir yardım umut edilmiyor da değildi. Ancak hepsinin vahşi hayvanlardan seçilmiş olması, bir rastlantıdan ziyade, toplumun sosyal yapısını göstermesi açısından çok önemlidir.</p>
<p>Böylece eserlerinde işlemiş oldukları hayvan davranışları da, bu kültür insanlarının gittikçe ön plana çıkan ‘erkek’ tarafını sembolize etmeye başlamıştı. Kaplan, pars ve kartal gibi avcı hayvanların davranışları, sığır ve koyun yetiştiren bir toplumun bilinç altını yansıtıyor olmalı. Çünkü bu toplumlar, hayvan sürülerini kendilerine ait araziler içinde dolaştırırlarken, vahşi hayvanların birbirleri ile olan ilişkilerine tanık oluyorlardı. Bu ilişkiler; ya sahip oldukları bölgeyi türdeş rakip hayvanlara karşı korumak, ya soyunu devam ettirebilmek uğruna dişiler için yapılan dövüşler ya da hayatta kalma mücadelesi içinde etoburların otoburlarla yaptığı kanlı danslardı. Bir leoparın, geyik ya da dağ keçisi ile; bir kartalın kurtla, bir kurt topluluğunun bir başka kurt topluluğu ile yapmış olduğu mücadeleler ya da aynı türlerin birbirleri ile olan ilişkileri, ihtimalle onları izleyen ve bu hareketleri anlamlandırmaya çalışan bozkır insanının üzerinde büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Acaba, bilinçaltlarında bu hareketlerin benzerlerinin kendileri tarafından yapıldığının farkında mıydılar da, kişisel eşyalarında bir betimlemeye giderlerken aşina oldukları bu olayları işlediler?</p>
<p>Hayvan üslubunun olgunlaşmasında bir önemli katkı da, dini inanışlardan gelmiştir. Şamanlar, törenlere daha çok hayvan kostümleri ile çıkıyorlardı. Tanrılara ulaşmak için, trans haline geçtiklerinde, yardımına ihtiyaç duydukları hayvan gibi hareket ediyor, onun yaptığı gibi sesler çıkarıyorlardı. Bu da töreni izleyen insanlar üzerinde hayvanın ruhunun gerçekten şamanın bedenine girdiği düşüncesine yol açıyordu. Örneğin; bir şamanın eline aldığı kartal tüylerini çırpması, gökyüzüne doğru yol almasını sembolize ediyordu. Davulunun üzerinde zıplaması bir at veya benzeri bir hayvan üzerinde yolculuk yaptığı anlamına geliyordu. Tılsım gibi esrarengiz kavramlar, toplumun genelinde korkuya yol açarken, bir o kadar da hayranlık uyandırıyor, bu da figüratif sanatı besleyen önemli bir kaynak oluyordu. Bu düşünceleri aksettiren semboller de, hayvan üslubunun kökeninde yatan etkenlerden birini oluşturmuştur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73476" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-5.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-5-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Peki bu üslup, ne zaman karakteristik bir hal aldı? İlk Çağ dünyasına baktığımızda; hayvan motiflerinin, Hititlerden, Perslere; Mısırlılardan, Friglere kadar yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz. Ancak ‘hayvan üslubunu’, ‘hayvan tasvirinden’ ayırmamız gerekir. Göçebelerin kullandığı hayvan motifleri, Mısır ve Mezopotamya’dakiler gibi durağan değillerdir; aksine, sanatçı sanki bir hareketin anını yakalamış gibi figürleri dondurmuştur. Bu yüzden de örnekler gözümüzde canlanacakmış hissi uyandırırlar. Bu üslup, Demir Çağı’na gelindiğinde İç Asya’daki yerli boylar arasında filizlenmişti, karşılıklı ilişkiler sonucunda gelişti ve tüm bozkır coğrafyasına yayıldı.</p>
<p>Bütün bu örnekler içinde en bilineni, geyik motifleridir. İskitlerin yapmış oldukları geyikler genellikle yere çökmüş vaziyette betimlenirler ve sadece İç Asya türlerinde görülen bazı karakteristik özellikler taşırlar. Kuban bölgesinden çıkarılmış, bir kalkan ya da elbise süsü olarak kullanılan bir örnek, diğer örnekler için de bir prototip oluşturacak özellikler taşır. Hayvanın ön ve arka ayakları birleştirilerek bedenin altında toplanmıştır. Bedenin tamamı profil olarak işlendiğinden, bacaklar birer taneymiş izlenimi verirler. Boyun, abartılı bir şekilde işlenmiş boynuzların ağırlığını dengelemek ister gibi, belirgin bir şekilde ileri doğru uzatılmıştır. Burada dikkat çeken en önemli özellik; erkek geyiğin en önemli organı olan boynuzların, olması gerekenden daha büyük, abartılı bir şekilde verilmesidir. Stilizasyona gidilmemiş, sadece boynuzun boyutları büyütülmüştür. Geyiğin bu denli çok sevilmesinin bir nedeni de, mitolojilerinde önemli bir yer tutmasıdır. Efsanelere göre, İskitler büyük göçleri sırasında, Maoetis civarında sisler içinde kaybolmuşken bir geyik önderliğinde yollarını bulabilmişlerdir. Dolayısıyla bu hayvanın apotropeik (koruyucu) özellikler taşıdığına da inanılmaktadır.</p>
<p>İskitlerin grift semboller dünyası öylesine şaşırtıcıdır ki; hayvanlar, doğal özellikleri ile betimlendiği gibi, sadece güçlü özelliklerinin bir araya getirildiği hayal dünyasının yaratıkları olarak da betimlenmişlerdir. Kuvvetli stilizasyona uğramış figürler, bazen tek, bazen yan yana, bazen de içiçe verilirler. Öyle ki; birçok kültürde alışık olduğumuz arslan ya da kartal grifonların yanında, geyik boynuzları taşıyan bir arslana, boynuzların ucu kartal gagasıyla biten geyiklere, kartal pençeli arslanlara sık sık rastlarız.</p>
<p>Rus Çarı I. Petro Koleksiyonu’na dahil, Sibirya buluntularından birinde; iki avcı hayvan birbirine saldırmış durumda betimlenmiştir. Arslan olduğu kabul edilen hayvan oldukça ilginçtir. Çünkü, belirgin bir otçul özelliği olan boynuzlarla betimlenmiştir. Üstelik boynuzların ucu, kartal başları ile süslenmiştir. Bu da yetmemiş gibi, kuyruk stilize edilmiş bir kartal gagası ile sonlandırılmıştır. Boğuştuğu hayvan ise; çizgileri ile oldukça naturalist tarzda işlenmiş bir kaplandır. Burada önemli olan; hayali yaratığın kaplanı boynundan yakalamış bir şekilde işlenmiş olmasıdır. Bu da, karma yaratığa dövüşte bir üstünlük sağlar. Böylece diyebiliriz ki, hayallerde yaratılan avcılar, doğal avcılardan daha kuvvetli düşünülmüşlerdir.</p>
<p>M.Ö. 7-6. yüzyıllara tarihlenen Kuban bölgesinde ki, Ulski Aul’da bulunmuş bir parça, ihtimalle törenlerde kullanılmak üzere bir direk tepesine takılıyordu. Bronz döküm tekniği ile yapılmış bu eserde, kartal gagalarının kuvvetle stilize edilmiş şekli karşımıza çıkar. Oluk bölümünün bitimindeki dağ keçisinin ayaklarının durumu ise, yine geleneksel formların tekrarlandığını bize hatırlatır. Ancak başı ileri doğru uzatılmamış, içine yerleştirilmek istenen bölümün darlığından dolayı arkaya döndürülmüştür. Oldukça ünik ve tamamen İskit sanatçılarına bağlanan bu eserin iki tarafından sarkan çanlar, ortama mistik bir hava katarken, çalan davul, direği taşıyan kişinin -ihtimalle şamanın- elbiseleri, töreni bütünleyen diğer unsurlar oluyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-73473" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/iskitler-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Çadır ana direğinin üstüne takıldığını düşündüğümüz bir başka parça ise; Demir Çağı’nın başlarına, kabaca M.Ö. 9-8. yüzyıllara tarihlenir. Burada oldukça naturalist tarzda bir dağ keçisi betimlenmiştir. Altaylar’dan bulunarak Petro Koleksiyonu’na dahil edilen bu eser, totemist bir anlayışla, bir töz (idol) olarak kullanılmıştır. Böylece çadırın kötü güçlerden korunduğuna inanılıyordu. Erken dönemlerdeki bu tip tözler, hep hayvan formları üzerine gelişmiştir.</p>
<p>Stilizasyon mantığı ile yapılmış bir başka örnek, Olbia Nekropolü’nde bulunmuştur. M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen bu eser dökme bronzdur ve kemer parçası olduğu düşünülmektedir. Haç’a benzer bir şekli olan parça, üç taraftan stilize edilmiş kartal başları ile çevrelenmiştir. Ortada kalan madalyona; vücudu kıvrılmış şekilde, yuvarlak kulağı ile kedigilleri anımsatan bir hayvan yerleştirilmiştir. Altta kalan dikdörtgen biçimli kısım ise, arka arkaya simetrik şekilde yerleştirilmiş koç başları ile süslenmiştir.</p>
<p>Kralı İskitleri bir tarafa bırakırsak, İskit ekonomisi ve sanatı neredeyse tamamıyla, kendilerini besleyen büyük ve küçük baş hayvanlarına bağımlıydı. Bu yüzden de yaşamlarını tümüyle geçirdikleri çadırları; giysileri ve at binit takımlarında yer alan eyerleri keçeden yapılıyordu. Deri de, kullanılan malzemeler arasında önemli bir yer işgal eder. Ancak maalesef bu parçalar, doğa şartlarına karşı dayanıksız olduğundan zamanla çürümüşler ve günümüze ulaşamamışlardır. Sadece bu malzemelerin üzerindeki kemik ve metal parçalar bize bir fikir verecek durumdadır.</p>
<p>M.Ö. 7. yüzyılda, İskit ücretli askerleri, ordularında çalıştıkları imparatorlukların güçten düşmelerinden faydalanarak Anadolu’nun tamamını, Mezopotamya ve hatta Mısır’ı da içine alan bir istila programına giriştiler. İşte bu esnada, bazı Urartu kaleleri üzerine sefer düzenleyen ve bu esnada ölen İskit atlarından kaldığı anlaşılan gem parçaları, bugün Anadolu’nun çeşitli müzelerinde sergilenmektedir. Çavuştepe kazılarında ele geçirilen ve bugün Van Müzesi’nde sergilenen bir kayış dağıtıcısı kemikten yapılmıştır. Alt parçası kırılmış olan örneğin, üst kısma gelen bölüme yine stilize edilmiş bir kartal gagası işlenmiştir.</p>
<p>M.Ö. 5. yüzyıla tarihlenen bir at başı süslemesi, Dinyeper bölgesindeki Solokha Kurganı’ndan çıkarılmıştır. Ortadaki uzun parça alınlık olarak kullanılır ve kabartma tekniğinde yapılmış birbirine simetrik olarak yerleştirilmiş balık motifi ile bezenmiştir. Yanak kısmına gelen parçalar ise yaprak formundadır. Altın yumuşak bir malzeme olduğundan levha ve folyo halinde kullanmak bir süre sonra örneklerde deformasyona sebep oluyordu. Bu yüzden bu tip süslemeler, muhakkak ya ahşap ya da kemik gibi sert bir malzeme üzerine sarılıyordu. Bu yaklaşım son zamanlara kadar İç Asya sanatında yaygın olarak kullanılmıştır.</p>
<p>M.Ö. 5. yüzyıl aynı zamanda, İskit sanatında kuvvetli bir şekilde, komşu kültürlerin etkilerinin görülmeye başladığı bir dönemdir. Seven Brothers Kurganı’ndan çıkarılmış at binit takımında yer alan bir kartal başının arka tarafında yer alan palmetler, bize açık Grek tesirlerini gösterir. 14). Burada da tamamen kıvrılmış gaga, abartılarak verilmiştir. Göz ile gaga arasında yer alan bölüm, tüm step sanatçılarının dikkatle uyguladığı gözleme dayalı sanat anlayışlarını çok iyi aksettirir. Bu parça, modele hem oldukça dekoratif bir yan katmış, hem de gaganın büyümesini sağlayan doğal organ gerçekçi bir şekilde, dikkatle işlenmiştir.</p>
<p>Seven Brothers Kurganı’ndan çıkarılan başka bir parçada, tamamen hayal ürünü bir yaratık betimlenmiştir. Bu kadar çok hayvanın özelliklerinin bir arada verilmesi İskitler için bile biraz fazladır. Yaratığın ardı, kaz ya da kuğu başı ile bitirilmiştir. Kanatlar, tahmin edileceği gibi stilize kartal gagası şeklinde işlenmiştir, çünkü kartal gagası biçim olarak kuş kanadına benzemektedir. Hayvanın ön bacakları ise, bir arslandan alınmıştır. Kafa kısmına gelince; bir Çin ejderhası ile ya da bir kurt başı ile ifade edilmiştir. Sanatçı, yaratığa sakal eklemeyi de unutmamıştır.</p>
<p>Bu figür, bugüne kadar rastlanılan en karışık hayvan biçimidir. Hayvan ihtimalle, birçok uygarlığı tanıyan bir sanatçı tarafından yaratılmış olmalıdır. Kartal gagası tamamen İskit stilizasyonunda kalır. Sakal, bilindiği üzere Mezopotamya mitolojisindeki bilgelik sembolüdür; ama burada daha çok Mısır etkili olarak işlenmiş. Başın ejderha olduğunu düşünürsek, o zaman Çin etkilerini düşünmemiz gerekir ki, dönem olarak biraz erken karşılaştığımız bir etki olur. Eğer başı, bir kurt olarak kabul edersek, o zaman da yine İç Asya etkilerini göz önünde bulundurmamız gereklidir. Bir arslana ait olan bacaklar, Mezopotamya etkilidir ve yine gücün sembolüdür.</p>
<p>Çar I. Petro Koleksiyonu’nda yer alan ve M.Ö. 5. yüzyıla tarihlendirilen hayvan mücadele sahneli bir örnek ise, tamamen İç Asya özellikleri taşır. Sibirya kökenli olduğu söylenen bu parçada, kalça ve ön kol adeleleri üzerindeki nokta ve virgül motifleri, hayvanlardaki hareketliliği sembolize etmektedir. ‘Hayvan mücadele’ sahneleri içinde işlenen örneklerde, otçullara bazen doğal, bazen de doğaüstü yaratıklar saldırmaktadır. Burada, bir at ile ona saldıran arslan-grifon arasındaki mücadele işlenmiştir. Her iki hayvanın da bellerinden gerisi 180° kıvrılmıştır. At, saldırının şiddetiyle yere çökmüş, sanatçı atın ölümünü sembolize etmek için arka ayaklarını havaya kaldırmıştır. Saldırgan ise hiddetle, doğada yaşandığı şekliyle avının boynuna saldırmış, kararlılığını ete geçirdiği pençeleri ve çenesiyle göstermektedir. Avcının vücudundaki kıvrılma ise, kedigillerin vücutlarının esnekliğini sembolize etmektedir. Step sanatçısı bu tip sahneleri işlerken gözlemlerine güvenmektedir. Gerçekten de burada, av ile avcı arasındaki ilişki, aynen doğada yaşandığı şekliyle taklit edilmiştir.</p>
<p>İskitlerle ilgili en erken bilimsel notlar, bir Smolensk rahibi olan Andrei Lyzlov tarafından tutulmuştur. 1692 yılında yazılan bu kitabın adı “History of the Scythians”tır. Bölgede yapılan kazılar da bu döneme rast gelir. Ancak bunlar bilimsellikten çok öte, talan niteliğinde yapılan kazılardır. Rus Çarı IV. Ivan’ın idaresinden kaçan pek çok insan, nispeten güvenli bulduğu İç Asya’ya geliyordu. Ancak buraların ekonomisi, alıştıkları şehir ekonomisine çok yabancıydı, ailelerini ve kendilerini geçindirebilmek için, yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktu. Onlarda pek çokları gibi işin kolayına kaçarak, var olan tarihi zenginlikleri talan etmeye başladılar. Kurganlarda hazinelerin yattığı düşüncesi ile her yeni yerleşimci, bu konuda şansını denemek istedi. 1715 yılında, Demitrov isimli bir asilzade I. Petro’nun oğlunun doğum günü vesilesi ile kendini hatırlatmanın bir yolu olarak düşündüğü, Sibirya’daki kurgan soygunlarından elde edilmiş, kemer tokaları ve plakalardan oluşan çok değerli bir buluntu topluluğunu başkente yolladı. 1716 yılında da Sibirya Valisi Prens Gagarin, aynı içerikteki 80 parçayı, Çar’a hediye olarak gönderdi.</p>
<p>1718 yılına gelindiğinde soygun işi öyle rayından çıkmış bir halde ilerliyordu ki, I. Petro, bütün yeraltı zenginliklerinin Rusya’nın malı olduğunu ve izinsiz yapılacak her türlü kazının şiddetle cezalandırılacağı, elinde bu tür malzeme bulunan herkesin, bunları derhal Petersburg’a göndermelerini gerektiren bir kanun çıkarmak zorunda kalmıştı. Bu talandan kurtulan malzemeler bugün, St. Petersburg’da bulunan Hermitage Müzesi’nde I. Petro Koleksiyonu adı altında sergilenmektedir. Ancak bu malzemelerin eritilmeden günümüze ulaşabilmesi ne kadar sevindirici ise, nereden çıkarıldıklarının bilinmemesi kronolojik sıralamada, hatta hangi kültüre ait oldukları konusunda büyük problemlere sebep olmaktadır. Örneğin 8, 10, 16 no’lu resimlerde gösterilen buluntular İskitlere mi, yoksa Proto-Hunlara mı ait olduğu konusunda bazı problemleri beraberinde taşır.</p>
<p>Kırım bölgesindeki büyük kurganların önemli bir bölümü, Rus Çarlığı Dönemi’nde kazılmıştır. Bu dönemlerde İskitlerin, Slav ve Ruslar’ın doğrudan ataları olduğu düşünülüyordu. Bu amaçla da ilk kurgan kazısı 1760 yılında yapılmıştır. Kuban nehri civarında, Azak denizinin hemen kuzeybatısında, Kırım Yarımadası’nda ve bir miktarda Kiev’in doğusunda kalan bölgelerde yoğun olarak İskit kurganlarına rastlanmaktadır.</p>
<p>M.Ö. 2. yüzyılla birlikte, İskitler bozkırdaki hakimiyetlerini kaybetmeye başladılar. Bunun başlıca iki sebebi vardı. İlki; bir süredir Ege dünyası ile ticaret yapamıyorlardı. Persler bu akışa büyük bir darbe vurmuşlardı. Dolayısı ile İskitlerin bölgeyi denetleyici tutumlarının bir önemi kalmamıştı. İon tüccarlar da, başlarındaki Persli idareciler yüzünden istedikleri gibi davranamıyorlardı. Bir süredir yağmalama işleriyle de uğraşamıyorlardı, çünkü karşılarında yıkılmaya yüz tutan Urartu, Lidya gibi devletler değil, Pers, Makedon gibi güçlü, merkezi krallıklar bulunuyordu. İkinci olarak; Büyük İskender’in Anadolu ve Grek yarımadasındaki Pers hakimiyetini kırmasının da artık bir önemi kalmamıştı, çünkü; uzun zamandır İskitlerden uzak durmaya çalışan Sarmatlar, bölgede söz sahibi olmaya başlamışlardı. Bölgedeki siyasi oluşumun isim değiştirmesi, zaten sallantıdaki İskit hakimiyetini bitirdi.</p>
<p>M.S. 4. yüzyıl, İskitler için bir ‘son’ anlamına geliyordu. Avrasya’nın en büyük eritme potası olan Kırım bölgesinde, kendileri gibi aynı bölgeden gelen Hun, Avar, Peçenek, Kuman gibi boylarla karıştılar ve kaynaştılar. Bugün İskitlerden elimizde kalanlar sadece; mezarlar, kemer tokaları, ok uçları ve bir de hayallerimizdeki atlı-savaşçılardır.</p>
<p>İhtimalle, İskitlerin yaptığı ana göç dalgasına katılmayan bazı İskit boyları, İç Asya’da kaldı. Fakat bu boylar, akrabalarının Karadeniz bozkırlarında gerçekleştirdikleri organizasyonu düzenlemekten çok uzaktaydılar. En başta, bölgenin jeopolitik yapısı Kırım-Kafkas kuşağında olduğu kadar stratejik bir öneme sahip değildi. Çinlilerin de, burada bir siyasi oluşum olarak kabul ettikleri ilk devlet, Hun İmparatorluğu adını taşıyordu. Dolayısıyla Greklerin İskitlerden bekledikleri ile, Çinlilerin bölgeden beklentilerini bire bir uyuşmasa da-Hunlar sağlıyordu. Böylece bölgede kalan İskit artıkları, önce Hun, daha sonra Göktürk gibi çok geniş coğrafyalara hakim olacak Türk devletleri arasında eridiler.</p>
<p>Sizlerin de tahmin edeceğiniz üzere, İskit kültürüne bağlanan buluntular, bugün daha çok Karadeniz’in kuzeyinde kalan bozkırlardan gelir.</p>
<p>Günümüze ulaşabilen bu örnekler bizlere, betimlenen olayların hem motif hem de çeşitlilik olarak ne kadar çok ve şaşırtıcı olduğunu gösterirler. 18. yüzyıl boyunca ve öncesinde, mezarların sistemli bir şekilde yağmalandığı, buluntuların eritilerek başka biçimler verildiği göz önüne alınırsa; İskitlerin en güçlü olduğu dönemdeki zenginlik, çok daha iyi anlaşılır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Anıl YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Türkiyat araştırmaları Enstitüsü / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 26-32</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Anderson, J.G., “Hunting Magic in the Animal Style”, Bulletin of the Museum of Far Eastern Antiquities, S. 4, Stockholm 1932.</span></div>
<div><span>♦ Artomonov, M. I., “Frozen Tombs of the Scythians”, Scientific American, May 1965, C. 212, No.5.</span></div>
<div><span>♦ Borovka, Gregory, Scytian Art, New York 1928.</span></div>
<div><span>♦ Diyarbekirli, Nejat, Hun Sanatı, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel, Türk Kültür Tarihi-İç Asya’daki Erken Safhalar, Ank. 1997.</span></div>
<div><span>♦ Gryaznov, M. P., “Minusinskie kamenniye baby v svyazi s nekotorıymı novıymı materialami”, Sovetskaja Arheologya, S. XII, Moskov 1950.</span></div>
<div><span>♦ From the Lands of the Scythians, Ancient Treasures From the Museums of the U. S. S. R. 3000 B. C. -100 B. C., ed. John Richardson, Jr. New York 1975.</span></div>
<div><span>♦ Hancar, Franz, “The Eurasian Animal Style and the Altai Complex”, Artibus Asiae, S. 15, New York 1952.</span></div>
<div><span>♦ Ligeti, Lajos, Bilinmeyen İç Asya, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Mongait, Alexander L., Archaeology in the U. S. R. R., Great Britain 1961.</span></div>
<div><span>♦ Mozolevski, B. N. “On the Scythian Gerrhus”, Sovetskaja Arheologya, No. 2, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, “Türklerde Kartal ve Kartal Arması”, Türk Kültürü, S. 118, Ank. 1972.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihi, Ank. 1991.</span></div>
<div><span>♦ Phillips, E. D., The Royal Hordes, New York 1965.</span></div>
<div><span>♦ Tarhan, Taner, “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul 1969.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Önasya’da İskitler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/onasyada-iskitler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/onasyada-iskitler</guid>
<description><![CDATA[ Önasya’da İskitler
Savaşçı atlı uluslardan biri olan İskitler, batıda Tuna Nehri havzasından doğuda Çin’e kadar uzanan geniş Avrasya steplerinde yaşamış ve göçebe hayat tarzını uygulamış bir toplumdur. Günümüzde geçmişteki göçebe toplumlarla ilgili arkeolojik araştırmalar büyük bir hızla ve artarak sürdürülmektedir. Ancak, göçebe toplumlara ait arkeolojik kalıntıların azlığı ve bunların büyük bir çoğunluğunun mezar buluntuları olması sorunlara açıklık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63fac0767.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Önasya’da, İskitler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Iskit-Harita.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html">Önasya’da İskitler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Şevket DÖNMEZ</strong></span></a>
</p><p>Savaşçı atlı uluslardan biri olan İskitler, batıda Tuna Nehri havzasından doğuda Çin’e kadar uzanan geniş Avrasya steplerinde yaşamış ve göçebe hayat tarzını uygulamış bir toplumdur. Günümüzde geçmişteki göçebe toplumlarla ilgili arkeolojik araştırmalar büyük bir hızla ve artarak sürdürülmektedir. Ancak, göçebe toplumlara ait arkeolojik kalıntıların azlığı ve bunların büyük bir çoğunluğunun mezar buluntuları olması sorunlara açıklık getirmeyi güçleştirmektedir.</p>
<p>Son yıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde (bkz. Harita 1) yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu, söz konusu bölgedeki arkeolojik kültürlerin izlediği sıra, kronolojik açıdan belirginleşmeye başlamıştır. İ.Ö. 2. binyılın ortalarında yani 15. ve 14. yüzyıllarda, Srubnaja adı verilen bir kültür Volga Nehri’nden Karadeniz’in kuzeyindeki bölgelere kadar yayılmıştır. Bu gelişme ile Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde İ.Ö. 2. binyılın ilk çeyreğinden beri yaşanmakta olan Katakomb kültürü toplumları ya asimile edilmişler ya da bölgeden dışarıya atılmışlardır. Bunun sonucunda bölgedeki katakomb kültürünün varlığı sona ermiştir. Srubnaja Kültürü daha sonra Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde varlığını ve gelişimini devam ettirmiştir. Bu kültürdeki gelişmenin son dönemi, birbirini izleyen Sabotinovka ve Belozersk adı verilen iki evre ile temsil edilmiştir. Belozersk evresi doğrudan doğruya Sabotinovka evresinin devamıdır. Srubnaja kültürünün Belozersk evresinin bitişi kesin olmamakla birlikte genellikle İ.Ö. 9. yüzyıl ile 8. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilir. Belozersk evresi hem coğrafi hem zamansal ve kısmen de kültürel açıdan Novocherkask Göçebe Topluluğu (İ.Ö. 8. yy’ın ortası-7. yy’ın ilk yarısı) olarak isimlendirilen diğer bir kültürün arkeolojik kalıntılarının öncüsü niteliğindedir. Bu bağlamda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde, kültürel bağlantılar gösteren arkeolojik bir kültür ara vermeden gelişmeye devam etmiş ve bu kültürel bütünlük İ.Ö. 2. Binyılın ortalarından İ.Ö. 8. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Söz konusu bu süreçte bölgeye yapılan herhangi önemli bir göç hareketine ait arkeolojik kalıntılara bugüne değin rastlanmamıştır. Bu nedenle Katakomb kültürünün bir ulusu olan Kimmerler, çok büyük bir olasılıkla Srubnaja kültürünü de yaşamışlardır. Bu durumda Kimmerlerin yalnızca Katakomb kültürünün ulusu olduğu şeklindeki görüşlerin artık tartışmalı olduğu, Kimmerlerin kültür hayatlarında Srubnaja Kültürünün de etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bize İskitlerin Karadenizin kuzeyindeki steplere göç ettiği dönemde Kimmerlerin bu bölgede uzun bir süreden beri oturan, büyük olasılıkla da bölgenin otokton ulusu olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p>Bu konudaki önemli sorunlardan biri İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki steplere yani Kimmerlerin yaşadıkları topraklara kesin geliş tarihlerinin günümüze değin tam olarak belirlenememiş olmasıdır. Bir görüş, söz konusu bölgede İskitlerin arkeolojik izlerinin İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında izlenebildiği temeline dayanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bir başka görüşe göre İskitlerin Kimmer topraklarını istila etmesi İ.Ö. 7. yüzyılın yetmişli yıllarında başlamış ve aynı yüzyılın ortalarından çok kısa bir süre sonra tamamlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu bağlamda diğer bir sorun biri, İskit kültürünün İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısından önceki erken evresinin henüz saptanamamış olmasıdır. Bunun başlıca nedeni ise, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde İskit kültürünün gelişmiş halinin birdenbire belirmesidir. Bugünkü arkeolojik verilerin ışığında, İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısından önce bu kültürün sadece Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde değil, daha doğuda da hiçbir yerde tanınmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda İ.Ö. 8. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiş olan Novocherkask Göçebe Topluluğu kalıntılarının hem Kimmerlere hem de İskitlere ait olabileceği sonucu çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Görünüşe göre İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki steplere gelmeleri onların Hazar Denizi ve Pre-Kafkasya bölgelerine gelmelerinden öncedir. Söz konusu bölgeye gelen İskitler ile yerli Kimmerler arasındaki linguistik ve kültürel akrabalık ve benzerlik, İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki steplere girmelerinin neden arkeolojik materyal ile izlenemediği sorusuna da açıklık getirmektedir. Ayrıca, yazılı kaynaklarda varlıkları kesin olarak saptansa da, genelde göçebe yaşam tarzını uygulamış ulusların yer değiştirme hareketlerini arkeolojik materyal ile izlemenin oldukça zor olduğu da düşünülmelidir.</p>
<p>Yazılı kaynaklarda<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> verilen bilgilere göre İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki stepleri istila etmelerinin ilk evresi, onların Aşağı Don Havzası ve Pre-Kafkasya bölgelerinde (bkz. Harita 1) görünmesiyle bağlantılıdır. Kimmerleri yaşadıkları topraklardan çıkaran İskitler, bu hareketle Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde büyük bir yıkım ve değişime neden olmuşlardır. Bunun sonucunda İ.Ö. 8. yüzyıl içinde Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde çok sayıda yerleşme tahrip edilmiş, bununla doğru orantılı da olarak yerleşik hayat özellikleri ortadan kalkmaya başlamıştır. Büyük bir tahribatla yansıyan bu durum olasılıkla Kimmer-İskit çekişmesinin bir sonucu olarak belirmektedir. Bu durumun genel sonucunda söz konusu bölgede hem karma ekonomiden hayvancılığa geçiş olmuş hem de Kimmerlerin Ön Asya’ya zorunlu göçleri gerçekleşmiştir.</p>
<p>İ.Ö. 8. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyindeki steplere yani Kimmerlerin ülkesine ayak basan İskitler, bir kısım Kimmerliyi kendi içine kabul etmiş, kısmen de mevcut Kimmerli ile bütünleşerek kendilerini yönetici zümre olarak kabul ettirmiş olabilirler. İskitler ve Kimmerler arasındaki kültür ve dildeki yakınlık asimilasyonu kolaylaştırmış olmalıdır. İskitlerin dışarıdaki yerleşik dünya ile ilişkilerinin çok kısıtlı olduğu bilinmektedir. Bununla doğru orantılı olarak dış dünyadan getiriler de çok az olmuştur. Bütün bunların sonucunda üretime dayalı bir ekonomisi bulunmayan İskitler çevre bölgelere ve özellikle Ön Asya’nın zengin ülkelerine yayılma ve saldırma eğilimi göstermişlerdir. Çünkü hareket halinde olan ve yağma ile geçinen göçebe ve savaşçı toplumlar için daima yeni bir hedef, yaşamlarını sürdürebilmek için yeni ganimetler ve yağmalar gerekmektedir. Yani, İskitlerin Ön Asya’ya akınlarının temelinde bölgedeki yerleşik toplumlardan kazanç ve çıkar elde etme isteğinin yattığı görülmektedir.</p>
<p>İskitler, Herodotos’un bildirdiğine göre (Herodotos, Historiai, IV, 2), Kafkasları doğudan dolaşarak, Hazar Denizi kıyısını izlemişler, Derbent geçidini kullanarak, Kimmerlerin ardından Ön Asya’ya girmişlerdir. Bunlara ek olarak bir grup İskitli’nin Transkafkasya Dağları’nı geçerek Ön Asya’ya giriş yaptığı düşünülmektedir (bkz. Harita 2). Bu durum İskitlerin tek bir liderin yönetiminde, belli bir amaca yönelik düzenli askeri ordular şeklinde değil, klanlar ve boylar halinde, birbirlerinin ardısıra Ön Asya’ya girmiş olduklarını göstermektedir. Bu göçler sırasında İskitler güzergahları üzerinde bulunan ve Kuzeybatı İran’daki Urmiya Gölü civarına lokalize edilen Mannai’ye (bkz. Harita 1)         gelmişlerdir. Bu olay Herodotos’un eserinde İskitlerin Medya’ya girmiş oldukları şeklinde belirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İskit adı Ön Asya’da ilk kez Urartu kralı Argişti I’in yıllıklarında İşkigulu Ülkesi coğrafi terimiyle karşımıza çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> İşkigulu Ülkesi terimi büyük olasılıkla İskitlerin görülmeye başladığı Mannai topraklarını işaret etmektedir. Mannai toprakları Assur ile Urartu arasında politik bir sorun olmuş ve zaman zaman bu iki büyük devletten birine bağlanmıştır.</p>
<p>Assur kralı Asarhaddon’un yıllıklarına göre,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Asarhaddon İskit kralı İşpakai’yi İ.Ö. 679 yılında Kuzeybatı İran’da mağlup etmiştir. Bu belgelerde ise, İskitler Assur yazılı kaynaklarında ilk kez belirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bazı yazılı belgeler ise, Urartu ile İskitler arasında diplomatik gelişmeler olduğuna işaret etmektedir. Bu belgelerde, Urartu kralı Rusa II ile İşkigulu kralı Sagastara arasında bir antlaşma yapılmış ve İskitlerin Urartu topraklarını sorunsuz geçerek Mannai’ye yerleşmelerine izin verilmiştir. Anlaşıldığına göre, Urartu kralı Rusa II İskitlerle anlaşarak hem ülkesini istiladan kurtarmış, hem de kurduğu Mannai-İskit ittifakı ile Mannai toplumunu Assur egemenliğinden kurtarmayı amaçlamıştır.</p>
<p>İskitlerin gelecekte Urartu Krallığı için önemli bir tehlike olabileceğini düşünen Rusa II söz konusu bu politik girişimlere ek olarak, özellikle İskitlerin yoğunlaştığı bölge olan Kuzeybatı İran’da savunmaya yönelik inşa faaliyetlerine girişmiştir. Örneğin, Bastam/Rusa-i URU.TUR<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> İskitlere karşı savunma amacıyla kurmuş kale tipi bir yerleşmedir. Urmiya Gölü civarında İ.Ö. 7. yüzyılda inşa edilmiş olan Kale Siyah, Kız Kalesi, Danalu, Kaleoğlu ve Sangar gibi çok sayıda kale de bu inşa faaliyetinin bir devamı olarak değerlendirilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Kuzeybatı,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Batı<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> ve Kuzey İran’da<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> bulunan Demir Çağı yerleşmelerinde ele geçmiş olan İskit tipi okuçları,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> İskitlerin söz konusu bu bölgelerde ne kadar etkili olduklarını açıkça ortaya koyan arkeolojik buluntulardır.</p>
<p>Urartulardan başka Ön Asya’daki diğer uluslarda İskitlerle ilişkilerini iyi tutmak istemişlerdir. Örneğin Mannai yöneticileri Assur İmparatorluğu’na karşı verdikleri savaşta İskitleri yanlarına çekmek istemişlerdir. Ancak Mannai-İskit ittifakına karşın Mannai’nin büyük bölümü İ.Ö. 673 yılında yeniden Assur İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Çünkü bereketli ovaları ve at kaynakları ile Mannai, Assur İmparatorluğu için son derece önemliydi.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Yazılı belgelerde yöredeki varlıkları bilinen İskitlerin bu dönemde Mannai’nin neresinde ikamet ettikleri konusunda çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bazı araştırmacılar İskitlerin Mannai’nin sınırları içinde olan Urmiya Gölü’nün kuzey veya kuzeybatısında,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> bazı araştırmacılar ise güney ve güneydoğusunda<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> yerleştiklerini ileri sürmektedirler. Bu dönem için Mannai’deki Sakız yöresinin İskitlerin siyasi yönetim merkezi olabileceği düşünülmektedir. Urmiya Gölü’nün güneyindeki Sakız Kasabası’nın 49 km. doğusunda yer alan Ziwiye’de (bkz. Harita 1) gerçekleştirilen arkeolojik kazılar burasının büyük olasılıkla İskit kralının oturduğu ve çok güçlü bir şekilde tahkim edilmiş bir kale olduğuna işaret etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Sakız kasabasının yakınlarında ortaya çıkarılan bir İskit kralına ait mezarda ele geçmiş olan ve İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlendirilen zengin metal buluntular (Res.1 ve 2) ile İskit tipi okuçları,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İskitlerin Ziwiye yöresindeki varlıklarını güçlü bir şekilde desteklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bunlara ek olarak yine Urmiya Gölü’nün yaklaşık 15 km. güneyinde yer alan Hasanlu yerleşmesinde ortaya çıkarılmış bulunan bir insan ve 4 at iskeleti içeren bir mezar,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> İskit savaşçısı bezemeli tunç bir kap parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (Res.3), hayvan stili geleneğinde süslü kemikten 2 at koşum takımı parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> (Res.4) ile İskit tipi okuçları,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> ayrıca Nush-i Jan’da bulunmuş olan İskit tipi tunç ok uçları<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> (Res.5) ile kemikten bir at koşum takımı parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> (Res.6), İskitlerin Mannai’deki güçlü varlıklarına bir kez daha işaret etmektedir. Mannai’nin müttefiki olan İskitlerin Assur topraklarına yaptıkları ve kayıtlara geçmiş ilk akın olasılıkla İ.Ö. 676 (?) ya da 675 (?) yılının Mayıs-Haziran aylarında Kral Işpakai liderliğinde meydana gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Assur kralı Asarhaddon’un yazıtına göre Van Gölü’nün güneyinde yer alan Hubuskia (bkz. Harita 1) üzerinden gerçekleşen bu akın sırasında İskit ve Mannai kuvvetleri Asarhaddon tarafından mağlup edilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Bu savaş sonucunda İskit Ülkesi’nin kralı olarak Bartatua’nın<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> adının geçmesi İşpakai’nin öldürüldüğünü düşündürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Gelişmelerden anlaşıldığına göre Bartatua Assur kralı Asarhaddon’un kızı Sern’a-etert ile evlenmek isteyecek kadar güçlü bir liderdi.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Asarhaddon bu evliliği onaylamakla birlikte, Bartatua’ya güvenmediği için bu evliliğin Assur İmparatorluğu için yararlı olup olmayacağı konusunda şüpheler duymuştur. Bir fal metninde Kral Asarhaddon’un Tanrı Samas’a yönelttiği kehanet sorularında bu durum açıkça belli olmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Kral Asarhaddon bu politik evlilikle kurulan ilişkiler sayesinde Urartu, Mannai, Kimmer ve Medlere karşı kuvvetli bir müttefik kazanmıştır. İskitler ve Assur arasında kurulan kan bağı temelindeki bu ittifak Assurbanipal döneminde (İ.Ö. 668-627) de sürmüştür. Bu bağlamda İ.Ö. 653- 652’de Assur İmparatorluğu’nun Medlere karşı kazandığı zaferde, İskitler Assur’a yardım etmiştir. İ.Ö. 7. yüzyılın ortalarında Kral Bartatua’nın emri altında bulunan İskitler Ön Asya’da güçlerinin zirvesine ulaşmışlardır.</p>
<p>Bu arada Urartu kralı Rusa II, Urartu ile Assur arasındaki anlaşmazlık konusu olan Assur’un kuzeybatısındaki Supria bölgesine Kimmerlerle birlikte bir sefer düzenlemiştir. Bugünkü Diyarbakır’ın doğusuna lokalize edilen Supria (bkz. Harita 1) bölgesi, Assur ve Urartu arasında tampon bir bölgeydi. Buna karşılık olarak Kral Asarhaddon da aynı bölgeye İ.Ö. 673’de İskitlerle beraber bir sefer düzenlemiş ve büyük bir zafer kazanarak burayı bir Assur eyaleti haline getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>İskit kralı Bartatua büyük olasılıkla İ.Ö. 645 yılında ölmüş ve yerine oğlu Madyes geçmiştir. İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında gerek Bartatua gerekse Madyes döneminde İskitlerin gücünün büyük ölçüde Assur ile olan yakın işbirliğine dayandığı düşünülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>İ.Ö. 627’de Assur kralı Assurbanipal’in ölümüyle aynı dönemde Ön Asyanın yeni gücü olarak beliren Medlerin başına Kyaxares geçmiştir. Kral Kyaxares liderliğinde güçlenen Medler İ.Ö. 617/616 yılında Assur egemenliğine karşı ayaklanmış ve Ninive’ye saldırmıştır. Ancak Madyes komutasındaki İskitler Kyaxares’in bu saldırısı karşısında Assur’a bir kez daha yardım etmişler ve Med saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Madyes’in Assurlulara yardımı nedeniyle saldırısı engellenen Med kralı Kyaxares bunun üzerine İskitlerle anlaşma yoluna gitmiştir. İskitler ve Medler’e Babil kralı Nabopolassar da katılmış, birleşen bu kuvvetler İ.Ö. 612 yılında Assur başkenti Ninive’yi yakıp yıkmışlar ve Ön Asya’nın en büyük devletlerinden biri olan Assur İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmışlardır. Ninive’nin fethinden hemen sonra İskitler Babil’le beraber Medlere cephe alarak Kyaxares’e saldırmışlar ve Medlerin mağlubiyeti ile İskitler Ön Asya’ya egemen olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Assur İmparatorluğu’nun yıkılışını Urartu Krallığı’nın yıkılışı izlemiştir. Urartu Krallığı’nın İskitler tarafından yıkıldığını ya da bunda İskitlerin önemli bir rolü olduğunu Urartu yerleşim merkezlerindeki İskit buluntuları açıkça göstermektedir. Örneğin, Erivan yakınlarında yer alan önemli bir Urartu yerleşmesi olan Karmir Blur/Teişebaini’nin, İskitler tarafından tahrip edilmiş olduğu burada ele geçmiş olan çok sayıdaki İskit tipinde ok uçlarından anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Günümüze kadar yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda Anadolu’da<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> İskitlere ait herhangi bir yerleşme saptanamamıştır. Ayrıca, bugünkü arkeolojik veriler ışığında İskitlerin Anadolu’da hangi bölgelerde nerelere kadar ilerlemiş oldukları da tartışmalıdır. Demir Çağı’nda Anadolu’ya hem Kimmerlerin hem de İskitlerin hemen hemen aynı güzergahları kullanarak girmiş olmaları (bkz. Harita 2), bu her iki ulusunda Avrasya göçebe atlı ulusları grubunda yer almaları ve bununla doğru orantılı olarak da benzer uygarlık ve kültürel ögeleri taşımaları nedenleri ile Anadolu’da Avrasya atlı savaşçılarına ait ele geçen arkeolojik kalıntıların kimliklendirilmesi oldukça zorlaşmaktadır. Yazılı belgeler<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> ve arkeolojik kalıntılar ışığında Kimmerlerin Batı Anadolu<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> ve Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi kıyılarına kadar ilerlemiş oldukları,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> hatta batıda Karadeniz Ereğlisi/Heraklia Pontika’dan doğuda Trabzon/Trapezus’a kadar olan kıyı kesiminde egemenlik kurmuş bulundukları<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> bilinmektedir. Buna karşılık İskitlerin Anadolu’da büyük ölçüde Urartu Krallığı ile uğraştıkları ve bu nedenle daha çok Doğu Anadolu’da görüldükleri yine yazılı kaynaklardan<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu bağlamda Sardes<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> ve Yassıhöyük/Gordion’da ele geçen Avrasya savaşçı atlı göçebelerine ait arkeolojik kalıntılar Kimmerlerle eşitlenebilmektedir. Arkeolojik bulgular açısından Kimmerlerin Gordion’da bırakmış oldukları başlıca iz, geniş çaplı bir yangın ve tahrip tabakasıdır. Frig kentini ele geçiren Kimmerler kenti yağmalamış, yakıp yıkmış ve sonra da çekip gitmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Kazılarda Kimmerlerin Gordion’a yerleştiklerine ait bir ize rastlanmamıştır. Gordion’da bulunan Kimmerlerle ilgili çeşitli küçük buluntular içinde İskit tipi okuçları<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> ile ortaya çıkarılan 2 at gömüsü dikkati çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Yassıhöyük/Gordion’la aynı bölgede, yani Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geçiş bölgesinde, Eskişehir ili sınırları içinde yer alan Demircihöyük-Sarıket Mezarlığı’nda ortaya çıkarılmış olan bir tümülüsteki at gömüsü<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> ile İskit tipi bir ok ucu<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> bu yöredeki Kimmer varlığına ait diğer önemli arkeolojik bulguları oluşturmaktadır.</p>
<p>Erzincan ili, Üzümlü ilçesi yakınlarındaki ünlü Urartu merkezi Altıntepe’de ele geçmiş olan tunçtan yapılmış kuşbaşı biçimindeki at gemi parçalarının<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> (Res.7) step hayvan stilinde yapılmış olması nedeniyle İskitlere ait olabileceği düşünülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Bugün Keban Barajı göl alanında kalmış olan Norşun Tepe’de ortaya çıkarılmış at gömülerinin<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> (Res.8 ve 9) ise İskitlere ait olma olasılığı yüksektir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Bu at gömülerinde ele geçen buluntular olarak, demirden kovanlı 2 mızrak ucu, sapı delikli 1 balta ve 1 hançer ile tunçtan 2 at gemi parçası, 1 at koşum takımı bağlantısı, hayvan başı biçimli 2 at koşumu takımı parçası, 1 bilezik ve 1 kesici (Res.10) dikkati çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Van ili Gürpınar ilçesi yakınlarında yer alan önemli bir Urartu merkezi olan Çavuştepe/Sardurihinili’de surlar önünde ve kale içinde ele geçirilen İskit tipi tunç ok uçları<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> (Res.11) ve step sanatının hayvan stiliyle işlenmiş kemikten koç başı şeklinde 2 at koşum parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> (Res.12) İskit tahribatının arkeolojik kanıtlarını oluştururlar. Urartu’nun ikinci başkenti olan ve Van şehir merkezi yakınındaki Toprakkale/Rusahinili Qilbani-kai<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> (Res.13), Van 11 km. kuzeydoğusunda yer alan Yukarı Anzaf Kalesi<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> ile Van’ın 35 km. kuzeyinde, Van Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Ayanis/Rusahinili Eiduru-kai’de<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> İskit tipinde ok uçlarına (Res.14) rastlanmış olması, bu merkezlerin de İskitler tarafından tahrip edilmiş olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Bunlara ek olarak Muş ili Varto ilçesi yakınlarındaki önemli Urartu merkezlerinden Kayalıdere’de ele geçmiş olan İskit tipi tunç bir ok ucu<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> İskitlerin Muş yöresindeki, Malatya-Değirmen Tepe’de bulunmuş olan İskit tipi bir ok ucu<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> (Res.15) ise, Malatya yöresindeki varlıklarına işaret etmektedir.</p>
<p>Güneydoğu Anadolu’da Sultantepe,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Zincirli/Samal<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> ve Cerablus/Kargamış’ta<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> ele geçmiş olan İskit tipi ok uçları, İskitlerin bu bölgede de etkili olduklarını göstermektedir.</p>
<p>Batı Anadolu ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri arasında kalan geniş Anadolu toprakları içinde özellikle Orta Anadolu ile Orta Karadeniz bölgelerinde ele geçmiş olan Avrasya atlı savaşçı göçebelerine ait arkeolojik kalıntıların kimlikleri günümüz arkeolojik bilgileri ışığında tartışmalıdır. Amasya ili, Gümüşhacıköy ilçesi, İmirler köyü, Yedi Pelitler Mevkii’nde yasadışı kazılar sonucunda açığa çıkarılmış olan kurgan tipindeki bir mezarın buluntuları, demir bir kılıç<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> (Res.16), demir ve tunçtan bir kazma-balta<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> ile bunun tunç kabzesi<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> (Res.17), tunç bir at gemi parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> (Res.18) ile 7 adet tunç İskit tipi ok ucudur<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> (Res.19). Söz konusu bu buluntular Amasya Müzesi tarafından yasadışı kazılardan sonra müsadere edilmiştir. Bunlara ek olarak, mezardan hayvan figürleriyle süslü altın bir bileziğin de çıkmış olduğu ve bilinmeyen bir kişiye satıldığı söylenmektedir. Mezardan toplanan kemik parçalarının incelenmesinin sonucunda hem insan hem de at kemiklerine rastlanması ve buluntular arasında görülen gem parçası, bu kurganın<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> atıyla birlikte gömülmüş olan bir Avrasya savaşçı atlı göçebe komutanına ait olduğuna işaret etmektedir. İmirler kurganında ele geçmiş olan en önemli buluntulardan biri olan kazma-baltanın (Res.17) koşutlarına Orta Asya’nın yanısıra Anadolu’da da rastlanmaktadır. Bu kazma-baltaların benzerlerinden birisi<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> (Res.20) İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunmaktadır ve nereden gelmiş olduğu bilinmemektedir. İkinci benzer örnek<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> (Res.21) ise Muş yöresinde bulunmuştur.</p>
<p>Amasya ili, Taşova ilçesi ile Samsun ili, Ladik ilçesi arasındaki bir vadide soyulmuş bir mezarın içinden toplanan 250 adet tunç ok ucu,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> bu tip kurganların özellikle Amasya ili sınırları içinde yaygın olduklarını göstermektedir. İskit tipi ok uçlarından küçük bir kolleksiyonun (Res.22) Samsun Müzesi’nde yer alması<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a> ve Samsun yöresinden İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne gelmiş bir at koşum takımı parçası<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> (Res.23), Avrasya atlı savaşçılarının Orta Karadeniz Bölgesi’nde oldukça geniş bir alanda faaliyet gösterdiklerine kesin olarak işaret etmektedir.</p>
<p>Tokat ili, Zile ilçesi yakınlarında yer alan Maşat Höyük’ün Demir Çağı I. Yapı Katı’nda ortaya çıkarılan bir at gömüsü<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> ile İskit tipi okuçları<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> (Res.24) Avrasya atlı savaşçılarının Orta Karadeniz Bölgesi’ndeki güçlü varlıklarını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Yine Maşat Höyük’te Demir Çağı’nın II. Yapı Katı’nda ele geçmiş olan bir çömlek parçası üzerinde yer alan stilize bir atlı savaşçı figürü (Res.25), arkaya doğru uzanan ince ve büyük olasılıkla örülmüş saçı ve elinde tuttuğu çubuk şeklindeki silahı ile yerli Anadolu insanından çok bir step savaşçısına benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Çorum ili sınırları içindeki Pazarlı’da bulunmuş olan İskit tipi bir ok ucu<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> (Res.26) Orta Karadeniz Bölgesi’nden Orta Anadolu’ya geçiş bölgesinde ele geçmiş bir buluntu olarak, bu yöredeki Avrasyalı atlı savaşçılarının varlıklarını ve Pazarlı gibi kale tipi yerleşmelerin kuruluş nedenini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Orta Karadeniz Bölgesi’nde arkeolojik kalıntıları gün geçtikçe artan Avrasya atlı savaşçılarına, bölgeden bahseden yazılı kaynaklarda da rastlanmaktadır. Örneğin, Amasya/Amasea’lı Strabon, Zile/Zela ve çevresini istila eden İskitlerin bir gece baskını sonucunda Pers (Akhaimenid) komutanlarınca mağlup edildiklerini bildirmektedir. Persler bu zaferin anısına Zela’da tanrıça Anaitis için bir tapınak yaptırmış, Zela halkı da bu zafer gününü her yıl Sakai adını verdikleri bir kutsal bir festival ile kutlamaya başlamışlardır (Strabon, Geographika, 11. 8.4).</p>
<p>Yozgat ili, Sorgun ilçesi yakınlarında yer alan ve güçlü savunma sistemi ile dikkati çeken bir dağ kenti olan Kerkenes Dağ<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> (Res.27) ile Alişar’da,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Çorum ili Boğazkale ilçesi yakınında yer alan ünlü Hitit başkenti Boğazköy/Hattuşaş Büyükkale<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> ile Alaca ilçesi sınırları içindeki Alaca Höyük’te,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> Kırşehir ili Kaman ilçesi sınırları içindeki Kaman-Kalehöyük<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> (Res.28 ve 29), Ankara’nın Haymana ilçesi yakınlarındaki Gavur Kalesi<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> ile Kayseri yakınlarındaki Sultanhan’da<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a> ele geçmiş olan İskit tipi okuçları (Res.30), Avrasya atlı savaşçılarının Orta Anadolu Bölgesi’ndeki, Tarsus Gözlükule’de bulunmuş İskit tipi ok uçları ise,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> Güney Anadolu’daki varlıklarına işaret etmektedir.</p>
<p>Sivas Müzesi’nde korunmakta olan bir grup İskit tipi ok ucu,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Avrasyalı atlı savaşçıların Orta Anadolu ile Doğu Anadolu bölgeleri arasında geçiş bölgesi olan Sivas ili sınırları içindeki arkeolojik kalıntıları olarak dikkati çekmektedir.</p>
<p>M.T. Tarhan Avrasya atlı savaşçılarından özellikle Kimmerlerin ikiyüz yıla yakın bir süre içinde Anadolu’da kaldıklarını ve bu uzun sürede Orta Anadolu’da, Kappadokya Bölgesi’nde bir Bozkır Devleti kurmuş olduklarını belirtmektedir. Çünkü, M.T. Tarhan’a göre söz konusu bu süre içinde Kimmerlerin siyasi bir organizasyon olmadan varlıklarını sürdürmeleri oldukça zordur.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a> M.T. Tarhan ayrıca, Sinop/Sinope yerleşmesini Kappadokya’da bir Bozkır Devleti kurmuş olduğunu ileri sürdüğü Kimmer egemenliğinin bir uzantısı olarak kabul etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a> Arkeolojik buluntuların yanısıra filolojik verileri de değerlendiren V. Sevin de Orta Anadolu Bölgesi’ndeki Avrasyalı göçebe savaşçıların Kimmerler olabileceğini önermektedir. Assur kralı Asarhaddon’un, bölgenin güneybatı uç kesimindeki Khubuşna’ya (Ereğli yöresi) doğru bir sefer yapmış olduğu ve Kimmer Beyi Teuşpa’yı yenilgiye uğratmış bulunduğu bilgisini veren V. Sevin, Orta Anadolu Bölgesi’nde Kimmerlerin bir kaos ortamı oluşturduklarını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a></p>
<p>Urartu Krallığı’nın İ.Ö. 6. yüzyılın başlarında yıkılmasından sonra İskitler Filistin sahili boyunca Mısır sınırlarına kadar hızlı bir yağma seferi yapmışlardır. İskitlerin gelişini haber alan Mısır Kralı Psammetikos, onları karşılamış ve çeşitli hediyelerle daha fazla ilerlememelerini sağlamıştır. Bunun üzerine İskitler geri dönmüşlerdir. Ancak geriye doğru dönüş yolunda bir grup İskitli, Suriye’deki Askalon şehrini tahrip etmiş ve tanrıça Aphrodite tapınağını yağmalamıştır. Mısır’da Doğu Delta’da yer alan Tell Defenneh/Tahpanhes yerleşmesinde ele geçirilen İskit tipi ok ucu ve demir hançer İskitlerin Mısır seferinin arkeolojik kanıtları olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a> İskitler, hastalık, sıcak ve uzun bir yol katetmelerinden dolayı yorgun bir şekilde Medya’ya dönmüşlerdir.</p>
<p>Kral Madyes ve diğer İskit liderleri Kyaxares tarafından, belki de bu seferi kutlamak bahanesiyle bir şölene davet edilmişler ve sarhos edilerek öldürülmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a> Bu olay İskitlerin Ön Asya’daki 28 yıllık egemenliklerinin (Herodotos, Historiai, I, 106), yani politik-askeri güçlerinin sonu olmuştur. Kralları Madyes’in ölümü üzerine lidersiz kalan İskitler kendi yurtlarına, Güney Rusya’ya geri dönmüşlerdir. Herodotos İskitlerin Ön Asya’daki bu 28 yıllık egemenlikleri sırasında kötü bir şöhret kazanmış olduklarını, ayrıca İskitlerin kendi ülkelerine geri döndüklerinde, Medya seferinde kendileriyle beraber gelmeyen kölelerinin ve karılarının oğullarından oluşan bir ordunun direnişiyle karşılaştıklarını bildirmektedir. Bunlar büyük olasılıkla İ.Ö. 8. yüzyılda Kimmerli yerli halkın arasına yerleşen ve güneye Ön Asya’ya ilerlemeyen İskitlerin torunları olmalıdırlar.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a></p>
<p>İ.Ö. 6. yüzyılın başlarında Ön Asya’dan Güney Rusya’ya gelen İskitler, Orta Kuban bölgesinin güneyini ele geçirerek yerleşmişlerdir. İskitlerin kuzeybatı Kafkasya’ya gelişiyle İskit ve Kuzey Kafkasya tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Bölgenin Novocherkask tipindeki kalıntılarının yerini artık Ön Asya’daki kazanımlarla değişen ve bu nedenle kozmopolit bir özellik kazanmış olan Yeni İskit Kültürü almıştır. Kuban bölgesine yerleşen İskitlere ait en önemli arkeolojik kalıntılar Kelermes (İ.Ö. 7-6. yüzyıllar) ve Kostromskaya (İ.Ö. 7-5. yüzyıllar) kurganlarıdır (Res.31). Bu kurganlardan Urartu, Assur, Grek kökenli eşyaların yanısıra step hayvan stilinde bezenmiş değerli eşyalar bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a></p>
<p>Kuban bölgesindeki bu kral ve soylu mezarlarında ele geçen buluntular üzerindeki bezemeler bölgeye güneyden gelen yabancı kültürel elemanlardır. Ayrıca söz konusu eşyaların büyük bir bölümü de Assur ve Urartu atölyelerinin ürünü olup bunlar İran’da bulundukları sırada İskit yüksek sınıfı tarafından elde edilerek Karadeniz’in kuzeyindeki steplere beraberlerinde getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a></p>
<p>İ.Ö. 6. yüzyılın sonlarına doğru Akhaimenid kralı, Büyük Darius’un İskitler üzerine yapmış olduğu sefer, İskit tarihinin önemli olaylarından birini oluşturur.</p>
<p>Herodotos’ta detaylı olarak anlatılan (Herodotos, Historiai, IV, 1) bu sefer Tabula Capitolina olarak bilinen Grek yazıtı ışığında İ.Ö. 514/513 yıllarına tarihlenir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a> Bir grup araştırmacı Büyük Darius’a ait Bisitun Yazıtı’nda belirtilen sivri uçlu miğfer giyen İskitlere karşı yapılan sefer ile Herodotos’ta bahsedilen İskitya Seferi’nin aynı sefer olduğunu kabul ederler. Diğer bir grup bilimadamı ise, bu iki kaynakta anlatılan seferlerin birbirinden ayrı olduğu, farklı tarihlerde ve farklı bölgelerdeki İskitler üzerine yapıldığı görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn99" name="_ednref99">[99]</a></p>
<p>A. S. Shahbazi tarafından yapılan bu konudaki bir çalışmada, bu iki ayrı görüş ayrıntılı olarak ele alınmış ve sonuçta ikinci görüşün doğruluğu desteklenmiştir.</p>
<p>Buna göre; 1. İskit Seferi Büyük Darius’un Bisitun Yazıtı’nda Aral-Hazar steplerinde yaşayan Doğu İskitler üzerinde yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn100" name="_ednref100">[100]</a> 2. İskit Seferi’nin ise, Herodotos’un bildirdiği İskitya seferi olduğu ileri sürülmektedir. Bu sefer İ.Ö. 514-512’de İstanbul Boğazı ve Tuna üzerinden Karadeniz’in kuzey sahilindeki (bkz. Harita 1) İskitler üzerine yapılmıştır. Büyük Darius ilk seferinde, İran’ı tehdit eden İskitleri yenilgiye uğratarak ülkesinin kuzey sınırlarının güvenliğini sağlamıştır. İkinci İskit seferinde ise, İskitlerin başarılı savaş taktikleri nedeniyle Tuna Nehri’ne geri çekilmek zorunda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn101" name="_ednref101">[101]</a></p>
<p>Büyük Darius’a karşı başarı ile savaşan ve hala güçlü oldukları anlaşılan İskitlerin, Grek kolonistleri ve diğer yerli halklarla aralarındaki iyi ilişkiler bu dönemde Kradeniz’in kuzeyindeki steplere Kuzey Kafkaslar’dan ve Doğu Avrasya steplerinden yeni göçebe grupların gelmesi ile bozulmuştur. Grekler, atlı savaşçılar olan bu yeni grupları da farklı kültüre sahip olmalarına rağmen “İskitler” olarak tanımlamışlardır. Göç eden bu gruplar bölgede karışıklıklara ve huzursuzluklara neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn102" name="_ednref102">[102]</a> Grek kolonistleriyle İskit yüksek sınıfı arasındaki yakın ilişki karşılıklı kültürel etkileşimi arttırmış, sosyal yaşamda ve sanat eserleri üzerinde Grek etkileri belirginleşmiştir. Dinyeper Nehri havzasında çok sayıdaki kurganlardan oluşmuş olan büyük nekropoller nedeniyle, İskitlerin İ.Ö. 4. yüzyılda kısa süreli de olsa parlak bir dönem yaşmış oldukları düşünülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn103" name="_ednref103">[103]</a> Bu nekropollerden en önemlileri Oguz, Certomlyk, Solocha ve Gajmanova Mogila’dır. Bu dönemde İskitlerin kralı Ataes’tır. Cesur bir savaşçı olarak da bilinen Kral Ateas İskitlerin batı sınırını genişletmeye çalışmış, özellikle Makedonya kralı II. Philip ile Tuna Nehri havzasında uzun süreli savaşlar yapmış ve İ.Ö. 339 yılında bir savaş sırasında ölmüştür.</p>
<p>İ.Ö. 331’de II. Philip’in oğlu Büyük İskender’in komutanlarından Zopyrion Trakya’ya kadar ilerlemiş olan İskitlere saldırmıştır. Geri çekilen İskitleri Olbia’ya kadar kovalayan ve kenti ele geçiremeyen Zopyrion ve ordusu geri dönüş yolunda İskitler tarafından yok edilmiştir. İskitlerin özellikle Greklerle olan kültürel etkileşimleri sonucunda toplum yaşamındaki değişim geleneksel göçebe sosyal sistemini bozmuş ve bunun sonucunda İskitler, politik ve askeri açıdan zayıflamışlardır. İçten zayıflayan İskitlere son darbe Sarmatlardan gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn104" name="_ednref104">[104]</a></p>
<p>İ.Ö. 300 civarında yine bir Avrasya atlı savaşçı ulusu olan Sarmatların etkisi ile İskitler önce Kırım yarımadasına çekilmişler, daha batıdakiler ise güneye doğru inerek daha çok Tuna vadisine yayılmışlardır. İ.Ö. 250’den sonra bütün Karadeniz steplerine Sarmatlar egemen olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn105" name="_ednref105">[105]</a> İ.Ö. 250 civarında İskilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra küçük bir grup İskitli komşuları olan Sarmat, Trak, Galat kabilelerine ve Pontus Kralı Mithridates’e karşı mücadele etmişlerdir. İS 2. yüzyıla kadar zayıf da olsa varlıklarını sürdüren İskitler, bu dönemde Güney Avrupa’ya doğru ilerleyen Gotlar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn106" name="_ednref106">[106]</a></p>
<p>İskitlerin kökenleri hakkında günümüzde hala bir görüş birliğine varılamamıştır. W.M. McGovern,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn107" name="_ednref107">[107]</a> T. Sulimirski<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn108" name="_ednref108">[108]</a> ve I.M. Diakonof<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn109" name="_ednref109">[109]</a> gibi araştırmacılar İskitlerin İran kökenli yani Hint-Avrupa’lı bir toplum olduklarını ileri sürmektedirler. V.J. Murzin İran kökenli bir dil konuştuğunu iddia ettiği İskitlerin, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde farklı soylar ve ulusları birleştirerek güçlü bir birlik oluşturmuş olduklarını düşünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn110" name="_ednref110">[110]</a> M.T. Tarhan ise, Kimmerlerin Pro to-Türkler olarak tanımlanan Ural-Altay kökenli göçebelerin batı kolunu oluşturduklarını,<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn111" name="_ednref111">[111]</a> İ.Ö. 8. ve 7. yüzyıllardaki Kimmer-İskit sanatının ve eserlerinin birbirinden ayırt etmenin imkansız olduğunu, İskitlerin de bu yakınlıklar ve kültür beraberliğinden dolayı erken Türk topluluklarından biri olduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_edn112" name="_ednref112">[112]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Şevket DÖNMEZ</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 33-44</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Andrae 1911 W. Andrae. Ausgrabungen in Sendschirli V. Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Anfimov 1987 N. Anfimov. The Kuban’s Ancient Gold. Moskova.</span></div>
<div><span>♦ Belli 1998 O. Belli. The Anzaf Kaleleri ve Urartu Tanrıları. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Bilgi 2001 Ö. Bilgi. “Orta Karadeniz Bölgesi Protohistorik Çağ Maden Sanatının Kökeni ve Gelişimi”, Belleten LXV/242, Ankara, 1-35.</span></div>
<div><span>♦ Bittel 1937 K. Bittel. “Vorläufiger Bericht über die Ausgrabungen in Boğazköy, 1937”, Mitteilungen der Deutschen Orient-Gesellschaft 76, Berlin, 13-38.</span></div>
<div><span>♦ Boehmer 1965 R. M. Boehmer. “Takht-ı Suleiman und Zendan-ı Suleiman. Vorläufiger.</span></div>
<div><span>♦ Bericht über die Ausgrabungen inden Jahren 1963 und 1964”, Archäologischer Anzeiger 1965, Berlin, 619-788.</span></div>
<div><span>♦ Boehmer 1972 R. M. Boehmer. Die Kleinfunde von Boğazköy. Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Burney 1966 C. Burney. “A First Seasons of Excavation at the Urartian Citadel of Kayalidere”, Anatolian Studies XVI, London, 55-111.</span></div>
<div><span>♦ Cleuziou 1977 S. Cleuziou. “Les Pointes des Fléches ‘Scythiques’ au Proche et Moyen Orient”, Le Plateau iranien et I’Asie centrale des Origines â la Conquéte islamique C. N. R. S, Paris, 187-199.</span></div>
<div><span>♦ Curtis 1984 J. Curtis. Nush-i Jan III. London.</span></div>
<div><span>♦ Çilingiroğlu 1994 A. Çilingiroğlu. Urartu Tarihi. Bornova.</span></div>
<div><span>♦ Derin/Muscarella 2001 Z. Derin ve O. W. Muscarella. “Iron and Bronze Arrows”, Ayanis I. Ten Years’ Excavations at Rusahinili Eiduru-kai 1989-1998, (Ed. A. Çilingiroğlu ve M. Salvini), Roma, 189-217.</span></div>
<div><span>♦ Diakonof 1985 I. M. Diakonof. “Media”, The Cambridge History of Iran 2. The Median and Achaemenian Periods. Cambridge, 36-148.</span></div>
<div><span>♦ Drews 1976 R. Drews. “The Earliest Greek Settlements on the Black Sea”,</span></div>
<div><span>♦ Journal of Hellenic Studies XCVI, London, 18-31.</span></div>
<div><span>♦ Dyson 1963 R. H. Dyson. “Archaeological Scrap Glimpses of History at Ziwiyeh”, Expedition 5/3, Pennsylvania, 32-37.</span></div>
<div><span>♦ Dyson 1965 R. H. Dyson. “Problems of Protohistoric Iran as Seen from Hasanlu”, Journal of Near Eastern Studies 24, Chicago, 193-271.</span></div>
<div><span>♦ Emre 1971 K. Emre. “Sultanhanı Höyüğü’nde 1971-1972 Yıllarında Yapılan Kazılar/The</span></div>
<div><span>♦ Excavations 1971 and 1972 at Sultanhan Höyük”, Anadolu (Anatolia) XV, Ankara, 87-138.</span></div>
<div><span>♦ Erzen 1978 A. Erzen. Çavuştepe I. M. Ö. 7. -6. Yüzyıl Urartu Mimarlık Anıtları ve Ortaçağ Nekropolü. Ankara, TTKY.</span></div>
<div><span>♦ Esin/Harmankaya 1986 U. Esin ve S. Harmankaya. “1984 Değirmentepe (Malatya) Kurtarma Kazısı”, VII. Kazı Sonuçları Toplantısı, Ankara, 53-85.</span></div>
<div><span>♦ Ghirshman 1954a R. Ghirshman. Iran. From the Earliest Times to the Islamic Conquest Suffolk.</span></div>
<div><span>♦ Ghirshman 1954b R. Ghirshman. “Village Perse-Achéménide”, Mémories de la Mission Archéologique en Iran XXXVI, Paris, 193-271.</span></div>
<div><span>♦ Goff 1978 C. Goff. “Excavations at Baba Jan: The Pottery and Metal from Levels III and II”, Iran XVI, London, 29-65.</span></div>
<div><span>♦ Goldman 1963 H. Goldman. Tarsus III. Princeton.</span></div>
<div><span>♦ Grayson 1991 A. K. Grayson. “Assyria: Sennacherib and Esarhaddon (704-669 B. C. )”, Cambridge Ancient History III/2. The Assyrian and Babylonian Empires and other States of the Near East from the Eight to the Sixth Centuries B. C., Cambridge, 103-141.</span></div>
<div><span>♦ Hauptmann 1983 H. Hauptmann. “Neue Funde eurasischer Steppenomaden in Kleinasiens”, Beiträge zur Altertumskunde Kleinasiens. Festschrift für K. Bittel. Mainz, 251-260.</span></div>
<div><span>♦ Ivantchik 1997 I. Ivantchik. “Das Problem der ethnischen Zugehörigkeit der Kimmerier und die kimmerische archäologische Kultur”, Praehistorische Zeitschrift LXXII, Berlin, 12-53.</span></div>
<div><span>♦ Ivantchik 2001 A. Ivantchik. “Die archäologischen spuren der Kimmerier im Vorderen Orient und das Problem der Datierung der vor-und frühskythischen Kulturen”, Migration und Kulturtransfer. Der Wandel vorder-und zentralasiatischer Kulturen im Umbruch vom 2. zum 1. vorchristlichen Jahrtausend, (Ed. R. Eichmann ve H. Parzinger). Bonn, 329-342.</span></div>
<div><span>♦ Khanazov 1982 A. M. Khazanov. “The Dawn of Scythian History”, Iranica Antiqua XVII, Gent, 49-63.</span></div>
<div><span>♦ Kohler 1995 E. Kohler. The Lesser Phrygian Tumuli. Part I, Pennsylvania.</span></div>
<div><span>♦ Koşay 1941 H. Z. Koşay. Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Pazarlı Hafriyatı Raporu/Les Fouilles de Pazarlı Entreprises par la Société d’Historie, Turque. Ankara, TTKY.</span></div>
<div><span>♦ Koşay 1951 H. Z. Koşay. Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Alaca Höyük Kazısı 1937- 1939’daki çalışmalar ve Keşiflere Ait İlk Rapor/Les Fouilles de d’Alaca Höyük Entreprises par la Société d’Historie Turque Rapport, Preliminaire sur les Travaux en 1937-1939. Ankara, TTKY.</span></div>
<div><span>♦ Kroll 1979 S. Kroll. “Die Kleinfunde”, Bastam I. Ausgrabungen in den urartäischen Anlagen, 1972-1975 (Ed. W. Kleiss). Berlin, 151-201.</span></div>
<div><span>♦ Kroll 1988 S. Kroll. “ Die Kleinfunde “, Bastam II. Ausgrabungen in den urartäischen Anlagen, 1977-1978 (Ed. W. Kleiss). Berlin, 155-163.</span></div>
<div><span>♦ Kurochkin 1982 G. Kurochkin. “Hasanlu und die skythen”, Iranica Antiqua XVII, Gent, 43-47.</span></div>
<div><span>♦ Lloyd 1954 S. Lloyd. “Sultantepe”, Anatolian Studies IV, London, 101-110.</span></div>
<div><span>♦ Luckenbill 1927 D. D. Luckenbill. Ancient Records of Assyria and Babylonia II. Chicago.</span></div>
<div><span>♦ Marcenko/Vinogradov 1989 K. Marcenko ve Y. Vinoradov. “The Scythian Period in the Northern Black Sea. (750-250 BC)”, Antiquity 63, New York, 803-813.</span></div>
<div><span>♦ McGovern 1939 W. M. McGovern. The Early Empires of Central Asia. A Study of the.</span></div>
<div><span>♦ Scythians and the Huns and the Part They Played in World History. North Carolina.</span></div>
<div><span>♦ Medvedskaya 1982 I. N. Medvedskaya. Iran: Iron Age I. BAR Int. Series, Oxford.</span></div>
<div><span>♦ Meriçboyu 1997 Y. Meriçboyu. “At Koşumlarında Kayış Dağıtıcıları”, Arkeoloji ve Sanat 76, İstanbul, 2-9.</span></div>
<div><span>♦ Mikami/Omura 1988 T. Mikami ve S. Omura. “1986 Yılı Kaman-Kalehöyük Kazıları”,</span></div>
<div><span>♦ Kazı Sonuçları Toplantısı-II, Ankara, 1-20.</span></div>
<div><span>♦ Moorey 1971 P. R. S. Moorey. Catalogue of the Ancient Persian Bronzes in the Ashmolean. Museum. Oxford.</span></div>
<div><span>♦ Moorey 1980 P. R. S. Moorey. Cemeteries of the First Millennium B. C. BAR Int. Series, Oxford.</span></div>
<div><span>♦ Muscarella 1973 O. W. Muscarella. “Excavations at Agrap Tepe”, Metropolitan Museum of Art. Journal 8, New York, 47-76.</span></div>
<div><span>♦ Muscarella 1988 O. W. Muscarella. Bronze and Iron. New York.</span></div>
<div><span>♦ Murzin 1991 M. J. Murzin. “Kimmerier und Skythen”, Gold der Steppe Archaeologie der.</span></div>
<div><span>♦ Ukranie (Ed. R. Rolle, M. Müller-Wille ve K. Schietzel). Neumünster, 57-70.</span></div>
<div><span>♦ Müller-Karpe 1955 V. Müller-Karpe. “Atlı Göçebelerden Kalma Anadolu’daki Kovanlı Savaş.</span></div>
<div><span>♦ Kazmaları”, In Memoriam/İ. Metin Akyurt-Bahattin Devam Anı Kitabı.</span></div>
<div><span>♦ Eski Yakın Doğu Kültürleri Üzerine İncelemeler/Studies for Ancient Near. Eastern Cultures. İstanbul, 233-238.</span></div>
<div><span>♦ Oates 1991 J. Oates. “The Fall of Assyria (635-609 B. C. ) ”, Cambridge Ancient History.</span></div>
<div><span>♦ III/2. The Assyrian and Babylonian Empires and other States of the Near.</span></div>
<div><span>♦ East from the Eight to the Sixth Centuries B. C., Cambridge, 162-193.</span></div>
<div><span>♦ Omura 1989 S. Omura. “1987 Yılı Kaman-Kalehöyük Kazıları”,</span></div>
<div><span>♦ Kazı Sonuçları Toplantısı-I, Ankara, 353-368.</span></div>
<div><span>♦ Osten 1931 H. H. von der Osten. Discoveries in Anatolia 1930-31. Chicago.</span></div>
<div><span>♦ Osten 1937 H. H. von der Osten. The Alishar Hüyük Seasons of 1930-32. Part II. (OIP XXIX), Chicago.</span></div>
<div><span>♦ Ökse 1994 T. Ökse. “Sivas’ta Bulunan İskit Tipi Okuçlan”, Arkeoloji ve Sanat 64-65, İstanbul, 24-32.</span></div>
<div><span>♦ Özgüç 1978 T. Özgüç. Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar/.</span></div>
<div><span>♦ Excavations at Maşat Höyük and Investigations in Its Vicinity, Ankara, TTKY.</span></div>
<div><span>♦ Özgüç 1982 T. Özgüç. Maşat Höyük II. Boğazköy’ün Kuzeydoğusunda Bir Hitit Merkezi/.</span></div>
<div><span>♦ A Hittite Center Norteast of Boğazköy, Ankara, TTKY.</span></div>
<div><span>♦ Özgüç 1989 T. Özgüç. “Horsebit from Altıntepe”, Archaeologia Iranica et orientalis.</span></div>
<div><span>♦ Miscellania in honorem Louis vanden Berghe. Gent, 409-419.</span></div>
<div><span>♦ Piotrovsky 1959 B. B. Piotrovsky. Vanskoe Tsarstvo. Moskova.</span></div>
<div><span>♦ San 2000 O. San. “Bazı Bulgular Işığında Anadolu’da Kimmer ve İskit Varlığı Üzerine. Gözlemler”, Belleten LXIV/239, Ankara, 1-21.</span></div>
<div><span>♦ Schmidt 1929 E. F. Schmidt. “Test Excavations in the City of Kerkenes Dagh”, The American. Journal of Semitic Languages and Literatures XLV, Chicago, 221-274.</span></div>
<div><span>♦ Seeher 1998 J. Seeher. “Die Necropole von Demircihöyük-Sarıket im 7. bis 4. Jahrhundert v. Chr.”, Istanbuler Mitteilungen 48, Berlin, 135-155.</span></div>
<div><span>♦ Sevin 1983 V. Sevin. “Lydialılar”, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, Cilt I, İstanbul, 276-308. Sevin 1998 V. Sevin. “MÖ I. Binyıl: Demir Çağı”, Kapadokya. (Ed. M. Sözen), İstanbul, 171-193. Shahbazi 1982 A. S. Shahbazi. “Darius in Scythia and Scythins in Persepolis”,</span></div>
<div><span>♦ Archaeologische Mitteilungen aus Iran 15, Berlin, 189-235.</span></div>
<div><span>♦ Stronach 1974 D. Stronach. “Achaemenid Village I at Susa”, Iraq 36, London, 244-255. Sulimirski 1954 T. Sulimirski. “Scythian Antiquities in Western Asia”,</span></div>
<div><span>♦ Atribus Asiae XVII/3-4. London, 282-318.</span></div>
<div><span>♦ Sulimirski 1978 T. Sulimirski. “The Background of the Ziwiye Find and Its Significance in the.</span></div>
<div><span>♦ Development of Scythian Art”, Bulletin of the Institute of Archaeology, London. London, 7-33.</span></div>
<div><span>♦ Sulimirski 1985 T. Sulimirski. “The Scyths”, The Cambridge History of Iran 2. The Median and Achaemenian Periods. Cambridge, 149-195.</span></div>
<div><span>♦ Sulimirski/Taylor 1991 T. Sulimirski ve T. Taylor. “The Scythians”, Cambridge Ancient History.</span></div>
<div><span>♦ III/2. The Assyrian and Babylonian Empires and other States of the Near.</span></div>
<div><span>♦ East from the Eight to the Sixth Centuries B. C. Cambridge, 547-590.</span></div>
<div><span>♦ Tarhan 1969 M. T. Tarhan. “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi 23, İstanbul, 145-169.</span></div>
<div><span>♦ Tarhan 1970 M. T. Tarhan. “Bozkır Medeniyetinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi 24, İstanbul, 17-32.</span></div>
<div><span>♦ Tarhan 1979 M. T. Tarhan. “Eskiçağ’da Kimmerler Problemi”, VIII. Türk Tarih Kongresi, cilt I, Ankara, 355-369.</span></div>
<div><span>♦ Tarhan 1984 M. T. Tarhan. “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, I. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ankara, 109-120.</span></div>
<div><span>♦ Ünal 1982 V. Ünal. “Zwei Graber eurasischer Reiternomaden im nördlichen.</span></div>
<div><span>♦ Zentralanatolien”, Beiträge zur Allgemeinen und Vergleichenden.</span></div>
<div><span>♦ Archäologie 4, Bonn, 65-81.</span></div>
<div><span>♦ Wartke 1990 R. B. Wartke. Toprakkale. Untersuchungen zu den Metallobjecten im. Vorderasiatischen Museum zu Berlin. Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Wooley/Lawrence 1921 C. L. Wooley ve T. E. Lawrence. Carchemish II. London.</span></div>
<div><span>♦ Yamauchi 1983 E. Yamauchi. “The Scythians: Invading Hordes from the Russian Steppes”, Biblical Archaeologist 46/2, 90-99.</span></div>
<div><span>♦ Young 1953 R. S. Young. “Making History at Gordion”, Archaeology 6, New York, 159-174.</span></div>
<div><span>♦ Young 1964 R. S. Young. “The Nomadic Impact: Gordion”, Dark Ages And Nomads c. 1000.</span></div>
<div><span>♦ C. Studies in Iranian and Anatolian Archaeology (Ed. R. Ghirshman,</span></div>
<div><span>♦ Porada, R. H. Dyson, J. Ternbach, R. S. Young, E. Kohler ve M. J. Mellink), Leiden, 53-57.</span></div>
<div><span>♦ Young 1988 T. C. Young. “The Early History of the Medes and the Persians and the.</span></div>
<div><span>♦ Achaemenid Empire to the Death of Cambyses”, Cambridge Ancient History,</span></div>
<div><span>♦ IV. Persia, Greece and the Western Mediterranean c. 525-479 B. C. Cambridge, 1-52.</span></div>
<div><span>♦ Yusifov 1982 Y. B. Yusifov. “On the Scythians in Mannea”, Societes and Languages of the.</span></div>
<div><span>♦ Ancient Near East. Studies in Honor of I. M. Diakonof. Werminster, 349-356</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Khanazov 1982, 55-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Khanazov 1982, 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Khazanov 1982, 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Khazanov 1982, 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İskitler hakkında bilgi içeren yazılı kaynaklar “Antik Batı Kaynakları” ve “Antik Doğu Kaynakları” olmak üzere iki grup altında toplanmaktadır (Tarhan 1969, 145; Yamauci 1983, 90; Khazanov 1982, 49). Antik Batı Kaynakları Homeros’un “Odysseia”sı, Herodotos’un “Historiai”sı, Thukydides’in “Peleponnesoslular’la Atinalıların Savaşı”, Ctesias’ın “Persica”sı, Hippokrates’in “Se Aere”si, Ksenophon’un “Anabasis”i, Strabon’un “Geographika”, sı, Diodorus Sicullus’un “II. Kitabı” ve Plinius’un “Naturalis Historia”sı; Antik Doğu Kaynakları ise, Kral Asarhaddon ve Assurbanipal’e ait Assur kaynakları, ayrıntılı bilgi içermeyen Urartu kaynakları, Assur’un yıkılışı ve Ninive’nin tahribi hakkında bilgi veren Babil kaynakları, Akhaimenid Kralı Büyük Darius’a ait “Bisitun Yazıtı”, İbraniler’in Kutsal Kitabı “Ahd-i Atik” (Eski Ahid) ve Khroneli Moses. Bu kaynaklarda İskitler şu isimlerle anılmaktadır; Grek kaynaklarında “Skythai”, Assur kaynaklarında “Aşguzai”, “Asguzai” ya da “İşkuzai” (Diakonof 1985, 96), Urartu kaynaklarında “İşkigulu” (Çilingiroğlu 1994, 72-73, 105), “Saga” eski İran kaynaklarında “Sak”, “Saka” ve Ahd-i Atik’te (Tevrat) “Aşkenaz” (Tarhan 1969, 145).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Yusifov 1982, 350.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Çilingiroğlu 1994, 72-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Luckenbill 1927, 517.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Çilingiroğlu 1994, 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bastam’da ele geçmiş olan İskit tipi okuçları bu durumu kanıtlar niteliktedir. Kroll 1979, Abb. 15/1, 16/30-32, Taf. 51/6; Kroll 1988, Abb. 2/3-4, Abb. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Çilingiroğlu 1994, 105-106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Agrap Tepe’de (Muscarella 1973, Fig. 27/2-3, 5-13) İskit tipi ok uçları ele geçmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Zendan-i Süleyman (Boehmer 1965, Abb. 77/c), Baba Jan (Goff 1978, Fig. 14/23), Susa (Ghirshman 1954b, Pl. XLIII, XLIV; Stronach 1974, 244), Persepolis, Pasargadae, Bisitun, Shar-i Qumis, Yarim Tepe ve Nad-i Ali (Muscarella 1988, 107, 110) yerleşmelerinde İskit tipi okuçları bulunmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Tureng Tepe’de (Cleuziou 1977, 192) İskit tipi okuçları ele geçmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İskit tipi ok ucu, kovanlı, genellikle tek nadiren çift mahmuzlu, bazen iki bazen de üç kanatlı, çoğunlukla tunçtan bazen de demirden yapılmış olan ve Demir Çağı’nda Anadolu ile Ön Asya’nın diğer bölgelerinde Avrasyalı atlı savaşçıların varlıklarına işaret eden okuçlarını tanımlayan bir terimdir. Ön Asya’nın hemen hemen tüm bölgelerinde görülen İskit tipi okuçlarının kimliği konusunda, yani Kimmerlere mi yoksa İskitlere mi ait olduğu ya da her iki ulus tarafından da mı kullanıldığı veya Anadolu ve Ön Asya’da yerel olarak üretilip üretilmediği gibi temel tartışmalar günümüzde halen devam etmektedir. Bu konudaki görüşler için bkz. Boehmer 1972, 115; Burney 1966, 79; Cleuziou 1977, 190, 193; Curtis 1984, 28; Derin/Muscarella 2001, 197-203; Medvedskaya 1982, 90; Moorey 1971, 87; Moorey 1980, 65; Osten 1937, 110; Piotrovsky 1959, 239; Sulimirski 1954, 308, 313; Sulimirski 1978, 17 ve Yamauchi 1983, 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Çilingiroğlu 1994, 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Yusifov 1982, 351.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Yamauchi 1983, 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 565.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Dyson 1963, 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Diakonof 1985, 100; Ghirshman 1954a, 106-112; Sulimirski 1978, 7-33: Sulimirski 1985, 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Dyson 1965, 208; Ghirshman 1954b, 24; Kurochkin 1982, 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Kurochkin 1982, Abb. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Ivantchik 2001, Abb. 4/1 -2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Dyson 1965, 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Curtis 1984, Fig. 6/259-262; Ivantchik 2001, Abb. 2/1-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ivantchik 2001, Abb. 4/6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Diakonof 1985, 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Luckenbill 1927, 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Herodotos’ta Protothyes olarak geçen İskit kralı Bartatua, T. Sulimirski ve T. Taylor’a göre, İspakai’nin halefi ve oğludur (Sulimirski/Taylor 1991, 564). Y. B. Yusifov ise Bartatua’nın Urartu’nun güneyindeki bir grup İskitlinin, İspakai’nin ise Mannai’deki bir grup İskitlinin lideri olduğunu düşünmektedir (Yusifov 1982, 351).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Diakonof 1985, 102-103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Young 1988, 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 564.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Grayson 1991, 128-130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 565, 567.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Oates 1991, 175-182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Diakonof 1985, 117-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Yamauchi 1983, 91-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Anadolu’daki Kimmer ve İskit buluntuları için bkz. San 2000, 1-21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> bkz. dipnot 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Sevin 1983, 282-283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 559.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Drews 1976, 24-25; Tarhan 1984, 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> bkz. dipnot 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Ivantchik 2001, Abb. 5/1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Young 1964, 53-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Young 1953, Fig. 10; Kohler 1995, Pl. 11/25-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Young 1964, Pl. XVI/1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Seeher 1998, Taf. 9/1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Seeher 1998, Abb. 2/4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Özgüç 1989, Pl. III.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Ivantchik 2001, 332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Hauptmann 1983, Abb. 2-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> A. Ivantchik Norşun Tepe’deki at gömülerinin ve buluntularının Kimmerlere ait olduğunu düşünmektedir (Ivantchik 1997, 17).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Hauptmann 1983, Abb. 4/1-10; Ivantchik 2001, 332, Abb. 5/1-10</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Erzen 1978, res. 38/1-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Erzen 1978, Res. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Wartke 1990, Abb. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Belli 1998, 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Derin/Muscarella 2001, Fig. 6/71-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Ivantchik 2001, Abb. 2/6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Esin/Harmankaya 1986, Lev. IX/D. 84-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Lloyd 1954, Fig. 6/5-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Andrae 1911, Taf. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Wooley/Lawrence 1921, Pl. 23/b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Ünal 1982, Abb. 1/1; Bilgi 2001, Tablo 25/162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Ünal 1982, Abb. 1/2; Bilgi 2001, Tablo 12/098.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Ünal 1982, Abb. 1/3; Bilgi 2001, Tablo 12/098.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Ünal 1982, Abb. 1/4; Bilgi 2001, Tablo 4/056.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Ünal 1982, Abb. 1/-11; Bilgi 2001, Tablo 25/153, 156-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Ünal 1982, 65-81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Müller-Karpe 1995, Res. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Müller-Karpe 1995, Res. 2/2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Ünal 1982, Abb. 3-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Bilgi 2001, Tablo 25/155-155, 159-161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Meriçboyu 1997: 4-5, Çiz. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Özgüç 1978, 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> Özgüç 1982, Lev. 62/10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Özgüç 1982, 58, lev. 74/10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Koşay 1941, Pl. XX/408.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Schmidt 1929, Fig. 69/K41, K59, K73, K33, K64, K87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Osten 1937, Fig. 496/d771, d1392, e1001, d1893, e1033, d2125, e743, e145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> Bittel 1937, Abb. 7/D; Boehmer 1972, Taf. XXX/887-900, XXXI/901-935.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Koşay 1951, Pl. LXXXV/2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Mikami/Omura 1988, Res. 15/1-4, Omura 1989, Res. 6/5-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Osten 1931, Fig. 85/GK 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Emre 1971, Fig. 97-98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> Goldman 1963, Pl. 174/10-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> Ökse 1994, Res. 41-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> Tarhan 1979, 366-367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> Tarhan 1979, 367; Tarhan 1984: 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> Sevin 1998, 190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> Yamauchi 1983, 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> Murzin 1991, 61-62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 568.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 568-569; Anfimov 1987, 49, 52, 55, 58-88</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> Sulimirski/Taylor 1991, 569.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> Shahbazi 1982, 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref99" name="_edn99">[99]</a> Shahbazi 1982, 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref100" name="_edn100">[100]</a> Shahbazi 1982, 230-231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref101" name="_edn101">[101]</a> Shahbazi 1982, 191; Sulimirski 1985, 190-191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref102" name="_edn102">[102]</a> Marcenko/Vinogradov 1989, 807-808.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref103" name="_edn103">[103]</a> Murzin 1991, 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref104" name="_edn104">[104]</a> Sulimirski 1985, 189-190, 199.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref105" name="_edn105">[105]</a> Tarhan 1970, 28; Marcenko/Vinogradov 1989, 809-810.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref106" name="_edn106">[106]</a> Sulimirski 1985, 193-194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref107" name="_edn107">[107]</a> McGovern 1939, 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref108" name="_edn108">[108]</a> Sulimirski 1985, 152-153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref109" name="_edn109">[109]</a> Diakonof 1985, 93-94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref110" name="_edn110">[110]</a> Murzin 1991, 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref111" name="_edn111">[111]</a> Tarhan 1984, 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/onasyada-iskitler.html#_ednref112" name="_edn112">[112]</a> Tarhan 1979, 355-369; Tarhan 1984, 118.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Çin Kültürü Üzerindeki Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin Çin Kültürü Üzerindeki Etkileri
Türk-Çin ilişkileri binlerce yıllık geçmişe dayanmaktadır. Bu uzun tarihî süreç içerisinde, Türklerle Çinliler bazen hanedanlar arasında ilişkiler kurarak barış içinde bazen de çeşitli sebeplerle anlaşmazlığa düşerek savaşmak durumunda olmuşlardır. Dolayısıyla, bu ilişkinin her iki milletin kültürü üzerinde çok derin izler bırakmış olması gayet doğaldır. Bu izler gerek Türklerin gerekse Çinlilerin dil, edebiyat, sanat, ziraat gibi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63f81b7de.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Çin, Kültürü, Üzerindeki, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Cin-Seddi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html">Türklerin Çin Kültürü Üzerindeki Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Alimcan İNAYET</strong></span></a>
</p><p>Türk-Çin ilişkileri binlerce yıllık geçmişe dayanmaktadır. Bu uzun tarihî süreç içerisinde, Türklerle Çinliler bazen hanedanlar arasında ilişkiler kurarak barış içinde bazen de çeşitli sebeplerle anlaşmazlığa düşerek savaşmak durumunda olmuşlardır. Dolayısıyla, bu ilişkinin her iki milletin kültürü üzerinde çok derin izler bırakmış olması gayet doğaldır. Bu izler gerek Türklerin gerekse Çinlilerin dil, edebiyat, sanat, ziraat gibi manevî ve maddî kültürünün her alanında görülebilmektedir. Bugüne kadar hep Çinlilerin Türk kültürü üzerindeki etkilerinden bahsedildi. Oysa Türklerin de Çin kültürü üzerinde çok derin izleri olmuştur.</p>
<p>Türklerin Çin kültürü üzerindeki etkilerini ele alırken, önce şu soruların cevabını aramak durumundayız. Çinlilerin “Hu” dedikleri kimlerdi? Yue-çiler kimlerdi? Onların Kuşan veya Küsenlilerle ne ilişkisi vardı? Hotenlilerin etnik kimliği neydi? Çünkü, bunlar eskiden Çin kültürü üzerinde önemli etkisi olan kavimlerdir.</p>
<p>Çinliler “Hu” kelimesini Çin’in kuzeyi ve Batı bölgesinde yaşayan Hun, Türk, Siyenpi ve diğer kavimler için kullanmışlardır. Ayrıca bu milletlerden Çin’e getirilen şeyleri de “Hu” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Meselâ, “Hutao” (ceviz), “Huqin” (çalgı), “Hujiao” (karabiber), “Hugua” (salatalık), “Hushı” (börek, çörek), “Huma” (susam).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ancak “Hu” teriminden Türklerin mi yoksa Türk olmayan diğer kavimlerin mi anlaşılması meselesi başlı başına bir sorundur. Genellikle Uygur tarihçileri “Hu” terimini “Uygur” diye tercüme ederler. Yani bu terim araştırmacının yorumuna göre “Uygur”, “Türk” veya “Sogd” ya da başka bir kavim için kullanılabilmektedir.</p>
<p>Yue-çilerin etnik kimliği hâlâ meçhuldür. Kimine göre bu kavim Aryan ırkına, kimine göre Altay kavimlerine mensuptur. Bu belirsizlik Kuça’da kurulan Baktria, Toharistan, Kuşan veya Küsen Devleti’ni kuranların etnik kimliğini tespit etmede büyük sorun yaratmaktadır. Genellikle söz konusu devleti kuranların Yue-çiler olduğu kabul edilir. Uygur tarihçi Turgun Almas “Tang Sülâlesi Yıllığı. Eftalitler Hakkında Kıssa”da kaydedilmiş olan “Eftalitler Han Sülâlesi dönemindeki Yue-çilerden gelmiştir.” ifadesine dayanarak Yue-çilerin Kuşanların ve Akhunların ataları olduğunu ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu durumda Türklerin Hunlar ve Ak Hunlar (Eftalitler) ile olan ilişkisi, aynı zamanda Türklerin Yue-çilerle olan ilişkisini de ortaya koyar.</p>
<p>Hoten, Uygur tarih kitaplarında “Udun”, “Yotkan” diye geçer. Bu bölgede yaşayanların aslında Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir halk oldukları ileri sürülmektedir. O zaman şunu sormak gerekir: Nasıl olur da yüksek kültür seviyesine ulaşan bu halk Türkler gelir gelmez birden bire Türkleşiverdi?</p>
<p>Ne yazık ki, bazı tarihçiler, Zeki Velidi Togan’ın da gayet haklı olarak eleştirdiği gibi, Türkleri M.S. 9. yüzyıldan önce Doğu Türkistan’da görmek istememektedirler. Bu görüşteki tarihçilerin başvurduğu kaynaklar hep Çin kaynaklarıdır. Oysa Çin kaynaklarının ne derecede sağlam ve güvenilir olduğu tartışmalıdır. Bu konuda Barthold’un ifadesi oldukça düşündürücüdür. O şöyle yazar: ‘Tang Sülâlesi Tarihi’ 11. yüzyılda yazılmış olup, bundaki batı bölgesine ait gösterilen olaylar 7 ve 8. yüzyıllara aittir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Anlaşıldığı gibi, “Tang Sülâlesi Tarihindeki kayıtlarla olayların meydana geldiği tarih arasında 3-4 yüzyıllık bir zaman aralığı bulunmaktadır. O zaman söz konusu kaynağa ne derecede güvenebiliriz? Japon tarihçisi Yui Tianheng de bu güvensizliği şu ifadesiyle dile getirmektedir: “Yue- çilerin Baktria’yı itaati altına aldıktan sonraki durumu hakkındaki bilgilerimizde genellikle ‘Tarihname’, ‘Hanname’, ‘Sonraki Hanname’ gibi kitaplardaki kayıtlara dayanırız. Ama bu kitaplardaki kayıtlar birbirinden oldukça farklıdır. Onun için bu kitaplardaki kayıtlar üzerinde ayrıntılı biçimde muhakeme yürütüp sonra bunların hangisini alma, hangisini reddetme konusunda bir karara varmak gerekir”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bundan dolayı, kendisi de çok önemli bazı meselelerde yoruma açık hükümler vermektedir. Meselâ O, Vu-sunların, Türk olup olmadığı hakkında şöyle yazar: “Tang döneminde yaşamış Yan Shigu Vu- sunların dış görünüşü üzerinde dururken ‘Vu-sunlar, batı bölgesinde yaşayan bedevîlerin bir boyudur. Onların yüz şekli çok farklı olup, bugünkü Guzlara (Hunlar) benzer. Onlar mavi gözlü, kalın sakallı olup maymun evlâdına benzer’ der. Onun için onlara Türk diye hüküm vermek mümkün değildir”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> O, Yedisu bölgesinde yaşayan Kanguy kavmi hakkında da şöyle der: “Bu kabilenin Vu-sunlar ve Kırgızlar gibi dış görünüşü hakkında bir kayıt bırakılmamıştır. Onun için, onları Türk kavmine mensup diye kaydetmek doğru değildir.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Tarihçiler arasındaki bu tür tavrı Zeki Velidi Togan şöyle eleştirir: “Orta Asya’nın eski ve tarihten önceki tarihiyle meşgul olan âlimlerin çoğu, Türklerin tarihî devirler tarihini ve etnografyasını az bilen yahut hiç de bilmeyen şahsiyetlerdir. Bunlar, kitaplarda yazılmış medeniyetleri, tarihî devirlerde, Aryanî kavimlerin yahut Çinlilerin yaşatmış olduklarının, Türk ve Moğol kavimlerinin ekseriyeti ise tarihi devirlerde hep göçebe unsuru olarak görülmelerinin intibai altında kalıyorlardı. Bu yüzden de onlar, dünyanın muhtelif yerlerinde Türklerle ilgisi olduğunu bazen pek vazıh olan medeniyet eserleri gibi, Orta Asya’daki eski medenî hayatı da ancak Altaylılardan başka kavimlere, bilhassa Aryanilere mal ederler.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> “Altay kavimleri, medenî sahalara vakit vakit saldıran Barbarlar gibi telâkki edildiklerinden, onların menşe yeri olarak da Orta Asya’da medeniyetlerin yaşamış ve yaşamakta olduğu yerlerden uzak her bir ülke kabul edilmekte, fakat Aryanî kavimlerinin menşe yeri telâkki olunan Batı ve Doğu Türkistan gibi sahalara Türkler asla yanaştırılmamaktadır.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Zeki Velidi Togan bu eleştiriyi yaptıktan sonra, Czermak, W. Koppers, S. Ogawa, D. Feist gibi tarihçilerin görüşlerine de başvurarak M.Ö. 1116-247 senelerinde Çin’de Zhou Devleti’ni kuranların Türkler olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Zhoular, “Tik” diye bilinen Türklerin bir kısmı olup, Çin’e Türkistan’dan gelmiştir. Bunlar Çin’e yeni bir idare sistemi ve yeni akideler getirmişlerdir. Çin’e atı ilk getiren bu Zhoular olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Toharlarla ve onların kurdukları Kuşan veya Küsen Devleti’yle ilgili olarak Togan şöyle yazar: “Uygur vesikalarında ‘dört Küşen ulus’ diye anılan ve Araplarca ‘Türk aristokrasisi’ sayılan Küşanlar (Küça şehri isminde bu ad Küsen şeklinde geliyor.), padişahlarının ismi ve lâkaplarında küçlü ve külçur ile birleştirilen isimlerden anlaşıldığı gibi Türktürler.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> “Greko-Baktria Devleti yerinde Küşan Devleti’ni kuran ve Hintlilerce Turuşka, yani Türk tesmiye olunan Orta Asya fatihleri, reisleri Kanışka’nın idaresinde, Buda dinini kabul ettiler.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Togan’ın bu görüşünü, E. Chavannes F. Hirth ve sanat tarihçisi M. Rostovtsev da paylaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Togan’a göre, İranlı telâkki edilen Balh, Huttal, Sogd, Esruşene (Uratepe), Fergane ve Curcan beyleri ve Turgiş, Efşin, Akhşid, Bayçur oğulları, Sul beyleri de menşeleri itibariyle Türk aristokrasisi zümrelerine mensupturlar.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Tarihçi Turgun Almas, Tarım bölgesinden bulunan ceset ve arkeolojik kanıtlara dayanarak, Tarım havzasında yaşayanların zannedildiği gibi sarı ırka veya Aryan ırkına mensup değil, Uygurların ataları olduğunu ifade eder. Ona göre Kanışka, Yue-çilerden idi. M.S. 480-567 yılları arasında Hoten, Yarkent, Kaşgar, Aksu, Kuça gibi Uygur hanlıkları Akhun İmparatorluğu idaresinde yaşamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Gerçekten Çin tarihçilerinin zaman zaman millî kahraman olarak bahsettikleri Ban Chao’nun ve onun oğlu Ban Yong’un Doğu Türkistan’daki maceraları Hunlarla ilgilidir. Çin tarihçileri bu iki Çinlinin, Han Sülâlesi döneminde, yani M.S. 102-123 yıllarında Doğu Türkistan’a gelip Tanrı Dağlarının kuzeyi ve güneyindeki Hunlara karşı büyük kahramanlıklar gösterdiklerini ve bu bölgeden Hunları kovduklarını öve öve anlatırlar.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bu olay Hunların Doğu Türkistan topraklarında M.S. 2. yüzyıllarda mevcut olduklarını gayet net bir şekilde gösterir. Hunların Türk oldukları ve onların değişik Türk boylarından müteşekkil oldukları bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Hotenlilere gelince, bunların dilinin Yue-çilerin, yani Kuşanların diline benzediğini ileri sürenler de vardır,<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Hintçe olduğunu söyleyenler de vardır. Xuan Zang “Seyahatnamesinde, bu dil için “Hintçe de değil, Çincenin değişmiş bir şekli de değil.” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> İmin Tursun’a göre, milâttan sonraki ilk yıllarda Hun, Yue-çi, Ak Hun, Türk, Tibet ve Dokuz Oğuzların etkisiyle, Hoten dili Türkçeleşmeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Uygurların 840’tan önce de Doğu Türkistan şehirleriyle sıkı ilişkileri olduğunu, Uygurca vesikaların Kuça’da 840 senesinden çok evvel bulunduğunu kaydetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Alman bilim adamı Hans-Joachim Klimkeit’e göre Hoten, 502-556 yıllarında Eftalitler tarafından, 565-631 yılları arasında Batı Göktürkleri tarafından yönetilmiştir. Xuan Zang, 7. yüzyılda Çin’e dönerken bu bölgeyi ziyaret etmiş ve orada birkaç ay kalmıştır. O zaman Hoten dünyaca meşhur medeniyet ve din merkezi hâline gelmiştir. Hoten’de en nefis resimlerin büyük bir kısmı 6 ve 8. yüzyıllarda meydana getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Anlaşıldığı gibi, Hoten en parlak çağını Türkler döneminde yaşamıştır.</p>
<p>Bunları kaydettikten sonra, artık Doğu Türkistan’ın Küsen (bugünkü Kuça), Hoten, İdikut bölgelerinde ve Semerkand, Buhara, Uratepe gibi Batı Türkistan bölgelerinde yetişmiş ünlü şahsiyetlerin etnik kimliğini tartışıp durmayacağız. Şimdi Türklerin Çin kültürü üzerindeki etkisini birkaç madde hâlinde anlatmaya çalışacağız.</p>
<h3><span><strong>1. Dil</strong></span></h3>
<p>Dil sadece iletişim vasıtası değil, aynı zamanda kültür alışverişinin aracıdır. Milletler birbirlerinden kelime alırken aynı zamanda kelimeyle ilgili kültürü de almış olurlar. Türklerin Çinlilere verdikleri kelimeler bu bakımdan önem taşımaktadır.</p>
<p>Türkler, tarihin çeşitli dönemlerinde Çinceye pek çok kelime vermiştir. Liu Zhengyan, Gao Mingkai, Mai Yongqian, Shi Youwei gibi Çinli dilciler çeşitli dillerden Çinceye geçen 10.000 kelime (aynı kelimenin değişik şekilleriyle birlikte) tespit etmişlerdir. Bunları bir sözlük hâlinde 1984’te Shanghai Sözlük Neşriyatı tarafından yayımlanan Hanyu Wailaici Cidian “Çincedeki Alıntılar Sözlüğü” (A Dictionary of Loan Words and Hybrid Words in Chinese) adlı kitapta vermişlerdir. Bu sözlüğe göre, Huncadan Çinceye 28 kelime geçmiştir. Bunlardan chanyu “Hun Hükümdarı”, luotuo “deve”, xianbei “Siyenpi”, xingxing “şempanze” gibi 4 kelime bugünkü Çincede de kullanılmaktadır.</p>
<p>Türkçeden Çinceye geçmiş kelime sayısı 52 olup, bunlardan bili “çalgı aleti”, konghou “kopuz”, zhenzhu “inci” bugünkü Çincede de kullanılmaktadır.</p>
<p>Uygurcadan Çinceye 83 kelime geçmiştir. Bunlardan kan’er jing “yer altı su kanalı”, kantuman “kazma”, nang “ekmek”, qiapan “ceket” Çincede de kullanılmaktadır. Ayrıca Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar lehçelerinden de Çinceye 40 kadar kelimenin geçtiğini tespit edebiliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<h3><span><strong>2. Edebiyat</strong></span></h3>
<p>Türkler zengin sözlü edebiyat geleneğine sahiptiler. Bunların bazıları Çince kaynaklara geçerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlardan biri “Tura Şarkısı”dır. “Tura Şarkısı”, Çincede “Chi Le Ge” (Türk Şarkısı) ismiyle bilinir. Çin edebiyatında çok meşhur olan bu şiir, Japon Türkolog Masao Mori’ye göre, Bei Qi (Kuzey Qi) Devleti’nde bir general olan Hu Lücin (Altun) tarafından M.S. 546 yılında söylenmiştir. Turgun Almas, Hu Lücin (Altun) ismini Hogursur Altun olarak almıştır. Hogursur Altun’un portresi ise Kuzey Qi döneminde yaşamış ünlü Uygur (Türk) ressamı Sao Zhongda tarafından tasvir edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Tura şiiri aslen Türkçe olup, sonradan Çinceye çevrilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bugün bile Çin’de herkesin ezbere bildiği bu şiirin Çince şekli şöyledir:</p>
<p><span><em>Chı le chuan, yin shan xia<br>
</em><em>Tian sı qiong lu, long gai si ye<br>
</em><em>Tian cang cang, ye mang mang<br>
</em></span><em><span>Feng chui cao di jian niu yang</span><br>
</em></p>
<p>Türkçe tercümesi ise şöyledir:</p>
<p><span><em>Tura vadisi, Çoğay eteği<br>
</em><em>Çadıra benziyor gök yüzü sanki<br>
</em><em>Kaplamış dört bucağı koynu<br>
</em><em>Gökyüzü masmavi, sınırsız bozkır<br>
</em><em>Rüzgâr esip otlar eğse baş<br>
</em></span><em><span>Gözükür arada koyun ve sığır.</span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></em></p>
<p>Bu güzel pastoral şiirin Çin edebiyatında çok derin etki bıraktığı tartışılmazdır. Çin edebiyatı üzerinde Türk yazılı edebiyatının da etkisi söz konusudur. Örneğin Kumar, 8. yüzyılın sonu ve 9. yüzyılın başlarında yaşamış Budizm eğitimcisi ve şair olup Uygur (Türk) asıllıdır. O, Miran’da, yani bugünkü Çarkalık’ta doğmuştur. Ana dili Uygurcanın yanı sıra, Çinceyi de çok iyi öğrenmiş, Çince olarak yazdığı şiirler son dönemlere kadar Çin okullarında okutulmuştur. Onun “Yazı Öğrenme”, “Çocuğuma Ders”, “Yırtıcı Kurtlar Üzerine Şikâyet”, “Kömürcü Dede” adlı şiirleri bulunmaktadır. “Çocuğuma Ders” adlı şiiri şöyledir:</p>
<p><span><em>“Çocuğum küçük, okumayı sevmiyor,<br>
</em><em>Kitap içinde altın var, bunu bilmiyor.<br>
</em><em>Bilseydi kitaptaki altın kadrini,<br>
</em><em>Okurdu sabaha kadar yakıp çırağı.”</em></span></p>
<p>Onun 815 yılında yazdığı “Yırtıcı Kurtlar Üzerine Şikayet” adlı şiirinde, batı bölgesinin güney kısımlarına tecavüz eden Tibetlerin yağma girişimleri şikâyet konusu edilmiştir. Şiir şöyledir:</p>
<p><span><em>“Doğudan gelen yırtıcı kurtlar ekmeğimizi yiyip bitirdi<br>
</em><em>Sömürüp kan ve iliğimizi hepimizi götürdü<br>
</em><em>Harmanda hububatımız, dükkânda kumaşlarımız<br>
</em><em>Olduğu gibi onların ganimetine düştü<br>
</em><em>Ne zaman olursa olsun bir gün cihan değişir<br>
</em><em>Yırtıcı kurtlar yok olup, bize aydınlık tan atar.”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn25" name="_ednref25"><em>[25]</em></a></p>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’nde de Uygur şair ve yazarların Çin edebiyatı üzerinde etkili olduklarını görüyoruz. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>Ma Zuchang, Uygur şairidir. O, Yuan Sülâlesi Dönemi’nde, yani 1278-1338 yıllarında yaşamıştır. Onun “Çıkrıkla Su Çıkarma”, “Kadınların Çığlığı”, “At Bakıcısı” adlı şiirleri bulunmaktadır. Bu şiirlerde şair ezilen halkın çektiği ızdıraplarını dile getirerek zalim yöneticileri şikâyet etmektedir. Onun yine 21 mensur eseri vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Xue Chaowu da Yuan Sülâlesi döneminde yaşamış Uygur şairlerinden biridir. Kayıtlara göre, onun mahlası “Angfu”dur. O, Çince “Ma” soyadını kullandığından, “Ma Angfu” diye de adlandırılmıştır. Çocukluk çağında keçeden ayakkabı, deri mont giydiği, yayla ve suyu takip ederek yer değiştirdiği, ata binip avlandığı kaydedilmiştir. Ömrünün sonlarına doğru makamı mevkiyi bırakarak Xihu gölü civarında derviş olup ömrünü şiir yazmakla geçirmiştir. 30 yaşlarında “Xue Angfu Şiirleri”ni (Jiu Gao Şiir Kitabı, diye de adlandırılır) yazmıştır. Bu şiirlerden sadece iki bent günümüze kadar ulaşmıştır. Onun “Saray, Kalede Sonbahar” adlı şiiri şöyledir:</p>
<p><span><em>Acele ettin şöhret için kırlangıç gibi<br>
</em><em>Çünkü sende ahlâk, fazilet zayıf.<br>
</em><em>Gurbette geçti günler çok çabuk<br>
</em><em>Sakalların ağarmış ipek gibi.<br>
</em><em>Sonunda ayrılıp makamından,<br>
</em><em>Ormana girmedin mi derviş gibi<br>
</em></span><em><span>Şimdi sen Pengze’desin bir garip.</span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></em></p>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’ndeki şairlerden She Yuli de Koço Uygurlarındandı. Onun ailesindekilerin çoğu Yuan Sülâlesi’nde makam sahibi olmuşlardır. Kendisi de 1318’de teşrifat memuru olmuştur. Onun “She Yuli Şiirleri” adlı şiir bir kitabı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Bunların dışında Yuan Sülâlesi Dönemi’nde yaşamış GuanYunshı Hiya, Sadullah, En-Zang, Gao Kegong, Ma Xide, She Wenzhı Kaya, Lian Puda, Qinan Kaya, Keyri Başı, Sheng Shiming, San Baogui, Bianlu, Da Dului, Dijin Sangan, Deng Shıyuan gibi Uygur şairlerini, yazarlarını ve mütercimlerini de kaydetmek gerekir.</p>
<h3><span><strong>3. Müzik</strong></span></h3>
<p>Doğu Türkistan’ın Küsen (Kuça), Hoten, İdikut gibi bölgelerinde M.S. 6. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar olan zaman sürecinde dans ve müziğin gelişerek zirveye ulaştığını görüyoruz. Budizm kültürünün hakim olduğu bu bölgelerde müzik, dans ve resmin bu denli gelişebilmesi, Budistlerin Buda dinini daha geniş kitle ve bölgelere yayabilmek için bir nevi mistik hava yaratma çabasından ileri gelmektedir.</p>
<p>Uygur bilim adamı Abliz Muhemmet Sayrami’nin “Eski Tangname”, “Yeni Tangname”, “Müzik Kayıtları”, “Güney Hatıraları”, “Song Sülâlesi Rahiplerinin Biyografisi”, “Geçmiş Sülalelerdeki Ünlü Ressamlarla İlgili Kayıtlar”, “Tang Sülâlesi Dönemindeki Ünlü Resimlerle İlgili Kayıtları”, “Sonraki Resim Eserleri”, “Sui, Tang Sülâlelerdeki Ressamların Resmî Tarihe Kaydedilmemiş Faaliyetleri”, “Rahipler Biyografisi”, “Jinguan Yıllarındaki Genel Resimler ile Özel Resimlerin Tarihi” gibi Çince kaynaklara dayanarak yazdığı “Sui, Tang Sülaliliride Ötken Meşhur Uygur Tarihiy Şehisler” (Sui, Tang Sülâleleri Döneminde Yaşamış Meşhur Uygur Tarihî Şahıslar) adlı kitabına göre, Tang Sülâlesi sarayının meşhur sanatçısı ve müzik üstadı Vaycra Kilti, bir Uygur’dur. (Türk). O, M.S. 618 yılında Hoten’de doğmuştur. Hoten’in geleneksel çalgı aleti olan balman, berbap, kopuz gibi çalgıları çalmada ustadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Abliz Muhemmet Sayrami söz konusu kitabında bir araya topladığı meşhur şahısların etnik kimliğini “Uygur” diye almıştır. Aslında “Uygur” adının yerine daha geniş yelpazeli “Türk” adının kullanılması gerekirdi. Ancak yazarın politik nedenlerle “Türk” adını kullanamadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Sayrami’nin kitabına göre, Tang Sülâlesi Dönemi’nde yaşamış bir başka müzik ustası da Vaycraçin’dir. O, 746-750 yıllarında Hoten’de doğmuştur. Balman, ney, tef ve davul gibi çalgıları çalmayı öğrenmiştir. Çin’in başkenti Changan’de balman öğretmenliği yapmıştır. O dönemde Changan’de balman dersi verebilen sadece Buharalı Uygur Envenşen ve Hotenli Vaycraçin olmuştur.</p>
<p>Vaycraçin’in çağdaşı Tang Sülâlesi şairi Li Qi balman hakkında şöyle yazmıştır:</p>
<p><span><em>“Güney dağ kamışından yapılır balman,<br>
</em><em>Bu müzik aslında Küsen şehrinden çıkan<br>
</em><em>Acayip değişti Han yurdunda küğleri<br>
</em><em>Onu Liangzhou Uyguru çalıyor bize şu an<br>
</em><em>Yanında durup dinleyenler feryat çekse,<br>
</em></span><em><span>Yurdunu özleyen gurbetçilerin gözlerinde yaş revan”.</span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></em></p>
<p>Ensarı da o dönemin önemli şahsiyetlerinden biridir. O, Buhara Hanlığı’nda sanatçı bir ailede doğmuştur. 685 yılında Buharalı bir kısım rahip, ressam ve sanatçılarla birlikte Changan’e gitmiştir. Changan’de müzik öğretmenliği yapmış ve çeşitli törenlere uyan müzikleri bestelemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>6. yüzyılın en parlak şahsiyetlerinden biri Küsenli Sucup’tur. 568 yılında Zhu Wudi’nin müstakbel hanımı olan Köktürk (Göktürk) Kağanı Mukan’ın Prensesi Aşna Süyüm’le birlikte Changan’e gitmiştir. O, Changan’de müzik öğretimi ile uğraşmış, 12 Melodi Kanunu’nu keşfederek “müzisyenlerin şefi” unvanını kazanmışır. Böylece Uygur (Türk) müzik sistemi Sui Sülâlesi’nde çok yaygın bir hâl almıştır.</p>
<p>Onun 12 Melodi Ses Kanunu Çin müziğinde devrim yaratmış, hatta bunun etkisi Japonya’ya kadar ulaşmıştır. Sucup hem müzik teorisyeni hem şarkıcı hem de berbap ustasıdır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>He Mianzi, M.S. 713-741 yılları arasında yaşamış meşhur dans ustası ve şarkıcıdır. O, aslen Uygur (Türk) olup, Hive Hanlığı’ndan Çin’in Sangzhou vilâyetine gidip yerleşmiştir. O, özellikle “Zıplama Dansı”yla şöhret olmuştur. He Mianzi’nin çağdaşı şair Li Ruy, bu dansı şöyle tasvir etmektedir:</p>
<p><span><em>Kaş, göz oynatsa keçe üstünde<br>
</em><em>Çiçekli şafkasından sızar terleri<br>
</em><em>Fener ışığında parlar çizmesi<br>
</em><em>Sallansa sağa sola bir sarhoş gibi<br>
</em><em>Zıplasa da, dönse de, uyar ritime<br>
</em><em>Uyar hatta işaret ettiği eli.</em></span></p>
<p>Onun hakkında “He Mianzi” adlı şarkı bestelenip söylenmiştir. Döneminin ünlü şairi Bai Juyi’nin de “He Mianzi” adlı şiiri bulunmaktadır. “He Mianzi” adlı dans Çin’de uzun bir süre oynanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Çin’de berbap ustası olarak tanınan Sao Xiaokui de Uratepe Hanlığı’nda, yani bugünkü Semerkand’ın civarında doğmuş bir Türk’tür. 713-741 yıllarında Changan’e gitmiştir. O aynı zamanda müzikle tedavi yöntemini de geliştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Burada özellikle Pey Abla’dan bahsetmek gerekiyor. O, tahminen 690 yılında Kaşgar’da doğmuştur. 715 yılında Changan’e gitmiş ve kısa sürede dans ve müzikte ün yaparak, Türk kadınına has yeteneklerini sergilemiştir. Pey Abla, uzun yıllar süren öğretim süresinde pek çok müzisyen ve dansçıları yetiştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<h3><span><strong>4. Resim</strong></span></h3>
<p>Sui Sülâlesi Dönemi’nin sonlarında ve Tang Dönemi’nde Budizm kültürünün hakim olduğu Küsen (Kuça), Hoten, hatta bugünkü Çin’in Gansu eyaletindeki Dunhuang’da resmin çok geliştiğini görüyoruz. Doğu Türkistan’daki “Ming Öy” (Bin Buda Mağarası) diye adlandırılan tapınakların duvarlarına çizilen resimler gerçekten herkesi hayretler içerisinde bırakmaktadır. Resmin bu denli gelişmesinin sebebi, iyilik ve güzelliğin sembolü olarak hayal edilen Buda’yı tasvir etmenin ve Buda’ya hizmet eden evliyaların portrelerini çizmenin “sevap” olduğu anlayışının toplumda temel ideoloji hâline gelmiş olmasıdır. Budistler müzik ve resim vasıtasıyla mistik hava yaratıp Budizm’in insanların zihnine ve gönlüne işlemesini sağlamaya çalışmışlardır.</p>
<p>Sayrami’nin kitabına göre, Sui ve Tang Sülâleleri Dönemi’nde yetişmiş ünlü Uygur ressamları ve onların eserleri şunlardır:</p>
<p><strong>Cao Zhongda (Okunuşu: Sao Zhongda):</strong> Sayrami’ye göre, Sao Zhongda Küsen berbapçılarından Sao Pomin’in torunudur. Kuzey Qi (M.S. 550-571 yıllar), Kuzey Zhu (M.S. 557-581 yıllar) ve Sui (M.S. 581-618 yıllar) Sülâleleri Dönemi’nde yaşamıştır. Çizdiği Buda resimleriyle ün yapmıştır. O aynı zamanda pek çok Budist ressamı yetiştirerek “Ressamların üstadı” unvanına erişmiştir. CIHAI’ye (Kamus) göre ise, Sao Zhongda Kuzey Qi döneminde yaşamış ressam olup, asıl ülkesi bugünkü Özbekistan’ın Semerkand bölgesidir. Cao (Okunuşu: Sao) Devleti’nden, yani Dokuz Soylu Zhaowu (Okunuşu: Caovu) Devleti’nden Kuzey Qi’ye M.S. 550-577 yıllarında gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> CIHAI’ye göre, Dokuz Soylu Zhaowu Devleti hakkında “Suiname”, “Yeni Tangname”nin “Batı Bölgesiyle İlgili Kayıtlar”ında bahsedilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> “Dokuz Soylu Zhaowu”, Sui, Tang Sülâleleri Dönemi’nde bugünkü Amu ve Sır nehri boylarındaki dokuz soylu hakimiyetin genel adıdır. “Yeni Tangname”ye göre, dokuz soy şunlardan ibarettir: Kang, An, Cao (Sao), Shı, Mi, He, Hoxun, Wudi, Shı. Bunlardan Kang, eskiden Qilianshan dağlarının kuzeyindeki Zhaowu şehrinde (Bugünkü Gansu eyaletindeki Linze ilçesi sınırları içerisinde) yaşamışlardır. Bu boyun kolları her tarafa dağıldığı için, eskiden “Dokuz Soylu Zhaowu” diye adlandırılmıştır. Ahalisi genellikle çiftçidir. Ayrıca hayvancılıkla uğraşırlar. M.S. 6. yüzyılın sonlarında Batı Göktürklerine tabi olmuşlardır. 8. yüzyılda Araplar tarafından kontrol altına alınmış, ahalisi de yavaş yavaş Türk-Uygur boylarına karışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> CIHAI’ye göre, Dokuz Soylu Zhaowu Devleti’nden Çin’e gelenler Cao (Sao), Mi, Shı soyadını taşımışlardır. Tang Sülâlesi dönemindeki ünlü müzik ustası Mi Jiarong, Cao Miaoda (Sao Miaoda), Shı Chouduo gibi şahısların bu ülkeden gelmiş kişilerin bazılarıdır.</p>
<p>Sao Zhongda’nın “Losi Yolu”, “Koğursunur”, “Morungxiao Hazretleri”, “Yaylada Avlanma”, “Qi Sülâlesi Muhafızlarının Savaş Arabasındaki Cambazlıkları”, “Ünlü Kılıçbaz” gibi resimleri vardır. Bunlardan “Koğursunur” adlı resminde Kuzey Qi Sülâlesi’nin generalı, Uygur (Türk) Kanglı kabilesinden olan Koğursunur tasvir edilmiştir. “Morungxiao Hazretleri” adlı resimde ise, Siyenpilerin ileri gelenlerinden Morungxiao tasvir edilmiştir. “Yaylada Avlanma” adlı resminde Kuzey sülâleler devleti hanlarının avlanmaları tasvir edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p><strong>Diharmaçin:</strong> Hotenlidir, hem tercüman hem de meşhur bir ressamdır. 539 yılında Çin’e gitmiştir. Onun “Asuka Padişahı”, “Asuka Prensesi”, “Hindistan Rahipleri”, “Hoten Bikşuları”, “Yaksa”, “Rivayetteki Evliya”, “Budanın Koruyucusu Saravati”, “6 Yaksa”, “Ay Işığı Altındaki Qinmimghu”, “Luzhongdaki Erbaplar ve At Arabası”, “Kuzey Qi’deki Av Gezisi”, “Guytopingdeki Fırtına”, “Bahar Gezisi”, “Mingtang Tapınağı’na Resim Çizme” gibi resimleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p><strong>Vaycra Vezekina:</strong> Tahminen 575 yıllarında Hoten’de doğmuştur. Sui Yangdi (604-618 yılları arasında tahtta oturmuştur), 607 yılında Bin Daqing adlı ressamın başkanlığındaki bir heyeti “Model Olacak Tanrı Sureti”ni bulmak ve Vaycra Vazekina’yı davet etmek için Hoten’e göndermiştir. Heyet Hoten’de bir süre Vaycra Vazekina’dan ders almış ve sonra onu beraberinde Loyang’a götürmüştür. Vaycra Vazekina, Loyang’a geldiğinde, İmparator Sui Yangdi ve saray erkânı onu karşılamaya çıkmıştır. Vaycra Vazekina, Loyang’da üst düzey devlet erbaplarının dergâhlarından biri olan Bai Ma Si’ya (Bai Ma Tapınağı) tanrı suretini çizmiş ve bu eserleriyle ün kazanmıştır. Özellikle o “Altı Tibetli”, “Yabancı Memleketlerin Kutsal Ağaçları”, “Brahma” adlı resimleriyle üslûp yaratmıştır.</p>
<p>Onun da Yuan Tapınağı’nın duvarlarına “Albastı İlâhı”, “Şevkatli Bodhisattva”, “Müreffeh Dünya”, “Evliya Yüsüf” adlı resimleri; Bai Ma Tapınağı ve İmparator Sui Yangdi’nin uğrak yeri Xiaolin Tapınağı’na “Fil Başlı İlâh”, “16 Derviş” adlı resimleri çizdiği bilinmektedir.</p>
<p>Vaycra Vazekina’nın ayrıca “Hoten Hanı”, “Kiriye Beyi”, “Kaldırımdaki Erbaplar”, “Çiftçinin Tarlası”, “Prensesin Bahar Gezisi”, “Altın Köprü”, “Ay Işığı Altındaki Beyaz At” gibi resimleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p><strong>Vaycra Viçi:</strong> Tahminen 610 yılında Hoten’de doğmuştur. O çocukken Buda dinî eğitimi ve resim eğitimi almıştır. 20 yaşında batı bölgesinde tanınmıştır. 632 yılında Tang Sülâlesi Hükümdarı Tang Taizong (Li Shimin) Hoten’e elçi gönderip Vaycra Viçir’i Changan’e davet etmiştir. O, Changan’e geldiğinde, Tang Taizong onun onuruna sarayda tören düzenlemiştir. O, bir ara Shaoyanta Tapınağı’nda öğretmenlik yapmış ve öğrencilere resim sanatı teorisinden ders anlatmıştır. Vaycra Viçir meşhur ressam olup, ömrünün yetmiş yılı resim çizmekle geçmiştir. Onun resimleri o dönemde 10.000 gümüş paraya alıcı bulmuştur. Onun en önemli başarısı “Oyma-Kabartma Kuralı”nı keşfetmesidir.</p>
<p>Onun bazı resimleri şöyledir: “Maytri Buda”, “Divandaki Buda”, “Yüce Şefkatli Buda”, “Işıklı Han”, “İnzivaya Çekilen İlâh”, “Derviş Huzurundaki Han”, “Bin Elli ve Bin Gözlü Buda”, “Bin Gözlü, Bin Elli Albastının Teslim Oluşu”, “Uygur Rahip” (Bu resim şu anda Amerika’daki “Boston Güzel Sanatlar Müzesi”nde korunmaktadır. “Tibet Hanı” (Bu resim Belçika’nın Brüksel şehrinde oturan Stokse Efendi’nin elindedir), “Küsen Kızı” (Bu resim Belçikalı Berlones tarafından korunmaktadır), “Yabancı Erbaplar”, “Küsen Sazcıları”, “Küsen Dansçı Kızları”, “Semavi Han” (Bu resim şu anda Washington’daki Polar Güzel Sanatlar Sergi Salonu’nda saklanmaktadır)<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p><strong>Yang Shedan:</strong> Hotenlidir. Budist ressamlarının tipik temsilcilerindendir. Sui ve Tang Sülaleleri Dönemi’nde yaşamıştır. Yang Shedan, Budist misyonerleriyle birlikte 541-604 yılları arasında Changan’e gitmiştir. Duvar resimleriyle tanınmıştır. Resimleri arasında “Sui Sülâlesi’ndeki Resmi Buluşma”, “Yüce Maytri Buda”, “Cihanı Koruyan Büyük Dört Buda”, “Takdir İlâhi”, “Nirvana Dünyasındaki İlâh”, “Küsen Rahipleri” bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p><strong>Vaycra Kuyci:</strong> Din âlimi olmakla birlikte ünlü bir ressamdır. O, Buda dinî kahramanlarıyla ilgili resimleriyle ün yapmıştır. Özellikle onun “Buda İlâhi İndra” adlı resmi büyük alkış toplamıştır. 639 yılında o Tang Sülâlesi vezir ve generallerinden 18 şahsın resmini çizmiş ve ona “Han Sarayındaki 18 Yönetici” adını vermiştir. Onun yine “Tang Taizong’un Paytona Binişi” adlı resmi vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p><strong>Siksananda:</strong> Hotenlidir. 652 yılında doğmuştur. O “Bin Buda Mağarası”na çizdiği resimlerle ün kazanmıştır. Ünü Çin’e de ulaşmış, 690-705 yılları arasında İmparator Wu Zetian adam gönderip Siksananda’yı Changan’e getirtmiştir. Onun “On İki İlâh”, “Dört Semavi Padişah”, “ Doğru Oturan Buda”, “Semavi İlâha Çocuk Takdim Etme”, “Büyük Rahipler”, “Küsen Nağmecileri”, “Hoten Rahipleri” ve “Elçileri Karşılama” gibi ünlü resimleri bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’nde de büyük başarılara imza atan Uygur ressamlar olmuştur. Meselâ, bunlardan Buyan Buka (Lakabı Sangyan) ejderha resmini çizmede usta idi. Bianlu (Mahlası Jiyu, lâkabı Lu Sheng) usta ressam olup daha çok doğa manzarası ve kuş resimlerini çizmiştir. Gao Kegong da usta ressam olup, “Sanglu Bölgesi’ndeki Lushan Dağı”, “Bulutun Kapladığı Ormandaki Dumanlar”, “Dağı Aşma”, “Dağın Akşamki Manzarası”, “Siyah Bambu”, “Gök Dağ Üzerindeki Beyaz Bulut”, “Sangzhou’daki Taş Orman”, “Dumanlı Dağ Zirvesindeki Bulutun Altında Orman”, “Ormandaki Derviş” adlı resimleri bulunmaktadır. Sadullah’ın “Meyhua Serçesi” ve “ Mezar Yanındaki Balık Avlama Yeri” adlı resimleri günümüze kadar ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<h3><span><strong>5. Din</strong></span></h3>
<p>M.Ö. 2 ve 1. yüzyılda, Buda dini Hoten’e girdikten sonra, Hoten Budizm medeniyetinin önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Çin’den Hoten’e gelerek Buda dini tahsili gören Faxian, Sun Yuan, Xuanzang, Hui Jiao’nın ve Remarkus’un yazdıkları tarihi kayıtlarda şöyle denmektedir: “…Eski Hoten şehri içinde beş yüzden fazla tapınak olup, devlet çok zengin, insanlar refah içerisinde yaşıyorlarmış. Halk Buda kanunlarına itaat ediyorlarmış. Müzik ve dans gelenek hâline gelmiş. Binlerce rahibi varmış. Hinayana esas mezhebi imiş”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Bu kayıttan, M.S. 2 ve 3. yüzyıllarda Buda dini batı bölgelerinde çoktan benimsenmişken, Çinlilerin böyle bir dinden haberleri olmadıkları anlaşılıyor. Bu durumda, Buda dininin Çin’de Küsen (Kuça), Hoten ve İdikut Budistlerinin gayret ve çabalarıyla yayıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p>İşte Buda dininin Çin’de kabul edilip yerleşmesinde önemli katkısı olan Türklerden biri Pirhuylan’dır. O, 736-820 yılları arasında yaşamış, ünlü Budist düşünürü, eğitimci, dilci ve yazardır.</p>
<p>Pirhuylan’ın 736 yılında Kaşgar’da doğduğu bilinmektedir. İslâm dini Kaşgar’da yayıldığı zaman, Pirhuylan korkarak Çin’in başkenti Changan’e gitmiştir. O, Changan’de 20 yıllık çalışma sonucunda “Bütün Akait Sözcüklerinin Açıklaması” adlı 100 cildi geçen büyük hacimli kitabı yazmıştır. Onun 52 yaşında, yani 788 yılında yazmaya başladığı bu kitap 74 yaşında, yani 801 yılında bitirilmiştir. Pirhuylan’ın bu kitapta açıkladığı akait toplam 5480 maddedir. Bu kitap 1644-1911 yıllarına kadar kişilerin ellerinden düşmemiş, ders kitabı olarak da okutulmuştur. Kitabın ününü duyan Koreliler Song Sülâlesi Dönemi’nde, Japonlar Ming Sülâlesi Dönemi’nde Çin’e gelip kitabı kopya ederek götürmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Pirhuylan’dan önce de Çin’de Tür Buda âlimleri faaliyet göstermişlerdir. Bunların biri Siksananda’dır. O ressamlığının yanı sıra din adamı kimliğiyle de dikkat çekmektedir. O, Çin’e giderken “Buddharatam Saamahavaipulya Sutva” adlı 60 ciltli Sanskritçe kitabı da beraberinde götürmüştür. Changan’de “Lankarata’nın Mahayana’ya Giriş Sutrası (Ayeti)” ve “Mançusiri’nin Teslim Ettiği Akait” adlı 109 bölümden ibaret 107 ciltli Buda kelâmını Sanskritçeden Çinceye açıklamalı olarak tercüme etmiştir. Onun için ona “Şerh Üstadı” da denmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Vaycra Kuyci, 598 yılında Hoten’de doğmuştur. Soyadı Vaycra, adı Kuyci, mahlası Taşkın’dır. 615 yılında Changan’e gitmiştir. Changan’deki Guangfu Tapınağı’nda resim çizmekle ve Buda nomlarını tercüme etmekle meşgul olmuştur. 28 yaşında “Kavrama Teorisi Hakkında Anlatılanların Kaydı” adlı 20 ciltli bir kitap yazarak Fashangzong mezhebinin kurulması için teorik temel hazırlamıştır.</p>
<p>661 yılında o, baş rahip Xuan Zang ile birlikte “Tartışmanın Sınırı Üzerine”, “Tartışmanın Sınırı Hakkındaki Teoriye Övgü”, “Gayrî Mezheplerin Temel Amaçlarının Birbirinden Farklı Olduğu Üzerine”, “20 Kavram Üzerine”, “Eşsiz Yasanın Sınırı Üzerine” gibi Buda diniyle ilgili kitapları Sanskritçeden Çinceye tercüme etmiştir. O tercüme dışında yine Buda dini hakkında pek çok kitap yazmıştır. Onun yazdığı “Karmaşık Toplama Teorisi Hakkında Anlatılanların Kaydı”, “Neden-Sonuç ile Gerçeğe Dönüş Hakkında Beyan”, “Akıllı ve Ferasetli Vacrapracna Sutrası (Ayeti) Hakkında Tefsir”, “Maytri’nin Dünyaya Gelmesi Hakkındaki Sutra (Ayet)”, “Buda Doktrinindeki Gerçek Akaitlere Okunan Övgüler” gibi 14 kitabı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Türkler sadece Buda dininin Çin’e yayılmasında değil, Mani dininin yayılmasında da önemli rol oynamışlardır.</p>
<p>Bahaeddin Ögel, Uygur olan Mani rahiplerinin daha ziyade, yurtlarının dışında faaliyet gösterdiklerini, Uygur kağanlarının Çin başkentinde Mani mabetlerinin yapılmasını teşvik ettiklerini, Çin’de yapılan Mani mabetlerinin inşaatına Uygur ustalarının bizzat nezaret ettiklerini ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>Bu rahiplerin biri Po Duyandir. Mani dininin ünlü âlimi, din eğitimcisi ve dilcidir. Küsen’de doğmuştur. Çocukluğunda Mani dininin âlimlerinden ders almıştır. 694 yılında Changan’e gidip Mani dinini yayma faaliyetlerine katılmıştır. Po Duyan, Tang Sülâlesi İmparatoru Wu Zetian’in desteğiyle Çin’in çeşitli bölgelerinde Mani tapınaklarını yaptırmış ve Mani dinini yayacak öğretmenleri yetiştirmiştir. Onun çabalarıyla Mani dini Çin’de hızla yayılmıştır. Mani dini Çin’de felsefe, sanat ve eğitim alanlarında büyük etki uyandırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<h3><span><strong>6. Mimarlık</strong></span></h3>
<p>Uygur Mani rahiplerinin Çin’in başkentinde çok sayıda Mani tapınakları yaptırdıklarını biliyoruz. Bu tapınakların mimarlık açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiği ve bunların Çin mimarcılığı üzerindeki etkileri sanat tarihçilerinin konusudur.</p>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’nde başkent Pekin’de Uygur mimarlarının da bulunduğu bilinmektedir. Tarihçi Turgun Almas’a göre, bu mimarların biri Ehteriddin’dir. O, Yuan Sülâlesi’nde İskân Bakanı olarak atanmış, saray ve şehir kuruluşunun idaresi ona verilmiştir. Ehteriddin, Hanbalık (Pekin) şehrinin projesini çizmiş, Moğolların 1215’te yıkıp harabeye çevirdiği bu şehrin yeniden inşa edilmesini üstlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<h3><span><strong>7. Astronomi</strong></span></h3>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’nde pek çok Uygur bilim adamı Hanbalık’ta (Pekin) görev yapmıştır. Bunlardan Cemalettin ünlü astronom idi. O 1267’de Van-Nian-Li adlı bir takvim düzenlemiştir. Bu takvim Uzak Doğu’da uzun bir süre kullanılmıştı. Aynı dönemde Yuan Sarayında Ma-Ta-Pa-Li adlı bir Uygur takvimi de bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<h3><span><strong>8. Ziraat</strong></span></h3>
<p>Türklerin eskiden yarı göçebe, yarı yerleşik hayat tarzını benimsediklerini biliyoruz. Özellikle Uygur Türklerinin çok erken dönemlerde yerleşik hayata geçtikleri bir gerçektir. Türkler yerleşik hayata geçtikten sonra başta pamuk olmak üzere, üzüm, kavun, karpuz gibi ziraî ürünleri yetiştirmişlerdir. Ögel’in kaydettiğine göre, 13. yüzyılda Kuzey Çin’e pamuk umumiyetle Orta Asya’dan geliyordu. Bilhassa Turfan’ın pamuklu kumaşları çok meşhurdu.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> “Han Sülâlesi’nden beri Turfan bölgesinde üzüm yetiştiriliyor ve şarapçılık yapılıyordu. 647 senesinde Göktürk yabgusu, Çin’e üzümler gönderiyor ve bu üzümler Çinliler tarafından çok beğeniliyordu. Bundan sonra Çin’de şarap imali, Orta Asya’da Turfan bölgesindeki usullere göre yapılmaya başlandı. Hitay Devleti’nde seyahat eden Çinli seyyahlar, karpuzlara rastlamışlar ve karpuz ziraatının Hitay Devleti’ne Uygurlardan geldiğine işaret etmişlerdir. Karpuz buradan da Çin’e gitmişti.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Dr. Hee-Soo-Lee’nin belirttiğine göre, Yuan Sülâlesi döneminde karpuz, kavun, üzüm ve pamuk gibi ziraî ürünler Orta Asyalı Türkler tarafından Kore’ye getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Bu da yukarıdaki kayıtları teyit etmektedir.</p>
<p>Türklerin Yuan Sülâlesi Dönemi’ndeki başarıları bunlarla sınırlı değildir. Meselâ, tarihçilik konusunda da Türklerin büyük katkıları olmuştur. Bilindiği gibi, Eski Çin’de edebiyat ile tarih birbirinden ayrı değildi. Onun için Uygur yazarları da doğrudan tarih yazmaya iştirak etmişlerdir. Mesela, Ma Zuchang “Yuan Sülâlesi Ying Zong Han’ın Saray Hatırası”nı yazmaya katılmıştır. Lian Huishan Kaya Yuan Sülâlesi Dönemi’nde “Liao Sülâlesi Tarihi”ni yazmış olan kişilerin biridir. Ensari Tutung da Hanlık tarihini yazmaya katılmıştır. “Song Sülâlesi Tarihi”ni yazmak için saraya davet edilen Uygurlardan Cuğur ve Chuanpu Ensali adlı kişiler bilinmektedir. “Jin Sülâlesi Tarihi”ni yazan altı kişi içerisinde en iyisi Uygurlardan Şaraban idi.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Yuan Sülâlesi Dönemi’ndeki Uygurlar güzel yazı alanında büyük başarı kazanmışlardır. Lian Xigong, Guan Yunshı, Sadullah, Daotung, Xishan, Yine Naxili, Bianlu Ma Zuchang, Ma Jiuxiao (Ma Zuchang’ın kardeşi) gibi kişiler bunların bazılarıdır. Özellikle güzel yazı alanında en büyük başarı Küzenli (Kuçalı) Sheng Shiming’dır. Onun “Yazı Yazma Üzerinde İnceleme”, “Güzel Yazı Üzerinde İnceleme” adlı kitapları dönemi için çok büyük önem arz etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Şunu da ifade etmek gerekir ki, Yuan Sülâlesi Dönemi’nde Türk kültürü Çin sınırlarını aşarak Kore’ye de ulaşmıştır. Dr. Hee-Soo-Lee’nin belirttiğine göre, Moğol İmparatorluğu Dönemi’nde Orta Asya bozkır kültürünün Kore toplumu üzerinde büyük etkileri olmuştu. Ho-ak (Çince: Hui-Yüeh), Ho- mu (Orta Asya dansı) ve Ho-ka (Orta Asya şarkısı) gibi Orta Asya müziği ve dansları Kore saraylarında icra ediliyordu. Tarım alanında ise karpuz, kavun, üzüm ve pamuk gibi ziraî ürünler Orta Asyalı Türkler tarafından Kore’ye getirilmişti. Gözlük kullanmayı Çinliler Orta Asya’dan öğrenmiş ve oradan Kore’ye intikal etmişti. Bu dönemde Kore’de Yuan Sarayı adına çalışan çok sayıda Orta Asyalı Müslüman ve Türkler bulunuyordu. Bu yüzden Yuan Sarayı ile haberleşmek ve Hanbalık’taki Moğol ve Türk memurlarıyla yakın dostluk ilişkilerinde bulunmak durumunda olan Koryo Sarayı mensupları ve üst düzey memurları için artık Uygur yazısı ve lisanını öğrenmek şart olmuştu. Dolayısıyla, Uygur yazısı ve lisanı Kore’de gayri resmi olarak bir saray lisanı hâline gelmişti.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></p>
<p>Peki, bu Türkler neden Çin’e gittiler? Neden Çince isim kullandılar? Nasıl olur da yabancı bir dilde ciltler dolusu kitap yazabildiler?</p>
<p>Birinci sorunun cevabı için Çince kaynaklarda şöyle kayıtlar vardır: Sui Sülâlesi Hükümdarı Sui Wendi “Tören müziği gelişmezse, devlet inkıraza uğrar.” düşüncesiyle sarayında tören müziği besteleyebilecek bestecileri toplamaya çalışır. Ancak tören müziği yapabilecek kimse çıkmayınca, batı bölgesine adam gönderip müzisyenler davet etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Abliz Muhemmet Sayrami de Çin tarih kaynaklarından şöyle bir kaydı nakleder: “Tang Dönemi’nde Loyang ve Changan’deki minare ve tapınaklarda Hotenlilerle Küsenliler çok olup, onların çoğu hem ressam hem de tercüman idiler. Onların bir kısmı dini yayıp sevap kazanmak için gelmiştir. Bir kısmı ise Tang Sülâlesi hükümdarları veya beyleri tarafından teklifle getirilmişlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Anlaşıldığı gibi, Budist âlim ve sanatçılar Çin hükümdarlarının davetiyle Buda dinini yayma ve yerleştirme yolunda hizmet etmek ve sevap kazanmak için Çin’e gitmişlerdir.</p>
<p>İkinci soruya gelince, bu tamamen dinle ilgilidir. Budizm kültürünün hakim olduğu bölgelerde yaşayan Türkler hep Buda diniyle ilgili isimler almışlardır. Meselâ, Haymavadi, Dramaguptaki, Dksanpit, Raçabumi, Ratnakar, Ratnaraşi, Maharadi, Mahasatvi, Sartavaki, Sariputi, Mahabali, Mahadivi, Maharadi, Mahasatvi gibi isimler bunların bazılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Çinlilerin bu tür isimleri Çince kaydetmeleri ve telâffuz etmeleri kolay değildir. Çünkü Çince kişi adları normalde hep üç karakterden oluştuğundan (Nadiren dört karakterli isimler de vardır), Çinliler dört, beş karakterli kişi adlarını telaffuz etmeye pek alışkın değildir. Yukarıdaki isimler de Çincede ancak dört ve beş karakterle ifade edilebilir. Çinliler bu durumda yukarıdaki isimleri anlamına göre Çinceye tercüme eder veya kısaltır ya da başka bir isme yakıştırırlar. Çince kaynaklarda geçen birçok Türkün isminin orijinali yoktur. Bu isimleri, tabiî ki, Türklerin asıl ismi olarak göremeyiz.</p>
<p>Üçüncü soruya cevap vermek zor değildir. Nasıl Kaşgarlı Mahmut, İbni Sina, Farabî gibi pek çok Türk âlimi ve şairi eserlerini Arapça, Farsça yazabildiyse, Tang Sülâlesi Dönemi’ndeki Türk âlimleri de Çin başkentlerinde Çince eserler vermişlerdir. Müzik, dans ve resimlerin dilinin ise evrensel olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Sonuç olarak, Türkler uzun tarihî süreç içerisinde maddî ve manevi kültür bakımından inanılmaz başarılar göstermiş ve bu başarılarını diğer milletlerle paylaşmışlardır. Türklerin Çin kültürü üzerindeki etkileri bunu gayet net bir biçimde göstermektedir. Ancak Çinliler, tarihleri boyunca çeşitli milletlerden kültür almış ve almış oldukları kültürü kendi süzgecinden geçirerek, onu mevcut millî kültürüyle birlikte yoğurarak aslından oldukça farklı yeni bir kültür yaratmayı başarmışlardır. Çinlilerin sadece kültürleri değil, milletleri de kendi kültürü içerisinde eriterek kendilerine benzettikleri bir gerçektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Alimcan İNAYET</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 45-53</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> CIHAI (Kamus), Sahnghai Cishu Chubanshe (Shanghai Sözlük Neşriyatı), Shanghai, 1989, s. 1698.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Turgun Almas, Uygurlar, Şincang Yaşlar-Ösmürler Neşriyatı, Urumçi, 1989, s. 385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> V. V. Barthold, Yettesu Tarihidin Oçerkliri (Yedisu Tarihi Hakkında Yazılar), Şincang Helk Neşriyatı, Urumçi, 2000, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Yui Tianheng (Japonya), Gerbiy Yurt Mediniyet Tarihi, Şincang Helk Neşriyatı, Urumçi, 1986, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yui Tianheng, a.g.e., s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Yui Tianheng, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981, S. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Togan, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Togan, a.g.e., ss. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Togan, a.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Togan, a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Togan, a.g.e., s. 419.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Togan, a.g.e., s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Turgun Almas, Uygurlar, ss. 11-13</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Şincangning 2000 Yılı, ss. 45-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Yui Tianheng (Japonya), Gerbiy Yurt Mediniyet Tarihi, Şincang Halk Neşriyatı, Urumçi, 1986, s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> İmin Tursun, Tarimdin Tamçe, Milletler Neşriyatı, Pekin, 1990, s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İmin Tursun, a.g.e., s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988, s. 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Hans-Joachim Klimkeit, Eski İpek Yolu’ndaki Medeniyet, (Çince), Çeviren: Zhao Zongmin, Şincang Güzel Sanat Görüntüleme Neşriyatı, Urumçi, 1994, ss. 153-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Geniş bilgi için bkz. Alimcan İnayet, Doğrudan ve Dolaylı Olarak Çinceye Geçen Türkçe Kelimeler Üzerine (Bildiri), IV. Uluslararası Türk Dil Kurultayı. Düzenleyen: Türk Dil Kurumu, 25-29 Eylül 2000, Çeşme.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Abliz Muhemmet Sayrami, Sui, Tang Sulaliliride Ötken Meşhur Uygur Tarihi Şehisler (Sui, Tang Sülalelerinde Yaşamış Meşhur Uygur Tarihî Şahıslar), Şincang Halk Neşriyatı, Urumçi, 1999, s. 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Masao Mori, Türk Kültür Tarihinin Erken Çağları Üzerine Araştırmalar, Türk Kültürü El Kitabı, İstanbul Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1978, S. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bu şiirin çeşitli tercümeleri vardır. 1993 yılında, Tarihçi Turgun Almas’ın tercümesine dayanarak bu şiiri Türkiye Türkçesine aktarmış idim. Daha geniş bilgi için bkz.: Çin Edebiyatında Türklerle İlgili Şiirler, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 359, s. 173-178, Ankara, 1993. Ancak o tercümede ilaveler fazla olmuştur. Dolayısıyla bu şiiri yeniden aslına uygun bir biçimde tercüme etmeyi denedik.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., s. 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Tian Weizhang, Yuan Devridiki Uygurlarning Zhonghua Medeniyitini Terekkiy Kilduruşka Koşkan Töhpisi (Yuan Dönemindeki Uygurların Çin Medeniyetini Geliştirmeye Sağladığı Katkılar), Şincang             İctimai Penler Tetkikatı Dergisi, 1994, sayı. 4, ss. 71-78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Tian Weizhang, a.g.e., s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Tian Weizhang, a.g.e., s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 44-47</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 61-64</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 93-97</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 185-188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 107-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 122-125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 189-192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> CIHAI (Kamus), s. 1573.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> CIHAI (Kamus), s. 1572.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> CIHAI (Kamus), s. 1571.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 224-230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 231-238.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 239-251.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 252-295.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 296-303.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 164-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 169-173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Tian Weizhang, a.g.e., s. 75-77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., s. 252-253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Daha geniş bilgi için bkz: Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 160-163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Daha geniş bilgi için bkz: Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 169-173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 164-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 351.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 222-223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Turgun Almas, a.g.e., ss. 778-785.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Dr. Hee-Soo Le, İslâm ve Türk Kültürünün Uzak Doğu’ya Yayılması, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1988, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 365.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 366.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Hee-Soo Le, a.g.e., s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Tian Weizhang, a.g.e., s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Tian Weizhang, a.g.e., s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Daha geniş bilgi için bkz: Dr. Hee-Soo Le, a.g.e., ss. 73-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Şincangning 2000 Yılı, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Abliz Muhemmet Sayrami, a.g.e., ss. 170-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-cin-kulturu-uzerindeki-etkileri.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Abdurrauf Polat, Uygur Kişi Adları, Çev: Alimcan İnayet, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi I, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 1996, s. 195.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Hun Sanatı
Hunların (Hsiung-nu) sanatından söz ederken bir ön kabul ile hareket etmek durumundayız. Çünkü Proto-Türkler grubu içerisine giren ve Çin kaynaklarının M.Ö. 2000’den daha erken tarihlere kadar geri götürdüğü Hunların atalarının sanatından değil, siyasi bir birlik oluşturan ve ortalama M. Ö. 244-MS. 216 tarihleri arasında söz konusu olan Büyük Hun İmparatorluğu’nun hakim olduğu topraklarda geliştirilen sanattan (ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63f5722cf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Ilk-Cag-241.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hun-sanati.html">Hun Sanatı</a></p>
<p>Hunların (Hsiung-nu) sanatından söz ederken bir ön kabul ile hareket etmek durumundayız. Çünkü Proto-Türkler grubu içerisine giren ve Çin kaynaklarının M.Ö. 2000’den daha erken tarihlere kadar geri götürdüğü Hunların atalarının sanatından değil, siyasi bir birlik oluşturan ve ortalama M. Ö. 244-MS. 216 tarihleri arasında söz konusu olan Büyük Hun İmparatorluğu’nun hakim olduğu topraklarda geliştirilen sanattan (ve arkeolojiden) söz edeceğiz. Dolayısıyla söz konusu devletin kurulduğu zamanın öncesinden söz etmiyor olmamız, Hunların daha erken dönemlerde var olmadığı anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Ağırlık merkezinin, Orhun-Selenga ırmakları ve Ötüken havalisi, Ongin ırmağı üzerindeki Karakurum ile Ordos bölgesi arasında olduğu anlaşılan Hun siyasi birliği, zamanla bütün Orta ve İç Asya’yı egemenlik altına almış ve bu geniş bölgelerde ilk defa bir kültür ve sanat birliğini sağlamıştır. Daha erken devirlerde doğrudan veya dolaylı olarak Proto-Türklerle de ilgili olan ve Isakova, Serovo, Kitoi, Kelteminar, Afanasyeva, Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık gibi değişik isimlerle anılan kültürler kısmi kültür ve sanat bölgeleri meydana getirmişlerdi. Yukarıda söylediğimiz gibi, Hun hakimiyeti, bu farklı kültür bölgelerini bir kültür ve sanat potası içine sokmuştur.</p>
<p>Zamanla genişleyen Hun toprakları doğuda Kore’ye kuzeyde Baykal Gölü, Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral Gölü’ne, güneyde Çin’de Wei Irmağı, Tibet yaylası-Karakurum dağları hattına ulaşmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla bu sınırlar Hun sanat ve arkeolojisine ait materyalin nerelerde aranabileceğini göstermektedir.</p>
<h4><span><strong>Hun Sanatı ve Arkeolojisi Üzerine Yapılan Çalışmalara Kısa Bir Bakış</strong></span></h4>
<p>Hun Devri üzerine bilgiler veren çeşitli Çin resmi tarihlerini ve erken dönemlerdeki seyyah, din adamı ve elçilerin raporlarını bir tarafa bırakırsak (ki bu kaynakların önemli bir kısmı Hunlardan sonraki devirler hakkında bilgi verirler) Hun Dönemi ile ilgili çalışmaları daha ziyade 17. yüzyılda başlatmak gerekir.</p>
<p>Bu yüzyıldan itibaren çeşitli nitelikte ve farklı meslek gruplarından insanlar Hun kurganları ve eserlerinin bulundukları çevrelere gitti. Bununla birlikte bu ilk çalışmaları bilimsel olarak nitelemek pek mümkün değildir. Daha ziyade maddi menfaatlere yönelik yapılan bu faaliyetlerin çoğu kaçak arkeolojik kazılar şeklindeydi. Bu duruma ilk yasal engelleme Çar I. Petro’dan (1869-1725) geldi. Bir ihbar üzerine kaçak kazılardan elde edilmiş çok değerli altın eserlerden meydana gelen bir grup sanat eserine devletçe el konuldu.</p>
<p>Ancak asıl önemli olay daha sonra meydana geldi. Bu arada çoğu Proto-Türk ve Hunlara ait kurganların talan edilmesine devam ediliyordu. Bulunan eserler satılıyor veya altın potalarında eritiliyorlardı.</p>
<p>1715 yılında bir erkek çocuk dünyaya getiren Çariçe’ye sunulan çeşitli hediyelerden bazıları bu konuda bir dönüm noktası oldu. Madencilik işi ile uğraşan Nikita Demidov isimli biri, Sibirya kurganlarından elde edilen altından yapılmış, Hayvan Üslubu grubuna giren sanat eserlerini hediye olarak sunmak üzere saraya getirdi. Nihayet bu eserlerin önemini anlayan Çar Petro 1718 yılında devletin bütün valilerine emir göndererek, eski olan her şeye el konularak bunların St. Petersburg’a gönderilmesini sağladı.</p>
<p>Bugün hâlâ Hermitage Müzesi’nde bulunan ve başlangıçta Kunst Kammer’de toplanan Sibirya Koleksiyonu örnekleri, sözü edilen müzenin en değerli eserleri arasında sayıldı. Bu grup nesnelerin bir kısmı Tobolsk Valisi N. P. Gagarin ve Çerkaski’ nin çabaları sonucunda satın alınmıştı.</p>
<p>Yine bir gelişme olarak 1764 yılında Çarlık Rusyası’nda defineciliğin yasaklanmasını belirtebiliriz. Ancak aslında Çar bu eserleri kendi propogandası ve hazinesi için toplamıştı. Belki de bu yüzden bu eserlerin bir kısmı daha sonraları kaybolmuştur.</p>
<p>18. yüzyılın sonunda, Sibirya ve Altaylar’da eser toplama faaliyetleri Florov (1793), Petroviç Tovostin (1879) vb. kişiler tarafından sürdürülüyordu.</p>
<p>Bu arada yine sözü edilen bu bölgede çalışmalar yapan W. Radloff, 1859-1871 arasında çeşitli faaliyetlerde bulundu. Önemli oranda sanat ve arkeoloji nesnesinin ortaya çıkarıldığı Berel ve Katanda kurganları 1865’te onun tarafından kazılmıştı.</p>
<p>Rostovtzeff, Minns, Talgren gibi araştırmacılar ise Bozkır kuşağı üzerinde ortaya çıkan çeşitli eserler ile ilgili çalışmalarını sürdürmekteydiler.</p>
<p>1915 ve 1916 yıllarında Tuva bölgesinde çeşitli araştırma ve kazılar yapıldı.</p>
<p>Türk sanatı ve arkeolojisi bakımından önemli materyallerin ortaya çıkarıldığı Pazırık Kurganları 1924 yılında keşfedildi.</p>
<p>1912’de Noın-Ula kurganları ile ilgili çalışmalara başlanmış, arkeolog Kozlov ve ekibi 1925’te burada bir kazı yaparak kurganın envanterini gün ışığına çıkarmıştır.</p>
<p>Griaznov ve Rudenko 1927 yılında Ursula ırmağı kıyısında Şibe kurganını ortaya çıkardı.</p>
<p>S. I. Rudenko ve Griaznov’un muhtelif kazıları ile bilim alemine tanıtılan Pazırık kazıları 1929’da başladı. Bu yıl kazılan I. kurgandan sonra 1947-48’de üçüncü kurgan, 1948’de dördüncü kurgan ve 1949’da ise beşinci kurgan kazılarak gün ışığına çıkarılmıştır. Bahsedilen son yılda 6, 7, ve 8 numaralı üç küçük kurgan da kazılmıştır. Bu arada Başadar kurganı da 1950 yılında kazılarak gün ışığına çıkarıldı.</p>
<p>1956 yılında T. Dorzhsuren ve diğer bir grup arkeolog Hun Devri’ne ait Hangay dağlarında Khunui Nehri havzasında keşfedilen bir alanda üç yüz civarında mezarı gün ışığına çıkardılar. Günümüze yakın zamanlarda da çeşitli arkeolojik siteler keşfedildi ve buralarda araştırmalar yapıldı.</p>
<p>Bu çalışmalardan başka 1969-70 yıllarında bir Kazak-Türk arkeoloğunun büyük başarısını zikredebiliriz. Kimilerine göre Saka, bir kısım Türk araştırmacılara göre ise Hun Devri’ne ait olan Issık Kurganı Kemal Akişev tarafından Alma-Ata’nın 30 km kadar yakınında Issık Rayonu’nda Esik Çayı’nın kenarında tespit edilerek kazısı yapıldı.</p>
<p>Türk arkeolojisi için önemli olan bu kurgandan başka, Pazırık kültürüne dahil edilebilecek Ulandırık kurganları dağlık Altay bölgesinin güneydoğusunda yer alan sekiz kurgan grubundan meydana gelmekte olup, Sovyet Bilimler Akademisine bağlı olarak çalışan V. D. Kubalev’in liderliğinde kazıldı. Buradaki kazı ve çalışmalar 1968, 1969, 1972 ile 1975 yılları arasında ve 1980-1981’de gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Ayrıca son zamanların en büyük başarısı ise 1990’lı yıllarda Ukok platosunda kazılar yapan Natalya Polosmak, ekibi ve başka bilim adamları tarafından gerçekleştirildi. Sözü edilen yerde, Ak Alaha Mezarlığı ve Kuturguntas mezarlığında ortaya çıkarılan kurganlardan başka bir de bir asil soydan bir kadına ait olduğu anlaşılan çok önemli bir kurgan kazılarak gün ışığına çıkarıldı.</p>
<p>Bu arada geçtiğimiz yüzyılın sonunda Rus arkeoloğu Y. D. Tal’ko-Grintsevich Kyakhta’nın 10 km doğusunda Baykal boyunda Sudzhinsk’de 214 Hun mezarını buldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yaşar ÇORUHLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/HUN-SANATI-1.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuşan Sanatı ve Medeniyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kusan-sanati-ve-medeniyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kusan-sanati-ve-medeniyeti</guid>
<description><![CDATA[ Kuşan Sanatı ve Medeniyeti
Arka Planı Hristiyanlık döneminin başlaması ve bu dönemin ilk iki yüzyılı, dünya medeniyetinin en önemli olaylarından birine şahit oldu. Bu da Kuşhan Hanedanlığı’nın ve İmparatorluğu’nun yükselişidir. Çok sayıda gizemle kuşatılmış olan bu konu, oldukça karmaşık bir konudur, fakat 19. yüzyılın ortalarından bu yana tarihçiler tarafından yoğun bir biçimde araştırılmaktadır. Kanişka’nın hükümdarlığına ışık tutan Rabatak Kitabesi[1] […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63f424107.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kuşan, Sanatı, Medeniyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Kusan-Devleti-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html">Kuşan Sanatı ve Medeniyeti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ramesh C. SHARMA</strong></span></a>
</p><h3><span><strong>Arka Planı</strong></span></h3>
<p>Hristiyanlık döneminin başlaması ve bu dönemin ilk iki yüzyılı, dünya medeniyetinin en önemli olaylarından birine şahit oldu. Bu da Kuşhan Hanedanlığı’nın ve İmparatorluğu’nun yükselişidir. Çok sayıda gizemle kuşatılmış olan bu konu, oldukça karmaşık bir konudur, fakat 19. yüzyılın ortalarından bu yana tarihçiler tarafından yoğun bir biçimde araştırılmaktadır. Kanişka’nın hükümdarlığına ışık tutan Rabatak Kitabesi<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> gibi yeni ipuçları da ortaya çıkmaya devam ediyor; buna rağmen Kuşhan saltanatının kronolojisi ve sanatıyla ilgili sorunlar hâlâ çözümlenebilmiş değil.</p>
<p>Öyle görünüyor ki, karmaşa, Kuşhan Hükümdarlığı’nın ayırt edici görünümünün, temel olarak yalnızca bir değil birkaç farklı faktöre dayanıyor olmasından kaynaklanıyor. Benjamin Rowland yazdığı bir önsözde, ayrılık içindeki bu birliği doğru bir şekilde değerlendiriyor. Kanişka Il’nin Ara’daki kitabesinde, Maharajasa Rajatirajasa Devaputrasa Kaisarasa, yani Büyük Kral, Krallar Kralı, Tanrının oğlu ve Caesal efsanesinin kayıtları vardır. Bu olgu, Hintli, İranlı, Çinli ve Romalı bir hanedan olduğu varsayılan Kuşhan İmparatorluğu’nun evrensel karakterini gözler önüne seriyor. İşte bu tek özellik, Kuşhan medeniyetinin bütün syncretik (çatışan ve farklı özellikteki dinlerin birliği) karakterini yansıtır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Kuşhanlar, İmparatorluklarını kurmak için farklı ülkeleri ilhak ettiler. Kuşhan ordusu Çinli, İranlı, Hintli askerlerden oluşuyordu ve Kuşhan hanedanları, çok sayıda farklı etnik kökende insanların yaşadığı topraklar üzerinde hüküm sürdüler. Bu olgunun bir neticesi olarak, çeşitli bilimsel adlar verilen, fakat genellikle Gandhara Ekolü olarak bilinen ve esas olarak grimsi veya dumanlı mavi şist taşının kullanıldığı karışık bir heykel sanat ekolünün ortaya çıkmasını sağladı. Kuşhan Hanedanı’nın tarihinin ve yapısının incelenmesi, çağın sanat geleneklerini değerlendirmek için gereklidir.</p>
<p>Kuşhan kelimesi, Kuşhan ailesinin hükümdar soyuna mensup olduğu varsayımını desteklemektedir. Kelime, ‘kuşa’ (iktidar) ve ‘ana’ (soyu) olmak üzere iki bölümden oluşuyor ve hükümdar sülalesi anlamına geliyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Erken dönemlere ait Çin kaynakları, Ta-hsia bölgesinin, Ta- yüeh-chih (Yüeçiler) tarafından fethedilmeden önce kudretli hükümdarlardan yoksun olduğunu yazıyor. ‘Ta’ büyük anlamına geliyor ve Yüeh-chih (Yüeçi) halkına verilen ‘Ta’ unvanı, onların, başlangıçtan itibaren büyük veya olağandışı hakka sahip olduğunun düşünüldüğünü gösteriyor. ‘Ta’ (büyük) sıfatı, bölgenin ve bölgede kullanılan dilin özelliklerine göre farklı biçimlerde Kuşhan hükümdarlarına verilmeye devam ediyor. Hint tarafında ise bu sıfat, devaputra, sarvaloga, isvara, mahesvara vs. gibi kelimelerle karşılanıyor. Bu kelimelere, sikkelerde ve kitabelerde rastlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Fakat şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, Mahabharata, Puranas vs. gibi erken dönemlere ait Hint edebiyat metinlerinde ve kutsal kitaplarda ‘Kuşhana’ ibaresine rastlanmaz; bunun yerine, söz konusu hanedanlığa Tokhari, Tuskara, Tushara, Tukhara, Tushara, Turunshka vs. adları verilmiştir. İlginçtir ki, hükümdarların Mathura bölgesinin Mat köyü yakınlarına dikilen heykellerinin yeri, bölge ahalisince Tokari veya Itokari yani Tukharas Tepesi olarak biliniyor ve bu ibareler kuzeyden gelen yabancılar anlamına geliyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Hint metinlerinde yabancılar için kullanılan bir başka kelime de ‘yavana’dır.</p>
<h3><span><strong>Ortaya Çıkışı</strong></span></h3>
<p>M.Ö. ikinci yüzyılın başları ile M.S. birinci yüzyılın sonları arasında Yüeçilerin (Kuşhanalar) yükselişlerinin üç aşamada gerçekleştiği sanılıyor.</p>
<p><strong>a) Göçebelik (M.Ö. ikinci yüzyılın başı) Dönemi:</strong> Yüeçiler Çin’in Kansu bölgesindeki Chilien tepesi ile Tun-huang arasında, Gobi çölüne kadar uzanan mesafe boyunca göç ettiler. Bu halk Hunlarla (Hsiung-nu) savaştı, fakat mağlup oldu. Bu mağlubiyet, Yüeçilerin yaklaşık M.Ö. 165 tarihlerinde<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ta Yüeh-chich (Büyük Yüeçiler) ve Hsiao Yüeh-chih (Küçük Yüeçiler) adlarıyla anılan iki grup halinde güney-batı doğrultusunda akınlar halinde göç etmelerine sebep oldu. Yüeçiler İli nehrinin vadisinde Sai halkını bozguna uğrattılar. M.Ö. 160 yılında Vusunlarla savaştılar, fakat mağlup oldular.</p>
<p><strong>b) Yerleşik Hayat:</strong> Yüeçiler yerleşik hayata Ceyhun bölgesinde yaklaşık olarak M.Ö. 129’lu yıllarda geçmeye başladı.</p>
<p><strong>c) İmparatorluk:</strong> Baktriya denetim altına alındı ve bölgeye yerleşildi. Bu süreç yüz yıl sürdü. Bu dönemde Yüeçilerin içinden beş farklı grup ortaya çıktı. Bu gruplardan birisi güç kazanarak iktidar mücadelesinde sivrildi ve diğer dördünü bertaraf etti. Galip gelen Kuei-shuang grubu yaklaşık olarak M.Ö. 35 yıllarında gücünü pekiştirdi.</p>
<p><strong>Miaos</strong></p>
<p>Yüeçiler Baktriya’yı fethettikleri zaman kralları olan ve Kuşhana lakabını kullanan Miaos veya Heraos’ın adına bazı sikkelerde rastlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Fakat bu kral hakkında başka hiçbir kaynakta çok fazla bilgi yok ve kralın Kujula ve Wema gibi diğer Kuşhana krallarıyla tam olarak nasıl bir ilişkisi olduğu da belirsizliğini koruyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bütün ihtimaller dahilinde, Miaos’un Kuei-shung’un veya Ta-hsia bölgesinde yaşayan Kuşhanaların<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> lideri olduğu söylenebilir ve şimdiki bilgilerimize göre Miaos’un Kuşhana Hanedanı’nın kurucusu olduğuna inanılabilir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p><strong>Kujula</strong></p>
<p>Hou-Han-shu’nun da kaydettiği üzere Çin kaynaklarındaki kanıtlar, Ch’in-chiu-ch’üeh’in (daha çok Kujula Kadphises adıyla bilinir ve biz adı geçen kişiyi yalnızca bu isimle anacağız) An-hsi’yi (Arsak İmparatorluğu) kendi devletine bağladığını ve Kaofu veya Kabil bölgesini<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> ilhak ettiğini ve bu şekilde topraklarını genişlettiğini gösteriyor. Kujula için topraklarını genişletme amacının yanında Kabil bölgesinde gelişen iş hayatı, ticaret ve bölgenin zenginliği de oldukça cezbediciydi. Kujula’nın diğer hedefleri P’uta ve Chi-pin oldu ve Kujula hedeflerine ulaşmayı başardı. Bunlardan P’uta Batı Baktriya’daki Bactra<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ve Chi-pin ise Keşmir olmalı. Bu fetihlerin yaklaşık M.S. 40 yılında gerçekleştirildiği düşünülüyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> P’uta’nın Afganistan’ın merkezinde bir bölge olduğu da sanılıyor ve Chi-pin veya Ki-pin’i Gandhara ve Aşağı Swat ırmağı olarak tanımlamak da mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Sonuçta, 80 yaşında ölmeden önce Kujula, sınırlarını halihazırda, Hindistan alt kıtasına kadar genişletmişti. Bu kralın başarıları nümizmatik kanıtlarca da doğrulanmaktadır. Kralın adı, onun adına basılan sikkelerde Kayala, Kuyula, Kozoula vs. gibi değişik şekilde okunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Kuşhana hakimiyetinin o zamanlar Kuzeybatı Hindistan’da hüküm süren İndo-Part krallarının halefi olması sebebiyle, Kujula adına basılan sikkelerde, Kujula’nın seleflerinin taklit edildiği görülür. Asasıyla ayakta duran Zeus, oturan erkek figürü, boğa, deve, silahlı Pallalar vs. bize, Part Kralları Taxila, Pushkalavati Rajavula ve Gondophares adına çıkartılan sikkelerdeki benzer figürleri hatırlatır. Ben halihazırda Jhelum’un doğusundaki bölgede bu tür sikkeler gördüm.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p><strong>Wema</strong></p>
<p>Kujula Kadphises’ten sonra yerine Ooemo Kadphises veya Wema Kadphises olarak anılacak olan oğlu Yen-kao-chen geçti.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Wema, sikkelerde Kapphisa veya Kapisa olarak anıldı.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bu tahta çıkmış majesteleri büyük kralın heykelinin ayakları arasına dikilmiş bir Brahmi kitabesinde, krala, Maharajo, rajatirajo devaputra, Kuşhanaputra (sa) hi-y (e) ma Ta (ksu) ma şeklinde hitap edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Bu kitabede başka hiçbir hükümdarın bahsi geçmediği için bu heykelin Wema’nın hükümdarlığı döneminde dikildiği ve Mathura bölgesinin de onun egemenliği altında bulunduğu rahatlıkla kabul edilebilir. Üzerinde Nike’nin büstünün bulunduğu bakır bir Gondophares I sikkesi (şimdi Bristish Museum’da, Londra), Wema Kadphises’ın muhtemelen fil sürücüsü tarafından yeniden basıldı. Bu varsayım, Wema’nın Gondophares I bölgesindeki Arachosia’da hüküm sürdüğünü desteklemelidir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Aynı şekilde Wema da, M.S. yaklaşık 38 ila 51 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Arsak İmparatoru Gotrzes’ın sikkelerini taklit etti. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Wema M.S. 38 yılından sonra hükümdarlık yapmış olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p><strong>Kanişka</strong></p>
<p>Wema Kadphises’ten sonra imparatorluğu Kanişka devraldı. Bu durum, yeni okunan Rabatak Kitabesi’nde (13-14. satır) net bir şekilde görülür. Mathura yakınlarındaki Mat’ta bulunan Devakula heykelinin Huvişka’nın büyükbabasına atfedilmesi ve Wema’nın heykelinde başka hiçbir hükümdardan bahsedilmemesi bizi şu sonuca ulaştırabilir: Wema Huvişka’nın dedesidir ve bu iki kralın dönemi arasında hükümdarlık yapmış olan kişi ise, Mat’ta bulunan heykelde yani Devakula’da adı geçen Kanişka olmalıdır. Bu konuda çeşitli varsayımlar vardır, fakat yukarıda da bahsedildiği üzere, Kanişka’nın adının geçtiği Rabatak kitabesi, Kanişka’nın Wema ile bir süre aynı anda hükümdarlık yapan kişinin oğlu olduğunu gösteriyor. Kanişka’nın hükümdar olduğu yıl, Kuşhana tarihinin en tartışmalı konularından birisidir ve bunun M.S. 78 ila 144’lü yıllar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Mathura yakınlarındaki Sonkh’da H. Hartel tarafından 1968 ila 1974 tarihleri arasında sürdürülen kazılar M.S. 78 tarihini destekliyor ve biz de, bu karmaşık soruna dahil olmaktan kaçınmak için bu yazıda bu görüşü kabul ediyoruz.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Kanişka, hanedanın en güçlü yöneticisidir. O, miras olarak aldığı imparatorluğu çok iyi yönetmiş ve bu bakımdan siyasi üstünlüğü elinde tutmuştur, fakat aynı zamanda otoritesini de farklı yönlerde ilerletmiştir. Çin kaynakları, Kanişka’nın Pataliputra’yı (Bihar’daki Patna) ele geçirdiğini yazar. Öyle görünüyor ki, Hindistan’ın batı bölgeleri, Kanişka’nın genel valisi (Castana’sı)<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> sayesinde denetim altına alındı. Mat’a, (devakula) genel valinin de heykeli dikilmiştir. Daha sonraki dönemlere ait Çin kaynakları, Kanişka’nın ‘Güney Hindistan’ın kralı So-t’o-o’o-hen’e (Satavahana) karşı zafer kazandığını yazıyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Kanişka’nın sikkelerinde, Sao Nanasao Kanişki Koşamp, yani Krallar Kralı Kanişka yazısı göze çarpıyor. Kuşhana, onun daha sonra ele alacağımız kudretini ve büyük başarılarını haklı çıkartıyor. Büyük bir savaşçı olarak Kanişka ölene kadar savaşmaya ve fetihler yapmaya devam etti. Fu fa tsang yin Yüan Chuan’daki bir öykü, Kanişka’nın ordusunun Pamirlere yaklaştığı zaman, bütün komutanların, atların ve de fillerin çok yorgun düştüğünü ve daha fazla yürüyemediklerini anlatıyor. İmparator onlara bundan başka bir mücadeleye girmeyecekleri güvencesini verdi, fakat bu savaşın kazanılması gerektiğini de söyledi. Kanişka’nın savaşa ve galibiyete karşı giderek büyüyen tutkusu kendisine inananları bile öfkelendirecek boyuttadır, öyle ki Kanişka bir gün hastalanıp yatağa düştüğünde, çevresindekiler ona karşı bir kumpas kurarlar ve Kanişka’nın üzerine hava alamayacak şekilde bir battaniye örterler, battaniyenin dört bir yanına oturarak Kanişka’nın battaniyeyi üzerinden atmasını önlerler. Sonuçta Kanişka havasızlıktan boğularak feci bir şekilde ölür. Bu öyküde doğruluk payı ne olursa olsun, Kanişka’nın çok hırslı olduğu ve başarılı olma duygusunun daima onu çepeçevre sardığı da bir gerçektir. Kanişka’nın farklı alanlara katkıları her türlü övgüye değer ve onun hükümdarlığına haklı olarak erken Hint tarihinin altın çağı denilebilir.</p>
<p><strong>Huvişka</strong></p>
<p>Kanişka’nın yerine muhtemelen Vasişka geçti, biz onun adına bir kitabede rastlıyoruz. Vasişka adı, İsapur’daki (Mathura) M.S. 24 yılına ait bir kitabede geçiyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Vasişka’nın hükümdarlığının çok kısa sürdüğünü görüyoruz, çünkü M.S. 26 yılına ait bir başka kitabede Huvişka’nın adı geçiyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> 30 yıldan daha fazla tahtta kılan Huvişka’nın herhangi bir askeri sefere çıkmadığına şahit oluyoruz. Fakat onun zamanında imparatorluğun bütünlüğü korundu ve Huvişka’nın huzur ve barış içinde geçen hükümdarlığı, Hint tarihinin görkemli sayfalarından birisini oluşturdu. Kısa bir süre için İmparatorluğun başına Kanişka Il’nin geçtiğine dair varsayımlar vardır ve bu varsayım Ara kitabelerine dayanarak ortaya atıldı, fakat buna karşı çıkan görüşler de mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><strong>Vasudeva</strong></p>
<p>Mathura yakınlarındaki Palikhere’daki bir Budist heykelde, 64 veya 67 olarak okunan bir tarihe ve Vasudeva adına rastlıyoruz.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Vasudeva’nın hükümdarlığı 98 yılında sona eriyor. Bunu gözönüne alarak, Vasudere’nın hükümdarlığının 31 veya 34 yıl sürdüğünü söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Vasudera’nın adı Hintlileştirme sürecinin bir sembolüdür ve Budizm’in dışında Brahmanizm ve Jainizm de büyük oranda yayılmıştır. Onun ölümünden sonra Kanişka III, Vasudeva II gibi çok sayıda kral adı ortada dolaşmaktadır. Bunlardan başka bazı liderler de hükümdarlık iddialarında bulunmuş ve ülkenin dört bir köşesinde ayaklanmalar çıkmıştır. Büyük Kuşhana İmparatorluğu’nun çöküşü başlamıştır. İmparatorluğa bağlı uzak diyarlardaki ülkeler üzerinde kontrol kurulamamış, ekonomi çökmüş ve Sasaniler güç kazanmışlardır. Nihayetinde İkinci Vasudeva M.S. 230 ila 242 yılları arasında Sasani Kralı Ardişir I’e boyun eğmek zorunda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<h3><span><strong>Kuşhana İktidarının/Medeniyeti’nin Belli Başlı Özellikleri</strong></span></h3>
<p>Kuşhana Dönemi, birtakım farklı özellikleriyle bilinir: Bu özelliklerden ilk akla geleni, Kuşhana’nın Ceyhun’dan Gang’a ve hatta daha da ilerisine kadar uzanan devasa bir imparatorluk olduğudur.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Hükümdarlar yönetim üzerinde kurdukları kesin denetimi yaklaşık iki yüzyıl boyunca muhafaza etmişlerdir. Hiçbir güç Kuşhan topraklarını işgal etmeye cesaret edememiştir. Kuşhan topraklarına saldırma girişiminde bulunan Partian Kralı ağır bir hezimete boyun eğmek zorunda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Başlangıçta Kuşhanalar göçebe ve barbar topluluklardı. Fakat bu topluluk mahalli geleneklere uyum sağlayabilmiştir. Temelde Kuşhana İmparatorluğu laik bir güçtü, fakat krallar, tebasının inandığı dine müdahalede bulunmamışlardır. Hindistan’da Kuşhana İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde Brahmanizm, Jainizm ve birçok dini mezhep yayılmıştır, fakat bunların içinde bir tek Budizm himaye görmüştür. Vasumitra’nın başkanlığında bir Budist Konseyi Keşmir’de toplandı. Fakat Kanişka’nın Budizm’in bir saçmalık olduğuna inandığı sonucuna varan görüşler de mevcuttur.</p>
<p>Kuşhanalar bölgede hüküm süren dili, lehçeyi ve alfabeyi aldılar ve kendi tercihlerini ya da görüşlerini diğer insanlara empoze etmediler. Krallar genel olarak despottu ve Kanişka da dahil onun dönemine kadar krallar daima savaşla meşguldü.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Zenginler ve tüccarlar üzerinde ağır bir vergi yükü vardı,<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> fakat bu kesimin güvenliği de kesin olarak sağlanırdı ve özenle korunurdu. Kuşhana toplumu zenginlik içindeydi ve krallar, soylular ve halk zevk-ü sefaya düşkündü. Birinci Kanişka’nın cinsel hazza yönelik tutkusunu anlatan birçok hikaye vardır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Kralların bastırdığı çok sayıda altın sikkeler, Kuşhanaların beğenisini ve zenginliğini gözler önüne serer.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Sikkeler üzerinde çok sayıda hayır kurumu ve kamu kurumunun kaydı vardır. Bunlar, su sarnıçları, kuyular, toplantı salonları, giriş kapıları, tapınaklar, bahçeler ve hatta zevkü sefa bahçeleri, manastırlar ve aşevi tarzı yapıları da kapsıyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Kuşhana toplumu sosyal, teolojik ve etnik yapı bakımından heterojendir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Toplumun farklı katmanlarından gördükleri himayenin bir sonucu olarak çok sayıda zanaat ve sanat dalı ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Çamur ve keresteden tuğla ve taşa geçiş, kentleşmeyi ve gelişme sürecinin yönünü yansıtır. Taş oymacılığı ve taşa motifler çizme çağın sanatının temel taşıdır ve çok sayıda sanatçı, ressam ve heykeltraş bu işle iştigal etmiştir. Dini bakımdan kutsal olan mekanlara koymak üzere binlerce heykel yapılmıştır ve bunlardan birçoğu büyük estetik değere sahiptir. Dini ve laik temaların yanında gündelik hayata dair hissiyat da Kuşhan sanatında kendisine bir yer bulmuştur.</p>
<p>Afganistan’daki Surkh Kotal ve Mathura yakınlarındaki Mat’ta kazısı yapılarak gün ışığına çıkartılan kral büstünün, kralın kudretini göstermeye ve kralların propagandasını yapmaya hizmet ettiği görüldü. Aynı zamanda kralların kendilerini tebalarının üzerinde üstün bir insan olarak takdim ettiklerini de görüyoruz. Kuşhana sanatının en güzel örneği olan sikkeler için de aynı şey söylenebilir.</p>
<p>Barış, uyum ve refah sanatsal faaliyetlerin canlı olmasının temel unsurlarıdır. Bazı heykeller ve kabartmalar genellikle Kuşhana Dönemi’ne tarihleniyor. Bu dönem de büyük bir ihtimalle M.S. 78 yılında, Kanişka’nın iktidara geçmesiyle başladı.</p>
<p>Bir bütün olarak Kuşhana Dönemi, Hindistan alt kıtasının kültür tarihinin en anılmaya değer dönemidir ve bu dönemin etkisi yüzlerce yıl boyunca kendisini hissettirmiştir. Bu dönemin gelenekleri bazen, Babürtü Hindistanı’nın maddi kültürünü sarsıyormuş gibi görünüyor.</p>
<h3><span><strong>Kuşhana Döneminin Sanatı</strong></span></h3>
<p>Bundan sonraki sayfalarda Kuşhan sanatı gözden geçirilecek. Kuşhan Dönemi’nin tarihi ve kültürel arka planı Kuşhan çağının sanat üslubunda büyük oranda kendisini gösteriyor. Metal, terra cotta (kızıl balçık), çamur ve fildişi vs. gibi farklı malzemeler kullanılıyor olmasına karşın Kuşhana sanatı özellikle taştan heykeller üretmesiyle tanınıyor.</p>
<p>Erken dönemlere ait heykel alanında iki büyük ekol, Mathura ve Gandhara ortaya çıktı, gelişti ve hemen hemen aynı dönemde dağıldı. Her iki ekol de M.S. birinci yüzyılın ortalarında Kuşhana krallarının himayesi altında en verimli çağlarına girdiler ve M.S. birinci yüzyılın son çeyreğinden üçüncü yüzyıla kadar olan dönemde her ikisi de sanat üslubu bakımından birbirlerini etkilediler, ürünlerini ihraç ettiler ve Buda figürünün kendilerine ait olduğunu iddia ettiler. Her iki ekol de M.S. 5. yüzyılın sonlarından 7. yüzyıla kadar uzanan bir dönemde Akhunların ve diğer savaşçı güçlerin şiddetli saldırılarının acısını çektiler ve etkili bir sanat üslubu olma özelliğini yitirdiler.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p><strong>Mathura</strong></p>
<p>Mathura Sanatı şu özellikleriyle tanınır: Alacalı kızıl kumtaşının kullanımı, sembollerin antropomorfik tanrı formlarına dönüştürülmesi, Brahman, Jaina, Budist ve halk inanışlarının ortaya çıkışı ve bunların aniden çoğalması, Tanrılar ve maiyetleri, figürlerin altında genellikle aslan koltuğu (simhasana), düz hatlı kabartmalar veya keskin hatlı yüksek kabartmalı rölyefler, birleşik organik oluşumlarla denge kazandırılmış gövdeler, dalgalanan bitki ve hayvan bedenlerinin yavaş yavaş insan bedenine dönüşmesi, erken dönemlere ait ikonalarda yakşa etkisi, svastika (gizemli geçiş), mangala kalasa (yuvarlak uğur masası), phalapatra (meyve sepeti), apsaras veya dikkumarikas (bakireler veya periler), gandharvas (uçan ilahi varlıklar), srivatsa (Yunanlıların asasına benzeyen asa), dharmacakra (Kanunun tekerleği), snankhanidhi (helezonik biçimli sedef bir kabuktan sızan zenginlik), kalpalata (dilekte bulunulan sarmaşık), kalpavrksa (dilek ağacı), bodhivrksa (Aydınlanma ağacı), triratna (üç mücevher), bhadrasana (uğur koltuğu), minamithuna (çift balık), malapatra (çiçek sepetleri), fil, aslan, boğa, geyik, yılan, kaz, tavus kuşu, şaşırtıcı derecede mükemmel, karmaşık figürler ve değişik oturuş biçimleri vs. Bunlar yalnızca süs eşyaları değildir, fakat bunların çoğu, derin bir metafiziksel anlam taşır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Feminen bir güzelliği büyüleyici ve yapay pozlarda yansıtmak Mathura’da gelişmiş yeni bir olgudur.</p>
<p><strong>Gandhara</strong></p>
<p>Koyu gri veya dumanlı mavi şist taşının ve daha sonra da kum, kireç ve çimento karışımı bir tür çamurun kullanılması, Yunan ve Roma etkisinin hakimiyeti ve anatomik ayrıntıların vurgulanması Gandhara Sanat Ekolü’nün belli başlı özellikleridir. Yüzün bir çeşit olağan ifadesinin yansıtılması ve kalın kıvrımlar ve kimi zaman Buda’nın yüzündeki bıyık ise Gandhara Ekolü’nün çarpıcı özellikleridir. Gandara sanatı Hint temalarını, çoğunlukla da Budist temaları yabancı bir uslüpla yansıttı. Yakşas, garudas ve nagas Genni, Atlantes, Zeus ve Heracles kılığında görünürler. Öyle görünüyor ki, Yunan sanat geleneğini tecrübe etmiş ya da o konuda eğitim görmüş Hintli veya Hintli olmayan sanatçılar bu sanat objelerini üretiyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Sanatçılar Yunan sanatını Hint sanatına dönştürmekte gerçekçidirler ve bu, bir günahın kefareti olarak cezasını çeken Buda’nın bir deri bir kemik vücudunun tasvirinde göze çarpar.</p>
<p>Mathura Ekolü, yerel olarak atölyeler biçiminde Mathura kentinde yoğunlaşmıştı. Mathura’ya yakın bölgelerde pek az sayıda atölye vardı. Fakat Gandhara Sanatı, geniş bir alana yayılmıştı (şimdiki Afganistan ve Pakistan) ve bu sanat üslubu, yayıldığı bölgeye göre bir çok stilistik varyasyonlara uğramıştı. Mathura Sanat Ekolü, daha yoğun ve daha bütünseldi, buna karşılık Gandhara Sanat Ekolü’nün, farklılıklardan oluşan bir doğası vardı. Mathura sanatının yerli bir karakteri vardır, fakat Gandhara sanatı, birçok sanat geleneğinin birbirlerinin içinde erimesinin sonucu ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı Mathura’da Hint sanat anlayışı, Gandhara’da ise yabancı bir üslup gözümüze çarpar. Mathura için Buda bir tanrıdır, fakat bir Gandhara ressam veya heykeltraşı Buda’yı büyük bir adam olarak tasarlar. Mathura sanat stüdyolarında bir çok farklı inanışın ikonoları resmedildi, heykeli yapıldı, fakat Gandhara’da Budist temalar hakimdi. Mathura’da koruyucu poz (abhayamudra) rağbet gören bir poz iken, Gandhara’da dhyana (meditasyon pozu), bhumisparsa, vyakhyana (dua pozisyonu), dharmacakrapravartana (Kanunun Tekerleğini döndürme pozisyonu) vs. gibi farklı pozlar da görülür.</p>
<p>Daha erken dönemdeki Bharhut ve Sanchi sanat geleneğini takip eden Mathura Sanat Ekolü, Jataka’yı (Buda’nın doğumundan önce) resmetmekle daha çok ilgilendi ve Gandhara ressam ve heykeltraşları ise Üstadın (Buda) hayatından enstantenelerin üzerinde daha çok durdular. Mathura sanat akımına ait çok sayıda heykelin üzerinde yazıt vardır ve bunlardan bazıları genellikle Kuşhana veya Kanişka Dönemi’ne tarihlenmiştir fakat Gandhara heykellerinin üzerinde istisnai olarak yazıt vardır ve istisnai olarak tarihlenebilmiştir. Bundan dolayı, Mathura sanatının tutarlı bir kronolojisini çıkartmak kolaydır, fakat Gandhara sanatının kronolojisini çıkartmak kısmen Gandhara sanat çağının bir bütünlük göstermemesinden dolayı çok zordur. Mathura sanatı gelişmeye devam etti ve bu sanatın ulaştığı doruğa, en güzel fiziksel duruşun yüzde ruhani bir ışıkla harmanlandığı Gupta döneminde (M.S. 4 ve 5. yüzyıl) tanık oluyoruz. Her ne kadar en güzel sanat ürünleri Kuşhana Dönemine ait olsa da, Gandhara’da Mathura’daki gibi bir klasik dönem görülmüyor. Mathura heykel ve kitabelerinde ressamlardan bazılarının adının kazındığına<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> şahit oluyoruz, fakat Gandhara heykellerinde bunlara rastlayamıyoruz.</p>
<p><strong>Buda</strong></p>
<p>Buda figürünün kökeni dünya sanat tarihinin en anlamlı olaylarından birini temsil ediyor. Hem Mathura hem de Gandhara bu figürün kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar, fakat ihtilaf bir yüzyılı aşkın zamandır canlılığını korumaya devam ediyor. Bu kompleks konu, V. S. Agrawala’nın aşağıda sıralanan gözlemlerinin ışığında ele alınmalıdır: “Budist ikonoların temel unsurları, yani padmasana (meditasyonda bir oturuş şekli), dhyanamudra (meditasyon bakışı), nasagra drsti (bakışların burun ucuna konsantrasyonu), simhasana (aslanlı koltuk), camaragrahini, urna (kaşlar arasında dolanmış saç), usnisa (saçsız baş veya saçın başın tepesi üzerinde toplanması) çiçek atan ilahi varlıklar gibi unsurların Yunan veya İran sanatında bir anlamı yoktur. Fakat bunlar Hindistan’ın yogi ve cakravartin kavramlarına çok güzel uyar ve Buda figürü bu fikrin bir sonucudur”.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<h3><span><strong>Etkileşim</strong></span></h3>
<p>Birbirinin çağdaşı iki ekol yani Mathura ile Gandhara arasında Kuşhana Dönemi’nde yoğun bir etkileşim vardı. Mathura yakınlarındaki Mat’ta bulunan Wema Kadphises ve Kanişka gibi erken dönemin hükümdarlarının kahramanlıklarının veya hayatlarının anlatıldığı heykel ve kitabeler, iki sanat ekolü arasında belli bir oranda etkileşimin M.S. birinci yüzyılın son çeyreğinde başladığını destekliyor.</p>
<p>Yukarıda bahsedildiği üzere, Wema heykelinin ayakları arasına dikilen bir kitabede başka bir ailenin adı geçmiyor, bundan dolayı, bu kitabenin Wema’nın sağlığında dikildiği gönül rahatlığıyla varsayılabilir. Bu heykelin benekli kızıl kumtaşıyla yapıldığı dikkate alınarak, bunun Mathura sanat ekolünce üretildiği söylenebilir. Aynı zamanda oturuş pozisyonu, şişkin pabuçlar ve üstten dikişli giysiler üzerindeki nakışlar gibi bir çok yabancı unsurun da ortaya koyduğu üzere, batıdan gelen veya Gandhara bölgesinde yaşayan yabancı ressamların etkisi gözardı edilemez. Aynı şey, ön tarafına Brahmi harfleriyle Maharaja, Rajatiraja, Devaputro Kanişko (büyük kral, krallar kralı ve Tanrının oğlu Kanişka) olarak adının yazıldığı Kral Kanişka’nın ünlü başsız heykeli için de söylenebilir. Büst yapma fikrinin tamamen yabancı olmadığı daha sonra netlik kazandı, daha erken döneme ait literatürde bu tür şeylere rastladık.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>Budist ikonlarda Mathura ile Gandhara arasındaki etkileşim Kanişka’nın hükümdarlığından sonra başlamış gibi görünüyor. Kanişka’dan önce de birtakım Buda figürleri var,<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> fakat Buda figürünün kesin çizgileriyle belirmesi süreci Kanişka’nın iktidarı döneminde ve tabii onun desteğiyle ivme kazandı. Buda’yı bir günahkar olarak lanetleyen Vigur (Türkçe) gibi bazı metinler de var.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Gandhara etkisi, kalın metal kaplamalı, bol dökümlü bir giysinin ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Bu giysinin her iki omzunda da Buda’ya katılanları simgeleyen yanardöner ve yıldırımlarla (ubhayamsika), ‘vajrapani’ vardır. Bu sonuç çıkarma işlemi artarak devam eder, söz konusu giysi pencere kafesi misali şematik bir giysi haline gelir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Yabancı unsurların Hint sanatını istila etmesi, Birinci Vasudeva’nın hükümdarlığının sonlarına doğru gerilemeye başladı. Bu aşama, yabancıların yönetimine karşı başlayan bir isyanla birlikte Gandhara sanat ekolünün özelliklerinin de reddedildiğini gösteriyor.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Mathura Sanat ekolü de Gandhara’yı önemli oranda etkilemiştir. Butkara heykelleri, Mathura modelinin büyük ölçüde bir prototip vazifesi gördüğünü destekliyor. Budist panteonların ötesinde, Mathura ekolünün etkisi bir çok bakımdan görülebilir. Tekerlek ve Triratna Jakata hikayeleri, dhotili ve şallı rahipler, sari giyen kadınlar, parmaklık kalıbı, kutsal ip gibi unsurlar Mathura’dan Gandhara’ya geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Bu etkileşim, araştırmacılar için ilginç bir konudur.<a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<h3><span><strong>Sanksritçenin Okunuş Rehberi</strong></span></h3>
<p><strong>ÜNLÜLER</strong></p>
<p>… a … a … i … i … u … ü</p>
<p> e … ai … o … au</p>
<p>m (anusvara): m (visarga)</p>
<p><strong>ÜNSÜZLER</strong></p>
<p>Gırtlaktan söylenenler: … ka … kha … ga … gha. … na (Gırtlaktan veya ağzın arka kısmından çıkarılan ses)</p>
<p>Damaktan söylenenler. … ca … cha … ja … jha … na (Dilin damağa dokunmasıyla çıkarılan ses)</p>
<p>Beyinle İlgili (?) … ta … tha … da  … dha … na</p>
<p>Dişsel ünsüz …ta … tha … da … dha … na</p>
<p>Dudak ünsüzü …pa … pha … ba … bha … ma Yarı ünlüler … ya … ra … la … va</p>
<p>Islığa benzer ses … sa … şa … sa</p>
<p>H sesiyle teleffuz … ha S: ‘ (avagraha), kesme işareti Edilenler … kşa … jna</p>
<p>İngilizceleştirilmiş Sankritçe kelimeler, sembollerle gösterilmedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ramesh C. SHARMA</strong></span></a>
</p><p>Hindistan Milli Müzesi Genel Müdürü / Hindistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 77-83</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mukherjee, B. N., “The Great Kushana Testament”, Indian Museum Bulletin, 1998. Bu iddia Stael Holstein (JRAS, 1914, s. 79, 88) tarafından ortaya atılmıştır, fakat Fleet bu iddiaya karşı çıkar (JRAS, 1914, s. 398 ve 1091).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> J. M. Rosenfield, “The Dynastic arts of the Kushans”’ın önsözü, 1967, s. VII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mukherjee, B. N., “The Rise and Fall of the Kushana Empire”, 1988, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sharma, R. C., The Splendour of Mathura Art and Museum, 1994, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Mukherjee, op. cit, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> A.g.e., s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Journal of the Asiatic Society of Bengal, 1899, cilt LXXVIII, pt. 1, ek numara I, s. 26, Punjab Museum Catalogue, Cilt I, levha XVI, No. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Mukherjee, op. cit., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A.g.e., s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> A.g.e., s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Hou Han-shu, Böl. 118, s. 9a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Herrmann, A., Historical and Commercial Atlas of China, s. 101, No. 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Mukherjee, op. cit., ss. 31-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Rosenfield, op. cit. p. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Mukherjee, op. cit., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A.g.e., ss. 33-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Hou Han-shu, op. cit.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> The Numismatic Chronicle, 1889, ss. 269-271 ve Journal Asiatique, 1914, S. Ix, cilt. IV, s. 401 f. n. I, 1929, cilt XXVI, ss. 201-202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sharma, R. C., op. cit.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mukherjee, B. N., An Agriphan source: A Study in Indo-Parthian History, 1970. ss. 217 ve 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Mukherjee, B. N., The Rise and Fall of The Kushana Empire, 1988, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Prof. H. Hartel, araştırmaları sonucunda vardığı sonuçları anlattığı “Sonkh’daki Kazılardan Çıkarılan Bazı Sonuçlar” başlıklı makalesinde şu noktaları gözlemliyor: Kuşhana Dönemi olarak tarihlemek, doğal olarak, kazılar sonucu elde edilen bilgilerle tanımlanan Hat 22’ye tarihlemektir, bu hat yalnızca ilk dönem Kuşhanaları değil, aynı zamanda Wima Kadphises/Birinci Kanişka’yı da kapsayan bir hattır. Anahtar öneme sahip olgu, Ksatrapa’nın Hat 23’yle şüpheye yer bırakmayacak şekilde benzemesidir. Daha önce kabul ettiğimiz varsayımlar ne olursa olsun, tarihlemek Sungas’dan Mitras’a, Mitras’dan da Ksatrapas’a genişletilse de, bu dönem M.S. birinci yüzyılın ortalarından daha öteye pek de geçemez. Sonkh’dan sonra Kanişka I’in hükümdarlık döneminin hangi tarihlerde olduğunu belirlemekte izleyebileceğimiz teoriye rağmen Kanişka’nın M.S. ikinci ve hatta üçüncü yüzyıla ait olduğunu söylemenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Puri, B. N., India Under Kushanas, p. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Tuan Ch’eng-che tarafından M.S. yaklaşık 860 yıllarında biraraya getirilen Yu yang tsa tsu ve Bulletin de L’Ecole Francaise d’Extreme-Orient, 1906, cilt. VI, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Agrawala, V. S., Journal of the U. P. Historical Society’deki ‘Mathura Museum Catalogue’, 1951, ss. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Sharma, op. cit., s. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Rosenfield, J. M., op. cit., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mathura Museum No. 2907, Epigraphia Indica, cilt. XXX (1954), ss. 181-84</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Mathura Museum No.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Mukherjee, B. N., Disintegration of the Kushana Empire, 1976, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Rosenfield, op. cit., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Levi, S., Journal Asiatique, 1896, ss. 447-472.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Mukherjee, B. N., Rise and Fall of the Kushana Empire, 1988, ss. 384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Rosenfield, op. cit., s. 38 ve ikinci bölümün 43. dipnotu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A.g.e., ss. XXV-XXXI ve Sharma, S., Gold Coins of Imperial Kushanas and Their Successors, 1999, ss. 24-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Mathura Museum No. 12. 215, 215A ve 1913.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Mukherjee, op. cit., ss. 386-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Sharma, R. C., ‘Interaction between Mathura and Gandhara’, National Museum Bulletin No. 7-8, 1993, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Sharma, R. C., ‘The Mathura School of Sculptural Art’, Jnana Pravaha Annual Bulletin, No. 3, 1999-2000, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Nehru, Lolita, Origins of the Gandhara Style, 1989, ss. 59-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sharma, R. C., Buddhist Art-Mathura School, 1994, s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Indian Art, 1965, ss. 271-72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Sharma, op. cit., ss. 127-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Van Lohvizen, J. E. Van, The Scythian Period, 1949, ss. 157-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Bailey, H. W., London Seminar, ref. Turbische Turfas Texts, IV, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Sharma, op., cit. ss. 176-187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> A.g.e., ss. 191-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Sharma, op. cit., 193, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-sanati-ve-medeniyeti.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Joshi, N. P ve Sharma, R. C., Catalogue of Gandhara Sculptures in the State Museum, Lucknow, 1969, ss. 27-37.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuşan Yönetiminin Kültür Anlayışı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kusan-yoenetiminin-kultur-anlayisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kusan-yoenetiminin-kultur-anlayisi</guid>
<description><![CDATA[ Kuşan Yönetiminin Kültür Anlayışı
Dünya tarihinde Kuşanlar, ilginç bir siyasî güç olarak ortaya çıkmışlardır. Roma ve Hun İmparatorluklarının çağdaşı olan bu imparatorluk üç yüz yıldan fazla bir süre varlığını devam ettirmiştir. İmparatorluğun genişlemesinin zirveye ulaştığı dönemde Kuşan İmparatorluğu Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar büyük bir alanı ele geçirmişti. Ancak Kuşan yönetimi, İlkçağ imparatorlukları arasında belki de en az anlaşılabilmiş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63f0efc7e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kuşan, Yönetiminin, Kültür, Anlayışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Akhunlar-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html">Kuşan Yönetiminin Kültür Anlayışı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Xinru LİU</strong></span></a>
</p><p>Dünya tarihinde Kuşanlar, ilginç bir siyasî güç olarak ortaya çıkmışlardır. Roma ve Hun İmparatorluklarının çağdaşı olan bu imparatorluk üç yüz yıldan fazla bir süre varlığını devam ettirmiştir. İmparatorluğun genişlemesinin zirveye ulaştığı dönemde Kuşan İmparatorluğu Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar büyük bir alanı ele geçirmişti. Ancak Kuşan yönetimi, İlkçağ imparatorlukları arasında belki de en az anlaşılabilmiş olanıdır. Kuşan kültürünün çeşitli yönlerini ele alan tarihçiler, İmparatorluğun kronolojik ve coğrafî konumunu açıklamakta ve tarihî bir çerçeve çizmekte çözümlenmesi oldukça zor olan problemlerle karşılaşmışlardır. Bozkırlardan (stepler) Baktriya’ya gelip burada daha sonra Kuşan idaresini oluşturan Yüeçiler, tarihlerinde henüz yazılı bir dil oluşturmamışlardı. Tarıma dayalı büyük bir imparatorluğu birkaç yüzyıl boyunca idare eden Kuşanlar, bu imparatorluk içerisinde çok çeşitli dil, din ve kültürden insanı yönetmişlerdi. Fakat, tarihlerini yazacak ortak bir resmî dil oluşturamamışlardı. Kuşan idaresinin bu çok kültürlülüğü, Kuşan tarihi üzerinde çalışmayı zorlaştırmakla birlikte, bu kosmopolit yapı, bu bozkır halkının siyasî yapısı hakkında farklı yorum ve tartışmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.</p>
<h3><span><strong>Kuşanların Kökeni</strong></span></h3>
<p>Kuşan İmparatorluğu’nu kuran Kuşanlar Afganistan’ın yerli halkı değildi. Kuşanlar, Orta Asya’dan göç eden Yüeçilerin bir koluydu. Orta Asya’da yaşayan pek çok göçebe topluluk gibi Yüeçiler de önce büyük bir devlet kurmuş daha sonra da kendilerinden daha güçlü göçebe bir topluluk olan Hunlar tarafından yıkılmışlardı. Çinli tarihçi Sima Qian’a göre, Yüeçi kavmi içerisinde M.Ö. 2. yüzyılda, 100.000 ile 200.000 arasında süvari okçu veya savaşçı bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ancak, bunlar Hun Konfederasyonu tarafından hakimiyet altına alınarak süvari okçuların sayısı 300.000’e çıkarılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Gene de, Yüeçilerin büyük bir kolu, Hunlar tarafından bozguna uğratılmalarına rağmen Afganistan’a göç ederek tarımla uğraşan yerel halkı hakimiyetleri altına almışlar ve hükümranlık kurmuşlardı. Çin’in tarım yapılabilen alanlarına yakın yerlerde yaşamakta olan göçebe topluluklar tarım ürünlerini yağmalamak amacıyla sık sık Çin’e girererek Çinle dostane olmayan ilişkiler içinde olmuşlardır. Ancak bölgedeki topluluklar içerisinde Yüeçiler Çinliler tarafından antikçağda ticaret konusunda kabiliyetli olarak değerlendirilmişlerdir. Çinliler M.Ö. 1. binyılda Yüeçileri bu coğrafyada yeşim taşı temin eden bir topluluk olarak tanımışlardı. Dönemin ekonomisti Guan Zhong (M.Ö. 645’te öldüğü düşünülmektedir) Yuzhi ve Niuzhi adındaki toplulukların Çin’e yeşim sattıklarını yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> İlkçağ idarecileri ve soyluları bu yeşim taşını çok seviyorlardı. Ancak bu taş çoğu zaman oldukça uzak yerlerden geliyordu. Shang hanedanından Fuhao’nun mezarında, bugünkü Sincan bölgesindeki Hoten’den getirilen ham yeşim taşından imal edilmiş 750 parçadan fazla sanat eseri bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Shang krallarının, Hoten’deki yeşim taşına direk ulaşımları yoktu. M.Ö. 1. binyılın ortaları gibi erken dönemlerde, Yüeçiler’in bunu yapabildikleri anlaşılmaktadır. Yüeçiler, yeşimin kaynağının bulunduğu bütün yerlerle bağlantı halindeydiler. Bir tarım toplumu temeli üzerine kurulmuş olan Çin idarecileri ise bunların en önemli müşterileriydi.</p>
<p>Yüeçiler aynı zamanda, Hunların Çin sınırında büyük bir korku oluşturdukları bir dönemde, M.Ö. 3. yüzyılda bu bölgeye at temin eden en önemli topluluktu. Kuzeyde, Hunlar gibi atlı bir göçebe topluluğun akınlarına hedef olan Çinliler için atlı asker bulundurmak çok önemliydi. Qin hanedanının ilk imparatoru, at temininin güven altına alınması konusuna özen göstermişti. Fakat iyi atlar, büyük otlakların rahatlıkla besleyebildiği, bunların üretilmesi ve talimine imkân sağlayan bozkırlarda yetiştirilebiliyordu. Çin’de tarımla uğraşan, dolayısıyla atlara ve diğer bu tür hayvanlara ihtiyacı olan halk, bunları pastoral toplumlardan temin ediyorlardı. Qin hanedanı (M.Ö. 221-207) döneminde, o büyük Seddin yapılmasına sebep olan Hunlar ile Çin arasındaki mücadeleler Çin’de daha büyük bir talep oluşturmaya başlamış, ancak aynı oranda bir arz mümkün olmamıştır. Bozkır ikliminde hâlâ güçlü bir yönetime sahip olan Yüeçiler Çinlilerle iyi ilişkiler içerisinde olan ve Çin’e at satan bir topluluk olarak varlıklarını sürdürüyorlardı. Sima Qian’a göre, “Wuzhi”lerden önemli bir isim olan Lou ilk imparatora at temin eden kişilerin başında geliyordu. Erken dönem Çincesinde “Wuzhi”, Yüeçi anlamına geliyordu. Lou, at ve büyük baş hayvanları ipekle değiştiriyor ve daha sonra da ipeği bozkırda yaşayan toplulukların şeflerine satıyordu. Bu ticaret yoluyla Lou’nun bağlı bulunduğu prensliğin gelirinden daha fazla gelir elde ederek oldukça zenginleştiği belirtilmektedir. İlk imparator, onun bu hizmetinden çok memnun kalmış ve imparatorun meclisinde yöneticiler arasında yer alabilmesi için kendisini yüksek bir mevkii ile şereflendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Eğer Sima Qian’ın kayıtları doğru ise, bu durumda Yüeçilerin İpek Yolu’nda ticareti başlatan ilk topluluk olduklarını düşünebiliriz. M.Ö. 3. yy. civarlarında bozkırlardaki diğer kavimlere ipeği satarken, Çin’e ipeke ve ipliği, kumaş ve ham ibrişim gibi diğer yan başka ürünlere karşılık at veriyorlardı. Yüeçiler ipeğe karşılık o kadar çok at satmışlardı ki, atlarının şanı çevre bölgelerdeki toplumlar arasında dahi yayılmaya başlamıştı.</p>
<p>Yüeçi atlarının ünü sadece Çin’e değil bütün Orta Asya’ya yayılmıştı. Milâdî 3. yüzyılda Soğdlu bir yazar, coğrafya kitabında, Çin’in çok sayıdaki halklarıyla, Roma’nın çeşitli zenginlikleriyle, Yüeçilerin ise çok sayıda atlarıyla tanındıklarından bahsetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Muhtemelen Yüeçilerin bu ünü, Han hanedanı imparatorunu harekete geçirmiş ve imparator, Hunlara karşı savaş açmak için Zhang Qian’ı Yüeçilere göndererek onlarla ittifak yapmayı istemişti. Hunlar, Çinlileri kendilerine ipek, hububat ve diğer tarım ürünleri ödemeleri gibi vergiye bağladıkları bir sırada Han imparatorları, Hunlar ve Yüeçiler arasında bir düşmanlığın ortaya çıktığını haber almışlardı. Bu arada Yüeçilerle Çinliler arasında dostane ilişkilerin devam etmesi, bu iki topluluğun Hunlara karşı birleşebilecekleri ihtimalini kuvvetlendiriyordu. Ancak Zhang Qian Oxus nehrinin verimli toprakları çevresinde yerleşmiş olan Yüeçileri Hunlara karşı savaşa girişmeye ikna edememişti. Fakat, Han hanedanı bu olayı müteakip ortadan kaybolan Yüeçilerle tekrar temas kurarak mal değiştokuşunu yeniden başlattılar.</p>
<p>Her ne kadar Zhang Qian’ın girişimleri sonuç vermesede, Yüeçiler ve Çinliler aralarında sürekli olarak bilgi ve mal alışverişinde bulundular. Dunhuang yakılarında yeni tespit edilen sınırdaki bir kale çevresinde arkeologlar arafından bulunan bir belge, Yüeçi elçisine temin edilen yiyeceklerden bahsetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu belge (DQ. C: 39) M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir ki, Çin bu devrede Han imparatorlarının hakimiyeti altındayken, Kuşanlar ise Kuzey Afganistan çevresinde yerleşmiş güçlü bir devletti. Eski Han idaresi dönemine tarihlenen ve Çin Orta Asyası’ndaki Niya’da bulunan ahşap bir yazıt parçası da, Yüeçiler ve Han yönetimi arasındaki ilişkilerin sürekli devam ettiğini göstermektedir. Bu Çin yazıtı, Dawan kralının büyük Yüeçi devletinden gelen elçiye yardım ederek bu mektubu yazdığını belirtmektedir. Metin üzerinde bazı karakterler okunamamakla birlikte, okunabilen kısımlardan Yüeçilerin Han idaresinden bir elçi talep ettikleri ve (Hunlar?) tarafından sürekli rahatsız edildikleri anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Bu bağlantı Yüeçi-Kuşanlarının Hindistan’ı işgal etmelerinden ve büyük bir imparatorluk kurmalarından önce, henüz Kuzey Afganistan’a yerleşmeye başladıkları sırada ortaya çıkmıştı. Böylece, Han yönetimiyle karşılıklı olarak ilişkilerine devam ettiler. Ancak, bu dönemde, Kuşanlar, Han yönetiminin Hunlara karşı askerî destek talebini geri çevirmişler ve onlarla sadece ticarî ilişkilerini devam ettirmişlerdi. Bu sırada Han idarecileri de Orta Asya’nın siyasî yapısını gözlemliyor ve Yüeçi krallığının yerleşmesini takip ediyorlardı. Han yöneticileri Yüeçiler tarafından ele geçirilen Dahia’nın şeb “Xihou” ya da prenslik tarafından yönetildiğini biliyorlardı. İçlerinden biri olan Kuşanlar, bu beş parçayı tek bir krallık, güçlü ve zengin bir imparatorluk altında toplayan bir gruptu. Bu krallığın idarecileri artık kendilerini “Kuşana” olarak adlandırıyorlardı. Fakat History of the Later Han’a (Geç Han Tarihi) göre, Çin yazarları ve seyyahları bunları geleneksel bir şekilde “Yüeçi” olarak adlandırmaya devam etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Dahia adındaki yer ismi muhtemelen Hind-Avrupaî bir dil olan ve bu kavmin konuştuğu Tuhara dilinden Çinceye geçen bir isim olmalıdır. Yüeçi-Kuşan halkı, Tuhara dili konuşan bir topluluk olmakla birlikte, o dönemde bu dili konuşan tek halk değildi. Büyük İskender’in fetihlerinden sonra Helenistik dönemde, Kuzey Afganistan ve Özbekistan’ın bir kısmını da içine alan bu bölge, Grekler tarafından Baktriya olarak adlandırılıyordu. Kuşanların Oxus nehrini geçmeden önce dahi, Helenistik Baktriya’nın Daxid’ya dönüşmesi, bölgede Yüeçilerin işgalinden önce de Tuharalıların mevcudiyetine işaret etmektedir. Yüeçilerin devlet teşkilatı Daxia’ya taşınırken, teba güzergah boyunca sıralanan kolonilerde yaşamaya devam etmiştir. Tianshan dağlarının eteklerinde bulunan anayurtlarında kalan topluluk mensupları kendilerini küçük Yüeçiler olarak adlandırmaya başlamışlardır. Bütün Orta Asya yol güzergâhı üzerinde göç eden Yüeçilerin geçtikleri yerlere verdikleri isimler Tuhara diline benzemektedir. Bu sırada, dostane veya düşmanca ilişkiler içerisinde bulunulan diğer topluluklar da Yüeçilere katılmış olabilirler. Yüeçi ve Hunların ve bir başka göçebe topluluk olan Wusunlar’ın (Vu-Sunlar) karşılaşmaları ve karışıp kaynaşmaları, Yüeçilerin etnik yapısını değiştirmiş olabilir. Bu sebeple, Yüeçiler Daxia’ya ulaştıklarında Kuşan yönetimi tek bir etnik gruptan oluşmuyor aksine, Orta Asya bozkırlarının farklı kültürlerinden bir araya gelmiş bir topluluğu ifade ediyordu.</p>
<h3><span><strong>Kuşan İmparatorluğu</strong></span></h3>
<p>Yüeçi-Kuşan halkı, onurlu, çok iyi at kullanabilen, savaş ve ticarette oldukça başarılı olan ve Kuzey Afganistan’da güçlü bir devlet kurmuş bir topluluktu. 400.000 kişilik nüfus içerisinde toplam 100.000 asker bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Fakat, ele geçirdikleri topraklar oldukça genişti ve üzerinde yaşayan topluluk yüksek bir medeniyete sahipti. Yüeçi-Kuşanlarının Daxia’yı ele geçirmelerinden önce de bu bölge Tuhara dili konuşan bir başka topluluk tarafından mı, yoksa hâlâ Grekler tarafından mı yönetiliyordu bilinmemektedir. Ancak Oxus nehrinin güneyinde yaşayanlar, yerleşik bir tarım memleketi oluşturmuştu. Bu bölgede etrafı surlarla çevrili şehirler ve evler bulunuyordu. Yunanistan’a benzer bir şekilde, ülkede tek ve büyük bir hakim yoktu. Daxia’nın nüfusu oldukça fazlaydı. Bu sayı muhtemelen bir milyon civarındaydı.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Kuşanlarla Baktriyalı Daxia’nın kaşılaşması, göçebe ve savaşçı bir toplumun tarım toplumuna dönüştüğü bir dönem değil, büyük nüfusa sahip iki farklı gelişmiş kültüre sahip toplumun biraraya geldiği bir dönemdir.</p>
<p>Tuharalıların buraya gelmelerinden önce, kuzey Afganistan, batı Asya ve Akdeniz birbirleriyle bağlantılıydılar. M.Ö. 2. yüzyılda Yüeçi Kuşanları söz konusu bölgeye ulaştıklarında bölge daha çok Helenistik kültürün etkisi altındaydı. Aslında Helenistik kültürün etkisi Baktriya’dan çok daha geniş bir bölgeye apdern Pakistan’ın Peşaver bölgesinden doğuda Özbekistan’ın Semarkand şehrine kadar uzanıyordu. Modern Pakistan’daki Peşaver bölgesinde bulunan; antik ismiyle Purushapura olarak tanınan; Kuşanlar döneminde ise başkent olarak hizmet veren Cha-sada’da yürütülen kazılarda bulunan tanrıça heykelleri Kuşan idaresi döneminde de Helenistik kültürün etkisinin devam ettiğini göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Sadece heykellerdeki sanatsal üslûp değil, aynı zamanda tanrıçaların tacı olarak kabul edilen şehir suru, şehrin baştanrısının sembolü şehirde Helenistik özelliklerin devam ettiğinin başka delilleridir. Grekçe’de Oxus nehri olarak bilinen Amu Derya’nın güney sahilinde Ay-Hanım’da yapılan araştırmalar, yaygın bir Grek yaşantısı tablosunu ortaya koymaktadır -Tiyatro, gimnasyum, tapınaklar ve saray binası. Saray sadece idarecilerin yaşadıkları yer değil aynı zamanda bir idare merkezi ve hazinenin bulunduğu bir yerdi.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bir şehirde sarayın bulunması, burasının diğer şehir devletleri içerisinde hakim olan devletin merkezi olduğunun belirtisiydi. Çin kaynaklarının bölgenin siyasî yapısı hakkındaki verdiği bilgilere bakılacak olursa burası Daxia’daki pek çok şehir devletinden biriydi.</p>
<p>Tuhara dilini konuşan bir halkın Helenistik bir bölgeye yerleşmesi farklı bir karışımın sonucunda oluşan yeni bir şehir hayatı meydana getirmişti. Fakat Yüeçilerin veya Tuharalıların Baktriya ele geçirdikleri dönemdeki gelişmeler hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Fetihler sırasında Ay- Hanım’da olduğu gibi tahribat olsa da, Çin kaynaklarına göre, pek çok Grek şehri uzun süre hayatına devam etmiş ve hatta Kuşan idaresi altında Grek mimarîsi yaşatılmıştır:</p>
<p>“Büyük Yüeçiler Hindistan’a 7000 li (link) uzaklıkta bulunan bir bölgede yaşıyorlardı. Bulundukları bölgenin yükseltisi oldukça fazla, iklimi kuruydu ve bölge oldukça ücra bir yerdeydi. Devletin kralı kendisini “göğün oğlu” olarak isimlendiriyordu. Ülkede yüzbinlerce çeşit at bulunuyordu. Şehirlerin yapılanmaları ve saraylar Romalılarınkine çok benziyordu (Da Qin). Halkın deri rengi, kırmızımsı beyazdı. Halk, at üzerinde ok atmakta mahirdi. Yerel ürünler, kıymetli eşyalar, hazine, giyim ve mefruşat Hindistan’a kıyaslanamayacak kadar iyiydi.”<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Kuşanlar hakkında bu bilgilerin alıntı yapıldığı kitap kayıp olduğu için bilgilerin ne derece doğru olduklarını belirtmemiz mümkün değildir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Ancak, bu tablo, önceki Helenistik ülkenin de at kullanan Kuşanlar tarafından yönetildiğini göstermektedir. İklim ve yerleşim Kuzey Afganistan’a benzemektedir. Kuşan kralları kendilerini “devaputra” yani “göğün oğlu” veya “tanrının oğlu” olarak adlandırıyorlardı. Kuşanlar, çok çeşitli kaliteli atlara sahiplerdi ve göçebe kültürü ve maharetlerini devam ettirmişlerdi. Fakat, nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Grekler ve Akdeniz memleketlerinden insanların oluşturduğu Kuşanların ülkesinde mimarî Greko-Romen bir tarzda devam etmiş ve bu, Çinlilere göre, Roma tarzında yapılmış eserler olarak değerlendirilmiştir. Halk da, benzer şekilde, güneyde Hintliler ve doğudaki diğer Orta Asyalı kavimlere göre daha açık tenli olarak görülmüştür.</p>
<p>Kuşan krallığının doğusunda, bugünkü Fergana bölgesindeki Dawan devleti de tarımın yapıldığı ve kaliteli atların bulunduğu bir şehirler bölgesiydi. M.Ö. 2. yüzyılda bölgede, birkaç yüzbin insanın yaşadığı yetmiş şehir bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> History of the Former Han’a göre, Dawan halkı, Yüeçilerinkine benzer adetlere sahipti. Ayrıca Dawan, üzüm, şarap ve atlarıyla ünlüydü. “Zengin malikâneler, onbinden fazla shi (fıçı?) şarap imal ediyolardı ki bu 20-30 yıl boyunca bozulmadan kalabiliyordu”.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Üzümden imal edilen şarap, Helenistik etkinin bir ifadesiydi. Tuhara dilini konuşanların burayı ele geçirmelerinden önce de Fergana Hellenleşmeyi tatmıştı. Dawan adı da zaten Tuhara adının bir başka şekliydi. Dawan atları o kadar ünlüydü ki Wudi, iki büyük öncü askerî birliğini buranın kralını ele geçirmesi ve atları kendisine getirmeleri için göndermişti.</p>
<p>Artık Yüeçiler, Çin’den ve Dawan’dan uzakta Daxia’da yaşıyorlardı. Hanlara artık önceden olduğu gibi, temelde at satmıyorlardı. Sadece Orta Asya’nın değil, güney Asya ve hatta Akdeniz’e kadar olan bölgenin kaynaklarını kontrol ediyorlardı. Bugün Afganistan’da bulunan ve M.Ö. 1. yüzyıl ile milâdî 1. yüzyıllar arasına tarihlenen Tilya-tepe’de yapılan araştırmalar sonucunda, Kuşan kraliyet ailesine mensup fertlere ait oldukça zengin mücevherlerle dolu mezarlara rastlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Araştırma yapılan altı mezarda muhtemelen Yüeçi Kuşan ailesinden prens ve prensesler bulunuyordu. Burada, kaplar, tabaklar, tokalar ve giysileri süslemek için kullanılan küçük süs eşyalarından oluşan 20.000’den fazla altın parçaya rastlanmıştır. Mezarın dış süslemeleri ve mezarda bulunan parçalar, Baktriya’ya yeni gelen yöneticilerin, bir yandan bozkır adetlerini devam ettirirken diğer yandan kısa sürede komşu ülkelerin yapım tekniği ve işçilik özelliklerini benimsediklerini göstermektedir. Bronz ayna kesinlikle Çin özelliği taşırken<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> bazı fildişi oyma eserler Hindistan<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> ve pek çok eser de bozkır hayvan dizaynlarının veya Helenistik Baktriya’nın etkisini göstermektedir.</p>
<p>Afganistan’daki ve daha sonra Güney Asya’daki yönetim Kuşanların daha sonraki değişimini kolaylaştırmıştır. Kuşan ordusunun Hindikuş dağlarını geçerek Kuzey Hindistan düzlüklerini ele geçirmelerinden sonra toprakları, Orta Asya ve Güney Asya’nın bir kısmını da içine almıştır. Böylece Kuşanlar, İpek Yolu’nun önemli bir kısmını kontrol altında bulundurmuşlar ve bu ticaret trafiğinden alabildiğince faydalanmışlardı. Bir İlkçağ şehri olan Begram’daki Kapisa şehri birbirinden daha farklı ve çeşitli zenginlikleri de ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bugünkü Kabil şehrinden fazla uzakta bulunmayan Begram, muhtemelen Kuşan İmparatorluğu’nun merkezini Hindistan’a taşımasından sonra, imparatorun yazlık sarayının bulunduğu bir şehirdi. Milâdî 1. yüzyıldan itibaren 150 yıl boyunca saray, Akdeniz, Güney Asya ve doğu Asya’nın sanat işçiliğini taşımıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Yüeçi Kuşan halkının ticaretini yaptığı ipek artık onlara oldukça iyi bir gelir getiriyordu.</p>
<p>Kuşan idaresi altında, atlara ek olarak şarap da yüksek kültürün bir göstergesiydi. Kuşanlar, Çin ipeklerini, Hindistan’ın kıymetli taşlarını ve Himalayalar’ın ve çevresinin diğer kıymetli mallarını Romalı tüccarlara satarken Akdeniz’den de şarap ithal ediyorlardı. İçerisinde şarap kalıntısı bulunan pek çok amfora parçası, Roma ticaretiyle özdeşleşen tarihî alanlarda ele geçirilmiştir. Kuşan topraklarına bu tür Roma malları Kızıldeniz vasıtasıyla ulaşabiliyordu. Periplus, Kızıldeniz’i gemilerle geçerek, İndus nehri ağzındaki liman şehri olan Baryagaza ve Cambay körfezinde bir liman olan Barbaricum’da şarap satıldığını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Sirkap seviyesinde Saka-Parthian’da, Taxila’nın ikinci kazı alanında, kırmızı boyalı çömlekler, Bombay’ın koyunda bir ada olan Elephanta’da Ksatrapa sikkeleri ve amfora parçaları bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Akdeniz’in üzüm şarabı, Grek devletlerinin en önemli ihracat ürünüydü ve artık bu Romalıların eline geçmişti. Ancak aslında üzüm şarabının tadını ve yetiştirilmesini bütün diğer kolonilere birkaç yüzyıl önce ilk tanıtan ve Hindistan’da bir pazar oluşturanlar, en azından kuzeybatıda bu işi geçekleştirenler Grekler olmuştu.</p>
<p>Tuhralılar veya Yüeçi Kuşanları şarabı yüksek bir kültürün göstergesi olarak tüketirken, Baktriyalılar ve Hintliler ise at kullanmayı yüksek kültürün bir göstergesi olarak kabul ediyorlardı. İçki alemlerinden görüntüler pek çok Kandehar Budist sanat eserleri üzerinde görülmektedir. Burada Budizm gibi maddeden uzaklaşmayı öngören bir dinin böyle kendinden geçirici ve zevk verici şeyleri neden hoş gördüğünü açıklamak güçtür. İçki alemi görüntülerinin dinî açıklaması bir yana, zengin bir bağcılık ve şarap içmenin bir prestij unsuru olması Budist sanatında bu konuların neden işlendiğini açıklayabilir. Kuşanlara dönüşen göçebe Yüeçiler, Helenistik ülkelere geçmek için güney ülkeleri üzerinden geçen yollar vasıtasıyla kültürlerini zenginleştirmişlerdir.</p>
<p>Pers kültürünün etkisi de Baktriya’ya kadar girmiştir. Daxia’daki Achaemenid idaresi Büyük İskender’in fethiyle sona ermişse de Pers dinî geleneği Helenistik dönemde de devam etmiş hatta geliştirilmiştir. Tipik bir Helenistik dönem tarihî alanı olan Ay- Hanım’da ele geçen sikkeler üzerindeki dinî figürler Grek özelliği taşırken, her üç tapınağın altarı da Grek tanrıları için değil belki de ateşe tapılan bir altardı.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Grek dini tek tanrılı bir din değildi ve Helenistik şehirler bir yandan dinî yapılarında Grek tarzı sanatını devam ettirirken diğer dinlere de müsamaha göstermişlerdi. Bu sebeple, Yüeçi Kuşanları ve diğer göçebe topluluklar buraya geldiklerinde, Helenistik Baktriya’da Zerdüşt kültü yok olmamıştı.</p>
<p>Kuşanlar da diğer kült ve dinî uygulamalara karşı oldukça müsamahakâr insanlardı. Dinî hoşgörü ve bölgenin parçalanmışlığı Kuşanların farklı kült ve dinlere uyum sağlamaları sonucunu doğurmuştur.</p>
<h3><span><strong>Kuşan İdaresi Altında Dinler</strong></span></h3>
<p>Kuşan İmparatorluğu çok çeşitli dinî sanat eserleriyle ve özellikle heykelleriyle ünlüdür. Dinî yapılar çevresinde çok sayıda kral ve prens heykellerine rastlanmıştır. Bu sebeple hanedana ait sanatın bir anlamda dinî sanat olduğunu ileri sürebiliriz. Ayrıca, belli kralların dine olan bağlılıklarını gösteren dinî kült sikkeler üzerinde hanedan sembolleriyle belirmeye başladı. Çok çeşitli tanrılar ve kültler Kuşan sikkeleri üzerinde görülmektedir-arslanının üzerindeki Sümer tanrıçası Nana, Pers tanrıları Oada ve Atash, Hint kültleri olan Buda ve Shiva. Zerdüşt ateş inancının da kalıntıları ayrıca yer almaktadır. Kuşanlar Güney Asya’ya girdiklerinde, Brahmanizm ve Budizmle de karşılaşmışlar ve bu her iki dinin kültleri de Kuşan sikkeleri üzerinde belirmeye başlamıştır.</p>
<p>Pek çok dinî sanat eserleri arasında Kandehar ve Mathura okuluna ait Budist sanat eseri Kuşan idaresi altında en yüksek evrelerini yaşadı. Kandehar Budist sanatı üzerinde Helenistik sanatın etkisi görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Sanat eserlerinin Budist kurumları tarafından yapılmış olmalarına karşın bu sanat, bozkırlardan gelen Kuşan yönetimi altında gerçekleşmiştir.</p>
<p>Bozkırlardan gelen yöneticilerin, devlet dini olarak belirgin bir dine sahip olmadıkları anlaşılmaktadır. Pek çok idareci, sikkelerde resmedildiği üzere başında bulunduğu farklı kültlere inanmıştı. Ancak dinî kurumlar Kuşan idaresi altında çok önemli bir görevi ifa ettiler. Kuşan yöneticileri dinî kültleri destekleyerek yeni ele geçirdikleri yerlerdeki halkın hukukî olarak efendisi olduklarını göstermeye çalıştılar-Orta Asya toprakları Pers dininden etkilendi, Helenistik Baktriya ise Brahman ve Budist güney Asya’dan etkilendi. Bu hukukî kaynağın sebebi şüphesiz kralların tanrı gibi görünmek istemeleriydi. Kuşan yöneticileri kendilerini zaten tanrının oğlu” veyahut da “göklerin oğlu” olarak isimlendirmişlerdi. Bunun Çinceye tercümesi de Çincede imparatorun temizlenmesi anlamına geliyordu ki bu Yüeçi Kuşanları ile Çinliler arasındaki münasebetler üzerinde tartışmalara sebep oluyordu. Ancak bozkırlardaki pek çok kavmin göğe inandığı da bilinmektedir. Kuşanlar da diğer kabileler gibi muhtemelen göklerin uhrevî şefi olmayı talep ediyorlardı. Krallıklarının kökeni olan tanrılık inancı hiçbir zaman sarsılmamakla birlikte Kuşan yöneticileri uhrevî babalarının adlarını değiştirmişlerdi. Kuşan kraliyet ailesine ait aile tapınağının (Sanskritçedeki devakula) bulunduğu yerlerdeki baş tanrı ve tanrılara tapılması gerekiyordu.</p>
<p>Birisi Güney Baktriya’da (Afganistan) Surkh Kotal’da diğeri Kuzey Hindistan’da Mathura yakınlarında Mat’ta bulunan iki devakula bulunmuştur. Bu devakulalarda Kuşan yöneticilerinden Kanşka ve diğerlerine ait büstlere rastlanmıştır. Mat’ta bulunan Kanişka’ya ait büst ile Surkh Kotal’da bulunan birbirinin aynıdır. Yazıtı tarafından da doğrulandığına göre, Surh Kotal’deki tapınak, Kanishka tarafından inşa ettirilmiştir. Bulunan diğer iki heykelin ise kimlere ait olduğu tespit edilememiştir. Ancak bir yazıtta erken dönemlerdeki kral Vima Kadphises’in adının geçmesi bunun ona ait olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Mat’taki heykeller içerisinde muhtemelen Vima Kadphises’e ve Kanişka’dan çok sonra başa geçen Huviska’ya ait heykellerin de bulunması gerekir. Bu sebeple, iki devakulanın aynı durum içerisinde olması gerekmektedir.</p>
<p>Mat’taki kazılarda mimarînin detayları hakkında bilgi verebilecek belgelere rastlanmamıştır. Surkh Kotal’daki tapınak ise Helenistik Baktriya tipi özellikler göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Yedi yazıttan altısı yerel Prakrit tarzında Grek dilinde yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Mat’tan ele geçen yazıtlar, Karoshthi yazısıyla ve Mathura bölgesinin Prakrit dilinde yazılmıştır. Tapınaktaki Kuşan yöneticilerinin heykelleri, bunların birer tapınma objesi mi yoksa Orta Asya’da ve güney Asya’da yaygın bir şekilde geçerli olan bir uygulama olan tapınağın koruyucularını mı ifade ettikleri bilinmemektedir. Kazı sonuçlarına bakarak Fussman, Surkh Kotal’daki tapınakta bulunmuş olan ruhanî heykellerin Kuşan idarecileri olmadıklarını ileri sürmüştür. Ancak tapınağa yine de devakula adı verilmiştir. Çünkü burası Kuşan kraliyet ailesine hizmet emekteydi.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Kısa süre önce Kanişka’da bulunan Kuşan idarecilerine ait olduğu anlaşılan yazıt, devakulanın işleyişi hakkında bilgiler vermektedir. Rabatak’da bulunan yazıt ise, Surkh Kotal’den fazla uzakta değildir. Bu, bir tapınağın inşaası ve tanrının ve krallarının buraya yerleştirilmeleri ile ilgilidir. Bu kez bu uhrevî cisimler, Srohard ve Narasa adlarındaki iki tane Zerdüşt tanrıları ve krallar ise Kanişka’nın üç atasıdır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Tapınakta Kuşan idarecilerinin heykellerinin bulunması, artık bu idareci sınıf kim ise, bunlarla tanrılar arasında bir ilişkinin olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Resmî bir devlet dini olmamasına rağmen, Budizmin baskın bir din olduğu ve Kuşan idarecilerinin desteğini aldığı açıktır. Pek çok Budist manastırı Kuşan idaresinden sonra “Kanişka manastırı”, “Huvişka manastırı” gibi isimler almıştır.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Kuşan yöneticileri sadece Hindistan’daki Budizmin koruyucusu olarak bilinmemektedirler. Budist edebiyatı, Mauryan Kralı Ashoka’dan sonra Kanişka’yı ikinci koruyucusu olarak övmektedir. Dördüncü Sangha konferansında Kanişka efsanesi bu meseleyi desteklediği halde, bu bilgi kraliyet yazıtları tarafından doğrulanmamıştır. Budizm ve Budist sanatının Kuşan yönetimi altında gelişmesi ülkede bu dine duyulan sempatiyi ortaya koymaktadır. Kandehar Budist sanatı yoğun bir şekilde Helenistik ve Roma tarzını andırmaktadır. Ancak, bunda göçebe kültürün etkileri de bir kenara atılamaz. Kuşan dönemindeki Buda heykelleri çoğunlukla ayakta durmakta ve iki fit (yaklaşık 60 cm) uzakta dışarıda duran ve at kullanan insanları işaret etmektedir. Celalabad yakınlarında Ahin-Posh’da bulunan kutsal eşyaların bulunduğu basamaktaki Kuşan sikkeleri bu konuda iyi bilinen örnektir. Paranın ters yüzündeki Buda tasviri tipik bir göçebe Buda resmidir. Kuşan idaresi altında ve Kuşan yöneticilerini maddî yardım yapan kişiler olarak gösteren çok sayıda adak yazıtı bulunmuştur. Kuşan idaresi altında Budist faaliyetlerin merkezi orta ve aşağı Gence düzlüklerinden güney Asya’nın kuzeybatı ucuna kaymıştır. Buda çanağı efsanesinin başlaması ve Kuşan döneminde hacıları kendisine çeken pek çok nesne kuzeybatıda bulunmuştur. Kuşanlar, güney Asya’nın kuzeybatı kesimlerine sadece ticaret yaparak değil aynı zamanda dinî faaliyetleri de teşvik etmek yoluyla büyük bir kazanç sağlamışlardı.</p>
<p>Kuşan İmparatorluğu ayrıca, Budizm’in Çin’e yayılmasına da sebep olmuşlardır. Yine Kuşan döneminde, Luoyang’da ve diğer büyük şehirlerde “Zhi” soyadını taşıyan Budist rahipler de ortaya çıktı. Milâdî 2. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıktığı tespit edilen ve kuvvetli bir göçebe Baktriya kültürü etkisiyle oluşan Kuşan zevki, Çin’in doğu sahilinde bir kaya parçasına işlenmiş Buda imajı ve Budist efendilere ait kalıntılar Kongwangshan’da görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Bozkır halkı ile bağlantı içerisinde olmaları, hoşgörü ve geniş bir dinî koruyuculuk anlayışı, Kuşan İmparatorluğu’nu Budizmin en önemli yayıcısı konumuna getirmiştir.</p>
<h3><span><strong>Kuşan Yönetiminin Kozmopolitliği</strong></span></h3>
<p>Günümüz dünyasının yerleşik toplumları çoğunlukla göçebe topluluklara yukarıdan bakmış, onları aşağı görmüşlerdir. Aşağı yukarı ikibin yıl önce göçebe insanlar, sadece ipeğin yüksek kültürü, şarap imali, ve Çin’den, Greklerden, Romalılardan, Perslerden ve Hindistan’dan gelen diğer egzotik eşyalarla karşılaşmamışlar ayrıca onlar bozkırlardan yüksek bir askerî kültür getirmişler ve hakimiyetleri altındaki yerleşik halklara da bunu uyarlamışlardır. Bu noktada, Kuşanların idareleri altındaki kültürel farklılıkları nasıl siyasî bir bütün haline getirdikleri üzerinde düşünmek incelemeye değer bir konudur. Kuşan döneminden imparatorluğun idarî yapısı hakkında az belge elimize geçmekle birlikte çok sayıda dinî yazıt bulunmaktadır. Bu yazıtlarda daha çok yapılan hayır işleri ve dinî kurumların -Budizm, Brahmanizm ve Jainizm vs.- Kuşan idarecileri, soyluları ve çoğunlukla bunların vekilleri tarafından nasıl yönetildikleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Gönüllü ya da zorunlu olarak yardım yapan kişiler ve idareciler kendi yaşadıkları veya idarede bulundukları dönemleri bu yazıtlarda belirtmişler ve bu yardımları sayesinde elde ettikleri dinî kazançları yöneticileri ile paylaştıklarını da ifade etmişlerdir. Bilebildiğimiz kadarıyla, idarecilere karşı herhangi bir dinî nitelikli isyan görülmemiştir. Daha ziyade dinî zenginlik ve büyüme ile birlikte gelişen ticaret ve şehir hayatının oluştuğu anlaşılmaktadır. Kuşanlara bağlı memleketlerin veya fertlerin kazançlarını, kendilerini kozmopolit bir idareyle yöneten yöneticilerine bağışladıkları da söylenebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Xinru LİU</strong></span></a>
</p><p>New Jersey College / A.B.D.<br>
Çin Sosyal Bilimler Akademisi / Çin</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 84-90</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sima Qian, Shiji (the History), Beijing: Zhonghua Shuju, 1959, 123/3161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sima Qian, 1959, 110/2890.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Guan Zhong, Guanzi, eds Wu Wentao & Zhang Shanliang, (Beijing 1995), 476, 503, 507, 512, 531.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Lin Meicun, The Serindian Civilization-New studies on Archaeology, Ethnology, Languages and religions. (Beijing 1995), 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Sima Qian, 1959, “Chapter on Trade and Traders”, 129/3260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu ifade, Çinli bir Tang tarihçisinin Tarihin Sima Qian tarafından bir araya getirilmesi     ile oluşturulan kitabından alınmıştır. Sima Qian 1959, 123/3162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lin Meicun, The Western Regions of the Han-Tang Dynasties and the Chinese Civilization, Beijing, Wenwu Chubanshe, 1998, 256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Lin Meicun, 1998, 258.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Fan Ye, Hou Hanshu (History of the Later Han), Beijing: Zhonghua Shuju, 1965, 88/2921.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ban Gu 1962, 96a/3890.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Sima Qian 1959, 123/3164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> See plate XXXII, Basham, The Wonder that Was India, New York: Grove Press, 1954.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Paul Bernard, “An Ancient Greek City in Central Asia”, Scientific American, vol. 246, no. 1,1982.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Sima Qian, 1959, 123/3162. Bu Tang tarihçilerinden sonuncusunun yazmış olduğu Tarihin Sima Qian tarafından derlenmiş şeklidir. Kitabı düzenlerken daha önceki metni aynen almış ve buna ülke hakkında yeni bilgiler de eklemiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Nanzhouzhi adıyla bilinen ve güney devletlerinin tarihinden bahseden, Wan Zhen tarafından yazılmış olan kitap Zhang Shoujie tarafından da kullanılmıştır. Bu kitap da Sima Qian tarafından derlenmiştir. Eser, Tang Tarihi bibliyografya listesinde “güney devletlerinde ekzotik şeylerin tarihi” anlamında, Nanzhou Yiwuzhi başlığı altında yer almıştır. Fakat eser daha sonraki resmî bibliyografya içerisinde geçmemektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Sima Qian, 1959, 123/3160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ban Gu, 1962, 96a/3894.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> V. I. Sarianidi, “The Treasure of Golden Hill”, American Journal of Archaeology, 84, nu. 2, 1980, 125-132, resim 17-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Victor Sarianidi, The Golden Hoard of Bactria, New York and Leningrad 1985, resim 203, katalog nu. 2. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Sarianidi 1985, resim 200, katalog nu. 3. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Motimer R. E. Wheeler, Rome Beyond the Imperial Frontiers, London 1954, 163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Schoff, Wilfred ed. Trans. The Peripuls of the Erythraean Sea, yeniden basım New Delhi 1974, 39, 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> A. Ghosh, An Encyclopaedia of Indian Archaeology, New Delhi, 1989, vol. 1, 258, 297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Paul Bernard “An Ancient Greek City in Central Asia”, 158-159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Grandharan Buddhist sanatı resim yazısının kaynağı ile ilgili tartışmalar bulunmaktadır. Konuyla ilgili özet bir tartışma için bkz: by W. Zwalf, A Catalogue of Gandhara Sculptures in the British Museum, British Museum Press, 1996, vol. 1, 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Gerard Fussman “The Mat devakula: A New Approach to its Understanding”, in Doris Meth Srinivasan ed. Mathura: The Cultural Heritage, New Delhi, 1989, 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Aynı eser.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Aynı eser.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gerard Fussman “The Mat devakula: A New Approach to its Understanding”, 199.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> M. Nicholas Sims-Williams, “Nouveaux documents sur L’histoire et la langue de la Bactriane”, 635-37, Academie des Inscriptions & Belles-Lettres, Comptes Rendus, 1996, Avril-Juin, ss. 633-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Xinru Liu, Ancient India and Ancient China, Trade and Religious Exchanges, CE 1-600, New Delhi, Oxford University Press, 1988, 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kusan-yonetiminin-kultur-anlayisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Wenwu Correspondent, “A Symposium on Stone Statues in Mt. Kongwangshan Held in Beijing”, Wenwu, 1981, vii, 20.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göktürk Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goekturk-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goekturk-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Göktürk Sanatı
Bunların teşkil ettiği büyük siyasi birlik neticesinde, geniş alanlarda kurulan ilk kültür ve sanat birliğinden sonra, Göktürk Devri’nde meydana getirilen yeni Bozkır İmparatorluğu (M.S. 552-745/753) ikinci kez çok geniş bir coğrafi bölgede kültür ve sanat birliği meydana getirmiş ve eskiden beri Türk olan iç Asya bölgeleri dışında, özellikle Orta Asya ve onun batı bölgelerinde Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63ede7ad4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göktürk, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Orhun-Yazitlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gokturk-sanati.html">Göktürk Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yaşar ÇORUHLU</strong></span></a>
</p><p>Bunların teşkil ettiği büyük siyasi birlik neticesinde, geniş alanlarda kurulan ilk kültür ve sanat birliğinden sonra, Göktürk Devri’nde meydana getirilen yeni Bozkır İmparatorluğu (M.S. 552-745/753) ikinci kez çok geniş bir coğrafi bölgede kültür ve sanat birliği meydana getirmiş ve eskiden beri Türk olan iç Asya bölgeleri dışında, özellikle Orta Asya ve onun batı bölgelerinde Türk nüfusunun artması ve sonuçta buralarda da Türk kültür ve sanatına dahil olan veya paralel ürünlerin meydana getirilmesini sağlamıştır.</p>
<p>Göktürklerin zaman içinde belirginleşen siyasi yapısı sanat devrelerini de sınıflandırabilmemize olanak vermektedir. Böylece temelde Göktürk Devri sanatını Batı ve Doğu hanlıklarına bağlı olarak incelemek gerekecektir. Öte yandan 680 tarihinde kurulan yeni Göktürk Devleti bu iki kesimi bütünleştirici bir etkiye sahip idiyse de söz konusu topraklardaki eski medeniyetlerin temel farklılıklarının etkisiyle oluşmuş, Doğu ve Batı Orta Asya ve hatta İç Asya arasındaki farklılıklar sanata yansımaya devam etmiştir. Böylece Doğu ve Batı bölgelerinin sanatını birbirinden ayırabildiğimiz gibi, İç Asya kesimi ile Orta Asya’yı da birbirinden ayırabiliriz. Bu alanlarda Göktürk sanatının baskın olduğu yerler, Güney-Güneydoğu Sibirya, Altaylar, Moğolistan, Kazakistan ve Kırgızistan’dır. Batı Orta Asya kesimi ise Türk nüfus yoğunluğunun diğer yerlere göre az olması nedeniyle daha evvelki medeniyetlerin etkisinin devam etmesiyle Göktürk sanatının baskın olduğu yerler sayılmazlar. Bununla birlikte sıkı ilişkiler ve paralellikler vardır. Özellikle bu kesimlerde Göktürklere bağlı beylerin yönettiği yerlerde, Göktürk sanatına yakın veya ona dahil edilebilecek ürünler vardır. Göktürk yönetimindeki toplulukların meydana getirdikleri sanat ürünleri ise (Soğdlarda olduğu gibi) Göktürk sanatına paralel olarak ele alınabilir. Bu arada bu bölgelerin Asya’nın başka kültürlerine (Çin, Hint, İran) olan yakınlığı veya uzaklığı da Göktürk sanatında veya Göktürk yönetimindeki bölgelerde yankısını bulmuştur.</p>
<p>Göktürk sanatının varlığından söz edebilmek, Göktürklerin bir büyük devlet olarak ortaya çıkmasına (öğrenilmesine) sebep olan Orhun ve Yenisey kitabelerinde yer alan yazının çözülmesi ile mümkün olabilmiştir. 18. yüzyılın başlarında Johann von Strahlenberg, Yenisey ırmağının yukarı kısımlarında, eski İskandinav “runik” yazısına benzer bir yazı bulunduğunu bildirdiğinde, henüz bilim dünyası önemli bir keşfin eşiğinde olduğunu bilmiyordu. Ancak araştırma yolu açılmıştı. 1887 ve 1888 tarihlerinde Finlandiyalı araştırma heyetleri bu bölgeye giderek keşfedilen yazıtların kopyalarını çıkardı. Bunlar 1889 yılında yayınlandı. N. M. Yadrintsev Orhon ırmağı kıyılarındaki iki meşhur yazıtı buldu ve bunlar 1890 yılında basım yoluyla bilim dünyasına sunuldu. Bunun üzerine bu bölgeye giden A. O. Heikel ve heyeti Orhon Kitabelerinin iyi yapılmış kopyelerini çıkararak 1892’de yayınladı. Aynı yıl W. Radloff’un başkanlığındaki bir bilim heyeti de buralara giderek, bu yazıtlar ile ilgili bir yayın yaptı.</p>
<p>Öncelikle Kültigin (Köl-tigin) Kitabesi’nin Çince kısmından yararlanmak isteyen Vilhelm Thomsen, çift dilli bir metin olmadığı anlaşılan bu kitabedeki Göktürk alfabesi ile yazılmış metni, Çince metindeki Türk, Kültigin gibi bazı kelimelerden yola çıkarak ve genel olarak konuyu tesbit ederek çözdü. Bu çözüm önerisini 15 Aralık 1893’te Kopenhag bilimler Akademisi’ndeki bir bilimsel toplantıda sundu. İşte Türklerle ilgili bilim dallarının ortaya çıkıp gelişmesinde bu çözüm etkili oldu ve bu da Göktürk sanatı ve arkeolojisi çalışmalarının başlangıcını teşkil etti. Ne ilginç ve hatta hazindir ki, Thomsen’in yaptığı bu ilk çözüm denemeleri neticesinde yayınladığı eser (1896) ancak tam 100 yıl sonra gerekli görülerek, Türkçeye çevrilebilmiştir (V. Köken’in Türkçeye çevirdiği bu metinler Türk Dil Kurumu yayınlarından bir kitap olarak neşredildi). Bu çözümden sonra veya buna paralel olarak W. Radloff’un 1894 Martı’nda ilk eserinin çıkışını takiben bu alanda çalışmalar hızla arttı.</p>
<p>1924’te Necib Asım’ın ve 1936-41 arasında Hüseyin Namık Orkun’un çalışmalarıyla birlikte bu kitabeler üzerindeki bilimsel faaliyetler Türkiye’de de devam etti ve bugün de sürmektedir. Ancak Göktürklerle ilgili bu çalışmalar daha çok üniversitelerin Türkoloji bölümlerinde sürdürülünce filoloji alanı ile sınırlı kaldı. Buna paralel olarak tarih alanında da bazı gelişmeler yaşandıysa da Göktürk sanatı ve arkeolojisi konusundaki çalışmalar diğerlerine nazaran zayıf kaldı. Bunun en büyük sebebi bu alanda Türkiye’de yetişmiş hiçbir arkeoloğun bulunmaması ve sanat tarihçilerinin de pek az olmasından kaynaklanmaktadır. Çok hızlı bir şekilde Orta ve İç Asya sanat ve arkeoloji enstitülerinin kurulması, bu konularda halkın eğitimini sağlayacak bir büyük müzenin tesis edilmesi ve ayrıca üniversitelerde kürsüler meydana getirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Göktürk sanatı, yayıldığı bölgeler itibariyle ve daha ileri bir tarihte ortaya çıkması sebebiyle bazı farklılıklar arz etmekle birlikte, esasında Hun sanatının daha da gelişmiş devamından başka bir şey değildir. Hunların veya en azından Hun Hanedan’ın yönettiği toplulukların (başka bir deyişle Proto- Türklerin) Göktürklerin ataları olduğunu biliyoruz. Nitekim Çin kaynakları da, Göktürklerin Hunların başka bir kolundan geldiğini söylemektedir (Mesela Tung-Tien: 1067/1C).</p>
<p>Şehirciliğin Göktürk Devri’nde Hunlara nazaran daha fazla gelişmiş olduğunu biliyoruz. Bu şehirler genellikle kale tipinde Ordu/Ordu-Kent/Ordu-Balık ve bazen de Kurgan/Korgan diye anılan ve kozmolojik temayüllerin etkili olduğu kentlerdir. Bilhassa Orta Asya’da Kazakistan’ın güney bölgeleri ve Kırgızistan’da Göktürklerin buralarda hakimiyet kurmasıyla şehirlerin sayılarının arttığı düşünülmektedir. Hunlarda olduğu gibi İpek Yolu’nun Orta Asya kesimine olan hakimiyet şehirlerin artmasında da etkili olmuş olmalıdır.</p>
<p>Moğolistan’da tespit edilen bir Göktürk yerleşmesi, Chojt Tamır nehir vadisinin yakınındaki Dzosim Cherem idi. Kare şeklinde bu yerleşmede batıdan doğuya doğru giden bir ana cadde bulunmaktaydı. Muhtemelen hükümdar sarayına işaret eden kompleksin güneybatı köşesindeki binanın sadece üzerinde inşa edilmiş olduğu platformu kalmıştır.</p>
<p>Kale tipi şehirler daha yaygın olmakla birlikte özellikle Türkistan’da üç elemanlı şehir dediğimiz, Kale, Şehristan ve Rabad’dan oluşan yerleşmeler de vardır. Bunların arasında Göktürk Devri’ne konulabilecek, başlangıcı 5-6. yüzyıllara tarihlenen ve Kırgızistan’da kalıntıları bulunmuş olan Akbeşim şehrini örnek olarak belirtebiliriz. Bize göre Karahanlı Devri’ne kadar olan dönemde iskan olmuş bu şehre ait, kazıları yapılmış harabeler bugün Tokmak şehrinde bulunmaktadır.</p>
<p>Yine Hunlarda olduğu gibi en yaygın olan meskenler “yurt” tipi diye de anılan ancak daha çok Orta Asya’da bugün Ak-Öy veya Boz-üy gibi isimlerle anılan çadırlardır.</p>
<p>Göktürk Dönemi’nde kurganların inşası da devam etmiştir. Hunlarda görülen genel kurgan yapısına uyan ancak küçük örneklerde görüldüğü gibi daha basit ve farklılıklar içeren mezar yapılarının da çok yaygın olduğunu görüyoruz. Büyük kurganlar arasında bilhassa Kudırge, Gök- Bulak, Issık Göl, Tuyahta vb. bölgelerdeki kurganlardan söz edilebilir.</p>
<p>Biz bu mezarlarda uygulanan defin geleneklerinin Hunlardakine benzer şekilde olduğunu düşünüyoruz. Göktürk defin merasimleri için Çin kaynaklarında verilen bilgiler Hunlar için anlatılanlardan daha çoktur. Tang Sülalesi Tarihi’nde 6. yüzyıl olayları bölümünde bu konuda şöyle deniyor (A. İnan’ın çevirisi): “Ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek, kadın başka akrabası atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip ağlarlar. Yüzlerinden kan ve yaş karışık olarak akar. Bu töreni yedi defa tekrar ederler. Sonra muayyen bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyayı ölü ile beraber ateşte yakarlar; külünü, yılın muayyen bir gününde, mezara gömerler. İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçekler açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser ağlarlar. Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşları tersim ederler. Bu ölü ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş (balbal) korlar. Bazı ölülerin mezarında bu taşlar yüze hatta bine baliğ olur. Atlar ve koyunları kurban ettikten sonra kafalarını kazıklar üzerine korlar.”</p>
<p>Çin hanedan tarihlerinin başka örneklerinde de, Göktürklerin cenaze ile ilgili geleneklerinden bahsedilir. Bir diğer parça Ts’e-fu Yüan-Kui’nin 956. bölümünde yer almaktadır. Burada bazı farklı kısımlar olduğu için parçayı aynen veriyoruz (A. Taşağıl çevirisi): “Ölen biri olduğunda cesedini otağının içine koyarlar, oğulları torunları ve bütün akrabaları kadın erkek hepsi at, koyun kesme suretiyle otağın önünde kurban ederlerdi. Otağının etrafını yedi defa dolaşırlar, kapısına geldiklerinde kılıçla yüzlerini keserler, kan ve gözyaşı beraber akardı. Bunu yedi sefer yaparlardı. Uğurlu günlerinde öldürülen at kümelerini, giydiği elbise ve kullandığı eşyaları cesetle aynı yerde yakarlardı. Onun küllerinin hepsi gömme zamanına kadar bekletilir. İlkbahar ve yazın ölenler, çayırların ağaçların sararıp düşmesine kadar bekletilir; sonbahar ve kışın ölenlerin külleri ise çayırların, yaprakların ortaya çıkışına kadar bekletilirdi (21a). Sonra yeri kazarak bir mezar yaparlar ve küllerin mezara gömüleceği gün akrabaları, önceden olduğu gibi yeniden kurban merasimi yaparlar, atla etrafında dolaşıp, yüzlerini yine keserlerdi. Cenaze merasimi küllerin mezara konmasıyla son bulurdu. Sonra yere dikilen bütün taşların sayısı onun hayatında öldürdüğü insanların miktarı kadardı. Kurban edilmiş olan koyun ve at kafaları dikili taşların üstüne asılırdı. (Aynı gün) erkek çocuklar iyi elbiseler giymiş bir şekilde defin işleminin yapıldığı yerde topluca yemek yerlerdi (21b).”</p>
<p>Yukarıdaki metinlerden anlaşılacağı üzere “küllerin gömüldüğü” bir mezar tipinden bahsediliyor. Bunlar kurgan veya başka bir tipte mezarlar olabilirler. Ayrıca A. İnan’ın çevirisi doğru ise “mezar odasının duvarına ölünün portresini ve savaşlarının resmini yapmak” şeklindeki ifade, burada büyük ihtimalle “Kültigin Mezar Külliyesi” biçimindeki ölen kişinin anısına yapılan bir yapının söz konusu olduğunu gösteriyor. Çünkü kitabesinden de anlaşılacağı gibi, Kültigin Mezar Külliyesi’nin bark denilen (mabet diye de anılan) kısmının duvarlarına bu tür resimler yapılmış ve burada yapılan kazıda da bazı fresko parçaları bulunmuştur.</p>
<p>Ancak yine de bu bilgiler kurgan için geçerli olabilecek bazı geleneklerden de bahsediyor. Öte yandan bu devre ait kurganlarda iskelet kalıntılarına da rastlanmaktaydı.</p>
<p>Göktürk mezar külliyeleri (bazı yerlerde tapınak olarak adlandırılıyor) belki Çin’e paralel olarak yeni bir mimari anlayışın geliştiğini gösteriyor. Bunlar kurganlar gibi yeraltında değil yerüstünde bulunan ölen kişinin hatırası ve zaman zaman anma törenlerinin yapıldığı mimari eserlerdir. En önemlileri, Orhon ırmağı kıyılarında bulunan Kültigin (732), Bilge Kağan (735) ve bunlara yakın bir mesafede olan Tonyukuk (725; bazı araştırmacılara göre 726-732) külliyeleridir.</p>
<p>Kültigin Mezar Külliyesi’nde ilk kazı 1958 yılında Çekoslavak Arkeoloji Enstitüsü adına Lumir Jisl ve yönettiği bir heyet tarafından yapılmıştır (Resim 1-3, görünüş, plan, rekonstrüksiyon). Burada daha sonra da Polonyalılar bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Kültigin için ağabeyi Bilge Kağan tarafından yaptırılan mimari eserin açılış töreni 732 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilmişti.</p>
<p>Doğu-batı doğrultusunda uzanan, 1 m. kalınlığında, kerpiç duvarlarla çevrili yapı, 67.25×28.35 m. (Nowgorodowa’ya göre 29.25 m.) boyutlarındadır. Duvarların üstü kiremitlerle kaplıydı.</p>
<p>Zemini, bir kenarı 33 cm. ebadındaki tuğla levhalarla döşenmiş olan külliye, ayrıca dışarıdan da (giriş kısmı hariç) bir hendekle kuşatılmıştı. Külliyenin girişinden itibaren doğuya doğru uzanan alan üzerinde yer alan balbalların 169 adet olduğu tespit edilmişti. Yukarıda sözü edilen Çince metinlerin çevirisinden de anlaşılacağı gibi bunlar ölen kişinin sağlığında öldürdüğü düşmanlarını temsil ediyordu. Yapının doğudaki girişinin iki yanında koç olduğu kabul edilen heykeller vardı. Binada başka hayvan heykelleri de bulunmaktaydı. Ve buradan batıya doğru uzanan tören yolunun iki tarafında oturmuş veya ayakta durur pozisyonda taş heykeller bulunmaktaydı. Bu heykeller yekpare taş bloklardan yontulmuş olup, gerek oturuş veya ayakta durma şekilleri açısından gerekse üzerlerindeki kaftan, çizme kemer gibi ayrıntılar bakımından Orta ve İç Asya Türk heykel sanatında görülen ikonografik özelliklere sahip idiler. Bu özellikler diğer külliyelerdeki heykellerde ve taş baba ya da taş nine denen heykellerde de görülmektedir. Bunlardan az aşağıda tekrar söz edeceğiz.</p>
<p>Girişin 8 m. kadar batısında yer alan ve kaplumbağa heykelinden ibaret bir kaide üzerine yerleştirilmiş bulunan Kültigin Yazıtı, Türk dili ve tarihi açısından olduğu kadar Türk sanat tarihi için de önemlidir. Bunun tepesinde bir tak/kemer şekli oluşturan ejderha kabartmaları bulunmaktadır. Her şeyden önce bu abidenin tamamı bir evren sembolüdür. Nitekim kaplumbağa ve ejderha da tek başlarına bile evrenle ilgili sembollerdir. Türk mitolojisinde dünyanın üzerinde durduğu hayvanlar arasında kaplumbağa da bulunmaktadır. Bir sanat eseri niteliğindeki bu kitabenin yüksekliği kaidesiyle birlikte 3.75 m. olup sadece kaideden yukarıdaki kısmı 3.15 m.’dir. Kitabenin doğu ve batı cephelerinin genişliği, aşağıda 1.32 m. yukarıda ise 1.22 m.’dir. Doğu cephesinde 40, güney ve kuzey cephelerinde 13’er satır vardır.</p>
<p>Bu yazıtın Türkçe yazılı doğu yüzünün üst kısmında Göktürk kağanlık damgası olduğu kabul edilen şekil eski yayınlarda bir dağ keçisi olarak aktarılmış olup, daha sonraları bunun “kotuz” olduğu da söylenmiştir. Bu şekil aslında hem dağ keçisinin hem de kotuzun stilize edilmiş halini andırmaktadır. Ancak kotuzun gövdesi daha uzun olduğu halde burada gövde uzatılmamıştır. Kitabenin batı yüzündeki Çince metnin Türkçe yazının çözümünde faydası dokunduğunu ancak onun Çince tercümesi olmadığını daha önce belirtmiştik. Kitabenin bir tarafında bitkisel bir düzenleme ve rumilerden oluşan bir kompozisyon seçilebilmektedir.</p>
<p>Mimari eserin orta kesiminde muhtemelen birkaç basamakla çıkılan bir kenarı 13 m. olan kare şeklinde bir su basman (kaide) ve onun üzerine yerleştirilmiş 10.25×10.25 ölçülerinde bark ya da mabet denilen bir kısım vardır. Bu kısmın giriş cephesi doğuya yani tören yoluna çevrilidir. Budist mimaride yaygın olarak görülen kıvrık çatılı bu yapıda dört ahşap direk, hem binanın alt katındaki çatıyı hem de üstteki çatıyı taşıyor, alt kattaki çatı ise ayrıca 12 ahşap sütun ile de destekleniyordu. Bu ahşap taşıyıcılar kerpiç duvarları da sağlamlaştırıyordu. Bugün bu ahşap direklerden bir şey kalmamıştır. Ancak bunların girdiği delikler bugün de mevcuttur.</p>
<p>Kare şeklinde bu bölümün dış duvarlarında (ejder başı insan yüzü karışımı) T’ao-t’ieh maskları bulunmaktaydı ki bu masklar yapıyı veya ölen kişinin ruhunu kötü varlıklardan korumaktaydılar. Çin’de Shang Dönemi’nde ortaya çıkan bu koruyucu mask tipi, burada Çin’dekinden biraz farklıdır. Binanın içindeki duvarlara ise (Kitabede anlatıldığına göre) Kültigin ile ilgili, onun kendisini gösteren ve savaşlarını anlatan resimler yapılmıştı.</p>
<p>Barkın içinde merkezde bulunan ve bazen mukaddes ocak diye anılan yerden Kültigin’e ait olduğu kabul edilen bir heykelin başı ve onun eşine ait olduğu düşünülen bir heykelin yüz kısmının parçaları bulunmuştur. Jisl’e göre buradaki gövde heykellerinden biri Kültigin’in eşine aittir. Burada ayrıca bir toprak kaide üzerine yerleştirilmiş bir kap bulunmuştur. Nowgorodowa’ya göre burada bulunmuş bir büyük kap içerisinde Kültigin’in bedenin kalıntıları bulunuyor olmalıydı ve Kültigin’in heykeli ise muhtemelen bunun üzerinde yer alıyordu.</p>
<p>Külliye’nin daha sonraki (batıya uzanan) bölümünde kumtaşından yapılmış 1.70×2.20 m. ölçülerinde ve ortasındaki deliği 70 cm. çapında olan bir kurban kanının akıtıldığı sunak vardır.</p>
<p>Kazı sırasında ayrıca avluda bulunan toprak künklerin, yağmur sularının boşaltılması için kullanılan bir sisteme işaret ettiğini biliyoruz.</p>
<p>Kültigin Mezar Külliyesi’nde, Türk ve Çinli sanatçıların birlikte çalıştığını gerek Çin kaynaklarındaki ifadelerden gerekse, Kültigin Kitabesi’ndeki kayıtlardan anlıyoruz. Ancak hangi eserlerin Türkler ve hangilerinin Çinliler tarafından yapıldığı konusu henüz açıklığa kavuşturulamamıştır.</p>
<p>A. Heikel tarafından keşfedilmiş olan Bilge Kağan Külliyesi, ilk bahsettiğimiz külliyenin 1 km. kadar güneyindedir. Burada 2001 yılında TİKA’ya bağlı olarak çalışan bir Türk bilim adamları grubu ile bir Moğol bilim heyetinin yaptığı kazılardan önce genel görünüm şöyle tespit edilmişti.</p>
<p>735 tarihinde inşa edildiği bilinen binanın kalıntılarından, doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir yapının bulunduğu anlaşılmaktaydı. Yine balbal dizileri ve heykeller (bunların dört adedi bulunmuştur) muhtemelen barka doğru uzanan tören yolu üzerinde bulunmaktaydı. Kaidesi kaplumbağa biçiminde olan kaidenin üzerinde Bilge Kağan’a ait Göktürk alfabesiyle yazılmış ve taşa oyulmuş kitabe bulunmaktadır. Bu kitabe zamanla üç parçaya ayrılmıştı. 2001 kazı sezonunda Türk- Moğol arkeoloji heyetinin kazı çalışmaları sırasında parçalar birleştirilerek korumaya alınmıştır. Mevcut taş heykellerden ikisinin mermerden olduğu ve bunların bir tanesinin Bilge Kağan’ı tasvir ettiği düşünülmektedir. Burada yine bir bark kısmının ve arkasında sunağın bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir arslan heykeli de herhalde güç, kuvvet, hakimiyet ve hükümdarlık sembolü olduğu için buraya (Göktürk Kağanı’nın Külliyesi’ne) konulmuştu. Kaplumbağa kaideli yazıtlar da örneklerin bulunduğu yerlerden anlaşılacağı gibi, Türk (Göktürk) Hanedanı’ndan olan kimselere özgüydü.</p>
<p>Bu külliyenin 2000 yılı yazında yapılan kazısı bilimsel bir şekilde ve ayrıntılı olarak henüz yayınlanmamıştır. Buradan çıkarılan ve “Bilge Kağan’ın hazinesi” olarak tanıtılan madeni eserler de bilimsel bir şekilde tanıtılması gereken eserlerdendir. Ancak Moğol ekibindeki uzmanlar haricinde Türkiye’den giden ekipte Orta Asya uzmanı olan sanat tarihçisi ve arkeolog bulunmadığından dolayı, bu eserlerin değerlendirilmelerinin sağlıklı olacağı konusunda bazı kuşkularımız vardır.</p>
<p>Klementz tarafından keşfedilmiş ve Serodzav tarafından arkeolojik kazısı yapılan Tonyukuk Külliyesi’ nde de bir bark kısmının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu yapı Ulan Bator’un 66 km. güneydoğusunda bulunmaktadır. 40×30 m. ölçülerinde olan bu külliyede dört taş plakayla yapılmış sandukalardan biri belki de Tonyukuk’a ait idi. Mermerden yapılmış bu lahitten başka bir lahit daha burada yer almıştı. Külliye’nin kalıntıları arasında, diğer sözü edilen mimari eserlerde de olduğu gibi, burada da heykeller ve 1 km. boyunca uzanan balballar bulunmaktaydı. Tonyukuk’a ait yazıt köşeleri yuvarlatılmış iki taş parçasından oluşmaktadır. Tonyukuk Göktürk Hanedanı’ndan olmadığı için, taşın bir evren modeli şeklinde yapılmadığı ve altında kaplumbağa kitabesi bulunmadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Heykeller yine bir kısmı oturur durumda, diğerleri ise ayakta yapılmış olarak Göktürk heykel sanatının özelliklerini yansıtır biçimde ele alınmışlardır. 8 adet olan heykellerin çoğunda, eller göğüsün üzerinde birleştirilmiş olarak yer alır. Külliye’de yapılan kazı sırasında, ayrıca ince altın levhalar, at koşum takımı süsleri, biri at başı parçası olan hayvan heykeli kalıntıları, biri insan yüzü ve diğeri canavar şeklinde olan pişmiş topraktan yapılma masklar ve stuko süsleme parçaları ele geçmiştir.</p>
<p>Tonyukuk Külliyesi’nde bulunan taş lahitlerin benzerleri başka yerlerde de bulunmuştur. M. Yadrinsew tarafından bulunmuş olan Aşat (Aschat) lahti granitten (batı levhası) ve bazalt taşından (doğu levhası) yapılmış bir örnektir. Batı levhasında Moğol etnoğraf ve sanat tarihçilerinin geyik boynuzu olarak andığı, boynuz şeklini andıran bordürün çerçevelediği kare ve üçgenlerden oluşan bir basit bezeme bulunmaktadır. Doğudaki bazalt levha ise, üç erkek figüründen meydana gelen bir kabartma sahneyi içermektedir. Türk ikonografisine uygun olarak tasvir edilmiş bu grupta bulunan başlıklar Kültigin’in baş heykelindeki ve tanrıça Umay tasvirlerindeki başlıkları hatırlatmaktadır. Levhanın üst sağ tarafında bir yırtıcı kuş ve bir dağ keçisi figürü bulunmaktadır. İnsan figürlerinin altında halı veya keçe yaygıya işaret eden zigzag çizgilerden meydana gelen bir şerit yer almaktadır. Üst köşede bulunan bir yazıda bu eserin Altın Tamgan Tarkan’ın cenazesinde bulunulamadığından dolayı onun anısına yaptırıldığı anlatılmaktadır.</p>
<p>Bu lahitlerin bir başka örneği olan Satar Culuu Lahti Moğolistan’ın Bayankongor eyaletinde keşfedilmiş olup, eserin özellikle ön yüzü önemlidir. Burada arslan veya leopar olabileceği düşünülen antitetik olarak yerleştirilmiş iki hayvan figürü tasvir edilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Yukarıda ilk örneklerinin nasıl bulunduğundan söz ettiğimiz yazıtlar veya heykeller, dikili taşlar veya başka nesneler üzerindeki yazılar, Türkolojinin ilk eserleri olduğu gibi, Türk epigrafisinin de başlangıcını teşkil ederler. Bunlar Türk sanat tarihi için de değerli kayıtları içermektedir. Zaten yazılı nesnelerin bir kısmı doğrudan doğruya sanat tarihinin inceleme alanı içerisine de girmektedir.</p>
<p>İlk araştırmaların başladığı 18. yüzyıldan bu yana Göktürk Devri’ne ait birçok kitabe ve yazılı anıtlar tespit edilmiştir. Bunların ilk örneklerinin nasıl yayınlandığı hususunda bilgileri bir-iki satır halinde, daha yukarıda nakletmiş idik. Bizde de H. Namık Orkun ve başka bir kısım araştırmacılar bu yazıtlar üzerinde çalışmış ve çalışmaktadır. Ancak yeni yazıtlar daha çok Rus araştırmacılar tarafından derlenmektedir. D. Vasilyev’in yayınladığı Korpus’tan (Leningrad 1983) sonra yayınlanmamış birçok yazıt daha ele geçmiştir. Ancak şimdiye kadar keşfedilen bütün kitabe ve yazılı eserlerin fotoğraf, metin ve tercümelerinin bulunduğu ayrıntılı bir yayın maalesef henüz yapılamamıştır.</p>
<p>Bu yazıtları eski Türkler, Bengü (ebedi, ölümsüz) olarak anmaktaydı. Bu söz Orhon Yazıtlarında da yer almaktadır. Nitekim Kültigin Kitabesi’nin güney yüzünde, Bilge Kağan şöyle diyor: “m(e)n: b(e)ngü: t(a)ş tikd(i)m. “(Ben ebedi taş diktim/T. Tekin’in çevirisi).</p>
<p>Çeşitli içeriklere sahip bu yazıları B. Ögel, Devlet yazıtları (hanedana ait yazıtlar), sınırtaşları ve zafer anıtı niteliğinde olan yazıtlar ve şahıslara ait yazıtlar olarak sınıflandırmaktadır. Bu sınıflandırmaya sanat eserleri veya arkeolojik eserler üzerindeki yazıtları da ekleyebiliriz. Kültigin ve diğer külliyelerdeki yazıtlarda olduğu gibi bazı eserler ise kitabesiyle olduğu kadar yazının üzerinde yer aldığı sanat eseri ile de kendini belli etmektedir.</p>
<p>Kökenini Proto-Türk Dönemi’nde ve daha sonraları kayalar üzerine yapılan damgalardan veya kaya işaretlerinden alan Türk yazısı, Hun/Hsien-Pi yazısından sonra çok gelişmiş bir özellik göstermektedir. Nasıl ki Çin’de hat sanatı çok erken devirlerden itibaren (özellikle Shang Dönemi sonrası) gelişmeye başladıysa aslında Türklerde de böyle olmalıdır. En erken tarihlerden itibaren özellikle Kuzey Çin ile ilişkisi olan Hun ve diğer Türk topluluklarının yazısının daha o zamanlar ele aldığımız devre kıyasla biraz daha arkaik olmakla birlikte gelişmiş olması lazımdı. Ancak Türk hat sanatının oldukça gelişmiş örneklerini biz daha çok Göktürk Devri’nde buluyoruz. Ancak, daha sonra ortaya çıkan Orhun tipinde olmayan Uygur yazısı hat sanatına daha uygundur ve genel görünüş itibariyle Arap harfleri ile yazılan yazıyı andırır.</p>
<p>Bununla birlikte Göktürk ve Uygur Devresi’nin, İslamiyet’ten sonra, özellikle Osmanlı Devri’nde en parlak dönemini yaşayacak olan Türk hat sanatının ilk devresi olarak kabul edilmesi uygun olacaktır. Bu anlamda ilk Türk hattatı sayabileceğimiz kişi de Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarının yazıcısı (Kültigin’in yeğeni) Yolluğ Tigin’dir.</p>
<p>Eski Türklerde yazılmış şeylere bitig ve bunları yazanlara bitigçi denilmekle birlikte, taş abideler üzerine yazı yazanlara da bu şekilde hitap edilip edilmediğini bilmiyoruz. Öte yandan taşların süslemelerine bediz ve bunları yapanlara da bedizçi dendiği belirtilmektedir. Ancak bu da bizim Göktürk Dönemi’nde hattata ne denildiği sorusunu cevaplandırmıyor.</p>
<p>Göktürk Devri tasvirleri yukarıda bazı örneklerini belirttiğimiz eserler üzerinde yaygın olarak görülmektedir. Resim sanatı çerçevesine sokulabilecek örneklerde çizgisel tarzın hakim olduğu anlaşılmaktadır. Bu üslup ise kaya resimlerinden (petroglif) gelişmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Proto- Türk ve Hunlardan beri görülen kaya resimleri fazla bir tarz değiştirmeden devam etmekteydi.</p>
<p>Söz konusu resimler Güney Sibirya, Yakutistan, Orhon ve Tula nehirleri bölgesinden Moğolistan, Kazakistan ve Kırgızistan ve hatta Türkmenistan’a kadar çok geniş alanlara yayılmıştır. Moğolistan bölgesindeki kaya resimlerinde yiv biçimli derin çizgilerden oluşan konturlar Göktürk Devri özelliğidir. Av, dini sahneler, sembolizmle ilişkili şekiller gibi eskiden de çok yaygın görülen konular yanında, süvari ve savaş sahnelerinin çokluğu dikkati çekmektedir. Bir kısım Kazakistanlı araştırmacılar Yedisu bölgesinde görülen kaya resimlerinde (Resim 4) savaş sahnelerinin çokluğundan dolayı Göktürklerde bir “savaş kültü”nün olduğunu ileri sürmüşlerdi (A. N. Mariyashev 1994: 72). Moğolistan’daki kaya resimlerinde atlılar çoğunlukla sadak ve yaylarıyla birlikte gösterilmiştir. Bu kaya resimlerinde görülen atlıların bir bölümü ise flamalı ve püsküllü mızraklarla tasvir edilmişlerdir. Süvari atları ise çeşitli pozlarda, eyerli ve eyersiz olarak ele alınmışlardır. Bu resimlerde kurt vb. hayvanlar da çok görülmektedir.</p>
<p>Zırhlı süvariler gösteren Kuzey Altaylar’da Char Chad’daki kaya resimleri oldukça ilgi çekicidir (Resim 5). Bu yer Cast Uul Dağı’na yakın bir mıntıkadadır. Burada bulunan bir vadiye bakan siyah kayalar üzerinde ata binmiş ve mızrakları ile gösterilmiş zırhlı Göktürk süvarileri bulunmaktadır. Sözü edilen, her iki atlı figüründe zırhın hemen hemen ayak bileklerine kadar indiği ve at zırhlarının da atın çıplak yerlerini kapattığı gözlenmektedir. Bu zırhlar ön ve arka bölüm olmak üzere iki kısımdan meydana gelmiştir. Bahsedilen zırhlar başka çeşitli bölgelerdeki tasvirlerde gösterilen bazı zırhlara benzer. Örneğin Doğu Türkistan’da Bezeklik’te bulunan ve 7. yüzyıla tarihlenen bir zırh tasviri bizim buradaki örneklerimize benzemektedir. Yuvarlak, basık sivri uçlu miğferler ise Hakasya’daki Sulek kaya resimlerindeki başlıklara benzemektedir. Buradaki örnekler, Peçenek Türklerine ait olan Macaristan’da bulunmuş, Nagyszentmiklos hazinesindeki sürahi üzerinde bulunan savaşçı tasvirinin başındaki miğferle de kıyaslanabilir. Mızraklara benzeyen örnekler ise, Doğu Türkistan’daki 6. yüzyıla tarihlenen duvar resimlerinde görülür. (Nowgorodowa 1979: 214-215). Böylece bir kısmına değindiğimiz çeşitli ipuçları bu atlı figürlerinin 6-7. yüzyıla ait olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Çok ünlü Kudırge resimlerinde ise, bize göre Gök Tanrı’yı simgeleme ihtimali bulunan bıyıklı bir insan başı (mask şeklinde), onun sağında muhtemelen Umay olan bir taçlı kadın figürüne sunu yapan atlılar ve bu kadın figürünün yanında muhtemelen ikinci dereceden bir dişi ruh olan bir başka kadın figürü daha bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar buradaki kadın figürünü Umay olarak nitelemekten kaçınmaktadırlar. Ancak Göktürk Devri’ndeki Umay heykel ve tasvirlerinde (Resim 6) yüzün ifade ediliş şekli ile başlarındaki taçlar buradaki şekle benzemektedir.</p>
<p>Ögel ise bu figürün kadın değil de erkek olabileceğinden şüphelenmektedir. Ona göre o dönemde erkekler de küpe taktığı için bu olmayacak şey değildi. Ancak tabiki kadınlar da küpe taktığından bu iddianın bir geçerliliği olduğunu zannetmiyoruz.</p>
<p>Bu arada resim sanatından söz etmişken özellikle Orta Asya’da gelişen duvar resimlerinde Göktürklerin rolünün ne olduğu sorusunu kendimize sormalıyız. Bu konunun ele alınması muhakkak ki Göktürk sanatı lehine sonuçlar verecektir. Bu bakımdan özellikle Afrasiyab Sarayı (6-7. yüzyıl), Pencikent (7-8. yüzyıl), Varahşa (5-10 yüzyıl), Açina Tepe (8. yüzyıl), Balalık Tepe (5-6. yüzyıl) gibi merkezlerde bulunan ve ayrıca Doğu Türkistan’daki (Kızıl’da olduğu gibi) Göktürk Devri’nde çeşitli tapınak ve manastırlarda yapılan duvar resimlerinin Göktürk sanatı açısından ayrıca işlenmesi gerekmektedir. Zaten bu resimlerin bu bölgelerde yönetici pozisyonunda olan Göktürk hanedanından kişilerle bağlantıları olduğu da düşünülebilir.</p>
<p>Göktürk Devri’nde heykel sanatı önemli bir gelişmeye sahne olmuştur. Çeşitli Rus, Moğol araştırmacılar ve son zamanlarda da Japon araştırmacıların yaptığı yüzey araştırmalarında pek çoğu Göktürk Dönemi’ne ait heykeller tespit edilmiştir. Orta Asya bölgesinde bu araştırmalara ilaveten bu bölge ülkelerindeki yerli bilim adamlarının da önemli çalışmaları Türk heykel sanatı alanında hatırı sayılır aşamalar kaydedilmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Geniş Göktürk coğrafyasında pek çok sayıda, genel olarak taş baba (bazen dişileri gösterenlerine taş nine) denilen (Orta Asya’nın kimi bölgelerindeki halk ve bazı bilim adamları hatalı olarak bu heykellerin tümüne birden balbal demektedirler) heykeller bulunmaktadır (Resim 7-8). Kazakistan ve Kırgızistan’daki örneklerinin birçoğunu inceleme fırsatını bulduğumuz bu heykeller çoğu kere vasıfsız taşlardan yapılmışlardır. Büyük kısmı da zor tabiat şartları altında bu dayanıksızlıklarından dolayı gün geçtikçe tahrip olmaktadır.</p>
<p>Tespit edebildiğimiz kadarıyla, kuzey bölgelerindeki (Sibirya, Altaylar, Moğolistan bölgesindeki heykeller daha çok 6-7. yüzyıla aitti) heykeller ile Kazakistan ve Kırgızistan bölgesindeki heykeller arasında genel ikonografik bir birlik bulunmakla birlikte, bazı yöresel farklar da vardır. Nitekim yüz ifadeleri ve bunların tasvir tarzları çok az da olsa değişir. Bu genel ikonografinin içinde bazı ton değişiklikleri gibi algılanabilir. Bu arada anısına dikildiği değerli kişinin bazı kendine özgü özelliklerini aksettirmek endişesiyle bir çeşit portre anlayışı da gelişmeye başlamıştır denilebilir.</p>
<p>Ancak genel şema hem gerçekçi anlayışı ifade etmekte, hem de Türk yüz tasvir şemasını, saç şeklini (başlar bazen başlıklı olduğundan her zaman saç şekli belli olmamakla birlikte bir kısım örneklerde örgülü olarak arkaya doğru sarktığı görülüyor) ve giyim tarzını (başlık, kaftan, bir çeşit pantolon, sarkıntılı kemer, çizme vs.) yansıtıyordu.</p>
<p>Önemli bir grup heykelde genel ikonografik duruş tarzında (ayakta duran heykellerde) figürün bir eli silahında veya kemerinde bulunmakta, diğer eli ise güç ve hükümdarlık sembolü olan bir kadeh tutmaktadır. Bazen bu kadeh şekli veya bir çanak ya da başka bir kap tutan heykeller iki elleriyle birden sıkı sıkıya bu kabı taşımaktadır. Bir kısım örneklerde, kap sanki düşmesi engellenmek isteniyormuş gibi karnın üzerine bastırılmakta bazen ise söz konusu kap daha yukarıda yer almaktadır. Bazı araştırmacılar, bu çanak veya kadehin kül kabı olduğunu ifade ediyorlar, ancak kımız kadehi ya da çanağı olduğunu söyleyenler de vardır.</p>
<p>Son yıllarda Türkiye’de yapılan (Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yürütülen) arkeolojik çalışmalarda Hakkari’de bulunan; hangi çağa ait olduğu tartışmalı olan, ancak özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’daki heykel örneklerine benzeyen ve stel olarak nitelenen taş eserler, bu şekilde heykel yapma geleneğinin bütün Bozkır bölgesine ve yakın çevresine yayıldığını göstermektedir.</p>
<p>Kadeh veya çanak dışında Kazakistan’da bazı müzelerde gördüğümüz heykel örneklerinin, ellerinde bir müzik aleti tutan şamanları tasvir ediyor olabileceği de düşünülebilir. Ayrıca bir kısım heykeller de tanrı heykeli olarak kabul ediliyor. Nitekim Tanrıça Umay’a atfedilen Türk tipinde toparlak yüzlü (ay yüzlü) üçgen uçları olan taçlarla birlikte ele alınmış heykeller de bulunmaktadır.</p>
<p>Göktürk Devri heykellerinin belki de en kaliteli örnekleri yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk külliyelerindeki heykeller idi. (Resim 9).</p>
<p>Bu heykeller daha önce de belirtildiği gibi oturur vaziyetde ve ayakta durur şekilde yapılmışlardı. Genelde törenlere gelen kişileri tasvir ettiklerine inanılan söz konusu eserlerin, çoğunda kaide teşkil eden bir kısmın bulunduğu ve bütün heykelin kaideyle birlikte yekpare taştan (bazen mermerden) yontulduğu anlaşılmaktadır. Daha önce bahsedildiği gibi kaftanlı ve Türk tipi kemerli olan bu heykellerin kadeh dışında mendil veya sopa (belki bir alet/kamçı) tutan değişik örnekleri de vardır.</p>
<p>En ünlü örneklerden biri Kültigin’e ait olduğu sanılan kaftanlı ve oturur durumdaki bir heykel gövdesi ve buna ait olduğu düşünülen baş heykelidir. Baş heykeli gövdeden kopmuştur ve başlık kısmı darbe almıştır (Resim 10). Yüz tipi itibariyle dolgun yüzlü, badem gözlü şematik çehre tasvir tarzına uymaktadır. Portre oldukça gerçekçi bir tarzda ele alınmış olup kişiliği kuvvetli bir şahsın yüz hatlarını vermektedir. Başında Umay tasvirlerini hatırlatan dilimli bir başlık vardır. Bunun üzerinde değişik bir şekilde cepheden tasvir edilmiş kanatlarını açmış boynuzlu veya ibikli bir yırtıcı kuş bulunmaktadır. Eski yayınlarda bunun genellikle kartal veya benzeri bir yırtıcı kuş olduğu kabul edilmekle birlikte, son zamanlarda “hüma” kuşu olduğuna dair yorumlar da vardır. Bir yandan Tanrıça Umay’la ilişkilendirildiğini bildiğimiz bu kuş, böylece burada (bir simge veya arma olarak) tasvir edilmiş de olabilir. O zaman Kültigin Kitabesi’ndeki; “Umay misali annem hatun’un kutu sayesinde kardeşim Kültigin erkeklik adını elde etti” (Tekin 1988: 17) şeklindeki ifade de anlam kazanır. Ancak yine de bu konunun (Göktürk kağan damgası meselesinde olduğu gibi) daha ayrıntılı ve titiz bir şekilde araştırılması gerekir.</p>
<p>Ölen kişiye öteki dünyada hizmet edeceğine inanılan balballar Göktürk Devri’nde çok yaygın olarak görülen ve daha çok kabaca insan biçimini andıran veya hiç şekillendirilmemiş, sadece hafifçe düzeltilerek yuvarlatılmış dikili taşlardır ve üst tabakadan kişilerin mezarlarında çok yaygın olarak görülmektedirler. Balbalların, üzerinde İşbara Tarkan Balbalı ibaresi bulunan bir örneği 8. yüzyıla ait olan Ongin Abidesi’nin yanında bulunmuştur.</p>
<p>Bütün bu taş eserlerin dışında, Hun Devri’nde de görülen geyikli taşlar olarak anılan kısmen heykel niteliğindeki dikili anıtlar da Göktürk coğrafyasında karşımıza çıkmaktadır. Kaynağı çok eski dönemlerin menhirlerine kadar inen bu taş eserler, İslamiyet’ten sonra özellikle Türk mezartaşlarının ortaya çıkmasını sağlayacaktır.</p>
<p>Göktürk Devri’nde daha önce bahsettiğimiz bir örnek dışında başka kabartmalar da dikkati çeker. Zunkhara ya da Karagöl Yazıtı denilen bir yazıt bunlardan biridir. Burada bir insan yüzü görülmekle birlikte onun saçları Kültigin Kitabesi’ndeki ejderleri andıracak biçimde yapılmıştır. Ancak bu şekil kurda da benzemektedir.</p>
<p>Sanat değeri açısından olmamakla birlikte mitolojik değeri bakımından en ünlü kabartma örneği ise Bugut Yazıtı’nın (M.S. 582) üst tarafında bulunan kurttan türeyiş efsanesi ile ilişkili kurttan süt emen bir çocuğu gösteren kabartmadır. (Resim 11).</p>
<p>Göktürk Dönemi’ne ait kumaş, dokuma, ahşap ve madeni eser örnekleri Göktürklere ait buluntu yerlerinde (özellikle kurganlarda) çok miktarda ele geçmiştir. Madeni eserler genellikle hayvan üslübuna uygun süslemeli veya hayvan şekillidir. Aynı şey sade örnekleri de bulunmakla birlikte silahlar için de geçerlidir. Kurganlarda iki tarafı veya tek tarafı kesen hayvan dekorlu veya hayvan kabzalı değerli kılıçlar, ok uçları vb. silahlar da bulunmuştur. Öte yandan alışılmış örnekler olan at koşum takımları ve bunlara ait parçalar da yaygın bir biçimde ele geçmiştir.</p>
<p>Son zamanların en dikkate değer madeni eser buluntusu ise, yukarıda belirttiğimiz Türk-Moğol ekibinin 2001 yılı Ağustos ayında, Moğolistan’da Bilge Kağan Külliyesi’nde yaptığı kazı neticesinde ortaya çıkan ve “Bilge Kağan Hazinesi” olarak takdim edilen ve altın veya gümüş çeşitli kap, eşya ve takılardan oluşan buluntudur. Eserlerin toplam 2280 parça olduğu belirtilmektedir. Altın bir taç, kemer tokaları, giysilerin üzerine takılan altın nesneler ve elbise kopçaları, sürahi, maşrapa, tabak gibi kaplar altından yapılmış eserlerdir. Gümüş eserler ise 1850 adettir. İki geyik heykelciği, tabak, sürahi, kadeh gibi kapların bazılarının içinde değerli taşlar, madeni nesneler, dokuma parçası, kömür kemik gibi kalıntılar da vardır. Bunlar aslında minyatür boyutta yapılmış mezar eşyalarıdır. Ölünün öteki dünyada kullanılması için yapılmışlardır. Yani gerçek hayatta kullanılan eşyaları taklit etmektedirler. Çünkü bunlar -az önce belirtildiği gibi- kişinin öldükten sonra yaşayacağına inandığı bu dünyadakine benzer hayatında kullanacağı nesnelerdir.</p>
<p>Çok fazla buluntu yayınlanmamış olmakla birlikte eldeki örneklerden Göktürk Devri’nde keramik sanatının da Hunlardakinden az farklı olarak sürdürüldüğü belli olmaktadır.</p>
<p>Göktürk Devri’nde bu sanat dalında onlarla birlikte yaşayan diğer toplulukların da önemli payı olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bilhassa Orhun yazılarına benzer damgaları içeren ve Türk süsleme motifleriyle bezeli, çoğu kere elle şekillendirilmiş kırmızı astarlı kaplar bunlardan ayrı tutulabilir. Bazı keramik kaplar figürlü veya heykel biçimindedir (Resim 12).</p>
<p>Göktürk Devri’nde keramik hamuruyla kapların dışında nesneler de yapılmıştır. Yukarıda belirttiğimiz türden masklar, rulo şeklinde kiremitler ve bunların kapakları olan antefixler, yer karoları, şehir kazılarında çıkarılan su künkleri değişik örnekler arasında zikredilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yaşar ÇORUHLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 91-99</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Alyılmaz, C., Hüma Kuşu Tasviri, Orkun, S. 23, Ocak 2000, s. 12-15.</span></div>
<div><span>♦ Balınt, C., VI-VIII. Yüzyıllarda İç Asya ve Orta Asya’daki Türk tipi Arkeoloji Anıtları, Türk Kültürü Araştırmaları, Dr. Emel Esin’e Armağan, XXIV/1, Ankara 1986, s. 7-32.</span></div>
<div><span>♦ Baybosınov, K., Jambıl Önırındegi Tas Musınder-Kamennıye İzvayaniya Jambılskoy Oblasti- Stone Sculptures of Zhambyı Region, Alma Ata 1996.</span></div>
<div><span>♦ Bilge Kağan’ın Hazinesi Bulundu, Avrasya Dosyası, 145, Ağustos 2001.</span></div>
<div><span>♦ “Bilge Kağan’ın Hazinesi” Gün Işığına Çıkarıldı, Orkun, S. 43, Eylül 2001, s. 4-6.</span></div>
<div><span>♦ Çağatay, S.-S. Tezcan, “Köktürk Tarihinin Çok Önemli Bir Belgesi: Soğutça Bugut Yazıtı”, Türk Dili ve Araştırmaları Yıllığı-Belleten, Ankara 1976, s. 245-252.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y., “Kültigin’in Baş Heykelinin İkonografik Bakımdan Tahlili”, M. S. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, S. 1, Aralık 1991, s. 118-138.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y., Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y., Erken Devir Türk Sanatının ABC’si, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y., Türk Mitolojisinin ABC’si, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ Diyarbekirli, N., Orhun’dan Geliyorum, Türk Kültürü, S. 198-199, Nisan-Mayıs 1979, s. 1-64.</span></div>
<div><span>♦ Diyarbekirli, N., İslamiyet’ten Önceki Türk Sanatı, Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, Ankara 1993, s. 1-64.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, M., Orhun Âbideleri Üzerine, Türk Edebiyatı, S. 173, Mart 1988, s. 10-11.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., Selçuklulardan Önceki Proto-Türk ve Türk Keramik Sanatına Dair, Sanat Tarihi Yıllığı, S. IX-X (1979-1980), İstanbul 1981, s. 107-154.</span></div>
<div><span>♦ Giraud, R., Gök Türk İmparatorluğu-İlteriş, Kapgan ve Bilge’nin Hükümdarlıkları (680-734) (Çev. İ. Mangaltepe), İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ Gumilöv, L. N., Eski Türkler (çev. D. Ahsen Batur), İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ Haussıg, H. W., İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi (Çev. M. Kayayerli), İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ Hayashı, T., Stone Statues in Mongolia, Bulletin of the National Museum of Ethnology, C. 21, No 1, Osaka 1996, s. 177-283.</span></div>
<div><span>♦ Ishjamts, N., Nomads in Eastern Central Asia, History of Civilizations of Central Asia, The Development of Sedentary and Nomadic Civilizations: 700 B. C. to A. D. 250, C. II, Paris 1994, s. 151-169.</span></div>
<div><span>♦ Jettmar, K., İlk Türklerin Arkeolojisi, Türk Kültürü El Kitabı-İslamiyetten Önceki Türk Sanatı Hakkında Araştırmalar, C. II, kıs. I a, İstanbul 1972, s. 7-9.</span></div>
<div><span>♦ Jisl, L., Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeoloji Araştırmalarının Sonuçları, Belleten, C. XXXII/107, Ankara 1963, s. 387-410.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul 1986 (4. baskı).</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D., Batıya Göçün Sanatsal Evreleri-Anadolu’dan Önce Türklerin Sanat Ortaklıkları, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ Ligeti, L., Bilinmeyen İç Asya (çev. S. Karatay), Ankara 1986 (2. baskı).</span></div>
<div><span>♦ Mariyashev, A. N., Petroglyphs of South Kazakhstan and Semırechye, Alma Ata 1994.</span></div>
<div><span>♦ Moriyasu, T.-A. Ochır (Edit. ), Provisional Report of Researches on Historical Sites and Inscriptions in Mongolia From 1996 to 1998, The Society of Central Eurasian Studies, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Nowgorodowa, E., Alte Kunst der Mongolei, Leipzig 1980.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, H. Namik, Eski Türk Yazitlari, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi Orta Asya Kaynak ve Buluntularina Göre, Ankara 1984 (2. baski).</span></div>
<div><span>♦ Pugaçenkova, G.-A. Hakimov, The Art of Central Asia, Leningrad 1988.</span></div>
<div><span>♦ Roux, J.-P., Orta Asya Tarih ve Uygarlik (Çev. L. Arslan), İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ Sertkaya, O. F., Göktürk Tarihinin Meseleleri, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Sinor, D., (Kök) Türk İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve Yikilişi (Çev. T. Tekin), Erken İç Asya Tarihi (Derleyen D. Sinor), İstanbul 2000, s. 383-424.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, F., Eski Türklerde Şehircilik, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ Taşağil, A., Gök-Türkler I-II, Ankara 1995-1999.</span></div>
<div><span>♦ Tekin, T., Orhon Yazitlari, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Tryjarski, E., Orhun Türklerinin Abidelerine Dair Düşünceler, Türk Kültürü El Kitabi-İslamiyet’ten Önceki Türk Sanati Hakkinda Araştirmalar, C. II, Kis. I a, İstanbul 1972, s. 29-34.</span></div>
<div><span>♦ Tsultem, N., Skulptura Mongolii-Mongolian Sculpture, Ulan-Bator 1989.</span></div>
<div><span>♦ Türk Dünyasi Kültür Atlasi-İslam Öncesi Dönem, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ Vasiliyev, D. (Haz. ), Orhun Seferi Araştirmalari-Moğolistan Tarihi Eserler Atlasi (Seçilmiş Sayfalar)-The Atlas of Historical Works in Mongolia, Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ Yeleukenova, G. Ş., Oçerk İstorii Srednevekovoy Skulpturi Kazahstana, Alma Ata 1999.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göçebe Uygur Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goecebe-uygur-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goecebe-uygur-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ Göçebe Uygur Kültürü
Yüzyıllık tarihi boyunca Uygur İmparatorluğu sadece Uygurların değil, bütün Türk halklarının tarihinde olağanüstü izler bıraktı. Bu dönem Tang Çin’i ve Tibet ile birlikte dönemin en güçlü üç imparatorluğundan biri olan Uygurların politik olarak zirvede oldukları dönemdi. Uygur İmparatorluğu’nun siyasi tarihi, yazılı kaynakları, özellikle Çin yıllıkları ve Türkçe (Uygurca) runik metinler sayesinde iyi anlaşılmış olsa da, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63eabd47c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göçebe, Uygur, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Gocebe-Uygur-Kulturu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html">Göçebe Uygur Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ablet KAMALOV</strong></span></a>
</p><p>Yüzyıllık tarihi boyunca Uygur İmparatorluğu sadece Uygurların değil, bütün Türk halklarının tarihinde olağanüstü izler bıraktı. Bu dönem Tang Çin’i ve Tibet ile birlikte dönemin en güçlü üç imparatorluğundan biri olan Uygurların politik olarak zirvede oldukları dönemdi. Uygur İmparatorluğu’nun siyasi tarihi, yazılı kaynakları, özellikle Çin yıllıkları ve Türkçe (Uygurca) runik metinler sayesinde iyi anlaşılmış olsa da, Uygurların sosyo-ekonomik ve kültürel hayatı yazılı kaynaklardaki bilgilerin azlığından dolayı yeterince çalışılamadı.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Uygur tarihi çalışmalarının ana kaynaklarını teşkil eden Çince tarih ve coğrafya çalışmalarında, Uygurların etnolojik yapısı ile ilgili pek fazla bilgi yoktur.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Tang hanedanlığına ait bu Çin kaynakları, örneğin Kağanın asıl karısının hatun mertebesine yükseltilmesini kapsayan törenleri betimleyen bazı Uygur adetlerini anlatırlar. Bu adet, 822’de Tang prensesi Tai-ha’ya Uygur sarayına giderken eşlik eden Tang elçileri tarafından kaleme alınmıştır. Söz konusu kaynaklarda bahsedilen diğer bir adet hatun kişinin eşi kağanla birlikte gömülmesi ile Uygurların Bughu boyunun (Çin kaynaklarında Pugu olarak geçer) cesetleri yakmasıdır. Çin kaynaklarına göre, Uygurlarda at arabaları çok yaygındı. IV. yüzyılda Uygurların atalarının Kao- che, yani “yüksek at arabaları,” olarak çağrıldığı bilinmektedir. Ayrıca, Moğolca konuşan ve Kidanların bir kolu olan Heyçezi adlı kabilenin Uygurlardan tekerlekli araba üreten teknolojiyi aldığı da bilinmektedir. Bu nedenle onlara “siyah arabalar” anlamına gelen bu isim verilmiştir.</p>
<p>Diğer bazı deliller de Uygurların yerleşik hayata geçmiş olduğu tezini destekler. Çinli tarihçi Ou Yangxu, Uygurlar tarafından yönetilen Kidan kabilesi üzerinde Uygurların etkisi hakkında bazı bilgiler verir. Uygurlar, Kidanları yıktıktan sonra, Kidanların Uygurlardan karpuz çekirdekleri aldıklarını ve daha sonra bunları hayvan gübresi ile kaplı kapalı alanlara ektiklerini yazar. Çinli tarihçiler, Uygurların Orta Asya’da politik hakimiyetleri boyunca ekonomik ve kültürel hayatlarındaki bazı gelişmelere dikkat çekmişlerdir. 762’de Uygurların Mani dinini devlet dini olarak kabul etmelerinden sonra aristokrat çevrelerin yaşam tarzı ve geleneklerinde değişiklikler meydana geldiğinden bahsederler. En eski Çin kaynakları, Uygurları otlak ve su bulmak için bir yerden başka bir yere sürekli hareket eden ve henüz yerleşik hayata geçmemiş kasaba yaşamı olmayan göçebeler olarak tanımlar. Oysa, Tang kaynaklarına göre, Uygurlar kendi kasabalarını ve saraylarını inşa etmeye başlamışlardı. Bunlardan Mogon Şine-Usu’da bulunan Uygurca runik yazıtlarda da bahsedilir. Geleneklerdeki değişiklikleri, Uygur-Tang diplomatik evliliklerini tasvir eden Çince kaynaklarda da görmek mümkün. Uygur bakanları ve yüksek rutbeli memurları, El Etmiş Bilge Kağan’ın eşi olan Tang prensesi Ning-guo’nın 759’da ölmüş olan eşi ile birlikte defnedilmesini isterlerken ve daha sonraki Tang prensesleri Xian-an ve Tai-he eşlerinin ölümünden sonra başka kağanların eşleri olarak uzun bir süre Uygurların arasında yaşamışlardır.</p>
<p>Eski Uygurların VIII.-IX. yüzyıldaki kültürünü dönemin arkeolojik kalıntılarına, özellikle de Güney Sibirya’da ve Moğolistan’da bulunanlara, dayanarak daha iyi açıklamak mümkündür. Uygurların bu döneme ait kültürel eserleri arasında Antik Çağ kent ve kale siteleri, mimari yapılar, abideler, mezarlar, üzerinde yazıtlar bulunan dikili taşlar, tamgalar (mülkiyet mührü), giysi ve silahlar bulunmaktadır. İmparatorluğun merkezi olan Moğolistan’da bulunan kalıntılar Güney Sibirya’da, özellikle Uygur Devleti’nin uç bölgesinde yer alan Tuva’da bulunan kalıntılardan daha az incelenmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bölgede bulunan Uygur kültürünün en büyük anıtları savunma amaçlı olarak inşa edilen kalelerdir. Bu kaleler iki çeşittir: Surlarla oluşturulmuş kaleler ile ilave istihkamlarla güçlendirilmiş kaleler. İmparatorluğun başkenti olan Ordu-Balık ve Tuva Por Bajin kalesi ilk grubu, Bay Balık, Bajin Alak ve Şagonar Il’nin yıkıntıları ise ikinci grubu temsil ederler. Uygur kasabaları, doğal su bariyerlerine sahip nehir vadileri ve adalar üzerine inşa edilmişlerdir. Bir düşman saldırısı durumunda çok elverişli bir konuma sahiptiler.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Moğolistan’daki Uygur kasabaları arasında en kapsamlı Ordu-Balık (Karabalsagun) yıkıntıları incelenmiştir N. M. Yadrintsev, D. A. Klements, V.V. Radloff, V. L. Kotwich, S.V. Kyselev ve Y.S. Khudiakov gibi isimleri içeren Rus araştırmacı, arkeolog ve tarihçileri tarafından tasvir edilmiştir. Karabalsagun, 600×600 metrekare büyüklüğünde bir binayı bünyesinde barındırmış ve kale burcu ile hisarları da kapsayacak şekilde yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki surlarla da çevrelenmiştir. Kale duvarları içinde kare toprak duvarları ve iki kapısı olan saraylar vardır. Kalenin doğusunda bahçeler, güneyinde de bir dizi tapınak bulunmakta idi. Ordu-Balık Orta Asya’daki en mükemmel Orta Çağ askeri tekniğine sahip savunma sistemlerinden biri olarak kabul edilir. Diğer Uygur kalelerinden farklı olarak kale burcu, iç kale hendeği ve gözetleme kulelerine sahip çok orijinal ve karmaşık bir savunma sistemine sahiptir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Moğolistan’daki bir diğer antik Uygur kasabası olan Bay Balık (zengin kasaba) Ordu Balık’tan daha az çalışılmıştır. Mogon Shine Usu yazıtlarına göre, bu kasaba, 757-59 yılları arasında Uygur İmparatorluğu’nun esas kurucusu olan El Etmiş Bilge Kağan’ın emri üzerine inşa edilmiştir. Çinliler ve Soğdlar, inşasında çalışan gruplar arasında idi.</p>
<p>Bay Balık da diğer Uygur kasabaları gibi kare şeklindedir; ama boyutları (kapladığı alan, 260×260 metre) daha küçüktür ve kendisini çevreleyen 3 metre yüksekliğinde toprak kil duvarlara sahiptir. Kuzey ve doğusunda 6 metre yüksekliğinde duvarlar bulunmaktadır. Kalenin köşesinde gözetleme kuleleri vardır, ama hendeğe dair hiç bir iz bulunamamıştır. Kalenin bahçesinde ise üç tapınağın taş-kil platformları bulunmuştur. Bay Balık kalesinin tahkim ve savunma sistemleri, aynı diğer Uygur kalelerindeki gibidir; ancak bu benzerlik sadece surların ve kulelerin planlarıyla sınırlıdır.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Güney Sibirya’daki Tuva bölgesinde kasabalar ilk defa Uygur döneminde ortaya çıktı. Uygurların bu bölgeyi 750’de fethettiği bilinir. Rus arkeologları, Tuva’da Eski Çağ Uygur kasaba ve kalelerinin sitelerini buldu. Bu kalıntıların planları Moğolistan’daki Uygur kasabalarının planları ile benzeşir. En geniş olanları Barlık nehri üzerindeki 12.5 hektarlık Eldeg-kejig ile Çadan nehri üzerindeki 18.2 hektarlık Bajın Alak’tır. Hepsi Khemchik nehri vadisindeki, Sayan dağlarına bakan bir yay şeklindeki hattın tümseği üzerinde kurulmuştur. Bu kasabalar, Uygurların baş düşmanı olan kuzey komşuları Kırgızların işgaline karşı bir savunma hattı içerisinde birbirine bağlı durumdadır.</p>
<p>Belirtmeliyiz ki, Şagonor adı verilen bir yerde kurulmuş beş Uygur kasabası vardır. En ilgiçleri Şagonor-III olarak bilinenidir. Aslen kasaba tuğlalardan yapılmış, on kuleli ve iki giriş kapılı müstahkem bir şato idi. Belki bu kale, Uygur hükümdarı El Etmiş Bilge Kağan’ın askeri seferleri sırasında konakladığı sarayı idi. Bu ilginç yapıyı kaplayan hendek biçimindeki kiremitler ve görkemli kapkacaklar bu sonucu destekler niteliktedir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bütün Eski Çağ Uygur kasabaları askeri garnizonlar için konaklama alanları idi. Savaşlarda şehrin dışında yaşayan göçebe kabileler tarafından sığınak olarak kullanılabiliyorlardı. Aynı zamanda alana kazılmış demir mucur, buğday değirmeninin kalıntıları, değirmen taşları ve taş ocaklarından da anlaşılabileceği gibi, gelişen tarımın, yerleşik hayatın, el sanatları ve ticaretin merkezleri idiler. Sulanabilir topraklardan bahseden en eski belge Uygur Terh yazıtıdır. (4. Satır: El Etmiş Kağan der ki “Sekiz nehir arasında benim sürülerim ve sulanabilir arazilerim vardı”).</p>
<p>Kazılarda çıkan nesneler arasında iğ ve saban da bulunmaktadır. Sabanlar Tang Çin’inden devşirilmiştir. Uygur yerleşim alanlarında çok sayıda farklı tabaklar da bulunmuştur. Selenga, Onon, Çika ve diğer nehir bölgelerindeki bütün Eski Çağ kasabalarındaki kazılarda Uygur vazoları tipindeki seramik vazolar bulunmuştur. Uygur tabakları, işlevleri açısından kavanoza benzer kaplar, yemek tabakları ve kap kacak olarak gruplara ayrılabilir. Şekilleri açısından ise çanak çömlek, bardaklar, kaseler ve vazolar olarak gruplandırılabilirler. Moğolistan’da bulunan kanca biçimindeki tipik süslemeleri olan çanak-çömlek parçaları Tuva’daki Şangar-III sitesindeki Uygur yerleşiminde bulunan tabak parçaları ile benzerlik gösterir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Uygur vazoları tambura üzerinde yapılmıştır. Üzerlerinde birbirleri içine geçmiş eşkenar dörtgen şeklinde şeritler bulunmaktadır. Şekilleri bakımından bu vazolar VI-X yüz yıllara ait Kırgız vazoları ile benzerlik gösterirler. Tabanları ve boyunları için kalitesiz kil hamuru kullanılmıştır; gri çanak çömlek parçaları takırtı sesi çıkarırlar. Ancak, Uygur vazolarının Kırgız vazolarından ayrıldıkları nokta yapımlarında kullanılan kilin kalitesi ile süslemedeki detay farklılıklarıdır. Uygur vazoları için kullanılan kil Kırgız vazoları için kullanılan kilden daha kalitesizdir. Bu iki tür vazonun şekillerindeki ve yapım tekniğindeki benzerlik onların her ikisinin de ortak bir yerde, muhtemelen Kuzey Moğolistan’da yapıldığını gösterir. Daha önceki dönemlerde Uygur vazolarının ilk örnekleri üretilmiştir, ama bunlar, tambura kullanmadan elle yapılmıştır. Uygur kültürüne ait arkeolojik buluntular eski Hun dönemine ait bazı özellikler gösterir. Bu özellikleri, seramiklerin cilalı yüzeylerinde, kapların çömlek şekillerinde, asmaya dönüşen dalgalı çizgilerde v.s. görmek mümkün.</p>
<p>VIII.-IX. yüzyıllara ait Uygur kültürüne dair çok fazla bilgi yoktur, ama bazı özellikleri belirtebiliriz. Uygurlar, asma kat benzeri platformları tapınakların yapımında temel olarak kullanmışlardır; yapıların tahta kolonları granit alanlar üzerine dikilmiştir ve pişirilmiş tuğladan yapılmıştır. Çatılar için, Uygurlar kenarları boyalı ve uçları süslü pişmiş kiremitler kullanmışlardır. Bütün yapılar dikdörtgen biçimindedir. Kazılarda yapı alanlarında çok miktarda bulunan kiremitler arasında en yaygın olanı dört kenarlı olanlarıdır.</p>
<p>Uygur kültürünün önemli temsilcilerinden biri de seçkin askerler gibi önemli şahsiyetlerin onuruna dikilmiş erkek biçimindeki taş heykellerdir. Bu gelenek, önceki Türk kültürlerinde de vardı. Tuva’daki Uygur heykelleri şu özellikleri ile Türk anıtlarından ayrılır: Özel şapkaları veya örgüleri vardır, genellikle ellerinde kabartmalarda resmedilen kapları tutarlar ve üzerinde çeşitli nesnelerin asılı olduğu kemerleri vardır. Ayrıca, Uygur heykellerinde kılıç veya hançer gibi silahlar yoktur. Bütün bu figürler gri granitten yapılmış ve doğuya bakar şekilde dikilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Uygurlar, Türklerin en seçkin kumandanları veya yöneticleri onuruna üzerinde yazılar bulunan taş anıtlar dikme geleneğini devam ettirdiler. Genellikle hem diğer Türk hem Uygur anıtlarında bir oyuk, platformlar ve tamgalar bulunmaktadır ve üst bölümleri ejderha şekilleri ile süslenmiştir.</p>
<p>Yazılı Türk anıtlarından farklı olarak, Uygur anıtları sadece mezar değil ayrıca zafer anıtları idi. Mogon Şine Usu’dan (Selenga Taşı) ve Khuskan-tal’da bulunan dikili taşlar Uygur mezar anıtlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu dikili taşlar, bir iç hendek ve dış toprak duvar (25×25 ve 44×45 metre büyüklüğünde) tarafından çevrilmiş platformlar üzerine dikilmiştir. Mogon Şine Usu anıtı Khuskon-tal anıtından farklı olarak kaplumbağa şeklindeki taş bir kaide üzerine oturtulmuş yazılı bir dikili taşa sahiptir. Khuskon-tal arkeolojik mezar sitesinde ne bir çite ne de bir tapınak sitesinin kalıntılarına rastlanılmıştır. Mogon Şine Usu ölümünden sonra Bilge Kağan’a (744-759) atfedilmiş, geniş yazıtlar içeren bir mezar sitesidir. Khuskon-tal mezar anıtı daha önce yapılmıştır, çünkü El Etmiş Bilge Kağan’ın ölümünden sonra mani dinini kabul etmiş olan Uygurlar mezar anıtı dikme geleneğini terketmişlerdir.</p>
<p>Terh, Sevrey ve Karabalgasun’daki Uygur anıtları, zafer anıtları kategorisine dahildir. Terh anıtı, Terhin Tsangan Nor yakınlarındaki Terh nehri vadisindeki Hangai’nin kuzeydoğusunda bulundu. Anıt, taş bir kaplumbağa ve dört parçaya bölünmüş başa doğru daralan bir dikili taştan ibarettir. Dikilitaş yaklaşık olarak 753’te El Etmiş Bilge Kağan onuruna dikilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Uygurların diğer bir zafer anıtı, Gobi’deki Sevrey bölgesinin (Moğolistan) güneyinde Bagu Kağan tarafından diktirilmiş, Uygurca ve Soğdakça yazıtları olan Sevrey taşıdır. Bu anıt, 763’te Uygur ordusu Tang Hanedanlığı’na An Lushan (755-762) isyanını bastırması için yardım ettikten sonra ülkeye döndüğü zaman, Ordu Balık’ı Çin’in başkenti Chang’an’a bağlıyan yol üzerinde dikildi. Bögü-Kağan Çin’de üç ay kadar kaldı ve Soğd rahipleri tarafından Mani dinine devşirildi. Sefer bitiminde, Kağan bir kaç Soğd rahibini de beraberinde götürdü. Sevrey taşının dikilişi Uygurların özellikle fikir ve kültür alanlarında Soğd ülkesine yönelişini simgelemektedir.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>En büyük zafer anıtı olan Karabalgasun dikili taşı üç dilde, Uygurca, Soğdca ve Çince, yazıtlara sahiptir. Bu anıt, bazı tarihçiler tarafından Kutlug Kağan (Huaixin Kaghan, 795-808), bazı tarihçiler tarafından da Bao-I Kağan (808-821) olarak belirtilen “Gök Kağan’a” (Tian Kehan) ithaf edilmiştir. Bu taşın (her ne kadar yazıtlardaki bazı bilgiler Kutlug Kağan’a ait ise de) Bao-I Kağan’ın anısına dikilmiş olduğunu var saymak daha doğru olur, çünkü taş ancak 822’de Uygur-Çin anlaşmasının imzalanmasından sonra oyulmuş ve yazılmış olması muhtemel uzunca bir metne sahiptir. Çin kaynaklarına göre, 822’de bu iki hanedanlık birbirlerine diplomatik elçiler gönderdiler. Bu Uygurlar ve Çinliler arasındaki dostça ilişkilerin son olduğu bir dönemdi. Karabalsagun yıkıntılarında bir diğer yazısız dikili taş bulundu ama bunun işlevinin ne olduğu henüz bilinmemektedir.</p>
<p>Runik yazılı Tes dikili taşının da fonksiyonu açık değildir. Bu dikili taş, Tes nehrinin sol kıyısında Moğolistan’ın kuzeybatı bölümünde dikilmiştir. Bu yer El Etmiş Bilge Kağan’ın seferleri boyunca yazlık olarak kullanılmakta idi ama gerçekte Tes yazıtı onun halefi Bögü Kağan’a (759-779) aittir. Şimdiye kadar sadece dikili taşın dörtte biri bulundu.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bazı Uygur dikili taşları, diğer Türk anıtları gibi kaplumbağa şeklindeki taş kaideler üzerine dikilmiştir. Uygur taş kaplumbağaları diğer Türk örneklerinden daha düz kabukları ile ayrılır. Uygur dikili taşları üzerine resmedilmiş ejderha, Türk eserlerinde resmedilen ejderhalarla karşılaştırıldığında, Bugut ve Kosha Tsaidam dikili taşlarında olduğu gibi, daha karmaşık ayrıntılara sahiptir. Uygur taş dikili taşları bazı tamgalara sahiptir. Mogon Şine Usu anıtı üzerinde üç, Terh dikili taşı üzerinde dört ve Tes ve İkinci Karabalsagun dikili taşları üzerinde ise iki tamga bulunmaktadır.</p>
<p>Uygurların maddi kültürleri gösteriyor ki, imparatorluk döneminde (VIII-IX yüz yıllar) boyunca Uygurlar hala göçebe hayat tarzını korumuş ise de, aynı zamanda yerleşik hayatın bazı öğelerini de benimsemeye başlamışlardır. Bu dönem, Uygurların sosyal tarihlerinde ekonomik ve kültürel hayatın göçebe özelliklerinden yerleşik bir medeniyete geçişi temsil etmesi hasebiyle bir dönüşüm dönemi olarak adlandırılabilir. Şehir kültürünün dinamiklerini de içine alan yeni yerleşik hayatın ögeleri İran uygarlığının etkisi altında oluşmuştur. Bu ekonomik ve kültürel eğilim, Uygur İmparatorluğu’nun VII. yüzyılın ortasında yıkılmasından sonra Doğu Türkistan ve Gansu’daki Uygur yerleşik devletlerinde gelişmeye devam etti.<a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ablet KAMALOV</strong></span></a>
</p><p>Kazakistan Bilimler Akademisi Uygur Tarihi Kürsüsü Başkanı / Kazakistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 100-104</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Xin Tangshu [New History of Tang Dynasty], by Ou Yangxu, Shanhai 1936.</span></div>
<div><span>♦ Jiu Tangshu [Old History of Tang Dynasty], by Lu Xu, Shanghai 1936.</span></div>
<div><span>♦ Tang huiyao [Collecton of the most important events of Tang Dynasty], by Wang Pu, Beijing 1955.</span></div>
<div><span>♦ Zuzhi tongjian [Universal mirror helping to govern], by Sima Guang, Beijing 1956.</span></div>
<div><span>♦ Jiu Tangshu [Old History of Tang Dynasty], by Lu Xu, Shanghai 1936.</span></div>
<div><span>♦ Cefu yuangui [Treasury of ancient wisdom], by Wang Qinjo, Beijing 1936.</span></div>
<div><span>♦ Yan Lu gong wen ji [Collection of works by Yan Zhenqing], Beijing 1956.</span></div>
<div><span>***</span></div>
<div><span>♦ Abe T. Nishi uguru kokushino kenkiu (Researches on the history of the western uighurs). Kioto 1955.</span></div>
<div><span>♦ Barthold V. V. Twelve lectures on the history of the Turkic peoples. İçinde: Selected Works. Vol. V, M., Nauka Press, 1968, s. 17-192.</span></div>
<div><span>♦ Barthold V. V. Tukuzguzy. İçinde: Works. Vol. V. M., Nauka Press, s. 568-569.</span></div>
<div><span>♦ Bernshtam A. N. Sotsialno-economicheskii stroi orkhono-eniseisekikh turok VI-VIII vv. Vostochnoturkskii kaghanat i kyrgyzy. [Social and political structure of the Orkhon-Enisey Turks of the VI-VIII cc. Eastern Turkic Kaghanate and Kyrgyzs. M. -L., Isdat-vo AN SSSR 1946.</span></div>
<div><span>♦ Beckwith Ch. The Tibetan Empire in Central Asia: A History of the struggle for Great Power among Tibetans, Turks, Arabs and Chinese during the Early Middle Ages. Princeton, New Jersey 1987.</span></div>
<div><span>♦ Bichurin N. Ya. Sobraniye svedenii o narodakh, obitavshikh v Srednei Azii v drevniye vremena [Collection of accounts on peoples in Central Asia in ancient times]. M., Isdat-vo AN SSSR cilt I-III, 1950-1953.</span></div>
<div><span>♦ Cen Zhong mian. Tujue jishi [Historical records on Turks]. cilt 1-2, Beijing 1958.</span></div>
<div><span>♦ Czegledy K. Gardizi on the History of Central Asia (746-780 A. D.) İçinde: Acta Orientalia Hungaricae, T. XXVII, fasc. 3, Budapeşte 1973, s. 257-267.</span></div>
<div><span>♦ Ecsedy H. Uighurs and Tibetans in Pei-t’ing (790-791 A. D.). İçinde: Acta Orientalia Hungaricae. N. XVII, Budapest 1964, s. 83-104.</span></div>
<div><span>♦ Franke O. Geschichte des chinesischen Reiches. Bd. II. Berlin-Leipzig 1936.</span></div>
<div><span>♦ Gabain A. von. Die Frühgeschichte der Uiguren 607-745. İçinde: Nachrichten des Gesellschaft für Natur-und-Völkerkunde Ostasiens. No 72. Hamburg, 1952, s. 18-32.</span></div>
<div><span>♦ Gabain A. von. Das Leben im uigurisnhen Königreich von Qoco (850-1250). Textband. Wiesbaden 1973.</span></div>
<div><span>♦ Gumilev L. N. Drevniye turki. [Old Turks]. M., Nauka 1967.</span></div>
<div><span>♦ Györffy G. Die Rolle des buiruq in der altturkischen Gesellschaft. İçinde: Acta Orientalia Hungaricae, N. XI, Budapest 1960, s. 169-179.</span></div>
<div><span>♦ Hamilton J. R. Les Ouigours a l’epouque des Cinq dynasties d’ apres les documents chinoise. Paris, 1955.</span></div>
<div><span>♦ Hamilton J. R. Toquz-oquz et on-uigur. İçinde: Journal Asiatique, N. 250, Paris 1962. s. 23-64.</span></div>
<div><span>♦ Haneda T. Todai kaikotsu sin no kenkiu (Research on Uighurs of the Tang epoch). İçinde: Haneda hakase shigaku rombun shu) [Selected works of Prof. Haneda Toru] Vol. I, Kyoto 1957, s. 157-324.</span></div>
<div><span>♦ Hansen O. Zur sogdischen Inshrift auf dem dreisprachigen Denkmal von Karadalgasun. İçinde: Journal de la Societe Finno-ougrienne, cilt 44, bölüm 3, Helsingfors 1930, s. 3-39.</span></div>
<div><span>♦ History of the Turkic Peoples in the Pre-Islamic Period. Ed. By Hans Robert Roemer. Berlin, K. Schwarz Verlag 2000, s. 187-204.</span></div>
<div><span>♦ Kadyrbayev A. Sh. Ocherki istorii srednevekovykh uigurov, dzhalairov, naimanov i kereitov. Almata Rauan 1993.</span></div>
<div><span>♦ Kamalov A. Drevniye Uigury. VIII-IX vv. [Old Uighurs. VIII-IX cc. ]. Almaty 2001.</span></div>
<div><span>♦ Kazembek A. Issledovaniya ob Uigurakh. [Researches on Uigurs]. İçinde: Jurnal Ministerstva Narodnogo Prosvesheniya. Cilt 31, S. Petersburg 1841.</span></div>
<div><span>♦ Khudiakov Yu. S. Uigury v Mongolii. İçinde: V Mejdunarodny kongress mongolovedov (Ulan- Bator), M., Nauka 1987, s. 47-156.</span></div>
<div><span>♦ Khudiakov Yu. S. Pamiatniki uigurskoi kultury v Mongolii. İçinde: Tsentralnaya Azia i sosedniye territorii v sredniye veka. Istoria i kultura Vostoka Azii. Novosibirks, Nauka 1990, s. 84-89.</span></div>
<div><span>♦ Khudiakov Yu. S. Pamiatniki uigurskoi kultury v Mongolii. İçinde: Tsentralnaya Azia i sosedniye territorii v sredniye veka. Istoria i kultura Vostoka Azii. Novosibirks, Nauka, 1990, s. 84-89.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. The Terkhin inscription. İçinde: Acta Orientalia Hungaricae, T. XXXVI, Fasc. 1-3. Budapeşte, 1983, s. 335-366.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. The Tes Inscription of the Uighur Bögü Qagan. İçinde: Asta Orientalia Hungaricae, T. XXXIX, fasc. 1. Budapeşte 1985, s. 137-156.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. East Turkestan and the kaghans of Ordubaliq (The interpretation of the fourteens line of the Terh inscriptions). İçinde: Acta Orientalia Hungaricae. T. XLII (2-3). Budapeşte 1988, s. 277-280.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtornyi S. G., Livsic V. A. The Sogdian inscription of Bugut revised. İçinde: Acta Orientalia Hungaricae, T. XXI, fasc. 1. Budapeşte 1972, s. 69-102.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. Drevneturkskiye runicheskiye pamiatniki kak istochnik po istorii Srednei Azii. M., Nauka 1964.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. Terkhinskaya nadpis. [The Terkhin inscription]. İçinde: Sovetskaya turkologia, No: 3, 1980, s. 82-95.</span></div>
<div><span>♦ Klyashtorny S. G. Osnovnyie cherty sotsialnoi struktury drevneturkskikh gosudrstv [main features of the social structure of the Old Turkic states in Central Asia]. İçinde: Klassy i soslovia dokapitalisticheskikh gosudarstv Azii. Problemy sotsialnoi mobilnosti. M., Nauka 1986, s. 217-228.</span></div>
<div><span>♦ Kratkaya istoriya uigurov. [Brief history of theUighur people]. Almata Gylym 1991.</span></div>
<div><span>♦ Kyzlasov L. R. Srednevekovoye goroda Tuvy [Medieval towns of Tuva]. İçinde: Sovetskaya arkheologia, No: 3. Moskova 1959, s. 66-80.</span></div>
<div><span>♦ Kyzlasov L. R. Istoriya Tuvy v sredniye veka [History of Tuva in Middle Ages]. M., MGU Press, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Kyzlasov L. R. Drevniaya Tuva [ Ancient Tuva]. M., MGU Press, 1979.</span></div>
<div><span>♦ Mackerras C. Sino-Uighur diplomatic and trade contacts (744 to 840). İçinde: Central Asian Journal, cilt VIII, No: 1. Wiesbaden 1969, s. 215-240.</span></div>
<div><span>♦ Mackerras C. The Uighur Empire (744-840) according to the T’ang Dynastic Histories. Canberra 1968.</span></div>
<div><span>♦ Mackerras C. The Uighur Empire according to the T’ang dynastic histories. A study in Sino- Uighur relations 744-840. Canberra 1972.</span></div>
<div><span>♦ Malov S. E. Pamiatniki drevneturkskoi pismennosti [ Monuments in Old Turkic signs]. M. -L., Idat-vo AN SSCB 1951.</span></div>
<div><span>♦ Malov S. E. Pamiatniki drevneturkskoi pismennosti Mongolii i Kirgizii [Monuments in Old Turkic signs from Mongolia and Kirgizia]. M. -L., Isdat-co AN SSCB 1959.</span></div>
<div><span>♦ Maliavkin A. G. Materialy po istorii Uigurov v IX-XII vv. [Materials on Uighur history of IX-XII cc. ]. Novosibirks Nauka 1974.</span></div>
<div><span>♦ Maliavkin A. G. Uighur States içinde IX-XII cc. Novosibirks Nauka 1983.</span></div>
<div><span>♦ Minorsky V. F. Hudud al-alam. “The regions of the word”. A Persian geography 372 A. -982 A. D. Londra, 1937.</span></div>
<div><span>♦ Minorsky V. F. Tamim ibn Bahr’s Journey to the Uighurs. İçinde: Bulletin of the School of Oriental and African Studies. XII, No: 2. Londra 1948, s. 275-305.</span></div>
<div><span>♦ Moriyasu T. Uiguru do Tibeto no hokuta sodansen ouobi sono ata no Seyiki dse sei ni tsuite (war between Uighurs and Tibetans for Beiting and subsequent situation in the Western region). İçinde: Toyo gakuho, Vol. 55, No: 4. Tokyo 1973, s. 60-87.</span></div>
<div><span>♦ Moriyasu T. La nouvelle interpretation des mote Hor et Ho-yo-hor dans le Manuscrit Pelliot tibetain 1283. İçinde: Acta Orientalia Hungaricae. T. XXXIV. Budapeşte 1980, s. 171-184.</span></div>
<div><span>♦ Moriyasu T. Qui des Oüigours ou des Tibetains ont gagne en 789-792 a Bea-Baliq? İçinde: Journal Asiatique, cilt 269, Paris 1981, s. 193-205.</span></div>
<div><span>♦ Moses L. W. T’ang tribute relations with the Inner Asian barbarians. İçinde: Essays on T’ang society. Editörleri J. Curtis. Perry and Bardwell L. Smith. Leiden, E. J. Brill, 1976, s. 61-89.</span></div>
<div><span>♦ Orkun H. N. Eski türk yazıtları. Türk Tarih Basımevi, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Pinks E. Die Uiguren von Kanchou in den frühen Sung-zeit (960-1028). Asiatische forschungen. Bb. XXIV. Wiesbaden 1968.</span></div>
<div><span>♦ Pozdneev D. Istoricheski ocherk uigurov (on Chinese sources). S. Petersburg, 1899.</span></div>
<div><span>♦ Pulleyblank E. G. The Background of the An Lu-shan rebellion. Londra-New-York-Toronto 1955.</span></div>
<div><span>♦ Pulleyblank E. G. Some remarks on the Toquz-oguz problem. İçinde: Ural-Altaische Jahrbücher. Bb. XXVIII, No: 1-2. Wiesbaden 1956, s. 35-42.</span></div>
<div><span>♦ Radlov V. V. K voprosu ob uigurakh. Iz predislovia k isdaniyu Kutadgu Bilika. S. Petersburg 1893.</span></div>
<div><span>♦ Ramstedt G. I. Kak byl naiden “Selenginskii kamen”. Trudy Troitsko-Kiakhtinskogo Otdeleniya Priamurskogo Otdela Imperatorskogo Russkogo Georgaficheskogo obshestwa. N. XV, Vyp. 1, S. Petersburg 1914.</span></div>
<div><span>♦ Sinor, D. The Uighur Empire of Mongolia. İçinde: History of the Turkic Peoples in the Pre- Islamic Period. Ed. By Hans Robert Roemer. Berlin, K. Schwarz Verlag, 2000, s. 187-204.</span></div>
<div><span>♦ Tikhonov D. I. O kulture uigurov v period kaganata (744-840). İçinde: Materialy po istorii i kulture uigurskogo naroda. Almata, Nauka, 1978, s. 49-58.</span></div>
<div><span>♦ Vainshtein S. I. Drevnii Por-Bajin [Ancient Por-Bajin]. İçinde: Sovetskaya etnografia, 1971. No: 6. s. 103-114.</span></div>
<div><span>♦ Vostochniy Turkestan v drevnosti i rannem srednevekovye. Ocherki istorii [Eastern Turkestan in ancient times and early Middle Ages. Surveys on History]. Ed. by B. A. Litvinsky, Moskova Nauka 1988.</span></div>
<div><span>♦ Vostochniy Turkestan v drevnosti i rannem srednevekovye. Etnos. Yazyki. Religii. [Eastern Turkestan in ancient times and early Middle Ages. Ethnicity. Languages. Religions]. Ed. by B. A. Litwinsky, Moskova Nauka 1992.</span></div>
<div><span>♦ Zieme P. Die Uiguren und ihre Beziehungen zu China. İçinde: Central Asiatic Journal, Vol. 17, No: 2-4, Wiesbaden 1973, s. 282-293.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mackerras, C.: The Uygur Empire (744-840) according to the T’ang dynastic histories, Canberra, 1972; Kamalov, A.: Drenviye Uigury. VIII-IX vv. [Old Uighurs. VIII-IX cc.), Almata, “Nash mir” Press, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Jiu Tang shu. Shanghai, 1935, bölüm 195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A.g.e., bölüm 195; Mackerras, C. The Uighur Empire…., s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kyzlasov, L. R.: Tuva v sredniye veka, Moskova, 1969; Khudiakov, Yu. S.: “Pamiatniki uigurskoi kultury v Mongolii, ” içinde: Centralnaya Asia I sosedniye territorii v sredniye veka. Istoriya I kultura Vostoka Asii, Novosibirks, 1990, s. 84-89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kiselev, S. V.: “Drevniye goroda Mongolii, ” içinde: Sovetskaya arkheologia, 1957 (2); Kotwich, W. L.: “Poyezdka w dolinu Orkhona letom 1912 goda” içinde: Zapiski Wostochnogo Otdeleniya Rossiiskoi Akademii, St. Petersburg, 1914, (22. Cilt); Khudiakov, Yu. S., Tsevedorzh, D.: “Keremika Ordu Balyka” içinde: Drevnemongolskiye goroda, Moskova, 1965, s. 271-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kyselev, S. V.: Drevniye goroda Mongolii, s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kyzlasov, L. R.: Istoria Tuvy v sredniye veka [History of Tuva in Middle Ages], Moskova, 1969, s. 56-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.g.e., s. 59-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Veinstein, S. I.: “Srednevekovoie osedlie poselenia i oborotelnie soorejenia v Tuve, ” içinde: Uchenye zapiski Tuvinskogo nauchno-iss. Instituta yazika i literatury, 1959, cilt 7, s. 260-274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ramstedt, G. I.: Kak byl naidebn Selenginskii kamen, S Petersburg, 1914; Malov, S. E.: Drevneturkskie pamiatniki Mongolii i Kirgizii, Moskova-Leningrad, 1959.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Klyashtorny, S. G.: “The Terkhin inscription, ” içinde: Acta Orientalia Hungaricae, cilt XXXVI, 1982, s. 335-336.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Klyashtorny, S. G., and Livshits, V. A.: “Sevreiskii kamen, ” içinde: Sovetskaia turkologia, #3, 1971, s. 106-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Klyashtorny, S. G.: “The Tez İnscription, ” içinde: Acta Orientalia Hungaricae, cilt XXXIX, 1, 1985, s. 137-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gocebe-uygur-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Tikhonov, D. I.: “O kulture kochevikh uigurov v period kaganata (744-840), ” içinde: Materialy po istorii i kulture uigurov, Almata, 1978, s. 49-58.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güney Sibirya Ve Merkezi Asya Türklerinin Tatbikî Dekorasyon Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Güney Sibirya Ve Merkezi Asya Türklerinin Tatbikî Dekorasyon Sanatı
Türkler VI-X. yüzyıllarda Güney Sibirya ve Orta Asya’da hızla yayılmaktaydılar. Atlı göçebe kültürüne sahip çeşitli Türk boyları Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde sırasıyla Uygur, Kırgız ve Kumak gibi Türk hakanlıklarının yönetimi altında yaşamışlardır. Bu nedenle VI-X. yüzyıllar bilim aleminde “Eski Türk Devri” olarak adlandırılmaktadır. Türk Devletlerindeki askeri yönetim sistemi, göçebe Türk boylarının maddi ve manevi kültürünün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63e72c249.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Güney, Sibirya, Merkezi, Asya, Türklerinin, Tatbikî, Dekorasyon, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Kirgiz-Bozuy.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html">Güney Sibirya Ve Merkezi Asya Türklerinin Tatbikî Dekorasyon Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Alisa Y. BORISENKO</strong></span></a>
</p><p>Türkler VI-X. yüzyıllarda Güney Sibirya ve Orta Asya’da hızla yayılmaktaydılar. Atlı göçebe kültürüne sahip çeşitli Türk boyları Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde sırasıyla Uygur, Kırgız ve Kumak gibi Türk hakanlıklarının yönetimi altında yaşamışlardır. Bu nedenle VI-X. yüzyıllar bilim aleminde “Eski Türk Devri” olarak adlandırılmaktadır. Türk Devletlerindeki askeri yönetim sistemi, göçebe Türk boylarının maddi ve manevi kültürünün birliği anlamına gelmekteydi. Hakim etnik grupların maddi ve manevi kültürleri step ve orman bölgelerinin bağımlı ve bağımsız boyları tarafından taklidine bir tarz olarak hizmet etmekteydi. Yerli göçebeliğin ortaya çıkışı Türk insanını, kemer takımları, rengarenk süslenmiş atlar, törensel silahlar gibi Türk kültürünün değerli unsurlarına sahip olma çabası içine sokmuştur. Bu çaba Orta Asya göçebelerinin yeni ideolojik ve estetik gösteriş kaygısının ifadesiydi. Bunlar genellikle tatbiki dekorasyon sanatının, özellikle torevtika sanatının gelişimi esnasında ortaya çıkmıştır. Özellikle tanınmış savaşçıların hayatlarından alınan kesitler tatbiki dekorasyon sanatında ve antropomorfik kompozisyonlarda bir estetizm örneği olarak canlandırılıyordu. Bu dönemde torevtik aletler tezyininde bitkisel motifler de yer almaktaydı. Herkesin iyiliğini isteme gibi sembolik anlam taşıyan bu motiflerin, söğüt dalı, palmiye, incir ağacı, lotus, ebegümeci vb. bitki tasvirlerinden oluşmalarıyla da genellikle çiftçilik kültürüyle ilgili oldukları görülmekteydi.</p>
<p>Torevtik aletler bunun yanı sıra hayvansal ve ornitolojik motiflerle de süslenmekteydiler. Tıpkı bitkisel motiflerde olduğu gibi bu motifler de sembolik anlamlar taşımaktaydılar; dini ve estetiksel anlamlar yüklenmişti. Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde tatbiki dekorasyon sanatında antropomorfik motiflere de rastlanmaktadır. Hatta bunlardan bazıları göçebe Türklerin kahramanlık destanlarında da yer bulmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Türk Dönemi’nde bu aletlerin üzerindeki tasvirlerin belli bir bölümü Budizm’in ve Manihaizm’in kutsal sembollerini canlandırmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu motiflerin en yaygın oldukları dönem Uygur, Kırgız ve Kimek hakanlarının Güney Sibirya ve Orta Asya’da hakimiyetlerine denk gelmektedir. Bu dönemde göçebe Türklerin Doğu Türkistan ve Orta Asya’daki çiftçilerle aktif bir ticari ve kültürel ilişkileri vardı.</p>
<p>Eski Türklerin sanatlarındaki başlıca nüanslar Orta Çağ başlarında Güney Sibirya ve Orta Asya göçebelerinin tatbiki dekorasyon sanatlarında da görülmekteydiler. Kemer ve at takımları gibi bu torevtik aletler, eski Türklerin kullandıkları aletlerin en yaygın olanlarındandı (Resim 1). Kemer takımına metal tokalar, asma rozetler ve kemer başlıkları dahildi. Zaman içinde bu süsleme şekilleri de değişime uğramıştır. Mezarlıklardan bulunmuş olan I. Göktürk Hakanlığı öncesi döneme ait kemer takımları fragmanlar halinde bilim alemine sunulmuşlardır. Bu kemer takımları tam takım olarak ortaya çıkmamıştır. Daha sonraki dönemlerde arma tarzında süslenmiş metal kemerler göçebe Türkler arasında yaygınlaşmıştır. Bu rozetler, hayvan resimleriyle, geometrik oyma ve kabartma figürlerle süslenirdi.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha gelişim süreci içinde olan bu süsleme tarzının Doğu Avrupa göçebe kültüründe de yaygın olmasını, VI. yüzyılda Eski Türklerin Batı’ya yaptıkları yürüyüşlere bağlayabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>II. Doğu Göktürk Hakanlıklarını içine alan VII-VIII. yüzyıllar sade ve süssüz kemer takımlarıyla karakterize edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu kemer takımlarının içinde ek küçük asma kemerler için metal çerçeveler yer almaktaydı (Resim 2).<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Türk Hakanlıklarının çöküşünden sonra da bu sanatın gelişimi durmadı ve tam tersine yeni karakteristik çizgilerle zenginleşti. Bu gelişme yeni süsleme araç ve gereçlerini de beraberinde getirdi. Bu süsleme sanatında da genellikle geleneksel motifler kullanılmaktaydı. İnsan, hayvan ve bitki figürlerinden oluşan bu motiflere iyilik, güzellik anlamları yüklenmiştir. Bazen kemerlerin üzerine “hakana bağlılık” anlamına gelen runik yazılar da yazılırdı.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu zengin kemer takımları zaman zaman bronz, gümüş veya altın kaplama ile süslenirdi.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu takımların süslenmesinde kullanılan araç- gereçlerin üzerinde söğüt dalı, yaprak resmi ve filiz gibi bitkisel motifler de sık görülen bir olaydı. Bu aletlerin üzerinde yer alan hayvansal ve insana benzer figürlerin temeli İran kültürüne dayanmaktaydı ve Türk kültürüne Soğdlar aracılığıyla girmişlerdi. İstismarcı din misyonerlerinin faaliyetleri ise bu figürler üzerinde yer alan dini sembollerin artışına neden olmaktaydı.</p>
<p>Koşum takımları özel bir tarzla süslenirdi. Esas bölümlerinin söğüt dalı, üzüm salkımları, lotus ve incir ağacının çiçeklerini yansıtan bitkisel motiflerle süslendiği koşum ferahileri ve kılıç kemerleri üzerinde balık, insan, ev ve yabani hayvanların bulunduğu tasvirlerle süslenmekteydi. Bütün bu motifler hayır isteklerini sembolize etmekteydi.</p>
<p>Özellikle silahların süslenmesinde bu tür motiflerin daha sık kullanılırdı. Orta Asya, Doğu Türkistan ve Yakın Doğu’da bunlardan bol miktarda bulunmuştur. Nitekim Altaylar’daki Colin Anıtı’nda bulunan, üzeri Soğd yazılarıyla süslenmiş bir adet kılıç bunu onaylamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Altaylar’daki Sayan mezarlıklarında da birkaç adet gümüş küp bulunmuştur. Eski Türk askeri kültürünün bu paha biçilmez örneğinin İran, Orta Asya ve Doğu Türkistan’dan geldiği düşünülür. Düz ve kulpları bitkisel motiflerle süslenmiş olan bu küplerin yanı sıra bir de tas olarak kullanıldığı düşünülen küçük, gümüş kaplama küpler tatbiki dekorasyon sanatının önemli örneklerindendir.</p>
<p>Tatbiki dekorasyon sanatında boynuz veya kemik üzerine oyma tarzıyla yapılan süsler de geniş bir biçimde yayılmıştı. I. Göktürk Hakanlığı dönemi’nde oyma kemik başlıklı yayların kullanıldığı görülmektedir. Tyan-şan’daki Taş-Tübe Mezarlığı’nda bir tarafında kemik üzerine oyularak işlenmiş av sahnesi de bunun en önemli örneklerindendir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu tasvirde kaçan bir ala geyiğe ok atmak üzere diz üstü oturmuş bir avcı yer almaktadır. Burada avcı şematik olarak, yay ise bir çizgiyle anlatılmıştır. Ucu asimetrik dörtken şeklinde canlandırılmış olan bu okun kenarlarında kesik çizgiler vardır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Kudırge Mezarlığı’nda bulunan eğerin ön tarafındaki boynuz kaplamalı yayın üzerinde ise teknik ve ana fikir olarak eksiksiz bir kompozisyon işlenmiştir. Bu kompozisyon, köpekleri ile ava çıkmış olan bir grup atlı avcıyı ve onların yaptığı iki av sahnesini canlandırmaktadır. Bu sahnelerin her ikisinin de odağında, herkes için tehlike arz eden aslanlar yer almaktalar. Ayrıca aslanların dışında tasvirde yer alan ayı ve balık resimleri de bu av sahnesine özel ve sembolik anlamlar katmaktalar. G. A. Fedorov- Davıdov “bu atlı yiğitlerin hayvanlar alemine saldırarak bütün hayvanları korkuttuklarından…” bahseder.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Yine Tyan-şan’daki Suttuu-Bulak adlı eski Türk mezarlıklarında üzerlerinde değişik kompozisyonların işlendiği kemik levhalar bulunmuştur. Bu levhaların üst kısmında Eski Türk ve Soğd savaşçılarının tabur halinde tasvirleri yer almaktadır. Burada Eski Türklere has etnografik çizgiler: Uzun saçlı, uzun bıyıklı, cüppeli erkeklerin yanı sıra, çadır içinde baş örtülü kadınlar tasvir edilmektedir. Savaşçıların ok, yay, zırh, ok kaburları ve sivri kılıçlardan oluşan silah takımları belirgin bir şekilde görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu sahneler muhtemelen kahramanlık destanlarında da Batı Türklerinin yaratıcı sanatlarının parlak örneği olarak yer bulmuştur (Resim 3).<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Kemik, boynuz ve ağaçtan yapılan bu sanat eserleri sadece hayvansal ve antropomorfolojik konularla değil, aynı zamanda değişik motiflerle de süslenmiştir. Altaylar’daki eski Türk mezarlığı Katanda-2’de bulunan eyerin ön ve arka kısımları, saçaklar halinde yanlara dağılan bitkisel motiflerle süslenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu yuvarlak ve kıvrımsal nakışların dalgalı çizgilerle birbirlerine birleştirilmesi yaygın süsleme tarzlarındandı. Tyan-şan’daki Batı Türkleri arasında geometrik nakışlarla süslenmiş bu tür sanat eserlerine de rastlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Tyan-Şan’daki Suttuu Bulak Mezarlığı’nda oyma sanatı yüzeysel ve basma yöntemiyle yapılmaktaydı. Burada bulunan ağaçtan yapılmış eğerin ön yayındaki kıvrımsal figürler ve çizgiler basma yöntemiyle işlenmiş ve kendi aralarında dairevi kabartılarla birleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Kamçının kabzası ağaç ve boynuzdan yapılmış geniş hacimli oymalarla süslenmiştir. Bunların üzerine işlenmiş figürler, urgan veya deri kemerle bağlanmıştır. Altay’daki Kuray Abidesi’nde yırtıcı hayvan başı ve kıvrımlı işlemelerle süslenmiş oymalı kabzalar bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Tuva’daki Arjan eski Türk mezarlığında, boynuzdan yapılmış ve at başı heykelciğiyle süslenmiş figürler bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Eski Türk süs sanatında İran, temel olarak Soğd süsleme geleneğinin izleri görülmektedir. Eski Türk süsleme sanatında Batı Türkistan, Tan (Çin) ve Orta Asya’nın bu daldaki yeniliklerinden geniş bir biçimde yararlanılmıştır. Akçe, aynalar, bezekler, kaplar ve silahlar buna örnek olarak gösterilebilir. Uygur, Kırgız, Karluklarla olan ilişkiler, Eski Göktürk el sanatı süslemelerindeki değişimlerin meydana gelmesinin bir diğer sebebidir.</p>
<p>VIII. yüzyılın ortalarında Orta Asya’daki Göktürk Devletlerinin yerini Uygur Hakanlığı almıştır. Yeni Devlet’in Türk dilli tebasının esas hissesi, Göktürk Hakanlığı Dönemi’nde yerleştikleri bölgelerde kalmışlardır. Bu nedenle Hakanlık Dönemi’nde Uygur kültürünün bir çok unsuru Göktürk kültürüyle benzerlik göstermektedir.</p>
<p>Orta Asya göçebelerinin oyma sanatı tarihinin Uygur Dönemi’nde süsleme, önemli bir gelişim göstermiştir. B. İ. Marşak’a göre tüm bu motifler, toprak temelli yerleşik halklardan alınmış, fakat yeniden işlenerek ilk hallerinin kopyası olmaktan uzaklaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Uygur Dönemi’nde göçebelerin dekorasyon sanatında Soğd kültürü izleri görülmektedir. Onların en büyük etkisi özellikle metallerin sanatsal işlenmesinde olmuştur. Metalik eşyalar, daha çok asma filizleri, lotus ve incir çiçekleriyle süslenmiştir. Kompozisyonlarda temel motif olarak bitkisel, antropomorfolojik ve zoomorfolojik motifler kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bu dönemde bezek unsuru olarak bir de ateş incisi, incir çiçeği gibi Budist inancı simgeleyen motifler yer almaktaydı (Resim 4).<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> VIII-IX. yüzyıllarda Uygur torevtik sanatında detayların bolluğu ve motiflerin kaplandığı görülmektedir. Bu özellik diğer Türk dilli boyların da metal süsleme sanatlarında görülmektedir.</p>
<p>Her ne kadar oyma üslubunda, boynuz ve kemikten yapılan eşyalara rastlanmasa da Uygurların işleme sanatında bu malzemeleri kullandıkları arkeolojik bulgulardan bilinmektedir.</p>
<p>Uygurların ev çatılarını kiremitle döşemeleri, özellikle de kenarlarını oval biçimde yapmaları Tan İmparatorluğu’ndan alınan bir özelliktir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Tatbiki dekorasyon sanatı öğeleri Yenisey Kırgızları arasında da geniş bir biçimde yayılmıştır. S. V. Kiselyev’e göre, Kırgız süsleme sanatında İskit-Sibirya hayvan motiflerinin ve Taştık kültürünün izleri de görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> O, aynı zamanda Yenisey Kırgızlarının metal süsleme sanatında İran ve Tan İmparatorluğu’nun izlerinin görüldüğünü söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Kiselyev, Kırgız tatbiki dekorasyon sanatını VI-VIII. ve IX-X. yüzyıllar olmak üzere iki döneme ayırmaktadır. Bu sanatın, tarihi gelişiminde aynı sanatsal özelliklerin her iki dönem için de geçerli olduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Tuva’daki Kırgız kurganlarında Budist motiflerle süslenmiş örneklere de rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> B. İ. Marşak, IX. yüzyıla ait Kopen Çaa-Tas’ta (kurganlık) bulunmuş altın mutfak eşyalarında görülen Kırgız süsleme sanatında Soğd kültürünün etkilerinin olduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Kemer ve koşum malzemeleri (gem, üzengi) süsleri, eyer ve kap kacak işlemelerindeki özellikler Kırgız kültürüyle bağlantılıdır. Bu süreçte ferahi ve tokaların süslenmesinde “umum Türk” formasının yaygın olduğu üzüm salkımları, incir çiçekleri gibi motifler karakteristiktir. Çeşitli yırtıcı hayvan, parçalanmış koyun, kanatlı yırtıcı kuşlar, ördek ve balık gibi çeşitli motiflerle süslenmiş ferahiler görülmektedir. Kopen Çaa-tas’ta oyma üslubuyla bitki filizleri, yeni açmış çiçek gibi çeşitli bitkisel motiflerle süslenmiş olan bu ferahilerin yanı sıra insan yüzü, dişlerinde hilal tasvir edilmiş olan iki başlı ejderhalar gibi insan ve hayvansal motiflerle süslenmiş ferahilerle de karşılaşılmaktadır (Resim 5). L. A. Yevtyuhova, Kırgız oyma sanatçıları ile İran Sasanilerinin ziyafet eşyalarındaki motifler arasında bulunan benzerliğe dikkat çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> O, ayrıca altın ve gümüşten yapılmış ziyafet eşyalarında görülen süsleme motifleri arasındaki benzerliklerden de söz etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Çaa-tas Dönemi Kırgız oyma sanatında görülen motifler ile eski Türklerin kullandıkları motifler arasında bazı farklılıklar görülmekteydi. Kırgız oyma sanatında VIII-X. yüzyıla has olan arma tarzı ürünler ve anropomorfolojik, hayvansal, bitkisel motiflere genellikle rastlanmamaktadır. Kırgız tatbiki dekorasyon sanatında kullanılan motifler Eski Türk ve Uygurlara nazaran daha rengarenktir. IX-X. yüzyılda, İmparatorluklar Dönemi’nde üretilmiş olan bu sanat dalına ait ürünler, bütün tatbiki dekorasyon sanatı ürünlerinin tamamından farklı idi. Bunlar pratik olarak Kırgız kültürünün yaygın olduğu bütün arazilerde ve bu kültürün zirveye ulaştığı dönemde görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Genellikle bronzdan yapılan bu ürünlerin çoğu altınla kaplanmıştır. Ama en kayda değer örnekleri tamamen altından yapılmıştır. Bu dönemde ziyafet kapları, silahlar, kemerler, koşum malzemeleri, tokalar, kemer iğneleri, kemer ferahileri ve mengenelerde görülen en yaygın motifler üzüm salkımı, filiz, gonca, lotus, incir çiçeği gibi bitkisel, kanatlı aslan, Anka kuşu, geyik, dağ keçisi, horoz, ördek, kaz ve balık gibi çeşitli hayvansal motiflerdi. Karşı karşıya dayanan kuşların, boyunlarının konumlarıyla haç oluşturan tasvirleri de sık sık karşımıza çıkmaktadır. Çok sayıda kuş tasvirleri, stilize edilerek bitkisel nakışları hatırlatmaktalar.</p>
<p>Antropomorfik öğeler arsında sivri uçlu kalpaklar, belirgin yüzlü (şaşı gözlü, geniş ağızlı, bıyıklı ve sakallı) insan tasvirleri yer almaktadır (Resim 6, 1, 2, 4). Zırhlı gömlek, cüppe, mızrak ve ok kılıfları ile atlılar tasvir edilmiştir. Ferahilerdeki işlemelerde taç giymiş insan tasvirleriyle karşılaşılmakta ve bu insanlar ikili veya üçlü halde görülmekteler. Bu nakışlar içinde, lotus, alev incisi, sonsuz düğümler, çıngıraklar ve incir çiçekleri gibi Budist ve Maniheist inancın öğeleriyle Nesturi haçları andıran motiflere rastlanmaktadır (Resim 7).</p>
<p>Bu dönem içerisinde Kırgız tatbiki dekorasyon sanatında bitkisel motifler dini konularda bile sıkça kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> IX-X. yüzyılda görülen bereket (bolluk) temalı işlemeler Kırgız metal işleme sanatının da hızla yükselmeğe başladığını göstermektedir. Ama çok sayıda tema İran kültüründen, ayrıca Orta Asya ve Doğu Türkistan kültüründen etkilenmiştir. Hatta Budizm, Manihaizm ve muhtemelen Nesturiliğin temsilcileriyle vuku bulunan temaslar sanat dalı üzerinde büyük etkiler bırakmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Yapılan arkeolojik kazılardan, Kırgızların ağaç ve kemik gibi malzemelerle yapılan oyma sanatını da bildikleri anlaşılsa da maalesef bu alandaki örneklere çok ender rastlanmaktadır. Uybat Çaa-tas’taki kurganda akağaç kabuğundan oyulmuş insan yüzü, deve figürleri ve spiral nakışlar bunun bariz örneğidir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Tuva’daki Tora Tel Artı Kurganı’nda dairevi nakışlarla süslenmiş kemik kalıntıları (kırıntıları) bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Uybas Çaa-tası Kapçalı-1 Kurganı’nda ise ağaçtan yontulmuş altın kaplama koç heykeli bulunmuştur. Bütün bu eserler Taştık kültürünün geleneklerine uygun olarak yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bütün bu arkeolojik buluşlar sonucu Kırgız ve Kimek oyma sanatları arasında büyük benzerlikler olduğunu da söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Doğu Kazakistan, Batı Sibirya ve Altaylar’da yapılan arkeolojik kazılarda, Kimek kültürüne ait birçok oyma sanatı ürünü bulunsa da bir takım araştırmacılar, Kimek abidelerinin Strost Kültürü’ne ait olmadığını söylemekteler.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Kimek kültürünün diğer varyantlarında zengin bitkisel nakışlarla süslenmiş kemer ve koşum malzemeleri görülmektedir. Kalkan, kemer, koşum malzemeleri (gem, dizgin, üzengi) toka ve ferahilerdeki en yaygın motif üzüm sorkunu olarak kaydedilmiştir. Kalp ve açılmış kanatları andıran rozet ferahileri de bulunan bu örnekler arasında göstermek gerekir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bitkisel nakışlar sivri süvari kılıçlarının ve bıçakların kabzalarını süslemiştir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Bunun dışında palmiye, çiçek rozetleri ve çeşitli yuvarlak desenler de görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Ornitomorfik tasvirler arasında uçan, kanatları açılmış ya da yüz yüze duran kuş görünümlü örme tasvirler de görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Az da olsa dik bir şekilde kuyruklarını açmış kuş tasvirlerine de rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Yine az da olsa ferahilerde kanatlı aslan tasvirleriyle karşılaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Balığı andıran zengin bitkisel motiflerle süslenmiş bronz ve gümüş işlemelere de rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Bazı yerlerde sivri uçlu ser giymiş bıyıklı ve sakallı erkek tasvirleri de karşımıza çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Kimek tatbiki dekorasyon sanatında ağır silahlı savaşçı tasvirlerine özel yer ayrılmaktadır. Bu savaşçılar genellikle at üstünde ve ellerinde mızrak tutmuş durumda tasvir edilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Yaya savaşçı tasvirine ender rastlanmaktadır. Bu tasvirlerdeki bütün savaşçılar zırh giyinmiş ve ok atma pozisyonunda görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> (Resim 8). Budist ve Maniheist etkilerden kaçmayan Kimek tatbiki dekorasyon sanatında, bu dinlere ait kanonik sembollere çok az rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Kimeklar, oyma üslubuyla kemik ve boynuz üzerine işlemeler yapmışlardır. Günümüze kadar saklanmış olan, boynuzdan yapılmış bir adet kamçı kabzası ve bir adet kemikten yapılmış ok kılıfının üzerine oyma yöntemiyle çeşitli bitkisel motifler işlenmiş ve alt kısmına karşı-karşıya durmuş iki at kafası oyulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>İlkin Orta Çağ Dönemi’nin tamamını incelediğimiz zaman Güney Sibirya ve Orta Asya Türk dilli göçebelerinin tatbiki dekorasyon sanatında ne kadar çok geliştiklerini görürüz. Bu ürünler zengin ve çeşitli konuları kapsamakta, yapılış itibariyle yüksek teknoloji (dönemin olanakları kastedilir) ve yetenek gerektirirdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Alisa Y. BORISENKO</strong></span></a>
</p><p>Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 105-109</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Griyaznov, M. P., Drevneyşie Pamyatniki Geroiçeskogo Eposa Narodov Yujnoy Sibiri, Arheologiçeskiy Sbornik Gosudarstvennogo Ermitaja, L., 1961, sayı 3, s. 15-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Hudyakov, Y. S., Haslavskaya L. M., İranskie Motivı v Srednevekovoy Torevtike Yujnoy Sibiri, Semantika Drevnih Obrazov, Novosibirsk 1990, s. 117-125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Gavrilova A. A., Mogilnik Kudurge Kak İstoçnik Po İstorii Altayskih Plemen M. L 1965, s. 89; Magilnikov V. A., Tyurki, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, M. 1981, Resim 19, 20-50, 18-25, 5-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Gumilev, L. N., Drevnie Tyurki, M., 1993, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Klyaştornıy, S. G., Savinov, D. G., Stepnie İmperii Evrazii, SPb., 1994, s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Magilnikov V. A., Tyurki, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, M. 1981, Resim 19, 20-50, 18-25, 23, 5-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kiselev, S. V., Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, M., 1951, s. 536.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Savinov, D. G., Drevnetyurkskie Kurganı Uzuntala, Arheologiya Yujnoy Sibiri, Novosibirsk 1982, s. 107, 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kubarev, V. D., Palaş s Sogdiyskoy Nadpisyu İz Drevnetyurkskogo Pogribeniya Na Altaye, Severnaya Aziya i Sosednie Territorie v Srednie Veka, Novosibirsk 1992, Resim 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Magilnikov V. A., Tyurki, Resim 20, 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Hudyakov Y. S., İskusstvo Srednovekovıh Koçevnikov Yujnoy Sibiri i Sentalnoy Azii, Novosibirsk 1998, s. 112, Resim 2, 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Federov-Davıdov, G. A., İskusstvo Koçevnikov i Zolotoy Ordı, Moskva 1978, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Hudyakov, Y. S., Kabaldıyev, K. Ş., Soltabaev, O. A., Mnogofigurnıe Kompozitsii Na Kostyanıh Plastinah İz Pamyatnika Suttuu Bulak, Noveyşie Arheologiçeskie i Etnografiçeskie Otkrıtiya v Sibirii, Novosibirsk 1996, s. 242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hudyakov, Y. S., Kabaldıyev, K. Ş., Soltabaev, O. A., Mnogofigurnıe Kompozitsii Na Kostyanıh Plastinah İz Pamyatnika Suttuu Bulak, Noveyşie Arheologiçeskie i Etnografiçeskie Otkrıtiya v Sibirii, Novosibirsk 1996, s. 243.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Gavrilova A. A., Mogilnik Kudurge Kak İstoçnik Po İstorii Altayskih Plemen M; L 1965, resim 8, 1, 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Tabaldıyev, K. Ş., Kurganı Srednevekovıh Koçevıh Plemen Tyan-Şanya, Bişkek 1996, resim 21, 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tabaldiev, K. Ş., Kurganı Srednevekovıh Koçevıh Plemen Tyan-Şana, Bişkek 1996, resim 21, 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kiselev, S. V., Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, MİA. M. -L. 1949, 39, Tabl. 2, s. 302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Klyaştornıy, S. G., Runiçeskie Nadpisi İz Kurgana Arjan II, Pervobıtnaya Arheologiya Sibiri, L. 1975, res. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Marşak, B. İ., Sogdiyskoe Serebro, M. 1971, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Fedorov-Davıdov, G. A., İskusstvo Koçevnikov, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Hudyakov, Y. S., Ornament Nabornıh Poyasov İz Pogrebnih Nik-Haya, Plastika i Risunki Drevnih Kultur. Novosibirsk 1983, s. 149-152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Hudyakov, Y. S., Pamyatniki Uygurskoy Kulturı v Mongolii, Sentralnaya Aziya i Sosednie Territorii v Srednie Veka, Novosibirsk 1990, resim 3. 1, 3. 5; Kiselev, S. V., İz İstorii Kitayskoy Çerpitsı, SA. 1959, no 3, s. 165, 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Kiselev, S. V., Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, s. 349, 350, 360.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kiselev, S. V., Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, s. 349, 350, 360.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kiselev, S. V., Drevnyaya İstoriya Yujnoy Sibiri, s. 349, 350, 360.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Neçaeva, L. G., Pogrebeniya s Truposojjeniyem Mogilnika Topa-Tal-Artı, Trudı TKATSEE. M. -L. 1966, cilt 2, s. 129, resim 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Marşak, B. İ., Sogdiyskoe Serebro, M. 1971, s. 54-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yevtyuxova, L. A., Arheologiçeskie Pamyatniki Yeniseyskih Kıgızov (Hakasov), Abakan 1948, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Yevtyuxova, L. A., Arheologiçeskie Pamyatniki Yeniseyskih Kıgızov (Hakasov), Abakan 1948, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Arslanova, F. H., Kurganı s Truposojjeniem v Verhnem Priirtışye, Poiski i Raskopki v Kazakistane, Alma-Ata 1972, s. 64; Hudyakov, Y. S., Kırgızı v Vostoçnom Turkistane, Kırgızı, Etnogeneticheskiye i Etnokulturnıye Prosessı v Drevnosti i Srenevekovıye v Sentralnoy Azii, Bişkek 1996, s. 183-186; Kovıçev, E. V., Srednevekovoe Pogrebeniye s Truposojjeniyem İz Vostoçnogo Zabaykalya i Ego Kultunıye Svyazi, Novosibirsk 1985, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kızlasov; L. P.;Korol, G. G., Dekorativnoye İskusstvo Srednovekovıh Hakasov Kak İstoriçeskiy İstoçnik, M. !990, s. 158-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Hudyakov, Y. S., Şamanizm i Mirovıye Religii u Kırgızov v Epohu Srednevekovya, Traditsionnıye Verovaniyai Bıt Narodov Sibiri, Novosibirsk 1987, s. 71, 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Yevtyuxova, L. A., Arheologiçeskie Pamyatniki Yeniseyskih Kıgızov (Hakasov), Abakan 1948, Resim 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Neçayeva, L. G., Pogrebeniya s Truposojjeniyem Mogilnika Tora Tal Artı, Resim 20, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Yevtyuxova, L. A., Arheologiçeskie Pamyatniki Yeniseyskih Kıgızov (Hakasov), Abakan 1948, s. 27, 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Savinov, D. G., Etnokulturnıye Svyazi Yeniseyskih Kırgızov i Kimakov v IX-X vv., Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1975, Moskva 1978, s. 223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Ahinjanov, S. M., Etnokulturnaya Prinadlejnost Pamyatnikov Srednevekovıh Koçevnikov, Arheologiçeskiye Pamyatniki v Zone Zatepleniya Şulbinskoy GES. Alma Ata 1987, s. 246; Mogiknikov, V. A., Srostinskaya Kultura, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, Moskva 1981, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Arhelogiçeskiye Pamyatniki v Zone Zatopleniya Şulbinskoy GES. Alma-Ata 1987, s. 128, 190, 223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Arhelogiçeskiye Pamyatniki v Zone Zatopleniya Şulbinskoy GES. Alma-Ata 1987, s. 172, res. 88, 2, 3; Arslanova, F. H., Pogrebeniya Tyurkskogo Vremeni v Vostoçnom Kazakistane, Kultura Drevnih Skotovodov i Zemlyedeltsev Kazakistana, Alma-Ata 1969, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Mogilnikov, V. A., Kimaki, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, Moskva 1981, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Savinov, D. G., Rasselenie Kimakov v IX-X vv. Po Dannım Arheologiçeskih İstoçnikov, Proşloe Kazakistana po Arheologiçeskim İstoçnikom, Alma-Ata 1976, s. 97, Tab. 1. 2; 1. 26; 1. 3; 1. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Res. 102. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Res. 102. 1; Savinov, D. G., Rasselenie Kimakov v IX-X vv. Po Dannım Arheologiçeskih İstoçnikov, Proşloe Kazakistana po Arheologiçeskim İstoçnikom, Alma-Ata 1976, s. 97, Tab. 1. 12, 1. 32; Mogilnikov, V. A., Kimaki, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, Moskva 1981, res. 26, 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Savinov, D. G., Rasselenie Kimakov v IX-X vv. Po Dannım Arheologiçeskih İstoçnikov, Proşloe Kazakistana po Arheologiçeskim İstoçnikom, Alma-Ata 1976, s. 97, Tab. 1. 8, 1. 31; Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Arhelogiçeskiye Pamyatniki v Zone Zatopleniya Şulbinskoy GES. Alma-Ata 1987, res. 74, 47; Mogilnikov, V. A., Kimaki, Stepi Evrazii v Epohu Srednevekovya, Moskva 1981, Res. 26, 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Savinov, D. G., Rasselenie Kimakov v IX-X vv. Po Dannım Arheologiçeskih İstoçnikov, Proşloe Kazakistana po Arheologiçeskim İstoçnikom, Alma-Ata 1976, s. 97, Tab. 1. 1, 1. 25; Mogilnikov, V. A., Kimaki, Res. 26, 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Yevtyuxova, L. A., Arheologiçeskie Pamyatniki Yeniseyskih Kıgızov (Hakasov), Abakan 1948, Res. 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Arslanova, F. H.; Klyaştornıy, S. G., Runiçeskaya Nadpis na Zerkale iz Verhnego Priirtışya, Tyurkologiçeskiy Sbornik 1972, Moskva 1973, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-sibirya-ve-merkezi-asya-turklerinin-tatbiki-dekorasyon-sanati.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Trifonov, Y. İ., Pamyatniki Srednevekovıh Kaçevnikov, Arhelogiçeskiye Pamyatniki v Zone Zatopleniya Şulbinskoy GES, Alma-Ata 1987, s. 129, 161.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerde Sanat</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-sanat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-sanat</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerde Sanat
On birinci yüzyılla birlikte kalıcı ve zengin boyutlarını Anadolu’da izleyebildiğimiz Türk sanatının bu yarımadada nasıl bir senteze ulaştığı sorusu aslında çok uzunca bir süredir sanat tarihçilerini 8. yüzyıldan çok daha erken dönemlerde köken, kaynak arayışlarına yöneltmiştir. Böylece de Türk sanatının daha eskilere inen gelenekleri araştırılmaya başlanmıştır. Bu araştırmaların sonuçları, erken dönem Türk sanatını aydınlatırken özellikle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63e3bee7b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, Sanat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Ilk-Cag-247.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-sanat.html">Eski Türklerde Sanat</a></p>
<p>On birinci yüzyılla birlikte kalıcı ve zengin boyutlarını Anadolu’da izleyebildiğimiz Türk sanatının bu yarımadada nasıl bir senteze ulaştığı sorusu aslında çok uzunca bir süredir sanat tarihçilerini 8. yüzyıldan çok daha erken dönemlerde köken, kaynak arayışlarına yöneltmiştir. Böylece de Türk sanatının daha eskilere inen gelenekleri araştırılmaya başlanmıştır. Bu araştırmaların sonuçları, erken dönem Türk sanatını aydınlatırken özellikle de Anadolu Türk sanatını bu gelenek doğrultusunda temellendirme eğilimi her geçen gün yeni ipuçları ve bağlantı unsurlarıyla güç kazanmaktadır.</p>
<p>18. yüzyılın başlarından itibaren Orta Asya tarih ve sanatı hakkında ilk bilgiler misyoner din adamları ile seyahatnamelerden elde edilirken, bir süre sonra bilimsel amaçlı ilk Arkeolojik kazılarda yapılmaya başlanmıştır. W. Radloff’un 1856 yılında Altay kurganlarında yaptığı kazılar bu yoldaki ilk bilimsel girişim olarak kabul edilir. Ardından, 1865 ve 1897 yılında yapılan kazılarla Berel, Katanda ve Maykop kurganları çok zengin arkeolojik malzeme sunmuştur. 1904 yılına gelindiğinde ise Batı Türkistanda bugünkü Türkmenistan’ın başkenti Aşkabad yakınındaki Anav öreninde ortaya çıkarılan tarihi eserler Orta Asya kültür tarihinde yeni bir çığır açmıştır. Arkeolog R. Pumpelly’nin kazdığı büyük höyük İ.Ö. 9. bin ile İ.S. 4. yüzyıl arasına tarihlenen pek çok kültür katını ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Yakın Doğu ve Ön Asya ile çağdaş buluntuları vermesi bakımından önemli olan bu kazıda ortaya çıkarılan Türkmen dokumalarında görülen süsleme unsurları ile ortak motiflerle süslü keramik ve süs eşyaları kültür sürecinin devamlılığını ortaya koyması bakımından önemli unsurlardır. Ardından 1911 yılında kazılan Mayemir Kurganı’nda baskı tekniği ile işlenmiş altın levhalardan zengin bir kolleksiyon elde edilmiş, A. Adrianov ve Veselousky Hazar ve Karadeniz’in kuzeyindeki alanlarda Hun ve İskit Kurgan kazılarını sürdürmüşlerdir. 1912 yılında Moğolistan’da Ulan Bator’un kuzeyindeki Noin Ula’da bulunan kurganlar önce tespit edilmiş daha sonra on yıl kadar bu bölgede çeşitli kazılar yapılmıştır. Ancak Orta Asya Türk sanatı ve arkeolojisi için büyük müjde 1929 yılında Leningrad Hermitage Müzesi adına Altaylar’da Pazırık bölgesinde yapılan kazıdan gelmiştir. Burada, buzlar içinde korunmuş, Hun aristokratlarına ait olduğu sanılan kırka yakın kurganda at ve insan cesetleri elbiseler, sikkeler, takılar ve kumaşlar olağanüstü bir sağlamlıkta bulunmuştur.</p>
<p>Daha sonra bu bölgede kazılara devam edilmiş, ancak çok önemli buluntular 1947 ve 1948 yıllarında S. I. Rudenko’nun açtığı 2 ve 5 numaralı Pazırık kurganlarında ortaya çıkmıştır. Bu buluntular bugüne kadar Orta Asya Türk kültür tarihini aydınlatan en önemli bulgulardır. En az 2 ve 5 numaralı kurganlar kadar önemli buluntular elde edilen 1 numaralı kurgandaki eşyalar arasında çıkan renk renk keçe ve derilerle süslü eğer örtülerinde İskit sanatından da hatırlanan zengin bir tasvir proğramı görülür</p>
<p>Sağrı sarkıntıları koç başı şeklinde olan bu eğer örtülerinin bazılarında kanatlı bir grifonun bir dağ keçisine saldırması enstantanesi gibi tasvirler dikkatleri çeker. Yine bu kurgandan çıkan eğerlerde de aslan, balık ve insan başı şeklinde tözler yapılmıştır. Ele geçen gemlerin süslemelerinde de yine insan ve hayvan figürleri dikkati çeker. Özellikle S. I. Rudenko tarafından 5 numaralı kurganda bulunan 1.832 m. ölçülerindeki Hun halısı çok önemlidir. Türk düğümü ile dokunmuş olması ve üzerindeki figüratif süsleme ögeleri, İslam öncesi Türk sanatı kronolojisini daha erken dönemlere götürerek, bu kültür sürecinin daha da eski olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Rudenko’nun, İ.Ö. 5. yüzyıla ve İskitlere ait olduğunu ileri sürdüğü halının bordürlerinde görülen grifon, sığın geyiği ve süvari figürleri ile zemindeki lotus-palmetli kare dolgular çeşitli yabancı etkileri gösterir. Motifler Asur ve Ahamenid sanatının motiflerine benzemekle birlikte sığın geyiği bu kültürlere yabancıdır. Ayrıca Altaylar’da yaşıyan Hunların, İskit ve Ahamenid ülkesinden gelen bazı motifleri, yaptıkları bazı sanat eserlerinde kullandıkları da bilinmektedir.</p>
<p>Batı Türkistan’daki Anav kazılarının ortaya koyduğu üzere bugünkü bilgilerimize göre 9. binde başlatılan kültür kronolojisi içindeki uzunca bir süreyi aydınlatacak kültürel bilgi ve bulguya sahip değiliz. Orta Asya’nın güneyinde Amu Derya deltasında ve Harezm’de İ.Ö. 3. bin yıllarında görülen ve tarihçilerin “Kelteminar” kültürü olarak adlandırdıkları bilinen ilk Orta Asya kültür döneminden kalan bulgulara göre bu dönem insanları Orta Asya’nın Neolitik Çağı’nı yaşamışlardı. Yerleşik bir topluluk olan bu dönemin insanları dokumacılık, çömlekçilik yapabiliyorlardı. Bu çağda henüz isimlendirilebilir bir süsleme repertuarı oluşmamıştır. Ele geçen çömlekler yalnızca kırık, çapraz çizgilerle süslenmişdir. Orta Asya’da Sibirya steplerine yakın olan bölgede görülen ikinci kültür “Afanasievo” kültürü olarak adlandırılır. Kelteminar kültürü ile eş zamanlı olarak 3. binin sonlarına kadar inen bu dönemde de henüz Orta Asya insanı Neolitik Çağ koşullarını yaşamaktadır. Adını Yenisey havzasındaki bir yerleşmeden alan bu dönemde de bir önceki dönem özellikleri devam eder. Henüz süsleme sözlüğü oluşmamıştır.</p>
<p>İ.Ö. 1700-1200 yılları arasında yaşadığı öne sürülen “Andronovo” kültürü insanları, Orta Asya kültür kronolojisinde birçok yeninin başlangıcını temsil eder. von Karl Jettmar’a göre, bu dönemin insanı uzun süredir kullandığı pişmiş toprak kaplara, yani seramiğe boya ile dekoratif arzularını da katmıştır. Ama daha önemlisi Urallarla Yenisey-Altay bölgesi arasında saptanan bu dönemde Orta Asya insanı Maden Çağı’na geçmiş, bakır kullanmayı ve tunç elde etmeyi öğrenmiştir. Altaylar’ın kuzeyinde İ.Ö. 1700 ile 1200 seneleri arasında görülen Andronovo kültürü Altaylar’ın güneyinde daha geç, İ.Ö. 1200-700 yılları arasında görülmüştür. v. K. Jettmar ve Mikhail P. Gryaznov’un Hint-Avrupalı kavimlere mâl ettikleri Andronovo kültürünü yaratan ırkı Bahaddin Ögel, Türk ırkının prototipi olarak kabul eder. Hatta yazar, bu ırkın Hun ve Göktürk Çağı’na kadar indiğini de ileri sürer. Andronovo kültürü insanları bakırı oldukça farklı alanlarda kullanmışlardır. Taş levhalarla kapatılan mezar grupları da ilk olarak bu dönemde görülür. Bu dönemde Asya kıtası jeo politiği de güneyde ziraat, kuzey’de avcılık, batı’da ise çobanlığa dayalı Bozkır Kültür alanları şeklinde belirlenmeye başlanmıştır.</p>
<p>İ.Ö. 1. binin başlarında artık Kuzeyli atlı kültüre bağlı topluluklar da güney ve güneybatıya inerler. Yenisey (Kem) nehrinin kollarından biri olan Karasuk nehrinden adını alarak “Karasuk” kültürü olarak anılan bu topluluklardan oluşan kültür devresi kuvvetle muhtemeldir ki henüz uluslaşma kavramına ulaşılamadığı için bir isim almayan Proto-Türk unsurlardır. Bu arada, güneyde çok daha ileri bir kültür aşamasında olmasına rağmen, Chou (İ.Ö. 1050-247) Dönemi Çin kültür ve tarihi de bu dönemde kuzeyinde gelişen Proto-Türk unsurlardan etkilenerek, dini telakkileri Kuzeyli komşuları gibi içinde güneş, ay ve yıldız kültlerinin olduğu Gök dini yönünde değişikliğe uğramıştır. Orta Asya ve Türk sanatının karakteristiği olan “Hayvan Üslubu” nun bu dönemde ortaya çıktığı görülür.</p>
<p>Yine aynı dönemde, Batı Asya bozkırlarında, günümüzde Türk oldukları konusunda artık kuşku kalmayan İskitlerin (Sakaların) görüldükleri kaynaklarda yer alır. Bu arada, Türklerin Horasan’ın batısına ve Anadolu’ya 11. yüzyıldan veya Hunlardan çok daha önceleri de geçtiğini düşünen A. Zeki Velidi Toğan, Azerbaycan’ın Uti Eyaleti sınırı içinde kalan Sakasan kentinin, bir aralık Sakalarca başkent olarak kullanıldığını ileri sürer. Faruk Sümer de, bu görüşü destekleyerek 26 yılında Orta Asya’da Türk Topluluklarını bir devlet altında toplayan Avar (394-552) Türk Konfederasyonunun egemen olduğu yıllarda Avar baskısıyla batıya göçen bazı Türk boylarının Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya yerleştiklerini belirtir. Kimi araştırmacılara göre de Türklerin Horasan’ın batı kıyılarına yerleşmeleri ve buralara hakim olmaları İ.Ö. 5. yüzyıldan iki yüzyıl kadar daha önce, savaşçı ama aynı zamanda kolonizatör olan Sakaların ünlü imparatoru Alp Er Tunga zamanında gerçekleşmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Seyfi BAŞKAN</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/ESK%C4%B0-T%C3%9CRKLERDE-SANAT.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Sanatında At</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-sanatinda-at</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-sanatinda-at</guid>
<description><![CDATA[ Türk Sanatında At
Türkler, Asya Hunları gibi göçebe Orta Asya halkları soyundan gelirler ve tarih sahnesinde at yetiştirici özellikleriyle yer alırlar.1 Çinliler Türklerden söz ederken, “Hayatları atlarına bağlıdır” derler. Eski Türkçe metinlerde ve Çin ve Arap kaynaklarında, Türklerin, antik çağlarda at yetiştiriciliği ile uğraştıkları ve yetiştirdikleri atları komşu ülkelere satarak geçimlerini kazandıkları anlatılır. Türkler bugün de olduğu gibi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63e26bd4b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Sanatında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Ilk-Cag-248.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-sanatinda-at.html">Türk Sanatında At</a></p>
<p>Türkler, Asya Hunları gibi göçebe Orta Asya halkları soyundan gelirler ve tarih sahnesinde at yetiştirici özellikleriyle yer alırlar.<strong><sup>1</sup></strong> Çinliler Türklerden söz ederken, “Hayatları atlarına bağlıdır” derler. Eski Türkçe metinlerde ve Çin ve Arap kaynaklarında, Türklerin, antik çağlarda at yetiştiriciliği ile uğraştıkları ve yetiştirdikleri atları komşu ülkelere satarak geçimlerini kazandıkları anlatılır. Türkler bugün de olduğu gibi eskiden de, kementle vahşi atları ya da yırtıcı hayvanları avlarlardı. Türkler atlarını soğuk ve temiz kuzey iklimlerinde yayarlar, suyun bol olduğu ve vahşi türlerle çiftleştirmenin yaygın olduğu zengin otlaklara sahip Orta Asya platolarına sürerlerdi. Yarışmalar düzenler (Kaşgarca özüşmek), at üzerinde çeşitli oyunlar oynarlardı (Kaşgarca çevgen, çoğanmak, bandal). Savaşta ve avda, at üstündeki Türk okçular, diğer Orta Asya kavimlerinde olduğu gibi hem geriye hem de ileriye nişan almışlardı. Bu ölümcül ok atışları, antik dünyaya Partlar tarafından tanıtılmıştı. Geç Antik Çağ ve Orta Çağ’da, Kuzeyin süvari halkının, asvapati “atın efendisi” Kağanlığı unvanı, Türk Kağanları tarafından taşınmıştı. Dini törenler kadar hanedan törenlerinde de yarışlar ve at binicilik geleneksel bir anlama sahipti ve at, kurbanlık veya adaklık olarak kutsal bir değer kazanmıştı. Türk kavimleri bu suretle at yetiştirici topluluklar özellikleri gösterir. Uygurlar gibi göçmenliği terk eden bu Türkler, atlarını uygun bölgelerde otlamaya götürürlerdi. Geç Antik ve Orta Çağ’da at yetiştirici Türk kavimlerinin kabaca ve eksik listesi, Karluklara bağlı Pamir Eftalitleri ve Türklere eşit görünen Ku-ku- nor T’u-yü-hunlar sayılmasa bile etkileyici bir sayıya ulaşır: Kuzeyde Kırgızlar da çok sayıda at yetiştirmektedir. Oğuzlar, at sürülerini İdil otlaklarına dek yaymışlardır. Kuzey Alayondlu, Alakçin Tatarları, Kuzey ve Doğu Asya Basmilleri, Tuhsılar, Oğuzlar, Multan bölgesi Türkleri, benekli “alaca” atlar üzerinde uzmanlaşmışlardı. Bulaklar bilinmeyen bazı bölgelerde küçük atlar beslemişlerdi. Ciğiller Soğd’da at beslemişlerdir. Göktürkler de dahil olmak üzere çeşitli Türk kavimleri yalnız kuzeyde değil, “güney çöllerinde” de avcı cinsler beslemişlerdi. Uygur kağanlarının atları Kaşgari’nin Dönemi’nde, Barsgan’da Isık Göl’ü platosuna yayılmıştı. Karluklar Toharistan Dağlarında at beslemişlerdi. Bek Hanedanlığı atlarını Rustâbak’ta yetiştirmişti. Cins atların eski toprakları olan Fergana’daki Çağdal, Türkistan’ın kapısı olarak anılmıştır ve pazarlarında değerli Türk atlarının ve süvari olarak hizmet görmek üzere alınabilecek kölelerin bulunduğu öne sürülmektedir.</p>
<p><span><strong> At Efsaneleri</strong></span></p>
<p><span><strong>1. At Cini</strong></span></p>
<p>Göçmenlerin kahraman yüreklerinde her zaman yer almış olan atların destansı güzelliklerine yönelik hayranlık duygusu, mitoloji ve sanatta karşılıklı etkileşim içerisinde ifade bulmuştur. Burada öncelikle, Türk sanatında astrolojik at cini<strong><sup>2</sup></strong> ile başlayan mitoloji ve kehanetler<strong><sup>3</sup></strong> açısından at motifi, ilgili tüm mitolojilere genel bir bakışla ele alınmaya çalışılacak. At cini hayvanlı takvimin antropomorphous temsilleri arasında Bezeklik Uygur resimlerinde görülür. Devir halindeki her bir kötü ruh, yıldız kişileştirmesiyle ve Türk-Çin yıldız figürlerinin geniş kollu kıyafetleri içerisinde, ellerinde Uygur harfleriyle Türkçe isimlerin yazılı olduğu bir parşömen tutar şekilde resmedilmiştir. Figürler kesinlikle birbirinin aynıdır, tek farklılık başlıklarına taktıkları hayvan figürlü maskelerdir.</p>
<p>İyi bilinmektedir ki, At Cini’nin hakimiyet dönemi içerisinde doğmuş olan kişiyi etkisi altına aldığına inanılmaktaydı. Müçel etkisine duyulan inanç Türkler arasında 18’inci yüzyıla dek varlığını korumuş, Müçel’in gizemli hikâyeleri İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı evren bilimi konulu eserinde anlatılmıştır. Çeşitli açılardan Müçel’in etkisinin haberci amblemiyle veya etkili astrolojik etkisiyle betimlendiği daha önceki kapsamlı verilerdeki eksiklikleri bu geleneğin yaşaması sayesinde giderebilir. Atla ilgili olarak, 1031 tarihli İktiyaratı-Türki el yazması mitolojik açıdan atların tam bir portresini çizer: At yılında kış soğuk geçer ve yaz bolluk getirir. Bu kehanet atların en çok soğuk havaları ve bereketli yaz otlaklarını sevmelerine dayanır. Destansı at figürünün bazı bölgelerde özellikle Türkistan’da savaş ve mücadeleler yılını başlattığı söylenir. At yılında doğanlar, savaşta, avda veya seyahatte sürekli hareket içerisinde olacaklardır. Yılın uğurlu kabul edilen ilk yarısında veya ortasında doğdukları zaman zeki olmalarının yanı sıra çarpıcı görünüşleri, olağanüstü kibir ve cesaretleriyle kağanların refakatçisi olurlar. At yılının uğursuz son döneminde doğmaları halinde, etki altındaki at Müçel’in kusurlarını yansıtacak: huzursuz, sabırsız, katil yaradılışlı olacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Emel ESİN</strong></span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/T%C3%9CRK-SANATINDA-AT.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cihan Edebiyatında Türk Kobuz’u</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu</guid>
<description><![CDATA[ Cihan Edebiyatında Türk Kobuz’u
Aşağı yukarı bütün milletlerde, bahusus Avrupa kıt’asında yaşayanlarda, musikinin menşeine dinî ve kutsî bir mahiyet atfetmek âdet olmuştur. İlk iptidaî kavim halinde ve seviyesinde bulunan insanlar, musikiyi, âdî ve fanî dünya gailesinden âzad, gözükmeyen saf ve mükemmel bir hayat sahası arz eden diğer dünyaya insanları bağlayan ve bu iki âlem arasında muayyen bir alâka kuran […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63e11aef8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cihan, Edebiyatında, Türk, Kobuz’u</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Dede-Korkut.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html">Cihan Edebiyatında Türk Kobuz’u</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU</strong></span></a>
</p><p>Aşağı yukarı bütün milletlerde, bahusus Avrupa kıt’asında yaşayanlarda, musikinin menşeine dinî ve kutsî bir mahiyet atfetmek âdet olmuştur. İlk iptidaî kavim halinde ve seviyesinde bulunan insanlar, musikiyi, âdî ve fanî dünya gailesinden âzad, gözükmeyen saf ve mükemmel bir hayat sahası arz eden diğer dünyaya insanları bağlayan ve bu iki âlem arasında muayyen bir alâka kuran kuvvet olarak telâkki etmişlerdir. Bu telâkki, asırlardan beri musikinin geçirdiği inkişaf merhalelerine rağmen hâlâ zamanımıza kadar, iptidaî hayat seviyesini ve düşüncesini muhafaza eden Altay Türklerinde, aynen bakidir.</p>
<p>Bugün elimizde, musikinin dinî bir menşeiden geldiği hakkında sarih ve muayyen bir Türk “Mit”i yoksa da, bu telakkinin eski iptidaî Türk hayat kuruluş tarzına yabancı olmaktan çok uygun olduğuna, eski Türk efsane ve rivayet bakiyelerinde tesadüf edebiliyoruz. Hiç şüphe yoktur ki, her bir iptidaî kavimde olduğu gibi, kadim Türklerin de kendi millî ruh ve zevklerini tatmin, millî nağmelerini terennüm etmeğe mahsus bir musiki âletine malik olmaları lâzım gelirdi. Hele iptidaî cemiyetlerde nazımla beraber, musikinin de aynı derecede rağbet bulması nazarı dikkate alınırsa, Sibirya yaylalarındaki göçebe Türkün, tabiat ilhamiyle vücuda getirdiği manzum mahsulünü, ezici ve monoton bozkırlarda, bir musiki aletiyle okşaması ve terennüm etmesi kadar tabiî hiçbir şey olamaz. Bu kabil mahsulün mevzuunu, terennüm tarzını ve ahengini anlamak için, iptidaî seviyede bulunan bir Türk kabilesinin içtimaî hayatına sathî bir bakış atfetmek kâfidir. Üstad ve hocam Köprülü Fuad’ın “Türk Edebiyatının Menşei” adlı çok kıymetli ve değerini hiçbir zaman kaybetmeyen bir araştırmasının “kobuz” bahsinde bu hususta mufassal malûmat verildiğinden<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> burda tekrara lüzum görmüyorum. Yalnız, ilâveten kaydetmelidir ki, eski Türk efsane devirlerine irca edilen Dede Korkud’un daima elinde kobuzla<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> iller dolaşarak halkın müşkülâtını halletmesi, cesûru korkaktan ayırması, bu musiki âletinin, pek eski zamandanberi Türk muhitine malûm olduğu kanaatini bağışlamaktadır. Malûm olduğu veçhile Barthold’un, Türklerin “patriarşi” olarak tavsif ettiği<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> “Dede Korkud”, birçok Türk kabilesince kendi cedleri olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Türklüğe şamil Dede Korkud gibi bir evliyanın “Kobuz”la şarkılar terennüm etmesi, Türk musikisi tarihi için çok karakteristik bir noktadır. Efsanevî malûmata rağmen, elimizdeki yazılı Türk vesikaları “Kobuz”u ancak bin yıl evveline kadar götürmektedir. Milâddan evvel Hun Türklerinde saray erkânına musiki aletlerinin hediye verilmesi millî bir âdet ve an’ane hâlini aldığı gibi,<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> hanlar arasında da teati edilen birçok kıymetli hediyeler arasında musiki aletleri de bulunurdu.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Umumiyetle o zamanki Hun ve hatta garp hükûmdarları sarayında musiki ile halk şairlerine verilen ehemmiyet ve değerin derecesi hakkında küçük bir fikir edinebilinmesi için, o devir Garp edebiyatından kalma manzum parçalara bir nazar atfetmemiz kâfi gelir. Bu kabilden olarak vaktile Atillâ tarafından Burgundiya Kralı nezdine gönderilen bir muganni heyetinin, bizzat kral tarafından söylenen üç mısralı aşağıdaki şiirle istikbali şayanı dikkattir:</p>
<p><span><em>Seid wilkommen ihr beide, ihr Heunen Spielmann,<br>
</em><em>Und eure Heergesellen; hat euch her gesandt<br>
</em><em>Etzel der viel reiche zu der Burgundenlad.</em></span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Daha muahher devir Tukiyu Türklerinin de musikiye fevkalâde düşgünlük gösterdiğiklerini, büyük bir meclubiyetle erkeklerin hyupu adlı bir musiki aletini çaldıklarını, kadınların ise “çelik çomak” oynamayı sevdiklerini Çin menbalarından öğreniyoruz.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Jakinf’in kendi Rusça tercümesinde, Çinceden naklen, huypu telâffuzu ile kaydettiği bu kelime her bir bakıştan bizim Kobuz’un o zamanki Çin telâffuzundan başka bir şekli olmasa gerektir. Türkler musikiyi sevdikleri kadar şarkı söylemeyi de severlerdi ve bugünkü Moğolistan’da ve Tibet’te olduğu gibi, bilhassa karşı karşıya durarak teganni ederlerdi.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Uygurlarda da kadın ve erkeklerin bir araya toplanarak, musiki aletleri çalıp, raksettikleri ve şarkı söyledikleri, aynıÇin menbaları ile sabittir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Fakat, Çin an’anelerindeki bu musiki âletlerinin, nelerden ibaret oldukları, cinsleri Türkçe adları ve tarzı istimalleri hakkında maatteessüf, hiçbir sarih malhumatımız yoktur. Ancak, milâttan evvelki ve sonraki Hun, Uygur, Tukiyu Türklerinin, Kobuz’dan maada, muhtelif musiki aletlerine malik olduklarına asla şüphe yoktur. Yazılı Türk abideleri, bugünkü halleri ile ilk Türk musiki âletleri hakkında sarih bir fikir vermekten çok uzaktır. Olsa olsa eski Türk örf ve âdetlerini muhafaza eden bugünkü Türk kavimleri vasıtas ile, Kobuz’un da bir dereceye kadar, kadim, Türk içtimaî hayatında ehemmiyetli bir mevkii olduğunu, tahmin etmeğe sevketmektedir. Bunun için, eski Türk hayat ve an’anatını olduğu gibi muhafata etmiş olan Altay Türklerinin kullandıkları musiki aletlerine kısa bir bakış atfetmek, kâfidir. Mevzuu bahis Altay ve Kırgız Türklerinin, başlıca, musiki aletini Kobuz teşkil etmektedir. İçtimaî hayat nazımı ve bilumum şaman Türklerin tapındıkları “Baksı”lar bütün icraatlarını, yalnız bu âletle yapmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Hattâ Radloff, lügatinde baksa kelimesini “kobuz vasıtasiyle şamanilik eden Kırgız şamani” şeklinde izah etmeğe mecbur kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Radloff’tan sonra, Kırgız ülkesinde araştırmalarda bulunan Alektrov, Kırgız baksıları hakkında verdiği malûmatta, bunların kobuz çaldıkları zaman, bütün cinleri kendilerine tâbi kıldıklarını ve bütün icraatları ile, eski Kırgız an’anelerini yaşatmakta olduklarını nakletmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Daha kadim telâkkiye nazaran, “baksı” tabib, büyücü ve sihirbaz gibi sıfatları haiz olup meçhul ruhlarla münasebette bulunmuştur. Baksılar düğün meclislerinden bulundukları gibi, ağır hastaların tedavisi için de davet edilmekte idiler. Gerek düğünlerde, gerek hastalar nezdinde, Baksılar kobuz yayını kaburgaları arasından geçirmek ve kobuzun kendisini çalmak gibi icraatları ile mütemadiyen ruhlarla münasebete giriyorlardır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Türk kavimlerinin hayatını tanzim eden Şaman olduğu gibi Fin Eposu’nun kahramanı da Şaman-Baksı olmuştur. Şayanı dikkattir ki, bu Fin Şaman-Baksıları savaş meydanına okları, yayları ile değil ellerindeki “Kobuz”u andıran bir musiki âletiyle atılmakta idiler<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> ki, bu hususiyet Fin Epusuna zannımca Türk tesiri ile geçmiştir. Zira baksılar, devri kadimden beri Şimalî Sibirya’da yaşayan milletler arasında inkişaf ederek birçok Türk ve yabancı kavimleri kendi çevresine alan Şamanizm’in ayrılmaz bir alâmetidir. Kadim Budist kitabı olan “Umperum-Dalai” Şamanizm’in daha “Sakyamuni” devrinde yüksek bir intişara mazhar olduğunu naklettiği gibi, Radloff da Çin kaynaklarına dayanarak Uygurların haleflerinin bu dine intisab ettiklerini ileri sürmektedir. Yine Çin tarihçi ve vakanüvisleri, Hunları ve onlardan neşet eden Türk kabilelerini bu dinden saymaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İlk Türk içtimaî hayatının esasını Şamaniz’min teşkil ettiği çağlardan itibaren, hayat nazımı rolünde olan Baksıların bütün icraatı üzerinde müessir ancak musiki olmuştur. Şaman-Baksılar, ruhî heyecanlara kapılarak, ayinlerine daima musiki refakati ile kısa şarkılarla başlarlardı. Bilâhara, âdeta bir enstitü şeklini alan bu Şaman âyinleri, Baksıları şair seviyene yükselttiği gibi, musikişinas derecesine de çıkarabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bundan dolayıdır ki, bugünkü Türk kabilelerinde Şaman: hem şair, hem musikişinas ve hem de şamandır. Bogoras, bugünkü Türk kabile şamanlarını daha fazla nazarı dikkate alarak, şaman estetiğini “davul”un teşkil ettiğini kabul etmektedir. Bu fikir, kobuzun eski ehemmiyetini kaybettiği çağlar için bir dereceye kadar doğru olabilir. Fakat iptidaî Türk içtimaî hayatında, şairlik, musikişinaslık ve kâhinlik gibi üç mühim san’at icraatının, hep baksılar üzerinde olduğu dikkat nazarına alınırsa, bu san’atın o çağlarda davullardan fazla kobuzla kabili icra olacağına şüphe yoktur. Zira şiir ve şarkı gibi yüksek bir sanat ancak kobuz ahengi ile kabili teliftir. Davul ise, bugünkü baksılarda da gördüğümüz veçhile, daha fazla sihrî âyinler icrasının esasını teşkil eylemiştir. Nitekim, bazı tarihçilerin baksılar peygamberi olarak tavsif ettikleri “Dede-Korkud” gibi bugünkü Kırgız Şamanları dahi, kendi icraatlarını, en eski Türklerde olduğu veçhile yalnız, kobuzla yapmışlardır. Bu itibarla, bugünkü kobuzla, Tukiyu Türklerinin çalmayı sevdikleri hupu ve bin yıl evvel Uygur Hanının elindeki kobuzun arasıda hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Binlerce yıl evvel, düğünleri, eğlence mahallerini, yarı resmî dinî âyinleri, Hanın meclisini, velhasıl Türk içtimaî hayatını, şenlendiren ve onun bünyesinde, kökleşen musiki, çok eski devirlerden beri, başta kobuz olmak üzere muhtelif musiki âletleri ile icra edilmiştir. Eski Turfan vahası Türkleri ile yakından alâkadar olan Çin tarihçilerine istinaden, Türklerin musikiye olan meclûbiyetini kaydeden Grenard: Seyahate çıkdıkları zaman bile, kendi millî musiki aletlerini beraberlerinde götürmekle Türkler, kendi bediî zevklerini okşamaktan geri kalmamışlardır<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> diyor. Muhtelif nevilerden ibaret olduğunu bildiğimiz bu ilk Türk musiki aletleri hakkında, henüz kimse tarafından bir şey söylenmemiştir. Ben burada, ancak kobuzla onun yaylım sahası ve icra ettiği tesir üzerinde duracağım. Çünkü kobuz kadar hiçbir musiki âleti, bu kadar geniş yayılım sahası temin ederek cihan edebiyatı üzerinde müessir olamamıştır.</p>
<h2><span><strong>1. Uygurlarda</strong></span></h2>
<p>Çin kaynaklarına göre, Yakinf tarafından Turkiyu Türklerine mahsus olmak üzere tesbit edilen ve bizce kobuz kelimesinin bozuk bir telâffuz şeklinden başka birşey olmayan hupu, hyupu musiki âletinden sonra, ilk defa olarak kobuz kelimesine Uygur metinlerinden şimdilik ancak birisinde tesadüf edebiliyoruz. Pelliot’un neşrettiği bu metinde<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Şehzadenin fevkalâde güzel kobuz çalıp şarkı söylediği nakledilmektedir. Fakat, bu aletin nasıl ve ne şekilde olduğu hakkında, Uygurlarda dahi, hiçbir sarahat yoktur. Bang’ın<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> kas, kaş, kaz gibi şekillerde kaydettiği ve hiç şüphesiz bir Türk musiki âleti olduğunu tahmin ettiği, kelimelere gelince bunların, kobuzla bir alakası olup olmadığını şimdilik kestirmek pek zordur. Metnin bozukluğu ve diğer metinlerde kelimenin kendisi olmasa da, müşabihine bile rast gelinmemesi sarih bir fikrin meydana atılmasına asla müsaid değildir. XI. asır geniş Orta Asya Türkçesini ihtiva eden Kâşgârlı Mahmud’da Uygur kobuzunun şekli ve mahiyeti hakkında hiçbir tarif ve izah mevcud değildir. Hattâ, hangi Türk kavminde rağbet bulduğu dahi meskût geçilmiştir.</p>
<p>Kobuz’u Arabların uduna benzeten Kâşgarlı<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> ayrıca kobzamak, kobzalmak, kobzatmak, kobuzluğ, gopsalmak, gibi aynı kökten türeme bir sürü kelimeler almakla iktifa eylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu itibarla, kobuz’un Uygurlardaki ve onbirinci asır Orta Asya Türklerindeki şekli ve mahiyeti aydınlatılamamıştır. Bu hususa dair mütemmim malûmata bir dereceye kadar Çin kaynaklarından da, beklemeye hakımız vardır. Zira, Moğolcanın hu’ur’una tekabül eden kobuz, bu devirlerde Çinliler arasında da yaşamıştır. Nitekim Pozdneyev’in neşrettiği bir “Çin-Mogol” lûgatinde (hu’ur) hou-kou-eul kelimesi mukabili olarak hou-po-ts’eu (kobuz) kelimesi alınmıştır ki bu da kobuz’un Çin sahasında da muayyen bir mevki tuttuğuna kuvvetli bir delildir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Turfan vahasında bu kadar yayılım sahası bulan kobuz’un, Uygurlarda manzum bir edebiyat doğurmaması gayri kabildir. Yukarıda bahsi geçen Hanın kobuz’la terennüm ettiği şarkı, buna başlıca bir delil sayılabilinir. Maatteessüf, şimdiye kadar neşredilen Turfan Uygur metinleri, hâla, o devir Turfan Uygur manzum edebiyatını bize göstermekten uzaktırlar.</p>
<p>XII. ve bilhassa XIII. asırlara doğru kobuz -musiki âleti- Türkistan Türkleri araında geniş bir intişar bularak hattâ bir kobuzcu musikişinas sınıfı vücuda getirmiştir. Yedi-Su vilâyeti Suryanî Türk mezar taşları arasında, Mengu-Taş-Tay adlı birisinin kobuzcu olarak tavsif edilmesi, bu devirde bu sahalardaki Türkler arasında, kobuzcuların âdeta mümtaz bir sınıf teşkil ettiklerini telmih etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Türk vesikalarına göre kobuzcu Mengu-Taş’ın ölüm tarihi olan 1212 yılından itibaren, izlerine tesadüf ettiğimiz, kobuzcu sınıfı, en parlak çağını Anadolu Türkleri ile Ukranyalılar arasında yaşamıştır.</p>
<h2><span><strong>2. Kıpçaklarda</strong></span></h2>
<p>Orta-Asya Türkleri arasında XII. asır sonlarına doğru, muayyen bir intişar ve inkişaf merhalesi geçiren kobuz, XI. asırda Karadeniz’in şimali ile Moldaviya’yı işgal eden Kıpçak Türkleri tarafından, bu sahalara da getirilmiş ve muahharen bu aletin yabancı kavimler arasında da yayılmasına bais olmuştur. 1363 tarihinde yazılmış müellifi meçhul, meşhur Kuman-Fars-Lâtin lûgatı olan “Codex Cumanicus” da “Sonator” yani “çalgıcı, kobuzcu” mânasında olarak cobuhçi kelimesine rastladığımız gibi,<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> aynı kelimeden türeme kapsagan “psalmus”, kopsaptrur “psallit, psallerunt” fiil şekillerini de bulabiliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Radloff, kendi neşrinde birinci kelimeyi kobuztsı, ikincisini kapsaganı şeklinde yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Macaristan’daki Kumanlar bakiyesi şivesi ve “Codex Cumanicus” dili ile Peçenek şivesi arasında bir mukayese yapan, Nemeth, bu iki şive için müşterek bir kobuz şeklini kabul etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Kıpçak şive ve edebiyatına aid, elimizdeki mevcud lûgatler dahi bu musiki aletini adını Uygurlardaki telâffuziyle kobuz olarak tespit etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Üstelik “Codex Cumanicus”daki kobuhçi kelimesi Houtsma lûgatinde kobuzçı şeklinde alınmakla, tashih edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Tıpkı Uygurlarda olduğu gibi Kıpçak kobuz’unun şekli ve teşekkülü hakkında sarih hiçbir malûmatımız yoktur. Bugünkü Minusin ve Altay Türk Kobuz’larının bir, iki ve üç veterli olduğunu nazarı dikkata alan Famintsın Kıpçak Kobuz’unun da, büyük ihtimalle Altay Kobuz’u gibi olduğunu ileri sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Avrupa kıtasına geçince, Kobuz şüphesiz onu kullanan kavmin şarki ve melodisine göre, hem şeklen ve hem de teşekkül itibari ile değişmiştir. Bu keyfiyet, Türk kavimleri arasında dahi her daim mevcud olmuş ve veter adedi kavme göre yar artmış ya eksilmiştir.</p>
<p>Türk vesikaları, şimdilik, Kıpçak Kobuz’u için Kati bir veter adedi tespit etmemiştir. Daha fazla bu musiki aletinin iptidailiği dikkate alınarak, çok az veterli olduğu iddia edilmiştir ki, bir dereceye kadar bu fikre iştirak edilebilinir. Klâsik musiki lügetleri de Kıpçak kobuzu için ancak iki veter kabul ederek, sonraları 4 yahut 8 çifte kadar artmış olduğunu tasdik etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Mahiyeti ve şekli ne olursa olsun Kobuz Kıpçak Türk musiki ve edebiyatı için çok mühim olmuştur.</p>
<p>Halkın ve Hükümdarın ruhuna o kadar yakın olmuştur ki, hattâ Kıpçak Hanı, Rus Hükümdarı Monomah’ın ölümünü ihbar ve kardeşinin geri Kıpçağa dönmesi için kendi muganni-musikişinasini yani Kobuz’cusunu, onun nezdine göndermiştir. Haberci kobuz’cunun vazifesi, hükümdarın kardeşine “Kıpçak şarkılarını” kobuzu ile terennüm etmekle onun ruhunu okşamak ve ona vatanını hatırlatıp geri dönmesini temin etmek idi.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>İşgal ettikleri sahanın coğrafî ehemmiyeti ve yabancı milletlerle olan münasebetleri sayesinde, Kıpçak kobuzu, büyük ihtimalle Mısır ve Suriye’ye kadar varmış ve bu musiki âletinin Rus, Ukrayna, Kazak, Macar ve Romanya sahalarına girmesini kolaylaştırmıştır.</p>
<h2><span><strong>3. Türkistan’da</strong></span></h2>
<p>XIII. asır Moğol istilasını müteakip, Türkistan Türkleri arasında Kobuz eski ehemmiyetini muhafaza etmekte devam edip, Moğol musikisi üzerinde de müessir olmuştur. Bu asırda Türkistan’ı ziyaret etmiş olan Karpini ve Rubrikus gibi seyyahlar, Batu, Mengü Hanların saraylarında muhtelif musiki âletlerini gördüklerini söylemektedirler. Rubrikus’un seyahatinde “cithara” adı ile tarif ettiği âlet, şüphesiz, Türk Kobuz’u olmuştur. 1246 yılında Batu nezdinde bulunan Plano Karpini, Batu’nun yahut diğer herhangi bir Hanın, büyük meclislerde, ancak şarkı söylenirken, yahut saz kabilinden bir âlet çalınırken, masaya oturduklarını (nisi cantetur ei vel citharizetur) sarahaten kaydetmesi, Mogol saraylarındaki musikinin büyük bir rağbet bulduğuna âşikâr bir delildir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Marko Polo, Mogol ordusu efradı arasında, muharebeye girişmeden evvel, hücum emrini beklerken, şarkı söyleyip sevdikleri telli musiki âletleri ile yaptıkları eğlencenin muayen bir an’ane halini aldığını nakletmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Avrupa seyyahlarının verdikleri bu malûmata bakılırsa, bu devir Orta Asyası’nda yanyana muhtelif musiki âletleri kullanılmıştır. Vesikalar bunların adlarını tasrih etmemiştir. Famintsın, Asya’nın daha evvelki devirlerine aid olmak üzere Farabî’nin tarif ettiği iki telli Arab-Acem tanburunun bu devir içinde baş musiki âleti olabileceği tamayülünü göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Maamafih, bugünkü Minusin Tatarlarının, bilhasas, millî halk destanlarını terennüm ettikleri zaman, Kobuz çaldıklarını da nazarı dikkate alan aynı müellif Orta Asya Türkleri arasında ayrıca bu âletin de sevildiğini inkâr etmemekte ve seyyahların cithara diye kaydettikleri musiki âletini, Kobuz mânasında kabul etmektedir.</p>
<p>Mühim bir kısmını Türk unsurunun teşkil ettiği bu devir Mogol ordusunda, Kobuz, şüphesiz daha evvelki devir Uygur ve diğer kavimlerdeki ehemmiyet ve mevkiini, aynen muhafaza eylemiştir. Nitekim, Çağatay edebiyatı metinleri üzerinde yapılan araştırmalar bu milli Türk âletinin Türkistan Türkleri arasında vaktile maruf olduğunu göstermektedir. Şair Mir Haydar Meczub, Timûrîlerden “İskender Mirza”ya takdim ettiği mahzen-ül-esrar tercümesinde, Kobuz’dan bahisle bu âletin, saray ve ahali arasındaki mevkiini tespit etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Diğer Çağatay şairlerinin eserlerinde de şu ve bu vesile ile yine aynı kelimeye bolca tesadüf edilmektedir. Orta Asya’nın diğer Türk kavimlerine gelince, bunlarda bir millî musikî âleti daha fazla geniş halk tabakasına mahsus olup, bilhassa mahallî Halk edebiyatı terennümünde, millî oyunlarda ve şaman merasimlerinde kullanılmaktadır. Merasimin nev’ine ve terennüm edilen şarkıların cinsine göre, kobuz tâbiri, muhtelif Türk kavim ve kabileleri arasında, başka başka musiki âletlerine de teşmil edilmiş ve bu yüzden eski Türkler arasında asırlardan beri kökleşen uda müşabih Kobuz kendi aslını her yerde muhafaza edememiştir. Eski millî Türk Kobuz’u, bizim bildiğimize göre: Bir gövdeden ve tellerle mücehhez bir saptan ibaret olmuştur. Parmakla tellere dokunulup çalınırdı. Halbuki bugünkü Orta Asya Türk kavimlerince seve seve çalınan Kobuz’lar mahalline göre, hem şeklen hem de çalma tarzı ile, bir dereceye kadar eski Kobuz’dan farklıdır.</p>
<p>Özbeklerde Kobuz’un gövdesi bir kuyruk, bir çanak, bir sap ve bir baştan ibarettir. Kuyruğunun üstü kalın deri ile kapatılmıştır. Çanağının üstü açıktır. Kuyruk ile çanağın uzunluğu sap ile başın uzunluğuna müsavidir. Kobuz’un iki teli vardır. Her tel bir boğum at kuyruğu kılından yapılmıştır. Birinci tel boğumunun kılları ikinci telinkine nisbeten daha azdır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Fıtrat’ın verdiği malûmata göre Özbek kobuzu tanburla beraber çalındığı zaman, dinleyiciler üzerinde yanık bir tesir bırakmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Kırgız-Kazaklarda ise aynı kobuz daha başka türlüdür. Levşin’in tarifine göre bunlardaki kobuz eski Rus kemanına benzeyip içi oyulmuş bir çanağı vardır.</p>
<p>Çanağın üst tarafına bir sap raptedilmiştir. Telleri gayet kalın olup, at kılından yapılmıştır. Tıpkı violonsel gibi iki diz arasına sıkıştırılıp çalınmaktadır. Tonu gayet kabadır; Maamafih muhtelif kuş ötmelerini takliden çıkarılan sesler ve melodiler tabiata çok yakındır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Kafkasya Nogaylarındaki kobuz, teşekkülü itibari ile aşağı yukarı Kırgızlarınkine benzemektedir. Bunlarınki de, yayla çalınmakta olup iki telli kemana benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Eski Türk Kobuzunu andıran bu adlı âlete vaktile Georgi Kazan ve Orenburg Tatarları arasında tesadüf eylemiştir ve hâlâ bugün bile keman’a müşabih bunlarda bir Kobuzun mevcud olduğunu görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Abdül-Kayyum Abdül-Nasıroğlu’nun ise bahsettiği ağıza konulup üflenerek parmakla çalınan kobuz adlı musiki âletleri, Köprülü’nün de vaktile söylediği gibi, Tatarlara yabancı muhitten girme muhakkak muahher bir âlet olsa gerektir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bu keyfiyet, yani Kobuzun diğer âletlere isim olması, bilhassa bu adı benimsiyen Slav ve diğer yabancı milletlerde daha büyük bir rağbet görmüştür. Yabancı kavimlerdeki Kobuzlardan bahsedilirken bu hususta daha fazla malûmat verilmesine çalışacağım. Şimdi ise, Orta Asya Türk kavimleri arasındaki bu âletin yayılımı ve şekilleri hakkında daha sarih bir fikir edinilmesi için ancak muhtelif Türk lûgatlerindeki bu âlete aid bilûmum malzemenin icmali ile iktifa edeceğim:</p>
<p>Kobuz- (Kara Kırgız, Kırgız, Tarançı, Şark Türk, Karaim ve Kırım Türklerinde).</p>
<p>1- Şark Türk- Musiki âleti (Rd. lûg. II. 662); sorte de guitare en forme de poire et a une corde (M. Pavet de Courteille, Paris. 1870, s. 422).</p>
<p>2- Karaim- Keman,</p>
<p>3- Kırgız ve Kara Kırgız- Kırgız kemanı.</p>
<p>4- Tarançi- Demirden mamûl ağızda çalınan bir nevi musiki âleti (Rd. II. 662).</p>
<p>Komıs- (Altay, Teleut, Şor, Sagay, Koybal, Kaç, Küer ve Baraba Türklerinde) umumiyetle musiki âleti.</p>
<p>Kobus- (Uygur) musiki âleti. Uygur-Çin lügatinde sayfa 61 a- Kobuur şeklinde kaydedilmiştir.</p>
<p>Kovuz- (Kazakça) Divayevı, s. 4.</p>
<p>Kavuz- (Özbekçe) Fıtrat, s. 43.</p>
<p>Kopuz- (Çağatay) Saz, keman (Şeyh Süleyman, s. 231).</p>
<p>Koboz- İki telli, tırnak veya at kılından yapılmış yayla çalınan âlet (Vambery, Das Türkenvolk, Leipzig 1885, s. 192).</p>
<p>Orta Asya Türk kavimleri şivesinde mevcut olan Kobuz kelimesi vasıtası ile, tâ eskiden beri bu saha Türkleri arasında bu millî musiki âletinin mevcudiyetini tesbitle beraber, maatteessüf ne gibi bir edebiyat doğurduğunu tayin edemiyoruz. Yerine ve kavmine göre az çok benimsenen Kobuzun, kendine hâs yeni bir edebiyat janrı olduğuna asla şephe yoktur. Kobuz gibi basit bir musiki âlet ile terennüm edilen herhangi bir edebî parça, ister Halk edebiyatı ister klasik edebiyat sahasına aid olsun, hep kavimlerin geçirdikleri siyasî ve içtimaî hayata bağlı olmuştur. Orta Asya bozkırlarında doğan bu Türk âleti, mütemadiyen ayaklanan ve kaynaşan kadim Türk ülkesine ve kavmine hâs olması ile, yeni sahalarda ve kavimlerde eski mazisini hatırlatacak mevkii bir daha elde edebilmesi için, aynı eski şerait içerisinde ve muhitte kullanılmaya muhtaç idi. Bütün bu siyasî ve içtimaî şeraiti haiz bilhassa Anadolu ile Ukrayna olmuştur.</p>
<h2><span><strong>4. Anadolu’da</strong></span></h2>
<p>Orta Asya Türklerinden sonra Kobuzu en çok benimseyen Anadolu sahası olmuştur. Türk Edebiyatının meşeini geniş bir surette araştıran ve birçok Anadolu’ya aid edebiyat parçaları üzerinde tetkikatta bulunan Köprülü, Kobuzun bu sahadaki ehemmiyetini ve edebiyattaki izini mufassalan izah eylemiştir. Mumaileyhe göre XIV. asır yadigârlarından olan Kitabı Dede Korkud’dan başlayarak, İbni Bibi, Âşık Yunus, Gülşehri, Revani, Şeyhii Germiyanî, Deli Lütfü, Yahya Bey vesair birkaç maruf Anadolu şair ve âşıklarına varınca, hep Kobuzun meftunu olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Bu meftuniyet vaktiyle o kadar ileri varmıştır ki, hattâ eski klâsik edebiyat şairleri, kendilerince edebî sanat sanılan mevzular haricine çıkarak, şiirlerinde Kobuz gibi halk musiki âletine yer vermişlerdir. Köprülü’nün makalesinde bazı Anadolu klâsik şairlerine aid nakledilen şiir parçaları, bu hakikatı tamamiyle teyid etmektedir. Anadolu Türk şairlerinin Kobuza karşı gösterdikleri bu meclûbiyete bir nümune olmak üzere Köprülü’nün makalesinden aynen birkaç parça alıyorum:</p>
<p><span><em>Aşkın kopuzun yine çalayınmı ne dersin<br>
</em><em>Alemlere âvaze salayınmı ne dersin<br>
</em><em>Deli Lütfü<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Daima olsa müsahib nola dildâre kopuz<br>
</em><em>Her ne telden ki çalarsa uyar ol yâre kopuz<br>
</em><em>Revânî<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kopuz gibi kanı bir hubi âvâz<br>
</em><em>Ki sazın cümlesinden ola mümtaz<br>
</em><em>Revânî</em></span></p>
<p>Takriben 7. ve 8. hicrî yüzyıllarından itibaren Anadolu sahasında yayılmaya başlayan Kobuz, Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlemesiyle, mütemadiyen İmparatorluğu’n her bir köşesini işgale başlamıştır. Ukrayna’da olduğu gibi Anadolu’da da bu musiki âleti, herşeyden evvel ordu efradı arasında rağbet görmüş ve eğer caiz ise söylemek, eski Osmanlı ordusunun belki en çok sevdiği ve sarıldığı bir şarkı ve eğlence vasıtası olmuştur. Bundan dolayıdır ki Seyyah Evliya Çelebi Kobuzu ancak Serhad ahalisine mahsus bir âlet olarak tavsif eylemiştir. Mübaleğalı olmakla beraber Evliya Çelebi’nin bu fikri sırf o zamanlarda Osmanlı ordusunun mühim bir kısmının ve harplerinin Balkan Yarımadası’nda olmasından ileri gelmiştir. Ordu o devirlerde kendi zaferini hep Kobuzla terennüm ettiği gibi, boş vakitlerinde de eski zafer hatıralarını kobuzcuların ağzından dinlemekte idi. Ordunun refakatinde muharebelere iştirâk eden kobuzcular, sırf orduyu teşvik etmek ve eğlendirmekle muvazzaf olduklarından, şüphesiz, asker ve hudud ahalisi arasında daha büyük bir nüfuza sahip olmuşlardır.</p>
<p>Birçok kobuzcular, sırf orduyu harbe ve zafere teşvik ettikleri için düşman ordusu tarafından resmen idam edilmişlerdir. Türk ordusunda da âdeta bir nevi resmî hizmette bulunan kobuzculardan böyle bir akibete uğrayanlar hakkında, şimdilik elimizde bir vesika mevcut değildir. Ancak, muhakkak olan birşey varsa o da yeni fethedilen ülke ahalisi, Türk ordusuna dahil olduktan sonra, kendi eski millî musiki âletlerini terk ederek kobuzu benimsemişler ve kendi dillerinde Türk kobuzu ile şarkılar söylemişlerdir. Nitekim 1574 yılında İstanbul’da bulunan Lehli Striykowski sokaklarda, kahvelerde, çarşıda, meyhanelerde, Sırb ve Slavyan dillerinde, kobuz refakatiyle, Osmanlı zaferlerini terennüm eden şarkılar işittiğini sarahaten söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Bugün elimizde bu şarkıların mahiyeti ve nevileri hakkında, hiçbir malûmatımız olmamakla beraber, bunlar vaktile hudud boylarında, ordu içerisine alınan birçok gayri Türk unsurların, Türk dili ile karışık Slâv, Alman, Yunan ve ilâhara dillerde söyledikleri şarkılardan farklı olmasa gerektir. Çünkü, muhtelif milletler halitasından mürekkep bir ordunun ruhunu, Anadolu içerisinden alınmış bir halk edebiyatı nevi, tabiatle tatmin edemezdi. İster istemez Kobuzla söylenebilecek, yeni ve mahlût dilli bir edebiyat janrına ihtiyaç vardır ki, bu edebiyat nevi Türk-Sırb, Türk-Hırvat, Türk-Grek, Türk-Macar, Türk-Alman dillerinde olup, zaman zaman neşredilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Bu nevi edebiyatın toplatılıp neşri, edebiyat ve dil tarihi için çok yerinde bir iş olurdu.</p>
<p>Anadolu için pek tabiî olan Kobuza nedense Azeri sahasında tesadüf edemiyoruz. Yalnız “Dede-Korkud”un Azerî Türk şivesince yazıldığı nazarı dikkate alınırsa, bu âletin bu Türk muhiti için de yabancı olmaması lâzım gelmektedir. Ne yazık ki, şimdilik bu hususta yeni birşey söylemekten uzağız.</p>
<p>Muazzam Türk İlleri sahasında, Altay’dan başlayarak tâ Akdeniz kıyılarına kadar yayılan, okşanan ve sevilen millî kobuz, yalnız bu çerçeve içerisinde kalmamış, Türklerin ayak bastıkları, temasta bulundukları bilûmum yabancı ülkelerde de benimsenmiş, ora ahalisinin ruhunu okşamış ve kendine has yeni bir edebiyat vücuda getirmiştir. Şu kadar ki bugün bile Macar, Ukrayna, Almanya, Rus, Çek, Kazak, Leh, Romen, Litov, Sırb ve diğer milletler hep dikkat ve itina ile bu yayılgan Türk hatırasını hörmetle araştırmaktadırlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 144-150</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatı’nın Menşei, Millî Tetebbüler Mecmuası, İstanbul, 1331, Cild II, N 4, s. 57-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Vambery, iptidaî Türk cemiyetinin ilk musiki aleti olarak nedense Çağataycadaki Sipozga’yı (bk: Etymologisches Wörterbrch der Türko-Tatarischen Sprachen, Leipzig, 1878, s. 132) kabul, Kobuz’u ise daha münkeşif bir cemiyete mahsus olarak telakki etmektedir (Die primitive Cultur des Turko-Tatarischen Volkes, Leipzig, 1879, s. 145).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Barthold, Kitabı Korkud, Jivaya Starina, Petersburg, 1894, s. 518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdülkadir, Kitabı Dede Korkud Hakkında, Türkiyat Mecmuası, İstanbul, 1925, cild I, s. 215-219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yakinf, İstoriya o Narodah a Vşıh v Sredney Azii v Drevniya, St. Petersburg, 1851, I, s. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aynı eser, s. 280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Veltman, A., İzsledovaniya o Sevah, Gunnah i Mongolah, II. Attila i Rus IV. i. V. veka, Svod istoriçeskih i narodnıh predaniy, Moskva, 1858, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Aynı eser, s. 271.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ibid.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Aynı eser, s. 257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Radloff, Das Schamanenthum und sein Kultus, Leipzig, 1885.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Radloff, Lûgat, cild IV, s. 1446.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Alektrov, “İzvestiya Obşçestva Arheologii İstorii i Etnografii pri İmperat. Kazanskom Universitete”, 1900, cild XVI. Müellif, 60 yaşlarında Syumin Bay adlı ihtiyah bir baksının icraatını müşahade etmiştir. Bu Kırgız baksısı, gittiği yerlere, beraberinde kobuzunu da taşıyordu. Çaldığı zaman bütün meçhul ruhları kendine tâbi kılıyordu. Kadınlar bu baksıdan tevehhüş ederlerdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Divayef, Baksı, Etnografiçeskoye Obozreniye, Moskva, 1908, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Potanin, G. N., Vostoçnıye Motivıy v Srednevekovom Evropeyskom Epose, Moskva, 1899, s. 729.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Nioradze, G., Der Schamanismus bei den Sibirischen Völkern, Stuttgart, 1925, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bogoras, K Psihologii Şamanstva u Narodov Severo-Vosfoçnoy Azii, Etnografiçeskoye Obozreniye, Moskva, 1906, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Köprülü, Türk Edebiyatının Menşeyi, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> La Version Ouigure de I’histoire des Princes Kalyânamkara et Pâpamkara, T’oung Pao, XV, Leide, 1914, s. 258-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bang, W. ve A. von Gabain, Türkische-Turfan-Texte, Berlin, 1929, I, s. 11; III, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Divanı Lûgatüt Türk, 1333, I, s. I, 18; 305; II, 185; 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Yalnız bir yerde Kaşgarlı, bucı kobuz, diye bir nevi sesli kobuzdan bahsetmektedir. Onun tarifine göre bucı kobuz udların en seslisi olup udların bir nevidir. Bak: Kaşgari, III, s. 129 ve Brockelmann, Mitteltürkischer Wortschatz, Leipzig, 1928, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Pelliot, aynı eser, s. 258 not 4. Bu metinde ayrıca bir Kungkau, kungkayu, kong-heou adlı bir musiki aletine tesadüf ediliyor. Manaca kobuz’un aynıdır. Hatta metinin sonunda bu kelime yerine doğrudan doğruya kobuz’un kendisi kullanılmıştır. Şüphe yoktur ki kelime Çin telaffuzuna aittir. Pelliot, kelimenin menşei ve adı hakkında bir şey söylemiyor. Yalnız, 20 veterli ve daha evvelleri 7 veterli olduğunu kaydetmekle iktifa etmektedir. (Aynı eser, not 2); Çin seyyahlarından Wang-yen-tö bu alete 7’inci asır sonlarına doğru Turfan’da tesadüf eylemiştir. Bugünkü Çin telaffuzundaki Kun-Hou, bir musiki aleti adıdır (Arh. Pallâdiy ve Popov, Kitaysko-Russkiy Slovar, Pekin 1888, I, s. 289).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Hvol’son, D., Siriysko-Tyurksıkiya Nestroianskiya Nadgrobnıya nadpisi XIII i XVI Stoletiya, Naydennıya u Semireçe, Vostoçnıya Zametki, Sanktpeterburg, 1895, s. 121-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Geza Kuun, Codex Cumanicus, Budapestini, 1880, s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Aynı eser, s. 264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Radloff, Das türkische Sprachmaterial des Codex Cumanicus, 1887, “Mem. de l’Academie İmp. des Sciences de St. Petersbourg” XXXV, N. 6, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Nemeth, I., Die Inschriften des Schatzes von Nagy-Szent-Miklos, Budapest 1932, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Caferoğlu, A., Abu-Hayyân: Kitab al-İdrâk li-lisan al-Atrâk, İstanbul, 1931, s. 77-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ein Türkisch-Arabisches Glossar, Leiden, 1894, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Famintsın, Al., S., Domra i Srodnıye Yey Muzıkal’nıye Instrumentı Russkago Naroda, Sanktpeterburg, 1891, s. 104-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Reimann Hugo, Dictionnaire de Musique’in Fransızca tercümesine bak.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Pupin, A. M., İstoriya Russkoy Literaturıy, S. Peterburg, 1911, cild. 1, 4’üncü basım, s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bergeron, Voyage faits Principalement en Asie dans les XII, XIII, XIV et XV siecls, 1735: I. Yıyage de Carpin en Tatarie, s. 6; Voyage de Rubruguis en Tatarie, s. 10 ve 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Lemke Hans, Die Reisen des Venezianers Marco Polo im 13. Iahrhundert, Hamburg, 1908, s. 513.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Famintsın, aynı eser, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Köprülü, Türk Edebiyatının Menşei, Tetebbüler II. sayı 5, s. 60; Pavet de Courteille, Dictionnaire Turk-Oriental, Paris, 1870, s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Fıtrat, Özbek Klasik Musıkası ve Onun Tarihi, Samarkand-Taşkent, 1927, s. 42-43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Ibid.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Lewşin, A., Opisaniye Kirgiz-Kazaçih iii Kirgiz-Kaysakskih Ord i Stepey, S. Peterburg, 1832, t, III. s. 140-141. Lewşin, Kazak-Kırkız Kobuzunun bu tarifini tamamiyle Rus Ensiklopedisindeki A. P.’yin makalesinden almıştır (Bak: Brokgauz-Efron, Rus Ensiklopedisi, S. Peterburg, 1895, cild 30, s. 496). Divayev ise Kırgız kobuzunu, başka şekilde tarif etmektedir. Mumaileyhe göre: Kırgız kobuzu bütün bir ağaç parçasından yontulmuş içi boş bir çanağa maliktir. Çanak oldukça derincedir. İki yahut üç telden ibarettir. Teller at kılından yapılır. Çalınırken kobuzun gövdesi iki bacak arasına sıkıştırılır. Keman gibi at kılında yapılma yayla çalınır (Bak: Divayev, A. A. Legenda o Kazı-Kurtovskom Kovçeğe, Sbornik Materialov Diya Statistiki Sır-Darinskoy Oblasti, Taşkent, 1896, cild V, Etnografik mevad kısmı, s. 4 not; ve Famintsın, evvelce zikredilen eser, s. 107). Alektrov’a göre de Kırkız Kobuzu, ancak iki tellidir (İzvestiya Obş. Arheologii İstorii i Etnografii pri İmp. Kazanskom Universitete, Kazan, 1900, t. XVI). Sibirya’da, Moğol hudutlarında ve Altayda çalınan Kubuzlar da aynı mahiyettedir (Soubies Albert, Histoire de la Musique en Roussie, Paris 1898, s. 17).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Dubrovin, Istoriya Voynı na Kavkaze, Kısım I, s. 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ostroumov, Pervıy opıt sSlovarya narodno-tatarskago Yazıka Povıgovoru Kreşşonıh Tatar Kazanskoy Gubernii, 1876, s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatının Menşei, s. 59 not. Bu kabil ağızda üflenerek çalınan ve kobuz adını taşıyan demir aletlere Tarancı, Baraba ve Şor Türklerinde de tesadüf etmekteyiz. Meselâ, Baraba şivesindeki Komıs’la Tarançı şivesindeki Kobuz hep bu manadadır. Teleutlerdeki Kat komıs ise harmonik demektir (Radloff, Lûgati, cild II. s. 662, 670). Kırgız şivesindeki Kowus ve Kawus elimeleri aslında Kobuz’un diğer bir telaffuz şekli olup, üflenip çalınan bir nevi demir musiki aletidir (Karutz, R., Unter Kirgizen und Turkmenen, Leipzig, 1911, s. 210 not 2). Bu alete bu telaffuzu veren zat von Le Coq olmuştur (Curt Sachs, Reallexikon der Musikinstrumente, Berlin, 1911). Hakikatta Kırgızların bu alete bu adı verdikleri hakkında, diğer bir malumata tesadüf edemiyoruz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Türk Edebiyatının Menşei, s. 60-63; XIV. asır Arap tarihçilerinden ve muharrirlerinden İbni- Haldun, kendi eserinin mukaddemesinde musikiden bahsederken, diyarı garba mahsus bir nevi musiki aletini zikrediyor ki, tanbur ve kapuz bu alet nevi üzerine mamuldür. Haldun’un burada kobuzdan bahsedişi dahi, bu âletin çok eski zamanlardan beri garb ülkesinde, yani Anadolu’da rağbet gördüğünü ve şöhret bulduğunu göstermektedir. Mumaileyhin kobuza temas eden kısmını aynen buraya naklediyorum: Ve yine diyarı garbda esnaf alâtı gınanın bir sınıfı dahi alatı evtar olup bunların cümlesi dahi hapsi hava için tecvif olunmuştur. Zikrolunan alâtı evtarın bazısı bir kürrei müstedire kıtası şekil üzere mesnudur ki tanbur ve kopuz bu nevi üzere mamuldür (Pirizade Mehmed Sahip, İbni Haldun Tercümesi, Mısır, 1275, s. 492).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Caferoğlu, A., Note sur un manuscrit en langue serbe de la bibliotheque d’Ayasofya, Revue International des Etudes Balkaniques Tom. III 1936, s. 188-189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cihan-edebiyatinda-turk-kobuzu.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Bak: Mordtmann, Mitwoch, Litteraturdenkmaeler aus Ungarns Türkenzeit, Berlin, 1927.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerde Taç Geleneği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi</guid>
<description><![CDATA[ Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerde Taç Geleneği
İnsan, ilk çağlardan bu yana geçirdiği tüm evrimsel aşamalarda toplumsal konumunu, siyasal ve ekonomik gücünü göstermek için erk ve gücü belirten semboller geliştirmiştir. Tarihsel süreç içinde tüm toplumlarda bu anlamda belli göstergeler vardır. Kişiye özel giysiler, asalar, başlıklar, bu çeşit eşyalar arasında yer alır. Bu bağlamda taç, tüm toplumlarda farklı biçimlerde de olsa iktidarı ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63df0cb79.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Asya’dan, Anadolu’ya, Türklerde, Taç, Geleneği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Bilge-Kaganin-Taci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html">Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerde Taç Geleneği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Zühre İNDİRKAŞ</strong></span></a>
</p><p>İnsan, ilk çağlardan bu yana geçirdiği tüm evrimsel aşamalarda toplumsal konumunu, siyasal ve ekonomik gücünü göstermek için erk ve gücü belirten semboller geliştirmiştir. Tarihsel süreç içinde tüm toplumlarda bu anlamda belli göstergeler vardır. Kişiye özel giysiler, asalar, başlıklar, bu çeşit eşyalar arasında yer alır. Bu bağlamda taç, tüm toplumlarda farklı biçimlerde de olsa iktidarı ve tanrısal gücü simgeleyen, hükümdarlara özgü bir başlık çeşididir. Özellikle çok tanrılı inançların yaşandığı dönemde hükümdar, mutlak yönetici olarak iktidar gücünü elinde tutarken aynı zamanda dinsel bir kimlik de taşırdı. Mezopotamya ve Yakın Doğu kültürlerinde, kralın tanrının vekili olduğuna inanılırdı. Bu kültürlerde tanrı ve kral olgusunun bir anlamda birleştiği görülür ve genellikle kral ve tanrı aynı tacı giymiş olarak betimlenirler.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Tarihte siyasal düzenler kurmuş tüm kültürlerde olduğu gibi, Türklerde de taca rastlanır. Orta Asya’da İ.Ö. VI. yüzyıldan başlayarak varlığı bilinen Türklerin Avrasya bozkırlarındaki göçer kültürlerinde ve Doğu’da Budacı, Manici kültür alanları içinde oluşturdukları toplumların hepsinde taç, bir hükümdar simgesi olarak görülür. İslamlığın kabul edilişinden sonra Karahanlılar, Gazneliler ve özellikle Selçuklularda taç, bir hükümdarlık simgesi olmaya devam eder. Ancak günümüze ulaşan birkaç taç örneği bir yana bırakılırsa Türklerin kullandığı taçlar, daha çok betimler ve yazılı metinler aracılığı ile öğrenilebilir.</p>
<p>İslamlık öncesi dönemlerde taç, toplumların yaşamında yalnızca bu dünyada kullanılmakla kalmamış, öte dünya tasarımlarında da gerekli olduğuna inanılmıştır. Buna en güzel örnek, Kazakistan’ın eski başkenti Alma-Ata yakınlarında, Esik kasabasında Kazak arkeologlardan Kemal Akisev’in başkanlığını yaptığı kazıda bulunan, İ.Ö. V-IV. yüzyıllar arasına tarihlenen kurgandan çıkartılan gencin başındaki taçtır. “Genç Alp” olarak da bilinen gencin tacı üzerinde dağ, ağaç, kuş, aslan, keçi, kanatlı at, ok gibi çeşitli figürler yer almaktadır. Bu figürler, bir bütün olarak değerlendirildiğinde şamanlık inancının kutsallıklarının simgeleri olduğu görülür<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> (Resim 1).</p>
<p>Bir başka taç ise, Altay kültür çevresinde Pazırık kurganlarının beşincisinde bulunan bir keçe örtünün (6.50 m x 4.50 m) üzerinde yer alan Toprak Tanrıçası’nın başındaki taçtır. Profilden tahtta oturur halde betimlenen Tanrıça figürünün karşısında atlı bir erkek figürü bulunur. Aynı sahne tekrarlanarak devam eder. Tanrıça’nın başında kırmızı bir örtü üzerine kumaştan olduğu izlenimi veren, üçgen dilimli, siyah renkli bir taç vardır. Bu örtünün tarihi konusunda değişik görüşler ileri sürülür<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> (Resim 2).</p>
<p>Bu üçgen dilimli taçların benzerlerine Çinlilerin II. Han Dönemi (İ.Ö. 205-25) taş kabartmalarındaki Hun Türklerini betimleyen bazı figürlerde de rastlanır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bunlardan biri, İ.Ö. 200’lü yıllarda yaşadığı belirtilen “Ts’ın Quyang” adlı hep ibadet eder durumda görülen soylu bir kişidir. Burada başında üçgen dilimli bir taç ile profilden betimlendiği görülür (Çizim 1).</p>
<p>Shantung Han kabartmalarında görülen ikinci figür ise “Kinyiti”dir. Kinyiti, Kansu Hunlarından, yazıtlarda “Hieutch ou” diye anılan Hun topluluğu kralının oğludur (Çizim 2). İ.Ö. 121’deki Hun savaşlarında Çinlilere esir düşmüştür. Bu Prens, Çin sanatında tanrıya saygının bir simgesi olarak gösterilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu figür de yine bir heykel önünde ibadet ederken betimlenmiştir. Giysileri Çinlilerin giysilerinden ayrılır; onların, barbarların giyimi, dediği pantolon giymektedir ve başında Pazırık Kurganı’nda bulunan keçe örtüdeki tanrıçanın tacına benzer bir taç taşımaktadır.</p>
<p>Yine geç dönem Shantung Han kabartmalarında, Hunlarla bağlantısı olan ve “Tcheou” Hanedanı diye anılan hanedana mensup çocuk kral “Tch’eng”in Kuzey başkentinde tahta çıkışı<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> betimlenmiştir (Çizim 3). Bu kabartmada cepheden betimlenen çocuk kral Tch’eng’in başında üçgen dilimli bir taç vardır.</p>
<p>Yukarıda sözü edilenlerden başka Shantung Han kabartmalarında bir de anıtsal başa rastlanır. Cepheden gösterilmiş olan bu başın üzerinde üçgen dilimli bir taç bulunmaktadır (Çizim 4). Başın altında Kansu Hunları ile hanedanı Wu-pan arasında geçen olaylarla ilgili bir yazıt vardır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Görülüyor ki Çin Han kabartmalarında Türk hükümdarları ya da prensleri üçgen dilimli taçlarla betimlenmişlerdir.</p>
<p>Hun Türklerinde rastlanan diğer bir taç örneği de “Ch’ih-yo”nun tacıdır (Resim 3). Ch’ih-yo, Hunlar ve öbür Türk boylarının savaş tanrısıdır. Aynı zamanda Hunlarda maden işçiliğinin ve zırh, ok gibi savaşla ilgili gereçlerin yaratıcısı sayılır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu tanrının bir betimine Abadan ırmağı yakınlarında özel bir evin kapı tokmağında rastlanır. Bu ev, Çinli general Li-Ling’e aittir (Resim 4). Li-Ling, İ.Ö. 99’da Hunlara sığınmış, Hun kralının kızı ile evlenmiş ve Kırgız Türklerinin yönetimi kendisine verilmiştir. Li-Ling’e ait olan bu evin kapı tokmağı üzerindeki Ch’ih-yo’nun betiminde, Tanrı’nın başında cepheden üçgen yaprak dilimli bir taç bulunmaktadır. Bu taca çok benzeyen örneklere Selçuklularda sıkça rastlanacaktır.</p>
<p>Türklere ait daha geç bir taç örneği ise Kudirge’de kaya üzerine çizilmiş Göktürk tanrıçasının ya da kralının başındaki taçtır (Resim 5). Altay Kültür Çevresinde Altınyış Dağları’nda, Kudirge’de 550-745 yıllarına tarihlenen Göktürklere ait kaya üzerine çizilmiş bir dini tören sahnesi dikkati çekmektedir. Burada ortadaki büyük figürün başında Tanrı Ch’h-you’nun tacına benzer bir taç bulunmaktadır. Kimi araştırmacılar Umay Tanrıça,<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> kimileri ise Göktürk hakanına ait olduğu görüşünü savunur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Göktürklerde hükümdar taçlarına ilişkin başka ilginç örnekler de vardır. Orhon vadisinde bugünkü Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator yakınlarında, Orhon Anıtları’nın bulunduğu alanda Göktürk Kağanı Bilge Kağan’ın<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> (ölümü 734) mezarından çıkan lahit üzerinde; iki yanında simetrik olarak refakatçilerin bulunduğu ortada bağdaş kurup oturan hükümdar şeması yer alır. Türklerde çok yaygın olan bu kurgu düzeninde, hükümdar elinde kadeh tutmaktadır. Kadeh, hükümdarlık simgesidir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bir portre niteliği, taşıyan bu kabartmada Bilge Kağan’ın başında alnın ortasına doğru hafifçe sivrilerek başa oturan yüksek bir taç görülür (Resim 6). Bu yüksek taçların Göktürklerde soyluluğu simgelediği bilinir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Nitekim yine Orhon Anıtları’nın çevresinde bulunmuş olan Köl-Tigin’e ait başta alın üzerine gelen bölümde kanatlarını iki yana açmış bir kartalın yer aldığı görkemli bir taç bulunmaktadır (Resim 7). Pazırık kurganlarından başlayarak (İ.Ö. IV. yy.) Selçuklular dönemine dek görülen bu taçlara Orta Asya’da ‘Tac-ı Börki denilmiştir ve Türkün börkü ile İranlıların taç kavramının birleşmesinden ortaya çıkan bir taç çeşididir,<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> tacın üzerindeki kuş motifi, şaman inançlar çerçevesinde açıklanabilir. Bir ongun niteliğinde kullanılmış olması da olasıdır.</p>
<p>İ.S. VI-VIII. yüzyıllarda Orta Asya’da tanrılarla bütünleşen kağan betimlerinde taçlar görülür. Bunlardan biri, Koruyucu Tanrı Nagaraya ile özdeşleşen Türk Kağanı’na aittir (Resim 8). Kızıl’da Ming-Oi mağaralarından Nagaraya mağarasında, giriş kapısının iç duvarında yer alan Tanrı-Kral, elinde kurt başlı bir kargı taşımaktadır. Yalnızca en büyük kağanların bu bayrağı taşımaya hakkı olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Tanrı ile özdeşleşen kralın başındaki taca bakıldığında, cepheden üç üçgen dilimli bir bölüm üzerinde daha küçük ikinci bir bölüm olduğu görülür. Bu tacın tüm çıkıntılarının ucunda altı tane yuvarlak topçuk biçimde süsler bulunmaktadır. Kralın başının üzerinde yılanlardan oluşmuş bir sarmalın ortasında üçgen dilimli bir taç daha görülür. Bu daha önce görülen çocuk kral Tch-eng ve Kudirge’deki tanrıça Umay’ın tacının hemen hemen aynısıdır.</p>
<p>Bu örnekler, Türklerde üçgen dilimli taçların gösterdiği sürekliliğin izlenebilmesi açısından önem taşırlar. Özetle diyebiliriz ki; İslamlık öncesi Türk kültüründe, üçgen dilimli taçlar ve Tac-ı Börki denilen yüksek taçlar, kutsal hükümdar anlayışıyla koşut olarak dinsel ve dünyasal anlamda güç ve erki simgelemiş ve bu anlamda kullanılmıştır.</p>
<p>Türklerde, tacın İslam öncesi gelişimini kısaca gördükten sonra İslami dönemde nasıl bir gelişme gösterdiğini izleyebilmek için bölgedeki tarihsel ve kültürel yapıyı kısaca gözden geçirmek gerekir.</p>
<p>Türklerin kitleler halinde İslam dünyası ile kaynaşmaları, ilk kez IX. yüzyılda Abbasi halifelerinin, Türk topluluklarını devşirip, Samarra kentine yerleştirmeleriyle başlar. X. yüzyılda ise Sir-derya (Seyhan) kıyıları ve bu ırmağın kuzeyindeki topraklarda yaşayan Oğuzlar, özellikle İslam dünyası ile olan ticari ilişkilerinin etkisi ile bu yüzyıldan başlayarak İslamlığı benimsemişlerdir. Moğol saldırıları nedeniyle Azerbaycan ve Doğu Anadolu başta olmak üzere Ön Asya’ya yayılmışlardır. X. yüzyıl sonlarında Selçuk Bey’in liderliğinde başlayan devletleşme çabaları Tuğrul ve Çağrı Beyler zamanında sonuçlanmıştır. İslam dinini benimsemeleri ile Türklerin dünya görüşlerinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yaşam biçimlerine de yansımıştır. Şamanlık, Manicilik, Budacılık gibi dinler ve kültürleri ile yaşayagelmiş olan Türklerde İslam dini başlangıçta bir canlılık getirmiştir. Şöyle ki, İslam dininin egemen olduğu toplumlarda putlar, putlaştırılmış hükümdarlar, ayrıcalıklı soylular, rahipler gereksiz görülmüştür. Tanrılarda özdeşleşen hükümdar anlayışının yer almadığı bu görüşte bir hükümdarlık simgesi olan taca da yer kalmamıştır.</p>
<p>Burada İslamlığı benimsedikten sonra Türklerde tacın nasıl bir gelişme gösterdiğini incelemeden önce, İslam dininin kabulünün ilk yıllarında Müslüman halkın taca karşı olan görüşünü ortaya koyan çok ilginç bir tarihi olaydan söz etmek yerinde olacaktır. Arap yazarları Al-Sahmi ve Tabari, Müslüman “Şul Türkleri”<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ile karşılaşmalarını anlatırken Şul beyi Ruzban ile İslam askerlerinin başındaki Suravd B. Mukarri’nin barış yaptıklarından söz eder. Ancak bu barış, 714-716 yıllarında bozulmuş olmalı ki Yezid İbn Muhalleb, Şullara ait olan Curcan kentine ikinci bir sefer düzenler. Yine Tabari, Şul Türklerinin Curcan ilinde, Dihistan’da ve Dihistan kıyılarından beş fersah açıktaki bir odada kale yaptırdıklarını bildirir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Yezid İbn Muhalleb, Dihistan’ı aldıktan sonra Şûl Tığın adlı Türk hükümdarı, adadaki kaleye sığınır; ancak bir süre sonra burası da İslam ordularının eline geçer. Burada ilginç olan, savaş ganimetleri arasında ele geçen değerli taşlarla süslü taç ve bu taca karşı İslam savaşçılarının tepkisidir. Tacı yoksulların hakkını gasp eden bir hükümdar simgesi olarak görmüşler ve savaşçılardan hiçbiri, tacı ganimet olarak almayı kabul etmemiştir. Sonunda taç, bir dilenciye armağan edilmiş ama daha sonra İbn Muhalleb, tacın görkemine kapılmış olmalı ki onu gizlice dilenciden satın almıştır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Bununla birlikte İslam dininin yayıldığı İran ve çevresinde, Pers, Part ve Sasani kültürlerinde süregelen köklü bir taç geleneği vardır. Özellikle İ.S. III. yüzyılın ortalarından başlayarak varlıklarını gösteren Sasanilerde, krallar yeryüzünde tanrının vekili sayılırlardı ve her hükümdarın kendisine özgü özel bir tacı vardı. Sasaniler bunun yanı sıra bir de taht üzerinde tavana asılan ve hükümdarın altında oturduğu asma taçlar kullanmışlardır.</p>
<p>Selçukluların İran’a egemen olmaya başladıkları dönemde, bölgede büyük bir kültür karmaşası yaşanmaktadır. Geleneksel hükümdarlık düzeninin yerini mutlak bir yönetim almıştır. Sasani İmparatorluğu’ndaki görkemli yaşam biçimi, yeni dinin getirdiği bir coşku ile yok edilmiş, eski gelenekler yerini İslam değerlerine bırakmıştır. Ancak Araplar, kökünden sarstıkları bu kültür değerlerinin yerine koyabilecekleri güçlü bir kültür ve sanat yapısına sahip değillerdi. Bu durum, bölgede bir kültür boşluğuna yol açmıştır. İşte böyle bir ortamda örgütlenen Selçuklular, Orta Asya’dan getirdikleri kendi hükümdar ve taç anlayışlarını İslam dini ve bölge kültürü ile kaynaştırarak devam ettirmişlerdir. Bu süreci değerlendirirken; Selçukluların atası olan Oğuzlardaki taç anlayışını onların en önemli kültürel belgesi olan Dede Korkut destanları ortaya koyar. Sözü geçen destanın Kam Pûre oğlu Bamsı Beyrek bölümünde Han Kazan; Pay Püre Bey’e “Ne ağlayıp bağırıyorsun” dediğinde Pay Pûre Bey; “Oğulda nasibim yok. Allah Taâla bana beddua etmiştir beyler. Tacım tahtım için ağlarım. Gün olacak düşeceğim, öleceğim yerimde yurdumda kimse kalmayacak” der.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Yine aynı destanda Kazan Bey oğlu Uruz Bey’in esir olduğu bölümde, Kazan Bey oğluna: “Yay çekmedin, ok akmadın, baş kesmedin, kan dökmedin. Kanlı Oğuz için ganimet almadın. Yarınki gün olup zaman dönüp ben ölüp sen kalınca tacımı tahtımı sana vermezler diye sonumu andım, ağladım oğul” der.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Görülüyor ki taç Oğuzlarda taht ile birlikte anılan bir hükümdarlık sembolüdür. Daha sonra Selçuk Bey’in çabaları ile başlayıp Tuğrul ve Çağrı Beyler zamanında devlet kuran ve İran, Irak, Kirman ve Anadolu’da kurdukları devletlerle büyük bir İmparatorluk haline gelen Selçuklular da tacı bir hükümdar simgesi olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Her ne kadar günümüze Selçuklulara ait taç örnekleri ulaşmamışsa da gerek yazılı kaynaklardan gerekse minyatür çini, taş kabartma gibi eserlerde taç betimlerine rastlanmaktadır.</p>
<p>Yazılı kaynaklarda Selçuklu İmparatorlarının taç giymeleri ile ilgili çeşitli bilgilere rastlanır.</p>
<p>İbn-ul Cevzi, el-Muntazam fi tarihi’l mülük ve lümem adlı eserinde Selçuklu İmparatorluğu’nun ilk hükümdarı Tuğrul Beyi (1040-1063) Büveyroğullarına karşı kazandığı zaferden sonra Bağdat’a davet edip, Halife el-Kaim’in dünyası yetkilerini sultana devrettiğini ve kendisine törenle taç giydirdiğini dile getirir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bazı kaynaklarda değerli taşlarla süslü<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> bu tacın büyüklüğü ve ağırlığı nedeniyle halifeye saygısını göstermek için eğilip, yeri öperken güçlük çektiği anlatılır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Aynı eserde, Melikşah’ın (1072-1092) kızı Melmelek Hatun ile Halife Muktedi’nin evlenme törenlerinde bulunmak ve taç giymek üzere Bağdat’a gidişi ve görkemli bir törenle halife tarafından taç giydirilişi anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bu tarihi taç giyme töreninin ardından sultanın tacın ağırlığından yakındığı belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Öte yandan taht mücadelesi sırasında Nizami köleleri tarafından korunan ve Rey şehrine getirilerek tahta oturtulan Berkyaruk’a (1093-1104) şehrin reisi olan Ravendi tarafından değerli taşlar ve altınla işlenmiş saltanat tacı giydirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Selçuklu İmparatorluğu bünyesinde bulunan Anadolu Selçukluları, Kirman Selçukluları gibi tâbii devletlerin başında bulunan sultanların da taç giydiği bilinmektedir.</p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesud’un (16-1159) ölümünün yakın olduğunu hissedince oğlu II. Kılıç Aslan’ı Konya’da Sultan ilan eder, bütün devlet erkanı ve beylerin katıldığı bir törenle kendisini tahttan indirerek oğlunu tahtta çıkarıp, başına taç koyar.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Tarihçi İbn Bibi, Selçuklu Sultanlarından İzzettin Keykâvus’un ölümünden sonra (1220) devletin ileri gelenleri ve şehzadelerin, yeni sultanı seçmek üzere toplanarak “Sultan Tacı”nın Alaeddin Keykubat’a verilmesine karar aldıklarını, Alaeddin Keykubat’ın yabancı elçileri altın işlemeli tahtında oturmuş, başında saltanat tacı olduğu halde kabul ettiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Kirman Selçuklularından Sultan-Şâh’ın ölümünden sonra oğlu olmadığı için taht ve taç Turan- Şâh’a verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Görülüyor ki; ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey zamanında halife tarafından Sultana giydirilmesiyle başlayan taç giyme geleneği, Selçuklularda bir saltanat simgesi olarak süregelmiştir. Ancak, İslam öncesinde olduğu gibi Tanrı ile özdeşleşen hükümdar anlayışının yıkılmasıyla, Taç da dünyasal yetkilerde donanmış hükümdarların giydiği bir iktidar simgesi niteliğini kazanmış ve dinsel anlamını yitirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Öte yandan minyatürlerde ve öbür bazı betimlerde Selçuklu sultanlarına rastlanmaktadır. Sultanlar, bu betimlerde genellikle her bir dilimi yaprak formunda olan cepheden üç dilimli taçlar giymektedirler. Kimi araştırmacıların “Selçuklu Tacı”<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> olarak adlandırdığı bu taç, bütün betimlerde aynı formu göstermektedir; ancak üzerindeki motifler değişmektedir.</p>
<p>Reşidüddin Moğol Hükümdarı Gazan (1295-1304) ve Olcayto Hanlar döneminde hazırladığı dünya tarihini anlatan Cami-üt-Tevarih adlı eserindeki minyatürlerde Selçuklu Sultanları hep bu tip taçlarla görülmektedir. Örneğin; Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki (Hazine 1654) 7/7/1317 tarihli nüshada Alp Arslan (63-1072) tahtında oturmakta ve Veziri Nizamül-mülk ile birlikte idam hükümlülerini huzura kabul etmektedir (Resim 9). Bu betimlemede sözü geçen sultan, başında cepheden üç yaprak dilimli taçla görülmektedir.</p>
<p>Edinburg Üniversitesi kitaplığındaki nüshada Alp Arslan (1063-1072) (Resim 10) yine aynı tip bir taç giymiş, tahtında otururken görülmektedir. Sultan Muhammed İbn Melik Şah (118-1157) (Resim 11) ve son Selçuklu hükümdarı II. Tuğrul (ölümü 1194) (Resim 12) başlarında Selçuklu tacı olduğu halde tahtta oturmaktadır.</p>
<p>Cami-üt Tevarih’teki hükümdar betimleri arasında Sultan Berkyaruk Şah’ın (1033-1105) üzerinde özellikle durmak gerekir. Çünkü Sultan Berkyaruk’un başındaki taçtan başka tepede çadıra asılı izlenimini veren daha büyük bir taç bulunmaktadır. Bu tacın arkasında kumaştan kurdeleyi andıran bir bant görülmektedir (Resim 13). Tacın bu özellikleri Sasani taçlarını anımsatmaktadır. Öte yandan Firdevsi, ünlü Şehnamesinde Sultan Keykavus’un saltanat dönemini anlatırken fildişinden tahtını süsleyip üzerine tacını koydular”<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> “Pehlivanlar hep birden padişahın yanına, o meskun taç ve tahtın yanına girdiler”<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> der. Keykavus’un saltanat dönemini anlatırken de “Fildişi tahtı getirip padişahı oturttular ve üstüne de tacı astılar”<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> ifadesini kullanır.</p>
<p>Bu görsel ve yazılı kaynaklar, Selçukluların Orta Asya’dan getirdikleri üçgen dilimli taç geleneğinin yanı sıra Sasanilerdeki köklü taç geleneğinden de etkilenmiş ve asma taçlar kullanmış olabileceklerini gösterir. Nitekim bir dönem Selçuklu egemenliğinde yaşamış ve aynı kültür çevresinden olan Gaznelilerde de Sultan Mahmut’un altın zincirlerle tavana asılı olan tacının zincirleri bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Bu durumda Sasanilerdeki köklü taç geleneğinin Selçukluları etkilemiş olması ve asma taçların Selçuklularda da kullanılmış olması ve bu minyatürün de belgesel bir nitelik taşıdığını düşündürebilir.</p>
<p>Selçuklularda, sözü edilen üç yaprak dilimli taçların kullanımının yaygın olduğu görülmektedir. Bu dönemde Türk kültürünün etkili olduğu Arap toplumlarında da zaman zaman bu taçların betimine rastlanmaktadır. 827-1061 yılları arasında Sicilya’da egemen olan Araplar, Türk etkilerinin burada yansımasına neden olmuşlardır. Örneğin, Palermo’da XII. yüzyılın ortalarında Norman Kralları için yapılan saray kilisesinin duvarlarında Türk etkileri taşıyan bir seri resim vardır. Bunlar arasında elinde içki kadehi, bağdaş kurup oturmuş kral figürü, tipik Türk özellikleri göstermektedir. Bu figürün de başında Selçuklu tacı taşıması dikkati çekmektedir (Resim 14).</p>
<p>Selçuklularda sözü edilen bu taçlara hükümdarların yanı sıra siren, sfenks, melek gibi mitolojik doğaüstü figürlerde de rastlanır. Bunlar daha önce Orta Asya’da rastlanan ancak Selçukluların İslam dinini benimsemesiyle başka anlamlara dönüşerek süregelen figürlerdir. Büyük Selçuklularda görülen bu doğaüstü varlıklar, XII-XIII. yüzyıllarda Anadolu Selçuklularında yaygınlaşmıştır. Şans, uğur getiren tılsımlı varlıklar olarak düşünülen<a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Siren ve Sfenksler de her zaman başlarında taçla betimlenmişlerdir. XI. yüzyılda çeşitli seramik tabaklarda rastlanan sirenlerin başlarında olduğu gibi Niğde Hüdavent Hatun türbesindeki (1312) pencerenin yanındaki sfenksler başlarında üç dilimli taçlarla görülmektedirler (Resim 15). Melek betimlerine Selçuklularda pek rastlanmamakla birlikte Konya surlarından artakalan iki melek kabartması çok ilginçtir. Uçmaya hazırlanırken betimlenen bu meleklerin başlarında Selçuklu hükümdarlarında görülen üç yaprak dilimli Selçuklu taçları vardır (Resim 16).</p>
<p>Sonuç olarak diyebiliriz ki, Selçuklularda taç, dinsel anlamından sıyrılarak yalnızca dünyasal bir hükümdarlık simgesi olarak kullanılmasının yanı sıra, çeşitli doğaüstü varlıklar da taç ile düşünülmüş ve taçla betimlenmiştir. Bu da Selçuklularda Sasani etkileri ile birlikte Orta Asya Türk toplumlarındaki taç geleneğinin de süregeldiğini göstermektedir.</p>
<p>Nitekim sözü edilen üçgen dilimli taçlara Orta Asya’da İ.Ö. I. yüzyıldan başlayarak rastlanmaktadır. Shantung Han kabartmalarındaki çocuk kral Tch’eng’in (Çizim 3), Hun Savaş Tanrısı Ch’ih-yo’nun (Resim 3) ve Göktürklerde görülen üçgen dilimli taçlar bu tiptir. Bu taçların Orta Asya’daki başlıklardan geliştirilmiş ve zaman içinde taç anlamı yüklenmiş olması mümkündür. Bunun yanı sıra erken Yakın Doğu kültürlerinin etkisi olduğu da düşünülebilir. Ancak üçgen dilimli taçların İ.Ö. II-I. yüzyıllardan başlayarak Selçukluların sonuna kadar bir süreklilik göstermiş olması bunun Türk kültür ve gelenekleri içinde özümsenmiş bir taç olarak uzun bir zaman dilimi içinde varlığını sürdürmüş olduğu gerçeğini ortaya koyar. Hun Savaş Tanrısı Ch’ih-yo’nun tacı (Resim 3) ile Konya Müzesi’ndeki melek figürlerinin başındaki taçların (Resim 16) benzerliği bu sürekliliğe güzel bir örnektir. Doğaldır ki, Selçuklular İran’a geldikten sonra hem Orta Asya’dan getirdikleri üçgen dilimli taç geleneğini sürdürmüşler hem de Sasanilerin görkemli taç geleneğinden etkilenmişlerdir. Nitekim Sultan Berkyaruk’un Cami-üt-Tevarih’teki betiminde görülen asma tacın bu anlamda kullanılmış olduğu düşünülebilir.</p>
<p>Ne var ki, Türklerde yüzyıllarca varlığını sürdüren ve Selçukluların İslamla bağdaştırmayı başardıkları bu üçgen dilimli taç geleneği ve taca yüklenen anlamlar, Osmanlılarda İslam kültürü ve felsefesinin zaman içinde daha farklı yorumlanmasından ve Orta Asya geleneklerinin zaman içinde etkilerini yitirmesinden dolayı yok olmuştur.</p>
<p>Osmanlılar, Selçuklularda süregelen taç giyme geleneğine itibar etmemiş, onun yerine Osmanlı İmparatorluğu’nda “kılıç kuşanma” hükümdarlık simgesi olmuştur. Ancak kökeni Orta Asya Türklerine inen bu taçların form ve anlamı unutulmamış, Osmanlı minyatürlerinde melek, burak gibi betimlerde yer almış ve varlığını bir anlamda yalnızca kavramsal olarak sürdürmüştür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Zühre İNDİRKAŞ</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 151-156</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Örneğin Perslerde tanrı ve kral betimlerinde kralların başında her zaman krallığın simgesi olan kidaris bulunmaktadır. Tanrı Ahuramaz da kralın başı üzerinde, onun koruyucusu olarak uçmaktadır. Tanrı’nın başında da aynı taç görülmektedir (E. F. Schmidh, Persepolis, I. Structures Reliefs, Inscriptions PL. 105, 97). Kral Darius’a ait bazı silindir mühür baskılarına bakıldığında ise kralın, arabada bir aslana hücum edişi betimlenmiştir (H. H. von Der Osten, Die Welt der Perser, T. 69). Başının üzerinde her zaman olduğu gibi Tanrı Ahuramaz da yer almaktadır. Gerek kralın gerekse Tanrı’nın başlarında dört tane üçgen dilimden oluşmuş taç bulunur. Bu taçlar Hunlardan başlayarak Orta Asya Türklerinde ve Selçuklularda da görülen üçgen dilimli taçlarla benzerlik gösterir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Genç Alp’in tacı üzerindeki mitolojik figürlerin ayrıntılı açıklaması için bkz. Prof. Dr. Mireli Seyidof, “Altın Muharib”in Soy Etnik Tarihi Hakkında I, Kardaş Edebiyatlar, Sayı 2, 3, 4 Erzurum 1982, s. 5, 1983; Doç. Dr. Zühre İndirkaş, Türk Mitolojisinde Altın Taç ve İnanç, Sanat Kültür Antika, P, Sayı 17, 2000, s. 86, 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> J. F. Hoskins, İ. Ö. IV. yy. ortalarına, L. Rudenko, İ. Ö. V. yy.’ın ikinci yarısı ile İ. Ö. IV. yy.’ın ilk yarısı arasına, L. R. Kızlasov ve öteki Rus araştırmacılar. İ. Ö. II-I. yy. arasına tarihlemektedir.</span></div>
<div><span>J. F. Haskings, “Tanghyn – The Hero, AQ-ZHUNUS-The Beautiful and Peter’s Siberian Gold”, Ars Orientalis, Vol. IV, 1961, s. 165.</span></div>
<div><span>L. Rudenko, Kultura naseleniye gornogo Altaya skifskoe vremya, Moskova 1953, s. 356.</span></div>
<div><span>L. R. Kislasov, Sovetskaya arheologiya, 19; L. A. Evtyuhova, VI, 6, 1954; VI, II, 1955, Sovetskaya arheologiya 27, s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> E. Esin, “Bedük Börk”, The Iconography of Turkish honorific headgears”, Reprinted From the Proceedings of the IXth Meeting of the Permanent International Altaistic Conference, Naples 1970, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> E. Chavannes, La Sculpture sur Pierre en Chine au temps de deux dynasties Han, Paris 1893, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> A.g.e., s. 26-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> E. Esin, “Bedük Börk”, “The Iconography of Turkish honorific headgears”, Reprinted from the proceedings of the IXth Meeting of the Permanent International Altaistic Conference, Naples 1970, s. 26’dan.</span></div>
<div><span>O. Franke, Gesehichte de Chinesischen Reiches, Berlin 1925, III/198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> E. Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> S. V. Kiselev, “Drevnyaya ıstoriya yuzhnoy sibirı”, Materi issled po arkheologii SSRR. IX. M-L 1951, s. 499.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> B. Ögel, Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984, s142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bunun Tekes Altun Tamgan Tarkan’a ait bir mezar olduğunu ve üzerindeki figürün Tamgan Tarkan olduğu görüşünü savunur. L. R. Kızlasov; “Ak-beşim”, “Issledovaniya ne Ak-beşim”, TKAEE, II., Moskova, 1959. W. Radloff, Bilge Kagan’a ait olduğunu kabul eder, Atlas der alterthumer der Mongolei, St. Petersburg 1896.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> E. Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978, s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Z. İndirkaş, Türklerde Taç Geleneği, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> E. Esin, “Ötüken İllerinde M. S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde San’atkâr Adları”, Türk Kültürü El Kitabı, Cilt II, Kısım Ia, İstanbul 1972, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> E. Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978, s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Şul Türkleri, Hazar Denizi’nin Güneydoğu kıyılarında Dihistan ve Curcan’da yaşayan Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlardan olduğu sanılan Türklerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tabari, (çev. Z. K. Ugan-A. Temir), Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Cilt IV, Ankara 1957, s. 242 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Buhâri Şahih, Cihad bahsi, hadis 102 “Kayserin tacını takbin”. Buhâri, Tecrîd, hadis 1948. “Altından süs eşyaları ve ipek giymek mekrûhtur”. Kahire h. 1354; E. Esin, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978, s. 146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1988, s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A.g.e., s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ibn-ul-Cevzi, el-Muntazam fi tarihi’l, mûlük ve’lümen, 1359, VIII, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ebu’l-Ferec Bar Hebracus, (The Chronography, Çev: E. A. W. Budger), C. I. London 1932, s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ibn ul-Cevzi, a.g.e., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Ibn ul-Cevzi, a.g.e., c. IX, s. 29-30-35-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Sıbt Ibn a Cevzi, a.g.e., s. 129b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Râvendi, Râhat-üs sudûr ve ayet-üs-sürur, (Çev.: A. Ateş) c. I, Ankara 1957, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İbni Bibi, a.g.e., s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> E. Merçil, Kirman Selçukluları, Ankara 1989, s. 148-149’dan Ikd-el-Ula Li L. Mevkıf el-âlâ (nşr. Ali Muhammed Âmiri) Tahran hş 1131, s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> E. Kongar, Demokrasi ve Laiklik, İstanbul 1999, s. 135-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> B. Gray, The Illustrations to the “World History” of Rashid Al Din, Edinbourg 1976, s. 22.</span></div>
<div><span>H. Erdman, “Die Hangande Krone Des Berk-Yaruk İbn Malık Schahs”, Beitrage Zue altertums Kunde Kleinasiens, Rhein 1989, s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Firdevsi, Şehname, c. II, Ankara 1967, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A.g.e., c. II, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A.g.e., c. II, s. 118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> C. E. Bosworth, The Gaznavids, Edinbourg 1963, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asyadan-anadoluya-turklerde-tac-gelenegi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> G. Öney, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, Ankara 1978, s. 96.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Drama Geleneği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-drama-gelenegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-drama-gelenegi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Drama Geleneği
İlk insanların düşüncelerini ifade edebilmede, boğazlarından çıkan gelişi güzel seslerin ve birtakım işaretlerin yardımıyla anlaşmaya çalıştığını düşünmek yanlış olmaz kanaatindeyiz. Bu düşünceyi esas alırsak, ilk insanlar, hareketi sözden önce kullanmaya başladılar diyebiliriz. Yani sözün yerinde dram vardır. Dram, bir olayı iş ve hareket yoluyla anlatmak demektir. Bu bakımdan dram tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63dd09548.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Drama, Geleneği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Kavuklu-ve-Pisekar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html">Türk Drama Geleneği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Abdullah ŞENGÜL</strong></span></a>
</p><p>İlk insanların düşüncelerini ifade edebilmede, boğazlarından çıkan gelişi güzel seslerin ve birtakım işaretlerin yardımıyla anlaşmaya çalıştığını düşünmek yanlış olmaz kanaatindeyiz. Bu düşünceyi esas alırsak, ilk insanlar, hareketi sözden önce kullanmaya başladılar diyebiliriz. Yani sözün yerinde dram vardır. Dram, bir olayı iş ve hareket yoluyla anlatmak demektir. Bu bakımdan dram tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p>Güzel sanatların kaynaklarını araştıran Yryö Hirn; dramı taklit sanatlarının ilki sayar. Resim veya harfler vasıtası ile yazı icat edilmeden önce, dramın olduğunu söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Tabiatla baş başa kalan insanoğlu, birtakım tabiî olaylardan kendilerini korumak için üstün güçlere sığınmıştır. Sanatın kaynağında bu üstün güçleri aramak gerekir. İlkel insan için Tanrı, üstün güçtür. Bu dönem hayatına din hâkimdir. İnsan üstün güçlerden korkar ve onlara sığınmak zorunda kalır. İnsan hayatının bu ilk dönemlerinden itibaren önce insanın kalbine korku yerleşir. Bu korku, onun çevresinde gördüğü ve kendi başına da gelebileceği endişesini taşıdığı tabiî hadiselerdir. Dolayısıyla insan, bu tabiî hadiselerden korunmak için bir üstün güce inanma ve sığınma ihtiyacı duymuştur. Bu bakımdan bütün güzel sanatların kaynağında bu inancın yattığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Tiyatro denince aklımıza gelen sanat türünün nasıl ve nerede başladığını aşağı yukarı biliyoruz diyen Mehmet Fuad, bu sanat faaliyetinin kaynağının dinden de eski olduğu fikrindedir. Ona göre gece ateşin çevresinde otururken, kalkıp avlanacak hayvanları taklit eden ilk insanın bu davranışıyla birlikte tiyatro da başlamıştır. Taklit yoluyla yapılan büyüyü, daha sonra dans, müzik ve maskelerle yapılan büyü, yağmur yağdırma, ürünü çoğaltma gibi törenler takip etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bu dönem üzerine araştırma yapan Durkheim Dini Hayatın İlk Şekilleri isimli eserinde, oyunların ve diğer güzel sanatların başlıca şekillerinin dinden doğduğunu ve uzun süre dinî mahiyet arz ettiğini söyler. Fuad Köprülü’nün konuya yaklaşımı, Durkheim’in bu düşüncesiyle ilgilidir. Köprülü, sanatın kaynağının ilkel toplumlardaki üstün güçle alâkasına dikkat çeker.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Günlük hayatın sıkıcılığından uzaklaşmak isteyen ilk insanlar için, oyun ve sanatın eğlendirmek ve dinlendirmek gibi bir amaca hizmet ettiği gözden uzak tutulmamalıdır. Çünkü ilkel kavimlerde insanla tanrı iç içe yaşar. İnsan kendi tanrısını kendisi yaptığı gibi, söz ve hareketleriyle ona yakışır bir tarzı da yine kendisi icat etmiştir.</p>
<p>Yukarıda ifâde ettiğimiz ilk harekat tarzları sadece bir millete ait değil, bütün ilkel topluluklar için geçerlidir. İlk topluluklarda, insanlar arasında heyecan uyandıran kutsal törenler, din adamları tarafından idare ediliyordu. İlk din adamları sihrî, dinî ve bediî bir heyecan içinde temsil ettikleri için aynı zamanda ilk aktörlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Kavmî dönem Türk tiyatrosunun vücut bulduğu saha Orta Asya’dır. Üst üste medeniyetler kuran Türk topluluklarındaki dinî âyinlerin tamamıyla dramatik özellik taşıdığı anlaşılmaktadır. Natürizm ve Şamanizm dininin heyecanlan içinde yaşayan Türkler birden fazla tanrı tanıyorlar, ölmüş atalarını tanrı saydıkları gibi, onların yaşamış ve dolaşmış oldukları yerleri de mukaddes biliyorlardı. Tanrıları memnun etmek için onları taklit etmek, onlar gibi hareket etmek lâzım geldiğine inanmışlardı. Din törenlerinde tanrıların yaşayışlarının temsil ve hikâye edilmesi bu yüzdendir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> İlk topluluklar arasındaki bu kutsal törenlerin giderek dinî özelliklerinden uzaklaştığı, bir gelenek şekline girip, eğlence amacına hizmet ettiği görülür. Daha önce yaşanmış ve millet hayatında iz bırakmış hadiselerin hatıralarım ebedîleştirmek için dinle ilgili olmayan törenlerin bu şekilde olduğu bilinmektedir.</p>
<p>Meselâ Ergenekon Destanı, Eski Türkler arasında uzun süre yaşamış millî epopedir. İlk çıkışta Tu-kiyular arasında anası bir kurt olarak bilinen bir hükümdar hakkında efsanevî hikâyeler söylenirdi. Bu hükümdarın birisi yaz tanrısının, birisi kış tanrısının kızı olmak üzere iki karısı vardı. Kadınlardan ikişer çocuğu olmuştu. Çocuklardan en büyüğü hükümdar olup Tu-kiyu adını almıştı. Bu millî destan Tu-kiyuların ilk zamanlarına ait hatıraları canlandırmak üzere kendi aralarında anlatılırdı.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Aynı efsanenin başka bir anlatış şekli daha vardır: Moğollar ile Tatarlar arasındaki savaştan kurtularak başka ülkeye kaçan Moğol İmparatorunun oğlu Kayan, karısı ve yeğeni Tokuz, Ergenekon adını verdikleri bir güzel yerde uzun yıllar yaşamışlar, zamanla buraya sığmaz olmuşlar, demir dağları eritip buradan çıkarak Tatarlarla savaşmış ve atalarının intikamını almışlardır. Sonraki yıllarda bu konuyu anlatan destan, yılda bir kere atalara saygı ile anmak maksadıyla temsil edilmiştir. Bu temsillerde başta hakan olmak üzere etrafındakiler, yakılan ateşle kızdırılan demir parçasını örs üzerine koyarak sırayla vururlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> İşte bu durum Türklerdeki ilk dramatik unsurlar olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Bu dramatik unsurların kaynağı ile ilgili olarak birçok fikir ortaya atılmıştır. Bunlardan en mantıklısı Çin Tarihi’ni yazan Wolfrom Eberhard’a aittir. Eberhard, Çin kültürünü incelerken, günümüzde Tonguzların ecdadı ile Sibirya’da bulunan bir kabilenin karışmasından vücuda gelmiş insanların Çin’e ilk kültürü getirdiklerini, Çinlilerin başta avcılık olmak üzere ziraat, çanak- çömlek yapımını muhtemelen bu insanlardan öğrendiklerini ifâde ederek, Güney Çin’e ilk kültürü getirenlerin bugünkü Türklerin ataları olduklarını söyler. Refik Ahmet Sevengil, Dr. Wolfrom Eberhard’ın bu düşüncelerinden hareketle, Çinlilerin tarihte birçok kez Türklerle karşılaştıklarını ve uzun yıllar Çin’in Türk hükümdarlar tarafından yönetildiğini, bilhassa Kuzey Çin’in tarihin ilk devirlerinden beri Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge olduğunu belirtir. Çin’de hükümdar olan ilk üç sülâlenin kurucularının Türkler olduğunu söyleyen Sevengil, bu sülâlelerin M. Ö. 2202 yılından başlayarak M. Ö. 250 yılına kadar hüküm sürdüklerini, Çin’de ilk tiyatro faaliyetlerinin de (M. Ö. 1140) bu hükümdarlar devrine ait olduğunu söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Aynı düşünceler Muhsin Ertuğrul’un “Türk Moğolların Tiyatroya Hizmetleri” isimli makalesinde de tekrar edilir. Muhsin Ertuğrul’a göre Çinliler tiyatroyu Türler vasıtasıyla tanımıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Nikoliç, 1934 yılında Belgrad’da çıkan Politika gazetesinde yayınladığı “4000 Yıl Önce Türk Tiyatrosu Nasıldı?” isimli makalesinde Türklerde en az dört bin yıl önce dram sanatının bilindiğini ileri sürerek, bir Türk savaşçısının, yokluğundan istifâde ederek karısına sataşan bir Çinlinin öldürülüşünü anlatan dramatik mahiyetli bir oyundan bahseder.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Nikoliç, bu oyun için kaynak olarak, Jojeph Gregor’un genel tiyatro tarihi üzerine yazdığı bir kitabı gösterir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Eberhard, M. Ö. 206-220’de Han Hanedanı sırasında görülen Çüeh-ti (tos vurma oyunu) gibi oyunlarda Altay ve Orta Asya budunlarının etkisinin olduğunu söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu dönemle ilgili olarak yapılan araştırmalarda elde edilen bulguların güvenirliliği tartışılabilir. Zira, o dönemden kalan ve araştırmacıların kime ait olabileceği hususunda farklı görüşler ileri sürdüğü bulgularda, Türk izlerinin olduğu kuvvetle muhtemeldir. Bugün Çin’e ait olduğu ileri sürülen, birçok unsurun üzerindeki kuvvetli Türk tesiri, dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>Meselâ, 1906 ve 1907’de Japon Otani ve Peliot kazılarında elde edilen bulgularda bir Orta Asya etkisinin olmadığı iddia edilemediği gibi, böyle bir etkinin kesin olduğu da söylenemez. Tarihin çok az izah edilebilen bu dönemi, henüz sağlıklı bilgiler edinilmesine müsait değildir. O döneme ait dramatik metinler Sanskritçe, Çince ve Uygurca’dır. Bunlardan hangisinin daha önce yazıldığı, ve kimin kimden ne ölçüde etkilendiği hususunda çok farklı fikirler ileri sürülmektedir.</p>
<p>Profesör Annemarie Von Gabain, Yeni Ay Şenliklerinde okunan Maitreya-Samiti adlı dramatik eserin Uygurca metninden parçalar yayınlar ve bu metinde geçen “körünç” kelimesinin “resimli veya taklitli gösteri” anlamına geleceğini söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Milattan önceki döneme ait Çin ve Türk kaynaklı araştırmaları gereksiz gören Alessio Bombacı, Kutadgu Bilig’de konunun çeşitli kişiler arasındaki söyleşilerin gelişmesinin, eserin yapısındaki dramatik unsurlardan kaynaklanmış olabileceğini söyleyebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Bütün bunlar, dramatik unsurların kaynağının Türkler olabileceği tezini kuvvetlendirmektedir. Batılı araştırmacıların çalışmalarıyla yetinmemeli ve bu dönem, daha dikkatli ve tarafsız çalışmalarla gün ışığına çıkarılmalıdır.</p>
<p>Anna Komnena’nın Aleksiyad adlı eserinde Prenses Komnena, babası İmparator Komneni’nin geçirdiği damla hastalığının Türkler tarafından dramatik bir şekilde temsil edilmek suretiyle alay edildiğini anlatmaktadır. Bu kaynaktan hareketle Profesör Yacob, Selçuklu Türklerinde dramatik taklitli oyunların varlığına dikkat çeker.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Fuad Köprülü 1925 yılında yayınladığı “Meddahlar” isimli makalesinde Anadolu Selçuklu saraylarında Bizans imparatorlarının taklitlerini yaparak, sultanları eğlendirmeye çalışan bir takım mudhik ve mukallitlerin<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> bulunduğunu, Bizans kaynaklarının bize bildirdiğini söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Aynı kaynaklardan hareketle İsmail Hâmi Dânişmend, Selçuklu Türklerinde tiyatronun varlığına dikkat çekerek, Selçuklularda günümüzdeki anlayışa uygun bir tiyatronun olduğundan bahseder.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Prenses Komnena’nın Türklere karşı düşmanlık duygularını belirtmek için kullandığı çirkin tecavüz cümlesi bir tarafa bırakılırsa, bu kitapta verilen bilgilerin Selçuklularda dramatik sanatı anlatmak bakımından önemli olduğunu söyleyen Refik Ahmet Sevengil, konunun çeşitli insan kalabalığı içerisinde işlendiğini belirterek, Selçuk Türklerinin XII. asrın başlarında dramatik sanatın oldukça ilerlemiş bir şekline sahip bulunduklarını söyler. Türk Tiyatrosu hakkında eser veren yabancı araştırmacılardan biri olan Nicholas N. Martinovitch, XII. asırda Konya Selçuklu saraylarında verilen temsillerin tiyatro olduğunu bildirerek, Osmanlılardaki Orta Oyunu’nu Selçuklu saraylarındaki bu temsillere bağlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>X. asırdan itibaren Türklerin büyük kitleler halinde İslâmiyeti tercih ettiğini biliyoruz. Kabul ettikleri bu yeni din, Türklerin sosyal ve bediî hayatında büyük değişikliklere sebep olmakla beraber, eski hayatlarına ait bazı unsurların, bir takım şekil değişiklikleriyle beraber yeni hayatlarında da devam ettiğine şahit oluyoruz.</p>
<p>Gustav Mandel, Anadolu’daki Selçuklu Türklerinin mezarları üstüne, ölen yakınlarının heykellerini dikmesini, Sivas kalesindeki savaş ve kahramanlık sahnelerini temsil eden bir takım tasvirleri, Türklerde eski dinlerinin bir devamı olarak kabul eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Yine aynı dönemlerde özellikle İran kaynaklı olan bazı mezheplerin, Anadolu’da kolayca yayılması ve bu mezheplere ait birtakım dramatik unsurların Türklerin eski dinleriyle bazı benzerlikler taşıması ve nihayet Horasan’dan Anadolu’ya açılan Yesevî dervişlerinin, burada kurdukları Türk- Müslüman tarikatları, ibadetlerinde dinî dramı yeniden ön plâna çıkardı.</p>
<p>XIII. asırdan itibaren Anadolu’da, Mevlevî tarikatlarında icra edilen zikirlerin, zarif ve sanatkârane bir dinî temâşâ hüviyetine sahip olduğunu biliyoruz. Yine XI-II. asırdan itibaren Hacı Bektaş adına kurulmuş olan tarikatlarda, Türklerin İslâmiyet’ten önceki dinlerinin de tesiriyle, dinî temâşâ diyebileceğimiz dramatik unsurlar sembolik ve temsilî olarak görülür.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren, özellikle padişah düğünlerinde ve şehzâde sünnetlerinde dramatik temsillere verildiği bilinmektedir. XV. asırdan itibaren Osmanlı eserlerinde bu durum daha net bir şekilde görülmektedir. Kuruluşunun ilk yıllarından itibaren çok sade ve gösterişsiz bir hayat süren Osmanlı padişahları, kısa bir süre sonra Selçuklu saraylarında görülen ihtişam ve eğlenceleri benimsemeye başlamıştır. İlk yıllara ait yazılı vesikalar olmadığından, bu dönemle ilgili bilgiler tamamen kulaktan dolmadır ve güvenirliliği tartışılabilir. Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış olan Bursa, Edirne ve İstanbul’daki saraylarda yapılan eğlencelerde çalgı çalanlar, türkü söyleyenler, cambazlık yapanlar, halkı güldürüp eğlendirmek için türlü gariplik yapanların olduğu bize bu kaynaklar vasıtasıyla ulaşmıştır.</p>
<p>Yıldırım Bayezid’in Kör Hasan adında bir dalkavuğunun varlığı bilinmektedir. Kadıların rüşvet aldıklarını duyup, sinirlenen Bayezid’in, kadıların boyunlarının vurulmasını emretmesi üzerine, bu dalkavuğun ortaya çıkıp; Bizans’tan papazlar getirilip bunların yerine tayin edilmesini teklif etmesi ile gülen ve sakinleşen padişahın hocaları affettiği anlatılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Köprülü Meddahlar isimli makalesinde II. Murad’ın sarayında bulunan ozanların şiirler okuduğunu, yine Fatih’in sarayında Mustafa adlı bir meddah ile Balaban Lâl ve Ömer isimli iki mudhikin (güldüren, güldürücü) bulunduğunu söyler. Köprülü, II. Selim’in sarayında Nakkaş Hasan ve Çokyedi Reis ile, bunlara benzer daha birtakım mukallit ve komiklerin bulunduğunu bazı tarihi kaynaklardan hareketle belirtir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Peçevi tarihinde şehzadeler, Mustafa, Mehmet ve Selim Han için 21 Şevval 936/1530 tarihinde başlayan ve kırk gün kırk gece süren sünnet törenlerini anlatır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bu eğlencelerin daha sonraki yıllarda da devam ettiğini görüyoruz. Bu dönemin sosyal yaşantısı ile ilgili bilgiler veren kaynaklarda çeşitli hünerlere sahip olan mudhik ve mukallitlerden bahsedilir. Bunların bir çoğu aynı zamanda o dönem için dramatik sayılabilecek eğlenceler tertip ediyorlardı. Meselâ, III. Murad’ın 1582’de İstanbul’da At Meydanı’nda yaptırmış olduğu sünnet töreni ile ilgili olarak tarihçilerimizin mudhik ve mukallitler diye vasıflandırdığı sanatkârlarla ilgili bilgileri, Fransız kaynaklarından öğreniyoruz. Jouannin ve Van Gaver, bu sanatkârların yaptıklarını komediler sözü ile ifâde ederler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>XVII. Türk hayatıyla ilgili geniş bilgiler veren Evliya Çelebi, yaptıkları taklitlerle halkı güldüren sanatkârların aynı zamanda birtakım olayları, temsil yoluyla anlattıklarını söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>lV. Mehmed’in oğlu Şehzade Mustafa ve Şehzade Ahmed’in sünnet düğünleri ile Padişahın yedi yaşındaki kızı Hatice Sultan’ın ikinci vezir Mustafa Paşa ile evlendirilmesi münasebetiyle yapılan ve geceli gündüzlü üç hafta süren düğünü anlatmak maksadıyla, Dâr-üs Baâde Emiri Yusuf Ağa’nın kâtibi Abdi bir kitap yazmıştır. XIX. asrın ikinci yarısında kaleme alınan Râşid Tarihi’nde de Osmanlı düğünlerindeki dramatik unsurlardan bahsedilir. Düğünlerdeki bu tip eğlencelerin dışında, Osmanlılar döneminde eski çağlardan beri devam eden harp oyunlarının oynandığı, yine bu dönem kaynaklarında anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bütün İslâm ülkelerinde, özellikle Osmanlı Devleti’nde gölge oyununun çok fazla gelişmiş olmasını, gölge tiyatrosundaki oyuncuların cansız (hayalî) oluşuyla ifâde etmek mümkündür. Oyuncuların cansız olması, onlara daha hoşgörü ile yaklaşılmasına sebep olmuştur. Aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız gibi, özellikle Türklerde gölge oyunu zaman zaman dinî ve tasavvuf? mahiyet arz etmiştir. Bu bakımdan Karagöz’de perde gazellerinin tasavvufî manası ağır basar.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen, zaman zaman temâşânın Osmanlı’da özellikle din adamları fetvalarıyla yasaklandığını görüyoruz. Türk seyirlik oyunlarının mahiyetini araştıranlar için çok iyi birer kaynak olan bu fetvalarda, taklidin (hoca-öğrenci, kadı-davacı, hekim-hasta) ve insanları güldürmek için muziplik yapmanın yanlışlığı anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Bu yasakların arasında sadece din adamlarının hoşgörüsüz tavrının aranması elbette doğru değildir. Oyuncuların toplumun değer yargılarını zorlamaları, bu yasakların din dışındaki diğer önemli sebepleridir.</p>
<p>Dram, esasen insan hayatının her safhasında karşılaştığımız bir unsurdur. Kavmî dönem insanının üstün güçler karşısındaki bu bediî tavrı, onun kendini tanımasından sonra da vazgeçemediği bir ihtiyaç olmuştur. Özellikle Anadolu halk rakslarında görülen birtakım figürlerin, geçmiş zamanlara ait inanç ve hatıraları millî âhenk ve estetik ölçüler içerisinde dikkatlere sunduğu görülür. Eskiye ait sosyal ve kültürel hayatın bir tezâhürü diyebileceğimiz bu oyunlar da, dramatik unsurların varlığı açıktır.</p>
<p>Bugün Anadolu’da oynanan birçok oyunda çaldıkları enstrümanlarla oyunu yönlendiren sanatkârların, sanatlarını icra ederken yaptıkları bir takım hareketler, eski Şamanların musikî ve raksla beraber yaptıkları ibadetleri hatırlatmaktadır. Erzurum barları içerisinde yer alan “hançer” ve “turna” barının tamamıyla taklidî ve tasvirî özellik gösterdiğini söyleyen Refik Ahmet Sevengil, elleri bıçaklı oyuncuların, birincisinde eski kahramanların vuruşma sahnelerini; ikincisinde biri erkek biri dişi iki turnanın sevişme sahnesinin temsil edildiğini söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Refik Ahmet Sevengil, Rize ve Of çevresinde genç kız ve erkeklerin karşılıklı gruplar halinde oynadıkları “Diyal Oğlu” oyunundaki figürlerin, Yakut Türklerinin ilkbahar, yaz aylarında, bir arada, sevinç içerisinde icra ettikleri zürriyet ve doğum ilâhesi kabul edilen “Azyit” adına yapılan törenlere benzetir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Aynı törenlerle ilgili olarak Ziya Gökalp, Türk ailesinin temellerini incelerken, Siyerozevski’nin Revuede L’histoiredes religinos isimli çalışmasını örnek alır. Bu törenlerin Türk aile yapısı üzerindeki etkilerini araştırarak, Yakutların zürriyet ilâhesinin maiyetinde günahsız kızlar ve erkeklerle beraber gelip, loğusanın başucuna geçeceğine ve doğumu sağlayacağına inandıklarını anlatır.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Giresun yöresinde oynanan “Çandır”, Kastamonu yöresinde oynanan “Sepetçioğlu”, Diyarbakır yöresinde oynanan “Kurt-kuzu”, Elazığ yöresinde oynanan “Çayda çıra” oyunlarında da aynı dramatik unsurları görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Zengin Anadolu Türk raksları içerisinde, aynı muhtevaya sahip bu tip oyunların millî hatıralarımızı anlatması bakımından dikkate değerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Geleneksel Türk seyirlik oyunlarını Kukla, Karagöz ve Ortaoyunu olarak tespit etmek mümkündür. Önceleri sokaklarda ve meydanlarda, daha sonraları hususî mekânlarda oynanan oyunların bir kısmı sadece mahalle rezaletini canlandıran, halkı güldürme amacına yönelik “farce” cinsinden oyunlarken; mühim bir kısmı zarif mizah çeşnisi arasında tenkit eden, hatta hicveden komedi diye adlandırabileceğimiz türden eserlerdir. Herhangi bir metne bağlı kalmaksızın, cemiyet içinde yaşanmış ve insan üzerinde derin tesirler bırakmış olayları tekrar etmek düşüncesinden hareketle oynanan oyunların, esasen hayatın bir karikatürize edilmesinden ibaret olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>İlk insanların hayatını inceleyenler, başlangıçta sözün yerinde dramın olduğu fikrinde birleşirler. Tabiatla baş başa kalan insanın çevresinde gördüğü ve izah edemediği varlık ve olaylardan korktuğu ve zamanla onu üstün güç kabul ederek sığındığı bilinmektedir. Bu yüzden bütün güzel sanatların başlıca şekillerinin dinden doğduğu düşünülmektedir. İlkel topluluklarda insanlar arasında heyecan uyandıran kutsal törenler din adamları tarafından idare edilmektedir. Bu yüzden bütün insanlığın ilk aktörleri, din adamlarıdır.</p>
<p>Kavmî dönem Türk drama hayatının vücut bulduğu Orta Asya’da dinî ayinler tamamen dramatik özellikler taşımaktadır. Zamanla insan hayatında iz bırakan olayların anlatımında dinî özelliklerden uzaklaşıldığı görülmektedir. Türk destanları buna örnek gösterilebilir.</p>
<p>Türkler, hüküm sürdükleri her yerde ve geliştirdikleri medeniyetlerde mutlaka bir şekilde dramaya yer vermiştir. Selçuklu, Osmanlı ve geleneksel kültürümüzde bunu çok açık görmek mümkündür. Hatta, Türklerin sosyal ve bediî hayatlarında büyük değişiklere sebep olan din değişikliklerinde bile, eski inançlara ait bazı unsurlar, birtakım şekil değişiklikleriyle birlikte yeni hayatlarında da devam etmiştir. Bu yönüyle dram, insan hayatının her safhasında karşılaştığımız bir unsurdur. Türkler bu dram unsurlarından geliştirdikleri medeniyete bağlı olarak her dönemde yararlanmışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Abdullah ŞENGÜL</strong></span></a>
</p><p>Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 157-161</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ And, Metin. Geleneksel Türk Tiyatrosu, Bilgi Yayınevi, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ Celâloğlu Mustafa. Tabakat-ül Memâlik ve-d derecât-ül Mesâlik, (Yazma) Fatih kütüphanesi, no: 4423.</span></div>
<div><span>♦ Dânişmend, İsmail Hâmi. “Selçuklularda Tiyatro”, Cumhuriyet (Gazetesi), İstanbul 17 Haziran 1942.</span></div>
<div><span>♦ Ebulgazi Bahadır Han, Türk Şeceresi, (Türkiye Türkçesine Aktaran: Dr. Rıza Nur), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1925.</span></div>
<div><span>♦ Ertuğrul, Muhsin. “Türk Moğolların Tiyatroya Hizmetleri” Darülbedâyi Mecmuası, İstanbul, 15 Birincikânun 1934 ve 15 Şubat 1934, sayı: 44 ve 46.</span></div>
<div><span>♦ Evliya Çelebi, Seyahatnâme, 1. cilt, M. E B. Yayınları, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Fuad, Mehmet. Tiyatro Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat. “Türk Edebiyatının Menşe’i”, Edebiyat Araştırmaları l. cilt, Ötüken Yayınları, 3. baskı, İstanbul l989.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuad. Türkiyat Mecmuası, Cilt l, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1925.</span></div>
<div><span>♦ Nikoliç, M. N. “4000 Yıl Önce Türk Tiyatrosu Nasıldı? ” Dâr-ül-bedâyi’, 10 Ocak 1935.</span></div>
<div><span>♦ Peçevî İbrahim Efendi, Peçevî Tarihi, l. cilt (Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ Sarısözen, Muzaffer. “Halk Rakslarında Halaylar”, Ülkü dergisi, cilt: 17, Sayı: 98, Ankara 1941.</span></div>
<div><span>♦ Sevengil, Refik Ahmet. Eski Türklerde Dram Sanatı, Millî Eğitim Basımevi, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ Şengül, Abdullah. Türk Drama Geleneği ve Tarihî Oyunlarımız, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları, Afyon 2001.</span></div>
<div><span>♦ Ziya Gökalp, “Türk Ailesinin Temelleri’’ Yeni Mecmua, Sayı: 26, 6 Aralık 1917.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Refik Ahmet Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, Millî Eğitim Basımevi, Ankara 1969, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mehmet Fuad, Tiyatro Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul 1970, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatının Menşe’i”, Edebiyat Araştırmaları l. cilt, Ötüken Yayınları, 3. baskı, İstanbul l989, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu konuda da daha geniş bilgi için bkz., Ebulgazi Bahadır Han, Türk Şeceresi, (Türkiye Türkçesine Aktaran: Dr. Rıza Nur), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1925, s. 35-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Muhsin Ertuğrul, “Türk Moğolların Tiyatroya Hizmetleri” Darülbedâyi Mecmuası, İstanbul, 15 Birincikânun 1934 ve 15 Şubat 1934, sayı: 44 ve 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu yazının çevirisi için bkz. M. N. Nikoliç, “4000 Yıl Önce Türk Tiyatrosu Nasıldı? ” Dâr-ül- bedâyi’, 10 Ocak 1935, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bu konuda daha genel bilgi için bkz., Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Bilgi Yayınevi, Ankara 1969, s. 12-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bkz., And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bu eser hakkında daha geniş bilgi için bkz., And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 113-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Güldürücü, taklitçi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Fuad Köprülü, Türkiyat Mecmuası, Cilt l, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1925, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İsmail Hâmi Dânişmend, “Selçuklularda Tiyatro”, Cumhuriyet (Gazetesi), İstanbul 17 Haziran 1942, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 31-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bu konuda geniş bilgi için bkz., Fuat Köprülü, “Meddahlar” Edebiyat Araştırmaları, 1. cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1989, s. 376.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Köprülü, “Meddahlar”, s. 376-378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, 1. cilt (Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu konuda bkz. Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Bkz., Evliya Çelebi, Seyahatnâme, M. E B. Yayınları, 1971, 1. cilt, s. 649.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Sevengil, Eski Türklerde Dram Sanatı, s. 43-47.; “Celâloğlu Mustafa, Tabakat-ül Memâlik ve-d derecât-ül Mesâlik, (Yazma) Fatih kütüphanesi, no: 4423. (Celaloğlu’nun kitabı, Sadettin Tokdemir tarafından ifâdesi sâdeleştirilerek “Osmanlı İmparatorluğunun Yükselme Devrinde Türk Ordusunun Savaşları ve Devletin Durumu, İç ve Dış Siyaseti’’ adı ile 107 sayılı eskerî mecmuaya ek olarak bastırılmıştır), Askeri matbaa, İstanbul 1937. “Yapma Kuleler Arasında Harp Oyunu” bahsi bu kitabın 106 ve 107. sayfalarında bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, s. 17-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sevengil, s. 87, 87-88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Sevengil, s. 87, 87-88</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Sevengil a. g. e., s. 88.; Ziya Gökalp, “Türk Ailesinin Temelleri’’ Yeni Mecmua, Sayı: 26, 6 Aralık 1917.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Anadolu Halk Danslarında dram unsurları hakkında daha geniş bilgi için bkz., Abdullah Şengül, Türk Drama Geleneği ve Tarihî Oyunlarımız, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları, Afyon 2001, s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-drama-gelenegi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Muzaffer Sarısözen, “Halk Rakslarında Halaylar”, Ülkü dergisi, cilt: 17, Sayı: 98, Ankara 1941.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerde ve Kırım’da Semboller</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-ve-kirimda-semboller</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-ve-kirimda-semboller</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerde ve Kırım’da Semboller
Eski Türklerde Renk Sembolleri Güneşin doğuşu sırasında doğu, sarı renkli olarak görüldüğü için sarı renk, Türklerin doğu ile ilgili sembolü olmuştur. Kırım Türklerinin eski sembolleri bir gelenek hâlinde tarihî geçmişe sahiptir. Kırım Türklerinin Türk toplulukları içinde bir aile olarak yaşadıklarını kabul etmeliyiz. Yeryüzünde yaşayan insan, kendi yaşayışını, ezelden beri güneşle irtibatlı olarak görmüştür. Kâinatın varlığı, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63db35ebc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, Kırım’da, Semboller</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Kipcak-Balballari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-ve-kirimda-semboller.html">Eski Türklerde ve Kırım’da Semboller</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Eski Türklerde Renk Sembolleri</strong></span></p>
<p>Güneşin doğuşu sırasında doğu, sarı renkli olarak görüldüğü için sarı renk, Türklerin doğu ile ilgili sembolü olmuştur.</p>
<p>Kırım Türklerinin eski sembolleri bir gelenek hâlinde tarihî geçmişe sahiptir. Kırım Türklerinin Türk toplulukları içinde bir aile olarak yaşadıklarını kabul etmeliyiz. Yeryüzünde yaşayan insan, kendi yaşayışını, ezelden beri güneşle irtibatlı olarak görmüştür. Kâinatın varlığı, cihanı aydınlatan güneşle bir tutulmuştur. Bu esasa dayanarak Türk milleti, güneşi, kendileri için yaratıcı bir Tanrı olarak kabul etmiştir. Türk topluluklarında Tanrı hakkındaki düşünceler, bu inanışlarla teşekkül etmeye başlamıştı.</p>
<p>Danimarkalı Runalog W. Thomsen, 25 Kasım 1893’te Türklere ait Orhun Bengü Taşlarında ilk olarak “Tengri” kelimesini keşfetti. “Tengricilik” ilk defa, iki nehir arasında parlak bir medeniyet kurup yaşamış olan Sümer ve Asurlularda ortaya çıkıp gelişmiştir.</p>
<p>Sümerlerin dili, Hurrilerin, Urartuların, Akkadların, Eski Yahudilerin dilleriyle ve diğer eski dillerle mukayese edilirse daha çok Türk diline yakın olduğu anlaşılır. Yeryüzünün Sümer ve Eski Türk dillerinde (kir, kır), Allah sözünün, (Dinger, Tingir) diye adlandırılması birbirine benzemektedir. Eski insan, sabahları güneş doğarken, güneşi sarı renkli olarak düşündü. Onun için Eski Türkler, doğu tarafını sarı renkli olarak düşündüler. Kırım toponomisinde doğu taraflarını sarı renkle anlatan yer adları meydana geldi. Sarıbaş, Sarıkermen, Sarıbulak, Sarısu, Sarıbuz. Volga nehrine dökülen ırmağın adı Sarısu’dur. Şimdiki adı Volgograd olan ve Volga kenarında bulunan şehrin adı eskiden Sarisin veya Tsaritsin idi. Saratav şehri ismini Sarı-tav’dan (sarıdağ) almıştır. Eski zamanlarda Harkov şehrine Şarihan denirdi. Bu, Sarı-han veya Doğu-hanı demektir. Bu isimde Şarha Dağı’nda Çukurlar köyü vardır.</p>
<p>Kerç yarımadasındaki bir köyün ismi Küntuvdı’dır. Güneş o taraftan doğduğı için bu isim verilmiştir. 1190-1192 yıllarında Kiev Knezlerine karşı savaşan hanın adı Küntuvdı idi. Eski devirde Sarıogurı adlı bir Türk halkı vardı. Sarıogurı, Doğu Ogurları demektir. Önceleri Türkistan’da çobanlara sartı, sarı at adı verilmişti. Daha sonra Doğu Türkleri Sarı Kıpçak diye adlandırıldı.</p>
<p>Eski Asur dilinden Arap diline güneşin doğuşu “azu” kelimesiyle geçti. Bu söz eskiden güneşin doğduğu tarafta bulunanları işaret ederdi. Bu sözden uzak yollarda, denizlerde yürüyen insanlar anlaşılır. Bu sözden hareketle güneşin doğduğu taraflara Aziya (Asya) dendi. Onun için doğu taraflarında, denizlerde sessizliğin varlığı, dalgaların yokluğu düşünülmüştür. “Azu” sözünden Azak sözü (Azak Denizi) türedi. Azak denizi, sakin, sessiz, yavaş demektir. 12. asırda Han Azup ismini Azov kıyılarından aldı. Kafkas adı Arap dilindeki Kauk-Azus sözlerinin birleşmesinden doğdu.</p>
<p>Eski Rusya’da yaşayan bir kavmin adı, Ası veya Yası şeklindeydi. Asya taraflarında yaşayan milletler, Azu sözünü Türklerden almışlardır. Bilginlerin araştırmalarına göre Slovenler, Osetyalılara Ası, Yası diyorlardı. Osetyalılar ise kendilerini İran’dan gelme olarak kabul ediyorlardı. Kırım Hanlığı zamanında Zaporoj Kazaklarına Azu Kazakları (Azak Denizi Kazağı) ismi verilmiştir. Şimdiki Kırım Tatarları, Rus dilini kullanan kimselere Kazak diyorlar.</p>
<p>Asya adının Azu sözünden çıkması doğru bir değerlendirmedir. Güneşin battığı taraf ise Avrupa’yı anlatır. Avrupa kelimesi, Evropı kelimesinden gelmiştir. Avrupa kelimesi, Arap diline Livan (Lübnan) dilinden girmiştir. Eskiden beri insanlar doğu ve batı yönlerini bilirlerdi. Tuva Türklerinin başkenti Kızıl’dır. Kızıl demek, kırmızı demektir. Batı yönünü anlatır. Eski Türkler dünyanın yönlerini renklerle ifade ederlerdi. Kuzey tarafları soğuk olduğu için kara renk adıyla, güney tarafları ise ak renk adıyla anlatılırdı. Onun için Eski Türklerin sembolleri, denizlerin, dağların, nehirlerin, yerleşim yerlerinin isimlerinde saklanmıştır. Meselâ, Kara Deniz, kuzey tarafı; Ak Deniz, güney tarafı; Kızıl Deniz, batı tarafı; Sarı Deniz, doğu tarafıdır.</p>
<p><span><strong>Eski Türk Dinlerindeki Hayvan Sembolleri</strong></span></p>
<p>Eski Sümerlerde gökyüzünde insanları koruyan, kurtaran, şeytanları insanlardan uzak tutan bir Tanrı tasavvuru edilirdi. İnsanların aklında, gökte tasavvur ettikleri Tanrı, yarı insan, yarı boğa tipinde bir yaratıktı. Türklerin eski hakanlarının isimlerinde dinî semboller vardır.</p>
<p>Eski İskitlerde Kırım Kerç Boğazı’ndaki hükümdarların ismi Asparuh, Kotaz idi. Fotsala köyünün adı Kotaz adından çıktı. Anlamı, dağlı öküz demektir.</p>
<p>Asparuh veya Aspıra, Gaspıra <asparuh veya esperuh han y ya bu kelime fars adam giden at anlam onun i slavyanlar ve bulgarlar bizansl kurtaran asparuh bulgaristan sofya heykeli dikilmi>
<p>Eski zamanda Türk isimleri olan “Oğur”, “Oğuz” adı, Sarı Oğur (Oğuz) şekline dönüştü. Bu da “sarı öküz” anlamındadır. Öküz, önceleri milletlere yardım eden bir sembol olarak düşünüldü. Oğuzlar, öküzle arabalarını çekerler ve tarım yaparlardı. Ticarette öküzün büyük yeri vardı. Para yerine de kullanılırdı. Öküz olan yerde “tavar”, mal işi çoktur. Daha sonra bu ticaret işine Slavyanlar da alıştı. Onun için Rus diline “tavar” sözü geçti. Rus ve Türk dillerinde “tavar” sözü hayvan derisinden yapılan ayakkabı, elbise gibi eşyaların işçiliği için kullanıldı. Tavar-işi sözünden Rus dilindeki “tavariş” sözü çıktı. Tuvar sözü, Kırım, Tatar ve Türk diline Arap dilinden girdi. Rus dilindeki manası “mal gibi”, “hayvan gibi” demektir. Oğuzlar, Boğaz’dan geçerlerken Bizanslılara para yerine öküz verirlerdi. Kun (Hun) milletinin başkanı Gordo, Boğaz’da yaşadığı zaman Bizans İmparatoru Jüstinyen’e her yıl yeteri kadar öküz verirdi. Onun için Türk, Arap, Rum ve Slav dillerinde böyle kelimeler meydana geldi.</p>
<p>Buğa Han (Rusçada, öküz, oğur) 9. asırda Karadeniz’in batısında hakan oldu. Bahçesaray rayonu o zaman “Byacala” köyü olarak adlandırıldı. Bulgaristan’da “byala” adı konuldu. Buğa Han’ın mezarı Hirson vilâyetinde Lepetihi köyünde bulunur. O taraflarda Nestir Deresi vardır. Nestir Deresi’nin yukarısında Tyurageti (Turegeti) denen insanlar yaşıyorlar. Tarihçi Heradot, Türkçe konuşan bir kavmin oraya yerleştiğini ve geyik avlayarak geçindiklerini yazdı. Türkler için kitaplarda Tyurki kelimesini kullandı. Evvece Türklerin bir âdeti vardı ki büyük adamlarına kurt (köpek) derlerdi. Bu hayvana Türkler çok inanır ve hürmet ederlerdi. Türk milletinin kurttan meydana geldiğine inanırlardı. Doğuş efsanelerinde köpek> kurt (börü) Türk milleti ile beraberdi. Tabul Tatarlarının efsanelerinde bir kahramanın ismi Ak Köpek idi. Aknogaylar kendilerini Akköpekler diye adlandırırlardı. Oğuz-Karluk dilinde Kobok-Kobey-Kobyak kelimeleri vardır. Köpek adları en çok Türk halklarının arasında var. Rum Selçuklularının vezirinin adı Sâdettin Köpek idi.</p>
<p>Türkiye’de çok sevilen Türkmenlerin savaşçı başkanlarının adı Kobek idi. Kumanlar bu efsaneleri Avrupa’ya taşıdılar. Bu arada Atilla’nın da köpekten dünyaya geldiğini yaydılar.</p>
<p>1184 yılında Kiev Knezi Svetalav Kievski’ye savaşta yenilen Kıpçak hanının adı da Kobek idi. 1172-1201 arasında hüküm sürmüş hana Konçak Han adı verilmişti. Türkçeye tercümesi Kançık şeklindedir. Anlamı yırtıcı hayvandır. Kan+iz, kan+iş forması Latin terminolojisinde kaniz, köpek demektir.</p>
<p>Köpek adını alıp başkan olmak çok geçerliydi. Türk-Moğol başkanlarına bu isimler verilirdi. Mongolda Kan, Türklerde Han, sonra Mongolda Kaan, Türklerde Kağan. Slavyanlarda ise Kaniş- Kines-Kinas-Kinyaz kelimesi ortaya çıktı.</p>
<p>Kırım Türklerinde erkek adı olarak kurt anlamına gelen Bariy adı var. Kadın ismi olarak Espiye adı var. Farsça at demektir. 1207-1218 yıllarındaki Bulgar hanının ismi Bariy veya Bariyye idi. Bu kelime Türk halkı arasında kurt anlamındadır. Bugünlerde Kırım Tatarlarının isimlerinde erkeklerde kurt adının ismin başına eklendiği görülmektedir. Kurt Ahmet, Kurt Veli, Kurt Osman gibi. Kurt ismi güçlü, sağlıklı, kuvvetli anlamlarında, insanlara konmaktadır. Kırgız ve Başkurtlarda ayı kendilerine yardım eden bir hayvan olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>Kırım İskitlerinde evlerde ve çadırlarda yılan bir sembol olarak düşünülmüştür. Şimdiye kadar Kırım’da Tatar evlerinde canlı ev hayvanları vardı. Yılan, onlara çok yardım eder, sıçanları yerdi. Evlerin bekçisi olarak kabul edilirdi. Evin sembolü idi. Bunun için Bahçesaray’daki Han Sarayı’nın kapısında iki yılan resmi vardır. Maksim Gorki, Ragima adlı bir çobanın sözlerinden etkilenerek Yalta’da bir efsane yazdı. Yılan ve Doğan. Son zamanlarda arkeologlar Yalta yakınındaki Gurzuf taraflarında yer altında, yılan ve doğan motifli freskler buldular. Yer altından çıkan bu freskler birer Hıristiyan eseri olarak kabul edilse bile, yılan ve doğanın avcılar için bir sembol haline geldiği anlaşılmaktadır. Yılanın popüler olduğunu biliyoruz. Meselâ, kanatlı yılan Kazan Türklerinin bayrağında resim halinde vardı. Onlar yılda bir kere Yılan Bayramı yaparlar.</p>
<p>Eski Türklerin yaşayışında ve çevresinde her şeyi kaplayan tabiat sembol idi.</p>
<p>Kırım Türkleri halk efsanelerini çok severler. Ailede genellikle doğum yerleri ve ana yurt hakkında efsaneler anlatılır. Karşılaştırınca hakikat ortaya çıkar. Ne zaman Ayıdağı üstünde bir bulut görünse orada yaşayan köylüler, “bakınız, Ayıdağı, kışlık paltosunu giydi, yakında yağmurlar yağacak” derler. Yağmur yağar. Bu değerlendirmelerden sonra Ayıdağı’nın dibinde bulunan bir köy, Kurk-Olet (Kürk Olet) ismini aldı. Bu isim Türkçede “ıslak palto, kürk” demektir. Eğer Yalta’dan Aluşta’ya denizden giderseniz Ayıdağı’nı görürsünüz.</p>
<p>Ayıdağı’nın tepesinde Moserya adlı boş bir alan vardır. “Mos”, Eski Türk dilinde çıplaklık bildirir. “er”de yer demektir. Mos-er çıplak yer demektir. Moserya’nın yakınında eski Tavırların ev yıkıntıları, harabeleri bulunmaktadır. Çokurlar (Puşkina) köyünden Yalı boyunca sahile doğru Parnit (Fruzenkoe) köyüne uzanan güzel bölgenin adı Makarnaeli’dir. Makarna, buranın halkını bildirmektedir. Bu ismi buraya İtalyanlar koymuş olmalılar. Yoldan deniz sahiline kadar Tavala adlı üzüm bağları uzanmaktadır. İtalya’daki Tavoları, Ayıdağı’nın dibindeki Tavala üzüm bağları adı ile karşılaştırmalıdır.</p>
<p>Partenit köyü yakınlarında mezarlıklar vardır. Buralarda Türkler, İtalyanlar, Rumlar koloniler halinde komşu olarak yaşadıkları için böyle isimler konmuştur. Partenit veya Berdinidi, eski Türk dilinde “zengin taraf” demektir.</p>
<p>Şimdiye kadar Yalta isminin etimolojisi de, anlamı da yanlış olarak değerlendirilmiştir. Eski Türk dilinde yal, yalt sözleri “keskin dağlar üzerinde orman” demektir. Yalta’da yalı boyu tarafından dağa doğru bakarsanız keskin dağları ve tarak dişleri gibi sık ormanları görürsünüz. Yaltalar ismi ve bu isimde bir yerleşim yeri Türkmenistan’da da vardır.</p>
<p>Eski Türkler, güneş ve aya saygı gösterirlerdi. Taşlara, dağlara ve sulara mukaddeslik verirlerdi. Ayıdağı’nın yakınındaki Gurzuf bölgesinde çokraklar şunlardır: Kaval-çair, Kumbasan, Barlahlar, Kaşka. Bütün bu adlandırmalar birbirine benzemekte olup, Özbeklerde, Karakalpaklarda ve Kırgızlarda da vardır:</p>
<p>Bakla Dağı, Özbeklerde: Bakla Deresi</p>
<p>Mancıl Dağı, Karakalpaklarda: Mancıl Kabilesi</p>
<p>Kanaka Deresi, Kırgızlarda: Konike Kabilesi</p>
<p>Karaman Dağı, Türkmenlerde: Karaman Kabilesi şeklinde yaşamaktadır.</p>
<p>Kırım Tatarlarında adlarının başına lâkap koyma âdeti vardır.</p>
<p>Gurzuf’un etrafında yaşayan köylüler şu lâkapları almışlardır: Kaval Ahmet, Kanaka Abdraman, Mamala Ali, Karaman Hayri, Bakla Amet.</p>
<p>Kırım’daki yer isimleri, arazi engebelerini tabiat ve iklim şekillerini anlatmaktadır: Örnek: Malatka. “Mualatka, Arapçada inanılmayacak kadar acayip yer”; Liyapsi “pis yer”demektir. Kızıltaş, Türkçede “kırmızı yer” anlamındadır.</p>
<p>Aluşta ve Demirci Dağı, coğrafî bakımdan birbirine bağlıdır. Aluşta’dan esen rüzgâr, Demirci Dağı’nın boğazından geçip karşıda bulunan Şuma köyüne varır. Şuma Köyü her zaman rüzgârlıdır. Şuma, “sık, geçilmez, rüzgârlı” demektir. Rüzgârıın estiği bir başka yer de Çongar’dır. İlkbahar ve sonbaharda rüzgâr ve fırtına toz bulutlarını Kuban’dan alır ve Çongar’a savurur. Çongar, çang-yer “tozlu yer” demektir.</p>
<p>Eski Türklerde beş sayısı sembolik anlamlara sahiptir.</p>
<p>Altın, ağaç, su, yer ve ateş, beş sayısıyla ifade edilir. Beş Terek, Beş Ağaç, Beş Üy gibi., Beş Aran, Kırım’da; Beş Tav, Kuzey Kafkasya’da; Beş Ağaç, Taşkent’te; Beş Balık, Uygurlar’dadır. Beş sayısı İslâmiyet’te de büyük bir yer tutar, İslâm’ın şartı beştir. 1. Kelime-i şehâdet (Allah’a ve Kur’an’a iman), 2. Günde beş defa namaz kılmak, 3. Ramazan’da otuz gün oruç tutmak, 4. Mekke’yi ziyaret (hac), 5. Zengin olanların fakirlere zekat vermesi.</p>
<p>Eski Türklerde yüzük ve akçe yaptıkları ve mücevherat olarak kullandıkları için altın, çok değerlidir. Altay veya Altınay, altının çıktığı yer, demektir.</p>
<p>Eski Türklerde erkek çocuk doğunca ağaç dikmek bir gelenekti.</p>
<p>Genel olarak nehirler su adı ile isimlendirilir. Ulu-su> Vulsu, Vulga, Volga şeklinde Rus diline etimolojik değişmelerle girmiştir. Sarı-su, Volga’nın bir koludur. Ayrıca Kırım’da da vardır: Kara-su, Ten-su, Dolu-su (Dolası), Gur-suv (Gurzuf), Uçan-suv (Gurzuf’taki şelâle). Türkçede uzen-özen kelimesi, küçük ve büyük nehirlerin adıdır. Küçük Özen, Ulu Özen, Büyük Özenbaş gibi. Bu tür adlandırmalara Tataristan’daki, Başkurdıstan’daki, Kazakistan’daki yerleşim yerlerinde rastlanır.</p>
<p>Bir şehir adı olan Saki kelimesi, su ile ilgilidir. (sakçı, saka), Boçka (Rusça) fıçı, vodobaz (Rusça) sucu, saka, anlamındadır. Saki adlı yerleşim yerleri su ile çevrilidir. Sazlıklardan oluşur ve buralardan su çıkar. Közlev ismi (Evpatoriya), köz (Rodnik-pınar, bulak) sözünden meydana geldi. Önceleri deniz sahilinde köz şeklinde pınarlar çoktu. Tomuzlav, adını büyük domuzlar şeklinden almadı. Orada kirli, bulanık su olduğu için bu isim verildi.</p>
<p><span><strong>Türklerin Eski Tanrı İnanışları ve İslâm’ın Paha Biçilemez Yüksek Sembolleri</strong></span></p>
<p>VIII. asırda dikilen Kültigin Anıtı’nda şiirsel deyimler vardır. Türk İduk Yeri-Subı. Bütün dünyayı su basması efsanesi Hıristiyanlık’tan önce Akkadların Gılgamıs Destanı’nda yer aldı. Mezopotamya’da doğup oradan bütün dünyaya yayıldı. Tevrat’tan evvel bu efsane çıkmıştı. Herhâlde Moğollar, Suber Dağı’nı İncil’den öğrenmediler. Bu efsane Slavyanlarda da vardır. Siber Dağları, dünyanın en yüksek dağlarıydı. Günümüzden 2292 yıl önce Kuzey Mezopotamya’da küçük bir cumhuriyet görülür. Onun adı Suber’di. Konar göçer hayat yaşarlardı. Adları Subari veya Şubari. Kaşgarlı XI. asırda Şubari veya Bulgari’lerin Türkçe konuştuklarını yazıyordu. Bunlar Kıpçaklardır. Rum ve Rus memleketleri arasında yaşıyorlar. Suber sözünden morfolojik anlamda Avar, Hazar, Tatar, Taver, Tavr, Bulgar etnonimleri meydana geldi.</p>
<p>Kırım’ın çöl, dağ ve güney taraflarındaki toponomik isimlere ve halkın diline baktığımızda Kırım halkının Türk milletinin torunları olduğu anlaşılır. Kırım İskitlerinin, Kuman Kıpçaklarının, Oğuz Kıpçaklarının adları, Arap ve Fars dillerinin özellikleriyle Kırım Tatarlarının arasına girmiştir.</p>
<p>Kıpçak nedir? Kıpçak, Kırımçak, Kolançak kelimelerini karşılaştıralım. Bu sözlerin sonundaki “çak” sözü bu civarda yaşayanları gösterir. Bu kelimeyi Ruslar, Kırımçanin sözü ile karşılaştırdılar. Halk adı olarak Kıpçak, (Arap dilindeki Kıfçak, Rus diline zlopoluçniy) “yaramaz” anlamında kullanılır.</p>
<p>12-13. yüzyıllarda Eski Arap dilinde “kigf” sözü, “bedbaht, zavallı, talihsiz” anlamlarında kullanılırdı. Sinonim cihetinden bu söz Türk dilinde “Kaman”, Rus dilinde ise “Şaman” olarak kullanılır. Bu Kifçak sözüyle Araplar, Karadeniz’in kuzeyindeki Türkleri kasdederler. Şark Türkleri, Sarı ve Sarı Kıpçak adını aldılar. Kıpçak adı ilim ve edebiyatta saklandı. Kaman ismini ise Avrupa âlemi kullandı. Deşt-i Kıpçak sözüyle Kıpçakların yaşadığı bölgeler kastedildi. Bu da bir anlamda Deşt-i Kazak demektir. Zuya kasabasının yanında bulunan “Tav-Kıpçak” isimli köy, “Dağ-Kıpçağı” demektir. Türk dilindeki “kaman” sözünden “gamla” ve “kamla” sözleri türemiştir. Türkçe bir şiirde şöyle geçer:</p>
<p><span><em>Beni gamdan azad eyle,<br>
</em><em>Ne günahım var benim.</em></span></p>
<p>İncil’de halkların tablosu vardır. Bu tablo 8. asırda düzenlendi. İncil’e göre dünyayı su bastıktan sonra bir tek Noy adlı insan kaldı. Tabloda bu Noy insanının üç oğlu olduğu görülür: Sim-Semiti (Yahudi), Hamit (Arabi), İafet. İafet’in yedi oğlu vardır: Gomer, Magog, Maday, İsan, Tubal, Meseh, Tiraç. Bunlardan Gomer’in üç oğlu bulunmaktadır: Aşkinaz, Rifat, Togarma. İncil’i yazanlara göre bu Nay’ın çocuk ve torunları çok acayip insanlardı. Son türeyen insanlara onların isimleri verildi. Eski Fars âlimleri, Babilon kâtipleri, Saka Gavmavarga kelimelerinden bahsederler. Gi-mi-ir U-mar-ga. Babilon katipleri bu kelimelerin tercümesini verirler. Babilon katipleri, Saka ismini Gimir, Gimirri terimi ile değiştirdiler. Gimir, “Kimmerioy” sözüyle karşılandı. Rum tarihlerinde Gomer sözü, halk adı durumundadır. Babil kâtipleri Babilon vilâyetini göstermek için Kuti memleket ismini kullandılar. Bu ad yürekli bir halkın adı idi: Guteyev. Bunlar 2200 yıl evvel Mezopotamya’yı aldılar. Gameri veya Kameri’den yer adı olan Kimeritsiler şaman dinindendir.</p>
<p>Kamerova yanında Türk dili konuşan Teleüt halkı yaşıyor. Onların dili Türkçenin Kumanit “Kuman” şivesi olabilir. Kumanların yaptıkları kadın heykelleri, Herson vilâyetinin Kalançak ve Kakov rayonlarının çöllerinde saklandı. Bu heykeller ailelerini çöllerde koruyup gözeten kadınların heykelleriydi. Sikif “İskit” devrinin kadınları, şimdiki Alman kitaplarında geçen eski kadınlar, Sukuti diye bilinirler. Bu kelime Türk dilinde “Sukuti” ve “Kuta” olarak kullanılır.</p>
<p>Kırım’da en büyük köyün adı Uskut. Uskut adını Sibirya’daki Yakut, İrkut, Macaristan’daki Skutari, Özbekistan’daki Kutçi adlarıyla karşılaştırmalı. Skut veya Kuta, Eski Türk dilinde davar demektir. Kütçi, çoban demektir. Bu adlar savaş ile ilgilidir. Tavar sözü Rus diline Türk dilinden girdi. (Rusça: skom.) Skif sözünün kökü kif sözüdür. O da Kıpçak sözünde vardır. Sikif sözü, Arap dilinde oluşmuştur.</p>
<p>Tavr, Sikif, Kaman, Kifçak, Polovestsi, Kırım ahalisinin adları olup şimdi bunlara Kırım Tatarı denmektedir.</p>
<p>18. yüzyıla kadar Kırım’dan dağılan Türkler, Avrupa ve Yakın Doğu’da Sikif adıyla anılırdı. Mısır’ın başında Sikifli hükümdarlar bulunduğu zaman, Kıpçaklar Mısır’a gittiler. Onlardan ordular meydana geldi. Bizans tarihçisi Bahımer böyle anlatır: Mısır Memluklarının (Kırım Kıpçakları) birinci Sultanı Baybars (1308-1309) Kırım’dan Mısır’a gitmiştir. Son Memluk Sultanı Tomanbay’ı Osmanlı Sultanı 1. Selim savaşta yendi.</p>
<p>18. yüzyılda Avrupa’da tanınmış olan büyük Fransız dram yazarı, filozofu Volter, (Mari Fransuva) 1096-1270 yılları arasında Hıristiyanların, Müslümanlara saldırmalarını anlatan meşhur “Zaire” dramını yazdı. Bu trajediye adını veren Zaire, hem trajedinin baş kahramanı hem de Kudüs’ün Sultanı Osman’ın cariyesiydi. Dostu Fatime de esirdi. Zaire, babasını ve büyük ağasını hapisten kurtarmak için Hıristiyan olmağa ve onun kadını olmaya hazırdı. Zaire’nin doğduğu memleket ve halk hakkında eserdeki Orasman monoloğunda şu sözler geçiyor:</p>
<p><span><em>Benim ülkem Tavrida, orası yoksul bir yer,<br>
</em><em>Ben Sikiflerden doğdum, içimde onların duygularını duyuyorum,<br>
</em><em>Bende onların ateşi, şerefi ve yüksek gönlü var.</em></span></p>
<p>Eski Yunanlıların fabl yazarı meşhur Ezop da Sikiflerdendi. Ezop adı Türkçe sözdür. Bu kelime “çok eziyet çekip hürriyet isteyen adam” demektir. Kısmeti esirlik olduğundan ana yurduna dönemedi. Bu anlamda bugünkü Kırım Tatarlarının kaderi, Eski Tavrıda İskiflerinin kaderi gibidir. Kırım-Tatar halkı bu eski İskiflerin torunları durumundadırlar.</p>
<p>İnsanoğlu kendini çok yüksek tuttu, sanki göğe ulaşacakmış gibi. Güneşin oğlanları, ya başlarını traş ederler veya kalpak ile kapatırlardı. Başa giyilen nesne Türkler arasında “tyubete” diye adlandırılır. Bu sözün kökü dip (tüp). Özbekler de “dupi”, Türkmen ve Kazaklarda tyupu diye geçer.</p>
<p>Sikiflerde Atey adında bir padişah vardı. 90 yaşında Rum savaşında öldü. Başa giyilen kalpak anlamında eski bir Türk kavmi var: Karakalpak. Bir Türk lehçesinde şapka anlamında “balaha” veya “papaha” sözü vardır. Bu baba kalpağı sözünden doğmuştur. Baba sözü, Türk diline Arap dilinden girmiştir. Eski zamanlarda Sikiflerde Babay veya Papay isimli hükümdar vardı.</p>
<p>Güneş, gökte insanın karşısında hareket eder. Batıda kızıl rengine bürünüp kaybolunca dünya kararır, gece gökyüzünü yıldızlar kaplar. Altay cenaze elbiselerinin üstünde Sümerlerin ideali olan güneş ve yıldızlar vardı. Issık Göl tepesinde bulunan oğlan heykelinin üstünde dağ keçisine benzeyen altından şekiller vardır. Hıristiyanlığın son zamanlarında Tanrı ve ruh ilmi gelişti. Yeniden doğma ve ruhun ölmezliği fikri Hıristiyanlarda da vardı. Bin sene sonra gelen İslâm’ın Allah anlayışı, bu anlayışları reddetti.</p>
<p>Türkler, Asya’da İslâm dinine girdiler. Moğollarda Tengriye tapınma inancı devam etti. En eski Hint-Avrupa sözü “ist”/est, ec, is, iz olabilir. Eski Mısır’da yaşayan Tanrı anlamına gelen sözü “işt” sözüyle karşılaştırmak gereklidir. Günümüzden 5000 yıl önce Rumlar, “ist”, Farslar “izid” sözünü kullandılar. Hıristiyanlar, yaptıkları resimlerde çocukları besleyip büyüten kadın Tanrı modelini Farslardan aldılar. Mısır’da beş bin yıl evvel bulunan bereket, yer, hayat Tanrısı demek olan “İşthor” kültü, Orta Asya’dan Mısır’a geldi. Onda pek çok anlam vardı. Birincisi, “güneşin anası” anlamıydı. Buradan Allah’a benzeyen çocuk, Hz. İsa anlamları üretildi.</p>
<p>Efsanelerde Gor-Sın (dağ-oğlu) Gor oğlu meydana geldi. O, anasına hiyanet eden yılanlarla güreşiyor. Gor oğlu fikri, bütün dünyaya 3333 yıl evvel yayıldı. Helenler yılanlarla güreşenlere Heraklis, Latinler, Herkül deyip hürmet ettiler.</p>
<p>Hıristiyan dininde Geor-giy, yılan öldüren demektir. Türk destanlarındaki büyük kahraman Gear- Oğlu>Gor-Ulı>Gur-Oğlu>Kör-Oğlu, bu kavramla ilgilidir. Bu kahramanlık ismi, bu etnonimden çıktı. Eski Alman kabilelerinden birinin adı Ger-ul. Onun için Elenlere Ger-kus adı verildi. Gor, ger, adı Hint- Avrupa ve Türk dillerinde cins ismi olup güneş anlamına gelir. Kırım hanlarının ismi olan Ger-ay, güneş kültüne bağlı bir sembol olmaktadır. Başkalarıyla, yılanlarla güreş eden kimse demektir.</p>
<p>İslâm, din olarak Kırım’a çok erken girdi. Suriye’deki Arap orduları emiri Maslama (Ebu Müslim), Dağıstan’a hocalarını ve ilim adamlarını yollayıp mescit ve minareler yaptırttı. Ebu Müslim orduları, Derbent’ten geçerek Hazarların şehirlerinden Balancar şehrine kadar geldiler. O zamanlarda Kuzey Kafkas ve Kırım, birer cumhuriyet idi.</p>
<p>Bulgarların İslâm’dan önce Arap ülkeleriyle ticaret yaptığı bilinir. Damaşki, halife zamanında (907-931), Bağdat şehrine bir grup Müslümanın geldiğini yazar. Irak Bağdat yakınında bulunan Samarra, Volga boyunda kurulmuş olan ve “cami” anlamına gelen Samara şehrinin adını, Kırım’daki Salgır’la birleşen Samarçık Nehri adını ve Volga’daki Samara Deresi adını karşılaştırınız.</p>
<p>Bağdat’tan Bulgarlara giden yolun Kırım’dan geçtiği bilinir. Al-gazi Konrat Köyü din için dövüşen kahraman anlamındadır. Gagavuzların başkenti Komrat, Konrat adından alınmıştır. Markel Köyü’nün adı, din hocası anlamında tercüme edilmiştir. Körbekkel köyünün adı Markel adıyla sinonim olabilir. Bu Kinyaz-bek diye tercüme olunur. Din yazısını okuyan adam (kel). Aziz Mukaddes mezarlığı, Aluşta’da yol kenarında çayır içinde idi.</p>
<p>Kırım hanlarının kültürü hakkında çok şeyler söylenebilir. Kırım kültürü Arap felsefesini, Fars edebiyatını kendi Türk kültürü içinde işletti. Lübnan’daki Baydara ve Bealbek adlarını, Kırım’daki Bayadar ve Belbek Vadisi ile karşılaştırınız. Kırım’daki Kefe şehrini, Filistin’in Bekaa vadisindeki Kaffa köyüyle karşılaştırın. Arap sözü olan kafa sözü yalı boyundaki Kefe (şimdiki Feodosiya)’nin adıdır.</p>
<p>Yalta yanındaki Aypetri Dağı, Ramankaj Dağları Emine Bayır, Arap dilinden alındı. Petra Dağı ve Bair Nehri, Ürdün’de var. Er-Roman, İsrail sınırındadır. Arapçada mukaddes yer anlamında olan Ayseres (köy adı), muhalat (inanılmayan yer), anlamındaki Mishor, “şimdiki Alma, (Bahçesaray’daki Alma Vadisi)”, Türk diline Arap dilinden girdi.</p>
<p>Macarların Attila’dan geldiği bilinir. Macarlar, Hunların 7. asırda Karpatlar üzerinde göründüğünü yazarlar. Attili-Adil Han. Eski belgelerde yazıldığı gibi Uçek’in oğlu Almuş öz kadınıyla ve oğlu Arpat’la ve birçok halklarla birlikte Karpat Dağlarından geçtiler.</p>
<p>Almuş, Türk dilinde İslâm dinini kabul eden demektir. Kırım’daki Sudak vilâyetinde bulunan Arpat Köyü’nün adını Arpat ile karşılaştırmak gereklidir.</p>
<p>Heradot, İskit efsanesinde Targitay hanın üç oğlu olduğunu yazar. Liposkay, Arpaskay, Kolaksay. Onlar devlet kurduklarında gökten üç hediye düşer: Saban, Sekura (iki taraflı balta), Çanak. Arpat adı, eskilerden sembol olarak kaldı. Şimdi Macar halkının dilinde kullanılıyor.</p>
<p>Birinci bin yılın ortasında Hungarlar, Volga boylarında yaşadılar. Volga nehrinin sağ boyunda ismi çok güzel bir memleket var. Levediye. Etelkuza, “Attila Oğuzu”. Birinci binin ortasında onların kabilesi, Hazar hanına boyun eğdi. Hazar Kağanlığı, Kuzey Kafkas, Volga boyu ve civarını kapladı. Kafkas için Araplarla savaştılar. Güzel Levediye adını, Kırım’da Yalta yakınındaki Livadiye adı ile karşılaştırın. Araplar, Kuzey Kafkas’a Ermenistan’dan geçtiler. 7-8. asırlarda Ermenistan, Arapların büyük bir vilâyeti oldu. Azerbaycan ve Gürcistan da içindeydi. Arapların Kafkaslar’ı aldıkları devirde Ermeniler, Kırım’daki Kefe Limanı’na göçtüler. Beyrut’taki Kafa, Ermeniya’daki Kafan, Kırım’daki Kefe, adlarını karşılaştırınız.</p>
<p>Arap halifeleri ile İslâm dini etrafa yayıldı. Yahudiler ve Hıristiyanlar ya Müslüman oldular ya da kaçıp gittiler. Kaçıp gelenlerin bir yeri de Kırım idi. Bunlardan Kırımçaklar meydana geldi. Kırımçak, Yahudi Kırımlılar demektir. Onların da Ermeniler gibi ana dilleri Kırım dili oldu. Bu şartlar altında Hazar Dağlarının bir bölümü Yahudi oldu. Bunlardan Karayimler, meydana geldi. Ancak Hazar Kağanlığı’nın çoğu Müslüman idi. Karayim veya Karay sözü Türk dilinden Arap diline girdi. Karay, dini söyleyen veya din kitabını söyleyen adam demektir. 717 yılında Kırım’da büyük bir isyan çıktı. Kırımlılar, Hıristiyan papazlara karşı haç taşımamak ve vaftiz olmamak için isyan ettiler. Hıristiyanlığın izleri Kırım toponomisinde saklanıp kullanılmaya başlandı. Onun için Kırım Türklerinin ruhî yücelikleri bulunmaktadır.</p>
<p><span><strong>Eski Türklerin Kırım’da Devlet Olması, Halkın Bağlılığı ve Toplumun Müdafaası</strong></span></p>
<p>Kırım’ın dağlarda yaşayan eski halkı Tavri idi. Tavri veya Kapsi isimli eski halk başlangıçta kendilerini Türk kabileleri ile beraber sayarlardı. Özellikle Tavrılar. Kırım’ın dağlık kısmı Grek kaynaklarında Tavrikoy veya Tavridoy diye adlandırıldı. Bu adlandırma eski Grek diline ve Arap diline Türkçe asıllı olan Tou-kiya kelimesinden aktarılarak yapıldı. Bu kelime içinde bulunan “kiya” sözü Kırım’ın dağlık bölgesinin başkentini anlatmaktadır. Bu başkent Greklerle birlikte XIII. asırda Hersones adıyla anıldı. XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’taki “Taurika” kelimesi ile karşılaştırmak gereklidir. “Erkiya” kelimesi “toprak” veya toprağın bir bölümü anlamına gelir. Taukiya anlamı ile Kırgızistan’ın Oşkoy vilâyetindeki Kizil-kiya anlamını ve Ukrayna’daki Kieva/Kiya şehirlerinin adlarını ve anlamlarını karşılaştırın.</p>
<p>İşte bu periyot içinde Bulgar Türkleri, Kırım ve Kuzey Kafkas ortaya çıktı. Arap dilini kullanmış El-Harezm’i, Suhrap yarımada merkezini Taukiya/Hersones, diğer memleketleri At-kiya diye adlandırdı. Eski Grekler ve XI. asır içindeki Ptolemey de Hersones ile Taukiya ilişkisini göz önünde tuttular. Eski Grek tarihçisi Heredot, Kırım’ın dağlık nüfusuna Tavra, ülkeye de Tavrika diyordu. M.Ö. yaşamış olan Tavra halkının Türk olduğundan, dillerinin de Türk dili olduğundan kimsenin şüphesi yoktur.</p>
<p>Tavr kelimesi Grekçeye Tavros diye geçmiştir. Türkçe anlamı dağlar demektir. Bu kelimeyi Türkiye’de Isparta ilindeki Davras Dağı ile karşılaştırın. Bazı yazarlar Tavr halkının İran asıllı olduğunu iddia ederler.</p>
<p>Kırım’ın Bozkır sahası, Dnepra, Dunaya-Dona nehirlerinin arasında kalan bozkırdır ve burada yaşayan halk Skiflerdir. Macaristan’da yapılmış kazılarda ve abidelerde Skiflerin ve Tavrların buralara kurban olarak getirildikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>Skiflerin çarlarının gömüldükleri yere Gera denir. Heredot, Skiflerin şehirlerinden bahseder. Napit, Palakiy, Habei. Sudak şehrindeki köylerden birinin adı Habishor’dur. Kırım dilinde sözler: Ayahob-abuz-kitap (habu oblajka knigi). kitabın kabuğu. hanukapı; hab (meşok) foşet, habuh (kora)- kabuk. Hapis-hane-hapisane Eski Türkçe sözün kökü “hab” çift (kabuk) kümbet, kapanmak, kale gibi.</p>
<p>Barthold, Eski Türklerin efsanesinde yeni doğmuş çocuğu ağaç kabuğunun içine koyup ırmağın akışına bıraktıklarını, çocuk sahile sağ salim çıkarsa soyunun devam edeceğine inandıklarını yazmaktadır. Hab kelimesi Türk lehçelerinde eski ananenin bir devamı durumundadır.</p>
<p>Skiflerin güçlü devletleri olmuştur. İranlılar ve Yunanlılarla mücadele etmişler, eski Araplarla ilgileri olmuştur. Çiftçilik ve hayvancılık yaparlarmış. Gelişmiş güzel sanatları varmış.</p>
<p>IV. yüzyılda Ön Azov’da ve Volga kıyılarında başkenti Bulgar olan Bulgar Devleti kurulmuştur. VII. asırda Esperih Han ordusuyla Dunay’ın arka taraflarına yerleşti. 681 yıllarında Bizans yeni bir devlet olarak Bulgariya’yı tanıdı. Bizans İmparatoru IV. Boradot’un zamanında barış yapıldı. O sıralarda Bulgarlar, Grekleri mahvetmişlerdi. Önceki Bulgar hükümdarları, yüksek seviyeli hükümdarlardı. Kuruk Han gibi. Bizans, Bulgarların Azov’un ön tarafındaki bozkırlara gitmelerini istiyordu. Genç Bulgar Devleti, Bizans’ı her zaman korkutmuştur. Bizanslıların seferlerinden rahatsız olan Kurum Han, küçük bir şehir olan Serdiku (Sofiyu)’yu işgal etti. Bizans’a girerek Kostantin’e ilerlemeyi düşündü. Bu haberi duyan Nikifor, Bulgar başkentini işgal etti. Kurum Han, ordusuyla dağlık bir yerde Bizanslıları yendi, imparator öldü, oğlu da kaçıp gitti. Kurum Han, imparatorun başından bir kadeh yaptırdı. Bulgarlar, onunla şarap içtiler. Kurum Han, Grekler üzerine de sefer yaptı ve İmparator Gargavı’yı yendi. Onun yerine hükümdar olan Simeon, [lâkabı: Serebriyaniy (gümüşî)] adını aldı. Türklerde simeiz kelimesi gümüş anlamındadır. Yalta’da yer adı olan Simeis’le Simeon adını mukayese ediniz. Bizans Çarı Lev Premudrıy’la uzun mücadeleler sonunda Simeona’yı ve Bulgarları, Madyarların yardımıyla yendiler.</p>
<p>O zamandan itibaren din askerlerin arasında yayılmaya başladı. Arap halifeliğinin Kuzey Kafkasya ve Bulgar Devleti bölgelerini fethetmesi Hazar Kağanlığı’nı etkiledi.</p>
<p>İmparator Romane Lâkapine zamanında (920-944) Bulgar Hanı Samuil (Smail) kendi ordusuyla birçok defa Tsargrad (Kostantinopol) şimdiki İstanbul’a kadar gelmişti. Birinci Roman zamanında ölmüştür. Belki bundan dolayı Yalta şehrindeki dağ Roman-koş ismini, Ay-petri Dağı ise onun babası olan Roman adını almıştır. İmparator Vasili zamanında Bugar Hanı Smail, Bizanslılara yenilmiş ve birçok şehir bizanslılara geçmiş ve 15.000 Bulgarın gözü kör edilmiştir. Han Smail, kör Bulgarları görünce üzüntüsünden zehir içerek intihar etmiştir. Ming-baş-koba Mağarası bu olaylarla bağlantılıdır. Yalta’daki köylerin adlarını karşılaştırın: Ay-Vasıl, Ay-Todor vs.</p>
<p>Bulgarlar, I. Bulgar Hanı Aseni’ye kadar Grek Hanı Vasili’nin yönetimi altında yaşamışlardır. Aseni, ismini, Asen, Asan gibi Türk isimleriyle karşılaştırın. Bulgaristan’ın Dobruca bölgesinde oturan Tatarlara Tatotatarlar adı verilmiştir. Eskiden Türkler yabancı veya başka dine inananlar olarak gördükleri Batı Türklerini Tata diye adlandırmışlardır. Bu sebeple Tatı adı ve Kırım’ın güney sahası Türklerin eline geçmiştir. Tatar halkının adı, Tat-et ya da Tatar isimlerinden çıkmıştır. Ayrıca Kafkasya’nın Türk halkına Tata denmektedir.</p>
<p>Kırım halkı ismini Krum Han’dan almıştır. Krum Han, kurucu han demektir. Sınırları, Zaporaji’ye kadar olan Moldavya bozkırlarını, Prikuban dahil, Dinyaper’in sol taraflarını içine alan Kırım Devleti’nin kurucusu bu handır.</p>
<p>Kırım Devleti’nin isminden dolayı bu devletin yaşadığı yarımada Kırım adını almıştır. XIX. asırda Kırım’da Kırım-Kıpçak adlı bir köy ve yakın zamana kadar da Orenburg’da Kurmanay bölgesinde Kurman ve Kurman-Kermençik köyleri saklanmıştır. Kırım Hanlığı’nın merkezinin Bahçesaray’a nakledilmesinden sonra merkez Eski Kırım adıyla saklanmıştır. (Starıy Kırım). Eski Kırım, daha önce Salihat yönetiminden çıkmış ve Türk birleşmelerinden birinin adına sahip olan Solhat diye adlandırılmıştır.</p>
<p>Tatar Muhtar Sovyet Cumhuriyeti’nin kamuoyunu gösteren ülke haritasına Bulgar adının verilmesi meselesi tamamıyla doğrudur. Belgelere göre bu isimden cumhuriyetin ilk yıllarında Kırım’dan kendi okulları için ders kitapları alan Balkarlar, kendi isimlerini almışlardır. Karasupazar’ın yakınlarında Burus Dağı vardır.“Bulgar, Bulkar, Bolgar, Balkar, Burgas, Burus, Bursa, El-burs.” gibi isimler, bütün bu ülkelerde, Burcan gibi çeşitli halklarda, dil farklılıkları oluşturmuştur. Moğol devrine kadar bütün Türk halkları Avrupalılar tarafından Kaman, Araplar tarafından Kıfçak, Slavlar tarafından Polovtsi olarak isimlendirilmiştir. Selahattin’in idaresinde Arapların İyeruselim’i ele geçirmelerinden sonra 1198 yılında Fransız halkı, Moğollarla anlaşma yapıp, Moğolların Kıpçaklara saldırması için kendi diplomatı De-rubruk’u seyyah şeklinde Kamanya’dan Moğolistan’a göndermiştir. Böylece Doğu Avrupa’ya Moğol saldırısı düzenlenmiştir.</p>
<p>Moğol İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Kıpçakların ülkelerinde Kırım, Kazan, Astrahan, Sibirya halkları meydana çıkmıştır. Kırım’da Mengli Giray Han, Moskova’da Kinyaz III. İvan zamanında bu devletler arasında 1474 yılında dostluk ve karşılıklı yardım anlaşması imzalanmıştır. O yıl Moskova diplomatı olan Tierli tüccar Afasani Nikitin, Kırım’ı ziyaret etmiş. 1475 yılında Kırım’a Türk donanması çıkmış, Kırım Osmanlı tabiyetine geçmiştir. Ancak Kırım siyasî bakımdan bağımsız kalmış ve Doğu Avrupa devletlerinin siyasî hayatlarına katılmaya devam etmiştir.</p>
<p>Kırım Hanlığı’nın Slav halklarıyla kültür ve askeri bağlantıları sık olmuştur. Rus ve Kıpçak hanlıkları ile evlilik bağları kurdukları olmuştur. Bu evlilik bağı ülkeler arasındaki çarpışmayı önlemek için de yapılırdı. Büyük Kinyaz Kievli II Svyatopolk İzyaslavoviç, Tugar hanının kızı ile evlendi. Vladimir Monomah iki oğlunu Türk kızlarıyla evlendirmiştir. Bu evliliklerden Kinyaz Vilademir ve Kiyevli Yuri Dolgoruki doğmuşlardı. Bu nikahlardan olan torunların arasında Aleksandır Nevski ve Fyodor İvanoviç ve Vasili Suyski’ye kadar bütün Moskovalı yöneticiler vardı. Onlar hanları ve hanların ordularını Polonyalılara ve Macarlara karşı savaşta kullanmışlardı. Eski Slav ve Türk idarecilerinin nikah bağları dolayısıyla kendilerine akrabalık anlatmak için Türkçe “Paçanak”, Slavca “Peçenez” ya da “Peçeneg” demişlerdir. Bu kelime, Türkçe paçanak kelimesinden türemiştir.</p>
<p>Rus I. Petra Narişkin’in annesi Kırımlı Narimbey’in kızıydı. XV. ve XVI. asırlarda İsveçliler Litvanya’yı ele geçirdiklerinde Kırım Hanı kendi ordusuyla Polonyalılara yardım etmişti. Minnet ifadesi olarak Polonyalılar Kırım Hanı’nın askerlerinin Litvanya’da devamlı kalmalarını istemiştir. Çoğu da kalmıştır. Böylece Polonya’da, Litvanya’da, Belarusya’da Kırım Tatarları yerleşmiştir. Bu yerleşenler Polonyalı, Litvanyalı, Belarusyalı Tatarlar olarak adlandırılır. O devirde bugünkü Beyaz Rusya’da Polonya-Litvan Devleti vardı.</p>
<p>Altınordu idaresi, Kırımlı, Kazanlı, Astrahanlı ve Ufalı Türkleri birleştirmiştir. Halk Moğol hanlarıyla savaşa girmiştir. Nogay Han ismindeki Nogay kelimesi çok saklanmıştır. Nogay ismi Kırım, Kazan, Ufa Tatarları arasında anlamını kaybetmiştir. Fakat halk arasında Aknogay, Karanogay, Kuban ve Astrahanlı Nogay olarak saklanmıştır.</p>
<p>Tatar ismini Ruslar XII. asırdan itibaren bilmekteler. Eskiden Tatar ismi bir halkı ifade etmezdi. Büyük Okyanus’a kadarki hemen hemen bütün Asya halklarının topluluğu için kullanılan bir isimdi. Rusların doğuya doğru bakışına göre Tatar kelimesi önce Türk sonra Moğol daha sonra Tunguz- Moğol halkları için kullanıldı. Bundan Tatar-Moğol terimi çıkıp yayılmıştır.</p>
<p>“Tatar” kelimesi, mitolojilerde “cehennem” anlamında kullanılmıştır. Eski Grekler, Kırım ve Kafkas kenarlarına giderken Karadeniz’de gemileri çok kaza yaptığı için bu topraklara “tata” adını vermişlerdir. İlim alanında “Tatar” kelimesini 1823 yılından itibaren tarihçi N. Naumov kullanmıştır. Akademik Bartholt şöyle yazmıştı: “Tatarlar XV-XVI. asırlarda Ruslarla ilişkisi olan hanlıkların hepsi ki bunlar Kırım, Kazan, Sibirya, Astrahan Hanlıklarıdır.” Bunların arasında en uzun yaşayan Kırım Hanlığı olduğundan Tatar kelimesi bu hanlığa ait olabilir. Ruslar, Kırımlılara Tatar derlerdi. Şimdi bazı Kırımlılar, Tatar adının kendileri için kullanılmasını istemiyorlar. Yayık (Volga) kenarındaki münevverler birçok münakaşalardan sonra Tatar adını kabul ediyorlar. Sonunda Tatar Cumhuriyeti meydana geldi.</p>
<p>Moskova’da hükümet başında III. Vasili İvanoviç, Kırım’da ise Devlet Giray bulunurken bu iki devlet birbirini fethetmek istedi. Ancak Rusya siyaseti Kırım’ı ele geçirmek, yerli halkı sürmek, sınır dışı etmek ve sömürgecilik karakteri taşıdı. Rusların “paylaş ve iktidar ol” politikası başladı. Rusların başında Alesey Mihaloviç’in bulunduğu zaman şöyle propaganda yapıldı: “Kim isteyerek Kırımlılarla savaşa giderse ona Kırım’dan yer verilecektir. En azından o ülkenin sahibi olduktan sonra. Tatarlara kendi hayatlarından başka hiçbir şey vadedemeyiz. Kırım’da tam yerleştiğimiz zaman Hıristiyanlığı kabul etmeyen Tatarları koğacağız.” Rusya’daki “Kermenlik Töresi” Rus devlet adamlarını komşu devletleri fethetmeye ve Kermen köylüleri yerleştirmelerine yönetti. Zira Rus yer sahipleri, toprak ağaları köylüleri yersiz yurtsuz bırakmışlardı.</p>
<p>Rus basınında “Bizim için kuzeydeki deniz kıyılarından toprakları geri almak akıllı bir iş değildir. Bunun tersine Tanrı’nın yardımıyla Karadeniz’e kadar ilerleme imkanımız var. Karadeniz’in iskele ve kıyıları Rusya için Baltık Denizi’nden daha rahat. Kırım’ı kazanmak için Don ve Dinyeper Kazakları bize yardımcı olacaklardır” gibi sözler yazıldı. Kırım’ı fethetme sonucunda Rus halkı bütünlüğünü, devletçiliğini kaybetti. Devlet yöneticileri ise mülkiyetlerinin sembolü iktidarlarını kaybettiler. Kırım Devleti’nin sembolü “mavi bayrak tarak tamga” yerine Rus İmparatorluğu’nun bayrağı ile Bizanslılardan alınan iki başlı kartal arması kaldı.</p>
<p>Kırım Devleti’nin arması “tark tamga” tarımın simgesiydi. Bu işaret barfikslerden ve üç tane dişten kurulan işaretin anlamı “tarah” anlamına gelirdi. Tohumları yetiştirme işine ise “tara” denirdi. Bu kelime Türk dilinin lehçelerinden birinde “tarah-tarı” dır. Belli ki Karadeniz kıyılarında yaşayan Türkler, eski zamanlarda çoğunlukla “tarı” yetiştirmişlerdi. Onlar darıyı sadece yemek yapmada kullanmamışlar, darıdan çeşitli içkiler ve meşrubatlar yapmışlardı.</p>
<p>Ruslar tarafından Türk sembollerine hakaret edilmesi sonucu 18 Mayıs 1783’te Kırım’da sömürgeciliğe karşı isyan çıktı. Han Şahin Giray ile Rus temsilci Veselitski, Kerç şehrindeki Yeni Kale’de buluşmuşlardı. Aceleyle Astrahan’dan Taman’a Suvarov idaresinde kuvvetler yollandı. Barış şartlarının içinde Han Şahin Giray’ın tahttan vazgeçmesi de vardı. Rus kuvvetleri Kırım’daki isyanı ezerken bütün camiler, mektepler, köyler de yıkıldı. Halk sürgüne yollandı.</p>
<p>Rus İmparatorluğu, Kırım Hanlığı’nın egemenliğini tanımış olan 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’na riayet etmeyerek kendi kararıyla Kırım’ı Rusya’ya bağlayarak amacına ulaştı. Tavr Guberyası’nı kurdu. Kırım’ı sömürge yaptı. Ruslar, Şahin Giray’a yardım parası olarak yılda 200.000 ruble ayırdılar. Kırım Hanlığı’nın yerine İran sahalarında onun için küçük bir hanlık kurulacağına söz verdiler. Ama bu vaadleri gerçekleşmedi. Han ailesi Petesburg’a götürüldü. Oğulları zorla Hıristiyanlığı kabul etti. Rus kızlarıyla evlendirildiler.</p>
<p>Dinyeper’in sağ iskelesinde şimdiki Herson şehrinin yanındaki Kazatskoe istasyonundan Kazaklar ırmağın sol iskelesine geçip Kırımlıları kendi topraklarından kovup bütün yurtlarını ele geçirdiler. Tavr Gberyası’nın kurulduğu zamandan beri 1862 yılına kadar sistemli bir sömürgecilik, çiftçilik sömürgeciliği sürdü. Bazı yönleriyle köylü, bazı yönleriyle imtiyazlı yer sahibi olan Tavr Gberyası’nın bakan yardımcısı olan Kinyaz Potemkin ile onun arkadaşları olan Amiral Mordvinov, Generaller Strukov, Popov, Sinelnikov, yardımcıları Mazayev, Kankrin, Kopnis, Gnaf, Kahovski ve başkaları, kovalanan Kırımlıların yerlerinin yeni sahipleri oldular.</p>
<p>Zaptedilen Herson sahalarında Rus zenginlerinin yaptıkları mezalim ve kötülükleri Rus yazarı Gogol “Ölü Canlar” isimli eserinde anlattı. Bu işgalciler şerefli unvan olan Kinyaz unvanını aldılar. Kinyaz Rumyantsev Zadırnayski, Kinyaz Potemkin Tavrıçeski gibi. 1905 yılındaki resmî belgelere göre Potemkin 175 1000 dekar kara toprağının sahibi oldu. Mordvinov, 80 000 dekar yerin sahibi oldu. Dinyeper ırmağı kenarında Potemkin topraklarında Kermen köylüleri, Hitrovka, Veselyanka, Grigoryevka ilçeleini kurdular. Tavr Gberyası’nın kuxey illerinden çoğunda Rusya’nın ortalık guberyalarından gelen özgür kaçaklar oturuyorlardı. Rusya genellikle kaçaklar ülkesidir. 30 sene süren savaşlardan sonra Kazakların yerleri zaptedildi. Kendilerine ilk zaptedici hakkı verildi.</p>
<p>Kırım diyarlarındaki ortalık guberyallarından çıkanlar Kırım topraklarına yerleşerek 18. asrın başlarında buralara yabancı sömürgecileri davet ettiler. Genellikle Almanya’nın Vütemberg, Badena, Hassen ve Dantsiga şehirlerinden Almanlar Kırım’a gelip yerleştiler. Balkanlar’daki Bulgarlar, Yunanlılar, Moldavanlar Kırım’a Taman’a ve Kuban’a göçürüldüler. Bu sahalara gelenlerin çoğu Kazaklardı. 1792’de ele geçirdikleri Kuban sahalarında Kazaklar için II. E. Katerina bir şehir yaptırdı ve Ekaterinburg şehri meydana geldi. Bu şehrin adı 1920 yılında Krasnodor olarak değişti. Kırım kıyı şeridini Kinyazlar ve hükümetin zengin yöneticileri ele geçirdiler. Bu sahaların asıl sahiplerinin dayanılmaz durumları halk isyanı halinde ortaya çıktı. İsyan için dağ köylerinde silahlar yapıldı. 1828 yılında Müslüman din adamları halkın planlarını ele verdiler ve elebaşı 100 kişi idam edildi. Böylece Rusya, Kırım halkının zorla Türkiye’ye Balkanlar’a göçmesini sağladı. (Aydınların kitapları toplatıldı.) 1854-56 yıllarında Kırım’dan kaçışların olduğu yıllardır. 1866 yılında Ağustos’ta Sudak’ta Tatarları mecburi olarak kaçırtmak ve onların topraklarına sahip olmak için provokasyonlar düzenlendi.</p>
<p>Bütün bu işleri, Muravyev General Kotsebu, Graf Kapnist, devlet başkanı II. Aleksandr ile anlaşarak yaptılar. 16 Nisan 1976 yılında Kırım halkının Türkiye’ye göçmesine karşı komite kuruldu. Kırım halkının yeniden yapılanmasına Kosogovski ve Şeylovski öncülük etti. Onlar daha önceki Potemkin’in “dağdan çıksa da çölden çıkarmamak” siyasetine katıldılar. Kırım Hanlığı zamanındaki medenî zenginlikleri çaldılar. Özellikle antik devrin yadigarları, Kuzey Karadeniz bölgesinin Rus hakimiyeti altına girmesiyle bu zenginlikler Rus cemiyetinde görülmeye başlandı. Bu işlerle en çok ilgilenenler Kırım’ın ele geçirilmesine iştirak eden Katerine devrinin tanınmış simaları Novorossiya Gubernatoru ve subay General Panuçik A. N. Melgunov’dur. Bu İskif kurganlarından çalma olayı “Melgunov Hazinesi” diye adlandırılmıştır. Taman Yarımadası’nda çok değerli Skif eşyalarının daramadağın edilip yağmalanmasına sebep olanlar şu şahıslardır: General Vandervey, Rumyansev müzesine eskiden kalma eşyaların kolleksiyonunu toplayan Graf. N. P. Rumyansev, güneydeki devlet görevlileri Graf S. G. Straganov ve M. S. Voronsevler, P. P. Sumarokov, M. Murabev, Apostal, M. Gati.</p>
<p>Şimdi, 18 Mayıs 1944’te sürgün edilen Kırım halkının ana yurduna dönmesini engelleyici komiteler oluşuyor. “Parçala ve hakim ol” siyaseti şimdi de devam ediyor. SSCB Yüksek Kurulu’nun dağıtılan ve kovulan insanların kendi topraklarına dönmesi hakkındaki kanun da Kırım halkının toplanmasına yardımcı olmadı. Çünkü kovulan halkların ve her grup insanın siyasî azatlığı hakkında kanun maddesi yoktu.</p>
<p>Yukarıdakilerin özeti olarak şunları söyleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>Kırım’da tarihî bir Kırım Devleti var olmuştur. Kırım Hanlığı’ndan önce bu halka “Kırım halkı” denmiştir.</li>
<li>Kırım halkı, Kırım’ın tarihî nüfusu sayılır. Bu halkın meydana gelmesi Kırım Etnonimi ve bu halkın kendisini anlamasıyla olmuştur.</li>
<li>Kırım halkı, bu devletin tarihî manevî ve medenî zenginliklerine sahip ve vâristir.</li>
<li>Kırım, Türk halklarının tarihî müzesidir ve Kırım halkı bu medeniyetin hem sahibi hem de koruyucusudur.</li>
<li>Kırım kelimesiyle a) Kırım halkı, b) Kırım kültürü, c) Kırım dili, d) Kırım milleti anlatılır. Bunlar, Kırım-Türk halkının soyadlarında saklanmıştır: 1. Akrabalık bağlarını tanımlayan Kırımça, Boltaca, Çomaça, Kamança Kökçe; 2. Ataların işlerini anlatan Dagdji, Kuindiji, Bostandiji; 3. Eski tarihten gelme isimler: -ki bunlar bizim zamanımızda gelenek gibi kulanılmaktadır- Kaşka, Kaval, Karaman, Çorman, Çunak, Çaruk, Sulak, Maday, Kalafat vb.</li>
<li>Kırım Muhtar Cumhuriyeti, Kırım Hanlığı’ndan meydana gelmiştir. Şimdi bu halk Kırım-Tatar halkıdır. Kırım Muhtar Cumhuriyeti’ni 1921-1944 arasındaki gibi devlet hâline getirmeliyiz.</li>
<li>Kırım halkının kalkınması burada yaşayan halkın hayatı ile başlamış ve Kırım’ın bütün tarihî boyunca devam etmiştir. Bu halkı kalkındırmalıyız. Saygıdeğer Kırım nüfusunu yurtlarına yeniden yerleştirmeli ve onlara saygı göstermeliyiz.</li>
</ol>
<p>20 Ocak 1991 Kırım Mahalli Cumhuriyeti’nde yapılan toplantıda, “sadece Rus diliyle konuşan ahalinin kalkınması” hakkında karar alınmıştır. Bu karar yanlıştır. Bu toplantı, uluslararası temayüllere uygun değildir. Kırım Türkleri bu kararları kabul etmiyorlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS</strong></span></a>
</p><p>Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 162- 170</p>
<hr>
<p><strong><u>Not: </u></strong>“1992    yılı Kasım ayında Kırım’da düzenlenen “Kırım Türklerinin Latin Alfabesine Geçişi” sempozyumunda tanıştığım Rüstem Mustafayeviç, Kırım Türkleriyle ilgili yazdığı Rusça notları tercüme edilip düzenlenerek Türkiye’de yayınlanmasını istemişti. Bu yazı bu notların bir bölümünden meydana gelmiştir. Metindeki “Skif” gibi bazı isimler, özgün şeklinde muhafaza edilmiştir.” Metin Karaörs</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p></asparuh></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Hayvan ve Bitki Motifinin Seyri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Hayvan ve Bitki Motifinin Seyri
Ziya Gökalp, kültürü “Bir milletin dinî, ahlakî, hukukî, muakalavî (intelectual), bediî (estetique), lisanî, iktisadî, fennî, hayatlarının ahenkli mecmuasıdır.” şeklinde tarif eder. Gökalp’a göre kültür, milletleri “kendi” kılan ve onları diğer milletlerden ayıran bir olgudur. Kültürler de insanlar gibi doğar, büyür, gelişir ve tarihî seyir içinde çeşitli değişikliklere uğrayarak devam eder. Milletlerin kaderlerinin tayininde çok önemli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63d8d9791.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Hayvan, Bitki, Motifinin, Seyri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Iskit-Sanati-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html">Türk Kültüründe Hayvan ve Bitki Motifinin Seyri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yusuf ÇETİNDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Ziya Gökalp, kültürü “Bir milletin dinî, ahlakî, hukukî, muakalavî (intelectual), bediî (estetique), lisanî, iktisadî, fennî, hayatlarının ahenkli mecmuasıdır.” şeklinde tarif eder. Gökalp’a göre kültür, milletleri “kendi” kılan ve onları diğer milletlerden ayıran bir olgudur. Kültürler de insanlar gibi doğar, büyür, gelişir ve tarihî seyir içinde çeşitli değişikliklere uğrayarak devam eder. Milletlerin kaderlerinin tayininde çok önemli rol oynayan bazı büyük hadiseler-din değiştirme, yurt değiştirme vb. kültür tarihi açısından da belirleyicidirler ve değişimin hızlanmasına sebep olurlar.</p>
<p>Meseleye Türk kültür tarihi açısından bakılınca da aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bahaeddin Ögel, Türk kültür tarihinin başlangıcını M.Ö. XVII. asra kadar götürür: “M.Ö. 1700 tarihinden itibaren Orta Asya’da göçebe ve muharip bir kavme ait kültürün yavaş yavaş hâkim olduğu görülmektedir. Andronova insanı denen bu ırk Türk ırkının bir proto-tipini teşkil ediyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Başlangıç tarihi itibariyle bakıldığında, böylesine uzun bir geçmişe sahip olan Türk kültürü; Hunlar ve Göktürklerle beraber üslup birliği yolunda ilk adımlarını atmış, zaman içinde muhatap olduğu yeni medeniyet ve kültürlerin de tesiriyle farklılaşarak ve gelişerek hayatiyetini devam ettirmiştir. Bu makalede, Türk kültürünün gelişimi ve değişimi, farklı bir açıdan incelenmeye çalışılacak; tarihi seyir içinde kültürün, hayvan ve bitkilere karşı takındığı tavır değerlendirmeye tabi tutulacaktır.</p>
<p><span><strong>1. ‘Hayvan Üslûbu’ ve Bozkır Kültürü</strong></span></p>
<p><span><strong>A. Sosyal Hayat</strong></span></p>
<p>İnsanlık tarihi incelendiğinde, özellikle göçebe yaşayan ve tabiatla iç içe olan ilk insanın hayvanlarla çok sıkı bir iletişim içinde olduğu görülecektir. Ancak bu iletişimin yöntemi, üslubu ve öncelikleri, toplumdan topluma, bazı farklılıklar arz etmektedir. Bu farklılıkların oluşmasında iklim, tabiat şartları ve inanç sistemleri gibi değişik faktörlerin etkili olduğu söylenebilir. Tarih boyunca insanların hayvanlarla kurduğu iletişimin şekli, doğudan batıya doğru gittikçe değişmekte; doğu yaşamında ve edebiyatlarında hayvanların ve hayvan motiflerinin, Batı’ya nazaran, daha etkin bir şekilde kendini hissettirdiği görülmektedir.</p>
<p>Eflatun’dan İbn Haldun’a, ondan Toynbe’ye kadar birçok ilim adamının göçebelik ile Bedeviliği eşdeğer görmesi, Orta Asya’da yaşayan göçebe Türkler hakkında bazı yanlış hükümlerin verilmesine sebep olmuştur. Ancak Orta Asya’da bilim adamları tarafından yürütülen çalışmalar ilerledikçe ve Türklere ait kurganlar açıldıkça, yeni yeni bilgi ve bulgulara ulaşılmış, mevcut ön yargının çok yersiz olduğu anlaşılmıştır. Bu çalışmalarda elde edilen bilgilere göre; dünya medeniyet tarihi açısından bir dönüm noktası olan atın, M.Ö. XII. asırda ilk olarak Türkler tarafından ehlileştirilmesi (Çinliler ata binmeyi M.Ö. III. asırda Hunlardan öğrendiler), demirden bol miktarda alet ve silah yapılması, M.S. 105’te Çin’de icat edilen kâğıdın III.asırdan (Araplar kâğıdı VIII.asırda tanırken, Avrupa XIII. asırda tanımıştır.) itibaren Türkler arasında kullanılması,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> dünyanın en eski halısının Orta Asya’da bulunması, Türk kültür ve medeniyet tarihine daha dikkatli bakılması gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>İbrahim Kafesoğlu, bu dönemde Türklerin yaşadığı göçebelikle diğer bazı milletlerin yaşadığı – Bedevilikle eşdeğer olan- göçebeliği birbirinden ayırır. Türklerin yarı göçebe bir hayat sürdüklerini ve bu hayat sonucu oluşan kültürün de ‘Bozkır Kültürü’ olduğunu söyler. “Bu kültür her ne kadar at merkezli olsa da prensipleri yalnız attan ibaret değildir. Bunun yanında demir de vardır. At ve demir, bozkır kültürünün iki temel unsurudur. Ayrıca tabiatıyla farklı bir hukuk anlayışına sahip bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğu için din, düşünce, ahlak yönlerinden de tamamlanarak bir manevi değerler birliği meydana getirmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bozkır kültüründe hayat, yarı göçebe olduğu için yazın at ve koyun sürülerinin peşinden yaylalara çıkan Türkler, kışları kerpiçten ve ahşaptan inşa ettikleri evlerinde yaşamaktaydılar. Mesela, Hun Türkleri zamanına ait, Kazakistan’da 77, Moğolistan’da 75, Altaylar’da 72 ve Tanrı Dağları ile Batı Türkistan’da 358 olmak üzere toplam 609 yerleşim merkezi tespit edilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Bu dönemde sosyal hayatın en vazgeçilmez unsuru hayvanlardır. Başta at ve koyun olmak üzere kartal, kurt, geyik, pars ve kaplan gibi hayvanlar kimi zaman bir ihtiyacı karşılamakta, kimi zaman da birer sembol olarak hayatın içinde yerini almaktadır. Mesela Çin kaynakları Hunları anlatırken; Hun kelimesinin koyun/koç manasına gelen ‘kun’ kökünden geldiğini söyler ve Hunların at sırtından hiç inmediğini, yeme, içme, alışveriş ve hatta uyuma işlemini bile at sırtında gerçekleştirdiklerini ifade ederler.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Orta Asya’da kazılar sonucu ortaya çıkan bazı mezarlarda da, insanların atlarıyla beraber gömüldüğü bilinmektedir.</p>
<p>Türk toplumunda; konut ve çevre mimarisinden üretim biçimlerine, evlilik, göç tarihlerinden inançlara kadar pek çok toplumsal olayda hayvanların etkisi görülür. Bir gurur sembolü olarak at, güç ve heybeti ifade edişiyle kutsal yerlerin bekçisi sayılan arslan ve koç, gökte bulunan Tanrı’ya ulaşma özlemini anlatan kartal, soyundan gelindiğine inanılan kurt, sert doğa şartlarında kürkleriyle ısıtan geyik, samur, tavşan, sığır, uzaktaki dostlara haber ulaştıran güvercin gibi karada, denizde ve havada yaşayan yüzlerce tür hayvanın insan hayatında önemli bir yeri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Türkler bu dönemde kendilerini ve boylarını ifade ederken de bazı hayvanlarla özleştirmeye gidiyorlardı. Bazı Oğuz boyları ve bu boyları sembolize eden hayvan isimleri şöyledir: Alka-Evli boyunun kuşu Köykenek, Çavuldur boyunun ongunu Humay, Salur boyunun ongunu Bürküt, Ala- Yontlu boyunun ongunu Yagılbay, Bügdüz boyunun ongunu İtelgü (kartal cinsleri); Kayı, Bayat, Alka- Evli, Kara-Evli boylarının ongunu şahin; Bayındır, Biçene, Çavındır, Çebni boylarının ongunu Sunkur (Doğan)’dur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Yine bu dönemde Türklerin kullandığı on iki hayvanlı takvim de her biri bir hayvan adı ile anılan 12 yıllık devre esasına dayanmakta idi. Yıllar: 1. Sıçan, 2.Ud (sığır), 3.Pars, 4.Tabışkan (tavşan), 5.Lu (ejder), 6.Yılan, 7.Yunt (at), 8.Koy (koyun), 9.Biçin (maymun), 10.Takagu (tavuk), 11.İt, 12.Tonguz (domuz) şeklindedir.</p>
<p>İnsan isimleri de bu üslûbun tesirinde kalmıştır. Devrin çok güçlü ve efsanevî hayvanlarından alınan isimler, hem erkekler ve hem de kadınlar için çok yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Bu konu hakkında yapılan bir çalışmada, Türklerin tarih boyunca kullandıkları isimler derlenmiştir. Bu eserden birkaç örnek verelim: Ak Böri (akkurt), Buğra (deve), Akça Kuğu, Alpaslan, Alp Tonga (yiğit kaplan), Aşanbuğa (aşan boğa), Aşına veya Asena (dişi kurt), Balak (manda, keçi), Baybars, Beygu (şahine benzeyen kuş), Kutlu Boğa, Bozçin (dişi geyik), Börteke (benekli teke), Bugutekin (erkek geyik), Bay Büre (pire), Ceren (ceylan), Çagas (kırlangıç) gibi.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Bu dönem yaşam biçiminde üçüncü canlı çeşidi olan bitkiler, hayvanlara nispeten o derece ihmal edilir ki onları isimlendirirken bile hayvan isimleri kullanılır. Mesela devedikeni, katırtırnağı, keçisakalı, eşekhıyarı, kuzukulağı, öküzgözü, yılandili, tavşantopuğu gibi.</p>
<p><span><strong>B. Hayvan Üslûbunun Sanat Eserlerine ve Edebî Eserlere Yansıması</strong></span></p>
<p>Bilindiği gibi insanlık tarihinin halihazırdaki en eski sanat eserleri hayvan resimleridir. İnsanlık, en ilkel dönemlerden günümüze kadar, sanatın bütün dallarında bazen yoğun, bazen seyrek olarak hayvan figürlerine yer vermiştir. Her millet kendi yaşamında önem arz eden bazı hayvanları mağara duvarına resmetmiştir. Meseleye Türkler açısından bakıldığında ilk hayvan figürleri, M.Ö. XVII. asırda, kayalarda ve çeşitli eşyalarda görülmüştür. Ancak bu ilk örnekler basit bir tarzda yapıldığından, ortak bir tavır ve üslup birliği aramak yersizdir. Bu figürlerin üslûplaşması ve bilhassa ‘Hayvan Üslûbu’nun hâkim olması daha sonraki yıllarda gerçekleşir. Yaşar Çoruhlu, hayvan üslûbunun başlangıcını M.Ö X. asra kadar götürürken; Bahaeddin Ögel M.Ö. VI. asırda başladığını söyler. Eldeki bilgi ve kalıntılara göre, Orta Asya’da belirgin olarak ilk kültür birliği Hun Türkleri döneminde oluşmuştur. Batı Türkistan’dan gelen türlü motifler ve Çin kültür sahasına ait olan cennet kuşu gibi manevi anlamı da olan temler, artık Hun prenslerine ait olan at koşumlarında ve keçelerde yer almaya başlamıştır. Bunun yanında Orta Asya’nın çok eski kültürlerine ait hayvan mücadelelerini gösteren sahneler, eski karakterlerini kaybetmeyerek devam etmekte ve hatta bu iki unsur mecz edilmiş olarak görülmektedir. Bu eserlerde biraz Çin ve İran modasının izleri görülse de konu ve yapılış tekniği itibariyle tamamen Orta Asyalı ve Hun idi.</p>
<p>Prof. Anderson, Ordos’ta bulunan bronz Hun eserlerini on yedi kısma ayırır. Bunlar arasında at figürleri, geyik, deve, koyun, keçi resimleri, Argali koyunu, öküz ve öküz başı figürleri, et yiyici hayvanlar ve domuz resimleri, yırtıcı kuşların başları ve kirpi resimleri vardır. Mezarlarda ise ekseriyetle at ve kaplan tasviri olan figürlere rastlanmaktadır. Hun Dönemi’ne ait Pazırık kurganlarının en karakteristik eserleri arasında at ve geyik maskeleri yer almaktadır. 1952 yılında Ursul nehri kenarında bulunan Başadar kurganında da o dönemi aydınlatacak ipuçlarına rastlandı. M.Ö. IV-III. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen bu kurganın en önemli buluntuları kaplan resimleriyle süslenmiş ağaçtan bir tabutla, bir kartal armasından ibarettir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Dönemin figür ve motiflerini yansıtan diğer bir eşya ise halıdır. Rus arkeoloğu S. I. Rudenko tarafından 1924-25 yıllarında Orta Moğolistan’da Pazırık’ta bazı İskit mezarlarının kazılarında bulunan ve halen Hermitage Müzesi’nde muhafaza edilen düğümlü halının (M.Ö. V-IV. yüzyıllara ait olduğu tahmin ediliyor) karelerinde çiçek motifleri, bordürlerinde ise aslan-grifon, kuyruğu bağlı ve yelesi kesilmiş at üzerinde süvari ve sığın (Orta Asya geyiği) tasvirleri yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu halı aynı zamanda dünyanın en eski halısı olma özelliğini de korumaktadır.</p>
<p>Hunlar Dönemi’nde başlayan diğer bir gelenek de koç-koyun figürlerinin mezar taşlarında yer almasıdır. Mezarda yatacak kişi erkek olursa mezar taşı koç figürüyle, kadın olursa koyun figürüyle süsleniyordu.</p>
<p>Eldeki bulgular, Hunlar Dönemi’nde belirginleşmeye başlayan hayvan üslûbunun, Göktürkler Dönemi’nde de devam ettiğini göstermektedir. “Orhun’da uzun ömürlü bir hayvan olduğu için ebedîyeti sembolize eden kamlumbağa biçimindeki kaideler üzerine dikilmiş kitâbelerin bulunduğu yerde; 1958’te yapılan kazılarda Kültigin’in (Köl-tigin) mermer büstüyle beraber bazı hayvan heykellerine ulaşılmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Kültigin’in başındaki tacın ön tarafında ise rölyef halinde kanatlarını açmış bir kartal arması göze çarpar. Hunlar zamanında tanınan ve sevilen bu kartal arması, eklenen kulak ve boynuzlarla kudreti sembolize ediliyordu. Ayrıca Bilge Kağan ve Kültigin mezarları üzerindeki damgaların, geyik figürlerinin istihalesi sonucu oluştuğu bilinmektedir. Göktürklerin mitolojisinde bir geyik atanın da olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu döneme ait olan Kudırga kurganında elde edilen bazı bulgular, üslubun tespitinde önem arz etmektedir. Bu kurganda iki eyer kaşı bulundu. Eyer kaşı üzerinde kaplan, geyik ve ayı tasvirleri vardı. Dönemin en ilginç süslemelerinin bulunduğu malzemeler ise Koçkar kurganından çıkmıştır. Burada tahta üzerine oyulan çiçek ve dalların uçları efsanevî hayvan başları ile süslüdür. Tezyinatın üst kısımlarında adaleleri mübalağalı bir şekilde üslûplaştırılmış bir kaplan görünüyordu. Alt kısımlarında ise uzun kulaklı, uzun burunlu, vücudu köpeğe benzeyen bir hayvan vardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>M.S. V-VI. yüzyıllara tarihlendirilen bir halı parçası ise, A.Von Le Coq tarafından Kuça’ya yakın Kızıl’da bulunmuştur. Sert yünden çözgü ve atkıları olan bu halı parçası üzerinde, kırmızı zemin üzerinde sıralanmış sarı renkte kıvrık bir motif görülür ki, bir hayvan veya ejderin kuyruğuna benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Bilindiği gibi Hun Türkleri dönemine ait herhangi bir yazılı belge veya edebi bir metin bulmak mümkün değildir. Bu dönemin eserleri günümüze ulaşmadığı için bu konuda fikir yürütmek de imkansızdır. Ancak Göktürkler Dönemi’ne ait bazı yazılı metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Bu eserlerde geçen hayvanlarla ilgili bazı benzetme ve mecazlara rastlamaktayız.</p>
<p>Göktürklere ve Türklere ait ilk yazılı belge niteliği taşıyan Orhun Abidelerinde de yine bazı benzetme ve deyimler vardır. Mesela Bilge Kağan Abidesi’nde, Bilge Kağan, babasının ordusunu kurt sürüsüne, düşman ordusunu da koyun sürüsüne benzetmiştir: “Tengri küç birtük üçün kangım kağan süsi böri teg ermiş, yağısı koyn teg ermiş.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan ile ilgili tüm teşbihler de hayvanî unsurlardan seçilmiştir. Mesela belinin kurt beli gibi ince olduğu söylenmiştir. Yine Oğuz Kağan, savaş parolası olarak “Kök böri bolsıngıl uran” kurt sesini seçmiştir.</p>
<p>Dede Korkut Kitabı’nda Beyrek’in anne ve babası:</p>
<p><span><em>“Penceresi altın otağımın kabzası oğul</em></span><br>
<span><em>Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul”</em></span></p>
<p>demek suretiyle kızlarını kaza benzetmiştir. Başka bir yerde ise Kazan, güç ve kuvvetini anlatmak için bazı hayvanlarla kendisi arasında manevi bağlar kurmuştur:</p>
<p><span><em>Ak kayanın kaplanının erkeğinde bir köküm var</em></span><br>
<span><em>Ortaç Kırda sizin geyiklerinizi durdurmaya</em></span><br>
<span><em>Aksazın aslanında bir köküm var</em></span><br>
<span><em>Kaz alaca kısrağını durdurmaya</em></span><br>
<span><em>Azman kurt yavrusunun erkeğinde bir köküm var</em></span><br>
<span><em>Akça yünlü on bin koyununu gezdirmeye</em></span><br>
<span><em>Aksungur kuşunun erkeğinde bir köküm var</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Ayrıca Dede Korkut Kitabı’nda Türklerin hayvanları iyi tanıdıklarını gösteren ibarelere de rastlanmaktadır: “Gittikde yeren otların geyik bilir, yeşermiş yerlerin çemenlerin yaban eşeği bilir, ayrı ayrı yolların izin deve bilir, yedi dere kokuların tilki bilir, geceleyin kervan göçtüğün çayır kuşu bilir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Edebî eserlerdeki hayvan üslûbunun tesiri Karahanlılar ve kısmen de Selçuklular Dönemi’nde devam etmiştir. Bu dönemlere ait eserler incelendiğinde, bu açıkça görülebilecektir. Mesela Kutadgu Bilig’de Satuk Buğra Han’a methiyesinde; baharın ve yazın gelişi anlatılırken, klasik şiirde pek bahsedilmeyen kaz, ördek, kuğu, turna gibi birçok hayvan isminden bahsedilir:</p>
<p><span><em>Saba yili koptı karanfil yıdın</em></span><br>
<span><em>Ajun barça bütrü yıpar burdı kin</em></span><br>
<span><em>Kaz ördek kuğu kıl kalığlık tudı</em></span><br>
<span><em>Kakılayu kaynar yokaru kodı</em></span><br>
<span><em>Kayusı kopar kör kayusı konar</em></span><br>
<span><em>Kayusı çapar kör kayu suv içer</em></span><br>
<span><em>Kökiş turna kökte ünün yangkular</em></span><br>
<span><em>Tizilmiş titir teg uçar yilkürer</em></span><br>
<span><em>Ular kuş ünin tüzdi ünder işin</em></span><br>
<span><em>Silig kız teg köngül birmişin</em></span><br>
<span><em>Ünin ötti keklik küler katruğa</em></span><br>
<span><em>Kızıl ağzı kan teg kaşı kap kara</em></span><br>
<span><em>Kara çumğuk ötti sıta tumşukın</em></span><br>
<span><em>Üni oğlağu kız üni teg yakın</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Aynı eserin başka bir yerinde ise; Ögdülmiş (akıl), Türk töresine göre bir kumandanda olması gereken hasletleri şu şekilde sıralar: “O, domuz gibi inatçı, kurt gibi kuvvetli, ayı gibi azılı, yaban sığırı gibi kinci olmalıdır.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Kaşgarlı Mahmud’un ‘Divanü Lûgat’ıt-Türk’ adlı eserinde verilen örnek şiir ve atasözlerinde de hayvan üslûbunun etkisini görmek mümkündür:</p>
<p>Koşuk</p>
<p><em><span>Çağrı birip kuşlatu</span></em><br>
<em><span>Taygan ıdıp tışlatu</span></em><br>
<em><span>Tilki tonguz taşlatu</span></em><br>
<em><span>Erdem bile ögledim</span></em></p>
<p>(Çakır kuşu verip avlatarak, tazıyı kovalatıp dişleterek, tilkiyi domuzu taşlatarak, faziletle öğündüm.)</p>
<p>Alp Er Tunga Sagusu</p>
<p><span><em>Ulışıp eren börleyü</em></span><br>
<span><em>Yırtın yaka urlayu</em></span><br>
<span><em>Sıkrıp üni yurlayu</em></span><br>
<span><em>Sığtap közi örtülür</em></span></p>
<p>(Herkes kurt gibi uluşuyor; yakasını yırtarak bağırıyor, ünü çıkasıya haykırıyor, gözü örtülesiye kadar ağlıyor.)</p>
<p>Savlardan Bazı Örnekler</p>
<p><em>“Öküz adakı bolğınça buzağu başı bolsa yig”</em></p>
<p>(Öküz ayağı olacağına, buzağı başı olmak daha iyidir.)</p>
<p><em>“Kişi alası içtin, yılkı alası taştın”</em></p>
<p>(İnsanın alası içinde, hayvanın alası dışında).</p>
<p><em>“Yılan kendü egrisin bilmes, tevi boynun egri tir”</em></p>
<p>(Yılan kendi eğrisini bilmez, deve boynun eğri der.)</p>
<p><em>“Kişi sözleşü, yılkı yıdlaşu”</em></p>
<p>(İnsan söyleşerek, hayvan koklaşarak) <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Vilâyetnâme’de, Hacı Bektaş-ı Veli bazı olaylarda şahin biçimine girerken, bazılarında güvercin biçimine girmekte; onu avlamak isteyen Hacı Doğrul ise doğan şekline girmektedir. İslamiyetten sonra da bazı tarikatlarin çeşitli hayvanları sembol olarak kullandıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Köroğlu Destanı’nda; Köroğlu’nun Kır Atı şu şekilde tarif edilir:</p>
<p><span><em>İnişe gidince ceylan inişli</em></span><br>
<span><em>Yokuşa gidince keklik sekişli</em></span><br>
<span><em>Karakurt oyunlu bozkurt bakışlı</em></span><br>
<span><em>Kız yeleli alma gözlü Kır Atım</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p><span><strong>2. Bitki Üslûbu</strong></span></p>
<p><span><strong>A. Geçiş Devresi (Uygur ve Selçuklular)</strong></span></p>
<p>Türk kültür ve sanatında, Hayvan Üslûbu’nun oluşmasında bozkır kültürü ne kadar belirleyici bir unsur olmuşsa, Bitki Üslûbu’nun oluşmasında da yerleşik hayata geçiş, o ölçüde belirleyici olmuştur. VIII. yüzyılın başlarından itibaren Türklerin, tanıştıkları yeni dinlerin (Budizm ve Manihizm) de tesiriyle, yerleşik hayata karşı olan soğuklukları kırılmaya başladı. Bunda, Göktürklerin yerine geçen ve 745’te kendi devletlerini kuran Uygurların, şehir hayatına karşı istekli davranmalarının da etkisi büyüktür. Sebebi ne olursa olsun yerleşik hayata geçiş; Türk kültürü ve sanatı için bir dönüm noktası olmuş ve yeni bir üslûbun, bitki üslûbunun, doğmasına ve gelişmesine vesile olmuştur. Asrın ortalarında Uygur bölgesine giden Arap elçisi Tamim b. Mutavvi, Türk şehirlerinin yüksek standartlarından bahsettikten sonra şöyle devam eder: “Uyguristan’a girdikten sonra yolumuz mütemadiyen kalabalık ve mamur kasaba ve şehirlerden geçiyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Türklerin yerleşik hayata geçişini hızlandıran bu sebeplere rağmen; geçişin hiç de kolay olmadığı tahmin edilebilir. Uzun yüzyıllar göçebe bir hayat yaşayan; hareketi, özgürlüğü, başına buyruk yaşamayı seven ve mekâna bağlanmaktan şiddetle kaçınan Türkler, ancak birkaç asırlık bir ‘Geçiş Evresi’nden sonra şehirlileşmeye başlamışlardır. XIV. yüzyıla gelindiğinde bile Türklerin yerleşik hayatı tam anlamıyla içlerine sindiremediği görülmektedir. Bu yüzyılda yaşayan büyük Türk hakanlarından Timur, Emir Kazagan’ın oğlu ve torununu, yerleşik hayata geçtikleri için çok ağır bir şekilde suçluyor ve Cengiz yasalarını ihlal ettiklerini söylüyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>İşte geçiş evresi kültürü veya köy kültürü diyebileceğimiz bu evrede, bozkır kültürüne ait birçok alışkanlıklarımız devam etmiştir. Bu evreye ait olan sanat eserlerinde bunu gözlemlemek mümkündür. Bu eserlerde hem hayvan üslûbunun hem de bitki üslûbunun tesirleri açıkça görülmektedir. Uygur Dönemi’nde oluşan bu yeni üsluba -Greko-Budist İran ve Çin sanatının tesirleri de kaçınılmazdı. Çünkü Türkler o bölgeye sonradan gelip yerleşmişler ve bu kültürlerle yüz yüze gelmişlerdi. Bu kültürlerin de tesiriyle gelişen ve temelde bitki tezyinatına dayanan yeni bir üslup, kendisini yavaş yavaş hissettirmeye başlıyordu. Artık mağaraların tavanlarına ve kitabelere çiçek motifleri de yapılır olmuştur.</p>
<p>IX. asırda hem Uygurlar ve hem de Karluklar, yeni bir din olan İslamiyeti kabul etmişlerdi. Yeni dinin canlı motiflerine sıcak bakmaması, bitki motiflerine karşı olan rağbeti daha da arttırmıştı. Buna rağmen hayvan motifleri sanat eserlerinde bir süre daha yaşamaya devam etmiştir. Aslında bu dönemde tamamen silinen motifler insan motifleridir. Bu yüzyılın sonunda hem Uygur, hem de Karluk sanatında dikkati çeken çok önemli bir gelişme ise, motiflerin stilize edilmeye başlanması ve geometrik şekillere ağırlık verilmesidir. Önceleri çok rağbet gören realist motifler artık yerini stilistik motiflere bırakıyor, süsleme (ornemental) ve şematizm fikri gelişiyordu.</p>
<p>Geçiş sürecinin ağırlıklı olarak hissedildiği dönemlerden birisi de Selçuklu Dönemi’dir. Bu dönemde hayvan motifleriyle beraber bitki motifleri de çok sık görülmeye başlamış, geometrik şekiller artmış ve motiflerin stilize edilmesi gelenek haline gelmiştir. Bezeme sanatları bölümünde daha etraflı anlatılacak olan Rumî tarz; XIII-XIV. yüzyıllarda yoğunlukta olmak üzere, Anadolu’nun birçok merkezlerinde, mimarîden cilt süslemelerine kadar, değişik sanat eserlerinde kullanılmıştır.</p>
<p><span><strong>B. Olgunlaşma Devresi (Osmanlılar)</strong></span></p>
<p><strong>Türk Bezeme (Tezyinat) Sanatları ve Bitki Üslubu</strong></p>
<p>Türk ve İslam sanatlarından ciltçilik, kat’ı, tezhip, çinicilik, ebrû, tuğra, mimarî gibi eserlerin iç tezyinatı ve kısmen de halı süslemeleri için kullanılan üslup aşağı yukarı birbirinin aynıdır. Bu eserlerde kullanılan figürler ve motifler (hayvan ve bitki motifleri ve bunların stilize edilmesi şeklinde) aşağı yukarı birbirinin tekrarıdır. Türkler, Orta Asya’nın da tesiriyle, önceleri (Selçuklular Dönemi) ağırlıklı olarak Rumî üslûbu kullanırken, Osmanlı döneminde daha çok Hatayî ve Şukûfe tarzlarını tercih etmişlerdir.</p>
<p>Doğuşu ve gelişimi hakkındaki tartışmaların halen devam ettiği Rûmî tarz, muhtemelen Anadolu’da Selçuklular tarafından geliştirildiği için bu ismi almıştır. Bu tarzın kökeninin Göktürk ve Uygur eserlerindeki üsluplaştırmaya dayandığı tahmin edilmektedir. Türk toplulukları arasında sevilerek kullanılan Rumî motifte, İslamiyetin kabulüne kadar hayvan mücadele sahneleri ağırlıklı olarak işlenmiştir. IX. yüzyıl sonundan itibaren üslup ve kompozisyon bütünlüğü göstererek klasik halini almaya başlayan Rumî motif, Türk sanat zevkinin ve kültürünün ürünü olarak devam etmiştir. Bu tarz, Orta Asya hayvan üslubunun tesiriyle geliştiği için hayvan motifleri stilize edilerek kullanılmıştır. Rumî motif, İslamiyetin kabulüyle hayvansal görünümünü tamamen kaybetmiş, bitkisel bazı eklemelerle karışık (arabesk) bir üslup halini almıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Süheyl Ünver, bu motiflerin leylek kanadının stilizasyonu olduğunu söyler.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> XIII. yüzyıl Selçuklu eserlerinde bu fikri destekleyecek bazı ipuçları bulunmaktadır. Konya İnce Minareli Medresesi’nde sergilenen Kubadabad Sarayı’ndan gelen figürlü duvar çinilerinde görülen, hayvanların ayaklarından çıkan ve kanat formunu oluşturan Rumîlerle, Konya Kalesi’nden gelen figürlü hayvan kabartmalı lahitlere bakıldığında aynı formlar görülür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi Rumî tarz, Türk süsleme sanatlarında hayvan ve bitki üslubunun gelişimini takip edebileceğimiz en uygun örneklerden birisidir. Kökeni Uygurlara kadar uzanan bu tarz, önceleri hayvan mücadelelerini yansıtırken, zamanla stilize edilmiş, ardından bazı bitki unsurlarıyla desteklenerek karışık (arabesk) bir tarz haline gelmiştir. Bu tarz, Selçuklularda ve erken dönem Osmanlı eserlerinde çok tercih edilmiş ve sevilerek kullanılmıştır.</p>
<p>Diğer bir süsleme tarzı olan Hatayi’nin doğuşu ve gelişimi hakkında da değişik görüşler olmakla beraber, ana malzemesinin nilüfer, gülhatmi ve şakayık gibi çiçek motifleri olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Menşe itibariyle Hata, Hıtay, Huten isimleriyle anılan Çin Türkistanı’na bağlanır. Bu tarz, Timurlu İmparatoru Şahruh’un oğlu Baysungur Mirza’nın Çin Türkistanı’na gönderdiği Gıyaseddin isimli bir sanatkar tarafından getirilip geliştirilmiştir. Bu tarzın temeli çiçek motiflerine dayanmaktadır. Üsluplaştırmanın önemli olduğu bu tarzda, Uzak Doğu’dan ve Orta Asya’dan gelen etkilerle doğadaki çiçekler başkalaştırılmıştır. Genel olarak Hatayi ismiyle anılan ve ağırlıklı olarak bitkisel motiflerin kullanıldığı bu tarz; Osmanlı süsleme sanatkârları tarafından çok beğenilmiş, özellikle XVI. yüzyıl ortalarına kadar çok kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yaygın bir süsleme biçimi olan şukûfe üslubunda ise, doğal veya üsluplaştırılmış çiçek minyatürleri, buket, vazolu, vazosuz çiçekler veya tek çiçek resmedilmiştir. Çiçekler çoğu zaman realist bir tarzda çizilmiştir. Gül, lale, karanfil ve sümbül başta olmak üzere hemen her çeşit çiçek buketlerde yer alabilmiştir.</p>
<p>XVIII. yüzyıl sonrası ve XIX. yüzyılda, Avrupa Barok ve Rokoko süslemesinin etkileri görülmeye başlamıştır. Artık stilize süslemelerin yerini form içinde realist çiçekler, saz yolu yapraklar, bu yapraklarla oluşturulmuş vazo formları almış, desenler abartılmıştır. Altınla beraber renkli boyalar da kullanılmıştır.</p>
<p>Şimdi en temel özelliklerini tespit etmeye çalıştığımız, yerleşik hayatla beraber gelişen, bitki üslubunun sanat eserlerine ve yaşama yansımasını incelemeye çalışalım:</p>
<p><strong>I. Cilt ve Katı’</strong></p>
<p>Sanat eseri niteliği taşıyan ilk ciltler, VIII. ve IX. yüzyıllarda Mısır’da Koptlar, Orta Asya’da Uygurlar tarafından yapılmıştır. Her iki cilt örneklerinde de geometrik şekiller ağırlıklı olarak yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Sonraki yüzyıllarda hem Çin’de hem de İran’da ciltçiliğin gelişmesinde Uygur Türklerinin katkısı olmuştur. İlk dönem ciltlerinde daha çok hayvan motifleri ağırlıktadır. Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Koleksiyonu 2595 numarada kayıtlı 647/1249 istinsahlı eserle, Ayasofya 4009 kayıtlı 884/1479 istinsahlı eserlerin mikleplerindeki ceylan motifi buna örnek olarak gösterilebilir. Ciltlerde hayvan motifleri, alt ve üst kapakta, şemse ve köşebentlerde veya mikleplerde görülebilmektedir. Fakat XV. ve XVI. yüzyıllarda durum değişir, bitki motifleri artmaya başlar. Bu yüzyıllarda daha çok Hatayî desenler kullanılır. Süleymaniye Kütüphanesi, Mihrişah 359’da kayıtlı Muradî Divanı ile Şehzade Mehmed 14’te kayıtlı Camiü’s-Sahih adlı eserler bu üsluba örnek olarak gösterilebilir. 17.yüzyılda ise şukûfe (çiçek) tarzı süslemeye çok önem verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Katı’ sanatı, herhangi bir tezyini desenin kâğıt veya deriden oyulması yoluyla yapılır. İlk örneklerine XV. ve XVI. yüzyıllarda Herat’ta yaşamış üstatların eserlerinde rastlamaktayız. XVI. yüzyılın başında Osmanlılara ulaşan katı’ sanatı, kullanılan motifler açısından, cilt sanatına paralel olarak gelişimini sürdürmüştür.</p>
<p><strong>II. Tuğra</strong></p>
<p>Süsleme sanatları için çok uç ve ilginç bir örnek ise tuğralardır. Türk devletlerinde hükümdarların alâmeti olarak kullanılan tuğranın menşei Oğuz Han’a dayandırılmaktadır. Tuğra kelimesi, Oğuz Han’ın isminin, doğana benzeyen tuğrağ adlı bir kuşun kanatlarını açmış haline benzetilerek yazılması sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca tuğraların iç ve kenarlarına yapılan süslemeler de devrin üslûbunu çok açık bir şekilde yansıtmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Eldeki örneklere göre, Orhan Gazi’den bu yana tedricen gelişen tuğra, bilhassa XV. yüzyılın sonlarından başlayarak, adeta tezyinî bir mahiyet kazanmış, tamamını teşkil eden harflerin araları, çoğu zaman da üst tarafı -duvaklı gelin misali- tezhiplerle süslenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Selçuklu ve ilk Osmanlı tuğraları süssüz ve yalın bir haldeydi, sadece isim bulunurdu. Tuğralarda süsleme ile ilgili ilk değişimler II. Mehmed’den sonra görülmeye başlar. Tuğraların tezhip ile süslenmesi ise II. Bayezid’den itibaren gelenek halini almıştır. XVI. yüzyıldan sonra gelişen süsleme tarzlarına göre tezhip ve ciltlerde kullanılan tüm çeşitler tuğralarda da kullanılırdı. Daha çok, çiçek açmış bahar dalları, natüralist karanfil ve sümbüller, rumîler, şakayık ve hatayiler tuğralarda kullanılan belli başlı motiflerdir. III. Mehmed (1595-1603) dönemine kadar tuğranın sınırları içinde kalan süsleme, bundan sonra tuğranın iki yanından başlayarak yukarıya doğru üçgen oluşturan alanda tezhiplenmeye, tuğraya daha görkemli bir görünüm kazandırılmaya çalışılmıştır. XVII. yüzyılda ise tuğranın üzerinde servi motifleri yapılmak suretiyle bir yenilik sağlanmıştır. XVIII. yüzyılda Türk Barok-Rokokosu adı ile tanınan Batı üslubu süsleme çeşitleri kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Madeni paralar üzerinde de hayvan tasvirlerine ve hayvanlı motiflere rastlanır. Daha çok Artuklu, Eyyubî ve Anadolu Selçuklu paralarında görülen bu figürler genellikle süvari ve aslandır. Sikkelerinde hayvan tasvirlerine en fazla yer veren hükümdar Babürlü Sultanı Cihangir’dir; boğa, koç, yengeç, aslan, akrep, balık ve bazı mitolojik hayali yaratıklar bunların başlıcalarını teşkil eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p><strong>III. Halı</strong></p>
<p>Türk halılarında ve mimarî eserlerinde XIV-XV. yüzyıla kadar hayvan ve bitki motifleri beraberce yer alırlar. XII-XIII. yüzyıla ait erken dönem Türk halıları, hayvan kompozisyonları, son derece sitilize insan motifleri ile Anadolu özelliğindedir. Fakat halılardaki hayvan figürleri XIV. yüzyıldan itibaren üsluplaşarak tezyinî bir karakter almış ve Anadolu halılarına girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Bunlar çoğu zaman geometrik şekillerin içine dolgu olarak yerleştirilmiştir. Dönemin halılarından bazıları Avrupa’ya ulaşmış ve bazı tablolarda görülmeye başlanmıştır. Genellikle üsluplaşmış kuş, tek ve çift başlı kartal figürlü, hayvanlı halı denen bu halılar XIV. yüzyıla aittir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> XV. yüzyıldan sonra bu hayvanların yerini sitilize bitki motifleri almaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>XV. yüzyıldan itibaren Doğu’da yaygın olan belli başlı halı çeşitlerinden; ister ağaç ve bitki desenleriyle süslenmiş “Bahçe” halıları ister çekici ve canlı bitki desenlerinden oluşan Heratî Motifli” halıların, isterse kıvrımlı bitkisel motiflerden oluşan “Mina Khani Desenli” halıların temel desenlerini bitkisel şekiller, açmış çiçekler, yapraklar, dallar ve filizler oluşturmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Bu yüzyıllardan itibaren Anadolu’nun da bazı yöreleri halılarıyla ün kazanmıştır. Bunlardan Ladik halılarında lâle motifi fazlaca kullanılırken, Bergama halılarında geometrik desenler, Yörük halılarında çengelli süslemeler, Gördes halılarında demet şeklinde çiçek desenleri, Kula halılarında yıldız, çiçek ve servi ağacı motifleri, Uşak halılarında ise birbiri üzerine sarılmış çiçek filizleri yoğunluklu olarak kullanılmıştır.</p>
<p><strong>IV. Mimarî</strong></p>
<p>Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra hayvan tasvirleri daha çok Selçuklu mimarisinde görülmektedir. Hükümdarlarının bir kısmı aslanlı isimler taşıyan Selçuklular, mimari eserlerde de daha çok aslan figürlerine yer vermişlerdir. Aslanla beraber sık rastlanan diğer bir hayvan figürü ise tek ve çift başlı kartaldır. Selçuklu mimarisinde on iki hayvanlı figürlerine de rastlamak mümkündür. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse: Diyarbakır Ulu Beden (1208) ve Yedi Kardeş burçlarındaki kartal, Divriği Ulu Cami’deki (1228) doğan figürü, Konya İnce Minareli Müzesi’ndeki çift başlı kartal, Erzurum çifte Minareli Medrese (13. yy.) ve Kayseri Döner Kümbet’teki (13. yy.) taş kabartmalarda bulunan kartal figürü vs.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>XIV. yüzyıldan itibaren hayvan figürleri yerini yavaş yavaş bitki formuna bırakmıştır. Anadolu’daki Selçuklu taş, çini ve ahşap süslemelerinde ejderha, çift başlı kartal, grifon gibi esatirî hayvan figürlerinin Rumî’nin içine gizlendiği ve bitki formunu aldığı görülür. Divriği Ulu Camii’nin batı kapısının iki yanını süsleyen çift başlı kartalın kanat uçlarındaki ayrıntılara gizlenmiş olan ejder başları, artık bitkiler dünyasına karışmakta olan zoomorfik örneklerden birini temsil etmektedir. Anadolu ve Kafkasya’nın muhtelif şehirlerinde rastlanan, Karakoyunlu ve Akkoyunlulara izafe edilen koç, koyun ve at şeklindeki mezar taşları da muhtemelen sahiplerinin boylarını sembolize etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Yine Karaman Kapısı diye bilinen ve Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan kapının madalyonla çerçeveleri arasında kalan köşelerde üstte karşılıklı birer kanatlı aslan, altta dışarıya yönelen sağda bir grifon, solda bir kanatlı hayvan yer alır. Aynı müzede bulunan ve Ankara Öğle Camii’ne ait olan bir kapıda, madalyon ile çerçeve arasında yürüyen bir arslan figürü, madalyonda geometrik süslemeler, köşelerde ise bitkisel süslemeler yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Yerleşik kültürün en mükemmel devrinin yaşandığı Osmanlı döneminde -özellikle XV. ve XVI. yüzyıllarda- bitki üslubu mimaride de tesirini göstermektedir. Bilhassa cami ve sarayların iç tezyinatında hem naturalist hem de stilize edilmiş bitki motiflerinin örneklerini sıkça görmek mümkündür.</p>
<p>Buraya kadar anlattığımız Türk süsleme sanatlarındaki tarzları kısaca özetlemek gerekirse; Selçuklular zamanında çok kullanılan Rumî üslup, “Geçiş Dönemi” karakteri arz etmektedir. Çünkü bu üslupta Göktürkler Dönemi’nden beri kullanılagelen hayvan figürleri stilize edilmiş, bitki figürleri ile desteklenmiş ve arabesk bir tarz oluşturulmuştur. Bilhassa Osmanlı döneminde çok sık kullanılan süsleme tarzlarından; Herat kaynaklı Hatayî tarz, XVI. yüzyılda İstanbul’da Kara Memi tarafından geliştirilen tarz ile şukufe tarzı gibi süsleme sanatlarında, önceki dönemlerin aksine, bitki figürleri çok yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Bu dönemde yoğunluklu olarak lâle, şakayık, karanfil, lotus, sümbül, gül ve bahar çiçekli dallar bazen stilize edilmiş halde, bazen de natüralist bir tarzda kullanılmıştır. Diğer bir deyişle Osmanlı dönemi, bitki üslubunun kendini tam anlamıyla idrak ettiği; mimariden halıya, kitap süslemelerinden padişah tuğralarına, sanatın hemen her dalında tartışılmaz bir bitki hakimiyetinin gözlemlendiği bir dönemdir.</p>
<p><strong>V. Bahçe</strong></p>
<p>Yeni yaşam biçiminde, bozkır kültürünün vazgeçilmez bir öğesi olan ‘çadır’ yerini; Uygurlar Dönemi’nde kerpiç ve ahşaptan yapılmış evlere, sonraki dönemlerde ise ince bir zevk ve zekâ mahsulü olan konak, köşk ve yalılara bırakmıştır. İster sade bir ahşap ev olsun, isterse çok şaşaalı köşk veya yalı olsun, bu evlerin en fazla göze çarpan ve görenlerde hayranlık hissi uyandıran bölümleri, hiç şüphesiz bahçeleridir. Türk bahçeciliği hakkında elde çok ciddi veriler olmamasına rağmen kaynaklar, Türklerin kendilerine has bir bahçe kültürlerinin olduğunu ve bazı özgün taraflarının da bulunduğunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi Türkler Orta Asya’da; Çin, Hint ve İran gibi üç eski ve köklü kültürle etkileşim halinde olmuşlardır. Tabiatıyla ismi geçen bu üç büyük kültürün de kendilerine özgü bahçe kültürleri vardı. Mesela Çinliler tabiatı kusursuz bir şekilde taklit etmeye çalışırken, Avrupalılar romantik heveslere kapılarak, çok girift ve karmaşık bahçeler inşa ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Diğer taraftan Bizanslılar ise bahçelerindeki masalsı öğelerle insanları büyülemeye çalışıyor; bu vesileyle konuklara hükümdarın gücünü hatırlatmaya çalışıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Türkler ise ne Çinliler gibi tabiatı olduğu gibi taklit etmiş ve ne de Avrupalılar gibi karmaşık tasarımlar gerçekleştirmişlerdir. Türk bahçeleri çok sade ve doğal olmakla beraber sadece süs amaçlı olmayıp, fayda unsuru da gözetilmiştir. Bitki seçimi, günlük yaşantının tüm gereksinimleri göz önünde bulundurularak yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Fayda unsurunun öne çıkmasında bozkır kültürü belirleyici unsur olmuş; her şeyden mümkün olduğu kadar istifade edilmeye çalışılmıştır. Bu haliyle Türk bahçeleri ‘minyatür bir cennet’ görünümü sergilemekte; güllerin, nergislerin, menekşelerin, karanfillerin, lâlelerin hemen yanı başında badem ağaçları, elma ağaçları, şeftali ağaçları bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Türklerin bahçe kültürlerinin şekillenmesinde ve gelişmesinde İslam Dini’nin de payı büyüktür. Kuran’daki cennet tasvirleri dolayısıyla, bu dini kabul eden milletlerin bahçe kültürleri arasında bazı benzerlikler olduğu görülmektedir. Mesela Abbasi Dönemi bahçeleri, Fars bahçeleri, Timur Dönemi bahçeleri, Selçuklu bahçeleri ve Osmanlı bahçeleri arasında, iklim şartları ve yerel eğilimlerden dolayı oluşan farklılıkları saymazsak eğer, çok da büyük bir farkın olmadığı görülecektir. Bu bahçelerin ortak taraflarından bazıları şu şekilde sıralanabilir: Sade olmaları, simetriye ve geometriye önem vermeleri, bahçelerin her köşesine suyun götürülmesi, gölgesi çok olan ağaçlarla beraber meyveli ağaçların da bulunması ve değişik çiçeklere yer verilmesi.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Bilindiği gibi bitki kültürünün gelişmesinde en önemli faktörlerden birisi yerleşik hayata geçiş, yani şehirlileşmedir. Türk kültür tarihi bu açıdan incelendiğinde, ideal manada bitki kültürünün hakim olduğu şehirler XV. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlanmıştır. Yaşamın ve sanatın her alanında, bitki kültürünün yoğun bir şekilde görülmeye başlandığı ilk şehirler, Orta Asya’da Timurluların mamur hale getirdiği Herat ile Anadolu’da Osmanlıların mamur hale getirdiği İstanbul’dur. Bu kültürü ilkin yaşayan Herat, XV. yüzyılda; önce Şahruh ve Baysungur ile, daha sonra da Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevâî ile en olgun dönemini yaşamıştır. Hem toplumun refah düzeyi açısından hem de sanat ve edebiyat açısından Türkler, ilk rönesansını bu şehirde idrak etmiştir. Bu anlamda ikinci rönesans XVI. yüzyılda Osmanlı İstanbulu’nda yaşanmıştır. Osmanlılar bahçe işine sıradan bir uğraş nazarıyla bakmamış; ona bir sanatçı edasıyla yaklaşmışlardır. Özellikle klasik dönemde, padişahlardan vezirlere, memurlardan esnaflara kadar, her kesimden insanın bahçeye, çiçeğe özel bir önem verdiğini görmekteyiz. “XVIII. yüzyılda İstanbul’da altmıştan fazla hasbahçe kurulmakla beraber yüzlerce sokağa da çiçek ve bahçe ismi verilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Bu bahçelerde türlü türlü çiçekler ve ağaçlar yer almaktadır. Çiçekler arasından, XVIII. yüzyıla kadar, gül ve bu yüzyıldan itibaren gül ile beraber lâle; ağaçlardan ise servi ve çınar her zaman en nadide köşelerde yerlerini almışlardır. XVIII. yüzyıla kadar lâlenin kıymeti pek bilinmediği için hasbahçelere kabul edilmemiştir. Bu yüzden lâleler bahçe kenarlarında ve tarlalarda yabanî (gelincik) olarak yaşıyorlardı:</p>
<p><span><em>Taşradan geldi çemen mülküne bigâne diye</em></span><br>
<span><em>Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda şehir hayatının her şeyiyle zirveleştiği XVIII. yüzyılın iki önemli sembolü vardır: Lâle ve Nedim. Bu yüzyılda sadece Kâğıthane’ye altmıştan fazla köşk inşa edilmiş, boğazın her iki yakası, başta Üsküdar ve Beşiktaş olmak üzere, kasırlarla donatılmıştır. Bu kasırların bahçelerinde lale ve gül ile beraber çeşit çeşit çiçekler ve ağaçlar yetiştirilmiş ve yaz geceleri bu bahçelerde padişah ve vezirlerle beraber, halkın da katıldığı eğlenceler tertiplenmiştir. Bu dönemde özellikle lale çok kıymetlenmiş -Hatta padişah narh koymak zorunda kalmış- yüzlerce değişik lale çeşidi yetiştirilmiş ve iş çılgınlık derecesine kadar götürülmüştür. Dönemin diğer sembolü olan Nedim ise, başta Kâğıthane olmak üzere, bütün bu köşkleri, yapılan eğlenceleri, lale şenliklerini ve İstanbul’un bahçelerini şiirleriyle ölümsüzleştirmiştir:</p>
<p><span><em>Hoş geldin eyâ bâ’is-i ârâyiş-i âlem</em></span><br>
<span><em>Ey lutf u kerem gülşeninin lâle zamanı</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a><br>
<span><em>Bir kân-ı ni’amdır ki anun gevher-i ikbâl</em></span><br>
<span><em>Bir bâğ-ı İremdir ki gülü izz ü ulâdır</em></span><br>
<span><em>Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ</em></span><br>
<span><em>El-hak bu ne hâlet bu ne hoş âb u havâdır</em></span><br>
<span><em>Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet</em></span><br>
<span><em>Her gûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır</em></span><br>
<span><em>İnsâf değildir anı dünyâya değişmek</em></span><br>
<span><em>Gülzârların cennete teşbih hatâdır</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p><strong>VI. Kitap İsimleri</strong></p>
<p>Klasik dönemde bitki ve çiçek isimlerinin fazlaca kullanıldığı yerlerden birisi de kitap isimleridir. Bu kullanımın oranını tespit edebilmek için Süleymaniye Kütüphanesi’nde küçük çaplı bir fiş taraması gerçekleştirdik ve şöyle bir tabloyla karşılaştık:</p>
<p>Çoğunluğu Türkçe olmak üzere 450 civarında kitaba, içinde bitki, çiçek ve bahçe kelimelerinin bulunduğu isimler verilmiştir. Bunlardan 200’e yakını ravza ve riyaz; 100’e yakını gül, gülşen, gülzar, ve güldeste; 90’a yakını nüzhet ve behçet; 60’a yakını hadika ve hadaik; 50’ye yakını da şecere ve reyhan gibi kelimelerle isimlendirilmiştir. Bunlara birkaç örnek verecek olursak:</p>
<p><strong>Ravza ve Riyaz:</strong> Ravza-i Evliya, Riyâzu’s-Sâlihin, Riyâzu’l-Âşıkîn, Riyâzu’ş-Şuarâ, Riyazu’n- Nukabâ vs.</p>
<p><strong>Gül, Güldeste, Gülbün, Gülşen:</strong> Gül-i Zibâ, Güldeste-i Riyâz, Gülbün-i Hânân, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Aşk, Gülşen-i Şuarâ.</p>
<p><strong>Nüzhet, Behçet:</strong> Nüzhetü’l-Fatır fî Tercemeti’ş-Şeyh Abdulkadir, Behce fî Telhisi’l-Behce.</p>
<p><strong>Hadika, Reyhan:</strong> Hadikatü’l-Reyâhin, Hadikatü’l-Vüzerâ, Hadikatü’l-hadâik fî tekmileti’ş-Şakaik.</p>
<p>Bu şekilde bitki isimleri alan kitaplar daha çok tasavvuf, edebiyat ve biyografi türü kitaplardır. Özellikle de şairlerin hayatları ve şiirleri hakkında bilgi veren tezkireler bu yaklaşıma iyi bir örnektir. Mesela tezkirelere bir yandan gül bahçesi anlamına gelen gülşen veya gülzar gibi isimler verilirken; diğer taraftan kitabın bölümlendirilmesi de âdeta bir bahçe tanzimi mantığıyla gerçekleştirilmiştir. Câmî’nin Baharistan’ı, Nevâi’nin Mecâlisu’n-Nefâis’i, Sehi Bey’in Heşt Bihişt’i sekizer ravzaya; Ahdî’nin Gülşen-i Şuarâ’sı dört ravzaya ayrılmış ve her ravzada sınıfına göre şairlere yer verilmiştir.</p>
<p><strong>VII. Divan Edebiyatı</strong></p>
<p>Bütün bunlara ek olarak diyebiliriz ki Divan şiiri, şehir kültürünün en ziyade hissedildiği sanat dallarından birisidir. Çünkü şu ana kadar izah etmeye çalıştığımız sanat dallarının hemen hepsi muhtevadan ziyade şekille ilgilidir. Diğer bir deyişle; muhteva ve öz açısından bakıldığında Divan şiiri, şehir kültürünün birinci elden şahidi konumundadır. Bu konuyu daha da somutlaştırabilmek için, Divan şiirinin mecaz ve teşbih dünyasını gözden geçirmek yeterli olacaktır. Bilhassa gazel ve kasidelerin nesib kısımları incelendiği zaman, hemen her beyitte, bir vesile ile, çiçeklerden ve bahçelerden söz edildiği görülecektir.</p>
<p>Divan şiirinin mevcut yapısı içinde yapılan bütün benzetme ve mecazlarda bitkinin tartışılmaz bir hakimiyeti söz konusudur. Bilhassa övülmek istenen kişinin -bu ister sevgili, ister bir devlet büyüğü, isterse manevi bir şahsiyet olsun- güzellik unsurları, değişik çiçek veya bitkilerle özleştirilmiştir. Yine bu şiirde en çok istenen ve şiddetle arzu edilen mevsim ‘bahar’dır. Çünkü bahar demek çeşit çeşit çiçek demektir ve her çiçek de sevgilinin başka bir güzelliğinin simgesidir. Çoğu zaman şairler, bitki ve çiçeklerle ilgili ayrıntılı bilgiler vererek onları çok iyi tanıdıklarını ispat ederler. Fakat bu çiçek ve bitkiler şiiri yansıtırken; genellikle naturalist tarzdan ziyade idealist tarz benimsenir. Bu seçimde Divan şiirinin estetik yapısı etkin bir rol oynamaktadır. Bilindiği gibi Divan şairlerinin hedefi, ideal olan güzelliği anlatmak ve ortaya çıkarmaktır, diğer güzellikler tamamen bu güzelliğin ortaya çıkarılmasında birer vesile konumundadır. Mesela Fıtnat Hanım, sümbül ve şebboyun bu denli şöhret kazanmasını ve beğenilmesini, ideal güzelliğe bir nevi basamak teşkil etmesine ve onun göstergesi olmasına bağlar:</p>
<p>Kim bakar Reng ü bûda zülf-i cânâne müşâbih olmasa gülzâr-ı dehrin sünbül ü şebbûsuna.</p>
<p>Şairler bu ve buna benzer vesileleri kullanarak sevdikleri güzelleri anacak ve onların güzelliklerini, edebî sanatları da kullanarak anlatacaklardır. Bundan dolayıdır ki sevgilideki güzellik unsurları ile ilgili benzetmeler incelendiğinde, tarif edilenin sevgili mi, yoksa bir gül bahçesi mi olduğu konusunda kararsızlığa düşülebilmektedir.</p>
<p>Orhan Şaik Gökyay ‘Divan Edebiyatında Çiçekler’ adlı makalesinde Divan şiirinin her yönüyle çiçek şiiri olduğunu ve bazı gazel ve kasidelerin, rediflerinden dolayı, çiçek adlarıyla anıldığını söyler: “Divan edebiyatında çiçeklerin adlarıyla tanınmış kasideler vardır. Bunlar adlarını taşıdıkları çiçekleri tanıttıkları kadar şairlerde türlü çağrışımlara da yol açarlar. Şair Necati’nin Benefşe Kasidesi, Hayali’nin Gonca Kasidesi, Fuzuli’nin Hayali Beyin, Necati’nin, Nevi’nin Gül Kasideleri, Nevi’nin Nergis kasidesi ve Baki ile Nevi’nin Gül, Karanfil ve Lale redifli gazelleri buna örnek gösterilebilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Bu kaside ve gazellerden bazı örnekler verelim:</p>
<p><span><em>Şerh edip sûsenler evsâf-ı hulkun gezdirir</em></span><br>
<span><em>Gonceden her subh açıp gülşende bir tûmâr gül</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p><span><em>Kad-i serv-i çemen yâre dehen gonca-i gülzâr</em></span><br>
<span><em>Hat-ı müşg-i hoten çehre semen hâl karanfül</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p><span><em>Berg-i gül eyledi cereyân cûybârda</em></span><br>
<span><em>Seccâdesin bıraktı suya pârsâ-yı gül</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<p><span><em>Lafz-ı rengîn olur ebyât-ı hayâl üstüne gül</em></span><br>
<span><em>Hoş gelir gülşen-i fikrette nihâl üstüne gül</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Divan şiirinde ve dolayısıyla Osmanlı şehir kültüründe, başta gül ve lâle olmak üzere, benefşe, reyhan, şebboy, sümbül, sûsen, yasemen, nergis, nilüfer, şakayık, erguvan, karanfil gibi çiçeklerle beraber; servi, çınar, ar’ar, sanavber, tûbâ, söğüt gibi ağaçlar en sık rastlanan bitki çeşitleridir.</p>
<p>İsimlerini zikrettiğimiz bu bitkiler, Divan şiiri geleneği içinde bazen renkleri, bazen şekilleri, bazen kokuları bazen de bütün bunların ötesinde tasavvufi bir gerçeği ifade etmek için kullanılmış ve bu çiçekler etrafında çok orijinal hayaller ve mazmunlar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Daha önce de bahsettiğimiz gibi Divan şiirinde kendisinden en çok söz ettiren çiçek güldür. XVI. yüzyıl şairlerinden Nev’î’ye göre devir “Gül Devri”dir ve akar su da gül devrinin âhengine uyum sağalamıştır:</p>
<p><span><em>Reftâre geldi serv elüne şem’-i sebz alup</em></span><br>
<span><em>Ezhârı sû-be-sû okıdı gülşene hezâr</em></span><br>
<span><em>Demlendi bâd-ı subh ile eşcâr-ı erguvân</em></span><br>
<span><em>Uydı usûl-i devr-i güle savt-ı cûybâr</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Bu yüzyılın şairlerinden Ümmî Sinan ise, hayal âleminde kurduğu ütopik şehirde, ne yana baksa gülü görür:</p>
<p><span><em>Seyrimde bir şehre vardım</em></span><br>
<span><em>Gördüm sarayı güldür gül</em></span><br>
<span><em>Sultanının tâcı tahtı</em></span><br>
<span><em>Bâğı duvarı güldür gül</em></span><br>
<span><em>Gül alır gül satarlar</em></span><br>
<span><em>Gülden terazi tutarlar</em></span><br>
<span><em>Gülü gül ile tartarlar</em></span><br>
<span><em>Çarşı pazar güldür gül</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>İzzet Molla, ömrü boyunca gülü için inleyen ve fakat kavuşamayan bir bülbülün hazin sonunu çok farklı bir şekilde dile getirir:</p>
<p><span><em>Berg-i gülle andelîb-i zârı tekfîn ettiler</em></span><br>
<span><em>Bir Gülistan beytini üstüne telkîn ettiler</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Bâkî bir beytinde lâleyi kadehe, çiğ tanelerini de kadeh içindeki paralara benzeterek, orijinal bir hayal yakalar:</p>
<p><em><span>Jâle nakdin kadehe koydı çemen bezminde</span></em><br>
<em><span>Cem’ idüp saklamalı gonca gibi zer lâle</span></em></p>
<p>Rehayî insanoğlunun bir ömürlük macerasını bir beyte sığdırır ve insanın bir nilüfer misali, âleme ağlayarak gelip, ağlayarak gittiğini söyler:</p>
<p><span><em>Hemân ağlayı geldüm âleme ağlayı gitdüm ben</em></span><br>
<span><em>San ol nîlüferüm kim suda bitdüm suda yitdüm ben</em></span> <a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Ayrıca edebiyatımızda Gül ü Bülbül mesnevileri de çok işlenen konulardan birisidir. Bu mesnevilerde genellikle sembolik bir lisanla bülbülün güle olan aşkı anlatılır. Bu konuyu en iyi işleyen şairlerimizin başında Kara Fazli gelir. Fazli, hikayesini tasavvufi sembolizm üzerine kurar. Hikayede Lale, Nergis, Susen, Sünbül ve Servi kişileştirilir ve hikayenin kurgusu içinde her birine farklı bir görev yüklenir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlardan, yerleşik hayatla beraber gelişen kültürde hayvan motiflerinin hiç kullanılmadığını söylemek de yersiz olur. Hayvan motifleri, bitkilere nazaran, asgari seviyede kullanılmaya devam edilmiştir. Hatta sırf hayvanları konu edinen, onları birer sembol olarak kullanan bazı şiirler de kaleme alınmıştır. Mesela Şeyhî’nin Harnamesi, Nef’î’nin Rahşiyyesi, Lamii’nin Şerefü’l- İnsan’ı ile çeşitli şairlerin bülbül, pervane, hüma, koyun, kuzu redifli gazel ve kasideleri, bu geleneğin devam ettiğinin birer kanıtıdır. Türklerin dışındaki diğer Doğu edebiyatlarında da sırf hayvanları konu edinen ve onları birer sembol olarak kullanan eserler yazılmıştır. Bunlar arasında Hint, Fars Arap ve Türk edebiyatlarında çok çevirileri yapılan, Pançha Tantra (Kelile ve Dimne), Mantıku’t-Tayr ve Hz. Süleyman etrafında gelişen hikayeler sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Milletlerin sosyal hayatlarını ve geçirdikleri değişimleri, gerek edebî eserlerden ve gerekse sanat eserlerinden yola çıkarak tespit etmek mümkündür. Çok genel bir tasnifle Türkler, yarı göçebelik döneminde hayvan figürlerine ağırlık verdiler ve ‘Hayvan Üslûbu’ denen bir üslup oluşturdular. Bu üslûp, takriben M.S.VIII. yüzyıla kadar devam etmiştir.</p>
<p>Bu asırdan itibaren ise yerleşik hayatın tesiriyle ‘Bitki Üslubu’na ilk adımlar atılmış ve sanat eserlerinde hayvan figürleriyle beraber bitki motiflerine de rastlanmaya başlanmıştır. Ayrıca Türk- İslam eserleri için dönüm noktası niteliği taşıyan stilizasyonun da ilk denemelerine bu dönemde rastlamaktayız. Hem yerleşik hayata hem de bitki kültürüne geçiş, birkaç asır sürmüştür. Bu süreçte hayvan figürlerinde azalma eğilimi gözlenirken, bitki figürlerinde hızlı bir artış gözlenmiştir.</p>
<p>Şehirlileşme ve bitki kültürü, Selçuklularla geçiş evresini tamamlarken, Osmanlı İmparatorluğu ile en parlak dönemini idrak etmiştir. Osmanlıların fethettikleri şehirlerden Bursa, Edirne ve özellikle de İstanbul, yerleşik kültürün -bitki kültürünün- timsali haline gelmiştir. İstanbul’la beraber, Uygurlardan beri gelişimini sürdüren, Bitki Üslubu, kendini tam anlamıyla ifade edebileceği mekânına da kavuşmuştur.</p>
<p>Hem bozkır kültüründe hem de yerleşik kültürde sevilen kişi (sevgili, padişah veya manevi bir şahsiyet), devrin yaşam şartlarına göre daha üstün görülen varlıklara benzetilmiştir. Bu benzetmeler, kültür değişiminin en belirgin şahitleri ve en çarpıcı göstergeleri olarak dikkat çekicidir.</p>
<p>Mesela Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz şöyle tasvir edilir: “Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Öte yandan, yerleşik kültürün ürünü olan Divan şiirinde ise sevilen kişinin boyu serviye, saçları sünbüle, kulakları güle, gözleri nergise, yanakları laleye, ayva tüyleri çemene, ağzı goncaya, bir bütün olarak güzelliği ise gül bahçesine benzetilmektedir.</p>
<p>Bozkır kültüründe; süslemelerde hayvan figürleri kullanılırken, geçiş evresinin ürünü olan Rumî üslupta, hayvan ve bitki motifleri beraberce kullanılmış, yerleşik kültürün ürünü olan Hatayî ve şukufe tarzlarında ise bitki ve çiçeklere ağırlık verilmiştir.</p>
<p>Bozkır kültüründe at, aslan, kartal ve bozkurt hayatın vazgeçilmez birer parçası olmanın yanında, şiirde ve resimde de, en çok işlenen figürler olurken; yerleşik kültürde bunların yerini gül, lâle, sümbül ve servi gibi bitkilerin aldığı görülmüştür.</p>
<p>Bozkır kültüründe hayvanlara yüklenen bazı sembolik manalar, yerleşik kültürde bitkilere yüklenmiştir: Mesela Bozkır kültüründe, aslan güçü, kaplumbağa ebediyeti, kurt özgürlüğü sembolize ederken; yerleşik kültürde gonca ağız, lâle yanak, sümbül saç, servi boy yerine kullanılmış ve bu çiçeklere bazı sembolik manalar yüklenebilmiştir.</p>
<p>Bozkır kültüründe insanlara ve hatta bitkilere bile hayvan isimleri verilirken, yerleşik kültürde insanlara, bilhassa da kadınlara bitki isimleri verilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yusuf ÇETİNDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Fatih Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 171-181</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ögel, Bahaeddin, (1991), İslamiyet Öncesi Türk Kültür Tarihi, TTK, Ankara, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ersoy, Osman, (1963), XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Türkiye’de Kâğıt, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kafesoğlu, İbrahim, (1998), Türk Milli Kültürü, Ötüken, İstanbul, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ünal, Tahsin, (Ocak 1974), Eski Türklerde Şehir ve Şehircilik, Türk Kültürü, Sayı. 135, s. 171, 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kafesoğlu, a.g.e., s. 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Eğri, Sadettin, (1999), Klasik Türk Edebiyatında Hayvan Motifleri, Osmanlı, C. IX, Yeni Türkiye Yay, Ank., s. 743.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Çoruhlu, Yaşar, (1995), Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, Seyran Kitabevi, İstanbul, s. 114, 286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Erol, Aydın, (1992), Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihi Örneklerle Adlarımız, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, s. 458.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ögel, a.g.e., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Haack, Hermann, (1975), Doğu Halıları, Çev. Neriman Girişken, Baylan Yay. Ank., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Diyarbekirli, s. 123-124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ögel, a.g.e., s. 163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Yetkin, Şerare, (1991), Türk Halıları, Türkiye İş Bankası Yay., Ank., s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ergin, Muharrem, (1994), Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yay., İstanbul, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ergin, a.g.e., s. 212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ergin, a.g.e., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Arat, Reşit Rahmeti, (1988), Kutadgu Bilig, TDK, Ankara, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Arat, a.g.e., s. 172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sosyal, M. Orhan ,(1978), Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Sevinç Mat., Ankara, s. 17-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Çoruhlu, a.g.e., s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Banarlı, N. Sami, (1997), Resimli Türk Edebiyatı, C. I, MEB Yay., İstanbul, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İnan, Abdulkadir, (Eylül 1995), Uygurlarda Orkestra, Hayat Tarih Mec., s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Aka, İsmail, (1991), Timur ve Devleti, TTK, Ank., s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Arseven, Celal Esad, (1984), Sanat Ansiklopedisi, C. IV, İst., s. 1714; Birol, Çiçek Derman, (1991), Türk Tezyin Sanatlarında Motifler, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İst., s. 179-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Uçar, Şahin, (1994), Varlığın Mana ve Mazmunu, İz Yay., İstanbul, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Aksu, Hatice, (1998), Rumî Motifin Kökeni, Mimar Sinan Ünv., Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Basılmamış Doktora Tezi, İst.; AKSU, Hatice, (1999), Türk Tezhib Sanatında Süsleme Unsurları, Osmanlı, Yeni Türkiye Yay, C. 11, Ank., s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Yamanlar, Minako Mizuno, (1991), Hatayî Motifinin Menşei, IX. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay, İstanbul,  s. 446.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Aksu, a.g.e., s. 138; BİROL, Çiçek Derman, (1991), Türk Tezyin Sanatlarında Motifler, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İst., s. 65; Çoruhlu, Yaşar, Erken Devir Türk Sanatının ABC’si, s. 125; Çağman, Filiz, (1983), Osmanlı Sanatı, Anadolu Medeniyetleri III, s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Arıtan, Ahmet Saim, (1993), Ciltçilik Mad. TDV, İ.A, C. 7, İstanbul, s. 551.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Özen, Mine Esiner, (1998), Türk Cilt Sanatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Binark ve Arkadaşları, (1997), Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Belge Türleri, Padişah El Yazıları ve Belge Restorasyonu, Başbakanlık Devlet Arşivi Genel Müdürlüğü, İstanbul, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Derman, M. Uğur, (1983) Padişah Tuğralarındaki Şekil İnkılabına Dair Bilinmeyen Bazı Gerçekler, VIII. Türk Tarih Kongresi, TTK, Ank., s. 1613.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Aksoy Şule, (1999), Osmanlı Sultanlarının Tuğraları ve Tuğralı Belgeler, Osmanlı, Yeni Türkiye Yay, C. 11, Ank., s. 67; İA, Tuğra mad., İst. 1975, cüz. 126, s. 16; UMUR, Suha, (1980), Osmanlı Padişah Tuğraları, İst.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> K. A. C, Creswell, (1985), Treasures of İslam, Singapore, s. 389-391; Bozkurt, a.g.m., s.100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Diyarbekirli, Nejat, (1984), Türklerde Halıcılık, Türk Edebiyatı, Sayı. 132, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Yetkin, a.g.e., s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bozkurt, Nebi, (1997), Halı Mad., TDV, İ.A, C. 15, İstanbul, s. 260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Haack, a.g.e., s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Öney, Gönül, (1978), Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, Ankara, s.114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Bozkurt, Nebi, (1998), Hayvan Mad, DİA, C. 17, İst., s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Bozer, Rüstem, (1991), Hatayî Motifinin Menşei, IX. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi,  Kültür Bakanlığı Yay, İstanbul, s. 407.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Eldem, Sedad Hakkı, (1990), Türk Bahçeleri, İzmir Yayıncılık, İzmir, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Charaget, Marguerite, (Kış 1995), Bizans Bahçeleri, Bahçe Kültürü Özel Sayısı, Sanat Dünyamız, Sayı: 58, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Eldem, a.g.e., s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Ayvazoğlu, Beşir, (1992), Güller Kitabı, Ötüken Yay., İstanbul, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Öztürk, Münir, (1997), Garden Art in Islamic Culture, Bulletin of Faculty of Science Al- Azhar University, Cairo, s. 399.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Ayvazoğlu, a.g.e., s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Tarlan, A. Nihat, (1992), Necati Bey Divanı, Akçağ, Ankara, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Macit, Muhsin, (1997), Nedim Divanı, Akçağ, Ankara, s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Nedim, a.g.e., s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Gökyay, O. Şaik, (Nisan 1990), Divan Edebiyatında Çiçekler, Tarih ve Toplum, Sayı: 76, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Tarlan, Ali Nihad, (1997), Fuzuli Divanı, Akçağ, Ankara, s. 47, 9K.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Küçük, Sabahattin, (1994), Bâkî Divanı, TDK Yay., Ankara, s. 257, 274G9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Bilkan, Ali Fuat, (1997), Nabi Divanı, MEB Yay., İstanbul, s. 830, 489G.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Kalkışım, Muhsin, (1994), Şeyh Galib Divanı, Akçağ, Ankara, s. 276, 284G.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Banarlı, N. Sami, (1997), Resimli Türk Edebiyatı, MEB, İstanbul, C. I, s. 579.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Ayvazoğlu, a.g.e., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Pala, İskender, (1999), Ah Mine’l-Aşk, Ötüken, İstanbul, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Kurnaz, Cemal, (1997), Türküden Gazele, Akçağ, Ankara, s. 441.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Ertap, Önder, (1996), Divan Şiirinde Hayvan Motifi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Ünv., Balıkesir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-hayvan-ve-bitki-motifinin-seyri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Ergin, a.g.e., s. 16.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rumî Motifinin İlk Öncüleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rumi-motifinin-ilk-onculeri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rumi-motifinin-ilk-onculeri</guid>
<description><![CDATA[ Rumî Motifinin İlk Öncüleri
Süsleme insanlık tarihinin herhangi bir noktasında ve kültür çevresinde görülebilmektedir. İlk çağlardan itibaren topluluklar halinde yaşayan insanların temel eğilimlerinden biri olan süsleme, mağara duvarlarında veya kayalar üzerinde görülmeye başlar, çiziliş amaçları ne olursa olsun, bu tutum insanların sosyal ihtiyaçlarından biri olarak görülmektedir. İnsan topluluklarının zaman içerisinde toplum, boy ve ulus olma sürecini yakalamaları, süslemeyi ülkelerin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63d54a79a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rumî, Motifinin, İlk, Öncüleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Rumi-Motifi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html">Rumî Motifinin İlk Öncüleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hatice AKSU</strong></span></a>
</p><p>Süsleme insanlık tarihinin herhangi bir noktasında ve kültür çevresinde görülebilmektedir. İlk çağlardan itibaren topluluklar halinde yaşayan insanların temel eğilimlerinden biri olan süsleme, mağara duvarlarında veya kayalar üzerinde görülmeye başlar, çiziliş amaçları ne olursa olsun, bu tutum insanların sosyal ihtiyaçlarından biri olarak görülmektedir. İnsan topluluklarının zaman içerisinde toplum, boy ve ulus olma sürecini yakalamaları, süslemeyi ülkelerin milli karakterlerini taşıyan, o ülke insanlarının kendine has zevk ve duyguların şekillenmesi olarak ortaya çıkarır. Başlangıçta daha soyut nitelikte olan, XVII. yüzyıla gelindiğinde giderek naturalist bir nitelik kazanan bitkisel formlar, arasında şakayık, lale, hançer yaprak denen saz yaprağı gibi doğal türlerin yanı sıra, aşırı derecede üsluplaştırılmış bazı örneklere de sık sık rastlanır. Bu tip örneklerin doğadaki kaynağı, kültürel kökeni çoğu zaman belirsizdir ve uzmanlar arasında tartışma konusu olan bu motif rumidir. Örnekler üzerinde, hayvansal bir çıkışa bağlandığı düşünülen rumi motifin, bitkisel formlar adı altında isimlendirilmesi ise çelişki oluşturmaktadır. İspanya’dan Hindistan’a kadar yayılan ve yüzlerce türü olan rumi motif de söz konusu tartışmalı formlardan biri olup, bazen bir hayvan kanadı veya vücudu, bazen de karmakarışık bitkisel formlar halinde karşımıza çıkar. İslam sanatının bu temel süsleme öğesi rumi motifin kökeni yeterince aydınlatılmadığı için, bugün bile sırrını ele vermiş değildir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>İslamiyetin kabulü ile hayvansal görünümünü tamamen kaybetmiş olan rumi motifi, bitkisel bir yapılanmaya bağlayacak hiç bir ipucu yoktur. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu Selçuklu eserlerinde bir çok örneğin hayvanlarla birlikte uygulanması bu düşünceyi doğrular niteliktedir. (Res: 16-17) Bazı yazarlar rumi’yi bir üslup türü olarak kabul etmişler, bazıları ise desen tekniğinde kullanılan temel unsur olarak görmekle yetinmişlerdir. Diğer motif guruplarıyla birlikte kullanılan rumi’yi, bir hatayi ile aynı sap üzerine çizemeyiz. Rumi motifleri diğerlerinden ayrı bir şebeke üzerine yerleştirmek mecburiyeti vardır. Bu özellik onun bağımsız bir üslup veya tarz içinde geliştiğini doğrular. Netice olarak rumi, zengin ve itibarlı kullanılış nedeniyle hem üslup, hem de süsleme sanatının temel bir unsuru kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Rumi’nin; penç, yaprak, bulut gibi diğer motiflerle birarada kullanılmakta oluşu motife temel unsur sıfatı kazandırır. Diğer taraftan aynı motifin, süsleme sanatının her dalında müstakil kullanıldığını görüyoruz. Bu sebeple kompozisyon tipleri arasında rumili desenin ayrı bir yeri ve önemi vardır bu da rumiye bir üslup sıfatı kazandırır. İslam sanatında baştan sona var olan ve her ülkede görülen rumi, zaman zaman araştırmacılar tarafından ele alınmış, bu motifin ortaya çıkışı, geliş yeri ve kökenine de kısaca değinilmiştir. Rumi motifin İslami devir öncelerine inen ön tiplerini, köken tartışmalarını ve ilk örneklerini klasik Türk İslam tezyinatında gelişen üslüplaşmasından önce, Hun, Göktürk ve Uygur sanatında aramak gerekmektedir. Bu yazımızda rumi motifin, isim tartışmaları ile M.Ö. ki dönemlerde ve Hun sanatında, Orta Asya coğrafyasında ortaya çıkışını ve hayvan üslubu içindeki ilk öncülerini örnekler üzerinde tespit edeceğiz, kısa da olsa geç dönemlerdeki sürekliğini göreceğiz.</p>
<p>Bugüne kadar Asya’nın Prehistorya, Protohistorya ve tarih devirlerinin Türk bilim adamları tarafından yeterince incelenmemiş olması batılı bilim adamlarına bağlı kalınmasını gerektirmiştir. Yabancı bilim adamlarının yaptıkları çeşitli araştırmalarda Türklerin ilk yurdu olarak, Altaylar Bölgesi, Baykal Gölü’nün doğusu, Mançurya, Güney Moğalistan, Kuzeybatı Asya, Aral Gölü mıntıkası, Tanrı Dağları (Tiyan-Şan) gibi, çok çeşitli bölgeler tarif edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Türk bilim adamları ise, Tanrı Dağları ve Altay Dağlarından, Baykal mıntıkasına kadar olan toprakları, Türklerin ilk yerleştikleri yerler olarak kabul etmektedirler. Türkler hangi bölgeyi ilk yurt edinmiş olurlarsa olsunlar, kısa sürede bütün Asya kıtasına yayılarak Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’ya kadar uzanan çeşitli bölgelerde devlet kurmuşlar, büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir.</p>
<p>Asya kıtasında Prehistorik devirlerden günümüze kadar, Türklerin yaşadıkları bölgeler “Orta Asya “ ve “İç Asya” tabiri adı altında anılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Türk Sanat Tarihi’nde önemli bir rol üstlenen Hayvan Üslubu’nun (Türk Bozkır Sanatı’nın) geliştiği yerler Altay, Sayan, Tanrı Dağları mıntıkası ve Ordos (İç Moğolistan) (Res: 12) bölgeleridir. Bozkır Sanatı hususunda önem arzeden bir diğer bölge, Karadeniz’in kuzeyindeki Bozkır kuşağını ihtiva eden İskit topluluklarının yaşadığı geniş alanları kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Türk sanatının kaynaklarından birini teşkil eden “Hayvan üslubu” sadece doğada var olan, bildiğimiz hayvanları değil; fantastik yaratıkları da içeren bir üsluptur. Geniş yayınları konu alan bu üslubun, M.Ö.7. yüzyıldan sonra belirli bölgelere kazanmış olduğu şekil ve stil özellikleri birbirinden kolayca ayırt edilebilmekle birlikte, bu tarzın ikonografik kaynağı henüz aydınlanmış değildir. Özellikle prototip sayılan örneklerin kronolojisi her zaman tartışmaya açık kalmıştır. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, Kafkasya (Kuban, Maykop) Ordos, Luristan bölgeleriyle, İskit, Kimmer ve Sarmat buluntularını esas alarak, başlangıç noktası unutulmaya terk edilmiş fakat, gelişme çizgisi bakımından bir anlamda artık düze çıkmış bir üslubun tanımlanması tercih edilmiştir. Bu üslubun çok daha eski zamanlara kadar indiğini kabul eden, söz gelimi Buzul Çağı’ındaki izlerini arayan bir kaç yazar (J. Strzygowski tipik bir örnektir) kısa, kopuk, anlaşılması güç ifadeler ve arkeolojik buluntulara dayanamayan notlar halinde konuya değinmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Hayvan üslubu, Eski ve Orta Çağ boyunca, Britanya adaları Mezopotamya’ya kadar uzanan bir kuşak üzerinde sık sık karşımıza çıktığı gibi, Güneydoğu Asya, Çin ve İskandinav ülkelerinde de önemli örnekler vererek, adeta bir coğrafi alanlar zincirini tamamlar. Daha iç bölgelerde Karadeniz’in kuzey kıyıları, Urallar ve Sibirya’daki buluntu merkezleri oluşturduğu istasyonlar da dikkate alınırsa, yayılma alanlarının jeohistorik konumu, bu üslubun Orta Asya kökenli olabileceği izlenimini vermektedir. Bir veya birkaç merkezden çıkarak, M.Ö.8. veya 7. yüzyıldan sonra; kavimler göçü, ticaret veya bazı faktörlerin etkisiyle çevre ülkelere yayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Hayvan üslubunun “Hun” kavimleriyle doğrudan doğruya ilgili olduğu, bugün herkes tarafından kabul edilmiştir; yalnız şimdiye kadar gelişmiş hayvan üslubunun tarihi çok yeni, yani M.Ö. 2. yüzyıla yahut daha sonraya koymaktadırlar. Fakat B. Karlgren tarafından yapılan yeni araştırmalar, bu üslubun M.Ö.600’lerde doğrudan doğruya bronz sanatını temsil edebilecek kadar gelişmiş olduğunu göstermektedir. Shang devrine ait en yeni buluntular, hayvan üslubunun silah sanatını hiç olmazsa, M.Ö.14. yüzyılda tamamen gelişmiş olarak mevcut olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Avrupa literatüründe hayvan üslubuna ekseriya “İskit” üslubu denir.</p>
<p>Hayvan üslubu en azından M.Ö. 600’den beri, eski Çin bronz kültürüne kuvvetle tesir etmektedir. Bu doğrultuda kuvvetli bir hayvan üslubu gelişmekte ve tamamen yeni şekiller ve yeni tezyinat meydana gelmektedir. Binicilik sanatının Çin’e girmesiyle koşum takımının ve arabaların madeni kısımlarında hayvan üslubunun tatbik edildiğini görüyoruz. Bunlar önce mevcut olmayan şeylerdi. Bu yeni sanat, yalnız Çin’de kalmayıp, Güney Çin’e ve Çin Hindistanı’na gitmiş, fakat Japonya’ya girmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bozkırda gelişen “hayvan üslubu”nun Orta Avrupa’ya ve Ön Asya’ya kadar yayılması ve uzun zaman kullanılması, bu anlayışın yalnızca süslemek için yapılmadığını gösterir. Tabiat üstü kuvvetlere karşı eğilimlerden ortaya çıktığına göre, hayvan üslubunun ana doğuş sebebi dindir. Hayvanların tasvir ediliş tarzı, bozkırların hareketli ortamında göçebelerin gördükleri, yararlandıkları ya da korktukları hayvanları algılama biçimleriyle ilgidir. Benzeri hayat tarzını yaşayan topluluklar bu hayvan figürlerini de benzeri şekilde algılar, sanat objelerinde, birbirine benzer şekilde yansıtırlar. Bu yargı en azından Asya için geçerlidir.</p>
<p>Kaynakların verdiği bilgilere göre Türk topluluklarından Hunların ve Göktürklerin tek tanrılı bir dine sahip olduklarını ayrıca aralarında güneş, ay, yer, su ve atalar kültünü de kuvvetle yaşadıklarını öğreniyoruz. Bozkır’ın ağır şartları içinde yaşayan en eski Türk topluluklarında atalarından kalma inançları dolayısıyla, vahşi hayvanlarla mücadelelere ve çeşitli bitkilere karşı ilgi duymaları, bazı inançları ortaya çıkarmıştı. Bu ortamda vahşi hayvanlar, öncelikle yırtıcı kuşlar, ilahi birer haberci şekline bürünmüştü ve şamanlara yardımcı olmuşlardı. Bozkır kültürüne bağlı topluluklarda kahramanların ya da şamanların hayvan biçimine girdiklerini bilmekteyiz. Macar bilim adamı A. Alfoldi, insanın hayvana dönüşme arzusunun sebebini, kendini kovalayan düşmandan saklanma zorunluluğundan kaynaklandığını yazar.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Hunlara ait kurganlardan edindiğimiz bilgiye göre, dağ koyunu ve koç, Yer Tanrısı’na sunulan bir hayvan olması dolayısıyla sık sık kurban edilmişti. At ise Gök Tanrı’ya kurban edilirdi.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bazı pirimitif topluluklar, geyiklerin ve yabani domuzların çene kemiklerini evlerine asarlar ve böylelikle kemiklerin içindeki ruhların yaşayanları kendine çekeceğini sanırlardı. Böyle bir uygulama İç Asya’nın “hayvan üslubu” sanatının orijini bakımından önemlidir. Sir James G. Frazer eseri “Altındal” da hayvan üslubunun ilk defa kemikleri kullanmakla başladığı teorisini bu örneklerle destekler.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Takip etme ve edilme, en eski Hun sanatında sık sık tekrarlanmıştır. Hayvan vücutlarındaki tez ve süratli, hareketler, geriye dönük baş, bu fikri bilhassa belirtir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Yarı insan, yarı hayvan veya yarı bitki gibi ya da doğrudan doğruya fantastik yaratıkla, yahut da insan ve hayvan arasında bir mahluk Totemizimin bir sonucuydu. Yani atalara tapmak ve bunun sonucunda bir takım şeylere inanmaktı. Netice olarak bu inançlar doğrultusunda kullandığı eşyaları ve yaşadığı ortamları süsleme ihtiyacı hissediyordu.</p>
<p>Erken devirde, bir başka deyimle İslami inançların, etkilerinin henüz sanat üzerine yansıtmadığı dönemlerde Türk sanatının tematik eğilimi zoomorfiktir. Daha çok hayvanlar ve fantastik yaratıklar dünyasında dışa vuran vahşi canlılık, bitip tükenmek bilmeyen çekişme, kazanma ve kaybetme kavramlarını da beraberinde getirmektedir. Asıl anlatılmak istenen şey, sınırsız isteklerine ulaşmak üzere, insanın sonsuz zannettiği enerjisini kullanmaya çabalaması; anlatma yöntemi ise büyük ve karanlığın içine gizlenmiş olan güçler karşısında direnen bu enerjinin hayvanlar tarafından temsil edilişidir. Bu devrenin büyük ruhsal coşkularını sanata geçiren üslup bu yüzden “hayvan üslubu” adıyla anlatılmaktadır. İşte bu üslup İslam’la tanışıp, inanç sisteminin içine dalınca, hayata ve insana dair bütün ilişki ve kavramların bir başka türlü olduğunu anlar. Hızını kaybeder, yeni inanç sisteminin mesajına kulak vermek üzere yavaşlar ve durur.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Tabiattan aldığı gücü ve ışığı sanatkar, bundan sonra İslam inancından ve tasavvufi eğitimin etkisiyle gönül aleminden almaya başlar. Sanatçı bu çerçevede güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. “Güzellik” objektif bir nitelik olmadığına göre, sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılmaz. Ağaç sadece bir işarettir, güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duygularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilizdir ama, sürekli değişme halindedir (‘ol’ emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır). Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliğinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak soyutlama (tecrit) yoluyla ulaşmak mümkün olabilir. Soyutlamanın ilk aşaması stilizasyondur. Stilizasyon (üsluplaştırma), objeyi sadeleştirip şematize etmektir. Bütün varlık aynı mutlak hakikatin tezahürü olduğuna göre, sayısız objede dağılmak yerine, belirli objelerden hareket etmek ve onlar üzerinde derinleşmek daha doğrudur. Bu yaklaşım, Müslüman sanatçıyı kaçınılmaz olarak şematizme götürür. Bunun doğurduğu tekdüzelikten de çeşitleme (tenevvü) yoluyla kurtulmaya çalışmıştır. Gerçek bir sanatçı, yaptığını asla tekrarlamaz.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Şeytanın efsunkar davetlerine karşı koyarak dış dünyanın cazip, fakat gelip geçici şekillerden kurtulmaya çalışan Müslüman sanatçı, eriştiği en son noktada nesnelerin direnişini büsbütün kırarak bir yandan tezhib sanatında rumili, bitkisel bezemeli süslemelere, bir yandan hat sanatına, bir yandan da bütün bu sanatları biraraya getiren mimarinin dış dünya ile hiç bir ilgisi bulunmayan soyut formlarına ulaşmıştır. Eğer dikkatle incelenirse, din dışı kabul edilenler de dahil, bütün İslam sanatlarının temelinde, tasavvufi anlamda bir arayış geriliminin, yani ‘aşk’ın var olduğu görülecektir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Böylece rumi motif hayvansal mücadelelerin dinamizminden farklı bir boyuta geçer ve dalların kıvrımlarında ahenk ve uyum arayışına girer.</p>
<p>Bu motifin lugat manasının Anadolu, kökeninin Orta Asya olduğu, ve muhtelif hayvan formlarından kaynaklandığı görülse de, tezhip sanatında meydana getirilen formlar ve kompozisyonlar açısından başlı başına bir üslup olduğu bilinen bir gerçektir. Bu motif kendine ait bir hat üzerinde belirli kurallar çerçevesinde, sanatkârın yaratma gücüne bağlı olarak, sonsuz çeşitlilikle uygulanabilmektedir. Süsleme sanatındaki bir kompozisyonda rumi hatları, kendi kanallarında bitkisel motiflerle karışık olarak kullanılabildiği gibi, kendine ait formlar içinde de kullanılmaktadır. Rumi motifleri bitkisel kompozisyonlarla beraber kullanıldığı halde onlardan bağımsız bir motif karakteri de göstermektedir. Böyle olmasına rağmen kompozisyondaki bütünlüğü ve çeşitliliği sağlayan en önemli elemandır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Ondördüncü yüzyıla kadar rumi üslubu ile yapılmış süslemelerin çoğunda hayvanları tanımak mümkündür. Girift, kıvrık yollar üzerinde, tavşan, balık, kuş örnekleri açık seçiktir. Çiçek dalları ile rumi yolları hep ayrı kanallarda dolanıp, hiç bir zaman birbirlerinin yollarına karışmazlar. Zamanın akışı ve zihniyet gelişmelerinden olsa gerek, kuşların kafaları, hayvanların ayakları kuyrukları vb. ayrıntılar kaybolunca, rumiler klasikleşmiş, yalın hallerine bürünmüşlerdir. Onbeş, onaltı ve onyedinci yüzyıllarda köklerini belli etmeyecek kadar katı stilize şekillerde görülürler. Ancak onsekizinci yüzyıldan itibaren Batı etkileri ile tamamen değişmeye başlarlar ve bazı hallerde yaprak ve bitkisel görünüm alırlar.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Rumi motifinin günümüze gelen en erken örneği Uygurlara ait IX-X. yy.’da yapılmış olan Bezeklik fresklerinde bir su canavarının kanadında yer aldığı (Res: 1), rumi üzerine yazılmış çeşitli makalelerde rumi’nin ilk örneği olduğu ileri sürülmektedir. Burada görülen şekil daha sonraki yüzyıllarda çok sıkça rastlayacağımız rumi formunun klasikleşmiş örneklerindendir, oysa daha erken örneklerin bulunduğunu biliyoruz. Orta Asya’da yaşayan Türklerin hayvanlara karşı büyük bir ilgi duyduğu bilinmektedir. Çoğu kez hayvanları kuvvet, bereket, kötülük, iyilik gibi çeşitli kavramların sembolleri olarak kabul etmişler, bu motifleri aynı amaçla bir çok sanat eserinin teması olarak kullanmışlardır. Özellikle Noin-Ula ve Pazırık kurganlarından çıkarılan Hunlara ait çeşitli eşyaların üzerinde hayvan figürlerinin bolca işlenmiş olduğu dikkati çeker<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> (Res: 2-3). Kahramanlık, kuvvet, bereket mertlik, bağlılık gibi değerlerin sembolü sayılmış olan hayvan, sanatkara da ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>M.Ö.I. binde Kuzey Çin’de yaşayan Asya Hunlarına ait Güney Sibirya’da, Altay Dağları eteklerinde, Pazırık’ta Rus arkeloğu Rudenko tarafından açılan kurganlarda, M.Ö.III. ve IV. yüzyıldan kalma eşyalar ele geçmiştir. Leningrad Hermitaj Müzesi’nde saklanan bu eserler arasında halı kumaş, renkli keçe, aplike örtüler (Resim: 4-5), (çizim: 4-5) üzerinde sık sık hayvan figürlerine rastlanır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Ayrıca bu belgelerdeki desenlerde, rumi motifin “hazırlayıcı” nitelikte motifler görülmektedir. Daha sonraki devirlerde sanatkar tarafından üsluplaştırılarak işlenen hayvan figürü çoğu zaman güçlü göstermek, hareketine efsanevi hız katmak gayretiyle kanatlanmış ve bu kanatlar, rumi motifine benzer şekillerle süslenmiştir (Res: 6), (çizim: 6).<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Eşya kap kacak üstünde pek çok kullanılan, hayvanların mafsalları ya da boynuzlarını ve kuşların gagasını tasvir eden helozon şeklinde bir motif görüyoruz. (Res: 13), (çizim: 13) Milattan önce 400 yıllarına doğru, hayvan tasvirine dayanan üslubun daha sonraları bitki tasvirine dayanan üslup haline geldiğini görüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Üsluplaştırılmış bulut ile ejder, genellikle, eşyaların ve dokumaların süslenmesinde kullanılan klasik bir motifin doğmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Türklerin yoğun olduğu, Mezopotamya, İran ve Anadolu’da, Asya hayvan üslubunun derin izlerini geç dönemlerde bile görmek mümkündür. Mesela bugün Fransa’daki Grenoble Müzesi’nde sergilenen ve XIII. yy.’ın ilkyarısına tarihlendirilen bir Artuk eseri kendinden en az 1700 yıl önce yapılmış olan altın levhadaki griffon (Res: 7), (çizim: 7) at mücadelesiyle pek çok yönden benzerlik gösterir ve iki kültür arasındaki bağlantıyı vurgulamak açısından önem taşır. Bir mangala ait olan şebeke parçasında “S” biçiminde kıvrılmış bir ejderha bir aslanın vücuduna dolanmış durumdadır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Rumilerin kökenini hayvan figürlerine dayandıran varsayımcıların öncülerinden ve en inançlı savunucularından biri Viyanalı sanat tarihçisi Josef Strzygowski’dır (1862-1941). Bu görüş, Celal Esad Arseven (1875-1971) ve daha sonraki sanat tarihçileri kuşağına kadar benimsenmişti. Fakat diğer önemli bir gelişme, Usul-i Mimari Osmani isimli eserde ruminin fasulye yaprağı ile olan ilişkisinin yanısıra, bu süslemenin hayvansal kökeninden bahsedilmesidir. Sultan Abdülaziz’in emriyle 1873 Viyana sergisi için, Montani Efendi, Bogos Efendi, Chacian et Maillard tarafından hazırlanan Usul-i Mimar-i Osmani adlı eser, rumi motifi bitkisel kökene bağlayan önemli bir kaynak olarak görülmekteydi (Res: 18), oysa eserde rumi’nin bitkisel görünümünden önce, hayvansal kökene dayandığı ve bunların zaman içerisinde kaybolduğunu söylemesi, rumi’nin hayvanal kökenin savunulmasına Celal Esad Arseven’den önce önemli bir kaynak oluşturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Sanat tarihçilerinin bir kısmı, rumi motifin oluşma sürecini sistematik bulgulara dayandırmadığı gerekçesiyle, bu görüşün güvenilirliğini kuşkuyla karşılar. Çünkü sanat tarihi araştırmalarında motiflerin veya konuların tanımını vermek yeterli değildir; sanattaki değişimi zorlayan toplumsal değişiklikle ilişkisini de açıklamak gerekir. X. yy.’dan önceki dönemde Türklerin hayatında, hayvanın çok önemli bir yeri vardır. Kullandıkları “oniki hayvanlı” takvimde yılları bile hayvan figürleriyle simgeleştirmişlerdi. İslam dinini benimsemeleriyle sanat ve kültürde nasıl bir dönüşüm yaşandığını, daha da önemlisi bu dönüşümün doğrudan İslamiyete bağlanıp bağlanamayacağını belirleyebilmek için örneklerini incelemek gerekir. Çok eski bir örnek köken araştırmalarında tarih çağları verileriyle yetinilmiyeceğini açıkça gösteriyor. Kafkasya’nın Kuban bölgesinde bulunmuş 25-30 cm. büyüklüğündeki bir tunç standart genel çizgileriyle yırtıcı bir kuş başını andırır. (Res: 8), (çizim: 8) M.Ö. yaklaşık 500 yıllarına tarihlenen bu eser, gaga, göz altları ve başın arkasındaki kıvrımlarla adeta rumileşme sürecine girmiş gibidir. İslam sanatının ortaya çıkışından en az 1200 yıl önce başlayan bu değişiklik ilgi çekicidir.</p>
<p>Tunç standarttan bir yüzyıl sonrasına tarihlenen ve bugün Ermitaj Müzesin’de bulanan yaklaşık 12 cm. enindeki altın bir levhada ata saldıran grifon tasvir edilmiştir. Bazı ayrıntılardaki, özellikle grifonun kanatlarındaki rumiye benzer çizgilerden başka, levhanın bütünündeki figürlerin “S” biçiminde kıvrılması da bitkisel formları çağrıştırır. Karadeniz’in kuzeyinde bulunan metal bir gem parçasını (Res: 9) süsleyen simetrik at başlarıyla kıvrımları ve küçük dairesel çizgileriyle İslam süslemelerinin öncüsü gibidir. Yine bozkır halklarına bağlanan başka bir buluntu, Macaristan’da bulunan demir bir hançerdir ve kabzanın altındaki büyük kıvrımlarıyla yerleştirilmiş hayvan başlarıyla rumi motif arasındaki benzerlik çarpıcıdır (Res: 10). Sibirya’da bulunan ve çok kesin olmamakla birlikte M.Ö.V. yy. öncesine tarihlenen altın kemer tokasındaki grifonlar ise İslam sanatındaki “arabesk” olarak tanımlanır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Fakat, batılıların arabesk dedikleri süsleme motifinin burada görünen örneği, ilk öncülerdendir. İleride motifin isimlendirmedeki çelişkileri üzerinde detaylı bilgi verilecektir. Celal Esad Arseven, Tunç Devri’ne ait hayvan motifleri olarak tarif ettiği (Res: 9), (çizim: 9) tasarımların, aslında bitki motiflerine benzeyen motiflerinde hayvan motiflerinden geldiğini söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Uzun zaman aralıkları içindeki kopukluklar, yorumu yapılamayan geniş dönemlerde nasıl bir stil gelişimi yaşandığı konusundaki sorun, genel sanat tarihinin en önemli problemlerinden birdir. Son bin yılın sanat tarihi, bir ölçüde de olsa tutarlı bir üslup tablosu verebilmektedir. Türk-İslam süslemesinin kronolojik gelişimi, mimarideki plan şeması ve mekan organizasyonunda olduğu gibi, süslemelerde kendi düzenine yansıyan üsluplar verebilmiştir. Çağların birbirinden ayrılmasında mimari süslemenin, bitkisel, figürlü ve geometrik olmak üzere her bir temanın farklı bir gelişme süreci yaşadığı genellikle kabul edilmiş bir üslup ilkesidir. Daha geç dönemlerde iyice belirlenen çeşitli mataryeller üzerindeki süslemelerin mesela, mimari süsleme ile serbest süsleme arasındaki paralelliğin hangi ölçülerde olduğu da bilinmemektedir.</p>
<p>Rumi motifin gelişme süreci içinde, M.Ö. 8-4. yy. arasındaki köken arayışında bütün çeşitlemelerin kullanıldığını görürüz. M.Ö. 8-4. yy.’lar arasındaki rumilerde, daha geç dönemler gibi üslup birliği görülmektedir. Aynı Anadolu Selçuklu dönemi rumileri ve 15-16. yy. rumilerinde üslup birliği olduğu gibi bu dönemin de üslup birliği oluşturduğu kabul edilmekle beraber, bu üslup erken safhaların hayvansal mücadelerindeki hareketliliğine dayanan ilk oluşumlardır. Bu erken örneklerde kullanılan malzemeler deri, keçe, metal (altın, bronz, tunç), ahşap, ştuk gibi genellikle Türk sanatının hemen hemen her döneminde görülen malzemeler olmuştur. Geniş bir coğrafyayı kapsayan çeşitli materyaller üzerindeki İslam süslemelerinin bütün estetik sorunları çözümlenebilmiş değildir. Pek çok çeşitli süs elemanlarından kurulu, çok geniş bir malzemenin varlığını görürüz. Bu çeşitliliğin başlıca nedeni, Müslümanların daha 7. yy.’ın ortalarından itibaren doğu ve batıda; Grek, Roma, İran, Mısır, Hint, Çin’den gelen etkileri en eski yerli kültür miraslarını, birleştirici bir ilke içinde eritebilmeleridir. Fakat gözden kaçırılmaması gereken, bu ilke içinde önemli faktörlerden biri de, bozkır kültürünü yaşayan Türklerin sanatındaki hareketlilik ve dinamizmin kaynağı, onların tabiatı iyi gözlemlemeleri ve hayvanların mücadelelerinin canlılığı, Türklerin süslemeye karşı olan temayülleri ve kullandıkları eşyaları ile yaşadıkları ortamı süsleyerek bütünleştirmeleri, başlıca etken olmuştur.</p>
<p>M.S.’ki dönemlerde ise rumi motifin daha belirginleşmeye başladığı görülmektedir. Badem rumi, sapa bağlanma, dilimli ruminin her tarihte görülmesine rağmen, M.S.’ki dönemde özellikle Samarra süslemelerinde kompozisyon oluşturacak örnekler üzerinde yer aldığını görürüz. (Çizim; 1) Uygur süslemelerinde Kızıl’da bulunan (Res.11), (çizim: 11) kuşun kanadında görülen rumi ile, 16. yy.’daki rumi arasında bir fark göremeyiz, yalnız bu rumi kuşun kanadı üzerinde yer almaktadır, 16. yy.’da ise kompozisyon oluşturarak bitkisel süslemeye katılmıştır. M.S. yazılmış olan (7. yy.) Lindisfarne İncilin’de ve Kelt süslemelerinde rumi moitifin kompozisyon oluşturduğunu görürüz. Keltler Eski Avrupa’nın bir bölümüne yerleşmiş Hint Avrupa ailesinden bir dil konuşan aynı uygarlığı paylaşan halklardır. Kelt uygarlığının en parlak dönemi olan M.Ö. V. yy. La Tene dönemidir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Kelt süslemelerinde görülen rumi motiflerinin oluşumuna etki eden, tarihsel gelişim süreci ve bu ulusun insanlarının yaklaşık olarak, M.Ö.3. yy.’larda Romalı’lar Anadolu’ya gelmeden önce Pontus krallarının Avrupa’dan Kelt askerleri getirdiğini biliyoruz, ayrıca Karadenizin kuzeyinden Avrupa’ya geçen Hun- Avar topluluklarının M.Ö.’ki dönemlerde Avrupa’nın ortasında görülmesi, iki ulusun alışverişini göstermektedir. Bütün bu ilişkiler Kelt sanatında görülen rumilerin Asya bağlantılarını bir ölçüde açıklıyor. (Res: 14-15)</p>
<p>Rumi’nin kelime manası, “Anadolu’ya ait” demektir. Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü ve İran yaylalarına kadar uzanan Anadolu Yarımadası’na Diyar-ı Rum denmesi gibi bu motife de bu isim yakıştırılmıştır. Rum kelimesi, Doğu Romalılardan bahsen bir ayet dolayısıyla Kuran-ı Kerim’in 30. suresine, Arapça’da “o” sadası yerine “u” sadası kullanıldığı için, “Rum” adının verilişi neticesi, kelime Türkçe’ye de bu şekilde girmiş; Doğu Roma İmparatorluğu’nun toprağı olan Anadolu “Diyar-ı Rum”, buraya bağlı şahıs ve konular da “Rumi” olarak isimlendirilmiştir. Konya’yı başkent yapan Selçuk’lu devletine “Selacıka-i Rum” yani Anadolu Selçukluları denmesi de aynı nedene dayanır. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Eşref-i Rumi Sultan-ı Rumi (Selçuk hükümdarı), İklim-i Rum (Roma diyarı, Anadolu), rumi motifi hep bu anlamda kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Ferit Develioğlu’nun Osmanlıca Ansiklopedik Lugatı’nda ise, “süsleme (tezhip) stilize edilmiş yaprakları andıran ve umumiyetle zıd kıvrımlı iki parçacıktan, bazen tek parçadan ibaret olan motiflerle bir göbeğe bağlı olarak spiral kıvrımlar halinde yapılan süsleme nevi ve süslemedeki motiflerden herbiri “, denilerek,<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> ruminin kelime anlamı hakkında açıklama yapılmıştır. Türk süsleme sanatlarının başlıca motiflerinden olan rumiler, başlangıcından günümüze kadar, yazma eserlerde olduğu gibi, çini, kumaş, taş ve ahşap gibi bütün süsleme alanlarının vazgeçilmez bir ögesi olmuş, özellikle Anadolu Selçukları tarafından geliştirilerek, bu dönemde bolca kullanılmaları nedeniyle “rumi” deyimini almıştır denilmektedir. Bu motife aynı zamanda “Selçuki” adı da verilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Türk tezyinatına ilgi duyan gazeteci Ebuzziya Tevfik Bey’in (1849-1913) de bu kargaşayı önlemek için yazılarında, rumi yerine “türki” denilmesini teklif ettiğini, merhumun torunu Ziyad Ebuzziya Bey nakleder. Aynı endişeyle, Celal Esad Arseven de rumi motifine “Selçuki” ismini veriyor.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bu tanımdaki “Selçuki “ terimi de ayrıca tartışmalıdır.</p>
<p>Türklerin İslamiyet’ten önce kullandıkları tezyinat motiflerinden Ak ve Kara gibi iki ilkenin soyut kavramı görülür diyerek Celal Esad Arseven, içiçe girmiş rumi motifini tanımlamaktadır. Bu Çinlilerin Tai-ki’sine, yani iki helozona bölünmüş çemberimsi diyagrama karşılıktır (Çizim: 2).<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Yin-Yang adı verilen bu motif eski Çin veya iki nedenin sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Zıtlıkları temsil eder, tıpkı cennet ve dünya, karanlık ve aydınlık, kadın ve erkek, etki ve tepki gibi. Tibet objelerinde çok kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Ayrıca Mevlana Müzesi’nde bulunan 51 No’lu Mesnevi’deki durak gülerinde kullanılan kuş motifinin üst kısmında Tai-ki motifine benzemektedir., (çizim: 14) Tai-ki motifi, badem rumiye benzemesi açısından önem taşımaktadır.</p>
<p>Burada bir başka nokta üzerinde de önemle durulması gerekiyor. Bir üslup veya süsleme tarzını ifade etmek maksadıyla, XVI. ve XVII. yüzyıl Avrupası’nda ortaya atılan arabesk terimine sık sık rastlanıyor.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Bu kelimenin lugat manası “Arap tarzı, tuhaf karmaşık bir süsleme tarzıdır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Ruminin durumu kadar, karmaşık bir süslemeleri özetlemek üzere ortaya atılan “arabesk” de ayrıca tartışmaya açıktır. Rumiler Batı dünyasında yanlış olarak “Arabesk “adı ile de, bilinirler. “Arabesk” terimi, Türk dili içinde yer almasından çok önce, 19. yüzyıl Avrupası’nda yaygın ve yerleşik bir kimlik kazanmıştı. Avrupalıların İslam süslemelerine “arabesk” adını vermeleri, o kültürün, doğuyla olan tarihsel ilişkileri ve karşılaştıkları durumları kendilerince adlandırmaları bakımından doğal bir tutumdur. Fakat üç yüzyıldır alışılan biçimde tanımlanması düşündürücüdür. Çünkü bugünkü sanat tarihi araştırmalarına göre, Kuzey Afrika’dan Semerkand’a, Anadolu’dan Yemen’e kadar uzanan bir coğrafya içindeki İslam süslemelerinin “arabesk” terimiyle tanımlanamayacağı çok açıktır.</p>
<p>Kesin tarih verilmese bile, terimin, 19. yüzyıl başından itibaren, sözlüklerde yer almaya başladığı görülür. Bu sözlüklerin en tanınmış olan olanı, Sanat Kamusu’ndaki “Arabesque” maddesinde Celal Esad Arseven şu bilgileri vermektedir. “Arap usulü tezyindeki gibi grift dal ve şekillerden ibaret şekli tezyiniye. Nebati şekillerden alınmış olanlara da tesadüf olunur. Arab yolu dahi denilir. Arab usulü tezyinesindeki arabeskler ekseriya hendesi şekillerden alınmıştır. Nebati şekillerden alınmış olan tezyinata da tesadüf olunursa da nebati arabeski en ziyade Türkler kullanmıştır. Binaenaleyh, bunlara arabesk demek ecnebi tabirdir. Bu tabiri ancak Arabların istimal ettikleri girift eşgali hendesiyeden ibaret tezyinata tahsis etmek gerekir. Türklerin öteden beri istimal ettikleri şekillere arabesk denir, bunlara arabesk demek doğru değildir”.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Batılı sanat tarihçilerinden Ernst Kühnel’in rumiyi “Arabesk” ismi adı altında isimlendirmesi ve rumi motife, ilk örneklerin çıkış noktasını, bir başka deyişle prototiplerin görüldüğü kültürel çevreyi göz önüne almadan rumi denilen yaprak, yani arabesk adını vermesi, pek doğru gözükmüyor. Arabesk tezyinatın geometrik tezyinatı da kapsamasından dolayı olsa gerek, Kurt Erdmann rumi motifi, arabeskin ifade edemeyeceğini düşünmüş ve rumiye “çatallı yaprak” ismini vermiştir. Sanat tarihçileri palmeti tanımlarken iki farklı motifi aynı isim altında tanımlamaktadırlar. Sanatkarların “tepelik rumi” dedikleri ve simetrik iki ruminin birleşmesinden meydana gelen rumi, palmet olarak isimlendirilmektedir. Ayrıca Anadolu Selçuklu eserlerinde görülen ve Mısır süslemelerinde palmiye ağacına benzeyen beş dilimli motife de palmet ismi veriliyor. Palmetin sözlük anlamı, hurma ağacı, palmiye ağacının yaprağı veya dalı, zafer alameti olarak açıklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Hakkında bunun gibi çeşitli yorumlar yapılmış olan rumiyi lotus çiçeğine benzetenler de olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Rumi, palmet, arabesk ve münhaninin ifade kargaşası günümüzde devam etmektedir. Tepelik, orta bağ, ayırma rumi gibi kompozisyon elemanları olan rumi çeşitleri elbette 4. ve 5. yy.’larda veya milattan önceki dönemlerde bu isimler adı altında süsleme içerisinde kullanılmıyordu. Rumi motife, rumi isminin hangi sebeble ve ne zaman verildiğini kesin olarak bilmiyoruz, ruminin klasik isimleriyle ve kompozisyon kuralları ile yüzyıllar boyu, çeşitli dönem farklılıklarına rağmen aynı kurallar içerisinde üslup karakterini koruduğunu biliyoruz. Palmet olarak isimlendirilmesi ise ayrı bir kavram kargaşasına yer açmaktadır. Palmetin Türk sanatındaki yeri ve yöresel yapı farklılıkları incelenirse, özellikle Türklerin Orta Asya’dan Ön Asya’ya inmeleriyle karşılaştıkları yeni kültürlerin etkisi ve iyi değerlendirilerek bu bağlamda rumi ve palmet ayrımı yapılarak bitkisel ve hayvansal menşeli iki motifin karakteri belirecektir. Çünkü palmiye ağacının stilizesinden oluşan palmet motifi, dolayısıyla bitkisel kökenlidir. Rumileri erken safhalarda Aynı şekilde münhani motifi de rumi motif ile birlikte çıkış gösteren, devirlere göre farklı tasarımlar oluşturan aynı köke dayanan bir motiftir.</p>
<p>Rumi terimi tarihteki anlamıyla sadece Anadolu’yu çağrıştırsa da, bu adla anılan motif Selçuklulardan önce Karahanlı, Gazneli, Abbasi ve Fatimi süslemelerinde sık sık uygulanmış, Osmanlı Dönemi’nin sonlarına kadar varlığını sürdürmüştür.</p>
<p>Türk toplulukları arasında sevilerek kullanılan ve İslamiyet’in kabulüne kadar hayvan mücadele sahneleri ile birlikte görülen 9. yy. sonundan itibaren üslup ve kompozisyon bütünlüğü göstererek klasik halini almaya başlayan rumi motif, Türk sanat zevkinin ve kültürünün ürünü olarak devam etmiştir. Türklerin İslamiyet’i kabülü ile rumi terimi Anadolu ismini almakla birlikte, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bu motif, bulunduğu ülkelere ve devirlere göre de farklılıklar göstermiştir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra İslamiyet’in süslemesinin belki de tek formu olarak İspanya’dan, Hindistan’a kadar bütün İslam dünyasında benimsenmiş evrensel bir üslup olarak gelişmesini sürdürmüştür.</p>
<p>Rumi adı verilen form, tombulca, bir virgül şeklinde gövde ile bunun sivri ucuna bağlanmış bir yuvarlak şekilden oluşur. Bazen iki parça halinde çatallanır ve bazen de damarlarla dilimlenen gövde çeşitlemeleriyle genel tanımın dışına çıkar, rumi motifi uzar ve garip şekiller biçimler alır. Dekorasyonda kompozisyon geneli sarmaşık dallarını andırmakla birlikte, tek başına bir rumide asıl hissedilen şey, hayvan tasvirlerine özgü, saldırgan, ürkütücü, ısırgan ve kıvrım kıvrım dolanan hareketlerdir. Ayrıntılarda çevik hareketlerle biçimli dönüşler yapan hayvansı bir karakter kendini belli eder. Böylesine bir şekilde, bitkiden çok hayvan; yılan, ejder belki de ismi en eski masallara konu olmuş başka efsane yaratıkların karakteri yansır.<a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> İncir Han süslemelerinde görülen rumiler bunu en güzel şekilde vurgulamaktadır. (Çizim: 3) Ruminin etimolojik kökenini Anadolu’ya bağlayacak bir ip ucu yoktur. Kökeni hayvan üslubuna dayanan motifin isim tartışmasında motifin geliştiği yörelere baktığımızda, Orta Asya’da İslimi olarak isimlendirildiğini görürüz, fakat bu isimlendirme İslamiyet ile ilgili olan bir ilişkiyi gösterdiğinden muhtemelen bu ismin daha geç dönemlerde kullanıldığı görülmektedir. Avrupa’lıların arabesk dediği motife Orta Asya’da İslimi denilmektedir. Avrupalıların İslam süslemelerine arabesk adını vermeleri, kültürün doğayla olan tarihsel ilişkileri ve karşılaştıkları durumları kendilerince adlandırmaları bakımından doğal bir durumdur.</p>
<p>Bugünkü uygulamacıların tezhibte kullandıkları adlandırmaların kaynağı belli olmadığı gibi özgünlükleri de, tartışmalıdır. Ancak, bir anlaşma kolaylığı sağlamak üzere bu terminolojiyi günlük kullanımda ister istemez benimsiyoruz. Rumi motifleri kompozisyonlarda kullanılmış oldukları yerlerin özelliklerine göre çeşitli isimler alırlar. Sarılma (piçide) rumi, sencide rumi, hurde rumi, üç iplik rumi, ayırma rumi gibi.</p>
<p>Netice olarak rumi motifi terminolojik olarak incelediğimizde, kavram kargaşasının günümüzde devam ettiğini görmekteyiz. Motife ruminin yanı sıra palmet, arabesk, selçuki örge şeklinde isim verilmesi tartışmalı konuları gündeme getirmektedir.</p>
<p>Fakat üçyüzyılı aşkın bir şekilde biçimde tanımlanması düşündürücüdür. Çünkü bugünkü sanat tarihi araştırmalarına göre, Kuzey Afrika’dan Semerkand’a Anadolu’dan Yemen’e kadar uzanan bir coğrafya içindeki İslam süslemelerinin arabesk terimiyle tanımlanamayacağı çok açıktır.</p>
<p>Rumi motifin köken arayışında Hun sanatının önemli bir yeri vardır ve hayvan üslubu doğrudan doğruya Hunlarla ilgilidir ve dolayısıyla gerek malzemenin işlenişi, gerek konuların içinde işlenen anlam ve öz bakımından Türk sanatının erken dönemleri önemli bir yer tutar. Asya kıtasının en çarpıcı sanat üslubu olarak ortaya çıkan hayvan üslubu, büyük olasılıkla ahşap oyma teknikleri ile başlamış, kemik ve boynuz gibi malzemelerle uzun süre denendikten sonra madene, taş süslemelere, hatta deri ve dokumalara özellikle keçe yaygılara başarı ile uygulanmıştır. Hayvan üslubunun etkileri, Bizans’tan İskandinavya’ya çok geniş bir alana yayılmıştır ve hayvan üslubunun en güçlü etkisi İslam sanatında görülmektedir. Başta Anadolu Selçukluları olmak üzere bütün İslam sanatında oldukça sık kullanılan ve bitkisel kökenli olduğu savunulan rumi motifin, hayvan üslubuna dayanan pek çok delili vardır. Kuban bölgesinde bulunan tunç standart (Res: 8), (çizim: 8) ayrıca Pazırık 4. kurgandan çıkarılan deriden kesme süsler (Res: 6), (çizim: 6), İslam sanatının doğuşundan en az 1200 yıl önce rumi motifin önemli ip uçlarını vermektedir. Kısacası Hun sanatı, göçebe kültürün yarattığı olağanüstü zenginlikleri Çin sınırlarından Balkanlar’a kadar taşımış ve bu geniş alan içindeki bütün kültürleri etkilemiştir.</p>
<p>Ruminin kökeni üzerine açılan tartışmalar bu formun daha çok bitkisel veya hayvansal çıkışlı olduğu hususundaki görüşe dayanmaktadır. Araştırmamız göstermiştir ki; Orta ve Uzak Asya’daki en eski rumi formları hayvansal figürlerle daha yoğun bir bağlantı içindedir. Orta Çağ İslam rumisi bu sorunu tek başına açıklayacak durumda değildir. Çünkü genişleyen İslam kültürü çok sayıda yerli kültürle ilişkiye girmiş ve her kültürden beslenmiştir. İslam sanatının temel ögesi olan rumi motifini, Türk sanatkarları kendi ülkelerinden getirdikleri göçebe yaşam tarzı kültürü ile oluşturdukları sentezde, hayvan kanadı, bazan boynuz, baş ve kuyruktan oluşan tasarımlarla işlemişlerdir. Böylece köken araştırmamızda motifi bitkisel yapılanmaya bağlayabileceğimiz açık net ve güçlü bir ipucu yoktur.</p>
<p>Resim: 1</p>
<p>Adı: Kemer yüzey süslemesinden</p>
<p>Tarihi: 9. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Samarra.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Samarra.</p>
<p>Ölçüleri: Uzunluk 445, şerit yüksekliği 303.</p>
<p>Anlatım: Taht salonundan, bazilikalı arkadın sütun kemerlerindeki yüzey süslemesinden. Yazar bu süslemeleri çiçek motifleri olarak isimlendirmesine rağmen, burada gördüğümüz motiflerin rumi olduğu tartışmasızdır. Süsleme ulama tarzında tasarlanmış olup karşılıklı birbirine bakan rumilerin sıralanmasından oluşmuştur. Aralarda kalan bölümlerde yine iki badem rumi motifi yer almaktadır. Burada bozkır sanatının tesirini sanatkarların hala üzerlerinde taşıdığını görürüz, aradaki yüzyıl farkına rağmen Pazırık buluntuları (Resim4-5) ile Samarra süslemelerinin arasındaki benzerlik sanat ve kültürün sürekliliğini göstermektedir ve rumi motifin kökeni için yaptığımız çalışmada hayvansal çıkışa giden kökenin yanı sıra rumi motifin gelişim süreci takip edilmektedir.</p>
<p>(Ernst Herzfeld. Die Aus Grungen von Samarra Band I, Berlin 1923, s. 48.)</p>
<p>Resim: 2</p>
<p>Taiki Motifi</p>
<p>Resim: 3</p>
<p>İncir han süslemelerinden</p>
<p>Resim: 4</p>
<p>Adı: Keçe halı üzerine işlenmiş aplikasyon.</p>
<p>Tarihi: 6-4. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: 5. Kurgan, Ulagan Vadisi, Pazırık, Altay dağları.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Leningrad Hermitage Müzesi.</p>
<p>Anlatım: Fantastik bir figürün arka tarafı kalabilmiştir. Kanat, kuyruk ve pençe, kıvrımları, abartılı vurgularla rumi formuna tamamen uyar, çağrıştırır. Özellikle figürün kuyruk kısmı bugün kullandığımız ve tepelik rumi olarak isimlendirdiğimiz, forma çok benzemektedir. Motif keçe üzerine aplikasyon olarak işlenmiştir ve beyaz zemin üzerinde motif renkli olarak aplike edilmiştir. Bu renkler solmadan günümüze kadar ulaşmıştır, muhtemelen kullanılan boyalar toprak ve kök boyalardır.Res.5’de fantastik yaratığın üzerinde gördüğümüz penç motifini buradaki fantastik yaratığın kuyruk kısmında görüyoruz. (Çizim: 4)</p>
<p>(Sergei Rudenko; Kultura Naselenia Gornova Altaya, Izdatelstvo Akademi Nauk, C. C. C. P., Moskova 1953, Res. XC. 1, s. 399.)</p>
<p>Resim: 5</p>
<p>Adı: Keçe duvar örtüsü.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Leningrad Hermitage Müzesi.</p>
<p>Ölçüleri: 1/2 gerçek boyut.</p>
<p>Anlatım: Keçe duvar örtüsü üzerinde, yarı insan, yarı aslan biçiminde kanatlı boynuzlu bir yaratık tasvir edilmiştir. Yaratığın baş kısmındaki geyik boynuzlarında rumi motife öncülük eden ilk örneklerini görüyoruz. Ayrıca kanat kısımlarında ve kuyruk bölümündeki çizimler rumi motife kaynaklık etmektedir. Ayrıca yaratık üzerinde bulunan dairesel formların içinde dört yapraklı nebati motif bulunmaktadır. Mezardan çıkan keçelerin renkleri solmamıştır ve aplike olarak keçe üzerine işlenmiştir. Bu renkler yeşil, sarı, kızıl ve kahverengidir. Fantastik figürde baş kısmında geyik boynuzları görülmektedir. Rumi motifin köken arayışında geyik boynuzu önemli bir yer tutmaktadır, bir çok boynuz örneğinde rumi’nin ilk örneklerini görebiliriz Res.13’deki gibi. (Çizim: 5)</p>
<p>(Sergei Rudenko; Kultura Naselenia Gornova Altaya, Izdatelstvo Akademi Nauk, C. C. C. P., Moskova 1953, Res. I_XVIN, s. 396.)</p>
<p>Resim: 6</p>
<p>Adı: Deriden kesme süs motifleri.</p>
<p>Tarihi: 6.-4. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Pazırık 4. Kurgan, Ulagan vadisi, Altay’lar.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Leningrad Hermitage Müzesi.</p>
<p>Ölçüleri: 3/10 gerçek boyut.</p>
<p>Anlatım: Deriden yapılmış kesme süsleme motifleri. Kanatlı iki hayvan motifinin oluşturduğu bu tasarım, kuyruk ve ayak altı bölümlerindeki motifler ruminin en güzel örnekleridir. Ruminin yalın halini ve kuyruktan oluşan rumi formunun oluşması bakımından önemlidir. (Çizim: 6)</p>
<p>(Sergei Rudenko; Kultura Naselenia Gornova Altaya, Izdatelstvo Akademi Nauk, C.C.C.P., Moskova 1953, s. 129.)</p>
<p>Resim: 7</p>
<p>Adı: Ata saldıran grifonun mücadele sahnesi.</p>
<p>Tarihi: M.Ö.6.-M.S.1. yy.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Leningrad Hermitage Müzesi.</p>
<p>Ölçüleri: 12 cm.eninde.</p>
<p>Anlatım: Altın plaka, grifonun kanatlarında görüldüğü üzere, bazı ayrıntılardaki rumiye benzer formlardan başka, 12 cm. enindeki levhanın bütününde figürlerin “S” biçiminde kıvrılması bitkisel kıvrımları hatırlatan çizgiler gösterir ve doğasal bir duygu sezinlenmektedir. Altın kemer tokası üzerinde görülen bir aslan grifonun ata saldırış sahnesi tasvir edilmiştir. (Çizim: 7)</p>
<p>(Nejat Diyarbekirli., Hun Sanatı, Milli Eğtim Basımevi 1972, İstanbul, s. 103.)</p>
<p>Resim: 8</p>
<p>Adı: Yırtıcı kuş başları.</p>
<p>Tarihi: 6.-4. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Kuban.</p>
<p>Anlatım: Tunçtan yapılmış bu kuş başının bir tören asasını süslediği sanılmaktadır. Başa takılan üç zilden ikisi hala durmaktadır. Korkunç kuşun altında bir dağ keçisi korku içinde çömelmiştir. Bu örnek dilimli rumilere kaynaklık etmektedir ve Sammara süslemeleri ile benzerlik göstermektedir. (Çizim: 8) (“İskit</p>
<p>Sanatının Harikaları”, Görüş, S. 12, İstanbul 1976, s. 22.)</p>
<p>Resim: 9</p>
<p>Adı Metal gem parçası</p>
<p>Tarihi: 6.-4. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Kuzey Karadeniz, Krasnokutsk.</p>
<p>Anlatım: Metal gem parçasında simetrik düzenlenen at başlı formlar kıvrımlar ve küçük dairesel formlarla daha sonraki İslam tezyinatının öncüsü gibidir. Tasarım simetrik olarak düzenlenmiş olmasına rağmen alt kısımda sağ ve sol tarafta simetriği bozan tasımlar bulunmaktadır. İki at başının birleştiği yerde oluşan tepelik rumi ve sağ taraftaki atın ağız kısmından uzanan tasarım rumi motifin öncüleri gibidir. Ayrıca sol alt kısımda simetriği bozan tasarım ucu damla formuyla biten guruba kaynaklık teşkil etmektedir. (Çizim: 9) (Mülayim Selçuk; ”Rumi Motifin Zoomorfik Kökeni”, Uluslararasi Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirirleri, Ankara 1989, s. 179.)</p>
<p>Resim: 10</p>
<p>Anlatım: Bozkır kavimlerine mal edilen buluntu. Bu demir hançerin kabza altındaki büyük kıvrımlar üzerinde yer alan hayvan başları rumi motifine iyice yaklaşmıştır. Tasarımın simetrik oluşu ve rumi motife kaynaklık teşkil eden yuvarlak gövde ve sivri uçta birleşme, daha sonra uzayan ikinci bir hat, klasik dönemde kullandığımız ikiye ayrılan rumilere başlangıç oluşturmaktadır. (Çizim: 10)</p>
<p>Adı: Demir hançer</p>
<p>(Mülayim Selçuk; ”Rumi Motifin Zoomorfik Kökeni”, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara 1989, s. 179.)</p>
<p>Resim: 11</p>
<p>Adı: Fresko.</p>
<p>Tarihi: 7. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Kızıl.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Kızıl.</p>
<p>Ölçüleri: 14,5 cm. uzunluk, 52 cm. genişlik,</p>
<p>Anlatım: Beyaz zemin üzerine kırmızı ile renklendirilmiştir. Kuşun kanadında gördüğümüz şekil, rumi motifin klasik örneklerine benzemektedir. Rumi motifin oluşum süreci içinde kanatlar üzerindeki örneklerin en kuvvetlilerindendir. (Çizim: 11)</p>
<p>(A. Von _e Coq, E. Waldschmidt., Die Buddistische Spatan Tike in Mittelasien, s. Tafel. 15.)</p>
<p>Resim: 12</p>
<p>Adı: Hayvan tasarımı.</p>
<p>Tarihi: M.Ö.3yy-M.S.3yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Ordos.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Özel kolleksiyon.</p>
<p>Anlatım: Ordos’ta bulunmuş olan bu örnekte, aslanın parçalayıp yediği bir hayvan tasvir edilmiştir. Rumi motif için hayvansal köken çıkışını vurgulayan en önemli örnektir. Aslanın ayak kısmından çıkmış olan rumi motif ve yukarı uzayan kıvrımı ile 16. yy.’daki klasik örneğinden hiç de farklı değildir. Ayrıca yine karın kısmındaki Res. 16 Konya kalesinde bulunan taş süsleme üzerindeki motif örneği ile benzerlikleri dikkat çekicidir. (Çizim: 12) (Andre Malraux., Des Bas-Rely’efs Aux Grottes Sacrees, Paris 1954, res. 118.)</p>
<p>Resim: 13</p>
<p>Adı: Semer süsleri.</p>
<p>Tarihi: 6.-4. yy.</p>
<p>Buluntu Yeri: Pazırık 3.Kurgan, Ulagan Vadisi, Altay’lar.</p>
<p>Bulunduğu Yer: Leningrad Hermitage Müzesi.</p>
<p>Ölçüleri: 3/4 gerçek boyut.</p>
<p>Anlatım: Ağaçtan kesme, araları zincire bağlı semer süsleri. Üzerinde geyik boynuzu motifi olan yarı yuvarlak levhalar şeklinde tasarlanmıştır. Geyik boynuzunun üst kısımları rumi formun yalın halini oluşturmaktadır, ve rumi motifin kökenine kaynaklık eden önemli bir malzemedir. (Çizim: 13) (Sergei Rudenko; Kultura Naselenia Gornova Altaya, Izdatelstvo Akademi Nauk, C.C.C.P., Moskova 1953, Res. LIII. 2, S. 394.)</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hatice AKSU</strong></span></a>
</p><p>Müzehhib-Sanat Tarihi Araştırmacısı / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 182-192</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Selçuk Mülayim; ”Rumi Motif” Thema Larousse, C. 6, İstanbul 1983, s. 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> I. A. Birol, Çiçek Derman; Türk Tezyinini Sanatlarında Motifler, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul 1991, s. 179-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yasar Çoruhlu; Türk Resim Sanatında Hayvan Üslubu, (Mim. Sin. Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Arkeoloji ve Sanat Tarihi Ana Bilim Dali, Türk İslam Sanatlari Programi Yayinlanmamis Doktora Tezi), İstanbul 992, s. 17’den Dietrich Secel, The Art of Buddhism, (Çev. Ann E. Keep), Methuen- London 1964, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Yaşar Çoruhlu; a.g.e., s. 19’dan Jeannine Auboyer; Le Trone et son Symbolise Dans l’Inde Ancienne, Paris 1949, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yaşar Çoruhlu; a.g.e., s. 20’den Annemarie Von Gabin “Renklerin Sembolik Anlamlar”, s. 167-8. (Çev. Semih Tezcan), Ankara Üniv. Dil Tarih Cografya Fak. Türkoloji Dergisi, C. 3, Ankara 1968.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Selçuk Mülayim; “Kuzeyde Geyik Kültü ve Hayvan Üslubu’nun Dogusu” Sanat Tarihi Dergisi VII, Ege Üniv. Ed. Fak. Yayini, İzmir 1994, s. 163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Selçuk Mülayim; a.g.e., s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Wolfram Eberhard; Çin Tarihi, Ankara 1987, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Nejat Diyarbekirli; ”Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru” Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri II, İst. Dev. Güz. San. Aka. Yay. s. 152’den A. Alföldi, “Die therimorphe Weltbetrachtung in den hochasiatischen Kulturen” Archaologissche Anzeiger, Berlin 1931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Nejat Diyarbekirli; Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1993, s 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Nejat Diyarbekirli; ”Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru” Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri II, İst. Dev. Güz. San. Aka. Yay. s. 151’den J. G. Fraser, The Golden Bough. New York, The Macmillan, Co., 1935.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Nejat Diyarbekirli; a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Mülayim Selçuk; ”Rumi Motifin Zoomorfik Kökeni”, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara 1989, s. 177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Beşir Ayvazoğlu; Aşk Estetiği, İstanbul 1993, s. 192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Beşir Ayvazoğlu; a.g.e., s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Hatice Aksu: Anadolu Selçuklu Tezhip Sanatı ve Osmanlı (Klasik Dönem) Tezhip Sanatının Mukayesesi, (Mim. Sin. Üniv. Güzel Sanatlar Fak. yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İstanbul 1992, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Azade Akar, Cahide Keskiner; Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları: 2, İstanbul 1978, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Azade Akar, Keskiner Cahide; a.g.e., s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Oktay Aslanapa; Türk Sanatı I, İstanbul 1972, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Nevin Ünsür; Konya Yöresi XIII. yy’ın ilk yarısındaki Selçuklu Rumi Motifleri, (Marmara Üniv. Geleneksel Türk El Sanatları Ana Sanat Dalı, (yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İstanbul 1994, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Celal Esad Arseven; Türk Sanatı, Cem Yayınevi, (Tarihsiz), s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Selçuk Mülayim; “İslamiyetten Sonra Rumi Motif” Thema Larousse, C. 6, İstanbul 1983, s. 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Montani Efendi, Bogos Efendi, Chacican et Maillard; Usul-i Mimar-i Osmani, Viyana 1873.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Selçuk Mülayim; ”Zoomorfik Bir Yaklaşım” Thema Larousse, C. 6., İstanbul, s. 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Celal Esad Arseven; Türk Sanatı, Cem Yayınevi, (Tarihsiz), s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> George Bean., Aegean Turkey, London 1974, s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Nevin Ünsür; Konya Yöresi XIII. yy’ın İlk Yarısındaki Selçuklu Rumileri, Mar. Üniv. Sos. Bil. Ens. Gel. Türk. El. San. Böl. yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul 1994, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ferit Develioğlu; “Tezhib”maddesi, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1970, s. 1331.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Cahide Keskiner; Türk Motifleri, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, İstanbul, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Birol İnci, Derman Çiçek, a.g.e., s. 182’den Celal Esad Arseven, “Bezeme”, Sanat Ansiklopedisi, C. 1, İstanbul, s. 238’den (Türk bezemelerinden hayvani şekillerin mücerret şekle istihalesinden gelme yani selçuki örge.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Celal Esad Arseven; Türk Sanatı, Cem Yayınevi, İstanbul (Tarihsiz), s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Henry Martin; L’art Chinois, Paris 1929, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Valrae Reynolds, Amy Heller; Cataloque of the Newark Museum Tibetian Collection Vol. I, Introduction, The Newark Museum Newark New Jersey, 1983 (2. edition), s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Oleg Grabar; İslam Sanatının Oluşumu, Türkçesi Nuran Yavuz, Hürriyet Vakfi Yayınları, İstanbul 1988, s. 145-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Birol İnci, Derman Çiçek; a.g.e., s. 182’den Selçuk Mülayim, Sanat Tarihi Metodu, İstanbul 1983, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Selçuk Mülayim; “Türk Süsleme Sanatında Arabesk Problemi” Arkeoloji ve Sanat Tarihi Dergisi II, İzmir 1983, s. 76’dan Celal Esad, Sanat Kamusu, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Redhouse İng. Türkçe Sözlük; ”Palmet”; Hurma ağacı; palmiye, hurma ağacının yaprağı veya dalı; zafer alameti; zafer pal. mate, -mat. ed; aya şeklindeki, elsi, palmet İst. 1989, s. 695.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Azade Akar, Cahide Keskiner; Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları, İstanbul 1978, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rumi-motifinin-ilk-onculeri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Mülayim Selçuk; “Rumi Motifin Zoomorfik Kökeni”, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara 1989, s. 178.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sanat Malzemelerine Göre Orta Asyalı Türklerin Giyimleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sanat-malzemelerine-goere-orta-asyali-turklerin-giyimleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sanat-malzemelerine-goere-orta-asyali-turklerin-giyimleri</guid>
<description><![CDATA[ Sanat Malzemelerine Göre Orta Asyalı Türklerin Giyimleri
Giriş Belli bir bölgede şu veya bu tarihi dönemde var olmuş giyim gibi özel bir maddi kültür dalının incelenmesi ve yeniden yapımı, değişik kaynakların karmaşık kullanımını gerektirir: Temsiller- antropomorfik kaya imleri, grafitler, duvar resimleri, giyim malzemesi, yazılı ve etnografik veri. Geleneksel olarak cüppe göçebe giyiminin temel unsurlarından biridir. Gömütlerdeki kumaş buluntuları oldukça nadir ve parçalıdır, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63d0797f1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sanat, Malzemelerine, Göre, Orta, Asyalı, Türklerin, Giyimleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Pazirik-Halisi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sanat-malzemelerine-gore-orta-asyali-turklerin-giyimleri.html">Sanat Malzemelerine Göre Orta Asyalı Türklerin Giyimleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Gleb V. KUBAREV</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Belli bir bölgede şu veya bu tarihi dönemde var olmuş giyim gibi özel bir maddi kültür dalının incelenmesi ve yeniden yapımı, değişik kaynakların karmaşık kullanımını gerektirir: Temsiller- antropomorfik kaya imleri, grafitler, duvar resimleri, giyim malzemesi, yazılı ve etnografik veri. Geleneksel olarak cüppe göçebe giyiminin temel unsurlarından biridir. Gömütlerdeki kumaş buluntuları oldukça nadir ve parçalıdır, bu yüzden sanat malzemeleri, örneğin, eski Türk cüppesinin yeniden yapımı için öncelikli önemdedir.</p>
<p>Eski Türk giyimleri konusuna pekçok çalışmada temas edilmiştir. Bir kural olarak, elbiselerin ayrıntıları Eski Türk antropomorfik kaya heykellerle ilgili makalelerde çözümlenmiştir (Evtukhova, 1952: 102 – 106; Grach, 1961: 59 – 66; Sher, 1966: 11; Kubarev, 1984: 22 – 31). Eski Türklerin dış görünüş ve giyimleri kısa yazılarda (Weinstein and Krukov, 1966) ve kitap bölümlerinde (Ovchinnikova, 1990: 19 – 23; Weinstein 1991: 189 – 195; ve diğerleri) incelenmiştir. Kimi yazarların makalelerinde Türk giyiminin şu veya bu unsuruyla ilgili ayrı yorumlar yapılmıştır (Harado Esito, 1921: 76; Liu Mau-Tsai, 1958: 192). Ancak bu konuda özel çalışmalar yoktur. Bilginler çoğunlukla uzun zamandır tartışılan bir mesele olarak Türklerin elbiselerini nasıl ilikledikleri, sağdan sola mı, soldan sağa mı yaptıkları üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu konunun içerdiği özel soru ve sorunların bolluğu kaynakların tartışmalı ve kıt oluşu ve arkeolojik kumaş buluntularının cidden azlığıdır. Son zamanlarda ortaya çıkan betimleyici malzemeler bu sorunların çoğunu bir diğer şekilde görmemizi ve çözüme yaklaşmamızı sağlamaktadır.</p>
<p>Antropomorfik taş heykeller betimleyici malzemenin en çok ve bilgilendirici grubunu oluşturuyor. Biz Altay, Tuva, Moğolistan ve Yedisu’da tanınabilir giyim unsurları olan 170 eski Türk taş figürü tespit ettik (Fig. 1 – 3).<a href="https://www.altayli.net/sanat-malzemelerine-gore-orta-asyali-turklerin-giyimleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Sadece tipik duruştaki (sağ elde bir kap tutan, sol eli belinde veya silahında) insanları gösteren heykellerle ve Kül Tigin, (Köl-tigin) Bilge Kağan ve Tonyukuk anıtlarının tamamlayıcı parçaları olan heykelciklerle meşgul olduk. İki elinde de kap olan veya kuş bulunan adamı betimleyen heykellerin büyük bir kısmı zaten Türkleri çağrıştırmamakta. Bunların giyimlerinin ayrıntıları da önemli ölçüde farklılık arzediyor. Şüphesiz, bütün eski Türk taş heykelleri, çoğunlukla cüppe giymiş, dış giyimli adamları betimliyor.</p>
<p><span><strong>Cüppe Numuneleri</strong></span></p>
<p>Taş heykelciklerde görünen giyim unsurları, iki cüppe veya daha doğrusu aynı cüppenin iki biçimi olduğunu önermemizi sağlıyor. Birinciler gevşek ve hafif kemerli, uzun ve dar yenli (bazen kolluklu) ve oldukça geniş üçgen cep kapakları ile tanımlanabilir. Cep kapağının genişliği elbisenin genişliğini gösterir. Yırtmaç sıklıkça bayağı derin görünür. Bazı durumlarda cep kapakları kurbağacıkla sabitlenir (Bkz. Fig. 1, 5, 11, 14, 16, 26). Heykellerden birinde alışılmadık bir cep ağzı biçimi vardır (Bkz. Fig. 1, 17). Cüppenin üst kısmında (kuşağın üstü) bir veya üç kurbağacık vardır. Bunlar iliklenmiş sözde düğümlü dantelalardır ve düğme olmaları bile mümkündür (Bkz. Fig. 3, 2).</p>
<p>Grafitler ve duvar resimleri elbiselerin nitelenmesine esaslı katkı yapar. Bunlara göre elbise incik kemiğinin ortasına veya aşağıya kadar ulaşır (Bkz. Fig. 2, 33, 34; 3, 12, 16, 17, 20, 24, 28). Cep kapakları genellikle diğer bir süslü kumaştan yapılır (Bkz. Fig. 1, 28; 3, 17, 19, 26). Aynı kumaş yukarı kapak, şerit ve kollukların kenarlarını süslemek için de kullanılır (Bkz. Fig. 3, 9, 21-23, 28). Bu, bugün Orta ve Doğu Asya’da yaşayan pekçok halkın geleneksel giyimlerinde de tipiktir (Weinstein, 1991: 158). Moğolistan’daki Ubur-Khangai yerleşiminde bulunan taş heykelciklerdeki ipek süslerin ayrıntılı yeniden yapımının, (Bkz. Fig. 1, 28) kaydadeğer olduğunu kabul etmeliyiz. Aynı süsleme, Hindikuş grafitlerindeki numune elbiselerde de görülür (Bkz. Fig. 3, 26).</p>
<p>Elbisenin ikinci nüshası, yaka ve kolluğu olmayan düşük boyunlu bir modeldir (Bkz. Fig. 2). Diğer özelliklerine gelince, bunlar yukarda anlatılan nüshaya uyarlar. Çok sayıda taş heykelde betimlenen cep kapağı, bunların kafa için deliği olan bir gömlekten ziyade hafif dışarı elbisesi olduğunun göstergesidir (Bkz. Fig. 2, 1-6, 10). Her iki elbisedeki üst cep kapağı da heykellerde nadiren görülür. Bazen göğüs üzerinden kesimli bir gömlek görmek de mümkündür (Bkz. Fig. 2, 4, 28).</p>
<p><span><strong>Elbisenin İliklenmesi Sorunu</strong></span></p>
<p>Eski Türklerin kılığını çalışırken, elbisenin iliklenmesi sorununu göz önüne almak önemlidir, çünkü bu önemli etnik göstergelerden biridir. Sorun N. Y. Bichurin’in tercümesinde (1950: 229) verdiği sanat malzemeleri ve elbise tanımı arasındaki zıtlıktan kaynaklandı. Ondan sonra A. D. Grach (1961: 60), L. N. Gumilev (1949: 239), L. P. Potapov (1951: 7) ve diğerleri gibi bilginler eski Türklerin elbiselerini sağ tarafa, yani sol kanadı sağ kanadın üstüne iliklediklerine inandılar. Liu Mau-Tsai (1958: 8, 41, 496, 528) ve S. I. Weinstein’ye göre (1966: 184), sağ kanat soldakinin üzerinde idi. L. R. Kyzlasov (1969: 49) elbisenin iliklenmesinde katı kurallar olmadığı fikrini geliştirdi. Yaz giysileri kışlıklardan elbisenin iliklenme tarafı ile ayrılıyordu. B. B. Ovchinnikova (1990: 20) bu fikri destekledi. Elbise ilikleme tartışmasına sebep olan N. Y. Bichurin’in çevirdiği Çince metinler ile sanat malzemeleri arasındaki zıtlığı ‘elbise kanadı’ kelimesinin kökenbilimsel karmaşıklığı ile de açıklama gayretleri oldu (Gavrilova, 1965: 39). Gavrilova eski Türklerin elbiselerini sağdan sola iliklediklerini belirtti.</p>
<p>Son verileri göz önüne alarak tartışmanın eski Türklerin elbiselerini sol taraf üzerine ilikledikleri varsayımı lehine sona ermesi gerektiğine inanıyoruz. Biz, incelenen 26 eski Türk heykelciğinde görülebilecek elbise ilikleme gerçeğinden yola çıktık. Gerçek Türk elbisesinin iki şekli olduğunu demek istiyoruz (yırtmaç ve kolluklu, ama yakasız model). 21 heykelin sağ kanadı soldakinin üzerindedir (Bkz. Fig. 1, 1, 3 – 8, 19, 27, 28; 2, 1 – 5; 3, 2) ve sadece beşi öbür türlüdür (Fig. 1, 25; 2, 6, 10).</p>
<p>Heykellerden biri, S.I. Weinstein’in tahmin ettiği gibi, sol kanat üstte olan Çin elbiselerini betimliyor (Bkz. Fig. 3, 9). Halen böyle beş eski Türk heykeli vardır (Bkz. Fig. 3, 9 – 11) (Baiar 1997, fig. 116, 122 – 125). Bunların hepsi Orta Moğolistan’dandır. Türk giyimlerinin aksine, bu heykelciklerde ilikleme ters tarafa ve sadece bir klapa üzerine yapılır. Üstteki kanadın daha geniş düğme deliği vardır ve Çin geleneklerinin bir göstergesi olarak sağ tarafta bulunur (Starikov ve Sychev, 1977: 201).</p>
<p>Seçkin Türkleri gösteren Orta Moğolistan heykellerinde bu iki tip de vardır, üstelik bu elbiselerin şekil ve tarzından ayrılan giyimleri de sunar (Bayar, 1997). Türklerin bu sınıfı yan ve arka yırtmaçlı, uzun yenli elbiseler ve şapka veya benzer şeylerle, silahsız olarak ama asa gibi simgelerle ve alışılan duruşun dışında betimlenmiştir. Bu, şüphesiz oldukça güçlü Çin etkisini vurgular. Bilindiği gibi, giyim tarzları da dahil, yabancı kültürlerden değişik uyarlamaları en çok benimseyenler seçkinler ve toplumun önderleridir. Örneğin, yazılı kaynaklar Türk hanlarına sadece ipek kumaşların değil, dikilmiş elbiselerin de hediye edildiğini tekraren söyler (Bichurin, 1950: 283). Çin vakayinameleri bize, bir ‘putov’ şapka ve kadife cüppe ile iki ibadet yapan Türk hanı Moçjo’dan bahsederler (Kuner, 1961: 190).</p>
<p>Türk klapali ve Çin usulü sağ kanat iliklemeli bir heykel oldukça ilginçtir (Bkz. Fig. 1, 25). Bir diğer heykelcik tersine örnek sunar: Eski Türklerin yaptığı gibi sağ kanat solun üzerindedir, ama elbisenin Çin geleneklerindeki gibi sadece bir klapası ve yan kurbağacığı vardır (Fig. 1, 23). Bu yüzden, gerçek Türk elbiseleri ve Çin kumaşlarının betimlemesi yaygın olmakla birlikte, karışık biçimleri de bulabilmekteyiz.</p>
<p>Türk elbisesinin sol tarafta iliklendiği varsayımının geçerliliğini destekleyen pekçok gerçek vardır. Afrasiyab boyamalarındaki eski Türkler (Bkz. Fig. 3, 17) ve bir ayrıntılı eski Türk grafiti (Bkz. Fig. 3, 19) sağ tarafı solun üzerinde gösterir. Bir eski Türk savaşçının bronz heykelciği, sağ taraf solun üzerinde olarak klapalı elbisesi vardır (Khudiakov, 1986, fig. 72, 6). Moğolistan’daki eski Türklerin gerçekçi temsillerinde elbiselerinin klapalı olduğu ve sağ tarafın sol üzerinde örtülü bulunduğu açıkça görülür (Bkz. Fig. 3, 23, 28) (Potanin, 1881: 68). Altay’daki eski Türk gömütünde bulunan elbisenin (Barburgazy I, 20. kurgan) sağdaki soldakinin üzerinde uzanan bağlı cep kapakları vardır.<a href="https://www.altayli.net/sanat-malzemelerine-gore-orta-asyali-turklerin-giyimleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Kültür ve zaman olarak Türk eski eşyalarına yakın olan Moçevaya Balka’da bulunan (Kafkaslar) kaftanlarda da sağ taraf sol taraf üzerine iliklidir (Jerusalimskaya, 1992: 14). Tan çağının yazılı kaynaklarında, eski geleneklerine göre Çin elbiselerinin soldan sağa iliklenmesi ‘barbar’ların tam tersi bir uygulamadır. Sağdan sola ilikleme Orta Asya’nın çok sayıda eski göçeri için de özgündür (Weinstein, 1991: 195).</p>
<p><span><strong>Eski Türk Elbisesinin Kültürel ve Tarihi Özellikleri</strong></span></p>
<p>Gerçekte taş heykelleri araştıran tüm bilginler, elbisenin ilk nüshasını klapalı bir model olarak kaydetmişlerdir (Grach, 1961: 59; Kubarev, 1984: 27; Weinstein, 1991: 190; ve diğerleri). İkinci nüshadan ya müphem bahsedilir, ya da hiç gözönüne alınmaz. Çok sayıda betimlemeye göre, gerçek Türk elbisesi olarak görülebilecek olanlar bu iki nüshadır ve bunlar oldukça yaygındır. Bunların çok sayıdaki benzerinin coğrafyası oldukça geniştir. Japonya’da Kushu’daki mezar resimlerinde (Bkz. Fig. 3, 20) (Soshoku, 1993, fig. 145), Çin’de Tan mezarı Su ve prenses Yong Tai mezarında (Bkz. Fig. 3, 18), Orta Asya’da Afrasiab boyamaları (Bkz. Fig. 3, 17, 25, 27) ve Pencikent’te (Bkz. Fig. 2, 34), Afganistan’da Hindikuş grafitleri (Bkz. Fig. 3) ve Kırgızistan’da Jaltırak-Taş’ta (Bkz. Fig. 2, 33) ve başka yerlerde bilinir. Bunlar aynı zamanda Orta Asya’nın madeni süs eşyalarında (gachenkova ve Rempel, 1982: 232, 246) ve Hazar kepçesinde de (Bkz. Fig. 2, 30) sunulur. Bütün bunlar, bir Türk elbisesinin muhtemelen ilk Türk kağanlığının kurulması ve geniş bölgeleri içine alması sayesinde bu kadar yaygın hale geldiğine delil gösteriyor. Elbise artık sadece Türklerin değildir, kısmen veya tamamen diğer uluslarca da benimsenmiştir. Zaten Türkler de diğer kültürlerin halkları ile temasları sayesinde birçok başka elbiseye aşina olmuşlardır. Örneğin, kolluklar ve pahalı renkli malzeme ile süslenmeleri Soğdluların etkisinden dolayı gözüküyor (Lobacheva, 1979: 25). Kılıkta belli bir düzeyin gerçekleştiğini ve bazı terkip giyim örneklerinin hem Türk hem de Soğd elbisesine dayanarak kılındığı sonucuna ulaşmak yerinde olacaktır. (Lobacheva, 1979: 24).</p>
<p>Türk giyimi, âdet ve usullerinin Çin soylularını etkilediği ve Tan Çini’nde bir Türk modasının olduğu iyi bilinir. L. N. Gumilev, Liu Mao-Tsai’ye gönderme yaparak şöyle yazar: “Türk kılığı -yeşil veya kahverengi bir yaka, sol tarafa ilikli ve kuşak sarılmış- Tan Dönemi’nde olağan bir giyim haline gelmişti” (1993: 176). Bizzat Çinlilerin temsilleri bunu destekler (Bkz. Fig. 3, 16, 18). Giyim tarzını ödünçlerken Çinlilerin kendi geleneksel iliklemelerini -soldan sağa (Bkz. Fig. 3, 18)- ve bazı öbür unsurları koruduklarını söylemek gerekir. Jiu Tan Shu’da, uygunluk ve kolaylığın komşu uluslardan beli ve yeni daralan elbise örnekleri gibi özelliklerin ödünç alınmasında sebep olduğu belirtilir (Starikov ve Sychev, 1977: 219).</p>
<p>Liu Mao-Tsai de Japon araştırmacı Harada gibi, Tan Dönemi’ndeki kimi Çinlilerin elbiselerindeki klapaların Türk elbisesinin belli unsurlarının ödünçlenmesine bağlı olduğu sonucuna ulaşmıştır (Liu Mau-Tsai, 1958: 470). V.L. Sychev, Tan Çini’nde kurbağa üzerinde klapalı elbisenin fazla yaygınlığını da vurgulamıştır (1977: 42). Hindikuş 2. Chilas betimlerine gelince (Bkz. Fig. 3, 26), K. Jettmar (1985: 49) onları alışılmadık ‘barbar’ elbiseleri olarak nitelemiştir.</p>
<p>Eski Türklerde erkek, kadın ve çocuk giyimlerinde küçük bir fark olduğu açıktır. Aynı durum Güney Sibirya Türklerinin yakın geçmişinde (Potapov, 1951: 10) ve Soğd resimlerinde de (Lobacheva, 1979: 32) gözlenmiştir. Kadın giyiminin erkek giyiminden sadece birkaç ayrıntı ve daha parlak renkler ve desenler ile ayrıldığı anlaşılıyor. Moçevaya Balka’dan 8-9. yy’lara ait çocuk giyimlerinin yetişkinlerin giyim tarzının sanki bir taklidi olması ilginçtir. Eski Türklerin giysilerinin mevsimlik türleri olduğu açıktır ama daha şatafatlı ve iyi nitelikte malzemeden yapılmakla birlikte, bayramlık elbiselerin sıradan elbiselerden ayrılır tarafı olmadığı görülmektedir. Değişik toplumsal düzeylerdeki insanların elbisesini ayıran şeyin tarzdan ziyade kumaş olduğu görülüyor. Süslü ipek belli bir konum içindi ama ev yapımı yün elbiseler ve kürk giyimi başka bir konuma işaret ediyordu.</p>
<p>Türk elbisesi genetik olarak Hun çağına kadar gider. Arkeolojik malzemelerde birçok benzerlikler vardır: Astarın varlığı, dış giyside sıcak tutmak için keçe kullanımı vb. (Rudenko, 1962: 41). Üst Edigan mevkiindeki (Altay) 10. kurganda bulunan, M.Ö. 1-2. yy.’a ait bir kadın mezarındaki giysi, özellikle ilginçtir (Khudiakov, 1992: 121 – 122). Bu hemen hemen, tamamen korunmuş ipekten yapılma bir gevşek elbisedir. Temel nitelikleri gözönüne alınırsa, eski Türk modellerine benzer ama yaka ve kolluğu yoktur, yarı baldıra ulaşır, uzun dar yenleri vardır ve sağdan sola iliklenir.</p>
<p>Taş heykellerin betimlediği bir diğer dış elbise çeşidi bir kürk ceket veya kürk yakalı bir cüppedir (Bkz. Fig. 3, 1 – 5). Eski Türk taş heykellerini çalışanlar arasında bunlara işaret eden ve kış giyeceği olarak niteleyen kimse V. D. Kubarev’dir (1984: 27). Bu arada bunlar daha temsili diziler içerir ve miktarları yukarda incelenen iki elbise türünden az değildir. Göğüs üzerindeki bir ayrıntı olarak yüksek kazınmış bir selvaj, bu ayrıntının bir kürk yaka olduğu zannını destekliyor. Diğer sanat malzemelerinde bunun benzerleri bilinmiyor.</p>
<p>İncelenen taş heykeller üzerinde, bizim fikrimizce başka bir yerden alınmış olan olağandışı kesme örnekleri ile ayrışan bazı ‘modalar’ vardır (Bkz. Fig. 3, 6 – 11, 13, 14). Heykeller eski Türk seçkinlerini betimlediği için, bunların başka bir kültüre ait olduğu açıktır. Çin’den etkilenen kimi ödünçlemelere yukarda değinilmişti (Bkz. Fig. 3, 9 – 11). İmgelerden biri, Soğdlular arasında hayli yaygın olan, yakayı çevreleyen bir süs parçası bulunan bir sıkı dokuma giysiyi betimliyor olabilir (Lobacheva, 1979: 28); diğeri omuzda süslemeleri olan hafif elbiseyi gösterir (Bkz. Fig. 3, 7); üçüncüsü ise Batı Orta Asya’da var olan pelerini temsil eder (Bkz. Fig. 3, 14) (Lobacheva, 1979: 38).</p>
<p>Bir bütün olarak, Rus ve Moğol Altayları ve Tuva bölgelerinde bulunan eski Türk heykellerinin göreceli bir ‘etnik tektürlülüğünü’, yani betimlenen insanların yukarda geçen duruşlarını ve incelenen iki elbise türünü içeren heykellerde korunmuş gerçek imleri kaydetmek gereklidir. Orta Moğolistan’ın taş heykelleri belirgin özgünlükleri ile ayrılırlar. Yedisu bölgesindeki heykellerde bulunan elbise çeşitleri ve diğer şeyler, burada yer alan karmaşık bazı etnik süreçleri yansıtıyor görünmektedir.</p>
<p>Cep kapaklı / klapalı elbiseler giymiş taş heykelciklerin başlığının olmaması, ama beş ila yedi saç örgülerinin bulunması, buna karşılık ikinci tür elbiseli (klapasız) heykellerin genellikle başlık giymesi ama saç örgülerinin olmaması kaydadeğer. Bunun eski Türklerin çokuluslu devlet örgütlenmesinde bir milliyet ayırıcı işaret olup olmadığını kesin olarak söylemek zordur.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Bu yüzden, yeni betimleyici veriler, eski Türk maddi kültürünün elbise gibi önemli bir sınıfını ayrıntılı nitelememizi sağlar ve somut eski Türk elbiselerini yeniden çizmemizi mümkün kılar (Fig. 4). Bu malzemelere göre, klapalı ve göğüsten basit kesimli elbiseleri gerçek Türk elbisesinin bir türü olarak görebiliriz. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni betimler ve gerçekler, elbiseyi ilikleme ana sorununun nihai olarak çözümüne, yani Türk elbisesinin sağdan sola iliklendiğini bulmamıza yardımcı olur. Tersine iliklemeli diğer türler, burada değinilen iki türe göre daha nadir gözüküyor ve seçkin Türklerin heykellerini temsil ediyor. Bu dış giysi tipleri şüphesiz Çin’den (Orta Moğolistan’ın dış heykelleri) ve Orta Asya’nın tarım alanlarında yaşayan halklardan (Yedisu’daki heykeller) ödünçlenmiştir. Eski Türklerin (başta seçkinlerin) Çinli, Soğdak ve diğer halklardan değişik giysi türleri ödünçlemeleri süreci, kültürel ilişkilerden ve karşılıklı etkiden dolayı gerçekleşmiştir. Ancak betimleyici malzemenin önemli bir kısmı eski Türk giysilerinin de çevredeki tarım ülkelerinde oldukça yaygın olduğu gerçeğini destekler. Eski Türk giyiminin birçok unsurları Avrasya bozkırlarında yaşayan halklar arasında geniş ölçüde yayılmıştır. Bazı terkip modellerin oluştuğunu ve belli bir kılık birleşmesinin gerçekleştiğini varsayabiliriz. Bunda önemli bir etkiyi, büyük bir coğrafyanın eski Türklerin tek bir devleti etrafında birleşmesi süreci yapmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Gleb V. KUBAREV</strong></span></a>
</p><p>Rus Bilimler Akademisi Sibirya Şubesi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 193-197</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Bayar D. 1997. Mongolyn tov nutag dah turegijn hune chouluu. Ulaanbaatar: Mongolian Academy of Sciences Press.</span></div>
<div><span>♦ Bichurin N. Ya. (lakinf). 1950. Sobranie svedenyi o narodah, obitavshih v Srednei Azii v drevnie vremena, vol. 1. Moscow, Leningrad: Izd. AN SSSR.</span></div>
<div><span>♦ Evtukhova L. A. 1952. Kamennye izvayania Yuzhnoi Sibiri i Mongolii. Materialy i issedovania po arkheologii SSSR, iss. 24, vol. 1: 72 – 121.</span></div>
<div><span>♦ Gavrilova A. A. 1965. Mogilnik Kudyrge kak istochnik po istorii altaiskih plemen. Moscow, Leningrad: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Grach A. D. 1961. Drevneturkskie izvayania Touvy. Moscow: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Gumilev L. N. 1949. Statuetki voinov iz Tuyurk-Mazara. In Sbornik Muzeya antropologii i etnographii, iss. XII. Leningrad: Izd. AN SSSR, pp. 123 – 139.</span></div>
<div><span>♦ Gumilev L. N. 1993. Drevnie turki. Moscow: Klushnikov – Komarov & Co.</span></div>
<div><span>♦ Harado Esito. 1921. Shina todai-no fukushoku. Tosho teikoku daigaku bungaku kiyo, vol. IV: 76.</span></div>
<div><span>♦ Jerusalimskaya A. A. 1992. Caucas na shelkovom puti. Katalog vremennoi vystavki. St. Petersburg: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Jettmar K. 1985. Perekrestki putei i sviatilishcha v Zapadnoi Centralnoi Azii. In Inforrm. bulleten Mezhdunarodnoi associatsii po izucheniyu kultur Centralnoi Azii, iss. 9. Moscow: Nauka, pp. 46 – 58.</span></div>
<div><span>♦ Khudiakov Yu. S. 1986. Vooruzhenie srednevekovyh kochevnikov Yuzhnoi Sibiri i Centralnoi Azii. Novosibirsk: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Khudiakov Yu. S. 1992. Mumifitsirovannoe zahoronenie iz mogilnika Ust-Edigan. In Materialy k izucheniyu proshlogo Gornogo Altaya. Gorno-Altaisk: Izd. Gorno-Altaiskogo Univ., pp. 118 – 135.</span></div>
<div><span>♦ Kubarev V. D. 1984. Drevneturkskie izvayania Altaya. Novosibirsk: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Kuner N. V. 1961. Kitaiskie izvestia o narodah Yuzhnoi Sibiri, Centralnoi Azii i Dalnego Vostoka. Moscow: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Kyzlasov L. R. 1969. Istoria Tuvy v srednie veka. Moscow: Izd. Mosk. Gos. Univ.</span></div>
<div><span>♦ Liu Mau-Tsai. 1958. Die chinesischen Nachricten zur Geschichte der Ost-Turken, Bd I. Wiesbaden: n.p., p. 528.</span></div>
<div><span>♦ Lobacheva N. P. 1979. Srednevekovyi kostuym rannesrednevekovoi epokhi. In Kostyum narodov Srednei Azii. Moscow: Nauka, pp. 18 – 48.</span></div>
<div><span>♦ Ovchinnikova B.B. 1990. Turkskie drevnosti Sayano-Altaya v VI – X vv. Sverdlovsk: Izd. Uralskogo Univ.</span></div>
<div><span>♦ Potanin G. N. 1881. Ocherki Severo-Zapadnoi Mongolii, iss. II. St. Petersburg: n.p.</span></div>
<div><span>♦ Potapov L. P. 1951. Odezhda altaitsev. In Sbornik Muzeya antropologii i etnographii, vol. XIII. Leningrad: Izd. AN SSSR, pp. 5 – 59.</span></div>
<div><span>♦ Pugachenkova G. A. ve Rempel L.I. 1982. Ocherki iskusstva Sredney Azii. Moscow: Iskusstvo.</span></div>
<div><span>♦ Rudenko S.I. 1962. Kultura hunnu i Noin-Ulinskye kurgany. Moscow: Izd. AN SSSR.</span></div>
<div><span>♦ Sher Ya. A. 1966. Kamennye izvayania Semirechia. Moscow, Leningrad: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Soshoku kofun-no sekai: zuroku. 1993. Tokyo: Asahi Shinbun.</span></div>
<div><span>♦ Starikov V. S. and Sychev V.L. 1977. K probleme genezisa traditsionnoi odezhdy yuzhnyh kitaitsev. In Sbornik Muzeya antropologii i etnographii, iss. XXXII. Leningrad: Nauka, pp. 198 – 229.</span></div>
<div><span>♦ Sychev V. L. 1977. Iz istorii plechevoi odezhdy narodov Centralnoi i Vostochnoi Azii (k probleme klassifikatsii). Sovetskaya etnographia, 3: 32 – 46.</span></div>
<div><span>♦ Weinstein S. I. 1966. Pamiatniki vtoroi poloviny I tysyacheletia v Zapadnoi Touve. In Trudy Touvinskoi compleksnoi arkheologo-etnographicheskoi expeditsii. Moscow, Leningrad: Nauka, pp. 292 – 348.</span></div>
<div><span>♦ Weinstein S. I. 1991. Mir kochevnikov centralnoi Azii. Moscow: Nauka.</span></div>
<div><span>♦ Weinstein S. I. ve Krukov M. V. 1966. Ob oblike drevnih turkov. In Turkologicheskyi sbornik. Moscow: Nauka, pp. 177 – 187.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar: </u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sanat-malzemelerine-gore-orta-asyali-turklerin-giyimleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu yazıda, elimizdeki malzemenin değerlendirilmesinde Fif. 1-3’ün yalnızca bir kısmı kullanılmıştr.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sanat-malzemelerine-gore-orta-asyali-turklerin-giyimleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> V. D. Kubarev’in yayınlanmamış arkeolojik malzemesine göre. Arkeolojik veri elbiselerin yeniden çiziminde esaslı katkı sağlamaktadır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Asya Türk Halı ve Düz Dokuma Yaygıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari</guid>
<description><![CDATA[ Orta Asya Türk Halı ve Düz Dokuma Yaygıları
Türklerin yaşadığı Orta Asya’da halı, keçe ve düz dokuma yaygılar (kilim, cicim, zili, sumak) yaygı ve örtü malzemesiydi. Muhtemelen, önce bunların en ilkeli olan keçe keşfedilmiş, daha zor bir tekniği gerektiren düz dokuma yaygılar ve daha sonra da halı geliştirilmiştir. Keçe, Orta Asya’da hem çadır dış ve iç örtüsü, hem yaygı hem de bir süsleme […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63cd7e86b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Asya, Türk, Halı, Düz, Dokuma, Yaygıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Orta-Asya-Hali-Sanati.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html">Orta Asya Türk Halı ve Düz Dokuma Yaygıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Bekir DENİZ</strong></span></a>
</p><p>Türklerin yaşadığı Orta Asya’da halı, keçe ve düz dokuma yaygılar (kilim, cicim, zili, sumak) yaygı ve örtü malzemesiydi. Muhtemelen, önce bunların en ilkeli olan keçe keşfedilmiş, daha zor bir tekniği gerektiren düz dokuma yaygılar ve daha sonra da halı geliştirilmiştir.</p>
<p>Keçe, Orta Asya’da hem çadır dış ve iç örtüsü, hem yaygı hem de bir süsleme malzemesiydi. Türkler, evlerinin duvarlarını, keçenin yanında, kırmızı renkli aşu toprağı ile süslüyorlardı. Günümüzde, bu boyaya, Anadolu’da aşı boyası denilmektedir ve köylerde hâlen kullanılmaktadır. Türkler, XI. yy.’da, bu süslere bezek, süslemeye de bezemek diyorlardı. Ayrıca, duvarlar XI. yy.’da halı, kilim, keçe ve nakışlı çarşaf vb. şeyler asılarak veya gerilerek süsleniyordu. Bu duvar örtülerine XI. yy. Türkçesinde kerim veya bunun duvar anlamına gelen tam (dam) kelimesi ile birleşmesiyle, tam kerim (duvar örtüsü) deniyordu.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kaynaklara göre, Kerim kelimesi kermek, yani germek kökünden gelmektedir. Gerim gerilmiş şey, gergi ise, duvara örtülen nakışlı çarşaf, halı gibi şeylerdir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Aynı gelenek günümüzde Anadolu’da da mevcuttur. Duvarlara halı, kilim (düz dokuma yaygılar) asılır ve saçaklar torbalarla süslenir.</p>
<p>Orta Asya’da ev veya çadırın temel süsleme malzemesi, bugünkü anlamda mobilyası keçe ve halı idi. Yaylacılık yapan Türklerin kolayca taşıyabildikleri bu malzeme aynı zamanda evdeki refah seviyesinin de göstergesiydi. Bugün Anadolu’da, Söke (Aydın) civarında göçebe yaşayan Teke, Karaleçili, Sarıkeçili, Varsak ve Avşar yörükleri hâlâ, halının zenginliği, kilim, cicim, zili gibi dokumaların orta halli, keçe, çul vb. dokumaların da fakirliği sembolize ettiğini kabul etmektedir. Yine, Orta Asya’da, keçe yapımı için gerekli yün, halkın kendi koyunlarından elde ediliyor, yünün sıkıştırılması veya tepelenmesi ile de keçe yapılıyordu. Türkler, XI. yy.’da, keçeye kidhiz diyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kidhiz veya kiziz kelimesi “Türkmenlerin çadır örtülerinin veya göç zamanı bürgülerinin yapıldığı keçe” anlamında kullanılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Keçe, halı ve kilimden farklı bir şeydi. Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı Divanü Lûgati’t-Türk’te açık bir şekilde birbirinden ayrılmakta, halı ve kilim kiviz, kiwiz şeklinde isimlendirilmekteydi. Eski Anadolu kültürüne yakın olan eski Mısır ve Kıpçak Türk Kültür çevrelerinde ise, Küyüz ve kiyiz kelimesi halı, keçe ve bazan da diğer yaygıları karşılamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Karahanlı sahası Türklerinin keçeye kiziz demelerine karşılık, Oğuz Boyları XI. yy.’da keçe kelimesini kullanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Divanü Lûgati’t-Türk’te yazılanlara göre, “Türklerde düz renkli keçelerin yanı sıra, nakışlı ve renkli keçeler de yapılmaktaydı ve o yıllarda, Kaşgar’da yapılan ve kimişke diye anılan bir keçe çok ünlüydü. Ayrıca, kaplan postu şekilli keçeler de yapılmaktaydı. Yine, Türklerin oyma adını verdikleri Türkmen keçelerinden çizme yaptıkları, caydam isimli bir keçeden de yağmurluk yaptıkları ve yatak içi olarak kullandıkları, bunların dışında, keçeden börk, kaftan, palto, çarık vb. amaçlarla yararlanıldığı” söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ayrıca, ince keçelerden elbise yapmaktaydılar. Buna kedüklüg kidhiz deniyordu. Kırgızlar buna kiyim keçe (giyim keçesi) demekteydi. Türklerde, keçe sadece bir yaygı ve elbise değil, çadır şeklinde de kullanılmaktaydı. Türk hakanları, tahta çıkma törenlerinde bir keçe halı konarak tahta oturtuluyorlardı. Yani devlet sembolü olarak da kullanılıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bugün hâlâ Türk dünyası ve Anadolu’da keçe yer sergisi, giyim eşyası vb. kullanılmaya devam etmektedir. Anadolu’da, Bergama civarında yapılan ince keçelere çinik denilmektedir.</p>
<p>Türklerde keçeciliğin çok ileri bir düzeyde bulunduğunu Pazırık kurganlarında ortaya çıkan ve günümüze kadar gelebilen örneklerinden anlıyoruz. Bu keçeler üzerinde özellikle insan ve hayvan figürlerinin bulunması, hayvanların mücadele hâlindeyken tasvir edilmesi büyük bir sanat ustalığına işaret etmektedir. Keçeler üzerinde işlenen hayvan figürleri Türk mitolojisinde tılsımlı kabul edilen aslan, grifon, kartal, geyik gibi hayvanlardır. Bazen tek başlarına işlenen bu figürlerin birçoğunda kartal-geyik, aslan-geyik mücadeleleri görülür. Bu mücadelelerde iyiliğin kötülükle mücadelesi, Türklerle düşmanlarının kavgası sembolize edilmektedir. Tüm İlk Çağ devletlerinde bu figürlerin içinde aslan ve kartal güç ve kuvvet sembolü olarak kullanılır. Bu figürler Orta Asya Türk mitolojisinde de aynı anlamları ifade etmekteydi. Keçeler üzerinde görülen bu mücadele sahneleri daha sonra, Anadolu’da, Selçuklu ve Beylikler Dönemi halı ve düz dokuma yaygılarında da kullanılmış, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar süregelen bir geleneği devam ettirmiştir.</p>
<p>Keçe dışındaki sergiler genellikle dokuma tekniklidir. Kaynaklar, bugünkü dokumak sözünün “eski Türkçedeki Tokımak şeklinde söylendiğini, bunun da tokmak kelimesinden geldiği” belirtmektedirler. Yine, aynı kaynaklar, “halı, kilim gibi dokumalar için kullandığımız tokımak kelimesinin, Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı Divanü Lûgati’t-Türk’te verdiği bilgilerden, XI. yy.’da Türklerde dokuma ile ilgili bir terim olduğunu, dokuma ile ilgili işlerde kullanılan alete (muhtemelen bugünkü mekik), dokumaların yapıldığı tezgâha, pamuklu ve ipekli dokumalara ve dokumacılıkla uğraşan kimselere közek denildiğini, koyundan kırkılan yün ile, deve tüyünün tarak ile taranmasına çecge, yayda atılarak temizlenmesi ve kabartılması işlemine yeten veya yetenğ, yünün tıpkı bugünkü gibi, çubuk ile (yün çubuğu) kabartılmasına sağ, yünün eğirmede kolaylık sağlamak için kolay dolayabilecek şekle getirilmesine (süme-sümek) dava, pamuk sümeğe ise pisti denildiğini” söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Orta Asya’da Türklerin halı, kilim gibi dokumalarda kullandığı malzemeler yün, keçi kılı (tiftik), deve tüyü ve pamuktu. Yün kendi besledikleri koyunlarından elde ediliyordu. Deve tüyü ve keçi kılı yünün yanında ikinci derecede kalan bir malzemeydi. Pamuk ise, muhtemelen daha az kullanılıyordu. Kaynaklara göre, “Türklerin çoğunluğunun ataları olan Oğuzlar pamuğa pambuk, Karahanlı sahası Türkleri kepez diyorlardı. Selçuklular Dönemi’nde pamuk önemli bir ihraç maddesiydi. Osmanlı Dönemi’nde ise pamuğa penbe denmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bugün Anadolu’da, özellikle Aksaray, Niğde, Konya civarında, halk arasında hâlâ pambuk-pambık denilmektedir.</p>
<p>Orta Asya’da Türkler ipek ve yünden elde edilen iplik yumağına bezinç, Argular ise teşrin adını veriyorlardı. Kaşgarlı Mahmud’un verdiği bilgilere göre, ipe yıp deniyordu (Günümüzde Kazakçada jip, Anadolu’da ip denilmektedir). İplikler kullanılacakları yerlere göre eğriliyordu. Eğrilmiş ipliğe yışığ, bir arada eğrilmiş iki renkli iplere asrı yışığ deniliyordu.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bugün, Anadolu’da, siyah ve beyaz karışımlı yünlere kırçıl veya alaca bu yünlerden eğrilen iplere de kırçıllı ip-alacalı ip denilmektedir. Yine, Divanü Lûgati’t-Türk’teki bilgilere göre, dokumada dik atılan iplere eriş (çözgü), yan atılan iplere arkağ (atkı) denilmekteydi. Bugün de dik iplere eriş, erişi, arış, yan atılan iplere de argaç, arkaç, arageçki ismi verimektedir. Divanü Lûgati’t-Türk’te, tezgâha ne isim verildiğinin belirtilmediği söylenmektedir. Ancak, tegâhta, çözgüleri birbirinden ayıran (alt ve üst iplikler) alete közek denilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Aynı alet, günümüz Anadolu Türkçesinde kücü-küzü diye bilinmektedir.</p>
<p>Yine, Divanü Lûgati’t-Türk’te belirtildiğine göre, “yünün eğrilmesinde iğ ve kirman kullanılmaktaydı. İğ’e ig veya yiğ denilmekteydi. Kirman’ın uç adı verilen bir ağaçtan yapıldığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İğ’in ağırlığına arguşak deniyordu. Günümüz Anadolu Türkçesinde de ağırşak diye söylenmektedir. XI. yy.’dan kalma Selçuklu Dönemi’ne ait, Paris Bibliotheque National Arabe’da, 5847 numarada kayıtlı bulunan Schfer Makamat minyatüründe, “köyde karşılama” isimli sahnede iğ eğiren figür tasfiri görülür. XI. yy.’da tezgâha dik atılan iplere, günümüzdeki gibi eriş (arış), yan atılanlara da arkağ (argaç) deniyordu.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Osmanlılar döneminde, XVII. yy.’da, ‘iğ’e öreke denmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Öreke kelimesi günümüzde daha çok Karadeniz Bölgesi’nde Ordu ve İç Anadolu’da Göller Bölgesi’nde kullanılmaktadır. Ancak, Ordu civarında kullanılan öreke, günümüzde ‘iğ’den daha büyüktür. İğ yaklaşık 30-40 cm uzunluğundadır. Öreke ise 50-60 cm. büyüklüğündedir. Ayrıca, ‘iğ, günümüzde Batı ve İç Anadolu Bölgesi’nde iğ, Orta Anadolu Bölgesinde, özellikle Beyşehir çevresinde öreke, Doğu Anadolu Bölgesi’nde de teşi adıyla tanınmaktadır.</p>
<p>Kaynaklar, Kaşgarlı Mahmud’un XI. yy.’da yazdığı Divanü Lûgati’t-Türk’te halı, kilim, keçe, döşek gibi yere serilen eşyalara kıviz, kiwiz, küvüz, tülüğ yazım denildiğini,<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> döşek ile, yaygı ve sergi şeklinde kulanılan dokumalara yazım adı verildiğini, ancak daha sonraları tülüğ yazım kelimesini bırakarak halı kelimesini kullandıkları belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Eski Mısır Türkleri ile, Kıpçak Türk kültür çevresinde ve hatta Orta Avrupa’daki Kuman Türklerinde, halı şeklinde söylenmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Selçuklular Dönemi’ne ait vakfiyelerde halıya bast-bastı denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> XIV. yy.’da yazılan Dede Korkut (Ata Korkut) Kitabı’nda ise halı anlamında kalı, kalıça ve khalıça kelimeleri kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> XIV. yy. metinlerinde kalı,<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Osmanlı dönemi metinlerinde kalın, kalı, kaliçe, kalıça, haliçe, seccâde şeklinde kullanılmakta, daha büyük örneklerine kaliçe-i kebîr, küçüklerine de namazlık denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Günümüzde ise halı şeklinde söylenmektedir.</p>
<p>Halı, Orta Asya’da hasır, keçe ve kilim gibi bir yaygı idi. Bu sebeple belki de başlangıçta, aynı ad ile anılan yaygılar ayrıntılara uğramıştır. Türkler Orta Asya’da halı ve kilimi aynı isimlerle adlandırıyor, halı ve kilim gibi yere serilen şeyler kiviz, kiwiz adını veriyorlardı. Mısır, Kuman, Kıpçak Türk kültür çevrelerinde kevüz, kövüz, küyüz gibi, yaygı anlamına anlayışına gelen eski Türk deyişleri de kullanılmaktaydı ve kaynaklarda bunlar halı anlayışı ile karşılanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Kırgız Türklerinde halı, kalı-kilem, yani halı-kilim şeklinde söyleniyordu.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Bahaeddin Ögel’in dediği gibi, “Anadolu’da herhalde başlangıçta halı ve kilim, birbirlerinden açık olarak ayrılmıyordu. Afyon Emirdağ’da Bayat ve Yazılı civarlarında kilim için kügüz, Bursa’da bazı yerlerde kiyis dendiği görülmüştür. Yalova-Kadıçiftliği’nde kilim için küyüs” denmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu da Orta Asya’da Türklerin halı ve kilimi aynı anlamda kullandıklarını, Anadolu’da da başlangıçta benzer bir isimlendirme ile andıklarını, sonradan değişik adlar verildiğini göstermektedir.</p>
<p>XI. yy.’da Kaşgarlı Mahmud keçe ile yere serilen halı ve kilim gibi şeyleri kesin olarak ayırmıştır. O’na göre kidhiz “keçe” demektir. Kiviz, kiwiz ise “ halı ve kilim gibi yere serilen yaygıların adıdır. Görülüyor ki bu iki deyiş, birbirlerine benzemelerine rağmen, aralarında anlayış bakımından açık bir ayrılık mevcuttur. Eski Anadolu kültürüne yakın olan eski Mısır ve Kıpçak Türk kültür çevrelerinde ise, bu deyişlerin gelişmeleri bakımından, bazı karışma ve karışıklık vardı. Küyüz ve kiyiz sözleri hem halı hem de keçe, bazen de diğer yaygı anlayışları ile karşılanıyordu. Aslında kiyiz, keçe manasına gelen kidhizin gelişmiş şekli idi. Nitekim, aynı kültür çevresinin mühim kaynaklarında kiyiz sözünü “keçe” ve kevüz, kewüz deyişini de, “yere yayılan şey” anlayışı ile karşılanmaktadır. Yine Kuman Türkleri “halı” için kövüz demekteydi. Bunun yanında, kali sözü de kullanılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Kaynaklar, halı ve kalı sözlerinin, Türklerin çeyiz anlayışına gelen kalın, kalıng gibi deyişlerinden türemiş olabileceğini kabul etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Ancak, Bahaeddin Ögel, halı ve kalı sözünün bugünkü Türkler arasında yaygın olduğunu, ancak daha önce, yaylacı veya yaylalarda oturan Türkler arasında kullanılmadığını, önceleri, kentli Türkler arasında, sonradan köyler ve yaylalarda da kullanıldığı görüşündedir. Hattâ, XIV. yy.’dan önceki kaynaklarda halı, kalı sözlerine rastlanmadığını, içinde en eski Türk ve Orta Asya geleneklerini toplayan Dede Korkut kitabında, seksen yerde ala kalı ipek döşemiş idi sözlerinin bulunmasına rağmen, kalı kelimesinin eski Türkler arasında yaygın olmadığı görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Faruk Sümer ise, “Dede Korkut destanlarında, bazan Salur Kazan Bey’in, bazen de Bayındır Han’ın verdikleri toylar (şölen) dolayısı ile doksan yirde alakâlı ipek döşenmişti ve bing yerde ipek khaliçası döşenmişti sözlerinin, eski Oğuz Beylerinin halı kullandıklarını ifade etmese bile, Akkoyunlu Hükümdar ve Emirlerinin pek çok büyük-küçük halıya sahip olduklarını ve otağlarına, çadırlarına onları serdiklerini ve bu halıların ala renkte olduğunu, gösterir” diyerek, XIV-XV. yy.’da kalı kelimesinin beyler arasında da kullanıldığını söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Türklerde halı, ilk çağlardan itibaren, yer sergisi, duvar örtüsü olarak kullanılmasının yanı sıra, hükümdarın başa geçmesi gibi, resmî törenlerde de, tören malzemesi olarak kullanılıyordu. Halı, Türklerde, bir bakıma, taht sayılmaktaydı. Kaynaklara göre, “…halı miladın ilk yıllarında, Chou devrinden beri, taht sayılıyordu. T’ai-ı’ye, rahip sıfatı ile kurban verilirken, Chou hükümdârı halı üstüne oturur idi. Çin’e, 385-556 arasında hâkim bulunan ve ekseri boylarının Türk olduğu bilinen Tabgaç Devleti’nde ve Kök-Türklerde de, hükümdâr seçilince, halı üzerinde havaya kaldırılırdı. Böylece, halı, Doğu Asya’da, Çinlilere “yabancı” sülalelerde aldığı merâsim unsuru vechesini, Kök-Türklerde de korumuşdu”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>XIV-XV. yy.’da Timurlular Dönemi’nde, minyatürlerden anlaşıldığı kadarıyla, hükümdar çadırlarında ve saray dışında, doğada yapılan eğlencelerde halı kullanılmaktaydı. XV-XVI. yy. Osmanlı hükümdarları ise çadırlarında halı ve kilimi süsleme malzemesi ve tahtın üzerine konulduğu bir yaygı olarak kullanmaktaydılar. Savaş vb. herhangi bir olayda, hükümdar otağı kurulduğunda, çadırın önüne halı seriliyor, hükümdar tahtı bu halı üzerine konuyordu. Hükümdar törenleri buradan izliyor, elçileri burada kabul ediyordu. Bununla ilgili çok sayıda minyatür vardır. Hattâ, XVI. yy.’da sarayda, saray için, halı imâl edilmekteydi (Res.1).</p>
<p>Günümüzde Anadolu’da halı denildiğinde, sık dokumalı, kaliteli halı anlaşılmaktadır. Osmanlı döneminde kullanılan kalıça ve bugün Azerbaycan ve diğer Türk devletlerinde kullanılan, belki de Farsçadaki halçadan dilimize geçen halıça ile, İran’da kullanılan halça kelimesi yine halı anlamında kullanılmaktadır. Ancak, halk arasında kaba dokunmuş halılara halıça-halça denilmektedir, bu konuda Sadık Tural’ın görüşlerini paylaşıyoruz. Tural bu konuda şöyle yazar:</p>
<p>“Türk soylu halkların, çadır/boz üy, dokuma ve keçeden yaptıkları evlerinin dışında ve içinde halı, kilim, keçe kullandıklarını, kalı (g)’ın (halı) kalıcı bir malzeme olduğunu” ve “Kalı (g) kelimesinin, halı dokumayı ifade ettiğini ancak dokunan ürünün, malzemesine göre, iki ayrı anlama geldiğini” söylemektedir. Sayın Tural’a göre, “kalı (g), ipek gibi kıymetli bir malzemeyle dokunmuş, ayrı bir dikkat, gayret ve özen gösteren, kalıcı olan dokumayı (halı) işaret etmektedir. İpekten dokunmayan kalı (g) ise, kalı (g) ve kalıça” şeklinde iki ayrı örnek göstermektedir. Yine, Sayın Tural’a göre “Türkçedeki, “ … + ça/+ çe eki “gibi, göre, tarafından, ile, birlikte, olarak, kadar” türünden işlevleri karşılayan isme gelen bir ektir; kelime sonundaki +g ise kapıg, sarıg kelimelerindeki düşen (düşme eğilimli) g’dir. Değer verilen yün veya tiftik yahut pamuklu veyahut ipek halı/kalı yanında, bunlardan hem işçilik, hem motif, hem ölçüler, hem de işlev bakımından daha az değerli sayılan dokuma ve ilmeklemeli (düğümleme) yaygı aracına kalıça/halı-ça denilmekte” olduğunu ileri sürmekte ve bunu Türk Dünyası ve Anadolu’dan verdiği örneklerle desteklemektedir: “Hem Korkut Ata hem de diğer tarihi metinlerde üç türden çadır, otağ, üy yapılıyor: 1-Bey veya Kağan temsilcisi yahut Kağan otağı (merasimlik); 2-Günlük yaşayış meskeni; 3-Boz üy veya bark adı verilen, kiler, malzeme deposu gibi işlev gören, keçe yahut kalitesi çok düşük halı kilimden kurulan evler (bark kelimesinin bu kullanımı hem Taldıkurgan/Kazakistan; hem Yozgat Akdağmadeni/Türkiye). Başkaca deliller bularak kalı (g) ile kalı (g) ça arasındaki fark ve adlandırma ayrılığı reddedilemez hale getirilmelidir.</p>
<p>Bu noktada, 15. yüzyıldan sonra Farsçanın etkisinin günlük dilimize yerleştiği, eğitim ve edebiyat dilimize neredeyse hakim olduğu bir dönemde yazıya geçirilen Dede Korkut metinlerinde bile, “ipek halça” dendiği ileri sürülecektir. + ça/+ çe eki Farsçada küçültme eki işlevindedir; Halbuki Farslar her türlü işlev ve ölçülü, her türlü kalitedeki bu türden eserlere “halça” derler. Farslar, Türkleri ve Türkçeyi hatırlattığı için-muhtemelen Türkçe olduğunu bildiklerinden dolayı-halı veya halça kelimesini değil, ferş veya fereş kelimesini kullanıyorlar. Fereş/Ferş kelimeleri dokumalı, düğümlü ve çeşitli boylarda olan (seccâde hariç), duvarda veya yerde kullanılan ürünlerin adıdır.</p>
<p>Diğer taraftan ilme, oy ve yurt kelimelerinin Fars dilinde bugün de Türkçe olarak kullanılması kalığ+ça kelimesini ödünçleme yoluyla Türkçeden aldıklarını gösteren başka bir delildir. Korkut Ata’daki ifadeyle tamamlıyalım; “Toksan yirde ala kalı ipek döşenmiş idi”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Günümüzde, Anadolu’da, halk arasında, kalın ve halı düğün ve evlenme için eş anlamlı kullanılmakta, her ikisi de çeyiz anlamına gelmektedir. Çeyiz içinde halı vardır ve içinde halının da bulunduğu eşyaların hepsine birden kalın denilmektedir. Eşyaların, özellikle Batı Anadolu Bölgesi’nde, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Bergama çevresinde, düğün öncesinde yeni eve serilmeden evvel, toplu halde, dışarıda teşhir edilmesine sepi denilmektedir. Sepi, aynı zamanda, çeyiz ve kalın anlamını da karşılamaktadır.</p>
<p>Farsçadan geldiği söylenirse de, Kilim Türkçe bir kelimedir. Farsçada aynı anlama gelen gelim, kelim kelimelerinin Türkçeden alındığı kabul edilmektedir. Tüm Slav dilleriyle, Ukrayna ve Güney Rusya dillerine Türkçeden geçmiştir. Ukraynacada kylim, Polonya dilinde, Bulgarca ve Sırpçada kilim, Romencede chilim şeklinde söylenmektedir. Yine, kilim kelimesinin “Farsça ve Türkçe yazılmış eski metinlerde yere serilen yaygı ve derviş cübbesi anlamına geldiği, bazı eski Türkçe metinlerde de saçaklı kilim kelimesine rastlandığı, asıl bu terimin bugün bizim anladığımız kilim kelimesinin karşılığı olduğu” belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Kuman Türkleri, kilim sözünü halı karşılığında kullanmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Kaynaklar kilim kelimesinin, Kaşgarlı Mahmud’un XI. yy.’da yazdığı Divanü Lûgati’t-Türk’te iki ayrı anlamda kullanıldığını ve halı, kilim, keçe, döşek gibi yere serilen eşyalara da kıviz, kiwiz, küvüz denildiğini, XIX. yy. metinlerinde de kelimenin kilim şeklinde söylendiğini belirtmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Bugün, Asya’da yaşayan Türkler, bilhassa Kırgızlar, kilem sözünü tek başına değil, kalı-kilem terimi ile birlikte söylemektedirler. Kalı-halı terimi kilimi, Kilem ise “çok iyi türden halıyı” karşılamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Türkler Orta Asya’da, XI. yy.’da yün, pamuk ve ipekten kumaş da dokuyorlardı. Pamuk-yün karışımlı kumaşlara yatuk denmekteydi. Yimek boyu mensuplarının giydikleri, diğer Türk boylarının örtü yaptıkları pamuklu bir dokumaya çek deniyordu. Kıpçaklar, bir çeşit çizgili ve nakışlı kumaştan yağmurluk yapıyorlardı. Divanü Lûgati’t-Türk’te, henüz eğrilmemiş ham ipekten, ipek iplik yumağından ve ipek kumaşın dokunmasından bahsedilmesi Türklerde XI. yy.’da ipekli kumaş da yapıldığına işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p><span><strong>Türk Halı ve Düz Dokuma Yaygılarının Kaynakları</strong></span></p>
<p>Türk halı sanatı ile ilgili kaynaklara göre, düğümlü halı Asya’da Türklerin yaşadığı, özellikle, yoğun olarak bulundukları Ötüken Bölgesi’nde ortaya çıkmış ve buradan dünyaya yayılmıştır. Türklerin, aynı çağlarda keçe ve kilim sanatı hakkında bilgilerinin bulunduğunu, ev ve çadırlarını keçe ve düz dokuma yaygılarla (kilim, cicim, zili, sumak) süslediğini yine kaynaklaradan öğrenmekteyiz.</p>
<p>Araştırmacılara göre, Orta Asya Türk Halı Sanatı hakkında ilk önemli buluntu, Rus arkeolog C. İ. Rudenko tarafından, 1947-49 yılları arasında, Sibirya’da Altay Dağları eteklerinde, V. Pazırık Kurganı’nda (oda mezar) çıkartılan ve günümüzde Pazırık Halısı diye bilinen halıdır. Halı, Kurgan’ın içine su dolup buzullaşması sonucu, günümüze kadar sağlam bir halde gelmiştir. Bugün Leningrad Ermitaj Müzesi’ndedir. Cam çerçeve içinde, bulunduğu hâliyle sergilenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Kimi kaynaklarda M.Ö. III-II, kimilerinde de V-III. yy.’da, Asya Hunları tarafından dokunduğu kabul edilen halının<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> bulunduğu kurgan içinde, koşum takımlarında ve ağaç üzerine Göktürk yazısı ile yazılmış Türkçe kelimelerin okunması, halının Hun Türkleri ile bağlantısına işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Pazırık halısı dünyanın en erken tarihli düğümlü dokumasıdır. Yaklaşık 189×200 cm. boyutlarındadır. Yün malzemeyle ve Türk düğüm tekniğiyle (Gördes düğümü) dokunmuştur. Kaynaklara göre, halının 1 dm2’ sinde (10×10 cm.) 3600 düğüm vardır. Devrine göre şaşırtıcı bir kaliteye sahiptir. Kırmızı zemin üzerine beyaz, sarı ve mavi renklerle dokunmuştur. Yanyana ikisi dar, ikisi geniş dört bordür ile çevrilidir. Orta alan 24 eşit kareye bölünmüştür. Birinci dar bordürde, kareler içine yerleştirilmiş, yanyana dizilmiş, grifon tipi mitolojik, hayvan figürleriyle süslüdür. İkinci dar bordür haçvari desenlerle doldurulmuştur. Birinci geniş bordürde arka arkaya dizilmiş süvari figürleri yer alır. Bu figürlerin altında, eğer halısı görülür. Muhtemelen Pazırık halısı da böyle bir eğer halısıdır. Figürlerden birinde ayak görülürken, ikincisinde ayak yer almaz. Bu şekilde figürler dizilerek devam eder. İkinci geniş bordürde ise, arka arkaya dizilmiş geyik figürleri mevcuttur. Orta alanda ise, içleri bitki motifleriyle doldurulmuş 24 eşit kare yer alır (Res. 2-3).</p>
<p>Pazırık halısının ardından, Türk halı sanatı açısından, Doğu Türkistan’da ele geçen halılara kadar, uzun bir zaman boşluğu görülür. Sir Aurel Stein tarafından, Pazırık halısının bulunmasından 45 yıl önce, 1906-1908 yıllarında, Doğu Türkistan’da, Lou-lan kuyu mezarında ve Lop-nor’da bir Budha tapınağında (stupa) yapılan kazılarda, halı parçaları bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> M.S. 3-6. yy.lara tarihlenen bu halılar bugün Hindistan’da Yeni Delhi ve Londra’da British Museum’da sergilenmektedir. Tamamen yünden dokunan bu halılar, tek düğümlüdür. Renklerinde mavi, kırmızı, yeşil, sarı, kahverengi ve bunların tonları hakimdir. Geometrik karakterli, eşkenardörtgen, dikey ve yatay zikzak şekilli desenlerle süslenmiştir.</p>
<p>1913 yılında, Turfan Bölgesi’nde, A. Von Le Coq tarafından Kuça/Koço şehri yakınlarındaki Kızıl’da bir tapınağın odasında halı parçası bulunmuştur. Göktürkler Dönemi’ne ait bu halılar M.S. 5-6 yy.’dan kalmadır. Bugün Berlin İslâm Sanatı Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu halı yün malzemeyle ve alternatif çözgüler üzerine, düğümlenerek dokunmuştur. Süslemelerinde geometrik desenlerin yanı sıra ejder figürü de görülür.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Kaynakların ifadesine göre halı, Türk sülale ve devletlerinde, sadece bir örtü veya süsleme malzemesi değil, bir taht örtüsü olarak da kullanılmıştır. Bu nedenle de, VII-VIII. yy.’larda da halı dokunmaktaydı. Türkistan, Oğuzelleri, Anadolu, Buhara, Uygurlar ve Hazarlardaki tüm Türk ülkelerinde halı dokunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> “Çin kaynaklarından, VII. yy.’da Hoten şehrinde halı dokunduğunu öğreniyoruz.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> “Doğu Türkistan’da keçe halılar da dokunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Orhun Bölgesi’ndeki Uygur Kağanlarının Çin imparatorlarına gönderdikleri yaygılar da bu türden dokumalardı. Doğu Türkistan’da, Uygurlar Devri’nde (VIII-IX. yy.’larda) da halı dokunduğu bilinmektedir”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Göktürk Devri’nden bir Çin masalında, Göktürklerin veya Kanglı boylarının, şölen sırasında, çayırlara yün halılar serdikleri anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Yine, kaynakların ifadesine göre, “miladi ilk asırlarda, bugünkü Doğu Çin’in batısındaki, şimdiki Kan-su vilayetinde bulunan ve eski adı Ho-hsi olan, Türkler arasında, Gesi-Gecsi diye söylenen P’ing-liang şehri Göktürklerin önemli bir kültür çevresi idi. P’ing- liang, İç Asya’da bilinen bir halı merkezine yakın idi. Gesi’nin (P’ing-liang) doğu komşusu bir ilde, Çinlilerin T’u-yü-hun dediği ve Türk oldukları sanılan bir kavim halı dokumakta ve hem doğuya hem batıya satmakta idi”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Yine, Göktürk, Kanglı ve Uygur Kağanlıkları Devri’nde (745-911), Doğu Türkistan’da, Uygurların eski başkenti Koço bölgesi bir kilim ve halı üretim merkeziydi.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> E. Esin, “… düğümlü halı ve kilim kalıntılarının çoğu, Uygur harfleri ile Türkçe yazıların bulunduğu ev ve han harabelerinden çıkmıştır. Bey ve hatun resimlerinde de halılar tasvir edilmiştir. A. Von Gabain Uygurlularda bodhimandala (mürâkebe için çizilen ve mabûdun sarayını veya kâinâtı temsil eden şekil) olarak kullanılan küçük halılar bulunduğunu tespit etmiştir. Bu müşâhede, Türk halılarının eski motiflerinden bazısının temsîlî manâları bakımından çok ehemniyetlidir. Uygurlarda, ayrıca büyük halılar da vardı. Bunlar, büyük çapta ve sade motifleri ile dikkati çeker. Le Coq bu halıların motiflerinde de temsili manalar aramıştır” diye yazar.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Yine, kaynakların ifadesine göre, “VIII. yy.’ın ilk çeyreğinde, Mâveraünnehir bölgesinde, Buhara’da güzel halılar dokunmaktaydı. Buhara, İslâmî devirde, halıcılık alanındaki bu şöhretini X. yy.’a kadar sürdürmüştür. Bu asrın coğrafyacıları Buhara’nın beğenilen malları arasında halı (bişat), seccâde (musallâ-yi namâz) ile, diğer yaygılarını zikretmektedir”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Mâveraünnehir bölgesinde Çağâniyan’a bağlı Darzenli Kasabası’nda, Aran (Karabağ) ve Doğu Anadolu’da halı dokunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> XIII-XI. yy.’da, Doğu Türkistan’da, Uygurlular Devri’nde halı dokunduğu,<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Koço yakınındaki bir Uygur Budist tapınağındaki, IX-XII. yy.’larda yapılmış duvar resimlerinde, düğümlü halı üzerinde Uygur hatunlarının resimlerinin yer aldığı söylenmektedir. Yine kaynakların ifadesine göre, aynı çağlarda, Bargari (Van-Özalp), Arcij (Erciş), Ahlat, Nahçıvan, Bitlis ve Khoy nüfusça kalabalık, önemli, gelişmiş ticaret şehirleriydi. Buralarda, kaliteli zili dokumalar yapılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p>Çin kaynaklarından, Türkistan ve Hazar Denizi’nin batısındaki Oğuz Ellerinde halı dokunduğunu, Oğuzlar/Türkmenlerin İslâmiyet’ten önce 51-428’deki Arşaklılar çağı ve sonrasında, halı dokuduklarını ve törenlerde halı kullandıklarını, Dede Korkut Oğuznameleriden öğreniyoruz:<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> XIV. yy.’da Oğuzların Azerbaycan Türkçesi ile yazıya geçen ve boy veya oğuzname adı verilen 12 tarih destanını konu alan Dede Korkut (Korkut Ata) kitabında, halı ve diğer dokumalardan söz edilmektedir. Sözgelimi, “… Amıt suyu (Diyarbakır’dan geçen Dicle Nehri) ile Kraçug’un (Tiflis’in kuzeyindeki Kazbek Dağı bölgesi) Hakimi Salur Kazan Bek, Sürmelü’de (kışlak başkenti Iğdır ili) yaptığı toplantı sırasında gelen Oğuz Beyleri için, çimenler üzerine, doksan yerde ipek ala kalı (al- kırmızı-halı) döşetmişti (II. boy).</p>
<p>Eski Beyazıt Kalesi Beyi (Doğu Beyazıt’ta Sarp Dağı eteğinde) Büre Bey, oğlu Bamsı Beyrek, Pasın bölgesinde (Erzurum-Kars arası) avlanıyordu. Bu sırada babası, bu oğlu için İstanbul’dan ısmarladığı armağanları getiren bezirgânlarının gelişini ve oğlunun kahramanlık gösterdiği müjdesini duyunca, onları karşılamak için yere ipek kalıçalar (ipek halılar) yaymış idi (III. boy).</p>
<p>Oğuz Ellerinden Kan Turalı adlı bir yiğit, Turabozan (Trabzon) Beyi’nin kızını istemeye giderken onu saygı ile karşılamaya gelenler, Kan Turalı için konak yerinde Ak çadır dikip, ala kalı (kırmızı halı) döşediler (VI. boy).</p>
<p>Hanlar-Hanı Bayındır Han, İç Oğuz ve Taş Oğuz Beylerini, yıllık toplantıya ve toy denilen şölene çağırdığında, otaklar kurdurmuştu; bin yerde ipek kalıçalar döşetmişti (I, III, VII. Boylar).</p>
<p>Birgün (yine) Hanlar-Hanı Bayındır Han, Oğuz Beylerini toplamış bulunduğu sırada, Tokuz- Tümen Gürcistan’dan yıllık haraç gelmişti. Bu haraç az görüldüğü için onu, Berde’de, Gence’de (Azerbaycan’ın Karabağ merkezi) yerleşip hudut bekçiliği yapacak, gönüllü bir kahramana bağışladı. Bu toplantıda da, otaklar dikilmiş, bin yerde, ipek kalıçalar döşenmiş idi (IX. boy).</p>
<p>Oğuzlar zamanında, bir gün, kalın, Oğuz beyi, Kan-Apkaz ung (Abaza ve Gürcistan ülkelerinin) karımı (hasımı) olan beyler-beyi Salur-Kazan Bey, Sürmelü’de (Kars’ın Iğdır kesimindeki Kışlak merkezi) otağlarını diktirmiş ve toplantıya gelen Oğuz Beyleri için, doksan yerde, ipek kalıça döşetmişti (XI. boy/Vatikan yazması, IV. Boy).</p>
<p>Türk halılarının önemli bir buluntusu da Abbasiler Dönemi’nden kaldığı kabul edilen halılardır. Abbasiler Çağı’nda başkent Samarra, 838-883 yıllarında, halife Memun Devri’nde, Türk askerleri ve Türklerin yaşadığı bir merkez haline gelmiştir. Bir Arap şehrinden çok Türk şehri görünümünü alan şehir Türk-İslâm sanatı geleneklerinin şekillendiği merkez hâlini almıştır. Bu şekilde, Türk halı dokuma geleneği İslâm dünyasına taşınmıştır: 1935-36 yıllarında, Fustat’ta (eski Kahire) C. J. Lamm tarafından yapılan kazılar sonrasında, Abbasiler Devri’nden kaldığı kabul edilen halı parçaları bulunmuştur. Bunlardan Kahire Arap Müzesi’nde bulunan kûfî yazılı iki parçadan biri H. 202 (M. 817/18) tarihlidir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Fustat’ta bulunan halılardan iki tanesi yine IX. yy.’a tarihlenmektedir. İsveç Gotheburg Röhss Müzesi’ne götürülen örneklerden ilki 30,5×13 cm. boyutlarındadır. Halıda kırmızı, kahverengi, mavi ve beyaz renkler hakimdir. Zemini kaydırılmış eksenler halinde sıralanan, altıgenlerden meydana gelen bir kompozisyon göstermektedir. Stockholm Milli Müzesi’ne (National Museum) götürülen ikinci örnek ise yaklaşık 29×32 cm. boyutlarındadır. Kırmızı, deve tüyü rengine yakın kahverengi, mavi, yeşil ve beyaz renklerle süslüdür. Desenlerinde, çok iyi seçilmemekle beraber, iç içe girmiş eşkenardörtgenler görülür. Her iki halı da, tek çözgü üzerine düğüm tekniğiyle dokunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Her iki halı da, muhtemelen, Türkler tarafından Samarra’da dokunmuş ya da Türkler tarafından Asya’da dokunup Samarra’ya getirilmiştir (Res. 4).</p>
<p>Türk Halı Sanatı tarihinde, önemli buluntulardan birisi de Eski Kahire’de (Fustat) ortaya çıkartılan halılardır. C. J. Lamm tarafından bulunan bu halıların 100 kadar parçadan meydana geldiği bilinmektedir. Bunlardan sadece 29 tanesi Lamm tarafından İsveç’e götürülüp, resim ve desenleriyle birlikte yayınlanmıştır. İçlerinde Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi halıları da mevcuttur. Bunlardan büyük bir bölümü o dönemlerde Atina Benaki ve İsveç Stockholm Milli Müzesi’ne kaldırılmış, ilginç bulunan örneklerin bir kısmı da New York Metropolitan Müzesi’ne götürülmüştür. Atina’ya götürülen örnekler sonradan kaybolmuştur. Bu halıların desenlerini ancak çizimlerinden tanımaktayız. Büyük Selçuklular Dönemi’ne ait olan örnekleri kırmızı, kahverengi, koyu mavi, zeytin yeşili renklerle karakteristiktir. Tek düğüm tekniğiyle, yünden dokunmuştur. Desenleri geometrik karakterlidir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Metropolitan Müzesi’ne götürülen örneklerin koyu mavi zemin üzerine, sarı kûfî harflerin, Abbasi parçalarından daha gelişmiş bir teknik gösterdiği söylenmektedir. Ayrıca, bu halıların, belki de, Abbasilerin dağılmasından sonra kurulan Ahşitler veya Tulunlular devirlerinde dokunabilecekleri ifade edilmektedir. Kaynaklarda, özellikle, Tulunluların Mısır, Suriye ve Adana’ya hakim oldukları dönemlerde, Humeravehy zamanında, halıcılık açısından doruğa ulaştıkları, halıların da bu dönemde dokunabilecekleri söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Büyük Selçuklu Dönemi’nden günümüze halı gelememiştir. XIII. yüzyılda, Suriye, İran, Irak, Anadolu gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılan Büyük Selçukluların mimarî alanda çok büyük eserler vermelerine rağmen, halı ve düz dokuma yagıları ne yazık ki, günümüze kadar gelememiştir. Kaynaklar bunun nedenini Moğolların Türk ülkelerini fethettikleri dönemlerde, mimarîye göre daha dayanıksız olan halı, minyatür ve tekstil ürünlerinin yağmalanmasına bağlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Ancak, bu dönemden günümüze gelen Makamat Minyatürlerinde halı resimleri görülmektedir. Söz gelimi, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi, Esat Efendi Kitaplığı, 2916 numarada kayıtlı bulunan, Makamat Minyatürü’nde, kadının oturduğu tahtın altındaki halı tasviri bu dönemde halı dokunduğunu göstermektedir. Buradaki halı resmi, özellikle, zeminin geometrik kompozisyonlara bölünüşü ve motiflerin sonsuzluk prensibi içinde yayılışı bakımından, Anadolu Selçuklu halılarıyla büyük bir benzerlik göstermektedir (Res. 5).</p>
<p>Türk halı sanatı, Türklerin 1071 yılında Anadolu’yu fethetmesiyle birlikte, gelişimini Anadolu’da sürdürmüştür: Anadolu-Türk halı sanatının temeli Orta Asya Türk halı sanatına dayanır. Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya geldiklerinde halı geleneğini de beraberlerinde getirmişlerdir. Özellikle Arap seyyahlarından, 1274 yıllarında ölen İbn Said, Kitâb bast u’larz fi’ttül ve’l arz isimli eserinde, Bizans’a ait Batı Anadolu’dan söz ettikten sonra, şu bilgileri vermektedir: “Bu bölgenin batısında Türkmen Dağları ve Türkmen ülkesi bulunur. Türkmenler Türk soyundan büyük bir kavim olup Selçuklular devrinde Rûm ülkesini feth etmişlerdir. Bunlar sık sık kıyılara kadar giderek akınlarda bulunurlar, tutsak aldıkları çocukları İslâm tüccarlarına satarlar. Türkmen halılarını (el busut-Turkmâniyye) dokuyan bu Türkmenlerdir. Bu halılar bütün ülkelere satılır (el-meclûbetü ile’l-bilâd). Antalya’nın kuzeyinde Togûla (Tonguzlu?-Denizli) Dağları vardır. Bu dağlarda kendilerine Uç denilen Türkmenler yaşar. Bu Türkmenlerin 200.000 çadırı olduğu söylenir”<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></p>
<p>İbn Said, Aksaray ile ilgili bilgiler verirken, “bu şehirde güzel yün halılar (el-busutu’l mullâh) imal edildiğini” bildirir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> 1271-72 yıllarında Anadolu’dan geçtiği bilinen Marko Polo’nun söylediklerinde göre, “dünyanın en güzel halıları Anadolu’da dokunmaktaydı”.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Bu dokuma merkezleri arasında Konya, Kayseri, Kırşehir, Aksaray gibi şehirlerin adı geçmektedir. Yine, XIV. yy. başlarında Anadolu’yu gezen, İbn Batuta verdiği bilgilerde, Aksaray’ı mamur bir şehir şeklinde zikredip, Anadolu’nun en güzel ve en muhteşem şehirlerinden biri şeklinde vasıflandırır ve “ … bu şehirde kendi adıyla (Aksaray) anılan koyun yünüyle halılar dokunur. Bu halıların hiçbir ülkede eşi benzeri yoktur. Bu sebeple bu halılar Suriye (eş-Şam), Irak, Mısır, Hindistan, Çin ve Türk ülkelerine sevk olur” der.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Fustat’ta Selçuklu ve Beylikler Dönemi’nden kalma, son yıllarda da Hindistan’da Selçuklu Dönemi halılarının bulunması bunu doğrulamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Yine kaynaklar, İbn Batuta’nın XIV. yy. başında, “… Lâdik’te çok güzel halıların yanısıra, bordürleri altın tellerle dokunmuş, çok dayanıklı ve kaliteli pamuklu kumaşların bulunduğunu yazdığını” nakletmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Bu da, Selçuklular Dönemi’nde, halı dokunan yerlerde, aynı zamanda, kumaş da dokunduğuna işaret etmektedir.</p>
<p>Anadolu Selçuklu Dönemi’nden kalma bildiğimiz 22 tane halı mevcuttur. Selçuklu halılarından ilk sekiz örnek Konya Alaeddin Camii’nde bulunmuştur. Bugün İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan bu halılar 1905 yılında, Alman konsolosluğunda görevli Danimarkalı Loytdved’in delaleti ile, İsveçli F.R. Martin tarafından keşfedilmiştir. F. R. Martin bu halıları yayınlamadan, halıların resimlerini Loytdved’den temin eden Fredrich Sarre, halıları görmeden, bunlardan üç tanesini yayınlamıştır. F. R. Martin ise bunları, 1908 yılında, birincisi metin, ikincisi resimlerden meydana gelen iki cilt halinde yayınlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Fustat’ta bulunan halılardan yedi tanesinin de Selçuklu halısı olduğu kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Daha sonra R. M. Riestahl tarafından,<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> 1930 yılında, Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde üç halı daha bulunmuştur. Son yıllarda, Tibet’te dört halı daha keşfedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Bu halılara dayanarak Anadolu Selçuklu halı sanatı hakkında fikir edinmekteyiz.</p>
<p>İstanbul Türk İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan Selçuklu halıları birbirine benzemektedir. Renklerinde kırmızı, kahverengi, mavi, lacivert, yeşil ve beyaz renkler hakimdir. Desenlerinde, kenar bordürde, dar sular üzerinde, bugün, özellikle Çanakkale yöresinde, halkın kilit dediği, kûfi yazıya benzer desenler, geniş kenar üzerinde, birbirine geçmeli sekizgen yıldızlardan meydana gelen kompozisyonlar, geometrik bezemeler ve kûfi yazıya benzer süslemeler (meşk) yer alır. Zeminde ise, eşkenardörtgen, sekizgen karakterli ve günümüzde halkın yılan veya kuş diye isimlendirdiği, çengel şekilli bezemeler, elibelinde motifleri bulunur.</p>
<p>Tüm bu desenler her halıda farklı yerlerde işlenir ve Türk halılarına özgü, sonsuzluk prensibi içinde işlenir. Desenler hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir karaktere sahiptir. Mevcut örneklerde çözgü ipleri kırmızı renklidir. Türk düğüm tekniğiyle, doğal boyalar ve bitkilerden elde edilen boyalarla renklendirilmiştir. İçlerinde beş-altı metre uzunluğunda, 15 m2 büyüklüğünde örnekler mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Kaynaklar, halıların, muhtemelen, cami için dokutturulduğunu, II. Alaeddin Keykubad zamanında, caminin genişletilmesinden sonra, 1221-1250 yıllarında, camiye vakfedildiğini,<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> hattâ, bunların cami için özel dokutturulduğundan, üzerlerinde figür bulunmadığını kabul etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a></p>
<p>Son yıllarda, Oktay Aslanapa tarafından, Selçuklu Dönemi’nden kaldığı kabul edilen, hayvan figürlü dört halı tanıtılmıştır: Tibet’te bulunan ve sayıları 12’yi bulan bu örneklerden, özellikle hayvan figürleriyle süslü dört halının, sipariş üzerine Anadolu’da dokunduğu ve Tibet’e götürüldüğü tahmin edilmektedir. Bulundukları yer nedeniyle, Tibet grubu diye adlandırılan bu halılar yünlerinin cinsi, renk ve teknik açıdan diğer Anadolu Selçuklu halıları ile benzerlikler göstermektedir. Teknik analizlerinden bunların 12. ve 13. yy.’dan kaldığı anlaşılmaktadır. Halılar, bulundukları yer ve koleksiyonerlerin ismiyle Cagan halısı, Kirchheim Koleksiyonu halısı, Bruşettine Koleksiyonu halısı, Eskenazi/Orient Stars halısı ve Çehre halısı şeklinde adlandırılmaktadır. Tüm örneklerde halı zemini dört eşit kare veya dikdörtgen şemaya bölünüp, bunlardan her birine, iç içe yerleştirilmiş, hayvan figürleri işlenmiştir. Bu halıların keşfedildiği 1990 yıllarına kadar, hayvan figürlü örneği bilinmeyen Selçuklu halılarında da hayvan figürlerinin dokunduğu ve bu desenle süslü Selçuklu halılarının Beylikler Dönemi hayvan figürlü halılarına öncülük ettiği gerçeği ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a></p>
<p><span><strong>Değerlendirme ve Sonuç</strong></span></p>
<p>Günümüz Anadolu-Türk halı ve düz dokuma yaygılarının kaynağı Orta Asya Türk dokuma geleneğine dayanmaktadır. Bugün de Anadolu’da halıya kalın denilmektedir. Kalın, düğün öncesinde kız ve oğlan evi tarafından alınan eşyaların tamamına verilen isimdir. Halk arasında çeyiz de denilen bu eşyalar arasında mutlaka bir ya da birkaç tane halı yer alır. Dokuma yapmasını bilenler kendileri için halı dokudukları gibi, kayınpeder, kayınvalide, görümce gibi yakın akrabalar için de, düğüne davet etmek amacıyla, okuntu adı verilen, halı veya düz dokuma yaygı, tercihen namazlık halısı veya namazlık kilimi (namazlağı) dokurlar.</p>
<p>Selçuklu ve Osmanlı halıları ile günümüzde dokunan Anadolu halıların motif düzeni Ortasya Türk halılarının zemin şemasına benzemektedir: Pazırık halısında görülen, zeminin 24 eşit kareye bölünmesi geleneği, Orta Asya’da dokunan keçelerde bile karşımıza çıkan bir şema göstermektedir. Selçuklu Dönemi Anadolu halılarında zeminin karelere ayrılması veya desenlerin, güneş ışınları gibi dağılması, kare veya eşkenar dörtgen şekilli geometrik kompozisyonlar içine yerleştirilmesi Büyük Selçuklu halılarının zemin şemasına benzemektedir. Aynı şema Abbasi halılarında da görülür. Beylikler Dönemi’nde gördüğümüz halı zeminin iki veya daha çok kareye bölünüp, her bir kare içine hayvan ya da bitki motifi işlenmesi Pazırık halısında görülen geometrik düzene dayanmaktadır.</p>
<p>Osmanlı dönemi halı ve düz dokuma yaygılarında gördüğümüz, çengelli halılar ya da Geometrik Desenli Anadolu Halı ve Düz Dokuma Yaygıları adını verdiğimiz dokumalar şema açısından Pazırık’tan başlayarak, Selçuklu ve Beylikler Dönemi’nde gördüğümüz, zeminin geometrik şemalara ayrılması geleneğinin devamıdır. Yabancı kaynaklar her ne kadar bu tür halılara Memling Halısı, Crevelli Halısı gibi isimler verseler de, bu tür desenlerle süslü halı ve düz dokuma yaygılar, Orta Asya’dan başlayarak Osmanlılara kadar uzanan dokumaların geleneği sonucu ortaya çıkmıştır. Çünkü aynı desenler düz dokuma yaygılar üzerinde de görülür ve bu tür göbeklerle süslü kilimlere toplu kilim, farda kilim vb. isimler verilir.</p>
<p>Günümüz Anadolu halı ve düz dokuma yaygılarında da Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemi halı ve düz dokuma yaygılarından devralınan dokuma geleneği sürmektedir: Bugün Anadolu’da halı ve diğer düz dokuma yaygıların genel motif anlayışı zeminin kare, eşkenardörtgen veya dikdörtgen şeklinde bölünmesi esasına dayanır. Halı veya düz dokumanın zemini, geometrik şemalara bölünür.</p>
<p>Bunlardan her birinin içi halk arasında göbek, top, göl, sofra gibi ismilerle anılan geometrik şekilli desenlerle doldurulur. Bazen bunların içini şematize edilmiş hayvan ve bitki desenleri de süsleyebilir.</p>
<p>Sonuç olarak, bugün Anadolu’da dokunan halı ve düz dokuma yaygılar Orta Asya Türk halı ve düz dokuma yaygıların geleneğini sürdürmektedir. Bu gelenek Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları yoluyla Anadolu’ya taşınmıştır. Beylikler ve Osmanlılar sayesinde de bugüne kadar ulaşmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Bekir DENİZ</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 198- 207</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C. III, Ankara 1978, s. 160; R. Genç, ” Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri”, Arış, Y. 1, S. 3, Aralık 1997, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> R. Genç, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> R. Genç, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> R. Genç, a.g.e., s. 14-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> B. Ögel, a.g.e. s. 181-182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> R. Genç, a.g.e., s. 8, 10; R. Genç, “Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri”, Türk Soylu Halkların Halı, Kilim ve Cicim Sanatı Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, 27-31 Mayıs 1996 Kayseri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1998, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> R. Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri, Arış, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> R. Genç, a.g.e., s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> R. Genç, a.g.e., s. 10-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> R. Genç, a.g.e., s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> R. Genç, a.g.e., s. 8-16; R. “Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri”, Türk Soylu Halkların Halı, Kilim ve Cicim Sanatı Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Naima Tarihi, C. VI, (kenarlı baskı), s. 405.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 161-171; L. Râsonyi, “Türklerde Halıcılık Terimleri ve Halıcılığın Menşei”, Türk Kültürü, Y. IX, S. 103, Mayıs 1971, s. 622; R. Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri, Arış, s. 10., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> R. Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri, Arış, s. 10, s. 8, 12. Sayın, R. Genç. a.g.e., s. 12, dip not: 36’da, “Döşek adı, döşemek kelimesinden gelmektedir. XI. yy.’da Türkler, içinde yatıp uyudukları, şeylere de döşek diyorlardı. Yatak ise, yatılan yer anlamını ifade ediyordu. Ancak, zamanla yatak sözü döşekin yerini almış ve bu anlamda döşek çok daha az kullanılır olmuştur. Ancak, ifade etmeye çalıştığımız gibi döşemek fiili XI. yy. ’da evlerin tabanlarına veya duvarlarına halı, kilim, keçe, renkli çarşaf vb. sererek yahut gererek donatıp, süslemek anlamını da ifade ediyor ve bu manada döşek bazen de mefruşat demek oluyordu. Ayrıca döşek, yastık vb. gibi şeylerle birlikte, konfor malzemesi olarak da kullanılıyordu” diye yazmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> O. Turan, ”Selçuklu Devri Vakfiyeleri-III, Celâleddin Karatay Vakıfları ve Vakfiyeleri”, Belleten, C. 12, S. 45-48, 1942, s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> F. Kırzıoğlu, “Dede-Korkut Oğuznameleri Coğrafyası ve Düşünceler”, Birinci Millî Türkoloji Kongresi Tebliğleri, İstanbul, 1980, s. 275-280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İ. Ateş, “Hayri ve Sosyal Hizmetler Açısından Vakıflar”, Vakıflar Dergisi, C. XV, Ankara 1982, s. 59; Ş. Yaltkaya, “Kara Ahmet Paşa Vakfiyesi”, Vakıflar Dergisi, S. II, Ankara, 1942, s. 83; İ. H. Uzunçarşılı, Niğde’de Karamanoğlu Ali Bey Vakfiyesi”, Vakıflar Dergisi, S. II, 1942, s. 60; Ö. L. Barkan-İ. H. Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul, 1970, s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 147-149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 149, 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> L. Râsonyi. a.g.e., s. 621; B. Ögel, a.g.e., s. 145-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> F. Sümer, a.g.e., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> E. Esin, “M. V-VII. Asırlardan Târihî ve Arkeolojik Malzeme Işığında Tasbar Kağan’ın (M 572-81) Kültür Çevresi”, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Hatırasına Armağan, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü Yayını, Y. XXIII/1-2, Ankara 1985, s. 236. Konuyla ilgili beniş bilgi için bkz. E. Esin, a.g.e., s. 233-243.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> S. Tural, “Halının İşlevi’nin Özel Bir Göstergesi”, Arış, Y. 1, S. 4, Nisan 1998, s. 15; S. Tural, İlmek’e Yansıyan Şiir: Halı-Kilim, Ahmet Yesevi Üniversitesi Yardım Vakfı Yayını, Ankara, 1999, s. 43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Türk Ansiklopedisi, C. XXII, Ankara, 1975, s. 103 ve N. Görgünay, ”Bardız Kilimleri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, C. V, Maddi Kültür, Ankara, 1983, s. 91’de “Kilim kelimesinin Farsça gilim kelimesinden geldiğini” yazmaktadır. B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara, 1978, s. 161-171’de ise, “Kilim kelimesinin Farsça ve Türkçe yazılmış eski metinlerde yere serilen yaygı ve derviş cübbesi anlamına geldiğini, bazı eski Türkçe metinlerde de karşılaşılan saçaklı kilim kelimesinin bizim anladığımız manada kilim kelimesinin karşılığı olduğunu”, söylemektedir. L. Râsonyi, “Türklerde Halıcılık Terimleri ve Halıcılığın Menşei”, Türk Kültürü, Y. XI, S. 103, Mayıs 1971, s. 622; B. Ögel, a.g.e., s. 169-171’de “ Kilim kelimesinin Türkçe olduğunu ve tüm Slav dilleriyle, Ukrayna ve Güney Rusya dillerine Türkçe’den geçtiğini” iddia etmektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 161-171; L. Râsonyi, a.g.e., s. 622; R. Genç, a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> B. Ögel, a.g.e., s. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> R. Genç, “Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri”, Türk Soylu Halkların Halı, Kilim ve Cicim Sanatı Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, s. 132-135; R. Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Dokuma ve Yaygı İşleri, Arış, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Pazırık halısı konusunda bkz. T. T. Rice, Ancient Arts of Central Asia, London, 1965, ss. 11-53; E. D. Philips, The Royal Hordes, Nomad Peoples Of The Stess.es, London 1965, ss. 78-89; M. P. Gryaznov, The Ancient Civilization Of Southern Siberia An Archaologial Adventure, Geneva, 1969, ss. 158; N. Diyarbekirli, Hun Sanatı, İstanbul, 1942, s. 132-154; N. Diyarbekirli, “İlk Türk Halısı”, I. Uluslararası Türk Folklor Semineri, 8-9 Ekim 1973, Ankara, 1974; N. Diyarbekirli, “Pazırık Halısı”, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Halıları Özel Sayısı, S. 32, Ekim 1984, s. 1-8; N. Diyarbekirli, “The Origin Of The Tradition Or Carpet Weaving Among Turkic Peoples And The Problem Or The Origin Of The Carpet Found in Pazırık in The Altai Region”, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Halıları Özel Sayısı, S. 32, Ekim 1984, s. 9-43; K. Jettmar, Art Of Stess.es, The Eurasian Animal Style, London 1967, ss. 114-138; O. Aslanapa-Y. Durul, Selçuklu Halıları, Ak Yayınları, Türk Süsleme Sanatları Serisi: 2, İstanbul, 1973, s. 55; Ş. Yetkin, Türk Halı Sanatı, İkinci baskı, Ankara, 1991, s. 2; E. F. Tekçe, Pazırık, Altaylardan Bir Halının Öyküsü, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, Selçuklu Halıları, s. 55’ de, “M. Ö. III-II. yy. Ş. Yetkin, Türk Halı Sanatı, s. 7’ de “ M.Ö. 5-3. yy.’a ” tarihlemektedir. Ş. Yetkin, a.g.e., s. 7’ de “halının 183×2 m. boyutunda” olduğunu yazmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> O. Aslanapa, “Türk Halı Sanatının Tarihi Gelişmesi”, Arış, Y. 1, S. 3, Aralık 1993, s. 18’de, “Türkolog Osman Nedim Tuna’nın kurganda bulunan koşum takımlarında ağaç üzerine Göktürkçe yazılmış yazılar okuduğunu” söylemektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> A. Stein, Ancient Khotan, Oxford, 1907, ss. 337; A. Stein, Ruins of Desert Cathay, London, 1912, ss. 380-381, 385, fig. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> F. Sarre-Th. Falkenberg, “Ein Frühes Knüpftess.ichfragment Aus Chinesisch Turkestan”, Berliner Museen, XLII, 1921, ss. 110 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> N. Görgünay Kırzıoğlu, Altaylardan Tuna Boyu’na Türk Dünyası’nda Ortak Motifler, Ankara, 1995, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> F. Sümer, “Anadolu’da Türk Halıcılığı’na Dair En Eski Tarihî Kayıtlar”, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Halıları Özel Sayısı, S. 32, Ekim 1984, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Muhtemelen, keçe kastedilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> F. Sümer, Anadolu’da Türk Halıcılığı’na Dair En Eski Tarihî Kayıtlar, s. 44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> E. Esin, ”İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Târîhi ve İslâm’a Giriş”, Türk Kültürü El Kitabı-II, C. I/b’den ayrı basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, 1978, s. 109; S. Tural, İlmek’e Yansıyan Şiir: Halı-Kilim, s. 38; N. Gögünay Kırzıoğlu, Altaylardan Tuna Boyu’na Türk Dünyası’nda Ortak Motifler, Ankara, 1995, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> E. Esin, Tasbar Kağan’ın (M. 572-81) Kültür Çevresi, s. 233, 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> S. Tural, İlmek’e Yansıyan Şiir: Halı-Kilim, s. 38; N. Görgünay Kırzıoğlu, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> E. Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Târîhi ve İslâm’a Giriş s. 109; S. Tural, a.g.e., s. N. Görgünay Kırzıoğlu, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> F. Sümer, a.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> N. Gögünay Kırzıoğlu, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> A. V. Gabain, Das Leben im Uigurischen Konigrecih Von Qoco (850-1250), Wiesbaden, 1873, ss. 100-105 (N. Görgünay Kırzıoğlu, Altaylardan Tuna Boyuna, s. 40-41’den naklen).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> N. Görgünay Kırzıoğlu, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Geniş bilgi için bkz. N. Görgünay Kırzıoğlu, a.g.e., s. 40-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> O. Aslanapa, “Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi”, Arış, Y. 1, S. 3, Aralık 1997, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> O. Aslanapa, Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> O. Aslanapa, a.g.e., s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> F. Sümer, Anadolu’da Türk Halıcılığı’na Dair En Eski Tarihi Kayıtlar, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> F. Sümer, a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> İbn Batuta (Çev. İsmet Parmaksızolğlu), İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, İstanbul, 1971, s. 23; F. Sümer, a.g.e., s 47-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Bkz. O. Aslanapa, “Türk Halı Sanatında Yeni Keşifler”, Arış, Y. 1, S. 2, Ağustos 1997, s. 10-14; O. Aslanapa, “Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi”, Arış, Y. 1, S. 3, Aralık 1997, s. 18-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> N. Gürsü, Türk Dokumacılık Sanatı, Çağlar Boyu Desenler, Redhouse Yayınevi, 1988, s. 29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> F. R. Martin, A History Of Oriental Carpets Before 1800, Vienna 1908 (O. Aslanapa, Halının Bin Yılı, İst. 1987, s. 13’ten naklen).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 58; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatı’nın Bin Yılı, İst. 1987, s. 13-36; Ş. Yetkin, Türk Halı Sanatı, Ankara, 1991, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> R. M. Riefsthl, “Primitive Rugs of The Konya Type in The Mosque of Beyshehir”, The Art Bulletin, XIII, 1931, ss. 176 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> O. Aslanapa, “Türk Halı Sanatında Yeni Gelişmeler”, Sanatsal Mozik, Y. 2, S. 19, Mart 1997, s. 54-57; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatında Yeni Keşifler, s. 10-14; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi, s. 18-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 57; Ş. Yetkin, Türk Halı Sanatı, s. 7-18; G. Öney, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, Ank. 1992, s. 155-163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> O. Aslanapa-Y. Durul, a.g.e., s. 58; Ş. Yetkin, Türk Halı Sanatı, s. 7; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi, s. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> O. Aslanapa, a.g.e., s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/orta-asya-turk-hali-ve-duz-dokuma-yaygilari.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Bu halılar hakkında geniş bilgi için bkz. O. Aslanapa, Türk Halı Sanatında Yeni Keşifler, s. 10-14; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişimi, s. 18-25; O. Aslanapa, Türk Halı Sanatında Yeni Gelişmeler, s. 54-57.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Başlangıcından Türkiye Selçuklularına Kadar Türklerde Tekstil Ve Dokumacılık Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Başlangıcından Türkiye Selçuklularına Kadar Türklerde Tekstil Ve Dokumacılık Sanatı
Başlangıcı insanlık tarihi kadar eski olan dokumacılık sanatı, hiç şüphesiz doğal şartlara, iklim koşullarına, insanoğlunun giyim anlayışına, zevk ve ananelerine bağlı olarak yüzyıllar boyunca çeşitli gelişme ve değişimler göstermiştir. İlk yapılan giysilerin hayvan postlarından olduğu kuvvetli bir ihtimaldir. Dokumacılık sanatının ise daha sonra başladığı düşünülür. Ne var ki, binlerce yıl önce yapılan giysiler zamana karşı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63ca552ec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Başlangıcından, Türkiye, Selçuklularına, Kadar, Türklerde, Tekstil, Dokumacılık, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Hali-Elibelinde.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html">Başlangıcından Türkiye Selçuklularına Kadar Türklerde Tekstil Ve Dokumacılık Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fikri SALMAN</strong></span></a>
</p><p>Başlangıcı insanlık tarihi kadar eski olan dokumacılık sanatı, hiç şüphesiz doğal şartlara, iklim koşullarına, insanoğlunun giyim anlayışına, zevk ve ananelerine bağlı olarak yüzyıllar boyunca çeşitli gelişme ve değişimler göstermiştir.</p>
<p>İlk yapılan giysilerin hayvan postlarından olduğu kuvvetli bir ihtimaldir. Dokumacılık sanatının ise daha sonra başladığı düşünülür. Ne var ki, binlerce yıl önce yapılan giysiler zamana karşı dayanamayıp yıprandıkları için günümüze ulaşamamışlardır. Bu nedenle insanoğlunun hayat sürdüğü büyük bir zaman diliminde kıyafetlerden ve dokumalardan pek fazla bir ize rastlanmaz. Çok eskilere yönelik kıyafet bilgilerimiz duvar resimlerine, yazılı belgelere ve söylencelere dayanır. Bazı İslami kaynaklarda ise Hz. Adem’in dahi dokuma yapmayı ve elbise dikmeyi bildiği belirtilir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Zamanla çeşitli koşulların zorlaması, bir takım yeniliklerin de bulunmasıyla dokumacılık, günümüze kadar büyük bir gelişme göstermiştir.</p>
<p>Bilim adamları ve araştırmacılar, kumaş dokumacılığının tarihinin 8-9 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu belirtirler. Çatalhöyük kazılarında ele geçirilen dokuma parçaları Neolitik çağa ait en eski kumaş parçaları olarak bilinir. Lan Hodder bu dokumaların 9000 yıllık ürünler olduğunu ileri sürer.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Anadolu’da bulunan bu köklü dokumacılık sanatı çeşitli uygarlıklarla tarih boyunca süregelerek, Orta Asya’dan gelen Selçuklu dokumacılık sanatıyla birleşmiştir. İslam öncesi Türk toplumlarını incelediğimizde M.Ö. 5000’lere kadar uzanan izler görürüz.</p>
<p><span><strong>Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı ve Hunlarda Dokumacılık</strong></span></p>
<p>XIX. ve XX. yüzyıl başlarında Ön Asya ve Orta Asya’da yapılan kazı ve araştırmalarda Türklere ait çeşitli uygarlıkların izleri gün ışığına çıkarılmıştır. Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının en eski uygarlıklar olduğu sanılırken Orta Asya’daki uygarlıkların ortaya çıkarılmasından sonra, bu yerleşim yerlerinin çok daha eski olduğu anlaşılmıştır. Ele geçen eserlerin çokluğu ve ustaca işlenmesi Türk sanatının kaynaklarına doğru bir yönelmeyi gerektirmiştir. Türklere ait en eski kültür olarak bilinen Anav kültürü M.Ö. 5000-1000’li yıllara kadar uzanır. Rudolph Pumpelly’nin kazılarını yaptığı bu bölgede ele geçen çanak ve çömlekler üzerindeki süslemelerin, daha sonraki Türkmen dokumalarında da yer aldığı görülür.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Zigzag çizgiler ve basit geometrik formlar, desen olarak o dönemin süslemeleri arasına sokulmuştur. Hazar denizinin doğusu ve Aral gölünün Güneybatısındaki Anav kültüründen sonra; bu kültür yerleşiminin daha doğusunda Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasındaki Maveraünnehir’de Keltemimar kültürü görülür. Çağdaş bir kültür olarak bu dönemde Çin kültürün başladığı düşünülür. Rus Arkeolog Tolstov tarafından yapılan kazılar sonucunda Teşikkale ve Toprakkale’de yerleşimin yoğunlaştığı tesbit edilir. Burada yerleşik hayatın başladığı ve bazı hayvanların evcilleştirilerek onlardan faydalanıldığı görülür. M.Ö. 2250’lere tarihlendirilen Namazgahtepe buluntuları arasında koyun yünlerinin de yer alması, yünün kullanıldığının ilk izleri olarak karşımıza çıkar.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Sarısu nehri kuzeyinde, Aral gölü ve Balkaş gölleri arasındaki mevkide görülen Afanesievo kültürü, Kelteminar kültürüyle beraber ortaya çıkar. M.Ö. 3000-1700’lere kadar etkin ve tutarlı olarak devam eder. Mezar kültürünün ortaya çıkması, kültür tarihimiz açısından önemlidir. Mezar odalarında ve ölüler üzerinde kumaş parçaları görülür. M.Ö. 1700’lerden itibaren de Andronova kültürü, Afanesievo’yu takiben ortaya çıkar. Aral gölü kuzeydoğusundan, Yenisey nehrine kadar uzanan geniş bir alanda boy gösteren Andronova kültürünün mensupları, Hun Türklerinin de bir prototipiydi. Mezar kültürü burada da devam etmiştir. Yenisey nehri civarında ortaya çıkan ve M.Ö. 1700’lerde Anronova kültürüne son veren Karasuk kültürü, Andronova insanının yaşadığı bölgeyi kuzeye ve güneye biraz daha genişleterek M.Ö. 700’lere kadar hüküm sürmüştür. Mezar kültürü daha da gelişmiştir. At, deve, koyun ve sığır beslemesini bilen bu halklar, koyunlarının yünlerinden istifade edip onları dokuyarak giysi yapmasını biliyorlardı. Yenisey bölgesinde bulunan taşlar üzerindeki resimlerde, Rusların “kibitka” dedikleri arabalı çadırların tasvir edildiği resimler mevcuttur. Bunlardan da anlaşılıyor ki, dokuma sanatı bir hayli ilerleme göstermiş, giyim eşyası ve çadır yapımında kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Daha sonra ortaya çıkan Mayemir kültürü insanları, İskitlerle yakın bir ilişki içinde olmuşlardır. Heredot’a göre İskitleri, doğudan gelen bazı kavimler yönetiyordu. Dokumacılıkta bir hayli ilerlemiş olan İskitler, çadırlarını keçe yaygılarla, dokumalarla donatarak çeşitli renklere boyamışlardır. Süslü deri ve kürk mantolar giydikleri, koyun yünlerini iplik olarak eğirip kumaş dokudukları biliniyor.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Tüm bunlara Mayemir kültürünün etkisi kaçınılmazdır.</p>
<p>Büyük Hun devleti ise, Orta Asya Türklerini ilk kez bir araya getirip, tek bir bayrak altında toplaması açısından önemlidir. Bu birleşme sonucunda kavimler arasındaki kültürel ve sanatsal farklılıklar da gittikçe kaybolmuş, bir bütünlük oluşturmuştur. M.Ö. III. asrın sonlarından başlayıp M.S. III. asır sonlarına kadar devam eden beş asırlık kültür ve anane bütünlüğü Büyük Hun İmparatorluğu döneminde kuvvetli bir birliktelik gösterir.</p>
<p>Bu dönemde Çinlilerle sık sık münasebetler kuran Hunlar, Çin’in ipekli kumaşlarına da rağbet etmişlerdir. Hatta Çinliler bu kumaşları Türkleri aldatıp birbirine düşürmek için kullanmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>İpek yolunu elinde bulunduran Hunlar, İran’la Çin arasındaki ticari ilişkileri de kontrol ediyorlardı. İran ve Çin kumaşlarının zaman zaman Hun kurganlarında görülmesinin sebebi de bu olsa gerek. M.S. I. asra tarihlendirilen Ilmovaya-Padi Kurganında böyle Çin kumaşları ele geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> P. Kozlov’un kazılarını yaptığı Noin-Ula kurganlarında ise ahşap eserler ve cesetlerle birlikte, kumaşlar da çıkarılmıştır. Bu mezarlardaki bazı tabutlar ipekli kumaşlarla sarılmışlardır. Mezar koridorlarında ise matem alameti olarak yağlı kumaşlar bulunmuştur. Tüm bunların arasında insan başlıkları ve pantolonları da dikkati çeker. Mezarın sadece güney koridorunda yirmiden fazla ipekli kumaş çıkması, dokumaların çokluğu açısından önemlidir. Bu kurganların en önemli tekstil buluntusu bir Hun asilzadesinin portresini ihtiva eden kumaş parçasıdır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Oldukça canlı, kuvvetli bir portre özelliği olan bıyıklı insan başı, ileriki dönemlerde görülecek olan Uygur ve Göktürk portre sanatının da öncüsü niteliğindedir.</p>
<p>Diğer taraftan mezarlarda pek çok keçe kalıntılarının bulunması da, Orta Asya Türklerinin koyun sürüleri yetiştirip, yünlerini çeşitli şekillerde kullanmasına dayanmaktadır. Ele geçen keçeler üzerinde ise genellikle renkli yün ipliklerle yapılmış aplike tezyinata rastlanır. Pazırık kurganlarında ise keçe üzerine deri aplike daha çok uygulanmıştır. Bu teknik Hun tekstil sanatının en önemli özelliklerinden biridir.</p>
<p>Kapitone yaygı üzerine yapılmış bir örtüde ise Grifon ve Geyik mücadelesi tasvir edilmiştir. Figürler Orta Asya hayvan üslubu özellikleri taşımaktadır. Altaylarda Hun Devleti’ne ait kalıntıların bulunduğu üç ana merkez vardı: Katanda, Pazırık ve Sibe kurganları. W. Radloff’un kazılarını yaptığı Katanda kurganlarında buzullar içinden çıkarılan elbiseler vardı. Bu elbise tipleri bugün dahi Sibirya’da kullanılan elbise tipleriyle benzeşiyordu.</p>
<p>Pazırık kurganları ise değişik yerlere serpiştirilmiş birçok mezardan oluşmaktadır. Mezar duvarları ve tavanları, keçe ve kumaşlarla kaplanmıştı. Yine bu kurganlarda da buzullar arasında bozulmadan kalan elbise ve gömlekler ele geçmiştir. Kaftan tarzı elbiseler ilk kez karşımıza çıkar. Keçe çorap ve çizmeler, Noin-Ula buluntularıyla benzeşir. Rudenko’nun 5. Pazırık kurganında bulduğu halı inanılmaz derecede sık dokunmuş ve kaliteli bir tekstil ürünüdür. İplik yapımı ve boyacılık açısından baktığımızda son derece gelişmiş bir tekstil anlayışı görürüz.</p>
<p>Duvara asılmak üzere yapılan bir keçe örtüde ise tahtına oturmuş bir tanrıça elinde hayat ağacı tutmakta, ve ona yaklaşan bir atlı süvari görülmektedir. Kenar bordürlerde ise dörtlü özek (alem) motifi yer alır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Renk dağılımları oldukça dengeli ve hareketlidir. Resimde görülen figürler keçe üzerinde iki sıra halinde, üçer kez (toplam 6 defa) tekrar edilmiştir. Bunların yanısıra kurganlardan daha birçok keçe ve at çulu çıkarılmıştır. Bitkisel ve geometrik motiflerin yanı sıra, figüratif süslemeler de bulunmaktadır. Bu tür süslemeler tamamen bozkır kültürünün özelliklerini aksettirecek üsluptadır.</p>
<p>Minnusinsk’teki Yenisey nehrinin sağ kenarında bulunan Oğlaktı kurganında ölülerin yüzlerinin ipekli kumaşlarla sarıldığı görülür. Vücutlarında ise deriden elbise parçaları vardır. Bu kurganlarda da Çin kumaşları çoğunlukta yer tutar. Diğer taraftan Bernştam’ın bulduğu Kenkol Kurganında bir erkek cesedi üzerinde ipek gömlek ve deri pantolon görülür. Yanındaki kadın cesedinin ise yüzü kırmızı ipekle sarılmış ve yine deri bir pantalon giydirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Lou-Lan ve Astana’da bulunan kumaşlar ise ipekten dokunmuş olup, bulut parçaları, askıntılı çiçekler ve aralarına serpiştirilmiş kuş figürleri, esatiri yaratıklarla süslenmiştir. Bu desenler yüzyıllar sonra Çin, Sasani ve Orta Çağ Avrupa süslemelerine de etki etmiştir. Özellikle Lau-Lan da bulunan üç tane ipekli kumaş bu desenlerin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu kumaşların birinde heraldik tarzda, karşılıklı duran bir çift kuş figürü görülmektedir. İkinci kumaşta ise bitkilerle süslenmiş kıvrık dallar ve çiçekler yer alır. Buradaki motifler ve süsleme biçimleri, Anadolu Selçuklu halılarının genel motiflerini ve süsleme düzeninin temelini oluşturur. Üçüncü ipekli kumaşın deseni de çiçek rozetlerinden meydana gelmiştir. Eşkenar dörtgen biçimli rozetlerin içleri çiçek ve bitki motifleriyle süslüdür. Bu rozetler alternatif olarak bütün yüzey boyunca sıralanmışlardır. Benzer tarzdaki süsleme biçimleri pazırık kurganları keçelerinde de mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Turfan civarındaki Astana mezarlığında bulunan ipekli bir kumaş parçasında ise bir av sahnesi yer alır. At üzerinde giden savaşçı, mitolojik bir yaratık şeklinde tasvir edilen aslana, geriye dönerek ok atmaktadır. Tavşanı kovalayan tazı, gökyüzünde uçuşan kuşlar av sahnesini tamamlayan diğer unsurlardır. Koyu kırmızı zemin üzerine, sarı ipekle dokunan figürlerde yine atlı bozkır üslubunun özellikleri görülür.</p>
<p>Kemal Akışev’in Esik kurganı kazılarında bulduğu “altın elbiseli genç” cesedi bir prense ait olup, son derece gösterişli bir kıyafete sahiptir. Sağdan sola doğru kapanan V yakalı kısa kaftan, dar pantolon ve çizmeler atlı kültürün özelliğini gösteren süvari kıyafetleri tarzındaydı.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Göçebe Hun toplumunda kadınlar ve kızlar zamanlarını keçe yaygı yapımında, halı, kilim ve kumaş gibi ihtiyaçlarını karşılamak için geçirirlerdi. Yerleşik hayatı olmayan bu insanların bütün sanat anlayışları, yine yanlarında taşıdıkları eşyalara yansımıştır. Bunun sonucu olarak dokuma ürünlerinde yüksek bir kalite yakalamaları kaçınılmaz olmuştur. Atalarımızın ev olarak kullandıkları çadırlarda bile, ahşap konstrüksiyon dışında, tamamen liflerden yararlanılmıştır. Savaşçı ve göçebe olan Hun toplumu lifleri çok yakından tanımış ve en iyi şekilde kullanmıştır.</p>
<p><span><strong>Göktürklerde Dokumacılık</strong></span></p>
<p>Türk tarihinde ve sanatında “Türk” ifadesinin ilk kez kullanıldığı devlet Göktürklerdir. Göktürkler coğrafi olarak yeni bir değişimi sunsa da kültürel açıdan yaşayışları, Hun geleneğini devam ettirir tarzdaydı. Yaklaşık olarak M.S. 490-745’li yıllarda hüküm süren Göktürklerde şehirleşmenin başlaması önemlidir.</p>
<p>Orhun yazıtlarının olduğu yerde, Bilge Kağan ve Kültigin mezar anıtlarında ellerini kavuşturmuş, ayakta duran iki heykel bulunur. Bunlar yakası, kruvaze biçimli kapanan kaftanlarıyla tasvir edilmiştir. Oturan iki başka heykelde ise, sağa ve sola iliklenmiş elbiseler dikkati çeker. Bulunan eserlere göre mezar kültürünün Hunlarla çok benzeştiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Kudirge kurganlarında ise, ilk kez atlas kumaş parçası bulunmuştur. Göktürk devletine ait en önemli elbise kalıntıları Katanda kurganlarında ele geçmiştir. Bu kurgandaki elbiseleri ipekli ve kürklü olarak ikiye ayırabiliriz. Ancak Bizans, Çin ve Göktürk etkilerine dair çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Elimizde herhangi bir görüntü ve belge olmadığı için kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Buradaki kürklü cübbe veya kaftanlar, palto gibi uzundu. Daha ziyade tunik şekilde olan Hun kıyafetleri, Göktürklerde uzamaya başlamıştır. Bunda yerleşimin etkisi önemli olmuştur. Elbisenin arka robası ve ön klapası kürklerle süslenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Göktürklere ait kumaş ve kıyafetlerle ilgili bilgilerimiz son derece sınırlıdır. Yağmalanan Hun kurganlarına dolan sular donarak, içindeki materyalleri binlerce yıl korumuştur. Oysa Göktürkler döneminde böyle bir şeyle karşılaşmadığımız için, tekstil ürünleri zaman içerisinde çürüyüp yok olmuştur.</p>
<p><span><strong>Uygurlarda Dokumacılık</strong></span></p>
<p>Budizm’den, Mani dinine geçen Uygurlarda, Mani dininin etkisiyle insanlar bir takım sınıflara ayrılmışlardır. Bunun sonucunda kıyafetlerde biçimlenmeler ve sınıflanmalar söz konusu olmuştur. Uygur kıyafet biçimlerinin şeklini biz duvar fresklerinden öğrenebiliyoruz. Zamanla yüzlere karakter kazandırılması ve daha gerçekçi çalışılması, kıyafetlerin de gerçeğe uygun çizildiğini ortaya koymaktadır. Türk tipinin yanısıra İran ve Çinli figürlerin çizilmesi, aradaki farkları görmemiz açısından önemlidir. Elbiseler genelde uzun kollu, vücuda oturan ve renkli kuşak süslemeleriyle tamamlanan kıyafetler olarak resmedilmiştir. Yüzler farklı tiplerde tasvir edilirken, elbiselerin aynı tip ve renklerde tasvir edilmesi, Uygur toplumundaki sınıf ve rütbelerin varlığını ortaya koyar.</p>
<p>Sorçuk’ta ve Bezerlik’te bulunan duvar fresklerinde, bitkisel süslemelerin, Uygur kıyafetlerinde kullanılmaya başlandığını görürüz. Resmin geri planını ise bol ve şatafatlı perdelerle doldurmaları, kumaşların döşemelik olarak da kullanıldığını gösterir. Genelde kıyafetler bol ve dökümlüdür.</p>
<p>Hoço’da bulunan ketenden dokunmuş bir mabed bayrağında resmedilen vakıfçı asilzadesinin elbisesi, mavi, yeşil, kahverengi çiçeklerle süslenmiştir.</p>
<p>Bunların yanısıra Von Le Coq’un Karahoço kazılarında bulduğu yanmış kağıt tomarları üzerinde yine Uygur figürleri çizilmiştir. Bunlar da Uygur giyim tarzına ışık tutan belgeler olarak karşımıza çıkar.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Uygurlarda kumaş süslemeleri üç türlü yapılırdı. 1-Dokuma yolu ile desenlendirme, 2- Boyama yolu ile desenlendirme, 3-İğne ve işleme ile desenlendirme. Çiçek süslemelerinin çoğunluğu da üçüncü gruptaki iğne ile işleme yöntemiyle yapılmıştır. Uygurlara dair elimize geçen herhangi bir kumaş parçası yoktur. Fakat dokumacılıkta bir hayli ileri olduklarını ele geçen diğer sanat eserlerinin durumundan anlıyoruz. Uygur süsleme sanatlarının özelliklerinden birini oluşturan stilize çiçek üslubu, ilk kez burada Türk sanatında görülür. İlerleyen dönemlerde ise Osmanlı kumaş sanatına hakim olan bir süsleme biçimi haline dönüşür.</p>
<p><span><strong>İslamiyet’ten Sonra Karahanlı ve Gaznelilerde Dokumacılık</strong></span></p>
<p>Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri kesin bir tarih yoktur. Uygurlardan beri boylar halinde değişik zamanlarda İslamiyete bir geçiş yaşamışlardır. IX. ve X. yüzyıllarda Türkler doğuda ve batıda bir takım hareketlilikler yaşıyordu. İslamla tanışan topluluklarda, figüratif süslemeler açısından bir takım değişimler başlamıştı. Ama tamamen bir terkediş yoktu. Daha çok İslami normlara uygun figüratif süslemeler mevcuttu. Figüratif olmayan formlarda ise henüz tam bir uyum ve birleşme yoktu.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>İlk olarak insan tasvirleri kaybolmaya başladı. Oysa hayvan figürleri daha uzun süre kullanılacaktı. Diğer taraftan bitkisel motiflerin kullanımı artmış, Hatayî denen motiflerin doğmasına neden olmuştur. Dokumacılık sanatı İslami dönemde de gelişimini sürdürmüştür. Fakat figüratif süslemeler daha da azalmıştır.</p>
<p>Karahanlılar ilk Müslüman Türk Devleti olarak tarihe geçmiştir. Onlardan günümüze herhangi bir tekstil ürünü gelmemiştir. Ne var ki, gelişmiş mimarilerinde gördüğümüz geometrik formlar, kufî yazılar, rozet çiçekleri muhtemelen kumaş ve halı dokumalarında da kullanılmıştır.</p>
<p>Gaznelilerde de durum çok farklı değildir. Yine Türk sanatının gelişimi devam etmiştir. Ancak bazı mimari yapıların dışında hiçbir sanat eseri ve el sanatı günümüze ulaşmamıştır. Özellikle zamana dayanamayan kumaş ve halı gibi menşei elyaf olan el sanatlarından da hiçbir ize rastlanmaz. Leşker-i Bazar sarayında ise tempera tekniği ile yapılmış çok renkli duvar resimleri vardır. Bu fresklerin birinde, ardı ardına sıralanmış 44 asker figürü görülür, ancak kalan izlerden 70 figür olduğu anlaşılır. Üzerindeki uzun kaftanlar, canlı renklere ve çeşitli motiflerle tezyin edilmiş halde tasvir edilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Uygur duvar fresklerine çok benzemektedirler.</p>
<p><span><strong>Büyük Selçuklularda Dokumacılık</strong></span></p>
<p>Oğuzların Kınık oymağından gelen Dokak oğlu Selçuk tarafından kurulan Büyük Selçuklular kuruldukları günden, dağıldıkları güne kadar sürekli bir hareket içinde yaşamışlardır. Batıda Anadolu’yu fethetmekle uğraşırken, doğuda Gazneli ve Karahanlıları himayelerine almaya ve iç ayaklanmaları bastırmaya çalışmışlardır. Tüm bu hareketli ve hızlı yaşamlarına rağmen gerek mimaride, gerekse diğer sanat alanlarında eser vermeyi de ihmal etmemişlerdir.</p>
<p>Kumaş dokumacılığı konusunda elimizde fazla bilgi mevcut değildir. Büyük Selçukluların minai seramiklerinde canlandırılan çeşitli saray figürlerinde çok zengin desenli kıyafetler dikkati çeker. Aralarında figürlü olanlarda görülür.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>İran’da Büyük Selçuklular zamanında kumaş dokumacılığı alanında gelişmeler yaşanmışsa da bu kumaşlar yıprandığı için günümüze ulaşamamıştır. Bu döneme ait kıyafet bilgilerimizi ise figürlü tasvirlerle tezyin edilen seramik tabak ve kaplardan öğreniyoruz. Rey’de bulunan bir tabakta yer alan kadın ve erkek figürleri kaftanlarıyla resmedilmişlerdir. Kollarında tiraz adı verilen kol bantları vardır. Erkeğin kıyafetinde rumilere benzer süslemeler vardır. Sava’da bulunan 1187 tarihli bir başka tabakta ise yine yoğun süslemeli olan elbiselerin biçimleri tam anlaşılamamaktadır.</p>
<p>Selçukluların sanat anlayışı, Anadolu’ya hakim olduktan sonra da devam etmiştir. Tasvirlerden anladığımız kadarıyla kıyafet biçimleri aynı şekilde Anadolu’da da sürdürülmüştür. Büyük Selçukluların kumaş dokumacılığı konusundaki teknik bilgiler ve sanat anlayışı Anadolu Selçuklu kumaş sanatına da temel oluşturmuştur.</p>
<p><span><strong>Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminde Dokumacılık</strong></span></p>
<p>Selçukluların gerek tarih gerekse kültürel ve uygarlık açısından en önemli kolu Anadolu Selçukluları olmuştur. Malazgirt Zaferi’nin ardından Türkler Anadolu’ya hakim olduktan sonra en parlak devirlerini I. Alaaddin Keykubat zamanında yaşamışlardır. Bu dönemde her alanda yaşanan ilerleme, kendini dokuma sanatında da gösterir. Anadolu’da eski kültürlerin de bir mirası olan dokumacılık, Selçukluların elinde daha da gelişir. Geniş ölçüde saray sanatı olarak değerlendirilen dokumacılık, altın, gümüş ve ipek tellerin kullanılmasıyla maddi bir değer de kazanmıştır. Sanatçılar, saray tarafından desteklenerek ve himaye edilerek, sanatın her alanında ilerlemeler sağlanmıştır. Anadolu Selçukluları döneminden günümüze kadar gelebilen kumaş numuneleri oldukça azdır. Fakat bunlar dönemin kumaş sanatı hakkında bilgi vermesi açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Selçuklu kumaş türleri tarihi kaynaklarda da zaman zaman zikredilmiştir. Özellikle seyyahlar bu kumaşlardan övgüyle bahsederler. İbn-i Bibi “Anadolu Selçuklu Devleti Tarihi” adlı eserinde Alaaddin Keykubat’ın altın telli giysiler içinde siyah ipekten bir yatakta yattığından bahseder.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>1849 tarihli Feridun Bey’e ait “Münşatüsselatin” adlı eserde Sultan Alaaddin tarafından, Osman Bey’e gönderilen hediyeler arasında Dibayı Rumî isimli bir kumaştan bahsedilmektedir. Selçuk Dibası demek olan bu isim Osmanlı döneminde XVIII. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Kezalik Çatma, Çatma-i Kadife-i Pelengi gibi bazı kumaş isimlerine Selçuklular zamanında da rastlanmakladır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bunların dışında Adana ve Sivas’ta “Kamlo” denilen pamuklular, Karaman’da dokunan “Kaliçe” olarak bilinen diğer Selçuklu kumaşları da bulunur.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>1258 tarihinde İlhanlı Emirine verilmek üzere Erzincan’da 2000 top altın telli kumaş dokundurulduğu, vezirine ise çatma kumaşlar hediye edildiği kaynaklarda geçmektedir. Dokuma merkezleri olarak; Konya, Sivas, Kayseri, Erzincan, Malatya ve Ankara şehirleri ünlenir. Marco Polo, Anadolu’dan geçerken çoğu kırmızı renkli altın telle dokunmuş kumaşların İç Anadolu’da dokunduktan sonra, güney şehirlerindeki sahil limanlarında Venedikli ve Cenevizli tüccarlara satıldığını yazar. Yine arşiv kayıtlarında Selçukluların çok iyi örgütlenmiş bir dokuma loncası olduğu anlaşılmaktadır. Kumaşlar için gerekli olan ipek İran’dan alınarak Erzurum, Erzincan ve Sivas üzerinden Konya’ya getirilirdi.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Selçuklu dönemine ait ilk kumaş örneğimiz Lyon’da Musee Historique des Tissus’da bulunan aslan desenli kumaştır. Kırmızı ipekli zemin üzerine altın tellerle dokunmuş desenler Selçuklu geleneğindendir. Kumaşın kenarında “Alaüddünya veddin Abul Feth Keykubad İbn Keyhusrev burhan-ı emir el-müminin” yazılıdır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Aynı zamanda bu yüzyıla ait bir belge değeri taşıyan kumaşın</p>
<p>Sultan Alaaddin Keykubat için Konya’da dokunduğu düşünülmektedir. Kumaşta yanyana sonsuzluk prensibiyle sıralanmış daireler kullanılmıştır. Daire çerçevesinde altı yapraklı rozet çiçekler, çerçeveyi dolduracak tarzda yerleştirilmiştir. Sırt sırta duran iki aslan figürü birbirine bakmakta olup, ağızlarından çıkan dilleri de rumî şeklinde devam etmektedir. Pençeleri ve tırnakları ise aşırı belirgindir. Dairelerin dışında kalan zemin boşluğu da palmet ve kıvrım dallarla doldurulmuştur. Aslanların kuyrukları da rumîlerle son bulur.</p>
<p>Kumaşın dokuması dimi tekniğinde olup, çözgüsü esmer ten rengi ipek, atkısı kırmızı ipek ve altın telli ipliktendir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Kumaş üç ayrı parça halinde dokunup birleştirildikten sonra ucuna işleme yöntemi ile yazı yazılmıştır. Altın telli kemha olarak bilinen bu kumaş, Osmanlı kemhalarına da temel teşkil etmektedir.</p>
<p>Selçuklulara ait ikinci kumaş örneği ise Seigburg’da Saint Servatius Kilisesi’nde bulunmuştur. İki parça halinde bulunan bu kumaşın bir parçası kilisede muhafaza edilirken, diğer parçası ise Berlin’de Kuntstgewerbe Museum’da sergilenmektedir. Çözgüsü ten rengi ipek, atkısı kırmızı ipek olup desenler altın klaptanla dokunmuştur. Dokuma deseni olarak yine dimi örgü kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Açık kırmızı zemin üzerinde koyu kırmızı ile dokunan çift başlı kartal figürlerinde altın yaldızlı kontür işlemeler görülür. Köşeleri yuvarlatılmış üçgen şeklindeki kalkanın içerisine yerleştirilen kartalın kanatları, inci dizileri ile çevrili olan kalkan madalyonunu delerek zemin boşluğuna çıkar. Burada ikiye ayrılarak bir ucu ejder başına, diğer ucu iri bir rumîye dönüşür. Kartalın pençeleri açık ve aşırı belirgin olup, başında iki kulak ve açık gagası görülür. Basit Rumîler kalkan biçimli madalyonun üst köşelerinde de yer alır.</p>
<p>Bir diğer Selçuklu kumaş örneği İngiltere’de yayınlanan Nisan 1990 tarihli Halı Dergisinin 3. sayfasında neşredilmiştir. Yalnızca fotoğrafı basılarak XII-XIII. yüzyıllara tarihlendirilen kumaş 0,84×1,27 m. ebatlarındadır. İpek ve klaptanla dokunduğuna dair kısa bir bilgi mevcuttur. Kumaşın zemini kahverengiye çalan kırmızı renkli olup motifleri sarı ipek ve altın telle dokunmuştur.</p>
<p>Yuvarlak bir madalyon ortasındaki çift başlı kartal motifi, diğer Selçuklu kumaşlarında da karşımıza çıkar. Arma dışında ise sırtları armaya dönük karşılıklı duran iki atmaca (veya kartal) figürü mevcuttur. Her ikisinin de başları geriye çevrilidir. Atmacanın göz uçları bir önceki kumaşta görülen kartalın göz uçları gibi kıvrılarak biter. Zemin rumileri andıran bitkisel süslemelerle doldurulmuştur. Bütün süsleme unsurlarıyla kumaş Selçuklu özellikleri taşımaktadır.</p>
<p>Berlin Stalt Museen’de bulunan çiftbaşlı kartal motifli ipek brokar dokuma örneği XII. yüzyıl Konya kökenlidir. Çift başlı kartal figürü rumî ve palmetlerin çevrelediği iç bordür ve inci dizilerinin çevrelediği dış bordürle, bir arma ya da yuvarlak madalyon şeklinde düzenlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Fransa’nın Lyon kentinde Musee Historique des Tissus’da bulunan insan figürlü bir kumaş parçası da XI-XII. yüzyıl Selçuklu kumaşı olarak bilinir.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Yuvarlak bir damlayı andıran madalyonlar kufi yazılı bir bordür şeklinde düzenlenmiştir. Madalyonun içinde ise bir hayat ağacının iki yanında oturan kadın ve erkek figürleri tasvir edilmiştir. Madalyonların arasındaki zemin boşluğu ise bol miktarda rumîlerle doldurulmuştur. Benzer süslemeler figürlerin kaftanlarında da yer alır.</p>
<p>Elimizdeki bu örneklerden de anlaşıldığı gibi Selçuklu kumaş sanatı figüratif süslemelere sahip olup, bir üslup birlikteliği göstermektedir. Ayrıca bu kadar ileri düzeydeki bir dokumacılık sistemi ileride Osmanlı dokumalarına da bir temel oluşturmuştur. Selçuklu döneminde kumaş önemli bir meta idi. Zaman zaman alış verişlerde para yerine de kullanılmıştır.</p>
<p>Selçukluların dağılmasıyla birlikte Moğol istilası, Anadolu’da dokuma sanatını bir nebze de olsa sekteye uğratmıştı. Fakat dokumacılık beylikler döneminde de sürdürülmüştür. Zira Moğollara ödenecek vergilerin bir kısmını karşılamak için Anadolu’da kıymetli kumaşların dokunmuş olması gerekirdi.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Diğer taraftan Beylikler döneminde Anadolu’da kumaş dokunup ihraç edildiği kaynaklarda belirtilmektedir. Alaşehir’in “kızıl efladisi” veya “vale” kumaşı, Denizli’nin “akalemli bezleri”, “kırmızı kemha” gibi kumaşları dokunmaya devam ediyordu. Anadolu’da bu dönemde ileri bir dokumacılık bilgisi kendini gösteriyordu.<a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Beylikler döneminde diğer dokuma merkezleri ise Akşehir, Balıkesir, Bilecik, Diyarbakır ve Siirt’tir. XIV. yüzyılda Anadolu’yu dolaşan İbn-i Batuta Ladik’te, bordürleri altın tellerle dokunan çok kaliteli pamuklu kumaşların Antalya ve Alanya limanından ihraç edildiğini bildirir. Aydınoğulları Beyliği zamanında yazılan Kısas-ı Enbiya’da da dokumacılık üzerine öyküler kaleme alınmıştır. Bu denli hızlı bir gelişme yaşayan Türk kumaş sanatı, Osmanlı İmparatorluğunun elinde zirveye ulaşacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fikri SALMAN</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 208-214</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmet Cevdet Paşa; Peygamber Kıssaları ve İslam Tarihi, Sadeleştiren: İsmail Şen, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ ASLANAPA, Oktay; Türk Sanatı, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ ASLANAPA, Oktay; Türk Sanatı-1, Başlangıcından Büyük Selçukluların Sonuna Kadar, İstanbul, 1984.</span></div>
<div><span>♦ AYTAÇ; Çetin; El Dokumacılığı, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ CEZAR, Mustafa; Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İstanbul, 1977.</span></div>
<div><span>♦ DİYARBEKİRLİ, Nejat; Hun Sanatı, İstanbul, 1972.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel; İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul, 1978.</span></div>
<div><span>♦ GÜRSU, Nevber; Türk Dokumacılık Sanatı, Çağlar Boyu Desenler, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ GÜVENÇ, Bozkurt; Türk Kimliği, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span>♦ HODDER, Ian; “9000 Yaşındaki Çatalhöyük Sakinlerinin İnançları”, İlgi, Kış, 1997, S. 91, s. 25. ÖGEL, Bsahaeddin; İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ ÖNEY, Gönül; Anadolu Selçuklu Mimarisi Süslemeleri ve El Sanatları, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦ ÖZ, Tahsin; Türk Kumaş ve Kadifeleri I, İstanbul, 1946, s. 6-7.</span></div>
<div><span>♦ SEVİN, Nurettin; On üç Asırlık Kıyafet Tarihine Bir Bakış, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ SÜSLÜ, Özden; Tasvirlere Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ TEKÇE, E. Fuat; Pazırık, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ UĞURLU, Aydın; “Orta Çağ Anadolu Dokuma Sanatı”, İlgi, S: 48, 1987.</span></div>
<div><span>♦ UĞURLU, Aydın; “Klasik Çağ Anadolu Dokumacılığı”, İlgi, Yaz, 1998, S: 46, s. 7.</span></div>
<div><span>♦ YETKİN, Şerare; “Türk Kumaş Sanatı”, Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ahmet Cevdet Paşa; Peygamber Kıssaları ve İslam Tarihi, Sadeleştiren: İsmail Şen, Ankara, 1996, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> lan Hodder; “9000 Yaşındaki Çatalhöyük Sakinlerinin İnançları”, İlgi, Kış, 1997, S. 91, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Çetin Aytaç; El Dokumacılığı, Ankara, 1998, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bahaeddin Ögel; İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1988, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ögel; a.g.e., s. 21-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> E. Fat Tekçe; Pazırık, Ankara, 1993, s. 80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bozkurt Güvenç; Türk Kimliği, Ankara, 1994, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ögel; a.g.e., s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Oktay Aslanapa; Türk Sanatı, İstanbul, 1989, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ögel; a.g.e., s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ögel; a.g.e., s. 73-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Nejat Diyarbekirli; Hun Sanatı, İstanbul, 1972, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Aslanapa; a.g.e., s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ögel; a.g.e., s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Nurettin Sevin; Onüç Asırlık Kıyafet Tarihine Bir Bakış, Ankara, 1990, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Emel Esin; İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul, 1978, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mustafa Cezar; Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İstanbul, 1977, s. 277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimarisi Süslemeleri ve El Sanatları, Ankara, 1992, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Özden Süslü; Tasvirlere Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri, Ankara, 1989, s.               5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Tahsin ÖZ; Türk Kumaş ve Kadifeleri I, İstanbul, 1946, s. 6-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Aytaç; a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Şerare, Yetkin; “Türk Kumaş Sanatı”, Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, Ankara, 1993, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yetkin; a.g.e., s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Aytaç; a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Yetkin; a.g.e., s. 331.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Aydın Uğurlu; “Klasik Çağ Anadolu Dokumacılığı”, İlgi, Yaz, 1998, S: 46, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Oktay Aslanapa; Türk Sanatı, İstanbul, 1989, s. 358.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Aydın Uğurlu; “Orta Çağ Anadolu Dokuma Sanatı”, İlgi, S: 48, 1987, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/baslangicindan-turkiye-selcuklularina-kadar-turklerde-tekstil-ve-dokumacilik-sanati.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Aslanapa; a.g.e., s. 359.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Yemek Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yemek-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yemek-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Yemek Kültürü
Türk mutfağının en belirgin özelliği, et, un ve hayvanî gıdalara dayanmasıdır. Bu mutfak, özellikle Türklerin Anadolu’ya göç etmesinden sonra birtakım etkileşimlerle zaman içinde çeşitlenmiş ve rafine hale gelmiştir. Türk mutfağının yemeklere lezzet veren en önemli özelliği pişirme şeklidir. Tencere yemeği adı verilen ve eskiden kömür ateşi ve bakır tencere kullanılarak yapılan ve asıl malzemesi soğan, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63c599e8f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Yemek, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Turklerde-Yemek-Kulturu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html">Türklerde Yemek Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Günay KUT</strong></span></a>
</p><p>Türk mutfağının en belirgin özelliği, et, un ve hayvanî gıdalara dayanmasıdır. Bu mutfak, özellikle Türklerin Anadolu’ya göç etmesinden sonra birtakım etkileşimlerle zaman içinde çeşitlenmiş ve rafine hale gelmiştir. Türk mutfağının yemeklere lezzet veren en önemli özelliği pişirme şeklidir. Tencere yemeği adı verilen ve eskiden kömür ateşi ve bakır tencere kullanılarak yapılan ve asıl malzemesi soğan, et özellikle kuzu eti olan yemeklerin Türk mutfağında önemli bir yeri vardır. Tencere yemeği dışında açık havada yakılan ateşte döndürülerek pişirilen etler ise büyük topluluklar için yapılırdı. Türkler göçebe toplulukları halinde yaşarken gerek av etlerini gerekse besledikleri hayvanların etlerini doğrudan ateşte çevirerek yerlerdi. Çevirme denen bu et pişirme usulü hem kolaydı hem de yemekten alınan lezzet tartışılmazdı. Bütün bir kuzu şişe geçirilir, nar gibi kızartılırdı. Asıl makbul olan kuzu olmakla birlikte at eti dahil bütün av etleri de bu şekilde pişiriliyordu. Yerleşik hayatla birlikte Türklerde yemek türleri artmış, mutfak ve mutfak gereçleri gereksinimi kendini göstermiş ve Türk mutfağı gelişmeye başlamıştır.</p>
<p>Dünyanın en önemli üç mutfağı Çin, Fransız ve Türk mutfağıdır. Yüzyıllar içinde Türk mutfağını böylesine ünlü yapan nedir? Mutfaktaki çaba, yemeğin pişmesine gösterilen özen, yemeğin yapımında kullanılan malzeme ve güzel bir sunumun sonucu olarak alınan lezzet, yani damak tadıdır. İşte eğer bu ulaşılan tat evrensel ise Türk mutfağının dünyada mutfak olarak ön plana çıkmasında o kadar şaşılacak birşey olmasa gerek.</p>
<p>Bu yazımızda Türk mutfağında pişirilen yemeklerin tarifleri üzerinde duracak değiliz. Türk mutfağının kültüründen ve insanların hayatındaki öneminden yani sosyal ve toplumsal özelliklerinden, yeme-içme geleneğinden, Türklere has kimi törenlerden söz edeceğiz.</p>
<p><span><strong>Mutfak</strong></span></p>
<p>Mutfak, Arapça matbah kelimesinin galatı, yani bozulmuş şeklidir. “Pişirilen yer”, “pişirme yeri” anlamına gelen bu kelime dilimize girmeden önce Türklerin mutfak için kullandığı çeşitli kelimeler mevcuttu. Aşlık, aşevi, aş taamı, aş ocağı gibi kelimeler Uygurlar zamanından beri kullanılagelmiştir. Aslında geleneksel Türk mutfağı bahçe içinde ve genellikle eve bitişik, ama evin dışında bir yere yapılırdı. Bu, bugün bile Anadolu’da uygulanan bir usuldür.</p>
<p>Mutfak ve ocak birbirinden ayrılmayan bir ikilidir. Mutfakta bir tencerenin kaynaması bir aile birliğinin varlığını gösterir. Evinde tencere kaynamayan, yemek pişmeyen “aile” mutsuz bir ailedir. Bunun fakirlikle de ilgisi olmayabilir. Ocağının bacası tüten ev mutlu evdir. Onun için de bedduaların en kötüsü “ocağı sönesice, ocağı batasıca, ocağına incir ağacı dikilesice” gibi dualardır. Mutfak, dolayısiyle sofra, aileyi biraraya getiren bir unsurdur. Türk aile tipinde, aile fertlerinin sofrada birarada yemek yemesine özen gösterilir.</p>
<p>Bugünkü teknoloji sayesinde modern mutfak ve çeşitli pişirme aygıtlarına gelinceye kadar (gazlı, elektrikli fırınlar, kısadalga fırınlar gibi) Türklerin mutfağında tandır, fırın, maltız ve kuzine gibi sabit ve seyyar çeşitli yemek pişirme aygıtları mevcuttu. Ayrıca, ısınma amacıyla kullanılan mangallar, kahve ve kestane kebap yapmada, ayva ve patetes gömmede hatta sıcak külünde “küliçe” denilen çörek yapmada çok yönlü kullanılmıştır.</p>
<p><span><strong>Mutfakta Su</strong></span></p>
<p>Genellikle eski mutfaklarda ya mutfağın içinde ya da dışında muhakkak bir su tulumbası bulunurdu. Tulumbası olmayan mutfaklarda bahçedeki kuyudan su çekilir, duvara asılmış musluklu bir su tenekesi bulaşık yıkamada kullanılır, yemek yapmak için ise dışarıdan sakalar tarafından getirilen ve özel su küplerine konulan sular bulunurdu. Bu su küpleri içmek için de kullanılırdı.</p>
<p>Türklerde su kültürü konumuz dışı olmakla beraber Türklerin suya önem verdiklerini, Osmanlı döneminde payitaht İstanbul’da su kültürünün çok yaygın olduğunu belirtelim. Hatta bu konuda Mehmed Hafîd Efendi’nin yazmış olduğu Mehâhü’l-Miyâh adlı bir eseri de mevcuttur [İstanbul, Darü’t- tıbâatü’l-Amire 1212 (1797) 26 sayfa ve İstanbul Tab’hâne-i Amire Litografya Destgâhı 1271 (1855) 22 sayfa]<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Geleneksel Türk mutfağında bulunan kap kacak ve diğer âlet ve edevât şunlardı:</p>
<p>Küçük, orta ve büyük olmak üzere en azından altı adet tencere, mücver yapmak üzere üç adet tava (küçük, orta ve büyük ebatta), börek yapmak için büyük kenarlı üç ayrı tepsi, tatlı tenceresi, helvahane; biri ağaç diğeri bakır olmak üzere üç adet kepçe, çini ve bakırdan kevgir, yumurta tavası (kendi kapağından başka yumurtanın altının ve üstünün pişmesini kontrol edebilmek için kenarı yukarı kıvrık bir saç kapak), küçüklü büyüklü altı adet tahta kaşık, kuşhane, elmasiye kalıpları, et, sebze ve işkembe doğramak için üç adet kıyma tahtası; balık, et ve ekmek kızartmak için üç adet ızgara, et kesmek için satır; et, ekmek ve soğan için çeşitli bıçaklar, bıçak ve satır bilemek için masat silkeleyerek ve karıştırılarak pişecek yemekler için kızarola adı verilen saplı tencere, şimşirden külbastı tokmağı, kebap şişleri, hamur tahtası ve oklavası, hamur teknesi, zeytinyağı, su, pirinç, şeker ve sade yağ ölçü kapları, bulaşık teknesi, sebze yıkama kabı, iğne-iplik takımı, ocaktan kül ve ateş çıkarmak için gelberi, ateş küreği; sahan, sefertası, yumurta çırpma teli, havan, el süzgeci, rende, teneke veya bakır tabaklar, kapaklı kâse, kapaklı çukur tabak, yemek tabakları, tane sebzeleri koymak için badya, maşrapa, kazan, kadayıf tepsileri ile bunların yer aldığı sahan rafları, tencere rafları, dolapları, yemekler için tel dolap, tütsü balıklar ve isli pastırmalar için tütün dolabı, kömür yapmak ve kıvılcımlı kül yapıp sahan dizmek, külbastı pişirmek ve kebap çevirmek için korluk ve tencereler için sacayak.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Görüldüğü üzere bir evin en teferruatlı yeri mutfaktır.</p>
<p><span><strong>Sofra ve Yemek Duası</strong></span></p>
<p>Türklerde sofra yere kurulurdu. Sofranın anlamı ise üzerinde yemek yenen yaygıdır. Bu yaygının üzerine bir altlık, onun üzerine de sini denilen yuvarlak bakır bir tepsi konurdu. Sahanda gelen çeşitli yemekler soğumasın diye kapakları açılmadan ayrı bir tepsi de tutulurdu. Bazı evlerde sırasını bekleyen etli ve sağyağlı yemeklerin sahanları sıcaklığını muhafaza etsin diye kıvılcımlı kül yapılır, altı çinko kaplı korluk adı verilen bir tepsiye dizilirdi. Böylece ikinci ve üçüncü yemeğin sırası geldiğinde yemeği dağıtan kişi (genellikle ev sahibesi) sahanları bu korluktan alarak doğrudan sofraya getirirdi. Su ve şerbet bardakları, çorba ve hoşaf kâseleri de daha önceden sofrada yerlerini alırdı. Özellikle su ve şerbet sürahiler içinde getirilerek bardak veya maşrapalara bölüştürülürdü. Çorba ve sulu yemekler için kaşıklar, tuzluk biberlikler, yağlık ve peşkirler de sofranın âdâbından sayılırdı. Kimi evlerde sofra denen yaygı, peşkir (makrama) görevini de yapardı. Yemek kaşıkla veya yemeğine göre elle yenir, ekmek ise bıçakla değil yine elle bölünerek dağıtılırdı. Türkler İslâmî kurallara göre yemek yemeye özen göstermişlerdir. Yemekten önce ve sonra el yıkamak, yanında yemek yiyen kişinin yemeğine ve ağzına bakmamak, öksürmek ve aksırmak gereği duyulduğunda yüzünü yemek sofrasından çevirmek, ağzında lokma varken konuşmamak, yemek yerken biri geldiğinde onu muhakkak yemeğe davet etmek, yemek aynı kaptan yenildiği için yemeğin ortasından veya iyi yerinden değil kendi önündeki kısmından yemek, çok yememek gibi sofra geleneği Türklerde çok yaygındı.</p>
<p>Sofrada tıka basa yemek ayıp sayılırdı. Peygamberin “Sofradan doymadan kalkınız” sözünü hemen her Müslüman Türk bilir.</p>
<p>Az yemekle ilgili “Az yiyen melek olur/Çok yiyen helâk olur”, ve “Az yiyen her gün yer/çok yiyen bir gün yer”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> gibi özdeyişler de az yemenin faziletlerini vurgulamaktadır.</p>
<p>Türkler sofralarında çiçek bulundurmaya ve sofralarında göz zevkini de ön planda tutmaya özen göstermişlerdir. Bu özen sadece sofrada çiçek bulundurmakla değil aynı zamanda yemeğin sahanda, böreğin ve tatlının tepside görünüşüyle de çok ilgilidir. Yemeğin kokusu kadar görünüşü de iştah açıcı olmalıdır. Yemeğin veya sofraya getirilen iştah açıcı hatta sunumu şekliyle sofradakileri şaşırtıcı yiyecek ya da içeceğin bir örneğini 17. yüzyılda bir ziyafette buluruz. Kardinal de Tournon‘un hizmetinde bulunan eczacı Pierre Belon 1547 ve 1549 Orta Doğu yıllarında ülkelerini gezmiş, İstanbul‘u ziyareti sırasında Türklerin, kuru meyvalardan hazırladıkları hoşafları, kar ve buzdan yapılmış kâselerde sunduklarını anlatmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>17. yüzyıla gelinceye kadar yemek kitapları veya risaleleri yoksa da<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> birçok edebî eserde, özellikle mesnevilerde, yemek ve sofra âdâbı ile bilgilere rastlanır. Yemek ve yemekle ilgili bilgiler, Arap harfli matbu ve yazma her türlü eserde, özellikle dîvânlarda ve aşk mesnevilerinde sıkça görülür. Aşk mesnevilerinde iki sevgilinin birbirine kavuşması üzerine evlilik törenleri başlar ve dolayısıyla ziyafet sofraları da bu arada anlatılır. Kimi mesnevilerde bu ziyafet sofralarından uzun uzadıya bahsedilir. Şairin edebî bir dille ve genellikle birçok kelime oyunları ile anlattığı bu sofra tasvirleri Türk yemek kültürünün safhalarını ve gelişmesini izlemek açısından çok önemlidir.</p>
<p>XIV. yüzyıl şairlerinden Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa’nın (ö. XIV. yy) Hurşid-nâme adlı mesnevisindeki ziyafet sofrasında daha ziyade ördek, kaz ve güvercin gibi av etleri ile külîçe adı verilen külde pişirilen yağlı ekmekler, peksimet, süt, şeker ve nukl adı verilen meze türünden yiyeceklerle de karşılaşırız. Bu sofradaki yiyecekler sonraki dönemlerde yazılan mesnevilerde anlatılan sofralara nazaran daha basittir. Bununla birlikte Şeyhoğlu bu mesnevide Türklerin sofra âdâbı ile ilgili başka bilgiler de verir. Bunlardan biri, sofra kalktıktan, yani herkes doyduktan sonra yemek duasının edilmesidir. Diğerleri, yemek boyunca sohbet edilmesi ve kaşık kullanılmasıdır. Bu üç gelenek de çok eski zamanlara kadar gider.</p>
<p>Bir cönkte rastlamış olduğum Türkçe sofra duasını verdikten sonra mesnevideki ziyafet tasvirine döneceğim.</p>
<p><span><strong>Sofra Duası</strong></span></p>
<p><span><em>Yâ Rab şükür elhamdülillâh</em></span><br>
<span><em>Biz yedik ziyâde eylesin Allâh</em></span><br>
<span><em>Artsın eksilmesin taşsın dökülmesin</em></span><br>
<span><em>Hak berekâtını versin, bu gitti yenisi gelsin</em></span></p>
<p><span><em>Soframız nur, kaza bela geri dur</em></span><br>
<span><em>Hanemizi, cümlemizi eyle ma’mûr</em></span><br>
<span><em>Halil İbrahim berekâtını sundur</em></span><br>
<span><em>Âmin el-fatiha.</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Hurşit-nâme’den ziyafet sofraları tasviri:</p>
<p><span><em>Buyurdu şeh ki döktüler yiyesi</em></span><br>
<span><em>Ki yokdur dil anun vasfın diyesi</em></span><br>
<span><em>Tamâmet yir yüzü aşdan aşındı</em></span><br>
<span><em>Toyunca yindi ardınca taşındı</em></span></p>
<p><span><em>İki yüz dürlü var idi yiyecek</em></span><br>
<span><em>Ki adın kimsene bilmez diyecek.</em></span><br>
<span><em>İşaret kıldı döktüler ta’âmı</em></span><br>
<span><em>Kızıl altın çanaklarla tamâmı</em></span></p>
<p><span><em>Döküldü dürlü dürlü hân u ni’met</em></span><br>
<span><em>Ki herbirinde var bin dürlü lezzet</em></span><br>
<span><em>Salâ oldu vü yidiler doyunca</em></span><br>
<span><em>Halâyık kaşığın elden koyunca</em></span></p>
<p><span><em>Yarağ etti yiyesi çerb ü şîrîn</em></span><br>
<span><em>Pişirdi ördek ü kaz u gügercin</em></span><br>
<span><em>Küliçe peksimet ü şîr ü şerbet</em></span><br>
<span><em>Getirdi aldı verdi oldu sohbet.</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>XVI. yüzyılda Zâtî’nin (ö. 953/1546) Şem’ü Pervâne adlı mesnevisinde kına gecesinden sonra düğün için verilen ziyafet şöyle anlatılmaktadır (Nesre çevrilerek verildi): “Yemek içmek kısaca bu mutlu olayı kutlamak için Rûm padîşahının sofrası düzenlendi. Bu sofranın düzenlenmesinde uzun boylu güzeller ayakta hizmet etmekte, güzel gözlü diğer güzeller ise yemek sinilerini taşımaktaydılar. Bu güzeller çini tabaklar içinde taşıdıkları her bir tanesi inci gibi olan pirinç pilavını sofraya koyuyorlardı. Altın taçlı güzellerin getirdiği zerdeler ise sofraya ayrı bir renk katıyordu. Bütün bu işlemlerin yapılmasından sonra diğer yemekler sülün kebapları, güllaçlar, sükkeri şerbetler birer birer sofraya kondu. Sofra âdetâ bir gül bahçesi gibi süslendi. Sofradaki pilav ak bir gül goncası, zerde ise nesrini andırıyordu. Bu haliyle pirinç pilavı inci, zerdesi de altın olarak ele alınırsa sofra bir hazineye benzemişti. Börek tutmacı kulağında küpesi olan bir atlıyı yahut da deniz içindeki içi inci dolu sedefleri andırıyordu. Çörekler bâdem gözlü dilberler, börekler de güzel yüzlü güzeller gibiydiler.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Sofranın diğer bir özelliği de yemeğin sonunda meyveden önce helva yenmesidir. Helvadan bir süre sonra şerbetler içilir. Bu şerbetleri şair kevser suyuna benzeterek hayat suyunu (âb-ı hayât) aratmadıklarını söyler.</p>
<p><span><em>Murâd oldukça yendi hân-ı ni’met</em></span><br>
<span><em>İçildi âb-ı kevser gibi şerbet</em></span><br>
<span><em>Ne şerbet mât eder âb-ı hayâtı</em></span><br>
<span><em>İçen bulur harâretten necâtı.</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Aslında şerbet, Türklerin yemekte ve yemekten sonra içtikleri çok yaygın meşrubat türlerindendir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi‘nde bu konuda oldukça tatmin edici bilgi bulmak mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Özellikle XVI. yüzyıl yazarlarından Bursalı Lâmi’î (ö. 938/1531) alegorik ve mistik mesnevisi Şem’ü Pervâne’de ziyafet sofrasını anlatırken sofra düzeninden de bahsetmektedir. Sofrada yemekler ve meyvelerle birlikte türlü çiçekler bulunur. Deste deste sünbüller, kırmızı güller, nergisler sofrayı âdetâ gül bahçesine çevirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bunların yanı sıra bu tür ziyafetlerde müşk ve amber yakılması, yemek yenen yerde güzel kokuların bulunması hem ev sahibinin inceliğini hem de misafirlerine verdiği değeri göstermektedir. Bu kokular, buhurdanlarla yemek yenen çevrede arada bir gezdirilirdi.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>17. yüzyılda verilen bir ziyafette sunulan yemeklerin miktarını ve verilen ziyafetin ihtişamını gösteren bir bilgiyi Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden öğrenmekteyiz: Özi Beylerbeyi Melek Ahmet Paşa 3 Kasım 1657’de Akkirman’da Kırım Hanı Giray Han’a üç gün üç gece verdiği ziyafette “Her gün ikişer kere, 70 yerde 50’şer bin ekmek, 500 koyun, 50’şer sığır, 10’ar at kulunu (tay), 20’şer at eti kebap pişirip 10’ar kazan yahni ve 10’ar kazan pilav, 10’ar kazan karanfilli ve misk ballı zerde, 10’ar kazan pirinç çorbası ve 10’ar kazan herise pişmek için vekilharca tenbih eder.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p><span><strong>Yiyecekler</strong></span></p>
<p>Sofrasına bu denli meraklı olan bir millet acaba neler yiyordu?</p>
<p><span><strong>Et</strong></span></p>
<p>Kızartılarak, kavrularak ve haşlanarak çeşitli biçimlerde yenir. Arapça adıyla kebap, Farsça adıyla biryân olarak bilinen etin kızartılarak yapılmasına Türkler söğülme, kebap şişi için söğlük, kebap etmek için de söğülmek diyorlardı. Bununla birlikte Türkler daha sonra kebap kelimesini kabul etmişlerdir. Böylece orman kebabı, çoban kebabı, çömlek kebabı, çevirme kebap, Hacı Osman kebabı, süt kebabı, şiş kebabı, tas kebabı, kuşbaşı kebap, kuyu kebabı, kırma kebap, külbastı kebap, muhzır kebabı gibi kebaplar kebap sınıfından sayılmıştır. Bu kebapların tariflerine, basılı ilk yemek kitabı olan Melceü’t-Tabbâhîn (Aşçıların sığınağı) adlı yemek kitabında da rastlanır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> XV. yüzyılın ilk yarısında Ahmed-i Dâ’î’nin yazmış olduğu Çeng-nâme adlı mesnevide bir avcının bir âhûyu avlaması üzerine âhûdan yapılan yemekler yine âhûnun ağzından şöyle anlatılmıştır:</p>
<p><em><span>Boğazladı revân üzdü derimi</span></em><br>
<em><span>Ayırdı birbirinden peykerimi</span></em><br>
<em><span>Gelip bir su kenarında oturdu</span></em><br>
<em><span>Biri çakmak çakıp od yakdı durdu</span></em><br>
<em><span>Sögüldü iç yağından yağ bağırlar</span></em><br>
<em><span>Sunar sağrak u birbirin ağırlar</span></em><br>
<em><span>Yüreğim yardı doldurdu talağım</span></em><br>
<em><span>Önürdü yom diyü yedi kulağım</span></em><br>
<em><span>Döşetlerim kebâp etti muza’fer</span></em><br>
<em><span>Sögülme arası içer tolular</span></em><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>[Boğazladı ve derhal derimi yüzdü. Vücudumu parçalara ayırdı. Gelip bir su kenarına oturdu. Biri çakmakla ateş yaktı. İç yağında yağ bağırlar (hayvanın barsağı içine doldurulan kıyılmış ciğer ve iç yağıyla yapılan kızartma mumbar kızartması) kızarttı. (Bu arada) kadeh sunarak birbirlerini ağırladılar. Yüreğimi yardı, dalağımı doldurdu. Önce uğur diye kulağımı yedi. Döş etlerimi safran koyarak kebap etti. Kebap yerken arada içki de içtiler.]
</p><p><span><strong>Börekler</strong></span></p>
<p>Türkler için hamur işlerinin başında gelen böreğin sofradaki yeri tartışılmaz. Türklerin geleneğinde fakir olsun zengin olsun, köylü olsun şehirli olsun misafir çağrıldığında öncelikle börek sofradaki yerini alır. Kebap türü yiyecekler gibi börek de tören yemeklerindendir. Daha önce de bahsi geçen basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn’de çok çeşitli börek tarifleri vardır: Tam yufka böreği, puf böreği, su böreği, sakız böreği, tavuk böreği, kol böreği, kapak böreği, Türk böreği, saç böreği, sağan böreği, ince börek, fincan böreği, âdî lokum, tatar böreği, puf böreği, vertika gibi.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Börek kimi evlerde tatil günlerinin vazgeçilmez geleneksel yemeğidir. Börek ve yoğurt veya ayran, ya da börek ve çay (çay ancak 19. yüzyılda Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştır) ayrılmaz ikililerdendir. Ziyafetler ve Ramazan böreksiz düşünülmez. Kanunî’nin oğulları Bâyezîd ve Cihangir için yapılan sünnet düğününde de börek ve pazar böreği yapıldığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p><span><strong>Pilav ve Pilav Türleri</strong></span></p>
<p>Pirinç ve bulgur kullanılarak yapılan pilavlar Türk sofrasında hemen her gün yenen yemeklerdendir. Ünlü Seyyah Edmondo Amicis, İstanbul adlı eserinde pilav için “Bazen, pirinçle koyun etinden yapılan ve hiçbir sofradan eksik olmayan pilavın lezzetini duyuyorum. Pilav Türklerin mukaddes yemeğidir. Arapların kuskusu, İspanyolların Pacherosu gibi”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> demektedir.</p>
<p>Pilav ve çeşitleri yine Melceü’t-Tabbâhîn’de tarifleriyle birlikte verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p><span><strong>Ekmek ve Çorba</strong></span></p>
<p>Türkler için ekmek ve çorba bir sofranın ayrılmaz parçalarıdır. Ekmek ve çeşitleri zaman içinde çeşitliliğini arttırmışsa da 14. yüzyılda da bir hayli çeşidini görmek mümkündür. Aslında bir yemek kitabı olmayan, insan sağlığı ile ilgili ilk eser olarak bilinen Aydınoğlu Umur Bey adına Tutmacı tarafından yazılan Tabîat-nâme’de ekmek çeşitleri olarak peksimet, fatir (bazlama), pirinç, cevin (arpa) gâvers (darı) ekmeklerinden bahsedilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Ekmek kutsaldır (nân-ı azîz). Geleneğimizde ekmeği atmak, kuru diye beğenmemek nankörlük olarak vasıflandırılır (Farsça nân: ekmek, nânkör, gördüğü iyiliği unutan, ekmek körü). Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet Merasim ve Tabirleri Toplum Hayatı adlı eserinde ekmek, pide, simit ve çöreklerini şöyle anlatır: “Ekmekleri genellikle somundur. Pideler: Üstü haşişli, siyah katura, üstü anasonlu, çörek otlu, zaferanlı, Ramazan pideleri, levaze denen tandır pideleri.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Çorbalar çok çeşitlidir. Sadece alelâde günlük ev yemeklerinde değil ziyafetlerde de misafirlere sunulan mükellef bir sofranın ilk yemeği çorbadır. Buna örnek olarak Yıldız Sarayı’nda Âyân ve Meb’usân Meclisleri üyelerine verilen ziyafetlerin [Birinci kısmı 17 Nisan 1327 (30 Nisan 1911) ] yemek listesi şöyledir:</p>
<ul>
<li>Terbiyeli çorba</li>
<li>Bezelyeli kuzu kızartması</li>
<li>Mayonezli balık</li>
<li>Kaymaklı börek</li>
<li>Zeytinyağlı enginar dolması</li>
<li>Mantarlı hindi</li>
<li>Kaymaklı baklava</li>
<li>Pilav</li>
<li>Dondurma</li>
<li>Meyve ve Şekerleme<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></li>
</ul>
<p>Ayrıca Ramazan ayında iftar sofralarında da muhakkak çorba bulunur. Türk mutfağının geleneksel çorba türleri, tarhana, mercimek, işkembe ve düğün çorbasıdır. Düğün çorbası adından da anlaşılacağı gibi gündelik yapılan alelâde bir çorba değil biraz pahalı bir çorbadır, dolayısıyla düğünlerde ve ziyafetlerde sunulur. Diğer çorbalardan tarhana ve mercimek çorbaları Anadolu’da kış aylarında hemen yapılan çorbalardandır. Tarhana çorbası özellikle Anadolu’da turşu ile sunulur. Üzerine de baklava yenir. Hatta bunun için;</p>
<p><span><em>Tarhana tartar</em></span><br>
<span><em>Boğazımı yırtar</em></span><br>
<span><em>Baklava kardeş</em></span><br>
<span><em>Gel beni kurtar</em></span></p>
<p>şeklinde bir dörtlük söylenir. Yörelere göre cıngıllı melek aşı, mercimekli hamur çorbası, Arap aşı gibi değişik adlı çorba adlarıyla karşılaşılır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Yemek kitapları çorba ile başlar. Melceü’t-Tabbâhin’de ilk “fasıl” çorbalara ayrılmıştır ve bu bölümde nohut çorbası, balık çorbası, bir tür daha balık çorbası, tarhana çorbası, terbiyeli ciğer çorbası ve ekşili çorba olmak üzere altı çeşit çorba tarifi bulunmaktadır.</p>
<p><span><strong>Tatlılar</strong></span></p>
<p>Hamur tatlıları, sütlü tatlılar, undan veya irmikten yapılan helva türü tatlılar Türklerin en sevdiği tatlılardır.</p>
<p><span><strong>Helva</strong></span></p>
<p>Türklerde helvanın yeri herhangi bir tatlıdan daha başkadır. Türk geleneğinde özellikle kış geceleri yapılan ve helva sohbeti adı verilen bazı toplantılar vardı ki bu toplantılar gerçek bir toplumsal kaynaşmaya dönüşmüştü. Helva sohbeti adı altında insanlar bir araya geliyor, yenilip içiliyor ve birtakım oyunlarla eğleniliyordu. Bu helva sohbetleri halk arasında çeşitli iş kollarında çalışanlar arasında yapıldığı gibi, 18. yüzyılda Lâle Devri’nde sarayda da çok rağbet bulmuş, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (ö. 1143/1730) zamanında yapılanları ün kazanmıştır. Kimi şairlerin divanlarında helva sohbeti münasebeti ile yazılan kasidelere, şiirlere rastlanmaktadır. Bunlardan biri de ünlü şair Nedim’dir (ö. 1143/1730). Genellikle tatil gecelerinde yapılan bu sohbetlerde en son helva yenirdi. Çok tantanalı olan bu sohbetlerde ince saz, mukallit, meddâh, komik kişiler de bulunur, hazır bulunan topluluğu eğlendirirdi. Helvadan evvel gece taâmı (yemeği) yenilir, helvadan sonra da kahve içilirdi. Ünlü helva çeşitleri arasında Helvâ-yı Hakânî, helvâ-yı sabunî, helvâ-yı leb-i dilber, helvâ-yı âsûde, tepsi helvâsı, gaziler helvası gibi helvalar sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Ölen kişinin evinde cenaze gömülmeden evvel helva yapılıp ölünün ruhu için dağıtılması da Türkler arasında belki de eskiden yapılan yuğ törenlerinden kalma bir gelenektir.</p>
<p><span><strong>Tören Aşları</strong></span></p>
<p>Bunlar arasında aşure ve zerdenin ayrı bir yeri vardır. Aşurenin dinî bir yeri olduğu gibi Nuh ve Tufan olayına ait bir efsanesi de vardır. Efsaneye göre Nuh’un gemisinde Tufan sonunda yiyecekler biter. Ne kaldıysa pişirilir ve Tufan’ın bitişi kutlanır. Bunun yanı sıra aşurenin Adem ve Havva ile ilgili hikâyeleri de vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Aşure Arabî ay olan Muharrem ayının 10. gününden 20’sine kadar yapılır ve konu komşuya dağıtılır. Bu tarihin Kerbelâ olayı ile ilgisi olduğu söylenir. Süzme ve taneli olmak üzere iki türü bulunmaktadır. Süzme aşure daha ziyade saray mutfağında yapılır ve dağıtılırdı. Aşurenin bu şekilde dağıtılmasının bereket getirileceğine inanılırdı.</p>
<p>Zerde de aşure gibi tören tatlılarındandır. Düğün dernek olduğunda muhakkak pilav ve arkasından tatlı olarak zerde ikram edilir. Zerdenin toplu yemeklerde sunulmasının özel bir sebebi vardır. Ona sarı rengi veren zaferan/safranın içinde keyif verici, rahatlatıcı ve gevşetici bir madde bulunmaktadır. Dolayısiyle bu tür toplantılarda olabilecek bir kavgayı, anlaşmazlığı da önler. Bu nedenle zaferan için bitkilerin Nasrettin Hocası da derler. Nasrettin Hoca bulunduğu yerde insanları nasıl güldürüyorsa safran da aynı görevi yapmaktadır. 17. yüzyılın ünlü Urfalı Şairi Nabi (ö. 1724) bunu bir mısrasında dile getirmiştir: Za‘ferân nev‘-i nebâtın Hâce Nasreddîni‘dir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Tören yemeklerinin en çarpıcı ve eğlendirici örneklerinden biri Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarının sünnet düğünlerinde veya kızlarının ve kızkardeşlerinin evlenme törenlerinde halka verilen ve çanak yağması adlı ziyafettir. Bu törende sunulan yemekler genellikle et, pilav ve zerdedir. Bu ziyafetlerde insanları şaşırtan ve eğlendiren unsurlar da bulunmaktadır. Bunun bir örneğini ünlü tarihçi Gelibolulu Âlî‘nin (ö. 1008/1600) III. Murad‘ın çocuklarının sünnet düğünleri için yazmış olduğu Câmi‘ü‘l-buhûr der Mecâlis-i sûr adlı sur-nâmesinde buluyoruz.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Türk mutfağı ve yemekleri ile ilgili münferit kitaplar 17. yüzyılda yazılmaya başlanmıştır. İlk basılı yemek kitabımız da 1844 yılında Mehmed Kâmil tarafından kaleme alınan Melce‘ü‘t-Tabbâhîn adlı yemek kitabı olmuş, daha sonra genellikle Mehmed Kâmil‘in kitabını esas alan çeşitli Arap harfli yemek kitapları basılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Daha evvel de kısaca değinildiği gibi Türklerde yemek kültürü, sebze çeşitleri, yeme âdâbı mutfak araç ve gereçleri gibi bilgilere çeşitli eserlerde rastlamak mümkündür. Burada bu konuda tarafımızdan görülen ve yararlanılan yazma eserlerin künyelerini vermekte yarar görmekteyiz [Bu makalede adı geçenler için dipnot numarası verilmekle yetinilmiştir. Ayrıca zikredilen eserlerle ilgili bilgi için G. Kut “Türklerde Yeme-İçme Geleneği ve Kaynakları” Eskimeyen Tatlar (İstanbul: Vehbi Koç Vakfı, 1996) 61-68 arası sayfalara bakılabilir.]
</p><ol>
<li>Tercüme-i Kitabü‘t-Tabîh dipnot 4.</li>
<li>Latîfî‘nin Evsâf-ı İstanbul adlı eseri (16. yüzyıl).</li>
<li>Âlî‘nin Mevâ‘idü‘n-nefâ‘is fî Kavâ‘idi”l-mecâlis‘i.</li>
<li>Türk edebiyatında yazılmış mesnevilerin pek çoğu (Hurşit-nâme, Husrev ü Şîrin, Şem‘ ü Pervâne, Ferhâd-nâme gibi).</li>
<li>Sâkî-nâmeler</li>
<li>Sûr-nâmeler (Basılmış olanları vardır).</li>
<li>Sağlıkla ilgili tıp kitapları. Ahmedî‘nin Tervîhü‘l-Ervâh‘ı (Bir nüshası Süleymaniye Ktpb Ayasofya 3595) Tutmacı‘nın Tabîat-nâmesi, Şeyhî‘nin Nazmu‘t-Tabâyi‘ adlı eseri. IV. Murad‘ın doktorlarından Zeynelâbidin‘in Şifâ‘ü‘l-fu‘âd lik Hazreti‘s-Sultan Murâd gibi. (Arap harfli baskısı vardır).</li>
<li>Tercüme-i kenzü’l-İştihâ.</li>
<li>Et-Terbibât fi Tabbi‘l-Hulviyyât dipnot 20.</li>
<li>Evliya Çelebi Seyahatnamesi. dipnot 18.</li>
<li>Sohbet-nâme tek nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi. Hazine 1418 ve 1426. Bu konuda bk. Orhan Şaik Gökyay. “Sohbet-nâme” Tarih ve Toplum, cilt 2, sayı 14 (Şubat 1985), 128-144.</li>
<li>Sultan III. Osman zamanında saray matbahlarına verilen erzak defteri, Taksim Atatürk Kitaplığı MC 11.</li>
</ol>
<p>Makalemize bir yemek destanından örneklerle son veriyoruz. Bu destan aslında 17 dörtlükten oluşmaktadır, Şerife adlı Konyalı bir halk şairi tarafından kendi ifadesine göre 1304/1887 yılında yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p><span><em>Evvela yürüttük baştan çorbayı</em></span><br>
<span><em>Saniyen terbiye olmuş paçayı</em></span><br>
<span><em>Domatesle pişirmeli bamyayı</em></span><br>
<span><em>Midemizi açsın hoş misal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Bihamdillah hiç bir şeyi taşlamam</em></span><br>
<span><em>Yağ içinde yumurtayı boşlamam</em></span><br>
<span><em>Yumşak somun olmayınca başlamam</em></span><br>
<span><em>Semiz etin kenarları al olsun</em></span></p>
<p><span><em>Mısırgayı bir hal edin öldürün</em></span><br>
<span><em>Ortasına fıstık pirinç doldurun</em></span><br>
<span><em>Dolmaları üçer üçer kaldırın</em></span><br>
<span><em>Kuvveti bedene irtihal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Katmeri ince aç yağın sakınma</em></span><br>
<span><em>Sakın ona haşhaş yağı kullanma</em></span><br>
<span><em>İnce etten olur hem de çullama</em></span><br>
<span><em>Tavada pişmiş bir kızıl hal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Enginar ile kereviz ıspanak</em></span><br>
<span><em>Karnabitle semizota bir de bak</em></span><br>
<span><em>Patata domata börülce kabak</em></span><br>
<span><em>Onlar da içinde hasbühal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Köfte yaprak bir de lahna dolması</em></span><br>
<span><em>Sarı erik zerdali nohut yahnisi</em></span><br>
<span><em>Zülbiye pancar turp salatası</em></span><br>
<span><em>Onlar da içinde ber-kemal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Tabakda turşu da kalmasın mahzun</em></span><br>
<span><em>Zeytinyağı üstüne sıkılsın limon</em></span><br>
<span><em>Balığı kızartın getirin pürhun</em></span><br>
<span><em>Yiyelim bizler de can misal olsun</em></span></p>
<p><span><em>Hak verir dostuna yarınki günü</em></span><br>
<span><em>Çorba da yemeklerin önüdür önü</em></span><br>
<span><em>Yemeklerin bastırmak için üstünü</em></span><br>
<span><em>Kahveyle tütün on çuval olsun</em></span></p>
<p><span><em>Paluze ile mahallebi araya</em></span><br>
<span><em>Kifayeler dursun hep bir sıraya</em></span><br>
<span><em>İki tatlı tuzlu gelsin sofraya</em></span><br>
<span><em>Kaymak güllaç ile şeker hall olsun</em></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Günay KUT</strong></span></a>
</p><p>Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 215-221</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Seyfettin Özege, Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu 3. cilt (İstanbul, 1973), s. 1066, no. 12701.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Daha geniş bilgi için bk. Ayşe Fahriye, Ev kadını (y. y.: y. y, t. y), 414 ve devamı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Nezihe Araz, “Osmanlı Mutfağı”, Hünkâr Beğendi: 700 Yıllık Mutfak Kültürü (Ankara: Kültür Bakanlığı, 2000), 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Pierre Belon, Les Observations de Plusieurs&Choses Memorables (Paris: 1553), yaprak 189a-190b. Ayrıca bkz. Jacques Paviot, “Cuisine Grecque et cuisine Turque selon L’experience des Voyageurs (XVe-XVIe Siecles). Byzantinische Forschungen 16 (1991), 171-not 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> 15. yüzyılda Şirvani tarafından Kitâbü’t-tabîh adlı Arapça yemek kitabının Türkçeye tercümesi ve Şirvânî’nin bu tercümeye eklediği 77 adet yemek bunun dışındadır. Bkz. Günay Kut “13. Yüzyıla Ait Bir Yemek Kitabı”, Kaynaklar 3 (Bahar, 1984), 50-57 ve aynı yazar, “Şirvânî’nin Yemek Kitabı Çevirisine Eklediği Yemekler Üzerine”, I. Milletlerarası Yemek Kongresi (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988), 170-175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aynı sofra duasının çok benzer bir başka versiyonu çocukluğumuzda büyüklerimiz tarafından yapılırdı. Ayrıca bk. Günay Kut, “Türklerde Yeme-İçme Geleneği ve Kaynakları”, Eskimeyen Tatlar: Türk Mutfağı Kültürü (İstanbul: Vehbi Koç Vakfı, 1996), 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şeyhoğlu Mustafa, Hurşîd-nâme (Hurşîd u Ferahşâd), hazırlayan: Hüseyin Ayan (Erzurum: 1979) 317. Bu makaledeki alıntılarda transkripsiyon kullanılmamış ve kelimelerin telaffuzunda güncelleştirme yoluna gidilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Zâtî, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Paşa 443, 143a-b, 143b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Zâtî, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Paşa 443, 143a-b, 143b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zillî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Topkapı Sarayı Bağdat 304 yazmasının transkripsiyonu-dizini, 1. kitap: İstanbul, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995), 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Lâmi’î, Şem’ü Pervâne, Süleymaniye Kütüphanesi, Esat Efendi 2744 63b-64a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Lâmi’î, a.g.y., 64a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Evliya Çelebi Derviş Zillî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Topkapı Sarayı Bağdat 307 yazmasının transkripsiyonu-dizini Hazırlayanlar, Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman, İbrahim Sezgin 5. kitap (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001), 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mehmet Kâmil, Melceü’t-Tabbâhîn, hazırlayan Cüneyt Kut (İstanbul: Ünilever, 1997).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ahmed-i Dâî, Çeng-nâme, Hazırlayan: Gönül A. Tekin (USA Cambridge, MA: Harvard Üniversitesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü, 1992), 393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mehmed Kâmil, a.g.e., 41-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Günay Kut, “Şehzâde Cihangir ve Bayezid’in Sünnet Düğünlerindeki Yemekler Üzerine”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri. V. cilt, Maddi Kültür (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1985), 231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Edmondo de Amicis, İstanbul: 1874, Çeviren: Beynun Akyavaş (Ankara: TTK, 1993), 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mehmed Kâmil, a.g.e., s. 73-76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Tutmacı, Tabî’at-nâme, faksimilesini yayınlayan İsmail Hikmet Ertaylan İstanbul: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, 1960); Günay Kut, “Türklerde Yeme İçme Geleneği”, Eskimeyen Tatlar (İstanbul: Vehbi Koç Vakfı, 1996), 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri Toplum Hayatı yay. Kazım Arısan ve Duygu Arısan Günay (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995), 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Mübahat S. Kütükoğlu, “Son Devir Osmanlı Ziyafetleri,” Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız Armağanı (İstanbul: Marmara Üniversitesi, 1995), 369-391; Günay Kut, a.g.m., 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Günay Kut, “Türk Mutfağında Çorba Çeşitleri” İkinci Milletlerarası Yemek Kongresi, Türkiye 3-10 Eylül 1988. Düzenleyen Feyzi Halıcı (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1989), 213-220.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Et-Terkibât fî Tabhi’l-Hulviyyât (Tatlı Pişirme Tarifleri) Hazırlayan Günay Kut (Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1986). Ayrıca bk. Mehmed Tevfik (Çaylak Tevfik) İstanbul’da Bir Sene İkinci Ay. Helva Sohbeti (İstanbul 1299). Ayrıca bir doktora tezine konu olmuş Theodor Menzel tarafından Ein Jahr in Konstantinopel Helva Sohbeti (Berlin 1906) adı ile basılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Nezihe Araz, a.g.m., 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Nabi, Dîvân [Bulak: 1257 (1841)]. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Gelibolulu Mustafa Âli, Cami’ü’l-Buhur der-Mecâlis-i sûr. Hazırlayan: Ali Öztekin (Ankara: TTK, 1996), 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A. Turgut Kut, Yemek Kitapları Bibliyografyası (Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1985).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yemek-kulturu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sadettin Nüzhet ve Mehmet Ferit, Konya Vilâyeti Halkiyat ve Harsiyatı. (Konya, 1926) 51-52; Taha Ay (Toros), Türk Kadın Şairleri (İstanbul Üniversum Matbaası, 1934); Vasfi Mahir Kocatürk, Saz Şiiri Antolojisi (Ankara: 1963), 473-474.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mutfak Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mutfak-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mutfak-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mutfak Kültürü
Varlığımızın yapısını belirleyen, sosyal bir süreç içinde öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddî ve manevî öğelerin birliği olan bir toplumun tüm hayat biçimi, insanların içinde bulunduğu yaşam koşullarına uyumlarının toplamı, toplumsal olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara aktarılan davranış örüntüleri ya da kalıpları şeklinde devam eden, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı hemen her şey şeklinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63c202761.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mutfak, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Turk-Mutfak-Kulturu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html">Türk Mutfak Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERSOY</strong></span></a>
</p><p>Varlığımızın yapısını belirleyen, sosyal bir süreç içinde öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddî ve manevî öğelerin birliği olan bir toplumun tüm hayat biçimi, insanların içinde bulunduğu yaşam koşullarına uyumlarının toplamı, toplumsal olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara aktarılan davranış örüntüleri ya da kalıpları şeklinde devam eden, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı hemen her şey şeklinde ifade edilen kültür;<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> her bilim dalında önemli bir kavramdır.</p>
<p>Kültür bütünüyle maddî, gözlemlenebilir bir şey ya da olgu değildir. Soyut, belli bir toplumdaki kültürel öğeleri, kuram, süreç ve bunların karşılıklı ilişkilerini temsil eden bir tür harita gibidir. Bu nedenle bazı bilim dallarının hareket noktasını da oluşturmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>İnsanın giderilmesi zorunlu temel fizyolojik ihtiyaçlarından birisi beslenmedir. Bu denli önemli olan beslenme, çalışma alanı son derece geniş olan bir bilim dalıdır. Bu alanda uzman kişiler beslenmenin milletlerin sahip oldukları kültürle ilgili olduğunu, her milletin kendine özgü yemek sistemi olduğu bu sistemin kültürle şekillendiğini ve bu kültürün incelenmesinin gerekliliği sonucunda mutfak kültürü ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Mutfak kültürü her toplum için benzerlik ve farklılıkları olan bir kavramdır. Geçmişten günümüze her toplum, çevresinin şartlarına bağlı olarak kendine özgü bir yemek sistemi ve kültürü geliştirmiştir. Mutfak kültürleri içinde en eski kültür olarak iddia edilebilecek ve dünyanın en büyük mutfaklarından birisi olan Türk mutfak kültürü tarihsel bir süreç geçirmiştir. Bu süreç tarih öncesi, Orta Asya, Selçuklu ve Beylikler, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemleri olarak tasnif edilebilir. Oluşum bu periyotta gerçekleştiği için incelemenin dönemlere ayrılması gerekmektedir.</p>
<p><span><strong>I. Tarih Öncesi Dönem</strong></span></p>
<p>Arkeologların yaptıkları kazılar sonucunda buğday, arpa ve darı tarımının temelinin Anadolu’da atıldığı bulunmuştur. Hitit tarımında buğday ve arpanın birlikte olduğu un ve ekmek imal edildiği, bunun dışında bira imalatının da olduğu, dini ayinlerde en önemli ikram olduğu bulunan ziyafet resminden anlaşılmıştır. Resimde biranın buğday saplarıyla emilerek içildiği görülmüştür. Bu adetin Anadolu’nun dağ köylerinde de bulunduğu, gelen misafirlere içecek ikram edildiği zaman kabın yanında buğday sapı getirildiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Aynı ikram şekli Selçuklular Dönemi’nde de uygulanmaktaydı. Yoldan geçen ve dönenlere ayran ikram edildiği çok yorgun ve terlemiş olanlara buğday saman çöplerinden bir-iki tane konduğu misafirlerin bunları yutmamak için yavaş içtikleri, bunun da soğuk ikram karşısında birden içmenin olumsuzluğunu azaltmak amaçlı olduğudur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu durum Türklerin misafirperverliğinin ne denli uzun geçmişe sahip olduğunun göstergesidir.</p>
<p>İlk tarımsal yerleşmeler Anadolu’da M.Ö. 8300’lerde meydana geldiği düşünülmektedir. Çatalhöyük’te kazılar sonucu M.Ö. 7000’de yenilikler olduğu, M.Ö. 6000’lerde on dörtten fazla bitkinin yetiştirildiği tespit edilmiş, bunun dışında da ürün olabileceği ancak ekonomik bakımdan daha az önemli oldukları düşünülmektedir. Kazılarda ayrıca palamut kapsülleri bulunmuştur. Palamut kapsülünde bulunan asitten yoğurt yapımı halen gerçekleştirilmekte olup, o devirlerde tereyağ, ayran, peynirin bilindiğine dair bulgular bulunamamış ancak bu ürünlerin Neolitik Devre bağlı olduğu düşünülmektedir. Kazılarda toprak ve oyma yekpare ağaçtan üstün bir işçilik ürünleri olan pişirme ve saklama kapları da bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun mutfak kültürünün de temelini oluşturduğu kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Türk mutfak kültürü ise Türklerin Orta Asya’ya göçüyle zenginleşmiştir.</p>
<p><span><strong>II. Orta Asya Dönemi</strong></span></p>
<p>Türkler Cilalı Taş Devri’nde Orta Asya’ya gelip yerleştikten sonra, Ural dağları ile Altay dağları arasındaki Bozkır bölgesini ana yurt olarak seçmişlerdir. At ve koyun sürülerine sahip Türklerin gıdaları buğday unu ile yoğrulmuş yağlı hamur işleri, süt ve sütten yapılan yiyecekler, at ve koyun eti ile yapılan yemekler, içecek olarak ise kısrak sütünden yapılan kımızdan oluşuyordu. Bu dönemde yaptıkları yemekler ve adları günümüzde Urallarda, Orta Asya ve Anadolu’da yaşamaktadır. Göçebe Türklerin hayvan yetiştiren bir toplum olması nedeniyle yemek kültürünün basit hayvanî ürünlerden geldiği ve Anadolu’ya hayvancılığın Türklerle birlikte geldiği söylenebilir. Bu dönemde belli törenlerde at etinin yendiği kaynaklarda geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Orta Asya’da göçebe hayatı yaşayan Türklerin mutfak kültürlerine ait bilgiler kısıtlıdır. Türklere ait ilk yazılı kaynaklardan biri olan Orhun Abidelerinde Türk mutfak kültürü ile ilgili yazılı bilgilere rastlanmaktadır. Bu yapıtlarda geyik ve tavşan etleri yenildiği, Bilge Kağan’ın ölen kardeşinin yas töreni için konuklar davet ettiği ve ölü yemeği verdiği belirtilir. Orhun Abidelerinde “tok”, “aç”, “azuk” gibi yiyeceklerle ilgili terimlere de rastlanır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Göçebe Türkler IX. yy.’da tarım bölgelerinde yerleşik hayata geçmişler ve mutfak kültürleri de bu dönemde büyük gelişmeler göstermiştir. Türklerin Anadolu’ya gelip yerleşmesi modern Türk mutfağının temellerinin atılmasına yol açmıştır. Türk mutfağını oluşturan temel öğelerden ilki Orta Asya’da yaşamış olan göçebe kültürüne ait yiyecekler, ikincisi Türklerin Anadolu’ya geldikleri dönemde orada yaşayan halkların yemekleri, üçüncüsü ise Türklerin IX. yy.’da kabul ettikleri İslâmiyet’in yemeklere etkisi şeklindedir. İslâmiyet’in kabul edilmesinden sonra Türk kültürü, Arap kültürü ile yakınlaşmış bu durum mutfak kültürüne de yansımıştır. İslâmın kabul edilmesi sonucunda bazı yiyecek, içecekler haram ve mekruh kılınmıştır. Örneğin at eti İslâmiyet’te pek makbul sayılmamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Mutfak araçlarını ifade ederken kullanılan kap-kacak ile ilgili sözlerin çoğu Türkçe ile akraba lehçe ve dillerde ortak olması nedeniyle Türklerin Orta Asya’dan bir medeniyetle geldikleri, mutfak araçlarının bugünkü durumunun Orta Asya’ya dayandığı, bu araçların çanak çömlek türü olduğu tespit edilmiştir.</p>
<p>Anadolu insanı çok eski dönemlerden beri kış aylarında tüketmek için yiyecekleri saklama yollarını aramışlar ve çeşitli şekillerde dayanıklı hale getirerek, işleme tabi tutarak saklama şekillerini ortaya çıkarmışlardır. Kış ekmeği, peksimet, erişte, tarhana, peynir, sebze, meyve ve et kurutması vb. gıdaların doğuşu bu dönemlere rastlamaktadır.</p>
<p>Türk mutfak kültürünün unsurlarından bir diğeri yemek yeme adabıdır. Türk toplulukları tarih boyunca sosyal bir düzen ve disiplin çerçevesinde gelişmişlerdir. Türklerde yemek, yalnızca yenen ve insanların karınlarına girip, onları doyuranı bir madde değildir. Yemek topluluk düzeniyle, disiplin ve onurları da kurtaran bir vasıta ve sembol özelliği taşımaktadır. Topluluk halinde yenen yemeklerde, herkes kızartılmış bir koyunun neresinden yiyeceğini atalarından gelen mirasla bilmektedir. Yani ataların hizmet ve bahadırlık derecesi, topluluk tarafından taşınmakta ve devam ettirilmektedir. Torunlar kendi hizmet ve bahadırlıkları yoluyla pay haklarını yükseltmekte ya da kötü hareket sonucu paylarını kaybetme durumundadırlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> XI. yy. öncesine ait sofra adabı konusunda detaylı bilgiler bulunmamaktadır. Türk mutfak kültürüne ait belirgin bilgiler Selçuklu ve Beylikler Dönemi’ne aittir.</p>
<p><span><strong>III. Selçuklu ve Beylikler Dönemi</strong></span></p>
<p>Selçuklu Devri, Türk tarihi, İslam tarihi, Dünya tarihi bakımından bir dönüm noktasıdır. Anadolu’da bu devre 250 yıl kadar sürmekte Selçuklu mutfağı; yemek, usul ve adetleri XX. asra kadar süren 900 yıllık bir zamanı içine almaktadır. Bu nedenle bugünkü mutfak kültürümüzde de izlerini görmek mümkündür.</p>
<p>Türklerin IX. yy.’daki kültür hayatının önemli unsuru olan Türk mutfağı hakkındaki bilgilere bu yüzyılın iki büyük Türk yazarı, Yusuf Has Hacib ve Kaşgarlı Mahmud’un eserlerinde rastlanmaktadır. XI.yüzyılda daha fazla koyun eti tüketilmekte olduğu, İslami etki nedeniyle at eti tüketiminin azaldığı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Söz konusu yüzyılda tavuk eti ve muhtelif av hayvan etlerinin daha az önem taşıdığı belirtilmektedir. Sucuğun, şiş kebabın, et haşlamanın, kağıt kebabının, paça çorbasının, kadınbudu köftenin mutfağımıza girişi bu yüzyılda gerçekleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Divanü Lügat-it Türk’te XI. yüzyılda ekşili yemeklerin Türk beslenme hayatında özel bir yeri bulunduğu, Selçuklular Dönemi’nden günümüze bunun Türklere has özelliklerin biri olduğu anlaşılmaktadır. Selçuklular zamanında tarım ürünlerinden çeşitli yiyecekler ve yemekler elde edilmiştir. Undan yapılan besin maddelerini saf undan yapılan yiyecekler, yoğrulan unun içine başka besin malzemesinin katılması ile hazırlanan karışık besin maddeleri şeklinde tasniflemek mümkündür. Kaynaklardan elde edilen bilgiler bunun yuga olduğu şeklindedir. Çörek, bazlama, katmer, kurabiye (çukmın), kömeç, yağlı ekmek, etli ekmek, unlu yemeklerden bazıları ise sıcak ve soğuk olarak tüketilen bir tür şehriye çorbası, tutmaç undan yapılan yemeklere örnek teşkil etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Selçuklu ve Beylikler Dönemi’nde az da olsa mısır ve pirinçten yapılan yemeklerin ıspanak, karnabahar, kabak, turp, havuç, soğan, sarımsak, patlıcan, hardal, kara pazı, şalgam gibi sebzeler, yabani bitkilerden de yemek yaptıkları anlaşılmaktadır. Türklerin tatlıya olan düşkünlükleri o dönemlerde de geçerlidir. Günümüz mutfağında tatlının bu denli önemli oluşu o dönemlerden miras kalma özelliği taşımaktadır. XI. yüzyılda en çok bilinen ve tüketilen tatlı pekmezdir. Pekmezin kavrulmuş arpa ve buğday unundan elde edilen “talkan”la karıştırılarak yendiği belirtilmektedir. Yine aynı dönemde bir tür sütlaç yaptıkları, mısır unundan bir çeşit irmik helvası, ekmek tatlısı ve bal ile tatlı ihtiyacının giderildiği belirtilmektedir. Selçuklular Dönemi’nde yapılan ve içilen içkiler, meyve suları ve şerbetler incelendiğinde o yıllarda alkollü içkilerin yapıldığı ve “içgü” adını verdikleri, alkollü içecek olarak üzüm, arpa, buğday, bazı bitki ve meyve pürelerinden şarap yaptıkları, buğdaydan “buhsum” adını taşıyan ve birayı andıran içki ürettikleri ve tabi Türklerin milli içkisi “kımız”ın yapıldığı ve tüketildiği tespit edilmiştir. Bunun dışında “bekni” denilen buğday, mısırdan yapılan bir tür bozanın da severek tüketildiği, çeşitli meyvelerin sularını soğukluk ve meşrubat olarak tükettikleri, Türklerin sofralarında garnitür olarak yer verdikleri soğuk olarak tükettikleri ve bu tür içeceklere soğukluk dedikleri kaynaklarda belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Türk mutfak kültürünü günümüze taşıyan yazılı eserlerden bir diğeri XIII. yy.’da yaşayan Mevlana’nın eserleridir. Mevlana’nın Divân-ı Kebir’inde beyitlerin yer aldığı, tariflerinden günümüzde yapılan “mantı”, “Tatar böreği” olarak adlandırılan yemekler, bunların dışında, herpe, kalye, ciğer kebabı, şiş kebap, tirit, bulgur aşı, börekler, şekilli çörekler, pırasa, ıspanak, fasulye, kuru nane, sarımsak, helva, badem şekerlemesi, gülbeşeker, zerde, kadayıf, baklava, ceviz, badem, fıstık, leblebi, peynir, yoğurt, ayran, şerbet ve şarap, patlıcan turşusu gibi yemek, tatlı, kuruyemiş ve içecekler beyit ve şiirlerinde yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Selçuklular Dönemi’nde Selçuknamelerde mutfak ve saray ziyafetleri ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Örneğin I. Alaaddin Keykubad Konya’da hükümdar olduğu dönemlerde (1220-1237) verilen ziyafetlerde çini ve altın sahanlar içinde borani, yahni, kalye gibi yemekler; biryan, tavuk, keklik, bıldırcın etinden yapılan kebaplar, pilavlar ve helvalar, kımız ve şerbetlerin ikram edildiği yer almaktadır. Yine aynı dönemde muhteşem saray sofraları, halka karşılıksız konaklama, ziyafet yemekleri gibi sofralara hizmet veren özel vakıflar bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Besin saklama yöntemleri bu dönemde kurutma, salamura, salça tuzlama olarak uygulanmaya devam etmiştir. Yeme ve içme konusunda sağlıkla ilişkilendirme ve tavsiyeler konusunda yazılı bilgiler bu döneme rastlamaktadır. Uyulması gereken sofra adabı konusundaki bilgiler XI. yy.’da Yusuf Has Hacib’in eserinde yer almıştır. Bu bilgilerden bazıları, senden büyükler yemeğe başlamadan yemeğe başlama, başkasının önündeki lokmalara dokunma, çok obur olma, ikram edilen yemeğe haz ve arzu ile elini uzatıp ye ki ev sahibi memnun olsun, ağzına aldığını ufak ufak çiğne, sıcak yemeği ağzınla üfleme vb. şeklindedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Temelleri milattan öncesi yıllara dayanan Türk mutfak kültürü mutfak yapısı, araç-gereçleri, yemekleri, sofra düzeni ve adabı Selçuklu ve Beylikler Dönemi’nde genişlemiş ve zenginleşmiştir.</p>
<p><span><strong>IV. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi</strong></span></p>
<p>Selçuklular Dönemi’ndeki zengin mutfak kültürü, Osmanlı İmparatorluğunun kurulma aşamasında daha sadeyken XVI. yüzyılda çok zengin duruma gelerek dünyanın en büyük mutfağı haline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde Türk mutfağı saray ve halk olmak üzere çok ince bir şekilde ayrılmış ancak bu ayrımda bile hak ve hukuka saygı söz konusu olmuştur. 1453’te İstanbul’un fethinden sonra 1478 yılında tamamlanan sarayda Fatih Sultan Mehmet imparatorluğun teşrifat usulünü, protokolü ile birlikte yemek yeme adabını ünlü kanunnamesi ile belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Topkapı Sarayı’ndaki mutfak “Matbah-ı Âmire” olarak isimlendirilmekte olup, büyük teşkilat özelliği taşıdığı ve bu mutfakta padişah ve hanedan mensuplarına değil, saray personeline yemek pişmekte olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. XVII. asırda Tavernier, Matbah-ı Âmire’yi şu şekilde anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>“Sarayın mutfak daireleri vardır. Bu daireler birbirinden ayrıdır. Her biri hususi memurların nezareti altındadır. Vaktiyle 9 daireden oluşan mutfaklar şimdi 7 daireye indirilmiştir. Her mutfağın kendi şefi, hepsinin başında da 400 aşçıya kumanda eden bir aşçıbaşı vardır. Padişaha mahsus ikinci mutfağın adı ‘Valide Sultan Matbahı’dır. ‘Kızlarağası Matbahı’ denilen üçüncüsü, Hareme ve orada hizmet gören harem ağalarına mahsustur. Dördüncüsü, padişahın en yakınlarından biri olan kapı ağasına aittir. Divan memurları da bu mutfaktan yerler. Beşincisi ‘Hâzinedârbaşı Matbahı’dır ve Hâzinedârbaşı ve emrindekileri mahsustur. Altıncı mutfak ‘kilerbâşı’ ve yedincisi de ‘saray ağası’ mutfaklarıdır. Bahçelerde çalışan bostancıların mutfakları ayrı bir yerdedir ve bunlara dahil değildir”.</p>
<p>Saray mutfaklarına sığır eti alınmamakta gerek içerde, gerekse dışarda hizmet edenler için günde 500 kadar koyun kesilmekte olduğu tatlı yapmak için 6-7 daire mutfakların üst tarafında ayrı olarak bulunmakta ve daimi şekilde çalışan 400 tatlıcı olduğu her türlü tatlı, şerbet ve turşu yapmakta oldukları belirtilmektedir. XVI. asrın sonlarında 60 aşçı ile 200 yapmak bulunduğu, XVII. asır ortalarında 400 aşçı, 400 tatlıcı olduğu, 1755’te bu sayının 270’e indiği, XVII. asır ortalarında çalışan sayısının 1370 olduğu, her yemek grubunun başında şeflerin olduğu, padişah ve yakınları için yemek pişirilen ve haremde olan “Kuşhane” denilen hususi mutfaklarda kendi yemek ihtisasları içinde yüzyılın en tanınmış ustaları olan 12 aşçının çalıştığı kaynaklardan anlaşılmaktadır. XIX. asırda özellikle II. Abdülhamit Devri’nde Türk mutfağı, kuşhâneden çıkan aşçılar aracılığıyla zirveye erişmiş ve dünyanın en lezzetli yemekleri pişirir duruma gelmiştir. Aşçılar asırlardan beri Mengen kasabasından gelmekte ve yetenekli olanlar padişah aşçılığına yükselmektedir. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde mutfağın çok büyük bir bütçeye sahip olduğu, o dönemde Topkapı Sarayı’nda 8 çeşit ekmek yapıldığı kaynaklardan öğrenilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> XV. asırda İstanbul’un alınmasıyla Bizans mutfağı ile karşılaşılmıştır. Bunun sonucunda alışkanlık, çeşit ve yöntemlerde etkileşimler olmuş ancak doğrudan uygulama yerine bu yenilikleri kendi mutfak kültürümüze uygun olacak şekilde uygulama yoluna gidilmiştir. XVIII. asırda yavaş yavaş gerileme dönemine girilse bile Türk mutfak kültürü kendi zenginliğini devam ettirmiştir. O yıllarda yazılan eserler incelendiğinde Osmanlı döneminde 200’e yakın yemek olduğu, fakat kaynaklara geçmemiş daha birçok yemek çeşidi olduğu muhakkaktır. Ünver’in yaptığı çalışmada o döneme ait 50 yemek adı ve tarihleri tespit edilmiş ve bu sayının bütün tarihteki yemeklerimizi bildirmekten uzak olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Daha öncede belirtildiği gibi saray ve halk mutfak uygulamalarında ayrım son derece zordur. Yemekler ya da pişiriliş şekilleri birtakım ipuçları verebilir. Örneğin halk mutfağında yemekler tatlarına göre sınıflandırılıp, karışık tada sahip yemekler bir araya getirilmemekte, saray mutfağında ise karma uygulama yapılmaktadır. Pilavın halk mutfağında sade pişirilmesi, saray mutfağında içli pilav (üzüm, fıstık vb.) olarak yapılması örnek verilebilir. Yine Türk mutfağı konusunda yapılmış çalışmalarda rehber olan defterlerden sarayda balık, bazı deniz mahsülleri, XIX. ve XX. yy.’larda bamya, enginar, kuşkonmaz gibi sebzeler, av etleri, tulumba tatlısı gibi yemek çeşitlerinin olduğu bu tür yiyeceklerin ayrıma neden olduğu düşünülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Türk mutfağı saray, konak ve aşçılarda uzmanlaşma ile gelişmiş ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında en parlak dönemini yaşamıştır. Uzmanlara göre ilişkide bulunduğu birçok yabancı ülke mutfaklarını etkileyen İstanbul mutfağıdır. Anadolu’da yapılan yemeklerle birleştiği yönler bulunmakla birlikte tam bir bütünlük söz konusu olmamaktadır. Ancak bu noktada tümüyle ayrım da yanlıştır. Çünkü Türk mutfak kültürü dendiği zaman yazılı kaynaklardaki yemekler, Anadolu’da yaşayan yemekler ve İstanbul mutfağındaki yemekler anlaşılmaktadır. Halk mutfağının özellikleri incelendiğinde Anadolu halkının gelenek ve göreneklerle birleşmiş birtakım toplumsal tören ve törenlere bağlı beslenmesi, yemek anlayışı ve kültürünün olduğu görülmektedir. Anadolu’da yaşayan Türk Halk mutfağı, Çatalhöyük’ten mercimek, bulgur taneleriyle, Dede Korkut hikayelerinde söz edilen ayran, yufka, kavurma, katmer, tutmaç vb. Divân-ü Lügat-it Türk’ten, helva, pilav, zerde, baklava ve börekle Selçuklulardan izler taşımaktadır. Bölgesel farklılıklar, ürünler, kültürel anlayışlar Türk Halk Mutfağı’nda çoğu yerde birleşmekle beraber, saray mutfağından ayrılma nedenlerindendir. Belirtilen bu nedenler halk mutfağının da kendi içinde farklılaşmasına yol açmıştır. Bölgelere göre Türk halk mutfağında Saray Mutfağı’yla birleşen, ayrılan, yazılı kaynaklara geçen veya geçmeyen sayısız yemek bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>İstanbul mutfağının, halk mutfağından ayrılma noktalarından biri de İstanbul’un Payitaht ve karma şehir olmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda padişah ve erkânı, bütün soylular, konak, kasır ve yalılarda bir sofra etrafında toplanmayı sosyal aktivite saymışlardır. Bu durum saray mutfağını daima yenilikler arayan, çok zengin ve lezzetli ürünler meydana getiren bir laboratuvar haline getirmiştir. Bu ziyafet ve davetlerde aşçılar bütün hünerlerini ve yaratıcılıklarını göstererek yeni yemek çeşitlerinin ortaya çıkması sağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Yine saray ve halk mutfağını ayıran bir diğer unsur Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan itibaren sınırlarının Avrupa içlerine doğru sürekli genişlemesi, burada yaşayan halkların seçkin yemeklerinin İstanbul’a taşınmasına neden olmuş, ancak İslâmi kaideler unutulmadan bu yemekler değiştirilerek Türk mutfak kültürüne uygun hale getirilerek bizim mutfağımıza mal olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Mutfak kültüründe yemek çeşitlerinin zenginliği genellikle bir uygarlık ölçüsü olarak görülmektedir. Osmanlı saray mutfağını bir yana bırakarak sadece halk mutfağını düşündüğümüzde, Batı uygarlığını temsil eden herhangi bir ülkeden daha fazla yemek çeşidine sahip olduğumuz bir gerçektir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde gıda maddelerinin denetimine de son derece önem verilmiştir. Bu denetimlerin başında ekmek gelmektedir. Standartlara uyma konusunda sık sık fermanlar çıkarılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde Avrupa’dan asırlar önce standartlaşmaya gidildiğini belirtmek gerekmektedir. Standartlaşmaya uygun olmayan gıdaların yapıldıkları yerlere ve kişilere hapis cezaları gibi ağır cezalar uygulanmaktadır. Standartlaştırma hemen hemen bütün gıda maddelerini kapsayacak şekildedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Osmanlı dönemine ait kaynaklarda yemeklerin önce ve sonrasında ellerin yıkandığı, yemek yeme usüllerinde din etkisinin varlığı ifade edilmektedir. Yemeğe başlarken “Afiyet olsun” bitiminde “ziyade olsun” deyimi kullanılmaktadır. Sofra adabı Türk milletinde yüzyıllar önce şekillenmiştir. Sofra ile ilgili görgü kurallarının çoğu Ahi fütüvvetnâmelerinde yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p><span><strong>V. Cumhuriyet Dönemi</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet dönemi mutfağı İstanbul’da saray, konak ve aşçılar üçgeniyle gelişen ve İstanbul’da artık sadece evlerde yaşayan İstanbul mutfağı da denilebilen “Klasik Türk Mutfağı” ve Anadolu’da bütün canlılığıyla yaşayan “Türk Halk Mutfağı” olarak iki bölüme ayrılmıştır. Lokantalarda ve otellerde batı mutfağından karışan yemeklerle uygulanan karma bir mutfakta söz konusudur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Klasik Türk mutfağında yer alan özellikler Oğuzlardan günümüze kadar Anadolu’da yaşanan süreler sonunda ortaya çıkmıştır. Bugünkü mutfak kültürümüz o dönemlerden gelmektedir. Mutfak kültürünü oluşturan yiyecek ve içeceklerin kimisi unutulmuş, kiminin adı değişmiş, kimisi bazı bölgelerde halen uygulanır durumdadır. Cumhuriyet döneminde yayınlanan eserlerde klasik Türk mutfağına ait yemek çeşitleri ve tatlılarına yer verilmiştir. Hadiye Fahriye tarafından hazırlanan yemek kitabı 1924 ve Tatlıcı Başı 1926 eserlerde yedi yüzü aşan sayıda yemek türü, Tatlıcı Başı kitabında ise üç yüzü aşan tatlı çeşidi bulunmaktadır. Hadiye Fahriye’nin yemek kitaplarında klasik Türk mutfağının özellikleri olarak, etli yemeklerde kuyruk yağı ve sadeyağ; hamur işleri ve bazı sebze yemeklerinde sadeyağ; etsiz sebze-meyve yemeklerinde sadeyağ ve tereyağın kullanılmakta olduğu, zeytinyağının da yerine göre sebze yemeklerinde özellikle tavalarda kullanıldığı, koyun etinin değişmez et olduğu; kuzu eti, nadiren dana ve sığır etlerinin de kullanıldığı, balık dışındaki etlerin tatlı ile hazırlandığına dair bilgiler bulunmaktadır. Sebzeler etli, sadeyağlı, tereyağlı, zeytin yağlı ve tatlı olarak değişik türlerde değerlendirilebilmekte, salata, piyazdan daha fazla olarak turşu bulunmaktadır. Bu durum klasik Türk mutfağındaki sebze zenginliğini ortaya çıkarmaktadır. Meyveler etli, etsiz, yahni, bastı, dolma şeklinde yemek olarak hazırlanabilmekte; ayrıca hoşaf, şerbet, komposto, şurup olarak değerlendirilmektedir. Sütlü ve tatlı türleri kazandibi dahil çeşitli örneklerle doludur. Hamur işleri tatlı ve tuzlu çeşitleriyle klasik Türk mutfağında önem taşımakta, özellikle açma hamurlar hiçbir dünya mutfağının sahip olamayacağı zenginlik taşımaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Türk Halk mutfağı olarak ayrılan bölüm incelendiğinde daha önce de bahsedildiği gibi gelenek ve göreneklere bütünleşmiş yemek anlayışı ve kültürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Anadolu halkının beslenme biçiminin genel özellikleri şu şekildedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<ol>
<li>Yemek çeşidi çok fazla olup, içlerinde hamurlu yiyecekler çoğunluktadır.</li>
<li>Saf et sadece muhafaza için kavrulduğunda rastlanmaktadır. Et yemeklerinin içinde daima hamur, döğülmüş buğday, bulgur, pirinç gibi ürünler bulunmaktadır.</li>
<li>Bütün sebze çeşitleri kullanılmaktadır.</li>
<li>Dağlarda, kırlarda kendi kendine yetişen mantar, ot ve köklerden faydalanılmakta, bunların birçoğu çiğ olarak tüketilirken bazılarının yemeği de yapılmaktadır.</li>
<li>Sütten elde edilen yağlarla, hayvanın iç yağları ve kuyruk yağı, Anadolu’nun hemen her yerinde kullanılırken, zeytinyağı çoğunlukla Batı Anadolu mutfağında yer almaktadır. Zeytinyağlı soğuk yenen sebze yemeklerine Orta ve Doğu Anadolu’da yaygın olarak rastlanmamaktadır.</li>
<li>Haşlamalar dışındaki sebze yemekleri ve çorbalarda bulgur yaygın kullanılmakta, Karadeniz Bölgesi yemeklerinde bulgurun yerini mısır unu almaktadır.</li>
<li>İ. Yemeklerin meyve veya meyve kurusu ile tatlandırılmasına sık rastlanmaktadır. Çoğu kez bu meyveler yağla pişirilip, yemek olarakta tüketilmektedir.</li>
<li>Şeker ihtiyacı geniş ölçüde meyveler ve baldan karşılanmaktadır.</li>
<li>Tercih edilen yemekler konusunda tercihe neden olabilecek lezzet, besin değeri, yemeğin yapıldığı malzemenin bol olup olmaması ve bunların elde edilme kolaylığı gibi faktörler arasında denge bulunmaktadır.</li>
</ol>
<p>Türk halk mutfağına ait yemekler uygulama açısından yöresel farklılığa sahiptir. Ortak yemekleri, pişirme ve saklama yöntemleri olduğu gibi farklı uygulamalarda söz konusudur. Aynı yemekler katkı maddelerinin farklı olması nedeniyle değişmektedir. Farklı yörelerde yapılan yemekler değişik adlarla anılabilmektedir. Baharat, soğan, sarımsak, salça yemeklerimizde kullanılması vazgeçilmez olan tatlandırıcılardır. Mutfağımıza ait yemekler çoğunlukla suludur ve ekmek temel besin maddelerinden birisidir. Bu durum halk mutfağının ortak özelliklerinden sadece bir ikisidir.</p>
<p>Klasik Türk mutfağı, halk mutfağı ve günümüzde varlığını devam ettiren karma mutfak kültürünün temelini oluşturan faktörler:<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<ul>
<li>Tarihsel birikim ve çeşitlilik,</li>
<li>Coğrafyanın zenginliği ve değişkenliği,</li>
<li>Denizlerin çeşitliliği ve ürünleridir.</li>
<li>Sosyal yapı ve ekonomik düzey,</li>
<li>Gelenek, görenek ve dinsel etki faktörü,</li>
<li>Özel gün ve törenler,</li>
</ul>
<p>Günümüzde Türk mutfağına ait çeşitler Türk Mutfak Kültürümüzün tarihten bugüne uzantısı olarak devam etmektedir. Türk mutfağında hazırlanan yiyecekler genel olarak şu şekilde incelenebilmektedir:<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Çorbalar: Genellikle Türk mutfağının antresini oluşturur. Sabah, öğlen, akşam her öğünde tüketilmektedir. Sofra herhangi bir çorba çeşidiyle açılır. Et, tavuk, balık suları, yoğurt, pirinç, bulgur ya da çeşitli sebzeler ve sebze kökleriyle zenginleştirilen çorbalar unlu, taneli, süzme ve ezme olarak gruplandırılmaktadır.</p>
<p>Et Yemekleri: Türk mutfağında türlerine göre değişen et yemekleri her zaman ana yemek niteliğindedir. Koyun, kuzu, dana gibi kırmızı etten yapılan çevirme, tandır kebapları, ızgaralar, şiş, kuyu kebabı, köfteler, döner, buğulama ve haşlama, yahni vb. yemekler; balık, tavuk gibi beyaz etten yapılanlar; hindi, kaz ve benzeri kümes hayvanları ile av etlerinden yapılan yemekler şeklindedir.</p>
<p>Etli Sebze Yemekleri: Bu tür yemeklerde parça et veya kıyma sebzeden azdır. Karnıyarık, musakka, sarma ve dolma bu grupta yer almaktadır. Sarma ve dolmalar etli ve zeytinyağlı olarak yapılırlar. Asma ve pazı yaprağı, patlıcan, biber, domates, salatalık, kabak çiçeği, dut ve kiraz yaprağı gibi bir çok sebze meyve ve yapraklarda sarma ve dolmalar yapılmaktadır. Dünyanın hiçbir mutfağında sarma ve dolma yer almamaktadır.</p>
<p>Sebze Yemekleri: Ülkemizde yetişen ve otuza yakın çeşidi olan bütün sebzelerden çok çeşitli yemekler yapılmaktadır. Örneğin patlıcandan kırk çeşit yemek yapılmaktadır. Sebze yemekleri yağda doğrudan doğruya veya un ve yumurtadan yapılan sosa batırılarak kızartılarak, tencerede sulu olarak yapılırlar.</p>
<p>Etli Kurubaklagil Yemekleri: Et ve kurubaklagillerin birlikte pişirildiği yalnızca et yemeklerinin olmadığı durumda ana yemek olarak verilen ürünlerdir. Kurubaklagiller pastırma, sucuk gibi et ürünleri ile de pişirilmektedir.</p>
<p>Zeytinyağlı Yemekler: Günümüzde soğuk olarak tüketilen yemeklerdir. Bu yemekler kendi içinde bastı zeytinyağlılar, tepside pişen zeytinyağlılar, pilakiler, diğer zeytinyağlılar olarak gruplandırılıp, sofrada ek yemek durumundadır.</p>
<p>Yumurta Yemekleri: Yumurtadan ayrıca yapılan yemeklerdir. Çılbır, peynirli sucuk, pastırma, ıspanak gibi gıdalarla yapılan yemeklerdir.</p>
<p>Pilavlar: Genelde et yemeklerine takviye olarak kebapların, ızgaraların yanında verilir ve mutfağımızın en zengin ürünlerinin başında gelir. Pirinçten başka Türk mutfağında bulgur, kuskusla çok lezzetli pilavlar yapılmaktadır. Sade, domatesli, bademli, fıstıklı, üzümlü, patlıcanlı, karidesli, hamsili, yufkalı, etli gibi tam seksenin üstünde birbirinden lezzetli pilav çeşitleri bulunmaktadır.</p>
<p>Hamur İşleri ve Tatlılar: Türk mutfağının dünyada ünlenmesine sebep olan ürünlerin başında gelmektedir. Türk börekleri elle ve oklava ile tül gibi incecik açılan yufkaların çeşitli malzemelerle zenginleştirildikten sonra fırınlarda ve saç üzerinde tepsilerle pişirilerek yapılırlar. Çörek ve pideler ise mayalı ve mayasız hamurların yine peynir, kıyma, çeşitli sebzelerle zenginleştirilip, şekillendirildikten sonra pişirilirler. Hamur işleri içinde yer alan buğday, çavdar, kepek, mısır gibi çeşitli tahıl türleri ile yapılan ekmekler Türk mutfağında temel gıda özelliğindedir. Somun, francala, şepit, pide, bazlama, gözleme, yufka, mısır ekmeği sahip olduğumuz çok sayıda ekmek türlerinden bazılarıdır. Erişte ise evlerde yapılan makarna olup, Anadolu’nun hemen her yerinde bilinmektedir.</p>
<p>Tatlılar grubunda ise hamur tatlıları, süt tatlıları, meyve tatlıları mevcuttur. Ancak yabancıların bizi tanıdığı ürün baklavadır. Baklava dışında kadayıf, lokma, sütlü tatlılarımız ise muhallebidir. Sütlaç, tavukgöğsü kazandibi, keşkül, güllaç gibi tatlılar sayılabilir. Mutfağımızın en yaygın en töresel tatlısı, geçmişi Adem Peygamber’in Allah tarafından affedilme hikayesine kadar götürülen bir başka rivayete göre de Nuh Tufanı’nda gemide kalan son yiyecek malzemelerinin bir araya getirilerek pişirilen aşuredir. Zerde düğün tatlısı, güllaç ise geleneksel Ramazan ayı tatlısıdır. Türk mutfak kültüründe törelerin önemi büyüktür ve törelerin baş tatlısı geleneksel helvalarımızdır. Helvalar doğumlarda, ölümlerde, askere giderken, Hac’dan dönüşte, yağmur duası gibi çok çeşitli nedenlerle ve sosyal hayatımızın her önemli olayında yapılmaktadır.</p>
<p>Bütün tatlılar şeker kıvamı, derecesi, sağlıklı pişirme yöntemleri ve tadı bakımından performans ve birikim eseridir. Meyve tatlıları, hoşaflar, kompostolar, ezmeler, çevirmeler, elmasiye tatlılarımız içinde yer almaktadır.</p>
<p>Salata ve Turşular: Türk sofralarının vazgeçilmez garnitürlerindendir. Yörelere göre değişen çeşitli sebze, yabani ot ve köklerden yapılan salatalar, turşular, yeşillikler ezme ve benzeri yan ürünler yemeklerin yanında yer almaktadır. Türk mutfağının simgesi haline gelmiş şiş kebapları, döner kebap, tandır, güveç, testi ve küçük özel toprak kuyularda pişirilen et yemeklerinin yanında sunumu yapılmaktadır.</p>
<p>İçecekler: Türk mutfağında içecekler büyük önem taşımaktadır. Soğukluk olarak ifade edilen içeceklerimizin içinde fermente olmayan şıra ve koruk suyu, tüm meyve sularının taze sıkılmış şerbet veya kaynatılıp saklanan şuruplar sofralarımızı zenginleştirmektedir. Ayran ve boza dışında nar, demirhindi, meya, turunç, vişne, çilek, kızılcık, limon, gül, bal şerbetleri örnek olarak verilebilir. Bunun dışında çay ve kahve de içecekler içinde yer almaktadır.</p>
<p>Türk mutfak kültürü sadece yemek ve içecekten oluşmamaktadır. Tarihten bugüne incelenen Türk mutfağı sadece karın doyurma eyleminden ibaret değildir. Türk mutfak kültürü denildiği zaman;</p>
<ul>
<li>Yemek ve içecek çeşitleri, yapılış şekilleri, sofra takdimleri, sofra çeşitleri,</li>
<li>Yemek yeme adabı,</li>
<li>Mutfak ve mutfak araçları-gereçleri,</li>
<li>Yemekle ilgili gelenekler-inançlar ve alışkanlıkların anlaşılması gerekmektedir.</li>
</ul>
<p>Günümüzde Türk mutfak kültürüne ait özellikler azalmasına rağmen varlığını korumaktadır. Devamlılığı sadece yiyecek ve içeceklerde değil kültürümüzün diğer unsurlarında da görmek mümkündür. Geçmişten bugüne Türk mutfak kültüründe devam eden özellikler:</p>
<ol>
<li><strong>Yemek Pişirme Yöntemleri:</strong> Suda (haşlama, su buharı) pişirme, yağda (az yağda, çok yağda) kızartma, kuru ısıda (fırın, ızgara, közleme) pişirme, yağ-su karışımında pişirme.</li>
<li><strong>Sofra Takdimleri:</strong> Çorbanın ilk yemek olması, et ve etli yemeklerin ana yemek oluşu, sebze yemeklerinin üçüncü yemek olması, tatlının en son ikram edilmesi, salata, turşu, yeşillikler, söğüş’ün sofrada garnitür olması.</li>
<li><strong>Sofra Çeşitlerimiz:</strong> Aile sofrası, misafir sofrası, toplu sofra, özel gün sofraları bu üç tür sofra Orta Asya’dan günümüze devamlılık göstermektedir. Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra bu sofralar daha güçlenmiş ve pekişmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV): “Ey mü’minler yemeğinizi ailecek, toplu yiyiniz, ayrılmayınız. Çünkü toplu yemekte bereket vardır” buyurmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></li>
<li><strong>Aile Sofrası:</strong> Aile sofrasının merkezi babadır. Sofrada büyükler varsa baba onları sağına ve soluna alır. Genelde yemeği anne dağıtır. Yemeğe eller yıkanmadan oturulmamaktadır. Yemeğe önce baba “besmele” çekerek başlar. “Afiyet olsun” ya da “yarasın” diyerek sofrayı açar. Aile sofrasında yemekler ailenin durumuna göre çeşitlendirilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Aile sofrası günümüzde devam etmekte ve aile birliği açısından önem taşımaktadır.</li>
<li><strong>Misafir Sofrası:</strong> Türk Mutfak Kültürü’nde misafir her zaman önem taşımıştır. Misafir ile ilgili birçok atasözü ve deyim bulunmaktadır. Türklerin misafirperverliği tüm dünyada simgesel anlam taşımaktadır. Bu nedenle misafir sofraları büyük önem taşımaktadır. Orta Asya’dan bugüne misafirlerin ağırlandığı çeşitli sofralar düzenlenmiş ve günün özelliğine göre ikramlar yapılmıştır. Misafir sofraları içinde yer alan ziyafet sofraları Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde en görkemli günlerini yaşamıştır. Günümüzde de misafirperverliğimiz devam etmekte, misafir ağırlanan sofralar ailenin sosyo-ekonomik şartlarına göre en mükemmel olacak şekilde düzenlenmektedir.</li>
<li><strong>Toplu Sofralar:</strong> Bu sofralar geleneksel kuruluşlarımızın yaşam biçiminden doğan bir birlikteliğin ifadesi şeklinde olup, asker ocağında imarethanelerde, tekke ve dergâhlarda, kervansaraylarda, hanlarda, yatılı okullarda düzenlenmektedir. Toplu sofra düzeni günümüzde de kurum-kuruluşlarda devam etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></li>
</ol>
<p>Bu üç ana sofra çeşidi dışında mutfak kültürümüzde farklı şekillerde tasnif edilen özel gün ve törenler bulunmaktadır. Özel gün ve törenler Türk toplumunun en çok önem verdiği geleneklerdendir. Bu tür gün ve törenlerde hazırlanan, sunulan yemeklerin büyük bir çoğunluğu sembolik anlamlar taşıyan çok eski yıllara ait geçmişi olan toplumsal hareketlerdir. Türklerin ön tarihinden bu yana doğum-ölüm arası geçiş dönemleri olarak da kabul edilen sünnet, nişan, düğün, düğün sonrası gibi günlerde özel kutlamalar yapılmakta ve ziyafetler verilmektedir. Şamanların “yug”aşları, Osmanlılarda dillere destan sünnet ve düğünler başta olmak üzere diğer özel gün ve törenlerde hazırlanan muhteşem sofralar bulunmaktadır. Anadolu töresinde bağbozumu ve ürün kaldırma törenleri en eski toplumsal hareketlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Özel gün ve törenler denildiğinde dini bayram ve özel günler (bayram, iftar, sahur, muharrem ayı, kandiller, adak, mevlüt, yağmur duası, zekeriya sofrası), mevsimlik bayram ve özel günler (hıdırellez, nevruz, kiraz ve yoğurt bayramı, ilin ayın ahırı, koç katımı, çiğdem pilavı, bednem, saya, döl, yaz gün dönümü, kış yazısı, kardeller) aşama törenleri (doğum, sünnet, nişan, düğün, ölü), kutlama, uğurlama, karşılama törenleri (Hacca uğurlama, askere uğurlama, hacı karşılama, arkadaş karşılama (kondu), arkadaş uğurlama (uçtu)) anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Sıralaması yapılan özel gün ve törenlerde yapılan kutlamalarda günün özelliğine göre yemekler yapılmaktadır. Bu tür gün ve törenlerin bir bölümü günümüzde bazı unutulmuş olsa da devamlılık gösterenleri de bulunmaktadır.</p>
<p>Türk Mutfak Kültürü’nü oluşturan unsurların her biri Türk toplumunu diğer toplumlarda farklı kılan kültür türüdür. Tarih ve kültür birbiriyle iç içe geçmiş iki olgudur. Türklerin tarihleri düşünüldüğünde Türk Mutfak kültüründeki zenginliğe şaşırmamak gerekmektedir. Hazırlanan bu çalışma Türk Mutfak Kültürünün çok azını ifade etmektedir. Türk Mutfak Kültürünün derinliğinin daha çok araştırılması, tanıtılması ve yaşatılması gelecek nesillere aktarılması gerekmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERSOY</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi / Türkiye</p>
<p>Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 222-229</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Araz, N., “Türk Yemek Geleneği” I. Milletlerarası Yemek Kongresi, Ankara 1989, s. 31-33.</span></div>
<div><span>♦ Arlı, M., “Türk Mutfağına Genel Bir Bakış”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 20-26.</span></div>
<div><span>♦ Balaman, A. R., “Mutfak Olgusunun Halk Bilimindeki Yeri”, Geleneksel Türk Mutfağı Sempozyumu, Konya 1982, s. 35-36.</span></div>
<div><span>♦ Doğanbey, N., “Türk Mutfak Kültürü”, I. Milletlerarası Yemek Kongresi, Ankara 1989, s. 127.</span></div>
<div><span>♦ Erkal, M. E., Sosyoloji (Toplumbilim), Der Yayınları, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ Genç, R., “XI. Yüzyılda Türk Mutfağı” Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 60. Güvenç, B., İnsan ve Kültür, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ Halıcı, N., “Türk Halk Mutfağı”, I. Milletlerarası Yemek Kongresi, Ankara 1989, s. 123.</span></div>
<div><span>♦ Halıcı, N., Siniden Tepsiye, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ Koşay, H. Z., “Eski Türklerin Anayurdu ve Yemek Adları”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 47.</span></div>
<div><span>♦ Köymen, M. A., “Selçuklular Zamanında Beslenme Sistemi”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 35.</span></div>
<div><span>♦ Nahya, Z., “Özel Gün Yemekleri”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 189-190.</span></div>
<div><span>♦ Oğuz, B., Türkiye Halkının Kültür Kökenleri I, İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., “Türk Mutfağının Gelişmesi ve Türk Tarih Gelenekleri”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 16.</span></div>
<div><span>♦ Öztuna, Y., Büyük Türk Tarihi, 11. Cilt, İstanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ Şavkay, T., “Medeniyet ve Coğrafya Değişmeleri Çerçevesinde Türk Mutfağı”, Eskimeyen Tatlar, İstanbul 1996, s. 77-80.</span></div>
<div><span>♦ Tezcan, M., “Türklerde Yemek Yeme Alışkanlıkları ve Buna İlişkin Davranış Kalıpları”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 115-119.</span></div>
<div><span>♦ Toygar, K., “Değişen Türk Mutfağı”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 153.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, S., “Selçuklular, Beylikler ve Osmanlılarda Yemek Usülleri ve Vakitleri”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 82.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, S., Fatih Devri Yemekleri, İstanbul 1952.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, S., Tarihte 50 Türk Yemeği, İstanbul 1948.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Erkal, M., Sosyoloji (Toplumbilim), İstanbul 1998, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Güvenç, B., İnsan ve Kültür, İstanbul 1984, s. 101-102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Oğuz, B., Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, İstanbul 1976, s. 315-316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ünver, S., “Selçuklular, Beylikler ve Osmanlılarda Yemek Usulleri ve Vakitleri”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Halıcı, N., Siniden Tepsiye, İstanbul 1999, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Koşay, H. Z., “Eski Türklerin Anayurdu ve Yemek Adları”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Şavkay, T., “Medeniyet ve Coğrafya Değişmeleri Çerçevesinde Türk Mutfağı”, Eskimeyen Tatlar, İstanbul 1996, s. 77-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ögel, B., “Türk Mutfağının Gelişmesi ve Türk Tarih Gelenekleri”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Genç, R., “XI. Yüzyılda Türk Mutfağı”, Türk Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Köymen, M. A., “Selçuklular Zamanında Beslenme Sistemi”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Genç, R., a.g.e., s. 60-63; Köymen, M. A., a.g.e., s. 36-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Halıcı, N., a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Halıcı, N., a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Genç, R., a.g.e., s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ünver, S., Tarihte 50 Türk Yemeği, İstanbul 1948, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Öztuna, V., Büyük Türk Tarihi, 11. Cilt, İstanbul 1978, s. 333.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ünver, S., Fatih Devri Yemekleri, İstanbul 1952, s. 69; Halıcı, N., a.g.e., s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ünver,  S., Tarihte 50 Türk Yemeği, İstanbul 1948, s. 5-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Şavkay, T., a.g.e., s. 82-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Halıcı, N., “Türk Halk Mutfağı” I. Milletlerarası Yemek Kongresi, 25-30 Eylül 1986, s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ünver, S., a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Toygar, K., “Değişen Türk Mutfağı” Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Tezcan, M., “Türklerde Yemek Yeme Alışkanlıkları ve Buna İlişkin Davranış Kalıpları”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Halıcı, N., Siniden Tepsiye, İstanbul 1999. s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Halıcı, N., a.g.e., s. 8-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 322-323.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Doğanbey, N., “Türk Mutfak Kültürü”, I. Milletlerarası Yemek Kongresi, Ankara 1989; s. 127; Tezcan, M., “Türklerde Yemek Yeme Alışkanlıkları ve Buna İlişkin Davranış Kalıpları”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 115-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Doğanbey, N., a.g.e., s. 128-131; Arlı, M., Türk Mutfağına Genel Bir Bakış”, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 20-26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Tezcan, M., a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Araz, N., “Türk Yemek Geleneği”, I. Milletlerarası Yemek Kongresi, Ankara 1989, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Araz, N., a.g.e., s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Araz, N., a.g.e., s. 31; Halıcı, N., a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mutfak-kulturu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Balaman, A. R., “Mutfak Olgusunun Halk Bilimindeki Yeri” Geleneksel Türk Yemekleri, Geleneksel Türk Mutfağı Sempozyumu, Konya 1982, s. 35-36., Nahya, Z., Özel Gün Yemekleri, Türk Mutfağı Sempozyum Bildirileri, Ankara 1982, s. 189-190.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Yiyecek İçecek Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Yiyecek İçecek Kültürü
Yemek, insan hayatının başta gelen doğal ihtiyaçlarından biridir. Farklı toplumların neleri yedikleri, nasıl pişirip, hazırladıkları, ne zaman, nerede yedikleri gibi soruların cevaplarını mutfak kültürlerini araştırarak verebiliriz. Tarihi, coğrafi, dini ve kültürel ögeler yeme tarzının ana çerçevesini belirtirken, zaman içinde değişikliklerin oluşmasına da doğrudan etki ederler. İnsanın beslenme, yeme-içme alışkanlıkları hem vücudunun doğal isteklerine hem de […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63bcbbac8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Yiyecek, İçecek, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Turklerde-Yiyecek-Icecek-Kulturu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html">Türklerde Yiyecek İçecek Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ayşe DUVARCI</strong></span></a>
</p><p>Yemek, insan hayatının başta gelen doğal ihtiyaçlarından biridir. Farklı toplumların neleri yedikleri, nasıl pişirip, hazırladıkları, ne zaman, nerede yedikleri gibi soruların cevaplarını mutfak kültürlerini araştırarak verebiliriz. Tarihi, coğrafi, dini ve kültürel ögeler yeme tarzının ana çerçevesini belirtirken, zaman içinde değişikliklerin oluşmasına da doğrudan etki ederler.</p>
<p>İnsanın beslenme, yeme-içme alışkanlıkları hem vücudunun doğal isteklerine hem de içinde yaşadığı toplumun beslenme kültürüne göre belirlenmektedir. İnsanoğlu yerleşik hayata geçtikten sonra “ne bulduysa yeme” alışkanlığını terk edip yavaş yavaş yiyeceklerin üretilmesi, pişirilmesi, lezzetlendirilmesi, zenginleştirilmesi, saklanması gibi problemleri çözmüş, konuyla ilgili araç gereçleri geliştirirken, yeme-içme etrafında adet, gelenek, uygulama, inanış ve törenler de toplanmaya başlamıştır. Böylece farklı insan topluluklarına veya milletlere ait mutfak alışkanlıkları da ortaya çıkmaya başlar. Bu tablo tarihi akış içinde milletlerin mekan ve kültür değişiklikleri, başka toplumlarla komşuluk ilişkileri, ticaret, savaşlar gibi sebeplerle sürekli gelişime ve değişime uğrar. Kısaca yiyecek- içecek kültürü folklorun dinamik yapılarından biridir. Bu dinamizm beslenme kültürünün geleneğe bağlı olmasına da engel değildir. Çünkü toplumun bütün bireylerinin katılımıyla ortaya çıkan bu kültür, bireylerle uyumunu devam ettirdiği sürece nesilleri atlarken onların ve dönemin ihtiyaçları ya da beklentileri doğrultusunda varlığını sürdürmeye devam edecektir.</p>
<p>Orta Asya göçebe kültüründen gelen Türkler geçtikleri ülke mutfaklarından bazı şeyler aldıkları gibi Anadolu‘da kendilerinden önce kurulmuş medeniyetlerin o güne kadar taşıdıkları mutfak özellikleriyle kendilerininkini zenginleştirmişler, aldıklarını bünyelerinde özümseyerek bir senteze ulaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Beslenme kültürü konusundaki edinim ve bilgilerimiz hayatımızın ilk yıllarından itibaren ait olduğumuz milletin ağız tadı konusundaki tecrübelerinin bize de aktarılmasıyla başlar. Böylece milli mutfak konusunda kendiliğinden bilgilenme süreci ortaya çıkmaktadır. Dünyada Çin ve Fransız mutfak kültürlerinin yanında zenginlik açısından Türk Mutfağı da yer almaktadır. Bu terimle bütün Türk yiyecek ve içecekleri, bunların hazırlanmasında kullanılan araç ve gereçlerle, yemek töre ve törenleri kastedilmektedir.</p>
<p>Mutfak kelimesi Arapça aslı matbah‘tan bozularak dilimize girmiştir. Türkler mutfağa aşevi, aş damı, aş ocağı, aşlık gibi isimler vermişler ve onu ya evin dışında inşa etmişler ve ya alt katta bahçeye doğru çıkıntılı, ana binaya bitişik fakat bağımsız kapısı olan bir oda olarak yapmışlardır. Mutfağın hemen yanında kiler yer almaktadır. Saray ve konaklarda da mutfak bahçe içinde, uzakta, ayrı bir birim halinde olur. İçinde ethane, sebzehane, börekhane, tatlıhane gibi özel bölümler bulunurdu. Küçük evlerin mutfaklarında ise kemerli bir ocak bulunur bunun içi, tencere, kazan koymaya mahsus taştan bölmelerle ayrılır ya da büyük bir sac ayağı bu işi görürdü. Mutfak Türk kadınının hayatında bitmek bilmeyen bir iş ortamı olmuştur. Kadın burada hamur açar, makarna keser, tarhana yapar, tatlı kaynatır, turşu ve benzeri şeyler yapar.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Türk mutfağında hazırlanan yiyecek içecekler hakkındaki kaynaklar; Orhun Anıtları‘nda geçen konuyla ilgili bazı kelimeler, Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divan-ü Lugat‘it Türk, Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutatgu Bilig, Dede Korkut Hikayeleri, Mevlana‘nın Mesnevisi, Selçuknameler, seyahatnameler, tarihler, narh listelerinin kaydedildiği mahkeme sicilleri ve daha sonraları da yemek kitaplarıdır.</p>
<p>İlk yemek kitabı XV. yüzyılda aslı Arapça Kitab’ut Tabib adlı eserden Şirvani tarafından tercüme edilen “Tabh-ı et’ime”dir. XVIII. yüzyılda ise Ağıdiye Risalesi adlı eser dikkati çeker. İlk Türkçe yemek kitabı da 1844’de Mehmet Kamil tarafından hazırlanan Melce’üt Tabbahin adlı taş baskı eserdir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bunun içeriğinde yemekler 1) çorbalar 2) kebaplar 3) yahniler 4) tavalar 5) börekler 6) hamur işleri 7) sütlü tatlılar 8) bastılar 9) zeytinyağlı sağ yağlı dolmalar 10) pilavlar 11) hoşaflar 12) kahve öncesi tatlıları ve içecekler olarak sınıflanmıştır. Diğer bir yemek kitabı da XVIII. yüzyılda yazılan Yemek Risalesi’dir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Daha sonraları cumhuriyet dönemine kadar çeşitli kitaplar yayınlanmıştır. Cumhuriyet döneminde eski Türkçeyle Hadiye Fahriye tarafından yayınlanan yemek kitabı dikkati çeker. Günümüze kadar hem geleneksel hem bölgesel hem batı tarzı yemekleri anlatan pek çok yayın yapılmıştır.</p>
<p><span><strong>I. Türk Mutfağının Tarihi Gelişimi</strong></span></p>
<p>Türk mutfağı Türk tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Binlerce yıllık ağız tadı geleneğimiz nesilleri aşarak bugünlere ulaşmıştır. Varlıklarını koruyabilmek için birer askeri birlik diyebileceğimiz disiplin içinde toplanan insanlara, halka, beyler ve hakanlar “toy” adı altında ziyafet verirdi. Topluluk halinde yenen bu yemeklerde “ülüş” denilen töreye göre herkes ortaya getirilen kızarmış koyunun her yerinden yiyemezdi. Kimin nereden yiyeceği önceden atalardan gelen miras yoluyla belli olurdu. Yani ataların hizmet ve bahadırlık derecesi topluluk tarafından bilinir ve devam ettirilirdi. Torunlar da hizmet ve kahramanlıkları ile bu ülüş veya pay haklarını yükseltebilirlerdi. Kötü bir hareket yapıp, cezalandırılanlar ise ülüş haklarını kaybederdi. Toylarda bu haklarını kaybedenler otlaklardaki haklarını da kaybetmiş sayılırlardı ki bu bize Türklerde yemeğin sadece karın doyurmaya yarayan bir vasıta olmadığını, topluluk düzen ve disiplinini de sağlayan bir araç olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>XI. yüzyılın iki büyük Türk yazarı Yusuf Has Hacip ve Kaşgarlı Mahmut hemen hemen her konuda olduğu gibi Türk mutfağı hakkında da bize çok ayrıntılı bilgiler vermişlerdir. Yusuf Has Hacip ziyafet sofraları ve buralarda hangi yemeklerin nasıl ikram edileceği, sofra düzeni gibi konular üzerinde dururken, Kaşgarlı, XI. yüzyıldaki Türk mutfağını hem mekan, hem içindeki kültür eşyası ile tanıtıp yiyecek ve içeceklerin nasıl yapıldığı hakkında bilgi vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu eserlerin sadece yazıldıkları dönemlere değil daha önceki yüzyıllara da ışık tutacakları tabiidir.</p>
<p>Selçuklu ve beylikler dönemindeki mutfakla ilgili bilgiler ise Mevlana‘nın eserlerinden, selçuknamelerden ve vakıf kayıtlarından anlaşılabilir. XIII. yüzyılda Mevlana‘nın eserlerinde kabak, kereviz, pırasa, patlıcan, ıspanak, şalgam gibi sebze adları, elma, ayva, nar, armut, şeftali, incir gibi meyveler, yoğurt, ayran, peynir gibi sütlü gıdalar, zerde, paluze, helva gibi tatlılar ve yufka, börek, ekmek, tutmaç, çörek gibi hamur işleri ceviz, badem, fındık gibi kuruyemişlerin adı geçmektedir. Beylikler döneminden elimize ulaşan kayıtlara göre hayır kurumları olan imarethanelerde yalnız sabah ve öğle arasında kuşluk vaktinde yemek verilirdi. Kütahya‘da Germiyanoğlu Yakup Bey imaretinde yemek çeşitleri şöyle düzenlenmiştir: “Her gün iki kap yemek ve dört ekmek, her gün et yemeği, yemekler ve ekmekler nefis olacak. Pirinç ve buğday çorbası, et, pilav ve ıspanak, şalgam gibi sebzeler, un helvası, ballı kadayıf. Yemeğe yetişemeyenlere: Bal, peynir ve pide.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Osmanlı dönemimde saray ve konak mutfakları dikkati çekmektedir. Bu döneme kadar tarihsel ve kültürel birikimin getirdiği çeşitlilik, coğrafya ve iklimlerin verdiği zenginlik, denizler, akarsu ve göllerin sağladığı imkanlar yiyecek anlayışını bir hayli geliştirmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun yeme içme konusundaki olgunluk dönemi İstanbul’un fethi ile başlar. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethinden sonra yayınladığı kanunname ile yeme içme işlerini bir düzene bağlamış, padişahın, vezirlerin, saray mensuplarının nerede, ne şekilde yemek yiyeceklerini bir protokolle göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> “Saray mutfağına matbah-ı amire denilir. Burada her gün dört-beş bin kişiyi doyuracak kadar yemek hazırlanır, resmi günlerde mesela ulufe dağıtılacakken sayısı on beş bin civarındaki askerlere çorba, pilav, zerde; ramazanın on beşinci gecesi de baklava pişirilirdi.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Günümüzde sadece Topkapı sarayının mutfak binaları (kuşhane mutfağı dışında) mevcuttur. Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi ve Yıldız saraylarının mutfak binaları ne yazık ki ortadan kalkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Osmanlı sarayında divan cumartesi, pazar, pazartesi ve salı olmak üzere haftada dört gün toplanırdı. Öğleye kadar çalışılır, öğleyin kurulan yer sofralarında herkesin dizine peşkirler serilir, ilk yemekten sonra sırasıyla koyun, hindi, güvercin, kaz, kuzu etleri gelir, çeşitli taze ekmekler verilirdi. Arkadan pilav, sebze ve tatlılar getirilir, şerbetler yemeğe eşlik ederdi.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’na ilk İngiliz büyük elçisi olarak gelen Sir Edward Burton’un İstanbul’da şerefine verilen ilk ziyafetin raporunda kraliçeye yazdıkları arasında yaklaşık yüz çeşit yemek saymış, gül şerbetinin tadını unutamadığını belirtmiş, yemekten sonra ellerini buhur suyu denilen, öd ağacı, misk, sandal ağacı ve çiçek suları karıştırılmış güzel kokulu sularla yıkadıklarını söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Saray dışındaki gündelik hayatla ilgili yeme içme alışkanlıkları hakkındaki bilgiler Kanuni döneminde bir İspanyol esiri olan Pedro’nun anılarına dayandırılarak anlatılan yazarı bilinmeyen bir kitapta mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Burada dönemin sofra adabı, servis usulleri, yenilip içilenler hakkında ayrıntılı bilgi vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p><span><strong>II. Geleneksel Yiyecek İçeceklerin Sınıflandırılması</strong></span></p>
<p><span><strong>A. Bitkilerden Elde Edilenler</strong></span></p>
<p>Tarıma dayalı bir hayat tarzı sürdüren Türklerin besin maddelerinin başında buğday gelir. Buğday Orta Asya’nın en soğuk ve elverişsiz bölgelerinde oturan Türk boyları tarafından da ekilen bir tahıldır. Oğuzlar buğdaya “aşlık” demekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Buğday kavurgası yapılarak veya kaynatılarak yendiği gibi “yarmaş” adı verilen bulgur haline getirilerek de tüketilir. Ayrıca çeşitli yemeklere malzeme olarak kullanılır. Buğdaydan elde edilen un ise Türklerin beslenmesinde çok önemli bir rol oynar. Un ya saf olarak su ve tuzla yoğrulup veya içine çeşitli besin maddelerinin katılmasıyla değişik şekillerde pişirilerek kullanılmaktadır. Saf olarak kullanılan undan yapılan en önemli gıda ekmektir. Türk anlayışında ekmek kutsal gıda kabul edilir ve “dinin direği” sayılır. Halk arasında önemini belirtmek için “cami yapılmadan önce fırın yapılmıştır” denir. Ekmeksiz sofraya oturulmaz hatta bazen “yemek yemek” yerine “ekmek yemek” tabiri kullanılır. Türk’ün karnı ekmeksiz doymaz anlayışı hakimdir. Bu sebeple ekmeğin elde edildiği buğdayın kutsallığına işaret için Anadolu’da özellikle tarım makinelerinin olmadığı dönemde buğday ekilmeden önce tarlada şöyle bir dua edilirdi:</p>
<p>Ya Allah,<br>
Ya Bismillah,<br>
Ya Rabbim,<br>
Hızırlarla, hazırlarla<br>
Hayırlı misafirlerle yemek nasip et.<br>
Ya Rabbim kuşların, kurtların nasibi,<br>
Karıncanın, börtünün, böceğin nasibi içinde olsun.<br>
İçi sıra bizim olsun.<br>
Hayırlı uğurlu olsun.<br>
Amin.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Ekinlerin sararması olgunlaşmaları sonunda biçme işlemi yapılır, tarlaya istiflenince de bir şükür duası edilirdi. Buna halk “ekin salavatlaması” derdi.</p>
<p><span><em>Ekenler biçer, konanlar göçer</em></span><br>
<span><em>Cennetin kapısını cömertler açar</em></span><br>
<span><em>Cömertler aşkına diyelim Allah</em></span><br>
<span><em>Allah Allah İllallah verelim Muhammed’e salavat</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Türkler ekmeği pişiriliş tarzına ve şekline göre yufka, bazlama, ev fırınlarında yapılan ev ekmeği ve günümüzde bilinen çarşı ekmeği tarzında tüketmektedirler.</p>
<p><strong>Yufka:</strong> Yoğrulmuş hamurun incecik açılmasıyla elde edilen, sacda pişirilen, kuruduğu zaman ıslatılarak yenen, dürüm şeklinde içine çeşitli katıkların konmasıyla veya sadece yemekle beraber tüketilen komşular arası yardımlaşma ile zahmetli bir çalışma sonucu elde edilen yufka yaygın kullanılan bir ekmek çeşididir. Günümüz şehirlerinde börek ve baklava malzemesi olarak kullanılmakta ve hazır halde marketlerde satılmaktadır.</p>
<p><strong>Bazlama:</strong> Mayalı hamurdan yapılan, yufkadan küçük ve ondan daha kalın açılan sacda veya tandırda pişirilen ekmek çeşididir.</p>
<p><strong>Ev ekmekleri:</strong> Genellikle evlerin bahçelerinde veya bir alanda bulunan halkın kullanıma açık fırınlarda üç-beş komşunun bir araya gelerek mayalı veya mayasız hamurdan hazırladıkları çeşitli tipteki ekmeklerdir.</p>
<p><strong>Çarşı ekmeği:</strong> Günümüzde fırınlarda çok miktarda pişirilerek satışa sunulan somun tarzı ekmeklerdir.</p>
<p>Ayrıca ana malzemesi un olan pide, lavaş, çörek, börek, kete, erişte bugün zevkle tüketilen yiyeceklerdir. Eskiden külün sıcağında günümüzde ise fırınlarda pişirilen kömeç ve kömbe de Oğuzlardan beri bilinen yiyeceklerdendir. Bunlar hamurun içine peynir, kıyma, patates, çeşitli sebzeler, haşhaş, susam ceviz gibi besinlerin konulup, pişirilmesiyle meydana gelir. Erişte ise unun bol yumurta ile yoğrulması sonunda elde edilen hamurun ince şeritler halinde kesilmesi ve kurutulmasıyla oluşturulan bir çeşit geleneksel makarna çeşididir. Undan elde edilen tarhana ise en sevilen ve kullanılan çorba malzemesidir.</p>
<p>Hamur açıldıktan sonra küçük parçalara kesilerek et veya mercimekle pişirilen “tutmaç aşı” da eski Türklerden günümüze gelen yemeklerdendir. Mantı da bir nevi tutmaç türevi sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Çavdar, mısır ve arpa da Türk mutfağında çeşitli şekillerde kullanılmış, özellikle bunlar mayalandırılarak boza elde edilmiştir. Dağlık ve kurak bölgelerde buğdaya göre daha kolay yetiştiği için çavdar ekimi yapılır. Bu da aynen un, bulgur ve yarma şeklinde tüketilir.</p>
<p>Köklü bir ziraat kültürüne sahip olan Türkler elimizdeki verilere göre X. yüzyıldan itibaren; soğan, sarımsak, kabak, turp, patlıcan, havuç, şalgam, bakla, hıyar, ıspanak, kuzu kulağı, marul, mercimek, nohut gibi sebze ve tahılları; armut, ayva, elma, karpuz, kavun, böğürtlen, kuşburnu, keçi boynuzu, üzüm gibi meyveleri bilmekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bunları bazen taze, bazen de kurutulmuş olarak yiyorlardı. Divan-ü Lugat’it Türk’te kabak kurutması için “sağnagu” denilmektedir. Günümüzde de patlıcan biber ve asama yaprakları kurutulmakta bunlardan kışın farklı lezzetlerde yemekler yapılmaktadır. Kurutulmuş meyvelere ise “kak” adı verilir ve kışın suda şeker veya pekmezle pişirilerek hoşaf şeklinde tüketilir.</p>
<p>Günümüz mutfağında sebzeler zeytinyağlı veya etli pişirilerek yenirken baharda kendiliğinden bahçe, tarla ve su kenarlarında yetişen madımak, yemlik, özellikle Ege bölgesinde turp otu, arap saçı, radıka gibi otlar salata tarzında tüketilmektedir. Labada, ebe gümeci, semiz otunu da burada sayabiliriz. Ayrıca yemeklerimiz ot ve kök tarzında yetişen bitkilerle zenginleştirilmektedir. Bunlar XI. yüzyılda “aluçın, şamuşa, ulyan”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> adlarını alırken günümüzde nane, dereotu, kekik, maydanoz, reyhan, fesleğen adlarıyla kullanılmaktadır. Bunlardan başka geleneksel yemeklerimize hoşa gidecek tat veren, iştah açan ve bitkilerin çiçek, tohum, meyve, yaprak, kabuk ve köklerinden elde edilen karabiber, kırmızı biber, yenibahar, kimyon, hardal, tarçın, karanfil, zencefil, defne yaprağı, kişniş, safran, hindistan cevizi, mahlep, vanilya, çörek otu, susam gibi baharatlar çok kullanılır. Bunların bir kısmı ülkemizde yetişirken bir kısmı da başka ülkelerden getirilir. Baharat özellikle acı kullanımı Güneydoğu bölgesinde çok yaygınken bu anlayış şehirden şehre, kişiden kişiye değişir.</p>
<p><span><strong>B. Etli Yemekler</strong></span></p>
<p>Türk mutfağında daha çok koyun eti hakimdir. Büyükbaş hayvanların tarla işlerinde kullanılıyor olması ve süt vermeleri onların kesilmesine nispeten engel olmuştur. Koyunun yanında kuzu, erkeç, oğlak, tavuk, kuş ve balık etleri en çok tüketilen et çeşitleridir. Bir zamanlar at etini de tüketen Türkler arasında bu iş İslami etkilerle giderek azalmıştır. Anadolu Türkleri at eti yemezler. Tarihten günümüze etler birkaç şekilde pişirilip hazırlanır.</p>
<p><strong>1. Çevirme ve Çevirme Yağı ile Kızartma</strong></p>
<p>Bu pişirme iki türlü olmaktadır. Birincisi ateş ve kül içinde pişirmedir ki buna “gömme, közleme” gibi isimler verilir. Diğeri de ateş üzerinde veya karşısında çevirerek pişirmedir. Buna da çevirme denir. Günümüzün döner ve oltu kebapları bu tarzın en bilinen çeşitleridir.</p>
<p><strong>2. Haşlama Yolu ile Pişirme</strong></p>
<p>Haşlamak, malzemeyi su içinde kaynatmak demektir. Çok eski bir et pişirme yöntemi olan bu tarza XI. yüzyılda Türkler “çokramak, çokratmak” diyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bilhassa sevilen bir et yemeği olan yahninin pişirilmesinde bu metot kullanılmaktadır.</p>
<p><strong>3. Buğuda Pişirme</strong></p>
<p>Bugün buğulama dediğimiz etleri ve balıkları su buharında pişirme yöntemidir. Sağlıklı bir işlem olduğu için tercih edilmektedir.</p>
<p><strong>4. Şişe Dizerek Pişirmek (Kebap Yapmak)</strong></p>
<p>Şiş Türk mutfağının vazgeçilmez bir aletidir. Etler küçük parçalar halinde doğranıp veya kıyma haline getirilip, şişlere dizilip, sarılarak pişirilir. Buna şiş kebabı adı verilir. Günümüzde Türk milletinin sembol yemeklerinden biri olan bu yemek adeta Türklükle özdeşleşmiştir. Kıymayla yapılan kebaplar ise Adana, Urfa gibi daha çok bu tarzın büyük bir ustalıkla yapıldığı illerin adını alırlar.</p>
<p><strong>5. Kavurma Yapmak</strong></p>
<p>Önceleri sadece buğday kavutu için söylenen bu kelime zamanla batı Türkleri arasında et için de söylenmeye başlamıştır. Etler doğranarak yağı iyice eriyinceye kadar tencere veya sac üzerinde kavrulur. Bir kısmı kışlık yiyecek olarak saklanır. Kavurma yemeklere konduğu gibi dürüm yapılarak da yenir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Sac kavurmalarına ise çeşitli sebze ve baharatlar eklenerek leziz yemekler yapılır. Özellikle kurban bayramlarında ailece yenilen kavurmanın hayatımızda önemli bir yeri vardır.</p>
<p><strong>6. Kıymalı Yemekler</strong></p>
<p>Etin bıçakla veya makineyle ince kıyılması ile elde edilen kıyma çok eski çağlardan beri Türkler arasında bilinmektedir. Özellikle köfte ve çeşitlerinde sebze yemeklerinde, çorbalarda, böreklerde kıymanın yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>7. İşkembe, Bağırsak, Paça ve Kelle Pişirilmesi</strong></p>
<p>İşkembe çorbası ve nohutlu işkembe günümüzün sevilen yemeklerindendir. Eski Türkler işkembe ve bağırsakları kıyıp, bunları bağırsak içine doldurarak bir yemek yapıyorlar ve adına da “yörgemeç” diyorlardı. Bugün pirinç ve baharatın bağırsağa doldurulmasıyla elde edilen munbar dolması da bu yemeğin bir devamıdır. Bağırsaklar ayrıca kıyılmış et tuz ve baharatla doldurularak sucuk yapımında kullanılarak şişe sarılıp çevirme yoluyla pişirilerek kokoreç haline de getirilir. Paça sözü dilimize Frasçadan geçmiştir fakat Türkler topuk kemiğinden “topık süngük” yani topuk kemiği adıyla bir yemek pişiriyorlardı ki bunun paça olduğunu söyleyebiliriz. Kelle ise ya haşlanarak ya da fırında pişirilerek yenen özel bir yemektir. Bu tür sakatatlar eğer haşlama yolu ile pişirilirse sirke, tuz ve sarımsak terbiyesi yapılır ki bu mutfağımızın çok eski bir geleneğidir.</p>
<p><strong>8. Beyin ve Ciğer Pişirilmesi</strong></p>
<p>Beyin tarih boyunca Türk dünyası içinde değerli bir yiyecek kabul edilmiştir. XI. yüzyılda beyin karşılığı “mingi” kelimesi kullanılmaktaydı. Kendisi için koyun kesilen ve o koyunun beyni sunulan kişi hatırı sayılan büyük bir kişi demekti. Ciğer ise kavrularak veya ızgara yoluyla pişirilen önemli bir yiyecektir.</p>
<p><strong>9. Pastırma ve Kurutulmuş Et</strong></p>
<p>Pastırma bir çeşit kurutulmuş ettir. Eski Türkler buna “kak et” derlerdi. Hayatları at sırtında geçen Türkler savaşa giderken yanlarına sığır ve at eti alırlar, deri bir kılıf içindeki bu tuzlu eti atın eğerinin altına sıkıştırırlar, üstünde otura otura “bastırma” durumuna gelen eti yiyerek karınlarını doyururlardı. Ayrıca çeşitli baharatlarla kurutulan bu etler özellikle ordu için çok önemliydi. Orta Asya Türklerinden gelen bu adet günümüzde de yaşatılmaktadır. Etler çemen adı verilen çeşitli baharatlarla sarılarak kurutulmakta ve pastırma adıyla tüketilmektedir.</p>
<p><strong>10. Et ve Tavuk Suyu</strong></p>
<p>Türkler bunları bazen yemeklere terbiye bazen de çorba yapmak için kullanmışlardır. Et suyuna yapılan yemeklerin en bilineni içine ekmek, pide veya bulgur konularak pişirilen tirittir.</p>
<p><span><strong>C. Süt ve Sütlü Yiyecekler</strong></span></p>
<p>İnek, koyun, keçi, manda sütleri bazen kaynatılarak başka hiçbir işleme tabi tutulmadan içildiği gibi yağ, yoğurt, ayran, peynir ve kaymak yapımında da kullanılmaktadır. Süt ürünlerinin başında gelen yoğurt çok eski çağlardan beri Türkler arasında bilinmektedir. Kaşgarlı‘nın ifadesine göre “kor” adı verilen maya ile yoğurt yapma işine “yoğurt uzıtmak” denirdi. Yoğurt taze olarak tüketildiği gibi suyu alınarak “kurut” adı verilen peynir şeklinde de tüketilmektedir. Çorba yapımlarında ve tarhananın katkı maddesi olarak kullanılan yoğurt sulandırılarak ayran yapımında da kullanılır. Ayrıca ıspanak vs. gibi sebze yemeklerine eklenerek veya cacık yapımında yaygın olarak tüketilir.</p>
<p>Özel bir mayalama yoluyla elde edilen süt ürünü olan peynirin Orta Asya lehçelerinde adı “irimçik” idi.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Ayrıca Kaşgarlı, uzıtma, ikdük, sogut ve kurut adları verilen çeşitli peynirlerden bahsetmektedir. Günümüzde ise beyaz peynir, kaşar peyniri, otlu peynir, tulum peyniri, çökelek ve bunların türevleri olan zengin bir peynir kadrosundan bahsedilebilir.</p>
<p>Yoğurdun yayıkta çalkalanmasıyla elde edilen tereyağı bazen taze olarak yendiği gibi bazen de tuzlanarak uzun süre saklanır. Kaymak ise sütten elde edilen genellikle tatlılarla birlikte tüketilen değerli bir besin maddesidir.</p>
<p><span><strong>D. Tatlılar</strong></span></p>
<p>Mutfağımızda tatlandırıcılar bal, pekmez ve şeker olarak sıralanabilir. Pekmez ve balın kullanım yerleri bugün oldukça sınırlıdır. Tahin-pekmez karışımı kahvaltılık olarak kullanılırken, pekmezin nişasta ile pişirilmesinden elde edilen pestiller, pekmez-nişasta karışımına ipe dizili cevizlerin pişirilip kurutulmasıyla elde edilen cevizli sucuk, pekmez başlıca kullanıldığı gıdalardır. Bal sade olarak yendiği gibi çeşitli tatlıların içinde de kullanılır. Şeker tatlıların ana malzemesi olarak en yaygın kullanılan üründür. Tatlılarımız ise hamurlu olanlardan baklava, kadayıf, sarığı burma, kalbura bastı, lokma, çeşitli helvalar, sütlü olanlardan; muhallebi, sütlaç, keşkül, kazandibi, tavuk göğsü, meyveli olanlardan; hoşaf, reçel ve marmelatları sayabiliriz.</p>
<p><span><strong>E. Ekşi Tatlandırıcılar</strong></span></p>
<p>Özellikle salatalara, çorbalara, zeytinyağlı yemeklere ve balığa ekşi katılması bu yemeklerin lezzetini arttırmaktadır. Bizim yemeklerimizde kullanılan başlıca ekşiler limon, erik, nar, sumak, koruktan elde edilirken üzüm elma gibi meyve şıralarının mayalandırılmasıyla hazırlanan sirke de çok yaygın kullanılmaktadır.</p>
<p><span><strong>F. İçecekler</strong></span></p>
<p>Eski Türkler sarhoş edici içecekleri “içkü” adı ile anıyorlardı. Bu kelime yalnız başına değil “yegü-içkü” (yeme içme) şeklinde görülmektedir. Bazen “aş-içkü” şeklinde geçen bu söz Türk geleneğinde yeme içmenin bir arada yapıldığını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Şarabı Türklerin çoğu “sücük” ve “çakır” isimlerini veriyorlardı ki çakır keyif deyimi bununla ilgili olabilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Türklerin en sevdikleri içeceklerin başında boza gelmektedir. Eskiden tüketilen en yaygın içki ise ekşimiş kısrak sütünden elde edilen kımızdır.</p>
<p>Ülkemiz özellikle İstanbul içimi mükemmel su kaynakları ile ünlenmiştir. “Evliya Çelebi‘ye göre Fatih, İstanbul‘a iki yüz çeşme, Beyazıt Han yetmiş çeşme, Süleyman Han yedi yüz adet çeşme yaptırmıştır. Yakın zamana kadar Boğaziçi yöresinde 1 ve 1, 5 derecelik içme suları bulunuyordu. Sırmakeş suyundan II. Abdülhamit‘e, Kısıklı‘dan Abdülmecit‘e, Büyükdere/Kefeliköy‘den Atatürk‘e özel olarak su gönderilirdi. Ayrıca Hamidiye, Çırçır suyu, Hünkar suyu, Sultan suyu, Kocataş suyu, Büyükdere suyu, Kabakulak suyu, Çubuklu suyu, Göztepe suyu, Çamlıca suları çok ünlüdür.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Günümüz içecekleri arasında çeşitli meyvelerden elde edilen meyve suları, şerbet ve şıralar, ayran, süt başta gelmektedir. Ancak gençler ve çocuklar soğuk içecek olarak kola, gazoz, çeşitli tozlardan elde edilen yapay meyve sularını tercih etmektedirler. Sıcak içecekler arasında çay, kahve başta gelmektedir. Adaçayı, ıhlamur gibi çeşitli bitki çayları da oldukça yaygındır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Biz bu yazıda Türk mutfağında yiyecek-içecek konusundan ve bunların tarihi gelişiminden kısaca bahsettik. Mutfaktan söz ederken yemek töre ve usullerini, düğün, sünnet, iftar gibi toplu yemekleri; kandil, hıdrellez, bayram gibi özel gün yiyeceklerini Anadolu coğrafyasının farklı bölgelerindeki değişik tatları, unutulan veya yenilmesi yasak yiyecek ve içecekleri, ev ve ticari mutfakların özelliklerini lokanta, tatil köyü, otel, hastane, kışla gibi mekanların yeme-içme düzenlerini de anlatmak mümkündür. Bütün bu konular için teknolojinin mutfağa girmesini, kadınların çalışma hayatına atılmasını, küçük apartman dairelerini, küçük mutfakları, hayatın hızla akışını göz önüne alıp, mutfak anlayışımızın kısmen değiştiğini artık batı tarzı usullerin ve yiyeceklerin özellikle büyük şehirlerde yaygın olarak kullanıldığını belirtmemiz gerekir. Bütün bunlara rağmen geleneksel yiyecek anlayışımız, yemeklerimiz ve mutfak kültürümüz kendine özgü çizgisini devam ettirmektedir.</p>
<p>Geleneksel yiyecek-içecek konusu için son söz olarak, çeşitli televizyon programları, yemek yarışmaları, gazete ve dergi yazıları ile konuya dikkat çekildiğini, özellikle hanımlarımızın bu konuya duyarlı olmaya heveslendirildiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ayşe DUVARCI</strong></span></a>
</p><p>Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 230-235</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ARAZ, Nezihe; Tatlı Tatlı Yiyelim, Tatlı Tatlı Konuşalım, Eskimeyen Tatlar, Türk Mutfak Kültürü, Vehbi Koç Vakfı Yay. İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ ARAZ, Nezihe; Osmanlı Mutfağı, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ BAYRI, M. Halit; İstanbul Folkloru, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span>♦ BAYSAL, Ayşe; Beslenme Kültürü, Kültür Bak. Yay. Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ Eski Oğuzca Sözlük, Bahşayiş Lugati (Haz. Fşkret Turan) Bay. Yay. İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GENÇ, Reşat; XI. Yüzyılda Türk Mutfağı, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ HALICI, Feyzi; Neolitik Çağdan Günümüze Türk Mutfağı ve Bu Mutfağın Kutsal İnancımızdaki Yeri, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ HALICI, Nevin; Türk Ailesinin Mutfak Kültürü, Türk Aile Ansiklopedisi, Başbakanlı Aile Araştırma Kurumu Yay. Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Kanuni Devrinde İstanbul, Dört Asır Yayınlanmadan Köşede Kalmış Bir Eser (Yazarı Bilinmiyor, Çeviren Fuat Carım) İstanbul 1964.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI, Mahmut; Divan-ü Lugat’it Türk, Besim Atalay Tercümesi, T. D. K. Yay. Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ KUT, Günay; Türklerde Yeme İçme Geleneği ve Kaynakları, Eskimeyen Tatlar, Vehbi Koç Vakfı Yay. İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ KUT, Günay; Mutfağın Günlük Yaşamımızdaki Yeri, Dünü Bugünü, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ KUT, Turgut; Açıklamalı Yemek Kitapları Bibliyografyası, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ KUT, Turgut; İstanbul’da Kadirihane Asithanesinde 1906 Yılı Ramazanı İftarı, 4. Milletlerarası Yemek Kongresi Bildirileri, Konya 1992.</span></div>
<div><span>♦ KUTLU, Özen; Divriği Köylerinde Ekin Sonu Törenleri, Türk Folkloru Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, Salim; Türk Kültürünün Temelleri II, Trabzon 2000.</span></div>
<div><span>♦ KÖYMEN, Mehmet Altay; Alp Arslan ve Zamanı II Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ ORGUN, Zarif; Osmanlı Sarayında Yemek Yeme Adabı, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ ŞAVKAY, Tuğrul; Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Döneminde Gündelik Hayatta Yeme İçme Üzerine, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ Türk Yemekleri, XVIII. Yüzyıla Ait Yazma Bir Yemek Kitabı (Haz. Nejat Sefercioğlu) Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇER, Müjgan; Sivas Halk Mutfağı, Sivas Halk Kültürü Araştırmaları Yay. 1992.</span></div>
<div><span>♦ ÜNVER, Süheyl; Fatih Devri Yemekleri İstanbul 1952.</span></div>
<div><span>♦ ÜNVER; Süheyl; Selçuklular Beylikler ve Osmanlılarda Yemek, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri Ankara 1982.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Nevin Halıcı, Türk Mutfağı, Türklerde Mutfak Kültürü, Türk Aile Ansiklopedisi, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay. Ank. 1991, C. II, s. 764.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Halit Bayrı, İstanbul Folkloru, İst. 1972 s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Turgut Kut, Hünkar Beğendi, Eski Harfli Basılı Yemek Kitapları Bibliyografyası, Kültür Bak. Yay. Ank. 2000, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bak. Türk Yemekleri XVIII. Yüzyıla Ait Yazma Bir Yemek Kitabı (Haz. Nejat Sefercioğlu) Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bahattin Ögel, Türk Mutfağı‘nın Gelişmesi, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ank. 1982, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Reşat Genç, XI. Yüzyılda Türk Mutfağı, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ank. 1982, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Süheyl Ünver, Selçuklular Beylikler ve Osmanlılar‘da Yemek, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ank. 1982, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Zarif Orgun, Osmanlı Sarayında Yemek Yeme Adabı, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ank. 1982, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Günay Kut, Mutfağın Günlük Yaşamımızdaki Yeri, Dünü Bugünü, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ank. 2000 s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Zarif Orgun, a.g.y. s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Nezihe Araz, Osmanlı Mutfağı, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ank. 2000 s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bkz.: (Yazarı bilinmiyor) Çeviren, Fuat Carım, Kanuni Devrinde İstanbul, Dört Asır Yayınlanmadan Köşede Kalmış Bir Eser, İst. 1964.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bkz.: Tuğrul Şavkay, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş ve Yükseliş Döneminde Gündelik Hayatta Yeme İçme Üzerine, Hünkar Beğendi, Kültür Bak. Yay. Ank. 2000 s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bahattin Ögel: Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1985 C. 2, s. 159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Müjgan Üçer: Sivas Halk Mutfağı, Sivas Halk Kültürü Araştırmaları Yay. 1992 s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Özen Kutlu, Divriği Köylerinde Ekin Sonu Törenleri, Türk Folkloru Ank 1981 s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ayşe Baysal, Beslenme Kültürü, Kültür Bak. Yay. Ank. 1993, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bkz. Eski Oğuzca Sözlük, Bahşayiş Lugati, (Haz. Fikret Turan) Bay. Yay. İst. 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Bkz. Divan-ü Lugat‘it Türk Besim Atalay Tercümesi, T. D. K. Yay. Ank. 1986 C. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A.g.e., C. 4 s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ayşe Baysal, Beslenme Kültürü, Kültür Bak. Yay. Ank. 1993, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bahattin Ögel, Türk Mutfağı‘nın Gelişmesi, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri Ank. 1982 s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Bahattin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ank. 1985 C. 4 s. 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Reşat Genç, XI. Yüzyılda Türk Mutfağı, Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri, Ank. 1982 s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-yiyecek-icecek-kulturu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Orhan Erdenen, Boğaziçi‘nde Su ve Su Yapıları, Boğaziçi Medeniyeti, İst. Bel. Yay. İst 1996 C. 2, s. 149-150.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri</guid>
<description><![CDATA[ İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri
İskitler (Sakalar) Atlı Kavimler Medeniyetinin önemli bir halkasını oluştur­maktadır. Onlar Bozkır kavimleri arasında gerek siyasi tarihleri, gerekse kültürleri bakımından önemli bir yere sahiptirler. Onlar bozkırlarda Çin seddinden Tuna nehrine kadar çok geniş sahaya yayılmış olup, bırakmış oldukları kültürel miras bakımından “Kurgan Kültürleri”nin temsilcileri arasında mü­him bir yer tutmaktadırlar.[1] İskitler geniş sahaya yayılmanın doğal bir sonucu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c63b87bc88.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskit, İmparatorluğu’nun, Yıkılış, Nedenleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Ilhami-Durmus-004.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html">İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>İskitler (Sakalar) Atlı Kavimler Medeniyetinin önemli bir halkasını oluştur­maktadır. Onlar Bozkır kavimleri arasında gerek siyasi tarihleri, gerekse kültürleri bakımından önemli bir yere sahiptirler. Onlar bozkırlarda Çin seddinden Tuna nehrine kadar çok geniş sahaya yayılmış olup, bırakmış oldukları kültürel miras bakımından “Kurgan Kültürleri”nin temsilcileri arasında mü­him bir yer tutmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>İskitler geniş sahaya yayılmanın doğal bir sonucu olarak çeşitli kavimlerin kaynaklarında yer almaktadırlar. Grek kaynaklarında Skythai, Asur kaynaklarında Aşguzai, Pers kaynaklarında Saka ve Çin kaynaklarında Sai tabiri bu hareketli konar-göçerler için kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Pers kaynaklarında bu konar-göçerlerin Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka haumavarga olmak üzere üç grubundan söz ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Persler ülkelerinin kuzeydoğu, kuzey ve kuzeybatı tarafındaki gelişmeleri yakından bildiklerinden hareketli bozkır kavimlerini de yakından tanıyorlardı. Bizzat onlarla mücadeleleri de iyi tanımalarına etki etmişti. İşte bu konar-göçerler hakkında verdikleri bilgi­ler meselenin hallini kolaylaştırmaktadır. Buradan Saka tiay para daray, yani denizin ötesine geçmiş olan Sakalar Karadeniz İskitleri ile aynı kavme işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Zaten Persler bütün İskitleri Sakai, yani Saka olarak tanıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Bu atlı kavimler için Grek kaynaklarında Skythai, Pers kaynaklarında Sai (Sak) adları kullanılmıştır. Ancak Çinliler doğu bozkırlarındakiler, Grekler batı bozkırlarındakiler ve Asurlular Önasya’ya yayılanlar için kendi dillerinde isim­lendirme yapmışlardır. Persler ise bütün bozkır coğrafyasına yayılmış olanlar için kendi dillerinde isim vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Bu atlı kavim için Grek kaynaklarında geçen Skythai tabirini esas alanlar ise Saka ismini kullanmaya başlamışlardır. Bundan dolayı Karadeniz İskitleri, Orta Asya Sakaları ve Karadeniz Sakaları ta­birleri aynı kavimler için kullanılmıştır. Biz İskit ve Saka adlarının aynı soydan gelen kavimler için kullanıldığını düşünüyoruz. Bundan dolayı İskit ismi Saka, Saka ismi ise İskit ismi yerine kullanılmaktadır.</p>
<p>Grek kaynakları başta olmak üzere, Çin, Pers ve Asur kaynaklarında ve­rilen bilgilerle arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılan buluntular İskitlerin tarih ve kültürlerinin aydınlatılmasında önemli bir yer tutmuş ve tutma­ya da devam etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Ancak doğuda Mançurya’dan batıda Macaristan’a, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Mısır önlerine kadar tarihte kayda değer geliş­melerde yerini alan, “tarih yapan, ama tarih yazmayan” İskitlerin siyasi tarihle­ri ve kültürleri hakkında hem filolojik hem de arkeolojik kaynaklar sayesinde bilgi sahibi olunabilmektedir.</p>
<p>İskitlerin tarih sahnesine çıkışı M.Ö. 800 yıllarında Moğolistan ve Türkistan’da meydana gelen ve uzun süren bir kuraklık sonucundadır. Bozkır kavimlerinin doğudan batıya birbirini sürüklemesi sonucunda Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar da bu hareketli kavimlerin etki alanı içerisinde kalmış­tır. İskitler Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda Kimmer hâkimiyetine son vererek, bu kültür coğrafyasına egemen olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Kimmerleri takip ederek Önasya’ya dalgalar halinde yayılan İskitler Urartulular ve Asurlularla mü­cadele etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Şüphesiz İskitlerin en çok mücadele ettiği kavim Persler olmuştur. Pers kaynaklarında belirtildiği üzere Perslerin üç Saka grubuyla da mücadele ettiği bilinmektedir. Önce doğu Saka topluluklarıyla, sonra denizin ötesine geçmiş Sakalar, yani tarihi İskitlerle savaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> İskitlerin son olarak mücadele ettiği kavim Sarmatlar olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<h3><span><strong>İskit Egemenliğinin Sonu</strong></span></h3>
<p>Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda İskitler Tuna nehrinin aşağı kısmından Hazar denizine kadar yayılmışlardır. Başlangıçta Don nehrinin doğu tarafında İskitlerin içerisinde ortaya çıkan Sauromatlar, yani daha sonraki Sarmatlar bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> M.Ö. IV. yüzyılın ortasından hemen sonra Karadeniz’in ku­zeyindeki bozkırlarda Sarmatların baskısı artmıştır. Şüphesiz, doğudan batıya doğru çeşitli toplulukların birbirini batıya doğru itmeleri sonucunda Sarmatlar daha da batıya yönelmiştir. Bu Sarmat hareketi İskitlerin gücünün azalmasına neden olmuştur. Böylece Sarmatların giderek artan baskıları altındaki İskitler daha da batıya ve güneye sürülmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> İskitler kendilerine güvenilir yer bulmak için Tuna nehrini geçmişlerdir. Ayrıca “Küçük Skythia” olarak adlandırılan bölgeyi de ele geçirmeyi amaçlamışlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> M.Ö. 339 yılında ise daha da batıya ilerlemelerini sürdüren İskitler, Makedonyalı Phillip’in onlarla Tuna’ya yakın bir yerde karşılaşması ve yenilmeleri üzerine güç kaybetmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Bu gelişmeler karşısında, Tuna, Donetz ve Dinyeper bölgelerini terk etmişlerdir. Böylece iki parçaya bölünmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> İskitlerin bir bölümü Tuna bölgesinde, “Küçük Skythia” olarak bilinen Dobruca’ya yerleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bir kısmı ise, Kırıma yerleşme zorunluluğu duymuştur. Zira her iki bölgenin de coğrafi yapısı, doğudan batıya doğru yönelen göç dalgalarından gelebilecek saldırılara karşı, az miktarda insanla karşı koyma imkânı sağlıyordu. Önce de belirttiğimiz üzere “Küçük Skythia” olarak bilinen Dobruca, Romalılar tara­fından fethedilinceye kadar İskitlerin elinde kalmıştır. Diğer kol ise, Kırım’da Sarmatlara karşı oldukça kuvvetli bir direniş göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> Onlar batıdan Keltler’in, doğudan ise, İtil nehrinin ötesinden gelen Sarmatların tehditle­riyle karşı karşıya kalmışlardır. Sarmatlar M.Ö. III. yüzyılın başlarında Don nehrinin doğu kıyılarına yanaşmışlar, bu yüzyılın sonlarına doğru ise, Don nehrinin batısına geçmişlerdir. Keltler ve Sarmatlar tarafından sıkıştırılan İskitler, M.Ö. III. yüzyılın başlarına kadar eski imparatorluklarının sadece orta kısmını ellerinde tutabilmişlerdi. Bu dönemde onlar Kırım yarımadasında toplanmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> İskitlerin topraklarını büyük ölçüde Sarmatlara kaptırdıkla­rı, belirli bir merkezde toplanmış olduklarından açık bir şekilde anlaşılmakta­dır. Buradan Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda güçler dengesinin değişti­ğini, yavaş yavaş İskit egemenliğinin son bularak; Sarmatların egemen bir güç olarak ortaya çıktıkları sonucunu çıkartabilmekteyiz.</p>
<p>M.Ö. II. yüzyılın sonlarına doğru İskitlerin gücü biraz daha artarak, ha­reket yolları üzerindeki bölge Dinyepere kadar genişletilmiştir. İskit hüküm­darı Skiluros’un bastırdığı madeni paralardan da anlaşılabileceği gibi, aslın­da Olbia da bu zamanda onların denetimi altındaydı. Bu dururm daha son­raları değişmeye başlamıştır. Kırım İskitlerinin gücü yeniden kaybolmaya yüz tutmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Onların üzerinde Sarmatların baskısı sürmüştür. İskitlerin varlığı M.S. II. yüzyıla kadar sürmüştür. Ancak Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara doğru yönelen Gotlar onların siyasi varlığına tamamen son vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> İskit ve Sarmat mücadelesinde M.Ö. II. yüzyılın başları bir dönüm nok­tası olmuştur. Kırım ve Dobruca dışında bütün Karadeniz’in kuzeyindeki boz­kırların Sarmatların egemenliği altına girmesiyle büyük ölçüde İskit egemenliği sürmüştür. Buna rağmen, İskit dönemi M.Ö. II. yüzyılın başlarında son bulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<h4><span><strong>İmparatorluğun Yıkılış Nedenleri</strong></span></h4>
<p>Dünya üzerinde tarihi devirlerin başlaması ile kurulmuş çok sayıda devlet be­lirli bir süre varlığını sürdürdükten sonra tarih sahnesinden çekilmiştir. Hatta onların adları, tarihleri ve kültürleri hakkında bilgiler modern araştırmacı­lar tarafından ortaya konulmuştur. Şüphesiz en çok devletin kurulup, tarih sahnesinden çekildiği kültür coğrafyası “kenar kuşak” olarak bilinen doğuda Japonya’dan batıda İngiltere’ye kadar uzanan topraklar olmuştur. Kenar kuşa­ğın önemli bir kısmını oluşturan bozkırlarda kurulan ve varlığını uzun zaman devam ettiren İskit (Saka) imparatorluğu da çöküş süreci ve yıkılıştan kurtula­mamıştır. Çok sayıda devlette olduğu gibi, bu imparatorluğun yıkılış nedenle­ri vardır. Bu nedenler arasında coğrafi, demografik, iktisadi, siyasi, askeri vb. faktörleri sayabiliriz. Sırasıyla bunlar üzerinde durabiliriz.</p>
<p><span><strong>Coğrafi Faktör</strong></span></p>
<p>İskitler doğuda Çin seddinden batıda Tuna nehrine kadar, 40. ve 50. paraleller arasında çok geniş bir sahaya yayılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu bozkır bölgesi doğuda Tanrı dağları ve Altaylardan, Batı Türkistan üzerinden batıya ve aşağı Tuna bölge­sine kadar geniş sahayı içerisine almaktadır. Bu bölgenin doğusu büyük çöl sahasıyla kaplıdır, buna karşılık batı kısmı umumiyetle verimli ve doğudan elverişlidir. Kuzeye doğru bu mekân eski zamanlarda bataklıklar ve ormanlar­la kaplıydı, güneye doğru geniş alanlar Hazar denizi ve Karadeniz, geri kalan kısımlar İran’daki dağlık arazinin yükselen dağ dalgaları ve Kafkas dağ silsile­siyle sınırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> İşte İskitler bozkır imparatorluğunu konar-göçer hayata elverişli bozkır coğrafyası üzerinde kurmuşlardır.</p>
<p>Dünya üzerinde insanlar, yaşadıkları coğrafi çevrenin başlıca üç doğal kaynağı olan; orman, hayvan yetiştirme ve tarım imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Eski çağlarda ilk kültürler de kendi bölgeleri­nin şartları içinde özlülük kazanacaklarından, orman kavimleri “asalak” kültü­rü (avcılık, devşiricilik), ziraata elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültürünü (çiftçilik) ortaya koymuşlar, bozkırdakiler “çoban” kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Bozkırlarda ortaya çıkan kültür konar-göçer bir kültür olup, onun en yüksek derecesini “atlı kültür” oluşturmaktadır. Dünya tarihinde önemli yeri olan bozkır devletleri bozkır coğrafyası üzerinde ortaya çıkmıştır. Ural ve Altay dağları arasında uzanan büyük atlı kültür dairesinin merkezi olmuş, hayvan besleyen atlı bozkırlıların uygarlığı buradan çevreye yayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>İskit imparatorluğunun ilk coğrafi sahası doğu bozkırları olup, burası doğuda Çinin kuzeybatısından batıda Urallar ve Hazar Denizine kadar uzanan sahadır. İkinci genişleme sahası doğuda Hazar Denizi ve Urallardan batıda Tuna nehri ve Macar ovasına kadar uzanan bozkır bölgesidir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>İskitlerin yayılma sahası yalnız doğuda Çinin kuzey batısından batı­da Tuna nehrine kadar geniş bozkırlar olmamıştır. Onlar Kafkaslardan Mısır önlerine kadar ulaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Böylece İskitlerin üçüncü yayılma coğrafyası Kafkaslar ve Anadolu olmuştur.</p>
<p>Coğrafi açıdan ortaya çıktığı Çin’in kuzeybatısı ve Urallar arasında kalan saha ile ikinci yayılma sahası olan Urallar ve Tuna nehri arası bozkır impara­torluklarının kuruluş ve gelişim karakterlerine uygun coğrafyalardı. Üçüncü yayılma sahası olan Kafkaslardan Mısıra kadarki coğrafya büyük ölçüde yer­leşik hayatın temel oluşturduğu yerleşik devletlerin kurulup gelişme sahası idi. Yalnız Kafkasların belirli bir kısmı ile Anadolu’nun doğu ve kuzeydoğu bölgeleri bozkır hayatı için uygun coğrafyaydı.</p>
<p>İskit imparatorluğunun ilk ortaya çıkma ve ikinci yayılma coğrafyaların­da önemli kalpgâhlar İskit yayılma sahası içerisindeydi. Bu kalpgâhlar Altaylar ve çevresi, Urallar ve çevresi ile Tuna nehri ve çevresi idi. Bozkır imparatorluğunun varlığını sürdürebilmesi coğrafi bütünlüğün sağlanmasına ve bu büyük kalpgâhların elde tutulmasına bağlı idi.</p>
<p>İskit imparatorluğunda başlangıçta ve gelişim dönemlerindeki coğrafi bütünlük M.Ö. II. yüzyılın başlarına gelindiğinde ortadan kalkmıştır. Stratejik açıdan büyük önemi olan büyük kalpgâhların kaybedilişi ve coğrafi bütünlü­ğün ortadan kalkışı İskit imparatorluğunun yıkılış süreci içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda yeni gelenlerin İskit coğrafyasına yayılmaları sonucunda İskitlerin bir bölümü Tuna bölgesinde Küçük İskitya olarak bilinen Dobruca’ya yerleşmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Bir kısmı ise, Kırıma yerleşme zo­runluluğu duymuştur.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>İskit imparatorluğunun üçüncü genişleme bölgesi olan Kafkaslar ve Önasya üzerinde M.Ö. VII. yüzyılın başlarından itibaren İskit toplulukları ya­yılmaya başlamışlardır. Onların bütün Anadolu’ya yayıldıkları ve burada yirmi sekiz yıl hüküm sürdükleri bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Hatta onların M.Ö. IV. yüzyılın baş­larında Doğu Anadolu’da egemen güç oldukları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> Herodotos’un vermiş olduğu bilgi M.Ö. V. yüzyılın hemen ortalarından sonra yazıya geçirildiğinden Anadolu’da İskit egemenliğinin daha uzun zaman devam etti­ği söylenebilir. Bozkır devletinin karakterine uygun yerde egemenlik sağlana­bilmiş, ancak yerleşiklerle verdikleri mücadele ve imparatorluğun asıl ilk ve ikinci genişleme bölgelerine uzaklık, coğrafi bütünlüğün sağlanamamasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p><span><strong>Demografik Faktör</strong></span></p>
<p>Bir devletin oluşumunda halk en önemli unsur olarak dikkati çekmektedir. İs­kit imparatorluğunun ortaya çıkışı ve gelişiminde halk önemli bir yer tutmak­taydı. Halkın yaşayışı devletin oluşumunda mühim bir yer işgal etmekteydi. İskitler atçı bir milletti.</p>
<p>İskitler konar-göçerlik gereğince hayatlarını sürdürmekteydiler. Ata binmekte, ok atmakta ve at üstünde kargı savurmaktaydılar. Hatta töre gere­ğince, bir kız düşman öldürmeden evlenemiyordu. Törelerine sıkı sıkıya bağlı idiler. Eğer bir kız düşman öldürmemişse bekâr olarak kalmakta ve bu şekilde yaşlanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Böylece bayanlar da hayat tarzları gereği erkekler gibi aynı mücadelenin içerisinde yer alıyorlardı.</p>
<p>Konar-göçer bir topluluk olarak dört ya da altı tekerlekli, iki ya da üç odalı arabalarda yaşamaktaydılar. Bu arabalar rüzgâra, yağmura ve kara karşı korunaklı bir şekilde yapılmış olup, dört bir yanları ve üstleri keçeyle kaplan­mıştı. Arabaları soğuk yüzünden boynuzları çıkmamış iki ya da üç çift öküz çekmekteydi. Arabaların içerisinde kadınlarla birlikte çocuklar yaşamaktaydı­lar. Erkekler ise onlara at üzerinde eşlik etmekteydi. Bir yerde, hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalmakta ve sonra başka yerlere göçmekteydiler. Pişmiş etle beslenmekte, kısrak sütü içmekte ve kısrak sütünden yapılmış bir çeşit peynir yemekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Onların hayatı tıpkı Asya Hun Hakanı Mo-tun’un Çin imparatoriçesine yazdığı mektupta belirttiği gibiydi. O, mektubunda şöyle demekteydi: “Ir­maklar ve göller arasında doğdum, geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm, kendimi sık sık sınır boylarında buldum”<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Böyle bir hayat tarzını İskit hükümdarı İdanthyrsos’la Pers kralı Darius arasında elçiler arasında el­çiler vasıtasıyla geçen konuşma da gösteriyordu. Darius İskit Hükümdarından savaşması için karşısına çıkmasını istediğinde İdanthyrsos şu cevabı vermiş­tir: “Bizim ne kentimiz var ne de dikili bir ağacımız, ki elden gitmesin ya da yakılıp yıkılmasın diye korkup hemen savaşa girelim; ama siz ille de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun, onlara el kaldı­rın, o zaman görürsünüz, mezarlarımız için dövüşüyor muyuz dövüşmüyor muyuz.”<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Gerçektende onların toprakta sabitleştirdikleri kurgan, yani korugan, koruyucu olarak gördükleri ve ölenlerini koruyan mezarlarının dışında sabit her hangi bir şeyleri yoktu.</p>
<p>Hayat tarzları gereği İskitler bozkır insanıydılar. İmparatorluğun ilk gelişim coğrafyası ve ikinci gelişim coğrafyası, yani Çinin kuzeybatısından Urallara, Urallardan Tuna nehrine kadar geniş saha yaşayışlarına uygundu. Üçüncü genişleme coğrafyasında Anadolu’nun kuzeydoğu bölgesi istisna olmak üzere İskit hayatına Önasya kültür coğrafyası uygun değildi. Özellikle Önasya’da diğer yerleşik kültürler içerisinde karışıp kaynaşan İskitler nüfus potansiyeli bakımından azınlıkta kalarak, diğer kavimler tarafından emildiler. Hayat tarzlarına uygun bozkırlarda ise, yeniden bozkıra yayılanlar arasında azınlık durumuna düştüler. Hatta birbirleriyle bağlantıları kesildi. Başka kül­tür daireleri içerisinde kaldılar.</p>
<p>Bozkır coğrafya ve ikliminin etkisiyle İskit soyunun doğurgan olmaması<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> nüfusun olumsuz yönde etkilemiştir. Hem nüfusu normal bir şekilde art­mayan hem kısa zaman sürecinde ele geçirilen coğrafyalarda sayı üstünlüğü bulamayan ve azınlıkta kalan İskitlerin kurmuş olduğu imparatorluğun yıkılış sürecinde nüfus bir faktör olmuştur. Askeri açıdan sağlanan başarılar ele ge­çirilen coğrafyalarda devleti kuran İskit insan unsuruyla pekiştirilememiştir. Bu durum coğrafyada egemenlik sağlama ve bu süreci uzatmada bir engel oluşturmuş ve insan unsuru olarak İskit yayılma sahasında azınlığa düşül­müş, imparatorluğun asli unsuru coğrafyaya egemen olacak niceliği bulama­mış, adeta coğrafya tarafından yutulmuştur. İskitler çoğu askeri başarılarını sağlamlaştıracak ve coğrafyayı devamlı ellerinde tutacak yeterli nüfusu bula­mamış ve imparatorluğun çöküşü ve yıkılışı kaçınılmaz hale gelmiştir. Coğrafi bütünlüğün ortadan kalkmaya başlamasıyla İskit insan unsuru da bu parça­lanmış İskit coğrafyasında dağınık bir hal almıştır. İmparatorluk coğrafyası asıl unsurla beslenememiş ve böylece coğrafyaya egemenlik zaafa uğramıştır.</p>
<p><span><strong>İktisadi Faktör</strong></span></p>
<p>Devletlerin güçlü kalabilmeleri ve yıkılmalarında en önemli faktörlerden bi­risinin iktisadi faktör olduğu bilinmektedir. Her devlet ya da imparatorluğun iktisadi yapısı da birbirinden farklıdır. İskitlerin ekonomisi de büyük ölçüde hayvancılığa dayanmaktaydı. Konar-göçer hayat tarzları ekonomilerine bü­yük ölçüde etki etmişti. Bozkır coğrafyasının hayvancılığa elverişli bir arazi olması, bu tür bir gelişmeyi zorunlu kılmıştır. Onlar hayvanlarına su ve ot­lak bulabilmek için sürekli yer değiştirme ihtiyacını duymuşlardır. Konar-göçerlerin bütün ruhunu ve dünyaya karşı takındıkları tavrı, onları ehlileşti­rilmiş ata, kocabaş hayvanlara ve koyun sürülerine bağlayan münasebetler belirlemekteydi. Konar-göçerlerin biricik ciddi girişimi büyük ölçüde hayvan ehlileştirmeye, gayreti de her şeyden önce hayvanların sayısının artmasına ve korunmasına dayanmaktaydı. Hayvanlarını etlerinden daha çok sütleri için beslemekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Bu şekilde beslenen hayvanlar ancak onların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan ileri gitmiyordu.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> Bununla beraber Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda gelişmiş bir ticaret potansiyeli vardı. Bu ticaret İskit imparatorluğunun kuruluş döneminde mevcuttu. İskitlerin zenginliği Karade­niz Grekleriyle yaptıkları ticaretten kaynaklanıyordu. İskit imparatorluğu iyi örgütlü idi ve belli bir ölçüye kadar barış şartları sağlamıştı. Bölgedeki zira­ata elverişli yerlerdeki zirai üretim çarpıcı bir şekilde artmaktaydı. M.Ö. IV. yüzyıl itibarıyla Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırların ziraata elverişli bölgeleri Atina’nın hububat ambarı haline geldi. Buğday ve diğer zirai ürünler Karadeniz sahil şeridinde kurulmuş ticaret kolonileri vasıtasıyla ihraç ediliyordu. Buna karşılık Hellas’tan büyük miktarda değerli metal nesneler, silahlar, ça­nak ve çömlek türü kaplar alınıyordu. İskitlerin iktisadi hayatındaki zenginlik uzun süre devam etmiştir. Bununla Karadeniz’in kuzey sahil şeridindeki Grek kentlerinin refahı da yükselmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>İskitlerin Sarmatlarla yer değiştirmesi, ilk anda Karadeniz’in kuzeyin­deki bölgede insanların hayatını ve ekonomik ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Nitekim kargaşa dönemi sona erince Sarmatlar barışla dengeyi sağlamakta ve bozkır insanıyla sahildeki Grek şehirlerinde yaşayanlar arasın­da ticari ilişkiyi kurmakta başarı sağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Büyük ölçüde varlıklarını sürdürdükleri coğrafyalarda siyasi egemen­liklerini kaybeden İskitler iktisadi hayatları için gerekli otlaklarını kaybetme­lerinin yanında ticareti kontrol altında tuttukları bölgeleri de kaybetmişlerdir. İktisadi bakımdan çöküntü imparatorluğun yıkılışını hızlandırmıştır.</p>
<p><span><strong>Siyasi Faktör</strong></span></p>
<p>Bozkır devletlerinin siyasi yapılanması diğer devletlerinkinden tamamen fark­lılık göstermekteydi. Diğer bozkır devletlerinde olduğu gibi İskit imparatorlu­ğunun oluşumunda aileler, boylar ve boylar birlikleri yer almıştır. Aile ve aile birlikleri boyları; boylar ise, boylar birliklerini meydana getirmişlerdir. Boy ve boylar birlikleri de bir araya gelmek suretiyle en üst siyasi kurum olan devleti oluşturmuştur.</p>
<p>İskitler üç ayrı grup halinde teşkilatlanmaya sahipti. Darius üç bölü­me ayrılmış olan İskitlere karşı savaş açtığında, İskit hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir yerde durum değerlendirmesi yapmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Homarges Herodotos’un Sakai Amyrgioi’siyle şüphesiz aynıdır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> Homarges, Saka haumavarga ve diğeri Thamyris, Massaget hükümdarı adı Thomyris’i ha­tırlatıyor ve Hekataios’a göre Grekler tarafından Massaget olarak adlandırılan grup, Saka tigrakhauda olduğundan<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Thamyris’in Saka tigrakhauda’nın hü­kümdarı olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Denizin ötesindeki Sakaların, yani Karadeniz İskitlerinin hükümdarının İdanthyrsos olduğu ve Darius’un ona elçi gönderdiği Herodotos tarafından belirtilmektedir. Ancak yukarıda adı geçen üç İskit hükümdarının Darius’un seferinden önce durumu değerlendirdikleri düşünülürse, Sakesphares’in Ka­radeniz İskitlerinin hükümdarı olduğu ve onun İdanthyrsos’tan bir önceki hü­kümdarları olması gerektiği kanaati oluşuyor.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>İskitlerin birbirlerinden farklı coğrafyalarda yaşayan üç ayrı hükümdar­lığa ayrılmalarına rağmen, onların hükümdarlarının bazı tehdit unsurlarına karşı bir araya gelmeleri ve durum değerlendirmesi yapıp, ortak karar almala­rı, aralarında bir birlik şuurunun olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İşte imparatorluğun çöküş sürecine giden yolda İskit gruplarının ortak düşmana karşı birleşecekleri şartlar ortadan kalkmış ve coğrafi bütünlüğün ortadan kalkması ile de etraflarını çeviren diğer unsurlar siyasi egemenlikle­rine engel oluşturmuştur. Bu kendi içerilerindeki siyasi bütünlük de en kü­çük siyasi birlik olan boyların ayrılma ve yeni oluşumlar içerisinde bulunma süreçlerini hızlandırmış, boy ve boylar birlikleri arasındaki bütünlük, hatta üçe ayrılmış İskit grupları arasında siyasi dayanışma ve bütünlük de ortadan kalkmıştır. İskit siyasi hâkimiyetinin zaafa uğraması, bütün jeopolitik açıdan egemenliğin ortadan kalkması yıkılış sürecini hızlandırmış, bu çöküş sürecin­de İskitlere ait unsurlar adeta parçalanmış coğrafyalarında boylarla temsil edilmişlerdir.</p>
<p>İskitler Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda yalnız Dobruca ve Kırım çevresinde kısmen siyasi egemenliklerini koruyabilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Bu egemenlik­leri de zamanla ortadan kaldırılmıştır. Boy ve boylar birlikleri yapılanmasına göre Sarmat üst kimliği altında varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. M.Ö. II. yüzyılın başlarında büyük ölçüde siyasi egemenliklerini kaybeden İskitler doğu bozkırlarında da aynı dönemde aynı kaderi yaşamışlardır. Asya Hunlarının güçlendiği ve Hun hakanı Mo-tun’un dağınık boyları Hun adı al­tında toplamasıyla İskit-Sakalar yeni bir oluşum içerisinde yer almışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Burada da Hun üst kimliği ön plana çıkmıştır. Geniş bozkır coğrafyasındaki İskit siyasi egemenliği adeta denizde birbiriyle bağlantısı olmayan adacıklar ya da karada birbirleriyle bağlantısı bulunmayan göletlerin konumu gibi bağlantısızlaşmıştır.</p>
<p><span><strong>Askeri Faktör</strong></span></p>
<p>İskitler yayıldıkları çok geniş coğrafyada değişik kavimlerle karşılaşmışlar ve onlarla mücadele etmişlerdir. Onlarda askerlik ve ordu bulundukları hayat şartları içerisinde hep ön plana çıkmıştır.</p>
<p>İskit ordusunun büyük bir bölümünü atlılardan meydana gelen süva­ri sınıfı oluşturmaktaydı. Onlar at üzerinde ok atarak savaşmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Bu şekilde savaşan kavimler at üzerinde yayı etkili bir savaş silahı haline getire­bilmişler ve “uzak savaş” usulünü benimsemişlerdi. At sayesinde sürekli ma­nevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Saldırı silahları arasında yay ve ok ilk sırayı alıyordu. İmal ettikleri ok­ların uçları jilet keskinliğine getirilmekteydi. Hatta zehirli oklar da üretmek­teydiler. Zehri elde etmek için İskitler bir cins yılanı, muhtemelen küçük en­gerekleri yakalar, gövdelerinin çürümesini beklerlerdi. Bir takım işlemlerden sonra zehir elde ederlerdi. Okların uçları bu zehre bulanırdı. Bu kanca uçlu ve zehre bulanmış ok uçlarından son derece korkulurdu; çünkü saplandığında bunların çıkarılması son derece zordu ve çıkarma işlemi sonucunda yaralı çok büyük acı çekerdi. Üstelik zehrin uzun vadeli hasara neden olduğu ve bu ne­denle en küçük yaraların bile büyük ihtimalle ölümcül olduğu hesaplanırdı. Çünkü bu tür bir ok için “çifte ölüm saçan” tabiri kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Ok atışına hedef olan insan okun açtığı yaradan ölmezse, bizzat zehrin vücuda yayılma­sıyla ölüyordu. Bu zehirli oklar adeta günümüz kimyasal başlıklı füzeleri gibi, belki onlara model oluşturan ilkçağ kimyasal silahlarıydı.</p>
<p>Uzaktan atışı esas alan bu bozkır savaş sisteminde ok menzili 500 metrenin üzerindeydi.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Hatta doğu bozkırlarında kullanılan okların menzili­nin 660-884 metre arasında olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> Bu şekilde uzaktan atışa imkân veren, aynı zamanda zehirli uçları olan oklar İskitlere büyük avantaj sağlıyordu.</p>
<p>İskitler bozkır savaş taktiğini en iyi şekilde uygulamaktaydılar. İskit-Saka liderlerinden Tomris’in Perslere karşı böyle bir savaş taktiği uyguladığı bilinmektedir. M.Ö. 528 yılında büyük Balhan’da dağlık arazinin boğazında Pers ordusunun önü kesilerek yenilgiye uğratılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Darius’un İskitler üzerine yaptığı seferde de bu taktik açıkça görül­mektedir. Darius İskit topraklarına vardığında İskit ordusu iki gruba ayrıla­rak çekilmiştir. Bu çekilme esnasında İranlıların yararlanabilecekleri bütün kaynakları kurutmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Böylece düşmanı daha içerilere çekerek yormayı, onları oyalayarak daha fazla zaman geçirmelerini, önlerinden çekilirlerken su alabilecekleri kuyuları doldurarak, otları biçerek ve çekildikleri yerleri yakarak Perslerin ve hayvanlarının aç ve susuz kalmasını sağlamışlardır. Bunun sonu­cunda durumun kötüye gittiğini gören Darius, mecburen çekilmek zorunda kalmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> İşte kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çembere almak üzere pusu kurulan yere kadar çekilen savaş taktiğine “turan taktiği ya da “kurt oyunu” denilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> İskitler bu savaş taktiğinin en eski uygulayıcıları idiler.</p>
<p>İskitler askeri bakımdan güçlüydüler ve düşmanlarına korku saçıyor­lardı. Onların atlı bir kavim olarak yay kullanıp ok attıkları, büyük bir askeri güç haline geldikleri, onlara karşı koyabilecek bir gücün olmadığı kaynaklarda belirtilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Pers kralı Darius kendi askerlerine İskit-Saka askeri kıyafe­ti (pantolon, ceket) giydirerek ancak onlara saldırmaya cesaret edebilmişti.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> Yine İskit hükümdarı Pers kralı Darius’a elçi vasıtasıyla “bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane ok göndermişti. Persler tarafından yapılan istişareler sonucunda bu armağanların anlamı şöyle yorumlanmıştı: İranlılar, eğer kuş olup uçmazsınız, fare olup yerin altına girmezseniz ve kurbağa olup bataklığa atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz; oklarla vurulup öleceksiniz.”<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>İşte İskitler hem düşmanları tarafından güçlü olarak görülmekte hem de kendilerine güvenmekteydiler. Ancak zamanla bu anlayış değişmeye baş­lamıştır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Son derece büyük bir askeri güce sahip İskitlerin askeri yönden zayıf duruma düşmelerinin diğer saydığımız faktörlerle bağlantısı bulunmaktadır. Öncelikle coğrafi ve siyasi bütünlüğün ortadan kalkması İskitlerin askeri yönden gücünü birleştirmesine engel oluş­turmuştur.</p>
<p>İskitlerin savaş taktiğini yerlerine geçen Sarmatlar da uygulanmaktay­dı. Ağır süvari birlikleri ve madeni üzengiyi kullanmaları onlara İskitlere göre daha fazla avantaj sağlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Sarmat atlıları miğfer, pullu ya da deriden yapılma zırh giymekteydi. Onların ana silahları uzun mızrak ve uzun demir kılıçtı. Savaşta ağır donanımlı askerler genellikle önde yer alır ve diğer iki kanat hafif silahlara emanet edilirdi. Böyle hafif süvari bölüğünün ağır zırhı olmazdı, askerler mızrak ve kılıç yerine ok ve yay kullanırlardı. Düşmanların atlarını uzaklardan ürkütmek için büyük yakalama ipleri, yani bir çeşit kement kullanıyor ve böylece onları ele geçirebiliyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Buradan da görüleceği üzere, İskitlerin yerine geçen Sarmatlar hafif sü­vari birliklerinin yanında ağır süvari birlikleri oluşturarak ve üzengiyi kullana­rak hem at üzerinde daha güvende durabilmişler hem de saldırı silahlarında olduğu gibi savunmaya yönelik savaş araç gereçlerinde de ileri düzeye ula­şabilmişlerdir. İskitler de ise, böyle bir gelişimin görülmemesi, yeni şartlara göre silahlanmanın ve savaş araç gereçleri kullanmanın verdiği dezavantaj yıkılış sürecini hızlandırmıştır.</p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p>İskit imparatorluğu bozkır coğrafyası üzerinde ilk tarih sahnesine çıkan ve teş­kilatlanması bozkır şartlarına göre oluşmuş güçlü bir yapıya sahipti. Bozkır insanı, at ve demir geniş coğrafyaların kontrol edilmesi ve ele geçirilmesinde önemli bir yer tutuyordu. İmparatorluğu yaşatanlar at üzerinde yay geren ok atan insanlardı. Zaten bozkır devletinin temel unsurundan birisi halktı. Diğer­leri ise, istiklal, ülke ve töre demek olan kanundu.</p>
<p>Zamanla İskit imparatorluğunun kurulduğu coğrafyada bütünlük sağ­lanamadı. Altaylar ve çevresi, Urallar ve çevresi, Macar ovası İskit kontrolün­den çıktı. Büyük devlet ya da imparatorluk oluşumu için gerekli “kalpgâhlar”ın elden çıkması coğrafi çözülme sürecini hızlandırdı.</p>
<p>İskit nüfusunun uçsuz bucaksız bozkırlara yayılması ve bu yayılımda sayı bakımından yetersiz kalması, imparatorluğa bağlı ya da imparatorlu­ğu kuran ve imparatorluğa sahip çıkacak soyun azalmasına ve bazı yerlerde azınlık duruma düşmesine neden oldu. Zaten doğurgan bir soy olmadığı da kabul gören İskitler geniş coğrafyalarda kendi soylarından olmayan unsurlar içerisinde de emildiler. İmparatorluğun dayanağı olan asıl unsurun erimesi imparatorluğun yıkılış sürecini hızlandırdı. Çünkü imparatorluğu asıl kuran soy devam ettirebilirdi.</p>
<p>İktisadi açıdan önem taşıyan kültür coğrafyalarının elden çıkması imparatorluğun zayıflamasına neden olan önemli hususlardandı. Hayvanlarının otlakları azalan, günlük hayatta kullandıkları eşya ve savaş araç, gereçleri için yeraltı kaynak bölgelerini kaybeden ve ticaret yaptıkları pazarları da kaptıran İskitlerin imparatorluğunun çözülme süreci hızlandı.</p>
<p>Coğrafyadaki parçalanma siyasi bütünlüğe de etki etti. İskit yöneticileri bir araya gelerek ortak kararlar alamadılar. Hatta onlar üzerinde “divide et impare (böl ve hükmet=ayır, buyur)” yönteminin uygulanması siyasi bütünlüğün sağlanmasını olumsuz etkiledi. İmparatorluk yıkılışa doğru gitmeye başladı.</p>
<p>Askeri açıdan yenilenme ihtiyacının duyulmaması ve aynı savaş takti­ğini benimsemiş düşmanlarının daha gelişmiş savaş araç, gereçleri kullan­maları yenilgi nedir bilmeyen İskit ordusunun bundan böyle yenilmeye baş­lamasına zemin hazırladı. Savaş meydanlarındaki yenilgiler imparatorluğun çözülme ve yıkılma sürecini hızlandırdı.</p>
<p>Coğrafi bütünlüğün ortadan kalkması, imparatorluğu kuranların oluş­turduğu nüfusun yetersiz hale gelmesi, iktisadi açıdan önemli kaynak ve böl­gelerin elden çıkışı, siyasi birliğin sağlanamaması ve askeri açıdan yeniliklerin yapılmaması İskit-Saka imparatorluğunun yıkılışının önemli nedenleriydi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, ilhami@gazi.edu.tr</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ DEER, Jozsef; “İstep Kültürü”, Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, XII/1- 2, (1954), 159- 176.</span></div>
<div><span>♦ DE GROOT, Johann Jakob Maria; Die Hunnen der vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin, 1921.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; İskitler (Sakalar), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayın­ları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Saka Adı Üzerine”, Milli Folklor, 3/19,(1993 ), 33- 34.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Sakalar İskitler mi?”, Kırım, 3, (1993 ).</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Sarmatlar’da Sosyal ve Ekonomik Hayat”, Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi, 1, (1996 ), 173- 191.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Massagetler”, Bilig, 3, (1996 ), 86- 91.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Anadolu’da Kimmerler ve İskitler”, Belleten, LXI/231, (1997 ), 273- 286.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Saka-Pers Mücadelesi”, Bilig, 4 , (1997 ), 49- 53.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “İskitlerin Kimliği”, Türkler, 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, 620- 627.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “İskit Kültürü”, Türkler, 4, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, 15- 24.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; Sarmatlar, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ HARMATTA, John; Studies on the History of the Sarmatians, Pazmany Peter Tudo- manyegyetemi Görög Filologiai İntezet, Budapest, 1950.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS; Herodot Tarihi, (çev. Müntekim Ökmen), Remzi Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert; “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”, Beihefts zur Archiv für Orientforschung, I , (1933), 157- 170.</span></div>
<div><span>♦ HİPPOKRATES; Hippokratous to peri Aeron, Hydaton, Topon, İ.M.Eberartos, Parisioi, 1816.</span></div>
<div><span>♦ JUNGE, Julius; Saka-Studien, Der Ferne Nordosten im Weltbild der Antike, Dietrische Verlagsbuchhandlung, Leipzig, 1939.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ KRETSCHMER, Karl; “Sarmatae”, Paulys Real Encyclopaedie der Classischen Alter- tumswissenschaft, IA2,(1920), 2542- 2550.</span></div>
<div><span>♦ KSENOPHON; Anabasis, (çev. Hayrullah Örs), Maarif Matbaası, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span>♦ MANSEL, Arif Müfid; Ege ve Yunan Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1971. MEMİŞ, Ekrem; İskitlerin Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1987.</span></div>
<div><span>♦ PİOTROVSKY, Boris Borisoviç; “İskitlerin Dünyası”, Unesco’dan Görüş, XII, (1976), 4- 8.</span></div>
<div><span>♦ POTRATZ, Johannes; Die Skythen in Südrussland, Ein untergangenes Volk in Südoste- uropa, Raggi Verlag, Basel, 1963.</span></div>
<div><span>♦ RİCE, Tamara Talbot; The Scythians, Thames and Hudson, London, 1958. ROLLE, Renate; Die Welt der Skythen, Verlag C.J. Bucher, Frankfurt, 1980.</span></div>
<div><span>♦ THUKYDİDES; Peloponnesoslularla Atinalıların Savaşı, II, (çev. Halil Demircioğlu), A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayını, Ankara, 1975.</span></div>
<div><span>♦ VERNADSKY, George; A History of Russia I, Ancient Russia, Yale University Press, New Haven, 1943.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a>   İlhami Durmuş, “Saka Adı Üzerine”, <em>Milli Folklor</em>, 3/19, (1993), s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>   İlhami Durmuş, “Sakalar İskitler mi?” <em>Kırım</em>, 3, (1993), s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>   Albert Herrmann, “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”, <em>Beihefts zur Archiv für Orientfors- chung</em>, I, (1933), s. 158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a>   İlhami Durmuş, <em>İskitler (Sakalar),</em> Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a>   Herodotos VII, 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>   İlhami Durmuş, <em>a.g.e</em>., s. 28- 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>   İlhami Durmuş, “İskitler’in Kimliği”, <em>Türkler</em>, 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 620.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a>   İlhami Durmuş, <em>a.g.e</em>., s. 62- 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a>   İlhami Durmuş, <em>Sarmatlar</em>, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2007, s. 86- 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İlhami Durmuş, “Saka- Pers Mücadelesi”, <em>Bilig</em>, 4, (1997), s. 49- 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İlhami Durmuş, Sarmatlar’da Sosyal ve Ekonomik Hayat”, <em>G.Ü. Fen- Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi,</em> 1, (1996), s. 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Johannes Potratz, <em>Die Skythen in Südrussland, Ein Untergangenes Volk in Südosteuropa</em>, Raggi Verlag, Basel, 1963, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> George Vernadsky, <em>A History of Russia, I, Ancient Russia</em>, Yale University Pres, New Haven, 1943, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ekrem Memiş, <em>İskitlerin Tarihi</em>, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1987, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Arif Müfid Mansel, <em>Ege ve Yunan Tarihi</em>, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1971, s. 403.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> John Harmatta, <em>Studies on the History of the Sarmatians,</em> Pazmany Peter Tudomanyegyetemi Görög Filologiai Intezet, Budapest, 1950, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> George Vernadsky, <em>a.g.e</em>., s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> John Harmatta, <em>a.g.e</em>., s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> George Vernadsky, ag.e., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> John Harmatta<em>, a.g.e</em>., s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Tamara Talbot Rice, <em>The Scythians</em>, Thames and Hudson, London, 1958, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İlhami Durmuş, <em>Sarmatlar</em>, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Boris Borisoviç Piotrovsky, “İskitlerin Dünyası”, <em>Unesco’dan Görüş</em>, XII, (1976), s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Julius Junge, <em>Saka- Studien, Der Ferne Nordosten im Weltbild der Antike</em>, Dietrische Verlagsbuch- handlung, Leipzig, 1939, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989, s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İlhami Durmuş, “İskit Kültürü”, <em>Türkler</em>, 4, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> İlhami Durmuş, <em>İskitler (Sakalar),</em> s. 32-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İlhami Durmuş, <em>a.g.e</em>., s. 35-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> George Vernadsky, <em>a.g.e</em>., s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> John Harmatta, a.g.e., s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Herodotos IV, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Ksenophon IV, 7,18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Herodotos IV, 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Hippokrates VI, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Johann Jakob Maria De Groot, <em>Die Hunnen der vırchristlichen Zeit</em>, Walter de Gruyter, Berlin, 1921, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Herodotos IV, 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Hippokrates VI, 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Jozsef Deer, “İstep Kültürü”, <em>A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Dergisi</em>, XII/1- 2, (1954), s. 159-160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> İlhami Durmuş, <em>Sarmatlar</em>, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> John Harmatta, <em>a.g.e</em>., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> George Vernadsky, <em>a.g.e</em>., s. 84-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Julius Junge, <em>a.g.e</em>., s. 244.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Herodotos VII, 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Julius Junge, <em>a.g.e.</em>, <em>s.</em> 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İlhami Durmuş, “İskitlerin Kimliği”, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> John Harmatta, <em>a.g.e</em>., 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> İlhami Durmuş, “Massagetler“, <em>Bilig</em>, 4, (1997), s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Herodotos IV, 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.e</em>., s. 272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Renate Rolle, <em>Die Welt der Skythen</em>, Verlag C. J. Bucher, Frankfurt, 1980, s. 72-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Renate Rolle, <em>a.g.e.,</em> s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.e</em>., s. 272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> İlhami Durmuş, “Massagetler”, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Herodotos IV, 120-122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> İlhami Durmuş, “İskit Kültürü”, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.e</em>., s. 274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Thukydides II, 96- 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> İlhami Durmuş, “Massagetler”, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Herodotos IV: 131- 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> İlhami Durmuş, Sarmatlar, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-imparatorlugunun-yikilis-nedenleri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Karl Kretschmer, “Sarmatae”, <em>Paulys Real Encyclopaedie der Classischen Altertumswissenschaft</em>, IA2, (1920), s. 2549.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Öğüt ve Uyarıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-ogut-ve-uyarilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-ogut-ve-uyarilari</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlık, bugün ulaştığı mesafeyi, düşünce ve duygularını gelecek üzerine kurmuş ve yaşamlarını bu amaca adamış düşün adamlarına borçludur. Geçmişe takılıp kalanlar ise, hem düşün adamlarının zorluklarını oluşturmuşlar hem de uygarlıkta alınan mesafeyi azaltmışlardır. İnsanlığın ve özellikle geri bıraktırılmış ülke halklarının çektikleri, çekmeye devam edecekleri her türlü acının nedeni bu tür anlayış sahipleridir. XXI. yüzyıla girdiğimiz bu günlerde İslâm ülkeleri halklarının geri kalmışlıkta başı çekmeleri nedendir? sorusunun yanıtı üzerinde daha fazla düşünmelidir. İslâm halklarının kurtuluş sırrının yukarıdaki sorunun yanıtında saklı olduğuna inanan Atatürk düşünen, sorgulayan, gelişim ve değişimin peşinde koşan insanları yaşamı boyunca desteklemiş ve onlara sonsuz bir saygı duymuştur. Çıkarlarını […]
The post Atatürk’ün Öğüt ve Uyarıları appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c5592c4d47.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Öğüt, Uyarıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık, bugün ulaştığı mesafeyi, düşünce ve duygularını gelecek üzerine kurmuş ve yaşamlarını bu amaca adamış düşün adamlarına borçludur. Geçmişe takılıp kalanlar ise, hem düşün adamlarının zorluklarını oluşturmuşlar hem de uygarlıkta alınan mesafeyi azaltmışlardır. İnsanlığın ve özellikle geri bıraktırılmış ülke halklarının çektikleri, çekmeye devam edecekleri her türlü acının nedeni bu tür anlayış sahipleridir. XXI. yüzyıla girdiğimiz bu günlerde İslâm ülkeleri halklarının geri kalmışlıkta başı çekmeleri nedendir? sorusunun yanıtı üzerinde daha fazla düşünmelidir.</p>



<p>İslâm halklarının kurtuluş sırrının yukarıdaki sorunun yanıtında saklı olduğuna inanan Atatürk düşünen, sorgulayan, gelişim ve değişimin peşinde koşan insanları yaşamı boyunca desteklemiş ve onlara sonsuz bir saygı duymuştur. Çıkarlarını kaybetmek endişesiyle her türlü değişime karşı çıkan bencil ikiyüzlülerin ise daima karşısında olmuştur. Kendi çıkarları için halkça yüce kabul edilen dinî ve manevî değerleri istismar edenlerin verebilecekleri zararlar hususunda halkı uyarmıştır. Hatta uyarmakla kalmamış yaptığı devrimlerle buna engel olmaya çalışmıştır.</p>



<p>Değişimin dışında her şeyin değiştiği bu evrende Atatürk’ün aşağıdaki sözleri belki de değişmeyen tek hakikat olarak kalacaktır. Bu anlamda bu sözler Türk ulusu için hem bir uyarı hem yarını kurmak ve yaratmak hususunda de bir ölçüttür. Bu konudaki sorumluluktan Türk ulusunun hiçbir ferdinin kaçma hakkı yoktur:</p>



<p><em>“Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alâkasız yaşayamayız. Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medenî bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.”</em></p>



<p><em>“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur.”</em></p>



<p><em>“Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz (ödün) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.</em></p>



<p><em>Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”</em><a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-soylev-ve-demecleri/ataturkun-ogut-ve-uyarilari/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-soylev-ve-demecleri/ataturkun-ogut-ve-uyarilari/#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Atatürkçülük (Birinci Kitap); Gnkur. ATASE Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1983, s. 283-289</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-soylev-ve-demecleri/ataturkun-ogut-ve-uyarilari/">Atatürk’ün Öğüt ve Uyarıları</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Menemen – Kubilay Olayı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/menemen-kubilay-olayi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/menemen-kubilay-olayi</guid>
<description><![CDATA[ 23 Aralık 1930 günü Menemen Hükümet Meydanının bir köşesindeki mescidin kapısında beş on kişilik bir grup toplandı. Sabah namazı kılan cemaat arasına girerek kışkırtmalara başladılar. Bunların başında kendisine mehdi (Peygamber) dedirten Şeyh Mehmet adında bir yobaz vardı. Mesciddeki yeşil bir sancağı alıp namazdaki halkla beraber dışarı çıktılar. Hükümet Meydanında zikretmeye, dönüp durmaya başladılar, Menemen uykudan yeni yeni uyanıyordu ve fısıldaşmalar başlamıştı: “Yüz bin kişi kasabayı sarmış,.. Bugünden sonra yeniden fes giyilecek… Eski yazıya dönülecek… Kadınlar yeniden örtünecek…” Olayın haberi ve bu fısıltılar Menemen’de bulunan Alay Karargâhına kadar gidince Alay Komutan Yardımcısı Yarbay Nihat Bey kışlada yatmakta olan takım komutanı Kubilay’ı […]
The post Menemen – Kubilay Olayı appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c559104d81.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Menemen, –, Kubilay, Olayı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><a href="https://turkcetarih.com/etiket/23-aralik/">23 Aralık</a> <a href="https://turkcetarih.com/etiket/1930/">1930</a> günü Menemen Hükümet Meydanının bir köşesindeki mescidin kapısında beş on kişilik bir grup toplandı. Sabah namazı kılan cemaat arasına girerek kışkırtmalara başladılar. Bunların başında kendisine mehdi (Peygamber) dedirten Şeyh Mehmet adında bir yobaz vardı. Mesciddeki yeşil bir sancağı alıp namazdaki halkla beraber dışarı çıktılar. Hükümet Meydanında zikretmeye, dönüp durmaya başladılar, Menemen uykudan yeni yeni uyanıyordu ve fısıldaşmalar başlamıştı: </span><i><span>“Yüz bin kişi kasabayı sarmış,.. Bugünden sonra yeniden fes giyilecek… Eski yazıya dönülecek… Kadınlar yeniden örtünecek…”</span></i></p>
<p><span>Olayın haberi ve bu fısıltılar Menemen’de bulunan Alay Karargâhına kadar gidince Alay Komutan Yardımcısı Yarbay Nihat Bey kışlada yatmakta olan takım komutanı Kubilay’ı 26 erle olay yerine yolladı. Kubilay koşar adımla Hükümet Meydanına geldi.</span></p>
<p><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/e2818836d04c38816bfb7fa8d676d795.jpg" data-rel="lightbox-image-0" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="670" height="371" data-public-id="e2818836d04c38816bfb7fa8d676d795/e2818836d04c38816bfb7fa8d676d795.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-post-34455 wp-image-34460 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2NzAiIGhlaWdodD0iMzcxIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671789649" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="670 371" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a></p>
<p><span>Meydanda küçük bir kalabalık, ortalarında Mehdi (!) olduğu halde yeşil bayrak çevresinde haykırışlarına devam ediyorlardı. Kubilay, yanındaki birliği bir kenarda bıraktı, herhalde kan dökmeden bu uygunsuzluğa son vermek amacıyla, kalabalığı yarıp tek başına ortaya atıldı. Bayrağın başındaki sakallı şeyhi yakalayıp:</span></p>
<p><i><span>“Ne yapıyorsunuz? Hükümete isyan mı edeceksiniz? Haydi derhal dağılın…”</span></i><span> dedi.</span></p>
<p><span>Ancak Mehdi (!) kendinden geçmişti. Uydurduğu yetmiş – yüz bin kişi masalına kendi de inanmıştı, bir hamlede genç subayın karşısına çıktı yakasına yapıştı ve sarsmaya başladı. Kubilay şaşırmış ve yere düşmüştü. Bu sırada Şeyh Mehmet tabancasını çekti ve yerden henüz kalkmamış olan Kubilay’a ateş etti. Kurşun Kubilay’ı göğsünden yaralamıştı. Birkaç saniye içindeki bu olay ortalıkta büyük bir şaşkınlık yarattı.</span></p>
<p><span>Kubilay yerinden kalktı, kan kaybettiği halde kalabalık arasından sıyrılarak Hükümet Dairesinin avlusuna girdi. Ancak kapı kapalıydı. Kan dökmemek için askerlerini meydana sokmayıp, beklemeye bıraktığı yere doğru yöneldi. Fakat dayanamadı ve yığıldı.</span></p>
<p><span><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1671789645/f73cdfce2b50f8ac8e94d134152c4873/f73cdfce2b50f8ac8e94d134152c4873.jpg?_i=AA"><img width="306" height="400" data-public-id="f73cdfce2b50f8ac8e94d134152c4873/f73cdfce2b50f8ac8e94d134152c4873." loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-post-34455 wp-image-34459" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzMDYiIGhlaWdodD0iNDAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671789645" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="551 720" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a>Meydandaki grup Kubilay’ın yere yıkıldığını görünce üzerine saldırdılar. İçlerinden biri heybesinden bir bağ bıçağı çıkarttı ve herkesin gözü önünde ve soğukkanlılıkla Kubilay’ın başını vücudundan ayırdı.</span></p>
<p><span>Sonra Kubilay’ın kesik başı meydana getirildi ve kanları aka aka yeşil sancağın direğine geçirildi. Yobazlar şimdi de Kubilay’ın kanlı başının çevresinde tekbir getiriyorlardı.</span></p>
<p><span>Her şey birkaç dakikanın içinde olmuştu. Kubilay’ın birliği, yetişen bekçiler olay yerine varıncaya kadar iş işten geçmişti. Kışladan yetiştirilen yeni birlikler de gelip katillere ateş edilmeye başlayınca herkes çil yavrusu gibi dağılmıştı. Bu arada, Mehdilik iddiasındaki Derviş Mehmet de mescidin duvarı arkasına sinmişti. Yerini keşfeden bir bekçiye tabancasını çevirdi ve ateş etti: Bekçi Hasan kanlı olayın ikinci şehidi oldu… Sonra da Bekçi Fevki…</span></p>
<p><span>Sonunda askerî birlikler katillere ateş açtılar. Derviş Mehmet ve iki arkadaşı bu çarpışmada öldüler, ötekiler yakalandı.</span></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1671776838/d4a280dd6972f0a475c354292f76a4d1/d4a280dd6972f0a475c354292f76a4d1.jpg?_i=AA"><img width="1200" height="675" data-public-id="d4a280dd6972f0a475c354292f76a4d1/d4a280dd6972f0a475c354292f76a4d1." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-34449" class="size-full wp-post-34455 wp-image-34449" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMjAwIiBoZWlnaHQ9IjY3NSI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671776838" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1200 675" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Menemen irtica ayaklanmasının failleri Derviş Mehmet ve şürekâsı adaletin pençesinde</p></div>
<p><span>Olay bastırılmıştı.</span></p>
<p><span>Ama o sırada bir yurt gezisinde bulunan Gazi için olay basit bir cinayet olamazdı. Bu, devrimlere bir karşı geliş, Türk milletinin büyük hamlesini durdurmak isteyenler için bir baş kaldırıştı. Atatürk haberi aldığı sırada yanında bulunanların ifadesine göre son derece öfkelenmişti. Üstelik devrimlere karşı olan bu baş kaldırmada gerekli tepkiyi göstermediği için bütün Menemen’i ve Menemenlileri suçlu bulmuştu.</span></p>
<p><span>Cumhuriyet tarihimizin incelenmesinde kesin delillerle ispatlanmamıştır ama, Atatürk’ün derhal İçişleri Bakanlığına telgrafla “ Menemeni yakınız!…” emrini verdiği söylenmiştir.</span></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/fd75d11a5527de2bf9f6a0da41cbb08a.jpg" data-rel="lightbox-image-1" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="720" height="720" data-public-id="fd75d11a5527de2bf9f6a0da41cbb08a/fd75d11a5527de2bf9f6a0da41cbb08a." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-34457" class="size-full wp-post-34455 wp-image-34457" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3MjAiIGhlaWdodD0iNzIwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671789448" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="720 720" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Şehit Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın Şapkası, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi</p></div>
<p><span>Hükümet Ankara’da derhal harekete geçti. Geniş bir bölgede sıkıyönetim ilân edildi. Kovuşturmaya başlandı. Kısa zamanda anlaşıldı ki olay Nakşibendî hareketinin bir halkasıydı ve herşey tarikat şeyhlerinden Şeyh Esat ve Şeyh Halit tarafından tertiplenmiştir. Sıkıyönetim sahasında tutuklananların sayısı iki bine kadar yükseldi.</span></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="QLxGoWTBZn"><p><a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/menemen-olayi-divani-harp-kararnamesi/">Menemen Olayı – Divanı Harp Kararnamesi</a></p></blockquote>
<p></p>
<p><span>Orgeneral Mustafa Muğlalı’nm başkanlığında kurulan Sıkı Yönetim Mahkemesi suçlulardan 28’inin asılmasına, 46’sının çeşitli hapis cezalarına çarptırılmasına karar verdi.</span></p>
<p><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1671777945/40c208cd6170f7d10133559679aa2fac/40c208cd6170f7d10133559679aa2fac.jpg?_i=AA"><img width="550" height="791" data-public-id="40c208cd6170f7d10133559679aa2fac/40c208cd6170f7d10133559679aa2fac." loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-post-34455 wp-image-34453 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1NTAiIGhlaWdodD0iNzkxIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671777945" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="550 791" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/menemen-kubilay-olayi/">Menemen – Kubilay Olayı</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk neden elini ceketinin içerisinde tutuyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor</guid>
<description><![CDATA[ Görmüş olduğunuz bu fotoğrafların ortak noktasını söyleyebilir misiniz? Evet, fotoğraflardaki herkes elini ceketinin içerisine koyarak poz vermiş. Bazı fotoğraflarda Atatürk’ün de elini ceketinin içerisine tümüyle veya sadece parmaklarını koyarak poz vermiş olması dikkatinizi çekmiş olabilir. Peki bunun sebebini hiç düşündünüz mü? Kimileri bu duruşa, binlerce yıllık Bilge Kağan duruşu, kimileri masonların yaptığı “3. Derece Nizam Vaziyeti” diyor… Bu düşüncelerin bir an için doğru olduğunu kabul edersek, Türk olmayan veya masonlukla alakası olmayan kişilerin bu duruşlarını nasıl açıklayabiliriz acaba? Elin ceketin içerisine konularak poz verilmesi, Atatürk’ten çok daha önceleri sanat dünyasında portre ressamlarının uyguladıkları bir klişeden ibaretti. Yirminci yüzyıla girerken, farmason […]
The post Atatürk neden elini ceketinin içerisinde tutuyor? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c558f119da.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, neden, elini, ceketinin, içerisinde, tutuyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Görmüş olduğunuz bu fotoğrafların ortak noktasını söyleyebilir misiniz?</p>
<p>Evet, fotoğraflardaki herkes elini ceketinin içerisine koyarak poz vermiş.</p>
<p>Bazı fotoğraflarda Atatürk’ün de elini ceketinin içerisine tümüyle veya sadece parmaklarını koyarak poz vermiş olması dikkatinizi çekmiş olabilir. Peki bunun sebebini hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Kimileri bu duruşa, binlerce yıllık Bilge Kağan duruşu, kimileri masonların yaptığı “3. Derece Nizam Vaziyeti” diyor…</p>
<p>Bu düşüncelerin bir an için doğru olduğunu kabul edersek, Türk olmayan veya masonlukla alakası olmayan kişilerin bu duruşlarını nasıl açıklayabiliriz acaba?</p>
<p>Elin ceketin içerisine konularak poz verilmesi, Atatürk’ten çok daha önceleri sanat dünyasında portre ressamlarının uyguladıkları bir klişeden ibaretti.</p>
<p>Yirminci yüzyıla girerken, farmason sözcüğü bütün doğu ve islam toplumlarında yayılmaya başlamış ve farmasonluk, Ebüzziya Tevfik’in ifadesiyle <em>küfriyatın doruğunu anlatan en aşağılık sıfatların en kötüsü olarak</em> kullanıla gelmiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bugün bile Türk Dil Kurumu’nun internetten de kolaylıkla erişilebilen Büyük Sözlüğüne bakacak olursanız, mason kelimesi için farmason kelimesine yönlendirir. Farmason kelimesinin ise anlam olarak <em><strong>dinsiz, imansız</strong></em> olarak verildiğini göreceksinizdir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn2" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a></p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/f57568b1f611cd651624133f386f8f50.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img decoding="async" width="920" height="1235" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/f57568b1f611cd651624133f386f8f50.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/77a9d7e6710948f94a1d93ccbde51b3c.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="444" height="326" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/77a9d7e6710948f94a1d93ccbde51b3c.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>Toplumumuzda yer eden yaygın inanışa göre, yakın tarihimizde gerçekleşen olayların çoğunda masonların parmağı vardır.</p>
<p>Atatürk’ün çağdaş bir toplum yaratmak için gerçekleştirdiği devrimleri kabullenemeyen bir kesim, bu şekilde poz vermenin aslında bir mason duruşu olduğunu ve dolayısıyla Atatürk’ün de bir mason olduğunu ileri söylüyorlar.</p>
<p>Bunu ileri sürenlerin kullandıkları bir çizim var. Bu çizim ile Atatürk’e ait olan ya da biraz önce göstermiş olduğum fotoğrafları yan yana koyduklarında diyorlar ki, işte bu masonlukta “3. Derece Nizam Vaziyeti” duruşudur.</p>
<p>Peki bu çizimi nereden buldular dersiniz?</p>
<p>Masonlar kendi cemiyetlerinde yaptıkları ritüel ve merasimlerin nasıl yapılması gerektiğini gösteren bir takım kılavuzlar kaleme almışlardır.</p>
<p>Gerçekten de bu tür kılavuzlardan herhangi birisine göz attığımızda, bu çizimin bu kitaplardan alındığını görebiliyoruz. Dolayısıyla bu türden bir duruş sergileyen kişilerin de ilk bakışta iddia edildiği gibi mason olduklarını düşünebilirsiniz. Ama kesin hüküm vermeden önce, lütfen, gelin kitabı biraz daha inceleyelim.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/5ca6ff0a737d113b46eaec504ade92ba.jpg" data-rel="lightbox-image-2" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="2161" height="3306" data-public-id="5ca6ff0a737d113b46eaec504ade92ba/5ca6ff0a737d113b46eaec504ade92ba.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35663" class="wp-post-35631 wp-image-35663 size-full" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMTYxIiBoZWlnaHQ9IjMzMDYiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677265495" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2161 3306" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Richardson’s monitor of free-masonry künye sayfası</p></div>
<p>“3. Derece Nizam Vaziyeti” olduğu ileri sürülen bu çiziminin, Türkçe’ye “Kraliyet Kemeri Derecesi” olarak çevirebileceğimiz “Royal Arch Degree” başlıklı kısımda bulunduğunu görüyoruz.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/8c0e54f355b6bbfe85b093a733e62cb8.jpg" data-rel="lightbox-image-3" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="4276" height="3300" data-public-id="8c0e54f355b6bbfe85b093a733e62cb8/8c0e54f355b6bbfe85b093a733e62cb8.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35665" class="size-full wp-post-35631 wp-image-35665" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI0Mjc2IiBoZWlnaHQ9IjMzMDAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677265850" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="4276 3300" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Richardson’s monitor of free-masonry sayfa 64-65</p></div>
<p>Hikayeye göre, masonlukta temel olarak <em>çırak, kalfa ve üstad </em>olmak üzere, 3 mertebe bulunmakta. Bu dereceler içinde ustalığa yani üstad mertebesine ulaşan her mason, masonluğun en yüksek düzeyine erişmiş demekti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Daha sonra ise Mason Locası yöneticiliği yapmış olan üstat masonlar, birleşerek kendilerine Royal Arch ismiyle bir üst mertebe oluşturmuşlar.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kitabın bu kısmı da, işte bu “Royal Arch Degree” almak için yapılacak olan “Yüceltme merasimini” ve bu merasimde görev alacak olan kişileri anlatıyor.</p>
<p>Şimdi bu bölüm biraz enteresan arkadaşlar. Çünkü Atatürk’ün ve diğer kişilerin elini ceketinin içerisine sokmuş bir şekilde durduğu poz, aslında merasim sırasında görev yapan bir kişiyi gösteren bir çizime ait.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/d6a5a5a55f815c3e0e78a003eabe5b21.jpg" data-rel="lightbox-image-4" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="4276" height="3300" data-public-id="d6a5a5a55f815c3e0e78a003eabe5b21/d6a5a5a55f815c3e0e78a003eabe5b21.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35667" class="size-full wp-post-35631 wp-image-35667" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI0Mjc2IiBoZWlnaHQ9IjMzMDAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677266194" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="4276 3300" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Richardson’s monitor of free-masonry sayfa 73-74</p></div>
<p>Bir üst mertebeye geçmek isteyen 3 mason üstadı, “Yüceltme merasimi” sırasında birinci, ikinci ve üçüncü muhafıza geldiği zaman, bu görevli kişiler onlara tören icabı, Tevratın Mısır’dan Çıkış Kitabının 4. Bölümünde yer alan<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> mucizelerden birebir alınarak oluşturulduğunu anladığımız bazı sözler söylediğini yazıyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Her muhafız nasihatına başlamadan önce:</p>
<p><em>“Üç Muhterem Üstat olmalısınız, yoksa buraya kadar gelemezdiniz: ama benim sözlerim, alâmetim ve öğüt sözlerim olmadan daha ileriye gidemezsiniz.”</em> diye seslenirmiş.</p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a49b351a0d77f51d30aa5dd015b253d8.jpg" data-rel="lightbox-image-5" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="205" height="200" data-public-id="a49b351a0d77f51d30aa5dd015b253d8_356772d71a/a49b351a0d77f51d30aa5dd015b253d8_356772d71a.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35677" class="wp-post-35631 wp-image-35677" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDUiIGhlaWdodD0iMjAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677304514" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="716 699" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Master of the first veil – Birinci muhafızın duruşu</p></div>
<p>“Birinci muhafız” adaylara diyor ki;</p>
<p><em>“… benim alâmetim şudur ki: [bir değnek tutarak] Tanrının Musa’ya verdiği emire benzer, değneğini  yere atmasını emrettiğinde [değneği yere atarak], değnek bir yılan oldu; ama elini uzatıp kuyruğundan tuttuğunda, eskisi gibi elinde bir değnek oldu.”</em></p>
<p>Adaylar sonra ikinci muhafıza geliyorlar.</p>
<div class="wp-caption alignright"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/c438fdd8f0f594228e11d30ee0ccf2bf.jpg" data-rel="lightbox-image-6" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="137" height="250" data-public-id="c438fdd8f0f594228e11d30ee0ccf2bf/c438fdd8f0f594228e11d30ee0ccf2bf.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35678" class="wp-post-35631 wp-image-35678" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMzciIGhlaWdodD0iMjUwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677304509" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="499 912" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Master of the second veil – İkinci muhafızın duruşu</p></div>
<p>“İkinci muhafız” adaylara diyor ki;</p>
<p><em>“… benim alâmetim şudur ki: [elini göğsüne sokarak] Tanrının Musa’ya verdiği emire benzer, Elini koynuna sokmasını emrettiğinde ve elini koynundan çıkardığında eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu.”</em></p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b7ea2ae0b8f4bff580a2edefa608b6ce.jpg" data-rel="lightbox-image-7" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="206" height="250" data-public-id="b7ea2ae0b8f4bff580a2edefa608b6ce/b7ea2ae0b8f4bff580a2edefa608b6ce.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35679" class="wp-post-35631 wp-image-35679" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDYiIGhlaWdodD0iMjUwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677304512" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="700 850" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Master of the third veil – Üçüncü muhafızın duruşu</p></div>
<p>“Üçüncü muhafız” adaylara diyor ki;</p>
<p><em>“… benim alâmetim şudur ki: [Bir bardak su uzatır ve birazını yere döker.] Tanrının Musa’ya verdiği emire benzer, kuru toprağa su dökmesini emrettiğinde, su kana dönüştü.”</em></p>
<p>Anlayabileceğiniz üzere, “3. Derece Nizam Vaziyeti” olduğu ileri sürülen bu duruş, merasim sırasında görev yapan kişinin, elini ceketinin içerisine koyup, çıkarmasından başka bir şey değil. Yani <em>mason olan kişiler, günlük hayatlarında, gizli mesajlar vermek için bu şekilde durur</em> demiyor. Merasimde görevli olan bu kişi, elini koynuna sokacak ve çıkaracak deniyor.</p>
<p>Akıllarınca fotoğraflardaki duruşlara benzer bir resim bulup, bunu da işte karşıt düşüncesinde oldukları herkese mason demek için kullanıyorlar. Kitabı biraz daha karıştıracak olursanız, daha farklı pozisyonda duruş sergileyen çizimler yapıldığını da göreceksiniz.</p>
<p>O zaman fotoğraflarda bu çizimlerdeki gibi duruşlar sergileyen kişilerin de, mason olması gerektiği ileri sürülemez mi?</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/447f33ee91d794fe1cde74a037475a89.jpg" data-rel="lightbox-image-8" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="2200" height="938" data-public-id="447f33ee91d794fe1cde74a037475a89/447f33ee91d794fe1cde74a037475a89.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35681" class="size-full wp-post-35631 wp-image-35681" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMjAwIiBoZWlnaHQ9IjkzOCI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677304943" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2200 938" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Kitapta yer alan diğer duruşlar, Richardson’s monitor of free-masonry</p></div>
<p>Gelelim bu duruşun Bilge Kağan’dan gelen bir Türk duruşu olduğu iddiasına.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/529b22afa46c50a24572651e5d1fae71.jpg" data-rel="lightbox-image-9" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1080" height="1080" data-public-id="529b22afa46c50a24572651e5d1fae71_3568509a71/529b22afa46c50a24572651e5d1fae71_3568509a71.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35685" class="size-full wp-post-35631 wp-image-35685" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMDgwIiBoZWlnaHQ9IjEwODAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677306367" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1080 1080" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Günümüzde Kırgızistan Balasagun’da bulunan ve sağ elinde Ant Kadehi olan bir balbal örneği</p></div>
<p>Binlere yıllık kültürümüzde, ölen bir kişiyi anmak için, gömüldüğü mezar yerini ziyaret etme âdetleri vardır. Bu yüzden mezarın yeri belli olması için, mezarının başına, yanına veya kurganların etrafına taş ve ağaç gibi malzemelerden balbal ve anıt heykeller dikildiği bilinmektedir.</p>
<p>Bu heykellere Taş Baba, Balbal veya Bengü Taş da denmekte.</p>
<p>Bu heykeller genellikle hükümdarlar, askerler, ozanlar, şamanlar, doktorlar veya toplumda önde gelen şahıslar için dikilmiştir.</p>
<p>Heykeller genel olarak bağdaş kurarak oturmuş veya ayakta olmak üzere iki tipte ve sağ veya sol elinde kılıç, kupa, kuş, çiçek ve müzik aleti gibi nesneleri tutmuş halde yapılmışlardır.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/fbd8832e0dd8ee6d42af546a20d2b7e7.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Bağdaş kurarak oturan bir balbal örneği" data-rel="lightbox-gallery-2"><img loading="lazy" decoding="async" width="704" height="1024" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/fbd8832e0dd8ee6d42af546a20d2b7e7.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/dc1f1e6f3e46646b4975611856be2e54.png" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Ayakta olarak hazırlanmış bir balbal örneği" data-rel="lightbox-gallery-2"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="800" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/dc1f1e6f3e46646b4975611856be2e54.png" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>Eli kıyafet içerisine sokularak yapılmış olan bir heykel bulunmuyor.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/000b50652a160a26eed607ec37fe2f0c.jpg" data-rel="lightbox-image-12" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="590" height="766" data-public-id="000b50652a160a26eed607ec37fe2f0c/000b50652a160a26eed607ec37fe2f0c.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35692" class="wp-post-35631 wp-image-35692 size-full" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1OTAiIGhlaWdodD0iNzY2Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677311091" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="590 766" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Atinalı devlet adamı Aeschines</p></div>
<p>Milattan önce 346 yılında Atina’lı Aeschines, toplum karşısında konuşurken bir eli kıyafetin içerisine sabitlemenin daha doğru olacağını söylemiş ve bunu daha önce gelen diğer devlet adamlarının da uyguladıklarını örnekleriyle vurgulamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Buradan anlıyoruz ki, daha antik çağlarda topluma hitap eden kişiler el ve kollarını kıyafetlerinin içerisine sabitleyerek konuşuyorlardı.</p>
<p>Bu eli sabitleme fikri, konuştuğunuz kişiye veya topluluğa karşı duyulan saygının bir göstergesi olarak uygulanmaya devam etti ama tabi aradan geçen yüzyıllar sonrasında antik çağlarda giyilen giysilerin yerini ceketler almıştı.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b1b6c1ef2b6530f7660186155711e0d0.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="The rudiments of genteel behavior künye sayfası" data-rel="lightbox-gallery-3"><img loading="lazy" decoding="async" width="596" height="800" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b1b6c1ef2b6530f7660186155711e0d0.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/efd1576828c438ad1826af524781b93f.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="The rudiments of genteel behavior sayfa 30" data-rel="lightbox-gallery-3"><img loading="lazy" decoding="async" width="596" height="800" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/efd1576828c438ad1826af524781b93f.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a5878b0457a9f18043b3b3fb43be56a6.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="The rudiments of genteel behavior sayfa 31" data-rel="lightbox-gallery-3"><img loading="lazy" decoding="async" width="596" height="800" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a5878b0457a9f18043b3b3fb43be56a6.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>1737 senesinde yayınlanmış olan “Kibar davranışın temelleri” isimli kitaba göre, bir eli ceketin içerisinde tutarak durmak, o kişinin “mertlik derecesinde cesaret” ve “alçakgönüllülük” göstergesi olarak tanımlanmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>17. yüzyılın ortalarından itibaren bu duruş portre resimlerinde adeta bir standart haline geldi. Bu şekilde çizilen portre resimler yüzyıllar öncesine kadar gidiyor.</p>
<div class="wp-caption alignright"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b08aab8885ea41d4b9a9c6166f42fc58.jpg" data-rel="lightbox-image-16" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="215" height="250" data-public-id="b08aab8885ea41d4b9a9c6166f42fc58/b08aab8885ea41d4b9a9c6166f42fc58.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35700" class="wp-post-35631 wp-image-35700" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMTUiIGhlaWdodD0iMjUwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677313279" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="687 800" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Amerika Birleşik Devletleri Başkanlarından George Washington</p></div>
<p>Atatürk’ten önce Amerika Birleşik Devletleri Başkanlarından George Washington 1776’da, klasik müziğin dahilerinden Mozart 1763’te aynı şekilde görülüyor.</p>
<p>George Washington’ın bir mason üstadı olduğu bilinmekte. Yine aynı şekilde Mozart da mason.</p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a2cd53d3abaddcee9542d32b0098303f.jpg" data-rel="lightbox-image-17" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="174" height="250" data-public-id="a2cd53d3abaddcee9542d32b0098303f_3569809396/a2cd53d3abaddcee9542d32b0098303f_3569809396.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35698" class="wp-post-35631 wp-image-35698" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNzQiIGhlaWdodD0iMjUwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677313144" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="558 800" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Mozart’ın 6-7 yaşlarındayken çizilmiş olan portresi. Muhtemelen Pietro Antonio Lorenzoni tarafından 1763’te yapılmıştır.</p></div>
<p>Yalnız, Mozart’ın elini ceketinin içerisine koyarak resmedilmiş olan bu tablo, Pietro Antonio Lorenzoni tarafından 1763 yılında, kendisi henüz 6 yaşındayken yapılmış.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Mason olabilmek için 18 yaşını doldurmuş olma şartı arandığı için, bu şekilde poz vermiş olan Mozart’a mason duruşu yapıyor, diyemeyiz. Mozart 14 Aralık 1784 tarihinde, ancak 28 yaşında masonluğa başvuruyor ve Viyana’da bulunan “Zur Wohltätigkeit” mason locasına kaydoluyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Bu duruş daha çok erkek figürler için tercih ediliyordu ama bayan tablolarında da görmek mümkün.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/54dd959763cae3f294e2d33dfdfe19d6.jpg" data-rel="lightbox-image-18" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="573" height="800" data-public-id="54dd959763cae3f294e2d33dfdfe19d6/54dd959763cae3f294e2d33dfdfe19d6.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35702" class="size-full wp-post-35631 wp-image-35702" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1NzMiIGhlaWdodD0iODAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1677313480" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="573 800" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Alman ressam ve matbaacı Albrecht Dürer’in 1496 yılında yaptığı “The Turkish Family” isimli resim. Kaynak: <a href="https://www.metmuseum.org/art/collection/search/391071" target="_blank" rel="noopener">Met Museum, Kolleksiyon No: 1984.1201.12</a></p></div>
<p>Bulabildiğim en ilginç resim ise 1496 yılında Alman ressam Albrecht Dürer’in çizdiği bu “Türk ailesi” resmi. Evet resmin ismi “Türk ailesi”. Sol tarafta duran ailenin erkek üyesi elini kıyafetinin içerisine sokmuş bir vaziyette resmedilmiş.</p>
<p>İlk mason locasının 1590 larda kurulmuş olduğunu<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> ve kadınların mason olmasının yasak olduğunu<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> dikkate alacak olursanız, bu şekilde poz vermenin masonlukla bir alakasının olmadığını göreceksiniz.</p>
<p>Asaletin bir simgesi olarak kullanıla gelen bu duruş, bir süre sonra o kadar çok tekrarlandı ki, artık neredeyse itibar edilemeyecek derecede ayağa düşmüştü. Yani kısacası, ceketinin içerisinde elini saklayarak duran kişiler mason olabilir, ama bunu yapan herkes mason olmak zorunda değil.</p>
<p>Ta ki, Napolyon bu duruşu tekrar canlandırana ve kendisiyle özdeşleşecek kadar sık kullanıncaya kadar.</p>
<p>Ceketinin içerisinde elini saklayarak poz veren en ünlü kişi sanıyorum ki Fransa İmparatoru Napolyon’du. Bildiğiniz üzere Napolyon, ismini ve gücünü ne pahasına olursa olsun arttırmak arzusundaydı ve bunun için girişmeyeceği macera yoktu. Ama döneminin basınında Napolyon, özellikle karikatürlerle, aşırı derecede küçük gösterilen birisiydi. Atatürk bile kendisini Napolyon’a benzetenlere <em>“Napolyon her şeye kendi şahsını sokardı. Mücadelesi belli bir dava için değildi; kendi şahsı içindi”</em> diye çıkışırdı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>İşte toplumda oluşmuş olan kötü imajı biraz olsun kırmak ve karşı bir propaganda yapmak amacıyla 1812 yılında yapılmış olan bu portre dikkate değer.</p>
<p>Ressam Jacques-Louis David resmi bitirdiğinde çok sayıda insanın bunu gelip gördüğünü anlatır. Napolyon’un sağ elinin sakat veya görülmesini istemediği ciddi bir bozukluğun olduğunun dedikodusunu yaptı. Komplo teorilerine ilgi duyan insanlar dünyayı yöneten masonların gizli bir duruşu olduğunu ileri sürüyordu.</p>
<p>Saint Helena’da sürgünde bulunduğu bir sırada masonlar için <em>“İyi yemek için bir araya gelen ve saçma sapan çılgınlıklar yapan bir avuç aptal. Yine de zaman zaman iyi şeyler yaparlar.” </em><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> demiş ve şu ana kadar kendisinin mason olduğunu ispatlayacak tek bir belge dahi bulunamamış olsa da, toplumun bir kesimi Napolyon’un bir mason olduğuna inanmaya devam ediyor.</p>
<p>Bazı insanlar ise midesinin kronik bir biçimde ağrıdığını, dolayısıyla onun da bu ağrıyı bastırmak amacıyla elini orada tuttuğunu ileri sürmüştü. Sonunda 5 mayıs 1821’de kendisinin mide kanserinden ölmüş olması, bu iddianın doğruluğunu ispatlayan en büyük delildi.</p>
<p>Aslında elini ceketinin cebine sokarak resmedildiği ilk resim olmasa da, Napolyon’un propagandası işe yaradı. Bundan sonra genellikle yine bu duruşta resmedildi. Savaşta, barışta, ofisinde çalışırken, at üzerinde, ilk eşiyle konuşurken ve hatta tahtından olup sürgünde geçen son günlerinde bile…</p>
<p>1821’de Napolyon’un ölmesinden sonra bu şekilde poz vermek daha da popülerlerleşti. Ondan sonra Avrupa’da yaygınlaşan eli ceket içerisine koyarak poz vermek, özellikle Amerika’da farklı şekillerde de olsa yaygın olarak kullanıldı. İnsanlar yeni yeni ortaya çıkan fotoğraf makinesine de bu şekilde poz vermeye devam ettiler.</p>
<p>Alman filozof Nietzsche, Amerikan Başkanlarından Abraham Lincoln, Komünist sistemin kurucularından Karl Marx, Fransız yazarlarından Victor Hugo ve tam bir Türk düşmanı olan İngiliz siyasetçi Gladstone… Hepsinin benzer fotoğrafları bulunuyor.</p>
<p>Topraklarının bir kısmı Balkanlarda olan ve Avrupa ile temas halinde olan Osmanlı Devleti’nde yaşayan olan kişiler de bu akımdan etkilendiler. Modern anlamda bir ceket bulunmadığı antik çağlardan başlayan bu alışkanlık zaman içerisinde değişerek, bazen sadece baş parmağı sokup diğer parmakları dışarıda bırakarak, bazen de elin tümünü sokarak devam etti.</p>

<a href="https://collectionimages.npg.org.uk/large/mw213662/Mehmed-Talat-Pasha-and-Philip-James-Stanhope-Baron-Weardale-with-two-other-Turkish-delegates.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-4"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="635" src="https://collectionimages.npg.org.uk/large/mw213662/Mehmed-Talat-Pasha-and-Philip-James-Stanhope-Baron-Weardale-with-two-other-Turkish-delegates.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://collectionimages.npg.org.uk/large/mw213948/Luncheon-Party-to-the-Delegates-of-the-Imperial-Ottomon-Parliament-at-the-House-of-Commons.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-4"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="635" src="https://collectionimages.npg.org.uk/large/mw213948/Luncheon-Party-to-the-Delegates-of-the-Imperial-Ottomon-Parliament-at-the-House-of-Commons.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>Mesela Osmanlı Devleti’nin son sadrazamlarından Ahmet Tevfik Paşa’nın 1909 senesinde Londra’da bulunan Westminster Sarayı önünde Osmanlı komitesi ile çektirmiş olduğu bu fotoğraflarda farklı şekilde durduğunu göreceksiniz.</p>
<p>Osmanlı subaylarından Cafer Tayyar Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Halepli Zeki Paşa, Kut’ül Ammare Kahramanı Halil Paşa ve Milli Mücadele kahramanlarımızdan Kazım Karabekir de askeri ceketin içerisine sadece baş parmaklarını sokarak ellerinin rahatlığına göre poz vermişler.</p>
<p>1917 senesinde çekilmiş olan bu ilginç fotoğraf da Filistin’de esir alınan askerlerimizden birisinin de bu şekilde duruyor olduğunu göreceksiniz.</p>
<p>Osmanlı Padişahı Sultan Reşad’ın çocukları olan Şehzade Mehmed Ziyaeddin Efendi, Şehzade Mahmud Necmeddin Efendi, Şehzade Ömer Hilmi Efendi ve hemen yanında duran kişinin ellerini ceketlerinin içerisine sokması o zamanlar popülerliğini koruyan bu davranışa başka bir örnek.</p>
<p>Şehzade Mehmed Selaheddin’in iki oğlu ile 1906 yılında çektirdiği bu fotoğrafta da karşımıza çıkıyor. Yine Osmanoğulları ailesinden, Şehzade Yusuf İzzeddin ve Mehmed Nizâmeddin Efendinin çocukken verdiği bu pozlar örnekleri çoğaltıyor.</p>
<p>Milli Mücadele sırasında ve Cumhuriyet döneminde de başta Atatürk olmak üzere, İsmet İnönü’nün, Mareşal Fevzi Çakmak’ın buna benzer fotoğrafları bulunuyor. Özellikle Fevzi Paşa’nın elini farklı şekillerde tutması, keyfiyet içeren bir duruş olduğunun kanıtı.</p>
<p>Hem sivil hem de asker kökenli hem de bazen tümüyle zıt düşüncedeki pek çok kişi bu duruşta fotoğraflara poz verdiler. Bunu özellikle belirtmek istiyorum çünkü bu duruşun herhangi bir sınıfın veya gizli bir tarikatın gizli bir işareti olmadığı apaçık belli.</p>
<p>Mesela bir tarafta Komünist Rusya’dan Stalin, Lenin ve Troçki bu şekilde poz verirken, onlara düşman düşüncede olan Nazi asker ve subayları da aynı şekilde poz verebiliyorlardı.</p>
<p>1950’lerden sonra neredeyse kaybolan bu akım, günümüzde nadir olsa da bazı kişiler tarafından hala kullanılmakta.</p>
<p>Papa Fransis, Hüsnü Mübarek, Kim Jong-Un, İngiltere Prensi Harry ve daha başka örnekler de bulunabilir.</p>
<p><span>Uzun lafın kısası, ceketinin içerisinde elini saklayarak duran kişiler mason olabilir, ama bunu yapan herkes mason olmak zorunda değil. Türk duruşu görüşünün de doğru olmadığı tarihi bilgilerle ortada.</span></p>
<p><span>Bir elini ceketin içerisinde tutarak durmak, o zamanlarda kişinin “cesaret”, “özgüven” ve “alçakgönüllülük” göstergesidir.</span></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Ebüzziya Tevfik, Mecmua-i Ebüzziya’daki makaleleri: 1) No. 100 ve 102 (Mayıs- Haziran 1911); 2) No. 116 (13. 10.1911) Bkz: Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Gür Yayınları, İstanbul 1991, s. 7</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Türkçe Sözlük, TDK, Cilt I (A-J), 8. Basım, 1988, s. 762 ve Cilt II (K-Z), s. 1512</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> İlhami Soysal, Masonluk ve Masonlar, Der Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Eylül 1988, s. 87-108</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Celil Layiktez, Neden Royal Arch, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Yayınları, Yenilik Basımevi, İstanbul, 1997, s. 9-12</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Rab Musa’ya Belirtiler Gösteriyor, Kutsal Kitap – Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil), Yeni Yaşam Yayınları, 2. Basım, Şubat, 2002, s.71</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Jabez Richardson (Benjamin Henry Day), <a href="https://ia801300.us.archive.org/16/items/richardson/richardson.pdf" target="_blank" rel="noopener">Richardson’s monitor of free-masonry; being a practical guide to the ceremonies in all the degrees conferred in Masonic lodges, chapters, encampments, &c., explaining the signs, tokens and grips, and giving all the words, pass-words, sacred words, oaths, and hieroglyphics used by Masons,</a> David McKay, Philadelphia, 1890, s. 73,74</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> <em>“And so decorous were those public men of old, Pericles [495-429 B.C.], Themistocles [524-459 B.C.], and Aristeides [530-468 B.C.] (who was called by a name most unlike that by which Timarchus here is called), that to speak with the arm outside the cloak, as we all do nowadays as a matter of course, was regarded then as an ill-mannered thing, and they carefully refrained from doing it. And I can point to a piece of evidence which seems to me very weighty and tangible. I am sure you have all sailed over to Salamis, and have seen the statue of Solon [638-558 B.C.] there. You can therefore yourselves bear witness that in the statue that is set up in the Salaminian market-place Solon stands with his arm inside his cloak. Now this is a reminiscence, fellow citizens, and an imitation of the posture of Solon, showing his customary bearing as he used to address the people of Athens.”</em> Bak: <a href="https://ia902806.us.archive.org/1/items/speechesofaesch00aesc/speechesofaesch00aesc.pdf" target="_blank" rel="noopener">The Speeches of Aeschines, with an English translation by Charles Darwin Adams</a>, Londra: William Heinemann, New York: G. P. Putnam’s Sons, 1919, s. 25</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> François Nivelon, <a href="https://ia800507.us.archive.org/7/items/rudimentsofgente00nive/rudimentsofgente00nive.pdf" target="_blank" rel="noopener">The rudiments of genteel behavior</a>, 1737, Standing başlıklı kısım.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Mozart’ın bu tablosuyla ilgili bilgiler için, Bak: <a href="https://rmc.library.cornell.edu/mozart/images/young_mozart.htm" target="_blank" rel="noopener">Young Mozart and his Sister</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Maynard Solomon, Mozart: A Life, HarperCollins Publishers, 1995, s. 321</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> David Stevenson, Origins of Freemasonry: Scotland’s Century 1590-1710, Cambridge University Press, 10. basım, 2005, s. 8</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> <em>“The Persons admitted Members of a Lodge must be good and true Men, free-born, and of mature and discreet Age, no Bondmen, <strong>no Women</strong>, no immoral or scandalous Men, but of good Report.”</em> Bak: James Anderson, The Constitutions of the free-masons, Londra, 1723, s. 51. Celil Layiktez, Soru ve Yanıtlarla… Mason Profili, s.65</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Mustafa Kemal Atatürk, <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-soylev-ve-demecleri/ben-napolyonu-hic-sevmiyorum/" target="_blank" rel="noopener">Morning Post yazarı Grace Ellison’a demeç</a>, Vakit: 23. 1. 1923, s. 2</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> <em>« <strong>C’est un tas d’imbéciles</strong> qui s’assemblent pour faire bonne chère et exécuter quelques folies ridicules. Néanmoins, ils font de temps à autre quelques bonnes actions. »</em> Bak: Barry E OMeara, Napoléon en exil à Sainte Hélène, Tome I<sup>er</sup>, Bruxelles, 1822, s. 133</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturk-neden-elini-ceketinin-icerisinde-tutuyor/">Atatürk neden elini ceketinin içerisinde tutuyor?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Konya kadınları ile konuşma</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/konya-kadinlari-ile-konusma</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/konya-kadinlari-ile-konusma</guid>
<description><![CDATA[ 21 Mart 1923 – Hilâliahmer Kadınlar şubesinin tertip ettiği çay ziyafetinde söylenmiştir. Gazi Paşa Hazretleri Konya’daki üçüncü nutuklarını Konya Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi’nin çay ziyafetinde irat buyurdular. Kadın ve erkek yüzlerce zevatın hazır bulunmasıyla verilen bu çay ziyafetinde Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi Katibesi Hanımefendi tarafindan bir nutuk okundu. Bu nutukta hanımlarımızın Gazi Başkumandanlarına karşı duydukları hürmet ve sevgi, Türk kadınlarının da büyük kurtarıcılarının gösterdiri uyanış ve inkılap yolunda metin adımlarla yürüyeceği, milli mücadelede Türk kadınlığınlığının da nasıl fedakarane çalıştığı, son yarım asır zarfında memleketimizin nasıl felaketler geçirdiği ve en nihayet bu ard arda gelen kara günlerden büyük dahilerinin gayretiyle nasıl […]
The post Konya kadınları ile konuşma appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c558d25ec5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Konya, kadınları, ile, konuşma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong>21 Mart 1923</strong> – </span><i><span>Hilâliahmer Kadınlar şubesinin tertip ettiği çay ziyafetinde söylenmiştir.</span></i></p>
<p><em><span>Gazi Paşa Hazretleri Konya’daki üçüncü nutuklarını Konya Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi’nin çay ziyafetinde irat buyurdular. Kadın ve erkek yüzlerce zevatın hazır bulunmasıyla verilen bu çay ziyafetinde Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi Katibesi Hanımefendi tarafindan bir nutuk okundu. Bu nutukta hanımlarımızın Gazi Başkumandanlarına karşı duydukları hürmet ve sevgi, Türk kadınlarının da büyük kurtarıcılarının gösterdiri uyanış ve inkılap yolunda metin adımlarla yürüyeceği, milli mücadelede Türk kadınlığınlığının da nasıl fedakarane çalıştığı, son yarım asır zarfında memleketimizin nasıl felaketler geçirdiği ve en nihayet bu ard arda gelen kara günlerden büyük dahilerinin gayretiyle nasıl kurtuldukları, kadınıyla erkeğiyle bütün Türkiya’nın nasıl yeni bir devre girdiği anlatıldıktan ve Hilali Ahmer’deki kadınların eğer devletler milli ve hayati haklarımızı kabul etmezler de yeniden harp başlarsa nasıl candan çalışacakları izah edildikten sonra Gazi Paşa Hazretleri’yle muhterem eşlerine uzun ve mesut ömürler temenni edildi. Onu müteakip Belediye Reisi Muhlis Bey tarafından da toplumsal hayatımızın yükselmesi yolunda beyanatta bulunarak inkılap tarihimizde bir merhale olan bu toplantıdan dolayı Gazi Paşa ile muhterem eşlerine teşekkür ve böyle bir toplantıyı hazırladıklarından dolayı da Hilali Ahmer Reisesi Şerif’e Hanım’la idare heyetini memleket namilla tebrik eyledikterı sonra Gazi Paşa Hazretleri her iki nutka Türk kadınlığı hakkında gayet kıymettar bir şaheser olan aşağıdaki hitabe ile karşılık verdiler:</span></em></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/325558eee51c98db4147cc740ef7f0ee.jpg" data-rel="lightbox-image-0" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1679" height="2400" data-public-id="325558eee51c98db4147cc740ef7f0ee_358994193c/325558eee51c98db4147cc740ef7f0ee_358994193c.jpg" fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35899" class="wp-post-35802 wp-image-35899 size-full" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNjc5IiBoZWlnaHQ9IjI0MDAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1682751692" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1679 2400" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Hakimiyet-i Milliye 29 Mart 1923 sayfa 1</p></div>
<p><span>Muhterem Hanım ve Beyefendiler;</span></p>
<p><span>Bu dakikada Konya’nın çok güzide kıymetli hanımlariyle, çok muhterem münevver hemşirelerimizle ve kendilerine refakat eden arkadaşlariyle hep bir arada bulunmaktan çok memnun ve mütehassisim. Bize böyle samimî, memnuniyetbahş, kıymettar dakikalar ihzar eden Konya Hilâliahmer Kadınlar Şubesini teşkil eden Hanımefendilere sureti mahsusada teşekküratımı arzederim. Bilhassa Hemşiremiz Hanımefendinin, cemiyetlerinin tercümanı hissiyatı olarak hakkımda beyan buyurdukları fevkalâde temdihata karşı minnettarım. Hanımefendi hemşiremiz iradettikleri nutukla memleketimizin kırk senedir yaşadığı hayatı, geçirdiği edvarı pek kıymetli ve pek veciz surette hulâsa buyurdular. Bunu tavzih için bir kelime bile tahattur ve ilâve etmek istemiyorum. Sözlerini bu suretle tasvible tezkâr ettikten sonra şunu ilâve edeyim ki, Hilâliahmer Cemiyetinin ve bilhassa bu ulvî cemiyette pek büyük bir faaliyet ve dirayetle ibrazı fedakârî eyliyen muhterem hanımlarımızın harekâtı askeriyede, Millî Mücadelenin muvaffakiyete isalinde gösterdikleri himmet ve muavenet orduya yapılan hizmetlerin kıymetlilerinden birini teşkil etmektedir. Ordunun Başkumandanı sıfatiyle heyeti aliyyelerine takdimi teşekkürat eylerim.</span></p>
<p><span>Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da azimkârane çalışarak memleketimize daha çok hizmetler ifa edeceğinize eminim.</span></p>
<p><span>Hanımlar, Efendiler;</span></p>
<p><span>Bu son senelerin inkılâp hayatında, hummalı fedakârlıklarla mahmul mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak halâsa ve istiklâle götüren azmü faaliyet hayatında her ferdi milletin mesaisi, gayreti, himmeti, fedakârlığı sebkeylemiştir. Bu meyanda en ziyade tebcil ile yad ve daima şükran ile tekrar edilmek lâzım gelen bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvî, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ―Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez.</span></p>
<p><span>Hanımlar ve Efendiler;</span></p>
<p><span>Kadınlarımız haddi zatında hayatı içtimaiyede erkeklerimizle her vakit yanyana yaşadılar. Bugün değil, eskiden beri, uzun zamanlardan beri, kadınlarımız erkeklerle baş başa, hayatı cidalde, hayatı ziraatte, hayatı maişette, erkeklerimizden yarım hatve geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimiz memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında ispatı vücut ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menbalarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbabı mevcudiyetini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyeti hayatiyesini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulâtı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtiyle, kağnısiyle, kucağındaki yavrusiyle, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim.</span></p>
<p><span>Fakat muhterem hanımlar ve muhterem beyler, cümlenizce malûmdur ki, kadınlarımızın bu kadar fedakârlığına, kadınlarımızın bu kadar hizmetine, erkeklerden hiçbir yerde geri kalmıyan bu kadar ehliyetlerine rağmen düşmanlarımız ve Türk kadınının ruhunu bilmiyen sathî nazarlar kadınlarımıza bazı isnadatta bulunmaktadırlar. Kadınlarımızın hayatta âtilane yaşadıklarını, ilim ile, irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayatı medeniye ve hayatı içtimaiye ile alâkadar olmadıklarını, kadınlarımızın her şeyden mahrum kaldıklarım, onların Türk erkekleri tarafından, hayattan, dünyadan, insanlıktan, kârükisbden uzak tutulduğunu söyliyenler vardır. Fakat hakikati hal böyle midir? ġüphesiz ki Türk kadınını bu suretle görmek, Türk kadınını görmemektir. Ecnebilerin ve bizi düşman nazariyle görenlerin tarif ve tasvir ettikleri kadınlar, bu vatanın asıl kadını, Anadolu’nun asıl Türk kadını değildir. Öyle kadınlar bizim asıl hayatımızda ve asıl memleketimizde yoktur. Türk kadınını yanlış görüp yanlış anlatanlar, bilhassa büyük şehirlerimizde, müterakki, medenî zannedilen yerlerde bazı Türk hanımlarının manzarai hariciyelerine bakarak aldanıyorlar. O kadınların haricî manzaralarını aleyhimizdeki suitefsirlere müsait bir zemin olarak alıyorlar. Milletin umumi hayatına nisbetle pek mahdut ve naçiz olan o kadınları, onların manzara-i hariciyelerinden çıkardıkları mânayı bütün Türk kadınlığına teşmil ediyorlar, işte ilk tashih edilecek hata ve ilk ilân edilecek hakikat buradadır. Manzarai hariciyeleriyle düşmanlarımıza ve bilhassa içimizdeki bedbahtlara bilerek ve daha ziyade bilmiyerek haklı bir sermayei tezvir veren manzaralara, hepiniz biliyorsunuz ve herkes biliyor ki, en ziyade memleketimizin en büyük şehri olan, asırlarca devletin payitahtı ve makarrı hilâfeti bulunan İstanbul’da tesadüf ediliyor. Düşmanlarımız bu manzaradaki kadınlardan aldıkları intibaat ile acı hükümler veriyor ve diyorlar ki: Türkiye mütemeddin bir millet olamaz, çünkü Türkiye halkı iki parçadan mürekkeptir. Kadın ve erkek diye iki kısma ayrılmıştır, halbuki bir heyeti içtimaiye aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse terakki ve temeddün etmesine imkânı fennî ve ihtimali ilmî yoktur.</span></p>
<p><span>Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu manzara-i hariciye bilhassa kadınlarımızın şeklinden, tarzı telebbüsünden ve sureti tesettüründen neşet ediyor. Onların aldanmalarına saik olan diğer bir nokta da ecnebilerle temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın etvar ve harekâtının millî etvar ve harekâtımızın timsali olmayıp, belki Avrupa etvar ve harekâtının mukallidi olarak görülmesidir. Filhakika memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde, tarzı telebbüsümüz, kıyafetimiz bizim, olmaktan çıkmıştır. ġehirlerdeki kadınlarımızın tarzı telebbüs ve tesettüründe iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat, ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemiyen, çok kapalı, çok karanlık bir şekli haricî gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile kıyafeti hariciye olarak arzedilemiyecek kadar açık bir telebbüs. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder.</span></p>
<p><span>O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince tesettür etselerdi ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Tesettürü şer’î, kadınlar için mucibi müşkilât olmıyacak, kadınların hayatı içtimaiyede, hayatı iktisadiyede, hayatı maişette ve hayatı ilimde erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mâni bulunmıyacak bir şekli basittedir. Bu şekli basit heyeti içtimaiyemizin ahlâk ve adabına mugayir değildir.</span></p>
<p><span>Tarzı telebbüsümüzü ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus âdatı, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.</span></p>
<p><span>Bizim tesettür meselesinde nazarı itibare alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın icabatını düşünmektir. Tesettürdeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da temin etmiş olacağız. Tarzı telebbüsümüzde milletin ruhî ihtiyacını tatmin için, islâm ve Türk hayatını iptidadan bugüne kadar lâyıkiyle tetkik ve etrafiyle tavzih etmekliğimiz lâzımdır. Bunu yaparsak görürüz ki, şimdiki tarzı telebbüsümüz ve kıyafetimiz onlardan başkadır, lâkin onlardan daha iyidir diyemeyiz. Bizim kadın hayatımızda, kadının tarzı telebbüsünde teceddüt yapmak meselesi mevzuubahs değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyleri bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dinimizde, milliyetimizde, tarihimizde zaten mevcut olan âdatı mergubeye intizamı cereyan vermek mevzuubahs olabilir. Biz başlı başımıza ferden her türlü şekilleri tatbik edebilir, kendi zevkimize, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğimiz kıyafeti ihtiyar eyliyebiliriz. Ancak bütün milletin şayanı kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında kabiliyeti tatbikiyesi olan kıyafetleri herhalde temayülâtı umumiyede aramak ve o şekillerin muvaffakiyetini temayülâtı umumiyeye tevafukta görmek lâzımdır. Bazı milletlerin zevk âlemlerini memleketimizde tatbike kalkmak bittabi hatadır. Bu yol hayati içtimaiyemizi feyz ve fazilete isal etmez.</span></p>
<p><span>Daha selâmetle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlâkî, içtimaî, iktisadî hayatta erkek şeriki, refiki, muavin ve müzahiri yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız şer’in tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettirdiği tavrı hareketle içimizde bulunur; milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz; milletin en mutaassıbı dahi takdirden men’i nefs edemez. Bilâkis o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı, belki onun müteşebbislerinden daha fazla, müdafii olur.</span></p>
<p><span>Benimle temas eden bazı ecnebi muhabirleri bilhassa bir İngiliz muhabiresi, ismini hatırıma getiremedim, bir sıra makaleler yazmış. Bu makalelerin birinde tesadüf etmiştim, diyor ki: Mustafa Kemal Paşa ve rüfekası memlekette çok teceddüdatta bulunabilirler, birçok yenilikler yapabilirler, pek çok şeyleri değiştirebilirler; lâkin yalnız bir şey yapamazlar, o da kadınların tarzı telebbüsünü değiştirmektir.</span></p>
<p><span>Bu İngiliz muhabiresi bundan bahsettiği zaman hep İstanbul’da gördüğü bazı hanımların fazla müsamahalı kıyafetlerini düşünüyordu. Nitekim makalesinin müteakip kısımlarında bu hususu izah ediyor ve diyor ki: çünkü o hanımlar o kadar şık, o kadar zarif, o kadar incedirler ki bütün Avrupa kadınları onları kendilerine model ittihaz etseler lâyıktır!</span></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b8ef3efda0c9eded9f19a097c4e4db3f.jpg" data-rel="lightbox-image-1" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1679" height="2400" data-public-id="b8ef3efda0c9eded9f19a097c4e4db3f/b8ef3efda0c9eded9f19a097c4e4db3f.jpg" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35900" class="wp-post-35802 wp-image-35900 size-full" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNjc5IiBoZWlnaHQ9IjI0MDAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1682752605" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1679 2400" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Hakimiyet-i Milliye 29 Mart 1923 sayfa 2</p></div>
<p><span>İşte bir ecnebi muhabiresinin bu şahadetinden de anlaşılıyor ki bizim kadınlarımız, bazı yerlerde, Avrupa kadınlarını bile gıptaya sevkedecek kadar ilerlemişlerdir ve eğer kadınlarımız yalnız bu ciheti düşünür ve yalnız şıklıkta, zarafette Avrupa kadınlarını bile geçmeği hedef ittihaz ederse kadınlık hayatında, dolayısiyle bütün milletin hayatında varmak işediğimiz mes’ut inkılâba vasıl olmakta suhulete mazhar olamayız. Şekli tesettür meselesinde suhuletle, emniyetle yürüyebilmek dinin, eski ananei milliyenin, akıl ve mantığın, ahlâk ve faziletin emrettiği şekli tabiî ve şekli basiti kabul etmektir. Şer’i mübinimizin tarif ettiği şekilden istifade ve onu hayatımıza tatbik etmek maksada vusul için kâfidir.</span></p>
<p><span>Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın eskiden bu ehemmiyeti hakikaten en ulvî derecede ihraz eylemiştir. Büyük atalarımız ve onların anaları, tarihin, vukuatın şahadetiyle sabittir ki, cidden yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o faziletlerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi kıymetli evlâtlar yetiştirmeleriydi. Hakikaten Türk milletinin bütün cihanda yalnız Asya’da değil Avrupa’da dahi azîm satvetler göstermiş olması, mutantan harekât icra eylemiş bulunması, hep öyle kıymetli ataların faziletli evlâtlar yetiştirmesi ve daha beşikten çocuklarının ruhuna mertlik ve fazilet telkin eylemesi sayesinde idi. Şunu söylemek istiyorum ki, kadınlarımızın vezaifi umumiyede uhdelerine düşen hisselerden başka kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletkâr bir vazifeleri de iyi valde olmaktır. Zaman ilerledikçe, ilim terakki ettikçe, medeniyet dev adımlariyle yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü icabatına göre evlât yetiştirmenin müşkülâtını biliyoruz. Anaların bugünkü evlâtlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bu günün anaları için evsafı lâzimeyi haiz evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek evsafın hamili olmağa mütevakkıftır. Binaenaleyh kadınlarımız hattâ erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.</span></p>
<p><span>Çok büyük şükranla görüyoruz ve görmekteyiz ki, her yerde hanımlarımız erkeklerle fikir ve nur yolunda müsabaka edercesine yürüyorlar. Yine şükranla ifade etmek lâzımdır ki, hiçbir yerde kadınlarımız erkeklerin dûnunda değildir. Hemen her yerde kadın ve erkek seviyesi arasında bir teadül görmekteyim. Bu hal şayanı iftihardır. Kadınlarımızın, daha namüsait şerait altında erkeklerden geri kalmayışı ve belki aynı şerait tahtında erkeklerden ileri gidişi mucibi mefharettir. Lâkin kadınlarımız bununla mağrur olmalı değil, bilhassa münevver hanımlarımız ecanibin, düşmanların ve içimizdeki bedhahanın kendilerine atf ve isnadetmek istedikleri gayri vaki ve gayri muhik noksanların hakikaten gayri varit ve gayri muhik olduğunu göstermek mecburiyetindedirler. Bunu fiilen, maddeten, telebbüsleriyle, tavru hareketleriyle, her şeyleriyle izhar ve ispat eylemişlerdir.</span></p>
<p><span>Şunu ilâve edeyim ki, kadınlık meselesinde şekil ve kıyafeti zahiriye ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, kadınlarımız için şekilde ve kıyafette muvaffakiyetten ziyade, asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazileti hakikîye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektir. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının dûnunda kalmıyacak, bilâkis pek çok cihetlerde onların fevkine çıkacak nur ve irfanla tecehhüz edeceklerine kat’iyen şüphe etmiyen ve buna sureti kât’iyede emin olanlardanım. Sözlerime hitam vermeden evvel sözlerini dikkatle dinlediğim hemşiremiz Hanımefendinin benim ve refikam Lâtife’nin hakkında kardeşçe ibraz buyurdukları tebriklerden dolayı kendilerine ayrıca teşekkür eder, Konya hanımlarına pişvalık eden sizlerin huzurunda bize mes’ut dakikalar geçirttiğiniz için cümlenize teşekkürler ederim. (Şiddetli alkışlar)</span></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><span>Hâkimiyeti Milliye, 29 Mart 1923, No: 776. s. 1 -2</span></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konya-kadinlari-ile-konusma/">Konya kadınları ile konuşma</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın Tarihçesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi</guid>
<description><![CDATA[ “1919 senesi Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım.” 15 Ekim 1927 Cumartesi günü Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nde, saat 10’da kürsüye çıkan Atatürk, Nutuk olarak adlandırılan konuşmasına bu cümleyle başlıyor. Sonradan “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak adlandırılacak olan 19 Mayıs günü ile başlayan Nutuk’un, asırlardan beri çekilen milli musibetlerden doğan uyanışın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedeli olarak elde edilen Cumhuriyet ve değerlerinin, doğrudan doğruya Türk Gençliğine emanet edildiğini açıklayan Gençliğe Hitabe ile son bulması bir tesadüf müydü? Cumhuriyetimizin kurulmasını sağlayan önemli günleri uygun olarak anmak ve kutlamak, öyle inanıyorum ki, bütün vatandaşlarımız için milli bir görevdir. Gelin […]
The post 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın Tarihçesi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c558b3e9f9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mayıs, Atatürk’ü, Anma, Gençlik, Spor, Bayramı’nın, Tarihçesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>“1919 senesi Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım.”</em></p>
<p>15 Ekim 1927 Cumartesi günü Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nde, saat 10’da kürsüye çıkan Atatürk, Nutuk olarak adlandırılan konuşmasına bu cümleyle başlıyor.</p>
<p>Sonradan “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak adlandırılacak olan 19 Mayıs günü ile başlayan Nutuk’un, asırlardan beri çekilen milli musibetlerden doğan uyanışın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedeli olarak elde edilen Cumhuriyet ve değerlerinin, doğrudan doğruya Türk Gençliğine emanet edildiğini açıklayan <em>Gençliğe Hitabe</em> ile son bulması bir tesadüf müydü?</p>
<p>Cumhuriyetimizin kurulmasını sağlayan önemli günleri uygun olarak anmak ve kutlamak, öyle inanıyorum ki, bütün vatandaşlarımız için milli bir görevdir. Gelin “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak adlandırılan Milli Bayramımızın ortaya çıkmasındaki tarihi süreci konuşalım.</p>
<p>Bildiğiniz üzere, Millî Mücadele döneminde 4 gün, milli bayram olarak kabul edilmiştir. Bunlar;</p>
<p>“23 Nisan Bayramı” – 23 nisan 1921 tarihli 112 sayılı kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> ile</p>
<p>2 Kasım “Hakimiyet Bayramı” – 24 Ekim 1923 tarihli 362 sayılı kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ile</p>
<p>29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı” – 19 nisan 1925 tarihli 628 sayılı kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ile</p>
<p>Ve 30 Ağustos “Zafer Bayramı” – 1 Nisan 1926 tarihli ve 795 sayılı kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> ile kabul edilmişlerdi.</p>
<p>1926 yılından itibaren 4 ayrı kanun ile kabul ve ilan edilmiş bulunan milli bayramlar, 27 Mayıs 1935 tarihli 2739 numaralı kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> ile tek bir kanunda birleştirilmiş ve “Hakimiyet Bayramı” yürürlükten kaldırılmıştı.</p>
<p>19 Mayıs’ın “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla bir milli bayram olarak kabul edilmesi ise ancak; 20 Haziran 1938 tarihinde kabul edilen ek kanun<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> ile mümkün olmuştu. Ne yazık ki, sadece 4 ay 21 gün sonra, Mustafa Kemal Atatürk aramızdan bedenen ayrılacak ve yıllarca severek katıldığı “Gazi Günü” ve “Jimnastik şenliklerini” resmi bir bayram olarak kutlayabilme fırsatını bulamayacaktı.</p>
<p>Aslına bakılırsa, 1926 tarihinden beridir mahalli olarak Samsun’da, “Gazi Günü” ismiyle yapılan kutlamalar ve daha Osmanlı Döneminden beri bir “Jimnastik Şenlikleri” düzenlenmesi girişimi, iki ayrı olay olarak ilerlemiş ancak “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla 19 Mayıs’ta buluşmuşlardı.</p>
<p>Türkiye’de beden eğitimi dersine programında ilk yer veren okul Mekteb-i Sultani’ydi. Yani günümüzün Galatasaray Lisesi. Bu dersi alan öğrenciler arasında 412 numaralı Selim Sırrı Bey de bulunmaktaydı.</p>
<p>Gençler için her yıl düzenli bir spor bayramı yapılması fikri, ömrünü Türk sporuna ve beden eğitimine adamış olan Selim Sırrı Tarcan’a aittir.</p>
<p>Selim Bey eğitimini tamamladıktan sonra bir süre jimnastik öğretmenliği yaptı, 1909’da İsveç’e gönderildi. Beden Eğitimi Yüksek Öğretmen Okuluna devam eden Selim Sırrı Bey, ülkemize geri döndüğünde, beden eğitiminin bilimsel olarak yapılması ve yaygınlaştırılması için çaba sarfetti. 1916 yılının 29 Nisan günü Kadıköy’de, şimdi yerinde Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu bulunan, dönemin İttihad Spor Kulübü’nün sahasında ilk kez “İdman Bayramı” Selim Sırrı Bey’in gayretleriyle gerçekleştirilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>İstanbul’un çeşitli okullarından katılan yaklaşık 200 öğrenci, o gün gerçekleştirilen jimnastik gösterilerine ve spor müsabakalarına katılmışlardı. Gösterilerden önceki geçit töreni sırasında gençlere bir de marş okutulmuştu.</p>
<p>Selim Sırrı Bey, İsveç’te bulunduğu sırada bir şarkı duymuş ve bu şarkının notalarını not etmişti. Felix Korling’in “Tre trallande jäntor” yani “Tralalla diyen Üç Kız” isimli şarkısının<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> melodisi, viyolonist ve bestekâr Zeki (Üngör) Bey’in yardımıyla yeniden düzenlemiş, okul marşlarına söz yazan Şair Ali Ulvi (Elöve) Bey’in Türkçe güftesi ile birlikte yeni bir marş oluşturulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra yolda okudukları<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> bu marşı duyanlarınız, hemen hatırlayacaklardır.</p>
<p>Atatürk’ün de çok sevdiği ve bugünlere kadar erişen “Dağ Başını Duman AImış…” marşı işte bize o günlerin hediyesiydi.</p>
<p>Ertesi yıl, 11 Mayıs 1917 Cuma günü Kadıköy’de bulunan yine aynı sahada İkinci İdman Bayramı gösterileri için toplanılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıllardır içinde bulunduğu Birinci Dünya Savaşı hiç iyi gitmiyor, cephelerden iyi haberler gelmiyordu. Bu durumda, sadece İstanbul’da iki sene sürdürülebilen İdman Bayramları, bir daha düzenlenemedi.</p>
<p>Ülkemiz Ekim 1914’te girmiş olduğu Büyük Savaş’tan, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’yla çok büyük kayıplar vererek çıkabildi. Osmanlı orduları 4 yıl süren bu zorlu savaşta, birbirinden çok uzak yerlerde Çanakkale, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Süveyş Kanalı, Makedonya, Galiçya ve Romanya cephelerinde savaşmıştı.</p>
<p>1918’in Eylül ayında Almanya ve Osmanlı devletiyle birlikte savaşan Bulgar cephesi çöktü; Bulgaristan 29 Eylül 1918’de ateşkes istediler. Almanya ile doğrudan bağlantısını kaybeden Osmanlı devleti de 5 Ekim 1918’de ateşkes istemişti.</p>
<p>30 Ekim 1918’de ateşkes imzalandığında Atatürk, Suriye-Irak cephesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nda 7. Ordu’nun komutanıydı. Mustafa Kemal Paşa ateşkes şartlarını duyar duymaz hemen itiraz eden nadir komutanlardan birisiydi.</p>
<p>Osmanlı Savaş Bakanlığı’na, ateşkes antlaşmasının maddelerinin belirsizlik ve işgale sebep olacağını söylemiş ve bunlara açıklık getirilmesini istemişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Bir yandan sorduğu konuların yanıtlarını beklemeden, kendisine bağlı askeri birliklere bir talimat göndererek, işgallere gerekirse silahla karşı çıkılmasını istedi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Tam 8 gün telgraf savaşı veren Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetine açıkça tavır koymuştu. Bu 8 gün süren sinir harbinin sonucunda İstanbul Hükümeti İngilizlerin ilerleyişine karşı çıkılmamasını istediğinde;</p>
<p><em>“İngilizlerin aldatıcı önerilerini ve hareketlerine şirin görünmeye çalışacak emirleri uygulamaya yaradılışım el vermediğinden komutayı hemen teslim etmek üzere yerime atayacağınız kişinin ivedilikle emir ve bildirilmesini özellikle istirham ederim.”</em> diyerek görevi bıraktığını açıkladı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>İstanbul yönetimi, Mustafa Kemal’in karşı çıkışlarından hiç de memnun kalmamıştı. İngilizlerin istekleri yerine getirilmeliydi. Bu sebeple Yıldırım Orduları Grubu 10 Kasım 1918 günü dağıtıldı, böylece Mustafa Kemal’in sadece 11 gün süren ordular komutanlığı elinden alındı ve İstanbul’a geri çağrıldı.</p>
<p>Tarih Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.</p>
<p>İtilaf Devletleri’nin 5 yıl sürecek olan işgaline maruz kaldı…</p>
<p>Kaderin bir cilvesi gibi, Mustafa Kemal Paşa 13 Kasım 1918 günü Haydarpaşa Garı’na vardığı zaman, aralarında Yunan kruvazörü Averof’un da bulunduğu işgal güçleri ortak donanması gövde gösterisi yaparak yavaş yavaş İstanbul Boğazı’na doğru yol alıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal, yaveri Cevat Abbas ve Dr. Rasim Ferit Bey, bir süre işgal donanmasının Marmara Denizi’nden geçişlerini hüzünle seyretmek zorunda kaldılar. O sırada Mustafa Kemal’in ağzından: <em>“Hata ettim, İstanbul’a gelmemeliydim. Ne yapıp edip Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı.”</em> cümlesi döküldü.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Evet, Mustafa Kemal, belki de ilk defa bir hata yaptığını itiraf ediyor, bu hatasını telafi etmek ve memleketin işgalden kurtulmasını sağlayabilmek için, İstanbul’da tam 6 ay çeşitli planlar yapmış, kurtuluşun yollarını aramıştı.</p>
<p>Bu süre içerisinde, hükümette görev alıp Harbiye Nazırı olmayı denedi. Çeşitli nedenlerle bu plan başarılı olamadı. Barışçıl yolla hükümette yer alamayınca, ihtilalci bir yolla iktidara gelmek yolunu seçecekti. Gerekirse padişahı tahttan indireceklerdi. Bunun için gizli bir ihtilal örgütü bile kurmuşlardı: Ayyıldız Cemiyeti!</p>
<p>Tüm bu çabalar sonuçsuz kalınca, İstanbul’a ayak bastığı gün söylediği gibi Anadolu’ya geçerek işgal güçlerinin erişemeyeceği bir yerde çalışmalara başlama kararı aldı ama bunu nasıl yapacaktı?</p>
<p>Bu süre zarfında İngilizler de boş durmuyorlar, İttihat ve Terakki Partisi ile ilişkili gördükleri kişileri tutuklayarak Malta’ya sürüyorlardı. Tutuklamalar işbirlikçi Damat Ferit hükümeti zamanında yapılıyordı. Özellikle Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın tutuklanması vatanseverleri son derece tedirgin etmişti. Acaba sıra Mustafa Kemal’e ne zaman gelecekti?</p>
<p>İşgal güçleri Türkiye’de asayişi sağlayabilmek için şiddet kullanıyordu. Bu şiddetin en ibret verici örneği, Yozgat’taki “tehcir olayı” sebep gösterilerek sanık olarak yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in 10 Nisan günü Beyazıt Meydanı’nda asılarak idam edilmesiydi. Bu olay halk üzerinde derin bir etki bırakmıştı.</p>
<p>Karadeniz bölgesinde Türk çetelerin Rum halka zarar verdikleri yönünde propaganda haberleri ortaya çıktı ve İşgalci Devletler Damat Ferit Hükümetinden önlem alınmasını istediler. Bu olayları işgal devletleri lehine önleyebilmek adına, Anadolu’ya ordu müfettişleri gönderilmesi karar verilmişti.</p>
<p>İttihatçı olmadığı ve padişaha bağlılığı emin görünen Mustafa Kemal Paşa bu görev için önerildi.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa Genelkurmay İkinci Nazırı Kazım Paşa ile birlikte kendisine ordu müfettişi olarak verilecek görevlerin geniş tutulmasını sağlayacak bir kararname hazırladılar.</p>
<p>29 Nisan 1919 Salı günü, Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı bakanlığa çağırdı ve kendisine 9. Ordu birlikleri müfettişliğine atandığını bildirdi.</p>
<p>15 Mayıs 1919’da Yunanistan İzmir’i işgal etmesinden bir gün sonra, Kemal Paşa ve beraberindeki kişiler Bandırma Vapuruna binerek yola çıktılar ama bir şehirden, başka bir şehire gitmek için İşgal kuvvetlerinden vize almak zorunda olunan bu günlerde, bindikleri vapur, düşman askerleri tarafından durdurulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ne olduğunu sordu. Vapurda silah ve cephane aradıklarını söylediler. Bunun üzerine yaverine dönerek:</p>
<p><em>“Bu sersem adamlar işte böyle… Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, ülkü, inanç dolu kafa götürüyoruz…”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> demişti.</p>
<p>İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmıştı.</p>
<p>İşgale karşı hürriyet ümidi getiren ve Millî Mücadele’nin ilk adımı kabul edilen 19 Mayıs gününü Samsunlular unutmadılar ve 1926 tarihinde “Gazi Günü” ilân ederek kutlama törenleri düzenlediler.</p>
<p>Her sene devam eden bu kutlamalar aslında ilk başta sporla ilgili bir kutlama içermiyordu. Fabrika ve demiryolu binalarında bulunan düdüklerin çalmasıyla başlayan, parkta yapılan törenin ardından Gazi Evinin önüne gelinerek günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılmasıyla devam ediliyor, sonra Mecidiye Caddesini takiben belediye binasına gidiliyordu. Akşam belediyede bir şükran balosu veriliyor ve gece şehirde fener alayları düzenleniyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>30 Eylül 1926 günü Atatürk, Ankara Çankaya köşkünde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Kongresi adına Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey başkanlığındaki spor heyetini kabulü kabul eder ve onlarla konuşmasında <em>“gürbüz, yavuz evlâtlar istediğini”</em> belirtir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Maarif Vekilliği’nin 25 Şubat 1927 tarihinde yürürlüğe giren ye 10 maddeden oluşan “Talebe Bayramı Hakkında Talimatnamesi”nin son maddesinde “İdman Bayramı”ndan söz ediliyordu. Buna göre her yılın mayıs ayının beşinci günü, okulların bayram günüydü.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>10 Mayıs 1928 günü Ankara okullarının beden eğitimi şenliği Cumhuriyet döneminin ilk “Mektepliler Bayramı” olarak Ankara’da bulunan İstiklâl Spor sahasında kutlandı. Atatürk de öğrencilerin geçit törenini izleyenler arasındaydı.</p>
<p>17 Mayıs 1929’da “İdman Bayramı” ve “Jimnastik Şenlikleri” ismiyle öğrencilerin spor şenlikleri, 19 Mayıs günü ise “Gazi Günü” düzenlendi.</p>
<p>1930 senesinde “Jimnastik Şenlikleri” 24 Mayıs günü düzenlenmişti.</p>
<p>1935 senesinde ise kutlamalarda bir farklılık olduğu anlaşılıyor. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs gününün “Atatürk Günü” olarak kabul edilmesi Güneş Kulübü’nün teklifi üzerine Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı merkezince karar altına alınıyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Gerçekten gazetelerin birkaç gün sonraki sayısına bakıldığında, 24 Mayıs gününün “Atatürk Spor Günü” olarak kutlandığını görebiliyoruz.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Bu tarihe kadar ayrı ayrı düzenlenen Spor ve Jimnastik Bayramları ve Atatürk Günü için ayrı kutlamalar yapılmadığı dikkatimizi çekiyor.</p>
<p>1937 yılından itibaren Cumhuriyet Halk Partisi 19 Mayıs tören ve kutlamalarının yürütme görevini üstlenmişti. Aynı yıl Millî Eğitim Bakanlığı bir genelge yayınlamış, Türk Silahlı Kuvvetleri de yapılacak jimnastik gösterilerine ilişkin 19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramı Kutlama Talimatnamesi yayınlamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>1938 yılının 19 Mayıs gününden önce kutlamalar için hazırlıkların nasıl yapıldığı, 19 Mayıs gününün aslında Türk Milleti için ne ifade ettiği, Atatürk’ün Samsun’dan Sivas’a uzanan işgal altındaki mücadeleyi anlatan yazıların gazete sütunlarını doldurduğunu görebiliyoruz. Ertesi günlerde ise halkın büyük bir coşku ile katılarak kutlamaların yapıldığını okuyabiliyoruz.</p>
<p>Resmi bir bayram olarak henüz kabul edilmemiş olsa da Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs günü, halkın çoğunluğu tarafından bir bayram günü olarak kabul edilmiş ve her yıl kutlanmasına karar verilmişti.</p>
<p>Bu durumda geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı: Meclis’in 19 Mayıs gününü resmi bir bayram olarak ilan etmesi!</p>
<p>Atatürk hasta olarak katıldığı son 19 Mayıs kutlamalarından bir ay kadar sonra, 20 Haziran 1938 tarihinde <em>“Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanun’a Ek Kanun”</em> çıkarılarak, 19 Mayıs günü <em>“Gençlik ve Spor Bayramı”</em> olarak kabul edilmiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> 1981 yılına gelindiğinde ise çıkarılan 2429 sayılı kanun ile bayramın ismi 19 Mayıs <em>“Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”</em> değiştirilmiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Gördüğünüz üzere, yıllarca İdman Bayramı, İdman Şenlikleri, Mektepler Bayramı, Mektepliler Bayramı, Jimnastik Şenlikleri veya Jimnastik Bayramı ve Okullar Bayramı gibi farklı isimlerle ve mayıs ayının farklı günlerinde yapılan spor ve jimnastik şenlikleri, Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs günüyle birleştirilmiş ve sonunda 1938 tarihinde “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla milli bir bayram olarak kabul edilmiştir ama 19 Mayıs günü ile söyleyecek sözlerimiz burada bitmiyor.</p>
<p>Bildiğiniz üzere Birleşik Krallık ve İngiliz Dominyonları kralı VIII. Edward 1936 senesinin 4 Eylül günü ülkemizi ziyarete gelmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Ziyaret yaklaşık olarak 2 gün sürmüştü.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Bizzat tanıdığı Atatürk’ün doğum günü için özel ve içten bir kutlama telgrafı gönderileceğini söylemiş olan Kral VIII. Edward, bu ziyaretten yaklaşık 2 ay sonra, İngiltere Büyükelçisi Morgan aracılığıyla Atatürk’ün doğum gününün bildirilmesini rica etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>O sırada Atatürk’ün yanında bulunan Afet İnan, annesi Zübeyde Hanım’dan işittiğine göre, bir bahar mevsiminde doğmuş olan Atatürk’ün bu soru üzerine biraz düşündükten sonra <em>“Bu bir 19 Mayıs günü niçin olmasın?”</em> diyerek cevapladığını söylüyor. Verilen resmi cevapta: <em>“Reisicumhur Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.”</em> denilmekte.</p>
<p>Atatürk’ün ömrü, <em>“Benim doğum günüm”</em> dediği 19 Mayıs’ı <em>“Gençlik ve Spor Bayramı”</em> adıyla resmi bir bayram olarak kutlamaya yetmemişti ama onun bedenen aramızdan ayrılışından yıllar sonra bile bugünün, Türk Gençliği olarak, bizim için taşıdığı önem ve bize bıraktığı emaneti koruma isteği değişmedi.</p>
<p>Türkçe Tarih nokta kom adresinde tümüyle belgelere dayanarak hazırlanan bilimsel içerikli tarih içeriklerine ücretsiz bir şekilde ulaşabilirsiniz. Bu içerikleri beğendiyseniz, sosyal medya kanallarımızı takip etmeyi ve içerikleri çevrenizde bulunan arkadaşlarınızla paylaşarak bizlere destek olabileceğinizi unutmayın.</p>
<p>19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbmmc00100112.pdf">23 Nisan’ın mîllî bayram addine dair kanun</a>, Kanun No. 112, kabul tarihi: 23 Nisan 1921</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200362.pdf">12 rebiyülevvel gecesiyle gününün millî bayram addine dair kanun</a>, Kanun No. 362, kabul tarihi: 24 Ekim 1923</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc003/kanuntbmmc003/kanuntbmmc00300628.pdf">Cumhuriyetin ilânına müsadif 29 Teşrinievvel gününün milli bayram addi hakkında kanun</a>, Kanun No. 628, kabul tarihi: 19 nisan 1925</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc004/kanuntbmmc004/kanuntbmmc00400795.pdf">Zafer bayramı kanunu</a>, Kanun No. 795, kabul tarihi: 1 Nisan 1926</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc015/kanuntbmmc015/kanuntbmmc01502739.pdf">Ulusal bayram ve genel tatiller hakkında kanun</a>, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 27 Mayıs 1935</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc018/kanuntbmmc018/kanuntbmmc01803466.pdf">Ulusal bayram ve genel tatiller hakkındaki 2739 sayılı kanuna ek kanun</a>, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 20 Haziran 1938</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Mekteplilerin İdman Bayramı ve Samsun posta tarihi, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2010, Ankara, s. 10</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> <a href="https://archive.org/details/78_tre-trallande-jntor-three-singing-lassies_charles-g-widdn-gustaf-frding-krli_gbia0472262b">Tre trallande Jäntor</a> (Three Singing Lassies), Charles G. Widdén,</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 5. Basım, 2009, Ankara, s. 163</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, E.U. Basımevi, Ankara, Mart 1959, Sayı: 27, Vesika No: 707, 714,</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, E.U. Basımevi, Ankara, Mart 1959, Sayı: 27, Vesika No: 707</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Atatürk’ün Bütün Eserleri; Kaynak Yayınları, C.2, s. 241-287</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara, 1963/1990, s. 189</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Atatürk’ten hiç yayınlanmamış anılar, Truva Yayınları, 8. Basım 2009, s. 60-61</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Dursun Ali Akbulut, <a href="https://atamdergi.gov.tr/tam-metin-pdf/746/tur">Samsun’un Gazi Günü ya da 19 Mayıs Bayramı</a>, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XI, Sayı: 33, s. 776</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Birinci Basım, Ankara, s.279</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Mekteplilerin İdman Bayramı ve Samsun posta tarihi, s. 21</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Tan, 20 Mayıs Pazartesi, 1935, s.1 ve 8</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Tan, 25 Mayıs Pazartesi, 1935, s.1 ve 10</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Dr. Turgut İleri, Amasya’da İlk 19 Mayıs Bayramı Kutlamaları, Journal of Turkish Studies, Volume 13/16, Summer 2018, s. 119</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc018/kanuntbmmc018/kanuntbmmc01803466.pdf">Ulusal bayram ve genel tatiller hakkındaki 2739 sayılı kanuna ek kanun</a>, Kanun No. 2739, kabul tarihi: 20 Haziran 1938</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc064/kanunmgkc064/kanunmgkc06402429.pdf">Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun</a>. Kanun No. 2429, kabul tarihi: 17 Mart 1981.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> İngiliz Kralı Edvard bugün İstanbul’a şeref verecekler, Cumhuriyet, 4 Eylül Cuma, 1936, s.1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Muhterem misafirimiz dün gece şehrimizden ayrıldı, Cumhuriyet, 7 Eylül Pazartesi, 1936, s.1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Afet İnan, <a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/1634/tur">M. Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü (19 Mayıs 1981) Türk Tarih Kurumu’nun Kuruluşunun 50. Yıldönümü (15 Nisan 1981)</a>, Belleten, Ekim 1980, Cilt 44 – Sayı 176, s. 641</p>
<p><strong>Gazeteler:</strong></p>
<p>Akşam, Anadolu, Cumhuriyet,  Hakimiyet-i Milliye, Tan, Ulus, Vatan, Yeni Sabah</p>
<p><strong>Genel olarak yararlanılan diğer kaynak eserler:</strong></p>
<p>Afet İnan, <a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/1634/tur">M. Kemal Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü (19 Mayıs 1981) Türk Tarih Kurumu’nun Kuruluşunun 50. Yıldönümü (15 Nisan 1981)</a>, Sayı: Ekim 1980, Cilt 44 – Sayı 176, s. 629-642</p>
<p>Dursun Ali Akbulut, <a href="https://atamdergi.gov.tr/tam-metin-pdf/746/tur">Samsun’un “Gazi Günü” ya da 19 Mayıs Bayramı</a>, Sayı: Kasım 1995, Cilt XI – Sayı 33, s. 771-779</p>
<p>Hakan Uzun, Milletin İradesiyle Oluşan Bir Bayram: Atatürk’ü Anma 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ve Atatürk Döneminde Kutlanışı, Karadeniz Araştırmaları. Yıl 2010, Cilt: 24 Sayı: 24, s. 109-125</p>
<p>Prof. Dr. Osman Köse, Gelenekten Moderniteye Samsun, Canik Belediyesi Kültür Yayınları, Samsun: Ocak 2014</p>
<p>Osman Tolga Şinoforoğlu, Selim Sırrı Tarcan ve İsveç Jimnastiği, Beden Eğitiminde İsveç Modelinin II. Meşrutiyet Dönemi Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonu, Spor Yayınevi, Ankara: 2020</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/19-mayis-ataturku-anma-genclik-ve-spor-bayraminin-tarihcesi/">19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın Tarihçesi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’de İş Kazası Yaşayan Fabrika İşçileri (1935&amp;amp;1937): Muhtelif Örnekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-19351937-muhtelif-ornekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-19351937-muhtelif-ornekler</guid>
<description><![CDATA[ İşyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen özre uğratan olay iş kazası olarak tanımlanmaktadır.[1] Türkiye’deki çalışma hayatında iş kazalarını önlemek, hatta zararlı etkilerini azaltmak için, tüm olasılıkları iyice araştırmak, nedenlerini ve sonuçlarını belirlemek, ardından bunların önlenmesi ve kontrolü için etkili araçların oluşturulması[2] çok geç tarihlere tesadüf eder. Bu sebeple Türk çalışma hayatı iş kazalarıyla doludur. Bahse konu kaza örneklerine -kronolojik sınır dahilinde- tahta biçerken sağ elini makineye kaptırmış ve parmakları ezilen Cibali’de Bay Osep (Değirmenci) Fabrikasının 20 yaşlarındaki işçisi Fahri oğlu Kenan ile başlayabiliriz.[3] Dönem gazeteleri incelendiğinde Eyüp Ayvansaray Tel […]
The post Türkiye’de İş Kazası Yaşayan Fabrika İşçileri (1935-1937): Muhtelif Örnekler appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c55871a86f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’de, İş, Kazası, Yaşayan, Fabrika, İşçileri, 1935&amp;1937:, Muhtelif, Örnekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İşyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen özre uğratan olay iş kazası olarak tanımlanmaktadır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Türkiye’deki çalışma hayatında iş kazalarını önlemek, hatta zararlı etkilerini azaltmak için, tüm olasılıkları iyice araştırmak, nedenlerini ve sonuçlarını belirlemek, ardından bunların önlenmesi ve kontrolü için etkili araçların oluşturulması<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> çok geç tarihlere tesadüf eder. Bu sebeple Türk çalışma hayatı iş kazalarıyla doludur. Bahse konu kaza örneklerine -kronolojik sınır dahilinde- tahta biçerken sağ elini makineye kaptırmış ve parmakları ezilen Cibali’de Bay Osep (Değirmenci) Fabrikasının 20 yaşlarındaki işçisi Fahri oğlu Kenan ile başlayabiliriz.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Dönem gazeteleri incelendiğinde Eyüp Ayvansaray Tel Fabrikasında işçi Cemil elini makineye kaptırdığı esnada kafasına aldığı darbe,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Şarkhalı Şirketi’nin Halkapınar Fabrikasında makine dairesindeki kazanı temizleyen işçi İştibli Recep’in elektirik çarpması,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Küçükpazar Sabun Fabrikasında çalışan işçi Andon’un karıştırdığı sabun kazanına düşmesi,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> tıpkı Andon gibi Tahtakale’de Hiristo’nun Soda Fabrikasında çalışan işçi Azon’un kaynamakta olan soda kazanına su koyarken kazanın içine düşmesi sonucu hayatını kaybettiği görülmektedir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Tespit edilen iş kazaları arasında bir diğer örnek Kağıthane’de Karaağaç Caddesinde Şakir Fabrikasında işçi Kadri’nin -makinede sacları kıvırmakta iken- sol el parmaklarının kesilmesidir. Kadri’nin tedavisi Şişli Bulga Hastahanesinde yapılmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Yine Yün Mensucat Fabrikasında tezgahlarda çalışan ve adı bilinmeyen bir işçi elini makineye kaptırmış ve parmakları kopmuştur. Yaralı işçi hastaneye kaldırılmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Özellikle Eyüp Lastik Fabrikasının bu dönemde iş kazalarıyla sıklıkla anıldığı görülmektedir. Nitekim Eyüp Lastik Fabrikasında 1934 ve 1935 yıllarında toplam 7 iş kazası yaşanmıştır. 17 Mart 1934’te işçi Ziver’i elektirik çarpmış, 14 Nisan 1934’te işçi Mustafa sol elinin parmaklarını, 15 Nisan 1934’te işçi Selim sağ elinin şehadet parmağını, 14 Şubat 1934’te işçi Hulki sağ elinin dört parmağını, 27 Şubat 1935’te işçi Ahmet sağ elinin iki parmağını makineye kaptırmış ; 24 Temmuz 1935’te işçi Kirkor’un ayağına iki ton demir düşmüş, 10 Eylül 1935’te işçi Ali Cemil sol elinin parmaklarını makineye kaptırmış ve sakat kalmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p><strong>Tablo 1.</strong> Fabrikalarda Yaşanan Muhtelif İş Kazaları</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="98"><strong>İşçi</strong></td>
<td width="205"><strong>Çalıştığı Fabrika</strong></td>
<td width="229"><strong>Meydana Gelen Kaza</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Rifat</td>
<td width="205">Büyükdere Kibrit Fabrikası</td>
<td width="229">Sağ elinin parmaklarını makineye kaptırma<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Artin</td>
<td width="205">Narlıyan Teneke Fabrikası</td>
<td width="229">Sağ elini makineye kaptırma (üç parmağı kesilmiştir)<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">İbrahim</td>
<td width="205">Beykoz Deri Fabrikası</td>
<td width="229">Sağ elini makineye kaptırma<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Orhan</td>
<td width="205">Yahya’nın Makarna Fabrikası</td>
<td width="229">Sol elini makineye kaptırma<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Salahaddin</td>
<td width="205">Şirket-i Hayriye’nin Fabrikası</td>
<td width="229">Ayağına araba vapuruna ait demir kapağın düşmesi<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Kamil</td>
<td width="205">Karabük Fabrikaları</td>
<td width="229">Vinç makinesinin üstüne devrilmesi (sağ ayağında kırıklar)<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">İsmail</td>
<td width="205">Emin’in Kereste Fabrikasi (Cibali’de)</td>
<td width="229">Sol elini makineye kaptırma (parmakları tamamen kesilmiştir)<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Kazım</td>
<td width="205">Abdullah’ın Fabrikası (Fener’de)</td>
<td width="229">Sağ elini makineye kaptırma<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Kadife Çözgü</td>
<td width="205">Kurtuluş Mensucat</td>
<td width="229">Sağ kolunu makineye kaptırma<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></td>
</tr>
<tr>
<td width="98">Hüseyin</td>
<td width="205">Adana Milli Mensucat</td>
<td width="229">Düşme sonucu ölüm (dört metre yüksekliğindeki duvardan)<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p> </p>
<p>Örneklere devam edildiğinde Eyüp Bahariye Kontrplak Fabrikası işçisi Hüseyin’in kütük pişirme kazanına düştüğü ve ayaklarının yandığı karşımıza çıkmaktadır. Hüseyin tedavisi için Etfal Hastanesine,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> elini makineye kaptıran Ayvansaray Civata Fabrikasında çalışan bir işçi Balat Hastanesine, Bakırköy Bez Fabrikasında bobin makinesine parmağını kaptıran ve parmağı kesilen Hasibe, Zeytinburnu Askeri Hastanesine kaldırılmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> Menemen’in Seryek köyünde İzmirli Ali Un Fabrikasında çalışan 33 yaşındaki işçi Seyid Ali, tamir ettiği makinenin kayışını yerine takmaya çalışırken kendini makineye kaptırmış ve iki kolu ile çenesi kırılmıştır. Seyid Ali aldığı yaraların tesiriyle iki saat içerisinde ölmüştür.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Bakırköy Bez Fabrikasında çalışan işçi Satılmış sağ kolunu makineye kaptırmış ve kolu tamamen ezilmiştir. Beyazıt Çadırcılar Caddesinde bulunan Vahan Mobilya Fabrikasında ise 17 yaşındaki çırak Şükrü makineye orta parmağını kaptırmak suretiyle yaralanmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Şişli Hanımoğlu Döküm Fabrikasında işçi Hulusi, puta ile erimiş demiri naklederken puta devrilmiş ve Hulusi’nin ayağı erimiş demirin altında yanmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> İzmit Kağıt Fabrikasında çalışan işçi Osman Çavuş makinesine sıkışan fazla kağıt parçalarını çıkarmak isterken makinenin kayışı elbisesine takılmış ve kafasının makineye çarpması sonucu hayatını kaybetmiştir. İzmit Kağıt Fabrikasında birkaç ay evvel de benzer bir kazanın yaşandığı bilinmektedir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a>  1936 yılının son günlerinde Fındıklı’da Emaye Fabrikasında çalışan işçi Sivaslı Hüseyin (Tophane’de Yamalı Hamam arkasında 2 numaralı evde oturmaktadır) fabrikada çalışırken boynunu makineye kaptırmış, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, Kanun no. 6331. <em>Resmi Gazete</em>, Sayı : 28339, 30 Haziran 2012.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bianca Vasconcelos-Béda Barkokébas Junior, “The causes of work place accidents and their relation to construction equipment design”, Procedia Manufacturing, no. 3, 2015, pp. 4392-4399.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> “Dün İki Feci Kaza Oldu”, <em>Milliyet</em>, no. 3203, 9 Ocak 1935, s. 3.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> “Tel Fabrikasında Kaza”, <em>Haber</em>, no. 1081, 11 Ocak 1935, s. 6.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> “İşçinin Ölümü Hakkında Tahkikata Başlandı”, <em>Yeni Asır</em>, no. 8853, 21 Ocak 1935, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> “Feci Bir Kaza”, <em>Milliyet</em>, no. 3258, 5 Mart 1935, s. 3.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> “Bir Amele Kaynar Kazana Düşüp Öldü”, <em>Zaman</em>, no. 256, 5 Mart 1935, s. 3.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> “Bir Amelenin Parmakları Kesildi”, <em>Zaman</em>, no. 319, 10 Mayıs 1935, s. 4.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> “Parmağı Koptu”, <em>Ulusal Birlik (İzmir)</em>, no. 431, 10 Temmuz 1935, s. 4.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> “Lastik Fabrikasında Tahkikata Başlandı”, <em>Tan</em>, no. 3448, 14 Eylül 1935, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> “Kibrit Fabrikasında Bir Kaza Oldu”, <em>Cumhuriyet</em>, no. 4546, 8 Ocak 1937, s. 5.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> “İş Kazası”, <em>Haber</em>, no. 1838, 28 Şubat 1937, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> “Bir Amele Elini Makineye Kaptırdı”, <em>Son Posta</em>, no. 2452, 30 Mayıs 1937, s. 4.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> “İş Başında Üç Kaza”, <em>Haber</em>, no. 1931, 1 Haziran 1937, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> “İş Başında Üç Kaza”, <em>Haber</em>, no. 1931, 1 Haziran 1937, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> “Karabük Fabrikasında Bir Kaza”, <em>Cumhuriyet</em>, no. 4709, 23 Haziran 1937, s. 6.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> “Bir Kereste Fabrikasında Kaza”, <em>Cumhuriyet</em>, no. 4745, 29 Temmuz 1937, s. 5.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> “Kazaya Uğrayanlar”, <em>Son Posta</em>, no. 2633, 27 Kasım 1937, s. 6.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> “Kazaya Uğrayanlar”, <em>Son Posta</em>, no. 2633, 27 Kasım 1937, s. 6.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> “Bir Amele Çalışırken Düşerek Öldü”, <em>Ulus</em>, no. 5880, 12 Aralık 1937, s. 6.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> “Bir Kaza”, <em>Kurun</em>, no. 484, 1 Nisan 1936, s. 4.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> “İki Amele Yaralandı”, <em>Cumhuriyet</em>, no. 4277, 12 Nisan 1936, s. 9.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> “Bir İşçi Kendini Makineye Kaptırarak Öldü”, <em>Yeni Asır</em>, no. 9226, 26 Nisan 1936, s. 2.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> “İki Kaza Iki Amele Yaralandı”, <em>Haber</em>, no. 1671, 9 Eylül 1936, s. 3.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> “Erimiş Demirle”, <em>Haber</em>, no. 1717, 25 Ekim 1936, s. 3.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> “Kağıt Fabrikasında Bir İşçi Feci Şekilde Öldü”, <em>Haber</em>, no. 1735, 13 Kasım 1936, s. 4.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> “Makineye Kapılan Bir İşçi”, <em>Haber</em>, no. 1722, 22 Aralık 1936, s. 6.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkiyede-is-kazasi-yasayan-fabrika-iscileri-1935-1937-muhtelif-ornekler/">Türkiye’de İş Kazası Yaşayan Fabrika İşçileri (1935-1937): Muhtelif Örnekler</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyetimizin 100. yılı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetimizin-100-yili</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetimizin-100-yili</guid>
<description><![CDATA[ Türkçe Tarih yazar ve ekibi olarak, Cumhuriyetimizin 100. yılını en içten dileklerimizle kutluyoruz. Videoda Atatürk’ün 10. yılı konuşmasının dışında kalan konuşmalarında, Teknosa şirketinin günümüz teknolojisini kullanarak üretmiş oldukları yapay zeka kayıtları kullanılmıştır. Yapay zeka ile üretilmiş bu ses kayıtlarına enbuyukarmagan.teknosa.com adresinden ulaşabilirsiniz.
The post Cumhuriyetimizin 100. yılı appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c558509c7f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyetimizin, 100., yılı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe Tarih yazar ve ekibi olarak, Cumhuriyetimizin 100. yılını en içten dileklerimizle kutluyoruz.</p>
<p>Videoda Atatürk’ün 10. yılı konuşmasının dışında kalan konuşmalarında, Teknosa şirketinin günümüz teknolojisini kullanarak üretmiş oldukları yapay zeka kayıtları kullanılmıştır.</p>
<p>Yapay zeka ile üretilmiş bu ses kayıtlarına enbuyukarmagan.teknosa.com adresinden ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/cumhuriyetimizin-100-yili/">Cumhuriyetimizin 100. yılı</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeniçeri Mustafa Kemal</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yeniceri-mustafa-kemal</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yeniceri-mustafa-kemal</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Atatürk neden yeniçeri kıyafeti giydi? 1913 yılının 27 Ekim günü Sofya ataşemiliterliğine atanır Mustafa Kemal. Aynı günlerde kısa bir süre önce askerlikten istifa etmiş olan ve dostlukları Manastır’da Askerî İdâdî’den başlayarak, Harbiye yıllarında da devam eden Ali Fethi Bey (Okyar) de Sofya Elçisi olarak atanmıştı. İkisi de burada görevleri gereği bir taraftan Osmanlı Devleti lehine istihbarat toplayıp İstanbul’a raporlar gönderiyor, bir taraftan da Bulgaristan’da yaşayan Türklerin sorunları ile ilgileniyordu. Bu yoğun çalışmalardan arta kalan zamanlarda, şehrin kültürel yapısını da keşfediyorlardı. Atatürk’ün hayatında ilk defa bir opera izlemesi mesela bu zamana tekabül ediyor. Yaklaşık 15 ay süren Sofya günlerinde […]
The post Yeniçeri Mustafa Kemal appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c558316590.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeniçeri, Mustafa, Kemal</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal Atatürk neden yeniçeri kıyafeti giydi?</p>
<p>1913 yılının 27 Ekim günü Sofya ataşemiliterliğine atanır Mustafa Kemal.</p>
<p>Aynı günlerde kısa bir süre önce askerlikten istifa etmiş olan ve dostlukları Manastır’da Askerî İdâdî’den başlayarak, Harbiye yıllarında da devam eden Ali Fethi Bey (Okyar) de Sofya Elçisi olarak atanmıştı.</p>
<p>İkisi de burada görevleri gereği bir taraftan Osmanlı Devleti lehine istihbarat toplayıp İstanbul’a raporlar gönderiyor, bir taraftan da Bulgaristan’da yaşayan Türklerin sorunları ile ilgileniyordu.</p>
<p>Bu yoğun çalışmalardan arta kalan zamanlarda, şehrin kültürel yapısını da keşfediyorlardı.</p>
<p>Atatürk’ün hayatında ilk defa bir opera izlemesi mesela bu zamana tekabül ediyor.</p>
<p>Yaklaşık 15 ay süren Sofya günlerinde özellikle yüksek mevkilerde bulunan Bulgar devlet adamlarının kızlarıyla olan ilişkileri ve İstanbul’a mektup yazarak konuşmayı sürdürdüğü Madam Corinne bugünkü konumuzun dışında ama, ufak videonun devamında bir parantez açacağım.</p>
<p>İstanbul’daki Merkez Kumandan Muavinliği’nde bulunan ve sonradan soyadı olarak Özalp soyismini alacak olan Kazım Bey, birkaç ay sonra Mustafa Kemal’den bir mektup alır.</p>
<p>Mektupta, 11 Mayıs tarihine denk düşen Bulgar Alfabesi Günü Bayramı, Kiril ve Methodios gününde, Hariciye Nazırının kostümlü bir balo düzenlediğini ve kendisinin de bu baloya davet edilmiş olduğunu yazar.</p>
<p>Eski Türklerin fetihlerinden bahsetme fırsatı çıkabileceğini düşünerek, bütün davetlilerin belleğinde yer edecek özel bir kıyafet ile gitmek ister, Mustafa Kemal.</p>
<p>Bir yeniçeri ağası kostümünün bu iş için en ideal kıyafet olduğunu düşünür.</p>
<p>Böylece Türklerin Attila’nın Hunlarından başlayarak, farklı isim ve zaman dilimlerinde de olsa, bir zamanlar ta Viyana kapılarına kadar bu ve benzeri kıyafetlerle yürümüş olduğunun hatırasını canlandıracaktı zihinlerde.</p>
<p>Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Balkan milletleri, Fransız Devrimi’nin tetiklediği milliyetçi fikirler, Rusların Slav politikası ve İngilizlerin altınlarıyla, zaman içerisinde güçsüzleşmiş olan Osmanlı Devleti’ne karşı birer birer isyan etmiş ve bağımsızlıklarını kazanmıştı. Hatta Osmanlı Devleti’nin İstanbul’dan önce başkenti olan Edirne şehri, Balkan Savaşları sırasında Bulgarlar tarafından işgal edilmiş, daha birkaç ay önce ancak geri alınabilmişti.</p>
<p>Dahası yakın bir zamanda çıkacağı düşünülen büyük savaşın öncesinde, Bulgaristan’ın Osmanlı ve Alman İmparatorluğu yanında savaşa girmesi yönünde bir ikna çalışması olduğu da düşünülebilir.</p>
<p>1 Mart 1914 tarihinde Kurmay Yarbay rütbesine erişen Mustafa Kemal’in bu daveti, işte böyle bir ortamda, psikolojik bir harekat fırsatı olarak görmüş olduğu çok açık.</p>
<p>Kazım Özalp’ten istediği ise, çok gösterişli bir yeniçeri kıyafetinin Askeri Müzeden bulunarak kendisine gönderilmesi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Erkân-ı Harbiye Reis-i Umumisi yani Genelkurmay Başkanı Enver Paşa’nın da müsadesiyle, Askeri Müze deposundan alınan bu orjinal yeniçeri kıyafeti, bütün takılarıyla birlikte Mustafa Kemal’e verilmek üzere o zaman Bulgaristan Parlamentosunda Türk Mebusu olan İsmail Hakkı (Kavalalı) Beye teslim edilir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Tüm bu hazırlıkların ardından takvim yaprakları 11 Mayıs 1914 gününü gösterdiğinde, davetliler balonun yapılacağı Merkez Askeri Kulübü<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> binasına birer birer gelmekteydiler. Burası günümüzde Bulgaristan Sofya Orduevi olarak bilinmekte ve hala çeşitli kutlamaların yapıldığı bir yer olarak hizmet vermekte.</p>
<p>Yeniçeri Ocağı’nın tamamen kaldırılmasından 88 yıl sonra, Bulgaristan’ın başkentinde belki de yeniçerileri hatırlayan kimse kalmamıştı ama Sofya Askeri Ataşesi Mustafa Kemal, Sofya’daki hanım ve beylerinin şıklık yarışına girdiği bu etkinliği bir fırsata çevirmeyi bilmişti. Yeniçeri devrinin Serhat Beyi kıyafeti ile salondan içeriye girdiğinde herkesin dikkatini üzerine çektiği muhakkak.</p>
<p>İstanbul’dan yeniçeri kostümünü getiren ve bu gecenin şahidi İsmail Hakkı Kavalalı, konuşmalar ve gülüşmeler içerisinde gece ilerlerken, orkestranın çaldığı müzikler eşliğinde Mustafa Kemal’in baloda bulunan kızlarla valsler ve polkalar yaparak, nihayetinde dans müsabakasında birinci olduğunu anlatıyor.</p>
<p>O zamanlar otuzlu yaşlarında bekar bir genç olan Atatürk’ün baloda birlikte dans ettiği kavalyesi Dimitrina Kovaçev, Bulgar General Stiliyan Kovaçev’in kızıdır. Dimitrina aslında Miti olarak da bilinir.</p>
<p>Atatürk’ün Sofya’ya ilk geldiği zamanlarda yine aynı kulüp binasında yapılmış olan yılbaşı balosuna, ilerleyen zamanlarda ise operaya ve şehir gazinosuna gittiği biliniyor. Bu günlerden birinde Bulgar General Kovaçev’in ailesiyle tanışmış ve kızı Miti ile birkaç kez vals yapmıştı. Burada başlayan tanışıklık, Mustafa Kemal’in ailenin evine misafir olarak davet edilmesi ile derinleşmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Atatürk’ün Miti’ye bir evlilik teklifi yaptığı ama babası General Kovaçev’in evliliğin gerçekleşmesini engellemiş olduğu söyleniyor. İşte Atatürk’e sonradan <em>“bir kız sevdim ama, bana vermediler!”</em> diyerek hatırlayacağı aşk hikayesi kısaca böyle.</p>
<p>Bu konu bir başka videonun konusu. Baloda yaşananlara geri dönmeden önce, kanalın daha çok kişiye ulaşabilmesi için videoyu şimdiden beğenip, yorum yaparsanız çok memnun olurum.</p>
<p>Bulgaristan Çarı I. Ferdinand ve eşi, gerek tavır ve nezaketi, gerek zeka ve anlayışı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mustafa Kemal’i yanlarına davet ederek, kıyafeti ve yarışmadaki başarısını tebrik edip iltifatta bulunmuşlar.</p>
<p>Sabahın erken saatlerine doğru, artık davetliler birer birer kulüp binasından ayrılırken, Doğu kültürüne büyük ilgi duyan İspanya’nın Bulgaristan Büyükelçisi, biraz da aldıkları alkolün de etkisiyle olacak, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının koluna girerek, mutlaka Türk ve İslam eserleriyle dekore etmiş olduğu evini gelip görmeleri için ısrar eder.</p>
<p>Bu ısrara dayanamayan Mustafa Kemal ve yanındakiler Büyükelçinin evinin yolunu tuttular.</p>
<p>Bir süre daha sohbet ve muhabbetin devam ettiği aşikar olan bu davetten sonra, büyükelçi evindeki atmosfere tam olarak uyan bir kıyafet içerisinde bulunan Mustafa Kemal’in fotoğrafını çekmek ister.</p>
<p>Atatürk çekilen bu fotoğrafı, yakın arkadaşlarından ve daha sonradan 1925’te İstanbul Haliç’te özel sektöre ait ilk silah ve cephane fabrikasını kurarak, Türkiye’nin savunma sanayiinde özel sektördeki öncülüğünü yapacak olan Şakir Zümre için <em>“Azizim Şakir Bey’e”</em> ithafı ile imzalayacaktı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Atatürk balodan sonra, müzeden ödünç aldığı yeniçeri elbisesini Kazım Bey’e geri gönderirken, teşekkür mektubunda <em>“Baloda hemen hemen herkesin kıyafeti ile ilgilendiğini, kendisine sorular sorduklarını, bu arada yeniçeri tarihinden ve Türk zaferlerinden geniş bilgiler verme fırsatını bulduğunu”</em> yazmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>İşte sonradan meşhur olan ve pek çok yerde kopyası yapılan Yeniçeri Mustafa Kemal Bey’i resmeden bu fotoğraf, böyle bir gecenin hatırası olarak bugünlere bize kadar gelir.</p>
<p>Ali Kırca’nın yıllarca sunmuş olduğu haber programının kapanış müziğini bizim kuşak gayet iyi hatırlayacaklardır. Piyanist ve besteci Tuluyhan Uğurlu’ya ait “Beyazıt’ta Zaman” isimli albümünde yer alan bu eser, <em>Sofya’da Dans: Atatürk</em> ismini taşıyor. Eserin isminden de tahmin edebileceğiniz üzere, Atatürk’ün Sofya’da yeniçeri kıyafeti ile işte bu baloya katılması anlatılıyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Kazım & Teoman Özalp, Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı, 1994, s. 8</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Bulgar kostümlü balosunda Mustafa Kemal – Atatürk’ün Sofrası, anlatan: İsmail Hakkı Kavalalı, Vakit – Yeni Gazete, 8 Eylül 1947, Yıl: 80-1, Sayı: 10743-1, s.1 ve 3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> <em>Tsentralen voenen klub</em> – Централен военен клуб</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Liliana Serafimova, Mustafa Kemal ve Miti Kovaçeva – Umutsuz Bir Aşkın Öyküsü, Birinci Basım, İstanbul, Ekim 1999</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Atilla Oral, <em>Şakir Zümre</em>, Demkar Yayınları, İkinci Basım, Haziran 2023, s. 15</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Kazım & Teoman Özalp, <em>a.g.e.,</em> s. 9</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Tuluyhan Uğurlu <a href="https://www.tuluyhanugurlu.com/best-of-tuluyhan-2/">internet sitesi</a>, Son Erişim 10 Aralık 2023</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yeniceri-mustafa-kemal/">Yeniçeri Mustafa Kemal</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazak Hanlığı’nın Kuruluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-hanliginin-kurulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-hanliginin-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ Kazak Hanlığı’nın Kuruluşu
Kazak halkının Orta Çağlardaki tarihini araştırırken karşılaşılan ilk mesele yazılı kaynakların azlığıdır. Fakat bu ifade yazılı eserlerin tamamen yok olduğu anlamına da gelmez. Çok eskidenberi alfabe sahibi olan bir milletin yazılı tarihinin olmaması mümkün değildir. Fakat Orta Asya’da yıllarca peşpeşe devam eden savaşlar (Kalmuk, Moğol, Rus) esnasında bu eserlerin kaybolabileceğini de unutmamalıyız. Mesela bir vakitler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c652ce02cc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazak, Hanlığı’nın, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/07/Kazak-Hanliginin-Kurulusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html">Kazak Hanlığı’nın Kuruluşu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>D. N. MOLDABAEVA</strong></span></a>
</p><p><span>Kazak halkının Orta Çağlardaki tarihini araştırırken karşılaşılan ilk mesele yazılı kaynakların azlığıdır. Fakat bu ifade yazılı eserlerin tamamen yok olduğu anlamına da gelmez. Çok eskidenberi alfabe sahibi olan bir milletin yazılı tarihinin olmaması mümkün değildir. Fakat Orta Asya’da yıllarca peşpeşe devam eden savaşlar (Kalmuk, Moğol, Rus) esnasında bu eserlerin kaybolabileceğini de unutmamalıyız. Mesela bir vakitler dünyanın en zengin kütüphanelerinden sayılan Otrar Kütüphanesi Moğol İstilası esnasında yanmıştı. Henüz bu Kütüphanenin yeri dahi tespit edilememiştir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Hoşum Bek oğlu Kadir-Ali Bek tarafından XVII. yüzyılda yazılmış olan eser şimdilik Kazak Hanlığı’nın Kuruluşu hakkında tarihçilerce bilinen tek eserdir. Bu eserin neşrini yapan İ. N. Berezin, esere “Vekayinameler Yığını” adını vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu eserde verilen bilgileri destekleyecek diğer kitap veya vesikalara sahip değiliz.</span></p>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın ilk dönemi hakkında bilgi veren kaynakların çoğunluğu İslam kaynaklarıdır. Bu eserler Kazaklarla komşu veya onlardan çok uzakta yaşayan tarihçiler tarafından yazıldığı için, bazı bilgilerin doğruluğunda tereddüt edilebilir. Horasan, Mâverâünnehir ve Deşt-i Kıpçak tarihi hakkında diğer kaynaklara nazaran M. H. Duglati daha geniş bilgi vermektedir. Muhammed Haydar kendisinin de ifade ettiği gibi, meşhur Duglat kabilesine mensuptur. Onun ataları Çağatay ulusunun emirleri idiler. Annesi tarafından da Çağatay hanı Yunus Han’ın torunudur.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın siyasi tarihi için diğer kaynaklar “Nusrat-name”, “Fatih-name”, “Şeybanî- name” ve “Mihmanname-î Buhara” adlı eserlerdir. Bu eserler XV-XVI. yüzyıl Orta Asya, Mâverâünnehir ve Güney Kazakistan bölgesindeki siyasi durum, Muhammed Şeybanî ile Kazaklar arasındaki savaş ve Ebu’l-Hayır’ın Kazaklık dönemindeki sıkıntılarla dolu hayatı hakkında bilgi verirler.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu bilgiler sadece siyasi tarih bakımından değil, aynı zamanda bu toplumların kültürü ve etnografyası için de çok mühimdir. “Mihmanname-î Buhara”nın yazarı Ebu’l-Hayır Fazlullah b. Ruzbehan al-İsfahanî’dir.</span></p>
<p><span>Müellif, Şeybanî Han’ın Kazaklara karşı savaşında ona rehberlik etmiş ve 1509 yılında vuku bulan savaşı gözleriyle görmüştür. Kendisinin olayların içinde bulunması sebebiyle verdiği siyasi haberlerin yanısıra Kazakların örf, adet, gelenek, idare, yönetim vs. hakkındaki bilgileri de fevkalade mühimdir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Onun özel yetenek ve kabiliyeti sayesinde elde ettiği bilgiler, diğer yazarların eserlerinde bulunmaz. Bununla birlikte Babur’un ve Vâsıf’ın eserlerinde ve Abdullah ibn Muhammed’in “Zübdatül- esrar”ında bazı konularda teferruatlı bilgi verilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Kazak halkı ve Hanlığı’nın XVI. yüzyılın 2. yarısındaki tarihi için önemli bir kaynak da Hafız-i Tanış’ın “Şeref-name-i Şahi” veya “Abdullah-name” adlı eseridir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Müellif bu eserinde Kazak-Özbek münasebetlerine dair bilgiler verir. Astarhanlıların en iyi saray tarihçilerinden olan Mahmud bin Veli, zamanının alimlerinden olup, onun yedi ciltlik “Bahru’l Esrar fi Menakıb-ı Ahyar” adlı eseri Orta Asya ve sair bölgelere dair coğrafi, tarihi ve etnografik bilgi veren bir edebiyat eseridir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Bu arada Kazak halk edebiyatı mahsullerinden de söz etmek gerekmektedir. Yüzyıllarca nesilden nesile şifahi olarak aktarılan ve son zamanlarda yazıya dökülen bu edebi mahsuller Kazak tarihine dair ip uçlarını saklamaktadır.</span></p>
<p><span>Bunlarda “Nogaylı” “Özbek” vb. isimlere sık-sık rastlanmaktadır. Keza Uysun, Kongrat, Kıpçak, Kanglı, Duglat, Alban, Tama, Kıyat, Nayman, Alşın ve Argın gibi kabile ve kavim adları; Nogay ve Özbek isimleri çoğunlukla kavim adı değil, kavimler birliğinin adı olarak geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Kazak adına millet ve halk adı olarak XV. yüzyıldan beri daha sık olarak rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<h4><span><strong>Kazak Hanlığı’nın Kuruluşundan Önce Güney Deşt-i Kıpçak’ın Siyasî Durumu</strong></span></h4>
<p><span>Ebu’l-Hayır Han’ın Kalmuklara yenilmesi Özbek Ulusu’nda karışıklıklara ve halkının yarısının komşu bölgelere göç etmesine sebep olmuştu.</span></p>
<p><span>Mirza Haydar “Tarih-i Raşidî”de bu konu hakkında bilgi vermektedir. Yine O, “O zamanlar Deşt-i Kıpçak’ta Ebu’l-Hayır Han’ın hüküm sürdüğünü; Ebu’l-Hayır Coçi sülalesinin diğer sultanlarını takip ettiği için Canibek ve Kerey Hanların Moğolistan’a göç ettiklerini ve Moğolistan Hanı İsen Buka Han’ın onları iyi karşılayarak Kozu Başı bölgesini (Batı Moğolistan) onlara verdiğini yine bu eserden öğreniyoruz.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın kurucuları olan Kerey ile Canibek hakkında yazılan eserlerdeki bilgilere bakılırsa, Canibek (diğer adı Ebu Said) Barak Han’ın küçük oğlu idi. Kerey, Canibek’in akrabası idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Kerey Bolat’ın oğlu, Bolat Toktariya’nın, Toktariya da Urus Han’ın oğludur. İkisi de Urus Han’ın torunlarıdır, ama Kerey gördüğümüz gibi daha yakın torunudur. Bu iki hanın Ebu’l-Hayır’la geçinmemesi ve Özbek ulusundan ayrılma sebebi hakkında önceki bölümlerde bilgi verilmişti.</span></p>
<p><span>Bu göç, yeni bir siyasi birliğe, Kazak Hanlığı’nın kuruluşuna atılan ilk mühim adım olup Kazak halkının gelişme sürecinin tamamlanmasını hızlandırmıştır.</span></p>
<p><span>Orta Asya ve Mâverâünnehir’de bu sıralarda neler oluyordu ve kimler vardı? Bu bölgede XV- XVII. yüzyılda siyasi güce sahip Moğol-Türk sülalelerinden Çağataylılar, Timuroğulları Devleti ve eski Altınordu’dan ayrılan devletler vardı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Ebu’l-Hayır ulusunun iç siyasi durumu, komşularını da etkilemekte idi. Kaynaklardan öğrendiğimize göre Çağatay hükümdarı İsen-Buka Han kendi ulusuna siyasi güç kazandırmak için Kerey ve Canibek’le işbirliği yapar. Onları müstakil bir ulus olarak tanır ve birbirlerine siyasi destek vermeyi teklif eder. Daha sonra da göreceğimiz gibi bu ilişki kuvvetlenir ve iki ulus arasında akrabalık bağları kurulmaya başlar.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Peki Ebu’l-Hayır Han’ın durumu nasıldı? Devletinde vuku bulan bu siyasi durgunluktan kurtulmak için neler yapıyordu?</span></p>
<p><span>Ebu’l-Hayır’ın hakimiyetinin sağlam olması, güçlü ve otorite sahibi kavimlerin temsilcileriyle anlaşabilmesine bağlı idi.</span></p>
<p><span>Bozkır aristokrasisi lehine değil, aleyhine olursa veya aristokrasinin hakları sınırlanır ise bağlı feodallerin kendilerinden ayrılması, hatta ona karşı savaşa bile girişecekleri tarihi bir gerçek idi.</span></p>
<p><span>Kalmuklarla savaştan sonra Özbek ulusunun siyasi durumu ve kendi aralarındaki taht mücadelesi halkın hayatını zorlaştırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> 1428’de Akordu hanlarından Barak Han’ın ölümü ile Doğu Deşt-i Kıpçak’taki hakimiyet, Coçi’nin küçük oğlu Şiban’ın (Şıbın) neslinin eline geçmişti. Tabii ki tahtı elden çıkarmayı kimse istemezdi ve kolay kolay da vazgeçmeyecekti. Deşt-i Kıpçak ve Akordu tahtı için mücadelede Devlet Şeyh’in oğlu Ebu’l-Hayır’ın yıldızı ayrıca parlamıştı. Ebu’l-Hayır bu kadar mücadeleden sonra ele geçirdiği taht ve hakimiyetini güçlendirmek için Ordu’daki bazı unsurları kontrole almaya ve sert kurallar getirerek, rakiplerini takip etmeye ve sıkıştırmaya başlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Onun en büyük rakiplerinden biri de Barak Han’ın oğlu ve Altınordu Hanı Urus Han’ın torunu Kerey ile Canibek Hanlar idi. Ordu’da güç ve belli otorite sahibi olan bu hanlar sık sık Ebu’l-Hayır’a karşı gelerek, yürütmekte olduğu siyasete ve hakimiyetine bağlı kalmayı istemediklerini açıkça göstermekte idiler.</span></p>
<p><span>Üst tabaka arasındaki anlaşmazlıklar böyle giderken, Ebu’l-Hayır Han ulusunda yaşamakta olan halk buna nasıl tepki gösteriyordu? Taht mücadelesiyle birlikte devam eden iç ve dış savaşlar, Akordu halkını yormuştu. Savaş esnasında artan vergiler ve içinde yaşadıkları ulusun siyasi dengesizliği (sultanlar arasındaki kargaşa) neticesinde, halkın aristokrasiye güveni azalmıştı. Kendilerini güven ve refah içinde yaşatabilecek bir hükümdara ve böyle bir devlete ihtiyaç duyuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Böyle bir “dağılmış toplumun” yani Ebu’l-Hayır’ın sert politikasından memnun olmayanların başında, Urus Han’ın torunları Kerey ile Canibek geliyordu. Onlar kendi taraftarları ve elleri altındaki kavimleri ile Moğolistan’a, eski Türk boylarından Uysun ve Kanglıların ata yurdu olan, Çu bölgesine göç etmişlerdi. Tarihçiler Kerey ile Canibek’in bu hareketini gelecekte Ordu tahtını ele geçirmeğe uygun zaman beklemek için yapılan bir stratejik hareket olarak değerlendiriyorlar.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Kaynaklardan çıkartabildiğimiz sonuçlardan İsen-Buka Han’ın Kerey ile Canibek’e iyi muamelede bulunmasının sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<ol>
<li><span>Bütün Moğolistan’ın hükümdarı olan İsen-Buka Han’ın otoritesinin fazla yükselmesi komşuları Timuroğullarının pek hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden Timuroğullarından Ebu Said ibn Sultan Muhammed ibn Miranşah İsen-Buka Han’ın ağabeyi Yunus Han’ı ona karşı kullanarak, İsen-Buka ulusunda kargaşaya sebep olmuştu. Bu yüzden İsen-Buka Kazaklara karşı savaşacak bir durumda değildi. Zaten siyasi gücü azalmakta olan İsen-Buka için bu savaş yalnız zarar getirebilirdi.</span></li>
<li><span>İsen-Buka kardeşine ve Timuroğullarına karşı ittifak kurabilecek güç arıyordu. Bu açıdan da Kazakların gelişi İsen-Buka için iyi fırsattı.</span></li>
<li><span>Eski Altınordu topraklarını kendi hakimiyeti altında birleştirmeye ve böylece Coçi sülalesinin hakimiyetini sınırlamaya çalışan Ebu’l-Hayır Han’a karşı onun rakipleriyle birleşmek, Ebu’l-Hayır ulusundaki parçalanmayı ve onun siyasi zayıflamasını da sağlayacaktı.</span></li>
</ol>
<p><span>Kerey ile Canibek’in Kozu Başı bölgesine yerleşmesi hakkında bilgi yukarıda adı geçen eserlerde bulunmaktadır. 1462’de İsen-Buka Han’ın vefatından sonra tahta geçen kardeşi Yunus Han zamanında iki ulus arasında akrabalık bağları kurulmaya başlamıştır. Kazak hanları ile iyi geçinmeyi isteyen Yunus Han, kızı Muhr-Nigar-Hanım’ı Ebu Said’in oğlu Ömer Şeyh Mirza öldükten sonra Canibek’in oğlu Adik Sultan’a vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Mirza Haydar Duglati’nin dediğine göre bu yıllarda artık Özbek-Kazakları adına sık sık rastlanmaya başlar. Bu meseleyi daha teferruatlı anlatan Mahmud ibn Veli “Bahru’l-Esrar”da: “Onlar (Kazaklar) Moğolistan’a ilk geldikleri zaman, Kalmuk, Kırgızlara saldırarak ve komşu bölgeleri yağmalayarak soygunlar yaptıklarından dolayı onlara bu isim (Kazak) verilmişti.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>İlk göç sırasında, sayısı 200 bin insan olan Kazaklara daha sonra Ebu’l-Hayır Han’a karşı olan kavimler katılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Durumun böyle gelişmesi Ebu’l-Hayır Han’ı rahatsız ediyordu. Çünkü rakipleri Kerey Han’la Canibek Han’ın taraftarları gün geçtikçe çoğalmaya, dolayısıyla tahta yaklaşmaları hızlanmaya başlamıştı. Vakit geçmeden bunu durdurmak gerekiyordu. Bundan dolayı Ebu’l-Hayır Han Moğolistan’a bir sefer düzenledi. Bu sefer hakkında bilgi vermekte olan Mahmud bin Veli’ye göre: “Sefere iyice hazırlanan Ebu’l-Hayır Han kalabalık bir ordu ile İtil nehri tarafından Moğolistan’a yaklaşmış ve Ala-Togay’yı geçerek, Yedi Kuduk bölgesine gelmiş ve burada çadır kurmuştu.</span></p>
<p><span>Bir anda hava bozulmaya, şiddetli bir rüzgar esmeğe, sel gibi yağmur ve kar yağmaya başlamış”. Yazarın kendi sözleriyle: “Kar yağmaya başladı ve buz gibi rüzgar esiyordu. Ama Han’ın kalbindeki cihat yapma arzusu, bu soğuğa aldırmıyordu”. Akkıstak’a yaklaştığı zaman dayanılmaz bir soğuk sebebiyle Ebu’l-Hayır burada beklemek zorunda kaldı. Önceden de sağlığı iyi olmayan Ebu’l- Hayır Han’ın durumu kötüleşti. İbn Veli’nin de dediği gibi “Mutlu hayat geçiren Han hicri 874 yılında (fare yılı) 57 yaşında bu fani dünyadan, sonsuzluğa göç etti.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<h4><span><strong>Ebu’l-Hayır Han’ın Ölümü ve Kazak Hanlarının Akordu İdaresini Ele Geçirmeleri</strong></span></h4>
<p><span>Mahmud bin Veli, Ebu’l-Hayır Han’ın Kazaklara karşı seferi ve ölüm tarihini 1468 yılının kış mevsiminin ilk ayları olarak gösteriyor.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Kazak tarihindeki önemli olaylardan biri olan Kazakların eski ata yurdu Ebu’l-Hayır ulusuna dönmesi ve Ordu idaresini ele geçirerek, Kazak Hanlığı’nın tam anlamıyla bir devlet sıfatını kazanması, yukarıda da dediğimiz gibi, Ebu’l-Hayır Han’ın Kazaklara yaptığı sefer sırasında hastalanarak vefat etmesinden sonradır.</span></p>
<p><span>Ebu’l-Hayır Han’ın ölümünden sonra Özbek ulusunda vuku bulan siyasi gelişmeler hakkında bilgi vermek faydalı olacaktır. Çünkü Kazak hanlarının ata yurduna dönmeleri bu olaylarla yakından ilgilidir. Kazak Hanlığı’nın buraya gelinceye kadar olan tarihine kısaca bir göz atalım.</span></p>
<ol>
<li><span>1450-59 Kerey ve Canibek’in Ebu’l-Hayır Ordusu’ndan ayrılarak Kozubaşı’na göç etmeleri,</span></li>
<li><span>“Özbek-Kazakları” veya sadece “Kazak” kelimesinin bir halk adı olarak kullanılması ve Kazak halkının gelişme sürecinin sona ermesi. Urus Han’ın torunları ile Çağatay sülalesi arasında ittifakın kuruluşu,</span></li>
<li><span>1468’den sonraki olaylar: Ebu’l-Hayır Han’ın vefatı, Kerey ile Canibek’in Özbek ulusundaki taraftarlarının yardımıyla idareyi ele geçirmeleri.</span></li>
</ol>
<p><span>İlk ikisi hakkında geçtiğimiz bölümde bilgi vermiştik. Sıra üçüncü döneme yani Kerey ile Canibek Hanlar’ın ata ulusuna dönüşüne geldi.</span></p>
<p><span>Ebu’l-Hayır Han’ın ölümünden sonra Özbek ulusundaki buhran daha da arttı. Her zamanki gibi, Coçi sülalesi arasındaki taht mücadeleleri devletin huzurunu bozdu. Kaynaklara göre Han vefat ettikten sonra onun yerine Yadıgar (Jadiger) geçmişti. Yadıgar Timur Şeyh ibn Hacı-Tuly oğlu ve Ebu’l-Hayır Han’ın yakınlarından biri idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Mahmud bin Veli’ye göre Ebu’l-Hayır Han ölmeden önce oğulları ve torunlarına huzur içinde yaşamalarını vasiyet ederek, düşmanlık ve kıskançlığın devletin dağılmasına ve otoritenin düşmesine sebep olacağını defalarca hatırlatmıştı.</span></p>
<p><span>Ama Şeyh Haydar Han, devleti düzene sokamadı. Onun zamanında ne devlet idaresi ne de sultanlar nizamı eskisi gibi idi. Çok geçmeden Şeyh Haydar eskiden babasına hizmet eden emir ve sultanların yavaş yavaş kendisinden uzaklaşarak dağılmaya başladığını fark etti. Ama durumu değiştirmek veya durdurmak mümkün değildi. Bu olayda yukarıda dediğimiz gibi “Han’ın otoritesi ve gücü onun kendisini destekleyen sultan ve emirlere bağlı idi”. Yani Han’ın onlarla olan münasebetine bağlı idi. Eğer bu ilişki bozulursa, sultanlar gözünde han otoritesinin düşmesi, dolayısıyla halk nezdindeki nüfuzunun zayıflaması kaçınılmazdı. Şeyh Haydar Han’ın kaderi de böyle oldu. Eğer hükümdar (Han) kendi halkını memnun edemez, onlarla ilgilenmez ve ganimet elde edecek başarılı savaşlar kazanamaz ise kendisine bağlı olanlar üzerindeki hakimiyetini kaybederdi. Hatta kavimler, ulusundan ayrılarak başka uluslara göç ederlerdi. Yukarıda Kazakların ayrılma sebebini araştırırken, ilk yıllarda Kazakların sayısının 200’den 1.5-2 milyona kadar yükseldiğini söylemiştik. Bunun birinci sebebi de bu idi. Daha sonraki yıllarda bu sayının inanılmaz süratle değiştiğini göreceğiz.</span></p>
<p><span>Ebu’l-Hayır’ın ölümünden sonra ulusunda düzensizlik ve karışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Mirza Haydar’ın dediği gibi “Huzur ve güven arayan herkes Kerey ve Canibek’e yani Kazak ulusuna göç ediyorlardı.”<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Gördüğümüz gibi Kerey ve Canibek Hanların durumu düzelmeye hatta güçlenmeye başlamıştı. Onların taraftarları sadece kendi ulusundan terekküp etmiyor, Ebu’l-Hayır Han’a tabi olan pek çok kavim ve birlikler ve hatta ileri gelen aristokratlar da buna dahil oluyordu.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan, Özbek-Kazak Ulusu dediğimiz, Kerey ile Canibek’in göçünden önce de bunlar bir arada yaşayan akraba kavimler idiler. Devleti idare eden sultanlar kendi aralarında ne kadar mücadele etseler de halk tekti. Tıpkı bugün Özbekistan ve Kırgızistan’da yaşayan Kıpçak, Kongrat, Nayman vs. gibi. Bugün onlar kendilerini Özbek veya Kırgız olarak gösteriyorlar. Ama bunlarla ayniyet arzeden topluluklar Kazakistan’da da yaşıyorlar ve kendilerini Kazak olarak isimlendiriyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, Ebu’l-Hayır Ulusu’ndan Kazak Ulusu’na göç eden kavimler ata yurdundan yabancı bir yere ve yabancı bir ulusa göç etmediler, kendi akrabalarının yanına gittiler. Bütün Orta Asya onların ata yurdu idi. Devletin başına daha akıllı, daha güçlü ve daha iyi siyasi birisinin gelmesini istemeleri gayet tabii idi. Böyle bir siyasi durgunluk döneminde tarih sahnesine Kerey ile Canibek Hanlar çıkmıştır. Onlara bağlı olan insanlar taht mücadelesinde kendilerine cesaret vermiştir. Kerey ile Canibek’in Han sülalesinden gelmek hasebiyle ata babalarından miras kalan halka sahip çıkmaları haklarıdır. Türk töresine göre de onlar Hanlık tahtına yabancı değillerdi.</span></p>
<p><span>Kerey ile Canibek’in ata yurtlarına dönmeleri taht mücadelesini daha da kızıştırdı. Şeyh Haydar, Kazaklara karşı asker topladı. Fakat taraftarlarının az olmasından dolayı Kerey Han’la yapılan savaşta yenildi. Böylece Kerey, eski ata tahtına tekrar kavuşmuş oldu. Kerey Han ve Canibek Sultan seviyesinde idiler. Böylelikle devlet idaresi Şeybanî sülalesinden Urus Han sülalesine geçmiş bulunuyordu. Bu olay 1470’de vuku bulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Tarih-i Raşidi’de ifade edildiğine göre Kazaklar, Özbekistan’ın büyük bir kısmına hakim olmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Bazı kaynaklar da Kerey ile Canibek’i Özbek Ulusu’nun ve Deşt-i Kıpçak’ın yegane hakimi olarak gösterirler. Deşt-i Kıpçak’ın daha sonraki tarihinde görüleceği üzere bu sülale 350 yıl devam edecektir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>Böylece XV. yüzyılın 70. yılında, eski Akordu topraklarında Urus Han neslinden Kerey ile Canibek’in başkanlığında ortaya çıkan siyasi birlik, etnik bakımdan Kazak ve Özbeklerin birer halk olarak, kavimlerin birer kavim birliği olarak gelişmesine yol açtı. Bundan böyle artık Kazak adına bir halk adı olarak yazılı kaynaklarda rastlanır. Ve daha önceden kurulan Kazak Hanlığı da bir devlet olarak komşuları tarafından tanınır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Evet, bu devlet eski Altınordu ve Akordu’nun mirasçısı idi. Artık onlar Kazak ismi altında birleşmişti, ama eski kavmi adlarını da muhafaza etmişlerdi. Buna Kazaklardaki üç cüz’lü sistem sebep olmuş olabilir.</span></p>
<p><span>Böylece, Kazak Hanlığı ve Kazak halkı, tarih sahnesinde kendi yerini aldı. Bir devlet olarak onun da gelişme, yükseliş ve çöküş dönemleri olacaktır.</span></p>
<h4><span><strong>XV. Yüzyılın Sonu ve XVI. Yüzyılda Orta Asya ve Kazak Hanlığı’nın Siyasi Durumu</strong></span></h4>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın XV-XVI. yüzyıllardaki tarihi en az araştırılan konulardandır. Birkaç araştırma dışında, bu konu üzerinde teferruatlı ilmi araştırma yapılmamıştır. Kazak tarihinde XV. yüzyılın sonu ve XVI. yüzyıl çok mühim yere sahiptir. Çünkü bu dönemde Kazak Hanları siyasi güç ve kuvvet kazanmıştır. Kazak Hanlığı’nın başka devlet ve uluslarla münasebetinin bir düzene konulması ve hükümran bir devlet olarak tanınması mühim olaylardan biridir. Bu devir ayrıca Kazak Hanlığı’nın Güney ve Güneydoğu komşuları olan Timuroğulları devletiyle münasebetleri Moğolistan hanlarının zayıflama ve çökme sürecinde iken, Kazak Hanlığı’nın Deşt-i Kıpçak ve Mâverâünnehir’de güçlü bir devlet haline geldiği devir olması bakımından çok mühimdir. Bu devir Kazak Hanlığı’nın coğrafi bakımdan genişlediği ve nüfuzunun arttığı bir devirdir.</span></p>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın bu gelişme devri tarihçilerin alâkası dışında kalmış gibi görünmektedir. Araştırmacı-tarihçiler bu devir hakkında sadece tarihi kaynakların verdiği bilgileri nakletmekle yetinmektedirler. Esasen kaynaklardaki bilgi azlığı daha fazlasına da imkan tanımamaktadır. Bundan dolayı XVI. yüzyılın başında Kazak toplumundaki iç siyasi durum hakkında zengin bilgiye sahip değiliz. Bunun gibi Kazak Hanlığı’nın güçlenmesinde büyük rol oynayan Burunduk Han, Kasım Han, Haknazar Han, Adik Sultan, Kambar, Mahmud, Cirenşe Sultanlar ve sair bahadırların hizmet ve faaliyetleri hakkında da fazla araştırma yoktur.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Biz Kasım Han’ın 200 bin askeri olduğunu, onun akıllı, cesur ve adaletli bir han olduğunu ve “Kasım Han’ın Kaska Yolu” veya “Kasım Han’ın Kanunu” adlı kanunnamesi bulunduğunu, halk ağzından daha sonra yazıya geçirilmiş bir kayıttan öğreniyoruz. Şimdi konu üzerinde son yıllarda yapılan çalışmalardan faydalanarak bilgi vermeye çalışalım.</span></p>
<h4><span><strong>Orta Asya’daki Siyasi Gelişmeler</strong></span></h4>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın siyasi durumunu anlatmadan önce, XV. yüzyıldaki Orta Asya’daki gelişmelere bir göz atalım. Bilindiği gibi, Orta Asya’da Altınordu’dan sonra, o devirdeki (XV. yüzyıl) en güçlü devlet-Timuroğulları Devleti idi. Altınordu kendi içinde iki Ordu’ya (Ak ve Gök) ayrılmıştı. Bunlardan Nogay, Kazak, Özbek ordaları ortaya çıkmıştır. Diğer tarafta Astarhan ve Kasım hanlıkları vardı. Emir Timur’un devletini onun neslinden Timuroğulları devam ettiriyorlardı. Onlar da kendi aralarında Timur Devleti’nin topraklarını paylaşamadan, savaşıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> XV. yüzyılın sonu ve XVI. yüzyılın ilk yıllarında Deşt-i Kıpçak, Yedisu ve Mâverâünnehir’in siyasi haritası değişti. Mâverâünehir’deki Timuroğulları Devleti kendi arasındaki savaşların sonucunda zayıflamaya ve çökmeye yüz tuttu.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>XV. yüzyılın sonlarında ikiye ayrılan Moğol Hanlığı artık Yedisu ve Doğu Türkistan’a hakim değildi. Bütün bunlara rağmen bu dönem Kazak Hanlığı için uygun ve uğurlu bir vakitti. Çünkü Kazak Hanlığı bu tarihten itibaren kuvvetlenmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Timuroğulları hakimiyetindeki Mâverâünnehir’in siyasi durumu, özellikle 1493-95 yıllarında çok geriye gitmişti. Genç ve yeteneksiz sultanların idaresinde Timuroğullarının Mâverâünnehir’deki nüfuzu oldukça zayıflamıştı. Bu durum Kazaklar için uygun bir fırsat yaratıyordu. Nitekim Mâverâünnehir ve Sir Derya boyundaki şehirler ve tarım alanları yavaş yavaş Kazak hanlarının hakimiyeti altına girmeye başladı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Kazak hanlarının güçlenmesi ve gittikçe Türkistan’daki nüfuzunun artmasına Moğol hanları bir şey diyemiyordu. Çünkü Moğol hanlarıyla Kazak hanları arasında barış siyaseti takip ediliyordu. Fakat aradaki dostluğun mahiyeti ne olursa olsun, Moğol hanları, Kazakların güçlenmesini istemiyordu. Açıkça olmasa bile böylesine güçlü bir devlet istemedikleri anlaşılmaktadır. Mesela, Moğolistan hanı Sultan Mahmud Han, Kazakların Türkistan bölgesindeki nüfuzunu kırmak için onların düşmanı olan Ebu’l-Hayır Han’ın torunu Muhammed Şeybanî Han ile ittifak kuruyordu. Muhammed Şeybanî’ye Türkistan’ın doğusundaki Aruk şehrini vererek, onu Kazak hanlarına karşı çıkarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></span></p>
<p><span>Bu durum Sultan Mahmud Han’ın Kazaklarla olan dostluğuna gölge düşürüyordu. Nitekim Tarihi Raşidi’de: “Bu sebeplerden dolayı Kerey ve Canibek oğulları ile Sultan Mahmud Han arasındaki dostluk düşmanlığa dönüştü. Canibek Han ile Kerey Han oğulları: “Şahibek (Şeybanî) Han bizim düşmanımızdır. Sen nasıl onu Türkistan’a getirirsin?” demek süretiyle durumu açıkça anlatmaktadır. Bu sebeple Kazak-Özbekleriyle, Sultan Mahmud Han arasında çatışmalar çıkmaya başlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>Moğol hanından destek alan Muhammed Şeybanî Han Özkent, Otırar, Savran, Sığanak şehirlerini işgal etti.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bu savaşlardan yorulan Kazak Hanı Burunduk, Muhammed Şeybanî Han’ın Türkistan’ın Doğu bölgesindeki hakimiyetini tanımak ve onunla sıhriyet kurmak için Şeybanî Han’ın oğlu ile kardeşine, iki kızını verdi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>1490-95 yıllarında Türkistan bölgesi için cereyan eden savaşlar Kazaklara ne kazandırmıştır? Muhammed Şeybanî ile sıhriyet kurmanın altında ne gibi sebepler vardı? XVI. yüzyılın başındaki siyasi durumu anlamak için bu hususları bilmekte fayda vardır. İlk önce Kazak Hanlığı’nın XV. asrın sonunda Sir Derya bölgesinde yerleşmesi konusunda durmak gerekir. Bereket Keribayev’in fikrine göre, Sir Derya civarındaki bölgeler Canibek Han oğulları hakimiyeti altında idi. Yine ona göre 1458-59 yıllarında Kerey ile Canibek’in Moğolistan’a gelmesinin sebebi de Sır civarındaki ulusuna Kalmuklar saldırdığı zaman Ebu’l-Hayır Han’ın hiçbir şey yapamaması idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Bundan da Sir Derya civarının eski Canibek ulusunun mekanı olduğunu çıkartabiliriz.</span></p>
<h4><span><strong>Barak Han ve Canibek Oğulları</strong></span></h4>
<p><span>Kazak hanlarının şecereleri hakkında yeterli bilgiye sahip bulunmaktayız. Daha önce de belirtildiği gibi bu şecereler günümüze kadar ulaşmıştır. Tarihi kayıtlar da bunları desteklemektedir.</span></p>
<p><span>Kerey Han’dan sonra tahta onun oğlu Burunduk geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Ama Canibek’in han olup olmadığı hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Yine de Kerey Han’ın vefat tarihini 1473 olarak kabul edersek, Burunduk Han’ın tahta geçme tarihi olan 1480 yılına kadar hanlığın başında kimin bulunduğu sorusu akla gelmektedir. Bundan dolayı Burunduk Han’ın hangi tarihten itibaren hüküm sürdüğünü söylemek zordur. Bazı tarihçiler Burunduk Han’ın hakimiyetinin ilk yılları olarak 1480 tarihini kabul ederler. Onlara göre bu tarihe kadar tahta Canibek bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> T. Sultanov başta olmak üzere bazı tarihçiler de Burunduk Han’ın tahta geçiş tarihini 1473 yılı yani Kerey Han’ın ölümünden hemen sonra olarak kabul ederler. Bu tarihçiler Canibek sultanın tahta geçtiği hakkında kaynaklarda her hangi bir bilginin bulunmadığını söyleyerek bunu reddederler.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Bu bilgileri toparlarsak:</span></p>
<ol>
<li><span>1454-60-68 yılları Kazakların Ebu’l-Hayır ulusundan ayrılarak göç etmesi. Bu göçün başında Kerey ile Canibek bulunuyordu.</span></li>
<li><span>1468-70 yılları Kazakların Akordu idaresini ele geçirmeleri; Kazak Hanlığı’nın resmi bir devlet olarak güçlenmesi.</span></li>
<li><span>1460’lardan itibaren Kazak Hanlığı’nın başında bulunan Kerey Han’ın 1473’lerde vefat etmesi. Canibek’in, Kerey Han’dan daha sonra öldüğü bilinmektedir.</span></li>
<li><span>1473-80 yılları arasında bir boşluk bulunmaktadır. Bu devirde büyük ihtimalle Canibek Sultan olsa bile, hanlık vazifesini görmüş olmalıdır.</span></li>
<li><span>1480 veya biraz evvel Burunduk tahta geçiyor. Onun hakimiyeti 1511 yılına yani Canibek’in oğlu Kasım’ın tahta geçmesine kadar sürüyor.</span></li>
</ol>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın ilk dönemi olan kuruluş döneminde daha çok Kerey ve Canibeklerin adı geçiyorsa da, bu dönemde Kasım ve Burunduk Hanların devletin iç ve dış siyasetinde önemli roller oynadığını, Kazak Hanlığı’nın hakimiyet sahasının Deşt-i Kıpçak’tan taşıp Mâverâünnehir ve Sir Derya havzasına kadar uzandığını görüyoruz.</span></p>
<p><span>Kazak Hanlığı’nın kurucuları Kerey ile Canibek oğullarıdır. Bu iki Han oğullarının zamanla çoğalarak hanlıkta belli bir otorite sahibi oldukları görülmektedir. Tabii ki, ulustaki taht mücadeleleri bunları da dışta bırakmıyordu. Hanlığın siyasi hayatına aktif bir şekilde katılan Canibek oğulları gittikçe güçlenerek daha sonra tahtı ele geçireceklerdir. Canibek oğullarının dış savaşlarda önde gelmeleri onlara bu siyasi gücü sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Kazakların baştan beri uğraşıp durdukları dış meselelerden birisi Özbekler idi. 1490-95/96 yılları arasındaki Türkistan bölgesindeki savaşlara genellikle Canibek Han oğulları katılıyordu. Türkistan ve onun civarındaki bölgelerin Canibek oğullarına ait olduğunu gösteren bir kaynak da “Mihmanname-î Buhara”dır. Eseri yazan Muhammed, Şebanî’nin Kazaklara karşı yaptığı savaşlara katılarak olaylara şahit olmuştu. Onun dediği gibi “Şeybanî Han’ın askerleri, Canibek’in oğulları Janış ve Tanış Sultanların uluslarını yağmalamıştı.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Bu ulusların kışlığı Türkistan civarındaki bölgeler idi. Bu savaşlar hakkında daha sonraki bölümde (Kazak hanları ve Muhammed Şeybanî bölümünde) bilgi vereceğiz.</span></p>
<p><span>Burunduk Han oğullarının ulusu, Canibek oğulları ulusunun kuzeyinde 15-20 günlük mesafede bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Kaynaklardaki bilgileri özetleyecek olursak,</span></p>
<ol>
<li><span>XV. asrın sonunda Kazak Hanlığı’nın güney yönündeki topraklarının genişlemesi, Canibek Han oğulları uluslarının genişlemesi sonucunda olmuştur.</span></li>
<li><span>Ulus toprağının genişlemesi ve nüfuzunun artması Canibek Han oğullarının ekonomik, askeri ve siyasî kuvvetinin artmasına ve onların Kazak toplumunda etkin siyasi güç olmalarına sebep olmuştur. Canibek oğullarının güçlü olduklarının bir göstergesi de onların 1490-94/95 yıllarında Şeybanî Han’la savaşta, bazen tek başlarına Burunduk Han’dan ayrı olarak savaşı devam ettirmeleridir.</span></li>
</ol>
<p><span>XV. yüzyılın sonunda Canibek oğullarının bu yükselişi Kazak Hanlığı’nın resmi Hanı Burunduk’u rahatsız etti.</span></p>
<p><span>Daha önce de ifade ettiğimiz gibi XV. yüzyılın sonuna doğru Hanlıkta iki siyasi güç belirmeye başlamıştı: Bunlar Altınordu Hanı Urus Han’ın torunları Kerey ve Canibek oğulları ve onların yakınları idiler. Kerey ile Canibeklerin şeceresine bakarsak, Kerey’in Uruz Han’a daha yakın torun olduğunu görürüz. Kerey’in babası Bolat, onun babası Kutluk Buka, onun babası da Urus Han idi. Canibek’in babası Barak, onun babası Kutucak, onun babası Kutluk Buka, onun babası Urus Han’dır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Görüldüğü gibi, Kerey Han, Urus Han’ın üçüncü neslindendir, Canibek ise dördüncü nesli oluyor.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>Türk töresine göre, yaşta büyük olan yolda da büyük idi. Fakat Canibek oğulları daha yetenekli olup Barak Han’la birlikte devleti yönetiyorlardı. Burunduk Han, kendine rakip olabilecek olan Canibek’in oğullarını, Türkistan bölgesindeki savaşlara kasten soktu. Çünkü onları zayflatmak istiyordu. Nitekim siyaseten güçlü olduğu halde Burunduk Han, bu savaşı anlaşma yapmadan 1490- 95/95’e kadar uzatmıştı”.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></span></p>
<p><span>Canibek oğullarının önde geleni Kasım Sultan, herşeye rağmen Burunduk Han’a itaat ediyordu. Mesela, Mirza Haydar’ın “Tarih-i Raşidi”de yazdığı gibi “Kasım Han Canibek’in oğludur, babası gibi o da Burunduk Han’a bütün işlerinde itaat ediyordu”.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>Türkistan bölgesindeki savaşlar Canibek oğullarını zayıflatmamıştı. Çünkü Mâverâünnehir taht mücadeleleriyle meşgul olup Türkistan işine karışamıyordu.</span></p>
<p><span>“Canibek Han’ın oğlu Adik’in Moğol hanının kız kardeşi Sultan Nigar ile evlenmesi” de Canibek oğullarının güçlenmesinin diğer bir sebebi idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Sultan Nigar Hanım Ebu Said Han’ın kızı olup Babur’un ablası idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Burunduk Han gidişatı önlemek için Muhammed Şeybanî Han’la anlaşma yapmak mecburiyetinde idi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> İki kızını Şeybanî Han’ın oğlu Muhammed Timur Sultan’a ve kardeşi Mahmud Sultan’a veren Burunduk Han, Muhammed Şeybanî Han’ın Aruk ve Sauran civarındaki hakimiyetini kabul etti.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Burunduk’un düşmanı Muhammed Şeybanî Han’la ittifak yapması, Canibek oğullarının güçlenmesinden duyduğu endişe idiyse de Barak Han, Muhammed Şeybanî Han’la basit şeyler için ittifak kuramazdı. Ya Kazak Hanlığı dış siyasetinde çözemeyeceği bir problem vardı veya Hanlığın içindeki karışıklık bizim sandığımızdan daha da kötü idi. Ama şimdilik bildiğimiz kadarıyla Barak Han ile diğer sultanlar arasında, dikkat çekecek veya üzerinde durulması gereken bir mesele yoktu. Kaynaklarda bu konuda hiç bir bilgi yoktur. Burunduk Han, bu ittifakı Canibek oğullarından emin olmak için değil, Kazak Hanlığı’nı güçlendirmek için yapmış olmalıdır. Çünkü 1460 yıllarında kurulmuş olan bu Hanlığın kuvvetli düşmanlara karşı koyabilecek gücü olsa bile, bunu savaşla değil siyasetle yapması daha uygun idi ve siyasi güç kazanmak için de zamana ihtiyacı vardı.</span></p>
<p><span>Zamanla ele geçirmekte olduğu Türkistan ve Sir Derya civarına iyice yerleşerek, düşmanını yakından izleme ve araştırmaya fırsat bulacaktı.</span></p>
<p><span>Burunduk Han ile Muhammed Şeybanî’nin ittifakına karşı Canibek oğullarının ne gibi bir tavır koyduklarına dair kaynaklarda bilgi yoktur. Kaynaklarda şöyle bir olay anlatılmaktadır: Savran şehri civarında ele geçen Burunduk’un Muhammed Şeybanî’nin kardeşi Mahmud Sultan’ı öldürmek istemesine rağmen, Kasım Sultan’ın (Kazakların ulu hanı Kasım henüz Sultan idi) onu serbest bırakması, Kasım Sultan ile Mahmud Sultan arasındaki akrabalık bağı ile açıklanmak istense de<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> diğer bir sebep de Kazaklarla Özbekler arasında çıkabilecek bir çatışmayı önlemek olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></span></p>
<p><span>Yukarıdaki açıklamalardan şöyle bir sonuca varabiliriz:</span></p>
<p><span>XV. yüzyılın sonunda, Kazak toplumunun üst sınıfında, oluşan iki grup vardı: Birinci grup: Burunduk Han taraftarları. Bu grup Kazak Hanlığı’nın yükselişiyle güçlenmeye başlayan iç siyasi güçlerden çekinerek, onlara karşı durum almaya başlar. Ama bu grubun bazı planları gerçekleşmeyecektir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></span></p>
<p><span>XV. yüzyılda bu iki grubun arası gittikçe açılmaya başlar ve ikinci grup iktidarı ele alır. İkinci grup Canibek Han oğulları ve onların taraftarları idi. Bu grup XV. yüzyılın sonunda Hanlıkla beraber yükseldi. 1490-95 savaşlarından başarı ile çıkarak Kazak toplumunda askeri, siyasi ve ekonomik güç kazandı. Bu grubun liderleri: Adik Sultan, Kasım Sultan, Kambar, Mahmud ve Cirenşe Sultan idiler. Bunların hepsi Canibek Han’ın oğulları ve yakınlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></span></p>
<p><span>XVI. yüzyılın başında iç siyasi hayatın gelişmesinde, Kazak Hanlığı’nın Mâverâünnehir ve Moğolistan’ın ayrıca etkisi vardı. Mâverâünnehir’de hükümetin başına Muhammed Şeybanî Han’ın gelişi ve onun Moğolistan ve Taşkent için savaşı, Kazakları da dışta bırakmamıştır. Mâverâünnehir ile Moğolistan arasındaki savaş 1503’de Moğolistan’ın tamamen dağılmasıyla sonuçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Moğol Hanı Sultan Ahmed’in 1504 yılındaki ölümü, Sultan Mahmud Han ile Sultan Ahmed’in oğulları arasında taht mücadelesine yol açmıştır. Bu zamandan itibaren Kazak Sultanı Kasım’ın Moğolistan’ın merkez bölgelerinden Yedisu’ya doğru ilerlediği kaynaklarda belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></span></p>
<p><span>Moğol hanının kız kardeşiyle evlenmiş olan Adik Sultan 1504 yılında vefat etti. Türk örfüne göre dul karısıyla Kasım Sultan evlendi. Böylece Kasım Sultan’ın nüfuzu arttı ve ikinci grubun liderliğine yükseldi ve Kasım Sultan Burunduk Han’dan ayrılarak Moğolistan’a göç etti.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></span></p>
<p><span>Kasım Sultan’ın Burunduk Han’dan ayrılarak Moğolistan’a göç etmesinin arkasında, gelişecek olayları yakından takip ve müdahale niyeti de bulunabilir. Bu sırada Moğolistan hakimleriyle Mâverâünnehir hanlıkları arasında savaşlar olup Moğolistan dağılmaya yüz tutmuştu. Kasım Sultan’ın Yedisu’ya gelmesi de boşuna değildi. Onun da Moğolistan topraklarında gözü vardı. Böylece o da Akordu veya Kazak Hanlığı içindeki kavimlerin toprağı olan Moğolistan veya bugünkü Doğu Kazakistan bölgesini ele geçirme şansına sahip olacaktı. Aynı zamanda Şeybanî Han’ın tahakkümünden de kurtuluyordu.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></span></p>
<p><span>Taşkent’i çok kolay ele geçiren Şeybanî Han, Yedisu’yu da öyle ele geçirebilirdi. Kasım Sultan’ın Burunduk Han’dan ayrılıp gitmesi ve “Han” unvanıyla anılması, onun müstakil hükümdar olduğuna delalet eder. Bu Kazak Hanlığı’nda iki hanın hükmetmeye başladığını gösterir. İki handan birisinin siyaset sahnesinden çekilmesi mukkadderdi. Muhammed Şeybanî Han’ın Kazaklara yaptığı üçüncü ve dördüncü seferleri bu süreci hızlandırmıştır.</span></p>
<p><span>Muhammed Şeybanî Han tahta geçtikten sonra, 2-3 yıl zarfında Mâverâünnehir’i tamamıyla ele geçirdi.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Ama Herat ve Horasan bölgesini ele geçirmesine mani olan kuzey komşusu Kazak Hanlığı vardı. Bundan dolayı Şeybanî Han, güney ve güneybatıya sefer yapmadan önce, kuzeydeki Kazak Hanlığı’nı zayıflatmayı ve hâttâ ele geçirmeyi düşünüyordu. Bu sebeple, 1504-1511 yılları arasında, Kazaklara karşı dört kere sefer yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Gördüğümüz gibi Kasım Sultan’ın otoritesi Burunduk Han’ı bile geçmeye başlamıştı. Kasım Sultan’ın tahta geçiş tarihi olarak, 1511 yılını kabul edersek,<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> bu dönem Muhammed Şeybanî ile olan savaşların son dönemidir. Muhammed Şeybanî’nin dördüncü seferi Kasım Sultan’ın Kazak toplumundaki yükselişinin son noktasına rastladı. Bu savaşlarda da esas darbe Canibek oğullarına vurulmuştur. 1503 yılında vaki olan üçüncü seferde, Kasım Sultan’ın kardeşleri Canış ve Tınış Sultanların uluslarını yağmalayan Muhammed Şeybanî Han’ın, askerlerin, kendi ulusuna doğru gelmekte olduğu haberin; alınca, savaşmadan kuzeye çekilmesi, Burunduk Han’ın halk içindeki otoritesinin azalmasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></span></p>
<p><span>Sonuç olarak XVI. yüzyılın başında Kazak toplumundaki üst sınıfın (ki onlar iki grup oluşturmakta idi: Canibek oğulları ve Burunduk taraftarları) saf değiştirmeleri Kasım Sultan’ın etkisinin artması ve Burunduk Han’ın siyaset sahnesinden çekilmesiyle sonuçlanmış ve böylece Hanlığın başına Kasım Sultan geçmiştir. Neticede Kazak Hanlığı güçlenmiş ve komşularıyla olan münasebetleri sonucunda Kazak Hanlığı’nın dış siyaseti gelişmiş ve bu genişleme politikası komşularınca da tanınmıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>D. N. MOLDABAEVA</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 641-648</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Magauin, Kazak Tarihine Giriş, Alma-Ata, 1995, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bereket Karibayev, “Kazak Hanlığı’nın İç siyasi Durumu”, Kazak Tarihi Der. (1995), say. 3, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafirova, Kazak Tarihi Materyalleri, Alma-Ata, 1992, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı Tarihine Dair Materyaller, (haz. D. İbragimov), İlimler Akademisi yay. Alma-Ata, 1962, s. 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Fazlullah b. Ruzbehan, “Mihmonname-î Buhara”, XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafiova, a.g.e., s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> XV-XVIII. yüzyılda Kazak Hanlığı, a.g.e., s. 220.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> S. Klaştornıy ve T. Sultanov, a.g.e., s. 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> K. Salgaraoğlu, Hanlar Şeceresi, Alma-Ata, 1992, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. B. Olcott, The Kazakhs, Calumbia Univer. 1987, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafirova, a.g.e., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Türk Şeceresi, (çev. B. Abulkasimov), Alma-Ata, 1992, s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> M. B. Olcott, a.g.e., s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Fazlullah b. Ruzbehan, “Mihmonname-î Buhara”, XV-XVIII. yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> M. Magauin, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Fazlullah b. Ruzbehan, a.g.e., s. 332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> M. Maguin, a.g.e., s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Z. V. Togan, Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Muhammed Babur, Vekayi, T. T. K. Ankara, 1982, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mahmud b. Emir Veli “Bahru’l-Esrâr fi manâkib al-Ahiyar”, XV-XVIII. yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 300.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafirova, a.g.e., s. 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 324.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 325.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Ebu’l-Gazi Bahadır Han, a.g.e., s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Muhammed Haydar Duglati, “Tarih-i Raşidi”, XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 238.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı,  s. 254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> The History of the Kasakhstan, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> M. Magauin, a.g.e., s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> M. Kozıbayev, Tarih Zerdesi, Alma-Ata, 1998, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> K. Salgaraoğlu, Hanlar Şeceresi, Alma-Ata, 1992, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Edoğan Merçil, Türk-İslam Devletler Tarihi, Ankara, 1991, s. 260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> The History of the Kazakhistan, (ed. M. Kozıbayev), s. 341.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> B. Karibayev, “Kazak Hanlığının Siyasi Durumu”, Kazak Tarihi Der. (1991), say. 3, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> M. H. Duglati, “Tarih-i Raşidi”, XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> S. Klaştornıy ve T. Sultanov, a.g.e., s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> M. H. Duglati, a.g.e., s. 277-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> B. Karibayev, a.g.m., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> M. H. Duglati, a.g.e., s. 268.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> K. Salgaraoğlu, a.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> S. Klaştornıy, Kaçeviye Plemene Priaraliye v XV-XVIII. Vekah, Moskova, 1982, s. 111-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafirova, a.g.e., s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> N. Bekmahanova ve A. Zafirova, a.g.e., s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> K. Salgaraoğlu, a.g.e., s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> M. Magauin, a.g.e., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> B. Karibayev, a.g.m., s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> M. H. Duglati, a.g.e., s. 277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, “Şeybanî-name”, s. 324.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> M. Babur, a.g.e., s. 228.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> B. Karibayev, a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> The History of the Kazakhistan s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, Kamal ad-Din Benai, “Barak Han Mahmud Sultanı Canibek oğulları eliyle öldürterek, onların Muhammed Şeybanî Hanla aralarını bozacaktı. ”s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> M. Kozibayev, a.g.e., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> B. Karibayev, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Mehmet Alpargu, Yeni Çağda Kazak Türkleri, Ankara, 1996, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> M. Kozıbayev, Tarih Zerdesi, Alma-Ata, 1998, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığ, s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> M. H. Duglati, ” Burunduk Han Saraycık’ta oldu. Kasım Han ondan ayrı Moğolistan topraklarına gitti. Kendine kışlak olarak kara-Tal’ı seçti. (burası Yedisu bölgesindeki Kara Tal nehrinin civarı olmalı. ) ”a.g.e., s. 311.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> M. Tınışbayev, Kazak-Kırgız Tarihine Dair Materyaller, Taşkent, 1925, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> İ. A. “Şeybanî Han”, (1970), II, İstanbul, s. 455.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> XV-XVIII. Yüzyılda Kazak Hanlığı, s. 334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> B. Karibayev, a.g.m., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazak-hanliginin-kurulusu.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> B. Karibayev, a.g.m., s. 15.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazak Hanlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-hanligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-hanligi</guid>
<description><![CDATA[ Kazak Hanlığı
Kazak Türk Boyunun ve Kazak Hanlığı’nın Teşekkülü Kazaklar, 15. yüzyılın ikinci yarısında (1456’dan sonra) Altınordu ve Timur devletlerinin parçalanmasından sonra teşekkül etmiş olan bir Türk boyudur. Ancak Kazakları meydana getiren Türk uruklar (kabileleri) “Kazak adı altında toplanmadan önce de vardı ve Çin Seddi’nden Tuna nehrine kadar uzanan sahada kurulan çeşitli Türk devletlerinin bünyesinde yer almışlardı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c652a50da8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazak, Hanlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Kazak-Hanligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazak-hanligi.html">Kazak Hanlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ferhat TAMİR</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kazak Türk Boyunun ve Kazak Hanlığı’nın Teşekkülü</strong></span></p>
<p>Kazaklar, 15. yüzyılın ikinci yarısında (1456’dan sonra) Altınordu ve Timur devletlerinin parçalanmasından sonra teşekkül etmiş olan bir Türk boyudur. Ancak Kazakları meydana getiren Türk uruklar (kabileleri) “Kazak adı altında toplanmadan önce de vardı ve Çin Seddi’nden Tuna nehrine kadar uzanan sahada kurulan çeşitli Türk devletlerinin bünyesinde yer almışlardı.</p>
<p>Altınordu devletinin parçalanmasıyla (1430’a doğru) yerine bazı hanlıklar kuruldu. Bu hanlıklar Kırım Hanlığı, Kazan Hanlığı, Astrahan Hanlığı ve Özbek Hanlığı idi. Kazakları meydana getiren Türk urukları önceleri bu hanlıklardan Özbek Hanlığı’nın idaresinde bulunuyorlar ve “Özbek” adını taşıyorlardı. Özbek Hanlığı, Ural dağlarının doğusunda Yayık nehri ile İrtiş nehirleri arasındaki topraklarda kurulmuştu.</p>
<p>1428-1462 yılları arasında bu hanlığın başında Ebulhayr Han bulunuyordu. Ebulhayr Han, Aral Gölü’nün kuzeyinden güneye doğru bir genişleme hareketi başlattı. Sır Derya (Seyhun) boyundaki yerleri Timur’un oğullarından aldı. Sır Derya’nın kuzeyindeki bütün toprakları ele geçirdi. Bu başarılar üzerine Cengiz Han gibi bütün Asya’ya hakim olma sevdasına kapıldı. Ancak 1456 yılında Ebulhayr Han’ın ordusu Oyrat (Kalmuk/Kalmak) adı verilen Doğu Moğollarına yenildi. Ebulhayr Han Sır Derya boyundaki şehirlerin yağmalanmasına göz yummak zorunda kaldı. Bu yenilgi Ebulhayr Han’ın kendisine bağlı uruklar üzerindeki otoritesini büyük ölçüde sarstı. Onun idaresinde bulunan ve yine onun gibi Cuci soyundan gelen iki sultan (şehzade) Canıbek ve Kerey, bu durumu fırsat bilerek kendilerine bağlı uruklarla beraber onun idaresinden ayrıldılar ve Doğu Çağatay Devleti hanı 2. Esen Buga’nın himayesine girdiler. 2. Esen Buga onlara Balkaş gölünün güneybatısındaki Çu ırmağı çevresinde yer verdi. Onlar da bu bölgede yaşamaya başladılar. Bu iki sultana ve onlara bağlı olan uruklara “hür ve serbest yaşamayı seven, mâcerâperest, âsi anlamlarına gelen “Kazak” adı verildi. Böylece Kazak adıyla anılan bir Türk boyu meydana gelmiş oldu. Canıbek ve Kerey isimli sultanlar “han” unvanını alıp 1465’ten itibaren Kazak Hanlığı’nı kurdular. Kazak Hanlığı kurulunca Özbek hanı Ebulhayr Han idaresinde yaşayan başka birtakım Türk urukları da onu terk edip Kazaklara katıldılar.</p>
<p>Kazakların ayrı bir Türk boyu olarak ortaya çıkmaları ve ayrı bir hanlık (devlet) kurmaları tarih bakımından çok önemli bir olaydır. Kazakların daha sonra elde ettikleri ve bugün de ellerinde tutmaya devam ettikleri geniş topraklar göz önüne anırsa, bu olayın ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.</p>
<p><span><strong>Kerey ve Canıbek Hanlar devri (1465-1480)</strong></span></p>
<p>Kazakların ilk hanları Kerey ve Canıbek hanlardır. Kerey ve Canıbek hanların idaresinde başlangıçta 200 bin kişilik bir Türk topluluğu vardı. Kazak Hanlığı kurulduktan sonra, Çu ırmağı havzasına komşu olan bölgelerde yaşayan başka Türk urukları da Kazaklara karıştı ve onlarla kaynaşıp kazak oldu. Böylece Kazakların nüfusu artmış oldu.</p>
<p>1462’de Doğu Çağatay Devleti hanı 2. Esen Buga öldü ve bu devletin içinde karışıklıklar başladı. Bu durum Yedisu bölgesinde yaşayan Türk uruklarının Kazaklara katılmasını hızlandırdı. Bu katılımlar Kazakları iyice güçlendirdi. Kazaklar artık Sır Derya nehri boyundaki yerleşik hayat ve ticaret merkezleri olan Sıganak, Otrar, Sozak ve Yesi (Türkistan) şehirleri ile ticarî münasebetler kurmaya başladılar.</p>
<p>Kendi idaresinden ayrılmış olan Kazakların gittikçe kuvvetlenmesi, Özbek hanı Ebulhayr Han’ın Kazaklara düşman olmasına sebep oldu.</p>
<p>Ebulhayr Han, Kazak Hanlığı’nı ortadan kaldırmayı düşünmeye başladı. Kazaklar bu durum karşısında Moğolistan’daki Çağatay Hanlığı bir ittifak yaptılar. 1468’de Ebulhayr Han Kazaklar üzerine bir sefer tertip etti. Ancak bu sefer esnasında öldü (1468). Ebulhayr Han’ın ölümü ile Özbek Hanlığı’nda iç mücadeleler ve karışıklıklar başladı. Bu karışıklıklar ve mücadeleler yüzünden Özbek Hanlığı’na bağlı urukların bir kısmı daha Özbek ülkesinden göç ederek Kazaklara katıldı. Böylece daha da güçlenen Kerey ve Canıbek Hanlar, Sır Derya’nın boyu ile onun kuzeyindeki bir kısım toprakları Özbek Hanlığı’nın elinden aldılar. Bunun sonucu olarak Kazak Hanlığı’nın toprakları daha geniş hale geldi ve Kazaklara çeşitli uruk ve oymakların katılması devam etti. Ayrıca güçlenen Kazak Hanlığı ile Özbek Hanlığı arasında Sır Derya boyundaki yerleşik hayat ve ticaret merkezi olan şehirleri elde etme mücadelesi başladı. Çünkü bozkır bölgesinde tutunabilmek için bu şehirlere hâkim olmak gerekiyordu.</p>
<p><span><strong>Burunduk Han Devri (1480-1511)</strong></span></p>
<p>Burunduk Han, Kerey Han’ın oğludur. Onun zamanında Sır Derya boyundaki şehirler konusunda Özbek hanı Muhammed Şeybânî ile Kazakların mücadelesi devam etti. Bu mücadeleler sonunda Sıganak, Savran ve Sozak şehirleri ile Türkistan vilayetinin kuzey bölümü Kazaklarda kaldı.</p>
<p>Burunduk Han zamanında Kazak Hanlığı idaresindeki bozkırlarda düzen yeniden sağlandı. Yani hangi uruk ve oymağın hangi kışlak ve yaylaları kullanacağı yeniden belli oldu.</p>
<p>Bu arada 1500 yılında Muhammed Şeybânî Han kendisine bağlı olan Özbek urukları ile Maveraünnehir’e indi. Orada hüküm sürmekte olan Timur neslinden emirleri yenerek bu bölgenin idaresini ele geçirdi. Bu olay da Kazak Hanlığı’nın kendi bölgesinde kuvvetlenmesine ve Kazakları meydana getiren uruklar arasında birliğin güçlenmesine yardım etti. Çünkü Özbek Hanlığı artık Sır Derya’nın kuzeyindeki bozkırlar bölgesinden çekilmiş oluyordu.</p>
<p><span><strong>Kasım Han Devri (1511-1523)</strong></span></p>
<p>Kasım Han, Kazak hanlarının en kudretlilerindendir. Bugünkü Kazakistan topraklarının tamamına yakını onun zamanında Kazak Hanlığı idaresine girmiştir.</p>
<p>Kasım Han zamanında Sır Derya boyundaki bütün şehirler, Yedisu bölgesinin çoğu, Balkaş gölünün ve Ulıtaw’ın kuzeyindeki Karkaralı dağlarının uzantılarına kadar olan topraklar ile batıda Yayık (Ural nehri vadisi Kazak Hanlığı idaresi altına alındı. Böylece Kazak Hanlığı bölgesinde güçlü bir devlet haline geldi. Çevredeki diğer devletlerle-güneydeki Özbek hanlıkları, batıda Idil (Volga) nehri boyundaki hanlıklar, kuzeydeki Sibir Hanlığı ve Rus Çarlığı ile ticarî ve diplomatik münasebetler gelişti. Bütün bunların sonucu olarak da kazak halkı zenginleşti.</p>
<p>Kasım Han’a kadar Kazak Hanlığı’nın başşehri Sıganak şehri idi. Kasım Han zamanında Yesi (Türkistan) şehrinin alınmasından sonra hanlığın başşehri Türkistan şehri oldu. Kazak hanları bu şehirdeki Ak Saray’da (Ahmet Yesevî Külliyesi’nde) oturarak hanlığı idare etmeye başladılar.</p>
<p>Kasım Han, Kazak örfî hukukunu (col’u) ilk sistemleştiren handır. Onun düzenlediği kanunlar “Qasım qannın qasqa colı” (Kasım Han’ın aydınlık kanunları) diye adlandırılmıştır.</p>
<p><span><strong>Tahir Han Devri (1523-1533)</strong></span></p>
<p>Kasım Han’ın ölmesinden sonra yerine oğlu Mamaş, han oldu. Ancak hanlık sülâsinin diğer üyeleri onun hanlığını kabul etmedi ve hanlık için sultanlar arasında mücadele başladı. Bu mücadeleler sırasında Mamaş Han öldü, onun yerine Tahir Han geçti (1523).</p>
<p>Tahir Han askerlik ve siyaset işlerini bilmeyen, idaresindeki kimselere sert ve haşin davranan bir kimse idi. Bu yüzden hanlık içindeki bölünme ve mücadeleleri durduramadı, karışıklıklar devam etti.</p>
<p>Ülke bu durumda olduğu halde, kendisi Kazak Hanlığı’nın çevresindeki bütün devletlere düşman oldu. Batıdaki Nogay Ordası’na yaptığı seferde başarılı olamadı ve yenildi. Nogaylar, Kazak Hanlığı’nın batısındaki bir kısım toprakları aldılar (1524). Tahir Han güneye çekilmeye mecbur oldu. Bu yenilgi Tahir Han’ın Kazak halkı üzerindeki otoritesini zayıflattı. Bunun üzerine Tahir Han, halk üzerindeki otoritesini kuvvetlendirmek için Taşkent bölgesinin hakimi Keldi Muhammet’ten yardım istedi. Ondan aldığı destekle otoritesini bir miktar güçlendirdi. Fakat daha sonra Kazakların doğusunda yaşamakta olan Kırgızların beyi ile ittifak yapıp Keldi Muhammet’in idaresindeki Taşkent şehrine saldırmayı düşündü. Ancak Keldi Muhammet bu ittifaktan haberdar olup Kazak kuvvetleri ile Kırgız kuvvetlerinin birleşmesinden daha önce harekete geçerek Kazak ülkesine girdi. Türkistan şehri yakınlarında yapılan savaşta Tahir Han’ın ordusunu yendi. Tahir Han geri çekilmek zorunda kaldı ve Sır Derya boyundaki toprakların bir kısmı-Türkistan şehri de dahil-Keldi Muhammet’in idaresine geçti.</p>
<p>Tahir Han, hanlık müddeti boyunca Kazak ülkesinin tamamına hâkim olamadı. Onun idaresinden hoşnut olmayan uruklar ona itaat etmedi. O, 1527’den sonra çoğunlukla Kırgızları idare etti, Oyratlar’ın Yedisu bölgesine yaptıkları saldırıları önledi. Tahir Han 1533’te öldü. Yerine Buydaş Han geçti (1533-1534). Ancak ülke içindeki anlaşmazlıklar ve mücadeleler onun zamanında da devam etti. Kazak Hanlığı iyice zayıfladı ve üç parçaya bölündü.</p>
<p><span><strong>Ak Nazar Han Devri (1538-1580)</strong></span></p>
<p>1538’de Kasım Han’ın oğlu Ak Nazar, han oldu. Ak Nazar Han siyasî ve askerî kabiliyet sahibi kudretli bir şahsiyet idi. Hanlığı 42 yıl sürdü. Kazak hanları içinde en uzun hanlık yapan odur.</p>
<p>Ak Nazar Han, Tahir Han ve Buydaş Han zamanında parçalanmış olan Kazakları tekrar bir idare altında topladı. Tahir Han zamanında kurulmuş olan Kazak-Kırgız ittifakını güçlendirdi. Bu ittifak sâyesinde Moğolistan hanlarının Yedisu ve Işık Göl bölgelerine yaptıkları saldırıları durdurdu.</p>
<p>Ak Nazar Han zamanında Kazak Hanlığı’nın batı ve kuzey sınırlarında büyük değişmeler oldu. Batıda Rus Çarlığı 1552’de Kazan Hanlığı’nı, 1556’da Astrahan Hanlığı’nı yıkarak her iki hanlığın topraklarını kendi idaresine aldı. Bu arada Idil (Volga) ile yayık nehirleri arasında hüküm süren Nogay Ordası’nda hanlık sülâlesi mensupları arasında hükümdarlık mücadelesi başladı. Bu iç mücadele sonunda Nogay Ordusu yıkıldı (1569). Nogayları meydana getiren urukların bir kısmı Kazaklara katıldı, bunlara ait topraklar da Kazak Hanlığı’na dahil oldu. Bu Nogay urukları ile birlikte Nogay ülkesinde meydana getirilmiş olan çok sayıda sözlü edebiyat eseri ve “Kırk Batır Destanı” gibi büyük bir destan da Kazak kültür hazinesine katıldı. Nogayların diğer kısmı ise Idil ile Yayık nehirleri arasındaki bölgeden ayrılıp Don nehri havzalarına göç etti ve Rus çarının Himayesine girdi. Böylece Kazaklar batıda Rus Çarlığı ile komşu oldu.</p>
<p>Kazak Hanlığı’nın kuzeyinde Sibir Hanlığı bulunuyordu. Bu hanlığın başına Küçüm Han geçti (1563). Küçüm Han Kazak Hanlığı’na karşı düşmanca bir siyaset gütmeye başladı. Bu arada Moğolistan Hanlığı ile de Kazaklar arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bu durum karşısında Ak Nazar Han, Kazak Hanlığı’nın dış politikasında değişiklik yaptı. O zamana kadar Kazak Hanlığı’nın devamlı mücâdele halinde bulunduğu güneydeki Özbek hanları ile iyi geçinmeye başladı. Buhâra hanı 2. Abdullah ile ittifak yaptı.</p>
<p>Bu ittifakın sonucu olarak Kazaklar bir barış devresi yaşadılar. Bu barış devresinde Kazak halkı ile Maveraünnehir arasında kurulan iktisadî ve ticarî münasebetler daha da güçlendi. Ticarî münasebetlerin güçlenmesiyle Kazak halkı zenginleşti. Kazak Hanlığı da kuvvetlendi.</p>
<p>Durum bu şekilde devam ederken Buhâra hanı 2. Abdullah ile Taşkent hanı Baba Sultan arasında mücadele başladı. Bu mücadele sırasında Ak Nazar Han bazen Abdullah Han’ın bazen de Baba Sultan’ın tarafını tutarak her ikisini de zayıflatma siyaseti takip etti. 1579’da Abdullah Han’ın Baba Sultan’a yaptığı bir sefer esnasında Abdullah Han idaresindeki şehirlerden birkaç tanesini geri aldı ve Baba Sultan ile iş birliği yaptı. Bu iş birliğinin sonucu olarak da Baba Sultan kendi idaresindeki Türkistan ve Savran şehirlerini Kazaklara geri verdi. Ancak aynı yıl içinde Ak Nazar Han gizliden gizliye Abdullah Han’ı desteklemeye başladı. Onun gizlice düşmanını desteklediğini öğrenen Baba Sultan, gönderdiği bir adamıyla Ak Nazar Han’ı öldürttü (1580). Böylece Baba Sultan ve Kazak Hanlığı birbirine düşman oldu.</p>
<p><span><strong>Şıgay Han Devri (1580-1582)</strong></span></p>
<p>Ak Nazar Han’ın yerine Şıgay Sultan han oldu. Şıgay Han’ın ilk işi Baba Sultan’dan Ak Nazar Han’ın öcünü almak oldu. Bu gaye ile Buhâra hanı 2. Abdullah ile anlaştı. 1582’de Şıgay Han ile 2. Abdullah Han kuvvetlerini birleştirip Baba Sultan’ın üzerine yürüdüler. Baba Sultan yenilip kaçtı. Bu sefer esnasında Şıgay Han öldü (1582). Yerine oğlu Tevekel, han oldu.</p>
<p><span><strong>Tevekel Han Devri (1582-1598)</strong></span></p>
<p>Tevekel Han da Baba Sultan ile Mücadeleye devam etti. (1582) yılının Mayıs ayında Tevekel Han idaresindeki Kazak ordusu ile Baba Sultan’ın ordusu arasında Türkistan şehri önlerinde meydan savaşı oldu. Bu savaşta Baba Sultan’ın ordusu yenildi, kendisi öldürüldü, oğulları ve kumandanları esir düştü. Tevekel Han, Baba Sultan’ın kesik başını 2. Abdullah Han’a gönderdi. Abdullah Han güçlü düşmanının yok edilmesine çok sevindi. Semerkant bölgesindeki bir şehri Tevekel Han’a hediye ettiği gibi Sır Derya boyundaki Türkistan, Otrar, Sayram gibi daha önce Kazaklara ait olan şehirlerin de Kazak Hanlığı’na ait olduğunu kabul etti.</p>
<p>Ancak Tevekel Han 1583’te 2. Abdullah Han ile Ak Nazar Han arasında yapılıp o güne kadar gelen ittifak anlaşmasını bozup 2. Abdullah Han’ın idaresine geçen Taşkent şehrine hücum etti. Böylece Kazak Hanlığı ile Özbek Hanlığı arasındaki mücadele tekrar başladı. Bu arada Tevekel Han zamanında Rus Çarlığı ile Kazak Hanlığı arasında daha önce başlamış olan diplomatik münasebetler güçlendi.</p>
<p>Rus Çarlığı Tevekel Han’a elçi gönderdi. Rus Çarlığı’nın bu yakınlaşmadan maksadı Kazak Hanlığı ile ittifak yaparak Sibir hanı Küçüm Han’a karşı mücadele etmek, Tevekel Han ile İran şahı I. Abbas arasında Buhâra Hanlığı’na karşı ittifak kurmak idi. Çünkü Küçüm Han da Özbek Han neslinden olup Buhâra Hanlığı ile ittifak halinde idi. Nitekim Tevekel Han Taşkent’e saldırınca Kazak Hanlığı ile Buhara Hanlığı arasındaki ittifak bozulduğu gibi, Sibir hanı Küçüm Han ile Kazak Hanlığı’nın da arası açılmıştır. 1597-1598 kışında Tevekel Han, Buhâra hanı 2. Abdullah ile oğlu arasındaki mücâdeleden faydalanarak Taşkent yakınlarında 2. Abdullah Han’ın ordusunu yendi. Aynı yılın Mart ayında 2. Abdullah Han öldü, yerine oğlu Abdulhumin, han oldu. Bu değişiklik üzerine İran şahı I. Abbas Buhâra Hanlığı’na saldırdı. Tevekel Han da bu durumdan faydalanmak istedi. 100 bin kişiyi aşan ordusu ile Mâveraünnehir’e girdi. Andican, Taşkent ve Semerkant şehirlerini aldı. Akrabası Esim Sultan’ı 20 bine yakın askerle Semerkant’ta bırakıp kendisi 70-80 bin askerle Buhâra’yı kuşattı. Bu kuşatma 20 gün sürdü. Kuşatma esnasında şehrin kalesi önünde yapılan bir çarpışmada Tevekel Han ağır yaralandı. Bunun üzerine kuşatmayı kaldırdı ve Taşkent’e geri döndü. Kısa bir zaman sonra da Taşkent’te öldü (1598). Yerine Esim Sultan Han oldu.</p>
<p><span><strong>Esim Han Devri (1598-1645)</strong></span></p>
<p>Esim Han, ilk iş olarak Buhâra ve Semerkant’ı alma düşüncesinden vazgeçip Buhâra hanı ile anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Taşkent, çevresi ile birlikte Kazak Hanlığı’nın oldu (1598).</p>
<p>Aynı tarihte (1598) Kazakları çok yakından ilgilendiren başka önemli bir olay oldu. Bu, Kazakların kuzeyinde bulunan Sibir Hanlığı’nın Ruslar tarafından ortadan kaldırılması idi. Bu devletin hanı olan Küçüm Han, 1582’den beri Ruslarla yaptığı mücadelede yenilip ülkesini terk etmek zorunda kaldı (1598). Bu hanlığın idaresinde bulunan Türk uruklarının büyük bir kısmı, Kazak Hanlığı idaresine girerek Kazaklara dahil oldular. Sibir Hanlığı’nın yıkılması sonucunda Kazak Hanlığı Rus Çarlığı’na kuzeyden de sınır oldu.</p>
<p>Esim Han, Buhâra hanı ile anlaştıktan sonra iç Türkistan’daki şehirler ile olan ekonomik ve ticarî münasebetleri kuvvetlendirdi. Kazak Hanlığı’nı tek merkezden idare edilen bir devlet haline getirme siyasetini takip etti. Bu gaye ile Taşkent’te ayrı bir hanlık kurmak isteyen hanlık sülâlesinden Tursun Muhammed Sultan’ı yenerek öldürdü ve Kazak Hanlığı’nı parçalanmaktan kurtardı (1627). Onun bu mücadelesi Kazaklar arasında destan haline getirildi. Bu destan “Ensegey Boylı Er Esim” adıyla anılır.</p>
<p>Esim Han örfî Kazak hukukunu tekrar düzenlemiştir. Kazaklar arasında onun düzenlediği kanunlara “Esim qannın eski colı” (Esim Han’ın eski kanunları) adı verilmiştir.</p>
<p>Esim han zamanındaki diğer önemli bir gelişme Oyratlar’ın Bagatur Konteyci isimli liderlerinin öncülüğünde kuvvetli bir hale gelip Kazak Hanlığı’na saldırmaya başlamalarıdır. Kazaklar ve Oyratlar arasında yapılan ilk savaş 1635’te olmuş, ancak bu savaşta yenen ve yenilen pek belli olmamıştır. Bu savaşta Esim Han’ın oğlu Cengir Sultan, Oyratlar’a esir düşmüş, fakat kısa bir zaman içinde kaçıp kurtulmuştur. Esim Han 1945’te öldü, yerine oğlu Cengir Sultan han oldu.</p>
<p><span><strong>Cengir (Cihangir) Han Devri (1645-1652)</strong></span></p>
<p>Cengir Han zamanındaki önemli olaylar, Oyratlarla yapılan savaşlar ve Kazak Hanlığı’nın kendi içinde ortaya çıkan bölünmelerdir. Cengir Han başı büyük, omuzları geniş ve kısa boylu bir kimse olduğu için Kazaklar onu “Salqam Cengir” (Köhne Cengir) diye adlandırmıştır.</p>
<p>Oyratlar Cengir Han zamanında da Kazaklara saldırmaya devam ettiler. Oyratların bu saldırılarına karşı Cengir Han güneydeki Buhâra Hanlığı, Yarkent Hanlığı ve Talas nehri vadisindeki Kırgızlar ile ittifak yaptı. Onun zamanında Oyratlar’ın Kazak ülkesine iki büyük saldırısı oldu. Bunların birincisi 1643’te yapıldı. Bu saltırıda Cengir Han’ın ordusu Bagatur Konteyci’nin idaresindeki Oyrat ordusunu yendi. Ancak Bagatur Konteyci, Sibirya’daki Rus kalelerinden temin ettiği silahlarla 1652’de tekrar Kazak ülkesine saldırdı. Bu defa yapılan savaşta Kazak ordusu yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı. Bu savaş sırasında Cengir Han da öldü.</p>
<p><span><strong>Bahadur Han Devri (1652-1680)</strong></span></p>
<p>Bahadur Han devri Kazak tarihinin az bilinen bir devridir. Bu devre ait bilgiler azdır. Bunun sebebi, Kazakların komşularıyla münasebetlerinin az olduğu bir sükûnet ve barış devresi olmasıdır. Bu devirde Kazakların Buhâra Hanlığı’ndaki taht mücadelelerine karıştıkları bilinmektedir. Bahadur Han zamanında Oyratlar’ın da Kazak ülkesine saldırısı olmamıştır. Çünkü bu yıllarda Oyrat kabileleri arasında büyük bir iç mücadele olmuştu.</p>
<p>Bahadur Han zamanında Kazaklar arasında tekrar bölünmelerin başladığı, merkezî otoritenin zayıfladığı tahmin edilmektedir.</p>
<p><span><strong>Tevke Han Devri (1680-1715)</strong></span></p>
<p>Tevke Han, han olunca Kazaklar arasında kendisinden önce başlayan bölünmeyi durdurmaya çalıştı. Bu gaye ile Hanlık Meclisi’nin ve Biyler Meclisi’nin devlet idaresindeki rolünü arttırdı; her yıl başşehir Taşkent yakınlarındaki Kültöbe’de Kazakların üç cüzünü bir araya getiren kurultaylar topladı. Han sülalesine mensup sultanların gücünü azaltmak için halkın büyük saygı gösterdiği Töle Biy, Kazıbek Biy, Ayteke Biy gibi biylerin yetkilerini arttırdı. Bütün bunların sonucu olarak da hanlığın merkezî otoritesini bir hayli güçlendirdi. Bu arada Karakalpaklar ile Kırgız uruklarının bir kısmı da Tevbe Han’ın hakimiyetine girdi.</p>
<p>Tevbe Han komşu devletlerle iyi münasebetler kurma siyasetini takip etti. Buhâra Hanlığı ile barış halinde olmaya, iç Türkistan’daki şehirler ile ticarî münasebetler kurmaya gayret etti. Oyratlar ile de barış yapmak istedi. Ancak Oyratlar buna yanaşmadılar. Çünkü Galdan Boşuktu Han idaresinde tekrar güçlü bir hale gelmişlerdi.</p>
<p>Tevbe Han, Rus Çarlığı ile de diplomatik ve ticarî münasebetler kurdu. Oyrat saldırılarına karşı koymak için Rus Çarlığı’ndan silah aldı.</p>
<p>Ancak bütün bu gayretleri Kazak Hanlığı’nı güçlü bir devlet haline getirmeye yetmedi. Onun zamanında Oyrat saldırıları tekrar başladı. 1681-1685 yılları arasında Oyratlar, Güney Kazakistan’a saldırıp buraları yağma ettiler. Bu saldırıların sonuncusunda Sayram şehrini kuşatıp aldılar, bu şehrin civarında yerleşik hayata geçmiş ve çiftçilikle uğraşmakta olan ahaliyi dağıttılar. Kazaklar 1710’da Karakalpaklar ve Kırgızlarla birleşerek Oyratlar’ı yendiler ve Güney Kazakistan’dan çıkardılar. Ancak bu yeniş kesin neticeli olmadı. Oyratlar Kazak ülkesine yaptıkları saldırılara yine devam ettiler.</p>
<p>Tevbe Han, önde gelen biylere danışıp kendisinden önce Kasım Han ve Esim Han zamanlarında düzenlenmiş olan Kazak colunu yeni durumlara uygun hale getirip geliştirdi. Ceti Carğı (Yedi Kanun) adı verilen kanunları ilâve etti.</p>
<p><span><strong>Kayıp Han Devri (1715-1718)</strong></span></p>
<p>1715’te Tevke Han öldü, yerine Kayıp Han geçti. Ancak Kayıp Han zamanında hanlığın merkezî otoritesi tekrar zayıfladı ve Oyrat saldırıları devam etti. Kazak ordusu, Oyratlar karşısında başarı elde edemedi. 1718’de Kayıp Han savaşta öldü.</p>
<p><span><strong>Bolat Han Devri (1718-1730)</strong></span></p>
<p>Kayıp Han’ın yerine Tevke Han’ın oğlu Bolat, han seçildi. Ancak onun hanlığı sözde kaldı. Çünkü güçlü Kazak sultanları onun hanlığını kabul etmediler ve ona tâbi olmadılar. Bunun sonucu olarak Kazak Hanlığı küçük hanlıklara bölündü. Orta Cüz’ü Semeke Han ve Küşik Han, Ulu Cüz’ü Colbarıs Han, Küçük Cüz’ü Ebilkayır Han idare etmeye başladı. Bu hanlar arasında iş birliği de yoktu.</p>
<p><span><strong>Aktaban Şubırındı (1723-1725)</strong></span></p>
<p>İşte Kazakların böyle içten parçalandığı bir sırada, 1723 yılı baharında Oyratlar Güney Kazakistan’a âni bir saldırı yaptılar. Kazaklar Oyratların bu âni saldırısına karşı koyamadılar. 1723 yılında başlayan bu saldırı 1724-1725 yılları boyunca da devam etti.</p>
<p>Oyratlar bütün Güney Kazakistan’ı istilâ edip, her tarafı yağmaladılar. Kazak Hanlığı’nın eski başşehri Türkistan başta olmak üzere Sır Derya boyundaki Sayram, Savran, Otrar, Sıganak ve Taşkent gibi şehirleri zapt edip yağma ettiler. Böylece Güney Kazakistan Oyratların eline geçti. Oyrat ordusunun önünden kaçan Kazaklar büyük göç kafileleri halinde kuzeye ve kuzeybatıya, Sarı Arka adı verilen asıl Kazakistan bozkırlarına çekildiler. Bu göç esnasında açlık, susuzluk, soğuk ve düşman saldırıları sebebiyle çok sayıda Kazak öldü. Kazakların geçim kaynağı olan hayvan sürüleri yok oldu. Kazakların bilhassa Güney ve Orta Kazakistan’da yaşayan bölümü büyük bir felâket yaşadı. Kazak tarihinde bu felâkete “Aktaban Şubırındı” (Ayak tabanları bembeyaz oluncaya kadar kafileler halinde göç) denir. Bu felâketin bir başka adı da “Alkaköl sulama” (Alkaköl’ün etrafında serilip kalma) dır.</p>
<p>Ancak Kazaklar Oyratlar karşısında tamamen ezilmediler, kuzeye doğru çekilseler de ellerinde kalan toprakları korumaya devam ettiler. Oyratlarla Kazaklar arasında çarpışmalar devam ediyordu. Bu mücadeleler sırasında 1728’de Bulantı ırmağı kıyısında Oyrat ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu galibiyet Kazaklara büyük cesaret kazandırdı, Kazaklar arasındaki birlik güçlendi. Ertesi yıl 1729’da bu sefer Balkaş gölünün güneyinde Kazak ordusu ile Oyrat ordusu arasında büyük bir savaş daha oldu. Bu iki savaş sonucunda Oyratların eline geçen Kazak topraklarının büyük bir kısmı kurtarıldı. Oyratlarla yapılan bu mücadele ve savaşlar sırasında Kazaklar arasından büyük batırlar (kahramanlar) çıktı. Karanbay Batır, Bögenbay Batır, Canıbek Batır, Sabalak Batır bunların başlıcalarıdır. Kazak halkı bu batırlarını unutmamış, onlar için destanlar söylemiştir.</p>
<p><span><strong>Kazak Hanlığı’nın Parçalanması</strong></span></p>
<p>1730 yılında Bolat Han öldü, yerine oğlu Ebülmenbet, han oldu. Ancak Küçük Cüz’ün büyük bir kısmını idare eden Ebilkayır Han, Ebülmenbet Han’ın hanlığını kabul etmedi. Han sülâlesinin ileri gelenlerinin toplandığı kurultayda da anlaşma olmadı. Bunun sonucu olarak Kazak Hanlığı tam</p>
<p>1136 mânâsı ile küçük küçük hanlıklara bölündü. Bundan sonra (1730’dan sonra) Kazak tarihi Kazak Hanlığı’nın tarihi olmaktan çıkmış üç Kazak cüzünün tarihi haline gelmiştir.</p>
<p><span><strong>Küçük Cüz</strong></span></p>
<p>1730 yılında bütün Kazakların hanı olamayan Küçük Cüz hanı Ebilkayır Han, 1731’de kendi isteği ile kendisine bağlı uruklarla birlikte Rus Çarlığı’nın himayesine girdi. O, Rus himayesine girmekle Rusya’dan destek alarak kendi durumunu diğer hanlar karşısında kuvvetlendireceğini ve Oyrat saldırılarına karşı Rusya’dan destek alacağını düşünmüştü. Rusya’nın ise hesapları başka idi. Rusya, Kazak ülkesini kendi idaresi altına almayı düşünüyordu. Çünkü 1. Petro’dan (Piyotr) itibaren Rusya “Asya’ya hakim olabilmek için Kazak bozkırlarına hakim olmak gerektiği” prensibini kabul etmişti. Ebilkayır Han’ın kendi arzusu ile Rus idaresine girmek istemesi, Rusların bu arzularına ulaşmalarını kolaylaştırdı.</p>
<p>Ruslar Ebilkayır Han’ın Rus himayesine girme isteğini hemen kabul ettiler ve onun Rus himayesini kabul etmesine dayanarak Batı Kazakistan’da her biri birer askerî üs olan kaleler ve müstahkem mevkiler inşâ etmeye başladılar. Bu kaleler ve mevkiler ileride Kazakların hakimiyet altına alınmasında büyük vazife görecekler ve bütün bozkır bölgesinde kurulacaklardır. Bu kalelerin en büyüklerinden birisi Orenburg (Orınbor) kalesidir.</p>
<p>1748’de Ebilkayır Han, Rus himayesine karşı çıkan Orta Cüz sultanlarından Barak Sultan tarafından öldürüldü. Rusya, Ebilkayır Han’ın yerine oğlu Nurali’yi han tayin etti. Böylece Ruslar Küçük Cüz’ün iç işlerine de doğrudan doğruya karışmaya başladılar. Küçük Cüz uruklarının bir kısmı Nurali’nin han tayin edilmesine karşı çıktılarsa da sonuç değişmedi. Böylece Küçük Cüz’ün Ruslara tâbi olması devam ettiği gibi Rusya’nın Küçük Cüz üzerindeki hakimiyeti de gittikçe kuvvetlendi. Nihayet 1824 yılında Küçük Cüz’de hanlık idaresi Rusya tarafından tamamen kaldırılarak Küçük Cüz’ün toprakları doğrudan doğruya Rusya idaresine girdi.</p>
<p>Bu arada 1801 yılında Nurali Han’ın oğlu Bökey Sultan Rusya ile anlaşarak, o sırada ıssız hale gelmiş olan Yayık nehri ile Idil nehri arasındaki bölgeye, kendisine bağlı uruk ve oymaklarla beraber göç etti. Küçük Cüz’den ayrılan bu gruba “Bökey Ordası” veya Iç Orda” adı verildi. Bu orda da aynen Küçük Cüz gibi Rusya’ya tâbi idi. 1824’te Küçük Cüz ile birlikte Bökey Ordası’nda da hanlık kaldırıldı ve burası da tamamıyle Rusya’ya bağlandı.</p>
<p><span><strong>Orta Cüz ve Abılay Han</strong></span></p>
<p>Orta Cüz’ün hanları olan Semeke Han ve Küşik Han 1730’daki han seçiminden sonra 1733 yılında vukû bulan yeni bir Oyrat saldırısı karşısında kendilerine bağlı oymaklarla birlikte Kuzeybatı Kazakistan’a, Rusya sınırına çekildiler. Semeke Han, Ebilkayır Han gibi Rusya’ya tâbi oldu. Ancak asıl Orta Cüz bölgesinde Barak Han hakimiyet kurdu.</p>
<p>1730’da bütün Kazakların hanı seçilen Ebülmenbet Han, 1735’te hanlık görevini kendi isteği ile Oyratlarla yapılan savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren ve han sülâlesinden olan Sabalak Batır’a bıraktı. Sabalak Batır, “Abılay” adını alarak han oldu. Abılay Han hem bütün Kazakların hem de Oyratlar’ın saldırılarıyla karşı karşıya kalan Orta Cüz’ün hanı seçildi.</p>
<p>Abılay Han, hanlığı müddetince Kazakları tekrar bir idare altında toplamak ve Aktaban Şubırındı yıllarında Kazakların ellerinden çıkan toprakları geri almak için uğraştı. Bu gayelerine ulaşmada büyük ölçüde başarılı da oldu. Nitekim Orta Cüz ve Ulu Cüz’ün tamamı ile Küçük Cüz’ün bazı urukları onun idaresine girdi. Böylece Kazakların büyük bir kısmı tek bir idare altında toplanmış oldu. Abılay Han Aktaban Şubırındı yıllarında Kazakların ellerinden çıkan Sır Derya boyundaki Türkistan, Sayram ve Şımkent şehirlerini geri aldı. Taşkent’i geri alamadıysa da vergiye bağladı. Liderleri Galdan Çereng’in 1746’da ölmesinden sonra Oyratlar arasında çıkan iç mücadelelerden faydalanarak Oyratlar’ın elinde bulunan Kazak topraklarını geri aldı. Oyratlar’ın Kazak ülkesine yaptığı saldırıları durdurdu.</p>
<p>Bu arada 1757’de Çinlilerin yaptıkları büyük bir saldırıda Oyratlar Çinliler karşısında büyük bir yenilgiye uğrayarak tamamen ezildiler ve Türkistan’ı (Orta Asya’yı) tehdit eden bir güç olmaktan çıktılar. Ancak Oyratlar’ı yenen Çinliler büyük bir güç haline gelerek Türkistan bölgesinde etkili olmaya başladılar. Bu durum karşısında Abılay Han, Rus baskılarını da göz önüne alarak Çin’in yüksek hakimiyetine (himâyesine) girdi. Onun Çin himâyesine girmesi sadece Rus baskılarını dengelemek içindi. Yoksa Çinliler, Kazakları idareleri altına almış değillerdi. Kazakları yine Abılay Han idare ediyordu.</p>
<p>Abılay Han zamanında Kazaklar nisbî bir barış devresi yaşadılar. Kazak halkı bu barış devresinde Aktaban Şubırındı yıllarında yaşadığı perişanlıktan kurtuldu. Yurtlarını terk eden ahâli tekrar eski yurtlarına döndü. Halkın ekonomik durumu bir hayli düzeldi. O bakımdan Abılay Han, bütün Kazaklar tarafından sevilen bir han oldu, ölümünden sonra hakkında destanlar söylendi. Abılay Han, aynı zamanda bütün kazaklar tarafından han kabul edilen son Kazak hanıdır.</p>
<p>Abılay Han 1781’de öldü. Oğlu Uvalı (Veli), Orta Cüz’e han oldu. O da babası Abılay Han gibi Çin himayesinde olmaya devam etti. Ancak Orta Asya’da Rus baskısı artınca, 1788’de Rusya’nın hakimiyetini de kabul etmek zorunda kaldı. Bundan sonra Ruslar Orta Cüz’ün de iç işlerine karışmaya başladılar. Nitekim 1815’te Uvali Han’ın yerine Barak Sultan’ın oğlu Bökey’i Orta Cüz’ün hanı ilân ettiler. Bu olaydan sonra Rusya’nın Orta Cüz üzerindeki hakimiyeti iyice kuvvetlendi. Nihayet 1822’de Orta Cüz’deki hanlık idaresini ortadan kaldırıp, bu cüzün üzerinde yaşadığı toprakları doğrudan doğruya Rusya’ya bağladıklarını ilân ettiler.</p>
<p><span><strong>Ulu Cüz</strong></span></p>
<p>1730’daki han seçiminden sonra Ulu Cüz’ün hanı Colbarıs Han zayıf duruma düştüğü için Oyratlar’a tâbi olmayı kabul etti ve onlara vergi vermeye başladı. Abılay Han zamanında Ulu Cüz, Oyrak hakimiyetinden kurtuldu ve Abılay Han’ın idaresine girdi.</p>
<p>Abılay Han’ın ölümünden sonra Ulu Cüz, Orta Cüz’den ayrılarak ayrı bir hanlık oldu. Ancak başındaki hanlar Çin’in yüksek hakimiyetini tanımaya devam ettiler. Bu arada 1798’de Taşkent Ulu Cüz’ün hakimiyetinden çıktı.</p>
<p>19. yüzyılın başlarında Hokant hanı Alim Han zamanında (1801-1809) Ulu Cüz topraklarının büyük bir kısmı (Sayram, Şımkent şehirleri ve çevresi ile Talas ırmağı vâdisi) Hokant Hanlığı idaresine geçti. Alim Han’ın yerine geçen Ömer Han zamanında (1809-1822) ise Kazak Hanlığı’nın eski başşehri olan Türkistan şehri de Hokant Hanlığı idaresine girdi. Bunun sonucu olarak Orta Cüz’de hanlık idaresi ortadan kalktı. Ulu Cüz’ün Hokant Hanlığı idaresine girmeyen bölgeleri ayrı ayrı sultanlar tarafından idare edilmeye başlandı.</p>
<p>Kısa bir zaman sonra 1854’te bu bölgeler Rus idaresine girdi. Aynı yıl (1854) Ruslar bugünkü Almatı şehrinin yerinde, Kazak bozkırlarını itaat altına almak için inşâ ettikleri son kale olan verniy kalesini kurdular. Böylece Ulu Cüz tamamen ortadan kalktı.</p>
<p><span><strong>Kazak Hanlığı’nı Yeniden Kurma Mücadelesi: Kenan Sarı Han İsyanı (1836-1847)</strong></span></p>
<p>Ruslar Orta Cüz’de hanlık idaresini ortadan kaldırdıktan sonra verimli topraklara askerî kaleler ve müstahkem mevkiler kurarak Orta Cüz’ün topraklarını da kontrolları altına almaya başladılar. Bu durum karşısında Orta Cüz’de Ruslara karşı isyanlar başladı. Bunların en önemlisi Kene Sarı Han isyanıdır.</p>
<p>Kene Sarı Sultan, son büyük Kazak hanı Abılay Han’ın torunudur. Kene Karı Sultan, Önce kendisine tâbi olan uruklara dayanarak güçlü bir ordu kurdu ve kendisini Orta Cüz Kazaklarının hanı ilân etti. Gayesi Kazak Hanlığı’nı tekrar kurmak idi. Bunun için önce Rusya’ya müracaat ederek dedesi Abılay Han zamanında olduğu gibi dış siyasette Rusya himâyesinde olan bir Kazak Hanlığı kurulmasını talep etti. Ancak Rusya onun bu isteğini reddetti. Bunun üzerine Kene Sarı Han Rusya’ya karşı isyan edip silâhlı istiklâl mücadelesini başlattı (1836).</p>
<p>Kene Sarı Han 1838’de üzerine gönderilen Rus kuvvetlerini yendi Rusların kontrolüne daha önce girmiş olan Torgay ve Irgız bölgelerini geri aldı. Onun bu başarısı bütün Kazaklar arasında büyük bir heyecan ve sevinç yarattı, kendisine olan destek arttı.</p>
<p>Kene Sarı Han kendisine tâbi olan Kazak topraklarında yeniden devlet teşkilâtı kurdu. Güneydeki Hiyve ve Buhâra Hanlıkları da onun hanlığını tanıdılar. Bu gelişmeler sonucunda Ruslar Kazak bozkırlarındaki hakimiyetlerini büyük ölçüde kaybettiler. Ancak 1840 yılı kışında büyük bir hayvan kırgını (cut) oldu. Hayvanlarının ölümü Kene Sarı’nın kuvvetlerini zayıflattı. Bunun üzerine Kene Sarı Han kuvvetleriyle güneye, Sır Derya boyuna çekildi. Burada iken Ruslar kendisine elçiler gönderip Orenburg civarında şahsına verilecek geniş mâlikâneler ve çiftlikler karşılığında onu istiklâl dâvâsından (Kazak Hanlığı’nı tekrar kurmaktan) vazgeçirmeye çalıştılar. Kene Sarı Han bu teklifleri şiddetle reddetti. Hivye Hanlığı’ndan aldığı destekle tekrar Rus kuvvetleri ve kalelerine saldırdı. Yine bazı başarılar elde ettiyse de Rusların getirdikleri topçu takviyeli yeni kuvvetlere yenilerek tekrar güneye, Sır Derya havzasına çekildi. Rus kuvvetlerinin takibi karşısında burada da duramayarak 1846’da Doğu Kazakistan’a Çu ırmağı havzasına gitti. Gayesi burada tekrar kuvvet toplayıp Ruslarla mücadeleye devam etmekti. Nitekim Doğu Kazakistan’daki Ulu Cüz urukları da kendisine tâbi olup onu han kabul ettiler. Kene Sarı, burada bir taraftan da Çin’le temas kurdu. Bundaki gayesi, Rusya’ya karşı olan mücadelesinde Çin’den destek almaktı.</p>
<p>Bu arada Kene Sarı Han, Çu havzasına komşu olan Kırgız uruklarını da kendisi ile birlikte Ruslara karşı mücadeleye davet etti. Fakat bu Kırgız urukları, bir taraftan Rusların bir taraftan da Hokant Hanlığı’nın teşvikiyle Kene Sarı Han’a karşı çıktı. Kene Sarı Han ve kardeşi Navrızbay, Kırgızlardan saldırı beklemedikleri bir sırada iki Kırgız uruk beyi tarafından pusuya düşürülerek öldürüldü (1847 yazı). Kene Sarı Han ve Navrızbay’ın ölümüyle onlara bağlı olan kuvvetler de dağıldı ve Kazak Hanlığı’nı tekrar kurma mücadelesi sona ermiş oldu.</p>
<p>Kene Sarı Han isyanının sona ermesinden sonra Rus çarı I. Nikola 1854’te bir ferman yayımlayarak bütün Kazak topraklarının Rusya hakimiyetine girdiğini ve Kazakların artık Rusya kanunlarına tâbi olduğunu ilân etti.</p>
<p><span><strong>Kazak Sosyal Hayatına Ait Birkaç Terim</strong></span></p>
<p>Kazaklar tarih içinde üç cüze (bölüm, parça) ayrılmışlardır. Bunlar Kişi Cüz, Orta Cüz ve Ulu Cüz’dür. Her üç cüz de kendi içinde uruklara ayrılır.</p>
<p><strong>1- Kişi (Küçük) Cüz:</strong> Batıda Hazar Denizi’nin kuzeyinde ve Ural dağlarına yakın bölgelerde yaşarlar. Bu cüzün üç önemli uruğu vardır. Bunlar Alimulı (Alimoğlu), Beyulı (Beyoğlu) ve Cetruv (Yedi uruk) uruklarıdır.</p>
<p><strong>2- Orta Cüz:</strong> Orta, Kuzey ve Doğu Kazakistan’da yaşarlar. Beş tane büyük uruğu vardır. Bunlar Kerey, Nayman, Argın, Konrat ve Kıpşak (Kıpçak) uruklarıdır.</p>
<p><strong>3- Ulı (Ulu) Cüz:</strong> Balkaş Gölü’nün güneyinde ve buradan Türkistan şehrine kadar uzanan Güney Kazakistan bölgesinde yaşarlar. Belli başlı urukları Davlat, Üysin, Calayır ve Kanglı uruklarıdır.</p>
<p>Bu urukların her biri de kendi içlerinde alt bölümlere ayrılırlar.</p>
<p><strong>Col (Yol, töre):</strong> Kazakların nesilden nesile aktarılan sözlü haldeki örfî hukukuna col denirdi. Kazaklar arasındaki anlaşmazlıklar ve dâvâlar colun kâidelerine göre biyler tarafından çözülür ve halledilirdi.</p>
<p><strong>Biy:</strong> Kazaklarda Kazak örfî hukuku olan Colun kaidelerini çok iyi bilen ve çevresinde itibarlı olan kimselere biy denirdi. Biyler Kazaklar arasındaki anlaşmazlıkları ve dâvâları colun kâidelerine göre çözer ve hallederlerdi.</p>
<p><strong>Sultan ve Töre:</strong> Kazaklarda han sülâlesinden gelen erkeklere önceleri sultan adı veriliyordu. Daha sonraları bu kelime yerine töre kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ferhat TAMİR</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 649-656</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ARAT, Reşid Rahmeti: Kazakistan maddesi, İslâm Ansiklopedisi, Cilt: VI, İstanbul 1952.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir: Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları (2. Baskı), Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ MAĞAWİN, Muhtar: Qazaq Tariyhinin Alippesi, Juldız, Sayı: 12 (Jeltoqsan 1993), Almatı, sayfa: 81-15.</span></div>
<div><span>♦ MİNJAN, Nığmet: Qazaqtin Qısqaşa Tarıyhı, Calın Baspası, Almatı 1994.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET Rene (Çev. Dr. M. Reşat Uzmen): Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A. Zeki Velidî: Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, Cilt: I, İstanbul 1981.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırgızların XV&amp;amp;XVI. Yüzyıllarda Siyasi Yapısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirgizlarin-xvxvi-yuzyillarda-siyasi-yapisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirgizlarin-xvxvi-yuzyillarda-siyasi-yapisi</guid>
<description><![CDATA[ Kırgızların XV-XVI. Yüzyıllarda Siyasi Yapısı
Kırgız siyasi yapısı çağdaş tarih biliminde çok az bilinen bir meseledir. Bu anlamda Kırgız jenealojik efsanelerinin (Sanjırların) yazılı kaynaklarla karşılaştırmalı olarak incelenmesi Kırgız etnopolitik tarihinin yeni sayfalarını ortaya çıkarmaktadır. Geneolojik efsanelere göre Kırgız soyağacı çok eski tarihlerden beri ikiye ayrılır. Bunlar “Otuz uul”-“İçkilik”, “Otuz uul”-“Bulgaçı”, “Otuz uul”-“On uul”, “Ong kanat”-“Sol kanat” olarak bilinmektedir. (5. s. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65276d289.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırgızların, XV&amp;XVI., Yüzyıllarda, Siyasi, Yapısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Kirgizlar-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirgizlarin-xv-xvi-yuzyillarda-siyasi-yapisi.html">Kırgızların XV-XVI. Yüzyıllarda Siyasi Yapısı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Temirkul ASANOV</strong></span></a>
</p><p>Kırgız siyasi yapısı çağdaş tarih biliminde çok az bilinen bir meseledir. Bu anlamda Kırgız jenealojik efsanelerinin (Sanjırların) yazılı kaynaklarla karşılaştırmalı olarak incelenmesi Kırgız etnopolitik tarihinin yeni sayfalarını ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Geneolojik efsanelere göre Kırgız soyağacı çok eski tarihlerden beri ikiye ayrılır. Bunlar “Otuz uul”-“İçkilik”, “Otuz uul”-“Bulgaçı”, “Otuz uul”-“On uul”, “Ong kanat”-“Sol kanat” olarak bilinmektedir. (5. s. 11,16) “Bulgaçıler” ve “On uul” kavim adları ile her zaman “İçkilik” grubu kastedilmiştir. Bunlardan hangisinin Kırgız halkı tarihinde daha belirleyici rol oynadığını bilmiyoruz. Fakat bununla beraber bu adlardan her birinin farklı dönemlerde oluştuğu ve Kırgız etnopolitik tarihinin belirli bir zaman dilimini yansıttığı bellidir.</p>
<p>Kırgızların oluşumu ve Kırgız-Otuz uul olmak üzere ikiye ayrıldığı hakkındaki efsanenin yer aldığı 16. yy.’da Farsça yazılmış “Şeceret-el-Etrak” eserinde benzeri nitelikte bilgilere rastlamak mümkündür. (9. s. 36) Bununla ilgili bilgileri Seyfeddin Aksikenti’nin 16. yy.’da yazdığı “Macmu at- Tavarih” eserinde de görmekteyiz. (8. s. 206-207) Bu eserde Kırgızların Ong kanat (Sağ kanat) ve Sol kanat (Sol kanat) olarak ikiye ayrılması olayları yer alır. Fakat 18. yy.’ın 70’li yıllarında yazılmış Çin kaynağı “Si-Yuy-Çji” daha doğru bilgiler vermektedir. (12. s. 78) Kaynakta Kırgızların iki yüzyıl önce Kuzey (Kırgız) ve Güney (Togosokole) olarak ikiye ayrıldıkları hakkında bilgiler verilmiştir. Böylece bu veriler belirli ölçüde Geç Ortaçağ ve Yeni Dönem Kırgız etnopolitik yapısının oluşumu ve gelişimi sürecine ışık tutabilir.</p>
<p>Kırgızlarda kabile oluşumları Ong kanat ve Sol kanat etnopolitik yapısının şekillenmesiyle yakından ilgilidir. Geçmişteki olaylar ana hatlarıyla halkın belleğine kazınmış, rivayet ve efsanelere konu olmuştur. Kırgızlarda dual (ikilik) etnopolitik yapının oluşmasına yol açan olayları anlatan Dolon Biy (Bey) efsanesi bunun açık bir örneğini teşkil etmektedir. Efsaneye göre, Dolon Biy en genç eşinin doğurmasını beklerken, ona bu iyi haberi verecek olana hediye olarak dokuz kır at ayırır. Bir gün hizmetçisi mutlu haberi iletmek ve hediyeyi almak için koşarak Dolon Biy’in yanına gelir. Erkek çocuğunun doğduğunu öğrenen Dolon Biy hizmetçisine hazırladığı hediyeyi verir. Kısa bir süre sonra başka bir hizmetçi gelir ve ikinci oğlunun dünyaya geldiği haberini iletir. Buna çok şaşıran Dolon Biy: “Yoksa o, birini doğurdu ve bir de yanına yabancı bebek mi aldı.” diye kendi kendine düşünür.</p>
<p>Dolon Biy birinci oğluna Ak uul (Ak-“gerçek”, “öz” anlamında) ikincisine ise Kuu uul (“şüpheli”, “üvey”) adlarını verir. Zamanla bu isimler Dolon Biy’in oğullarının ismi olarak pekişir. Fakat bu adları beğenmeyen eşi: “İlk çocuğu doğurdum sağ böbreğim rahatladı, ikincisini doğurdum sol böbreğim rahatladı. Onların adları Ong (sağ) ve Sol (sol) olsun” der. Böylece, efsaneye göre Ak uul’un soyundan olanlar kendilerini Ong kanat, Kuu uul’un soyundan gelenler ise Sol kanat adlandırdılar</p>
<p>Dikkat edilirse halk tasavvuru, Kırgızlarda doğal etnopolitik yapı oluşumunun tarihi bir eylem olup, göçebe toplum çerçevesinde böyle bir yapının oluşmasını çağın gereksinimi olarak görmektedir.</p>
<p>Şöyle ki, göçebe siyasi örgütlenmesi, kendine has geleneksel şekillenme özellikleri taşımaktadır. Ve bu sadece yapısallaşma açısından değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda da kendini göstermiştir. Efsane, Kırgız etnopolitik yapısının bir diğer özelliğini, göçebe toplumunun bu modelinin şekillenmesindeki iki kanat arasında olan farklı gelişim düzeyini gözler önüne sermektedir. Kuu uul’un soyundan gelenlerin oluşturduğu Sol kanat, sosyal ve siyasi anlamda ikinci dereceden öneme sahipti. Efsanede Kuu uul’un “üvey” olduğunun ima edilmesi bunun bir göstergesi olabilir. Efsanenin bir diğer versiyonuna göre, Dolon Biy mal varlığını iki oğul arasında paylaştırır. Onların arasında at sürülerini, topraklarını ve halkı paylaştırırken, Ak uul’a mallarının sağ tarafı, Kuu uul’a ise sol tarafı miras kalır, böylece halk onları Ong (sağ) ve Sol (sol) olarak adlandırmıştır (3. s. 177). Miras, Kırgızların eski zamanlardan kalma bir geleneğidir ve sosyal ve politik çevrede özel sosyo-ekonomik ve siyasi anlam taşımaktadır. Şüphe yok ki bu, etnopolitik yapının oluşumunun ilk etabında önemli etken olmuştur.</p>
<p>Kırgız siyasi tarihinde Sağ ve Sol kanatlar dışında, Otuz uul -İçkilik veya Otuz uul- On uul (Bulgaçi) önemli bir rol oynamıştır. 20. yy.’ın başlarında Rus araştırmacı N. F. Sitnyakovskiy Kırgız soyağacı yapısıyla ilgili çalışmalarında şu bilgileri vermektedir:</p>
<p>“Fergane bölgesi Kırgızları kendilerini Otuz ogul (otuz oğul) ve İçkilik olarak iki büyük kanada ayrırlar. Birinci kanat Fergane bölgesinin doğu kısmında, Semireçye ve Kaşgar bölgelerinde, ikincisi ise Fergane vadisinin güneyine doğru dağlık bölgede yerleşmiştir. Her iki boy eski Sol ve Ong bölünümlerini korumuşlardır” (13. s. 99-110).</p>
<p>Konuyla ilgili bazı bilgilere, Kaşkar bölgesinin askeri konumu ve istatistiğini içeren eserin yazarı Rus general Kornilov’un kitabında da yer verilmiştir. “Kaşkar Kırgızları, Semireçye ve Fergane bölgesi Kırgızlarında olduğu gibi (Otuz uul ve İçkilik) iki kanada ayrılırlar. Bunlar ise kendi içlerinde küçük boy ve aşiretlere bölünürler.” (7. s. 233-234) Bir diğer yazar Sovyet etnograf B. K. Karmışeva Tacikistan’ın Cirgetal bölgesinde yaşayan İçkilik-Kırgızlarla ilgili derlemesinde şu bilgileri aktarmaktadır:</p>
<p>Aksakallara göre Kırgızlar “Tışkı Kırgız” (Dış Kırgızlar) ve “İçki Kırgız” (İç Kırgızlar) (İçkilik kabilesinin adı büyük ihtimalle buradan gelmektedir) olarak ikiye ayrılırlar. Onlara göre, Dış Kırgız (başka bir deyişle “Otuz ogul”/Otuz oğul) Celal Abad ve Narın bölgelerinin kuzey ve kuzeydoğusuna doğru yayılmış Kırgızlara denir. İçkilikler ise Özbeklerle karışmış ve içlere doğru yayılma gösteren Güneybatı Kırgızlarıdır. (15. s. 173)</p>
<p>Kırgız araştırmacı A. Sıdıkov ilk defa “On” ve “Sol” bölünüşüyle “Otuz ogul” arasındaki bazı noktalarda uyuşmazlık sorununun varlığına değinmiştir. Araştırmacı aynı zamanda şunları da haklı olarak sözlerine eklemektedir: “Kırgızların iki kanada bölünmesi gerçekten de eski zamanlara dayanır ve böyle bir bölünme sadece o dönem için önem taşımıştır.” Daha sonra A. Sıdıkov Oş bölgesi</p>
<p>Kırgızları arasında yaygın olan efsaneden yola çıkarak (söz konusu “Otuz ogul” ve “On ogul” efsanesi) iki esas Kırgız boyunun adlarının genel adlardan ortaya çıktığına ve Kırgız halkının oluşumu ile yakından ilgili olduğuna dikkat çekmiştir. (1. s. 86)</p>
<p>Kırgız Sanjırasından iyi anlayan ve onları derleyen Umet Molda yazılarında Kırgızlar Otuz uul ve Bulgaçı olmak üzere ikiye ayrıldığını, ayrıca Ak uul (On kanat) ve Kuu uul’un (Sol kanat) Otuz uul’un soyundan geldiklerini, Karakola, Atbaşı, Narın, Oluya-Ata, Fergane ve Ketmen-Tübe bölgelerinde yaşadıklarını belirtmektedir (16. s. 336-337). Buna benzer bilgiler Milli Bilimler Akademisi Elyazmalar Fonunda da bulunmaktadır.</p>
<p>Elimizdeki kaynakların incelenmesi Kırgızların, eski zamanlardan beri, Geç Ortaçağ Dönemi, göçebe toplumunun etnik ve siyasi kurumunun esası olarak, dual yapı çerçevesinde birleştiklerini göstermektedir. Yapının bu şekilde oluşumu uzun zaman dilimi içerisinde farklı boy ve kavimlerin bir bütünü olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik bu oluşum halkın kendisinin geçtiği şu veya bu tarihi duruma zamanla bağlı olmuş ve uyum sağlamıştır. Büyük ihtimalle, ilk başlarda o etnik bir birlik olarak tek bir Kırgız etnosu etrafında siyasi olarak toplanmış farklı kabilelerden oluşmuştur. Bu durumda etnik ve politik ilişkiler tahminen aynı olmuştur. Fakat daha sonra etnik ilişki sabitleştirici bir hal almış ve Kırgızlar uzak kabile yapısını sadece koruyarak şimdiki görünümlerini kesin olarak kazanmışlardır. Bu yüzden özellikle bu yapı, halk efsanelerine Otuz uul -On uul/Içkilik/veya Ong kanat- Sol kanat olarak geçen Kırgız siyasi örgütlenmesiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle doğal olarak, bu adlar arasında herhangi bir siyasi bağın olup olmadığı ve eğer böyle bir bağ var ise bunlardan hangisi Kırgızlarda dual etnopolitik yapının temellerini atmıştır, sorusu ortaya çıkar. Bu soruya cevap bulmak zor gibi gözükmektedir, çünkü dual yapının kökenleri eski dönemlere, Türk-Hun dönemlerine dayanır.</p>
<p>Göçebe toplumlardaki dual yapı şekli Orta Asya’nın birçok etnik grubunda geleneksel hal almış ve başka halkları da etkisi altına almıştır.Bölgenin etnokültürel ortamıyla kaynaşan Kırgızlardan sonra bu politik olayın ya taşıyıcıları olmuş ya da bu geleneği eski Hun veya Türklerden miras olarak almışlardır. İncelememiz Geç Ortaçağ Dönemi’ni kapsadığı için, bizi ilgilendiren Kırgızların siyasi olarak bağımsız ve etnik olarak oluştukları tarihi durumdur.</p>
<p>Ünlü bilim adamı etnograf S. M. Abramzon Kırgız toplumsal düzenine ilişkin, özellikle, 16-17. yy.’da Tiyenşan Kırgızlarında derebeylik düzeni hakkında mevcut bilgilere dayanarak, böyle bir düzenin Kırgız kabileleri arasında M.S. 1. bin yılın sonlarına doğru oluştuğunu söylemektedir (2. s. 155-156). Daha sonra S. M. Abramzon ataerkil düzenin kısmen ekonomiyi, toplumsal ilişkilerin büyük bölümünü, yaşamın hemen hemen her alanını etkilediğini ve ideolojiye de yansıdığını belirtmiştir (2. s. 156).</p>
<p>Adı geçen bilim adamı soruna sınıfsal-Marksist bağlamda yaklaşmaktadır. Göçebelerde Derebeyi-ataerkil düzenin mevcudiyetinin özellikle ekonomi alanına, toplumsal ilişkiler ve ideolojiye yansıması bizim incelediğimiz meseleyle yakından ilişkilidir. Çünkü dual yapının ilk şekli, kabile ve boylar arasında bile iki kola ayrılma prensiplerinin yaygın olduğu ataerkil düzenin esaslarında oluşmuştur. Örneğin, sol kanada dahil olan Kıtay kabilesi “Tömön Tamga” ve “Jogor Tamga” olarak iki esas gruptan oluşmaktaydı. Jetigen kabilesi “Kırgıy” ve “Kıbal”, Munduz kabilesi “Ak Koyluu Munduz” ve “Bay Munduz”, Kuşçu kabilesi “Jooş” ve “Mingduulat” olarak iki kola ayrılmaktaydı. Aynı durum sağ kanattaki kabileler için de söz konusuydu. Bu durum kabile içi gelişme sürecinde ayrı ayrı grupların doğal olarak esas kitleden ayrılmaları diğerleriyle geleneksel etno kültürel yakınlığını korumakla birlikte özgür ekonomik yaşam sürmeleriyle açıklanabilir. Bu bölünme, mevcut ataerkil normlar ve geleneklerle düzenlenmekteydi.</p>
<p>Kaynakların analizi, etnik faktörün göçebe toplumunun siyasi gelişiminde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Nitekim, Kırgızlarda etnopolitik yapının oluşumu süreci Kırgız halkının oluşumunun son devri ile aynı zamana denk gelmiştir. Buna dayanarak, kabileler topluluğu Otuz uul’un, ilk başta yeni oluşan Kırgız etnik birliği içerisinde etnik bir ad olduğu hipotezini ileri sürebiliriz. Ayrıca, Otuz uul ve On uul bölünüşünün Kırgız dual yapısının ilk şekli olma ihtimali de mevcuttur. Etnos dahilindeki sabitleşme süreci, çekirdeği Kırgız ve eski Türk-Moğol kabilelerden oluşan iki kanadın paralel olarak gelişmesini sağlamıştır. Bu düzen 15. yy.’nın ortalarında şekillenme sürecini tamamlamıştır.</p>
<p>Kırgız etnopolitik yapısındaki sonraki gelişmeler esasen bölgedeki siyasi, ekonomik, demografik, coğrafi ve etnik duruma bağlı olmuştur. 16. yy.’ın ilk yarısında yukarıdaki faktörlerin etkisiyle ve Moğolistan’a Kırgızların girmesiyle Otuz uul, Ong kanat ve Sol kanat olmak üzere ikiye ayrıldı. Fergane’de yazılmış “Macmu-at-Tavarih” adlı esere göre, sağ kanat ve sol kanadın ortaya çıkması Fergane tasavvuf çevrelerinden olan, İmam İbrahim Zaranciş adlı birisi tarafından yapılmıştır. (8. s. 205)    Tasavvufçuların Kırgızlarla olan dolaysız ilişkileri Kırgızlar arasında tasavvufun yayılmasına olanak sağlamıştı. Tasavvur dini konumların göçebeler arasında sağlamlaştırılması amacı ile Sanjıra’yı belirli düzeyde kullanmışlar. Bu yüzden İ. İ. Zaranciş’in incelediğimiz konuyla herhangi bir ilgisi olduğu düşünülemez. Çünkü böyle bir yapının oluşması, yüzyıllarca zaman almıştır. Bizi ilgilendiren, kaynaktaki diğer bilgiler olmalıdır. Kaynağa göre 16. yy. başlarında Kırgız siyasi yapısı belli bir değişime uğramıştır. Bu, daha çok Kırgızların üstünlüğü eline geçirmesi ile ilgilidir. Moğol kabilelerinin kalıntılarını içlerinde eriterek, Kırgızlar siyasi etki alanlarını yavaş yavaş genişletmişlerdir. 16. yy. eseri “Macmu at-Tavarih’te de belirtilen, Kırgız siyasi yapısındaki değişmeler böyle bir ortamda gerçekleşmiştir.</p>
<p>Yine aynı kaynağa göre, 16. yy. başlarında Kırgız dual yapısının temelini Sağ ve Sol kanatlar oluşturmaktaydı (“Ong kanat” ve “Sol kanat”). Bu faktörde ilginç olan şey, “Sağ kanadın” “Otuz uul (ogul) ” ve “Bulgaçı” gibi iki büyük grubu içine almasıydı. Bilindiği üzere, “Bulgaçı” İçkilik grubunun bir diğer adıdır. Böyle bir durum nasıl açıklanabilir ve hangi nedenden dolayı iki büyük kabile sağ kanat içerisinde bir araya gelmiştir?</p>
<p>Otuz ogul grubu iki kola ayrıldığında siyasi güç dağılımı “Ong kanattan” yana daha ağır basmaktaydı. Bu, sağ kanadın içinde bulunan bazı kabilelerin siyasi yükselişinin başlangıcı olmuştur. Yeni ve daha toplu Kırgız siyasi oluşumunun yönetim mekanizması değişmemiş ve dual yapının Ong kanat ve Sol kanadı bu oluşumun temeli olmuştur. Büyük ihtimalle de bu yapının yöneticisi üst tabakası eski Otuz uul kanadından çıkmıştır.</p>
<p>Bu yüzden Ong kanat bil fiil yönetici Otuz ogul ve rakip grup Bulgaçi’den (İçkilik) oluşmuştur. “Macmu-at-Tavarih isimli eserde Salus Bey Bulgaçı adlı birisinden bahsedilmektedir. Görünüşe bakılırsa Salus Bey Bulgaçı, bir zamanlar İçkiliklerin başında duran “Bulgaçı” Moğol boyundan olmuştur. Daha sonra Mohammed Haydar şöyle yazmıştır: “Kırgızlarda Moğol kabilesi olmakla beraber, Hakanlarla olan anlaşmazlıklar yüzünden Moğollarla yollarını ayırmışlar” (10. s. 184). Bu, Kırgızların bir süre Moğolların terkibinde bulunduklarını ve hemen hemen bir birlerinden çok az ayrıldıklarını ifade ediyor. Ayrıca Muhammed Haydar’ın eserinde adı geçen Moğol kabilesi “Bulgaçıların” Kırgızlarla ortak yaşam sürdürdükleri ve Kırgız kabilelerinden birinin başında oldukları ihtimali de yok değildir. (10. s. 104) “Macmu at-Tavarih’te Bulgaçıların Boston, Dölös (Tölös), Teit, Kangdı, Kırdırşa ve Joo-kesek” kabilelerinden oluştuğu yazılmaktadır. Otuz oğul’un temelini Adine (Adigine), Tagay, Munguş ve Kara Bagış kabileleri oluşturmaktaydı. Kaynakta belirtilen sadece Tagay kabilesinin kolları şu şekilde sıralanmıştır: Jediger, Sayak, Bugu, Döölös. Döölös, Sarı Bagışların Atası sayılıyordu. Kaynak, görünüşe göre Şolto boyunu da göz önünde bulundurmuştur (8. s. 205-206). Bu bilgiler sağ kanadın, özellikle Tagay kolunun siyasi yükselişinin bir kanıtı olabilir mi? Sol kanada gelince, burada Basiz, Munduz, Kıtay, Çon bagış, Saru ve Kuşçu kabileleri bir araya gelmiştir. Tagay kabilesine Monoldor, Çerik ve Konurat boyları dahil değildir. Jenolojik rivayetlere göre bu kabilelerin kökeni Adigie ve Tagayın efsanevi kız kardeşleri Nal Ece’ye dayanmaktadır. Konurat veya Hongirat birçok kaynakta eski Moğol kabilesi olarak gösterilmektedir. Çerik boyunu Moğol kabilesi olarak kabul etmek mümkündür. “Macmu at-Tavarih’te” belirtilmiş jeneolojik çizgilere göre İnga Tora Baymurat Çerik, Moğol soylularından birisi olmuştur. Bir zamanlar Tyan-şan bölgesinde yaşamış ve kalan kısmının tamamı Moğol grubunun sağ kanadına birleşen Monoldor’un ismi derin bir analiz gerektiriyor. Böylelikle artık 16. yy.’da Kırgız halkının etnik terkibi sabitleşmeye başladı ve dual yapı esaslarına dayalı Kırgız halkının siyasi yapısı Sol kanat ve Ong kanat şeklinde oluştu. Bu yapı, göçebelerdeki devlet kuruluşu seviyesindeydi ve onun temellerinde hakimiyet ve yönetimin siyasi kurumları ve onun karakteristik belirtileri oluşturuldu. Yönetim ve hakimiyetin esas güçlerini elinde toplayan beylik kurumu, 19. yy. başlarına kadar Kırgız toplumunda önemli bir rol oynamıştır. Tarihi olayların gelişimi, bu yapının daha sonraki gelişmesini siyasi ve etnik etkenlerin yanısıra Moğolistan’ın parçalanmasının da önemli derecede etkilediğini gösteriyor. Moğol Hakanlarıyla Kırgızlar arasındaki, Moğolistan’ın yayla ve otlaklarına sahip olma rekabeti, Kırgızların üstün gelmeleri ve yavaş yavaş bu bölgeleri elde etmeleriyle sonuçlandı, geri kalan Moğollar ise asimile edildi. Olaylara tanık olmuş Moğol tarihçi Mohammed Haydar şunları belirtmektedir: “Moğolistan’daki bütün karışıklıklara Kırgızlar sebep oluyordu” 916’dan (1510-1511) itibaren Kırgızların yüzünden hiçbir Moğol Moğolistan’da yaşayamıyordu. (10.154; 461) O. Karayev’in elde ettiği kesin bilgilere göre 16. yy. ortalarında “Çalıştan (Karaşar’dan) Çu-Talas ovasına kadar yayılmış Kırgızlar Moğolları kuzey Tyan-şan’dan tamamen çıkardılar. (6. s. 101-102) Dolayısıyla, Kırgızlar zamanla Merkezi Tyan-şan’ın bölgelerinde, yer-yer Pamir-Altay dağlık bölgesinde, Fergane bölgesinin bir kısmında ve aynı zamanda Doğu Türkistan’da yerleşmişlerdir. Bu olaylardan sonra esasen Moğolistan’ın yukarıda belirtilen bölgelerine yerleşen Kırgızlar, coğrafi özelliklerine göre en az üç grup oluşturmuşlardır. Bu gruplar birbirinden ayrıldıkları halde geleneksel siyasi yapıyı korumuşlar. Doğal olarak Çin kaynağı “Si-yuy-çji”de de belirtildiği gibi tabi ki bu durum da Kırgızların siyasi yapısı belirli değişikliklere uğramıştır.</p>
<p>Adı geçen kaynakta şöyle anlatılmaktadır:</p>
<p>“Zamanla nüfus artıyordu ve av bölgeleri yetersiz kalıyordu, bu nedenle toprak mücadeleleri artmaktaydı…220 yıl önce onlar barış antlaşması yaptılar ve nüfusu eşit hisselere ayırdılar, iki kanada yayıldılar, zengin yöneticiler seçtiler ve onlara yönetecekleri yerleri, toprakları, nehirleri, dağları gösterdiler. Kanadın birisi kuzey (Ke-er-ge-çi-sı), diğeri ise güney (To-go-so-ho-le) olarak adlandırılıyordu. Aynı zamanda her kanat da kendi içinde kollara ayrılmaktaydı.” (12. s. 78)</p>
<p>Bu kaynak net bir şekilde güney kanadı Toguz uul ve kuzeyi Kırgız olarak belirtmektedir. Bu bilgilere yer verirken Çin yönetimi her halde kaynak olarak 200 yıl önceki tarihi olayları konu edinen efsaneyi kullanmıştır. Her ne kadar bu bilgilerde yeni yapının ortaya çıktığı gösterilmese de Kırgız kabile ve soy yapısındaki değişiklikler kısmen onaylanmaktadır. 16. yy. aşağı yukarı ortalarında gelişen bu olaylar öyle görünüyor ki sağ kanadın jeneolojik efsanelerinde de tespit edilmiştir.</p>
<p>Efsaneye göre, “Ak uul’un (Sağ kanat) evlatları Adigine ve Tagay mirasın (mal varlığının) paylaşımı nedeniyle bir ziyafet vermişlerdir. Bu ziyafet sırasında aralarında hayvan, toprak ve halkı paylaşma antlaşmasına varmış, sınır olarak ise Oş’ta Kara Darya nehri belirlendi. Nehrin sağ tarafı Tagay’a sol tarafı ise Adigine’ye verildi. Mal varlığının paylaşımı sırasında onlar “Ordo Atış (aşık atma)” oyunu oynarken aralarında tartışma çıktı. Tartışma halk tarafından yatıştırılsa da onların arasındaki düşmanlık geçmedi. Bunun sonucu olarak Tagay sadece kendi halkını yönetebiliyordu, At- Başı’dan Namangan’a (Ketmen-Tube, Çatkal’da dahil olmak üzere) kadar olan topraklar onun yönetimi altındaydı. (3. s. 177)</p>
<p>Bu bilgileri düzenlediğimiz zaman aynı tarihi olaydan görebiliyoruz. Bununla ilgili olarak A.N. Bernştam’ın makalesinde Çin kaynaklarına dayanarak Doğu ve Batı burutları arasındaki sınırlarını özellikle Kara Darya nehri boyunca olduğu belirtilmektedir. (3. s. 427) bizim fikrimizce bu bilgiler bir tesadüf değildir. Kara Darya nehri havzası Kırgız siyasi oluşumu açısından özel bir yere sahiptir. Bu tarihi ve coğrafi bölge, siyasi oluşumda meydana gelen yapısal değişim süreci ile yakından ilişkilidir. Bazı kabilelerin o dönemde mevcut yapısal oluşum çerçevesinde yükselmesi ile, sadece akrabalık özelliklerine göre değil, aynı zamanda Moğolların dağılmasıyla bölgedeki durumu göz önünde bulundurarak birleşen belirli siyasi güçler meydana çıkmaktaydı. Bu güçlerin amacı, Kırgızların coğrafi dağılımını da dikkate alarak, daha toplu bir siyasi örgütlenme meydana getirmektir. Böyle bir kuruluşun oluşumu dönemin zaruriyetiydi. Çünkü Moğolistanın dağlık bölgelerine yayılmış Kırgızlar zamanla birbirlerinden uzaklaşmıştı. Burada onları yayla otlak bölgeleri daha çok çekiyordu. Fakat bununla beraber göçebe toplumun düzenlenme açısından dual etnopolitik yapısının ana çizgileri yine de korunmuştu. Şimdi bu yapı toplumda bütün Kırgız kabileleri, aynı zamanda bölgesel coğrafya özelliklerine dayanarak ortaya çıkan yeni siyasi oluşumlar için, ideolojik temel olarak görev yapıyordu. Böylece 16. yy. ortalarında Kırgız siyasi oluşumundaki değişimin karakteri, “Tuguz uul” grubunun esasen içkilik ve sağ kanattan Manguş ve Adıgine kabilelerinden, “Kırgız” grubunun ise Kırgızıstan’ın kuzeyinde yaşayan sağ ve sol kanatlardan oluşmasında ibaretti. Kırgızların bu yapısı Cunarların işgaline kadar süregelmiş ve göçebe Kırgız toplumunun siyasi düzeninde belirli bir rol oynamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Temirkul ASANOV</strong></span></a>
</p><p>Kırgızistan Milli Bilimler Akademisi Tarih Bölümü / Kırgızistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 8 Sayfa: 657-661</p>
<hr>
<p><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></p>
<div><span>♦ Abdıkerim Sıdıkov-Natsionalnıy Lider-Bişkek 1992.</span></div>
<div><span>♦ Abramzon S. M. Kirgizı i ih etnogenetiçeskiye i istoriko-kultırnıye svyazi. L., 1971.</span></div>
<div><span>♦ Bala Ayılçının sanjırası//Kırgız sanjırası. -Bişkek 1994.</span></div>
<div><span>♦ Bernştam A. M. Istoçniki po istoriyi kirgizov v XVII veka//Voprosı istorii No: 11-12, 1946.</span></div>
<div><span>♦ Jumabaev S. Kırgız sanjırası//Rukopisnıy fond Natsionalnoy Akademii nauk Kırgızskoy Respubliki/RKF NAN KR/No 564.</span></div>
<div><span>♦ Karaev O. Çagatayskiy ulus. Gosudarstvo Xaydu. Mogulistan. Bişkek, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Kaşkariya ili Vostoçnıy Turkestan. Opıt voyenno-statistiçeskogo opisaniya. Taşkent, 1903.</span></div>
<div><span>♦ Materialı po istorii kirgizov i Kirgizii. Vıp. 1. M., 1973.</span></div>
<div><span>♦ Materialı po istorii kirgizov i Kirgizii. Vıp. 2//Rukopisnıy fond Natsionalnoy Akademii nauk Kırgızskoy Respubliki/RKF NAN KR, No629/5176/.</span></div>
<div><span>♦ Mırza Muhammed Haydar. Tarix-i Raşidi//Vvedeniye, perevod s persidskogo A. Urunbayeva, R. P. Djalilovoy, L. M. Epifanovoy. Taşkent 1996.</span></div>
<div><span>♦ Moldo Muhammed Ali Kıpçakı. Kırgız Tarıxı, kırgızdardın uruuga bölünüşü tuuraluu//Rukopisnıy fond Natsionalnoy Akademii nauk Kırgızskoy ♦ Respubliki/RKF NAN KR, No47.</span></div>
<div><span>♦ Suprunenko G. P. Materialı iz kitayskih istoçnikov poistorii kirgizov XVIII-naçalo XIX v. v Frunze, 1976//Rukopisnıy fond Natsionalnoy Akademii nauk Kırgızskoy Respubliki/RKF NAN KR, No 5179.</span></div>
<div><span>♦ Sitnyakovskiy N. F. Tablitsa kirgizskih rodov Oşskogo uyezda//Izvestya Turkenstanskogo otdela RGO. T. II. Vıp. 1., Taşkent 1990.</span></div>
<div><span>♦ Talas oblastınan jıynalgan materialdar. //Polevıye zapisi za 1994 god.</span></div>
<div><span>♦ Trudı Kirgizskoy arhelogo-etnografiçeskoy ekspediysii. T. 3. M., 1959.</span></div>
<div><span>♦ Ümöt Moldonun arhivinen köçürmö//Rukopisnıy fond Natsionalnoy Akademii nauk Kırgızskoy Respubliki/RKF NAN KR, No191.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yarkent Hanlığı (1465&amp;amp;1759)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yarkent-hanligi-14651759</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yarkent-hanligi-14651759</guid>
<description><![CDATA[ Yarkent Hanlığı (1465-1759)
Yarkent Hanlığı, Doğu Türkistan’da 300 yıl kadar (1465-1759) hüküm süren bir hanlık olmuştur. Yarkent Hanlığı değişik zamanlarda Duglat, Çağatay ve Hoca sülaleleri tarafından yönetilmiştir. Yarkent Hanlığı’ndan önce Doğu Türkistan’ı Çağatay Tuğluk Timur Han (1348-1363) soyuna mensup hanlar yönetmişti. Bu hanlık tarihte Moğolistan olarak adlandırılmıştır. Bu devlete bağlı en önemli bölgelerden olan Kaşkar, Yarkent ve Hoten […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65256d4f9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yarkent, Hanlığı, 1465&amp;1759</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Yarkent-Hanligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html">Yarkent Hanlığı (1465-1759)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Amanbeck H. DJALİLOV</strong></span></a>
</p><p>Yarkent Hanlığı, Doğu Türkistan’da 300 yıl kadar (1465-1759) hüküm süren bir hanlık olmuştur. Yarkent Hanlığı değişik zamanlarda Duglat, Çağatay ve Hoca sülaleleri tarafından yönetilmiştir. Yarkent Hanlığı’ndan önce Doğu Türkistan’ı Çağatay Tuğluk Timur Han (1348-1363) soyuna mensup hanlar yönetmişti. Bu hanlık tarihte Moğolistan olarak adlandırılmıştır. Bu devlete bağlı en önemli bölgelerden olan Kaşkar, Yarkent ve Hoten vilayetleri Cengiz Han döneminden itibaren Duglat emirleri tarafından yönetilen yarı bağımsız devlet olmuş ve Moğolistan hanlarına itaat etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>XIV. yüzyılın ortalarında Çağatay ulusu başkenti Elmalık olan Moğolistan ve başkenti Semerkant olan Timuriler Devleti adıyla iki önemli devlet kurmuşlardı oluşmuştu. Bağımsız Moğolistan Devleti, “İpek Yolu” sayesinde zengin olan Uygur ve Moğol toprak sahipleri tarafından kurulmuştur. Ancak, Maveraün-nehr’de olduğu gibi Doğu Türkistan’da da hanın, Cengizhan’ın evlatlarından birinin olması geleneği bozulmamıştı. Onun için Aksu hakimi Emir Bulacı, İli vilayetinden, 18 yaşındaki Tugluk Timur’u getirip Çağatay soyundan Divan Han’ın oğlu olarak tanıtıp onu han ilan etti ve bütün Moğolları ona han demeleri için zorladı. Bu gencin hükümdarlığı altında bağımsız devlet kuruldu. Tanrı Dağı’nın güneyindeki göçebe vilayetleri ve Doğu Türkiztan’ı (Munglay Subi) içine alan bu devletin yönetimi, Çingiz Han’dan gelen geleneklere göre Duglat beylerine verildi. Fakat onların hepsi tam bağımsız hanlık olmak için çaba gösteriyorlardı. 1456 yılında Duglat Sansız Mirza’nın (1457-1465) oğlu Ebu Bekir Mirza, Doğu Türkistan tahtının varisi Emir Muhammed Haydar’ın yardımıyla zafer kazanarak bağımsızlığını ilan etti. Kaşkar ve Hoten’deki Moğol emirlerini kovarak onların topraklarını kendi devletine birleştiren Ebu Bekir Mirza, Yarkent’i başkent yaptı. Başkentin Yarkent olmasından dolayı hanlık, Yarkent Hanlığı olarak adlandırıldı.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Fakat, tarihçiler eserlerinde bu hanlık için Kaşkar Hanlığı, Memleket-i Mogoliya, Memleket-i Yarkent, daha sonraları da Sayidiye Devleti gibi adlar kullanmışlardır.</p>
<p>Mirza Ebu Bekir Han, sayıca az olmasına rağmen, güçlü ve düzenli bir ordu kurdu ve bu ordu sayesinde devletin sınırları genişledi. 1499-1502 yıllarında Mirza Ebu Bekir Han, Bulur, Bedahşan, Karategin, Dervaz, Pamir Beyliği ve Keşmir vilayetlerini kendi etkisi altına almayı başardı. 1493-1512 yıllarında Fergane sınırına iki kez sefer düzenleyerek Os ve Ozgan’ı, 1504’de Aksu ve Üçturfan şehirlerini hakimiyeti altına aldı. Mirza Ebu Bekir Han, 48 yıl hanlığı yönetti ve 1514 yılında öldürüldü. Onun yerine tahta çıkan Cihangir Mirza sadece yedi gün hakimiyette kalabildi.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha sonra Yarkent Hanlığı’nın tahtına Moğolistan Hanı Yunus Han’ın torunu Sultan Seyit Han çıktı. Hanlık, Tuğluk Timurhan’ın evlatlarının eline geçti. Onlar da Çağatay soyundan sayılmaktaydılar. Tarihte onların hakimiyet dönemi 1692-1696 yılları olarak gösterilmesine rağmen 1706’ya kadar hakimiyette kaldılar. 1692-1696 yılları Yarkent Hanlığı, Hocalar sülalesinin hükümranlığı altında olmuştur. Mahmudi Azam, Hoca Ahmet ibn Hoca Celalleddin, Kosoniy Dahbedi (1461-1542), evladı Hidayetullah Hoca, Ufuk Hoca oğulları Yahya Hoca, Han Hoca (1692-1694) ve Mandi Hoca (1694-1696) Yarkent Hanlığı’nda hakimiyette olan Hocalar sülalesinin temsilcilerindi. Ondan sonra 1706 yılından itibaren Hocalar sülalesine mensup Hoca Mahmudi Azam’ın oğulları Muhammad Amin Hoca’nın evlatları “Ak tokiylikler” ve Hoca Ishak Veli Hoca Aziz’in evlatları “Kara tokiylikler” hakimiyete geldiler. Onların hakimiyetinde hanlık bazen Çungar Hanlığı’nın yönetimi altında, bazen de bağımsız olarak 1759 yılına kadar varlığını korudu. İlerleyen dönemlerde Hocalar sülalesinin mensupları arasında süren iktidar savaşlardan faydalanan Çin Mancur sülalesi, Yarkent Hanlığı’nı 1759 yılının Ekim ayında işgal ettiler ve ona “Sincan-Yeni Sınır” adını verdiler. İli’yi (Gulca) başkent ilan ederek, Hanlıkta askeri yönetim uygulamaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nın siyasi yönetimi, Han’ın yönetiminde bir çeşit monarşi yönetimi haline gelmiştir. Hanlık babadan çocuğa, ya da sülaleden birine geçerdi. Ancak, geleneğe göre Han, boybeyleri ve kabile temsilcileri tarafından seçilirdi. Han seçimi töreninde, varis beyaz bir abaya oturtulur ve Cuma namazında adına hutbe okutulurdu. Hatta, Han’ın adına para da bastırılmıştır. Turfan şehri Hanlığın ikinci başkenti olmuştur. Devleti Sultan Seyithan yönetse de, asıl hakimiyet ağabeyi Mensur Han’a verilmiş ve para onun adına bastırılmıştı.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda sırayla aşağıdaki hanlar hükümranlık etmişlerdir; Duglat sülalesinden Mirza oğlu Ebu Bekir Han Sansız (1465-1514), Cihangir Han ibn Ebu Bekir Han (1514 yılında yedi gün), Çağatay sülalesinden Sultan Seyit Han ibn Sultan Ahmet Han (1514-1533), Abdureşit Han ibn Sultan Seyit Han (1533-1563), Abdül Kerim Han ibn Abdürreşit Han (1563-1591), Muhammed Han ibn Abdürreşit Han (1591-1609), Sücaaddin Ahmed Han ibn Muhammed Han (1609-1618), Kurayiş Sultan ibn Ulus ibn Abdürreşit Han (1618 yılında toplam dokuz gün), Abdüllatif Han oğlu Ufuk Han (1618-1630), Sultan Ahmed Han Polathan (1630-1633) ve (1636-1638), Mahmudhan (Kılıçhan) ibn Timur Sultan yani Ziyaüddin Ahmet ibn Sücaaddin Ahmet (1633-1636), Abdurrahim Han oğlu Abdulla Han (1638-1668), Abdullah Han oğlu Yulbars Han (1668-1669), Yulbars Han oğlu Ebu Seyit (1669), Yulbars Han oğlu Abdulatif (1669-1670), Abdürrahim Han oğlu İsmail Han (1670-1678), Hoca Hideyatullahhan-Ufuk hoca ibn Hoca Muhammed Yusuf ibn Hoca Muhammed Amin-hoca kalon-ibn Hoca Ahmed-Kosoni, Dahbedi-Mahdumi Azam (1678. yıl), Abdürreşithan ibn Sultan Seyit Bobohan (1678-1682), Muhammed Eminhan Sultan Seyithan Bobohan oğlu (1682-1692), Hoca Yahya Han ibn Ofok Hoca (1691-1694), Hoca Mahdib ibn Ufuk Hoca (1694-1696), Akbaşhan-Muhammed Müminhan ibn Sultan Seyit Bobohan (1696-1706), Doniyol Hoca, Hocam Padişah ibn Ubeydullah Hoca, padişah oğlu ve onun evlatları Yarkent Hanlığı’nı, Çungar hanlarının derebeyi sıfatında 1706-1713 ve 1720-1735 yıllarında yönettiler. Hoca Yakub (Hoca Cahan) 1735-1755 yıllarında Bağımsız Hanlığın hükümdarı oldu. 1755-1759 yıllarında Hoca Burhaneddin Hoca Ahmet oğlu Yarkent’te hakimiyete geldi ve bu dönemde Mançur Çin İmparatorluğu’na karşı savaşta şehit oldu. Yarkent Hanlığı yok edilerek, Çin İmparatorluğu’na tabi edildi.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nı, hanlıktaki makam sahibi beylerden ve muhtarlardan oluşan meclis kurulu yönetiyordu. Mecliste her kes makamına göre otururdu.</p>
<p>Hanlıkta vergi, gelir, gider defterini hazırlamasıyla sorumlu tutulan Han Divanhanesi mevcuttu. Hanlığın gelirleri han ailesi, yerel beyler, üst düzey saray yöneticileri ve itibarlı Moğol kabileleri arasında paylaştırılırdı.</p>
<p>Geleneğe göre Kaşkar ve Yenisari (Yeni Hisar) Seyit Muhammad Mirza başkanlığında Duglat emirlerinin yönetimine verilmişti. Aksu ve Uc Reşit Sultan’a ait olup Curas kabile emirleri tarafından yönetilmekteydi. Emin Hoca Sultan ve Abdureşit Sultan’ın yönettiği Hotani, daha sonralar Barlas ve Duhtuy kabile emirlerinin yönetimine verilmişti. 1516 yılında Sultan Seyit Han ile Mensur Han arasında yapılmış anlaşmaya göre, Turtan ve Colisi ise Mansur Han’ın yönetimi vermişti. Kucor ve Boy, Mansur Han’ın kardeşi Bobocok Sultan’ın yönetiminde olup, sonralar Mansur Han’ın yönetimi altına geçmiştir. Buradan da görüldüğü gibi, vilayet ve şehir hakimleri, hanın akrabaları, askeri makam sahipleri ve kabile rehberleri arasından seçilmekteydi. Bölgelerin askeri yöneticileri de bu şekilde seçiliyordu.</p>
<p>Hanlık hakimlerinin oğulları (bek) için beylikler belirleniyordu ve her bey kendi beyliğinin bağımsız hükümdarı sayılırdı. Onların, hanın askeri orerasyonlarına katılmakla yükümlü kendi orduları vardı. Savaşta elde edilen ganimetin beşte biri, beylikten toplanan vergilerin bir kısmı onlara veriliyordu. Yerel bey ve emirleri kendi orduları olduğu için sık sık merkezi iktidardan ayrılma girişimleri olmuştur. Bu nedenle Abdürreşit Han, yerel bey ve emirlerin ordularına bağımlı olmamak için, han hazinesine vergi ödeyen Uygur çiftçi ve zanaatkarlarından oluşan düzenli bir ordu kurdu.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nın idari sisteminde, mahkeme ve idari işlerin yönetiminden sorumlu, handan sonra ikinci önemli makam olan ulusbeyi (boy beyi) makamı da ırsi olarak el değiştiriyordu. Ama Abdürreşit Han yeni bir düzenlemeyle, ulusbeylerinin hak ve görevlerini kısıtlayarak, atabeye verilen pay ve miras hakkını korumuş oldu. O, ayrıca mühürdar, emir ül-ümera, hakimbek, eşikagabek (kapıcı) ve onun yardımcısı gibi makamlar oluşturmuştu. Mühürdarın görevi vezirlik yetkisine denk geliyordu. Askeri idare sistemdeki sıralamada ise Yarkent ve Kaşkar valileri askeri kumandan görevini de üstlenmekteydiler. Bu makama ise sadece han soyu ve taht varisleri uygun görülüyordu.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda, yüksek devlet yönetimi vezir-i azam, emir’ül ümera-büyük emir, mühürdar, eşikağabek ve hakimbekten oluşan şahısların ellerindeydi. Bazı kaynaklara göre Hanlıkta, haznedar (hazinecibek), dorugabek, yarokbek, sangbek, urdabek, tumenbek, binbek, yüzbek, mirapbek, mutevvelibek, naipbek, fazibek, mufti, alam ohunum-şeyhü’l islam, paşabek, bakmadorbek, hurcayinbek, aymakbek, altınbek, misbek, şatırbek, pazarbek, tavacı, utarcı gibi makamlar vardı.</p>
<p>Onlar Maveraün-nehr’in idari sistemindeki mevcut makamlara benzese de, makamlardaki şahısların yetki ve yükümlülükleri arasında büyük farklılıklar vardı. Yarkent Hanlığı’nın orduları, atlı ve yaya askerlerden oluşuyordu. Ordu, bölüm ve altbölümlere ayrılarak, onların başında tümenbaşı- harcınbegi, binbaşı, yüzbaşılar duruyordu. Yaya askerler her on evden bir asker almak yoluyla oluşturulmuştu. Onlar, ateşli silahlarıyla kaleleri kuşatarak ellerine geçirdikleri ganimetin beşte birini hana verir, geriye kalanını da askerler kendi aralarında paylaşırlardı.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nın halkı esasen çiftçilik, hayvancılık ve zanaatkarlık, kısmen de balıkçılık ile uğraşıyordu. Hanlığın vahalarında yaşayan halk, çiftçilikle uğraşarak buğday, arpa, pirinç, susam, kendir, pamuk gibi ürünler yetiştiriyorlardi. Örneğin, Kaşkar vilayetinin toprakları çok verimliydı. Burada buğday, pirinç, arpa, susam gibi tahıl bitkileriyle birlikte pamukçuluk, ipekçilik, bahçıvanlık da çok gelişmiştir. Ayrıca burada yapılan üzüm pekmezi çok ünlüydü. Dokumacılığın gelişmiş olduğu Hotan toprakları da oldukça verimliydi. Burada Kendir ve dut ağacının yetiştirilmesine özellikle önem veriliyordu. Turfan vilayetinin iklimi sıcak ve toprağı çok verimli olduğu için yılda iki kez buğday ve arpa ürünleri alınabilmekteydi. Burada Suluv, susam, üzüm ve dut ağacı yetiştirilmekteydi. Bahçivanlık çok gelişmişti. Turfan’ın kara üzümleri ihraç ediliyor ve şerbet yapımında kullanılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Yarkent vilayetinin toprakları oldukça verimliydi, halkı çiftçilik, bahçıvanlık, meyve ve sebzeler yetiştirmekle uğraşıyordu. Dokuma ise kadınların esas uğraşlarındandı. Mirza Ebu Bekr hakimiyeti döneminde yaklaşık 12 bin bahçenin yarıdan çoğu Yarkent vilayetinde idi.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Aksu vilayetinde de çiftçilikle uğraşılıyor, buğday, arpa, suluv, susam, zigir, fasulye, pamuk vb. sebze ve meyveler ekiliyordu. Aksu da yetişen armutlar ihraç ediliyordu. İli vilayeti tahıl ürünlerinin yetiştirilmesinde ilk sırayı alırdı. İli vilayeti özellikle elması ile meşhurdur.</p>
<p>Kısaca özetlersek, çiftçilik Yarkent Hanlığı halkının asıl geçim kaynağı olmuş, burada buğday, arpa, suluv, mısır, susam, zigir, kendir, pirinç, mercimek, fasulye, darı gibi tahıl ürünleri ve pamuk, tütün, kendir gibi bitkiler yetiştirilmişti. Elma, nar, armut, şeftali, üzüm, incir, ceviz vb. meyveler yaygın olarak yetiştirilmiştir. Meyvesiz ağaçlardan, ak kavak, kara ağaç, çam, ak kayın, dut ağaçlarının yetiştirilmesine ayrı bir değer veriliyordu. Bostancılar ise genellikle kavun, karpuz, kabak üretmişlerdir. Sebzecilik de çok gelişmişti. Hanlığın sıcak bölgesi olan Turfan’da hava sıcaklığı yazın +48 dereceye kadar çıkıyordu. Burada yağmur sularından başka, Tarım, Yarkent, Hotan, Timan, Kızıl, Zerafşan, Aksu, Yurunko, İli gibi ırmak suları yardımıyla da sulama yapılıyordu. Çiftçilikte kazma, orak, çapa, ağaç kürek, demir kürek, testere vb. aletler kullanılmıştır. Toprağı ekmek için at, deve, öküzden yararlanılmış, su ve el değirmenleri kullanılmıştır.</p>
<p>Hanlık ekonomisinde çiftçilikle birlikte, hayvancılık da önemli rol oynamıştır. Burada hayvancılığın gelişmesi için iyi bir ortam olmuştur. Tanrı Dağı eteklerinde ova ve ırmak havzalarındaki otlaklar hayvanlar için besin kaynağı idi. Hanlığın çiftçilik vilayetlerinde hayvancılık yardımcı bir iş sayılmıştır. Kara mal, koyun, keçi, at gibi ev hayvanları yetiştirilmişti. Hanlığın halkı tilki, kaplan, ayı, yabani deve, katır, ceylan, geyik, sığır vb. hayvanları avlamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Irmak ve göl kenarlarında yaşayan halk balıkçılık ve kuş avı ile uğraşmışlardı. XVIII. yüzyıla ait Çin kaynaklarında, Lobnor halkının geçimlerinini balıkçılıkla sağladığı, ak kuş yününden çuha dikerek giydikleri, yorgan ve yastıklarını su kuşlarının tüylerinden yaptıkları belirtiliyor.</p>
<p>Sultan Seyit Han, Yarkent Hanlığı tahtını ele geçirdikten sonra, Moğol kabilelerine mensup beş bin civarında insanı buraya göç ettirmiştir Abdullah Han (1639-1667) da Kırgızlarla olan dostluk ilişkileri sonucunda, onlardan Çungbogis, Kuşçu, Nayman Kıpçak, Teyit, Otuz oğul gibi kabileleri Kaşkar vilayetine göç ettirmeyi başarmıştır. Hayvancılıkla uğraşaran bu insanların çoğu buraya yerleşmişlerdir. XVIII. yüzyılda hanlığın yerleşik nüfusu çiftçilik, göçebe nüfusu ise hayvancılık ve avcılıkla geçimlerini sürdürmekteydi.</p>
<p>XVI. yüzyıl kaynakları Yarkent Hanlığı’nın, Doğu Türkistan halkının dört kabilesinden oluştuğunu gösteriyordu. Bunların ilki, tumen (vergi veren raiyat), ikincisi kuçin (sipahi ve ordulardan oluşmuş sınıf), üçüncüsü, aymak (göçebe kabileler) ve dördüncüsü erbap (idareci memurlar ve din adamları)lardı. O zamanlarda, ehl-i şerif, erbab, ehl-i kelam, “ak kemik”, “kara kemik”, “karacu” gibi gruplar da bulunmaktaydı.</p>
<p>Kaynaklara göre devlet mülkü, özel mülk, han aile mülkü (incu)<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>, vakıf ve cemaat mülkü olmak üzre toprak sahipliğinin bir kaç türü vardı. Devlet, vakf edilen yerlerdeki çiftçileri toprağa bağlayarak vergi vermelerini sağlıyordu.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Memlekette para, ürün ve çalışmadan oluşan üç tür vergi vardı. Bunlardan başka togor, kunalgu, at gibi vergiler de alınmıştır. Her yüz hayvandan biri “kopçur” vergisi adıyla zekat olarak alınmıştı. Tüccarlardan zekat olarak, malların kırkta biri alınmış, gümrük vergisi ise malın fiyatına ve kalitesine göre yüzde ikiyle yüzde on arasında değişmiştir.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’na bağlı hanlık ve beylikler (örneğin, Sultan Seyit Han zamanında Tibet’in Koko, Bulur gibi vilayetleri, Keşmir, Badahşan, Kazak, Kırgız ve Oyrot göçebeleri) her yıl hanlığa “yasak” adlı vergi ödemek zorundalardı. Hanlıkta vergilerin ağırlığından kaynaklanan ve iktidara karşı isyanlar da yapılmaktaydı.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda zanaatkarlık da çok gelişmişti. Tarım vadisinde madencilik, metal işlemesi ve dökümcülüğün eski bir geçmişi vardır. Madencilik ve metalle ilgili olan zanaatkarlık ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Buradan altın, beyaz altın, gümüş, bakır, kurşun, kömür, demir, aliminyum, çinko, elmas, kastas, civa, kibrit, billur, as tuzu gibi madenler çıkartılmıştır. Hanlıkta sanayi aletleri ve askeri silahlar olarak, örneğin, kılıç, hançer, mızrak, zehir, sovut, dubu, ok ve yaylar yapılmıştı. Çok sayıda altın ve gümüşten nazik, nefis küpe, zir, altın başlık, altın bilezik, altın tas gibi değerli eşyalar üretilmiştir. Hanlar adına altın, gümüş ve bakır paralar basılmıştır. “Bir para”, “elli para”, “bir kuruş” gibi terimler ile para tanımları yapılmıştır.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda marangozluk da çok gelişmişti. Ağaç oymacılığı sanat işlerinde çok kullanılmıştır. Han saraylarında, mutasavvıfların mezar türbelerinde, medrese ve camilerde süslü, rengarenk tuğlalar kullanılmış, büyük kapı süslerine özel yer verilmiş, çok güzel ağaç parmaklıklar yapılmıştır.</p>
<p>Uygur halkının yaptığı pamuk ve ipek dokumaları meşhurdur. Yarkent, Kaşkar, Hotan, Nayravot, Aksu, Koço ve Turfan gibi vilayetlerde ipek kumaşlar, kaftan, bikasam, atlas, durdun ve pamuktan yapılmış çiçekli kumaşlar, çiçekli baş örtüleri dokunuyordu. Kabut, yünlü hırka, ustu gibi kumaslar meşhur idi. Kilim ve halı dokumacılığı da çok yaygındı.</p>
<p>Hanlıkta dericilik ile de uğraşılmıştır. Mal ve koyun derileri işlenerek çeşitli deri ürünleri yapılmaktaydı. Hanlık zamanında çömlekçiliğe de itibar edilmiş, çiçek süslemeli çok zarif tabak, kadeh, kase, güğüm, ibrik gibi mamuller üretilmiştir.</p>
<p>Yarkent Hanlığı XVI-XVII. yüzyıllarda Orta Asya, Kazakistan, Sibirya, Hindistan ve Çin ile geniş ticari ilişkiler kurmuştur. Doğu Türkistan, yani önceki Moğolistan sınırları içinde kurulan Yarkent Hanlığı, deniz yollarının açılmasını beklemeden Rusya ve Avrupa ile ticari ilişkilerini kurmuştur. Yarkent, Hotan, Kaşkar, Buhara sehirlerinden geçen eski “İpek Yolu”, önemli ticari ilişkilerin kurulmasına olanak sağlamıştır. Çin tarihçisi Cun Yuan bir yazısında şöyle diyor: “Yarkent pazarının meydanı 10’lu (yer ölçüsü) olup, daima tüccarlarla dolu olur, malları çok çeşitlilikleriyle tanınmıştı. Buraya Anszetan, Sansi, Szya-szyan, Szyansi gibi ülkelerden ve Keşmir’den tacirler akın ederlerdi”.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Hotan ipek kumaşları ve kab-kacak ticaretinde öne çıkıyordu. Kaşkar çini, porselen kaplarının Batı’ya yayılmasıyla birlikte, komşu memleketlerden getirilen at ve mal ticareti burada önemli bir pazar oluşturmaktaydı.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nın, Buhara Hanlığı ile olan ilişkileri kuzey ve güney yolları üzerinden yapılmıştı. Yarkent’ten Buhara’ya kuzey yoluyla, yani Taşkurgan ve Pamir yoluyla gidilmiştir. Güney yoluyla ise Taşkurgan ve Pamir’den Amu Derya vadisine geçerek, Pamir’in batı eteğinden Badahşan’a, oradan da Hulum yoluyla Belh ve Buhara’ya gidilmekteydi. Yarkent’ten Buhara’ya pamuklu kumaşlar, kabut, Hotan ipekleri ve altın işlemeli giysiler, Hindistan çayı, porselen kaplar, Hotan halıları, altın, altın kaplar, ilaçlar, kaş taşı ve kurutulmuş meyveler ihraç edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Fakat Şeybani Abdullah Han zamanında Buhara ile ticari ilişkiler kesilmişti. İngiliz araştırmacıları A. Cenkinson, A. Lerberg, tarihçi Ruzbihan, İstihani Votsin, Postr Martis Martiyci, G. Potakin, Kaşkar’ın Orta Asya ve Avrupa ile ticari ilişkilerinde Yarkent’in önemli bir bölge olduğunu vurgulamışlardır. Hotan, Yarkent, Kaşkar, Signek, Astrahan, Deşt-i Kıpçak ve Moskova tacirleri, Yarmak, Tobolski ve Sibirya’da ticaret yapmışlardır. Yarkent Çini diye adlandırılan ve Kaşkar’da dokunulan, kaba ama çok dayanaklı kumaş türü Sibirya’dan Kamçatka’ya kadar yayılmıştı, o kumaşı tüccarlar İtalya’nın gemileri ile Asya ve Avrupa’nın uzak şehirlerine kadar ulaştırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nın, Tibet, Badahşan, Keşmir, Hindistan ile ticari ilişkilerine Abdürreşit Han Muhammed Ekber Şah hükümdarlığında ayrı bir önem verildiği Ebul Fazıl, Mahmud ibn Veli Saibi, Emin Ahmed Razi gibi şahısların elyazmalarında ve Portekizli Peter Benediki, Goes ve İngiliz seyahlarının yazmış olduğu eserlerde belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Hindistan’dan Yarkent’e kumaş, boyalar, inci, mercanlar, yeşil çay, ilaç bitkileri, İngiltere basma kumaşları, beyaz abalar, keçi yünü, esrar, afyon vb. gibi çeşitli mallar getirilmiştir. Keşmir’den Yarkent’e mum, kaftan, beyaz kumaş, Badahşan’dan at, yakut, firuze taşları ve başka kıymetli taşlar getirilmiştir. Çin ile ticaret Turcan ve Kurmul’da yapılmıştır. Dünyanın her tarafından gelen tacirler burada toplanırdı. Çin ile Yarkent Hanlığı arasındaki ticaret zaman zaman dursa da, daha sonra tekrar canlanmıştır.</p>
<p>XVI-XVII. yüzyıllarda, Yarkent Hanı Mensur Han zamanında, Çin Devleti’ndeki Min ve Çin sülalelerinin arasındaki savaşlar, Çin emperyalizminin Cungar ve Yarkent Hanlığı’na düzenledikleri saldırılar, Çin’le Yarkent Hanlığı arasındaki ticari ilişkilerin zayıflamasına neden olmuştur. Bu durum Mensur Han, Abul Muhammed Han, Abdülkerim Han, Abdullah Han ve İsmail Han zamanlarında tekrarlanmıştır. Buna rağmen Yarkent ve Çin tacirleri kervanlar yardımıyla mal takası vb. gibi ticari ilişkilerde bulunmuşlardı.</p>
<p>Amerikalı bir arastırmacının yazdıklarına göre, Çinlilerin Turfan ve Kumul’u kendi yönetimine almak için harcadıkları çabalar boşa çıkmıştı. Çin’in, Turfan ve Kumul hükümdarları ile ticari ve diplomatik ilişkiler geliştirilmesinin temelinde Batı’ya yönelik askeri hükümranlık stratejisi saklıydı. Ama bu siyaset Yarkent hanları tarafından ciddi bir tepkiyle karşılanmıştır. Çin kaynaklarında da bu fikri destekleyen deliller mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda kültür ve eğitim çok gelişmişti. Merkezi yönetimin varlığı, memlekette çoğu zaman devam eden barış ortamı, dış dünyayla olan ticari ve kültürel ilişkiler bunun başlıca sebeplerindendi. Yarkent Hanlığı’nın temel nüfusu Uygurlar olduğu için, bu dönem, Uygur kültüründe de gelişme ve yükselme devri olarak kabul edilmektedir. Abdürreşit Han zamanı, Uygur kültür tarihinin en parlak dönemi olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Sultan Seyit Han, Abdürreşit Han, Abdülkerim Han’ın hakimiyetleri döneminde devlet hazinesinden bütçe ayrılmış, yüksek ve orta dereceli ilim ocakları, medreseler ve okullar kurulmuştu. Bilim ve eğitime ayrı bir değer verilmiştir. Yarkent şehrindeki 360 odalı Reşidiye Medresesi (Hanlık Medresesi), Ak Medrese, Kaşkar’daki Socaya, Sokiya, Coso, Kuns, Urda, Mahmudiye Medreseleri, Aksu’daki Baytullo medreseleri dönemin en önemli bilim merkezleri sayılmıştır.</p>
<p>Abdullah Han, Yarkent Hoca, Yakut Hoca zamanlarında çok sayıda medrese ve camiler kurularak, Hanlık Medresesi’nin masrafları devlet tarafından, diğer medreseler ise vakıf mülklerinden alınan vergilerle maliyeleştirilmiştir. Medreselerde esasen ilmi iman (İslam dersleri), ilm-i usül (Kur’an ve hadis tefsirleri), Hidaya (İslam esasları), Şerh-i vikaye (İslam esaslarının yorumu), ilm-i fıkıhiye (şeriat kanunları esasları), ilm-i hadis (Muhammad Allayhisselam sözleri), ilm-i kelam (Kur’an ayetleri tefsirleri) vb. dini dersler, İslam tarihi, genel tarih, matematik, astronomi, ilm-i nababet, kimya, cebir, tıp, mantık, filoloji, takvim, hattatlık, edebiyat sanatı ve musiki eğitimleri verilmiştir.</p>
<p>Medreselerde derecesine göre din adamları, ulemalar, mutasavvıflar, muhaddis, fakih, devlet erbabları, müderris, damle, hatip, müezzin, kariy, halfa, müçtehit, müftü, kadı, hattat, musavver, nakkaş, mühendis, mirap gibi alimler yetiştirilmişti. Tarihi kaynaklardan edindiğimiz bilgilere dayanarak, Abdürreşit Han dönemi Yarkent medreselerinde, Irak, İran, Harezm, Semerkant, Fergana, İstanbul vb. memleketlerden gelen talebelere de eğitim verildiğini söyleyebilirz.</p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda tıp biliminin gelişmesine özel önem verilmiş, çeşitli hastalıkları tedavi etmek için doktorlar ayrılmış, hastaneler, ilaç ve ilaç depoları kurulmuştur. Suruncan, pilpil, moza, badeni, hotan iparları vb. gibi bazı ilaçlar ihraç edilmiş, bazı ilaçlarsa Uygur tabipleri tarafından Hindistan, Afganistan ve Tibet’ten getirilmiştir.</p>
<p>Hanlık medreselerinde Nurettin Abduvani, Zuhuri, Sansuttin Ali, Mevlana Muhammed, Razi gibi doktorlar sadece hasta tedavi etmekle kalmayıp, öğrencilerin eğitiminde de önemli rol oynamışlardı. Medreselerde Ebu Ali ibn Sinan’ın (980-1037) “El-kanun fit tıb”, İmameddin Kaşkari’nin “Şerhi al- kanun”, “Şerhi sifa”, Muhammed Ali Emin Yarkendi’nin “Ziya ul-kulub” (“Kalp nuru”) ve “Destur ul-ilaç” adlı Farsça eserler Türkçeye tercüme edilerek, okutulmuştur. Yarkent Hanlığı zamanında mütercimliğe de değer verilmişti. Çeşitli eserler Arap, Fars ve Sanskritçeden Uygurcaya tercüme edilerek, halkın kültür hazinesi zenginleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Yarkent, Kaşkar gibi merkezi şehir medreselerinde Hazreti Abdurrahman Cami’nin ve tasavvuf ilminin üstadı Saiddin Kaşkari (1376-1457), Hoca Zahit Kaşkari (1363-1446), Hoca Ahmet Kaşkari ve meşhur tarihçiler Mirza Muhammed Haydar, Mirza Şah Mahmud Curas, Mir Haliddidin Katip, Mirza Kiçik Yarkendi, Muhammed Sadık Kaşkari gibi yazar, sanatçı, alim ve şairler yetiştirilmişti.</p>
<p>Tugluk Timur Han zamanından başlayarak binlerce Moğol İslam dinini kabul etmiştir. XII. yüzyıldan başlayarak Moğollar Türkleşmişlerdir. Duglat, Barlas, Curos, Itarci, Merki gibi Moğol kabileleri Uygurlar ile bir bütün oluşturmuşlardır.</p>
<p>Yarkent Hanlığı halkının büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için İslam ile birlikte “Cevheriye”, “Cistiye”, “Suhirvart”, “Hurufiye” ve “Nakşibendiye” gibi tasavvuf akımları da halk arasında geniş olarak yayılmıştır. Nakşibendiye tarikatının, onun kuramsal esaslarının yaratılmasında ve propagandasında Hazreti Bahattin Nakşibendi, Nasirettin Ubeydullah Hoca Ahrar, Hoca Ahmet bin Hoca Celaleddin, Kasani Dahbidi Mahdumi Azam, onun oğulları Hoca Muhammed Emin, Hoca Kalon, Hoca İshak Veli, Ufuk Hoca, “Ak tokilikler” ve “Kara tokilikler” ve onların “İskiye”, “İshakiye” denilen akımları önemli rol oynamıştır. Bu iki grubun arasındaki iktidar savaşı Hanlığın gerilemesine de neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>XV-XVI. yüzyıllarda yaşayan ve seçkin eserler yazmış olan tarihçi, edebiyatçı, şair ve mutasavvuf alimlerden bazıları şunlardır:</p>
<p>Mirza Muhammed Haydar Duglat Ayezi (1499/1500-1551): Önemli devlet adamı, komutan, meşhur tarihçi, alim ve şairdir. “Tarihi Reşidi”, “Mahmudname”, “Cehanname” destanı ve “Divan-ı Ayezi” adlı tarihi eserlerin yazarıdır.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Sultan Seyit Han (1484-1533): Yarkent Hanlığı’nın 1514-1533 yıllarındaki hükümdarı, ileri fikirli, eğitimsever, stratejist, alim, “Seyit” mahlasında Türkçe ve kısmen Farsça eserler vermiş şairdir. “Divani” zamanımıza kadar gelmiştir.</p>
<p>Sultan Abdürreşit Han (1510-1560): Sultan Seyit Han’ın oğlu, Yarkent Hanlığı’nın 1533-1560 yıllarındaki hükümdarı, önemli siyasetçi, bilim ve kültür adamı, ulemalar dostu, Raşidi mahlasıyla şiirler yazmış olan şair ve musikişunas, Doğu musikilerinin mahir ustası, “İşret-i engiz” adlı musikinin bestecisi, “Divan-ı Raşidi”, “Kitab-ı terbiye an-terbiye” ve “Selatinname” eserlerinin yazarıdır.</p>
<p>Ümminisa Nefisi (1523-1567): Abdürreşid Han’ın eşi. Musikişunas, alime, “Nefisi” mahlası ile şiirler yazmıştır. “On iki makam”ın tertip edilmesine hizmet etmiş besteci, “Divan-ı Nefisi”, “Ahlaki Cemaa”, “Süruhü’l-kulup” (Kalplar şerhi) gibi eserlerin yazarıdır.</p>
<p>Yusuf Kidir Han Yarkendi (vefatı 1562 ya da 1572): Abdürreşit Han’-ın sarayında vezirlik eden, alim, musikişunas, besteci, “Divan-ı Kidiri” adlı eserde şiirlerini toplamıştır. “Visal” makamının bestecisidir.</p>
<p>Muhammed Hocamkuli Hirkiti (1634-1724): “Muhabbetname ve mihnetkam” destanının yazarıdır.</p>
<p>Muhammed binni Abdullah Harabati (1638-1730): Filozof, alim ve şair, 13000 mısralık “Kulliyet-i mesnevi-i Harabati”nin yazarıdır.</p>
<p>Muhammed Sıddık Zalimi (1672): Vatansever, lirik şair, “Sefername”, “Tezkiri”, “Cehltan” (1736), “Tezkire-i Hoca Muhammed Sarif” (1744) gibi tarihi destanların yazarıdır.</p>
<p>Nevbati: (tahmini olarak 1697-XVII. yüzyılın ilk çeyreği) Hotanlı lirik şair, 1747’de “Divan-ı Nevbati” adlı eserde şiirlerini toplamıştır.</p>
<p>Muhammed Sıddık Barsidi (1715-1785/1787): “Sıddıkname” adlı ahlaki-didaktik eseri bulunmaktadır.</p>
<p>Molla Ahmet Hocam Niyaz oğlu Kaşkari (1717-1827): “Ravzatü’l-hüzra” (Köklem bağı) adlı didaktik destanın yazarıdır.</p>
<p>Mahzun Hutaki (XVIII. yüzyıl): Şair, “Divani Mahzuni” adlı eserin yazarıdır.</p>
<p>Molla Niyaz binni Kari Sabir (XVIII. yüzyıl): İslam felsefesi, şeriat ve tarikat ilmini iyi bilen alim, şair, 2340 misralı “Tezkire-i imam-zabi hülle” adlı destan ve “Arzname” risalesinin yazarıdır.</p>
<p>“Yusuf ve Züleyha”, “Gül ve bülbül” destanının yazarı Molla Alim Sahyariler de bu dönemde yaşamıştır.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı’nda çok meşhur ve tanınmış tarihçi, alim yetişmiş, nadide eserler yazılmıştır. Onlardan Mirza Şah Mahmud Curasi tarihçi ve mutasavvuf bir alimdir. “Tarih-Tarihi Reşidi zeyli” (1672-1676 yılları arasında yazılmış), “Ans at-talibin” (1696) adlı eserlerin yazarıdır.</p>
<p>Mir Haliddin Katip ibn Mevlana Kadı Kucak Yarkendi (XVII-XVIII. yüzyıl), Ufuk Hoca’nın mürşidi, tarihçi, filozof ve alim, “Hidayetname” adlı eserin de yazarıdır.</p>
<p>Zeyniddin Muhammed Emin Sadr Kaşkari (XVIII): Dahbedli Hocalar evladından, mutasavvuf, tarihçi, alim, Kunduz’un Hanı olmuştur. Buhara Emiri, Emir Şah Murat, ona “Han meclisinin reisi” unvanını vermiştir. “Usur al-fütuh” (1790), “Dürü’l-ahbar” (1782) adlı tarihi eserlerin yazarıdır.</p>
<p>Muhammed Sadik Kaşkarî” (1740-1849): Tarihçi alim, şair ve tercümandır. “Tezkire-i azizan”, “Tezkire-i Hocagan” (1768-1769), “Zübdetü’l-masail ve al-akond” ve “Edeb üs-salihin” eserlerinin yazarı olup, “Tarihi Taberi” adlı eseri Arapçadan, “Mecmuat ül-muhaki” adlı eseri Farsçadan Türkçeye tercüme etmiştir.</p>
<p>Molla Abdal Alim-Sair Ahun (XVIII. yüzyıl): Tarihçi alim şair ve “İslamname” adlı tarihi eserin yazarıdır.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Yarkent Hanlığı, 1465-1759 yıllarında, Merkezi Asya’daki devletlerle, özellikle de Maveraünnehir ve Horasan ile yakın kültürel ilişki içinde olmuştur. Örf, adet ve özellikle dil (Türkçe edebi dil olduğu için) aynı olduğundan, bu hudutta yaşayan mütefekkir, alim, şair ve mutasavvuflar Türkistan’ın hem doğu, hem de batıda yaşayan halklarına mensup olmuştu. XV-XVI. yüzyıllarda yaşamış Attaî (XV), Sekkakî (1393-1449), Lütfî (1366-1465), Nevaî (1441-1501), Sa’deddin Kaşkarî (1376-1457), Sultan Melik Kaşkarî, Canibek Duldoy, Ahmed Hacibek Vefaî, Muhammed Duldoy, Mevlana Yusuf Nakkaş Şahkuli Yakıniler bu kişilerden sadece bir kaçıdır.<a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Amanbeck H. DJALİLOV</strong></span></a>
</p><p>Abu Rayhan Berûni Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü / Özbekistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 662-669</p>
<hr>
<p><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></p>
<div><span>♦ Abul Fazl, Akbar-name, Özbekistan Cumhuriyeti Şarkşunastlık Enstitüsü Elyazmaları, Envanter No 1604.</span></div>
<div><span>♦ Ahmedov B. A., Ulugbek i Politicheskaya Jizn Maverannahra v Pervoy Polovine XV v. v Knige iz İstorii Epohi Ulugbeka”, Tashkent 1965; Gosudarstvo Kochevih Uzbekov, Moskov 1965.</span></div>
<div><span>♦ Aleksandrov, Puteshestviye v Buharu, M. 1849, chast 3.</span></div>
<div><span>♦ Ali bin Husayn Voiz, Rashahot Tercümesi, Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları, Envanter No 1381.</span></div>
<div><span>♦ Alişir Nevayi, Tanlangan Asarlar, tom 13, Tashkent 1997, tom 14, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Amin bin Ahmad Razi, “Haft İklim”, Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları, Envanter No 7533.</span></div>
<div><span>♦ Anvar Boytur, Hayriniso Sidik, Shingjondiki Millatlarning Tarihi, Millatlar Nashriyoti, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Badr ad-din Kashmiri, Rauzat ar-Rizvan ve Hodikat ul-Gilman, Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları, Envanter No 2094.</span></div>
<div><span>♦ V. Bartold, Ulugbek i Yego Vremya, Sochineniye, tom II, chast 2, M., 1964; Ocherk İstorii Semirechya, Sochineneye, tom VIII, M., 1973; Otchet o Komandirovke v Turkestan, Sochineniye, tom VIII, M., 1973.</span></div>
<div><span>♦ Bernshtam A. N., Problemi İstorii Vostochnogo Turkestana, VDI 1947.</span></div>
<div><span>♦ Bichurin N. Y., Opisaniye Chjungarii i Vistochnogo Turkestana v Drevnem i Nineshnem Sostoyanii (perevod c kitayskogo), Spb. 1829; Zapiski o Mongolii, Sochinenniye Monahom Nakifom s Prilojeniyem Karti Mongolii… Spb. 1828.</span></div>
<div><span>♦ Chun Yuan, Siyuy-Ven-Zsyan-lu (Opisaniye Vidannogo i Slishannogo o Zadornom Kraye), 1777.</span></div>
<div><span>♦ Dengiz Unchillari, Kashgar 1980.</span></div>
<div><span>♦ Djenkenson A., Angliyskiye Puteshestvenniki v Moskovskom Gosudarstve v XV v. ”, Perevod s Angliyskogo Y. V. Gotye, L. 1937.</span></div>
<div><span>♦ Djuvan Mardiyev, Zemelno-vodniye Otnosheniya Fergani XVI-XIX, İzdatelstvo “Fan”, Uzbekistan, Tahskent 1965.</span></div>
<div><span>♦ Dolbetov B. V., V Poiskah Razvalin Beshbalika ZVORSO, XXIII. Spb. 1915.</span></div>
<div><span>♦ Duman L. I., Otnosheniya Czinskoy İmperii s Hami i Turfanom-Vneshnyaya Politika Gosudarstva Czin v XVII v. M. 1977; Agrarnaya Politiks Çzinskogo (Manchjurskogo) Pravitelstva v Sinzsyane v Konce XVIII veka, M. -L. 1936.</span></div>
<div><span>♦ Dyakova N. V., Kulturnoye Naslediye Nascionalnogo Menshinstv Sinczyana (Trudi Gosudarstvennogo Ermitaja).</span></div>
<div><span>♦ Gurevich B. P., Mejdunarodniye Otnosheniya v Centralnoy Azii v XVII-Pervoy Polovine XIX, vtoroye izdaniye, M. 1983.</span></div>
<div><span>♦ Grigotyev V. V., Zemlevladeniye K. Reterra. Geografiya Stran Azii, Nahodyashiyesya v Peposredstvennih Snosheniyah s Rossiyey. Vostochniy ili Kitayskiy Turkistan Spb, vipusk I, 1869, vipusk II. 1873.</span></div>
<div><span>♦ Fazlallah İbn Ruzbehan, Mihman-nameyi Buhari, (Zapisi Buharskogo gostya), Perevod, Predisloviye i Primechaniye R. P. Djalilovoy pod Redactsiyey A. K. Arendsa, M. 1976.</span></div>
<div><span>♦ Haydar bin Ali Razi, Tarihi Haydari, Rukopis GPB İmeni Saltikova-Schedrina. PNS #230.</span></div>
<div><span>♦ Hodji Nur Hodji, Yarkan Saidiya Honlikining Kısa Tarihi, Shinjon Halk Nashriyoti, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Hodjayev A., Zahvat Çinskim Kitayem Djungarii i Vostochnogo Turkestana… (Kitay i sosedi), M. 1982.</span></div>
<div><span>♦ Hronika (Tarih) Sah Mahmut Curas. Kriticeskiy Tekst, Perevod, Komentari, İssledovanya i Ukazateli O. F. Akimuskina, Moskou 1976.</span></div>
<div><span>♦ İstoriya Narodov Vostochnoy i Centralnoy Azii, İzdatelstvo Nauka, M. 1986.</span></div>
<div><span>♦ Kamoliddin Binoi, Babur-Noma (Zapiski Babura) Perevod M. Salye, Otvetstvenniy Redaktor S. A. Azimdjanova, Tashkent 1958.</span></div>
<div><span>♦ Kratkiy İstoricheskiy Ocherk Uygurov, Urumchi 1955.</span></div>
<div><span>♦ Kurban Ali bin Halid, Tavarih-i Hamsa-i Sharki, Kazan 1910.</span></div>
<div><span>♦ Kuropatkin A. N., Kashgariya. İstoriko-Geograficheskiy Ocherk Strani, Yeye Voyenniye Sili, Promishlennost i Torgovlya, Spb 1879.</span></div>
<div><span>♦ Kutlukov M., Mongolskoye Gospodstvo v Vostochnom Turkestane, v Khige Tataro-Mongoli v Azii i Yevrope, izdatelstvo Nauka, M. 1977.</span></div>
<div><span>♦ Likoshin N. S., Adab us-Salihin (Kodeks Prilichiy na Musulmanskom Vostoke), Tashkent, 1895.</span></div>
<div><span>♦ Lyuzishov, Uygur Tarihi, Mellatlar Neshriyeti, 1984, I. kisim 1987, II. kisim 1988.</span></div>
<div><span>♦ Malov S. E., Pamyatniki Drevneturkskoy Pismennosti, M. -L., 1951; Uygurskiye Rukopisniye Dokumenti Ekspeditcii s Oldenburgom ZIBAN, vipusk I, L., 1932.</span></div>
<div><span>♦ Malyavskiy a.g., Materiali po İstorii Uygurov IX-XII vv., İzdatelstvo Nauka, Sibirskoye Otdeleniye, Novosibirsk 1974.</span></div>
<div><span>♦ Materiali po İstorii Kazahskih Hanstv XV-XIII Vekov, Alma-Ata 1969; Materiali po İstorii Kirgizov i Kirgizii, Vipusk I, izdatelstvo Nauka, M. 1973.</span></div>
<div><span>♦ Mahmud ibn Vali, “More Tayn Otnositelno Doblestey Blagorodnih (geographiya); Vvedeniye, Perevod, Primechaniya i Ukazaniya Ahmedova B. A. Izdatelstvo “Fan”, Tashkent 1977, “Bahr al-Asrar fi Manokibiy al-Ahyor”, Uz. R. F. A. ShI fondi inventar # 1375.</span></div>
<div><span>♦ Mejdunarodniye Otnosheniya v Centralnoy Azii XVII-XVIII vv., M., “Nauka”, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Melioranskiy, Dokumenti Uygurskogo Pisma Omar Sheyha, ZVO, XVI.</span></div>
<div><span>♦ Meyendarf, Puteshestviye iz Orenburga v Buharu, İzdatelstvo “Nauka”, M., 1975.</span></div>
<div><span>♦ Miller G. F., İstoriya Sibiri, chast I.</span></div>
<div><span>♦ Mirzo Muhammad Haydar, Tarihi Rashidi, Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları Envanter No 1430 (farsça), 10191/II (Turkçe Tercumesi); Tarihi Rashidiy Rusja Terjumesi, Toshkent, izdatelstvo “Fan”, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Muhammad Amin Bugro, Sharkiy Turkiston Tarihi, Kashmir 1948.</span></div>
<div><span>♦ Muhammad Avaz, Ziya al-Kulb, Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları Envanter No 340.</span></div>
<div><span>♦ Muhammad Imin Sadriddin Koshgari, “Asar al-Futuh” Özbekistan Cumhuriyeti Şarksinastlık Enstitüsü Elyazmaları Envanter No 753; “Asar al-Ahbor” (Jemchujina İzvestiy), #2155.</span></div>
<div><span>♦ Muhammad Sadik Kashgari, Tezkire-i Hodjagan, Uz. R. F. A. S. Fondi inventar no 45; “Tazkirai Zizon”, Kashkar Uygur Nashriyoti, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Muhammad Solih, “Sheyboni-Noma”, Djagatayskiy Tekst. Posmertnoye İzdaniye P. M. Melioranskogo, Spb. 1908.</span></div>
<div><span>♦ Mullo Mir Solih Koshgariy, “Chingiznoma”, Kashgar Uygur Nashriyoti, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Mullo Musa Sayromiy, Tarih-i Eminiya, Kazan 1905.</span></div>
<div><span>♦ Muminov L. M., Opisaniye Uygurskih Rukopisey İnstituta Narodov Azii.</span></div>
<div><span>♦ Oldenburg, İssledovanya Pamyatnikov Strannih Kultur (Vostochnogo) Kitayskogo Turkestana, JMNP SSSR, Spb 1904.</span></div>
<div><span>♦ Pankov A. V., Arheologicheskiye Ekspeditcii v Vostochnom Turkestana. Toshkent 1914.</span></div>
<div><span>♦ Pischulina K. A., Yugo-Vostochniy Kazahstan v Seredine XIV-Nachale XVI Vekov (Voprosi Politicheskoy i Socialno-Ekonomicheskoy İstorii), İzdatelstvo “Nauka”, Kazahskoy SSR, Alma-Ata 1977.</span></div>
<div><span>♦ Pulat Kodiriy, Ulka Tarihi, I. kisim, Urumchi 1947.</span></div>
<div><span>♦ Radlov V. V., K Voprosu ob Uygurah. iz Predisliviya k İzdaniyu Kutsugu Bilika, Spb 189.</span></div>
<div><span>♦ Salihitdinova M. A., Soobsheniya o Kirgizah v “Hidayat-Name” Mirhaliddina, IAN, Kirgizskaya SSR, SON, tom 3, 1961, vipusk 2.</span></div>
<div><span>♦ Semenov A. A., Perviye Sheydanidi i Borba v Maveraunnahre. Trudi i Materiali po İstorii Tadjikov i Uzbekov Sredney Azii, Stalinabad 1954.</span></div>
<div><span>♦ Seyfi, Zapiski o Pravitelyah İndostana, Yujnogo i Severnogo Kitaya, Hotana, Kashgara, Maverannahra i Pochih Vladeniy, Mikrofilm LOUVAN SSSR (bivshiy).</span></div>
<div><span>♦ Shinjongning Kiskacha Tarihi, Shinjong Halk Nashriyoti, tom 2, Urumchi 1992.</span></div>
<div><span>♦ Sochineniye Muhammad Sadika Kashgari, Tazkirai Hodjagan Kak İstochnik po İstorii Kirgizov, IAN Kirgizskoy SSR (bivshiy), tom I, vipusk I, 1959.</span></div>
<div><span>♦ Tazkirai Abdumannop, IV AN SSSR (bivshiy), A-231 (C5819).</span></div>
<div><span>♦ Tihonov D. I., Hozyaystvenniy i Obshchestvenniy Stroy Uygurskogo Gosudarstva v X-XV vv, İzdatelstvo Nauka, M. -L. 1966.</span></div>
<div><span>♦ Timkovskiy, Puteshestviye v Kitay Cherez Mongoliyu v 1820-1821 gg., chast I, Spb. 1824.</span></div>
<div><span>♦ Uygur Adabiyotining Kiskacha Tarihi, Nauka Nashriyoti, Almuta 1983.</span></div>
<div><span>♦ Uygurlarning Kiskacha Tarihi, Shinjon Halk Nashriyoti, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Valihonovich Ch. Ch., O Sostoyanii Altishaya İli Shesti Vostochnih Gorodov Kitayskoy Provincii Nan-lu (Maloy Buharii) v 1858-1859 Godah, Sochineniya, tom II, Alma-Ata 1962.</span></div>
<div><span>♦ Vohitjon Gupur, Askar Husayn, Uygur Klassik Adabiyot Tezislari, Milletler Nashriyoti, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Zlatkin İ. Y., İstoriya Djungarskogo Hanstva (1635-1758), İzdatelstvo Nauka, M. 1964.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mirza Muhammad Haydar, Tarihi Reshidi, Uzbekistan Respublikasi Fan Akadimisi Kolyazmalar Fondu, kolyazma inventar numarası 1430, 6a, 50a, b varakları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bartold V. V., Duglat. Secilmis Eserler, t. V, Moskou 1968, 531 bet, Tarihi Reshidi, kolyazma numerasi ayni, 50, 53, 56, 58a, 57 ab, 68ab, 159b, 161b, 162a, 281b; “Baburname”, 27, 48, 50, 116 betler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Tarihi Reshidi’nin turkiy tercume nushasi, Uzbekistan Respublikasi Fen Akademisi Dogu Diller Enstitusu, kolyazmasinin inventar numarasi 10191, 112a varagi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Hronika (Tarih), Sah Mahmut Curas, Kriticeskiy Tekst, Perevod, Komentari, İssledovanya i Ukazateli, O. F. Akimuskina, Moskou 85a. V. V. Bartold, t. V, Moscou 1956, 212 bent, Muhammat Amin Sadrittin Kashgari, Asar al-futuh, Uzbekistan Respublikasi Fen Akademisi Dogu Diller Enstitusu faizi, inventar numerasi 753, 8ab, 115a, 120b, 124, 130a, 146, 153b. Muhammat Sadik Kaskari, Taskirai Azizoh, Uzbekistan Respublikasi Fen Akademisi Dogu Diller Enstitusu faizi, inventar numerasi 45, Mir Haliddin Yarkendi, Hidayatname, Uzbekistan Respublikasi Fen Akademisi Dogu Diller Enstitusu, inventar numerasi 1682, 12a, 42b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Hronika, 248, 317, 322 bentleri, Tazkirai Azizon, 25b, 26ab, 66-76, 94a, 121-122, 137b, 144; Eser al-futuh, 102ab, 118a, 119a, 121a, 122a, 123a, 127b-128a, 132ab-134a, 138 ab, 145b; Hidayetname, 165a, 166a; Tarihi Kosgar, 98a, 99a, 100b, 101ab, 102a; İslamname, 171-172, 174, 178; Cingizname, Kaskar Uygur Yayin Evi, 1986, 169 bentler. L. I. Duman, Agrarnaya Politika Csinskigi (manchjurskogo) Pravielstva v Cinsczyane XVIII Veka, M. -L. 1936, s. 76, 77, 78, 81-83, 88-91, 100; Tarihi Rasidi ilavesi, inventar no 10191, 112a, 400ab, 401b-402a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bahr al-Asrar, v., Tarihi Kosgar, v. 61b-62a, “Tarih”, v. 115. bet.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tarihi Rasidi, 33, 34a, 194a-195a; Baburname, s. 58; Hronika (Tarih), s. 122, 170, 184, 193, 284, 293, 295; Ubaydullaname, A. A. Simonov tercumesi, Taskent 1957, s. 45, 150; Ubaydullaname, kolyazmasi, Uzbekistan Respublikasi Fen Akademisi Dogu Diller Enstitusu Fondu, inventar no 1532, s. 17a; V. V. Bartold, Turkistan v Epohu Mongolskogo Hanstva, Sochineniya, tom I, Moscou 1963, s. 468; A. A. Semenov, Buharskiy Traktat o Chinah i Zvaniyah, s. 139, 150; Muso Sayrami, Tarihi Eminiye, Kazan 1905, s. 228-229; Kurban Ali bin Holid Ayaguzi, Tarihi Caridai Cadida, Kazan 1889, s. 13; M. A. Abduraimov, Ocherki Agrarnih Otnosheniy v XVI-Pervoy Polovine XIX vv, tom I, İzdatelstvo “Fan”, Tashkent, 1966, s. 75, 180, 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Tihonov D. Sh., Hozyastvo i Obshchestvenniy Stroy Uygurskogo Gosudarstva v X-XV vv, İzdatelstvo Nauka, M. -L. 1966; Bartold V. V., Otchet o Pyezdke v Sredniyu Aziyu s Nauxhnoy Scelyu v 1893-1894, 30 IF, tom I, Spb, 1897, no 4, dokument no 8, 279, 291, 387, 435.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Tarihi Rasidi, s. 262a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Tihonov D. İ., Hozyaystvenniy i Obshchestvenniy Stroy Uygurskogo Gosudarstva v X-XV vv, İzdatelstvo Nauka, M. -L. 1966, s. 14-65, 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Petrushevskiy İ. P., Zemledeliye i Agrarniye Otnosheniya v İrane XIII-XIX vv., M. -L., 1960, s. 245; Tihonov D. İ., a.g.e., s. 134; Mahmud Kutlukov, Mongolskoye Gosudarstvo v Vostochnom Turkestane; Tataro-mongoli v Azii i Yevrope, Sbornik Statey, Uzdaniye Vtoroye, M. 1977, s. 85-107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Tarihi Rashidi, s. 246; Petrushevskiy İ. P., Azerbaydjan vo Vlastyu Hulagundov, (1258-1359), Mahmud Kutlukov, a.g.e., s. 240.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Cun Yuan, Siyuy-Ven-Zsyan-lu (“Opisaniye vidannogo i slishannogo o zadornom kraye”), 1777, s. 135-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Aleksandrov, “Puteshestviye v Buharu”, M. 1849, chast 3, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Djenkenson A., Angliyskiye Puteshestvenniki v Moskovskom Gosudarstve v XV v., L. 1937, s. 184-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Fazallah ibn Rubehan Isfahoniy, Mihmanname Buhori (Zapiski Buharskogo gostya), Perevod, Primechaniya R. P. Djalilovoy, M. 1976, s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Leberg A. H., İssledovaniya, Slujashchiye, k Obyasneniyu Drevney Russkoy İstorii. O Buharskom Kulkah, Perevod c Nemesckogo D. Yazikova, Sibir 1819, s. 31-32, Miller T. F., İstoriya Sibiri, chast I, Ritter K., Zemlevladeniye Stran., s. 373, 374, 529; Mahmud ibn Vali, More Tayn Otnositelno Doblestey Blagorodnih, Perevod, izdatelstvo “Fan”, Tashkent 1977, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Hoci Nur Hoci, Yarkent Saidiye Hanliğinin Kiskaca Tarihi, Shinjan Halk Nesriyeti, Urumchi 1993, s. 222-227, 240-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Hoci Nur Hoci, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mirze Muhammed Haydar Ayazi “Cahanname”destanı, Tashkent, “Fan” yayin evi, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Vohittson Gupur, Askar Huseyn, Uygur Klassik Edebiyat Tezisleri, Millatler Nesriyati, Beyjin 1988, 370-900 betler; Uygur Adabiyotining Kiskacha Tarihi, Nauka Nashriyoti, Olmuto 1983, 1-95. betler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Lyuzishov, Uygur Tarihi, Mellatlar Neshriyeti, 1984, I. kısım, 592. -613. betler; Anvar Boytur, Hayriniso Siddik, Shinjon Millatlarining Tarihi, Millatlar Nashriyoti, 1991, 1029-1061. betler; Dengiz unchaliri, Mugenov L. M., Opisaniye Uygurskih Rukopisey İnstituta Narodov Azii, M., 1962, 36. bet.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yarkent-hanligi-1465-1759.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Uygurlaning Kiskacha Tarihi, Olmuta, 1983, 45. -63. betler, Tarihi Rashidi, 189ab, Navoi, tanlangan asarlar, 13. tom, 151., 242. bet, 14. tom, 11. bet, Toshkent 1997.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazak&amp;amp;Kalmuk (Jungar) Savaşları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazakkalmuk-jungar-savaslari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazakkalmuk-jungar-savaslari</guid>
<description><![CDATA[ Kazak-Kalmuk (Jungar) Savaşları
Onbeşinci asırda Orta Asya tarihinde çok büyük değişiklikler oldu. Bu dönemde Timur İmparatorluğu dağılmış, Maveraünnehirde karışıklıklar çıkmıştır. Moğolistan, doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünmüş, Tiyan-Şan’ın güneyinde birbirinden bağımsız bir çok devletçikler kurulmuştur. Orta Asya’nın güneybatısında Ak Orda dağılıp, Nogay ve Özbek Hanlıkları olarak ikiye ayrılmıştır. XV. asrın ikinci yarısında Ebu’l-Hayır Hanlığının iç ve dış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c652311cd1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazak&amp;Kalmuk, Jungar, Savaşları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Kazak-Kalmuk-Savaslari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazak-kalmuk-jungar-savaslari.html">Kazak-Kalmuk (Jungar) Savaşları</a></p>
<p><span>Onbeşinci asırda Orta Asya tarihinde çok büyük değişiklikler oldu. Bu dönemde Timur İmparatorluğu dağılmış, Maveraünnehirde karışıklıklar çıkmıştır. Moğolistan, doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünmüş, Tiyan-Şan’ın güneyinde birbirinden bağımsız bir çok devletçikler kurulmuştur. Orta Asya’nın güneybatısında Ak Orda dağılıp, Nogay ve Özbek Hanlıkları olarak ikiye ayrılmıştır. XV. asrın ikinci yarısında Ebu’l-Hayır Hanlığının iç ve dış ilişkileri kötü bir durumda olduğundan, Onun Hanlığındaki Kerey ve Canibek Hanlar kendilerine bağlı halklar ile doğuya doğru göç ettiler. Daha sonra ise Moğolistan liderlerinin desteğiyle Çu nehri boyunda bağımsız Kazak Hanlığını kurdular. O dönemde Kazak Kabilelerinin toprakları batıda Nogay Hanlığı ve doğuda Moğolistan ile sınırlı idi.</span></p>
<p><span>XV. asrın sonunda ve XVI. asrın başında Özbek Hanı Şaybani ve Joşı sülaleleri arasında çatışmalar çıkmış ve daha sonra ikisi birleşerek Babür’le Maveraünnehir için ve Kazak Hanları ile de Sır-Derya boyundaki şehirler için savaşmışlardır. Böylece Orta Asya amansız savaşların olduğu bir döneme girmiştir. Ancak XVI. Asrın ikinci çeyreğine doğru büyük beyliklerin toprakları belli olmuş, durum biraz sakinleşmişti. O devirde Maveraünnehir’i Şaybani yönetiyordu. Kasım Han’ın yönettiği Kazak Hanlığının toprakları ise çok genişlemişti. Onların sahiplendiği topraklar, Sır-Derya bölgesi ile oradaki şehirlerden kuzeybatıdaki Yedi Su bölgesi, Karatal Nehri ve İle Nehri bölgesinden oluşmakta idi.</span></p>
<p><span>Kazakların gelişmesiyle birlikte Tanrı dağlarının kuzeyinde Moğolların Kalmuk (Jungar) kabilesi de gelişip Hanlık kurdular. Tarbagatay ve İlen, Kalmuk Hanlığı’nın merkezi olup, İrtiş’in batıdaki bölgesini ve Tanrı dağlarının güney tarafındaki bölgelerini gitgide idaresi altına geçirdiler. Böylece, Orta Asya’nın Kuzeyinde Kazak ve Kalmuk göçebe halkları, tarih sahnesinde yerlerini almış oldular. Kalmuk aslında bir kabile ismi idi, daha sonra Kalmuk feodallerinin idaresinin ismini aldı ve o devletin ismi oldu. Kalmuk Hanlığı aslında, önceden Batı Moğolistan’daki Kalmuk (Jungar), Durbit, Koşüt ve Torgaut olmak üzere dört kabileden oluşmuştu. Bu kabileler daha sonra “Oyratlar” ismini almıştır. Diğer topluluklar ise onlara “Kalmuklar” demişlerdir.</span></p>
<p><span>XV. asrın son çeyreğinde Kalmuklar’ın büyük bir kısmı Moğolistan’ın kuzeybatısına yerleştiler. Kalmuklar’ın ilk dönemlerdeki saldırıları Moğol Hanları üzerine olmuştur. Daha sonra ticaret şehirlerine sahiplenmek için Kazaklarla XVIII. asrın ortalarına kadar sürecek olan amansız bir savaş başlatmışlardır.</span></p>
<p><span>Konunun daha iyi anlaşılması bakımından araştırmamızın bu kısmına kadar kısa bir tarihi değerlendirme yapmayı uygun bulduk. Şimdi ise çalışmamızın esas konusu olan XVIII.asrın ilk yarısını teşkil eden Kazak-Kalmuk savaşlarına ve bu savaşların Kazak toplumu açısından ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlara geçmeden önce bu savaşların tarihi seyrini ayrıntılı bir şekilde vermeye çalışalım.</span></p>
<p><span>XVI. Asrın İkinci Yarısından Tavke Han Dönemi (1680-1718)’ne Kadar Kazak-Kalmuk Savaşlarının Tarihi seyri</span></p>
<p><span>XV. asırdan XVI. asrın ikinci yarısına kadarki dönemde Kazak-Kalmuk münasebetleri hakkında bilgiler çok azdır. Birbirine komşu iki göçebe topluluğun her türlü genişleme hareketleri, bu iki topluluk arasında bir takım anlaşmazlıkların çıkmasına sebep olmuş ve bunun sonucunda da savaşmaları kaçınılmaz bir hal almıştır. Kalmuklar’ın Türkistan için tehlike teşkil edeceği daha XV. yüzyılın ortalarında anlaşılmıştı. 1430’lu yıllarda Kalmuklar’ın Uysunlar ve Kırgızlar’ın oturduğu Issık Göl’e kadar gelmeleri; 1447 yılında Sırderya bölgesinde yaşayan Şıban Hanı Ebu’l-Hayır Hana hücum etmeleri bunun bir göstergesi idi. 1447’deki bu saldırıda Özbekleri yendikleri kaynaklarda belirtilmektedir. Kalmuklar bundan sonra da ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi XVII. asırda ve XVIII asrın ilk yarısında Türkistan’ı baştan başa istila ederek bu ülkenin hem siyasi hem de sosyal ve kültürel açıdan değişmesine sebep olmuşlardır.</span></p>
<p><span>III.Murat Dönemi Osmanlı seyyah ve tarihçilerinden Seyfi Çelebi 1552-1556 Kazak-Kalmuk savaşlarını geniş bir şekilde anlatmıştır. Tahmini olarak 1554 yılında daha sonra Kazak Hanı olan- Tevekkel Sultan Kalmuklar üzerine saldırdı. Jayansınsın adındaki bir İngiliz seyyah 1557 yılında Orta Asya’dan geçerek Jungoğ’a gitmeyi planlamış, fakat Kazak-Kalmuk savaşları yüzünden gidememiştir. Seyyah bu savaşın Taşkent’e sahip olmak için yapıldığını, XVI. asrın ortasında ve sonunda Kazaklar’ın Kalmuklarla yapmış olduğu savaşlarda hep galip geldiklerini yazmıştır. Kalmuklarla Kazaklar arasındaki savaşlar Doğu Türkistan şehirlerinin surları altında geçmiştir.</span></p>
<p><span>XVI. asrın ikinci yarısında Kalmuklar Kazak topraklarına da yerleşmişler, ancak daha sonraları o topraklardan ya çıkartılmışlar ya da Kazakların baskısı altında yaşamak zorunda kalmışlarıdır. XVI. Asrın sonunda kendi sınırlarını aşıp Kazak topraklarına yerleşen Kalmuklar, Kazaklar’a yenilmişler ve baskı altında kalmışlarıdır. Tevekkel, 1594’te Moskova’ya elçiler gönderip Çar Feodar’a kendi uyruğuna geçmesini teklif etmiş; elçilik yazısında Kazak Hanı Tevekkel kendisini “Kazak ve Kalmuk Hanı” olarak göstermiştir. Buradan hareketle XVI. asrın sonunda bazı Kalmuk kabilelerinin kendisine bağlı olduğu kanısına varıyoruz.</span></p>
<p><span>Kazaklar’ın Kalmuklar üzerine sürekli saldırı düzenlemeleri dolayısıyla bazı Kalmuk kabileleri İrtiş’in doğusuna doğru göç ederek yerlerinden oluyorlardı. Bu tarihlerde Kalmuklar Moğolistan ve Kazak feodallerine karşı mücadele ediyorlardı. Kazaklarla Kalmuk feodalleri hayvancılık yaptıkları için aralarındaki otlak için savaşlar gittikçe kızıştı. İrtiş’in doğusuna yerleşen Kalmuk kabilesi 1616 yılından itibaren liderleri Hontayşi (Koto-Koysın) ile Kazak topraklarına sık sık saldırılar düzenliyorlardı. Fakat o tarihlerde Kazak Hanlığı çok güçlü olduğundan Kalmuklar devamlı yenilgiye uğratmaktaydılar. Kalmuklar Kazak Ordalarının saldırılarından dolayı 1621 yılında Kalmuk Tayşaları halkları ile birlikte</span></p>
<p><span>Sibiryadaki şehirlerin etrafına göç ettiler.<strong><sup> </sup></strong>1627-29 yıllarında Issık Gölün doğusunda yaşayan Kalmuklar’a, Tevekkel Han’ın kardeşi ve varisi Kazak Hanı Esim baskınlar düzenlemekteydi.</span></p>
<p><span>XVII. asrın başlarında İşim ve Tobol ırmakları arasında göçebe hayatı yaşayan Kalmuklar kendi aralarındaki anlaşmazlıklara son vererek birliklerini sağladılar. Kalmuk kabilesinin Kara Kula Tayşasını bu birliğin başkanı olarak seçtiler.</span></p>
<p><span>Kalka Moğollarına karşı savaştılar ve bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak 1634 yılında Kara Kula vefat etti. 1635 yılında Dalaylama Kara Kula’nın oğlu Koto Koysın’a Batır Kontayşa diye isim verildi. Bu tarihte Kazaklarla Kalmuklar arasında geçen ilk büyük meydan savaşında Kontayşa batıda Kazaklarla savaşıp Esim Han’ın oğlu Cangir Sultanı esir aldı. Fakat Cangir Sultan kaçtı. 1635’te cereyan eden bu ilk büyük meydan savaşı hakkında tarihi kaynaklarda yeterli bilgi mevcut değildir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Orhan DOĞAN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/KAZAK-KALMUK-JUNGAR-SAVA%C5%9ELARI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Delhi Türk Sultanlığı’nda Teşkilât</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/delhi-turk-sultanliginda-teskilat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/delhi-turk-sultanliginda-teskilat</guid>
<description><![CDATA[ Delhi Türk Sultanlığı’nda Teşkilât
Delhi Türk Sultanlığı’nın idarî teşkilâtı genel olarak Ortaçağ Türk-İslâm devletlerinin teşkilâtlarına dayanmaktadır. Saray, merkez, taşra, ordu ve adâlet teşkilâtları bünyesinde çalışan görevlilerin birçoğunun varlığına daha önceki Müslüman-Türk devletlerinden Gazneliler ve Selçuklular ile idarî yapı ve devlet teşkilâtı bakımından onların takipçisi olan Müslüman Gurlular Devleti’nde de rastlanır. Bu bakımdan Delhi Türk Sultanlarının Gurlular aracılığıyla aldıkları Türk-İslâm […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65207f645.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Delhi, Türk, Sultanlığı’nda, Teşkilât</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Kutup-Minar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/delhi-turk-sultanliginda-teskilat.html">Delhi Türk Sultanlığı’nda Teşkilât</a></p>
<p>Delhi Türk Sultanlığı’nın idarî teşkilâtı genel olarak Ortaçağ Türk-İslâm devletlerinin teşkilâtlarına dayanmaktadır. Saray, merkez, taşra, ordu ve adâlet teşkilâtları bünyesinde çalışan görevlilerin birçoğunun varlığına daha önceki Müslüman-Türk devletlerinden Gazneliler ve Selçuklular ile idarî yapı ve devlet teşkilâtı bakımından onların takipçisi olan Müslüman Gurlular Devleti’nde de rastlanır. Bu bakımdan Delhi Türk Sultanlarının Gurlular aracılığıyla aldıkları Türk-İslâm devlet teşkilâtı geleneğini sürdürdüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<h2><span>Saray Teşkilâtı</span></h2>
<p><strong>Emîr-i hâcib:</strong> Saray teşkilâtındaki en yüksek rütbeli görevli olan emîr-i hâcibe “bârbeg” adı da verilmekteydi. Emîr-i hâcibin başlıca görevi, saray protokolünü düzenlemek idi. Emîr-i hâcib, hükümdarın tertiplediği bütün merâsimlerin hazırlıklarını yapar, bu törenlere katılan devlet erkânı, askerî erkân ve diğer resmî görevlilerin rütbelerine uygun olarak yer almalarını sağlardı. Emîr-i hâcibin bir diğer görevi, sultanın emrindekiler ve halk ile haberleşmesinde aracılık etmekti. Emîr-i hâcib, diğer hâciblerin yardımıyla alt makamdaki kişilerin ve halkın dilekçelerini toplayarak sultana iletirdi.</p>
<p><strong>Has-hâcib: </strong>Saray görevlileri arasında emîr-i hâcibden sonra has-hâcib gelmekteydi. Has-hâcib, sultanın halkı kabul ettiği törenlerde (bâr-ı’âmm) ve halkın şikâyetlerini dinlemek üzere haftanın belirli günlerinde tertiplediği mezâlim dîvânlarında, sunulan dilekçeleri toplayarak sultana iletmekle görevliydi. Emîr-i hâcib gibi sultana takdim edilen hediyelerin ve hediye sunanların isimlerinin yüksek sesle okunmasında ve huzura kabullerinde hâs-hâcib de görev yapardı. Sultan Muhammed-Şâh Tuğluk Devri’nden (1325-1351) itibâren sarayda emîr-i hâcib ve has-hâcibin yanısıra şerefü’l-hüccâb ve seyyidü’l-hüccâb adında iki hâcibe daha tesâdüf ediyoruz. Bunlar, saray protokolünde has- hâcibden sonra gelmekteydiler ve has-hâcib gibi kabul törenlerinde ve mezâlim dîvânlarında benzer görevleri yapmaktaydılar. Diğer hacibler ise, emîr-i hâcib, has-hâcib gibi baş-hâciblerin emrinde çalışır ve onlara yardım ederlerdi. Onların en önemli görevleri, resmî devlet törenlerinde huzura çıkacaklara yol göstermek, halk ile sultan arasında irtibatı sağlamak ve törenler sırasında uygunsuz hareketlerin oluşmasını engellemekti. Genel kabullerde (bâr-ı’âmm) hükümdara sunulan dilekçeleri de hâcibler toplardı. Dâvacıların şikâyetlerini dinledikten sonra sultana arz eden ve sultanın kararını tekrar dışarda bekleyen şikâyetçilere ileten hâciblere ise, “hâcib-i kıssa” adı verilmekteydi.</p>
<p><strong>Vekîl-i der:</strong> Delhi Türk Sultanlığı’nda saray halkının başı vekîl-i der idi. Vekîl-i der, bütün saray görevlilerinin yönetiminden sorumlu idi. Saray kapılarının anahtarları da onda bulunurdu. Saray personelinin, sultanın şahsî hizmetkârlarının maaşlarının ödenmesi ve sultanın çocuklarının eğitimlerinin düzenlenmesi vekîl-i derin görevleri arasındaydı. Saray mutfağı, şarabhâne, ahırlar ve şehzâdeler onun gözetimi altında bulunurdu. Sultanın saray halkıyla ilgili emirleri, vekîl-i der aracılığıyla bildirilirdi. Vekîl-i derin sarayda her emrin kaydedildiği ve sonra mührünün basıldığı ayrı bir yazışma dâiresi vardı.</p>
<p><strong>Nakîbler:</strong> Sarayda yapılan törenler ve dîvân toplantılarında görev yapan nakîblerin görevi, hükümdarın huzuruna izinsiz olarak girmek isteyenlere engel olmak ve tören sırasında hükümdarın emirlerini hazır bulunanlara ileterek törenin kurallara uygun şekilde yürümesini sağlamak idi. Sultan alayla saraydan çıktığı zaman nakîbler tıpkı hâcibler gibi onun önünden giderlerdi. Nakîblerin idârecisi olan memura Nakîbü’n-nükabâ adı verilirdi. Kabul törenlerinde yüz kişi kadar oldukları kaydedilen nakîblerin bayram merâsimlerinde üç yüz kişiye kadar çıktıkları anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Çavuş:</strong> Çavuşların görevi, tahta çıkış ve genel kabul törenlerinde veya alayla bir yere giderken sultana halk arasından birinin yaklaşmasına engel olmak idi. Hükümdarın ordu ile ilgili emirleri askerlere veya halka çavuşlar ve nakîbler aracılığıyla duyurulurdu. Çavuşlar, emir veya duyuruyu askerlerin veya halkın önünde yüksek sesle okurlardı. Çavuşların bazen suçluların tevkif edilmesiyle görevlendirildikleri de olurdu. Çavuşlara benzer şekilde törenlerde hükümdarın muhâfızlığını yapan sehmü’l-haşemler ise, ellerindeki değnekler vâsıtasıyla toplanan kalabalığın sultana yaklaşmasına veya bir kimsenin izinsiz olarak sultanın huzuruna girmesine mâni olurlardı. Sehmü’l-haşemler askerî polis (inzıbât) görevi de yaparlardı.</p>
<p><strong>Candâr:</strong> Hükümdar ve sarayın güvenliğini sağlanmaktan sorumlu olan muhâfızlara candâr adı verilmektedir. Özellikle halkın önünde yapılan kabul törenlerinde candârlar, herhangi bir suikast veya saldırıyı engellemek için yalın kılıçla hükümdarın etrafında dururlardı. Candârlar, geçit resimlerinde nakîbler ve çavuşlar ile birlikte alayın önünde giderler ve kılıçtan başka gürz de taşırlardı. Herhangi bir kimse izinsiz olarak sultana yaklaşmak isterse candârlar, ona engel olurlardı. Candârların ser-candâr adı verilen bir kumandanları vardı. Ser-candârlar, genel kabullerde hükümdarın tahtının arkasında ayakta dururlardı. Delhi Türk Sultanlığı’nda ser-candârı meymene ve ser-candâr-ı meysere olmak üzere iki ser-candâr olduğunu görüyoruz.</p>
<p><strong>Silâhdâr:</strong> Hükümdarın silâhlarının taşınmasından ve sarayda silâhlarla zırhların bulunduğu silâhhâne ve zerrâdhânenin muhâfazasından silâhdârlar sorumlu idiler. Silâhdârlar, haftanın belirli günlerinde yapılan genel kabullerde tahtın arkasında, sultanın sağ ve sol tarafında ayakta dururlardı. Silâhdârların sayısı l00 civarındaydı. Bunlar tören esnâsında kılıç, kalkan ve yay taşımaktaydılar. Silâhdârların ser-silâhdâr-ı meymene ve ser-silâhdâr-ı meysere olmak üzere iki kumandanları vardı.</p>
<p><strong>Emîr-i âhûr:</strong> Âhûrbeg adıyla da bilinen emîr-i âhûr, saray ahırlarının (pâygâh-ı hâss) idârecisi idi. Hükümdara ait bütün atların bakımından, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçlarının karşılanmasından emîr-i âhûr sorumluydu. Sarayda âhûrbeg-i meymene ve âhûrbeg-i meysere adlarını taşıyan iki emîr-i âhûr görev yapmaktaydı.</p>
<p><strong>Emîr-i gılmân:</strong> Saray teşkilâtında görevli gulâmların âmirine emîr-i gılmân veya ‘ârız-ı bendegân adı verilirdi. Delhi Türk Sultanlığı sarayında emîr-i gılmân-ı meymene ve emîr-i gılmân-ı meysere olmak üzere iki tane emîr-i gılmânın görev yaptığını görüyoruz. Saray protokolüne göre, âhûrbeglerden sonra gelen emîr-i gılmânlara işlerinde yardımcı olan nâibleri de bulunuyordu.</p>
<p><strong>Emîr-i Şîkâr:</strong> Şikâr-beg adı da verilen emîr-i şikâr, sultanın av işleriyle ilgilenirdi. Sarayda sultanın av işlerine bakan Şikerehâne-i hâss adı verilen dâire emîr-i şikârın idaresindeydi. Bunun yanı sıra avda binilen atların konulduğu pâygâh-ı şikerehâne ile avda kullanılan köpeklerin, leoparların ve kuşların yakalanması, terbiye edilmesi ve üretilmesi için sarayda bulunan bölümler de onun denetimi altındaydı. Delhi Türk Sultanlığı sarayında emîr-i şikâr-ı meymene ve emîr-i şikâr-ı meysere olmak üzere iki emîr-i şikâr görev yapmaktaydı.</p>
<p><strong>Şahne-i Fil:</strong> Fillerin bakımı ve terbiye edilmelerinden sorumlu olan saray görevlisi idi. Sultana ait bütün fillerin bulunduğu Filhâne-i â‘lâ veya Filhâne-i sultanî denilen fil ahırları şahne-i filin idaresindeydi. Delhi Türk Sultanlığı’nda şahne-i fil-i meymene ve şahne-i fili meysere adlarını taşıyan iki fil şahnesi bulunmaktaydı. Filhâne-i sultânîdeki fillerin bakımı, sefere çıkılacağı zaman fillere zırh giydirilmesi, hükümdar yolculuğa çıkacağında üzerlerine taht-ı revânların yerleştirilmesi ve fil sürücülüğü yapmak filbânların ise, görevi idi. Filbânlar şahne-i filin idaresi altında çalışırlar ve çoğunlukla Hindliler arasından seçilmekteydiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Haluk KORTEL</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/DELH%C4%B0-T%C3%9CRK-SULTANLI%C4%9EINDA-TE%C5%9EK%C4%B0L%C3%82T.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bâbürlüler: “Hindistan’daki Temürlüler”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/baburluler-hindistandaki-temurluler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/baburluler-hindistandaki-temurluler</guid>
<description><![CDATA[ Bâbürlüler: “Hindistan’daki Temürlüler”
Hindistan’da ilk büyük siyasi değişiklikleri, Bâbürlüler yaptılar. Önceleri Hindistan’da, Fergana’da saltanat süren Babur, daha sonra Mâvera ün-Nehr’de hakimiyeti kaybederek, kazaklık durumuna düşünce Afganistan’a geçti. Burası Temürleng’in oğlu Emirzade Cihangir’in Pir Muhammed’e armağan ettiği bölge idi. Hindistan işleri genelde buradan idare edilmişti. Babur da, talihi yardımı ile atalarının ülkesine gelmiş ve Kâbil’i merkez edinerek buruda oturmaya […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c651dc61d7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bâbürlüler:, “Hindistan’daki, Temürlüler”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Agra.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/baburluler-hindistandaki-temurluler.html">Bâbürlüler: “Hindistan’daki Temürlüler”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Enver KONUKÇU</strong></span></a>
</p><p>Hindistan’da ilk büyük siyasi değişiklikleri, Bâbürlüler yaptılar. Önceleri Hindistan’da, Fergana’da saltanat süren Babur, daha sonra Mâvera ün-Nehr’de hakimiyeti kaybederek, kazaklık durumuna düşünce Afganistan’a geçti. Burası Temürleng’in oğlu Emirzade Cihangir’in Pir Muhammed’e armağan ettiği bölge idi. Hindistan işleri genelde buradan idare edilmişti. Babur da, talihi yardımı ile atalarının ülkesine gelmiş ve Kâbil’i merkez edinerek buruda oturmaya başlamıştır. 1526 yılından itibaren de Hindistan’da yaşamış ve Padişah-ı Hind olarak da tarih edebiyatına geçmiştir. Devletin kuruluşu 1526, yıkılışı ise 1858’dir. Bu tarihten sonra da Hindistan da fiili İngiliz hakimiyeti gözlenmektedir. Babur, Padişah unvanını alan ilk hükümdardır. Onunla başlayan bu unvan yıkılışa kadar devam etmiştir. Kâbil, Delhi, Agra, Lahor, Fetihbur Sikri’yi başkent olarak kullanmışlardır. 1526 ile 1858 yılarında saltanat süren padişahlar şunlardır.</p>
<ul>
<li>Zâhir ed-din Muhammed Babur 1526-1530</li>
<li>Nâsır ed-din Humâyun 1530-1540</li>
<li>(Onbeş yıllık Sûri Sultanları Dönemi)</li>
<li>Humâyun 1555-1556</li>
<li>Celâl ed Din Ekber 1556-1605</li>
<li>Şihâb ed Din Cihângir 1605-1627</li>
<li>Dâver Bahş 1627-1628</li>
<li>Şihâb ed-Din I. Cihân Şâh 1628-1657</li>
<li>Murat Bahş (Gucerat’da) 1657-1657</li>
<li>Şah Şuca (Bengale’de)1657-1660</li>
<li>Muhy ed-Din Evrengzib Âlemgir 1658-1707</li>
<li>A’zâm Şâh 1707-1707</li>
<li>Kâm Bahş (Dekken’de) 1707-1707</li>
<li>Şâh Alem I. Bahadır Şâh 1707-1712</li>
<li>Azim eş-Şen 1712-1712</li>
<li>Mu’izz ed-Din Cihândar 1712-1713</li>
<li>Ferruhsiyer 1713-1719</li>
<li>Şems ed-Din Refi ed-Derecât 1719-1719</li>
<li>Refi ed-Devle II. Cihân Şâh 1719-1719</li>
<li>Nikû Siyer 1719-1719</li>
<li>Nâsır ed-Din Muhammed 1719-1748</li>
<li>Ahmed Şâh Bahadur 1748-1754</li>
<li>Aziz Şâh 1754-1754</li>
<li>Cihân Şâh 1760-1760</li>
<li>Celâl ed-Din Ali Cevher II. Şah Alem 1760-1788</li>
<li>Bidar Baht 1788-1788</li>
<li>Şah Âlem (İkinci defa) 1788-1806</li>
<li>Mu’in ed-Din II. Ekber 1806-1837</li>
<li>Sirac ed-Din II. Bahdur Şâh 1837-1858</li>
</ul>
<h2><span><strong>Hanedan ve Devlet</strong></span></h2>
<p>XIII. yy’da, Moğollar Asya’nın siyasi görünüşünü tamamen değiştirdiler. Türk kabileleri Moğolların önünden Hindistan ve Anadolu’ya çekildiler. Afganistan, Hindistan’a göç eden kabilelerle doldu taştı.</p>
<p>Cengiz’in Türkistan ve Maveraünnehir ve Afganistan’daki halefi Çağataylılardı. Tarmaşirin, Hindistan akınında bulunmuş ve Delhi’ye kadar ilerlemişti. Onun bu yörelerdeki hatıralarını her zaman nazarı dikkate alan Temür, 1398’de bozulan suküneti iade için Hindistan’da bulunmuştu.</p>
<p>Temür ile Babur aynı soydan geliyorlardı.</p>
<p>Nizâm ed-Din Sâmi ve Şeref ed-Din Yezdi gibi çağdaş tarihçiler, zafernâmelerinde Temür ve ailesi hakkında Cengiz Han’a ulaşan bir soy kütüğünü belirtmektedirler. Ayrıca, bu hükümdarı, Emir, Sahibkıran, Kişvergüşây-ı Cihan, Emir Timur Güregen, diye de anmışlardır. A. A. Semenov, Gûr-i Mir’deki yazıtta, küregen ifadesinin geçtiğine temasla, Temur’un tam soy kütüğünün burada yer aldığına dikkat çekmektedir. “Temür b. Emir Taragay b. Emir Bargul b. Emir Aylangir b. Emir İcil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Sugucincin b. Emir İrdamcı Barulas b. Kaçulay b. Emir Tumanay Han… Cengiz Han ile akrabalık, burada küregenlik yolu ile başlamaktadır: Emir Kaçulay ve Törün Emir İrdamcı Barulas (Barlas) ”. Barlas tanınmış ve hânedan ile akrabalık tesis etmiş bir kabile idi. Damatlık yani küregenlik yolu ile görüldüğü gibi soy kütüğü Emir Temür e kadar inmektedir. Z.V. Togan’a göre, “1370-1506 seneleri arasında Mâverâ ün-Nehr, hatta bazen tekmil Çağatay Ulusu, Çağatay Hanlarının idaresinden çıkarak Barlas Ekiri Temür Bek ve oğulları idaresinde idi.”</p>
<p>Nizam ed-Din Şâmi de Barlaslardan bahsetmekte “Bunların ileri geleni, Barlas kavminden olan Karaçar’ dı. Bu, Sahibkıran’ın büyük atasıdır. Çağatay’ın kutlu neslini İran ve Turan’ın hatta yeryüzünün meskun yerlerinde devlet sahibi yaptı. Nüfuzunu yaydı ve yerleştirdi.” Barlasların bilindiği gibi Türk kolu ile onun ve Temür’un yükselişini sağlamışlardır. Temür bu aileden gelmekle ve küregen olmakla her zaman iftihar etmiştir.</p>
<p>Cihân fatihi olarak 1406’da hayata veda edip onun halefleri Şahruh, Uluğ Bey, Abdullatif, Abdullah, Ebu Sa’id ve Hüseyin Baykaradır.</p>
<p>Her zaman böylesine büyük bir devlet adamının neslinden gelmekle iftihar etmiş olan Babur ile Temür arasındaki aile bağı da şöyledir. Ömer Şeyh b. Ebu Said b. Mehmed b. Miranşâh b. Temür. Babur’un babası, Kutluğ Nigar Han ile evli olan Ömer Şeyh Mirza’dır. Onun zamanında Çağatay Han’ın yurdunda hakim Yunus Han idi ve Moğol ulusunun önde gelen liderlerindendi.</p>
<p>Babur, 1526’da, Hindistan tahtında hükümdardır. Ancak kurulan devletin adı belli değildir. Para ve yazıtlarda da açıklayıcı bilgilere rastlanmamaktadır.</p>
<p>Bazı tarihçiler “Devlet-i Küregâniye”, “Devlet-i Âliye-i Küregâniye” şeklini benimsemiştir. Fakat ne Babur ne de Humâyünden başlamak üzere haleflerinde “Küreganiyelik” yoktu. Yusuf Hikmet Bayur, Küregen hanedanı adını Gürkanlı diye okumuş ve Hindistan tarihi araştırmasında hanedan için kullanmıştır.</p>
<p>Daha çok tarihçilik yönü ile tanınan Haydar Mirza Düğlhat Babur’un yakın akrabasıdır. O ise Bâbürlüleri “Çağatai/Çağataylı” diye yazmaktadır. Osmanlı denizcilerinden Seydi Ali Reis de Humâyun zamanında Hindistan’da bulunmuş ve onun misafiri olarak büyük saygı görmüştü. “Padişah-ı Hindistan” veya çoğu zaman Humâyun Padişah şeklini kullanmıştır.</p>
<p>Hindistan, arz ettiği ticari önem nedeniyle, Avrupalılarında ilgi alanı içine girdi. Birçok gezgin ve misyoner Hindistan’a gitmişler ve Bâbürlüleri tanımışlardır. F-Bernier, Guerreiro, Manucci, T. Roe ve Thevenot’daki devlet adı farklıdır. Onlar da “Mogor”, “Mughal”, “Magni Mogolis”dir.</p>
<p>F. Köprülü tercüme yolu ile Büyük Moğollar, Timurlular, Bâbürlüler, Türk-Moğol İmparatorluğu’nu kabul etmiştir. İslam Ansiklopedisi’nde de “Hind-Türk İmparatorluğu” adı altında Bâbürlüler hanedanı ve devletinden bahsedilmiştir.</p>
<p>Z.V. Togan ise Babur-Temür-Cengiz Han akrabalığını “gürkan: Künegen” yolu ile meydana geldiğini yazmaktadır. Hindistan’da 1964’deki gezisinde, kaynak eserleri yakından gören Z.V. Togan, bazı yerlerde “Tarih-i Hânedan-ı Teymuriyye” kullanılışını tespit etmiştir.</p>
<p>Zamanımızda ise Hindistan ve Pakistan’da yazılan eserlerde Büyük Moğollar, Muğal, daha çok hükümdar isimleri ile Bâbürlü, Humâyun Padişah, Ekber Padişah, bazen de Evrengzib gibi sadece taşıdığı ad tercih edilmiştir. Şu anda da yaygın kullanış “Bâbürlüler”dir.</p>
<h2><span><strong>Kuruluş (1526)</strong></span></h2>
<p>Babur, 14 Şubat 1483’de Türkistan’da Fergana’daki, Endican’da, Çihar Bağ’da dünyaya gelmiştir. Babası Ömer Şeyh Mirza’dır. Onun hakimiyet alanı Endican, Uş, Merginan, Esfera, Hocend, Ahsi, Kâsân’dan meydana gelen Fergana idi. Annesi ise Moğolların bu sıradaki reisi olan Yunus Han’ın kızı Kutluğ Nigar Hanımdı. Dayıları ise Mahmud ve Ahmed Sultanlardı. Anne ve oğul beraberliği ilk zamanlarda çetin şartlarda geçmiştir. Babası bir kazada öldükten sonra, 1504 yılına kadar Fergana ve Semerkand’daki hakimiyetini korumak için çalıştı. Yakınları ve annesi kendisine önemli şekilde yardımcı oldular. Bu arada Şeybani Han’a karşı yaptığı Seri Pul Savaşı’nı kaybedince, Afganistan tarafına yönelmiştir. Kâbil’i ele geçirdi. Ele geçirdiği toprakları adamları arasında taksim etti. Bir yıl sonra da Hindistan gazasına çıktı. Yöre kabileleri tedip hareketleri sonunda Sind nehri’nin sahillerine kadar ilerledi. Ancak Horasan’daki Özbek çekilişi nedeniyle geri döndü. Horasan üzerine yürüdüğü sırada Kâbil’de kendi aleyhinde ayaklanma meydana geldi. Kâbil’e geri gelen Hükümdar, devletini Afgan v.s. kabileler üzerinde hakim kıldı. 1506’da, eski unvanını terk ile kendisine padişâh denilmesini istedi. 1511’de Mâvera ün-Nehr’e gitti. Bir müddet sonra kendilerini toplayan Özbekler, Babur’u Gacdavan’da mağlup ettiler. Diğer taraftan Şah İsmail gibi bir dostunun Çaldıran’da Osmanlılara yenilmesi üzerine, Özbek baskısı gittikçe arttı. Mecburen 1514 yılında Kâbil’e döndü. Bütün dikkatini Hind seferlerine çevirdi. Lâhor üzerine yürüme kararı aldı. Fakat, Argunşâhlardan Şücâ’nın çıkardığı karışıklıkları önlemek için bu defa onun üzerine yürüdü. 1528 yılında Kandahar, Babur topraklarına katıldı. 1524’te tekrar Lodi meselesiyle ilgilendi. Zira bazı Afgan reisleri İbrahim ile bozuşmuşlar ve kırılan gururlarının tamiri için Babur’dan yardım istemişlerdir. Babur, Sind nehrini bir kere daha geçerek, Lodi kuvvetlerin mağlup etti.</p>
<p>Bahar Han firar ile efendisine güçlükle sığınabildi. Bu sırada Afgan kabelilerinin büyük desteğini alan Babur, 1526 yılında kalabalık bir ordu ile Hindistan’a girdi. 1526 yılında Lodi kuvvetleriyle, Panipat denilen yerde meydan muharebesi yaptılar. Babur kuvvetlerinin azlığına karşı, İbrahim Han’a karşı bir zafer kazandı. Baburnâme’de, bu savaşa dair şunlar yazmaktadır:</p>
<p>” O yurttan kalkıp, Şahabad’a geldik. Dil yakalamak için, Sultan İbrahim’in ordugâhına adam gönderip, birkaç gün burada kaldı. Rahmet Piyade, fetihnameler ile, Kâbil’e gönderildi. Bu yurtta iken, pazartesi günü, güneş Hamel burcuna döndü. İbrahim’in ordusunu gelmekte olduğuna dair arka arkaya haberler gelmeye başladı. Biz de Sersâve karşısına gelip indik. Fena bir yer değildi. Terdi Bey Haksar tarif etti. Ben senin olsun dedim. Bu münasebetle Sersâve, Terdi Bey’e verildi.</p>
<p>İbrahim üzerine yürümek için, pazar günü, Cemaziyel âhir ayının sekizinde, Çin-Timur Sultan, Mehdi Hoca, Muhammed Sultan, Mirza ile Âdil Sultan’ı ve Sultan Cüneyd, Şah Mir Hüseyin ve Kutluk- Kadem’den ibaret bütün sol kol adamlarını merkezden Yunus Ali, Abdullah, Ahmedi ve Kette Beyleri ılgara ayırdık.</p>
<p>Öyle üstü buradan suyu geçip, ikindi ile akşam arasında, o taraftan harekete geçtiler. Biben, bu ılgar bahanesiyle suyu geçip, kaçtı. Bunlar farz vaktinde düşmanın üzerine yetişirler; onlar da biraz kendilerini tanzim edip, karşı çıkar gibi görünürler; fakat bizim adamların yetişmesiyle, hemen kaçarlar. Onları, İbrahim’in ordugâhının karşısına kadar, vura vura takip ederler. Davut Han’ın büyük kardeşi ve serdarlarından biri olan Heytem Han’ı ele geçirip, yetmiş seksen esir ve altı-yedi fil ile birlikte gelip gördüler. İbret için esirlerin ekserisi kılıçtan geçirildi.</p>
<p>Oradan kalkılıp, sağ ve sol kollar ile merkez safları tanzim edilerek teftiş edildi. Asker tahmin ettiğimiz kadar çıkmadı. Burada bütün askerin kendi vaziyetlerine göre, arabalar getirmeleri emredildi. Yediyüz araba oldu. Üstad Ali-Kulı’ya, Rum usulüne göre arabaların arasındaki zincirler yerine öküz derisinden halatlar büküp, arabaları birbirine bağlaması emredildi. Her iki araba arasında altı-yedi çit (tura) olacak; tüfeken dazlar bu araba ve çitlerin arkasında durup, tüfenk atacaklardı. Bu hazırlığı tamamlamak için, burada beş-altı gün kaldık. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, bütün beyler ve söz anlar iyi yiğitleri de davet ederek, umumi bir istişare yapıldı ve şuna karar verildi: Panipet bir şehirdir, mahalle ve evleri çoktur ve her tarafı mahalle ve evlerdir. Etrafını araba ve çitlerle çevirip, tüfenkendaz ve yayaları arabalarla çitlerin arkasına koymak lazımdır. Bu kararla kalkıp arada bir defa konakladıktan sonra, perşembe günü, Cemaziyelahir ayının sonuncu günü, Panipet’e geldik. Sağ tarafımızda şehir ve mahalleler, önümüzde tertip edilen çitler, sol tarafta ve bazı yerlerde hendek ve ağaç manialar vardı. Her ok atımı mesafede yüz-yüzelli kadar atlının çıkabileceği yerler bırakıldı.</p>
<p>Askerin bir kısmı epey bir tereddüt ve korkuda idi. Fakat tereddüt ve korku yersizdi. Çünkü Tanrı’nın ezelde takdir ettiğinden başka olamazdı. Fakat onları da ayıplamak olmaz; onlar da haklıydı. Çünkü vatandan iki-üç ay kadar yol yürünerek gelinmişti ve işleri de garip bir Kavim ile idi. Ne biz onların dilini biliyorduk, ne de onlar bizim dilimizi biliyorlardı.</p>
<p>Düşmanın mevcut askerini bir lek tahmin ederler ve kendisinin ve emirlerinin bine yakın fili olduğunu söylerlerdi. Babasından kalan hazine de nakden elinde idi. Hindistan’da bir âdet vardır, böyle bir iş olduğu zaman, ak-akçe verip, mühlet ile asker tutarlar ve bunlara bidhindi derler. Eğer isterse, bir lek, hatta iki lek de adam tutabilirdi. Yüce Tanrı rast getirdi; ne yiğidini memnun edebildi, ne de hazinesini taksim edebildi. Yiğidini nasıl memnun edebilir; çok hasis idi ve kendisi servet toplamağa çok haris olan tecrübesiz bir yiğitti. Gelişi, duruşu, yürüyüşü ve muharebesi ihmalkar ve gayesiz idi.</p>
<p>Panipet’te askerin etraf ve civarı araba, ağaç, mania ve hendeklerle tertip ve tahkim edildiği vakit, derviş Muhammed Sarban:-“Bu kadar ihtiyat tedbirleri alındı; onun üzerimize gelmesine imkân yoktur”-diye arz etti. Ben:-” Sen bunları Özbek Han ve sultanları ile mi mukayese ediyorsun. O sene Semerkant’tan çıkıp, Hisar’a geldiğimiz zaman, Özbeğin bütün han ve sultanları toplanarak, birlikte bizim üzerimize gelmek niyetiyle Derbend’den geçtiler. Biz bütün sipahi ve Moğulun aile ve mallarını mahallelere sokup, mahalleleri siperler ile tahkim ettik. O han ve sultanlar yürüyüş ve muharebenin hesap ve usulünü bildikleri için, bizim ölü ve dirimizi hisarda görerek, hisarı tahkim ettiğimizi anlayınca, hisar üzerine yürümenin yolunu bulamadan, ta Çağanyan civarında Nevendak’ten geri döndüler. Sen bunları onlara benzetme; iş hesabını ve yürüyüş usulünü nereden bilecekler”-dedim. Tanrı rastgetirdi ve tam benim dediğim gibi oldu.</p>
<p>Yedi-sekiz gündür, Panipet’te bulunuyorduk. Adamlarımız, küçük kıt’alar halinde, ordugâhına kadar gidip, kalabalık adamlarına ok atıyorlar ve baş kesip getiriyorlardı. Onlar hiçbir harekette bulunmazlardı. Nihayet bazı bize sadık olan Hindistan beylerinin fikrine göre hareket edip, Mehdi hoca, Muhammet Sultan Mirza, Âdil Sultan, Hüsrev, Şahmir Hüseyin, Sultan Cüneyd Barlas, Abdülaziz Mirahur, Muhammed Ali Cenk, Kutluk-Kadem, Veli Hazin, Muhib Ali Halife, Muhammed Bahşı, Canbey ve Kara-Kuzı kumandasında, dört-beş bin adamı gece baskınına gönderdik. Bunlar geceleyin irtibat temin edemeyerek, dağınık bir halde giderler. Bir iş yapamadılar. Tan ağarıp aydınlık oluncaya kadar, düşman ordugâhının yakınında kaldılar. Düşman kıt’aları nekkareler çalıp, filleriyle birlikte nizama girmiş bir halde, karşı çıktılar. Vakıa bir iş yapamadılar; fakat öyle kalabalık insanla çarpışarak, bir zayiata uğramadan, sağ ve salim çıktılar. Muhammed Ali Cenk-Cenk’in ayağına bir ok isabet etti; vakıa tehlikeli değildi, fakat muharebe günü işe yaramadı.</p>
<p>Bu haberi alınca, Humâyun’u askeri ile, bir-bir buçuk küruh kadar onların karşısına gönderip, kendim de kalan askerle beraber, nizama girmiş halde çıktım. Gece baskınına gidenler, Humâyun’a gelip katıldılar. Düşman fazla ilerlemedi ve biz de yerimize döndük. O gece ordugâhta yersiz bir karışıklık çıktı. Bir geriye yakın, harp narası ve gürültü devam etti. Böyle gürültülere alışık olmayan asker çok tereddüt ve korku geçirdi. Bir müddet sonra, gürültü yatıştı.</p>
<p>Cuma günü, Recep ayının sekizinde farz vaktinde öncüden düşmanın saf halinde ilerlemekte olduğu haberi geldi. Biz de zırh kuşanıp, silahlanarak, atlara bindik. Sağ kol alayında-Humâyun, Hoca Kelan, Sultan Muhammed Dulday, Hindu Bey, Veli Hazin, Pir-Kulı Sistani; sol kol alayında- Muhammed Sultan Mirza, Mehdi Hoca, Âdil Sultan, Şahmir Hüseyin, Sultan Cüneyd Barlas, Kutluk- Kadem, Canbey, Muhammed Bahşı ve Şah Hüseyin Yaregi Moğıl Gançı; merkezin sağ kolunda-Çın- Timur Sultan, Süleyman Mirza, Muhammedî Kökel Taş, Şah Mansur Barlas, Yunus Ali, Derviş Muhammed Sarban ve Abdullah Kitabdar; merkezin sol kolunda-Halife, Hoca Mirmiran, Ahmedî Pervançı, Terdi Bey, Koç Bey, Muhib Ali Halife ve Mirza Bey Tarhan; öncü kolunda-Hüsrev Kökel Taş ve Muhammed Ali Cenk-Cenk bulunuyordu. Abdülaziz Mirahur’u ihtiyat kısmına tayin etmiştik. Sağ kol alayının bir ucunda-Veli Kızıl ve moğolları ile birlikte, Melik Kasım Baba Kaşka-; sol kol alayının bir ucunda da-Kara-Kuzı, Ebül Muhammed Neyzebâz, Şeyh Ali Şeyh, Cemâl Barın, Mehdi, Tengri-Kulı Pışkı Moğulı pusu için ayırdık. Bu pusuda kıt’a, düşman yaklaşınca, sağ ve sol koldan, düşmanın arkasını çevireceklerdi.</p>
<p>Düşmanın karartısı göründüğü zaman, o daha ziyâde, sağ kol alayı tarafına teveccüh etmişti. Onun için, ihtiyata tâyin edilmiş olan Abdülaziz, sağ kol alayına yardıma gönderildi. Sultan İbrahim’in karartısı uzaktan göründüğü andan beri, hiçbir yerde tevakkuf etmeden, süratle gelmekteydi. Biraz ilerleyince, bizim karartımız da onlara göründü. Bu tertip ve safları görünce, sıkışık bir vaziyette:- “Duralım mı, durmayalım mı; yürüyelim mi, yürümeyelim mi”-der gibi, ne durabildi ve ne de eskisi gibi, durmadan yürüyebildi. Pusuya konulanların, sağ ve sol koldan düşmanın arkasına geçip, okla muharebeye meşgûl olmaları, sağ ve sol kol alaylarının da, yürüyerek, düşmana hücum etmeleri emredildi.</p>
<p>Pusudakiler düşmanın arkasına geçip, ok atmağa başladılar. Sol kol alayından Mehdi Hoca daha evvel hücum etti. Mehdi Hoca’nın karşısına bir takım bir fil ile geldi. Bunlar da o takımı ok yağmuru altında bırakarak geri döndürdüler. Sol kol alayına merkezden Ahmedî Penvânçı, Terdi Bey, Koç Bey ve Muhip Ali Halife yardımcı gönderildiler. Sağ kol alayı da harbe girdi. Muhammedî Kökel Taş, Şah Mahsur Barlas, Yunus Ali ve Abdullah’ın merkezin önünden, karşıdan yürüyüp, harekete geçmeleri emredildi. Üstâd Ali-Kulı da merkezin önünden, birkaç defa frengi topu ile iyi gülle attı. Mustafa Topçu da merkezin sol kolundan, araba üzerindeki darbzen topları ile iyi gülle attı. Sağ ve sol kol alayları, merkez ve pusudakiler düşmanın etrafını çevirip, ok yağmuruna tutarak, şiddetli muharebe ettiler. Düşman bizim sağ ve sol kol alaylarımız tarafına, bir iki defa, kısa-kısa hücumlar yaptı. Bizim adamlarımız ok yağmuru ile onları tekrar merkezlerine soktular. Düşmanın sağ ve sol kol alayları hepsi bir yerde toplanarak, öyle bir şekilde tıkandılar ki, ne ileri gelebildiler ve ne de kaçmak için yol bulabildiler. Muharebe başladığı zaman, güneş bir mızrak boyu kadar yükselmişti; öğleye kadar şiddetli muharebe devam etti. Öğleyin düşmanlar kahr ve mağlûb edildiler ve dostlar da sevindiler.</p>
<p>Yüce Tanrı, kendi fazıl ve keremiyle, bu kadar zor bir işi kolaylaştırdı. Kalabalık olan bir orduyu yarım günde yer ile bir etti. Beş-altı bin adam, İbrahim’in tam yakınında bir yerde vurulmuştu. Bu muharebede bütün cephede ölenlerin sayısını onbeş-onaltı bin kadar tahmin ediyorduk. Sonra, Agra’ya geldiğimiz zaman, Hindistan halkının söylediklerinden, bu muharebe meydanında kırk-elli bin adamın ölmüş olduğu anlaşıldı.</p>
<p>Düşman mağlup edildikten sonra, vura-vura takip edildi. Karşıdan ele geçirilen emir ve beyleri getirmeye başladılar. Filciler sürü-sürü filleri getirip, hediye ettiler. Düşmanı tâkip edip, hassa alayından, Kısımtay Mirza, Baba Çehre ve Böçke kumandasında olanları, İbrahim’i çıkmış zannederek, O, Agra’ya varmadan süratle yürüyüp, ele geçirmeleri için, takipçiyi tâyin ettik.</p>
<p>İbrahim’in ordugâhının içerisinden geçerek, otağ ve çadırlarını seyredip, Kara-Su’nun kenarına indik. İkindiye yakın, Halife’nin küçük kardeşi Tâhir Teberî, Sultan İbrahim’in cesedini kalabalık ölülerin içerisinden tanıyıp, başını kesip getirdi. O gün hemen, Humayun Mirza, Hoca Kelâm, Muhammedî, Şah Mansur Barlas, Yunus Ali, Abdullah ve Veli Hâzin’i, yüksüz olarak, süratle yürüyüp, Agra’yı ele geçirerek, hazineleri zapt etmek için, tâyin ettik. Mehdi Hoca, Muhammed Sultan Mirza, Âdil Sultan, Sultan Cüneyd Barlas ve Kutluk-Kadem’i de, yüksüz hâlde, süratle hareket edip, Delhi kurganına girerek, hazineleri muhafaza etmek için, tâyin ettik.”</p>
<p>Babur, bu büyük zafer üzerine Delhi’ye girdi. Az sonra Lodi Devlet’ne son verdi. Ülke kapılarını açan, yeni bir devletin artık burada meydana gelmesini sağlayan Panipat Savaşı’nı takip eden günlerde, Bâbürlü Devleti resmen kurulmuş oluyordu.</p>
<h2><span><strong>Babur Hindistan Padişâhı</strong></span></h2>
<p>Babur’un Hindistan hakimiyeti 1526-1530 yılları arasındadır. Kısa zamanda, beylerinin ve özellikle oğlu Humâyun’un gayretleri ile başarılar zinciri devam etmiştir. Savaş sonrası İbrahim’in karargâhından geçerek Ganj Nehri kenarına indi. Delhi’deki hazineler ele geçirildikten sonra, Aybeg’e, İltutmuş’a, Balaban’a, Firûz’a, Âlâ ed-Din’e, Tuğlukşâhlara, Seyyidîlere, ve Lodi’lere başkentlik etmiş olan şehrin güzel yerleri gezildi. Niz”am ed-Din Evliyâ’nın, onun ayak ucunda yatan mesneviler sultanı Emir Sultan Dihlevi’nin kabirleri de bu arada gezilmiştir.</p>
<p>Delhi Şıkdarlığına Veli Kızıl, vilayet divanına da Dost tayin edildi. Cuma namazında hutbe Babur adına okundu.</p>
<p>Babur, kısa ikâmet sonrası, Humâyun’un ele geçirdiği Agra’ya hareket etti. İbrahim, Lodi’nin annesine geçinebileceği kadar ihsanlarda bulundu. Lodi’lerin direnişlerinin kırılması amacıyla Humâyun ve kumandanlarını görevlendirdi. Senbel, Biyâne, Mivat, Dulpul, Güvaliyar, Rabiri, Kanauc’daki hanların dize getirilmesi için emirler verdi.</p>
<p>Bâbürlü kuvvetleri ve hanlarını asıl bezdiren mesele iklim şartları idi. Bunaltıcı sıcaklardan şikâyetler çoktu. Hoca Kela’nın yazdığı mısralar, Babur tarafından yerinde bulunmuştur. Ama yine de şu satırları yazmaktan kendini alıkoyamamıştır; “Allah bana Sind ve Hind’i bağışladı. Sıcak ve soğuktan şikâyet ediliyorsa Gazne vardır.”</p>
<p>Çitor Racası Sanga ile Kanva Savaşı Mart 1527’de yapıldı. Bu savaş sonunda Babur “gazi” unvanını aldı. 21 Mart 1527’de Lodi, emirleri karşı sindirme hareketine girişti. 21 Mart 1528’de Luknov ele geçirildi. 1529’da Gogra ile Ganj Nehirleri arasındaki bölgeyi kendisine bağladı. Bedahşan’daki Vali Humâyun, Babur tarafından af edilerek Hindistan’a dönebildi. Kendisine Sambhal vâliliği verildi.</p>
<p>Ömrü zorluklarla, savaşlarla geçen, fizikî bakımdan da yıpranan Babur hastalandı. 26 Aralık 1530’da hayata veda etti. Ölmeden önce kızı Gülbeden’in hatıratında belirttiği gibi yerine Humâyun’un geçmesini istemişti. Bu nedenle, “Senelerden beri yüreğimde yer tutmuş bulunuyordu ki, padişâhlığımı Humâyun Mirzâ’ya vererek kendim de Zerefşan Bağ’ının bir köşesine çekileyim. Allah’ın keremi ile bütün arzularım tahakkuk etti ise de sıhhat zamanında işbu arzuma nail olamadım. Şimdi bu hastalık beni harap etti. Hepinize, Humâyun’u benim yerimde padişâh olarak tanımanızı vasiyet ediyorum. Devletinin hayırhahlığında kusur etmeyeceksiniz ve hiçbir vakit sözünden çıkmayacaksınız…” denilmektedir.</p>
<p>Babur, kendi hatıratında da aynı vasiyeti şu şekilde anlatmaktadır “Devlet âyânı ve memleket erkânını çağırıp, biat ellerini, Humâyun’un ellerini verip, onu yerime veliahdliğe tâyin ettim. Hoca Halife Kanber Ali Bey, Terdi Bey, Hindu Bey ve bu kararda hazır bulunan diğer kimselerin hepsi kabul edip, bağlandılar.”</p>
<p>Babur’un cesedi Temürlü yası ile Cemne’nin sol kıyısında ki Nûr-Efşan’da toprağa verildi. Vasiyeti üzerine de, altı ay sonra gömülü olduğu yerden çıkarılıp, yine törenle Kabil’e taşındı. Türbesi Cihângir zamanında yapıldı. Geçtiğimiz asırda da kendisine mânen büyük saygı duyan Afgan Emiri Abd er-Rahman tarafından tamir ettirilmiştir. Babur, büyük bir asker, devlet adamı ve edebiyatçı idi. Türklüğü ile her zaman gurur duymuştur. Hatıratında bu husûsları yeri geldikçe anlatmıştır. Biyâne emiri Nizâm Han’a gönderdiği ferman ve öğütlerinde, “Ey Biyâne emiri!. Türkler ile kavgaya girme, Türklerin çevikliği ve kahramanlığı malûmdur. Eğer çabuk gelmez ve öğüt dinlemez isen, malûm olanı beyâna ne lüzûm vardır” demekten kendisini alamaz.</p>
<p>Babur, kendi hatıralarını tarafsız bir şekilde yazmıştır. Baburnâme veya Vekayi diye bilinmektedir. Bundan başka Arûz Risalesi, Mübeyyen, Risale-i Validiyye Tercümesi, Dîvân gibi eserleri yazmıştır. Kendi icadı olan Hatt-ı Baburi’si de önemlidir.</p>
<p>Babur, geride Humâyun, Askeri, Mirza Hindal ve Kâmrân gibi oğullar bırakmıştır. Kâmrân ile Humâyun Çağatayca kaleme aldıkları eserleri ile dikkati çekmektedirler. Kızları Gülrenk, Gülçehre ve Gülbeden Begimlerdir. Gülbeden de, Humâyun’un hayatı ve faaliyetlerini yazmış ve kadın müellif olarak zamanına damgasını vurmuştur.</p>
<p>1526-1530 yıllarına ait altın, gümüş ve bakır paraları ise müze koleksiyonlarında bulunmaktadır. Dört halife, Hazret-i Muhammed, Allah ibareleri göze çarpmaktadır. “Es-Sultan el-Âzâm Hakan el- Mükerrem”, “Zahir ed-Dîn Muhammed Babur Padişah Gâzi”, “Padişâh Muhammed Zâhir ed-Dîn Babur” gibi, Babur’un sosyal ve idâri mevkiini aksettiren paralara da rastlanmaktadır. Babur, Batı dünyasında kişiliği bakımından her zaman ilgi çekmiştir. S. Lane-Poole, W. Erskine, S. M. Edvards ve F. Grenard yazdıkları biyografi ve araştırmalar ile Babur’un tarihî önemine temas etmişlerdir.</p>
<h2><span><strong>Nâsır Ed-dîn Humâyun (6 Mart 1508/26-28 Ocak 1556)</strong></span></h2>
<p>Bâbürlü Devleti’nin ikinci hükümdarıdır. Babası Gâzi Zâhir ed-Dîn Babur’dur. Diğer kardeşleri Kâmrân Mirza, Askeri Mirza ve Hindal’dır. Kâbil’de 4 Zilkade 913/6 Mart 1508’de doğmuştur. Annesi, âsil bir aileden olan Mâhim Begüm’dür. Vekâyi’de, Humâyun’un doğumu ve isimlendirilmesi hakkında “Güneş hût burcunda iken Kâbil erkinde Hümâyun dünyaya geldi. Doğum tarihini şâir Mevlânâ Seydî, Sultan Humâyun Han şeklinde tesbit etti. Üç-dört gün sonra Humâyun adı verildi” denilmektedir. Çocukluğu, Babur’un vekâyinâmede anlattığı hâdiseler içinde geçmiştir. Kâbil’in Cengizlilerden ve Argunlardan alınmasından sonra babası tarafından buraya vâli tâyin edildi. O zamanlar herkesin ele geçirmeği istediği Bedahşân da Bâbürlülerin tasarrufuna girince, Humâyun’a verildi.</p>
<p>Gâzi Zâhir ed-Dîn Babur, Afganistan’ın ilhakından sonra geçidleri aşarak Pencâb’a girdi. 26 Şubat 1526’da babası ile birlikte Hindistan’daki fetihlere katılarak, Hisar Firûze üzerine yürüdü. Bu ilk zafer, ilerisi için hayırlı fal sayıldı. Babur, maiyetine ganimet dağıtırken bir kürur ak akçayı da oğlu Humâyun’a tahsis etmiştir. Hisar Firûze daha sonraları Atalık Bayram Han ile oğlu Ekber’e verilecektir. 21 Mayıs 1526’da Hindistan’ın kaderini teşkil eden Panipat Meydan Savaşı yapıldı. Humâyun bu savaşta fevkâlâde başarılar gösterdi.</p>
<p>Lodi ordusunun dağılmasında kumanda ettiği kuvvetler önemli rol oynadı. Bu meydan savaşında Lodi Sultanı İbrahim hezimet sonunda ölmüştü. Afgan kuvvetleri süratle Delhi gerisine doğru çekildi. Babur, düşmanın takibi işini Humâyûn’a verdi. Agra şehri ve kalesi de bu öncüler tarafından ele geçirildi. Onsekiz yaşlarında olan Humâyun, Lodi devlet hazinesine de el koymuştu. Nitekim Babur, Agra Kalesi’ne geldiğinde, ganimet taksimi yaparken, Kâmrân Mirza’ya on yedi lak, Humâyun’a ise yetmiş lak altın vermişti. Bundan, Humâyun’un babası nezdinde daha itibarlı olduğu anlaşılmaktadır. Agra hazinesinin dillere destan değerli bir elması da daha sonraları I. Tahmasb’a hediye edilecektir. Humâyun, Afganlıların Ganj boylarındaki zengin kasaba ve şehirlerini istilâ ile onları tenkil etti.</p>
<p>Ocak 1527’de, Agra’ya döndü. Bu esnada Racput Racası Rana Sanga Bâbürlülere karşı çıktı. Humâyun, Kanvâ’da Hindular ile karşılaşarak onları mağlup etti. Panipat’dan sonra en kanlı vuruşma burada cereyan etmiş ve Humâyun’un kumanda ettiği sağ kanat zaferin kazanılmasında rol oynamıştı. Hindistan işlerinin yoluna sokulmasından sonra Babur, oğlunu Afganistan’a gönderdi. Humâyûn, Bedahşân havâlisine avdet ettikten sonra, Türkistan işlerini de halletmekle görevlendirilmiştir. Humâyun, Özbek tehlikesine karşı devletin kuzey sınırlarını da korumakla yükümlü idi. 1529 yılına kadar Özbekler ile küçük çapta mücâdeleler olmuş ise de kalıcı sulh bu yılın sonlarına doğru temin edilebilmişti. Aynı yıl Babur, oğlunu Hindistan’a çağırdı. Humâyûn, Sambhal Kalesi’nde iken ağır bir şekilde rahatsızlandı. Babur, maiyetindeki en iyi hekimleri onun iyileştirilmesine memur etti. Aksilikler bir türlü sarayı terk etmedi. Bu defa Babur rahatsızlandı. Hindistan fatihi ve yeni bir devletin temellerini atan Babur, gün geçtikçe ağırlaştı. Bir ara maiyetini huzuruna kabul ile Humâyun’u veliahd ilân ettiğini bildirdi. Bu tercihinde, iyi muhakeme, himmet, vilâyet ele geçirmiş olması, iyi yönetim göstermesi, ülkeyi imar etmesi, halkının saadetini düşünmesi ve her şeyden evvel askeri tarafından sevilmesi, âdaletli olması rol oynamıştı. Gerçekten de Humâyun hem şehzâdeliği ve hem de hükümdarlığı sırasında bu güzel hasletlere sahip olmuştur. Babur, 26 Aralık 1530’da vefat etti. Cenazesi toprağa verildikten üç gün sonra Humâyun, Bâbürlü tahtına oturdu. Kendi adına hutbe okutturdu ve sikke kestirdi. Bu yıla ait altın, gümüş ve bakır sikkeler günümüze kadar ulaşabilmiş ve kataloglarda yerini almıştır. Humâyun, Bâbürlülerin ikinci hükümdarıdır. Cennet Aşiyânı, Nâsır ed-Dîn unvanları ile anılmıştır. Bazı sikkelerde “Nâsır ed-Dîn Muhammed Humâyun” ibaresine de rastlanmaktadır.</p>
<p>Babur’un ölümü ile Humâyun bazı tehlikeler ile karşı karşıya kaldı. Mahmud Lodi isimli taht iddiacısı Afganlıların da önemli ölçüde yardımını alarak ortaya çıktı. Bâbürlülerin zayıf kaldıkları sınır bölgelerinde sık sık ihlâl edici hareketlerde bulundu. Humâyun, Gucerat ve Bengâle’deki sultanların da kendi aleyhinde bulunduğunu biliyordu. Hemen harekete geçerek Cavnpur Kalesi’ni ele geçirdi. Bu sırada Guceratlı Bahadur Han ile Bengâleli Nusret Şah’ın gizli ittifak yaptıklarını gördü. Bu kritik durumda yapılacak ilk iş tehlike arz eden Mahmud Lodi’nin üzerine yürümekti. Bâbürlü kuvvetleri Devre denilen yerde Lodi’yi hezimete uğrattı. Humâyun, muzafferiyetten cesaret alarak Cavnpur Kalesi üzerine yürüdü ve burasını kolayca ele geçirdi.</p>
<p>1532’de Şîr Han, Bâbürlülere düşmanca hareket etti. Çunar meselesi yüzünden bu Afganlı ile anlaşma temin edilemedi. Çunar sıkı bir muhasaraya alındı. Ancak bu esnada Gucerat ordusunun Bâbürlü arazisini istilâ ettiği duyuldu. Humâyun, Çunar muhasarasını terk zorunda kaldı. Ordunun yöreden ayrılması üzerine Şîr Han rahatladı. Halk onu millî bir kahraman gibi görmeye başladı. Çok sayıda Afganlı da bu arada kendisine iltihak etti.</p>
<p>Humâyun, Mandasor Kalesi önlerine geldi. 24 Nisan 1535’de Guceratlılar ile savaş yapıldı. Sultan Bahâdur, yenilerek ülkesine doğru firar etti. Gucerat Yarımadası’nda Bâbürlü askerlerine karşı duracak kuvvet yoktu. Sultan Bahadur’un da nerede olduğu bilinemiyordu. Humâyun, bölgeden ayrılmadan önce kardeşi Mirzâ Askeri’yi vâli olarak bıraktı.</p>
<p>Gucerat’dan sonra Malva ve Handeş’in de itaat altına alınması Humâyun için hiç de zor olmamıştı. O böylece ikbalinin en yüksek zirvesine ulaşmıştı. Ancak, gelecekte devleti ve şahsını üzecek olan bazı hâdiseler meydana gelmek üzere idi. Hindal Mirzâ, Askeri ve Kâmrân, sükûnetin sağlanmak üzere olduğu bir sırada taht mücâdelesini başlattılar. Ebû’l-Nâsr Hindal Mirzâ, 1519’da doğmuştu. Annesi Dildâr Begüm idi. Delhi’ye giderek bu kaleyi ele geçirdi ve sultanlığını ilân etti. Kâbil’deki Kâmrân Mirzâ da bu hareketi hazmedemeyerek, Delhi üzerine yürüdü. İlk fırtınanın atlatılmasından sonra Humâyun, Çavsa/Çausa’da Afganlıları karşıladı. Şîr Han, bir gece baskını ile 27 Haziran 1539’da Bâbürlü ordusuna büyük darbe vurdu. Humâyun, hayatının ilk ciddi mağlubiyetini bu hadise ile tatmış oldu. Kendisi güçlükle Agra Kalesi’ne sığınabildi. Fakat, Afgan kuvvetlerinin yaklaşması üzerine burayı da terk ile batıya çekildi.</p>
<p>Bâbürlüler bir anda siyasî bakımdan yok olma tehlikesi ile karşı karşıya idi. Kısa zamanda, Kuzey Hindistan, Sûri Devleti’nin eline geçti. Bu hanedanın kurucusu, Hasan isimli at yetiştiricisinin oğlu olan Şîr Şâh idi. “el-Âdil” unvanı ile Sûri tahtına oturmuş ve talihinin de yardımı ile büyük bir siyasî unsuru kısa zamanda yok etmek üzere idi. 17 Mayıs 1540’da, Kanauc’da ikinci savaşı da kaybeden Humâyun, güçlükle Lâhor Kalesi’ne sığınabildi.</p>
<p>Humâyun, 1540-1555 arasında, Hindistan hakimiyetini kaybetti. Babası Babur gibi kazaklık hayatına başladı. Elim vaziyete rağmen kardeşleri de kendisine yardımcı olmadılar.</p>
<p>Humâyun, Çağataylı beyler ile bir toplantı yaptı. Sûriler de bu sırada Ravi Nehri’ni geçmişlerdi. Kâmrân ve Askeri Mirzâlar da Kâbil yolunu kapatmışlardı. Bu durumda tek bir sığınma yeri kalmıştı. O da İndus’un veya Pencâb’ın aşağı bölgesi Sind idi. Mecburen Sind’e doğru inildi. Bhakkar’daki Argunlu sultanı Hüseyin de Humâyun’u ülkesine kabul etmedi. Onu bir müddet oyaladı. Kâmrân Mirzâ ve Şîr Han’dan çekindiği için olumlu-olumsuz cevap vermedi. Humâyun, ona bir elci daha göndererek, gayesinin Gucerat’a geçmek olduğunu bildirdiği halde yine de reddedildi. Bunun üzerine Bhakkar istilâ edildi. 15 Ekim 1542’de hayırlı bir rüyâ sonrası Ekber dünyaya geldi.</p>
<p>Humâyun, Sind’de fazla kalmadı. Hâmide Banu ile İran’a doğru gitti. Safevî Şâhı Tahmasb tarafından hüsn ü kabul gördü. Şâh ve oğulları Sam, Alkas ve Behram tarafından istikbâl edildiler. Humâyun, Herat, Meşhed, Nişapur ve Sebzvar’ı ziyâret etti. Ağustos 1544’de Kazvin’de şâhın yazlık sarayında Bâbürlü-Safevi görüşmeleri yapıldı. Daha sonra Tebriz ve Erdebil’e de giden Humâyun, ziyaret sonrası Meşhed’e döndü. Safevilerden arzu ettiği yardımı alarak, Kâbil taraflarına hareket etti. Bedâhşân’a da kavuştuktan sonra, Kâmrân ve Hindal Mirzâ meselelerini neticelendirdi. 1554’de, Afganistan, tamamen sükûnete kavuşturulmuştu. Humâyun’un asıl maksadı baba mirası Hindistan’ı ele geçirebilmekti. Pencâb ve Agra’dan ulaşan haberlere göre Sûri tahtı fetret içinde idi. Şîr Şâh’ın ölümünden sonra, varisleri arasında niza mevcûd idi. Humâyun bu uygun fırsatı değerlendirerek Pencâb’a girdi ve Şubat 1555’de Lâhor’u ele geçirdi. İskender isimli Sûrili, Sirhind’de mağlub edildi. 22 Haziran 1555’de, Afganlılara büyük bir darbe indirildi. Delhi, 23 Temmuz 1555’de kapılarını Bâbürlü kuvvetlerine açmak zorunda kaldı.</p>
<p>Böylece, Humâyun ikinci defa Delhi tahtına oturdu. Osmanlı denizcilerinden Seydî Ali Reis Gucerat ve Sind yolu ile Delhi’ye gelmiş ve Humâyun tarafından huzura kabul edilmişti. Siyâsi ve edebî konuların görüşüldüğü sohbetlerde, Humâyun, Seydi Ali Reis’e izzet ü ikramda bulunmuş ve bir müddet sonra da Delhi’den ayrılmalarına izin vermişti.</p>
<p>Humâyun, 20 Ocak 1556’da, kütüphânesinde çalışır iken kaza geçirdi. 26-27 Ocak günü de hayata veda etti.</p>
<p>Humâyun’dan sonra tahta Ekber, Celâl ed-Dîn unvanı ile tahta çıktı. Atalığı Bayram Han sükûnetin iâdesinde çok emek sarf etmiş ve Bâbürlülerin taht kavgasına maruz kalmasını önleyebilmiştir.</p>
<p>Humâyun, Delhi’de toprağa verildi. Dul eşi onun için bugün dahi mimarî bir şâheser olan türbesini inşâ ettirdi.</p>
<p>Humâyun da edebiyat ile ilgilenmiş ve şiir yazmıştır. Bunlar bir Dîvân’da toplanmıştır. Hükümdarın kızkardeşi Gülbeden de kendi devri için son derece önemli olan Humâyunnâme’yi telif etmiştir. Teyze çocuğu Mirzâ Muhammed Haydan Duğlat da “Târih-i Reşîdî” yi yazmıştır. Handmîr ve İbrikçi Cevher de bu devrin tarihçilerindendir. Her ikisi de Humâyun’un himâyesini görmüşlerdir. Bayezid Bayat’da hem Babur ve hem de Humâyun devrinin tarihçisidir. Kanûn-ı Humâyûn, Tezkiret el- Vakıcat ve Tarih-i Humâyun/Hâtırat en az Humâyunnâme kadar öneme haiz eserlerdir.</p>
<h2><span><strong>Ekber ve Zamanı (1556-1605)</strong></span></h2>
<p>Bâbürlülerin üçüncü padişâhı Ekber’dir. Yükseliş devrindeki faaliyetleri, imar hareketleri, iç düzenin sağlanması ve hepsinden önemlisi yeni fetihler, Ekber’in büyük bir idareci olarak tanınmasını sağlamıştır. Humâyun’un oğludur. Şehzadelik döneminde olduğu gibi padişâhlık zamanlarında da Bayram Han’ın yardımlarını çok gördü. Celâl ed-Din unvanını alan Ekber, babası öldüğü zaman, Seydi Ali Reisi de görmüş ve onun tavsiyeleri ile tahta geçmeye hazırlanmıştır. Tahta oturuş tarihi 14 Şubat 1556’dır. Bayram Han’ın yardımlarıyla, devlete yönelik ilk tehlikeler ortadan kaldırıldı. 1561 yılında bazı saray entrikaları, Bayram’ı Ekber’den ebediyen ayırdı. Gucerat yolunda bir suikasta uğraması nedeniyle öldürüldü. Bayram Han ayrıca Çağatayca şiirleriyle de tanınmıştır. Divanı onun ruh zenginliği ile doludur.</p>
<p>Gucerat’ın imtiyazlı bir eyâlet haline getirilmesiyle, Bâbürlüler, batıda önemli bir deniz yolunu ellerine geçirmiş oluyordu. Bengale’de, Karanilerden Davud Şâh’ın çıkarttığı karışıklıklar, Han-ı Cihân komutasındaki askerlerce bastırıldı.</p>
<p>Ekber, 1583’den itibaren bir süre, Pencab’daki eski ve büyük şehirlerinden biri olan Lâhor’da oturdu. Buradan Afganistan hadiselerini yakından takip etme imkânına sahip oldu. İki yıl sonra da Mirza Câni’ye mansıbdar olarak tâyin ettikten sonra tekrar Delhi’ye, Agra’ya dönmüştür. Orta Hindistan’daki Dekken Yaylası’ndaki Nizâmşâhlar Devleti ile de münasebetler bozulduğu için, Bâbürlü orduları bölgeye hücum etti. Berar ve Handeş de itaat altına alındı. Nizâmşah, Ekber karşısında bir varlık gösteremeyeceğini anlayınca 1602’de barış yaptı.</p>
<p>Ekber, komşu devletler Safeviler ve Özbeklerle de yakın ilişkilerde bulundu. Safevilerin, Özbeklerle olan görüş farklılıklarından faydalanan Ekber, Afganistan’daki hakimiyetini yine emin ellerde bulundurdu. Ekber’i ülkesinde ve çevresinde büyükleştiren olayların başında zaferler zinciri yanında toprak reformunu uygulatması idi. Muzaffer Han Tilbeti ile Todar Mal bu reformları yoluna koyarken, iyi bir vergi işleyişi geliştirdiler.</p>
<p>Ekber, dini alanda da kendinden söz ettirmiştir. Aziz Ahmed’in de belirttiği gibi, Ekber, 1578’de, sünni İslam inancından genel bir seçmecilik doğrultusunda hareket eğilimi gösteren manevi bir kriz safhasında geçiyordu. Bu eğilimin kaynağı ve teşvikcisi hiç şüphesiz Şeyh Mübarek Nagori’nin küçük oğlu ve yakın arkadaşı Ebu’l Fazl’ın fikri tecessüsü idi. Hinduizm, Lainizm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştlük gibi başka dinlerin temsilcileri veya tebliğcileriyle tartışmaların düzenlendiği ibadethâne de temin etti.</p>
<p>Cibâdât, Arapça Cibâda’nın çoğulu. Allah için toplanılan yer. Hindistan’da Bâbürlü Celâl ed-Dîn Ekber Şâh (1556-1603) tarafından inşâ ettirilmiş özel yapı ya da ibadethâne denilmiştir. Bâbürlüler Lâhor, Delhi, Agra ve Fetihpur Sikri şehirlerini hem imâr etmişler hem de başkent olarak kullanmışlardır. Celâl ed-Dîn Ekber Şâh devresi de Bâbürlülerin en parlak zamanıdır. Çişti şeyhine duyduğu yakın alâka dolayısıyla Fetihpur Sikri’yi inşâ ettirmiştir. Agra yakınlarındaki başkent su kaynaklarının azalmasına kadar, bu şehir Bâbürlüler tarafından ülkenin en güzel şehirleri mevkiine yükseltilmiştir. Ekber, 1575’de, Fetihpur Sikri’de büyük bir divanhâne yaptırdı. Buna, o zaman “ibâdethâne” denilmiştir. Ancak, gerçekte buranın ibâdet ile herhangi bir alâkası yoktu. Daha çok münazara yeri olarak kullanılmıştır. Şeyhler, Seyyidler, ulema ve saray mensuplarından din ilimleri ile meşgûl olanları toplanmış, aralarında dinî mevzularda müzâkereler yapılmıştır. İbâdethâne’nin ilk sakinleri Müslümanlar idi. Zira, Ekber, vahdet-i vücûda kâil tasavvufa müncezip olmakla beraber, hâlâ Müslümanlığa bağlı idi. İbâdethâne ve oynadığı rol, Müntehab üt-Tevârih müellifi Bedaunî ile Ekber devrinde büyük nüfuz kazanmış olan Ebû’l-Fazl Allâmi tarafından tafsilatlı bir şekilde anlatılmıştır. Ekber, daha sonra Müslümanlar dışında Brahmanların, lainacıların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Zerdüştlerin ibâdethâneye girmelerine, münâzaralara katılmalarına izin vermiştir. Özellikle perşembe gecesi sabaha kadar devam eden sohbetler bazen Ekber tarafından da takip edilmiştir. Tarihçilerin ifâdelerine göre ibâdethânenin geniş salonları vardı. Her bölüm bir münâzara grubuna tahsis edilmişti. İbâdethâne’nin önemi zamanla arttı. Din âlimleri de Ekber’in huzurunda şöhret kazanmayı düşündüklerinden, ülkenin her yerinden, Fetihpur Sikri’ye gelerek, münâzaralara dahil oldular.</p>
<p>Şi’i uleması, sünniler yanında sessiz kalmışlar, fakat münâzaranın sonlarına doğru kendi fikirlerini empozede göze çarpmışlardır. Ebu’l-Feth, Molla Muhammed ve mîr Şerif de yıldızı parlayanlar arasında bulunuyorlardı. Münâkaşalar o kadar ileri gitti ki, sonunda Ekber, yakınında olan ve büyük âlimlere karşı nefret duymaya başladı. İbâdethâne’de bir müddet sonra, şiî-sünnî dengesi bozuldu. Bunlar birbirlerini şiddetle itham bile ettiler. Şiîler sünnîlere kâfir, sünniler de onlara aynı şekilde karşılık verdiler. Seyirci durumdaki Ekber, birgün, bir Müslümanın, şer’an ne kadar kadın alabileceğini sordu. Sünnî ulema, Hinduların sadece odalık olabileceğini söylediler. Halbuki Ekber’in bir eşi Hindû asıllı idi ve bu cevap hiç de hoşuna gitmemişti. Aynı soruyu şiî ulemaya sorduğunda, onlar ise mutedil cevap verdiler, ister bir saat, ister doksandokuz yıl için olsun muta (geçici nikâh) nın câiz olduğunu ifâde ettikleri gibi milliyetinin mevz-ı bahis olmadığını söylediler. İbâdethâne’de ilmî ve felsefî münâkaşalara da açık olmuştur. Dinî olmayan ilimlerde şöhret kazanmış kimselerde, kendi görüşlerini serbestçe ileri sürebilmişler ve bazılarına da Ekber şahsen katılmıştır. Ancak, düşünceye müteallik fikirler Hindu âlimlerince daha iyi ortaya konulduğu için, ikna edici olmuşlardır. Ekber de, onların söylediklerini doğru kabul ediyor ve zıt görüşler için İslâm âlimlerinin zayıf kalmasına da ses çıkarmıyordu. İbâdethâne bu defa da kapılarını Parsîlere açtı. Safeviler tarafından ülkeden çıkarılmış olan Parsiler, dinî toleransın daha çok görüldüğü Hindistan’a sığınmışlardı. Çeşitli dinlere mensup insanların yaşadığı Bâbürlü ülkesinde Saraya ve İbadethâneye kadar nüfûz edebilmeleri önemli bir hâdisedir. Bunlar, İbâdethânedeki sohbetlerinde Zerdüştlüğün ne olduğunu anlatmışlar ve kendilerine göre, kabul edilebilir savunma da yapabilmişlerdir. Parsilerden sonra Hristiyanlar da İbâdethânede görüldüler.</p>
<p>Bilindiği gibi Hristiyanlık Hindistan’a Portekizliler tarafından getirilmişti. Bunu Hindistan siyâsetine yakın ilgi duymaya başlayan İngiltere takip etmiştir. Misyonerler de Hindistan’daki dinî toleranstan faydalanarak serbestçe dolaşmaya, akidelerini yaymakta pek zorlukla karşılaşmadılar. Ekber, Portekiz kolonisinden bir Hristiyan heyeti Fetihpur Sikri’ye dâvet etti. Bir Cizvit rahibi Ekber ve maiyetinin huzurunda, İbâdethânede, bu rahipler ile görüştü. Münâzaralarına da katıldı. Abd el- Kâdir’in hoşuna gitmemesine rağmen, saray mensuplarından Ebû’l-Fazl Allâmi’nin de aynı fikir dairesi etrafında görüş beyan ettiği görülmektedir. Hükümdar zamanın fikirlerini ve bu espriye dayalı olarak ruhunu öğrenmeli ve buna göre hareket etmelidir. Mezhep farkları da olmamalıdır. Herkes, Ekber etrafından toplanmalıdır sözleri de Ebû’l-Fazl Allâmi’ye aittir. İbâdethâne toplantıları yeni bir akım ortaya çıkardı. Din-i İlâhi denen görüş sadece saray çevresinde taraftar bulabildi. O zamanki İslâmî kaidelere taban tabana zıt mahiyet taşıdığı için, İslâm uleması tarafından reddedilmiştir. Ekber’in ölümü ile mesele kendiliğinden kapanmıştır. Buna rağmen Abd el-Kâdir Bedaunî, Ekber’in İbâdethâne modelini ve ortaya çıkan Din-i İlâhi’ye şiddetle karşı çıkmıştır.</p>
<p>İbâdethânenin rolü, Fetihpur Sikrideki su kaynaklarının yeterli olmayışı yüzünden başkent özelliğini kaybetmesi ile zayıfladı. Şu anda mevcut kalıntılardan İbâdethânenin neresi olduğu kesin olarak belli değildir. Fetihpur Sikri’deki kalıntılar arasında saray kompleksi civârında aranması gereklidir.</p>
<h2><span><strong>Cihângir</strong></span></h2>
<p>Ekber’in 25/26 Ekim 1605’de, gece yarısı vefat etmesi, yakalandığı şiddetli dizanteriden kaynaklanmaktadır. Büyük bir tören ile Agra’da, Skendara (İskenderiye)’da toprağa verildi. Sonraları mezarı üzerinde muhteşem bir türbe inşâ edilmiştir. Babası tarafından, padişâh ilân edilmesi sağlanan Cihângir, 24 Ekim 1605’de tahta geçmiştir. Unvanı Ebû’l-Muzaffer Nûreddin’dir. Asıl adı Selim’dir. Fetihpur Sikri’de 1569’da dünyaya gelmişti. Annesi Rajput kökenli Raca Bihâri Mal Kaluchi’nin kızıdır. Meryem üz-Zamanî diye şöhret bulmuştur.</p>
<p>Büyük oğlu Hüsrev, önce babasına itaat arz ettiyse de kısa zaman sonra isyâna kalkıştı. 6 Nisan 1606’da, Pencâb’a sığınarak Müslümanlara rakip zümre olarak temayüz eden Sihlerin yardımını istedi. Guru Taran Arcun, bu âsi şehzâdeyi destekledi ve Lahur Vâlisi Dilâver</p>
<p>Han’a karşı savaşmak üzere asker verdi. Pencâb’da Bâbürlü nüfûzunun zayıflamasını önlemek üzere Cihângir, yardımcı kuvvet göndererek, isyânı bastırdı. Hüsrev, Cullandar yakınındaki Bhairoval’de mağlup edildikten sonra esir alındı. Cihângir, bu âsi evladın suçunu, insanî nedenlerle bağışladı. Fakat gözlerine mil çektirdikten sonra Burhanpur’a sürgüne gönderdi. Hüsrev, ölümü olan 1622 yılına kadar bu kalede mahpus hayatı yaşadı.</p>
<p>Cihângir’i oldukça meşgul eden meselelerin başında, Melik Amber gelmektedir. O, aslında Habeş asıllı bir kimse olup, nizâmşâhi sarayında, türlü yollarla meliklik rütbesine kadar yükselebilmişti. Dekken’de dağlık arazide meskûn Marathalarla anlaşarak Cihângir’e karşı baş kaldırdı. 1608’de, şehzâde Hürrem, Melik Amber’e karşı başarılı bir tedip harekâtı uygulayarak, Bâbürlülerin kaybettikleri toprakları geri aldı. Bu sebeple babası ona Şâh Cihân ismini verdi. Melik Amber, uzun süre Bâbürlüleri meşgûl etmiş ise de sadece Dekken taraflarında sükûneti bozabilmiştir. Kandehar’ın İranlılar tarafından kuşatılıp, ele geçirilmesi de, Cihângir için tehlike arz etmiştir. Bir ara asi duruma düşen Şâh Cihan Melik Amber’e yaklaşmış ise de, Cihângir bu kritik anda, oğlunu kendi tarafına çekmeyi başarabilmiştir. Şâh Cihân, affedildikten sonra (1625), iki oğlu Dara Şikûh ile Evrengzib’i rehin olarak saraya gönderdi. Kendisi de Madhya Prades’deki Bâlâgât vâliliği ile yetindi.</p>
<p>Cihangîr, 1611’de Nûr Mahal veya Nûr Cihân diye tanınan Mihr en-Nisâ ile evlendi. Gıyâs Beg ve oğlu Âsâf Han’a bu kadının etkisi ile geniş yetkiler verdi.</p>
<p>1612’de Bengal’de ayaklanmalar (bulgak) birbirini takip etti. İslâm Han, Şücâ ed-Devle isimli bir kumandanı Bengâl ayaklanmasını bastırmakla görevlendirdi. Bâbürlüler, âsi Osman’ı mağlup ettikten sonra merkezi Daka/Dacca’yı ele geçirdiler. Bu şehir daha sonra Cihângir-nagar adını almıştır.</p>
<p>Cihângir, dış münâsebetlerde de başarılı bir siyâset uygulamıştır. 11 Haziran 1622’de Safevi- Bâbürlü sınırı üzerinde bulunan Kandehar, 1. Büyük Abbas (1588-1629) tarafından ele geçirildi. Buna rağmen, iki hükümdar arasındaki münâsebetler iyi seyir takip etmiş ve elçilik heyetleri teati edilmiştir. Yâdigâr Sultan Ali, Zeynel Beg, Mîr Veli, Haydar Beg, Ağa Muhammed ve Tahta Beg gibi elçiler iki saray arasındaki anlaşmazlıkları gidermişler, dostluk temellerini atmışlardır.</p>
<p>Safevîlerin büyük rakibi olan Mâverâ ün-Nehr Özbekleri de Agra sarayına elçi göndermişler, başta Nûr Cihân olmak üzere hediyeler takdim etmişlerdir.</p>
<p>Hind deniz ticaretini ele geçirmek ve bulunduğu yerleri muhafaza etmek isteyen Portekizliler, Cihângir zamanında İngiliz rekabeti ile karşı karşıya idiler. Diu, Daman, Bassein, Goa ve Bengâl’de Hugli ile Çittakong’a gönderilen kıymetli maddeler, Portekiz’e ulaştırılıyordu. Ancak, az zaman sonra Hind ticâretinin önemini kavrayan İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar da Hindistan kıyılarında koloniler meydana getirdiler. İngiltere’de kurulan “East Indian Company/Doğu Hind Sirketi”, Cihângir’le temasa geçtiler ve Portekizliler gibi bazı haklar istediler.</p>
<p>W. Hawkins, W. Finch, Jhon Jordain, N. Withington, Th. Coryat Sir Thomas Roe ve Terry Edward Cihângir zamanında Hindistan’a geldiler ve Bâbürlü memleketini batıya tanıttılar. W. Hawkins ile Sir Thomas Roe, Cihângir’le şahsen görüştüler ve İngiltere için ticâri imtiyaz istediler. Bunların Türkçe de bilmeleri münâsebetleri daha olumlu yolda etkilemiştir. Sûrat, Ahmedâbâd, Lâhor, Ecmir Agra, Delhi ve Burhanpur’da yabancı menşeli tüccârlar emniyet içinde mal alıp-satabiliyorlardı.</p>
<p>1626’da, Cihângir, Mahabet (Muhabbet) Han’ın ayaklanması ile uğraştı. Hatta Kâbil yolunda iken esir edilerek, Nûr Cihan’ın nüfuzundan kurtarıldı. Şah Cihân da sahneye çıkarak, babasına karşı Mahabet Han ile işbirliği yaptı. 1627’de Keşmir’e gitti. Burada rahatsızlandı ve şiddetli astım nöbeti sonunda vücûdu zayıf düştü. Tabiplerin isteği üzerine Lâhor’a geri dönerken yolda, Bhimbar’da vefat etti (27 Sa’fer 1037/28 Ekim 1627). Nâşı, Lâhor’da Ravi Nehri’ne yakın Şâh Dârâ’da toprağa verildi. 1637’de tamamlanan Türbesi, XVII. Yüzyıl Bâbürlü sanatının şâheserleri arasında yer almıştır.</p>
<p>Cihângir, yirmi iki yıllık saltanatı esnasında başarılı bir hükümdar olarak Bâbürlü tahtını işgâl etmiştir. Marata, Sih, Afgan, Bengal ve şehzâde isyanlarını ise ustalıkla bastırmıştır. Onun tek zaafı herhalde, önceleri eşi Nûr Cihân’ın nüfuzu altında kalmasıdır. Ataları gibi tabiat âşığı idi ve</p>
<p>Hindistan’ın birçok yerinin mimâri eserlerle süslenmesinde önayak olmuştur. Agra, Lâhor, Şeyhapura ve Keşmir’de bunun en güzel örneklerini görmek mümkündür. Keşmir’deki Dal Gölü’ndeki Şâlimar Bağ, bahçe mimârisinin güzel bir numûnesidir. Agra-Delhi ve Lâhor’u birleştiren ana yolda, iki sıra hâlinde ağaç diktirilmesi, o devir için hiç uygulanmamış bir teşebbüstür.</p>
<p>Babur gibi, âlim hükümdar geleneği de Cihângir tarafından temsil edilmiştir. Şâhsi hatıralarını ihtiva eden “Tüzûk-i Cihângiri” 1622 yılına kadarki olayları tasvir etmektedir. Mutemid Han da “İkbalnâme-i Cihângiri” de, Cihângir devri olaylarını anlatmaktadır.</p>
<p>Cihângir, ikisi kız, beşi erkek; yedi çocuk babası idi. Oğulları: Sultan Hüsrev, Sultan Perviz, Sultan Hürrem veya Şâh Cihan, Sultan Taht, Sultan Şehr-i yâr’dır. Ölümünden sonra ise Bâbürlü tahtına Şâh Cihân geçmiştir.</p>
<h2><span><strong>Cihan Şah ve Alemgir Zamanı</strong></span></h2>
<p>Dâverbahş’ın kısa saltanatını Cihân Şah’ınki tâkip etti. Gerçekte Hindistan’daki Bâbürlülerin dördüncü hükümdarıdır. 1628-1657 yılları arasında saltanat sürdü. Han Cihân Lodi’nin yakın yardımları ile sarayda ikinci Bayram Han devri yaşatılmıştır. Baş kaldıran Hindu racaları tenkil edilmiş, Bengâle Körfezi’ne sızmaya başlayan Portekizlilere karşı durulmuştur. 1631’de çok sevgi ve saygı duyduğu eşi Mümtaz Mahall’in ölümü kendisini son derece üzmüştür. Hatırasını sonsuza dek yaşatmak için Tac Mahall’i inşâ ettirdi.</p>
<p>Şah Cihân, 1657’de hastalandı. Dara Şükûh, Şâh Şücâ, Evrengzib ve Murad Bahş arasında taht kavgaları başladı. İkinci oğul Şücâ Bengâle’de bağımsızlığını ilân etti. 28 Şubat 1658’de Bahâdurpur Çarpışması bütün dengeleri alt üst etti. Bu defa Evrengzib sahneye çıktı. Evrengzib, kısa zamanda tahta çıkışını sağlayabildi. Babası Şâh Cihan’ı tutuklattı (Haziran 1658). Bir ay sonra da padişâhlığını ilân etti. Cihân Şah’ın kızı padişâh Begim hayatı boyunca babasına bakmış, 1681’de ölmüştür.</p>
<p>Evrengzib, Muhy ed-Dîn Alemgir adı ile tahta çıktı (13 Temmuz 1658). Saltanat süresi elli yıla yakındır. Son büyük Bâbürlü padişâhıdır. İç ve dış meseleleri zamanında ve kesin olarak halletmiştir. Assam, Patan, Dekken, Jat ve Maratha gibi problemler 1690’da sona erdirilmiştir. Jean-Babtiste Tavernier, François Bernier, J. F. G. Careri ve W. Norris zamanında Hindistan’da gezdiler. Batıya Âlemgir hakkında bilgi verdiler. Mayıs 1705’de hastalandı. 3 Mart 1707’deki rahatsızlığı, tabiplerin bütün ihtimamlarına rağmen önlenemedi. Evrengâbâd adı verilen yerde, Ravza’da toprağa verildi. Vasiyetnâmesi ülkede geniş yankılar uyandırdı. Bütün zamanını, halkının refahı, ülkenin imârı ve İslamiyetin yükselmesi için harcamıştır. Âdâb-ı Alemgiri, Rukû’at-ı Âlemgiri ve Ahkâm-ı Âlemgiri kendi zamanında telif edilmiştir.</p>
<h2><span><strong>Çöküşe Doğru</strong></span></h2>
<p>Bahâdur, Cihândar, Ferruh Siyer, Refi’üd-Derecât, çöküşte Bâbürlülerin son hükümdarlarıdır. Devirleri sürekli iç karışıklıklar ve şehzâdelerin mücâdeleleri ile geçmiştir. Nûr ed-Dîn unvanı ile tahta geçen Muhammed 1748’e kadar saltanat sürmüştür. Nâdir Şâh, onun zamanında Hindistan’ı istilâ etti. Nâdir Şah, Afganistan ile Hindistan arasındaki meşhur Hayber Geçidi’ni aştıktan sonra Lâhor üzerine yürüdü. Burasını kolayca ele geçirdi. 6 Şubat 1739’da Karnal bölgesini ele geçirdi ve Deilei üzerine yürümeye hazırlandı. Muhammed Şâh, meydan muharebesi sonunda yenildi. Muhammed ile Nâdir Şâh arasındaki barış, daha fazla kan dökülmesini engellemiştir. Bununla da kalmayan Nâdir, akrabalık tesis ettiği zavallı Muhammed’i tekrar tahta geçirdi. Nâdir Şâh, şimdiye kadar yaptığı seferlerde ele geçiremediği kadar ganimeti ülkesine taşıdı. Böylece, Hindistan’ın, Bâbürlülerin bazı kıymetli eşyaları da el değiştirdi. Kûh-ı Nûr ve Taht-ı Tavus da bunlar arasında bulunuyordu. 1739’da ülkesine dönen Nâdir Şâh, Hindistan’ın manevi koruyuculuğunu sürdürdü, bu arada Muhammed ise harap olan Delhi’yi imâra teşebbüs etti. Ahmed Şâh Dürranî, 1748’de Hind istilâsına başladı. Muhammed Şâh yine tehlikeli günler geçirdi. Arkasından, Ahmed Şâh Abdahi Sirhind’de Delhi sultanını mağlup etti. Muhammed Şâh, bir ay sonra, 16 Nisan 1748’de öldü ve Nizâm ed-Dîn Evliyâ Türbesi’nin karşısındaki avluya gömüldü. M. H. Hüseyin’e göre, Muhammed, Delhi’de hüküm süren Timurlu yâni Bâbürlü sülâlesinin oldukça muktedir son hükümdarı idi.</p>
<p>II. Âlemgir, II. Şâh Âlem, Bidar Baht ve Mû’in ed-Dîn II. Ekber 1748-1837 tarihleri arasında hüküm sürdüler. Daha önceleri Portekizlilerin deniz hâkimiyetlerini bu defa yine batılı güçlerden İngilizlerin devam ettirdiği görüldü. Askerler ve şirketler aracılığı ile önceleri kıyılarda, sonra Bengâle ve Delhi taraflarında etkili oldular. 1804 yılında, II. Şâh Âlem zamanında, Alb. David Ochterlony, Delhi’deki sarayda yerleşti ve üstlerinden gelen emirleri ve bazı imtiyazları padişaha kabul ettirdi.</p>
<h2><span><strong>Yıkılış (1858)</strong></span></h2>
<p>Mu’in ed-Dîn II. Ekber’den sonra Bâbürlü tahtına II. Badur Şah geçti. Kaynak ve paralardaki tam adı Ebû’l-Muzaffer Sirâc ed-Dîn Muhammed II. Bahâdur’dır. Bâbürlü hanedanının son hükümdarı olarak dikkati çekmektedir. Adeta harabeye yüz tutan Delhi’deki Kala-ı Mu’allâ’da oturmuştur. 1837 ile 1857 tarihleri arasında saltanat sürdü. Calcutta ve Meerut ayaklanmalarında, pek etkili olamadı.</p>
<p>Sepoy (sipahi) ayaklanması ise daha çok İngilizleri ilgilendirmektedir. Sir John Lawrens, 8 Haziran’da Delhi yakınlarına kadar sokulabildi. Şehir her taraftan top ateşine tutuldu. Bir hafta sonra, W. S. R. Hodson surları aşmaya muvaffak oldu. Sepoylar ve padişâh Kala-i Mu’allaya sığındılar. Şehirde İngiliz egemenliği kurulunca II. Bahadur, mecburen, Humâyun Türbesi’ne sığındı. İngilizler burada ve dışarıda birçok cinâyetler işledikten sonra Padişâhı ele geçirdiler. Ömür boyu hapse mahkûm edildi. Aralık 1858’de resmen tahttan indirildi. Burma’ya Rangun şehrine sürgün edildi. Yıl sonunda, karşılaştığı acı günler, akraba ve yakınlarının gözleri önünde öldürülmelerinin bıraktığı etki ile hayata vedâ etti (1862). 2 Ağustos 1858’de, Hindistan’ın Yönetilme Kanunu yürürlüğe girdi. Böylece, Hindistan sömürge durumuna düşürüldü. Kraliçe Victoria, Hindistan İmparatoriçesi olarak saygı gördü. İlk genel vâli ise Charles John Canning/Earl Canning’dir. İngiliz yönetimi bir asır bile devam ettirilemedi. Ülke, Bâbürlülerin sağladığı emniyeti ve iyi yönetimi bir daha göremedi. Gandi ile</p>
<p>Ka’id-i Azam Muhammed Ali Cinnah yeni Hindistan’ın bağımsızlık rüzgârlarını estirmeye çalıştılar. Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Keşmir gibi bölümleri ile renkli bir yapı kazandırıldı. Ama Hindistan’a bugün de olduğu gibi hiçbir zaman sükûnet getirilemedi.</p>
<h2><span><strong>İdarî ve Askerî Teşkilât</strong></span></h2>
<p>Hindistan’da, Gazne ve Gur saraylarının etkileri görülür. Daha sonra Türk asıllı kabileler, kurdukları hanedanlarda eski devlet an’anesini de ilâve ederek, yeni bir tarz meydana getirmişlerdir. 1526’dan itibaren Babur, Timurlu sarayının idarî tarzını devam ettirmiş, halefleri de bazı yeniliklerle aynı tarzı uygulamışlardır.</p>
<p>Padişâh: Bâbürlü hanedanının başı padişâh idi. Babur, Kabil’de iken bu unvanını benimsemiş ve Hindistan’da da kullanmıştır. Diğer taraftan Şehinşah, Hakan ve Şâh gibi unvanların da 1858’e kadar isimlerin sonunda yer aldığı görülmektedir. Padişah, devlethâne denilen sarayda ikamet etmekteydi. Bu devlethâneler daha sonra başkentlerin değişmesi ile Delhi, Agra, Fetihpur Sikri ve Lahor gibi şehirlerde göze çarpmaktadır. Padişâh eşleri de Nûr Mahal, Nûr Cihan, Begüm, Sahip, Cihanârâ, Padişâh Begüm ve Tâc Mahâl gibi unvanlarla anılmış, gerçek isimleri zikredilmemiştir. Padişâh eşleri, zaman zaman devlet idaresine müdahale etmiş, bu konuda bazıları mensup oldukları ailelerden güç almışlardır.</p>
<p>Vekilü’s-Saltana: Padişâhtan sonra devlet işlerinde en yetkili kişidir. Bunun memuriyet unvanı Vekilü’s-Saltana veya Vekil-i Mutlak idi. O, nazâri olarak bütün sivil ve askerî işlerde padişâhın vekili durumundaydı.</p>
<p>Vezir: Vezir veya Divân-ı âlâ denilen, malî işleri yürüten ve düzenleyen saray görevlisidir. Divân-ı Hâlise ve Divân-ı Ten, bu vezirin iki yardımcısıdır. Delhi, Agra, Lahor ve kısa müddet Fetihpur Sikri’den, idare edilen, gelirleri merkeze gönderilen arazi işleri ve maaşlarla ilgilenmekteydi. Hizmet karşılığı verilen her türlü tımara, caygir (jagir) işlerine Divân-ı Ten bakmaktaydı.</p>
<p>Mîr Bahşı: Merkezde ordunun idarî ve malî işlerinden sorumlu makamdı. İkinci, üçüncü ve dördüncü bahşılar, Mîr Bahşı’ya yardım etmekteydiler.</p>
<p>Sadrü’s-Südûr: Bâbürlüler’de din işlerinin başıdır. 1526’dan önceki Hind sultanlıklarında bu makamın adı Sadr-ı Cihan veya Sadrü’s-Südûr idi. Sadrü’s-Südûr, ülkedeki vakıflarla, sadaka ve hayır işlerine de bakmakta, tanzim etmekteydi. Bâbürlü hükümdarları, âlimleri ve din adamlarını himaye etmişler, onların geçimleri için toprak dağıtımları yaptırmışlardı. Sadrü’s-Südûr da, bunların denetimini yapmıştır.</p>
<p>Mansıbdar: Bey karşılığı bir terimdir. Mansıb sahibi anlamına mansıbdar diye hitap edilirdi. Heft- Hezâri, Penc Hezâri ve Deh Başı belirli sayıdaki askerin komutanı idi. Mansıbdarlar aynı zamanda hem Türkçe ve hem de Farsça unvanlar kullanmışlardır. Dü-esbe (iki atlı), Se-esbe (üç atlı) anlamına gelirdi. Tımar sahipleri, belirli askere bakmak ve savaşa hazır tutmak zorundaydı. Zaman zaman süvariler bölgelerinde kontrol edilir, gerçek at sayısı tespit edilirdi. Delhi sultanlıkları zamanından beri süvari meselesi bazı suiistimallere uğramıştır. Bir ata sahip kişi, yasal olmadığı halde üç, dört ata malikmiş gibi denetimcileri kandırıyor ve ona göre tahsisat alıyorlardı. Bâbürlü hükümdarları, bu gibi hileleri önlemek için azami dikkat göstermişler, malî kaynakların heder olmasını önlemeye çalışmışlardır. Bu sebeple Dad-ü Mahalli Nizamnâmesi’ni yürürlüğe sokmuşlar, defter tutturmuşlar ve işe yarar atları damgalamışlardır. Ekberşah, bu konuya büyük itina göstermiş, damgalı at sayısına göre, sahiplerine tahsisat verdirmiştir.</p>
<p>Valâşahî: Valâşahî, hassa askeri anlamındadır. Ekber’in meydana getirdiği ahâdi, seçkinler kıtası idi. Tımar sahibi veya komutanlar, ücretlerini kendileri tespit eder, %5 tutarını kendilerine ayırırlardı. Yayalar, süvariler ve filler, savaşta önemli rol oynarlardı. Bâbürlüler modern harp aletlerine de ihtiyaç duymuşlar ve mütehassıslarını ordu teşkilâtı içinde görevlendirmişlerdir. Top kullananlara topçu veya topcıyan, tüfek sahiplerine, tüfengendaz denirdi. Filler ise genellikle Bengal’den temin edilirdi. Şahne-i Pilân, fillerden sorumlu görevliydi. Bâbürlü ordusu, o devrin en kalabalık askerine sahipti. Harp zamanında ikiyüz binden ziyade asker toplandığı olurdu. Süvariler en önemli askerî sınıf olup, piyadeler ondan sonra gelmekteydi.</p>
<p>Eyaletler: Bâbürlüler, XVIII. Asır ortalarına kadar, geniş sınırlara sahip olmuşlardı. Pencab; Sind, Düab, Kara, Orissa, Bengal, Gucerat, Dekken ve Keşmir bölgelerinde vilayet sistemi uygulanmıştır. Vilâyet’e aynı zamanda Sûbe de denilmekteydi. Bunların sayıları onbeş ila yirmi arasında değişmiştir. Vâli veya sûbedar (sipahsâlar) vilâyeti idare ederdi. 1526’da Babur zamanında, şu idarî bölgeler mevcuttu: Bihre, Lâhor, Siyalkot, Dipalpur, Sihrind, Hisâr-ı Firûze, Delhi, Miyan Düab, Mevat, Biyâne, Agra, Miyan, Gvalyor, Kâlpi, Kanauç, Sambhal, Lekhnur, Haydarâbad, Oudh (Eved), Bahreyiç, Cunpur, Bihar, Saren, Çeparen, Ranthambhor. Vilâyetde sûbedardan sonra gelen memurlar da divân, bahşi, sadr unvanlarını alırlardı. Sûbeler, serkar (kaza) lara bölünmüştür. İdârecisi Fevcdârdır. Her serkar da, pergeneye ayrılırdı ki bu birim de nahiye karşılığıdır.</p>
<p>Kutvâl: Kutval, Delhi sultanlıkları teşkilatında yer alan idarî bir terimdi, Bâbürlüler da bunu devam ettirmişlerdir. Vazifesi, şehrin emniyet ve asayişini temin etmekti. Bu, şehir sakinlerinin bir listesini tanzim eder, giriş çıkışları kontrol ettirirdi. Kapıların akşam kapanması sabahleyin açılması ile de bu makam sorumlu idi. Pazar yerlerindeki fiyat kontrolü, ölçü denetimi, çevre temizliği ve Hindu kadınların yakılmasını önlemek de Kutval’in işleri arasındaydı.</p>
<h2><span><strong>Kültür ve Sanat Mimârî</strong></span></h2>
<p>Bâbürlüler, Hindistan’da kendilerine has bir mimarî tarzını geliştirdiler. Hindistan’da hâkim oldukları her yerde önemli eserler meydana getirmişlerdir. Bu eserler bugün dahi hayranlıkla seyredilmektedir. Babur ve Humâyun devri, Hindistan’da devletin yerleşmesi devresiydi. Buna rağmen bahçe mimarisi geliştirilmiş ve Delhi, Agra ile Fetihpur Sikri civarında bazı düzenlemeler, yeni binalar vücuda getirilmiştir. Ekber, Cihângir, Şah Cihan ve Evrengzib, Bâbürlü mimarisine en parlak devirlerini yaşattılar.</p>
<p>Bâbürlü başkentleri Kabil, Lahor, Delhi, Agra ve Fetihpur Sikri’dir. İlkönce bu merkezler mimârî eserlerle, câmi, türbe, bahçe, köprü, su arkları ve köşklerle süslenmiştir.</p>
<p>Agra: Ganj’ın batısındaki en büyük kolu Cemne (Jumna) adını taşımaktadır. Agra, bu nehrin hemen sahilinde Lodiler tarafından kurulmuştur. İskender Lodi (1489-1517) bu yeni kaleyi güzelleştirmiş, ancak bütün Kuzey Hindistan’ı etkisi altına alan şiddetli deprem, Agra’yı da yıkmıştır. Şehrin imarı Babur tarafından, 1526’dan sonra başlatıldı. Bahçe, köşk, havuz ve hamam yapılmış ve Agra’ya güzel, plânlı ve muntazam görünüş kazandırılmıştır. Agra’nın ilk büyük hamisi Ekber’dir. Diğer hükümdarlar da en güzel yapıları burada yükseltmişlerdir. Tâc Mahal, Kale, Müsemmem Burc, Moti Mescit, Has Mahal, Cihangir Mahal, Cuma Mescit, Ekber ve İtimadüddevle Türbeleri başta gelen yapılardır.</p>
<p>Ekber’in türbesi, şehir yakınındaki Sikandara’dadır. Tâc Mahal, Ercümend Banu Begüm için 1630-1638 yılları arasında inşâ ettirilmiştir. Türbenin adı, Begüm’ün unvanı olan Mümtaz Mahal’den bozulmadır. Ercümend Banu, Asaf Han’ın kızı olup, 1631’de bir doğum sırasında vefat etmişti. Onun cesedi geçici olarak Burhanpur’un kenar mahallesi olan Zeynâbad’a gömülmüştür. Şah Cihan, anıt- türbe ile eşinin aziz hatırasını yaşatmak istemiş, naşını Agra’ya naklederek, Raca Jai Singh’den satın aldığı bir yere gömdürmüştür. İşte burada Tâc Mahâl inşâ edilmiştir. Tâc Mahâl, yirmiiki senede tamamlanabildi. Bu zaman zarfında, aralıksız yirmibin işçi inşaâtı bitirmek için çalıştı. Türbenin plânı Üstad Mehmed İsa’ya aittir. Settar Han, Muhammed Şerif, Muhammed Hanif ve Emanet Han da Tâc Mahal’i son durumuna getirmişlerdir. Şah Cihân, hiçbir masraftan çekinmediği Tâc Mahal için “Zaman, Allah’ın, sanat ve kudretinin zâhir olması için bu binayı vücuda getirdi” beytini yazmıştır. Bu anıt mezar, Agra’nın ve Hindistan’ın en muhteşem yapısıdır. Şimdi bile mimarî ihtişamını korumakta, başta dünyanın sayılı devlet adamları olmak üzere sanatçıların, mimârların ilgisini çekmektedir.</p>
<p>Fetihpur Sikri: Bu şehir, Agra’nın otuzyedi kilometre güneybatısında, Sikri Dağı’nın tepesinde kurulmuştur. Babur, buradaki gölden bahsediyor. Köşk ve tophâneyi de aynı hükümdar yaptırmıştır. Şeyh Sâlim Çişti, Sikri’deki mağarasında inziva hayatı yaşamış, bu yüzden de taraftarları bu yeri devamlı surette ziyârette bulunmuşlardır. Ekber, bu şeyhin kerâmeti sebebiyle Sikri’de daha mükemmel bir şehir meydana getirdi. Gucerat seferinden dönüşünde, şehrin inşaâtını tamamlatmış ve 1574’de buraya Fetihpur Sikri (Zafer Şehri) ismini vermiştir. Bu şehir, 1586’ya kadar ondört yıl Bâbürlüler’in başkenti olmuştur. Türkî (Rumî) Sultan, Raca Birbal Sarayı, Penc Mahâl, Divân-ı Has, Cuma Mescidi, Bülend Dervâze, Jodh Bai Sarayı ve Şeyh Sâlim Çişti Türbesi, Fetihpur Sikri’nin önde gelen mimarî eserleridir. Bu şehrin mimarî açıdan güzel bir tasviri E.W. Smith tarafından The Moghul Architecture of Fathpur Sikri, (Allahâbad, 1894-1898) isimli araştırmasında yapılmıştır.</p>
<p>Delhi: Bâbürlülerin uzun süre başkentliğini yapan Delhi, mimarî açıdan Hindistan’ın en şanslı şehirlerinden biridir. 1526’dan sonra kısa bir müddet Delhi başkent olarak kullanıldı. Humâyun, eskisi ile şimdiki Yeni Delhi arasında Dinpenah kasabasını kurmuştur. Buna dair Ahmed Muammai’nin Şehr-i Padişah-ı Dinpenah kaydından, 1533-1534 yılında ikamete açıldığı anlaşılmaktadır. Şah Cihan, Eski Delhi (yani: Lâl Kot, Cihanpenah, Tuğlukâbad ve Siri)’nin kuzeyinde, Cemne Nehrine yakın Kızıl Kale (Red Fort)’yi içine alan Cihânâbad’ı tesis etti.</p>
<p>Lâhor, Keşmir ve Kâbil Kapıları’nın yer aldığı Şâh Cihânâbad, 1638-1648 arasında inşâ edilerek, surlarla tahkim edilmiş, başta saray olmak üzere diğer devlet daireleri de buraya taşınmıştır. Bu şehrin en önemli yapısı, Lâl Kale adı verilen saraydır. Ali Merdan Han adında bir İranlı mühendis, Cemne Nehri’ne, Delhi’nin on kilometre yukarısından bir kanal açarak, başkenti bundan ayırmıştır.</p>
<p>Sulama sistemi de geliştirilerek, yeşil alanların sayısı artırılmıştır. Nehr-i Behişt Kanalı, Şah Burc’dan dökülerek, Hayat-Bahş Bahçesi boyunca akışını devam ettirmekte, sarayın hamamı, Divân-ı Has ve Habgâh gibi muhteşem binaların içinden geçiyordu.</p>
<p>Mizân-ı İnsaf altından şırıl şırıl aktıktan sonra, Büyük Renkli Saray (İmtiyaz Mahâl)’in serinliklerinde cereyan sona eriyordu. Kale-i Muâllâ, Cemne Nehri sahilinden yükselen ve kumtasından yapılmış tahkimli surlardan meydana geliyordu. Şah Cihân zamanında tamamlanmıştır.</p>
<p>Selimgarh Kalesi ise Al-Kale’den daha küçük olup, nehir tarafındadır. Delhi’nin başlıca türbeleri de şunlardır: Humâyun, Ateke Han, İsa Han, Han-ı Hanan, Safdar Ceng, Gâzieddin, Şeyh Fazlullah Cemal Han, Edhem Han, Mirzâ Necep ve Muhammed Kulu. Bu türbeler içinde en meşhuru, Humâyun’un türbesidir. Dul eşi Hatice Begüm ve oğlu Ekber tarafından 1570’de inşâ ettirilmiştir.</p>
<p>Mimarı, Mirek Mirza Gıyas’tır. Türbe, Türkler’in Hindistan’da meydana getirdikleri ilk büyük mimarî eser olmaktadır. Saray, devlet daireleri, türbeler yanında camiler de önemli bir yer tutmaktadır. Cuma Mescit, Begümpuri Mescit, Hayrü’l-Mescit, Hirki Mescit, Ziynetü’l-Mescit ve Fetihpuri Mescit önde gelen camilerdir.</p>
<p>Lâhor: Pencab bölgesinin büyük ve tarihî şehirlerinden olan Lâhor, 1584-1598 arasında başkent olarak kullanıldı ve Ekberşâh burada ikamet etti. Kalesi tamir ettirilmiş ve bazı tahkimatlar yapılmıştır. Cihângirşâh da burada oturdu. Bu dönemde Lâhor, zenginlik ve ihtişamının zirvesine ulaşmıştır. Adı geçen hükümdar öldükten sonra Lahor’da toprağa verilmiş ve daha sonra da meşhur türbesi yapılmıştır. Türbenin üzeri açıktır. Sandukası beyaz mermerden yapılmıştır. Türbe Şahdârâ’da olup, Dilgûşâ Bahçesi tarafından çevrelenmektedir. Moti Mescit, 1600’de Cihângir tarafından yaptırılmıştır. Kale binalarına da büyük yatak dairesi (Habgâh) ilâve ettirilmiştir.</p>
<p>Anarkali Türbesi ve Vezirhan Câmii de Lâhor’u süsleyen yapılar arasındadır. Şah Cihân da Şâlimar Bağ denilen bahçeyi, dinlenme yeri olarak seçmişti. Padişâhî Câmii, Lâhor’daki abidevî eserlerden biridir. Büyük bir ön cephesi vardır. Mermer işlemesi şekil itibarı ile orijinaldir. Üç beyaz mermer kubbesi ile Hazurî Bağ’dan girilen mermer ve kum taşından yapılmış kapısı, güzel bir görünüş kazandırmaktadır. Evrengzib tarafından inşâ ettirilen bu cami, Lâhor’da en çok ziyaret edilen yerler arasındadır.</p>
<p>Diğer Şehirler: Bâbürlü hükümdarları, sadece yukarıda zikredilen başkentlerde değil, diğer yerlerde de imâr faâliyetlerinde bulunmuşlardır. Allahâbâd, Benares, Galyor, Çitor, Mandu, Hisar ve Evrengâbâd’da câmi, saray, türbe, bahçe ve köprü inşâ ettirmişlerdir. Ekberşah, Allahâbad’da, Kırk Sütûn Köşkü’nü; Cihângir, Keşmir’de Şirinagar yakınındaki yazlık köşkleri ve Şâlimar Bahçesi’ni, Calendarda, Nûr Mahal’deki saray kapısını yaptırmıştır.</p>
<p>Bengal’de ve Gaur’da, şehir mimârisinin güzel örneklerinden biri verilmiştir. Ancak, İngiliz ve Portekiz saldırganlığı bu şaheserlerle süslü yöreyi enkaz haline sokmuştur. 1562’de vefat eden Muhammed Gavs’ın türbesi de, Galyor’da olup, Ekber’in emri ile bu şeyhe yakışır tarzda inşâ ettirilmiştir. Ecmir’de, Şeyh Muineddin Çişti için yaptırılan türbe, taşra mimârisinin en güzel örneklerindendir. Cihangir’in Mandu’daki Nilkent Yazlık Köşkü, Şeyhapura’daki Av Köşkü de XVII. asrın mimarî eserlerindendir.</p>
<p>Evrengzib, Dekken’de Haydarâbad’daki Fethnagar’ı 1653’de ele geçirdikten sonra, kendi adını vermiştir. Evrengâbâd, Melik Amber Câmii, eşi Rabiatü’d-Devranî türbesi ve saraylarla o yörenin en meşhur şehirleri arasına girmiştir. 20 Şubat 1707’de ölen Evrengzib, Ellora Mağaraları civârında, Devletâbâd yakınlarında Hulâbâd (Ravzâ)’da toprağa verilmiştir. Onun için yapılan türbe de değişik bir mimârî özellik arzetmektedir. Evrengzib, Benares (Kâşi), Vişnavat Altın Tapınağın kuzeyinde, Pencganga Chat yakınında büyük bir cami yaptırmış, böylece İslâmiyet’in Hindu dini karşısındaki yüceliğini sembolleştirmiştir.</p>
<h2><span><strong>Tarih İlmi</strong></span></h2>
<p>Hindistan’da Türk ve İslâm tarihçiliğinin gelişmesinde Bâbürlüler’in rolü büyüktür. Bizzat Bâbürlü hükümdarları ve onların saraylarında görevlendirdikleri âlimler diğer ilimler yanında, tarihçiliğe de altın devrini yaşatmışlardır. Herat Mektebi an’anesi ve Hind-İran geleneği tarihçiliği etki altına almıştır. M. Elliot ve J. Dowson, Bâbürlü devri tarihçilerinin eserlerini bir külliyât hâlinde, konuların akışına göre İngilizce’ye tercüme etmişlerdir. XVI. asırdan Bâbürlüler’in yıkılış tarihi olan 1858’e kadar hemen her hükümdar devrine ait tarihler mevcuttur.</p>
<p>Gâzi Zâhireddin Babur, hatırât nev’inin en güzel örneklerinden birini vermiştir. Baburnâme, 1526-1530 tarihleri arasında kaleme alınmış olup, 1494-1529 hâdiselerini ihtiva etmektedir. Babur’un yazmış olduğu asıl nüsha bugün kayıptır. Fakat Baburnâme’nin daha sonraki kopya ve tercümelerine sahip bulunmaktayız. Reşit Rahmeti Arat, Baburnâme’yi, tarih kitabı değil, olayların vakit bulundukça kaydedildiği bir not defteri olarak yorumlamaktadır.</p>
<p>Gülbeden Begüm, Babur’un kızıdır. Ekberşah’ın emriyle Babur Humâyun ve kardeşlerini anlatan “Hümâyunnâme”yi telif etmiştir. Gülbeden, bu eserinde aile içinde gelişen olayları en yakın şahit olarak nakletmektedir.</p>
<p>Hayatı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Cevher, Humâyun’un aftabacısı yâni İbrikdârıydı. Tezkiretü’l-Vâkıât, Gülbeden’in Humâyunnâme’si ile aynı yıl tamamlanmıştır.</p>
<p>Abdullah, Tarih-i Davudî’nin müellifidir. Cihângir devrinde Babur-Lodi, Humâyun-Sûri mücadelesiyle bu hükümdarın 1555’de geri dönüşünü, iktidarı ele geçirişini anlatmıştır.</p>
<p>Abbas Han, Afgan asıllı bir ailedendir ve Servanî lakabıyla şöhret bulmuştur. Tüzük-i Şirşâhî’yi Ekberşah’ın maiyetinde iken tamamlamıştır. Surî sultanı Şirşâh çevresinde gelişen olaylardan bahsetmektedir.</p>
<p>Ebû’l-Fazl Allâmî, Ekbernâme’nin müellifidir. Bu tarihteki minyatürleri Basavan isimli Hindu yapmıştır. Devlet kademelerinde vazife alarak bazı seferlere de katılan Ebu’l-Fazl Allâmî, 1602 yılına kadar gelen olayları anlatmaktadır. Bu müellifin Âyin-i Ekberî isimli eseri ise, XVI. asır Bâbürlüleri’nin sosyal, idarî ve kültürel durumunu tasvir etmektedir.</p>
<p>Abdü’l-Kadir Bedaunî, Ekber zamanı tarihçilerindendir. 1590-1596 arasında gizlice yazılan ve bir müddet saklanan Müntehabü’t-Tevârih’de, Delhi sultanlıkları, Babur ve haleflerinin 1596’ya kadar yaşadıkları olaylar tasvir edilmiştir.</p>
<p>Nizâmeddin Ahmed, umumî bir Hind tarihi sayılan Tabakat-ı Ekberî’yi yazmış, eserini hâmisi olan Ekberşah’a ithaf etmiştir.</p>
<p>Ferişte de, Nizâmeddin Ahmed gibi şöhret sahibi bir tarihçi olup Gülşen-i İbrahimî’yi yazmıştır. O da Bicapur ve Ahmednagar sultanlarının himâyesini görmüş, XVII. Yüzyılın sözü en çok edilen tarihini telif etmiştir.</p>
<p>Bâbürlü hükümdarları arasında büyük şahsiyetlerden olan Cihângir, şahsî hatıralarını Tüzük-i Cihangirî’de anlatmıştır. 1605-1622 dönemini kendisi, hastalığından sonra 1624’e kadar olan zamanı da kâtibi Mutemid Han yazmıştır.</p>
<p>Mutemid Han, Cihangir’in yakını ve hususî kâtibi idi. Hükümdarın emri ile İkbalnâme-i Cihângirî’yi yazmış, burada Nûr Cihan’ın evlenmesi, Şâh Cihân ayaklanması, Mahabet Han’ın nüfuz kazanması, onun çıkardığı olayları tasvir etmiştir.</p>
<p>Abdülhamid Lahorî, Padişâhnâme’yi Allâmî’yi örnek alarak yazmış ve bu devir olaylarını açık bir şekilde eserinde işlemiştir.</p>
<p>İnayet Han, Şah Cihan’ın kütüphanecisiydi. Buradaki yazmaları esas alarak, Şâh Cihânnâme’yi meydana getirmiştir. Şah Cihan Delhisi’nin kuruluşu, Kandehar savaşı ve Mîr Cümle ile ilişkileri yazmıştır.</p>
<p>Muhammed Salih Kambu, Şah Cihan’ın sarayına mensuptu. Hükümdarın hastalığı, Dârâ, Evrengzib, Mrad Bahş ve Süleyman Şikûh’un sebep olduğu olayları Amâl-i Sâlih’de bahis konusu etmiştir.</p>
<p>Bâbürlü hükümdarı Evrengzib de, muhtelif zamanlarda yazdıkları mektupları Adâb-ı Âlemgirî’de toplamıştır. Rükû’at-ı Âlemgirî de aynı tarzda kaleme alınmış bir başka eserdir.</p>
<p>Muhammed Kâzım da, Âlemgirnâme’de, bu hükümdarın emirleri, Şah Cihân’ın hastalığı ile saltanat kavgalarına yer vermiştir.</p>
<p>Mufaddal Han da kendi adını taşıyan Tarih-i Mufaddal’da, 1627-1660 dönemini anlatmaktadır.</p>
<p>Rai Bhara Mal’ın Lübbü’t-Teârih-i Hind’i, XVII. yüzyıl Hind sultanlıkları ile olan münâsebetleri konularını ihtiva etmektedir. Bu tarihçi aynı zamanda Dârâ Şikuh’un yanında divânda vazifeliydi.</p>
<p>Bahtâvar Han, Mir’ât-ı Âlem’i; Hâfi Han, Müntehabü’l-Lübab’ı; Muhammed Sâki Müstaid Han, Meâsır-ı Âlemgirî’yi; Muhammed Haşim Ali Han, Müntehabü’l-Lübab’ı; Şahâbâdî, Tarih-i Hind’i; Anand Ram Muhlis, Tezkire’yi yazmışlar ve XVII-XVIII. asır Bâbürlüleri’ni tasvir etmişlerdir.</p>
<p>Tahranî’nin yazdığı Tarih-i Çağatayî aynı zamanda Tarih-i Muhammedşâhî diye de bilinmektedir. Bu eser de 1739’da, Nâdirşah’ın Hindistan’dan çekilişine kadarki olaylardan bahsetmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Enver KONUKÇU</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye Babürlü Padişahları</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 744-760</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı ve Bâbürlü Devleti Arasındaki İlişkiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı ve Bâbürlü Devleti Arasındaki İlişkiler
Kuruluşu XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen Babürlü Devleti kısa sürede o çağların en büyük devletlerinden birisi haline gelmiş ve bütün Hindistan alt kıtasının neredeyse tamamına hakim olmuştur. Devletin ismi hakkında bir mutabakat yoktur. Doğu literatüründe ve bizde devletin kurucusu olan Babür Timur’un soyundan geldiği için Timur’un nisbesi makamındaki Gürkani adıyla da anılmaktadır. Aynı şekilde bizzat […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c651a33c6a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, Bâbürlü, Devleti, Arasındaki, İlişkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Tac-Mahal.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html">Osmanlı ve Bâbürlü Devleti Arasındaki İlişkiler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Azmi ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>Kuruluşu XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen Babürlü Devleti kısa sürede o çağların en büyük devletlerinden birisi haline gelmiş ve bütün Hindistan alt kıtasının neredeyse tamamına hakim olmuştur. Devletin ismi hakkında bir mutabakat yoktur. Doğu literatüründe ve bizde devletin kurucusu olan Babür Timur’un soyundan geldiği için Timur’un nisbesi makamındaki Gürkani adıyla da anılmaktadır. Aynı şekilde bizzat Hind Müslüman belgelerinde bu devlete Çağatay Devleti şeklinde de atıflar mevcuttur. Batı da ise yanlış bir şekilde bu devlet Moğol Devleti olarak anılagelmiştir. Bunun sebebi Hindistan’a kuzeyden gelen tehditler genel olarak Moğol olarak nitelendiği için tabiatıyla Babür’ün orduları da bu şekilde anılmış ve yerli literatüre bu adla geçmiştir. Hindistan’a gelen ilk Avrupalılar öncelikle güneyde, Gucarat bölgesinde yaşayan halkla temasa geçtiklerinden dolayı Babürlüleri onların diliyle nitelemişler, böylece Moğol ifadesi Batı literatürüne de geçmiştir. Şüphesiz Babürlülerin Türk soyundan oldukları herkesçe bilinmektedir. Bununla birlikte bir galat olarak literatüre geçen Moğol ifadesinden bir türlü vazgeçilememiş, ancak zamanla Babürlülerin gerçek Moğollardan farklılıklarını belirtmek gayesiyle bu terim Mughal olarak yumuşatılmıştır. Bu bakımdan Batılı kaynaklarda Babürlüler için kullanıla gelen Mughal kelimesini kesinlikle Moğollarla karıştırmamak gerekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Timur’un beşinci kuşak torunu olan Babür XVI. yüzyılın başlarında Kabil merkezli küçük bir sultanlığı idare ediyordu. Büyük bir askeri yeteneğe sahip olan ve aynı zamanda şiir ve edebiyatla ilgilenen Babür, yıllarca Timurluların eski başkenti Semarkand’ı ele geçirmeye çalışmış, fakat geçici bir kaç başarının dışında buna muvaffak olamamıştı. Nihayet 1511-12 deki sonuçsuz girişimlerinin akabinde Özbeklere karşı mücadele etmektense Hindistan taraflarına yönelmeye karar vermiş ve Kandehar’a yönelmişti. 1519’da Hindistan’a ilk seferini gerçekleştirdi ve Pencab bölgesinde bazı yerleri ele geçirdi. Bu sırada Hindistan’ın büyük bir kısmı Delhi sultanlarından İbrahim Ludi’nin hakimiyeti altında idi.</p>
<p>Babür Hindistan’da iken Kabil Özbeklerin saldırısına uğrayınca tekrar geriye döndü ve bir müddet daha Kabil’de kaldı 1525’de İbrahim Ludi’nin muhalifleri Babür’ü Hindistan’a davet edince güçlü bir orduyla tekrar Hindistan’a yönelen Babür 21 Nisan 1526’da 100.000 kişilik Ludi ordusunu mağlup ederek Delhi’ye girdi ve artık XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam edecek Babürlü Türk Devleti’nin temellerini atmış oldu. Osmanlı Padişahı Kanuni’nin Macaristan seferine çıktığı günlere rastlayan Panipat Savaşı sayıca kendilerinden çok fazla bir orduya karşı kazanılan askeri başarıyla Babür’ün bu alandaki yeteneğini ortaya koyduğu gibi XVI. yüzyılda İslam tarihinin en önemli olaylarından birisi olma özelliğini de ihtiva etmektedir. Babür’ün ordusunun bu savaşta Osmanlı savaş teknikleri kullandığı ve bazı Osmanlıların Babür ordusunda hizmet verdiği de ayrıca bilinmektedir.</p>
<p>Panipat Zaferi’nden sonra hakimiyetini Orta ve kuzey Hindistan’da yavaş yavaş sağlamlaştıran Babür Kandehar’dan Bengal sınırına kadar geniş toprakları ele geçirerek Aralık 1530’da vefat etti ve yerine oğlu Humayun Şah geçti. Bu sırada henüz 22 yaşında bir genç olan Humayun Şah cesur olmakla birlikte babasının sahip olduğu diğer özelliklere sahip görünmemiştir. Nitekim tahta hak iddia eden kardeşlerinin yol açtığı zaafın da katkısıyla Hindistan’dan hâlâ ümidini kesmemiş Ludi Afgan Emirleri ve yerli racalar karşısında bir müddet sonra pek başarı gösterememiş, ve on yıl kadar Hindistan’ı terk ederek Kabil’de yaşamak durumunda kalmıştır. Humayun’un tekrar Delhi bölgesinde hakim olması ve Babürlü Devleti’ni ihya etmesi XVI. yüzyılın ortalarındadır. (1555). Ancak Hümayun bundan sonra pek uzun yaşamamış ve 1556 Ocağı’nda Lahor’da sarayının merdivenlerinden düşerek vefat etmiştir.</p>
<p>Humayun’dan sonra yerine Babürlü Devleti’nin en büyük sultanlarından biri olacak olan Ekber geçti. Henüz 13 yaşında olan Ekber Şah babasının kıymet verdiği adamlarından Bayram Han’ın rehberliğinde devlet yönetiminde büyük başarı gösterdi ve süratle topraklarını genişletmeye başladı. Yüzyılın sonlarına doğru Babürlü Devleti Hindistan alt kıtasının güneyde Bijapur’a kadar olan bütün bölgelerin hakimiyetini ele geçirmişti.</p>
<p>Ekber uzun süren saltanatının sonunda 1606’da vefat ettiği zaman büyük bir imparatorluk bırakmıştı. Bu bakımdan Babürlü Devleti’nin hem fiziki manada hem de müesseseler manasında gerçek temellerini ortaya koyan Ekber olmuştur. Bir taraftan devletin idari prensiplerini ortaya koymuş, diğer taraftan aslen farklı olan bir coğrafyada çoğunluğu oluşturan Hinduları sisteme dahil ederek kendisinden önce kimsenin yapamadığı bir şeyi gerçekleştirerek istikrarı sağlamıştır. Ekber bunu yaparken bir kısım Batılı yazarlarca İslam, Hinduizm ve Hıristiyanlığın karışımından oluşan yeni bir din gibi (dini ilahi) anlaşılan müsamahalı yaklaşımının ve değişik dinlerin mensuplarına olan hoşgörülü tavrının büyük faydası olmuştur.</p>
<p>Ekber’den sonra Babürlü tahtına sırasıyla Cihangir (1605-1627), Şah Cihan ve son büyük sultan Evrengzib geçmiştir. Evregzib’in 1707’de vuku bulan vefatıyla birlikte Babürlü Devleti bir kriz dönemine girmiştir. Bir taraftan Afgan Nadir Şah’ın baskısı, diğer taraftan baş gösteren taht kavgaları ve nihayet Avrupalıların Hindistan’a göz dikmeleri neticesinde hızla dağılma sürecine giren devlet XIX. yüzyılın ortasında 1857’de son bulmuştur.</p>
<p>Babürlü Türklerinin Hindistan gibi kendilerine yabancı olan bir coğrafyada yüzlerce farklı dil ve ırktan insanları kısa zamanda hakimiyet altına alarak üç yüz seneden fazla bir idare etmeleri tarihçiler tarafından o çağların en büyük olayları arasında gösterilmekle birlikte, Türkiye tarihçiliği tarafından ihmal edile gelmiştir. Bu gelenekte Osmanlı anlayışının payı var mıdır belli olmamakla birlikte aynı devirlerde farklı coğrafyaların efendileri olan ve çağlarına damgalarını vuran bu iki Türk devletinin birbirleriyle yakın ilişkiler içerisinde olmadıkları bilinmektedir.</p>
<p>Osmanlı kaynaklarında, Babürlülere yapılan ilk atıflar XVI. yüzyılın ilk yarısına aittir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ancak, Cihangir devrine kadar resmi ilişkiler bulunduğuna dâir kayda rastlanmamıştır. Muhtemelen bu kopukluğun arkasında Timur’un Osmanlıları Ankara Savaşı’nda (1402) mağlup etmesinin anıları ve Hindistan’da kuvvetlenmeye başlayan Babürlülerin, Osmanlılar tarafından önceleri şüphe hatta biraz da endişe ile karşılanmış olması ve iki devletin Türk-İslam dünyasının liderliği hususunda taşıdıkları rekabet duygusunun payı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Aradaki ilk ciddi irtibat 1555’te Basra’da mahsur kalan Osmanlı donanmasına yardım için Hint kaptanlığına tayin edilen Seydi Ali Reis’in Portekiz donanmasıyla yaptığı çarpışmadan sonra şiddetli fırtananın tesiriyle Hindistan sularına sürüklenmesi ve daha sonra karaya çıkıp Humayun şahla görüşmesiyle başladı. Bu görüşmede Seydi Ali Reis Osmanlı elçisi kabul edilerek ilgi ve ihtimamla karşılandı Seydî Ali Reis’in Mîr’atü’l-Memalik adlı eserinde kaydedildiğine göre Babürlü Sultanı Humayun ilginç bir şekilde Osmanlı sultanlarının üstünlüğünü kabul etmiş gibi görünmektedir. Humayun Şah, Seydî Ali Reis’e Hindistan’ın mı yoksa Vilayet-i Rûm’un mu büyük olduğunu sormuş, Seydî Ali Reis de Hindistan’ın, yedi iklime hükmeden Osmanlı padişahının mülkünün onda biri kadar bile olmadığı şeklinde cevap vermiştir. Daha sonra seyyahlardan duyulan haberlere göre Çin’de bile Osmanlı padişahının isminin hutbelerde zikredildiğini ifade ettiğinde, Humayun gayet mütevazı bir şekilde, “hakikaten yeryüzünde padişahlık namı Devletlû Hüdavendigar’ın hakkıdır başkalarının değildir” diyerek, Osmanlı padişahlarına dualar etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Humayun’un ‘padişah’ demekle halifeliği kasdedip kasdetmediği metinden tam anlaşılmamakla birlikte, ondan sonra gelen Ekber Şah’ın ilk yıllarında Kanunî’ye yazdığı bir mektupta, Osmanlı Sultanı’nı zamanın halifesi olarak tanıdığı söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bununla birlikte, ilerleyen yıllarda Ekber Şah Osmanlılara karşı menfi bir tavır takınmış ve kendisinin de halife olduğunu iddia etmeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bir ara Safavîler ve Özbeklerle beraber Osmanlılara karşı bir ittifak girişiminde de bulunan Ekber’in<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> daha sonra Portekizlilerle birlikte Yemen’e bir saldırı planladığı da nakledilmektedir. Özellikle Yemen Hadisesi Osmanlılarca ciddiye alınmış ve bölgeye takviye kuvvetler gönderilmişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Ekber Şah’tan sonra Babürlü hükümdarı olan Cihangir, saltanatının ilk yıllarında Osmanlılara karşı genelde kayıtsız kaldı. Asıl adı Selim olduğu halde Yavuz Sultan Selim’den dolayı bu adı kullanmayan Cihangir Tüzük-i Cihangiri adlı hatıratında dedesi Timur’un Osmanlılara karşı zaferinden iftiharla bahsetmekte ve Babürlülerin daha üstün olduğunu ima etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Osmanlılara karşı gösterilen kayıtsızlıkta muhtemelen onun Safavîlerle olan dosttluğunun da payı vardı. Fakat bir süre sonra Babürlülerle Safevîler arasında ihtilaf baş gösterince, Cihangir’in Safevîlere karşı Osmanlı ve Özbeklerle birlikte bir sünnî ittifakı planladığı hatta bu gaye ile Sultan IV. Murad’a (1622-1640) bir mektup yazdığı görülmektedir. Ancak bir sene sonra vefat edince bu girişim neticesiz kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kaynakların bildirdiğine göre, Osmanlılarla ilk düzenli diplomatik münasebetler Şah Cihan (1627-1658) tarafından başlatılmıştır. Selefinin planladığı Sünnî ittifakını gerçekleştirmek gayesiyle IV. Murad’a bir mektup daha yazan Şah Cihan, Mir Zarif İsfahanî adında bir elçi de göndermiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Padişah IV. Murad da Arslan Ağa adında bir elçisini zengin hediyelerle Hindistan’a göndermiş ancak Osmanlı Padişahı’nın mektubunun üslubundan hoşlanılmadığı için bu irtibat devam ettirilmemiştir. Her ne kadar bu teşebbüsünde hayal kırıklığına uğramışsa da Şah Cihan’ın kendi mektubunda Osmanlı Padişahı için kullandığı ifadeler oldukça dikkat çekicidir; “Müslüman sultanların hânı, hilafet makamı için Allah tarafından seçilmiş ve Müslüman krallıklar arasında birliğin tesis edicisi.” Dikkat edilirse, burada kullanılan ifadeler sade bir diplomatik nezaket göstergeleri olmanın ötesinde anlamlar taşımaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Gerçi Hindistan’daki Müslüman sultanlar Osmanlılardan çok önce bile âlemşümûl halife mefhumuna pek yabancı değillerdi. Bu cümleden X. yüzyıldan itibaren Gazneli Mahmud ve Delhi sultanları pratikte hiçbir etkinlikleri olmasa bile, Abbasi halifelerine manevi bağlılıklarını ve sadakatlerini devamlı dile getirmişlerdi. Şüphesiz bunun sebeplerinden birisi, halkın gözünde kendi meşruiyetlerini kuvvetlendirme gayretidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Diğer yandan, bazı Babürlü hükümdarlarının da Hindistan içinde halife sıfatını kullandıkları ve bu şekilde para bastırdıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak, bu Babürlülerin âlemşümûl hilafete bir hak iddia etmelerinden dolayı değil, fakat imparatorluk sınırları içerisinde bu müessesenin uyandırdığı hürmet ve saygıdan dolayı, kendi idarelerini sağlamlaştırmak ve birliği tesis etmek gayesine matuf olduğu açıktır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Cihangir’den sonra Babürlü ile Osmanlı ilişkilerinde yaşanan kısa durgunluktan sonra ilk adım 1649’da Padişah IV. Mehmet tarafından atılarak Seyyid Muhiddin adında bir elçi Hindistan’a gönderildi. Bu teşebbüsün gayesi, Orta Asya’da devam eden karışıklıkların ve hanlıklar arasındaki kavgaların sona erdirilmesinde Babürlü desteğinin sağlanması idi. Aynı duyguları paylaştığını ifade eden Şah Cihan daha da ileri giderek Safevilere karşı bir Babürlü Osmanlı ve Özbek Sünni cephesi oluşturmayı düşündü, fakat iyi niyet ifadeleri ile hediyeler taşıyan karşılıklı bir kaç elçi gönderilmesinden öte somut bir adım atılamadı.</p>
<p>Evrengzib Şah (1658-1707) zamanında 88ile Osmanlılar arasındaki resmî münasebetlerin son derece seyrek olduğu görülür. Evrengzib’e İslam dünyasının her tarafından cülus tebrikleri geldiği halde Osmanlıların kayıtsız kalmaları onun da Osmanlılara karşı soğuk durmasının nedenlerinden biri olarak gösterilir. Tarihçi İzzî’ye göre ise, “Devlet-i Aliyye ile Hind Devleti beyninde derkâr olan ittihad-ı dinî ve mezhebî hasebiyle ez- kadim resmi mehabbet câri ve tarafeynden refte refte irsâl-i rüsül ve resâil ile dostluk ve mevedded mütemâdî olup lâkin ber muktezayı takallübat epey yıllardan beri vuku bulan tebeddülat evza-i İran takribi ile süferây-ı tarafeynin berren azimetleri bir günâ asîr ve bahren seyr-i sülûkla-ı bir türlü emr-i hatîr olmaktan nâşî baîdden berü amed şüd münkati olmuştu…”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Buna ilave olarak söylenebilecek sebeplerden birisi, belki de en önemlisi Evrengzib’den sonra Hindistan’a hakim olan kargaşa ve dağınıklıktır. Bununla birlikte Padişah II. Süleyman 1689’da Evrengzib’e Ahmet Ağa adında bir elçi göndererek münasebetleri yeniden tesis arzusunu belirtti. II. Süleyman’ın mektubundan bu durumun Avrupa karşısında uğradığı askeri mağlubiyetler, mali sıkıntıların ve kuraklık yüzünden yaşanan meselelerin üstesinden gelebilmek için diğer Müslüman devletlerden destek arayışı gayesiyle atılmış bir adım olduğu anlaşılmaktadır. Evrengzib ise bu konuda hiçbir teşebbüste bulunmadığı gibi ilişkileri geliştirmeyi de düşünmedi. Ancak, XVII. yüzyılın sonuna kadar görülen diplomatik münasebetler, ülkeler ve insanlar arasında daha yakın kültürel ve ticarî ilişkilerin gelişmesine çoktan zemin hazırlamıştı. Özellikle Osmanlı himayesinde bulunan Hicaz’a düzenli olarak gidip gelen hacılar, iki Müslüman ülke arasında daha yakın bağlar kurulmasında aracı olmuşlardır. Ayrıca gittikçe yayılan tasavvuf hareketleri ile kültürel ve ilmî alış verişler de bu ilişkilere katkıda bulunmuştur. Bu cümleden Molla Faizî, Şeyh Ebul Fazl, Molla Abdulhakim Siyalkotî, Şehabuddin Ahmed, Ömer el-Hindî ve Abdul Hay Dihlevî gibi birçok XVI. ve XVII. yüzyıl Hindli alimlerin şöhretleri İstanbul’a kadar yayılmış ve medreselerde kitapları okunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Şeyh Ahmed Serhendî’nin Mektubat’ı<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> ile Evrengzib’in hazırlattığı meşhur Fetavây-ı Alamgirî, Osmanlı ülkesinde biliniyor ve yaygın bir şekilde okunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Aynı şekilde, Mevlanâ’nın Mesnevî’si de Hindistan’da en çok okunan ve tanınan eserlerden biriydi. Klasik Türk edebiyatında önemli bir yenileşme hareketi sayılan sebk-i hindi akımı da dönemin şairleri arasında kolaylıkla yaygınlık kazanmıştı. Keza Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Yusuf’un Hindistan’a giderek, Babürlülerin hizmetine girdiği ve Agra ve Delhi’de bazı binalar inşa ettiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bu arada, birçok Osmanlı askerî uzmanları da Hindistan’ın muhtelif taraflarında Müslüman sultanlar tarafından sık sık yüksek rütbelerle istihdam edilmiş, hatta zaman zaman Hindistan orduları bile Osmanlı savaş düzenine göre eğitilmişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Tabiatıyla bu ve benzeri ilişkiler, aynı zamanda Hindistan Müslümanlarının Osmanlıları daha yakından tanımalarını sağlamıştı. Bu yüzden XVII. yüzyıl sonrasında kesilen düzenli diplomatik ilişkiler iki ülke insanları arasındaki mevcut bağların gelişmesine bir engel teşkil etmemiştir. O derece ki bir tarafta Osmanlıların Avrupalılara karşı zaferleri Hindistan Müslümanları tarafından da coşkuyla kutlanırken, Osmanlı ülkesinde de Babürlü hükümdarı Evrengzib’den, “Allah yolunda Gazi, doğruluk, takva ve din yolunda ihlasda eşi olmayan” şeklinde bahsedilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Evrengzib Şah’la başlayan durgunluk uzun süre devam ettikten sonra 1713’de Babürlü tahtına geçen Ferruh Siyer tarafından İstanbul’a gönderilen bir elçiyle sona erdirilmek istendi. Osmanlı Devleti ile diplomatik ilişki kurup kendi tahtını sağlamlaştırmayı düşündüğü anlaşılan Ferruh Siyer’in mektubundaki üslup beğenilmediği ve verdiği bilgilere itimad edilmediği gerekçesiyle kendisine bir cevap verilmedi. Daha sonra tahta geçen Muhammed Şah da Padişah III. Ahmed’e yazdığı Osmanlılar ve hilafet için saygılı, nazik ifadeler taşıyan mektubu Osmanlı Babürlü ilişkilerinde sıcak bir hava başlattı. Bundan sonra Safevi tahtını ele geçiren Nadir Şah’ın her iki devlet için de ciddi bir tehdit olarak ortaya çıkması vesilesiyle Osmanlılarla Babürlüler arasında ittifak ve destek teşebbüsleri görüldü. Ancak nihai noktada iki devlet arasındaki mesafe bu teşebbüslerin gerçekleşmesine imkan vermedi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Buna mukabil bu dönemde gittikçe yayılan İngiliz hakimiyetinin Hindistan Müslümanları üzerinde derin tesirler bıraktığı ve onları yeni arayışlara ittiği görülmektedir. Zira tarihlerinde ilk defa artık yabancı bir devlete tâbi olarak yaşamak durumunda kalıyorlardı. Fakat diğer tarafta, kendi dindaşları Osmanlılar ise, hâlâ güçlü ve hâlâ bağımsız bir devlet olarak Batı karşısında durmakta idi. Bu şartlar altında gittikçe artan ümitsizlik ve karamsarlık havasında Hindistan Müslümanları Osmanlılara bir başka duygu ile bağlanmaya ve Osmanlı padişahlarını halife olarak tanımaya başladılar. Mesela Meşhur Şah Veliyyullah (1703-1762), Tefhimat-ı İlahiyye adlı eserinde Osmanlı padişahından Emiru’l- Müminin diye bahsederek şöyle yazmıştır:</p>
<p>“Sultan Selim Han zamanından beri Arabistan, Mısır ve Suriye gibi bir çok memleketler Osmanlı sultanlarının hakimiyeti altındadır. Onlar aynı zamanda Mukaddes toprakların hâmisi, hac ve hacla ilgili mahmul ve kervanların düzenleyicileridir. Bu sebebden onların her biri Hicaz ve Suriye minberlerinde Emiru’l-Mü’minîn olarak zikredilmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>XIX. yüzyılda Hindistan Müslüman arasında Osmanlı hilafetinin manevi şahsı etrafında gelişen bağlılık ve kaybettikleri kendi siyasi hakimiyetlerine Osmanlı Devleti’nin varlığında teselli arayışları bu devletin yıkılışına kadar devam edecektir.</p>
<p>Sonuç olarak halk bazında gelişen bu ilgiye rağmen mezkur dönemlerde iki devlet arasında yoğun bir irtibatın olmamasını şu sebeplere bağlayabiliriz. Her şeyden evvel her iki devlette de devamlı bir diplomatik temsilci bulundurma geleneği çok sonraları başlayacaktır. Söz konusu olan zaman diliminde sadece belirli bir görevle geçici ziyaretler yapılmaya çalışılmıştır. Bir diğer husus Osmanlıların Özbeklerle olan yakınlığıdır. Halbuki başlangıçtan itibaren Babürlüler mütemadiyen Özbeklerle bir çatışma içerisinde olmuşlardır. Babürlülerin Timur soyundan olmaları da bir diğer meseledir. Buradan hareketle Babürlülerde başka sultanlıkları, küçük görme eğilimi varken Osmanlılarda ise Ankara Savaşı’nın hatıraları hiç unutulmamıştır.</p>
<p>Diğer taraftan her iki devlet coğrafi olarak birbirlerine komşu değillerdi ve aralarında bu yüzden doğrudan bir çekişme vesilesi olmadı ama bu durum irtibatın gelişmesine de önemli bir engel teşkil etti. Keza aradaki mesafe uzaklığı ticari ilişkilerin kurulmasına da imkan vermemiştir. Bütün bunlara rağmen bir ortak tehdit, Safaviler, zaman zaman her iki devleti işbirliği arayışına sürüklemişse de bundan da bir sonuç alınamamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Azmi ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 761-765</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bkz. Y. Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, Ankara, 1947, II, 1-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> B. Lewis, “The Mughals an the Ottomans”, Pakistan Quarterly, VII, 2, 1968, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aynı yer. S. 6 Muhtemelen bu, Osmanlıların, Humayun ile savaş durumunda olan Gucerat Sultanlığı ile ittifak halinde olması yüzündendir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Seydî Ali Reis, Mir’atü’l-Memalik, (Hz. Necdet Akyıldız), İst. ty, s. 75. Müslümanlar arasında geleneksel olarak hakimiyetin iki işareti, hutbede sultanın adının okunması ve paranın onun adına basılmasıdır. D. B. Macdonald, Development of Muslim Theology, Jurisprudence and Constitutional Theory, London 1903, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> T. W. Arnold, The Caliphate, London 1967 (tıpkı basım), s. 159-162; A. Ahmad, Studies in Islamic Culture in the Indian Environment, Oxford 1964, s. 28; A. Rashid, a.g.m., s. 536. Seydi Ali Reis kitabında bu mektuptan bahsetmemektedir. Katip Çelebi Tuhfetu’l-Kibar fi Esfar-ı Bihar adlı eserinde bu mektubun Humayun’a ait olduğunu söyler. M. Y. Mughul, “Turco-Pakistan Relations in Historical Perspective”, Grassroots, XII-XIV, 1988, Sind, s. 18, dn. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Osmanlıların Sünnîliğin hamisi oldukları ifade edildikçe, Ekber’in rencide olduğu söylenmektedir. Hatta Ekber’in dini anlayışına karşı çıkan Kutbiddin Han isimli birisi, Osmanlı Devleti’nin gönüllü temsilcisi olmakla suçlanmıştı. J. N. Sarkar, “Asian Balance of Power in the Light of Mughal-Persian Rivalry in the 16th and 17th Centuries”, Studies in the Foreign Relations of India, Hyderabad 1975, s. 205; A. Ahmad, Studies in Islam., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> N. Sarkar, a.g.m., s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Aynı yer, B. Lewis, “The Mughals.”, s. 6; İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1982-83, MI/M, s 263. İkincisi bu hususdaki Fermanı da ihtiva eder.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Tuzuk-i Jahangiri or Memoirs of Jahangir, N. Delhi 1978, s. 144-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Naima, tarih III, s. 1263; N. Sarkar, a.g.m., s. 205, 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. Rashid, Ottoman mughal relations During the Seventeen Century”, Türk Tarih Kongresi, ses. 3 Ankara 1967, s. 537; Pakistan and Turkey, Karachi 1967, s. 9; B. Lewis, “The Mughals., s. 7. Mesela, 1649’da bir vesile ile Osmanlı Sultanı, Şah Cihan’a yazarak aynı inanç ve mezhepte olanların birbirleri ile savaşması Kur’an hükümlerine, Sünnet’e ve İcma’ya göre yasaklanmıştır gerekçesiyle ona Özbekler arasındaki ihtilafı halletmesini tavsiye etmiştir. Feridun Bey, Münşeat-ı Selatin, Constantinople 1848, II, s. 280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A. Ahmad, Studies in Islamic Culture., s. 37-38. Son satır Şah Cihan’ın baş veziri tarafından yazılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> M. Mujeeb, Tahe Indian Muslums, London. 1967, s. 72, 236; M. Hasan Khan, History of Tipu Sultan, Calcutta 1951, s. 128. Buna mukabil, Abbasi halifesi tarafından Gazneli Mahmud’a Yemin-i Hilafet ve Emiru’l-Millet unvanları verildi. Gazneli Mahmud daha sonra kendi unvanları ile birlikte Halife’nin adını da taşıyan paralar bastırdı. Bu usul Bağdad’daki Abbasi hilafetinin sona ermesine rağmen XIV. yüzyıla kadar devam etmiştir. Ahmed Gauri, “The Sunni Theory of Caliphate and Its Impact on the Muslim History of India”, Islamic Literature, XIII, nr. 6 Haziran, 1967, s. 46-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> T. W. Arnold, a.g.e., s. 15 Lane-Poole, Catalogue of Indian Coins in the British Museum, LXXIII’a atıfta bulunuyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> G. Minault, The Khilafat Movement, N. York 1982, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İzzi Süleyman Efendi, İzzi Tarihi, ty. S. 13; İ. H. Uzunçarşılı, a.g.e., IV/II, s. 150. Fakat bu demek değildir ki, arada hiç ilişki olmadı. Çok az ve düzensiz de olsa, dostluğa müteallik diplomatik ilişkiler mevcuttu. Bkz., aynı yer, s. 150-156; Riaz-ul Islam, Calender of Documents on Indo-Persian Relations, II/10, Karachi 1982; Y. H. Bayur, “Osmanlı Padişahı II. Süleyman’ın Gürkanlı Padişahı Alamgir (Evrengzib)’e Mektubu”, Belleten, XIV, nr. 53, 1950, s. 268-287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> M. Y. Mughul, “Turco-Pakistan Relations.”, s. 8. Özellikle Nakşibendîlik, Kadirilîk ve Müceddidiyeliğin her iki ülke’de de yaygın hale geldiği bilinmektedir. Mevlana Halid Rumî, Hindli Müceddidiye Şeyhi, Gulam Ali’nin Anadolu’daki vekili idi. A. H. Ali Nadwi, Muslims in India, (trans.) M. A. Kidwai, Lucknow 1969, s. 49-50; A. Rashid, a.g.m., s. 544.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Şeyh Ahmed Serhendî’nin Osmanlı memleketlerinde birçok müridi vardı. A. H. Ali Nadwi, a.g.e., s. 49. Mektubât’ın Türkçeye ilk düzenli tercümesi 1860’da Müstakimzâde Süleyman tarafından yapıldı. Y. Friedman, Shaykh Ahmad Sirhindi, Montreal and London 1971, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A. Rashid, a.g.m., s. 544.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> B. Lewis, “The Mughals.”, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> V. J. Parry, “Warfare”, The Cambridge History of Islam, II, s. 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Alıntı için, bkz. H. A. R, Gibb and H. Bower, Islamic Society and the West, I, London 1963, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Bkz. A. Özcan D.İ.A, XVIII, “Hindistan”, s. 82-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-ve-baburlu-devleti-arasindaki-iliskiler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Alıntı için, bkz. Abul Kalam Azad, Khilafat and Jazirat-ul Arab (trans. ) M. A. Qadı, Bombay 1920, s. 183-184. Bu ifadenin Osmanlı hilafetinin tanınması manasına gelip gelmediği tartışılabilir. Ebul Kelam Azad öyle olduğunu söyler. Ancak Şah Veliyyullah’ın hilafet hakkındaki genel görüşleri dikkate alınır, hele hilafetin sadece Kureyş’e ait olduğuna dair söyledikleri hatırlanırsa, onun Osmanlı hilafetini gerçek manada tanıdığını söylemek pek mümkün değildir. Bkz. A. Ahmad, “An Eighteenth Century Theory of Caliphate”, Studia Islamica, XXVIII, 1968.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çağatay Dili ve Edebiyatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cagatay-dili-ve-edebiyati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cagatay-dili-ve-edebiyati</guid>
<description><![CDATA[ Çağatay Dili ve Edebiyatı
Çağatay adı, Cengiz Han’ın ikinci oğlunun adından gelmektedir. Cengiz Han, 1227’de ölümünden önce Türk-Moğol İmparatorluğu’nun topraklarını dört oğlu arasında paylaştırmış ve ikinci oğlu Çağatay’a mirastan Isık Göl bölgesi, Balkaş Gölü’nün güneydoğusundaki İli Irmağı havzası ile Çu ve Talas Bozkırları kalmıştı. Çağatay kelimesinin Moğol devletine ve ulusuna ad olarak kullanılması ise Çağatay’ın ölümünden (1242) sonra gerçekleşmiştir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c651760aa6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çağatay, Dili, Edebiyatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Orta-Asya-4.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cagatay-dili-ve-edebiyati.html">Çağatay Dili ve Edebiyatı</a></p>
<p>Çağatay adı, Cengiz Han’ın ikinci oğlunun adından gelmektedir. Cengiz Han, 1227’de ölümünden önce Türk-Moğol İmparatorluğu’nun topraklarını dört oğlu arasında paylaştırmış ve ikinci oğlu Çağatay’a mirastan Isık Göl bölgesi, Balkaş Gölü’nün güneydoğusundaki İli Irmağı havzası ile Çu ve Talas Bozkırları kalmıştı. Çağatay kelimesinin Moğol devletine ve ulusuna ad olarak kullanılması ise Çağatay’ın ölümünden (1242) sonra gerçekleşmiştir. Çağatay ölmeden önce tahtını torunu Kara Hülegü’ye bırakmış ve onun 1242-1246 yılları arasındaki saltanatı döneminde Çağatay Hanlığı kurulmuştur. Kara Hülegü’den sonra kağanlığın başına geçme mücadelelerinden dolayı Çağatay ulusu tam olarak bağımsızlığını sürdürememiştir. 1252’de Kara Hülegü’nün tekrar kendisine geçen idareyi ele almaya giderken yolda ölmesi üzerine bu mücadeleler daha da hız kazanmıştır. 1274?- 1306 yılları arasında Çağatay soyundan Barak’ın oğlu Duva Han zamanında Hanlık eski sınırları içerisinde önceki refahına kavuşmuştur. 1326’ya kadar hükümdarlık yapan Kebek zamanında ise, şehir hayatına önem verilmesinden dolayı özellikle Maveraünnehir eski “medenî” sıfatını tekrar kazanmıştır. Tarmaşirin zamanında (1326-1333?) Çağatay Hanlığı idare bakımından, bir tarafta Maveraünnehir diğer tarafta ise Talas ve Manas Irmakları arasındaki Isık Göl çevresinde yer alan Moğolistan olmak üzere ikiye bölünmüştür. Bu bölünmeye Tuğluk Timur zamanında son verilmiş (1360) ve Çağatay birliği yeniden kurulmuştur. Ancak bu dönem uzun sürmemiş, 1363’te Tugluk Timur’un ölümünden birkaç yıl sonra Çağatay ulusu Timur’un eline geçmiştir.</p>
<p>Çağatay adı, hanlığın yeniden örgütlenmesini sağlayan Duva Han zamanında devletin resmî adı olarak kullanılmış, aynı zamanda Maveraünnehir’in Türk ve Türkleşmiş göçebelerine de bu ad verilmiştir. Hanlığın doğusundaki göçebelere ise “Moğol” denilmiştir. Batı Türkistan Türk halkı için, XIII. XIV. yüzyıllara ait olan Bizans kaynaklarında aynı ad geçmektedir. Timur hakimiyeti zamanında da imparatorluğun bütün ahalisi için Çağatay adı kullanılmıştır. Çağatayların Timur’dan sonra Özbeklerle kaynaşmalarına rağmen adlarını koruduklarını bugün Kazak, Özbek ve Karakalpaklar arasındaki kabile ve yer adlarından anlamak mümkündür.</p>
<p>Çağatay Türkçesi veya Çağatayca ile XI – XIX. yüzyıllar arasında yer alan Orta Türkçe dönemi yani Orta Asya Türk-İslâm yazı dilinin Karahanlı ve Harezm-Altın Ordu Türkçelerinin devamındaki yazı dili kasdedilmektedir. Çağatay Hanlığı döneminde göçebe Türklerin dili olduğu tahmin edilen ve Timurlular zamanında şekillenen bu yazı dili klâsik şeklini Nevaî ile almıştır.</p>
<p>Çağatay Türkçesi, XIX. yüzyılın sonuna kadar Orta Asya Türk devletlerinde yazı dili, edebî dil ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Örneğin, Güneybatı Oğuz grubunun doğu kanadında yer alan Türkmen sahasında XVIII. yüzyıla kadar Doğu Türkçesinin Türkmenceye etkisinden değil hakimiyetinden söz edilebilir. Şiirlerini gezip dolaştığı yerlerde halk dili ile söyleyen Türkmen halk şairi Mahdum Kulı’nın babası Molla Âzâdî de bir şairdir ve Va’z-ı Âzâdî başlığıyla aruz vezninde Çağatayca bir mesnevi yazmıştır. Yine Sam Mirza Tezkiresi ve Sadıkî’nin Çağatayca olan Mecma’u’l- Havas tezkirelerinde XVI. yüzyıla ait Türkmen şairlerinden bahsedilmekte ve şiirlerinden örnekler verilmektedir. Çağatayca sadece Orta Asya Türk devletlerinde değil Osmanlı sahasında ve Avrupa Rusyasında Oğuz grubu dışında kalan müslüman Türkler tarafından da birçok şairin özendiği ve bu dilde eser verdiği klâsik bir dildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa CANPOLAT</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/%C3%87A%C4%9EATAY-D%C4%B0L%C4%B0-VE-EDEB%C4%B0YATI.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span><strong><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜM</span></strong></span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altın&amp;amp;Orda (Altın&amp;amp;Ordu) Türk İlleri Ve Çağatay Türkçesi, Gelişmesi, Kaynakları Ve Karakteri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altinorda-altinordu-turk-illeri-ve-cagatay-turkcesi-gelismesi-kaynaklari-ve-karakteri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altinorda-altinordu-turk-illeri-ve-cagatay-turkcesi-gelismesi-kaynaklari-ve-karakteri</guid>
<description><![CDATA[ Altın-Orda (Altın-Ordu) Türk İlleri Ve Çağatay Türkçesi, Gelişmesi, Kaynakları Ve Karakteri
III. yüzyıl başlangıcı, Türk dünyası için yeni bir devre teşkil etmektedir. Asya’nın enginlerinden kopup gelen muazzam Moğol harekât ve fütuhatı, Türkler kadar, beşeriyetin mühim bir kısmının tarihinde de, oldukça kuvvetli bir rol oynamıştır. Önceleri bu büyük harekâtın başı sayılan Cengiz Han’ın Devleti, geniş bir yayılma sahası bulmadan, Selenga ırmağı batısındaki toprak parçasına dayandığı zamanda, şüphesiz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65155fda1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altın&amp;Orda, Altın&amp;Ordu, Türk, İlleri, Çağatay, Türkçesi, Gelişmesi, Kaynakları, Karakteri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Altin-Orda.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altin-orda-altin-ordu-turk-illeri-ve-cagatay-turkcesi-gelismesi-kaynaklari-ve-karakteri.html">Altın-Orda (Altın-Ordu) Türk İlleri Ve Çağatay Türkçesi, Gelişmesi, Kaynakları Ve Karakteri</a></p>
<p>III. yüzyıl başlangıcı, Türk dünyası için yeni bir devre teşkil etmektedir. Asya’nın enginlerinden kopup gelen muazzam Moğol harekât ve fütuhatı, Türkler kadar, beşeriyetin mühim bir kısmının tarihinde de, oldukça kuvvetli bir rol oynamıştır. Önceleri bu büyük harekâtın başı sayılan Cengiz Han’ın Devleti, geniş bir yayılma sahası bulmadan, Selenga ırmağı batısındaki toprak parçasına dayandığı zamanda, şüphesiz Moğol hâkimiyeti ve tesiri, ancak Moğolistan sahasına münhasır kalabilirdi. Fakat daha sonraları, XIII. yüzyılın 30 yıllarına doğru, yani 1211 zaferini müteakip, Moğol orduları Yedisu eyaletini de ellerine geçirmişlerdir. Lâkin Cengiz Han’ın Çin’e karşı açmış olduğu sefer hatırasına, garba doğru ilerleme temposu duraklamıştır. Pekin’in alınması ve Çin’in Moğol istilâsına boyun eğmesi üzerine, büyük zaferlerden gururlanan Moğol ayaklanması ve istilâsı, bu sefer de bütün ağırlığı ile Avrupa’nın güney doğusuna sarkmıştır. Neticede Moğol hâkimiyeti, Deşt-i Kıpçak sahasına da kendi çevresi içerisine almakla fevkalâde muazzam ve güçlü yeni bir Moğol Devleti vücuda getirmiştir. Bu devlet, doğu edebiyatında “Cuci Ulusu” (Coçi) yahut “Gök-Orda” adıyla adlandığı halde, Rus kronikleri ve tarihçilerinde “Altun-Orda” (Altınordu) diye ün bulmuştur.</p>
<p>Dinyeper ırmağından başlayarak, Volga ırmağının doğusuna doğru epeyce bir arazi parçasını içerisine alan sahaya, XI. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar yaşayan Arap ve İran müellifleri, Deşt-i Kıpçak adını vermişlerdir. Rus ve Bizans kroniklerinde ise Kıpçak kelimesinin kullanılışına tesadüf edilmemektedir. Rus vak’anüvisleri bu kelime yerine, eski “Polovets”, Bizans kronikleri ise yalnız “Koman” kavim adını kullanmışlardır. İlk olarak Deşt-i Kıpçak toponimik terimini kullanan Nâsır-i Husrev olmuştur.</p>
<p>Yeni teşekkül etmiş olan Altun-Orda, eskiden beri zengin bir medeniyet hayatı yaşayan çeşitli bölgelerde kurulmuştur.</p>
<p>1219-1220 yıllarındaki sınır bilmeyen Moğol istilâsı, Orta Asya sahasındaki siyasî birlikleri dağıtmasına ve işgal ettiği sahayı kana boyamasına rağmen, katiyyen yerli medeniyetin kalkınmasını ezecek iktidarda olmamıştır. İslâm Doğu medeniyeti bu istilâ ile kendi çehresini değiştirmediği gibi, iktisadî hayat inkişafı da duraklamamıştır.</p>
<p>İşgal ettiği toprakların tam sınırını tespit etmek zor olmakla beraber, ilk Türk dili ve medeniyeti tarihi bakımından bu devletin içerisine alınmış bulunan esas sahaları, Çağatay-ulusu ile İlhanlılar Devleti’nin şimal hudutlarından başlayarak, kuzeydoğuda Bulgar Devleti, Harezm, Don ırmağının ötesine kadar uzanan muazzam Deşt-i Kıpçak bozkırları, Kırım ve Derbend’e, hattâ, bâzen Bakû’ya kadar genişleyen Kafkasya’nın kuzeyinin yarısı teşkil etmekte idi. Rus beyliklerinden bâzıları da A1tun Orda’ya dahil edilmiştir.</p>
<p>Altun-Orda Devleti’nin özünü teşkil eden ve yukarıda adlan geçen eyalet veya sahaların, gerek kültür ve gerek coğrafik bakımdan, oldukça büyük bir ehemmiyeti olduğundan, bunların yeni kurulan Devletin inkişafında mühim etkileri olmuştur. Bunlardan Deşt-i Kıpçak, Moğol istilâsından evvel, daha XI. asırda tamam ile Kıpçak Türklerinin hâkimiyeti altında olmuştur. İktisaden, oldukça kuvvetli ve sağlam münasebetlerle, bütün maddî ihtiyaçlarını temin etmişti. Muntazam bir surette Avrupa’da: Rus beylikleri, Kırım ve Bulgar ülkeleri gibi yüksek ziraata malik sahalarla münasebette bulunduğu gibi, Orta Asya’da: Harezm, Maveraü’n-nehir (Mave-raünnehir) ve Yedisu eyaletler ile de sıkı bir surette alâkası vardı. Saksın ve Suğnak gibi zengin ticaret şehirlerine malikti. Moğol istilâsından sonra burada Batı-Sarayı ve Berke-Sarayı gibi, çağın kültürünü merkezleştiren iki yeni mühim ve zengin şehir kurulmuştur. Bunlar, uzun zaman, Altun Orda Devleti’nin en mühim ticaret merkezlerini teşkil etmişlerdir. Muntazam yollarla Rus beylikler ile ve Kırım, Kafkasya ve Bulgar ülkeler ile bağlı bulunan bu iki şehir, buradan gelen ticaret eşyasını İran’a, Orta Asya’ya, Moğolistan’a ve Çin’e sevketmekte idi. Bu suretle bu iki şehir, göçebe hayatla şehir hayatını birleştirmeğe muvaffak olan mühim merkezlerden biri olmuş ve bir dereceye kadar Altun-Orda Devleti’nin iktisadî hayatında, nâzım bir rol oynamıştır. Bilhassa Berke-Sarayı, bir çok milletlerin uğradıkları bir şehir olmuştur. 1333 yılında bu sahada bulunan İbni Batuta, milliyet bakımından şehrin pek karışık olduğunu ve burada ayrı ayrı siteler halinde yaşayan Moğollara, Aslara, Kıpçaklara, Ruslara, Bizanslılara, Suriyelilere, İraklılara ve sair şark ülkeleri ahalisine rastladığını söylemektedir. Muhtelif ticaret memleketlerini ellerinde tutan bu unsurlar, âdeta Altun-Orda’nın maddî damarlarını teşkil etmişlerdir. Şehrin bütün kültür hayatı da bunların elinde bulunmakta idi. Böylece, Moğol istilâsından önce de, şarkla garb ülkeleri arasındaki ticaretin ana hattı mesabesinde bulunan Volga nehrinin ehemmiyeti, Altun-Orda Devleti zamanında bir kat daha artmış idi.</p>
<p>Deşt-i Kıpçak’la birlikte eski Volga boyundaki Bulgar ili de Altun-Orda’ya dahil idi. Burası hem ziraat bölgesi, hem de ticaret merkezi idi. Daha Moğol istilâsından önce, Bulgar şehri, Doğu Avrupa ile Orta Asya, Kırım, Kafkasya ve İran ülkeleri arasında, bir ticaret mübadelesi merkezi olmuştur. Cihan ticaretinin merkezlerinden biri sayılan burası, kültür bakımından da, doğu ile batı arasında bir geçit rolü oynamıştır. İslâm âlemi ile olan ilgisi ise, burasını bir nevi İslâm merkezi haline koymuştur.</p>
<p>Altun-Orda’nın diğer bir parçasını teşkil eden K ı r ı m, eski bir kültür hayatına malik olup, Batı medeniyetinin doğuya girmesinde mühim bir rol oynamakta idi. Coğrafik vaziyeti dolayısı ile Kırım, eskiden beri, şarkî Avrupa’dan uzak kalan Bizans, Suriye, Mısır ve Anadolu ile sıkı bir iktisadî ve kültürel münasebette bulunmakta idi. Buna karşılık bu ülkeler, Kırım’ın kendisinden ve bu yol ile Asya’dan bir çok istifadeler elde ediyordu. Bu bakımdan Kırım sahası, yeni teşekkül eden Altun-Orda için çok ehemmiyetli ve değerli olmuştur.</p>
<p>Altun-Orda’nın en dikkate değer sahalarından biri olan Harezm ili hakkında, biraz önce malûmat verildiğinden, burada tekrara lüzum yoktur. Yalnız, şu kadarını söyleyebiliriz ki, burası Altun-Orda’nın en zengin ve en medenî parçası olmuş ve XII. yüzyıl başlangıcına doğru, en yüksek iktisadî ve siyasî inkişafına ermiştir. Sahanın başşehri olan Ürgenç ise coğrafik ve iktisadî mevkii dolayısı ile, Çin, Orta Asya, İran ve Şarkî Avrupa ülkeleri medeniyet ve ticaretinin birleştiği ve çarpıştığı bir merkez mesabesinde olmuştur.</p>
<p>Bu suretle Altun-Orda yahut Cuci-Ulusu’nun temelini teşkil eden ülkeler, karakter itibarı ile, çok farklı ve birbirinden bâriz hususiyetlerle ayrılan sahalar olmuştur. Tarihî durumun doğurduğu müsait şartlar, bu çok farklı ülkelerden mürekkep Türk kültür tarihinin inkişafında, çok büyük tesiri olan muazzam bir birliğin ve Devletin vücuda gelmesinde âmil olmuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU</strong></span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/ALTIN-ORDA-ALTIN-ORDU-T%C3%9CRK-%C4%B0LLER%C4%B0-VE-%C3%87A%C4%9EATAY-T%C3%9CRK%C3%87ES%C4%B0-GEL%C4%B0%C5%9EMES%C4%B0-KAYNAKLARI-VE-KARAKTER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/ALTIN-ORDA-ALTIN-ORDU-T%C3%9CRK-%C4%B0LLER%C4%B0-VE-%C3%87A%C4%9EATAY-T%C3%9CRK%C3%87ES%C4%B0-GEL%C4%B0%C5%9EMES%C4%B0-KAYNAKLARI-VE-KARAKTER%C4%B0.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ali Şir Nevâî</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ali-sir-nevai</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ali-sir-nevai</guid>
<description><![CDATA[ Ali Şir Nevâî
Büyük filozofları, büyük âlimleri, büyük sanatkârları, felsefe, ilim ve sanat yolundaki muvaffakiyetleri nispet ve çerçevesi dahilinde mevzuubahs ederek onları takdir, tebcil eder; diğer sahalardaki hüviyetlerini zikretmeyiz. Nevâî’ye gelince iş değişir. Nevâî’yi evvelâ büyük bir insan olarak tebcil eder ve ırkımın bu kemal sahibi ferdiyle iftihar ederim. Bence Nevâî sanat, şiir ve ilim vadisinde büyük muvaffakiyetler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65111348c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ali, Şir, Nevâî</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Sir-Nevai.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ali-sir-nevai.html">Ali Şir Nevâî</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN</strong></span></a>
</p><p>Büyük filozofları, büyük âlimleri, büyük sanatkârları, felsefe, ilim ve sanat yolundaki muvaffakiyetleri nispet ve çerçevesi dahilinde mevzuubahs ederek onları takdir, tebcil eder; diğer sahalardaki hüviyetlerini zikretmeyiz. Nevâî’ye gelince iş değişir. Nevâî’yi evvelâ büyük bir insan olarak tebcil eder ve ırkımın bu kemal sahibi ferdiyle iftihar ederim. Bence Nevâî sanat, şiir ve ilim vadisinde büyük muvaffakiyetler göstermiş olmasına rağmen evvelâ büyük bir insan olarak taziz edilmelidir. Hayatını muhterem arkadaşım Profesör Zeki Velidî izah etti. Ben bu hususta birkaç noktaya işaret ederek geçeceğim.</p>
<p>Nevâî, Hüseyin Baykara’nın veziri. Mukarrebül-hazreti’s-sultanî Vezir Hâce Mecdettin Sultan Hüseyin’e bir ziyafet veriyor. Nevâî de orada. Sultan, Hâcı Mecdettin’e bir kürk ihsan ediyor. Vezir Sultanın huzurunda Türk Türesi mucibince dokuz kere diz çöküp arzı şükran ediyor. Nevâî de feracesini vezire veriyor. Vezir Nevâî’nin önünde de dokuz defa diz çöküyor.</p>
<p>İşte Sultan Hüseyin Mirza’nın 898 Ramazanı’nda Emir Ali Şir Nevâî hakkında istar ettiği bir ferman:</p>
<p>“Şehzadeler, emirler, şudur, vüzeraü, ve âyan ve bilûmûm tebaanın bilsinler ki, ‘Rüknü’s saltana, Umdetü’l-memleke, Adüddü’-devleti’l-hâkânî, Mukarrebü’l-hazreti’s-sultânî, Nizamüddin Emir Ali Şir Nevâî’ şefkatli kalbi ile bu yüksek devlet güneşinin tulûu zamanından beri temiz niyetli fikrini ve büyük kudret ve dirayetli niyetini bu devletin yükselmesi uğrunda sarf etmiş, azamet ve rütbesini benim kardeşliğim derecesine yükseltmiştir. Ve bu yakınlık günden güne belki saatten saate ziyadeleşmektedir. Hatırıma geldi ki, bu sırada müşarünileyhin kardeşi tarafından vaki olan ve affına karar verilen yolsuz hareketleri, bazı yanılanlar ve gaflete düşenler Umdetül-memleke olan müşarünileyhin üzerinde müessir zannederler. Memleketin dahilinde herkese emrediyorum ki ve herkes bilmelidir ki, onun bizim nezdimizdeki mahremiyet ve hususiyeti tasavvur ettiklerinden çok daha ziyadedir. Ve bilâ istisna herkes ona azamî hürmetle mükelleftir.”</p>
<p>Yine Sultan Hüseyin Mirza hacca gitmeyi niyet eden Ali Şir’e yazdığı bir mektupta: “İkimizin arasında beşikten bugüne kadar devam eden birlik, dostluk ve arkadaşlığın ne derecelerde olduğunu ve her zaman her halde sizin şerefli kalbinizin arzularını tamamen kendi isteklerimize müraccah tuttuğumuzu herkes bilir. Bu rabıtayı zevâl bulmayan devletimizin delâilinden saydık ve sayıyoruz” diyor. Bu mektubun imzası: Elhakir Hüseyin’ dir. Bu derece hürmete mazhar olabilmek için o, ikbalden kaçmak ve ona kıymet vermemek irade ve zekâsını gösterebilmek lâzımdır. O, ikbali tamamen manevî sahada aramış bir adamdı. Bu ikbal içinde samimî tevazuunu terk etmiyor. İbadet ve taat ile meşgul olmak için bir vecitli sofî gibi inzivaya çekilebiliyor:</p>
<p><span><em>Tahtü cahıng kişver-i mülk-i Skender boldu tut<br>
</em><em>Hızr ömrü hem bu mülk üzere müyesser boldu tut<br>
</em><em>Böyle mülkü ömrdin song cinnü i insü-vahşü tayr<br>
</em><em>Hükmü-emringe Süleyman dik müsehhar boldu tut</em></span></p>
<p>Bunların hepsini bırakıp gideceksin. Ömürde vefa yoktur. İnsan himmet sahibi olmalıdır. Yani dünya nimetlerini kolayca bırakabilmelidir. Onları elde edeceğim diye kendince mukaddes melhumlardan hiçbirini feda etmemelidir. Bu muazzam çapta bir insandır.</p>
<p><span><strong>Devletşah tezkeresini açıyorum:</strong></span></p>
<p>842 yılında Devletşah’ı Semerkandî tarafından yazılan bu eser ilk devirlerden XV. asrın nihayetine kadar İran dili ile yazan şairleri ihtiva eder. Müellif, bu eserini Emir Ali Şir Nevâî’ye takdim etmiştir. Kitabın başında şöyle diyor: “Ben bu hakikatler gelinini gayb haclesinden çıkardım. Şimdi hangi gönül sahibi bu temiz, afif kızın kıymetini bilecek diye düşündüm. Gaybdan bana şöyle ilham olundu: Altının kıymetini sarraf, cevherin kıymetini kuyumcu bilir; bunun değerini anlayacak da zamanımızda yüksek ve kerim vezirdir. Fazilet, anın sayesinde hâkim; cehil ise onun azametinin heybeti ile yıkılmıştır.” Müellif burada onun adalet, insaf ve idare hususundaki büyüklüğünü anlatırken şu vasıfları ilâve ediyor:</p>
<p>O, zayıfları tehlikeden kurtarandır; kendinden evvel gelenlerin olduğu gibi kendinden sonra geleceklerin de kemalâtı onun kemalâtı yanında hiçtir. Keremin temelini kurmuş, büyüklüğün usulünü ihya etmiştir. Âlimlerin muinidir.</p>
<p>Fâzılları yetiştiren, fakirleri kuvvetlendiren odur. İlimlerin bütün şubelerini tab’ı seliminin ölçüsü ile ölçüp tartan; iyisini kötüsünü ayıran odur. Kalemin ve kılıcın hakikî efendisi Nizamü’l-milleti ve’d-din Ali Şir’dir. Dünya büyükleri onu methetmişlerdir. İyi huyların kendisinde toplandığı bir şahsiyettir. Melek gibi masum Ali Şir, kerem ve mertliğin unsurudur. İsa gibi tabiat pisliğinden sıyrılmıştır. Temiz ve afiftir. Aynı eserin nihayetinde Emir Ali Şir’in şairliğinden bahsederken de: “Ulüvvü kadrinin kemalinden dolayı onu anlatmaya ve methetmeye hacet yoktur. Yalnız iki vasfını söyleyelim: Lâkabı ‘Sahibül Hayrat’ ve ‘Hazreti Sultanın Mukarrebi’ dir.</p>
<p>Ravzatııssufa Tarihine bakalım: 912 H. yılında vefat eden Hüseyin Baykara’nın zamanına kadar İslâm ve İran tarihini ihtiva eden bu çok mühim eser de Beih zadegânından Mirhont tarafından yazılıp Emir Ali Şir’e ithaf edilmiştir. Müverrih eserin mukaddemesinde Ali Şir’den şöyle bahseder: “İnsaf ve adalet mesnedi, riyaset ve eyalet mansabı, şairliğin yüksek rütbesi, bünerverliğin kıymetli mertebesi; idrak sahiplerinin göz bebeği, ilmî ve ameli kemalâtı kendinde toplayan, haşmet ve debdebesine rağmen hakikî bir sofi gibi kalbi temiz olan Ali Şir ile bezenmiştir.”</p>
<p>Müellif, Ali Şir ile ilk görüştüğü zamanki intibaını şöyle naklediyor: “Meclisine dahil olunca hakikaten suret ve şekle bürünmüş bir ruh, bir melek gördüm ki kerim olan zâtı fazilet ve edebi; yüksek tabiatı da manaların hakikatlerini ve inceliklerini anlamak hususunda bütün akran ve emsalinin fevkinde idi.”</p>
<p>Ali Şir’in vefatından 86 sene sonra Seyid Hüsnü Hoca’nın eseri olup XIV. asrın yarısında Orta Asya’da yetişen şairleri ihtiva eden Müzekkir-i Ahbab tezkeresinde bir münasebetle Ali Şir Nevâî’den bahsedilir ve bahsin sonunda müellif: “Ben fakir onun tarifi ve tavsifi hususunda kelime bulmaktan âcizim. Fakat teyemmünen birkaç şiirini burada zikrediyorum” der.</p>
<p>O devirde ve ondan sonra eser yazanların hepsi, Ali Şir Nevâî’nin büyüklüğü hakkında neler yazmamışlardır. Bu yazılara dikkat edilirse görülür ki bunlar kaside değildir. Realiteye inmiş ve çok defa onun dununda kalmıştır. Yazanların samimiyeti ve onu ifade için ne kadar çırpındıkları derhal göze çarpar. İşte Sam Mirza Tezkeresi, Babürşah, Ateşkede…. Zamanındaki âlimleri, sanatkârları bilerek, anlayarak himaye eden, yetiştiren o idi. Onun namına telif edilen kitaplar, o kadar çoktur ki hiç bir padişah veya vezir bu mazhariyete ermemiştir.</p>
<p>Büyük servetini ilmî ve sanatı himayeye ve hayrata sarf etmiştir. 370 parça hayratının 90’ı kervansaray mütebakisi köprü, mescit, medresedir. Ali Şir hayatta iken bu kervansaraylarda konaklayanlara yemekler verilirdi. Emsalsiz bir şefkat ve fazileti hakkı ile ispat eden bu meziyetlere bir de milliyet şuurunu ilâve ediniz ki bu da bence insanî faziletlerin içindedir onun büyüklüğü kâinatında çok ulvî yeni bir âleme şahit olursunuz: Nevâî, İran edebiyatının kuvvetle hâkim olduğu bir devir ve muhitte yetişmişti. Etrafında Mevlânâ, Camî gibi İran klâsik devrinin son mümessili sayılan mühim bir şahsiyet vardır. Camî’nin etrafında da ikinci ve üçüncü derecede birçok şair kuvvetli bir İran edebiyatı kültürü yaşatıyorlardı. Bu kültüre hizmet eden şairlerden birçoğu da Türk idi. O, böyle bir muhit içinde Türk dilinin istikbal ve istiklâlini düşünüyor ve onu edebî bir dil haline getirmek için azamî dikkat ve gayretini sarf ediyor. Bu hususta Padişah da kendisine müzahirdi. O da Türkçe şiirler yazıyordu. Muhakemetü’l-Lügateyn’inde der ki: “Fars ve Türk şairleri kemiyet bakımından mukayese edilirse görülür ki Farsça yazan şairler pek çok yetişmiş ve yetiştikleri devirlerin hükümdarları tarafından himaye edilmiştir. Buna mukabil Türkçe yazanlar pek azdır. Sultan Hüseyin Baykara tahta geçince Türk dilinin revaç ve inkişafına çok himmet sarf etti. Bizzat Türkçe divan vücuda getirdi. Türkçe yazan şairleri taltif etti. Fakat Türk beyzadeleri, Türkün müstait gençleri bu dilde eserler yazmağa rağbet etmediler. Padişahın fermanını tutmadılar.”</p>
<p>Ali Şir Nevâî Muhakemetü’l-Lügateyn’ini Türkçenin Farsçadan daha geniş, ifade kabiliyeti itibarıyla daha kuvvetli ve zengin olduğunu ispat için yazmıştır. Ve bu hususta birçok mülâhazalar sarf ettikten sonra der ki: “Türk dilinde buna benzer incelikler pek çok olduğu halde kimse dilimizin hakikati üzerinde düşünmediği için bunlar gizli kalmıştır. Türk’ün hünersiz ve değersiz bazı gençleri kolaydır diye Farsça şiir yazıyorlar. Halbuki düşünülürse Türk dilindeki bu geniş bir edebiyatın her şekil ve her nev’i için daha müsaittir. Türk milletinin müstait şahsiyetleri kendi dilleri dururken başka dilde şiir yazmamalı idiler. Eğer her iki dilde şairliğe kabiliyetleri varsa hiç olmazsa kendi dillerinde daha çok edebî eser vücuda getirmeli idiler.” İşte yalnız bu millî şuur, Türk dilini kuvvetli bir edebiyat dili mertebesine yükseltmek gayreti onun namını ebedileştirmeğe kâfi iken Nevâî bununla da kanaat etmemiştir. İlim uğrunda birçok emek sarf etmiş tarih, ahlâk, kelâm ve tasavvufa dair eserler vücuda getirmiş; edebiyatın nazarî kısmında çalışmış ve devrinin en büyük münekkidi olmuştur. Sanat cephesine gelince:</p>
<p>Nevâî hattat idi, ressamdı, musikişinastı, kat’ ve tezhip sanatlarına vakıftı. Bunların hepsinin fevkinde de şairdi. Şiirdeki azametine de şahit olduktan sonra insan, kendi kendine gayrihtiyarî soruyor: Hakikaten büyük olabilmek için insan, daha ne gibi evsafı haiz olmalıdır?</p>
<p>Nevaî; ince ruhlu bir sanatkârdır. Bu ince ruh ve hassasiyete mukarin kuvvetli bir zekâ onu siyasî cephede olduğu kadar ilim ve sanat yolunda da muvaffakiyetten muvaffakiyete uçurmuştur. Zamanındaki tezkere-nüvislerin ifadelerine nazaran hayatı müddetince daima çalışan ve bir lâhza tembelliğe düşmeyen Ali Şir, Asya’da bir büyük şiir dehası olarak doğmuştur. Bu yolda kendinden evvel gelenler yok değildir. Meselâ: Mecalisü’n-nefais adlı tezkeresinde o havalide yetişen şairleri zikreder ki bunların arasında Emirî, Hace Bü’l-Hasan Türk, Mevlânâ, Kutbî, Mukımî, Harimî, Kalender, Lutfî, Yakinî, Sekkâkî, Süheylî gibi Türkçe yazanlar vardı. Bunlardan maada başta Sultan Hüseyin Baykara olmak üzere hanedan azâsı da Türkçe şiirler yazıyorlardı. Herat o devirde büyük bir ilim ve sanat merkezi idi. Bu merkezin en büyük şahsiyeti de Nevâî’nin nasıl bir şair olduğunu mütalâa etmeden evvel onun karakterini tespite çalışalım:</p>
<p>Nevâî evvelâ zengin ve asil bir ailenin çocuğu idi. İyi bir tahsil görmüştü. Sultan “Ebü’l-Kasım Babür”ün sarayında babasının yerine geçen bu genç, esasen şair olan sultanın büyük teveccühüne mazhar olmuş ve “oğlum” hitabı ile taltif ve takdir edilmiştir. Nevâî daha o zaman şiir ile şöhret almaya başlamıştı. Henüz 17 yaşında iken Meşhed’de bir kervansarayda tesadüfen Horasan’ın meşhur şairlerinden Kemaleddin Türbetî ile görüştüğü zaman bu meşhur şairi kendi zekâ ve görüşüne hayran etmişti. Mizacı asabî ve hassastı. Bu halini şiirlerinden anlayabiliriz. Bazen de bariz izler gözükür. Meselâ:</p>
<p><span><em>Tuşta gördüm yarnı handan rakibin ötrüde<br>
</em><em>Reşkdin her lâhza tiş kırçılatırmın uykuda<br>
</em><em>Ol peri vaslı ara yadımga girse firkati<br>
</em><em>Tilbeler yanghg tökermin eşk aynı gülgüde</em></span></p>
<p>Uykuda dişlerini gıcırdatan, gülerken ağlayan ve bunu ifade eden sanatkâr bize mizacının fazla hassasiyet ve asabiyetini anlatmış olur. Kuvvetli irade ve aklı seliminin idaresi altında o aklı selimi büyük ihtirasların meş’ur hamlelerine sürükleyen bu hassasiyet; bizzarur tatmin edilmeyip hazin ve plâtonik bir aşka tahavvül etmiştir. Nevâyî; evlenmemiş ve bütün hayatını büyük bir titizlikle ilim ve sanata hasretmiştir. Bu ihtibas, onu şiir sahasına yükseltmiştir. Hayatı muhtelif menbalardan takip edilirse bu aşkın hakikaten plâtonik olduğu anlaşılır. Eserleri arasında çok zevk perestane sahifelere rastlamak kabildir. Fakat bunlar hep “keşke olsaydı” temennisiyle nihayetlenir. Meselâ:</p>
<p><span><em>Ne hoş bolgay ikülen mest bolsak vasl bağıda<br>
</em></span><em><span>Kolum bolsa anıng boyunuda vü ağzım kulağıda</span><br>
</em></p>
<p>Visalin sarhoş edici zevklerini vecd içinde andıktan sonra gazelini  şöyle bitirir:</p>
<p><span><em>Nevayî sen kim’ü-işret demi bilmes misin kim it<br>
</em><em>Eğer kan içse hem başı görünür öz yalağıda</em></span></p>
<p>Onun hassasiyetinden mütevellit derin izzeti nefsini   Sultan Hüseyin’in kendisine yazdığı mektuplarda çok ihtiyatlı bir lisan kullanmasından da istidlâl kabildir. Muhakemetü’l-Lugateyn’inden anlaşılıyor ki Nevâî 15 yaş ile 40 yaş arasında birçok aşk geçirmiş ve bu maceralarda sevgilisinin hüsün ve nazım, kendi aşk ve niyazını şerh için gazeller yazmış ve İran şairlerinden birçoğunun asarını okumuştur. Yine o eserdeki bir kayıttan bu asabî ve hassas mizacın garabet perest ve düşvar- pesent yani “orijinalite meraklısı ve güç beğenir” olduğunu anlıyoruz. Bu da onun hilkaten mümtaz yaratılmış bir şahsiyet olduğunu gösterir. Büyük bir tefevvuk aşkı, doymak bilmez bir ilim ve sanat ihtirası. Bu tefevvuk aşk ve ihtirasını da en meşrû yoldan, hiçbir entirikaya tenezzül etmeden şahsî kemalât ile temin etmişti. Böyle hassas ve marazî bir mizaca hâkim kuvvetli bir aklıselim ve irade. İlim ve idare yolundaki muvaffakiyeti, derin şefkatin, yüksek adaleti, bütün hayatınca kendini en mükemmel surette idare edişi, uzvî ilcalarına hâkim oluşu bu hassasiyetle iradenin kuvvetli imtizacından hasıl olmuştur.</p>
<p>Babur Şah der ki: “Ali Şir ne ikbâl ve ne de idbarında etvar ve harekâtım asla tebdil etmemiş nezaket ve zarafeti zatiye sahibi idi. Gerek evci ikbâlde gerekse hali mübaadetinde, Herat veya Semerkand’da Ali Şir yine o Ali Şir bir merdibî nazîrdi. Mafevklerine karşı edip ve hürmetkâr olduğu gibi hayatı maneviyesinde bir rehnümayi sahib rıza, mesalihi ammeden hengâmı ferağında bir enisi tesliyet bahşa, âsan için takdiratı ile mübtehiç olduğu bir edibi yekta addeylediği Mevlânâ, Camî hakkında fevkalâde hürmet gösterirdi. İkbâl ve idbarında harekâtını tebdil etmemesi nezaket ve zarafeti kendisinde bir itiyat haline getirmesindendir. Bu hareket tarzı kendi şahsî hüviyetini bütün mevkilerin fevkinde telâkki etmesinden ileri gelir. Bu telâkki büyük ve titiz bir izzeti nefse, bu derece titiz bir izzeti nefis de asabiyet ve hassasiyetle beraber kuvvetli bir iradeye delâlet eder.</p>
<p>Zekâsına gelince: Pek küçük yaşta iken zekâsının, etrafındakilerin hayret ve takdirini celbedecek derecede inkişafı, başka şairlerin eserlerinden elli bin beyit ezberlemesi, edebî sanatların çok güçlerinden biri olan muamma sanatında büyük bir iktidar göstermesi ve nihayet zamanının ilim ve edebiyatını otuz seneden fazla bir zaman aksamadan sevk ve idare etmesi, zamanında kendini çekemeyenlerin siyasî entrikalarına mukavemet edip hepsine galip gelmesi zekâ noktai nazarından müstesna bir hüviyette bulunduğunu bize gösterir.</p>
<p>Ruhî hüviyetini hülâsatan çizmeye çalıştığımız şairin edebî hüviyetine bakalım: Pek küçükken şiire başlayan Nevâî, muhitinin tesirine tabi olarak evvelâ Farsça şiirler yazmıştır. Fakat sinni şuura vasıl olunca ki pek genç iken bu şuura ermiştir; Türkçe yazmaya başlamıştır.</p>
<p>Türkçe şiir yazmayı Farsçadan daha güç addediyor. Çünkü Türkçenin incelikleri daha çok, çünkü İran edebiyatı büyük tekâmülünü geçirip klâsik devrini Nevâî’nin dostu ve mürşidi Camî ile kapamak üzere. Yani İran dili işlenmiş. Devir, edebiyatın pek büyük bir rağbete mazhar olduğu devir. Her mecliste şiirler okunuyor, nükteler sarf ediliyor, muammalar söyleniyor. Rağbette olan şekil de gazel ve mesnevî şekilleri. Türkçe şiir işlenmemiş. O zamana kadar Türkçe yazan şairler az. Binaenaleyh bu saha bakir. Nevâî’nin tabiatı ise orta orijinaliteye düşkün ve kendi kuvvetine emin. Türk dilinde vücuda gelecek şiiri düşündükçe heyecan içinde kalıyor. Bu veci, onun gözünün önünde on sekiz bin âlemden daha geniş bir âlem açıyor. Lâkin o âleme kimse ayak basmamış. Çünkü bu hazinenin ejderleri pek yırtıcı, gülleri sayısız dikenle örtülü. Başkalarını korkutup kaçıran bu vahşet onu ürkütmüyor. Uğraşıyor, çalışıyor ve dört büyük divanını vücuda getiriyor: Garaibü’s-sıgar, Nevadirü’ş-şebab, Bedayiü’l-vasat, Fevaidü’l-kiber. Ve derhal bu dört divanın şöhreti dünyanın dört ucuna yayılıyor.</p>
<p>Bunlar gazeliyat. Bir de mesnevî sahası var. Oraya hücum ediyor; o müşkilât ile de pençeleşiyor. Nizamî, Husrevi, Dehlevî ve Camî gibi büyük İran sanatkârlarının eserleriyle boy ölçüşecek derecede değerli mesnevilerini veriyor. Hayretü’1 -Ebrar, Ferhadü Şirin, Mecnunu-Leyli, Seb’a-i Seyyare, Sedd-i-İskenderî. O zaman Maveraün-nehir ve Horasan’da mesnevî kültürü bir inkişaf halinde. XV. asır Anadolu şairlerinden, (Behişti) II. Bayezid’in nedimlerinden iken buradan kaçıp Herat’a gitmiş ve Osmanlı edebiyatına o tarz mesnevîyi getirmiştir. Edebiyatın yalnız amelî kısmı ile değil nazarî kısmı ile de uğraşıyor. Aruz hakkında Mizanü’l-evzan’ı yazıyor. Edebiyat tarihini unutmuyor: Mühim bir tezkere-i şuara olan Mecalisü’n-nefa-is‘i vücuda getiriyor. Buna epey mensur eserler de ilâve etmek lâzımdır. Velhasıl Nevâî, bütün hayatı müddetince Türkçenin İran edebiyatı seviyesinde eserlere malik olmasını temin için uğraşıyor. Beşer kudreti de ancak buna müsaittir. Nevâî (Züllisaneyn) yani iki dillidir. Türk ve İran dillerine müsavi bir kuvvetle tasarruf edebiliyor ve salâhiyetle iddia ediyor: “Farsçayı benden iyi kimse yazamaz. Çünkü küçüklüğümden beri İran’ın büyük şairlerinden Emir Hüsrev’i Dehlevî, Hafız-ı Şirazî ve Camî’yi birçok kereler okudum. Belki hepsini ezberledim. Hattâ en orijinal ve güzel olanlarına nazireler söyledim. Hafız tarzında takriben altı bin beyitlik bir divan yazdım. Büyük âlim, sanatkâr ve ediplerin en büyük merkezi olan Horasan’da otuz seneyi mütecaviz bir zaman yaşadım. Bu müddet zarfında bütün büyük şairler ve muhterem fasihler ne yazmışlarsa benim meclisime getirip tashih ettirirler ve fikrimi itirazsız kabul ederlerdi. İtiraz edenleri delillerle ikna edip onların şükran ve minnetlerini kazanırdım.”</p>
<p>Evet o bütün Horasan’ın ilim ve sanat mihrakı idi. Hattâ İran’ın son ve büyük şairi, Camî, eserlerinin müsveddelerini Nevâî’ye okutur, onun ilâve ve tadillerini daima beğenirdi. Ve nihayet Sultan dahi onun sözüne özü bakımından özüne de sözü bakımından büyük değer vererek kendisine (sahip kıran) unvanını veriyordu.</p>
<p>Yukarıda söylediğimiz gibi Nevâî’ye gelinceye kadar İran edebiyatının büyük simaları yetişmiş ve şairimiz bu teessüs etmiş edebiyat içinde şiire başlamıştır. Eserlerinde İran edebiyatından gelme mazmunlar, ekseriyetle bulunduğu gibi Türk dilinin hususiyetleri ve kendi ruhunun orijinalitesi yer yer göze çarpar.</p>
<p>Evvelâ bütün eserlerine şamil olarak şu hükmü vermemiz lâzımdır: Eserleri şeklen hemen daima pürüzsüzdür ve belâgatin hakkı verilmiştir. Çünkü o, mühim bir nazariyatçı ve münekkit idi.</p>
<p>Eserlerinin dinî cephesinde çok kuvvetli tevhitleri ve gazel şeklinde samimi naatleri ve İslâmi esaslara istinat eden didaktik manzumeleri görülür. Tevhitler ekseriya tasavvufîdir. Meselâ gazel şeklinde olan şu tasavvufî manzumeye bakınız:</p>
<p><span><em>Zehi zuhur-u cemaling kuyaş gibi peyda<br>
</em><em>Yüzüng kuyaşığa zerrat-ı kevn bolup şeyda<br>
</em><em>Yüzüng ziyasıdın er subh aynı içre beyaz<br>
</em><em>Saçıng karasıdın er başıda sevda<br>
</em><em>Zuhur-u hüsning ııçun eyleben mezahirni<br>
</em><em>Bu gözgülerde anıng cilveger kılıp amde<br>
</em><em>Bu cilve eyledi ol hüsn isteben âşık<br>
</em><em>Salâ-yı aşkın edip aferiniş içre nida<br>
</em><em>Biri kabul ile almay anı meğer kim min<br>
</em><em>Kılıp atımnı zalûm-u-cehûl birle eda<br>
</em><em>Dimay ki min özü maşuk irür özü âşık<br>
</em><em>Ki tig-i gayret olup anga nakş-ı gayr-zeda<br>
</em><em>Nevâî bolmadı tevhid güft ü gû bile fehmû<br>
</em><em>Meğer ki eylegesin tilni kat-u-cannı feda</em></span></p>
<p>Hazreti Peygamber hakkında naatleri de ekseriya gazel tarzındadır. Derin, samimî bir aşkı ifade eder. Nevâî mütedeyyin bir Türktü. Vaktinizi ve dikkatinizi israf etmemek için eserlerindeki didaktik kısımlardan ve bilhassa mesnevîlerindeki tasvirlerden sarfınazar ederek asıl ehemmiyetli kısım olan lirik nev’e geçeceğim: İşte burada şairin hüviyetini buluruz. Nevâî’nin eserini okurken kendimizi</p>
<p>Fuzûlî’nin âleminde hissederiz. Lisanın ufak tefek aykırılıkları ortadan kaldırılınca âdeta Fuzûlî’den bir parça okuduğumuzu zannederiz. O da Fuzûlî gibi derin bir aşkın ümitsiz bir hicran ve ıstırabı içindedir.</p>
<p><span><em>Zihi kut-u hayatım hecr mühlik derdide yadıng<br>
</em><em>Eğer lûtfunga lâyık bolmasam yoktur mu bidadıng<br>
</em><em>Mınga lezzet senin fikring mınga kuvvet senin zikring<br>
</em><em>Mınga işret senin vaslıng mınga taat senin yadıng<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Sin lebing sorgansalı min kan yutarmın ey habib<br>
</em><em>Sin mey içgil kim mınga hun-u ciger bolmış nasib<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Ey firakındın mınga gam ruzi-vü-mihnet nasib<br>
</em><em>Ah kim hecringde öz şehrinde bolmış mın garib<br>
</em><em>Öz diyarımda bozug könglüm ni yanğlıg tohtasun<br>
</em><em>Kim irür ahbab hem bigâne mindin hem habib<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>İlge açıp izarını gül gibi nevbaharını<br>
</em><em>Derd-i firak harını kökreğim içre ornatıb<br>
</em><em>İçim firkat belâsında taşım hecr ibtilâsında<br>
</em><em>Kanım aşk ıztırabında özüm şevk ıztırarında<br>
</em><em>Yüzün hecride tofrag oldum ol yanglıg ki yil kopkaç<br>
</em><em>Kuyaş çıksa pedîdar olmagay cismim gubarında<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Ol belâga örgenip min eyle kim canım çıkar<br>
</em><em>Görmesem başımda bir saat min-i şeyda belâ<br>
</em><em>Cam-ı minânı ilingdin koyma bu devranda kim<br>
</em><em>Yağdurur devr ehli üzre günbed-i mînâ belâ<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>İki parmak birle tuttum lâ’lin ol ruhsar ara<br>
</em><em>Eyle kim bülbül tutar gül yafrağın minkar ara<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Bir kuyaş meş’ali din canıma ur aşk otı<br>
</em><em>Yok ise şem’-i hayatımını uçurgil ya Rab<br>
</em><em>Sakıya aşk otı ger yok mey otın ruşen kıl<br>
</em><em>Ki kül olsun, nefes-i har-u-has-ı renc-ü-taab<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Könglüm örtensün eğer gayrıga perva eylese<br>
</em><em>Her köngül hem kim sinin şevkıngnı peyda eylese<br>
</em><em>Özgeler hüsnin temaşa eylesem çıksun gözüm<br>
</em><em>Özge bir göz hem sinin hüsnüng temaşa eylese<br>
</em><em>Gayr zikrîn aşikâra kılsa lâl olsun tilim<br>
</em><em>Özge bir til hem ki zikring aşikâra eylese<br>
</em><em>Reşkdin canımga her nergis gözü bir şuledür<br>
</em><em>Bag ara nageh hıram ol şuh-u ra’na eylese<br>
</em><em>Akıbet canımga yettim ey hoş olmağ kim mini<br>
</em><em>Bir kadeh birle harabat içre rusva eylese<br>
</em><em>Dehr şuhiga Nevayî sayd bolma nice kim<br>
</em><em>Gün izarı üzre tün zülfün mutarra eylese<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>İstemin kim aşk mindin özgeni kılgay esir<br>
</em><em>Hiç kesge bolmasın ya Rab mınğa bolgan belâ<br>
</em><em>Vaslıda reşk öltürür hicranda gam veh kim mınga<br>
</em><em>Vasl ara bolgan belâ-vü hecr ara bolgan belâ<br>
</em><em>Nâsihâ aşıklığımını men’ kıldıng bilmeding<br>
</em><em>Kim nasihat birle def’olmas kaza bolgan belâ<br>
</em><em>Ol peripeyker ki hayran bolmış ins-ü-can anga<br>
</em><em>Kim ki hayranı imes min tilbemin hayran anga<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Cevr-ü-zulmüng gerçi ölmeklik nişanıdur mınga<br>
</em><em>Çünki sindindür hayat-ı cavidanidur mınga<br>
</em><em>0l periveş aşkıdın nâsih mini men’ etme kim<br>
</em><em>Tilbelik vakti-vü-aşıklık zamanıdur mınga<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Mınga ni menzil-ü-me’va iyan ni hanüman peyda<br>
</em><em>Ni canımdın eser zahir ni könglümdin nişan peyda<br>
</em><em>Hıred mahfi beden fani köngül gaib tarab ma’dum<br>
</em><em>Barı sehl irdi bolsa ol büt-i namihrban peyda<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Cemalin eyle ulus gözidin nihan ya<br>
</em><em>Rab Nihan otumnı anıng könglige ıyan ya<br>
</em><em>Rab Ayagı çünki yiter asitanı tofragına<br>
</em><em>Başımnı eylegil ol hâke asitan ya Rab<br>
</em><em>Nevayî ahını yitgür anga veli koyma<br>
</em><em>Anıng cemalige bu duddın nişan ya Rab</em></span></p>
<p>Bu misallerde görülüyor ki Nevâî, o devir ve estetik telâkkisi içinde ümitsiz aşkını derin bir hicranla terennüm etmiştir. Şairin birkaç tasvir parçasını görelim:</p>
<p><span><em>Meyhaneden çıkan bir dilberi şöyle tasvir eder:<br>
</em><em>Veh ki ol muğbeçe her dem ki çiker bade-i nâb<br>
</em><em>Kozgalur arbedesindin bu kühen deyri harab<br>
</em><em>Yaka çâk-ü-özü bibâk-ü-bilide zünnar<br>
</em><em>Bir iligide fiçak bir kolıda cam-ı şarab<br>
</em><em>Gözü islâm ilinin canın alurga katil<br>
</em><em>Zülfü takva ilinin boğzıdın asmakga tınab<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Böyle hâlette gözü tüştü mınga-vü-külüben<br>
</em><em>Yüz tiimen lûtf-u-kerem birle bu nev’etti hitab<br>
</em><em>Kim eya rind-i vefa-pişe-vü-mihr-endişe<br>
</em><em>Gelip iç kadeh-ü-çikme humar içre azab<br>
</em><em>Yügürüp tüştünı ayagıga-vü-tofrag öptüm<br>
</em><em>Birdi mey ilgime hayvan suyu alıda şarab<br>
</em><em>Çiktim-ü-huş yüzin görmedim andın songra<br>
</em><em>Tüşmüşem kûy-i harabat içide mest-i harap<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Ey Nevâî anga kim bar ise bu rah nasîb<br>
</em><em>Tüşti yil keyfiyyetidin suga gül yafragları<br>
</em><em>Yoksa meydin zahir oldı güller ol ruhsar ara<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Şam-ı gam ahım dûdudur ol dûd ara her yan şerer<br>
</em><em>Bilgil nuhuset encümü bu şam-ı kıyr-endûd ara<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Karar-ı akl-ü-huşum aşkıng otı birle çörgendi<br>
</em><em>Semum isti belâ deştide kalgan kârvanımga<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Görmegen müşkin sehab içre peyapey saika<br>
</em><em>Dûd-u ahımdın demadem şuleler gör mülteheb<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Sikridi çünki semending didi akl<br>
</em><em>Berk bolmış mu kuyaşka merkeb<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Lûtf gör kim suda gül aksi misillik görünür<br>
</em><em>Hulle nazüklügidin her sarı nazük bedening<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Ey elif dik rast kadding hasreti canlar ara<br>
</em><em>Cism içide can gibisin barça sultanlar ara<br>
</em><em>Kuşka ohşar kim tikendür aşiyanı ya köngül<br>
</em><em>Tirbaran-ı gamıngdın kaldı peykânlar ara<br>
</em><em>Gam tapar hecringde eşkim içre könglüm paresin<br>
</em><em>İş günü tapkan gibi il gayibin kanlar ara<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Ta havayimin ol ay hecride andag kim bulut<br>
</em><em>Tagka herdem bozlanurmın yaş töküb feryad itib<br>
</em><em>Ün çikermin aşk ara bir nergis-i câdû görüb<br>
</em><em>Baglagan it dik ki feryad eylegey âhû görüb</em></span></p>
<p>Şimdi Fuzûlî ile mukayese edip Nevâî’nin Fuzûlî’ye olan tefevvuk noktalarını arz edelim:</p>
<ol>
<li>Evvelâ kemmiyet bakımından Nevâî Fuzûlî’den çok daha velûd ve muazzam bir sanatkârdır. Eserleri meydanda.</li>
<li>Nevâî, Fuzûlî’den önce gelmiş ve Fuzûlî’de bizi teshir eden melânkolik ve hazin aşkı müessir şekilde terennüm etmiştir.</li>
<li>Türk dilinin tekâmülü için çok kısır bir sahada ve çok emek sarf ederek mücadele etmiştir.</li>
<li>Nevâî, kullandığı dilin ince nüanslarını ve vüs’atini daha muvaffakiyetle, daha fesahatle kullanmıştır.</li>
<li>Yine muhitin ve dilin icabı olarak Nevâî, klâsik sahadan taşmış ve Fuzûlî’den daha çok orijinal olmuştur.</li>
<li>Estetik telâkkisi, bence Fuzûlî’den daha mütekâmildir. Fuzûlî, çok defa hüzün ve elemini adeta yaranın üstüne basarak ifadeye çalışır. Nevâî ise hiçbir şey söylemez gibidir. Fakat çok şey söyler. Daha tatlı ve hazin, daha ince ve zariftir. Meselâ şu gazel baştan başa ne kadar nefistir:</li>
</ol>
<p><span><em>Bahar boldı-vü-gül meyli kılmadı könglüm<br>
</em><em>Açıldı gonca ve likin açılmadı könglüm<br>
</em><em>Yüzüng hayali bile valih irdi andak kim<br>
</em><em>Bahar kitken-û kilkenni bilmedi könğlüm<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Yüzüng nezareside mahv-i mest idi ya’ni<br>
</em><em>Ki gül çağıda zamani ayılmadı könglüm<br>
</em><em>Nevayî gonca tileb könglüm agzın itti heves<br>
</em><em>Egerçi tapmadı likin yangılmadı köngliim<br>
</em><em>Şu muhammesini okuyalım:<br>
</em><em>Ah kim valihmin ol serv-i hıramandın cüda<br>
</em><em>Gözlerim giryandur ol gülberg-i handandın cüda<br>
</em><em>Binevadur can dagi ol hur-ı Rıdvandın cüda<br>
</em><em>Eylemes tutî tekellüm şekkeristandın cüda<br>
</em><em>Kılgalı mahrum cam-ı vaslıdın canan mini<br>
</em><em>Telhkâm itmiş tiriklik badesidin can mini<br>
</em><em>Her zamani öltürür gam zehridin hicran mini<br>
</em><em>* * *<br>
</em><em>Her ölümdin imiş mımdın song ey devran mini<br>
</em><em>Eylegil candın cüda kılgunca canandın cüda</em></span></p>
<p>Fuzûlî Nevâî’den çok müteessir olmuştur. Esasen Nevâî’nin şöhreti daha hali hayatında iken Türk ellerine yayılmıştı. Lâtifî tezkeresi Nevâî’nin şiirlerinin ilk defa Câmî ve Nevâî’nin tavsiyesiyle İkinci Bayezid’e gelen Basirî adlı bir şair tarafından Rum diyarına getirildiğini yazıyor. Fuzûlî Şarktaki Çağatay şairlerini ve Garptaki Anadolu şairlerini iyi tanıyordu. Divanının mukaddemesinde bundan bahseder. Leylâ ve Mecnun’unda da:</p>
<p><span><em>Olmuştu Nevâî-i sühandan<br>
</em><em>Manzur-u Şehenşeh-i Horasan</em></span></p>
<p>diyor. Ahdî tezkeresinde Fuzûlî (Guftar-ı Nevâî ayin’i Türkân-ı Moğol yanında mezkûrdur) dediği gibi bir tezkerede de Nevâî’ye karib bir tarz-ı hassı vardır, kaydı mevcuttur.</p>
<p>Bunlardan hiç bahsedilmese dahi Fuzûlî, o kadar Nevâî’nin havası içinde yaşar ki dil hususiyetleri olmasa bunları birbirinden ayırt etmek güç olur.</p>
<p>Fuzûlî Nevâî’den çok istifade etmiştir. Şöyle sathî bir bakışla aralarında epey müşabehet göze çarpar. Meselâ:</p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Ey Nevayî kâş yüz canıng olup canendin<br>
</em><em>İstemey bir vasl barın rayegân kılsanğ feda<br>
</em></span></p>
<p>Fuzûlî:</p>
<p><span><em>Bin can olaydı kâş men-i dilşikestede<br>
</em></span><em><span>Ta her biriyle bir gez olaydım feda sana</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Talpınurmın eşk ara her dem ki tişler lâ’lini<br>
</em><em>Kim tengizge tüşse can vehmidin eyler ıztırab<br>
</em>Renc-ü-za’fım bolmış andag kim sorar kilken ulus</span><br>
<span><em>Hâlim eylerler sual amma işitmesler cevab </em></span></p>
<p>Fuzûlî:<span><em><br>
</em></span></p>
<p><span><em>Ey soran hâlim bu istiğna sualinden ne sûd<br>
</em></span><em><span>Hâlim eylersin sual amma işitmezsin cevab</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Tapıban Ferhad ile Mecnun tarik-i âfiyet<br>
</em><em>Aşk bidadı ara yirde mini rüsva kılıb<br>
</em><em>Ey hoş ol rind-i harabatî ki mest olgan zaman<br>
</em></span><em><span>Dehrge hükmin sürüb gerdunga istigna kılıb</span><br>
</em></p>
<p>Fuzûlî:</p>
<p><span><em>Ferhada zevk-ı suret Mecnuna seyr-i sahra<br>
</em></span><em><span>Bir rahat içre herkes ancak benim belâda</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Ol mini sormakka her dem hançer-i hicran çikib<br>
</em><em>Min ayagıdın başım almay yolıda can çikib<br>
</em><em>Ol içib il birle ruh-efza kadehler aşîkâr<br>
</em></span><em><span>Min belâ camıda zehr-i gussayı binhan çikib</span><br>
</em></p>
<p>Fuzûlî:</p>
<p><span><em>Ey beni mahrum edip bezm-i visalinden müdam<br>
</em></span><em><span>Gayrı hân-ı iltifatı üzre mihman eyleyen</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Dilberi alide Mecnun nakd-i can sarf itmedi<br>
</em></span><em><span>Ey Nevayî aşk etvarı müsellimdür mınga</span><br>
</em></p>
<p>Fuzûlî:</p>
<p><span><em>Aşk etvarın müsellem eyledi gerdun bana<br>
</em></span><em><span>Şöyle kim yeldi yügürdü yetmedi Mecnun bana</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Yarege koygan pamuglardın durur başımga taç<br>
</em></span><em><span>Lâ’l-ü-yakut eylemiş ol tacga ziver yara</span><br>
</em></p>
<p><em>Fuzûlî:<br>
</em></p>
<p><span><em>Penbe-i dag-ı cünun içre nihandır bedenim<br>
</em><em>Diri oldukça libasın budur ölsem kefenim</em></span></p>
<p>Tanınmış büyük şairlerimizin meşhur beyitlerinde de Nevâî’nin izlerine rastlamak kabildir. Meselâ:</p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Mehveşâ, serv-kadâ, lâle-ruhâ, sim tenâ<br>
</em><em>Çare kıl kalmadı sabrım gam-ı hecringde yana<br>
</em><em>Ahter-i sa’d sinin dik ki togubdur gûya<br>
</em></span><em><span>Kim kuyaş irdi ata-vü-tolun ay irdi ana</span><br>
</em></p>
<p>Nedim:</p>
<p><span><em>Atan anan senin var ise mihr-ü-mahdır cana<br>
</em></span><em><span>Ki bir bakışta mihre bir bakışta maha benzersin</span><br>
</em></p>
<p>Nevâî:</p>
<p><span><em>Dime bu âlemde ol ay hûb ya cennetde hûr<br>
</em></span><em><span>Görmemişim andağın dagı irür mundagı hub</span><br>
</em></p>
<p>Bâki:</p>
<p><span><em>Seni Yusufla güzellikte sorarlarsa bana<br>
</em><em>Yusufu görmedim amma seni ra’nâ bilirim</em></span></p>
<p>Onun edebiyatımız üzerindeki tesiri büyük inkâr edilemez. Çünkü Seyh Galib’e kadar gelen şâirlerimiz münhasıran Nevâî’yi anlamak için Çağatayca öğrenirler ve onun eserlerini okurlar ve hattâ tanzir ederlerdi. Nevâî dili için hususî lûgatler yapılmıştır. Bu suretle büyük ismini bir Türk lehçesine alem olarak veren ve kullandığı dili, ruhunun derin kudret ve ateşi ile Türk dilinin her tarafına yayarak Şark’ta, Şimal’den Hindistan’a kadar büyük bir millî vahdet yaratan Nevâî,yi tanımamak büyük bir hatadır. Ne yazık ki bazı dil hususiyetleri onun nefis şiirlerini anlatmaktan bizi mahrum ediyor.</p>
<p>Hülâsa Nevâî, Türk faziletinin erişilmez bir şahikası, Türk edebiyatının muazzam bir âbidesi, Türk milliyet perverliğinin şuurlu bir önderi…</p>
<p>Fakat bunların hiçbiri hissediyorum ki onu hakikî büyüklüğü ile canlandıramıyor. Irkımın kudreti önünde duyduğum bu aczî takdis ederim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 796-803</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nevâyî&amp;amp;Bâbür Çağının Tarihî ve Edebî Şahsiyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nevayibabur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nevayibabur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Nevâyî-Bâbür Çağının Tarihî ve Edebî Şahsiyetleri
Tarihçiler tarafından “Timurlular Devleti” konusu içinde devlet adamlığı yönüyle işlenen Ali Şîr Nevâyî (1441-1501) ile “Bâbürlüler Devleti”nin kurucusu olan Zahîrüddin Muhammed Bâbür (1483-1530), dil ve edebiyat alanlarındaki üstün yetenekleri sayesinde yaşadıkları coğrafyayı ve çağı aşmış iki büyük şahsiyettir. Farklı devletlere mensup bu iki edibin birlikte zikredilmesi, Türk dilinin doğu kolunun “Çağatay Türkçesi” ismiyle klâsikleşerek yazı, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c650e9377c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nevâyî&amp;Bâbür, Çağının, Tarihî, Edebî, Şahsiyetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Tac-Mahal-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html">Nevâyî-Bâbür Çağının Tarihî ve Edebî Şahsiyetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Bilâl YÜCEL</strong></span></a>
</p><p>Tarihçiler tarafından “Timurlular Devleti” konusu içinde devlet adamlığı yönüyle işlenen Ali Şîr Nevâyî (1441-1501) ile “Bâbürlüler Devleti”nin kurucusu olan Zahîrüddin Muhammed Bâbür (1483-1530), dil ve edebiyat alanlarındaki üstün yetenekleri sayesinde yaşadıkları coğrafyayı ve çağı aşmış iki büyük şahsiyettir. Farklı devletlere mensup bu iki edibin birlikte zikredilmesi, Türk dilinin doğu kolunun “Çağatay Türkçesi” ismiyle klâsikleşerek yazı, edebiyat ve devletler dili hâline gelmesini sağlamaları sebebiyledir. Bu yazıda, Orta Asya Türk illerinin ortak yazı dili olma kimliğini beş buçuk asır taşıdıktan sonra günümüzde başlıca Özbekistan ve yakın çevresi ile Doğu Türkistan’da yeni şekilleriyle varlığını devam ettiren bu edebî lehçemizin 1450-1550 yıllarına tarihlenebilen “Klâsik Çağatay Edebiyatı Dönemi” yahut “Nevâyî-Bâbür Çağı” içinde yaşayıp hem tarihçilerin hem de dil ve edebiyatçıların ilgi alanına giren şahsiyetler ele alınacaktır.</p>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Çağatay Türkçesinin dil ve tarih sahnesine çıkışı, kökeni ve niteliği ile tarihî dönemleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Çağatay Türkçesi; Türk dilinin Köktürk (Göktürk) (VII-IX. yy.), Uygur (VIII-XI. yy.), Karahanlı (XI-XII. yy.), Hârezm (XIII-XIV. yy.) çizgisinde gelişen kolunun XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren doğuda devam eden şeklidir. Hârezm Türkçesinin içinde şekillenerek yazı dili hâline gelen iki lehçemiz vardır. Bunlardan biri Orta Asya’daki Türk dünyasının kuzeyinde gelişen Kıpçak Türkçesi, diğeri ise Maveraünnehr’in (Maveraünnehir) doğusunda gelişen Çağatay Türkçesidir. Kıpçak Türkçesi XIV-XV. yüzyıllarda eserler vermiş, XVI. yüzyılda güneydeki kol (Memlûk Kıpçakçası) Oğuzcalaşmış, kuzeydeki kol ise yazı dilindeki yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bir başka söyleyişle Çağatay Türkçesi, XV. yüzyıl ortalarından itibaren, Anadolu ve Azerbaycan dışındaki -Oğuz koluna mensup Türkmenistan dahil- bütün Türk topraklarının ortak yazı dili olmuştur.</p>
<p><span><strong>Klâsik Çağatay Edebiyatı</strong></span></p>
<p>XIV. yüzyılın ikinci yarısıyla XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Atayî, Baysungur Mîrzâ, Ebu Bekir Mîrzâ, Ebülkâsım Bâbür (1422-1457, Kalender mahlâslı), Hâfız Hârezmî, Halil Sultan, Haydar Hârezmî (Tilbe), Hucendî, Lutfî, Sekkâkî, Seydî Ahmed Mîrzâ, Yakınî, Yûsuf Emîrî gibi yazarların kalemiyle gelişen Çağatay Türkçesi ve edebiyatı, XV. yüzyıl ortalarından itibaren klâsik bir mahiyet kazanmıştır. Köprülü’nün 1945’te yaptığı sınıflandırmada XV. yüzyılın ikinci yarısı, “Klâsik Çağatay Devri” başlığı altında ele alınmakta ve bu elli yılın “Herat” yahut “Baykara-Nevâyî” Devri şeklinde de adlandırılabileceği ifade edilmektedir. Aynı yazıda XVI. yüzyıl ise, “Klâsik devrin devamı (Babur ve Şeybanlılar devri)” başlığıyla işlenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Çağatay Türkçesi üzerindeki araştırmalarıyla tanınan J. Ecmann ise, Nevâyî’nin ilk eserinin (Garâibü’s-Sıgar) tertip edildiği 1465’ten başlayarak 1600’e kadarki süreyi klâsik devir olarak göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bize göre, Çağatay Türkçesinin klâsik dönemini sadece bir şahsiyetin eserleriyle ve elli yıllı kısa bir süreyle sınırlandırmak da, bunu XV. yüzyılın sonuna kadar göstermek de isabetli görünmemektedir. Çünkü, Nevâyî öldüğü zaman on sekiz yaşında olan Bâbür, altı yıldır hükümdarlık yapmakta ve hatıratını yazmaktadır. Otuz beş yılda tamamlanan bu eser, hatırat türünde dünya klâsikleri arasında kabul edilmektedir. Öyleyse, Nevâyî ve Bâbür dönemini birlikte değerlendirmek, daha uygun olacaktır. Ayrıca, Bâbür’ün öldükten sonra yetişen ediplerin pek varlık göstemediklerini, klâsik dönem şahsiyetlerinden Nevâyî ve Bâbür’ün taklitçileri olarak kaldıklarını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda, 1450-1550 yılları arasını “Klâsik Çağatay Edebiyatı Dönemi” olarak kabul etmek uygun olacaktır.</p>
<p>Klâsik Çağatay Edebiyatı içinde yer alan edebî şahsiyetler, tarihî seyir de göz önünde bulundurularak iki dönem hâlinde ele alınabilir.</p>
<p><span><strong>A. Nevâyî Dönemi</strong></span></p>
<p>XV. yüzyılın ikinci yarısında Timur ailesine mensup kağan, hân veya emîrlerin saray çevrelerinde veya bunların idaresindeki devletlerin kültür merkezlerinde yetişmiş olan tarihî-edebî şahsiyetler şunlardır:</p>
<p>Ali Şir Nevâyî (1441-1501): Ebülkâsım Bâbür’ün Horasan hükümdarlığı zamanında Sebzevâr kentinde Baykara ile birlikte öğrenim hayatına başlamıştır. Daha sonra Meşhed’de ve Semerkand’da devam ettiği öğrenciliği sırasında ünlü hocalardan devrin fen, sosyal, din ve sanat bilimlerini öğrenmiş; bu arada tanıştığı Kemal Tevbetî, Ebülleys Semerkandî ve Abdurrahman Câmî gibi mutasavvıflardan feyz almıştır. İdarecilik görevine Ebû Said Mirzâ’nın yanında başlamış; daha sonra çocukluk arkadaşı Hüseyin Baykara’nın hükümdar olması üzerine onun yanında mühürdar, emîr (divan beyi), naip, nişancı, vali ve sultan nedimi unvanlarıyla ülkesinin kültür, bilim, medeniyet ve sanat hayatına yön vermiştir.</p>
<p>Üstün nitelikleriyle Türk tarihinin önde gelen devlet adamlarından biri olan Nevâyî; edebî gücü, ülküsü, mükemmel ve hacimli eserleri sayesinde hem bizim hem de dünya edebiyatının mümtaz şahsiyetleri arasında yer almıştır.</p>
<p>Edebî güç yönünden Özbekistanlı bilim adamları onu; Nizâmî, Sa’dî, Homer, Dante, Shakespeare, Balzac, Tolstoy, Tagor gibi sanatçılarla aynı seviyede görmekte; hatta, devlet adamlığı yönünü de göz önünde bulundurunca, Nevâyî’nin dünyada emsalsiz olduğunu söylemektedirler.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Kalemini Türkçecilik ve Türklük ülküsüne adamış olan Nevâyî, eserlerinin tamamının giriş bölümünde Türkçenin önemine özellikle temas etmiş, kendi dilini bırakıp başka dille yazanlara karşı çıkmış, Türkçenin üstünlüğünü ispatlayan müstakil eser yazmış bir şahsiyettir. Devrin kültür çeşitliliğinden ve edebî geleneğinden etkilenmesine rağmen millî değerlerini her şeyin üstünde gören Nevâyî, doğu kültürünün ortak konu ve kahramanlarını işlerken bile Türk kimliğini hep önde tutmuştur. Onun eserlerinin sayısı, türleri ve hacmi, onca devlet işi göz önünde bulundurulunca, aklın ve hayalin sınırlarını zorlayacak miktardadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Nevâyî’nin eserleri sayesinde Türkçe, Farsça ve Arapçaya rağmen, Orta Asya Türk dünyasının müşterek yazı ve edebiyat dili hâline gelmiştir. Bilim adamlarının kullandığı yaygın terimle “Klâsik Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı”, onun eserleriyle özdeşleşmiştir. Nevâyî’nin otuza yakın eserini şu başlıklar altında toplayabiliriz:</p>
<p>Divanlar: Henüz çocuk denecek yaşta, sekiz yaşında şiir yazmaya başlayan şairimizin ilk divanı, 1465’te arkadaşları tarafından düzenlenip istinsah ettirilmiştir. Bizzat kendisinin 1470’te düzenlediği ilk divanı, 842 parça şiirin yer aldığı Bedâyiü’l-Bidâye’dir. 1476-1483 yılları arasında yazdığı 693 şiirini ise Nevâdirü’n-Nihâye adıyla birleştirmiştir. Daha sonra Hüseyin Baykara’nın isteği üzerine, yeni şiirlerini de katmış ve bunları, hayatının safhalarını esas alarak şöyle sınıflandırıp isimlendirmiştir: Garâyibü’s-Sıgar, şairimizin 8-20 yaşları arasında yazdığı şiirlerini ihtiva etmektedir. Nevâdirü’ş- Şebâb’da 20-35 yaşlarına ait şiirler bulunmaktadır. Bedâyiü’l-Vasat’ta 35-45 yaşlarında yazdıkları, Fevâyidü’l-Kiber’de<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> ise 45-60 yaşlarının şiirleri vardır. Bu dört divandaki ve daha sonraki şiirlerinin birleşmesiyle düzenlenmiş külliyat, Hazâyinü’l-Ma’ânî veya Külliyât-ı Devâvîn adıyla bilinmektedir. Nevâyî’nin “Fânî” mahlâsıyla yazdığı Farsça divanı (Dîvân-ı Fânî), 6000 beyitlik mükemmel bir eserdir.</p>
<p>Mesneviler: Nevâyî, mesnevi nazım şekliyle altı eser yazmış; bunların beşini birleştirerek Hamse yazarları arasına katılmıştır. Hamse’nin Türk dili ve edebiyatında müstesna bir yeri vardır. Hamse’deki mesneviler; Arap-Fars edebiyatlarındaki örneklerin sıradan taklidi olmayıp, Nevayî’nin ünlü İran şairleriyle boy ölçüşecek, hatta onlardan daha üstün seviyedeki sanat gücünü göstermesi yanında, dilimizin ifade gücünü, inceliklerini ve estetiğini gün ışığına çıkaran şaheserlerdir. Bu mesneviler ayrıca, bilinen hikâyelerin Türk ruhu çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi, Türk felsefesi içinde yorumlanması, kahramanlarının Türk kimliği taşıması ve mekân olarak Türk coğrafyasının kullanılması sayesinde kültür hayatımızın zenginliklerini belgelendiren edebî hazinelerimizdir. İki yıl gibi kısa bir zamanda yazılan Hamse’nin içindeki beş büyük mesnevî şunlardır: Sosyal eleştiri ve öğüt muhtevalı Hayretü’l-Ebrâr, Hüsrev Dihlevî ile Abdurrahman Câmî’nin eserlerine nazîre olarak 1483 yılında yazılmış 4000 beyitlik felsefî bir eserdir. 1484 yılında kaleme alınan Ferhâd ü Şîrîn,<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> kendinden önce aynı adla kaleme alınmış benzerleriyle başta, hikâye kahramanı (Hüsrev yerine Çin kağanının oğlu Ferhad) ve mekânı gibi hususlarda ayrılıp yeni olayların eklendiği 5782 beyitlik bir eserdir. Yaklaşık olarak 3500 beyit tutarındaki Leylâ vü Mecnûn<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> mesnevisi, Fars edebiyatında “Mecnûn u Leylâ” adıyla bilinen efsanenin iki ayrı kaynaktan yararlanılarak yeniden ortaya konulmuş şeklidir. 5000 beyit tutarındaki Seb‘a-yı Seyyâre, Fars edebiyatında birkaç kez işlenmiş olan “Behram u Gûr” hikâyesi üzerine kurulmuştur ve Nevâyî’nin düşünce sistemini de yansıtmaktadır. 1485 yılında yazılan 7000 beyiklik Sedd-i İskenderî’de hikaye kahramanı “İskender” değil, -Hüseyin Baykara’yı temsil eden- bir Türk kağanıdır. Nevâyî’nin Hamse dışındaki bir başka mesnevisi, Lisânü’t-Tayr adını taşımaktadır. 3553 beyitlik bu eser, Feridüddin Attâr’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinin bazı değişiklikler ve eklemelerle yapılmış tercümesidir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Tezkireler: Mecâlisü’n-Nefâyis, benzeri eserler örnek alınarak 1492 yılında yazılmış bir şairler tezkiresidir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Nesâyimü’l-Mahabbe Min Şemâyimi’l-Fütüvve, Câmî’nin eserinin tercümesine dayanan ve velîlerin hayat hikâlerini anlatan bir eserdir (1495-96). Nevâyî buna Attâr’dan ve kendisinden ilâveler de yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Hatırat-Biyografi Türündeki Eserleri: Nevâyî; sevdiği, saydığı, bağlandığı ve samimi dostluk kurduğu birkaç şahsın hayat hikâyesini kitaplaştırırken eserine, o şahısla kendisi arasında geçen müşterek hatıralarını da özellikle katmıştır. Böylece, biyografiyle hatırat karışımı eserler ortaya çıkmıştır. Mürşitlerinden Seyyid Hasan’la ilgili hatıralarını Hâlât-ı Seyyid Hasan Erdeşîr Big (1490),<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> üstadı Câmî hakkındaki hatıralarını Hamsetü’l-Mütehayyirîn (1494), Pehlevan lâkaplı sanatkâr dostuyla ilgili olanları ise Hâlât-ı Pehlevân Muhammed<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> adlı nesir ve şiir karışık eserlerinde kaleme almıştır.</p>
<p>Nazariyat Eserleri: Nevâyî, dil-edebiyat bilgi ve teorileri türü içinde gösterilebilecek birkaç eser yazmıştır. Muhâkemetü’l-Lugateyn (1499/1500), türünün ilk örneği olma ayrıcalığı ve onurunu taşımakta, gerek kelime hazinesinin zenginliği bakımından gerekse ifade ediş yönünden Türk dilinin inceliklerini ve Farsçadan üstünlüklerini, bilimsel ölçülere uygun bir şekilde, tanıklarıyla ispatlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Nevâyî’nin ilk gençlik yıllarında başlayan Türkçe sevdasının bir ömür boyu koyulaşması neticesinde ortaya çıkmış ve hacmi küçük, değeri büyük bir eserdir. Mîzânu’l-Evzân, aruz vezniyle ilgili teorik bilgi vermesi yanı sıra Türk şiirine özgü bazı nazım şekillerini zikretmesi bakımından önemli bir eserdir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Muamma konusunda 1491’de kaleme alınmış olan Risâle-yi Mu’ammâ, Farsçadır.</p>
<p>Dinî-ahlâkî eserleri: Nevâyî, kırk hadis yazma geleneğine uyarak Câmî’nin aynı adlı eserini Çihl Hadîs adıyla 1481 yılında Türkçeye çevirmiştir. Sirâcü’l-Müslimîn, 1500 tarihini taşıyan akaid kitabıdır. Münâcât, mensur bir dua kitabıdır. Nazmü’l-Cevâhir, Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen Arapça eserin rubailerle tercümesi yoluyla yazılmış bir eserdir (1485). Mahbûbü’l-Kulûb (1500), “Gülistan” ve “Baharistan” tarzında yazılmış, ahlâkî muhtevalı bir eser olması yanı sıra, Nevâyî’nin ruh yapısı ve düşünce sistemi hakkında bilgi vermesi bakımından da ayrı bir değer taşımaktadır.</p>
<p>Tarihî Eserleri: Nevâyî, tarih sahasında da kalem oynatmıştır. Peygamber kıssalarını ve bazı filozofların menkıbelerini anlattığı eseri, Târîh-i Enbiyâ ve Hükemâ adını taşımaktadır. Bir başka eseri Târîh-i Mülûk-i’Acem’i ise, önemli birkaç kaynağa başvurarak yazmıştır. Zübdetü’t-Tevârih için, önceki iki eserin birleştirilmiş şekli olabileceğini söyleyenler vardır.</p>
<p>Diğerleri: Nevâyî; mektuplarının toplandığı Farsça Münşeât, Nevâyî’nin vakıfları hakkında bilgi veren Farsça Vakfiyye, Nevâdirü’n-Nihâye için kaleme aldığı Dîbâçe, Arapça bir sözlük olan Seb’atü Ebhur gibi eserlerin sahibidir. Ayrıca kaynaklarda, Risâle-yi Tîr Endâht ve Nazm-ı Akâyid adlı eserlerin de Nevâyî’nin olduğu kaydedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Devletşah: Tam adı Devletşâh b. Bahtişâh-ı Semerkandî’dir. Emir Alâüddevle İsferâyînî’nin oğludur. Fars şairlerini anlatan ve kendinden sonraki pek çok Türkçe ve Farsça tezkireyi etkilemiş olan Tezkiretü’ş-Şuarâ’nın (1487) yazarıdır. Şiirlerinde “Alâyî” mahlâsını kullanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Gedâyî: Sultan Ebülkâsım Bâbür zamanında şöhret kazanmıştır. Nevâyî, “Mecâlisü’n-Nefâyis”i yazdığı sırada (1490-91) şairin doksan yaşlarında olduğunu belirtmiştir. Hakkında daha fazla bilgi bulunmayan şairimiz, “Gedâ/Gedâyî” mahlâsını kullanarak yazdığı Türkçe Dîvân’ı<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> ile tanınmaktadır.</p>
<p>Hâmidî: Hüseyin Baykara zamanında yaşamıştır. 1469 tarihinde Belh şehrinde yazıp Baykara’ya ithaf ittiği 2726 beyit tutarındaki Yûsuf u Züleyhâ adlı mesnevinin gerçekte hangi şair tarafından yazılmış olduğu hakkında bilim adamlarının farklı görüşleri bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Ayrıca, Farsçadan tercüme olan hikâyenin hangi şairin eserinden alındığı da bilinmemektedir.</p>
<p>Hüseyin Baykara (1438-1506): Timur ailesine mensup olan Hüseyin Baykara, Horasan ve çevresinde otuz yedi yıl hükümdarlık yaptığı süre içinde, devlet adamlığının yanı sıra, ilim adamları ve sanatçılara verdiği değer sayesinde şöhret bulmuştur. Sarayında fen, ilâhiyat ve tasavvuf âlimlerini himaye etmiş, imar işleriyle ilgilenip şifâiye (tıp okulu) açtırmış, sanatçı dostlarına destek vererek “Herat Tezhip Okulu” ve “Herat Mûsikî okulu”nun kurulmasına imkân sağlamıştır. Kültür, edebiyat ve sanat erbabı doslarıyla sık sık düzenlediği toplantılar, “Hüseyin Baykara divanı/meclisi” adıyla ün salmıştır. Çağdaşlarının Farsça eser yazma merakına ve eğilimine karşı gelmiş; diline duyduğu saygı ve tutkunun sonucu neticesinde, Nevâyî’nin kaydettiğine göre, Türkçe yazılması hususunda ferman da çıkarmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Hüseynî mahlâsıyla şiir yazan hükümdar şairimiz; çocukluk arkadaşı, veziri ve nedîmi olan âlim ve edip Ali Şîr Nevâyî ile birlikte Çağatay Türkçesi ve edebiyatının klâsik hâle gelmesinde önemli pay sahibidir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Yaşadığı dönemin kaynaklarında tezhip ve müzik sanatlarındaki başarılarıyla adından bahsettiren Hüseyin Baykara’nın edebiyat alanındaki mütevazı eserleri şunlardır:</p>
<p>Şiir sanatında mükemmel olmamasına rağmen adının Nevâyî ile birlikte anılmasını sağlayan Dîvân’ı üzerinde değişik ülkelerdeki bilim adamlarının çalışmaları vardır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Baykara’nın ikinci eseri Risâle, nesir-nazım karışık olarak kaleme alınmış ve küçük hacimli bir otobiyografidir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Üzerinde bilimsel çalışma yapılmamış bir başka risale, Gül ü Mül adındadır. Kaynaklarda Baykara’ya ait olduğu bildirilen Risâle-yi Muzafferiyye veya Zafernâme<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> ile Mecâlisü’l-Uşşâk hakkında yeterli bilgi yoktur.</p>
<p>Said Kâsımî: Şiirlerinde “Kâsımî” mahlâsını kullanan bu şair hakkındaki bilgilere, bizde ilk kez, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi’nde rastlanmaktadır. Antoloji’de yazılanlara göre, yaklaşık 1400-1470 yılları arasında yaşamış olan şairin dört mesnevisi vardır. Şairin Haydar Hârezmî’nin “Mahzenü’l-Esrâr”ına cevap olarak 1459 (?) yılında yazdığı ve Ebu Said Mîrzâ’ya sunduğu Mecmû’atü’l-Ahbâr adlı eseri, didaktik 18 manzum hikâyeden oluşmaktadır. Cemaleddin Said Mezid için yazdığı nasihat niteliğindeki Gülşen-i Râz adlı eserinde 14 bölüm ve bazı gazeller bulunmaktadır. Yine aynı nitelikteki Hakîkatnâme adlı eserini, Hârezmî’nin “Muhabbetnâme”sinden ilham alarak yazmıştır. Feridüddin Attar’ın eseriyle aynı adı taşıyan İlâhînâme’de manzum hikâye geleneği devam ettirilirken bir yandan da Türk’e özgü vasıflar ihtiva etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Tâli’: Îmânî mahlâsıyla bilinir. Hüseyin Baykara zamanında onun isteği üzerine kaleme aldığı Bedâyiu’l-Lugat, madde başları Çağatay Türkçesi, açıklamaları ise Farsça olup, bu lehçenin en eski sözlüğüdür.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><span><strong>B. Bâbür Dönemi</strong></span></p>
<p>XVI. yüzyıla gelindiğinde Timurlular hanedanının (1405-1506) sona erdiği, aynı coğrafyada Şibânlıların (1500-1598) ve Bâbürlülerin (1526-1858) Orta Asya Türk coğrafyasını idare etmeye başladıkları görülür. Bu yeni asrın ilk yarısında Klâsik Çağatay Edebiyatı içinde yer alan başlıca tarihî- edebî şahsiyetlerimiz şunlardır:</p>
<p>Bâbür (1483-1530): Baba tarafından Timur, anne tarafından Çingiz sülâlesine mensup olan Zahîrüddin Muhammed Bâbür, on iki yaşında padişah olmuş; önce akrabalarıyla sonra da komşu hükümdarla savaşmak zorunda kalmış; birkaç kez tacını-tahtını bırakıp başka ülkelerde tutunmaya çalışmış ve sonunda, doğduğu toprakların çok uzağında, Hindistan’da “Bâbürlüler Devleti”nin (1526-1858) kurucusu olarak, dünya tarihinin önde gelen hükümdarları arasında yerini almıştır. Fethettiği yerlere huzur, adalet ve medeniyet götüren Bâbür, cengâver ruhuyla güzel sanatlardaki yeteneğinin verdiği sevgi erdemini ve estetik değerlerini birleştirebilmiş ender bir şahsiyettir. Bu yüzden Bâbür’ü Sezar’dan daha üstün gören Batılı bilim adamları çıkmakta; günümüz Hindistan’ının kurucusu J. Nehru, farklı millete mensup olmalarına rağmen ondan sitayişle bahsetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Kılıç kullanmaktaki maharetini devlet kurarak ve yöneterek efsaneleştiren Bâbür, sanat aşkını yazıya dökerek ebedîleştirmiştir. Hükümdarlıkla sanatkârlığı yan yana ve aynı mükemmellikte götürmeyi başaran Bâbür’ün eserleri şunlardır:</p>
<p>Bâbürnâme: Babürlerin tahta çıktığı gün yazmaya başlayıp, ölümünden birkaç gün öncesine kadar, hangi şartlar altında olursa olsun ara vermeksizin yazdığı hâtıratı, sadece Çağatay veya bütün Türk edebiyatının değil, dünya edebiyatının klâsikleri arasında gösterilmektedir. Vekâyi adıyla da bilinen bu eserin dünya hatırat (otobiyografi) türünün klâsikleri arasına girmesini sağlayan özellikler, Bâbürnâme’yi başka türler ve disiplinler için de önemli hâle getirmektedir. Eser, Bâbür’ün kendi hakkında söylediklerinde bile içtenliği, dürüstlüğü ve objektifliği sayesinde tarihçilerin güvenerek başvurdukları bir tarihî kaynak hüviyetindedir. Eser aynı zamanda günlük türü için bir örnek, bazen seyahatnâme, bir folklor hazinesi, bazı bölümleriyle bir tezkiredir. Eser ayrıca, coğrafyacıdan etnoğrafa ve botanikçiden zooloğa kadar pek çok araştırıcıya hitap edebilecek görünümdedir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Dîvân: Bâbür’ün şiir sanatındaki gücünü gösteren Dîvân’da 119 gazel, 18 mesnevi, 210 rubai, 57 muamma, 19 kıta, 15 tuyuğ… bulunmaktadır. Ancak bu şiirler, klâsik divan tarzında sıralanmamıştır. Bazı şiirlerin oldukça sanatkârane tarzda ve derin anlamlı, bazılarının ise âdeta konuşma diliyle ve basit anlamlı olduğuna bakılırsa bu eser, Bâbür’ün karakterini ve hareketli dünyasını yansıtmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Arûz Risâlesi: Aruz vezni konusunda kaleme alınmış olan bu nazariyat kitabı, gerek vezin sayısı ve örnekler gerekse açıklamalar ve hacim açılarından Nevâyî’nin aynı türden eseri “Mîzânü’l- Evzân”dan oldukça iyidir. Muhtasar veya Risâle-yi Arûz adıyla da bilinen eserde, 500’den fazla vezin üzerinde durulmaktadır. İlk kez kendisinin denediği vezinler ile Türk şiirine has şekiller de açıklanmaktadır.</p>
<p>Bâbür’ün öteki eserleri şunlardır: Bâbür’ün dinî konulardaki bilgisini gösteren Mübeyyen, Hanefî fıkhının bazı meselelerini ele almaktadır. 2000 mısralık bu mesnevi, oğlu Kâmrân Mîrzâ’ya öğüt olarak yazılmıştır. Risâle-i Vâlidiyye Tercümesi, Ubeydullah Ahrâr’ın aynı adlı Farsça eserinin tercümesidir. 6-21 Kasım 1528 arasında yazılan ve tasavvuf ahlâkını anlatan 243 beyitlik bu mesnevî, Bâbür’ün, içkiyi bırakıp tasavvufa yöneldiğini göstermektedir. Kitâbü’s-Salât, mesnevi şekliyle yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bunların dışında, Bâbür’ün yeni bir yazı şekli düşünüp ilkelerini ortaya koyduğunu ve bunun örneklerini de verdiğini yayınlardan izleyebiliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Ayrıca, ona atfedilen Vesâyânâme adlı eserin varlığını, biri müzik diğeri de savaş konularında iki ayrı eserinin olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Bayram Han (1504-1561): Karakoyunlu Türkmenlerinden olan Bayram Han, Bâbürlüler sarayında görev yapan bir aileye mensuptur. İyi bir öğrenim gören Bayram Han; Hümayun’un “vefalı dostu”, Ekber Şah’ın “Han Babası”, Bâbürlüler sarayının “hân-ı hânânı” olmuştur. Şiirlerinde “Bayram” mahlâsını kullanan ve iyi sayılacak teknikle Türkçe ve Farsça şiirler yazan komutan şairimiz, Dîvân sahibidir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Haydar Mîrzâ (1499-1551): Doğu Türkistan’daki Duğlat oymağına mensup olduğundan bu nisbeyle tanınmıştır. Bâbür’ün yeğeni olan ve onun yanında yetişen Haydar Mîrzâ, bir ara Said Han’ın, daha sonra da Hümayun’un yanında devlet adamı sıfatıyla ve komutan unvanıyla başarılı hizmetlerde bulunmuştur. Nesir ve şiir alanında kendisinden övgüyle bahsedilen edibimiz, hat ve resim alanlarındaki yeteneğiyle de takdir kazanmıştır. Haydar Mîrzâ’nın, biri mensur biri manzum olmak üzere iki eseri vardır. Târîh-i Reşîdî, Tuğluk Timur’dan (1347) kendi zamanına kadarki olayları anlatır. Orta Asya tarihi ve coğrafyası hakkında önemli bir kaynak niteliğindeki eseri müellif önce Farsça yazmış sonra da bizzat kendisi Türkçeye çevirmiştir. Haydar Mîrzâ’nın manzum eseri, Cihânnümâ adını taşımaktadır. 1553’ün Ocak ayında Tibet seferi günlerinde kaleme alınan eser, Hint kaynaklı bir hikâyeden Türkçeye uyarlamadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Kâmrân Mîrzâ (1509-1557): Bâbür’ün ikinci oğlu olan Kâmrân Mîrzâ, Pencap valisi iken, Bâbür’ün ölümünden sonraki çıkan taht kavgası sırasında Kâbil emîrliğini ele geçirmiş (1550), daha sonra yakalanıp kardeşi Hümayun tarafından gözlerinin oydurulması üzerine Mekke’ye gidip yerleşmiş ve orada ölmüştür. Şiirlerinde “Kâmrân” veya “Gâzî” mahlâsını kullanan şairimizin Türkçe ve Farsça iki Dîvân’ı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Muhammed Ali: Derviş Ali Buhârî’nin oğludur. Şibanlılar hanedanından Köçkünçi Han’a (1510-1531) takdim ettiği Zafernâme tercümesiyle tanınmaktadır.</p>
<p>Muhammed Sâlih (1465-1535): Timurlular sarayında üst seviyede görev yapan bir sülâleden gelen Muhammed Sâlih, daha sonra Şibân Han tarafına geçerek hükümdarın yakınlığını kazanıp “emîrü’l-ümerâ” ve “melikü’ş-şuarâ” unvanlarını almıştır. Valilik, emîrlik derken bir ara Aşkabat ve Çayhuy hâkimi (hânı, hükümdarı) da olan şairin, Türkçe ve Farsça şiirlerinin olduğu kaydedilmişse de elimizdeki tek eseri, Şibânînâme’dir. Şibân Han’ın savaşlarını anlatan 8880 beyitlik bu manzum cenknâme, gerçekçi ifadeleri sayesinde tarihçiler için güvenilir ve önemli kaynaklar arasına girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Pâdişâh Hâce (1480-1547 veya 1563): Şairin tam adı Seyyid Pâdşâh Hâce b. Abdulvahhab Hâce’dir. Hüseyin Baykara’nın oğlu Kipek Mîrzâ, Şibânî Han, Temür Sultan (1514), Köçkinçi Han, Canıbek Sultan, Ubeydullah Han vb. sultanların yanında valilik, vezirlik ve şeyhülislâmlık gibi büyük görevler üstlenmiştir. Eserleri; Türkçe ve Farsça şiirlerini içine alan Dîvân, öğretici hikâyelerden oluşan Miftâhü’l-Adl, felsefî muhtevalı Gülzâr (1539) ve Nizâmî’nin “Mahzenü’l-Esrâr”ına nazire olarak destan şeklinde kaleme alınmış Maksadu’l-Etvâr’dır.</p>
<p>Şibân Han (1451-1510): Çingiz soyundan gelen ve Mâverâünnehir bölgesinde kendi adıyla anılan bir imparatorluk kuran (Şibânlılar İmparatorluğu, 1500-1598) Şiban Han’ın adı ve mahlâsı, kaynaklarda değişik şekillerde yazılmış, buna bağlı olarak da farklı okuyuşlar ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Nesirde Şâh-Baht Han adını, şiirlerde ise “Şibân” veya “Şibânî” mahlâsını kullanan hükümdar şairimizin eserleri şunlardır: 416 manzumenin yer aldığı Dîvân,<a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> dinî-ahlâkî nitelikli bir mesnevi olan 1508 tarihli Bahru’l-Hudâ. Bunlardan başka, konuyla ilgili birçok yayında F. Köprülü kaynaklı bir fıkıh risalesinden söz edilmektedir; ancak, hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.</p>
<p>Ubeydullah Han (1480-1539): Şibanlı hükümdarlarından olan Ubeydullah Han, hem Yesevî tarzında hikmetler hem de klâsik tarzda şiirler yazmıştır. Hece vezniyle de başarılı şiirleri görülen hükümdar şairimiz, tasavvuf muhtevalı şiirlerinde “Kul Ubeydî” mahlâsını, bunun dışındaki şiirlerinde (din dışı muhtevalı ve divan tarzında) ise genellikle “Ubeydî” bazen de “Ubeydullah” mahlâsını tercih etmiştir. Şiirleri gösterişsiz, samimî, halk diline yakın ve dikkat çekecek derecede Türkçe ağırlıklıdır. Ubeydullah Han’ın eserleri, 1583’te külliyat hâlinde istinsah edilmiştir. Külliyat içinde Türkçe, Farsça ve Arapça şiirleri yanı sıra ayrı mesneviler hâlinde Gayretnâme, Sabrnâme, Şevknâme adlı eserleri, Kitâbü’s-Salât, Salavatnâme gibi manzumeleri bulunmaktadır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Büyük edip ve devlet adamı Ali Şîr Nevâyî’nin yaşadığı XV. yüzyılın ikinci yarısı ile hükümdar ve sanatkâr Zahîrüddin Muhammed Bâbür’ün eserlerini verdiği XVI. yüzyılın birinci yarısı içinde yaşamış olan tarihî-edebî şahsiyetlerin yukarıdaki dökümünden şu sonuçlar çıkarılabilir:</p>
<p>Başta Hüseyin Baykara, Şibân Han ve Bâbür Şah gibi hükümdarlar olmak üzere farklı, hatta rakip veya düşman devletlere mensup tarihî şahsiyeti bir çatı altında birleştiren müştereklerin başında, onların aynı dili ve edebiyatı paylaşıyor olmaları gelmektedir.</p>
<p>Hükümdar, sultan veya emîrlerin pek çoğu bizzat yazmışlar, güzel sanatlarla ilgilenmişler; bu yetenekleri olmayanlar ise çevrelerinde âlimlerle birlikte şairleri, yazarları ve sanatçıları bulundurmuşlar, onları korumuşlardır. Devlet adamlarının (vali, vezir, emîr, hazineci, şeyhülislâm, kütüphaneci vb.) büyük kısmı da bilim adamı ve/veya edip insanlardır. Böylelikle, bir yandan dil- edebiyat ve güzel sanatlar devlet eliyle korunup geliştirilirken bir yandan da idareciler ruhlarını edebiyat ile sanatın kazandırdığı sevgi, incelik, düşünce ve hayal derinliği gibi hasletlerle zenginleştirmektedirler. Ayrıca, edebî yeteneği olanların devlet tarafından korunduğu, yetiştirildiği ve ülkenin ıdaresinde söz sahibi veya etkili olabildikleri de açıkça görülmektedir.</p>
<p>Hükümdarların ve idarecilerin tamamı, Türkçeye sahip çıkmışlar; Farsça yazabildikleri hâlde eserlerini Türkçe vermişler; başka bir dille yazılmış bazı eserleri Türkçeye çevirtmişler; dillerine duydukları saygı ve sevgiyi her fırsatta öne çıkararak adeta bir “Türkçecilik akımı” ihdas etmişlerdir.</p>
<p>Türkistan’ın hükümet merkezleri konumundaki şehirleri (Başta Horasan vilâyetinin merkezi Herat olmak üzere Buhara, Semerkand, Fergana, Taşkent, Belh, Merv, Kâşgar, Balasagun ile, ikinci derecedeki şehirlerden Harezm, Andican, Bedahşan, Hucend, Şiraz, Kandehar vb.); savaşlara, istilâlara ve çok sık iktidar değişikliklerine rağmen bilim, dil-edebiyat ve güzel sanatların geliştirildiği medeniyet ocakları olma vasıflarını devam ettirmişlerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Bilâl YÜCEL</strong></span></a>
</p><p>Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 19 Sayfa: 804-811</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmedhocayev, Erkin (hzl.), Gedâiy, Divân, Edebiyat ve Sanat Nşr., Taşkent 1973.</span></div>
<div><span>♦ Akalın, Mehmet, Târîhî Türk Şîveleri, Atatürk Ü. Yay., Ank. 1979.</span></div>
<div><span>♦ Akün, Ömer Faruk, “Bâbür (Sanat ve Fikir Adamı Yönü)”, DİA, C. 4, İst. 1991. s. 396-400.</span></div>
<div><span>♦ “Bâbürnâme”, DİA, C. 4, İst. 1991, s. 404-408.</span></div>
<div><span>♦ Algar, Hamid-Alparslan, Ali, “Hüseyin Baykara”, DİA, C. 18, s. 530-532.</span></div>
<div><span>♦ Alparslan, Ali, “Babur’un İcad Ettiği ‘Baburî Yazısı’ ve Onunla Yazılmış Bir Kur’an”, TM, C. XVIII (1973-1975), İst. 1976, s. 161-168.</span></div>
<div><span>♦ “Babur’un İcad Ettiği Baburî Yazısı II”, TM, C. XIX (1977-1979), İst. 1980, s. 207-211.</span></div>
<div><span>♦ “Baysungur, Gıyaseddin”, DİA, C. 5, İst. 1992, s. 276-277.</span></div>
<div><span>♦ Alparslan, Ali-Eraslan, Kemal, “Kâmrân Mîrzâ’nın Dîvânı I”, TDED, C. XXIII (1977-1979), İst. 1981, s. 37-163.</span></div>
<div><span>♦ “Kâmrân Mîrzâ’nın Dîvânı II”, TDED, C. XXVI (1986-1903, İst. 1993, s. 11-78.</span></div>
<div><span>♦ Alpay, Gönül, “Yusuf Emiri’nin Beng ü Çağır Adlı Münazarası”, TDAY-Belleten 1973, s. 103-125.</span></div>
<div><span>♦ (hzl.), Ali Şir Nevaî, Ferhad ü Şirin, İnceleme-Metin, Atatürk Ü. Yay., Ank. 1975.</span></div>
<div><span>♦ Arat, Reşid Rahmeti, Gazi Zahirüddin Muhammed Babur, Vekayi, Babur’un Hâtıratı, C. I-II, TTK Yay., Ank. 1943-1946.</span></div>
<div><span>♦ “Bir Yazı Nümunesi Münasebetiyle”, Fuat Köprülü Armağanı, İst. 1953.</span></div>
<div><span>♦ “Babur ve Yazısı”, Türk Kültürü, S. 17, Ank. 1964, s. 18-21.</span></div>
<div><span>♦ Baburnâme (Babur’un Hatıratı), I-III, MEB Yay., İst. 1970.</span></div>
<div><span>♦ Atalay, Besim (yyl.), Mîrzâ Mehdi Mehmet Han, Seng-Lâh Lûgat-i Nevai, Tıpkıbasım, TDK Yay., İst. 1950.</span></div>
<div><span>♦ Ayan, Hüseyin ve ark. (hzl.), Ali Şîr Nevâyî, Mecâlisü’n-Nefâyis, Atatürk Ü. Yay., Erzurum 1995.</span></div>
<div><span>♦ Azimcanova, Sabahat, “Novie Svedeniya o Hatt-ı Baburi”, Dokladı Delegatsii SSSR na Medyuna Rodnom Kongresse Vostokovedov XXVI, -ayrı basım-, Moskova 1963.</span></div>
<div><span>♦ “New Data Concerning Khatt-ı Baburi”, Central Asian Review, C. XII, No: 2, -ayrı basım-, London 1964.</span></div>
<div><span>♦ İndiyskiy Divan Babura, İz-Vo “Fan” UzSSR, Taşkent 1966.</span></div>
<div><span>♦ Azimcanova, Sabahat-Kayyumov, Aziz, Zahirüddin Muhammad Babir, Tanlangan Asarlar, Taşkent 1958.</span></div>
<div><span>♦ Zahiriddin Muhammad Babur, İzbrannye Soçinenya, Taşkent 1959.</span></div>
<div><span>♦ Zahirüddin Muhammad Babir, Asarlar I: Divan, II-III: Baburnâma, Taşkent 1965-1966.</span></div>
<div><span>♦ Bacque-Grammont, J. -L., Le Livre de Babur, Babur-Nama, Memoires de Zahiruddin Muhammad Babur de 1494 a 1529, Paris 1980.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, W., “Baysungur”, İA, C. 2, s. 430-431.</span></div>
<div><span>♦ Barutçu Özönder, F. Sema (hzl.), Alî Şîr Nevâyî, Muhâkemetü’l-Lugateyn, İki Dilin Muhakemesi, TDK Yay., Ank. 1996.</span></div>
<div><span>♦ Beveridge, Annette Susannah, The Bâber-Nâma, E. J. W. Gibb Memorial Series I, London- Leyden 1905.</span></div>
<div><span>♦ The Bâbur-nama in English, Memoirs of Bâbur I, Fergana 1912; II, Kâbil 1914; III, Hindistan 1917; IV, London 1921.</span></div>
<div><span>♦ The Bâbur-Nâma: Memoirs of Bâbur I-II, London 1922.</span></div>
<div><span>♦ Beveridge, H., “Hüseyin Mirza”, İA, C. 5/I, s. 645-646.</span></div>
<div><span>♦ Birnbaum, Eliazar, “Çağatay Şâiri Lutfî (Hayatı ve Eserleri)” TDED, C. XXVI (1986-1993), İst. 1993, s. 165-188.</span></div>
<div><span>♦ Borovkov, A. K., “Alişer Navoi Kak Osnovopolojnik Uzbekskogo Literatürnogo Yazıka”, Alişer Navoi M. L. 1946 (Türkçesi: Rasime Uygun, “Özbek Yazı Dilinin Kurucusu Ali Şir Nevaî”, TDAY- Belleten 1954, s. 59-96.</span></div>
<div><span>♦ Badâ’i al-Lugat Slovar Tâli İmânî, Geratskogok Soçineniyam Alişera Navai, Moskova 1961.</span></div>
<div><span>♦ Brockelmann, Carl, Osttürkische Grammatik der İslamischen Literatursprachen Mittelasiens, Leiden 1954.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet, “Çağatay Türkçesi ve Nevâî”, TDED, C. IV, S. 4, İst. 1952, s. 331-334.</span></div>
<div><span>♦ Canpolat, Mustafa (hzl.), Ali Şir Nevayî, Lisânü’t-Tayr, TDK Yay., Ank. 1995.</span></div>
<div><span>♦ Clauson, Sir Gerhard, Sanglax A Persian Guide to the Turkish Language by Muhammad Mahdi Xan, E. J. W. Gibb Memorial Series XX, London 1960.</span></div>
<div><span>♦ Courteille, A. Pavet de, Memoires de Baber (Zahired-din Mohammed), Fondateur de la dynastie Mongole dans l’Hindoustân, Traduits pour la premere fois sur le texte Djagatai, Paris 1871.</span></div>
<div><span>♦ Çelik, Ülkü (hzl.), Alî-Şîr Nevâyî, Leylî vü Mecnûn, TDK Yay., Ank. 1996.</span></div>
<div><span>♦ Demiroğlu, Ayla, “Devletşah”, DİA, 9/244-245.</span></div>
<div><span>♦ Devereux, R., Nava’i-Mir ‘Ali Shir, Muhakamat al-lughatain (Judgement of the two languages), Leiden 1966.</span></div>
<div><span>♦ Dolu, Hâlide, “Sultan Hüseyin Baykara Adına Yazılmış Çağatayca Manzum Bir Yusuf Hikâyesi”, TDED, C. V, İst. 1953, s. 51-58.</span></div>
<div><span>♦ Eckmann, Janos, Zur Charakteristik der İslamischen Mittelasiatischtürkischen Literatursprache, Studia Altaica, Wiesbaden 1957, s. 51-59.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Dili Hakkında Notlar”, TDAY-Belleten 1958, s. 115-126.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Dili Örnekleri I”, TDED, C. IX, İst. 1959, s. 33-64.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Dili Örnekleri II”, TDED, C. X, 1960, s. 65-110.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Dili Örnekleri III”, TDED, C. XIII, 1963, s. 157-174.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Dili Örnekleri IV”, TDED, C. XIII, 1964, s. 43-74.</span></div>
<div><span>♦ “Das Tschagataische”, Ph. TF I, Wiesbaden 1959, s. 138-160; (Çev. M. Akalın, Târîhî Türk Şîveleri, Atatürk Ü. Yay., Ank. 1979, s. 225-262).</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Edebiyatının Son Devri 1800-1920)”, TDAY-Belleten 1963, Ank. 1964, s. 121-156.</span></div>
<div><span>♦ “Die Tschagataische Literatur”, Ph. TF II, Wiesbaden 1964, s. 304-502.</span></div>
<div><span>♦ Chagatay Manual, Indiana University Publications, Uralic and Altaic Series, Vol. 601, Bloomington 1966; (Çev. Günay Karaağaç, Çağatayca El Kitabı, İÜEF Yay., İst. 1988).</span></div>
<div><span>♦ “Doğu Türkçesinde Bir Kur’an Çevirisi”, TDAY-Belleten 1967, Ank. 1968, s. 51-59.</span></div>
<div><span>♦ The Divan of Gadâ’î, Indiana University Publications, Uralic and Altaic Series, C. 113, Bloomington 1971.</span></div>
<div><span>♦ “Kur’ân’ın Doğu Türkçesine Tercümeleri”, (Çev. Ekrem Ural), TDED, C. XXI, İst. 1974, s. 15-24.</span></div>
<div><span>♦ Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçesi Üzerine Araştırmalar, (Yay. hzl.) Osman Fikri Sertkaya, TDK Yay., Ank. 1996.</span></div>
<div><span>♦ Elias, N. -Ross, E. D. (çev.), The Tarikh-i Rashidi (Haydar Mirza Duğlat), London 1898.</span></div>
<div><span>♦ Eraslan, Kemal, Seydi Ali Reis’in Çağatayca Gazelleri”, TDED, C. XVI, İst. 1968, s. 41-54.</span></div>
<div><span>♦ “Doğu Türkçesinde Ek Uyumsuzluğuna Dair”, TDED, C. XVIII (1970), s. 113-124.</span></div>
<div><span>♦ “Nevâyî’nin ‘Hâlât-ı Seyyid Hasan Big Risâlesi”, TM, C. XVI, İst. 1971, s. 89-110.</span></div>
<div><span>♦ (hzl.), Alî Şîr Nevâyî, Nesâyimü’l-Mahabbe Min Şemâyimi’l-Fütüvve, Doktora Tezi, İÜEF Yay., İst. 1979.</span></div>
<div><span>♦ Alî Şîr Nevâyî’nin ‘Hâlât-ı Pehlevân Muhammed’ Risalesi”, TM, C. XIX, İst. 1980, s. 99-164.</span></div>
<div><span>♦ “Ahmedî, Münazara: Telli Sazlar Atışması”, TDED, C. XXIV, İst. 1986, s. 129-204.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Şiiri”, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II, TDK, S. 415-416-417, Ank. 1986, s. 564-718.</span></div>
<div><span>♦ “XV. Yüzyıl Çağatay Edebiyatı”, Büyük Türk Klâsikleri, C. 3, Ötüken-Söğüt Yay., İst. 1986, s. 58-133.</span></div>
<div><span>♦ “XVI. Yüzyıl Çağatay Edebiyatı”, Büyük Türk Klâsikleri, C. 4, Ötüken-Söğüt Yay., İst. 1986, s. 343-368.</span></div>
<div><span>♦ Hüseyn-i Baykara Divânı’ndan Seçmeler, Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ank. 1987.</span></div>
<div><span>♦ (hzl.), Alî-Şîr Nevâyî, Mîzânu’l-Evzân (Vezinlerin Terazisi), TDK Yay., Ank. 1993.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Edebiyatı”, DİA, C. 8, İst. 1993, s. 168-176.</span></div>
<div><span>♦ (hzl.), Mevlâna Sekkâkî Dîvanı, TDK Yay., Ank. 1999.</span></div>
<div><span>♦ Mevlana Sekkâkî Divanı, TDK Yay., Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Eren, Hasan, “Çağatay Lügatleri Hakkında Notlar”, DTCFD VIII/1-2, Ank. 1950.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem (hzl.), Ebülgazi Bahadır Han, (şecere-i terâkime) Türklerin Soy Kütüğü, Tercüman 1001 Temel Eser Yay., İst. -tarihsiz-.</span></div>
<div><span>♦ Erkinov, Sadir-Fazilov, E. -Ahmedhocayev, E. (hzl.), Lutfi, Sin-sin Siverim, G. Gulam Sanat ve Edebiyat Neşr., Taşkent 1987.</span></div>
<div><span>♦ Ertaylan, İ. Hikmet (yyl.), Lûtfi Divanı, İÜEF Yay., İst. 1060.</span></div>
<div><span>♦ Fıtrat, Abdurauf, Özbek Edebiyatı Nümuneleri-I, Taşkent 1928.</span></div>
<div><span>♦ Gandjei, Tourkhan, “The Latâfet-nâma of Khujandî”, Annali, nuovu serie: XX-XXI, Napoli 1970, s. 345-368 + XXXV.</span></div>
<div><span>♦ Ganiyeva, Suyume-Abdullayeva, Şerife (hzl.), Divân, Risâle, G. Gulam Sanat ve Edebiyat Neşr., Taşkent 1968.</span></div>
<div><span>♦ İlminskiy, N, Baber-Nameh (Diagataice, Ad Fidem codicis Petropolitani), Kazan 1857.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir, “Çağatay Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ank. 1976, s. 484-501.</span></div>
<div><span>♦ İz, Fahir, “Yakini’s Contest of the Arrow and the Bow”, Nemeth Armağanı, TDK Yay., Ank. 1962, s. 267-287.</span></div>
<div><span>♦ Kaiser, A., Denkwürdigkeiten des Zahir-Eddin Muhammed Baber, Kaiser von Hindustan, von ihm selbst im Dschagatâi Türkischen verfast und nach der Englischen Uebersetzung des Dr. Leyden und W. Erskine deutsch bearbeited, Leipzig 1828.</span></div>
<div><span>♦ Karaağaç, Günay, Lutfî Divanı, Giriş-Metin-Dizin-Tıpkıbasım, TDK Yay., Ank. 1997. TDK Yay., Ank. 1997.</span></div>
<div><span>♦ Karasoy, Yakup, Şiban Han Dîvânı (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım), TDK Yay., Ank. 1998.</span></div>
<div><span>♦ Kargı Ölmez, Zuhal (hzl.), Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime (Türkmenlerin Soykütüğü), Simurg Yay., Ank. 1996.</span></div>
<div><span>♦ Kaya, Önal (hzl.), Alî Şîr Nevâyî, Fevâyidü’l-Kiber, TDK Yay., Ank. 1996.</span></div>
<div><span>♦ King, Sir Lucas, Memoirs of Zehîr-ed-dîn Muhammed Babur, Emperor of Hindustan, written by himself, in the Chaghatâi Turki and translated by J. Leyden and W. Erskine, annotated and revised, Oxford 1921.</span></div>
<div><span>♦ Kononov, A. N., Rudoslovnaya Turkmen-Soçineniye Abu-l-gazi, Moskova-Leningrad 1958.</span></div>
<div><span>♦ Konukçu, Enver, “Haydar Mirza”, DİA, C. 17, İst. 1998, s. 29-30.</span></div>
<div><span>♦ Korkmaz, Zeynep, “Hüseyin Baykara Adına Yazılmış Çağatayca Yûsuf ve Züleyhâ Mesnevîsinin Tanınmayan Bİr Yazması ve Eserin Yazarı”, Türkoloji Dergisi, C. III/I, Ank. 1968, s. 7-48 (TDÜA, C. I, Ank. 1995, s. 304-342).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Risâle-i Vâlidiyye Tercümesi”, MTM, C. I, S. 1, İst. 1331, s. 113-124.</span></div>
<div><span>♦ “Bâbür Şah’ın Şiirleri”, MTM, C. I, S. 2, İst. 1331/1915, s. 235-256.</span></div>
<div><span>♦ “Bâbür Şah’ın Şiirleri”, C. I, S. 3, İst. 1331/1915, s. 464-480.</span></div>
<div><span>♦ “Bâbür Şah’ın Şiirleri”, C. II, S. 5, İst. 1331/1915, s. 307-336.</span></div>
<div><span>♦ “Türk Klâsik Edebiyatındaki Hususi Nazım Şekilleri-Tuyuğ”, (İlâve I, Babür’ün Aruz Risalesi ve Mübeyyen’i; İlâve II, Nevâî ve Babür’deki Nazım Şekillerine Ait), Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İst. 1934, s. 204-256.</span></div>
<div><span>♦ “Çağatay Edebiyatı”, İA, C. 3, İst. 1945, s. 270-323.</span></div>
<div><span>♦ Kulmuhammedov, Abdulhakim, Muhakamatul-lugatayn, Aşgabat 1925.</span></div>
<div><span>♦ Kut, Günay, “Ali Şîr Nevâî”, DİA, C. 2, İst. 1989, s. 449-453.</span></div>
<div><span>♦ Levend, Agâh Sırrı, “Türkiye Kitaplıklarında Nevaî Yazmaları”, TDAY-Belleten 1958, s. 127-209.</span></div>
<div><span>♦ Ali Şir Nevaî I-IV, TDK Yay., Ank. 1965-1968.</span></div>
<div><span>♦ Leyden, John-Erskine, William, Memoirs of Zehîr-ed-dîn Muhammed Bâbur Emperor of Hindustan, Edinburgh 1826.</span></div>
<div><span>♦ Mallayev, Neten (hzl.), Kıssâ-i Seyfülmülük, Özbekistan Devlet Bediy Nşr., Taşkent 1959.</span></div>
<div><span>♦ Özbek Edebiyatı Tarihi, Taşkent 1976.</span></div>
<div><span>♦ (ve ark.), Özbek Edebiyatı Tarihi I-III, Taşkent 1963; V cilt, 1. C.: Taşkent 1978.</span></div>
<div><span>♦ Osmanov, E. A., Alişer Nevai, Muhakamatu’l-Lugatayn, Taşkent 1948.</span></div>
<div><span>♦ Öner, Mustafa, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, TDK Yay., Ank. 1998.</span></div>
<div><span>♦ Özbek Edebiyatı Tarihi I-V, Özbekistan İlimler Akademisi A. S. Puşkin Dil ve Edebiyat Enstitüsü Yay., Taşkent 1978.</span></div>
<div><span>♦ Özyetkin, A. Melek, “Astrahanlı Şerîfî’nin 1550 Tarihli Zafer-nâmesi”, Türkoloji Dergisi, C. XI, S. 1, Ank. 1999, s. 321-413.</span></div>
<div><span>♦ Penkovskiy, L., Babur, Lirika, Taşkent 1943, -E Bertels’in ön sözüyle-Moskova 1948, 1957, Taşkent 1959.</span></div>
<div><span>♦ Reşdî, S. Hüsâmeddin-Sâbir, Muhammed, Divan of Bayram Khan, Karachi 1971.</span></div>
<div><span>♦ Ross, E. Denison, Dîvân-ı Bâbur Pâdishâh, A Collection of Poems by the Emperor Bâbur, Journal of the Asiatic Society of Bengal, Vol. 6, Calcutta 1910.</span></div>
<div><span>♦ The Persian and Turki Divan of Bayram Khan, Calcutta 1910.</span></div>
<div><span>♦ Rüstemov, Ergeş (hzl.), Atayî, Tanlangan Eserler, Taşkent 1960.</span></div>
<div><span>♦ Said Kasımî, Mesnevîler Mecmû’ası, Özbekistan İlimler Akademisi, “Fen” Nşr., Taşkent 1992.</span></div>
<div><span>♦ Samoyloviç, A., Sobraniye Stihotvoreniy İmparatora Babura, Çast I, Tekst (Bibl. Nationale, Suppl. Turc. 1230 nüshası), Petrograd 1917.</span></div>
<div><span>♦ Sertkaya, Osman F., “Osmanlı Şâirlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, C. XVIII, İst. 1970, s. 133-138.</span></div>
<div><span>♦ “Osmanlı Şâirlerinin Çağatayca Şiirleri II”, TDED, C. XIX, İst. 1971, s. 171-184.</span></div>
<div><span>♦ “Osmanlı Şâirlerinin Çağatayca Şiirleri III, Uygur Harfleriyle Yazılmış Bazı Manzum Parçalar”, TDED, C. XX, İst. 1972, s. 157-184.</span></div>
<div><span>♦ “Some New Document Written in the Uigur Script in Anatolia”, CAJ, C. XVIII/1 (1974), s. 180-192.</span></div>
<div><span>♦ “Osmanlı Şâirlerinin Çağatayca Şiirleri IV”, TDED, C. XXII (1974-1976), İst. 1977, s. 169-189.</span></div>
<div><span>♦ Sims, E. G., “Sultan Huseyn Baykara’s Zafernamah and Its Miniatures”, The Memorial Volume of the VIIth Congress of Iranian Art, Oxford 1972.</span></div>
<div><span>♦ Stebleva, İ. V., ‘Arûz Risâlesi/Traktat Ob ‘Arûz, (Kol yazmaning faksimilesi neşrge koyuvçi mukaddemeni yazuvçi ve körsetkiçlarni tüzüvçi: İ. V. Stebleva), Moskova 1972.</span></div>
<div><span>♦ Süleyman, Hamid, Babirnama Rasimlari, UzSSR “Fan” Naşriyati, Taşkent 1970.</span></div>
<div><span>♦ Hafız Harezmi Şiiriyetidin, Taşkent 1980.</span></div>
<div><span>♦ (hzl.), Hâfız Harezmi, Divan I-II, Özbekistan Fenler Akademiyası, Taşkent 1981.</span></div>
<div><span>♦ Şadiyev, Ergaş (hzl.), Şeybanînâme, G. Gulam Nşr., Taşkent 1989.</span></div>
<div><span>♦ Şerefiddinov, Âlim, Özbek Edebiyatı Tarihi Hrestomatiyası I-II, Taşkent 1945.</span></div>
<div><span>♦ Toparlı, Recep, “Çağatay Şâiri Hâfız Hârezmî”, Türk Dünyası Araştırmaları (Şubat), İst. 1984, s. 1-32.</span></div>
<div><span>♦ Hârezmli Hâfız Divanından Seçmeler, Kültür Bak. Yay., Ank. 1994.</span></div>
<div><span>♦ Harezmli Hâfız’ın Divanı, İnceleme-Metin-Tıpkıbasım, TDK Yay., Ank. 1998.</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 14, Özbek Edebiyatı I; Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 15, Özbek Edebiyatı II, Kültür Bakanlığı Yay., Ank. 2000.</span></div>
<div><span>♦ Yarkın, Şefika, Dîvân-ı Zahîrüddîn Muhammed Bâbür, Bâ-Mukeddeme-Mukâbele ve Tashîh, Kâbil 1362.</span></div>
<div><span>♦ Yüce, Nuri, “Bedâyiu’l-Lugat”, DİA, C. 5, s. 297.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Bilâl, Lutfî Divanı, AÜ DTCF, Lisans Tezi-yayımlanmamış-, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ Bâbür Dîvânı, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ank. 1995.</span></div>
<div><span>♦ “Hüseyn-i Baykara Risâlesi’nin Uzak İki Nüshası”, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 2, Sivas 1996, s. 69-112.</span></div>
<div><span>♦ Zülfikar, Hamza, “Çağatayca Bir Kuran Tefsiri”, Türkoloji Dergisi, C. VI, S. 1, Ank. 1974, s. 153-195.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu görüşler için bk. J. Eckmann, Chagatay Manual, Bloomington 1966, s. 1-10. Konu hakkındaki değerlendirmemiz için bk. B. Yücel, Bâbür Dîvânı, Ank. 1995, s. 6-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> XVI-XVII. yüzyıllardan kalma az sayıdaki Ermeni Kıpçakçası metninin kaynakçası için bk.: M. Öner, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, TDK Yay., Ankara 1998, s. XX, 23. dipnot.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> F. Köprülü, İA, 3/296-316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> J. Eckmann, Chagatay Manual, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bk. TDTEA, C. 15/II, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Nevâyî’nin eserleri üzerine bizdeki ve yurt dışındaki çalışma ve yayınları bir makalede zikretmek mümkün değildir. Burada, daha çok bizdeki akademik çalışmalardan yayımlanmış olanlar gösterilecektir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ö. Kaya, Alî Şîr Nevâyî, Fevâyidü’l-Kiber, Ank. 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> G. Alpay, Ali Şir Nevaî, Ferhad ü Şirin, İnceleme-Metin, Ank. 1975.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ü. Çelik, Alî-Şîr Nevâyî, Leylî vü Mecnûn, Ank. 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Canpolat, Ali Şir Nevayî, Lisânü’t-Tayr, Ank. 1995. Mesnevilerin Özbekistan’daki yayınları için bk. G. Kut, “Ali Şîr Nevâî”, DİA, C. 2, s. 449-453.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> H. Ayan, Ali Şîr Nevâyî, Mecâlisü’n-Nefâyis, Erzurum 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bu eser üzerinde yapılmış doktora tezi: K. Eraslan, Alî Şîr Nevâyî, Nesâyimü’l-Mahabbe Min Şemâyimi’l-Fütüvve, İst. 1979.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> K. Eraslan, “Nevâyî’nin ‘Hâlât-ı Seyyid Hasan Big Risâlesi”, TM, C. XVI, İst. 1971, s. 89-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> K. Eraslan, Alî Şîr Nevâyî’nin ‘Hâlât-ı Pehlevân Muhammed’ Risalesi”, TM, C. XIX, İst. 1980, s. 99-164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ülkemizde birçok kez yayımlanan be eser üzerindeki en yeni çalışma: F. S. Barutçu Özönder, Alî Şîr Nevâyî, Muhâkemetü’l-Lugateyn, İki Dilin Muhakemesi, Ank. 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> K. Eraslan, Alî-Şîr Nevâyî, Mîzânu’l-Evzân (Vezinlerin Terazisi), Ank. 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Nevâyî’nin eserleri hakkında ayrıntılı bilgi ve bunlardan örnekler için bk. A. S. Levend, Ali Şir Nevaî I-IV, Ank. 1965-1968. Özbekistan’daki hakkında bk. TDTEA. C. 15/II, s. 36-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Fazla bilgi için bk. A. Demiroğlu, “Devletşah”, DİA, 9/244-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Bu eserin tam metni için bk.: J. Eckmann, The Divan of Gadâ’î, Bloomington 1971; Gedâiy, Dîvân, (hzl. ) E. Ahmedhocayev, Taşkent 1973.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Eser, müellifi ve mahlâsı üzerindeki görüşler için bk. Z. Korkmaz, “Hüseyin Baykara Adına Yazılmış Çağatayca Yûsuf ve Züleyhâ Mesnevîsinin Tanınmayan Bir Yazması ve Eserin Yazarı”, Türkoloji Dergisi, C. III/I, Ank. 1968, s. 7-48; K. Eraslan, “Hâmidî”, Büyük Türk Klâsikleri, C. 3, s. 131; a. mlf., “Çağatay Edebiyatı”, DİA, 8/173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bu konuda bk. “Hüseyin Baykara”, TDTEA, C. 15/II, s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> H. Baykara’nın hayatı ve sanatkârlık yönü için bk. -başlıca-: H. Beveridge, “Hüseyin Mirza”, İA, C. 5/I, s. 645-646; H. Algar-A. Alparslan, “Hüseyin Baykara”, DİA, C. 18, s. 530-532.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İki eser: S. Ganiyeva-Ş. Abdullayeva, Divân, Risâle, Taşkent 1968; K. Eraslan, Hüseyn-i Baykara Divânı’ndan Seçmeler, Ank. 1987. Dîvân’ın Bakû ve Kâbil’deki yayınları için bk. H. Algar-A. Alparslan, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Eserin Türkiye’deki farklı iki nüshasının yazı çevrimi için bk. B. Yücel, “Hüseyn-i Baykara Risâlesi’nin Uzak İki Nüshası”, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 2, Sivas 1996, s. 69-112. Ayrıca bk. H. Algar-A. Alparslan, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> E. G. Sims, “Sultan Huseyn Baykara’s Zafernamah and Its Miniatures”, Oxford 1972.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Fazla bilgi için bk. TDTEA. C. 15, s. 28-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bk. N. Yüce, “Bedâyiu’l-Lugat”, DİA, 5/297. Bu konuda ayrıca bk. H. Eren, “Çağatay Lügatleri Hakkında Notlar”, DTCFD, C. VIII/1-2, Ank. 1950.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ayrıntılar için bk. B. Yücel, Bâbür Dîvânı, Ank. 1995, s. 12-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Eserle ilgili detaylı bilgi ve kaynakça için bk. Ö. F. Akün, “Bâbürnâme”, DİA, C. 4, s. 404-408.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Eserin tenkitli metni için bk. B. Yücel, Bâbür Dîvânı, Ank. 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bu bilgiyi ilk kez TDTEA, C. 15/II, s. 71’de görüyoruz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Konuyla ilgili yazılardan ikisi: A. Alparslan, TM, C. XVIII, s. 161-168 ve TM, C. XIX, s. 207-211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bu eserler ve bunlarla ilgili yayınlar için bk. Ö. F. Akün, “Bâbür”, DİA, C. 4, s. 395-400.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bayram Han Dîvânı ile ilgili yayınlar için bk. K. Eraslan, Büyük Türk Klâsikleri, C. 4, s. 363; a. mlf., DİA, C. 8, s. 175; TDTEA, C. 15/II, s. 84-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Edibin hayatı ve eserleriyle ilgili yayınlar için bk. E. Konukçu, “Haydar Mirza”, DİA, C. 17, s. 29-30</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Türkçe Dîvân’ı iki ayrı makale hâlinde yayımlanmıştır: A. Alparslan-K. Eraslan, “Kâmrân Mîrzâ’nın            Dîvânı I”, TDED, C. XXIII, s. 37-163; “Kâmrân Mîrzâ’nın Dîvânı II”, TDED, C. XXVI, s. 11-78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> E. Şadiyev, Şeybanînâme, Taşkent 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Şeybânî/Şeybak/Şaybak/Şah-baht vb. şekillerde karşılaşılan isimle ilgili değerlendirme için bk. Y. Karasoy, Şiban Han Dîvânı (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım), Ank. 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/nevayi-babur-caginin-tarihi-ve-edebi-sahsiyetleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Y. Karasoy, a.g.e.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bâbür İmparatorluğu’nda Türkçe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/babur-imparatorlugunda-turkce</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/babur-imparatorlugunda-turkce</guid>
<description><![CDATA[ Bâbür İmparatorluğu’nda Türkçe
“Çok faydalı işler yapabileceği güneyde, çok az iş var” dedi Lurgan kendine özgü tatlı bir dille, hüzünlü gözlerini yere indirerek “E. 23’ün kontrolü altında” dedi Creighton hızlı bir şekilde. “Oraya gitmemeli Üstelik hiç Türkçe bilmiyor.”[1] Giriş Bu ilginç ve her açıdan dikkat çekici diyalog, yaklaşık olarak 19. yüzyılın ortalarında Büyük Oyun’un iki hayali oyuncusu arasında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c650ca2b40.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bâbür, İmparatorluğu’nda, Türkçe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Babur-Imparatorlugu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html">Bâbür İmparatorluğu’nda Türkçe</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Peri BENEDEK</strong></span></a>
</p><p>“Çok faydalı işler yapabileceği güneyde, çok az iş var” dedi Lurgan kendine özgü tatlı bir dille, hüzünlü gözlerini yere indirerek “E. 23’ün kontrolü altında” dedi Creighton hızlı bir şekilde. “Oraya gitmemeli Üstelik hiç Türkçe bilmiyor.”<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Bu ilginç ve her açıdan dikkat çekici diyalog, yaklaşık olarak 19. yüzyılın ortalarında Büyük Oyun’un iki hayali oyuncusu arasında Simla, Himalaylarda geçiyor.Hindistan’ın geleceğinin tehlikede olduğu bu ünlü casus savaşında iki rakipten biri Büyük Britanya İmparatorluğu diğeri Rusya idi.” 19. yüzyıl ortalarında, Hindu krallıklarının bulunduğu vadilerin bazı yerlerinde Türkçe<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> konuşulurdu”, eğer bu veri doğru ise ve bu verinin kaynağı Hindistan’da bir süre gazeteci olarak bulunan Kipling ise Türk insanının ve dilinin tarihi ile ilgilenen herkesin dikkatini çekmesi yanlış olmayacaktır. Fakat akla, “Türkçe Hindistan sahnesine nasıl ve niçin girdi?”, sorusu geliyor ve 1850’lere kadar varlığını sürdürmesinde hangi faktörler kilit unsur olarak rol aldı? Bu çalışma, bu konuyu araştırmak ve önemli sorulara bir cevap bulabilmek için hazırlanmıştır…</p>
<p><span><strong>Türkçe ve Timuroğulları Mirası</strong></span></p>
<p>H. 932 yılı, Hindistan yarımadası tarihinde yeni bir dönemin habercisidir. Panipat savaşından sonra, Emir Timur’un büyük torunu olan Zahir’üddin Muhammed Babür Afgan Lûdi hanedanının son üyesinin yerini almıştı. Bu zafer, İran Safevi İmparatorluğu’nun dışında yeni bir devletin doğuşunun işaretiydi ve böylece Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyılın sonunda “Türk-Fars”<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> dünyasının üçüncü “süper gücü” olmuştu.</p>
<p>Bâbür ve varisleri elleri boş gelmemişlerdi. Timuroğulları İmparatorluğu’nun eski hakimiyet bölgesi Semerkant ve Horasan’da zengin bir politik ve kültürel mirasa sahiptiler. İran-İslam ve Türk- Moğol unsurların karışımı olan bu miras iyi incelendiğinde bir nokta daha çok dikkati çekecektir: Timuroğulları yöneticileri ve Türkçe’nin geliştirilmesi arasındaki bağlantı yani başka bir deyişle görülmemiş bir Türk edebîyatı patlaması.</p>
<p>Yeniden doğma (rönesans) deyimi, genel olarak Timur ve varislerinin Türk-İran dünyasını yönettiği dönem için kullanılmıştır. Onların yönetimi, İran-İslam kültürünün “altın çağı” olarak nitelendirilebilir. Sanatçılara, şairlere ve hattatlara verdikleri destek belgelerle ispat edilmiştir, fakat onlar edebiyatın ve güzel sanatların sadece hamisi olarak değil, bunun yanında kalemi eline alan ve şiir yazan Timuroğulları yöneticilerinin, prenslerinin ve soylularının sayılarının çok olması ile de ünlenmişlerdir. Sanata duydukları ilgide yeni bir şey olmadığı söylenebilir zira onlardan önce gelen ve kendini sanatçıların hamiliğine adamış, mısralar yazmayı seven birçok hükümdardan bahsedilebilir. Bu doğru fakat Timuroğulları, Fars kültürünü geliştirmenin yanında Türk dilini ilerletmek için devlet düzeyinde politika yapan Semerkant’taki ilk Türk hanedanıdır ve bu sayede Türk edebiyatının mükemmel (İran hükümdarlarının yaptığı gibi) seviyeye ulaşması için ortam yaratmışlardır.</p>
<p>Ali-Şir Nevai tarafından yazılan ve çağdaş edebiyat eserlerini gösteren ve tek kaynak olan Mecalis’ün-Nefais Türkçe<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> şiir yazan 40’dan fazla şair hakkında bilgi verir. Şairler için kendisi de bir örnek oluşturan Nevaî, atalarının kullandığı dilin kalitesini yeterli bulmuyordu, fakat Timuroğulları ile birlikte yeni bir dönemin başladığı da bir gerçekti.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Önceki yüzyıllara ait Türkçe yazılmış çok az esere sahibiz ama şimdi gelişen bir Türk edebiyatı görüyoruz. Ne olmuştu? Bu süreçte ne çeşit faktörler etkin rol oynadı? Niçin Timuroğulları prensleri kibirli Fars edebiyat seçkinlerinin küçümsediği “bilgisiz Türk”ün,<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> türk-i bi-idrak’ın diline, anadillerine dönmüşlerdi? Bunun cevabı, kültürel bir canlanma için son derece uygun bir ortam yaratan politik şartlarda ve ekonomik değişimlerde aranmalıdır. Bu sürecin büyük Timur İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla başlaması yeterince tuhaftı. Timur prensleri, güçlerinin zayıflaması ile birlikte hizmetlerinde çalışan insanlara daha çok bağımlı hale gelmişlerdi. Türk ordusu seçkinlerinin bağlılığını, onları vergilerden muaf tutarak<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> ya da Soyurgal adı verilen geniş topraklar bağışlayarak kazanmaya çalıştılar. Böylece zamanın centilmenleri için oluşturulmuş kanunları takip etmek için para harcayabilecek zengin bir askeri sınıf ortaya çıktı. Bu sınıf, kendilerine edebi bir ün kazandırmaları için ressamlara, hattatlara ve şairlere para karşılığı görev vermişlerdi. Soylu saraylar kültürel tekellerini kaybetmişlerdi ve edebiyata karşı talep aniden yükselmişti. Büyümekte olan edebiyat dünyası, Semerkant ve Horasan’da<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> yerleşik hayata geçerek “uygarlaşan” dünyanın bir parçası haline gelen göçebe Türk unsurlarıyla, daha da gelişmiştir. İran-İslam kültürünün faydalarını, kendi anadillerinde kullanmak istemişlerdi.</p>
<p>Son zamanlarda zenginleşen savaşçı önderlerinin ve şehirlerde yeni yerleşen halkın etrafında gelişen bu edebiyat forumları, şairlerin niçin Türkçe yazmaya başladıklarını tam olarak açıklamıyor. Daha önce 11. ve 13. yüzyıllarda, Gazne’de, Selçuklular’da ve Karahanlı İmparatorluğunda buna benzer bir durum ortaya çıkmıştı ve birçok önemli Türkçe yazı derlenmesine karşın, Türkçe edebiyat ürünleri hâlâ çağdaş Fars yazarlarının gerisinde kalıyordu. Sadece ekonomik durum bize yeterli cevabı vermiyor. Türk edebiyatının gelişmesine başka hangi nedenler hız vermiş olabilir?</p>
<p>Geçmiş dönemlerde yapılan araştırmalar, Timur İmparatorluğu’nun her bakımdan iki farklı kültür arasında, Türk-Moğol ve İran-İslam dünyasında bir çeşit köprü görevi üstlendiğini göstermiştir. Türk- Moğol yasalarının ve şeriatın yürürlükte olduğu iki yönlü hukuk sistemini, Arapça’nın ve Uygur alfabesinin aynı zamanda kullanıldığı iki yazı sistemini işaret etmenin ötesinde, Timuroğlu yöneticilerinin bu iki dünyayı dengelemek için ne kadar uğraştıklarını gösteren birtakım noktalar belirtilebilir. Bu ikiliğin sebebi, İslami anlayışta var olan yöneticinin meşruluğunda yatıyor. Gerçek bir Müslüman hükümdar hem İslami yasalara uymak zorundadır, hem de bir çeşit ilahi otoriteye<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> sahip olmak zorundadır. Bu kriterlerin ilki, Timur prenslerini İslami dünyaya bağlıyor, ikincisi ise Cengiz’i atalarından dolayı onları Türk-Moğol tarafına bağlıyor. Timuroğlu prensleri her iki tarafta da varlıklarını sürdürebilmek ve hiçbirisiyle iletişimi koparmamak için uğraştılar.</p>
<p>Dil konusundaki politikaları onların bu çabalarının bir parçası olarak düşünülebilir. Şair olmanın yanında, 15. yüzyılın en etkili idarecilerinden biri olan Nefvai’nin çalışmalarına göz atmak, çalışmalarının Türkçe adına iyi düzenlenmiş bir reklam kampanyası olduğunu anlamak için yeterlidir. Muhakemet ül-Lugateyn eseri basit bir dilbilgisi incelemesi değildir. Bu eser, Türkçe’nin edebi bir araç olarak Farsça kadar değerli olduğunu ve sanatsal anlatım için Farsça gibi zengin bir hazine olduğu konusunda çağdaşlarını ikna etmek için girdiği propaganda savaşının ideolojik temellerini oluşturur. Nevzi geleneksel Fars edebiyatının hemen hemen önemli bütün türlerinde eserler vererek açıklamak istediği noktalara örnekler vermiştir.</p>
<p>Türkçe’nin geliştirilmesini destekleyen politik irade olmasaydı, Nevai’nin kişisel çabalarının boşa gideceğini hiçbir zaman unutmamak gerekir. Babür’ün gerçeklere dayanan geleneği desteklemesi, sosyo-ekonomik süreçlerin şanslı rastlantısı ve sıkı bir politik irade Türkçe edebi eserlerin oluşturulması için uygun bir ortam yarattı. Babür, bu edebiyat geleneğine (paradigm) bağlı bir mirasçı olarak Türk dilinin ve edebiyatının gelişmesi için üzerine düşeni yaptı. Onun bu başarısı, ünlü biyografisinde ve mükemmel şiirinde belgelenmiştir, fakat ondan sonra ne oldu, bu çalışmanın son noktası olan 19. yüzyıl ortalarına kadar Türkçe ne tür bir kariyere sahip oldu?</p>
<p><span><strong>Hindistan’da Timuroğulları ve Türk Dili</strong></span></p>
<p>Babür’ün tahtına, kardeşleri Kamran ve Hindal ile uzun bir savaştan sonra oğlu Humayun geçmiştir. Onun Türkçe bilgisi ve Türk şiirine olan sevgisi kaynaklarımızla ispat edilmiştir. Birçok felaketten sonra, 1554’te Hindistan yarımadasında bulunan Gujarat’a ulaşan Osmanlı amirali Seydi Ali Reis, Humayun’un Türk şiirine olan beğenisine tanık oldu. Kendisi bir Türk şair olarak kralın sarayını ziyaret ederken sadece çok iyi karşılanmakla kalmamış, Türkçe mısraları kendisine Sadi<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> mahlasıyla birlikte, Kharja vilayetinde Caygır olarak bilinen tımarı kazandırmıştır. Aynı zamanda bu yeteneği onda çok sıkıntıya neden olur, çünkü onun şairane çabalarını çok fazla beğendiği için onu “ikinci Nevai’nin”<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> ismiyle şereflendiren Humayun, çok uzun bir zaman sonra kendi ülkesine dönmesi için ona izin verir.</p>
<p>Humayun sadece şairlerin anlatışını dinlemeyi değil, aynı zamanda kendisi de bir şair olarak hem Türkçe hem Farsça şiirler yazmayı severdi.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Ne yazık ki divanından şimdiye kadar hiçbir kopya bulunamadı.</p>
<p>Humayun’un kardeşi Kamran da babasının izinden gitti ve Türkçe şiirler yazdı. Onun Farsça ve Türkçe eserleri birçok el yazmasında korundu ancak hâlâ basılmadı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Babür’ün daha genç olan iki oğlunun, Mirza Askari ve Mirza Hindal, Türk edebiyatıyla ilgileri konusunda kaynaklarımızda hiçbir bilgi yok fakat en azından bu dilde konuştukları, yazdıkları ve okudukları yüksek bir ihtimaldir.</p>
<p>Biyografilerini önce Türkçe yazmak zorunda olan, Humayun-name’nin yazarı kız kardeşleri Gül-beden begim için de aynısı geçerli.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Timur’un ailesinin Türkçe’nin gelişmesine olan bağlılığı, Ekber zamanında ciddi bir engellemeyle karşılaşmış gibi görünüyor. Çağdaş kaynaklar ya konuyla ilgili sessiz kalıyorlar ya da dolaylı olarak Ekber’in Türkçe ile ilgilenmediğini ve Türkçe bilmediğini söylüyorlar. En meşhur görgü şahitlerinin hikayelerinin yazarı olan Ebu’l-Fazl, saray kütüphanesinde kitapların dil ayrımına göre düzenlendiğini anlatıyor. Koleksiyonun değişik bölümlerini sayıyor fakat Türkçe hiçbir cilt belirtmiyor. Üstelik, hükümdarın hoşlandığı kitapların içinde hiç Türkçe eser belirtmiyor.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Resmi saray yıllığından Ebu’l- Fazl tarafından sağlanan bilgi yanıltıcı gibi görünüyor çünkü daha sonra imparatorluğun ünlü asilzadelerinden edinilen bilgiye göre Ekber, ünlü Türkmen şair ve devlet adamı Bayram Han’ın atalığının oğlu olan Abdürrahim’i Prens Salim’e Türkçe öğretmesi için öğretmen olarak atadı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Öğrencileri, atalarının anadili olan Türkçe yazma ve okumayı öğrenmede çok yetenekli oldukları için böyle bir görevi üstlenmiş olmalı. Tahtta babasını Cihangir unvanıyla takip eden Prens Salim, bu yeteneğin çok önemli olduğunu, Babür’ün otobiyografisinin kopyasına birkaç satır eklediğini biyografisinde anlatarak belirtiyor.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu bilgi, Ebu’l-Fazl’ın kütüphane bölümlerinin listesi ile çelişiyor, çünkü en azından Babürname’nin bir Türkçe kopyasının Cihangir’in durumundan anlaşılacağı gibi yönetici hanedanın üyeleri için zorunlu bir okuma olması nedeni ile sarayın kütüphanesinde bulunması gerekiyor. Ebu’l-Fazl’ın Türkçe ile bağlantılı olan her şeye sessiz kalması Ekber zamanının politik akımlarında aranmalıdır.</p>
<p>Birçok Hintli alimin “ulusal kahraman”, “Hindistan ulusunun” lideri olarak gördüğü Ekber, ilk zamanlarını Moğol devletini yeniden yapılandırmak için uğraşan bir lider olarak geçirdi.</p>
<p>Onun idari, politik ve dini alandaki reformları, toplumun değişik katmanları, farklı etnik ve dini grupları<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> arasında denge sağlanması ve imparatora bağlı homojen bir yönetici sınıf kurulması amacıyla yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Ekber’in babasından devraldığı eski yönetici sınıf, çoğunlukla Türk kökenli<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> komutanlardan oluşuyor, onlar ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek için Ekber’in planlarını engellemeye çalışıyorlardı. Birçok ayaklanma ve isyan onların bu davranışının gerçek kanıtıdır. Kendi planlarını uygulamak isteyen hükümdarın, kendini Türk askerlerinden ve köklerinden ayırması gerekiyordu. Bu yaklaşımın resmi politika seviyesine yükselmesi, Ebu’l-Fazl’ın hikayesinde ortaya çıkmış gibi görünüyor.</p>
<p>Daha önce belirttiğimiz gibi Ekber’in varisi Cihangir için Türkçe bilgisi önemliydi. Onun bu dile olan bağlılığı, imparatorluğu 1608 ve 1613 yılları arasında gezen William Hawkins tarafından verilen bir konferansta bir hikaye ile kanıtlanmıştır. Saraya kabulünde geçen olayları tasvir ederken, imparatorun bir İngiliz’in Türkçe konuştuğunu öğrendiğinde ne kadar memnun olduğunu ve rahatsız edilmeden konuşabilmek için onu hemen kendi özel dairesine yönlendirdiğini anlatır.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Babasından sonra, Şah-Cihan olarak tahta çıkan Prens Hürrem babasının Türkçe için duyduğu heyecanı duymadı. Tatar bir bey<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> olan özel bir hoca, ona yalnızca atalarının dilini öğretmek maksadıyla atandı ve prens tembel bir öğrenci olduğunu kanıtladı. Meşhur bir Türkçe üstadı, Mirza Hindal’ın kızı ve prensin akrabası olan Rukiye Sultan Begim’in<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> çabaları da ona yardımcı olmadı ve bu kaygısız prens sonunda babası tarafından azarlandı.</p>
<p>Kaynaklarımız ondan dikkatsiz bir öğrenci olarak bahsediyor fakat bir baba olarak sonradan Evrengzeb olarak bilinen ve imparator olan oğlunun çok iyi Türkçe öğrendiğini gördü.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Soylu prensler için Türkçe eğitim çok erken yaşlarda başlardı. Topçu sınıfını çeviren doktor Niccolco Manucci’ye göre Evrengzeb’in çocukları 5 yaşlarında dilin temellerini öğrenmeye başlıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Ma’atir’i-Alam-giri’nin yazarı, Evrengzeb’in üç oğlunun da Türkçe öğrendiğini, fakat sadece ikisinin çok iyi öğrendiğini belirtiyor. Saki Müste’id Han’a göre, en büyük oğlu Muhammet Sultan mükemmel olmaktan çok uzaktı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Babası onun bu tutumundan ve gelişimden hiç memnun değildi ve bir mektubunda oğlunu oldukça sert sözlerle azarladı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Evrengzeb’in bu konudaki disiplini, politik istekleri doğrultusunda kolayca anlaşılabilir. Ahkam-i Alam-giri metninde bulunan paragraflarda imparator varislerini, idari hizmetler için Farisileri seçmeleri, fakat savaş meydanında hiç kimsenin Türklerin cesaretini ve savaş yeteneklerini geçemeyeceği konusunda uyarıyor.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> İmparatorluğun içinde ve etrafında sürekli savaşların olması nedeni ile, Babür ordusu için böyle bir uzmanlık büyük bir pazardı ve bundan dolayı Türkçe edebi bir araç olmanın ötesinde pratik amaçlara da hizmet ediyordu.</p>
<p>Evrengzeb’in varislerinin hepsi olmasa da, birçoğunun biraz Türkçe bilmesi hiç garip değil. Şah-ı Alem Bahadır Şah (1707-1712) dil öğrenmeyi seviyordu ve çok yetenekliydi, Arapça, Farsça, Keşmirce ve Pahto dillerinin yanında Türkçe de biliyordu.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Kaşgar doğumlu bilim adamı ve şair<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> olan öğretmeni Nizameddin Anşari sayesinde, Muhammed Şah da Türk dilini çok iyi öğrendi ve sarayın sadece Türk grubunun üyeleri tarafından anlaşılan bu’gizli şifre’ nin bilinmesinin, tehlikeli saray entrikaları dünyasında iletişim için yararlı ve güvenli bir yol olduğu kanıtlandı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Şah-ı Alem Il’nin dil konusundaki yeteneği çağdaşları tarafından takdirle karşılandı. Arapça ve Farsça’nın yanında Sanskrit, Bhasha, Urdu ve Pencap dillerinde şiir yazabilecek seviyeye ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Dahası, sarayın düzenli ziyaretçisi çağdaş Fransız gezgin Jean Law’a göre Türkçe de konuşuyordu<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. Bu bilgi yerli bir kaynak tarafından da doğrulanır. Asfari, Vak’at’i Asfari’de Farsça, Urduca ve Türkçe yazdığı şiirlerle eğlendirerek onu memnun etmeye çalıştığı hikayeyi anlatır.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Bu vesileyle, yönetici ailenin üyelerinden ikisinin daha Türkçe öğrendiğini biliyoruz. Zamanın en iyi hocalarından biri olan Asfari’nin ders veridiği Muhammed İkram’üd-dinrel Mirzo Moğul ve Muhammed Abdülmuktedirel Mirza Togul.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Hindistan yarımadasında, bir şekilde Türkçe’ye bağlı olanlar arasında Mirza Ali-baht Gugani Asfari’nin (1759-1818) önemli bir yeri var. Maceralı kariyerinde, zamanının çoğunu Türkçe’nin yayılmasına ve Türkçe çalışmaya adadı. Saltanat ailesinin bir üyesi olarak hayatının ilk otuz yılını, Delhi’de Kıl’a’i Mualla’da hapis olarak geçirdi ve burada bütün zamanını Türkçe çalışarak kullanıdı.</p>
<p>Çalışmaları, Türkçe sözlük ve dilbilgisi, Türkçe’den ve orijinal Türkçe eser çevirilerinden oluşan oldukça uzun bir listeyi içeriyor. Maa’rüf’ül-Lugat adında Farsça-Türkçe, Türkçe-Farsça bir sözlük derledi, Nişab-ı Türki adında kısa, kafiyeli dilbilgisi incelemesi, Türkçe dilbilgisi üstüne uzun bir çalışma Mizan’üt-Türki, tamamıyla Türkçe bir divan, Tengri-tari<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> adını taşıyan Urduca ve Türkçe karışımı kısa bir şiir. Asfari, aile geleneği olan Türk dili ve edebiyatı ilerlemesini geliştirdiğinden emin olduğumuz Timuroğullarının son üyesidir.</p>
<p><span><strong>Babür Seçkinleri Arasındaki Türkler Asilzadeler, Şairler, Askerler</strong></span></p>
<p>İyi zamanlarında, Babür İmparatorluğu’nun verebileceği yararlar, komşu topraklardan insanları kendisine çekmiştir. Askerler, şairler, eğitimli insanlar, imparatorluk hizmetine girerek veya çok sayıdaki soylu saraylardan birinde işe girerek şanslarını denemek için Hindistan’a gelmişlerdir. Bu insanların birçoğu Türklerin yaşadığı bölgelerden gelmişlerdir: İran ve Semerkant’tan Türkmen ve Özbek tüccarlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan silah uzmanları, kültür merkezleri olan Horasan, Buhara, Semerkant ve Kaşgar’dan şairler. Türkler sadece özel yeteneklerini değil kendi anadillerini de Babür Hindistan’ına ihraç ettiler. Çağdaş kaynaklar, Türkçe ile ilgili başarılara pek yer vermiyorlar, referansları oldukça az, yine de saltanat hanedanı üyelerinin dışında Türkçe’yi geliştirenlerin detaylı bir resmini çizebiliriz.</p>
<p>Tarihçi Bayazid Bayat’ın erkek kardeşi Sakka Çağatay’ın (ö. 1558) takma ismiyle yazan Şah- berdi, Haft İglim’in yazarına göre Türkçe şiirler de yazardı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Ekber’in sütannesi olan cici-anaga’nın eniştesi Mir Muhammed şiirleri sadece destekleyen değil, aynı zamanda “caznavi” mahlasıyla Farsça ve Türkçe şiirler yazan bir sanat aşığıydı. Çok sayıda şiir yazmış olmalı fakat çalışmalarından hiçbirisi günümüze kadar ortaya çıkmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Farsça ve Türkçe yazdığı divan şu anda basılmış olan Bayram Han’ın<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> (Türkmen Baharlı aşiretinden) ve ünlü çağdaşlarının politik kariyeri ve şiirdeki başarıları üstüne çok şey yazılmıştır. Oğlu, Abdül Rahim Han, babasını takip ederek hem önemli edebi yeteneklerin<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> cömert bir hamisi oldu, hem de Türkçe’nin farklı lehçelerinin de dahil olduğu birçok dilde şiir yazabilen bir şairdi.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Sarayında düzenlenen ve müşaireler adı verilen şairlerin toplantısına, Türk şiirinde de üstün olan şairler katılırdı. Burada, Baharlı aşiretinden bir Türkmen olan Kalb-i Ali’den,<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Siyani Hamadani’den<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> veya Halep doğumlu Türk şair Derviş Mitli’den<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> bahsetmeliyiz. Şiirle ilgili çalışmaları günümüze kadar gelmemiştir, kaynaklarımızda Türkçe beyitlerinden çok azı bulunur.</p>
<p>Şah Abbas Il’den melik’üş-şuara unvanını almış olan ve 17. yüzyılın en itibarlı şairlerinden biri olan Mirza Sait Tebrizi (1601-1676) de Babür sarayına çekilmiştir. Tebrizî Osmanlı Türkiye’sinde de takip edilen Fars şiirine bir yön vermesiyle ünlüdür fakat Türkçe şiir konusunda da aynı şekilde yetenekli olduğu unutulmamalıdır. Şiir yeteneğinin bu yönü unutulmuştur çünkü elyazması olan Farsça divanının çok azı Türkçe içeriyor.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Evrengzeb’in hükümdar olduğu dönemlerde, Farsça divanı iki üç satır Türkçe içeren Hüseyin Feridun Isfahanı Hindistan’a göç etti.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Çok iyi tanınan şair ve Farsça’da büyük bir üslupçu olan Divali Singh (ö. 1896) “Katil” mahlası sayesinde ünlendi. Hintli bir ailede doğması, Türkçe’nin ilerlemesine katkıda bulunmasını daha ilginç bir hale getirir. Çocukluğunda, Farsça ile çok fazla ilgilendiği için İslam’a yöneldi ve bütün yaşamını Hafızların dilini çalışmaya adadı. Babürlü centilmenleri için 17. ve 18. yüzyılda<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> koyulan kural gereği Türkçe de öğrendi ve bu dilde iki kısa hikaye yazdı. Fars tarzıyla ilgili Karsarbat adını taşıyan ünlü çalışması, Farsça anlatılan eksik bir Türkçe dilbilgisini de içeriyor.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Hindistan gibi çok etnikli toplumlarda, birinin değişik dilleri öğrenmesi olağanüstü bir başarı olarak düşünülemez fakat böyle bir ortamda bile İnşallah Han İnsa’nın başarıları ona ün kazandırdı. O, Necef’ten göçen Türk bir ailede doğmuş Arapça, Farsça, Urdu, Kaşmir, Purbi, Peştu ve Türkçe konuşmakla kalmıyor, bu dillerde şiir de yazabiliyordu.</p>
<p>Türkçe çalışmaları; birkaç kaside, muhammas, şikar-name’de<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> birkaç beyit ve Türki ruznamçe adında düzyazı bir günceyi içerir.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Çok yakın arkadaşlarından birisi şair Sacadat-yar Han “Rengin”di (1767-1835). Babası, Tasmasp Bey, Han İtikat Cenk Nadir Şah’ın ordusuyla Hindistan’a yedi yaşında bir çocuk olarak geldi. Rengin, hayatının çoğunu Babürlü prensi Mirza Süleyman-Şukuh’un hizmetinde Lucknow’da geçirdi. Türkçe çalışmaları, Nişab-i Türki<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> adında bir Türk-Urdu sözlüğü ve Mecmua’i-Rengin’de birkaç satırı içerir.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Kaynaklarımız Türkçe’nin kariyeriyle daha çok ilgilendiği için aşağıdaki tanım daha uzun olabilirdi. Çağdaş yıllıklar, tezkireler Türkçe edebi başarıları bilinmeyen Türk kökenli şairlerin referanslarıyla doludur.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Özellikle İngiliz İmparatorluğu döneminde kütüphanelerde, yazarlarının tarihi kaynaklarda ve edebi antolojilerde belirtilmediği veya çağdaş arşivlerin haklarında bilgi verirken Türkçe bilgilerini belirtmedikleri Türkçe yazılmış el yazmaların bulunduğu hesaba katılmalıdır. Burada, Evrengzeb’in hükümdarlığı dönemindeki savaşlarda kendini fark ettiren Ağar aşiretinden Özbek Pir Muhammed “Ağar Han”ın durumuna işaret etmeliyiz. Meslek hayatının değişik safhalarıyla ilgili tezkirelerde birçok bilgi vardır fakat Türkçe şiir çalışmalarıyla ilgili tek bir sözcük söylenmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Eğer bir divanı tam olarak doldurabilecek mısralar yazabilseydi, bu konudaki heyecanı karşı konulmaz olacaktı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Daha önce belirtildiği gibi, bu coğrafyada Türkçe edebi bir araç olmanın ötesinde pratik amaçlara hizmet ediyordu. Türkçe’nin iletişim için bir ‘gizli şifre’ olarak kullanıldığı örnekler belirtildi. Moğol ordusunda<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> çok fazla Türk, (Özbek-Türkmen) askerin bulunması nedeni ile prenslerin Türkçe öğrenmesinin gerekli olduğu daha önce gösterildi. Sadece büyük asker gruplarına kumanda eden prenslerin bu dili öğrenmediği, yüksek rütbeli komutanların da, Raja Jay Singh’in durumunda olduğu gibi, biraz Türkçe öğrendikleri belirtilmelidir. Raja Jay Singh, bir Rajput ailesinden geliyordu ve askerleriyle iletişim kurabilmek için Türkçe’yi çok iyi öğrenmeye çalışmıştı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>Türkçe’nin günlük kullanımından bahsederken, diplomatik yazışmaları unutmamak gerekir. İran- Türk dünyasında uluslararası ilişkilerde kullanılan dil, bölgenin “linqua franca”sı olan Farsça idi. Bazı istisnalar var tabii, Rusya arşivlerinde, Babür Hindistan’ı ve Rus sarayı arasında Türkçe’nin kabul edilmiş bir aracı dil olduğunu gösteren birçok Türkçe yazılmış belge vardır.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, gerek Hindistan’da doğmuş ama ailesinin Türk kökenleri olması nedeni ile aile geleneğinin geliştirilmesi açısından, gerek Türkçe bilgisiyle daha kolay elde edilebilecek faydalar, terfiler ve maddi avantajlar açısından, birçok insanın bu dili öğrenmek istemesi şaşırtıcı değildir. 16. ve 17. yüzyıllarda öğretmenler kolayca bulunabiliyordu, fakat Evrengzeb’in yönetiminin ikinci yarısından itibaren, olumsuz politik süreçler ve sonuçları, elverişsiz ekonomik koşullar nedeni ile göçmenlerin istilası çok azaldı. İyi öğretmenleri bulmak zordu, bundan dolayı öğrenmek için talebin artması, Hint-Türk edebiyatında bize de büyük miktarda dilbilime ve sözlüğe ait kelimeler sağlayarak önemli ve popüler bir tür yarattı.<a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p><span><strong>Özet</strong></span></p>
<p>Türkoloji ile ilgili araştırmalar, Babür Hindistan’ını Türkçe çalışmalar açısından ümit verici bir alan olarak keşfetmiştir. Alan çalışması henüz başladı, daha çok veri toplanıyor fakat burada verilen yetersiz sonuçlara rağmen, Hindistan’ın 16. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren zengin bir Türkçe geleneğe tanıklık ettiği kesin olarak belirtilebilir. Türkçe, sadece Türk atalarının hamileri etrafında toplanan birçok şairin geliştirdiği bir edebi araç değil, aynı zamanda sarayda veya orduda kullanılan bir iletişim aracı olmuştur. Türk olmanın bilgili olmakla aynı anlamı taşıdığı, Türk kökenleri olmayan insanlar tarafından da öğrenildi. Çoğunlukla onların yararına, Türkçe dilbilgisi, sözlük ve kelimeler üretildi. Bu çalışmalar, Hindistan’da kullanılan Türkçe’nin bütün lehçelerini araştırmak açısından bize yardımcı olacak ve cevapsız kalan bütün sorulara bir cevap verecektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Peri BENEDEK</strong></span></a>
</p><p>Eötvös Lorand Üniversitesi Türk Araştırmaları Bölümü / Macaristan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 812-818</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kipling, R.: Kim. Ed.: Sandison, Oxford University Press 1987, 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu çalışma, Türkçe kelimesini “yerli” kelime olan Türki’nin eşanlamlısı olarak kullanıyor, bununla Hindistan’da bulunan yazarlar bütün Türkçe edebiyat dilini ve konuşulan lehçeleri işaret ediyor. Diğer taraftan Türk değişik etnik gruplardan gelen ve Türkçe dilini konuşan insanları işaret ediyor. (Türkmenler ve Özbekler).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Türk-İran” deyimi için bakınız Canfield, R. L.: Introduction: The Turko-Persian Tradition. Canfield R. L. (ed. ): Turko-Persia in Historical Persrective, 1-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mecalis ün-nefais. Levend, A. S. (Neşreden): Ali Şir Nevai. Cilt. 4., 74-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Nevai, Atayi’nin şu kritik dizelerini yazdı: “Kafiyeside aybgınesi bar, amma Mevlana köp Türkana aytur irdi. Kafiye ihtiyatıga mukayyed imes irdi. ” (Mecalis ün-Nefais. In: Levend, A. S. (ed): Ali Şir Nevai. Cilt. 4., 74-5).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Melikoff, I.: Hacı Bektaş: un mythe& ses avatars. Genese & evolution du soufisme populaire en Turquie. Leiden: Brill 1998, 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Subtelny’de bütün süreç detaylarıyla gösteriliyor, M. E.: “Socioeconomic bases of cultural patronage under the later Timurids.” Journal of Middle East Studies 20 (1988), 479-505.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bregel, Yu.: Turko-Mongol Influences in Central Asia. Canfield, R. L. (ed): Turko-Persia in Historical Perspective. Cambridge: Cambridge University Press 1991, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Streusand, D. E.: Formation of the Mughal Empire. New Delhi: Oxford University Press 1997, 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Seydi Ali Reis: Mirat ül-memalik. Neşreden Ahmet Cevdet. İstanbul 1313, 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Seydi Ali Reis: Mirat ül-memalik, 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kaynaklarımız onun şiirinin birkaç dizesini koruyabilmiş. Bakınız Nitari Buxari: Mudakkir-i ahbab. Ed.: Fazlullah, S. M. New Delhi 1969, 102. veya Gariev, S. A.: Türkmen Edebiyatınıng Tarixi. Aşkabat 1975, 357, Sadiki Kitabdar’ın Mecma’ül-Havasından birkaç dize aktarıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Hofman, H. F.: Turkish Literature. A bio-bibliographical Survey. 6 Cilt. Utrecht 1969. Cilt. 4., 11-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Beveridge, A. S. (ed): The History of Humayun. Humayun-Name, Gül-beden begim. Reprint: New Delhi: Low Price Publications 1996, 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ebu’l-Fazl: A’in-i Akbari. Calcutta 1872, 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Azizuddin Hüseyin, S. M. (tr. ): Tazkiratul-umara of Keval Ram. The History of Nobles from Ekber to Evrengzeb reign, 1556-1707 AD. New Delhi: Munshiram Manoharlal 1985., 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Cihangir Padişah: Tuzuk-i Cihangiri. Ed. Seyid Ahmet. Aligarh 1864, 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Streusand, D. E.: Formation of the Mughal Empire., 129-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Richards, J. F., The Formation of İmperial Authority under Akbar and Jahangir. Richards, J. F.: Kingship and Authority in South Asia. New Delhi: Oxford University Press 1998, 286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Ekber zamanında asilzadelerin bileşiminin etnik değişimleri için bakınız Khan, I. A.: The Nobility under Akbar and the Development of his Religious Policy, 1560-80. Journal of the Royal Asiatic Society 1968: 1&2, 29-36.; Richards, J. F.: The Mughal Empire. (The New Cambridge History of India I. 5. ) Cambridge: Cambridge University Press 1993, 19-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Foster, W.: Early Travels in India. London 1921, 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Abdürrahman, S. S.: Bazm-i Timuriya. Cilt 2. Azamgarh 1991, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Lahuri, Abdülhamid: Padişahname. Cilt 1. Ed.: Kabir ad-Din Ahmet, Abdürrahim Lees, W. N. Calcutta: The Asiatic Society 1866, 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Faruki, Z.: Avrangzeb and his times. Delhi 1935. Reprint: New Delhi: Idarah-i Adabiyat-i Delli 1972, 543.; Abdürrahman, S. S.: Bazm-i Timuriya. Cilt 3. Azamgarh 1991, 42. S. M. Jaffar hiçbir kaynak göstermeden Evrengzeb’in anadilinin Türkçe olduğunu iddia ediyor: “Arapça, Farsça ve kendi anadili olan Türkçe’de çok iyiydi, aynı zamanda birçok sanatta ve bilimde de uzmandı. ” Jaffar, S. M.: Education in Muslim India. Peshawar 1936, 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Manucci, N. Irvine, W.: Mogul India or Storia do Mogor. Cilt 2. Reprint: New Delhi: Low Price Publications 1996, 323.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Mustafa Han, Maa’atir’i-Alam-giri. Ed.: Ağa Muhammed Ali Calcutta: The Royal Asiatic Society 1870-73, 533.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Adab-i Alam-giride bulunan ve Evrengzeb’in sekreteri Ebü’l-Feth tarafından derlenen risale Abdürrahman’da aktarıldı, S. S.: Bezm-i Timuriya. Cilt 3. Azamgarh 1991, 220-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Sarkar, J.: A Short History of Avrangzib. 1618-1707. Calcutta: Orient Longman 1979, 325-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Umar, M.: Muslim Society in Northern India During the Eighteenth century. New Delhi: Munshiram Manoharlal 1998, 93; Abdürrahman, S. S.: Bazm-i Timuriya. Cilt 3, 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Hadi Nabi: Dictionary of Indo-Persian Literature. New Delhi: Abhinov Publications 1995, 446.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Devlet amiri olan Hüseyin Ali Han’ın suikast planının hikayesi için bakınız Irvine, W.: Later Moghuls. Cilt 2. Reprint: New Delhi: Munshiram Manoharlal 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Umar, M.: Muslim Society in Northern India., 122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Law, J. De Laauriston: Memoire Sur Quelqes Affaires de l’empire Mogol, 1756-61. Ed.: Alfred Martineau. Paris 1913, 329. İngilizce’ye Spear tarafından aktarıldı, P.: The Oxford History of Modern India, 1740-1975. New Delhi: Oxford University Press 1998, 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Azfari, Mirza Ali-baxt Bahadur Muhammad Zahir ad-Din Gurgani: Vak’at’i Azfari. Ed.: Chandrashekharan, T. Madras: Madras Government Oriental Manuscripts Library 1957. (Madras Government Oriental Manuscripts Series No. 65), 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Türkçe’de uygun olanların örnekleri Asfari’de bulunuyor: Vak’at’i Asfari.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Çalışmalarının tam ve detaylı listesi için bakınız A török iras-es szobeliseg nyomai a mogul-kori Indiaban: Mirza Ali-baxt Gurgani Azfari Mizan at-turki cimü grammatikai ertekeseze es ami körülötte van. (Traces of Turkic literacy and Turkic lanquage usage in Moghul India: Mirza Ali-baxt Gurgani “Azfari” and his grammatical treatise titled Mizan at-turki. ) Unpublished PhD dissertion. Budapest 2000, 107-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Razi, Amin Ahmet: Haft İqlim. Cilt 2. Ed.: Ishaq, M. Calcutta: Asiatic Society of Bengal 1943, 631.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Hofman: Turkish literature. Cilt 3., 122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Politik kariyeri için bakınız Ray, Sukumar: Bairam Khan. Karachi 1992. Şiirleri birçok kez basıldı. Ross’a bakınız, D. E. (ed): The Persian and Türki divans of Bayram Khan, Khan-i Khanan. Calcutta: The Asiatic Society of Bengal 1910.; Abdal-Majıd “Turan”: Muhammad Bayram Xan, Türkmen Xalqnıng Büyük Saxsiyat va Sairi. Tehran (?) 1320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> The Ma’atir-i Rahimi sarayına bağlı yüzden fazla şairi listeliyor. Abdal-Baki Nihavandi: Ma’atir-i Rahimi. Cilt III. Calcutta 1931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Nihavendi özbek, kızılbaş ve rum dillerini (Anadolu Türkçesi) aynı dilin lehçeleri olarak Belirtiyor (türki). Abdal-Baki Nihavandi: Ma’atir-i Rahimi. Cilt II. Calcutta 1925, 591.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Abdal Baki Nihavendi: Ma’atir-i Rahimi. Cilt II., 653.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Abdal Baki Nihavendi: Ma’atir-i Rahimi. Cilt III., 1391-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Abdal Baki Nihavendi: Ma’atir-i Rahimi. Cilt III., 1361-1368.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Türkçe şiirleri için bakınız Türkiye dışındaki Türk edebiyatlar antolojisi. Cilt 2. Azerbaycan Türk Edebiyatı. Ankara: Kültür Bakanlığı 1993, 245-53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Meslek hayatının detaylı bir tanımı ve Divanının elyazmasının listesi için bakınız Hofman: Turkish Literature. Cilt 5., 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Bir centilmenin nasıl davranması gerektiği ile ilgili bir inceleme olan, 17. yüzyıl sonlarında yazılan Mirza-name’de eğitimli her insanın Arapça, Farsça ve Türkçe öğrenmesi gerektiği belirtiliyor. Metin için bakınız Hidayet Hüseyin, M. M.: The Mirza Namah (The book of the perfect gentleman) of Mirza Kamran with an English translation. Journal of the Asiatic Society of Bengal ns. 9 (1913), 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Hofman: Turkish literature. Cilt 5., 60-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Kulliyat-i Insa. Salar Jung Museum. Urdu 145, 226b, 230b, 231a, 231b, 245b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Abid Pisavari: Insaallah Han Insa., Lakhnav 1985, 655-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Blumhardt: Cataloque of the Hindustani Manuscripts., 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Hofman: Turkish Literature. Cilt 5., 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Burada en çok tanınanları verilmeli: Yul-qulı “Anisi”, Mirza-quli Mayli from the Jalayir tribe, Kaplan Bey, Hasan Bey Tekelü “Itabi”, the Asfar Sah-nazar “Naziri”, Mirza İbrahim Türkmen, Mirza Agajan “Hapis”, Muhammed Salih Samlu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Sah-navaz Han: Ma’atir-i Umara. Cilt I., 266-7; Hafi Han: Hafi Han cilt 2., 157-60, 230-2, 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Türkçe divanı Raza Kütüphanesinde saklanmıştır, Rampur. Bakınız Bilkan, Ali Fuat: “Hindistan Kütüphanelerinde Bulunan Türkçe El Yazmaları”. Türk Dili 532 (Nisan 1996), 1102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Kaynaklarımızda kesin rakamlar bilinmiyor ama 18. yüzyılın sonlarına doğru Türk paralı askerlerinin çok fazla miktarda olduğu kesin olarak biliniyor. Avadh’ın naibi Mirza Muhammed Muqim Abu al-Manşur Safdar-jang (1739-1754), hizmetinde 20. 000 binden fazla süvari vardı. Bu süvari grubunun üçte ikisinden fazlasını Orta Asya’dan gelen Türkmenler ve Türkler oluşturuyordu. (Srivastava, A. L.: The First two Nawabs of Awadh. Agra 1954, 243). Harem’in Orta Asya’dan gelen Türk kadınlarından oluşması ilginçtir, bu kadınların yay ve kılıç kullanma konusundaki yetenekleri o zamanın savaşçıları için zor bir rakip olduklarını kanıtlamıştır. Yakşi adında bir kadının hikayesi için bakınız Manucci: Storia do mogor. Cilt 1., 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Sarkar, J.: Ashort History of Avrangzeb, 1618-1707. Calcutta: Orient Longman 1979, 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Belgelerinden ikisi Russko-indijskije otnosenija dilinde basılmıştır. 17. v. Sbornik dokumentov. Moskva 1958, 205-9, 369-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/babur-imparatorlugunda-turkce.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Bu tür eserlerin tam bir listesi için bakınız Hofmann: Turkish literature. Fakat bu liste tam olmaktan çok uzak. Hindistan Yarımadasında bulunan koleksiyonlar birçok el yazmasını içeriyor fakat deeğişik nedenlerden ötürü, basılmış katalogların bulunmaması veya küçük kütüphanelerdeki bilginin yetersizliği, ulaşılamıyor. Hindistan kütüphanelerinde bulunan Türkçe el yazmalarının başlangıç listesi için bakınız Bilkan, Ali Fuat: “Hindistan Kütüphanelerinde Bulunan Türkçe El Yazmaları”. Türk Dili 532 (Nisan 1996), 1096-1104.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altınordu Hanlığı’nın Resmî Yazışma Geleneği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi</guid>
<description><![CDATA[ Altınordu Hanlığı’nın Resmî Yazışma Geleneği
Cengiz Han’ın önderliğinde 13. yüzyıl başında tüm Asya kıtasını ve Doğu Avrupa’yı içine alan büyük Moğol hareketi neticesinde kurulan Türk-Moğol İmparatorluğunun sınırları, Cengiz’in çocukları ve torunlarının da devam ettirdiği bu fütuhat hareketiyle daha da genişlemiş ve Asya’nın dört bir yanında Büyük kağanlığa bağlı halef devletler kurulmuştur. Bu devletlerden biri olan Altınordu Hanlığı, Cengiz’in torunu Batu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c650a3ef21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altınordu, Hanlığı’nın, Resmî, Yazışma, Geleneği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Altin-Orda-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html">Altınordu Hanlığı’nın Resmî Yazışma Geleneği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Melek ÖZYETGİN</strong></span></a>
</p><p>Cengiz Han’ın önderliğinde 13. yüzyıl başında tüm Asya kıtasını ve Doğu Avrupa’yı içine alan büyük Moğol hareketi neticesinde kurulan Türk-Moğol İmparatorluğunun sınırları, Cengiz’in çocukları ve torunlarının da devam ettirdiği bu fütuhat hareketiyle daha da genişlemiş ve Asya’nın dört bir yanında Büyük kağanlığa bağlı halef devletler kurulmuştur. Bu devletlerden biri olan Altınordu Hanlığı, Cengiz’in torunu Batu Han’ın (1227-1256) önderliğinde genel olarak Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan ve yukarı Bulgar Hanlığı’ndan, Kuban ve Terek ırmaklarından Derbent’e kadar olan Kuzey Kafkasya’yı ve Harezm ülkesini içine alan geniş topraklarda kurulmuştur. Altınordu Hanlığı’nın kaderini 1360 yılında Berdi Bek Han’ın ölümüne kadar Batu Han’ın başını çektiği Ak Orda hanedanı (Sayın Hanedanı) belirlemiş, bu tarihten itibaren Altınordu tahtına Batu’nun kardeşi Tokay-Timur’un neslinden hanlar geçmiştir. Altınordu Hanlığı’nın yıkılmasından sonra kurulan Kırım Hanlığı’nda 1783’e kadar, Kazan Hanlığı’nda ise 1552’ye kadar Tokay-Timur neslinden gelen hanlar hüküm sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu yüzden de Altınordu Hanlığı’nın dağılmasının ardından kurulan bu hanlıklar bir bakıma Altınordu’nun hem siyasî hem de teşkilât bakımından devamı niteliğinde olmuştur.</p>
<p>Altınordu Hanlığı’nın sahip olduğu kuvvetli siyasî ve askerî güç yanında devletin devamlılığını sağlayan sağlam bir devlet teşkilâtı ve düzeni vardı. Altınordu’nun kurulduğu topraklarda yaşayan ve çoğunluğu Türk olan ulusların Moğollardan daha medenî ve daha köklü bir yapıya sahip oldukları ve bu suretle de Moğolların çok kısa bir süre zarfında Türkleşme sürecine girdiği ve gerek devlet teşkilâtında gerekse sosyal düzende Türk sisteminin benimsediği açıkça görülmektedir. Göçebe bir kavim olarak Moğolların 13. yüzyılda devlet yönetimi ve yazı geleneği yoktu. Bunun yanında Uygur Türkleri Türkistan’da bir yazı geleneği ve devlet yönetimi oluşturmuşlardı. Moğollar Türkistan’a hâkim oldukları dönemde, 1206 yılında Uygurlar aracılığıyla Uygur yazısını almışlardı. Uygur yazısıyla birlikte Moğollar Türk-Uygur devlet yönetimini ve terminolojisini benimsemiş, bunun yanında hukuk, iktisat ve sosyal hayatla ilgili pekçok teknik terimi de dillerine almışlardır. Türk-Uygur dili ve kültürü Moğol kültürü içinde en üst düzeydeki örnek bir kültür olarak kabul edilmiş ve Moğollar resmî yazışma geleneklerini de bu çerçeve içinde oluşturmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bununla birlikte Altınordu’nun çeşitli kurumlarında eski Moğol unsurunun da etkisini göz ardı etmek mümkün değildir. Özellikle Altınordu Devleti’in kurulduğu ilk dönemlerde Türk resmî yazışma geleneği bölgede hâkim unsur olan Moğolların tamamen Türk-Uygur kökenli olan resmî yazışma geleneğinin tesirinde meydana gelmiştir. Bu tesir özellikle Altınordu ile ve Moğol diplomatikasında terminolojik alandaki uyumda dikkati çeker. Bu durum resmî yazışma geleneğindeki teknik terimlerin Türk veya Moğol menşeli olma meselesinde kesin olarak karar vermeyi güçleştirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bununla birlikte bazı Türk-Uygur kökenli teknik terimlerin Moğollar vasıtasıyla Altınordu resmî yazışma geleneğine geçmiş olduğunu tespit etmek de mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Altınordu’nun yıkılmasından sonra kurulan ve yine Altınordu hanları soyundan gelen kişilerin tahta çıktığı Kırım ve Kazan Hanlıkları’nda da aynı yazışma geleneği sürmüştür. Özellikle Kazan Hanlığı’na ait az sayıdaki diplomatik belgede hem dil hem de üslûp bakımından Altınordu geleneğine bağlılığın daha güçlü olduğu görülür. Kırım yazışmalarında ise daha farklı bir üslûp dikkati çeker. Kırım Hanlığı’nın, 1475 yılında Osmanlı Devleti tâbiiyetine girmesiyle değişen siyasî durumu, resmî yazışma geleneğini de etkilemiş ve özellikle yazışmalarda Osmanlı diplomatikasının hem dil hem de şekil ve muhteva bakımından daha kuvvetli tesirleri olmuştur. Bunun yanında Kırım yazışma geleneğindeki gelişmeler, bir yandan Osmanlı uygulamaları, bir yandan da yine Moğol ve Türk-Uygur kökenli Altınordu geleneğinin tesiri altında kalmıştır. Altınordu’nun devamında Kırım ve Kazan hanlıkları dışında kurulan Astrahan ve Sibir Hanlıklarındaki yazışma geleneği hakkında, o döneme ait orijinal belgelerin günümüze gelmemesinden dolayı yeterli bilgiye sahip değiliz.</p>
<p>14. yüzyıl başından itibaren Cengiz İmparatorluğu’nda ve onun halefi olan devletlerde resmî dil olarak Moğolca yerini Türkçeye bırakmıştır. Altınordu Devleti’in asıl bünyesini oluşturan Türk nüfusun fazlalığı, ayrıca İslâmiyetin de kabulü Moğolların Türkleşme sürecini hızlandırmış, Moğol unsuru yerine çok kısa denebilecek bir sürede Türk unsuru ön plâna çıkmıştır. Bununla birlikte bu sahada Moğol dilinin tamamen unutulup kullanılmadığı hususundaki bilgiler kesin değildir. 14. yüzyıl sonlarında Altınordu hanının verdiği, bazı imtiyaz ve haklara sahip olunduğuna dair hükümdar namına ihsan edilen, metal levhaya yazılı, itimat belgesi niteliğindeki bir payzada Moğolcaya rastlanmakla birlikte bu saha ile ilgili mevcut yazılı kaynakların azlığı ve Altınordu’ya ait elimizdeki tüm metinlerin Türkçe olması, Moğolcanın bu sahadaki durumunu tayin etmeyi güçleştirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bununla birlikte Türk dili edebî dil/yazı dili statüsünde devlet dili olarak ön plânda yer almıştır. Altınordu sahasının etnodemografik yapısında çoğunluğu oluşturan ve baskın rol oynayan Kıpçak Türkleriydi. Dolayısıyla Altınordu’da şekillenen yazı dili Kıpçak dil özellikleri temelindeydi. Altınordu yarlık ve bitiklerinin dili incelendiğinde Kıpçak Türkçesinin ses, şekil ve söz varlığı özellikleri görülmektedir. Bunun yanında Moğol dilinin özellikle terminoloji düzeyinde Altınordu Türkçesinin söz varlığına tesir ettiğini yarlıklar bize açıkça göstermektedir. Özellikle askerî, idarî, sosyal ve ekonomik kurumlara ait terminolojilerde bu tesir dikkati çeker. Yarlıklarda Moğolca kökenli idarî kurumlara ait totkavul “polis”, bökevül “ordu muhafız askeri”, karavul “nöbetçi, gözcü”, daruga “vali” gibi terimler, ayrıca vergi adları alban “genel vergi”, kalan “toprak vergisi” geçmektedir.</p>
<p>Altınordu Devleti’in resmî yazışma dili olan Türkçe, özellikle diplomatik yazışmalarda hem Uygur hem de Arap alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Uygur alfabesinin Altınordu ve diğer Cengiz halef devletlerde bilinmesi ve kullanılması, bu devletlerin divan kâtiplerinin ve memurlarının Türk-Uygur olmasına bağlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Altınordu’ya ait yarlık ve bitiklere bakıldığında belgelerde hem Arap hem de Uygur alfabesinin kullanıldığı dikkati çeker. Elimizde bugün sadece Uygur alfabesi ile yazılmış Altınordu hanı Toktamış’ın 1393 tarihinde Lehistan-Litvanya kralı Yagayla’ya gönderdiği mektup vardır. Bunun dışında asıl metin kısmı Uygur yazısıyla yazılıp, satırların hemen altına Arap harfleriyle karşılıkları yer alan 1397 tarihli Temir-Kutluk yarlığı vardır. Bunun dışında asılları elimizde mevcut olmamakla birlikte Toktamış Han’ın Kırım’daki Cenevizlilere yolladığı bazı yarlıkların da Uygur harfleriyle yazıldığı bilinmektedir. Buradan da Altınordu hanlarının Uygur alfabesini büyük ölçüde sadece dış yazışmalarda kullandıkları, iç yazışmalarda ise Arap alfabesini tercih etmiş oldukları sonucu çıkarılabilir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Moğol akınlarıyla Deşt-i Kıpçak sahasına gelen ve tanınan Uygur alfabesine, Altınordu hanlarının sikkelerinde de rastlanmaktadır. Altınordu medeniyetindeki kuvvetli İslâm tesiri muhtemelen Uygur alfabesinin önemini yitirmesinde önemli rol oynamış ve alfabede Arap harfleri tercih edilmiştir. Altınordu’ya ait en eski tarihli yazılı Türkçe belge olan Toktamış Han’ın 1381 tarihli tarhanlık yarlığı Arap alfabesi ile yazılmıştır.</p>
<p>14. yüzyılın ikinci yarısına kadar Asya’da olduğu gibi Doğu Avrupa’da da büyük bir siyasî ve askerî güç olarak varlığını sürdüren Altınordu Hanlığı’nın, devrinin diğer Türk devletleriyle olan kuvvetli ilişkileri yanında Rus prenslikleriyle, Anadolu ve Balkanlar’la, Bizans’la, Papalarla, İtalya Cumhuriyetleriyle, Doğu Avrupa devletleriyle de diplomatik ve iktisadî münasebetleri vardı.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Altınordu’nun gerek siyasî gerekse sosyal ve kültürel durumu ile ilgili zengin bilgiler içeren ve Altınordu tarihi araştırmalarında birinci dereceden kaynak olan Altınordu’ya ait yarlık ve bitikler, Altınordu’nun geniş bir yelpaze içindeki bu diplomasi ilişkileri hakkında bize önemli bilgiler vermektedir.</p>
<p>Kırım ve Kazan Hanlığı yazışmalarını da içine alan Altınordu resmî yazışma geleneği pekçok araştırmacı tarafından incelenmiştir. Özellikle bir bütün olarak Altınordu yazışma geleneğini hem stil hem de muhteva bakımından ele alan ve Altınordu’ya ait belgelerin detaylı tasnifini yapan Mirkasım Usmanov<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> ile Istvân Vâsâry<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>’nin çalışmaları bu açıdan büyük önem taşımaktadır. M. A. Usmanov 1979 yılında yaptığı çalışmasında Altınordu’ya ait tüm yarlıkları tasnif etmiş, belgeleri hem muhteva hem de şekil bakımından tanıtarak Altınordu paleografyası ve diplomatik üslûp özellikleri üzerinde durmuştur. I. Vâsâry’nin çalışmasında ise özellikle Altınordu resmî yazışma geleneğinin işleyişi ve bu gelenekteki teknik terimler incelenmiştir. Ayrıca I. Vâsâry, M. Usmanov’un çalışmasına da dayanarak Altınordu ve onun halefi devletlerin 1552’ye kadar yazılmış olan mevcut tüm belgelerinin tenkitli bir listesini yapmıştır. Bunun yanında I. Vâsâry, bu listede Cengiz Han menşeli Türk-Moğol halef devletlerinin; İlhanlılar, Celayirliler, Çağataylılar, Timurlular, Karakoyunlular ve Akkoyunluların çeşitli dillerde yazılmış resmî belgelerine de yer vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Aşağıda, M. A. Usmanov’un ve I. Vâsâry’nin çalışmaları esas alınarak Altınordu sahasında, özellikle 1552 tarihine kadar yazılmış mevcut yarlık ve bitikler tasnif edilmiştir. Bu tasnifte I. Vâsâry’nin çalışmasında yer almayan belgeler, gerekli kaynaklar not düşülerek verilmeye çalışılmış, ayrıca tasnife Altınordu hanları tarafından yabancı devlet ve kilise yöneticilerine gönderilen ancak bugün elimizde sadece yabancı dillerdeki tercümeleri bulunan yarlık ve bitikler de eklenmiştir:</p>
<p><span><strong>Altınordu ve Halefi Devletlere Ait Yarlık ve Bitikler (Türkçe)</strong></span></p>
<p><span><strong>Yarlıklar</strong></span></p>
<p><strong>Tarhanlık yarlıkları</strong></p>
<ul>
<li>Toktamış Han’ın Bik Hacı’ya verdiği 1381 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 29-30; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Temir-Kutluk Han’ın Muhammed adlı kişiye verdiği 1397 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 30; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Hacı Girey Han’ın Ankaralı Hekim Yahya’ya verdiği 1453 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 31; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Hacı Girey Han’ın Kırkyer ahalisine verdiği 1459 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 32; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Hoca Biy’e verdiği 16 Ağustos 1467 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 33; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Kırkyer ahalisine verdiği 11 Temmuz 1468 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 33; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>İbrahim Han’ın 1467-1479 (?) tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 34-35; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın 1485 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 35; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Muhammed Girey Han’ın 1502 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 36; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Muhammed Girey Han’ın Kırkyer ahalisine verdiği 1515 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 36; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın 1 Ocak 1523 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 37-38; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Saadet Girey Han’ın Mart 1524 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 38; Vâsâry 1987: 12).</li>
</ul>
<p><strong>Soyurgal yarlıklar</strong></p>
<ul>
<li>Uluğ Muhammed Han’ın 1420 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 31; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın 30 Eylül 1468 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 34; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın Haziran 1549 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 38; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın Temmuz 1549 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 39; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın Temmuz 1549 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 39-40; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın Ağustos 1549 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 40; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın 8 Mart 1550 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 40-41; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın 3 Mayıs 1550 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 41; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın 10 Mayıs 1550 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 41-42; Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Sahip Girey Han’ın 19 Haziran 1550 tarihli yarlığı (Usmanov 1979: 42; Vâsâry 1987: 12). Diplomatik yarlıklar</li>
<li>Toktamış Han’ın Lehistan-Litvanya kralı Yagayla’ya verdiği 1393 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 12).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Kırkyer ahalisine verdiği 1479 tarihli yarlık (Usmanov 1979: 35; Vâsâry 1987: 12).</li>
</ul>
<p><span><strong>Bitikler</strong></span></p>
<ul>
<li>Uluğ Muhammed Han’ın Osmanlı padişahı II. Murad’a gönderdiği 14 Mart 1428 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 6-36; Özyetgin 1996: 138-139).</li>
<li>Mahmud Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 10 Nisan 1466 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 37-45; Özyetgin 1996: 139-140).</li>
<li>Ahmed Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1465-1466 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 46-60; Özyetgin 1996: 141-142).</li>
<li>Ahmed Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği Haziran 1477 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Halasi Kun 1949: 633-634).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 25 Ekim 1469 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 81-86; Özyetgin 1996: 146-148).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın 5-15 Temmuz 1475 tarihli bitiği (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 87-90; Özyetgin 1996: 148-149).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1475-1476 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 91-100; Özyetgin 1996: 149-150).</li>
<li>Eminek Mirza’nın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1476 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 101-106; Özyetgin 1996: 150-152).</li>
<li>Nur Devlet Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 15 Mayıs 1477 tarihli bitik (Kurtoğlu 1937: 641-655; Özyetgin 1996: 156).</li>
<li>Eminek Mirza’nı Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1478 tarihli bitik (Vâsâry 1987: 13; Kurat 1940: 107-115; Özyetgin 1996: 122-125).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 3 Mayıs 1478 tarihli bitik (Kurtoğlu 1937: 650-651; Özyetgin 1996: 126-127).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1478 tarihli bitik (Kurtoğlu 1937: 649; Özyetgin 1996: 127-128).</li>
<li>Mengli Girey Han’ın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği 1479 tarihli bitik (Kurtoğlu 1937: 650-651; Özyetgin 1996: 128-129).</li>
<li>Muhammed Girey Han’ın 1520 tarihli bitiği (Vâsâry 1987: 13).</li>
</ul>
<p><span><strong>Altınordu ve Halefi Devletlere Ait Yarlıklar ve Bitikler (Tercümeler)</strong></span></p>
<p><span><strong>Rusça Tercümeler</strong></span></p>
<ul>
<li>Mengü Temür Han’ın adı belli olmayan Rus kilisesi Metropolitine verdiği 1 Ağustos 1267 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 58-59).</li>
<li>Taytuğlu Hatun’un (Taydula) Rus prensi Semen İvanoviç’e verdiği 26 Eylül 1347 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 57).</li>
<li>Taytuğlu Hatun’un (Taydula) Metropolit Feognost’a verdiği 4 Şubat 1351 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 59).</li>
<li>Taytuğlu Hatun’un (Taydula) Metropolit Aleksey’e verdiği 11 Şubat 1354 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 61).</li>
<li>Berdi Bek Han’ın Metropolit Aleksey’e verdiği Kasım 1357 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 60-61).</li>
<li>Tölek Han (Tolun bey) tarafından Metropolit Mihail’e verilen 1379 tarihli yarlık (Vâsâry 1987: 13; Priselkov 1916: 56-57).</li>
</ul>
<p><span><strong>Latince Tercümeler</strong></span></p>
<ul>
<li>(Vâsâry 1987: 14; Mas Laitre 1868: 581-595)</li>
<li>Özbek Han 1333.</li>
<li>Canibek Han 1342.</li>
<li>Taytuğlu (Taydula) 1358.</li>
<li>Taytuğlu (Taydula) 1358.</li>
<li>İtalyanca Çeviri Yarlık ve Bitikler</li>
<li>(Vâsâry 1987: 14; Hammer-Prgstall 1840: 517-522; Mas Laitre</li>
<li>1868: 587-595; Desimoni 1887: 161-165)</li>
<li>Canıbek Han 1347.</li>
<li>Ramadan (Solhat yöneticisi) 1356.</li>
<li>Ramadan (Solhat yöneticisi) 1356.</li>
<li>Berdibek Han 24 Eylül 1358.</li>
<li>Kutlu Temür Han (Solhat yöneticisi) 1358</li>
<li>Berdibek Han 26 Eylül 1358.</li>
<li>Çerkes Beg (Solhat yöneticisi) 1380.</li>
<li>İlyas beg (Solhat yöneticisi) 1381.</li>
</ul>
<p>Altınordu Hanlığı tarihinin büyük ölçüde Arap, Fars, Rus ve Bizans tarihçilerinden ve eserlerinden elde edilen bilgilere dayanması, Altınordu sahasının birinci el kaynakları olan yarlık ve bitiklerin önemini artırmaktadır. Altınordu diplomatikasının temelini oluşturan bu yarlık ve bitikler, Hanlığı’n siyasî ve kültür tarihi, diğer ülkelerle olan diplomatik münasebetleri hakkında bilgi verirken, Altınordu’nun sosyal hayatı, ticarî ve iktisadî durumu ile ilgili zengin bir malzeme de sunmaktadır.</p>
<p><span><strong>Altınordu Yazışma Diplomatikasındaki Teknik Terimler</strong></span></p>
<p>Çeşitli devlet belgelerinin iç ve dış özelliklerini inceleyen diplomatika ilminde teknik terim olarak birçok kavram yer alır. Teknik terimlerin kullanım alanı ve muhteviyatı, devletlere göre çeşitlilik gösterir. Altınordu diplomatikasındaki teknik terimlerde Türk-Uygur menşeli Moğol geleneğinin etkisi vardır. Asıl Türk-Uygur yazışma geleneğine ait birçok teknik terimin Altınordu sahasına Moğollar vasıtasıyla girdiği görülür. Çoğunlukla Türkçe menşeli bu terimlerin teknik anlamları, Moğollar vasıtasıyla Altınordu’ya geçmiştir. Aşağıda Altınordu belgelerinde geçen belli başlı birkaç teknik terim üzerinde durulmuş, muhtevaları ve stilistik özellikleri ana hatlarıyla verilmeye çalışılmıştır.</p>
<p><span><strong>Yarlık</strong></span></p>
<p>Muhteva bakımından hanın emir ve isteklerini içeren bir mektup türü olan yarlık<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Altınordu’dan önce Moğollar devrinde de kullanılmıştır. Özellikle Moğol hükümdarları kendi tâbiiyetindeki devletlerin hükümdarlarına gönderdikleri mektupları yarlık olarak adlandırmışlardır. Bu yüzden de emir mahiyetindeki yarlıklar sadece belirli güçteki bir hükümdar tarafından ona tâbi olan veya ondan daha alt seviyedeki hükümdarlara gönderilebilirdi.</p>
<p>Yarlıkları muhteva olarak diplomatik ve tarhanlık yarlıkları olmak üzere iki grupta değerlendirmek gerekir. Daha çok diplomasiyle ilgili olarak yabancı hükümdarlara gönderilenler ile yine emir mahiyetini taşıyan iç yazışmalardaki diğer yarlıklar da ‘diplomatik yarlık’ olarak değerlendirilir. Altınordu kançılaryasındaki mevcut yarlıkların büyük çoğunluğu tarhanlık yarlığı olup az sayıda diplomatik yarlık elimizde mevcuttur. Bunlar içinde Altınordu’ya ait en eski tarihli diplomatik yarlık, 1393 yılında Toktamış Han tarafından Lehistan-Litvanya Kralı Yagayla’ya gönderdiği yarlıktır. Bunun yanında Altınordu sahasında bilinen en eski tarihli Türkçe belge 1381 tarihli Toktamış Han’ın Bik Hacı adlı bir şahsa verdiği tarhanlık yarlığıdır.</p>
<p>Hanın istediği kişi veya kurumlara verdiği ve sahibine her türlü vergi ve devlet hizmetinden muafiyet sağlayan, geniş maddî imkân ve imtiyazlar veren yarlıklar ‘Tarhanlık yarlıkları’ adını alır. Tarhan olan kimseler her çeşit iş ve hizmet yükümlülüğünden ve vergilerden kurtuluyordu. Han tarafından verilen tarhanlık hakkı tarhanlık yarlığı ile onaylanıyordu. Altınordu sahasına ait yarlıkların büyük bir çoğunluğu kişi ve kurumlara bu tip imtiyazlar sağlayan tarhanlık yarlıklarıdır. Tarhanlık nesilden nesile geçen bir kurum olarak kökleri oldukça eskiye dayanmaktadır. Eski Türklerde kişilere belirli vergilerden ve hizmetlerden muafiyet sağlayan, belirli yükümlülüklerden muaf tutan böyle bir müessesenin işareti yoktur. Bununla birlikte Göktürk Devleti’nde de mevcut olan tarhan ünvanı, Altınordu’daki imtiyazlı sınıfa dâhil olan tarhanlık ile aynı mahiyette değildir. Tarhanlar özellikle Moğollar Devri’nde kendilerine, hükümdar tarafından ‘soyurgal’ adı ile verilen ve nesilden nesile intikal eden, vergi muafiyeti sağlayan, herhangi bir suçtan ceza görmeme hakkı tanıyan yarlıklarla imtiyazlı hâle geçtiler.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Moğollar Devri’nde canlanan tarhanlık, ziraat ve arazi feodalleri olarak değil, bir nevi baronluk olarak devlete büyük hizmetleri dokunan yüksek memurlara, arazi sahiplerine, tüccarlara verilen bir şeref rütbesi olarak yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Altınordu sahasına ait tarhanlık yarlıkları içinde, Rus kiliselerine ve Rus ruhanîlerine verilen ve onlara belirli imtiyazlar sağlayan tarhanlık yarlıkları önemli bir yer tutar. Altınordu Hanlığı’nın kuruluşundan sonra Rusya’da bulunan birçok Rus prensliği hanlığa haraçla tâbi oldu. Ruslar, bu maddî yükümlülükleri yanında Moğolların kendi özel vergi sistemlerini de tanıdılar. Altınordu hanları tüm Rus knezliklerindeki Rus nüfusunu tespit ederek, vergi sistemini nüfusa göre belirlemiş ve Ruslar için farklı bir vergi sistemi getirmiştir. Bunun yanında Altınordu hanları, Rus Ortodoks kilisesine ve rahiplerine vergi muafiyeti ve belirli imtiyazlar veren tarhanlık yarlıkları ile tarhanlık unvanını da ihsan etmişlerdir. Tarhanlık kurumu, sadece Moğol uluslarında değil, Orta Çağ Rusyası’nda da büyük önem taşımıştır. Altınordu hanları tarafından bağışlanan tarhanlıklar ile Rus kiliselerinin gücü ve nüfuzu büyük ölçüde artmıştır. Moğol hâkimiyeti döneminde Rus kilisesi varlığını daima sürdürmüş ve aldığı imtiyazlı tarhanlık ünvanlarıyla gücüne güç katmıştır.</p>
<p>Cengiz İmparatorluğu’nda tüm dinler büyük bir müsamaha ile karşılandığı için ruhanîler her zaman himaye edilmiştir. Rus kiliselerine verilen bu imtiyazlarla, Rus kültürünü muhafaza eden en önemli kurumun gelişmesine ve ilerlenmesine imkân verilmiş oldu. Cengizle başlayan bu uygulama Altınordu’da da devam etmiştir. Rus kiliselerine verilen imtiyazları gösteren ve bugün elimizde sadece Rusça tercümeleri bulunan altı yarlık bunun açık bir göstergesidir. Bu altı belge, Orta Çağ Rusyası’ndaki kilise gücünün yükselişindeki çalışmalarda, ayrıca yine vergi muafiyeti müessesesinin gelişimini tayinde son derece önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu yarlıklar ile ilgili en önemli çalışmayı M. D. Priselkov yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bu yarlıkların tercümeleri üzerinde çalışan tarihçiler, başlangıçta bu tercümelerin orijinalliği konusunda tereddüt etmişlerdir. Bu yüzden de bir süre metinlerin gerçekliği şüphe ile karşılanmıştır. Ancak M. D. Priselkov tarafından yapılan neşirde, yarlıkların metinlerinin yeni rekonstrüksiyonları yapılmıştır. Bu rekonstrüksiyonlu metinlerin, yine benzer özelliklere sahip Çince, Moğolca ve Türkçe tarhanlık yarlıkları ile mukayesesi yapıldığında, orijinalliği konusunda şüpheye yer bırakmayacak şekilde üslûp benzerliği olduğu dikkati çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu yarlıkların muhteviyatı ve türü ile ilgili tartışmalar da vardır. Genel olarak belirli imtiyazlar sağladığı için tarhanlık yarlığı olarak adlandırılan bu metinlerin Rus literatüründe ‘himayename’ (Rus. oxranie gramotı) olarak geçtiği belirtilmektedir. Bir Türke verilen tarhanlık ünvanı ile bir Rus papazına verilen himaye yarlığı arasındaki farkın büyük olduğu belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> M. D. Priselkov çalışmasında 6 belgeyi iki yarlık ve dört mektup olarak tasnif etmiştir. Sadece Berdi Bek tarafından verilen belgede yarlık terimi geçmektedir. Bununla birlikte yukarıdaki listede de verilen tüm belgelerin belirli muafiyetleri ve imtiyazları içerdiği göz önüne alındığında, bunları tarhanlık yarlıkları olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Altınordu’da Saray şehrinde Rus piskoposluğunun varlığı dikkat çekiyordu. Buradaki Rus ruhanîlerinin Altınordu’nun özellikle Bizans İmparatorluğu ile olan diplomatik ilişkilerinde hizmet ettikleri ve devletin idarî teşkilâtında dolaylı da olsa rol oynadıkları görülmektedir. Altınordu’nun ve yine Rus prensliklerinin himayesi ile geniş arazilere sahip olan Rus kilisesinin girişimleriyle, Volga’nın kuzeyindeki bölgelerde Rus manastırlarının sayısı artmış, Rus kolonizasyonu gittikçe daha geniş bir alana yayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Rusya’daki yerleşik Slav ve Bizans tesiri yanında Moğol-Türk tesiri de ön plânda olmuştur. İki buçuk asırlık Türk-Moğol hâkimiyetinin Rus toplumuna hem siyasi hem de sosyal, kültürel ve iktisadi alanlarda önemli tesirleri olduğu açıktır. Özellikle sosyal hayatta, üst sınıf Rus tabakasında Türk-Moğollarla olan evliliklerde önemli ailelerin Türk-Tatarlaştıkları dikkati çeker.</p>
<p>Rus tarihi içinde yer alan birçok Türk kökenli aile, Türk devlet teşkilâtı sisteminin Moskova knezliğinde bizzat uygulanmasını sağlayarak, bu knezliğin diğer knezlikler arasından sıyrılarak yükselmesinde ve Rus İmparatorluğu’nun temellerinin atılmasında önemli rol oynamıştır. Yine Türk hâkimiyetinin tesirini Rusların iktisadî ve malî alanlarında da tespit etmek mümkündür. Özellikle Rus vergi ve para sisteminin oluşumunda Türk-Moğol sisteminin önemli rolü olduğunu bugün Rusçadaki bazı iktisadî terimlerin Türkçe kökenli olması göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Yarlıklar, muhteviyatına göre çeşitli üslûplarla kaleme alınmıştır. Yarlıkların üslûp özelliklerinin çeşitlenmesinde, yazıldığı dönemin siyasî ve kültürel durumu, yarlığın konusu ve yazılış amacı önemli etken olmuştur. Bununla birlikte Altınordu dâhilinde düşünüldüğünde uzun bir süreyi kapsayan bu yazışma geleneği içinde yarlıkların belirli bir üslûp ile kaleme alındığı ve bu üslûp yapısının büyük ölçüde muhafaza edildiği görülür. Altınordu’nun özellikle ilk dönemlerine ait belgelerin üslûbu, özellikle Osmanlı diplomatikasında klâsikleşen formüle yapısından daha farklı ve sade idi. Hem diplomatik hem de tarhanlık yarlıklarının üslûp özelliklerine bakıldığında ortak olan en dikkat çekici husus belgenin giriş kısmındaki (intitulatio) “Sözüm” formülüdür.</p>
<p>Altınordu Hanı Toktamış’ın Lehistan-Litvanya kralı Yagayla’ya gönderdiği 1393 tarihli diplomatik yarlık, “Toktamış sözüm Yagaylaga” ibaresi ile başlamaktadır. Aynı şekilde 1397 tarihli Temir-Kutluk Han’ın tarhanlık yarlığında “Temir Kutlug sözüm”; 1453 tarihli Hacı Girey Han’a ait tarhanlık yarlığında “Haci Girey sözüm”; 1467 tarihli Mengli Girey tarhanlık yarlığında “Mengli Girey sözüm” ibareleri geçmektedir. Bu kökü oldukça eskiye dayanan formüle yapı saygı ve davet içeren bir ibaredir. “Sözüm, Sözümüz” formülünün bu Türk belgelerinde harfî anlamıyla kullanılması, Timur ve haleflerinin divanlarından kalma resmî bir yazışma geleneği olarak kabul edilir. Ancak bu gelenek Cengiz’in halefleri olan diğer Türk devletlerinin hanlarına geçmemiştir. Bu sözüm (~ sözümüz) tabiri, 15 ve 16. yüzyıllarda Fars kültürünün etkisinde kalan hükümdarların belgelerinde standart bir formül olarak kullanılmıştır. Aynı formülü, Farsça ile yazılmış Fars, Gürcü ve Ermeni belgelerinde de görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Osmanlı-Türk diplomatikası uzmanı L. Fekete sözüm ~ sözümüz tabirini Osmanlı belgelerindeki tuğraya tekabül eden grafik bir sembol olarak düşünmüştür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Altınordu yazışma geleneğine uygun olarak belgelerde, bitiğin hitap ettiği kişinin adının geçtiği intitulatio kısmından sonra gelen satırlar içerden yazılır. 1428 tarihinde Uluğ Muhammed Han’ın Osmanlı padişahı II. Murad’a gönderdiği bitikte inscriptiodan sonra gelen üç satır içe alınmıştır. Altınordu’ya ait eski tarihli Arap harfli bu belge dışında Uygur yazısıyla yazılmış 1393 tarihli Toktamış Han yarlığı ile 1397 tarihli Temir-Kutluk Han yarlığında da ilk satırdan sonra gelen Toktamış yarlığında 4, Temir-Kutluk yarlığında iki satır içerden yazılmıştır. Toktamış yarlığında satırların içeri çekildiği kısımlarda Altınordu’ya has kûfî yazılı al tamga bulunmaktadır. Satır atlama, boşluk bırakma, yazı hizasında içerden başlama bir Moğol resmî yazışma geleneğine ait bir üslûp özelliğidir. Bu gelenek İran yazışmalarında da mevcuttur. Bu atlama 2-3 satır kadardır. Osmanlı yazışmalarında bu usûl yoktur. Altınordu’da belge içinde önemli bir şeyin vurgulanmasında başvurulan yöntemlerden biri olan bu iç satırdan yazma stili yanında, kimi zaman bu satırların önemini vurgulamak için yaldızla yazıldığı da görülür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Yarlıklarda bu formüle yapıdan hemen sonra yarlığın verildiği kişinin veya özellikle tarhanlık yarlıklarında yarlığın muhatap olacağı kişilerin adları yer alır. Tarhanlık yarlıklarında belirli meslek gruplarının adlarının sıralandığı bölüm olan inscriptio, hemen hemen tüm tarhanlık yarlıklarında aynı stilde verilmektedir. Altınordu’nun askerî ve idarî meslek grupları hakkında zengin bilgiler içeren tarhanlık yarlıklarında bu meslek grupları üçe ayrılır: Askerî, idare mensupları; ruhanîler, memleketin veya eyaletin dahilî işlerine bakan memurlar; nakliyat veya hareket işlerine bakan memurlar.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Örneğin Altınordu’ya ait en eski tarhanlık yarlıklarından biri olan 1397 tarihli Temir-Kutluk yarlığında bu üç grubu bir arada görmek mümkündür: o] kol sol kolnı] oglanlarıga, tümen Edigü başlıg mi] yüz on beglerige, içki kentlerini] kazi müftileriga, meşayih sufileriga, divan bitikçileri]e, tamgaçı tartnakçılarıga, yortar işlençi yolavçılarga, bökevül totkavullarga, yamçı süsünçiler, kuşçı barsçılarga, kemeçi köprükçilerge” sağ kol ve sol kolun prenslerine, tümen beyi Edigü önderliğinde biz, yüz, on beylerine, içteki kentlerin kadı ve müftülerine, şeyhler ve sofularına, divan katiplerine, gümrükçü ve kantar memurlarına, hızlı gidip gelen (süvari) (?), temsilci ve kılavuzlarına, ordu muhafızları ve hudut, yol muhafızlarına, postacı ve erzakçılar, kuş ve arslan bakıcılarına, gemici ve köprücülere”.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Aynı şekilde 1453 tarihli Hacı Girey Han yarlığında da aynı meslek grupları sıralanmıştır: o ulug ulusnı] tümen mi] yüz on oglanlar begleri]e basa kırım tömenini bilgen iminek başlıg daruga begleri]e basa kırk yerinni] şah merdan başlıg daruga begleri]e, halil başlıg yüz begleri]e, sadat-ı ulvileri]e müfti müderrisleri]e, kazi muhtesibleri]e, meşayih sufileri]e, divan bitkeçileri]e, ulu tamga üstinde turgan ahmed hoca hacike başlıg tamgaçı tartnakçıları]a basa kırk yiti yerni] Te]ri Birdi başlıg tamgaçı tartnakçıları]a, hazirni] anbarçıları]a, yaftaçı yasakçıları]a, müsemma kalançıları]a, bökevül çerileri]e, totkavul, kabakçı, karavulları]a “O ulu ulusun tümen, bin, yüz, on prens ve beylerine ve dahi Kırım’ın tümenini bilen İminek başta olmak üzere eyalet amirleri (vali), beylerine ve dahi Kırkyer’in Şahmerdan başta olmak üzere eyalet amirleri beylere, Halil başta olmak üzere yüz beylerine, yüce seyyitlere, müftü ve müderrislerine, kadı ve ceza amirlerine, şeyhler ve sofularına, divan katiplerine, büyük tamga üzerinde duran Ahmed Hoca, Hacike başta olmak üzere gümrükçü ve kantar memurlarına ve dahi Kırkyedi yerin Tengri Birdi başta olmak üzere gümrükçü ve kantar memurlarına, hazine anbarcılarına, vergi tellâli ve vergi memurlarına, toprak vergicilerine, ordu muhafız askerlerine, hudut ve yol muhafızlarına”.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bazı tarhanlık yarlıklarında bu memuriyetlerin hepsi sıralanırken, bazı yarlıklarda sadece bir kısmına yer verilmektedir. Hacı Girey Han yarlığındaki meslek grupları yukarıda verilen üç ana grubu kapsamlı bir şekilde ihtiva etmektedir. Tarhanlık yarlıklarında bu kısımdan sonra gelen bölümlerde hanın, tarHanlığı’n verilmesi ile ilgili emir ve hükümleri sıralanır. Bu kısım, özellikle vergi muafiyeti ile ilgili olarak geçen ve Altınordu’nun iktisadî hayatıyla ilgili zengin bir malzeme sunar. Dispositio adını alan bu bölümden sonra hanın emir ve yasaklarına uymayanlara karşı uyarıların yapıldığı sanctio et corroboratio kısmı yer alır. Daha sonra da genellikle Altınordu yarlıklarında ya sadece eski 12 Hayvanlı Türk Takvimi ya da 12 Hayvanlı Türk Takvimi ile Hicrî Takvimin bir arada kullanılarak yazıldığı tarih ile belgenin yazıldığı yer adı verilir (datatio ve locus). Yarlıklarda belgenin kûfî yazıyla yazılmış Altınordu kançılaryasına ait, yarlığın bir nevi tasdik işareti olan, resmiyetini gösteren al veya altın tamgalar kullanılır.</p>
<p><span><strong>Soyurgal</strong></span></p>
<p>Kişilere belirli imtiyazlar sağlayan tarhanlık yarlıklarının yanında, Altınordu diplomatikasında örneklerini tespit ettiğimiz ‘soyurgal yarlıklar’ da vardır. Kelime kökü Çince olduğu düşünülen Eski Türkçe metinlerde sıkça, daha çok bir teknik terim olarak rastlanan soyurga-“ihsan etmek, ihsanda bulunmak” fiilinden türemiş soyurgal teriminin kelime anlamı “ihsan”dır. Soyurga-fiili Uygur Budist ve Maniheist eserlerde “acımak, merhamet etmek” anlamlarıyla geçer. Orta Türkçe dönemi eserlerinde de aynı anlamda fiili tespit etmek mümkündür. Bunun yanında özellikle Harezm, Kıpçak ve Çağatay sahasında soyurg/ka-fiili “ihsan etmek, hediye ve nimet vermek” anlamlarını da kazanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Soyurka-fiilinden müştak soyurgal kelimesi Moğolcada teknik bir terim olarak “irsî vergiden muafiyet; Orta Çağ’da feodal dönemde bir askere veya subaya savaşta hizmeti karşılığında verilen ve ona gelir getiren, miras bırakılabilen toprak, timar” anlamıyla kullanılmıştır. Bir çeşit toprak mülkiyeti ile alakalı teknik bir terim olan soyurgal, muhtemelen Moğolcadan Türkçeye geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Altınordu’da da soyurgal aynı anlamda teknik bir terim olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Türk devlet teşkilâtı içinde gerek askerî gerekse siyasî bakımdan hizmet etmiş yüksek rütbeli askerlere ve devlet adamlarına başarılarının karşılığı mükâfat olarak emlâk ve arazî verilmekte idi. Türkçede kopi teknik terimi ile adlandırılan bu sistem Selçuklularda ikta’-i temlik adını almıştır. Aynı şekilde Osmanlı Devleti’nin toprak düzeni içinde de ikta, dirlik ve timar usulleri kullanılmaktaydı. İkta ve timarlar, Türk-Moğol uluslarında soyurgal terimi ile karşılanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Altınordu’da meskûn yerlerdeki, konar-göçer bir hayat tarzı süren büyük toprak ve hayvan sürüsü sahipleri, soyurgal sistemi ile birçok imtiyaz kazanmışlardı. 14. yüzyıl sonunda Orta Asya’da soyurgal sistemi, artık hâkim bir toprak mülkiyeti şeklini almıştır. 15. yüzyılda soyurgal terimi arazi anlamında kullanılmıştır. Soyurgal olarak bir araziyi veya bir eyaleti alan kimse, o zamana kadar han veya sultan hazinesine verilen bütün vergileri alma hakkını kazanıyordu. Ayrıca soyurgal sisteminin bir başka önemli özelliği de bu imtiyazın nesilden nesile geçmesiydi. 14. yüzyılın son yarısında Orta Asya’da Altınordu başta olmak üzere birçok Türk devletinde böyle soyurgallar dağıtılmıştır. Moğol Devleti’nde ve özellikle Altınordu’da han, üzerinde yaşayan köylülerle beraber geniş toprakları soyurgal suretiyle veriyor ve çok defa soyurgal yarlıklarına tarhanlık yarlıkları da eklenerek, buradaki halk bütün vergilerden veya birçok vergiden muaf tutuluyordu. Altınordu’da soyurgal ve tarhan terimlerinin bir arada geçtiği tarhanlık yarlıkları da vardır. Örneğin 1397 tarihli Temir Kutluk yarlığında “…Muhammed bizni] soyurgal bolup tarhan bolup tursun tidimiz…”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>; 1453 tarihli Hacı Girey yarlığında “…Engürlü Mahmud oğlu Hekim Yahyaga soyurgal bolup tarhan bolsun tidimiz…”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>; 1467 tarihli Mengli Girey yarlığında “.bu yarlıgnı tutup turgan hoca beg (ke) bizi] soyurgal bolup tarhan bolsun tidük…”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>; 1467-1479 tarihli İbrahim Han yarlığında “.soyurgal sözüm huday rızası üçün Muhammed resulullah şefaati üçün bu öksüz ogul tul hatunnı azad tarhan bolsun tidük.”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> şeklinde aynı ifadelerde, her iki terim de bir arada kullanılmıştır.</p>
<p><span><strong>Bitik</strong></span></p>
<p>Çeşitli konularda bilgi alıp vermek için hanların, padişahların birbirlerine veya başkalarına gönderdikleri, emir mahiyeti taşımayan diplomatik mektuplara bitik adı verilir. Biti-“yazmak” fiilinden türemiş olan bitik<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> teknik bir terim olarak Altınordu, Kırım ve Kazan resmî yazışmalarında kullanılmıştır. Bitik, muhtemelen özellikle divan kâtipliği görevlerinde önemli rol oynayan Türk-Uygurlar tarafından Moğol resmî yazışma geleneğine sokulmuş, oradan da İlhanlı ve Altınordu sahasında yaygın kullanılan bir teknik terim özelliğini almıştır. Selçuklu ve Beylikler döneminde de biti ve bitik kelimeleri “ferman, berat” anlamında çokça kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Türk dilinin tüm devrelerinde “kitap, mektup, yazı” gibi çeşitli anlamlarda geçen terim, Osmanlı sahasında da belirli bir döneme kadar kullanılmıştır. Osmanlıların ilk dönemlerinde berat, ferman ve mülkname gibi terimler biti olarak adlandırılmıştır. Bununla birlikte Osmanlı arşiv belgelerine göre bitik teknik teriminin Kanunî Sultan Süleyman zamanına kadar kullanıldığı, 16. yüzyıldan itibaren de bu terime rastlanmadığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Altınordu, Kırım ve Kazan sahasında “mektup” için kullanılan bitik terimi yanında biti-, bitil-fiilleri de diplomatik mektuplarda “yazmak, yazılmak” için kullanılmıştır. Altınordu’ya ait 1428 tarihli Uluğ Muhammed Han Bitiği, Osmanlı padişahı II. Murad’a kendisinin tahta çıktığını bildirmek, düşmanlarını yendiğini söylemek ve iyi dileklerini belirtmek için yazılmıştır. Belgenin 18. satırında “bitig selam ıyduk” ibaresinde geçen bitik terimi bazı mektuplarda kullanılmış bazılarında ise kullanılmamıştır. Bunun yanında özellikle Osmanlı tâbiiyeti sonrasındaki Kırım Hanlığı’ndaki diplomatik yazışmalarda özellikle belirli istek ve ricalar dolayısıyla yazılan bitiklerde tahiyyet-name “selam mektubu” tabiri dikkati çekmektedir. 1469 ve 1475 tarihlerinde Mengli Girey Han tarafından Fatih’e gönderilen bitiklerde “tahiyyet-name irsal kılındı” ibaresi geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Bitiklerin yarlıklardan daha farklı bir üslûp ile yazıldığını söylemek mümkündür. Altınordu, Kırım ve Kazan sahasında yazılmış olan bitiklerin üslûp ve dil bakımından dönemine göre çeşitlendiği dikkati çeker. Altınordu’nun ilk devirlerine ait bitiklerin daha sade bir dil ve üslûpla kaleme alındığı görülür. Bununla birlikte özellikle dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin, bitiklerin diline yansıması ve buna bağlı olarak da yazışma dilinin gittikçe daha süslü ve sanatlı ifadelerle dolması, 15. yüzyıl sonlarına doğru Altınordu diplomasi dilini ağırlaştırmıştır. Altınordu diplomatikasına ait Osmanlı padişahlarına yazılan bitiklerin büyük bir kısmında bu ağır dil ve üslûp dikkati çeker. Özellikle Osmanlı Devleti’ne olan tâbiiyetin Altınordu resmî yazışma geleneğini hem üslûp hem de dil yönünden büyük ölçüde etkilediği görülmektedir. Osmanlı yazışmalarındaki formüle yapıların, belirli kısımlardaki kalıp ifadelerin aynen Altınordu yazışmalarında da kullanılması, Osmanlı tesirini daha da açık göstermektedir. Bu üslûp, özellikle Kırım hanlarının Osmanlı padişahlarının himayesini talep etmeleri doğrultusunda, bağlılıklarını gösterme gayesiyle, bir nevi diplomasi siyasetinin sonucu olarak da değerlendirilebileceği gibi, Osmanlı kültürünün ve dilinin bu topluma kuvvetli bir şekilde sirayet etmesiyle de izah edilebilir.</p>
<p>Osmanlı yazışma geleneğinde bitik tarzı mektuplardaki mukaddime kısmındaki elkap’ta (intitulatio) hükümdarın tüm ünvanları oldukça uzun ve sanatlı bir biçimde verilir. Aynı tarzı özellikle Kırım sahasına ait bitiklerde görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Yine bu bitiklerdeki tarih, (datatio) kısmında Osmanlı’da olduğu gibi belirli Arapça kalıp ifadelerle sadece Hicrî Takvimle verilmiştir. Bu devir bitiklerde 12 Hayvanlı Türk Takvimi kullanılmamıştır.</p>
<p>Bitikleri yazan görevli kişiler bitikçi, bitkeçi<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> olarak adlandırılırdı. Bitikçiler Altınordu’nun siyasî teşkilâtı içinde önemli yer tutan divanlarda görev yaparlardı. Divan bitikçiliği Altınordu’da önemli bir idarî görev idi. Özellikle tarhanlık yarlıklarında derecelerine göre sıralanan meslek grupları içinde divan bitikçiliği en ön sıralarda gelmekteydi. İlhanlı devlet teşkilâtında da devletin resmî belgelerini yazan ve bunları deftere kaydedenlere bitikçi ve “kâtip” anlamında bahşı adı verilirdi.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Uygur metinlerinde Budist rahip olarak geçen bahşı, Moğol ve halefi devletlerde Müslümanlığın kabulünden sonra Uygur harflerini ve edebî Türk ve Moğol dillerini bilen kâtip anlamında, 16. yüzyılda ise “hekim, cerrah” anlamında kullanılmıştır. Bahşı 14. yüzyıldan başlayarak Moğol geleneğini sürdüren Celâyirliler, Timurlular ile Kazan ve Kırım Hanlıklarında ve Babürlülerde “kâtip” manasında kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Divanlarda yer alan bitikçi ve bahşılar pekçok dili yazıp konuşabiliyorlardı. İlhanlılarda bitikçi ve bahşıların yazdıkları yarlık ve bitiklerin, gönderilecek milletlerin dil ve yazısıyla yazılması mecburî idi. İlhanlılarda bahşıların, bitikçilerin mevkice en itibarlı olanı İlhanlı hükümdarının bizzat yanında bulunup Moğol hükümlerini yazan veya yazdıran Moğol ahkâmı kâtibi idi.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Altınordu yarlık ve bitiklerinde kimi zaman tarih verilmesinden sonra bitiği veya yarlığı yazan kişi de zikredilmektedir. Örneğin 1453 tarihli Hacı Girey Han yarlığının sonunda “.Mevlana sadr-ı Cihan ötündü, Ali bahşı bitidi”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>, İbrahim Han yarlığında “.hacı kurban hafız bitidi”<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> gibi ifadeler de yer almaktadır.</p>
<p><span><strong>Belgelerde Kullanılan Tamga, Nişan, Mühür ve Payzalar</strong></span></p>
<p>Altınordu resmî yazışmalarında yarlık ve bitiklere tasdik için vurulan özel al veya altın yaldızlı tamgalar vardı.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Belgenin resmiyetini sağlayan bu kare biçiminde, kûfî yazıyla yazılı hanın adını ve ünvanını içeren tamgaların kökeni Uygur muhitine kadar uzanır. Uygur tamgasının biçimi hendesî ve dikdörtgendir. Kırmızı mürekkeple basılan, yarlık ve bitiklerde “al tamgalıg” gibi ifadelerle geçen tamgalar yanında, bir nevi tasdik anlamı içeren, altın nişan ve payza da kullanılmıştır. Nitekim 1397 tarihli Temir Kutluk, 1453 tarihli Hacı Girey Han ve 1467 tarihli Mengli Girey Han tarhanlık yarlıklarında “altun nişanlıg al tamgalıg yarlıg” ibaresi geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Genellikle muhteviyatı ve büyüklükleri aynı olan bu tamgaların bir kısmı, 1393 tarihli Toktamış Han yarlığındaki gibi sağ üst köşeye vurulmakta, bir kısmı ise 1428 tarihli Uluğ Muhammed Han bitiğinde olduğu gibi başta ve sonda olmak üzere birden çok yere basılmakta idi. Toktamış Han’ın ve ondan sonraki Altınordu hanlarının yarlıklarında görülen dört köşeli mühür, murabba Moğol mühürlerinden yazı formülü itibarıyla çok farklı olmakla birlikte, dış özellikler bakımından benzerliğini muhafaza etmektedir. Toktamış Han’ın 1381 tarihli yarlığında al tamga ve altın nişan bir arada yer almaktadır. Toktamış’ın Kral Yagayla’ya gönderdiği 1393 tarihli diplomatik yarlıkta ise dört köşe altın bir mühürün izi görülmekte ve bitiğin son kısmında yalnız altın nişanlıg yarlıg ibaresi geçmekte, al tamga terimi geçmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Al tamga, kırmızı mürekkeple basılan dört köşe bir baskının bıraktığı izdir. Resmî hüküm ve yazışmalarda bu tamga kullanılmıştır. Altın nişan ise yarlığın başında dinî bir düstur ile hanın ismini taşıyan bir yazıdır. Yarlığın içinde bulunan ve altın yazıyla yazılan han ismi de belki bu terime dâhildir. Altınordu hanlarından Rus metropolitlerine verilen yarlıklardan Berdi Bek ve Tölek Han’ın yarlıklarında, son kısımlarında yalnız al tamga zikredilmektedir. Taytuğlu Hatun’un (Taydula) verdiği üç yarlıkta da son kısımda yalnız nişan vardır. Burada nişan kelimesinin sıfatı olarak altın kelimesi geçmemektedir. 16. yüzyıl başlangıcında al tamga terimi bir nevi devlet mühürü, altın nişan ise el ile yazılan altın tuğra veya han şifresiydi.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Çin geleneğinden Türk-Moğol devletlerine geçen payza<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> “bazı imtiyaz ve haklara sahip olduğuna dair hükümdar namına verilen yazılı (demir, gümüş veya altından ya da ağaçtan) itimat levhası” (< Çin. paiz) İlhanlılar başta olmak üzere Altınordu’da ve devamında kurulan hanlıklarda kullanılmıştır. Altınordu yarlıklarında han tasdiği olarak altın nişan, tamga yanında hana ait payzalar da yaygın olarak yer almıştır. 1381 tarihli Toktamış Han yarlığında geçen payza yarlıglıg tarhan ibaresi, yine yarlıklarda sık rastlanan ve bir nevi onay cümlesi olan altun nişanlıg yarlıg, al tamgalıg yarlık ifadeleri ile benzer bir yapıda olup bir çeşit tasdik işaretidir. A.N. Samoyloviç, Altınordu yarlıklarında geçen payza teriminin çeşitli dönemlerdeki kullanımlarıyla anlam ve muhteva olarak çeşitlendiğini; itimat levhası, dört köşe mühür, asma mühürü olarak ve yarlığın kendisini ifade etmek için kullanıldığını söyler.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Altınordu hanlarına ait kûfî yazıyla yazılmış kare tamgaların, iç içe geçmiş bir çerçeve görünümündeki ilk çerçevesinde kelime-i tevhid gibi ilahî sözler ile hanın adı yer alır. Orta çerçevede hanın adı ve şiarı verilir. Ayrıca tamganın tam ortasında hana ait özel bir işaret olan tamga yer almaktadır. Bununla birlikte bu özel tamgalar her Altınordu yarlığı nişanında yer almaz. Bu tamgalara Altınordu sikkelerinde de rastlanmaktadır.</p>
<p>Altınordu’da 16. yüzyıldan daha sonraki dönemlerde badem şeklindeki tamgalar dikkati çekmektedir. Metal üzerine badem şekli verilerek ateş isinde islendirme suretiyle basılan bu tamgalar Osmanlı mühürlerine benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Altınordu yazışmalarında en çok kullanılan tamga, kare, kûfî yazılı tamgalar olmuştur.</p>
<p>Moğolların ve Türklerin yarlık ve bitiklerdeki tamgalar, Anadolu Beylikleri ile Akkoyunlu ve Karakoyunlu fermanlarında da kullanılmıştır. Ayrıca yarlık ve bitikler üzerinde çalışan A. N. Kurat, genellikle kûfî hatla yazılan bu tamgaların Mısır Memlûklerinde de kullanıldığını belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a>. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde ise tamga yerine, ferman ve beratlarda tuğra kullanılmıştır. Tamga, II. Murad döneminde sikkelerde ve bazı silâhlarda yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p>Altınordu yarlık ve bitiklerinde al tamga, altın tamga yanında kök (mavi) tamga ve kara tamga gibi tamga çeşitleri de kullanılmıştır. Altınordu belgelerinden 1381 tarihli Toktamış yarlığında, 1459 tarihli Hacı Girey Han, 1467 tarihli Mengli Girey Han, 1524 tarihli Saadet Girey Han, 1523 tarihli Sahip Girey Han tarhanlık yarlıklarında, 1550 tarihli Sahip Girey Han soyurgal yarlığında al tamga; 1393 tarihli Toktamış Han yarlığında, 1428 tarihli Uluğ Muhammed Han bitiğinde, 1485 tarihli Mengli Girey Han tarhanlık yarlığında, 1520 tarihli Muhammed Girey Han bitiğinde ise altın tamga kullanılmıştır. Bunun yanında 1475-76 tarihli Mengli Girey Han bitiğinde kök (mavi) tamga, 1466 tarihli Mahmud Han bitiğinde ise kara tamga kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Melek ÖZYETGİN</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 819-830</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ABDULLAHOĞLU, Hasan, (1926-1933). “Temir Kutluk Yarlığı”, Türkiyat Mecmuası, C. III, İstanbul, 207-219.</span></div>
<div><span>♦ BATTAL, Abdullah., (1926). “Kazan Yurdunda Bulunmuş Tarihî Bir Vesika: Sahip Girey Han Yarlığı”, Türkiyat Mecmuası, C. II., 85-101.</span></div>
<div><span>♦ BEREZİN, I. N., (1850). “Chanskie Yarlıki I. Yarlık Tochtamış Chana k Yagaylu”, Kazan.</span></div>
<div><span>♦ (1850). Vnutrennee Ustroystvo Zolotoy Ordı (Po hanskim yarlıkam), SPb.</span></div>
<div><span>♦ (1852). “Tarhannıe Yarlıki dannıe zanami Zolotoy Ordı russkomu duhovenstvu”, Kazanskie gubernskie vedomosti, No: 22.</span></div>
<div><span>♦ (1872). “Yarlıki Kırımskix Hanov Mengli Girey i Muhammed Girey”, Zapiski Odessokogo Obşçestva İstorii i Drevnostey, T. 8 1872, Prilojenie No: 22, 10-23.</span></div>
<div><span>♦ (1872) “Tarhannıe Yarlıki Krımskix hanov”, ZOOİD, T. 8, Prilojenie no: 22, 1-9.</span></div>
<div><span>♦ CLAUSON, Sir G., (1972). An Etymological Dictionary of Pre-thirteenth-Century Turkish, Oxford (ED).</span></div>
<div><span>♦ DESİMONİ, C., (1887). “Trattato dei Genovesi col chan dei Tartari nel 1380-1381 scritto in lingua volgare”, Archivio Storico Italian Hammer-o, quarta serie, XX, 161-165.</span></div>
<div><span>♦ DOERFER, G., (1963-75). Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen, 4 c., Wiesbaden (TMEN).</span></div>
<div><span>♦ ED: Bkz. CLAUSON (1972).</span></div>
<div><span>♦ GRİGOR’YEV, V., (O. Ya. YARTSOV), (1844). “Yarlıki Toktamışa i Seadet Gireya”, Zapiski Odesskogo Obşçestva İstorii i Drevnostey, T. 1, 337-346.</span></div>
<div><span>♦ (1842). O Dostovernosti Yarlıkov, Dannıh Hanami Zolotoy Ordı Russkomu duhovenstvu.</span></div>
<div><span>♦ GRİGOR’YEV, A. P. (1979). “Data Vıdaçi Yarlıka Toktamışa”, Uçenıe Zapiski Leningradskoy Universiteta, Vostokovedenie 6, Vıp. 22, 168-188.</span></div>
<div><span>♦ (1978). Mongol’skaya Diplomatika XIII-XV vv (Çingizidskie jalovannıe gramotı), İzdatel’stvo Leningradskogo Universiteta, Leningrad.</span></div>
<div><span>♦ (1981). “Pojalovanie v Yarlıke Toktamışa”, İstoçnikovedenie i İstoriya Kul’turı, Seriya Vostokovedçeskix Nauk, Vıp. 24, Uçeniya Zapiski, No: 405, 126-136.</span></div>
<div><span>♦ HAMMER-PURGSTALL, J von, (1840). Geschichte der Goldenen Horde in Kiptschak, der Mongolen in Russland, Pesth.</span></div>
<div><span>♦ (1818). “Uigurisches Diplom Kutlugh Timur’s vom Jahre 800 (1397) beiligend lithographisch nahgestochen und übersetz”, Fundgruben des Orients, VI, b. Wien, 359-363.</span></div>
<div><span>♦ HALAÇOĞLU, Yusuf, “Damga”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. 8, 454-455.</span></div>
<div><span>♦ HALASİ-KUN, T., (1949). “Philologica III, Kazan Türkçesine ait dil yadigarları”, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VII, 603-644.</span></div>
<div><span>♦ İPŞİRLİ, Mehmet, (1992). “Bitik”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. VI, İstanbul, 225.</span></div>
<div><span>♦ KAFALI, Mustafa, (1976). Altın Orda Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayın no. 2085, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim, (1997). Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, M. Fuat, (1941). “Bibliyografya Tenkidiyle-Altınordu’ya Ait Yeni Araştırmalar”, Belleten V/19, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 397-440.</span></div>
<div><span>♦ (1986). Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Orhan F., (1991). “Bahşı”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul, 520-521.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet, (1937). “Kazan Hanı İbrahim Han Yarlığı”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Sayı: 182, Ankara 1972, 354-356.</span></div>
<div><span>♦ (1940). Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Altınordu, Kırım ve Türkistan Hanlarına Ait Yarlık ve Bitikler, Burhaneddin Matbaası, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ (1948). Rusya Tarihi, Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KURTOĞLU, Fevzi, (1937). “İlk Kırım Hanlarının Mektupları”, Belleten C. I/3-4, 641-655, Levha IX-XVI.</span></div>
<div><span>♦ LAŞKOV, F., “Sbornik dokumentov po istorii Krımsko-Tatarskogo Zemlevladeniya”, Simferopol, 1897.</span></div>
<div><span>♦ MALOV, S. E., (1953). “İzuçenie Yarlıkov i Vostoçnıh Gramot”, Akademiku Vladimir Aleksandroviçu Gordlevskomu, Moskva, 187-195.</span></div>
<div><span>♦ MAS LAİTRE, L. de, (1868). “Privileges commerciaux accordes a la republique de Venise par les princes de Crimee et les empereurs mongols du Kiptchak”, Bibliotheque de l’ecole des chartes XXIX, 6. sor, 4 köt., 581-595.</span></div>
<div><span>♦ MİRZAKEVİÇ, N., (1840). “Pis’mennıe Pamyatniki Toxtamış-xana”, Jurnal Ministerstva Narodnogo Prosveşçeniya, Ç. 27, Otd. 2, Avgust, St. Petersburg, 143-148.</span></div>
<div><span>♦ MUHAMMEDYAROV, F. Ş., (1967). “Tarhannıy Yarlık Kazanskogo Hana Sahip Gireya 1523g.: Novoe o proşlom naşey stranı. Pmyati akademika M. N. Tihomirova, M., 104-109.</span></div>
<div><span>♦ ORTEKİN, Hasan, (1934). “Birinci Mengli Girey Han Yarlığı”, Türkiyat Mecmuası, C. IV, İstanbul, 99-109.</span></div>
<div><span>♦ (1939). “Basma’ya ve Baysa’ya Dair”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, C. II, (1932-39), İstanbul-Bürhaneddin Matbaası, 65-73.</span></div>
<div><span>♦ ÖZYETGİN, A. Melek, (1996). Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınlar: 658, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ (1999). “Altınordu Diplomasi Geleneğine Bir Bakış”, KÖK Araştırmalar, C. I, S. 2, (Güz), KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı, Ankara, 97-112.</span></div>
<div><span>♦ (2000). “Altınordu Hanı Toktamış’ın Bik Hacı Adlı Kişiye Verdiği 1381 Tarihli Tarhanlık Yarlığı”, Türkoloji Dergisi, Cilt: XIII, 1. Sayı, Dil ve Edebiyat Derneği Yayınları: No: 1, Ankara, 167-192.</span></div>
<div><span>♦ PAKALIN, Mehmet Zeki, (1983). Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III C., Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ PRİSELKOV, M. D., (1916). Xanskie Yarlıki Russkim’ Mitropolitam’, Tipografiya “Nauçnoe Delo” Zagorodnıy pr. 74, Petrograd.</span></div>
<div><span>♦ REYCHMAN, Jan, A. ZAJACZKOWSKİ, (1968). Handbook of Ottoman-Turkish Diplomatics, Paris.</span></div>
<div><span>♦ (1993). Osmanlı Türk Diplomatikası El Kitabı, Çev. Mehmet Fethi ATAY, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yayn nu: 10, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ SAMOYLOVİÇ, A. N., (1927). “Neskol’ko Popravok k izdaniyu i Perevodu Yarlıkov Toxtamış- Xana”, İzvestiya Tavriçeskovo Obşçestva İstorii, Arxeologii i Etnografii, T. I (58), Simferopol’, 141-144.</span></div>
<div><span>♦ (1918). “Neskol’ko Popravok k yarlıku Timur-Kutluga”, İzvestiya Akademiya Nauk, No: 11, 1109-1124.</span></div>
<div><span>♦ (1939). “Cucu Ulusu’nda Payza ve Baysaya Dair”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, C. II, İstanbul-Burhaneddin Matbaası, 53-65.</span></div>
<div><span>♦ SCHURMANN, H. F., (1956). “Mongolian Tributary Practices of The Thirteenth Century”, Harvard Journal of Asiatic Studies, Volume 19, İssue 3/4 (Dec. ), 304-389.</span></div>
<div><span>♦ SMİRNOV, V., “Tatarsko-Xanskie Yarlıki”, iz Kollektsii Tavriçeskoy Uçenoy Arxivnoy Komissii, (ITUAK), no: 54, 198, 1-19.</span></div>
<div><span>♦ (1913). “Krımsko-Xanskie Gramotı”, iz Kollektsii Tavriçeskoy Uçenoy Arxivnoy Komissii, (ITUAK), No: 50, 140-178.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A. Zeki Velidî, (1981). Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 1534, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TMEN: Bkz. DOERFER (1963-1975).</span></div>
<div><span>♦ USMANOV, M. A., (1979). Jalovannıe Aktı Djuçieva Ulusa XIV-XVI vv, İzdatel’stvo Kazanskogo Universiteta, Kazan.</span></div>
<div><span>♦ Ş. MUHAMMEDYAROV, R. STEPANOV, (1965). “Ya]a Yarlık”, Kazan Utları, No: 8, 146-150.</span></div>
<div><span>♦ VAHİDOV, S. G., (1925). “İssledovanie Yarlıka Sahip Gireya”, İzvestiya Obşçestva Arheologii, istorii i etnografii, T XXXIII, vıp. 1, 61-92.</span></div>
<div><span>♦ (1925a). “Yarlık Sahip Gireya”, Vestnik Nauçnogo Obşçestva Tatarovedeniya, No: 1-2, Kazan, 29-37.</span></div>
<div><span>♦ VLADİMİRTSOV, B. Y., (1987). Moğolların İçtimaî Teşkilâtı, Moğol Göçebe Feodalizmi, Çev. Abdülkadir İnan, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları IV. Dizi-Sa. 2a, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ YAKUBOVSKİY, A. Yu., (1992). Altınordu ve Çöküşü, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları X. Dizi-Sa. 15, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ YARTSOV, Ya. O., (1850). “Yarlıki Krımskix Hanov”, Zapiski Odessokogo Obşçestva İstorii i Drevnostey, (ZOOİD), T. 11, 675-679..</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mustafa Kafalı, Altın Orda Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayın no. 2085, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, 1976, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Moğol diplomatikası için bkz. A. P. Grigor’ev, Mongol’skaya Diplomatika XI11-XV vv (Çingizidskie jalovannıe gramotı), İzdatel’stvo Leningradskogo Universiteta, Leningrad 1978.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken yayın evi, İstanbul 1986, s. 298-299.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Jan Reychman, A. Zajaczkowski, Osmanlı Türk Diplomatikası El Kitabı, Çev. Mehmet Fethi Atay, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yayın nu: 10, İstanbul 1993, s. 177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken yayınevi, İstanbul 1986, s. 299.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> M. Fuat Köprülü, “Bibliyografya Tenkidiyle-Altınordu’ya Ait Yeni Araştırmalar”, Belleten V/19, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1941, s. 398.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. A. Usmanov, Jalovannıe Aktı Djuçieva Ulusa XIV-XVI vv, İzdatel’stvo Kazanskogo Universiteta, Kazan 1979.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Istvân Vâsâry, a.g.e., s. 12-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kelimenin etimolojisi ile ilgili bkz. ED966b yarlıg; TMEN IV1849 yarlıg; Özyetgin, A. Melek, a.g.e., s. 73-74. Ayrıca bkz. Vâsâry, Istvân, a.g.e., s. 23-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997, s. 243.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 1534, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul 1981, s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> H. F. Schurmann, “Mongolian Tributary Practices of The Thirteenth Century”, Harvard Journal of Asiatic. Studies, Volume 19, İssue 3/4 (Dec., 1956), s. 353-355.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> M. D. Priselkov, Xanskie Yarlıki Russkim’ Mitropolitam’, Tipografiya “Nauçnoe Delo” Zagorodnıy pr. 74, Petrograd, 1916, 116s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> H. F. Schurmann, a.g.m., s. 341.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Hasan Ortekin, “Birinci Mengli Girey Han Yarlığı”, Türkiyat Mecmuası, C. IV, İstanbul 1934, s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Türk Tarihi Kurumu Basımevi, Ankara 1948, s. 132-133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s. 135-139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Jan Reychman, A. Zajaczkowski, Osmanlı Türk Diplomatikası El Kitabı, Çev. Mehmet Fethi Atay, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yayn nu: 10, İstanbul 1993, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Jan Reychman, A. Zjaczkowski, a.g.e., s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Hasan Abdullahoğlu, “Temir Kutluk Yarlığı”, Türkiyat Mecmuası, C. III, (1926-1933), İstanbul, s. 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınlar: 658, Ankara, 1996, s. 106, 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınlar: 658, Ankara, 1996, s. 112-113, 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Sir G. Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-thirteenth-Century Turkish, Oxford, 1972, 556a (ED).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> G. Doerfer, Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen, 4 c., Wiesbaden, (1963-75), 1963, I. C, s. 351-353 (TMEN).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları: 1534, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul 1981, s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınlar: 658, Ankara, 1996, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> A. Melek Özyetgin, a.g.e., s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> A. Melek Özyetgin, a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A. Melek Özyetgin,a.g.e., s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Etimolojisi için bkz. Clauson ED299b, Doerfer TMEN I 717; A. Melek Özyetgin, a.g.e., 74-75. Ayrıca bkz., Istvân Vâsâry a.g.e., s. 23-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Mehmet İpşirli, “Bitik”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. VI, İstanbul 1992, s. 225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I. C., Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1983, s. 237; Mehmet İpşirli, a.g.m., s. 225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları: 658, Ankara, 1996, s. 117-118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları: 658, Ankara, 1996, s. 91-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 29-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Mehmet İpşirli, “Bitik”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. VI, İstanbul 1992, s. 225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Orhan F. Köprülü, “Bahşı”, Türk Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul 1991, s. 520-521.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları VIII. Dizi-Sa. 10a2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988, 219-220.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> A. Melek Özyetgin, a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> A. Melek Özyetgin, a.g.e.,s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Istvân Vâsâry, a.g.e., s. 46-61; M. A. Usmanov, Jalovannıe Aktı Djuçieva Ulusa XIV-XVI vv, İzdatel’stvo Kazanskogo Universiteta, Kazan 1979, s. 140-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> A. Melek Özyetgin, Altınordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınlar: 658, Ankara, 1996, s. 107, 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> A. N. Samoyloviç, “Cucu Ulusu’nda Payza ve Baysaya Dair”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, C. II, 1932-39, İstanbul-Bürhaneddin Matbaası, 1939, s. 60-62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> A. N. Samoyloviç, a.g.e., s. 60-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> G. Doerfer, payza “Tafelchen mit einer Inschrift des Chans als Ausweis von Autoritatstragern” kelimesinin Çinceden Moğolcaya ve Moğolcadan da Türkçeye geçtiğini söyler. Yine G. Doerfer, kelimenin modern Türk dili sahasında Tuva Türkçesinde bayza “pograniçnıy stolb” olarak yaşadığını kaydeder (TMEN I, 116). Çin’de Tang ve Sung hanedanı devrinde kullanılan payza’nın en yoğun olarak geçtiği devir Çin’deki Moğol devri olan Yüan dönemidir (Uzunçarşılı, 1988: 202-203n). Marco Polo, Kubilay devrine ait bilgiler verdiği seyahatnamesinde, askerî teşkilât içinde özellikle terfî eden askerlere verilen hediyeler ile birlikte genel bir âdet olarak nüfuz ve asalet simgesi olan levhaların, yani payzaların verildiğinden bahsetmektedir. Marco Polo, bu ödüllendirmede, yüzbaşılara gümüş, binbaşılara altın veya altın yaldızlı gümüş, onbin askere kumanda edene ise üzerinde aslan başı olan altın payza verildiğini kaydeder (Ortekin 1939: 67).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> A. N. Samoyloviç, a.g.e., s. 63-64; daha geniş bilgi için bkz. Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 61-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> M. A. Usmanov, Jalovannıe Aktı Djuçieva Ulusa XIV-XVI vv, İzdatel’stvo Kazanskogo Universiteta, Kazan 1979, s. 140-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Akdes Nimet Kurat, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Altınordu, Kırım ve Türkistan Hanlarına Ait Yarlık ve Bitikler, Burhaneddin Matbaası, İstanbul 1940, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> O. Akçoraklı, İsmail Otar, Kırım’da Tatar Tamgaları, Yay. hazırlayan: Ünver Sel, Kırım Dergisi Kültür yayını, Ankara, 1996, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/altinordu-hanliginin-resmi-yazisma-gelenegi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Istvân Vâsâry, Az Arany Horda Kancellârıâya, Keleti Ertekezesek 3., Körösi Csoma Târsasâg, Budapest 1987, s. 54.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarih Boyunca Anadolu Ve Orta Asya Kültür Çevreleri Arasındaki İlişkiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler</guid>
<description><![CDATA[ Tarih Boyunca Anadolu Ve Orta Asya Kültür Çevreleri Arasındaki İlişkiler
Anadolu, Orta Asya ve diğer coğrafyalardaki Türk kültür çevreleri arasında XVI. yüzyılın sonuna kadar yoğun şekilde süren ve daha sonraki yüzyıllarda gitgide kaybolan ve hatta eşine bir daha rastlanmayan bir kültür ilişkisi yaşanmıştır.[1] Timurlular devrinden başlayarak önemli bir kültür merkezi haline gelen Herat, Ali Şir Nevâî ve Hüseyin Baykara zamanında altın çağını yaşamış; burada yetişen […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6508aefc0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarih, Boyunca, Anadolu, Orta, Asya, Kültür, Çevreleri, Arasındaki, İlişkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Turk-Gocleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html">Tarih Boyunca Anadolu Ve Orta Asya Kültür Çevreleri Arasındaki İlişkiler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cemâl KURNAZ</strong></span></a>
</p><p>Anadolu, Orta Asya ve diğer coğrafyalardaki Türk kültür çevreleri arasında XVI. yüzyılın sonuna kadar yoğun şekilde süren ve daha sonraki yüzyıllarda gitgide kaybolan ve hatta eşine bir daha rastlanmayan bir kültür ilişkisi yaşanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Timurlular devrinden başlayarak önemli bir kültür merkezi haline gelen Herat, Ali Şir Nevâî ve Hüseyin Baykara zamanında altın çağını yaşamış; burada yetişen bilim adamları, şairler, yazarlar, mûsikişinaslar, hattatlar, nakkaşlar, tezhip, cilt ve minyatür ustaları ile, başta Anadolu olmak üzere diğer kültür coğrafyalarını etkileyen önemli merkezlerden biri olmuştur.</p>
<p>Fatih Mehmed zamanından başlayarak İstanbul da bilim, kültür ve sanatın önemli merkezlerinden birisi haline gelmiştir. Fatih ve oğlu II. Bayezid dönemlerinde, Herat, Akkoyunlu ve hatta Hint saraylarıyla Anadolu arasında fikrî ve edebî ilişkiler bulunmaktadır. Bu iki padişah, başka ülkelerdeki tanınmış ilim adamı ve şairleri kendi saraylarına davet etmişler, gelmeyenlere hediyeler, câizeler ve mektuplar yollayarak, Türk-İslâm dünyasındaki mânevî etkilerini artırmaya çalışmışlardır. Fatih ve sadrazamı şair Mahmud Paşa’nın Hâce Cihan, Molla Câmî ve Celâl Devvânî ile mektuplaştıkları bilinmektedir. II. Bayezid de babası gibi Molla Câmî ile mektuplaşır, ona her yıl bin altın gönderirdi.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bu münasebetler XVI. yüzyılda da devam etmiştir. Bu yüzyılda İstanbul sarayı ile Safevîler, Şeybânîler, hatta Hindistan’daki Babürlüler sarayları arasında kültür ilişkileri hiç eksik olmamıştır. Bu coğrafyalardan edebî faaliyet diğer coğrafyalarda da yakından takip edilmiştir. Şair Nihâlî’nin Ekber Şah’a kasideler göndermesi, Şah Tahmasb’ın Osmanlı şairlerinden Hayâlî ve Rahmî’yi takdir etmesi, Safevî tezkirecisi Sâdıkî’nin Bâkî ile şahsen tanışıyor olması,<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kanunî Süleyman ile Şah Tahmasb’ın birbirlerine karşı nazireler söylemeleri bu ilişkinin boyutlarını gösteren dikkate değer örneklerdir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Sehî ve Latifî’nin belirttiklerine göre, şiirde Şeyhî mahlasını kullanan Yusuf Sinaneddin (ö. 1431?), tasavvuf ve tıp öğrenimi için İran’a gitmiş, hatta meşhur mutasavvıf Seyyid Şerif Cürcanî ile sınıf arkadaşı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ali Şîr Nevâî’ye nazireleri bulunan Ahmed Paşa (ö. 1496)’nın şiirleri Hüseyin Baykara’nın sarayında tanınmakta, hatta Molla Câmî (1414-1492) tarafından da takdir edilmektedir. Riyâzî’nin anlattığı şu olay, bu bakımdan ilgi çekicidir:</p>
<p>“Mervîdür ki Sultan Hüseyin Baykara zamanında diyâr-ı Horasan menba’-ı ahâlî-i ilm ü irfan ve menşe’-i ashâb-ı belâgat u beyân olup vezîri olan Mîr Ali Şîr Nevâî bir meclis-i hâsü’l-hâsda dârü’l- eyâletinün şu’arâsı bihterîn-i merzubûm olan mülk-i Rûm’un ulemâ ve şu’arâsına gâlib olmasın iddi’â ider. Hazret-i Mahdûmî (Molla Câmî) ol meclisde hâzır bulunup tıynet-i Rûmiyânda olan vüfûr-ı ehliyet ve kemâl-i kâbiliyyet dahı inkâr olınmaz buyururlar. Bu mu’âdele esnâsında cânib-i derden bir murakka’-pûş zâhir olup kûşe-i meclisde mütemessil olur. Ahvâlinden suâl olundukda Rûm’dan geldiği zuhûr bulur. Şu’ârâ-yı Rûm’un nev-peydâ eş’ârından istifsâr iderler. Sâhib-i tercemenün bu birkaç beytini okur:</p>
<p><span><em>Çîn-i zülfin miske benzetdüm hatâsın bilmedüm<br>
</em><em>Key perîşân söyledüm bu yüz karasın bilmedüm<br>
</em><em>Kad kıyâmet gamze âfet zülf fitne hat belâ<br>
</em><em>Âh kim ben hüsninün bunca belâsın bilmedüm</em></span></p>
<p>Hazret-i Mahdûmî, bu terâne-i dilkeşi istimâ’ itdükde bî-ihtiyâr ser-âgâz-ı raks u semâ idüp müdde’âmuz sâbit oldı buyururlar.”<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Nakşibendîliği Anadolu’ya ilk getiren Simavlı Molla Abdullah İlâhî (ö. 1491), İstanbul’da Zeyrek Medresesi’nde bir süre öğrenim gördükten sonra ilim ve irfanını artırmak için doğuya, Horasan’a gitmiş, Mevlânâ Ali Tûsî’den zâhirî ilimler okuduktan sonra tasavvufa ilgi duymuş, Semerkant’a Nakşibendî mürşidlerinden Ubeydullah Ahrâr’a bağlanmıştır. Seyr ü sülûkunu tamamlayarak Buhara’ya geçmiş, bir yıl burada kaldıktan sonra yeniden şeyhinin yanına dönmüştür. Görevli olarak memleketi Simav’a dönerken Herat’ta Molla Câmî ile de görüşmüştür.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>XV. yy. şairlerinden Melîhî, gençliğinde İran’a giderek Arapça ve Farsça bilgisini ilerletmiş, Horasan’da Molla Câmî ve Aydınlı Dede Ömer Rûşenî ile ders arkadaşlığı etmiştir. Anadolu’ya dönünce alkolik duruma düşen Melîhî, Molla Câmî’nin kendisine gönderdiği bazı risalelerini, “bizde bu makule nesneyi almağa liyâkat kalmamışdur” diye kabul etmemiş, kendisi için dua talep etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>XVI. yy. şairlerinden olan Kastamonulu Câmî de, Molla Câmî’nin hizmetinde bulunarak ondan el almıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Aydınlı Dede Ömer Rûşenî (ö. 892/1486), Bakü’ye giderek Halvetîliğin ikinci piri sayılan Seyyid Yahya Şirvanî’ye bağlanmış, onun baş halifesi olmuştur. Şeyhînin vefatından sonra yerine geçmiş, Karabağ ve Gence havalisinde irşad hizmetini sürdürmüş, Uzun Hasan’ın daveti üzerine Tebriz’e gelmiş ve burada vefat etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Uzun Hasan, Rûşenî’yi davet için, öğrenim amacıyla Tebriz’de bulunan Diyarbakırlı mutasavvıf şair İbrahim Gülşenî’yi (ö. 940/1533) görevlendirmiştir. Bu görüşme sırasında çok etkilenen Gülşenî, Dede Ömer Rûşenî’ye bağlanarak ondan hilafet almıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Adnî mahlasıyla şiirler yazan Mahmud Paşa (ö. 1474), Ali Şir Nevâî ile mektuplaşmıştır. Âşık Çelebi, bu konuda şu bilgiyi vermektedir:</p>
<p>“Merhûmun eş’ârı nefîs ve edâsı selîsdür. Ammâ inşâsı şi’rinden a’lâ ve kinâyât ve istiârât ve letâyif ü nikâtı, mebâdî ve mebânîsi, fahâvî ve ma’ânîsi pûhte ve üstâdânedür. Husûsâ Nevâî ile mükâtebâtı bî-bahânedür.”<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Bursalı Kandî (ö. 961/1554), gençliğinde İran taraflarına seyahat etmiş, Ali Şir Nevâî ve Molla Câmî ile de görüşmüştür:<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>“Zamân-ı hadâsetinde vilâyet-i Acem seyrânın itmiş ve Mevlânâ Câmî’ye ve huzûr-ı Nevâî’ye irişmişdür.”<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Osmanlı kaynaklarının, imparatorluğun doğu sınırının ötesinde kalan ülkeleri, genellikle diyâr-ı Acem, Acemistan şeklinde tanımlamaları ve Kandî’nin Nevâî ile de görüştüğü göz önüne alınırsa, bu seyahatin İran ile sınırlı kalmayıp, en azından Herat’a kadar uzandığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Behiştî mahlasıyla şiirler yazan Ahmed Sinan (XV. yy.), yakışıksız bir davranışı yüzünden padişahı kızdırmış, korkusundan “Acemistan”a, daha doğrusu Herat’a Hüseyin Baykara’nın yanına kaçmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Burada Molla Câmî ve Ali Şir Nevâî ile tanışıp sohbetlerinde bulunmuş, bir süre sonra Hüseyin Baykara, onu bir elçi ve hediyelerle birlikte II. Bayezid’e göndererek affettirmiştir:<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Latifî, onun Câmî ve Nevâî ile olan ilişkisini şöyle anlatır:</p>
<p>“Sultan Bâyezid zamanında beşeriyyet muktezâsınca bir vaz’-ı nâ-şâyeste sâdır olup, galebe-i bîm ü bâkden bîm-nâk ve ters-nâk çıkup vilâyet-i Acem’e gitmişdi. Ve anda varup Mevlânâ Câmî ve Nevâî hıdmetin itmişdi. Ba’de zamân anlar şefâ’at-nâme virüp bunun içün tazarru’ ve i’tizâr idüp sehv ü hatâ ve nisyân hâssa-i nev’-i insân ve afv-ı zünûb u isyân sıfat-ı Hazret-i Rahmân olduğın beyân ile ve’l-kâzımîne’l-gayze ve âfîne ani’n-nâs mefhûmın îmâ ve îhâm idüp mûmâ ileyh içün i’tizâr u me’âzîre müte’allık emsâl ve âsârdan vâfir nikât u kinâyât irâd ve ibrâz itmişler.</p>
<p>(…) Âhir ol nâme-i nâmî ve mektûb-ı kirâmı mevkî’-i kabûlde vâkî’ olup geçen hatâ vü sehvin afv idüp mansıbın mukarrer kıldılar.”<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Latifî’nin verdiği bu bilgi birçok bakımdan ilgi çekicidir. Biz bu bilgi sayesinde, Nevâî’nin Anadolu sahasında ne kadar saygın ve tanınmış olduğunu öğrenmekteyiz. Genç bir şair, padişahı kızdıracak bir suç işleyince korkuya kapılmış, Nakşibendiliğin ulularından âlim ve şair Molla Câmî ve yine devlet adamı, âlim ve şair Ali Şir Nevâî’ye sığınmıştır. Daha sonra da, bu ikisinin mektuplarının gücünden emin olarak ülkesine dönebilmiştir.</p>
<p>Orta Asya ile ilişkisi olan şairlerden birisi de Cemîlî’dir (870/1465-66- 950/1643-44?).<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bir rivayete göre, 1465-66 yıllarında Diyarbakır’da doğmuştur.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Akkoyunluların hâkim olduğu dönemde Tebriz’e gitmiş, 1494-95 yıllarında Herat’a geçmiş, burada Sultan Hüseyin Baykara’nın veziri meşhur şair Ali Şir Nevâî’nin şiirlerine nazireler söylemiştir. Latifî’ye göre bu nazireler, Nevâî’nin üç ciltlik divanına “külliyen kafiye be-kafiye” meydana getirilmiştir. 1500-1501 yıllarında Nevâî’nin, 1503-1504 yıllarında da Hüseyin Baykara’nın vefatından sonra tekrar Tebriz’e dönmüş, Akkoyunluların çöküp,</p>
<p>Şah İsmail-i Safevî’nin Azerbaycan’ı istilâsı üzerine memleketi olan Diyarbakır’a gelmiştir. 1508- 1509’da Şah İsmail orayı da işgâl edince, İstanbul’a gitmiş, 1543-44’te vefatına kadar burada şairlerle sohbetlerde bulunarak vakit geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Cemîlî, şiirlerinin değerinden daha çok, hayat macerasıyla Anadolu ile Herat kültür çevreleri arasındaki sıkı ilişkiyi göstermesi bakımından önemli bir kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>İran şahı Tahmasb, Kanunî Süleyman devrinin önde gelen şairlerinden olan Hayâlî Bey’in (ö. 1557) ve Bursalı Rahmî’nin bazı şiirlerini okuyunca şerefine kadeh kaldırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>İran şahı, divan şiirinin en büyük şairlerinden kabul edilen Bâkî’yi (1526-1600) vezirlik rütbesiyle ülkesine davet etmiş, fakat olumsuz cevap almıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bâkî’nin şöhreti İran’la sınırlı kalmamış, Hindistan’a kadar yayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Orta Asya ile en çok ilişkisi olan şair, Kâtibî mahlaslı Seydî Ali Reis’tir (ö. 28 Aralık 1562).<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> O, Osmanlı devletinin amirallerindendir. Hint seferi sırasında gemilerinin çoğunu fırtınada kaybedince Hindistan’a sığınmış, kara yoluyla üç buçuk yıl süren bir yolculuktan sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Bu dönüş yolculuğunda, Orta Asya güzergâhında bulunan bir çok devlet adamıyla görüşmüş, onlardan Osmanlı Devleti’nin bir amirali olarak itibar görmüş, gerektiğinde de şair kimliğini konuşturmuş, yazdığı Çağatayca şiirlerle sempati toplamasını bilmiştir. Muhataplarının onu “Mîr Ali Şîr-i Sânî” diye övmeleri anlamlıdır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Osmanlı şairlerinin Orta Asya kültür çevreleriyle ilişkilerinde Molla Câmî ve Ali Şir Nevâî, iki önemli cazibe merkezi olarak karşımıza çıkmaktadır. Cemilî, Melihî, Kastamonulu Câmî, Abdullah İlâhî, Adnî Mahmud Paşa, Bursalı Kandî, Ahmed Sinan Behiştî gibi şairlerin bunlarla ilişkisi dikkat çekicidir. Abdullah İlâhî, Şeyhî, Ömer Rûşenî ve İbrahim Gülşenî gibi şairler, tasavvuf eğitimi için İran ve Horasan’a gitmişlerdir. Osmanlı şairlerinin XVI. yüzyıldan sonra Orta Asya kültür çevreleri ile ilişkisine dair elimizde fazla bilgi yoktur.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Basın hayatı ve fikir hareketlerinin başladığı Meşrutiyet sonrası ilişkiler ise apayrı bir araştırma konusudur.</p>
<p>Orta Asya kültür çevrelerinin Anadolu sahası ile ilişkisi, çok eski çağlardan başlayarak kesintisiz bir şekilde süregelmiştir. Söz gelimi, Ahmed Yesevî’nin, dervişleri aracılığı ile Anadolu şairleri üzerindeki etkisini yüzyıllardır sürdürdüğü bilinmektedir. Ali Şir Nevâî de, Anadolulu divan şairleri tarafından üstat kabul edilmiş, şiirlerine Çağatayca nazireler yazmak moda haline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Osmanlı döneminde Orta Asya’dan bir beyin göçü yaşanmış, çok sayıda şair, ülkesinden ayrılarak hayatını Anadolu’da sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu şairlerin Anadolu’ya gelmelerinde, bulundukları yörelerdeki siyasal karışıklıklar ve Osmanlı ülkesinin huzurlu, istikrarlı ve müreffeh yapısıyla kültür ve sanat faaliyetleri için cazip halde bulunması, padişahların bunları özendirmesi de etkili olmuştur. Fatih Sultan Mehmed,<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Yavuz Sultan Selim<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> ve Kanunî Sultan Süleyman<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> gibi Osmanlı padişahları, başta İran olmak üzere çeşitli ülkelerdeki ilim ve sanat adamlarını İstanbul’a getirme yolunda faaliyet göstermişlerdir.</p>
<p>Bu faaliyetler çerçevesinde büyük astronomi âlimi Ali Kuşçu’nun Fatih’in davetiyle İstanbul’a gelmiş olması çok anlamlı bir olaydır. Doğuda ve batıdaki ilim adamları ve sanatkârları İstanbul’da toplamayı ilke edinen Fatih, Uzun Hasan’ın elçisi olarak kendisine gelen Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalarak ders vermesini teklif etmiştir. O da, elçilik görevini tamamladıktan sonra dönmek için izin istemiş, bir süre sonra gelerek günlük 200 akçe ile Ayasofya Medresesi’nde göreve başlamıştır. Fatih, Ali Kuşçu’nun karşılanması için sınıra bir heyet göndermiş, bütün aile ve akrabasıyla gelen bu ilim adamına günlük 1000 akçe harcırah vermiştir. İstanbul’da karşılamakla da büyük âlim Hocazâde Muslihiddin Mustafa’yı görevlendirmiştir. Hatta bindikleri kadırgada med ve cezir olayı hakkında bilimsel bir münakaşa yapmışlardır.</p>
<p>Ali Kuşçu, Hocazâde ile iyi anlaşmış, kızını onun oğluna verdiği gibi, onun kızını da kendi oğluna almıştır. Bununla birlikte Ali Kuşçu’ya gösterilen aşırı ilgi bazı İstanbul âlimlerini kıskandırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Doğu ülkelerinden gelen şairlere gösterilen ilgi, bazı Osmanlı şairlerinin kendilerini “doğulu” gösterme gibi tuhaflıklara bile yol açmıştır. Aslen Tokatlı olduğu hâlde İran’a gidip gelerek kendisini “Acem” olarak tanıtan Leâlî önceleri büyük itibar görmüş, foyası ortaya çıkınca da gözden düşmüştür.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Leâlî, bunun üzerine tepkisini şöyle dile getirmiştir:</p>
<p><span><em>Olmak istersen i’tibâra mahal<br>
</em><em>Ya Arab’dan ya Acem’den gel<br>
</em><em>Gevhere kıymet olmaya kânda<br>
</em><em>Dür bahâsın bula mı ummânda<br>
</em><em>Söylenür nükte vü meseldür bu<br>
</em><em>K’ola dâim çerâğ dibi karanu<br>
</em><em>Eğer âdemde ma’rifet ise murâd<br>
</em><em>Ne fazîlet virirmiş ana bilâd<br>
</em><em>Taşdan sâdır oldı gerçi güher<br>
</em><em>Mu’teberdür velî niteki hüner<br>
</em><em>Rûm’da kellelenmesün mi Acem<br>
</em><em>Oldı bu izzet ile çün ekrem<br>
</em><em>Acem’ün her biri ki Rûm’a gelür<br>
</em><em>Ya vezâret ya sancak uma</em> gelür</span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Mesihî’nin şu beyti, Leâlî’nin bu tepkisinde yalnız olmadığını gösterir:</p>
<p><span><em>Mesîhî gökden insen sana yer yok<br>
</em><em>Yüri var gel Arab’dan ya</em> Acem’den</span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Orta Asya şairlerinin de Türkiye ile ilişkilerine ilk olarak Fuat Köprülü dikkat çekmiştir. Köprülü, bir sığınacak yer ve himaye bulmak için Osmanlı sarayına gelen 10 doğulu Türk şairinin adını zikrederek,<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Türk kültür coğrafyaları arasındaki ilişkiye değinir:</p>
<p>“XVI. asırda Safevî istilası karşısında Türkiye’ye kaçan bazı sünni Çağatay şair ve müellifleri ile sırf bir edebî moda olarak Nevâî’ye Çağatayca nazireler yazan Osmanlı şairleri hakkında bu asra ait olan Osmanlı kaynaklarında oldukça bol malumata tesadüf ediliyor. Lakin, bu hal pek tabiidir ki, Çağatayca’nın nüfuz sahasının genişlediğine bir misal telakki edilemez. Nitekim, daha sonraki asırlarda da Türkiye’ye gelip yerleşen yahut uzun veya kısa bir müddet burada oturan bir takım Çağatay şairlerine de rastlanmaktadır ki, bu, muhtelif Türk medenî muhitleri arasındaki daimi kültür münasebetlerinin kuvvetini göstermekten başka bir mânâ ifade etmez.”<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Bizim tespitlerimize göre, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen şairlerin sayısı 109’dur:</p>
<p>Bu tablodan çıkan sonuca göre, Orta Asya çevrelerinden gelen şairlerin büyük çoğunluğu XVI. yy.’da yaşamıştır. Bu çağda Osmanlı ülkesinin kültür ve sanat adamları için bir câzibe merkezi olmayı sürdürdüğü, inkıraz dönemlerinde giderek bu ilginin azaldığı görülmektedir.</p>
<p>Şairlerin memleketlerine göre dağılımına baktığımızda şöyle bir manzarayla karşılaşıyoruz:</p>
<p>Bunlardan Acem, Acem-zâde, Acem diyarından, İranlı diye nitelenenler yanında Bistam, Tebriz, Kazvin, Hemedan, Isfahan, Şîraz ve Şirvan’dan olduğu belirtilenler dikkate alındığında toplam 109 şairden 82’sinin İran havalisinden olduğu anlaşılmaktadır. Bu da, şairlerin genelde Orta Asya’nın Anadolu’ya nisbeten daha yakın yerlerinden geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Tezkireler, İran’dan başlayarak imparatorluğun doğusunda yaşayan insanlara genel bir ifadeyle “Acem” demekle yetindikleri için, bunların çoğunun asıl memleketlerini ve milliyetlerini tesbit mümkün olamamaktadır. Ancak, listede görüldüğü gibi, bu şairlerin büyük çoğunluğu İran ve havalisinden gelmiş Türk asıllı şairler olmalıdır. Bunlar Farsça yanında Anadolu Türkçesiyle de şiir söylemekte başarılı olmuşlar, tezkireciler bunu özellikle belirtmek ihtiyacı duymuşlardır. Meselâ Ma’sûm’un şiiri ve tavrı tamamen Osmanlı şairlerinin aynıdır. Hasan Çelebi’nin ifadesiyle Acem olduğuna inanmak için şahit lazımdır. Âlî de Basîrî’yi “Türkî ibârâtı zebân-ı vukû’ didükleri ıstılâhâtı Acemliğine göre eyü zabt itmişdür.” diyerek takdir etmektedir. Âşık Çelebi ise, ümmî bir şair olan Bîdârî’yi, “Sâir Acemler edâ-yı Türkî’de kâsırdur, bu nefis ebyâta ve selîs kelimâta kâdirdür” diyerek över.</p>
<p>Bununla birlikte, Habîbî gibi “ekser-i edâları Acemâne ve hilâf-ı üslûb-ı şuarâ-yı zamâne” olanlar da vardır. Âşık Çelebi, Emîrek’in tavr u tarzını Acemâne bulur. Hasan Çelebi, Hâfız’ın şiirleri hakkında “Ekser-i eş’ârınun ma’nâsı garâbet ve edâsı rekâket üzre kelimât-ı gûl gibi nâ-merbût u nâ-ma’kûldur.” değerlendirmesinde bulunur. Şâhî’nin şiirleri Nevâî tarzındadır. Şâh Kasım gibi genellikle Farsça şiir söyleyen, Türkçe şiiri az olanlar da vardır.</p>
<p>Orta Asya ve Türkiye kültürel ilişkilerinde tasavvuf hareketlerinin önemli rolü olmuştur. Orta Asya menşeli kolonizatör Türk dervişlerinin Anadolu’nun müslümanlaşmasında önemli rol oynadıkları, sonraki yüzyıllarda da bazı şeyhlerin Osmanlı ülkesine gelerek faaliyet gösterdikleri bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Bunların bazıları aynı zamanda şairdir.</p>
<p>Osmanlı ülkesine gelen Orta Asya menşeli şairlerin bir kısmının tasavvufla olan yakın ilgisi dikkati çekmektedir. Bunların gelişlerinde bu ilginin etkili olduğu düşünülebilir. Tarikatı belirtilen şairlerden 11’i Nakşibendî (Emir Ahmed-i Buhârî, İlâhî, Atâ, Resâ, Âgâh, Nazimâ, Saidâ, Şeydâ, Süleyman, Abdülvehhâb, Nidâî, Abdülkadir), 8’i Mevlevî (Mevlânâ Celâleddîn, Saffî, Abdülvehhâb, Feyzî, Vecdî, Niyâz, Alâyî, Sâib), 1’i Vefâyî (Baba İlyas), 1’i Bayramî (Elvân-ı Şîrâzî), 1’i Kübrevî, 1’i Yesevî (Hazinî), 1’i Gülşenî (Hayâlî)’dir. Bunların dışında Şâhî’nin İsmâil-i Erdebilî’nin dervişi olduğu, Şâh Kâsım ve Ayşî’nin babasının şeyh olduğu, Şemsî, Itrî ve Murâdî’nin derviş-meşrep olduğu, Handan, Lutfî, Yakîn, Meşrebî, Sarfî, Eser ve Remzî’nin tarikat mensubu veya derviş olduğu, Firâkî, Hâlis ve Revnak’ın şeyhlik yaptığı belirtilmiştir. Sehâbî, Seyyid Muhammed-i Nûr-bahş tarikatine bağlıdır. Bu bilgiler ışığında 40 civarında şairin tasavvufla ilgisi bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bazı şairler de sünnî olduklarından, İran ve havalisindeki şiî baskısından ve siyasî karışıklıklardan kaçarak Osmanlı ülkesine gelmişlerdir. Mehmed Emin, Mirza Mahdum, Ayşî, Habîbî, Abdülkadir, Abdülvehhâb, Hekîmî ve Ali Muzafferüddin bunlar arasında sayılabilir.</p>
<p>Şairlerden bazıları da seyahat (Ma’sûm, Itrî), ticaret (Kazvinli Halîlî), tahsil (Heratlı Fâiz) veya elçilik göreviyle (Basîrî, Nazimâ, Rıza Han) Osmanlı ülkesine gelmişler ve burada yerleşip kalmışlardır. Sürûrî’nin mansıp ümidiyle geldiği belirtilmiştir.</p>
<p>Bu şairlerin bir kısmı âlim, hekim, nüktedan, hoş-sohbet, kıssahân, hattat, müzehhip, ebrûcu, nakkaş, hakkâk, musikişinas özellikleri ile de meclislerin aranan kişileri olmuşlar, çok yönlü yetenekleri ve sempatik kişilikleri ile kendilerine padişah ve diğer devlet adamlarından hâmi bulmayı başarmışlardır. Meselâ Âşık Çelebi, Şemsî’den söz ederken, “ahbâr u esmârda ve tevârih ü hikâyât u defâtir-i esfârda zü-fünûnluğu ve mecâlis-i ekâbirde kıssahânlığı” bulunduğunu bilhassa belirtmek ihtiyacını duymuştur. Latifî de Vâlihî’yi “gazel-hân ve hoş-elhân ve hoş-âvâz ve şi’r-şinâs ve nağme- perdâz kimse” olarak niteler. Ahmed Çelebi de aynı zamanda besteler yapan bir musikişinastır. Hâverî, Acem diyarından gelmiş şairlerle arkadaş olarak, onların şiirleri ve hallerine uygun latifeler söylemekle tanınmıştır. Gelmiş geçmiş şairlerin hayat hikâyeleriyle şiirlerini ezbere bilmektedir. Sohbetinden herkes hoşlanmaktadır. Ahdî onun için “tezkire-i erbâb-ı irfân” tabirini kullanır. Emîrek de hekimliği, hattatlığı, sesinin güzelliği ve saz çalmadaki yeteneği ile meşhurdur. Her türlü sazı çalar, hem çalar hem oynardı. Ahdî, Sehâbî’nin eski sultanların tarihini bilmekte üstün olduğunu ifade eder. Sarfî, hoş sohbet, tanbur ve kemançeyi güzel çalan bir kişidir. Nutkî, kıssa anlatmadaki ustalığı sebebiyle “Kıssahân” lakabıyla meşhur olmuştur.</p>
<p>Bunların içinde kâtiplik, nedimlik, musâhiblik, kadılık, müderrislik, tabiblik ve hatta beylerbeyilik görevlerinde bulunanlar olmuştur.</p>
<p>Sonuç olarak, Orta Asyalı şairlerin Sultan Orhan zamanından başlayarak Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde artarak devam eden bir şekilde Osmanlı Türkiyesi’nde faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu İran ve havalisinden gelmiştir. Bu şairlerin Osmanlı ülkesine gelmelerinde, bulundukları yörelerdeki siyasal karışıklıklar ve Osmanlı ülkesinin huzurlu, istikrarlı ve müreffeh yapısıyla kültür ve sanat faaliyetleri için cazip halde bulunması Fatih, Yavuz ve Kanunî gibi padişahların bunları özendirmesi de etkili olmuştur.</p>
<p>Bu olay bir “beyin göçü” olarak da değerlendirilebilir. İbni Sina’nın dediği gibi, <strong>ilim ve sanat, her çağda himaye edilmediği yerlerden takdir edildiği yerlere göç etmiştir.</strong></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cemâl KURNAZ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 831-839</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ (Adıvar), Abdülhak Adnan, “Ali Kuşçu”, İslâm Ansiklopedisi, C. I.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet Rifat, Lûgat-i Tarihiyye ve Coğrafiyye, C. I-VII, İstanbul 1299-1300.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Hasan, “Gülşenî-i Saruhânî”, TDVİA, C. XIV.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Hasan, Derviş Şemseddin, Kuşların Münazarası – Deh Murg, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Hasan, “Derviş Şemseddin”, TDVİA, C. IX.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Hasan, “Derviş Şemsî, Deh-Murg ve Bazı Notlar”, İlim ve Sanat, Sayı 28 (İstanbul 1991).</span></div>
<div><span>♦ Aktan, Ali, “Hoca Ahmed Yesevî ve Künhü’l-Ahbâr’a Göre Anadolu’daki Halifeleri”, Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ Akün, Ömer Faruk, “Hâfız-ı Acem”, TDVİA, C. XV.</span></div>
<div><span>♦ Ali Emirî, Tezkire-i Şuarâ-i Âmid, İstanbul 1328.</span></div>
<div><span>♦ Ali Enver, Semâhâne-i Edeb, İstanbul 1309.</span></div>
<div><span>♦ Ali Şir Nevâî, Nesâyimü’l-Muhabbe min-Şemâyimi’l-Fütüvve-I, Metin (Haz. Kemal Eraslan), Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Altundağ, Şinasi, “Selim I.”, İslâm Ansiklopedisi, C. X.</span></div>
<div><span>♦ Anhegger, Robert, “Fatih Devrinde Yazılmış Farsça Manzum Bir Eser: Mu’ilî’nin</span></div>
<div><span>♦ Hünkârnâme’si”, İÜ. Ed. Fak. Tarih Dergisi 1949-1950, C. I, Sayı 1-2 (1950).</span></div>
<div><span>♦ Aras, Namık Kemâl, Esrâr Dede’nin Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’si, Ankara Ün. Sos. Bil. Enst. Doktora Tezi, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Ârif Hikmet, Tezkiretü’ş-Şuarâ, Millet Ktb. Ali Emiri Bl. No: 789.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Haşmettin, Sümmanî ve Eserleri, Gazi Ün. SBE. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Ateş, Ahmed, İstanbul Kütüphanelerinde Farsça Manzum Eserler I, İstanbul 1968.</span></div>
<div><span>♦ Ateş, Ahmed, “Külliyât-ı Divan-ı Mevlânâ Hâmidî”, TTK Belleten, XIV/53 (1950).</span></div>
<div><span>♦ Ayan, Hüseyin, “Hamidî-zâde Celîlî”, Türk Kültürü Araştırmaları, XVII-XXI/1-2 (1979-1983), Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ Azamat, Nihat, “Evhadüddin-i Kirmânî”, TDVİA, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Badrthold, W., “Şirvan”, İA, XI.</span></div>
<div><span>♦ Baltacı, Cahit- Nuri Akbayar, “Behiştî Ahmed Sinan Çelebi”, TDEA, I.</span></div>
<div><span>♦ Barkan, Ömer Lütfi, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, C. II, İstanbul 1942.</span></div>
<div><span>♦ Bayram, Mikail, “Anadolu’da Telif Edilen İlk Türkçe Eser Meselesi”, Selçuk Ü. Selçuklu Araştırmaları Merkezi, V. Millî Selçuklu Kültür ve Medeniyeti ♦ Semineri Bildirileri, (25-26 Nisan 1995), Konya 1996.</span></div>
<div><span>♦ Bayram, Mikail, Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rûm, Konya 1994.</span></div>
<div><span>♦ Bayram, Mikail, Şeyh Evhadüddin Hamid El-Kirmânî ve Evhadiyye Tarikati, Konya 1993.</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, Azmi, “Abdullah Nidâî ve İki Şiiri”, İ.Ü. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XXVII (1994-1997), İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ Bilkan, Ali Fuat, Hindistan’da Gelişen Türk Edebiyatı, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ Biray, Nergis, Cemîlî Divanı (Metin-Gramer Notları-Sözlük), Gazi Ün. SBE. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Coşkuner, Fahrettin, Şeyh Evhadüddin Hamid el-Kirmânî’nin Menkıbeleri (İnceleme-Çeviri), Ankara Ün. SBE. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Cunbur, Müjgân, “Ahmed Yesevî’nin Ahi ve Gazileriyle Anadolu’nun Türkleşmesindeki Yeri”, Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ Cunbur, Müjgân, “Ahmed Yesevî’nin Anadolu’nun Türkleşmesindeki Yeri”, Erdem, C. VII, Sayı 21, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Cunbur, Müjgân, “Yunus Emre’nin Ahmed Yesevî’ye Bir Naziresi”, Türk Halk Kültürü Araştırmaları, 1991/1, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Çavuşoğlu, Mehmed, “Basîrî”, Küçük Türk-İslâm Ansiklopedisi, Fasikül: 4, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Çavuşoğlu, Mehmed, “Kanunî Devrinin Sonuna Kadar Anadolu’da Nevâyî Tesiri Üzerine Notlar”, Atsız Armağanı, İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ Çoruh, Şinasi, Emir Sultan, İstanbul 1973.</span></div>
<div><span>♦ Danişment, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I, İstanbul 1948.</span></div>
<div><span>♦ Demirci, Mehmet, “Ahmet Yesevî’den Yunus Emre’ye”, Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevî Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, Fehmi Edhem, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Kataloğu, C. II, İstanbul 1961.</span></div>
<div><span>♦ Erarslan, Kemal, “Baba İlyâs-ı Horasanî’ye Ait Halvetle İlgili Manzûm Bir Risâle”, Türkiyat Mecmuası, C. XX (1997).</span></div>
<div><span>♦ Erarslan, Kemâl, “Seydî Ali Reis’in Çağatayca Gazelleri”, TDED, C. XVI (1 Ekim 1968).</span></div>
<div><span>♦ Eraslan, Kemal, “Ahmed Yesevî İle Yunus Emre’de Ortak Temalar”, Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, C. IV, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Ertaylan, İsmail Hikmet, Külliyât-ı Divan-ı Kabûlî, İstanbul 1948.</span></div>
<div><span>♦ Ertaylan, İsmail Hikmet, Külliyât-ı Divan-ı Mevlânâ Hâmidî, İstanbul 1949.</span></div>
<div><span>♦ Es’ad, Bahçe-i Safâ-endûz, İstanbul Ün., Ktp., 2095.</span></div>
<div><span>♦ Fahrüddîn İbrâhîm Hemedânî, Külliyât-i Dîvân, Tahran 1373.</span></div>
<div><span>♦ Fahrüddin Irâkî, Lemâat (Parıltılar), Çev: Saffet Yetkin, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ Faik Reşad, Eslâf, İstanbul 1311.</span></div>
<div><span>♦ Farzan, Ebrahim, Gülşen-i Saruhânî, Hayatı, Farsça Dîvânı ve Râz-nâme’si, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Fatin, Hâtimetü’l-Eş’âr, İstanbul 1271.</span></div>
<div><span>♦ Firûzanfer, Bediuzzaman, Menâkib-i Evhadu’d-dîn-i Kirmânî, Tahran 1347.</span></div>
<div><span>♦ Gandjei, T., “Sâdıkî-i Afşar’ın Türkçe Şiirleri”, Türkiyat Mecmuası, C. XVI, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Giese, F., “Basîrî”, İslâm Ansiklopedisi, C. II.</span></div>
<div><span>♦ Gökmen, Ertan, “Yavuz Sultan Selim’in İran’dan ve Mısır’dan Getirdiği Sanatkârlar”, Türk Kültürü, Sayı 407, Mart 1997.</span></div>
<div><span>♦ Gölpınarlı, Abdülbaki, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul 1992.</span></div>
<div><span>♦ Hafız Hüseyin Ayvansarayî, Hadîkatü’l-Cevâmi’, İstanbul 1281.</span></div>
<div><span>♦ Hayyâmpûr, A., Ferheng-i Sühanverân, C. I, Tahran 1368.</span></div>
<div><span>♦ Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, 2306.</span></div>
<div><span>♦ Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliyâ, C. I, Haz. Ali Yılmaz-Mehmet Akkuş, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ İbn Bîbî, El-Evâmirü’l-Alâ’iyye Fî’l-Umûri’l-Alâ’iyye, Çev. Mürsel Öztürk, C. I, Ankara 1996. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Fasikül: C. I-IV, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ İlaydın, Hikmet, “Dehhânî’nin Şiirleri”, Ömer Asım Aksoy Armağanı, Ankara 1978.</span></div>
<div><span>♦ İnalcık, Halil, “Mehmed I.”, İslâm Ansiklopedisi, C. VII.</span></div>
<div><span>♦ İpekten, Halûk, Mustafa İsen, Recep Toparlı, Naci Okçu, Turgut Karabey, Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ İsen, Mustafa, “Osmanlı Türkiyesine Göç Eden Azerbaycanlı Klasik Edebiyat Mensupları”, TADİV Bilim-Kültür-Sanat Dergisi, Sayı 1 (Temmuz 1998).</span></div>
<div><span>♦ İsen, Mustafa, “Yürü Var Gel Ya Arap’tan Ya Acem’den”, Millî Kültür, Sayı 146, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ İsmail Belîğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nâdiredân, Bursa, 1302.</span></div>
<div><span>♦ İsmail Belîğ, Nuhbetü’l-Âsâr Li-Zeyli Zübdeti’l-Eş’âr, Haz. Abdulkerim Abdulkadiroğlu, Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ İsmail Paşa, Keşfü’z-Zünûn Zeyli, C. I-II, İstanbul 1971-1972.</span></div>
<div><span>♦ İstanbul Kütüphaneleri, Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu, C. I-II, İstanbul 1947.</span></div>
<div><span>♦ Kafzâde Fâizî, Zübdetü’l-Eş’âr, Süleymaniye Ktb. Şehit Ali Paşa Bl. No: 1877.</span></div>
<div><span>♦ Kâni’-i Tûsî, Kelîle ve Dimne-i Manzûm, Bünyâd-ı Ferheng-i İran, 1358.</span></div>
<div><span>♦ Kara, Mustafa, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, C. I, Bursa, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Kara, Mustafa-Hamid Algar, “Abdullah-ı İlâhî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C. I. Karahan, Abdülkadir, “Hâmidî”, Encyclopedia of Islam, C. III.</span></div>
<div><span>♦ Karahan, Abdülkadir, “Horasan Kültürünün Anadolu Türk Kültürünün Gelişmesine Etkileri”, Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Kartal, Ahmet, “Basîrî ve Türkçe Şiirleri”, İlmî Araştırmalar, Sayı 10, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ Kartal, Ahmet, XI. Asırdan XVI. Asrın Sonuna Kadar Türk Edebiyatı ve Fars Edebiyatının Münasebetleri, Gazi Ün. SBE. Doktora Tezi, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, C. I-II, İstanbul 1971.</span></div>
<div><span>♦ Kaya, İdris Güven, Derviş Şemsi and His Mesnevi Deh Murg, Harvard University, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Kaya, İdris Güven, “Derviş Şemsi ve Deh-Murg”, Sesler Dergisi, Sayı 179, Üsküp 1983.</span></div>
<div><span>♦ Kılıç, Filiz, Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-Şuarâ (İnceleme, Tenkitli Metin), C. I-II, Gazi Ün. SBE. Doktora Tezi, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuarâ, Haz. İbrahim Kutluk, C. II, Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ Koçu, Reşat Ekrem, “Basîrî”, İstanbul Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul 1960.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Selçukîler Devri Edebiyatı Hakkında Bazı Notlar”, Hayat, C. IV, Sayı 102, (15 Teşrinisani 1928).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Selçukîler Devrinde Anadolu Şairleri: Hoca Dehhânî”, Hayat, Sayı 1, 2 Kânunıevvel 1926.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları”, Türk Tarih Kurumu Belleten, C. VII, Sayı 27 (Temmuz 1943).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Azeri Edebiyatına Ait Notlar: Hasanoğlu ve Habibî”, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, C. IV(1925).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Çağatay Edebiyatı”, İslâm Ansiklopedisi, C. III.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Habîbî, Hayatı ve Eseri”, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, C. VIII (1932), s. 626-633.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Hâce Ahmed Yesevî, Çağatay ve Osmanlı Edebiyatları Üzerindeki Tesiri”, Bilgi Mecmuası, C. I, Sayı 6 (Nisan 1330 /1914).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, “Selçukîler Devrinde Anadolu Şairleri: Dehhânî”, Hayat, C. I, Sayı 1 (2 Kânunıevvel 1926).</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1934.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl – Mustafa Tatcı, İstanbul’da Buharalı Bir Mutasavvıf: Emir Buharî, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl – Mustafa Tatcı, “İstanbul’da Buharalı Bir Nakşî Şeyhi: Emir Buharî ve Türkçe Şiirleri”, Bilig, I, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, “Ahmed İlâhî’nin Türkçe Şiirleri”, İLAM Araştırma Dergisi, C. I, Sayı 1, Ocak- Haziran 1996.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, “Anadolu Şairlerinin Orta Asya İle İlişkileri”, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Sayı 15 (1998).</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, Anadolu’da Orta Asyalı Şairler, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, Divan Edebiyatı Yazıları, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, Hayâlî Bey Divanı’nın Tahlili, Ankara 1987; İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, “Hayâlî Bey”, TDVİA, C. XVII.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, “Osmanlı Döneminde Türkiye-Orta Asya Edebî İlişkileri”, Türk Yurdu, XIX-XX / 148-149 (Aralık 1999-Ocak 2000).</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, Türkiye-Orta Asya Edebî İlişkileri, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Cemâl, “Ümmî Divan Şairleri”, Türklük Araştırmaları Dergisi, Sayı 7 (1991-92), İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ Kurt, Yılmaz, “Hoca Ahmed Yesevî’nin Rum Eyâletindeki Zâviye Kurucuları Üzerindeki Etkileri”, Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu, (26-29 Mayıs 1993), Konya.</span></div>
<div><span>♦ Küçük, Sabahattin, “16.Yüzyıl Şairlerinden Bursalı Rahmî Çelebi ve Şiirleri”, Türklük Araştırmaları Dergisi, Sayı 7 (1991-1992), s. 423-472.</span></div>
<div><span>♦ Latifî, Tezkire-i Latifî, İstanbul 1314.</span></div>
<div><span>♦ Levend, Agâh Sırrı, Arap, Fars ve Türk Edebiyatlarında Leylâ ve Mecnûn Hikâyesi, Ankara 1959.</span></div>
<div><span>♦ Levend, Agâh Sırrı, “Bilinmeyen Eski Eserlerimizden: Halîfe’nin Leylâ ve Mecnûn’u”, Türk Dili, C.I, Sayı 8, Mayıs 1952.</span></div>
<div><span>♦ Macit, Muhsin, “Molla Câmî’nin Osmanlı Edebiyatına Tesiri- I”, Erdem, C. VII, Sayı 20, Ocak 1991.</span></div>
<div><span>♦ Mansuroğlu, Mecdut, Anadolu Türkçesi (XIII. Asır) Dehhânî ve Manzumeleri, İstanbul 1947.</span></div>
<div><span>♦ Mazıoğlu, Hasibe, “Ahmed-i Yesevî’nin Anadolu’ya Attığı Ateşli Eğsi”, Türk Dili, Sayı 504 (Aralık 1993).</span></div>
<div><span>♦ Mecdî Mehmed Efendi, Hadâikü’ş-Şakâik, Haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî, C. I-IV, İstanbul 1308-1311.</span></div>
<div><span>♦ Mehmed Şemseddin, Yâdigâr-ı Şemsî – Bursa Dergâhları, Haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy, Bursa 1997.</span></div>
<div><span>♦ Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, C. I-III, İstanbul 1333-1342.</span></div>
<div><span>♦ Mehmed Tevfik, Kafile-i Şuarâ, İstanbul 1290.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Kiremit, Mir’âtü’l-Memâlik (İnceleme-Metin-İndeks), Gazi Ün. SBE. Doktora Tezi, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Mengi, Mine, Mesîhî Dîvânı, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî, Râhatü’s-sudûr ve Âyetü’s-sürûr (Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alâmeti) I. Cilt, Çev. Ahmet Ateş, Ankara 1957, 1960.</span></div>
<div><span>♦ Mustafa İsen, Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Mecelletü’n-Nisâb, Süleymaniye Ktb. Esad Ef. Bl. No: 628. Nahcivânî, Hüseyin, Nüfûz-ı Zebân u Edebiyyat-ı Fârisî der-Türkiye Devre-i Âl-i Osman, Tebriz 1341.</span></div>
<div><span>♦ Nahifî, Mesnevî-i Şerif Manzum Nahifî Tercümesi, Haz. Âmil Çelebioğlu, C. I, İstanbul 1962.</span></div>
<div><span>♦ Nail Tuman, Tuhfe-i Nâilî, Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı Ktb. No: B. 870. Nev’îzâde Atâyî, Hadâikü’l-Hakâyık Fî Tekmileti’ş-Şakâyık, Haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, “Anadolu Sûfîliğinde Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik”, Türk Dili, Sayı 504 (Aralık 1993).</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, “Anadolu Türk Halk Sûfîliğinde Ahmed-i Yesevî Geleneğinin Teşekkülü”, Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu Bildirileri (26-27 Eylül 1991), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, “Baba İlyas”, TDVİA, C. IV.</span></div>
<div><span>♦ Okuyucu, Cihan, “Ahmet Yesevî’nin Anadolu’daki Temsilcileri Yunus Emre İle Âşık Paşa Arasındaki Fikir Akrabalığı”, Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu, (26-29 Mayıs 1993), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ Okuyucu, Cihan, “Sehâbî ve Divan’ı”, Erciyes Ün. SBE. Dergisi, Sayı 6, Kayseri 1995.</span></div>
<div><span>♦ Orhonlu, Cengiz, “Seydî Ali Reis”, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 1 (1970).</span></div>
<div><span>♦ Öztürk, Mürsel, “Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş-ı Velî ve Yunus Emre Zinciri”, Erdem, Cilt: 3, Sayı 9, (5 Eylül 1987).</span></div>
<div><span>♦ Rıza, Tezkire-i Rıza, İstanbul 1316.</span></div>
<div><span>♦ Ritter, Helmuth, “Celâleddin-i Rûmî”, İslâm Ansiklopedisi, C. III.</span></div>
<div><span>♦ Riyâhî, Muhammed Emin, Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı, Çev. Mehmet Kanar, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Riyâzî, Riyâz-ı Şuarâ, Nuruosmaniye Ktb. No: 3724.</span></div>
<div><span>♦ Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, C. I, İstanbul 1935.</span></div>
<div><span>♦ Sadık Erdem, Râmiz ve Âdâb-ı Zurefâ’sı, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Safâyî, Tezkire, Süleymaniye Ktb. Veliyüddin Ef. Bl. No: 2585.</span></div>
<div><span>♦ Sâlim, Tezkire, Süleymaniye Ktb. Esad Ef. Bl. No: 3872. Tezkire-i Sâlim, İstanbul 1315.</span></div>
<div><span>♦ Sehî, Tezkiretü’ş-Şuarâ, İstanbul Ün. Ktb. No: 2540.</span></div>
<div><span>♦ Sertkaya, Osman Fikri, “Osmanlı Şairlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, XVIII (Ağustos 1970), s. 133-138; XIX (Ekim 1971), s. 171-184; XX (Aralık 1972), s. 157-184; TDED, XXII, s. 169-189; “Azerbaycan Şairlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, XXIX, (2000), s. 263-266.</span></div>
<div><span>♦ Seydî Ali Reis, Mir’âtü’l-Memâlik İnceleme-Metin-İndeks, Haz. Mehmet Kiremit, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Solmaz, Süleyman, Ahdî ve Gülşen-i Şuarâsı, Gazi Ün. SBE. Doktora Tezi, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Sungurhan, Aysun, Beyânî Tezkiresi (İnceleme, Tenkitli Metin), Gazi Ün. SBE. Yüksek Lisans tezi, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Şahinoğlu, Nazif, “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî”, TDEA, C. VI.</span></div>
<div><span>♦ Şemseddin Sâmi, Kamusu’l-A’lâm, C. I-VI, İstanbul 1306-1316.</span></div>
<div><span>♦ Şeyhî Divanı, Haz. Mustafa İsen- Cemâl Kurnaz, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyi’-i Fuzalâ, C. I-III, Haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ Tansel, Fevziye Abdullah, “Hâmidî”, Türk Ansiklopedisi, XVII.</span></div>
<div><span>♦ Tarlan, Ali Nihad, Ahmed Paşa Divanı, İstanbul 1960.</span></div>
<div><span>♦ Tarlan, Ali Nihad, Hayâlî Beg Divanı, İstanbul 1945.</span></div>
<div><span>♦ Tarlan, Ali Nihad, Şeyhî Divanı’nı Tedkik, İstanbul 1934.</span></div>
<div><span>♦ Tarlan, Ali Nihad, Şiir Mecmualarında XVI. ve XVII. Asır Divan Şiiri, Rahmî ve Fevrî, Fasikül 1, İstanbul 1948.</span></div>
<div><span>♦ Tekin, Gönül, “Fatih Devri Türk Edebiyatı, İstanbul Armağanı, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Tekindağ, M. C. Şehabettin, “Seydî Ali Reis Hakkında Düşünceler”, Tarihten Sesler, Sayı 13-14, (İstanbul 1944).</span></div>
<div><span>Timurtaş, Faruk K., Eski Türkiye Türkçesi XV. Yüzyıl Gramer-Metin-Sözlük, 2.bsk., İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Timurtaş, Faruk K., Şeyhî ve Harnâme’si, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Timurtaş, Faruk K., Şeyhî ve Husrev ü Şirin’i, İstanbul 1963, 2. bsk., İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Timurtaş, Faruk K., Şeyhî, Hayatı, Eserleri, İstanbul 1968.</span></div>
<div><span>♦ Tolasa, Harun, Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Şerafettin, “Seydî Ali Reis”, İA, C. X.</span></div>
<div><span>♦ Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. I-VII, İstanbul 1977- 1990.</span></div>
<div><span>♦ Türk Edebiyatı Tarihi: Fuat Köprülü, 2. bsk. İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-2: Azerbaycan Türk Edebiyatı, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ Uzun, Mustafa, “Dede Ömer Rûşenî”, TDVİA, C. IX.</span></div>
<div><span>♦ Uzun, Mustafa, “Rûşenî, Ömer Dede”, TDEA, VII.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1937. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Osmanlı Sarayında Ehl-i Hıref Defterleri”, Belgeler, C. XI/15, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, İsmail, “Ahmed-i Yesevî’nin Anadolu’daki Etkileri Üzerine”, Türk Dili, Sayı 504 (Aralık 1993).</span></div>
<div><span>♦ Ünver, İsmail, “Hâmidî’nin Türkçe Şiirleri”, Türkoloji Dergisi, VI (1974).</span></div>
<div><span>♦ Ünver, İsmail, “Hâmidî”, TDVİA, C. XV.</span></div>
<div><span>♦ Vasfi Mahir Kocatürk, Tekke Şiiri Antolojisi, Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ Yılmaz, Ali, “Ahmed-i Yesevî’nin Hikmetleri İle Yunus Emre’nin Şiirlerinde Tasavvufî Muhteva Benzerlikleri”, Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ Yılmaz, H. Kâmil, “Anadolu ve Balkanlar’da Yesevî İzleri”, İlim ve Sanat, Sayı 35-36 (Temmuz 1993).</span></div>
<div><span>♦ Zarcone, Thierry, “Historie et Croyances des Derviches Turkestanais et Indiens a Istanbul”, Anatolia Moderna, II, Paris 1991.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mehmed Çavuşoğlu, “Kanunî Devrinin Sonuna Kadar Anadolu’da Nevâyî Tesiri Üzerine Notlar”, Atsız Armağanı, İstanbul 1976, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, 2. bsk. İstanbul 1980, s. 375. Molla Câmî’nin, Anadolu şairleri üzerinde diğer İran şairlerinden çok daha özel bir etkisi olmuştur. Aşağıda bazılarını zikredeceğimiz örnekler, bunu açıkça göstermektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Muhsin Macit, “Molla Câmî’nin Osmanlı Edebiyatına Tesiri- I”, Erdem, C. VII, Sayı 20, Ocak 1991, s. 519-529.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Sâdıkî, 1554-1560 yıllarında Halep’te bulunan Bâkî ile tanışıp dost olmuştur (T. Gandjei, “Sâdıkî-i Afşar’ın Türkçe Şiirleri”, Türkiyat Mecmuası, C. XVI, 1971, s. 20).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Köprülü, a.g.e., s. 380-381.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Faruk K. Timurtaş, Şeyhî, Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1968, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Riyâzî, Riyâz-ı Şuarâ, Nuruosmaniye Ktb. No: 3724, yk. 16b-17a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, C. I, Bursa, 1990, s. 146-178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Filiz Kılıç, Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-Şuarâ (İnceleme, Tenkitli Metin), C. I-II, Gazi Ün. SBE. Doktora Tezi, Ankara 1994.C. II, s. 436-37; Mecdî Mehmed Efendi, Hadâikü’ş-Şakâik, Haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s. 250-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Latifî, Tezkire-i Latifî, İstanbul 1314, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Sehî, Tezkiretü’ş-Şuarâ, İstanbul Ün. Ktb. No: 2540, 26b-27a; Latifî, a.g.e., s. 48-49; Mecdî, a.g.e., s. 281-82; Mustafa Uzun, “Rûşenî, Ömer Dede”, TDEA, VII, s. 361-363; a. yazar, “Dede Ömer Rûşenî”, TDVİA, C. IX, s. 81-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Latifî, a.g.e., s. 52; İA, C. IV, s. 835-836; TDEA, C. III, 398-99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Filiz Kılıç, a.g.e., “Adnî” maddesi, C. II, s. 577; TDEA, C. I, s. 39. Hamdî mahlaslı Akşemseddinzâde Hamdullah Çelebi (ö. 1503) de Molla Câmî ile mektuplaşan şairlerdendir (Filiz Kılıç, a.g.e., C. I, s. 314).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> TDEA, C. V, s. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Latifî, a.g.e., s. 275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Osmanlı döneminde bu gibi olayların varlığı bilinmektedir. Müeyyedzâde de II. Bayezid Amasya’da şehzade iken, onu kötü alışkanlıklara yönelttiği iddiasıyla Fatih tarafından suçlanmış, o da korkusundan İran’a giderek Celaleddin Devvanî’ye sığınmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Cahit Baltacı-Nuri Akbayar, “Behiştî Ahmed Sinan Çelebi”, TDEA, C. I, s. 377.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Latifî, a.g.e., s. 104. Âşık Çelebi, “Sultan Bâyezid devrinde terk-i diyâr idüp bir zaman vilâyet-i Acem seyâhatin eylemiş” olduğunu söyler (C. I, s. 207.). Kınalızâde Hasan Çelebi ise, Latifî’nin verdiği bilgiyi özetlemekle yetinir (C. II, s. 225).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Sehî, a.g.e., yk. 54b; Latifî, a.g.e., s. 122; Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuarâ, Haz. İbrahim Kutluk, C. II, Ankara 1981, C. I, s. 262; Mustafa İsen, Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı, Ankara 1994, s. 111; Kafzâde Fâizî, Zübdetü’l-Eş’âr, Süleymaniye Ktb. Şehit Ali Paşa Bl. No: 1877, yk. 25; Nail Tuman, Tuhfe-i Nâilî, Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı Ktb. No: B. 870, C. I, s. 159; Ali Emirî, Tezkire-i Şuarâ-i Âmid, İstanbul 1328, C. I, yk. 154-155; Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî, C. II, s. 87; Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Mecelletü’n-Nisâb, Süleymaniye Ktb. Esad Ef. Bl. No: 628, s. 174; Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, İstanbul 1971, C. II, s. 782.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sehî, Cemîlî’nin “diyâr-ı Şark”tan gelmiş bir Türkmen; Latifî ve Hasan Çelebi “Türkistan şairlerinden” olduğunu söylemekle yetinirlerken; Kafzâde Fâizî ve Kâtip Çelebi, onun “Âmidî”, yani Diyarbakırlı olduğunu belirtirler. Ali Emirî de bu son görüşe katılmaktadır. Biz, Latifî ve Hasan Çelebi’nin rivayetini, dikkate alarak onu Türkistan’dan Anadolu’ya gelen şairler arasında değerlendiriyoruz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Topkapı Müzesi R. 755 numarada kayıtlı bir nüshası bulunmaktadır: Fehmi Edhem Eldem, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Kataloğu, C. II, İstanbul 1961, s. 101. Bu nüsha esas alınarak bir de çalışma yapılmıştır: Nergis Biray, Cemîlî Divanı (Metin-Gramer Notları- Sözlük), Gazi Ün. SBE. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Filiz Kılıç, a.g.e., C. II, s. 883.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Riyâzî, a.g.e., yk. 37b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Riyâzî, a.g.e., yk. 37b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Seydî Ali Reis’in ailesi İstanbulludur. Dedesi ve babası Galata tersanesinde kethüdalığa kadar yükselmişlerdi. O da ailesinin etkisiyle kendisini denizciliğin içinde buldu. Genç yaşta Rodos’un fethine katıldı. Barbaros Hayrettin Paşa’nın emrinde çalıştı. Preveze Savaşı’ndan sonra adını duyurdu. Daha sonraları Kaptan-ı derya Sinan Paşa’nın emrinde bulundu. Azaplar kâtipliği, tersane kethüdalığı gibi görevlerden sonra mesleğinde ilerleyerek Hint donanması denilen Süveyş donanması kaptanlığına kadar yükseldi. Hint okyanusunda iki kez Portekizlilerle savaştı. Fırtınaya tutuldu. Gemilerinin bir kısmını kaybetti. Elindeki gemileri Gücerat hükümdarı Sultan Ahmed’e emanet bırakarak kara yoluyla üç buçuk yıl süren maceralı bir yolculuktan sonra İstanbul’a dönebildi. 28 Aralık 1562 tarihinde vefat etti. Seydî Ali Reis, aynı zamanda Kâtibî mahlasıyla şiirler yazan bir şairdir. Divan’ı olduğu söyleniyorsa da (bkz. Riyâzî, a.g.e.; Keşfü’z-Zünûn, a.g.e., C. I, s. 807.) günümüze ulaşmamıştır. Seydî Ali Reis’in hayatı için bkz. M. C. Şehabettin Tekindağ, “Seydî Ali Reis Hakkında Düşünceler”, Tarihten Sesler, Sayı 13-14, İstanbul 1944, s. 21-24; Şerafettin Turan, “Seydî Ali Reis” maddesi, İA, C. X, s. 528-31; Cengiz Orhonlu, “Seydî Ali Reis”, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 1 (1970), s. 39-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Seydî Ali Reis’in bu yolculuğunu anlattığı Mir’âtü’l-Memâlik isimli eserinde söz konusu şiirleri de kaydedilmiştir: Seydî Ali Reis, Mir’âtü’l-Memâlik İnceleme-Metin-İndeks, Haz. Mehmet Kiremit, Ankara 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> XIX. yy. saz şairlerinden Sümmanî’nin Gürcistan, Azerbaycan, Belh, Buhara ve Türkistan’a kadar gittiğini gösteren bir “Bedehşan Yolculuğu Destanı” var ise de, buradaki ifadelerin gerçekliği tartışma konusudur (Haşmettin Arslan, Sümmanî ve Eserleri, Gazi Ün. SBE. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1986, s. 4).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Çağatay Türkçesini bir edebî dil haline getiren Ali Şir Nevâyî’nin Anadolu sahası şairleri üzerindeki uzun süreli etkisine ilk olarak Fuat Köprülü dikkat çekmiş (Türk Edebiyatı Tarihi, s. 379-381; aynı yazar, “Ali Şir Nevâyî ve Tesirleri”, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1934, s. 264-266; a. yazar, “Çağatay Edebiyatı”, İA, C. III, s. 270 vd.), Mehmed Çavuşoğlu’nun kapsamlı bir araştırmasına konu olmuş (a.g.m.); yine Nevâyî’nin tesiriyle Anadolu şairlerinde bir moda haline gelen Çağatay Türkçesiyle şiir yazma eğilimi Osman Fikri Sertkaya’nın “Osmanlı Şairlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, XVIII (Ağustos 1970), s. 133-138; XIX (Ekim 1971), s. 171-184; XX (Aralık 1972), s. 157-184; TDED, XXII, s. 169-189; “Azerbaycan Şairlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, XXIX, (2000), s. 263-266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Fatih’in, Arabistan ve İran’daki büyük ilim adamlarını yakından tanıdığı ve bunları ülkesine getirtmeye çalıştığı bilinmektedir (Halil İnalcık, “Mehmed I.”, İA, C. VII, s. 534; İsmail Hami Danişment, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I, İstanbul 1948, s. 37).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yavuz, Çaldıran zaferi sonrasında Tebriz’den ayrılırken birkaç yüz sanatkârı da beraberinde getirmiştir (Şinasi Altundağ, “Selim I.”, İA, C., X s. 427; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Sarayında Ehl-i Hıref Defterleri”, Belgeler, C. XI/15, Ankara 1986; Danişment, a.g.e., C. II, s. 15; Ertan Gökmen, “Yavuz Sultan Selim’in İran’dan ve Mısır’dan Getirdiği Sanatkârlar”, Türk Kültürü, 407, Mart 1997, s. 15-23). Meselâ Şâh Kasım, Yavuz Sultan Selim Tebriz’e girdiğinde hocası Halim Çelebi’nin tanışarak İstanbul’a getirdiği şairlerdendir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Kanunî’nin Irakeyn seferi dolayısıyla İran havalisinden bazı şairler Anadolu’ya gelmiştir. Bu sefer öncesinde maiyyetiyle birlikte Osmanlılara sığınan Elkas Mirza’nın kâtiplerinden Eflatun aynı zamanda şairdir. Sehâbî de, Kanuni Irakeyn Seferi’nde Tebriz’e girdiğinde Kadri Efendi’nin kendisiyle sohbet edip, yeteneğini görerek 942/1535-36’da İstanbul’a getirdiği şairlerdendir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Abdülhak Adnan (Adıvar), “Ali Kuşçu”, İA, C. I, s. 321-322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Latifî, a.g.e., s. 289-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Mustafa İsen, “Yürü Var Gel Ya Arap’tan Ya Acem’den”, Millî Kültür, Sayı 146 (Ankara 1984), s. 56-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Mine Mengi, Mesîhî Dîvânı, Ankara 1995, 315/28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Fuat Köprülü, “Çağatay Edebiyatı”, İA, C. III, s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarih-boyunca-anadolu-ve-orta-asya-kultur-cevreleri-arasindaki-iliskiler.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bu konuda bir araştırma için bkz. Thierry Zarcone, “Historie et Croyances des Derviches Turkestanais et İndiens a Istanbul”, Anatolia Moderna, II, Paris 1991, s. 137-200. Ayrıca bkz. Abdülkadir Karahan, “Horasan Kültürünün Anadolu Türk Kültürünün Gelişmesine Etkileri”, Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri, İstanbul 1980, s. 3-11.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerdeki San’atkâr Hükümdarlara Dâir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerdeki-sanatkar-hukumdarlara-dair</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerdeki-sanatkar-hukumdarlara-dair</guid>
<description><![CDATA[ Türklerdeki San’atkâr Hükümdarlara Dâir
San’at insanoğlunun ortak değerlerinin ortak ürünü olarak insanlığın ortak malıdır ve insanın insanlığa armağanıdır. Bir san’at eseri, san’atkârın insanlığa armağanı olduğu kadar, emânetidir de… Bu emânetin iyi korunması ve değerlendirilmesi insanoğlunun hem san’atkâra hem insanlığa karşı bir borcudur. İnsanların ve tabiî milletlerin de ayrı ayrı karakterleri vardır. San’atkâr hem şahsının, hem mensûbu olduğu milletin karakterini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c650681dba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerdeki, San’atkâr, Hükümdarlara, Dâir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Babur-Sah-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerdeki-sanatkar-hukumdarlara-dair.html">Türklerdeki San’atkâr Hükümdarlara Dâir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul İNANÇER</strong></span></a>
</p><p>San’at insanoğlunun ortak değerlerinin ortak ürünü olarak insanlığın ortak malıdır ve insanın insanlığa armağanıdır. Bir san’at eseri, san’atkârın insanlığa armağanı olduğu kadar, emânetidir de… Bu emânetin iyi korunması ve değerlendirilmesi insanoğlunun hem san’atkâra hem insanlığa karşı bir borcudur.</p>
<p>İnsanların ve tabiî milletlerin de ayrı ayrı karakterleri vardır. San’atkâr hem şahsının, hem mensûbu olduğu milletin karakterini eserinde yansıtmaya âdeta mecburdur. Ama ortaya çıkan eser, ne kendinin, ne milletinindir. Fakat insanlığındır. İnsanlık o san’atkâra da, onun milletine de minnet ve şükran borçludur.</p>
<p>İnsanlık âlemine nice san’atkârlar nice eserler armağan etmişler. Hepsinde kendilerinin ve milletlerinin izlerini bulmak mümkündür. Bu bakımdan sadece iyi anlatabilmenin bir şartı sayılan sınıflandırma ve isimlendirmeye tâbi tutularak anlatıldığından Fransız san’atı, İtalyan san’atı, İngiliz san’atı, Rus san’atı, vs san’atları ve Türk san’atı denmiştir. Bu isimlendirme ve ayırım, bir sahiplenme olarak algılanmamalıdır. Çünkü san’at ve bilim bütün insanlığındır.</p>
<p>Milletlerin medeniyet seviyeleri, insanlık âlemine armağan ettikleri san’at eserleri ile ölçülür. Bu doğru ölçü göz önüne alındığında Türkler, medeniyette en üst seviyededir. Çin sınırından Orta-Batı Avrupa’ya, Hint Okyanusundan Sibirya’ya ve Kuzey Afrika’ya yayılan bir coğrafyada yer alan Türkler bu coğrafya üzerinde mimârîden edebiyâta, mûsikîden minyatüre, hattan heykele, san’at olarak tekstilden nakışa kadar her alanda yerel ve folklorik olmanın ötesinde ve üstünde, klasik anlamda örnek oluşturacak mahiyette nice san’at eserleri ortaya koymuşlar ve insanlığa armağan ederek, insanlığın değerini yüceltmeye büyük katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>İnsanlığın yüceltilmesi san’at ve bilim adamları ile olur. San’atın korunup, kollanıp, yüceltilmesi san’atçının korunup yüceltilmesi ile mümkündür. Tarih ilmi de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Meselâ, Avrupa Rönesans’ı, bu gelişmeyi san’atkârlara olduğu kadar, en az san’at koruyucularına da borçludur. İtalyan Medici Ailesinin san’at koruyuculuğu ile ortaya çıkan eserler bunun kanıtlarından biridir.</p>
<p>Türk tarihine bakıldığında ise bambaşka ve hiçbir millette rastlanmayan bir özellik göze çarpar. San’atçıyı koruma, teşvik etme, ödüllendirme, maddi imkânı elverişli kişi ve ailelerden başka, devlet idarecileri ve bizzat devlet başkanı hükümdâr tarafından da olmaktadır. Ayrıca özellikle edebiyat ve mûsikî alanlarında gerek kendi devirlerinin, gerek diğer zamanların en yüksek edebiyat ve mûsikî san’atçıları ile hem-âyâr ve hattâ daha üstün eserler verebilmiş bu kadar çok devlet başkanı hükümdâra sahip, Türklerden başka bir millet yoktur. Vezîr-i âzâm, Şeyhülislâm, Vezir, Kazasker, Vali, Danıştay üyesi, genel müdür gibi yüksek idare makamlarında görev yapmış mûsikîşinaslar ise sayılamayacak kadar çoktur. Polonya Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı (1919-1922) Paderewski (1860-1941) hariç Türkler dışında bu örneğe de pek rastlanmaz.</p>
<p>Türk tarihindeki devlet başkanı mûsikîşinaslar veya mûsikîşinas devlet başkanlarına geçmeden önce bir yanlışlığı da düzeltmek gerekir:</p>
<p>Türk mûsikîsi başlı başına klâsik bir müzik türüdür ve Bizans, Arap, Hint müzikleri temeline dayanıp geliştirilmiş bir müzik değildir. Bunun böyle olduğunun îzâhına girişmek, mûsikî tekniğinin anlatılmasını gerektirdiğinden konu dışına çıkılmış olacağı için, ancak bu kadar bir dikkat çekilmesi ile yetinilebilir.</p>
<p>Ayrıca, saray duvarları arasına sıkıştırılmış ve belli bir entelektüel düzeye erişmiş kişilerin yahut bir aristokrat sınıfın müziği de değildir. Zaten Türklerde sınıf olmadığı için -batılılardaki gibi- bir aristokrasi de yoktur. Türk mûsikîsi tarihi incelendiğinde bestekâr ve icrâcıların büyük çoğunluğunun halktan kişiler olduğu gerçeği öğrenilecektir. Türk hükümdârları, halkları gibi yaşadıkları, düşündükleri ve hissettiklerinden, besteleri de, icrâları da, hatları da, şiirleri de halkları, yani kendileri gibidir. Zaten halktan kopuk san’at yaşamaz.</p>
<p>Türk san’atının her bakımdan en yüksek düzeye eriştiği Osmanlı Devleti’ndeki san’atkâr hükümdârlara geçmeden önce doğudaki san’atkâr Türk hükümdârlara bakıldığında ilk akla gelenler iki Timur oğludur: Hüseyin Baykara ve Bâbür Şah.</p>
<p><span><strong>Hüseyin Baykara</strong></span></p>
<p>Ebu’l Gâzi Sultan Hüseyin bin Mirzâ Doğu Türk Hakanı Timur’un oğlu Ömer Mirzâ’nın (1356-1395) oğlu Baykara Mirzâ’nın (1393-1416) oğlu Gıyâseddin Mansur Mirzâ’nın küçük oğludur. Annesi Firûze Bîbî de Timur’un diğer oğlu Mîran-Şah Mirzâ’nın torunu Kutluğ Sultan Beğim Hatun ile Emîr Sultan Hüseyin’in kızıdır. Sultan Hüseyin Baykara Timurlu Devletinin Semerkand’la birlikte payitahtı olan Herat’ta hükümdârlık etmiştir. Herât’ın kuzeybatısında Serpil-ü Tülebi’de Devlet-Hâne Sarayında, Haziran 1438’de doğdu. Timur’dan sonra Doğu Türk (Türkistan-Horasan-Harzem) Hakanlığı’nın merkezi olan Herât, onun zamanında dünyanın en büyük, kalabalık ve mâmûr şehri oldu.1496’da hakan olup, otuz altı seneden fazla hükümdârlık yaptıktan sonra altmış sekiz yaşında Mayıs 1506’da vefat etti. Kabri Herât’tadır. Kendisinden sonra hakan olan büyük oğlu Bedîüzzaman Mirzâ (1496-1515) siyasal ve askeri çalkantılara göğüs geremeyip, bir yıl içinde önce İran Hükümdârı Şah İsmail Safevî’ye ve sonra Osmanlı Pâdişahı Yavuz Sultan Selim Hân’a sığınıp İstanbul’a gitti. Orada 1515’te vefat etti. Kabri Eyüp Sultan mezarlığındadır.</p>
<p>Sultan Hüseyin Baykara başarılı hükümdârlık hayatının yanı sıra, san’at koruyuculuğu ve bizzat san’atkârlığı ile de dikkat çeken bir Türk hükümdârıdır. Batı Türkleri olarak da isimlendirilmesi mümkün olan Osmanlıların, Sultan II. Murâd Hân ile oğlu Fâtih Sultan Mehmet Hân dönemindeki yükselmelerinin Doğu Türklerindeki paraleli, Sultan Hüseyin Baykara dönemidir. Bu dönem aynı zamanda Timurlenk ile başlayan ve bazı tarihçiler tarafından “Timurlu Rönesansı” olarak adlandırılan döneminin hem en yüksek düzeyi ve zirvesi, hem de en son Doğu Türklüğü Medeniyeti safhasıdır. Hüseyin Baykara’dan sonra medenî yükselmede bayrak batı Türklerine, yani Osmanlılara geçmiştir. Horasan’ın Özbek Hânı Şeybek Hân tarafından alınmasından sonra İran ve Hindistan’da bir süre daha tesîrini devam ettiren Timurlu medeniyeti, daha sonra yerleşmiş ve Türklük karakteri İran ve Hint karakteri ile karışmıştır.</p>
<p>Sultan Hüseyin Baykara dönemi, Doğu Türklerinin mûsikîde en yükseğe eriştiği ve “Herât Mûsikî Okulu” denen 1380’li yıllar ile 1510’lu yıllar arasında yer alan dönemin en parlak bölümüdür. Hattâ yalnızca Baykara’nın saltanat dönemi olan 1470-1505 yıllarına dahî “Herât Mûsikî Ekolü” denmiştir. Bu dönem zarfında Türk mûsikîsi nazariyâtı hakkında tartışmalar ve araştırmalar gelişmiş ve önemli eserler yazılmış, ayrıca büyük icrâcılar, üstâtlar yetişmiştir. İlk büyük Türk Müziği bilgini ve nazariyâtçısı kabul edilen Azerbaycan Urmiye’li Safiyüddin Abdülmümîn’den (Bağdat’da son Abbasî Halîfesi Mustâ’sım ve sonra Hülâgû’nun ve Moğolların İran Genel Valisi’nin hakimiyeti altında yaşamış olduğundan-1224-1274-bu kadarla yetinildi) sonra gelen en büyük Türk mûsikîsi bilgini ve nazariyâtçısı Hâce Abdülkâdir Merâgî (1360-Mart 1435) Herât mûsikî ekolünü başlı başına anlatmaya yeterlidir.</p>
<p>Baykara döneminde de onun bir san’at koruyucusu ve bizzat önemli bir şâir, bilgin ve bestekâr olmasıyla çevresinde birçok san’atkâr toplanmıştır. Üstâd Gulâm Şâdî (ö. 1490) Merâgî’nin talebesidir ve ondan sonraki bestekârların en büyüğü kabul edilmiştir. O dönemin önemli diğer bestekârları Gulâm Şâdî’nin kardeşi Şâdi-beçe (Küçük Şâdî-ö. 1515) Ebû Said Hüseyin Pehlivan, Şah Kulu ve Ali Şîr Nevâî, Herat Sarayında, Sultan Hüseyin Baykara’nın koruyuculuğu altındadırlar.</p>
<p>Sultan Hüseyin Baykara’dan himaye gören çok önemli bir kişi de Molla Câmî’dir. Tasavvuf ve şiir alanında zirve kişilerden biri olan Mevlânâ Nûreddin Abdurrahman Câmî (8 Kasım 1414-9 Kasım 1492) kendinden sonra gelen Farsça yazan bütün şâirlerden üstün kabul edilmiştir. Nakşibendîliğin Türkistan-Horasan bölgesinde yayılmasında en önemli rolü oynayan ve Nakşibendîliğin Câmiye (veya Nûriye) kolunun kurucusu olarak Pîr-i Sânî (ikinci pîr) olan Molla Câmî birçok ilmi eserinden başka mûsikî nazarîyâtı hakkındaki “Risâle fi’l mûsikî” adlı eseri ve ayrıca besteleri ile önemli bir müzik adamıdır. Türk Mûsikîsinin en büyük formu -Mirâciye dışında- olan Mevlevî Âyinlerine, bu formu kazandıran kişinin Molla Câmî olduğu; bestekârı bilinmeyen ve Mevlevî mûsikîsi alanında “Beste-i Kâdîm” adı ile anılan Hüseynî, Çargâh, Pençgâh makamlarındaki üç Âyin-i Şerîf’in de O’nun tarafından bestelendiği geniş kabul gören bir rivayettir. Kendisine Hüseyin Baykara’dan ayrı, Fatih Sultan Mehmed Hân ve Sultan II.Bayezid Hân tarafından da saygı gösterilmiş, ilgilenilmiştir.</p>
<p>Mevlâna Câmî ile çok yakın dost olan Ali Şîr Nevâî, sultanın da yakın dostudur ve devletin en çok sözü geçen nüfuzlu ve zengin kişisidir. Çağatay Türkçesinin bu en büyük ve dehâ sâhibi şâiri, aynı zamanda bestekârdır. Zenginliğini san’at koruyuculuğu (meselâ Gulam Şâdî, O’nun koruyuculuğunda yetişmiş ve yaşamıştır) ve imar faaliyetlerinde harcamıştır (Herât yakınlarındaki Mezâr-ı Şerîf şehrinde yer alan Hz. Ali’nin makam kabrini, Hüseyin Baykara ile birlikte yaptırmıştır). 9</p>
<p>Şubat 1441 de Herat’da doğan Nevâî, 3 Ocak 1501’de yine Herat’da vefat etmiştir. Nevâî’nin üç bestesinin notası 1928’de Moskova’da (Türkmenskaya Muzika) yayınlanmıştır. Aynı yayında Sultan Hüseyin Baykara’nın da uzun bir eserinin notası bulunmaktadır. Sultanın “Hüseynî” mahlası ile Çağatay Türkçesinde -Lehçesi- yazdığı şiirleri, bu lehçedeki şiirlerin -Ali Şir Nevâî dışında- en önemli ve san’at değeri yüksek olanlarındandır. Bu şiirler 1926’da Bakü’de “Dîvân” olarak basılmış ve yayınlanmıştır.</p>
<p>Bu büyük san’at koruyucusu ve san’atçı Türk Hükümdârı’nın “Mecâlis’ül Uşşâk” (Âşıklar Meclisleri) isimli manzum-mensur (nazım-nesîr, şiir-düzyazı) ve tasavvufla ilgili kitabı ise kendisinin san’atçılığı yanında bilginliğini de göstermektedir.</p>
<p><span><strong>Bâbür Şah</strong></span></p>
<p>San’atkâr Türk Hükümdârlarının doğudaki bir diğer kişiliği; Hint-Türk Hükümdârı Sultan Gazi Zâhirüddîn Muhammed Bâbür Şah Mirzâ’dır. O da Sultan Hüseyin Baykara gibi Timuroğlu ailesindendir ve Timurlenk Hân’ın beşinci kuşak torunudur. Babası Fergânâ Hân’ı Ömer Şeyh Mirzâ, annesi Çağatay Hânı Yunus Hân’ın kızı Kutlu Nigâr Hânımdır. 4 Şubat 1483’te Fergânâ Hânlığı başşehri Andicân’da doğdu. 10 Haziran 1494’de henüz on bir yaşında iken, babasının ölümü ile Fergânâ Hân’ı oldu. O dönemin siyasal çalkantıları ile üç defa Büyük Timurlu devletinin Semerkand şehrindeki tahtına geçti ise de (diğer taht şehri Herât’ta Hüseyin Baykara vardı) Türkistan’ın Özbek işgâli üzerine Türkistandan ayrılıp 10 Ekim 1504’te Kâbil’i aldı ve Afganistan’a hâkim oldu. Daha sonra güneye yaptığı seferlerin sonucunda ve 29 Nisan 1526’daki Pânipat zaferi üzerine Delhi ve Agrâ’yı alıp, Afgan-Lûdî devletine son verip, Hint-Türk Hakanı ve Sultanı oldu. 16 Mart 1527’de Hindûları yenip devletini geliştirdi. Başkenti Agrâ olan Hint-Türk hakanlığı, bütün Kuzey Hindistan ve Afganistanı kapsıyordu. Bu devlet, başkent Delhi olarak 1858 yılına kadar devam etti. Bâbür Şah 26 Aralık 1530’da Agrâ’da vefat etti ve vasiyeti üzerine çok sevdiği Kâbil’de toprağa verildi.</p>
<p>Askerî başarıları ve devlet kuruculuğu, Pers-kaplan demek olan adının anlamına çok uyan Bâbür Şah aynı zamanda şâir, bilgin ve mûsikîşinas olarak da çok önemli bir kişiliktir. “Dîvân-ı Bâbür Pâdşah” isimli Türkçe ve Farsça şiirlerinin yer aldığı dîvanındaki Türkçe şiirleri Çağatay Türkçesiyle yazılmış şiirlerin Ali Şîr Nevâî’den sonra en yüksek seviyedekilerini oluşturur.</p>
<p>“Hatt-ı Bâbüriye” denen yepyeni bir hat-yazı tarzı icâd edecek kadar önemli bir hattat olan Bâbür Şâh aynı zamanda zooloji ve botanik uzmanı, mimar, nakkâş, minyatürcü, Fıkıh ve Tasavvuf konularında kitabı olan bir âlim ve mûsikîde nazariyâtçı, sâzende ve bestekârdır. En önemli eseri olan “Bâbür-nâme”, Çağatay Lehçesi ile yazılmış ise de, bütün Türkçe lehçeleri içinde cidden bir şâheser ve düz yazı örnekleri arasında bir anıt-eserdir.</p>
<p>Dünyaca bilinen bu eser; Bâbür Şâh’ın hatıralarını ve aynı zamanda Türk Mûsikîsine ait önemli bilgileri anlatır. Ana dili Türkçe’den başka Arapça, Farsça ve Moğolca’yı da şiir yazacak seviyede bilen Bâbür Şâh’ın Aruz Risâlesi isimli eseri de mûsikî nazariyâtı ile ilgili bilgileri içerir.</p>
<p><span><strong>II. Gazi Giray Hân</strong></span></p>
<p>Türklerdeki san’atkâr hükümdârlardan biri de 16. Kırım Hânı olan Ebü’l Feth Gâzi Giray Bora Hân-ı Sâni’dir. Moskova Fatihi “Taht-alan” 13. Kırım Hânı I. Devlet Giray Hân’ın (1517?-1577-Hânlığı 1551-1577) oğludur. Ağabeyi 14. Kırım Hânı Mehmet Giray Hân (1553?-1584-Hânlığı 1577-1589) ve kardeşi 15. Kırım hânı II. İslâm Giray Hân’dan (1559-1588-Hânlığı 1584-1588) sonra Aralık 1588’de 16. Kırım hânı oldu. Ekim-Aralık 1596’daki iki aylık ara (bu arada kardeşi I. Fetih Giray hânlık yaptı) hariç Aralık 1607’deki vefatına kadar 20 yıl hânlık yaptı. En büyük Kırım hânlarından biri -belki birincisi- olan Gazi Giray, öncelikle askeri alandaki başarıları ile göze çarpıyor. Ağabeyi Kalgay (veliaht) Âdil Giray’a yardımcı olarak görev yaptığı Osmanlı-İran savaşlarında (1578-1580) genç yaşta dikkat çekmiştir. Mehmed Giray Hân’ın ünlü Kırım süvarileri ile katıldığı bu savaşlarda ün kazanmış, fakat 1581’de bir öncü görevi sırasında İranlılara esir düşmüş ve ünlü Bâtinî lideri Hasan Sabah’ın (Haşhaşinler) Alamut Kalesinde dört yıl esir kaldıktan sonra kaçarak Osmanlı vezîr-i âzâmı ve Kafkas Fâtihi Osman Paşa ordusuna katılmıştır. Daha sonra İstanbul’a giden Gazi Giray, Osmanlı Devleti tarafından Kırım hânlığına getirilmiş ve bir Osmanlı askerî kuvveti eşliğinde bir Osmanlı Filosu ile Kırım’a dönmüştür. Kırım hânı olarak Rusya’ya karşı kazandığı askeri başarılar sonucu 1593’te Rus Çarlığını yıllık vergiye bağlamıştır. 1594 ile 1602 arasında Almanya (Yanık kale Fethi) Polonya ve tekrar Almanya seferlerinde ve cephelerinde de birçok başarılar kazandı. Son beş yılını Kırım’da san’at ve ilim çalışmaları ile geçiren Gazi Giray Hân Aralık 1607’de Kırım başşehri Bahçesaray yakınlarında vefat etti. Yerine oğlu Toktamış Giray Hân geçti. Öteki dört oğlundan İnâyet Giray Hân (1598-1637) 22. Kırım Hân’ı (1635-1637) (kabri İstanbul Eyüp Sultandadır); Sefer Giray ikinci veliaht olarak görev yapmışlardır. “Ârifî” mahlaslı şâir Saadet Giray ile Nureddin Hüsameddin Giray diğer oğullarıdır. Türk askeri tarihinin en büyük simalarından biri olan II. Gazi Giray Hân; aynı zamanda en büyük Türk bestekârlarından biridir. Eski kaynaklarda “Tatar” diye anılan bestekârın sözlü eserleri bugüne ulaşamamış olup ancak sekiz makamda peşrev ve saz semaisi takımı ile altı makamda ayrı peşrev ve ayrı saz semailerinden oluşan yirmi iki eseri bilinmektedir, ki devrikebir usûlündeki Mahûr Peşrevi bile bestekârlık kudretini göstermeye yeterlidir. Ayrıca birçok sazı çalabilen iyi bir saz icrâcısı idi. Edebiyatta düz yazı ve şiir alanında da yüksek bir san’atkârdı. Osmanlı lehçesi ile yazdığı şiirlerinden oluşan Dîvânı ve “Gül ü Bülbül” isimli bir mesnevîsi ve Türkçe’nin Çağatay ve Kırım lehçelerinde ve ayrıca Arap ve Fars dillerinde de şiirleri vardır. Dinî ilimlerin yanı sıra fen ilimlerini ve özellikle matematik ve astronomiyi iyi bilirdi. Tarih ilmine çok meraklı olup, ünlü ve büyük Türk tarihçisi Peçevî İbrahim Efendi’nin hem koruyucusu ve hem de yakın dostu idi. Tâlîk hatta usta bir hattattı. (Peçevî’ye talik hat meşk etmiştir.)</p>
<p>Kısa sayılabilecek elli üç yıllık ömrü kahramanlıklar ve san’at uğraşıları ile geçen Gazi Giray Hân’ın bir gazelinin şu iki beyti, hem kahramanlık (hamâset) edebiyâtı örneği olarak, hem de kendi kendisini anlatmak yönünden önemlidir:</p>
<p><span><em>Râyete meyl ederiz kâmet-i dil-cû yerine<br>
</em><em>Tûga bel bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine<br>
</em><em>Olmuşuz cân ile billâh gâzâyâ teşne<br>
</em><em>İçeriz düşmen-i dînin kanını, sû yerine</em></span></p>
<p><span><strong>Çoban Devlet Giray</strong></span></p>
<p>Gazi Giray Hân’ın 1596 sonundaki iki aylık ara sürede Kırım hânlığı yapan kardeşi I. Fetih Giray Hân’ın oğlu olan Nûreddin Ahmed Çoban Devlet Giray, hükümdâr değil ise de amca torunu III. Mehmed Giray Hân zamanında (1623-1624) Kırım Hânlığı ikinci veliahdı olarak yüksek bir devlet kademesi işgâl etmiştir. 26. Kırım hân’ı Âdil Giray Hân (1613-1672 Hânlığı 1666-1671) ile Kalgay (Kırım tahtı veliahdı) Fetih Giray’ın babasıdır. (Âdil Giray Hân zamanındaki Kalgay da Fetih Giray’ın oğlu Devlet Giray’dı. Fetih Giray’ın diğer oğlu Nûreddin Gâzi Giray Hân da şâirdir.) Çoban Devlet Giray’ın bugüne ulaşmış tek eseri olan Evsat usûlündeki Uşşak Peşrevi onun iyi bir mûsikîşinas olduğunun delîlidir.</p>
<p><span><strong>I. Selim Giray Hân</strong></span></p>
<p>Gazi Giray Hân’ın kızı Hânzâde Hâni Hatun ile amcası oğlu 23. Kırım hânı I. Bahadır Giray Hân’ın (Nisan 1637-Ekim 1641) oğlu Gâzi Hacı Hafız Selim Giray Hân-ı evvel 1634 de doğdu. Otuz yedi yaşında Kırım hânı oldu. Siyasal çalkantılarla geçen yetmiş yıllık ömründe, ayrı ayrı dört kerede toplam 23 yıl hânlık yaptı. En önemli ve büyük Kırım hânlarından biridir. Gerek askerlik alanında gerekse bilim ve san’at alanlarında dedesine benzer. Şiirde “Selîm” mahlasını kullanmıştır. Bestelerinden yalnızca bir tane Arapça güfteli (Şugl) Tahir makamında bir eseri bilinmektedir. Selim Giray’ın oğullarından altısı Kırım Hân’ı, dördü Kalgay olmuştur.</p>
<p>Mevlevî tarîkatına mensup olan Selim Giray Hân, Arapça gibi Farsça’yı da bilmesinden başka çok özel bir uzmanlık olan Mesnevî-hân idi ve yedi asırlık Mevlevîlik tarihinde pek sık rastlanmayan ender Mesnevî Hafızlarından (yaklaşık 26.000 beyitlik Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsini ezber bilen) ve yine çok ender hacca gitmiş olan hükümdârlardan biri idi. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’i de hıfzetmişti.</p>
<p>Kırım hânı olarak İstanbul’a sıkça gitmiş İstanbul’daki Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi, Hâfız Post, Sepetçizâde gibi büyük musikîşinaslarla hem dostluk kurmuş hem onlara destek sağlamıştır. Kırım başkenti Bahçesaray’daki hânlık sarayında misafir ettiği Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde I. Selim Giray Hân’dan övgüyle bahseder. Bu büyük devlet adamı, dâhî asker, âlim, san’atkâr, ve san’at koruyucusu hükümdâr 22 Aralık 1704’te âhirete intikâl etti ve Bahçesaray’da kendi yaptırdığı Hacı Selim Giray Hân Camii avlusundaki türbesine konuldu.</p>
<p>Türklerdeki san’atkâr hükümdârlar konusunda sıra Osmanlılara gelince; zaten başka milletlerde hiç rastlanmayan bu yüksek özellik Osmanlılarda iyice belirginleşir. 36 Osmanlı padişahının 14’ü – bestekâr ve icrâcı olarak- mûsikîşinastır bunlardan yedisinin besteleri bilinmektedir. Osmanlı hükümdârlarının bizzat san’atkâr olanlarının dışındakiler ise en azından san’at koruyucusu ve teşvîk edicisi olmuşlardır. (Osmanlı Padişahlarının yalnızca san’at tarafları ele alınacaktır).</p>
<p>San’at, san’atkârla somutlaştığı için bilinen en eski Türk bestekârı Hâce Abdülkadir-i Merâgî (1360?-Mart 1435) ile konuya girilebilir. O devirde, Bağdat’ın başşehri olduğu Celâyir Devleti sınırlarında olan Güney Azerbaycan’da Merâgâ’da doğan Abdülkâdir, büyük bir mûsikîşinas olarak Bağdat Sarayında Hüseyin Celâyir Hân’dan (1374-1382) ilk ilgi ve himâyeyi gördü. Moğol asıllı ama Türkleşmiş Celâyirlilerin diğer hükümdârı Ahmet Bahâdır Celâyir Hân (1382-1410) ki kendi de ressam, Hattat, kakmacı, okçu Türkçe Arapça ve Farsçada şâir ve bestekâr olan bir başka Türk hükümdârıdır-zamanında da bu himaye devam etti. (Merâgi’nin “Devr-i Şâhî” ismi ile icad ettiği usûl Ahmed Hân’a ithâf edilmiştir). Abdülkâdir 1393’den önce Osmanlı Padişahı Sultan (Yıldırım) Hân’ın (1354-8 Mart 1403) daveti ile Bursa’ya gitti. Bayezid Hân’dan iltifat ve teşvik gördü. Bu davet ve teşvik Osmanlıdaki san’at koruyuculuğunun ilk örneği olarak kabul edilebilir. (Yıldırım Hân’ın oğlu Emir Süleyman da Osmanlı’nın Fetret Devrinde Edirne’deki padişahlığında büyük bir san’at koruyucusu olarak dikkat çeker. Kendisi de şâir ve mûsikîşinas idi. “İskendernâme” sahibi Ahmedî (1335-1412) onun himayesindeki san’atkârlardandır).</p>
<p>1393’te Bağdat’ı Celâyirlilerden alan Timurlenk (9 Nisan 1336-18 Şubat 1405) bütün san’atkârlarla birlikte Merâgî’yi de Semerkant’a götürdü ve orada ona mevkî verdi. 1399’da Timur’un oğlu Mîranşah Mirzâ’nın Tebriz’deki sarayında bulundu. Bu sıralarda Bağdat’ı geri almış olan Ahmet Celâyir Hân’ın yanına gitti ise de 1401’de Timur Bağdat’ı tekrar alınca ölüm cezasına çarptırıldı. Fakat, çok yüksek bir mûsikî ve güzel sesi ile okuduğu Kur’an’dan dolayı, Timur onu affetti ve Semerkant’a götürdü. En büyük Türk cihângirlerinden olan büyük Timur’un san’at koruyuculuğunun bir örneği de budur. 1405’te Timur’un vefatı ile tahta geçen torunu Sultan Halil Mirzâ (1405-1409) da kendisine aynı ilgi ve himâyeyi gösterdi. Halil Mirzâ’dan sonra hakan olan Timur’un en küçük oğlu Sultan Şahruh Mirzâ (1409-1447) zamanında Doğu Türk Hakanlığı başşehri Semerkant’tan Herat’a nakledildiğinde Merâgî de Herat’a gitti. 1435 Martı’nda vebâ salgını sırasında vefat etti.</p>
<p>Burada çok önemli bir özellik göze çarpmaktadır. Abdülkadir Merâgî yüksek san’atı ve ilmi ile Celâyirli, Timurlu ve Osmanlı olarak üç ayrı Türk devleti ve hânedanından fevkalâde saygı, teşvik, hizmet ve himâye görmüştür. Büyük Timur ve Yıldırım Hân bir birlerine karşı her türlü siyasi ve askeri mücadeleyi yürütmüşler ise de san’at koruyuculuğunda birer Türk hükümdârı olarak aynı doğru ve yüksek davranışı ortaya koyabilmişlerdir. İşte bu Türklerin san’at ve san’atkâra bakış açılarının ne olduğunu göstermeye yeterlidir.</p>
<p>Osmanlı Devletinin beylikten İmparatorluğa sıçradığı dönemin hükümdârı Sultan II. Murat Hân (Mayıs 1404-Şubat 1451) âlim, şâir ve bestekârdır. Türk mûsikîsi nazariyâtını oluşturan -daha doğrusu ortaya koyan- ilk ilmî eserler bu pâdişah ile oğlu Fatih Sultan Mehmed Hân’ın teşvikleri ve hattâ ricâ yollu emirleri ile hazırlanmıştır. Hızır bin Abdullah’ın “Edvâr” isimli eseri bunun bir örneğidir. (Edvâr Topkapı Sarayı ve Berlin KütüpHânesindedir). Sultan II. Murad’ın hükümdârlığı döneminde (1421-1451) doğu Türk ellerinde Horasan’da yükselen Doğu Türk Medeniyeti ile Batı Türk Medeniyeti arasında köprü kurulmuş ve büyük bestekâr ve âlim Abdülkadir Merâgî Herât’tan Bursa’ya davet edilmiş ve “Makâsıd’ül elkân” isimli eserini padişaha sunmuştur. (Merâgî’nin kendi el yazısı ile yazılmış bu eser, Hollanda Leiden Üniversite kütüphânesindedir. Şahsî kütüphânemizde mikrofilmi vardır). II. Murad Hân’ın saltanatının ilk yıllarındaki Osmanlı ülkesindeki karışıklıklar ve iç isyanlar yüzünden Meragî tekrar Herât’a dönmüştür. Meragî’nin ebced notasıyla yazılmış yüzlerce eseri kapsayan “Kenzü’ül Elhân” (melodiler hazinesi) isimli eseri elde olabilseydi. II. Murad Hân devri Türk mûsikîsi hakkında en doğru bilgileri elde edebilecektik. Büyük Türk bibliyografyacısı Kâtip Çelebi’nin “Keşf’üz Zünûn”unda kaydettiği bu eser, ne yazık ki elde değildir. Ancak Merâgî’ye ait olduğu kabul edilen otuz kadar mûsikî eseri, II. Murad Hân devri Türk mûsikîsi hakkında fikir vermektedir.</p>
<p>Dünya tarihinin en önemli simalarından biri olan, Fatih Sultan II. Mehmed Hân (30 Mart 1432-3 Mayıs 1481) babasının devrindeki doğu ve batı Türklüğü medeniyeti ilişkilerini aynen devam ettirmenin yanında ve üstünde batı Türk medeniyetine büyük katkılarda bulunmuştur. Babasına kitap sunan Merâgî’nin oğlu Abdülaziz Çelebi’nin “Nakavât’ül Edvâr” adlı eseri (Nûr u Osmaniye Kütüphânesindedir) Sultan Mehmet Hân’a ithâf edilmiştir. Sultan Fatih’in “Avnî” mahlası ile yazdığı şiirleri, basit bir hevesin üstünde asırlık zaman dilimlerine göğüs germiş ciddî eserlerdir. 20. yy.’ın ünlü bestecilerinden büyük hoca Emin Ongan’ın (1906-1985) rast şarkısının ilham kaynağı Avnî’nin mısralarıdır:</p>
<p><span><em>“Zülfünün zencîrine bend eyledi şâhım beni<br>
</em><em>Kulluğundan etmesin azâd Allahım beni<br>
</em><em>Cevr-i Dilber sûz-i firkat ta’n-ı düşmen za’f-ı dil<br>
</em><em>Dürlü dürlü derd içün hâlk etmiş Allahım beni”</em></span></p>
<p>Karaman Beyliği ile yaptığı mücadeleye bile edebiyatı dahil edebilecek bir Türkçe ustasıdır.</p>
<p><span><em>“Bizimle mertlik gavgâsın edermiş Karamânî<br>
</em><em>Karaman’a gelir isem kara yere karam ânı”</em></span></p>
<p>Fizik mühendisliği (havan topu eğik atış formülü), astronomi, matematik, askerlik, dinî ilimler ve tasavvuf, döküm tekniği gibi değişik dallardaki kişisel bilginliği yanı sıra özellikle şiirdeki san’atkârlığı ve döneminde yetişen ilim ve san’at adamlarına karşı gösterdiği yakın ilgi ve himaye yurt dışına bile taşmıştır. İtalyan ressam Bellini bunun yalnızca bir örneğidir.</p>
<p>Abdülkadir Merâgî’nin II. Murad Hân’a; oğlu Abdülaziz’in oğlu II. Mehmet Hân’a kitap ithâfı ve takdimi sanki gelenekselleşmiş ve torun Mahmut Çelebi, “Makasıd’ül Edvâr” (O da Nur’u Osmaniye Kütüphânesinde) isimli eserini II. Murad Hân’ın torunu Sultan II. Bayezid Hân (Ekim 1448-21 Mayıs 1512) ithaf etmiştir. Osmanlık Padişahları içinde -babası Fatih ile birlikte- en büyük âlim kabul edilen Sultan II. Bayezid Hân, Şehzadeliğinde Amasya Sancak Beyliği görevini yürütürken çok mükemmel bir tahsil gördü. Ünlü Türk hattatı Amasyalı Şeyh Hamdullah Efendi’den (1426-30-1520) hat öğrendi ve icâzet aldı. Mûsikî alanında en bilinen eseri Nevâ Peşrevinin yanı sıra elimizde bulunan sekiz saz eseri daha vardır. Arapça ve Farsça ile birlikte Çağatay Lehçesi ve Uygur yazısı da bilirdi. “Adnî” mahlasıyla yazdığı şiirlerden 124’ünü kapsayan (basılı) bir dîvançesi de vardır. Pâdişahlığı zamanında Edirne, Bursa, Amasya ve Manisa Dârüşşifalarında mûsikî ile tedavinin başlatılmış olması çok önemlidir.</p>
<p>Bir bilim ve san’at adamı olmanın yanı sıra bilim ve san’at koruyucusu olan II. Bayezid Hân’ın “İn’amât Defteri”nde (kişilere verilen hediyelerin yazıldığı resmi evrak) pek çok san’atkârın ve âlimin ismi olması O’nun san’at ve bilim koruyuculuğunun kanıtıdır. Ayrıca, Avrupa’daki san’at hareketleri ile de ilgilenmiş, Leonardo Da Vinci ve Michelangelo gibi san’atkârlarla (özellikle İstanbul Boğazı ve Haliç üzerine köprü yapımı konularında) mektuplaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet gibi tarihin en parlak şahsiyetlerinden birinin ardından padişah olması, saltanatının ilk yarısında kardeşi Şehzade Cem meselesi, son zamanlarında da oğulları Ahmet, Korkut ve Selim ile olan mücadeleler ve Şah kulu isyanı gibi iç olaylar O’nu gölgede bırakmış gibi görünse de Sultan Bayezid hattat, bestekâr ve şâir bir san’atkâr ve büyük bir san’at ve bilim koruyucusu ve köprü, yol imâret, medrese, cami, han, dârüşşifa gibi kamu yararına eserler yapmış büyük hayrat sahibi bir Türk hükümdârıdır. Onun hayırlı eli İspanya’da engizisyon zulmüne uğrayan Yahudilere bile uzanmıştır.</p>
<p>San’atkâr Sultan Bayezid Hândan bahsederken şehzadesi Korkut’tan bahsetmemek olmaz. Sultan Bayezid’in üçüncü oğlu Şehzade Mehmet Korkut (1467-17 Mart 1513) “Harîmî” mahlası ile yazan “dîvan” sahibi bir şâir, “Gıda-i Ruh” adında saz icad eden bir saz yapımcısı lutiye, günümüze ulaşmış sekiz saz eseri olan bir bestekâr, “Kitab’ül Harîmî” veya “Da’vet’ün Nefs” adında tasavvuf kitabı yazan bir mutasavvıf, “Hâfız’ül İnsan” adında Arapça akâid (inanç sistemi), “Hâll ü İşkâk-el Efkâr” adında fıkıh (İslam hukuku) kitapları yazan bir din bilgini, Kur’an yazan bir hattat ve ilim ve san’at adamları ile özellikle Türk denizciliğinin gelişmesini sağlayanları himaye eden bir büyük Türk şehzadesidir.</p>
<p>Şehzade Korkut’un üç yaş küçük kardeşi ve II. Bayezid Hân’ın dördüncü oğlu (Yavuz) Sultan I. Selim Hân (1470-22 Eylül 1520) babası ve dedesinden sonraki en bilgin, oğlu ve dedesinden sonraki en idareci, dedesinden sonraki en asker padişahtır. “Selîmî” mahlası ile yazdığı Türkçe şiirleri yanında Farsça bir dîvânı vardır. (“Hûn-i Hüseyn-i Mî-talebem yâ Ali meded” mısraı yeterli örnektir.) Yavuz Selim Hân’ın Çaldıran’dan sonra feth ettiği Tebriz’den özellikle Türk asıllı pek çok mûsikî bestekâr ve icrâcısını İstanbul’a getirmesi kendisinin bir san’at koruyucusu olduğunu da göstermeye yeterlidir. Kahire fethinden sonra da aynı şekilde hareket etmiştir.</p>
<p>Yavuz’un oğlu Osmanlı Padişahlarının en büyüğü kabul edilen (Kanuni) Sultan Süleyman Hân (27 Nisan 1495-7 Eylül 1566) da san’atkâr bir Türk hükümdârıdır. Arapça, Farsça, Sırpça, İtalyanca bilen batılıların “Muhteşem” dediği Sultan Süleyman büyük bir san’at ve bilim koruyucusudur. Kendisi san’atın şiir dalı ile meşgul olmuş ve “Muhibbî” mahlası ile yazdığı şiirleri en büyük padişah dîvanını oluşturmuştur.</p>
<p><span><em>“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi<br>
</em><em>Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi”</em></span></p>
<p>beyti, bir darb-ı mesel gibi asırlardır halk hafızasında yaşamaktadır. Oğlu Şehzade Bayezid’in – ki O da şâirdir- isyan etmesi ve İran’a sığınması meselesinde babasına yazdığı;</p>
<p><span><em>“Ey ser-a-ser âleme Sultan Süleymân’ım baba<br>
</em><em>Tende cânım cânımın içinde cânânım baba”</em></span></p>
<p>diye başlayan</p>
<p><em><span>“Bî-günahım Hakk bilir devletlû sultanım baba”</span><br>
</em></p>
<p>nakaratlı murabbaya, aynı vezin ve nazım şekliyle;</p>
<p><em><span>“Ey dem a dem mazhâr-ı tûğyân u ısyânum oğul</span><br>
</em></p>
<p>Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul” diye başlayan ve,</p>
<p><em><span>“Bî-günahım dîme bari tevbe kıl canım oğul”</span><br>
</em></p>
<p>nakaratlı murabba ile verdiği cevap cidden şah-eserdir. Hasekisi Hürrem Sultan’a yazdığı:</p>
<p><span><em>“Gözlerimden ger nihân oldunsa ey zîbâ-cemâl<br>
</em><em>Sîneden nakş-i hayâli gitmek olmuştur muhâl<br>
</em><em>Ger yakarsın âteş-i hicrânına ey Hürrem beni<br>
</em></span><em><span>Aşkın ile can verem dönmeğe yoktur ihtimâl”</span><br>
</em></p>
<p>mısralarındaki romantik şâir Sultan Süleyman, İran Sefer-i Hümayûnu sırasında ise şöyle der:</p>
<p><span><em>Allah Allah diyelim sancak-ı Şahı çekelim<br>
</em><em>Yürüyüp her yakadan şarka sipahi çekelim<br>
</em><em>İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın<br>
</em></span><em><span>Bulaşıp toz ile toprağa bu râhı çekelim</span><br>
</em></p>
<p>Muhibbî’nin torunlarından büyük bestekâr padişah III. Selim Hân’ın Arazbâr makamında bestelediği ilâhîdeki sözleri de şöyle:</p>
<p><span><em>Âşıkın gitmez dilinden hiç bu Hû-yü Hây-ı Aşk<br>
</em><em>Tutsa ger arz u semâyı serteser gavgâ-yı aşk<br>
</em><em>Bezm-i gâmda çeng gibi hem inlemek kanûn olur<br>
</em></span><em><span>Her kimin gönlünde kala bu sadâ-yı nây-ı aşk</span><br>
</em></p>
<p>Sultan Süleyman’ın ünlü vezîr-i âzâmı Makbul İbrahim Paşa da klasik kemençe icrâcısı ve bestekâr bir mûsikîşinas idi.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim Hân (28 Mayıs 1524-15 Aralık 1574) da şâir padişahlardandır. Dedesi Yavuz gibi “Selîmî” mahlası ile yazmış, dedesi yaşında (42) padişah olmuş, dedesi kadar tahtta kalmış (8 yıl), dedesi yaşında (50) ölmüş ve dedesinin adını taşımıştır. Devrindeki bütün ilim ve san’at adamları Kıbrıs Fâtihi II. Selim Hân’ın koruması altındaydı.</p>
<p>Sultan III. Murad Hân (4 Temmuz 1546-16 Ocak 1595) da ataları gibi şâirdi. Aynı zamanda da büyük bir bilgin. “Murâdî” mahlası ile yazardı. 20 milyon kilometrekareyi aşan Yemen’den Cezâyir’e, Bakü’den Bosna’ya, Tebriz’den Viyana’ya uzanan topraklarda oturan dünyanın en güçlü süper devletinin hükümdârı Sultan III. Murad Hân şöyle diyor:</p>
<p><span><em>Uyan ey gözlerim gafletten uyan<br>
</em><em>Uyan ey uykusu çok gözüm uyan<br>
</em><em>Bu dünya fânidir sakın aldanma<br>
</em><em>Mağrur olup tac ü taht’a dayanma<br>
</em><em>Yedi iklim benim diye güvenme<br>
</em><em>Uyan ey uykusu çok gözüm uyan</em></span></p>
<p>Sultan III. Mehmed Hân (26 Mayıs 1566-21 Aralık 1603) da âlim ve şâirdir. “Adlî” mahlası ile yazardı. Eğri Fatihi olarak askerlik san’atında da söz sahibidir.</p>
<p>Onun oğlu Sultan I. Ahmed Hân (18 Nisan 1590-22 Kasım 1617) da “Ahmedî” ve “Bahtî” mahlasıyla yazdığı klasik ve tekke tarzı şiirlerinde; kahramanlıktan tasavvufa, siyasetten aşka kadar geniş bir konu yelpazesi kullanmış yetenekli bir şâirdir. Genç yaşına rağmen devlet idaresinde başarı göstermiş (tahta geçme usûlünü büyük erkek evlat yerine, en yaşlı hânedan mensubu olarak değiştirmiştir.) Arapça, Farsça bilen; büyük Türk mutasavvıfı Aziz Mahmud Hüdâyî’den tasavvuf feyzi almış, Türk mîmârisine Sultan Ahmed Camiini kazandırmış san’atkâr ve san’at koruyucusu bir padişah idi. Her gün bir kağıda Hz. Peygamberimizin ismini yazıp ayak izini çizerek kavuğuna sıkıştırması ve tâcı olarak kabul etmesi kişiliğini gösteren bir davranıştır.</p>
<p><span><em>N’ola tâcım gibi başımda getürsem dâim<br>
</em><em>Kademi resmidir ol Hazret-i Şah-ı Rusûl’ün<br>
</em><em>Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir<br>
</em><em>Ahmedî durma yüzün sür kademine o gülün</em></span></p>
<p>(ünlü bestekâr Hafız Kumral’ın pençgâh makamındaki ilâhisi)</p>
<p>“Dil hânesi pür-nûr olur envâr-ı zikrullah ile” diye başlayan şiirini de Neyzen Osman Bey Hicaz İlahi olarak bestelemiştir. Hz. Peygamberin mübârek kabrinde zeytinyağı kandili yakılmasına gönlü el vermemiş, orada gül yağından kandil yakılması için vakıf kurmuştur.</p>
<p>Oğlu Osmanlı Padişahlarının en genci Genç Osman (Sultan II. Osman Hân 1604-1622) on sekiz yıllık ömrüne “Farisî” (binici) mahlasıyla şiirler yazmayı da sığdırabilmiş, kişilikli bir Gâzi Sultandı. (1621 Hotin Kalesi Seferi).</p>
<p>Tarihlerde Revan ve Bağdat Fatihi olarak anılan ve devlet idâresindeki sertliği, şahsî acı kuvveti, okçuluk ve cirit merakı ile tanınan Sultan IV. Murad Hân (27 Temmuz 1612-8 Şubat 1640) aynı zamanda “Murâdî” mahlası ile şiirler yazan “Şah Murad” mahlası ile de besteler yapan bir san’atkâr padişahtır. Sultan I. Ahmed’in üçüncü oğlu olup, 11 yaşında iken 10 Eylül 1623’te tahta geçti. Annesi meşhur Kösem Mahpeyker Sultandır. 28 seneyi bile bulmayan çok kısa bir ömür içinde iç isyanlardan İran Seferlerine ve Kırım meselesine kadar askerî ve siyasî alanda pek çok başarılı sonuçlar almış, bunların yanı sıra bilim ve san’at mensuplarını himâye etmiş, kendi de bizzat edebiyat ve müzikte eserler vermiştir. Aynı makamdan (hüseynî) altı ayrı peşrev besteleyebilecek çok kudretli bir bestekâr ve müzik bilginidir, bu özelliği ile de müzik tarihinde tektir. Bir yürük semâî ile bir ilâhîsinden başka diğer eserlerinin hepsi saz eseridir ve bilinen besteleri on beş tanedir.</p>
<p>Tebriz’i (2. defa) fethettikten sonra büyük dedesi Yavuz Selim Hân gibi oradaki bütün Türk san’atkârları İstanbul’a getirmesi, İstanbul’da san’at hayatına yeni bir canlılık kazandırmıştır. (İstanbul’un bir semtine -Emirgân- adını veren Tebriz’li Emîr Gûnâ Bey bahçe mimarisinde örnek olmuştur). IV. Murad Hân dönemindeki bu san’at hayatı padişahın yakın dostluğunu da kazanmış ve aynı zamanda mûsikîşinas olan Evliya Çelebi tarafından kayda alınmıştır.</p>
<p>Sultan İbrahim Hân’ın (5 Kasım-1615-18 Ağustos 1648) sekiz buçuk yıllık padişahlık döneminde de san’at korumacılığının devam ettiği hakkında “Safayi Tezkîresinde” ki şu kayıtla yetinilebilir: “Padişah-ı devrân Sultan İbrahim Hân, Yusuf Dedeye (daha sonra Beşiktaş Mevlevi Hânesi şeyhi olacak olan ünlü ney ve çenk üstadı ve şâir) ulûfe ve ta’yinât verile deyû hatt-ı hümayun ihsan edüp…”</p>
<p>Tarihlerde Avcı Mehmet olarak tanınan Sultan IV. Mehmet Hân (1 Ocak 1642-6 Ocak 1693) döneminin Köprülüler devresi askerî, siyasî ve idarî yönden olduğu kadar, san’at ve ilim yönünden de çok parlak bir devridir. Dâhî bestekâr Itrî, IV. Mehmet Hân’dan (Kırım Hânı Selim Giray ile birlikte) büyük destek görmüştür.</p>
<p>Bu san’at koruyuculuğu daha sonraki padişah Sultan II. Süleyman (Hattattır) (15 Nisan 1642-22 Haziran 1691) ile Sultan II. Ahmed Hân’ların (25 Şubat 1643-6 Şubat 1695) ikisinin de üç yıl yedi ay ondört gün süren kısa saltanat dönemlerinde de aynen devam etmiştir. Ayrıca II. Ahmet Hân bizzat şâir, bestekâr ve hattat (Kur’an da yazmıştır) olarak san’atkâr bir padişahtı. Günlük olarak tuttuğu hatırâ defteri çok önemli belgedir.</p>
<p>II. Ahmet Hân’dan sonra tahta çıkan Sultan II. Mustafa Hân (5 Haziran 1664-29 Aralık 1703) da amcası II. Ahmet Hân gibi şâir, mûsikîşinas ve hattattır (Hat’ta hocaları ünlü hattat Hafız Osman ve Hattat, şâir ve bestekâr Hocazâde Mehmet Efendilerdir). Şiirde mahlası “İkbâlî” ve “Meftûnî” dir. Şiirlerinin çoğu bestelenmiştir.</p>
<ul>
<li>“Müstârâk oldum lûtfuna”: Aşiran ve Hüseynî ilâhî (Ali Şir u Gani)</li>
<li>“Allah Rabbi Layezâl”: Şehnâz ilâhî (Osman Ef.) Eviç İlahi (Ali Şiru Ganî), Suzidil ilâhi (Selahattin Demirtaş)</li>
<li>“El meded ey Fahr-i Alem”: Neva ilâhî (Küçük Müezzin), Mahur ilâhî (Şeyh Ahmet Ef.)</li>
<li>“Şerm-sâr etme Hüdâyâ rûz-i mahşerde beni”: Sünbüle ve Uşşak ilâhî (Ali Şîr u Ganî), Acem ilâhî (Bahri Hüseyin Efendi).</li>
<li>“Dâim Salât olsun sana”: Çargah ve Uşşak ilâhî (Ali Şir u Ganî)</li>
<li>“Dil-i şeydayı söyletsen Rasulallah’a aşıktır”: Dilkeş ilâhî (Ali Şir u Ganî), vs.</li>
</ul>
<p>Bir diğer hattat, mûsikîşinas ve şâir padişah da II. Mustafa Hân’ın kardeşi, Lâle devri pâdişahı Sultan III. Ahmed Hân (31 Aralık 1673-1 Temmuz 1736) ’dır. Şiirde mahlası “Necîbî” idi. Mûsikîde hocası hünkâr imamı Kazasker Hafız İbrahim efendidir (ö. 1691), (Bu zât, IV. Mehmet Hân zamanında 18 yıl padişah imamlığı yapmıştır. Önemli bir bestekâr ve şâirdir.) Tosunzâde Abdullah, Küçük Müezzin Mehmet, Fındıklılı Hasan Efendiler gibi dönemin ünlü bestekârları bir onur görevi ve pâyesi olarak sarayda “müezzin-i şehriyârî” idiler. (Osmanlı Sarayında Enderûn-u Hümayunda hünkar imamlığı, müezzin-i şehriyârilik ve musâhib-i şehriyârilik daha sonraları da Mızıkâ-yı Hümayûnda hocalık gibi bu tür onur görevi ve pâyesi almamış san’atkâr hemen hemen hiç yoktur. Bu hâl devletin san’at ve san’atkârı desteklemek için ortaya koyduğu bir davranıştır). Dönemin ünlü Vezir-i Âzamı Damat Nevşehirli İbrahim Paşa da (1670?-1 Ekim 1730) kaim pederi III. Ahmet Hân gibi şâir ve bestekârdır. Hümayûn ve Mahûr makamında iki eseri günümüze ulaşmıştır.</p>
<p>Pâdişahı ve Vezîr-i âzâmı bizzat bestekâr ve şâir olan bu dönem elbette ki san’atın yükseldiği bir dönemdir ve sonraki padişah Sultan I. Mahmut Hân (2 Ağustos 1696-13 Aralık 1754) zamanında da aynen devam etmiştir. Çünkü I. Mahmut Hân da tanbûrî ve seviyeli bir bestekârdır. Zamanımıza yedi peşrev iki saz semaisi gelmiştir. Annesi Saliha Sebkâtî Vâlide Sultanın ismi ile “Sebkâtî” mahlasıyla Türkçe ve Arapça şiirleri de vardır. Türk barok mimarisinin ihtişamlı örneği Nûr u Osmaniye Camiini O yaptırmışsa da, açılışına ömrü yetmemiş, cami kardeşi ve halefi Sultan III. Osman Hân’ın adını almıştır.</p>
<p>Daha sonra Osmanlı tahtına çıkan Sultan III. Mustafa Hân (28 Ocak 1717-21 Ocak 1774) “Cihângir” mahlası ile şiirler yazan ve çok duygulu bir kişiliği olan bir padişahtı. Osmanlı Rus savaşından duyduğu üzüntü ölümüne sebep olmuştur.</p>
<p>Kardeşi Sultan I. Abdülhamid Hân (20 Mart 1725-27 Nisan 1789) da tıpkı ağabeyi gibi şâirdi (ayrıca hattat ve tarihçi) ve aynı duygusallıkla Rusların Özi Kalesi’ni alıp, kaledeki Türklere katliam uyguladığını öğrendiğinde inme inmiş ve “Ah Özi, Ah Özi” diyerek vefat etmiştir.</p>
<p>I. Abdülhamid Hân’ın yeğeni ve halefi 28. Osmanlı Padişahı Sultan III. Selim Hân (24 Aralık 1761-28 Temmuz 1808) Türk mûsikîsinde ekol sahibi dahî bir bestekârdır. 7 Nisan 1789’da padişah olmuş, devletin idâri ve askerî sisteminde Nizâm-ı Cedîd diye adlandırılan yeni düzenlemeler ve reformlar meydana getirmiş, san’at ve bilimin koruyucusu olmuş ve bizzat büyük mûsikî eserleri vermiş çok değerli bir devlet adamı ve san’atçıdır. 18 sene süren hükümdârlığı 29 Mayıs 1807’de tahttan indirilmesiyle sona ermiş ve ne yazık ki Alemdar Mustafa Paşa vakasında şehit edilmiştir. Sultan III. Selim (ve devri) Türk mûsikîsinde bir köşe başıdır. Mevlevî Âyini, durak, peşrev ve saz semâîleri, kâr, semaî, beste, şarkı, köçekçe gibi formlarda bestelediği eserlerden günümüze ulaşanlar 60’dan fazladır. Kendisinin icad ve terkip ettiği 14 makam vardır. Sûzidilârâ makamını pâdişah iken yaptığından en çok o makam tanınır, halbuki Evcârâ, Nevâ Buselik, Şevkefzâ gibi çok san’atlı ve günümüzde de kullanılan makamlar da onun tertibidir. Ayrıca, çok usta bir tanbûrî ve neyzen idi. Osmanlı Pâdişahı ve İslam Halîfesi Sultan Selim’in tanbur hocasının Tanbûrî İzak olması, Sultanın san’ata verdiği değerin bir göstergesidir. “İlhâmî” mahlasını kullanarak yazdığı şiirlerinden oluşan bir “dîvânı” vardır. Bu şiirlerinden 42 beyit Medîne’de Peygamber Mescidi’nin ön tarafındaki on iki sütuna yazılmıştır</p>
<p><span><em>“Ey Kerem mülküne sultânı Kerîm<br>
</em><em>Kulluğun Fahr bilir Şah Selim”<br>
</em></span></p>
<p><span><em>“Bin salât ile selâm olsun revân-ı pâkine<br>
</em><em>Eyler İlhâmî recâ nakd-i şefaat ruhsatin”</em></span></p>
<p>Mûsikîde usta bir icrâcı ve üstâd bir bestekâr, şiirde “Adlî” mahlasıyla yazan iyi bir şâir, özellikle celî (büyük levha halinde) yazıda büyük hattat olarak san’atkâr Türk hükümdârlarından biri de Sultan II. Mahmud Hân (20 Temmuz 1785-1 Temmuz 1839) dır. Ağabeyi Sultan IV. Mustafa’dan sonra 28 Temmuz 1808’de tahta çıktı. 31 yıllık saltanatında gerçekleştirdiği devlet düzenindeki yenilikler, Yeniçeri Ocağını kapatması, kıyafet devrimi, İstanbul’daki imar hareketleri, Mısır ve Rumeli meselelerine getirdiği çözümlerle siyasi tarihte; günümüze ulaşan 26 parça eseri ile de müzik tarihinde önemli bir yeri vardır. “Adlî” mahlasını kullanarak yazdığı şiirleri ve büyük bir hattat olması da san’atkârlığının ayrı bir yönüdür. Mûsikîyi büyük mûsikîşinas III. Sultan Selim’den öğrenmiştir. İyi bir ses icrâcısı-hânende, ve aynı zamanda tanbûrî ve neyzendir. Yeniçeri Ocağı ile birlikte Mehterhânenin de kapatılmış olması Türk mûsikîsinin gelişmesi ve yayılması açısından zararlı olmuştur. Kurduğu Mızıkâ-yı Hümâyûn ile batı müziği Türkiye’de gelişmeye başlamıştır. Sultan II. Mahmut bu olgulara rağmen kişisel san’at etkinliğini Türk mûsikîsi alanında yapmış ve dîvan, semâi, şarkı ve marş olarak besteler meydana getirmiştir. “Ebrûlarının zahmı nihândır ciğerimde” diye başlayan güftesi de kendine ait Hicaz Dîvânı bestekârlıktaki üstünlüğünü göstermeye yeterlidir.</p>
<p>II. Mahmut Hân’ın büyük oğlu Sultan Abdülmecid Hân (25 Nisan 1823-25 Haziran 1861) da babası gibi iyi bir hattât ve Türk ve Batı müziğini bilen, piyano çalan ve san’at koruyucusu olan bir hükümdârdı. Mızıkâ-yı Hümâyûn onun zamanında yeniden teşkilatlandırılmış ve batı müziği gelişip yayılmıştır.</p>
<p>Kardeşi ve halefi Sultan Abdülaziz Hân (8 Şubat 1830-5 Haziran 1876) babası ve ağabeyi gibi hattât ve mûsikîşinas ayrıca ressam idi. Sultan Abdülaziz sadece pehlivanlığa, koç ve horoz dövüştürmeye meraklı ve kaba saba bir kişilik sahibi olarak tanıtılmak istenmesine rağmen, batı ve Türk müziği olarak çok iyi bir müzik bilgisine sahip, çok iyi piyano ve lavta çalan, ve çok üstün derecede kudretli bir neyzen olan ince san’atkâr ruhlu bir pâdişahtır. Günümüze gelen Hicaz Hümayân Sirtosu, Şevkefzâ ve -güftesi de kendine ait- Muhayyer makamında iki şarkısı bu san’atkâr ruhun ürünlerindendir. Kendisinin ney hocası büyük neyzen Beşiktaş Mevlevihânesi Şeyhi Sait Dede Efendi’nin oğlu Nayzen Yusuf Paşa’dır. Abdülaziz Hân Avrupa ve Mısır’a yaptığı resmî dış gezilerde de dış kaynaklarda san’atkâr bir devlet başkanı olarak nitelendirilmiştir. (Abdülaziz Hân’ın oğlu</p>
<p>Şehzade Mehmet Seyfeddin Efendi (22 Eylül 1874-19 Ekim 1927) Osmanlı Hânedanının Sultan III. Selim’den sonraki en büyük bestekârıdır ve ayrıca ressamdır. Seyfettin Efendinin oğulları Abdülaziz, Mahmut Şevket ve Ahmet Tevhid Efendiler ile kızı Fatma Gevherî Sultan da tanbûr ve kemençe icrâcısı ve bestekârdırlar. Abdülaziz Hân’ın diğer oğlu son halife Abdülmecit Efendi çok önemli bir ressam, usta bir piyanist ve batı müziği bestekârıdır. Itrî’nin tekbirinin çok seslendirilmesi, keman ve piyano için ikileme, piyano için mazurka, piyano sonatı, vs.)</p>
<p>“Doksanüç’te (1293 Hicrî-1876 Milâdî) doksan üç gün ber-murad oldu Sultan Murad-ı nâ-Murâd” deyişi ile Osmanlı tarihindeki en kısa süreli padişahlığı dile getirilen Sultan V. Murad Hân (21 Eylül 1840-29 Ağustos 1904) babası Abdülmecid Hân döneminde gelişen batı mûsikîsini önce Mızıkâ-yı Hümâyûn şefi Guiseppe Donizetti Paşa’dan, sonra Mızıkâ-yı Hümâyûn hocalarından Miralay Lombardi Bey’den öğrendi. Çok iyi piyano ayrıca ud ve keman çalan V. Murad Hân, piyano için çeşitli eserler, valsler, polkalar, marşlar ve bazı şarkılar bestelemiştir. Kendisi şiir de yazardı. Bazı güfteleri bestelenmiştir (Hacı Arif Bey’in nihavent şarkısı “Na-Murâd’ım taliim avâredir” gibi).</p>
<p>Yerine geçen kardeşi Sultan II. Abdülmecid Hân (21 Eylül 1842-10 Şubat 1918) da iyi batı müziği bilirdi. Mızıkâ-yı Hümâyûn hocaları Miralay Lombardi ve Guatelli Paşa’dan nazariyât, Aleksan’dan Piyano öğrendi. Keman çalmayı da bilirdi. Şehzadeliği sırasında bazı batı müziği eserleri de bestelemiştir. Mobilya ince marangozluğunda cidden san’atkârdı. Yıldız Sarayı has bahçesindeki nadir ağaçları mobilyada kullanmak için yetiştirmiştir. Genel politikasının paralelinde Türk mûsikîsini koruma politikasına sahipti. Mızıkâ-yı Hümâyûn’un yanı sıra saray fasıl heyetine yeniden işlerlik kazandırmıştı. (II. Abdülhamid Hân’ın çocuklarının çoğu batı müziği eğitimi almışlardır. Abdülkâdir Efendi kemanda, Burhâneddin Efendi viyolonselde çok yüksek icrâcı idiler. En büyük oğlu Mehmet Selim Efendi usta bir piyanist idi. Kızı Ayşe Hamide Sultan ressam ve mûsikîşinastı. Arp, keman ve piyano çalardı. Batı müziğinde marş, mazurka, vals, piyano için parçalar, Türk müziğinde bir şarkı bestelemiştir. İlk eseri olan -güftesi de kendine ait- Hamidiye Marşını bestelediğinde henüz on üç yaşındadır).</p>
<p>Sultan V. Mehmed Reşad Hân (1 Aralık 1844-4 Temmuz 1918) da ağabeyleri ve kardeşi gibi babası Sultan Abdülmecid’in daha çok önem verdiği batı müziği öğrenimi görmüştü ve piyano çalardı. Mevlevî olması dolayısıyla Türk müziğini de iyi bilirdi. Osmanlı Devletinin en talihsiz zamanlarının padişahı olan Sultan Reşâd Hân aile ve devlet geleneğinden ayrılmamış, şartların elverdiği ölçüde Türk hükümdârlarının bilim ve san’at adamlarını koruma âdet ve özelliğini devam ettirmiştir. Arapça ve Fransızca bilen Sultan Reşâd Hân, şiir de yazardı. Çanakkale Harbinden bahseden ve</p>
<p><span><em>“Kapanup secde-i şükrane Reşâd eyle dua</em></span><br>
<span><em>Mülk-i İslâm’ı Hüda eyleye dâim me’men”</em></span></p>
<p>beyti ile biten şiir Sultan Reşâd Hân’ın diye bilinir.</p>
<p>Osmanlı Devletinin son padişahı olan Sultan VI. Mehmed Vahideddin Hân (2 Şubat 1861-16 Mayıs 1926) da atalarının bir çoğu gibi mûsikîşinastır. 4 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın vefatı ile tahta çıkmış, son hükümdâr olarak 17 Kasım 1922’ye kadar pâdişahlık yaptıktan sonra saltanatın kaldırılması ile Türkiye’den ayrılmıştır. O zamandan beri tartışma konusu olan siyasal kişiliği dışında çok iyi bir ses icrâcısı-hânende, kanûnî ve bestekâr olarak Türk mûsikîsi tarihinde önemli bir yere sahipti. Türk mûsikîsini ünlü bestekâr Hacı Faik Bey’den öğrenmiştir. Batı müziğindeki hocası Mızıkâ- yı Hümâyûn Kumandanı bestekâr ferik Ahmet Necip Paşa’dır. Türk Mûsikîsinin çok önemli bir nota koleksiyonunu oluşturan hocası Necip Paşa gibi Vahdeddin Hân da nota koleksiyonuna meraklı ve çok iyi bir piyanist idi. Bestekâr olarak da yetmişten fazla eser vermiştir. II. Balkan Savaşı sonunda Edirne’nin geri alınması (1913) dolayısıyla bestelediği, güftesi şâir Nigâr Hânım’a ait olan marşı, hocası Necip Paşa’nın otuz yıldan fazla Resmi Devlet Marşı olarak kullanılan “Hamidiye Marşı”ndan daha az değerli değildir. Sultan Vahdeddin’in Türk mûsikîsindeki eserleri şarkı ağırlıklıdır.</p>
<p>Türklerdeki san’atkâr hükümdârlar hakkındaki bu yazıyı bir başka san’atkâr Türk hükümdâr ile bitirelim: Şah İsmail Safavî (17 Temmuz 1487-1524). İran’da Safavî Devletinin ve Şiîliğin resmî devlet mezhebi olmasının kurucusu olan Şah İsmail, babası Şeyh Haydar ve dedesi Şeyh Cüneyd’in “Şeyhliği Şahlığa çevirmek” idealini gerçekleştirmiş ve annesi Halime Âlemşah Begüm’ün babası Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan Padişahın Otlukbeli’nde Sultan Fatih tarafından âdeta son verilen devletini, son hükümdârı Elvend Beyi Nahcevan’da yenerek ele geçirip Safavî Devleti olarak 1502’de tarih sahnesine koymuştur. 23 Ağustos 1515’de Çaldıran’da Şah İsmail’in yıldızı sönmüş, talihi dönmüş, sonraki hayatı da sönük geçmiştir. Ama, Hz. Ali hakkındaki “Dah-Nâme”, öğretici bir kitap olan “Nasihat-nâme”, lirik gazellerden geleneksel halk edebiyatı ürünlerine kadar çok başarılı bir Türkçe ile yazdığı şiirlerinden oluşan “Hatayî Dîvanı” parlaklığını halâ korumaktadır:</p>
<p><span><em>“Gönül ne gezersin seyrân yerinde<br>
</em><em>Âlemde herşeyin var olmayınca<br>
</em><em>Olur olmaza dost deyip geçme<br>
</em><em>Bir ahdine bütün yâr olmayınca<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Şah Hatayî’m edem bu sırrı beyân<br>
</em><em>Bir baştan ağlamak ömredir ziyân<br>
</em><em>Kâmil midir câhil sözüne uyan<br>
</em><em>Yanında mürşidi var olmayınca”</em></span></p>
<p>(İran’da hüküm sürmelerine rağmen bir Türk Devleti olan Safavîlerin beşinci şahı I. Abbas (27 Ocak 1571-19 Ocak 1629) da bestekârdır. Çargâh makamında bir kârı vardır).</p>
<p>Devlet başkanı olarak tuttukları -veya tutturuldukları- yol ve politikalardan artık iz bile kalmayan ama san’atkâr olarak ortaya koydukları eserleri ile hep insanlığa san’at ve kültür açısından yükselme yolları göstermeye devam eden devlet başkanı, şâir, san’atkârlardan olan Şah İsmail’in; Osmanlı Sultanı ve şâir san’atkâr Yavuz Selim Hân ile yaptığı mücadeleler ve Çaldıran Savaşı bitti. Ama, Selîmî’nin de Hatayî’nin de şiirleri bitmedi. Şâirler öldü, şiirler yaşıyor.</p>
<p>Sultan III. Selim Hân gibi çok yüksek bir san’atkârın politika -mevki ve makam kavgası- yüzünden hayatına kıyan ve kıydıran kimselerin isimleri hangi çukurda? Bestekâr III. Selim’in ve şâir İlhâmî’nin ismi ise hangi yücelerde?</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul İNANÇER</strong></span></a>
</p><p>T.C. Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 840-851</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Arel Hüseyin Sadeddin, “Türk Mûsikîsi Kimindir”, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Ergun Sadeddin Nüzhet, “Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi”, İstanbul 1942.</span></div>
<div><span>♦ İskit Yayın evi, “Mufassal Osmanlı Tarihi”, İstanbul 1963.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü Prof. Fuat, “Türk Saz Şâirleri”, Ankara 1962.</span></div>
<div><span>♦ Özalp Nazmi, “Türk Mûsikîsi Tarihi I-II”, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Öztuna Yılmaz, “Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, I-II-II Ek”, İstanbul 1969.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Timuroğunarın Orta Asya Mimari Sanatına Katkıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari</guid>
<description><![CDATA[ Timuroğunarın Orta Asya Mimari Sanatına Katkıları
Timuroğulları Tarihi Hakkında Timuroğullarının Orta Asya yapı sanatına nasıl bir katkı sağladıklarını tespit etmek gerekirse, Orta Asya tarihine göz atmak kaçınılmazdır. Timuroğullarının hakimiyet alanı, Avrupa ve Asya arasında bulunan bir sınırda ve Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan, bir zamanların büyük İpek Yolu’nun ortasından geçtiği bir bölgedir. Orta Asya yüzyılları aşan oluşum sürecinde, yerleşik ve göçebe […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c65020dbb1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Timuroğunarın, Orta, Asya, Mimari, Sanatına, Katkıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Registan-Meydani-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html">Timuroğunarın Orta Asya Mimari Sanatına Katkıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Klaus PANDER</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Timuroğulları Tarihi Hakkında</strong></span></p>
<p>Timuroğullarının Orta Asya yapı sanatına nasıl bir katkı sağladıklarını tespit etmek gerekirse, Orta Asya tarihine göz atmak kaçınılmazdır. Timuroğullarının hakimiyet alanı, Avrupa ve Asya arasında bulunan bir sınırda ve Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan, bir zamanların büyük İpek Yolu’nun ortasından geçtiği bir bölgedir.</p>
<p>Orta Asya yüzyılları aşan oluşum sürecinde, yerleşik ve göçebe büyük kültürlerin, aynı zamanda da adı sanı çoktan unutulmuş küçük etnik toplulukların şekillendirdiği kültürel ve siyasi bir kaynaşmanın potası durumunda olmuştur. Bunu Merv, Toprak Kale, Köhne Urgenç ve Pencikent’te bulunan ve farklı çağlara ait sayısız harabeler ve abideler, ayrıca, birkaç örnek vermek gerekirse,<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Afrasyab, Termes veya Nisa’daki binlerce yıl önceye ait buluntular dikkate şayan bir şekilde ortaya koymaktadırlar.</p>
<p>Değişik halk topluluklarının, ulusların ve kabilelerin yüzyıllar boyunca ve mütemadiyen hakim olmaya çalıştığı bu ülke, Yunanlar, Persler, Kuşanlar, Sasaniler, Heftalitler, Çinliler, özellikle de Türkler, Araplar ve Moğollar gibi yeni istilacılardan kaçmak zorunda kaldıkları için, sıklıkla hakimiyetlerini kaybetmişler ve daha sonra tekrar bu ülkenin sahibi konumuna gelmişlerdir.</p>
<p>XIII. yüzyılda Cengiz Han komutasındaki korkunç Moğol istilasından sonra Orta Asya’da hemen hemen bütün hayat durmuştu. İlk kez Türkleşmiş Moğolların hakimiyetleri dönemindeki, “Irmağın öte yakasındaki ülke” (Mâverâünnehir) tedrici olarak tekrar kendine gelmeye başlamıştır. Buhara ve Semerkant gibi şehirler yeniden büyük İpek Yolu’nun önemli merkezleri haline geldiler. Bir çok seferlerle Ganj Nehri’nden Akdeniz’e kadar uzanan bir imparatorluğu kuran ve Mâverâünnehir’de tek hakim olan Timur idi.</p>
<p>Görüldüğü kadarıyla sadece Timur’un kişiliği ve otoritesiyle bütünlüğü korunan imparatorluk, onun ölümünden sonra birçok halk topluluklarının oyuncağı haline gelmiş olsa bile, özellikle oğlu Şahruh (1397-1347) ve torunu Uluğbey (1409-1449) imparatorlukta barışı tesis etmeye muvaffak olmuşlardır. Bu dönem Orta Asya için son derece verimli bir dönemdi; Semerkant, Buhara ve Herat gibi şehirler İslam mimarisinin en önemli merkezleri olarak inkişaf etmişlerdir. Uluğ Bey’in ve Ebu Said’in (1451-1469) katledilmelerinden sonra ülke birçok beyliklere bölündü. Hüseyin Baykara (1469-1506) gerçi Herat’dan Timur’un kültürel mirasını birkaç yıl daha koruyup tekamül ettirdiyse de, imparatorluğun çöküşünü artık durduramayacaktı. XVI. Yüzyılın başlarında Özbeklerin gelişi ile İran kültür Rönesansı nihayet son buluyordu.</p>
<p><span><strong>Timuroğullarına Özgü</strong></span></p>
<p>Bir Mimarinin Oluşum ŞartlarıTimur’un ve daha sonra da varislerinin (Timuroğullarının) o yıllarda imkansız gibi görülen mimari alandaki başarıları ve kendilerine özgü tarzı gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bu başarının altında yatan sırrın bazıları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Ülkeyi siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir hale getirmek için, öncelikli olarak Timur kendini şehir planlamasına hasretti ve Moğollar tarafından tahrip edilen şehirlerin çevresini sağlam duvarlarla istihkam ettirerek, şehirleri yeniden imar etti. Timur, Sulama tesisleri, Kanallar, su şebekesi ve aynı zamanda yol yapımını hızlandırdı; ticari merkezlerin, pazarların, kervansarayların gelişmesi için ihtimam gösterdi ve sonunda doğu-batı ticaret yolunun tekrar Semerkanttan geçmesini temin etti.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></li>
<li>Başarılı geçen seferler sebebiyle, farklı yatırımları gerçekleştirmek için Timur, sadece gerekli olan mali kaynaklara değil, bunun ötesinde enine boyuna düşünülmüş bir idari sistem<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> çerçevesinde gerekli olan iş gücü potansiyeline de sahipti. Timur, mağlubiyete uğrattığı ülkelerin seçkinleri olan en yetenekli mimarları, yapı ustalarını, ressamları, hattatları -çoğunlukla İran kökenli- en iyi zanaatkarları ve aynı zamanda da bilim adamlarını hakimiyetinin merkezine getirdi. Böylece, Türklerin İran-Türk kültürü ile egemen bir sınıf meydana getirdiği Timur hakimiyetindeki Orta Asya’da İslam kültürünün inkişaf etmesi gerçekleşti.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></li>
<li>Elbette bu bağlamda, burada meskün halk topluluklarının yüzyıllar boyunca gelişen sanat ve kültür geleneklerini, nesilden nesile aktardıkları nazari bilgilerini ve ameli uygulamalarını -özellikle mimari alanında- temel dayanakları olmaksızın, Timur-oğullarının, o günlerde bazan gıpta edilen ve bazan da korku saçan böyle bir devleti zor kurabileceği unutulmamalıdır.</li>
<li>Mal değişimi ile birlikte sanat ve zanaat alanlarında yoğun tecrübe değişiminin gerçekleştiği büyük İpek Yolu’nun da Timuroğullarının kendine özgü bir mimari yapısının gelişiminde önemli katkıları yaptığı da kabul edilmesi gereken bir olgudur.</li>
</ul>
<p>Timur, imparatorluğunun sınırlarını batıya doğru genişletirken kullandığı aynı enerji ve hızla sadece Şehr-i Sebz’de (Yeşil Kent) yani kendi doğum yeri olan Keş’de değil, aynı zamanda başkent Semerkant’ta da muhteşem ve çok büyük eserler inşa etti: Saraylar, Hükümet binaları, camiler, -hem büyük merkez Cuma camileri hem de semt mescitleri- inşa ettiği gibi o zamanlar Orta Asya’da hiç görülmemiş büyüklükte süslü ve renkli anıtlar ve medreseler yaptırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Çağdaş bir tanık olan İspanyol elçisi Clavijo Şehr-i Sebz’e (Yeşil Kent) yaptığı ziyaretten sonra Timur’un yaptırdığı görkemli saray ve benzersiz bahçeler hakkında anlatırken, neden bahsettiğini gayet iyi biliyordu: “Her şey öyle hayreti mucib bir şekilde tasarlanmıştı ki, kabiliyetleri ile meşhur olan Paris’in zanaatkarları dahi, burada meydana getirilen eserlerin fevkalade sanat eserleri olduğu gerçeğini teslim ederlerdi. Clavijo, kendisi hakkında söylediği, ‘bizim iktidarımızdan şüphe ediyorsanız, inşa ettiğimiz eserlere bakın’ sözlerini doğrudan tasdik etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Timuroğulları döneminde birçok bölgede, örneğin bugünkü Afganistan’daki Belh’te (15. yüzyıl: Ebu Nasr Parsa Camii-Yeşil Camii ve Herat’ta (1437: Cevher Şad Medresesi ve türbesi) veya İran’daki Meşhed şehrinde (15. Yüzyıl: Cafer Şad Camii) fevkalade yapılar inşa edilmiş olmasına rağmen, aşağıda bugünkü ehemmiyetine mütenasip olarak, sadece Timuroğullarının yaptırdığı muhteşem tarihi eserler “Maveraünnehir’deki” mufassal bir şekilde izah edilecektir.</p>
<p>Hala muhafaza edilen ve tekrar ziyarete açık tarihi eserlerin yanı sıra -burada söz konusu olan etkileyici harabeler ve buralarda restore edilen muhteşem Camiler ve medreseler- Timuroğullarının büyük kültür zihniyetini yansıtan daha başka kanıtların ve tanıkların mevcudiyeti, örneğin bilimsel, edebi ve uygulamalı sanatlar alanında ortaya koyulan birçok şaheserler; aynı şekilde değişik zamanlarda yazılan sayısız seyahatnameler; Timur, Timuroğulları ve onların mirasları hakkında yayımlanan birçok bilimsel çalışma bu bağlamda zikredilmek zorundadır.</p>
<p><span><strong>Timuroğulları’nın Orta Asya’da Semerkant ve Özbekistan’daki Mimari Sanatı</strong></span></p>
<p>Semerkant’ta belli bölümleri hala ayakta olan tekrar tamir edilen veya sadece harabe olarak ziyarete açık olan ve başka hiçbir yerde olmayan tarihi eserler Timuroğullarının mimari sanatının gelişmesinin özellikle etkileyici kesitini sunmaktadır. Bunlar daha çok yüzyıllar boyu İslam mimarisi içinde sonsuz saygınlık ve hayranlık uyandıran Türbeler, Camiler ve Medreselerdir. Bunlar gerçekten “yüksek ve muazzam şekillerde başlayan ve mutena bir zerafetle biten bir sanat inkişafının temel taşlarıdır”.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Timuroğulları döneminde inşa edilen ve birbirine yakın hususi bir tarzın mimari bütünlüğünü teşkil eden türbelerden ve camilerden meydana gelen bu yapı bütünü Şah-ı Zinde’nin türbesidir. Afrasyab’ın yüksek bir tepesinde bulunan bu yer, daha Moğollar öncesi dönemde ihtiram gösterilen bir yerdi; çünkü burada Hz. Muhammed’in yeğeni Kussam b. Abbas’ın irtihal ettiğine inanılıyordu. Bunlar, bugün hâlâ açık bir mezarlığın ortasında bulunan türbeye “Şâh-ı Zinde”-Yaşayan Şâh-isminin niçin verildiğinin de bir sebebidir. Timur’un bu kutsal dağı kendi akrabalarına ve sadık arkadaşlarına mezar olarak ayırması için bu efsane yeterli bir sebep olmuştur.</p>
<p>Bundan dolayı süsü olmayan kiremitle yapılan türbe ile birlikte bir cami, kurban ve ibadet yerlerinin de olduğu Kussam İbn Abbas türbesinin (1435) bulunduğu yer, ölü şehrin “asıl hücresi” olarak kabul görmektedir. Bazı bina yıkıntıları -örneğin 11/12. Yüzyıldan kalma ufak bir minarenin duvarı gibi- Moğollar öncesi zamandan kalmışlarsa da, bugün tekrar ziyaret edilebilen bölümler XIV. ve XV. yüzyıllardan kalmadır.</p>
<p>Muhteşem bir ustalıkla oyulan ve fildişi ile süslenen kapı (1405) ‘kutsal mekanın girişinde bulunmaktadır. Kutsal mekanın önünde duran mezarlık camisinin batı duvarında bulunan, parıldayan mavi ışıklar saçan, fayans mozaiklerle ve beyaz Kur’an ayetleriyle işlenmiş haliyle mihrap, hem merkezi konumda bulunmakta ve hem de ilgileri üzerine çekmektedir.</p>
<p>1334 yılında, eğer gerçekten bu yılda inşa edilmediyse, duvarları yeniden onarılan Ziyâretgâhın (ziyârethâne) dekoru çok şaşaalı ve masraflı bir intiba vermektedir: Bu dekorun ana unsuru kesilmiş, cilalanmış fırınlanmış toprak ve farklı mavi tonlardaki fayanslardır. Buna ilave olarak yapılan mütevazı görünümdeki odada, çok basamaklı rengârenk seramik levhalarla süslenmiş Şâh-ı Zinde’nin mezarı olarak hürmet edilen bir boş mezar bulunmaktadır.</p>
<p>En eski eserlerden olan ve hâlâ muhafaza edilen Şâh-ı Zinde türbesine 1360 yılında Semerkantlı bir usta Fahr Ali tarafından inşa edilen ve mezarlık yolunun en sonunda sol tarafta bulunan Şâh Arab ve Hoca Ahmed (Yesevî) türbeleri de dahildir. Her iki türbe de, yapı stili bakımından birbirlerine benzerlik göstermektedirler: Bu köşe bingisinin üzerine oturtulmuş kubbesiyle küp şekilde inşa edilmiş bir yapıdır. Dekorda ise, gözle görülebilir farklılıklar belirginleşmektedir. Şâh Arab türbesinin süslemesinde kullanılan şekillerin, renklerin, örnek ve motiflerin -ustaca resmedilmiş çiçeklerin ve kalligrafik unsurların- ziyaretçiler üzerinde nasıl bir tesir bıraktığı, onların defalarca taklit edilmesinden ve kopya edilmesinden anlaşılmaktadır. Hoca Ahmed türbesine gelince; Cohn Wiener’e<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> göre, siyâh renkteki nakışlarla bezenen çinilerden ve koyu mavi renklerden oluşan bir kuşaktan oluşan dış cephedeki pervazda kullanılan tekniğin Orta Asya’da eşi benzeri olmamasına rağmen Mezopotamya ve Suriye’de sıklıkla kullanıldığı gözlemlenmiştir. Eğer bu türbenin dekorunu daha mufassal bir şekilde Şâh-ı Zinde’de bulunan diğer türbelerle mukayese edersek, bu tekniğin zaman içerisinde sistematik olarak -sadece Timuroğulları zamanında- iyileştirildiği ve geliştirildiği, ayrıca süsleme sanatının şekil zenginliğinin sürekli bir tarzda geliştirildiği belli olmaktadır.</p>
<p>Geniş çapta yapılan kazılardan, takriben 100 metre uzunluğundaki mezar yolunun, bunların yanı başına inşa edilen türbelere göre daha eski olduğu tahmin edilmektedir. Anlaşılan bunlar, Moğollar öncesinin şehir yolunu takip ederek, Marakanda’nın şehir surlarının bulunduğu yerde sona eriyordu. Bu gün bu yerde, hepsi Timur dönemine ait olan ve fayans süslerinin İslâmî mimari sanatının zirvesini teşkil eden türbelere götüren yola açılan bir cümle kapısı bulunmaktadır: Bu türbeler Şâdî Mülk Ata, Emir Hüseyin, Şîrîn-Bika Aka ve Emirzâde’ye aittir.</p>
<p>Şâh-ı Zinde külliyesine ait en güzel ve en iyi muhafaza edilen türbelerden biri, şüphesiz Şâdî Mülk Ata türbesidir (1371). Mimari hususiyeti ve fevkalade dekorasyonu cihetiyle bu türbe, Timur dönemi mimarlarının mimari sanatı için bir örnektir. Sadece türbenin sade şekli değil, aynı zamanda, özellikle dış cephesi göz doldurmaktadır. Sade bölümlerinin ve zarif sanatsal süsleme tekniğinin, bütün İslâm âleminde olmasa bile, Orta Asya’da Timuroğulları mimari sanatının en güzel örneklerinden birisi olarak görülebilir. Mavi-beyaz cilalı, kesilmiş fayanslardan oluşan sık döşenmiş ve açık ve koyu mavi renkte irili ufaklı çiniler, tuğlalardan yapılmış duvarı tamamen kaplamaktadır. Buna rağmen yüksek ön cephe ne fazla süslü ve ne de yeknesak bir görünüm arzetmektedir. Kayda değer bir diğer husus ise, Çin mimari sanatının göz ardı edilmesi mümkün olmayan etkisidir. Girişik bezemelerde olduğu gibi, örneğin çatal süslemelerinin yanı sıra, ikinci motif olarak kanat süslemelerindeki zenginlik, İpek Yolu’nda (üzerinde) hareketli mal değişimi yanında yoğun bir şekilde sanat ve zanaat sahalarında da bilgi ve tecrübe alışverişinin meydana geldiğine dair bir delil olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Emir Hüseyin (Tuğlu Tekin) (1376) türbesinden maalesef sadece çeşitli örneklerle -açık maviden koyu mavi ve beyaza kadar- hepsi kesilmiş fayanslardan oluşan süslemelerle kaplı olan ön cephesi kalmıştır. Canlı ve coşkulu harflerle yazılmış bir kitabede şöyle bir ifade yer almaktadır: “Benim sarayıma bir bak, Satürn (yıldızı) kendini onunla kıyaslayamaz!”<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Timur tarafından kız kardeşi Şirin Bika Aka (1385) için yaptırılan türbenin özellikle süslemeli ön cephesi dikkat çekmektedir; Burada kesilmiş cilalı porselen mozaikler-çiçek süslemeleri, büyük sarmaşık yapraklı (filiz) motifleri, sülüs tarzında geniş yazı kabartmaları ve devamlı tekrarlanan çivit ve deniz mavisi tonlardaki kıvrımlar bulunmaktadır. Bütün hepsi, her şeye hayat veren yeşil vaha, ümitvar olmanın resmidir. Pugatşenkova, bu türbenin yapısında, “Timur’un 1385 ve 1386 yıllarında Azerbaycan seferleri esnasında Tebriz’in fethedilmesinden sonra “kendi” şehri Semerkant’a getirttiği ustalardan birinin” katkısı olduğuna inanmaktadır.</p>
<p>Emirzâde’nin (1386) Türk mavisi (Turkuvaz) renginde parlak ön cephesi, Timur’un sadık dostlarından büyük bir şahsiyetin kabri, özenle bölümlere ayrılmış bir alanın, akıllıca ve sanatsal değeri yüksek olan kabartma yazılarla girişik bezemelerle, kıvrımlarla, temeli ve başlığı işlenmiş köşe sütunları ile nasıl doldurulduğunu ve âdetâ hayat verildiğini göstermektedir.</p>
<p>Özellikle açık renkleri ve süslemelerin şekillendirilmelerinde ince çizgi kullanımıyla dikkat çeken Tuman-Aka türbesi, pervazları rengârenk seramik ile kaplama sanatının gelişmiş tecrübe sürecine iyi bir örnek teşkil etmektedir. Çiçekli motifleri ve ustaca biçimlendirilmiş iç içe geçmiş sülüs yazıları, Orta Asya mimari sanatının en görkemli örnekleri olmalıdır.</p>
<p>Kadızâde Rûmî Türbesi de (1435) aynı şekilde XV. yüzyılın ilk yarısından kalmadır. Birbirlerine benzetilmeye çalışıldığı açıkça görülen turkuvaz renkli kubbeler ve kutsal ifadeler içeren veya yuvarlak tuğla mozaiği ile süslenmiş basit tuğla duvarlarının pervazlarından zarif bir şekilde yükselen kümbetler, çok uzaklardan dikkat çekmektedirler. Türbenin iç kısmında aşırı süslemeden feragat edildiği için, bu mimari eserin zerafeti ve âhengi özellikle ifade bulmaktadır. Önceleri kabul edildiğinin aksine, muhtemelen bu türbenin Uluğ Bey’in vaktiyle hocası olan meşhur gök bilimci Kadızâde Rûmî’ye ait olduğu söylenemez.</p>
<p>Gösterişsiz tuğla mozayiği içinde muhafaza edilen bugün Şâh-ı Zinde’nin aşağı giriş kapısını teşkil eden Uluğ Bey’in cümle kapısı (1435), eski Afrasyab şehir mezarlığında bulunmaktadır. Uluğ Bey’in oğullarından biri olan Abdülaziz Bahadır, kitabede eserin sahibi olarak yer alıyorsa da, bu yüksek ve üst üste konulmuş mihrap gibi üç bölüm halinde inşa edildiği anlaşılan cümle kapısına ilaveten bir çardak (dört yay) yaptıran baba Uluğ Bey’in kendisiydi. Dört tarafından açık olan on iki köşeli kubbe, tonuz (kemer) ve köşeler üzerine oturtulmuştur. Denge açısından bakıldığında kubbelerin asıl ağırlığı tamamıyla köşelere bindirilmiştir.</p>
<p>Bugün öncelikli olarak aile üyelerinin ve yüksek düzeyde şahsiyetlerin medfun bulunduğu Şâh-ı Zinde mezarlığı, sadece Orta Asya’da değil, Timuroğulları mimari sanatının çeşitliliğinin ve güzelliğinin en ilginç tanıkları olarak durmaktadır. Semerkantlı Ebû Tâhir Hoca hayranlıkla şunları ifade etmiştir: “Mavi renkli gökyüzü Şâh-ı Zinde’ye baktığında gıpta ile bu dönemin çehresini görmüştür o, şimdiye kadar böyle muhteşem güzellikte eserler görmemişti”.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Timur, düşmanlarına karşı kullandığı şiddetin aynısını sevdiği şehrin insanlarına karşı da uygulamaktaydı. Meselâ, büyük İpek Yolu üzerinde -âdet olduğu üzere- Doğu ile Batı arasında bir mola yerinde olması gereken şehir merkezinde bir ticaret ve zanaat merkezi kurmak için, Clavijo’nun haber verdiği gibi, “hiçbir uyarı yapmaksızın” şehir sakinlerinin mal ve mülklerini gasp etti. Tekrar tekrar eskiyen (yıpranan) veya harap olan ve yeniden inşa edilen ticaret merkezinden bugün dikili hiçbir şey kalmamışken, Afrasyab şehrinin devamı olarak kurulan bugünkü Semerkant’ın merkezinde kalan bilhassa camiler, türbeler ve medreseler 600 yıl sonra bile Timuroğullarının mimari sanatının şan ve şöhretinin izlerini taşımaktadır.</p>
<p>Semerkant’ta en eski tarihi eserlerden olan ve hâlâ muhafaza edilen eserlere XIV. yüzyılın seksenli yıllarında ölen Şeyh Burhaneddin Zağarcı’nın kabri olan Ruhâbâd Türbesi (1380) de dahildir. Şayan-ı dikkat olmayan cümle kapısıyla bütün haşmet, azametiyle duran mezar kubbesi, merkezî bir türbe için eşi az bulunur bir örnek teşkil etmektedir. Sade bir kiremit duvar işçiliği ile yapılan pervazlar rengini, sadece kemerlerin (tonozların) üzerinde dikdörtgen şeklinde kesilmiş cilalı tuğla ile döşenmiş levha çerçevelerinden almaktadır. Türbenin iç mekanı da mütevazıdır: Konik şeklinde genişleyen kubbeden dikey bir şekilde yükselen (ve) sarkıklarla doldurulmuş köşe, kare şeklinde bir kaidenin üzerine dayanmaktadır. Ruhâbâd, Gur Emir Türbesi ile yükselme dönemine ulaşan Timuroğullarının mimari sanatının ilk başlangıcını oluşturmaktadır.</p>
<p>Daha Timur zamanında veya ölümünden kısa bir süre sonra (14 Şubat 1405) Gur Emir Türbesi’nin (Şehzâde Türbesi) inşası bitirilmiştir. Bu (türbe) sadece büyük bir fatih olarak değil aynı zamanda İslâmî tarzda mimarinin sahibi olarak tarihe geçen şahsa ithaf edilmiştir. O zamanlara göre eşi benzeri olmayan iki yüzyıl boyunca Orta Asya, Pers ve Afgan mimarisine belgelenebilir bir şekilde kılavuzluk eden böyle bir türbeyi, Brandenburg’a<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> göre birçok mimarın ve inşaat ustasının ortaklaşa yaptığı bir eser olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Gur Emir’e hakim olan unsur, 34 metreye kadar yükselen oluklu (kaburga) şeklinde dikey oluklarla süslenmiş çanak ile muhteşem görünen kavun şeklindeki kubbesidir. Bu çadıra benzeyen kaburga kubbe, rengârenk mozaik örneğinde kûfî yazısı ile hâlâ görülebilir şekilde, “Allah’ın ebedî” olduğunu ilan eden silindir şeklindeki kemer tarafından taşınmaktadır. Kobalt ve turkuvaz renklerin hakim olduğu kare ve dikdörtgen şeklinde kesilen sayısız ufak taşlar, kubbenin bütün yüzünü kaplamakta ve itinalı bir şekilde devamlı tekrar eden hususi örnekler oluşturmaktadır. Yarım daire şeklindeki kaburgalar, devamlı bir şekilde değişen aydınlık (gün ışığı) ve bundan neşet eden gölgenin etkisi, seyredenlere zaman ve mekan algılamasında önemli bir intiba uyandıracak şekilde girift bir şekil oluşturmaktadırlar.</p>
<p>Oldukça güzel bir şekilde süslenmiş olan iç mekana girildiğinde, bu yükselen salonun dışardan türbeye bakıldığında, içerisinin nasıl olduğu ile alakalı tasavvur edilen beklentiyi kısmen doğrular biçimde olduğu görülmektedir. İç kubbenin dış kubbeyle aynı olmadığı gerçeği özellikle dikkate şayan bir husustur. Kubbenin iki katmanlı olarak inşa edilmesi, iç kubbeye basık bir görünüm kazandırırken – aynı zamanda hemen dikkat çeken- dış kubbenin oldukça yüksek görünüm kazanmasını sağlamaktadır. Timur’un bizzat kendisinin Şam’daki Emevî Câmiî’nin mihrabının önündeki ahşap çift kubbe mimari tarzını tuğlalardan ördürerek yaptırdığı söylenmektedir. Çok sayıdaki örneklerde de görüldüğü gibi bu teknik (tarz) İslâm mimarisini oldukça etkilemiştir.</p>
<p>Türbenin iç kısmında, üzerinde bir hücre pervazı (süs kuşağı) ve -Timur’un hayatını anlatan- akik taşlarından yapılmış yazı kuşağı, döşenmiş altı köşeli, ışığı yansıtan beyaz mermerden yapılmış kaidelerden meydana gelmektedir. İç kubbenin yüzey süslemesi için, altın sarısı yüzey üzerinde girişik bezemeler ve sıvanın üzerine yapıştırılan mukavvalar kullanılmıştır.</p>
<p>Timur ve onunla birlikte oğulları Miranşah ve Şahruh, torunları Uluğ Bey ve Muhammed Sultan aynı zamanda da veziri Kumar İnak ve (Timur’un hocası) Medineli Şeyh Said Berke mahzende medfundurlar. Onların mezar taşları ise, türbenin ortasında herkesin mahzende medfun olduğu yerin üzerine gelecek şekilde yerleştirilmiştir.</p>
<p>Türbenin ön tarafındaki cümle kapısını yapan mimar İsfahanlı Muhammed İbn. Mahmud’dur. Dedesine özenerek sadece Semerkant’ta değil, Orta Asya’nın diğer şehirlerinde de (Buhara, Keş) hummalı inşaatlar başlatan Uluğ Bey, bir zamanlar sağ tarafında bir dergâh ve sol tarafında bir medrese bulunan şaheser avluyu (1434) inşa ettiren şahıs olarak bilinmektedir. Bu türbe defalarca tamir edilmesini ve Orta Asya, İran hattâ bütün Türk illerindeki tarihî İslâmî eserlere esin kaynağı olmasını, bu hükümdarın şöhretine borçludur. Gur Emir bugüne kadar büyüleyici cazibesinden hiçbir şey kaybetmemiş ve muhteşem görünümü sade âhengi ve paha biçilmez süslemeleri ile İslâm dünyasındaki diğer bütün türbelerden üstün bir konumdadır.</p>
<p>Orta Asya’daki Orta Çağ’dan kalan tarihi eserler arasında Bibi Hanım Camii (1404) hiç şüphesiz Timuroğulları mimarisinin en güzel eserleri arasındadır. Söylenildiğine göre, Yeni Delhi’deki “bin sütunlu cami” örnek alınarak Timur’un Semerkant’a getirdiği mimarlar heyeti tarafından tasarlanan ve tahminen dört yıl gibi bir sürede inşaatı bitirilen bu cami, bir zamanlar doğunun en güzel camiiydi. Timur’un bizzat kendisinin Hindistan’dan döndükten sonra, tipik bir (Dört-Eyvan-Yapısı) olan caminin yapımı için emir verdiği söylenmektedir.</p>
<p>Bibi Hanım Camiinin aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edilen, onarılan yerleri ve hâlâ muhafaza edilen harabeleri bugün bile kendi içinde bir bütünlük arz etmekte ve birçok yapılardan meydana gelen bir zamanların bu büyük eserini son derece canlı bir şekilde gözümüzde canlandırmaya vesile olmaktadır.</p>
<p>Bu eserin sadece ana binası bile, devasa ve muazzam yapısından dolayı takdire şayan bulunmaktadır. Yarım daire şeklinde yeniden aslına uygun yapılan iç kubbe hâlâ zamana mukavemet ederken, 44 metre yükseklikte, kavun şeklindeki kubbe parlak mavi renkte fayans döşenmiş ve silindir biçimindeki bir kemer (kasnak) üzerine oturtulan dış kubbesi, Semerkant’ın sembollerinden birini oluşturmaktadır.</p>
<p>Ana binanın ön cephesinin düzenlenmesinde kullanılan süslerin çeşitliliği bitimsiz bir görünüm ortaya çıkarmaktadır; (Ön cepheyi), “Mozaik tekniğini inkar edercesine ve bir fırçadan çıkmışçasına canlı çizgilerle meydana getirilmiş” renkli levhalar içinde kalayla kaplı döşemeler ve parlak çiniler ile bitki ve yazı süslemeleri oluşturmaktadır.</p>
<p>1897 yılında meydana gelen bir depremle yerle bir olan fakat buna rağmen büyük masraflarla yeniden aslına uygun bir şekilde inşasına çalışılan yüksek eyvan ile iki yanında yuvarlak tarzda minarelerin bulunduğu cümle kapısı Bibi Hanım Camii’nin asıl girişidir.</p>
<p>Semerkant’ın merkezinde bugün Kum Meydanı’nın olduğu yerde, henüz Timur zamanında – sadece 20 gün içinde inşaatının tamamlandığı söylenen- (Tim olarak adlandırılan) büyük kubbeli bir Pazar vardı. Birkaç yıl sonra, kendi alanında eşi benzeri olmayan 60×70 metre ölçülerindeki bu meydanı yıktıran Uluğ Bey’in kendisiydi. Sonraları büyük resmi geçitler burada yapılmaktaydı, kanunlar burada halka duyurulmakta, idamlar burada infaz edilmekte ve (1868’de hâlâ uygulanan) kesilen kafalar burada uzun sırıklara takılarak meraklı halka gösterilmekteydi. Yüzyılların akışı içinde bu ‘Kum Meydanı’ defalarca tadilat görmüş ve kervansaraylar, camiler, bir Hanaka ve medreseler yapılmış tekrar yıkılmış ve yine tekrar inşa edilmiş ve nihayet bu Kum Meydanı’na karakteristik özelliğini veren ve onu Mâverâünnehr’in en güzel ve en büyük meydanı -bugün Özbekistan’da- yapan kalıntı kalmıştır: Dikdörtgen şeklinde yanyana inşa edilmiş Uluğ Bey, Tella Karı ve Şîr Dâr medreseleri ve cümle kapısı hizasına yapılmış üç eyvanın bulunduğu geniş bir alandan oluşmaktadır.</p>
<p>Uluğ Bey Medresesi (1420) her bakımdan harikulade ve mükemmel yapısıyla Orta Asya’daki en eski, aynı zamanda yüzyıllar boyu süren bir inkişafın sonucu olan ve İslâm medreselerine örnek teşkil eden bir eser olarak görülebilir. Meşhur gök bilimci Uluğ Bey’in saltanatı döneminde, (1417-1420) yıllarında inşa edilen ve giriş eyvanı pervaz genişliğinin üçte ikisini kapsayan büyük bir Piştak, medresenin giriş kısmını teşkil etmektedir. Kış camiinin içine, iki katlı olarak inşa edilen öğrenci odalarının bulunduğu ve haç şeklinde dört eyvanın bulunduğu kare şeklindeki bir iç avludan geçilerek varılmaktadır. Titiz bir şekilde yapılan onarımdan sonra, açık bir yüzey üzerine işlenmiş turkuvaz ve leylak renginde tuğla süslemeleri ile geometrik şekilde büyük alanlı pervazlar yine göze çarpmaktadır. Büyük bir ustalıkla renkli çinilerden oluşturulan mozaiklerden meydana gelen örnekler, alışılmışın dışında zengin ve hayal gücü geniş bir durum meydana getirmektedir: Düğümler, kûfî tarzında yazıtlar, çokgenler, yıldızlar ve çiçek motifleri, çok çeşitli ve sayılamayacak kadardır. Aynı şekilde süslemenin yapılmasında kullanılan teknikte hayretâmiz bir husustur; çok düzgün bir şekilde kesmeler, ince desenler, açık renkler ve çok yüksek kalitede cila işçiliği. Uluğ Bey Medresesi’ne bakıldığında, buranın o zamanların ilmini, sanatını ve tekniğini ortaya koyan ve açıkça görülen yüksek düzeyde bir yüksek okul olmasının ötesinde, başka bir amaç güdüldüğü intibaını verdiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bir kaya içine yerleştirilmiş muazzam açıölçer (minkale) kalıntıları, 1909 yılında Wjatkin tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Uluğ Bey’in meşhur Rasathanesi’nin (1429) çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu araştırma merkezi Uluğ Bey’in talimatları doğrultusunda tasarlanmış ve inşaatı büyük bir ihtimalle 1429 yılında bitirilmiştir. Bu rasathane, o zamanın dünyasında en modern rasathane olarak tanınmaktaydı. Burada çalışan bilim adamları, dürbünsüz ve teleskopsuz ölçümler ve bilimsel yöntemlere dayalı araştırmalar yapmaya; sadece Yakın Çağ’a kadar büyük kıymeti haiz olmayan, aynı zamanda günümüz tekniğinin yardımıyla önemli ölçüde (kıymeti) kanıtlanan yıldızların konumunu gösteren tabelalar hazırlamaya muvaffak olmuşlardır.</p>
<p>Semerkant’ın kuzey sınırında uzanan, 800 metre yükseklikteki Çoban-Ata Dağı’nda bulunan, önceleri, Çoban-Ata (Çobanların hâmisi) olarak hürmet gösterilen ve ziyaretçisi çok bir ziyaretgâh olan Çoban-Ata Türbesi (1430?), burada, türbe tanımını karşılayacak herhangi bir mezar bulunmaması sebebiyle, sadece mimari bakımdan bir türbe özelliğini taşımaktadır. Fakat ‘Çoban-Ata’ sadece, burada muhtemelen ilk defa haçtonoz (haçkubbe) inşası kullanıldığı için zikredilmeye değer bir türbedir.</p>
<p>‘İşrethâne’nin yakınında, eski mezarlık sahasında, değişik zamanlarda inşa edilen ve bir ev ile (sarnıç) ve sayısız ağaçlar ve çalılar, âhenkli bir tarzda birbirleriyle mütenasip olan bu yapı kompleksinin bütününe dahil olan Hoca Abd-i Derûn Türbesi bulunmaktadır. (’Derûn’ -dahilde olan- yani, şehir surlarının (duvarlarının) dahilinde bulunan türbe). Bu külliyedeki ağırlık noktasını, muhtemelen Uluğ Beyin XV. yüzyılın ilk yarısında XII. yüzyılda inşa edilen bir türbenin önüne yaptırdığı Hanaka teşkil etmektedir. Bu, yoğunluklu bir şekilde pencereli ve silindir şeklinde olan ara bölmeler üzerine oturtulmuş Kubbe ve ön tarafa bina edilmiş Piştak bulunan tipik Timuroğulları mimarisidir.</p>
<p>Uzun zamandır değişik ihtimallerden bahsedilmesine sebebiyet veren şâyân-ı dikkat bina, Ebû Said’in eşi Habibe Sultan-Begüm’ün en büyük kızı için yaptırdığı ve daha sonra Timur sülâlesinden çocukların ve kadınların mezarı olarak kullanılan İşrethâne (1464) türbesidir. ‘İşrethâne’ ismi (Eğlence Evi) manasında olmasına rağmen, daha sonraları birçok spekülasyonun yapılmasına sebep olmuştur. Deprem ve savaşlar, yağma ve cahilce yapılan öfke dolu tahripler, vaktiyle Orta Asya’nın en güzel mimari yapılarından sayılan ‘İşrethâne’nin bugün sadece bir harâbe olarak kalmasına sebebiyet vermişlerdir. Dış dekorasyonda az sayıda mozaiklerin ve çinilerin yanında tuğla örmenin sıcak renk tonları öne çıkarken, iç kısımda bulunan odaların dekorasyonu, hemen hemen eskiden mümkün olan dekorasyon tekniğinin bütün varyantlarını göstermektedir. Burada görünüşte ilk kez icra edilen kubbe tekniği, daha büyük kemer açıklığının iki ucunu bir araya getirmeyi mümkün kılan ve çapraz kenar ortay tekniği özellikle zikre değer bir husustur.<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Semerkantlı Timuroğullarının sonuncusunun mezarı olan Ak-Saray Türbesi (1476), Gur-ı Emir’den pek uzakta değildir. Bu türbe, Gur-ı Emir’e kıyasla, mütevazı büyüklüğe ve dekorasyona sahip, mimari yapısı cihetiyle özellikle dikkate şayan bir binadır. Bu yapıda ilk kez geleneksel dik açılı birbiriyle buluşan iki duvar arasındaki mihrap benzeri kabartılı (kubbeli) kemer sistemi yerine -yapı temelinin kare şeklinden kubbenin daire şekline geçişi olarak-, kubbenin haçtonoz kaburgası önemli ölçüde taşıma gücüne sahip bir yapı ve baklava şeklindeki kubbe bingisi ikame edilmiştir. Münferit yüzey elemanlarından merkezde yükselen kubbe tepesine keskin geçiş, daha önce olduğu gibi süslü sarkıtlarla yumuşatılmıştır.</p>
<p><span><strong>Şehr-i Sebz (Yeşil Kent) Özbekistan</strong></span></p>
<p>Timur’un arzusuna göre, Timuroğulları Devleti’nin başkenti Semerkant’ta değil, kendi doğum yeri olan Şehr-i Sebz’de kurulmalıydı. Timur tarafından tasarlanan ve yapılan sayısız kısmen âbidevî çapta olan yapılar, Timur’un hırslı tasarımlarının yıllar boyu takipçisi olduğu düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>On bir metre yükseklikteki duvarlar ile tahkim edilen ve merkezinde bir pazar, üzeri kubbe ile kapatılmış bir çarşı ve hamamlar bulunan şehre girişi mümkün kılan altı şehir kapısı vardır. Şehir merkezine pek uzak olmayan, kuzeydoğuda, Timur’un kendisi için inşa ettirdiği Ak Saray’ın (1380) bulunduğu Kumluk (Rigestân) bulunmaktadır. Bugün hâlâ bu fevkalade sarayın harabeleri bile büyük ilgi uyandırmaktadır. Önceleri kemer istinat noktaları arasındaki açıklığı 22 metreden fazla olan büyük cümle kapısının yüksek kuleleri nispeten iyi muhafaza edilmiştir. Cilalı (sırlı) ve tesviye edilmiş, kendi tabîî rengi olan sarı kahverengi ve açık mavi tuğlalardan müteşekkil yüzeyin tamamına döşenmiş tuğla örnekleri, geometrik süsler oluşturmakta ve beyaz renkte yazılmış harfler gayet sarih bir şekilde şunları ifade etmektedir: “Allah, Sultan’ın ömrünü uzun kılsın!” Sarayın iç mekanında taş döşeli ve kemer altılarla çevrili bir avlu ve büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Avlunun arka tarafında altın sarısı ve mavi renklerde çinilerle bezenmiş ve rengârenk boyanmış sayısız odaları olan irili ufaklı binalar mevcuttur; görünüşe göre, Cohn-Wiener’e<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> göre, vaktiyle Ürdün’deki Mışatta’nın inşasından bu yana Asya’da en önemli islâmî saray mimarisi olduğu şüphe götürmez devâsâ bir saray idi.</p>
<p>Şehrin güneyinde, Timur ve halefleri tarafından inşa ettirilen ve bugün hâlâ mevcudiyetini koruyan değişik tarzda camiler ve türbeler bulunmaktadır. Dâru’s-sa‘âdet (1380) yapı kompleksi ise, hususi bir atmosfere sahiptir; 70×50 metre büyüklüğünde bir alan ve bu alanda Timur’un kendisi ve âilesi için inşa ettirdiği Hazret-i İmam (1380) türbesi bulunmaktadır. Kare şeklinde bir alan üzerine yapılan ve duvar hücreleriyle genişletilen iç mekan, tepeye doğru daralan (sivrilen) çadır tavanlı, on altı cepheli bir kaide üzerinde yükselmektedir. Bu yapı, Harezmli ustaların Şehr-i Sebz’de de (Yeşil Kent) çalıştığı düşüncesini doğurmaktadır.</p>
<p>Uluğ Bey zamanında inşa edilen Gök Gumbaz Camii (1436)-Mavi Cami-, muhtemelen Semerkant’taki Bibi Hanım Sarayı Camii örnek alınarak yapılmıştır. Yüksek ve fevkalade tanzim edilmiş giriş Piştak’ı olan ve yeniden inşa edilen çifte çanak kubbeli bu cami -içerideki kubbe asma bingili ve dışta kalan kubbe ise, turkuvaz renkte çiniler ile bezenmiş ve kavun şeklinde- Şehr-i Sebz’in (Yeşil Kent) en önemli mimari yapılarındandır.</p>
<p><span><strong>Buhara-Özbekistan</strong></span></p>
<p>“İlim tahsili kadın erkek bütün Müslümanlara farzdır”. Uluğ Bey’in döneminin bu karakteristik ifadesi, meşhur Mahmud İsfahânî’nin (Semerkantlı Mimar) torunu İsmail b. Tâhir tarafından inşa edilen Uluğ Bey Medresesi’nin (1417) kapısındaki kitâbede mevcuttur. Bu sade Bilim Yuvası’, aydınlık ve özellikle âhenkli ilâve yapıları ile göze çarpmaktadır. Görünüşe göre, yüzyıllar boyu medrese yapımında bir prototip teşkil eden bu medrese, Orta Asya’da bugün hâlâ mevcut olan ve muhafaza edilen medreselerin en eskisidir.</p>
<p>İlginç ve bir o kadar da nadir rastlanan süs öğeleri, maviye boyanmış, eyvan-cümle kapısının dış kenarları boyunca devam eden ebrulu çizgi tarzını meydana getirmiş ve Renz’e göre,<a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> “ebedî serinlik veren Cennet ırmağının (kevser) bir tasviri olarak” yorumlanabilir. Girişin sağında ve solunda, üzerleri kubbe ile örtülmüş odalar bulunmaktadır: Bir cami (solda) ve üzerini örten kubbe sistemi bir kemere değil, aksine birçok büyük yarım küreye istinat eden bir dershânedir. Daha önceki mozaik ve çini dekorlardan çok fazla bir şey kalmamıştır. Zira 1585 yılında -onarım çalışmaları sırasında- eksik olan ve kırılan çiniler, daha az kıymette olan çinilerle onarılmaya çalışılmıştır.</p>
<p><span><strong>Taşkent-Özbekistan</strong></span></p>
<p>Küçük bir tepe üzerinde bulunan Kukeldaş Medresesi (1420?), yapısı ve dekorasyonu ile Buhara ve Semerkant’taki ilk örneklerini hatırlatmaktadır. Tepeden tırnağa onarılmış olması sebebiyle, fayanslarla zengin bir şekilde bezenen ana ön cephesi zikretmeye değer bir husustur.</p>
<p>Aynı şekilde, bünyesinde bir türbe, bir medrese, bir cami ve değişik konaklama binaları olan Zengi-Ata külliyesi de (XIV. yy.) son derece ilgi çekmektedir. Bu, manastır benzeri yapının merkezinde, Timur’un talimatı ile Zengi olarak adlandırılan Şeyh Ali Hoca’nın defnedilmesi için inşa edilen Zengi Türbesi bulunmaktadır. Daha önce Uluğ Bey zamanında tadilat gören türbe, eğer ölçülerinden bahsedilecek olursa, nispeten küçüktür ve üzeri kubbe ile kapatılmış iki bölümden müteşekkildir: Bu bölümler Ziyarethâne ve Gurhânedir. Daha önceleri sahip olduğu zengin donanımdan geriye sadece sayıca az mozaik parçaları kalmıştır. Rengârenk mozaiklerle bezenmiş ve türbeye giden yola açılan büyük Piştak fevkalade etkileyicidir.</p>
<p><span><strong>Türkistan-Kazakistan</strong></span></p>
<p>Türkistan şehri ilk kez X. yüzyılda, önceleri “Şavgar” daha sonraları ise, “Yesi” ya da “Yesemi” olarak zikredilmiştir. Timur burada 1394/95 ve 1397 yılları arasında, bugün Timuroğullarının mimari eserlerinden kabul edilmesi gereken bir cami ve içinde bir türbe yaptırmıştır. Bu türbeli cami, 1146 yılında vefat eden meşhur Hoca Ahmed Yesevî’ye hasredilmiştir. Meşhur İranlı mimarlar tarafından tasarlanan ve inşa edilen, muhtemelen tamamen bitirilemeyen bu cami, iddialı kuşbakışı tasarı çizimi ve âbidevî ölçüleri nokta-i nazarıyla temayüz etmiş bir yapıdır. Bu yapının manevî merkezi, yüksekliği muazzam bir kaideye istinat eden kaburgalı dış kubbe ile donatılan türbenin (mezarın) bulunduğu kısımdır. Muhtemelen Orta Asya’da ilk olan bu kutsal mekan, 35 adet birbirinden farklı yapılara sahiptir; bunların arasında, bir cami, namazgâh, kütüphâneler ve bir de Hanaka bulunmaktadır. Bu yapı, Türkistan’da sanatsal olarak imal edilmiş bir araç-gereç ve kapı kolleksiyonu ile de meşhurdur. Bizzat Timur’un talimatlarıyla yapılan ve 1399 yılında dökülen yaklaşık iki ton ağırlığındaki bronz havuz ve alışılmamış büyüklükte iki şamdan özellikle zikredilmesi gereken diğer hususlardır.</p>
<p><span><strong>Anau-Türkmenistan</strong></span></p>
<p>Timuroğulları dönemine ait orijinal mabedlerden biri, Horasan hakimi Şahruh’un (1450-1457) torunu Abdulkasım Babür döneminde inşa edilen, muhtemelen Şeyh Cemaleddin’e ithaf edilen (hürmeten yapılan) iki katlı kubbeli meşhur Kale Camiidir (1457). Bu âbidevî yapı, 1948 yılında meydana gelen depremde ağır hasar görmüştür. Ana ön cephesini, üst kısmı iki uzun minarenin teşkil ettiği 21 metre yükseklikteki Piştak oluşturmaktadır. Cümle kapısı üzerindeki kemerde bulunan dekor hususiyetle göze çarpmaktadır: Mavi zemin üzerine siyah-beyaz renkte resmedilen iki ejderha ve bunun üzerinde dikdörtgen şeklindeki bir zemine nesh karakterleri ile yazılmış Kur’ân yazısı vardır; mavi arka plan üzerine beyaz harflerle yazılmıştır. Bu yapının müessisi olduğuna inanılan ejderhalar kaybolmuş, ancak bunlar efsanelerde hâlâ yaşamaktadırlar.</p>
<p>Timuroğullarıın Orta Asya Mimari Sanatına Katkısı</p>
<div><strong>Yıl        Yer                             Mimari yapı                           Sayfa</strong></div>
<div>1335   Semerkand-              Kussam ibn Abbas              5</div>
<div>Şah-ı Zinde Türbesi</div>
<div>1360                                       Şah Arap Türbesi                6</div>
<div>1360                                       Hoca Ahmed Türbesi          6</div>
<div>1371                                       Şadi Mülk Aka Türbesi       6</div>
<div>1376                                       Emir Hüseyin Türbesi         6</div>
<div>1380                                       Ali Usta Türbesi                   *</div>
<div>1380                                       Bilinmeyen birisinin Türbesi</div>
<div>1380                                       Emir Burunduk Türbesi      *</div>
<div>1385                                       Şirin Bika Aka Türbesi        6</div>
<div>1386                                       Emir Sade Türbesi              7</div>
<div>1405                                       Tuman Aka Türbesi            7</div>
<div>1409                                       Aştek Türbesi                       *</div>
<div>1435                                       Kadızade Rumi Türbesi     7</div>
<div>1435                                       Uluğ Bey Kapısı                   7</div>
<div>1380   Semerkand               Ruhabad Türbesi                8</div>
<div>1400                                       Bibi Hanım Türbesi             *</div>
<div>1404                                       Emir Gur Türbesi                 9</div>
<div>1404                                       Bibi Hanım Camii                10</div>
<div>1420                                       Uluğ Bey Medresesi           11</div>
<div>1429                                       Uluğ Bey Rasathanesi       12</div>
<div>1430                                       Çoban Ata Türbesi              12</div>
<div>1450                                       Çanaka Türbesi ve Hoca Abd-i Darun 12</div>
<div>1464                                       İşrethâne Türbesi                13</div>
<div>1476                                       Ak Saray Türbesi                 13</div>
<div>1373                                       Şahrısab Şemseddin Kulal Türbesi *</div>
<div>1380                                       Ak Saray sarayı                   14</div>
<div>1380                                       Darü’s-sa’âdet 14</div>
<div>1380                                       Hazreti İmam Türbesi         14</div>
<div>1436                                       Gök Kubbe Camii                14</div>
<div>1438                                       Saineddin Gumbaz Türbesi *</div>
<div>1380   Buhara                      Çeşme Eyup                        *</div>
<div>1417                                       Uluğ Bey Medresesi           15</div>
<div>1390   Taşkent                     Zengi Ata Türbesi                15</div>
<div>1420                                       Kukaldaş Medresesi           15</div>
<div>1397   Türkistan                   Hoca Ahmed Yesevi Camii 16</div>
<div>1457                                       Anau Camii                          16</div>
<div>1447   Merv                           Abdullah Han Kale yerleşim bölgesi       *</div>
<div>1500                                       Bayram Ali Han Kale yerleşim bölgesi    *</div>
<div>1433   Kişduvan                   Uluğ Bey Medresesi           *</div>
<div>* Bu yazımızda mufassal olarak izah edilmemiştir.</div>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Klaus PANDER</strong></span></a>
</p><p>Trıer Üniversitesi / Almanya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 852-861</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Chronologie orientalischer Völker. Leipzig 1878.</span></div>
<div><span>♦ Albrecht, M. Russisch Centralasien. Hamburg 1896.</span></div>
<div><span>♦ Allworth, E. Central Asia. London 1967.</span></div>
<div><span>♦ André, P. Die Kunst in Zentralasien. La Loupe (F) 1996.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, W. Zwölf Vorlesungen über die Geschichte der Türken Mittelasiens. Darmstadt 1962. Belenitzky, A. Zentralasien. München 1968.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, P. N. Philologiae Turcia Fundamenta. Frankfurt 1964.</span></div>
<div><span>♦ Brandenburg, D. Samarkand. Studien zur islamischen Baukunst. Berlin 1972.</span></div>
<div><span>♦ Brandenburg, D. Die Madrasa. Graz 1978.</span></div>
<div><span>♦ Brentjes, B. Grabungen am Schah-i-Sinda in Samarkand. in. das Altertum 24 (1978).</span></div>
<div><span>♦ Brentjes, B. Mittelasien. Kunst des Islam. Leipzig 1979.</span></div>
<div><span>♦ Bronowski, H., Maahs, R. Mittelasien. Leipzig 1979.</span></div>
<div><span>♦ Burnes, A. Reisen in Indien und nach Buchara. Stuttgart 1835.</span></div>
<div><span>♦ Clavijo, R. G. Historia del gran Tamerlan. Madrid 1782.</span></div>
<div><span>♦ Cohn-Wiener, E. Turan. Islamische Baukunst in Mittelasien. Berlin 1930.</span></div>
<div><span>♦ Diez, E. Die Kunst der islamischen Völker 1915.</span></div>
<div><span>♦ Diez, E. So sahen sie Asien. Reiseberichte von Herodot bis Moltke. Berlin 1942.</span></div>
<div><span>♦ Gabain, A. von. Einführung in die Zentralasienkunde. Darmstadt 1979.</span></div>
<div><span>♦ Glück und Diez, E. Die Kunst des Islam. Belin 1925.</span></div>
<div><span>♦ Gosciniak, H. -T. Kleine Geschichte der islamischen Kunst. Köln 1990.</span></div>
<div><span>♦ Grabar, O. Die Entstehung der islamischen Kunst. Köln 1977.</span></div>
<div><span>♦ Grössel, R. Hans Schiltbergers Reise in die Heidenschaft. Hamburg 1947.</span></div>
<div><span>♦ Grunebaum, G. E. von. Der Islam in seiner klassischen Epoche 622-1258. Zürich 1966. Hambly, G. Zentralasien. Frankfurt 1966.</span></div>
<div><span>♦ Haussig, H. W. Die Geschichte Zentralasiens und der Seidenstraße in vorisl. Zeit. Darmstadt 1983.</span></div>
<div><span>♦ Hayit, B. Turkestan im Herzen Eurasiens. Köln 1980.</span></div>
<div><span>♦ Hayit, B. Turkestan im 20. Jahrhundert. Darmstadt 1956.</span></div>
<div><span>♦ Hoag, J. Islamische Architektur. Stuttgart 1976.</span></div>
<div><span>♦ Hookham, H. Tomburlaine the Conqueror. London 1962.</span></div>
<div><span>♦ Hopkin, K. Centralasia-A Traveller’s Companion. London 1993.</span></div>
<div><span>♦ Hrbas, M. und Knobloch, E. Die Kunst Mittelasiens. Prag 1965.</span></div>
<div><span>♦ King, J. Central-Asia. Hawthorn (Australia) 1996.</span></div>
<div><span>♦ Knobloch, E. Turkestan, Taschkent, Buchara und Samarkand. München 1973.</span></div>
<div><span>♦ Kühnel, E. Die Kunst des Islam. Stuttgart 1962.</span></div>
<div><span>♦ MacLeod, C. u. a. Uzbekistan. London 1999.</span></div>
<div><span>♦ Moser, H. Durch Central-Asien. Leipzig 1888.</span></div>
<div><span>♦ Nagels Enzyklopädie-Reiseführer UdSSR. München 1974.</span></div>
<div><span>♦ Otto-Dorn, K. Kunst des Islam. Baden-Baden 1964.</span></div>
<div><span>♦ Palen, C. Im Auftrag des Zaren in Turkestan 1908-1909. Stuttgart 1969.</span></div>
<div><span>♦ Papadopoulo, A. Islamische Kunst. Freiburg 1977.</span></div>
<div><span>♦ Pander, K. Sowjetischer Orient, DuMont Köln 1982 (6. Auflage 1990).</span></div>
<div><span>♦ Pander, K. Zentralasien, DuMont Köln 1996 (4. Auflage 2002).</span></div>
<div><span>♦ Pugatschenkowa, G. A. Samarkand, Buchara. Berlin 1979.</span></div>
<div><span>♦ Pugatschenkowa, G. A. Musej pod otkrytym nebom. Tachkent 1981.</span></div>
<div><span>♦ Rasina, T. u. a. Die Volkskunst der Sowjetunion. Köln 1990.</span></div>
<div><span>♦ Rempel, L. L. Architekturnji Ornament Usbekistana. Taschkent 1961.</span></div>
<div><span>♦ Renz, A. Geschichte und Stätten des Islam von Spanien bis Indien. München 1977.</span></div>
<div><span>♦ Rice, D. T. Die Kunst des Islam. München 1967.</span></div>
<div><span>♦ Rowland, B. Zentralasien. Baden-Baden 1970.</span></div>
<div><span>♦ Schlumberger, D. Der Hellenisierte Orient. Baden-Baden 1980.</span></div>
<div><span>♦ Schubert v. Soldern. Bochara. Architekt. Reiseskizzen in. Allg. Bauzeitung 64. 1899.</span></div>
<div><span>♦ Schubert v. Soldern. Die Baudenkmäler v. Samarkand. in. Allg. Bauzeitung 63. 1898.</span></div>
<div><span>♦ Smolik, J. Die timuridischen Baudenkmäler in Samarkand. Wien 1929.</span></div>
<div><span>♦ Stawiskij, B. Die Völker Mittelasiens im Lichte ihrer Kunstdenkmäler. Bonn 1982.</span></div>
<div><span>♦ George, Gerorge. Russland Wüsten und Berge. Amsterdam 1974.</span></div>
<div><span>♦ Tjurikow, W. Buchara. Moskau 1982.</span></div>
<div><span>♦ Vambery, H. Geschichte Bocharas oder Transoxanien. Osnabrück 1969.</span></div>
<div><span>♦ Vambery, H. Mohammed in Asien. verbotene Reise nach Buchara und Samarkand 1863/64. Stuttgart 1983.</span></div>
<div><span>♦ Whittel, G. Central Asia. London 1993.</span></div>
<div><span>♦ Mütercimler. Doç. Dr. Ali İbrahim SAVAŞ-Dr. Muhittin DEMİRAY.</span></div>
<div><span>♦ Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Pander K. Zentralasien-Usbekistan, Kirgisstan, Tadschikistan, Turkmenistan, Kasachstan, Köln 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Iriskulov A. u. a. Amir Timur in World History. Taschkent 1996; Albaum L. I. und Brentjes, B. Herren der Steppe, Berlin 1986.; Achmedow B. Institutes of Timur (Übers. ), Taschkent 1996, S. 190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Pander Klaus. Sowjetischer Orient, Köln 1982.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Barthold W. Zwölf Vorlesungen, Darmstadt 1962.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Pugatschenkowa, G. A. L’Heritage Architectural de Timur, Taschkent 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Pugatschenkowa G. Samarkand, Buchara, Berlin 1972. S. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Cohn-Wiener E. Turan, Islamische Baukunst in Mittelasien. Berlin 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Pugatschenkowa G. Samarkand, Buchara. Berlin 1972. S. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> a.g.e., s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Brandenburg D. Samarkand. Studien zur islamischen Baukunst, Berlin 1972.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Stierlin, H. Architektur des Islam, Zürich 1979. s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Cohn-Wiener, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/timurogunarin-orta-asya-mimari-sanatina-katkilari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Renz A. Geschichte und Stätten des Islam von Spanien bis Indien, München 1977. Albaum, L. I. und B. Brentjes. Herren der Steppe, Berlin 1986.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Merv’in Ortaçağ Kültür Hayatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mervin-ortacag-kultur-hayati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mervin-ortacag-kultur-hayati</guid>
<description><![CDATA[ Merv’in Ortaçağ Kültür Hayatı
Merv’in Ortaçağ Kültür Hayatı Merv Babiliona, Atina, Mohenjo-Daro türünden kültür merkezlerin biridir. O çeşitli tarihi devirlerde çeşitli isimler ile anılmıştır. Örneğin: Avesta ve Ahemenit taş yazılarında “Mauru”, Behistun yazısında “Marguş”, İskender’in istilasından sonra “Margiana” yahut “Margiana Aleksandriyası”, Parfiya devleti zamanında “Margaba”, Orta Çağ coğrafyacılarının çalışmalarında “Maru”, Arap istilası devrinde ise, daha çok “Merv” ismi kullanılmıştır.[1] […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64ffdc61d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Merv’in, Ortaçağ, Kültür, Hayatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Merv.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html">Merv’in Ortaçağ Kültür Hayatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Güçmurat SOLTANMURADOV</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Merv’in Ortaçağ Kültür Hayatı</strong></span></p>
<p>Merv Babiliona, Atina, Mohenjo-Daro türünden kültür merkezlerin biridir. O çeşitli tarihi devirlerde çeşitli isimler ile anılmıştır. Örneğin: Avesta ve Ahemenit taş yazılarında “Mauru”, Behistun yazısında “Marguş”, İskender’in istilasından sonra “Margiana” yahut “Margiana Aleksandriyası”, Parfiya devleti zamanında “Margaba”, Orta Çağ coğrafyacılarının çalışmalarında “Maru”, Arap istilası devrinde ise, daha çok “Merv” ismi kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Merv sözcüğünün anlamı da ilim camiasında çeşitli biçimde yorumlanmıştır 12. yy. coğrafyacısı Yakut “Merv” sözcüğüne “ateş elde etmekte kullanılan beyaz taş” anlamını vermişse, Hafizi Abru (15. yy.) ona “Çimenlik” manasını yüklemiştir. Günümüz bilginlerinin çalışmalarında ise Merv’in daha çok Hafizi tarafından ileri sürülmüş anlamı tutunulmuştur.</p>
<p>Orta Çağ yazarları Merv’i “Çarların kalbi”, “Horasan’daki tüm şehirlerin anası”, “Dünyanın dayanmakta olduğu şehir” olarak tarif etmişlerdir.</p>
<p>Merv hakkında en eski bilgiler Çin, İran ve Arap kaynaklarına dayanmaktadır. Ayrıca, Strabon’un ve Ptolomeus’un “Coğrafya” kitaplarında da eski Merv’den söz edilmektedir. A. Humboldt’a göre Ptolomeus’un “Coğrafya” kitabı ta XVII. asra kadar el kitabı olarak kullanılmıştır. Merv’in Orta Çağ kültür hayatı hakkında derin bilgileri ihtiva etmesi açısından Raşiideddin’in, Mirhond’un, Ravendi’nin, Cüveyni’nin, Beyhaki’nin, Kazvini’nin çalışmaları da son derece değerlidir. As. Samaninin 20 ciltten oluşan “Merv tarihi” adlı kitabı ise bu konuda en kıymetli kaynaktır.</p>
<p>İslam dünyası Horosan bölgesinin Orta Çağ hayatına damgasını vurmuş olan Merv 1500-1800 ha. yüzölçüme sahip olup onda yaklaşık 150.000 insan hayat sürdürmüştür. Bunlar entellektüel alandaki yüksek kültürleri ile birarada üzümleri ile de ün kazanmıştır. Tarihi kaynaklar Merv’de üretilmiş kuru üzümlerin Mısır hükümdarlarının sofrasını süslediğinden söz etmiştir.</p>
<p>Dünyanın en zengin ülkelerinden biri sayılan Merv çeşitli dini inançları bir arada bulunduran coğrafik bölge olarak da tanınmaktadır. Burada ateşperestlik, Budizm, Hıristiyanlık ve Manicilik inançlar geniş ölçüde tutunmuştur. Tarihi kaynaklar da ateşperestlik dininin vatanı olarak İran’a işaret edilmektedir. Halbuki son arkeolojik araştırmalar bunun Margiana olabileceği üzerinde hüküm vermeye imkan sağlamıştır. Prof. V. İ. Sarianidi Marguş’ta bulunmuş Zerdüşt heykeline dayanarak bu bölgenin ateşperestliğin vatanı kabul edilebilineceği tezini ileri sürmüştür. Bugün böyle bir hükmün doğru olduğu tam olarak ispat edilmemiş olsa bile onun tamamen yanlış olduğu da söylenemez. Çünkü tarih içerisinde bütün kültürlerin kaynaştığı bu Horasan bölgesi şehrinde her tür yeni inancın yahut görüşün vuzuha gelmesi için elverişli şartlar mevcuttur.</p>
<p>Eski Merv şehir kalelerinden en önemlisi olarak bilinen Gavur Kale’de 1965 yılında gerçekleştirilmiş kazı işleri sonucunda Sasani Hükümdarı Anuşirvan Hosrou I’e ait birçok kıymetli eşyalarla birlikte Sanskritçe kaleme alınmış Budistik elyazıda ele geçirilmiştir. Ayrıca Budistik mabetler de bulunmuştur. Bilginlere göre<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Budizm’in bu bölgede belirmesinde Büyük İpek Yolu etkili olmuştur. İpek Yolu üzerinden bu bölgelere tüccarlarla birlikte Budistik misyonerler de gelmiş ve yerel halk tarafından kendilerine taraftar bulmuştur.</p>
<p>1976 yılında yayımlanmış “Yahudi Ansiklopedisi”nde geçen bilgilere göre Yahudilerin Orta Asya’da (Merv, Belh, Horezm) M.Ö. VIII-IX. yy’da bulunduğuna işaret edilir. Bu din Parfiya Devleti’nin kültür hayatında önemli bir yer işgal eder. Rus bilgini B. Ya. Staviskiy’e göre bu bölgede özellikle de Merv’de önemli bir mevke sahip olan Yahudilik Soğdiyana’yı derinden etkilemiştir.</p>
<p>Hıristiyanlığın Türkmenistan’da ne zamandan itibaren mevcudiyetini sürdürdüğü daha kesin olarak bilinmemektedir. Fakat kaynaklarda<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> onların daha çok M.S. 64 yılından itibaren bu bölgede geniş bir yayılım bulduğu vurgulanır yoksa da Psevdo-Sppolit’in “On İki Peygamberler hakkındaki” eserinde Peygamber Foma’nın M.S. I. yy.’da Parfiya’da, Pers Devleti’nde, Girkaniya ve Margiana’da bu dinin taraftarı olarak faaliyette bulunduğuna işaret edilir. Pers hükümdarı Şapur Il’nin kız kardeşi Estassu’yu tedavi eden Hıristiyan Papazı Bar Şaba’nın M.S. IV. yy.’da Merv’de bulunduğunu Suryani ve Sogd kaynakları kanıtlar. Rivayetlerde ise Merv’deki 365 tane Hıristiyan kilisesinin mevcudiyetinden söz edilir.</p>
<p>Mani dininin Merv’de yayılması Sasaniler Devri’ne rastlar. Merv uzun bir süre maniheist kiliselerin merkezi hizmetini verir. Kilise merkezinin başkanlığını ise Mani’nin yardımcısı Mar Sis’in üstlenir.</p>
<p>Araplar Merv topraklarına 651 yılında son Sasani Hükümdarı III. Ezdigirt’i (632-651) takip ederek gelmiş ve İslamiyet bu tarihten itibaren bu coğrafik bölgede geniş bir yayılım bulmuştur. Bu dönemden itibaren camiler, medreseler ve kaleler kurulmuştur.</p>
<p>Günümüzde “Erk Kale”, “Gavur Kale”, “Sultan Kale”, “Şehriyar Kale”, “İskender Kale”, “Şayim Kale” gibi eski ve “Abdullah Han”, “Bayramali Han” gibi yeni Merv kalelerine bakıldığında o ister istemez insanı mucizeler ile dolu tarihin derinliklerine götürmektedir. Tarihin çeşitli çağlarında hüküm sürmüş devletlere şehir merkezi hizmetini veren bu kalelere felsefi bir bakış ile yönelindiğinde insan zihninde çağın medeniyetini yansıtan çağırışımlar uyandırmaktadır. İnsanı o çağın medeniyetinin derinliğine götürmekte, Batı ve Doğu medeniyetinden üstatlık ile yararlanarak yapılmış sentezlerle karşı karşıya getirmektedir.</p>
<p>Merv’deki en eski kale Erk Kale’dir. Bu kale Ahmenitler Devri’nde kurulmuş olup, bu devir hükümdarlarına saray hizmetini vermiştir. Rivayetlerde bu kalenin Tahamurt tarafından inşa edildiğinden söz edilir.</p>
<p>Gavur Kale, M.Ö. III. yy.’ın ikinci yarısında Selevkit Hükümdarı Antioh Sofer tarafından kurdurulur. 400 ha. yüzölçümüne sahip olan bu kalenin inşasında eski Yunan kültürünün izleri görülür.</p>
<p>Sultan Kale, Selçuklu Devleti zamanında kurdurulur. Sultan Sencer’in hükümdarlığı devrinde kalenin inşası bitmiş olduğundan o Melik Şah yahut da Alp Arslan tarafından kurdurulmuş olmalıdır.</p>
<p>Şehriyar Kale eski Merv şehir kalelerinin en küçüğüdür. Aşağı yukarı 20 ha. yüzölçümüne sahip olan bu kale XI-XII. yy.’ların kavşağında inşa edilmiştir.</p>
<p>Zaman itibariyle Sultan Kale’den sonra gelen İskender Kale ise 200 ha. yüzölçüme sahiptir. Kale çeşitli meslekten çok büyük ölçüdeki nüfusu bir arada bulundurmuştur.</p>
<p>Şayım Kale 1,28 km2 yüzölçümüne sahiptir. P. P. Bavruşenko’ya göre bu kale Selçuklu Türkmen Devleti’nin ordusunun barındığı yerdir.</p>
<p>Abdullah Han Kalesi 1407-1409 yıllarında Şahruh tarafından inşa ettirilir. Son derece derin stratejik amaçlarında düşünüldüğü bu kalenin inşasında Ala-eddin-Kukeltaşı, Musa, Emirali Şeydayi gibi çağının ünlü kişileri görev almıştır.</p>
<p>Bayramali Han Kalesi yeni Merv kaleleri içerisinde yer alır. Jukovski’ye göre bu kale büyük ihtimalle Apbas Şah’ın 1600 yılındaki Merv istilasından sonra inşa edilmiş olmalıdır.</p>
<p>Merv’in kültür merkezi haline dönüşmesinde özellikle “Büyük İpek Yolu” etkili olmuştur. Bu yolun Merv üzerinden geçmesi, Batı kültürünün ve diğer komşu halkların kültürlerinin Merv’de tanınmasına imkan sağlamıştır. Ayrıca, sekizinci yüzyılda Yunan ve Hint dillerinde yazılan bilim, felsefe ve tıp kitaplarının Arapçaya kazandırılması da buna sağlam bir zemin hazırlamıştır. Yoksa da M.S. 148 yıllarında Çin’de Budistik metinleri Çinceye aktaran okulu kurmuş olan Parfiyalı An-şi-gao’nın mani metinlerini Parfiya diline çevirmiş Mar Ammonun Vezir Anuşirvan I’in, Hekim Barziya’nın, müzisyen ve şarkıcı Barbad’ın, Batlamius’un, Almajest’ini Arapçaya kazandıran Musevi bilgini Sehil ibn Rabban et Tabari’nin, dünya kültürüne bilim, felsefe ve dinin idealde aynı olduğu görüşü, siyaset bilimi gibi yeni teoriler getiren Farabi’nin hocası İohanna ibn Haylan’ın hocasının Merv’li olması, Atina’dan kovulan felsefenin Hellenistik devirde en son, İskenderiya’dan Antakya’ya ulaşmış, Antakya’dan ise, başka şehirlerden gelmiş olanlara değil de, çoğunlukla Merv’lilere geçmiş olması, bu bölge de hayat sürdürmüş toplumda sağlam bir temele dayalı entellektüel kültür birikimin mevcudiyetini göstermektedir.</p>
<p>IX-XII. yy.’da Merv en parlak çağını yaşamıştır. Harun Reşid’in ölümünden (M.S. 813) sonra kardeşini öldürerek tahta gelen Memun Merv’i halifatın başkenti yapmıştır. O, devrinin önde gelen bilginlerini bir araya getirerek onların bilimsel çalışmalarını desteklemiştir. İran, Çin, Hint, Eski Yunan kitapları ile süslü zengin kütüphanelerin oluşmasında katkıda bulunmuştur.</p>
<p>Merv Yahya Ebu Mansur, Habeş El Hasib, Horezmi, Farabi, Ömer Hayyam gibi çağına ün salmış bilim adamları ve filozofların yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Beyzuni, hem İbn Irak’ın Kütüphanesi vasıtasıyla Merv’in entellektüel ürününden yararlanmıştır.</p>
<p>M.S. 818 tarihinde halifeliğin başkentinin Bağdat’a taşınması ile Merv ve Belh’teki bilginler Bağdat’ın kültür merkezi haline dönüşmesinde etkili olmuştur. Hatta Harezmi Bağdat’ta Harun Reşit zamanında kurulan “Beytül Hikme”nin başkanlığını üstlenmiştir.</p>
<p>Yahya Ebu Mansur ve Habeş El Hasib eski Yunan (kanun), Hint (Sindhint ve Erkend) ve Fars (Zic-i Şah) astronomi kitaplarındaki uyumsuzluğu, Memun’un isteği üzere Batlamyus’un Almajest’ine ve yeni gözlemlere dayanarak tashih etmişlerdir. Yahya Ebu Mansur öldükten sonra Habeş El Hasip “El Dımışkı” adlı maruf zic’ini hazırlamıştır. Ayrıca, Habeş El Hasib trigonometriye tanjan ve kotanjan düşüncelerini getiren bilgin olarakta tanınmaktadır.</p>
<p>Harezmi “El Cebir v’el Mukabele” adlı eseri ile bilim alemine sistemli bir biçimde işlemiş yeni çözüm metodlu cebri kazandırmıştır. 12. yy.’da bu eser “Algebra” adı altında Latinceye çevrilmiş ve cebir Batı’da ilk kez bu kitap vasıtası ile öğrenilmiştir. Geç Orta Çağlarda Hint ve Arap sayıları ile yapılmış “Algorizm=algoritma” adı ile anılan hesap yöntemi de modern dünya da bu kitap vasıtası ile “Algoritma” adı ile tanınmıştır. Anlamı “Özel Hesaplama Yolu”dur. Harezmi, cebir alanındaki üstünlüğünü çağdaşı Abdulhamit İbn Türk ile paylaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ayrıca Harezmi Ömer Hayyam’ın da bu alan ile ilgili çalışmalarını derinden etkilemiştir.</p>
<p>Harezmi astronomi ile ilgili iki Zic hazırlamıştır. Bunlardan biri Fergani, ötekisi ise Beyruni tarafından eleştirilmiştir. Onun Fergani tarafından eleştirilmiş Zic’i 700 yıl sonra Adelard tarafından Latinceye kazandırılmıştır.</p>
<p>Farabi felsefe, mantık, geometri, fizik, siyaset, müzik alanındaki çalışmaları ile “Muallim-i Sani” adına hak kazanmıştır. Ayrıca, müzik teorisyeni olarak da tanınmaktadırlar. Farabi’nin “Müziğin Büyük Kitabı” adlı eseri Fransız bilgini D. Erlanc’ın 1930-1939 yıllarında yayınladığı “Arapların Müziği” adlı 6 ciltlik kitabının 2 cildini oluşturmuştur. Muallim-i Sani’nin felsefe, bilim, sanat ve dinin idealde bir olduğu görüşü Batı dünyasını derinden etkilemiştir. 13. yy.’da Aquinas’lı Thomas bu görüşten yararlanarak Aristoteles felsefesi ile Hıristiyan teolojisi arasında terkip yapmıştır. Bu terkip Katolik kilisesi tarafından resmen kabul edilmiştir.</p>
<p>Farabi’nin manevi öğrencisi İbn Sina’dan da söz etmek yerinde olsa gerekir. İbn Sina, Aristo’nun “Metafizik” kitabına Farabi’nin bu kitaba yazdığı muhtasarı okuduktan sonra anladığını söyler. “Danışname” (Bilimler Kitabı) ibn Sina’nın en önemli felsefe eseridir. Kitap mantık, metafizik ve fizik bölümlerden oluşmaktadır. İbn Sina “Can Hakkında” adlı eserini şiir ile yazmıştır. Onun “Etik İlmi Hakkında Antlaşma” adlı kitabı felsefenin etik problemleri ile ilgilidir. O “Bilimler” kitabında müziğin tanımı, müziği anlamakta matematik ve fiziğin rolü, söz ve müzik ilişkileri gibi problemlere değinmiştir.</p>
<p>Beyruni de, İbn Irak’ın Kütüphanesi yardımıyla da olsa eski Merv’in entellektüel ürününden yararlanmıştır. Beyruni (973-1048) matematik, astronomi, jeodezi, coğrafya ve tarih ile ilgilenmiştir. O “Astronominin Anahtarı”, “Kronoloji”, “Mesud’un Yasası”, “Yıldızlar Hakkında İlim”, “Hindistan Tarihi” gibi eserleri kaleme almıştır. Ayrıca, Ptolomeus’un “Coğrafya”, Ebu Abdullah Ceyhani’nin “Yolların ve Devletlerin Kitabı” eserlerine dayanarak 995 yılında temsili yer küresini yapmıştır. Bu dünyada yapılmış ilk yer küresi maketidir. Avrupa’da yer küresi maketi “Yer Elması” adı ile 1492 yılında Nurnbergli Martin Behayım tarafından yapılmıştır. Beyruni, Ömer Hayyam, Nasreddin-i Tusi, Uluğ Bey gibi bilginlerin manevi hacasıdır.</p>
<p>Ömer Hayyam (doğum 1048) üstün bir felsefi, matematik ve astronomi bilgisine sahip düşünürdür. Ömer Hayyam “Öklides Kitabına Tefsir”, “Fiziğin Kısaca İzahı”, “Zenginlikler Hazinesi”, “Varlık ve Borçluluk”, “Aritmetikteki Zorluklar”, “El Cebir v’el Mukabele’nin Çözümünde İspat” vs. kitapları ilim alemine kazandırmıştır. Ömer Hayyam’ın cebir ile ilgili çalışmalarından Avrupa’da yaklaşık 700 yıl sonra 1742 yılında C. A. Nerman’ın differensiyel hesaplamalar hakkındaki kitabında söz edilmektedir. O bugünkü kullandığımız takvimden bir dakika dakik takvimin kurucusudur. Ömer Hayyam şair olarak da şiir aleminde tanınmaktadır. Onun şiirleri kısadan manalı çok derin felsefi düşünceleri içermiştir. Şiirleri Avrupa edebiyatını derinden etkilemiştir. İngiliz alimi Fitscerald 1859 yılında onun 100’ü aşkın şiirini bir arada bulunduran “Ömer Hayyam’ın Rubaileri” adlı eserini yayınlamıştır. Kitap 19. yy. sonuna kadar 25 kez yeniden basılmıştır. Fransız bilgini M. Nikola ise, 1867 yılında Ömer Hayyam’ın 464 şiirinden oluşan kitabı yayınlamaya muvaffak olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Merv bilginleri ile birlikte Abul Abbas bin Hanuzal Mervezi, Mesud Mervezi, Muhammed İbn Salih Mervezi, Harısı Mervezi, Ebu Nasır Margezi, Saffar Margezi, Hakaki Margezi, Toyyan Margezi, Kevkebi Marvezi, Beşşar Margezi, Kesayi Mervezi, Emmari Mervezi, Escedi Mervezi, Firdövsi,<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Abu Hanife Mervezi, Nasır Hüsrev Mervezi, Auhaddin Ali İbn Muhammed İbn İshak, Fahreddin Mervezi, Rafıg Mervezi, Gazali Mervezi, Fakıkı Mervezi, Şehabuddin Abulhasan Talha, Samayı Mervezi, Dakayeki Mervezi, Fotuhi Mervezi, Abu Ali Mervezi, Nadır Mervezi, Carubi Mervezi, Hoja Hüseyin Mervezi, Mevlana Vakıgı Mervezi, Muhammed Haşim Mervi Homay Mervezi gibi şairleri ile de ün kazanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Selçuklu torunları olarak Sultan Sencer’in Türbesi ile ilgili bilgiler bizim için daha da ilgi çekicidir. Türbe köşk şairi Alaeddin Enveri’nin önerisi ile yaptırılır. Türbenin mimarı Muhammet İbn Atsız’dır. Türbe “Ahiret Evi” diye de adlandırılır. Türbe mimarlık sanatının eşsiz örneklerindendir. Türbenin yapımında kullanılan yöntem Batı Avrupası’nda ancak 300 yıl sonra bilinçli olarak kavranılmış ve uygulama alanına konulabilmiştir. Yani Sultan Sencer’in türbesinin yapımında kullanılan yöntem 300 yıl sonra Rönesans mimarı Filippo Brunllesko tarafından “Santa Maria” Kulesinin yapımında kullanılmıştır.</p>
<p>Bilimdeki ve mimarlık sanatındaki bu tür başarılar ancak kütüphane gibi yüksek seviyeden kültür değerinin mevcudiyeti ile mümkün olmaktadır.</p>
<p>Kitap halkın kutsal düşüncelerini anıtsallaştıran bir araçtır. Modern felsefenin kurucularından F. Bacon (1561-1626) haklı olarak kitaba “Zaman dalgasında seyreden ve kıymetli yükünü değerini kaybetmeden kuşaktan kuşağa aktaran gemi”ye benzetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Hükümdarların kitabın böyle bir işlevinin farkında olması onların kitap yığmaya, kütüphane kurmaya yöneliş faaliyetlerini kamçılamıştır. Böylece, kitaba düşkünlük hükümdarlar arasında bir gelenek haline dönüşmüştür. Örneğin eski Roma yazarı Avel Gelley’den (2. yy.) öğrendiklerimize göre İran Şahı Kserks, Atina’yı işgal ettiğinde birtakım kitapları da Pers Devleti’ne götürmüştür. Ama sonra İskenderin ordu komutanı Selçuk Nikotor (M.Ö. 338-281) bu kitapların Atina’ya geri götürülmesini sağlamıştır. Atina’dan getirilmiş kitaplar Perslerin Atina’yı istilasından (M.Ö. 480) I. Selevk’in tahta geçmesi (M.Ö. 312) arasındaki 168 yıl içerisinde Pers hükümdarlarının sarayını süslemiştir.</p>
<p>Merv söz konusu olduğunda da hemen onun çok zengin kütüphanesi akla gelmektedir. “Bağdat Tarihi” adlı kitabın yazarı 9. yy. bilgini Ahmet İbn Tahir’in araştırmalarından öğrendiklerimize göre son Sasani Şahı III. Ezdigirit (632-651) Araplardan kaçıp Merv’e geldiğinde Pehlevi elyazılarının da Merv’e götürülmesine hüküm vermiştir. A. Mes’e göre bu kitaplar ünlü Orta Çağ Merv kütüphanesinin kurulmasına temel teşkil etmiştir. V. V. Berthold ise, bu elyazmaların Abbasi Halifesi Memun’un hükümdarlığı devrinde (M.S. 813-833) bulunduğunu fakat Moğol istilasından daha önce mi, yoksa Moğol istilasıyla mı yok edildiği hususunun belirsiz olduğu görüşünü savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ayrıca, Harezm’deki kütüphanenin Araplar tarafından yakıldığı hakkında Beyruni sarih bilgiler vermektedir. Kütüphaneleri tahrip etmek olgusu da tarihte sık sık karşılaşılan olaydır. Çünkü az önce işaret etmiş olduğumuz gibi kütüphane halkın tarih ve kültür bilincini birarada tutan arşivdir. Bu arşivin ele geçirilerek tahrip edilmesi toplumun tarih ve kültür bilincini yok etmek, milli varlığına son vermek için en iyi araçtır. Merv Kütüphanesi’nin son günlerini aydınlatmak açısından Yakut’un ifadeleri daha da ilgi çekicidir. Merv Kütüphanesi hakkında Arap seyyahı Yakut şöyle bilgi vermektedir: “Ben Merv’den ayrıldığımda orada on tane çok zengin kütüphane bulunmaktaydı. Ben camide bulunan iki kütüphaneden bahsetmek istiyorum. Bunlardan birisi “Aziziye” Kütüphanesi’dir. Bu Sultan Sencer’in korumalarından Aziz-Al-Din Ebu Bekir Atik Al-Zincani Reyhani’nin ismi ile ilgilidir. Bu kütüphanede 12.000 cilt civarında kitap bulunmaktadır. Öteki kütüphanenin ismi “Kemaliye”dir. Bu Nizam al-Mülk al- Hasan İbn İsak’ın yaptırdığı kütüphanedir. Samani’nin ismini taşımakta olan iki kütüphane daha vardır. Ayrıca, “Amidiye” ve “Omariye” kitaplıkları, “Mecel Mülk”ün kütüphanesi de mevcut idi. “Hatuniye” Kütüphanesi’nden kitap almakta kolaylık sağlanıyor idi. Benim evimde o kütüphaneden ödünç alınan kıymeti 200 dinarı aşan kitapların iki yüzden fazlası bulunmaktaydı”.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Ne yazık ki, bu kütüphaneler de Moğol orduları tarafından yıkılmıştır.</p>
<p>1221 yılındaki Moğol istilası Merv’in hayatını yaklaşık 200 sene geriye itmiştir. Moğollar Merv’de 1.300.000 insan öldürmüştür. Çoluk çocuk ile birlikte 300-400 sanat uzmanı esir olarak götürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Merv şehri tamamen yıkılmıştır. Şehir bir daha eski haddine ulaşamamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Güçmurat SOLTANMURADOV</strong></span></a>
</p><p>? / Türkmenistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 862-865</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Güçmurat Soltanmuradov, “Geçmişin Yankısı”, Bilge Tanıtım Tahlil Eleştiri Dergisi, sayı 12, Bahar 1997, AKM Yayını Ankara s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Orazpolat Ekäyev-Baharlı, Övez Gündogdıyev, “Marı Şaların Kalbı” Aşgabat 1998, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bkz. Not 2, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Abdülhamid İbn Türk’ün Katışık Denklemlerde Mantıkı Zaruretler adlı yazısı ve Zamanın Cebri, TTK MTB Ankara 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Nursähet Bayramsähedov, Gündogarın Beyik Danaları, Aşgabat, Magarıf 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Firdövsi “Şehname” adı ile tanınan ünlü kitabını yazdığında halk destanlarından yararlanmak amacıyla Mesudı Mervezi ve Azadı Serva’nın yanında bulunmuştur. Bkz. not 2 s. 56-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz 2. s. 54-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A. Yazberdiyev “Knijnoye Delo Sredney Azii v Doislamskiy Period” ılım, Aşgabat 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Almaz Yazberdiyev, Eski Merv ve Kütüphaneleri, Milli Kütüphane Yayınları. Ankara 1998, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Azım Ahmedov, Geçmişin âanı, Magarıf, Aşgabat, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mervin-ortacag-kultur-hayati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Güçmurat Soltanmuradov, Eski Merv Çevresine Kültür Felsefesi Açısından Bakış, Bilig. Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi. 16/Kış 2001, s. 47-58.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Buhara Camileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buhara-camileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buhara-camileri</guid>
<description><![CDATA[ Buhara Camileri
Bugün Özbekistan sınırları içinde kalan Buhara kenti, erken dönemlerden itibaren Orta Asya’nın önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur. Buhara bilinen en erken tarihli örneği Karahanlılara ait olan ve büyük çoğunluğu 16 ve 17. yüzyıldan kalan çok sayıda caminin bulunduğu önemli bir Orta Asya kentidir. Günümüzde Buhara şehir merkezinde, 12. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar uzanan zaman […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64fd36311.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Buhara, Camileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Buhara-Camileri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html">Buhara Camileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rüçhan BUBUR</strong></span></a>
</p><p>Bugün Özbekistan sınırları içinde kalan Buhara kenti, erken dönemlerden itibaren Orta Asya’nın önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur. Buhara bilinen en erken tarihli örneği Karahanlılara ait olan ve büyük çoğunluğu 16 ve 17. yüzyıldan kalan çok sayıda caminin bulunduğu önemli bir Orta Asya kentidir.</p>
<p>Günümüzde Buhara şehir merkezinde, 12. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar uzanan zaman dilimi içinde inşa edilmiş 47 tane cami bulunmaktadır. Bu camilerin hemen hemen yarısı işlevini sürdürürken, diğerleri depo, işyeri, ev, kütüphane gibi farklı işlevlere hizmet vermektedirler. Biz bu yazımızda, 12. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında inşa edilmiş camileri tanıtacağız.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Buhara’da 12.-18. yüzyıllar arasında inşa edilmiş camiler avlulu camiler ve avlusuz camiler olmak üzere iki ana başlık altında toplanır. Avlusuz yapılar tek kubbeli, eşdeğerde çok kubbeli ve ahşap tavanlı camiler olmak üzere üç alt başlıkta incelenebilir. Buhara’daki camilerin ikinci ana grubunu oluşturan avlulu camiler ise; bir kenarında harimin yer aldığı, ortalarında eyvanlı ve revaklı bir avlu bulunan büyük boyutlu yapılardır.</p>
<p>Buhara’da tek kubbeyle örtülü camilerin iki önemli örneği 18. yüzyıla ait Kokilayi Hurd Camii ve Hoca Tabband Camii’dir. 1704 yılına tarihlendirilen Hoca Tabband Camii, tek kubbeyle örtülü kare planlı bir harim ile bu harimi doğu ve kuzeyinden kuşatan “L” biçimli son cemaat yerinden oluşur.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ahşaptan inşa edilen son cemaat yeri batı ve güneyden birer duvarla kapatılmıştır. Son cemaat yerinin önünde, aynı planda sonradan inşa edilmiş ikinci bir son cemaat yeri daha bulunur. Cami tuğla malzemeyle inşa edilmiştir. Yüzeyinde çapraz atılmış yalancı kaburgalar bulunan kubbesinin tepesinden bir fener yükselir. Harime, doğu cephedeki bir, kuzey ve güney cephelerdeki ikişer adet açıklıkla girilmekteydi. Bu açıklıklarından güneyde bulunanlar sonradan tuğla ile örülerek kapatılmıştır. Kare planlı harimin üzerini örten kubbeye sivri kemerli derin tromplarla geçilmiştir. Harim dördü kubbe eteğine açılmış toplam dokuz adet pencere ile aydınlanmaktadır. Batı duvarının ortasında beş kenarlı plana sahip mihrap nişi yer alır. Sivri kemerli mihrap mukarnaslı bir kavsaraya sahiptir. Mihrap çini mozaik teknikte süslenmiştir.</p>
<p>Tek kubbeli olmakla birlikte, bazı yapılarda kare planlı harimin iki ya da dört yönde birer eyvanla genişletilmiş olduğu görülür. Bu örneklerden 16. yüzyılın birinci yarısına tarihlendirilen Hoca Zaynutdin Camii’nde, harim doğu ve batı yönüne yerleştirilmiş birer eyvanla iki yönde genişletilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Zeminden yaklaşık 60 cm. yüksekliğinde bir subasman üzerine oturtulmuş yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Cami, doğu ve batısından birer eyvanla genişletilmiş tek kubbeyle örtülü harim ile bu harimi doğu ve kuzeyinden kuşatan “L” biçimli son cemaat yerinden oluşur (Şek.1, Res.1). Harimin batısına farklı büyüklüklerde dört adet mekan ile batı cepheye açılan sivri kemerli bir eyvan inşa edilmiştir. Harimi örten kubbe dışta kare şekilli yüksek bir kaide üzerinde yükselen sekizgen bir kasnağa oturtulmuştur. Kubbe yüzeyinde çapraz atılmış yalancı kaburgalar bulunmaktadır.</p>
<p>Güney cephenin ortasında, cepheden yüksek inşa edilmiş sivri kemerli bir eyvan ile iki yanında sivri kemerli birer niş yer almaktadır. Beş kenarlı plana sahip eyvandan harime; nişlerden ise, çatıya ve yapının güneybatı köşesinde yer alan mekanına ulaşılmaktadır. Yapının batı cephesi ise, sokağın biçimine göre şekillenmiştir. Cephenin kuzey kesiminde dikdörtgen planlı sivri kemerli bir eyvan, güneyinde ise, iki adet pencere yer alır. Bu eyvandan harimin batısındaki mekanlara geçilmektedir.</p>
<p>Yapının kuzey ve doğu cephelerinin önünde, güney ve batıdan birer duvarla kapalı “L” biçimli ahşaptan bir son cemaat yeri bulunur. Harimin son cemaat yerine bakan kuzey ve doğu cepheleri tamamen alçı ile sıvanmıştır. Bu cephelerde çökertmelerle çerçeveli sivri kemerli nişler bulunur.</p>
<p>Kare planlı harim, doğu ve batısından dikdörtgen planlı birer eyvanla genişletilmiştir. Bu eyvanlardan batıda yer alanı diğerinden daha derin tutulmuştur. Kare planlı harimin üzeri dilimli bir kubbeyle örtülüdür. Dilimli kubbenin eteğinde üç sıra mukarnas şeridi yer almaktadır. Kubbeye geçiş sivri kemerli derin tromplarla sağlanmıştır. Harimi genişleten eyvanlar, sivri kemerli mukarnaslı birer kavsaraya sahiptir (Res.2). Harim, kuzey ve güney duvarları ile kubbe eteğinde yer alan sivri kemerli 11 pencere ile aydınlanmaktadır. Harimin doğusundaki eyvanda dikdörtgen şekilli bir giriş açıklığı, batısındaki eyvanda ise mihrap nişi bulunur. Bu nişi dıştan mukarnas kavsaralı ikinci bir niş taçlandırmaktadır.</p>
<p>Kare planlı harimin eyvanlarla genişletildiği diğer bir örnek de 16. yüzyıla tarihlendirilen Hazreti İmam Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yapının kubbeyle örülmüş kare planlı harimi dört yönde birer eyvanla genişletilmiş, doğu eyvanına da ikinci bir giriş eyvanı birleştirilmiştir. Doğu ve kuzeyinden “L” biçimli bir son cemaat yeri ile kuşatılmış harimin kuzey ve güneyine üçer mekan yerleştirilmiştir.</p>
<p>Harimin ortasındaki kare planlı alan çift cidarlı bir kubbeyle, bu alana açılan eyvanlar ise sivri kemerli birer tonozla örtülüdür. Yapının doğusunda bir havuz, güneydoğusunda ise silindirik gövdeli güdük bir minare yer alır. Yapıda inşa malzemesi olarak kabayonu taş ve tuğla kullanılmıştır. Yapının çift cidarlı kubbesinden içteki, dıştan oldukça yüksek bir silindirik kasnak içine alınmıştır. Bu kasnak köşe kenarları kısa olan ve üç basamak halinde yükselen bir kaide üzerine yerleştirilmiştir. Bu kasnağın üzerine de sivri bir kubbe oturtulmuştur. Harim sekizi kubbe eteğinde yer alan, sivri kemerli 11 pencere ile aydınlanmaktadır. Dört yönde dikdörtgen planlı eyvanlarla genişletilmiş harimin merkezindeki kare planlı alanda, karşılıklı olarak eyvanların başlangıcına yerleştirilmiş yüksek sivri kemerlerin birbirleriyle kesişmesiyle, ortada eyvanlardan daha yüksek kare bir alan oluşturularak üzeri pandantif geçişli bir kubbeyle örtülmüştür. Bu alanın köşelerinde de tromp benzeri geçiş unsurları oluşmuştur. Yüksek olan kubbeli alan ile eyvanlar arasında kalan kesim ise, yarım haç tonoza benzeyen farklı bir örtü sistemine sahiptir. Batı eyvanının dip duvarına mukarnas kavsaralı ve beş kenarlı bir mihrap nişi yerleştirilmiştir.</p>
<p>Hazreti İmam Camii gibi kubbeyle örtülü kare planlı harimi dört yönden genişletilmiş bir örnek de 1712’ye tarihlendirilen Bolo Hauz Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ancak, Bolo Hauz Camii’nin batı kenarında bulunan eyvan, Hazreti İmam Camii’ndeki eyvanlar gibi derin tutulmuştur. Diğer üç yönde ise, derin tutulmuş birer kemerle genişletilmiştir. 1915 yılında, yapının doğusuna ahşaptan bir son cemaat yeri, güneydoğusuna ise minare eklenmiştir. Harime giriş güney, kuzey ve doğu cephelerinde bulunan birer açıklıkla sağlanmıştır. Ana giriş, doğu cephesinin ortasındaki derin bir eyvan içinde bulunur. Bu giriş eyvanının kuzey ve güneyinde yan yana iki katlı mekanlar yerleştirilmiştir. Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Dıştan yuvarlak bir kasnak üzerine oturtulmuş kubbe yüzeyinde çapraz atılmış yalancı kaburgalar dikkati çeker. Harimin ortada kalan kare planlı alanı pandantiflerle geçilen bir kubbeyle örtülmüştür. Harimde, kubbeye geçiş pandantiflerle sağlanmıştır. Harimi genişleten eyvanlar arasında kalan köşeler, mukarnaslı derin tromplarla dolgulandırılmıştır. Diğerlerinden daha derin tutulmuş batı eyvanına mihrap yerleştirilmiştir. Caminin son cemaat yerinde ahşap, alçı ve sırlı tuğla; harimde ise, alçı ve kalemişi süslemeler bulunur.</p>
<p>Buhara’da eş değerde çok kubbeli cami örneklerinin en erken tarihlisi, kentin de en erken tarihli yapılarından biri olan Muğak Attari Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bugün Dokuma Eserleri Müzesi olarak kullanılan yapı, Samaniler Devri’ne ait Mah Camii’nin temelleri üzerine 12. yüzyılda Karahanlılar tarafından inşa ettirilmiştir. Yapıya 16. yüzyılda (Abdülazizhan Dönemi’nde) doğusundaki taçkapı eklenmiştir. Bugün zemin seviyesinden yaklaşık dört metre kadar aşağıda kalmış yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Cami, eşdeğerde çok üniteli plan şemasında inşa edilmiş bir harim ile bu harimin doğu ve güney cephelerinde yer alan dışa taşkın birer taçkapıdan oluşur (Şek.2, Res.3). Doğu batı yönünde, derinlemesine uzanan harim iki sıra halinde dizilmiş altı ayak ile 12 eşit bölüme ayrılarak her bölüm pandantif geçişli birer kubbeyle örtülmüştür (Res.4). Mihrap ekseninde yer alan kubbelerden girişe göre birinci ve üçüncü kubbe çift cidarlıdır. Sekiz dilimli sivri birer kubbe şeklinde inşa edilen bu kubbeler, dışta sekizgen formlu yüksek birer kasnak üzerine oturtulmuştur. Güney cephenin doğusunda yapının orijinal taçkapısı yer alır (Res.5). Dışa taşkın inşa edilmiş taçkapı hemen hemen cephenin yarısını kaplamaktadır. Zeminden yaklaşık 100 cm. yüksekliğinde bir kaide üzerinde yer alır. Bu kaidenin alt kesimi tuğla ile üst kesimi üç sıra kesme taşla inşa edilmiştir.</p>
<p>Kare yakın yatay dikdörtgen şekilli taçkapının iki yanında, ön yüzlerinin alt kesimlerine ikişer çeyrek sütun yerleştirilmiş tuğladan payanda görünümlü kütlesel çıkıntılar yükselir. Taçkapı ana nişi, dikdörtgen planlı geniş sivri kemerli bir eyvan şeklindedir. Bu eyvan köşeleri mukarnas bingilerle doldurulmuş ortası ise düz bırakılmış çeyrek kubbeyle örtülü bir kavsaraya sahiptir. Kavsara kuşatma kemeri köşelerde vazo şekilli başlıklara sahip daire profilli sütunçeler üzerine oturur. Bu sütunçeler yassı küre şekilli kaidelere sahiptir. Doğu cephesine 16. yüzyılda eklenmiş taçkapı, hem cepheden dışa taşkın hem de beden duvarlarından oldukça yüksek inşa edilmiştir. Bu taçkapı ile harim arasında, kare planlı, üzeri kubbeyle örtülü bir geçiş aralığı yer alır. Taçkapıdan harime merdivenlerle inilmektedir. Harimi örten eş büyüklükteki 12 kubbeden, dışta da farklı biçimi ve yüksekliği ile vurgulanan çift cidarlı iki kubbe, yine diğer kubbelerden daha yüksektir. Batı duvarı ortasındaki mihrap, dikdörtgen planlı sivri kemerli bir niştir. Güneydeki taçkapıda çini, terrakota ve tuğla süslemeler bulunmaktadır.</p>
<p>Muğak Attari Camii ile aynı plan şemasında inşa edilmiş diğer bir örnek de 16.yüzyıla tarihlendirilen Kukeldaş Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ancak, bu yapıda kare planlı harim dört eşit bölüme ayrılarak her bölümün üzeri birer kubbeyle örtülmüştür. Yükselen toprak seviyesi nedeniyle, zemin seviyesinden yaklaşık 50-60 cm. kadar çukurda kalmış yapıda, inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Harimi, kuzey ve doğusundan kuşatan son cemaat yeri ise, büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Yapı, doğu cephesinin kuzey ve orta kesimi ile, kuzey cephesinin doğusuna sonradan inşa edilen üç adet payandayla desteklenmiştir. Harimin kuzey ve doğu cephelerinde üzerlerinde sivri kemerli birer pencere bulunan ikişer adet giriş açıklığı vardır. Bu açıklıklardan doğu duvarın kuzeyindeki hariç tümü tuğla ile örülerek kapatılmıştır. Harim, ortada yer alan haç kesitli büyük bir payeden harim duvarlarının ortasında ve köşelerinde bulunan birer gömme payeye atılan sivri kemerlerle dört eşit bölüme ayrılmıştır. Her bölüm, pandantif geçişli birer kubbeyle örtülmüştür. İki kademeli olarak harim içine doğru uzanan duvar ortasındaki ve köşelerdeki gömme payelerin sivri kemerlerle birbirlerine bağlanmasıyla, bu kesimlerde ikişer çökertme oluşmuştur. Mihrap da, batı duvarının ortasındaki gömme paye üzerine yerleştirilmiştir. Yapının harimi ve son cemaat yerine bakan cepheleri tamamen alçı ile sıvalıdır.</p>
<p>Eş büyüklükte kubbelerle örtülü çok birimli camilerden diğer bir örnek de 1637 yılına tarihlendirilen Muğak Kurpa Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bir bodrum kat üzerine inşa edilmiş camide, harim iki sıra halinde yerleştirilmiş altı sütunla 12 bölüme ayrılarak her bölüm tromplarla geçilen birer kubbeyle örtülmüştür. Bu yapının en ilginç özelliği, bodrum katında da, harim planın tekrarlanmış olmasıdır.</p>
<p>Buhara’da avlusuz camiler arasında önemli bir grubu da, ahşap tavanlı camiler oluşturmaktadır. Bu grupta saptanabilen yedi örnekten üçü günümüzde farklı işlevlere hizmet etmektedir. Bunlardan 17. yüzyıla tarihlendirilen Zobbiyan Camii ile 18. yüzyıla tarihlendirilen Lebi Hauz Kozi Kalon Camii depo, 18. yüzyıla tarihlendirilen Kuy Murguş Camii ise işyeri olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bugün orijinal işlevini sürdüren ahşap tavanlı camilerin en erken tarihli örneği 16.yüzyılın birinci yarısına tarihlenendirilen Balyand Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Zeminden yaklaşık 1.20 m. yüksekliğinde bir subasman üzerinde yükselen cami, kare planlı bir harim ile bu harimi doğu ve kuzeyinden kuşatan “L” biçimli bir son cemaat yerinden oluşur. Yapının kare planlı harimi, doğrudan beden duvarlarına oturtulmuş düz ahşap tavanla örtülmüştür. Kare planlı harim ile batı ve güneyinden birer duvarla kapatılmış son cemaat yeri düz ahşap tavanla örtülüdür. Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmakla birlikte, subasmanının büyük boyutlu taşlarla inşa edilmiş olması dikkat çeker. Yapının kuzey ve güney cephelerinde üçer, doğu cephesinde ise iki giriş açıklığı vardır. Üzerlerinde sivri kemerli birer pencere bulunan bu girişlerden kuzey ve güney cephelerin doğu ve batı ucunda yer alanlar sonradan tuğla ile örülerek kapatılmıştır. Düz ahşap tavanla örtülmüş kare planlı harimde, tavanla duvarlar arasını iki sıra mukarnasla süslenmiş bir geçiş kuşağı dolanır. Duvarlara yerden yaklaşık 100 cm. yükseklikte Bursa kemerli nişçikler yapılmıştır. Batı duvarının ortasında çini mozaik tekniğinde yapılmış süslemelere sahip beş kenarlı bir mihrap nişi yer alır. Yapıda ahşap, alçı ve çini mozaik süslemeler görülür.</p>
<p>Bu grubun diğer bir örneği de, 16. yüzyıla tarihlendirilen İmam Gazali Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Cami, kare planlı bir harim ile doğusundaki son cemaat yerinden oluşur. Ancak, bu yapıda harimi örten ahşap tavan ortadaki ahşap bir sütunla desteklenmiştir.</p>
<p>Tavan, doğu-batı ve kuzey-güney yönünde birbirine dik atılan ana kirişler ve bu kirişlere duvarlardan dik uzatılan yan kirişlerle oluşturulmuştur. Yan kirişlerin araları çıtalarla kapatılarak üst örtü tamamlanmıştır. Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Harim ve son cemaat yeri alçı ile sıvalıdır. Yapının dört giriş açıklığından ikisi sonradan tuğlalarla örülerek kapatılmıştır. Bugün giriş, güney ve doğu cephelerinde bulunan birer açıklıktan sağlanmaktadır. Yapının doğusundaki ahşaptan yapılmış son cemaat yeri, güneyinden bir duvarla kapatılmıştır. Doğu cephenin ortasında bir dış mihrap yer alır. Sivri kemerli mihrap nişi, mukarnaslı bir kavsaraya sahiptir. Batı duvarının ortasındaki sivri kemerli mihrap nişi mukarnaslı bir kavsaraya sahiptir. Yapıda alçı, ahşap ve kalemişi süslemeler vardır.</p>
<p>Ahşap tavanlı camilerin diğer bir örneği de 17. yüzyıldan kalan Şoyahsi Camii’dir.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Yapı, enine dikdörtgen planlı bir harim ile bu harimi doğu ve kuzeyinden kuşatan “L” biçimli son cemaat yerinden oluşur. Enine dikdörtgen planlı harim, beş sıra halinde ikişerden 20 ahşap sütunla kıble duvarına dik uzanan altı sahına ayrılmıştır. Sütunlar üzerindeki profilli yastıklarla doğu-batı yönlü ana kirişler birleştirilmiştir. Mihraba dik uzanan ana kirişler kuzey-güney yönlü yan kirişleri taşımaktadır. Yan kirişler yüzeyi traşlanmış silindirik ağaç kütüklerinden oluşmaktadır. Duvar yüzeyinden dışa taşkın yapılmış mihrap, beş kenarlı plana sahiptir. Mihrap nişinin sivri kemerli mukarnaslı bir kavsarası vardır. Kıble duvarı az derin tutulmuş üçer adet sivri kemerli nişle hareketlendirilmiştir. Bu duvarın kuzey ucunda duvar kalınlığından yararlanılarak yapılmış dikdörtgen planlı bir çilehane hücresi vardır.</p>
<p>Batısından ve güneyinden birer duvarla kapalı olan son cemaat yerinin üst örtüsü doğuda iki sıra, kuzeyde ise bir sıra ahşap sütunla taşınmaktadır. Harimin kuzey ve güney cephelerinde altlı üstlü yerleştirilmiş üçer ve doğu cephesinde dört adet açıklık bulunur. Bunlardan üsttekiler pencere, alttakiler ise, birer giriş açıklığıdır. Doğu cephesinin ortasında dışa taşkın inşa edilmiş beş kenarlı plana sahip sivri kemerli bir dış mihrap vardır.</p>
<p>Bugün harap durumda olan 18. yüzyıla tarihlendirilen Şohi Zandcil Camii de,<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> ahşap tavanlı yapıların bir diğer örneğidir. Ancak, Şoyahsi Camii’nde mihraba dik uzanan sahınların, bu camide mihraba paralel olarak tasarlandığı görülür. Kareye yakın dikdörtgen planlı harim ile doğusundaki son cemaat yerinden oluşan yapıda, inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Üst örtü sistemi hasır ve toprakla örtülmüştür. Harim iki sıra halinde ikişerden dört ahşap sütun ile kıble duvarına paralel uzanan üç sahına ayrılmıştır. Sütunlar kuzey-güney yönlü ana kirişleri profilli yastıklar aracılığı ile birleştirmektedir. Ana kirişler doğu-batı yönlü yan kirişleri taşımaktadır.Yan kirişler yüzeyi traşlanmış ahşap kütüklerden yapılmıştır. Batı duvarının ortasında dikdörtgen planlı sivri kemerli mukarnaslı bir kavsaraya sahip mihrap nişi yer alır. Mihrap duvarı sivri kemerli az derin nişlerle hareketlendirilmiştir. Yapının batı ve güney cephelerinde, üç adet sivri kemerli pencere bulunur. Güney cephedeki pencerelerden iki yanda bulunanların hemen altında birer giriş açıklığı vardır. Bu pencereler ve giriş açıklıkları sonradan örülerek kapatılmıştır. Yapının eski planına göre, son cemaat yeri, iki adet ahşap sütunun taşıdığı düz bir tavanla örtülüdür. Bugün ise, sütunlardan kuzeyde yer alanı ayaktadır.</p>
<p>Buhara’daki camilerin ikinci ana grubunu oluşturan avlulu camiler; bir kenarında harimin yer aldığı, ortalarında eyvanlı ve revaklı bir avlu bulunan büyük boyutlu yapılardır. Avlulu camilerin harimleri de, avlusuz camilerin harimleriyle benzer özellikler taşır. Buhara’da, gerek harim ve avlu şemaları, gerekse boyutlarıyla birbirlerinden farklı üç adet avlulu cami vardır. Bunlar; Kalyan Minare Camii, Hoca Kalon Camii ve Valida Hudoydod Camiileridir.</p>
<p>Avlulu camilerin en erken tarihlisi ve en büyük boyutlusu olan Kalyan Minare Camii bugünkü şeklini 16. yüzyılda almıştır. Yapının inşasına Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından başlanmış ancak inşaat biter bitmez yıkılan minareyle birklikte yapının üçte ikisi de harap olmuştur. Yıkılan bölümleri 1121’de, minaresi ise 1127’de tamamlanan<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> yapının tekrar yıkılması sonucu, temelleri üzerine aynı planda, 1514’te Şeybanilerden Özbek Han tarafından bugünkü cami inşa edilmiştir. Doğudan batıya doğru eğimli bir arazi üzerinde yer alan yapı, ortasındaki dört eyvanlı plan şemasında inşa edilmiş bir avlu ile bu avlunun güney doğusunda yer alan silindirik bir minareden oluşur (Şek.3, Res.6).<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Yukarı doğru daralarak yükselen 46.50 m. yükseklikteki minare sekizgen bir kaide üzerine oturmaktadır. Üzeri konik bir külahla örtülü şerefeye geçiş iki sıra mukarnasla sağlanmıştır. Bu mukarnasların altını firuze renkli kabartma çinilerden oluşan bir süsleme kuşağı dolanır. Gövde dar ve geniş kuşaklara ayrılarak geometrik örneklerle süslenmiştir. Binanın dört köşesine silindirik destek kuleleri yerleştirilmiştir. Caminin doğu cephesinin ortasında çini mozaik kaplı ana taçkapı, kuzey ve güney cephelerinin doğu ve batısında ise, aynı düzenlemeye sahip ikişer taçkapı bulunmaktadır. Sivri kemerli birer eyvan şeklindeki bu taçkapılar cephe duvarından daha yüksek ve dışa taşkın inşa edilmişlerdir. Dört eyvanlı ve dört yönden revaklarla çevrili derinlemesine dikdörtgen planlı avlu 50.5 x 76.8 m. ölçülerindedir. Eyvanlardan doğu ve batıdakiler kuzey ve güneydekilerden daha yüksektir (Res.7,8). Avlunun batısında, harimin önünde üzeri kubbeyle örtülmüş sekizgen planlı bir yapı yer alır. Yapı, kare planlı bir kaide üzerine oturtulmuştur. Avluda, batıdaki eyvanın arkasında, çift cidarlı yüksek bir kubbeyle örtülü, üç yönden dikdörtgen planlı birer eyvanla genişletilmiş harim bulunur. Harimi genişleten batı eyvanı diğerlerinden daha derin tutulmuş ve dikdörtgen planlı ikinci bir eyvanla batı yönde uzatılmıştır. Bu eyvanda yer alan çini mozaik kaplı mihrap, beş kenarlı plana sahip iç içe iki nişten oluşmaktadır. Harimi örten kubbe, sivri kemerli tromp geçişlere sahiptir (Res.9). İçteki bu kubbe, dıştan yüksek tutulmuş silindirik bir kasnak içine gizlenmiştir. Köşe kenarları kısa tutulmuş sekizgen bir kaide üzerine oturan dıştaki bu kasnak, firuze renkli tuğlalarla kaplı sivri bir kubbeyle taçlandırılmıştır. Avlu doğu ve batıdan beş, kuzey ve güneyden ise dört sıra halinde dizilmiş revaklarla çevrelenmiştir. Doğuda giriş bölümüyle, batıda ise harimle kesilen bu revakların üzeri toplam 288 adet kubbeyle örtülmüştür (Res.10). Kubbelere geçişler, pandantiflerle sağlanmıştır. Yapıda tuğla, sırlı tuğla ve çini mozaik süslemeler bulunmaktadır.</p>
<p>Hoca Kalon Camii Buhara’daki avlulu camilerin tek eyvanlı şemada inşa edilmiş 16. yüzyıla tarihlendirilen<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> bir örneğidir. Bugün yapının sadece güney tarafının bir bölümü ile minaresi ayaktadır. Cami orijinalinde tek eyvanlı ve dört yönden revaklarla çevrili dikdörtgen planlı bir avlu ile güneydoğusundaki silindirik gövdeye sahip bir minareden oluşmaktaydı. Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır. Bugün, güney cephenin ortasında, harim duvarlarından daha yüksek ve dışa taşkın inşa edilmiş sivri kemerli bir taçkapı yer almaktadır. Yapının elimizde bulunan eski planına göre; dikdörtgen planlı avlunun batısında kare planlı üzeri kubbeyle örtülü ve üç yönden eyvanlarla genişletilmiş bir harim bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Avluyu dört yönden çevreleyen pandantif geçişli kubbelerle örtülü revaklar batıda üç, kuzey ve güneyde iki, doğuda ise üç sıraydı.</p>
<p>Buhara’daki avlulu camilerden 17. yüzyıla tarihlendirilen<a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Valida Hudoydod Camii küçük boyutlu avlusu, iki adet harimi ve yapıyı kuzey ve doğusundan dolanan son cemaat yeri ile farklı bir örnektir. Yapının; kareye yakın dikdörtgen planlı üç eyvanlı avlusunun, doğu ve batısına birer harim yerleştirilmiştir. Caminin kuzey ve doğu cephelerini kuşatan ahşaptan bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Yapının kuzeydoğusuna sonradan bir minare ilave edilmiştir. Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla kullanılmıştır.</p>
<p>Üç eyvanlı avlunun batıdaki ana eyvanında, çift cidarlı yüksek bir kubbeyle örtülü, dört yönden dikdörtgen planlı birer eyvanla genişletilmiş olan harim bulunur. Kare planlı harimi örten içteki kubbe, dıştan yüksek silindirik bir kasnak içine alınmıştır. Köşe kenarları kısa tutulmuş sekizgen bir kaide üzerine oturan bu kasnağın üzeri de firuze tuğlalarla kaplı sivri bir kubbeyle kapatılmıştır. Harimin merkezindeki kare planlı alanda, karşılıklı olarak eyvanların başlangıcına yerleştirilmiş yüksek sivri kemerlerin birbirleriyle kesişmesiyle, ortada eyvanlardan daha yüksek kare bir alan oluşturularak üzeri pandantif geçişli kubbeyle örtülmüştür. Böylece, bu alanın köşelerinde de tromp benzeri geçiş unsurları oluşmuştur. Yüksek olan kubbeli alan ile eyvanlar arasında kalan kesim ise, yarım haç tonoza benzeyen farklı bir örtü sistemine sahiptir. Dikdörtgen planlı, sivri kemerli mihrap nişi, batı eyvanına yerleştirilmiştir. Avlunun kuzey ve güney kenarları boyunca üç kemer gözlü revaklar uzanır. Kubbeyle örtülü bu revakların ortasında yer alanları birer yan eyvan olarak değerlendirilmiştir. Avlunun doğusunda, yapıya sonradan eklenmiş olabileceğini düşündüğümüz eş değerde çok üniteli plan şemasında inşa edilmiş ikinci bir harim mevcuttur. Enine dikdörtgen planlı bu harim; ortasındaki iki kare kesitli payeden kuzey ve güney duvarlarındaki birer, doğu ve batı duvarlarındaki ikişer ve köşelerindeki birer gömme payeye atılan sivri kemerlerle altı eşit bölüme ayrılarak her bölümün üzeri pandantif geçişli birer kubbeyle örtülmüştür. Köşelerdeki ve duvarlardaki payeler birer sivri kemerle bağlanarak harim duvarlarında sivri kemerli çökertmeler oluşturulmuştur. Batı duvarının ortasında dikdörtgen planlı sivri kemerli mukarnaslı bir kavsaraya sahip mihrap nişi yer alır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rüçhan BUBUR</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 866-871</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Buhara camilerini ilk kez ele alan kapsamlı bir çalışma tarafımızdan yapılmıştır. Bu çalışma için bkz. R. Bubur, Buhara Camileri (12. -18. Yüzyıl), İzmir 1997 (E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış Yüksek Lisans Tezi).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suhareva, Kvartalnaya Obşina Pozdnefeodalnogo Gorodo Buhari, s. 255, 256.; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 7-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> G. A. Pugaçenkova-L. İ. Rempel, İstoriya İskusstv Uzbekistana s drevneyeşih vremen do sredin devyatnadçatogo veka, Moskva, 1965, s. 29; ayrıca bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 11-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Geniş bilgi için bkz: R. Bubur, a.y.t., s. 16-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> G. A. Pugaçenkova-L. I. Rempel, a.g.e., s. 375; yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 20-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> G. A. Pugaçenkova-L. İ. Rempel, a.g.e., s. 198; R. Bubur, ay. es., s. 24-26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suhareva, a.g.e., s. 182, 183; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R Bubur, a.g.t., s. 27-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Geniş bilgi için bkz: R. Bubur, a.y.t., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bu yapılar için bkz. R. Bubur, a.y.t., s. 59-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suherava, a.g.e., s. 188, 189; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 30-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suhareva, a.g.e. s. 188, 189; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 34-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suhareva, a.g.e., s. 243; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 37-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Tarihlendirme için bkz. O. A. Suhareva, a.g.e., s. 222; Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 44-43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Tarihlendirme için bkz. B. N. Zasipkin, Arhitektura Sredneye azii drevnih i Srednih Vekov, Moskva, 1948, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Yapıyla ilgili geniş bilgi için bkz. R. Bubur, a.g.t., s. 44-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Geniş bilgi için bkz: R. Bubur, a.y.t., s. 50, 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bu plan için bkz: L. You., Mankovskaya, Tipologiçeskie Osnovi Zodçestva Srednri Azii (9. Naçalo 20. v), Taşkent, 1980, s. 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/buhara-camileri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Geniş bilgi için bkz: R. Bubur, a.g.t., s. 52-56.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Emir Timur Dönemi Ahşap Kapıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/emir-timur-doenemi-ahsap-kapilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/emir-timur-doenemi-ahsap-kapilari</guid>
<description><![CDATA[ Emir Timur Dönemi Ahşap Kapıları
Emir Timur Dönemi Ahşap Kapıları”[1] adlı çalışmada amacımız, Timur döneminde yapıldıkları kesin olan Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi, Gur-i Mir Türbesi ve Şah-ı Zinde’deki Kusam İbn Abbas Türbesi’nin kapıları ve bu kapıların hem süslemeleri hem teknikleri hem de ikonografileri hakkında bilgi vermektir.[2] Konunun Timur dönemi ile sınırlandırılmasının sebebi, 1402 Ankara Savaşı nedeniyle Anadolu’da farklı tanınan, ancak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64fad4f56.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Emir, Timur, Dönemi, Ahşap, Kapıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Ahmet-Yesevi-Turbesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html">Emir Timur Dönemi Ahşap Kapıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Başak Burcu TEKİN</strong></span></a>
</p><p>Emir Timur Dönemi Ahşap Kapıları”<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> adlı çalışmada amacımız, Timur döneminde yapıldıkları kesin olan Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi, Gur-i Mir Türbesi ve Şah-ı Zinde’deki Kusam İbn Abbas Türbesi’nin kapıları ve bu kapıların hem süslemeleri hem teknikleri hem de ikonografileri hakkında bilgi vermektir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Konunun Timur dönemi ile sınırlandırılmasının sebebi, 1402 Ankara Savaşı nedeniyle Anadolu’da farklı tanınan, ancak Orta Asya’da “Emir” olarak anılan Timur’un, kuruculuğunu ve yapımını üstlendiği sanat eserlerine yansıyan karakteridir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kurucu olarak Timur, belki de daha önce hiçbir yöneticinin kullanmadığı kadar programlı ve bilinçli olarak sanatı, otoritesini ve siyasi kimliğini pekiştirmek amacıyla kullanmıştır, diyebiliriz. Sanatın çekiciliğine kendisini ne kadar kaptırmış olduğunu kestirmek güçtür, ancak sanatın çekiciliğini çok iyi kullanmış olduğu kesindir. Anıtsal ve etkileyici yapılardaki görkemli süslemeler, büyük boyutlu küçük el sanatları, Timur’un gücünün görsel eziciliği görevini üstlenmiş gibidir.</p>
<p>Timur dönemini siyasi alanda olduğu gibi sanatsal faaliyetler açısından daha iyi kavrayabilmek için, Emir Timur’un kişiliğini anlamaya çalışmak gerekmektedir. Her şeyi gücü doğrultusunda, yayılan ismini pekiştirmek için kullanan, tarihe damgasını vurmak için yer yer hırsa varan bir çaba sarf eden liderin kuruculuğu da şüphesiz diğer hükümdarlarınkinden farklı olmuştur.</p>
<p>Timur dönemi için belirtilecek diğer nokta, motiflerin atfedildikleri anlamlar doğrultusunda kullanıldığıdır. İkonografiye önem verdiği düşüncesinin oluşmasının ana sebebi, onun sahip olduğu her şeyi kendi hedeflerini destekleyecek tarzda kullanışıdır. Süslemelerin sadece görsel amaçla düzenlenmesini düşünmek, onun zekasını ve hedeflerini küçümsemek olur. Emir Timur’un ikonografiye önem veren kuruculuğunun gelenek haline gelerek ardılları döneminde de devam ettiği ise ispatı zor bir yargı olacaktır. Timur’un kişiliği ile doğrudan bağlantılı olan motifler, büyük bir ihtimalle kalıplaşarak kendinden sonraki eserlere anlamlarından uzaklaşarak devredilmiştir.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi, İslamiyet’in gücünü yanına çekmek için çaba sarf eden Timur’un belki samimi olarak belkide sadece siyasi çıkar için her alanda kullandığı silahı olmuştur. O kadar ki, yenilmezliğini koruduğu için belki de İlhanlı hükümdarı Toktamış’ın aralarındaki husümet yüzünden, eski türbeyi yıkmasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Toktamış, sadece türbeyi değil onunla birlikte Timur’un yenilmezliğini de yok etmeye çalışmış olmalıdır. Tahribat ters tepmiş, Timur bu olayı da kendi yararına çevirerek, anıtsal Külliye’nin propogandasıyla tarikatların desteğini daha da pekiştirmiştir. Bölge, bugün dahi 70 yıllık derin bir durgunluktan sonra halen hissedilen, Hoca Ahmed Yesevi’nin etkisi altındadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bu nedenle çıkış noktası olarak seçilen Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi’nin ahşap kapıları, Timur dönemi ahşap sanatı hakkında genel bir yargıya ulaşmada dönemin hiçbir sanat eseri kadar iddialı görünmemektedir. Bu bağlamda, Orta Asya’yı hâlâ etkisi altında tutan iki şahsiyet, Emir Timur ve Hoca Ahmed Yesevi, Külliye’nin kapılarında buluşmaktadır diyebiliriz.</p>
<p>Çalışmamızda amaç, Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi kapılarının monografik bir çalışmasını yapmaktan çok; bu çarpıcı örnekten yola çıkarak, mimari bezeme olarak kullanılan ahşaptaki motif, kompozisyon, malzeme ve tekniğin Timur dönemi sanatı bağlamında ikonografik anlamları gözetilerek incelenmesidir.</p>
<p>Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz gibi, Timur’un seferlerle dolu hayatında, sanat faaliyetleri önemli yer tutmaktadır. Her şey gibi sanatı da kendi gücünü pekiştirmede bir araç olarak kullanmıştır. Eşlerini ve diğer aile bireylerini de bu amaç doğrultusunda yapılar yaptırmaya yönlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Timur tarafından yerleştirilen hanedanlığın imajı, sadece bireysel bir algılayış değildir. İmparatorluğun kültürel vizyonu, Timur’un Semerkant’ta oluşturduğu çevreden gelmektedir. Fethettiği ülkelerden en başarılı zanaatkârların ve sanatçıların getirilmesi politikası, Timur ve ardılları döneminde bölgenin bir numaralı sanat ve edebiyat geleneğine sahip olmasını sağlamıştır. 15. yüzyıl başlarında Arap, İran ve Avrupa kaynaklarında çok sayıda sanatçı ve zanaatçının İran, Suriye, Anadolu ve Hindistan’dan zorla, kurulan yeni başkente getirildiğini yazmaktadır. Örneğin sadece Şam’dan işinde usta tüm sanatçı ve zanaatçılar, terziler, marangozlar, miğfer yapanlar, ressamlar, şahin yetiştiriciler, okçular kısaca işinde ehil ve en iyi olan her çeşit esnaf ve sanatçı getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>1379 başlarında Timur, fethettiği topraklarda yaşayan sanatçıları, mimarları ve işinde başarılı kişileri toplayarak başkenti Semerkant’a getirmeye başlamış ve 1397 ortalarında oluşturduğu sanatçı ordusu Turan’da ilk işlerine imza atmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Timur için çalışan Kazvin, Tebriz, Suriye, Şiraz ve hatta Hindistan’dan gelen yabancı sanatçılar “İmparatorluk Üslûbu”nu oluşturmuşlar ve Timur bizzat kendisi anıtsallık üzerinde durmuş, sanatçıları da isteğini formulize edip eserlerine aktarmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Timur döneminde kültür merkezleri öncelikli olarak Semerkant sonra Şiraz, Herat ve Türkmen kontrolündeki Tebriz olmuş; her bir merkez edebiyat, hat, bilim, resim, el sanatları, mimari gibi bir dalda yoğunlaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Semerkant’ın barındırma kapasitesini zorlarcasına Azarbeycan, İsfahan ve Delhi’den taş ve alçı ustaları, Şiraz’dan seramik, cam ve dokuma ustaları, Şam’dan seramikçiler getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Timur’un baniliğini yaptığı, Hoca Ahmed Yesevi Türbesi, Gur-i Mir ve Semerkant Mescid-i Cuma yapılarının “İmparatorluk Üslûbu”na uygun olarak ortak özellikleri anıtsal ve ihtişamlı olmalarıdır. Mimari ölçekteki anıtsallıkları çini dekorasyonları ile pekiştirilmiştir. Cephede, dış şartlara daha az dayanıklı olmasına karşın çini kullanılmasının nedeni, yapının etkisini, dolayısıyla Timur’un etkisini pekiştirmek olmalıdır.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi için yaptırdığı bakır kazan ve altı şamdan ise Timur’un, sanat zevkini en iyi şekilde yansıtmaktadır. “Büyük ama yalın parçalar güçlü çizgilerle belirlenmiş, iyi düzenlenmiş yüzey nesnenin formunu ortaya çıkarmıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Süsleme olarak seçilen kitabe de “Bu eser büyük hükümdar, dünyanın ve dinin kutbu Emir Timur Kurgan tarafından yaptırılmıştır. Tanrı onun hükümdarlığını ölümsüz kılsın.” yazılmıştır. Tüm bunlar gücün açık ifadeleri olarak kullanılmıştır”<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Tebrizli Caferin,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Timur’un oğlu Şahruh’tan olan torunu Baysungur Mirza’ya (1397-1433) Herat’taki kütüphanedeki çalışmalar hakkında sunduğu Arza-dâşt’ındaki açıklamalar Timurlu sanatında kitabhanenin ne kadar önemli merkezi kaynak olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Belgede sadece kitap hazırlama değil, eşya bezeme, mimarlık ve otağ işleri ile ilgili çalışmalar hakkında bilgi verilmektedir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde H. 2152 numaralı Albümde yer alan 15 tabaka bezeme şablonu, başta arabesk kompozisyonlar, duvar resimlerinde, el yazmalarında, ahşap ve taş oymalarda hatta çini panolarda bile karşımıza çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Süsleme motiflerinde kitaphane tarafından farklı malzemeler uygulanışı, Timurlular döneminde üretilen sanat ürünlerinde tek bir görüntünün izlenmesini sağlamıştır. Timurlular dönemine 15. yüzyıl ikinci yarısına ait olan 30’dan fazla bronz ve gümüş maden eserde yer alan bezemeler, iki boyutlu desenlerin üç boyutlu nesnelere aktarımını bize göstermektedir. Timurlu kitaphanesindeki sistem zengin Orta Asya ve İran gelenekler havuzunun çeşitliliğinin seçiminden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Benzer anlayış ahşap eserlerde de karşımıza çıkmaktadır.Ahşap, Timurlu estetik dünyasının yeni düşüncelere açık diğer bir sanat ortamı olmuştur. Birçok ahşap oyma kapı ve panel, Semerkant’ta 15. yüzyıl başlarında İran ve Suriye’den gelen sanatçılar tarafından yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Mazenderan’daki türbeler için yapılan oyma kapılar ve sandukalarda ahşap ustası olarak 15 örnekte neccar (ağaç işi ustası) kelimesi geçmesi<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> ahşap sanatının popülerliğini göstermesi açısından önemlidir. Türkistan işçiliğinin Timur dönemine atfedilen örneklerinden ikisi Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’ndedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>M. 1397 yılına ait kapılardan biri bakır kazanlı odaya açılan ana giriş kapısı, diğeri ise bakır kazanlı odadan Hoca Ahmed Yesevi’nin sandukasının bulunduğu mekana geçişi sağlayan kabirhane kapısıdır. Her ikisinin de süslemesinde birkaç tabakalı rölyef oyma hakimdir. İnce bir işçilik gösterir. Diğer örnekler ise, 1405 yılına ait Semerkant Gur Mir türbesinin kapıları ile Semerkant’taki Şah-ı Zinde’deki Kusam İbn Abbas Türbesi kapısıdır.</p>
<p>Orta Asya’da yapılan diğer önemli Timur devri ahşap eserleri ise günümüze gelemeyen Turan’daki bazı yapılarda kullanılan bezemeli ahşap sütunlar,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> bugün Metropolitan Müzesi’nde bulunan 1360 yılına ait rahle ile Clavijo’nun seyahatnamesinde anlattığı Emir Timur’un üzeri altın ve mavi renkli süslemeli portatif ahşap mescididir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Gur-i Mir B kapısını istisnai örnek olarak kabul edersek tüm Timur dönemi ahşap örneklerinde, ki buna 1360 yılına ait rahle de dahildir, bahsi geçen ortak dilin yansımalarını görmek mümkündür. Bugün Metropolitan Müzesi’nde bulunan rahlenin dikdörtgen panellerinde izlenen ve hemen fark edilebilen çok katlı oymalarındaki derinlik dışında; yeni bitkisel bezeme ögelerinin, stilize lotus, hatayi ve yaprakların bezemeye dahil edilişi ve geleneksel olarak spiral dallar ile yazının kullanılışı söz konusudur.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Rahle tüm özellikleri ile, Timurlu ahşap işçiliğinin ilk örneklerinden biri olma özelliğini de taşımaktadır.</p>
<p>Timur dönemi ahşap kapılarının yüzeylerinin genel tasarımı, üçer pano ve panoları çevreleyen bordürler şeklindedir. Üst ve alt panolar kare, orta panolar ise uzunlamasına dikdörtgen formundadır. Kanadı dört yönden çevreleyen bordûrlerin dıştan ikinci ya da üçüncüsü diğerlerinden daha geniş tutulan ana bordürdür. Ana bordürden sonra gelenler, pano çerçevesi olarak kullanılmıştır. Kapıların ön yüzlerindeki üst panolar, kitabe panosu olarak düzenlenmiştir. Hoca Ahmed Yesevî Külliyesi kapılarının arka yüzlerdeki kare panolar, hem üstte hem altta kullanılmıştır. Külliyenin kapılarının diğer Timur dönemi kapıları ile benzerliğine dayanarak, öteki kapıların arka yüzlerindeki üst ve alt panoların da aynı özellikte düzenlendiği düşüncesi oluşmaktadır.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi kapıları ön yüzlerinde, Gur-i Mir A kapısının ön ve arka yüzünde, Şah-ı Zinde kapısında bitkisel kurgu hakim iken, Hoca Ahmed Yesevi kapılarının arka yüzlerinde geometrik ve bitkisel düzenleme eşit ağırlıkta kullanılmıştır. Gur-i Mir B kapısı tümüyle Timur dönemine aykırı bir örnek olarak yüzey algısının yapılandırılmasında geometrik kurgu esas alınmıştır.</p>
<p>Bakır kazanlı oda kapısının ön yüz orta panosunda dilimli kemerin taçlandırdığı bitkisel kompozisyon ile Gur-i Mir A kapısı ön ve arka yüz orta panolarında detaylardaki ufak değişiklikler, neredeyse birbirlerinin kopyasıdır. Şah-ı Zinde ve kabir odası kapısı ön yüz orta panosunda kemerli düzenleme olmasa da benzer bitkisel kompozisyon kullanılmıştır. Bakır kazanlı oda ile kabir odası kapısının arka yüz orta panoları birbirlerine benzemektedir.</p>
<p>Merkezdeki çiçek etrafında gelişen bitkisel kurgulu panolar, bakır kazanlı oda ve kabir odası kapıları ön yüzünde ve Gur-i Mir A kapısı arka yüzünde, alt pano olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Merkezde yer alan geometrik formu çevreleyen çiçek motifli kompozisyon ise bakır kazanlı oda ve kabir odası kapılarının arka yüz alt ve üst panolarında kullanılmıştır. Gur-i Mir A kapısı, ön yüz alt panosunun kurgusunda ise tamamen geometrik motifler esas alınmıştır. Panolardaki çeşitlenen anlatımlar, bordürlerde yerini daha kalıplaşmış bezemelere bırakmaktadır. Ana bordürlere baktığımızda Hoca Ahmed Yesevi ve Gur-i Mir A kapılarının altıgen ya da sekizgen olarak çeşitlilik gösteren benzer şablonun kullanıldığı görülmektedir.</p>
<p>Şah-ı Zinde kapısının ana bordürü ise şemseli kartuşların devamlı kullanılmasıyla oluşturulmuşsa da, genel özelliği açısından ana şablona uymaktadır. Gur-i Mir B kapısının ana bordürü ise diğer özellikleri gibi Timur dönemi genel uygulamalarından farklıdır.</p>
<p>Kapı kanatlarını ve panoları dört yönden çevreleyen kakma malzeme kullanılarak zikzak, ok ucu gibi geometrik motiflerin uygulandığı bordürler, tüm Timur dönemi kapılarında karşımıza çıkmaktadır. Oyma bezemeli olan bordûrlerde kullanılan motifler farklılık gösterse de, aynı dünyanın ürünleri oldukları hissini korumaktadır.</p>
<p>Teknikler göz önüne alındığında, yekpare ahşap kapılarda birkaç tekniğin bir arada hatta üst üste aynı örnekte kullanıldığı görülmektedir. Çift katlı oyma tekniği, kitabe panolarında ve orta panolarda kullanılmıştır. Zemin bezemelerinde yuvarlak satıhlı oyma, yazılarda derin düz satıhlı, bitkisel motiflerde ise derin yuvarlak satıhlı oyma kullanılmıştır.</p>
<p>Yuvarlak satıhlı oyma, zemin bezemelerinde ve orta panolardaki üstteki bitkisel motiflerde, ana bordürün bitkisel bezemelerinde, alt panolarda (Gur-i Mir A ön yüz alt panosu hariç) karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Mail kesim, bitkisel motiflerin yüzeylerinin detaylandırılmasında, bakır kazanlı oda kapısı ön yüzü bordürlerinde; ajur tekniği ise orta panolarda kemerin taçlandırdığı kompozisyonlarda, kemer tepeliklerinin yüzeylerinin işlenmesinde kullanılmıştır.</p>
<p>Kazıma tekniği, bakır kazanlı oda ve kabir odası kapısı arka yüz bordürlerinde görülmektedir. Kakma tekniği, ana bordürün çokgen kartuşlarında, bakır kazanlı oda arka ve kabir odası ön yüzündeki bazı bordürlerinde, Gur-i Mir B kapısı orta panosundaki, bakır kazanlı oda ve kabir odası kapısı ön yüz alt panolarındaki çiçek motiflerinde ayrıca, kabir odası kapısı orta pano bazı bitkisel süslemelerin yüzeyinde; bakır kazanlı oda ve kabir odası arka yüzü panolarındaki çokgen kartuşlarda kullanılmıştır.</p>
<p>Şah-ı Zinde kapısının bitkisel motifleri boyama tekniği ile renklendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Tarsi tekniğiyle ise Gur-i Mir B kapısında karşılaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Genel özellikleri açısından Gur-i Mir A, Hoca Ahmed Yesevi kapıları ön yüzleri ve Şah-ı Zinde genel kurguları, kompozisyon ve motifleri açısından “kopya” denebilecek kadar birbirlerine benzemektedir. Hoca Ahmed Yesevi kapılarının arka yüzleri de kendi içlerinde ortak özellikler taşımaktadır.</p>
<p>Gur-i Mir B kapısı tarsi tekniği, yekpare olmasına karşın abanoz ağacından yapılışı ve geometrik kurgu hakimiyeti ile Timur dönemi ahşap eserleri içinde kendine özgü bir örnek olma özelliği taşımaktadır. Ayrıcalıklı oluşunu Timur’un farklı yerlerden getirttiği ustaların uygulamasına ve ortak bir Timurlu üslûbunun oluşması sırasındaki denemeye bağlamak mümkündür.</p>
<p>Her türlü olayı, ögeyi ve de sanatı kendi siyasal imajı için kullanan Emir Timur’un, kuruculuğunu üstlendiği eserlerin ikonografik anlam taşımalarına önem vermediğini düşünmek imkansız gibidir. Kapılardaki süslemelerin hepsinin gizli anlamlar barındırdıklarını savunmak doğru olmasa da sorulacak soru, hangi simgelerin hangi anlamlarda kullanıldığıdır. Motifleri çözümlemede üç ana kaynaktan söz edilebilir: Hoca Ahmed Yesevi’nin eserleri, Sufizm ve Budist Sanat yardımcı olacaktır.</p>
<p>Yesevi’nin eserlerinin, sadece Hoca Ahmed Yesevi kapıları için değil, diğer örnekler için de rehberlik edeceği düşüncesi, Hoca Ahmed Yesevi’nin bölgeye hakim gücünden kaynaklanmaktadır. Türkistan bölgesinde “Emir Timur’un Yesevi’ye gösterdiği hürmetten dolayı yenilmez olduğu” düşüncesi bugün de yaşamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Timur’un Ankara savaşı öncesi şeyhi olarak kabul ettiği Hoca Ahmed Yesevi’nin kitabına başvurduğunda, “ne zaman sıkılır ve bir güçlük ile karşılaşırsanız bu hikmeti okuyunuz” denildiği ve Ankara Savaşı’nı, ezberleyip 70 kez okuduğu bu hikmet ile kazandığı nakledilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bir başka rivayette Hoca Ahmed Yesevi, Timur’un odasına girerek “Derhal Buhara’ya git. Oradaki hükümdarın ölümü senin elindendir” demiş; Buhara’ya sefer yapmayı düşünen Timur ertesi sabah hemen harekete geçerek Buhara’yı feth etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Her iki nakilde önemli olan, Emir Timur’un Hoca Ahmed Yesevi’ye olan bağlılığının gerçekliğinden çok, Hoca Ahmed Yesevi’ye olan bağlılığın insanlara etkisi ve bunun Emir Timur tarafından kullanılışıdır.</p>
<p>Bugün bile Orta Asya’da Hoca Ahmed Yesevi’yi ziyaret etmeden gidilen Hac ibadetinin kabul olunmayacağına inanıldığı düşünülürse, Hoca Yesevi’nin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle, hikmetlerle kurulan bağlar, birinci dereceden Hoca Ahmed Yesevi kapıları için geçerli olmakla beraber diğer kapılar için de yakın anlamlarda kullanılmış olabilir.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi’nin eserleri ile ilgili ortaya konan sorun, eserlerin yaşamış gerçek Ahmed Yesevi’yi değil, menkıbevi Ahmed Yesevi’yi yani Orta Asya’da Yesevi’nin yaşadığı 12. yüzyıl İslamı’nın değil, 13. yüzyılda başlayan Moğol istilasının estirdiği yeni Şamanizm rüzgarlarına karşı İslam’ı savunmaya çalışan 15. yüzyıl Nakşibendilik’inin Ahmed Yesevi’sini vermeleridir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Köprülü de eldeki Divan-ı Hikmet nüshalarının hiçbirinin onun zamanına ait olmadığını, tamamen Nakşibendi geleneklerine göre sonradan düzenlendiğini ve Ahmed Yesevi’yi ve Yeseviliği bu açıdan değerlendirmek gerektiğini söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Ancak, incelememizde önemli olan eserlerinin asıl hallerini barındırıp barındırmadığı değildir. Timur ve ustalar, Nakşileşmiş Ahmed Yesevi’yi ve Yeseviliği bildikleri gibi, tarihte yaşamış Ahmed Yesevi’yi ve onun kurduğu gerçek Yeseviliği bu zamanda olduğu gibi elde etme şansına da sahip değildir. Timur zamanında okunan ve ileride göreceğimiz üzere motiflere aksettirilen hikmetler, yukarıda da açıklandığı üzere değişikliğe uğramış hikmetlerdir. Amaç, gerçek Hoca Ahmed Yesevi’yi ve Yeseviliği keşfetmek olmadığından, Ocak’ın belirttiği üzere, değişen bu hikmetler üzerine yapılacak araştırmanın daha başlangıçta araştırmacıyı yanlış yola sokacağı uyarısı,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> 14. yüzyıl sonu ile 15. yüzyıl başında oluşturulan motiflerin ikonografik anlamları üzerine yapılacak çalışma için geçerli sayılmayabilir.</p>
<p>İkinci kaynak olarak değerlendirilen Sufizm, Ahmed Yesevi’nin eserlerinde bahsi geçen unsurların detaylı açıklamalarını bulabilmek için gereklidir. Ahmed Yesevi’nin tasavvufi eğitim almış olduğu ve onu izleyen tarikatların da bu doğrultuda ilerlediği bilinmektedir. Ahmed Yesevi’nin sık sık zikrettiği ve motiflerde yansımalarını gördüğümüz, “Vahdet-i Vücud” ve buna bağlı olarak “Ene’l-Hak” fikrinin kaynağı sufi düşüncedir. Vahdet-i Vücud, İbni Arabi’ye göre (öl. 1240 M.) aslında yaratılmış şeylerin varlığı yaratıcının varlığından başka bir şey değildir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bu anlayışa göre mutasavvıflar:</p>
<p>“Görünen ve görünmeyen tüm varlıklar, aslında özde “tek”tir, tekten var olmuşlardır, tek vücuda sahiptir.” demektedir. Eşya âlemi, asıl varlık olan Allah’ın bir tecellisi (sıfatı) olarak kabul ederler. Eşya âlemi, asıl varlık olan Allah’ın vücudundan yaratılmış olup, tekrar o mutlak varlığa döndürüleceklerdir. Fiiller ve sıfatlar, kendilerine has yani müstakil bir vücuda sahip olmadıklarından, varlık tektir. O da, ahad olan Allah’ın vücudundan ibarettir. Sufiler, âlemdeki görüntüleri, bir varlığın aynaya yansımasıyla açıklarlar. Aynadaki görüntü nasıl vücud sahibi değilse, alemdeki varlıkların da varlığı asıl varlık olan Allah’a bağlıdır. Sonuç itibariyle asıl varlık kalıcı (baki); gölge varlık geçiçi (fani)’dir. İşte sufiler, âlemdeki bu yaratılış kanununu anlayıp fani âlemden baki olan mutlak varlığa sefer eden kişilerdir”<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Mutlak varlığa seferini tamamlayan Hallacı-ı Mansur’un”Ene’l-Hak (Hak Benim) ” sözü ise, sufiler arasında vahdet-i vücud felsefesini özetleyen tabir olmuştur.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi Vahdet-i Vücud anlayışını hikmetlerinde şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p><span><em>“Âşık yansa has ma’şuku ile yanar<br>
</em><em>Mecaziler yanmadan duru, candan doyar<br>
</em><em>Gerçek âşık yandığı için nurla dolar<br>
</em></span><em><span>O sebepten maşukuna nazı olur”</span>.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a><br>
</em></p>
<p><em>… … …<br>
</em></p>
<p><span><em>“Söylesem ben dilimdesin, gözlesem ben gözümdesin<br>
</em><em>Gönlümde canımdasın, bana sen gereksin sen”</em></span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Ene’l-Hak ile ilgili olarak:</p>
<p><span><em>“Şeyh Mansur’un “Ene’l-Hakk”ı yersiz değil<br>
</em><em>Yolu bulan bize benzer günahkâr değil<br>
</em><em>Her soysuzlar bu sözlerden haberli değil<br>
</em></span><em><span>Haberli olup Hak kokusu aldım ben işte”</span>.</em><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p><em>… … …<br>
</em></p>
<p><span><em>“Mansur der: Ene’l-Hak; erenler işi doğru;<br>
</em><em>Mollar der: Doğru değil gönlüne kötü gelip<br>
</em><em>Söyleme Ene’l-Hak, kafir oldun Mansur deyip<br>
</em><em>Kur’an içinde budur deyip, öldürdüler taş atıp<br>
</em><em>Bilmediler mollar Ene’l-Hakk’ın manasını<br>
</em><em>Kal ehline hal ilmini Hak görmedi münasip”</em></span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>açıklamaları verilmektedir.</p>
<p>Son kaynak ise Hindistan’da doğan, Hindi-Çin ve Çin’e yayılırken, Orta Asya’ya da uğrayan Budizm ve ona bağlı olarak Hint sanatı kökenli Budist motiflerdir.</p>
<p>Türkler arasında ilk kez Hunların benimsediği Budizm’in daha sonraları, 6. yüzyılın ikinci yarısında Göktürkler arasında yayıldığı, hatta Bilge Kağan’ın Budizm’e ilgi duyduğu ancak veziri Tonyukuk’un karşı telkinleri ile ilgisinin dizginlendiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Türkler üzerinde Budizm etkisini Bugut Yazıt’ı ortaya koymaktadır: Bu yazıta göre Bumin Kağan, Budizm anlayışına bağlıdır ve ruhunun bir çağrısı sırasında müteveffa miraslarına yeni bir manastır kurmayı buyurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Hoço ve Bezeklik’te ele geçen freskolardaki tasvirlerin de yardımıyla, Budizmi en sıkı benimseyenlerin Uygurlar olduğu ortaya çıkmıştır. Budizm’in Uygurlar arasına girişinin, Ötüken’de otururken 7. yüzyılın içinde olduğu tahmin edilmektedir ve etkisini Maniheizm’in resmi din olarak kabulüne kadar koruduğu, hatta 10. yüzyıldan itibaren tekrar Budist olan Uygurlar’ın 13. yüzyıl başlarında bile Budizm’e inandıkları görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> 11. yüzyılda Maniciliğin giderek çöktüğü ve Budizm’in gerçek bir atılım gösterdiği açıktır; Kaşgarlı Mahmut gibi çok iyi bilgilenmiş bir bilim adamı bile Manicilikten söz etmez.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Maveraünnehir’de özellikle göçebe Türk toplulukları arasında yayılan Yeseviliğin, eskiden beri mevcut inanç ve geleneklere uyum sağlamış olduğu görülebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Soğd alfabesi ile yazılmış Buda’nın ve Budist azizlerin menkıbelerini anlatan Uygur eserlerini, Türkler Müslüman olduktan sonra belli ölçüde Hoca Ahmed Yesevi ve benzeri evliyalarının şahsiyetlerine uyarlanarak evliya menkıbesi şeklinde dönüştürülmesine örnek olarak verilebilir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Ayrıca, Ahmed Yesevi ve halefleri, göçebe Türkler’e İslam’ı sufi nitelikle ve değer hükümleriyle kabul ettirirken içinde yetiştikleri Şamanist, Budist ve Manihesit cezbeye alışık Türkler’e yabancı gelmeyecek üslûp kullanmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Emir Timur’un eski inançların hakimiyetinde yetişmiş olmasına rağmen, farklı inançlara ait olsa bile, oluşturmak istediği imajı için uygun imgeleri kullanmakta zarar görmeyişi, Budist simgelerin seçiminde de etkin olabilir. Clavijo’nun anlattığı üzere Aziz Paulus ve Petrus’un ellerinde İncil’i tutarken tasvir edildikleri altın ve gümüş kakmalı mineli kapıyı Ankara Savaşı sonrası Bursa’dan Yıldırım Bayezıd’ın hazinesinden bulup getirmiş ve çadır kapısı olarak kullanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Dikkati çeken nokta, bir başka Müslüman hükümdarın hazinesinde saklanan Hristiyan imgeli kapıyı gücünün simgesi olarak gayet rahat kullanan biri için, yaşadığı dünyaya yabancı olmayan motiflerin kullanımı daha da kolay olacaktır.</p>
<p>Ancak, simgeler, Budist anlamlarından ayrıştırılıp, benzer İslami yorumlara uygun olarak kullanılmış ve artık İslami birer motif olmuştur. Timur döneminde bütün motiflerin ikonografik anlamlar atfedilerek kullanıldığını savunmak doğru olmasa da, çoğu motiflerin barındırdıkları gizli anlamları dışa yansıttıkları ifade görülmektedir.</p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi’nin bakır kazanlı oda kapısı alt panosunda, merkezde daire içinde sekiz yapraklı bir lotusun bulunduğu kompozisyon, ikonografik anlamlar aranması gereken örneklerden biri olarak kabul edilebilir. Kompozisyonda özellikle dikkati çeken nokta, motiflerin sayısıdır. Sekiz sayısının cennetle bağlantısı çağlar boyunca farklı kültürlerde karşımıza çıkmaktadır ve İslamiyet’te Sufi geleneğe göre Tanrı’nın merhameti gazabından büyük olduğu için yedi cehennem, sekiz cennet vardır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Sekiz sayısı ile oluşturulan kompozisyonda, Türbe’ye girmenin cennete girmek ile eş değer olduğu ya da 8 cennettin Hoca Ahmed Yesevi’nin huzuru olduğu anlatılmak istenmiş olmalıdır.</p>
<p>Ayrıca hikmetlerde geçen:</p>
<p><span><em>“Sekizimde sekiz yandan yol açıldı<br>
</em><em>Hikmet söyle diye başlarıma nur saçıldı<br>
</em><em>Allah’a hamd olsun, Pir-i Kamil mey içirdi<br>
</em></span><em><span>O sebepten altmış üçte girdim yere”</span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a><br>
</em></p>
<p><span><em>“Arş ve Kürsü pazarı inayetli Muhammed<br>
</em></span><em><span>Sekiz cennet sahibi velayerli Muhammed”</span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a><br>
</em></p>
<p><em><span>“Sekizimde dünya tasasını terk eyledim”</span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></em></p>
<p>şeklindeki tabirler tasavvufta 8 uçmak ya da 8 cennet kapısı olarak anılan ve İnsan-ı Kâmil olmak için uyulması gereken 8 kurala da gönderme yapmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Hikmetlere dayanarak kompozisyon, Ahmed Yesevi gibi sekiz yandan yol açılmasını isteyenlerin bu kapıdan geçip onun huzuruna varmaları yani dediklerini uygulamaları gerektiği şeklinde yorumlanabilir.</p>
<p>Kompozsiyonun merkezinde yer alan lotus, Budist sanatta ölüm ve hayatla iç içe gösteren bir sembol olduğu kadar, Nirvana’nın ve aynı zamanda Buda’nın da simgesidir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Burada lotusun İslamiyet’e uyarlanarak Hoca Ahmed Yesevi ya da 8 cennetin ve her şeyin sahibi “Allah”ı simgelediği düşünülebilir. Merkezden dışa açılım da Vahdet-i vücud felsefesinin görselleştirilmesi olarak yorumlanabilir.</p>
<p>Bakır kazanlı oda kapısının arka yüzündeki alt ve üst panolarında kare içinde gamalı haç ve kitabenin bulunduğu düzenlemeyi dışta içi oyma bezemeli sekiz yapraklı çiçek motifi çevrelemektedir. Kitabede Bâb-ı Mübârek” vJ”-W +”, (Mübarek Kapı) yazısı dört defa tekrar edilmiştir.</p>
<p>Annie Marie Schimmel’in açıklamasına göre Sufi düşüncede 4 sayısı önemli rol oynamaktadır ve Tanrı’ya ulaşma şeriat, tarikat, hakikat, marifet olmak üzere 4 aşamaya bölünmektedir; ayrıca 4, 40, 400 ya da 4000 kişilik gruplar efsanelerde çok sık geçmektedir ve şimdiye kadar 4 büyük şer’i okul olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>Hoca Ahmed Yesevi Farkname adlı eserinde de şeriat, tarikat, marifet, hakikat olmak üzere dört kapıyı ve açılımlarında her birinde yer alan 10, toplam 40 makamı anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Hikmetlerinde:</p>
<p><span><em>“Şeriatın bostanında cevelan eyledim<br>
</em><em>Tarikatın gülzarında seyran eyledim<br>
</em><em>Hakikatten kanat tutup göklerde uçtum<br>
</em></span><em><span>Marifetin eşiğini açtım dostlar”</span> <a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></em></p>
<p>şeklinde açıklamaktadır.</p>
<p>Merkezdeki, Hint sanatında güneş ile insanı simgeleyen gamalı haçın,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Vahdet-i Vücud felsefesi ile ilişkilendirilerek burada yaratıcı ile yaratılanı simgelediği düşünülebilir.</p>
<p>Panoda, dıştaki sekiz yapraklı çiçekle simgelenen sekiz cennete ulaşmak isteyenin, kitabede dört defa tekrar edilerek vurgulanan, dört mübarek kapıyı geçmeleri gerektiği anlatılmak istenmiş olabilir.</p>
<p>Kabir odası, kapısı ön yüz alt panosunda yer alan sekiz yapraklı çiçek kompozisyonu ile daha önce anlatılan sekiz sayısının anlamı görselleştirilmiş olmalıdır.</p>
<p>Hint sanatında evrenin hakimi konumunda düşünülen Buda’ya gönderme yapan mandala formunun kabir odası kapısının arka yüzü, üst ve alt panolarında kullanıldığı görülmektedir ve mandala evrensel gücün toplandığı ve tanrıların oturduğu kutsal bir alan ya da kozmoz olarak anlamlandırılmış; mikrokozmozu yarattığına ve onun elementleri üzerinde hüküm sürdüğüne inanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Türklerin, mandala formunu yapıların planlarında ve de süslemelerde kullandıklarına dair çok sayıdaki örneğe bakılarak motifin, Budist anlamından ayrıştırılıp benzer İslami anlamı “Arş” ya da “Kürsü” yani mecazi olarak Allah’ın dünyayı yönettiği evrenin en üst noktası,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> bağlamında uygulandığı söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>Her iki kapının ön ve arka yüzlerindeki ana bordürlerin ikonografik anlamları birlikte değerlendirildikleri takdirde açığa çıkmaktadır. Kapıların ön ve arka ana bordürlerin birinde altıgen, diğerinde sekizgen düzenleme kullanılmıştır. Sekiz sayısı cennete gönderme yaparken; altı Allah’ın dünyayı yarattığı günün sayısı olarak kabul edildiğinden Hint sanatındaki etkileşim sebebiyle de makrokozmozu simgelemektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Allah’ın yeri ve göğü altı günde yarattığı ile ilgili (Hadid: 4; Secde: 4; Kaf: 38; Hûd: 7; A’râf: 54; Furkân 59; Yunus: 3) ayetlerin devamında genellikle ahiretin hak edilmesi için bu dünyadaki yaşamın nasıl geçirilmesi gerektiğine dair emir ve yasaklar sıralanmakta; kısacası, ölüm ile yaşamın birbirleri ile olan bağı ve etkileşimi üzerinde durulmaktadır.</p>
<p>Örneğin, Yunus suresinin 3. Ayetinde “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah’tır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O’ Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz!” denildikten hemen sonra 4. ayette “Allah’ın gerçek bir vaadi olarak hepinizin dönüşü O’nadır. Çünkü O, mahlukatı önce (yoktan) yaratır. Sonra iman edip iyi işler yapanlara adaletle mükafat vermek için (onları) huzuruna geri çevirir, kafir olanlara gelince inkar etmekte oldukları şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azap vardır” denilmektedir. Kaf suresi 38. ayetinde ise:</p>
<p>“And olsun ki biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi” ifadesinden sonra 43. ayette “Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir” açıklaması gelmektedir.</p>
<p>Dünyevi yaşamın sayısı altı ile uhrevi yaşamın sayısı sekizin birlikte kullanılması, İslamiyet’te bu dünyadaki hayat ile ahiret hayatının birlikte algılanmasından kaynaklanmaktadır. Yaşam ve ölüm, kapıların ön ve arka yüzleri gibi birbirlerini tamamlamaktadırlar. Her zaman etkileşim içindedir.</p>
<p>Kişinin 8 cennete ulaşıp ulaşamayacağı, yaşamını nasıl geçirdiği sonucuna bağlıdır. Dolayısıyla, her iki hayatı güzel geçiribilme kapısının, Hoca Ahmed Yesevi olduğu anlatılmak istenmiş olmalıdır. Kapıların değişik yerlerinde de, altıgen ve sekizgen düzenlemeler birlikte kullanılmıştır.</p>
<p>Gur-i Mir A kapısının ön yüz alt panosunda yer alan dört sekiz kollu yıldız ile oluşturulan kompoziyonda, Hoca Ahmed Yesevi kapılarındakine benzer anlam atfedilmiş olmalıdır. Timur ve en yakınlarının sekiz cennete ulaşmak için bahsi geçen dört kapıyı geçtikleri anlatılmak istenmiştir. Kompozisyonun ortasındaki haç motifi, bahsi geçen dört kapıya gönderme yapıyorsa da, eski Türk inancında hava, su, toprak, ateşin oluşturduğu yeryüzünü simgelerken, dört element de Asya kozmolojisinde dört ana yön ve rüzgar ile birlikte dünyadaki yaşama karşılık gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Buna bağlı olarak getirilebilecek benzer, ama biraz farklı başka yorumda, karenin simgelediği yeryüzündeki yaşamı sekiz cennet çevrelediği ve Gur-i Mir’de yatanların hem bu dünyada hem de öteki dünyada başarılı oldukları görselleştirilmiş olabilir. Ölüm ile hayat arasındaki bağ, Gur-i Mir A kapısı ana bordüründeki altıgenli düzenlemede yaşamı sembolleştiriyor olmalıdır.</p>
<p>Gur-i Mir B kapısının dörtgenlerden oluşan orta panosunun Hoca Ahmed Yesevi kapılarında motiflerle anlatılmak istenen Sufi dört kapı ile ilişkilendirildiği düşünülebilir. Türbedekilerin dört ana sufi kapıyı aşan kimseler olduğu ya da dört sayısının yeryüzünün sembolizmi ile bağlantılı olarak dünyaya hakim olmuş kişilerin burada yattıkları anlatılmak istenmiş olabilir.</p>
<p>Ana bordürün sekizgen ve sekiz kollu yıldız düzenlemesi, sekiz sayısının açıklanan anlamlarının yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Kapılardaki yoğun bitkisel bezemenin cennetteki çiçekleri yani güzellikleri çağrıştırmak için kullanıldığı düşünülebilirse de, bitkisel bezemeyi Timurlu üslûbunun genel özelliği olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.</p>
<p>Kitabeler incelendiğinde,<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> yapıların özelliklerine uygun seçim yapıldığı görülmektedir. Bakır kazanlı oda kapısının kitabe panosunun sol kanadında “Hubbü’l saadat miftahü’l saadat” “Hatırı sayılan kişilerin kapısı mutluluğun kapısıdır”; sağdakinde ise “Bab’ül saadat maden’ül saadat””Hatırı sayılan kişileri sevmek saadetin anahtarıdır” yazılıdır. Hatırı sayılan kişiler ile genelde evliyalar, özelde Hoca Ahmed Yesevi anlatılmak istenmiştir.</p>
<p>Kabir odası kapısı kitabe panosunda</p>
<p>“Eş-şebaik ala babihi hediyeyetu’llah ile’l mü’min” “Kapılardaki pencereler Allah’ın mümine hediyesidir” yazılıdır. Kitabede, İnsan-ı Kamil olmak için geçilecek 4 aşama ve 8 cennet kapılarının pencerelerinin Hoca Ahmed Yesevi’nin yolu olduğu ve bunun Allah’ın hediyesi olarak görülmesi gerektiği anlatılmak istenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Sonuçta, ahşap sanatında ulaşılan bilgiler de göstermektedir ki; Timurlu Sanatı’nı oluşturan Emir Timur sadece para verip, görsel zevki için eserler yaptıran bir bani olmamış, sanatı kurduğu hükümdarlık için en iyi şekilde kullanmaya çalışmıştır. Her alanda olduğu gibi, izlediği bilinçli siyasetin tüm yansımaları mimari bezeme olarak kullanılmış ahşap eserlerde de kendini göstermektedir.</p>
<p>Timur’un yaptığı seferlerin ana fikrinin topraklarını genişletmek olduğu açıktır. Ancak, her alanda olduğu gibi, yaptığı işin birkaç yüzü vardır. Her gittiği yerden işinde ehil olanları toplayarak fethettiği yerleri sanattaki ustalıktan mahrum ederken, kendi başkentini ise çıraklıktan kurtarmıştır. Nitekim ardılları dönemi kendisi gibi siyasi anlamda üst düzeye ulaşamasalar da kültür hayatında diğer İslam ülkelerini ezici üstünlüğe sahip olmuşlardır. Emir Timur’un getirdiği sanatçılar, farklı üslûplarını tek bir amaç için kullanmışlardır: Timur’un imzasını oluşturmak. Hintli, İranlı, Suriyeli ustalarda gizli her motif ve üslûp Timur için bulunmaz bir fırsat olmuş olmalıdır. Her birinden işine yarayanı seçip kullandırarak Timur dönemi üslûbunu oluşturmuştur.</p>
<p>Emir Timur’un, gücü, sadece savaş meydanlarındaki yenilmezlik ya da izlediği ince siyaset olarak görmediği kesindir. Güç, isminin yaşaması, gelecek nesillerin dilinde ve zihninde varlığının sürdürülmesidir. Sadece siyasi kimliğinden ötürü değil, gelecekte de etkisinin devam etmesi isteği onu bu sınıfa sokmaktadır. Kendisinin “Eğer gücümüzden hâlâ kuşkunuz varsa inşa ettiğimiz yapılara bakın”<a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> sözü haricinde, Emir Timur adına bu tür iddalı yargılara varılmasına sebep, örneklerde de izlediğimiz üzere onun sanatı kullanış tarzıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Başak Burcu TEKİN</strong></span></a>
</p><p>Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 872-880</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kapılarda yer alan kitabeler Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kerim Türkmen tarafından okunmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> 1998 yılında Vakıf İnşaat tarafından onarılan Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi Bakır Kazanlı Oda Kapısı genel olarak iyi durumdadır. Çalışma sırasında, restorasyon sonrası kapılar yerine takılmayıp, kuyuhane olarak anılan mekanda masa üzerinde geçici olarak muhafaza edilmekteyse de daha sonra yerine takıldığı öğrenilmiştir. Zaman içinde uğradığı kalıcı tahribatlar nedeniyle, onarım görmüş olmasına rağmen alttaki panoların motif ve kompozsiyon özellikleri oldukça zor seçilebilmektedir. Sol kanadın sol ve sağ tarafında boydan boya bir yarık oluşmuştur. Tuyakbayeva’nın kitabında yer alan fotoğrafta, ana bordürün sekiz kollu yıldız şeklindeki kartuşun içinin kakma bezemeli olduğu görülmektedir Bkz., Ahmed Yesevi Külliyesi Mimarisinde Epigrafik Süsleme, Almaatı 1989, s. 72. Ancak bugün kakmalardan iz kalmamıştır. Bininin alt dikdörtgen bölümünün bezemeleri de iyice silikleşmiştir. Kabir Odası Kapısı da 1998 yılında Vakıf İnşaat tarafından onarılmıştır. Genel olarak iyi durumda olan kapının ana bordüründeki sekizgen kartuşlar içindeki ve orta panodaki rumilerin ve çiçeklerin üzerindeki kakmaların bazıları dökülmüştür. Gur-i Mir kapıları hâlâ St. Petersburg’daki Hermitage Müzesi’nde bulunmaktadır. Şah-ı Zinde Kusam İbn Abbas Türbesi’nin kapısı ise müzede muhafaza edilmeyip türbenin giriş kapısı olarak kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Timur ve dönemi ile ilgili olarak bkz. İ. Aka, Timur ve Devleti, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991; V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998; Nizamuddin Sami, Zafarname, (Çev. Necati Lugal), Ankara 1949; J. P. Roux, Aksak Timur-İslamın Kutsal Savaşçısı Milliyet Yayınları, İstanbul 1994; W. Thachston, A Century Of Princes Sources On Timurid History and Art, Cambridge 1989; R. Grosusset, Bozkır İmparatorluğu, (Çev. M. Reşat Uzmen), Ankara 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Roux, Aksak Timur-İslamın Kutsal Savaşçısı, s. 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İnsanlar arabalarında müzik dinlerken neden olduğunu bilmeden Türbe’nin yanından geçerken müziği kapatmakta, duaları unutmuş olsalar bile her geçişlerinde ellerini açıp sonra yüzlerine sürmekte ve her Orta Asya Türk Cumhuriyeti, Yesevi’nin kimliğini kendisine mâl etmeye çalışmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> E. Knobloch, Beyond The Oxus: Archeology, Art &Architecture Of Central Asia, Ernst Benn Ltd, Londra 1972, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> T. W. Lentz-G. D. Lowry, Timur and The Princely Vision, L. A. County Museum of Art Press, Los Angeles 1989, s. 45; E. Knobloch-M. Hrbas, The Art of Central Asia, Paul Hamlyn, Londra 1965, s. 15, W. Blunt, The Golden Road to Samarkand, Hodder Nad Stoughton, Londra 1973, s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> L. Golombek, “Discourses of an Imaginary Arts Council”, Timurid Art and Culture Iran and Central Asia in The 15th Century, (Ed. L. Golombek-M. Substenly), E. J. Brill, Leiden 1992, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> L. Golombek-D. Wilber, The Timurid Architecture of Iran and Turan, Princeton University Press, Princeton 1988, s. 188-189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> A.g.e., s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Blunt, The Golden Road to Samarkand, s. 144; R. G. Clavijo, Embassy To Tamerlane (1403-106), (İng. Çev. Guy Le Starnge), George Routledge & Sons Ltd, Londra 1994, s. 287-288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> T. W. Lentz-G. D. Lowry, Timur and The Princely Vision s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> L. Kamaroff, Golden Disk Of Heaven, Mazda Publication, CostaMeza,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Tebrizli Kemaleddin (Ferideddin) Ca’fer Baysunguri 14. yüzyıl sonlarında Tebriz’de doğmuş ve hat sanatında küçük yaşlardan itibaren başarılı olmuş bir sanatkârdır; Baysungur Mirza’nın 1420’den hemen sonraki Herat’ta kurduğu kütüphanenin başkanlığına getirilmiş, koruyucusundan gördüğü büyük himaye nedeniyle “Baysunguri” lakabını almıştır ve 1433 yılında Baysungur Mirza’nın ölümünden sonra nereye gittiği bilinmemektedir. Bkz., K. Özergin “Temürlü Sanatında Arz, Eski Bir Belge: Tebrizli Cafer’in Bir Arzı”, Sanat Tarihi Yıllığı, sayı. 6, 1976, s. 480-481.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> A.g.m. s. 471-518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> T. W. Lentz-G. D. Lowry, Timur and The Princely Vision, s. 192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> A.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> L. Golombek-D. Wilber, The Timurid Architecture of Iran and Turan, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Külliye ile ilgil olarak bkz., N. B. Nurmuhammedoğlu, Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi, Ankara 1993; K. H. TEKİN, Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacttepe Üniversitesi, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A.g.e., s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Clavijo, Embassy To Tamerlane (1403-1406), s. 272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Y. Crowe, “Timurid Designs and Their Far Eastern Connections”, The Timurid Art and Culture Iran and Central Asia in The 15th Century, (Ed. L. Golombek-M. Substenly), E. J. Brill, Leiden 1992, s. 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> B. Denike “Quelques Monuments de Boris Sculpte Au Turkestan Occidental”, Ars Islamica, Sayı: II, 1968, s. 83, “Batı Türkistan’da Ahşap Oymalı Birkaç Abide”, (Çev. Ali Osman Uysal), Vakıflar Dergisi, Sayı: XX, 1988, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> A.g.m., 1939, s. 2620.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> İ. Aka, “Orta Asya’da İslamiyet’in Yayılması ve Ahmed Yesevi Sevgisi”, Ahmed-i Yesevi- Hayatı, Eserleri, Tesirleri, Seha Neşriyat, İstanbul 1996, s. 529.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A.g.m., s. 530; F. Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Y. N. Öztürk, “Yesevilik”, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul 1998, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A. Y. Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, s. 34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> F. Köprülü, “Ahmed Yesevi”, İslam Ansiklopedisi, Cilt I, Milli Eğitim Basımevi İstanbul 1979, s. 212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> L. Massignon, “Tasavvuf”, İslam Ansiklopedisi, Cilt: XII/I, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1979, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> M. Tatcı, “Ahmed Yesevi Hacı Bektaşi Veli ve Yunus Emre’de Dört Kapı”, Yesevilik Bilgisi, (Haz. C. Kurnaz, M. İsen, M. Tatçı), Ahmed Yesevi Vakfı Yayınları, Ankara 1998, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A. Yesevi, Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, (Haz. Hayati Bice), Türk Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1984, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A.g.e., s. 320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> A.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A.g.e., s. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. Y. Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul 1983, s. 37-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> J. P. Roux, Türklerin Tarihi, (Çev. Galip Üstün), Milliyet Yayınları, İstanbul 1998, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Ü. Günay-H. Güngör, Başlangıcından Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara 1996, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> J. P. Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, (Çev. Lale Arslan), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s. 215.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Köprülü, “Ahmed Yesevi”, İslam Ansiklopedisi, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> A. Y. Ocak, “Ahmed-i Yesevi ve Türk Halk Müslümalığı, Ahmed-i Yasevi-Hayatı, Eserleri, Tesirleri-, Seha Neşriyat, İstanbul 1996, s. 587.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Clavijo, Embassy To Tamerlane (1403-1406), s. 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> A. Schimmel, Sayıların Gizemi, (Çev. M. Köpüşoğlu), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998, s. 169-70; A. Kayhan, İrfan Okulunda Oku, Bizim Basımevi, Ankara 1994, s. 148-149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Yesevi, Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> A.g.e., s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> A.g.e., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Kayhan, İrfan Okulunda Oku, s. 148-149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Y. Çoruhlu, “Uygur Sanatında Lotus”, Uluslararası Osmalı Öncesi Türk Külür Kongresi Bildirileri, Ankara 1997, s. 156-157; J. Rawson, Chineese Ornament: Lotus and Dragon, British Museum Press, Londra 1984, s. 138; E. Wilson, “Lotus”, The Dictionary of Art, Cilt: 19, Macmillian Publishers, New York 1996, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Schimmel, Sayıların Gizemi, s. 108. İslam Sufileri “dervişlik” mertebelerinin Hz. Ali’nin bir sözüne dayanarak kırk makamda tamamlandığına inanmışlar ve bu mertebelerle ilgili İmam Gazali meşhur Kırk Esas’ı, Hallac-ı Mansur Kitabü’t- Tavasin’i yazmışlardır. İlk Türk Sufisi Hoca Amed Yesevi, tarikat erkanını ve irşat metodunu “kırk makam” esasına göre tanzim etmiştir. Söz konusu makamların Ahmed Yesevi’de ve pek çok sufinin sisteminde “dört kapının” var olduğu görülmektedir Bkz., Tatç, “Tasavvuf ve Rumuz”, Yesevilik Bilgisi, (Haz. C. Kurnaz, M. İsen, M. Tatı), Ahmed Yesevi vakfı Yayınları, Ankara 1998, s. 238.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> A. Güzel, “ Ahmed Yesevi’nin Fakr-namesi ile Hacı Bektaşi Veli’nin Mâlâkâtı Arasındaki Benzerlikler”, Ahmed-i Yasevi-Hayatı, Eserleri, Tesirleri-, Seha Neşriyat İstanbul 1996, s340-343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Yesevi, Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> K. C. Aryan, Basis of Decorative Element in Indian Art, Rekha Prakashan, New Delhi 1981, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> N. (Karamağaralı) Akgül, “ Some Cosmic Motifs and Elemants in Seljuk and ottoman Architecture”, Erdem, Cilt 9, Sayı. 27, Ankara 1997, s. 905.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Konu ile ilgil ayetler için bakınız Hud: 7, Mü’min: 7, Hakka: 17, Yunus:, Ra’d: 2, A’raf: 54, Ta ha: 5, Hadid:, Furkan: 59, Secde: 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> A.g.m. s. 903-906.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Shimmel, Sayıların Gizemi, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> A.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Kitabeler Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Kerim TÜRKMEN tarafından okunmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Hoca Ahmed Yesevi Külliyesi’nin çift kanatlı ahşap kapılarında usta kitabesi bininin, dış bükey bölmünde yer almaktadır. Küçük sülüs kitabede okunabildiği kadarıyla “Alaeddin bin Davud” yazmaktadır. Usta kitabesinin daha önce Divayev Ahkmerov’un okuduğu üzere “İzz ad-din b. Taceddin İsfahani” olmadığı ortaya çıkmaktadır. Mayer, kapının ustasını “İzzeddin” olarak vermekteyse de bu konuda şüphelerini dile getirmekte; Cohn-Wiener’in de çektiği fotoğraflardan kitabenin net okunamadığını ve Külliye için yaptırılan bakır iki şamdanın ustası ile ahşap ustasının isminin karıştırılmış olabileceğini dipnot halinde belirtmektedir. Bkz., Islamic Woodcarvers and Their Works, Geneva, 1958, s. 46. Kapıların ustası konusundaki yanlışlık, tarihlendirme konusunda da devam etmiş, Boris Denike, madeni bölümde yer alan kitabeye dayanarak 1394-5 tarihini verdiğini söylemektedir. Bkz., “Quelques Monuments de Boris Sculpte Au Turkestan Occidental”, Ars Islamica, Sayı: II, 1968, s. 72., Ancak madeni bölüm olarak kastettiği kapı kulpunda kapının yapım tarihi ile ilgili hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle de kapının tarihlendirmesindeki kesinlik ortadan kalkmaktadır. Külliye’nin inşaat yılı 1397 olduğuna göre kapı 1397’den sonraki bir zamana tarihlemek daha doğru olacaktır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/emir-timur-donemi-ahsap-kapilari.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> P. Zakhidov, Architectural Glories of Temur’s Era, Taşkent 1996, s. 83.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hindistan’da Türk&amp;amp;Müslüman Mimari ve Resmi Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hindistanda-turkmusluman-mimari-ve-resmi-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hindistanda-turkmusluman-mimari-ve-resmi-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Hindistan’da Türk-Müslüman Mimari ve Resmi Sanatı
Hindistan, kültür ve sanat yönünden birçok özellikler taşıyan geniş bir ülkedir. Hint sanatı tarihini M.Ö. 5000’li yıllara kadar geri götürebiliyoruz. Hindistan’da tapınak, saray, cami, kale ve türbe gibi çeşitli yapı şekilleri görülmektedir. Ayrıca duvar resimleri, tahta ve taş oymacılığı, metal işleri büyük önem taşır. Özellikle Hindistan’da XVII. yüzyıldan sonra yapılan arkeolojik araştırmalar bu sanat dallarının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64f8cb91c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hindistan’da, Türk&amp;Müslüman, Mimari, Resmi, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Kutub-Minar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hindistanda-turk-musluman-mimari-ve-resmi-sanati.html">Hindistan’da Türk-Müslüman Mimari ve Resmi Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İnci MACUN</strong></span></a>
</p><p>Hindistan, kültür ve sanat yönünden birçok özellikler taşıyan geniş bir ülkedir. Hint sanatı tarihini M.Ö. 5000’li yıllara kadar geri götürebiliyoruz. Hindistan’da tapınak, saray, cami, kale ve türbe gibi çeşitli yapı şekilleri görülmektedir. Ayrıca duvar resimleri, tahta ve taş oymacılığı, metal işleri büyük önem taşır. Özellikle Hindistan’da XVII. yüzyıldan sonra yapılan arkeolojik araştırmalar bu sanat dallarının çok eskilere dayandığını ortaya çıkarmıştır. Hindistan’ın ilk yerlileri olan Dravitlerle kuzeyden gelen kavimlerin birbirleriyle olan karşılıklı kültürel ve sanatsal etkileşimleri sonucu geleneksel bir sanat ortaya çıkmıştır. Bütün geleneksel sanatlarda olduğu gibi Hint sanatının amacı da herşeyden önce tanrıyı öğretmektir. Madde, ruh ve bütün her şey tanrının emri altındadır. Hint sanatı da bu büyük gerçeği ve onunla ilgili diğer gerçekleri öğretme çabası içindedir. Hint sanat tarihi ele alındığında başlangıçtan itibaren dört ana grup altında toplanarak incelenir. Birincisi milattan önce dördüncü binde meydana gelmiş, ortadan kalkış sebebi ve tarihi henüz açıklığa kavuşmamış, Mohencodaro, Harappa ve Takşila şehirleriyle tanınan İndus veya Sind medeniyeti; İkincisi Buddhizm ve Caynizm’in etkisi altında kalan sanat; üçüncüsü Hinduizm ile ilgili sanat; dördüncüsü Müslüman Türklerin kuzey Hindistan’ı ele geçirmesinden sonra Hindistan’da meydana gelen ve Türk-İran-Hindu- Buddhist stillerinin karışımından ortaya çıkan Türk-Müslüman sanatıdır.</p>
<p>Müslüman Türkler, M.S. X. yüzyılın sonlarından itibaren kuzey Hindistan’a inmeye başladılar. XI. yüzyılın başında Gazneli Mahmud, Pencap bölgesini idaresi altına aldı. XIII. yüzyılın ilk yarılarında Gurlu Muhammed ve askerleri Ganj ovasını ele geçirdiler. Delhi’de bütün Hindistan’a hükmedecek kuvvetli bir sultanlık kurdular. XIV. yüzyılın başında, Delhi Sultanlığı Dekkan ve Maysor’a kadar olan bölgeleri ele geçirdi.</p>
<p>XIV. yüzyılın ikinci yarısında Delhi sultanları Bengal ve Dekkan’ı Müslüman Türk yönetici ve askerlerinin yönetimine bıraktılar. Delhi Sultanlığı döneminde, bölge hanedanlıkları ve imparatorluk döneminde, Müslüman-Türk sanatı Hint sanatı üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Türk-İran-Hint sanatlarının karışımı ile çok değişik eserler ortaya çıktı. Başlangıçta Hindistan’daki Türk-Müslüman mimari eserleri İran mimarisinin etkisi altında kalmıştır. XIII-XV. yüzyıllar arasında yapılan yapılar ise geleneksel Hint üslubunun etkisi altında kalmıştır. Mimaride esas gelişme Türk- Müslüman İmparatorluğu döneminde olmuştur. Özellikle Ekber Şah (1556-1605) ve sonraki hükümdarlar devrinde bu gelişme hız kazanmıştır. Böylece Kuzey Hindistan’dan başlayarak çeşitli Türk-Müslüman medeniyet ve sanat merkezleri kuruldu. Bunlar Orta Hindistan’a kadar ilerledi. Hindu sanatı ise sadece güney Hindistan’da egemen oldu.</p>
<p>Hindistan’ın öz yapı üslubu ile Türklerin getirdiği mimari şekli tam bir tezat meydana getiriyordu. Hint mimari stili sayısız heykel ve süslerle kaplı yüksek yapılar şeklinde kendini gösteriyordu. Buna karşılık Türk-Müslüman mimarisinde gösterişsiz düz duvarlar ve mimari şekillerde açıklık ve uyum göze çarpıyordu. Heykel ve insan figürleri kesinlikle kullanılmıyordu. Hint mabetleri tanrı heykellerinin bulunduğu zemin üzerinde yükseltilmiş kümbet ve kalın sütunların dizildiği dehlizlerden ibaretti. Buna karşılık camilerde cemaatin toplandığı geniş bir avlunun bulunması gerekiyordu. Hindistan’da o dönemlerde bu karakterde iki cami stili vardı. Birinci şekilde, etrafı sundurmalarla çevrili bir alandan ibaret olan namazgâh denilen cami şeklinde, cami alanının kıble tarafından büyük kemerlerle süslü mihrap ve minare bulunurdu. İkinci stilde camiler kalelerin içinde veya medrese gibi yapıların ortasında bulunurdu. Kale duvarlarının dört köşesinde bulunan toparlak kuleler ise minare olarak kullanılmıştır. Türklerin yönetimi döneminde Hindistan’da yarım küre şeklinde kubbeler görülmeye başlandı. Buddhizm’in etkisi altındaki Uygur sanatında lotus yani nilüfer çiçeği şeklinde süslemeler vardı. Bu süsler, Hindistan’da Türk döneminde görülmektedir. Türk mimarisinin her döneminde görülen özelliklerden birisi olan küçük kubbelerin sıra sıra dizilmesi Hint-Türk eserlerinde de yer almıştır. Kubbeli türbeler de Türklerin Hindistan’a getirdiği Hakanlı ve Selçuklu türbelerinden etkilenen bir yapı şeklidir. Türklerin Hindistan’a getirdikleri diğer bir mimari özellik kemerlerdi. Buddhist dönemde bu şekil Orta Asya’da gelişmiştir. Tahta kalıplara dökülen kemer, Buddhizm’in Hindistan’dan çıkmasından sonra Hindistan’da görülmemiştir. Türk döneminde tekrar görülmektedir. Bundan başka, Türkler Hindistan’a Orta Asya saray mimarisini de getirdiler. Bilindiği gibi Orta Asya’da egemen olan Türkler çadır veya tahtadan yapılan köşklerde otururlardı. Kalelerin içine de bu şekilde çadır veya köşk kurarlardı. Bu özelliği aynı şekilde Hindistan’da inşa ettikleri kalelerde de görmekteyiz. Yapılarda Hindistan’ın doğal zenginliklerinin verdiği bütün malzemelerden yararlanılmış, kırmızı kumtaşı, çeşitli renklerde mermer, taş, tuğla ve birçok değerli ve yarı değerli taşlar kullanılmıştır.</p>
<p>Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Hindistan’da egemenlik kuran Türk-Müslüman yönetimini XII. yüzyılın sonundan XV. yüzyılın ortalarına kadar hüküm süren Delhi Türk Sultanlığı ile 1526 yılından 1857 yılına kadar devam eden Türk-Müslüman İmparatorluk dönemi olarak iki aşamada ele almaktayız. Delhi Türk Sultanlığı dönemine ait pek çok mimari eser günümüze kadar gelememiştir. Bazıları ise harabe halindedir.</p>
<p>1193 yılında Gurlu Muhammed’in Delhi’yi, Delhi Türk Sultanlığı’nın başkenti yapmasından sonra bu tarih, Hindistan’da gerçek Türk-Müslüman mimarisinin başlangıç tarihi olmuştur. Delhi’de 1193 yılında inşasına başlanıp 1197 yılında tamamlanan Kuvvet-ül “İslam”, “İslamın Kuvveti’’ Camii günümüzde bir harabe halindedir. Bu görünüşüyle bile dünyanın en muhteşem yapılarından birisidir diyebiliriz. Cami, Kudbeddin Aybek tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra, sırayla 1230 yılında İl-Tutmuş, 1315’te Alaeddin Kılcı gibi sultanlar camiye çeşitli eklemeler yaptırdılar. Caminin bir iç bir de dış avlusu bulunmaktadır. Caminin doğu duvarında bulunan bir yazıda, bu caminin yirmi yedi Hindu tapınağının malzemesi ile yapıldığından bahsedilmektedir. Bu yüzden iç avluda bulunan sütunlarda Hindu izleri görülmektedir. İltutmuş Dönemi’nde (1230) yapılan bölümler İslamî karakterdedirler. Halen sağlam bulunan kısım ise, yapının batı yönündeki 120 metre uzunluğunda kemerler dizisidir. İltutmuş, camiyi iki misli büyütmüştür. Caminin alanı içinde kendisi için bir türbe yaptırmıştır. Alaeddin Kılcı ise camiye havuzlar ve kemerler ilave ettirmiştir.</p>
<p>Kuvvet-ül İslam camisinin geniş avlusu içinde Delhi„nin semalarına doğru yükselen Kutb Minar, Hindistan’daki Türk-Müslüman egemenliğinin soylu anıtlarından biridir. Orta Çağ’ın ünlü gezgin ve yorumcusu İbn Batuta, Kutb Minar için “diğer İslam topraklarında bir benzeri bulunmayan dünyanın harikalarından biri’’ diye söz eder. Günümüzde de büyüleyici görünüşü, harika işçiliği ile benzerleri içinde en güzeli olduğu kabul edilmektedir. Kutb Minar’ın yapımına Kudbeddin Aybek tarafından 1192’de başlanmıştır. Beş şerefeli olan minare İltutmuş tarafından tamamlanmıştır. Burada bulunan bir yazıda 1368 yılında yıldırım düşmesiyle zarar gören minarenin Firuz Şah Tuğluk tarafından tamir ettirildiği ve beşinci kat ilave ettirildiğinden bahseder. Beşinci katın üstü bir kubbe ile örtülmüştür. Zelzeleden zarar gören Kutb Minar’ı 1828 yılında Bengal’de görevli bulunan İngiliz mühendislerden Smith, usulsüz bir şekilde onardığı için tepesine yapılan ilave 1848 yılında Lord Harding tarafından kaldırıldı. Minarenin tepesi, şimdi basit bir demirle çevrilidir. 73 metreye yakın yükseklikte olan Kutb Minar’ın çevresi tabanda 29 metre, tepe kısmında ise 7 metredir. Kutb Minar’ın birinci bölümünün çevresinde yuvarlak ve düz yivler vardır. Diğer bölümlerdeki yivler ise yuvarlaktır. Kutb Minar’ın ilk üç bölümü kırmızı kumtaşındandır. Diğer bölümlerde ise mermer ve kırmızı kumtaşı kullanılmıştır. Kutb Minar’ın gövdesinde Kuran-ı Kerim surelerinden alınmış, kufi yazısı ile nakşedilmiş yazı bantları vardır.</p>
<p>1200 yılında yapımına başlanan ve İltutmuş zamanında bitirilen Acmer’deki Acmer Camii’nin kemerleri İran stilindedir. Ayrıca yapıda Arapça yazılar ve çeşitli süslemeler vardır. Bu eserlerden, günümüze sadece iki minare kalmıştır. 1296 yılında Delhi Sultanlığı’nın başına geçen Alaeddin, Kuvvet-ül İslam Camii’ni genişletti ve burada Ala-i Dervaza isimli bir takı inşa ettirdi. Bu yapı Türk- Müslüman-Hint sanatının ilk örneklerinden biridir. Bütün bu meydana getirilen çeşitli eserlerin sonucunda Delhi şehri ortaya çıktı.</p>
<p>Delhi, Delhi Sultanlığı Dönemi’nde, Tuğluk hanedanının hüküm sürdüğü 1321-1421 yılları arasında gerçek bir Türk-Müslüman başkenti oldu. Araziye üçgen şeklinde yayılan ve Dehli, Dilli şeklinde de anılan Delhi şehri, kuzeyden güneye 20 kilometre genişliğe ulaşmıştır. Üçgenin tepesinde Cumna nehri vardır. Günümüzde Eski Delhi adı verilen ve Kudbeddin tarafından kurulan ilk Türk- Müslüman şehri üçgenin kuzey batı köşesinde kalmıştır. İkinci şehir Sıri, Eski Delhi’nin Kuzey Doğusundadır. Üçüncü şehir ise 1321’de üçgenin Kuzey Doğu köşesinde kurulan Tugluk Abad’ dır. Dördüncü ve beşinci şehirler Cihanpannah (1327) ile Firuzabad (1354) dır. Şehirler Tuğluk’un hükümdarlığı döneminde genişlemişlerdir. Bu şehirlerde çeşitli mimari karakterlerde birçok ilginç bina inşa edilmiştir. Bunlara örnek olarak şu eserleri sayabiliriz.</p>
<p>1325 yılında inşa edilen Gıyaseddin’in türbesi kırmızı kumtaşından yapılmış ve kare şeklindedir. Duvarları çok kalındır. Bu kütlevi ve ağır görünüşlü yapının çevresi taştan burçlarla kuşatılmıştır. Türbe adeta kale görünümündedir. Türbenin üzerindeki beyaz mermer kubbe sekizgen bir silindirin üzerinde yer alır. Türbenin dış duvarları kırmızı kumtaşından işlemelerle örtülüdür. Türbe, Hindistan’da Türk-Müslüman mimari tarihinin önemli bir dönemeci sayılır. Zira duvarları belli bir eğime sahip ilk bina niteliğini taşır. Türbe inşa edildiği zaman yapay bir gölün ortasında bulunuyordu.</p>
<p>XIV. yüzyıla ait Delhi camileri içinde en önemlisi Kalan mesciddir. Yapının köşelerinde kubbeli burçları, giriş kısmının iki tarafında bulunan sivri başlıklı silindir şeklinde minareleri ile ihtişamlı bir görünüşü vardır.</p>
<p>XIV. yüzyıla ait Delhi bölgesi dışında başlıca Türk-Müslüman yapıları Gucerat, Bengal ve Caunpur bölgelerinde inşa edilmiştir. Gucerat, esasında Hindu sanat ustalığının merkeziydi. Bu yüzden Çanbay’da Camii Mescid (1325); Ahmedabad yakınında Dholka’da Hilâl Han Kazı Camii (1333) gibi eserler Hindu yapılardan alınmış çeşitli motiflerle donatılmıştır. Bengal’in Gaur bölgesinde Pandua yakınında bulunan büyük Adina Mescid’in Mekke’ye bakan cephesinde kolonlu ve dehlizle çevrilen büyük bir avlusu vardır.</p>
<p>Diğer cephelerde ise birer dehlizi bulunmaktadır. Tuğladan yapılmış kemerleri aynı ölçü ve süsleme şekliyle 378 adet kubbeyi taşır. Bundan başka Kuzey Hindistan’da iki ilgi çekici camii vardır. Bunlardan birisi Benares yakınlarında Caunpur’da 1377 yılında tamamlanan kale içinde İbrahim Naib Barbak Camii’dir. Diğeri de 1408 yılında inşa edilen Atala Mascid Camii’dir. Atala Mascid Camii’nde giriş kolonu üzerinde İran stili büyük bir kemer vardır. Kare şeklindeki caminin köşelerinde bulunan kuleler Hindu stilini aksettirir. İç kısımdaki kemerler ve kubbelerde ise Türk stili göze çarpar.</p>
<p>XV. yüzyıl ile XVI. yüzyıl başlarında Kuzey Hindistan’da çeşitli savaşlar sebebiyle Delhi Sultanlığı zayıfladı. Bengal, Caunpur, Gucerat, Malva ve Dekkan gibi tâbî krallıklar ortaya çıktı. Bu bölgelerde de çeşitli anıt ve türbeler inşa edildi.</p>
<p>Caunpur’da bu döneme ait iki camii vardır: Camii Mescid ile Küçük Lâl Dervaza Camiileri. Yine bu döneme ait Bengal’in başkenti Gaur’da Müslüman-Türk ve Hindu stilleri ile tuğladan kemer geleneği gelişmiştir. Örnek olarak 1490 tarihli Firuz Şah Minar minaresini verebiliriz. Bu minare değişik yapı tekniğiyle bir minareden çok yuvarlak bir kuleyi andırır.</p>
<p>Malva’nın eski başkenti Mandir’de 1454 yılında tamamlanan Camii Mescid muhteşem bir yapıdır. Fergusson’a göre “büyüklüğü ve güçlü görünümü ile Hindistan’da bulunan örneklerin en üstünüdür’’.</p>
<p>Büyük avlusu Mekke yönünde beş, doğuda iki, kuzey ve güneyde üç adet olmak üzere sivri şekilli kemerlerle çevrilidir. Mihrabın üzerinde ise geniş kubbeler vardır. Kemerlerin üzeri ise çok sayıda küçük kubbelerle örtülüdür. Bu cami Hindu etkisinden uzak tamamen Türk-Müslüman sanat eseridir. Kırmızı kumtaşından yapılmıştır. Mermerden süslemeleri vardır.</p>
<p>Gucerat’ın başkenti Ahmedabad, önemli bir mimari merkezdi. Burada Müslüman Türkler tarafından inşa edilen bütün yapılarda Hindu karakteri hakimdi. Yapımı 1411 yılına rastlayan Camii Mescid bu stile örnektir. 260 tane ince sütunun üzerinde 15 tane simetrik şekilde düzenlenmiş kubbeler bulunur. Caminin içinin aydınlanması iklime uygun olacak şekilde ustalıkla düzenlenmiştir.</p>
<p>Delhi Sultanlığından sonra, Babür’ün 1526 yılında Türk-Müslüman İmparatorluğunu kurmasından 1707 yılında Evrengizib’in ölümüne kadar geçen iki yüzyıla yakın dönem içinde Müslüman eserlerin mimari stili eyaletten eyalete değişen şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Başlıca eserler Ekber (1556-1605), Şah Cihan (1628-1658) dönemlerinde inşa edilmiştir. Evrengizib (1658-1707) döneminde ise mimari yavaş yavaş gerilemeye başladı.</p>
<p>Bu dönemin mimari eserlerinin en önemlileri Hindistan’ın Kuzeybatı bölgesinde özellikle Delhi, Agra, Lahor, Fatehpur Sihri, Allahabad ve Bicaypur’da bulunmaktadır. Babür, Agra şehrini başkent yaptı. Dönemine ait pek fazla eser olmasa da Panipat ve Sambal camilerini sayabiliriz. Hümayun Dönemi’nde (1530-1540) ise pek fazla eser yapılmamıştır.</p>
<p>Zira bir Afgan Prensi olan Şehr Şah saltanatı ele geçirmiş, 1540-1555 yılları arasında Delhi’de Suri hanedanını kurmuştur. Hümayun’un inşa ettirdiği eserler Afganlılar tarafından yıktırılmıştır. Hümayun dönemine ait geride kalan tek eser Delhi’de Cemali-Kemali Mescididir. Bu mescid Türk- Müslüman mimarisi için ilgi çekici bir örnektir.</p>
<p>1542 yılında tahta çıkan Ekber döneminde mimaride gözle görülür bir ilerleme vardır. Ekber sanatın her dalına önem vermiştir. Bu dönemde çok sayıda kale, saray, okul, su depoları ve kuyular inşa edildi. Ekber, annesinin İranlı Şeyh Cem ailesinden olması sebebiyle İran stiline daha çok sadık kaldı. Bunun yanında onun döneminde Caynist ve Hindu tapınaklarının yapı şekillerinden yararlanıldı. Agra kalesindeki Cihangir Mahal, dört köşeli sütun başlıkları, küçük kemer dizeleri ile Hint stilini andırır. Ekber döneminin ilk yapılarından birisi de babası Hümayun için Delhi’de inşa ettirdiği (1565-1569) türbedir. Türbe yüksek duvarlarla çevrili büyük kare şeklinde bir bahçenin ortasına yerleştirilmiştir. Batı ve güneyinde iki tane çok yüksek tak şeklinde iki büyük kapı vardır. Bu kapılar gri taştandır. Üzerleri kırmızı kumtaşı ve beyaz mermerlerle süslenmiştir. Türbenin ana gövdesinin şekli kısa dört uzun kenarlı sekizgendir. Dış kubbenin içinde bir de iç kubbe vardır. Bu Türkistan stilleridir. Dış kubbe beyaz mermerdendir, soğanı andıran şekildedir. Dünyanın en güzel kubbelerinden biri diyebileceğimiz bu kubbe silindir şeklinde bir platforma oturtulmuştur. Üzerinde bakırdan bir alem vardır. Türbenin içinde sekizgen biçimli birçok odacık vardır. Hindistan’da daha önce böyle zarif bir iç düzenleme ve koridorlar kompleksi inşa edilmemişti. Diğer bir özellik de kubbenin dört köşesine yerleştirilen çatri, yani kulelerin ilk defa kullanılmasına örnektir. Gerçekte Hümayun’un türbesi tasarımındaki saflık ve basitlik, oranlarındaki mükemmellik ve mermerle kırmızı kumtaşının karışımındaki ustalık sebebiyle birçok özelliklerle dolu bir yapıdır. Türbeyi çevreleyen bahçede diğer Türk bahçelerinde olduğu gibi taşlarla döşenmiş patikalar, çiçek tarlaları, selvi ağaçları ile süslü su yolları, su depoları ve fıskiyeler vardır. Binanın mimar ve ustaları Semerkand ve İran’dan gelmiştir. Yapının mimarı Mirza Giyas’tır. Türbede çeşitli yapı şekillerini bir arada görmekteyiz: Bahçesi ile dış kısımdaki yan yana kemerler İran, kubbesi ve planı Türk, kubbenin köşelerindeki çatri yani kuleler ise Hindu stiline örnektir. Bu başarılı karışımından zarif bir yapı ve büyük bir sanat eseri ortaya çıkmıştır. Ekber döneminin Delhi’deki diğer türbeleri Adnan Han ve Atgah Han (1566) Türbeleridir. Adnan Han türbesi mimari açıdan Lodi stilinin son örneği olması sebebiyle önemlidir. Sekizgen şekilli olan türbe bir platform üzerine oturtulmuştur. Sekiz kenarın her birinde üçer kolon vardır. Türbenin gövdesi gri kumtaşı, kubbesi ise kırmızı kumtaşındadır. Ekber saltanatını imparatorluğunun çeşitli şehirlerinde sürdürmüştür. 1605 yılından ölümüne kadar da Agra’da kalmıştır. Ekber, 1566 yılında Agra Kalesi’ni yaptırtmaya başladı. Kalenin içine ilk olarak saray yapıldı. Ayrıca Cihangiri Mahal adı verilen sarayın avlusu kare şeklindedir. Avlu sütunları ve birbirine bağlı sütun başlıkları ile Hint stilindedir. Zengin oymaları vardır. Sarayın diğer kısımları daha çok İran stilindedir. Ekber kendine başşehir olarak Agra’ya 60 kilometre kadar uzaklıkta olan Fatehpur Sihri şehrini inşa ettirdi. Günümüzde ise burası bir harabe halindedir. Ekber’in buraya bu şehri kurmasındaki sebep ise, orada yaşayan ve kendisine çok hürmet duyduğu, ermiş bir kişi olan Selim Çisti’nin oturduğu yer olmasıdır. Kendi başkentini Sihri’de yaptırarak ermişi onurlandırmak istemiştir. Fatehpur, zafer şehri anlamına gelmektedir. Ekber’in serbest düşünceli ve tolerans sahibi olması birçok Hindu racasının sevgi ve güvenini kazanmasına sebep oldu. Racalar, Ekber’e hem para yardımı yaptılar hem de şehrin yapılması için birçok usta gönderdiler. Fatehpur Sihri 1569-1585 yılları arasında inşa edilmişti. Sistemli bir şekilde planlamış olan şehrin çevresi hemen hemen 14 kilometredir. Üç tarafı kale duvarları ile çevrilidir. Dokuz tane kale kapısı ve dördüncü tarafında çok büyük suni bir göl vardı. Kalenin içindeki büyük cami geniş bir alana kurulmuş, üç tarafında dehlizler vardı. Dört köşeli cami, ibadet yerleri ile çevrilmişti. Bunlar küçük kubbeli hücrelerdi. Bunların her birinde hocalar ve öğrenciler otururdu. Bu camiye Fatehpur Üniversitesi de diyebiliriz. Caminin tavanı sütunlar üzerine oturtulmuştu. Caminin kuzeyinde iki türbe vardır. Bunların birisi Selim Çisti’nindir. Caminin güneyinde, orta kısımda muhteşem Bülend Darvaza bulunur. Bülend Darvaza hemen hemen 44 metre yükseklik, 40 metre genişlik ve 24 metre derinliktedir. Kapısının önünde 42 basamak vardır. Büyük Zafer Kapısı anlamına gelen Bülend Darvaza, Ekber’in Gucerat zaferinin anısına inşa edilmiştir. Bülend Dervaze, büyük hücreleri, kubbeli portali, medhal, büyük cümle kapısı ve büyük dikdörtgen şeklinde süslü çerçevesi ile İran stilini aksettirir. Çatısında bulunan küçük kubbeler ise Hint stilindedir.</p>
<p>Fatehpur Sihri’nin diğer muhteşem yapıları Codh Bai sarayı ve harem daireleridir. Sarayın şekli Batı Hindistan’daki mabet mimarisine benzer. Ayrıca toplantı salonları kolonlarla süslenmiş olan Divan-ı Âm (Halk Meclisi) ve yapı şekli, planı ve süslemeleri ile bir şaheser olan Divan-ı Has (Yüksek Meclis) dışardan iki katlı bir yapıya benzerse de, gerçekte geniş bir odadan ibarettir. Yapının dışını çevreleyen balkonun hizasında, iç kısımda da bir tür balkon veya bir tür taht bulunduğu tahmin ediliyor. Ekber buradan çevresinde oturan bilginleri ile konuşur, onların tartışmalarını dinlermiş. Bu kare biçiminde köşkün köşelerinin üst kısımlarında birer küçük kubbe bulunmaktadır. Ekber’in Agra’ya 10 kilometre uzaklıkta bulunan Şikandara’da 1605 yılında yaptırmaya başladığı türbesini oğlu Cihangir tamamlatmıştır. Bir bahçe ortasında bulunan bu türbe, dördü kırmızı kumtaşından, beşincisi de beyaz mermerden ve yukarıya doğru piramit gibi daralan beş katlı bir yapıdır. Her katta galeriler ve küçük kubbeli odalar vardır. Alt kat 107×107 metre ölçüsünde ve 10 metre yüksekliktedir. Katların her birinin yüksekliği bir önceki katın yarısı kadardır. Sanduka, beyaz mermer ve üstü açık olan beşinci kat salonundadır. Fakat, Ekber sade bir lahit içinde yapının bodrum kısmında gömülüdür. Panç Mahal diye adlandırılan türbenin yapı stili Güney Doğu Asya’da Kemer stilini andıran Buddhist vihara yani mabetlere benzer. Türbeye giriş portalinin yan panoları, portal hücresinin yanları, kemer kalınlığı, kemer köşelikleri şimdiye kadar görülmeyen bir tarzda arabekslerle, bitki kompozisyonları ile süslenmiştir. Bu süslemelerde sarı, beyaz ve siyah mermer kullanılmıştır.</p>
<p>Ekber’den sonra tahta çıkan Cihangir ise (1605-1628) sadece Lahor’da oturdu. Lahor’da Moti Mescid yani İnci Camii ve kale içinde bir saray inşa ettirdi. Cihangir, bahçeleri çok severdi. Bahçelerin tıpkı bir İran halısı gibi olmalarını isterdi. Bu yüzden Udaypur, Şrinagar ve Fatehpur Sihri’de cennet misali bahçeler düzenlettirdi. Fakat bu bahçelerin en güzeli ve en ünlüsü Lahor yakınında kendi türbesini çevreleyen Şah Dara yani Zevk Bahçesi isimli bahçedir.</p>
<p>Agra’da çok güzel bir bahçenin içine, 1621-1628 yılları arasında inşa edilen İtimad-ud daula, Cihangir’in eşi Nur Mahal tarafından babası için yaptırılmıştır. Türbede çeşitli stiller kullanılmıştır. Kare şeklinde olan yapının yüksekliği 16 metredir. Her köşede birer tane olmak üzere dört kulesi vardır. Kulelerin üzerinde de üstleri kubbe ile kapalı Hindu stili çatriler vardır. Türbenin her tarafı mermerdir. Mermerin üzeri türlü renklerde değerli taşlarla kakma yapılarak işlenmiştir. Bunlar genellikle bitki motifleridir. Sanduka, kubbeye benzer bir çatı ile kapatılmış, pencereleri ise mermer kafeslidir. Gerçek mezar türbenin altındadır. Hindu stilinin yanında türbede Selçuklu ve Osmanlı etkileri tam bir uyum içindedir. Bu ahenkli görünüşüyle çok güzel ve narin bir yapıdır.</p>
<p>Şah Cihan’ın hükümdarlık dönemi Hindistan’da mimarinin altın çağıdır. İmparatorlukla ilgili çok sayıda abidevi eserler yapılmıştır. Bu mimari eserler arasında saray, kale, bahçeler, camiler gibi yapıları sayabiliriz. Bu eserler arasında ilk sırayı Tac Mahal alır. Biz bu eserleri Agra, Delhi, Lahor, Kabil, Keşmir, Kandhar, Acmer, Ahmedabad, Muhlispur ve Hindistan’ın hemen hemen her tarafında görebiliriz. Şah Cihan dönemi yapılarında değerli taş kullanımı en belirgin özelliktir. Bilhassa Delhi’deki yapılarda değerli taş kullanımı daha fazladır. Ayrıca Agra kalesindeki toplantı salonlarını değerli taş kullanımına örnek olarak verebiliriz. Şah Cihan döneminde yapılan bu abidevi eserleri kısaca gözden geçirelim:</p>
<p>Agra kalesinde yapılan Moti Mescid veya İnci Camii: Bu cami kırmızı kumtaşından inşa edilmiştir. Bunun üzeri de sedef görünümünde beyaz bir mermerle kaplanmıştır. Dilimli kemerleri ve süslü kolonları ile nefis bir eserdir. Moti Mescid 1648-1655 yılları arasında inşa edilmiştir.</p>
<p>Hindistan’da bulunan camilerin en büyüğü olan Delhi’deki Cama veya Cami Mescid’in yapımına 1650 yılında başlanmıştır. Mimarı üstad Halil’dir. Caminin yapımı sırasında beş yüz işçi çalışmış ve altı yılda tamamlanmıştır. Caminin alanı 1170 metrekaredir. Bir platformun üzerine inşa edilen camiye güney, doğu ve kuzeyden olmak üzere üç kapıdan girilir. Bu üç giriş tabanı büyük kırmızı kumtaşı bloklarıyla döşenmiş bir avluya açılır. Avlunun batı tarafında cami bölümü bulunur. Camide üstleri bakır kaplamalı üç kubbe vardır. Bu kubbeler caminin ihtişamın artırır. Ortadaki kubbe diğer iki kubbeden daha yüksek ve büyüktür. Caminin kuzey ve güneyinde zarif bir şekilde incelerek yükselen iki minare vardır. Bu minareler 39.6 metre yüksekliğinde olup dikey yerleştirilmiş beyaz mermer ve kumtaşı şeritlerden meydana gelmiştir. Her minarenin üç şerefesi vardır. Minareler 130 basamaklıdır. Çadıra benzeyen, sivri kaplamalı sekizgen mermerden bir kubbe ile örtülüdürler. Camii Mescid plan bakımından Agra’daki Moti Mescidi’ne benzer. Caminin giriş kapısı Fatehpur Sihri’deki Bülend Darvaza gibi ihtişamlı değilse de yine de onun kadar çok ihtişamlı ve güzeldir. Yapının önemli özelliklerinden olan siyah ve beyaz mermerin kırmızı kumtaşına yapılan kakmaları, genişliğini daha da fazla gösteren odalarla dolu avlusu, kemerleri destekleyen büyük duvarları, zarif minareleri ile kuru soğan şeklindeki kubbeleri ve dekoratif süslemeleri ile günümüze kadar bozulmadan gelmiş muhteşem eserlerden birisidir. Cami, muhteşem yapısı ile saygı duyulacak bir eserdir.</p>
<p>Hükümdarlığının on bir yılını Agra’da geçiren Şah Cihan, başkentini Delhi’ye taşımaya karar verince mimarlarına Agra ve Lahor’daki kaleler gibi bir kalenin Delhi’de inşasını emretti. Kalenin yapımına 1618 yılında başlandı ve 1648 yılında tamamlandı. Kalenin mühendisleri Ahmed ve Hamid’dir. Kalenin çevresi 2.4 kilometredir. Nehire bakan duvarları 18.2 metre yükseklikte, kara tarafındaki duvarları ise 33.5 metre yüksekliğindedir. Kaleyi ayrıca 22.8 metre genişlik ve 9 metre derinliğinde bir su kanalı çevirir. Kalenin duvarları kırmızı kumtaşından yapılmış ve kalenin dışardan çok güzel görünmesine yol açan kuleler, kubbeler, pencereler ve duvarlara oyulan resimlerle kaplanmıştır. Bu yüzden kaleye Kırmızı Kale yanı Lâl Kila denilmektedir. Gurub vakti bu özellikler kaleye ayrı bir zerafet verir. İki önemli giriş kapısı olan Lahor ve Delhi kapıları da kaleye ayrı bir güzellik katarlar. Kalenin merkezinde üstü açık sekizgen bir alan ve bir koridor vardır. Bu koridorun iki tarafında 32 kemerli oda bulunur. Kemerli odalar aslında dükkan olarak kullanılmakta idiler. Yine başka bir kemerli geçitten müzik salonuna ulaşılır. Müzik salonun yanında halka açık toplantı salonu yani Divan-Âm (Halk Meclisi) bulunmaktadır. Salon parlatılmış kumtaşındandır. Arkası kapalı diğer üç kenarı açık, kolonlarla çevrili bir salondur. Salon bu kolonlarla üç bölüme, bu bölümler de salonun arkasından önüne kadar devam eden kemerleri destekleyen aralıklı sütunlarla 7 parçaya ayrılmıştır. Salonun zerafetine bu kemerlerle, dört köşedeki birleşik kolonlar ve onların çok güzel oranlanmış taban yapılarının katkısı çok büyüktür. Salonun en büyük özelliği hükümdarların oturduğu kısmın arkasındaki duvarlarda bulunan oyuk kısmıdır. Bu kısımda mermer en ustalıklı şekilde işlenmiştir. Kalenin Cumna nehrine yakın kısmında Divan-ı Has, yani devlet erkanının toplandığı salon vardır. Bu salonun yapısı çok ihtişamlıdır. Bu salon her biri değerli taşlardan mozaik kakmalı çiçeklerle süslenmiş sütunların desteklediği bir amfi biçimindedir. Bu salon en üstün süsleme ve zengin görünüşlü mimariye tipik bir örnektir. Mermer sütun-lar salonu on beş bölüme ayırır. Sütunlardaki çiçek kakmalar, çizgiler halinde kazılmış zarif şekiller, altın ve diğer metallerle işlemeli kemerler estetik zevkinin en güzelini gözler önüne serer. Kemerlerdeki simetrik uyum çok güzeldir. Marathaların saldırısında alıp götürülen tavanı ise altın kakmalı gümüşle kaplıydı. Bütün bu güzellik ve ihtişamı ile kelimelerle anlatılamayacak kadar ihtişamlı bu salonun duvarında şöyle bir cümle ile karşılaşıyoruz: “yeryüzünde bir cennet varsa işte o burasıdır, burasıdır’’. Dünyaca ünlü Tavus Tahtı da bu salonda bulunmakta idi. Yapının mimari ve dekoratif yönden il-gi çeken bir bölümü de Reng Mahaldır. Reng Mahalin iki ucunda küçük daireler ve merkezi bir salonu vardır. Bu bölümler on beş tanedir. Reng Mahal’ın tavanı gümüşten, duvarları ise bir yaldız ve renk harikasıdır. Daha sonra bu tavan kaldırılarak tahta ile kaplanmıştır. Salonun en önemli özelliği mermerden yapılmış üzeri kakmalı çeşme ve havuzdur. Kakmalarda değerli taşlar, çeşitli renklerde mermer kullanılmıştır. Bu çeşmenin ve kale içindeki diğer su kanallarının suyu Delhi’ye 10 kilometre uzakta bulunan Yamuna nehrinden Ali Mardan isimli bir kanalla getiriliyordu. Bundan başka, kalede anabileceğimiz özelliklerden Mussaman Burc, yani Sekizgen Kule, Habgâh yani Uyku odası, Şah Burc yani Hükümdarlık Kulesi, Hamam, Savan ve Badan yani bulut ve yağmur havası meydana getiren Yağmurlu Burc bulunmaktadır. Zamanla çeşitli olaylar sonucu Kırmızı Kale’nin pek çok bölümü yıkılmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz bölümler sağlam kalmıştır.</p>
<p>Şah Cihan döneminin ve dünyanın harikalarından birisi olan Tac Mahal’in çok acıklı bir öyküsü vardır. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse ebedi aşkı olan eşi için Tac Mahal kadar muhteşem ve güzel bir mezar yaptırtmamıştır.</p>
<p>Şah Cihan, eşi Mümtaz Mahal’ı çok sever ve onu gittiği her yere götürürdü, Mümtaz Mahal, Şah Cihan’ın ikinci eşiydi. Şah Cihan, başka evlilik yapmamıştı. Fakat, hükümdar çok talihsizdi. Mümtaz Mahal, 1632 yılında vefat etti.</p>
<p>Bu duruma çok üzülen hükümdar eşi için tamamen beyaz mermerden bir türbe, kendisi için de tamamen siyah mermerden bir türbe yaptırmaya karar verdi. Türbenin “eşinin güzelliği kadar güzel, yine eşinin zarifliği kadar zarif olmasını ve görünüşünde de eşinin ruhunun güzelliğini aksettirmesini’’ istedi.</p>
<p>Yapımında 20.000 işçinin çalıştığı Tac Mahal iki platform üzerine oturur. İki platformun arasında kırmızı kumtaşından bir kuşak vardır. İkinci platformun yüksekliği 6 metredir. Bunun üzerinde esas türbe yer alır. Türbenin yüksekliği kubbeye kadar 39 metredir. Türbe kenarları kesik sekizgen şeklindedir. Kubbesi ise 36 metre yüksekliğinde ve nilüfer çiçeği şeklindedir. Tac Mahal’in yapımı için birçok ülkeden ustalar gelmiştir. Bağdat’tan hattat, Buhara’dan kakma ustası, İstanbul’dan kubbe ustası, Semerkand’dan minare yapımcısı, Kandahar’dan taş ustası, Şiraz’dan çizim ustası,-üstad İsa gibi-Tac Mahal’in esas mimarının kim olduğu hakkında birçok görüş ileri sürülmektedir. Bazıları Venedikli Jeromino’nun, bazıları da Osmanlı Mimarı Mehmet İsa Efendi olduğunu kabul etmişlerdir. Son araştırmalar her iki görüşün de yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tac Mahal’in esas mimarı Şah Cihan’ın gözde ustası Mimar Ahmed’dir. Mimar Ahmed’in yerine geçen oğlu Mimar Lütfullah, babası hakkında yazdığı yazılarda babasından Tac Mahal’in mimarı olarak bahseder. Lahorlu Mimar Ahmed ise Mimar Sinan’ın öğrencisi olan ve sonradan Hindistan’a çağrılmış bulunan Türk Mimarı Yusuf’un oğludur.</p>
<p>Tac Mahal’in iç ve dış duvarları ile tabanı beyaz mermerdendir. Bu mermerlerin üzeri değerli taşlarla kakma yapılmış çiçek demetleri ve yazılarla süslüdür. Sivri kemerlerle ve hücreleri bulunan kapıların yüksekliği 32 metredir. Yasin Suresi, güney kapısından başlayarak sıra ile batı, kuzey ve doğu kapılarında, her kapının sağ kenarından başlamak üzere yazılmıştır. İç kısımda sekizgen şekilli mermerden oyulmuş bir kafes vardır. Mümtaz Mahal’in sandukası kafesin içinde orta yerdedir. Burada Şah Cihan’ın sandukası da vardır. Çünkü, Evrengizib, babasını tahttan indirir. Siyah mermerden mezar yaptırmaz. Onu Agra kalesine kapatır. Şah Cihan, eşinin türbesini buradan seyreder. Şah Cihan ölünce Mümtaz Mahal’in yanına defnedilir.</p>
<p>Tac Mahal’in mermerleri üzerine yapılan oymalarda akik, kristal, firuze, zümrüt, elmas, topaz, inci, mercan, lacivert taşı, sedef altın gibi değerli taşlar kullanılmıştır. Bu taşları Hint prensleri Şah Cihan’a hediye etmişlerdir. İran ve Türk stilinde düzenlenmiş türbe, çeşitli ağaçlar, su yolları ve fıskiyeler bulunan bir bahçenin içindedir. Dört köşesinde yukarıya doğru hafifçe daralan yuvarlak biçimli mermer minareleri vardır.</p>
<p>Günümüzde Hindistan’ın ve dünyanın dört tarafından Tac Mahal’i binlerce kişi ziyarete gelmektedir.</p>
<p>Türk-Müslüman İmparatorluk döneminde Hindistan’ın diğer bölgelerinde de birçok mimari eserler meydana getirilmiştir. Bicaypur’da XVII. yüzyıla kadar 1600 adet cami inşa edilmiştir. Bu dönemde şehrin nüfusu bir milyondu. XVII. yüzyılda Bicaypur’u ele geçiren Marathalar bütün şehri yıktılar. 1883 yılında İngilizler Bicaypur’u askeri karargah yapınca bazı binalar restore edildi. Şehirde bulunan yapılar arasında değişik planlı ve pencereleri oymalı Camii Mescid (1576), Hindistan’da bulunan en güzel camilerden birisidir. Yine Bicaypur’da özellik gösteren, küçük bir cami, Mihtar Mahal ile nefis su köşkü Calamandir vardır.</p>
<p>Güney Hindistan’ın Dekkan bölgesinde Türk-Müslüman egemenliği özerk hanedanlıklar şeklinde yüzyıllar boyu devam etmiştir. Bunun sonucunda bu bölgede Türk mimarı özelliğini taşıyan birçok yapılar inşa edilmiştir. Burada egemen olan Kutb Şah döneminde eski Hint krallıklarından Yadava hanedanı döneminde yapılan Golkonda kalesi alınmış ve Golkonda 1512’de başkent yapılmıştır. Zamanla Golkonda kalesinin içinde aslanhana (silah deposu), gasılhana (ölülerin yıkandığı yer), nagina bagh (çiçek bahçesi), su kanalları, Divan-ı Has (Üst Meclis), Divan- Âm (Halk Meclisi) ile İbrahim Kutb Şah adına da bir cami inşa edilmiştir (1580). Daha sonraları Golkonda kalesinde Macca Darvaza, Fateh Sihri, Moti Darvaza, Naya Kila Darvaza, Patançetu Darvaza, Brahmi Darvaza isimlerinde devasa büyüklükte kapılar inşa edilmiştir. Golkonda kalesi yakınlarında Kutb Şahi hükümdarlarının İbrahim Bagh adında geniş bir bahçe içinde inşa edilmiş türbeleri vardır. Bu türbeler 1600-1700 yılları arasında hüküm süren hükümdarlara ve hanedan mensuplarına aittir. Tamamen doğu ve Türk mimari stiline uygun yapılan bu türbeler Dekkan bölgesinde Türk-Müslüman zaferinin ve büyüklüğünün yaşayan abideleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Türbelerin genel planı kare şeklindeki gövdenin üzerine oturtulmuş yuvarlak kubbe şeklindedir. Kubbelerin kenarlarına lotus yaprakları işlenmiştir. Zeminde dört tarafı çevreleyen sütunlar vardır. Sultan Mohd Kuli ile Abdullah Kutb Şahi’nin türbeleri en göze çarpanlarıdır.</p>
<p>İbrahim Kuli, 1591 yılında Dekkan bölgesinin en önemli şehri olan Haydarabad’ın inşa edilmesini istedi. Haydarabad 1612 yılında tamamlanmıştır. Aynı tarihte Haydarabad’ın ortasında kurulan Char Minar’ın da yapımına başlanmıştır. Yine burada kırmızı renkli kesme taştan yapılan Mekke Mescid, Hindistan’ın en büyük camilerinden biridir. Muhammed Kutb Şah döneminde (1621) yapımına başlanmış, 1693 yılında Evrengizib tarafından tamamlanmıştır. Cami, Şah Cihan döneminin mimari özelliğini taşımaktadır. Caminin yanında Haydarabad nizamlarından Asaf Cahi sülalesine ait türbeler vardır.</p>
<p>Türk-Müslüman-Hint Hükümdarı Evrengizib (1659-1707), 1687 yılında Dekkan bölgesini ele geçirdikten sonra burada bulunan khidki (pencere) isimli şehre Avrangabad adını verdi. Avrangabad’da Rabia-ud-durrani isimli hanımın anısına Bibi-ka Makbara türbesini inşa ettirdi (1679). Bu yapı Tac Mahal’in küçük bir kopyasıdır. Beyaz mermerden, sekizgen şekilli, dört köşesinde dört minaresi olan türbenin ihtişamlı ve zarif bir görünümü vardır.</p>
<p>XV. yüzyıldan başlayarak XVIII. yüzyılın başlarına kadar Hindistan’da meydana getirilen Türk- Müslüman-Hint özelliklerini kapsayan mimari eserlerin bazıları yıkılmış olsa da pek çoğundan günümüzde de yararlanılmaktadır.</p>
<p>Hindistan’da mimarlık alanında olduğu kadar resim alanında da Türk-Müslüman yönetimi döneminde birçok özellik göze çarpmaktadır.</p>
<p>Bu dönemin hükümdarlarının kendilerini ölümsüzleştirmek istermiş gibi yaptırdıkları portrelerden, Cihangir zamanında yapılan doğa ve hayvan resimlerinden bir tür tarih şeridi elde etmiş oluyoruz.</p>
<p>Hümayun döneminde İran’dan gelen üç ressamın sarayda çalıştığı bilinmektedir. Bunlardan birisinin adı Abdüssamed’dir. Daha sonra Hint-İran resim ekolünün gerçek kurucusu ise Ekber Şah olmuştur. Ekber Şah resim sanatının gelişmesi için çok çaba sarfetti. Ekber Şah döneminde katıksız bir Türk-Müslüman resim sanatından bahsedemeyiz. Belirgin bir İran etkisi devam etmiştir. Fakat Ekber Şah hükümdarlığının bütün ileri gelenlerinin portrelerini yaptırmak istedi.</p>
<p>Cihangir döneminde ise resim sanatı tamamen İran resim sanatı etkisinden kurtuldu. Resim sanatında Batı etkisi görülmeye başladı. Cihangir kişisel galerilerini</p>
<p>İtalyan ressamlarına çizdirdi. Bu dönemde Çin resim sanatından yararlanıldı. Cihangir, resim albümleri için az bulunan bitki ve çiçeklerin resimlerini çizdiriyordu. Çizim ve renk uyumu bakımından üstün güzellik ve değerde olan hayvan ve bitkilere ait resimler günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p>Bu resimlerdeki gerçekçilik, türleri ve cinsleri bilimsel yönden incelemede yararlı olmaktadır. Bu resimlerde ayrıca orman yaşamı, ağaçlar, kayalıklar, vahşi hayvanlar çarpıcı bir üslupla resmedilmişlerdir. Cihangir döneminde portre sanatı çok başarılı olmuştur. Resimlerde kişiler kendi karakterleriyle uyumlu olarak çizilmişti. Yüzler daima profilden çizilirdi. Genellikle sağ elde bir çiçek bulunurdu. Portrelerde sanatçı, modelinin bütün ruhsal durumunu göstermek istemiştir. Cihangir dönemi resim ekolünde, portre ressamı Ebül Hasan ve hayvan resimleri üstadı Mansur gibi birçok ünlü sanatçı bulunmaktadır.</p>
<p>Şah Cihan döneminde ise resim sanatında yeniden İran etkisi görülmeye başlar, Cihangir döneminde resim ekolünün özellikleri hemen hemen kaybolmuştur. Resimlerdeki figürlerin psikolojik üstünlüğü zayıflar. Şah Cihan dönemi ressamlarının arasında Hintli ressamlar da vardı.</p>
<p>Şah Cihan’la beraber sanat ve edebiyata karşı çok fazla ilgi duyan Dara Şükuh’u da anmak yerinde olur. Dara Şükuh, Ekber gibi Hint özelliklerine de önem veriyordu. Bunun yanında Hint ve İslam felsefesini sentezle uzlaştırmaya çalışan Cihangir gibi resme düşkündü. Dara Şükuh, 1641-1642 yılları arasında yapılmış ve günümüzde İngiltere India Office’de bulunan bir resim albümü çizdirtmişti. Bu albümde Türk-Müslüman sanatı ile ilgili çok değerli dökümanlar bulunmaktadır. Bu albüm 1605-1634 yıllarına ait eserleri içine almaktadır. Bu albümde her biri sanat eseri olan hayvan resimleri ve doğa tarihi ile ilgili mükemmel çizimler bulunmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İnci MACUN</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 881-890</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akmal Eyyubi, Hint Kültürü Üzerinde Müslüman Türk Tesirleri, İslam Tetkikleri Enstitüsü, İstanbul, 1966.</span></div>
<div><span>♦ Aslanapa, O., İslamiyet’ten Sonra Türk Sanatı, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Atay, F. R., Hind, İstanbul, 1943.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V. V., İslam Medeniyeti Tarihi (Neşreden F. Köprülü), Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Bayur, Y. H., Hindistan Tarihi I-III, Ankara, 1947.</span></div>
<div><span>♦ Beveridge, A. S., The Emperor Akbar, India, 1973.</span></div>
<div><span>♦ Brown, P., Indian Painting under the Mughals, 1550-1750, Oxford, 1924.</span></div>
<div><span>♦ Craven, R., A Concise History of Indian Art, London, 1976.</span></div>
<div><span>♦ George, L., Indian Art (Mughal Miniatures), Methuen and Co. Ltd. London, 1963.</span></div>
<div><span>♦ Hambly, Y. G., Cities of Muguhul India, Newyork, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Havell, E. B., Indian Architechture, London, 1927.</span></div>
<div><span>♦ Nouvelles, de l’Inde, Ambassade de l’Inde, Avril-Mai, No: 247, Paris, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., Türk Kültürü’nün Gelişme Çağları, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Rai, Krishnadasa, Mughal Miniatures, Lalit Kala Akademi, India, 1955.</span></div>
<div><span>♦ Smith, V. A., Oxford History of India, Oxford.</span></div>
<div><span>♦ Tripati, R., History of Ancient India, Delhi, 1967.</span></div>
<div><span>♦ Yetkin, S. K., İslam Mimarisi, 2. bas., A. Ü. İlahiyat Fakültesi Türk ve İslam Sanatları Tarihi Enstitüsü, Yay: 2, Ankara, 1959.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hindistan Timuroğulları Mimarisi Ve Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Hindistan Timuroğulları Mimarisi Ve Sanatı
Özbekler ve Safeviler onaltıncı yüzyılın başlarında Timurluların yurdunu ele geçirdiği zaman, hanedanlığın kültürel mirası tamamen kaybolmuş değildi: bir bölümü hayatta kaldı ve ordaki çevre planlaması, mimari ve sanata yaklaşımı değiştireceği Hindistan kıtasını fethetti. Onların Orta Asyalı ataları gibi Hindistan’daki Timuroğulları da hanedanlık gururunu yüceltmekte bir araç olarak gördükleri sanatı geliştirdiler. Bu özellikle ilk altı imparator […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64f6117be.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hindistan, Timuroğulları, Mimarisi, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Tac-Mahal-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html">Hindistan Timuroğulları Mimarisi Ve Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Laura PARODİ</strong></span></a>
</p><p>Özbekler ve Safeviler onaltıncı yüzyılın başlarında Timurluların yurdunu ele geçirdiği zaman, hanedanlığın kültürel mirası tamamen kaybolmuş değildi: bir bölümü hayatta kaldı ve ordaki çevre planlaması, mimari ve sanata yaklaşımı değiştireceği Hindistan kıtasını fethetti. Onların Orta Asyalı ataları gibi Hindistan’daki Timuroğulları da hanedanlık gururunu yüceltmekte bir araç olarak gördükleri sanatı geliştirdiler. Bu özellikle ilk altı imparator için geçerli.</p>
<p>Hanedanlığın kurucusu, Babür (1526-30 yılları arasında hüküm sürdü), Hindistan’ı fethetmeden önce Kabil ve Semerkand’ı yöneten Ferganalı bir asker prensti. Türkçe yazılmış olan otobiyografisi, Baburname, özellikle edebi ve belgesel açıdan önemli olup impartor’un sanatsal seçimlerine dair önemli ipuçları verir. Bu, Babûr’un kısa dönemine ait sadece birkaç mimari kalıntı olduğu ve hiçbir nesne veya minyatur kalmadığından çok önemli.</p>
<p>Anılarının doğruladığı üzere, İmparator özellikle dış mimari ile ilgili idi: Timur geleneğini devam ettirerek, bahçelerde vakit geçirmekte idi, ve Agra’ya (Hindistan’ın daha sonraki başkenti) gelişi üzerine orada “planlı, geometrik alanların” ve “akan suların” olmadığına dikkat çekti. Babûr’e ve asilzadelerine göre, böyle düzenli ve görkemli çevre düzenlemesi iyi bir yönetimin görsel işareti idi, ve kısa sürede o kadar çok bahçe ortaya çıkardılar ki yerel halk nehir boyuna ‘Kabul’ takma adını verdi.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Bugün sadece Dholpur’daki (Madhya Pradesh)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> terasları, kanalları ve lotus -şeklindeki havuzları sağlam bir kaya üzerine kazılmış Bâğh-i Nilûfâr (Lotus Garden) ayakta kalmıştır. Hâlâ bir hamâm ve köşklerin kalıntılarına ev sahipliği yapar.</p>
<p>Ayrıca Babûr’ün Hindistan Sultanı Lodi Sultan’a karşı zafer kazandığı yer olan Panipat’ta bir cami ayakta kalmıştır. Orijinal olarak bir bahçede yer alan cami üç girişe (İran ve Orta Asya’nın dört- eyvan planının bir uyarlaması) ve bir Timur dönemi örneklerini temel alan, her iki tarafı daha küçük kubbeli ünitelerle çevrili bir yüksek piştak’ı olan kubbeli bir alana sahiptir. Sıvalı tuğladan yapılmış olup bir mihrâb taşı vardır- yükseltisi yerel tarzı yansıtır- ama kemerler Hindistan’daki Timur dönemine has ark-netlerin ilk örneğini teşkil eder.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Sambhal’da daha küçük bir cami bulundu; Ayodhya’daki yakın bir dönemde yıkıldı.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Bâbur zamansız bir şekilde Agra’da öldü ve Châr-Bâgh’ında yakıldı (şimdi kayboldu, ama muhtemelen Tâc Mahal’dan ırmağın karşı tarafına geçilen bölgede bir yerlerde idi.) Muhtemelen oğlunun, tahtı geçici bir süre Afgan Sur hanedanlığı tarafından ele geçirildikten sonra, Hindistan’daki on beş yıllık sürgün döneminde olmasına rağmen, bir diğer bahçesinin kalıntılarının Kabil’e ne zaman ve niçin götürüldüğü bilinmemektedir.</p>
<p>Politik başarısızlıklarına rağmen, Hümâyûn (1530-40 ve 1555-6 arasında hüküm sürdü) Hindu- Timur törenlerinin kurucusu olarak kabul edilmelidir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Üstelik, Hindistan’daki ilk Timur yazma atölyesinin kuruluşundaki rolü dünyaca kabul edilmişken,<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> ve bu sanatçıları seçimindeki tercihi, tarz olarak Herat okuluna hiç de yakın değilken o Timur hakimiyetine en uygun kişi olarak algılanmalıdır. Genellikle zannedildiği gibi, İran sarayının zerafetinden etkilenmek yerine, Hümayun muhtemelen Tahmasp’ın resme azalan ilgisinden faydalanarak zamanın en iyi sanatçılarını onların ait olduklarına inandığı yere, Timur sarayına geri getirdi. Özellikle iki sanatçı krallık atölyelerinde büyük bir rol oynayacaklardır: Mir Seyyid ‘Alî ve Hoca Abdüssamet; ikisi de daha önceki dönemlerde Safevi sarayındaki çalışmaları ile bilinmekte idi.</p>
<p>Bir kaç minyatürün tarihi Humayun’un dönemine aitttir. (Onun Delhi’yi zaptından önce Kabil’de tahtta kaldığı yıllar da dahil);<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> bazıları Hindu-Timur okulunun, ‘gerçekçi’ ifadeler ve pozlar, ya da İran resim sanatından çok Avrupa resim sanatını hatırlatan kalın fırça darbeleri gibi, bazı belirgin niteliklerini gösterir. Bu dönemi en iyi temsil eden resim belki de Ekber Humayun’a bir resim sunarken dir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> İmparatorun resme -ki bu Timur Saray eğitiminin vazgeçilemez bir parçası olarak kabul edildi- atfettiği önemin dışında, büyük bir çınar ağacının egemen olduğu bir saray bahçesinde verilen manzara son dönem-Haravi havasını uyandırır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Humayun dönemine ait olduğu kesinlikle söylenebilecek tek bina, her ne kadar daha çok görüntü itibarı ile Timur dönemine ait gibi gözükse de, Kachpura (Agra)’daki 1530 tarihli, Panipat camiine benzer camiidir. Delhi’deki radyal planlara, yüksek piştaklara ve uzun kasnak üzerindeki yumrulu kubbelere sahip iki küçük mezar taşı da bu döneme ait olabilir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> En çok tartışılan, Humayun tarafından kurulan, sonra Surlar tarafından alınan ve daha sonra Humayun ve Ekber tarafından restore edilen Dinpanah kalesi ile hemen hemen aynı kabul edilen, Delhi’deki Purana Kale diye bilinen binalar ve kapılara yapılan isnat tartışmalıdır. Kırmızı kum taşı ile kaplı olan ve dikkat çekici ark-net kemerler içeren harikulade kapılar ve kale içerisindeki Afgan-stili cami içindeki üç bölümden oluşan çaprazvari kemerler Timur himayesini gösterir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Kaynaklar, kayıkların üzerine oturtulan ünitelerden oluşmuş bir açık çadır, bir de çok pahalı rengarenk kumaşlardan yapılmış katlanabilir bir çadır diğer binalar da dahil olmak üzere hükümdar tarafından tasarlanmış bir çok taşınabilir yapıdan bahseder.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Ekber’in uzun ve istikrarlı dönemi (1556-1605) boyunca, sanat ve mimari farklı geleneklerin birleşimi üzerine denemelerle gelişip yaygınlaştı. İmparator’un ilk mimari projesi babasının Delhi’de ünlü Haravi ustalarının soyundan gelen bir mimar tarafından inşa edilen (1562-71) mezarı idi. Bununla, Horasan ve Maverüünnehir’in görkemli bahçe geleneği ve Timur’un geometrik uyum üzerine oturan,<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> türbe yerine duvar etekliği olan -ki bu nehir kenarına daha uygundur- bir oda olarak yeni duruma adapte edilen ve ondördüncü yüzyılın başlarından beri tipik Delhi tarzını oluşturan renkli taş kaplama duvarları ve kubbeli çatı çadırları gibi ögeleri içeren en karmaşık planlama sistemleri Hindistan’da boy gösterir. Ekber’in olgun tarzını gösteren, Orta Asya ve Hindu ögelerinin karışımı olan diğer bir ilk dönem binası da Agra Kalesi’ndeki (1565) ‘Cihangir Mahal’dir: planı Türkistan’daki Ahmet Yesevi Türbesi ile tamamen aynıdır; oysa yüksekliği, görkemli bir şekilde şekillendirilmiş tavanları, saçaklar ve dirsekleri -sütunları- ile Gwalior kalesindeki (Madhya Pradesh) Râca Man Singh Tomar (1486-1516) sarayı ile çok yakın benzerlikler gösterir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ayrıca Ekber’in Ajmer (Racasthan, 1570), Lahore (Pencab, 1575) ve Allahabad (Bihar, 1583) kalelerinde inşa edilen saray kompleksleri de vardı. Kuzey Pakistan’da Attock’daki etkileyici kale gibi, diğer kaleler stratejik amaçlarla inşa edildi.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Ekber’in mimari şaheseri Babur döneminin gözde dinlenme yerlerinden olan Sikri Köyü alanında 1571’de kurulan Fethpur şehrindeki çok iyi korunmuş saray kompleksidir. Resmi olarak oğlunun ve halefinin doğumu için bir adak olarak inşa edilen şehir muhtemelen törensel nedenlerle doğdu. Fethpur’da Ekber, ‘ulemâ’ ile daha sonra da imparatorluktaki bütün dinlerin temsilcileri ile tartışmalar yaptı. Burada, Ekber dönemine özgü Timur ve Hindu tarzlarını içine alan mimari düzende, (pîr-murîd ilişkisi içinde imparatora kişisel bağlılık gibi mistik bir uygulamayı içeren) Dîn-i İlâhî ve sulh-i küll (dini inanç farkı gözetmeksizin evrensel hoşgörü) şekillendi; burada Goa’dan Portekizli Cizvitler Hindu- Timur resmini etkileyecek Hıristiyanlıkla ilgili resimler getirdiler.</p>
<p>Saray kompleksi ve mescid-i uma olarak hizmet veren, yerel kırmızı kumtaşından yapılmış bir hanekâh, dar bir sırt üzerinde durur; eteklerinde belki bir zamanlar 200,000 nüfuslu, suni bir gölün kenarında inşa edilmiş, bir şehir vardı. Hanekâh- zamanında alt kıtadaki en büyük camii  yüksek bir duvar etekliği üzerine oturtulmuş olup, iki kapıya sahiptir. Bunlardan güneydeki çok büyük olup (‘Buland Darwâza’) çok uzaktan ufku sarar. Dua-holünde Timur geleneğinde bir merkezi piştak, üç Lodi-Tarzı kubbe ve bir dizi çatı görülür. Revak ark görüntüsü verecek, üstte buluşan bir çift taş dirseğin gerisinde gizlenen yapılardan oluşmuştur. Piştak ve dua holü çok zengin bir şekilde işlenmiş ve geometrik ve çiçek motifleri ile süslenmiştir. İç bahçe, hanedanlık varisinin ve torunlarının doğumunu önceden haber veren Çiştî Şeyhi Selim’in türbesine ev sahipliği yapar. Selim’in türbesi tamamen beyaz bir mermerle kaplı -barakanın görselleştirilmesi- ilk Hindu-Timur binasıdır. Delinmiş taş ızgaralarla (jâlîs) perdelenmiş mekan için bir veranda ve merkezi bir holü olan türbenin materyali ve biçimi Gucerat’daki evliya türbelerinden çıkar.</p>
<p>Hanekah’ın kuzeydoğusu, biçimi ve kırmızı rengi muhteşem ordugahı hatırlatan saray kompleksine uzanır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Doğuda geniş bir kabul holü (Devlet Hane-i Has-ı ‘Am), revakları bir zamanlar sarayın yüksek rütbelileri -ruhaniler- tarafından zengin dokumalarla süslenmiş geniş bir iç bahçe bulunmaktadır. Kompleksdeki diğer yapıların fonksiyonu pek açık değil: Codbâi Cihangiri Mahal’a benzeyen ama daha basit bir planı olan ve görünüş olarak Gucarat tarzına benzeyen bir saraydır ki muhtemelen bir zamanlar imparator zenâna’nın meskeni idi; Hindu-Tarzı dirsekleri olan şelale ile süslü olağanüstü bir merkez sütunu olan Divan-ı Hâs, ‘Diwân-i Khâss’, muhtemelen bir merasim odası idi; ve ‘Panch Mahal’, bir zamanlar jâlîs tarafından korunan bir çatıda sona eren bir beş-sıralı trebetatları köşk, sıcak günlerde esintinin keyfini çıkarmak için inşa edilmiş bir hava alma yeri olabilir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>İmparator’un hoşgörülü politikası ve onun Kachwaha Rajputları ile olan ittifakı sonucu, ayrıca bir kaç tane bina inşa edildi. En dikkate değer olanları Ekber’in en yüksek rütbeli amîrlerinden Râca Man Singh tarafından inşa edilen, ve anikonik dış dekorasyonları olan ve başkentteki mimari gelişmelerin farkında olunduğunu gösteren, bir dizi Hindu tapınağıdır; Vrindavan (1590)’daki Govind Deva, dört ilginç arkı olan bir Horasan tarzı revakının taş bir versiyonudur.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Hindu-Timur belgeleri içinde ilk ayakta kalanlar da yine Ekber dönemine aittir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> O ilk olarak genç yaşına uygun eğlenceli masal kitaplarını toplattı. Tûtîname (1560)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> farklı İslami ve Hindu geleneklerinde eğitilmiş resamların tarzlarını birleştirmek için ilk çabaları gösterir. Mir Seyyid ‘Alî ve Hoca Abdüssamed’in direktifleri doğrultusunda on yıl için elliden fazla ressamı içine alan çok ciltli bir çalışma olan Hamzanâme’nin<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> (1562’de başladı) geniş resimleri tam bir hareket duygusu ile karekterize edilen daha çok homojen bir tarz meydana çıkarır; Fethpur’daki bugüne kalan duvar resimleri resim ve tarz açısından benzerdir. İlk dönem, Sanskritçeden (1571) tercüme edilen masalların bir koleksiyonu olan Enwâr-i Suheylî’-daha küçük ve daha sadeleştirilmiş, inceltilmiş kopya- de sona erer.</p>
<p>1580’lerde, Ekber’in himayesi onun politik projesine yarayacak çalışmalar üzerine yoğunlaştı: Büyük Hindistan epikleri, Mahâbhârata (Razmnâma) ve Ramâyana (ki beş kopyası Ekber’in asilleri için yapıldı) resimli tercümleri; ve Tarîh-i Alfî (onun dönemine kadar olan İslam’ın ilk binyılının tarihi) ve (Ekber’e kadar, torunlarının tarihini içeren) Tîmûrnâma gibi yönetimini meşrulaştıran tarihi çalışmalar. Bunların resimli versiyonları-ki genellikle biri taslağı çizen, diğeri de (bir portre uzmanı tarafından yardım edilen) boyayan iki sanatçı tarafından ortaya konulan- arasıra yapılan eserlerle uyumlu ve etkili idiler.</p>
<p>En iyi yazmalar 1580’lerin ve 1590’ların sonlarında Lahor’da yapıldı. Bunlar, dönemin resmi tarihi olan Ekbernâme’nin iki kopyasıdır. Farklı sanatçıların ortak bir çalışması olan daha eski versiyondaki (1595)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> minyatürler -başta gelen saray ressamlarından biri olan Basavan tarafından yapılan Ekber vahşi bir fili eğitirken adlı resimde olduğu gibi- Hamzaname’nin gücü ve kalabalık kompozisyonlarını hatırlatır. 1597 kopyası<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> çoğunlukla ana bir hikaye üzerine yoğunlaşan bireysel çalışmaları gösterir. Bu tarihe kadar Baburname’nin en az yedi kopyasından farklı, dağılmış, sayfalar asillerin kütüphaneleri için yapılmıştır.</p>
<p>Emir Hüsrev’in (1595) hemen hemen aynı dönemde yazdığı çalışması Hamse<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> en büyük ustaların mükemmel bir uyum, ama aynı zamanda çok bireysel tarzla yapılmış, imzalı çalışmalarını içerir. Gölgelendirme, arka plandaki uzak manzaralar ve figürlerin, uzaklığı ifade etmek için oldukça iyi bütünlüğe sahip, küçülen ölçüleri Avrupa sanatından çıkarılan önerilerdir. Hindu-Timur resmi İslam ve Hindu bağlamında portreye olan ilgisinden dolayı eşsizdir. Ekber bütün asillerinin resimlerini yaptıran ilk Timur imparatorudur.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bununla birlikte, soyluların görüntüsünün doğru tasvirine duyulan ilgi, ve Hindu-Timur okulunu karekterize eden günlük uğraşılara duyulan ilgi hali hazırda zaten Sultan- Hüseyin’in(Herat, 1470-1506)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> sarayında kendini göstermekte idi. İmparator için yapılan nesneler burçların işaretleri<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> ve güneş ile süslenmiş bir kalkan (1594), ve bu döneme özgü olağanüstü ‘resimli kilimlerdi.’<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Cihangir (r. 1605-1627), resmi en çok koruyan hükümdar olarak bilinse de, (Farsça yazılmasına rağmen, Babur’un anılarını model alan) anılarının da doğruladığı gibi mimariye ve bahçe yapımına çok daha büyük bir ilgi beslemekte idi. Maalesef, Agra, Lahor ve Acmer kalelerindeki binaları yıkılmış ve yerlerini haleflerinin yapıları almıştır.</p>
<p>Onun döneminde, ışık betimlemesine hayranlık sarayda kendini hissettirir (imparatorun, hanımların ve yüksek rütbelilerin ünvanları nur kelimesini içerir): beyaz mermer, beyaz yeşim, inciler ve mücevherler tekrar tekrar kullanıldı ve imparator başının etrafında bir hale -Avrupa dini resminden adapte edilmiş, o kişiden çıkan karizmatik ışığı ((farr-i izâdî) sembolize eden bir öge- ile resmedildi. Cihangir dönemi ayrıca (Timur dünyasında çok iyi bilinmesine rağmen) daha önce Hindistan’da görülmeyen kadın himayesine ilgiye, ve mimaride ve sanatta yeniden popüler olan Timur dönemi ögelerine şahitlik eder: Orta Asya sanatının örnekleri ve minyatürleri toplandı (ve değiştirilen yüzler giysi ile uyumlu hale getirildi), Timur nesneleri -özellikle yeşimler- araştırıldı, ve (Timur ark-netlerinin Buharada gelişmiş bir şekli olan) yıldızlı kemerler çok geniş bir alanda kullanıldı.</p>
<p>Ekber’in (Agra yakınlarındaki Sikandra’daki, 1605-1613 türbesi, Humayun’unki gibi, ortasında bir mozole ve her iki yanında pavyonlar olan çok geniş bir kare bahçedir, ama ana bina-bir mermer iç bahçe ile süslenmiş üst üste konulmuş kumtaşı çadırdan yapılmış bir kesik piramid Fethpuri tarzını hatırlatır. Bugünkü garip görüntüsü muhtemelen Cihangir’in ana anıtın açık bırakılması yolundaki emri ile yapılan değişikliklerdendir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Duvar etekliği içindeki kubbeli odanın bir zamanlar Süleyman resmini çağrıştıran figürlerle boyalı yıldızlı bir tavanı vardı.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Dış cephe bir zamanlar geometrik intarsia taşı ile kaplı olup, sadece piştakları korunmuş, beyaz mermer minarelerle süslenmiş Timur dönemine ait görüntüsü olan bir geçide sahipti. Arklar bir kaçı kalmış olan mermer kaide ile korunmuştur.</p>
<p>Allahabad’daki Hüsrev Bağı’ndaki türbeler hemen hemen aynı döneme aittir: imparator’un büyük erkek kardeşi olan ve tahta meydan okuduğu için hapsedildiği dönemde ölen Hüsrev’in; (duvar eteğindeki, güzel yıldızlı kemerleri olan, iki geleneksel kare türbenin) sahibi Hüsrev’in kız kardeşi Sultan Nisar Begüm’ün ve (1604’te ölen) onların annesinin, bir chatri de sona eren Ekber’in mozelesine benzer, türbeleri.</p>
<p>Saray halkı genellikle Lahor’da otururdu. Burada Cihangir’in, bir Raput prensesi (1611-12) olan annesi, Meryem el-Zamani, tarafından bir camii inşa ettirildi: Delhi’deki Afgan camiileri gibi beş- bölümlü ve tek koridorlu üç kubbesi olup, orta kubbesinde aralarına çiçek desenleri serpiştirilmiş Tanrının isimleri bulunan camiinin harikulade çok renkli taşı olan yıldızlı tavanı bulunmaktadır. Yakınlardaki bir kalenin içinde yer alan ‘Kale Burcun Süleyman tasviri ile ilgili simurglar kuşlar Avrupa tarzında melekler ve diğer figürleri olan bir yıldızlı kemeri vardır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Melek figürleri ve zincire vurulmuş cinler, ayrıca darşan (her gün reaya karşısına çıkma anlamına gelen bir Hint geleneği) için inşa edilmiş pencerenin hemen altındaki kale duvarlarının kiremit kaplamasında da görülür. Süleyman tasvirleri ayrıca kraliçe Nur Cihan’a ait (Agra’daki) Bağ-ı Nûr Efşan’ın köşklerine de hakimdir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Farklı üniteleri içeren teraslı plan Bag-i Nilûfer’I hatırlattığı için, bahçe muhtemelen Babur dönemine ait. Cihangir kendisine ait bir kaç bahçe yaptırdı: 1615’te Acmer’de yapılan Çeşme-i Nûr, onun mimari ve manzarayı uyumlu bir şekilde birleştirme yeteneğinin en iyi örneğidir; ama en ünlüleri Keşmir’dekilerdir: Achabal’daki, şelaleler ve su fıskiyeleri oluşturmak için meyilli terası ve çok güçlü bir su kaynağını kullanırken, Vernag’da üç-sıralı bir kanal, bir sıra kemer (ve daha önceleri köşklerle) çevrelenen geniş sekiz kenarlı bir havuzu ayırır.</p>
<p>Ayrıca saray kadınları tarafından, (Hindistan’da serais adı verilen) bir kaç han inşa ettirildi. Bununla birlikte, Nûr Cihan’ın şaheseri Agra’da (1626-28) ebeveynleri (babası İtimad-üd Devle Cihangir’in vezîri idi) için yaptırdığı türbedir. Türbe, her tarafında (ki nehir kenarındakilerin en görkemlisidir) köşkler olan dört parçalı bir bahçe içine yapılmıştır; o dönemin, sekiz yan oda ile çevrelenen alçak bir anıtı olan, köşelerinde küçük kuleler bulunan ve çatısının tepesi, jali, yukarıdaki anıtları barındıran çatı ile korunan diğer türbeleri (1623’te ölen Meryem el Zamani’nin Sikandra’daki türbesi gibi) andırır. Beyaz mermer duvarları, deve tüyü ve sarı abri taşları, ve şarap şişeleri, meyve tepsileri, çiçekler ve meşe ağaçları gibi cennet motiflerini temsil eden dokusu kilim düğümlerini andıran kümelerle işlenmiştir. Yıldızlı kemerleri dönemin en görkemlisidir.</p>
<p>Cihangir’in dönemi imparatorluğun mimari tarzının Bihar ve Bengal gibi çok uzak bölgelere yayılışına tanıklık etti: Hindu tapınaklarının inşası da devam etti. İmparator henüz isyan edip Allahabad’da kendi sarayını kurmuş bir prens iken, en eskisi Murakka-i Gülşen adlı bir albüm olan, yazmaları hizmete sundu; aynı yıllarda, (1610’da biten) Enver-i Süheyli’ye başlandı. Saray ustalarının başı, İran tarzı Ekber için pek de çekici olmayan, ama olgun yaşında iken bile babasının zamanına özgü dinamik manzaralarından daha çok dengeli ve karışık kompozisyonları tercih eden genç Selim’in ilgisini çeken İranlı usta Aka Rıza idi. Aka Rıza’nın, çocukluğundan beri Avrupa baskılarını (en ünlüsü de Durer çalışmalarıdır)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> kopya ederek eğitilen, yetenekli oğlu, Ebu el-Hasan, çok kısa bir süre içinde başta gelen bir portre sanatçısı olacaktır.</p>
<p>Tahta gelmesi üzerine, Cihangir, Sa‘dî’nin çalışmalarının ve Nevâî’nin Hamse’sinin resimli nüshalarını hizmete sundu. Babasının tarzı ile kıyaslandığında, bunlar daha az ve geniş figürler sunar, ve insanların hareketlerinden çok “insan kişiliklerinin karşılıklı etkileşimi ve dışa vurumu”<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> üzerine yoğunlaşır. Basâvan’ın, daha Ekber döneminde aktif olan, oğlu Manohar bu karekteri en iyi ifade eden kişi idi. (Sayfaları çoklukla dağılmış ve on dokuzuncu yüzyıldan daha sonraki nüshalar ile ciltlenen)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> albümler giderek daha popüler oldu. Hat sanatı örnekleri ve farklı kökenli resimler genellikle gösterişli (resimlerde, çiçek veya arabesk desenli hat için figürlü marjlarla çevrelenen ift- sayfa kompozisyonlar oluşturmak için birlikte gruplandırıldı. Figürlü marjlar Hindu-Timur sarayında yaşama dair fevkalade belgeler sağlar: içinde kârhanenin (imparatorluk atölyeleri) aktiviteleri açıklanmış ve en önde gelen saray ressamları tarafından resmedilmiştir.</p>
<p>Albüm resimleri Avrupa ksilografilerinin yeniden yorumu, çiçek ve hayvan çalışmaları (Mansur en iyi uzmandı), ve çoklukla alergolik (muhtemelen çağdaş İngiliz resminden esinlenen)<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> görkemli portreler gibi farklı konuları içerir. Cihangir krallara bir Sufi şeyhini takdim eder adlı resim, İngiliz orijinalinden sonra I. James’in bir portresi ve Bellini tarzındaki bir Osmanlı sultanının tasvirini içerir. Ayrıca, kadın portreleri -çok büyük ihtimalle de Nur Cihan’ınki- de sunulmuştur ve bir kaç tane kadın ressam bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Şah Cihan (saltanatı 1628-1658) döneminde sanatlar ve mimari, resmi bir kanuna bağlandı. Mimaride, Timur dönemi ve İran ögelerinin (yumrulu kubbeler gibi çağdaş Deccan’dan alınan teknikler dahil) dengeli bir sentezi başarıldı; Bununla birlikte, resim, Cihangir’in döneminden daha az yaratıcı gözükür. Bu belki haminin kendi-imajını yansıtır: anılarını yazmak yerine, Şâh Cihan yaptıklarını kaydeden bir kaç resmi kronik edindi, ve seleflerinin bir çok heterodoks uygulamalarını reddetti. Cami ve ‘idgâhların inşası giderek arttı, ve-her ne kadar tapınaklar inşa edilmeye, özellikle de Bengal’de, devam etse de, politik amaçlarla da olsa, bir kaç tanesi yıkıldı.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Yeni hükümdarından beklenen ilk mimari proje, ölen imparator için bir anıttı: bununla birlikte, bu projeye çok az yer verdiğine ve genellikle imparatorun dul eşi Nûr Cihan’ın gerçek hami olduğuna inanıldı. Seleflerininki gibi, Cihangir’in türbesi başkentten belli bir uzaklıkta, Lahor’da, inşa edildi. Asaf Han’ın (Nûr Cihan’ın erkek kardeşi, Şah Cihan’ın veziri ve kayın pederi) türbesine bitişik olan türbe, benzer bir şekilde bir bahçede inşa edildi ve aynı giriş kompleksinden ulaşılabilir bir konumda idi. Uzun köşe minareleri, geniş bir kaidesi ve ana anıt etrafında<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> bir zamanlar basit bir haziresi olan- Türbe değerli kırmızı, beyaz, ve pembe taşlarla kaplanmıştır. Anıtın, Allah’ın doksan dokuz isminin yer aldığı ince ve değerli taş işçiliği Tâc Mahal’inkilerin benzeridir. Civardaki, ağırlıkla restore edilmiş Nûr Cihan Türbesi Cihangir’in türbesine benzer ama minareleri yoktur.</p>
<p>Kısa bir süre sonra 1631’de zamansız bir şekilde ölen Asaf Han’ın kızı Mümtaz Mahal için yeni bir imparatorluk türbesi dikildi. Bu ünlü Tâc Mahaldir ; standart bir Moğol mezar kompleksidir ama türbe bahçenin sonundaki nehir kıyısı terasındadır. Planı muhtemelen bir nüshası İmparatorluk kütüphanesinde bulunan ve Ahiret günü Tanrının Tahtı ve Cennet Bahçelerini temsil eden İbn-i Arabi’nin Fütühat-el Mekkiyesindeki<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> bir diyagramı yansıtır. Yazının dönemi bu yorumu doğrular,<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> oysa türbenin şekli Humâyûn’un türbesini temel almış olup, beyaz mermer içerisinde ve Deccani yumrulu kubbe ve Timur dönemi klasik mimarisini hatırlatan silindir minarelerle yeniden yorumlanmıştır. Terasın her iki tarafında kırmızı-beyaz binalar vardır: bir camii ve mihmanhane. Böyle simetrik kompozisyonlar bu döneme özgüdür.</p>
<p>Şah Cihan babasının görkemli yapılarının yerine kendisininkileri koydu; o ayrıca Agra ve Lahor’daki ahşap dinleme hollerini, mermere benzeyen çok parlak dış duvar sıvası (chûna) ile kaplı kırmızı kum taşından yapılmış sütunlu hollerle değiştirmiştir. Kaynaklar bu holleri, çağdaş Safevi İranı’ndaki gibi, Süleyman’ın yarattığına inanılan, Persepolis Holü’nü hatırlatan Çihil Sütûn’- olarak adlandırırlar.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Lahor kalesinde, en olağanüstü yapılar, büyük bir nilüfer havuzu olan mermer bir avluya bakan ayna mozaiği ile kaplı dikdörtgen şeklindeki bir hol olan Şah Burç’dur; ve Avrupa oymalarında tasvir edilen krallığa ait “baldaquinler” ile olan benzerliği ile ünlü Bengal’in bölgesel mimarisinden<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> çıkan kıvrımlı şekil-bangla çatılı bir köşk olan, ‘Naulakha’dır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>Agra kalesinde, kapalı bahçelere bakan teraslar üzerindeki, çoklukla -Tac Mahal ve dönemin nehir kıyısı bahçelerinde olduğu gibi- dört parçalı simetrik kompozisyonlarına göre gruplandırılmıştır.</p>
<p>En etkileyici örneği imparator’un yatak odasına (ârâmgâh) ev sahipliği yapan, her iki tarafında yaldızlı bangla çatılı köşkler bulunan, bir iç bahçedir: biri darşan, diğeri de imparator’un büyük kızı olup, annesinin ölümünden sonra, genellikle imparator eşlerine ait olan (imparatorluk mührünü korumak gibi) rolleri üstlenmiş Cihanara içindir. Kaledeki, ‘Moti Mescid’ (İnci Camii, 1653), döneminin en çok tercih edilen malzemesi ile yapılmış (esas özellikleri üç yumrulu kubbe, bir sıra hatrîs olan) Sikri hanekah’ı andırır. Acmer’de (1640), Şeyh’in mezarına iaatı göstermek için kubbesiz bırakan Mu’ineddin Çisti dergahında imparator tarafından inşa edilen camii gibi, onun sahte arkları ve cephesinde uzun bir yazıt bulunmaktadır.</p>
<p>Acmer’in göl tarafında, eskilerinin yerini alan Şah Cihan’ın köşkleri hâlâ görülebilir aşırı şekilde yarı-değerli taşlarla kaplı mermer yapılar, yeni başkent Şahcihanabad’da (Delhi’deki eski şehir merkezinin kuzeyi) kısa bir süre sonra inşa edilenleri öncüsüdür. Şehir ve kale-saray 1639 ve 1649 yılları arasında inşa edilmiştir. Bir sonrakinin kalıntıları -bahçe duvarları İngiliz işgali sırasında yıkıldığı için- hala farkedilir, ve şehir planlamasında simetrinin artan önemine tanıklık eder: Kalenin çapı oluklu köşeleri olan muntazam bir şebeke üzerine oturmuştur, ve ortadaki halkı dinleme avlusu (Divân Hâne- i Hâss-ı ‘Am), bir kapı ve nakkâr hane aracılığı ile şehrin ana caddesi ile birleşir. Dinleme avlusundaki mermerden oyulmuş taht Avrupa “baldaquinleri’nden esinlenmiş bir şekle sahiptir ve duvar dekorasyonu Orpheus’u hayvanları eğitirken temsil eden İtalyan pietra dura ve yine Süleyman tasvirlerini andıran yerel taklitleri birleştirir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Nehir kıyısına bakan, özel dairelerin her biri teras ve köşkten oluşur ve bir kanal ile nehr-i Bihist (Cennet’in nehri) adı verilen kaynaklara ulaşır ve zengin kakma desenler ve çiçek yaprakları ile süslenmiştir. Onlar, diğer kalelerdeki benzer köşklerde olduğu gibi, genellikle nilüfer çiçeği şeklinde çok güzel hakkedilmiş ve oyulmuş havuzlar içerir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Şah Cihan, kadınları ve saray ricali için bir çok bahçe inşa ettirdi ve bir çoğunu da yeniledi, aralarında en ünlüsü imparator henüz bir şehzade iken inşa ettirdiği, tahta geldikten sonra da genişlettiği Srinarda’ki (Keşmir) Shalimar Bâg’dır. En son şekli ile, bahçe sırası ile Ferah Bakıs ve Faiz Bakıs adında iki terasa sahiptir ve hâlâ siyah mermer sütunları olan bir köşkü vardır. Lahore’da 1642’de yapılan adaşı, geniş merkezi su haznesi yüzden fazla fazla su-fıskiyesi barındıran büyük teraslı bir bahçedir. Ayrıca, çoğu sarayın kadınları tarafından bağışlanan bir çok cami inşa edildi. Bunlardan en önemlisi Cihanârâ tarafından 1643-48’te inşa ettirilen Agra Cami Mescid’tir. Sikri hanekahı temel alan, yumrulu kubbeleri olsa da, mermer oymaları, şimdi çarşı içinde kaybolan uzun bir duvar etekliği ve bir bölümü on dokuzuncu yüzyılda İngilizler tarafından yıkılan avlusu olan kırmızı kum taşından yapılmış bir binadır. Daha geniş olmasına ve bir sıra çatısının çıkarılması ve iç mekanın küçük kulelerinin yerine uzun çizgili minareler koyulmasına rağmen, ona çok benzeyen başka bir eser de Delhi’de 1650-56’da inşa edilen, döneminde Mescid-i Cihann’üma olarak bilinen, Şah Cihan’ın kendi Cami Mescid’idir.</p>
<p>Lahor’da, Pencab valisi (1634-34) Vezir Han tarafından Delhi kapısı yakınlarında ve bir evliyanın mezarının bulunduğu alan üzerinde geniş bir camii inşa edildi. O yeni yok olmuş bir hanın ve hâlâ varlığını sürdüren bir hamamın gelirleri ile ayakta tutulabildi. İçerde görkemli bir şekilde resmedilmiş olan camii dış görünüşü itibarı ile Lahor’a özgü bir çok renkli seramik kaplama duvarına sahiptir. Benzer seramik kaplamalar Lahor -Delhi yolu boyunca yapılan- Dakhni sarayı ve Emanet Hân sarayı gibi bir çok serâyı karakterize eder. 1640-41’de Ekber’in türbesi ve Tac Mahal için yazılar tasarlayan hattat tarafından inşa edilen ikincisi de güzel yazılara sahiptir; onun yanında Şah Cihan Hami’nin türbesi vardır. Bölge için olağandışı olan, benzer tuğla kaplamasından dolayı Çhîni-ka Ravza olarak bilinen Agra türbesi Ekber’in, bir zamanlar Şah Cihan’ın divan-i küll (ekonomi bakanı) olan kardeşine (ö. 1638) ait olabilir.</p>
<p>Resimde, Cihangir dönemi ile karşılaştırıldığında, konu ve tarzda önemli bir düşüş vardır. Minyatürler imparatorlukla ilgili figürler üzerine yoğunlaşır: dinle ilgili (muhtemelen imparatorun büyük oğlu, İslam ve Hindu düşüncesinin sentezine katkıları olan bir mistik olan Dârâ Shikoh için yapılan) bir kaç görüntü ve Cihangir’in döneminkinden daha resmi ve daha cansız bir kaç çiçek ve hayvan resmi dışında, sıklıkla imparator’un -ve çok tipik bir şekilde atalarının görkemli alegorik portreleri yapıldı. İmparatorluk portreleri daha önceki resimlerin psikolojik inceliğinden uzak bir mükemmelliyetçiliği gösterir. Albümler el yazması resimlerinden daha popüler olup, Cihangir’in dönemi ile karşılaştırıldığında saray portrelerine görülmemiş bir önem verir. Bunlar arasında yeni çerçevelere sahip eski resimler vardır, ve şimdi çoğunlukla ondokuzuncu yüzyıl albümleri içinde dağılmış durumdadır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>Diğer taraftan, Şah Cihan, hiç biri bugüne ulaşamayan bir dizi olağanüstü mücevher- kaplı altın tahtla ve işlemeli kaplar, mücevherler ve işlemeli silahlar gibi Hindu-Timur dönemine ait en özgün nesneleri bir araya getirdi. Nilüfer şeklinde bir keçinin başında sona eren beyaz bir yeşim kap dönemin teknik ve stilistik inceliğine bir örnektir. İmparatorun mücevherlere olan düşkünlüğü, daha gösterişli süslemelerin ve dokuma örneklerinin tasvir edildiği minyatürlere yansımıştır.</p>
<p>Daha çok, saltanatı Evrengizb ismi ile bilinen, Alemgîr (Saltanatı 1658-1707 döneminde, bir çok camii ve ‘idgâb inşa edildi ve Şah Cihan saray mimarisine özgü süslemeleri dini binalara uygulandı. Alemgîr -çok dindar<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> ve yetenekli bir general ve devlet adamı olan babasının döneminde Deccan valisi olarak görev yaptı, ve zamanının çoğunu orda boş yere bütün kıtayı fethe uğraşarak geçirdi. Bu dönemde mimarinin daha da büyük Deccan etkisi göstermesi şaşırtıcı değildir. Bir örneği, Aurangabad’da (Maharashtra, 1657-61), muhtemelen imparator’un emri ile, ‘Alemgîr’in eşi, Rabî‘a Daurani, için oğulları Şehzade A‘zam tarafından inşa ettirilen türbedir: ortasında biçimi ve rengi zayıf olsa da, (muhtemelen bir zamanlar çok renkli olan, sonra bunun yerini mermerin aldığı duvar kabartmaları ile) Tâc Mahal’ı andıran geleneksel bir mezar bahçesidir. Bununla birlikte, Rabî’a’nın türbesi Hindu-Timur dönemi mimarisinden çok Deccani mimarisinin özellikleri olan “uzaysal bir gerginlik duygusu”<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> ve süslemeyi (Alemgîr’in mimarisinin iki önemli özelliği) yansıtır; bu, mimari ögelerin ve süslemelerin bir analizi ile doğrulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Türbe imparatorluk mozeleleri içinde tek bir anıt olması sebebiyle eşşizdir.</p>
<p>‘Alemgîr’in en iyi bilinen eseri Lahor’daki (1673-74), bugün Bâdşâhî Mescid’ olarak bilinen, daha önceki bütün Hindu-Timur camilerinden çok daha büyük olan-Câmi‘ Mescid’dir. Delhi’deki Şah Cihan’ın camiini örnek alan cami, ‘Alemgîr’in babasının zamanında mimarideki dengeli yaklaşımdan çok uzak olarak, yine bir tür uzaysal gerginlik duygusu gösterir: burada (yaklaşık 60,000 insana ev sahipliği yapan) çok geniş bir alanın köşelerindeki masif minareler, ve oldukça küçük arkları olan iç mekan kubbeye tam bir ağırlık hissi verir. İçerisi çok miktarda kullanılan çok renkli sıva kabartmaları ile süslenmiştir.</p>
<p>‘Alemgîr tarafından inşa edilen bir diğer güzel cami de Delhi kalesindeki, ‘Moti Mescid’ (İnci Camii) olarak bilinen, ve Şah Cihan’ın dinsel mimarisinde bilinmeyen bir süsleme sergileyen camidir. Uzun kubbeleri bir zamanlar yaldızlı bakır ile kaplı idi. İmparator ayrıca hanlar, köprüler ve sarnıçlar gibi kullanım amaçlı yapılar da inşa ettirdi ve Agra ve Delhi kalelerini bir sıra takviye ile yeniledi. Onun dönemine ait, Bijapur (Karnataka) de dahil, sadece bir kaç bahçe vardır. Ailesi ve ricali tarafından bir çok camii inşa ettirildi: kızı Ziynet el Nisâ’nın Delhi’de inşa ettirdiği, Cihannüma’yı model alan camii hâlâ ayakta. Farklı şehirlerde yüksek rütbeli memurları tarafından inşa ettirilen diğerleri, genellikle alış veriş yerlerinin üzerindedir. Yüksek rütbeli memurlar ayrıca Acmer (1660-1) ve Gvalior (1664-5)’de Cami‘ Mescidler inşa ettirdiler. İlkinin dikeyliği Rabî‘a’nın türbesini anımsatır; bir tapınak bölgesinde olan ikincisi yerel sarı kum taşından yapılmış olup daha önceleri imparatorluk saraylarında kullanılan bangla çatılara sahiptir. Varanasi (Benares)’deki, ‘yer yer yıkılmış ve çok renkli sıva ve koyu kumtaşı ile kaplanmış, Alemgîrî Mescid’ yüksek-dereceli biri tarafından inşa edilmiş olabilir.</p>
<p>Alemgîr’in hoşgörüsüz bir idareci olduğuna dair yaygın inanca rağmen, bu dönemde, özellikle Bengal’da (bir çoğu terracotta’dadır) olmak üzere, bir kaç tane tapınağın inşa edildiği görülür. Ayrıca, Şah Cihan ve ‘Alemgîr’in dönemleri arasında Amber Sarayı, Kacchvaha Râcputların ikametgahı, genişletildi ve tezyin edildi.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> ‘Alemgîr’in Delhi’yi terkedip Deccan’a gitme ve bütün finansal çabalarını güneydeki Hindu kırallıklarına karşı savaşmak için kullanma kararı, sanatçılar görevlerinden azledildikleri ve eyaletlerin saraylarında iş aradıkları için, sanat üzerinde bağlantılı sonuçlar doğurdu. Bu, inşa faaliyetlerinde ve uç bölgelerindeki el yazması üretiminde ve Müslüman sarayları dışında imparatorluk tarzının yayılışında gözle görülür bir düşüşe neden oldu.</p>
<p>Buna karşın, imparatorun bir kaç portresi bilinmektedir; tahta geçişini kutlayan biri onu Şahcihanî “baldaquined” tahtının altında oğulları ve asilleri tartından çevrelenmiş olarak -babasının ilk portrelerinde görülen bir kompozisyon- ama tipik bir Deccani tavrı içerisinde elinde bir şahin tutarken gösterir.<a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>İmparator daha sonra, Aurangabad’a (Maharashtra) oldukça yakın Kuldabad’da, danışmanınkine yakın basit bir mezara defnedildi. Böyle basit, açık hava -mezarları dönemin karekteristiği idi; daha görkemlileri Cihanara’nın türbesinde- Delhi’deki Nizamüddin dergahında çiçekli bir arabeskle sarılmış mermer bir hazîre- bir zamanlar bir bahçede duran-ve Ekber’in türbesindeki çatı üstü bahçesini andıran, kız kardeşi Roshânâra’nın türbesinde görülebilir.</p>
<p>On sekizinci yüz yıl ile birlikte, sanatlar üzerindeki imparatorluk himayesi önemli ölçüde azaldı; Muhammed Şâh (saltanat 1719-48 arasında) dönemi sanatların kısa süreli dirilişine tanıklık etti: minyatürlerinde güçlü bir Râcput havası vardır. Aynı zamanda, eyalet saraylarında Hindu-Timur miamri tarzı daha da geliştirilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Laura PARODİ</strong></span></a>
</p><p>Cenova Üniversitesi Eski ve Ortaçağ Araştırmaları Bölümü / İtalya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 891-899</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ‘Ain: ‘Aîn-i Akbarî, by Abû’l Fazl ‘Allâmî, tercüme H. Blochmann, New Delhi: Oriental Books Reprint corporation, 1977.</span></div>
<div><span>♦ Bâburnâma: The Baburnama, Memoirs of Babur, Prince and Emperor, editasyon, tercüme ve ilaveler, Wheeler M. Thackston, New York ve Oxford: Oxford University Press, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Jahângîrnâma: The Jahangirnama, Memoirs of Jahangir, Emperor of India, editasyon, tercüme ve ilaveler, Wheeler M. Thackston, New York ve Oxford: Oxford University Press, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Qânûn: Qânûn-i-Humâyûnî of Khwândamîr, tercüme, Baini Prasad, Calcutta: Royal Asiatic Society, 1940.</span></div>
<div><span><strong>Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ ALFIERI (1994): Alfieri, Bianca Maria, Architettura islamica del subcontinente indiano, Lugano: Edizioni Arte e Moneta.</span></div>
<div><span>♦ ALFIERI (1996): Alfieri, Bianca Maria, “I ritratti di Timur nella miniatura moghul”, Oriente Moderno, N. S., Anno XV (LXXVI), no. 2, s. 641-56.</span></div>
<div><span>♦ ASHER (1992): Asher, Catherine B., Architecture of Mughal India, “The New Cambridge History of India” I: 4.</span></div>
<div><span>♦ BEACH, Milo C., Mughal and Rajput Painting, “The New Cambridge History of India” I: 3.</span></div>
<div><span>♦ BEGLEY & DESAI (1989): Begley, W. E. -Desai, Z. A., Taj Mahal: The Illumined Tomb-An Anthology of Seventeenth-Century Mughal and European Documentary Sources, Cambridge (Mass. ), Seattle ve Londra: İslamik Mimari İçin Aga Khan Programı ve University of Washington Press.</span></div>
<div><span>♦ BRAND & LOWRY (1985): Brand, Michael-Lowry, Glenn D. (editörler. ), Akbar’s India: Art from the Mughal City of Vistory, New York: The Asia Society Galleries.</span></div>
<div><span>♦ CHANDRA (1976): Chandra, Pramod, The Tûtî-Nâma of The Cleveland Museum of Art, Graz: Akademische Druck-und Verlagsanstalt.</span></div>
<div><span>♦ DAS (1978): Das, Ashok Kumar, Mughal Painting During Jahangir’s Time, Calcutta.</span></div>
<div><span>♦ GOLOMBEK & WILBER (1988): Golombek, Lisa-Wilber, Donald, The Timurid Architecture of Iran and Turan, Princeton: Princeton University Press.</span></div>
<div><span>♦ GUY & SWALLOW (1990): Guy, John-Swallow, Deborah, Arts of India: 1550-1900, sergi kataloğu, Londra: Victoria & Albert Museum.</span></div>
<div><span>♦ KOCH (1991): Koch, Ebba, Mughal Architecture, München: Prestel Verlag.</span></div>
<div><span>♦ KOCH (1994): Koch, Ebba, “Diwan-i ‘Amm and Chihil Sutun: the Audience Halls of Shah Jahan”, Muqarnas 11, s. 143-165.</span></div>
<div><span>♦ LENTZ & LOWRY (1989): Lentz, Thomas W. -Lowry, Glenn D., Timur and the Princely Vision, Washington: Smithsonian Institution Press.</span></div>
<div><span>♦ MacNEAL (1991): MacNeal, Alina, “The Stone Encampment”, Mughal Architecture, Pomp and Ceremonies, Environmental Design, 1991: no. 1-2, s. 36-45.</span></div>
<div><span>♦ MOYNIHAN (1988): Moynihan, Elizabeth B., “The Lotus Garden Palace of Zahir al-Din Muhammad Babur”, Muqarnas 5, s. 135-152.</span></div>
<div><span>♦ MUMTAZ (1985): Mumtaz, Kamil Khan, Architecture in Pakistan, Londra: Mimar Books.</span></div>
<div><span>♦ NATH (1982, 1985, 1994): Nath, Ram, History of Mughal Architecture, New Delhi: Abhinav Publications. Vol. I (Babur/Humayun): 1982; cilt II (Akbar): 1985; cilt. III (Jahangir): 1994.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (1998): Parodi, Laura E., “The Bibi-ka Maqbara in Aurangabad: a Landmark of Mughal Power in the Deccan?”, East and West, no. 48, s. 349-83.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2000a): Parodi, Laura E., “A Creative Dialogue: The Timurid and Indo-Muslim Heritage in Akbar’s Tomb”, Rivista degli Studi Orientali, No. LXXIV, fasc. 1-4, s. 91-107.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2000b): Parodi, Laura E., “‘The Distilled Essence of the Timurid Spirit’: Some Observations on the Taj Mahal”, East & West, No. 50.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2000c): Parodi, Laura E., “Alcune osservazioni sulle decorazioni della ‘Casa della Sultana Turca’ di Fatehpur-Sikri”, Haft Qalam: Studi in onore di Bianca Maria Alfieri da parte dei suoi allievi, Napoli: Arte Tipografica, 2000, s. 51-68.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2001): Parodi, Laura E., “Solomon, the Messenger and the Throne: Themes from a Mughal Tomb”, East & West, No. 51.</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2002a): Parodi, Laura E., “Mirak-i Sayyid Ghiyas e Sayyid Muhammad-i Mirak: due architetti timuridi nell’India del XVI secolo”, Alfieri, B. M., Silvi Antonini, C., Santoro A. (editörler. ), Oriente e Occidente: Atti in memoria di Mario Bussagli (baskıda).</span></div>
<div><span>♦ PARODI (2002b): “Humayun’s Tomb in Mughal Imagery: Some Possible Levels of Interpretation”, Islamic Art, çıkacak.</span></div>
<div><span>♦ PETRUCCIOLI (1988): Petruccioli, Attilio, La cittâ del sole e delle acque-Fathpur Sikri, Roma: Carucci.</span></div>
<div><span>♦ TADGELL (1990): Tadgell, Christopher, The History of Architecture in India, New Delhi: Penguin Books Hindistan.</span></div>
<div><span>♦ THOMPSON (1911): Thompson, J. P., “The Tomb of the Emperor Jahangir”, Journal of the Panjab Historical Society, I, s. 12-30.</span></div>
<div><span>♦ WELCH (1985): Welch, Stuart C. (ed. ), India-Art and Culture: 1300-1900, sergi katoloğu, New York: The Metropolitan Museum of Art.</span></div>
<div><span>♦ WELCH et al. (1987): Welch, Stuart C., et al., The Emperors’ Album-Images of Mughal India, New York: The Metropolitan Museum of Art.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bâburnâma: 333-4 ve 359-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bâburnâma’de adı geçer ve 70’lerde E. B. Moynihan tarafından keşfedildi (1988).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Golombek & Wilber (169: 73) de açıklanan Timur dönemine ait bir kemerli yapı aracı; yazarlar tarafından kullanılan ‘stellate kemer’ terimi Hindistan konteksinde başka tür bir kemer için kullanılmıştır. (aşağıya bkz).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Delhi’deki ‘Camâli Mascid’ de bu döneme ait olabilir. (Alfieri 1994: 160).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bkz. Parodi, “The figure of Humâyûn Between History and Legend”, çıkacak.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tartışma için, bkz Chandra (1976: 12-26).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Aralarında Fitzwilliam Albümü’ndeki bir kaç sayfa da vardır. (Beach 1992: 20-22). Ayrıca bkz Welch (1985: cat. no. 85, (tersten üretildi).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Şimdi Tahran’da Gülistan Saray Kütüphanesi’nde.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Lentz-Lowry (1989)’de üretilenler gibi geç dönem-Heart okulunun minyatürleri ile karşılaştırıldığında.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Koch 1991, (36-37).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Parodi (2002a).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Qanun: 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Parodi (2002b).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Parodi (2002a); ayrıca bkz Koch (1991: 55) ve Nath (1995 ve 1992).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Mumtaz (1985: 54-5).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> MacNeal (1991).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tartışma için bkz özellikle Petruccioli (1988, w. bibl. ).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bu tapınakların resimli açıklamaları için, bkz Koch (1991: 69, 21) ve Asher (1992: 68).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Resimlerinin bir açıklaması ve onun resim hakkındaki görüşleri için, bkz ‘Ain (I: 113-15)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Chandra (1976).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Her birinde yüz resmi olan on dört ciltten oluşmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Londra, Victoria ve Albert Müzesi Ms. IS 2-1895.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Londra, The British Library, Ms. Or. 12988; Dublin, Chester Beatty Kütüphanesi, Ms. 3, ve dağılmış.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Londra, The British Library, Ms. Or. 12208; bir kaç ayrılımış sayfa Baltimore Walters Sanat Galerisindedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ain (I: 115).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Onun ve yakın arkadaşı Mir ‘Alî Şhir Nevâî’nin portresi (Lentz & Lowry 1989, kat. no. 136 ve fig. 91). Geleneksel düz yeşil fon da ilk kez Heart’ta kullanıldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bombay: Galler Prensliği Müzesi, No. 16.100. Resim Nath’da bulunmaktadır. (995, pl. XVI).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Brand & Lowry (1985: 109-113) Welch (1985, no. 112). Mimari dekorasyonla bir karşılaştırma için, bkz Parodi (2000c).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Cfr. Jahangirnama: 99. Türbenin şekli ve ilk örnekleri ile ilgili bir tartışma için, bkz Parodi (2000a).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Parodi (2001).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Koch (1991: 84-5).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Koch (1991: 88-9).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Cfr. Beach (1993, fig. 51).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Beach (1993: 81).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Welch et al. (1987).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Beach (1993: 104-5).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bkz Das (1978).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Asher (1992) aynı şeyin onun halefi, ‘Büyük Moğollar’ arasında yaygın olarak bilindiği adı ile, ‘Alemgîr için de geçerli olduğunu gösterdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Thompson (1911).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Bu teori ve anıt üzerine en doğru araştırma için, bkz Begley-Desai (1989).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Ekber türbesi ile bir karşılaştırma için, (bkz Parodi 2000b).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Koch (1994).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Koch (1991: 114-5).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Koch (1991: 93-4).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Koch (1991: 111-12, w. resimler ve bibliografya).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Cfr. Asher (1992: figürler. 112, 120, 123).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Cfr. Welch et al. (1987).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Bununla birlikte, o yakın zamana kadar tarih çalışmaları tarafından tanımlanan fanatik değildir. (cfr. Asher 1992: 253-55).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Asher (1992: 256).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Bu türbe hakkındaki detaylı bir analiz için, bkz Parodi (1998).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Asher (1992: 197-8).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hindistan-timurogullari-mimarisi-ve-sanati.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Beach (1993, fig. 117)</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mûsikîsinin Âbide Şahsiyetlerinden Abdülkâdir&amp;amp;i Merâgî</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadiri-meragi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadiri-meragi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mûsikîsinin Âbide Şahsiyetlerinden Abdülkâdir-i Merâgî
Bu yazımızı, Türk mûsiki tarihine yön vermiş, ortaya koydukları sanat eserleriyle gerek yaşadıkları çağda gerekse daha sonraki devirlerde ışık ve ilham kaynağı olmuş, dönemlerinin hemen akla gelen ilk isimlerinden, biri Türk mûsikisinin gelişme çağlarının diğeri olgunluk döneminin dahi sanatçıları Abdülkâdir-i Merâgî’ye ayırdık. Yazımızın çerçevesinin tarihi önemi itibarıyla hayatı, Türk mûsikisindeki yeri ve önemi ile mûsikiye […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64f2d218b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mûsikîsinin, Âbide, Şahsiyetlerinden, Abdülkâdir&amp;i, Merâgî</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Abdulkadir-i-Meragi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html">Türk Mûsikîsinin Âbide Şahsiyetlerinden Abdülkâdir-i Merâgî</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nuri ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>Bu yazımızı, Türk mûsiki tarihine yön vermiş, ortaya koydukları sanat eserleriyle gerek yaşadıkları çağda gerekse daha sonraki devirlerde ışık ve ilham kaynağı olmuş, dönemlerinin hemen akla gelen ilk isimlerinden, biri Türk mûsikisinin gelişme çağlarının diğeri olgunluk döneminin dahi sanatçıları Abdülkâdir-i Merâgî’ye ayırdık. Yazımızın çerçevesinin tarihi önemi itibarıyla hayatı, Türk mûsikisindeki yeri ve önemi ile mûsikiye kazandırdıkları şeklinde tespit ettik.</p>
<p>Dünya tarihi, XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Oğuz boylarının serüvenleri ile çalkalanmaktadır. XIII. yüzyılın sonunda kurulan Osmanlı Devleti gelişimini sürdürürken tarih, iki Türk hükümdarı Timurlu Hakanı Timur (H. 1370-1405) ile Osmanlı Hakanı Sultan Yıldırım Bâyezid’in (H. 1389-1402) Ankara ovasında karşı karşıya gelişine sahne olur. Yıldırım Bâyezid Han’ın yenilerek esir düşmesiyle neticelenen bu savaşın, Osmanlıların gelişmesini yarım yüzyıl kadar ertelediği, tarihçilerin ortak görüşüdür. Ankara Savaşı’nın ardından Osmanlı hükümdarları Çelebi Mehmed (h. 1413-1421) ve oğlu Sultan II. Murad’ın (H. 1421-1444, 1446-1451) Anadolu birliğini yeniden kurma çabaları müspet yolda gelişmekte ve bu arada Osmanlıların tekrar Tuna boylarına seferlere devam ettikleri görülmektedir.</p>
<p>Bu dönemde doğuda Timurluların Türkistan İmparatorluğu dünyanın en büyük devleti durumundadır. Timur’un ölümünden (1405) bir müddet sonra yerine geçen oğlu Şâhruh (H. 1409¬1447) devletin başkentini Semerkant’tan Herat’a nakleder ve artık Herat devrinin en büyük kültür merkezi olma yolunda ilerlemektedir. Batıda ise ilim, edebiyat ve sanat merkezli kültürel faaliyetleri ve bu sahada destekleyici çalışmalarıyla tanınan Sultan II. Murad Han önce Bursa’yı ardından da Edirne’yi önemli merkezler haline getirdi.</p>
<p>Netice olarak Şâhruh, Hüseyin-i Baykara Devri’nin; Sultan II. Murad ise oğlu Fatih Sultan Mehmed Han Devri’nin (H. 1444-1446, 1451-1481) hazırlayıcıları oldular. 1453’te İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti, taht şehrini Edirne’den İstanbul’a taşır. Fatih Sultan Mehmed, babasının başlattığı ilim ve kültür hamlelerini devam ettirir ve onu da oğlu Sultan II. Bâyezid Han (H. 1481-1512) takip eder. Aynı şekilde Hüseyin-i Baykara da (H. 1470-1506) Herat’ta, sarayındaki şiir, edebiyat ve sanat ortamıyla kültürel gelişimin sembolü olmuş ve huzurunda düzenlenen “Hüseyin Baykara Meclisleri”, “Hüseyin Baykara Divanı” adlı akademik toplantılar, daha sonraki devirlerde bu konular etrafında tertiplenen ilim meclislerinin de adeta simgesi haline gelmiştir.</p>
<p>İşte bu kültür ortamının yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biri de ünlü mûsiki bilgini, bestekâr, nazariyatçı, şair, ressam (musavvir), hafız, hattat ve hanende (güyende) Hace Kemâleddin Abdülkâdir bin Gaybî el-Merâgî’dir.</p>
<p>Bugün İran sınırları içerisinde yer alan Güney Azerbaycan’ın Merâga şehrinde<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değilse de araştırıcılar değişik değerlendirmeler yaparak 1350-1360 yılları arasında çeşitli tarihler vermektedirler. Rauf Yektâ Bey ve Henry George Farmer ise tarih vermeksizin yukarıda zikredilen yıllar etrafında yorumlanabilecek ifadeler kullanmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ancak M. Ali Terbiyyet’in kaynak göstermeden verdiği 17 Aralık 1353<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> tarihi birçok araştırıcı tarafından tekrar edilmektedir. Doğduğu şehre nispetle “Merâgî” adıyla anıldı. Kendi ifadesine göre babası, birçok ilimde söz sahibi ve zamanın değerli bir mûsikişinası olan Gıyasiddin Gaybi’dir (Bazı eserlerde Cemaleddin Gaybi olarak da kaydedilmiştir).<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Handmir’in, Abdülkâdir’in babasından “Safiyuddin” diye bahsetmesi<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ise bir yanlışlık eseri olmalıdır. Dört yaşında okula giden Abdülkâdir, sekiz yaşında hafız oldu, on yaşlarında da sarf, nahiv, meani, beyan gibi dil ilimleri ile meşgul olmaya başladı.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Diğer ilimlerle birlikte mûsikiyi de bizzat babasından öğrendikten sonra babasının vefatının ardından Terbiz’e gitti.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Burada mûsiki bilgisi ve kabiliyetiyle kısa sürede kendisini tanıtarak Celayirli Devleti’nin ikinci hükümdarı Sultan Muizeddin Şeyh Üveys Baladır Han’ın (I. Üveys, H. 1356-1374) sarayına alındı. Abdülkâdir’e “misli cihanda bulunmayan kişi” ifadeleriyle<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> sık sık iltifatlarda bulunan Şeyh Üveys’ten yakın ilgi gördü. Onun ölümünden sonra tahta geçen oğlu Sultan Celaleddin Hüseyin Han’dan (H. 1374-1382) da aynı ilgiyi gören Abdülkâdir hükümdara, mûsikinin yanında birçok ilimde de hocalık yapmıştır. Abdülkâdir’le ilgili bütün kaynaklarda söz konusu edilen ve kendisini de eserlerinde anlattığı “nevbet-i müretteb”in bestelenmesi hadisesi<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> bu hükümdar zamanında meydana gelmiştir.</p>
<p>11 Ocak 1377 tarihinde bizzat hükümdarın da hazır bulunduğu ve Hace Şeyh Kucec, Emir Şemseddin Zekeriyya, Celaleddin Fazlullah el-Ubeydi, Sadeddin Kuçek, Ömer Şah, Radıyyeddin Rıdvanşah gibi devrin tanınmış âlim, mûsikişinas, saz ve söz icracılarının katıldığı mûsiki toplantılarının birinde, beste türlerinin en zoru kabul edilen nevbet-i mürettebin bir tanesinin bir ayda bile zor bestelenebileceğini ileri sürülmesi üzerine Abdülkâdir, günde bir tane nevbet-i müretteb besteleyebileceğini iddia ederek bunda ısrar etti. Ünlü mûsikişinas Rıdvanşah’ın ifade ettiği “eserlerin daha önce bestelenmiş olabileceği” şeklindeki görüşünü ortadan kaldırmak için Merâgî’de “güftelerin, makamların ve usullerin önceden tespit edilerek her gün bunlardan uygun olanının kendisine verilmesini” istedi ve hatta sözleri orada tespit edilen ilk nevbet’i de aynı yerde besteledi. Abdülkâdir bu iddiasının, bir gün sonra giren Ramazan ayında, her gün bir adet olmak üzere otuz eser besteleyip arefe günü de hepsini birden icra etmekle ispat etti. Bu başarı ona sadece yüz bin altın dinarlık ödül kazandırmakla kalmamış aynı zamanda adım adım ilerleyen şöhretinin de önemli ölçüde bir basamağı olmuştur. 1380-1381’de Sultan Hüseyin’in arzusu üzerine 24 zamanlı “darb-ı rebi” usulünü tertip etti.</p>
<p>Sultan Hüseyin’in 1382’de kardeşi Ahmed Bahadır tarafından öldürülmesinden sonra onun Bağdat’ta bulunan kardeşi Şehzade Şeyh Ali’ye intisap eden Abdülkâdir aynı yıl, Şeyh Ali’nin, Ahmed Baladır’la yaptığı savaşı kazandığı gün onun isteği ile 49 zamanlı bir usul meydana getirerek zaferin hatırası olmak üzere buna “darb-ı fetih” adını verdi. Yine bu yıl içerisinde Abdülkâdir, Şeyh Ali’nin saltanat mücadelesinde yenilmesinin ardından Celayir hükümdarı olan Sultan Gıyaseddin Ahmed Bahadır Han’ın (H. 1382-1410) himayesine girdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> “Yanında kendinden başka daha yakın kimsenin bulunmadığı”nı ifade ettiği Ahmed Han’ın nedimi olarak meclisi ve sohbetlerinde bulunduğu yirmi yıl süresince bu hükümdardan çok büyük yakınlık gördü ve yanında parlak bir mûsiki hayatı geçirdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Aklam-ı sittede iyi bir hattat oluşu, müzehhipliği, musavvirliği, şairliği, astrolojiye olan vukufu ve mûsikişinaslığı ile tanınan Ahmed Bahadır’ın mûsiki nazariyatını iyi bildiğini ve iyi besteler yaptığını nakleden Abdülkâdir, Safiyyuddin Urmevi’nin Kitabu’l-Edvar ve Şerefiyye’sini de kendisinden okuduğunu anlatır.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Tebriz ve Bağdat’ta geçen bu günlerinde otuz zamanlı “devr-i şahi” adlı usulü tertip eder. Bu arada bazı eserlerde, Abdülkâdir’in o yıllarda Osmanlı Padişahı Sultan Bâyezid Han’ı Bursa’da ziyaret ettiği kaydedilirse de sözü edilen bu kişinin Osmanlı Hükümdarı değil, Sultan Şeyh Üveys’in oğullarından Şehzade Sultan Bâyezid olduğunun artık bilindiğini de burada zikretmeliyiz.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>1386 yılında Timur’un Azerbaycan’ı zaptetmesi sebebiyle Bağdat’a kaçan Ahmed Han’ın beraberinde götürdüğü Abdülkâdir, yedi yıl sonra Timur’un tekrar Bağdat’a dönmesi üzerine Memlük Sultanı Berkuk’a sığınmak zorunda kalan Ahmed Han’la birlikte başkentten ayrıldı. Ancak Kerbela’da Timur’un oğlu Miranşah tarafından yakalanıp tekrar Bağdat’a getirilerek Timur’un huzuruna çıkarılan Hace Abdülkâdir<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> burada “Meşrıku Mağrib musahhardur sanga/Devlet ü nusret mukarrerdur sanga/Feth ü nusret daima bilgindedur/Devletün Hakk’dan mukarrerdur sanga” mısralarını okuduktan sonra onun himayesine girdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Abdulkâdir, Timur tarafından verilen 20 Mart 1398 tarihli bir “nişan”<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ile Semerkant’a gönderildi. Burada Timur’un torunu ve veliahtı Gıyasseddin Muhammed Mirza’nın arzusu üzerine iki yüz zamanlı “devr-i mietyen” usulünü vücuda getirdi. Daha sonra Tebriz’e giderek burada Timur’un oğlu Mirza Miranşah’ın nedimi oldu.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Timur’la aralarında geçen bazı olumsuz olayların ardından hükümdarın her gittiği yere götürdüğü bir nedimi oldu.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> 1405’te Timur’un ölümünden sonra tahta geçen torunu Sultan Halil’den de (H. 1405-1409) aynı itibarı gören Abdülkâdir, bir kumrunun ötüşünden esinlenerek “devr-i kumriye” adlı sekiz zamanlı usulü bu hükümdarın isteği üzerine yaptı.</p>
<p>Sultan Halil’in iktidar mücadelesinden güçlenerek çıkan Timur’un en küçük oğlu Sultan Şâhruh (H. 1405-1447) ve onun oğlu Gıyaseddin Baysungur Mirza’nın (H. 1397-1434) yanına, dönemin önemli ilim ve sanat merkezi olan başkent Herat’a geçti. Onlara yeni eserlerinden ithaflı nüshalar sundu. Burada özellikle Baysungur Mirza’dan yakın ilgi gördü. Fakat onun genç yaşta ölümü ile bir müddet hamisiz kalmışsa da daha sonra Şâhruh’un sarayına alındı. Herat sarayında geçirdiği günlerde Sultan’ın adaletinin bir ifadesi olarak “devr-i adl” adını verdiği yirmi sekiz zamanlı yeni bir usul tertip etti.</p>
<p>Eserlerinden Makasıdü’l-Elhan’ın bir kısım nüshalarının Osmanlı Hükümdarı Sultan II. Murad Han’a ithaf edilmiş olması, öteden beri bazı araştırmacılarda Abdülkâdir’in Osmanlı ülkesine gittiği kanaatini uyandırmışsa da eserlerinde bu konuya hiç yer verilmemiştir. Ayrıca zamanın gelişen siyasi olayları iki bölge arasında böyle bir ziyaretin mümkün olamayacağını gösterdiğinden bu görüntü içerisinde başka deliller bulununcaya kadar onun Anadolu’ya gittiğini kabul etmek zordur.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Onun son yıllarında iç ayaklanmalar sebebiyle Şâhruh’un devamlı sefere çıkmasından dolayı alıştığı hayatı, beklediği ilgiyi bulamadığı söylenebilir. İlerlemiş yaşından doğan hassasiyetinin de tesiriyle, hükümdara hitaben manzum bir “arzıhal” hazırladı.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bu arzıhal metnin de adları zikredilen hükümdarların hepsinin huzurunda bulunduğunu, onlardan büyük ilgi gördüğünü ve çok beğenildiğini anlattıktan sonra manzumenin sonlarına doğru, artık yaşayamadığı o eski parlak yılları ve günleri aradığını, ünlü kişilerin desteğinden mahrum kaldığını, bir ruh halinin yansıması şeklinde ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Ancak muhtemelen bu arzıhali hükümdara sunamadan, 1435 yılının Şubat-Haziran ayları içinde, Herat’ta çıkan ve bir günde on bin kişinin (bunlar arasında birçok ilim ve sanat adamı da bulunmaktaydı) hayatını kaybettiği bir veba salgınında vefat etti.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Abdülkâdir-i Merâgî’’in Nureddin Abdurrahman, Nizameddin Abdürrahim ve Abdülaziz adında üç oğlu vardır. Bunlardan en küçüğü olan Abdülaziz, yazdığı Nekavetü’l-edvar adlı mûsiki eserini Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han’a ithaf etmiş ve İstanbul’a gelerek saraya alınmıştır. Abdülaziz’in, Abdülkâdirzade Derviş Udi lakabıyla tanınan oğlu Mahmud da Sultan II. Bâyezid zamanında Osmanlı ülkesinde yaşamış ve mûsikiye dair Makasıdü’l-edvar adlı bir nazariyat kitabı yazmıştır.</p>
<p><span><strong>Mûsikişinaslığı</strong></span></p>
<p>Türk mûsiki tarihinin önde gelen birkaç simasından biri olan Merâgî, zamanını bütün makamlarına vukufu, yeni usuller tertip edecek ve bütün formlarda olağan üstü beste yapabilecek derecede kabiliyeti ile tanınmıştır. Tertip ettiği usullerin altısından, Abdülkadir’in hayatı anlatılırken bahsedilmişti. Bunlara “darb-ı cedid” adlı on dört zamanlı bir yedinci usulü de ilave etmeliyiz. Kaleme aldığı eserlerinde, bu usuller hakkında şekilleriyle birlikte gerekli bilgileri bizzat vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Merâgî’nin pek çok eser bestelediği ve kendisinden sonra gelen bestekârlara ışık tuttuğu muhakkaktır. Nitekim gerek yazma ve gerekse matbu güfte mecmualarında bazen “Hace” bazen de “Hace Abdülkâdir” başlığıyla Abdülkâdir-i Merâgî’ye ait olduğu belirtilen pek çok güfteye rastlanmaktadır (Bazı güfte mecmualarındaki kayıtlarda Merâgî’nin eserleriyle, XVI. yüzyılda yaşadığı sanılan ve Merâgî’ye nispetle “Hace-i sani: ikinci üstat” diye anılan Hoca Abdülali’ninkilerin zaman zaman birbirine karıştırıldığı da görülmektedir). Günümüz Türk mûsikisi repertuarında Merâgî’nin eseri olduğu söylenen otuz civarındaki bestenin bütünüyle bu sanatkara ait olup olmadığı konusu ise kesinlik kazanmamıştır. Aradan geçen yıllar içinde ağızdan ağıza nakil sırasındaki muhtemel güfte değişiklikleri; bazı güftelerin anlamsız veya daha sonra yaşamış şairlerin sözleri olması; bestelerin dizi, form ve usul bakımından Abdülkâdir’in dönemi ile uyuşmaması gibi gözlemler, bu eserlerin ona aidiyeti konusunda şüphe uyandırabilecek yorumları da beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Abdülkâdir aynı zamanda iyi bir musavvir (ressam), hattat ve şair olarak tanımlanmıştır. Günümüze ulaşan eserlerinin müellif nüshaları, onun hattatlığının derecesi hususundaki en belirgin örneklerdir. Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler kaleme aldığı, bazı kayıtlarda ifade edilirse de bu konuya kaynaklarda pek az yer verilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Onun kıraat ilminde söz sahibi bir hafız ve “Abdülkâdir-i Gûyende” diye tanınmış iyi bir hanende olduğu tarihi kayıtlarda ifade edilmektedir.</p>
<p>Pek çok mûsiki aleti, özellikle ud çalmaktaki mahareti ile dikkati çeken Merâgî’nin bazı sazları icat etmesi, eski birkaç sazı da geliştirerek yeniden mûsiki âlemine kazandırması, şöhretini arttıran diğer özellikleri arasında yer alır. Saz-ı kasat-ı çini, saz-ı elvah ve saz-ı murassa’-ı gayıbi adlı çalgılar onun tarafından icat edilmiştir. İlk olarak Ocak 1378’de Erdebil’de Şeyh Sadreddin’in huzurunda çaldığı saz-ı kasat-ı çini,<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> yetmiş altı adet çini kaseden meydana gelir.</p>
<p>İçerisine belirli ölçüde su konan bu kaselere mızrapla vurulmak suretiyle çalınır. Levhalar sazı anlamına gelen saz-ı elvah da mızrapla vurularak çalınan kırk altı çelik levhadan meydan gelir.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Kanun-ı murassa’ı müdevver, kanun-ı mezkur-ı gayıbi,<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> saz-ı murassa-ı gayibi adları ile anılan mûsiki aleti ise doksan altı adet telden meydana gelmiştir. Şahrud adlı uda benzeyen ancak udun iki misli uzunluğundaki çalgı ise onun geliştirdiği bir mûsiki aletidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p><span><strong>Eserleri</strong></span></p>
<p>Hepsi mûsiki ile ilgili olan eserleri şunlardır:</p>
<ol>
<li><strong>Cami’u’l-elhan:</strong> Mûsiki nazariyatı ile ilgili olarak bir mukaddime, on iki bab ve bir hatimeden meydana gelen eser 1405 yılında Semerkant’ta kaleme alınmış ve oğlu Nureddin Abdurrahman’a ithaf edilmiştir. Eser, yazıldıktan sekiz yıl sonra müellif tarafından tekrar gözden geçirilerek bazı ilavelerle 1415’te Sultan Şâhruh’a, 1418’de de onun oğlu Gıyasseddin Baysungur’a ayrı ayrı ithaflarla sunulmuştur. İstanbul’da ve Avrupa’nın bazı kütüphanelerinde nüshaları bulunan eserin müellif nüshalarından biri Nuru Osmaniye Kütüphanesi’ndedir (nr. 3644). Eser, bu nüsha esas alınarak Taki Biniş tarafından neşredilmiştir (Tahran 1987).<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></li>
<li><strong>Makasıdü’l-elhan:</strong> 1418’de Herat’ta yazılmış olan bu eser de bir mukaddime, on iki bab ve bir hatimden meydana gelmiş bir nazariyat eseridir. Çeşitli kütüphanelerde nüshaları bulunan eser Taki Biniş tarafından yayımlanmıştır (Tahran 1966).</li>
<li><strong>Risale-i Revaid-i Aşere:</strong> Her biri ikişer fasıllık, “faide” adını verdiği on kısımdan müteşekkil bir nazariyat kitabı olup müellif nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi’ndedir (nr. 3651/II).</li>
<li><strong>Serh-i Kitabü’l-Edvar:</strong> Safiyyüddin Abdülmü’min el-Urmevi’nin Kitabü’l-Edvar adlı mûsiki nazariyatı ile ilgili kitabına yazdığı şerhtir. Üç fasıldan müteşekkil bir mukaddimenin ardından iki fasıldan meydana gelen ve “makale” adını verdiği bir bölüm ile bir hatimeden ibarettir. İstanbul ve İran’daki bazı kütüphanelerde nüshaları bulunan eserlerin müellif nüshası Nuriosmaniye Kütüphanesi’dir (nr. 3651/I). Eser Taki Biniş tarafından neşredilmiştir (Tahran 1991).</li>
<li><strong>Zübletü’l-edvar:</strong> İlk defa Rauf Yekta Bey’in bir makalesinde<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> adından bahsettiği bu eserin Tahran’daki Millî Sipehsalar ve Melik Kütüphanelerinde birer nüshası mevcuttur.</li>
<li><strong>Kenzü’l-elhan:</strong> Abdülkâdir’den bu yana kayıp olduğu söylenen<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bugün artık bilinen tek nüshası Tahran’daki Melik Kütüphanesi’nde (nr. 6317) olup bir mukaddime, on iki bab ve bir hatimeden meydana gelmiştir. Muhteva yönünden diğer nazariyat eserleriyle büyük benzerlikler arz eder.</li>
</ol>
<p>Bu eserlerden ilk ikisi Batı Türkistan’da, diğerleri Azerbaycan’da Celayirli ülkesinde iken Farsça kaleme alınmıştır. Eserler muhteva bakımında gittikçe olgunlaşmak üzere, birbirine çok benzer ve hatta bazı ifadeler birbirinin aynıdır. Örnek olarak Camiu’l-elhan ve Makasıdü’l-elhan’ın muhtevaları mukayese edildiğinde konuların genel manada şu ana başlıklar altında işlendiği söylenebilir.</p>
<ol>
<li>Mûsiki, ses, ezginin tarifi, çıkış şekilleri, bu sanatın başlangıcı, perdelerin taksimi, aralıkların nispetleri;</li>
<li>Nağmelerdeki uyumsuzluk (tenafür) ve uyumluluğun (mülayemet) sebepleri, perdelerin tel üzerinde taksimi;</li>
<li>Dörtlü-beşli aralıkların teşkili;</li>
<li>On iki makam ve bunların teşkili;</li>
<li>Altı avaze ve bunların teşkili;</li>
<li>Yirmi dört şube ve bunların elde edilmesi;</li>
<li>Aralıkların birbirleriyle mukayesesi, ortak perdeler, makam, avaze, şube dizilerinin birbirleriyle münasebetleri;</li>
<li>Sekizli aralığın incelenmesi;</li>
<li>“ka” daireleri, esabi’-i sitte’nin açıklanması;</li>
<li>Nağmelerdeki duygu unsur ve tesirleri, ameli çalışmaya giriş ve beste yapma;</li>
<li>Telli çalgıların düzenlenmesi (akort);</li>
<li>Hanendelik öğretim, ters düşen ve uyuşan terkiplerin tanımı, hanendeliğin incelikleri ve çalgıların sınıflandırılması.</li>
</ol>
<p>Ayrıca Henry George Farmer, Merâgî’nin Kitabü’l-edvar adlı, Türkçe bir mûsiki nazariyatı eserinden (Leiden Üniversity Library, Or. 1175) bahsetmekte ise de (bkz. İslâm Ansiklopedisi, C. I, s. 84), bu eser tetkik edildiğinde, gerek üslup ve gerekse muhteva bakımından Abdülkâdir’in eserleri ile hiçbir benzerliği bulunmadığı ve çok küçük bir mûsiki risalesinden ibaret olduğu görülmektedir.</p>
<p>Abdülkâdir-i Merâgî’nin eserlerinde bulunan sınırlı bilgiler, çağın kaynaklarında görülen müphem ifadeler, devletşah-ı Semerkandi, Muinüddin Muhammed İsfizari, Gıyaseddin Muhammed Handmir gibi sonraki müelliflere ait eserlerde rastlanan yetersiz bilgiler, hakkında incelemeler yapmış olan M. Ali Terbiyyet, Rauf Yekta, Henry George Farmer gibi bazı araştırıcıları bazı yersiz yorumlara sevk etmiştir. Bu yanlışlıkların düzeltilmesiyle onun hayatı ve sanatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, yeni kaynakların bulunması ile mümkün olabilecektir.</p>
<p>Yazımı, bu büyük sanatkarın “arzıhal”deki son cümlesiyle bitiriyorum: “Ama bu kulun besteleri kıyamete kadar dünyada yadigâr kalacaktır”.<a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nuri ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 900-904</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Meraga o dönemde, 1340-1431 yılları arasında hüküm süren Celayirliler Devleti sınırları içinde bulunuyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> “Sekizinci karn-ı hicri evasıtında… dünyaya gelmiştir” (Rauf Yekta, Esatiz-i Elhan. Adet: 2. Hace Abdülkâdir Merâgî, İstanbul 1318, s. 101; “XIV. asrın ortasına doğru Azerbaycan’da Meraga’da doğmuştur.” (H. G. Farmer, “Abdülkadir”, İslâm Ansiklopedisi, c. I, s. 83).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Muhammed Ali Terbiyyet, Danişmendan-ı Azerbaycan, Tahran 1314 hş s. 258.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdülkâdir-i Merâgî, Şerh-i edvar (nşr. Taki Biniş), Tahran 1991, s. 393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Gıyaseddin Muhammed Handmir, Habibü’s-siyen, Tahran 1362 hş, c. IV, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Terbiyyet, Danişmendan, s. 258.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ruşen Ferit Kam, “Meragalı Hoca Abdülkâdir”, Radyo Dergisi, Ankara           (1943), sy. 17, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Merâgî, Şerh-i Kitabü’l Edvar, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmed, nr. 3470, vr. 40b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Abdülkâdir-i Merâgî, Makasıdü’l-elhan, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3656, vr. 86a-87a; a. Mlf., Cami’u’l-elhan, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3644, vr. 59b-60b; a. Mlef., Risale-i Fevaid-i Aşere, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3651/II, vr. 91a-92b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Nuri Özcan “Abdülkâdir-i Merâgî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. I, s. 242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Merâgî, Şerh-i Kitabü’l Edvar, TSMK., vr. 41a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Murat Bardakçı, Maragalı Abdülkâdir, İstanbul 1996, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Merâgî, Şehr-i Kitabü’l-Edvar, TSMK., vr. 41a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, İstanbul 13289, c. II, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Terbiyyet, Danişmendan, s. 260-261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Nişanın metni için bkz. Makasıdu’l-elhan, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, revan, nr. 1726, vr. 77b-78a; Nişanın Farsça metni önce Rauf Yekta Bey tarafından yayımlanmıştır (bkz. Esatiz, s. 106-109). Daha sonra Murat Bardakçı’nın sadece Türkçe tercümesini neşrettiği nişan (bkz. “Timur’un A. Merâgî’ye Verdiği Nişan”, Mûsiki Mecmuası, İstanbul (1980) sy. 373, s. 4-7), aynı yazarın bir araştırmasında (Maragalı Abdülkâdir, s. 162-167) da ayetlerin sadece numaraları belirtilerek Farsça metin ile birlikte Türkçe tercümesi yayımlanmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Handmir, Habibü’s-siyer, c. IV, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Rauf Yekta, Esatiz, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Nuri Özcan, adı geçen makale, s. 242-243. Ayrıca bkz. Ahad Arpad, “Abdülkâdir Merâgî”, Küçük Türk-İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1974, Fas: I, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bkz. Şerh-i Kitabü’l Edvar, TSMK., vr. 40b-41b A. Merâgînin Şerh-i kitabü’l Edvar’ının sadece bir nüshasında bulunan “Arzıhal”, Türkiye’de ilk önce M. Kemal Özergin tarafından Farsça metnin orijinali yanında yeniden dizilip çok kısa bölümler halinde Türkçe özeti verilmek suretiyle neşredilmiştir (“Hace Abdülkâdir Maragi’nin Manzum Bir Arzıhali”, Kemal Çığ’a Armağan, İstanbul 1984, s. 131-156. Daha sonra Murat Bardakçı tarafından Türkçe tercümesiyle birlikte bir yaprağının fotokopisi de verilerek yayımlanmıştır (“Bir 15. Yüzyıl Bestecisiyle İlgili Belgeler: I. Maragalı Abdülkâdir’in otobiyografisi”, Tarih ve Toplum, İstanbul 1985, sy. 23, s. 17-20). Arzıhal ayrıca aynı yazarın yukarıda sözü edilen araştırmasında (Maragalı Abdülkâdir) orijinal metniyle birlikte Türkçe tercümesi de verilerek neşredilmiş, eser içerisinde yer yer kaynak olarak da başvurulmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Hace Abdülkâdir’in hayatı hakkında ki kaynakların yetersizliği göz önüne alındığında bu arzıhal önemli bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaifü’l-Ahbar (Müneccimbaşı Tarihi), İstanbul 1285, c. III, s. 57: Bu eserde h. 838 yılı zikrediliyor. Ayrıca Muhiddin Muhammed İsfizari, eserinde bu salgının 6 Şubat-12 Haziran 1435 tarihleri arasında devam ettiğini ifade ediyor (Ravzatü’l-Cennat fi Evsaf-ı Medeniyyet-i Herat, Tahran 1339 hş, C. II, s. 92).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Bir örneği için bkz. Risale-i Fevaid-i Aşere, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3651/II, vr. 96b-98b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Türkçe bir gazelinin metni için bkz. Murat Bardakçı, Maragalı Abdülkâdir,   s. 135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Risale-i Fevaid-i Aşere, a.g.nüsha, vr. 107b-108a. Ayrıca bu saz hakkındaki açıklayıcı bilgiler için bkz. Bardakçı, Maragalı Abdülkâdir, s. 108-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Risale-i Revaid-i Aşere, a.g.nüsha, vr. 108b; Bardakçı, Maragalı Abdülkâdir, s. 113-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Risale-i Fevaid-i Aşere, a.g.nüsha, vr. 105b; Camiü’l-elhan, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3644, vr. 48b-49a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Risale-i Fevaid-i Aşere, a.g.nüsha, vr. 106a-106b; Camiü’l-elhan, Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 3644, vr. 49b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Eser hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nuri Özcan, Camiü’l-elhan, TDVİA.,    c. VII, s. 107-108 Abbas el-Azzavi, Musika’l Irakıyye fi Ahdi’l-Moğol ve’t-Türkman, Bağdat 1951, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bkz. “Eski Türk Mûsikisine dair Tarihi Tetebbular, I: Kökler”, Milli Tetebbu’lar Mecmuası, İstanbul (1331), sy. 3, s. 460.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> H. G. Farmer, “Abdülkâdir”, İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 84; Yılmaz Öztünu, Abdülkadir Merâgî, Ankara 1988, s. 59-60; M. Kemal Özergin Armağan, s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-musikisinin-abide-sahsiyetlerinden-abdulkadir-i-meragi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Şerh-i Kitabü’l-Edvar, TSMK., vr. 41b.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Müziğinde Kullanılan Notalama Sistemleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-muziginde-kullanilan-notalama-sistemleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-muziginde-kullanilan-notalama-sistemleri</guid>
<description><![CDATA[ Türk Müziğinde Kullanılan Notalama Sistemleri
Çok eski çağlardan beri insanların, müzik ezgilerini hatırlamak, hattâ kendilerinden sonraki nesillere aktarabilmek için yazmak ihtiyacı duyarak, en ilkel şekilleriyle de olsa bir nota yazısı oluşturdukları bilinmektedir. Bir başka deyişle notalama sistemlerinin geçmişleri, en az ilk yazılar ve alfabe örnekleri kadar eskiye dayanmaktadır. “Nota”, sözlük anlamı “işaret, marka” olan, Latince kökenli bir kelimedir. Müzikte ise […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64f0c6004.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Müziğinde, Kullanılan, Notalama, Sistemleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Orta-Cag-376.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-muziginde-kullanilan-notalama-sistemleri.html">Türk Müziğinde Kullanılan Notalama Sistemleri</a></p>
<p>Çok eski çağlardan beri insanların, müzik ezgilerini hatırlamak, hattâ kendilerinden sonraki nesillere aktarabilmek için yazmak ihtiyacı duyarak, en ilkel şekilleriyle de olsa bir nota yazısı oluşturdukları bilinmektedir. Bir başka deyişle notalama sistemlerinin geçmişleri, en az ilk yazılar ve alfabe örnekleri kadar eskiye dayanmaktadır. “Nota”, sözlük anlamı “işaret, marka” olan, Latince kökenli bir kelimedir. Müzikte ise herhangi bir müzikal sesi yazılı olarak ifâde etmek amacı ile kullanılmış olan hece, harf ya da çeşitli şekillerden oluşmuş işaretlere “nota” adı verilmiştir.</p>
<p>Günümüzde notalama sistemlerinin geçmişlerinin de en az alfabeler kadar eski olduğu artık bilinmektedir. “Nota yazmada denenen ilk yol, sözlerin yazıldığı harflerin üzerine sesleri hatırlatıcı nitelikteki bazı işaretlerin konulmasıdır. Bu tür işaretlere Sümer tabletleri ile eski Yunan yazıtlarında rastlanır”.</p>
<p>“M.Ö. VI. yüzyılda müzik üzerine yazılmış Yunanca kitaplardan daha önceleri, Yakın Doğu’da bir müzik yazısı oluşturulmuştu. Yunanlılar biri vokal, diğeri enstrümantal olmak üzere iki notalama sistemi kullanmışlardır. Sözlü parçalarda her hecenin üzerine, sesin yüksekliğini belirten bir harf yazarlar, sesin süresini ise harfin üzerine konulan özel bir işaretle gösterirlerdi.”</p>
<p>Batıda, başlangıcından bu yana, şekil bakımından belli başlı iki tür notalama mevcuttur: Alfabetik notalama ve İşaret notalaması. Alfabetik notada sesleri ifâde etmek için harfler kullanılmakta, İşaret notasında ise; bu görevi çeşitli şekiller üstlenmektedir. Bunların birincisi Eski Yunan ve Latin kuramlarını yeniden ele alan kuramcıların kullanmış olduğu nota çeşididir. Diğeri ise; günümüze dek kullanılagelen porteli notanın kökenini oluşturacak olan nota çeşididir. İlk neuma örneklerine Kitâb-ı Mukaddes metinlerinde rastlanır. Bunlar, yorumcu tarafından bilindiği kabul edilerek, notaların ses yüksekliğini ve müzik cümlelerinin ritmini kesin olarak göstermeyen; sadece yorumcunun hafızasını tazelemeye yarayan hatırlatıcı birer işaret görevini üstlenmekte idiler. Daha sonraları bu basit işaretlerin sayısı gereksinime göre artmış ve sesin yüksekliğine bağlı olarak sayfa üzerinde aşağıya ya da yukarıya konmaya başlanmıştır (diastematik- aralıklı notalama). Zamanla notaların adlandırılmasını sağlayan çizgiler de bu işaretlere eklenmiş ve günümüz sistemine ulaşılmıştır. M.Ö. V. yüzyıldan önce Yunanistan’da kullanılmaya başlayan Yunan notası da diğer antik notalar gibi bir harf notasıydı yani sesler harflerle gösteriliyordu (Fr. notation alphabetique). Bizans notası ise; oldukça karmaşık bir sistemden oluşmakta idi. Ortaçağ (476-1453) Hıristiyan âleminde kullanılmış olan pek yaygın bir notalama yöntemi de; süreleri belirtmek konusunda yetersiz kalan Gregorien neumatik nota yazısıydı. Müzikte ölçü kavramı ancak Ortaçağ’ın sonuna doğru oturmaya başlamış ve böylece nota, bir müzisyenin önceden bilmediği bir müzik parçasını icrâ edebilmesi için tek başına yeterli bir hâle dönüşmüştür.</p>
<p>Göktürklerin, Göktürk alfabesine dayanan bir nota yazısının olup olmadığı, bugün tamamen meçhûl bir konudur. Eski çağlar bir yana M.S. VIII. ile IX. yüzyıllarda, Uygur (Dokuz Oğuzlar) mûsıkîsi hakkında bile, bu mûsıkînin yapısı üzerinde konuşabilecek ölçüde bir bilgi elimizde şimdilik bulunmamaktadır. Hâlbuki, Uygurların sahip oldukları ileri kültür ve medeniyetlerinin yanı sıra, çok ileri ve yüksek seviyede bir mûsıkîye, hattâ mükemmel bir nota yazısına da mâlik bulundukları bilinmektedir. 745’te Göktürklerin yerine Büyük Türk Hâkanlığı’na geçen Uygurların, bir çok hâkanının Mani dininden oldukları bilinmektedir, bu durumda Türklerin Doğu Türkistan’da Mani nota yazısını kullandıkları muhakkaktır.</p>
<p>İslâmiyet’in kabulünden sonraki dönemlerde ise; Türkler, müşterek İslâm Medeniyeti’nin ebced notasını kullanmışlardır. Müslüman müzisyenler, daha IX. yüzyılda, bir notalama sistemine sahiplerdi. İslâm dünyasına ait, bilinen bu ilk nota yazısı, ebced harflerinden yararlanılarak oluşturulmuş “Ebced Notası”dır. Ebced notasının kökeni ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, bu nota ile yazılmış bir eserin yer aldığı en eski belge IX. yüzyılda Arap müzik kuramcısı El-Kindî’ nin (790-874) “Risâle fî Hubri Telif’il-Elhan” adlı kitabıdır. “Maamâfih Arapların Kindî’den önce de nota kullandıkları tahmin edilebilir.” Kindî’den sonra, pratik olarak müzik icrâsında olmasa bile kuramsal açıklamalar için pekçok Müslüman müzikbilimcilerinin yanında Türk müzik kuramcıları ve düşünürlerinin de harf notasına dayalı ebced alfabesine dayanan notalama yöntemini aynen yahut yeni düzenlemelerle geliştirmeye çalışarak kullandıkları bilinmelktedir: Farâbî (872-650), Safiyuddîn Urmevî (12287-1294), Abdülkadir Merâgî (13607-1435), Nâyî Osman Dede (ö.? 1730), Nâsır Abdülbâki Dede (ö.1821) gibi.</p>
<p>Osmanlı Devleti zamanında da Türk Müziği eserlerini notaya dökebilmek için ebced notasının hâricinde geliştirilmiş, farklı notalama metotlarının denendiğine şâhit olmaktayız. Ali Ufkî Bey’in, Kantemiroğlu’nun, Hamparsum Limonciyan’ın uyguladıkları notalar bunlara bir örnek teşkil ederler.</p>
<p>Daha sonra Osmanlı Devleti içinde başlayan yeniden yapılanma amacına yönelik modernleşme hareketlerine uygun olarak, Sultan II. Mahmud Dönemi’nde Muzıka-yı Hümâyûn’daki öğrencilere ders vermek amacıyla yurt dışından getirtilen yabancı müzik öğretmenlerinin aracılığıyla batı porteli notası Türk Müziği’nde kullanılmaya başlar. XX. yüzyılın başında kurulan Dârü’l Elhan’dakiler de porteli batı notasını aynen almışlar, ancak notanın soldan sağa kullanılmasına rağmen güfteler Osmanlıca olduğu için sağdan sola doğru, hecelere bölünerek yazılmıştır.</p>
<p>Ancak üzerinde Türk Müziği’ndeki zengin ses yelpâzesini gösterebilecek bir yeniden düzenleme henüz yapılmadığı için bu nota müziğimizi ifâde etmek konusunda eksik kalır. Hüseyin Sadettin Arel, Suphi Ezgi, Rauf Yekta, Ali Rıfat Çağatay bu eksikliği fark ederek gidermeye çalışmışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gülay KARAMAHMUTOĞLU</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuvarı / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/T%C3%9CRK-M%C3%9CZ%C4%B0%C4%9E%C4%B0NDE-KULLANILAN-NOTALAMA-S%C4%B0STEMLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/T%C3%9CRK-M%C3%9CZ%C4%B0%C4%9E%C4%B0NDE-KULLANILAN-NOTALAMA-S%C4%B0STEMLER%C4%B0.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlhanlılarda Sikke Formları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilhanlilarda-sikke-formlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilhanlilarda-sikke-formlari</guid>
<description><![CDATA[ İlhanlılarda Sikke Formları
Bir medeniyeti tanıtırken, o ülkenin idari şeklini, dinlerini, dillerini, inançlarını, iktisadi durumlarını, kültürel ve sosyal yaşamlarını bilmek, bulundukları toprakların tarihi geçmişini, coğrafi durumlarını göz önüne almak bunların sonucunda da ait olduğu medeniyetin, etkileşimler ile birlikte sentezleşmiş olan öz kültür ve sanatını tanımak mümkün olabilir. Sivil ve dini yapılarda, el sanatlarıda, taş, ahşap, maden, tekstilde, el […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64edc23b5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlhanlılarda, Sikke, Formları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Orta-Cag-377.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html">İlhanlılarda Sikke Formları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gündegül A. PARLAR</strong></span></a>
</p><p>Bir medeniyeti tanıtırken, o ülkenin idari şeklini, dinlerini, dillerini, inançlarını, iktisadi durumlarını, kültürel ve sosyal yaşamlarını bilmek, bulundukları toprakların tarihi geçmişini, coğrafi durumlarını göz önüne almak bunların sonucunda da ait olduğu medeniyetin, etkileşimler ile birlikte sentezleşmiş olan öz kültür ve sanatını tanımak mümkün olabilir. Sivil ve dini yapılarda, el sanatlarıda, taş, ahşap, maden, tekstilde, el yazmalarında görülen ögeli veya ögesiz sanat göstergelerine ilave olarak sikkelerde, ait olduğu medeniyetin tarihini, coğrafyasını, dinini, idare şeklini, hükümdarları, saltanat sürelerini, inançlarını, sanat etkileşimlerini, iktisadi durumunu ortaya koyan değerli bir vesikadır. Sikkenin madeni cinsiyle, gramajıyla, üzerindeki tarihleme ile figürlü veya figürsüz ögeleriyle, bahsekonu devletin dönemi aydınlanır. Bu sebeptendir ki sikkeler, yazılı tarihi vesikalar kadar önem kazanarak tarihe ışık tutarlar.</p>
<p>13-14 yüzyıllarda tarihte önemli bir yere sahip olan Moğol ve İlhanlılar, Cengiz Han’ın sülalesidir. Yayılma alanlarının büyüklüğü dolayısıyle, “Moğol Dünya İmparatorluğu” ünvanını alan Moğol ve İlhanlılarının kültürüleri, Hanların saltanat süreleri, dini inanışları, sanat etkileşimleri ele alındıktan sonra, sikkelerinin formları ve süsleme ögeleri bu gözlemler altında incelenecektir.</p>
<p>Cengiz Han’la ortaya çıkan Moğol Devleti, bu dönemde Şamanist olup dinleri kendilerine mahsus ayinlerden, üfürükçülükten, sihirden oluşmuştur. Zaman zaman bazı kimselerce dinsiz addedilmeleride bu sebepten olsa gerektir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Araştırmacılar, Moğolların Şamanist adetlerine ait detaylı bilgi olmadığını ve Moğolların yanlız bir tek Tanrı’ya inandıklarını, bunun yanı sıra bazı tali tanrılarının da bulunduğunu ifade etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Moğollar, Gökle yerin, Tanrı’nın eseri olduğunu, saadet ve felaketin ondan geldiğini, öldükten sonra öbür dünyadada bu dünya ile aynı hayat şartlarıyla yaşandığını, Hanlar’ında Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmekle mükellef kişiler olduklarına inanmışlardır.</p>
<p>“Mengü tegri küçündür” ibaresi yani “Ebedi Tanrı’nın gücü ile” düşüncelerini ilk on yıldaki futuhatlarında mühür ve vesikalarında kullanmışlardır. İbadetlerinde ise özelliklede doğan güneşi, ayı, bazı tasavvurları, bilhassa ejdarhayı mukaddes saymış ve bu yüzden de doğaya önem vermiş, güneş ve ay tutulmalarında davullar çalarak şeytanı ürkütmüşlerdir. Güneşe karşı üç defa diz çökülerek özel ayinler yapılmış.</p>
<p>Tanrı’ya içki ikram edilerek kadehler havaya fırlatılmış, yemin ve mukavele akdinde de içine altın koyulan kan içilmiştir. Moğollar ayrıca yağmur taşının varlığına da inanmışlardır. Şamanistler, (Kam) rahip-müşavir sıfatını taşımış, efsun ve büyücülükle meşgul olmuşlardır. Moğolistan’da, bazı batıl fikirler, resmi hayatta yürürlükte olmuştur Ancak bu geleneklerin İran’da, İlhanlı’larda artık görülmediği de izlenmiştir.</p>
<p>Rüyalar hayatlarında büyük rol oynamış, dokuz rakamı kutsal sayılmış, ölülerin gömüldüğü yer saklı tutulmuş, özellikle de hanların gömülmesi sırasında seyahatler yasaklanmış, bunlar da ananelerini oluşturmuştur. Ancak bu ananeleri ilk defa Gazan Han bozmuş, kendisine Tebriz’de muhteşem bir türbe yaptırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Cengiz Han ve Ögeday koyu Şamanist oldukları için hiç bir dine itibar etmemiş, Göyük Hıristiyanlığa aşırı temayül göstermiş, Kubilay Budiliği seçmiş, ancak budi eserlerle birlikte İncil’i, Kuran’ı ve Tevratı’da Moğolcaya çevirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Hülagü’de en az onun kadar Budizim’e meyilli olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Hülagü ile Abaka döneminde Tibet lamalarıyla çok yakın temaslar sonucu, Budist mabedleri adeta saçılmış denecek kadar fazlalaşmıştır. Zaman zaman bu dini inanış farklılıkları ifrat derecesine varan hadiseler de meydana getirmiştir. Abaka, Memluk Sultanına yakınlık gösteren Kaysariye Müslüman halkının büyük bir bölümünü oldürtmüş,<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> daha sonra Argun ile birlikte üzerinde “baba-oğul ve ruhu Kudüs namına” ibaresini ve haç işaretini taşıyan paralar bastırmış, bu hareketlede Hülagü’den daha ileri bir dincilik gütmüşlerdir. Ayrıca Abaka’nın karısı Despina Hatun, Rum ortadoks olduğu için, evlendiği zaman seyyar bir kilise korosu ile Tebriz’deki Rum kilisesinin tezyinine, İstanbul’dan ressamlar getirtmştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Nasturi kilisesine bağlı olan Despina Hatun, aynı zamanda Bizans Hükümdarı Michel’in gayrimeşru kızıdır. Papazların, büyük itibar kazanmaları ve saraydaki pek çok kadının da Hıristiyan olması, Argun Dönemine rastlamıştır.</p>
<p>Budizim ve Hıristiyanlık, bu dönemlerde çok yaygın olmuş, genede devlet adamları ile hanedanda Müslümanlar da bulunmuştur. Kibarların yani soyluların özelliklede budi olmaları usulden olmuştur. Bu dönemlerde, Şamanlığın ve Budiliğin sadece hükümdarlara has inanış biçimi olduğuna da inanılmıştır. Karkorum’da inanışları farklı pekçok halk ve Hıristiyan yaşamış, yerli Nasturiler’le birlikte Macarlar, Alanlar, Ruslar, Gürciler, Ermeniler, Fransızlar da içinde olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Müslümanlık, 1295 yılında, Gazan Han’la büyük zafer kazanmış, 1300 yılından itibaren ise resmi din olarak kendini göstermiştir. Bir moğol hükümdarının İslami yazılarla ilk sikkesi ise Musul’lu Bedred-Din Lulu Töregen adına kestirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Hernekadar, Müslümanlığın resmiyet kazanması bu tarihlerde görülmüşse de, Devlet mühürlerinde ve sikkelerde Müslüman yazıları önceden de kullanılmıştır. İlhanlı’ların Hıristiyan yazıları taşıyan paralarında da dini ibareler yer almıştır. Gürcistan Kralı V. David, 1296 tarihinde İslami ibareleri taşıyan Hıristiyan yazılı para bastırmıştır. Bu arada Hanefi mezhebini seçen Gazanın Şii motiflerini taşıyan para bastırdığı söylenmiş ancak, bugüne kadar bu paraların varlığı tesbit edilememiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Annesi, Orgo Hatun tarafından vaftiz ettirilmiş ve Aslen Hıristiyan olan Olcaytu, önce budist ve sonra da Müslüman olmuştur. İlk dönem paralarında dört halifenin adı bulunmuş, daha sonra 12 imam isimleri bunların yerini almış ve Şiiliği seçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Döneminde ifrata varan Şii ve Sünni kavgalarının önü, onun erken ölmesi üzerine önlenmiştir. Daha sonra Sünni olan oğlu Abu Said yerine geçmiş ve tekrar dört halifenin ismini sikkelere koydurtmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Moğollarda, Budilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dini inançlar, hanların dönemlerinde, hanlara göre, farklı farklı seçilmiş, zaman zaman da birinden diğerine karşı şiddetli tepkiler görmüştür. Örneğin Gazan Han başa geçtiği zaman budi papazlarını İran’ın dışına sürmüş, aslen Hıristiyan olan ve daha sonra 1282 yılındaki cülüsunda Ahmed ismini alan Teküdar ise, budi mabetlerini tahrip ettirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>İslamlık İran’da Abu Said’den sonra, 16. asrın başına kadar mezheplerin arasına sıkışıp kalmış ve Safevilerle birlikte Şiilikte karar kılınmıştır. Mogol hükümdarları ile birlikte hanımları da Müslümanlığı benimsemiş, asiller de tamamiyle Müslümanlığı seçmiştir. Hem İslamda hemde Hıristiyanlıkta bu dinlere girenler dinin gereği olan isimleri almak zorunlu olmuş, Tekedür Han, (Ahmed) Gazan, (Mahmud) Olcaytu, (Mohammed) Arpa, (Mo’eez üd-Din) isimlerini almıştır. Ancak bu isimler pek tutmayıp asıl isimleri ile anılmışlar, bu isimler de vesikalarda kullanılmıştır Abü Said de (Ala üd-Din) lakabını almıştır (vesikalarda ve sikkelerde Moğol dilinde Busaid). İran’da, Moğollar artık tamamiyle moğol isimlerini bırakmış ve hanlarına da Kağan ünvanı verilmiştir. Daha sonraları İran’da bu kelime kısaltılarak “Kaan” olarak yazılmaya başlanmıştır. Anlamı ise “hanların üstünde” demektir. Büyük Han Cengiz’in ikinci neslinden itibaren bu kelimeye bir de oğul ilave edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>İran hükümdarlarının sikkeleri üzerinde, “Büyük-Han”, “daima Kaan” veya ekseriya “al-a’zam” lakabı bulunmuş ve 1295 yılına kadar hükümranlık hakları böylece tevsik edilmiştir. Bununla beraber İran Moğollarında zaman zaman bu ünvanlar kullanılmamış, Örneğin Hülagü Mongke’nin ismi sadece “Han”olmuş, Kubilay ise zamanında “İlhan-al-Mo’azzam” ünvanını almıştır İlhan kelimesi ise “memleketin hükümdarı” veya “sulh hükümdarı” şeklinde tefsir edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Abaka kendi ismini sikkelerinde kullanmıyarak, amcasının ünvanı ile sikke kestirmiş, ”Ka’an-al-adel” ve “İlhan” adları verilmiştir. 1295 yılına kadar hükümdarlar bu ünvanları taşımış, Geyhatü ve Baydü dönemlerinde bu ünvanlar Moğol yazıları ile yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Gazan ilk defa “Ka’an” ünvanının kullanarak mevkini böylece ilan etmiştir. Diğer sikkelerinde “Sultan-ul a’zak Gazan Sultan Mahmut” ismi ve daha sonra da “Mengü Tengri Küçündür” ibaresi ilave edilmiştir.</p>
<p>Olcaytu ilk olarak uzun şark ünvanlarını değişik biçimlerde kullanmıştır. Abü Said kendine sadece “as-Sultan ol-a’zam Abü Sa’id Bahadür Han”ünvanını almıştır. 1335 yılından sonra ise hükümdarlar kendilerine sadece “Sultan” ünvanını uygun bulmuş, nadiren lakablar kullanılmıştır. Hükümdarlığı tescil eden makam anlamını taşıyan “Sultan” kelimesini, Cengiz Han, Gazan ve Sati Beg de ünvan olarak kullanmışlardır</p>
<p>Dini tecihleri arasında gelgitler yaşıyan Moğol Hanları ve İlhanlı’lar çoğu zaman ecnebi hükümdarlara karşı ünvanları ile değil, hükümdarlık alemetleri ile temsil edilmiştir. Alem ve harp işareti olan sancak, çetr ve buna ilave olarak Hükümdar tamgası, serpuşunda tuğ olan bir asa, sancak taşıyıcı ve noube de bunlara katılmıştır Alem ve harp işareti olan astrolojik inançları, çok kuvvetli bir şekilde yaşamlarında yer almıştır. Hükümdarın taç giyme töresinden, harp açmaya kadar yıldızlara bakarak hareket etmişler, özelliklede Gazan Han yıldızlardan çok iyi anlaması ile ünlenmiştir. Yıldızlara verilen önem dolayısıyla Hülagü de Meragede bir rasat evi kurdutmuştur. O dönemlerde hem doğuda hem de batıda, yıldızlar ve asroloji bilimi, devletlerin üzerinde mühimce bir rol oynamış, bu inançlarla ilgili ögeler, hertürlü sanatta olduğu gibi, sikkelerde de yerlerini almıştır. Artuklu’ların, Selçuk’luların sikkeleri bu inançlar ışığı altında meydana gelmiş, mitolojik ve astrolojik konularla kestirilmiştir.</p>
<p>Mali işlemlere gelince, Devlet işlerinde hükümdar ile onun mahiyeti tarafından yürütülem merkezi bir teşkilat mevcuttur. Devletin iktisadi gücüne yani maliyesine, Moğollarda birinci vezir “Na’eb” ile diğer memurlar “Şahebe Divan” bakmıştır. Dini vesikalarda “Mengü tengri küçündür,” ibaresi yer almıştır. 1276 da, Göyük dönemine kadar vesikalara hükümdarın adı koyulmamış, 1280’den sonra da “Kaan” ünvanı bir satırın başında yer amıştır. Bu vesikalar ince uzun Çin örneğine uygun biçimde hazırlanmıştır. Tarih sola konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Emirlerin işleyiş şeklinde ise, Gazan döneminde “Kanün ül-ümür”e istinaden hazırlanan (hükümdar sarhoş olmadığı zaman) buyruk müsveddeler (savad) sunulmuş, yapılan değşikliklerden sonra kağıt kaleme gönderilerek, ”Alçi” (kalemin en yüksek dört memurundan biri) “Kara Tamga” sını basarak damgalanmıştır. Önceleri katipler vesikaları en yüksek mühür “Al Tamga” ile damgalamışlar, ancak suistimaller yapılması üzerine, hususi bir kalem memuru bütün yarlığları kelime kelime “defter” “cem’i defatir”e kaydetmeye başlamıştır. İlhanlıların damgaları yani alemeti ve sembolu (arma anlamında) sırt sırta iki yarım hilalin bir dik çizgiyle kesilmesi şeklindedir (çizim 1). Bir de Çin kültüründen alınan, taşıyanların her yere serbestçe girip çıkmalarını sağlıyan “gümüş tülani plaka (Peyza)” işlem görmüştür.</p>
<p>Hükümdarın verdiği bu vesikalarda, rutbe alemetlerini yani “Payza”ları veren özel teşkilat, çalıştıkları dillere göre Moğol, İran, Uygur, Tibet gibi bürolara ayrılmış, bürolarda da belirli bir “formül kitabı”na göre hareket edilmiştir. Üzerindeki yazı tamgayla aynı yazıyı taşımak zorunlu olmuş, zaman zaman Peyzalara” bir aslan, bir kılıç ve doğan güneş” de resmedilmiştir. Peyzalardaki bu resim, Gazan’ın, Olcaytu ve Abu Said’in sikkelerinde de yer almıştır. İlhanlı sikkelerinde bundan başka, oturan bir adam, kuş, güneş, süvari, balık, tavşan altı kollu yıldız (bu aynı zamanda sürülere kızgın demirle vurulan bir damgaydı) sembollerde kullanılmıştır.</p>
<p>Peyzalar yüksek devlet memurlarına, başeğdirilen hükümdarlara, devlet kuriyelerine, yabancı elçilere, büyük ruhanilere, özel himayeye muhtaç kişilere verilmiştir. Bazı sorumsuzluklar nedeniyle, Gazan peyzaları, kadınlarla, prenseslerin vermemelerini, görevi biten memurlardan da geri alınmasını emretmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Peyzalarda derecelere ve ehemmiyetli mevkilere göre büyük veya küçük yapılmış, hazine memuraları hilal hakedilmiş “Pa’iza hezane,” hudut memurları “safler” ise tunç peyzayı kullanmıştır.</p>
<p>Eski dönemlerde devlet damgası iki renkli olarak, iyi bilinmiyen haberler için mavi renk (kök tamga), alelade işlerde ise al tamga kullanılmıştır. Ayrıca posta işlerinde yesil, devlet dairelerinde kontrol için ise siyah damga işlev görmüştür.</p>
<p>Damgalar dört köşe şekle sahipken, Gazan Han, yuvarlak damga kullanılmasını istemiş fakat yuvarlak damga tutunamamıştır. Damgalar vesika ve mektuplarda kullanılmıştır. Birinci vezir altın damga taşımış, kırmızı damgalı emirlere ise vilayetin hakimlerinin de baş eğmeleri zorunlu kılınmıştır.</p>
<p>Gazan zamanında, sultanların kıralların işleri ve mühim devlet dosyaları Yaspisden (yeşim) mamül büyük damga ile, hakimlerin, imamların, şeyhlerin vs. evrakları gene yeşimden küçük damga ile mühürlenmiş, daha az mühim işler için ise altın damga kullanılmıştır. Orduda ve kasa ile ilgili işlemlerde ise altın damga işlem görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Maliyeyi tedvir eden zat yani “Şahib-i divan”, devletin ve maliyenin idaresini, hazine gelirlerinin artırılmasını, devlet umurunun tanzimini, postaların idaresini, nafia işlerinin yürütülmesini, para bastırılmasını ve hazinenin ihtiyacı olan işlerin yapıtırılması gibi görevleri üstlenmiştir. Maliye vezirinin yanında bir de müfettişlik makamı olan “Maşref ül-mamalik” yer almıştır. Bu makamının yani müfettişliğin, Elcezire’de daimi olmasına karşılık diğer şehirlerde olup olmadığı henüz tesbit edilememiştir.</p>
<p>İlhanlı devletinin iktisadi durumu daha kuruluken bile Cengiz Han ve Hülağun’un seferlerinden dolayı zayıf kurulmuştur. Vergi ödeyenler azınlıkta olmuş, ayrıca hanların cülus şenlikleri devlet bütçesine ağır yükler getirmiştir. Geyhatu döneminde yaptığı israflar ve hayvan vebası, devleti iflas ettirmiş bunun üzerine kağıt para çıkarılması teşebbüsünde bulunulmuştur. Gazan 1295 tarihlerinde Tebriz zenginlerinden borç para almış, israfın önünü almak için bazı tedbirlere başvurmuş, bütün para havalelerini Gazan bizzat imzalamış, Devlet hazinesi için müfettişler tayin etmiş, senede iki defa maliyeyi kotrol ettirmiştir. Olcaytu döneminde ise ordunun masrafının gelirden fazla olduğu görülmüştür.</p>
<p>İlhanlı Devleti’nde para ünitesi dinar olmuş. Vezini ve ayarı değişikliklerle birlikte tedavüldeki dinar 4.24-7. gr. olarak seyretmiştir. Gümüş dirhem ise Argun zamanında 2.26-2.59 gr. arasında değişmiştir. Daha sonraları ise 1.4. gr’a kadar inmiş, hatta kanunen tersbit edilmiş olan yarım dirhem de 1.23-1.30 gramajdan l.18’lere düşmüştür. Tüccarların %20 zararına sebep olan ayar düşüklüğü gibi sebepler sonucu, Geyhatu döneminde vezir Şadrüd Din’nin teşvikleriyle Çin taklidi kağıt para çıkarılmıştır. Değeri yarım ila on dinar arası değişen, üzerinde arapça dini ibarelerinde yer aldığı, Çın’ce yazılı uzunlamasına bir banknot olan kagıt para (Çav) Çaoların çıkışı ile birlikte halk, Eylül/Ekim 1294 tarihlerinde ellerinde bulunan altın ve gümüşü, teslime zorlanmış, teslim etmiyenler için ise ölüm cezaları konmuştur. Bu kağıt paralar için yeni basımevleri kurulmasına karar verilmiş, ancak hiç tutulmıyan ve iktisadi çöküntüye sebep olan bu uygulama iki ay sonra yürürlükten kaldırılmıştır.</p>
<p>Bu karmakarışık para sisteminden, Gazan’ın başa geçmesiyle değişik bir uygulamaya gidilmiştir. Buna göre müşterek para pirimi “Dinar-ı rabeh” çıkarılmış, yeni Dinarın vezni 2.14 gr. olmuş, eski dinarın 2.1/3 eşit, tedavüldeki “Abbasi dirhemi” (3 miskal) yerine geçmiştir. Bu tam-kıymet madenlerin üzerinde, Kubilay’ın emriyle, takliti çok zor olan “Pagspa” yazısı ile işaretlenmiştir. Ayrıca sikke basma işlemi de Gazan tartından teftiş ettirilen resmi basım evlerine verilmiştir. Yeni sikke kullanılmaya başlanmış ancak eski dinar ve dirhemlerde tedavülde işlem görmeye devam etmiştir.</p>
<p>Abu Sa’id dönemi sikkeleri ise 3.56 gr’da seyretmiş, bu dönemlerde (1335 tarihlerinde) gümüş dirhemlerle dinarlar arasındak nisbette 14 olarak oturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Abu Sa’id İlhanlı’lar içinde en fazla sikke kestiren Han olmuştur.</p>
<p>Büyük Moğol Devleti zamanında “Baleş” denilen (altın Baleş=Baleş-i sorh) para da kullanılmış ancak İlhanlı Devleti’nde bundan çok az bahsedilmiştir. Cengiz Han döneminde Baleşin değeri 75 altına tekabül ederken,<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Çin’de zamanla kıymetinde farklılaşma olmuş, bir altın Baleş, 200 Baleş kağıt paraya muadil olmuş, bir gümüş Baleş bu kıymetin onda birine yani 20 dinarda bir kağıt Baleşe alınmıştır.</p>
<p>İran’da kullanılan kıymetli para birimi Tümen ise, 10.000 Dinar’a eşittir. Ayrıca, Altıordu Devleti’nde önemli bir rol oynayan “yascot” (Akşom=gümüş çubuk) ismine de İran kaynaklarında rastlanmamıştır. Bunlardan başka “tenke” de Moğollarda kullanılan para birimlerinden birisi olmuştur.</p>
<p>Büyük Moğol Devleti ve İlhanlıların sikkelerinde kullandıkları yazılara gelince, Arapçadan başka Uygur harfleri ve Moğolca kullanılmış, Sadece Gazan Han ve Kubilay, Tibet papaslarından P’ags-pa (sayın) b L.o-grosrgyal mts’an tarafından icadedilmiş ve adını taşıdığı “PAGS-PA” özel yazısını sikkelerine koydurtmuş, Abaka’dan itibaren ise Moğolca kullanılmıştır.</p>
<p>İlhanlılar döneminde sikke üretiminin artması sonucu, 200 Darphane faaliyet göstermiştir. Yer tutacağından tamamını veremiyeceğimiz bu darphanelerden, Tebriz, Süleymaniye, İsfahan, Tiflis, Musul, Anadolu’da ise Erzurum, Erzincan, Sivas, Bayburt, Adilcevaz, Van, Siirt, Bitlis, Malatya, Harput, Niksar, Tokat, Ankara Kastamonu, Samsun, Amasya, Kırşehir, Kayseri, Aksaray, Alanya, Amid örneklerden bir kaçıdır.</p>
<p>Büyük Moğol Hanları ve İlhanlı Devleti’nin kuruluşundan tarihten silinişine kadar kayıtlara geçen dönemleri, coğrafi konumları, dinleri, inançları, dilleri, münaesebette oldukları ülkelerle kültür ve sanat etkileşimleri, iktisadi durumları yani bütün bu faktörler sonucu inanılmaz derecede zengin olan sikke kompozisyonları meydana getirmelerine sebep olmuştur.</p>
<p>Büyük Moğol Hanlığı ile İlhanlı Hanlarının, Yapı ve Kredi Bankası Müzesi ile İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, teşhire sunulmuş ve her iki Müzecede kronolojik sıralamaları yapılmış, yayımlanmış olan 1143 sikke örnek alınarak incelenmiştir.</p>
<p>Bahse konu sikkeler, sanat tarihi yönleriyle incelendiğinde figürlü ve figürsüz olmak üzere ikiye ayrılmış olup, figürlü sikkeler özellikle herhangi bir dönemde kestirilmemiş, Hanların sikkeleri içerisinde zaman zaman tek tük basılmıştır. Bunlar; Turakine, (1242, 1245) atlı süvari, (Örnek 1) Argun Han, (1284-1291) kuş, tavşan, Geyhatu, (1291-1295) insan başlı güneş, Gazan Han, (1295-1304) şir-i hurşit, Olcaytu, (1305-1316) şir-i hurşit, (Örnek 2) Ebu Said Bahadır Han, (1316-1335) şir-i hurşit, sade aslan, sade güneş, Sati Beg Han, (1338-1339) güneş, Süleyman Han, (1339-1344) Mührü-süleyman içinde insan başlı güneş, (Örnek 3) figürlü olan sikkelerdendir.</p>
<p>İkinci gurubu oluşturanlar ise inanılmaz derecede zengin formlara sahip sikkelerdir. Özelliklede Gazan Han, Olcaytu, Ebu Said Bahadır Han ve Süleyman Hanların sikkelerinde hemen hem bütün formlar kullanılmıştır. Sikkelerin kompozisyonu, kestirenin özeliklerini aksettirmesi yönünden en önemli merhalelerinden biridir. Hatta ünlü filozof Aristoles “sikkede en son adım tipidir” diyerek konunun ehemmiyetini dile getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Moğol ve İlhanli sikkelerinde yer alan formlar, ikiden fazla çizgili daire, daire (inci dizili veya düz çizgili), dört damlalı daire, kare (inci dizili veya düz çizgili), Mühr-ü süleyman veya altı kollu yıldız, kolları birbirinden geçen mührü-ü Süleyman<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> dört yapraklı yonca, 5 yapraklı yonca, sekiz dilimli gül yaprağı (sekizden fazlada görülmektedir),<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> altıgen, köşeleri damlalı altıgen, Elips, Mihraplı, Dilimli üçgen, dört dilimli kare,<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Daire ortalı altı kollu yıldız (göbekli yıldız), dört dilimli çiçek, daire ortalı dört dilimli çiçek (göbekli çiçek), kartuşlu, altı bölmeli yıldız iki yürek geçmeli kare, dört yürek geçmeli kare, dört yürek geçmeli yonca gibi otuza yakın kompozisyon (Çizim 2) teşhirdeki sikkelerden tesbit edilebilenlerdir.</p>
<p>Moğollarla aynı dönemi paylaşan veya daha önceki dönemlerde yaşamış olan devletlerin sikkelerinde, ancak altı yedi forma raslanırken, Moğol ve İlhanlılarda adete renk cümbüşü tabiriyle kompozisyon zenginliği yaşanmaktadır. İşin enteresan tarafı ise bir bölümü, diğer devletlerde görülen formlarla aynı oldukları halde çoğunluğu ilk defa burada rastladığımız kompozisyonlardır. İkiyüze yakın darphane ve çok büyük bir bölgeye yayılan istilaların bu çeşitliliği meydana getirdiği muhakkaktır. Kaan’ların sikkeleri, dönemleri itibariyle incelendiğinde; Mengü Dönemi’nde, (1251 – 1260) formlar Eyyubi sikkelerinde görülem mühr-ü süleyman, düz ve inci dizili daire ile kare formları olup, çoğunlukla gümüş sikkeler kestirilmişti. Geçme, yıldız, altı kollu yıldız, bir iki sikkedede üç dişli çatal motifli arma bulunmaktadır. Darphaneler ise Irak bölgesindedir (Örnek 4).</p>
<p>Hülagü Han Dönemi’nin (1256-1265) sikkelerinde gümüş ve bakır çoğunlukta olup, en fazla kare, inci dizili daire, mühr-ü süleyman formları görülmüştür. İç süslemelerde çok az sayıda sikkede, yıldız, rumi ve arma kullanılmıştır (Örnek 5).</p>
<p>Abaka Han Dönemi (1265-1282) sikkelerinde kompozisyonlar zenginleşmekte, daire ve kare sikkelerin yanı sıra en fazla altı kollu yıldız ve çift çizgili dört yapraklı yonca formu bulunmaktadır. Rumi, palmet, yürek geçmelerde iç dizaynda kullanılan ögelerdendir. İslami sikkelerin içinde dört yapraklı yonca görülmemiş, Selçuklu sikkelerindede bir iki örnekte rastlanmıştır (Örnek 6). Yonca formu daha ziyade Tacikistan ve Özbekistan sikkelerinde kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Ahmed Tekedur Han Dönemi’nde (1282-1284), sikke formu olarak daha ziyade kare ve inci dizili daire kompozisyonları seçilmiş son derece sade iç süslemesiz, incelenen yedi sikkesinden yalnızca birinde yıldız motifinin kullanıldığı görülmüştür.</p>
<p>Argun Han Dönemi (1284-1291) sikkeleri de gümüş ağırlıklı olup, o da Ahmed Tekedür Han gibi son derece sade, kare ve daire kompoziyonlu sikke kestirmiştir. İç süslemelerde yıldız, yürek biçimli geçme, rumi, uçları bonbeli çiçek formları kullanılmıştır. Kuş ve tavşan motifinin bulunduğu iki figürlü sikkesi mevcuttur.</p>
<p>Geyhatu Dönemi’ne ait (1291-1295) incelenen yedi aded gümüş ve bakır sikkeler, son derece sade biçimde inci dizili daire ve kare formludur. İç süslemede yıldız, uçları bonbeli çiçek motifi görülmüş, bakır bir sikkesinde ise güneş figürü kullanılmıştır.</p>
<p>Baydu Dönemi’nin (1295) mevcut olan, yalnızca inci dizili daire şeklinde kestirilmiş bir adet bakır sikkesi incelenmiştir.</p>
<p>Gazan Han Dönemi’nde (1295-1304), Gazan Han’ın 120 yakın sikkesinden, yüzün üzerinde gümüş, 7 civarında bakır, 3 adet te altın sikkesi incelenmiştir. En fazla sikkesi bulunan Hanlardan biri olma özelliği ile elliikiden fazla darphanede basım yapılmıştır. Fazlaca kullanılan kompozisyon ise beş yapraklı yonca olmuştur (Örnek 7). Bunun yanı sıra, ilk defa mihrap formu bu dönemde kullanılmış, ayrıca kare, mührü süleyman, yedi dilimli gül yaprağı kompoziyonları ile sikkeler kestirilmiştir. İç dizaynında şir-i Hurşit motifi, rumiler, palmet, (yürek) üç gözlü (Örnek 8) geçmeler, girift geçmeler<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> hemen hemen bütün sikkelerde yer almıştır. Beylikler Dönemi’nde ve Erken Osmanlı sikkelerinde de aynı çok gözlü geçmeler burada olduğu gibi bütün sikkeleri süslemiştir. Bu süslemeler Moğol ve İlhanlı istilasının sanat etkileşimlerini bariz bir şekilde ortaya koymuştur. Buradaki sikkelerde görülen dokuz gözlü geçmeler, Olcaytu ve Abu Said Han sikkelerinin hemen hepsinde yerlerini almıştır. Sikkelerde gördüğümüz geçmeler geometrik süsleme amacının dışında ayrıca inançlardan kaynaklanan mitolojik ve manevi değerlerde taşımaktadır.</p>
<p>Bazı geçmelerin uçları üç yapraklı lale motifi ile (Fleur de jist) bitmektedirki bu motif beyliklerde özellikle de Karamanoğullarında, İsfendiyaroğullarında, Eşrefoğullarında, Menteşeoğullarında çokça kullanılmıştır. Gazan Han’ın sikkelerinde görülen diğer bir geçme motifi de çift yılan örgüsünden kaynaklanan ejder düğümüdür ki bu da sikkelerde, bolluk, bereket, evren, su, yağmur sagataryus olarak simgelenmektedir. Dört gözlü bu motif en eski süsleme ögelerinden biri olarak, Sümer sanatından, Roman sanatına kadar, Maya’lardan, Orta Asya’ya, Çin’den Mısır’a kadar görülen ve her tür sanatta kullanılan bir imgedir. Sikkelerdeki tezahürü ise bolluk, bereket, güç, kudret anlamlarını yüklenmesi şeklindedir.</p>
<p>Olcaytu Dönemi’nin, (1304-1316) incelenen yüzün üzerinde gümüş ile birlikte, altın ve bakır sikkelerinin kompozisyonları da çok zengindir. Bu dönemde kesilen sikkelerde ağırlık altı dilimli gül yaprağı ile, beş yapraklı yoncadır. Ancak bunun yanı sıra, yedi dilimli gül yaprağı, dört dilimli yonca (Örnek 9), dilimli üçgen, beş dilimli gül yaprağı, kare, daire formları da çokca kullanılmıştır. Bir sikkesinde şir-i hurşit motifi de yer almıştır. Uçları bonbeli çiçek motifi, yıldızlar, ejder geçmesi, üç gözlü (yürek) geçme, rumi motifleri ile hemen hemen bütün sikkeleri dizayn edilmiştir. Çok zengin süslemeye sahip olan bu dönem sikkelerinde özelliklede rumi motifinin güzelliği dikkat çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Rumi motifli sikkeler, Selçuklu’larda altı dilimli gül yapraklı paralarda, dilimlerin başladığı veya bittiği kısımlarında (Örnek 10-Çizim 1) olmak üzere ve gene, Türk Memlüklüleri ile Artuklu sikkelerinde de yer almıştır. Ancak Moğol ve İlhanlı sikkeleri bu konuda çok zengin örnekler vermiştir. Olcaytu’nun bu çok zengin süslemeli ve kompozisyonlu sikkeleri altmışa yakın şehirlerdeki darphanelerde basılmıştır.</p>
<p>Abu Said Han (1216-1335), şüphesiz ki İlhanlı Hanları içinde seksenin üzerinde darphanede ve en çok çeşitli forma sahip sikke bastıran, diğerlerine göre de en fazla altın sikkesi olan Handır. Altın, bakır ve en fazla da gümüş olmak üzere ikiyüze yakın sikke üzerinde yapılan araştırmalarda, mihrap, dört dilimli kare (Örnek 11), kartuşlu, sekizgen (Örnek 12), düz daire, kare, sekiz dilimli gül yaprağı, çok dilimli yonca, beş yapraklı yonca, dilimli üçgen, mühr-ü süleyman (altı kollu yıldız), dört yapraklı yonca, birden fazla daire formu, elips kompozisyonlarına rastlanmıştır. Bu çeşıtli formlar aşağı yukarı aynı çoklukta kullanılmıştır. Abu Said Han’ın bakır sikkeleride, çokca süslü olup, şir-i hurşit, tek aslan, insan yüzlü güneşle dizayn edilmiştir. Asıl dikkati çeken husus ise sikkelerinde, ortada bulunan yazının alt ve üst taraflarında köşelerde olmak üzere dört tarafta girift dokuz gözlü geçmeler görülür ki, bu süsleme hemen hemen bütün paralara yerleştirilmiştir (Örnek 13). Bundan başka yıldız, bir iki beş gözlü geçmede kullanılmıştır. Olcaytu’nun sikkelerindeki bitkisel ağırlıklı süslemeler, Abu Said’de yerlerini geometrik süslemelere bırakmıştır.</p>
<p>Arpa Han (1335-1336) ve Musa Han (1336-1337) dönemlerine ait üç dört sikke üzerindeki formlar, düz ve inci dizili çift daire olup, yalnız Arpa Han’da deyişik bir form daha görülmüştür ki bu diğer hiçbir hanın sikkesinde yer almamıştır. Ortada büyükçe bir dairenin kenerlarından başlayıp biten altı üçgendir ki (merkezi bölmeli altı kollu yıldız), bu forma diğer devletlerdede henüz rastlanmamıştır (Örnek 14). Arpa Han’ın sikkelerinde iç süsülemesinin bulunmamasına karşılık, Musa Han’da iki adet yıldız motifi görülmektedir.</p>
<p>Muhammed Han Dönemi’nin (1336-1338), otuz civarında darphanede basılmış ve teşhirdeki kırk beş sikkesi üzerindeki yapılan araştırmalarda, çok değişik formların bulunduğu görülmüştür. Daire formunun yanısıra, gül yapraklarının sayıları on beşe kadar artmış vede en fazla kullanılan kompozisyon olma özelliğini göstermiştir.</p>
<p>Zaman zaman altı dilimli olan bir formda da, herbir dilim de üç dilime bölünerek zengin bir süsleme meydana getirmiş, ayrıca dilimlerin bitiş noktalarında minik minik çıkıntılar da kompoziyonu tamamlamıştır (Örnek 15). Bundan başka dilimli üçgen ile merkezden başlayan çizgilerle altıya bölünmüş yıldız formu da kullanılmıştır (Örnek 16). Muhammed Han’ın sikkelerinde görülen bu değişik dilimli yıldız formu diğer devletlerin sikkelerinde tesbit edilememiştir.</p>
<p>Togay Timur Han (1338-1351), Cihan Timur Han (1339-), Satı Beg Han (1338-1339) Dönemlerine ait az sayıdaki sikkelere göre, Togay Temurtaş’ın hemen hemen bütün sikkeleri düz altıgen veya köşelerinde damla bulunan altıgen formunda, Cihan Timurtaş’ın dört, beş yapraklı yonca, altıgen, Satı Beg’in sikkeleri ise dört dilimli çiçek (Örnek 17) ile beş yapraklı gülden oluşmaktadır. Ayrıca Sati Beg’in altı kollu yıldız içinde insan yüzlü güneşli sikkesi de bulunmaktadır. İlk defa Sati Beg’de görülen daire ortalı dört dilimli çiçek (göbekli çiçek) kompozisyona daha önce hiçbir devletin sikkesinde rastlanmamıştır.</p>
<p>Süleyman Han (1339-1344) dönemi sikkeleride, Gazan Han, Olcaytu ve Abu Said Han’ın sikkeleri kadar zengin ve bol çeşitlilik gösterir. Yirmiye yakın darphanede kestirilen sikkelerinde gene ilk defa burada rastladığımız iki veya dört kenarın ortalarınde (yürek) geçme yer alan kare formudur (Örnek 18). Süleyman Han’ın sikkelerinin ön yüzleri çeşitli kompoziyonlarla dizayn edilirken, umumiyetle arka yüzleri elips forma sahiptir (Örnek 19). Mihrap, sekiz dilimli yaprak, daire, altı kollu yıldız, beş yapraklı yonca, dört damlalı daire (Örnek 20), sikkelerinde görülen formlardır. İç süslemelerde biri ki girift geçme ile bir adet te figürlü sikkesinde, altı kollu yıldız içinde insan yüzlü güneş yer almıştır.</p>
<p>Anuşirvanın (1344-?) ondört sikkesi incelenmiş, bu Han’ın sikkeleri de çeşitlilik göstermiş, elips, iki yürek geçmeli kare, üçgen, dilimli yonca, kartuşlu gibi formlarda kestirilmiş, içlerinde azda olsa yıldız motiflerinin yer aldığı görülmüştür.</p>
<p>Moğol ve İlhanlı sikkeleri daha önce de belirttiğimiz gibi hiç bir ülkenin sikkelerinde görülmiyen zenginlikte kompozisyona sahiptir. Ne İslam ülkelerinde ne de Selçuklu, Artuklu<a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> gibi devletlerde olmıyan yeni formlar burada karşımıza çıkmıştir ki, daha sonra bu formların tesirleri, Anadolu Beyliklerinin sikkelerinde de görülecektir. Örneğin Altıgen formu, Saruhanoğulları, İnançoğulları, İsfendiyaroğulları sikkelerinde, dört dilimli kare, Germiyanoğulları, Eretnaoğulları ve Osmanlının ilk dönem sikkelerinde yerlerini almıştır.</p>
<p>Mihraplı, yürek geçmeli kare, dört damlalı daire, kartuşlu, dört yapraklı çiçek gibi formlar ilk defa Moğol ve İlhanlı sikkelerinde görülmüş olup, bunlarda herhangi bir darphaneye mahsus olmayıp, tamamen saltanatın isteği üzerine kestirilen sikkelerdir. Örneğin Mihraplı sikkeleri, Abu Said Bahadır Han (Bayburt, Tebriz, Sincar, Rey, Maden, Samhasur, Kaşan, İsferayn, İsfehan, Hamadan, Erzurum, Antalya, Bazar) darphanelerinde, Süleyman Han ise (Hısn)’da kestirmiştir. Ayrıca Süleyman Han’ın, elips sikkeleri ise (Nahcivan, Tebriz, Bakü) darphanelerinde darbettirilmiştir.</p>
<p>Moğol ve İlhanlı Sikkeleri, çok geniş topraklara yayıldıkları için diğer ülkelerin sikkelerinde görmediğimiz kadar zengin ve çok çeşitli forma sahiptir. Aşağı yukarı her Han, kendi dönemlerinde özellikle daha çok benimseyip sevdiğini söyliyebileceğimiz formları kullanmıştır. Örneğin Olcaytu Han pek çok çeşililiğe rağmen daha ziyade altı dilimli gül yapraklı ve beş yapraklı yonca formuyla sikke kestirmiştir. Abu Said Bahadır Han’ın sikkeleri ise, daire, sekiz kartuşlu, sekiz dilimli gül yaprağı ve kare formlarındadır. Togay Timur Han, altıgen, Satı Beg Han çiçek (göbekli) formunu en çok benimsemişlerdir. Gene ilk defa bu dönemde sikkelerin iç süslemelerinde geçmeler ve rumiler adeta her sikkede olmak üzere Gazan Han’da, Abu Said Han’da, Olcaytu’da bol miktarda kullanılmıştır Süslemeli bu sikkeler değişik darphanelerde kestirilmiştir (Çizim 1). Daha sonra bu formlar ve süslemeler sanat etkileşimlerinin bir sonucu olarak, aynı dönemi paylaşan veya daha sonraki dönemlerde hüküm süren devletlerin sikkelerinde de karşımıza çıkacak, öyleki Anadoluda kurulan Beyliklerin sikkelerinde, bu formlar tek süsleme ögesi olma özelliğini taşıyacaktır. Kökenini Orta Asya ve Uzak Doğu’da bulduğumuz çok gözlü geçme süsleme ögeleri, Karahanlı, Tacikistan, Özbekistan paralarında buluduğu gibi, kutsal addedilen inanç objeleri üzerinde de bolca görülmektedir (Örnek 21).</p>
<p>Sonuç olarak Moğol ve İlhanlı sikkelerinde görülen formların, pek çoğu Orta Asya kaynaklı (Çizim 3) olup, araştırmalarımız sırasında bu kompozisyonların, İslami sikkelerde, Selçuklu, Artuklu ve Beyliklerde olmadığı görülmüştür. Moğollar ve İlhanlılar çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşler, diğer münasebette oldukları ülkelerle sanat ve kültür alışverişinde bulunmuşlar, ancak sikkelerinin formlarını ve içteki süslemelerini daha ziyade Orta Asya kaynaklı olarak kestirmişlerdir. Moğol ve İlhanlılar, dönemlerini paylaştıkları devletlerin ve daha sonra kurulan Beyliklerin sikkelerini bariz bir şekilde etkilemişlerdir (Örnek 22, 23). Ancak bu etkilenme güç ve kudret altında olabileceği gibi, Moğolların ortadan kalkmalarından sonrada devam etmiştir. Bu sanat akımının devamı ise, Moğol ve İlhanlı Sikkelerinin formlarının estetik güzelliklerinden de kaynaklandığının göstergesi olmuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gündegül A. PARLAR</strong></span></a>
</p><p>Sanat Tarihçisi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 919-927</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALPTEKİN, Coşkun. “Selçuklu Paraları” Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Ankara, 1971.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, İbrahim ve Cevriye. “İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirdeki İslami Sikkeler Katalogu”, Cilt 1, Cilt 11, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, İbrahim ve Cevriye, Artukoğulları Sikkeleri, Sümer Kitapevi, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, İbrahim ve Cevriye, “Bazı Önemli Sikkeler”, VII. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler, C. II., Ankara, 1970.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, İbrahim ve Cevriye, “Erzurum Meliki Muglis el-Din Tuğrul ve Oğlu Cihanşah Adına Basılan Sikkeler”, IX. Tarih Kongresi, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, İbrahim ve Cevriye, “II. Keyhüsrevin Üç Oğlu Adına Kesilen Sikkeler”, Malazgirt Armağanı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, Cevriye. “III. Keyhüsrev ve Sahte Selçuklu Sultanı Cimri Adına Kesilen Sikkeler”, Malazgirt Armağanı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ARTUK, Cevriye, “Numusmatik İlmi, Çalışanları, Faydaları ve Numismat Koleksiyoncuları”, V. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Seminer Bildirileri, Konya, 1995.</span></div>
<div><span>♦ AYKUT, Nezihi. “Türkiye Selçuklu Sultanı Siyavuş’un (Cimri’nin) Sikkeleri”. Belleten C. LII., Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, I988.</span></div>
<div><span>♦ AYKUT, Tuncay. “Moğol ve İlhanlı Para Tarihi”, Ak Akçe, Yapı Kredi Bankası Koleksiyonu, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ BAYRAM, Sadi. “Mühr-ü Süleyman ve Türk Kültüründeki Yeri”, Sanat Tarihindeki İkoğrafik Araştırmalar, Günal İnal’a Armağan, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ BERTOLD, Spuler, İran Moğolları, Çeviren Cemal Köprülü, T. T. K. Yayınları, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ BEKSAÇ, A. Engin, İhanlılarda Sanat, Türkiye Dıyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt 22, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ BİBİ, İbni. “El Evamirü’l-Alai’iye Fi’l-Umuri’l-Alai’ye (Selçukname) I., II. ”, T. C. Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser, Hazırlıyan, Nursel Öztürk, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ BUTAK, Behzad. XI., XII., XIII., Yüzyıllarda Resimli Türk Paraları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ CEZZAR, Mustafa. Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ ÇAM, Nusret. “Türk ve İslam Sanatlarında Altı Kollu Yıldız (Muhr-i Süleyman) ”, Prof. Dr. Yılmaz Önge Armağanı, Selçuklu Araştırmaları Merkezi, Konya, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Ahmet Vefa, İlhanlılarda Sanat, Türkiye Dıyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt 22, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar, “Türk Sanatında At Figürlerinin Sembolizmi”, Türk Dünyası Araştırmalar Dergisi, Sayı 98, İstanbul, 1985, 162.</span></div>
<div><span>♦ DAVIDOVICH, Elena Hoards of Ancient And Medival Coins FromTajikistan., M 1979.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRİZ, Yıldız. Osmanlı Mimarisinde Süsleme, Kültür Bakanlığı, İstanbul, 1979. DİYARBEKİRLİ, Nejad. Hun Sanatı, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul, 1972.</span></div>
<div><span>♦ EDHEM, İ. Galib Monnaies Turcomanes, Constantinople, Mihran İmprimeur, 1894.</span></div>
<div><span>♦ GALİB, İsmail. Takvim-i Meskukat-ı Selçukkiye, Ankara, 1971.</span></div>
<div><span>♦ GÜLENSOY, Tuncer, ” Türk Kültür Tarihinde Damgalar ve Taşçı İşaretleri, Erciyes Üniversitesi, Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayını Kayseri, 1991.</span></div>
<div><span>♦ GÜR, Selçuk. Antik Sikkeler, İstanbul, 1976.</span></div>
<div><span>♦ İSTANBUL Araştırma Merkezi. ”Türkler Anadolu’da” Ziraat Bankası Kültür Hizmeti, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ KÖYMEN, Mehmet Altay. Selçuklu Devri Türk Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ KURU, Alev (Çakmakoğlu). “Türk Sanatında Palmet ve Lale Motiflerinin Değerlendirilmesi Hakkında Bir Deneme”, Belleten C. LXl., Sayı 230, Türk Tarih Kurumu, Ankara, l997.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜK, S. Kutluay, Sanat Tarihi Termolojisinde Lotus ve Palmet, C. Esad Anısına, Sanat Tarihi Seminer Bildirileri, Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Yayınları, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk. Anadolu Türk Mimarisinde Geometrik Süslemeler (Selçuklu Çağı), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “Rumi Motifinin Zoomorfik Kökeni Hakkında”, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültür Kongresi Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “Erken Devir Türk Sanatı Araştırmaları”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, 1989.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, Değişimin Tanıkları, 0rtaçağ Türk Sanatında Süsleme ve İkonografi”, KaktüsYayınları, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, ÖGEL, Bahaeddin. Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “Türk Mitolojisi” C. I. -II., Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, ÖGEL, Semra. Anadolu Selçuklularının Taş Tezyinatı, TürkTarih Kurumu, Ankara, 1966.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “Ortaçağ Çerçevesinde Anadolu Selçuklu Sanatı”, Malazgirt Armağanı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “Anadolu Selçuklu Sanatı Ortamı”, IX. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, Anadolu Selçuklu Çehresi, Akbank Yayınları, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ ÖNEY, Gönül. Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1975.</span></div>
<div><span>♦ ÖZKEÇECİ, İlhan, Türk Tezhib Sanatı ve Tezyini Motifler, Erciyes Üniversitesi, Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayını, Kayseri, 1992.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül. “Artuklu Sikkelerinde Figüratif Ögeler”, Dünü ve Bugünüyle Harput Sempozyumu, Türkiye Dıyanet Vakfı Elazığ Şubesi Yayınları, Elazığ, 1999.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “III. Osman’ın Fındık Sikkelerindeki Bitkisel Bezemeler”, Osmanlı Cilt II., Yeni Türkiye Kültür ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Görülen Altı Dilimli Gül Yaprağı Kompozisyonu”, Antalya VI. Selçuklu Semineri Bildirileri, Antalya, 2000 (Basımda), Antalya İl Kültür Müdürlüğü.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Anadolu Selçukluların Yıldız Kompozisyonlu Sikkeleri”, Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu Bildirileri, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2000.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Kompozisyonlar”, IV. Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazıları ve Araştırmaları Sempozyumu Bildirisi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van, 2000.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Bitkisel Bezemeler Rumi ve Palmet Motifleri”, Pr. Dr. Zafer Bayburtluoğlu Armağanı Snat Yazilari, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Kayseri, 2001.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Sanat Tarihi Yönleriyle Figürlü Anadolu Selçuklu Sikkeleri ”1. Uluslararası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Kongresi, Selçuk Üniversitesi, Selçuklu Araştımaları Merkezi, Konya, 2001.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Yazı Dışı Figüratif Ögeler”, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ PARLAR, Gündegül, “Figürlü Anadolu Selçuklu Sikkelrinde İnanç Felsefesi” Sanat ve İnanç Sempozyumu, Mimar Sinan Üniversitesi, Türk Sanat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi, İstanbul, 2000 (Basımda).</span></div>
<div><span>♦ SPENGLER, William FandWayne G. SAYLES. “Turkoman Figural Bronze Join And Their Iconography”, Lodi Visconsin Clio’s Cabinet, 1992.</span></div>
<div><span>♦ SÜSLÜ, Özden. Tasvirlerine Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ ŞEVKET, Pamuk. Ak Akçe Moğol ve İlhanlı Sikkeleri, Yapı Kredi Koleksiyonları, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ TEKÇE, Fuat. Pazırık, Altaylar’da Bir Halının Öyküsü, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Tekin, 0ğuz. “Aes Rude’den Denarius’a Roma Sikkeleri”, Sanat Tarihi Araş tırmaları Dergisi, Sayı 2, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Baliş, Clt 5, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ YAPI ve Kredi Bankası. Doğu-Batı Arası Bir Gök Kusağı, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Asya’dan Anadolu’ya İnen Rüzgar, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kudret ve Huner, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kudret ve Huner I., İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Akdeniz’in Mor Bin Yılı, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ YAŞAR, Yücel-SEVİM, Ali. Türkiye Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ YUVALI, Abdülkadir, İlhanlılar, Türkiye Dıyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi. Cilt 22, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bertold, Spuler, İran Moğolları, Ankara, 1987, 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bertold, Spuler, a.g.e.,, 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bertold, Spuler, a.g.e.., 196 Engin, Beksaç-A. Vefa Çobanoğlu, İlhanlılar, İslam Ansiklopedisi, 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 223</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 199.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 231; İbni, Bibi, Selçukname, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1996, 15; – Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul. 1996, 551.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 209; Abdülkadir, Yuvalı, İlhanlılar, İslam Ansiklopedisi, Cilt 22, 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 295.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 295.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 296.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bertoldd, Spuler, a.g.e., 316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 317.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Bertod, Spuler, a.g.e., 321; Osman, Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 615; İbrahim ve Cevriye Artuk, Sikkeler Katoloğu, Cilt 11, 764.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bertold, Spuler, a.g.e., 332; -İslam Ansik., Baliş, Cilt 5, İstanbul, 1992, 22;- İbrahim ve Cevriye Artuk, Sikkeler Katoloğu, Cilt 11, 765.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Gündegül, Paralar, Anadolu Selçuklu Sikkelrinde Yazi Dışı Figütatif Ögeler, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yıldız Kompozisyonlu Anadolu Selçuklu Sikkeleri, Türk Dünyası Kültür ve Sanat Sempozyumu, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Anadolu Selçuklu Sikkelrinde Görülen altı dilimli Gül Yapragı Kompozisyonu, Antalya VI. Selçuklu Semineri, Antalya 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Gündegül Paralar, Osmmanlı Kuruluş Dönemi Sikkelerinde Kompozisyonlar, 4. Eyüp Sultan Sempozyumu, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Gündegül Paralar, a.g.e., Kültür Bakanlığı, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Gündegül, Parlar, Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi Sikkelerinde Geçme Motifleri, Türk Projesi, Yeni Türkiye Kültür ve Sanat Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Gündegül, Paralar, Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Bitkisel Bezemeler, Rumi ve Palmet Motifleri, Prof. Dr. Zafer Bayburtluoğlu Armağanı, Sanat Yazıları, Kayseri, 479.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ilhanlilarda-sikke-formlari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gündegül, Paralar, Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Kompozisyonlar, IV. Ortaçağ ve Türk Dönemi Dönemi Kazı ve Araştırmaları Sempozumu, Yüzüncü Yıl ÜnivesitesiYayını, 2000.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Moğolların Gizli Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mogollarin-gizli-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mogollarin-gizli-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Eserin doğumu Cengiz Han’ın ölümünden 13 sene geçmişti. Tahta devam eden Ogoday Han, 46 yaşında bir felç geçirmiş ve bu olayın tesirinde, babasının parlak sülalesinin anıttırmak niyetiyle, sarayın kalemdarlarına bu tarihin yazılmasını sipariş etmiş. 1240 senesinde, Kerulen Kurultayı’nda devlet defterdarlarından, Ogoday Han’ın üvey kardeşi Şikikutuku olabilir. Kullanılanı dil, eski Mongol dilidir ve kapalı bir dernege ait olması için, tarih yalnız idareci sınıfa ait bir eser olabileceği kitabın kapsamından anlaşılmaktadır. Bu sebepten de ona “Gizli Tarih” unvanını koymuşlar. Bu şekilde, kitap Çin, Fars, Orta Asya, Kıpçak Moğol kumandanlarına yazılmış. Çin İmparatoru Kubilay Han, eserin Mongol idareci sınıfına ehemmiyetli olduğunu anlayıp, eserin […]
The post Moğolların Gizli Tarihi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Moğolların, Gizli, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="has-medium-font-size"><strong>Eserin doğumu</strong></p>



<p>Cengiz Han’ın ölümünden 13 sene geçmişti. Tahta devam eden Ogoday Han, 46 yaşında bir felç geçirmiş ve bu olayın tesirinde, babasının parlak sülalesinin anıttırmak niyetiyle, sarayın kalemdarlarına bu tarihin yazılmasını sipariş etmiş. 1240 senesinde, Kerulen Kurultayı’nda devlet defterdarlarından, Ogoday Han’ın üvey kardeşi Şikikutuku olabilir.</p>



<p>Kullanılanı dil, eski Mongol dilidir ve kapalı bir dernege ait olması için, tarih yalnız idareci sınıfa ait bir eser olabileceği kitabın kapsamından anlaşılmaktadır. Bu sebepten de ona “Gizli Tarih” unvanını koymuşlar.</p>



<p>Bu şekilde, kitap Çin, Fars, Orta Asya, Kıpçak Moğol kumandanlarına yazılmış. Çin İmparatoru Kubilay Han, eserin Mongol idareci sınıfına ehemmiyetli olduğunu anlayıp, eserin Mongolca’da Çin harfleriyle bir kez daha bastırıp, arkasına küçük bir Mongol-Çin lügati eklettirmiş.</p>



<p>Bu şekilde, Yuan Mogol hanedanları (1270-1368) kitabı birkaç kez daha bastırmışlar ve bu şekilde o vaktin Çin kütüphanelerinde dolaşmış olan “Gizli Tarih” yok olmaktan kurtulmuş.</p>



<p>1903’te, Çin adıyla tanınan “Yuan-tschao pi-schi” yani “Yuan Moğol Hanedanların Gizli Tarihi”, diye basılmış. 1907’de, Japon ilim adamı, Naka, eski asıl adını verip “Mongol’un niutscha Tobscha’an”, yani “Moğolların Gizli Tarihi”, 1866’da Rus Mongolisti Palladiusçin basımının Rusça’ya çevirmiş. 1920’den itibaren meşhur Fransız Mongolisti Paul Pelliot, Journal Asiatique Dergisi’nde, comparatif bir etüd yapıp asıs Moğol yazısını aydınlığa çıkarıp, mükemmel ir tercümeye başlamışsa da, ölüm sebebinden bu tercümenin sonunu görememiş.</p>



<p>En nihayet 1937’de, Alman ilim adamı Erich Haenisch, kitabın ilk tercümesini Moğol aslından çevirip, 1948’de ikinci basımını, bütün ilim tarzlarıyla başarmış oluyor.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Kitabın kapsamı</strong></p>



<p>Eser 12 bölümden tertip edilmiştir.</p>



<ol>
<li>Moğolların eski tarihi. Temuçin’in doğuşu ve çocukluğu.</li>
<li>Temuçin’in gençliği, esir düşmesi, kurtuluşu. Keraytlerle dostluğu Merkitleri yendi.</li>
<li>Başka step savaşları. Temuçin Han seçildi, Cingiz Han adını aldı. 1196’da.</li>
<li>Camuka ve Cingiz Han münasebetleri. Araları bozuluyor. Savaş Cingiz Han galip çıktı.</li>
<li>Tahitçuların mağlubiyeti. Tatarlarla ilk büyük karşılaşma, Dalan Memurge sahasında. Tatarlar mağlup, 1202’de.</li>
<li>Başka step savaşları. Naimanları yeniyor 1202’de.</li>
<li>Kalakulsit seferi. Onhan’la araları bozulup, Kereitleri yeniyor.</li>
<li>İkinci savaş Naimanlara karşı. Merkitleri yeniyer.</li>
<li>İkinci savaş Camuka’ya karşı. Onun mağlubiyeti. Cingiz Han bütün Moğol ve tatar kabilelerin kumandanı oluyor, 1206’da Onan Nehri kurultayında.</li>
<li>Ordu tertibatları: Onlar, yüzlar, mingler ve tümen kumandanlarını tayin ediyor.</li>
<li>Kitanlara karşı savaş.</li>
<li>Tangut savaşı. Cingiz Han hasta düşüyor. Ölümü 1227’de ve Oğoday Han tahta çıkıyor.</li>
</ol>



<p>Yukarıdaki bölümlerden anlaşıldığı gibi, bütün Moğol tarihi sürekli, ya ölüm, ya da yaşamak şartları altında gündelik bir savaş görülebilir. Başta avullar arasında ve sonra karantalar arasında, yeni hayvan otlakları ve yeni av sahaları ve ormanları, yeni akarsular zapt etmek niyetiyle soguşlar. Onun için o vakitler bir birlik, bir millet hissi yokmuş. Aralarında bütün gün kavga-dava, soğuş, savaşla geçiyordu. Bakınız Cingiz Han’ın kendisi nasıl hatırlıyor böyle bir vaziyeti, Raşideddin’in tarihinde:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Çocuklar babalarının nasihatlarını seslemiyorlar (dinlemiyorlar). Küçükler büyüklere hürmet etmiyorlar. Kocanın hanımına itimadı kalmadı, kadın eşine güvenmiyor. Bu sebepten her yollarda hırsız, yalancı, tahrikçi, yankesici dolu idi. Bir sükunet güneşi avullarımızı çok vakitten beri aydınlatmıyor ve bu karanlık eşkiyalığı ve soygunculuğu kolaylaştırmakta idi. Zavallı atlara rahatlık yoktu. Deli hayvanlar gibi, bütün gün bir yerden bir yere koşmakta, at ve atçı kuturmuş gibi yüre-yüre, mahvoluyorlardı” (Daşideddin III, 120).</p>
</blockquote>



<p>Bu vaziyetten tek bir çıkış vardı. Bütün bu halkı bir cemiyet tarzına getirmek, küçüğü ve büyüğü yeni bir tertibe ve disipline ulaştırmak. Bu mesele pratik sahada savaşla şiddetle hal olunabilecekti. Gizli Tarih (bundan sonra GT kullanacağız) bunu açıkça gösteriyor:</p>



<p>Başta avullar arası, sonra korantalar arası ve en sonra kabileler arasında savaş. Kitabın yukarıdaki bölümleri bunun bir ifadesidir. GT söylüyor ki, ilk kez Tatarları yendikte, esir düşen erkekleri arabanın tekerlek dingiliyle ölçüp ve boyları bu dingili geçen erleri kılıçtan geçiriyorlarmış. Kalan, bu ölçüden daha kısa boyluları, yani çocukları ve bu ölçüden hariç, kadınları ve kızları köle ediyorlarmış. Bu ceza ölçüsünü yalnız Tatar esirleri için değil de, bütün mağlup kabile erkekleri içinde kullanıyorlarmış.</p>



<p>Demek ki, bu cemiyetin tertibatının yalnız sert tedbirlerle sağlanabileceğine kani olup, bütün Moğol kabilelerini bi topluma götürmekti. Bunun için birincisi, baş kaldıran kabile üyelerini ve bilhassa silahlı erkekleri yok etmek ve yeni etişen gençleri de eğitim usulüyle bir tek bayrak altına getirmek, birleştirmekle mümkün olacağına Moğol kumandanları kani idiler.</p>



<p>Birleşmesindeki maksadı, en sonunda yeni otlaklar, yeni av ormanları ve bozkırları zapt etmek, bu da savaşla, yenmekle hal olacağına Cingiz Han ve arkadaşları kesinlikle kanıyorlardı. Savaşın sonucu yağma idi.</p>



<p>Yeni mülk ve arazi fethetmek hevesi bütün bu Naiman, Kereit, Merkit, Tatar kabilelerini bir yere toplayıp, en sonunda Cingiz Han’ın bayrağı altına götürecekti. Orta Asya, Baykal’dan Balkaş Gölü’ne kadar, gittikçe yenilen Türk kabile ve ulusları, Karluklar, Uygurlar, Kırkızlar, Kaşkarlar, hep bu nedenle en sonunda Cingiz Han’ın ordularını çoğalttılar. Her sene genişleyen büyük hanlık-milletlerarası-international bir imparatorluk gerçekleştirmekte idi.</p>



<p>Gizli Tarih bu konuda enteresan ayrınıtılar kaydediyor.</p>



<p>Barulas kabilesinden Kubilay ve Kudus, Mangutlardan Getay ve Dokultku, Getçedomal ve Arkaykalar çocuklarıyla onların arkasından kotkar Bek ve oğlu Kutula, Altan Otçigin, Camuka Bey’den bağlantısını çözüp, Cingiz Han’a boyun eğiyorlardı:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Biz seni, Temuçin, han edeceğiz. Savaş başladıkta, biz ordunun en önünde dgideceğiz ve en güzle kazlıra ve kadınları, en güzel yurtları (yani rabaları), savaştan sonra sana teslim edeceğiz. Av kovalasak, en tuyan hayvanları sana götürececeğiz”.</p>
</blockquote>



<p>Yukarıdaki kabile arasında vuku bulan olaylar, büyük ölçüde de uluslar arasında hep bu şekilde devam ediyormuş.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Gizli Tarih Tatarlardan Ötre</strong></p>



<p>Tatarlar büyük bir toplum gibi tanınmış. Cingiz Han onları, Moğolların baş düşmanı gibi gösteriyor. İlk yurtları Boy Nour Gölü’nün etrafı, Kerulen Nehri’nin sağ kıyısında, yani Baykal Gölü’nün güneydoğu tarafından hayat geçiriyorlarmış. GT bunların iki büyük kabilelerini hatırlıyor: Airuut Tatar ve Buyruut Tatr. XI’inci asırda yüksek bir iktidara erişip, Moğoları yenip, Çinlilere kaç kez akın edip, Çin imparatoruna devamlı bir tehlike teşkil ediyorlardı. Bazı tarihçiler-mesela D’Ohsson I, s. 94 diyor ki, Moğol İmparatorluğu’nun ismi Avrupa’da Tatar İmparatorluğu unvanıyla tanınması, eski Tatar-Çin husumetkar münasebetlere bağlıdır, çünkü Moğolları Çinliler hep Tatar ismiyle tanıyorlarmış.</p>



<p>Gizli Tarihe göre, Kiyat-Borçigin kabilesinin başı Esugey, Batır, yani Temuçin’in babası, bir misafirlikte Tatarlar tarafından zehirlenip öldürülmüş. Bu intikamı, oğlu Temuçin alacaktır ve Dalan Nemurge Çölü’nde, Moğollar başka müttefikleriyle beraber, Tatarlara büyük bir mağlubiyet eylemişler. GT bu savaşta yer alan Tatar kabilelerini de hatırlıyor: Çuhan Tatar, Altı Tatar, Dutaut Tatr ve Aluchai Tatr. Savaştan sonra, yağma sırasında, Cingiz Han’ın kendisi iki güzel Tatar hanımını kendi haremine seçip, tarih boyunca bu iki kadın, Yesugen ve Yesuy, Cingiz’in yanında, mühim bir siyasi rol oynamışlar.</p>



<p>Savaştan sonra, Cingiz Han Tatar erkeklerini tekerlek ölçüsüne sokmayı emretmişse de, saray içinde buna muhalif bir parti çıkıp, esirlerin bir kısmını ölüm cezasından kurtarmışlar. Bu partinin başında Temuçin’in büyük agası Guki Kassar Han ve yukarıda anıttığımız iki hatun da varmış (Raşideddin I, 110).</p>



<p>Vakit geçmeden, yine Cingiz Han’ın ordusuna dönüp görev alabildikleri hap Raşideddin anlatıyor ki-Yesugen Hatun bir gün Cingiz Han’a şu meseleyi öne sürmüş:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“- Kul Noyon ve kardeşi Mengu Uke, iki Tatar genci, cenkte iyi savaştılar ve başka hizmetlerde de başarılar gösterdiler. Bunlar gibi Tatar oğlanları bütün ulusta dolu. Bunları af eyle de, görevlerine dönsünler ve hükümete faydalı olsunlar”</strong> (Raşideddin, Ibidem, s. 110).</p>
</blockquote>



<p>Cingiz Han o vakit bir umumi af bağışlamış ve Tatarlar bundan sonra hür ve orduda Moğol noyonları gibi hak kazanmışlar. Bunların sayısı gittikçe artmışki 30.000 yurt, Uladu Noion kumandası altında İran ulusuna geçip, burada Moğol idaresini temelleştirmişler.</p>



<p>Hep bu sebepten, Yesugen Hatun’un bir kardeşi Kutuluk Noion, emir rütbesine kadar ulaştıktan sonra, Cingiz Han’ın muhafız kıtalarından sol canhısını hüküm etmiş.</p>



<p>Ne olsa da Cingiz Han’ın son senelerinde ve Ogoday Han’ın hükümdarlığı boyunca, Tatar halkının nüfuzu Moğol İmparatorluğu’nda-gerek askeri gerek gündelik idare işlerinde gittikçe artmaktadır ki, Raşideddin D’Ohsson’un tercümesiyle, şunu ifade ediyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Mais si cette nation disparut alors, son nom ne tarda pas a devenir fameux dans l’univers, par les conquettes meme de ses destructeurs” (D’Ohsson I, s. 94).</p>
</blockquote>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Umumi tarih araştırmalarında, GT’in kaynak ehemmiyeti</strong></p>
<p>

</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Sosyal ve ekonomik bakımdan</strong></p>



<p>Yukarıda söylediğimiz gibi, Moğol kabileleri yalnız savaş sahasında değil de, gündelik sosyal ve ekonomi sahalarda da fırka-fırka insanlar gerek asker şeklinde olsun, gerek köylü, işçi şeklinde, Temuçin kabilesine yanaşıp, bunun ordularını ve korantalarını çoğaltmışlar.</p>



<p>Temuçin’i, Cingiz Han tanıdıkta, er bir kabile başları önüne gelip, bunu han tanımakla beraber, buna hizmetlerini telif etmişler.</p>



<p>Üç kardeş, Ongur, Süyteku Teschrbi (tahmin ederim çelebi) ve Kadan Doldurhan baurci yani aşçı gibi kendilerini takdim ettiler.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Ben-diyor bunlardan birisi-size, yani Cingiz Han’a iki yaşında koçunun sorpasını hazırlaycam ki, saba sofrasında doyunca ve aklşam yemeğini de az vermesini görevleycem”.</p>
</blockquote>



<p>Başkası diyor ki:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Bu ana kadar ben bir köle idim. Şimdi sizin sayenizde bende çoban olacam ve hayvanların ciğerlerini, başta size tattırmak istiyorum.”</p>
</blockquote>



<p>Başka birisi, Gutçugur, diyor ki,</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Ben arabacı olacam ve arabanın tekerleklerin o kadar mükemmel yapacam ki, kötü yollarda bozulmasın”.</p>
</blockquote>



<p>Doday Çelebi’ni saray işlerine görevl atamış ve başka üç ağa kardeşi Kubilay, Cilgetay ve Karkolay Tokuranı kendisinin, yani Cingiz Han’nın yataganın taşımaya görevlendirdi.</p>



<p>Bu insan arası sosyal ilişkiler, tıpkı 5-6 asır evvel Batı Avrupa da vuku bulan feodal münasebetleri hatırlıyor.</p>



<p>Yukardaki insanların hizmet buyurusu, tıpkı merovingien çağında doğan “Hommagium” değil mi? Bakın bu “Hommagium” da umumiyetle kullanılan bir başlangıç:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Il est constant que je n’ai pas de quoi me nourir et me vetir En consequence, je me suis adresse a Votre bonte et jem me suis resolu pour ma volonte, a me livrer et commender a Votre mainbour” (Fustel de Coulanges, VI-s. 268).</p>
</blockquote>



<p>Cingiz Han’ın ve nesillerinin sayesinde, bütün bu Mongol, Tatar ve Türk kabilelerini siyasi bakımdan birleştirmek fırsatı, sosyal değişikliklere de yol açmıştır.</p>



<p>Eski avul nasıl XI-XII. asırlarında koranta şeklinde genişlemiş ve yeni korantalar bu çağdaki ekonomi ve sosyal şartlara uyması gayet bir enteresan bir etüd teşkil edebilir. İlk adımları bu sahada Rus tarihçisi Vladimirtzov, “Le regime social des Mongols”, Paris, 1948’de yapmıştır.</p>



<p>Eski avul ve korantalar bağlantıları sökülmüş ve yeni, ucu-buca erişilmemiş, bir international bir ulus kuruldu ve yüzyılarca devam etti.</p>



<p>Türk halkının, Türk medeniyetinin bu ulusta ve bu ulusun devamında büyük birrol oynadığı açık bir hakikattir.</p>



<p>Bu rolün tarihi unsurlarını aydınlığa çıkarmak başka tebliğlerin temalarını teşkil edebilecektir.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Kaynak:</strong></p>



<p>X. Türk Tarih Kongresi, Cilt. III, 1986, Moğolların Gizli Tarihi, Sayfa: 749-755</p>



<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<p>Ablay Memet Necati, 1920’de Kerulen Nehri’nin Kode Adası’nda bulunmuş bir Moğol el yazası. İlk kez orijinalinden Alman ilim adamı Erich Haenisch tarafından 1937’de tercüme edilmiştir. Elimizdeki cilt, ikinci basım, Leipzig 1948’dir.</p>



<p>Haenisch Erich, Die geheime Geschichte der Mongolen, Leipzig, 1948.</p>



<p>Raşid-eddin, Sbornik Letopisetz, Moskova, 1952.</p>



<p>D’Ohsson C., Histoire de Mongols, Amsterdam, 1852.</p>



<p>Vladimirtzov B.I., Le regime social des Mongols, Paris, 1923.</p>



<p>Fustelde Coulanges, Les origine du systeme feodale pendant l’epoque merovingienne, Paris, 1923.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/yabanci-kaynaklarda-turkler/mogollarin-gizli-tarihi/">Moğolların Gizli Tarihi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Barbaros Hayrettin Paşa’nın Fransa’ya yardımı </title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/barbaros-hayrettin-pasanin-fransaya-yardimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/barbaros-hayrettin-pasanin-fransaya-yardimi</guid>
<description><![CDATA[ Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, son deniz seferine çıkmak üzere 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan ayrılır. Kumanda ettiği Osmanlı Donanması’nda 154 parça gemi vardır. Seferin amacı Fransa’ya yardım etmek, bu devletin imparator Şarlken tarafından yutulmasını engellemektir. Barbaros, İtalya ile Sicilya arasındaki Messina Boğazı’nı geçerken, boğazın iki kıyısındaki Messina ve Reggio şehirlerini zapt eder. Napoli ve Roma arasındaki Gaeta şehrini alır. Roma’nın 15 km ötesinde, Tiber ırmağı ağzında bir liman olan Ostia’da demirler. Roma’yı almak ister. Fakat Osmanlı Donanması’ndaki Fransız elçisi Polin, Barbaros’un ayaklarına kapanarak bu işten vazgeçmesini diler. Fransa Türkler Roma’ya girerse Hristiyan aleminin nefretini üzerine çekeceğinden korkuyordur. Barbaros şehrin işgalinden […]
The post Barbaros Hayrettin Paşa’nın Fransa’ya yardımı  appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64c41aced.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Barbaros, Hayrettin, Paşa’nın, Fransa’ya, yardımı </media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, son deniz seferine çıkmak üzere 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan ayrılır. Kumanda ettiği Osmanlı Donanması’nda 154 parça gemi vardır. Seferin amacı Fransa’ya yardım etmek, bu devletin imparator Şarlken tarafından yutulmasını engellemektir.</p>



<p>Barbaros, İtalya ile Sicilya arasındaki Messina Boğazı’nı geçerken, boğazın iki kıyısındaki Messina ve Reggio şehirlerini zapt eder. Napoli ve Roma arasındaki Gaeta şehrini alır. Roma’nın 15 km ötesinde, Tiber ırmağı ağzında bir liman olan Ostia’da demirler. Roma’yı almak ister. Fakat Osmanlı Donanması’ndaki Fransız elçisi Polin, Barbaros’un ayaklarına kapanarak bu işten vazgeçmesini diler. Fransa Türkler Roma’ya girerse Hristiyan aleminin nefretini üzerine çekeceğinden korkuyordur. Barbaros şehrin işgalinden vazgeçer. Ostia ve çevresindeki halk Türk denizcileri onlara yiyecek, içecek armağan ederek uğurlar.</p>



<p>Fransa Kralı, Nice Şehri’ni Ceneviz ve İspanya işgalinden kurtarmak amacıyla Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım ister, bunun üzerine Barbaros Hayrettin Paşa sefere çıkar. Türk Donanması, 11 Temmuz’da Fransa’nın Toulon Limanı’na varır, birkaç gün kaldıktan sonra Marsilya limanına girer.</p>



<p>44 parçalık Fransa Donanması direklerine Osmanlı bayrağı çekerek, Osmanlı Donanması’nı top ateşiyle selamlar. Barbaros Hayrettin Paşa Fransa’da ve Avrupa’da “Cezayir Kralı” olarak tanınıyordur. Onun içindir ki bir krala yapılan törenle karşılanır. Türk Donanması’nı görmek için halk kıyılara dökülmüştür. Türk Donanması Marsilya’ da 16 gün kalır. Leventler şehri ve çevresini gezerler. 5 Ağustos’ta Marsilya’ dan Toulon’a hareket edilir. Müttefik donanma Tulon Limanı’na girdiği gün, Kanuni Sultan Süleyman da Estergon’u fethetmiştir. Barbaros, o zaman Şarlken himayesinde olan Nice şehrini alarak Fransa’ya vermek ister. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, Nice’in etrafına hendekler kazdırtır. Şehir 20 Ağustos’ta teslim olur. Barbaros Hayrettin Paşa, Nice’in anahtarını Kanuni Sultan Süleyman adına kabul eder, ardından Nice’i Fransa’ya bırakıp ayrılır. Ancak Türkler çekildikten sonra şehir Fransızlar tarafından yağmalanır. Kot Dazür’ün incisi olan bu şehrin fethi, Türklere on şehide mal olmuştur.</p>



<p>Bundan sonra Kot Dazür limanlarını dolaşan Türk Donanması kışı geçirmek için Toulon Limanı’na girer. Fransa Kralı I. Francois, şehri ve çevresini geçici olarak Türklere verir. 16 Eylül 1543’te, Toulon ve çevresinin, Türk Donanması Fransa’da kaldıkça Türk hakimiyetinde olacağını bildiren antlaşma imza edilir. Şehre Türk bayrağı çekilir, şehir ve çevresi o yılki vergilerini Türk tahsildarlara öder. Bu olayın hatırasını yaşatmak adına Fransızlar Toulon Belediye Sarayı’na Türk Donanması’nı limanlarında gösteren bir tablo yaptırıp astırırlar. Tablonun üzerinde bir Fransız şairin bu münasebetle yazdığı şiir vardır. Bu şiirin son iki mısrasında şöyle deniyordur:</p>



<p>“BU GÖRDÜĞÜNÜZ, HEPİMİZİN İMDADINA GELMİŞ OLAN BARBAROS VE ORDUSUDUR.”</p>



<p>Türk Donanması Toulon’da 8 ay kalmıştır. Bu müddet içinde Barbaros-zade Hasan Reis ve Salih Reis gibi değerli Türk Amiralleri, İspanya ve İtalya kıyılarını bombardıman ederler. Bu 8 ay imparator Şarklen’i çok yıpratır. İkinci bir Preveze macerasına hevesli görünmeyen düşman donanmasından iz yoktur.</p>



<p>Barbaros’un Fransa seferine katılan Matrakçı Nasuh’un bizzat yaptığı minyatürler, bugün elimizdedir. Matrakçı Nasuh matematik ve geometri konusundaki ihtisasını bir kenara bırakırsak, en sağlam Türk minyatürcülerinden biridir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış, Barbaros Hayrettin Paşa’nın haçlı donanmasıyla çarpıştığı savaşa katılmış ve yol boyunca uğradıkları limanların minyatürünü çıkarmıştır. O liman minyatürleri denizcilik müzelerinde mevcuttur.</p>



<p>Bu minyatürler Fransız limanlarına bir Türk gemisinden bakarak yapılmıştır. Fransız tarihçisi Madam Jeanne Laroche bu minyatürlerin, Fransız limanlarının XVI. asır ortalarındaki topoğrafyasını bütün teferruatıyla dikkate değer bir doğrulukla aksettirdiğini yazmaktadır. Marsilya, Toulon, Nice, Antibes gibi şehirler limanlarında yatan Türk Donanması ile beraber, zarif çizgiler ve parlak renklerle gösterilmiştir.</p>



<p>Matrakçı Nasuh, kısmen manzum, kısmen mensur olarak Osmanlı Donanması’nın Fransa seferini de anlatır. Fransız limanlarının Türk gemileriyle uçsuz bucaksız lale tarlasına benzediğini yazar. O zaman Toulon 5000 nüfuslu küçük bir limandır. Osmanlı Donanması’nda ise, forsalar hariç 29.440 levent vardır. Bu nüfus bir yıl için, Toulon’daki Fransızları azınlıkta bırakır. Fakat leventlerin çoğu gemilerinde kalırlar. Fransız halkı Türk idaresinin getirdiği yeniliklerden çok memnundur. En küçük bir zabıta olayının geçmediği bu bir yıl içinde , tam bir huzur ve sükunet hüküm sürer.</p>



<p>Osmanlı Donanması, 1544 yılı Nisan ayında Toulon’dan ayrılır. Bir yıl, üç ay süren seferden sonra İstanbul’a döner. Bu, 72 yaşında bulunan Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın denizlerde geçen hayatının son seferi olur. İstanbul’a döndükten 2 yıl sonra şan ve şeref içinde geçen hayatını tamamlar.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Kaynak:</strong></p>



<p>Mustafa Turp, Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi, Yıl 2011, Sayı 70</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/denizcilik-tarihi/barbaros-hayrettin-pasanin-fransaya-yardimi/">Barbaros Hayrettin Paşa’nın Fransa’ya yardımı </a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Katun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/katun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/katun</guid>
<description><![CDATA[ I – Tarih öncesinden tarihe geçiş Türk Havva’sı, arkeolojiden ve tarihi kayıtlardan belirdiğine göre, İç-Asya’nın kuzeyinde, yüksek ve karlı zirvelerin eteğinde, çam ve kayın ağaçlarının bittiği bir sahnede doğdu. Bu iklim güneye doğru geniş bozkırlara açılıyordu. Milattan önceki bin yılın başında İç Asya’daki hayat şartları belki yeni bir göç akını neticesinde birden değişmişti. Daha önce küçük çapta çiftçilik eden ve muhtemelen maderşahi bir nizam içinde yaşayan toplumlar, çobanlık ve yarı-göçebeliğe başladı. Kış mevsimi surlar içindeki kışlaklarda geçiriyor ve baharlarda sürüler ile otlaklara gidiyorlardı. Tarihi asırlara (Miladi Beşinci yüzyıl sıraları) uzayan bu devrede Türk kadının şahsiyeti çift vechede gelişti. Kış aylarını […]
The post Katun appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64c2417e6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Katun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="has-medium-font-size"><strong>I – Tarih öncesinden tarihe geçiş</strong></p>



<p>Türk Havva’sı, arkeolojiden ve tarihi kayıtlardan belirdiğine göre, İç-Asya’nın kuzeyinde, yüksek ve karlı zirvelerin eteğinde, çam ve kayın ağaçlarının bittiği bir sahnede doğdu. Bu iklim güneye doğru geniş bozkırlara açılıyordu. Milattan önceki bin yılın başında İç Asya’daki hayat şartları belki yeni bir göç akını neticesinde birden değişmişti. Daha önce küçük çapta çiftçilik eden ve muhtemelen maderşahi bir nizam içinde yaşayan toplumlar, çobanlık ve yarı-göçebeliğe başladı. Kış mevsimi surlar içindeki kışlaklarda geçiriyor ve baharlarda sürüler ile otlaklara gidiyorlardı. Tarihi asırlara (Miladi Beşinci yüzyıl sıraları) uzayan bu devrede Türk kadının şahsiyeti çift vechede gelişti. Kış aylarını ocak başında eski Türkçe tabiri ile “evçi” (ev-kadını), anne ve aşçı fakat ateş ibadeti ile de vazifeli olarak geçiriyordu. Ana-tanrıca Umay bu kadın hükümdarlara mahsus bağdaş oturuşunda taçlı bir kadın görülmektedir. (Lev. I/a). Bu levhada Umay’a kurban takdim edilmesinin gösterildiği sanılır. (lev. I/a)</p>



<p>Bahar gelip sürüler otlağa çıkarken kadınların yaşayışı değişirdi. Onların da günlük hayatında at üstünde çobanlık etme; düşman bir boyun saldırısına karşı koymak veya ondan kaçmak; sürüler çalınır ise avlanarak geçim temin etmek gibi haller olağan idi. Bütün bir boyun yok edilmesi ile bitebilen hücumlardan korunmak için “er”lerde bulunan vasıflar gerekiyordu. Türk “kam-hatun”ı (kadın şaman) mensup olduğu “boy”u düşmanlara karşı savunacak bir er oğul için savaş tanrısına yalvarırdı. “Kam-katun” lar saç örgülerini taç gibi savunarak döne döne ayin yaparlardı. Bu görünüş kadim İç Asya’da bayrak alemi olarak da kullanılan tunç maskelerde belki temsil edilmişti (lev. I/b) “Kam-katun” ayin sırasında davullar çalınırken ilahiler söyler ve “yer-suv (su)” “kut”larını (ruhlarını) yardıma çağırırdı. Neolitik çağa ait bir mezardaki ceset ile onunla birlikte gömülen eşyaya dayanarak yapılan resim kadim “kam-katun” ların görünüşünü aks ettirmektedir (lev. I/c). “Kam-katun” ların bazı mezarlarında altından ve renkli taşlar ile murassa olabilen taçlar da bulunmuş. Fakat kadınların çoğu, erkekler gibi süslü olmakla beraber faal hayat şartlarına uygun bir kıyafet giyiyorlardı. Kadim sanat eserleri ve tarihi Türk devri kayıtlarına göre evli kadınlar erkeklerden farklı olarak yüksekçe bir başlık giyiyordu (Erkekler “börk” veya, merasimlerde, “çalma” denen baş-bağını kullanırdı). “Sin” denen mezar heykellerinde (lev. IV/a) ve duvar resimlerinde (lev. V/b) görüldüğü üzere kadınların merasim elbisesi uzun idi.</p>



<p>Türkçe ve Kök-türk harfleri ile yazılı taş üstünde kitabelerde olduğu gibi edebiyat ile tarih, ilk Türk kadınlarının hayatını kadim devirlerin bir uzantısı olarak anlatmaktadır. Asırlar boyu süren çetin hayat şartları kadın şahsiyetine güçlü bir veche vermişti. Türklerin efsanevi anası bir “Böri” (Kurd) tanrıca, veya semavi bir “Böri” nin eşi olarak tasavvur ediliyordu. Efsanevi ana, sanatta temsil edilince bir duvar resminde “Böri” şekli de olan çıplak bir genç kadın gösterilmişti. (lev. II/a) Halk arasında efsanevi ana’nın tunç heykelciklerinde ise genç kadınını başında Tulga bulunuyordu (Lev. II-b). “Er” ler gibi Türk kadınları da ölünce binek atları ile birlikte gömülüyorlardı. Miladi IX. Asırdan bir mezarda at üstünde kadın cesedi bulundu. Bazı Türk boylarında nişanlanmak için müstakbel gelini güreşte yenmek gerekiyordu (erkekler de yenilebilmekte idi.) Yedinci, veya sekizinci asırdan bir gümüş tepside (lev. IV/c), Dede Korkut destanlarında Bamsı Beyrek ile Banu Çiçek’in nişan güreşinin temsil edildiği zannedilir. Serbest tavırlı bulunmakla birlikte Türk kadınları iffet sahibi olmakla ün salmışlardı. Zina suçu olursa erkek suçlu cezalandırılırdı.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>II – Kök-Türk ve Uygur çevresi</strong></p>



<p>Altıncı asırda Kök-Türk boyu Doğu’da Çin sınırlarından Batı’da Karadeniz’e ve Güney’de Hind ile Fars’a kadar uzanan bir devlet kurdu. (550-745). Onlardan hemen sonra Türk dünyasının başına 745-1377 arasında Uygurlar geçti. Fakat Uygurlar Doğu yönünde hakim bulunurken Batı Türkistan ise kendilerine Hakani Türk adını seçen ve muhtemelen Kök-türk sülalesinin ahfadı olan bir soyun (840-1220) idaresinde idi. (Modern tarihçiler bu hanedana Karahanlı demektedir) Orta Asya’da Türklerden önce başka ırklar da bulunuyordu ve bunlar büyük ölçüde Türkler arasında eriyecekti. Türk olmayanlardan Orta Asyalı İranlılar ve bugünkü Avrupa dillerine benzetilen Türkçe metinlerde ““ohri” denen bin lehçede konuşanlar başta geliyordu. Muhtelif dinler de Orta Asya’da yaygındı. Türklerin eski dinleri gök-yer, semavi cirmler ve unsurlar ile atalar ibadeti idi. İlaveten asgari altıncı asırdan beri milletler arası dinlere girdiler. Hindistan ve Nepal’den gelen Burkan dini Orta Asya’da aldığı hususi veche içinde Türkler arasında çok yaygın olup pek ehemmiyetli bir sanat ve edebiyat ortaya çıkardı. Bir Uygur Hakanın Sekizinci asırda kabul ettiği Mani dini ile Parth-Babil sanatı ve kosmolojisi tesirleri de Türk kültüründe epeyi eser vücuda getirdi. Orta Asyalı İranlıların dinlerinden Zurvan ve Mazda mezhepleri dahi Türkler arasında taraftarlar bularak hatıraları kültürümüzde kaldı. Nesturi ve Latin mezheplerindeki Hristiyanlık daha az olmakla beraber edebiyat ve sanatta bazı izler bıraktı.</p>



<p>Kadın şahsiyetine gelince altıncı asırdan beri tekerrür ede gelen Doğu Asyalılar ile evlenmelerini ve hem Hint hem Çin üzerinden Türklere gelen Burkan dininin tesirleri bilhassa yüksek sınıflarda yeni cereyanlara yol açmıştı. Kadınlar hakkındaki değer mefhumları değişmekte idi. Cereyan Doğu’da başlayarak gittikçe Batı’ya da yayıldı. Efsanevi Ana’nın güçlü şahsiyeti ve Europid vechedeki görünüşü (Lev. II/b) mazide kalıp Burkan dinindeki şekilleri ile Doğu Asya ile Hint güzellik ve davranış ülküleri benimsenmeye başladı. Türklerin aksine olarak Burkan dini çerçevesinde Çin ve Hint’de yüksek tabakalarda yaşayan kadınlar toplumun idari işlerinde faal değildi. Saray hanımlarından güzel ve zarif olmaları istenmekte idi. Burkan dini normlarındaki güzellik tasavvurunun Türkler üzerindeki bu tesiri bin yılı aşarak Selçuklular ve Osmanlılara kadar sürecekti. On sekizinci asırda bile Şeyh Galib, güzellik ülküsünü <strong>“Nigarhane-i Çin ve Hotan”</strong> (Türkistan’da Burkan tapınakları olan il) <strong>“şanem”</strong> lerinde arayacak idi. Dokuzuncu ile onbirinci asırlardan Türk edebiyatındaki Çin nazeninlerini ve Hint rakslarının inhinalarını andıran tasvirler bu güzellik hayaline şekil vermişti. Türkçe “oğluna” (nazlı) denen güzelin ince beli olup “artuç dalı” gibi salınarak yürümekte idi. “Tamga” adı verilen manalı el hareketlerini tezahür ettirecek gibi ince uzun parmakları vardı. Yüz ayın ondördü kadar toparlak ve ak, gözler Uzak-Doğu vechesinde çekik fakat burun Çin tipolojisinin aksine uzun olarak tasavvur ediliyordu. Nisbeten yayvan burunlu Çinlilerin geleneğinde daha Europid vechede ırkların İç Asyalıların ve Türklerin bir hususiyeti olarak çekik ve tümsekli buran işaret edilmekte idi. Hem edebiyatta hem de sanatta kanun seviyesine çıkarılan güzellik tarifi Türk budist eserlerinde de mabut ve hükümdar soyu mensuplarının tasvirlerine teşmil edildi. (lev. V/a,b). Bazı yüksek mertebeli hanımların ağırlaşmış vücut nispetleri ise Türk ressamının değişmeyen gerçekçi tarzının bir tezahürü olabilirdi. Daha mütevazi kimselerin resimlerinde (lev. V/c), indi kanunlar ile bağlı olmayan sanatkârlar şahsi hususiyetleri iyice belirtmekte idi. Mani rahibeleri resimlerde <strong>“ürün ton”</strong> denen ak elbiselerinden tanınmaktadır (lev. VI/a). Bir duvar resminde ise Hıristiyan Nesturi mezhebine mensup bir genç kız görülür. (lev. VI/b)</p>



<p>Asgari Dokuzuncu asırdan beri kadın süslenme eşyasına münhasır bir çok kelime Türkçe’ye girmişti: Her türlü kimisi çıngıraklı olan mücevherler; taçlar (Didim); yaka şeklinde gerdanlıklar (bakan); yüzükler, bilezikler; ipekler ve dibâ’lar; altın ile işlemeli olabilen bürümcükler; <strong>“bağırdak”</strong> denen ve beli sıkan cepkenler; milliyete, mertebeye işaret eden veya kozmolojik kanunlar ile alakalı temsili renk ve şekiller nice kıyafetler; düzgün, yanağa ben resmi yapmak için kullanılan allık adları da bu meyanda idi. Uygur hanımları başlarına bir al bürümcük takar ve evlendikten sonra başlık giyerdi. Temsili renkler hakkındaki kaideler zaman il unutulmuş olacaktı. Kaşgari’ye göre güzelliğine güvenen kadınlar al giymekte zeka oyanlar ile temayüz etmek isteyenler ise mor renkleri seçmekte idiler.</p>



<p>“Katun” lar (Hatunlar) kelimenin eski manasında hükümdar annesi veya eşleri oğulları veya kocalarının yokluğunda “ terken” ünvanını ile devleti idare edebiliyorlardı. Uygur hatunu hükümdarlık renginde al elbise ve altın bir başlık giyip merasim ile tahta çıkarılır ve böylece “kut” almış olurdu. Hükümdar ile birlikte hatun tasvirleri de bazı sikkelerde gösteriliyordu. Böyle bir sikkede Hatun yüksek başlığından bellidir. Uzun saçlı, bıyıklı şahsın hükümdar olduğu anlaşılır. (lev. II/a). Hatunların maiyetinde atlı kadın okçular da bulunabiliyordu. Kök-Türk devrinden bir duvar resmindeki düğün alayında atlı genç kızlardan bir bölük takvir edilmişti. (lev. II/a). Altıncı asırda 550-82 arasında kuzey Çin fağfuru ile evlenen Türk Hakan kızının gelin alayında Orta Asyalı ve Türk musikişinaslar ve oyuncular da gelmişti. Bunlar Orta Asya ve Kök Türk musikisini Çin’e tanıttılar. Çin tarihinde bir Türk kadın şarkıcının da adı geçmişti. Bir Uygur resminde görüldüğü üzere (lev. V/d); Orta Asyalı ve Türk oyuncular bir ayak ile top üzerinde muvazene halinde olarak durmadan dönerlerdi. Resimdeki oyuncu bugünde Türklerde olduğu gibi elinde mendil salmaktadır (mendilin eski Türkçesi; “ületü”)</p>



<p>(Gök ibadeti sırasında, vecd halinde de dönerek rask edilirdi. Bu, ibadet tarzı, muhtemelen İslami devirlerdeki “sema” ayinin ilk belirtilerinden idi.)</p>



<p>Kadınlar toplum hayatında yer alıyordu. Hükümdar sülalesi mensupları elçi vazifesi de görebilirdi. Kardeşi Hakan’ın bir Çin fağfurunun kızı ile evlenmesi teklifi ile Kutlug Bilge ünvanlı hanım, elçi olarak Çin’e gitmişti. Hükümdar onu yemeğe davet edince ancak tercüman aracılığı ile konuşulabilmişti. Ziyafet sırasında uygulanacak teşrifat usulleri önceden karara bağlanmış ve her iki taraf mertebelerine uygun muamelede israr etmişlerdi. Çin hükümdarı bir hediye takdim ettiği anda Kutlug Bilge de ayağa kalkıp eğilmekte idi.</p>



<p>Uygur kadınlarının bilhassa hayır işlerinde faal oldukları Budist manastırları yaptıranlar arasındaki isimlerden anlaşılmaktadır. Budist manastırlarda mektep ve hastahane de bulunuyordu. Hayır sahiplerinin resimleri manastır duvarlarına diziliyordu (lev. V/a,b,c.).</p>



<p>Diğer bazı resimlerde ziyafet sırasında kadeh (“tolu”) ile hükümdara ve amirlere sadakat andı içmek merasimi tasvir edilmişti. Bu sahnelerde kadınlar da görülmektedir fakat onların andı başka manda olabilirdi. Yedinci veya sekizinci asırlardan bir resimde gelin ile güveyin düğün şerbeti içmesi temsil edilmiş olabilir (lev. II/b). Bu resimdeki “terinçek” denen kolsuz örtüye burunmuş genç-kızların Türk olduğu sanılmakdatır. Tabgaç sülalesine ati (türk asıllı) resimlerde ve Türk kadınlarının tasvirlerinde de “terinçek” görülmektedir (lev. I/a, II/b)</p>



<p>Kök-Türk Devleti’nin Batı ve Güney sınırlarında dahi Sasani, Fars ve Bizans sülaleleri ile evlenmeler oluyordu. Çinli anneden doğmuş ve Uzakdoğu vechesinde bir Hakan kızı Altıncı asırda I. Husrev Anuşirvan ile evlenerek IV. Hurmizd’in (579-909) annesi olmuştu. İran edebiyatındaki Çin veya Türk Hakan kızı şahsiyetinin bu suretle doğduğu anlaşılmaktadır.</p>



<p>Kök-türk Sülalesinin Hazar kolundan iki hanım Doğu Roma Kayser’leri ile evlenmişlerdi. İlki 695’de, II, Justinianus’un eşi olup vaftiz olunca Theodora ismini almıştı. Türkçe adı bilinmemektedir. Kırım’da sürgünde iken Justinianuse gösterdiği vefadan dolayı İstanbul’da heykeli dikildi. İkinci Hazar hanımı 732 de V. Constantinus ile evlenerek giydiği elbiseye verilen Rumca tsitsakion tabiri ile adının Çiçek olduğu bilinmektedir.</p>



<p>Araplar, altıncı asırdan beri ilk önce Kafkasya’da daha sonra Orta Asya’da Türkleri yakından tanımaya başlamışlardı. Türkistan’daki Buhara eyaletinin bir kadının idaresinde bulunması Arapların bilhassa alakasını çekti. Buhara Hatunu Kabaç da eşi ile birlikte sikkelerde temsil edilmişti. (Le. II/c). “Türk Melik’i” olarak tarihe adı geçen eşinin yenilip Buhara’yı terk etmesi üzerine Kabaç Arap ordusunun başındaki Kutaybe ile anlaşmıştı. Onun yardımı ile başka beylerin hücumlarına rağmen Buhara’yı kendi idaresinde tutabildi ve daha sonra oğluna devretti.</p>



<p>Yine Sekizinci asırda Fargana hükümdarı Arslan Tarkan’ın annesi Araplara elçi olarak gitti. Bu Hatun Arapları tenkit ile devlet idaresi hususundaki Orta Asya geleneğini onlara anlatmıştı.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>III – İslami devri</strong></p>



<p>İslama ihtida eden ilk Türk kadınlarından biri Kök-Türk sülalesinin Hazar koluna mensup idi ve 762 yılında, Kafkasya’daki Arap valilerinden Yazid İbn Usaydu’s-Sulami ile evlenmişti. Hazar hanımının gelin alayında kapıları altın levhalar ile süslü ipekli otağlar ve altın tahtlar bulunuyordu. Hanım İslam şehrine girmeden Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenmek ve eşinin dinine girmek istedi. Maksad hasıl olunca, hançerini Yezid’e yolladı. Böylece yanına emniyet içinde yaklaşabileceğine işaret ile Yazid’in gelmesine izin vermekte idi.</p>



<p>İslam ne bu Türk kadınının ne de diğerlerinin haklarını azaltmadı. Erken devirde İslam henüz peygamber devrindeki vechesini korumakta idi. Müslüman kadınlarının baş-örtüsü ise bir iffet timsalinden ibaret ve kadınların korunmasına matuf idi. Peygamberin hayatı yıllarında Müslümanlar gayr-i müslimleri ile aynı yerlerde yaşıyorlar ve İslam’dan önceki adetler gayri-i Müslimler arasında devam etmekte idi. Fakir ve himayesiz olan kadınlar tecavüzlere maruz bulunuyordu. Örtülü kadınının ise Müslüman olduğu ve dindaşlarından himaye göreceği bilinebilmekte idi. Gerçek şu idi ki İslâm kadınların haklarını belirten ir hukukî nizamı kurmuş bulunuyordu. Halife Ömer’in Mekke için söylediği şu sözler, belki kadim dünyanın hepsine teşmil edilebilirdi. <strong>“ ancak İslam’dan sonra Allah’ın onlardan bahsetmesi üzerine, kadınların da bizden isteyebilecekleri haklar olduğunun anladık”</strong>. Ayetler ve onların Peygamber tarafından şerhi olan hadisler kadınların haklarının tafsil ederken Allah katında erkeklere müsavi olduklarını tasrih ile erkeklere ancak aileye bakmadan sorumlu aile reisi olarak “tek derece” üstünlük tanımakta di. Kadınlar eşlerini seçmekte isterler ise tek eş olarak kalmak şartını koşabilmekte mirasa girebilmekte ve servetleri ile kazançlarının müstakil olarak idare edebilmekte idiler. Peygamberin onları okumağa teşviki ile ilk nesil müslüman kadınları bilhasa hadis, tefsir, fıkıh gibi sahalard, muvaffak olmaya başlamıştı. Hafız Umm Varaqa evini mescid olarak açınca peygamber onu iman dahi tayin etmişti. İlke ikinci nesil Müslümanlar arasında birkaç kadın-gazi çok sayıda şaireler ve siyasi şahsiyetler ardı. Peygamberden sonra İslami bölen üç başlıca cereyanın (Ali evladını veya Emevi’leri tutanlar ile Harici’ler) en faal taraftarları kadınlar idi. Böylece Türk kadının erken devirdeki İslami çevreye uyması için başını örtmesi yetiyordu.</p>



<p>İslam Türk dünyasının Güney-Batı sınırlarında başlayıp en Doğu’ya kadar sekizinci ile on beşinci asırlar arasında gittikçe yayılarak Türklerin başlıca dini olurken “terken”lerin imtiyazlarına da son verilmedi. Arap kaynaklarında Baniçur denen ve asli şekli belki Bay Çor olan sülale Abbasi valileri olarak Belh ilini idare etmekte idiler. Bunlardan “Abbas oğlu Davud (847-71) adı masallara geçecek bir sarayın inşasına başlamış ve o kadar dalmıştı ki vilayetin işlerini Hatun’una bırakmayı istedi. Hayırseverliği ile ün salan bu Hatun halkı sıkmadan vilayetin vergisini ödeyebilmek için mücevherler ile süslü elbisesini Bağdat’a yollamıştı. Hatun Türk kadınlarının Uygur devrinde ve daha sonra da Selçuklular ve Osmanlılar da devam edecek geleneğinin yaşatarak nice imaretler de yaptırmıştı.</p>



<p>Onuncu asır başında, devrin iki Türk devletinden Hakani’ler (Karahanlı) İslamı kabul ettiler ve az sonra Orta Ve Batı Türkistan’da ilk büyük İslami Türk medeniyetinin kurucusu oldular. Bu sülalenin kızları <strong>“Türk Hakanları”</strong> soyuna mensup olmakla “terken” ünvanın asli sahibi sayılıyordu. Kaşgari’nin naklettiği manzum bir dilekçe bir “terken” den yeni iş isteyen bir kişinin hatırasını aks ettirmektedir. Hakani sülalesinden hanımların bazısı Türkistan’ın Güneyinde yeni devletler kuran Türk sülaleleri ile evlenmekte idiler. Hakani devrinde (840-1220) yeni sülalelerin başlıcaları bugünkü Afganistan’da merkezi bulunan Gazneliler (962-1186) ve Orta Asya’nın güney bölümü ile Arap yarım adasına Azerbaycan’a Fars’a ve 1071’den sonra Anadolu’ya hakim bulunan Selçuklular (1037-1194) idi (Dihli Sultanları, Mısır ve Suriye Memlukları ile osmanlılar, kendi çevrelerinde, 1205, 1259 ve 1299’da idareyi ele alacaklardı). Selçuklu Melikşah’ın (1072-92) eşi olan Hakani soyundan Terken Hatun teretdüd etmeden üvey oğluna karşı askeri hareketa geçmişti. Türkistan’da “terken” geleneği o kadar canlı idi ki Harizmşah Tökişoğlu, “Alâu’d-Din Muhammed (1199-1220), karşısında rakip olarak, anasını da bulmakta idi. “Terken”lerin kendi maiyeti, divani ve ordusu bulunurdu.</p>



<p>Yakın-doğuda ise Nizamı-l-Mulk’un naklettiğine göre Türklerin aksine bir temayülde bulunan Sasaniler kadınları siyasete karıştırmamıştı. Kadınlara menfi gelenekler Türk “Terken” lerine karşı itirazlara yol açıyordu. Yine de “terken” ler bir müddet dayandı. Kronolojik sırada birkaç misal verilebilir: Tuğrul Bey’in (1037-63) eşi Altun Can Hatun hükümdarın yokluğunda yapılan bir hücumu kendi ordusu ile geri durdurabilmişti. Hatıra ilk gelen diğer kadın naibe ve hükümdarlar arasında şunlar da vardı; Şam Atabeği Tuğ-Tigin oğlu Böri’nin (1182-31) eşi Merd Hatun; Birkaç yıl müstakilen hükümdarlık eden Dihli Sultanı İl tutmuş’ın kızı Raziye (1232-35); Eyyubi’lerden Salih Necmuddinin dulu olup Türk Memluklarınca naibe tayin edilen ve böylece Türk memlukları devletini siyasi sahada faal Türk kadınlarından bahsediyordu. Akkoyunlu sülalesinden Erdebilli Şah İsmail’i dünyaya getiren alemşah Begum bir rivayete göre siyasi anlaşmazlıkları mezhep ayrılıkları ile alevlendirmişti. Hükümdarlara mahsus şekilde kenarı oniki çiçekli olan bir Kızıl-baş tacirini başına giyerek “Alevi Azerbaycan Türklerini” sunni mezhebine karşı kışkırtmıştı.</p>



<p>Osman padişahları ondürdüncü ve onbeşinci asırlarda komşu devletlerdeki Türk ve yabancı sülalerden kız alıyordu. Bu hanımların siyasi tesirlerinin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Osmanlıların odalıkları (H. 1057/1647 deki gibi istisnalar dışında) hükümdar eşi payesinde değildi. Ancak en gözdeler “haseki” olabilmekte ve oğlu padişah çocuk yaşında ise devletin idaresinde sadr-ı azam ve padişah’ın hocası ile birlikte valide-sultanda söz sahibi oluyordu. Valide-sultanlar arasında vakanüvisler bilhassa şu adlar üzerinde durur: Nur-Bânû (ölümü 1650); Tarhan (veya Turhan) Hadice (ölümü 1682). Çok beğenilen bu sonuncusu dışında Osmanlı tarihçileri kadınların sarayda hizipleşmeğe ve rüşvete müsaade ettiklerini ve böylece isyanlara hatta ihtilallere yol açtıklarını ileri sürmektedir. Valide-sultanların oğullarına tavsiye ettikleri “müsahibe”lerin (kadın müşavirler, sohbet arkadaşları) bazısı da aynı sebepden suçlanır. Fakat III. Murat’ın (1574-95) “müsahibe” si Can-feda o kadar faziletli ve nüfuzlu idi ki rivayete nazaran padişahın dört başlıca müşaviri arasında yer almakta idi. Can feda sert fakat adil bir tutum ile yolsuzluklara set çekiyordu.</p>



<p>İstanbul’daki iki sokak Can-fedâ Hatun adını hala taşır fakat o sokaklardaki Can-feda’nın emaretleri Üstad İbrahim Hakkı Konyalı’dan öğrendiğime göre son yirmibeş yıl içinde yıkılmış. Üçüncü Mehmed (1595-1605) “musahibe” si Raziye gölgede kalan bir şahsiyet olmuştu. I. İbrahim ve IV. Mehmed hizmetindeki Şeker-pare ve mülki (veya Meleki) adlı hanımlar ise rüşvet ithamları altında kaldı. Şeker-pare 1648’de Mısıra sürüldü. Diğer 1655’deki isyan sırasında eşi ve yolsuzluk isnad edilen başka vezirler ile At-meydanında bir ağaca asıldı.</p>



<p>Türk kadınlarının şefkatli geleneği Selçuklu ve Osmanlı asırlarda da devam etmişti. Anadolu’daki en eski hastahanelerden birinin 1206 da kurucusu olan Gevher Nesibe gibi Osmanlı hanımları da nice hayır abideleri, camiler, medreseler, mektepler vakfetmişlerdi.</p>



<p>Onüçüncü asırda ve daha sonra yaşayan Türk kadınları da hem İslami hem gayr-i müslim (Uygur ve Öngüt) çevrelerde ilahiyat, tasavvuf, edebiyat, sanat, maarif gibi dallarda mevkii sahibi olabilmişti. İslami muhite dönünce ilk olarak 1258-82 yıllarında Kirman hükümdarı olup emsalsiz Kuran hattatlığı şöhreti ile de temayüz eden Turhan (veya Turkan, yahud Terken) Hatun akla gelir. Bu Hatun’un hattı Yakut uslubunda idi. Kara-Hitay neslinden yani Moğol veya Tunguz olmakla beraber bu hanım ve ailesi Harizmşahlar hizmetinde olup Türkler arasında yetişmişti. Türkiye’de de Selçuklu ve erken Osmanlı devrinde toplum hayatına yön veren üç teşekkülü arasında “Gaziler” ve “Ahi” lerden sonra Aşık-Paşa-zade “Bacı”ları anılmaktadır. Bunlardan Hacı Bektaş müridi Fatıma Bacı kadınların da faal olduğu fakat Yeniçerileri de içine alan Bektaşi tarikatının kurucularından idi. Bir diğer hanım Selçuklu sultanı I. “a-lau’d-din (1215-36) hizmetindeki, Hvarizmili Bibi Müneccime, ilmi ile o kadar tanınmıştı ki tarihçi oğlu İbn Bibi onun adı ile biliniyordu. Selçuklu şairesi Erguvan Hatun ise kendisi derecesinde iyi şair olmayan eşi ile Selçuklu hatunlarının görünüşü Kubad-abad sarayı çinilerinde tasvir edilmişti. (lev. VII/a,b,c).</p>



<p>Aynı asrın sonunda Memluklar çevresinde Moğol ordularını durduran Baypars’ın kızı Tazkar-pay (ölümü 1314), ilahiyat ve tasavvufda şöhret kazanmıştı. Mısır’da 1250 de kurduğu Ribatu’l-Bağdadiyya kadınlara mahsus yatılı bir medrese vasfında idi. Hadis ulemasından İbnu’l Hacaru’L-Askalani bilgin hem zamanları arasında fıkıh ve tasavvuf salalarında tanınmış bir Tükmen ailesine mensup Şşd (?) adlı hanımı (ölümü 1386) da saymıştı. Tecvid usullerine göre Kur’an-ı Kerim okuyan (kâri) ve Hadis ilminde alim Suriye’de yaşayan Ay Melek de (ölümü 1412) adından anlaşıldığı gibi Türk olmalı idi.</p>



<p>On dördüncü asırda Türkiye’ye dönülür ise I Bayezid (1389-1402) devrinde ilahiyat müderrisi olan “Ayşe, Fatıma ve Selma adlı üç kız kardeş ile karşılaşılmaktadır. Bu hanımlar perde arkasından talebelere ders verirdi.</p>



<p>On beşinci asırda Türkiye’de bilhassa şaireler yetişti. “Aşık Çelebi, hem şiir istidadı hem de güzellik bakımından en tanınmışları olarak Mihri ile Zeyneb’in adlarını vermektedir. İki şaire arkadaş olmakla birlikte ayrı temayülde idiler. Mihri evlenmeyi emri altına girmek saymakta idi. Fakat İskender adı veya Remzi ile andığı şahsa karşı ibtilasını meşhur bir beyt ile ifade etmişti. Zeynep ise tasavvuf feleklerinde ilham arayarak kadınların dünya süsüne olan meylinden vazgeçip erkekler kadar istiğna sahibi olmak istediğinin söyle söylüyordu:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Zeyneb, ko meyli zinet-i dünyaya, zen gibi,”</p>
<p>“Merdane var, sade olup, terk-i ziver et!”</p>
</blockquote>



<p>Onaltıncı asır şairesini Tuti Kanuni Süleyman (1520-66) sarayında yetişti ve Baki (1526-99) ile evlendirildi. Baki’nin hanımını “Tuti” kuşundan ziyade kargaya benzeten şiirine karşılık Tuti “sultan’uş-şu ara”nın sevimsiz bulduğu çehresinin tasvir eden bir nazire yazmıştı. Aynı asırda Hubbi’nin sohbeti iki padişahı devlet işleri ile uğraşmağa davet etmekte ve halkın bahtından yaradan huzurunda mesul olduğunun ona hatırlatmakta idi.</p>



<p>On altıcı asır kadınlarından belki saray çevresine mensup olanların tasvirleri, I. Ahmed’e (1603-17) ithaf edilen bir murakka’da görülmektedir. (lev. VIII). Kadim devirden beri değişmeyen Türk elbiseleri ve Belli’nin İstanbul’da onbeşinci asırda resmettiği mahruti hotoz il tasvir edilmişler. Servi ve bahar çiçekleri dallarının altında etrafında nedimeleri ile elde kitap tutarak oturan hanım (lev. VIII/a), bahsi geçen hem zaman şaireleri hatırlatmaktadır.</p>



<p>On yedinci ve on sekizinci asırlarda da Türkiye’de dikkati çeken kadınlar ve yine şairler ile din alimleri belirdi. Sıtkı mahlasını kullanan Emutullah (öl:1703) eseri olan ilahiler ile de tanınmıştı. Ani Fatıma (öl: 1711) ise, ceddi sa’deddin Efendi dolayısı ile ilmiyye sınıfına mensup olup hatta bu imtiyazı oğluna da geçirmiş bulunmasına rağmen dünyevi iştiyakları kuvvetli bir şairane ifadeler ile terennüm ediyordu. Zübeydet’ul-Kostantiniyye diye meşhur olan hanım fıkıh ve ilahiyat ilimlerine hayatını tahsis etmiş fakat bir de divan terkib etmişti. Zübeyde’nin daha çok tanınan kızı Fitnat, Ragib Paşa (öl: 1762) nın edebi çevresinde temayüz etmiş; I. Mahmud (1734 -54) ile I. Abdu’l-Hamid için de, “bahariye” ler yazmış ve abidelerin inşası münasebeti ile, manzum tarih düşürmüştü. Fitnat’ın divanı mükerrerer basıldı.</p>



<p>İstanbul hanımları 1725 tarihli bir ferman ile ağır suçlamalara muhatab oldu. Sultan III. Ahmed, ev hanımlarını “kafir” kadınları ile saz çalıcıların ve oyuncuların kıyafetine benzer şekilde süslenip sokaklarda gezmek isteyerek eşlerini iflasa sevk etmek ve aile ocağının yıkılmasını sebep olmak ile itham ediyordu. Levni nin (öl: 1732) tasvir ettiği hanımlar gerçekten, pek süslü ve işvekarlığa mail gözükmektedir (lev. IX, X) Nedim’in şiirindeki cazibeli fakat merhametsiz “sanem”ler, “pençe”lerinin “çak-çak” ı ile şairin kalbini de oynatan rakkaseler sanki Levni’nin resimlerinde sıralanmıştır. (Lev, IX, X/b). Kadın musikişinaslar heyeti tasviri ise (lev. X/a), yarım asır sonra III. Selim’in (1789-1807) sarayında temayüz edecek olan ve hassa nağmeleri günümüze kadar icra edilen Dilhayat’ı hatırlatır.</p>



<p>Sultan III. Ahmed’in kendi israfı neticesinde çıkan 1730 ihtilaline rağmen zevkperestlik İstanbul’da on sekizinci asrın sonunda da devam etmekte idi. Leyla adlı bir şairenin ilki Hamid kızı Leyla (öl: 1847), on dokuzuncu asrın yarısına kadar yaşamış fakat gençliğinde on sekizinci yüzyıldaki İstanbul’un hafif-meşreb havasında kalmıştı. Leyla şöyle diyordu.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“İncitmiyesün, ahbabını, incinmiyesün”</p>
<p>“Bu alem-i fanide zerafet budur işte”</p>
<p>“Kıl meclisi amade, ne derlerse desünler”</p>
<p>“İç, dilber ile bade, ne derlerse desünler”</p>
<p>…… …..</p>
<p>“İç badeyi, gülşen’de, ne derlerse desünler”</p>
<p>“Alem’de sen eğlen de, ne derlerse desünler”</p>
<p>Aynı Leyla, hayatının sonunda, nedamet’e düşerek, bir münacat yazacaktı:</p>
<p>“Huzura varmağa bar-ı günahdan yok mecalim, ah!”</p>
<p>“Şebabet’de dönüb kaddim kemân’a, ya Resulallah!”</p>
</blockquote>



<p>On sekizinci asrın sonundaki Osmanlı hanımları Fazıl Hüseyn’in (öl. 1825) Zenan-name sinde anlatılacak ve o devirde rayicde olan Avrupa teknik usullerinin tesirindeki resimler ile tasvir edilecekti (bir tahmine göre, ressam, Şani-zade “Ataullah’ın tarihinde adı geçen Halim-zade Fethi idi). Muhtelif Osmanlı vilayetlerinde bulunanlar ve Türkiye’ye gelen frenk kadınları ile birlikte metinde ve resimlerde Anadolu’da ve İstanbul’da yaşayan hanımlar da tarif edilmiş. “Fatin” kimselere hitab eden Fazıl Hüseyn, “alacalı” Anadolu gelinlerini yontulmamış (elmas) gibi “şivesiz” bulunuyordu. Fakat “iklim-i nezaket” ve türlü sanat ile fenlerin merkezi “İslambol’un kadınlarını”, “dünyanın güzellik maye’si”, “zevk ve zerafet” sahibi saymakta idi. Ona göre bu şehirlerde, gümüş yüzük kaşı içinde yakut gibi evlerde gizli güzelleri çoktu. Fakat aşufte” lik niyetliler de eksik değildi. Bunlar sanki hasta imiş gibi küçük adımlar ile dadılar ve cariyeler nezaretinde çarşıya gider imiş. “Flatuni” (eflatun) feracesi üstünde titreşen çiçekli dal iğne ile süslenmiş olarak anlatılan “aşüfte” meyilli hanımın mir de resmi verilmiş (lev. XI/b). Şair hanımın yapmacıklı şivesini dahi taklit etmiş. İhtiyarlamış “aşüfte”ler ise “itr-şahi ve rastık” yardımı ile göze çarpmağa devam etmek isterler imiş. Zevk ehline mensup bir çiftin mahallenin basınına uğradıkları da aynı yazmada tasvir edilmiş.</p>



<p>Çoğunluğun tehevvürüne rağmen on dokuzuncu asırda zevkperestler aynı hayata devam ediyordu. Bunlardan biri şaire Nigar Hanım’ın (1862-1918) zevci İhsan devrin meşhur “alüfte”lerinden Cihan-yandı Lütfiye’yi kendi hanımının edebi sohbet toplantılarına tercih etmiş olmalı ki Avrupa tekniğinde yağlı boya ile Lutfiye’nin resmini yapmış (lev. XI/b) ve Nigar’dan ayrılmıştı.</p>



<p>Şiir sanatının on dokuzuncu asırlardaki mümessillerinden, 1809’da doğan Sırri ile 1878 sıralarında yaşayan (ikinci) Leyla (İsmail kızı) Türkiye’de o asrın temayülü olan melali ifade ediyorlardı. Sırrı şöyle derken:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Benim gönlüm kızıl gül bağçesi-veş, tob-tolu kan’dır”</p>
<p>“Açılmak ihtiyar etmez, eğer yüzbin bahar olsa”</p>
<p>Leyla, sanki onun ifadesini itmam ediyordu:</p>
<p>“Felek gevherdir, o gûyâ, Bahr-ı Ahmer’den geçer”</p>
<p>“Yekten olmak isteyen, o gül-bendenle, ey gönül”</p>
<p>“Pirihen-veş, sinesin çak eyleyüb, serden geçer.”</p>
</blockquote>



<p>Tasavvuf yolunda gidenlerden ikisi ise 1807’de doğan Şeref ile 1842’de dünyaya gelen (ikinci) Fitnat (Ahmed kızı) idi. Fitnat’ın istidadı yarım asır önceki kadınlardan Esma İbret’in zirveye erdirdiği hat sanatında da tezahür etmekte idi. Dini mevzular asırlardır kadınları celbe devam edegelmişti. Kız mekteplerinin çoğalması ve mektep hocalarının yetiştirilmesi ile V. Murad devrinde (1876) adı kaydedilen Ruveyde ile 1861’de doğan Fatıma-Zehra adlı muallimeler aynı zamanda hafız idiler.</p>



<p>Osmanlı medeniyeti on dokuzuncu asırda akşam saatine ermiş bulunuyordu. Muhtelif sınırlar boyunca savaşlar ve istilalar başlayınca Türk kadınının kadim haması geleneğine yine ihtiyaç duyuldu. Halbuki Beylikler devrinde Zu’l-Kadr oğullarının (1378-1480) kurmuş olduğu atlı kadın bölüğü gibi korunma teşkilatına Osmanlı devletinin cihangir asırlarında lüzum kalmamış ve mümasil kayıtlar tarihlerden silinmeğe yüz tutmuştu. Fakat felaketli günlerde yine kadınların cesaret ve sabır cevheri belirdi. Esasen, köy hanımları sessizce, gayret geleneğini yaşatmışlardı. Eşleri orduya gidince erkeklerin bütün işlerini yüklenmekte idiler. On sekizinci asrın sonundan kalma adı geçen eser, sanatkârlarca ekseri unutulan bu toplum tabakasını da tasvir etmektedir (lev. XII) Sonu gelmeyen savaşlar gittikçe kadınların yardımına yol açtı. Bu devirde şaire Zafer de (belki, 1876 da tek başına birkaç kişinin hücumuna silah ile karşı koyup, nişan alan Bosnalı kahraman Şerife’ye imtisalen), asker olarak 1878 muharebesine katılmak istiyordu. O yıl Plevne cephesinde Türk ordusu yedi ay süren muhasaradan sonra çemberi yararak çıkmak isteyince müdafaasız kalan kadınlar bırakılmak istememiş ve çocuklarını alıp ordunun arkasına takılarak düşman gülleri il, şehit edilmişlerdi. Doğu cephesinde Erzurum’da ansızın gelen bir baskına karşı koymak üzere şehir halkı minarelerden çağırılınca Nine adlı genç kadın da kucağındaki çocuğunu Allah’a emanet ile yardıma koşmuştu. İlk Dünya Harbi sonuna yaklaşırken erkeklerin çoğu askere alınıp idari makamlar belediye hizmetleri hatta hastahaneler yarı-boşalmıştı. Kadınların bu vazifeleri üstlerine almasına ihtiyaç doğdu. İstiklal savaşında, kadınlar, vatanın kurtarılmasında eş pay sahibi oldu. Köylüler cephane taşıdı. Okumuş sınıflar yapabilecekleri muhtelif işleri üstlerine aldılar. Harbin sonunda Atatürk Türk kadınının tam vatandaşlık mertebesini kazandığına işaret edince Cumhuriyet kanunları onlara bu hakkı bahşetti.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Kaynak:</strong></p>



<p>Emel Esin, Katun (Türk Kadını’na Dair) Erdem Cilt:7 Sayı:20 Ocak 1991 Sayfa: 471-483</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/katun/">Katun</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’un Fethi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-fethi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-fethi</guid>
<description><![CDATA[ İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek […]
The post İstanbul’un Fethi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64c034bcd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’un, Fethi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali</strong></p>
<p>Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi.</p>
<p>Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa’ya teslim edildi.</p>
<p>Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.</p>
<p><strong>Mora’ya Akın</strong></p>
<p>Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora’da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul’a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,</p>
<p><strong>Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi</strong></p>
<p>Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453’de Edirne’den üzerine hareketi hareket etti. Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti. Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)’ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.</p>
<p><strong>İstanbul’un Surları</strong></p>
<p>Topkapı sarayı’nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu’ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya’nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı’ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.</p>
<p>Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı’ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya’nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.</p>
<p>Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma’yı sevmediğinden payitahtını Bizans’a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya’yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine aldı. Yeni sur Haliç’teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı’nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii’nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara’ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.</p>
<p>Bizans’ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu – ki ondördüncü mıntaka addediliyordu – yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç’e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.</p>
<p><strong>Muhasara Esnasında Surların Hali</strong></p>
<p>Sultan Mehmed’in muhasarası esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.</p>
<p>O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad’ın İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler.</p>
<p><strong>İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi</strong></p>
<p>İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453’de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti. Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi.</p>
<p>Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti. Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz’den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti.</p>
<p>Galata’da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova’ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne’de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul’a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu.</p>
<p>Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul’a uğrayan ve Venedik’e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul’da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul’da alıkonulmuşlardı.</p>
<p><strong>İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti</strong></p>
<p>Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu. Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı’nın kuzey tarafına alınmıştı. Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi’sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi. Barbaro’nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü . Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir.</p>
<p>Pâdişâh karagâhı Topkapısı’nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi.</p>
<p>Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı’dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu.</p>
<p><strong>Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri</strong></p>
<p>İstanbul’un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi.</p>
<p><strong>Osmanlı Donanması</strong></p>
<p>Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli parçadan ziyade olduğu söylenen Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar. Bu donanma Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan’da Büyükada (Prinkipos) kalesini ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.</p>
<p><strong>Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri</strong></p>
<p>İstanbul’u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973’dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş’dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan’ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle Bizans’ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı. Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle artmış olduğuna şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.</p>
<p>Bizans’ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi. Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata’da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı. Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.</p>
<p><strong>İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı</strong></p>
<p>Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir. Bu suretle hazırlık tamamlanıp Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.</p>
<p><strong>İSTANBUL’UN FETHİ</strong></p>
<p>Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı. Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem’in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu.</p>
<p><strong>İlk Hücum</strong></p>
<p>Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç’e geçilememiştir.</p>
<p><strong>Deniz Muharebesi</strong></p>
<p>Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora’dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul’a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı . Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey’e emretti ; o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule’yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.</p>
<p>Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti . Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç’e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey’in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.</p>
<p><strong>Ordu Görüşmesi</strong></p>
<p>Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa’nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa’nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa’nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul’un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.</p>
<p><strong>Haliç’e Donanma İndirilmesi</strong></p>
<p>Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy”den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı.</p>
<p>Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç’e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç’e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi.</p>
<p>Padişah Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.</p>
<p>Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kat’î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy’le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu. Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.</p>
<p>Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi bir gece içinde (21 – 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa’ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır.</p>
<p>Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi, ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas’a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç’te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.</p>
<p>Donanmanın Haliç’e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.</p>
<p>Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemadiyen top ateşi altına alındı.</p>
<p><strong>6 Mayıstaki İkinci Hücum</strong></p>
<p>Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.</p>
<p><strong>12 Mayıs Taarruzu</strong></p>
<p>Bu mevzii taarruz 12 mayısta Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.</p>
<p>Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.</p>
<p><strong>İmparatora Son Teslim Teklifi</strong></p>
<p>Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:</p>
<p>1— Şehrin kendisine terki,<br>
2— İmparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,<br>
3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.</p>
<p>Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed’e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas’ın söylediğine göre Pâdişâh:</p>
<p>— “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi.</p>
<p><strong>Macaristan Kralının Elçisi</strong></p>
<p>İstanbul muhasarasının sonlarına doğru (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad’ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas’ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed’le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı.</p>
<p>26 Ocak 1453’de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik’in Akdeniz kumandanı Loredano’ya haber göndermişti ki Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.</p>
<p><strong>Ordu Müzakeresi</strong></p>
<p>Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed’i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarının yeni bir haçlı seferi yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid’in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu. Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul’a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa’nın mütaleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.</p>
<p>Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız’a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin’in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur.</p>
<p><strong>Umumi Hücum Hazırlığı</strong></p>
<p>Sultan Mehmed, deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zabtının zarurî olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti.</p>
<p>27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı. Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.</p>
<p>29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, vedalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı’da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik büyütüldü.</p>
<p>Çiftesütun’larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı’ndan Langa ve Samatya’ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç’teki donanma da Tahtakapı’dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar.</p>
<p>Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa’lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.</p>
<p><strong>Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı</strong></p>
<p>29 Mayıs gecesi başlayıp sabaha yakın saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.</p>
<p>Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti.</p>
<p>Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu. Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü. Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler. Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.</p>
<p>Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin’in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)’nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.</p>
<p>İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi. Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul’un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed’in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç’teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar. Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır.</p>
<p>İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi. İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.</p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi</strong></p>
<p>Yirmi iki yaşında İstanbul’u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya’ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih’in İstanbul’a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum.</p>
<p>“Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:</p>
<p>— “Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:</p>
<p>— “Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi.</p>
<p>Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin’in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin’in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:</p>
<p>— “Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?” dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi.</p>
<p>Kostantin’in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul’un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani’nin gemisiyle Mora’ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi; akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü.</p>
<p>Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul’un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar İstanbul’da kaldıktan sonra Edirne’ye döndü ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi.</p>
<p>İstanbul’un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/askeri-tarih/istanbulun-fethi/">İstanbul’un Fethi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Çağ Türk devletlerinde asayiş ve güvenlik olgusu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-cag-turk-devletlerinde-asayis-ve-guvenlik-olgusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-cag-turk-devletlerinde-asayis-ve-guvenlik-olgusu</guid>
<description><![CDATA[ GİRİŞ Orta Çağ Türk Tarihi, bilindiği üzere 375 – 1453 yılları arasını kapsayan bir dönemdir. Bu dönem içerisinde var olan Türk devletlerinin iç ve dış siyasetlerinin en belirleyici unsuru, asayiş ve güvenlik olmuştur. Hal böyle olunca siyasal bağımsızlığını kazanan her Türk devleti, kendi zamanının şartlarına göre ve komşu devletlerin kendilerine karşı yaklaşımlarına göre asayiş ve güvenlik konusunda adımlar atmıştır. Asayiş ve güvenlik ile ilgili atılan bu adımların temelini ise; dini inanışlar, törenin getirdiği kurallar, devletlerin sosyoekonomik durumu, komşu devletlerin tutumu, yaşanılan coğrafyanın ve buna bağlı olarak yaşanılan iklim şartlarının getirdiği sonuçlar gibi birçok konu oluşturmuştur. Türk devletlerinin köken itibariyle aynı […]
The post Orta Çağ Türk devletlerinde asayiş ve güvenlik olgusu appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64be02df6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Çağ, Türk, devletlerinde, asayiş, güvenlik, olgusu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><b>GİRİŞ</b></p>
<p align="justify">Orta Çağ Türk Tarihi, bilindiği üzere 375 – 1453 yılları arasını kapsayan bir dönemdir. Bu dönem içerisinde var olan Türk devletlerinin iç ve dış siyasetlerinin en belirleyici unsuru, asayiş ve güvenlik olmuştur. Hal böyle olunca siyasal bağımsızlığını kazanan her Türk devleti, kendi zamanının şartlarına göre ve komşu devletlerin kendilerine karşı yaklaşımlarına göre asayiş ve güvenlik konusunda adımlar atmıştır. Asayiş ve güvenlik ile ilgili atılan bu adımların temelini ise; dini inanışlar, törenin getirdiği kurallar, devletlerin sosyoekonomik durumu, komşu devletlerin tutumu, yaşanılan coğrafyanın ve buna bağlı olarak yaşanılan iklim şartlarının getirdiği sonuçlar gibi birçok konu oluşturmuştur. Türk devletlerinin köken itibariyle aynı soya dayanmaları ve bundan dolayı da kendilerinden önce kurulmuş olan Türk devletlerinin yaptıklarından etkilenmeleri de gayet doğal bir durumdur. Haliyle onların asayiş ve güvenlik konusu başta olmak üzere diğer tüm meselelerde onların yaptıklarını örnek alarak ve bunları da kendi zamanının şartlarına göre geliştirip uygulamaları da birbirlerine bıraktıkları birer devlet mirasıdır.</p>
<ol>
<li>
<p align="justify"><b>İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde Asayiş Ve Güvenlik</b></p>
</li>
</ol>
<p align="justify">Bilindiği üzere Türklerin ilk ana yurdu Orta Asya’dır ki bu coğrafyada birçok Türk devleti ve topluluğu yaşadığından buraya <i><u>Türkistan</u></i> da denilmektedir. Bu bölgenin iklimsel şartları, toplumların yaşayış düzenini ve yaşayış düzenine bağlı olaraksa devletlerin siyasi politikalarını şekillendirmiştir. Orta Asya’nın sert iklim yapısı burada yaşayan Türklerin göçebe bir yaşam sürmelerine sebebiyet verdiğinden gerek göç esnasında gerekse göç ettikleri yerlerdeki hayat düzenlerini koruyup sürdürmelerinde her zaman asayiş ve güvenlik konusu önemli bir yere sahip olmuştur.</p>
<p align="justify">Özellikle şunu belirtmekte fayda olacak ki Orta Çağ’da siyasi bağımsızlığını kazanmış olan Türk devletleri için asayiş ve güvenlik kavramları sadece iç işleriyle ilgili bir kavram olmayıp ulusal birlik ve beraberliğin yanı sıra devletin bekası için de kilit bir unsurdu. Dolayısıyla bu dönemin asayiş ve güvenlik olgusunu açıklarken daha çok dış ilişkileri incelemek gerekmektedir. Zira Çinlilerin kendi asayiş ve güvenliklerini sağlayabilmek adına Türklerden korunmak için Çin Seddini inşa etmeleri ya da Orta Çağ Avrupası’nda feodalite rejimine bağlı olarak inşa edilmiş irili ufaklı birçok şehir kalesinin varlığından da anlaşılacağı üzere dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı alınan önlemlerin asayiş ve güvenliğin sağlanması adına önemli bir unsur olarak görülmüştür.</p>
<p align="justify">Orta Asya’da kurulmuş olan Türk devletleri de asayiş ve güvenliklerini sağlamanın ilk adımını komşu devletlerle olan ilişkilerine dayandırıyordu. Çünkü bir devlet dış baskılara boyun eğerse aradığı iç huzura asla erişemezdi. Bunun bilincinde olan Türk hükümdarlarının ilk icraatları da her zaman komşu devletleri itaat altında tutmak olmuştur.</p>
<p align="justify">Türk hükümdarlarının Çinli prensesler ile evlenmesi ve çeşitli sebeplerden ötürü Türk topraklarına gelen elçilerin ajanlık faaliyetlerinde bulunup raporlar hazırlanması gibi birçok sebep Türk devletleri için asayiş ve güvenlik konusunda olumsuz etkiler oluşturmuştur. Çin’in yanı sıra Sasaniler, Akhunlar, Bizanslılar gibi zaman içerisinde güçlü bir devlet olarak karşımıza çıkan unsurlar da asayiş ve güvenliği tehdit eden diğer dış unsurlardı.</p>
<p align="justify">Türkler, asayiş ve güvenliğin sağlanmasında istihbarat faaliyetlerine önem vermiş iç ve dış siyasette asayiş ve güvenliğini bu istihbaratlara göre şekillendirme yoluna gitmiştir. Nitekim Çin’den Hun topraklarına gelen elçinin varlığından istihbarat sayesinde haberdar olan Mete Han, elçiye kötü bir izlenim vermek için tüm unsurlarını saklamış ve sadece yaşlı, kadın, çocuk ve hastaların çoğunlukla olduğu topluluğu meydanda gözükür hale getirmiştir. Çin elçisi bunu görünce bunların zayıflığını raporlarına yansıtarak saldırı yapılması için Çin hükümdarına bu raporu arz etmiştir. Böylece Mete Han ülkesinin asayiş ve güvenliği için Çin’e karşı yanıltıcı bir diplomasi oyununu oynamıştır ki bunun sonucunda gelişen olaylar neticesinde Çin vergiye bağlanmıştır.</p>
<p align="justify">Bunun yanı sıra 448 yılında Asya Hun İmparatorluğu olan Atilla’yı öldürmeye gelen Bizanslı bir heyetin varlığından istihbarat faaliyetleri sonucunda haberdar olunmuş ve gereği anında yapılmıştır. Ayrıca Avrupa Hunlarının güvenlik ile ilgili bazı noktalarda kuleler inşa ettirdiği hatta sınır boylarında insan ve askerden arındırılmış güvenli bir bölge dahi oluşturduğu bilinmektedir ki bu da sınır güvenliği açısından önem arz etmektedir.</p>
<p align="justify">Öte yandan <i><u>yelme</u></i> adı verilen keşif birliklerinin oluşturulması ile de devleti tehdit edebilecek unsurların önceden öğrenilerek tedbirlerinin alınması asayiş ve güvenlik açısından atılan önemli adımlardan bir tanesidir. Bu keşif birlikleri aynı zamanda ileriye dönük savaşlarda ve seferlerde yolların durumunu, kestirme yolları, su kaynaklarının yerlerini, konaklama yerlerini ve stratejik noktaların da öğrenilmesi açısından fayda sağlayan bir unsur olmuştur.</p>
<p align="justify">Dönemin asayiş ve güvenlik olgusunun temelini dış siyaset oluştursa da bunun yanı sıra iç güvenlikte asla ihmal edilmemiştir. Göçebe bir toplum yapısına sahip olan dönemin Türk devletleri sahip oldukları sınırlar içerisinde toplulukların asayiş ve güvenliklerini sağlayabilmek adına bir takım önlemler almışlardır. Bu önlemler alınırken başta askeri eksiklikler ve bunların giderilmesi yer alırken devletin ekonomik durumu, hukuk sistemi, dış baskılara karşı duruşu, törenin getirmiş olduğu yazısız kurallar, kut anlayışının Türk hükümdarları sağlamış olduğu görev ve otoriteyle göçebe hayatın imkânları göz önünde bulundurulmuştur.</p>
<p align="justify">Orhun Abideleri’nde töreye karşı gelmenin devletin sonunu getireceğine dair dikkat çekici ifadeler vardır ki bu durum esasında asayiş ve güvenliğin toplumsal gelenek ve göreneklerini koruyarak gerçekleştirileceğinin bir kanıtıdır. Ayrıca yine Orhun Abideleri’nde geçen; <i><u>‘Ötüken ormanında oturursan sonsuza kadar il tutarak oturacaksın.’ </u></i>sözleri de Türklerin yaşadığı bu coğrafyadan farklı coğrafyalara yerleşip asimile olmaması yani benliklerini kaybetmemeleri açısından önemli bir ifadedir. Esas itibariyle Orhun Abideleri Türklerin asayiş ve güvenliği ile huzur ortamının oluşması açısından ortaya koymuş olan bir siyasetname ve nasihatname örneğidir.</p>
<p align="justify">Orta Asya Türk devletlerinin asayiş ve güvenliğini sağlamak adına kullandıkları ceza sistemi de son derece önemli bir husustur. Bu ceza sisteminin temelinde halkın, hükümdarların fermanlarına veya töreye aykırı davrandıklarında bu davranışların karşılığı yatmaktadır.</p>
<p align="justify">Söz konusu göçebe Türk devletleri toplumsal huzuru ve barışı sağlayabilmek adına suçlular hakkında sert ve caydırıcı olan ceza sistemi uygulanmış ve bu sistemde kendi içerisinde ağır ve hafif suçlar olarak ikiye ayrılmıştır. Ağır suçların cezası idam olurken, hafif suçların cezası ise büyüklüğüne göre cezalandırılıyordu. En hafif ağır ceza 10 günlük hapis cezasıyla başlayıp kısasa kadar gidebiliyordu ki göçebe bir toplum için 10 günlük hapis cezası da oldukça makul bir süreydi.</p>
<p align="justify">Nitekim Orta Çağ Türk devletlerinden biri olan Hazarlar, asayiş güvenlik ve huzur ortamında <i><u>Hazar Barışı</u></i> olarak tarif edilen bir dönem yaşamıştır. Museviliği kabul eden ilk ve tek Türk devleti olmasının yanı sıra kendi toplumu içerisindeki tüm inançlara gösterdiği saygılı ve adaletli bir yönetimle kendi asayişini ve güvenliğini öncelikle kendi toplumunun sevgisini kazanarak sağlamıştır. Dönemin ünlü seyyahların İbn-i Faldan, Hazar devletinde gördüğü ceza yöntemiyle ilgili <i><u>‘Zina diye bir şey bilmezler, birinde böyle bir şey görürlerse onu iki parçaya bölerler.’</u></i> ifadesini kullanmıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere hem toplumsal hem de yasal olarak caydırıcı cezaların verilmesi toplumsal suç oranını düşürdüğü gibi huzur ve güven ortamını da oluşturmuştur.</p>
<p align="justify">Sadece Hazarlar döneminde değil, ondan önce ve sonraki tüm Türk devletlerinde toplumsal suçlara verilen cezalar da asla taviz verilmemiştir. Toplumsal suçları önlemek doğrudan doğruya asayiş ve güvenlik açısından da olumlu sonuçlar doğurduğundan idam cezalarının verilmesi özellikle göçebe Türk devletleri için sıradan ancak çok ağır bir ceza yöntemi olarak görülmüştür.</p>
<p align="justify">Devletlerin iç ve güvenlik anlayışında her birey kendinden ve çevresinden sorumluydu. Bunun başlıca sebebi dönemin Türk devletlerindeki toplumsal yapının şekliydi. Dolayısıyla her bir birey önce ailesinin asayiş ve güvenliğini ardından bağlı olduğu sülalenin ve dolayısıyla da devletin asayiş ve güvenliğinden sorumluydu. Böylesi bir durumda toplumdaki her bir birey kendi iç güvenliğini sağlama gayretinde olduğundan toplumun genelinde huzur ve güven ortamı oluşmaktaydı. Ayrıca toplumsal yapıda kölelik sınıfının olmaması, kadın ve erkek eşitliğinin olması, hak eden kişilerin hak ettiği yerlerde çalışması, din, dil, ırk ayrımı yapılmadan millet olma bilinci içerisinde olunması, iç güvenliğin temelindeki huzuru sağlamaktaydı.</p>
<p align="justify">Mete Han’ın askeri alandaki yenilikleri de güçlü ve güvenli bir devletin oluşması açısından değerlendirilmesi gereken önemli bir konudur. Onun babasına karşı yaptığı darbenin öncesinde emrindeki askerleri sıkı bir eğitimden geçirmiş olması ve mutlak itaat ile emir komuta zincirine bağlılık prensibine göre yetiştirdiği askerler ileriye dönük savaşlarda yani devletin güvenliği açısından verilen mücadelelerde de olumlu sonuçlara sebebiyet vermiştir. Askerlerin eğitiminin yanında <i><u>onluk sistem</u></i> olarak ifade ettiğimiz ve bugün tüm dünyada da uygulanan askeri teşkilatlanmanın güvenlik açısından hızlı ve kullanışlı olması, kullanılan askeri teçhizatlar üzerinde yapılan modernleşme ve hafif süvari kıyafetler ile küçük yaşlarda koyun üzerinde binicilik ve ok eğitimi alan çocukların varlığı Türk devletlerinde asayişi ve güvenliği sağlamak adına atılmış olan önemli adımlardır.</p>
<p align="justify"><i><u>Ordu- millet</u></i> anlayışına sahip olan Türklerde askerlik ayrı bir meslek olarak görülmediği için toplumun her kesimi, yaşadığı bölgenin ve devletin iç ve dış tüm unsurlarına karşı devletinin güvenliğinden sorumluydu. Bunları sağlayabilmek için her şeyden önce askeri alandaki bilgi ve deneyimlere sahip olmak gerekliydi. Çünkü, <i><u><b>asayiş ve güvenliğin sağlanması için öncelikli adım istihbaratın güçlü olması ve ardından da askeri varlığının güçlü olmasında saklıdır.</b></u></i></p>
<p align="justify">Uygurlar döneminde ele aldığımızda ise bu durumda değişkenlik göstermiştir. Yerleşik hayata geçen ve din değiştiren ilk Türk devleti olması sebebiyle önceki Türk topluluklarından biraz daha farklı yaşam tarzı benimseyen Uygurlar, benimsedikleri <i><u>maniheizm</u></i> dini gereği savaş yapmanın yasak olması sebebiyle savaşçı özelliklerini kaybetmiştir. Bu durum onlar için ileride devletin asayiş ve güvenliği açısından olumsuz sonuçlara sebebiyet verecektir.</p>
<ol start="2">
<li>
<p align="justify"><b>Türk – İslam Devletlerinde Asayiş Ve Güvenlik</b></p>
</li>
</ol>
<p align="justify">Karahanlılar döneminde yazılmış olan Kutadgu Bilig ve Divan-ı Lügati-t Türk adlı eserlerde asayiş ve güvenlik ile ilgili bilgiler ve öğütler mevcuttur. Yaşanılan dönem içerisinde yazılan bu eserler birincil kaynak olduğundan içerisinde barındırdığı ifadeler de oldukça önemlidir. Siyasetname ve nasihatname özelliği olan bu eserler, dönemin asayiş ve güvenliğinin sağlanması açısından dikkat edilmesi gereken hususlara yer vermiş ve siyasi gücün nasıl kullanılması gerektiği ve topluma nasıl muamele edilmesi gerektiğine dair huzur ve güvenliğin temelinde yatan ve dikkat edilmesi gereken hususları bir bir anlatmış olmaları sebebiyle bizlere birçok ipucu vermektedir.</p>
<p align="justify">Kutadgu Bilig adlı eserde geçen; <i><u>‘Memleket tutmak için çok asker lazımdır, asker beslemek için çok mala ve servete ihtiyaç vardır, bu mala elde etmek için halkın zengin olması, bu zenginlik içinse doğru kanunlar konulması lazımdır.’ </u></i>ifadesiyle asayiş ve güvenliğin ilk adımının kanunlarla yani adaletli bir yönetimle olacağını vurgulamıştır. Aynı zamanda iç ve dış güvenliğini temel unsuru olan askerlerin başında olan ordu komutanlarının ise bu eserde dört temel özelliğe sahip olması ve bu özelliklere sahip olan bir ordu komutanının da başarısız olmayacağını yer verilmiştir. Söz konusu bu dört unsur ise; <i><u>doğru sözlü olmak, cömert olmak, cesur olmak ve savaş kazanabilecek zekâya sahip olmaktır.</u></i><u> </u>Divan-ı Lügati-t Türk adlı eserde de <i><u>silahını hazırlayan kişi at üstünde olur, hazırlamayı unutan kişi tutsak olur</u></i>. ifadesinden de anlaşılacağı üzere askeri anlamda her zaman hazır olunması gerekliliğinin üzerinde durulmuştur.</p>
<p align="justify">Gazneliler’de de benzer bir durum söz konusudur. Törende devletin asayiş ve güvenliğinin temel dayanağı <i><u>itaat, tertip, hiyerarşi, adalet ve güçlü ordu</u></i> idi. Yayıldıkları coğrafya itibariyle çok uluslu bir yapının asayişini ve güvenliğini sağlama konusundaki hassasiyette üst düzeydeydi.</p>
<p align="justify">Gerek Karahanlılar gerekse Gaznelilerin İslamiyet’i resmi devlet dini olarak kullanmaları iç ve dış güvenlik unsurunu da yeni bir saldırının olmasına sebep oldu. Bu sebeplerden bir tanesi de ilerleyen zamanlarda İslamofobi olarak oluşmuş ve daha sonrasında da haçlı zihniyeti olarak karşımıza çıkmıştır.</p>
<p align="justify">Abbasilerin kendi bünyesinde bulunan Türklere özellikle sınır boylarına yerleştirerek ve önemli devlet kademelerinde görevlendirerek, onlara karşı olan güvenini açıkça belli etmiş olup, Türklerin güvenlik ve asayiş konusundaki tecrübelerinden de faydalanmak istenilmiştir. Zira sadece Türk devletleri değil aynı zamanda Türk olmayan devletlerde Türklerin iç ve güven iç ve dış güvenlik konusundaki başarılarından etkilendiğini ve bu sebeplerden ötürü de toplumları içerisinde bulunan Türk unsurları önemli görevler verdiği görülmektedir.</p>
<p align="justify">İç ve dış güvenliğin en büyük ve en etkin gücü şüphesiz askerlerdi. Özellikle Selçuklularda şehir merkezlerinin asayiş ve güvenliğinden sorumlusu olarak Subaşıları mevcuttu. Bunlar savaş zamanında şehirlerin dışında kalan kaza, nahiye ve köylerdeki tımarlı sipahilerin komutanlığını yapmaktaydı.</p>
<p align="justify">Selçuklular daha sistematik bir güvenlik anlayışı oluşturmak adına ise yönettikleri toprakları Subaşılıklara ayılmış ve bu şekilde güvenlik merkezleri oluşturmuştur. Genel itibariyle Subaşıları kadılara tabii idi ve bir nevi kadıların yardımcıları konumundaydılar. Barış döneminde içişlerinde asayiş ve güvenliği sağlamak adına belediye ve inzibat işleriyle ilgilenirdi. Aynı zamanda bulundukları bölgenin askeri ve sivil en üst yöneticilerindendi. Sınır bölgelerinde yaptıkları görevlerde ise öncelikleri kaçakçılığı önlemek olduğu kadar dışarıdan gelebilecek tehlikeli ülkelere karşı gerekli savunma tedbirlerini ve hazır asker bulundurularak onların eksiklerini anında karşılamakla görevliydiler. Öte yandan ülkeye giren yabancı elçilerin nezaret etmekten görevlerinden bazılarıydı. Buradaki esas amaç ise elçinin farklı yollar izleyerek güvenliği tehdit edebilecek faaliyetlerde bulunmasını önlemektir. Ayrıca gece bekçisi olarak tabir edebileceğimiz görevliler ve şehirlerde bulunan kalelerin güvenliğinden sorumlu olarak da <i><u>kütvallar</u></i> bulunmaktaydı. Anlaşıldığı üzere Selçuklular güvenliğini sağlamak adına devlet yapısı içerisinde sadece bir birim ayarlanmamış ve askeri, mülki, sivil olmak üzere birçok alanda asayiş ve güvenlikten sorumlu birimler oluşturmuştur. Böylelikle her biri kendi görev alanıyla ilgili oluşacak olan bir güvenlik sorununa da anında müdahale edebilecek etkin bir rol üstlenmiştir. Her şeyden öte bu birimler sorumluluk alanlarıyla ilgili oluşabilecek herhangi bir konunun önceden tedbirinin alınması ve gerekli adımların atılması sebebiyle asayiş ve güvenlik noktasında çok fazla iş yükü oluşmadan işlerin yürütülmesini sağlamaları açısından bu husus önemli bir etkendir.</p>
<p align="justify">Güvenli ticaret adına ise kervansaraylar inşa eden Selçuklular kervansarayların güvenliğini için gerekli önlemler alarak bu yerlerde nöbetçiler görevlendirmiştir. Bu kervansaraylar tüccarların dinlendiği ve çeşitli hizmetlerden yararlandığı huzur ve refah içerisinde ticaret yapmalarına vesile olan yerlerdi ve haliyle çarşı ve pazarların güvenliği de ihmal edilmemiş, kontrol altında tutulmuştur.</p>
<p align="justify">Osmanlılarda ise asayiş ve güvenlik anlayışı Selçuklularda olduğu gibi kadılar ve subaşıları tarafından sağlanmaktaydı. Bunlara ek olarak ise ilerleyen dönemlerde sınırların genişlemesi ve beraber sancak ve eyaletbeyleri de bu konuda görevlendirilmiştir. İç güvenlik anlayışındaki sistemde büyük ölçüde Selçuklulardan etkilenmiş ve geliştirilerek devam ettirilmiştir. Asıl değişkenlik gösteren unsur askeri teşkilattaki yapılanmadır. Daha önce de değindiğimiz üzere asayiş ve güvenliğin iki önemli alanı vardır ki bunlar içişleri ve dışişleri idi. Osmanlı bu dönemde içişleriyle uğraşırken asıl mesele dış tehditlere karşı verdiği mücadele olmuştur.</p>
<p align="justify">Selçuklulardan süregelen İslamiyet karşıtlığı ve buna bağlı olarak Türkleri Anadolu’dan atma düşüncesiyle oluşan haçlı zihniyeti Osmanlılar döneminde de geçerli olmuştur. Dolayısıyla asayiş ve güvenliği tehdit eden bu unsurlarla mücadele etmek, en yoğun meselelerden birini teşkil etmiştir. Bu bağlamda <i>Klasik Dönem</i> olarak adlandırılan Kuruluş Döneminde Osmanlıların askeri teşkilatına değinmek gerekir. Çünkü söz konusu dönemde asayiş ve güvenliği sağlamanın en önemli unsurlarından bir tanesi de askeri teşkilatın varlığı idi.</p>
<p align="justify">Osman Bey zamanında düzenli bir ordu yoktu ve bunun yerine yaya ve müsellem adında bir teşkilat vardı. 1.Murat zamanında ise kapıkulu ocakları kurularak askeri sistemdeki eksiklikler giderilmeye çalışılmıştır. Piyadeler ve süvariler olarak iki ayrı kola ayrılan kapıkulu ocakları, kendi iç düzeninde bölümlere ayrılmış ve bu bölümlere ayrı bir görevlendirmeye dâhil olmuştur. Bu durum birimlere ayrılan Osmanlı ordusu için daha sistematik ve daha verimli bir teşkilatın kurulmasına vesile olmuştur. Öte yandan ilerleyen dönemlerde yardımcı kuvvetler, eyalet askerleri, donanma gibi gelişen ve değişen zamanın şartlarına göre Osmanlı ordusunda teşkilatlandırma sürdürülmüştür.</p>
<p><b>SONUÇ</b></p>
<p align="justify">Orta Çağ’da bağımsızlığını kazanan Türk devletlerinin temelinde adalet ve güçlü ordu teşkilatı vardır. Adalet anlayışı toplumsal huzuru ve refahı sağlamak ile toplumsal kültür korumak adına son derece önemli bir unsurdu. Dönemin yazılan eserlerini incelediğimizde de adalet ve güçlü bir ordu vurgusunu görmekteyiz. Göçebe hayat tarzı şartlarına göre asayiş ve güvenlik olgusu oluşturulmuş ve zamanla da geliştirilmiştir</p>
<p align="justify">İlk zamanlar genellikle dış ilişkiler asayiş ve güvenliğin temelini oluşturmuş, ilerleyen zamanlarda ise iç güvenlikte ihmal edilmez bir unsur haline dönüşmüştür. Her Türk devleti kendinden önceki Türk devletinin asayiş ve güvenlik konusunda yaptıklarını örnek alıp kendi zamanının şartlarına göre bunları geliştirmiştir. Özellikle istihbarat konusundaki faaliyetleri ve çeşitli birimleri oluşturulmasıyla daha hızlı ve sistematik bir güvenlik anlayışı içerisinde olan Türk devletleri, asırlar boyu süregelen <i><u>Türk devlet güvenliği</u></i> anlayışını oluşturmuştur.</p>
<p align="justify">Esas itibariyle bugün de var olan Türk devletleri kendinden önceki bahsettiğimiz Türk devletlerinden örnek alarak asayiş ve güvenliği şekillendirici faaliyetlerde bulunmuş ve zamanın şartlarına göre bu anlayışı teknolojik unsurlarla geliştirip iç ve dış tehditleri sağlama yoluna gitmişlerdir. İç güvenliğinin temel taşı adalet olurken dış güvenlikte askeri güç en önemli etken olmuştur.</p>
<p align="justify"><b>KAYNAKÇA</b></p>
<p align="justify">Ahmet Taşağıl, Bozkırın Kağanlıkları, Kronik Kitap, İstanbul, 2020.</p>
<p align="justify">İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, TTK Yayınları, Ankara, 1977.</p>
<p align="justify">İlber Ortaylı, Kadı, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p align="justify">Salim Koca, İlk Müslüman Türk Devletlerinde Teşkilat, C.3, Ankara,2002.</p>
<p align="justify">Yaşar Bedirhan, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Eğitim Kitabevi Yayınları, Konya, 2004.</p>
<p>Yavuz Delibalta, Selçuklularda İstihbarat, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2018.</p>
<p align="justify">
</p><p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/orta-cag-turk-devletlerinde-asayis-ve-guvenlik-olgusu/">Orta Çağ Türk devletlerinde asayiş ve güvenlik olgusu</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi ?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluya-yalniz-goecebe-turkler-mi-geldi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluya-yalniz-goecebe-turkler-mi-geldi</guid>
<description><![CDATA[ Türkler’in yerleşik yaşayış ve onun faaliyetleri ile yakın bir münasebet kurmalarının bilhassa Gök Türkler çağında olduğu anlaşılıyor. Bunda şüphesiz Gök Türkler’in bir yandan komşuları Çinliler ile yakından temasa gelmeleri, öte yandan kültürü yüksek bir kavim olan suğdaklar’ın (Soğd) Gök Türkler’in uyrukları arasında bulunmaları başlıca amiller olmuşlardır. Türkler, Suğdaklar’dan birçok kültür unsurları aldılar. Buna karşılık Suğdaklar da Türk çoğunluğu içinde Türkleşmeye başladılar. XI. yüzyılda onların önemli bir kısmı Türkleşmişti. Çin kaynaklarına göre, Gök Türkler Orta Asya’nın siyasi hakimiyetinin ellerine geçirmeden önce, Altay dağlarındaki yurdlarında demircilik yapmakta idiler. Bu husus, Bizans kaynaklarında da teyid edilmektedir. 568 yılında Bizans İmparatoru Justin’in Batı Gök […]
The post Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi ? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c647706612.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’ya, Yalnız, Göçebe, Türkler, Geldi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkler’in yerleşik yaşayış ve onun faaliyetleri ile yakın bir münasebet kurmalarının bilhassa Gök Türkler çağında olduğu anlaşılıyor. Bunda şüphesiz Gök Türkler’in bir yandan komşuları Çinliler ile yakından temasa gelmeleri, öte yandan kültürü yüksek bir kavim olan suğdaklar’ın (Soğd) Gök Türkler’in uyrukları arasında bulunmaları başlıca amiller olmuşlardır. Türkler, Suğdaklar’dan birçok kültür unsurları aldılar. Buna karşılık Suğdaklar da Türk çoğunluğu içinde Türkleşmeye başladılar. XI. yüzyılda onların önemli bir kısmı Türkleşmişti.</p>



<p>Çin kaynaklarına göre, Gök Türkler Orta Asya’nın siyasi hakimiyetinin ellerine geçirmeden önce, Altay dağlarındaki yurdlarında demircilik yapmakta idiler. Bu husus, Bizans kaynaklarında da teyid edilmektedir. 568 yılında Bizans İmparatoru Justin’in Batı Gök Türk hükümdarı İstemi Kağan’a yolladığı Zemark’ın başkanlığında bulunan elçilik heyeti Maveraunnehr’e (Soğdian) gelince, birçok Türk ellerindeki demirleri Bizanslılar’a göstererek;:bundan satmak istediklerinin söylemişlerdi. Bazı Türk ellerinin demiri kutsal saydıkları anlaşılıyor. Kaşgarlı Mahmud, Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha bazı Türk ellerinin and içtiklerinde yahut sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlamasına öne koyup;<strong>“bu, gök kirsün kızıl çıksın”</strong> dediklerini, bunun da sözünde durmaz isen kılıç kanına bulansın, demir senden öcünü alsın, anlamına geldiğinin söylemekte ve bu ellerin demire karşı saygı duyduklarını yazmaktadır.</p>



<p>Gök Türkler’in, göçebe olmakla beraber, çiftçiliğe ehemmiyet verdikleri görülüyor. Gök Türk kağanı Kapağan barış andlaşmasının yapılabilmesi için ileri sürdüğü şartlar arasında topraklarının ektirmek gayesi ile Çin’den bir milyon kile darı, üç bin aded çiftçilik aleti ve çok miktarda demir istemişti. Türkler’in tahıl bitkilerinden ilk defa darı’yı tanıyıp ektikleri anlaşılıyor. Dilimizdeki tarla sözünün tarığ-lak (yani darı biten yer) dan gelmesi de bunun gösteriyor. Darının arpa ve buğdaya nazaran daha kısa bir zamanda bitmesi onun tercih edilmesinde başlıca sebep olsa gerektir.</p>



<p>Gök Türkler şimdi söylediğimiz şehre karşılık balık kelimesinin kullanıyorlardı. Bu kelime daha sonraları da kullanılmakta devam etmiştir. Ancak XI. yüzyılda balık, Orta Asya’nın batı ülkelerinde yani Kara Hanlılar ve Oğuzlar çevresinde unutulmuş ve Karar hanlılar’da onun yerine suğdakça’dan alınmış olan kend sözü geçmişti. Kaşgarlı, bize balık’ın eski bir kelime olduğunun bildiriyor. Karar Hanlılar’ın doğu komşuları olan Uygur Türkleri’nde ve Moğollar’da balık, anlamını muhafaza ederek yaşamakla idi.</p>



<p>Orkun kitabeleri’nde balık kelimesi, Kutlug-Elteriş Kağan’ın Gök Türk devletinin yeniden kurmak için yaptığı ayaklanma dolayısiyle geçiyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Akanım kağan yeti yirmi eren taşıkmış taşra yoruyor tiyin kü eşidip balıkdaki tağıkmış tağdaki inmiş tirilib yetmiş er bolmuş”</strong></p>
</blockquote>



<p> </p>



<p>Burada geçen balık nerede bulunmaktadır, bilinemiyor. Kitabelerde, Ötügen, bir şehir değil, ormanlık bir yerin adı olarak zikrediliyor. Burada bir şehir var mı idi bu hususta bir şey söylenemiyor. Ötüken, bir yer adı olarak varlığının veya ününün yüzyıllar boyunca muhafaza etmiştir. XI. yüzyılda Kara Hanlılar ülkesinde Ötügen, Tatar bozkırında, uygur iline yakın bir yerin adı olarak biliniyordu.</p>



<p>Gök Türk hükümdarı Bilge Kağan Türk budunun, Ötügen ormanında (yış) oturup kervan (erkiş) sevkederse sıkıntı çekmiyeceğinin söylüyor. Yani o, kavmine ticaret yapmayı tavsiye ediyor.</p>



<p>Yine Bilge Kağan kitabesinde Toğu balık ve Beş balık adları geçiyor. Bunlardan Toğu balık’ın Tula ırmağı (toğla üzüğ) yakınında olduğu anlaşılıyor. Bilge Kağan bu şehir civarında Oğuzlar ile savaşmıştı. Böylece Toğu balık asıl Gök Türk yurdunda bulanan bir şehirdir. Beş balık’a gelince, Bilge Kağan 30 yaşında iken bu şehre sefer yaptığın ve altı yıl savaşmak suret ile burayı düşmandan kurtardığını söylüyor. Bu husus, Beş balık’ın daha o zamanlar ehemmiyetli bir şehir olduğunun ve Gök Türk kağanlarının bu şehrin kendi hakimiyetlerinde bulunmasına büyük bir önem verdiklerinin gösteriyor.</p>



<p>Yenisey (Kem) kitabelerinin de, o bölgedeki Türk asilzadelerine ait olduğu malumdur. Bunların hepsi de ölen beylerrin ağzından yazılmış mezar kitabeleridir. Bu kitabelerin birçoğunda ölen beye, kuy (koy) daki konçuy’una (prenses), yazı’daki (yaylak) veya öz’deki oğluna dayanamadığı sözleri söyletiliyor. Bu sözlerdeki kuy (koy), derek veya vadinin (öz) dibi demek olup, Türkiye Türkçesinde şimdi köylerde kullanılan koyak sözü, şüphesiz buradan geliyor. Koyak, bir ucu dağda son bulan yani kapalı boğaz, dere ve vadiye denilmektedir. Öz’e gelince, bu kelime iki dağı arasındaki dereyi ifade etmektedir. Türkiye’de bu kelime aynı veya ona yakın anlamlarda kullanılmaktadır.</p>



<p>Anlaşıldığına göre, Yenisey’deki Türk beyleri, aile ve uşakları ile kışın öz yani dere veya vadideki kuy’da (öz’ün dibinde) oturmakta ve ordası yani karargahı da burada bulunmaktadır. Şimdi bizim dilimizdeki derebeyi sözü, işte bu hayat tarzından çıkıyor. Beylerin boy ve oymakları da yine kışları özde yaşamaktadır. Yaz gelince, beyler boy ve oymakları ile yüksek yerlere yani yaylaya çıkmaktadırlar. İşte Türk göçebe yaşayışının en belli başlık vasıflarından birisi budur, yani kışın kışlak denilen öz yani vadi, ırmak kıyısı gibi alçak yerlerde yaşamak, yazın da yaylak adı verilen dağı etekleri ve dağ yamaçları gibi yüksek yerlerde oturmak. Kışlak ve yaylaklar, umumi olarak, muayyen idi. Yani göç, belli iki yer arasında yapılmaktadır. Bu iki yer de, orada göçen han, bey, el, boy, oba (oymak) ın yurdunun teşkil etmektedir.</p>



<p>Yenisey’deki Türk beylerinin kuy’larının bulunduğu özler de çiftçilik yapıldığına kuvvetle ihtamal verilebilir. Nitekim, onlara ait kitabelerin birinde tarlag sözü geçiyor, yine Yenisey kitabelerinin birinde de balık yani şehir kelimesi görülmektedir.</p>



<p>Eski Türk yurdu olan Moğolistan’da, Gök Türkler’e uygurlar’ın halife olduğu malumdur. Uygurlar’ın ikinci kağanı Tanrı da Kut Bulmuş İl Etmiş Bilge Kağan (Moyunçur, 745-759) kendi zafer abidesinde Suğdak (Soğd) ve Tabgaçlar’a (Çinliler) Selene (Selenge) ırmağı kıyısında bir şehir yaptırdığını söylüyor Bu şehrin adı Ordu balığ idi. Bu kağanın halefi Alp Kutlug Bilge Kağan (Tong-li Meu-yu, 759-780) Mani dininin kabul etmiş ve bunun sonucunda Uygurlar arasında yerleşik kültür faaliyetleri gelişmeye başlamıştır. Lakin komşu göçebe Türk ellerinin sürekli saldırışları, Uygurlar’ın burada geniş ölçüde oturak yaşayışa bağlanmalarına engel olduğu gibi, onları Tarım bölgesine göç etmek zorunda da bırakmıştır. Orkun, selenge ve Tuğla boylarında yerleşik kültür faaliyetlerinin sürekli bir gelişme gösterememesinde, şüphesiz bu husus, yani göçebe ellerin saldırışları ve onların yaptıkları tahripler de başlıca amillerden birisi olmuştur.</p>



<p>Tarım bölgesine gelen Uygurlar, burada yerleşik yaşayışa geçerek kısa bir zamanda yüksek bir kültür seviyesi ulaştılar. X. yüzyılda Türk aleminin en kültürlü eli onlardı. Uygurlar burada eski yurdlarından getirdikleri Gök Türk yazısının bir müddet kullandılar, sonra yazılarının kendi adları ile anılan başka bir alfabe ile yazmaya başladılar ki, bu alfabeye suğdak yazısı esa olmuştur. Kaşgarlı’ya göre XI. yüzyılda Uygurlar’ın beş şehri olup adları şunlardı: Sülmi, Koçu, Canbalık, Beşbalık, Yenibalık üzerinde yukarıda söylenenler sadece bir hatırlatmadan ibarettir. Şüphesiz konumuzun çözülmesinde bizim için önemli olan husus, Anadolu’ya gelen Türkler’in buraya gelmeden önce yerleşik yaşayış ile münasebetlerinin bilmektedir. Eğer onlar tam göçebe idilerse, Anadolu’ya yerleşik Türkler’in geldiklerinin ispat etmek herhalde pek güç olurdu.</p>



<p>Anadolu’ya gelen Türkler, Oğuzlar olup, X. yüzyıldaki beş büyük Türk elinden birisi idiler. Onlar Sirderya (Seyhun, İnci) ırmağı boyları ve Aral gölü kıyıları ile bunların kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. XI. yüzyılda tamamen Müslüman olmuşlar ve bunun sonucunda kendilerine Türkmen adı da verilmişti. Oğuzlar’ın başında yabgu (kıral) ünvanlı hükümdarların bulunduğu bir devletleri vardı. Yabgular kışın, Sir suyunun ağzına yakın bir yerde bulunan Yenikend’de otoruyorlardı.</p>



<p>Kaşgarlı’ya göre Oğuzlar ve onlara uyan bazı Türk elleri, Kara Hanlı Türkleri ve diğer Türkler’in aksine olarak, kend sözünü şehir için değil, köy anlamında kullanıyorlardı. Kaşgarlı’nın bu ifadesi belki bir kısım Oğuzlar için doğru olabilir. Çünkü Oğuz kıralları, yani yabgularının oturduğu Yenikend, Arabça coğrafya eserlerinde Karyet ül-hadise (veya cedide) farsça bir coğrafya kitabında da Dih-i nev yani Yeniköy olarak geçmektedir. Öte yandan Türkiye’de kend’in mazan köy anlamında da kullanılmış olduğu görülüyor.</p>



<p>İslam coğrafyacılarından mes’udi (ölümü 956 da) Muruc uz-zeheb adlı eserinde, Yenikend ve ona yakın yerlerde yani Sir suyunun baş yatağında Oğuzlar’ın yerleşik hayatı yaşadıklarını söyler. Aynı yüzyılda Müslüman olmuş birtakım Oğuz ve Karluklar da, Farab-Sütkent yöresinde oturuyorlardı. XI. yüzyılda da Oğuzlar’dan önemli bir küme aynı ırmağın orta yatağında Karaçuk dağları ile ırmağın bu dağların karşısına düşen kısmındaki şehirlerde yaşamakta idi. Göçebe Oğuzlar bu şehirlerde yaşayan eldaşlarına istihfafla yatuk yani tenbel adının vermişlerdi. Çünkü, göçebe Oğuzlar’a göre, bu yerleşik eldaşları şehirlerinden dışarı çıkmazlar, savaş yapmazlardı. Türkiye’de de XIV. Ve XV. Yüzyılda orta ve batı Anadolu’da oturak yaşayışta çoğunluğu kazanmış olan Türkler, göçebe kavimdaşlarına yürük yani göçebe demişlerdi.</p>



<p>Başlıca Oğuz şehirleri şunlardı: Sepren, Karaçuk, Karnak, Suğnak, Sitgün Bunlardan Sepren X. yüzyıl İslam coğrafya eserlerinde geçen sabran (Savran) dır. Karaçuk ise yine X yüzyıldaki Farabi’nin yurdu olan Farab şehrinin Türkçe adıdır. Oğuzlar Farab’a, bu şehrin karşısındaki kendi ülkelerinden olan Karaçuk’un adının vermişlerdir. Divanu lugüt et-Türki’de geçen Sitgün’ün başkta eserlerde görülen Sütkend ile aynı olması mhtemeldir. Bunlar ayrı ayrı şehirler olsa bile, Sütkend’in de bir Oğuz şehri olduğunun biliyoruz. Büyük bilgin Biruni Harizm’de mumya yapmasının bilen Sütkendli bir Türkmen kocası (yani ihtiyar bir Oğuz Türkü) nü tanımıştı.</p>



<p>Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar’ın “Farslar” ile (Sukak, Suğdak) birlikte yaşamalarından, birçok Türkçe kelimeleri unutup, yerine farsça sözler kullandıklarının azar ki, bu birlikte yaşama işte Sir suyu boylarındaki bu Oğuz şehirlerinde olmuştur. Böylece, Türkiye Türkçe’sinde bulunan İran’ca asıllı bilhassa maddi kültür kelimelerinin hemen hepsi veya pek çoğu Anadolu’ya gelmeden önce, Sir suyu boylarında iken dilimize geçmiştir. Oğuzlar şehirlerinde birlikte yaşadıkları Soğd yerdeşlerine Sukak demekte idiler.</p>



<p>Sirsuyu kıyısında bulunan Oğuz şehirlerinin yıkıntılarında bundan 20 yıl önce arkeolojik kazılar yapılmıştır. Elde edilen buluntular bu şehirlerde oldukça yüksek bir kültür hayatının varlığının göstermiştir</p>



<p>Kısaca, yukarıda da kaydedildiği üzere, İslam müellifleri, Türkler’i, Arablar’a benzeterek, onların hem göçebe hem de yerleşik hayatı yaşayan bir ırk olduğunu yazarlar.</p>



<p>Bu ırkın önemli bir eli olan Oğuzlar da böyle idi. Yani, onların önemli bir bölüğü tam göçebe, bir bölüğü, yarı göçebe, bir bölüğü de şehir ve köylerde oturak hayatı yaşıyordu. Yalnız göçebelerin sayısının oturaklardan daha fazla olduğu muhakkaktır.</p>



<p>Biruni’nin kaydı açıkça gösteriyorki Türkmenler, yani Müslüman Oğuzlar mumyacılığı bilmekte ve birçok otlardan ilaçlar yapmakta idiler. Bunlar otacı (ot kelimesinden mi geliyor?) ve emciler yani Türk tabibleri idiler. Bu keyfiyet bize, Selçuklu devrinde, Anadolu’daki sultan, bey gibi Türk büyüklerinin cesedlerinin mumyalanmasının, milli bir menşei olduğuna ihtimal verdiriyor. Oğuzlar, mezarlarının üstüne kubbemsi şekiller yapıyorlardı. Bunlar ile Selçuklu kümbetleri arasında bir münasebet olsa gerektir.</p>



<p>Oğuzlar, bilindiği üzere, XI. yüzyılda Selçuklu hanedanın idaresinde İran’da bir devlet kurduktan sonra 1071 yılında Malazgird’te Bizanslılar’ı kesin bir şekilde yenerek Anadolu’da yurt tutmaya başladılar. Bu yurt tutma daha ilk yıllarda o kadar kuvvetli olmuştu ki, 1085 tarihlerinde Avrupa’da Anadolu’ya Turquie denildiği görülüyor. Bu böyle olmakla beraber, Oğuz Türkleri’nin Anadolu’ya gelişleri kısa bir zamanda olmayıp bu geliş uzun bir müddet sürmüş yani aşağı yukarı iki asır kadar devam etmiştir. Bu arada XIII. Yüzyıldaki Moğol istilası sonucunda Anadolu’ya Türkistan ve İran’dan yeni ve kalabalık Türkmen kümeleri geldi. Böylece Anadolu kesin ve esaslı bir surette Türklük hüviyetinin aldı. Yine Moğol istilası sonucunda, doğu Türkleri’nden ve bizzat Moğollar’dan müteşekkil olmak üzere, mühim bir kısmı işgal kuvvetleri olarak önemli zümreler de Anadolu’ya geldi. Bunların Orta Anadolu’da bulunanlarına sonraları Kara Tatar adı verilmiştir. Kara Tatarlar’ın nüfusu XV. Yüzyıl başında 40 bin ev olarak hesap edilmişti. Ankara savaşından sonra Timur, Türkiye’den ayrılırken Karar Tatarlar’ı birlikte alıp götürdü. Bu tarihten sonra Türkiye’de, daima karışıklık ve yağmacı bir unsur olarak yaşamış bulunan Karar Tatarlar’dan bir daha bahsedilmez oldu.</p>



<p>Oğuz elinin ezici çoğunluğu Anadolu’ya geldi ve bu suretle Türkiye doğdu. 24 Oğuz boyundan hemen hepsine ait yer adları ve göçebe teşekküllere Türkiye’de rastgelinmiştir. Türk ırkının belki en büyük kolu olan Oğuz eli, X. yüzyılda oturmakta olduğu Sirderya boyları ile onun kuzeyindeki bozkırları, muhtelif sebepler ile XI-XIII. Yüzyıllar arasında, büyük kümeler halinde terk ederek, Ceyhun’un bu tarafına geçti. Bu elden ancak küçük bir parça, Ceyhun ile Hazar denizi arasındaki bölgede kaldı ki, bugünkü Türkmenistan Türkmenleri, bilindiği üzere, bunların torunlarıdır. Önemli bir Oğuz (Türkmen) kümesi de Batı İran’da ve bilhassa Azerbaycan’da yurt tuttu ve yine Oğuzlardan bazı bölükler de Irak ve Suriye’de yaşadılar. Fakat, yukarıda da söylendiği gibi, Oğuz Eli’nin asıl en büyük kısmı, yani ezici çoğunluğu Anadolu’ya geldi.</p>



<p>Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı üzerinde, takribi de olsa, bir rakam vermek herhalde mümkün olmasa gerektir. Lakin, pek kesin olarak bilinen bir husus, bu ülkede yurt tutmuş olan Türklerin sayısının yerli halklara nazaran kat kat fazla olduğudur.</p>



<p>Türkiye’nin bilhassa orta, güneş ve batı bölgelerindeki Hıristiyan kavimlerin (Ermeniler, Rumlar) kendi öz dillerinin unutarak Türkçe konuşmaları, Türk gelenek ve davranışlarının benimsemeleri ve hatta kendi dini ve kavmi adları dururken, Türkçe adlar da almaları en başta bu husus ile ilgilidir. Yani, yerli Hıristiyan kavimleri, pek ezici Türk çoğunluğu arasında kaldıkları yerlerde zamanla bazı bakımlardan Türkleştiler. Bunların aslında Türk ırkından oldukları hakkındaki iddialar bize göre, esaslı delillere dayanmıyor. Şayet bunlar Türk ırkından idilerse, Anadolu’nun asıl yerli halkının ne olduğuna cevap vermek güç olacaktır.</p>



<p>Kaynaklarda bugüne değin, Anadolu’da toplu, kümeler halinde müslümanlığa dönme olaylarına ait bir kayda rastgelinmemiştir. Esasen böyle bir sonuç, tabii karşılanmalıdır. Çünkü, İslam devletleri, geleneğe ve türeye uyarak, idareleri altındaki Hıristiyan halkı, İslamlığı kabul etmeye zorlamadıkları gibi, devlet gelirinin azalması kaygısı ile de, onları bu dine girmeye teşvik etmiyorlardı. Türkiye’de, gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar zamanında her yerde, Hıristiyanlar, bilhassa vergi meselesi sebebiyle, titizlik ile himaye olunmuşlardır.</p>



<p>Türkler’in Anadolu’da yurt tutmaları ile ilgili olarak, kaynaklarda pek az bilgi vardır. Bundan ötürür de Türkiye’ye gelen Türkler arasında yarı yerleşik ve tam yerleşik Türkler’in bulundukları üzerinde kayıtlar elde etmek mümkün olmuyor. Bu durum karşısında baş vurulması gereken başlıca usul, Anadolu’ya Türk göçü başlamadan önce yazılmış eserlerdeki, yerleşik yaşayış ile ilgili sözleri Türkiye Türkçesin’de aramak olsa gerektir. Bu maksatla aşağıda, 1074 yılında, yani Türkler’in Anadolu’yu fethetmeye başladıkları zaman da yazılmış olan Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lügat-it Türk’ü kullanılmıştır. Eski Türk kitabeleri, Uygur vesikaları ve Kutadgu bilg’deki oturak yaşayış ile ilgili kelimelerin hemen hepsi veya pek çoğu bu eserde yani Divanu lugat-it Türk’te vardır. Aşağıdaki cedvellerde görüleceği üzere, Kaşgarlı’daki yerleşik yaşayış ile ilgili kelimelerin pek çoğu Türkiye Türkçe’sinde bulunmaktadır. Bunlar arasında yerleşik yaşayışın türlü sahaları üzerinde göçebelerin bilemiyecekleri teferruata ait ütü kelimesi gibi birçok kelimeler de göze çarpıyor. Mamafih burada yalnız bununla yenilmeyip Çağatay Türk’çesine ait sözlüklerdeki, Divanu lügat-it-Türk’te olmayan, konuya ait kelimeler de dilimizde aranmış ve bulunabilenler ayrı cedvellerde gösterilmiştir. Yalnız, klasik Çağatay sözlüklerinin bu Türk lehçesinde bulunan yerleşik yaşayış ile ilgili bütün sözleri ihtiva ettiklerinin, yani onların bu bakımdan eksiksiz olduklarının sanmıyoruz. Şüphesiz Çağatayca’ya ait başlıca eserlerin taranmasından ve bugün türkistan’daki Türk halklarının dillerinden konu ile ilgili Türkçe yeni perçok kelimeler elde edilmesi ve bunların da önemli bir kısmının Türkiye Türkçe’sinde bulunması pek mümkündür. Bir de şu keyfiyete işaret etmeden geçmiyelim ki, bu karşılaştırmada, atlanmış, görülememiş daha bazı veya birçok kelimeler olabileceği gibi, belki tarafımızdan unutulmuş doğrudan doğruya veya daha çok oturarak yaşayışı ilgilendiren diğer bazı saha veya hususlar da bulunabilir.</p>



<p>Öyle sanıyoruz ki, bu cedveller bize, Anaodolu’ya göçebe Türkler’in yanında, önemli sayıda yarı yerleşik ve tam yerleşik yaşayışta bulunan Türkler’in de gelmiş oldukları hükmünün vermeyi mümkün kılmaktadır. Dilimizde yerleşiklik ile ilgili türkçe daha pek çok sözlüklerde görülmemesi, onların hepsinin de, Türkiye’de meydanan geldiklerinin ifade etmez. Öte yandan, yine Türkiye Türkçesindeki farsça maddi kültür kelimelerinden önemli bir kısmı, anadolu’ya Türkistan’dan getirilmiştir. Yukarıda da işaret edildiği gibi Kaşgarlı Mahmud, Sir suyu boylarında şehirlerde, bizzat kendilerinin Sukak dedikleri Suğdak yani Sogdlar ile bir arada yaşayan Oğuzların, bu yerdeşlerinden yani hemşerilerinden birçok farsça kelime almış olduklarının söylüyor.</p>



<p>X. ve XI. yüzyıllarda Sirderya (Seyhun) boylarında ve onun kuzeyindeki topraklarda yaşayan Oğuz eli, ibtidai ve basit bir topluluk olmaktan çok uzaktı. Oğuzlar, Gök Türkler çağında olduğu gibi, bu zamanda da Türk ırkının en başta gelen ellerinden birisidir. Onların X. yüzyılda, komşularının çekindikleri kuvvetli bir devletleri olup, başında yabgu (kıral) ünvanlı hükümdarlar bulunuyordu. Yabguların külerkin (naib) sübaşı (ordu kumandanı), tuğracı (nişancı) gibi yüksek rütbeli memurları vardı. Büyük asilzadelerin de beg, beglerbeği, tarhan ve yinal (inal) gibi ünvanlar taşıdıklarının bilipyoruz. Yukarıda görüldüğü üzere, Oğuzlar’ın önemli bir kısmı Sirderya kıyılarında bulunan, şehir, kasaba ve köylerde yaşamakta ve çiftçilik, ticaret ve sanatla meşgul olmaktadır. Şimdiyedek yapılmış olana arkeolojik araştırmalar, Oğuzlar’ın şehir ve kalelerinin çokluğu hakkındaki İslam müelliflerinin sözlerinin teyid etmiş ve elde edilen buluntular, Oğuz şehirlerinde yüksek bir kültürün varlığının göstermiştir. Yeni arkeolojik araştırmaların bu husustaki bildiklerimize mühim ilaveler yapacak sonuçlar vermesi pek mümkündür. XI. yüzyılda, Oğuzlar’ın konuştukları türkçe, Türk lehçelerinin en incesi sayılıyordu. Bu keyfiyet herhalde Oğuzlar’ın tarihlerinin eskiliği ve kültür seviyelerinin yüksekliği ile ilgili olmalıdır. Nitekim Kaşgardlı Mahmud’un Oğuzlar’a ait sözleri ve yine onun birçok kültür kelimelerinin Oğuzca olduğunun söylemesi, bunun teyid ediyor. Oğuzlar aynı zamanda zengin tarihi testanlara sahip idiler. Oğuzlar’ın devlet idaresinin, fertlerin birbirleri ile münasebetlerinin ve cemiyet içindeki mevkilerinin düzenleyen kaidelerden müteşekkil türeleri de vardır.</p>



<p>1071 yılındaki Malazgird savaşından sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana geldi. Bu kanaldan aşağı yukarı 200 yıl içinde Oğuz Türkleri’nin büyük çoğunluğu Anadolu’ya göç etti. Yine bu ülkeye, Oğuzlar’a nisbetle çok sayıda olmamak üzere, diğer Türk ellerinden de gelenler olmuştur. Böylece Anadolu’ya yapılan Türk göçü kısa bir zamanda ve toplu bir halde cereyan etmemiş ve bu göç aşağı yukarı 200 yıl içinde kümeler halinde olmuştur. Esasen Anadolu’nun fethi ve bu ülkedeki Türk yerleşmesi de bunan muvazi olarak cereyan etmiştir. Yani göçler ile fetihler arasında sıkı bir münasebet mevcut bulunup, birinci olay ikinci olayın yapılmasında önemli bir amil olmuştur.</p>



<p>Türkiye’nin kültür ve medeniyet tarihlerinin menşei ve gelişmesinin incelerken yalnız Oğuzlar’ın XI. yüzyıldaki kültür seviyeleri ile yetinmeyip, XII. ve XIII. yüzyıllardaki Türkistan’ın kültür ve medeniyet durumunun da gözönüne almak zorundayız. Çünkü, Anadolu’ya yapılan Türk göçü, söylendiği gibi 200 yıl sürmüştür. Hatta, XIII. yüzyıldan sonra da., münasebetler devam etmiş ve bu arada bilgin, edib, şair olmak üzere aydınlardan, sanatkar ve tüccarlardan gelenler olmuştur.. Ancak XVI. Yüzyılın başında Safevi devletinin kurulması iledir ki bu münasebetler en az bir halde düşmüştür. Yine kültür ve medeniyet tarilimiz ile ilgili olmak üzere şunu da kaydedelim ki, ana yurtlarından başka başka zamanlarda ayrılan Türk kümeleri, çok defa doğruca Anadolu’ya gelmeyip bir müddet İran’ın Horasan ve Azerbaycan gibi bölgelerinde oturmuşlardır. Öte yandan daha başlangıçtan itibaren, Anadolu’ya, aydınlardan sanatkarlardan ve tüccarlardan olmak üzere İranlılar da gelmişlerdir.</p>



<p>Türkler bu uzun göç zamanı içinde göçebe yarı göçebe ve yerleşik hayatı yaşıyanlardan olmak üzere kümeler halinde anadolu’ya gelirken çadırlarını, yetiştirdikleri hayvanları, göçebe ve yerleşik yaşayışa ait lüktürlerin, silahlarını, kıyafetlerini, edebi değerlerini, türelerin, harslarını Anadolu’ya getirdiler. Bir yandan nüfuslarının yerlilere nisbetle kat kat fazla olması, öte yandan maddi ve manevi değerleri yani pek kuvvetli olan harsları ile Anadolu tam bir Türk yurdu hüviyetinin aldı ve belirgin ve kesin bir türklük vasıflarının kazandı.</p>



<p>Türkler Anadolu’ya fatih bir kavim olarak geldikleri gibi, aynı zamanda Müslüman idiler. Böylece onlar, milli kültürlerinin yanında, girmiş oldukları İslam medeniyetinden aldıkları, unsur ve müesseseleri de birlikte getirdiler. Bu sebeple onlar ne yerlilerden ne de Bizans’tan herhangi bir nesne almak lüzum ve ihtiyacının duydular. Şu hale göre, Anadolu’daki Türk yerleşmesinin mahiyeti, esas itibariyle, evinden ayrılmak zorunda kalan bir ailenin, sahip bulunduğu her nesnesi ile boş bir eve taşınması olayının aynıdır.</p>



<p>Öyle sanıyoruz ki şu izahlar ile, Türkler’in ancak Anadolu’da bir millet haline geldikleri veya böyle bir şuuru kazandıkları yolundaki mütelaaların ilmi bir esası olmadığı iyice anlaşılmıştır. Bu hususta söylenebilecek bir şey var ise o da, bize göre, Anadolu’nun Türkler’e kendilerinden esasen mevcut olup birlikte getirdikleri faaliyet ve müesseselerin, tabii olarak ancak gelişmesinin sağlamak imkanlarını verdiğidir.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Kaynak:</strong></p>



<p>Faruk Sümer, Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi?, Belleten Ekim 1960, Cilt:XXIV, Sayı: 96, Sayfa: 567-594</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/anadoluya-yalniz-gocebe-turkler-mi-geldi/">Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler Mi Geldi ?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ötüken İllerinde M.S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde Sanatkar Adları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/otuken-illerinde-ms-sekizinci-ve-dokuzuncu-yuzyillarda-turk-abidelerinde-sanatkar-adlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/otuken-illerinde-ms-sekizinci-ve-dokuzuncu-yuzyillarda-turk-abidelerinde-sanatkar-adlari</guid>
<description><![CDATA[ Türk adını taşa hakkeden ilk sanatkârlardan bahsetmeden evvel şu noktayı aydınlatmak belki gerekmektedir: Gök-Türk âbidelerinin başlıcası olan Kül Tigin abidesinde Çinlilerin de yardımı olduğu anlaşılmaktadır. Çin katkısı ne mâhiyette ve ne ölçüdedir ? Kül Tigin’in hatırasına dikilen taştan öğrendiğimize göre alpin nesiller boyunca anılmasını dileyen vefâlı kardeş Türk Bilge Kağan Türk geleneğince âbidevi bir külliye yapmak istedi. “Bark” (dıvarlı yer, ma-bed? Külliye) “bediz” (resim, taş oyması, nakş), “uz” (heykel) ve “bitig taşı” (yazılı taş) yükseltmeye karar verdi. Ügei-Nor Gölü’nün 30 km Güneyinde Orkun vâdisinde geniş bir saha ayrıldı. Bu sahanın muhtemelen ortasında Batı’dan Doğu’ya giden bir yolun iki tarafına yüzlerce […]
The post Ötüken İllerinde M.S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde Sanatkar Adları appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64762e910.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ötüken, İllerinde, M.S., Sekizinci, Dokuzuncu, Yüzyıllarda, Türk, Abidelerinde, Sanatkar, Adları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türk adını taşa hakkeden ilk sanatkârlardan bahsetmeden evvel şu noktayı aydınlatmak belki gerekmektedir: Gök-Türk âbidelerinin başlıcası olan Kül Tigin abidesinde Çinlilerin de yardımı olduğu anlaşılmaktadır. Çin katkısı ne mâhiyette ve ne ölçüdedir ?</p>



<p>Kül Tigin’in hatırasına dikilen taştan öğrendiğimize göre alpin nesiller boyunca anılmasını dileyen vefâlı kardeş Türk Bilge Kağan Türk geleneğince âbidevi bir külliye yapmak istedi. “Bark” (dıvarlı yer, ma-bed? Külliye) <strong>“bediz”</strong> (resim, taş oyması, nakş), “uz” (heykel) ve <strong>“bitig taşı”</strong> (yazılı taş) yükseltmeye karar verdi. Ügei-Nor Gölü’nün 30 km Güneyinde Orkun vâdisinde geniş bir saha ayrıldı. Bu sahanın muhtemelen ortasında Batı’dan Doğu’ya giden bir yolun iki tarafına yüzlerce heykel dikildi. Sâhanın içinde duvarlarla çevrili kısımlar vardı (ma’bed, yızılı taş, kurban taşı ve kuyusu). Duvarlar sıvanmış ve ala boyanmıştı. Mabed kademeler üstünde veyâ bir tepe üzerinde yükseliyordu. Mabedin içinde Kül Tigin’in hatununun ve yakınlarının heykelleri bulunuyordu. Mabedin dışında ve mabede giden yolun iki tarafında Kül Tigin’in muhafızlarının ve hizmetkârlarının ve muhârebede öldürdüğü kimselerin heykelleri (balbal) dikilmişti. Muhtelif zoomorfik heykel ve kabartmalar da vardı.</p>



<p>Bu eserleri Türk ve Çinli sanatkârların vücuda getirdiği anlaşılıyor. Acaba hangi eserler Çinlilere hangileri Türklere atfedilebilir? Çin tarihleri bize bu husûsda şu bilgiyi verir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“732 yılında Kül Tigin öldü. İmparator (hüan-tsung) ölen için bir mezar taşı yaptırttı ve yasını kendisi telif etti. Bir mabed yaptırdı, taşdan bir heykel dikdirdi ve (ma’bedin) dört duvarına ölenin savaşlardaki alpliğini tasvir eden resimler yaptırdı. İmparator bu iş için altı tane meşhur ressam yolladı. (Ressamlar) Resimleri öyle canlı yaptılar ki Türkler hiç böyle canlı resim görmediklerini söylediler. (Kül Tigin’in kardeşi) Mo-Ki-lien (Türk Bilge Kağan) resimlere baktıkça ağlardı” (Liu Mau-Tsai Ost-Türken, s. 179, 228)</p>
</blockquote>



<p>Çinli ressamlardan dikili taştaki yazılarda da bahsedilir. Dikili taşın Türkçe yazılarını Yoluğ Tigin adlı beye yazdırıp hakkettiren Türk Bilge Kağan ise Çinli sanatkârların gelişini şöyle anlatır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>Bengü taşka urtım.</strong></p>
<p><strong>Tabgaç kaganda bedizci kelürtim</strong></p>
<p><strong>Bediztim… Tabgaç kagan içreke bedizci iti.</strong></p>
<p><strong>Anar adınçığ barık yaraturtim.</strong></p>
<p><strong>İçin taşın adınçığ bediz urturtım, taş tokutdum</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, 1/28)</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>(Abidevi taşa vurdurdum,</strong></p>
<p><strong>Tabgaç (Çin) kağanından nakkaş getirttim.</strong></p>
<p><strong>Nakşettirdim… Tabgaç kağanının iç (saray) nakkâşı edi.</strong></p>
<p><strong>Onlar için ayrı bark (binâ) yardımdım.</strong></p>
<p><strong>İçini, dışını ayrıca nakşettirdim, taşa hakkettirdim.)</strong></p>
</blockquote>



<p>Çin tarihi altı sanatkârın yollandığından bahsederken Kül Tigin âbdesi bunların sayısını vermemekte fakat birinin adını söylemektedir. Çinli sanatkâr <strong>“Çıkan Çan Senün”</strong> (Chi-kuan-chang-kü, Çi-kuan-çag-kiü: Orkun, index) adı geçmektedir.</p>



<p>Gerek Türk gerek Çin yazılarından anlaşıldığına göre gelen sanatkârlar bilhassa ressamdı ve bunlar mabedin içine bugün kalıntıları tamamen harap olan ve hakkında fikir yürütülemeyen kırmızı renkteki resimleri yaptılar.</p>



<p>Bundan başka Çinliler bir heykel yapmıştı. Bu heykel de Jisl’e göre diğerlerinden daha mükemmel ve mermerden olan Kil Tigin’in heykeli olsa gerek. Çin eseri olarak ayrıca yazılı taş ve mabed binası Çin kaynaklarında söz konusu olmaktadır. Fakat Türk kitabelerinde bunlar Türk eseri olarak gözükmektedir.</p>



<p>Kül Tigin külliyesindeki Çin eserlerini böylece saydıktan sonra şu noktayı da kaydedebiliriz. Çinli farzedilen eserlerin de ikonografik unsurları her vakit Çin kaynağından değildir. Çinli sanatkârlar atfedilen heykellerden başlıcası ve belki teki olan Kül Tigin heykelinde Çinli olmayan ikonografik unsurların en bârizi Kül Tigin’in kıyafetidir. Alpin giyimi Çinlilerin “Hu” (Hsiungnu soyundan olanlar ve Batılılar) kıyafeti olarak tasvir ettikleri Çin elbisesine nisbeten “kısa ve dar” olan ve “yakası sola doğru kapanan” atlı milletlerin biniş kaftanıdır. Diğer heykellerde olduğu gibi (Lev.Iıa, d) Kül Tigin heykelinin de çakşırı ve çizmeleri bulunsa gerek. Türk kemeri de Orkun vadisindeki heykellerin bir hususiyetidir. Lüzumlu eşyaların takılmasına mahsus kayış parçaları bu kemere asılıdır.</p>



<p>Kül Tigin’in başındaki kenarı yukarıya devrik ve tâç şeklinde oymalı başlık aslen Yakın Doğu’dan gelme bir şekildedir. Fakat Pazırık devrinden beri (M.Ö. dördüncü yüzyıl) gerek göçebe gerek Çin sanatında göçebe maâbud ve hükümdar tasvirlerinde ve bilhassa Türk eserlerinde bu başlık gözükür. Selçuklular ve Temürlüler devrine kadar devam eden bu başlığa Orta Çağ’da <strong>“tâc-i bôrki”</strong> denirdi ve Türkün “borç” ü ile İranlı’nın “tâç” mefhumunun birleşmesinden doğan bir hükümdar başlığı sayılırdı.</p>



<p>Kül Tigin’in börk-tâcı’nın üstündeki kuş motifi de Hun, Türk ve diğer göçebe (Köre, Silla devri) mezarlarında ekseriyetle görülür ve Şamanist inançlar çerçevesinde izah edilmiştir. Belki ruhun kuşa teşbihi ile ilgilidir fakat belki de öngün mâhiyeti vardır. Kâşgari tigin’lere (kağan oğulları) yırtıcı kuş adları verildiğini bildirir. Üslûb bakımından Kül Tigin’in börk-tâc’ını süsleyen kuşun kanatlarının yukarı kıvrılan uçları T’ang kuşları usûlündedir. Fakat bu usûl Türk sanatınca benimsenmedi ve VII-IX. Yüzyıl Kırgız tunbak kabartmalarında da gözükür.</p>



<p>Bazı diğer ikonografik unsurlar ise; Çin medeniyeti şekil almadan evvel, etrâftaki göçebe milletler ile henüz müşterek bir harsa sahib olduğunu pek kâdim devirden kalmadır. Yahud da Türklere akraba hatta bir kısmı belki proto-Türk olan Chou’lar (M.Ö.1050-249), Tik’ler (M.Ö.VIII-VII yüzyıl) Hun krallıkları (IV-V) yüzyıl, Tabgaçlar (385-556) ve onlardan inen sülaleler devrindendir. Bu çeşit ikonografik unsurlar belki Gök Türklere Çinden değil kendi soydaşlarından gelmiştir. Hem Çinli hem Türk olabilecek ikonografik unsurlar ihtivâ eden eserleri Jisl daima Çinlilere atfa meyletmiş ve Türkçe yazılar ile balballar dışında Kül Tigin küllüyisinde Türk eseri olmadığını ifade etmişti. Halbuki hem Çinli hem Türk olabilecek ikonografik unsurlar ihtiva eden eserlerin birkaçı Türkçe kitabenin verdiği bilgi ışığında ve stilistik bakımdan Türk menşeli gözükmektedir. Kül Tigin külliyesi vücûda gelirken ancak altı Çinliye mukabil çok sayıda Türk sanatkârının çalıştığı Türkçe kitâbeden bilinir. Bunlardan başlıcası Türkçe kitabeleri hakkeden ve başka külliyelerde de eser bıraktığını ilerde anlatacağımız <strong>“Kağan atısı”</strong> (Kağan’ın henşirezâdesi veya atalığı) Yoluğ Tigin idi.</p>



<p>Yoluğ Tigin’den başka, pek çok Türk sanatkarları da Kül Tigin külliyesinde gerek “bark” (büyük bina) gerek yazılı taş, gerek nakş işlerinde, çalışdılar.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Barkın, bedizin, bitig taşın, biçin</strong></p>
<p><strong>yılka, yitinc ay, yiti otuzka,</strong></p>
<p><strong>kop alkadımız… bunca bedizçiğ,</strong></p>
<p><strong>Toygun, Elteber, kelürti”</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, 1/52)</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>Mabedini, nakşını, yazılı taşını</strong></p>
<p><strong>biçin yılında, yedinci ay</strong></p>
<p><strong>yirmi üçünde, takdis ettik…</strong></p>
<p><strong>(toygun ve elteber) rütbeli kimseler</strong> <strong>bunca nakkaş getirdi</strong></p>
</blockquote>



<p> </p>



<p>Çinli kaynakların Çinlilere ve Türk kitâbesinin ise Türklere atfeder gözüktüğü bir eser Kül Tigin’in mabedidir. Filhakika kalıntılardan anlaşıldığını göre bu mabed, üstü çatı ile örtülü dörtköşe (10,25×10,25m) plânda bir Çin köşkü imiş. Fakat yine şu noktayı hatırlıyoruz. Gök-Türklerin “eb” (ev) leri de bu şekilde idi. Hattâ Gök-Türk harflerinden “eb” böyle damlı ve damın ucu yukarı kıvrılmış bir evin piktogramıdır. Türklerin de inşasına iştirak ettiği “bark” (büyük bina) bu mabed mi idi yoksa “bark” ta’biri külliyenin hepsine mi veriliyordu?</p>



<p>Kül Tigin ağıtının yazıldığı taşın motifleri de münâkaşalıdır. Heikel yazılı taşı şöyle tarif eder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“İki tarafında arslan (Jisl’De göre koç) heykellerinin durduğu bir avlu içinde bulunuyordu. Taşı taşıyan kaplumbağa heykeli sayılmazsa taşın yüksekliği 332 cm idi. Alt genişliği 128 cm. idi ve tepesi hafif incelenerek 120 cm kadardı. Doğu, Şamil ve Cenüb yüzleri Türkçe Batı yüzü Çince yazılı idi.”</p>
<p>“Tepesi yarım daire şeklinde idi ve Doğu ve Batı’ya bakan cephelerde yarım-dâire içinde şu motifler hakkedilmişdi: Türkçe yazılı Doğu cephesinde mir ejderlik tak ve bir Türk damgası (lev. VI a) ve Çince yazılı Batı cephesinde bir çift ejder bulunuyordu.(lev.VII a)”</p>
</blockquote>



<p>Şüphesiz ki Kül Tigin için dikilen taş Çin mezar taşlarına benzer. Fakat mevzûbahs Çin mezar taşlarının ekseriyeti Tabgaç ve Tabgaç’lardan inen sülaleler devrindendir. Yine muhtemeldir ki Çin mezar taşları gibi Kül Tigin taşı da kozmik bir mana taşımaktadır. Çin mezar taşları dört cihete nazır dünya planını temsil ederdi. Kül Tigin dikili taşı da Çin kozmolojisinde kâinatın ve şimâlin timsâli olan kaplumbağa tarafından taşınmaktadır (Uygularda şimâl timsali “Kara Yılan” idi) Kül Tiğin hâtırasına dikilen taşın yarım-daire şeklindeki tepesinde Doğu ve Batı yüzlerinde bulunan çift başlı ejder ve çift-ejder (lev.VIIa,VIIa) motifi ise gök-kubbenin ve cenûbun timsâlidir. Cenûb güneşin seyrinin zirvesi göründüğü için Çin kozmolojisinde itibâri şeklide göğün zirvesi Cenup’da sayılırdı. Ejder yıldız manzumesinin göğün tepesinde gözükmesi Çin’de yaz itidâlının (solstitium) işareti olduğundan çift ejder motifi gök-kubbenin ve zirvesinin böylece timsâli oldu. Ancak bu motif de Hunlar ve Türkler tarafından benimsenmiş görünüyordu. Hatta Hsiung-nu’lar ve Türkler mevsim değişmesi bayramlarında ve bilhassa yaz itidâlinde ejder yıldız manzûmesinin gök-kubbenin tepesine vardığı zaman gök ve <strong>“Kök Luu”</strong> <strong>(gök ejderi)</strong> ile ilgili merâsimler yaparlardı.</p>



<p>Eğer Türkçe kitâbedeki “yitinc ay” (yedinci ay:Orkun, 1/52) okunuşu dikkate alınırsa Kül Tigin’in âbideler külliyesinin takdisinin de yaz itidâlinde ejder bayramı devrinde yer almış olması mümkündür. Çünkü Pritsak’ın kaydettiği gibi Çin ayları ile Türk ayları arasında iki ay fark vardı. Türk yıl kış itidalinde başlıyor ve yedinci ay yaz itidâline varıyordu (Çinin beşinci ayı). Mezar taşlarına konan ejderli tak motifi bilhassa takdis merasimi yaz itidâlinde yapıldığı anlaşılan Kül Tigin yazılı taşındaki ejderli tâklar belki ruhun göğün zirvesinde bulunan ejderli taka yükselişinin remzi idi. Nitekim Kül Tigin yazılı taşında Türkçe kitâbede Yolluğ Tigin şöyle der:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Beyim Tigin yügere tenriye…”</strong></p>
<p>(Beyim Tigin yukarı göğe…: orkun, 1/54).</p>
</blockquote>



<p>Ejderli takın iki uclarında sarkan başların ağızlarında tuttukları topu ay ve güneşin timsali sananlar çoktur.</p>



<p>Türklerin de ejderli tak motifi il yakından ilgili bulanması keyfiyeti yanında, şu noktaya da bekli kayda değer. Heikal Kül Tigin yazılı taşındaki ejderleri “pek ibtidai” diye tavsif etmişti. Mâhir Çin sanatkârlarından ibtidai bir iş beklenemezdi. Jisl’in dediği gibi, onlara atf edilebilecek eserler mükemmeliyet ile tebârüz ederse, Kül Tigin yazılı taşındaki ejderler Çin eseri olmasa gerek. Bilhassa ki, Heikel, bu şekilde “ibtidai”ejder tasvirlerini, Orkun vadisinde, gerek Gök-Türk,gerek Uygur kalıntılarında çok gördüğünü kaydeder. Demekki, ejder tasviri Türklerde çok yapılmakta idi. Kaldı ki, Yoluğ Tigin, türkçe yazıları hakkederken, doğu çebhedeki ejderli tak motifinin bir kısmını teşkil eden damgayı kendisinin “koyduğunu” söyler ve bu ibâre altına imzasını da atmıştır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Bunca bitiğ bitiğme, Kül Tiğin atısı Yolğu Tigin, bütüdim. Yiğirmi kün olurup bu taşka bu tamga kop, Yoluğ Tigin, bitidim… Taş bitidim. Yolug Tigin”</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, 1/54</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>Bunca yazıyı yazan, (ben), Kül Tigin “atısı” Yoluğ Tigin, yazdım. Yirmi gün oturup, bu taşa bu damgayı koyup, yazdım. Taşa yazdım. Yolug Tigin</strong></p>
</blockquote>



<p> </p>



<p>Stilistik bakımdan ise Kil Tigin anıtının Doğu cephesinde Türk damgası ve Türkçe metin ile birlikte bulunan ejderli tak (lev.VII a) mümâsil Çin eserlerinden ziyâde Kuşan menşeli ve Türgiş devri (658-766) ve mıntıkasında Türk sanatında da görülen ejderli takı (lev.Vıb) hatırlatır. Eser çok harâp vaziyette olduğu için iyi seçilmemektedir. Fakat takın iki ucundan sarkan ejder başları da Çin T’ang devri ejder maskesine benzemez fakat Kuşan veya ordos menşeli ejder başlarından birine yakındır. Kuşan tarzında görülen başlar makara (timsah) veya Jalebiha (fil) başından mülhemdir. Basitleştirilmiş şekilleri yukarı ve aşağıya doğru açılan ve kıvrılan iki dudaktan ibârettir.</p>



<p>Ordos uslûbundan ejder başı ise böri başıdır. Rudenko’ay göre en eski ejder başı budur ve Ordos eserlerinde görülen (lev.VIIIb) börü başlı yılan Çin ejderinin (lev.VIIIc) prototipidir. Shang devri ejder motifleri bulunalı bu fikir münakaşasız kabul edilemezse de Ordos’un böri başlı yılan şekli bazı Çin eserlerinde ve bilhassa Türk sanatında çok rastlanır (lev.IV).Kül Tigin yazılı taşının Doğu cephesine bir Türk damgası ile birlikte bulunması ve ejderli tâkın iki ucunda sarkan başların böri başı olması ihtimâli tâka bir öngün mahiyeti verebilir. Çünki Gök-Türk hükümdar sülâlesi adının Çin teleffuzu ile şekli A-shi-na, Pritsak’a göre Türkçe “Çina” kelimesinden gelir ve böri demekdir. Böri esâsen Gök-Türklerin öngünü ve efsânevi ceddi idi ve altından böri başı belki tös (totemik hayvan tasviri) mahiyetinde Gök-Türk bayrağı aleminde yer alırdı. Yoluğ Tigin ejderli tâkın ortasına “damga koymuştur”. Aynı damgayı Türk Bilge Kağan’ın lahdı üstünde de geren Radlof bu adamgayı A-shi-na sülâlesinin ve bilumum hanların damgası sanmakta idi.</p>



<p>Kül Tigin yazılı taşının Batı cephesinde ise yani Çince yazının üstünde yine aynı ibtidâi şekilde yapılmış bir çefit ejder motifi vardır (lev.VIIa). Bu ejderler de iyi seçilmemektedir fakat bunların tertibi Tabgaç devrinden bir mezar taşı motifine (lev.VIIb) benzer. Ejderlerin başı aşağıya doğrudur ve ayakları tâkın tepesinde birbirine dolanır. Ancak Tabgaç motifinde ejderler, Ordos ve Türk eserlerinde gözüktüğü gibi makara, jalebha, veya böri başı değil koç başlıdır.</p>



<p>Kül Tigin mabedinde, çin motifi olarak tanınan fakat Türklerin de tekrar ettiği bir motif daha vardır. Bu da pişmiş toprakdan “T’ao-t’ieh” tarzında yarı-ejder, yarı-insan maskeleridir. (lev.Va) Bunlar muhtemelen dört tane idi ve dört duvara asılmıştı.</p>



<p>T’ao-t’ieh maskesi filhakaki Çin’den gelmiştir fakat Çin’in ecnebi ve belki de Türklerle akraba milletler tarafından idâre olduğu devirdendir ve Çin’e karşı harp eden bir efsânevi beyin başını temsil eder. Kırgız Türkleri T’ao-t’ieh’den gelişmiş bir maskeyi miladdan evvelki yüzyılda Türk sanatına mahsus şekilde geliştirmişlerdi. (lev.Vb). Bu motifin de Türk mitolojisi ile bağları bulunması mümkündür çünkü Kırgız uslubunda fakat aynı mahiyette maskeler Çin sanatkarları ile ilgili olmayan Tonyukuk mabedinin dört duvarına asılmıştı. Uygur metinlerinde maskeye “Ölüm madar (makara)” denir.</p>



<p>Böylece Kül Tigin âbidesinde Çin eserlerinin kısmen Türk harsına intibâk etmiş olduğu neticesine varıyoruz. Muhtemelen Çinliler Türk geleneğini yakından biliyordu veya Türkler onlara yol göstermişti. Diğer taraftan Çinlilere atfedilenlerin de bazılarının hakikatte Türk eseri oluğu kanaatine varıyoruz.</p>



<p>Bu saydıklarımız dışında kalan eserlerin Türkler tarafından yapıldığı hakkında kimsenin şüphesi yoktur. Türk eseri olduğu muhakkak görülen “balbal” ve hizmetkâr heykellerinden (lev.III) yalnız Kül Tigin külliyesinde (lev.II) yüzlerce mevcut idi. Halen bile 169 tanesinin büyük yol üzerinde dizildiğini Jisl kaydeder.</p>



<p>Bu âbidevi kurganların gerek Orkun vâdisinde gerek başka yerlerde pek çok emsâli vardır. Sâdece bugünkü Moğolistan’da Kül Tigin külliyesinden daha eski muhtelif kurganlar arasında şunları kayedebiliriz tarihi bilinmeyen kadim Şivet-ulan külliyesi; her ikisinin de M.S. 716 etrafında öldükleri sanılan Türk hakimi Tonyukuk’un ve Tarduş beyi Küli Çur’un âbideleri. Nitekim Çin târihleri Türklerin şu geleneğini kaydeder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Bir alp ölünce mezarının üzerine bir hatıra sütunu dikerler. Mezarı bir bina şeklinde inşâ ederler. Buraya ölenin bir tasvirini ve hayatında bulunduğu savaşların resimlerinin yaparlar. Bir adam öldürmüş ise bir taş dikerler. Bazen yüzlerce hatta binlerce taş bu iş için kırılır”</strong> (Balbal denen heykeller bu taşlardan oyulurdu)</p>
</blockquote>



<p>Balbal denen taşa oyulmuş heykeller Türk sanatının hususiyetini veciz bir şekilde ifade eder. Gök-Türk devrinde henüz kısmen ibtidâi olan bu sanat Kül Tigin heykeli münasebeti ile Çin târihçilerinin Türklere atfettiği zevke uygun olarak, canlı tesiri vermek istemektedir. Her “balbal” muhtemelen bir portredir. Fakat Gök-Türk sanatkârının kuvvetli şahsiyeti onu mübâlagalı bir ifadeye sevketmiş (expressionisme) ve tabiatın ötesinde hata bazen karikatüre yaklaşan birer portre (lev. IIIa) vücuda getirmiştir. Balballar görünüş, kıyâfet ve ellerinde tuttukları temsili eşya (kadeh, kuş) bakımından Türk kültür tarihi için de ehemmiyetli malzeme teşkil eder (Lev.II, III)</p>



<p>Zoomorfik motiflerden oturmuş koç heykelleri de Şivet-ulan ve Moğolistan’daki Gök-Türk muhitine has görünmektedir (lev.Ivc). Bunların bilhassa mezarlarda bulunması henüz daha anlaşılmamış bir mana ifade etmiş olsa gerek. Tabgaç mezar taşındaki koç başlı ejder tasvirini de bu münasebet ile tekrar hatırlıyoruz (lev. VII b). Şivet-ulan (lev.Ivc) üslubunda bir çift karşılıklı koç heykeli Kül Tigin külliyesinde yazılı taşın bulunduğu avlunun girişinde durmakta idi. Bu koç heykelleri Türk mezarlarının bir hususiyeti olarak Türklerin göç ettiği yollar boyuna dizilmiş ve Mangışlak’dan geçerek Anadolu’ya kadar uzanmıştır.</p>



<p>Kül Tigin’in ölümünden iki yıl sonra kardeşi olan Gök-türk kağanı Türk Bilge Kağan da öldü. Artık Gök-Türk devleti yıkılmış ve bir daha kurtulmuyacaktı. Fakat Türklük için mücadele eden alplerin hatırası abideler sayesinde bize kadar gelecekti. Türk Bilge Kağan anmak için yapılan külliyenin bütünü mimarı, heykeltraşlık ve resim eserleri ile baştan başa Yolluğ Tigin’in düşüncesinden doğmuştur ve sanatkâr bunu iftihar ile söyler.</p>



<p> </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Bunca barkığ, bediziğ, uzığ,</strong></p>
<p><strong>Kağan atısı Yoluğ Tigin, men,</strong></p>
<p><strong>Ay artuku tört kün olurup, bitidim, bediztim”</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, 1/72)</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>(Bunca binayı, nakşı, heykeli (ben),<br>Kağan “atısı” Yoluğ Tigin,<br>Bir ay dört gün oturup, yazdım, nakşettim)</strong></p>
</blockquote>



<p>Yoluğ Tigin’in ifâde tarzından da anlaşıldığına göre bu kadar çok eserin böyle kısa bir zamanda tek adamın çalışması ile vücuda gelmesi bu eserlerin “Kağan atısı”nın tasavvurundan doğduğu manâsınadır. Bu keyfiyet Türk Bilge Kağan’ın yontulmuş taşdan figuratif lahdi üzerinde yazılı sanatkâr adlarından bellidir: yalnız bu nakş (lev.I) üç ayrı Türk sanatkârlarının emek mahsülüdür:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Tekeş Kül Tudun inisi</strong></p>
<p><strong>Yükünür kün bedizmiş</strong></p>
<p><strong>Azganaz Er Agar bedizmiş</strong></p>
<p><strong>Çiner bedizmiş”</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, I/121-123)</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>(Tekeş Kül Tudun’un küçük kardeşi,</strong></p>
<p><strong>(Ölenin hâtırası önünde) eğilinen gün nakş etti</strong></p>
<p><strong>Azganaz Er Agar nakş etti.</strong></p>
<p><strong>Çiner nakş etti)</strong></p>
</blockquote>



<p>Bu eserde (lev.I) Türk Bilge Kağan elde “ayak” (kadeh) hükümdar usülünde bağdaş kurmuştur. Sağında ve solunda da iki kimse ellerinde kadeh ayakta durmaktadır. Üslup ve muhteva bakımından çok ilgi çekicidir. Üslup Gök-Türs sanatının ibtidâi fakat evvelce söylendiği gibi kuvvetli realizminden ziyade mübâlagalı ifadeye meyvâl tarzını gösterir. Tertip, Altay erken Gök-Türk eserlerinde de görüldüğü gibi bir merkezi şahıs etrafına toplanan mütenazır unsurlardan müteşekkildir. Kağan dünyanın kutbunu teşkil etmektedir.</p>



<p>Türk Bilge Kağan’ın lahdı üstündeki nakş şu bakımlardan da bilgi verici mahiyetdedir: Gök-türklerin görünüşü, kıyafetleri ve belki de Hun ve Türklerin and içme merâsimi bu eserde tasvir edilmiş. Nakşın sol üst köşesinde yazı ve mâhiyetlerini yukarıda münakaşa ettiğiz damga ve kuş motifleri gözükür. Yırtıcı kuş burada yandan gözükmektedir. Motif muhtemelen heraldik bir öngün olabilir.</p>



<p>Türk Bilge Kağan’ın mezarındaki arslan heykeleri de (lev.Iva) . Şivet-ulan külliyesinde bulunan tarzdadır (lev.Ivb) ve Çin üslûbunda değil Kuşan sanatı arslan heykellerine benzer.</p>



<p>Aynı yüzyıl içinde Tarduş Türkleri muhitine dönersek 716 etrafında ölen Tarduş Beyi Külli Çur’un Ihe-hüşotü’daki dikili taşında şu ibâreyi bulmakdayız:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Kagan inisi… Çur Tigin kelip</strong></p>
<p><strong>Ulayu tört tigin kelip</strong></p>
<p><strong>İşbara Bilge Küli Çurug yuglatı</strong></p>
<p><strong>Bedizin bedizti, olurtu”</strong></p>
</blockquote>



<p>Orkun I/139</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>(Kagan’ın (ilteriş Kutluğ Kagan) küçük kardeşi Çur Tigin gelip</strong></p>
<p><strong>Daha dört tigin gelip</strong></p>
<p><strong>İşbara Bilge Küli Çur’un yoğunu tuttular</strong></p>
<p><strong>Nakşini nakş ettirdi, oturttu)</strong></p>
</blockquote>



<p>Son bahsedeceğimiz imzalı eser (lev. IX) Orkun’un dokuzuncu yüzyıl başına ait sandığı Uygur yazılı taşıdır. Heykel taşın bulunduğu eski Uygur başkenti Ordu-balık’i şöyle anlatır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Orkun deresinin ötesindeki Kara-balgasun ya’ni “kara-harabeler”</strong> <strong>dört köşe şeklinde surlu bir şehirdir. Bu harabelerde bir yazılı taş buldum. Kızıl granit taşından, pek güzel bir âbide idi. Dört kısımdan ibaret bulunuyordu. Alt kısmını 90 cm yüksekliğinde oturmuş arslanlar taşıyordu. Taşın eni 140 cm kadardı. Taşın bütün boyu en aşağı altı metre idi.</strong> (Heikel, “Les monuments…”, (s.XI-XII).</p>
</blockquote>



<p>Taşın üzerinde Türkçe, Sogdca ve Çince yazılar vardı. Ay-tengride kut bulmış alp Bilge Kağan’ın dikdirdiği bu taşda Uygurların M.S. 762’de Mâni dinini kabulü anlatılmakta ve Uygur başkentinde kan dökülmesi (insan ve hayvan öldürülmesi) yasaklanarak yalnız prinç yenmesi “yargılanmaktadır”. Eseri Alp Inancı Baga Tarkan’ın vücuda getirdiği kitâbede yazılıdır.</p>



<p>Kitâbenin üstündeki yarım daire şeklinde kısım içinde Kül Tigin anıtında olduğu gibi ağızlarında ay ve güneş timsali birer top tutan bir çift-ejder motifi görünür. Burada da ejder tâkı motif’inin gök-kubbeyi temsil ettiği anlaşılıyor. Çünkü altındaki Türkçe kitabe şöyle demektedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>“Bu Tenriken, tenrikede kut bulmış</strong></p>
<p><strong>Alp Bilge Tenri uygur Kağan’ın bitiği”</strong></p>
</blockquote>



<p>(Orkun, I/85)</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><strong>(Bu semavi, gökte kut bulmuş</strong></p>
<p><strong>Alp Bilge-tenri Uygur Kağan’ın yazısıdır.)</strong></p>
</blockquote>



<p>Alp İnancı Bağa Tarkan Uygur Kağan’ının yazısının üstüne öngün mahiyetinde, Uygur metinlerinde ejderlerin kağanı olan “Kök Luu”yu resmetmiş olmalıdır. Uygur Kağan’ının “kök-Luu”su Kül Tigin taşının batı tarafında bulunan çift-ejder’e tertip bakımından benzer. Her iki eserde ejderlerin başları aşağıya tâkın iki ucuna sarkmış ve tâkın zirvesinde ard ayaklar birbirine dolanmıştır. Ancak Uygur âbidesi daha çok mütekâmildir ve ejderlerin hususiyetleri vücutların timsah gibi derisi belkemiği teşkil eden ve Türk ejderlerinde çok görülen “yip” (ip) motifi başın yanındaki sakallar ve nihayet başın kendisi pek iyi seçilmektedir. Ejderlerin başı miladdan sekiz ilâ yedi yüzyıl evvelki Ordos ejderi (lev VIIIb) tarzında böri başıdır. Bu başın hususiyetleri üst dudağın helezon şeklinde kıvrılması veya tepesinde bir çıkıntı olmasıdır; gözler şaşıdır. Uygurların Ordos mıntıkası ile bağları vardı ve bu ejder başı şekli muhtemelen çok eski devirlerden beri göçebe Uygur sanatında tekrar edilegelmişdi. Gök-Türk ve Uygurlarda böri başlı ejderin öngün mahiyetinde olduğu fikri böylece kuvvetlenmiş bulunuyor.</p>



<p>Alp Baga Tarkan’ın bu eseri ile Moğolistan’daki gezintimizi bitirmekteyiz. Yedinci ilâ dokuzuncu yüzyıllarda Moğolistan’da yerleşmiş Gök-Türk, Tarduş ve Uygurlardan altı sanatkâr adı vermiş bulunuyoruz. Daha başkalarını da bulmak belki mümkün olabilir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Emel Esin, Türk Kültür El Kitapı Cilt: II Kısım: Ia 1972 (Ötüken illerinde M.S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde Sanatkâr adları), S.:44-52</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/kultur-sanat-tarihi/otuken-illerinde-m-s-sekizinci-ve-dokuzuncu-yuzyillarda-turk-abidelerinde-sanatkar-adlari/">Ötüken İllerinde M.S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde Sanatkar Adları</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hazar Etrafının Bin Yıllığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hazar-etrafinin-bin-yilligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hazar-etrafinin-bin-yilligi</guid>
<description><![CDATA[ Lev Nikolaeviç Gumilyov “Tisyaçeletie Vokrug Kaspiya” Azerbaydjanskoye Gosudarstvennoye İzdatel’stvo, Baku 1991, 312 s. (L.N. GÜMİLEV, Hazar etrafının Bin yıllığı, Azerbaycan Delvte Neşriyatı, Baku, 1992, 312 s.) Yukarıda, aslında kelime kelime çevirerek verdiğimiz eserin Rusça adı o kadar kısa yazılmış ki, yalnız kapağına bakmakla konusu açık olarak anlamak mümkün değildir. ancak eseri açıp ilk sayfasında birkaç cümle okuduktan sonra bunun Euraisa’da yaşamış halkların bin yıllık tarihi ile ilgili olduğunun görüyoruz. bu yüzden kitabın da Azerbaycan şivesine: “Hazar etrafı halkların bin yıllık tarihi” diye açıklanarak çevrilmiş bulunmaktadır. (s. 309). Yazar eserini şu sözlerle takdime ediyor: “Avrupa tarihçilerinin ilmi zihniyeti, uzun zaman merkeziyetçilik […]
The post Hazar Etrafının Bin Yıllığı appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64746c3f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hazar, Etrafının, Bin, Yıllığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Lev Nikolaeviç Gumilyov </p>



<p>“Tisyaçeletie Vokrug Kaspiya” Azerbaydjanskoye Gosudarstvennoye İzdatel’stvo, Baku 1991, 312 s. (L.N. GÜMİLEV, Hazar etrafının Bin yıllığı, Azerbaycan Delvte Neşriyatı, Baku, 1992, 312 s.)</p>



<p>Yukarıda, aslında kelime kelime çevirerek verdiğimiz eserin Rusça adı o kadar kısa yazılmış ki, yalnız kapağına bakmakla konusu açık olarak anlamak mümkün değildir. ancak eseri açıp ilk sayfasında birkaç cümle okuduktan sonra bunun Euraisa’da yaşamış halkların bin yıllık tarihi ile ilgili olduğunun görüyoruz. bu yüzden kitabın da Azerbaycan şivesine: “Hazar etrafı halkların bin yıllık tarihi” diye açıklanarak çevrilmiş bulunmaktadır. (s. 309).</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Yazar eserini şu sözlerle takdime ediyor:</strong></h2>



<p>“Avrupa tarihçilerinin ilmi zihniyeti, uzun zaman merkeziyetçilik esasına dayanmıştır. F. Hegel devrinden beri Avrupa’da şu kanaat hakimdi: Medeniyetin ilerlemesi eski Yahudilik, Grek ve Roma kademelerinden geçerek Batı Avrupa’nın Roma-German dünyasında zirvesini bulmuştur. Bunlar etraftan tarihsiz veya geri kalmış halklarla çevrilmiş bulunuyordu. Çin tarihçilerinin düşünceleri de buna benziyordu, ancak onlara göre medeniyetin merkezi, büyük bozkırdan uzun duvarlarla ayrılmış bulunan kendi Orta ülke’leri idi. Hindistan ise kuzeyden Himalaya, batıdan Blücistan gölleri ve doğudan geçir vermeyen tropik ormanla çevrili olup, Brahman bilginlerine göre üzerinde durulmaya değer yegane ülke idi. Bu yüzden dünya tarihi ve dünya coğrafyası bu ülkeleri ilgilendirmiyordu. Kendileri için bir hodbinlik ve öğünme kaynağı olan saydığımız bu merkezilerin dışında Akdenizin güneydoğu sahilince uzanan Afrasia dediğimiz geniş bir bölge daha vardı. Buna dikkat etmeden olmazdı.</p>



<p>Fakat Batı Avrupa ile Çin arasında uzanan, özel iklimi, çok çeşitli halkları ve orijinal kültürü bulunan Eurasia dediğimiz muazzam ülke ile onlar uzun zaman ilgilenmediler, bunun bir neticesi olarak burası Yok sayıldı.</p>



<p>Eurasia’nın kalbi, Çin seddinden Karpatlara kadar uzanan büyük step-bozkır olup, kuzeyden Sibir taygası şeridi, güneyden İran yaylası çöl ve vahariyle sınırlıdır. Eskiden Görkler bu bozkıra Skifiya, İranlılar Turan, çinliler ise “Kuzey barbarları Bozkırı” Bey-hu derlerdi.</p>



<p>M.Ö. III. yy. da eski göçebelerin yerini, Türkçe konuşan Hun, Türküt, Uygur, Kıpçak ve Oğuzlar almış olup, araştırmamız bunların etnik tarihine tahsis edilmiştir.</p>



<p>XIII. yy.da bu halklar camiasının Türk oklu yerine Moğollar geçti. Fakta onlar kısa zamanda Türk halkları ile kaynaştılar ve büyük bozkırı etnografik haritasını karıştırmakla beraber onun ekolojisini, tarihini, kültürünü ve Eurasia’nın komşu memleketlerle münasebetlerini yıkmadılar.</p>



<p>Bununla beraber, hususi araştırmayı gerektiren yeni bir Zaman rengi ortaya çıktı. Bu ise, erken orta çağı anlamadan gerçekleştirilemezdi. İşte bu yüzden yazı hayatımın yarısını komşu memleketlerin tarihi ile bağlantılı olarak, Eurasia’nın kalbini incelemeye hasretmiştim, bu komşular: Orta Asya, Tibet Pamir dağlık bölgesi ve büyük bozkırın kuzey-batısındaki eski Rus idi. Göçebe dünyasının Azerbaycana ve Gürgen’de İslâm kültürü ile kaynaşması incelenmeden, Türk süper halkının meydana geliş tarihi tek taraflı ve tamamlanmamış olarak kalırdı.</p>



<p>Eurasia’nın step halkları olan Rus ve Turna’ının kendi kültürleri ve mertlik ve doğruluk geleneği mevcut olup, bunlar şövalye Avrupa, Filizof Hindistan ve bilgin Çin’den hiç de geri kalmamıştır. Türk göçebelerinin vahşilliği ve doğu Slavlarının iptidailiği haçlı seferleri devri diplomatlarının ustaca uydurmaları olup, bunlar küçük burjuva iftirası şeklinde XX. yy.a kadar canlı kalmıştır.” (S:3-4).</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Eurasia Meselesi:</strong></h2>



<p>Asyanın orta kısmı ile Avrupanın doğusun içine alan ve muayyen bir step-bozkır şeklinde kendi başına bir kıta gibi mutlaka edilen Eurasia (Europa-asia – Avrupa Asya) tabiri bir rus icadıdır. Bu yüzyılın başlarında bazı yazarlar tarafından kullanılmış olan bu tabir, ihtilalden sonra Parg ve Paris’te yuvalanan muhaceretteki eski Rus devlet ve bilim adamları tarafından 1924’lerde tekrar canlandırılmış ve milliyetçi Rus komünist tarihçi ve siyasetçileri tarafından da benimsenmiştir. Komünist rejim hayranı birçok batılı tarihçi ve dilcilerin de bunun destekledikleri görülmüştür.</p>



<p>Ancak fin tarihçi edilcileri, Eurasia’nın kuzeyinde yaşayan kendileri ile kardeş birçok Fin-Ugor kavimlerinin durumun ve runik Skandinav işaretlerle Türk-Orhon yazıtları arasındaki benzeyişleri göz önünde tutarak, Eurasia’nın kuzey şeridini bu politikanın dışında mutalaa etmişler ve: “Fin-Baltık ve Ural-Atalay kavimlerinin,tunç devrinden beri büyük bur kuzey birliği teşkil ettiklerini” söylemişlerdir. Bu fikirlerin öncülüğünü yapan Fin arkeoloğu J. R. Aspelin (1849-19159 ve sonraları a. M. Talgren (1885-1945) olup, taraftarları 1926’da Tallgren tarafından kurulan “Eurasia Septentrilonalis antiqua” (Eski Kuzey Eurasia) dergisi ile fikir savaşını devam ettirmişlerdir. Fakat, Bilhassa Stalin devri Soyvet yazarları işe siyaset karıştırarark, Fin bilginlerini ağır bir dille suçlamaya girişmişlerdir. Mesela, esik Türkçe uzmanlarından A. Bernştam bir eserinde şöyle diyor: “Böylece, Aspelin, Tallgren vb. ların kuzey teorisi, sibirya’daki runlarla kuzey Skandinav runları arasındaki şekli benzeyişe ve büyük Çin seddinden Botna körfezine kadar uzanan kültür birliği fikrine dayanarak, Fin burjuazisinin, eskiden Finlerin anavatanı olduğunu iddia ettikleri, vasiyet edilmiş bu yerlere sahip olma fikrinin bir ifadesidir” (Sotsial’no-ekonomiçeskiy stroy orchono-Yeniseykich Tyurok, 1946, s. 22-23.)</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Durumun tendiki ve muhalifler</strong></h2>



<p>Her ne kadar Sovyet-rus yazarları Eurasia’yı Çin seddinden Karpat’lara kadar uzanan birlik şeklinde bir bütün olarak göstermek istemekte iseler de coğrafi bakımdan bunun pek isabetli olmadığı haritaya bir göz atmakla hemen anlaşılır. Burada step-bozkırı olmak üzere, iklim şartları bakımından da üzerinde yaşayan insanlar bakımından da biribirinden oldukça farklı iki büyük saha vardır. bu iki muazzam saha kuzeyde Ural dağları ve Güneyde Hazar denizi ile biribirinden ayrılmış olup, birinden diğerine ancak bunların arasındaki “Kapı” gibi açıklıktan geçilebilir. Tarihi boyunca doğudan batıya ve batıdan doğuya türlü milletler hep buradan geçtikleri Çin, bu açıklığa “Kavimler kapısı” denmiştir.</p>



<p>Tarihi adlandırmaya gelince, yazar Gumilev sözleri bu konuda pek isabetli olmasa gerek şöyle ki, Gerekler Skilifiya tabi ile daha çok güney rusya bozkırını, İranlılar Turan derken ancak Türk ülkesi olan orta Asyayı kastetmişlerdir. Çinlilerin Bey-hu (Kuzey barbarları bozkırı) sözleri ile ancak Çin seddinin kuzeyindeki mahdut yerlerle oradaki Hunları üşündükleri açıkça görülmektedir. Yani, bundan iki bin ve hatta daha fazla yıl önce kullanılmış olan bu tabirlerin XX. Yüzyılda ortaya atılarak propagandası yapılan “Eurasia” fikrinin ispatı için zorlanarak ortaya atılmasını doğru olup olmayacağı, tarihi bir araştırma konusu olarak karşımızda durmaktadır.</p>



<p>Fin bilginleri hakkında ağır sözler sareden Sovyet yazarı A. Bernştam gibi önümüzde ki eserin sahibi L.N.Gumilev da batı dünyasını, Slavları “İptidaki” ve Türk göçebelerini de “Vahşı” saymakla itham etmekte ve böylece “Eurasia” nın batı kısmındaki ruslarla doğusundaki Türk topluluklarını ortak kadere sahip iki topluluk olarak göstermektedir. İşte “Eurasia” nın esas manası ve maksadı burada düğümlenmiş bulunuyor, yani; Eurasia taraftarları için esas problem iktisadi olmaktan önce halklar ve milletler meselesi olup, ileride burasını yalnız Rusça konuşan bir tek milletten ibaret bir ülke halinde görmeyi düşünüyor ve böylece siyasi bir iktisadi yönlerden rusyanın yeni bir hız kazanacağını ümit ediyorlardı.</p>



<p>Yirminci yılların Slavophil Eurasia taraftarları, burada çok eskiden beri kültür birliğinin mevcut olduğunun iddi etmişler, ve bunun eski helen kültüründen kaynaklanan Bizans tesirindeki Rus kilisesi ile temsil edildiği söylemişlerdir. Onlar bizahtihi mevcut olan, kendine has Rus-Eurasia kültüründe batı ve do ğu tesirlerini katiyetle reddetmişledir.</p>



<p>Halbuki XIII. Yy.da başlayıp gelişen Türk-Moğol istilası neticesinde Bizans kültür unsurları Asya tesirleri ile kaynaşarak yeni bir halita meydana gelmiş ve I. Petro tarafından Batı Avrupa’dan idhal edilen batı unsurları bu halita üzerinde işlenmiştir. Rus-Ortodoks kilisesi idaresinde Rus İmparatorluğunun doğup yayılması bu yollardan geçmiştir.</p>



<p>Elbette ki, Eurasia Fikrine karşı çıkan muhalifler de vardı. Onlara göre Eurasia tarafta0rları “Dindar Bolşevikler” olup, Slavophil’lerle Bolşevikleri birleştiren noktalar da vardı. Mesela muayyen devlet şekillerinin reddi ve birinci dünya savaşına kadar Rusyada mevcut olan bütün “kültür” varlığının inkarı gibi. Her iki taraf da bunları yıkılmasını ve yerine yeni bir kültürün getirilmesini istiyordu. Bolşevikler eskiye Burjua yeniye “Proletar” derken, Eurasia’cılar bunlara karşılık “Roma-German” ve “Milli” tabirleri tercih ediyorlardı. Burjuva”v e “Proletar” sözleri ilerlemiş bir cemiyetten geriye gitmeyi ifade edeceğinden, Eurasia’cılar bunları kabul etmediler, “Bu bir yükseliş değil, alçalıştır” dediler. Otuzuncu yıllarda iki taraf da Batı Avrupa sömürgeciliğine karış olup, Eurasia’cılar. “Milletlere hürriyet” derken, Bolşevikler: “Milliyetçilik yolu ile Beynemilelcilik!” diyorlardı.</p>



<p>şimdi 90ncı yıllarda Bolşevik-Kömünst dünyasında çok şey değişmiş bulunuyor. Sosyalist birlik ağılmış, Marxizm. Leninizm, Stalinizm çökmüş ve esri milletleri Çin yeni ufuklar açılmıştır. Fakat coğrafi bir varlık olarak Eurasia “ülkesi” de Eurasi fikri de yaşamaktadır. L.N. Gumilev’in 1990’da basılmış önümüzdeki eseri bunun açık bir delilidir.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Eserde Türkler ve Türk tarihi. “Türküt” meselesi</strong></h2>



<p>L.n. Gumilev’in eserinde Batı Avrupa, Eurasiya’ya karış menfi tutumundan dolayı sert bir dille suçlamakta ise de, ülkenin Turan bölgesinde M.Ö. III. yy.da ortaya çıkan “Türkçe konuşan” halklar hakkında hiç de menfi dil kullanılmamıştır. Son 50-60 yıldan beri birçok Sovyet yazarlarının yaptığı gibi Gumilev da “Türk, Türkler, Türk halkları, Türk</p>



<p>boyları” tabiri yerine birçok yerde “Türkçe konuşan halkalar’dan bahsetmektedir. Bunun politik manası şudur: “Türkler, ırk olarak Slavlarla aynı cinstendir, aslında Ruslarla Türkler, arasıda bu bakımdan bir fark yoktur. Ancak bu halkın Eurasia’nın doğusundaki bölümü, her nasılsa dil olarak Türkçeyi almış, batı kısmı ise Slav dillerini konuşmakta devam etmiştir. Bu yüzden, “Türkçe konuşan halklar da Rusça konuşmaya başlarsa Eurasia’da dil ve millet birliği sağlanmış olur.” Bununla beraber Gumilev durum gerektirdiği zaman “Türk sözünü de ve aynı zamanda; Hun, Avar, Bulgar, hazar, Uygur, kuman, Peçeneg, Guz-Oğuz vb. gibi Türk boy ve halk adlarını da rahatça ve yerinde kullanıyorum. Türlü Türk halklarının tarih ide tarafsız bir şekilde ve hatta yükselterek anlatıyor.</p>



<p>Fakat VIII. yy.ın ortalarında Orhon abidelerini yazılıp bırakmış olan, Köktür Kağanlığının kurcusu Türkler için, son yıllarda bazı Türkologlar arasıda moda olan “Türküt” tabirini kullanması biraz şaşırtıcıdır. Yazar bu konuda şöyle diyor:</p>



<p>“Aşina, ülkesinin Tabgaçlar tarafından zaptından sonra ordusunu, savaşçıların aileleriyle birlikte Gobi üzerinden kuzeye götürdü ve Altay yamaçlarında yerleşerek Jujanlar için demir işletmeye başladı. Bunlar, Türk halklarının cedleri idiler. Halk adını sözün bugünkü lingvistik manası ile almamak gerekir. XIX. Yy.da onlara Çince’de Tukyu, Moğolcada Türküt derlerdi. Biz de öyle diyelim. Üt Moğolca çoğul ekidir. Konuşma dilleri Siyenbiçe, yani eski Moğolca olan Jujanlar da onlara Türküt demişlerdir. (s. 143-144).</p>



<p>Şimdiye kadar hiçbir Türkçe metinde rastlanmaya Moğolca bu “Türküt” sözünün Türkoloji için ne gibi bir fayda sağlayacağı şüpheli bir merak konusudur. Gumilev’in yukarıda naklettiğimiz sözleri de bu bakımdan bir açıklık getirmemektedir. Bu hadise Rusya imparatorluğunun kuruluşu sırasında bütün Türk boyları için “Tatar” sözünün kullanılmış olduğu zamanları hatırlatmak ve herhalde Euraasia teorisi için Uygun bir terim olacağı düşüncesiyle ortaya atılmış olsa gerektir.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Eserde kullanılan Metod</strong></h2>



<p>L.N. Gumilev’in “Hazar etrafının bin yıllığı” adı bu eseri tarih , etnoloji ve coğrafyanın bir sentezi olup, beşeri e tabi ilimlerin kaynaşma noktası üzerinde kurulmuştur. İçinde ne Marx, ne Lenin ve ne de Stalin var. (Yazar, eserinde Lenin ile Stalin’i hiç zikretmemiş ise de herhalde Ne olur ne olmaz düşüncesiyle K. Marx ve f. Engels’in eserler külliyatından bir iki not düşmeden yapamamıştır. Bk. S. 20 ve 295 Sanki isim değiştirmiş bir Marxizm’le karış karşıyayız). Onların yerini Euraisa, coğrafya, zaman ve mekan içinde insanlığın tarihi almış. Bu insanlık türlü adlar altında farklı dilleri konuşan türlü milletler halinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat eserde ırk meselesine yer verilmemiş, yani beşeriyetini bölünmesi ırk esasında yürütülmemiştir. Burada Avrupa milletleri olduğu gibi, hiç küçültülmeyen Hindli ile Çinli de var. Moğol da var, Türk de var. Fakat Batı Dünyası tarafından ihmal edildiği kanaati ile en çok Hunlar, eski Türkler, Uygurlar, oğuz ve Kıpçaklar üzerinde durulmuştur. Turan step-bozkırların çevreleyen Çin, Yakın doğu, Bizans ve Avrupa tarihi de karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmıştır.</p>



<p>Eserde tatbik edilen metod üzerine yazar şöyle diyor:</p>



<p>“Gelenek halindeki tarih araştırmalarında mevcut kaynaklar incelenerek belirli bir zaman ve mekân içinde ancak hadiselerin sıralanması yapılabilir, bunlar arasındaki bağlantı ve hadiselerin mantığı, bu esnada kısmen kenarlar kalabilir, Böylece dikey bir gelişme hayali ortaya çıkar, fkata zikzaklar, kopmalar ve patlamalar, sanki tesadüfi imiş gibi gözden kaçabilir. Etnoloji metodu, yalnız bir memleketin ve komşusundaki halkların tarihindeki boşlukları doldurmaya imkan vermekle kalmaz, bundan fazla olarak Aurasia’nın etnik tarihini bir bütün olarak anlamamıza da yardım eder.”(s.5.)</p>



<p>Birkaç ilmin sentezi şeklinde karışık bir metodla işlenen bu araştırmada yazar, çoğu Latince köklerden yapılan birçok terim kullanmış ve V. Yu, Yermolayev tarafından tertip edilen bunlara ait küçük bir açıklamalı sözlük kitabın sonuna eklenmiştir. (s.297-304) Eser XI. Bölüm üzerine tertiplenmiş ve tarihi hadiseler için tafsilatlı sinkronik ve diakronik cetveller eklenmiştir. (S:249-252/252-273/278-284).</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Bibliyograf meselesi ve eserin adı</strong></h2>



<p>Yazarın kullandığı kaynakları incelediğimiz zaman hayretle görüyoruz ki, hiçbir yerinde “Türkiye” ve “türkiyeli yazarlar” dan söz edilmemiştir.</p>



<p>İslami Arap ve Fars tarihçi v ediplerinden İbn Haldun, Taberi, Firdevsi, Gardizi, İdrisi, İbni Munkız’ın adları geçmekte ise de, Kaşgarlı Mahmud, Farabi İbn Sina, Fuad Köprülü, Necip Asım, R.R. Arat, Hüseyin N. Orkun v.b. gibi Türk bilginlerinin adlarına rastlamıyoruz. Eskilerden ancak bir yerde Eul-gazi’nin (S. 240) ve morden Tatar ve Türkmen yazarlarında Halimow (12) Gafarov (57), Magaometov (150-151), Karimullin (71)’in adları ile karşılaşıyoruz. Fakat Türkiye’nin adı hagi geçmedikten başka, sanki Türkiye’de Orta Asya tarihi üzerinde hiç çalışılmamış gibi yok farzedilerek bu mesele atlanmıştır.</p>



<p>L.N. Gumilev her nedense Eurasia sözünü eserin kapağında kullanmaktan çekinmiş ve “Hazar etrafı” tabirini tercih etmiştir. Bu yüzden eserin adı ile içindekiler arasında bir tezat meydana gelmiştir. çünkü, Eurasia Hazar denizini her taraftan çevirmez, onunla ancak doğudan ve kuzeyden temas halindedir.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Netice</strong></h2>



<p>L.N. Gumilev’in “Hazar etrafı halkların bir yıllık tarihi” adlı eserinin dilimize çevrilerek yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatindayım. Bazı noktalarda tarihçilerimizin sert tenkidlerine hedef olacağı beklenebilirse de, büyük kısmı Türk tarihine tahsis edilen ve hususi bir metodla meydana getirilen bu esreni Türkçe olarak da yayınlanması, kuzey komşumuzun Eurasia ve onun Türk halklarının yaşadığı Turan denen doğu kısmı hakkındaki düşünce maksatlarını anlama bakımından faydalı ve yerinde bir hizmet olurdu.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading">Kaynak:</h2>



<p>Prof. Dr. Ahmet Temir, Lev Mikolajeviç Gumilyov Belleten Aralık 1992 Cilt: LVI Sayı: 217 Sayfa: 1105-1109</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/lev-nikolaevic-gumilyov-hazar-etrafinin-bin-yilligi-kisa-cevirisi/">Hazar Etrafının Bin Yıllığı</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk boyu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-boyu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-boyu</guid>
<description><![CDATA[ Czegledy’nin kaydettiği gibi, Türklerin türeyiş destanlarından biri, VI. yüzyılda Kuzey Chou (M. 556-81) târihinde bulunmakdadır. Kuzey Chou adı altında bugünki Çin’in Kuzey bölgesinde hüküm süren bu sülâle, ekseri boyları Türk olan Tabgaçlardan oldukları için, her halde Türkleri iyi tanırlardı. Bu destan Kırgızlar ve Kök-Türkler ile ilgilidir. Kuzey Chou târihine göre, adı geçen Türk boyları, Doğu Hunları devletini teş­kil eden boylardan olup, Kuzey Chou sülâlesinin de mensûb bulunduğu Tabgâçlarm da. yaşadığı bölgeden idiler. Başlangıçta Türkler dört boydan müteşekkil bulunuyordu. «Türk» ünvânım taşıyan ve ilk ocağı yakan, yanî temsilî manâda boy kurucu ve ad verici olan bir, kahraman, en bü­yük boyu idâre […]
The post Türk boyu appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c647296a7d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, boyu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Czegledy’nin kaydettiği gibi, Türklerin türeyiş destanlarından biri, VI. yüzyılda Kuzey Chou (M. 556-81) târihinde bulunmakdadır. Kuzey Chou adı altında bugünki Çin’in Kuzey bölgesinde hüküm süren bu sülâle, ekseri boyları Türk olan Tabgaçlardan oldukları için, her halde Türkleri iyi tanırlardı. Bu destan Kırgızlar ve Kök-Türkler ile ilgilidir. Kuzey Chou târihine göre, adı geçen Türk boyları, Doğu Hunları devletini teş­kil eden boylardan olup, Kuzey Chou sülâlesinin de mensûb bulunduğu Tabgâçlarm da. yaşadığı bölgeden idiler. Başlangıçta Türkler dört boydan müteşekkil bulunuyordu. «Türk» ünvânım taşıyan ve ilk ocağı yakan, yanî temsilî manâda boy kurucu ve ad verici olan bir, kahraman, en bü­yük boyu idâre ediyordu. «Türk» boyu, bugünki Batı Sayan silsilesinden olduğu anlaşılan bir dağda yaşıyordu. Kök-Türk kitâbeleri bugünki Sa­yan ve Tannu-ola silsilelerine (50°-55° Kuzey, 90°-00° Doğu) «Kögmenyış» (ormanlı Kögmen dağı) adını vermektedir. «Kögmen-yış»ın Kök-Türklerin eski vatanı olduğu keyfiyeti Kök-Türk kitâbelerinde bu dağ­lara «Eçümiz, apamız tutmış yir-sub» (Atalarımızın tuttuğu yer-su) den­miş olması ile de desteklenmekdedir. Aynı Çin târihine göre, diğer bir boy, Kırgızlar, Kögmen silsilelerinden Küzeye doğru akan Kem (Yenisey) ırmağının Türkçe Ulug Kem denen Güney-Doğu yatağının ve Kem ırma­ğına Batıdan akan Abakan ırmağının kıyılarında bulunuyorlardı. Uluğ Kem bölgesine bugün Tuva denmektedir. İleride anlatılacağı gibi, Tupa bir Kagnılı boyunun adı idi” . Kardeş boylardan üçüncüsü Kem ırmağının, belki daha kuzeydeki kıyılarında bulunuyordu. Dördüncü boydan bir kim­ senin «ak kuğu» şekline girdiği rivâyet ediliyordu.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Emel Esin, İslamiyetten önceki Türk kültür Tarihi ve İslama giriş (Türk kültürü el kitibı, II, cild l/b’den ayrı basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası İstanbul 1978, S. 10</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/ilk-cag/turk-boyu/">Türk boyu</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İç Asya Türk göçebelerinde tös &amp;amp;töz – rûh</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ic-asya-turk-goecebelerinde-toes-toez-ruh</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ic-asya-turk-goecebelerinde-toes-toez-ruh</guid>
<description><![CDATA[ Hayvan maskeleri taşıyan «tös» ler de, ongun olarak, savaşlarda taşınırdı ve bütün Eurasia’da yaygındı. Kurt başlı «tös» hakkında araş­tırma yapan K. Trever bu «tös» ün bilhassa yaygın olduğunu göstermişdir. Yazılı kaydlara göre, kurt ongunu İç Asyada, Çinlilerin «Wu-sun» (veya «U-sun») dediği ve sarışın bir europeoid kavm olarak tas­vir ettiği boyların hükümdâr soyuna ve Kök-Türkler ile Kagnılı ve Uy­gurların kağan. sülâlesine atf edilmektedir. Zuev, Çinlilerin «A-shi-na» dediği Kök-Türk kağan soyunun asıl adının «Uysun», olup bunların «Wu-sun» lardan olduğunu sanmaktadır. Nitekim Çim kaydları sarışın Kök-Türklerin «Wu-sun» lardan indiğini söylerler. «Wu-sun» lar M.Ö. 150 sıralarında Çin sınırlarından Isık-köl’ün güneyine göç etmek zorunda kalmışlar […]
The post İç Asya Türk göçebelerinde tös -töz – rûh appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c647147e22.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İç, Asya, Türk, göçebelerinde, tös, &amp;töz, –, rûh</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayvan maskeleri taşıyan «tös» ler de, ongun olarak, savaşlarda taşınırdı ve bütün Eurasia’da yaygındı. Kurt başlı «tös» hakkında araş­tırma yapan K. Trever bu «tös» ün bilhassa yaygın olduğunu göstermişdir. Yazılı kaydlara göre, kurt ongunu İç Asyada, Çinlilerin «Wu-sun» (veya «U-sun») dediği ve sarışın bir europeoid kavm olarak tas­vir ettiği boyların hükümdâr soyuna ve Kök-Türkler ile Kagnılı ve Uy­gurların kağan. sülâlesine atf edilmektedir. Zuev, Çinlilerin «A-shi-na» dediği Kök-Türk kağan soyunun asıl adının «Uysun», olup bunların «Wu-sun» lardan olduğunu sanmaktadır. Nitekim Çim kaydları sarışın Kök-Türklerin «Wu-sun» lardan indiğini söylerler. «Wu-sun» lar M.Ö. 150 sıralarında Çin sınırlarından Isık-köl’ün güneyine göç etmek zorunda kalmışlar ve efsâneye göre hükümdârın oğlunu bir dişi kurt kurtarmıştı.</p>



<p>Kök-Türk Kağan soyunun IV. yüzyıldan türeyiş efsânesinde de mümâsil bir menkıbe olduğunu göreceğiz. Muhtelif araştırıcılar «Wu-sun» ların Türklerden olduğu ve bilhassa Kırgızlara yakın bulundukları nazariyesini ileri sürmüşlerdir. Trever’in araştırmasına göre, Kök-Türklerin kurt başlı bayrağına (lev. XXXVIII, LVII, LVIII a) benzer şekilde, bir kurt başı ve kuyruğundan ibâret bir alâmet, M. II. yüzyılda, Dakia’lılar ve Teuton ır­kından Markomann’lar tarafından kullanılmakda idi. Danemarka’daki Kelt’lerin de benzer alâmetleri olduğu, onlara atfedilen bir eserdeki tasvirlerde görülür B. Bu husûs Kelt ırkının İç Asyaya da yayılması hakkındaki Gumilev’in görüşlerini destekler. Trever’in araştırmalarına göre Parth’ların da böyle bir bayrağı olup, bu bayrak bir yılan şekli tasvir ediyordu. Parth bayrağını I. yüzyılda Flavius Arrianus tarif etmişdi : bir direğe asılmış bulunan ongunun keçeden vücûdu torba şeklinde idi. Rüz­gâr ongunu şişirince; ongun harekette gibi görünüyordu. Torbanın için­den rüzgârın iniltileri de duyulup, ongun canlı imiş gibi bir hâl alırdı.</p>



<p>Hunlara atfedilen, fakat Kagnılı boyların Kuzeyli kollarının illerinden olan, Orkun vâdisi bölgesindeki Noyn-ula mezarında da böyle bir hayvan şeklinde torba çıkmıştır (lev. XVIII c ) . Türlü renkte keçelerin birbirine dikilmesinden vücûda gelen torba, yine aynı mezarda bulunan tahtadan kurt başı ile birlikde bir direğe takılınca, Türklerin «böri» (kurt) ongunu vücûd bulmuş oluyordu (lev. X XX V III). Bu «tös» Kagnılı. boylara âid olabilir, çünki onlara mensûb Uygurların devrinden Türkistan resimle­rinde böyle «tös» tasvirleri vardır (lev. X X X V III/b ). Fakat Doğu Hunlarına da atfedilebilir. Çin kaynakları Doğu Hunlarını ve Doğu Türkle­rini aynı millet sayarlar. Ancak Kagnılı türeyiş destanında «böri» menkibesi Hun devrinin sonunda yer alır. Kagnılı boyların efsânevî ceddi,Doğu Hun hükümdârının kızı ile, bir erkek «böri» den doğmuş sayılıyor­du. Demekki türeyiş efsânesi belki Kagnılı boyların Hunlar ile karışma­sına işâret etmektedir.</p>



<p>Kaynak:</p>
<p>Emel Esin, İslamiyetten önceki Türk kültür Tarihi ve İslama giriş (Türk kültürü el kitibı, II, cild l/b’den ayrı basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası İstanbul 1978, S. 18-19</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/ic-asya-turk-gocebelerinde-tos-eski-turkce-toz-ruh/">İç Asya Türk göçebelerinde tös -töz – rûh</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İç Asya Türk göçebelerinin petroglifleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ic-asya-turk-goecebelerinin-petroglifleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ic-asya-turk-goecebelerinin-petroglifleri</guid>
<description><![CDATA[ Geç Taştık devrinde, tahta üzerine resim yapmak sanatı da başlamış bulunuyordu. Bu resimlerin (lev. IV/a, b) – temâmen grafik (çizgilerden müteşekkil) olan tekniği petrogliflerden (kaya üzerine levhalar) geliş­miş gözükmektedir. Savaş ve sürek avı sahneleri tasvir edilmiş. Sürülen hayvanlar-arasında, bilhassa geyikler vardır. Bir resimde .bir atın sırtın­da, Türkçe «esri» denen, av için terbiye edilmiş pars görülmektedir. Atlar, küçük İç Asya atlarıdır. Uzun yeleleri ve kuyrukları ile ve üzerlerindeki damgalar ile tebârüz etmektedirler. Bunlar belki cins veya adanmış atlar­dı. Kâşğarî, «ıduk» olarak tavsif ettiği adanmış atların yelesinin kırpılmadiğini kaydeder. Taştık levhalarındaki, şahısların tasvirleri de önemli vesikalardır. Şahısların kimisi, Iç Asya göçebelerinin kıyâfeti […]
The post İç Asya Türk göçebelerinin petroglifleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c646f99f30.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İç, Asya, Türk, göçebelerinin, petroglifleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Geç Taştık devrinde, tahta üzerine resim yapmak sanatı da başlamış bulunuyordu. Bu resimlerin (lev. IV/a, b) – temâmen grafik (çizgilerden müteşekkil) olan tekniği petrogliflerden (kaya üzerine levhalar) geliş­miş gözükmektedir. Savaş ve sürek avı sahneleri tasvir edilmiş. Sürülen hayvanlar-arasında, bilhassa geyikler vardır. Bir resimde .bir atın sırtın­da, Türkçe «esri» denen, av için terbiye edilmiş pars görülmektedir. Atlar, küçük İç Asya atlarıdır. Uzun yeleleri ve kuyrukları ile ve üzerlerindeki damgalar ile tebârüz etmektedirler. Bunlar belki cins veya adanmış atlar­dı. Kâşğarî, «ıduk» olarak tavsif ettiği adanmış atların yelesinin kırpılmadiğini kaydeder. Taştık levhalarındaki, şahısların tasvirleri de önemli vesikalardır. Şahısların kimisi, Iç Asya göçebelerinin kıyâfeti olan çak­şır ve mintan giymişler. Savaş sahnelerinde, uzun saçlı veya topuzlu olan­ların gâlib geldiği ve kel olarak gösterilenlerin maglûblar olması dikkati çeker (Kagnılı boyları maglûb düşmanın saçını keserdi). Bazı şahıslar, Esik’de (lev. X II/a ) ve Aral bölgesinde de görüleceği gibi, maden, veya deriden küçük levhaların dikilmesinden müteşekkil zırhlar giymiştir (lev.IV /a ). Bunların başında, Kök-Türk devrinde, yüksek mertebeli kişilere mahsus olan, sivri tulgalar vardır. Zırhların kalkık yakası bir hususiyet teşkil eder. Alpler, kulağa kadar gerilebilip, okları çok uzaklara yollayan cinsden, göçebelerin geliştirdiği yaylar germektedir. Belki bu resimler, tek bir levha hâlinde, bir alpin hayatının muhtelif safhalarını tasvir etmekde idi.</p>



<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Emel Esin, İslamiyetten önceki Türk kültür Tarihi ve İslama giriş (Türk kültürü el kitibı, II, cild l/b ’den ayrı basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası İstanbul 1978, S. 19-20</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/kultur-sanat-tarihi/ic-asya-turk-gocebelerinin-petroglifleri/">İç Asya Türk göçebelerinin petroglifleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Peçenekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pecenekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pecenekler</guid>
<description><![CDATA[ İç Asya göçebe gelenekleri yanında, Batıya göçeden Türk boyları, belki Türkistan ve Türkmenistan bölgelerinde, veya Ural ile Karadenizin kuzey kıyılarında öğrenilmiş yerleşik kültür unsurlarının da taşıyıcı­ları idiler. Bu gibi kültür unsurlarından birkaç misâl verilebilir, ilk ha­tıra gelen yerleşik kültür taşıyıcısı boy belki Peçeneklerdir. Muhtelif Müslüman ve Bizans, kaynaklarından anlaşıldığına göre, Peçenekler M. IX. yüzyıl başında Etil ve Yayık ırmakları bölgesi ile, «Peçenek dağları»denen Ural dağlarında yaşamakda idiler. Maddî kültür bakımından, göçe­belik geleneği yanında, yerleşik kültür unsurları da arz ediyorlardı. Si­lahları, alemleri, bayrakları, gümüş kemerleri, altın, ve gümüş kapları, çaldıkları öküz başı şeklinde borular, şübhesiz ki göçebe geleneği ile izâh edilebilirdi. […]
The post Peçenekler appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c646d91179.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Peçenekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İç Asya göçebe gelenekleri yanında, Batıya göçeden Türk boyları, belki Türkistan ve Türkmenistan bölgelerinde, veya Ural ile Karadenizin kuzey kıyılarında öğrenilmiş yerleşik kültür unsurlarının da taşıyıcı­ları idiler.</p>
<p>Bu gibi kültür unsurlarından birkaç misâl verilebilir, ilk ha­tıra gelen yerleşik kültür taşıyıcısı boy belki Peçeneklerdir. Muhtelif Müslüman ve Bizans, kaynaklarından anlaşıldığına göre, Peçenekler M. IX. yüzyıl başında Etil ve Yayık ırmakları bölgesi ile, «Peçenek dağları»denen Ural dağlarında yaşamakda idiler. Maddî kültür bakımından, göçe­belik geleneği yanında, yerleşik kültür unsurları da arz ediyorlardı. Si­lahları, alemleri, bayrakları, gümüş kemerleri, altın, ve gümüş kapları, çaldıkları öküz başı şeklinde borular, şübhesiz ki göçebe geleneği ile izâh edilebilirdi. Fakat bunların yânında Peçeneklerin kimisinin Zerdüşt dînine mensûbiyeti ve Manî dîni taşıyıcısı bulundukları keyfiyeti, söz konusu dînlerin tanındığı bir çevrede yaşamış olmaları ihtimâlini hatırlatıyor­du. Bu münâsebet ile şunlar hatıra geliyordu. Peçeneklerin Ertim, Çur, Yula adlı üç bey boyu Kangar (Keıîğeres) asıllı idi; İslam kaynaklarında, Keıîğeres ilinden Peçeneklere yol olduğu kaydedilmiş idi. Ayrıca, meselâ Kerder gibi, mevkilerde yapılan kazılar, Kenğeres-Peçenek ilişkileri hak­kında deliller meydana çıkarmışdır.</p>
<p>Peçeneklere karışan Keıîğeres boy­ları, Kengeres kültürünün taşıyıcıları olmuş olsa gerek. Kengeres ilinde Zerdüşt dînine benzer şekilde ibâdeti yaygın idi ve Mani dîni de bilinmekte idi. Balkan bölgesindeki Bogomilism ve Anadoluda Sivasda geli­şen Paülicianism gibi, Mani dînine benzeyen mezhebleri Peçeneklerin Orta Asyadan getirmiş oldukları Mani dîni tesirleri ile, doğduğu sanılmaktadır. Nemeth’in Peçeneklere atfettiği Nagyszentmiklos’da bulunmuş, Türkçe yazılı altın kaplar (lev. XXTV/c) bu cihetten dik­kati çekmektedir.</p>
<p>Le Coq’un işâret ettiği üzere, Küşân sanatında «Garuda» veya Türkçe «Kara-kuş» denen, kulaklı, efsânevî yırtıcı kuş motifi, bu Türkçe yazılı Nagyszentmiklos tabaklarında görülür. Mavrodinov ve Brentjes bu motifin, Türk çevreleri üzerinden, Peçeneklerin IX. yüzyılda bulundukları Ural bölgesine kadar ilerlediğini sanmaktadır­lar. Garuda (Türkçe «kara-kuş») adı verilen kulaklı efsânevî kerges, yu­karıda, bahsi geçen ve Asya ile Avrupa sınırlarında Ananin kültürü dev­rinden beri bilinen «toğrıl» kuşundan başka idi ve Avrupa-Asya hudûdlarındaki illere, Türkler ile gelmiş gözükmektedir. Nitekim VIII . yüzyıl Arab kaynakları da, Garuda masalından doğduğu anlaşılan ejder yiyici, yırtıcı kuş efsânesini Türkler ile ilgili olarak anlatırlar.</p>
<p>Rudenko, Ya­yık vâdîsinde, Verhne-Uralsk’ın kuzeyinde, Bahtuminskiy gibi mezarları, Peçeneklere atf ediyordu. Bahtuminskiy mezarında çıkan eşyâ, Kem bölgesindeki, Kırgız mezarlarındaki altın ve gümüş kapları hatırlatır. Ibn Fazlân, 922’de Peçeneklere rastladığı zamanda ise, bunlar Oğuz ve Hazarlar tarafından yenilmiş ve muhtemelen bu sebebden düşkün vazi­yette idiler. Peçeneklerin kıyâfeti diğer Türklerinkine benziyordu. Türk­çe «bertü», veya «çangşü», veya «çekrek» denen ve arabca metinlerde, «kurtak» ismi altında geçen, kısa mintanı giyiyorlardı. Yüzleri ekserî matrûş idi (Ibn Fazlân Türklerin sakalı olursa keçi sakalı gibi seyrek olduğunu söyler)</p>



<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Emel Esin, İslamiyetten önceki Türk kültür Tarihi ve İslama giriş (Türk kültürü el kitibı, II, cild l/b’den ayrı basım, Edebiyat Fakültesi Matbaası İstanbul 1978, s. 80-81</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/ilk-cag/pecenekler/">Peçenekler</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mete’nin adı, aslında Mete midir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/metenin-adi-aslinda-mete-midir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/metenin-adi-aslinda-mete-midir</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: Mete’nin gerçek adı, hâlâ çözülmemiş bir sırdır. De Groot ve De Guignes gibi ilk şarkiyatçılar, Çin kaynaklarından okuyarak bunu “Mete” olarak yazmışlardır. TÜRKÇE BELGE YOKLUĞUNDA Ne yazık ki ilk tarihimiz hakkında Türkçe belgeler bulunamadığından ve Hunların olduğu sanılan pek seyrek bazı taş yazıları hâlâ çözülemediğinden, ilk hakanlarımızın Türkçe okunuşuyla adlarının ne olduğunu bilemiyoruz ve yabancı milletlerin kendilerine göre telaffuz ettikleri okunuşla yetinmek zorunda kalıyoruz. Bu Osmanlı Türk belgeleri olmasaydı da, sadece Fransız kaynaklarından yararlanıp, Sultan Süleyman’ın “Soliman”, Murat’ı “Amüra”, Osman’ı da “Ottoman” diye belleyip söylememize benzer. Maalesef ilk çağlarımızdaki yabguların ve devletlerimizin adları hep Çinliler’in dillerinin döndüğü şekildedir. Çiçi […]
The post Mete’nin adı, aslında Mete midir? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c646b6caff.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mete’nin, adı, aslında, Mete, midir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar: <a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/metenin-adi-aslinda-mete-midir/" type="button" class="btn btn-default btn-md"><span>Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan</span></a></p>
<p><span>Mete’nin gerçek adı, hâlâ çözülmemiş bir sırdır. De Groot ve De Guignes gibi ilk şarkiyatçılar, Çin kaynaklarından okuyarak bunu “Mete” olarak yazmışlardır.</span></p>
<p><b>TÜRKÇE BELGE YOKLUĞUNDA</b></p>
<p><span>Ne yazık ki ilk tarihimiz hakkında Türkçe belgeler bulunamadığından ve Hunların olduğu sanılan pek seyrek bazı taş yazıları hâlâ çözülemediğinden, ilk hakanlarımızın Türkçe okunuşuyla adlarının ne olduğunu bilemiyoruz ve yabancı milletlerin kendilerine göre telaffuz ettikleri okunuşla yetinmek zorunda kalıyoruz. Bu Osmanlı Türk belgeleri olmasaydı da, sadece Fransız kaynaklarından yararlanıp, Sultan Süleyman’ın “Soliman”, Murat’ı “Amüra”, Osman’ı da “Ottoman” diye belleyip söylememize benzer. Maalesef ilk çağlarımızdaki yabguların ve devletlerimizin adları hep Çinliler’in dillerinin döndüğü şekildedir. Çiçi Yabgu, Yolu-le, Tuk-yu.. vb.</span></p>
<p><span>“Mete” adı da Çin kaynaklarından alınmadır. Ne olduğu bilinmeyen Türkçe bir ismin Çinlilerce söylendiği şeklidir. Belki bu bile doğru değildir, çünkü Çin ideograflarını okuyan Batılı bilginler, birbirlerinden çok farklı yorumlar yapmışlardır. Çin yazısı, Latin alfabesinden farklı olarak, her heceyi kaydetmediğinden, bu boşlukları çeşit çeşit okumak mümkündür. Dahası, yüzyıllar boyunca Çin alfabesi değişikliklere uğradığından, daha sonraki şeklini bilen bir sinolog, kayıtlarda rastladığı eski isimleri öyle okuyor, bir başkası çıkıyor, aynı yazıyı başka türlü okuyor.</span></p>
<p><b>METE’DEN BAHADIR’A</b></p>
<p><span>“Mete” adının da böyle yanlış okunduğu iddia edildi. Oysa ilk Türkçülerimiz ve tarihçilerimiz (Ziya Gökalp dahil) “mete” şeklini yaymışlardı. Macarlar, sonda bir “n” sedasının olduğunu ve 2. hecenin de “e” değil, “o” okunacağını iddia ettiler, bunu önce “Mo-ten”, sonra da Türkçenin kalın-ince fonetiğine uymuyor diye, “Mo- tun” okudular. Bu bir süre böyle gitti ve rahmetli Hüseyin Namık Orkun da bu okunuşa ağırlığını vererek tarih kitaplarında hep “Motun” şeklini kullandı. Okullarımızda ise “Mete” olarak bize öğretmeğe devam ettiler.</span></p>
<p><span>Alman müsteşrikleri, “Mo” değil, “Mao” ol-ması gerektiğini ileri sürdüler. Bu sefer de “Mete”miz, “Mao-Ce-Tung’u hatırlatan bir biçime girdi ve “Mao-tun” oldu! Başka Türkologlar ve bunlar arasında rahmetli Prof. Zeki Velidi Togan- ilk başbuğumuzun ismini biraz daha çekiştirdiler. Miladdan önceki Çin yazısında “M” nin “B” okunabileceğini ve Çincede de “r” sesinin “l”, “n” gibi söylendiğini tespit edip, en doğru okunuşun “Bao- tur” olması gerektiğini söylediler. Bu şekliyle, tam Türkçe karşılığını bulmak veya tahmin etmek kolaydı. Bao-tur: Bağatur (Şimdiki Türkçemizle “Bahadır”). “Mete” diye bildiğimiz kahramanın “Bahadır” olduğu kimin aklına gelebilirdi!</span></p>
<p><span>Ama sır çözülmüştür deyip dosyayı hemen kapatmayalım! Yarın başka bir uzman çıkar, o da Mete’yi kim bilir nasıl okur! Ta ki Türk diliyle yazılmış bir belge bulununcaya kadar, işin aslını öğrenemeyeceğiz. Orkun yazıtlan çözülmeseydi, kendi millet adımızı bile “Tuk-yu” diye bilip gidecek, o zaman da bunun bugünkü gibi “Türk” okunduğunu bilemeyecektik.</span></p>
<p><b>TARİH VE DESTAN PARALELLIĞI</b></p>
<p><span>“Mete-Bağatur” un ikinci sırrı da, efsanelerde- ki Oğuz Han’ın o olup olmadığı sorusudur.</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan destanındaki fütuhata bakılırsa, tarihi Hun hükümdarınkine çok uyduğu derhal fark edilir. Destandaki birçok olaylar da Mete’nin hayatına benzer. Türk Birliği’ni tarihte ilk kuran Mete, destanlarda ise Oğuz Kağan’dır. Hun veya Hyung-nu’ların Kun-Koyun (karakoyun. Akko-yun) Oğuz Türkleri’nin ecdadı olduklarını da, Prof. Zeki Velidi Togan ve N. Atsız dahil, birçok Türkologlar iddia etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan destanının bugün elimizde bulunan en eski vesikası, Uygur çağından kalmadır. Eğer Hun ve Mete çağının olaylarını anlatıyorsa, 1300 yıllık bir destandır demektir. Destanlar daima geliştiğine, değiştiğine ve içine sonraki olaylar da katılıp eklemelerle farklaştığına göre, Oğuz Kağan destanının da, bin yılı aşkın tarihi olayları aynen nakletmemesi tabiidir. Ama ana hatlarıyla, kahraman Oğuz Han, Hun yabgasu Mete’dir. Me- te ya da Mao-tun, ya da Bagatur!</span></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><span><a href="https://turkcetarih.com/etiket/reha-oguz-turkkan/">Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan</a>, Gerçeklerin Işığında Büyük Tarihi Sırlar, Fasikül 4, s. 27</span></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/metenin-adi-aslinda-mete-midir/">Mete’nin adı, aslında Mete midir?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saka adıyla kimleri adlandırıyorlardı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/saka-adiyla-kimleri-adlandiriyorlardi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/saka-adiyla-kimleri-adlandiriyorlardi</guid>
<description><![CDATA[ İskit kabileleri kendilerini nasıl adlandırıyorlardı? Ahameniş Kralı I. Darius’un (hâkimiyet yılları: M. Ö. 522 – 486) meşhur Behistun Yazıtı’nda Seyhun’un ötesinde yaşayan kabileler “Saka” olarak geçmektedir. Herodot ise kendi Tarihi’nde (M. Ö. 430 – 422) İranlıların bütün İskitleri “Saka” olarak adlandırıklarını yazmaktadır. Gerçekten de Kral Darius, Nakş-i Rüstem’deki yazıtında yalnızca Orta Asya göçebelerini değil, Karadeniz Boyu’ndaki göçebeleri de (Yunanlılar, bunlara “İskit” diyorlardı) “deniz ötesindeki Sakalar” olarak adlandırmıştı. Kendilerini “Fars” ve “Ari” olarak adlandıran Ahameniş İmparatorluğu’nun (M. Ö. 550–330) kurucuları, komşu ve akraba- larını iyi biliyorlardı. Ahamenişlerin bu kadar geniş bir şekilde kullandıkları bu isim (Saka), uydurulmamıştı. Ön Asya’daki yazılı kaynaklarda […]
The post Saka adıyla kimleri adlandırıyorlardı? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c643b70072.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Saka, adıyla, kimleri, adlandırıyorlardı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İskit kabileleri kendilerini nasıl adlandırıyorlardı? Ahameniş Kralı I. Darius’un (hâkimiyet yılları: M. Ö. 522 – 486) meşhur Behistun Yazıtı’nda Seyhun’un ötesinde yaşayan kabileler “Saka” olarak geçmektedir. Herodot ise kendi Tarihi’nde (M. Ö. 430 – 422) İranlıların bütün İskitleri “Saka” olarak adlandırıklarını yazmaktadır. Gerçekten de Kral Darius, Nakş-i Rüstem’deki yazıtında yalnızca Orta Asya göçebelerini değil, Karadeniz Boyu’ndaki göçebeleri de (Yunanlılar, bunlara “İskit” diyorlardı) “deniz ötesindeki Sakalar” olarak adlandırmıştı. Kendilerini “Fars” ve “Ari” olarak adlandıran Ahameniş İmparatorluğu’nun (M. Ö. 550–330) kurucuları, komşu ve akraba- larını iyi biliyorlardı. Ahamenişlerin bu kadar geniş bir şekilde kullandıkları bu isim (Saka), uydurulmamıştı. Ön Asya’daki yazılı kaynaklarda “Saka” etnonimi, Darius’un isimlerinden çok daha önce geçmektedir.</p>



<p>Asur Krallığı’nın başkenti Ninova’da yapılan kazılarda İştar Tanrıçası’nın tapınağında Kral Asurbanipal’e ait yazıtın bulunmasından sonra “Saka” adı yayılmaya başladı. Farsların kendileri ise Behistun Yazıtı’nın Akad versiyonunda tanıdıkları Sakaları, “Kimmerler” olarak adlandırmaktadırlar. Farslar, imparatorluğun ahalisi hâline getirmek istedikleri Karadeniz Yanı bölgesindeki İskitler ile Aral Yanı ve Yedisu bölgelerindeki bütün göçebeler de aynı gruba aittiler.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading">Kaynak:</h2>



<p>Rafail Hakimov, Atlas Tartarica, Tatarlar ve Avrasya Halklarının Tarihi, Tataristan Cumhuriyeti: Dünü ve Bugünü, Çevirmen: İlyas Kemaloğlu, Tataristan Cumhuriyeti Ş. Mercanî Tarih Enstitüsü, Tataristan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı, Kazan – Moskova – St. Petersburg – İstanbul, 2017, s. 64</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/saka-adiyla-kimleri-adlandiriyorlardi/">Saka adıyla kimleri adlandırıyorlardı?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Asyadaki Sakaların tarihinin başlangıcı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asyadaki-sakalarin-tarihinin-baslangici</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asyadaki-sakalarin-tarihinin-baslangici</guid>
<description><![CDATA[ İdil Ötesi’ndeki bozkırlarda yaşa­yan Saka kabileleri, aynen Kuzey Karadeniz Yanı’ndaki İskitler gibi, aralarındaki (Saka kabileleri arasın­daki) jeneolojik ve kültürel birliğin (ortak isim ve dildeki yakınlık) farkındaydılar. Dolayısıyla bu husus, büyük ve küçük kabileler birliğinin mevcudiyetine de işaret etmekte­dir. Bu tür birliklerin bazılarının isimleri, komşularının yazılı kay­naklarında geçmektedir. Tarih bilimi için Saka epopeleri­nin (destanlarının) başlangıcını Kimmer ve İskitlerin M. Ö. VIII–vII. yüzyıllardaki Ön Asya ve Karadeniz Yanı bölgelerine yaptıkları askerî seferler oluşturdu. Bunun da deva­ mında Ahameniş kralları Kiros ve Darius, Seyhun ve Ceyhun ötesindeki Sakalara ve “deniz ötesi”, yani Karadeniz Yanı bölgesindeki Sakalara (Herodot’un İskitlerine) karşı seferler düzenlediler. Bu olaylar […]
The post Orta Asyadaki Sakaların tarihinin başlangıcı appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64396deca.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Asyadaki, Sakaların, tarihinin, başlangıcı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İdil Ötesi’ndeki bozkırlarda yaşa­yan Saka kabileleri, aynen Kuzey Karadeniz Yanı’ndaki İskitler gibi, aralarındaki (Saka kabileleri arasın­daki) jeneolojik ve kültürel birliğin (ortak isim ve dildeki yakınlık) farkındaydılar. Dolayısıyla bu husus, büyük ve küçük kabileler birliğinin mevcudiyetine de işaret etmekte­dir. Bu tür birliklerin bazılarının isimleri, komşularının yazılı kay­naklarında geçmektedir.</p>



<p>Tarih bilimi için Saka epopeleri­nin (destanlarının) başlangıcını Kimmer ve İskitlerin M. Ö. VIII–vII. yüzyıllardaki Ön Asya ve Karadeniz Yanı bölgelerine yaptıkları askerî seferler oluşturdu. Bunun da deva­ mında Ahameniş kralları Kiros ve Darius, Seyhun ve Ceyhun ötesindeki Sakalara ve “deniz ötesi”, yani Karadeniz Yanı bölgesindeki Sakalara (Herodot’un İskitlerine) karşı seferler düzenlediler. Bu olaylar dola­yısıyla Saka kabilelerinin vatanına, vatanlarındaki hayatlarına, âdet ve geleneklerine, kuzey ve doğu komşularına dair ilk, ancak tam olmayan bilgiler orta­ya çıktı.</p>



<p>M. Ö. 558’de İran platosunun güneybatısındaki İranî kabilelerin başkanı, Ahameniş soyundan gelen Kiros’un torunu II. Kiros oldu. Onun küçük devletinin sınırlarında dönemin dört büyük devleti vardı. Bunlar İran plato­sundaki Med İmparatorluğu, Küçük Asya’daki Lidya, Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki Babil Devleti ve Mısır’dır. M. Ö. 553’te Kiros, süzereni olan Med Kralı Astiag’a karşı isyan etti, üç yıl sonra ise onun sarayına yerleşti. M. Ö. 547’de Krez’in Lidya Krallığı, M. Ö. 539’da ise Babil Devleti bozguna uğratıldı.</p>



<p>Ancak daha Babil’i ele geçirme­ den önce, M. Ö. 545–539 yıllarında Kiros, doğuya sefer düzenlemişti. Behistun Yazıtı sayesinde, Darius’a Kiros’tan Sakaların Ülkesi de dâhil olmak üzere Hindistan’ın kuzeybatı sınırlarına kadar olan topraklar miras kaldı. Antik tarihçiler Sakaların sınırında, Seyhun yakınla­rında Kuriştiş şehrinin (muhteme­len Kuruş Kata, Kiros’un şehri) inşa edildiğini yazmaktadırlar. Daha sonra Büyük İskender’in yoldaşları onu Kiropolis olarak adlandırdılar ve güçlü kaleyi alarak adını Aleksandriya Eshatu (Sınırdaki Aleksandriya) olarak değiştirdiler (Bu şehir, Tacikistan’ın kuzeyindeki eski Leninabad, şimdiki Hujant şeh­ridir).</p>



<p>M. Ö. 530’da Kiros, Doğu’ya ikinci bir sefer düzenledi. 100 yıl sonra Herodot, Kiros’un düşmanlarını Massaget adlı büyük ve güçlü bir kabile olarak adlandırdı. Ancak M. Ö. III. yüzyılda yaşayan ve eserlerini Yunanca kaleme alan Babilli papaz, tarihçi ve astronom Berossus’ta Kiros ile savaşan kabile, Dai (Dahi, Daoi) olarak geçmektedir. Herodot’a göre Massagetler, Hazar’ın doğusundaki düzlüklerde ve 40 kolunun bataklıklarda son bulduğu, bir kolunun da Hazar’a döküldüğü Aras Nehri’nin arka­sında yaşıyorlardı. Burada “Araks” olarak adlandırılan nehir aslında Ceyhun Nehri, onun başlıca kolu ise o zamanlar bol suya sahip (şimdi kuru) Uzboy’dur. Herodot’a göre Massagetleri yakalayabilmek için Kiros, köprülerle kuleler inşa etmiştir. Kiros’un Uzboy kıyısın­ da M. Ö. 530 yılının Ağustos ayında öldüğü bilinmekte­dir. Ancak krallarını kaybeden Fars ordusunun bozguna uğratılıp uğratılmadığı ve Ceyhun’un kıyısında ele geçirdiği toprakları terk edip etmediği anlaşılmamak­tadır.</p>



<p>M. Ö. 522’de İran’da iktidara Kiros’un uzak akrabası Darius geldi. Sakaların Ülkesi de dâhil olmak üzere ele geçirilen topraklar, bağımsızlık mücadelesi başlattılar. Darius, isyancıları bastırarak yeniden imparatorluğunu toparlamaya başladı. Özellikle Merv (şimdiki Mary şehri) şehri ve halkı Darius’a sadık kalan Baktriya Satrabı Dadarşiş tarafından acımasız bir şekilde ceza­landırıldı. Mervlilerle birlikte Sakalar da itaat altına alındı. Kralın Saka­Tigrahaudalarla savaşma sahnesi, Darius’un mühür­ lerinden birinde oyulmuştur. Bu sahnede yenilen düşmanlardan biri, kralın ayaklarının yanında yatmak­ta, yüksek başlıklı bir başkasını ise kral sol eliyle tutarak kılıçla öldür­meye hazırlanmaktadır. Bu savaş­tan önce Sakalar, Farsların idaresin­de değillerdi. Nitekim Darius da onları isyancı olarak adlandırma­makta, onların liderleri Skunha’yı da isyan çıkartmakla suçlamamaktadır. Skunha’nın kendi­si de Behistun Yazıtı’nda diğer isyancılar gibi başlıksız değil de yüksek sivri uçlu bir başlıkla tasvir edilmiştir.</p>



<p>Skunha’nın idam edildiğine dair de bir bilgi olmayıp yalnızca onun yerine Darius’a daha yararlı birinin çıkar­tıldığı belirtilmektedir. Dolayısıyla Kral Darius’un Saka­ Tigrahaudalara karşı gerçekleştirdiği sefer, cezalandır­ma amaçlı yapılan değil de hâkimiyeti altında olmayan halkı ele geçirmek için düzenlenen bir seferdi. Sakaların Ülkesi’nin yerini ise savaş öncesinde Darius’un geçmek zorunda kaldığı büyük nehrin adı sayesinde belirlemek mümkündür. Behistun Yazıtı’nda bu nehrin adı geçmemektedir. Ancak dolaylı bilgiler­ den, Farslarla Sakalar arasındaki söz konusu büyük nehrin, Seyhun Nehri olduğu anlaşılmaktadır. Bazı yazıtlarda Darius kendi devletinin sınırlarını çizerken ülkesinin kuzeydoğusunda, Soğd’un ötesinde Sakaların Ülkesi’nin, güneybatının en ucunda ise Kuş’un (Etiyopya) yer aldığını belirtmektedir. Soğd’un merkezi, Semerkand olup doğuda Soğd, Fergana ve Taşkent ile komşuydu. Soğd’un kuzeydoğusunda kalan ve Farsların hâkimiyeti altında olan Sakaların Ülkesi ile Soğd İli arasında Seyhun Nehri bulunuyordu.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/orta-asyadaki-sakalarin-tarihinin-baslangici/">Orta Asyadaki Sakaların tarihinin başlangıcı</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Asya Saka kabileleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-saka-kabileleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-saka-kabileleri</guid>
<description><![CDATA[ Darius ve onun mirasçısı Serhas (M. Ö. 486 – 484’te hüküm sürdü) kendi yazıtlarında Farsların hâkimiyeti altında olan bir Orta Asya Saka kabileler birliğinden daha bahsetmektedirler. Bunlar, Saka­Haumavarga, yani Haoma’ya tapan Sakalar idi. Ahameniş yazıtların­da “Saka” adı tek başına kullanıldığında “Saka­ Haumavargalar” kastedilmektedir. Serhas’ın Persepolis’teki yazıtında Saka­Tigrahauda ve Saka Haumavargaların yanı sıra Ahamenişlere bağlı halklar arasında Babilli Berossus’un ileri sürdüğüne göre Ulu Kiros’i yenen Dahiler’in de adı geçmektedir. Eski Fars kaynakları, İran’ın doğusunda yaşayan başka “İskit halkları”nı bilmemektedirler. Bununla birlikte Yunan­ Roma müellifleri çok sayıda farklı İskit halkından bah­setmektedirler. Herodot ayrıca Saka­ Ortokoribant, yani “sivri uçlu şapkalar takan Sakalar” ile […]
The post Orta Asya Saka kabileleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6437ea7de.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Asya, Saka, kabileleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Darius ve onun mirasçısı Serhas (M. Ö. 486 – 484’te hüküm sürdü) kendi yazıtlarında Farsların hâkimiyeti altında olan bir Orta Asya Saka kabileler birliğinden daha bahsetmektedirler. Bunlar, Saka­Haumavarga, yani Haoma’ya tapan Sakalar idi. Ahameniş yazıtların­da “Saka” adı tek başına kullanıldığında “Saka­ Haumavargalar” kastedilmektedir. Serhas’ın Persepolis’teki yazıtında Saka­Tigrahauda ve Saka Haumavargaların yanı sıra Ahamenişlere bağlı halklar arasında Babilli Berossus’un ileri sürdüğüne göre Ulu Kiros’i yenen Dahiler’in de adı geçmektedir. Eski Fars kaynakları, İran’ın doğusunda yaşayan başka “İskit halkları”nı bilmemektedirler. Bununla birlikte Yunan­ Roma müellifleri çok sayıda farklı İskit halkından bah­setmektedirler.</p>



<p>Herodot ayrıca Saka­ Ortokoribant, yani “sivri uçlu şapkalar takan Sakalar” ile Saka­Amorgları (Bazı müel­liflerde Kral Amorg’un ya da Omorg’un Sakaları olarak geçmektedir) zikretmektedir. Araştırmacılar bunları Saka – Tigrahauda ile Saka­Haumavargalarla özdeşleştirmektedirler. Dailer (Dahiler) de birçok kez zikredil­miştir.</p>



<p>En gizemli konulardan biri de Ahameniş yazıtlarında antik tarihçilere göre Kiros döneminden itibaren Farsların en büyük düşmanı olarak kabul edilen Massagetlerden bahsedilmemesidir. Hâlbuki Kiros’un Massagetlerle savaştığı Uzmoy­Harezm bölgesi, Pers İmparatorluğu’nun içerisinde yer aldı ve Harezm ile Aral Önü bölgelerini yöneten Fars satrabı için de bura­da muhteşem bir saray inşa edilmişti. Araştırmacıların bir kısmının tahminine göre Hellen müelliflerindeki Massagetler, Pers yazıtlarında Saka­Tigrahauda olarak adlandırılmış ve bunlar Orta Asya’nın batısında yaşa­ mışlardır. Bununla birlikte Saka­Tigrahaudaların yerleri ile ilgili bilgi, Darius’un yazıtındaki bilgilerle çelişmekte ve onların Massagetlerle özdeşleştirilmelerini imkânsız kılmaktadır.</p>



<p>Massagetler gerçekten de Ahameniş yazıtlarında yer alıyorlarsa da onların Dai (Dahi) adıyla adlandırılmış olmalarının ihtimali daha yüksektir. Darius’a göre “Ahura Mazda’ya tapmayanlar” ve adları daha Avesta’da geçen Dahiler, Serhas’ın Persepolis’teki yazı­tında bu hükümdarın hâkimiyeti altında yer alan en büyük ülke ve halklar arasında sayılmaktadırlar. M. Ö. IV. yüzyılda Dahilerin toprakları, Seyhun Ötesi ve Aral Yanı bölgelerinde bulunuyordu. Yine III. Darius Kadoman’ın (M. Ö. 336–331’de hüküm sürdü) Büyük İskender’e yenildiği savaşta Dahiler, Perslerin müttefi­ ki olarak geçmektedirler. Birbirinden bağımsız ve çok farklı dönemlerde kale­me alınan üç kaynakta (Avesta, Serahs Yazıtı, Arrianus’un eseri), Dahi kabileleri kendi isimleriyle geç­mektedir. “Massaget” adı ise ancak antik kaynaklarda yer almakta ve bunlarda hayat tarzı, ekonomi ve kültür açısından çok farklı kabileler birleştirilmektedir. Yunan müelliflerinin eserlerinde geçen Massagetler arasında ise yalnızca toprak birliği (Aral Yanı, Ceyhun ve Seyhun’un aşağı tarafları, Uzboy bölgesi) söz konusudur. Belirtilen ortak âdetler (grup evlilikler, ritüel cinayetler, yaşlıların yenmesi) ise çok eskidirler.</p>



<p>Eski tarihçiler dış görünüm itiba­rıyla farklı olan kabilelerin – Massagetlerle Dahiler – ortak bir coğrafyaya, Aral Yanı bölgesinde ortak siyasî ve kült merkezlerine, Güneş Tanrısı Mitra’ya tapma ile ilgili ortak kutsallara sahip oldukla­rını bilmiyorlardı. Seyhun’un eski yatakları olan Janadarye, Kuvandarye, İnkardarye boyunca yer alan müstahkem şehirler, yerle­şim yerleri, mezarlar, arkeologlar tarafından birçok kez araştırıldı. Çıkartılan eserler, M. Ö. VII – II. yüzyıllarda Aral Yanı bölgelerinde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kabilelerin günlük hayatını ve bu dönemin eserlerinin Bronz Çağı eserlerine olan bağlılığını ortaya koymaktadırlar. Özel­likle Seyhun’un sol kıyısında yer alan Bronz Çağı’ndaki Tagisken ile Sakalara ait Tagisken ve Uygarak kurganla­rının incelenmesinde bu husus belirgin bir hâl almakta­dır. Kültürlerin gelişimindeki veraset, burada çok belir­gin olup Harezm’in doğusuna doğru bütün Aral Yanı bölgesine de yayılmaktadır. Göçebe (ve sadece göçebelerin değil) birliklerinin kabileleri hepsi aynı olamazdı. Bununla birlikte bunla­rın ortak isim taşımış olmaları imkân dâhilindedir.</p>



<p>Massagetler de ortak jeneolojik geleneğe sahip Aral Yanı kabilelerinin ortak eski adıdır. Dâhiler ise Seyhun ve Aral Yanı bölgelerindeki kabilelerin askerî çekirdeği­ni oluşturuyorlardı. M. Ö. III. yüzyılda Dai (Dahi) adı, tamamen daha eski ve ortak isim olan Massaget adının yerini aldı.</p>



<p>M. Ö. 238’de Dai kabilelerinden biri olan Arsasid baş­kanlığındaki Partlar (Parfyanlar), İran’da yeni impara­torluk kurdular. M. Ö. III. yüzyılda kuzeyde, Batı Kazakistan ve Ural Yanı bozkırlarında vuku bulan Dai­ Massaget yayılmacılığı, Herodot’ta adı geçen ve dil, hayat tarzı ve kültür açısından Sakalara yakın olan Sarmatların Karadeniz Yanı İskit Ülkesi’ne göç etmele­rine sebep oldu.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/orta-asya-saka-kabileleri/">Orta Asya Saka kabileleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarmat Devri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-devri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-devri</guid>
<description><![CDATA[ M. Ö. III. yüzyılda Doğu Avrupa’nın bozkırlarına yeni göçe­be kabileleri – Sarmatlar – hâkim oldu. Onların baskısıyla Kuzey Karadeniz bölgesindeki İskit Ülke­si, Kırım’ın bozkır bölgesi ve bitişik olan Dinyeper’in aşağısındaki top­raklarla sınırlı kaldı. Sarmatlar, Karadeniz’deki Yunan kolonilerini, Roma’nın kuzeydoğu eyaletlerini ve Bosfor Krallığı’nı tehdit eder hâle geldiler. Sarmatlar, antik yerleşim yerlerinin nüfusuyla da karış­tılar ve onların en önemli askerî unsuru hâline geldiler. Antik kaynaklar İdil ve Don bozkırlarından sırasıyla geçen çeşitli Sarmat kabilele­rinin adlarını zikretmektedir. Bunların hepsi şüphesiz Farsça konuşuyordu. Kökenleri ise İskit dünyası kabi­ leleri ile bağlantılıydı.
The post Sarmat Devri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c643500eca.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarmat, Devri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>M. Ö. III. yüzyılda Doğu Avrupa’nın bozkırlarına yeni göçe­be kabileleri – Sarmatlar – hâkim oldu. Onların baskısıyla Kuzey Karadeniz bölgesindeki İskit Ülke­si, Kırım’ın bozkır bölgesi ve bitişik olan Dinyeper’in aşağısındaki top­raklarla sınırlı kaldı. Sarmatlar, Karadeniz’deki Yunan kolonilerini, Roma’nın kuzeydoğu eyaletlerini ve Bosfor Krallığı’nı tehdit eder hâle geldiler. Sarmatlar, antik yerleşim yerlerinin nüfusuyla da karış­tılar ve onların en önemli askerî unsuru hâline geldiler. Antik kaynaklar İdil ve Don bozkırlarından sırasıyla geçen çeşitli Sarmat kabilele­rinin adlarını zikretmektedir. Bunların hepsi şüphesiz Farsça konuşuyordu. Kökenleri ise İskit dünyası kabi­ leleri ile bağlantılıydı.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/sarmat-devri/">Sarmat Devri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarmat Kabileleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-kabileleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-kabileleri</guid>
<description><![CDATA[ İskit ve Savromatların yerleşik olduğu ülkenin tama­mı, M. Ö. III. yüzyıldan itibaren antik kaynaklarında Sarmat Ülkesi olarak geçmektedir. Don’un batısında Avrupa Sarmat Ülkesi, doğusunda ise Asya Sarmat Ülkesi yer alıyordu. Antik müellifler “Sarmat” etnoni­mi ile Yazıg, Roksolan, Sirak, Aors gibi küçük kabile birlikleri ifade ediyorlardı. Bununla birlikte bunların yaşadıkları coğrafyalarla ilgili kesin bilgiler mevcut değildir. Arkeologlar birçok kez belli kabile birliklerini Sarmat Kültürü’nün bölgesel varyantlarıyla özdeşleş­tirmeye çalıştılar. Sarmat Çağı eserlerini araştıran K. F. Smirnov, Sarmat Ülkesi’nin en erken ve en batı bölge­sinde Roksolanların yaşadığını ileri sürmektedir. Dönemdeki gelişmelerden anlaşılacağı üzere Sirak ve Aorsların bölgeleri ise Bosfor Krallığı yakınlarıydı. Adı geçen […]
The post Sarmat Kabileleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64341ba1d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarmat, Kabileleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İskit ve Savromatların yerleşik olduğu ülkenin tama­mı, M. Ö. III. yüzyıldan itibaren antik kaynaklarında Sarmat Ülkesi olarak geçmektedir. Don’un batısında Avrupa Sarmat Ülkesi, doğusunda ise Asya Sarmat Ülkesi yer alıyordu. Antik müellifler “Sarmat” etnoni­mi ile Yazıg, Roksolan, Sirak, Aors gibi küçük kabile birlikleri ifade ediyorlardı. Bununla birlikte bunların yaşadıkları coğrafyalarla ilgili kesin bilgiler mevcut değildir.</p>



<p>Arkeologlar birçok kez belli kabile birliklerini Sarmat Kültürü’nün bölgesel varyantlarıyla özdeşleş­tirmeye çalıştılar. Sarmat Çağı eserlerini araştıran K. F. Smirnov, Sarmat Ülkesi’nin en erken ve en batı bölge­sinde Roksolanların yaşadığını ileri sürmektedir. Dönemdeki gelişmelerden anlaşılacağı üzere Sirak ve Aorsların bölgeleri ise Bosfor Krallığı yakınlarıydı. Adı geçen kabileler bu devletteki hanedan kavgalarına karıştılar, hatta M. Ö. 49’da olduğu gibi farklı taht adaylarını desteklediler. Antik tarihçi Strabon’a göre bu kabileler, Roksolanlarla kıyasla daha yukarıda yaşa­yan halkların arasından kaçan kimselerdi. Aorslar Don boyunca, Siraklar ise Ahardeya Nehri boyunca yerleş­mişti. Ahardeya ile ilgili tartışmalar hâlâ devam etmekte ve buranın Manıç, Egorlık, Kuban’ın olabile­ceği ileri sürülmektedir. Sirakları ise Sarmat Kültürü’nün farklı bölgesel versiyonlarıyla bağdaştır­maktadırlar.</p>



<p>Sarmatların en batıdaki temsilcisi ise Yazıglar idi. Bunlar başta Don Yanı bölgesinde yaşarken I. yüzyılda Aşağı Tuna boyuna yerleştiler ve Roma garnizonlarıy­la yaşanan sınır çatışmalarında aktif rol oynadılar. Bu dönemde onlar, Karadeniz Yanı bölgesindeki en güçlü halklardan biri olup Güney Bug ve Dinyester’in de dâhil olduğu Dinyeper’den Pannonia’ya kadarki geniş toprakları kontrol ettiler ve Karpat geçitlerinden geçerek Tisa Vadisi’ni ele geçirdiler. II–III. yüzyıllardan itibaren Pannonia, onların yeni vatanı oldu. Ancak burada diğer kalabalık göçebelerin içerisinde eriyip gittiler.</p>



<p>Sarmatların en doğu birliği ise kökleri, Aorslarla bağ­lantılı olan Alanlar’dı. Bu akrabalık bağı, “Alanors” teri­mi dolayısıyla kurulmaktadır. Alanorslar, antik coğraf­yacı Batlamyus’un eserinde adı geçen Aors kabile birli­ğiydi. Çin kaynaklarında da benzer bilgiler mevcuttur.</p>



<p>M. Ö. II–I. yüzyıllardaki meşhur Çinli tarihçi Sima Qian’a göre Seyhun’daki Kanglı Devleti’nin kuzeybatı­sında, “Kuzey Denizi”nin yanında Yantsay Ülkesi yer alıyordu. Araştırmacıların çoğuna göre bu ülke, Aorsların Ülkesi’ydi. Daha sonra burası, Kanglıların hâkimiyeti altına girdi ve Alanlar Ülkesi adını aldı. Bu tarihten itibaren Alanlar sıkça Çin kaynaklarında zikredilmeye başlandılar. Daha M. Ö. I. yüzyılda Alanlar, Tuna’nın aşağısında da bilinmeye başlandılar. Nitekim burada Sarmat kabilelerinden oluşan büyük bir birliğin başına geçtiler. 72’de onlar Kafkasya Ötesi, Ermenistan ve Med İmparatorluğu’na karşı ilk seferlerini düzenle­ diler. O dönemde Kafkasya Önü bozkırlarında kata­komplar (yer altı mezarları) kültürü yayılmaya başladı. Arkeologlar bu hususu, bozkırlarda başlayan Alan hâki­ miyeti ile bağdaştırdılar.</p>



<p>Alanlar, Kavimler Göçü’nün başlangıcı ve Erken Ortaçağ’a kadar Doğu Avrupa bozkırlarının önde gelen güçlerden biri olarak kalmaya devam ettiler. Bu tarihte ise Alanlar, hem bu bölgenin etnik tarihinde hem de Hazar ve Bulgar gibi Türk göçebe devletlerinin oluşumunda önemli rol oynadılar.</p>



<p>Kaynak:</p>



<p>Rafail Hakimov, Atlas Tartarica, Tatarlar ve Avrasya Halklarının Tarihi, Tataristan Cumhuriyeti: Dünü ve Bugünü, Çevirmen: İlyas Kemaloğlu, Tataristan Cumhuriyeti Ş. Mercanî Tarih Enstitüsü, Tataristan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı, Kazan – Moskova – St. Petersburg – İstanbul, 2017, s.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/sarmat-kabileleri/">Sarmat Kabileleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarmat Ordusu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-ordusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarmat-ordusu</guid>
<description><![CDATA[ M. Ö. III. – II. yüzyıllar boyunca Sarmatlar, Tanrı Dağları’ndan Tuna’ya kadarki bozkırlara akın etti, M.S. II. – III. yüzyıllarda ise Doğu Avrupa’da hafif ve ağır birliklerin yer aldığı süvari ordusunu oluşturdular. Süvari ordunun teçhizatları ise Batı ve Merkezî Avrupa ile Merkezî ve Doğu Asya’nın unsurlarını içer­mektedir. Bütün bu gelenekler, Sarmat çevresinde özgün bir hâl aldı. Sarmat ordusunun saldırı silahları, hafif ve ağır süva­ri birlikleri için aynıydı. Uzak muharebelerin en önemli silahı, büyük bir yay ve başlıkları kemikten olan oklardı. Bu yayın yapısı, Merkezî Asya’dan benimsenmişti. Okun demirden yapılan saplı, üç kanatlı başlıkları da Merkezî Asya menşeli idi. Yayla oklar […]
The post Sarmat Ordusu appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c643330f3a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarmat, Ordusu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>M. Ö. III. – II. yüzyıllar boyunca Sarmatlar, Tanrı Dağları’ndan Tuna’ya kadarki bozkırlara akın etti, M.S. II. – III. yüzyıllarda ise Doğu Avrupa’da hafif ve ağır birliklerin yer aldığı süvari ordusunu oluşturdular. Süvari ordunun teçhizatları ise Batı ve Merkezî Avrupa ile Merkezî ve Doğu Asya’nın unsurlarını içer­mektedir. Bütün bu gelenekler, Sarmat çevresinde özgün bir hâl aldı.</p>



<p>Sarmat ordusunun saldırı silahları, hafif ve ağır süva­ri birlikleri için aynıydı. Uzak muharebelerin en önemli silahı, büyük bir yay ve başlıkları kemikten olan oklardı. Bu yayın yapısı, Merkezî Asya’dan benimsenmişti. Okun demirden yapılan saplı, üç kanatlı başlıkları da Merkezî Asya menşeli idi. Yayla oklar goritin içerisinde yer alıyor, yay goritin içerisine dirseği çıkartılmış hâlde yerleştiriliyordu. Sarmatlar, Gotlarla İskitlerden farklı olarak goriti, kılıç kemerinin sağına takıyorlardı. İlk darbe silahı ise çok uzun başlığı olan mızraktı. Mızrağın poyrası düzleştirilmiş kenara sahipti. Bundan dolayı darbe vurulurken mızrak düşmanın vücudunun sonuna kadar saplanmıyordu. Böylece Sarmat askeri düşmana sapladığı mızrağını hemen geri de çekebili­yordu.</p>



<p>Mızrağın yanı sıra 30 – 50 santimetre uzunluğundaki hançer ile uzun kılıç da önemli saldırı silahlarının başın­da geliyordu. Hançer kılıfın içinde kılıç kemerine bağla­nıyordu. Soylu kimselerin hançerleri, altın, değerli taş ve renkli cam parçalarıyla süsleniyordu. Bu tür hançer­leri taşıma geleneği, Merkezî Asya’ya kadar uzanmak­tadır. Bu kılıçlar Merkezî Asya’da özellikle M. Ö. V. yüz­ yıldan itibaren çok yaygın olarak kullanılıyordu. Sarmat kılıçlarının tali gereçleri ise doğrudan Çin örneklerini hatırlatmaktadır. Çin’de nefritten üretilen kılıçların tali gereçleri, Büyük İpek Yolu aracılığıyla Moğol bozkırlarından Roma İmparatorluğu’nun Tuna sınırına kadarki göçebeler arasında yaygındı.</p>



<p>Sarmatların savunma silahları ise miğfer ve zırh takı­mından ibarettir. M. Ö. I. yüzyıl — M. S. I. yüzyılda Sarmatlar, Roma İmparatorluğu’nda yapılan, ancak burada artık eskiyen miğferler kullandılar, M. S. I. yüz­ yıldan itibaren ise konik ve oval şekillerdeki miğferler popüler oldu. Onların üretimi için Sarmatlar, demir şeritlerden şekil oluşturan çerçeve yapıyor ve bunları demir şerit veya kalın sert deriyle dolduruyorlardı.</p>



<p>Sarmat zırh takımları ise pullu, yelme ya da yelme­ pullu şeklindeydiler. İskitlerden farklı olarak Sarmatlar, kendileri demir ve bronzdan pul yapmıyor, Roma yapı­mı pullar kullanıyorlardı. Bunları da Roma toprakların­dan ganimet olarak alıp getiriyorlardı. Özellikle de demir ya da çelik halkacıklardan yapılan önden açılır zırhlar tercih ediliyordu. Aslında bu tür zırhlar, M. Ö. IV. yüzyılda Kelt veya Germenler tarafından keşfedildi, M. Ö. I. yüzyılda da Romalılar tarafından benimsenerek bütün dünyaya yayıldılar. Sarmatların zırhı, kalçaya kadar olan gömlek şeklindeydi (Bunların kolları dirse­ğe kadardı). Ancak zırhların bazıları, gömlek kısmıyla ayak kısmını bağlayan şekildeydiler. Yelmenin esnekli­ği, onu farklı şekillerde kullanmaya imkân tanıyordu.</p>



<p>Ancak böyle yelmeler, askeri mızrak darbesi, hatta oklardan çok iyi korumuyordu. Bundan dolayı Romalılar, daha sonra Sarmatlar da önemli yerlerden pullarla sağlamlaştırmaya başladılar. Kombine yelme­ler için Sarmatlar pulları, Roma İmparatorluğu ve onun Karadeniz’deki vassallarından alıyorlardı.</p>



<p>Sarmat koşum takımının kökenleri ise Orta Asya’dır. Küçük sert eyer, atın gövdesine çeşitli kemerlerle bağ­lanıyordu. Sarmatların koşum takımının önemli özel­liklerinden biri de eyerden sarkan kemerlerdir. Bu kemerler aynı zamanda göğüs kemeri ile atın iki omu­zunun arasından geçen kemerin birleştiği yerleri kapatmaktadır.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/sarmat-ordusu/">Sarmat Ordusu</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun lideri Attila’nın portresi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-lideri-attilanin-portresi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-lideri-attilanin-portresi</guid>
<description><![CDATA[ Hun Attila, Mundzuk’un oğluydu. Altı çocuğu olan Ildico adlı bir kadınla evlendi; Dengizich, Ellac, Ernak, Erp, Eitil ve Prens Csaba. Delacroix, Hun Attila’nın resmini 11’e 8 metre boyutlarında bir kütüphane duvarında yaptı. Resimde tasvir edilen ana konu, insan davranışının iki ucu olan barışın zıttı olan savaştı. Delacroix, gerçekçi dünyayı ve bilinçaltı ilişkisini vurgulamak ve uyandırmak için bu sanatın renklerini kullanır. Devrim ve medeniyet duygusunu tetikler ve hatta savaş sonrası duygularını tetikler. Görüldüğü gibi, tablo Hun Attila’yı tasvir ediyor, çok acımasız görünüyor. Kral Attila’nın komutasındaki Hunlar defalarca baskın düzenlediler ve hatta güçlü Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olan Galya’ya saldırabilirlerdi. 453 yılının […]
The post Hun lideri Attila’nın portresi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c64314dacd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, lideri, Attila’nın, portresi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hun Attila, Mundzuk’un oğluydu. Altı çocuğu olan Ildico adlı bir kadınla evlendi; Dengizich, Ellac, Ernak, Erp, Eitil ve Prens Csaba. Delacroix, Hun Attila’nın resmini 11’e 8 metre boyutlarında bir kütüphane duvarında yaptı.</p>



<p>Resimde tasvir edilen ana konu, insan davranışının iki ucu olan barışın zıttı olan savaştı. Delacroix, gerçekçi dünyayı ve bilinçaltı ilişkisini vurgulamak ve uyandırmak için bu sanatın renklerini kullanır. Devrim ve medeniyet duygusunu tetikler ve hatta savaş sonrası duygularını tetikler.</p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full">
<figcaption>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1671093944/214397ac69b9dca7fed4ccd3e0ae83d5/214397ac69b9dca7fed4ccd3e0ae83d5.jpg?_i=AA"><img width="600" height="735" data-public-id="214397ac69b9dca7fed4ccd3e0ae83d5/214397ac69b9dca7fed4ccd3e0ae83d5." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-27169" class="wp-post-27168 wp-image-27169" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2MDAiIGhlaWdodD0iNzM1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671093944" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="906 1110" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Attila the Hun, Eugene Delacroix, 1847, Palais Bourbon, Paris, France – Kaynak: <a href="https://www.wikiart.org/en/eugene-delacroix/attila-the-hun" target="_blank" rel="noopener noreferrer">wikiart</a></p></div>
</figcaption>
</figure>
</div>



<p>Görüldüğü gibi, tablo Hun Attila’yı tasvir ediyor, çok acımasız görünüyor. Kral Attila’nın komutasındaki Hunlar defalarca baskın düzenlediler ve hatta güçlü Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olan Galya’ya saldırabilirlerdi. 453 yılının başında Hunları İtalya’nın yenildiği savaşa götürdü. Savaşta değil, MS 453 Mart ayında şiddetli bir burun kanaması geçirdikten sonra aniden öldü. Delacroix de ünlü bir litografçı 13 Ağustos 1863’te Paris Fransa’da öldü.</p>



<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/62/F%C3%A9lix_Nadar_1820-1910_portraits_Eug%C3%A8ne_Delacroix.jpg" data-rel="lightbox-image-0" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-34851" class="wp-post-27168 wp-image-34851" src="https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/62/F%C3%A9lix_Nadar_1820-1910_portraits_Eug%C3%A8ne_Delacroix.jpg" alt="" width="291" height="400"></a><p class="wp-caption-text">Félix Nadar tarafından Eugène Delacroix’in fotoğrafı</p></div>
<p>Ferdinand Eugene Victor Delacroix, sanatı ilham, öznellik ve önceliği büyük ölçüde vurgulayan bir Fransız ressamdı. Devrim zamanlarında var olan Jacques Louis David’den klasik resim üslubu eğitimi aldı. Resmi, acı ve hatta ıstırap gibi muazzam ve kişisel duyguları tasvir etmesi bakımından benzersizdi. Michelangelo ve Peter Paul Rubens, Eugene’nin çalışmalarını da etkileyen ilk resim sanatı ustalarıydı. Attila, MS 434 ile MS 453’ün üçüncü ayı arasında Hunların kabile lideriydi. Kabilesi Hunlar, Alanlar ve Ostrogotlardan oluşuyordu ve Orta ve Doğu Avrupa’da bulunuyordu.</p>



<p>Hun Attila, MS 406 yılının ikinci Eylülünde doğan büyük bir liderdi. Ayrıca aşırı saldırganlığı ve acımasızlığıyla da ünlüdür. Eugene’in tablosuna bakıldığında, Hun Attila’nın adil bir lider olduğu söylense de acımasızlığını açıkça kanıtlayan savaşa katıldığı kanıtlanmıştır. Hun Attila tablosu, özellikle Hun Attila’nın İtalya’ya hakim olduğu savaşta zulmü ve vahşeti gösteren figüratif bir dile sahiptir. Attila, eski savaş sırasında araç olan ve silah taşıyan bir ata binerken, zaten düşmüş olan bazı savaşçıların üzerinde büyük bir hakimiyet duygusu kanıtlıyor.</p>



<p><strong>Kaynak :</strong></p>
<p><a href="https://www.eugenedelacroix.net/attila-the-hun/">Attila the Hun</a>, The History of Art</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/hun-lideri-attilanin-portresi/">Hun lideri Attila’nın portresi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Etrüsk Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/etrusk-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/etrusk-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Etrüskler ile ilgili yapılan araştırmalardaki belirsizlikler, batı bilim dünyasındaki yaygın ilgisizlik, Roma ve Avrupa medeniyetini derinden etkilemiş bir uygarlığın tarih sahnesinden büyük bir hızla yok olması gibi birçok şüpheli ayrıntı, başta büyük Türk tarihçisi Adile Ayda olmak üzere tarih bilimine objektif bir bakış açısı ile yaklaşan uzmanların Etrüsklerin Türk kökenli olduğuna dair kanaatlerinin güçlenmesini sağlamıştır. “…Biliyorum, kanaat ve imanlarının temelini yıktığım bazı etrüskologların şiddetli hücumlarına hedef olacağım. Veyahut karşımda sadece bir sükût duvarı örülecektir. Şunu biliyorum ki, Etrüsklerin Çinli veya Moğol olduklarını iddia etmiş olsa idim, Batı ilim âleminde daha az mukavemetle karşılaşabilirdim. Bunun sebebi şudur: Bir çok ahval, Haçlı […]
The post Etrüsk Türkleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c642f622eb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Etrüsk, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Etrüskler ile ilgili yapılan araştırmalardaki belirsizlikler, batı bilim dünyasındaki yaygın ilgisizlik, Roma ve Avrupa medeniyetini derinden etkilemiş bir uygarlığın tarih sahnesinden büyük bir hızla yok olması gibi birçok şüpheli ayrıntı, başta büyük Türk tarihçisi Adile Ayda olmak üzere tarih bilimine objektif bir bakış açısı ile yaklaşan uzmanların Etrüsklerin Türk kökenli olduğuna dair kanaatlerinin güçlenmesini sağlamıştır.</p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img width="460" height="391" data-public-id="97ebf24aeeea66e85947a474a0fedf7f/97ebf24aeeea66e85947a474a0fedf7f.png" fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-post-27558 wp-image-27638 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI0NjAiIGhlaWdodD0iMzkxIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671210955" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="952 811" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></figure>
</div>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“…Biliyorum, kanaat ve imanlarının temelini yıktığım bazı etrüskologların şiddetli hücumlarına hedef olacağım. Veyahut karşımda sadece bir sükût duvarı örülecektir. Şunu biliyorum ki, Etrüsklerin Çinli veya Moğol olduklarını iddia etmiş olsa idim, Batı ilim âleminde daha az mukavemetle karşılaşabilirdim. Bunun sebebi şudur: Bir çok ahval, Haçlı seferlerinin hâtırası, Osmanlı Fütuhatı, yüzyıllardan beri fanatik hıristiyan çevrelerinin yaptığı menfi propaganda ve saire Türk milletini Batıda sevimsiz bir millet haline getirmiştir.” <sup><a title="_ftnref1" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></sup></p>
</blockquote>



<p>Batılı eski ve yeni dönem tarihçileri ve kıymetli Türk tarihçisi Sadri Maksudi, Etrüskler ile Pelasgların aynı kökenden geldiğini, bu kavimlerin ise Anadolu’dan göç etiğini kabul etmektedirler. Latin bilim adamı Varron da “Pelasgların dilinde küçük dağların adı TEPAE’dir” der. <sup><a title="_ftnref2" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></sup> Kadim Türk Sanatı’nın birçok dönem ve ürününde hayvan şekillerinden esinlenilmiştir. Etrüskler’in de sanat eserlerinde aynı temalar görülmektedir. “Etrüsklerin sanatta hayvanları temsil etme eğilimi genellikle hiç bir zaman kaybolmamıştır. Hemen her yüzyılda meydana getirilmiş (daha önceki gibi taştan değil) bronzdan ve balçıktan şaheserler bu orjinal eğilimin parlak delilleridir” <sup><a title="_ftnref3" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></sup></p>



<p>Etrüsklerin dönemine göre oldukça başarılı sanat eserleri, yanlı sanat tarihçileri tarafından gerçek ve özgün olmadıkları, Grek-Helen öykünmeciliğinin izlerini taşıdıkları gibi mesnetsiz iddialar ile değersizleştirilmeye çalışılmaktadır. Demircilik ve binicilik konusunda maharetleri de Etrüsk-Türk akrabalığının sağlam bir kanıtı olarak sayılabilir. Fred Hamori at kültürüne dair herşeyin İtalya’ya Etrüskler tarafından getirildiğini konu ile ilgili çalışmasında açıkça ifade etmiştir. <sup><a title="_ftnref4" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></sup> Etrüsk toplumunda Türk’lerdeki ‘Kam’ lara benzeyen sıçrayan ve danseden bir rahip sınıfı bulunmaktadır. Antik Roma’daki Jüpiter tapınağında, henüz yeni göreve başlayan rahiplere Camillus (illus = latince küçültme ekidir), “Genç Kam” denilmekteydi. <sup><a title="_ftnref5" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></sup> Etrüskler ve onlardan çok etkilendikleri bilimsel olarak kanıtlanan Romalılar simge olarak Bozkurt kullanmışlardır. Bu durum “Remus ve Romulus” efsanesini sembolize eden heykelde net olarak görülmektedir.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/90f84a36810efb203b710935288cc771.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Lupa Capitolina - Romulus and Remus'ü emzirirken. 11. veya 12 yüzyıl Etrüsk sanat örneklerinden biri olduğu düşünülmektedir. Capitol Müzesi, Roma, İtalya" data-rel="lightbox-gallery-1"><img decoding="async" width="1920" height="1440" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/90f84a36810efb203b710935288cc771.jpg" class="attachment-large size-large" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/7341897af9fdecc8e2a0a9eb6c621351.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Lupa Capitolina - Romulus and Remus'ü emzirirken. 11. veya 12 yüzyıl Etrüsk sanat örneklerinden biri olduğu düşünülmektedir. Capitol Müzesi, Roma, İtalya" data-rel="lightbox-gallery-1"><img decoding="async" width="1920" height="1277" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/7341897af9fdecc8e2a0a9eb6c621351.jpg" class="attachment-large size-large" alt=""></a>

<div class="wp-block-columns">
<div class="wp-block-column">
<div class="wp-block-image"> </div>
</div>
<!-- /wp:column --></div>
<!-- /wp:columns -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>“Roma’nın en çok bilinmesi yanı sıra, en önemli mitosu olarak kabul gören Remus ve Romulus efsanesindeki kurt motifi Asya bozkırları menşeili olup, Etrüskler aracılığıyla Batı Dünyası’na intikal etmiştir ki, bu efsanenin ürünü, Roma’nın sembolü vasfına haiz Remus ve Romulus’u emziren dişi kurt heykeli de bir Etrüsk eseridir.” <sup><a title="_ftnref6" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></sup></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Bu efsanenin kahramanları bir dişi kurt tarafından emzirilmiştir. Bunların yanısıra “Lupercale” olarak adlandırılan “Kurt Mağarası” Roma tarihinde önemli bir mekandır. Etrüsk kral asalarında yer alan kartal figürleri de Türkler ile akrabalığın kanıtlarından biridir. Etrüsk mezarları, kadim Türk mezarları gibi “kurgan” şeklindedir ve içerilerinde Türk Mitolojik sembolü olan “Hayat Ağacı” da bulunmaktadır. Etrüsk kahinlerinin kurban edilen hayvanların iç organları ile fala bakması da bir Ön-Türk geleneğidir.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:image {"align":"center","id":27645,"width":381,"height":361,"sizeSlug":"full","linkDestination":"none"} -->
<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized">
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/c1e4d07315813294621c3f36abc87e04.JPG" data-rel="lightbox-image-2" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="600" height="570" data-public-id="c1e4d07315813294621c3f36abc87e04/c1e4d07315813294621c3f36abc87e04.JPG" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-27645" class="wp-post-27558 wp-image-27645" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2MDAiIGhlaWdodD0iNTcwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="JPG" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671210949" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1200 1139" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Provrnance Cerveteri. Vers 530 av.J. C. Musee de la Villa Giulia, Rome 2</p></div>
</figure>
</div>
<!-- /wp:image -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüsklerde kadınlar, tıpkı Türklerde olduğu gibi günlük hayatta erkek kadar söz sahibidir. Bu konuda tutucu olan, kadın – erkek ayrımı yapan Yunan ve Latin halklarına Etrüsk’lerin bu yaklaşımı oldukça garip gelmiştir. Lahti Britanya Müzesi’nde bulunan “Seianta” adlı Etrüsk kadını üzerinde yapılan araştırmalarda Türk kadınlarına mahsus bir özellik olan, çok ata binme sebebiyle ortaya çıkan fiziksel değişiklikler görülmüştür. Etrüsk resimleri incelendiğinde, geriye doğru yay çeken kadınlara da rastlanılmaktadır. Bu kadınların saç örgüleri Türkmen kızlarının örgülerine şaşılacak kadar benzemektedir. Avusturya – Tirol bölgesinde bulunun buz adamı “Ötztal”ın üzerinde bulunan dövmeler, İsveçli bilim insanı Torsten Sjöwald’ın araştırmalarına göre tedavi amaçlı yapılmıştır; bu dövmelerin benzeri o dönemde sadece İskit Türkleri’nde bulunmaktadır.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>“Bu iddia eğer doğru ise, en azından, Altay dağlarında yaşamış olan İskitler ile aynı genetik potadan çıkmış olan ve aynı tedavi metodlarını uygulayan (büyük olasılıkla şaman adetlerine inanan) Avrupalı insanlardan söz edilebilir. Genelde bu insanların şimdiki Avrupalı dediğimiz Indo-Avrupayi dillere sahip insan gruplarına ait olmadıkları ve Etrüskçeye benzeyen bir veya birkaç Ural-Altay dilini beraberlerinde getirdikleri ancak zaman içinde Indo-Avrupayi gruba karışıp kayboldukları kuvvetle olasıdır. Bu görüşe bir diğer destek de Ege ve Doğu Akdeniz adalarında ortaya çıkmış olan paralar, damgalar, taş yazıtlardır.” <sup><a title="_ftnref7" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></sup></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>İlk dönemlerinde Etrüsk erkekleri, dönemin Türk erkekleri gibi uzun saçlı idi. Heredot Etrüsklerin içki olarak kısrak sütü içtiğini yazmıştır. <sup><a title="_ftnref8" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></sup> Türk Mitolojisi’nin önemli bir simgesi olan kanatlı at “Tulpar”ın benzeri “Ara Della Regina” tapınağında görülebilir. Etrüsk ve Saka Türkleri’nin el sanatı eserleri karşılaştırmalı olarak incelendiğinde ciddi manada benzerlikler olduğu görülecektir. İtalya’da saygın üniversitelerden olan Pavia Üniversitesi’nden bir ekibin Etrüsk iskeletleri üzerinde yaptığı genetik araştırmalar ve Sacro Cuore Üniversitesi’nin uzmanlarının DNA analizleri, bu insanların Asya kökenli olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır. Bilimsel araştırmalar tarihin ilk çağlarında dünyada yaşamak için en elverişli bölgenin bugün bildiğimiz anlamdaki Asya kıtası olduğunu gösteriyor. Etrüsk araştırmalarında önemli bir uzman olan Massimo Pallatino da bu kültürün Anadolu’dan göç eden bir topluluğa ait olduğunu kabul eder. Etrüskler’in göç yollarını ayrıntılı olarak tarihçiliğin babası olan Heredot’un kaleminden takip edebiliriz.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/38a5902ff587c2c22aeb64d4f94da788.JPG" data-rel="lightbox-image-3" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="600" height="905" data-public-id="38a5902ff587c2c22aeb64d4f94da788/38a5902ff587c2c22aeb64d4f94da788.JPG" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-27646" class="wp-post-27558 wp-image-27646" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2MDAiIGhlaWdodD0iOTA1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="JPG" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671210944" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1200 1811" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Element de decor architectonique. Provence_ Veies. Ve siecle av. J-C. Musee de la Villa Giulia, Rome</p></div>
<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“ Manes’in oğlu Kıral Atis zamanında müthiş bir kıtlık, bütün Lidya’yı kasıp kavurmaya başlamıştı. Bu durum tam on sekiz yıl sürdü. Ama ne var ki, halkın birer gün arayla yemek yemesi bile bu korkunç kıtlığın önünü alamadı. İşte on sekizinci yılın sonunda Kıral, halkı toplayarak ikiye ayırmak zorunda kaldı. Kendisi bu iki gruptan birinin başına geçerek üzerinde yaşadığı topraklarda kaldı, oğlu Tiren’e de İzmir üzerine doğru yola çıkmalarını, orada kıyıya erişince büyük bir donanma yapıp, kendilerine verimli topraklar aramak üzere enginlere açılmalarını emretti. Oğlu Tiren, babasının emrini dinledi, halkın yarısını peşine takıp denize geldi. Yapılan gemilere bütün varlarını, yoklarını yükleyip yeni ufuklara doğru demir aldılar. Maceralar dolu bir yolculuktan sonra karşılarına çıkan bir karaya yanaştılar.” <sup><a title="_ftnref9" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></sup></p>
</blockquote>
<!-- /wp:quote -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüsk Türkleri ve göçleri, Türkçe’nin diğer dillerden daha önce konuşulmaya başladığını, büyük göçler yapan atalarımız ile dünyanın hemen hemen her bölgesine yayıldığını ve henüz çok genç olan diğer dilleri, kültürleri etkilediğini gösterir. Türk kökenli Etrüskler, Türkçenin Batı dillerine etkilemesinde çok önemli rol oynamıştır. Son yıllarda yapılan yeni çalışmalar Etrüsk dilindeki bazı kelimelerin <strong>Fin-Ugor, Macar, Sümer ve Türk dillerinde de yer aldığını kanıtlmıştır. Tarih dönemleri içinde Etrüsklere verilen adlar Türkçe kelimeler ihtiva etmektedir.</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>TURUSCHKA (Sank) – Türk, TURETSKİ (Rus) – Türk İnsanı,</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>TURSİKİNA (Etr) – Etrüsk İnsanı, TURSKİ (Sırp) – Türk İnsanı</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>TURSCİ (Lt) – Etrüsklerin ilk adı (TURSKİ okunur), TRUSCUS (Lt) – Etrüsk <sup><a title="_ftnref10" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></sup></strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüsk dili ile ilgili günümüzde araştırma yapan batılı dilbilimciler birçok sözcüğün kökenini Latin Etimolojisi ile bulamamıştır. Etrüsk dili ve Türkçe karşılaştırıldığında tesadüf ihtimalini çürütecek sayıda ortak kelime ile karşılaşılmaktadır. Aşağıda bu kelimelerden küçük bir seçki bulunmaktadır.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:table -->
<figure class="wp-block-table">
<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong>ETRÜSKÇE</strong></td>
<td><strong>TÜRKÇE</strong></td>
</tr>
<tr>
<td>APA</td>
<td>APA, BABA</td>
</tr>
<tr>
<td>NENE</td>
<td>NİNE</td>
</tr>
<tr>
<td>CAPAX</td>
<td>KAP</td>
</tr>
<tr>
<td>CUM</td>
<td>KAM</td>
</tr>
<tr>
<td>UT</td>
<td>AT</td>
</tr>
<tr>
<td>MUR</td>
<td>DUR</td>
</tr>
<tr>
<td>TRİN</td>
<td>TÖREN</td>
</tr>
<tr>
<td>CARNA</td>
<td>KARIN</td>
</tr>
<tr>
<td>KOPE</td>
<td>KÖPEK</td>
</tr>
<tr>
<td>TOKA</td>
<td>DOKUNMAK</td>
</tr>
<tr>
<td>TARKIE</td>
<td>TARKAN</td>
</tr>
<tr>
<td>RASENA</td>
<td>ASENA</td>
</tr>
<tr>
<td>ATE</td>
<td>ATA</td>
</tr>
<tr>
<td>TİN</td>
<td>GÜN</td>
</tr>
<tr>
<td>THAM</td>
<td>DAM</td>
</tr>
<tr>
<td>KRA</td>
<td>KUR</td>
</tr>
<tr>
<td>TARQUINUS</td>
<td>TARKAN</td>
</tr>
<tr>
<td>AULE</td>
<td>ULU</td>
</tr>
<tr>
<td>TİURİNİAS</td>
<td>TÖRE</td>
</tr>
<tr>
<td>ZER</td>
<td>YER</td>
</tr>
<tr>
<td>KUS</td>
<td>KUŞ</td>
</tr>
<tr>
<td>TAMAKH</td>
<td>DAMAĞ</td>
</tr>
<tr>
<td>ARPİ</td>
<td>ARPA</td>
</tr>
<tr>
<td>AREZZO</td>
<td>ARAZ</td>
</tr>
<tr>
<td>KAPEN</td>
<td>KAPAN</td>
</tr>
<tr>
<td>ARSLAN</td>
<td>ARSLAN</td>
</tr>
<tr>
<td>ALPAN</td>
<td>ALP</td>
</tr>
<tr>
<td>PAPA</td>
<td>BABA</td>
</tr>
<tr>
<td>AQUA</td>
<td>AKAR SU</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</figure>
<!-- /wp:table -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>Etrüsk harfleri Göktürk damgaları ile sadece etkilenme sayılamayacak kadar çok benzerlik göstermektedir. Bunun en önemli kanıtı “Türk Soy Damgaları” olarak gösterilebilir. Avrupa, Arap Yarım Adası ve Afrika Runik yazılarının alfabe olmadan önceki döneminden idogram, piktogram, hece, damga basamaklarına ait eserler bulunamamıştır. Buna karşılık Türk ve Etrüsk yazılarının alfabe olma sürecindeki her aşama için kalıntılar bulunmuştur. Etrüskçe, Türkçe gibi ekler vasıtasıyla yeni kelimeler türetilebilen, çoğul ekleri de dilimiz ile aynı mantıkta olan bir dildir. Türk ve Etrüsk damgaları karşılaştırıldığında 10 tanesinin benzer olduğu görülebilir. Eskişehir’deki Yazılıkaya anıtı Etrüsk alfabesi ile oldukça benzer damgalar içermektedir.</strong> <strong>Etrüsk metinleri üzerine Kazım Mirşan’ın yaptığı bir çalışmada bir anahtarın üzerindeki metinler oldukça kesin bir kanıt olarak gösterilebilir.</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:image {"id":27639,"sizeSlug":"full","linkDestination":"none"} -->
<figure class="wp-block-image size-full"><img width="720" height="498" data-public-id="472aadbf2de966ed2f63eb8b4f12f2ec/472aadbf2de966ed2f63eb8b4f12f2ec.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-27558 wp-image-27639" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3MjAiIGhlaWdodD0iNDk4Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671210953" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="720 498" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></figure>
<!-- /wp:image -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>ËLİTİB ESİZUÇ ALTUÇ ELİK, – Göndererek hatırlatan krallık halkı,</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>ULUQUP AÇILUC ETUY! – birdenbire açılmasını mümkün kılarak (hediye edilen anahtarla)!</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>UYUPPI-ÜYİPPİ ËDİSİTİB – “Uyacak mı, evime?” diyerek,</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>UB-OQ APPARUYA ALTITIL – Tereddütle götürmüş olmamıza rağmen</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>ALIRITIP APPARUY EDİTİLSİT – Alıp götürmüş olmanın</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>ÜQ ËSİKİCÜY YATASIZ- Manasını kavrayacaksınız:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>ÖZÜK ÜY ËSİTİD APPARTUCUÇ – Bir eve sahip olma hissini telkin ederek, götürmemize sebep olan</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>ULUDUTUB YATAALIZ ÜY – Ulu bir hisle yatabileceğiniz bir eviniz olacak</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüskler mitolojisinde Romul’un büyük babası olan Eney, “Turan” adında ve simgesi turna olan bir tanrıçanın oğludur. Önemli tanrılardan birinin adı “Tin”dir. Etrüsklerden etkilenmiş olan Roma hukukunda var olan ‘Imperium’ kavramı, Türk inancında yer alan ‘Kut’ kavramı ile oldukça benzerlik göstermektedir. Alman kaynaklarında da Etrüsklere “Turkh” dendiği geçmektedir. <sup><a title="_ftnref11" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></sup> <strong>Etrüsklerde on iki sayısı kutsal sayılmış, devlet Kuzey – Orta – Güney olmak üzere üçe ayrılmış ve bu bölümler de on iki boya ayrılmıştır. Türk tarihinde de on iki sayısı Oğuz Türkleri’nin Bozoklar ve Üçoklar kollarının on iki ayrı boy halinde dünyaya yayılmasında görülebilir. Günümüzde İtalya’da bulunan Toscana ve Floransa bölgeleri Etrüsk kültürünün en baskın olarak yaşandığı yerlerdir. Başta Napolyon olmak üzere, Dante, Michalangelo, Leonardo Da Vinci, bu bölgeden yetişmiş, Etrüsk kökenli, önemli tarihi kimliklerden bazılarıdır.</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüsk – Türk toplumu ve kültürü Romalılar tarafından soykırıma uğratılmıştır. Romalılar özellikle Hristiyan olduktan sonra sistematik olarak Etrüsk kültürüne ait her şeyi yok etmeye çalışmışlardır. Bunun sebebleri Etrüsklerin baskın kültürünün Roma üzerindeki ezici üstünlüğü ve dönemin papalarının Hristiyanlığın yayılması ile ilgili endişeleridir. Etrüskler öncesi “Etruria’da (İtalya) , VAHŞİ ve FAKİR yerli halkın yanında, Tuna civarından gelmiş istilacılar, bir de iki dalga halinde, denizaşırı ülkelerden gelip orada yerleşmiş olanlar vardı”<sup><a title="_ftnref12" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></sup> Roma-Etrüsk mücadelesi uzun yıllar sürdükten sonra katliam ile sonuçlanmıştır. Christopher Hampton, R. Bloch, D. H. Lawrence başta olmak üzere pek çok batılı uzman, Etrüsk edebiyatından çok az eser kalmasını Romalıların fiziksel ve kültürel manada soykırım yapmalarının sonucu olarak görmektedir.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Atatürk de Etrüsklerin Türk olduğuna inanıyordu. Konuda çok kıymetli çalışmalar yapmış olan Adile Ayda’nın da belirtmiş olduğu gibi:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>“Etrüskler Büyük Atatürk’ün Onuncu Yıl nutkunda sözünü ettiği “TüRK’ÜN UNUTULMUŞ VASFI VE BüYüK MEDENİ KABILİYETİ” nin mükemmel temsilcileridirler.” <sup><a title="_ftnref13" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></sup></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Etrüsk-Türk akrabalığını bilimsel olarak ispat edecek bir çok kanıt bulunmasına rağmen batı tarih dünyasının bu konuya ilgisiz davranması manidardır. Halen çözülememiş olan Etrüsk metinlerinin Türk damgaları vasıtasıyla çözülmeye çalışılması ile akrabalık çok net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Etrüsklerin Türk kökenli olması teorisini incelemeden reddeden bir tarih anlayışı bilimsellikten oldukça uzaktır. Dünya tarih, mitoloji ve dilbilim literatürlerinde kasıtlı olarak Türk topluluklarına çok az yer verilmektedir. Çok kalabalık bir nüfusa sahip olan, dünyanın her tarafına göçler yapan ve oldukça zengin bir kültüre sahip atalarımızın adının yeterince anılmaması, hem batılı milletlerin adımızı yok etmeye çalışmasından hem de bizlerin kültürel alandaki yetersizliğimizden kaynaklanmaktadır. Bu konuya devletimizin de yeterince sahip çıkmadığı ortadadır. Bu iddia kanıtlanarak Avrupa tarihçileri tarafından da kabul edildiği takdirde dünya tarihinin yeniden yazılması gerekecektir. Yapılması gereken her Türk’ün bir araştırmacı kimliği ile tarihini ve kültürünü öğrenip, yeni nesillere anlaşılır bir şekilde anlatmasıdır. Dünya üzerinde farklı coğrafyalarda bulunan akrabalarımız ile tarihsel ve kültürel manada yaklaşmak “Etrüsk Türkleri” ile ilgili araştırmalar büyük önem arzetmektedir. Atalarımızın “Turan” idealinin Avrupa ayağında “Etrüsk Türkleri” kardeşlerimizin de yer alması tarih bilimi yardımı ile birgün gerçek olacaktır.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref1" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> – Etrüskler Türk mü idi?, Adile Ayda, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1974</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref2" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> – lsaae Taylor, “Etruscan reseıirehes”, Maemillan and Co., London 18740, s. 330.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref3" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> – “L’ art des Etrusques”, Raymond Bloch, Les Editions Nagel, Geneve, 1969</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref4" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> – The Etruscan People and Culture, Fred Hamori</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref5" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> – W. Deecke, “Etruskische Forschrungen und Studien” Sechstes Heft. Die Etruskische Beamten und Priester Titel, s. 59, Stuttgart 1884</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref6" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> – Otto J. Brendel, Etruscan Art, Harmondsworth, Middlesex 1978, p. 253</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref7" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref7" name="_ftn5">[7]</a> – Sırrını Koruyan Bir Dil: Etrüskçe, Doç. Dr. Haluk Berkmen</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref8" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref8" name="_ftn6">[8]</a> – Heredoti, Historiae I-II</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref9" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> – Etrüskler, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 4, Mayıs 1966</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref10" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> – Sümerce ve Etrüskçe Arkaik Türk Dilleridir, M. Ünal Mutlu</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref11" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> – (A. Şmide), Etrüsk Türk Bağı, Firudin Ağasıoğlu, Sy. 16-17</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref12" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> – Andre Piganiol, “La conquete romaine”, Presses Universitaires, Paris 1940, s, 61,</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a title="#_ftnref13" href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> – Türklerin İlk Ataları, Adile Ayda, Ankara 1987, Sy. 12</p>
<!-- /wp:paragraph --><p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih-caglari/tarih-oncesi/on-turkler/etrusk-turkleri/">Etrüsk Türkleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerde savaş araç ve gereçleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-savas-arac-ve-gerecleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-savas-arac-ve-gerecleri</guid>
<description><![CDATA[ İlk zamanlar kabileler halinde yaşayan insanlar diğer kabilelere karşı çıkar çatışmaları ve menfaatleri yüzünden şiddet kullanma yoluna başvurmuştur. Böylesi bir ortamda da adına harp veya savaş dediğimiz bir kavram ortaya çıkmıştır. Toplumların zaman içerisindeki değişimi ve gelişimi göz önüne alındığında İlk Çağ’da kabileler arası çatışmalardan ibaret olan bu savaş kavramı, Orta Çağ’ da yerini şehir devletlerinin kurulması ile silahlı mücadelelere bırakmış, Yeni Çağ’dan itibaren ise ulusal devletlerin kurulması ile bu savaş kavramı milletlerin topyekün birbirleriyle savaşmasına dönüşmüştür. Savaşların en önemli unsuru olan insanlar ancak silah kavramı ile bir arada düşünüldüğünde tehlikeli bir hale gelmektedir. Zira insan tek başına düşünüldüğünde doğadaki […]
The post Eski Türklerde savaş araç ve gereçleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c642d3bdeb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, savaş, araç, gereçleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İlk zamanlar kabileler halinde yaşayan insanlar diğer kabilelere karşı çıkar çatışmaları ve menfaatleri yüzünden şiddet kullanma yoluna başvurmuştur. Böylesi bir ortamda da adına harp veya savaş dediğimiz bir kavram ortaya çıkmıştır. Toplumların zaman içerisindeki değişimi ve gelişimi göz önüne alındığında İlk Çağ’da kabileler arası çatışmalardan ibaret olan bu savaş kavramı, Orta Çağ’ da yerini şehir devletlerinin kurulması ile silahlı mücadelelere bırakmış, Yeni Çağ’dan itibaren ise ulusal devletlerin kurulması ile bu savaş kavramı milletlerin topyekün birbirleriyle savaşmasına dönüşmüştür.</p>



<p>Savaşların en önemli unsuru olan insanlar ancak silah kavramı ile bir arada düşünüldüğünde tehlikeli bir hale gelmektedir. Zira insan tek başına düşünüldüğünde doğadaki diğer yırtıcı ve yabani canlılara nazaran daha savunmasız bir haldedir. Bu savunmasızlığı silah yapımı ile ortadan kaldırmanın gerekliliğini bilen insanlar; akıl, zeka ve mantık ile silah geliştirme düşüncesine sahip olarak doğanın kendilerine sunduğu imkanlar dahilinde çeşitli silahlar üretmişlerdir.</p>



<p>İlk Çağlarda insanların ürettiği silahlardan olan ok, mızrak, bıçak, balta gibi günümüze nazaran ilkel olarak nitelendirebileceğimiz ancak o günün şartlarına göre modern ve kullanışlı olan bu silahlar genellikle avcılık ve savaş için kullanılmıştır. Eski Türkler de kendi çağına ve düşmanın gücüne göre kendilerince bu silahları kullanmış, geliştirmiş ve bunlara ek olarak ise yeni silahlar üretmişlerdir. Özellikle Türklerin silahları kullanma yeteneği ve bunun yanı sıra savaş taktik ve stratejilerini büyük bir ustalıkla kullanmaları diğer tüm kavimlere örnek olmuştur. İşte bu doğrultuda tarih sahnesine büyük bir mücadele veren Türklerin savaş ve savaş gereçlerine göz atmak gerekir.</p>



<p>Türklerin savaş araç ve gereçlerinin başında atlar gelmektedir. Sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri hayatın her alanında faydalanılan bu atlar özellikle savaş meydanlarında Türkler için oldukça önemli bir unsur olmuştur. Zira atın evcilleştirilmesi ile ona istediğini yaptırabilen bir millet olan Türkler, atın manevra yeteneği ve hızıyla savaşların kazanılmasında veya akınların yapılmasında oldukça etkili olmuş ve adeta askerlerin silah arkadaşı gibi olmuşlardır. Bundan dolayı başta Orhan Abideleri olmak üzere birçok yazıtta ve komşu devletlerin kaynaklarında Türk atlarının önemi ve savaştaki faaliyetlerinden uzun uzun bahsedilmektedir.</p>



<p>Türklerin kullandığı bu atlar, diğer atlara nazaran önemli özelliklere sahipti. Görünüş olarak küçük bedenli, uzun ve ince bacaklı, mağrur bakışlı, sert tırnaklı tipik batı bozkırı tipindeydiler. Çok dayanıklı olan bu atlar, çeşitli hava şartlarına da kolay kolay ayak uydurabilen cinslerdi. Dayanıklılığının yanında uzun mesafeleri kısa zamanda kat edebilmeleri savaşlarda Türkler lehine sonuçlar doğurmaktaydı. Öte yandan Çin kaynaklarında bu atların günlük 100 Li ( 1 Li yaklaşık 300 metre ) yol gittikleri yer almaktadır. Bahsi geçen bu Türk atlarının dönemin şartlarına göre çok kullanışlı olması ve savaşlarda kazanılan başarıların önemli faktörü olması sebebiyle komşu kavimlerden olan olan Tung-hu’lar tarafından da dikkatle izlenmiş ve zamanında Mete Han’dan bu atlar talep edilmiştir. Ayrıca Türklerin askeri teşkilatlanmasında yer alan ve ustalıkla kullanılan bu atlar için için yabancı kaynaklarda  ‘Türk’ün Kanadı’ ifadesi kullanılmıştır.</p>



<p>Atların yanı sıra Türk silahları arasında ilk sırayı ok ve yay almaktadır. Ok özellikle uzun savaş taktiğini benimsemiş süvari birliklerin kullandığı etkin bir savaş aracıydı. At üzerinde oldukça başarılı olan Türkler, at üzerinde yay gerip ok atmada da son derece etkiliydiler.</p>



<p>Türklerin kullandıkları bu oklar genellikle tunç, demir, kemik ya da bir taş ucuna sahiptir. Örneğin Asya Hunları dönemine ait bir kurgandan elde edilen bilgilere göre, bu döneme ait okların üç kenarlı demirden veya eşkenar dörtgen biçimde yan kesimli ve 3-9 santim uzunluğunda ok uçlarının kullanıldığı tespit edilmiştir. Göktürk Döneminde ise genellikle demir uçlu oklar tercih edilmiş ve kültürel gelişimlere bağlı olarak zamanla da bu ok uçları gelişim göstermiştir. Okların uçları bakımından farklı olmasının yanı sıra biçimleri bakımından da farklılık göstermektedir. Öyle ki üç taraflı oklar, iki tarafı keskin oklar, kancalı oklar veya kancasız oklar gibi çeşitli ok biçimleri mevcuttu. Söz konusu bu biçimleri ve yapıldığı malzemelerin farklılıkları da doğal olarak dönemin üzerinde çeşitli etkiler bırakmaktadır.</p>



<p>Türkler gelişen ve değişen zaman içerisinde dönemin şartlarına uygun olarak çeşitli oklar icat etmişlerdir. Bunların bir tanesi ve en bilineni Mete Han’ın icat ettiği ‘ıslıklı ok’ veya ‘ıslık çıkaran ok’tu. Bahsi geçen bu okların en belirgin özelliği okun ucuna delikler açılarak ve okun fırlatılmasıyla beraber havadaki sürtünme kuvvetinden dolayı, bu deliklerden havanın girmesiyle çıkan sesti. Bunlar öldürücü olmaktan ziyade daha çok bir işaret fişeği gibi hedef belirlemede kullanılmıştır. Okun çıkardığı ses sebebiyle de düşman üzerine psikolojik bir korku oluşturma amacı güdülmüştür. Dolayısıyla bu durum da savaşlarda Türklerin üstünlük kurmalarında etkili olmuştur. Bu ok, Osmanlı zamanında biraz daha geliştirilerek ‘Çavuş oku’ adı ile ile bilinir olmuştur.</p>



<p>Türkler savaşlarda kullanmak üzere zehirli oklarda üretmiştir. Bu zehri yapmak için doğada bulunan belirli bir zehirli cins yılanı yakalayarak gövdelerinin çürümesini beklerlerdi. Ardından da birtakım işlemler yaparak bu ölü yılanın zehrini elde edip daha sonra elde edilen bu zehri oklarının uçlarına batırarak düşman üzerine atarlardı. Bu zehirli oklar dönemin kimyasal füzeleri gibi düşman üzerine atıldıklarında ölümcül olabilmekteydi. Diğer yandan kullanılan bir ok türü olan kancalı oklar ise düşmana saplandığında çıkarılması zor ve acı veren bir silahtı. Dolayısıyla zehir, kancalı oklara batırılsa düşman için çifte acı veya ölüm durumu oluşturmaktaydı.</p>



<p>Türklerin kullanmış oldukları okların menzilleri tam olarak bilinmese de yaklaşık 660-884 metre olarak değişkenlik göstermektedir. Tabii bu mesafelerin değişkenliğinde okun türü, biçimi, hava şartları, yayın oka verdiği gerginlik, askerin kol kuvveti gibi birçok etken bulunmaktadır.</p>



<p>Ok ve yay birbirinin tamamlayan iki unsurdur. Yaylar genellikle düz ya da içeriye doğru kıvrık bir beden ile buna iki tarafta tutturulmuş; geriye doğru bükülmüş iki kısa koldan oluşmaktadır. Bu yayların dayanıklılığı esas olduğundan çoğunlukla kayın ağacından yapılmaktadır. Kiriş olarak ise de sığır siniri tercih edilmekle beraber bazılarında kurt siniri kullanılırdı. Bunların muhafazası içinde yay kutusu denilen kutular bulunmaktadır. Kirişin sağlamlığı ile okun hızına bağlı olarak düşman üzerinde oluşturduğu ölümcül etki arasında da bir ilişki vardır. Öyle ki kirişlerin yapımı içinde birtakım işlemler yapılmaktadır.</p>



<p>Bunun yanı sıra Türklerin kullandıkları silahların çoğunun hafifçe taşınabilir olması, düşmanın ağır teçhizatı karşısında Türklerin üstünlük kurmalarına sebep olmuştur. Nitekim Türklerden bahseden yabancı kaynaklar, Türklerin ok ve yay konusundaki başarılarının savaş meydanlarında Türklere ustalık sağladığını belirtmektedir. Oku ve yayı ustalıkla kullanan Türkler için yabancı kaynaklar ‘Kartalın Okçuları’ ve ‘Çift Şahin Kanadı’ gibi sıfatlar kulanmıştır.</p>



<p>Türklerin kullandıkları savaş araç ve gereçleri arasında kılıçlar da önemli yer tutuluyordu. Kılıçlar, ok ve yaydan farklı olarak yakın dövüşler için kullanılan bir savaş aracı olup yapımında sıklıkla demir, gümüş ve tunç tercih edilmekteydi. Şekil olarak eğri veya düz oldukları gibi kısa ve uzun saplı şekilleri de mevcuttu. Ayrıca iki tarafı keskin ya da tek tarafı keskin olan türleri de vardı.</p>



<p>Türklerin savaşlarında saldırı ön planlıydı. Dolayısıyla silahlarını daha çok bu saldırı tipi üzerine geliştirmişlerdir. Ancak saldırmanın yanı sıra kendi güvenliklerinin de sağlaması adına savunma tedbirleri de almışlardır. Bu savunma ve koruma ihtiyacını da zırh, miğfer ve kalkanlar vasıtasıyla sağlanmıştır. Zırh doğrudan süvarinin üzerine giydiği ve savaş esnasında vücudunu koruyan bir elbiseydi. Bunu atların savaş esnasında korunması içinde kullanmışlardır. Genellikle deri, demir, pul ve çubuklardan oluşmaktaydı. Derinin üzerinde demir pullar dikilerek zırhlar elde ediliyordu. Bu sayede zırhı giyen askerin üzerinde pek fazla ağırlık olmuyordu. Kısa kollu veya uzun kollu üretilen bu zırhların bir de yelek gibi giyilebilen tarzda olanları da mevcuttu. Ayrıca zırhlı pantolonlarda üretilmiştir.</p>



<p>Kalkanlarsa daha çok tunç veya demirden yapılmış, farklı boy ve süslemelerle işlenmiştir. Savaş esnasında Türk askerlerinin hareket kabiliyetini kısıtlamamak için ahşap dışı kaplama ile yapılmış, böylelikle askerler tarafından taşıması da kolaylaşmıştır. Tüm bu askeri yapılanma ve teçhizat sistemi komşu devletleri etkilemiş ve hatta askeri reformlarını da Türkleri örnek alarak geliştirmişlerdir.</p>



<p>Genel olarak ifade etmek gerekirse, Türklerin bu dönemde kullandığı silahları sınıflandıracak olursak darbeye dayalı silahlar ve fırlatmaya dayalı silahlar olarak ayrılmak uygun olacaktır. Darbeye dayalı silahlar içerisinde topuzlar, kamalar, baltalar, mızraklar, kılıçlar ile askeri bıçakları sıralayabiliriz. Fırlatmaya dayalı sınıflar içerisinde ise okları, el sapanlarını ve mancınıkları aktarabiliriz. Öte yandan bu darbelerden korunmak için ise zırh, miğfer ve kalkan kullanılmıştır. Tabii savaş esnasında kullanılan atların da  teçhizatları vardı. Bunlar; kamçılar, kırbaçlar, eyerler, üzengiler, at zırhları, at nalları ve kement idi.</p>



<p>Türk ordusu çağdaşı olan diğer kavimlerin ordularından çok güçlü ve sistematik özelliklere sahipti. Çünkü diğer kavimlerin orduları hem ücretli asker barındırıyor hem de kaleler ardında yerleşik bir hayat sürmeleri sebebiyle daha çok savunma savaşında başarılı oluyorlardı. Ancak Türklerde Ordu-Millet Anlayışı olması, ücretli askerliğin olmaması, kadın-erkek herkesin olası bir savaşa karşı her an hazır durumda olması ve göçebe bir yaşam tarzı olan Türklerin savunma kalesi veya şehir kaleleri olmadığından kendilerine gelebilecek her türlü tehlikeden korunmak için savaşa her daim hazırdılar. Bundan dolayı da ordunun sürekliliği ve aktifliği daim olmuştur.</p>



<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<p>Bahattin Ögel, Türk Mitodolojisi, TTK Yayınları, Ankara, 1993.<br>İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989.<br>Nejdet Diyarbekirli, Hun Sanatı, MEB Kültür Yayınları, İstanbul, 1972.<br>Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yyaınları, Ankara, 1993.<br>Yuliy S.Hudyakov, ‘Eski, Türklerde Silah’, Türkler Ansiklopedisi, Cilt:3, Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/eski-turklerde-savas-arac-ve-gerecleri/">Eski Türklerde savaş araç ve gereçleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler Barbar mı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-barbar-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-barbar-mi</guid>
<description><![CDATA[ Evet, böyle bir cümle bir şekilde aklımda kalmış, duymuşum: “Barbar Türkler” Türkçe Tarih Dergisi için de bir yazı kaleme alayım dediğimde de bu aklıma geldi. Herhalde diyorum kendi kendime, bildiğim kadarıyla Orta Asya’dan diğer kıta ve topraklara akınlar yapıyormuşuz onun için söylenmiş bu söz. Yani Türkler vahşidir, saldırganlar anlamı çıkarıyorum buradan. Bunu da batılılar söylemiştir diyorum kendi kendime. Neyse bu yazıyı yazma fikri ile birlikte işin aslı ne imiş diye küçük çaplı bir araştırma yaptım. “Karol Modzelewski- Barbarların Avrupa’sı/ Roma’nın mirasçıları Karşısında Germenler ve Slavlar” kitabını buldum ve buradan aşağıdaki bilgilere eriştim: Meğerse yerleşik Roma ve Yunan medeniyetlerinin yerleşik düzeni […]
The post Türkler Barbar mı? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c642be2997.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkler, Barbar, mı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Evet, böyle bir cümle bir şekilde aklımda kalmış, duymuşum: “Barbar Türkler” <em>Türkçe Tarih Dergisi</em> için de bir yazı kaleme alayım dediğimde de bu aklıma geldi. Herhalde diyorum kendi kendime, bildiğim kadarıyla Orta Asya’dan diğer kıta ve topraklara akınlar yapıyormuşuz onun için söylenmiş bu söz. Yani Türkler vahşidir, saldırganlar anlamı çıkarıyorum buradan. Bunu da batılılar söylemiştir diyorum kendi kendime. Neyse bu yazıyı yazma fikri ile birlikte işin aslı ne imiş diye küçük çaplı bir araştırma yaptım. “Karol Modzelewski- Barbarların Avrupa’sı/ Roma’nın mirasçıları Karşısında Germenler ve Slavlar” kitabını buldum ve buradan aşağıdaki bilgilere eriştim:</p>
<p>Meğerse yerleşik Roma ve Yunan medeniyetlerinin yerleşik düzeni olmayan ve yazılı hukuku olmayan kabile, topluluklar için söylediği bir sözmüş “Barbarlar”. Buna o devirdeki Avrupa kıtasında Roma dışındaki diğer kabileler, topluluklar da dahilmiş. Yani Roma İmparatorluğu sınırlarının ötesinde, Ren nehrinin doğusu, Alplerin kuzeyi ve Tuna Nehri’nin arkasında yaşayan köken olarak Akdeniz havzasına mensup olmayan ve kabile kültürüne sahip olan halkları, (Kelt, Germen, Slav, Ural-Fin ve Baltık halkları) Romalılar <em>barbaricum</em> ortak adıyla anıyorlarmış.</p>
<p>Yunanca <em>barbaros</em> terimi anlaşılmayan bir dilin <em>bar-bar-bar</em> diye gevelenerek taklit edilmesinden doğmuş. Antik Yunanlar anlamadıkları bir dili bu şekilde taklit ederlermiş. Kendilerine yabancı bir dil konuşan tüm halkları da böyle adlandırmışlar. Bu terimi Yunanlardan alan Romalılar, barbarlık ve uygarlık arasındaki farkı vurgular biçimde terime ikinci bir anlam yükleyerek kullanmışlar.</p>
<p>Romalılar, Yunanları asla barbarlar arasında değerlendirmemiş, onlarla birlikte kendilerini barbarların zıddı olarak görmüşler. Romalıların anlayışında, onları Yunanlara bağlayan dil değil kültürmüş. Böylece “barbar” kelimesi yeni bir içerik edinmiş: Artık yabancı bir dil konuşan insanlardan değil, uygarlığın dışında kalanlardan, yani vahşi insanlardan söz edilir olmuş.</p>
<p>Zaman içinde ise bu terim Hristiyanlaşmanın yayılması ile yeni bir boyut kazanarak Hristiyan olmayan halklar için kullanılmaya başlamış. Vaftiz edilmemiş putperest halkları ifade ediyormuş.</p>
<p>Ancak yine aynı kitapta, daha sonraki sayfalarda, Romalıların barbar diye tanımladığı bu kabilelerin; örneğin, konuklarına karşı aşırı misafirperver davranışları, onları ağırlamaları ile ilgili kısımları okuyunca tüm yaşamımızın bizden olmayanı, bize benzemeyeni aşağılama, kötüleme biçiminde geçtiği sonucuna tekrar varıyoruz. Hatta onları ziyaret eden ve gözlemlerini yazan o zamanki bazı gezginlerin (Tacitus, Caesarea’lı Prokopius, Bede, Rimbert, Thietmar) notlarında bir kralın olmaması veya güçlü olmaması ama meclislerde alınan kararların yönetimde geçerli olmasını uygar devlet yokluğunun bir çaresi gibi görmüşler</p>
<p>Tüm bunları okuduktan sonra yazıya başlarken Türklerin Orta Asya’dan dışarı doğru yaptıkları akınların, savaşların sonucunda <em>barbar</em> diye anıldığını düşünerek yazıya başladığımı belirttim ama gördüm ki bu sadece Roma ve Yunan merkezli bir bakış açısı ile dil, kültür ve devamında din merkezli bir yorum, tanımlama imiş. İşte bundan sonraki yazımda bu <em>ben merkezli</em> tanımlamaların tarihi, siyaseti nasıl saptırdığı konusunda bir şeyler yazmaya çalışacağım.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Karol Modzelewski- Barbarların Avrupa’sı / Roma’nın Mirasçılan Karşısında Germenler ve Slavlar, Çeviren: Nedim Demirtaş-Türkiye İş Bankası Yayınları</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turkler-barbar-mi/">Türkler Barbar mı?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Taş Heykel ve Balballar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-tas-heykel-ve-balballar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-tas-heykel-ve-balballar</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Taş Heykel ve Balballar
Avrasya Arkeoloji Projesi kapsamında Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yürüttüğümüz çalışmanın temel amacı, bugüne değin sağlıklı ve planlı bir şekilde incelenmeyen Türk dönemine ait arkeolojik kültür varlıklarının belgelenmesi ve envanterlerinin çıkarılmasıdır. Çalışma alanımıza Kurganlar, Runik Yazıtlar, Taş Heykel ve Balballar, Kült Merkezleri, Nekropoller, Camiler, Türbeler, Kervansaraylar ve Ören Yerleri girmektedir. Son üç yıldan beri, Azerbaycan, Kazakistan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c640998f4d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Taş, Heykel, Balballar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Kipcak-Balballari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html">Türklerde Taş Heykel ve Balballar</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Oktay BELLİ</strong></span></a>
</p><p>Avrasya Arkeoloji Projesi kapsamında Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yürüttüğümüz çalışmanın temel amacı, bugüne değin sağlıklı ve planlı bir şekilde incelenmeyen Türk dönemine ait arkeolojik kültür varlıklarının belgelenmesi ve envanterlerinin çıkarılmasıdır. Çalışma alanımıza Kurganlar, Runik Yazıtlar, Taş Heykel ve Balballar, Kült Merkezleri, Nekropoller, Camiler, Türbeler, Kervansaraylar ve Ören Yerleri girmektedir. Son üç yıldan beri, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sonucunda, yüzlerce taş heykel ve balbalın estampajları çıkarılmış, çizimleri yapılarak fotoğrafları çekilmiş ve belgelenmiştir.</p>
<p>Son Tunç Çağı’ndan beri mezarlıklara taş heykel dikilmesi geleneği, özellikle 613. yüzyıllar arasında Türk toplulukları arasında oldukça yaygın olarak kullanılmıştır. Orta Asya Türk topluluklarında İslamiyet’in yayılması ve köklü bir şekilde bölgeye yerleşmesinden sonra, taş heykel ve balbal yapma geleneği yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır.</p>
<p>Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlardan Moğolistan’a kadar uzanan geniş coğrafi bölgede binlerce taş heykel ve balbal bulunmaktadır. Ancak taş heykel ve balbalların hangi amaçla yapılarak kült merkezlerine, kurganların üzerine veya çevresine dikildiği ve anlamlarını ne olduğu, 19. yüzyılın sonuna kadar bilinememekteydi. 1889 yılında ortaya çıkarılan ve 1893 yılında çözülen Orhun Yazıtları sayesinde, taş heykel ve balbal bilinmezlik gizinden kurtulmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Orhun Yazıtlarında “Babam Kağan öldüğünde, heykelini diktik” cümlesi,<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> mezar sahibi için heykelin yapılmış olduğunu kanıtlamaktadır. Balbal için ise şu cümle geçmektedir; “Kırgız Kağanını öldürdüm, balbalını yaptırdım.”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Öldürülen düşman için yaptırılan basit biçimli, şekilsiz taş heykelin üzerine, bazen düşmanın adı da yazılmaktadır.</p>
<p>Taş heykel ve balballar, Türklerin kutsal olarak kabul ettiği kurgan ve kült merkezlerinde (Esterlik) yer almaktadır. Doğayı bir inci gibi süsleyen kurganlar ile taş heykel ve balballar ne yazık ki yüzlerce yıldan beri tahrip edilmektedir. Kurgan ve taş heykeller özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda gezgin ve define bulmak isteyen insanlar tarafından acımasızca tahrip edilmişlerdir. Birçok taş heykel ve balbal, inşaatlarda yapı malzemesi olarak kullanılmış, bir kısmı da park, bahçe ve pansiyonlarda dekoratif amaçla kullanılmıştır. Özellikle taş heykellere kıyasla çok daha basit işlenen yuvarlak biçimli balbalların bu acımasız tahribattan daha fazla nasiplerini aldıkları anlaşılmaktadır. Baş ve gövde ayrıntıları özenli bir şekilde işlenen heykeller inşaatlarda nispeten daha az kullanılırken, kabaca sütuna benzeyen yuvarlak biçimli balballar, inşaatlarda yapı malzemesi olarak kullanılmaktan kurtulamamıştır. Bu yüzden balballar, heykellere kıyasla çok daha az sayıda günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir. Yüzlerce balbal ise toprak altında kalarak kaybolmuştur. Taş heykel ve balbalların inşaatlarda, park ve bahçelerde kullanılmalarını önlemek amacıyla, büyük bir kısmı toplanarak müzelerin içine veya bahçelerine taşınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu sefer de taş heykel ve balbalların bilgi ve envanter fişlerinin ciddi bir şekilde tutulmaması yüzünden, müze bahçeleri, park ve pansiyonların bahçelerine taşınan taş heykel ve balbalların nasıl bulundukları, özgün konumlarının nasıl olduğu ve nereden getirildikleri bilinememektedir. Bu olay Karadeniz’in kuzeyinden Moğolistan’a kadar uzanan coğrafi bölgedeki Türk topluluklarının Eski Çağ tarihinde, kült merkezi, kurgan, taş heykel ve balbalların hangi bölge ve yörelerde yer aldığı ve bunların kesin sınırlarının nerelere kadar yayıldıklarının bilinememesine neden olmuştur.</p>
<p>Son üç yıldan beri yapmış olduğumuz araştırmaların sonuçlarına göre, taş heykellerin bugünkü Türk Cumhuriyetleri ile komşu ülkelerdeki sayıları şu şekildedir: Azerbaycan’da 13 adet, Türkmenistan 61 adet, Tacikistan’da 26 adet, Özbekistan’da 78 adet, Çin Türkistanı’nda 192 adet, Moğolistan’da 362 adet, Tuva’da 210 adet, Hakasya’da 265 adet, Altaylar’da 379 adet, Kazakistan’da 690 adet, Kırgızistan’da 366 adet. Ancak bu sayılar görecelidir ve araştırmaların yoğunluk kazanmasıyla, taş heykellerin sayısının daha da artacağı bilinmektedir. Çünkü taş heykellerin çok büyük bir kısmı, daha yüksek ve engebeli dağların arasında yer alan yaylalardaki kurgan ve kült merkezlerinde bulunmaktadır. Yaylaların araştırılmasıyla, vermiş olduğumuz bu sayıların en azından ikiye katlanacağı kuşkusuzdur.</p>
<p>Taş heykel ve balbalların nasıl dikildikleri konusunda Çin kaynaklarının yanı sıra, Orhun Yazıtları da çok değerli bilgiler vermektedirler. Örneğin 552-556 yıllarına tarihlenen Pienyi Tien şunları söylemektedir: Ceset gömüldükten sonra, gömüt yerinin yakınına taşlar konmaktadır… Bu taşların sayısı, ölen kişinin hayattayken öldürdüğü kişi sayısıyla orantılıdır. Eğer bir erkek öldürdüyse, bir taş dikilmekte. Kendisi için yüz ve bin taş dikilen erkekler vardır…”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Çinli tarihçi Tan Chu ise Türklerin cenaze töreni ve dikilen heykel konusunda şu önemli bilgiyi vermektedir; “… Mezarı yaptıktan sonra, ölenin görünümünde ve yaşarken yaptığı kahramanlıkları anlatan bir heykel dikerler…”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Orhun Yazıtlarında heykel ve balballar konusunda verilen değerli bilgiler hem çok daha gerçekçi hem de daha ayrıntılıdır: “… ilk önce, babam Kağan için Baz Kağan dikilmiştir. Onların yiğit adamlarını öldürerekten onlardan balballar yaptım. Amcam için Kırgız Kağanını balbal haline getirdim. Türk halkı ağır kayıplar vermişti ve. onların yiğit erkekleri, bundan balballar yaptı (onların balbal haline getirilmesini sağladı). Balbal olarak Kuy Sangun’u diktim…”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Taş heykel ve balbalların nasıl dikildikleri konusunda gezgin ve rahiplerin bizzat gözlemlerine dayanarak verdikleri önemli bilgiler, tarihsel kaynakları doğrulamaktadır. Nitekim İslamiyet’i kabul eden Bulgar Hükümdarı İltebir Almuş’a 920-21 yılında elçi olarak giden heyete katiplik yapan İbn Fadlan, Oğuzların ölülerini nasıl gömdükleri ve heykeli nasıl diktikleri konusunda şunları yazmaktadır: “. Oğuzlardan biri bir kişiyi öldürdüğünde ve böylece kahraman olduğunda, ölünün tahtadan yapılan heykeli mezarın önüne dikilmektedir. heykellerin sayısı öldürdüğü kişinin sayısı ile orantılıdır.”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>İbn Fadlan’ın da belirttiği gibi mezar üstüne dikilen heykelin tahtadan yapılmış olması gerçeği, o dönemde bazı heykellerin tahtadan yapıldığına işaret etmektedir. Bilindiği gibi tahtadan heykel yapmak, oldukça zor işlenen taşa kıyasla çok daha kolaydır. Ancak tahtanın taşa kıyasla çok dayanıksız bir malzeme olması yüzünden, tahtadan yapılan heykeller çürüyerek günümüze değin ulaşamamıştır. Buna karşın Azak Denizi’nin kuzeyinde ve Don Irmağı’nın batısındaki bozkırlarda Kumanların kült merkezlerinde yapılan arkeolojik kazılarda, 1213. yüzyıllar arasına tarihlenen ve yine yüzleri doğuya dönük olarak çok sayıda tahtadan dikilmiş heykeller ortaya çıkarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İlginçtir ki tahtadan yapılan bu heykeller taş heykellerin üslup yönünden benzerlerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu örnekler taşın yanı sıra, tahtadan da heykellerin yapılmış olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca 13. yüzyıldan sonra mezar ve kült merkezlerine taş heykel ve balbalların dikilmediğini düşünmek iyimserlik olur. Gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı Orta Asya Türk topluluklarında mezarlarını kurgan biçiminde yapma, ölü şölenleri, insan ve hayvan kurbanları ve armağanlar nasıl Orta Çağ’dan sonra varlığını sürdürdüyse, taş heykel ve balbal yapımı da, varlığını sürdürmüş olmalıdır. Ancak bu ilginç geleneğin yavaş yavaş şekil değiştirerek, örneğin tahtaya dönüşerek varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Tahtadan yapılan heykeller de taş gibi iyi korunamadığı için, bu geleneğin son uygulandığı tarih yüzyıllar öncesine çekilmeye çalışılmıştır. Oysa 13. yüzyılda eserini yazan İranlı ozan Nizami, tahtadan yapılan balballar konusunda şu ilginç bilgileri aktarmaktadır: “.Kıpçak Bozkırlarında toprağa saplanmış tahta oklar, deniz kıyısındaki otlar kadar çoktur…”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>1253 yılında Fransa Kralı tarafından Orta Asya’da Karakurum’daki Moğol ordusuna gönderilen bir heyette bulunan Rahip Guillaume de Rubrouck da, taş heykel konusunda şunları yazmaktadır: “. Kumanlar ölülerinin üzerine büyük bir tümsek yaparlar, bu tümseğin üzerine yüzü doğuya dönük ve elinde göbeği hizasında bir kadeh tutan bir heykel dikerler.”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Rubrouck balbalları ise dört köşeli olmayan taşlar olarak şu şekilde tanımlamaktadır: “. Kapalı alanı olan mezarlıklar düzgün bir biçimde yontulmamış, bazıları yuvarlak, bazıları da kare şeklinde taşlarla kaplıdır. Bunların yanında, alanın dört bir köşesinde bulunan ve dünyanın dört bir tarafını simgesel olarak sınırlayan dört yüksek dikey taş mevcuttur.”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Gerçekten de balballar, taş heykellere kıyasla oldukça basit işlenmiş şekilsiz taşlardır. Balbalların bu şekilde düzensiz işlenmeleri ve kaba, biçimsiz olmaları, onları taş heykellerden ayıran en önemli özelliği oluşturmaktadır.</p>
<p>Rubrouck’un vermiş olduğu değerli bilgilerden, mezarın üzerine heykel yapılarak dikilmesi geleneğinin 13. yüzyılın ortalarında da devam ettiğini öğrenmekteyiz. Yine Rubrouck’un belirttiğine göre dikilen heykelin yüzü doğu yönüne bakmaktadır. Bilindiği gibi Orhun Türkleri dünyanın dört yanını tayin ederken doğuya bakarlardı; böylece sağ yanı güney, sol yön de kuzey olmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi taş heykeller kurganın üstünde, çevresinde ya da esterlik olarak adlandırılan etrafı çevrili kült merkezine yerleştirilmektedir. Genellikle kurganın üzerine birisi kocayı, diğeri de karısını temsil eden iki mezar heykeli dikilmekteydi. Bu güne değin kurganların üzerinde çok sayıda erkek ve kadını temsil eden bir çift heykel bulunmuştur. Ancak yazılı kaynaklar mezarların (kurganların) üzerine karı koca heykellerinin birlikte dikildiğine dair herhangi bir bilgi vermemektedir. Taş heykeller mümkün olduğu kadar özenli ve ayrıntılı işlenmektedir. Yazıtlarda heykeltraşlık çalışmalarının önemine ve bunların gerçekleştirilmesinde gösterilen özene ilişkin uzun açıklamalar yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Sonuç olarak taş heykeller, ölen kişinin varlığının elle tutulur biçimde sürmesini sağlamak amacıyla özenli bir şekilde yapılmıştır. Bir başka deyimle taş heykeller her yönüyle “Ata Kültü”nü tüm canlılığı ile yansıtmaktadır. Örneğin Kitanlarda, devletlerini kuran kralın altından bir heykeli ile sekiz oğlunun heykelleri yapılarak, Muye Dağı’nda bulunan ölülerle ilgili bir tapınağa konulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Balballar ise ölen kişinin yaşadığı dönemde öldürdüğü kişileri temsil etmektedir. Onlar, bu balbalların temsil ettikleri kişilerin ölümden sonraki hayatta ölüye hizmet edeceklerine inanırlardı. Balbalların sayısı mezardaki ölünün, hayatta iken öldürdüğü düşmanlarının sayısına göre değişmekteydi. Örneğin Tuva’da Esterlik içindeki taş heykelin doğusunda yer alan balbalların sıralaması 350 m.’yi bulmaktadır Kül Tegin (Költigin) mezar anıtının doğu duvarının hemen dışında 3 km.’lik bir sıra oluşturan 170 balbal dizisi, anıtın 850 m. kuzeyinde ise balbalların sıralaması 1250 m.’lik bir uzunluğa ulaşmaktadır. Yine 450 m. daha kuzeyde ise, 700 m. uzunluğunda bir başka balbal sıralaması mevcuttur. Kül Tegin’in ağabeyi Bilge Kağan’ın mezar külliyesi daha büyüktür ve buradaki balbal sıralaması 3 km.’yi geçmektedir. Yani bir taraftan mezarın çevresinin balbal şeklinde tutsak edilen düşman askerlerinin ruhları ile korunduğuna inanılıyor, öte yandan balbal ordusuyla öteki dünyada hizmet edileceğine, onu koruyup kollayacağına inanılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>630 yıllarında Çinli tarihçi Znoushu, Türklerdeki ölü gömme geleneğini ve balbal dikilmesini şu şekilde anlatmaktadır; “…Bir adam öldüğünde vücudu çadırda bırakılır. Bütün çoçukları, torunları, erkek ve kadınlar akrabaları, bir koyun ile bir at kurban eder ve bunları sunu olarak çadırın önüne yayarlar. At üzerinde çadırın çevresini yedi kez dolaşırlar. Çadırın önüne geldiklerinde, yüzlerini kılıçlarıyla yaralarlar ve feryat ederler. Kan ve gözyaşı bir arada dökülür. Bunu yedi kez tekrar ederler. Ölünün günlük eşyalarını ve atını yakacakları bir gün tespit ederler. Küllerin çevresinde toplanırlar ve gömmek için uygun zamanı beklerler. Eğer kişi ilkbahar ya da yazın ölmüşse, çimler ve ağaçların yapraklarını sararıp dökünceye kadar beklerler. Eğer kişi sonbahar ya da kışın ölmüşse, o zaman çiçeklerin açmasını ve ağaçların yapraklarını açmasına kadar beklerler. Bunlardan sonra bir çukur kazarak külleri gömerler. Gömme gününde akrabalar yine sunular yapar, at yarışları düzenlenir ve ilk günde olduğu gibi yüzlerini yaralarlar. Gömü törenleri bittiği zaman, mezarın üzerine taşlar konur. Taşların sayısı, kişinin hayattayken öldürdüğü düşman sayısı kadardır. Koyun ve atların kafalarını da mezar taşlarının üzerine asarlar…”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Sui hanedanına mensup Suishu’dan 636 yılında derlenen bilgilerden, Türklerde bir soylunun mezarının nasıl olduğunu öğrenmekteyiz; “…Abrabalar mezar çevresine mezar taşı olarak kazıklar dikerler ve çember yaparlar. Çemberin duvarlarına kişinin portresi ve yaptığı savaşlar resmedilir…”<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Ünlü gezgin Marco Polo ise insanların nasıl balbal edildiğini şu şekilde yazmaktadır. “.Ve size diğer büyük bir olaydan söz edeceğim: Büyük kağanların cesetleri gömülmek üzere bu dağlara getirildiğinde, her ne kadar kırk gün veya daha fazla bir uzaklıkta olsalar bile, yolda rastladıkları tüm insanlar cesedi taşıyanlar tarafından kılıçtan geçirilmektedir. Ve bunlar öldürülürken onlara şöyle söylüyorlar: Siz gidin efendinize öteki dünyada hizmet edin. Çünkü bu uğurda öldürdükleri tüm insanların Büyük Efendiye öteki dünyada hizmet etmeye mecbur olduklarını sanıyorlardı. Beşinci Kağan Mangu öldüğünde, cesedin gömülmeye götürülmesi sırasında yolda cenazeye rastlayan yirmi binden fazla insanın katledilmiş olduğunu biliniz ..”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Taş heykellerin kutsallığı konusunda yalnızca İranlı ozan Nizami bilgi vermektedir: “.Bir süvari heykel yanından geçerken, kendi okluğundan bir ok çıkarıp, heykelin okluğuna koymuştur.”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Günümüzde bile Türk toplulukları taş heykelleri hâlâ kutsal olarak kabul etmekte ve “taşnine”, “taşbaba” ya da “saymalıtaş” olarak adlandırmaktadır. Kazakistan ve Kırgızistan’da yapmış olduğumuz arkeolojik araştırmalar sonucunda, halk tarafından kurganlardan ve kült merkezlerinden sökülerek evlerin bahçelerine taşınan heykellere, ilginçtir ki ev halkının ayrılmaz bir parçası olarak saygı duyulduğunu gözlemledik. Nitekim müze görevlileri heykelleri toplayıp müzeye götürmek istediklerinde, ev sakinleri heykelleri kesinlikle geri vermemektedir. Gerçekten de Türk toplulukları eğer bu heykelleri kutsal saymasaydı ve onların korunmasına özen gösterilmeseydi, günümüze değin binlerce taş heykel kalmazdı.</p>
<p>Heykellerin büyüklükleri çeşitlidir; en küçüğü 4050 cm., en büyüğü de 250 cm. yüksekliğindedir. Ancak bugüne kadar yapmış olduğumuz araştırmanın sonuçlarına göre, Bişkek Müzesi’nin bahçesinde bulunan 275 cm. yüksekliğindeki heykel, şimdilik en yüksek heykeli oluşturmaktadır. Çok önemli bir yöneticiyi yansıttığı anlaşılan bu anıtsal heykelin adı da “Karahan”dır. Yine Kırgızistan Tüp kasabasındaki 70 cm. genişliğindeki heykel, en geniş omuzlu heykeli oluşturmaktadır. Ancak yönetici, kumandan ve zengin insanların heykellerinin daha büyük boylu olarak yapıldıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>Heykeller, o bölgede ya da yakın çevrede bulunan yerel taş türünden yapıldıklarından, oldukça çeşitlilik göstermektedirler. Bazı heykellerin bulunduğu yerlerde ise, çevrede herhangi bir taş yatağı görülmemektedir. Bu durumda taş heykellerin çok uzaklardaki taş yataklarından işlenerek getirildiği sonucu çıkmaktadır. O dönemdeki taş işçileri tarafından yapılan heykellerin çok büyük bir kısmı, benzer özellikler göstermektedir. Sanki bunların büyük bir kısmı aynı ustanın elinden çıkmış sezisini uyandırmaktadır. Örneğin Kül Tegin Yazıtı’nda şunlar okunmaktadır; “. Ebedi taşın süslenmesi için, Çin Kağanından heykeltıraşlar getirttim ve heykeli yaptırdım…”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Heykelleri yapılan insanların yöneticiler, kumandanlar, savaşçılar, ozanlar, hatipler ve çoban gibi insanları temsil ettiği anlaşılmaktadır. Bunların yanı sıra yuvarlak yüzlü ve başında üç boynuzlu taça benzeyen bir başlık taşıyan heykellerin Ana Tanrıça “Umay”ı yansıttığı anlaşılmaktadır. Oldukça az yapılan bu tür heykellerin en önemli ortak özelliği, çok geniş coğrafi bölgede benzer üç boynuzlu bir taçla ifade edilmiş olmalarıdır. Bilindiği gibi Ana Tanrıça diğer topluluklarda olduğu gibi, Orta Asya Türk topluluklarında da doğurganlık ve üretkenliğin bir simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Altay Tanrılarının annesi olan Umay, aynı zamanda çocukların ve genç hayvanların da koruyucusu olarak kabul edilmektedir. Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu “Umay’a tapınıldığı zaman bir çocuk doğurmakta”.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> cümlesi, Ana Tanrıça Umay’ın karakteristik özelliğini gözler önüne sermektedir. İlginçtir ki Kazakistan ve Kırgızistan’da sürdürdüğümüz arkeolojik araştırmalar sırasında, Ana Tanrıça Umay’ın halk arasında hala kutsallığını sürdürdüğünü saptadık.</p>
<p>Tarihin babası sayılan Herodotos, İskitlerde taştan yapılan heykel ve balbal konusundaki ne yazık ki her hangi bir bilgi vermemektedir. Ancak Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda taştan yapılan heykeller, M.Ö. 74. yüzyıla tarihlenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu heykelleri Orta Asya’daki heykellerden ayıran en önemli özellik, yüz kısmındaki bıyıklardır. Buradaki erkek heykellerinin bıyıkları uçları aşağıya doğru sarkan “at nalı” biçimliyken, arada bin yıllık bir zaman farkının olduğu Orta Asya’daki erkek heykellerinin bıyıkları ise “pala bıyık” biçimindedir.</p>
<p>Bugüne değin incelemiş olduğumuz taş heykellerin %89’unu erkek asıllı olanlar, %11’inin de cinsiyeti belli olmayanlar, kadınlar ve Ana Tanrıça heykelleri oluşturmaktadır. Heykellerin en önemli ortak özelliklerinden biri de, yüz hatlarının oldukça sade ve gerçekçi işlenmiş olmalarıdır. Sanatçının özellikle heykelin baş kısmını sahibine benzetmek için büyük bir çaba harcadığı anlaşılmaktadır. Öyle ki Altay, Tuva, Kazakistan, Kırgızistan, Çin Türkistan’ı ve Moğolistan’da bulunan kadın ve erkek heykelleri, günümüzde bile bu bölgelerdeki insanların görünüşleri ile büyük bir benzerlik içindedir. Erkek heykellerinin büyük bir kısmı sakalsız, ancak bıyıklı olarak yapılmışlardır. Bazı heykellerin çene kısmında çok kısa ve seyrek bir sakal gösterilmiştir. Bıyığın erkekler arasında çok moda olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Heykellerin bir kısmı bacak bacak üzerine atmış oturur durumda gösterilirken, çok büyük bir kısmı bacakları belirtilmeden düz bir şekilde yapılmışlardır. Bu tür heykeller toprağa gömüldüğü için, 3050 cm. uzunluğundaki alt kısımları bir kama ucu gibi sivri işlenmiştir. Bugüne değin incelemiş olduğumuz heykellerden elde ettiğimiz verilere göre, heykelleri şu şekilde sınıflandırabiliriz:</p>
<ol>
<li>Silahlı ve sağ elinde bir kupa tutan erkekler.</li>
<li>Silahsız, sağ elinde kupa tutan, erkek ya da cinsiyeti belirsiz heykeller.</li>
<li>İki eliyle de kap ya da kupa tutan erkekler.</li>
<li>Yalnızca yüz betimine sahip heykeller.</li>
<li>İki eliyle kupa tutan kadın heykelleri.</li>
<li>Sayıları az olan kuşlu heykeller.</li>
<li>Ana Tanrıça “Umay”ı yansıtan heykeller.</li>
<li>Sayıları çok az olan ve elinde çiçek tutan kadın heykeller.</li>
</ol>
<p>Genellikle heykellerin oldukça ayrıntılı olarak işlendiği gözlenmektedir. Ancak yüzlerce yıldan beri doğa koşulları yüzünden heykellerin yıprandıkları ve aşındıkları da görülmektedir. Özellikle kemer, okluk ve kemerdeki silahlar özenle belirtilmiştir. Heykellerin silahları, bunların yönetici ve savaşçı olup olmadığını belirlemektedir. Heykellerin giysileri, elinde tuttuğu kap, kupa, kuş ve silahları, aynı zamanda bunların tarihlendirilmelerine de yardımcı olmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlardan doğuda Moğolistan’a kadar uzanan geniş arazide yer alan binlerce taş heykel ve balbal, Türk Tarihi’nin Eski Çağ ve Orta Çağ’da en önemli kültür varlığını oluşturmaktadır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Oktay BELLİ</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 910-914</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Baibosynov, K., 1996: Stone Sculptures of Zhambyl Region, Almatı.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, W., 1947: “Türklerde ve Moğollarda Defin Meselesine Dair”, Belleten 43, 515539.</span></div>
<div><span>♦ Belli, O., 2001: “Archaeological Surveys in Kazakhstan and Kyrgyzstan”, Istanbul University’s Contributions Archaeology in Turkey (19322000), (ed. O. Belli), İstanbul, 427434.</span></div>
<div><span>♦ Divitçioğlu, S., 2000: Kök Türkler, Kut, Küç, Ülüg, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Gurkin, S. V., 1987: “Cuman Sanctuaries with Wooden Idols in the Lower Don”, Sovestskaya Arkhaeologia 4, 100109.</span></div>
<div><span>♦ Ibn Fadlan: Ibn Fadlan’s Reiseberciht, (çev. ve yay. Z. V. Togan), Leipzig 1939.</span></div>
<div><span>♦ Julien, S., 1877: Documents Historiques Sur les Toukioue (Turcs), Traduits du Chinois, Paris.</span></div>
<div><span>♦ Kotwicz, W., 1928: “Les tombeaux dits Kereksur en Mongolie”, Rocznick Orientalistyozny, (Lembberg) Krakow, VI, 111.</span></div>
<div><span>♦ Kotwicz, W., 1936: “Le Monument Turc d’Ikhe Khuchotu en Mongolie Découvertes de Pazyryk”, Revue des Arts Asiatiques, Paris, 199200.</span></div>
<div><span>♦ Kovalev, A., 1998: “Überlungen Zur Herkunf der Skythen Aufgrund Archäologischenr Daten”, Karl Jettmar zum achtzigsten Geburstag Gesig Kossack Zum Fünfundsiebsigsten Geburstag, Eurasia Antiqua 4, 247271.</span></div>
<div><span>♦ Liu Mautsai 1958: Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der OstTürken (T’uküe), Otto Harrassowitz, Wiesbaden.</span></div>
<div><span>♦ Mahmud Kaşgari: Mitteltürkischer Vortschatz nach Mahmûd alKâsgari’s Divân Lugat âtTürk, (çev. ve yay. C. Brockelmann), BudapeşteLeipzig, 1928.</span></div>
<div><span>♦ Marco Polo: La Description du Monde, (çev. ve yay. L. Hambis), Paris 1955.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, H, N., 193641: Eski Türk Yazıtları IIV, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. P., 1999: Eskiçağ ve Ortaçağ’da Altay Türklerinde Ölüm, (çev. A. Kazançgil), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Rubrouck, G. de,: Rockhill, W. W., The Journey of Rubruck to the eastern parts of the World as Narrted by Himself, London, 1900.</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, R., 1975: Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı; Ibn Fadlan Seyahatnamesi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Thomsen, W., 1896: Inscriptions de I’Orkhon déchiffrés, Mémories de la SociètE Finno Ougrienne, Helsingsfors.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Barthold 1947, 515.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Orkun 1936-41, I, 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Orkun 1936-41, I, 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Belli 2001, 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Julien 1877, 10, 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Baibosynov 1996, 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Orkun 1936*41, I, 36, 40, 68, 70</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> ibn Fadlan, 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Gurkin 1987, 100-109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kotwicz 1928, 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Rubrouck, 81-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Rubrouck, 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Barthold 1947, 534.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Roux 1999, 310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ŞeŞen 1975, 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Divitgioglu 2000, 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Liu 1958, 910.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Liu 1958, 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Marco Polo, 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Barthold 1947, 521.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Thomsen 1896, 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Mahmud Kaşgari, I, 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Kovalev 1998, 248.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu Kadın Başlıkları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-kadin-basliklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-kadin-basliklari</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu Kadın Başlıkları
Giyim insanın varoluşuyla, öncelikle doğa koşullarından korunmak amacıyla ortaya çıkmış bir olgudur. Geçmişten günümüze çeşitli doğal, toplumsal, âhlaki değerlerin etkisiyle biçim değişiklikleri göstererek bugüne kadar ulaşmıştır. Asıl amacı vücudu korumaktır, zamanla biçim farklılıkları göstermiştir. Bu çeşitlilikler ait olduğu toplumun folklorik, sosyo-ekonomik yapısı, yaşanılan coğrafya, kullanılan malzeme, iklim gibi etkenlerle olmuştur.[1] Dünya uygarlığının çok önceki devirlerinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66ca270e6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu, Kadın, Başlıkları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Anadolu-Kadin-Basliklari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html">Anadolu Kadın Başlıkları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yüksel ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Giyim insanın varoluşuyla, öncelikle doğa koşullarından korunmak amacıyla ortaya çıkmış bir olgudur. Geçmişten günümüze çeşitli doğal, toplumsal, âhlaki değerlerin etkisiyle biçim değişiklikleri göstererek bugüne kadar ulaşmıştır. Asıl amacı vücudu korumaktır, zamanla biçim farklılıkları göstermiştir. Bu çeşitlilikler ait olduğu toplumun folklorik, sosyo-ekonomik yapısı, yaşanılan coğrafya, kullanılan malzeme, iklim gibi etkenlerle olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Dünya uygarlığının çok önceki devirlerinde arkaik insanın kendi toplumunda, ait olduğu kabilede sosyal statüsünü belirleyen ve giymek zorunda olduğu giyimi vardır. Aslında bu bir zorunluluktan çok geleneğin insanlara sunmuş olduğu yaşam biçimi anlayışıdır. Bu durum sadece üste giyilenler olarak kalmamış, giyimin tamamlayıcıları olan baş düzenlemeleri, aksesuar ve takılara da yansımıştır.</p>
<p>Orta Asya ve Anadolu uygarlıkları birbirinden etkilenerek zengin bir kültür ve sanat sahası oluşturmuş, yüzyıllarca devam eden bu kültür günümüze kadar gelmiştir. Türklerin ileri kültür seviyesinin tespit edilmesine, halka ait kültürel ögeler olan; mimari uygulamalar, beslenme, sözlü edebiyat, müzik-oyun, inançlar, el sanatları, giyim-kuşam ve süslenme, bu kültürün kaynağını anlamamızda yardımcı olur. Halk kültürü verilerinden sadece birini oluşturan maddi kültür örneklerinden olan giyim kuşam; ait olduğu topluluk hakkında bize ipuçları verir. Öyle ki bir başlıktan giyen kişinin hangi aşiret/soy/boy’a ait olduğunu öğrenebilir, başlığı giyen kişinin sosyal konumu hakkında bilgi edinilebilir.</p>
<p>Bugün Anadolu’da geleneksel kadın giyim kuşam parçalarına, erkek giysilerinden daha çok rastlamak mümkündür. Erkeklerin iş, askerlik ve benzeri nedenlerle kırsal dışına çıkmış olmaları, geleneksel erkek giyim kuşamı örneklerinin kaybolmasına yol açmış, bunlar kentsel yaşamda kullanılmadığından giyilmeyerek zamanla ortadan kalkmıştır. Oysa kadın; evinde, köyündedir, dış dünya ile bağlantısı hemen hiç yoktur. Kendi toplumunun yaşam biçimine, geleneklerine göre giyinir. Süslenme gereksinimlerini gelenekte gördüğü ne ise, o şekilde karşılamıştır. Baş giyimi, üst giyimi, ayak giyimi, takıları, süs ve süslenme biçimleri sosyal konuma göre farklılıklar içerir. Ancak günümüz gelişmeleri, malzeme değişiklikleri gibi nedenlerle giysi, başlık, takı ve aksesuarlarda değişim gözlemlenmektedir.</p>
<p>Anadolu’da kullanılan giyim-kuşam, takı ve aksesuarlar, coğrafi koşullar, yaşam biçimi ve gelenekler gereğince tasarlanmış ve üretilmiştir. Atlı göçebe kültürün izlerini taşıyan pratik, koruyucu, göç etmeye uygun, hareket etmeyi engellemeyen giyim kuşam parçaları eski zamanlardan günümüze, değişikliklere uğrayarak gelmişlerdir.</p>
<p>Yerleşik düzene geçildikten sonra uzun zaman aynı şekilde korunmuş, değişen hava ve iklim koşulları gereğince öncelikle malzemeye bağlı değişikliklerle üretilmişlerdir. Orta Asya’nın sert ve kurak havasında keçe ve deri aplikasyonlarla yapılan giysiler derisel efektli kumaşlarla ve yine aplike olarak üretilmiştir. Tasarım anlayışında geleneğe bağlılık ön plandadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Takılar da bu göçebe kültüre uygun olarak, Anadolu giyim anlayışında görülen kupsuz kesim, başlıklarda, takı ve aksesuarlarda da görülür. Her zaman için geometrik ve yalın bir form kullanılmıştır. Süslemeler işleme, takı ve aksesuarlarla sağlanır. Farklılıklar giyinme, bağlama, takma biçimlerindedir. Israrla uygulanan motifler, renkler, takılar ve özellikle baş giyimleri başka bir köyden ayırt edilmeyi kesinlikle sağlar. Anadolu’da kadın, doğumundan ölümüne kadar, hayatı boyunca geleneksel başlığını kullanır. Çocuk, genç kız, nişanlı kız, gelin, evli kadın, dul kadın, ev içi-pazar başlığı birbirinden ayrılır. Bir kadının kaç yıllık evli olduğu, kaç çocuğu bulunduğu, çoçuklarının cinsiyeti, oğlunun askerde olup olmadığı, tekrar evlenme isteği baş süslemelerindeki işaretlerden anlaşılabilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Yaşamın geçiş dönemleri olan; doğum, yaşam (evlilik), ölüm; giyim-kuşam, başlık, aksesuar ve takılarda ifade bulur. Başlığından, ayak giyimine kadar giyim-kuşamda kullanılan her parça bir bütünlük gösterir. Evlilik törenleri nedeniyle hazırlanan Anadolu kadın başlıkları, diğer günlerde kullanılan başlıklardan ayrıdır. Evlilik bu nedenle önem taşıyan bir gelenektir.</p>
<p><span><strong>Evlilik Olgusunun Önemi</strong></span></p>
<p>Modern insanın bilinçaltında yer alan zengin mitolojinin kaynağı, yaşamakta olduğu toplumun içinde yansır ve doğduğu kültürel ortamdan beslenir. Benzer tema ve konuların farklı zaman ve coğrafyalarda yaşayan toplumların mitlerinde olduğu bir gerçektir. Her topluluk için mit, folklor ve düşünce sistematiğin de tekrarlanan imgeler bir anlam içerir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Mitolojide de evrenin kökeni olarak rahimden doğuş imgesi çok yaygındır. Ve bu doğumdan önce gerçekleşen cinsel birleşme öyküsünde olduğu gibi ritüel eylemde de temsil edilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Her yeni evlenme topluluğun yinelenmesidir ve “kaynakları”nı, “kökenleri”ni yeniden bulur yaşar. Evrensel bir yenilenme düşüncesi, bir çok toplumda kozmogoninin kült yoluyla tazelenmesiyle sağlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Kozmogoni mitinin açıkladığı örnek oluşturan model sayesinde insan da yaratıcı olur. O, tanrıların yarattıklarının bir parçasıdır. Evren tanrısal eser olarak insan varoluşunun örnek imgesidir. Yaşamın geçiş dönemlerinden “evlilik”, kadın giyim kuşamında önem taşır. Geleneksel yaşamda kadın giyim kuşamında görülen bir çok malzeme, süsleme, giyim sırası, renk anlayışının temelinde doğanın taklit edilmesinin yattığı söylenebilir. Ayrıca algılanan dünyanın yanı sıra, gözle görülmeyen, bilinmeyene karşı duyulan merak ve korkuya karşı büyüsel gücü olduğuna inanılan pek çok malzeme ve motife kadın giyim kuşamında rastlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Evlilik aslında yaşamın başlangıcı olarak, bir yeniden doğuştur. Yaşamın devamlılığı kadının doğurganlığı sayesinde olacaktır. O yüzden de doğurganlık temennileriyle donatılmış bir çok aksesuar ve takı, bu törenler sırasında ve evlilik sonrasında yaşlanmaya paralel olarak azalarak kullanılmaya devam eder.</p>
<p>Geleneksel yaşamımızda evlilikler; tanıdık, bildik çevrelerden eş seçilerek gerçekleşir. Evlilik törenlerinde gelin ve damat giyimleri önem taşır. Tamamen sembolik değerlerle donanmış olan gelin ve damat, yeniden doğuş mitosunun her düğünde yeni temsilcileridir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Anadolu’nun hemen tüm Neolitik yerleşimlerinden çıkan çıplak kadın heykelcikleri, kadının doğurganlık özelliğinden yola çıkılarak, cinsiyet uzuvları abartılı olarak üretilmiştir. Bu küçük kadın yontuların o çağlarda, doğumda ve hamilelikte kadınlara büyüsel, psikolojik yardım sağladığı, ev halkının her türlü ihtiyacını karşıladığı, koruduğu yönünde inançlar yaygındır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Neolitik çağlardan itibaren kadının doğurganlığının kutsanması anlayışı, ritüellerin yanı sıra kadına ait eşyalarda da çeşitli biçimlerde görülür.</p>
<p>Ana Tanrıça kültünün izlerine, gelin alma ve evlenme törenlerine verilen önemde rastlanılır. Nazar, sosyal statü vb., nedenlerle kadın giyim kuşamının bütünleyicisi olan baş düzeni, takı ve aksesuarlar büyük önem taşır ve her yörenin kendine özgü gelenekleri doğrultusunda farklılıklar göstererek kullanılırlar.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bir genç kızın sözlenmesiyle kullanmaya başladığı fes, çember, başörtüsü, çekisi, altını, gümüşü ve diğer takıları onun sosyal durumunun sözcüsüdür. Bulunduğu ortamda “sözlü” olduğu böylece ilan edilmiş olmaktadır. Evlilik törenlerinde bütün kadınların arasında “gelin” fark edilecek kadar farklı giydirilir. Evliliğin devamındaki günler, ilk birkaç hafta, ay ve yıl gelinin ne kadar yeni evli olduğunun göstergesi olan baş düzeni ve giyim kuşamla belirtilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Yaşlanan, doğurganlığını yitiren kadınlar bunu baş düzenlemelerinde kullandıkları aksesuarlarla belirtirler. Takılarını azaltır veya hiç kullanmazlar. Gençlikte kullanılan canlı ve birbirine zıt renkli giysiler, yaşlandıkça koyu ve soluk renklerden yapılır.</p>
<p>Türk kadının giysi ve baş süslemeleri yüzyıllar önce de dikkat çekmiştir. Saraylı kadınların giyim kuşamına ait hayret ve hayranlık dolu mektuplar yazan Lady Montegü, Türk kadınlarının kullandığı takıları ve baş düzenlerini anlatarak; çok sayıda örülen saçlara incili kurdeleler takıldığından, başlıkların inci, elmas, zümrüt gibi taşlarla süslendiğinden bahseder. Konumuz olan Anadolu kadın başları daha geniş bir sahayı kapsamakta ve kaynağını güçlü geçmişinden almaktadır.</p>
<p>Orta Asya Türk tarihinde en erken dönemlerden biri olan Hun Dönemine ait, Alma-Ata’da hükümdar ailesi mezarlığından çıkan yüksek sivri erkek başlığının üst kısmında ok uçları ve aralarında yaprak şeklinde levhalar vardır. 2. Pazırık Kurganından çıkan buluntular arasında süslemeli keçeden yapılan kadın başlığı ve 5. Pazırık Kurganından çıkan kadın başlığı konumuz açısından önem taşımaktadır. Bu başlık tepe kısmı düz olup, tepeden arkaya sarkan bant ve saç örgüsü olan ilginç bir başlık örneğidir. Altaylardan bir başka mezardan çıkan, alna oturan ve yükseldikçe genişleyen başlık, kabartma altın şeritlerin sarılmasıyla oluşturulmuştur. Orta Asya buluntuları arasında yer alan altın levhalar üzerindeki taç başlı kadın figürlerinde saçların ortadan ayrıldığı ve tepede dik duran, yapraklı taçlı baş düzenleri görülmektedir.</p>
<p>Hun Kurganlarında bulunan, kıvrık dal ve çiçek motifleriyle süslü bir taçda kırmızı ve yeşil taşlar vardır. Yine ince bir bant üzerinde yan yana sıralanmış yıldız/çiçek desenli diademin önünde kurt başı figürü bulunmakta, diademin alt kenarından altın sarkıntılar sallanmaktadır. Arkasından sarkan zincir uçlarında küçük altın topçuklar vardır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Kurganlardan çıkan bir kilim üzerindeki kadın figürlerinde sivri uçlu taçların üstünde kalçaya kadar sarkan başörtüler dikkat çeker.</p>
<p>Göktürkler Dönemine ait, Kudirge buluntularından elde edilen tasvirlerde de üç dilimli taç görülmektedir. Kaya resimleri ve heykeller Göktürklerin kullandığı başlık/şapkalar hakkında bilgi verebilmektedir. Kulakları örten, deri, kürk, keçe olduğu anlaşılan erkek başlıklarının yanı sıra kadın mezar taşlarında, örgülü saç ve üzerinde başlık ve başörtüsü bulunan tasvirler vardır.</p>
<p>Uygur kadınlarının çok değişik ve gösterişli baş düzenleri yaptıkları, ruganlı-lake hotozlar (boğtak) taktıkları ve takıya önem verdikleri çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Boğtak başlık Anadolu’da görülen yüksek başlıklarla benzerlik gösterir. Uygur kadınları saçlarını topuz yapıp bunu da bir taçla süslemektedir. Kısa başlıkların yanı sıra tepesi genişleyen öne eğimli Boğtak başlıkta, tepeden örtülen örtü arkada bele kadar inmektedir. Üzeri değerli taşlarla süslenmiş olan bu başlıkların tepesine tüy takılmış olanları da vardır. Sorçuk fresklerinde, kadınların saç tuvaletlerine ne kadar önem verdikleri görülür. Sert bukleler halinde kıvrılarak kelebek biçimi verilmiş saçlı kadın vakıfçıların, baş düzenlerinde kısa bir tepelik te vardır. Uygurlarda görülen yüksek boğtak başlıklar, Moğollar’da evli kadınlar tarafından kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Kaşgarlı Mahmud, Selçuklu gelinlerinde gerdek gecesi geline “didim” adı verilen bir taç takıldığından ve “boğmak” gerdanlık takıldığından ve “didek” duvakla yüzünün örtüldüğünden bahseder. Selçuklu kadınlarının “börk” adı verilen bir başlık giyip, üzerine firuze, yakut ve takılarla süsledikleri, kırmızı ve yeşil renkler kullandıkları, keçi kılından takma zülüf ve saç taktıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Beyşehir, Kubadabad Sarayı duvar çinilerinde bulunan kadın tasvirinde, başta öne doğru eğimli bir başlığın tepesinden arkaya kalın bir bant şeklinde püskül sarkmaktadır. Bu püskül, bir başka bantla desteklenmekte ve havada durması sağlanmaktadır. Selçuklu mezar taşlarında da üç dilimli başlıklı kadın figürleri bulunmaktdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Osmanlı kadın giyim-kuşamı özel gün, sokak ve ev de kullanılanlar olmak üzere sınıflandırılabilirler. Üstüfe ve hotoz adı verilen başlıkların altına terlik giyilmiş ve başlıklar çeşitli takı ve aksesuarlarla süslenmiştir. Saç tuvaletlerine önem verilmiş ve işlemeli ipek vb. kumaşlardan başörtüleri kullanılmıştır. Osmanlı saray kadınlarının Padişah sarıklarına benzeyen yüksek ve sivri tepeli, tüylerle süslenmiş başlıklar giydiği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Gelin başları, Osmanlı Döneminde de ayrı bir öneme sahiptir. 1645-50 arasında yapılmış olan bir resimde yüzüne “al” örtülmüş bir gelin, altı dar üstü geniş bir terpuş ve gelin sorgucu ile görülmektedir. Al duvak üç beneklidir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bu tür gelin başı düzeni bugün Anadolu’da görülmektedir.</p>
<p>Anadolu kadın başlıkları, Türk topluluklarında görülen baş ve giyim kuşam anlayışıyla isim ve biçim olarak benzer özellikler taşımaktadır. Anadolu’da görülen çok sayıda saç örgüsü Özbekistan genç kız ve gelin başlarında da görülür ve goblen işlemeli dobba/dobbı adı verilen bir takke giyilir. Sim işli olanları genellikle gelinler tarafından kullanılır ve “tes kapak” adını alır. Bu Anadolu’da kullanılan takke/terlik benzeri bir başlıktır. Evli kadınlar saçlarını bir-iki örük yapar ve işlemeli saç süsü olan “cemelek” ile saçlarını süsler. Ayrıca “sırga” adı verilen küpe ve “nazgerdan” gerdanlık, “zibi gordon” kolye ile baş düzenini tamamlar. Özel günlerde ve gösterilerde “tırlayış” adı verilen taç, başa takılır. Özbek gelin başında saçlar çok sayıda örülür. “Tahta pupek” adı verilen siyah kordonet ve boncuklardan yapılan saç süsü ensede saça takılır ve bele kadar sarkıtılır. Bu saç süsünü gelinler kırk gün takarlar. Gelin başına “tes kalpak” giyildikten sonra üstüne “ak peril numal” adı verilen stilize bitkisel motiflerle suzeni teknikte işlenmiş örtü örtülür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Saç süslerinin benzerleri Gaziantep, Tokat, Sivas, Kastamonu, Balıkesir ve daha pek çok bölgemizde tespit edilmiştir (Kültür Bakanlığı HAGEM Alan Araştırmaları).</p>
<p>Kırgızistan kadın başlıklarında ise “tevetey” adı verilen kırmızı kadifeden, alın kısmı körüklü bir başlık giyilir. Tepeye uğur getirdiğine inanılan üç adet baykuş tüyü takılır. Ekonomik durumu iyi olan genç kız başlığı “şökölö”, kırmızı kadifeden külah biçiminde ve yüksek olur. Alın kısmında kürk çevrilidir. Tepe kısmına takılan “ormadit” tül örtü etek ucuna kadar sarkar. “Söykö” adı verilen küpeler, “soygogel böröç” adlı gümüş ve mercanla süslü yanak süsleri bu başlığa takılır, saçlara takılan “çaçuşduk” ise, yün, gümüş, mercan, akik taşları ile süslüdür. Kadın başlığı ise evlendiği gün giyilen “elekçek”tir. Kırmızı kadife üzerine kırk adet tül sarılır. Bunların üzerine “balatnay” adı verilen kırmızı kadifeden üzeri işlemeli veya parlak kumaştan hazırlanan bir bant bağlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Başkırt kadın başlıkları; kurt başı figürlü, sedef ve boncukla süslü gümüş kubbeler ve paralar ile bezenmiştir. Saç bağlarına “saç sulgısı” adı verilir, bunlar renkli taş ve parayla yapılan gösterişli aksesuarlardır. Başkırdistan’ın dağ ve Ural ötesi bölgesi, genç kız ve kadınları miğfere benzeyen “kaşmav”ı kullanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bu tür başlıklar Niğde’de de görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Kazakistan’da “Kıymeşek” adı verilen bir başlık kullanılır. Ön tarafı çenenin altından başlamak üzere kulakları kapatarak yanaklar görünecek şekilde örtülür. Yüzün çevresi nakışlı olup, “cak” adı verilir. “Şılavış” geniş bir örtü olup kenarları saçaklıdır. Bunu kıymeşekin üzerinden arkaya sarkıtarak kullanırlar. Tepeye gelen kısma genç kadınlar “töbeldirik” adı verilen kenarı saçaklı bir süs takarlar. En tepeye “Uki”, puhu kuşu tüyünden bir demet bağlarlar. Bu başlığın ikisine birden “Kiymeşek şilavış” adı verilir. Ayrıca, “Kepeş” ya da “Takya” adı verilen bir başlık giyilir, bu nakışlı ve altın-gümüşle süslü olur. “Şıt” adı verilen büyük kare bez, çeşitli şekillerde başa bağlanır. “Börk” fesi andıran, kepeşin üzerine giyilen bir başlıktır. Dış kısmı genellikle kadife veya başka kalın kumaştan olup alın kısmına kunduz kürkü çevrilir. “Tımak” adı verilen başlık dört köşeli sivri ve iki yandan çenenin altına kadar iner. Kulağı ve arka taraftan enseyi örtecek kadar uzanan yuvarlak kenarlı kuyruğu olup önde kaşın üstüne kadar uzanır. Sivri tepesi keçeden sertleştirilerek yapılır. Dış kısmı kalın ipekli kumaş veya kadifeden olur. Kenarlarına kunduz kürkü tutturulur, bu çok kıymetli olup, ekonomik durum göstergesidir. Kışlık, “tımak”, iç kısmı uzun kuzu derisi ya da tilki derisinden yapılır. Gerek yazlık gerekse kışlık tımakların iki tarafında bağcık olur ve çene altından bağlanır. Bu başlıkların daha gösterişli olması için tepesine “Uki” takılır. Kış günlerinde kumaştan yapılmış bir başlık olan “Külapara” tımağın üzerine giyilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Kadın baş düzeni, Türk topluluklarında olduğu gibi, Anadolu’da da geleneksel giyimin tamamlayıcı bir unsurudur. Bir kadın başındaki aksesuarlarıyla çevresine sosyal durumunu ve ekonomik gücünü gösterir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Şehirli kadınlar ekonomik durumuna göre başına elmas, inci, zümrüt ve yakut gibi değerli süslü toka, firkete, tarak ve çeşitli broşlar takmışlardır. Saç örgülerine topuzlara altın, elmas firkete ve tarak takma geleneği Anadolu şehir kadınlarında, I. Dünya Savaşı yıllarına kadar görülür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> 1900’lerin başlarında, Anadolu’da tamamı sıra sıra altın dizili başlıklar kullanılmıştır. Ayrıca şakaklardan yanaklara doğru uzanan altın “yanaklıklar”, gerdandan bele kadar uzanan altınlar takılmış, bele kıymetli taşlarla süslü kemerler bağlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Kırsal yaşamda kadınlar vakitlerinin büyük bir kısmını, çalışarak geçirirler. Bu açıdan bakıldığında günlük yaşam ve iş giysileri farklılık gösterir, özel gün giysileri ve aksesuarları daha çok düğünler nedeniyle görülür. Başlıklar giyilirken genellikle önce ter emen anlamında “terlik”, keçe fes (yörelere göre terlik, takke, dinge, küllük, tas, tuzak, tepelik, hotoz, arakçın gibi adlar alır), bazı yörelerde madeni bir tas veya örme sepet giyilir. Fesin üzerine altın, gümüş tepelik, altın para, boncuk-pul işlemeler olan örtü ve takılar kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Fesler takye şeklindedir veya kalıplı fes gibi uzun silindir şeklindedir. Kalıplı fesin içine mukavva yerleştirilerek tepesi sertleştirilir. Tokat’a kullanılan semer fes; keçeden yapılır, önce büyükçe bir torba gibi olan keçeye külah şekli verilir, sonra kalıplanır. Genellikle kırmızı olan feslerin alın kısmına bir beze dikilmiş altın takılır, tepesinde gümüş tepelik kullanılır. Fesin tepesine yapılan bombenin fese iki parçaymış görüntüsü vermesi nedeniyle yörede semerli fes olarak adlandırılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Sivas bölgesinde de aynı fes kullanılır ve “hilal fes” adını alır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Konya, Beyşehir Karali Beldesinde, örme fes kullanılır. Kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve siyah renklerde örülen, feste güneşe benzeyen motifi, iç içe geçen üçgen motifler çevreler. Alın kısmı kırmızıyla tamamlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Afyonkarahisar, Dazkırı, Çiftlik, Yelalan ilçelerinde çuha, ters çevrilmiş testinin tepesine geçirilir, kaynatılmış kuru eriğin suyu ile sertleştirildikten sonra macunlanarak astarlanır ve fes şekli verilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Edremit-Doyran, Çanakkale-Ezine, İzmir-Kemalpaşa, Erzincan-Kemaliye-Ilıç, Kars-Hanak, Aydın, Bursa-Keles, İznik, Denizli, Malatya köylerinde, başlığın temelini oluşturan fes veya takye’ye “terlik” adı verilmektedir. Anadolu’da kasnaklı olanlara “Kofi/Kofik/Dinge” denilmektedir. Erzurum, Kars, Ağrı, Malatya ve Uşak’ta kasnaklı olan terliğe “dinge” adı verilmektedir. Bursa-Keles yöresinde, tepesi kesik koniye benzer. Terliğin tepesine konulan mukavva yuvarlak ve düzgün durmasını sağlar. Erzincan-Kemaliye’de içiçe geçirilmiş iki fes arasına yuvarlak bir mukavva konularak ve etrafına bir yazma sarılarak kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Terlik üzerine “yırtma” adı verilen bir örtü dolandırılır. Bunların üstüne bağlanan başörtüsü, öncelikle iklim koşulları gereğince bir gereksinime dayalı olarak çeşitli kumaşlardan yararlanılarak yapılmıştır. Başörtüsü üzerine, alna bağlanan yırtma, yazma, çeki vb. adlar alan örtüler de başa örtülen örtünün kaymasını, açılmasını önleyen pratik kullanımı gösteren bir aksesuardır. Baş donanımında kullanılan bu örtülerin hepsinin bir işlevi vardır. Bunlar üzerine kullanılan renkli bazı örtüler ise sembolik anlamlar taşırlar.</p>
<p>Çeşitlilik gösteren başlıklar, temelde birbirine benzer yapıdadır. Köylerimizdeki başlıklarda dizi altınlar, gümüşler boncuk, inci ve deniz kabukları gibi malzemeler kullanılır. Anadolu’da kadın ve kız başlıklarına; dülük, cirik, çekbaş, bahçebaş, dikbaş gibi adlar verilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Konya Bozkır Yörüklerinde, tamamı altın dizili başlıkların gümüş olanı kullanılmaktadır, bu tür gümüş ve mercanlarla süslü başlıklar, Çuvaş Türklerinde de kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Kütahya’da bu eski gelenek devam etmekte, ekonomik durumu iyi olan ailelerin gelin başı elmas, broş, titrek takılarla donatılmakta, koni şeklinde kırmızı renkli başlık ve al duvak takılmaktadır. Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya’da yaşamış Türklerde altınlar dizili başlıklar kullanıldığı ve bunların çeşitli örtülerle düzenlendiği, Kırzıoğlu tarafından belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Yine Anadolu’da, Şanlıurfa’ da altın yanaklık ve bu altın yanaklıkların gümüşten yapılmış bir benzeri Sivas’ta görülmüştür,<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> altın yanaklıkların Gaziantep’te şekke adıyla kullanıldığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Başa örtülen örtülerden sonra “ilmeçer”, “tomaka”, “çıngıl”, “top”, “duluncak”, “saç ipi”, “saç bağı” gibi gümüş, altın, inci, boncuktan çeşitli takılar takılır. Baş bağlama töreninde, gelinin giyinmesi ve takılarının takılması bittikten sonra gelinin başına çiçekli yazma bağlanır ve yanak çevresine “sakalduluk” takılır (Sivas-Çınarlı Köyü).<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> “Sakandırık-sakalduluk, evlilik simgesidir, çene altını çevreleyen ve yanaklarda baş örtüsüne tutturulan altın, gümüş, boncuk, inciden yapılan bir takıdır. Anadolu’nun bütün bölgelerinde başlıklarda kullanılmıştır. Afyon’da altından yapılmış ve “boyun çeyreği” adını almıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Kars Hanak’ta ve Artvin Şavşat’da boncuk dizilerinden yapılır. Anadolu’nun bazı bölgelerinde, altın toplardan ve gümüş kozalardan sakalduluklar kullanılmıştır. Yine bazı bölgelerde “çene bağı” olarak bilinmektedir. Ekonomik durumu iyi olmayan kadınlarda sıradan bir kumaştan yapılır. Anadolu dışındaki Türk toplumlarında, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Çuvaş Türkleri’nde de sakalduluk kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Manisa’da nişanlı kızların da kullandığı sakalduluk çiçek ve yaprak desenli ince gümüşlerden yapılmış takıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Anadolu’da gelin başı düzenlenmesi kutsal ve gizliliği olan bir ritüeldir. Başlık düzenlenmeden önce banyo yapılır, abdest alınıp namaz kılınır ve bu konuda eli uz kadınlar düzenleme için çağrılırlar. Aile dışından başkası bu düzenleme esnasında bulunmazlar. Ayrıca çocuğu olmayan, beceriksiz ve kötü huylu kadınlara başlık düzenletilmez.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Manisa ilinde başlıklar bir çok yöremizde olduğu gibi; günlük, özel ve eğlencelik olmak üzere farklılıklar gösterir. Günlük yaşamda iş veya hava koşullarına göre oyalı yazma bağlanır. Özel günlerde genç kızlar, çok renkli ve desenli, oyalı yazmalar kullanır ve tozaklı yanaklık takarlar. Bu, çitlembik ağacı veya kemikle yün parçaları, kuş-tavuk tüyleri, boncuk, gümüş gibi malzemeler kullanılarak oluşturulan bir yanak süsüdür. Manisa’da nişanlı kız başına önce, “bağlancek” adı verilen, pullu oyalı yazma bağlanır. Bunun üstüne altın, gümüş para veya boncuktan yapılma “alınlık” (mançın) ve tozak kullanılır. Başın üstüne oturtulan tepelikler boncuk veya tığ işi ile işlenmiş olduğu gibi gümüşten de olabilir. Yundağı bölgesinde baş düzenlemesi daha farklıdır. Nişan başında albezin üzerine yapılan yüksekçe başa, horoz tüyleri ve mevsimlik kır çiçekleri konulur. Saçlar on belik örülür, boncuk ve gelin teliyle süslenir. Kırpma saç, yörede gelin olacak kıza kesilir. Gelin başında kullanılacak olan tepelik ve alınlığın aynı malzemeden yapılmasına özen gösterilir. Bunların üzerine “bağlancek” bağlanır. En üste yine albez örtülür. Bir başka gelin başı da aynı bölgede bulunan Pelitalan köyünde görülür. Burada, gelinin başına bağlancek bağlanır, alna desenli pullu “çatkı” bir tutam gelin teliyle beraber dolanır. Boncuklu tozak çatkıya takılır. Arkada, üzeri dore kağıt parçalı al bez, öne ise pullu albez duvak olarak kullanılır. Gelin evden çıkacağı zaman tepesine bir sahan konulur, pullu albez bunun üstüne atılır. Zıt renkte bir başka yazma ile bağlanır. En üste horoz tüyleri ve kır çiçekleri takılır. Tepeliğin ön kısmına bir ya da bir kaç ayna yerleştirilir. Ayna gelini nazardan korumak için takılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Anadolu’nun hemen tüm yörelerinde kırmızı “albez”, nişanlı kız veya gelinlerde kullanılır. Albezin üstü kısmı pul işlidir. Pul işlemelere “ınsıranlı, gavsaranlı, zelveli, aylı-elmalı, serpmeli, muskalı” gibi isimler verilir (Manisa). Albezin biyeli kenarlarına pul veya püskül oya yapılır.</p>
<p>Bir çok yöremizde, merkezden uzaklaşılıp, dağ köylerine çıkıldığında, işçilik ve malzemenin değiştiği görülür. Köylerin merkeze uzaklığı, ulaşım zorluğu, malzeme temininde çerçilere bağımlı olma gibi nedenlerle bu malzemeler değişiklik gösterir. Fazla olmamakla beraber altın ve gümüş te kullanılır.</p>
<p>Tahtacı Türkmen gelin baş bağlamasını iki kadın yapar. Önce altın “koşarlı” (paralı) “terlik” giydirilir, sonra iç yırtma adı verilen tülbent bağlanır. Keten kulak, üçgen biçimli ve beyaz pamuklu el dokumasından bir tür baş örtüsüdür. “Keten”in arkada kalan ucuna mavi ve kımızı çuhalarla geometrik desenler aplike edilmiştir. Bunların üzerinde pul, boncuk işlemeler vardır. Madeni paralar sıralanır, keten kulağı inançlara göre süslenir. Bölgelere göre keten kulakları farklılıklar gösterir. Hepsi aynı amaçla yapılmışlardır ve gelinin ilk kadınlık gününden itibaren kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Yeni gelin, daha sonra bunu özel günlerde, düğünlerde giyinir. Yaşlı kadınlarda keten kulağı kısalır ve işlemesi daha azdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Bergama Tahtacı Türkmenlerinde bugün de geleneğe bağlı olarak kullanılmaktadır. Aydın bölgesi Alevi köylerinde kullanılan, fes veya tennik üzerine beyaz, çiçekli tülbentlik ya da basma kumaştan, erkek torun için babaannesi tarafından hazırlanır ve evlendiğinde geline hediye olarak gönderilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>İzmir Küçük Menderes Tahtacı Türkmenlerinde gerdek sonrası, baş salavatlanarak bağlanır, “Allah ayrılık vermesin” dileğiyle al duvak, beyaz “ana keteni”, beş renkli ulama şeher (hazır alınmış örtü), üç renkli ikileme, kepez, gümüş tomaka ve bütün bunların üstüne tepeye çiçekler ve pullu filik bağlanır. Kaşlarının ortasına siyah kalemle bir ben/benler yapılır ve bu onun gerdeğe girdiğini gösterir. Yeni gelinin ağzını kapatan örtüye ise “yamşak” adı verilir, bu gelinin “ağzı bağlı” anlamına gelen, yeni evinde sessiz ve saygılı olmasını isteyen bir gelenektir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Kimi yöremizde de ağzı bağlı gelinin konuşup konuşmaması aile içi ilişkilere bağlıdır. Yeni ailesi gelini konuşturmak istiyorsa onu memnun etmek zorundadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Keten kulağının üstüne “allı yağlık” bağlanır, daha sonra gümüş “tomaka” gelinin yüz çevresinden dolandırılarak allı yağlığa kancalanır. Sonra üçgenli alın takısı “perperi”, allı yağlığın ön kısmına bağlanır. Keten kulakları yalnızca evli kadınlar tarafından kullanılır, Ayrıca evlilik şeridi başa takılır. Şeridin her iki ucu arkada bele kadar iner, bandın biri mavi, diğeri pembedir. Mavi bant erkeği, kırmızı band kadını simgeler. Şeridin üzerine başın arkasına “kaz ayağı” adı verilen bir gümüş takı takılır. Böyle bir başta 60-70 adet altın vardır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Arakçın bir gelin göçürme başlığıdır ve yapımı farklı bir malzemeden de olabilir. Ayran tası, su kabı, bakır sahan, tahtadan bal veya pekmez kabı, huni biçimi verilmiş kalın bez, ağaç dallarından da yapılabilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Arakçın yalnız gelin olan kişiye düzenlenir. Baba evinden çıkarken ve gerdek sonrasında yapılır. Geline arakçın giydirilmezse ona uğur gelmeyeceğine inanılır. Bazı bölgelerde başın yüksekliği övünme vesilesidir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> İzmir-Kemalpaşa, Bergama-Kozak Yaylası, Edremit-Doyran Köyü, Tunceli ve Erzincan Şavak Türkmenlerinde kep şeklindeki fes veya bezden hazırlanmış takye (terlik) üzerine bağlanan örtülerin bağlanış şekilleri ile başlığa yükseklik verilir. Şavak Türkmenlerinde başlık hazırlanırken, baş üzerine ayrıca bezden yapılmış bir simit yerleştirilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Konya Karaali’de örme fes üzerine, yedi adet beyaz bezin halka biçimde üst üste konulmasıyla yüksek gelin başı hazırlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Sivas’ta gelin başında kullanılan arakçın, örgü sepetten yüksek bir başlıktır. Gaziantep Barak gelin başında, 20-25 cm. yüksekliğinde kartondan yapılan başlık kullanılır. Gaziantep Dere köylerinde saçın kendisi tepede toplanarak yükseklik sağlanır ve diğer aksesuarlar bu topuzun üstünde düzenlenir. Külah biçimli uzun başlıklar Kütahya Merkezde kullanılır (Kültür Bakanlığı-HAGEM Alan Araştırmaları). Bu başlıkların, bölgelere göre üst yapıları ve süslemeleri değişik olabilir</p>
<p>Anadolu’da çok rastlanılan gelin başı süsleme malzemelerinden birisi de “ayna” dır. Gelin evden çıkarken, özenle yapılan başlığın, önüne, arkasına ve yanlarına küçük yuvarlak aynalar dikilir. Bunda nazar anlayışının yanı sıra, gittiği evi aydınlatması düşüncesi de etkendir. Bazı yörelerimizde tek veya iki ayna kullanıldığı da olur. Örneğin Manisa yöresinde alnın ortasına bir adet konulur ve buna “aynalı gelin başı” adı verilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<p>Bir çok yöremizde görülen çeki, gelinlerin baş düzeninde kullanılan farklı renklerde şifon, yazma vb., kumaşlardan başörtüleridir. Arakçın ve benzeri başlıkların üzerine sarılarak kullanılan örtülere de çeki adı verilir. Kimi yörelerimizde fesin üzerine alında görülecek şekilde sarılan bezdir. Gökkuşağını sembolize eden çekilerin üzerine çeşitli takılar takılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Çekilerin uçlarına çıngıl, al topu, boncuk vb. süsler takılır.</p>
<p>Başın arka tarafına renkli boncuklardan işlenmiş “duluk ipi” denilen süsle birlikte boncuklarla işlenmiş ince yuvarlak, saçaklı süsler de kullanılır. Bunlara “kütük-saç ipi” denir. Arkaya, boncuktan ve kordonetten yapılmış saça vaya bele bağlanan “saç bağı” bağlanır. Ekonomik durumu iyi olanlar gümüşlü saç bağı kullanırlar. Bu süs belden aşağıya sarkar. Yine arkada “tas” adı verilen boncuk süslerin yanı sıra “yedek” denilen boncuk süsler kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Amasya, Tokat yöresinde de benzer boncuk aksesuarlar olduğu bilinmektedir. Sivas’ta “arkalık”, “boncuklu bel bağı” ve “saçbağı” olarak ta Tokat kadın giyiminde kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>Toroslar, Sivas, Alacahöyük yörelerinde dik başlı kadınların giydikleri başlıklara “dikbaş” adı verilir. Beyaz, yeşil, kırmızı, mavi ve siyah renklerle bezenen Dikbaş’ı takan kadın, ailesinin kendisinin uslanıp, akıllandığına kanaat getirmesi ve mal-mülk bağışlamasına kadar kullanılır. Mal bağışlama gününden itibaren, Dikbaş çıkarılıp yerine takke gibi basık bir başlık giyilir. Bu her türlü asiliğin bittiği anlamına gelir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Yörük giyimleri ve baş süslemelerinde özellikle oyalı yazmalar dikkat çekicidir. Doğadaki tüm çiçekler renk ve şekilleriyle Yörük giyim kuşamında kullanılır. Yörük baş süslemeleri ve başlıkları çok çeşitlidir, her tür malzeme süs için kullanılır. Çiçek, bitki tohumları, çekirdekler, boncuk, pul, düğme, ilik, deniz kabukları, renk renk iplikler, yün parçaları, püsküller, at kılı, deri parçaları, madeni parçalar, çaput ve bez parçaları, parlak renkli çukulata kâğıtları vb., malzemelerle Yörük giyimi süslenir.</p>
<p><span><strong>Anadolu Kadın Başlarındaki Sembolizm ve Gelinin Merkez Simgeciliği</strong></span></p>
<p>Merkez simgeciliği, buna bağlı olarak gelişen kozmik ağaç, demir kazık, hayat ağacı, tapınak simgeleriyle yer/gök/yeraltıyla iletişim kurulduğunu düşünen, çağdaş öncesi toplum insanı bu simgeleri anlayarak evrenseli yaşamayı başarmaktadır. Eski toplumlar dünyayı bir mikro-evren, bu evrenin dışındaki bilinmeyen alanı da “kaos” olarak algılamıştır. Her mikro-evren “Merkez” denilebilecek bir yere sahiptir. Merkez, üç kozmik bölge olan “gök-yer-yeraltının kesişme noktasını meydana getirmektedir ve kozmik yükseltinin (dağ, tapınak, ağaç), dünyanın merkezini gök ile birleştirdiğine inanılırdı.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Evlilik törenlerinde tekrarlanan evrenin yaratılışı ritüelinde, yer (kadın), gök (erkek) ve yeraltının (bilinmeyen) bulunduğu nokta olan merkez, gelindir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Konya’da yapılan bir alan araştırmasında gelin alma günü; gelin başı düzenlenip ayağa kalktığında, odada bulunan bir kadın tarafından, “tamam artık, yer göğe kavuştu, gök yere” denildiği tarafımızdan tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Yerle göğü birbirine bağlayan bir ağaçtan, sarmaşıktan, halattan, örümcek ağından veya bir merdivenden ve bunların aracılığıyla bazı ayrıcalıklı kişilerin göğe fiilen çıktıklarından söz eden efsaneler vardır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Merkez simgeciliğinin en yaygın çeşidi evrenin merkezinde bulunan ve üç Dünyayı bir eksen gibi tutan kozmik ağaçtır. Orta Asya Şamanist inanışında şaman, ayin sırasında davul ve kozmik direğin aracılığıyla göklere tırmanır, yeraltına inerdi. Ayinsel bir ağacın üstüne açılan kertiklerden simgesel olarak tırmanır, göğe çıkar, son katta tanrı Ülgen’in karşısında olurdu.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Dünyanın Merkezi olarak adlandırılan kutsal yerlerin inşa edilmesi, bir bakıma kozmogoni, dünyanın yaratılışıdır. Dünya bir “merkez”den itibaren yaratılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Evrenin direği Axis-mundi, temel direk, merdiven, kozmik ağaç, kozmik dağ olarak da ifade edilmektedir. Bu kozmik eksenin etrafında “Dünya” uzanmaktadır, buna bağlı olarak eksen “ortada”, yer yüzünün “göbek çukuru” nda yer almaktadır ve “o” dünyanın merkezi’dir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Her evlilik töreni yaradılış eyleminin ayinsel olarak yeniden tekrarlanmasıyla kutsallaştırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Anadolu kırsalda, gelin başını yapma işlemine kadınlar kendi aralarında şakalaşarak “inşaat” demektedir. Yüksek yapılan gelin başlarında kullanılan ağaç dalları, çiçek demetleri ve tüyler (Gaziantep, Muğla, Manisa, Çanakkale, İçel, İzmir, Denizli, Aydın, Adana, Yozgat, Gümüşhane, Niğde, Konya, Balıkesir, Afyon, Kayseri, Antalya, Bursa, Tokat, Sivas vb.), çiçek ve ağaç biçimli metal ve oya taçlar (Bartın, Zonguldak, Bolu, Ankara, Kütahya, Bilecik) gelin başlarında kullanılan aksesuarlar olup, gelini bir merkez haline getirmektedir. Burada, kadın (gelin) yaratıcı bir merkez, kozmik bir yükselti olarak kabul ediliyor gibi görünmektedir. Dünyanın merkezi olan kadın üremek için gerekli donanıma sahiptir. Her yeni gelin ebedi dönüş mitosunu simgelemektedir. Gelinin başının yapılması, dünyanın yaratılışını yeniden hazırlamaktır. Ve gelin de bir mikro evren, bir hayat ağacıdır. Her gelin kozmogononin yenilenmesidir.</p>
<p>Arkaik toplumların geleneğe bağlı yaşam biçimlerinde, evreni algılamak isteyen arkaik insanın sembollere başvurması kaçınılmazdır. Yaşam semboliklerle ifade edilir. Yaşamın geçiş dönemine ait ritlerle yansıtılan bu kavrayış, en çok etnografik eşyalarda kullanılır ve arkaik çağların mitolojileri konusunda yardımcı olurlar.</p>
<p>Sembolik anlamlar gelin başlığında önem taşır. Örneğin; Ege bölgesi Türkmenlerinde gelinin alnına, yedi renkten yapılan “kepez” adı verilen taç bağlanır. “Kepez”, başlık küçük bir bakır sahandan yapılan ve İslam döneminden önce de Türkistan’da kadınların giydiği “tokulga” ile özdeştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Türkmenlerde kullanılan “kepez” başlık, gelinin baba evinden koca evine giderken giydiği özel bir başlıktır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> Kına gecesinde gelinin diğer hediyeleriyle beraber kız evine gönderilir. Kozak Yaylasında, gelinin başına bakır sahan üzerine “ak duvak” örtülür. Bu duvak gelinin iffetini simgeler. Başının etrafına sarılıp aşağıya sarkıtılan yedi renk örtü, “allı yağlık”la bağlanır, en tepeye tavus-horoz tüyleriyle, titrek adı verilen “tozak” süsler takılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Bu başlığın ömrü boyunca saklanacak parçaları duvaklardır. Çeneyi çevreleyip yanaklara tutturulan tomaka; inançlara göre gelini yıldırım çarpmasından korur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Tomakanın, bez üzerine düğme ve boncuklardan hazırlananına “ilmeçer” denir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a></p>
<p>Yüze ve başa örtülen gelin duvağı renkleri, bölgelere göre değişebilir. Beyaz, yeşil, sarı, pembe, al (kırmızı), yedi renkli kefiye, çiçekli yazmalar, işli abani gibi örtüler çeşitli anlamlar taşırlar. Türkmenlerde kadınların başına bağladıkları parlak sarı renkli örtü Sarıkız’ın koruyuculuğunu simgeler. Sarıkız inanışı Şamanizmdeki Alkarası-Albastı adıyla çeşitli görünümlere bürünen bir dinsel tasarımdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a></p>
<p>Gelinin başından sarkan kırmızı, yeşil çeki Fatıma Anamızın saçını simgeler. Alevi inançlarına göre bazı renklerin özel anlamı vardır. Ve bunlara “pençe-i Al-i Aba” renkleri denir. Bu bakımdan beş sayısı da “Beş Aba Ehli” ile anlamlandırılarak, bir elin beş parmağı (Allah sözcüğü biçimde) gibi kabul edilmiştir. Buna göre beyaz: tarikat, al: Ali, siyah: Fatma, açık yeşil ve sarı: Hasan, açık kırmızı ile yeşil ve pembe: Hüseyin için belirtilmiştir. Bu renklerle donanmış bir kadının toplum içindeki yerleri anlaşılır. Yeşil çeki tarikatı simgelediği için Ehl-i Beyt’den olduğunu anlatır. Kırmızı evlilik simgesidir, yaşlı kadınlar mor çeki bağlarlar. Yeşil ve kımızı çeki ise o kadının evli ve soydan geldiğini belirtir. Açık sarı; Hasan sevgisini, koyu sarı; Fatıma anamız ve Sarıkız simgesidir. Beyaz çekiyi kızlar ve genç kızlar kullanır, beyaz yeşil soydan gelen kızları belirtir. Aydın Tahtacı Türkmenlerinden derlenen biligilere göre; kırmızı, Hüseyin’in Kerbela’da şehit oluşunu, yeşil, Hasan’ın zehirlenmesini, siyah, Fatma Ana’nın yasını simgelemektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> Türkmen gelinin başına konan taç üstüne takılan karanfil ve puldan yapılmış üç çiçek üçlemeyi belirtir. Aynı zamanda el, dil, bel sözcüklerinin baş harfleri de “edeb” sözcüğünü oluşturur. Üç ve üçlemeye bir çok kültürde ve ulusta rastlamak mümkün. Alevilerde Allah, Muhammet, Ali; üç 1’dir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Beyaz duvak tazeliği, saflığı, yeşil; nikahı, bağlılığı, pembe ve al; gelinliği, sarı; “sarı kız”a bağlılığı, yedi renkli kefiye Fadime Ana kuşağını (gök kuşağını) temsil eder.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a> Gök kuşağı hakkındaki mitos ve semboller çoktur. Evrenin yaratıcısı akıttığı yağmurlarla, toprağın verimliliğini sağlar.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Türk boylarının çoğunda, “Gök kuşağının” adı Fadime ana kuşağıdır. Gök kuşağının Türk mitolojisindeki yeri önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> Gök kuşağına Anadolu da “Al kuşak, Ala kuşak, Al-Yeşil kuşak, Dede kuşağı, Ebe kuşağı, Ebem kuşağı” adları verilir. Şaman külahı olan “kuş pörük”teki renkli kaytanlar dokuz yerinden düğümlenir ve buna (alaim-i sema) gökkuşağı-ebe kuşağı şekli verilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Oğuz Kaan destanında gökkuşağının, “altın yay” olarak göğü baştan başa kapladığından söz edilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Türkler ebe kuşağını bir eleğe benzetmişlerdir. Arapçadaki “Ala’imi Sema”, Türkler de “Eleğim sağma” sözüne dönüşmüştür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a></p>
<p>Şaman davullarının üzerinde de yerle gök bir çizgiyle ayrılmış ve çizginin üzerinde de ay, güneş ve yıldız görünür. Şamanların ebe kuşağı yolu ile “göğe çıkma törenleri” ile ilgili araştırmalarda bir ip üzerine asılmış mavi, beyaz, kırmızı ve sarı bezin, şamana gök yolunu gösterdiği tesbit edilmiştir. Kuzey şamanları üzerine bir araştırma yapan Uno Harva, şamanların bir ipe mavi ve beyaz bezler asarak, ebe kuşağı sembolü ile göğe gideceklerine inandıklarını belirtmektedir. Bazı şamanlara göre ise ebe kuşağı, göğe giden bir “gök köprüsü” idi<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> Tansuğ, Türkmenlerin gelinin başını rengarenk donattığından bahseder ve gökkuşağı renklerini kullanmayı uğur saydıklarını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a></p>
<p>Başlarda çiçeklerle birlikte kullanılan tavus kuyruğu ya da yeşil baş ördek kuyruğu çeşitli anlamlar taşır. Tuğ, cığa gibi adlar alan ve Anadolu’nun pek çok yöresinde kullanıldığı tesbit edilmiş bir aksesuardır. “Tuğ”, Tarama Sözlüğünde, eskiden sancak tepesine ve başa takılan at kuyruğu olarak tanımlanmaktadır. Derleme Sözlüğünde “touğ” (toğuk, touk, touyh, oyuk, tuguk), “üstünlük belgesi, kamışın tepesindeki püskül” olarak tanımlanmakta, ayrıca kabarık saça da “tuğlan” denildiği görülmektedir. Bazı kaynaklarda “tuğ” veya “otağ” olarak tanımlanan aslında at veya yaban sığırının kuyruğudur. Türkler başlarına sorguç veya otağ olarak kuşların tüylerini takarlardı.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> Türklerin tuğları, boncuklarla süslenmiş bu kuyruklarla yapılır ve bir parçası da “sorguç” olarak başında kullanılır, bu yüksek mevki işareti sayılırdı. Eski devir miğferlerinde de tuğ kullanıldığı bilinmektedir. Eski çağlardan beri kartal, atmaca, şahin gibi kuşlar hemen tüm mitolojilerde gök tanrıların sembolü olarak kabul edilir. Ayrıca uçtuğu ve mesafeleri aştığı için müjde ve mutluluk sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> Dünyanın hemen tüm eski kültürlerinde kuş motifi, ruhsal gücün işareti olarak karşımıza çıkar. Bolluk sembolü, yeni ay, ateş tanrısı, bebek bağışlayıcı, leyleğin bebek getirmesi gibi sembolik anlatım ve kavrayışlarla bugün bile yaşayan bir gelenektir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Milli Piyango’nun simgesi de kuştur ve kuş burada “devlet kuşu konması” anlamında büyük şans, talih olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Türklerde kuş, önemli bir yere sahiptir. Altay, Şaman inançlarında dünyanın yaradılış efsanesinde yer alır. Yakutların koruyucu, yaratıcı, soyluluğu ve bolluğu sağlayan tanrısı “Aysit”, kuğu şeklinde tasvir edilmiştir. Kuğu, Türk efsanelerinde kutsallığın ve kadınlığın sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> Göktürk inançlarına göre “kuş” ruhun timsali, “uçmak” ise “cennet” demektir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a> Altay Şamanizm’inde en önemli varlık, yaratıcı tanrı ile insan arasında aracılık eden, insanları kötü ruhlardan koruyan mitolojik puhu kuşudur. Şaman giysilerine ve şapkasına puhu tüyleri bu nedenle dikilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> Sibirya Şamanları bugün bile kuş kostümleri giyinirler ve annelerinin onlara kuştan hamile kaldığına inanılır. En eski orijinal şaman giysilerinde kuş ve hayvan şekilleri yer alır ve bunların sayesinde hayvanın gücünü temsil ettiğine inanılırdı.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Başa takılan “kuş pörük” ise şamana kuşun uçma yeteneğini veren külahtır. Bunlar dişil üretken gücü temsil ederler.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a> Altay Türklerinin inanışlarına göre göğün direğinde “kartal” “Tanrının gücü ve erk”inin sembolü idi. Göğün katları bu kozmik direk üzerindeydi. Ruhlar “kuş olup” uçuyorlardı. Yerde bir çocuk doğacağı zaman bu kuşlar çocuğun ağzına girip ona ruh verirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a></p>
<p>Anadolu’da bir çok yerde gelin başında iğde, zeytin gibi ağaç dalları, çiçekler ve kuş-kaz-tavuk- horoz tüyleri kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a> Anadolu’da gelin başlıklarında görülen süslemelerin şaman “kuş pörük”leriyle benzerliği dikkat çekicidir. Oldukça yüksek, tepe kısmı kuş tüyleri ve alın kısmında boncuk, deve boncuğu, madeni plakalar, renkli kaytan, püskül gibi sarkıntılarla tezyin edilen başlıklar, adeta geline başka bir misyon yüklemektedir. Gelin bu özenli başlığıyla düğün günü, giydiği giysileriyle küçük bir evrenin yaratıcısı olarak kabul görmekte ve kendisini çevreleyen dış dünyayla zıt konuma gelerek, kutsal nitelik kazanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a></p>
<p>Anadolu gelin başlıkları, takıları ve aksesuarlarında yukarda bahsedilen sembolik anlayışları görmekteyiz. Yalnız başlıklarda değil, giyimi tamamlayan diğer parçalarda da sembolik anlamlar vardır. Bazen tek başlarına bir anlam ifade ederler, bazen de üzerlerine yapılan işlemelerin veya işlemelerde kullanılan malzemelerin taşıdığı anlamlar vardır.</p>
<p>İlik düğme, yedi delikli düğme, deniz kabukları, boncuk, gümüş-pul-para başlık süslemesi ve yapımında kullanılır. Deniz kabukları; kadının doğurganlığını simgeler. Ay’ın hareketleriyle kadınların aybaşı halinin çakışması insan yaşamını fiziksel olarak belirleyen bir olaydır ve merakla gözlenmiş bir tuhaflıktır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a> Deniz kabukları, suyun, ayın ve doğurganlığın simgesi olarak kabul edilir. Ayın evrelerinin suya etkisi dönemlerine bağlı olarak ifade edilen sembolizm; bu etkilerle kadının cinsel uzvuyla, deniz kabuğu arasında benzerlik ve verimliliği gösterir,<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a> deniz kabuklarıyla kadın üreme organı arasındaki benzerlik, istiridyeleri, suları ve ayı birleştiren ilişkileri ve sonunda içinde oluşan incinin jinekolojik ve embriyolojik simgeciliği ile yorumlanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a> Bu çok eski bir anlayıştır. Neolitik çağ mezarlarında buluntularında deniz kabuklarına rastlanmıştır. Giysilerde ve başlıklarda kullanılan deniz kabukları ve inciler, kadını hem kötü güçlerin, kaderden ve kısırlıktan korumakta hem de onu üretkenliğe yatkın bir enerjiyle donatmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a> Anadolu’da geleneksel giyim-kuşamda deniz kabuklarına özelliklere Türkmen ve Yörüklerde daha sık rastlanılır. Türkmen aksesuarlarında 3-5-7-12 gibi sayılarda yerleştirilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a></p>
<p>Malzeme sembolizmindeki önemli malzemelerden birisi de düğme ve yedi delikli düğmelerdir. Eski toplumların bir çoğunda, düğmeler dünyanın göbeğini, arzın merkezini simgeler. Kutsal varlığın dünyayı, embriyonun göbekten başlayarak gelişmesi gibi yarattığı düşüncesi yaygındır. Düğmelerin ortalarının delik olması göbeği simgeler, dünyanın göbeğinde yaratılan insan da yeni bir evren yaratabilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn99" name="_ednref99">[99]</a> Bu açıklama, Anadolu’dan derlenmiş bilgilerle örtüşmektedir. Düğme Orta Asya’da değerli bir süs unsuruydu. Düğme yerine ilgeç, ilgi, ilik sözleri de kullanılır. Anadolu’da iliğe “dişice, yara, yarık” adları verilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn100" name="_ednref100">[100]</a> Düğmeler genellikle baş, göbek, karın, bel, bölgesi aksesuarlarında kullanılır. Bu noktada, evrenin yaratıldığı arzın merkezinin, kadının göbeği ile mana bakımından özdeşleştirilerek, düğme semboliğiyle ifade edildiği belirtilebilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn101" name="_ednref101">[101]</a> Yedi delikli düğme ise mavidir ve nazara karşı kullanılır. Bazı anlayışlara göre bu yedi delik insan vücudundaki yedi deliği simgelemektedir. Yedi sayısına yönelik bir çok mit vardır. Başlıklarda feste, çeki ve başörtülerinde, saç bağlarında süsleme unsuru olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Boncukla yapılmış aksesuarlarda, boncuğun malzeme olarak sembolizmi eski Türklerde önemli bir yere sahiptir. Boncuk koruyucu, tılsımlı bir malzeme olarak görülmüş hayvan, hane ve insan için yapılan pek çok aksesuarda boncuk kullanmışlardır. Boncuğun kendisiyle yapılan süsler veya başka malzemelerle birlikte oluşturulan süsler daha çok boyunda kullanılmış ve adını boyundan almıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn102" name="_ednref102">[102]</a> Boyna asılan nesne anlamına gelen boncuk, eski Türklerde “gerdanlık” olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Selçuklularda da aynı anlamda kullanıldığı bilinmektedir. Daha ilk bakışta göze çarpacak yere takılan ve kötü gözlerden koruyan nesneye “moncuk-boncuk” adı verilmiştir. Hapishane işi boncuk nazarlıklarda, içice geçmiş üçgen motifleri, doğurganlığın, üremenin, soyun devamlılığın temmenisidir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn103" name="_ednref103">[103]</a> Taşların ve bunlardan yapılan boncukların kozmolojik değeri de boncuktan yapılan takı ve aksesuarların önemini arttırmıştır. Mercan, mavi, tersimat ve özellikle göz boncuğu uğur getireceği inancıyla kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn104" name="_ednref104">[104]</a> Anadolu kadın giyim kuşamında kullanılan süsleme unsurlarından birisi de gümüş, pul, para gibi metal malzemelerdir. Baş, boyun, göğüs, karın, sırt, ense, bel, kol, el ve ayak aksesuarlarında kullanılan metaller, geleneğe ve kullanan kişinin ekonomik durumuna göre farklı olabilirler. Bunlar altın, gümüş, bafun, pirinç-bakır alaşımlı metaller ve adi metallerden yapılabilirler. Ancak hepsinde amaç aynıdır, aynı geleneğe dayanır.</p>
<p>Hemen tüm dinlerde gökle ilgili inançlar vardır. Gök, güneş, ay ve yıldızlar Tanrı olarak kabul edilmemiş ancak onlara bazı kutsallıklar verilmiştir. Gök, Türklerin inanç sistemlerinde önemli yer tutar. İnsan göğün örttüğü ve yer suların bulunduğu yeryüzünde yaratılmıştır. Gök bu koruyucu niteliği ile kutsanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn105" name="_ednref105">[105]</a> Altay Türeyiş destanında ay ile güneş Tanrı’nın verdiği ışıkla sıcaklığı yansıtır ve bir maden parçası ya da ayna ile sembolize edilir. Eski devir kadın şamanların cübbelerinin göğsünde memeleri temsilen büyük yuvarlak madenler bulunur, güneş sembolü olarak da külahında demir ya da gümüşten halkalar olur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn106" name="_ednref106">[106]</a> Türklerde ay ve yıldızlar, madeni malzemeler veya yeşim taşıyla sembolize edilir. Giyim kuşamda kullanılan taş, gümüş, altın gibi malzemeler gök unsurları olarak kabul edilirler.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn107" name="_ednref107">[107]</a> Bir çok yöremizde gelin alma/gelin göçürme günü ve gerdek sonrasında gelinin yüzüne makyaj yapılmaktadır ancak bu makyaj geleneğe ve inanca dayalı daha çok majik gücü olduğuna inanılan, yüzün boyanmasıyla yapılan geleneksel makyajdır. Dinsel-büyüsel inançlara bağlı olarak gelişen, süs-süslenme ve giyim kuşam örneklerinden kişinin toplumsal yerini belirleme, cinsel bakımdan bedenin belli yerlerini çekici duruma sokma, geçiş ritleri ve törenleride rol oynayan etkenlerdir. Süsleme şeklinde beliren birçok ögenin kökeninde sihri uygulamalar, kötü ruhlardan korunmak gibi amaçlar yatar.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn108" name="_ednref108">[108]</a> Takı takmak, boyanmak (kına-boya), evlenme ve ölüm gibi geçiş ritlerinde dinsel, büyüsel, cinsel ve toplumsal amaçlara yönelik nitelikte süs eşyası takmak, koku sürünmek, boyanmak ve giyinmek süslenmenin belli başlı biçimleridir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn109" name="_ednref109">[109]</a> Gelinin yüzüne yaldız, pul yapıştırılması ile gelin, ilkbahara benzetilir. Gelinin yüzünün süslenmesi yalnız yaldızla değil kara kalemle de yapılmaktadır. Anadolu’da yaygın olarak görülen kaşların arasına, yanak, burun, çeneye ben yapılması bu anlayışla açıklanabilir.</p>
<p>Günümüzde yörelere göre farklı teknikte ve malzemelerle yaşayan bir el sanatı olan oyaların yörüklerde kullanımı yaygındır ve bu oyaların çeşitli mesajları vardır. Örneğin, ergin çağa gelmiş genç kızı, nişanlı kızı, evli kadını, umutsuz sevgiliyi, üç yıllık evli kadını, hem oğlu hem kızı olan kadını başına bağladığı oyadan ayırt etmek mümkün olur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn110" name="_ednref110">[110]</a> Yörüklerde yaşlı kadınlar çiçek desenli yazma bağlanırlar.</p>
<p>Anadolu kadınının kullandığı bazı oyaların sembolik anlamları vardır. Örneğin sümbül çiçeği oyasını aşık genç kız ve nişanlı kız başına bağlar. Kabak çiçeği çabuk üremeyi, bereketi simgeler.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn111" name="_ednref111">[111]</a> Kabak çiçeğinin, halk hekimliği uygulamalarında “kısırlık” tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir (Kültür Bakanlığı-HAGEM Alan Araştırmaları). Mor sümbül aşık kızı; pembe sümbül nişanlı kızı; beyaz sümbül bağlılığı anlatır. Taze karanfil, erik çiçeği oyasını gelinler takar, gül oyasını ise genç kız ve gelinler, sarı nergis oyasını başına bağlayan ümitsiz aşkını duyurur, erkeği gurbete giden kadın yaban gülü oyası bağlar. Badem çiçeği oyasını sevdiğiyle evlenecek kız takar. Kocasıyla arası nahoş olan kadınlar, acı biber oyasını, hamile kadınlar ise “müjde” çiçeği oyalı yazma kullanır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn112" name="_ednref112">[112]</a> Konya’da nişanlı kızlar kayınvalidelerine oyalı yazma gönderirler. Eğer kızın gönderdiği “çayır çimen oyası” ise araları iyi anlamına gelir. Eğer mezar taşı oyası” ise “aramızdaki soğukluk ölüme dek sürecektir” anlamına gelir. Orta yaşlı ve yaşlılar sade oyalı örtüler kullanırlar.</p>
<p>Kadınların çeşitli takılarak takarak süslenmeleri insanlık tarihi kadar eskidir. Türklerde takı takma ve başlık giyme geleneği doğumla beraber başlar, ömür boyu sürer. Günlük yaşamda ve özel günlerde takının önemli rolü vardır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn113" name="_ednref113">[113]</a> Bazı takılar ölenle birlikte gömülür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn114" name="_ednref114">[114]</a> Başlıklarda kullanılan takıların ve aksesuarların malzemeleri çok değişik olabilir. Anadolu kadını altın, gümüş, kuş kemiği, horoz tüyü, inci, boncuk, deniz kabuğu, mercan, bitki kökü, canlı veya yapma çiçek, elmas, yakut vb. değerli ve yarı değerli taşlar, dokuma parçalarından yararlanarak çeşitli takı ve aksesuarları kullanmıştır ve kullanmaya da devam etmektedir. Burada önemli olan maddi değerinden çok taşıdığı anlam ve gelenekteki önemidir. Takılar, hem sembolik anlam taşır ve dili vardır, hem de koruyucu ve güç verici bir anlamı barındırır. Dayanaklarını geçmişten alan, köklü uygulamalardır. Takı, hangi topluma ait olursa olsun, insanın yaşam deneyiminde kendini, toplumu ve tanrıyı tanımada önemli kodlar alır. Kültürel geçmiş, inançların kökleri ve toplumsal konumun kodlanmasında mükemmel bir iletkendir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn115" name="_ednref115">[115]</a> Takılar; kullanım amaçları açısından ele alındığında; geleneksel törenler, kutsal inançlar, süslenme ve göçebe yaşam koşulları gereği hazırlanan takılarla ve maddesel değeri nedeniyle kullanılan takılar olarak sınıflandırılabilir.</p>
<p>Yeni gelinler geleneksel giysi ve aksesuarlarını evliliklerinin ardından kırk gün çeşit çeşit giyinir. Hangi etnik kökene ait olursa olsun gelin giyim kuşamı her yerde aynı öneme sahiptir.</p>
<p>Kadın baş düzenlemelerinde kullanılan malzemeler ve terimler dilimize de yerleşmiştir. “Başı dik tutmak, başı bağlanmak, baş göz etmek, başına tüy dikmek, evlendin de başın göğe mi erdi, kafamın tasını attırma, baş tacı etmek, baş üstünde tutmak” gibi deyimler Anadolu kadın başlarının biçim ve malzemeleri hakkında bilgi verebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn116" name="_ednref116">[116]</a> Sonuç olarak, baş; bir şeyin en mühim kısmı ve başlangıç noktasıdır. Anadolu’da kadın (gelin), başlarına verilen önem bu ifadeyi doğrulamaktadır. Bir çok örneğine ve ayrıntısına değindiğimiz Anadolu kadın (gelin) başlıklarının yeni bir kozmik yükselti, bir var oluş sebebi olarak kabul edildiği, gelinin evrenin sahip olduğu değerlerle donatıldığı ifade edilebilir. Gelin giysilerindeki renklerin gök-yer’i, takıların ay-güneş ve yıldızı sembolize ettiğine ve doğanın kendini yenilemesini, kadının kendi doğurganlığıyla özdeşleştirdiğine değindik. Gelinin giysisinde yer alan süsleme ögeleri, onun bir yaşam verici olarak düşünüldüğünü göstermektedir. Bütün zıtlıkları sırtına giyinmiştir. Dünyanın karşıt güçlerle döndüğünün bir bütün olarak simgesidir ve bu zıtlıklarla olağanüstü bir görünümdedir diğer tüm kadınlardan farklıdır. Hayat vericidir, hayat ağacı gibi yer/gök/ve yer altının iletişim halinde olduğu bir semboldür. Neredeyse ayinleştirilmiş düğün törenlerinde gelin, yer (toprak) ile; damat ise gök ile özdeşleştirilmiştir.</p>
<p>Köken olarak ilk “İlk Ana” ya kadar giden Ana Tanrıça düşüncesinin kaynağı olarak bilinen kadın imajı, her şeyin doğal annesi, bütün Dünyada insan neslini başlatan, kutsal güçlerin yöneticisi cennette yaşayanların önde gelenidir. Gökyüzünün gezegenleri, denizlerin bütün rüzgarları, cehennemin sessizliği onun iradesi ile idare edilir, tüm Dünyada değişik biçimler, farklı gelenelekler ve bir çok adlar altında anılan onun adıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn117" name="_ednref117">[117]</a> Nerede olurlarsa olsunlar bu tanrıçalar insan soyunun devamlılığını simgelemiş, Anaerkil toplumların baş tanrıçası olmuş, üremeyi, çoğalmayı sembolize etmiş, tarım toplumlarında doğurganlık, bolluk ve bereket fikirlerini içermiş, Anadolu da Kybele adını almış Asya’da ise Umay olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_edn118" name="_ednref118">[118]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yüksel ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 363-376</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sürür, A., Ege Bölgesi Kadın Kıyafetleri, Ak Yayınları, İst. -1983. s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Şahin, Y., ’’Kumaşla Resim Sanatı”, Art-Decor Dergisi, Ağustos/2000, İstanbul s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Tansuğ, S., ”Türkmenlerde Giyim Gelenekleri,” Kültür Bakanlığı-MİFAD Yayınları, I. Türk Folklor Kongresi Bildirileri, V. Cilt, Ankara-1977. s. 98.</span></div>
<div><span>Kırzıoğlu, N. Görgünay, Türk Halk Kültüründe Doğu-Anadolu Dokumaları ve Giysileri, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, No: 7, Ankara-1994 s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sever, M., “Edebiyatta Mitolojik ve Arketipik Yaklaşım Tarzları”, Milli Folklor Dergisi, Feryal Yayınları, Ank. -1997 s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Campell, J., İlkel Mitoloji, Çev.: Kudret Emiroğlu, İmge Yayınevi, Ank. -1995 s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Eliade, M., Kutsal ve Dindışı, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank. -1991 s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Üçer, M., “Sivas Yöresinde Nazarlıklar ve Nazarla İlgili İnançlar”, 5. MTHKK-Gelenek, Görenek, İnançlar Seksiyon Bildirileri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank. -1997 s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Şahin, Y., Konya Beyşehir İlçesi Karaali Beldesi Kadın Giyim Kuşam Geleneğindeki Sembolizm, Marmara Üniversitesi-Güzel Sanatlar Ens., Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İst., 1999, s. 56, vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Campell, J., a.g.e., s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Şahin, Y., a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Şahin, Y., a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Özder, L., İç Anadolu Bölgesi Geleneksel Kadın Başlıkları, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ankara-1999 s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Özder, L, a.g.e., s. 17, vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Özder, L, a.g.e., s. 17, vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Köymen, M. Altay., Alp Arslan ve Zamanı-II, A. Ü. D. T. C. F. Basımevi, Ankara-1983 s.499.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Özder, L, a.g.e., s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Özder, L, a.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Özder, L, a.g.e., s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kahveci, M., “Kırgızıistan Kadın Kıyafetleri”, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Yıl: 1, Cilt: 1, Sayı: 3, Haziran 1993 s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Kahveci, M., “Özbekistan Kadın ve Erkek Kıyafetleri”, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Yıl: 2, Cilt: 2, Sayı: 6, Haziran 1994, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Aksu, N., “Başkırt Kıyafetleri”, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası Dergisi, Yıl: 2, Cilt: 2, Sayı: 5, Ocak 1994 s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İmer, A. Mengi., “Yöresel Giysi ve Başlıklarıyla Niğde”, Türk Folkloru Araştırmaları, ve Turizm Bakanlığı-MİFAD Yayınları, Ankara-1984 s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Altay, H., Anayurttan Anadolu’ya, Kültür Bakanlığı Yayınları: 354, Türk Dünyası Eserleri: 2., Ankara-tarihsiz, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., “Anadolu Geleneksel Kadın Başlıkları”, 4. MTHKK: Bildirileri, 5. Cilt, Maddi Kültür Seksiyonu, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ankara-1992 s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Özder, L, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Tokat İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 2000 s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Sivas İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1993 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Şahin, Y., “Konya Beyşehir İlçesi, Karaali Beldesi Kadın Kıyafetleri”, 5. MTHKK. Bildirileri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ankara-1995 s. 397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kahvecioğlu, H., “Afyonkarahisar Geleneksel Kadın Giysilerinde Kullanılan Başlık ve Takılar”, 4. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, Afyon Belediyesi Yayınları: 7, Afyonkarahisar-1995 s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Tansuğ, S., “Geleneksel Köylü Takıları ve Başlıkları”, Türkiye’de Sanatın Bugünü ve Yarını Sempozyumu Bildirileri, Hacettepe Ünv. -Güzel Sanatlar Fakültesi Yayınları, Ankara, 1985 s. 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay Anadolu Geleneksel Kadın Başlıkları”, 4. MTHKK: Bildirileri, 5. Cilt, Maddi Kültür Seksiyonu, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ankara-1992 s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Gaziantep İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1997 s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Tansuğ, S., a.g.e., s. 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., Türk Halk Kültüründe Doğu-Anadolu Dokumaları ve Giysileri, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, No: 7, Ankara-1994 s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Şahin Y., “Manisa’da Geleneksel Kadın Başlıkları”, Standart Dergisi, Türk Standartları Enstitüsü Yayınları, Ankara. 1993 s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Şahin, Y., Konya Beyşehir İlçesi Karaali Beldesi Kadın Giyim Kuşam Geleneğindeki Sembolizm, Marmara Üniversitesi-Güzel Sanatlar Ens., Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İst., 1999, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Şahin Y., Manisa’da Geleneksel Kadın Başlıkları, Standart Dergisi, Türk Standartları Enstitüsü Yayınları, Ankara. 1993 s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Aydın İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1995 s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Türkeli, H., “Küçük Menderes Tahtacı Düğünü”, Atlas Dergisi, Sayı: 94, Ocak 2001, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Akkent, M., G. Franger., Das Kophtuch/Başörtü, Dağyeli-Verlag, Germany-1987 s. 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Tansuğ, S., Anadolu Giyim Kuşamında Geometrik Desenler ve Çiçek Desenleri, I. Ulusal El Sanatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir-1984 s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span>Tansuğ, S., “Sivas Takıları, Başlıkları”, D. E. Ü. -Güzel Sanatlar Fakültesi II. Ulusal El Sanatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir-1984 s. 327.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Şahin, Y., “Konya Beyşehir İlçesi, Karaali Beldesi Kadın Kıyafetleri”, 5. MTHKK. Bildirileri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ankara-1995 s. 399.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Manisa İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1993 s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Tansuğ, S., Türkmen Giyimi, Akbank Yayınları, Türk Süsleme Sanatları serisi: 9, İstanbul- 1985. Şahin, Y., a.g.e., s. 392.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Kırzıoğlu, N. Görgünay., a.g.e., s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Sivas İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1993 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Yülek, G., “Başların Dili”, Hürriyet-Kelebek, 26 Ekim (Pazartesi)-1992-İstanbul (Sabiha Tansuğ Koleksiyonu Hakkında).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Eliade, M., İmgeler ve Simgeler, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank. -1992 s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Eliade, M., Ebedi Dönüş Mitosu, Çev.: Ümit Altuğ, İmge Yayınları, Ank. -1994, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Şahin, Y., Konya Beyşehir İlçesi Karaali Beldesi Kadın Giyim Kuşam Geleneğindeki Sembolizm, Marmara Üniversitesi-Güzel Sanatlar Ens., Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İst., 1999 s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Eliade, M., İmgeler ve Simgeler, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank. -1992 s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Eliade, M., a.g.e., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Eliade, M., a.g.e., s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Eliade, M., Kutsal ve Dindışı, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank.-1991 s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Eliade, M., a.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Sürür, A., “Ege Bölgesi Kadın Giyiminde Geleneksel, Toplumsal ve İnançlara Dayalı Öğeler ve Günümüzde Yaşayan Yerel Örnekleri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 5. Cilt, Ankara-1982. s. 231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Tansuğ, S., “Türkmenlerde Giyim Gelenekleri”, Kültür Bakanlığı-MİFAD Yayınları, I. Türk Folklor Kongresi Bildirileri, V. Cilt, Ankara-1977 s. 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> E Tansuğ, S., a.g.e., s. 256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Tansuğ, S., “Sivas Takıları, Başlıkları”, D. E. Ü. –Güzel Sanatlar Fakültesi II. Ulusal El Sanatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir-1984 s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Tansuğ, S., “Türkmenlerde Giyim Gelenekleri”, Kültür Bakanlığı-MİFAD Yayınları, I. Türk Folklor Kongresi Bildirileri, V. Cilt, Ankara-1977 s. 256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Sürür, A., a.g.e., s. 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Altuntaş, Y., Şahin Y., Kahveci, M., Aydın İli Halk Oyunları Kıyafetleri Teknik Çizimleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank., 1995 s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Sürür, A., a.g.e., s. 233.</span></div>
<div><span>Özhan, M., “Türkmenlerde Kadın Giysileri ve Giysilerde Dini İnançların Etkisi”, I. Ulusal El sanatları Sempozyumu Bildirileri, D. E. Ü. -G. S. F. Yayınları, İzmir-1984 s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Tansuğ, S., Türkmen Giyimi, Akbank Yayınları, Türk Süsleme Sanatları serisi: 9, İstanbul-1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Oğuz, B., Türkiye Halkının Kültür Kökenleri-2, Doğu-Batı Yayınları, İst. -1982s. 446.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Birdoğan, N., Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg-1990 s. 484.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> İnan, A., Tarihte ve Bugün Şamanizm, T. T. K., Ank., 1995 s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Ögel, B., Türk Mitolojisi-II, T. T. K., Ank. -1995 s. 227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Ögel, B., Türk Mitolojisi-I, Selçuklu Tarih ve Medeniyet Enstitüsü-T. T. K., Ank. 1971 s. 159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Ögel, B., a.g.e., s. 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Tansuğ, S., a.g.e., s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> Kalafat, Y., Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank. -1998 s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Türe, A., “Takıda Hayvanlar Alemi”, Hürriyet Yayınları, Art-Decor Dergisi, İst. -Ocak-1999 s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Akalın, S., Türk Folklorunda Kuşlar, Kültür Bakanlığı-HAGEM Yayınları, Ank. -1993 s.135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Türe, A., a.g.e., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> Akalın, S., a.g.e., s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> Ögel, B., a.g.e., s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> Ögel, B., a.g.e., s. 36.</span></div>
<div><span>Oğuz, B., a.g.e., s. 376.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> Ögel, B., Türk Mitolojisi-II, T. T. K., Ank. -1995 s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> Tansuğ, S., a.g.e., s. 11, Şahin, Y., a.g.e., s. 409, Yalman, A. Rıza., Cenup’ta Türkmen Oymakları-II, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara-1983 s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> İvanov, S. V.; Sibirya Şamanizmi Araştırmalarından Bazı Görüşler, Çev.: Hadiye Nugay, (Henüz Yayımlanmamış Çeviri), 1998, vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> Campell, J., a.g.e., s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 749.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> Eliade, M., İmgeler ve Simgeler, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank. -1992 s.142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> Eliade, M., İmgeler ve Simgeler, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ank. -1992 s.142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> Özhan, M., a.g.e., s. 297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref99" name="_edn99">[99]</a> Ögel, B., a.g.e., s. 251, Ebedi Dönüş Mitosu, Çev.: Ümit Altuğ, İmge Yayınları, Ank. -1994 s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref100" name="_edn100">[100]</a> Ögel, B., a.g.e., s. 252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref101" name="_edn101">[101]</a> Şahin, Y., Konya Beyşehir İlçesi Karaali Beldesi Kadın Giyim Kuşam Geleneğindeki Sembolizm, Marmara Üniversitesi-Güzel Sanatlar Ens., Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İst., 1999 s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref102" name="_edn102">[102]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 791.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref103" name="_edn103">[103]</a> Şahin, Y., a.g.e., s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref104" name="_edn104">[104]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 713.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref105" name="_edn105">[105]</a> Kalafat, Y., a.g.e., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref106" name="_edn106">[106]</a> İnan, A., a.g.e., s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref107" name="_edn107">[107]</a> Esin, E., Türk Kozmolojisi, Edebiyat Fakültesi Yayınları, İst. -1979 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref108" name="_edn108">[108]</a> Oğuz, B., a.g.e., s. 757.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref109" name="_edn109">[109]</a> Örnek, S. Veyis., Türk Halk Bilimi, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara-1977 s. 267.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref110" name="_edn110">[110]</a> Tansuğ S., “Sivas Takıları, Başlıkları”, D. E. Ü. -Güzel Sanatlar Fakültesi II. Ulusal El Sanatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir-1984 s. 385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref111" name="_edn111">[111]</a>  Tansuğ S., a.g.e., s. 388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref112" name="_edn112">[112]</a> Tansuğ S., “Giyimde Çiçeğin Dili”, Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Bankası Yayınları, Yıl: 5, sayı: 15, Ocak/1979, İstanbul s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref113" name="_edn113">[113]</a> Tolluoğlu, F., “Anadolu Kadınının Takıları”, Halay Dergisi, 4. Yıl, 28. Sayı, 4/1983 s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref114" name="_edn114">[114]</a> Tansuğ, S., “Geleneksel Köylü Takıları ve Başlıkları”, Türkiye’de Sanatın Bugünü ve Yarını Sempozyumu Bildirileri, Hacettepe Ünv. -Güzel Sanatlar Fakültesi Yayınları, Ankara, 1985 s. 467.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref115" name="_edn115">[115]</a> Özay, S., “Uygar Batı, Büyülü Doğu”, Art-Decor Dergisi, Sayı: 6, 1999, İstanbul s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref116" name="_edn116">[116]</a> Özder, L., a.g.e., s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref117" name="_edn117">[117]</a> Campell, J., a.g.e., s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-kadin-basliklari.html#_ednref118" name="_edn118">[118]</a> Ateş, M., Mitolojiler, Semboller ve Halılar, Symbol Yayıncılık, İst. -1996 s. 32.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Döneminde Radyo</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-radyo</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-radyo</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Döneminde Radyo
Cumhuriyet devri yeniliklerinin meydana geldiği dönemde, kendisi de teknik bir yenilik olarak Türk halkının hizmetine sunulan radyo, diğer yeniliklerden farklı olarak ülkemize daha erken gelmiş ve bir ölçüde inkılapların yerleştirilmesinde kullanılan araçlardan biri olmuştur. Ulus devlet oluşturma sürecinde önemli bir role sahip olan kitle iletişim araçlarından radyonun, genç Cumhuriyetin modernleşme sürecindeki rolüne bakmaya çalışalım. Elektrik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66c686d41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Döneminde, Radyo</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/TRT-Istanbul-Radyosu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html">Cumhuriyet Döneminde Radyo</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yasemin DOĞANER</strong></span></a>
</p><p>Cumhuriyet devri yeniliklerinin meydana geldiği dönemde, kendisi de teknik bir yenilik olarak Türk halkının hizmetine sunulan radyo, diğer yeniliklerden farklı olarak ülkemize daha erken gelmiş ve bir ölçüde inkılapların yerleştirilmesinde kullanılan araçlardan biri olmuştur. Ulus devlet oluşturma sürecinde önemli bir role sahip olan kitle iletişim araçlarından radyonun, genç Cumhuriyetin modernleşme sürecindeki rolüne bakmaya çalışalım.</p>
<p>Elektrik ve elektromanyetik alandaki bilimsel gelişmelerin bir ürünü olan radyo, bir başka deyişle telsiz telefon, kitle iletişim araçları arasında önemli bir yere sahiptir. Bu teknoloji Maxwell, Hertz, Fleming, Stubblefield, De Forest ve Marconı gibi bilim adamlarının buluşlarıyla XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın başlarında gelişmiştir. İnsan sesinin elektromanyetik dalgalar aracılığıyla bir yerden bir başka yere iletilebilmesi, iletişim alanında olduğu kadar insanlık tarihinde de önemli bir aşamayı simgeliyordu.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Dünyada radyo yayıncılığı düzenli olarak 1920’li yıllarda başlamıştır, ancak bu icadın amatörler tarafından yaygın bir biçimde kullanılması biraz daha öncelere gitmektedir. 1917 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim yayınlarına başlanmış, 1921 yılında bu yayınlar normal şekline sokulmuştur. 1922’de İngiltere’de BBC radyosu kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Radyo yayıncılığı Fransa ve Sovyetler Birliği’nde 1922’de, Almanya’da 1923’te, İtalya’da ise 1924 yılında gerçekleştirilmiştir. Radyo yayıncılığının Türkiye’de başladığı 1927 yılına kadar sırasıyla Arjantin, Avustralya, Japonya, Norveç, Yeni Zelanda, Hollanda, İsveç, İsviçre, Çekoslovakya ve Güney Afrika Birliği’nde radyolar yayın hayatına başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Radyonun profesyonel anlamda kullanılmaya başlanmasıyla Türkiye’ye gelişi arasında çok uzun bir süre geçmemiştir. Türkiye’de ilk radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da Büyük Postane’nin kapısı üzerine yerleştirilen 5 kw güce sahip vericiden halka müzik dinletilerek yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ankara’da ise yayının başlaması aynı yılın Kasım ayında gerçekleşmiştir. Radyonun kurulmasında gerek Atatürk’ün gerekse diğer devlet adamlarının olumlu yönde tavır sergilemeleri ve bu işi bizzat desteklemeleri bu iletişim organının yeni kurulan rejimin desteklenmesi ve yerleştirilmesi yönünde önemli bir işlevi olabileceğini kavradıklarını göstermektedir.</p>
<p>Çağdaş bir toplum olma yönünde atılan hızlı adımlar arasında önemli bir araç olarak yerini alan radyo, Türkiye İş Bankası ile bir Fransız şirketinin ortak olarak kurduğu Türk Telsiz Anonim Şirketi (TTAŞ) tarafından işletilmeye başlanmıştır. TTAŞ, radyo satışlarını abonelik yoluyla gerçekleştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ankara’da önce Yenişehir’de sonra Cebeci’de radyo yayıncılığına başlanmıştır. Orta dalga üzerinden yapılan bu yayınlarda “yurdu içeride ve dışarıda tanıtmak” için söz ve müzik programları yayınlanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Başlangıçta Ankara ve İstanbul’dan 5’er kw’lık yayın gücüyle, Avrupa’da bulunan 123 istasyon içinde önemli bir yere sahip olan radyo, Avrupa ve Amerika’daki hızlı gelişmelere ayak uyduramaması sonucunda oldukça geri planda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Buna paralel olarak oldukça zor koşullarda ve teknik imkansızlıklar içinde bulunan Ankara ve İstanbul radyoları, devlet politikasına uygun bir biçimde kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Yasal düzenlemesi bulunmayan ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’na dolaylı olarak tabi olan TTAŞ, hükümetin göndereceği her türlü bildiriyi ücretsiz olarak yayınlamakla yükümlüydü.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Radyonun yönetimi 1936 yılına kadar şirket elinde bulunmuştur ve yayıncılık anlayışı da bu doğrultuda gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Radyonun kurulduğu yıllarda yayın saatleri oldukça sınırlıydı ve radyo yayını telgraf kullanımının bittiği saatten sonra başlamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> İstiklal Marşı ile başlayan yayın İstanbul’da 4.5, Ankara’da 3 saat sürmekteydi ve ağırlıklı olarak müzik yayını yapılmaktaydı. İlk yıllarda yazılı basında radyoya ilişkin pek fazla bilgiye rastlanmamaktadır. Radyonun toplumsal bir işlevi olduğu ve halkı eğitmede kullanılabileceği fikri ancak kurulduktan birkaç yıl sonra söz konusu olmaya başlamıştır. Buna paralel olarak 1930 yılı Ocak ayında Maarif Vekaleti’nce radyodan çeşitli konular hakkında konferanslar ile haftada iki gün Almanca ve Fransızca dersleri, altı gün boyunca da Türkçe dersleri verileceği duyurularak bu işlerde görevlendirilecek hocaların isimleri gazetelerde ilan edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Radyoda verilen konferanslara bir örnek de Kadınlar Birliği’nin yılbaşında yapılacak israfı engellemek amacıyla 28-30 Aralık arasında verilen konferanslardır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Burada radyonun az da olsa toplumu eğitici vasfı göze çarpmaktadır. Fakat aynı yılın sonunda radyodan yeteri kadar istifade edilemediği ve yılda verilen beş on konferans ile günde iki saatlik konserlerden oluşan yayınların bu büyük icadın gerektiği gibi değerlendirilemediğini gösterdiği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Bu dönemde gazetelerde Avrupa şehirlerinin programlarıyla birlikte yayınlanan radyo programları incelendiğinde yayın akışındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Genellikle 12.30’da kısa bir yayından sonra 18.30’da tekrar yayınına başlayan radyonun günlük programı gramofon konseri, alaturka saz, Fransızca ders ve Ajans Haberlerinden oluşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Üç saatlik akşam yayını 4-5 saate çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Henüz bir eğitim aracı haline gelmemiş ve eğlence aracı olarak kullanılan radyonun yayınladığı alaturka musikiye ilişkin eleştiriler 1930’larda başlamış ve 1934 yılında alaturka müziğin yasaklanışına kadar sürmüştür. Öte yandan Atatürk’ün 1930 yılında yaptığı bir röportajda doğu müziği hakkındaki görüşleri sorulduğunda “Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir” şeklindeki yorumu dikkat çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bu eleştirilerde Avrupa şehirlerinden yayın yapan radyolarla kıyaslanan Türkiye radyosunun yayınladığı müziğin, Batılı çok sesli müzik karşısında zayıf kaldığı iddia edilerek Türk müziğinin çok sesli Batı müziği formuna sokulması istenilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Bir süre sonra bu düzeltme işinden de vazgeçilerek Şark musikisinin “inletip ağlattığına” hükmedilmiş,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> alaturkanın ıslahının medresenin veya mecellenin ıslahını düşünmekle bir olduğu vurgulanarak, bundan sonra Türklerin Garp beynelmineli olan musikiye benliklerini katmaları gerektiği belirtilerek, basın yoluyla musiki inkılabı olarak adlandırılan radyodaki alaturka müzikten Batı müziğine geçişin kamuoyu oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Musiki konusunda sergilenen bu ciddi yaklaşımın altında Batılılaşma konusunda gösterilen hassasiyet yatmaktadır. 1930’ların başından itibaren kültürel alandaki kurumsallaşma sırasında, topyekün Batılılaşma ihtiyacının bir gereği olarak musikinin de şark etkisi altında kalmasının mümkün olmayacağı öngörüsü ile Batı musikisi esas alınmıştır. Üstelik Garp musikisi milli musiki olarak benimsenmiştir.</p>
<p>Türk inkılabının ilkelerinin yerleştirilmeye çalışıldığı bu dönemde inkılap bir bütün olarak düşünülmüş ve fikirde olduğu kadar sanatta da yeni hamlelere ihtiyaç duyulduğu sıkça ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Tek parti idaresi bu tür hamlelerin kendi öncülüğünde, gençlerin desteğiyle yapılmasını istemektedir ve musikinin değiştirilmesi radyo aracılığıyla yapılan bu hamlelere bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p>1 Kasım 1934’te Meclis’te yaptığı konuşmada Atatürk, “Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musikide değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir…”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> diyerek konuya olan hassasiyetini göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Ayrıca İstanbul ve Ankara valilerine, Dahiliye Vekaleti’nce radyo programlarında alaturka müziğin yasaklandığı ve sadece Batı müziğinin çalınabileceği bildirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Türk müziğinin yasaklanmasına gerekçe olarak bir de teknik sebepler gösterilmektedir ki buna göre, her biri üç dakikadan oluşan alaturka şarkıların günde iki saat yayınlanabilmesi için radyoya ayda 600 eser gerekmektedir. Oysa bestekarlar bir senede dahi bu kadar eser üretememektedirler.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Musiki inkılabına basının gösterdiği ilgi büyük olmuştur. Hakimiyeti Milliye ve Cumhuriyet gazeteleri yazarlarının diğer inkılaplara paralel olarak musiki inkılabına ilişkin yazılarında genel olarak ağır basan görüş, alaturka müziğin hüzünlü ve melankolik olduğu, hiçbir değeri olmadığı gibi, Türk ruhunu aksettirmekten de uzak olduğu idi.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Musikide inkılap yapılabilmesi için evrensel müziğin halka tanıtılması ve öğretilmesi, Garp tekniğinin tatbik edilerek milli bir müzik yaratılması ve hatta bir müzik terbiyesi siyasetinin ortaya konması gerektiği öne sürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu bağlamda oluşturulacak bir radyo yayın teşkilatının Garp musikisini yayma işini üzerine alarak bu inkılabı millete aşılaması gerektiği dile getiriliyordu.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Ayrıca evrensel müziğin ustalarının ülkemize vergi alınmaksızın getirilmesi ve bu müziğin halka tanıtılması öneriliyordu.</p>
<p>Radyo aracılığıyla yapılan musiki inkılabının önemli bir boyutunu da halkın ve özellikle de çocukların musiki terbiyesi almalarını sağlamak oluşturmaktadır. Bu anlamda öncelikle radyoda çalınacak parçaların izahı yapıldıktan sonra çalınmalarını sağlamak, eğitimli öğretmenler aracılığıyla musiki derslerinin verilmesi ve derslerde keman, viyolonsel ve piyano gibi müzik aletlerinin öğretilmesi ve Türk ezgilerinin Garp ilim metotlarıyla yeniden tespit edilmesini sağlamak amaçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Bu amaçları gerçekleştirmek amacıyla Ankara’da Kültür Bakanı başkanlığında yapılan toplantıda ulusal musiki hazırlık programı adı altında kararlar alınmış ve görev yapacak teşkilatın tespiti yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Musiki inkılabı kapsamında milli musikiye eser kazandırmak amacıyla Cumhuriyet gazetesi bir yarışma açmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Beste yarışmasının yanı sıra öz dille yazılacak güftelerin de yarışmaya dahil edilmesine karar verilmiştir. Üç aylık yarışma süresinin ilk ayında gazete okurlarınca oylanan güfteler seçilecek, ardından da oluşturulan bir jüri heyeti tarafından halkın da katılımıyla bestelerin seçimi yapılacaktır. Böylelikle dildeki öz Türkçeleştirme hareketinin müziğin dilinin de Türkçeleştirilmesine yansıdığını görmekteyiz. Milli müziği oluşturma yönünde atılan adımlardan bir diğeri de, milli müzik unsurlarını fonograf (ses makinesi) yoluyla tespit ederek, önemsiz gibi görünen detayları bilerek Batılıların etnolojik metotlarını kullanmaktı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>1934 yılında başlayıp 1936 yılında radyolarda Türk müziği yasağının kaldırılmasına kadar devam eden şark-Garp veya alaturka-alafranga müzik tartışmaları, dönemin “Batılılaşma” anlayışına paralel bir gelişim sergilemiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Yani üzerinde bir fikir birliği sağlanmış değildir. Hatta o zamana kadar dinlenen müziğin Türk müziği olduğu dahi şüphelidir. Evrensel müziğin karşısında duran bu müziği reddederek batı müziğini almak doğru bir çözüm gibi görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Bir üst yapı kurumu olan radyo, bu yöntemle halkın kendisine ait olmayan bir müziği halka benimsetmeye çalışmış ve bunu inkılabın bir gereği olarak sunmuştur. Bu yöntemin doğru olmadığı kısa bir süre sonra anlaşılacak ve Türk müziği yeniden radyolardaki yerini alacaktır.</p>
<p>Radyonun kurulduğu 1927 yılından 1934 yılına kadar müzik yayınlarının toplam yayın süresinin %71 ila 95’ini kapsadığı düşünülecek olursa radyo yayıncılığının önemli ölçüde müzik yayınlarından oluştuğu söylenebilir. Bu oran Türk müziğinin yasaklandığı 1934-1936 yılları arasında azalmış ve söz yayınlarında artış olmuştur. Ancak bu söz programlarına verilen önemden ziyade, Türk müziğinin yasaklanmasından doğan boşluğun doldurulması zorunluluğundandır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Radyonun şirket dönemi olarak adlandırılan ilk on yılının Atatürk inkılaplarının topluma benimsetilmesi yönünde önemli bir işlevi yerine getirdiğini söylememiz mümkün değildir. Özellikle ilk yıllarında sadece bir eğlence aracı olarak görülmesi ve kültürel bir kurum olma vasfını kazanamaması, bu araçtan inkılaplar alanında çok fazla faydalanılamadığını göstermektedir. Radyonun önemini kavrayan bazı aydınlarca bu sıkıntı zaman zaman dile getirilmiştir. Bu sorunun biraz da radyonun devletleşmemiş olmasından ve işletme sahibinin ticari kaygılarından kaynaklandığı ifade edilmiştir.</p>
<p>Radyonun bir lüks aracı veya basit bir çalgıdan ibaret olduğunu düşünmenin kitabı yelpaze olarak kullanmaktan farksız olduğu,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> ferdi ihtiyaçlardan ziyade cemiyetleşmesi gerektiği ve önem verildiği takdirde inkılabın en çabuk ve en güçlü işçisi olabileceği<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> ve modernleştirilerek yayınların %70’inin kültüre %30’unun eğlenceye ayrılması gerektiği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Tüm bu görüş ve önerilere rağmen gazetelerde yer alan radyo programları incelendiğinde yayıncılık anlayışında pek bir değişiklik olmadığı görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Radyonun şirket elinde bulunduğu bu dönem başından itibaren mali sıkıntılarla geçmiş ve şirket bu kurumdan kâr etmeyi başaramamıştır. Zaman zaman devletten de yardım alan şirket yeterli performansı gösterememiştir. 1936 yılında TTAŞ’nin sözleşmesinin bitmesi üzerine devlet radyo yönetimini ele almış ve radyo yayıncılığında “Devlet Dönemi” olarak adlandırılan yeni bir döneme girilmiştir. Nafıa Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) tarafından idare edilecek olan radyonun yayınlarının daha faydalı hale getirileceği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Yasal düzenlemesi 3222 sayılı Telsiz Kanunu ile 1937 yılında gerçekleştirilen radyo, bundan sonraki dönemde geliştirilmeye çalışılacaktır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Şöyle ki, ilk kez 1935 yılındaki CHP Dördüncü Kurultayı’nda önemi dile getirilen radyo için, kuvvetli verici istasyonları kurulacağı ve makinelerin kolay ve ucuza tedarik edileceği belirtilmiş,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> devlet eline geçtikten sonra da partinin radyoyu milletin kültür ve politika terbiyesi için önemli araçlardan saydığı vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Bundan sonra Türk müziğinin yayınlara katılmasından başka söz programlarında bir artış olmuş ve çeşitli konularda konferanslar, Halkevi temsilleri ve Dış Haberler yayınlanmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Ancak tüm bu çabalara rağmen dönemin siyasi gücünün radyodan tam anlamıyla istifade ettiğini söyleyemeyiz. Bunun nedenleri arasında teknik yetersizlikler, alıcıların pahalı oluşu, henüz elektriğin her yere ulaşmamış olması gibi etkenlerden başka, devletin bu işi yeterince ciddiye almamış olduğu sayılabilir. “Milletin kulağı, hükümetin ağzı olmak gibi büyük ve şerefli”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> bir göreve sahip olan radyonun bu görevini tam olarak yerine getirdiğini de söylemek mümkün değildir. Zaten tek parti döneminin koşulları gereği halkı idarenin yaptıklarıyla ilgili olarak bilgilendirecek yeterince özgür bir ortam bulunmamaktadır.</p>
<p>Radyonun etkin olarak işlevini İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra savaşın gidişatına ilişkin olarak yaptığı yayınlarla görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Bu durumun radyonun dünyadaki kullanımına paralel olarak geliştiğini söylemek mümkündür. O zamana kadar, eve eğlenceyi getiren bir müzik kutusu konumunda olan radyonun dünyanın herhangi bir yerinde olan olayın veya yapılan konuşmanın anında öğrenilebilmesini sağlama fonksiyonu fark edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Radyonun bir terbiye vasıtası olduğu da sıkça vurgulanmaktadır. Yine bu dönemde “Radyoda Evin Saati” adı altında yapılan programda günlük hayata ilişkin pratik bilgiler,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> “Ziraat Takvimi Saati” adlı programda da köylülere yönelik bilgiler verilmektedir. 1942 yılına gelindiğinde programların %60’ı müzik yayınları, %35’ten fazlası ise kültürel yayınlardan oluşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>İncelediğimiz dönemde radyonun müzik alanında yaptığı katkıdan başka iki önemli alandaki işlevinden söz edebiliriz. Bunlardan ilki dil ve tarih tezlerinin halka anlatılması kapsamında kültürel alandaki işlevidir. Özellikle Halkevlerinin dil ve tarih şubelerinde verilen konferanslarla Recep Peker ve İsmet İnönü’nün anlattıkları “İnkılap Dersleri” nin radyodan yayınlanması bunlara örnektir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> İkinci bir işlevi de “Milli İktisat ve Tasarruf” seferberliği konusunda olmuştur. Radyonun kurulduğu yıllardan hemen sonraya rastlayan Dünya Ekonomik Buhranı nedeniyle Milli Tasarruf Cemiyetlerinin halkı tasarruf yapmaya yönlendirmesi ve bunun için de radyodan faydalanması söz konusudur. Ayrıca bu konuda devlet adamlarının da tasarruf yapmaya yönelik konuşmalarının radyodan yayınlandığını görmekteyiz. Bu anlamda bir başka işlev de ezanın Türkçe okunması kararının alındığı 1932 yılında, Ayasofya Camii’nde yapılan Kadir Gecesi kutlamasının radyodan canlı olarak yayınlanmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Laiklik ilkesine bağlı olarak 1950 yılına kadar radyodan herhangi bir biçimde Kur’an yayını yapılması söz konusu olmamış, bahsi geçen yayın da Türkçe ibadet konusuna eğilimi artırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Radyonun yayıncılık anlayışı bu şekilde bir gelişim göstermekle birlikte halkın radyodan ne derece faydalandığı daha önemlidir. Türkiye’de radyonun kurulduğu 1927 yılı sonunda yaklaşık 2000 radyo alıcısının bulunduğu tahmin edilmektedir. O yıllar için oldukça pahalı bir araç olan radyo alıcısı sayısı, 1931 yılında ancak iki katına çıkabilmiştir. 1936 yılında 6175 olan sayı 1939’da 44 bine ulaşmıştır. 1936 yılından sonra radyo alıcı sayısının artmasının nedenleri arasında radyonun devletleşmesi ve bu doğrultuda Etimesgut radyo istasyonunun kurulması yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>Radyonun devletçe önemsenmeye başlandığı 1935 yılında, henüz radyonun girmediği pek çok şehrin bulunduğu düşünülürse, radyonun toplumsal hayattaki işlevinin oldukça sınırlı olduğu tahmin edilebilir. 1939 yılında Ankara’da 6766 radyo alıcısı bulunmaktadır ve artık Türkiye genelinde 3000 kişiye bir radyo düşmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Bununla birlikte diğer illerin Ankara radyosunu duyabilmeleri ancak 1936 yılından sonra Etimesgut’taki vericinin kurulmasından sonra gerçekleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p>Tek parti dönemine ait elimizde radyonun kullanımına dair arşiv belgesi veya saha çalışması bulunmadığından basın yoluyla elde ettiğimiz bilgilere dayanarak hareket etmekteyiz. Bu sayılara göre inkılapların en yoğun olduğu dönemde radyo sayısı oldukça azdır. Üstelik tam olarak dağılımı belli olmamakla birlikte vericiler henüz İstanbul ve Ankara’nın merkezinde bulunduğundan alıcı edinilse dahi teknik olarak radyoyu kullanmak mümkün olmayacaktır. Oysa aynı yıllarda radyo kuvvetli bir terbiye ve telkin vasıtası olarak, birçok ülkede medeniyet ve kültür derecelerine göre sayıca ciddi artışlar göstermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Buna göre radyonun rejimin ideolojisinin yerleştirilmeye çalıştığı yıllarda çoğunlukla şehirlerde kullanıldığı ve köylere henüz ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca hedefleri arasında yer alan ve bir türlü gerçekleşemeyen eğitici fonksiyonunun yıllar sonra 1963 yılında yapılan bir halkoyu yoklamasının sonucuna göre hâlâ gerçekleşmediği göz önüne alınırsa durumun ciddiyeti kendini daha iyi gösterir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Burada üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Atatürk inkılaplarının gerçekleştirilmesi veya diğer bir deyişle Türkiye’nin modernleşmesi kapsamında radyo konusunu incelediğimizde, radyonun Atatürk inkılaplarının önemli ölçüde gerçekleştirildiği bir dönemde yurda girmiş olduğunu görmekteyiz. Üstelik radyo yayıncılığının ve kullanımının etkin hale gelmesi için de bir süre geçmesi gerekmiştir ki, neredeyse sosyal ve kültürel alandaki değişimin tüm araçlarının hazır olduğu bir ortama kendisi de o araçlardan biri olarak dahil olmuştur. İki savaş arası dönemde dünyadaki tek parti idarelerine paralel olarak Türkiye’deki idari yapı da otoriter bir görünüm sergilemektedir. Parti-devlet bütünleşmesi anlayışı radyo yayıncılığında da etkisini kuvvetle hissettirmiş ve uzun bir süre radyo, devlet ve parti tekelinden kurtulamamıştır. Ancak tek parti idaresinin kuvvetli etkisi muhalefetin oluşumuna kadar olağan bir seyir takip etmiş, muhalefetin tepkisi gündeme gelmeye başladıktan sonra ise mahiyet değiştirmiştir.</p>
<p>Çok partili hayata geçişle birlikte, radyo meselesi farklı bir boyut kazanmıştır. Daha önce tek parti döneminde “Hükümetin ağzı olma şerefini” taşıyan radyonun, hükümet tarafından demokratik olmayan yöntemlerle bir imtiyaz, bir tekel şeklinde tutulduğu ileri sürülerek radyonun tarafsızlığının sağlanmasına yönelik muhalefetin talepleri gündeme gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> İktidarın el değiştirmesi sonucu muhalefetin yanında yer alan basına karşın, hükümet de radyoyu kullanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki, dünyanın önemli teknolojik buluşlarından olan radyo, çok gecikmeden ülkemize girmesine rağmen kendisinden sağlanacak fayda gerek maddi imkansızlıklar gerekse yanlış politikalar sonucunda alınamamıştır. O zamanın deyimiyle “telkin ve terbiye” konusundaki yetersizliği ortadadır. Ancak şu da var ki, bugün TRT radyoları ve özel radyolar olarak Türk basınının bir parçası olan ve önemli teknolojik imkanlara sahip olan radyoların yerine getirdiği işlevin haber verme ve eğlendirme vasıflarının çok da üzerine çıkamadıkları düşünülürse, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki radyoya ilişkin eleştiriler daha sağlıklı olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yasemin DOĞANER</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 377-382</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Uygur Kocabaşoğlu, Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna, A.Ü. SBF Yay., Ankara, 1980, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ünsal Oskay, Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon, A.Ü. SBF Yay., Ankara, 1971, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aysel Aziz, Radyo ve Televizyona Giriş, A.Ü. SBF Yay., Ankara, 1981, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Özden Çankaya, “Türkiye’de Radyo Yayıncılığının Öyküsü”, İstanbul Radyosu, Anılar Yaşantılar, Yapı Kredi Kültür Sanat Yay., İstanbul, 2000, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> TTAŞ’nin radyo satışları için gazetelere verdiği ilan şu şekildedir: “Telsiz telefona nasıl abone olabilirsiniz? Bundan kolay bir şey yoktur. Evinize bir telsiz telefon ahizesi almak için İstanbul’da iseniz, Yeni Postane’nin üst katında bulunan TTAŞ’ye, taşrada bulunuyorsanız şirketin acentelerine müracaat ederek basit bir talepnameyi doldurmanız kafidir. Telsiz hakkındaki bütün müşkülleriniz ve malzeme ihtiyacınız için Yeni Postane karşısında Hamidiye Caddesi 26 numaraya başvurabilirsiniz.” Ayhan Dinç, “İstanbul Radyosunun Öyküsü”, İstanbul Radyosu, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aysel Aziz, Radyo ve Köy Yayınları, TRT Merkez Program Dairesi Başkanlığı Servis Yay., sayı: 11, Ankara, 1968, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mahmut Tali Öngören, “Radyo and Television in Turkey”, The Transformation of Turkısh Culture, New Jersey 1986, The Kınston Press, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ankara Radyosunun teknik özellikleri konusunda geniş bilgi için bkz: Muhip Arcıman, Radyoda Kimlerle Başbaşayız?, T. C. Ziraat Bankası Matb., Ankara, 1948.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Çankaya, “Türkiye’de Radyo. ”, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Dinç, “İstanbul Radyosunun. ”, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> “Radyo ile Ders”, Hakimiyeti Milliye, 10 Ocak 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hakimiyeti Milliye, 26 Aralık 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Yunus Nadi, “Niçin Radyodan İstifade Etmiyoruz”, Cumhuriyet, 14 Aralık 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Cumhuriyet, 19 Mayıs-18 Haziran 1933.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Cumhuriyet, 3 Eylül 1933.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Nail Tan, “Atatürk ve Türk Halk Müziği”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ağustos 1981, c. 3, sayı: 13, s. 170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Hakimiyeti Milliye, 10 Kasım 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Hakimiyeti Milliye, 29 Ağustos 1932.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Cumhuriyet, 25 Aralık 1932.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yunus Nadi, “Fikirde ve Sanatta İnkılapçı Hamleler İstiyoruz”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 1933.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Hakimiyeti Milliye, 2 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Cumhuriyet, 21 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yasağa ilişkin karar o kadar ciddiye alınmıştır ki, o günlerde basında İstanbul Belediye Meclisi üyelerinin çalgılı yerlerde de Türk Müziğinin kaldırılması gerektiğine ilişkin bir teklif vereceği haberi yer almıştır. Cumhuriyet, 8 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Cumhuriyet, 8 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> “Musiki İnkılabımız”, Cumhuriyet, 25 Aralık 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Dönemin basınında sıkça yer alan evrensel musiki ve alaturka musiki tabirlerinden kastedilen ilkinde çok sesli Batı müziği, ikincisinde ise divan musikisini de içine alan bugün Türk Sanat Müziği olarak adlandırabileceğimiz Türk müziğidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Cumhuriyet, 28 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> “Musikiyi Yaymak İçin”, Cumhuriyet, 30 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Cumhuriyet, 1 Aralık 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Yarışmaya katılacak eserlerin “çok yüksek ve klasik çeşide kaçan kıymette eserlerden ziyade Türk ruhuna, halk duygularına en uygun musiki örneğini bulmak, Boğaziçi’nin cennete açılmış yeşil bir balkon gibi sırtlarında ölen bir akşamı, kan ve kemikle yaptığımız Çanakkale’yi, Dumlupınar’ı, nazlı İzmir’in hicranını, bir efenin dağlara dirsek vuran serazadlığını, bir öküzün ince ve sessiz tasasını anlatan bir eser olmasını sağlamak ve onda insanlık ve hayatla beraber kendimizi Türk ruhunu bulmak” olduğu belirtiliyordu. Cumhuriyet, 28 Aralık 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Mesut Cemil, “Ulusal Türk Musikisi Doğarken”, Resimli Ay, Ocak 1935, Sayı: 49, s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Tıpkı ülkede Batılılaşma konusunda ortak bir fikir birliği olmadığı gibi bu konuda da fikirler üç ayrı noktada toplanmaktadır. Birinci görüşe göre Türk müziği tamamen müstakil ve olgundur, başka bir gelişmeye ihtiyaç göstermemektedir. İkinci görüşte müziğin evrensel olduğu ve Türk müziğinin Avrupa müziğine iltihak ederek onu kendi topraklarına çekmesi gerektiği ve ancak bu müziği inceleyerek kendi müziğini geliştireceği öne sürülmektedir. Üçüncü görüşe göre ise Türkiye’de çalınan müzik ulusal değil, Arap-İran müziği veya Avrupalılar tarafından yapılmış bir yarı Türk müziğidir ve bir Ecnebi kültürü olan bu müzik Türkiye’ye zorla kabul ettirilmiştir. Hakiki Türk müziği şimdiye kadar hakir gözle bakılan halk müziğine dayanır ve ancak modern müzik teknik ve usulleri sayesinde gelişebilir. “Musiki İnkılabımız”, Cumhuriyet, 13 Ocak 1935.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Halit Ziya Uşaklıgil’e göre “ortada Şark ve Garp musikisi diye bir dava bulunmaktaydı. Atatürk sayesinde Türk musikisi diye bilinen ancak gerçekte Türk müziği olmayan musiki türünden vazgeçilerek evrensel musikiye geçilmiş ve en doğru adım atılmıştı”. Halit Ziya Uşaklıgil, “Şark ve Garp Musikisi Diye İkiye Ayrılan Bir Musiki Yoktur”, Cumhuriyet, 18 Ocak 1935.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kocabaşoğlu, Şirket Telsizinden., s. 82-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> “Bugünün Silahlarından Radyo”, Atsız Mecmua, sayı: 2, 15 Haziran 1931, s. 37-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> İsmail Hakkı, “Radyoyu Ülküleştirmek Lazım”, Yeni Adam, 19 Şubat 1934, sayı: 8, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Devletin kültür politikası kapsamında radyo için yapılan masrafa rağmen radyonun henüz modernleşemediği, İstanbul radyosuna bakıldığında durmadan tango ve fokstrot çalındığı, en korkunç cin ve peri masallarının anlatıldığı, ilim, teknik, tiyatro, siyaset ve terbiye gibi konulara yer ayrılması gerektiği belirtilmektedir. “Radyonun Kültürleşmesi”, Yeni Adam, 12 Mart 1936, sayı: 115, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Gazetelerde yayınlanan günlük radyo programları aynı sütunlarda yer alan Viyana, Moskova gibi radyoların programları ile kıyaslandığında benzerlik görülmektedir. Hava koşulları uygun olduğunda Garp memleketi yayınlarının verileceği basında yer almıştır. Cumhuriyet, 27 Kasım 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> “Ankara Radyosu Hükümete Geçiyor”, Ulus, 8 Eylül 1936.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Telsiz Kanunu hakkında geniş bilgi için bkz: Basın ve Yayınla İlgili Kanun, Kararname, Nizamname, Talimatname ve Tamimler, Başvekalet Matbaası, Ankara, 1944, s. 60-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Bu konuda bkz: CHP Dördüncü Büyük Kurultayı Görüşmeleri Tutulgası, Ulus Basımevi, Ankara, 1935, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> CHP Büyük Kurultayı Tetkikine Sunulan Program Projesi, Ulusal Matbaa, Ankara, 1939, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Ulus, 14 Mart 1937.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Selim Sarper, “Ankara Radyosu Milletin Emrinde”, Radyo, c. 1, sayı: 3, 15 Şubat 1942.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Bu konuda geniş bilgi için bkz: Burhan Belge, Radyo Konferansları (Günün Meseleleri), Ulusal Matbaa, Ankara, 1940, (14 Kitap).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Muzaffer Şerif Başoğlu, “Radyonun Sosyal Psikolojisi”, Oluş, 22 Ocak 1939, sayı: 4, s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Bu programlara örnek olarak Okuma Zevki, Musiki Zevki, Yemek, Sıhhat, Kırışıklarla Mücadele, İnsan Nasıl Mesut Olur, Kadınlık ve Erkeklik Hayatı vb. verilebilir. Dr. Galip Ataç, Radyoda Evin Saati, 4 c., Kenan Matb., İstanbul, 1942-1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Karpat, “The Mass Medıa”, s. 275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Dil inkılabının gerçekleştirildiği dönemde Dil Bayramı olarak kabul edilen 26 Eylül 1934’ten sonra bu konuda yapılacak radyo yayınının tespiti için bir komisyon kurularak radyo konferanslarının yapılması kararlaştırılmıştır. Cumhuriyet, 26 Eylül 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Cumhuriyet, 3 Şubat 1932.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Cemal Kutay, “Radyonun Düğmesini Çevirelim Ankara’yı Çok İyi Dinliyoruz”, Ulus, 15 Ocak 1939.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> 1939 yılında radyo bütün illere girmiştir ve elektriğe kavuşan illerde bu sayı önemli sıçramalar göstermektedir. 1938 yılı Eylül ayında Türkiye’de radyoların illere göre dağılımı şu şekildedir: Antalya 243, Ağrı 27, Aydın 258, Balıkesir 267, Bilecik 77, Bitlis 6, Bingöl, 3, Bolu 140, Burdur 41, Bursa 1083, Çanakkale 256, Çankırı 75, Çoruh 30, Çorum 89, Denizli 77, Diyarbakır 182, Edirne 263, Elazığ 139, Erzincan 82, Erzurum 63, Eskişehir 636, Gaziantep 251, Giresun 149, Gümüşhane 21, Hakkari 5, İçel 420, Isparta 91, İstanbul 20. 814, İzmir 2705, Kars 60, Kastamonu 197, Kayseri 240, Kırklareli 321, Kırşehir 4, Kocaeli 728, Konya 450, Kütahya 351, Malatya 184, Manisa 335, Maraş 73, Mardin 37, Muğla 152, Muş 4, Niğde 87, Ordu 86, Rize 12, Samsun 525, Seyhan 390, Siirt 13, Sinop 104, Sivas 255, Tekirdağ 275, Tokat 166, Trabzon 180, Tunceli 5, Urfa 75, Van 19, Yozgat 34, Zonguldak 680. 1939 yılı başlarında Türkiye’de toplam radyo sayısı 44 bine ulaşmıştır. Kutay, “Radyonun Düğmesini.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Kutay, “Radyonun düğmesini.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Muzaffer Şerif Başoğlu, “Radyo Terbiyesi”, Oluş, 9 Nisan 1939, c. 1, sayı: 15, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bu konuda geniş bilgi için bkz: Nermin Abadan Unat, “Türkiye’nin Üç Büyük Şehrinde Radyo İle İlgili Halkoyu Yoklaması”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, c. 19, sayı: 3-4, Eylül-Aralık 1964, s. 71-101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Nihat Erim, “Radyo Meselesi”, Ulus, 25 Şubat 1953.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-radyo.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Bahri Savcı, “Basın Hürriyeti-Radyo Rejimi”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, c. 14, sayı: 4, Aralık 1959, s. 194.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’ne nazaran yeni bir devlet biçimi olmakla beraber yoktan var edilmedi; Osmanlı Devleti’nin sosyal ve iktisadi mirası ya da kalıntıları üzerine kuruldu. Bu sebeple devralınan mirasın özelliklerini ortaya koymak, cumhuriyet dönemindeki gelişmeleri anlamak açısından olduğu kadar, bugün karşı karşıya kalınan birçok sorunun halledilmesinde de fayda sağlar niteliktedir. Sosyal ve ekonomik yönden ele […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66c402945.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye, Cumhuriyeti’nin, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Turkiye-Cumhuriyeti.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html">Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Haluk SELVİ</strong></span></a>
</p><p>Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’ne nazaran yeni bir devlet biçimi olmakla beraber yoktan var edilmedi; Osmanlı Devleti’nin sosyal ve iktisadi mirası ya da kalıntıları üzerine kuruldu. Bu sebeple devralınan mirasın özelliklerini ortaya koymak, cumhuriyet dönemindeki gelişmeleri anlamak açısından olduğu kadar, bugün karşı karşıya kalınan birçok sorunun halledilmesinde de fayda sağlar niteliktedir.</p>
<p>Sosyal ve ekonomik yönden ele alınacak konular, ülkenin kuruluş dönemindeki bilgi birikimini, kültür düzeyini ve siyasi yapısını ortaya koyacaktır. Her şeyden önce XX. yüzyılın başında Osmanlı Devleti dağılma sürecine girmiş, Türkiye Cumhuriyeti bu devletin sadece bir bölümünde, Anadolu Yarımadası ile Doğu Trakya’da kurulan bir devlet olmuştur. Bu devlet, Osmanlı Devleti içerisindeki ayrılıkçı hareketler ve parçalanmalar sonunda Türk millî bağımsızlık hareketi ile ortaya çıkmıştır. Bu hareketin doğuş sebeplerinden birisini de, XX. yüzyılın başlarında kesin şekilleri ortaya çıkan, dünyada yeni bir statükonun kurulması süreci oluşturmaktadır. Bu statüko icabı, İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde kazanç elde etmeye ve başarabilirlerse topraklarını işgal etmeyi planlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin müttefiki olarak hareket eden Almanya bile bu ittifaktan kazanç elde edebilmek için Osmanlı topraklarına yerleşmeyi hedeflemiştir. Osmanlı Devleti’nin mevcut durumu Balkanlardan itibaren değişmeye başlamış, toprakları daralmış, böylece ülkenin iktisadi açıdan en değerli ve en gelişmiş bölgeleri kaybedilmiştir. Bu süreçte Trablusgarp ve Ortadoğu topraklarının da kaybedilmesi Osmanlı Devleti’nin tamamıyla çöküşünü hazırlamıştır.</p>
<p>XIX. yüzyılda, dünyanın merkezi sayılan Avrupa’da, uluslar arası ilişkiler dengesinde değişiklikler olurken Osmanlı Devleti de kendi durumunu düzeltebilmek ve Avrupa’daki değişim sürecine ayak uydurabilmek için çeşitli reform çalışmalarında bulunmuştur. Türk reformcuları yasama işlemleri ile Türkiye’ye bir Avrupalı devlet şekli ve yapısı vermeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar, 1876 Kanun-ı Esasisi ile en yüksek noktaya ulaşmış ve meşruti bir düzen kurulmuştur.</p>
<p>Yeni Türk devletinin doğuşu reform hareketleri ile başlamıştır. Avrupa’yı yakından tanımak isteyen aydınlar bir taraftan, Avrupa’dan uzmanlar getirmek suretiyle devletin çöküşünü durdurmak isteyen saray diğer taraftan bu yeni oluşumda önemli pay sahibi olmuşlardır. Hem yabancı uzmanlar, hem de Genç Türkler bu yenileşme hareketinde Avrupalılaşmak ve Avrupa’daki düşünce akımlarından Osmanlı kamuoyunu haberdar etmek konusunda önemli çalışmalar yapmışlardır. İlk reformlar, daha iyi ordular eğitmek ve donatmak için çalışan padişahların eseriydi. Hürriyetçi, vatanperver ve hatta inkılapçı fikirler, Avrupa’yı tanımaya giden Türk sivil ve askerî öğrencilerine diplomat ve askerî ataşelerine bulaştı. Bu düşünceler Türkiye’de sırasıyla 1876 ve 1908 meşruti hareketlerine yol açtı.</p>
<p>Yaklaşık 10 yıl süren İttihat ve Terakki Fırkası idaresinde gelişen II. Meşrutiyet dönemi, ülkenin idari, sosyal ve ekonomik problemlerine modern bir yaklaşımla çözümler arama süreci olarak devam etti. Bu dönemde üzerinde en çok durulan konuların başında, meşruti idarenin gerekleri olan hürriyet ve eşitlik düşüncesi geliyordu. Bu düşüncenin gelişmesi çeşitli fikir çalışmalarını da yanında getiriyordu. <em>Hâkimiyet-i Milliye</em> kavramı, bağımsız bir ekonomi ve bağımsız bir ülke yönetimi inşa edebilmek, İttihat ve Terakki yöneticilerinin özlemleri idi. Ancak Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve en önemlisi dünyaya yeni bir şekil verecek olan I. Dünya Savaşı, İttihatçı yöneticilerin özledikleri ülke inşası düşüncesini sonuçsuz bıraktı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen bu dönemdeki gelişmeler ve düşünce akımları yeni bir yaklaşımı ortaya çıkarıyordu: Millî bir ekonomi ve millî bir devlet. Savaşların meydana getirdiği hayal kırıklıkları, Osmanlı Devleti yöneticilerinde ve düşünürlerinde “milliyetçilik” fikrini ön plana çıkarmıştı. Türk Milleti tarihinin en kötü dönemlerinden birsini yaşıyordu. Çöküş artık kendisini açıkça gösteriyordu. Ancak yöneticiler, devam eden bu çöküş sürecini açık bir şekilde görebilecek durumda değillerdi.</p>
<p>II. Meşrutiyet dönemi ile birlikte pekişen meşruti idare anlayışı, meydana gelen savaşlar ve siyasi çekişmelerden dolayı gelişme gösterememiş, Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci I. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Bu savaşla birlikte devletin çöküşü tamamlanmış, Avrupalı devletlerin uygulamaya koydukları Orta Doğu ve Balkanlar planı başarıya ulaşmıştır. Ancak Anadolu için aynı şeyleri ifade etmek mümkün değildir. I. Dünya Savaşı sırasında büyük devletler arasında imzalanan gizli anlaşmalara konu olan ve paylaşılan Anadolu, Türk milletinin kendini koruma ve kurtarma düşüncesinden doğan yeni bir hareketin ve yeni Türk devletinin merkezi olmuştur.</p>
<p>Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti’nin büyük savaş sonrası teslim olma belgesi idi. Bu metinde geçen maddelerin uygulanması, ülkeyi açıkça esir durumuna getirecekti. Savaşın son aylarında bu durumu gören İttihat ve Terakki yöneticileri, savaş sırasında İtilaf Devletleri arasında yapılan Osmanlı Devleti’nin paylaşılması ile ilgili gizli anlaşmalardan haberdar olduklarından, bu duruma karşı bazı tedbirler düşünmeye başlamışlardı. Bu tedbirlerden birisi de teslim olmayarak Anadolu’da yeni bir mücadele ortamı oluşturmaktı. Bu düşünceler uygulamaya konulmadan İngiliz ve Fransız işgalleri Anadolu’yu içerisine alacak şekilde başladı. İşgalcilerin dayandığı en önemli hareket noktalarının başında, ülkenin geçen on yıllık siyasi tarihi içerisinde aşağılandığını ifade ettikleri gayrimüslim unsurları, Rumları ve Ermenileri desteklemek geliyordu. Anadolu’yu bu unsurlar üzerine dayanan yeni bir şekle sokmak onların asıl gayelerinden görünüyordu.</p>
<p>Ülkede bu şartlar altında bir direniş örgütlemek isteyen İttihatçı liderler, merkez yürütme kurulunun aldığı kararla ülkeyi gizlice terk etmek zorunda kaldılar. İngiliz ve Fransız ordusu bunlardan ve Türk milletinden hesap sormak için geliyordu. Bu hesaplaşma Mondros ile birlikte başlamıştı. Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girerken 1.700.000 km<sup>2</sup>. olan coğrafyasından 1.000.000 km<sup>2</sup>.sini kaybetmiş, 22 milyon nüfusu 10 milyona inmişti. 1911’den 1918 yılına kadar savaşan Türk Milleti, düşmanlarına bezgin, yorgun ve ümitsiz görünüyordu. İngiltere eski başbakanı Gladstone yıllar önce dünyaya ilan etmişti ki, “İslam ve Türkler dünyanın yüz karasıdırlar. Onların kötülüğünü ortadan kaldırmanın tek yolu vardır, o da bunların varlıklarını ortadan kaldırmaktır.” Aynı şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’un <em>self determinasyon</em> prensibinden bahsederken bile, “yüzyıllardan beri herkesi uğraştıran, başına bela açan bir entrika ve fesat kaynağı olan Türkler” diyerek Türkleri önce Avrupa’dan tamamen çıkarıp atmak, sonra Anadolu’da küçücük ve şüphesiz göstermelik bir Türk devleti kurdurmak fikrinde idi.</p>
<p>Avrupalılar bu düşüncelerini uygulamaya gelirken, İstanbul’da 4 Temmuz 1917 tarihinde tahta geçmiş olan Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bıraktığı siyasi boşluğu doldurarak yönetimi ele geçirmek ve Osmanlı Saltanatını devam ettirmek istiyordu. Geçen on yıl boyuca İttihatçılar tarafından ezilmiş olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarları da bu siyasi boşluğu kendi lehlerine değerlendirerek işgalcilerle birlikte İttihatçılardan intikam almak düşüncesi ile harekete geçiyorlardı. Bu partinin desteği ile kurulan hükûmetler de, mütareke hükümlerinin uygulanmasına karşı kayıtsız ve galip devletlerin Osmanlı Devleti hakkında verecekleri kararlara razı görünüyorlardı. Bunlar silahlı bir mücadelenin açıkça devleti yıkacağını söylüyorlar, İngilizlerle birlikte çalışmaktan başka bir yol olmadığını ifade ediyorlardı. Bu duygu onların Sevr Antlaşması’nı kabul etmelerine sebep olacaktı. Sevr Antlaşması ile Doğu Anadolu’da büyük bir Ermenistan ve Kürdistan kuruluyor, Batı Anadolu Yunanlıların işgaline bırakılıyor ve Sultanın idaresindeki küçük Osmanlı Devleti her yönüyle sömürge bir devlet haline getiriliyordu.</p>
<p>1919 yılından itibaren galip devletler, mütareke hükümlerini hiçe sayarak birer vesile ile Anadolu’yu işgale başladılar. Bu devletlerin donanmaları ve askerleri İstanbul, Adana, Antep, Urfa, Maraş, Antalya, Konya, Samsun ve Merzifon’da yerleştiler. Bütün bu şehirlerde İtilaf Devletleri askerleri ve subayları hızlı bir çalışma içerisine girdiler. Nihayet 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir, Yunan ordusu tarafından resmen işgal edildi. Bundan başka ülkenin her yerinde Hristiyan unsurlar gizli ve açık, özel emel ve maksatlarının temini için devletin bir an önce çökmesine çalışıyorlardı. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Cemiyeti, vilayetler içerisinde çeteler kurup idare ediyor, mitingler ve propagandalar yapıyordu. Yunan Kızılhaçı bu cemiyetin işlerini kolaylaştırmak için elinden geleni yapıyordu. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira heyeti ile aynı düşünce doğrultusunda çalışıyordu. Ermenilerin hazırlıkları da Rumların hazırlıkları gibi ilerliyordu. Bütün Karadeniz bölgesinde kurulmuş olan Pontus Cemiyeti, İstanbul’daki merkeze bağlı olarak kolaylıkla çalışıyordu.</p>
<p>İşgaller ve azınlıkların çalışmaları karşısında İstanbul’daki yöneticilerin kayıtsız kaldığını gören Türk Milleti bu panik anını üzerinden atarak ilk tepkilerini protestolar ve mitinglerle gösterdi. Bunun yanında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de bölgesel kurtuluş çareleri aramaya başladılar. Ordunun terhis edilmesi birçok bölgede savunma tertibatını ortadan kaldırmıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri bir taraftan bulundukları bölge halkını millî müdafaa konusunda bir araya getirmeye çalışırken, diğer taraftan silahlı örgütler oluşturma yoluna gidiyordu.</p>
<p>1919 yılı Mayıs ayına kadar İstanbul’dan bu durumu izleyen, I. Dünya Savaşı boyunca çeşitli cephelerde başarılar kazanmış olan Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ile görüşmeler yaparak bu durumdan kurtulmanın ancak silahlı mücadele ile mümkün olabileceği sonucuna vardı. Mustafa Kemal Paşa’nın daha sonra iç ve dış cephe hakkında söyledikleri bu andaki duruma uyuyordu:</p>
<p>“Asıl olan dâhili cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe, yıkılabilir, değişebilir, mağlup olabilir. Fakat bu hal hiçbir vakit memleketi mahvetmez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren dâhili cephenin sükûtudur. Memleketimizde bulunan düşmanları silah kuvvetiyle çıkarmadıkça, çıkarabilecek kuvvet ve kudret-i milliyemizi fiilen ispat etmedikçe, diplomasi sahasında ümide kapılmak doğru değildir.”<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bu prensiplere uyan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun dört bir yanında ayağa kalkmış olan Türk Milletini bir araya getirerek işe başladı. Zira bu birlik sağlanmadan ülkenin düşman işgalinden kurtarılması mümkün değildi. Onun Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongrelerinde üzerinde durduğu en önemli konu birlik ve beraberlik düşüncesi idi. Farklı vilayetlerde bulunan sivil ve askerî idarecilere de ilk tavsiyesi, Türk Milleti’nde işgallerle başlayan heyecanın ve ruhun devam ettirilmesi yönünde idi.</p>
<p>Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihi ile başlamıştır. Kendisinin de ifade ettiği gibi, modern bir devlet kurma düşüncesi onun zihnide Samsun’a çıktığında vardı. O, bu düşüncesini adım adım uyguladı ve bu düşüncesini “millî bir sır” olarak kendisinde sakladı. Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması iki aşama halinde gerçekleşmiş oluyordu. Birincisi, işgal edilmiş olan toprakların kurtarılması ve bağımsızlığı sağlayacak bir anlaşmanın imzalanması, ikincisi eski devlet yapısını ortadan kaldırarak yeni ve çağdaş bir devlet kurmaktı. Bu iki aşama, kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Bu düşüncenin mimarı ve uygulayıcısı olan Mustafa Kemal Paşa, tek adam olarak kurtuluş sürecinden itibaren dönüşümü başlatmış ve daha savaşlar devam ederken yaptığı çalışmalarla yeni devletin temellerini atmıştır.</p>
<p>Çağdaş bir devlet kurma fikri Mustafa Kemal’de gençlik yıllarından itibaren gelişmiştir. Mustafa Kemal tarihsel bir dönemeçte dünyaya gelmişti. O dönemi iki büyük olay belirliyordu. Birisi, Fransız İhtilali, diğeri Osmanlı Devleti’nin parçalanıp çöküşünün hızlanması. Mustafa Kemal, öğrencilik yıllarında Fransız İhtilali hakkında ilk bilgileri edinmiş, sonra ilgi alanının genişliği, okuma zevki ve öğrendiği yabancı dil sayesinde dünyada olup bitenleri, dönemin başlıca düşünce akımlarını ana çizgileriyle izleme imkânına kavuşmuştu. Ayrıca genç bir subay olarak farklı bölgelerde ve şartlarda aldığı görevler nedeniyle koskoca bir imparatorluğun nasıl çöktüğünü gözleriyle görmüştü. Bu tarihî dönemeç, Mustafa Kemal’i çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin yerine yeni bir Türkiye’nin kurulmasını düşünmeye sürüklemiş ve onun düşüncesinin mayasını oluşturmuştur. Bu düşünceyi eyleme geçiren gelişmeler bu sırada Avrupa’da kendisini gösteriyor ve Mustafa Kemal’e cesaret veriyordu. I. Dünya Savaşı ile birlikte Rus Çarlığı, Alman İmparatorluğu, Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu yıkılmış, yeni cumhuriyetler kurulmuştu. Değişen Avrupa idare sisteminde Osmanlı Devleti’nin geleceği üzerinde en çok durulan konulardandı. Tabii olarak Türk aydınları da bu konu üzerinde duruyorlar, çeşitli çözüm yolları arıyorlardı. Ancak bunların tamamı çözümü Osmanlı Saltanatı etrafında arıyorlardı. Bunun dışında yeni bir devlet yapısı oluşturmayı açıkça kimse dile getiremiyordu.</p>
<p>Geçen elli yılını büyük devletlerin ekonomik ve siyasi baskısı altında yaşayan Osmanlı Devleti aydınları için tam bağımsızlık düsturu halledilmesi gereken önemli bir problemdi. Tam bağımsızlık düşüncesi, mütareke döneminde azınlıkların ve galiplerin baskılarından dolayı daha çok öne çıktı. Tam bağımsızlık siyasal, mali, ekonomik, hukuki, askerî, kültürel her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demekti. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumluk, milletin ve ülkenin gerçek anlamıyla bağımsızlıktan mahrumluğu demekti.</p>
<p>Daha Millî Mücadele’nin ilk günlerinde, Amasya Tamimi, “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyerek millet iradesini mücadelenin dayanağı ve hareket noktası olarak kabul ediyordu. Erzurum ve Sivas kongreleri “millî iradeyi hâkim kılmak” kararını almıştı. Böylece ümmet yerini “millet”, padişahın tartışılmaz kudretinin yerini “millî hâkimiyet” almaya başlamıştı. Yeni kurulacak devlet anlayışında bu şekilde oluşan halkçılık düşüncesinin üç temel unsuru vardı: Halk yönetimi, eşitlik ve sınıf mücadelesinin kabul edilmeyişi.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa, Türk Milletine olan güvenini ve kuracağı yeni devlette millî hâkimiyet anlayışının önemli bir unsur olacağını, Halk Fırkası’nın kurulması ve çalışmaları sebebiyle değindiği Nutuk’ta şöyle diyordu:</p>
<p>“Milletin maddi ve manevi âlemdeki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda söz ve teori ile iş ve icraata önem vermeyi tercih ettik. Bununla birlikte hâkimiyet milletindir. Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir makam millî mukadderata hâkim olamaz. Bütün kanunların düzenlenmesinde her türlü teşkilatta yönetimin bütün ayrıntılarında, umumi eğitimde, ekonomi konularında millî hâkimiyet esasları çerçevesinde hareket edilecektir.”<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Toplumu ve kendisini eyleme geçiren şartları ustalıkla hesaplayan, toplumun dinamiklerini başarı ile yönlendirebilen lider, ortak bilincin özlemlerini sosyal ve siyasal alanlarda şekillendirebilmiştir. O, geçmişle gelecek arasında, değiştirilmesi gerekenle değişik düzen arasındaki geçişi barış ile temsil edebilmiştir. Çok hızlı bir değişim gösteren olaylar ve akımlar karşısında, her sözü ve tutumu ile her zaman inkılapçı ve gerçekçi kalmasını bilmiştir. O, Türk Tarihi içerisinde yapıcı bir devlet adamı olarak yer almıştır.</p>
<p>Gerçekleştirilen inkılaplar kimseye ait olmayarak özgün bir yapı arz ederler. Mustafa Kemal Paşa, kendisinden iki yüz yıl önce başlamış olan teşebbüsleri, dağınık olan fikirleri ve enerjileri gözden geçirmiş, değişimin tam anlamıyla başarılmasını temin edecek yeni bir sistemi ortaya çıkarmıştır. Mustafa Kemal Paşa, açılan bir devirle kapanan bir devir arasında çok önemli bir tarihî görevi başarıyla yerine getirmiş, safha safha izlediği bir kurtuluş programını, ana çizgilerinde en ufak bir ödün vermeden, azimle yürütmüş ve uygulamıştır. Yeni oluşturulacak sistemin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı kalkınmak, böylece çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaktır. Bunlar yapılırken millî birlik sağlanacak, devlet otoritesi kurulacak, halk arasında eşitlik gözetilecektir.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Türk İnkılabı’nın ulaşmak istediği hedef neydi? İnkılapçı bir yöntemin uygulanması gerekli miydi? Osmanlı Devleti’nin artık yaşayamayacağı ortada dururken ve bir devlet organizmasının canlılığından yoksunken parçaları bir araya mı getirmek, yoksa yeni ve bağımsız bir devlet mi kurmak lazımdı? Bu soruların cevabı, girişilecek savaşın amacını ve gelişimini tespit etmiştir. Bu düşüncelerle meydana getirilen Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu bölgeye her şeyden önce çok sıkıntılı konuları kapsayan sağlam bir barış getirdi. Dünya yüzünde belki de tek olarak, tek partiden çok partili demokratik bir rejime geçişin örneğini verdi. Siyasi kurumlarını batılı bir anlamda kurdu ve ayarlamaya çalıştı. Bunlar yapılırken Türk Milletinin şiarına en uygun idare şeklinin cumhuriyet olduğu<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> ve yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğu sık sık vurgulandı.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın en çok kullandığı sözcük “medeniyet” olmuştur. Medeniyet, medenileşmek onun hareket noktasıdır. 1924’te şu sözleriyle medeniyet gerçeğini ortaya koymaktadır: “Medeniyet, cumhuriyeti yükseltecektir. Türk İnkılabı medeniyet dünyasında layık olduğumuz mevkii temin edecektir.” Ona göre, acılarımızın baş nedeni dünya gidişine yabancı kalışımızdır. Bu sebeple milleti en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmak gerekiyordu. Türk İnkılabı’nın medeniyetçiliği, yapı değişikliğidir. Meşrutiyetten kalma bütün bocalamaları, kararsızlıkları bir tarafa itip, yeni ufuklara yönelmektir. Cumhuriyet de bu yönelişten doğmuştur. Millî devletin siyasal ve sosyal gerçeklerini kapsadığı için, köklerini Türk İnkılabı’nın en derinlerinden aldığı için önemli ve anlamlı bir aşamadır. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Devletçilik, Laiklik, Halkçılık ve İnkılapçılık ilkelerinin ışığında yapılan inkılaplar, Türk Milletinin tamamen yeni bir yapıya ulaşmasını sağlamıştır.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mantığını üç önemli belgede görmek mümkündür: Bunlardan ilki, metnini Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının hazırladığı Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda 28 Ocak 1920 Çarşamba günü kabul edilip 17 Şubat 1920’de gazete ve ajanslar yoluyla bütün dünyaya ilan edilen Misakımillî’dir. Bu metin, Türk Millî Mücadelesi’nin ana programını ve Türkiye’nin millî ve etnik hudutlarını belirtmektedir. Misakımillî’nin altı maddesi şunlardır:</p>
<ol>
<li>Arapça konuşan ancak, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’ne göre; düşman işgali altında kalan bölge halkının durumu, bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin İslam ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından, ana yurttan hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür (Bu maddeye göre; Irak kuzeyindeki Musul-Süleymaniye-Erbil ve Kerkük bölgeleri Türkleriyle Suriye kuzeyindeki Rakka-Halep-Antalya ve İskenderun-Hatay kesimlerindeki Türklerin Anayurttan koparılamayacağını belirtiyor, Kıbrıs Adası, Devletler Hukuku bakımından Türkiye’ye ait olduğundan, 1914 sonunda İngiltere’nin tek taraflı ilhakı, hükümsüz sayılıyordu).</li>
<li>Halkın, ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918’de) verdikleri oylarıyla ana yurda katılma kararını belirten Elviye-i Selase (Üç Sancak: Kars; Oltu, Olur ve Şenkaya dâhil Ardahan; Artvin ve Avara ile Çürüksu dâhil Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.</li>
<li>Batı Trakya’nın geleceği de oralarda oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir.</li>
<li>İslam Halifeliği’nin, Osmanlı Saltanatı’nın ve Hükûmeti’nin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizi’nin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazlarının dünya ticaretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de, ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar geçerli sayılır.</li>
<li>Azınlıkların hakları, İtilâf Devletleriyle hasımları ve birtakım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki Müslümanların da bu haklardan istifadeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır.</li>
<li>Millî ve iktisadi gelişmemize imkân vermek ve daha çağdaş, muntazam idare ile işleri yürütmek için, her devlet gibi, bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız, hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeple, siyasi, adli, mali ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da, bu esaslara aykırı olmayacaktır.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></li>
</ol>
<p>Millî sınırlar içerisinde bağımsız bir Türkiye için bütün konuları kapsayan bu metin, Millî Mücadele’nin vazgeçilmez programı olmuştur. Bu metnin uygulamaya konulması için üç yıl hem cephelerde, hem de siyasi olarak uluslar arası alanda mücadele etmek gerekmiştir.</p>
<p>İkinci metin, eğitim konularını içerisine alan Misak-ı Maarif’tir. Modern ve çağdaş bir devlet olmanın en önemli gereklerinden birisi, hiç şüphesiz ki eğitim alanında önemli adımlar atarak, çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır. Yapılan inkılaplar, ilerlemenin önüne dikilen engelleri kaldırma çabasından başka bir şey değildi. Yeni nesilleri ve geniş halk kitlelerini çağın gereklerine göre eğitmek, bu inkılabın başarısı için şarttı. Her türlü yenileşme hareketinin, eğitim alanındaki başarıya bağlı olduğuna ve kalkınmanın akıl ve bilimin önderliğinde gerçekleşeceğine inanan Mustafa Kemal Paşa’nın millî eğitime büyük bir önem vermesi kaçınılmaz bir gelişmeydi.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günlerinde Sakarya Savaşı öncesinde 15 Temmuz 1921’de Ankara’da bir eğitim kongresi toplamıştı. Burada yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin millî eğitimini kurmasını” istemiş ve o ana kadar izlenen eğitim yöntemlerinin, milletin geri kalmasındaki rolünü dile getirerek, hurafelerden uzak, Türk milletinin millî karakterine uygun bir eğitim sistemine geçilmesinin zorunluluğunu ifade etmiştir.</p>
<p>180’e yakın delegenin katıldığı bu kongrenin açılış konuşmasında Mustafa Kemal şöyle diyordu:</p>
<p>“Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin, tarih-i tedenniyatımızda en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Millî bir terbiye programından bahsederken eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, şarktan ve garbtan gelen ecnebi tesirlerden uzak ve seciye-i milliyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Deha-yı milliyemizin inkişafı ancak böyle bir kültür ile kabildir. Yaratacağımız kültür, herâis-i milliye zemini ile o zemin ise milletin seciyesi ile mütenasip olmalıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, birliğimize taarruz eden her kuvvete karşı müdafaa kabiliyetiyle mücehhez bir nesil yetiştirmeye muhtaç olduğumuzu unutmayalım. Yeni neslin ruhuna bu kabiliyeti terk etmek lâzımdır. Müstakil ve mevcut kalmak isteyen milletlerin felsefesi, en bariz şekilde bu evsafı kemal-i şiddetle talep etmektedir. Millî gaye hakkındaki umumî nokta-i nazarımı söylerken, yeni neslin techiz edileceği evsaf arasında kuvvetli bir aşk-ı fazilet ve kuvvetli bir fikr-i intizam ve inzibattan da bahsetmek lâzımdır… Eskiden çizilmiş alelâde yollar üzerinde yürümek değil, belki yukarıdan beri evsaf ve şeraitini arz ettiğim millî hars yolunda rehber olmak gibi mukaddes bir vazife bekliyoruz.”</p>
<p>O, öğretmenleri “gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri” olarak tanımlamıştır. Büyük Zafer’den hemen sonra Bursa’da kendisini ziyarete gelen öğretmenlere, “Bugün eriştiğimiz nokta gerçek kurtuluş değildir” demiş ve “milletimizin siyasal, sosyal ve kültürel hayatında, milletimizin fikrî eğitiminde önderimiz bilim ve fen olacaktır” demiştir. Bu sahadaki faaliyetler içerisinde, Lozan Konferansı’nın son günlerinde Ankara’da toplanarak, memleketin tüm eğitim sorunlarının tartışıldığı “Birinci Heyet-i İlmiye”yi de saymak yerinde olacaktır. Bu gelişmelerden de anlaşılmaktadır ki, gerek Kurtuluş Savaşı sırasında ve gerek zaferin elde edilmesinden sonra, Türkiye’nin millî eğitim problemi, her zaman için öncelikli konular arasında yer almıştır.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanının öncesi ve özellikle sonrasında bu konuda daha somut adımlar atılmıştır. Cumhuriyetin ilanından önce, dönemin Maarif Vekili İsmail Safa (Özler) imzasıyla bir millî eğitim genelgesi yayınlandı. Bu genelge Misâk-ı Maarif olarak da bilinmektedir.</p>
<p>8 Mart 1923 tarihinde yayınlanan genelge, 1925 y ılında yayınlanmaya başlayacak olan Maarif Vekâleti Mecmuası’nın ilk sayısında tam metin olarak da yayınlanmıştır. Maarif Misâkı’nın en önemli hükümleri şu şekilde özetlenebilir: Cahilliği ortadan kaldırarak, ulusal ve çağdaş eğitimi yurdun en uzak köşelerine kadar götürmek, yeni kuşakları geleceğin ihtiyaçlarına göre yetiştirmek, gençleri fikren çok kuvvetli, bilim ve ahlak açısından sarsılmaz bir karakter ile donatmak, ülkeyi ekonomik yönden kölelik altında bırakmayacak dimağları hazırlamak, bunun için, gençliği, çalışmak fikri ve üretim araçlarıyla donatmak, milliyetçi, halkçı, inkılapçı ve laik cumhuriyet vatandaşları yetiştirmek, birer hayat okulu olan orta dereceli okullardan çıkanların hayata güvenle bakabilmelerini sağlamak, her yerde kuvvetli ve azimli olmak ve kuvvetli, sorumluluk sahibi, kendisine güvenen ve haklarını korumayı bilen yurttaşlar yetiştirmek.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti için eğitim politikalarının çağdaş seviyeye ulaştırılması en önemli konu idi. Yeni kurulan cumhuriyetin mantığını genç kuşaklara kavratabilmek ancak eğitim sisteminin aynı görüşler doğrultusunda oluşturulması ile mümkündü. Eğitim, genç cumhuriyetin yaşatılabilmesi için de gerekli unsurlardandı.</p>
<p>Yeni kurulan devletin karakterini gösteren üçüncü belge, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde 1135 delege tarafından kabul edilen ve 12 maddeden oluşan Misak-ı İktisadi kararlarıdır.</p>
<p>Bütün Türkiye’nin ziraat, sanayi, ticaret ve işçi zümrelerinden seçilmiş 1135 delegenin iştirakiyle İzmir’de toplanan ilk Türkiye İktisat Kongresi’nin müttefikan kabul ettiği Misak-ı İktisadi esasları, her çeşit toplumsal, iktisadi, siyasi ve hukuki oluşumun temelinin beşeri irade olmasını zorunlu kılmıştır.</p>
<p>Atatürk, Türk milletinin gerçek ve kesin kurtuluşa mazhar olabilmesi için iki umdeye istinadın şart olduğunu ifade etmiştir. Bunlardan ilki olan Misakımillî, milletin tam istiklalini temin eden ve bunun için iktsadıyatında inkişafına mani olan bütün sebepleri bir daha avdet etmemek üzere lağveden bir düsturdur. İkincisi olan, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ise, bu yeni devletin hayatında bila kayd ü şart hâkimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden kanundur. O, tam bağımsızlık temeline dayalı olarak, “Millî egemenlik” ile “iktisadi egemenlik” arasında mutlak bir bağlantı kurmakta ve “Hâkimiyeti-i Milliye, Hâkimiyet-i iktisadiye ile tersin edilmelidir” demektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, kongreyi açış konuşmasında, “Dâhil olduğumuz halk devrinin, millî devrin millî tarihini de yazabilmek için kalemler, sapanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Öyle bir iktisat devri ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin… iktisadiyat demek her şey demektir. Yaşamak için, mesut olmak için ne lazımsa bunların tamamı demektir, ziraat demektir, ticaret demektir, iş demektir, her şey demektir, yeni hükûmetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü her şey bunun içinde saklıdır.” diyerek, “iktisat devri” terimini sadece toplumun ekonomik düzenini ifade etmek için değil, aynı zamanda toplumun siyasi, hukuki, vs. temel düzenlerini ifade etmek için kullanmıştır.</p>
<p>İzmir İktisat Kongresi’nde, milleti temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından seçilmiş olan temsilcileri, “Misak-ı İktisadi Esasları” adı altında, Kurtuluş Savaşı sonunda siyasi kimlik kazanan ve hasımları karşısında barış masasına oturan bir toplumun, “beşeri irade” esas olmak üzere oluşacak ekonomik, toplumsal, siyasi ve hukuki temel düzenlerini tespite çalışmışlardır.</p>
<p>İzmir İktisat Kongresi’ni açış konuşmasında, Atatürk, bilinçli bir biçimde “halk devri”, “millî devir”, “millî tarih”, “iktisat devri”, “millî iktisat” vs. kavramlarına yer vermiş, Kurtuluş Savaşı içinde doğan ve biçimlenmekte olan devletin ekonomik düzeninin “millî iktisat düzeni” olacağına işaret etmiştir. Mahmut Esat Bozkurt, “Ben hâkimiyet-i milliyeyi, hâkimiyet-i iktisadiye olarak anlarım. Böyle olmazsa hâkimiyet-i milliye bir serab olur” demektedir. İzmir İktisat Kongresi tutanaklarında, inatla “millî üretimi temin”, “madenleri kendi millî istihsali için işletmek”, “çocukları iktisadi misaka göre yetiştirmek”, “dâhili ve millî sanayi’in inkişafı”, “kabotajda istiklal hakkımızın tamamen ortaya konulması”, “aşarın kaldırılması” ve “Türkiye’de yaşayan bütün efrada şamil olmak üzere bir vergi konulması”, “tütün reji tekelinin kaldırılması” kavramlarına yer verildiği görülmektedir. O halde, bu demektir ki, Lozan Barış Konferansı’nın toplanma zamanına rastlayan İzmir İktisat Kongresi’nde, devletin ekonomik temel düzeninin, mutlak surette millî iktisat düzeni olmasına karar verilmiş ve bu bütün dünyaya duyurulmuştur.</p>
<p>12 maddeden oluşan ve dönemin muhalif basını tarafından çok sıradan, basit olarak eleştirilen, ancak geçen 85 yıl içerisinde önemini her geçen gün daha çok artıran Misak-ı İktisadi metni şudur:</p>
<p>Madde 1- Türkiye, millî sınırları dâhilinde, lekesiz bir bağımsızlık ile dünyanın barış ve gelişme unsurlarından biridir.</p>
<p>Madde 2- Türkiye halkı millî hâkimiyetini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiç bir şeye feda edemez ve millî hâkimiyete müstenit olan meclis ve hükûmetine daima zahirdir</p>
<p>Madde 3- Türkiye halkı, tahrip etmez; imar eder. Bütün emeği ekonomik yönden ülkeyi yükseltmek amacına yöneliktir.</p>
<p>Madde 4- Türkiye halkı, tükettiği malı olabildiğince kendi yetiştirir. Çok çalışır, zamanda, parada ve ithalatta savurganlıktan kaçar. Millî üretim için yeri geldiğinde geceli gündüzlü çalışır.</p>
<p>Madde 5- Türkiye halkı, servet olarak bir altın hazinesi üzerinde oturduğunun bilincindedir. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi ulusal üretimi için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.</p>
<p>Madde 6 Hırsızlık, yalancılık, ikiyüzlülük ve tembellik en büyük düşmanımız; köktendincilikten uzak dindarca bir anlayış her yerde ilkemizdir. Her zaman faydalı yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı kutsallığına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşmanca propagandalardan nefret eder ve bunlarla mücadeleyi hep bir görev bilir.</p>
<p>Madde 7- Türkler, bilgelik ve yetenek aşığıdır. Türk, her yerde hayatını kazanabilecek şekilde yetişir; fakat her şeyden önce ülkesinin malıdır. Eğitime verdiği yücelik dolayısıyla Mevlûd-i Şerif Kandil günü, aynı zamanda bir kitap bayramı olarak kutlanır.</p>
<p>Madde 8- Birçok savaşlar ve zorunluluktan dolayı azalan nüfusumuzun artması ile beraber sağlıklarımızın, hayatlarımızın korunması en birinci amacımızdır. Türk; mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir, bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ata mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi beden eğitiminin yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve özeni göstermekle beraber cinslerini düzeltir ve sayılarını çoğaltır.</p>
<p>Madde 9- Türk, dinine, ulusuna, toprağına, hayatına ve varlığına düşman olmayan uluslara hep dosttur; yabancı sermayesine karşı değildir. Ancak kendi yurduna, kendi diline ve yasasına uymayan kurum ve kuruluşlarla ilişkide bulunmaz. Türk, bilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır ve her türlü ilişkide fazla aracı istemez.</p>
<p>Madde 10- Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; tekel istemez.</p>
<p>Madde 11- Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, birbirlerini candan severler. Meslek, zümre itibariyle el ele vererek birlikler, ülkelerini ve birbirlerini tanımak, anlaşmak için seyahatler ve birleşmeler yaparlar</p>
<p>Madde 12- Türk kadını ve kocası çocukları iktisadi misaka göre yetiştirir.<a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Misak-ı İktisadi Esasları, 12. Maddesinde, “Türk kadını ve kocası çocukları iktisadi misaka göre yetiştirir” derken, yaygın ve örgün eğitim dâhil, toplumsal her konuda temel ilkenin millî hâkimiyet esası olduğuna işaret etmiştir. Misak-ı İktisadi Esasları, “Millî hudutlar dâhilinde” bağımsızlığı, barışçılığı ve ilerlemeyi millî değer saymıştır. Türkiye halkının “millî hâkimiyete müstenit olan meclis ve hükûmetine daima yardımcı olması” “ormanlarını evladı gibi sevmesi” vs., Misak- ı İktisadi Esaslarında millî değerler olarak ifadesini bulmuştur. Öte yandan, Misak- ı İktisadi Esaslarında, m. 3, 4, 5, 6, 7, 9, 10 ve 11, Türkiye halkını n, millî hâkimiyet esasına dayalı, evrensel ahlaki değerleri belirlenmiş, böylece daha barış görüşmeleri aşamasında Türkiye halkının, temsilcileri barış görüşmesine katılan halklar kadar uygar olduğuna ve ahlaki değerlere sahip bulunduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>Bu kongrede alınan kararlarla millî bir ekonominin kurulması kararlaştırılmış ve bu kararlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında taviz verilmeden uygulanmıştır.</p>
<p>Bu düşüncelerle kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bugüne kadar, millî bağımsızlığından taviz vermeden, bulunduğu coğrafyada önemini her geçen gün daha çok artıran demokratik bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürme mücadelesi vermektedir. Orta Doğu’nun istikrarsızlıkları ve bu bölgede kurulmuş olan devletlerin yaşadıkları siyasi ve ekonomik tecrübeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin başarısını açıkça göstermektedir. Türkler, devletin “ebed-müddet” yaşaması felsefesini, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşatma azmindedirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Haluk SELVİ</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Kuruluş ve Çöküş Süreçlerinde Türk Devletleri Sempozyumu Bildirileri (5-6 Kasım 2007)</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> <em>Tarih IV</em>, İstanbul, 2004, s. 116- 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>  Yücel Özkaya, “Atatürk ve Halkçılık”, <em>Atatürkçü Düşünce El Kitabı</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1998, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Kemal Atatürk, <em>Nutuk,</em> II, İstanbul, 1996, s. 719.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Suna Kili, <em>Atatürk Devrimi,</em> Ankara, 1981, s. 113-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,</em> III, Ankara. 1997, s. 106-107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri</em>, I, Ankara. 1997, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Misakımmillî ile ilgili değerlendirmeler için bkz. <em>Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Kerkük ve Erbil Meselesi Sempozyumu</em>, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Türk Eğitim Tarihi, Atatürk’ün eğitim politikaları ve Misak-ı Maarif hakkında bkz. Yahya Akyüz, <em>Türk Eğitim Tarihi</em>, İstanbul, 1999; <em>Cumhuriyet Döneminde Eğitim</em>, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1983.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-2.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> İzmir İktisat Kongresi ve sonuçları ile ilgili olarak bkz. A. Afet İnan, <em>İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923)</em>, Ankara, 1989.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Millî Mücadelede Bandırma</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelede-bandirma</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelede-bandirma</guid>
<description><![CDATA[ Millî Mücadelede Bandırma
Mondros Mütarekesi’nin uygulanışından itibaren düzenli ordunun kuruluşuna kadar geçen devreyi, Kuvâ-yı Millîye dönemi olarak nitelendirmek gerekir. Çünkü bu dönemde yapılan mücadele çok zor şartlar altında oluşturulan, millî kuvvetlerle verilmiştir. Kuvâ-yı Millîye adıyla kurulmuş olan bu güçler, düzenli ordu kurulması sürecinde zaman kazanma açısından çok önemli bir görevi başarıyla yerine getirmişlerdir. Millî Mücadele ise, çöken bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66bf5424c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Millî, Mücadelede, Bandırma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Milli-Mucadelede-Bandirma-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadelede-bandirma.html">Millî Mücadelede Bandırma</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI</strong></span></a>
</p><p>Mondros Mütarekesi’nin uygulanışından itibaren düzenli ordunun kuruluşuna kadar geçen devreyi, Kuvâ-yı Millîye dönemi olarak nitelendirmek gerekir. Çünkü bu dönemde yapılan mücadele çok zor şartlar altında oluşturulan, millî kuvvetlerle verilmiştir. Kuvâ-yı Millîye adıyla kurulmuş olan bu güçler, düzenli ordu kurulması sürecinde zaman kazanma açısından çok önemli bir görevi başarıyla yerine getirmişlerdir. Millî Mücadele ise, çöken bir imparatorluğun enkazları üzerinde, İmparatorluğun arta kalan unsurlarından çağdaş anlamda bir “Millî Devlet” kurma gayesine yönelik, yeniden doğuş hareketi olarak nitelendirilebilir. İşte Millî Mücadele’nin önemli bir kısmı gerek stratejik konumu, gerekse sosyal yapısı itibariyle ilginç bir çatışma sahası durumunda bulunan Kuzeybatı Anadolu’nun Balıkesir sınırları içerisinde cereyan etmiştir. Nitekim Millî Mücadele liderlerinin hem iç, hem de dış cephe özelliğini taşıdığını belirttikleri bölge, İstanbul hükümeti, İtilâf devletleri ve onların desteklediği Megali İdea peşinde koşan Yunanlıların yoğun bir şekilde faaliyetlerine ve bunlara karşı koymağa çalışan Millî kuvvetlerin mücadelelerine sahne olmuştur.</p>
<p>Bilindiği üzere Mondros Mütarekesi sonrası ordular terhis edilmiş olduğundan, tümen ve alayların asker sayısı birkaç yüzle ifade ediliyordu. Bunun yanı sıra, mevcut askerî birliklerin durumu da asker kaçakları nedeniyle daha da azalmıştı. Dolayısıyla Yunanlılar Batı Anadolu’yu işgale başladıklarında karşılarında 56. 57. ve 61. Tümenlerin birkaç yüz kişilik zayıf kuvvetlerini bulmuşlardı. Üstelik Padişah, Yunanlılarla savaş durumunda olmadığını ilan etmiş ve hükümet de gerek askerî kuvvetlerin, gerekse halkın işgale karşı direnmemesini bildirmişti. Bütün olumsuz şartlara rağmen Yunanlılar karşılarında çetin bir direnme buldular. Zayıf mevcutlu askerî birliklerin komutanları millî duygularla vatanlarını savunurken hamiyetli Türk vatandaşları ve onların yanı sıra, eskiden eşkiyalık yapan bazı efeler, adamlarıyla birlikte bu direnişlere katıldılar, hatta bazı yörelerde duruma bile hâkim oldular. Halkın, askerin, efelerin oluşturduğu bu direniş hareketinin ortak noktası vatan savunması idi. Böylece oluşan bu direniş hareketi Ayvalık’tan Denizli’ye kadar uzanan geniş bir çizgi üzerinde millî cephenin doğmasına yol açtı. Bu millî cepheyi oluşturan kuvvetlere ve bu harekete dar anlamda ” Kuvâ-yı Milliye” dendi. Sivas Kongresi’nde bu anlam genişledi ve tüm yurdun savunulması anlamına geldi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81151" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81151" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma-5.jpg" alt="" width="800" height="615" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-5-768x590.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Artakis (Erdek) Limanından Asker ve Küçük Asya (Rum) Nüfusun Tahliyesi 1922</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>İşgale Karşı Mukavemet ve Kuvâ-yı Millîye Hareketinin Doğuşu</strong></span></p>
<p>Kuzeybatı Anadolu olarak belirlediğimiz bölge, Millî Mücadele hareketi açısından da stratejik olarak çok önemli bir durumdaydı. Karargâhı Tekirdağ olan 14. Kolorduya bağlı 61. tümen Bandırma ve Balıkesir bölgesinde bulunuyordu. Mütareke gereğince Çanakkale Boğazı mevkiî 9 Kasım 1918’de İngilizlerce işgal edilince, Anadolu yakasındaki 61. tümen Gönen ve Biga bölgesinde toplanmaya başladı. Bu tümen daha sonra karargâhını Bandırma’ya nakletti. 61. tümenin silahlarının önemli bir kısmı ise Lapseki’de depolanmıştı. Albay Kâzım Bey’in gitmekte olduğu 61. tümenin merkezi olan Bandırma, İzmir’den sonra işgal edileceğine kesin gözüyle bakılan yerlerdendi. Ayrıca, İzmir’e çıkartılan Yunanlıların Anadolu içlerine ilerleyebilecekleri bir yol da bu bölgeden geçmekteydi. Nitekim İzmir’in işgalinden sonra Balıkesir, işgal kuvvetlerine karşı oluşturulan direniş hareketlerinin önemli bir üssü haline gelecektir. Millî Mücadele liderlerinin belirttiği gibi dış cephe özelliği taşıyacak olan Balıkesir üs olmak için hem nüfus, hem de askerî açıdan oldukça uygun bir durumda idi. Ayrıca İngilizler, Boğazlar çevresinde tampon bölge oluşturmak düşüncesindeydiler ki bu tampon bölgeleri oluşturabilirlerse ilerde onları buralardan söküp atmak çok zorlaşabilirdi.</p>
<p>Bunun yanında Millî Mücadele hareketi için bölgeden yararlanma olanağı da yok olabilirdi. Bu bakımdan bölgenin batısında Balıkesir’in yanısıra Biga da Kuvâ-yı Milliyece üs haline getirilmeye çalışılmıştır. Diğer taraftan İstanbul, İzmit ve Balıkesir yöresinde silah, cephane, araç ve gereç depoları ile askerî amaçlı fabrikalar bulunmaktaydı. Eğitim görmüş insanların önemli bir kısmı da İstanbul’daydı. Bunlar Millî Mücadele için gerekli kaynaklardı. İstanbul ile her türlü irtibat en kolay bu bölge üzerinden sağlanabilmekteydi. Nitekim İstanbul’la bağlantılı tek demir yolu ile önemli sayılabilecek kara yolu bağlantısı ve haberleşme de bölge üzerinden sağlanabilmekteydi. Yine Karamürsel ve Bandırma üzerinden İstanbul ile deniz yoluyla da bağlantı kurulabilmekteydi. İşte bu sebeple bu bölgeye sahip olunursa çok önemli bir stratejik bölge de elde edilmiş olacaktı. Bütün bunların yanısıra bölge ekonomik açıdan da çok önemli idi. Bu olanaklardan yaralanabilme doğaldır ki Millî Mücadele hareketinin en çok ihtiyaç duyduğu şeydi. Bu bakımlardan bölge, tarafların kıyasıya mücadele ettiği alanlardan biri olacaktır</p>
<p>Bu arada hükümet kanadında önemli ve olumlu gelişmeler yaşanıyordu. İngilizlerin bilgisi dışındaki işgale karşı mukavemetten yana gözüken Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey, Balıkesir mutasarrıfı Hilmi Bey’e <strong>“…Merkezden açık bir emir ve İngilizlerden konferansın mukadderatına dair kesin tebliğ olmadıkça asla Yunanlılar tarafından asker çıkarılmasına ve işgale müsaade edilmemesi ve gerekirse her türlü kuvvetle karşı konulması lâzımdır”</strong> telgrafını gönderiyordu. Bunların yanı sıra Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, ilk iş olarak Batı Anadolu’daki buhranlı duruma düzen vermek ve tedbir almak, dağılan 17. kolordunun 56. fırkasını yeniden derleyip toparlamak göreviyle Albay Bekir Sami Bey’i (Kunduk) Batı Anadolu’ya gönderdi. Bu sırada Yunan işgali de gittikçe genişlemekteydi. Nitekim ilerleyen Yunanlılar Menemen’i işgal ederek silah ve cephaneyi ele geçirdiler. Bu durumda direnişten yana olan Genel Kurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa, 22 Mayıs 1919’da Batı Anadolu birliklerine <strong>“…Devletin Yunanlılara kaptıracak fazla ne bir silah ve de bir fişengi var. Binâenaleyh bu gibi tehlikelere maruz malzemelerle silah ve cephane ile toplarımızı hiçbir dağdağaya meydan vermemek üzere güvenli yerlere nakl ettirmenizi rica ve böylece teslim-i silah gibi zilletlere meydan bırakılmamasını önemle ilâve eylerim”</strong> mealindeki şifre telgrafı gönderiyordu.</p>
<p>Bu sıralarda Albay Kâzım (Özalp) 17 Mayıs 1919’da Bandırma’ya geldi. Burada İstanbul’dan gelip, Batı Anadolu’ya gitmek üzere olan Vasıf (Çınar) Beyle karşılaştı. Onunla yaptığı görüşmeden sonra Vasıf Bey’den Redd-i İlhak Cemiyeti müfettişi olarak Batı Anadolu’da faaliyet göstermesini istedi. Bundan sonra Vasıf Bey Manisa’ya hareket etti. 18 Mayıs 1919’da ise Albay Kâzım Bey, Bandırma’da 61. tümenin subaylarıyla görüştükten sonra, Manisa’ya hareket etti. Yine yol boyunca istasyonlarda millî kuvvetler hazırlanması yönünde konuşma ve görüşmeler yapmaktaydı. Ancak direnişe karşı olan ve böyle örgütlerin kurulmasına karşı çıkan mutasarrıf Hüsnü Bey’in Albay Kâzım Bey’e Manisa’dan ayrılmasını bildirmesi üzerine, 20 Mayıs 1919’da Albay Kâzım Bey, Bandırma’ya gitmek üzere trenle Manisa’dan hareket etti. Bu arada Bekir Sami Bey, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ile görüştükten sonra 21 Mayıs 1919’da Gülnihal Vapuru ile yola çıkarak aynı gün Bandırma’ya geldi. Bandırma’ya geldiğinde şehrin Yunan bayraklarıyla donanmış olduğunu gören Bekir Sami Bey, bu duruma çok sinirlendi. Ancak akşam vakti olduğu için herhangi bir girişimde bulunmadı. Diğer taraftan, o akşam hemşehrilerinden Çerkez Hasan Bey’in evine yerleşti. Burada yine hemşehrisi ve okul arkadaşı Çerkez Reşit Bey’i çağırttı. Ancak eve Reşit Bey değil, Reşit Bey’in eniştesi Hafız geldi. Bekir Sami Bey, Hafız Bey’e durumu anlattı ve toplayabildiği kadar silahlı adamlarıyla kendisine katılmasını istedi. Anlaşılan Bekir Sami Bey, Manisa’da askerî kuvvetle birlikte buradaki silah ve cephaneden de yararlanarak Yunanlılara karşı silahlı direniş oluşturmak istemekteydi.</p>
<p>Bandırma’ya geldiğinin ertesi günü olan 22 Mayıs 1919’da, 61. tümen kumandan vekili çağırtarak ona her tarafı Yunan bayraklarıyla donatılmış olan Bandırma’nın bu bayraklardan temizlenmesi emrini verdi. Nitekim kısa zamanda şehir, Türk halkının da yardımıyla Yunan bayraklarından temizlendi. Yine aynı gün Bekir Sami Bey, kaymakama da öğle namazından sonra camide halka hitap edeceğini söyleyerek memurları ve bütün eşrafı camiye toplamasını söyledi. Nitekim orada bulunanlara çok heyecan verici bir nutuk söyledi. Bu nutkun sonunda <strong>“…Müslümanlar! Eğer camide çan görmek istemiyorsanız, eğer ailelerinizi Yunan palikaryalarının kucağında görmek istemiyorsanız, haydi silah başına! Bu gün ne hükümet ne devlet kalmıştır. Devlet de siz, hükümet de sizsiniz. Ya düşmanları öldüreceğiz, bu vatan bize kalacak; ya biz öleceğiz bu vatanı alanlar burada tek bir Türk bulamayacak. Her yabancı bayrak düşmandır. Yırtın ve yakın”</strong> dedi. O sırada Bandırma’da bulunan Kayseri mutasarrıfı Kemal ve İzmir Şark Mektebi Müdürü Necati Bey de aynı şekilde lâzım gelen telkinatı yapmaktaydılar.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81152" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81152" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma-2.jpg" alt="" width="1000" height="614" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-2-768x472.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kurtuluş savaşında yenilen , dağılan Yunan ordusu 18 Eylül 1922 günü Erdek’ten gemilere binerek kaçmadan önce Bandırmayı ateşe vermişler.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Bir Şahsiyet-i Muzırra: Ahmet Anzavur ve Bölücü Hareketler</strong></span></p>
<p>Mütareke döneminin İstanbul’u, her şeyden önce dünya savaşı öncesi yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nu gizli anlaşmalarla aralarında paylaşmış bulunan emperyalist devletlerin merhametine ve hakseverliğine sığınarak tahtını kurtaracağını sanma gafletini ısrarla sürdürerek hain damgasını yiyen padişahın ve onun hükümetinin merkeziydi. Bu merkez etrafında diğer işbirlikçi güçler sıralanıyordu. <strong>“Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askerî Nigehban Cemiyeti, İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Ermeni ve Rum Patrikhanesi vs…”</strong> Bilhassa İngiliz Muhibleri Derneğinin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Ötekisi gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yönde idi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve baş kaldırmalara yol açmak, millî bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi.</p>
<p>Nitekim Kuvâ-yı Milliye’nin etkili olmaya başladığı sıralarda Rum Patrikhanesinin aldatma ve tahrikiyle, Erdek, Bandırma ve Kapıdağ taraflarında eşkıyalık yapan eşkiya Kirman, kırk beş serseriden ibaret avenesiyle Hırka köyüne gelmiş, gümrük idaresine girip, 3150 kuruşla memurların bazı eşyalarını gasb ettiği gibi eşini de kaldırarak kaçmıştı. Daha sonra Marmara nahiyesini basıp, Müslüman halka taarruzla Erdek orman memurunu dağa kaldırmıştı. Elde mevcut bulunan jandarma kuvvetinin yetersiz olması nedeniyle, bu gibi şekavet hareketlerinin önlenmesi konusunda kolordudan yardım isteniyordu.</p>
<p>Bu arada Gönen kaymakamı, Ahmet Anzavur tarafından tevkif edilmiştir. Kasaba yağma edildiği gibi, hükümet ve askerlik dairesi yağma edilerek boşaltılmıştır. Savcı ve jandarma komutanları azl edilmiş, halk galeyan halinde imdat beklemektedir. Halktan Kaçabilenlerin ifadesine bakılırsa, halktan katl edilenler dahi bulunuyordu. Şimdilik Balıkesir dışına atılmış olan bulunan meşhur eşkıyalardan Şah İsmail de Ahmet Anzavur’un tavsiyeleriyle hareket ediyordu. Ayrıca başı sıkıştıkça Yenice ve Marmara’ya kaçan Kapıdağlı Kirman’ın dahi uzaklaştırılması için seri ve silahlı bir gemiye kesin ihtiyaç vardı. Böyle bir deniz aracına sahip olunmadıkça bu eşkiyalarla mücadeleden bir sonuç alınamayacağı belliydi. Ancak Balıkesir mutasarrıfının pek de dirayetli olmadığı anlaşılıyordu. Daha önce şehrin ileri gelenleri tarafından, defalarca livanın içinde bulunduğu durumu arz edilmiş; Yunan çetelerinin tüm cephelerde olanca süratle yığınak ve tahkimat yaparken, Balıkesir’e dinini ve vatanını seven bir mutasarrıfın gönderilmesi rica edilmişti. Maalesef Mutasarrıf Fatin Bey, geldiği andan itibaren iki yüzlü siyaset izlemeye başlamış, din ve devlet, ırz ve namusları uğruna mallarıyla, bedenleriyle her türlü fedakârlığı yapmakta olan eşraf ve halk arasına nifak sokmaya kalkışmıştı. Ancak bunda başarılı olamayacağını anlayarak istifa edip gitmişti. Karesi sancağı Kongrede almış olduğu kararla, Osmanlı Devleti’nden ayrılmamağa yemin etmişti. Bu hususta tüm düşmanlara ve bilhassa Yunan vahşilerine karşı her türlü engellere rağmen silahlarıyla vatanlarını müdafaa edeceklerdi.</p>
<p>O sıralarda, Gelibolu’daki Akbaş cephaneliğinde çok sayıda Rus tüfeği, mitralyöz ve 5 bin sandık kadar da cephane vardı. İtilaf Devletleri bunları Menşeviklere vermek istiyorlardı. Bunu duyan vatanseverler, özellikle Balıkesir Hey’et-i Merkeziyesi üyelerinden Köprülülü Hamdi Bey, arkadaşı Dramalı Rıza Bey ile birlikte Akbaş cephaneliğini 26/27 Ocak 1920 gecesi basarak, cephaneyi Anadolu’ya geçirmişti. Buna son derece sinirlenen İngilizler 1 Şubat 1920’de Bandırma’ya 200 kişilik bir birlik çıkardılar. Bu işgalle de yetinmeyerek kendilerine ayrılmış olan Rumlara ait evleri reddederek “Mekteb-i İ’dâ di” binasıyla, civarındaki Müslüman evlerini işgal ettiler.</p>
<p>İtilaf Devletleri gemileri ise Bandırma’nın önüne gelerek, demir atmışlardı. Akbaş Cephaneliğinden alınan silahların derhal geri verilmesini istiyorlardı. İzmir’e Doğru Gazetesi, Bandırma’nın işgali aleyhinde şiddetli neşriyatta bulunuyordu. Balıkesir Hey’et-i Merkeziyesi de işgali protesto etti ve Bandırma’nın derhal tahliye edilmesini istedi. Bu protestoda <strong>“Milliyetimizin ruhundan doğan bu gibi zaruri haklı mücadeleye karşı hiç bir tedbir alamayız. Millî Mücadelemiz, çoluk çocuğu doğranan bir milletin eser-i galeyan ve fedakârisidir. Hükümetin bu gibi mesailde icra edeceği tebligatın infazı mümkün değildir. Bandırma işgalinin devamı üzücü olaylara sebeb olacağı ve kamuoyumuz nazarında Yunanlıları teşci gibi telâkki edileceği şüphesiz bulunan açık bir tehditten başka bir şey değildir.”</strong> deniliyordu. Bunun bir blöf olmadığını ve her an kritik bir durumun meydana gelebileceğini anlamış olan İngilizler, Bandırma’da daha fazla kalmanın gereksiz olduğuna kanaat getirerek, araştırmalarından bir sonuç alamadan 11 Şubat 1920’de Bandırma’yı terk ettiler. Fakat bu tarihlerde isyan halinde bulunan Ahmet Anzavur, Akbaş cephaneliğinden kaçırılmış olan silah ve cephanenin Yenice’ye götürüldüğünü öğrenmiş ve oraya saldırmıştı. Bu arada tedbirsiz davranan Hamdi Bey, İnova Köyü’ne uğradığı sırada Anzavur yanlısı köylüler tarafından tanındı. Yakalanıp Gâvur İmam’ın adamlarına teslim edildi. Yolda çeşitli hakaret ve işkencelerle şehit edildi (17 Şubat 1920).</p>
<p>Dramalı Rıza Bey ise, bu saldırıyı ilk defasında önlemeye muvaffak olmuşsa da, Anzavur’un 800 kişi ile yaptığı ikinci saldırıyı durduramayacağını anlayınca cephane ve silahları dinamitlemiştir. Dolayısıyla büyük fedakârlıklarla Akbaş’tan kaçırılan silahların Balıkesir’e sevki bir türlü mümkün olamamıştır. Bu sonuç, Balıkesir Kuvâ-yı Milliye teşkilatını hayal kırıklığına uğratmakla beraber, teşkilat için önemli bir yıkım olmadı. Ancak cepheler bir süre yeterli silah ve cephaneden mahrum kaldı.</p>
<p>Ali Rıza Paşa Hükümeti döneminde Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa ve Genel Kurmay Başkanı olan Cevat Paşaların Kuvâ-yı Milliye’nin Batı Anadolu’da teşkilatlanmasında çok büyük hizmetleri vardır. Örneğin o dönemde Bursa’dan Bandırma’ya bir alay nakledilmiş, yine Anadolu’ya gizlice silah ve cephane yollanmıştır. Kuvâ-yı Milliye’nin o bölgede bulunan askerî birliklerce iaşe edilmeleri hususunda Bandırma’da bulunan 14. Ve Konya’da bulunan 12. Kolordulara gizli talimatlar verilmiştir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81153" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81153 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma-1.jpg" alt="" width="1000" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>16 Eylül 1922 Foto: Bandırma halkı katledilmeye götürülüyor.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Anzavur’un Bandırma Üzerine Yürümesi</strong></span></p>
<p>Ancak Damat Ferit’in tekrar iktidara getirilmesinden sonra, İstanbul’da millî hareket düşmanlarının faaliyetleri tekrar hızlanmıştı. Vahdettin’in yeniden iktidara getirdiği Damat Ferit Hükümeti, O yüzden tüm güçleriyle bu haini desteklemeye koyuldular. 8 Nisanda görüştüğü İngiliz Yüksek komiseri Amiral Robeck’le millî hareketi yok etmek için devletin askerî gücünü de kullanmak istediğini bildirdi. Bu görüşme sırasında Ahmet Anzavur’un Bandırma bölgesinde görevlendirmek, İzmit-Bolu ve Trabzon’da milliyetçilere karşı patlak veren yerel ayaklanmalardan yararlanmak istediğini söyledi. O sıralarda Bandırma’da bulunan Askere alma dairesi başkanı Şehzâde Cemalettin Efendi de, Anzavur’a nasihatta bulunmak için Gönen’e gitti. Halbuki bu nasihatların hemen arkasından Anzavur, Gönen’den kendisine katılan yeni kuvvetlerle Bandırma üzerine yürümeye başladı. O sırada Bandırma’da Yusuf İzzet Paşa’nın kumandasında önemli sayılabilecek bir kuvvet ve mühimmat vardı.</p>
<p>Her nedense Bandırma’daki kuvvetin mukavemete yeterli olmadığını düşünen Paşa, yanına yaverini ve daha birkaç subay ve biraz kuvvet alarak Bursa’ya gitmek üzere Karacabey’e hareket etti. Bunun üzerine Bandırma’da bulunan Kaymakam Seyfullah Bey’e 175. Alay karargâh kumandanı Kâzım Bey, Bandırma’da bulunan bütün subay ve askerle derhal Balıkesir’e hareket etmesini, gelmeyecek olan subayların kendilerinden sayılmayacaklarını, çok yakında eşkıyaların ezileceğini bildirdi. Seyfullah Bey, bu görüşme üzerine subay ve askerlerle beraber süratle Balıkesir’e hareket etti. Böylece Anzavur bir çarpışma olmadan Bandırma’ya girdi. Bandırma’ya giriş de, aynen Gönen’de yapıldığı gibi, çapulculuk ve alçakça zulümle sonuçlandırıldı. Eşkıyaların Bandırma’ya girmeleri üzerine önemli bir durum ortaya çıkıyordu. Artık Anzvavur’la İstanbul Hükümetinin doğrudan doğruya irtibat kurmalarına bir engel kalmıyordu. Anzavur bizzat sadrâzamla haberleşiyordu. Nitekim ilk olarak 9 Nisan 1920’de Vahdettin, Anzavur’u mir-i miranlık, yani paşalık rütbesi ile Karesi (Balıkesir) mutasarrıflığına tayin etti.</p>
<p>Anzavur telgraf başında Damat Ferit’e, Kuvâ-yı Milliyeyi yakında perişan edeceğini bildiriyor, silâh, cephane, para ve iki uçak gönderilmesini istiyordu. Anzavur, Bandırma’daki zaferiyle büsbütün kudurmuştu. İlanlar, beyannameler neşrediyor, yabancı temsilcilerle görüşmeler yapıyor ve bir de Yunan ordusu gibi Anadolu’yu istilaya hazırlanıyordu. Onunla son ve kat’i bir çarpışmayı kabul etmek gerekiyordu. Anzavur, Bandırma’daki tertibat ve icraatından sonra Bandırma’yı merkez haline getirdi. Buradaki tertibat ve icraatından Balıkesir telgraf müdürü Yusuf Bey’in sağladığı özel bir çalışma sayesinde 61. Tümen haberdar olmaktaydı. Ayrıca 61. Tümen kumandanı Kâzım Bey, İngiliz Kemal’i kıyafet değiştirerek Dr. Durry adıyla Bandırma’ya göndermişti. Böylece Anzavur’un faaliyetlerinden haberdar olmaya çalışıyordu.</p>
<p>Anzavur alayının başında meşhur şakilerden Şah İsmail, at üzerinde ve elinde büyük bir bayrak tuttuğu halde ilerliyor ve sancağın bir tarafının üzerinde Kur’an-ı Kerim’den bazı âyetlerle Kelime-i Tevhid yazılı, diğer tarafında ise “Nasrun Minallahi ve Fethun Karib ve Mübeşşirülmüminin” tebşiratı yazılı idi. Alay bu şekilde doğruca hükümet konağına gelmiş ve konağın arka kapısı önündeki binek taşı üzerine çıkarak halka hitaben bir nutuk söylemişti. Bu nutkunda Padişah ve Halife tarafından Kuvâ-yı Milliye’yi tedib ve tenkille görevlendirildiğini, haydutların yakın bir zamanda tamamen temizleneceğini, Biga’da ve Gönen’de Millî kuvvetlere karşı kazandığı parlak zaferleri uzun boylu açıkladıktan sonra yakında Bursa ve Balıkesir’i de ele geçirip, bu bölgeyi İttihatçı çetelerin ve “Kuvâ-yı bağıyenin” elinden kurtaracağını söyleyerek halkı Padişah ve Ferit Paşa hükümetine sadâkate dâvet etmişti.</p>
<p>Anzavur, Bandırma’da muzafferiyet neşesiyle kudurmuş bir halde idi. Şehirde ilânlar, beyannameler neşrediyor ve yabancı temsilcileriyle görüşmeler yapıyor ve bütün Anadolu’yu feth ve istilâya hazırlıyordu. Kendisine paşalık verilerek Balıkesir mutasarrıflığına tayin edilen Anzavur, Bandırma’daki tertibat ve icraatından sonra Bandırma’yı merkez haline getirdi. Anzavur’un buradaki tertibat ve icraatından Balıkesir telgraf müdürü Yusuf Bey’in sağladığı özel bir tertibat sayesinde 61. Tümen haberdar olmaktaydı. Ayrıca 61. Tümen kumandanı Kâzım Bey, asıl adı Esat (Tomruk) Bey olan İngiliz Kemal’i kıyafet değiştirerek Dr. Durry adıyla Bandırma’ya göndermişti. Böylece Anzavur’un faaliyetlerinden haberdar olmaya çalışıyordu.</p>
<p>Bilindiği üzere karargâhı Balıkesir’de olan 61. tümenin komutanı Albay Kâzım Bey’di. Burada 190. alaydan iki nizamiye taburu, bir batarya toptan oluşan yedek kuvvet de vardı. Bunlardan başka Bandırma’da Binbaşı Cemal Bey’in komutasında bir piyade taburu vardı. Balıkesir Müdafaa-i Hukuk teşkilatı, bu cephelerin kurulmasında ve millî kuvvetlerin idare ve beslenmesinde büyük gayret sarf etmişti. Şimdi ise son kongrede alınan karar doğrultusunda cepheleri kuvvetlendirmeye çalışmaktaydı.</p>
<p>Bu arada, Kuvâ-yı Milliye’yi içten parçalamak için, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Askerî Nigehbân (bekçi, gözcü) Cemiyeti ve Kızıl Hançerliler Cemiyeti, Boğazlardaki İngiliz egemenliğine güvenerek, Anadolu ile Boğazlar arasında bir irtica bölgesi hazırlamağa çalışmış ve bunun için de aralarında anlaşarak “Cemiyet-i Ahmediyye”yi kurmuşlardı. Onlar bu suretle, Yunanlılar’a karşı kurulmuş olan Balıkesir’deki Türk Millî Cephesini arkadan vurarak dağıtmayı düşünüyorlardı. Halkın taassubundan yararlanarak “Kuvâ-yı Muhammediye” adı verilen bir kuvvet toplamayı, Biga’da teşkilatlarını tamamladıktan sonra Gönen’i elde edip Bursa’ya doğru ilerlemeği, İngilizlerle birlikte harekete ederek hükümeti düşürmeği ve Damat Ferit başkanlığında bir hükümet kurmayı tasarlıyorlardı. Bu arada İstanbul’da bir takım kişilerle görüşerek, ulemadan Mustafa Sabri Efendiden “İslâm dininin Bolşeviklik aleyhinde olduğuna dair bir fetva” dahi almışlardı. Ancak bu kadarını yeterli görmeyen İngilizler, şeyhülislâmdan da böyle bir fetva alınmasını ve Padişahın başkanlığında “İslâm âleminden gelecek delegelerden kurulmuş bir Hilafet Meclisinin” toplanmasını istiyorlardı.</p>
<p>Kalburüstü olarak niteleyebileceğimiz isimler tarafından kurulmuş olan Cemiyet-i Ahmediye’nin, askerî kanadını idare edenler, Kızıl Hançerliler cemiyetine mensup bazı subayları Biga ve Bandırma’ya göndermeyi düşünmüşlerdi. Bu subaylar, kendilerinin Kuvâ-yı Milliye’den yana olduklarını söyleyerek bucak ve köylere dağılacak, sonra halkı Kuvâ-yı Milliye aleyhine kışkırtacaktı. Yeterince kuvvetlendiklerini anladıkları vakit harekete geçeceklerdi. Bu işleri organize edenler, Kuvâ-yı Milliye aleyhine girişilecek olumsuz bir propagandanın bölgede çok etkili olacağını umuyorlardı. Gerçekten de bu yöredeki halkın bir kısmı çeşitli sebeplerden dolayı, Millîcilere karşı mesafeli duruyordu. Bu bölgede güvenlik ve asayişi sağlamak için bulunan bazı çeteler halka karşı zulüm derecesine varan hareketlerde bulunuyorlardı. İşte bu ve buna benzer hallerden yararlanan Kuvâ-yı Milliye düşmanları, özellikle Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin bu bölgedeki şube mensupları, “Padişahtan başka hiç bir kuvvet tanımayız, Kuvâ-yı Milliye’yi dağıtmak için mâlen, bedenen bütün kuvvetlerimizi harcamağa ahdettik” demek suretiyle, Karabiga, Bandırma ve Gönen dolaylarındaki Çerkesleri, Kuvâ-yı Milliye’ye karşı yapılacak bir ayaklanma hareketi için hazırladılar. Bu sebeple, Boğazların doğusundaki topraklar üzerinde yaşayan çeşitli halk kütlesini, Kuvâ-yı Milliye lehine kazanmak için çok çaba harcamak ve her şeyden önce onları, Kuvâ-yı Milliye’nin halk ve memlekete hizmet ettiğine inandırmak gerekiyordu. İşte bundan dolayı Akbaş Cephaneliği kahramanı Hamdi Bey Biga’ya gönderilmişti. Hamdi Bey’in orada yaptığı ilk iş Kara Hasan Çetesini dağıtmak ve Kara Hasan’ı cezaevine tıkmak oldu. Bu suretle halk, kanun dışı işler yapan bir musibet adamdan kurtulmuş oldu.</p>
<p>Anzavur, Bandırma’dan etrafa emirler yayarak zorla, para ile ve taassubun şeytanî hileleriyle halkı zehirliyordu. Nihayet harekete geçmişti. Gâvur İmam lâkablı eşkıya Fevzi, iki bin silahlı adamı ile Balya üzerinden Balıkesir’e yürümeye başladı. Bizzat Anzavur da yaklaşık beş bin kişi ile Kirmasti’ye yürüdü ve buraya girdi. Diğer taraftan Susurluk’u işgal eden Anzavur, muzaffer olarak gireceği Bursa’da Cuma namazını Çinili Camide kılacağını ilân etti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81154" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81154" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-728x382.jpg 728w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-400x210.jpg 400w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>17 Eylül 1933 </span></strong><strong><span>Bandırma Cumhuriyet meydanı.</span></strong></span><br><span><strong><span>Kurtuluş bayramı töreni.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Anzavur İsyanının Bastırılması</strong></span></p>
<p>Anzavur’un üzerine yürüyeceği, yok edeceğini söylediği, dinsiz imansız olarak nitelediği vatan savunması için canlarını ortaya koyan özbeöz Türk çocukları idi. Yunanlıların vatandan bir kısım toprak daha istila etmenin vahameti yanında, Anzavur’un ilerlemesi de o derece zararlı idi. Eğer Anzavur başarılı olursa, memlekette bağımsızlık ve hürriyet ruhu öldürülür, vatanı dış düşmanların istilâsına açık bırakmak isteyenlerin zaferi gerçekleşirdi. Aslında istenilen de buydu. Yunanlıların ilerlemesi ise, bu derecede kötü bir sonuç vermezdi. Yunanlılar, İzmir etrafındaki cephelerimizi dağıtabilirler, belki bir miktar arazi elde edebilirlerdi. Fakat bu takdirde, milletin hamiyeti yeniden coşar ve birleşen millet karşısında bu istilâ elbette devamlı olamaz, düşman er veya geç, yine mağlûb edilebilirdi.</p>
<p>Bu sıralarda, Gönen’in düşmesi üzerine Bandırma’da bulunan 14. Kolordu kumandanı Yusuf İzzet Paşa, kendisine teslim edilmiş koskoca bir Kolorduyu hastalığını bahane edip, yüzüstü bırakarak kurmay heyetiyle birlikte âdeta Bursa’ya savuşup gitmişti. Bu durumu öğrenen Balıkesir’deki 61. Tümen kumandanı Miralay Kâzım Bey, emir vererek bu subayları Balıkesir’e davet etti. Bu vatansever subaylar da derhal bu emri yerine getirerek Bandırma’dan ayrıldılar. Nihayet Anzavur, Gönen’de bir müddet daha kaldıktan sonra, büyük çapulcu kuvvetleriyle buradan hareketle 9 Nisan 1920 Perşembe günü Edinciği işgal etti. Buradan Bandırma’ya doğru ilerleyen bu çapulcu, katil sürüsünü karşılamak üzere Bandırma’dan başta şehzâde Cemalettin olmak üzere, kaymakam, memleketin ileri gelenlerinden bazıları, Edincik – Bandırma yolu üzerinde ve şimdiki Merinos çiftliğine 500 metre mesafede şose kenarında bulunan Kartal Çeşme’ye geldiler. Bu suretle Anzavur kuvvetleri merasimle Bandırma’ya girip şehri işgal ettiler.</p>
<p>Anzavur, Bandırma’da kaldığı müddet zarfında kurduğu “Cemiyet-i Muhammediye” taşkilâtının başına Çerkes Hüseyin Efendi’yi getirmiş ve eşraftan bazılarını da zor kullanarak bu teşkilâta sokmuştu. Bundan başka Anzavurun teşkilatını tanzim ve tensik etmek üzere İstanbul’dan Damat Ferit hükümeti tarafından bir binbaşının başkanlığında beş altı kadar subaydan mürekkeb bir heyet gönderilmişti. “Kızıl Hançerciler” cemiyetine mensup olan bu subaylar Bandırma’ya gelir gelmez faaliyete geçerek halkı Kuvâ-yı Millîye aleyhine teşkilatlandırmaya başlamışlardı. Anzavur, bu suretle bir kaç gün daha Bandırma’da kaldıktan sonra takriben 3 bin kişilik bir kuvvetle Karacabey ve Kirmasti üzerine, Gâvur İmam Feyzi de 2 bin kişilik bir kuvvetle Balya üzerinden Balıkesir’e doğru harekete geçmişlerdi. Girdiği bu kasabalarda Kuvâ-yı Millî ye taraftarlarını birer birer yakalatarak idam ettirmişti. Durum çok vahim ve ciddi idi. Millî kuvvetler iki düşman arasında kalmışlardı.</p>
<p>Bu gelişme üzerine, 61. Tümen kumandanı Albay Kâzım Bey’in komutası altında birleşen millî kuvvetlerin önemli bir kısmının Balıkesir’de toplanmaları kararlaştırıldı. Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem’e de haber verilerek, asilerin Balıkesir’e ele geçirmeleri halinde Yunanlılarla irtibat sağlamalarına imkân vereceğinden, süratle ve bizzat yeterli kuvvetle Balıkesir’e gelmesi istendi. Bunun üzerine Salihli cephesinden, Ethem Bey’in kumandasında süvari ve piyadeden kurulu iki bin mevcutlu bir müfreze geldi. Aydın’dan Demirci Mehmet Efe, Danişmentli İsmail ve Bulgurcu Efelerin kumandasında 600 süvari zeybek gönderdi. Ayrıca Akhisar cephesi millî alay kumandanı Hafız Hüseyin Bey kumandasındaki millî kuvvetler ve Çerkes Ethem, Tevfik, Pardi Pehlivan ve bir kısım kuvvetleri, 14. Süvari alayının büyük bir kısmı, Soma, İvrindi ve Ayvalık’tan da önemli kuvvetler iltihak ederek hepsi Balıkesir’de toplanmışlardı. Nihayet Balıkesir’den Keçecizâde Hafız Mehmed Emin Bey kumandasındaki millî süvari müfrezesiyle, Balıkesir merkez jandarma kumandanı Binbaşı Salim Bey’in kumandasındaki nizamiye kuvvetleri de bunlara katılmış, Eskişehir, Bursa, Bilecik’ten de yardımcı kuvvetler gelmişti. Balıkesir halkı ve heyet-i merkeziyesi, bu kuvvetleri ve kumandanlarını çok samimi bir şekilde karşıladılar. Harekâtın idaresi ve bütün kuvvetlerin kumandasını albay Kâzım Bey üzerine aldı. Mustafa Kemal Paşa da, Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı beyannamede özetle, bu câniyane teşebbüsün, düşmanlarımızın istihdaf ettikleri gayeyi sağlamaktan pek uzak olup, hiç bir güçle sarsıntıya uğratılmayacak derecede var olan millî azim karşısında çok yakında yerle bir olacağını bildirdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81155" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81155" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma-3.jpg" alt="" width="400" height="680"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Bandırma Cumhuriyet meydanındaki şehitler abidesi.</strong></span><br><span><strong>Türk Ocağı tarafından yaptırılan abide fotosunun arkasına Osmanlıca 2 Nisan 1927 tarihi düşülmüş..</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Bu büyük başarının ardından Balıkesir’de cephe kumandanlığı vekâletini Avni Bey’e bırakan Kâzım Bey, 14 Nisan 1920’de büyük bir kuvvetle Susurluk’a hareket etti. Halk arasında Anzavur’a karşı o derecede bir düşmanlık hâsıl olmuştu ki, hiç silah kullanmayı bilmeyenler ve hatta silahları olmayanlar bile, millî ve vicdanî bir hissin tesiriyle bu harekete katılmışlardı. Nihayet 15 Nisan Perşembe günü akşamı, öncü birlikler Susurluk’la Mustafa Kemal Paşa arasında bulunan Yahyaköy sırtlarında Anzavur kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu eşkıya güruhu üzerine yapılan şiddetli taarruz ertesi gün akşamına kadar devam etti ve düşmanın kesin bozgunuyla sonuçlandı. Anzavur neye uğradığını şaşırmıştı. İlk bozgun karşısında her şeyin üstünde tuttuğu kendi canının kaygısına düşmüş ve hemen atına atlayarak hiç tereddüt etmeden, bütün emrindekileri ve adamlarını bir anda terk etmiş ve süratle Bandırma yönüne doğru kaçmaya başlamıştı. Süvarilerimiz arkasından şiddetle tâkibe koyulmuşlardı. O sırada Balya bölgesinde bulunan Gâvur İmam kumandasındaki kuvvetler de bozguna uğratıldı. Kirmasti’ye (Mustafa Kemal Paşa) giren diğer kuvvetlerimiz de eşkiyayı süratle tâkib ederek Bandırma’ya girdi. Gönen üzerinden Biga’ya yürüyen öncü kuvvetler Biga’yı işgal etti. Bu suretle hainlerin, bütün Kuvâ-yı Milliyeyi dağıtacaklarına inandıkları sözde Halife kuvvetleri üç gün içinde dağıtılarak yok edilmişti.</p>
<p>Bu arada Yunanlılar 22 Haziran 1920’de 6 tümenlik bir kuvvetle birkaç koldan Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladılar. 30 Haziran 1920’de Balıkesir’i işgal ettiler. Soma cephesinin sarsılmasıyla 30 Haziran 336 tarihinde Balıkesir halkının vagonlarla Bandırma’ya gelmesi üzerine Bandırma’daki askeri kuvvet, Kuvâ-yı Milliye jandarma subayları ve askerin bir kısmı, polis komiseri ile polis memurlarından bir çoğu ve bidayet mahkemesi başkanı ve savcı ve ziraat baş memuru ve belediye başkanı Bandırma’dan ayrıldılar.</p>
<p>Yunan işgal ordusunun Balıkesir’den geleceği beklenmekte iken, 2 Temmuz 1920 Cuma günü sabahleyin İngiliz ve Yunan savaş gemileri Bandırma limanına girdiler. İskeçe tümeni adıyla bilinen ve General Mazaraki komutasındaki Yunan birlikleri karaya çıkarak şehri işgal ettiler. Kaymakamı vekaleten kadı efendi tarafından sabahleyin tertib edilen, müftü, metropolit vekili ve her üç millet eşrafından mürekkeb bir heyet vapurla İngiliz zırhlısına gitti. Gemi komutanı gelen heyeti kabul etmeyerek onları “Kılkış” adlı Yunan zırhlısına gönderdi. Burada kumandan Mazaraki ile görüşmelerde bulunuldu. Sahile çıkan General Mazaraki doğruca kiliseye gittikten sonra Hükümet Dairesine yöneldi. Üzüntü ve ümitsizlik içinde durumun neticelenmesini bekleyerek makamını terk etmeyen kaymakamla, tahrirat kâtibi Mithat Efendi ve bir kaç memur haberdar edildi. Kadı Efendi de gelerek; Rum ileri gelenleriyle ve maiyetiyle hükümet dairesine gelen kumandan karşılanarak idare meclisine alındı.</p>
<p>Yunan kralı Alexandros adına Bandırma’yı işgal ettiğini askerine karşı tecavüz olunmaması ve herkesin silahını teslim etmesi, firar edenlerin geri dönmemesinin kendileri için daha iyi olacağını Bandırma halkını itaat içinde görmekle memnuniyetini belirtti. Kadıyı müftüyü belediye reisini metropolid vekilini Ermeni murahhasını ve diğer ruhani reislerini yerlerinde bıraktı. 4 Temmuz’da kaymakamlık vekâletinin yine kadı efendiye iade olunduğunu; telgraf memurlarının eskiden olduğu gibi görevlerine bakacaklarını belirtti.</p>
<p>Daha sonra balkona çıktı. Ahaliye Rumca nutuk vererek alkışlandı. Hükümet binasının sancak direğindeki Osmanlı bayrağı indirildi; yerine Rum mektepli kızların şiirleri ve halkın alkış tufanı arasında ve bir bahriye müfrezesinin selâm dur vaziyetinde iken Yunan bayrağı çekildi. Sonra karantina, liman, gümrük idarelerindeki Osmanlı bayrakları indirilerek, yerlerine Yunan bayrakları çekildi. Telgrafhane işgal edilip, karantina ve liman memurlarına işten el çektirildi. Hükümet dairesindeki Yunan bayrağı yerine siyah zemin üzerine beyaz haçı hâvi bir bayrak çekildi. İskeçe fırkası deniz yoluyla limanı terk ederek, yerini baş kumandan, ferik Praskudopulos kumandasındaki orduya bıraktı. Balıkesir yoluyla İzmir’den gelen Praskudopulos ordusu Bandırma’ya gelerek hükümet dairesini işgal edip karargâh yaptı.</p>
<p>Bandırma’nın işgalinin ardından, yerli Ermeni ve Rumlardan çok sayıda kişi Yunan kuvvetlerine asker olarak katılmış, bir kısmı da çeteler oluşturmuştu. Bu gelişme üzerine harekete geçen efeler, oluşturdukları kuvvetlerle kısa sürede bu çeteleri bertaraf etmişlerdir. Bandırma’da bulunan Yunan kuvvetleri işgal süresince halka zulmetmişler, olmadık hakaret ve saldırılarda bulunmuşlardır. Bedelinin ödeneceğine dair ilanat yapmalarına rağmen, halkın ekinine, hayvanlarına el koyarak kendi gemilerine yüklemişlerdi. Bilhassa Ermeni çeteciler halktan ve askerimizden pusuya düşürdüklerini hunharca katletmişlerdi. Bu saldırılara karşı bölgede hareket halinde olan Bacak Hasan, Talaşmanlı Hurşit, Pıtır Hüseyin, Gönenli Hasan gibi namlı efeler Rum ve Ermeni çetelerine bölgeyi dar etmişlerdir. Bu gelişmeler üzerine bölgede daha fazla tutunamayacağını anlayan Yunan kumandanı ve askerlerinden bir kısmı 2 Ağustos 1920 tarihinde kara yoluyla Bandırma’dan çekildi. Bir miktar askerle Yüzbaşı Dalmer adında bir subay merkez kumandanı olarak şehirde kaldı. O zamana kadar Yunan askeri sevkiyatını tetkik ve izleyen İngiliz kumandanı da şehirden ayrılmak zorunda kaldı.</p>
<p>Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Eylül 1922’de ilk hedef olarak Akdeniz’i gösteren ünlü emrini vermesi üzerine, kahraman Türk ordusu batıya doğru kaçmakta olan Yunanlıların peşini bir an olsun bırakmadı. Türk şehir, kasaba ve köylerini baştan başa ateşe veren ve halkının çoğunu, camilere ve evlere doldurarak katleden Yunanlılar, çok sayıda silah, cephane, araç ve gereç bırakarak binlerce insanını Anadolu topraklarına gömerek maceralarını sona erdirdiler. Bu eli kanlı katiller geri çekilirken yerli Rum ve Ermenilerin de desteği ile şehri yakıp yıkmışlar; meydanlara, camilere ve mezarlıkları topladıkları mâsum insanlarımızı katletmişlerdir. Nihayet 17 Eylül 1922’de 3. Kolordu komutanı Şükrü Naili Paşa kumandasında marşlar söyleyerek Bandırma’ya giren millî kuvvetler, şimdiki Atatürk caddesi başlangıcında Bandırmalılar tarafından büyük bir sevinçle karşılandı. Büyük zafer ve şehrin düşman işgalinden kurtuluşu münasebetiyle sokaklara dökülen halk ellerinde Türk bayrakları olduğu halde bu büyük sevinci coşkuyla kutladılar.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81156" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81156" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Band%C4%B1rma-4.jpg" alt="" width="1000" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-4.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Bandırma-4-768x430.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Kurtuluş savaşında Son Kurşun atılan vatanın kurtarıldığı anın şahidi.</strong></span><br><span><strong>Bandırma, Ayyıldız Tepe.</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Sonuç:</strong></span></p>
<p>Bu ülkenin, bu büyük milletin yetiştirmiş olduğu kahraman evlatlarından biri olan Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın yok edilmesine, düşmanların kahredici haksız işgallerine karşı koyduğu için, İstanbul’daki işbirlikçi, korkak ve âciz Damat Ferit Hükümetine baş kaldırdığı için âsi, çeteci olarak, vatan evlatlarının bu muazzam mücadelesi ise “gayr-i millî” ilân edilmiştir. Damat Ferit Paşa’nın, 19 Eylül 1919’da, Anadolu’daki adamlarına gönderdiği bir genelge ile Anadolu hareketini Bolşevik hareketi olarak nitelendirmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa, “Hey’et-i Temsiliye” adına bunu kesin bir dil ve delillerle şiddetle protesto etmişti. Ancak, bir taraftan bu yolda harekete devam eden Damat Ferit, diğer taraftan da Anadolu’daki adamlarına para yağdırarak, “Kuvâ-yı Millîye” hareketini engellemek için kardeşi kardeşe kırdırmaktan geri durmuyordu. Halbuki 26 Temmuz 1919’da toplanan Balıkesir Kongresi’nde ise, kongre başkanı Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey ve arkadaşları, maksat ve gayenin vatanın kurtarılması olduğunu ve düzenli bir teşkilat dahilinde Yunanlıları Anadolu’dan atmaya azmettiklerini ilan ediyordu. Bu amaca ulaşmak için de millî seferberlik ilânına karar vermişlerdi.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa, “Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her zaman yıkılmağa mahkûmdur.” derken bir tarihi gerçeği dile getiriyordu. İlelebet yaşamak isteyen bir millet, tarihini de yaşatmak zorundayız. Bizler yokluklar içinde, destanlar yazan bir milletin çocuklarıyız. Memleketlerinin düşman çizmesi altında çiğnenmesini asla kabul etmeyen vatanseverler, yer yer bölgesel kurtuluş hareketlerine girişmişlerdir. Daha kongreler yapılıp, Millî Mücadelenin esas programı belli olmadan, Batı Anadolu işgale karşı çıkmıştır. Batı Anadolu direnişi Yunanlıların içerilere nüfuzunu önlemiş, düzenli ordu birliklerinin kurulmasına zaman ve zemin hazırlamıştır. Eğer Batı Anadolu direnişi olmasaydı, bölge çok daha önce Yunan işgaline girmiş olurdu. Balıkesir Kongresi, işgali protesto etmenin ötesinde, “Harekât-ı Milliyeyi” fiilen başlatıp, ilan etmiştir.</p>
<p>Ulusal bağımsızlık savaşını kazanmada, nasıl ki hareketin kaynağını ulusun kendisi olduysa, çağdaşlaşma savaşının kaynağı da yine ulusun kendisi olmuştur. Bilindiği üzere, Atatürk’ün Büyük Nutku Türk gençliğine hitabesi ile sona erer. Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet eden Atatürk’ün bu kitabesi bir bayrak olarak genç nesillerin önünde dalgalanmış ve gençliğe ışık tutmuştur. O, Büyük Nutkunu, mâzi olmuş bir devrin hikayesi olarak takdim etmektedir. Bunda, gelecek nesiller için dikkat edilmesi ve daima uyanık bulunulmayı gerektiren önemli noktalara işaret edilmektedir. Bugün Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk konusunda yapılan tartışmalar asıl mecrasından ayrılarak yapılmaktadır. Atatürk’ün bu muazzam mücadelede, ülkenin içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için savaştığı kavratılmalıdır. Esas sonucun çağdaşlaşmak, akılcılıkla ve aksiyonla ilerlemek olduğu vurgulanmalıdır. Yine Atatürk’ün ifadesiyle, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmenin kavgasının verildiği örneklerle açıklanmalıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI</strong></span></a>
</p><p>Bu makale “Türk Dünyası Tarih Dergisi”nin, 2002/11-191 sayısında yayımlanmıştır.</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>I – BELGELER</strong></span></div>
<div><span><strong>A- Başbakanlık Osmanlı Arşivi</strong></span></div>
<div><span>1- B.E.O. Gelen-Giden</span></div>
<div><span>2- DH-İ-UM (Dahiliye Nezareti İrade-i Umumî ye Müdüriyeti)</span></div>
<div><span>3- DH-KMS (Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdüriyeti)</span></div>
<div><span><strong>B- Gazeteler</strong></span></div>
<div><span>1- Takvîm-i Vekâ yi, 1920</span></div>
<div><span><strong>C- Makale ve Eserler</strong></span></div>
<div><span>♦ ARSAN, Nimet; Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannâmeleri, Ankara 1991</span></div>
<div><span>♦ GÖKBİLGİN, Tayyib; Millî Mücadele Başlarken II, Ankara 1965</span></div>
<div><span>♦ İĞDEMİR, Uluğ; Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları, Ankara 1989</span></div>
<div><span>♦ İLGÜREL, Mücteba; Millî Mücadele’de Balıkesir Kongreleri, Atatürk Araş., Merk., Yay., İstanbul 1999</span></div>
<div><span>♦ ÖZALP, Kâzım; Millî Mücadele I, II, Ankara 1972</span></div>
<div><span>♦ ÖZER, Kemal; Kurtuluş Savaşında Gönen, Balıkesir 1964</span></div>
<div><span>♦ SOFUOĞLU, Adnan; Kuvâ-yı Millî ye Döneminde Kuzeybatı Anadolu (1919-1921), Ankara 1994</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Demokrasi Yolunda Önemli Bir Aşama: Türk Kadınına Siyasal Haklarının Tanınması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi</guid>
<description><![CDATA[ Demokrasi Yolunda Önemli Bir Aşama: Türk Kadınına Siyasal Haklarının Tanınması
Türk tarihinin ilk zamanlarından itibaren kadın toplumsal ve siyasal yaşamda erkekle birlikte görev üslendi. Bu yaşam tarzı Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da belirli bir zaman diliminde devam etti[1]. Ama daha sonraki süreçte, kadın, toplumsal ve siyasal yaşamdan soyutlanmaya başlandı ve zamanla görünmez oldu. Osmanlı Devleti’nin belirli bir dönemi için geçerli olan bu durum, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66bcdf2cb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Demokrasi, Yolunda, Önemli, Bir, Aşama:, Türk, Kadınına, Siyasal, Haklarının, Tanınması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/12/Ataturk-ve-Kadinlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html">Demokrasi Yolunda Önemli Bir Aşama: Türk Kadınına Siyasal Haklarının Tanınması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Saime YÜCEER</strong></span></a>
</p><p>Türk tarihinin ilk zamanlarından itibaren kadın toplumsal ve siyasal yaşamda erkekle birlikte görev üslendi. Bu yaşam tarzı Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da belirli bir zaman diliminde devam etti<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Ama daha sonraki süreçte, kadın, toplumsal ve siyasal yaşamdan soyutlanmaya başlandı ve zamanla görünmez oldu. Osmanlı Devleti’nin belirli bir dönemi için geçerli olan bu durum, 19. yüzyılda Batıyı model alarak gerçekleştirilen reform hareketleri sürecinde değişmeye başladı.</p>
<p>Bu süreçte kadınlara, sınırlı da olsa bazı haklar verilmesine karşın<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> kadının siyasal hakları konusunda bir gelişme yaşanmadı. 1876 Anayasasıyla erkekler siyasal haklarını kazanmış olmasına rağmen, kadının durumu tartışılmadı bile. Ancak kadına eğitim hakkının tanınması, -uygulamada sınırlı da kalsa ve yüksek öğretimde dar bir alana sıkışsa da- aydın kadınların yetişmesini sağladı ve II. Meşrutiyet Döneminde bağımsız bir kadın hareketinden söz edebilmemize olanak tanıdı. Ancak siyasal haklar konusu, kadın hareketinin öncelikli amaçları arasında yer almıyordu.</p>
<p>Kadın hareketinin koşulsuz siyasal hak isteğinde bulunması ve kısa süre sonra da kadınların siyasal haklarına kavuşması, Cumhuriyet Döneminde gerçekleşti. Çoğu Batı ülkesinde kadın hareketlerinin uzun ve çileli bir mücadelesinden sonra kazanılan siyasal haklar, Türkiye’de o ülkelerin birçoğundan önce ve kısa sayılabilecek bir sürede elde edildi. Bu araştırmada, kadının siyasal hakları konusunda kadın hareketinin faaliyetleri ve Mustafa Kemal’in kadının siyasal hakları konusuna yaklaşımı, süreci yönetmesi ve ulaşılan sonuçlar irdelenecektir.</p>
<p><span>1. Osmanlı Devleti’nin Son Yıllarında Kadının Siyasetle İlgilenmeye Başlaması</span></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin son döneminde aydın kadın grubunun ortaya çıkmasıyla birlikte kadınların toplumdaki durumu tartışılmaya başlanmıştı. Kadın hareketinin temsilcileri, Avrupa’daki kadın hakları konusundaki gelişmeleri yakından izlemekteydi. Kadının toplumsal alana ilgisi, zamanla siyasal alana da yansımaya başladı. II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte de kadının siyasete ilgisi, gözlemlenebilir hale geldi. Bu durumu değerlendiren İttihat Terakki, kadını siyasete katma yolunda “İttihat ve Terakki Kadınlar Şubesi”nin kurulması ve partiye kadın üye kabul edilmesi gibi bazı adımlar attı. Meşrutiyet yıllarında kurulan kadın örgütleri çoğu kez yardım derneği görünümünde olmakla birlikte bu alanın dışında faaliyet gösteren kadın örgütleri de vardı. 1912 yılında Halide Edib tarafından kurulan, “Tealii Nisvan Kulübü” kadınları sosyal hayata alıştırmaya çalışıyordu ve ilk defa kadın ve erkeğin bir arada yer aldığı konferanslar düzenledi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Ulviye Mevlan tarafından kurulan “Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti” (28 Mayıs 1913) ise Meşrutiyet Döneminin kayda değer kadın kuruluşlarının başında geliyordu ve kadının toplumsal yaşamda yer alması için çalışıyordu<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>II. Meşrutiyet Dönemi ile başlayan kadının siyasete ilgisi, Balkan Harbi sürecinde daha da artacaktı. Bu sıralarda kadınlar tarafından Darülfünunda konferanslar verildi ve ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm yolları arandı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Ülkenin işgal edilmiş olması, devletin parçalanma ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, kadının siyasete olan ilgisini arttırmaktaydı. Birinci Dünya Savaşının insanlık tarihi için belki de tek olumlu sonucu, kadının yaşamında yarattığı gelişmeler oldu. Bu süreçte kadın, zorunlulukların sağladığı koşullardan faydalandı ve yaygın bir şekilde ekonomik yaşamda görev aldı, ülke savunmasına aktif olarak katıldı. Bu hizmetleri savaştan sonra değerlendirildi ve önemli haklara sahip oldu. Örneğin İngiltere’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, savaştan önce tepkiyle karşılanmaktayken savaştan sonra durum kadınlar lehine değişti. İngiliz kadınları, siyasal haklarına aşamalı bir seyir de izlese kavuştular<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. Kadının çalışma yaşamına katılarak ekonomik bağımsızlığını kazanması, kadın hareketinin başarısına çok önemli bir katkı sağladı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Türk kadınları da ülke sorunlarıyla yakından ilgilendiler. Sorunların çözümüne, özverili çalışmalarla katkı sağladılar. Bu gelişmede zorunlu­lukların yanında topyekûn savaş stratejisinin uygulanmaya başlamasının da rolü büyük oldu. Cephe gerisinde, zaman zaman da cephede kadınlar ülkelerini korumak için mücadele etmişlerdi. Türkiye’de bunun somut örneği “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi” ve Birinci Ordu bünyesinde kurulan “Birinci Kadın İşçi Taburu”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> idi. İlkinin kurucuları arasında kadın yoktu<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Ülkenin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen Türk kadınları, Birinci Dünya Savaşında hem üretim alanında hem de vatan savunmasında etkin hizmetler vermişlerdi.</p>
<p><span><strong>2. Cumhuriyet Döneminde Siyasal Haklar Konusunda Kadın Hareketinin Faaliyetleri ve Mustafa Kemal’in Kadınlara Siyasal Haklarını Tanıması</strong></span></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sonunda kadın hareketinin temsilcileri, siyasal haklara yönelik söylemlerinde daha iyimser mesajlar vermeye başladılar. Ulviye Mevlan, <em>“Bugün kemal-i fahr ile görmekte olduğumuz kadın işçiler, sanatkârlar, tacirler, memurlar gibi, pek yakın bir atide dahi hanımları mebus göreceğiz ve kürsü-i hitabette ilim üzerine irad edecekleri noktaları yazacağız. Bu artık tahakkuk etmiş bir hakikattir.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> diyordu. Bu tarihten çok da uzun olmayan bir süre sonra ön koşullu siyasal hak istekleri metinlerde yer almaya başladı. İlk olarak da 1 Ocak 1921’de “Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti”nin, programına dâhil edildi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Türkiye’deki kadın hareketinin uzun bir geçmişi yoktu ve Batıdaki kadın hareketinin gerisinde bulunmaktaydı. Söz konusu durumda, gelenek­lerin ve toplumda kadına biçilen rolün önemi büyüktü<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn12" name="_ednref12"><em><sup>[12]</sup></em></a>. Kadının yerinin evi olduğu kanısı, toplumda çok yaygın kabul görmekteydi. Bununla beraber eğer kadın bir meslek edinecekse, bunun öğretmenlik olması en iyisi ola­caktı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Oysa Türkiye’de ve dünyanın çoğu ülkesinde kadınlar, yaşamın en zor alanında bile var olabileceklerini kanıtlamıştı. Kadının ülke sorunlarını sahiplenmesi ve çözüm yolları araması, siyasete olan ilgisini göstermekteydi. Mütareke, Kurtuluş Savaşı ve bu süreci takip eden yıllarda, kadınının siyasete katılma isteği ve bu yoldaki etkinlikleri daha da artarak devam etti<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Başta erkekler olmak üzere kadınlar arasında da kadına siyasal hakların tanınması ön koşullu olarak tartışılmaktaydı. Tartışmalarda önce­likle kadının eğitilmesi gerektiği görüşü öne çıkmaktaydı. Örneğin Latife Hanım, <em>“Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum. Bu oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek ama şuna da inanıyorum ki, eğitim oy hakkından ve kamu hizmetlerinden önce gelmeli. Köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> derken; Nezihe Muhittin ise, <em>“Birçok konu­larda işbaşına geçen hanımlar ancak aydın bir kadın çoğunluğunun seçtikleri olmalıdır.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> diyordu.</p>
<p>Yukarıdaki metinlerde de izlenebileceği gibi kadın hareketinin temsilcileri olan aydın kadınlarca, cahil kadın topluluğuna seçme hakkının verilmesi uygun görülmemekteydi. Seçme hakkının kadının eğitimli hale getirilmesinden ve kültür seviyelerinin yükseltilmesinden sonra alınması, kadın hareketinin, 1920’li yıllardaki temel hedeflerindendi. Aslında demok­ratik yaşamın sağlıklı yürüyebilmesi için doğru olanı da buydu denilebilir ama doğru olmayan cahil erkekler için aynı ölçütlerin söz konusu edilmemiş olmasıydı. Erkeklerin cahili de aydını da siyasal haklarını, I. Meşrutiyetten itibaren kullanmaya hak kazanmışlardı.</p>
<p>1920’li yıllarda kadın hareketi<strong>, </strong>siyasal hak arayışı çerçevesinde, öncelikle seçilme hakkı üzerinde durmaktaydı. Bu hakkın da aydın kadınlara verilmesinden yana bir tavır sergileniyordu. Aydın kadın grubunun dışında kalan kadınların büyük kısmı ise kadının mevcut durumunu içselleştirmişti. Hatta sokak baskısı çerçevesinde yeniliklere karşıtlıkta öncülük bile yapıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Aydın kadınlar tarafından yürütülen kadın haklarının siyasal boyutuna ilişkin tartışmalar, 1923 yılı baharında tekrar alevlendi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923 tarihinde seçim kararı almıştı. Mevcut seçim yasasının bazı maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili kanun tasarısı görüşmeye açıldı. Tasarıda 18 yaşını geçen her erkek Türkün seçmen olması ve bir milletvekilliği için gerekli olan 50 bin oyun, 20 bin oya indirilmesi isteniyordu. Tasarı, nüfus durumu ve milletvekili sayısıyla ilgiliydi. Kanun tasarısının görüşülmesi esnasında Hüseyin Avni Bey (Ulaş), söz aldı ve kadınların henüz oy kullanacak olgunluğa erişmediğini ancak gelişip oy hakkını alma seviyesine yükselene kadar, aile reisine oy vermiş gibi algılanarak 20 bin erkek nüfusun bir milletvekili seçmesinin esas alındığını söyleyerek teklife destek verdi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Bu gerici çıkış kadınların siyasal hakları konusunun ilk defa mecliste söz konusu edilmesini sağladı. Bu gerekçeye itiraz eden ve kadınların siyasal hakkını savunma cesaretinde bulunan Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi’nin konuşması bazı milletvekilleri tarafından masa kapaklarına vurularak kesildi. Karşı görüştekilerin gerekçesi hazırdı. Onlara göre siyasal haklardan önce kadının eğitilmesi ve kültürünün arttırılması gerekiyordu. Bu samimiyetten uzak bir yaklaşımdı. Eğer bu gerçekçi bir saptama olsaydı, kanun tasarısında, seçme ve seçilme hakkının eğitimli erkek ve kadına verilmesi hususu esas alınırdı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>Meclisteki üyelerin çoğunluğunun siyasal bağlamda kadın haklarına bakışı, toplumdaki algının bir yansıması mıydı? Buna net bir yanıt verile­memekle beraber mebusların çoğunluğunun, kadına siyasal hakkının tanınmasından yana olmadığı açıktı. Seçim kanunundaki değişiklik tasa­rısında kadınlar dışarıda bırakılmıştı. Kanunlaşması da sadece erkekleri kapsayacak şekilde gerçekleşti.</p>
<p>Bu gelişmeler üzerine 30 Mayıs 1923’te kadınlar, siyasal haklara giden yolu açmak; için faaliyete geçeceklerini duyurdular. 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin’in<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> başkanı olduğu “Kadınlar Halk Fırkası” kuruldu<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Fırkanın kuruluşunun ertesi günü 16 Haziran 1923’te yasal izin almak için valiliğe başvuruda bulundular<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>. Valilik durumu İçişleri Bakanlığına bildirdi ve Bakanlıktan gelecek karara göre hareket edileceği basına yansıdı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Kuruluşunun ilanıyla birlikte Partiye, yabancı ve ulusal basının ilgisi büyük oldu<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>. Basına yansıdığı kadarıyla tespit edebildiğimiz maddelerden anlaşıldığına göre, öncelikle kadınların aydın hale getirilmesi ve kültürlerinin arttırılması için çalışılacaktı. Fırkanın programında, siyasal hak isteği ise ön koşula bağlanmıştı. İkinci maddede: Siyasal haklar, hak etme ve liyakati gerektirdiği için, kadınlar memleketin siyasal, toplumsal ve iktisadi sorunlarında etkin olarak kendilerini kanıtladıktan sonra siyasal haklar için nizamnameye bir ilke ekleneceği hususu yer almaktaydı. Üçüncü maddede de kadınların Belediye seçimlerine katılmaları için çalışılacağı hususu vardı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Parti kurucularından Şukufe Nihal Hanım, Partinin siyasal boyutuyla ilgili olarak, <em>“…Siyasal faaliyetimize gelince: Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değil. Fakat siyasal bir gayesi olduğuna şüphe yoktur. Öncelikle sosyal ve ekonomik hayatta varlığını ispat edikten sonra siyasal alanda kazanmaları lazım gelen mevkii teminde kadınlar bu mevkii kazan­dıktan sonra siyasal hayata katılmaları ve hatta mebus olmak istemeleri de pek</em> tabiidir.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> diyordu.</p>
<p>Aslında kadının siyasette yer alması arzusu toplumda ortaya çıkmıştı. 1923 seçimlerinde kadına henüz seçme ve seçilme hakkı tanınma­mışken, ülke için hizmet eden bazı hanımlara erkek seçmenler tarafından oy verildi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Bu durumu, Hâkimiyeti Milliye, <em>“…Bugün gerçi bir kadın vekili­miz yoktur, fakat cereyan-ı hadisat bunun imkânını göstermiştir. Kalpleri­mizde bu şerefin tam bir mevkii</em> bulunmaktadır.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> diye son bulan yazısıyla kamuoyuna duyurdu.</p>
<p>Kadınlar Halk Fırkası kurucuları, bir taraftan izin beklerken bir taraftan da kadının aydın hale getirilmesini ve kültürünün arttırılmasını amaçlayan etkinliklere başlamıştı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>. Bu süreçte, izin başvurusuna olumsuz yanıt geldi. Partiye izin çıkmamıştı. Gerekçede, henüz siyasal haklarını almamış olan kadınların parti kurmasına yasalarca izin verilemeyeceği ifadesi yer alıyordu. Ancak kuruculardan bazı kadınlar, olumsuz yanıtta, tüzüğün çok taşkın olmasının da etkisi olduğunu ileri sürdüler. Bu konuda Nezihe Muhittin, <em>“Çünkü bu tüzükte kadınlarımızın askerlik görevlerini yerine getireceklerine ait bir madde bile vardı.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> diyecekti.</p>
<p>Bundan sonra tüzük üzerinde değişiklik yapıldı. İsmi de “Türk Kadın Birliği” olarak değiştirildi. Dernek olarak nitelendirilen birliğin kuruluş tarihi 7 Şubat 1924’tü. Tekrar Valiliğe izin başvurusunda bulunuldu. Bu defa bir hafta sonra Valilikten olumlu yanıt geldi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Birliğin tüzüğünde derneğin amacı, <em>“Kadınlığı düşünsel ve sosyal alanlarda yükselterek, modern ve olgun bir düzeye eriştirmek.</em> (madde: 3)”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> olarak belirlendi. Tüzüğün 2. maddesinde, <em>“Türk kadın birliği, Türk kadınını sosyal ve siyasal haklar karşısında her türlü yükümlülük ve vatan ilgisini ispatlayacak bir düzeye eriştirmeye</em> çalışacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> denilerek siyasal haklar konusuna da yer verildi.</p>
<p>Kadın Birliğinin ilk siyasal girişimi, 1925’te gerçekleşti. İstanbul’da boşalan bir milletvekilliği için yapılacak ara seçime mevcut yasaların mümkün kılmamasına rağmen kadın adaylarla katılmak için başvuruda bulunuldu. 1925 yılının Şubat ayında, Kadın Birliği, -bu kez Valiliğe değil- Belediye Başkanlığına verdiği dilekçeyle Halide Edib ve Nezihe Muhiddin’i İstanbul milletvekili adayı gösterdi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>. Ancak Kadınlar Birliği, aday gösterdiği isimlerden biri olan Halide Edib Hanıma bilgi verme gereği bile duymamıştı. Bu girişimden Halide Edib’in haberdar olmadığı, basında yer alan demecinden anlaşıldı. Özet olarak, Kadınlar Birliğinin üyesi olmadığını bildirerek söz konusu başvuruyla ilgili bilgisinin bulunmadığını, yasalar böyle bir duruma izin verse de kendisinin milletvekili olmak istemeyeceğini söylemekteydi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Bu tür eylemlerden sonuç alınamayacağı belliydi. Propa­gandaya yönelik olduğunu söyleyebileceğimiz söz konusu girişimin amacı, kadının siyasal hakları konusuna, kamuoyunun ve Meclisin dikkatini çekmek olabilirdi. Bu girişimde yasal bir durum aranabilir miydi bilinmez ama şık olmayanı Halide Edib’in iznine başvurulmadan milletvekilliğine aday gösterilmesiydi. Bu durum Kadınlar Birliğinin güvenilirliğine gölgeleye­bilecek bir tutumdu.</p>
<p>Artık siyasal haklar konusunda, kadınların sesleri daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Süreyya Hulusi Hanım, 1926’da Türk Ocağı’nda verdiği konferansta, “Türk kadını tarihte siyasal rol oynamıştır. Kadın kendi benliğini idrak eder. İktisadi sahada haiz-i tesir olursa neden memleket işlerinde geri kalsın. Herkes anadan vatan dersi alır da ne içün o vatanın idaresi ve mukadderatı mevzu-u bahs olduğu zamanda mahmul vaziyette bırakılır…” diyerek Türk kadınına siyasal haklarının tanınmamasını, haksız buluyor ve eleştiriyordu<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Türk Kadınlar Birliği, Mart 1927’de yapılan kongresinde dernek­lerinin tüzüğüne -ön koşulsuz- kadının siyasal hakları için çalışılacağını bildiren 2. maddeyi ekledi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Bu durum Kadın hareketinin siyasal hak arama mücadelesi boyutundan baktığımızda bir ilki oluşturuyordu. O güne kadar siyasal hak istekleri ön koşullu olarak belgelerde yer almıştı. 1927’deki gelişmede Cumhuriyet Döneminde kadın hakları konusunda yaşanan gelişmelerin etkisi büyüktü. Aynı yıl yapılacak seçimlere katılmak için birlik içinde tartışmalar yapıldı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>. Ama kadınlara siyasal haklarını tanıyan yasal değişiklikler yapılmadığından dolayı bu girişim de sonuçsuz kaldı.</p>
<p>Bu arada Ankara, kadınların siyasal hakları konusunu gündemine almıştı ve ilk olarak da kadınlara Belediye seçimlerine katılma hakkı tanıdı. Kadınların Cumhuriyet idaresindeki konumları daha da yükselmişti. Bu konuda kadın hareketinin liderlerinden olan Nezihe Muhittin, 1931’de yayımlanan “Türk Kadını” adlı kitabında <em>“…Cumhuriyet yürüyor ve her yaşına girdikçe kadına bir armağan vermeyi asla ihmal etmiyor. Yedinci yılın armağanı belediye seçimlerine katılma hakkı oldu. Cumhuriyet yürüyecek ve kadınlık hayatına daha birçok ışıklar serpecektir. Siyasal hakkımızın verildiğini kutlayacağımız gün uzak</em> değildir.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> sözleriyle bu duruma dikkat çekiyordu.</p>
<p>Yukarıda belirtildiği üzere siyasal haklar konusunda ilk girişim, 3 Nisan 1930’da kabul edilen Belediye Kanunuyla gerçekleşti. Bu kanunla, kadınlara Belediye seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkı tanındı. Yunus Nadi bu hakkın daha da genişleyeceğini şu sözleriyle dile getiriyordu; <em>“Ailenin temeli ve milletin şefkatli anası olan kadının memleket işlerinde hiç olmazsa erkekler kadar hukuka sahip olması lâzım geleceği takdir ve teslim edilmelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Müzakere etmekte olduğu Büyük Belediye Kanununda kadınlara belediye sahasında seçim hakkı tanımaya hazırlanıyor. Burada belediye kelimesi yalnız bir aşama ifade eder. Bu kanun ile kadınlara tanınmak istenen hak esasen seçim hakkıdır. Seçmek ve seçilmek</em> hakkı.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Kadınların Belediye seçimlerine katılma hakkını kazandığı gün, Afet İnan konusu kadının seçme ve seçilme hakkı olan bir konferans verdi. Konuşmasında, bu hakkın, ulus egemenliğinin temel unsurlarından biri olduğunu söyledi. Konferansa katılanlar arasında Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Kazım Karabekir de bulunmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>. Kadınlar bu tarihten kısa süre sonra 26 Ekim 1933’te, 1924 tarihli Köy Kanunu’nun 20. ve 25. maddelerinde yapılan değişiklikle muhtar ve ihtiyar meclisi seçimlerinde, oy kullanma ve seçilme hakkını kazandılar. 1934 yılında siyasal hakları tamamlayacak olan milletvekili seçme ve seçilme hakkının verileceği sürece çok yaklaşıldığı günlerde Türk Ocağı salonunda Ankara’nın aydın kadınlarının bir araya getirildiği bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıda Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilmesi konusunda konferans verenler tarafından heyecanlı konuşmalar yapıldı. Toplantı sonunda Millet Meclisine kadar gösteri yürüyüşü yapılması kararı alındı ve eylem gerçekleştirildi. Mecliste yaşananlardan bir kesiti, toplantıya katılanlardan ve toplantıya davet telefonunun Çankaya Köşkünden geldiğini söyleyen Avukat Perihan Arıburun<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> şöyle anlatmakta, <em>“Aydın bir kadın topluluğunun Meclis önünde yüksek sesle konuşmalarını çalışma odasında bulunan Atatürk haber alır. Ve çevresindeki milletvekillerine bakın bakalım hanımlarımız ne istiyorlar, bana da bilgi getirin der. Gidip</em> (Mecliste temsil hakkı isteyen) <em>kalabalığı gören milletvekillerinin telaşlı hali karşısında Atatürk, ‘Arkadaşlar, kadınlarımız mecliste görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız’ direktifini verir.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Yukarıda konuyla ilgili anlatılan bu tür olaylardan birine yer verdik. Aslında yapılacak devrimin önceden tasarlanmış olduğu bellidir. Yani bu anlık verilmiş bir karar değildir. Tarihi sürece baktığımızda ise, kadın hareketinin ilk temsilcisi olarak kabul edilen ve “Meram” isimli çeviri romanını “Bir Kadın” imzasıyla yayımlamak zorunda kalan Fatma Aliye Hanımdan<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> itibaren toplumda yok sayılmama savaşı veren aydın kadınların çabalarının sürece bir şekilde katkı sağladığı kaçınılmaz bir olgudur. Bu örnek bize, o dönemde Türk kadınının bulunduğu noktayı, net bir şekilde göstermektedir. Sonuç olarak aydın kadınların faaliyetlerinin ve köylü kadınların emeklerinin, siyasal hakların tanınması sürecine yaptığı katkı yok sayılamaz. Bununla birlikte söz konusu çabaların, süreçte belirleyici olduğunu söylemek de gerçeği yansıtmaz.</p>
<p>Türk Devriminin amacı olan çağdaş toplum ve çağdaş devlet yaratmanın temel belirleyicilerinden birisi, kadınların siyasal sürece de katılmalarını sağlamaktı. Ancak bunun, devrimin kendi seyri içinde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Kadınla ilgili olarak tüm alanlarda yapılacak devrimler, sıraya konulmuştu ve tutarlı bir seyir izlemekteydi. Mustafa Kemal’in kadın hakları konusuna bakışını, çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmalarda izleyebiliyoruz. Ayrıca kadın hakları savunucusu Latife Hanımla evlenmiş olması da göz ardı edilmeyecek bir duruşu ifade eder. O, 1923’te <em>“Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınla­rımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır… Bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o toplum felç olmuştur. Bir toplumun hayatta, çalışması ve başarılı olması için, çalışmanın ve başarılı olabilmenin bağlı olduğu bütün sebep ve şartları benimsemesi gerekir. Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve teknik gerekli ise bunların aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın edinmeleri lazımdır. Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır. Bir millet ilerlemek ve uygarlaşmak isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> diyerek konuyla ilgili görüşlerini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Mustafa Kemal’in kadınlarla ilgili düşünceleri, sadece söylemde kalmamış Cumhuriyet Rejiminin sağladığı ortamda, kadın hakları konusunda çok ileri adımlar atılmıştı. Sürecin sonunda ise siyasal haklar konusu gündeme alındı. Kadınların seçme seçilme hakkı, aşamalı olarak gerçekleşti ve yerelden genele doğru bir seyir izledi. Yerel alanda siyasal haklara sahip olan kadına, genel seçim hakkının da yakında tanınacağı, beklenen bir durumdu. Kadınlar süreci hızlandırmak için toplantılar düzenleyerek gösteriler yapıyordu. Nitekim beklenen gelişme kısa süre sonra gerçekleşti. Başbakan İsmet İnönü’nün de içinde bulunduğu 192 milletvekilinin imzasını taşıyan 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10. ve 11. maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun tasarısı, Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda tartışıldıktan sonra Meclisin onayına sunuldu. Oylamaya katılan 258 milletvekilinin oybirliği ile kabul ettiği 5 Aralık 1934 tarihli ve 2598 sayılı kanunla, kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde ettiler<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a>. Söz konusu kanun, 11 Aralık 1934 tarihli Resmî gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. 1924 Anayasasının, “18 Yaşını bitiren her erkek Türk milletvekili seçme hakkına sahiptir. (madde: 10)” ve “Otuz yaşını bitiren her erkek Türk milletvekili seçilme hakkına sahiptir. (madde: 11)” hükümleri değiştirilerek; 22 yaşını bitiren kadın erkek her Türk milletvekili seçme, 30 yaşını bitiren kadın erkek her Türk milletvekili seçilme hakkına sahip olur şeklini aldı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a>. Böylece, kadınlar en büyük hak olarak kabul edilen siyasal hakların tamamına kavuşmuş oldular.</p>
<p>Milletvekili seçme ve seçilme hakkı, kadınlar arasında büyük bir sevinç yarattı. 6 Aralık’ta Ankaralı kadınlar olayı kutlamak, için Halkevi’nde bir toplantı düzenlediler. Bu sefer Meclise hak istemek için değil teşekkür etmek için gittiler. İstanbul’da ise seçme ve seçilme hakkının verilişini kutlamak için Türk Kadınlar Birliği, Sultanahmet Meydanı’nda miting yaptı. Ayrıca Beyazıt’tan Taksim’e bir yürüyüş düzenleyerek memnuniyetlerini göstermiş oldular<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p>Mustafa Kemal’in öncülüğünde kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkı, dış dünyaya karşı demokratik gözükme düşüncesinin bir sonucu muydu? Yoksa Batıda, Mustafa Kemal’i diktatör olarak göstermek isteyenlere verilen bir yanıt mıydı? Bu sorulara olumlu karşılık bulmak mümkün olmaz kanısındayız. Çünkü bu hak Avrupa’nın gelişmiş birçok ülkesinden daha önce Türk kadınına tanınmıştı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a>. En azından bu nedenle bu yol seçilmiş olamazdı. Kaldı ki, Türk Devriminin temel özelliklerinden birisi ulus merkezli olmasıydı. İkinci sorunun karşılığı da olamazdı. Çünkü bu durumda da olay kişiselleşmiş olurdu. Mustafa Kemal, en büyük kavgala­rından birini kişisel yönetime karşı vermişti ve bu yola tekrar dönülmemesi için radikal önlemler almaktaydı. Üstelik de dışarıdan gelen suçlamalara taviz sayılabilecek karşılıklar verdiğini de tarih kaydetmemişti.</p>
<p>Öyleyse süreci yönlendiren düşünce neydi? Sosyal alanda yaşanan olayların tek nedenli ve tek sonuçlu olamayacağı gerçeğini de göz ardı etmeyerek, Mustafa Kemal’in ütopyası olan çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak fikrinin süreci yönlendiren, temel faktörlerin başında geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu yolda gerçekleştirilecek çalışmaların, kendisinin de ifade ettiği gibi sadece toplumun yarısını oluşturan erkeklerle başarılamayacağı açıktı. Türkiye’de kadın hareketinin temsilcilerinin, Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilen reform hareketlerinin başarısızlığının nedenleri arasında kadınların sürecin dışında bırakılmış olmalarını görmeleri, Mustafa Kemal’in de benimsediği bir fikirdi. Bu nedenle, rejimi meşrulaştırmak için kadınlara siyasal hakların tanındığı düşüncesi, sınırların oldukça zorlanmasıyla bile ulaşılabilecek bir sonuç değildir<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>.</p>
<p>Kadınlara siyasal hakların tanınması, siyasal modernizasyonun doğal bir sonucuydu. Bu sürecin tamamlanmış olmasıyla, siyasal haklar bağlamında, kadın ve erkek eşit hale getirilmişti. Böylece “Ulus Egemenliği” kavramı, bütün halkı kapsayacak şekilde siyasal katılımın alanı, doğal sınırlarına ulaştırılmış ve demokrasinin temel göstergelerinden biri olan seçme ve seçilme eşitliği sağlanmış oluyordu.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisinin Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkını veren kararını, Mustafa Kemal Atatürk şöyle değerlendirmektedir: <em>“Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasî hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde; peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lâzım gelecektir. Türk kadını evdeki medenî mevkiini salâhiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasî hayatta belediye seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını, bu sefer de mebus seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medenî memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salâhiyet ve liyakatle kullanacaktır.”</em><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Dış dünyada ise Türk kadının geçirmekte olduğu değişim büyük yankı yaratmış, Batı basınında “Esirlikten Aydınlığa Çıkış” olarak yorum­lanmıştı. Temps’in Ankara Muharibi Louis Reviel, “Türk Kadınlığının Kavuştuğu Haklar” başlığını taşıyan yazısının Türkçe çevirisinde, “Atatürk’ün memleketini eriştirdiği azametli neticeler arasında kadının tekâmülü keyfiyeti hiç şüphesiz parlak muvaffakiyetlerden birisidir.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> diyordu.</p>
<p>Kadınların ilk olarak seçme ve seçilme hakkını kullandığı 8 Şubat 1935 yılında yapılan seçime; kadınlar, hem seçmen hem de aday olarak büyük ilgi gösterdiler. Özellikle büyük şehirlerde katılım % 80’lere ulaştı ve oy kullanan kadınların oranı, oy kullanan erkek oranına çok yaklaşarak % 48 civarına dayandı. Bu durum, hem demokratik katılım hem de kadınların siyasal haklarına sahip çıktığını göstermesi bakımından dikkate değer bir gelişmeydi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>.</p>
<p>1935 yılı seçimlerinde, 13’ünü bağımsızların oluşturduğu 399 milletvekili meclise girdi. Bunların 369’u erkek 17’si kadın olmak üzere toplam 386 milletvekili Cumhuriyet Halk Fırkası saflarında seçimi kazandı. Seçilen kadın milletvekilleri şu isimlerden oluşmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a>:</p>
<p>Mebrure Gönenç (Afyonkarahisar), Satı Çırpan (Ankara), Türkan Örs Baştuğ (Antalya), Sabiha Gökçül Erbay (Balıkesir), Şekibe İnsel (Bursa), Huriye Öniz Baha (Diyarbakır), Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstanbul), Ferruh Güpgüp (Kayseri), Bahire Bediş Morova Aydilek (Konya), Mihri Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Esma Nayman (Seyhan), Sabiha Görkey (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon), Benal Nevzad İstar Arıman (İzmir).</p>
<p>12 Ocak 1936’da yapılan ara seçimde de Emekli Öğretmen Hatice Özgener’in Çankırı milletvekili seçilmesiyle parlamentodaki kadın milletvekili sayısı 18’e yükseldi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a>. Mustafa Kemal’in, bu sayıyı bir sonraki seçimlerde 36’ya ulaştırarak %100 oranında bir artış planlamasına karşın; bunu gerçekleştirmeye ömrü yetmedi. Atatürk Dönemini takip eden süreçte ise kadın milletvekili sayısında hızlı bir düşüş yaşandı. 1939 seçiminde bu sayı 15’e düştü, en trajik düşüşte 1950 seçiminde kadın milletvekili sayısının 3’e düşmesiyle gerçekleşti. Atatürk Döneminde ulaşılan % 4,6’lık Meclisteki kadın milletvekili oranı, tam 72 yıl sonra 2007 seçimlerinde sağlanan % 9,09’luk oranla geçilebildi<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a>. Ama 2007’de ulaşılan bu oranla Türkiye, dünya ortalamasının altında yer aldığı gibi; kadınlarına 1973’te seçme ve seçilme hakkı veren Suriye’nin bile gerisinde bulunmaktadır. Atatürk Döneminde ise, Meclisteki kadın milletvekili oranıyla dünya ortalamasının üstünde ve kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanıyan ülkeler listesinde ilk sıralarda yer alıyordu.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Türk tarihinin belirli bir kesitinde, yabancı kültürlerin etkisiyle oluşan gelenekler, dini algılar ve eğitimsizlik nedenleriyle, kadınlar uzun süre toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamdan uzak tutuldular. 19. yüzyılda kadının mevcut durumunda küçük değişiklikler yaşanmaya başlandı. Kız çocuklarının, -sınırlı da olsa- eğitim hakkından faydalanmaya başlamaları, aydın bir kadın grubunun ortaya çıkmasını sağladı. II. Meşrutiyetle birlikte aydın kadınlar, kadının içine düşürüldüğü durumdan kurtarılması için faaliyete geçtiler ve bu yolda örgütler oluşturdular. İlk hedefleri kadının toplumsal, sosyal ve ekonomik yaşama katılmasını sağlamaktı.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde yapılan reformlar, kadınların durumunda dikkat çekici bir iyileşme gerçekleştiremedi. Bu dönemde kadınlara sınırlı haklar tanınmış olmasına karşın reform sürecine dâhil edilmediler. Cumhuriyet’le birlikte kadın sorunu çözüm aşamasına girdi ve bu alanda çok ileri adımlar atıldı. Ama yine de toplumda kadın haklarına karşı var olan direnci kırmak kolay olmadı. Bu direnç siyasal haklar konusunda da yaşandı. Kadını toplumda hak ettiği yere ulaştırabilmek için kadın hareketinin faaliyetleri örgütlü bir şekilde sürdü. Erkekler arasında kadınları destekleyenlerin sayısı da arttı.</p>
<p>Öte yandan Mustafa Kemal, kadınlara karşı her alanda oluşan çağ dışı zihniyeti ortadan kaldırmaya kararlıydı ve bunu aşamalı olarak gerçekleştirdi. Atatürk Devrimleri, Nezihe Muhittin’in ifade ettiği gibi kadını, çorak topraktan verimli bir araziye taşıdı ve kadının toplumdaki görünmezliğine ve esaretine son verdi. Bu süreçte kadın hakları konusunda yaşanan en büyük devrim kadının yönetimde erkekle eşit hale getirilmesi oldu. Artık kadın, toplumsal, sosyal, ekonomik alanın yanında siyasal alanda da var olmaya başlamıştı. Kurtuluş Savaşından itibaren Atatürk Döneminde sağlanan başarıların elde edilmesinde kadınlar da büyük emek harcadılar. Türk kadınının özverili çalışmasını, <em>“Bu son senelerin inkılâp hayatında o hummalı fedakârlıklarla dolu mücadele hayatında milleti ölümden kurtararak istiklâle götüren azim ve faaliyet hayatında her millet ferdinin çalışması, gayreti, himmeti, fedakârlığı vardır. Bu arada en çok tebcil ile yâd olunacak, daima şükran ile tekrar edilecek bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok ulvi, çok yüksek, çok değerli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadının üzerinde kadın çalışmasını zikretmek imkânı yoktur. Dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi zafere ve kurtuluşa götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım’</em> diyemez.”<a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a><em> sözleriyle</em> takdir eden Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınını bütün haklarına kavuşturarak uygar milletlerin kadınları düzeyine ulaştırdı; hatta siyasal haklar konusunda bunların bazılarını da geride bıraktı.</p>
<p>Ancak siyasal haklar konusunda Atatürk Döneminden sonraki süreçte, kadınların durumunda hızlı bir gerileme yaşandı. Kadınların ilk defa yer aldığı Meclisteki, kadın milletvekili oranıyla Türkiye dünyada ilk sıralarda yer almaktaydı. Bugün ise ülkemizin gelişmişlik düzeyiyle bağdaşmayacak bir orana düşmüştür. Oysa Türkiye’de kadınının siyasal haklarını kazanmasının üzerinden uzun yıllar geçmiş olması nedeniyle daha da ileriye gidilmesi gerekirdi. Ama tam tersi olmuş geriye gidilmiştir. 1935-­1939 Dönemi Meclisteki kadın temsil oranı 2007 seçimlerinde geçile­bilmiştir. Ancak son seçimde gerçekleşen oranla Türkiye, gelişmiş ülkelerin çok gerisinde, dünya ortalamasının da altında bulunmaktadır.</p>
<p>Bu süreçte belirleyicilerden birisi erkek egemen bir toplum yapısına sahip olmamızsa diğeri de ülkemizde etkili bir kadın örgütlenmesinin mevcut olmamasıdır. Hem siyasal alana hem de yönetsel alana erkekler egemen durumdadırlar. Bu durumun da kadından yana pozitif ayrıcalık gözetilmeksizin düzeltilmesi mümkün görülmemektedir. Siyasette, kadının hak ettiği yere sahip olmasında, partilerin üzerine düşen sorumluluk büyüktür. Bu konuda partiler arasında ortak bir tavır oluşturulması gerekmektedir. Bugün kadının siyasal ve yönetsel alanlarda bulunduğu noktanın kabul edilebilecek ve savunulacak bir yönü yoktur ve Atatürk Türkiye’sine de yakışmayan bir durumdur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Saime YÜCEER</strong></span></a>
</p><p>Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl: 2008/1, Sayı: 14</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Meclis Zabıtları</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri.</span></div>
<div><span><strong>Gazeteler</strong></span></div>
<div><span>♦ Cumhuriyet</span></div>
<div><span>♦ Hâkimiyeti Milliye</span></div>
<div><span>♦ İkdam</span></div>
<div><span>♦ Resmî Gazete</span></div>
<div><span>♦ Milliyet</span></div>
<div><span>♦ Son Posta</span></div>
<div><span>♦ Son Telgraf</span></div>
<div><span>♦ Tan</span></div>
<div><span>♦ Tanin</span></div>
<div><span>♦ Ulus</span></div>
<div><span>♦ Vakit</span></div>
<div><span>♦ Vatan</span></div>
<div><span><strong>Kitap ve Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ Afet İnan, <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları,</em> (2000), Yayına Hazırlayanlar: Ali Sevim, Azmi Süslü, M. Akif Tural, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Afet İnan, (1975), <em>Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri,</em> Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, Mustafa Kemal, (1959), <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,</em> C. II, TİTE Yayınları, 2. Baskı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Baykan, Ayşegül – Ötüş Basket, Belma, (Yay. Haz.), (1999), <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> Yayına Hazırlayanlar: İletişim Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Berkes, Niyazi, (tarihsiz), <em>Türkiye’de</em> Çağdaşlaşama, Doğu Batı Yayınları I, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Bozdağ, İsmet, (1975), <em>Atatürk ve Eşi Latife Hanım,</em> Kervan Yayıncılık, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Caporal, Bernard, (1982), <em>Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını,</em> Çeviren: Ercan Eyüboğlu, İş Bankası Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Çakır, Serpil, (1997), “Kadın Tarihinden İki İsim: Ulviye Mevlan – Nezihe Muhittin”, <em>Toplumsal Tarih,</em> Sayı: 46, s. (6-14).</span></div>
<div><span>♦ Çakır, Serpil, (1991), “Siyasal Yaşama Katılım Mücadelesinde Türk Kadını”, <em>Kadınlar ve Siyasal Yaşam,</em> İstanbul, s. (131-141).</span></div>
<div><span>♦ Doğramacı, Emel, (1998), “Atatürk ve Kadın Hakları”, <em>Atatürkçü Düşünce El Kitabı,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, s. (215-221).</span></div>
<div><span>♦ Doğramacı, Emel, (1989), <em>Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü,</em> Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Doyran, Ayşen, (1997), “1934’te Basındaki Tartışmalar Kadınlar Milletve­kili Seçilirken”, <em>Toplumsal Tarih,</em> Sayı: 39, Mart 1997, s. (27-34).</span></div>
<div><span>♦ Eldeniz, Perihan Naci, (1956), “Atatürk ve Türk Kadını”, <em>Belleten,</em> C. XX, Sayı: 80, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Elgin, Neriman, (Derleyen), (1985), <em>Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkı Tanıyan 5.12.1934 Tarihli ve 2598 Sayılı Kanun ve TBMM Tutanakları</em>, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Göksel, Burhan, (1984), <em>“Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Sayı:1, s. (213-235).</span></div>
<div><span>♦ Göksel, Burhan, (1993), <em>Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk,</em> Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Güneş, İhsan, (2001), <em>Türk Parlamento Tarihi V. Dönem (1935-1939),</em> C. 2, Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayınları No: 26, Ankara.</span></div>
<div><span><em>♦ Kastamonu’da İlk Kadın Mitingi’nin 75. Yıldönümü Uluslararası Sempoz­yumu</em>, (1996), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kocatürk, Utkan, (Hazırlayan), (1984), <em>Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,</em> 3. Baskı, Turhan Kitabevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Şefika, (1993), <em>Balkan Harbinde Kadınlarımızın Konuşmaları, </em>MEB Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Marcosson, İsaac, (1984), “Türkiye’nin Kurtuluş Yıllarında Bir Yabancı Gazetecinin Ankara</span></div>
<div><span>♦ Yolculuğu ve Atatürk’le Görüşmesi”, Çeviren: Ergun Özbudun, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> C. I, Sayı: 1.</span></div>
<div><span>♦ Önder, Mehmet, (1989), <em>Atatürk Konya’da,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Sarısaman, Sadık,(1997), “Birinci Ordu Birinci Kadın İşçi Taburu”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Sayı 39, C. XIII, s. (695-725).</span></div>
<div><span>♦ Sezer, Ayten, (1998), “Türkiye’deki İlk Kadın Milletvekilleri ve Meclis’teki Çalışmaları, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Cilt: XIV, Sayı:42, s. (889-905).</span></div>
<div><span>♦ Tekeli, Şirin, (1982), <em>Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat,</em> Birikim Yayın­ları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Tunaya, Tarık Zafer, (1988), <em>Türkiye’de Siyasal Partiler,</em> C. I, 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span><em>♦ Türkiye Büyük Millet Meclisi Albümü, (1920-1991),</em> (1994), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Ulviye Mevlan, “Düşünüyorum”, <em>Kadınlar Dünyası,</em> no: 175, 25 Mayıs 1919, s. 2.</span></div>
<div><span>♦ Unat, Nermin Abadan, (1986), “The Legal Status of Turkish Women”, <em>Turkish Review,</em> Volume: 1, Number: 6.</span></div>
<div><span>♦ Üçok, Bahriye, (1981), <em>İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar,</em> TTK Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Zihnioğlu, Yaprak, (2003), <em>Kadınsız İnkılâp,</em> Metis Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bu konuda bkz. Bahriye Üçok, <em>İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar,</em> TTK Yayınları, Ankara 1981.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2] </sup></a> 1858’de kız rüştiyeleri, 1870’te de kız öğretmen okulu açıldı. Kız ve erkek çocuklar için ilköğretimin zorunluluğu hususu, 1876 Kanunu Esasisinin 114ncü maddesinde yer alarak, anayasal hak haline getirildi. 1897’de kadınlar ücretli işçi olarak çalışmaya başladılar Niyazi Berkes, <em>Türkiye’de</em> Çağdaşlaşama, Doğu Batı Yayınları I, İstanbul, (tarihsiz) s. 226-227. Kanunu Esasi 7 Zilhicce 1293 (23 Aralık 1876) <em>“Madde: 114- Osmanlı efradının kâffesince tahsili maarifin birinci mertebesi mecburi olacak ve bunun derecat ve teferruatı nizamı mahsus ile tâyin kılınacaktır.”</em> Bkz. Düstur, Birinci Tertip, Cilt 4, s. 1-40. Ayrıca kadın haklarının gelişimi konusunda bkz. Emel Doğramacı, <em>Türkiye’de Kadının Dünü ve Bugünü, </em>Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> Yayına Hazırlayanlar: Ayşegül Baykan – Belma Ötüş Basket, İletişim Yayınları, İstanbul 1999, s. 135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Serpil Çakır, “Kadın Tarihinden İki İsim: Ulviye Mevlan – Nezihe Muhittin”, <em>Toplumsal Tarih,</em> Sayı: 46, 1997, s. (6-14) s. 6-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Tarık Zafer Tunaya, <em>Türkiye’de Siyasal Partiler,</em> C. I, 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1988, s. 481. Ayrıca Bkz. Şefika Kurnaz, <em>Balkan Harbinde Kadınlarımızın Konuşmaları,</em> MEB Yayınları, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Hâkimiyeti Milliye, 12 Temmuz 1923, “Türkiye’de ve Mısır’da Kadın Hayatı” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Hakimiyeti Milliye, 12 Temmuz 1923, “Türkiye’de ve Mısır’da Kadın Hayatı” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Bu konuda bkz. Sadık Sarısaman, “Birinci Ordu Birinci Kadın İşçi Taburu”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Sayı 39, C. XIII, Kasım 1997, s. (695-725).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Tarık Zafer Tunaya, <em>age,</em> s. 482.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Ulviye Mevlan, “Düşünüyorum”, <em>Kadınlar Dünyası,</em> no: 175, 25 Mayıs 1919, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Serpil Çakır, agm, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Hakimiyeti Milliye, 12 Temmuz 1923, “Türkiye’de ve Mısır’da Kadın Hayatı” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Hâkimiyeti Milliye, 12 Temmuz 1923, “Türkiye’de ve Mısır’da Kadın Hayatı” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Milli Mücadeleye kadınların verdiği destek için bkz. <em>Kastamonu’da İlk Kadın Mitingi ’nin 75. Yıldönümü Uluslar arası Sempozyumu,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> İsaac Marcosson, “Türkiye’nin Kurtuluş Yıllarında Bir Yabancı Gazetecinin Ankara Yolculuğu ve Atatürk’le Görüşmesi”, Çeviren: Ergun Özbudun, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> C. I, Sayı: 1, Kasım 1984, s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Bu konuda Nezihe Muhittin, <em>“Dar çarşaf, ince peçelerle dolaştığımız zamanlar hacı ninelerin ve hanım teyzelerin hakaretlerine sık sık hedef oluyorduk… ” </em>demektedir. <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Mustafa Kemal 1930’da, bu türden düşünenleri şöyle değerlendirecekti; <em>“Kadının siyasal yetersizliğine mantıklı hiçbir sebep yoktur. Bu konudaki tereddüt ve olumsuz düşünüş biçimi, geçmişin toplumsal bir niteliğinin can çekişen bir hatırasıdır.”</em> Afetinan, <em>Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Sadeleştirerek Yayına Hazırlayanlar: Ali Sevim, Azmi Süslü, M. Akif Tural,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 2000 Ankara, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a>  TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I, İçtima IV, (3 Nisan 1339/1923), C. 28, s. 326­330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> 1889 yılında doğan Nezihe Muhittin İstanbullu aydın ve varlıklı bir ailenin kızıydı. Evde eğitim gördü. 1909 yılında fen dersi öğretmeni olarak çalışmaya başladı. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi, Selçuk Hatun Sultanisi Müdürlüğü yaptı, Maarif Müfettişi olarak çalıştı. İlk romanını 1911 yılında yazdı. 1913’te “Türk Hanımları Esirgeme Derneği”ni kurdu. Kadınlık üzerine yazılarını “Hanımlara Mahsus Gazete”de Zekiye imzasıyla yayımladı. 1924’te kendi parasıyla “Türk Kadın Yolu Dergisi”ni kurdu. 18 sayısı çıkan bu aylık Türk feminizmi için bir forum oluşturdu. Edebiyatla uğraştı, 18 roman yazdı “Benliğim Benimdir” adlı ilk romanı 1929’da yayımlandı. İki kez evlendi. 1958 yılında yaşamı sona erdi. Bkz. <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 23-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Vakit, 18 Haziran 1923. Partinin İkinci Başkanı Nimet Remide Hanım, Yetkili Temsilcisi Latife Bekir Hanım, Genel Sekreteri Şukufe Nihal Hanım, Veznedarı Matlube Ömer Hanım, Muhasebecisi Seniyye İzzeddin Hanım, Sekreteri Muhsine Salih Hanımdı. Üyeler ise: Nesime İbrahim Hanım, Zeliha Ziya Hanım, Tuğrul Bedri Hanım ve Faize Emrullah Hanımdan oluşmaktaydı. Tanin, 18 Haziran 1923.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Tanin, 18 Haziran 1923. Vakit, 19 Haziran 1923.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Vakit, 17 Haziran 1923. Vatan, 20 Haziran 1923.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Bu konuda Nezihe Muhittin, <em>“Avrupa basını merak ve hayranlıkta hiç geri kalmıyordu. Tüzüğü valiliğe verip çalışmaya başlar başlamaz “Noye Fraye Prese” özel muhabirini gönderdi. Amerika gazetelerinin yazarları peşimizi bırakmaz oldular. Avrupa kadın dernekleri bizimle hemen yazışmaya başladı. ” </em>diyordu. <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 142-144. Tanin, 19 Haziran 1923 <strong>“</strong>Kadınlar Halk Fırkası” başlıklı yazı, İkinci Reis Nimet Hanımla Partinin Amacı ve Çalışma Tarzı Üzerine Yapılan Görüşme.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Vakit, 17 Haziran 1923.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Vatan, 20 Haziran 1923, Şukufe Nihal Hanımla Mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Şu hanımlara oy verilmişti: Latife Hanım, Halide Edip, Mevhibe Hanım, Nezihe Muhittin, Kara Fatma, Müfide Ferit ve Aliye Fehmi. Hâkimiyet-i Milliye 23 Temmuz 1923, “Kadınlığın Yüksek Mevkii” başlıklı yazı. İsmet Bozdağ, <em>Atatürk ve Eşi Latife Hanım,</em> Kervan Yayıncılık, İstanbul 1975, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Hâkimiyet-i Milliye, 23 Temmuz 1923, “Kadınlığın Yüksek Mevkii” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Vakit, 26 Haziran 1923, Kadınlar Halk Fırkası Faaliyette. <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 142-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Nezihe Muhittin ve <em>Türk Kadını 1931,</em> s. 148- 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> <em>Age,</em> aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> <em>Age,</em> s.149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> <em>Age,</em> aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> İkdam, 24 Şubat 1925.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Son Telgraf, 24 Şubat 1925.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Türk Yurdu, C. III, Numara: 16, Şubat 1926, s.459. Bernard Caporal, <em>Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını,</em> Çeviren Ercan Eyüboğlu, İş Bankası Yayınları, Ankara 1982, s. 687-706.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Yaprak Zihnioğlu, <em>Kadınsız İnkılâp,</em> Metis Yayınları, İstanbul 2003, s. 244.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Bkz. Serpil Çakır,’’Siyasal Yaşama Katılım Mücadelesinde Türk Kadını’’, <em>Kadınlar ve Siyasal Yaşam,</em> İstanbul 1991, s. 131-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Nezihe Muhittin ve <em>Türk Kadını 1931,</em> s. 121. Ama Mecliste hala olaya dar çerçeveden bakan aykırı sesler çıkmaktaydı. 1932 yılında Millet Meclisi’nde bütçe görüşmeleri sırasında Fazıl Ahmet Bey, “Kadın bugün müstehlik (tüketici) olmaktan çıkmış, mühlik (Helak eden, öldüren) olmuştur. Bize terbiyenin cici bici kısmı, bonbon kısmı musallat olmuştur.” diyordu. Bu sözler, aydın kadınların sert tepki göstermesine neden oldu. Türk kadınının yürüdüğü yolun faydalı ve üretken olduğu vurgulandı. Latife Bekir, “Bu darbeyi bekâr bir mebus indirmeye kalkışmış olsaydı, bekârlık kabahatini tevil etmek istiyor derdim: Kadın öteden beri müstehlik değil müstahsildir. (üretici)” diyerek karşılık verdi. Son Posta, 30 Haziran 1932. Son Posta, 5 Temmuz 1932, “Türk Kadını Mühlik midir? Kadınları Şimdiye Kadar Erkekler Helak Etti!” başlıklı yazı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Cumhuriyet, 4 Nisan 1930, Yunus Nadi, “Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Cumhuriyet, 4 Nisan 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Mustafa Kemal Atatürk’ün çok saygı duyduğu hocası General Naci Eldeniz’in kızı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Burhan Göksel, <em>Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk,</em> Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1993, s. 166-167. Burhan Göksel, “Atatürk ve Kadın Hakları”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Kasım 1984, Sayı: 1, s. (213-235).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> <em>Nezihe Muhittin ve Türk Kadını 1931,</em> s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, TİTE Yayınları, 2. Baskı, 1959, s. 85 -86. Mustafa Kemal olayın evrensel boyutuna da şu sözleriyle vurgu yapıyordu, “Siyasal ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının, insanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli olduğuna eminim.” Ayın Tarihi Sayı. 17, 1935, s. 14. Ayrıca bkz. Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Utkan Kocatürk, 3. Baskı, Turhan Kitabevi, Ankara 1984, s. 94-99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Bkz. <em>Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkı Tanıyan 5.12.1934 tarihli ve 2598 Sayılı Kanun ve TBMM Tutanakları,</em> Derleyen: Neriman Elgin, Ankara 1985. Mustafa Kemal, “Türk kadınlığının, yeni girdiği siyasal alanda da değerli işler başarmasını dilerim.” dedi. Ulus, 10 Aralık 1934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> TBMM Zabıt Ceridesi Devre: IV, İçtima: IV, C. 25, s. 82-85. Düstur, Tertip: 3, C. 16, s. 36. Resmî Gazete, 11 Aralık 1934, Sayı: 2877. Afet İnan, <em>Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri,</em> Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1975, s.188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Cumhuriyet, 5, 6, 7, 8, 25, Ocak 1934<em>. Ulus, 6,7, Aralık 1934.</em> Hâkimiyeti Milliye, 20 Aralık 1934, “Yeni Seçimde Kadın”, <em>Ulus, 5 Ocak 1935.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Türk kadını seçme ve seçilme hakkını, Fransa (1944), İtalya (1945), Belçika (1948), Yunanistan (1952), İsviçre (1971) gibi ülkelerden daha önce kazanmıştır. Kadınlarına Türkiye’den daha önce seçme seçilme hakkı tanıyan ülkeler ise Yeni Zelanda (1893), Avusturalya (1902), Finlandiya (1906), Danimarka (1915), İsveç (1919), SSCB (1918), ABD (1920), Çekoslovakya (1920), Polonya (1921), Moğolistan (1924), İngiltere (aşamalı olarak 1918’de 30 yaşını tamamlamış kadınlara siyasal haklarını tanıdı; 1928’de ise, bu sınırlama kaldırıldı), Almanya (1928), Ekvator (1929), İspanya (1931), Brezilya ve Tayland (1932)’dır. Afetinan, Medenî Bilgiler…, s. 114-115. Nermin Abadan Unat, “The Legal Status of Turkish Women”, <em>Turkish Review,</em> Volume: 1, Number: 6, Winter 1986, pp. 86. Emel Doğramacı, “Atatürk ve Kadın Hakları”, <em>Atatürkçü Düşünce El Kitabı,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1998, s. (215-221), s. 217­218. Tan gazetesi, 3 Ocak 1939, dış basından alınıp Türkçeye çevrilen “Çalışan Kadınların Sayısı 3.777.531” başlıklı yazıda, Türk Kadını 1789 Devrimini yaşamış Fransız kadını ile karşılaştırılarak Fransız kadınına Türk Kadınının kavuştuğu haklara sahip olması temennisinde bulunulmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a>  Karşıt iddialar için bkz. Şirin Tekeli, <em>Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, </em>Birikim Yayınları, Ankara 1982. Yaprak Zihnioğlu, <em>Kadınsız İnkılâp.</em> Ayşen Doyran, “1934’te Basındaki Tartışmalar Kadınlar Milletvekili Seçilirken”, <em>Toplumsal Tarih,</em> Sayı: 39, Mart 1997, s. (27-34).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Perihan Naci Eldeniz, “Atatürk ve Türk Kadını”, <em>Belleten,</em> C. XX, Sayı: 80, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1956, s. 741.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> 1938 yılında Temps’de yayımlanan bu yazı Türkçe’ye çevrilerek Cumhuriyet gazetesinde yeniden yayımlanmıştır. Bkz. Louis Reviel, “Türk Kadınlığının Kavuştuğu Haklar”, Cumhuriyet 30 Ocak 1938, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Cumhuriyet, 18 Ocak 1935, Cumhuriyet, 3-9 Şubat 1935, Milliyet, 5-8 Şubat 1935. Bu durum Yunus Nadi’nin 1930’da öngörüsünü doğruluyordu. O, “Hakkını alan kadınlarımız vazifesini yapacak mı? Bu samimiyetle temenni olunabilir ama biz temenni etmeye lüzum bile görmüyoruz. Çünkü biz onu muhakkak addediyoruz.” Cumhuriyet, 4 Nisan 1930, Yunus Nadi, “Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Bkz. Güneş, İhsan, (2001), <em>Türk Parlamento Tarihi V. Dönem (1935-1939),</em> C. 2, Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayınları No: 26, Ankara. TBMM Albümü, (1920-1991), Ankara 1994. Ayten, Sezer, (1998), “Türkiye’deki İlk Kadın Milletvekilleri ve Meclis’teki Çalışmaları, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, </em>Cilt: XIV, Sayı:42, s. (889-905).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Ulus, 13 Ocak 1936. İkdam, 13 Ocak 1936. Cumhuriyet, 13 Ocak 1936.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> 2007 seçiminde 50 kadın milletvekili Meclise girmeye hak kazandı. http://www.belgenet.net/</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/demokrasi-yolunda-onemli-bir-asama-turk-kadinina-siyasal-haklarinin-taninmasi.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Mehmet Önder, <em>Atatürk Konya’da,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989, s. 41.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batı Sanat Akımlarının Değiştirdiği Osmanlı Dönemi Türk Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bati-sanat-akimlarinin-degistirdigi-osmanli-doenemi-turk-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bati-sanat-akimlarinin-degistirdigi-osmanli-doenemi-turk-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Batı Sanat Akımlarının Değiştirdiği Osmanlı Dönemi Türk Sanatı
Osmanlı dönemi Türk sanatı XIV-XV. yüzyıllardaki bir oluşum safhasının arkasından hızla gelişerek XVI. yüzyılda olgunluğuna erişmiştir. Büyük mimar Koca Sinan’ın irili ufaklı eserleriyle bezenen bu safha Klasik Dönem olarak adlandırılır. Sinan’dan sonra onun çevresinden yetişen ve onun kurduğu esaslar üzerine eserler veren mimarlar bu safhayı XVII. yüzyılda da sürdürmüşlerdir. Klasik Dönem’in üslubu sadece mimaride değil, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66826bd31.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batı, Sanat, Akımlarının, Değiştirdiği, Osmanlı, Dönemi, Türk, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Osmanli-Donemi-Turk-Sanati.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bati-sanat-akimlarinin-degistirdigi-osmanli-donemi-turk-sanati.html">Batı Sanat Akımlarının Değiştirdiği Osmanlı Dönemi Türk Sanatı</a></p>
<p>Osmanlı dönemi Türk sanatı XIV-XV. yüzyıllardaki bir oluşum safhasının arkasından hızla gelişerek XVI. yüzyılda olgunluğuna erişmiştir. Büyük mimar Koca Sinan’ın irili ufaklı eserleriyle bezenen bu safha Klasik Dönem olarak adlandırılır. Sinan’dan sonra onun çevresinden yetişen ve onun kurduğu esaslar üzerine eserler veren mimarlar bu safhayı XVII. yüzyılda da sürdürmüşlerdir. Klasik Dönem’in üslubu sadece mimaride değil, kendisini başka sanat dallarında da belli etmektedir. Klasik Dönem XVIII. yüzyıldan itibaren Batı’dan gelen sanat akımının ağırlığı altında biçim değiştirmiş ve bunun neticesinde Avrupa tesirli bir Türk sanatı oluşmaya başlamıştır. XVII. yüzyılda başlayan bu değişim önce klasik Türk sanatı üzerinde tesirini sınırlı olarak göstermiş ve bu akım gitgide ağırlaşarak Türk sanatına yerleşmiştir. Bu yerleşim XIX. yy. içlerinde de varlığını sürdürmüştür. Türk sanatı hakkındaki bu külliyat içinde biz de yabancı tesirli Türk sanatının başlaması, gelişmesi ve Türk yapı sanatına has yapılarda nasıl bir görünüm kazandığını özetlemeye çalışacağız. Bu arada şu noktaya da işaret edelim ki Klasik Dönem’den çok değişik bir sanat zevkine işaret eden bu yeni dönemin mimari dışındaki çeşitli eserlerde verdiği ürünlerde de aynı akımı belirlemek mümkündür.</p>
<h4><span><strong>I. Tarihi Çerçeve</strong></span></h4>
<p>Osmanlı Devleti XVI. yüzyıldaki büyük çapta yaptığı fetihler ile bir dünya Devleti durumuna girmiş ve bu durumunu XVII. yüzyılda bir dereceye kadar sürdürmüştür. Fakat pek çok olaylar Devleti’n eski gücünü artık kaybetmeye başladığını gösteriyordu. Osmanlı Devleti’nin haşmetini görmek için bu ülkenin tamamını olmasa bile birçok yerlerini gezen Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ni gözden geçirmek yeterlidir. Osmanlı Devleti dış güçler ile çarpışmalarını sürdürürken bir taraftan da içeride patlak veren bazı gailelerle uğraşmak zorunda kalıyordu. Fakat yine de büyüklüğünün yıpranmakta olduğunu pek farketmiş değildi. Bu duraklama dönemi içinde son önemli fetih olayı Girit seferi olmuştur. Böylece Akdeniz ortasındaki Girit adası da Türk topraklarına katılmış oluyordu.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Viyana seferi yayılış politikasının sonu oldu. Türk ordusunun Merzifonlu Kara Mustafa Paşa idaresinde Orta Avrupa’nın bu büyük merkezini kuşatmasını fakat tehlikeyi gören Avrupa ülkelerinin birleşerek karşı saldırıya geçmeleri, aynı zamanda Türk tarafında olması gereken Kırım Han’ının affedilmez ihaneti seferin bir bozgunla sona ermesine yol açmıştır. Bu olay Osmanlı Devleti’nin Avrupa içindeki ilerleyişinin artık sonudur. Az bir süre sonra Avusturya ordusu Macar topraklarına girmiş bugünkü Budapeşte olan Budin elden çıkmış ve Avusturyalılar tarafından yakılmıştır. Halk şairlerinden biri tarafından söylenen “aldı nemçe bizim nazlı Budin’i” adlı ağıtla da bu üzüntü dile getirilmiştir.</p>
<p>Bu yenilginin ve felaketin arkasından Avrupa topraklarındaki Osmanlı-Türk hakimiyeti kademe kademe erimeye başlamıştır. Avusturya, Venedik ve Lehistan ile 1699’da imzalanan Karlofça Sulh Antlaşması ile Avrupa’daki pek çok toprak bu ülkelere bırakılmıştır. Şüphesiz kaybedilen bu topraklarda yaşayan binlerce Türk’ten esarete düşmekten kurtulmuş olanlar akın akın daha doğuya göç etmişlerdir. Batı’da Osmanlı Devleti bu felaketi yaşarken Doğu’da da pek iç açıcı bir durum yaşanmıyordu.</p>
<p>Osmanlı tahtında oldukça uzun bir süre kalan Sultan IV. Mehmed’in oğlu III. Ahmet 1703’te Devlet idaresinin başına geçtiğinde 29-30 yaşlarında kadardı. Devlet’in bir huzur ve sulh dönemi içinde yaşamasını düşünmüş ve iktidarı süresi içinde kendisine yardımcı olarak sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’yı seçmişti. Padişah tarafından çok desteklenen ve hatta damat da yapılan İbrahim Paşa 1718’de sadrazamlığa getirildikten itibaren de Sultan III. Ahmed’in zevkini okşayabilecek bir sosyal akımın yaratıcısı oldu.</p>
<p>XVIII. yüzyılın başlarındaki bu dönem Yahya Kemal Beyatlı’nın (1884-1958) güzel bir buluşu ile “Lale Devri” olarak adlandırılmıştır. Ünlü tarih yazarı Ahmet Refik Altınay (1880-1937) ise “Lale Devri” başlıklı kitabı ile Osmanlı tarihinin bu dönemini okuyucuya anlatırken bu adı da pekleştirmiş oldu.</p>
<p>Lale Devri Osmanlı dönemi Türk tarihinde bir geçiş safhası olmuştur. Klasik Dönem’in ahenkli orantılara ve ölçülü bezemelere değer veren sanat zevki bu dönemde yeni ve değişik bir üsluba doğru kaymaya başlamıştır. Bu dönem 1830 yılında patlayan Patrona Halil ayaklanması ile kan ve ateş içinde kayboldu gitti. Padişah III. Ahmet tahtını kaybederken sadrazamı ve damadı Nevşehirli İbrahim Paşa asilerin ellerinde feci surette öldürüldü ve böylece bu geçiş safhası da kapanmış oldu.</p>
<p>Osmanlı tahtına geçen Sultan II. Mahmud (1730-54) birtakım tedbirler almakla beraber Devleti’n küçülmesini önleyemedi. Sanat zevki ise onun Dönem’inde önceki Lale Devri’nde başlamış olan Batı’ya dönük akımı daha da şiddetli olarak sürdürüyordu. Devlet için onun arkasından gelen III. Osman ve III. Mustafa’nın saltanatları sırasında karanlık yıllar iyice başlamış oldu. Osmanlı Devleti kuzeyde büyük bir güç halinde gelişen Rus Çarlığı’nın tehditleri altında varlığını sürdürüyordu. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru tahta geçen Sultan I. Abdülhamid (1774-1789) iktidara geçtiğinde oldukça ilerlemiş bir yaşta bulunuyordu. Devleti’n dış tehlikeler karşısında sarsıldığını ve daha kötü günler göreceğini sezmişdi. Bazı yeniliklerin yapılmasının gerekli olduğuna inanıyor ve bunun için de bilhassa fen, teknik ve askerlikte bazı yeni adımlar atılmasını düşünüyordu. Rus Çarlığı’nın gittikçe artan tehditleri bu Devleti’n Avusturya ile birleşerek Kırım ile Balkanlar’daki hakimiyetine son vermeye doğru gitmeye başlamıştı. Bu kıskaç içine alınan Osmanlı Devleti için çok tehlikeli bir geleceğin ilk işaretleriydi. Bir taraftan da Türk idaresine karşı Yunanlıları ayaklandırmak üzere kışkırtmalar da sürdürülüyordu. Birçok yenilgiler alan Osmanlı-Rus, Osmanlı-Avusturya savaşlarında Karadeniz kuzeyinde bir sınır kalesi olan Özi’nin Ruslar tarafından ele geçirildiği haberinin kendisine ulaşması üzerine felç geçiren I. Abdülhamid çok kısa bir süre sonra ölmüş ve yerine onun yenilikçi görüşlerini benimsemiş olan III. Selim (1789-1807) birçok reform hareketlerine girişmiş ve kuvvetli bir müzik kültürüne sahip olan bu hassas ve sanatçı ruhlu padişah girişimlerinde bir sonuç alamadan Kabakçı Mustafa başkanlığındaki bir asi grubunun kurbanı olarak öldürülmüştür.</p>
<p>Bu kargaşalarla dolu ve Devleti’n dış ülkelerden yapılan hücumlarla sarsıldığı yıllarda Napoleon Bonapart da bir taraftan Mısır üzerinden Filistin’deki Osmanlı topraklarına doğru ilerliyordu. Bu bunalımlı ve kargaşa ile dolu yıllarda fedakar bir saray görevlisinin yardımıyla canı kurtulan II. Mahmud (1808-1839) çok kısa bir süre için tahta çıkan IV. Mustafa’nın (1807-1808) yerine iktidara geçerek III. Selim’in yapmak isteyip gerçekleştiremediği reformları hızla ve cesaretle başarmıştır.</p>
<p>Bunların başında uzun yıllardır Devleti’n içinde bir çıbanbaşı haline gelmiş olan yeniçeriliğin kaldırılması gelir. Batı Devletleri tarafından parçalanması için büyük gayret harcanan Osmanlı ülkesinin en büyük kayıplarından biri de Rusya’nın kışkırtması ile ayaklanan Yunan bağımsızlığının Mora’da bir Yunan Devleti olarak ortaya çıkmasıdır. Avrupa’nın yarattığı büyük sıkıntılar içinde Osmanlı Devleti varlığını sürdürmeye çabalarken sanat ve kültür alanlarında Batılı görüşleri benimsemeye ve bunları uygulamaya gayret etmekten kaçınmıyordu.</p>
<p>Padişah I. Abdülmecid (1839-1861) kendinden önceki Sultan Mahmud’un yenilikçi programını bütünüyle uygulamak kararındaydı. Fen ve teknik hususunda Osmanlı ülkesini güçlendirecek tedbirler alınıp müesseseler kurulurken Encümen-i Daniş adıyla bir eğitim komisyonu oluşturulmuş ve bu komisyon tarafından hazırlanan bir raporla Batı’da olduğu gibi Darü’l-fünun adıyla bir eğitim müessesesi düzenlenmesi önerilmişti.</p>
<p>Devleti’n içinde hukuk bakımından birtakım reformların yapılmasını ortaya koyan Tanzimat Fermanı 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile ilan edilmiştir. Sultan Abdülmecid gerek düşünceleri gerek davranışları ve hatta fiziği ile Batılı idi. Romantiklerde hakim olan Türk düşmanlığının aksine Fransız romantiklerinden ünlü şair ve yazar A. De Lamartine (1790-1869) Osmanlı ülkesini ziyaret ettiğinde Sultan Abdülmecid’in huzuruna çıkarak onunla tanışmış, bu aydın düşünceli Padişah’ın huzurundan çok olumlu görüşlerle ayrılmış ve altı ciltlik bir Osmanlı Tarihi yazmıştır.</p>
<p>Darü’l-fünun denemesi fazla olumlu bir sonuca ulaşamamıştır. Ancak Teknik Üniversitesi’nin esasını teşkil eden Mühendishane-i Berri-i Hümayun hayli verimli olurken II. Mahmud’un son yıllarında Batı’daki örneklerine göre kurulan ve ilk mezunlarını Abdülmecid yıllarında veren Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliyye yeni ilk tıp fakültesi Batılı öğretmenlerin idaresinde Türk hekimliğinin yaratılmasına ön ayak olmuştu. Böylece Sultan Abdülmecid dönemi Osmanlı hayatında Batılı zevkin en güçlü olarak kendisini duyurduğu yıllar olmuştur. Bunun paralelinde olarak da sanatta yeni bir estetik anlayışın güçlü bir duruma girdiği görülür. Yeni akımın destekleyicisi olan yabancı mimar ve sanatçıların Osmanlı ülkesine ve bilhassa İstanbul’a adeta akın halinde geldikleri görülür. Bunların arasında müzik sanatçılarının çokluğu da dikkati çeker fakat mimarlar ve iç dekoratörler şaşılacak derecede çoktur.</p>
<p>Bu akım Sultan Abdülaziz (1861-1876) Dönem’inde de devam etmiş ve bilhassa mimari tamamen Batılı bir görünüm almıştır. Osmanlı Devleti Batılı görünümleri almaya çabalarken iç ve dış huzursuzluklar eksik olmamıştı. Fakat Devleti en büyük ölçüde sarsan bir olay 1877-78’de cereyan eden Türk-Rus savaşıdır. Bu da gerek Anadolu’da gerek Rumeli’nde geniş toprakların elden çıkmasına ve binlerce göçmenin yerlerinden kaçarak İstanbul’a ve daha emin gördükleri yerlere sığınmalarına yol açmıştır. Bu savaş ardından yapılan Berlin Antlaşması ile kahramanlıklarla dolu bu mücadelelerin de fedakarlıkları bir bakıma heba olmuştur. Osmanlı dönemi Türk kültürüne Batı zevk ve görüşlerinin sızması Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) Dönem’inde bir taraftan daha zayıflarken bir taraftan da Türk Neo-Klasik üslubuna bir yönelme olmuştur. Buna Türk sanat tarihinde Birinci Milli Türk Sanat Akımı adı verilmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Semavi EYİCE</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/BATI-SANAT-AKIMLARININ-DE%C4%9E%C4%B0%C5%9ET%C4%B0RD%C4%B0%C4%9E%C4%B0-OSMANLI-D%C3%96NEM%C4%B0-T%C3%9CRK-SANATI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı Sanatının 1789&amp;amp;1839 Dönemine Bir Bakış</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-sanatinin-17891839-doenemine-bir-bakis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-sanatinin-17891839-doenemine-bir-bakis</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı Sanatının 1789-1839 Dönemine Bir Bakış
Sanatın değişik tanımları yapılmakla birlikte, bunların sonuçta aynı noktayı işaret ettikleri bir gerçektir. Bunlardan birisi ise “hayatı anlayan zekanın, onu en ilgi çekici, en güzel biçimlere sokması demektir” şeklinde yapılmıştır.[1] Evrensel olan bu yaklaşım, sanatın meydana geldiği ülkenin toplumsal şartlarının ve değerler sisteminin etkisi altında kalmayacağı anlamına gelmez. Sanattaki üslûp kavramı ise bir sanatçının ifade […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6680a6819.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, Sanatının, 1789&amp;1839, Dönemine, Bir, Bakış</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="540" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Osmanli-Muzik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html">Osmanlı Sanatının 1789-1839 Dönemine Bir Bakış</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Kasım İNCE</strong></span></a>
</p><p>Sanatın değişik tanımları yapılmakla birlikte, bunların sonuçta aynı noktayı işaret ettikleri bir gerçektir. Bunlardan birisi ise “hayatı anlayan zekanın, onu en ilgi çekici, en güzel biçimlere sokması demektir” şeklinde yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Evrensel olan bu yaklaşım, sanatın meydana geldiği ülkenin toplumsal şartlarının ve değerler sisteminin etkisi altında kalmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>Sanattaki üslûp kavramı ise bir sanatçının ifade biçimi olarak tanımlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Her sanat üslûbunun bir ortak bir de kişisel yanının olduğu, ifade biçimleri birbirine benzeyen eserlerin bir araya getirilmesiyle ortak üslûp ya da çeşitli üslûplardaki ortak niteliklerin belirlendiği anlaşılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Üslûba Sanat Sosyolojisi açısından bakıldığında, bunlardaki değişmelerin çok karmaşık nitelikte çeşitli toplumsal nedenlerinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Söz konusu değişmelerin temel dinamikleri olarak karşılaşılan unsurların; ırksal özellikler, kültür zenginliği ve toplum hayatının biriken deneysel bilgisiyle hareketliliği olduğu ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu bağlamda, bir toplumun sanatını anlamak ve açıklayabilmek için, o toplumun yapısının bilinmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Osmanlı plastik sanatlarına bakıldığında, bunun, Klasik Devir Osmanlı Sanatı ve Batılılaşma Devri Osmanlı Sanatı diye üç ayrı devir-dönem olarak ele alındığı görülmektedir. Adı geçen devirler- dönemler, bir anlamda üç ayrı üslûp olarak da değerlendirilebilir. Bu yaklaşım çerçevesinde Erken Devir Osmanlı Sanatı ile Klasik Devir Osmanlı Sanatı arasındaki değişim ile ilgili olarak, çok ayrıntılı ve başlı başına bir çalışma yapılmamış olmakla beraber, genelde, ikincisi birincisinin devamı şeklinde ele alınmış, iki devrin toplum yapısında çok önemli kültür farklılıkları görülmediğinden, bu devirlerin sanatına bakış noktasında dikkate değer farklılıkların olmadığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, Batılılaşma veya Yenileşme Devri diye bilinen üçüncü devrin isimlendirilmesinde anlayış farklılıklarının olduğu gözden kaçmamaktadır. Bu farklılıkları tartışmanın bir sanat tarihçisini aşacağının bilincinde olmakla birlikte, bu devrin 1789-1839 dönemi sanatına, bazı soyut yaklaşımların olabileceğinin farkında olarak bir göz atmanın yararlarının da olacağı muhakkaktır.</p>
<p>Osmanlı’daki olaylara yaklaşım tarzının değişme noktasına bakıldığında, Karlofça Antlaşması’nın (1699) bir dönüm noktası olduğunu, bunun, düşman üzerinde asırlarca süren Türk kudret ve satvetini sildiğinin hatırlanması yerinde olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Karlofça Antlaşması’nın içeriye yansıması ise Batı karşısında yenilginin psikolojik boyutlarıyla karşılaşılması şeklinde ortaya çıkacaktır. Osmanlı Devleti artık, toprak kazanarak hazinesine katkıda bulunma noktasından geri dönmüş, eldekileri muhafaza edebilme çabası içine girmiştir. Bundan sonra, Batı karşısında, devletin içinde bulunduğu durumun temel nedenlerinin anlaşılamadığının belirtisi olarak değerlendirilebilecek, Batılılaşma, yenileşme veya değişmenin başladığı devir olarak genel kabul gören Lale Devri (1703-1728) gelmiştir. Devrin sanatına bakıldığında, debdebeli bir dönem olduğu edebî metinlerden anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin, Fransa’da gördüğü köşkler, saraylar, bazı binalar ve bahçeler hakkında verdiği bilgiler dikkat çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu devirde Kağıthane’de hangi sanatçılar tarafından meydana getirildiği bilinmeyen ahşap köşkler ve bahçeleri isyanda ortadan kaldırıldığından, bu yapıların sanat bakımından gösterdikleri özellikleri hakkında bugün için bir şey söylenememektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Aynı dönemde Kağıthane’den başka yerlerde yapılan yapılarda ise farklılığın daha çok süslemede olduğu, yapı kütlelerinde herhangi bir hareketliliğin görülmediği anlaşılmaktadır. Bu devirde yapılan binalarda, Batılılarla henüz Osmanlı Devleti’nde eser meydana getirecek şekilde ilişkiler olmadığından, Batılı sanatçılardan faydalanılmamıştır.</p>
<p>Lale Devri’nde, edebî sanatlarda ve plastik sanatlarda -özellikle mimaride- yaşanan bu durum, “güzel sanatlara karşı duyulan ilgi, hayata bir çeşit sırt çevirmedir”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> yaklaşımından yola çıkılarak, zamanın devlet yöneticileri için, içinde bulundukları güç durumdan bir kaçış olarak değerlendirilebilir mi? Her kültürün sürekli bir değişme halinde bulunduğu, fakat hepsinin aynı hız ve zamanda değişmediği, değişme halinde bulunan bir kültürde bazı kısımların değiştiği halde bazı kısımların değişmeyebildiği, kültürün bir kısmında meydana gelen değişmenin diğer kısımlara geçişini gerektirecek derecede sıkı bir bağlılığın olmadığı, buradan da kültürün değişik kısımlarının, özellikle maddî kültür ile manevi kültür arasında ahenksizlik ve aksaklık meydana getirdiği<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> dikkate alınırsa, Lale Devri’nin neden bir isyanla, Patrona Halil İsyanı ile son bulduğu, o kadar eserin tahribi, daha kolay anlaşılmaktadır.</p>
<p>Klasik Devir ile Lale Devri arasında geçen zaman diliminde, Osmanlı sanatında bir durgunluk, özellikle mimaride gerileme görülmektedir. Yani Osmanlı mimarisi Sinan sonrasında kendi dinamikleriyle bir değişim geçirmemiştir. Aynı olgu toplum hayatında da görülmektedir. Halbuki Batıda Rönesans sonrası değişim kendi iç dinamikleriyle başlamıştır. Gelişen bilim ve bilimin uygulaması olan teknoloji, Batıda sürekli bir yenilik ve değişim gösterirken Osmanlı bundan uzak kalmıştır. Zamanla “ne kendi zaaflarının sebeplerini ve bunları gidermenin çarelerini ne de gittikçe artan bir teslimiyetle kendisine yaklaşmak istediği garbın üstünlük sebeplerini anlayacaktır. İşte bu iki katlı acz ve çaresizlik içinde asırlarca bocalayıp duracaktır. Bu itibarla garba yaklaşması gibi ona karşı atitüdü de daima bu hislerin tesiri altında gelişecektir. İlkin garbın varlığını teslimle başlayıp onun üstünlüğünü kabule meyleden Osmanlı atitüdü zamanla hayranlığa inkılâp edecek ve bunun sonu da aşağılık duygusu olacaktır. Bu suretle iki medeniyet mensuplarını birbirinden ayıran manevi psikolojik sebepler de böylece sarsılıp zamanla yavaş yavaş çökecektir. Artık bundan sonra vukua gelecek kültür değişmelerinde bir plân, bir sistem aramak beyhudedir, bunlar tamamıyla gelişi güzel ve tesadüflere bağlı olarak geçecektir”.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Lale Devri’nden sonra, yukarıdaki tespitin paralelinde değişiklikler meydana gelmiştir. Mimaride Nuruosmaniye (1749-1755)<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> avlu düzenlemesinde görülen yarım oval uygulama, Osmanlı mimarisinde bir ilktir. Yalnız bu atektonik uygulama harim duvarlarında görülmemektedir. Cami kütlesi, son cemaat yeriyle bir anlamda önceki dönemlerde görülen düzeni korumaktadır. Mihrabın apsis çıkıntısı biçiminde yapılması da öncekilere göre bir farklılıktır. Bununla birlikte, kendisini özellikle mimaride gösteren Barok üslûp, süslemede ağırlığını daha fazla hissettirmektedir. İstanbul Laleli Camii (1763),<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Beylerbeyi Camii (1778)<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> plânlarında atektonik oluşum tamamen ortadan kalkmıştır. Halbuki Barok, Avrupa’da mekânın şekillenmesine doğrudan etki etmiş, ayrıntıda da kendini ortaya koymuştur.</p>
<p>Batıdan gelen yenilikler mimarî dışında kalanlarında da belli bir sistemin olmadığı belirgindir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>III. Selim<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> dönemi (1789-1807), Osmanlı Devleti’nde, Batı etkilerinin tam bir sistem içinde olmasa da, önceki devirlere göre, rastlantılara bağlı olmaksızın arttığı görülmektedir. Devletin istikbali için bazı tedbirler<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> alan III. Selim, alınan tedbirlerin yetersizliğini görmüş ve bu durumdan çıkmak için yapmayı düşündüğü ıslahatlar hakkında devlet adamlarının düşüncelerine başvurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bunun sonucunda ıslahat proğramı hazırlanmış<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> ve “Nizam-ı Cedid” ilân edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Nizam-ı Cedid’le birlikte, öncelikle askerî kurumların ıslahına girişilmiş, bu adla yeni bir askerî teşkilât kurulması, savaş sanayinin yeniden düzenlenmesi ıslahatın temel amacını oluşturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bunun için bir çok nizamnameler yayınlanmış,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> yeni kuruluşlar yeni masraf kapıları olduğundan yeni gelirler bulmak için “İrâd-ı Cedid” kurulmuş,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> devletin sabit gelirleri yanında yeni gelirlerin teminine çalışılmış,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> paranın değeriyle de oynanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Batıda ikâmet elçiliklerinin açılmış olması da ıslahat hareketinin bir parçası olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> İlmîye teşkilatının ıslahı için de bazı tedbirler alınmış<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> ve yeni okullar açılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Yapılan ve yapılmaya devam edilen bu yenilikler devletin bazı yöneticilerinin olduğu kadar,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> yabancılarında kışkırtmasıyla,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> 1807 yılında, Kabakçı Mustafa isyanıyla sonuçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>III. Selim Dönemi’nde askerî alanda yapılan yenilikler, beraberinde mimarideki değişmeyi de hazırlamıştır. Büyük çaplı kışla inşaatlarının gerçekleştirilmiş olması, bu değişimi göstermektedir. Dinî ve sosyal amaçlı yapılardan oluşan Osmanlı külliyesi anlayışı, dinî ve askerî amaçlı yapılar topluluğu haline dönüşmüştür.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bunun yanında küçük çaplı külliyelerin de inşa edildiği unutulmamalıdır. Kışlaların yanı sıra askerî ıslahatın gerektirdiği bazı binalar da yapılmıştır. Camiler, köşkler, çeşmeler, sebiller, saraylar, kasırlar ve hanların inşası ihtiyaca göre yerine getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Bu devirde, Padişah’ın kendi portresini bir Türk ressama yaptırması,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> iptidaî bir fotoğraf makinesi olması gereken bir aletin, Mühendishane’de kullanılmak üzere, İngiltere’den getirtilmesi,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> operanın Topkapı Sarayı’na girmesi,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> babasının teşebbüste bulunup da gerçekleştiremediği, tıp alanında kullanılmak üzere, insan heykelciklerinin getirtilişi<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> diğer bazı yeniliklerdir.</p>
<p>Yapılan bu yeniliklerde tek taraflı bir algılamanın olmadığı, Avrupa devletleri elçiliklerinin,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> orduda hizmet amacıyla, ihtiyaca göre Avrupa’dan getirtilen askerî uzmanların<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> etkinin diğer tarafını oluşturduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Bu arada, Osmanlı Hıristiyan tebasının bu etkilere katkıda bulunduğu da inkar edilemez.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>III. Selim Devri’nin en ünlü Batılı sanatçısı Melling’dir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> III. Selim, Melling’in yaptığı çalışmalardan etkilenmiş ve onu kendi saray mimarı olarak görevlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Ayrıca, Melling’in, padişaha sanat ve mimarlık konularında danışmanlık yapan Aubert Dubayet’nin, 1796’da Yunanistan’a gitmesiyle ondan boşalan bu göreve geldiği de belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Bu durumda, belirtilen tarihten itibaren Melling’in yetkisinin ne olduğu açık değildir. Adı geçen kişinin saraydaki işine 1800’ün bitiminde son verildiğine göre, kendisinin mimarbaşı olarak görev yapmış olabileceği akla gelmektedir.</p>
<p>Çünkü 1796-1800 yıllarında mimarbaşı olarak kimsenin görülmediği anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Ancak bu konunun, Osmanlı belgeleriyle netlik kazanmaya muhtaç olduğu açıktır. Yoksa, Melling’in, mimarbaşılığı yürütmekle birlikte adının kayıtlara geçirilmemesi gibi fiili bir durum söz konusu olabilir mi?</p>
<p>III. Selim, Sarayburnu’nda yaz ve kış aylarında oturmaya elverişli yeni bir sahil saray inşa ettirmek istemiş, bunun inşaasıyla Melling’i görevlendirmiştir. Sultan’ın, bu yeni sarayın hem plân anlayışı, hem malzeme, hem dekorasyon, hem de bahçe düzenlemeleri açısından Fransa’daki krallık saraylarına benzemesini istemesi,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> siyasî otoritenin sanat üzerindeki etkisini gösterdiği kadar, onların estetik anlayışını ve dünya görüşünü yansıtması bakımından da önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Kendisinin, klasik Türk müziği ve edebiyatıyla ilgilendiğini bildiğimiz Padişah’ın, Nizâm-ı Cedid çerçevesinde yurt dışına, en azından mimarî alanda eğitim-öğretim yapmak üzere öğrenci gönderdiği henüz yazılı kaynaklara geçmemiştir. Arşivlerde buna ilişkin herhangi bir bilginin olup olmadığı da ileride mutlaka netlik kazanacaktır. Bu durum, sarayın, Batı sanatı karşısındaki ilgisinin taklitçiliğin ötesine geçemediği şeklinde yorumlanabilir mi? Acaba böyle bir durumda toplumun sanatla ilişkisinin boyutları nedir? Milletler arasında sanat yaratma noktasında ortaya çıkan farkların temelinde her milletin yaratıcı gücü varsa, Osmanlı’da, sanatçısının yabancı olduğu, üslûbun dışarıdan geldiği, ancak yaptıranın sultan olduğu bir eserde, o milletin yaratıcı gücü nerededir? Bu sanat, toplumsal tabakalaşma bakımından, üst tabakanın sanatı olduğuna göre, orta ve alt tabakayla ilişkisi en alt düzeydedir. Söz konusu tabaka değişim, yenileşme ve bir anlamda Batılılaşma istediğinden, sanat da Batılılaşmaktadır. Sanatçının bilgisi maddî bir gerçekleşme içinde biçimlendiğine, görüşünün bu maddî biçimlenişi çağının, milletinin ve sınıfının artistik biçiminin bir yoğunlaşmasını ve kristalleşmesini temsil ettiğine göre,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> böyle bir ortamda meydana getirilen sanat eserinde, öz ile biçim arasında uyum ne kadar vardır? Bir tarafta, genel olarak, alegori sevgisi, hümanistik, antik ve Hıristiyan düşünce sistemlerinin kusursuz bir şekilde ve bilgili olarak kaynaştırılmasından oluşan Barok kültürü,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> bu kültür dairesinde ortaya konulan sanat eserleri ve sonrasındaki klasik eğilimler ile dolu sanatçı ve üslûbu; diğer yanda, farklı bir mazisi olan, Batı karşısındaki durumunun sürekli kötüye gitmesinden dolayı, bunun sebeplerini tartışamamış, anlayamamış ve ruh hali ona göre şekillenmiş, ancak Batılılaşmak isteyen bir üst tabaka ve bununla arasında uyumun bozulduğu bir Osmanlı toplumu ile ortaya konulmuş olan sanat eserleri vardır. Sanatçı, Osmanlı olduğunda, biçim ile öz arasında uyumsuzluk olup olmayacağı da konunun bir başka boyutudur. Taklit etme ustalığının bize verdiği sevincin her zaman göreceli olduğunu, halbuki kendi varlığından çekip çıkardığı bir şeyden sevinç duymanın insana daha uygun düştüğünü<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> kabul etmemek ne kadar mümkündür?</p>
<p>Bu devirde ortaya konulan mimari eserlerde, yapıların duvarlarında, dolayısıyla mekânın biçimlenişinde, Baroğun atektonik özelliği pek görülmemektedir. Eyüp Sultan Camii (1798-1800) sekiz istinatlı olarak inşa edilmiştir (1. Plân). Eyüp Şah Sultan Türbesi (1800) dairevî plânlıdır<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> (2. Plân). Aynı yıllarda inşa edilmiş medreselerin duvarlarında da atektonik özellik göze çarpmamaktadır. Bu yapılarda Barok süslemeler genellikle giriş kapılarında toplanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Çeşmeler ve sebiller barok etkilerin en yoğun görüldüğü binalar olmuşlardır. Baroğun atektonik özelliğinin bunları dış cephelerini etkilediği ise bir gerçektir. Bununla birlikte, binaların kemer şekillerinde, pencere düzenlerinde, cami minarelerinin pabuç ve şerefelerinde, büyük kubbelerin çevresindeki köşe kulelerinde atektonik oluşumlar kendini göstermektedir. Ancak, Barok etkiler daha çok süsleme anlayışında, kendini hissettirmektedir. Gerçekleştirilen süslemelerin, genel anlamda çizgi kavramı, düz ve kolay anlaşılır çizgi kavramından uzaklaşmış, Baroğun hareketliliğine uygun olarak dalgalı çizgi kavramı biçiminde uygulanmıştır. Yalnız, Osmanlı mimarisinde, Batı sanatında olduğu gibi, belirli bir sıra takip etmediği, bunların birbiri içine girmiş olarak uygulandıkları görülmektedir. Bu durum, sanat eserlerindeki “öz”ün de karışık olduğuna, dolayısıyla “öz”ün aynı zamanda toplumun sosyal yapısıyla paralel göründüğüne işaret olamaz mı?</p>
<p>Osmanlı sanatında Batılılaşma ile beraber, yapıların içlerinin süslenmesinde görülen duvar resimleri, bu devirde de varlığını devam ettirmektedir. Barok üslûp etkileri bu resimlerin çevresinde görülmekle birlikte, resimlerin çoğunda ışık-gölge etkilerini vurgulayan bir yaklaşımın olmadığı; perspektifi vurgulamaya çalışan, saray ve çevresinde daha başarılı, âyanların binalarında, saraydakiler göre kalite bakımından geri, halkın yaptırdığı-yaptığı eserlerde çok daha acemice resimler olarak yapıldıkları anlaşılmaktadır. Bu resimlerin büyük çoğunluğunda, Batıdaki Barok öz ile biçim arasındaki uyumun izlerini görmemiz mümkün değildir. Böyle bir durum taklitçilik olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte üzerinde durmak istediğimiz nokta, Osmanlı sanatında, belirgin bir stil kritiği yapmanın imkânsızlığına dikkat çekmektir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>IV. Mustafa Dönemi (1807-1808) on dört aylık bir zaman dilimini kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Kendisini tahta çıkaranlarla, bunların sevmediği kişiler arasında geçen bir kargaşa dönemi olarak görülen<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> bu arada, yeniliklerin devam edemeyeceği açıktır.</p>
<p>Sultan II. Mahmud, IV. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine, 28 Temmuz 1808’de padişah olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> “Adlî” mahlası ile anılan Sultan’ın şair ve bestekârlığının<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> yanında, hat sanatında da eserler verdiği anlaşılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Hakkında, “Türkiye için doğa üstü bir adam olarak görülmelidir” şeklinde değerlendirmelerin yapıldığı<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Sultan, tahttan indirilen III. Selim ile birlikte olduğu günlerde, onunla yaptığı temaslar sonucunda devletin içinde bulunduğu çöküş durumundan kurtarılabilmesi için, ıslahata devam edilmesi gerektiğine inanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Yaptığı yeniliklerle, bu inançla işe başladığı kanaatini uyandıran Padişah tahta çıktığında, devletin yöneticileri arasındaki kargaşa durulmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Ancak devletin genel durumu da pek sağlıklı değildir. Padişah ve diğer yöneticiler bu kötü durumun içinden çıkabilmek için bazı tedbirler almışlardır.</p>
<p>Devletin ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantı yapılmıştır. İstanbul’da yapılan bu toplantı (Meşveret-i Âmme) sonunda ileri sürülen düşünceler maddeler halinde sıralanmış ve ittifakla kabul edilmiştir. Buna “Sened-i İttifak” adı verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Toplantının yapılmasında önemli rol oynayan Alemdar Mustafa Paşa ile ıslahata girişilmiş ve “Sekbân-ı Cedid” adıyla yeni bir asker ocağı kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Bu çabalara rağmen, II. Mahmud’un saltanat yıllarında da, diğer devletlerle yapılan savaşların<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> ve iç huzursuzlukların arkası kesilmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesinden sonra, Padişah’ın çevresinin, yenilik fikrine olumlu bakmayan kişilerden oluştuğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Sultan Mahmud’un bu kişilerden çekinmesi Mora İsyanı’na   <a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> kadar devam etmiş, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> rahat bir nefes almıştır. Bundan bir süre sonra Bektaşî Tarikatı da yasaklanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Ayrıca, Padişah, daha önce kendilerine Sened-i ittifakla imtiyazlar tanıdığı âyanların varlığına da son vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> Kendi hakimiyetini bu şekilde daha çok sağlamlaştıran Padişah, girişeceği ıslahatlara ilişkin, devlet adamlarından lâyihalar almayı ihmal etmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> İlk yenilik hareketi orduda yapılmıştır. Kaldırılan Yeniçeri Ocağı’nın yerine “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” adıyla yeni bir ordu kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Daha sora “Redif-i Asâkir-i Mansûre” diye ikinci bir ordunun kurulduğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> İdarî alanda da düzenlemeler<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> yapan II. Mahmud, devlet idaresinde ilk meclisleri kurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> Ekonomi ile ilgili olarak yapılan yenilikler cılız kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Çok dağınık ve çapraşık görünümde olan vakıflar, “Evkâf-ı Hümayun Nezareti” adı altında birleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a> Posta ve pasaport sistemi kabul edilerek uygulamaya konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Sağlık alanında, karantina usulü Osmanlı Devleti’nde ilk kez uygulanmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> Eğitim için de tedbirler alan Padişah, medreseleri olduğu gibi bırakarak, Batının eğitim prensiplerini ve kurumlarını kabul etmiş ve uygulamaya çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a></p>
<p>Girişilen bu ıslahatın başarıya ulaşması için yurt dışından hocalar getirtilmiştir,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> yurt dışına öğrenciler gönderilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> Sultan Mahmud’un bu ıslahatlarında, 1831’de “hanedan değiştirme provası”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> yapan Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın etkili olduğu anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> 1831 yılında yapılan nüfus sayımı,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> 1 Kasım 1831’de “Takvîm-i Vekâyî” adlı resmî gazetenin çıkarılması,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> 1829’da İstanbul’da, 1833 yılında ise bütün mahalle ve köylerde muhtarlık teşkilatının kurulması,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Sultan’ın, kendi resimlerini devlet dairelerine astırmış olması<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> bu devirde yapılan yeniliklerdendir. Başarılar dönemi olmaktan çok başlangıçlar dönemi olarak değerlendirilen<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a> bir reform döneminin Padişah’ı, 1839’da vefat etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a></p>
<p>Sultan II. Mahmud Devri’nde de İstanbul ve ülkenin diğer yerlerinde ihtiyaçlara göre bina inşasına devam edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Batılılaşma süreci, bu devirde, bir öncekine göre, yöneticiler tarafından daha bilinçli bir şekilde uygulanmıştır. Ancak uygulamayı bu kadar ciddi yapan Padişah’ın kendisinin, Türk sanatlarıyla ilgilenmesi daha başka bir ifadeyle, Batı tarzı herhangi bir sanatla icracı olarak ilgilenmeyişini, hatta yeni kurduğu orduya acem-i şiran makamında marş bestelemiş olmasını, Batıyı iyi anlayarak devleti idare ettiği şeklinde mi? yoksa Batıyı hâlâ tam olarak anlayamadığının yansımaları olarak mı? anlamamız gerekmektedir. Aynı dönemde sanatçılar ne kadar bağımsızdılar? Banilerin, sanatçılar üzerinde hiç etkisi yok muydu? Bu anlayış biçimleri, bani olarak Sultan’ın eserlerine ne kadar yansımıştır? Bütün bu soruların tam cevabını bulmanın güç olduğu bir gerçektir. Yeni elde edilecek bilgiler ışığında tartışılması kaçınılmazdır.</p>
<p>Barok üslûptan sonra mekânın biçimlenişine ve süslemesine daha fazla etki eden ampir üslûp, Osmanlı topraklarına Barok kadar geç gelmemiştir. Ancak bu üslûp içinde, Barok ve Rokoko’dan arınmış olarak, şurada uygulanmıştır dememiz pek kolay değildir. İstanbul Kocamustafapaşa Küçük Efendi Camii (1825-26)<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a> Ampir etkilerin görüldüğü devirde, Baroğun atektonik özelliğini, plânda başarıyla uygulayan bir örnektir. Bu külliyenin avlu duvarı, Baroğun aynı özelliğini yine başarılı bir şekilde yerine getirmişken, üzerindeki süslemelerinin Ampir etkili olması dikkat çekicidir. Nusretiye Camii (1825-26) plânında atektonik üslûbu yansıtan herhangi bir durum söz konusu değildir. Yapının bezemelerinde ise Ampir üslûbun özellikleri belirgindir. Ancak mihrap çıkıntısının verilişi, Nuruosmaniye Camii’ndeki mihrabın verilişi gibi kilise apsislerini hatırlatması bakımından ilgi çekicidir. Yapının mimarı olan Kirkor Balyan,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a> II. Mahmud ile olan kişisel dostluğu ve kendisinin Hıristiyan oluşundan dolayı, özünde var olan bir gerçeği, biçim yoluyla dışa vuruyor olmakta mıdır? Din ile sanat arasındaki ilişki inkâr edilemeyeceğine göre, yukarıdaki soruya cevabımız evet olur ise, böyle sanat eserleri için, biçim ve öz sorunu olabileceği kendiliğinden ortaya çıkmakta mıdır? Duruma sanatçı açısından bakıldığında, mihrap çıkıntısı dışında meydana getirilen mekân, Hıristiyan oluşuyla ters bir oluşum meydana getirmekte değil midir? Yani eserin konusunun “öz”e etkisi olmuş mudur? Olmuş ise nasıl bir etkidir? “Bu dönemde mimar olsun, süslemeci olsun Türk sanatının her döneminde azınlık ve Türk asıllı ustalar bu toplumun isteklerin birlikte karşılamıştır. Hangi asıldan olursa olsun, bu toplumun istediği şeyleri yapan, bu topluma mal olmuş bir kişilik taşırlar”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a> yaklaşımı var, diğer taraftan “On yedinci yüzyılın sonundan on dokuzuncu yüzyılın ilk yirmi-otuz yılına kadar çeşitli etnik kökenden unsurların kaynaşması söz konusu olmuştur, ama yalnızca günlük yaşam estetiği, konut ve doğa ile çevreye bakış tarzı açısından bir kaynaşmadır bu; hukuk, siyasal ve dinsel ülkülerde böyle bir kaynaşma olmamış, müzik ve edebiyatta ise pek az olmuştur”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a> şeklinde yaklaşım da söz konusudur. Amacımız bu durumu bir taraf olarak ele almaktan öte, söz konusu durumun sanat eseri üzerinde nasıl bir etki yapacağı tartışmasını başlatmaktır. Türbe plânlarında Barok etki görülmemektedir. 1817-1818 tarihinde inşa edilmiş olan Nakşıdil Valide Sultan Türbesi, yuvarlak bir plâna sahiptir<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a> (3. Plân). Medrese mimarisi ise yeni eğitim kurumları açıldığından, İstanbul’da görülmezken, Anadolu örneklerinin bir önceki dönemden pek farklı olmayacağı söylenebilir. Bu üslûp da kendisini, en güzel şekilde, saraylar, çeşmeler ve sebillerde ifade etmiştir. Ancak, Barok ve Rokoko etkilerle bir arada ortaya konulduğu gözden uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>Osmanlı mimarisinde görülen duvar resimleri, çininin yerini almıştır. Yapılan kalem işlerinde, Batı tarzı süsleme anlayışının yanında, naturalist çiçekler de kullanılmıştır.</p>
<p>Hûban-nâme ve Zenan-nâme, Osmanlı sarayında hazırlanmış en son resimli yazmalardan biridir. Bundaki resimler, tablolarda ve mimari süslemelerde görülen panoramik manzaralarla tek figür tasvirlerini birleştiren karakteristik örneklerdir. II. Mahmud tarafından, taltif amacıyla üst düzeydeki devlet görevlilerine verilmeye başlanan Tasvîr-i Hümayûn nişanı, portreciliğin başlı başına bir tür olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a> Zamanla Batı tarzı resim kendini iyice kabul ettirdiğinden, minyatür yapılmaz olmuştur.</p>
<p>XVIII.  yüzyılda, Barok ve Rokoko tezhip sanatına da nüfuz etmiş, klasik süsleme üslûplarından uzaklaşılmış, yeni zevk ve anlayışın etkisi artmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a> II. Mahmud Dönemi’nde, 1826’da, azınlıklara da nakkaşlık hakkının verilmesiyle,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a> Batı tarzı süsleme anlayışının yoğunlaştığı görülmektedir.</p>
<p>Hat sanatının, Batı sanatından etkilenmeyişi, onun muadilinin Batıda bulunmayışı olmalıdır.</p>
<p>Osmanlıların Klasik Devir sonrasında, kendi iç dinamikleriyle bir değişim veya yenileşme yapamadığından, kendisinde var olanları yerine yenisini koyamadığından, etkisinde kaldığı Batının kültür dairesine girmiştir. Ancak Batı ilmi ve bunun kaynakları tam olarak anlaşılamamış,</p>
<p>Batılılaşmanın tarzında, yönteminde ve yönünde isabetli kararlar verilerek uygulanılmamıştır. Bir anlamda, Batıdan alınacak olan veya alınanlara eleştirel bir gözle bakılmamış, dolayısıyla alınanlar kavramsallaştırılamamıştır. “Kültürde kavramsallaşma olmadığı sürece, bilim, sanat ve felsefede yeni şeyler beklemek zordur”.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a> Buradan hareketle, Batı kültürünün kaynaklarına inilmeden, sanatının ortaya koyduğu üslûplar, Osmanlı sanatında, özellikle mimarisinde, daha çok sarayın iradesi altında, yabancı, azınlık ve Türk ustalar tarafından uygulanmaya çalışılmıştır. Bu arada, uygulanan üslûpların özelliklerinin birebir olmadığı görülmektedir. Ayrıca bunların Batıda ortaya çıkış sırasıyla değil, daha çok bani ve sanatçının beğenisine göre uygulandığı anlaşılmaktadır. Böylece “öz”den değil, şeklen değişen üslûp uygulamaları, Türk Baroğu, Türk Rokokosu, Türk Ampiri, zaman zaman da Osmanlı Baroğu, Osmanlı-Türk Baroğu olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca bu üslûplar karışık uygulandığı için, bu şekilde adlandırmanın pek doğru olmadığı da vurgulanmıştır. Burada, ortaya konulan sanat eserlerinde; yapıldığı yılların sanatçı ve bani potansiyeli, toplumun sosyal yapısı ve estetik değerler dikkate alındığında, konu, “öz” ve biçim arasında bir uyumsuzluğun olabileceği varsayılmaktadır. Saltanatın verdiği imge ile toplumun algıladığı imge arasında bir anlam kargaşası olduğu düşünülmektedir. Toplumdaki sosyal çalkantıların devam etmiş olması da imgenin doğru verilemediği veya doğru anlaşılamadığına işaret olarak sayılabilir. Herkesin, verilen imgeyi algılamasını beklemek de pek gerçekçi olmayabilir.</p>
<p>Bu durumda ortaya konulsa bile, dönemin sanat eserlerinin hepsinin bir estetik değeri olduğunu asla geri plâna atılmamalıdır. Değişik sebeplerle, hatta estetik değerleri bakımından bir Klasik Devir aşığı veya Batı hayranı olabiliriz. Böyle bir durumda gözler bir diğerindeki güzelliğe kapatılmamalıdır. Osmanlı Dönemi’nde ortaya koyulan sanat eserlerine de bu açıdan bakmak, herkes için vazgeçilmez bir yaklaşım olmalıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Kasım İNCE</strong></span></a>
</p><p>Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 310-319</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Irwin Edman, Sanat ve İnsan (Çeviren: Turhan Oğuzkan), İstanbul 1977, 7. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> C. Esad Arseven, Sanat Ansiklopedisi, V. C., İstanbul 1975, 2155. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Sabahattin Güllülü, Sanat ve Toplum, Erzurum 1996, 40. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sabahattin Güllülü, a.g.e., 43. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. C., Ankara 1988, 595. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Sefâretnâmesi (Hazırlayan. Abdullah Uçman), Tercüman 1001 Temel Eser (82).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul 1971, 4. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Irwin Edman, a.g.e., 12. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1987, 28. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mümtaz Turhan, a.g.e., 149-150. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mustafa Cezar, a.g.e., 5. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Oktay Aslanapa, Osmanlı Mimarisi, İstanbul 1986, 395. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Oktay Aslanapa, Osmanlı Mimarisi, 406. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970, 162-186. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Osmanlı hanedanının yirmisekizinci hükümdarı olan III. Selim, III. Mustafa ile Mihrişah Sultan’ın oğlu olup, 27 Cemaziye’l-evvel 1175/24 Aralık 1761’de dünyaya gelmiştir. Ahmed Cevdet Paşa, Cevdet Tarihi (Hazırlayan: Dündar Günday), IV. C., İstanbul 1984, 2212. s.; A. Cevat Eren, Selim III’ün Biyografisi, İstanbul 1964, 5. s. III. Mustafa’nın vefatı üzerine, 1774’de tahta geçen I. Abdülhamid zamanında, 1785 yılına kadar oldukça serbest bir hayat yaşamıştır. İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Halil Hamit Paşa”, Türkiyat Mecmuası, V. C., İstanbul 1936, 225. s.; A. Cevat Eren, a.g.e., 6. s. Edebiyat ve müziğe kabiliyeti olan Şehzade, bu alanda başarılar elde etmiştir. İlhamî mahlasıyla yazdığı birçok güfteler ve manzumeler Divan edebiyatında yer almıştır. İcat ettiği arazbar buselik, nevâ-i kürdî, gerdâniye kürdî, ısfahaneki cedîd, hicazeyn, evku tarab ve şevkefzâ makamlarında birçok beste yapmıştır. İcatlarının en güzeli ise sûz-i dilârâ’dır. Hayri Yenigün, “Üçüncü Sultan Selim”, Türk Yurdu, 242. Sayı, Ankara 1955, 682. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlılar Zamanında Saraylarda Mûsikî Hayatı”, Belleten, XLII. C., 161. Sayı, Ankara 1977, 103. s.; Osman Nuri Özpekel, “Şâir ve Bestekâr Osmanlı Padişahları”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 619. s. Halil Hamit Paşa’nın, kendisini tahta geçirme yolundaki teşebbüsünün I. Abdülhamid tarafından öğrenilmesi üzerine kafes hayatı yaşamaya mecbur kalan III. Selim bu arada memleket işleriyle de ilgilenmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, a.g.m., 249. s. Avrupa devletleri hakkında bilgi sahibi olmak için, şehzade iken, Fransa Kralı XVI. Lui ile gizli haberleşmelerde bulunmuştur. İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Selim III’ün Veliaht iken Fransa Kralı Lüi XVI İle Muhabereleri”, Belleten, II. C., 5-6. Sayı, İstanbul 1938, 196. s. 11 Receb 1203/7 Haziran 1789’da tahta çıkmıştır. A. Cevdet Paşa, a.g.e., II. C., İstanbul 1983, 1081. s.; Aziz Berker, “Teşrifat-ı Naim Efendi Tarihi”, Tarih Vesikaları, III. C., 13. Sayı, (basım yeri belirtilmemiş) 1944, 71. s.; Enver Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, Ankara 1946, 2. s., Osmanlı Tarihi, V. C., Ankara 1988, 13. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Şehzadeliği sırasında kendisini destekleyen ve sempati duyanları değişik görevlere getirirken, desteklemeyenleri de cezalandırmıştır. Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuât (Hazırlayan: Neşet Çağatay), III-IV. C., Ankara 1980, 182. s. Malî ve ekonomik alınan tedbirlerin yanında yeni uygulamalara da rastlanmaktadır. Flemenk, İspanya, Fas, Cezayir ve Tunus’tan borç alınması kararlaştırılmış, ancak yapılan girişimlerden olumsuz cevaplar alınmıştır. A. Cevdet Paşa, a.g.e., III. C., 1107-1108. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 15. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> 1792 yılında gerçekleşen ve padişaha sunulan lâyihaları hazırlayanlar arasında, Osmanlı ordusunda hizmet gören Bertrant adında bir subayla, İsveç elçiliği memurlarından D’Ohson olmak üzere iki tane de Hıristiyan bulunmuştur. E. Ziya Karal, “Nizâm-ı Cedide Dair Lâyihalar”, Tarih Vesikaları, I. C., 6. Sayı, 414. s., 3. Dipnot.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> A. Cevat Eren, a.g.e., 30. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Nizâm-ı Cedid dar anlamda, ordunun ıslahı demek ise de geniş anlamda yeniçerileri kaldırmak, ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemelere ortak yapmak için girişilen yenilik hareketlerinin hepsini kapsamaktadır. E. Ziya Karal, “Osmanlı Tarihine Dair Vesikalar”, Belleten, IV. C., 14-15. Sayı, Ankara 1940, 177. s., Tarih Notları, İstanbul 1941, 36. s., Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, Ankara 1946, 27. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 61. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mahmud Raif, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yeni Nizamların Cedveli (Yayına hazırlayan: Arslan Terzioğlu-Hüsrev Hatemi), İstanbul 1798, 7. s.; E. Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 49. s.; Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (XVIII-XIX Asırlarda), Ankara 1983, 121. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Mahmud Raif, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Mahmud Raif, a.g.e., 7. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1988, 368. s.; E. Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 87. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 70. s.; Yusuf Akçura, a.g.e., 44. s.; A. Cevat Eren, a.g.e., 34. s.; Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1992, 384. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Daha önceden hak etmeden bazı kişilerin çıkar sağladıkları alanlar devlet tekeline alınmıştır. Mahmud Raif, a.g.e., 7. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Paranın değerinin düşürülmesi, yeniçeri ayaklanmalarını hazırlayan sebeplerden biri olarak görülmüştür. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, 99. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> 1793 yılında Londra’da kurulan elçiliğin hemen arkasından Paris, Viyana ve Berlin’de de daimî elçilikler kurulmuştur. İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Ondokuzuncu Asır Başlarına Kadar Türk-İngiliz Münâsebatına Dair Vesikalar”, Belleten, XIII. C., 51. Sayı, Ankara 1949, 581-584. s.; E. Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 163-180. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 73. s.; Ercümend Kuran, “Türkiye’nin Batılılaşmasında Osmanlı Daimî Elçiliklerinin Rolü”, IV. Türk Tarih Kongresi (20-26 Ekim 1961) Kongreye Sunulan Bildiriler, Ankara 1967, 489. s.; Niyazi Berkes, a.g.e., 95. s.; Oral Sander, Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, Ankara 1987, 109. s.; Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri, Ankara 1987, 17. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İlim adamlarının asıl düzeninin ortadan kalkmasıyla, ulema arasına ne bilimde ilerlemek, ne de devlet gailesi çekmek gibi endişesi olmayan ehliyetsiz kimseler katılmıştır. A. Cevdet Paşa, a.g.e., III. C., 1179. s Bunu takiben medreselerde disiplin kalmamıştır. Devletin başka yerlerindeki ilmîye görevlerine tayin edilen bazı ulema türlü sebeplerle görev yerlerine gitmemişler, yerlerine naip adıyla vekillerini göndermişlerdir. E. Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 123-124. s. Bu şekilde bozulan medreselerin ıslahına çalışılmıştır. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara 1988, 255-260. s.; Yahya Akyüz, “III. Selim Devrinde Bursa Medreselerinde Disiplin Islahına İlişkin Bir Belge”, Belleten, XLI. C., 72. Sayı, Ankara 1979, 761-762. s. Medreselerin bu durumu karşısında, o devirde medreselerde okutulmayan ilimleri öğrenmek isteyen bazı öğrenciler özel olarak konaklarda ders almışlardır. Ekmeleddin İhsanoğlu, “19. Yüzyıl Başında Kültür Hayatı ve Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi”, Belleten, LI. C., 200. Sayı, Ankara 1987, 803. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Askerî alanda yapılan ıslahatlara paralel olmak üzere açılan okullar arasında Mühendishâne-i Berr-i Hümayun’un önemi çok büyüktür. Mahmud Raif, a.g.e., 13. s.; E. Ziya Karal, Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 79. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 67. s.; Çağatay Uluçay-Enver Kartekin, Yüksek Mühendis Okulu, İstanbul 1958, 35. s.; Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970, 187. s.; Ekmeleddin İhsanoğlu, a.g.m., 801. s. Ayrıca bu okullarda okutulmak üzere, Batıda yazılmış olan kitapları tercüme yoluna da gidilmiştir. E. Ziya Karal, Tarih Notları, 39. s., Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları, 72. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 68-69. s. Bu arada yeni açılan okullarda kendilerinden faydalanılmak amacıyla Batıdan, İsveç, Fransa, İngiltere ve diğerlerinden uzmanlar davet edilmişler veya bunlar Osmanlı Devleti’ne teklif edilmişlerdir. Mahmud Raif, a.g.e., 24. s.; A. Cevdet Paşa, a.g.e., III. C., 1453. s.; E. Ziya Karal, “Tarih Notları, 38. s., “Selim III’ün Devrinde Osmanlı Bahriyesi Hakkında Vesikalar”, Tarih Vesikaları, I. C., 3. Sayı, 1941, 204. s. Bu kurumlarda yerli Hıristiyanlara da görev verilmiştir. Mahmud Raif, a.g.e., 17. s.; P. Ğ. İnciciyan, XVIII. Asırlarda İstanbul, (Çeviren: Hrand D. Andreasyan), İstanbul 1986, 151. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Sadret Kaymakamı Köse Musa Paşa ve Şeyhülislâm Ataullah Efendi bunlardan iki önemli kişidir. M. Nuri Paşa, a.g.e., IV. C., 2072. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Kabakçı Mustafa İsyanına Dair Yazılmış Bir Tarihçe”, Belleten, VI. C., 23-24. Sayı, Ankara 1942, 253. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yeniçerilerin kışkırtılmasında yabancı elçiler de önemli rol oynamıştır. Fransa elçisi Sebastiyani, yeniçeriyi Nizâm-ı Cedid konusunda kışkırtmıştır. A. Cevdet Paşa, a.g.e., IV. C., 2071. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 78-80. s. Rus ordusu komutanı Mihelson, etrafa beyannâme yayınlayarak, III. Selim’in Fransız askerlerini İslâm memleketlerine davetle bu kuvvet sayesinde Nizâm-ı Cedid’i uygulamak gibi bir amacı olduğunu yayarak halkın kafasını karıştırmaya ve sınır boylarında (Eflak ve Boğdan) anarşi çıkarmaya uğraşmıştır. Yusuf Akçura, a.g.e., 120. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> A. Cevdet Paşa, a.g.e., IV. C., 2073. s.; Hrand D. Andreasyan, Georg Oğulukyan’ın Ruznâmesi, İstanbul 1972, 3. s.; M. Nuri Paşa, a.g.e., 217. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Kabakçı Mustafa İsyanına Dair Yazılmış Bir Tarihçe”, 254-261. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 81. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bu konuda bkz.: Gönül Cantay, “Osmanlı Dönemi Külliyeleri”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 317. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kasım İnce, “III. Selim-IV. Mustafa ve II. Mahmud Dönemi (1789-1839) Osmanlı Mimarisi Hakkında”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 276-280. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Hattat Mustafa Rakım’ım yaptığı bir resmi beğenen Sultan, onu huzuruna kabul etmiş ve kendi resmini yaptırmıştır. Lütfi Tarihi, I. C., İstanbul 1292, 189-190. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Mustafa Cezar, a.g.e., 23. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Tahsin Öz, “Selim III’ün Sır Kâtibi Tarafından Tutulan Ruzname”, Tarih Vesikaları, III. CV., 15. Sayı, 1949, 199. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Tahsin Öz, a.g.m., 191-192. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Elçiler İstanbul’a gelirken yanlarında bazı ressamları da getirmişlerdir. III. Selim Dönemi’nden önce de görülen bu uygulama, adı geçen padişah zamanında devam etmiştir. Ressamlar tarihî harabelerin, Osmanlı hayatı ve eserlerinin resimlerini yaparken, Osmanlılar da böylece Batı tarzı resimle karşılaşmıştır. Batılı ressamların çalışmaları, Osmanlı yöneticilerinin düşünce düzeylerinde resime karşı duyulan taassubu gevşetici, bazı teknik konularda resimin lüzumuna inandırıcı, resime kabiliyetli kişiler üzereinde ise Batı tarzı resmin özelliklerini öğrenme imkanını kazandırıcı nitelikte olmuştur. Mustafa Cezar, a.g.e., 14-16. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> “1797’de tersanade bir havuz inşa etmek üzere gelen heyette desinatör olarak bulunan Antoine Louis Castellan, İstanbul’un cami, türbe, çeşme vesair yapılarına ait bir çok resimler ve manzaralar yapmıştır. Ayrıca Türk hayatı ve kıyafetlerini de tespit etmiştir.” Mustafa Cezar, a.g.e., 16. s. Nizâm-ı Cedid hareketi, bazı İngiliz ve İsveç, bilhassa Fransız uzmanların yardımı ile Avrupaî bir veçhe almıştır. İsmail Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk-Fransız Münasebetleri (1789-1802), Ankara 1964, 160. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Avrupa devletlerinde daimî elçilikler açıldığında, buralarda, dil meselesinden dolayı, zaman zaman ihanet etmiş olsalar da Hristiyan tebaaya, özellikle Rumlara görev verilmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1988, 72. s.; Ercümend Kuran, “Osmanlı Devleti’nin Londra maslahatgüzârı Mehmed Sıtkı Efendi”, İ. Hakkı Uzunçarşılı’ya Armağan, Ankara 1976, 40-43. s.; Fehmi İsmail, “1807’de Rusların ve İngilizlerin Osmanlılarla Yeniden Münasebet Kurma Teşebbüsleri”, Tarih Dergisi, 30. Sayı, İstanbul 1976, 38. s. İstanbul’da yaşayan Rumların ve daha az olarak Ermenilerin Batı kültürünü yakından tanıma imkanları olmuştur. Bunlar arasındaki zengin aileler uzun süre için çocuklarını İtalyan üniversitelerine ve özellikle Padua’ya eğitime gönderme geleneği ortaya çıkmıştır. A. Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1976, 60. s.; Ekmeleddin İhsanoğlu, a.g.m., 819. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Sanatkâr bir aileden olduğu anlaşılan Antoine-Ignace Melling mimar, peyzaj mimarı, dekoratör ve ressamdır. Necla Arslan, “Osmanlı Sarayı ve Mimar Antoine-Ignace Melling”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu (17-18 Aralık 1992), İstanbul 1993, 113. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Necla Arslan, a.g.m., 116. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Necla Arslan, a.g.m., 118. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> II. Selim Dönemi’nin mimarbaşıları; Elhac Ebubekir Ağa 1789 (1204), Mustafa İffet Ağa 1792 (1207), Nurullah Efendi 1793 (1208), Mehmet Arif Ağa 1793-1795 (1208-1210), Seyit Mehmet Ağa 1796 (1211), İbrahim Kâmi Efendi 1800-1803 (1215-1218), Ahmet Nurettin Efendi 1803 (1218)’dir. Doğan Kuban, Türk Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme, İstanbul 1954, 26. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Bu sarayın inşaası gerçekleşmemiş, proje olarak kalmıştır. Necla Arslan, a.g.m., 117. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Nusret Çam, “Osmanlı Mimarisinde ve Sanatında Sultanların Estetik Rolleri”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 67-73. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Mehmet H. Doğan, Estetik, İzmir 1998, 42. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Nurhan Atasoy, 17.-18. Yüzyıllarda Avrupa Sanatı, İstanbul 1976, 32. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Mehmet H. Doğan, a.g.e., 105. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Hakkı Önkal, Osmanlı Hanedan Türbeleri, Ankara 1992, 246-248. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Zeynep Ahunbay, “Osmanlı Medreseleri”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 306. s. 0.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Rüçhan Arık, “Batılılaşma Dönemi Anadolu Türk Mimarisine Bir Bakış”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 249. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Vaka-i Cedid-Yayla İmamı Tarihi ve Yeni Olaylar-(Hazırlayan: Yavuz Senemoğlu), Tercüman 1001 Temel Eser (70), 73. s.; A. Cevdet Paşa, a.g.e., IV. C., 2090. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 85. s.; M. Cavid Baysun, “Mustafa IV” mad., İ.A., VIII. C., İstanbul 1970, 713. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Geniş bilgi için bkz.: Vaka-i Cedid-Yayla İmamı Tarihi ve Yeni Olaylar-(Hazırlayan: Yavuz Senemoğlu), Tercüman 1001 Temel Eser (70), 70. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Tarih-i Ata, III. C., 56. s.; A. Cevdet Paşa, a.g.e., IV. C., 2207. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Padişah, III. Selim ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den ders almıştır. Bestelediği eserler arasında Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye (acem-i şiran makamında) marşı da vardır. Hayri Yenigün, “II. Sultan Mahmud”, Türk Yurdu, 243. Sayı, Ankara 1955, 767. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlılar Zamanında Saraylarda Musiki Hayatı”, Belleten, XLI. C., 16. Sayı, Ankara, 106-107. s.; Osman Nuri Özpekel, a.g.m., 622. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Henüz şehzadeliği zamanında Kebeci-zâde Mehmed Vasfi (?-1247/1831)’den sülüs ve nesih yazılarını meşkeden Padişah, sülüs, Nesih ve celî sülüs hatlarıyla eserler vermiştir. M. Uğur Derman, “Sultan II. Mahmud’un Hattatlığı”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 37. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Charles Colville Fraklan, Travels to and From Constantınople in the years 1827 and 1828, Volume I., London 1829, 199. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> E. Ziya Karal, “Mahmud II”, mad., İ.A., VII. C., İstanbul 1970, 165. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> II. Mahmud kendisini tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa’yı sadrazam yapmıştır. O da, Kabakçı Mustafa İsyanı’nda rol oynayan elebaşıları cezalandırmıştır. E. Ziya Karal, “Mahmud II”, 165. s., Osmanlı Tarihi, V. C., 89. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Bu belge ile Padişah’ın otoritesi devletin dayandığı temel olarak kabul edilmiştir. Basit bir anayasa taslağı olarak nitelenen bu belge ile devlet, Anadolu ve Rumeli’de sivrilmiş âyanların varlığını kabul etmiş, onlara ve çocuklarına bazı haklar vermiştir. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 93. s.; Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, XXVIII. C., 112. Sayı, Ankara 1964, 604. s.; Niyazi Berkes, a.g.e., 132. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Girişilen ıslahatın karakterinin, Nizâm-ı Cedid ile aynı olduğu anlaşılmıştır. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 93. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Osmanlı-Rus Savaşı (1809-1812) ve Bükreş Muahedesinin imzalanması. M. Nuri Paşa, a.g.e., III-IV. C., 237-243. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 100. s. Osmanlı-Rus Savaşı (1828-1829) ve Edirne Antlaşması. Celal Erkin, 1828-1829 Türk-Rus Harbi (Kafkasya Cephesi), İstanbul 1940. 1830’da Fransa Cezayir’i işgal etmiştir. Ercümend Kuran, “Fransa’nın Cezayir’e Tecavüzü (1827)”, Tarih Dergisi, III. C., 56. Sayı, İstanbul 1953, 62. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Halep İsyanı (1813-1819). Cemal Tukin, “Mahmud II Devri’nde Halep İsyanı”, Tarih Vesikaları, I. C., 4. Sayı, 1941, 256-268. s. Rize ve dolaylarında Tuzcuoğullarının isyanları. Münir Aktepe, “Tuzcuoğulları İsyanı”, Tarih Dergisi, III. C., 5-6. Sayı, İstanbul 1959, 22-52. s. Kastamonu’da Tahmiscioğlu isyanı. İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Kastamonu’da Tahmiscioğlu Vak’ası”, Tarih Semineri Dergisi, 1/2, İstanbul 1938, 138-175. s. Aydın’da Atçalı Kel Mehmed İsyanı. Çağatay Uluçay, Atçalı Kel Mehmed İsyanı, İstanbul 1961. Yukarıdaki isyanların devlet kurmak fikriyle herhangi bir ilgisi yoktur.</span></div>
<div><span>XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’ni oluşturan milletlerde, Fransız İhtilali’nin etkisiyle başlayan isyan ve ihtilal hareketleri, bağımsız bir takım devletlerin kurulmasına zemin hazırlamış, bu hareketler durum ve şartlara göre Fransa, Rusya ve İngiltere gibi devletler tarafından desteklenmesi sonucu başarıya ulaşmıştır. III. Selim Dönemi’nde başlayan Sırp (1804-1817) ve Yunan isyanları (1815-1830). E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 102-106. s. Ayvalık isyanı (1821). Zeki Arıkan, “1821 Ayvalık İsyanı”, Belleten, LII. C., 203. Sayı, Ankara 1988, 586-601. s. 1812’de Arabistan’da isyan eden Vehhâbiler, bugünkü Suudi Arabistan’ın temelini oluşturmuşlardır. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 127. s.</span></div>
<div><span>Yeni talim ve terbiye usullerinin Yeniçeri Ocağı’nda uygulanması, bunların hoşuna gitmemiş, Alemdar Mustafa Paşa’nın bu gibi hareketlerini sert bulan yeniçeriler ayaklanmışlar (1808) ve Mustafa Paşa’yı öldürmüşlerdir. M. Nuri Paşa, a.g.e., III-IV. C., 230-231. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 94-95. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Masraf-ı şehriyârî emini İbrahim Paşa, Berberbaşı Ali Ağa ve Rikâb-ı Hümayun Kethüdası Halet Efendi bu kişilerdendir. Bunların yeniçerilerle arası çok iyi olup, Padişah’ı yapacağı yenilikler konusunda ürkütmüşlerdir. E. Ziya Karal, “Mahmud II” mad., İ.A., VII. C., İstanbul 1970, 166. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> 12 Mart 1821 yılında çıkan Mora isyanı sonrasında, Yunanistan’ın istiklali kabul edilmiştir. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 112-114. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Osmanlı tarihine “Vak’a-i Hayriye” diye geçen bu olay, 15-16 Haziran 1826’da olmuştur. M. Nuri Paşa, a.g.e., III-IV. C., 254-255. s.; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtında Kapıkulu Ocakları, I. C., Ankara 1988, 548-565. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 147. s. Ancak Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Türk halkının geçimi olumsuz etkilenmiştir. Tuncer Baykara, “Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılmasının Sosyal Sonuçları”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 49. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Yeniçeriler Bektaşî tarikatına mensupturlar. Bektaşîler de yeniçeriler gibi her türlü yeniliğe düşman olmuşlardır. Bu nedenle, yeniçeri isyanlarında her zaman onlarla işbirliği yapmışlardır. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 150. s.; İbrahim Gökçen, Manisa Tarihinde Vakıflar ve Hayırlar, İstanbul 1950, 11. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, XXVIII. C., 112 Sayı, Ankara 1964, 609. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Bu reform hareketine “usûl-i nizâm-ı müstahsene” adı verilmektedir. İhsan Sungu, “Mahmud II’nin İzzet Molla ve Asâkir-i Mansûre Hakkında Bir Hattı”, Tarih Vesikaları, I. C., 3. Sayı, 1941, 166-176. s.; E. Ziya Karal, “Ragıp Efendi’nin Islahat Lâyihası (II. Mahmud Devri)”, Tarih Vesikaları, I. C., 5. Sayı, 1942, 356. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Asâkir-i Mansûre’ye Fes Giydirilmesi Hakkında Sadr-ı Azâmın Takriri ve II. Mahmud’un Hatt-ı Hümayûnu”, Belleten, XVIII. C., 70. Sayı, Ankara 1954, 224. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 151. s.; Musa Çadırcı, “Tanzimatın İlanı Sıralarında Türkiye’de Yönetim”, Belleten, LI: C., 201. Sayı, Ankara 1987, 1219. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Mübahat S. Kütükoğlu, “Sultan II. Mahmud Devri Yedek Ordusu Redif-i Asâkir-i Mansûre”, Tarih Enstitüsü Dergisi, 123. Sayı, İstanbul 1982, 128. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Sadrazamlık Başvekâlete dönüştürülmüş, yetki dağılımı yapılmıştır. Sadaret Kethüdalığı önce Umûr-ı Dahiliye Nezareti’ne, daha sonra Dahiliye Nezaretine, Reisü’l-küttaplık Hariciye Nezaretine, Darphane-i Amire ile Hazine-i Amire Maliye Nezareti’ne dönüştürülmüştür. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1988, 177, 246, 259. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 153. s.; İsmail Soysal, “Umur-ı Hariciye Nezareti’nin Kurulması (1836)”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 62. s. Hassa Mimarlar Ocağı Adını taşıyan Osmanlı mimarlık teşkilatı, 1831’de Şehreminlik ile birleştirilerek “Ebniye-i Hassa Müdürlüğü” kurulmuş ve müdürlüğüne de Hassa Baş mimarı Abdülhalim Efendi getirilmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, Ankara 1988, 378. s.; Şerafettin Turan, “Osmanlı Teşkilatında Hassa Mimarları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, I. C., 1. Sayı, Ankara 1964, 178. s.; Orhan Erdenen, “Eski Mimarlarımızın Yetişmeleri”, Mimarlık, 32. Sayı, İstanbul 1966, 21. s.; Mustafa Cezar, a.g.e., 63. s. Bu ocağın yapısındaki bozulmaya ilişkin olarak bkz.: Zeki Sönmez, “Osmanlı Mimarisinin Gelişiminde Hassa Mimarları Ocağı’nın Yeri, Örgütlenme Biçimi ve Faaliyetleri”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 188-189. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Askerî saha için Dâr-ı Şûra-yı Askerî, memurların mahkemelerini yapmak ve hükümet ile kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye ve Dâr-ı Şûra-yı Bâb-ı Âli kurulmuştur. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 153. s.; Mehmet Seyitdanlıoğlu, “Tanzimatın Ön Hazırlıkları ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin Kuruluşu”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 131. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Osmanlı Devleti’nin dış ticaretinde, kapitülasyonlara sahip devletlerin tüccarlarıyla Osmanlı tüccarları arasındaki rekabette kazanan taraf diğerleri olmuş ve yabancı mallar ülkede çoğalmıştır. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 163. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Mehmet İpşirli, “İkinci Mahmud Dönemi’nde Vakıfların İdaresi”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 57. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 157. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> İtalyan etkili olarak, 1835’te ilk Karantina Müdürlüğü kurulmuş ve 1838 yılında yaygınlaştırılmasına çalışılırken bir de Meclis-i Umûm-ı Sıhhiye oluşturulmuştur. Dr. Antonio Logo bu sırada Karantina Baştabipliği’ne atanmıştır. Şerafettin Turan, “II. Mahmud’un Reformlarında İtalyan Etki ve Katkısı”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 123. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> Bu çerçevede ilköğretim mecburî olmuştur. Rüştiye okulları ve bundan hemen sonra Mekteb-i Ulûm-ı Edebiyye kurulmuştur. Devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adlî açılmıştır. Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, II. C., İstanbul 1940, 321-324., 330. s.; İhsan Sungu, “Mekteb-i Maarif-i Adlî’nin Tesisi”, Tarih Vesikaları, I. C., 3. Sayı, 1941, 212-215. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 159. s.; Ekmeleddin İhsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, I. C., İstanbul 1999, 299. s.</span></div>
<div><span>Yüksek öğrenim de ele alınmıştır. Buna paralel olarak, Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamûre, Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye açılmıştır. Osman Ergin, a.g.e., 280., 298. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 159. s.; Adnan Adıvar, a.g.e., 195-197. s.; Semavi Eyice, “Mekteb-i Tıbbiyenin İlk Müdürü Dr. Bernard’ın Mezarı”, Tarih Dergisi, II. C., 3-4. Sayı, İstanbul 1952, 89. s. Bu arada Mızıka-i Hümayun Mektebi (1831) de faaliyete başlamıştır. Mahmud R., Gazimihal, Türk Askerî Muzıkaları Tarihi, İstanbul 1955, 41. s.; Vedat Koral, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Klasik Batı Müziği”, Osmanlı, 10. C., Ankara 1999, 642. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Osman Ergin, a.g.e., II. C., 285., 291. s.; Mahmud R. Gazimihal, a.g.e., 41. s.; Ercümend Kuran, “Türkiye’nin Batılılaşmasında Osmanlı Daimî Elçiliklerinin Rolü”, VI. Türk Tarih Kongresi (220-26 Ekim 1961), Kongreye Sunulan Bildiriler, Ankara 1967, 493. s.; Helmuth von Moltke, Türkiye Mektupları (çeviren: Hayrullah Örs), İstanbul 1969.; Ali İhsan Gencer, “XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Osmanlı Denizciliği”, Fındıkoğlu Armağanı, İstanbul 1977, 364-367. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Osman Ergin, a.g.e., II. C., 309. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Selim Deringil, “II. Mahmud’un Siyaseti ve Osmanlı Diplomasisi”, Sultan II. Mahmud ve Reformlar Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 60. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Mehmed Ali Paşa’nın getirdiği yenilikler, II. Mahmud’un yaptıklarından daha önce ortaya konulmuştur. Ercümend Kuran, “Sultan II. Mahmud ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Gerçekleştirdikleri Reformların Karşılıklı Tesirleri”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri (28-30 Haziran 1989), İstanbul 1990, 108-109. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> E. Ziya Karal, Osmanlı İmparatorluğu’nda İlk Nüfus Sayımı, Ankara 1943, 20. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Ercümend Kuran. Sultan II. Mahmud ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Gerçekleştirdikleri Reformların Karşılıklı Tesirleri, 109. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Musa Çadırcı, a.g.m., 1238. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Devlet dairelerine Padişah’ın resminin asılması tepki de almıştır. Şeyh Saçlı, II. Mahmud’un atının dizginlerini tutarak, ona “Gavur Padişah” demiştir. Tuncer Baykara, “II. Mahmud ve Resim”, Bedrettin Cömert’e Armağan, Ankara 1980, 514. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Niyazi Berkes, a.g.e., 201. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> M. Nuri Paşa, a.g.e., III-IV. C., 275. s.; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. C., 142. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> Kasım İnce, a.g.m., 280-285. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> Aptullah Kuran, “Türk Barok Mimarisinde Batı Anlamında Bir Teşebbüs Küçük Efendi Manzumesi”, Belleten, XXVII. C., 17. Sayı, Ankara 1963, 467-470. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> Hassa mimarı olan sanatçının, Ermenice kaynaklarda, II. Mahmud’la kişisel dostluğu bulunduğu, sarayda etkili olduğu, cemaat işleriyle ilgilendiği, Katolik ve Gregoryen Ermeniler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye çalıştığı, yoksullara yardım etmekten hoşlandığı, işçilerine karşı tevazu ile davrandığı ifade edilmiştir. Afife Batur, “Balyan Ailesi”, İstanbul Ansiklopedisi, II. C., İstanbul 1994, 37. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> Rüçhan Arık, a.g.m., 263. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> Maurice M. Cerasi, “18. Yüzyıl Osmanlı Kenti” (Çeviren: Kemal Atakay), Cogito, 19. Sayı (Osmanlılar Özel Sayısı), İstanbul 1999, 204. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> Hakkı Önkal, a.g.e., 252-254. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> Esin Atıl, “Osmanlı Sanatı ve Mimarisi”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, II. C., İstanbul 1999, 473-474. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> Ayla Ersoy, Türk Tezhip Sanatı, İstanbul 1988, 38. s.; Çiçek Derman, “Osmanlılarda Tezhip Sanatı”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, II. C., İstanbul 1999, 490. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> Lütfi Tarihi, I. C., İstanbul 1290, 239. s.; Mustafa Cezar, a.g.e., 40. s.; Tuncer Baykara, II. Mahmud ve Resim, 511. s.; Çiçek Derman, a.g.m., 490. s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-sanatinin-1789-1839-donemine-bir-bakis.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> İhsan Turgut, Sanat Felsefesi, İzmir 1993, 31. s.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XVIII. Yüzyıl Osmanlı Mimarisinde Sivil Mimarinin Etkinliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi</guid>
<description><![CDATA[ XVIII. Yüzyıl Osmanlı Mimarisinde Sivil Mimarinin Etkinliği
1 – Sivil Mimariye Yönelme Onsekizinci yüzyıla kadar içe dönük yaşamı yansıtan avlulu “Türk evi”, aile bireyinin yürüyüş mesafesindeki” işyeri “ve halkın toplum içinde bulunduğu tek mekan olan “cami”üçgeniyle sınırlanmış bulunan Osmanlı toplum yaşantısında, cami ya da külliye çevresinde konumlanmış yapılar grubu, Türk sosyal yaşamında sade ve içe dönük aile kavramının gereğidir. Batı’daki örneklerde olduğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c667ce430a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XVIII., Yüzyıl, Osmanlı, Mimarisinde, Sivil, Mimarinin, Etkinliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Osmanli-Istanbul-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html">XVIII. Yüzyıl Osmanlı Mimarisinde Sivil Mimarinin Etkinliği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Betül BAKIR</strong></span></a>
</p><h2><span><strong>1 – Sivil Mimariye Yönelme</strong></span></h2>
<p>Onsekizinci yüzyıla kadar içe dönük yaşamı yansıtan avlulu “Türk evi”, aile bireyinin yürüyüş mesafesindeki” işyeri “ve halkın toplum içinde bulunduğu tek mekan olan “cami”üçgeniyle sınırlanmış bulunan Osmanlı toplum yaşantısında, cami ya da külliye çevresinde konumlanmış yapılar grubu, Türk sosyal yaşamında sade ve içe dönük aile kavramının gereğidir. Batı’daki örneklerde olduğu gibi tiyatro, opera, balo…vs. gibi büyük yapı gerektiren işlevler bulunmadığından, fazla geniş olmayan sokakların bir ucu camiye açılmakta ya da çıkmaz sokak şeklinde düzenlenmekteydi. Dar sokaklarda birbirine yakın evlerin XVII. yüzyıl sonuna kadar sokağa açılan pencereleri kepenkler ya da ahşap kafeslerle örtülürken, XVIII. yüzyıldan sonra mahremiyetin sınırladığı pencere yüzeyleri büyüyerek dış çevre ile görsel ilişki önem kazanmıştı. XVIII. yüzyılın başından itibaren dekorasyonda değişmeler görülen Türk evinde orta sofa, T ve L tiplerinin yanında Barok etkisinde köşeleri pahlandırılarak oval forma ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Avrupa’da Rönesans’tan itibaren önem kazanan orta salonlar, Türk Barok mimarisinde yalnız biçim değişikliğine uğramış, odalar arasında ilişki sağlayan “geçit alanı” fonksiyonunu devam ettirdiği halde baş oda gibi Türk evinde harem ve selamlıktaki misafir kabul odaları iki yöne açılan manzaralarıyla planda her zamanki köşe mekanlardaki yerlerini korumuşlardır.</p>
<p>Padişahların saray dışında yaşama isteği ve dönemin gözde Batılılaşma arzusuyla hızla gerçekleştirilen sivil mimari yapıları çoğalırken, Topkapı Sarayı’nın kısıtlı alanında zemine yayılan yapı gruplarında mekansal dekorasyona verilen önem, Topkapı Sarayı dışında düşey boyutta gelişen iki, üç katlı tasarlanan anıtsal saraylarda değişerek Avrupa modasına uygun olağan dışı bezemelerle kaplanan dış cepheler yarattı.</p>
<p>Barok akımın özgürlükçü düşünceye dayanan, dalgalı, canlı ve ihtişamlı figürlerinin yarattığı dışa dönük cepheler, yönetim tarafından desteklenen sanatçılar, ağır işlemeli ve altın yaldızlı bezemeler, Türk Barok’una batıdan gelen yabancı düşüncelerdi.</p>
<p>Sivil mimarinin yoğunlaştığı dönemde Ortaköy, Beşiktaş, Büyükdere, Sarıyer, Fındıklı gibi Boğaz’ın Rumeli yakası ve Beylerbeyi, Kuzguncuk, Beykoz, Çubuklu gibi Anadolu yakasındaki bölgeler en fazla itibar edilen yerleşim birimleridir. Özellikle III. Mustafa yabancı elçilere Büyükdere’de oturma izni verdiğinde Boğaz’ın bu kesiminin XV. Louis üslubu yapılarla dolduğu albümlerde görülmektedir. Yalı ve köşk mimarisinde bir sofa etrafına dizilmiş odalar, cumbalı, payandalı, kafesli ve dikdörtgen pencereli cepheleriyle klasik Türk evi mimari özellikleri XV. yüzyıldan beri gelenekselliklerini korumalarına rağmen planlamada orta sofa elipse dönüşmektedir.</p>
<p>Osmanlı saray yapıları, Avrupa’da Rönesans’la başlayan ve Barok mimari ile devam eden, büyük bahçe içinde konumlanmış yapı örneklerinden farklıdır. Osmanlı sarayı Avrupa’daki saraylar gibi belli bir etki ve ihtişam yaratacak toplu yapılanmanın aksine büyük bahçe içine serpiştirilmiş köşk, pavyon gibi küçük ve hafif yapılardan ibarettir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Saray topluluklarıyla aynı paralellikte değişim gösteren, sebzeliği, bağı, koruluğu, meyveliğiyle kendine özgü gelişen park-bahçeler Avrupa’da saraydan daha fazla önem kazanırken, Türk bahçelerinde önce yapı tasarlanır, sonra bahçe düzenlenirdi. Çevre ne kadar önem kazansa da yapı her zaman birinci planda gelmektedir. Sultan III. Ahmed’in Versay bahçelerini taklit etmesiyle halkın dikkatini çektiği bahçe düzenlemeleri on sekizinci yüzyıl sonunda Melling’in İstanbul’a gelişiyle kendi içinde bir stil halini almış, geometrik tasarımlara eklenen küçük dekorasyon öğeleriyle Barok etkileri belirgin hale gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> XX. yüzyıla kadar terk edilmeyen teraslı ve geometrik düzenli bahçelerde Barok akım etkisiyle su yapılarında kullanılan nesneler, kıvrımlı, hareketli ve dairesel biçimlere dönüşmüştür. Havuzların yerine daire ya da dilimli tekneler kullanılmış, köşe ve kenarlarda yerleştirilen fıskiyeler mermerden işlenmiş ve istiridye kabuğu biçimi verilmiş rozetlere dönüşmüştür. Aynı şekilde selsebillerde de istiridye kabuğu motifi artmış, fıskiyeler üst üste yerleştirilerek kenarları dilimli, dairevi planlı mermerden küçük tekne biçimini almıştır.</p>
<h2><span><strong>2. – III. Ahmed Dönemi ve Sadabad</strong></span></h2>
<p>III. Ahmed ve Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın yenileştirme hareketleriyle canlandırdığı 1718-1730 yılları arasında geçen döneme Lale Devri adı verilmektedir. Bu kısa dönemin başında İstanbul’da çıkan yangın felaketleri 1718 ve 1719 yıllarında Cibali-Unkapanı arasındaki evleri, Gedikpaşa ve Kumkapı semtlerini yok ederken, 1729 yılındaki Balat yangını İstanbul’un sekizde birini yakmıştır.</p>
<p>Lale Devri’nin görünüşte kalan parlak yaşantısına karşın devlet doğal afetlerden ve ekonomik sorunlardan bunalan halkın problemlerine ve boşalan hazinenin durumuna çözümler aramakta, bu amaçla Damat İbrahim Paşa, yüzyılın başında Veziriazam Amcazade Hüseyin Paşa’nın gerçekleştirdiği ıslahat hareketlerine yeni ekonomik boyutlar getirmektedir. Hazinenin gelirini arttırmak için çeşitli yerlerdeki gümüş madenlerini işletmek, vergileri arttırmak ve maaşları indirmek gibi çarelere başvurulmuştur.</p>
<p>İmar işleri, dönemin ihtişamını yansıtacak hareketlerden ibaret olduğu halde Damat İbrahim Paşa hızla milli saray ve kasırların restorasyonu ve yenilerinin inşası işlerini sürdürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Saray ve bahçelerin inşası devlete ait olduğu halde, cami, mescit, çeşme, mektep ve kütüphane inşaatları zengin kişilere bırakılmıştır.</p>
<p>Gezmeye, eğlenceye ve lale şenliklerine yönelik çalışmalar bahçe ve mesire yerlerini geliştirmiş, çok kısa sürede Süreyyay-ı Nev Bünyad Kasrı (3 gün), Kağıthane düzenlemesi (2 ay), otuz mermer direk üzerine dikilen Sadabad Kasrı 60 günde tamamlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Kağıthane ve Boğaziçi’nden günümüze kadar gelebilen eserlerin olmayışı, yalnızca dekorasyona önem verilen, çok kısa sürede inşa edilen kısa ömürlü yapım sistemlerine rağbet edilmesinden dolayıdır.</p>
<p>Dekorasyonda, Osmanlı mimarisinde ilk dönemlerden beri stilize edilmiş bitki ve meyva motifleri Lale Devri’nde gerçeğe yaklaşarak vazo içine girmiş, buketli vazo, meyvalı kase ya da çiçek demetleri biçimlerinde art arda tekrarlanan kabartmalar çeşme yüzeylerinde ve iç dekorasyonda yer almıştır.</p>
<p>Bezemelerde, İran medeniyeti ve rokoko akımı beraber girmeye başlamıştı. İran medeniyetinde bazı bezemelerde tabiat ruhunun gerçekten uzak tasvir edilişi, örneğin kıvrımlı dallardan oluşan bir zeminde altın sarısı, yeşil ve kırmızı renkleriyle yüzeylere soyut ancak canlı görünüm kazandıran tasvirler, Barok akımın gerçeküstü konular tavrına benzer ürünler sergilemektedirler. Süslemenin aşırı derecelere varan yoğunluğa ulaşması ve Türk sanatında bu döneme kadar bilinmeyen yabancı öğelerin benimsenmesine rağmen, klasik Türk sanatının güçlü etkileri de duyulmaktadır. Bu nedenle mimaride klasik dönemden Türk Barok’una geçişte başlangıç eserlerindeki yabancı etkileri daha zayıftır. Sivri kemerler, mukarnaslı başlıklar, düz saçaklar, hafif silmeler, incelmiş burgulu sütunlar, fistolu kemerler, nebati motifler daha yeni yeni görülmektedir.</p>
<p>İran medeniyetinden başka Uzak Doğu sanatı da Türk sanatını etkilemiştir. Palmiye, lale ve karanfil gibi çiçek dekorlarının ve meyva kaselerinin oyma tekniğinde işlenmesi, arabesk detaylarda Çin sanatında rastlanan koyu kırmızı rengin kullanılması Uzak Doğu sanatı etkileridir.</p>
<p>Dini mimariye verilen önem, on sekizinci yüzyılda sosyal yaşantıya paralel olarak değişim göstermiş, sivil mimariye yönelme eğilimi Boğaz ve Kağıthane gibi yerleşime elverişli ve zevkli mekanlarda dönemin özelliklerini yansıtan sivil mimari örneklerinin sergilenmesine vesile olmuştur. Bu zamana kadar dini ve sosyal amaçlı yapıların dışında kalanlar sadece maddi ihtiyaçları gidermek için inşa edilirken, bundan sonra Fransa saraylarındaki sosyal yaşamı çağrıştıran eğlencelerin düzenlenebileceği, zevk ve ihtişamı yansıtan şaşalı hayatı yansıtacak çok sayıda köşk, saray, kasır ve bunlara ait bahçe, mesire yerleri ile çeşme ve sebil inşa edilmiştir.</p>
<h3><strong>Çeşmeler</strong></h3>
<p>Sivil mimaride yabancı etkilerin en fazla yoğunlaştığı dekorasyon öğeleri çeşme ve sebillerin yüzeylerindedir. Meydan çeşmelerindeki dört cepheyi kaplayan süslemelerdeki natüralist yaklaşımlar ve çeşmelerin hareketli planları Barok akımın Türkiye’deki ilk adımları olarak nitelenmektedir. Bilinen ilk örnek olan Topkapı Sarayı giriş kapısı Bab-ı Hümayun önündeki, dönemin hassa mimarı Kayserili Mehmed Ağa’ya 1728-29 yıllarında yaptırılan III. Ahmet Çeşmesi’dir (Resim 1). Köşeleri dörder sütunçeyle yuvarlatılarak hareket kazandırılan dikdörtgen planlı çeşme, geniş saçaklarındaki kabartma bitkisel motifleri ve saçağın duvarla birleştiği yerdeki akant frizi ile Barok akımın ilk habercisidir. Çeşmenin dört yüzünde devam eden firuze renkli çiniler üzerine yazılmış Seyyit Vehbi’nin kasidesi, koyu kadife yeşili iki bandın arasında mavi-beyaz çinileri kuşatan frizin yarattığı çok renklilik ve bu düzlemde oluşan çerçeve cephelere dikkat çekici bir boyut katmıştır. Geniş saçakların verdiği yatay etki ile köşelerdeki sebil pencerelerini düşeyde bölen sütunçeler, çeşme aynasının iki yanındaki nişler ve bunları çerçeveleyen düşey hatlar arasındaki zıtlık simetrik düzenin yarattığı monotonluğu bozmaktadır. Geniş saçak üzerindeki çokgen planlı, üzerlerinde altın yaldızlı alemler bulunan beş küçük kubbe Uzak Doğu ve Türk sanatı sentezlerinin kaynaşmasını simgeler.</p>
<p>1732 yılında inşa edilen Azap Kapısı Çeşmesi, yapıldığı dönemde çevresindeki yapı grubu içine sıkışarak zorlandığından mimarisi, yola uzanan dar bir kaleyi andırmaktadır. İnce, uzun ve yukarı doğru yükselen çeşmenin düşey etki yaratan cephesi, iki çeşme arasına yerleştirilmiş sebil, üzerinde, köşelerde yuvarlatılarak keskin hatları yumuşatılmış geniş saçağın yatay etkisiyle dengelenmektedir. Demir şebekenin cepheye kazandırdığı şeffaflık ve çeşme aynasının iki yanındaki vazoda çiçek, meyvalı kase kabartmaları ile diğer bitkisel motifler çeşme mimarisinin farklı bezeme kombinasyonları ile zenginleştirilmesini sağlamıştır (Resim 2).</p>
<p>Üsküdar’da İskele Camii’nin altında 1732’de inşa edilen Üsküdar Çeşmesi’nde, dikdörtgen plan köşelerde pahlanarak yumuşatılmasına rağmen, saçaklarda dikdörtgen form ile kütlesel bütünlük korunmuştur. Köşelere yerleştirilen zarif, yuvarlak yalaklar ve bunların iki yanındaki ince burgulu sütunlar Barok oluşumlardır (Resim 3, 4). Çeşmenin iki yanında yer alan küçük nişler ve bunların etrafında dolaşan bezemeli çerçeveler, çeşmenin aynasındaki vazoda karanfil kabartmaları, geniş ahşap saçaklar ile çizgisel hatların düşeyde ve yatayda bir bütünlüğe vardığı görülmektedir. Çeşmede, kabartma bitkisel motiflerdeki kıvrımlar Barok nitelik taşımasına karşın, Türk kemeri ve gülçe motifleri gibi geleneksel dekorasyon bezemeleri daha fazla hakimdir.</p>
<p>1732 yılında I. Mahmud tarafından Hassa Ser Mimarı Mehmed Ağa’ya yaptırılan Tophane Çeşmesi’nin dört yüzü birbirinin aynı özellikte ve her yüzünde yalaklı bir çeşme vardır. Üsküdar Çeşmesi’nde olduğu gibi köşeleri pahlandırılmış ve bu kısımlarda Üsküdar’da olduğu gibi ilk zamanlarda birer sebil musluğu ile yalakları vardı.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Yapının cidarlarındaki bezemelerde, kütlesel ve masif etki yaratan planlamaya uygun geometrik desenler gibi, kararlı ve ciddi hava yaratan bezemeler yerine neşeli, renkli, hayal alemi yaratan limon, şeftali, ceviz, nar, lale, gül, selvi gibi bitkisel motifli kabartmalar kullanılmıştır. İlk yapıldığında günümüzdeki gibi kubbeli bir çatısı olan çeşmeye kısa bir süre sonra rokoko çatı yaptırıldıysa da, 1956 restorasyonunda bugünkü şekli uygulanmıştır. Çeşme yalağının iki yanında yer alan mukarnaslı nişler klasik Türk mimarisi, Melling’in albümünde de görülen kuleli çatı ise Uzak Doğu mimari özellikleridir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Lale Devri’nin sonlarına doğru inşa edilen Tophane ve Üsküdar çeşmelerinin yapısal özelliklerine bakıldığında Uzak Doğu ve İran medeniyetleri etkilerinin azalarak Barok akımın ağırlık kazandığı görülmektedir. Bu dönemde Asya ve Avrupa’dan çağırılan mimarların Versailles ve İsfahan saraylarını taklit etmeleri, benzer örneklerin Kağıthane’den Boğaziçi’ne kadar olan bölgede artması, Doğu ve Batı kültürlerinin aynı anda Türk mimarisini etkilediğini göstermektedir.</p>
<h3><strong>Sadabad</strong></h3>
<p>1717 yılında, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın Kağıthane’de verdiği bir kır şöleni Padişah III. Ahmed’in yöreye ilgi duymasına yol açmıştı. Sadrazam daha önce yaptırılmış bulunan Mehmed IV’ün av köşkünü onartmış, düzenlenen köşk ve bahçeye Hüsrev-abad adı verilmişti.</p>
<p>1720’de Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Fransa seyahati dönüşü getirdiği Versailles, Fontainebleau ve Marly Saraylarının resimleri ve Versailles’ın planları, dönemin Batılılaşma tutkusunun odaklaştığı Kağıthane’de Batı etkisinde kalmış çok sayıda kasır, köşk ve bahçenin doğmasına neden olmuştur. Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Fransa saraylarının ve bahçelerinin ihtişamını kendi saray ileri gelenlerine aktarmasıyla İstanbul’da bulunan Fransız elçisi Marquis de Bonnac aracılığıyla bu saray ve bahçelerin bazılarının planları getirtildi. Öyle ki Mehmed Çelebi ile Paris’e giden elçilik çevirmeni Lenoir’ın da İstanbul’a birçok bahçe planı ve resmi gönderdiği söylenmektedir.</p>
<p>Kağıthane köyünden Haliç bitimindeki Karaağaç Kasrı’na kadar olan bölgede, derenin yamaçlarında iki dizi halinde sıralanmış saray eşrafına ait 170-200 kadar kasır vardı. Bu kasırlar çeşitli renklere boyalı ve nakışlarla bezeli cepheleriyle dikkat çekmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Kağıthane, XIV. Louis döneminin özelliklerini sergilese de hangi prototipin nerede belirginleştiği belirsizdir. Je ‘Hannot Versailles sarayına, Von Hammer, Castellan ve Pertusier Marly saraylarına benzetmişlerdir.</p>
<p>Sadabad Kasrı, on sekizinci yüzyıl başında Avrupa’da Barok akımla birlikte ortaya çıkan, büyük bir park içinde yer alan saray kompleksinin yakınında bulunan akarsuyun düzenlenerek kanal haline getirilmesi ve kanalın bir tarafında kaskatlar ve köşk tasarımlarının düzenlenmesi modasına uymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bu benzerlik Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in seyahatnamesiyle karşılaştırıldığında açıkça görülmektedir.</p>
<p>“Bu kanal dedikleri etraftan toplanmış yapma bir nehirdir ol nehirde yontma taşlar ile havuzlar yapmışlar.”</p>
<p>“Yol sırasında bazı nehirler doğudan kuzeye akmışlar. Bu yüzden kanal nehrinin nizamını değiştirmek lazım gelmekle sedler ve bir nice sanatler ile nehrin suyunu öyle taksim etmişler ki, nizamı bozulmamış”.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Tasvirleriyle anlattığı yapma kanalların Türkiye’deki benzeri Kağıthane’de düzenlenen “Cetvel-i Sim”dir. Cetvel-i Sim, Lale Devri mimarisinin en büyük ve en parlak örneği olup Kuleli Sarayı ve bahçesinden getirilen mermerlerin Kağıthane deresinin iki kıyısına döşenerek ve etrafları ağaçlandırılarak yapılmıştı. Kanalın sularını tutmak için iki bend, kasrın önündeki havuzu beslemek için üçüncü bend inşa edilmişti. Birinci bendi oluşturan geçit üzerindeki kapak taşlarının içine oyulmuş olan kanalcıkların biçimleri klasik, bunlara eklenen yuvarlak düğümler ise rokoko etkiler taşımaktadır. İkinci bendde oyuklardan geçen sular kaskatı teşkil eden kaselere dökülmektedir. Kaseler ve bunların altındaki üç kaskad tabakasındaki kıvrımlar, kenarlardaki dilimler Barok ve natüralist karakter taşımaktadır.</p>
<p>Kağıthane deresinde 1722 yılında bir yılda inşa edilen Sadabad Sarayı, Harem-i Hümayun ve Has Oda adları verilen iki bölümden oluşmaktaydı. Fontainebleau’nun Sadabad kompleksine benzerliği, her ikisinin de aynı uzunluğa yakın bir kanal ve bu kanalın bir ucunda bulunan gayri muntazam planlı bir kasra sahip olmalarıdır. Sadabad Sarayı’ndaki iki bölüm Cedvel-i Sim ile cirit meydanları arasında konumlanmıştı. İki bölüm arasındaki çardaklı bir yol Hünkar iskelesine uzanmaktadır.</p>
<p>Köşkün iki giriş kapısının da (Kasr-ı Hümayun ve Harem kapıları) üzerlerinde mermer söveleri ve kitabeleri, ayrıca büyük kapının mukarnaslı başlık ve silmeleri de bulunmaktaydı. Tavanlardaki zengin altın tezhibler, kapılarda ve sütun bileziklerindeki altın süslemeler dönem çeşmelerindeki altın yazılarla benzer niteliktedir. Cephelerdeki yüksek nisbetli alçı pencereler ve nakışlı kapaklar, canlı renklere sahip bezemelerle süslenmişti.</p>
<p>Sadabad Köşkü yapıldığında Boğaziçi’nde ve İstanbul’da yüzden fazla daha büyük köşkün var olduğu hesaba katıldığında, burada dikkati çeken objenin kanal ve şelaleler olduğu ortadadır. Kasr-ı Neşad’daki geleneksel merkezi plan, mukarnaslı başlıklar ve silmeler gibi klasik elemanların olduğu bir tasarımda henüz tam manasıyla bir Batılılaşmadan söz edilmese de yapıların konumu, çağlayanlı havuzlar, çeşmeler ve kanalların yarattığı mekanlarda ve altın yaldızlı dekorasyon öğelerinde barok etkiler söz konusudur.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Kağıthane düzenlemesinde Fransız saraylarıyla benzerlik gösteren,</p>
<ul>
<li>Bahçe düzenlemesinde “su” faktörüne önem verilmesi ve estetik kaygılarla adeta bir su mimarisi yaratılması</li>
<li>Doğanın da yapılar gibi insan elinden çıkmışcasına sunileştirilmesi ve insan hizmetine sunulması,</li>
<li>Yapıların hizmet alanları da dahil olmak üzere hepsinin aynı yerde toplanması,</li>
<li>Klasik merkezi planlı yapının fonksiyonellikten uzak, dönemin sosyal yaşantısını yansıtan “zengin dekorasyonu”ile ön plana çıkması, gibi ortak özellikler vardır.</li>
</ul>
<h2><span><strong>3 – I. Mahmud Dönemi (1730-1754)</strong></span></h2>
<p>III. Ahmed’in Patrona İsyanı ile tahttan indirilmesiyle yerine gelen I. Mahmud Dönemi’nde de devletin tüm mali ve idari sıkıntılarına rağmen inşaat işlerine devam edildi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> I. Mahmud’un sanat tutkusu ve inşaatı koruma gibi vasıfları ile Patrona İsyanı’ndan 13 yıl sonra 1743’te Kağıthane ve Sadabad’ın yeniden imar edilerek, bölgenin canlandırılması sağlandı.</p>
<p>Askeri alanda yapılan yeniliklerle başlayan Batı’dan gelen etkiler, sivil mimariye de sıçradı. Geleneksel Türk sivil mimarisinde sokak ve mahalleyi yönlendiren “çeşme” olgusu, on sekizinci yüzyıl ortalarında sayıca artarak bezemelerindeki değişimleriyle tasarımlarda Türk Barok’u üslubunu sergiledi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Barok’un temel aracı “su” öğesi, Uzak Doğu ve Arap kültürlerinin etkileriyle klasik Türk mimarisinde belirli bir yeri olan çeşme, sebil, havuz ve bahçe düzenlemelerinde o zamana kadar zaten önemli bir yer tutmaktaydı. Bu nedenle I. Mahmud Dönemi’nde saray ileri gelenleriyle, zenginlerin vakıf yoluyla inşa ettirdikleri çeşme, sebil gibi su yapıları daha da artmıştı. Her ne kadar Barok akımda suyun aktif hale getirilerek devingenliğinin arttırılması ve bu devingenlikte yaratılan ışık- gölge oyunları ile Barok’un gerçeküstü şaşırtıcı mekanlar yaratma ilkesine uyacağı beklense de, suyu kontrol altına alan sebiller ve çeşmeler yapısal özellikleri ve bezemeleriyle Baroklaşmaya ayak uydurmaktadır.</p>
<h3><strong>Hekimoğlu Ali Paşa Sebili (1733)</strong></h3>
<p>Cerrahpaşa’da yer alan, köşeleri dilimli hale getirilmiş dairevi planlı sebilde, köşelere gelen düşey sütunçeler üzerindeki mukarnaslı sütun başlıkları, sütunçeler arasındaki fistolu kemerler, sıralar halinde rumi, hendesi ve gülbezek motifleri cephelerde bir bezemeler karmaşası yaratmaktadır. Sütunların düşey etkisiyle daha yüksek algılanan cephelerde, geniş saçaklar yatay etkileriyle görünüşlerde denge sağlamaktadır (Resim 5).</p>
<h3><strong>Mehmet Emin Ağa Sebili ve Çeşmesi (1740)</strong></h3>
<p>Türkiye’de ilk kez yapısal ayrıntılar, kostrüksiyon ve dekorasyonun uyum içinde, Barok mimarinin tam anlamıyla uygulandığı yapı Kabataş’taki Mehmet Emin Ağa Sebili ve Çeşmesi’dir.</p>
<p>On sekizinci yüzyıl başında çeşme, sebil ve türbenin yan yana sıralandığı örnekler arasında bulunan çeşmenin yarım daire planlı sebil kısmında sütunlar ve bunlar üzerinde devam eden pilastrlar, zeminden çatıya kadar kesintisiz uzanarak taşıyıcı konstrüksiyonu vurgulamaktadır. Düşey elemanlar arasında kalan daire parçalarının oluşturduğu mermer duvarlar, üzerindeki C kıvrımlarıyla sınırlandırılmış kartuşlar, demir şebekeler üzerindeki, ortasında yarım daire bulunan tam olarak biçimlenmemiş kemerle uyum sağlamaktadır (Resim 6).</p>
<p>Önceki dönemde inşa edilmiş Tophane, Üsküdar ve Azapkapı Çeşmelerinde görülen bezemenin, pilastrları örterek konstrüksiyonu gizlemesi gibi yapıda belirsizlikler yaratan bezeme karmaşası Mehmet Emin Ağa Sebil ve Çeşmesi’nde netleşerek sadeleşmiş cepheler yaratmıştır. Avrupa’da Rönesans’la gündeme gelen ve Barok’la devam eden çift sütunlar, sebilde sütun başlıkları üzerinden iki ince sütun halinde saçağa kadar uzanmaktadır. Geniş ahşap saçak yerini daha dar mermer saçağa bırakmıştır. Sebilin solunda çeşme ve sağında çeşme ile aynı görünüşte inşa edilmiş hazirenin giriş kapısı, cepheye simetrik düzen getirirken, demir şebekelerin üzerindeki kartuş motifinin tüm sebil pencereleri üzerindeki tekrarı sadelik ve monotonluk yaratmıştır.</p>
<h3><strong>Sadettin Efendi Sebil ve Çeşmesi (1741)</strong></h3>
<p>Üsküdar, Karacaahmet’te bulunan sebil, yarım daire planlıdır. Sütunlar üzerindeki korentiyen başlıkları ve başlıklar üzerinde saçak altındaki silmeye kadar devam eden sade, düz pilastrlar ile cephelerde yalın düzen hakimdir. Sebil şebekeleri üzerindeki S ve C kıvrımlarının birleştiği fistolu kemerler, üst kısımda 5 sıra kitabenin yer aldığı duvarlar ve bir kasnak üzerine oturmuş alçak konik çatı ile yapı cephelerinde Fransız Rokoko süslemeleriyle yaratılmış sadelik hakimdir.</p>
<p>Çeşme yüzeyindeki C kıvrımlarının yarım daire çubukla birleştiği kemerin üstünde, sınırlı bir alanda düzenlenen bitkisel kabartmalar çeşme ve sebildeki ender bezeme elemanlarıdır. Yapının iki yanındaki kaseli çeşmecikler ve saçak altındaki silmeler cepheyi çevreleyen dikdörtgeni tamamlar.</p>
<p>Sadettin Efendi Çeşme ve Sebili, Mehmet Emin Ağa Çeşme ve Sebili’nden sonra tüm yapısal unsurlarıyla Batılı sayılabilecek ve cephelerinde süsleme karmaşası taşımayan, sade görünümlü bir yapıdır (Resim 7).</p>
<h3><strong>Beşir Ağa Sebil ve Çeşmesi (1745)</strong></h3>
<p>Sultanahmet’te Beşir Ağa Külliyesi’nin sokağa bakan köşesinde, bir yarım daire üzerine yerleştirilmiş iç bükey beş kenarlı plana sahip sebilde, çift sütunlar ve kompozit sütun başlıkları ile bunların üzerinde devam eden pilastrların verdiği düşey etkiye karşın, geniş ahşap saçaklar ve şebekeler üzerinde enine giden iki sıra profillendirilmiş silmenin yarattığı yatay etki, yatay ve düşey hatlardaki dengeyi sağlamaktadır. Demir şebekeler üzerindeki basık fistolu kemerde kıvrımlar kararsızdır.</p>
<p>Sebilin sol yanında, sade iki sütun arasında, yarım daire kemerli çeşme aynası yer alırken, sağ yanda aynı yapısal özelliklere sahip sebile giriş kapısı çeşme ile beraber simetri oluşturmaktadır.</p>
<h3><strong>Hasan Paşa Sebil ve Çeşmesi (1745)</strong></h3>
<p>Hasan Paşa Sebili bir yarım daire üzerinde sütunlarla bölünmüş, beş dışbükey kenarlı plana sahiptir. Tunç şebekeler ile saçak arasında sık uygulanan silmeler, pilastrlar üzerinde de devam etmektedir. Saçak altına doğru genişleyen pilastrlar bir sıra silmeyle saçağa bağlanmaktadır. Pilastrların iki yanındaki derin içbükey girintiler ve dışbükey duvarların yarattığı kontrastlar, cephelerde dekorasyon elemanları gibi yüzeysel oyunlardan ziyade yapısal elemanların biçimsel düzenleriyle kazandırılan hareketliliği vurgulamaktadır.</p>
<p>Dekorasyondaki küçük ayrıntılarla başlayan Barok biçimlenmeler, Hasan Paşa Sebili’nde plan ve görünüşler gibi yapısal elemanların hareketleriyle tam anlamıyla belirginleşmiştir. Çeşme kemerinin dolama bir motifle bitmesi ve çeşmenin ortasında yer alan deniz kabuğu motifleri aynı dönemde sıkça rastlanan bezeme elemanlarıdır.</p>
<h3><strong>Bayıldım Köşkü</strong></h3>
<p>1748 yılında Dolmabahçe’nin arkasındaki tepelerde selviler arasında Bayıldım Köşkü inşa edildi. Eldem’in Melling ve D’ohsonn’un gravürlerine dayanarak restitüsyonunu çıkarttığı köşkün krokisinde III. Osman Dönemi’nde eklenen cihannüma katı görünmemektedir. Denize bakan bir büyük köşk, üst üste gelen iki büyük divanhane ve arka setlerde daha küçük yazlık bir divanhane ile bunların arasına yerleştirilmiş oda ve servis mekanları bulunan köşkte, yazlık divanhanede 21 sütunun yer aldığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Köşkle ilgili ahşap kaplamalı divanhane bölümü ve hem aşağı hem de yukarı açılabilen pencere kapaklarından başka iç ve dış yüzeylerle ilgili ayrıntılı bir bilgi edinilememiştir (Şekil1).</p>
<h3><strong>Küçüksu Kasrı</strong></h3>
<p>XVIII. yüzyıl sonunda Melling’in yaptığı gravürler, XIX. yüzyıl ortalarında Prof. Bittell’in yaptığı resimler, Perrault’un litografisi ve sermimarlar tarafından hazırlanan 1754, 1792 tarihli tamir keşiflerinin ışığında Eldem, Küçüksu Kasrı’nın bir restitüsyon’unu hazırlamıştır. Restitüsyona göre geniş ve yüksek pencereler üzerinde kapaklar vardır. Kasr-ı hümayun, defterdar ile kethüda odaları, denize çakılmış ahşap kazıklar üzerindedir. Bu nedenle 40 yıl gibi kısa bir sürede yıpranan kasır III. Selim Dönemi’nde yeniden inşa edilmiş gibi tamir görmüştür.</p>
<p>Bir buçuk metre genişliğinde ahşap saçakları bulunan kasrın pencere boyutları hacimlerin fonksiyonuna göre değişmektedir. Sofada 1.90 m., diğer hacimlerde 0.96 m. genişliğinde ve 1.70 m. yüksekliğindeki pencereler dış cephede geniş ahşap kapaklarla örtülmektedir.</p>
<p>Dolmabahçe’deki Bayıldım Köşkü ve Küçüksu Kasrı’nın gravürlere dayanılarak restitüsyonlarının çıkarılması ve yapısal özelliklerinin belirlenmesi ile yeterli ve sağlıklı sonuca gidilemeyeceği kuşkusuna rağmen birkaç nokta yakalanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Divanhane ve Kasr-ı Hümayun’un manzaraya açılması, deniz üzerine konsol çıkarak taşma, pencere boyutlarının büyümesiyle dışa açılma ve doğayla bütünleşme gibi kavramlar 18. yüzyıl sosyal yaşamının mimariye yansıması olarak değerlendirilmektedir (Şekil 2).</p>
<h3><strong>Sofa Köşkü</strong></h3>
<p>Topkapı Sarayı’nda Sofa Köşkü ya da Mustafa Paşa Köşkü, I. Mahmud Dönemi’ndeki cepheleri günümüze kadar gelebilen ender, somut yapı örneklerindendir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İlk banisi Kara Mustafa Paşa olan köşk, içindeki bir kitabeye göre 1704 ‘te III. Ahmed Dönemi’nde esaslı bir onarım geçirdiğinde sadece pencere ve kaplamalar iyileştirilmiştir. İkici bir kitabeye göre, 1752’de yapılan restorasyonda bütün kaplamalar, pervaz ve çubuklar değiştirilmiş, kapakların yerine sürme camekanlar yerleştirilmiş ve konsolların oturduğu ayaklar yerine de mermer sütunlar dikilmiştir. Lale bahçesine giriş kapısının iki yanına inşa edilen köşkün biri büyük iki odası ortadaki geçitle birbirine bağlanmaktadır. İki cepheli köşkün, boğaza bakan cephesindeki konsollar üzerine yerleştirilmiş iki sıra bölüntülü camekan ile duvar yüzeyi minimuma indirilerek kütlesel ağırlık hafifletilmiştir. Hacimlerde yaratılan yüksek aydınlık düzeyi ve manzaranın adeta odanın içine getirilmesiyle şeffaflık sağlanmıştır. Divanhanenin iki topuzlu çatısı, mekanın iki bölümden oluşan planlamasını cephelere yansıtmaktadır (Şekil 3).</p>
<p>İç hacimlerde, divanhanedeki tavan bezemelerinin geniş bordürlerle hacmi üçe ayırması, duvar silmelerinin orta ve köşe bölümlerindeki kartuşlar, fiyonk süslemeler, tavan kornişi boyunca dolanan ve arabesklerle hayali mimari kompozisyonları birleştiren renkli kuşak 14. Louis dönemi arabesklerini çağrıştıran rokoko bezemelerdir. I. Mahmud Dönemi’nden verilen birkaç örnek analiz edildiğinde, 18.yüzyıl ortalarındaki Barok-Rokoko etkilerinin genellikle dekorasyonla sınırlı kaldığı görülmektedir.</p>
<h2><span><strong>4 – III. Osman Dönemi</strong></span></h2>
<p>III. Osman kısa süren saltanatında siyasi açıdan dışa açılma politikasını benimsemediyse de, mimari alanda bu döneme kadar sadece dekorasyonda kullanılan Barok elemanlar, yapısal biçimlenmeyi de etkileyerek plan ve yüzeylerde daha geniş kullanım alanı buldu.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<h3><strong>Yusuf Efendi Çeşmesi (1757)</strong></h3>
<p>Derin yivli pilastrların üç açıklığa böldüğü duvar çeşmesinde, yan kanatlar orta kısım ile belli bir açı yaparak birleşmektedir. Cephede üst silme yan kanatlarda eğilerek bir yay oluşturmaktadır. Bu nedenle en dış kenarda yer alan pilastrların boyu, ortadakilerden kısadır. Farklı yükseklikteki pilastrlar, planlamada açılı kanatlar, mimari değişim ve biçimlenmenin sadeleşen dekorasyondan ziyade yapısal formlarda aranması gereğidir.</p>
<h3><strong>Topkapı Sarayı’nda III. Osman Köşkü</strong></h3>
<p>Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nde eski duvarların üzerinde inşa edilen köşkte, odalar Haliç manzarasına karşı yan yana dizilmişlerdir. Geniş divanhane duvardan dışarı 4,5 m. konsol taşarak ve iki yanda bırakılan açıklıklar sayesinde üç yönden manzaraya açılmaktadır. Divanhane cephesinde konsollar, hünkar sofası önündeki asma bahçeye kadar yükseltilen 9,5 m. yüksekliğindeki eski saray surunun üzerine ahşap çatkıyla oturtulmuştur (Şekil 4).</p>
<p>İç avluya bakan cephede saçağın farklı boylarda pilastrlar üzerine gelmesi merkeze doğru yükselen saçak görünümü vermektedir. Haliç cephesinde, orta bölümünde yükseltilen cidar ile divanhane dış cephede vurgulanmaktadır.</p>
<p>İç yüzeylerde pencerelerin üst kısımlarında tüm hacimleri çepeçevre dolaşan akant yaprağı süslü korniş ile inci dizileri gibi motiflerle süslü çerçevelerin sınırladığı panolar da İtalyan Baroku etkileri vardır. Duvarlar üzerinde sağır bırakılan kartuşlar içindeki boyalı alanlar ve bunlar arasındaki resimler ile yaratılan perspektif oyunları hacim sınırlarını kaybettirmektedir. Mekanda, perspektif izlenimi veren görüntüler, bir su motifiyle sınırlanan panolar, kesintisiz peşpeşe sıralanan motifler Barok’un kalabalığı ile rokoko görünüm verse de, III. Osman Köşkü’nde rokokonun yüzeysel süsleme eğiliminden ziyade yüzeylerin görünümlerinin değiştirilmesi izlenimiyle İtalyan Barok’una yaklaşılmaktadır.</p>
<h2><span><strong>5 – III. Mustafa Dönemi (1757-1774)</strong></span></h2>
<p>III. Mustafa yenilikçi bir padişah olmasına rağmen inşaat ve sanata düşkün değildi. Bilim ve tekniğe olan merakı, Fransa’yla sıkı ilişkiler kurulmasını ve teknik elemanların İstanbul’a getirilerek askeri alanda yeni savunma yöntemlerini, teknolojiye hizmet verebilecek düzeyde inşa edilen yeni kışlalarda yetiştirilen öğrencilerin eğitimi üzerinde yoğunlaşmasını sağlamıştır. Bu amaçla İstanbul’a getirilen Macar asıllı bir Fransız olan Baron de Tott’tan yeni bir sürat topçu sınıfı kurması istendi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>1744’te 600 topçu askeri Kağıthane’de Fransa’dan getirilen Obert adında bir topçu çavuşunun emri altında eğitildi. Baron de Tott, topçuların ıslahından başka, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının savunması, Boğaziçi kalelerinin planlarının hazırlanması ve inşaatlarının kontrolü, Haliç ve Hasköy’de top dökümhanelerinin kurulması, yeni bir “kayık köprü” modelinin geliştirilmesi ve mühendishanenin ilk adımı sayılan matematik okulunun kurulması çalışmalarını da geliştirdi. Askeri ve teknik alanda gerçekleştirilen yenilikler henüz oturmadan Rusya ile savaşa gidilmesi, insan gücünün ve devlet hazinesinin savaşta harcanarak tüm çabaların boşa gitmesine neden olmuştu.</p>
<p>Dönemin önemli birkaç mimari örneği arasında yer alan Laleli’de Ragıp Paşa Kitaplığı’dır. 1762’de inşa edilen yapının girişinde ortada aynalı tonozlar ve bunların iki yanında kubbelerin bulunduğu mekandan merkezi kubbeli esas mekana geçilmektedir. Giriş hacminin biçimlenmesi, geniş saçak ve simetrik merdiven, yapısal ayrıntılarda görülen birkaç Barok oluşumdur. Sütun başlıkları, dönemde yaygın şekilde kullanılan ve kompozit başlıkların yerini alan, volütlerle zenginleşen yivli koni biçimindedir. Avlu girişindeki yüzeyde serpiştirilen kıvrımlı yapraklar ve C profilleri çerçevenin kesin sınırlarını kaybettirmekte, korniş ve pilastrlarda ise uyumlu birliktelik görülmektedir.</p>
<p>Kütüphanenin cadde üzerindeki duvarında yer alan Ragıp Paşa Sebil ve Çeşmesi’nin planı, iki yandaki dar açılı kanatlarıyla Yusuf Efendi Çeşmesi’ne benzemektedir. Düz bir hat üzerinde yarım daire kemerli bir penceresi bulunan sebile iki yandan 90°’den biraz daha geniş bir açıyla birleşen kanatlardaki çeşmeler sebil-çeşme ilişkisini ilk defa bütünleştirmektedir. Sebil cephesinde, yazıt ve deniz kabuğu motiflerini çerçeveleyen alçak kabartma yivli pilastrlar, yassılaşmış akant yaprağı motifleri ve madalyon çevresindeki S ve C profilleri ile keskin hatlı geometrik çerçevelerden kaçınılmış, bezemelerle daha yumuşatılmış hatlar ortaya çıkmıştır. Barok’un özellikle dekorasyon elemanlarında ve yüzeylerde beliren keskin hatlardan uzaklaşarak yüzeyleri hafifletme eğilimi Ragıp Paşa Sebil ve Çeşmesi’nde barizleşmektedir.</p>
<h2><span><strong>6 – I. Abdülhamid Dönemi (1774-1789)</strong></span></h2>
<p>I. Abdülhamid tahta geçtiğinde kaybedilen eyaletler, taşradaki ayaklanmalar, artan hazine giderleri ve 1774 Kaynarca Antlaşması gibi durumlar ordunun yeniden ıslah edilmesini gerektirmekteydi.</p>
<p>Kara Vezir Seyyid Mehmed Paşa Dönemi’nde humbaracı ve topçu askerlerinin eğitimine önem verildi. 1782’de sadrazamlığa getirilen ve ıslahatçılığı ile tanınan Halil Hamid Paşa Dönemi’nde, 1771’de Çeşme limanında yanan donanmanın yenilenmesi ve denizcilere gerekli eğitimin verilmesi amacıyla Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa tarafından Kasımpaşa’da bir kalyoncu kışlası inşa ettirildi. Kaynarca Antlaşması’yla yenilgiyi kabul eden Osmanlı Devleti’nin kalelerinin korunması ve yeni savunma stratejilerinin belirlenmesi için Fransa’dan getirilen teknik elemanlar, Haliç’te açılan tersanede ilk aşamada 15 öğrenciye ders vermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Devletin askeri alanda yaptığı ıslahat çalışmaları ve mali sıkıntıları nedeniyle saray, köşk, kasır gibi lüks inşaatların yapımı durmakta, önceki dönemlerden kalanlar bakımsızlığa terk edilmekte, hatta bazı onarımlar yıkılan saray ve köşklerden çıkan malzeme ile yapılmaktaydı.</p>
<h3><strong>Hamidiye Sebili ve Çeşmesi (1777)</strong></h3>
<p>Eminönü’nden Divanyolu’ndaki bugünkü yerine taşınan Hamidiye Sebil ve Çeşmesi’nde, bir dik açının kolları üzerine yer alan simetrik iki çeşme ve bunların kesiştiği noktada, bir daire parçasının üzerine yerleştirilmiş dışbükey dilimli, beş kenar planlı sebil ile I. Mahmud Dönemi’nden beri sebil planlamasında revaçta olan geometrik formlar uygulanmıştır.</p>
<p>Üçlü gruplar halinde ince sütunlar ve iki katlı tanburla daha da yükseltilen sebilin kubbesi alışılmışın dışındadır. Sütun başlıklarındaki akant yaprağı kabartmaları, pencerelerin üzerinde yatayda giden silmelerin aralarında, kartuşların çevresinde, pilastrların üzerinde, çeşme aynasında, kemerlerin kilit taşında kullanılmışlardır (Resim 8).</p>
<h3><strong>Recai Mehmet Efendi Sebili ve Çeşmesi (1776)</strong></h3>
<p>Vefa’da sıbyan mektebinin zemin kat duvarında bulunan Recai Mehmet Efendi Sebil ve Çeşmesi’nde, düşey konumdaki sütunlar, bezemesiz sütun başlıkları ve bunların devamında uzanan pilastrlar, iki sıra yatay silme ile kesilmektedir. Sebilin iki yanına yerleştirilen çeşmeciklerin üzerlerindeki S ve C kıvrımlı kartuşlar ile akant yaprağı motifleri alçak kabartmalar şeklindedir. İki ince pilastr arasındaki, üzerinde sade bir akant yaprağı bulunan çeşme aynası ve yapının tüm yüzeylerinde hareket düşey ve yatayda giden sütun ve pilastrlar gibi birkaç elemanla sınırlandırılmıştır (Resim 9).</p>
<h3><strong>Dülgeroğlu Çeşmesi (1780)</strong></h3>
<p>Fatih, Saraçhane’de bulunan üç kanatlı çeşmede orta bölümü yan kanatlara bağlayan korniş silmesi, dış kenarlardaki pilastrların başlıklarına kadar uzanmaktadır. Orta bölümün yan kanatlardan daha önde olması, cephedeki yegane hareket unsurudur. Duvarlara yarı gömülü sütunlar, plan ile dekorasyon arasındaki bütünlüğe uymaktadır (Resim 10).</p>
<h3><strong>I. Abdülhamid Çeşmesi (1782)</strong></h3>
<p>Emirgan Camii önündeki sekiz kenarlı çeşme, planda köşeleri pahlanmış bir dikdörtgen biçimindedir. Yatayda birbirine paralel giden iki silme, düşeyde köşelerde masif görünüm veren pilastrlar, dekorasyon karmaşasından sıyrılarak iyice sadeleşen yüzeyler ve çeşme aynasını süsleyen S çubukları, kabuk ve stilize akant yaprağı motifleri dönemde en sık rastlanan bezeme elemanları olarak çeşme yüzeyini süslemektedir.</p>
<h3><strong>Koca Yusuf Paşa Sebili ve Çeşmesi (1787)</strong></h3>
<p>Kabataş’ta yer alan dairesel planlı sebilde, çeşme ve giriş kapıları sebil planının bir parçası durumunda olup, pencerelerin iki yanında duvarlara yarı gömülü ince sütunlar, yukarı doğru genişleyen pilastrlarla kesintisiz olarak saçağa kadar devam etmektedir. Kompozit sütun başlıklarının yerini alan volütlü başlıklar, pilastr ve kemerlerin ortasındaki kartuşlar, stilize akant yaprakları tüm bunların üzerinde çeşme yüzeyinde bir ağ gibi dolaşan ince çizgiler Barok oluşumlardır.</p>
<h3><strong>Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi (1788)</strong></h3>
<p>Hasköy’de, köşeleri kırılmış bir dikdörtgen prizmayı andıran çeşmede, yatayda kitabeyi çevreleyen iki sıra silme grubuyla, düşeyde köşelere yerleştirilmiş pilastrlar bir çerçeve oluşturmaktadır. Çeşme aynasının üzerinde net olarak biçimlenmemiş eğrisel bir kemer ile bunun üzerinde kırılarak kesintisiz olarak devam eden silmeler, bezemesiz sütun başlıkları, Koca Yusuf Paşa Sebili’nde olduğu gibi bir ağ görünümünde cepheyi kaplayan çizgisel hatlar cephedeki sınırlı birkaç dekorasyon öğesidir.</p>
<h3><strong>Sineperver Valide Sultan Çeşmesi (1780)</strong></h3>
<p>Üsküdar’daki üç yüzlü çeşme, I. Abdülhamid Dönemi’nde yaygınlaşan düz bir hat üzerinde devam eden yüzeye iki uçtan belli açılarda kanatlar eklenerek geliştirilen prototipin bariz bir örneğidir. Köşelerde bulunan pilastrlar, saçağı delerek kubbeye yükseklik kazandıran kubbe kasnağı üzerinde de devam ederek yükseklik etkisini vurgulamakta ve mermer saçak, pilastrların dışarı çıktığı kısımlarda bunların etrafında dolaşarak ana kütledeki hareketi sürdürmektedir. Silmeler arasına yerleştirilmiş kartuşlar ve çeşme aynasındaki alçak kabartma çizgisel karakter, çeşmede yüzeysel şekillenmeye bağlı olarak kütlesel değişimlerin de yapıldığını ortaya koymaktadır.</p>
<h3><strong>Bebek Kasrı (1784)</strong></h3>
<p>Bebek bahçesinde I. Selim Dönemi’nde yapılan köşke, 18. yüzyıl başında İbrahim Paşa’nın emriyle yeni bir köşk ve kasır eklenerek Hümayunabad adını almıştır. I. Abdülhamid Dönemi’nde Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa tarafından yeniden restore edilen iki katlı köşkün alt katında ikinci derece odalar, üst katta ortada divanhane ve bunun gerisinde hizmet alanları yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Divanhane’nin üç yönde konsol çalışması cephede kademelendirme yarattığı gibi, ahşap dikmeler arasına yerleştirilen ve cephenin büyük bölümünü kaplayarak manzara ilişkisini arttıran cam yüzeyler, dönemin yeni hareket unsurları olarak dikkat çekmektedir. Ortasından kayıt geçirilen büyük tepe pencerelerinin altında, birbirine paralel giden silmelerin divanhane gerisindeki mekanların cephelerinde de aynı şekilde kullanıldığı gravürlerde görülmektedir. Hizmet birimlerinin pencerelerinin divanhane pencerelerine oranla daha küçük inşa edilişi pencere kapaklarına rahat hareket imkanı sağlamıştır (Şekil 5).</p>
<p>III. Selim Dönemi’nde de onarım geçiren kasrın iç dekorasyonunda, pencere üzerlerindeki girlandlar, deniz ile bahçeyi ayıran duvar kafeslerinin biçimlenişlerinden başka yapıda dikkati çekecek batılı elemanlara rastlanmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Divanhanenin III. Selim Dönemi’nde daha ileri alınarak mermer sütunlar üzerine oturtulduğu ve köşelerinin yuvarlatıldığı kanısına, aynı dönemde inşa edilen yapıların daire formlu planlarının revaçta olması dikkate alınarak varılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>XVIII. yüzyıl sonlarında konut mimarisinde yaygınlaşan kubbeli ve oval sofalı plan, I. Abdülhamid Dönemi’nde inşa edilen Sadullah Paşa Yalısı harem köşkünün divanhanesinde kimlik buldu. Duvarlarda perspektife kaçan resimler, pencere üstlerinde girland dizileri, kompozit sütun başlıkları ve alınlıklar, yabancı kaynaklı etkilerin dekorasyon, planlama, cepheler gibi yapının tüm alanlarında kaynaştığı etkin bir örnek oluşturmaktadır.</p>
<p>I. Mahmud Dönemi’nde dekorasyon öğelerinin en aza indirgenmesiyle sadeliğe ulaşan cepheler, I. Abdülhamid Dönemi’nde yeniden yoğun bezemenin yarattığı kalabalığa dönüşmüştü. Ancak bu defa dekorasyon, planlama, detaylar ve cephelerde anlam birliğine varılmıştır. Strüktürde, taş, tuğla, ahşap gibi geleneksel malzemeler kullanıldığından mimaride tam anlamıyla Batılılaşmadan söz edilememektedir.</p>
<p>Recai Mehmed Efendi okulu cephesinde taş-tuğla almaşık duvarların, mermer kaplamalı sebille çelişkili görünüşler yaratmıştır. Çeşme ve sebil gibi su mimarisinde mermer malzeme kullanılmasına karşın, konut mimarisinde 19. yüzyıl sonuna kadar geleneksel malzemeden vazgeçilmemiştir.</p>
<h2><span><strong>7 – III. Selim Dönemi (1789-1807)</strong></span></h2>
<p>Dünya ve Avrupa’daki temel değişimler karşısında Osmanlı Devleti’nde de sanat, ilim, askeri, ziraat, ticaret, kültür, siyaset ve sosyal alanlarda değişimlere gidilmesi kaçınılmazdı.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>1806 yılında Paris’e elçi olarak gönderilen Abdürrahim Muhib Efendi seyahatnamesinde, sosyal yaşam ve mimarinin yanı sıra askeriye, hastahaneler, mahkemeler, okullar, fen bilimleri, kamu kuruluşları ve ticari alanlarda ayrıntılı bilgiler vererek Batı düşüncelerinin uygarlık düzeyinde incelenmesinde etkili olmuştur.</p>
<p>Avrupa başkentlerine gönderilen elçiler bu ülkelerde konuşulan dilleri de öğrenmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Dışarıdan gelen siyasi görevliler ve uzmanların teknolojik gelişmedeki katkılarından başka, Batı düşüncelerine sahip, Avrupa devletleriyle çeşitli alanlarda çalışmalar yapabilecek aydın kesimin yetişmesi için Batı’ya gönderilen öğrenciler henüz birkaç kişiyi geçmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>III. Selim Dönemi’nde Batı’dan gelen teknik eleman, en fazla topçu ocağı ve tersanelerde çalıştı.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Mimar ve ressamlar arasında en fazla ilgiyi çeken Melling, Boğaziçi ile ilgili anılarını ve gravürlerini 1819’da Fransa’da basılan bir albümde yayınladı. Melling, III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın dikkatini çekerek Neşatabad Sarayı’nın iç dekorunu ve bahçesini yeniden düzenledi ve ilave bir köşkü de tasarladı. Sonraları III. Selim için çalışan Melling’in hanımı da, Hatice Sultan’ın sarayının Batı tarzında döşenmesi için yardımcı olurken, Batılı yaşamı gerçek anlamda saray çevresine aktarmaktaydı. Melling Hatice Sultan ile anlaşabilmek için Türkçe öğrenirken, Sultan’da Latin harfleriyle Melling’e Türkçe yazılar yazmaktaydı.</p>
<p>Dönemin en önemli yapıları askerlik ve eğitim yapılarıdır. Üsküdar’da Selimiye kışlası, Levend çiftliği kışlası, Haliç Hasköy’de Kumbarahane, Tophane kışlası, büyüklükleriyle kentsel görünümde o güne kadar rastlanmayan farklı bir silüet yaratmaktadır. O zamana kadar kent dokusunda en büyük yapı olarak şehre hakim bir tepe de konumlanan selatin camii ya da külliye kopleksinin yarattığı baskın görünüm, yerini kışla ya da bir eğitim yapısına bırakmıştır. 19. yüzyılda şehre hakim konumda yapılar arasına yönetim yapıları da katılacaktır. Kışlalar, saray ya da hasbahçe gibi büyük yerleşim düzenleri yıkılarak bunların arazilerine inşa edilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<h3><strong>Hüsamettin Ağa Çeşmesi (1791)</strong></h3>
<p>Üsküdar, Nuhkuyusu caddesinde bulunan çeşmenin, sade cephesinde yarı gömülü sütunlar, dalgalı yüzeyler, abartılı çıkıntılar yapan silme, eğrisel çeşme kemeri gibi birbiriyle uyum sağlayan cephe kuruluşuna karşın, tüm düzen fonksiyonel değildir. Çeşme aynasının ekseninde yer alan stilize akant yaprağı ve kabuk kabartmaları, dönem çeşmelerinde en fazla rastlanan karakteristik detaylardır. Rokoko ve Barok öğeler bu yapının dekorasyonunda sonradan eklenmiş havasından sıyrılmış mimari tasarıma girmiştir.</p>
<h3><strong>Ebubekir Ağa Çeşmesi (1793)</strong></h3>
<p>Fatih’te Nişancı Mehmet Paşa Camii’nin avlu kapısının karşısında bulunan duvar çeşmesi, 1757’de inşa edilen Yusuf Efendi çeşmesi ile başlayan üç kenarlı plan üzerinde gelişmektedir. Çeşme aynasının aksında ve kemerlerin kilit taşlarının bulunduğu yerlerde bulunan büyük akant yaprağı ve deniz kabuğu motiflerinin kıvrımları rokay etkisinde ve alçak kabartma haline gelen pilastrlar ile çeşmeyi çevreleyen çerçeve ampir sertliğindedir.</p>
<h3><strong>Mihrişah Sultan Sebili ve Çeşmesi (1795)</strong></h3>
<p>Eyüp’te bulunan sebil ve çeşmede, üçlü kolon grupları, kıvrımlı kartuşlar, pilastrlar, uçları eğrilmiş akant yaprakları, deniz kabukları, sütun başlıkları üzerinde kırılan silmeler ve eğrisel dış bükey yüzeyler rokokonun en son örneğini teşkil etmektedir. Durağan sütun başlıkları ve çeşmedeki geometrik oluşum olan sade çerçeve, ampirin mimari dekorasyona girdiğini kanıtlamaktadır (Resim 11).</p>
<h3><strong>Şahsultan Sebili (1800)</strong></h3>
<p>Eyüp’teki sebilin cephesinde bulunan ince, daire kesitli, yivli sütunlar ve bunların üzerinde devam eden dikdörtgen kesitli, kademeli pilastr grupları, asimetrik kemerler ve bunların kilit taşına yerleştirilmiş asimetrik kabuk motifleri sebildeki rokay etkilerdir (Resim 12).</p>
<h3><strong>Beyhan Sultan Çeşmesi (1804)</strong></h3>
<p>Arnavutköy’deki dikdörtgen planlı çeşmede, yapıyı çevreleyen korniş, yüzeylerdeki eğriliğe uyum sağlayarak kolonlar arasında dalgalı yüzey hareketleri yaratarak kemerleri oluşturmaktadır. Çeşme aynasındaki enine gelişen akant yaprağı motifi, sütunlar ve sütun başlıkları ile bunların saçak altında bitiş yerindeki S şeklindeki yaprak demetlerinin görünüşteki sadeleşen çizgileri rokoko olarak nitelendirilemez. Çeşmedeki kütlesel harekete karşın, yüzeylerde durgunluğa varan sadelik, Avrupa’da o dönemde geçerli olan neo-klasik akımın Türk mimarisine girerek yavaş yavaş rokokonun etkilerini kaybetmesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<h3><strong>Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi (1806)</strong></h3>
<p>Küçüksu’da kasrın yanındaki mesire yerinde bulunan dört yüzü simetrik meydan çeşmesi, yuvarlak kemerli çeşme aynası, köşelerdeki sade ve ince sütunları, stilize akant yaprakları ve deniz kabuğu motiflerinin eliptik düzeni ile rokokonun son biçimlenişini göstermektedir. Kubbe yüksek bir kasnak ile yukarı doğru uzanırken, köşe kulelerinin ve çeşmenin dar, uzun kütlesine daha da ince ve yüksek izlenimi vermektedir. Saçaklarda, kenarlara doğru uzanan ince çubuklar arasındaki bitkisel motifler ampir etkisindedir.</p>
<h3><strong>Kasır ve Saraylar</strong></h3>
<p>III. Selim Dönemi’nde, Lale Devri’nde yapılan ve harap olan Kağıthane’deki İmrahor Kasrı ve Hümayunabad Sarayı yeniden inşa edilmiştir.</p>
<p>1603’te I. Sultan Ahmed Dönemi’nde Hasköy’de yapımına başlanan Aynalıkavak Kasrı Tersane Sarayı olarak da anılmaktaydı. II. Osman, IV. Murad ve Sultan İbrahim zamanlarında ilaveler yapılan Tersane sarayı, 1648 de IV. Sultan Mehmed Dönemi’nde yanmış, 1677’de yeniden inşa edilmiştir. III. Ahmed Dönemi’nde onarım ve eklemelerle büyütülen saray, Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Venediklilerin hediye ettiği aynalarla dekore edildiğinden Aynalıkavak Kasrı adını aldı.</p>
<p>III. Selim 1792 yılında Tersane bahçesinde yeni bir kasır ve Valide Sultan ile cariyeler için yeni daireler inşa ettirdi. Bu arada Tersane Sarayı’nın bir bölümü ile Has Bahçe’nin yarısı tersaneye katıldı, III. Ahmed’in yaptırdığı Has Bahçe’deki biniş köşkü ise restore edilerek, hamam vs. gibi eklentiler de kaldırıldı. Aynalıkavak Kasrı’nda bu dönemde yapılan onarım, iç dekorun yenilenmesi ve divanhanenin restorasyonundan ileri gitmemiştir. Eldem, planın, çıkıntıları pahlanmamış olduğunu bu nedenle 18. yüzyıl sonunda gözde olan elips sofayla ilgisi olmadığını ve, cephelerde giderek küçülen ve II. Mahmud Dönemi’nde tamamamen ortadan kalkan tepe pencerelerinin kaldırılması düşüncesinin 18. yüzyıldan önceye dayandığını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Günümüze kadar gelen saray, II. Mahmud Dönemi’nde onarıldığından, hünkar salonundaki duvar pilastrlarını bağlayan yay biçimindeki kornişler Nusretiye Camii ve Nakşidil Sultan türbelerindekilerle benzer niteliktedir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>I. Mahmud Dönemi’nden beri yazlık konut yerleşimi olarak ilgi toplayan Boğaziçi III. Selim Dönemi’nde saray çevresi ve yabancı elçilerin en gözde yalılarının bulunduğu bölgeydi. Tarabya’da yabancı elçilikler ve zengin Rum ailelerinin yazlık evleri bulunurken, 1754 ‘te başa gelen III. Osman Devri’nden beri Batılılar tarafından rağbet gören Büyükdere’de, Comte de Vergennes’in aldığı izinle, Müslüman ailelerinin oturduğu kesimde Avrupalılarda ikamet etmeye başlamıştır. Danimarka elçisi Baron de Hübsch’ün Avrupa mimarisi tarzındaki evi Hatice Sultan’ın dikkatini çekmiş ve Sultan bir benzerini yaptırmak amacıyla mimar Melling ile tanışarak, III. Selim’in kendisine armağan ettiği Defterdar burnundaki Neşatabad Sarayı’nın yeniden düzenlenmesi ve Has bahçenin tasarımının yapılması işini anlaşmıştır.</p>
<h3><strong>Hatice Sultan Sarayı</strong></h3>
<p>Melling’in sarayın iç dekorasyonuyla oynadığı ve yapının genelinde fazla bir değişiklik yapmadığı gravürlerinden anlaşılmaktadır. Hatice Sultan’a ait bir salon resminde, duvarların tavanla birleştiği yerde bir sıra girland, düşey yivli pilastrlar, silmelerin çevrelediği kupa içinde çiçek motifleri, ince ahşap taşıyıcı dikmeler, defne yaprakları, tavandaki kıvrımlı süsleme bu dönemde sık kullanılan yabancı dekorasyon öğeleridir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Melling’in denizden sarayın tümünü gösteren bir gravüründe kendisinin olduğu belirtilen bir yapının tüm elemanlarıyla bir Avrupa ülkesindeki yapıyı çağrıştırdığı görülmektedir. Üçgen alınlık, girland dizileri o dönem için Türkiye’de yeni rastlanan balustradlı çatı, iyonik başlıklı 8 adet mermer sütun ve üzerlerinde konsol taşınan bölüm, korentiyen sütun başlıklı galeri, sütun ve kolon aralarında kalan büyük açıklıkların tamamen cam yüzey ile kaplanması, zemin kattaki mermer korkuluklar, nişler içindeki heykeller Türk mimarisinde uygulanan Barok ve Rokoko’nun yorumuna dayanan Türk Baroku’na yabancı kalmaktadır. 18. yüzyılın başından beri gelişen Türk Baroku’nun bu yapıdaki kullanımı dikkate alındığında yalnızca bir ya da birkaç yabancı mimari eleman klasik Türk mimarisi ile birlikte uygulanmış ya da Türk mimarisine uygun yeni bir biçimlenmeye doğru gidilmiştir.</p>
<p>Sarayın tümünü gösteren gravürde de görülen, divanhanesindeki çıkmalardan dolayı 18. yüzyıl sonlarına ait olduğu belirtilen selamlık köşkünde, kafesli yan duvarlar, girland dizileri ve köşeleri pahlanmış divanhane planından başka dikkate değer bir gelişme görülmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<h3><strong>Beyhan Sultan Sarayı</strong></h3>
<p>1721’de İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Çırağan Sarayı Beyhan Sultan tarafından 18. yüzyıl sonunda yeniden düzenlenmiştir. Tamamen ahşap olan sarayın cephesinin zengin ve parlak renklerle boyalı olduğu, zengin bir giriş dekorasyonunun yapıldığı Dallaway’ın yazılarında bahsedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Sarayın denize bakan cephesinde kafesli galeriler, kornişler, ve iyonik sütun başlıkları Neşatabad sarayında da var olan yabancı kökenli klasik elemanlardır.</p>
<h3><strong>Esma Sultan Sarayı</strong></h3>
<p>Haliç’in tepelerine Eyüp sırtlarına kurulmuş, Kaptan-ı Derya Hüseyin Paşa’nın özel ikametgahı durumundaki Esma Sultan Sarayı, Hammer, Reimers gibi yabancılar tarafından gezilmişti. Miss Pardoe’nun yorumuna göre, dekorasyon zengin, karmaşık ve ağır doğu esintileri taşımaktadır. Kabul salonunun duvarları boydan boya yaldızla süslenmiş duvarlarda mukarnaslı nişler bulunmaktadır.</p>
<p>Egzotik etkiler taşıyan salonda kolonlar, çok zengin bitkisel motiflerle bezeli sütun başlıkları ve bunlar üzerinde salonu çepeçevre dolaşan dalgalı bir korniş bulunmaktadır. Oval tepe pencereleri, duvarlarda bitkisel motiflerle süslü madalyonlar, bunların üstünde çelenk motiflerinin işlendiği bir friz odayı dolaşmaktadır.</p>
<h3><strong>Şevkiye Köşkü</strong></h3>
<p>III. Selim’in validesi için Topkapı Sahil Sarayı’nın yanındaki has bahçede bulunan köşk 1791’de inşa edilmişti. Çadır şeklindeki sofa kubbesi ilk ampir örneklerindendir.<a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Oval sofanın has bahçe ile doğrudan ilişkisini sağlamak için, sofanın bahçe cephesi büyük camekanlarla kaplanmıştı. Boğaz manzarasına bakan “Hünkar Sekiliği” sofanın dışarı taşan tek mekanıdır. İç duvarlarda yaldızlı tavan süslemeleri ve pilastrların arasındaki kitabeler yatayda giden yine yaldızlı bir silme ile sınırlanmıştır.</p>
<h2><span><strong>8 – II. Mahmud Dönemi (1807-1839)</strong></span></h2>
<p>Mimari alanda III. Selim Dönemi’nde başlayan kışla, okul, köşk ve saray yapıları gibi büyük sivil yapılara artan kentsel hareketliliğe cevap verebilecek yönetim binaları da eklenerek ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılmıştır. Bu yönde yapılan çalışmalarda, Selimiye’nin bir bölümü kagire çevrilmiş, Tophane’de topçu kışlası yaptırılmış, Heybeliada Bahriye Hendesehanesi, Kasımpaşa’da hastahane, Kuleli Kışla’sı…vb. inşaatlar devam ettirilmiştir.</p>
<p>II. Mahmud Dönemi’nde Türkiye’ye gelerek, Türklerin sosyal hayatları ve mimarilerini yansıtan albümler ve yazılar hazırlayan sanatçılar arasında Thomas Allom, Miss Pardoe, W. H. Barlett, Preauls en fazla dikkati çeken araştırmacılardır. Yeniçeriliğin kaldırılışından sonra askeri alanda ıslahat yapmak amacıyla Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi ile Batılı yaşam biçimini benimsemiş bir kuşak yetişirken, Osmanlı zevkinin Batı estetik ve zevkine yönelmesi kaçınılmazdı. Doğallıkla bu yönelme ilk önce mimari ve dekorasyonu etkileyecektir.</p>
<p>Fransa’da imparatorluk üslubu olarak nitelenen “empire”, Türkiye’ye gelerek Barok akımla beraber yapılarda ortaklaşa yer almıştır. Giderek Barok ve ampirin yanında başka üsluplarda yapılarda görülmeye başlamaktadır.</p>
<p>19. yüzyılda Barok, yorumlanmadan batıdaki elemanlar olduğu gibi alınmış, saf Barok uygulamalar diğer üsluplarla beraber uygulanarak karışık, melez düzenlemeler eklektik mimariyi ortaya çıkarmıştır. Sivil mimaride Baroklaşma plana da yansırken, sofa ile eyvan arasındaki Bursa kemerleri volütlü konsola dönüşmüş ya da iki ince sütunlu direklik yerleşmiştir. Sofalarda oval form ampir etkisiyle yerini keskin hatlı, geometrik bir şekil olan dikdörtgen forma bırakmaktadır. Cephelerde sade ve düz hatlar, girinti ve çıkıntıya fazla yer vermeyen bir mimari hakim konuma gelmektedir.</p>
<h3><strong>Nakşidil Sultan Sebili (1818)</strong></h3>
<p>Fatih’teki sebilde yarım daire plan, saçak altındaki dalgalı çerçeveli kitabe, pilastrlar üzerindeki stilize akant yaprakları dışında kalan Barok unsurlar ampirin sert ve sade biçimlenişine yaklaşmıştır.</p>
<p>Sadeleşmiş kemerler ve üzerindeki asimetrik üçgenler, birkaç çıkıntıdan ibaret silmeler ile ampirin geometrik sadeliği vurgulanmaktadır.</p>
<h3><strong>Nusretiye Sebili (1826)</strong></h3>
<p>Tophane’de yer alan sebil yüzeyinin dalgalı kitlesel hareketine uyum sağlayan iki sıra eğrisel korniş ve saçak, sebildeki Barok yaklaşımları sergilediği halde sertleşmiş akant yaprakları, rozetler, kumaş kıvrımları, düz pilastrlar, bezemesiz etek kıvrımları ampir etkilerdir (Resim 13).</p>
<h2><span><strong>9 – Sonuç</strong></span></h2>
<ul>
<li>Lale Devri çeşmeleri ile başlayan Barok stili önceleri yalnızca dekorasyonda ya da klasik yapı elemanlarıyla birlikte uygulandığı halde, 1730’dan sonra tüm yapısal elemanlarda kullanılmış ve giderek cephelere egemen olmuştur. Deniz kabuğu motifi, S ve C kıvrımları, korent ve kompozit başlıklar, çift sütunlar, sadeleşen pilastrlar, konstrüksiyonun cephelerde vurgulanması, iç bükey ve dış bükey yüzeyler, profillendirilmiş silmeler ve kartuşlar, çeşme ile sebillerin bu dönemde en fazla kullanılan bezeme elemanlarıdır.</li>
<li>Çeşmelerde rastlanan bezeme elemanları, iç hacimlerde tavan ve duvarlarda hayali resimlerle birleşmiştir.</li>
<li>Pencereler, nitelik ve nicelik bakımlarından değişerek duvar alanına olan oranları artmış, büyüyen ebatlarıyla hacimlerdeki iç ve dış ilişkisi sağlanarak dışa dönük sosyal yaşama yeni bir boyut kazandırılmıştır.</li>
<li>İçe dönük klasik Türk evi yapısal özellikleri de yabancı etkilerle değişmektedir. İç avluya bakan sofa, hayat ve eyvan gibi mekanlar planlamada orta bölüme alınarak orta sofaya dönüşmekte, divanhane gibi önemli hacimler manzaraya açılmaktadır.</li>
</ul>
<p>Bu özellik Avrupa Baroku’ndaki, sokak cephesine önem verilmesi ve ön cephelerin mümkün olduğu kadar bir meydana, manzaraya açılması ilkesiyle bağdaşmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Betül BAKIR</strong></span></a>
</p><p>Yıldız Teknik Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 311-333</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Patrona İsyanı, İstanbul Ed. Fak. Basımevi, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Arel, A. Onsekizinci Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci, İ.T.Ü. Mimarlık Fak. Baskı Atölyesi, 1975.</span></div>
<div><span>♦ Arseven, C. E. Sanat Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İst., 1983.</span></div>
<div><span>♦ Ata, A. Ata Tarihi, cilt I-IV.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, M. Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, Birinci Baskı, T. İş Bankası Kültür Yayınları, No: 109, İstanbul, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Dallaway, J. Constantinople ancien et moderne, London, 1797.</span></div>
<div><span>♦ Denel, S. Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da Tasarım ve Dış Mekanlarda Değişim ve Nedenleri, O.D.T.Ü. Birinci Baskı, Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ Dwight, H. G. Constantinople Old and New, Longmans, Green & Co. London, 1915.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H. Köşkler ve Kasırlar, II. Cilt, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H. Sa’dabad, İstanbul, 1977.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H. “XVII ve XVIII. Asırlarda Türk Odası”, Güzel Sanatlar V, 1944.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, S. “XVIII. Yüzyılda Türk Sanatı ve Türk Mimarisinde Avrupa Neo-Klasik Üslubu”, Sanat tarihi yıllığı, IX-X, Ayrı baskı, İst. Üniv. Ed. Fak. Sanat Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Glück, H. Çeviren: Kemal Köprülü, “XVI-XVIII. Yüzyıllarda Saray Sanatı ve Sanatçılarıyla Osmanlıların Avrupa Sanatları Bakımından Önemi”, Belleten XXXII, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Karal, E. Z. Selim III’ün Hat’tı Hümayunları 1789-1807, 2. Baskı, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Karal, E. Z. Tanzimat’tan Evvel Garplılaşma Hareketleri, İstanbul, 1940.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D. “İstanbul’un Tarihi Yapısı”, Mimarlık, Sayı V, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D. Türk Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme, İ.T.Ü. Mimarlık Fak. İstanbul, 1954.</span></div>
<div><span>♦ Lady Montaqu, Türkiye Mektupları 1717-1718, Çev: Aysel Kurutluoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser.</span></div>
<div><span>♦ Melling, M. (Hazırlayan: Şevket Rado) Voyage Pittoresque De Constantinople Et Des Rives Du Bosphore, Paris, 1819, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Miss Pardoe, The City of The Sultan and Domestic Manners Of The Turks İn 1836, Tome I, London, 1837.</span></div>
<div><span>♦ Raczynski, E. (Çev. Kemal Turan) 1814’te İstanbul ve Çanakkale’ye Seyahat, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Rado, Ş. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi, Hayat ve Tarih Mecmuası Yayınları, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Refik, A. Eski İstanbul, İstanbul, 1931.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H. Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, I.Bölüm, II.Bölüm, XVIII. Yüzyıl, T.T.K.Yayınları, 3.Baskı, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H. “Selim III’ün Veliahd İken Fransa Kralı Lui XVI ile Muhabereleri”, Belleten 5-6, 1938.</span></div>
<div><span>♦ Yüngül, N. Tophane Çeşmesi, İstanbul.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> “Türk evinde odalar arasında ve katlar arasında bağlantı sağlayan sofa, açık geçit niteliğinden kurtularak evin içine alınmıştır. Sıcak bölgelerde açıkta direklere oturan, eyvan, hayat gibi isimler alan sofa önceleri büyük camekanlarla örtüldü, daha sonra içeri çekilerek “orta sofa”ya dönüştü. “Eldem”, “XVII. ve XVIII: asırlarda Türk odası”, Güzel Sanatlar V, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> “Osmanlı mimarisinde, İran yolu ile Uzak Doğu’dan gelen pavyon, köşk gibi Çin etkileri taşıyan küçük dinlenme yerleri kullanılmıştır. Glück, XVI-XVIII. Yüzyıllarda Saray Sanatı ve Sanatçılarıyla Osmanlıların Avrupa Sanatları Bakımından Önemi”, Belleten, XXXII, 1968, s. 368.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Dwight, Melling için Boğaz bahçeleri ile ilgili olumlu çalışmalar yaptığını ve Türk bahçelerinin İtalyan havası taşıdığını belirtmektedir. Dwight, Constantinople Old and New, 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İbrahim Paşa bilhassa gelecek olan yabancı elçilerin padişah saraylarını harap bir halde görmelerinin sakıncalı olduğunu düşünmektedir. Aktepe, Patrona İsyanı, s. 46-49, 1958; Refik, Eski İstanbul, s. 30-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> “Bence Türkler yaşamasını biliyorlar. Hayatları müzik, bahçelerde şarap içerek ve iyi yemekler yiyerek geçiyor”, Lady Montaqu, Türkiye Mektupları, çev. Kurutluoğlu, s. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> “Tophane Çeşmesinde de evvelce mevcut iken bu sebil musluklarının yalakları ile beraber sonradan kaldırılıp yerlerine zevksiz çiçek motifleri ile süslü birer mermer pano konulduğu anlaşılmaktadır. Bu keyfiyet, Müri-üt Tevarit’te çeşmenin bidayetteki hali anlatılırken”, ‘Tophane meydanında adim-ül-misil, hoş-tarh sekiz musluklu çeşme’ tabirinin kullanılmış olması.” Yüngül, Tophane Çeşmesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Fransız yazarı Lamartin, “Beyoğlu sırtlarının eteğinde ve setlerinin üzerinde birçok top kundakları dizilmiş bulunan muhteşem bir topçu kışlası civarında karaya çıktık. Hint pagotlarına müsabih olmak üzere Arap tarz-ı mimarisinde inşa edilmiş olup göz alıcı renklere bürünmüş oymalı mermerden, cephesi ipekten bir zemin üzerinde ince bir tentene gibi duran büyük bir çeşme, sularını meydana akıtıyordu”. Yüngül, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> “Damat İbrahim Paşa, “Mukaddema Kağıthane, ba’de’l-umran Sadabad ile zebazed-i alemiyan olan “Kağıthane deresinin iki tarafını parça parça hudutlandırarak 150 kişiye vermiş buralara sahip olanlar o yerleri birbirleriyle rekabet edercesine imar etmişlerdi”. (Subhi Tarihi, Varak 38), Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV. cilt, I. Bölüm, S. 212-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sadabad sarayı yalnızca Fransa saraylarına değil, Salzburg, Nymphenburg, Napoli’de Caserta saraylarına da benzemektedir. Eyice, “XVIII. Yüzyılda Türk Sanatı ve Türk Mimarisinde Avrupa Neo-Klasik Üslubu”, Sanat Tarihi Yıllığı, IX-X, 1981, s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Rado, Yirmisekiz Mehmed Çelebinin Fransa Seyahatnamesi, 1970, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Raczynski, “XVIII. yüzyılda Kağıthane bahçesinin planını yapanlar, herhalde Fransızlar olmalıydı” diyerek kanal, şelaleler ve şadırvanlardaki süslemelerde Fransa’daki rokoko akımının bariz etkisini anlatmaktadır. Raczynski, 1814’te İstanbul ve Çanakkale’ye Seyahat, çev. Kemal Turan, 1980.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> III. Ahmed’in tahttan feragati ile yerine geçen I. Mahmut, köşklerin yakılmasını önlemek amacıyla sahipleri tarafından yıkılmasını fermanlarla bildirdiği halde patronacılar 120’ye yakın köşkü yıktı. Ayak takımının da saldırısıyla ağaçlar da kesilerek bölge üç günde harabeye çevrildi. Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, s. 4, 1971.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> 18. yüzyıl ortalarında istiridye, akant yaprağı, korentiyen sütun başlığı ve kartuş gibi süsleme motifleri çeşme cephelerinde yoğunlaşırken, planlamada da yuvarlatılmış köşeler ve daire formlar gibi oluşumlar batı etkileridir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Eldem, Köşkler ve Kasırlar, S. 233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Eldem, Küçüksu Kasrı’nda, keşif dosyalarında verilen yastık sayısı ve sedir örtüsüne dayanarak pencere sayısı ve mekanların boyutlarını saptamıştır. Eldem, a.g.e., Sayfa 241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Eldem, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> “III. Osman kafir elinden çıkmıştır diye saraydaki Batı kaynaklı mobilya, vazo ve tabloları parçalatmıştır”. Cezar, a.g.e., sayfa 9; Karal, Tanzimat’tan Evvel Garplılaşma Hareketleri, s. 6, 1940; “III. Osman musikiden nefret edecek kadar zevksizdi çok asabi ve kararsızdı…”, Uzunçarşılı, a.g.e., s. 337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Dönemin Fransa elçisi Le Chevalier Vergennes’in damadı olan Baron De Tott, 1755’te başvekil Kardinal Flöri tarafından Osmanlı Devleti hakkında bilgi toplamak için İstanbul’a gönderildi. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV. cilt, I. Bölüm, s. 479; Cezar, a.g.e., Karal, a.g.e., sayfa 9; Ata, Ata Tarihi, Cilt IV, sayfa 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> 1783’te Türkiye’ye gelen istihkam subayı Antoin Chabaud, yüzbaşı M. de Lafitte Clave ve coğrafya uzmanı Poare, Özi ve Hotin kaleleri ile ilgili rapor hazırladıkları gibi Çanakkale ve Soğacak kaleleri için yeni projeler geliştirdiler. 1784’te “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun” ya da “istihkam okulu” denilen ilk mühendislik okulu kurulmuştur. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV. cilt, I. Bölüm, s. 482-483; Cezar, a.g.e., sayfa 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Choiseul Goiffier’nin 1784 ve Jouannin’in 19. yüzyıl ortalarında yaptıkları resim ve gravürlere dayanarak Eldem, Bebek Köşkü’nün deniz cephesini tespit etmektedir. Eldem, Köşkler ve Kasırlar, s. 290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Girland (Fr. Guirlande): İki ucu yukarıda ve ortası aşağı doğru karın veren süslemelik, tezyini askı (Aylama askı). Arseven, Sanat Ansiklopedisi, C. I, s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Eldem, III. Selim’in yenileme esnasında köşkün yalnızca cephe ve pencerelerinin günün zevkine göre değiştirildiğini açıklamaktadır. Eldem, a.g.e., sayfa 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> III. Selim’in şehzadeliği sırasında Fransa elçisi Choiseul Gouffier, İtalyan Dr. ve İshak Bey aracılığıyla XVI. Louis ile mektuplaşarak Avrupa hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmıştı. Karal, Tanzimat’tan Evvel Garplılaşma Hareketleri., s. 13; Uzunçarşılı, “Selim III.’ün muhabereleri”, Belleten 5-6, s. 191-246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Fransa’ya sempatisi olan III. Selim, topçu okulunda Fransızca’yı zorunlu ders olarak okutturdu. Karal, Selim III.’ün Hatt-ı Hümayunları, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> “Yabancı ülkelere giden elçilik heyetlerine 8-10 kadar Türk genci katılacak, bunlar o memleketlerde dil, bilim ve sanat bilgileri edineceklerdi”, Cezar, a.g.e., Sayfa 20; Denel, Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da., S. 8, 1982; Arel, 18. Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma süreci, s. 83, 1975.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Fransız bahriye mühendislerinden Brun ve Benois, İsveçli mühendis Klenberg, İstanbul tersanelerinde çalıştılar. Karal, Selim III.’ün Hatt-ı Hümayunları, s. 47-68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Aynalıkavak has bahçesi tersaneye katılmıştır. Kuban, “İstanbul’un tarihi yapısı”, Mimarlık, sayı 5, s. 39, 1970.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Eldem, Köşkler ve Kasırlar, S. 313-318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kuban, Türk Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme, 1954, S. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Melling, “Türkler liberal sanatlara uzaktılar, en güzel lambrilerinin üzerinde sadece çiçek tabloları ve garip süslemelerden başka bir şey görülmezdi”, diyerek Türkiye’deki süslemelere batılı sanatçıların ne kadar yabancı olduklarını, rokoko ve Barok’u tasarladığı yapılara kendisinin uyarladığı anlaşılmaktadır. Melling, Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore, 1819, Hazırlayan: Şevket Rado.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Eldem, a.g.e., sayfa 325-328; Denel, a.g.e., sayfa 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Dallaway, J. Constantinople ancien et moderne, London 1797.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xviii-yuzyil-osmanli-mimarisinde-sivil-mimarinin-etkinligi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Mimarinin Fransız Directoire üslubuna yaklaştığını belirten Eldem, Beamont, Hammer, Clarke ve Pouqueville’in köşk hakkındaki yazılarıyla yorum getirmiştir. Eldem, a.g.e., sayfa 329.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’da III. Ahmet Dönemi Osmanlı Mimarisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-iii-ahmet-doenemi-osmanli-mimarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-iii-ahmet-doenemi-osmanli-mimarisi</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul’da III. Ahmet Dönemi Osmanlı Mimarisi
Sultan III. Ahmet’in XVIII. yüzyılın ilk yarısını kapsayan yirmi yedi yıllık saltanat dönemi, yeni bir yaşama zihniyetine geçişi simgelemesi ve kısa süreli de olsa bir barış döneminin ruhunu dile getirmesi açısından Osmanlı tarihine ve sanatına A. Refik Altınay’ın tanımlaması ile “Lâle Devri” olarak geçmiştir.[1] Kısa zaman süreci içinde saray ve çevresinin yaşama görüşünü değiştiren bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6676c548c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’da, III., Ahmet, Dönemi, Osmanlı, Mimarisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/III.-Ahmet-Cesmesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html">İstanbul’da III. Ahmet Dönemi Osmanlı Mimarisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Gülçin Canca EROL</strong></span></a>
</p><p>Sultan III. Ahmet’in XVIII. yüzyılın ilk yarısını kapsayan yirmi yedi yıllık saltanat dönemi, yeni bir yaşama zihniyetine geçişi simgelemesi ve kısa süreli de olsa bir barış döneminin ruhunu dile getirmesi açısından Osmanlı tarihine ve sanatına A. Refik Altınay’ın tanımlaması ile “Lâle Devri” olarak geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kısa zaman süreci içinde saray ve çevresinin yaşama görüşünü değiştiren bu dönem, Osmanlı siyasi tarihçilerinin çoğu tarafından ve toplum katında zevk ve sefa yada lüks yaşam devri şeklinde yorumlandığı gibi<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> kültürel ve sanatsal açıdan da Avrupa ülkelerini örnek alarak yapılan yeniliklerin kısaca batılılaşma hareketlerinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Sultan IV. Mehmet ile Gülnuş Emetullah Valide Sultan’ın oğlu olan III. Ahmet (1673-1736) saltanatı süresince (1703-1730) devlet yönetimini iyi yetişmiş, yetenekli vezirlerin eline bırakmış, ilk sadrazamı orduda, ekonomide, denizcilik ve eğitim alanında yaptığı yeniliklerle ilk gelenekçi reformcu olarak bilinen Çorlulu Ali Paşa (1670-1711) olmuştur. 1713’te Ruslarla yapılan barış antlaşmasında gösterdiği yararlılıklar nedeniyle sadrazamlığa getirilen Silahdar (Şehit) Ali Paşa kısa süren sadareti zamanında özellikle kitaba ve eğitime verdiği önemle tanınmıştı. 1717’de Çorlulu Ali Paşa’nın yerine sadrazam olan ve Avusturya ile devam eden anlaşmazlığın 1718’de Pasarofça Antlaşması ile sonuçlanması sırasında gücünü ilk kez gösteren Nevşehirli Damad İbrahim Paşa (1718-1730) ile yeni bir dönem başlamış, İbrahim Paşa’nın istekleri doğrultusunda yirmi beş yıl süreyle savaş yapılmamasına karar verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Sultan III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından izlenen bu kısa süreli barış politikası sürecinde öncelikle, imparatorluğun içinde bulunduğu kötüye giden durumun nedenleri ve çarelerinin aranması yolunda girişimlerde bulunulmuştur. Bu politika çerçevesinde Batı ile kayda değer ilk kültürel temaslar kurulmuş,<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ilk Türk matbaası açılmış, çeviri ve basım aracılığı ile kapsamlı bir bilimsel hareketin başlatılması amaçlanmıştır. Aynı paralelde kısmen rahatlayan ekonomik durum başkent İstanbul’da Osmanlı mimarisinin kısa fakat özgün dönemlerinden birini ortaya çıkaracak etkin bir yapım faaliyetini de başlatmıştır. Pasarofça Antlaşması’nın (1718) imzalanması ile Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa’dan dönüşünü (1722) izleyen yıllar İstanbul’da inşa ve imar faaliyetleri açısından yoğun bir yapılanma dönemi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<h2><span><strong>1. Külliyeler</strong></span></h2>
<p>Dönemin geniş kapsamlı ilk büyük girişimi olan III. Ahmet’in annesi Gülnuş Emetullah Valide Sultan adına yaptırdığı Üsküdar Yeni Valide Külliyesi (1708-1710), klasik dönem külliyeleri ile karşılaştırabileceğimiz revaklı, avlulu, cami çevresinde gelişen külliye tipinin son uygulamalarından birini oluşturmaktadır. Külliyenin genel yerleşim düzeni (Çiz. 1) Osmanlı mimarisinin geleneksel formlarını korumakla beraber, dış avlu duvarının güneydoğu köşesine birbirine bitişik olarak yerleştirilen ve külliyenin sokağa bakan bu cephesinde hareketli bir görünüm kazandıran çeşme, sebil ve açık türbenin konumu bu dönemde görülmeye başlayan değişimlere atıf yapan bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır (Res. 1).</p>
<p>Yeni Valide Külliyesi dışında kalan Divanyolu’ndaki Çorlulu Ali Paşa (1708), Şehzadebaşı Damad İbrahim Paşa (1720), Üsküdar Ahmediye (1722) Beyazıt Kaptan İbrahim Paşa (1708) ve sonradan ilave edilen medresesi ile bu dönemin külliyeleri arasına dahil edebileceğimiz Çarşamba’daki İsmail Ağa (1724) Külliyesi anıtsal büyüklükteki bir cami çevresinde gelişen klasik dönem külliye tipi yerine cami ya da medreseyi merkez alarak türbe, sebil, çeşme, sıbyan mektebi ile bütünleşmiş küçük ölçekli vezir veya paşa külliyeleridir.</p>
<p>Asıl dikkat çekici özellik, külliye bünyesinde yer alan sebil ve çeşmelerin kavşak noktalarına yerleştirilmesinde görülmektedir. Üsküdar Ahmediye, Şehzadebaşı, Nevşehirli İbrahim Paşa ile Kaptan İbrahim Paşa külliyelerinde köşede, dışarı taşkın dairesel veya çokgen planlı sebil yapısı (Res. 2-3-4), gerek planı gerekse madeni şebekelerin üzerinde yer alan fistolu kemerleri ile ağırlığı hissedilen bir eleman durumundadır (Res. 3). Çeşme ve sebil ile birlikte hazire duvarlarının fonksiyonları dışında geniş, dilimli kemerli açıklıklarla süslü madeni şebekelerin ön plana çıkmaya başlaması bu döneme özgü bir yenilik olarak değerlendirilebilir (Res. 5).</p>
<h2><span><strong>2. Cami ve Mescidler</strong></span></h2>
<p>Dönemin cami ve mescid yapılarına baktığımızda, anıtsal boyuttaki tek örnek olan Yeni Valide Camii, XVI. yüzyılda Mimar Sinan tarafından geliştirilen sekiz destekli merkezi mekanlı cami planının XVIII. yüzyıl başındaki örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapının plan düzeyinde bir yenilik görülmemekle beraber dış görünüş ve kütlesel etki açısından da klasik dönemdeki piramidal görünüm kaybolmuştur. Yeni Valide Camii dışında kalan örnekler (Çorlulu Ali Paşa, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, Çarşamba İsmail Ağa, Üsküdar Ahmediye) kare planlı ve kubbeli küçük ölçekli camilerdir. Dönemin cami tipolojisi içinde üçüncü tipi, kagir duvarlı, ahçap çatılı mescidler oluşturmaktadır. Kare ya da dikdörtgen planlı basit mahalle mescidi görünümündeki bu yapılardan özgün biçimini koruyarak günümüze ulaşan mescid örneği yoktur.</p>
<h2><span><strong>3. Medreseler</strong></span></h2>
<p>III. Ahmet Dönemi’nde yapılan medreselere baktığımızda Çorlulu Ali Paşa, Şehzadebaşı Damad İbrahim Paşa, Üsküdar Ahmediye, Çarşamba İsmail Efendi medreseleri, küçük ölçekli bir cami ile aynı avluyu paylaşan ve külliye programları içinde yer alan örnekler olarak karşımıza çıkar. Günümüze ulaşmayan Şehzadebaşı’nda Abdülhalim Mehmet Efendi (1707), Vefa’da Hekimbaşı Ömer Efendi (1715) ile günümüze büyük bir bölümü yıkılmış olarak ulaşan Cağaloğlu Acı Musluk 1726 (Damad İbrahim Paşa) medreseleri ise tamamen bağımsız ele alınan uygulamalardır. Plan şeması, genelde klasik revaklı bir avlu çevresine sıralanan öğrenci odaları ile dershane mekanından oluşmaktadır. Bu şemanın dışında tutabileceğimiz Çorlulu Ali Paşa Medresesi, kendine ait girişi ve muntazam olmayan dikdörtgen planlı bir avlunun batı sınırına tek sıra halinde yerleştirilen öğrenci odaları ile avlunun güneydoğu köşesinde yer alan bağımsız dershane mekanı ile dikkati çekmektedir.</p>
<h2><span><strong>4. Kütüphaneler</strong></span></h2>
<p>XVIII. yüzyılın başında gerek külliye programları içinde gerekse bağımsız olarak önceki dönemlerde görülmeyen bir biçimde kütüphane yapılarının artış göstermesi basılı kitabın Türk kültür hayatına girmesi ile açıklanabilecek bir durumdur. Matbaanın kurulması ile kitaba, okumaya duyulan bu yeni ilgi kitabın saklanacağı, geniş çapta okuyucuya hizmet verebileceği mekanları da çoğaltmış kitabı, cami ve medrese gibi yapıların dolap bölmelerinden çıkararak özel yapılara taşınmasını sağlamıştır.</p>
<p>Bu dönemin kütüphane yapılarına baktığımızda, Divanyolu’nda Çorlulu Ali Paşa, Şehzadebaşı Damad İbrahim Paşa ile Üsküdar’da Ahmediye Kütüphanelerinin bağlı oldukları külliyeler dahilinde Vefa’da Şehit Ali Paşa (1715), Topkapı Sarayı III. Ahmet Kütüphanesi’nin bağımsız, Eminönü’nde Yeni Camii Kütüphanesi’nin ise Turhan Valide Sultan Türbesi’ne sonradan ilave edilerek oluşturulmuş tek mekanlı bir uygulama olduğunu görmekteyiz. Mimari açıdan ortak özellikleri, kitabın nemden korunması için yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine oturtulmakta, girişte ise bir revağı bulunmaktadır.</p>
<p>İstanbul’un bağımsız bir binaya sahip ilk kütüphanesi olan Divanyolu’nda Köprülü Kütüphanesi’ni (1661) bu dönemde Vefa’da Şehit Ali Paşa Kütüphanesi izlemiştir. Kitaplara ve okumaya olan tutkusuyla tanınan ve günümüze ulaşan kütüphanenin bitişiğindeki duvar izleri ile doğu duvarı içindeki yuvarlak kemerli kapının varlığından Sadrazam Ali Paşa’nın konağına bitişik olarak yaptırdığı anlaşılan kütüphanesi, dönemin diğer kütüphane yapılarında olduğu gibi bir bodrum katı, zemin kat ve bunun üzerinde yükseltilmiş bir üst kattan oluşmaktadır (Res. 6).</p>
<p>Kütüphaneler içinde plan şeması açısından asıl yenilik Topkapı Sarayı III. Ahmet Kütüphanesi’nde görülür (Res. 7). Kubbeli kare mekan giriş yönü hariç üç yönde dikdörtgen biçimli tekne tonozla örtülü eyvan benzeri mekanlarla genişletilerek kubbeli mekan merkezi konuma getirilmiştir. III. Ahmet Kütüphanesi ile başlayan kubbeli mekanın eyvan şeklinde tonozlarla üç yönden genişletilmesi daha sonra önde ve köşelere birer küçük kubbe ilavesi ile Fatih Kütüphanesi’nde (1742) geliştirilerek devam etmiş ve bu plan tipi XVIII. yüzyıl kütüphaneleri için model oluşturmuştur.</p>
<p>Süsleme açısından, Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’nde ahşap, alçı, taş ve çini süslemenin iç mekanda uyumlu bir şekilde kullanımı dikkati çeker. Dönemin bir sultan tarafından yaptırılmış tek saray kütüphanesi olan III. Ahmet Kitaplığı, dıştan boydan boya mermer kaplı cephesiyle sade ve ağırbaşlı bir görüme sahiptir. İç mekanda ise duvarları kaplayan çinileri, alçı, kabartma tonoz bezemeleri, ahşap ve mermer süslemeleri ile dikkati çeker (Res. 8). Duvar ve pencere aralarını kaplayan XVI. yüzyıla ait çiniler, çeşitli yapılardan toplanarak buraya getirilmiş devşirme parçalardır.</p>
<h2><span><strong>5. Sıbyan Mektepleri</strong></span></h2>
<p>Eğitim yapılarının bir başka çeşidi olan sıbyan mektepleri de dönemin kütüphanelerinde olduğu gibi bağımsız yapılar olarak alt katında bir sebil veya çeşme ile birlikte tasarlanarak inşa edilmeye başlamış, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında artış gösteren bu örnekler Barok uslubun kendini en iyi ifade eden yapı tipleri arasında yer almıştır.</p>
<p>Günümüze ulaşmayan Beyazıt’taki Simkeşhane Mektebi (1716) alt katındaki sebil ile birlikte Şimkeşhane binasının köşesine yerleştirilmiş, dönemin özgün bir tasarımını ortaya koymaktaydı. Aksaray’da mevcut olan Süleyman Halife Mektebi (1728) alt katındaki sivri kemerli çeşmesi ile yakın çevresindeki Ebubekir Ağa Mektebi (1723) ise köşede sebil ve aynı cephe üzerinde yer alan çeşme ve hazire duvarı ile birlikte yapıların caddeye bakan cepheler üzerine yerleştirildiği, taş ve tuğla karışımı almaşık düzendeki malzeme seçimi, süsleme detaylarında fark edilen istiridye motifi gibi yenilik arayışları ile klasik usluptan ayrılan örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır (Res. 9).</p>
<h2><span><strong>6. Köşk-Kasır ve Sahilsaraylar</strong></span></h2>
<p>III. Ahmet Dönemi’ne asıl damgasını vuran yenilik, başta sultan ve sadrazam olmak üzere saray erkanı ve zengin kesimin Haliç ve çevresi ile Boğaz kıyılarında yaptırdığı özel konutların önceki dönemlere kıyasla artış göstermesinde karşımıza çıkmaktadır. Saltanatının daha ilk yıllarında eski Bostancıbaşı Ali Ağa ile bostancılar yazıcısı ve bir başmuhasebe katibinden oluşan bir heyete, İstanbul’da bulunan hasbahçeler ile bunların içinde kullanılır durumda bulunan köşk ve kasırların mefruşat ve evani defterini çıkartması Sultan III. Ahmet’in bu konuya verdiği önemi açıkça göstermektedir. İstanbul’da mevcut saray ve köşklerin durumunu tespite yönelik 1704 tarihli bu envanter kaydından, Topkapı Sarayı dahilinde dokuz köşk ve kasır ile saray dışında Haliç’te Karaağaç, Eyüp’te Valide Sultan, Bebek’te, Beşiktaş’ta, Fenerbahçe’de, Üsküdar’da, Kandilli’te, Çengelköy’de, Beykoz’dan Çatalca’ya kadar uzanan on yedi hasbahçe içinde eşyaları ile birlikte altmış adet köşk ve kasır bulunduğu tesbit edilebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>III. Ahmet Dönemi’nden günümüze ulaşan tek kasır, Topkapı Sarayı içinde bulunan III. Ahmet Yemiş Odası’dır (1705). Sultanın özel kullanımına ayrılmış olan bu küçük kasrın asıl cazibesini ve değerini artıran duvarların çini değilde ahşap üzerine lake tekniğinde vazolarda çiçek ve meyve kompozisyonlu motiflerle süslenmesidir (Res. 10). Asıl ilginç olan Yemiş Odası’ndan Hünkar Sofası’na açılan gizlenmiş ikinci bir kapı üzerindeki çiçek demetlerinin aynen Çengelköy’deki Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın (1699) divanhanesinde karşımıza çıkmasıdır. Köprülü Yalısının süslemeleri Yemiş Odası’na örnek olmuş ya da aynı sanatçı elinden çıkmış olmalıdır. Ahşap karkas malzeme ile yapılan Yemiş Odası’nın çerçeveler içine alınarak birer tablo gibi işlenmiş natürmortları asıl dönemin çeşme cephelerinde moda yaratmıştır.</p>
<p>Köşk ve kasır yapımı özellikle 1718 Pasarofça Antlaşması’nın imzalanmasından sonra sadrazamlığa getirilen Damad İbrahim Paşa ile birlikte hız kazanmaya başlamış, ancak başlangıçta yeni bir bina yapmaktan çok varolan yapıların yeniden düzenlenmesine yönelik saray inşaatlarına girişilmiş olduğu tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Damad İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı döneminde ahşap malzeme ile bazen haftalarla ölçülebilecek kadar kısa bir zaman süreci içinde inşa edildikleri bilinen saray ve kasırlardan hiçbiri günümüze ulaşmamış, İstavroz’da Şevkabad, Çengelköy ile Beylerbeyi arasında Ferahabad, Beşiktaş ile Ortaköy arasında Gülşenabad, Kanlıca’da Mihrabad, Tophane ile Kabataş arasında Emnabad, Bebek’te Hümayunabad, Ortaköy’de Neşetabad, Üsküdar’da Şerefabad, Kağıthane’de Sadabad örneklerinde olduğu gibi pek çoğunun bugün sadece ismi kalmıştır.</p>
<p>İstanbul’daki yoğun inşa faaliyeti, Fransa’ya elçilik görevi ile giden Çelebi Mehmet Efendi’nin dönüşünde saraya sunduğu raporun yankılanması, ardından inşasına başlanan ve iki ay gibi bir süre içinde tamamlanan Kağıthane’deki Sadabad Sarayı’nın (1722) düzenlenmesi ile zirveye ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Geniş bir alana yayılan ve bir sayfiye sarayı niteliğindeki Kağıthane saraylarının en büyük özelliği, Kağıthane deresinin muntazam bir mermer kanal içine alınarak suyun tam sarayın önünden mermer bir sed ile kesilerek mermer çanaklardan akıtılması idi. Kanal ile içinde ağzından su fışkırtan bir ejderhanın bulunduğu havuz bu yeni yerin bir başka özelliğini oluşturmaktaydı. Saray, mermerlerle döşenen kanalın üzerinde çıkıntılı cepheleriyle dikkati çeken yanyana haremlik ve selamlık bölümlerinden meydana gelmekteydi. Saray halkının önlerinden akan çağlayanları ve fıskiyeleri seyretmelerine imkan verecek şekilde direkler üzerine oturtularak yapılan planlamada arazi ve derenin konumu ön planda tutulmaktaydı (Res. 11). Harem dairesinin yakınında ve ondan ayrı olan dört çıkmalı ve otuz sütun üzerine oturtulmuş ortasındaki fıskiyeli havuzu ile anılan asıl köşk (Kasr-ı Neşad) Türk sivil mimarisinde yaygın olarak kullanılan dört eyvanlı divanhane şemasında yapılmıştır.</p>
<p>Saraydan çok bir sayfiye yeri karakteri taşıyan Sadabad düzenlenmesinde Batı etkisini gösteren asıl yenilik, Çelebi Mehmet Mehmet Efendi’nin anlattıkları ve daha sonra sipariş üzerine getirtilen bugün Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> kitap, resim ve desenlerin de etkisiyle, köşklerin bahçe, su kanalı ve havuz bağlantısının ön planda tutularak yapılar topluluğunun herkes tarafından görülebilecek şekilde düzenlenmesi, saray çevresinin sık sık bu mesire yerine gelerek gezinti ve eğlenceler tertip edilmesinde açıkça ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Sadrazam Damad İbrahim Paşa’nın kişisel gayretleri ile sürdürülen imar faaliyetleri Sadabad’ın tamamlanmasından sonra Boğaz’ın Anadolu ve Rumeli kıyılarının en güzel yerlerinin seçilmesiyle genişleyerek devam etmiştir. Sonlarına Farça “abad” terimi eklenerek Sadabad/ebedi mutluluk, Neşedabad/ebedi neşe, Feyzabad/ebedi iyilik anlamlarına gelen şiirsel isimler verilen ve çok büyük alanlar kapladığı anlaşılan genellikle iki, bazen tek katlı, pavyon ve köşklerden meydana gelen bu sahilsaraylarında hafif ve kısa zamanda yapılabilen ahşap konstrüksiyonlar kullanılmıştır.</p>
<p>Çubuklu’da Feyzabad (1722) adı verilen yerde bugünde görülebilen büyük bir havuz, çeşme ve günümüze ulaşmayan namazgah ve bir sahilsaray ile birlikte Çubuklu sahilinin düzenlenmesine yönelik inşa faaliyeti gerçekleştirilmiş, daha sonra Tophane ile Fındıklı arasındaki sahile denize doğru kazıklar çakılarak Emnabad (1724-25) sahilsarayının inşasına başlanmıştır. Aynı yıllarda III. Ahmet’in Akıntıburnu’ndan Hisar sınırındaki Kayalar köyüne kadar olan sahildeki yaklaşık kırk yalılık miri araziyi iskana açmasının ardından Bebek, Boğaziçi’nin en gözde semtlerinden biri olmuş ve Bebek Bahçesi içinde devrin modasına uygun olarak Hümayunabad (1725-1726) adı verilen ahşap bir kasır inşa edilmiştir. Kasrın esas bünyesi korunmak üzere kısmen değişikliğe uğramış halini gösteren Gouffeir’e ait gravürler ve 1740 tarihli plana göre, Hümayunabad Kasrı’nın iki katlı fevkani bir yapı olduğu görülmektedir. Ortada denize taşan büyük bir divanhane ile bunun sağında ve solunda diğer odalar ile birlikte ortadaki divanhanenin Amcazade Yalısı’nda olduğu gibi üç çıkmalı tipte ve ahşap kepenklerle kapatıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Aynı tarihlerde Kuruçeşme ile Ortaköy arasındaki Defterdarburnu sahilinde inşa edilen ve sonradan Hatice Sultan Sarayı adını alacak olan Neşetabad (1726) sahil sarayı hakkında Lady Montagu’nun anlatımından faydalanmaktayız.</p>
<p>Boğaziçi’nde aynı dönemde inşa edilen benzer örneklerde olduğu gibi saray, deniz kenarında ve divanhane kısmının ortasında yer alan büyük bir fıskiyeli havuzu, yaldızlı süslemelerle bezeli tavanları ve duvarlardaki zengin çinileri ile dikkat çekmekteydi. İstanbul’un Anadolu yakasında Üsküdar ve çevresi de yeni düzenlemelerin gerçekleştirildiği önemli merkezlerden biri olmuştur. Şemsi Paşa sahilinde inşa edilen Şerefabad Kasrı (1728-1729) denize bakan, dışa taşkın cephesi rıhtım duvarları üzerine oturtulmuş iki katlı, ahşap bir yapı olduğu kaynaklardan tespit edilebilmektedir.</p>
<p>XVIII. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı sultanlarının ilgisini çekmeye başlayan Haliç ve tersane çevresi, III. Ahmet Dönemi’nde de itibarlı yerini korumaya devam etmiş, Tersane Hasbahçesi ile saray en hareketli günlerini bu dönemde yaşamıştır. Sarayın hasbahçesinde, deniz kenarında kafesli bir köşk olarak yaptırılan Aynalı Kavak Kasrı, Surname-i Vehbi (1727-1728) adlı minyatürlü yazmada çeşitli yönlerden gerçekçi bir biçimde resmedilmiştir<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> (Res. 12).</p>
<p>1685 tarihli Gazneli Mahmut Mecmuası ile Surname’de yer alan betimlemelere göre, asıl köşk binası deniz kenarında ve beden duvarları doğrudan suyun üstüne oturtulmuş ve üç çıkmalı ahşap bir galeriyle çevrilmiştir. Bu dönemde Haliç ve Boğaziçi’nde yapılan pek çok köşk, kasır ve sahilsarayda Türk sivil mimarisinde yaygın olarak kullanılan Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın günümüze ulaşan divanhanesinde olduğu gibi, dört eyvanlı divanhane şeması ile bunun üç eyvanlı varyasyonları uygulanmış ve genellikle ana mekanın ortasına zemini mermer döşeli bir sofa ile fıskiyeli bir havuz oturtulmuştur. Divanhanelerin denize taşan kısımları ise Köprülü Yalısı’nda olduğu gibi kaide duvarından çıkan ahşap büyük payandalarla taşınmaktaydı. İç mekanda, panolar içinde natüralist tarzda çiçek demetlerinin vazolar içine yerleştirildiği ahşap panel kaplamalar Topkapı Sarayı III. Ahmet Yemiş Odası’ndan sonra Kağıthane’deki Sadabad Sarayı başta olmak üzere Boğaziçi’ndeki pek çok sahilsaray ve yapıda moda yaratmış, ahşap üzerine natüralist süslemelerin uygulanmış olabileceği ileri sürülebilir.</p>
<h2><span><strong>7. Su Yapıları / Çeşme ve Sebiller</strong></span></h2>
<p>III. Ahmet Dönemi’nde artan İstanbul nüfusunun su ihtiyacını karşılamak amacıyla su tesislerine ayrı bir önem verildiğini çeşme sayındaki artışla açıklamak mümkündür. İstanbul’da XVI. yüzyılda 60, XVII. yüzyılda 93 olan çeşme sayısı XVIII. yüzyılda üç katına çıkarak 349’a ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> III. Ahmet Dönemi’nde inşa edilen çeşmelerin sayısı ise son yapılan araştırmalara göre günümüze ulaşamayanlarla birlikte 135 olarak tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu sayı ile sultan III. Ahmet, XVIII. yüzyıl içinde en fazla çeşme yaptıran sultan unvanına sahip olmaktadır.</p>
<p>Bu çeşmelerin şehir içindeki dağılımlarına baktığımızda 3/2’sinin sur dışında kentin hızla yayıldığı alanlara doğru inşa edildiği, özellikle Boğaz’ın Anadolu (Kuleli, Kanlıca, Çubuklu Beykoz) ve Rumeli (Bebek, Ortaköy, Rumelihisarı) sahillerinde rağbet görmeye başlayan mesire yerlerindeki çeşme dağılımında dikkat çekici bir artış görülür. Şehir surları dışında kalan ve Boğaz’ın her iki kıyısında yapılan bu çeşmelerde ortaya çıkan en dikkat çekici yenilik, Kağıthane’deki III. Ahmet (1723) ile Çubuklu’da Damad İbrahim Paşa Çeşmesi’nde (1720-21) olduğu gibi açık alanlarda, caddelerin kesişme noktalarında, kırlarda ya da mesire yerlerinde bağımsız bir kütle halinde yapılmış olmalarıdır (Res. 13). Çok öncelerden beri Osmanlı şehir dokusu içinde önemli bir işlevsel ögeye sahip çeşme mimarisi, III. Ahmet Dönemi’nde başta Topkapı Sarayı önündeki Bab-ı Hümayun (1719) ile Üsküdar’daki III. Ahmet Çeşmesi (1728-1729) olmak üzere anıtsal bir niteliğe bürünerek meydan çeşmelerini ortaya çıkarmıştır. İncelenen dönemdeki çeşmelerin büyük bir çoğunluğunu klasik dönemdeki cephe tasarımını büyük bir değişikliğe uğratmadan devam ettiren örnekler oluşturmaktadır. Klasik uslupta yapılmış sivri kemerli bir nişten ibaret, tek çepheli, çoğu kesme taş malzemeli dıştan ince bir silme ile dikdörtgen bir çerçeve içine alınmış sade bir bloktan oluşmaktadırlar. Aynı dönemden klasik üslupta tasarlanmalarına karşın bir grup çeşmenin ayna taşının içine simetrik olarak yerleştirilmiş lâle, karanfil veya selvi ağacı motifi işlenmiştir.</p>
<p>1715’li yıllardan itibaren klasik kuruluşlu çeşme tasarımı yerini yeni bir üslubun doğmasına yol açacak canlı motiflerle zenginleştirilmiş uygulamalara bırakmaya başlamıştır. İlk değişim. çeşmelerin yapım malzemesinde fark edilir. XVI. ve XVII. yüzyılın kesme taş cepheli çeşmeleri yerine bu dönemde kaliteli beyaz mermer kaplamalı çeşmeler yaygınlaşmıştır. Cephe düzeni, hızlı bir değişim göstermemekle beraber XVII. yüzyılın ortalarından itibaren sivri kemerli nişin yerine içi dilimlerle dolgunlaşmış, yuvarlak kemerli istiridye kabuğu şeklindeki derin nişli çeşmeler almaya başlar. Dilimli nişle birlikte iki yanda birer vazo içine yerleştirilmiş çiçek demetli kompozisyonlar karşımıza çıkar. Üsküdar’da Gülnuş Valide Sultan Çeşmesi’nde (1708) yuvarlak niş, çevresi bir sıra mukarnasla çerçevelenmiş on dört dilimli gösterişli bir çeşme cephesi olarak karşımıza çıkar. Üsküdar’da Ahmediye Külliyesi’nin sokağa bakan cephesine yerleştirilmiş beyaz mermer kaplı çeşmede aynı hizadaki sebil ile birlikte içi istiridye nişle dolgunlaşmış benzer bir beğeni anlayışını yansıtır. Ortaköy Damad İbrahim Paşa (1723), Fatih Damad İbrahim Paşa ile Beykoz’da Kethüda Kadın Çeşmesi (1726) ortadaki kabaradan gelişen dilimli nişlerle taçlandırılmış örneklerden birkaçını oluşturmaktadır (Res. 14).</p>
<p>Çeşme kompozisyonlarında görülen bir başka özellik, ön cephenin dışa doğru taşırılarak iki yana yerleştirilen suluklarla üç üniteli bir cephe düzenlenmesinin yaygınlaşmasıdır. Mukarnaslı nişin iki yanına oturtulan sivri kemerli süs çeşmeleri ile bu tipin erken tarihli örneğini Topkapı Sarayı Kütüphanesi önündeki gösterişli üçgen alınlığı ile dikkati çeken çeşmede görüyoruz (Res. 15). Çubuklu’daki Damad İbrahim Paşa Çeşmesi’nde (1720-1721) dışa hafif taşkın orta bölüm iki yan üniteyle beraber üç bölümlü olarak tasarlanmış farklı olarak yanlara kitabe panoları oturtulmuştur.</p>
<p>III. Ahmet Dönemi’nin başlarında, Aynalıkavak’taki III. Ahmet, Kağıthane’deki Sadabad Çeşmesi’nde olduğu gibi küçük boyutlarda ve açık alanlarda inşa edilmeye başlayan meydan çeşmeleri 1720’li yıllardan sonra boyutları büyümeye, planda dikdörtgenin yerine kare prizma kullanılmaya başlamış, sivri kemerli çeşme nişleri yapının dört yüzüne de dağılmıştır. Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun önündeki III. Ahmet Meydan Çeşmesi’nde (1728-1729) her cephe ahenkli bir şekilde ortada sivri kemerli bir niş ile yanlarda mukarnaslı birer mihrap ve köşelerde birer sebil ile tasarlanmış, yapının bütünü geniş saçaklı, beş küçük kubbeli bir çatı altına alınmıştır (Res. 16). Abidevi boyutlardaki yapıda çeşme ve sebil işlevinin aynı bütünde yer alması bir yenilik olarak değerlendirilebilir. Üsküdar’daki III. Ahmet Çeşmesi’nde genel şema aynı olmakla beraber pahlanmış köşelere hareketlilik kazandıracak sebil yerine mukarnaslı sarkıtlar ile altlarına birer adet dilimli kurnanın yerleştirildiği istiridye nişlerle taçlandırılmış birer süs çeşmesi oturtulmuştur (Res. 17). Bu dönemin dört cepheli meydan çeşmesi geleneği Tophane’deki I. Mahmut (1732), Fındıklı Hekimoğlu Ali Paşa (1732), Azapkapı’da Saliha Sultan Çeşmesi (1732) ile devam ederek Türk Barok uslubunu en iyi ifade eden yapı tipleri arasında yer almıştır.</p>
<p>Beykoz Kethüda Kadın ile Fatih Damad İbrahim Paşa Çeşmesi’nin saçak altından dinlenme taşlarına kadar inen iki ayağın bordürleri de rumili kıvrımlarla bezenmiş diğer örneklerdir. Mimari ve süsleme özellikleri açısından görkemli bir yapı olan Üsküdar III. Ahmet Meydan Çeşmesi’nde dört cephenin ana eksenine yerleştirilen sivri kemerli nişlerin üçgen boşlukları ile aynalık kısımları benzer bir düzenleme içinde merkezden gelişen palmet ve rumili kıvrımlarla doldurulmuştur. Farklı olarak çeşmenin deniz cephesindeki küçük mihrap nişlerinin köşe üçgenleri kıvrık dallar üzerinde rumi ve soyut yapraklardan oluşan bir süslemeye sahiptir. Yoğun bir süsleme programının uygulandığı Topkapı Sarayı önündeki III. Ahmet Çeşmesi’nde klasik motiflerin yanı sıra değişimin en iyi göstergesini dolama dallar arası şakayık ve yıldız çiçekleri ile zenginleştirilmiş bordürlerde, girift çiçekli dolama dallar ile bir merkezden iki yana dağılan ve üzerlerinde asma yaprağına benzer yaprakların bulunduğu aşırı kıvrımlı dallarla dolgulanmış bitkisel kompozisyonlarda görmekteyiz. Çeşmenin süsleme açısından ayırıcı bir diğer özelliği antik kökenli bir motif olan akantusun saçak altında bir friz şeklinde ilk defa burada görülmesidir.</p>
<p>III. Ahmet Dönemi’nin en ilgi çeken ve XVIII. yüzyılın ortalarına dek çeşme cephelerinde yoğun bir biçimde sevilerek kullanılan vazolar içine oturtulmuş çiçek buketleri ile kase, sepet ya da çanaklar içine yerleştirilmiş meyva kompozisyonlarıdır (Res. 18-19). Dönemin sosyal ve kültürel yaşantısındaki değişimin bir göstergesi olan bu motifler, ziyafet sofrasındaki gibi yanyana değil her pano kemerli küçük nişlerle ayrılarak kendi çerçevesi içine yerleştirilmiş olarak gösterilmiştir. Osmanlı süsleme sanatında önceden beri bilinen bu motifler ilk kez bu dönemde naturalist formda ele alınmaya başlamış, Bab-ı Hümayun Çeşmesi’nde vazolar bir sehpa üzerine oturtularak kompozisyonda dönemin resim sanatında olduğu gibi perspektif ve mekan arayışlarına bir gidiş sezilmektedir.</p>
<p>Çiçek buketlerinden oluşan bu üslup, çiçek sevgisinin çok gelişmiş olduğu XVIII. yüzyılın ilk yarısında Lâle Devri’nde en parlak devrini yaşamıştır. Sultan III. Ahmet büyük bir çiçek düşkünü idi. Saraylarındaki bahçeler, ender türdeki çiçeklerle ve özellikle Lâlelerle doluydu. Damad İbrahim Paşa’da kentte çiçek kültürünün geliştirilmesi için bir akım başlatmıştı. Sultan ve sadrazamı örnek alan halk çiçek ve özellikle lâle yetiştirmekle meşgul olmaya başlamış, çiçek yetiştiriciliği konusunda yapılan yarışmalar da bu harekete büyük bir ivme kazandırmıştır. Çiçeklere olan bu düşkünlük çok geçmeden dekoratif sanatlara da yansımış, yetiştirilen çiçekler günün motifleri haline gelmiştir.</p>
<p>Meyva kompozisyonları da artık gerçek nesneler olarak gösterilmeye başlamış, dünya zenginliklerini temsil etmektedirler. III. Ahmet Yemiş Odası’ndaki ahşap panellerden sonra meyvalı natürtmortlar taşa işlenmiş olarak Üsküdar’da Yeni Valide Çeşmesi’nin ayna taşında görmekteyiz. Aynalığın iki yanına üçer adet düz ayaklı sehpa üzerine oturtulmuş, meyva sepetleri içinde incir, elma, armut, nar ve üzerine bıçak saplanmış kavun sepetinden oluşmaktadır. Çeşitli meyvaların biraraya getirilerek oluşturulduğu kompozisyonlarda, seçilen meyvaların dolgun ve etli biçimleriyle doğadaki gerçeğine uygun motifler elde etmeye olanak verecek türdendir. Kompozisyon genellikle bir kaseye veya çanağa ya da sepete simetrik olarak yerleştirilmiş aynı türden birçok meyvadan oluşmaktadır. Genellikle sapsız ve yapraksız olarak gösterilen meyvalar sanki servise hazırmış gibi bir tabağa ya da meyvalığa istiflenmiştir. Böylece bir süsleme ögesinden çok bir natürmort oluşturmaktadır.</p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>Sultan III. Ahmet Dönemi ile özdeşleşen Lâle Devri’nde İstanbul’da yoğun bir inşa faaliyeti sürdürülmüş, bu faaliyetler içinde en dikkat çekici eğilim artan İstanbul nüfusunun ihtiyacına cevap verecek yapılaşmanın sur içinden sur dışına doğru dağılmasında ortaya çıkmıştır. Üsküdar, Haliç ve Boğaz sahillerindeki çeşme sayısındaki artış bu yayılmayı işaret etmektedir. Ahşap sahilsarayların inşası ile de Boğaz’ın şehir içinde kazandığı önem açıkça fark edilir olmuştur. Bu dönemde Osmanlı mimarisi geleneksel formlarını muhafaza ederken bir yandan da çağın değişen sanat beğenisini en iyi şekilde ifade edecek bezeme alanına yöneldiği görülmektedir. Az sayıdaki külliye örneğinde alışılagelen plan şemaları büyük bir değişikliğe uğramadan sürdürülmekle beraber, yeni bir kültür anlayışının göstergesi olan kütüphaneler, bu döneme özgü bir yenilik olarak külliyeler dahilinde veya bağımsız yapılar şeklinde inşa edilmeye başlamıştır. Klasikten Barok üsluba geçiş dönemi olarak değerlendirebileceğimiz III. Ahmet Dönemi, geleneksel kalıpları bozmadan yenilikleri bünyesinde sentezleyerek sunan, yeni bir sanat anlayışının Osmanlı mimari ve süsleme sanatlarına yansıdığı bir dönem olarak kendini göstermektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Gülçin Canca EROL</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 334-343</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span><strong>Arşiv  Kaynakları</strong></span></div>
<div><span>♦ Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Maliyeden Müdevver 4763.</span></div>
<div><span>♦ Topkapı Sarayı Arşivi, Defter No. 6513, 6514, 7027, 9000, 8759.</span></div>
<div><span>♦ Envanter No. 7768, 145/5, 145/23.</span></div>
<div><span>♦ Topkapı Sarayı Hazine Kütüphanesi, H. 2988, H. 2986, H. 2591, H. 2599, H. 2611, H. 2602, H. 2607, H. 2608, H. 2605, H. 2611, H. 2590, H. 2593, H. 1973, H. 1975, H. 1977.</span></div>
<div><span><strong>Kitaplar ve Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ Abdurrahman Şeref, “Topkapı Saray-ı Hümayunu”, Tarihi Osmani Encümeni Mecmuası, II, 1329.</span></div>
<div><span>♦ Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Akıncı, Gündüz, Türk-Fransız Kültür İlişkileri (1071-1959), Ankara 1973.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Özgönül, Osmanlı Devri İstanbul Sıbyan Mektepleri Üzerine Bir İnceleme, İstanbul 1968.</span></div>
<div><span>♦ Aksu, Hüsamettin, “Kaptan İbrahim Paşa Haziresi”, Semavi Eyice Armağanı, İstanbul 1992, s. 233-268.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Kapudan-ı Derya Moralı Aşçı Hacı İbrahim Paşa veVakfiyeleri”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Enstitüsü Dergisi, S. 6. 1975. s. 177-203.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’ya Aid İki Vakfiye”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Dergisi, c. XI. S. 15. 1960, s. 149-60.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, Patrona İsyanı (1730), İstanbul 1918.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Kağıthane’ye Ait Bazı Bilgiler”, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ya Armağan, Ankara 1988, 331-363.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Damad İbrahim Paşa Devrinde Lâleye Dair Bir Vesika”, Türkiyat Mecmuası, IX, İstanbul 1954, s. 115-130.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, Damad İbrahim Paşa Evkafına Dair Vesikalar”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Dergisi, c. XIII, S. 17¬18 (1962-63), s. 17-26.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Damad İbrahim Paşa Devrinde Lâle”, İ. Ü. Ed. Fak Tarih Dergisi, c. IV, 1952, s. 85-126; c. V, 1953, s. 85-104; c. VI, 1954, s. 23-38.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Derya Kaptanı Mustafa Paşa ve Bir Vakfiyesi”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, S. 15, İstanbul 1968, s. 31-39.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “Kaptan-ı Derya Kaymak Mustafa Paşa’ya Ait Vakfiyeler”, Vakıflar Dergisi, VIII, Ankara 1969, s. 15-35.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “XVIII. Asrın İlk Yarısında İstanbul’un Nüfus Meselesine Dair Bazı Vesikalar, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Enstitüsü Dergisi, XIII. 1958, s. 1-30.</span></div>
<div><span>♦ Aktepe, M. Münir, “III. Ahmet Devrinde Şark Seferine İştirak Eden Ordu Esnafı Hakkında Vesikalar”, Tarih Dergisi, c. VII, S. 10, 1954. s. 17-19.</span></div>
<div><span>♦ Anhegger, Mualla, Topkapı Sarayı’nda Padişah Evi (Harem), İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ Arel, Ayda, Onsekizinci Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ Arseven, Celal Esad, Les Arts Decoratifs Turcs, İstanbul 1952.</span></div>
<div><span>♦ Arık, Rüçhan, Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Artan, Tülay, “Mahremiyet: Mahrumiyetin Resmi”, Defter, S. 20. İstanbul 1993, s. 91-115.</span></div>
<div><span>♦ Artan, Tülay, “Sultanefendi Sarayları”, İstanbul, S. 3, 1992, s. 109-118.</span></div>
<div><span>♦ Artan, Tülay, “Eyüp’ün Bir Diğer Çehresi: Sayfiye ve Sahilsaraylar”, Eyüp Dün/Bugün (Sempozyum Bildirileri), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994. s. 106-111.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, Lâle Devri, İstanbul 1932.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, Onikinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1100-1200), İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, “Sa’dabad”, Yeni Mecmua, I, İstanbul 1917, s. 209-212.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, “Sultan Ahmet Salis’in Hayatına Dair”, Yeni Mecmua, II, İstanbul 1918, s. 229-232.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, “Sultan Ahmet Salis ve Damadı”, Yeni Mecmua, II, İstanbul 1918, s. 149-153.</span></div>
<div><span>♦ (Altınay) Ahmet Refik, “Onsekizinci Asırda Fransa ve Türk Askerliği”, Türk Tarih Encümeni Mecmuası, Sayı. 4, İstanbul 1930.</span></div>
<div><span>♦ Aslanapa, Oktay, Osmanlı Devri Mimarisi, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ Aynur, H-Karateke, Hakan, III. Ahmet Devri İstanbul Çeşmeleri, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Ayvansarayi, H. Hüseyin, Hadikatü’l-Cevâmî, 2. c. İstanbul 1281 (1865).</span></div>
<div><span>♦ Ayvansarayi, H. Hüseyin, Mecmua-i Tevarih (haz. Fahri Ç. Derin-Vahid Çabuk), İstanbul 1985.</span></div>
<div><span>♦ Bağış, A. İhsan, Osmanlı Ticaretinde Gayrimüslimler, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ Barışta, H. Örcün, İstanbul Çeşmeleri, Bereketzade Çeşmesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ Barışta, H. Örcün, İstanbul Çeşmeleri, Beyoğlu Cihetindeki Meyva Tabağı Motifleriyle Bezenmiş Tek Cepheli Anıt Çeşmeler Kaptan Hacı Hüseyin Paşa Çeşmesi-Topçubaşı İsmail Ağa Çeşmesi-Kemankeş Çeşmesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Barışta, H. Örcün, İstanbul Çeşmeleri III, Ortaköy Damad İbrahim Paşa Çeşmesi, Şişhane Hacı Mehmet Ağa Çeşmesi, Taksim Maksemindeki I. Mahmut Çeşmesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ Bater, Ülkü; “Eighteeth Century Fontains of İstanbul”9th. Internatıonal Congress of Turkısh Art (23-27 Eylül 1991) Bildiri Özetleri, Ankara, 1995. C. I. s. 293-297.</span></div>
<div><span>♦ Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Canca (Erol) Gülçin; Bir Geçiş Dönemi Olarak İstanbul’da III. Ahmet Devri Mimarisi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Bölümü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Cantemir, Demetrius, The Hıstory of the Growt and Decay of the Ottoman Empire, 2 C., London, 1734-1737.</span></div>
<div><span>♦ Carswell, John, “From the Tulip to the Rose”, Studies in Eighteenth Century Islamic History (eds. T. Naff and R. Owen), İllinois, 1977, ss.. 328-335.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa, “Osmanlı Devrinde İstanbul’da İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Afetler”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri I İstanbul 1963, s. 327-380.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa, “Sanatta Batıya Açılışta Saray Yapıları ve Kültürün Yeri, Milli Saraylar Sempozyumu/Bildiriler, İstanbul 1985, s. 39-61.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa , Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi Bey, 2. cilt, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ Çeçen, Kazım; İstanbul Vakıf Sularından Üsküdar Suları, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Dallaway, James, Constantinople Ancient and Modern with Excursions to the Shores and İslands of the Archipelago and to the Troad, London, 1797.</span></div>
<div><span>♦ Demiriz, Yıldız, Osmanlı Kitap Sanatında Naturalist Üslupta Çiçekler, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ Derman, Uğur, “Benzeri Olmayan Bir Sanat Albümü Gazneli Mahmut Mecmuası”, Türkiyemiz, 14 Ekim 1974, s. 17-21.</span></div>
<div><span>♦ Dwight, H. G., Constantinopel: Old and New, Newyork 1915.</span></div>
<div><span>♦ Egemen, Affan, İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H-Akozan, F., Topkapı Sarayı-Mimari Bir Araştırma, İstanbul 1982.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., Köşkler ve Kasırlar, 2. cilt, İstanbul 1969-1974.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., Rölöve I, İstanbul 1968.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., Türk Bahçeleri, İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., Sa’dabad, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H-S. Ünver, Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Turing Yayını, İtanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan, Muzaffer, “Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri”, Vakıflar Dergisi, Sayı. IV, 1958, s. 149-182.</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan, Muzaffer, Lâle Devri Başmimarı Kayserili Mehmet Ağa, İstanbul 1962.</span></div>
<div><span>♦ Erünsal, İsmail, Türk Kütüphaneleri Tarihi: Kuruluştan Tanzimat’a Kadar Olan Osmanlı. Vakıf Kütüphaneleri, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Evin, Ö. Ahmet, “The Tulip Age and Definitions of Westernization”, Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Ankara 1980, s. 131-145.</span></div>
<div><span>♦ Evin, Ö. Ahmet, “Batılılaşma ve Lâle Devri”, İstanbul Armağanı 4, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Evyapan, A. Gönül, Eski Türk Bahçeleri ve Özellikle Eski İstanbul Bahçeleri, O.D.T.Ü. Yayını, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, “İstanbul’un Ortadan Kalkan Bazı Tarihi Eserleri. Çobançavuş, Adilşah-Kadın, Hoca Teberrük, Revan Çelebi ve Yayla Camileri”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Dergisi, 26 (1972), s. 129-146.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, “İstanbul’un Ortadan Kalkan Bazı Tarihi Eserleri III. -Papasoğlu Mescidi, Ömer Efendi Namazgahı, Nevşehirli İbrahim Paşa mektebi ve sebili”, İÜ.Ed Fak Tarih Enstitüsü Dergisi, X-XI (1979-1980), s. 195-222.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, “Kağıthane-Sadabad-Çağlayan”, TAÇ, I/1 (Şubat/1986), s. 29-36.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, “İstanbul’un Kaybolan Tarihi Eserlerinden: Fatma Sultan Camii ve Gümüşhaneli Dergahı”, İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası-Prof Sabri Ülgener’e Armağan, c. 43 (1984-1985), İstanbul (1987), s. 475-511.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, “İstanbul’da İhmal Edilmiş Tarihi Bir Semt Ayvansaray”, TAÇ, c. 2/5 (Nisan 1987), s. 33¬49.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, Semavi, Ortaköy. Tarih-Sosyal ve Mimari Doku, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Faroqhı Suraıya; Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Gerçek, S. Nüshet, Türk Matbaacılığı, İstanbul 1928.</span></div>
<div><span>♦ Germaner, Semra, 18. Yüzyıl Avrupa Resmi, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Goodwin, Godfrey, A History of Ottoman Architecture, London 1971.</span></div>
<div><span>♦ Gökçek, F. Müge, East Encounters West: France and the Ottoman Empire in the Eighteenth Century, Newyork 1987.</span></div>
<div><span>♦ Gölpınarlı, Abdülbaki, Nedim Divanı, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span>♦ Grelot, G. J, Relation Nouvelle d’un Voyage de Constantinople, Paris 1680.</span></div>
<div><span>♦ Gurlitt, Cornelius, Die Baukunst Konstantinopels, Berlin 1907-1912.</span></div>
<div><span>♦ Halsband, Robert, The Complete Letters of Lady Mary Wortley Montagu, Oxford 1966.</span></div>
<div><span>♦ Haskan, Mehmet Mermi, Eyüp Tarihi (genişletilmiş 2. baskı), İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Heinz, Wilhelm, “Die Kultur der Tulpenzeit des Osmanischen Reiches”, Wiener Zeitschrıft fur die Kunde Des Morganlandes, 61, Wien, 1967, ss.. 62-116.</span></div>
<div><span>♦ İnciciyan, s. /, XVIII. Asırda İstanbul (trc. H. D. Andreasyan), İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ İpekten. H-Özergin. M., “Sultan III. Ahmet Devri Hadiselerine Ait Tarih Manzumeleri”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Dergisi, 10, 1959, s. 125-146.</span></div>
<div><span>♦ İpşirli, Mehmet, “Lâle Devrinde Teşkil Edilen Tercüme Heyetine Dair Bazı Gözlemler”, Osmanlı İlmi ve Mesleki Cemiyetleri, İstanbul 1987.</span></div>
<div><span>♦ İrepoğlu, Gül, Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Kütüphanesindeki Batılı Kaynaklar Üzerine Düşünceler”, Topkapı Sarayı Müzesi Yıllığı, I, İstanbul 1986, s. 56-72.</span></div>
<div><span>♦ İrepoğlu, Gül, Levni, Kültür Bakanlığı, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ İrez, Feryal, XIX. Yüzyıl Osmanlı Saray Mobilyası, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ İrez, Feryal, “Topkapı Sarayı Harem Bölümündeki Rococo Süslemenin Batılı Kaynakları”, Topkapı Sarayı Müzesi Yıllık-4, İstanbul 1990, s. 21-33.</span></div>
<div><span>♦ Karal, Enver Ziya, “Tanzimattan Evvel Garplılaşma Hareketleri”, Tanzimat, I (1940), s. 20-24.</span></div>
<div><span>♦ Kayra, Cahit, Mekanlar ve Zamanlar Bebek, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ Kimball, Fiske, The Creation of the Rococo Decorative Style, New York 1942.</span></div>
<div><span>♦ Koçu, R. Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, 11. cilt, İstanbul 1958-1974.</span></div>
<div><span>♦ Koçu, R. Ekrem, Topkapı Sarayı.</span></div>
<div><span>♦ Konyalı, İ. Hakkı, Üsküdar Tarihi, 2. cilt. İstanbul 1976-77.</span></div>
<div><span>♦ Konyalı, İ. Hakkı, İstanbul Abideleri, Yedigün Neşriyat (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ Konyalı, İ. Hakkı, İstanbul Sarayları, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ Konyalı, İ. Hakkı, “İstanbul’un Saraylarından Sadabad Kasrı”, Tarih Hazinesi, 2, Sayı 15, 1952, s. 767-772.</span></div>
<div><span>♦ Köseoğlu, Cengiz, Harem (Topkapı Sarayı Müzesi 2), İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ Kömürcüyan, E. Ç., İstanbul Tarihi XVII. Asırda (çev. H. Andreasyan), İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, Doğan, Türk Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme, İstanbul 1954.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, Doğan, “İstanbul’un Tarihi Yapısı”, Mimarlık, S. 79, İstanbul 1970, Kumbaracılar, İzzet, İstanbul Sebilleri, İstanbul 1938.</span></div>
<div><span>♦ Kuran, Abdullah, “Eighteenth Century Ottoman Architecture”, Studies in Eighteenth Century Islamic History (ed. T. Naff-s. Owen), İllinois University Press, 1977, ss.. 303-327.</span></div>
<div><span>♦ Küçük Çelebizade İsmail Asım Efendi, Tarih, İstanbul 1282 (1865-66).</span></div>
<div><span>♦ Lewis, Bernard, Modern Türkiyenin Doğuşu (çev. Metin Kıratlı), Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ Mamboury, Ernst, “L’art Turc du XVIII. Siecle”, La Turquıe Kemaliste, 19, İstanbul (Juin 1937), s. 2-11.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Efendi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi (haz. Şevket Rado), İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet, Raif, Mir’at-ı İstanbul, İstanbul 1314 (1896-97).</span></div>
<div><span>♦ Mehmet, Raif, Mir’ât-ı İstanbul (haz. Günay Kut-Hatice Aynur), İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet, Ziya, İstanbul ve Boğaziçi, cilt I, İstanbul 1336, cilt II, İstanbul 1928.</span></div>
<div><span>♦ Melling, A. I, Voyage Pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore, Paris, 1819.</span></div>
<div><span>♦ Miller, Barnette, Beyond the Sublime Porte, New Haven 1931.</span></div>
<div><span>♦ Montagu, Lady Mary Wortley, The Complete Letters, cilt I (1708-1720), cilt II (1721-51), London, 1966-67.</span></div>
<div><span>♦ Montani Efendi, Usul-i Mi’mârî-i Osmânî (yay. Edhem Paşa), Costantinople 1873.</span></div>
<div><span>♦ Mülayim, Selçuk; Değişimin Tanıkları Ortaçağ Türk Sanatında Süsleme ve İkonografi, İstanbul , 1999.</span></div>
<div><span>♦ Nayır, Zeynep; Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası (1609-1690), İ. T. Ü. 1975.</span></div>
<div><span>♦ Nirven, Saadi Nazım, İstanbul Suları, İstanbul 1946.</span></div>
<div><span>♦ d’Ohsson, Tableau General de L’Empire Othoman, Paris, 1788.</span></div>
<div><span>♦ d’Ohsson, 18. Yüzyılda Osmanlı Kültür Ortamı (Sanat Tarihi Derneği Yayını), İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Motraye, A. de la, Voyages du Sieur Aubry de la Mortaye en Europe, Asie et Afrique, La Haye, 1727.</span></div>
<div><span>♦ Müller, Wiener, Bildlexicon zur Topographie İstanbuls, Tübingen, 1977.</span></div>
<div><span>♦ Müller, Wiener, “15. ve 19. Yüzyıllar Arasında İstanbul’da İmalathane ve Fabrikalar”, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1992.</span></div>
<div><span>♦ Ödekan, Ayla, “Kentiçi Çeşme Tasarımında Tipolojik Çözümleme”, Semavi Eyice Armağanı: İstanbul Yazıları, İstanbul 1992, s. 281-289.</span></div>
<div><span>♦ Pakalın, M. Z., Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 3. cilt, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1971.</span></div>
<div><span>♦ Pertusier, Charles, Atlas des Promenades Pittoresques Dans Constantinople et sur les rives du Bosphore, Paris, 1815.</span></div>
<div><span>♦ Raşid, Ta’rih-i Raşid, 4 Cilt, İstanbul 1282 (1865-66).</span></div>
<div><span>♦ Renda, Günsel, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700-1850, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ Renda, Günsel, “Europe and the Ottomans”, Europe und die Kunst des İslam 15. bıs 18. Jahrhunndert, XXV. İnternationaler Kongress Fuer Kunst Geschıcte, Wien 1983, ss.. 32-55.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Necdet, “Darphane-i Amire’nin Kısa Tarihi”, Dünya Kenti İstanbul, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul 1996, s. 68-77.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Necdet, “Lâle Devri”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1994, s. 345.</span></div>
<div><span>♦ Shay, M. Lucille, The Ottoman Empire from 1720 to 1734 as Revealed ın Dispatches of the Venetian Baili, Urbana: İllinoıs Universıty Press, 1944.</span></div>
<div><span>♦ Shaw, Stanford, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye-I, İstanbul 1982.</span></div>
<div><span>♦ Sönmez, Zeki, “Türk Çiniciliğinde Tekfur Sarayı İmalatı Çiniler”, Antika, Sayı. 27, İstanbul 1987, s. 29-35.</span></div>
<div><span>♦ Sönmez, Zeki, Başlangıcından 16. Yüzyıla Kadar Anadolu Türk-İslam Mimarisinde Sanatçılar, Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ Sözen, Metin, Devletin Evi Saray, Sandoz Kültür Yayınları, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ Şehsuvaroğlu, Haluk, “Simkeşhane”, Turing Belleteni, Sayı. 169, Şubat, 1956, s. 3-4.</span></div>
<div><span>♦ Şehsuvaroğlu, Haluk, Asırlar Boyunca İstanbul. Sarayları, Camileri, Abideleri, Çeşmeleri, İstanbul (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ Tamer, Cahide, “Türk Bezemelerine Ait Bazı Araştırmalar”, Milletlerarası I. Türk Sanatı Kongresi (Ankara 19-24 Ekim 1959) Tebliğler, Ankara 1962, s. 355-359.</span></div>
<div><span>♦ Tanışık, İ. H., İstanbul Çeşmeleri, 2 cilt, İstanbul 1943-45.</span></div>
<div><span>♦ Tanpınar, A. Hamdi, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1956.</span></div>
<div><span>♦ Tansuğ, Sezer, “18. Yüzyılda İstanbul Çeşmeleri ve Ayasofya Şadırvanı”, Vakıflar Dergisi, VI, 1965, s. 93-102.</span></div>
<div><span>♦ Thevenot, J., The Travels of Monsıeur de Thevenot ın to the Levant, London, 1686.</span></div>
<div><span>♦ Thevenot, J., Voyages de Monsieur de Thevenot en Europe, Asie et Afrıque, 5 C., Amsterdam, 1727.</span></div>
<div><span>♦ Tourneford, Pitton de, A Voyage in to the Levant, 2 C., London, 1741.</span></div>
<div><span>♦ Tourneford, Pitton de, Relation d’un Voyage du Levant, fait par ordre du Roy, 3. C., Lyon, 1717 and Amsterdam 1718.</span></div>
<div><span>♦ Unat, Faik Reşit, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Unat, Faik Reşit, “Ahmet III Devrine ait bir Islahat Takriri”, Tarih Vesikaları, I (1941), s. 107-121.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H. Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, I. Bölüm, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H, Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, 2. Kısım, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ Ünsal, Behçet, “İstanbul’un İmarı ve Eski Eser Kaybı”, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, 2 (1969), s. 6-60.</span></div>
<div><span>♦ Ünsal, Behçet, “Stil Yönünden, Klasik Sonrası Türk Mimarlığının Sebil Anıtları”, TAÇ, 2, Sayı. 6 (Temmuz 1987), s. 9-22.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, Süheyl, “Her Devirde Kağıthane”, Vakıflar Dergisi, X, Ankara 1973, s. 435-462.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, Süheyl, “Şerefabad”, İstanbul Şehremaneti Mecmuası, 67 (1930), s. 241-245.</span></div>
<div><span>♦ Veinstein, Gilles, “Remarques Sur L’Ambaassade En France de Yirmisekiz Efendi Mehmet Çelebi”, IX. Türk Tarih Kongresi (Ankara 21-25 Eylül. 1981), Kongreye Sunulan Bildiriler, C. II, Ankara 1988, s. 977-984.</span></div>
<div><span>♦ Yenişehirlioğlu, Filiz, “Sanatta Osmanlı İmparatorluğu Fransa Etkileşimi”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi (Sempozyum 17-18 Aralık 1992), Tarih Vakfı, İstanbul, 1993, s. 57-68.</span></div>
<div><span>♦ Yerasimos, Stefanos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Yüngül, Naci, Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi, İstanbul 1955.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> N. Sakaoğlu; “Lâle Devri”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul, 1994, s. 1994, s. 182, da bu adlandırmanın dönemin simgesi olan lâleden dolayı ilk önce Yahya Kemal Beyatlı tarafından önerildiği daha sonra A. Refik Altınay’ın bu dönemi konu alan eserine Lâle Devri adını verdiği görüşündedir. S. Eyice; ”Kağıthane”İstanbul Armağanı 3, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Yayını, 1997, s. 81’de Yahya Kemal’in 1908’de yazdığı “Eski Şiirin Rüzgarlarıyla” isimli şiirinde Lâle Devri adını ilk olarak kullandığı, tarihçi A. Refik’in ise 1915’de yazdığı kitabına bu isme vererek yaygınlaşmasını sağladığını lâle belirtmektedir. Bu dönemi konu alan toplu bir çalışma için bkz. İstanbul Armağanı 4 Lâle Devri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Yayını, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu dönemi sona erdiren isyanın nedenlerini araştıran çalışmasında M. Aktepe, Lâle Devri’nde İstanbul’da yapılan imar çalışmalarının hiçbir kamu yararı gözetmeksizin sadece sultan ve çevresinin zevkine hitap edecek eğlencelere dekor sağlamak, yönetici kadronun ikamet ettikleri yerin çevresini şenlendirmek amacıyla yapıldığı görüşündedir. bkz. M. Aktepe; Patrona İsyanı 1730, İstanbul, 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Osmanlı sanatında Lâle Devri’nden itibaren görülmeye başlıyan değişim sürecine ilk dikkati çeken Mamboury olmuştur. bkz. ”L’art Turc au 18. siecle” La Turguie Kemaliste, 19, İstanbul, 1937, s. 2-11. Fakat Batı etkilerine açılan bu dönem Osmanlı mimarisinin özelliklerini karşılaştırmalı olarak ilk ele alan çalışma için bkz. D. Kuban; Türk Barok Mimarisi, İstanbul, 1954. Ayrıca 1970’li yıllardan itibaren önen kazanan sanatta batılılaşma konusunda yapılan araştırmalar için bkz. M. Cezar; Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul, 1971., A. Arel; Onsekizinci Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci İstanbul, 1975., R. Arık; Batılılaşma Döneminde Anadolu’da Tasvir Sanatı Ankara, 1976., G. Renda; Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı, Ankara, 1977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İ. H. Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi, c. IV. I. Bölüm, s. 142 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> G. Akıncı; Türk-Fransız Kültür İlişkileri 81071-1859), Ankara, 1973, s. 7-8., A. Evin; “Batılılaşma ve Lâle Devri”, İstanbul Armağanı 4, s. 41-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tarih-i Raşid, c. I-IV, İstanbul, 1282 (1865-66), A. Refik Altınay; Lâle Devri, İstanbul, 1932.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Maliyeden Müdevver. No. 4763.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Raşid; Tarih-i Raşid, c. V, s. 160 vd. Kandilli Sarayı başta olmak üzere Topkapı Sarayı’ndaki Sofa Köşkü, Haliç’teki Karaağaç Sahilsarayı ile Beşiktaş Yalısı genişletrilerek elden geçirilmiş, tersane bahçesinde deniz kenarına ve beden duvarları doğrudan doğruya suyun üstüne oturtulmuş, üç çıkmalı ve etrafı kafesli bir galeriyle çevrili Aynalı Kavak Kasrı (1726-1727) ilave edilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> S. H Eldem; Sadabad, Kültür Bakanlığı Türk Sanat Eseleri: 12, İstanbul (tarihsiz).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> G. İrepoğlu; “Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Kütüphanesindeki Batılı Kaynaklar Üzerine Düşünceler”, Topkapı Sarayı Müzesi Yıllık -4, İstanbul, 1990, s. 21-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> G. İrepoğlu; Levni Nakış, Şiir, Renk, Kültür Bakanlığı Yayını, İstanbul, 1999, s. 152-153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> İ. H. Tanışık; İstanbul Çeşmeleri I-II, İstanbul, 1943-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulda-iii-ahmet-donemi-osmanli-mimarisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> H. Aynur-H. Karateke; III. Ahmet Devri İstanbul Çeşmeleri, İstanbul, 1995.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XIX. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığında Aydınlanma Döneminin Yansımaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doeneminin-yansimalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doeneminin-yansimalari</guid>
<description><![CDATA[ XIX. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığında Aydınlanma Döneminin Yansımaları
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı mimarlığındaki değişimlerin başlangıcı daha XVIII. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin Avrupa kültürüne duyduğu ilgi ve çağdaş koşullara ayak uydurma isteği hatta zorunluluğu ile başlamış; XIX. yüzyılda özellikle II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz ile II. Abdülhamid’in Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın bir parçası ve büyük bir dünya devleti olduğunu kanıtlama çabaları ile devam etmiştir. İlk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6673aaa05.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XIX., Yüzyıl, Osmanlı, Mimarlığında, Aydınlanma, Döneminin, Yansımaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Yildiz-Sarayi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html">XIX. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığında Aydınlanma Döneminin Yansımaları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Nur URFALIOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı mimarlığındaki değişimlerin başlangıcı daha XVIII. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin Avrupa kültürüne duyduğu ilgi ve çağdaş koşullara ayak uydurma isteği hatta zorunluluğu ile başlamış; XIX. yüzyılda özellikle II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz ile II. Abdülhamid’in Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın bir parçası ve büyük bir dünya devleti olduğunu kanıtlama çabaları ile devam etmiştir.</p>
<p>İlk hareketleri III. Ahmed Dönemi’ne 1703’lere kadar dayanan bu çabalar XIX. yüzyılın sonuna kadar çeşitli alanlarda kendini göstermiştir. Eğitim sisteminin düzenlenmesi, yeni okulların özellikle askeri mühendislik okullarının açılması, kıyafetlerdeki değişiklikler, askeri güce dayanan bir devlet olan Osmanlı’nın en önemli kurumlarından biri olan “Ordu”da yeni yapılanmalar; imar nizamnamesi gibi yeni nizamnamelerin çıkarılması (1795); meclis ve nezaretlerin kurulması (1837); matbaanın kurulması (1729) ve ilk gazete, dergi, tercüme eserlerin basılması; İstanbul’un ilk planının ve haritasının yapılması (1837); ilk Türk Fuarı/Sergi-yi Umumî-yi Osmanî’nin açılması (27 Şubat 1863) gibi çok farklı alanlarda, yöneticilerin kendi isteği veya Avrupalıların özellikle Osmanlı’nın öteden beri iyi ilişkilerinin bulunduğu Fransız ve İngilizlerin, işlenmiş malları için doğuda pazar bulma kaygısı ile yapılan baskılar sonucunda, birçok yenilik; bizim aşina olduğumuz tanımı ile “Batılılaşma” veya “Batılaşma” hareketleri görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Fransız asıllı annesi Nakşidil Sultan’ın II. Mahmud’u yeniliklere teşvik etmesi; Osmanlı ileri gelenlerinin ilk kez İngiliz ve Fransızların düzenledikleri balolara katılmaları; geleneksel eğitim yanında Batılı tarzda eğitim de verilen ilk taht adayı olan ve Fransızca bilen Abdülmecid’in Fransız dergi ve gazetelerine abone olması; yine Abdülmecid’in Fransız Elçiliği’ndeki bir baloda Legion d’Honneure nişanıyla onurlandırılması (1856); kentler için Fransa kentleri örnek alınarak yeni bir yönetim sisteminin getirilmesi; Avrupa’ya giden ilk Osmanlı Padişahı olarak Abdülaziz’in gezi programında ön sıralarda Paris ve Londra’nın bulunması; V. Murad’ın Fransız hukuku örnek alınarak bir anayasa hazırlanmasını istemesi; 1879-1886 döneminde İstanbul’da açılan 17 rüştiyede Arapça ve Farsçanın yanı sıra Fransızca öğretimine de yer verilmesi<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> gibi konularda Avrupa’nın, özellikle Fransa ve İngiltere’nin etkisi ağırlıklı olarak görülebilmektedir.</p>
<p>Osmanlıyı XIX. yüzyılda Batılılaşma yolunda en çok etkileyen olaylardan biri ise Fransız Devrimi ve Aydınlanma’dır. Avrupa’daki aydınlanmanın/reformların karşılığı, Avrupalılaşma çabaları içindeki Osmanlı’nın Tanzimatı’dır diyebiliriz.</p>
<p>Her ne kadar bazı araştırmacılar İslam egemen toplumlarda Aydınlanma Düşüncesi’nin pek tutunamayacağından söz ederek Osmanlı/Türk Aydınlanması’nın gerçekleşmediğini söyleseler de,<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> denemeci İngiliz Aydınlanması, akılcı matematiğe dayalı Fransız Aydınlanması, akılcı ve Alman gizemciliğinin kanıtlarını taşıyan Alman Aydınlanması<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> gibi, her ulusun özelliklerine uygun biçimler kazanan aydınlanma düşüncesi Osmanlı’da önceleri üst düzey yöneticilerin, sonraları ise aydınların etkisi ile Tanzimat Dönemi’nde gerçek kimliğini bulmuştur. İlber Ortaylı 1789 Fransız Devrimi’nin Osmanlı başkentinde ne alkış ve destekle, ne de protesto ve nefretle karşılandığından söz ederek, OsmanlI’nın bu hareketi uzun süre ciddiye almadığını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Osmanlı’nın Batı’ya ve özellikle Fransız Devrimi’ne bakış açışının bu hareketin bütün Avrupa’yı etkisi altına alması ile değişmeye başladığı, 20-30 yıllık bir süreçte Osmanlı için Fransız Devrimi’nin, Batı tipi okullardan mezun olan ilk Osmanlıların etkisi ile toplumun yeniden yapılanmasında kaynak olduğu anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bernard Lewis de 1953’te yayınlanan, Fransız Devrimi’nin Türkiye üzerindeki etkilerini anlatan makalesinde; Fransız Devrimi’nin Türkiye topraklarında etkisiz ve ölü doğmuş gibi görünse de mecazi anlamda özgürlük ağacı olarak tanımladığı Fransız Devrimi’nin İslam topraklarında kök saldığını ve hem acı hem de tatlı meyva verdiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı Gülhane Meydanı’nda dönemin aydınlarından Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan Tanzimat Fermanı, diğer adı ile Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda, 150 senedir bozulmuş olan devlet kurumlarından söz eden bir özeleştiri ile birlikte, Osmanlı uyruğu olan herkesin can, mal ve ırz güvenliğinin, vergi adaletinin sağlanacağı, mülkiyet hakkının korunacağı, askerlik yükümlülüğünün bir süreye bağlanacağı, yargısız infaz yapılmayacağı, rüşvetin önleneceği, memleketin ve ahalinin kalkınması için her türlü önlemin alınacağı ve bu kararlara bütün yetkililerin yemin ederek uyacakları vurgulanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Osmanlı’nın Batılılaşma macerasının en önemli etkilenme alanlarından biri olan Aydınlanma, Batı kültür çevresinin son yüzyıllardaki en kesin düşünce akımlarından biridir. Zaman bakımından XVIII. yüzyılı kapsayan bu olayın köklerini, önyargılardan arınmış kararlara varmak, din devlet bilgi vb. şeyler karşısında eleştirel davranmak düşüncesinin kılavuzluk ettiği Rönesans’a kadar götürebiliriz. Aydınlanma rüzgarı bütün Avrupa’yı kaplamış, ancak yayılırken ülkeden ülkeye farklı olarak görülmüş, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’da ülkelerin ulusal karakterlerine uygun görünüşler kazanmıştır. Anayurdu olan İngiltere’den yayılan Aydınlanma düşüncesinin ilk uğrağı, Fransız Devrimi’nin aydınlanma düşüncelerinden birçoğunu pratik alanda gerçekleştirmesi nedeniyle Fransa olmuştur. Fransız Devrimi’nin bu etkisi Aydınlanma’nın Fransa’dan çıktığı yanlış kanısının doğmasına neden olmuştur. Macit Gökberk’in akılcı/uscu matematik olarak nitelendirdiği Fransız aydınlanması’nın tarih görüşünün özü ise ilerlemedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İlerleme sorusunu insanın iç değerleri açısından ortaya atan düşünürlerden biri de J. J. Rousseau’dur. Aydınlanmanın kıyasıya bir eleştirmeni olan Rousseau’ya göre tarih; doğal olmayan bir yolda yürümüş, doğallıktan bu sapma insanlıkta derin yaralar açmıştır. Tarihin doğru yolda yürümesi isteniyorsa, doğaya dönmesinin gerektiği, yani sağlıklı ve doğaya uygun bir düzen kurmak gerektiğini savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Aydınlanmadan önce gelen iki yüzyılın ana ilgisi doğaya yönelmiş ve büyük bir doğa bilimi doğmuştur. Galilei’de “Gözümüzün önünde her zaman açık duran doğanın kitabı, bizim abecemizdekinden başka harflerle yazılmıştır. Bu kitabın harfleri: Üçgenler, kareler, daireler, küreler, piramitler ve öteki matematik biçimlerdir” diyerek doğanın yapısının ancak matematik ile kavranabileceğini vurgulamış ve bu anlayıştan matematik doğa bilimi doğmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Galilei’nin üçgen, kare, daire, küre gibi farklı harflerle yazılmış bir kitap olarak tanımladığı ve J. J. Rousseau’nun dönüş çağrısı yaptığı doğanın ve doğaya dönüşün simgesi olarak seçilen küre, XIX. yüzyıl Avrupa ve Osmanlı mimarilerinde sıkca görülmektedir. Hollanda’da Het Loo Sarayı’nın alt bahçesinde havuzların ortasında üstü dünya/yerküre/küre-i arz betimlemeli küreler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Fransa’da 1892-93 yıllarında gerçekleşen yarışmalarda seçilen veya bu yarışmalara katılan anıt, heykel ve yapı projelerinin yayınlandığı bir dergide küre ve yerküre betimlemelerinin çokluğu dikkati çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> (Foto. 1). Eşzamanlı olarak XIX. yy. Osmanlı Mimarlığı’nda da Fransız Devrimi Aydınlanma Düşüncesi’nin yansıması olarak küre ve yerküre betimlemeleri görülmektedir. Bunların içinde ilk göze çarpan Günkut Akın’ın Osmanlı tarihinde İstanbul’daki ilk anıt ilk modern yapı olarak tanımladığı,<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Divanyolu II. Mahmud Türbesi’nin de içinde bulunduğu yapı topluluğunun bir köşesinde yer alan çeşmedir. 1840 yılında yapılan yapı topluluğu ile aynı yılda inşa edildiği düşünülen yapının üzerindeki mermer küreye yerküre işlenmiştir (Foto. 2). 21 Şevval 1256 tarihli Ceride-i Havadis’te çeşme üstündeki yerküre betimlemesinden söz edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu küre betimlemesi uscu matematik temelli Fransız Aydınlanması’nın doğa kitabının temel harflerinden olan küreye göndermeler yapmaktadır. Tarihi belli olmasa da üstündeki süslemeden II. Mahmud Türbesi köşesindeki çeşmenin yapıldığı tarihlerde yenilendiği düşünülen, Üsküdar Selmanipak Caddesi üzerinde bulunan Şeyh Devati Mustafa Efendi Camii hazire duvarındaki çeşmenin üstünde de kaide üzerinde bir küre yer almaktadır (Foto. 3).</p>
<p>Osmanlı’nın XVIII. ve XIX. yüzyılda Batılı mimari modaları denediği ve halkın beğenisine sunduğu model yapılar olarak düşünebileceğimiz çeşmeler<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> arasında Aydınlanma düşüncesini dolayısıyla Tanzimat Dönemi mimarlık anlayışını en küçük ölçekte anlatabilen yukarıda saydığımız örnekler dışında, 1843 yılında Abdülmecid’in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından inşa ettirilen iki çeşme de bulunmaktadır. Nuran Kara Pilehvarian’ın ikiz çeşme olarak tanımladığı,<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> bugün orijinal yerlerinde değil Topkapı ve Yıldız’da bulunan çeşmelerin ayna taşında, bir kaide üzerinde ışık saçan küre/yerküre kabartması yer almaktadır (Foto. 4). Bu betimlemeler Avrupa’da özellikle Fransa’daki Devrim Mimarisi etkisinde inşa edilen anıtlarda görülen küre/yerküre betimlemeleri ile büyük benzerlikler göstermektedir (Foto. 5).</p>
<p>Günkut Akın ve Nuran Kara Pilehvarian Avrupa kenti fiziksel görüntüsü özlemi içinde gerçekleştirilmiş anıtsal ölçekte çeşmelerde, ışık saçan küre veya yalnızca kürenin kullanılmasını, Fransa’da I. Napolyon Dönemi’nden (1804-1815) başlayarak 1830’lara kadar süren ve II. Fransız Devrimi (1848) ile devamında III. Napolyon Dönemi’nde (1852-1870) yeniden canlandırılan klasisist “Empire/Ampir” üslubunun Osmanlı Mimarisi’ne yansıması olduğunu, ayrıca klasist üslup içinde gelişen Fransız Devrim Mimarisi’nin temel biçimlere yöneldiği ve en çok kürenin üzerinde durduğunu vurgulamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Küre betimlemeleri, çeşmeler dışında eş zamanlı olarak Güzelce Kasımpaşa Camii (1722-1723), Gümüşsuyu Kışlası (1861-1862) (Foto. 6) gibi yapılarda da görülmektedir. Küre betimlemeleri yalnızca cephede ve dış mekanlarda değil dönemin en şaşalı yapıları olan saray, köşk ve kasırların iç mekanlarında özellikle tavan süslemelerinde de görülmektedir.</p>
<p>XIX. yüzyılın kartografya ve coğrafi eserlerinin de simgesi olarak algılayabileceğimiz dürbün, rulo kağıtlar, pusula, pergel, gönye gibi aletler de kürenin yanı sıra süsleme programında yerlerini almışlardır. Bunlar içinde 1856-1857 yıllarında inşa edilen Küçüksu Kasrı’nın zemin katta girişin sağındaki ilk odanın tavan köşelerinde kalemişi olarak yerküre betimlemesi ve odadaki bütün kapıların üzerinde yuvarlak alınlıklar içinde altın yaldızlı, üstünde meridyen ve paraleller işlenmiş olan dünya/yerküre kabartmaları bulunmaktadır. Küçüksu Kasrı tavanındaki yerküre betimlemesinin hemen hemen aynısı 1866 tarihli Maslak Kasırları Kasr-ı Hümayun’un üst katında sağdan ikinci odanın tavanında da görülmektedir. Yerküre betimlemesi yanında saat, kitap, dürbün ve hokka da kompozisyon içinde yerlerini almışlardır (Foto. 7). Benzer biçimde Dolmabahçe Sarayı Valide Sultan Kabul Odası’nda da yerküre ve gemi betimlemeleri bulunmaktadır.</p>
<p>Yıldız Sarayı’nın bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Müzesi olarak kullanılan mekanının üç bölümlü tavanı ortasında bir tarafta dünya, kitap, diğer tarafta dümen, pusula, dürbün, kum saati; tavanın köşelerinde de palet, lir, pergel, gönye gibi kalemişi betimlemeler yer almıştır (Foto. 8).</p>
<p>Sözünü ettiğimiz yerküre betimlemelerinden farklı olarak dış mekanlarda metal yerküre betimlemesi de görülmektedir. 1892’de II. Abdülhamid’in yenilettiği Teşvikiye Camii avlu giriş kapısının iki yanındaki duvar üstünde içi boş metal küreler bulunmaktadır (Foto. 9). Bu metal yerküre betimlemeleri, 1892-1893 tarihli daha önce sözünü ettiğimiz Fransız dergisindeki yerküre betimlemeleri ve Avrupa’da eşzamanlı olarak görülen Art Nouveau üslubunda da kullanılan içi boş metal yerküre betimlemeleri ile aynıdır (Foto. 10-11). Endüstri Devrimi’nin bir yansıması biçiminde Art Nouveau’da metal olarak karşımıza çıkan dünya betimlemeleri belki de Fransız Devrimi’nin özündeki özgürlük, laiklik, ilerleme gibi ilkeleri ile Avrupa’dan başlayarak dünya toplumlarını etkilemesi ve endüstrileşmenin bu özgür düşünce sayesinde başlamasının somut kanıtlarıdır. Bu metal yerküre betimlemeleri aynı zamanda Osmanlı Mimarlığı’nın yenilikleri ne kadar yakından takip ettiğinin de göstergesidir.</p>
<p>Eş zamanlı olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun başkent dışında Anadolu’nun diğer yerleşmelerinde de Fransız Devrimi ve Aydınlanma’nın sembollerine rastlanmaktadır. 1882’de çıkarılan Ebniye Nizamnamesi ile yapımına başlanan hükümet konakları içinde yer alan Bilecik Hükümet Konağı’nın anıtsal giriş kapısı üzerinde bir küre bulunmaktadır (Foto. 12).</p>
<p>İngiltere’den Amerika’ya bütün dünyayı etkileyen aydınlanma düşüncesi içinde Batılılar da Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde hem endüstrileşmeyi hem de aydınlanmayı sembolize eden biçimler kullanmışlardır. Karaköy Rıhtımı’nda yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1800’lerin ikinci yarısında inşa edildiği varsayılan Avusturyalıların Viyana Bankası binası olarak tamamlanan binanın iki cephesinde dünya ve gemi burnu kabartmaları üzerinde kanatlarını açmış kartallar görülmektedir. Denize bakan ikinci kat önündeki teras korkuluklarında “sanayi” ve “ticareti” simgeleyen iki heykel bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Fransız Devrimi ve Aydınlanma’nın XIX. yüzyıl Osmanlı Mimarlığı’nda görülen bir başka sembolü terazidir. Öteden beri adaletin sembolü olarak bilinen terazi Fransız Devrim Mimarisi’nde olduğu gibi XIX. yüzyıl Osmanlı Tanzimat Mimarlığı’nda da Tanzimat Fermanı’nın eşitlik ilkesinin sembolüdür. Terazi betimlemesi XIX. yüzyıl Osmanlı yapılarına önce XIX. yüzyılda oluşan Osmanlı armasının bir parçası olarak girmiştir. Batılılaşma ile birlikte Avrupa’daki arma geleneğine uymak, Avrupa’nın bir parçası olduğunu kanıtlamak ve askeri güce dayanan Osmanlı’yı tanımlamak amacıyla tuğralar dışında bir imgeye ihtiyaç duyan Osmanlı’nın arması II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında son şeklini almış ve yaygın olarak kullanılmıştır. Armada yer alan silahlar güçlü Osmanlı ordusunu, birinci kitap Kur’an-ı Kerim’i, ikinci kitap Tanzimat Fermanı’nı ve din, adalet, hukuk ile eğitimi, boynuz bereketi, borazan mehterhaneyi, meşale aydınlatan yol gösteren ülkü, eğitim, terazi ise adalet ve Tanzimat Fermanı ile gelen eşitliği sembolize etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Osmanlı armasını resim çerçevesinde, koltuklarda, II. Abdülhamid’in faytonunda süsleme olarak görebildiğimiz gibi Osmanlı toplumunun rahatça izleyebileceği yapılarda da kullanıldığını görmekteyiz. Osmanlı insanının moral değerlerini yükseltmek amaçlı olarak da geliştirildiği söylenen<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Osmanlı armasının kullanıldığı yapılar arasında Dolmabahçe Saat Kulesi, Davutpaşa Kışlası, Harbiye Binası ve arma kullanılan ilk dini yapı olan<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Teşvikiye Camii sayılabilir.</p>
<p>Osmanlı armasını oluşturan sembollerden terazi, Osmanlı başkenti dışında Anadolu’nun küçük yerleşmelerinde de eşzamanlı olarak kullanılmıştır. 1846 tarihli Fethiye Seki Yaylası Teke Camii harimindeki duvar resimleri içinde ve Afrodisias Antik Yerleşmesi yakınındaki Geyre Köyü Camii’nde de kalemişi olarak terazi motifi işlenmiştir<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (Foto. 13). Rüçhan Arık terazi, makas, dil, ateş, yürek gibi betimlemelerin sembolik tılsım resimleri olabileceğini söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Köy camileri ve konutlara kadar girebilmiş olan ve Osmanlı başkentindeki, Fransız Devrim Mimarisi ve Aydınlanma etkisindeki sembollerle paralellikler gösteren bu betimlemelerin başkente öykünme ve bir mimari moda olarak buralara kadar gelebildiğini de akla getirmektedir.</p>
<p>1844’te tamamlanan İstanbul’da bugün Fransız Büyükelçiliği bahçesinde yer alan, Kapitülasyon Mahkemesi Binası’nın cephesinde de kanun, adalet ve kuvveti sembolize eden girlandlar arasında terazi, açık bir kitap ve çıpa kabartmaları görülmektedir. Bu yapıdaki terazi ve kitap betimlemeleri de bu sembollerin yine Fransız Devrim Mimarisi ve Aydınlanma sembolü olarak bir adalet yapısı üzerine işlendiklerini düşündürmektedir.</p>
<p>Osmanlı armasını oluşturan sembollerden biri olan ve mimaride de kullanılan bir diğer sembol meşaledir. II. Mahmud Türbesi Avlu Giriş Kapısı’nda ve Bezmialem Valide Sultan’ın yaptırdığı akaretler Valide Çeşme’nin ayna taşlarında ve dönemin yenileşme hareketlerinin başında gelen eğitim ıslahatlarının ürünlerinden olan Galatasaray Lisesi bahçe kapısı üzerinde aydınlanma sembolü çapraz biçimde iki meşale betimlemesi görülmektedir.</p>
<p>Bütün bu anlatılan yerküre/küre, terazi, meşale, pusula, kum saati, dürbün gibi sembollerin kullanımı yanında Osmanlı’nın Avrupa’dan aynen alarak kullandığı, şövalye başlıkları gibi semboller de XIX. yüzyıl Osmanlı Mimarlığı’nda aydınlanma sembolleri arasındaki yerlerini almışlardır.</p>
<p>XIX. yüzyılın önemli buluşlarından olan buharlı gemilerin tasvirlerinin başkenteki saraylardan (Beylerbeyi) Anadolu’nun ücra köşelerindeki konutların (Karaman Hacı Sami Tartan Evi)<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> iç mekan süslemelerine kadar girdiği görülmektedir. Buharlı gemi betimlemesinin yanı sıra, aydınlanmada doğaya dönüşün sembolü olarak ele alınan küre/yerküre betimlemeleri ile birlikte pusula, dürbün, muhtemelen harita olabilecek rulo kağıtlar, dümen, kum saati gibi konuların da işlendiği düşünülürse 1789 Fransız Devrimi ve bütün dünyayı etkileyen Aydınlanma Düşüncesi’nin etkisi ile oluşan özgür düşünce ve hareketin sonucu olarak yeniliklerin/buluşların çoğaldığı da düşünülebilir.</p>
<p>1789 Fransız Devrimi ve 1839 Tanzimat Fermanı’nın içeriklerinde büyük aynılıklar/benzerlikler bilinmektedir. Bu hareketler sonucu elde edilen hak ve özgürlükleri aktarmada mimari semboller önemli bir yer tutmaktadır. En ufak detaylarda bile Fransız Devrimi ile Aydınlanma Düşüncesi ve Tanzimat hareketinin temelini oluşturan “Herkese eşit adalet”, “Yaygın Eğitim”, “Barış Sanatlarının Desteklenmesi”, “Güçsüzün Korunması” gibi ilkeler mimaride de terazi, palet, kitap gibi sembollerle halka aktarılarak benimsetilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma hareketleri içinde Avrupa mimarisindeki yeniliklere ve biçimlere bir öykünmeden çok, Avrupa’ya özgü yenilik ve biçimlerin Osmanlı kültürü ile harmanlanarak Osmanlı mimarisine özgü kalıplara yeni olanaklar kazandırma çabaları görülmektedir. Bu çabalar arasında özellikle süslemede, Fransa’dan alınan Ampir üslup içinde kullanılan askeri biçimlerin yanında girland, fiyonk, çelenk gibi daha önce sözü edilmeyen eşzamanlı motiflerin Osmanlı’nın tuğra, sancak, sorguçlu serpuş gibi sembolleri ile birarada kullanılarak Osmanlı Mimarlığı’na uyarlanması da yer almaktadır.</p>
<p>Bütün bunlar ışığında XIX. yüzyıl Osmanlı Mimarlığı’nda her alanda yapılan yeniliklerin mimari ile desteklenmesi sonucunda yeni düzenlemelere cevap verebilecek yapılar ortaya çıkmış ve bu yeni tip yapılar ile birlikte bu dönemde yapılan geleneksel yapılarda da Aydınlanma, Fransız Devrimi ve Tanzimat’ın ilkeleri süslemeler ile aktarılmaya çalışılmıştır. Osmanlı’nın Avrupa ile bütünleşmesi ve Osmanlı toplumuna yeniliklerin yansıtılması, büyük ölçüde mimaride kullanılan ve hem işaret hem de işaretin gizil güçlerini biraraya getirerek iletişimi sağlayan, mesajlar veren sembollerle başarılmıştır. Yapılarda küre/yerküre, terazi, pusula, saat, kitap, meşale, dürbün gibi sembolleri kullanmak Osmanlı’nın eğitimden siyasete, hukuktan günlük yaşama kadar her alanda yapmış olduğu yenilikleri Osmanlı toplumuna aktarmanın ve bu yeniliklerin günlük hayata yerleşmesini sağlamanın en akılcı ve en kolay yoludur. Ayrıca bu semboller Osmanlının 1840’lardan 1900’lere kadar Avrupa’daki bilim, teknik, hukuk ve sanat alanındaki yenilikleri eşzamanlı olarak Osmanlı toplumuna yansıttığının göstergesidir</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Nur URFALIOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 344-349</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akın, Günkut; “Divanyolu Küresi”, Tarih ve Toplum, sayı 72, Aralık 1989, cilt 12, s. 21-23.</span></div>
<div><span>♦ Akın, Günkut; “Tanzimat ve Bir Aydınlanma Simgesi”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu (17-18 Aralık, 1992), İstanbul, 1993, s. 123-133.</span></div>
<div><span>♦ Akın, Günkut; “II. Mahmud Türbesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi cilt 5, 1994, s. 263¬265.</span></div>
<div><span>♦ Aktüre, Sevgi; “Osmanlı Devleti’nde Taşra Kentlerindeki Değişimler”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, cilt 4, 1986, s. 891-904.</span></div>
<div><span>♦ Anonim; Beylerbeyi Sarayı, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1993. Anonim; Küçüksu Kasrı, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Yayınları No: 13, İstanbul, 1995. Anonim; La Construction Moderne Art: Théorie Appliquée Pratique Tome. VIII, 1892-1893, Paris.</span></div>
<div><span>♦ Anonim; Maslak Kasırları, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Yayınları No: 11, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Anonim; Prague: 20th Century Architecture, 2. Baskı, Prag-Çek Cumhuriyeti, Zlaty Rez, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Arık, Rüçhan; Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 947, Sanat Eserleri Dizisi: 19, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Batur, Afife; “Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarlığı”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt 4, 1986, s. 1038-1067.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa; XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, Akbank, Ak Yayınlar Kültür ve Sanat Kitapları: 55, Yeni Dizi 9/1991, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Çiğdem, Ahmet; Aydınlanma Düşüncesi, 2. Baskı, İletişim Yayınları 408, Politika Dizisi 22, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Davison, Roderic H.; Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform 1856-1876, 2 cilt, Çev: Osman Akınbay, İstanbul, Papirüs Yayınevi, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Egemen, Affan; İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri: Resimleri ve Kitabeleri ile 1165 Çeşme ve Sebil, İstanbul, Arıtan Yayınevi, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Enge, Torsten Olaf; Schröer, Carl Friedrich; Garden Architecture in Europe 1450-1800, İspanya, Taschen, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Göçek, Fatma Müge, Burjuvazinin Yükselişi İmparatorluğun Çöküşü: Osmanlı Batılılaşması ve Toplumsal Değişme, Tarih Dizisi: 05, Çev:.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim Yıldız, Ankara, Ayraç Yayınları, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Gökberk, Macit, Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları, Cogito-50, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1997.</span></div>
<div><span>♦ Hanioğlu, Şükrü; Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul, Üçdal, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Lewis, Bernard; “The Impact of the French Revolution on Turkey”, Cahiers d’Histoire Mondiale/Journal of World History, Juillet 1953, vol I, Paris, Librairre des Méridiens, s. 105-125.</span></div>
<div><span>♦ Ortaylı, İlber; “Fransız Devrimi ve İstanbul”, İstanbul’dan Sayfalar, Hil 30, İstanbul, 1986, s. 104¬109.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Kemal; Osmanlı Arması, İstanbul, Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Özendes, Engin; Osmanlı’nın Son Başkenti İstanbul, İstanbul, YEM, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Özer, Bülent; “Fransız Devrimi ve Mimarisi”, Yapı, Mayıs 1989, sayı 90, s. 33-48.</span></div>
<div><span>♦ Pilehvarian, Nuran Kara; Urfalıoğlu, Nur; Yazıcıoğlu, Lütfi; Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, İstanbul, YEM Yayın, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Pilehvarian, Nuran Kara; “Bezmialem Valide Sultan Yapılarında Batılı Etkiler”, Bedrettin Cömert Anısına Sanatta Etkileşim Uluslararası Sempozyumu-Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Ankara, 25-27 Kasım 1998, Türkiye İş Bankası, 2000, s. 164-169.</span></div>
<div><span>♦ Pilehvarian, Nuran Kara; “Bezmialem Valide Sultan Yapıları”, Basılmamış Doçentlik Çalışması, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Necdet; Bu Mülkün Sultanları: 36 Osmanlı Padişahı, Oğlak Bilimsel Kitaplar, İstanbul, Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti., 1999.</span></div>
<div><span>♦ Tekeli, İlhan; “Tanzimattan Cumhuriyete Kentsel Dönüşüm”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, cilt 4, İstanbul, 1986, s. 878-890.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sakaoğlu 1999; Aktüre 1986.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sakaoğlu 1 999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Çiğdem 1999: 103-105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Gökberk 1997: 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ortaylı 1986: 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Hanioğlu 1981: 162-163; Gökçek 1999: 266-267</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lewis 1953: 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Sakaoğlu 1999: 489.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Gökberk 1997: 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Gökberk 1997: 111-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gökberk 1997: 69).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Enge; Schröer 1992: 126-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Anonim, La Construction Moderne Art: 1892-93, Tome VIII</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Akın 1989: 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Akın 1989: 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Pilehvarian, Urfalıoğlu, Yazıcıoğlu 2000: 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Pilehvarian 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Akın 1989: 22; Pilehvarian 1996: 197-198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Cezar 1991: 225-226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Özdemir 1997: 125-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Özdemir 1997: 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Özdemir 1997: 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Arık 1988: 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Arık 1988: 132-133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-mimarliginda-aydinlanma-doneminin-yansimalari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Arık 1988: 131.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tanzimat-sonrasi-osmanli-mimarligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tanzimat-sonrasi-osmanli-mimarligi</guid>
<description><![CDATA[ Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı
1. İmparatorluğun Toplumsal Yapısı Tanzimat reformları Osmanlı kentlerini ve mimarlığını çok derinden etkilemiştir. Batılı kent planlama yöntemleri ile mimarlık anlayışları Tanzimat sonrasında birlikte uygulamaya konulmuştur. Osmanlı yönetimi, Batı dünyasındaki gelişmeleri öğrenmekte ve uygulamakta yetersiz kaldığı için, uygulamalar da çoğu zaman yabancı veya azınlığa mensup gayrimüslim mimarlar ve ustalar eliyle olmuştur. Osmanlı ekonomisinin 1838‘de Osmanlı-İngiliz Ticaret […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66716eb48.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tanzimat, Sonrası, Osmanlı, Mimarlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Dolmabahce-Sarayi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tanzimat-sonrasi-osmanli-mimarligi.html">Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mustafa S. AKPOLAT</strong></span></a>
</p><h2><span><strong>1. İmparatorluğun Toplumsal Yapısı</strong></span></h2>
<p>Tanzimat reformları Osmanlı kentlerini ve mimarlığını çok derinden etkilemiştir. Batılı kent planlama yöntemleri ile mimarlık anlayışları Tanzimat sonrasında birlikte uygulamaya konulmuştur. Osmanlı yönetimi, Batı dünyasındaki gelişmeleri öğrenmekte ve uygulamakta yetersiz kaldığı için, uygulamalar da çoğu zaman yabancı veya azınlığa mensup gayrimüslim mimarlar ve ustalar eliyle olmuştur.</p>
<p>Osmanlı ekonomisinin 1838‘de Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması ile tam olarak Batı‘ya açılışı ve 1839 Tanzimat Fermanı ile simgelenen yeni yönetim anlayışı 19. yüzyılın ikinci yarısında kent yapısında önemli dönüşümlere sebep olmuştur. Yeni ekonomik ilişkiler ve yönetim biçimi, yeni kentsel merkezler, yeni bir altyapı ve yeni kurumlar gerektiriyordu.</p>
<p>Bu nedenle Batı‘dan alınmış yasalar, yönetmelikler ve yöntemler, yine Batı‘dan alınmış kurumlar aracılığı ile Osmanlı kentlerinde uygulanmaya başlamıştır. Batı kent plancılığının, yeni yapılan yapıları geriye çekerek sokakları genişletme ve yeni parselasyon ilkeleri gibi dönemin ileri tekniklerini içeren “I. Ebniye Nizamnamesi” (I. İmar Yönetmeliği) 1848’de yürürlüğe girdi. 1856’da ise kent planlamasının en önemli araçlarından biri olan kamulaştırma işlerini düzenleyen yönetmelik uygulamaya konulmuştur. Böylece başkentin ve diğer kentlerin genel görünümü yavaş yavaş değişmeye başlamıştır.</p>
<p>Osmanlı yönetimi için kentlerin Batılı kurallara göre yeniden planlanmasının bir başka amacı daha vardır: Merkezi devlet otoritesini yeniden kurmak. Bu amaç Batılı devletlerce de aynı derecede önemseniyordu. Çünkü ticaret etkinlikleri için bir çeşit engel oluşturan, feodal özellikler taşıyan kişi ve kurumlardan böylece kurtulmak mümkün olabilirdi.</p>
<p>Gerçekten de bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun uluslararası saygınlığı azalırken, merkezi yönetimin ülke düzeyinde otoritesi güçlenmiştir. Sonuçta 19. yüzyıl Avrupa kent planlamasının üç temel ayağı olan “güvenlik”, “güzellik” ve “sağlık” Osmanlı kentlerinde de belirli ölçülerde sağlanmıştır.</p>
<h2><span><strong>2. Mimarlık Ortamı ve Sorunları</strong></span></h2>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun, başkentte ve taşrada mimarlık işlerini yürüten Hassa mimarlarının işlerini, ocak dışındaki yerli ve yabancı mimarlar üstlendiler. Ortaya çıkan bu durumun nedeni Lale Devri (1718-1730) ile başlayan “Batılılaşma” döneminde, saray çevresinin benimsemiş olduğu Avrupa Mimarlığı ile Hassa mimarlarının baş edememesi, onun gereklerine ayak uyduramamasıdır. 18. yüzyılda Barok Üslubu Osmanlı kalıplarına uyarlamayı başaran Hassa mimarları, 19. yüzyılda ortaya çıkan tarihselci üslupların uygulamasına ayak uyduramamışlardır. Çünkü bu seçmeci (eklektik) uygulama çeşitli üslupların biçim ve tasarım kurallarını bilmeyi gerektiriyor, bu akademik tutum ise usta-çırak ilişkisi içinde pratikten yetişen Hassa mimarları için üstesinden gelinemeyecek bir sorun yaratıyordu. Bundan böyle tasarım işlerini Avrupa‘da akademik öğrenim gören mimarlar üstlendiler.</p>
<h3><strong>Yabancı Mimar Sorunu</strong></h3>
<p>Londra‘da elçi olarak bulunan Mustafa Reşit Paşa‘nın 1836‘da II. Mahmut‘a gönderdiği mektup o günkü durumu ve çözüm önerilerini gözler önüne sermektedir. Söz konusu mektupta, Avrupa gazetelerinde sık sık, ahşap ağırlıklı malzeme ile yapılan ve büyük yangınlara neden olan Türk inşaat sisteminin eleştirildiği belirtilmektedir. Bu nedenle de Reşit Paşa yeni planlanacak kentlerde ve mahallelerde, kent planlama geometrisine uygun, ahşap yerine kargir yapıların yapılmasını önermektedir. Yeni inşaat malzemeleri ile yapılacak binaların tasarımında ve uygulamasında karşılaşılacak sorunların ise Avrupa‘dan getirtilecek mimar ve diğer meslek adamları ile çözümlenebileceği ifade edilmektedir. Mektupta ilginç çözüm önerilerinden bir tanesi de mimar sorununun çözümüne ilişkin olandır. Bu konu aynen şöyle dile getirilmiştir: “Gelecekte de Batı kültürü almış mimarları kullanmaya devam edebilmek için, kendi memleketimizden, yetenekli on veya on beş genci, mimarlık bilimini ve sanatını gereği gibi öğrenebilmeleri için şimdiden Avrupa‘ya yollamak yeterli olacaktır.”</p>
<h3><strong>Yabancı Mimar Sorunu ve Mimarlık Eğitimi</strong></h3>
<p>Reşit Paşa‘nın 1836 tarihli mektubundaki önerileri arasında ilk gerçekleştirilenlerden biri, Batılı mimarları İstanbul’a getirmek ve yetenekli Osmanlı gençlerini Avrupa’nın güzel sanatlar akademilerine ve mühendislik okullarına eğitime yollamak oldu. 1840‘lı yıllardan başlayarak, sarayda ayrıcalıklı bir yere sahip mimarlar yetiştiren Ermeni Balyan ailesinden çok kişi Paris’e mimarlık eğitimi görmek üzere gönderildi. Bunlardan ilki Nicogos Balyan (1826-1858), 1842’den 1845’e kadar L’Ecole Sainte-Barbe’a devam eder; onu 1843’te Sarkis Balyan (1831-1899) ve eğitimini Viyana, Venedik ve başka Avrupa kentlerinde tamamlayan Agop (1837-1875), sonra da Simon (1846-1894) ve Levon Balyan (1855-1925) izler.</p>
<p>Tanzimat’ın ilanından önce İstanbul’da çalışan yabancı mimarlar arasında en kalabalık grup Gaspare Fossati ile başlayan İtalyanlardır. Rus Çarı I. Nicola tarafından Beyoğlu’nun güzel manzaralı tepelerinden birinin üstünde yer alan Rus Elçiliği binasının yapımı için İstanbul’a gönderilen Gaspare Fossati’ye bir süre sonra mimarın kardeşi Giuseppe (1822-1891) de katılmıştır. Gaspare Fossati kardeşinin de yardımıyla gerek saray için gerekse özel kişiler için önemli yapılar tasarlayıp gerçekleştirdi. Harbiye Nezareti için Bab-ı Seraskeri Hastanesi (1841), Darülfünun binası (1845-1847), Sultanahmet Meydanı’nda yeni Mekteb-i Sanayi binası (1846), yeni İtalyan Tiyatrosu (1846), Ayasofya’nın restorasyon çalışmaları (1847-1849), Reşit Paşa Yalısı (1847-1849), İtalyan Elçiliği konutu restorasyonu (1850) Fossati biraderlerin gerçekleştirdikleri önemli işlerinden bazılarıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında önemli mimari görevlere atananlar veya mimarlığa katkı sağlayan İtalyanlar arasında Giacomo Leoni, Giovanni Battista Barborini (1820-1891), Giorgio Domenico ve Ercole Stampa, Pietro Montani (1829-1887) ve Guglielmo Semprini isimlerine rastlanmaktadır. Uluslararası İstanbul Sergisi yapılarının tasarımı için 1893 yılında bir diğer İtalyan mimar Raimondo D’Aronco Osmanlı başkentine davet edilmiştir. İstanbul Sergisi 1894 büyük İstanbul depremi nedeniyle gerçekleşmedi, fakat D’Aronco İstanbul’da çok sayıda birbirinden güzel yapılar kazandırdı. Bunlardan en önemlileri arasında, Sultanahmet Yeniçeri Müzesi (Resim 1), Sultanahmet Ziraat, Orman ve Maadin Nezareti, Beşiktaş Şeyh Zafir Külliyesi, Yıldız Sarayı’nda Yaveran Dairesi, Çini Fabrika-i Hümayunu sayılabilir. Ancak D’Aronco’nun asıl önemli işleri, döneminin tepkisel mimarlık akımı olan “Art Nouveau” anlayışı ile yaptığı tasarımlardır. Bunlardan ilk akla gelen ise saray terzisi H. Botter için 1900-1901 yıllarında gerçekleştirdiği İstiklal Caddesi’ndeki Botter apartmanıdır.</p>
<p>Fransız mimar ve mühendisler 18. yüzyıldan itibaren kendilerine sarayda rahatlıkla yer bulmuşlardır. Fransızlar Tanzimat sonrasında yerleştirilmeye çalışılan kamu yönetimi ve belediye çalışmaları konusunda da etkili olmuşlardır. Fransız mimar ve kent plancılarının başta gelen amaçlarından biri de İstanbul’un planlamasına damgalarını vurmaktı.</p>
<p>Fransızların etkisi, 19. yüzyılın ikinci yarısında sadece Neoklasik Beaux-Arts mimarlığı ihracı ile sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda Antoine Bourgeois (1821-1884), Leon Parvillee (?-1885), Adolphe Maillard ve Alexandre Vallaury’nin (1850-1921) katkıları sayesinde Osmanlı yeniden canlandırmacılığına kesin bir katkı sağlamıştır. Fransız kökenli Levanten mimar Vallaury 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında İstanbul’un mimarlık platformunda en önemli yere sahip olmuştur. 1870-1879 yıllarında Paris’te döneminin en önemli mimarlık okulu olan Ecole des Beaux-Arts’ta eğitim gören Vallaury, otuzdan fazla önemli yapı gerçekleştirmiştir. Vallaury’nin yapıtlarının başlıcaları arasında Karaköy Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü (1892), Cağaloğlu Düyun-u Umumiye (1897), Müze-i Hümayun (1891-1897), Büyükada Rum Yetimhanesi (1890-1900), Bağlarbaşı Mecit Efendi Köşkü (1901), Eminönü Hidayet Camii (1887) (Resim 2), İstinye Osman Reis Camii (1903) ve Beyoğlu Pera Palas Oteli (1893) sayılabilir. Diğer taraftan Alexandre Vallaury 1883 yılında kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümünün, kuruluşundan itibaren 1908 yılına kadar başkanlığını yapmıştır. Diğer bir deyişle Vallaury, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kendini gösterecek yeni kuşak Türk mimarlarının formasyonunda etkili olmuştur.</p>
<p>Otuz üç yıl süren II. Abdülhamid yönetimi sırasında, Fransız üstünlüğü engellenemez bir biçimde kentsel ölçekteki projelerde de kendini gösterir. Fakat İmparatorluğun ekonomik sıkıntıları yüzünden bu projelerin çoğu kağıt üzerinde kalmıştır. Mühendis Arnodin’in Boğaziçi Çevresi Demiryolu Projesi, 1900 Martı’nda II. Abdülhamid’e sunulmuştur. Çevre yollarının ring sistemi ile bağlanması düşünülen öneride, İstanbul Boğazı iki asma köprü ile geçilir. Köprülerden biri Sarayburnu’nu Üsküdar’a bağlamaktadır. Çok gösterişli olmayan bu asma köprünün ayaklarının tamamen çelikten inşa edilmesi düşünülmüştür. İki uçtaki bitişler ise oryantalist bir anlayışın ürünü olarak küçük camiler biçimindedir. Kandilli ve Rumelihisarı arasındaki diğer köprü daha anıtsal nitelikler içermektedir. Çok büyük üç taş ayak tarafından taşınan bu asma köprünün ayaklarının üstünde ise dört köşesine minareler yerleştirilmiş Memlûk üslubundaki türbeler bulunmaktadır. Binlerce lamba ile aydınlatılacak köprü, geceleyin tam bir masalımsı görünüş sergileyecek şekilde tasarlanmıştır.</p>
<p>Osmanlı yönetiminin isteği üzerine ünlü Fransız kent plancısı Antoine Bouvard‘ın (1840-1920) hazırladığı planlama önerileri de bu dönemin kağıt üstünde kalmış projelerinden biri olarak anılmaya değer niteliktedir. Bu proje sultana armağan olarak Fransız hükümeti tarafından finanse edilmiştir. Bu plan önerileri, İstanbul’un üç önemli kent merkezinin yeniden düzenlenmesini içermektedir. Sultanahmet, Beyazıt ve Yeni Cami meydanları için geliştirilmiş öneriler, maalesef hiçbir topografik bilgiye veya kentin tarihsel ve mimari geçmişine dayanmıyordu. İstanbul’a hiç gelmeden Paris’te hazırlanan planlar sadece fotoğraflardan elde edilen görsel bilgilere dayandırılmıştır. İstanbul tarihi yarımadasının zengin kent dokusu yok sayılarak hazırlanmış, birbirinden kopuk bu üç meydan önerisi Paris kentinin ölçeğini bu meydanlara taşımak istiyordu. Örneğin, Harbiye Nezareti’nin (İstanbul Üniversitesi Merkez Binası) karşısına yerleştirilen büyük kütleli yeni belediye binasının yapılması için Beyazıt Medresesi’nin yıkılması öngörülüyordu (Resim 3). Aynı şekilde, Yeni Cami’nin iki yanına eklenen eğri kanatlar, Galata Köprüsü ile birlikte, Paris’te 1878 yılındaki Uluslararası Sergi için yapılan Trocadero alanı düzenlemesini anımsatan bir düzenlemedir. Sultanahmet Meydanı’nda ise, 16. yüzyılın en önemli mimarlık ürünlerinden biri olan İbrahim Paşa Sarayı’nın (Türk-İslam Eserleri Müzesi) yıkımından elde edilen yere vilayet konağı yapılması öneriliyordu. Çevresindeki tarihi doku yok edilerek, yapılacak Fransız üslubundaki geniş bahçenin ortasında yer alması önerilen Ayasofya’nın tek başına çevresinden soyutlanmış bir şekilde ortaya çıkması öneriliyordu.</p>
<p>Mustafa Reşit Paşa’nın arzu etmesine karşın, İstanbul’a çok sayıda İngiliz mimar getirilememişti. İngiliz mimarların İstanbul’daki etkinlikleri, Sir Charles Barry’nin 1842 tarihli tasarımına göre W. J. Smith’in gerçekleştirdiği Neorönesans üslubundaki İngiliz Elçilik Binası (1845-1847), Kırım Savaşı anısına George Edmund Street’in tasarladığı İngiliz Neogotik Kırım Kilisesi ve Harry Peray Adams’ın projelerini hazırladığı Galata’daki İngiliz Hastanesi (1902-1904) gibi özel yapılarla sınırlı kaldı.</p>
<p>1881 yılında Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, 1882 yılında da İngiltere’nin Mısır’ı ele geçirmesi ile, II. Abdülhamid ile Paris ve Londra hükümetleri arasındaki ilişkilerde doğan bunalım, uzun zamandan beri Osmanlı İmparatorluğu ordusunun organizasyonunda önemli rolü olan ve ayrıca Osmanlı demiryollarının geliştirilmesi projesine büyük ilgi gösteren Almanya’nın ekonomik rolü birdenbire çok artmıştır. Almanya’nın ısrarla istediği İstanbul-Bağdat demiryolu projesi uzun görüşmelerden sonra 1903 yılında verilecektir. Bu projeyle ilgili olarak Alman İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı başkentini iki kere ziyaret edecek ve ikinci ziyaretin anısına Sultanahmet meydanındaki Alman Çeşmesi’ni yaptıracaktır. Bizans mimarlığının izlerini taşıyan bu çeşme önemli bir tarihsel belge niteliğine de sahiptir.</p>
<p>II. Abdülhamid Dönemi’nde, Alman mimarların tasarlamış olduğu üç önemli yapı, günümüzde de işlevlerini sürdürmektedir. Bu yapılardan ikisi, Sirkeci Garı ve Bahçekapı’daki Deutsche Orient Bank (Alman Doğu Bankası) binaları A. Jasmund’un yapıtlarıdır. Üçüncü yapı ise İstanbul-Bağdat demiryolunun başlangıç noktası olan, Otto Ritter ve Helmuth Cuno isimli Alman mimarlarca projelendirilen Haydarpaşa Garı’dır (Resim 4).</p>
<p>Sirkeci Garı (1888-1890) Orient-Express espirisine uygun bir biçimde Orta Doğu mimarlığının izlerini yansıtır. Minareyi andıran kuleleri, atmalı kemerleri ve vitraylı yuvarlak pencereleri ile dikkat çekici bir yapıdır. Dönemin banka binalarının temel özelliklerinden olan masif taş bir yapı olan Deutsche Orient Bank için tasarladığı Germina Hanı binasının mimari kimliğini oluşturan asıl öğesi yuvarlak planlı, yivli gövdeli kulesidir. Mimar A. Jasmund kulesini ünlü Rönesans dönemi mimarı Bramante‘nin Montario‘daki S. Pietro‘dan esinlenerek küçük bir tapınak planlı kat ile taçlandırır. Yapı, Alman ekonomisinin gücünü simgelemektedir.</p>
<p>A. Jasmund, aynı zamanda Hendese-i Mülkiye Mektebi‘nde mimarlık dersleri de vermiş, ünlü mimar Kemalettin Bey‘in hocası olmuş ve onu mimar olmaya yönlendirmiştir.</p>
<p>Alman mimarların gerçekleştirdiği yapıların en gösterişlisi olan kuşkusuz Haydarpaşa Gar binasıdır. Yapı gerek Neorönesans üslubundaki etkili giriş cephesi, gerekse dekorasyonunda ressam Luigi Leone‘nin de önemli katkıları olan ağırbaşlı ana salonu ile dikkat çekmektedir.</p>
<h3><strong>Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi ve Mimarlık Eğitimi</strong></h3>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun Batı tarzında eğitim veren ilk kurumu olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi 1883 yılında kurulmuştur. Paris’in “Ecole des Beaux-Arts” örnek alınarak kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi, resim, heykel, mimarlık ve gravür olmak üzere dört bölümden oluşuyordu. Bu okul, İmparatorluğun güzel sanatlar alanındaki ciddi ve sorumlu tutumunun da önemli işaretlerinden sayılmalıdır. Daha önce kurulmuş olan askeri ve sivil mühendis mekteplerinde olduğu gibi güzel sanatlar eğitimi verecek olan bu okulda da yabancı hocalara gereksinim duyulacağı açıktır.</p>
<p>Okulda, mimarlık bölümünde görev verilen ilk hocalar arasında İstanbullu Levanten Alexandre Vallaury ve yardımcısı İtalyan Philipe Bello bulunuyordu. Resim bölümünde Salvatore Valeri (1856-1946) ve Varşova ve Münih akademilerinde eğitim görmüş Nantes doğumlu Polonyalı Joseph W. Zarzecki, gravür bölümünde Napie, heykel bölümünde ise İstanbul doğumlu, Roma Güzel Sanatlar Akademisi mezunu, aynı zamanda müdür yardımcısı olan Ermeni E. Osgan Efendi görev yapıyordu. Okulun müdürü ise aynı zamanda Arkeoloji Müzesi’nin de müdürü olan ünlü ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey’dir.</p>
<p>Mimarlık mesleği, İmparatorluğun gayrimüslim Ermeni ve Rum azınlıkları arasında daha çok ilgi uyandırmıştır. 24 Temmuz 1893 tarihli “The Levant Herald” ve “Eastern Express” gazetelerinin verdiği habere göre, mimarlık bölümünün yirmi öğrencisinden on altısı Ermeni, ikisi Türk ve ikisi Rumdur. 1907 yılında, ünlü sanat eleştirmeni A. Thalasso ise bir yazısında ise okulun 180 öğrencisinin, 87 Türk, 45 Rum, 36 Ermeni, 6 Yahudi ve 6 Levantenden oluştuğunu belirtiyordu. Bu öğrencilerin bölümlere dağılımı ise, resim 103, mimarlık 57, heykel 14 ve gravür 6 şeklindeydi. Yine dönemin gazetelerinden elde edilen bilgiler, okuldan mezun olanlardan mimarların, diğer bölümlerin mezunlarına göre kolaylıkla iş buldukları şeklindedir.</p>
<p>1909 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümü başkanı olan İtalyan Giulio Mongeri de (1909-1928) A. Vallaury gibi yetenekli bir kişidir. Mongeri de eğitimciliğinin yanı sıra İstanbul ve Ankara’da önemli binalar yapmıştır.</p>
<p>1885 yılından itibaren, öğrencilerin işlerinden oluşan Sanayi-i Nefise Mektebi sergileri açılmıştır. Bu sergilerle ilgili olarak gazete ve dergilerde haberler ve eleştiriler yayımlanmış, ayrıca dereceye giren projeler tanıtılmıştır. Söz konusu resim ve projelere bakıldığında, yakın zamana kadar bir çoğu ayakta olan Kadıköy-Bostancı arasındaki semtlerde, Boğaziçi’nde ve Adalardaki ahşap köşk, yalı ve konakların Sanayi-i Nefise Mektebi çıkışlı mimarların eserleri olduğu ve bu yapılarda Alexandre Vallaury’nin etki ve beğenisinin izleri kolayca anlaşılmaktadır.</p>
<p>Sanayi-i Nefise Mektebi’nde yapılan Osmanlı Mimarlığına ait anıtsal yapıların korunmasına yönelik belgeleme ve onarım çalışmaları da önemsenmelidir. Bu eğilimin yansımalarını ve sonuçlarını öğrencilerin hazırladıkları projelerde de görmek mümkündür. Okul bu yönüyle de Mimar Kemalettin ve Vedat Beyler tarafından son şekli verilen I. Ulusal Mimarlık Dönemi’nin (1908-1930) hazırlayıcısıdır. Mimar Vedat Bey (1873-1942) de bu okulda 1899-1930 yılları arasında çeşitli aralıklarla hocalık yapmıştır.</p>
<h3><strong>Mimari Üslup Sorunu</strong></h3>
<p>Osmanlı ülkesinde Lale Devri’nden başlayarak uygulanan bir çok Batılı mimarlık üslubunun getirdiği çeşitlilik aydınlar arasında tedirginlik yaratmıştır. Mimar Sinan gibi ünlü mimarların eserleriyle tanınan Osmanlı mimarlığı bir övünç kaynağıdır; 19. ve 20. yüzyıldaki gelişmeler ise bir çöküş, bir yozlaşma olarak değerlendirildi. Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarma çabalarına koşut olarak Osmanlı mimarlığını kurtarma çözüm önerileri tartışılmaya başlandı.</p>
<p>Batı’da eğitim görmüş Osmanlı aydınlarına göre, Osmanlı mimarlığı Avrupa’nın geliştirip kullandığı yöntemlerle ele alınıp değerlendirilmelidir. Bu görüş ilk defa, Sultan Abdülaziz’in (hd. 1861-1876) 1873 Uluslararası Viyana Sergisi için hazırlattığı Usul-ü Mimari-i Osmani adlı kitapta dile getirilmiştir. Bu kitap Padişah’ın emriyle Montani Efendi ile Bogos Şaşıyan tarafından hazırlanmıştır. Osmanlıca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç dilde kaleme alınan kitapta Osmanlı mimarlığının, İstanbul, Edirne ve Bursa’daki baş eserleri tanıtılmaktadır. “Tarihi Özet” bölümünde en önemli yapılar tanıtıldıktan sonra, Osmanlı mimarisindeki çöküş dile getiriliyordu. Fransız mimar, mühendis ve sanatkarlarının etkileri Osmanlı mimarisini yozlaştıran etmenler olarak ele alınıyor, örnek olarak da Laleli ve Nuruosmaniye Camileri gösteriliyordu. Osmanlı başkentinin 19. yüzyıl mimarları, çeşitli üslupları bazen tek tek, bazen birkaçını birlikte kullanarak tuhaf ve ruhsuz yapılar yapıyorlardı. Eğer Osmanlı mimarisi Avrupa üsluplarını taklit etmeyi sürdürürse, kendi yok oluşunu hazırlamış olacaktır. Ancak, ne tuhaf ki aynı kitapta, Neogotik üsluptaki Aksaray Valide Camii ile Neoklasik üsluptaki Çırağan Sarayı “Yeni Türk Üslubu”nun öncüleri olarak sunuluyordu.</p>
<p>Kitabın “Teknik Bilgiler” bölümünde, I. yüzyılda yaşamış Roma İmparatorluğu’nun ünlü mimarlık kuramcısı Vitruvius’un modeli kullanılarak Osmanlı mimarlığı üç bölüme ayrılıyordu. Bunların her birisi de Antik Çağ’ın Dor, İon ve Korint mimari düzenlerine karşılık sayılıyordu. Kitapta amaçlanan ise Osmanlı mimarisindeki ilkeleri saptayıp, ona, Batı mimarisinin geniş yelpazesi içinde yer açmak ve “Neo-Türk” üslubun çağdaş binalarda kullanılmasını teşvik etmekti.</p>
<p>Bu alandaki en önemli tartışmalardan birini de 20. yüzyılın başında ünlü sanat tarihçi Celal Esat (Arseven) başlatmıştır. Celal Esat’ın amacı Osmanlı mimarisinin önemli eserlerini tanıyarak, elde edilecek kuralları ve bilgileri çağdaş uygulamalarda yeniden canlandırmaktı. Celal Esat, işe Batılı sanat tarihçilerinin, İran, Arap ve Osmanlı sanatı arasında ayırım yapmamaları sorununu çözüme kavuşturmakla başladı. Osmanlı sanatı ile diğerleri arasındaki farkları vurgulamak üzere, önce bir dizi makale kaleme aldı. Sonra Osmanlı sanat ve mimarisini anlamaya yardımcı olacak ve dolayısıyla çağdaş uygulamalarda daha başarılı olunmasını mümkün kılacak bir yöntem önerdi. “Osmanlı Mimarisi” başlıklı bir makalede 19. yüzyıl Fransız mimarlık otoritelerinden Eugene Emmanuel Violet- le-Duc’ün bazı görüşlerini özetledi. Onun geliştirdiği fikirlerin evrenselliğini savunarak bunları Osmanlı mimarisine uygulamaya çalıştı. Celal Esat’a göre, Osmanlı mimarlığının temel kurallarını anlamanın başlıca yolu, belli başlı eserlerin hassas ölçülerini alıp, son derece titiz rölöve çizimlerini yapmaktan geçiyordu. Osmanlı mimarlığının temel prensipleri, ancak bu rölöve çizimlerinin incelenmesinden ve değerlendirilmesinden sonra ortaya çıkarılabilirdi. Çağdaş mimarlar, mimarlık tarihi araştırmalarını anlamadıkları ve yapmadıkları için, Osmanlı eserlerinden gelişigüzel devşirilen elemanların kolajını yapmakla yetiniyorlardı. Celal Esat’a göre bu tam bir taklit idi ve kurallar bilimsel olarak ortaya konana kadar öyle kalmak zorundaydı.</p>
<p>Mimarlık üzerine yapılan bütün tartışmaların bazı ortak paydaları vardı. Çıkış noktaları hep aynıydı. Osmanlı mimarisi bir çöküş içindeydi ve kurtarılmalıydı. Bütün önerilerin ortak yanı ise Osmanlı mimarisinin ıslah edilmesiydi. Diğer taraftan Batı tarzı akademik ve bilimsel yöntemlerin kullanılması Osmanlı mimarisinin, yeniden doğuşunu sağlayacağı için onlardan yararlanılmalıydı.</p>
<h2><span><strong>3. Dönemin Mimarlık Örnekleri</strong></span></h2>
<p>Tanzimat sonrasında, Osmanlı mimarlığında önemli tartışmalar, dönüşümler, yenilikler ve yoğun bir etkileşim meydana gelmiştir. Değişim, her ölçekte, kentsel ölçekten, en küçük ayrıntıya kadar olabilmektedir. Diğer taraftan yeni yapı malzemeleri ile yeni yapı teknikleri de yeni mimarlığın önemli bir ayağını oluşturmaktadır. Bu bölümde, dönemin önde gelen mimarlarının gerçekleştirdiği değişik işlevli 6 yapı aracılığı ile dönemin mimarlık anlayışı daha somut olarak ortaya konacaktır.</p>
<h3><strong>Darülfünun Binası</strong></h3>
<p>İstanbul’da Tanzimat sonrasında inşa edilen Darülfünun (Üniversite) binası en büyük Neoklasik yapılardan birisidir (Resim 5). Mimar Gaspare Fossati’nin tasarımı olan büyük kütleli yapı 1854’te tamamlanmış, 1856 yılına kadar Kırım Savaşı nedeniyle İstanbul’a gelen Fransız askerleri için hastane olarak kullanılmıştır. Ancak bitmiş olmasına karşın Darülfünun açılmamıştır. 1863’te konferanslar şeklinde özel derslere başlanmıştır. 1876’da ilk Meclis-i Mebusan burada açılmış, 30 yıl kadar kapalı kaldıktan sonra 1908’de II. Meşrutiyetle birlikte Meclis-i Mebusan yine bu binada toplandı. Daha sonra Adliye Nezareti’ne devredilen bina 1933 yılındaki yangında yok olmuştur.</p>
<p>Darülfünun binası, ortası avlulu iki kare blok ile bunları birleştiren merkezi bir giriş bölümünden oluşan üç katlı kagir bir mimarlık anıtıydı. Planının çok açık, net ve kolay anlaşılır bir şeması vardır. Kare blokların yine kare olan iç avluları, birer yanlarına servis mekanlarının yerleştirildiği koridorlarla çevrilmiştir. Koridorların diğer kenarlarında ise amfiler ve derslikler yerleştirilmiştir. Sultanahmet Camii’ne bakan cephesinde “U” biçiminde küçük bir tören avlusu oluşturacak bir düzenleme görülür. Binanın anıtsal giriş holü ve büyük salonu merkez kitlenin ekseni üzerindedir. Simetri eksenlerinin kesişme noktasında, büyük salonun önünde yer alan merkezi holün çatıda sütunlu bir kule ile vurgulanması düşünülmüş, ancak bu kule yapılmamıştır.</p>
<p>Planda görülen yalınlık, kitle düzeninde de görülmektedir. Cephelerde kitlesel hareketlenmeler en aza indirilmiş, üç katlı yapı neredeyse tek kitle olarak algılanır duruma gelmiştir. Yalnızca Marmara Denizi’ne bakan doğu cephesinde ölçülü bir hareketlenme vardır. Ortada bulunan büyük tören salonunun revaklı dışa taşkın cephesi simetrik düzeni güçlendirir. Benzer şekilde kuzey ve güney cephelerinde de simetri ekseni üzerindeki salonlar dışa taşkın olarak biçimlendirilmiştir. İon düzeninde iki kat boyunca devam eden sütunların üstündeki basık üçgen alınlıklarla biten kuzey ve güney cepheler de sakin bir görünüm sergilerler.</p>
<p>Yapının tüm görkemi, monoblok kitle düzeninde ve boyutlarındadır. Cephelerinde olabildiğince yalın, klasik bir düzenleme vardır. İlk iki katta kemerli, üst katta ise dikdörtgen biçimli pencere dizileri yer alıyordu. İç mekanlara ait fotoğraflardan ise yine klasik, çok özenli ve oldukça yoğun bir bezeme programının uygulandığı anlaşılmaktadır.</p>
<h3><strong>Dolmabahçe Camii</strong></h3>
<p>Dolmabahçe Camii, Dolmabahçe Sarayı’nın güneyinde Boğaz’ın kıyısındadır (Resim 6). Sultan Abdülmecid’in (hd. 1839-1861) annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından yapımı başlatılan cami, onun ölümü üzerine Sultan Abdülmecid tarafından tamamlatılmıştır. Garabet Balyan’ın tasarımı olan cami, 1853-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.</p>
<p>Dolmabahçe Camii, dönemin diğer bir çok yapısı gibi seçmeci bir üsluba sahiptir. Bu yapı, ayrıca üslup yönelimlerini ve tercihlerini net bir biçimde ortaya koyması açısından dikkat çekmektedir. Cami, Batılılaşma döneminde ortaya çıkan hünkar mahfili bölümü ile sanki ayrı ayrı yapılıp sonradan birleştirilmiş gibidir. Cami kare planlı gövde üzerine kubbeli ve yüksek bir kitledir. Hünkar mahfili ise, dikdörtgen planlı prizmatik ve daha alçak bir yapıdır. Diğer taraftan, hemen belirtmek gerekir ki her iki bölüm de aynı tasarım anlayışını yansıtırlar. Burada geometrinin egemenliğindeki neoklasik tasarım bütüncül bir görünüme bürünmüştür.</p>
<p>Cami ibadet mekanının 25×25 m. boyutundaki kare planının köşeleri yaklaşık bir metreyi bulan dışa taşkınlıkları ile vurgulanmış ve bir baldaken strüktürün habercisi gibidir. Yapının dört cephesinde aynı biçimdeki büyük taşıyıcı kemerlerin belirgin durumu, geçiş öğesi olan pandantifin yapının dış cephesinde de açıkça gösterilmiş olması baldaken strüktürün algılanmasını kolaylaştırmış görünmektedir. Dışta köşelere yerleştirilmiş olan ağırlık kulelerinin biçimleri caminin genel kitlesine yabancı kalmaktadır.</p>
<p>Caminin kuzey cephesindeki, doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş dikdörtgen kitleli hünkar mahfili iki katlıdır. Neorönesans üslubundaki yapı sade ve ağırbaşlı bir yapıdır. Hünkar tarafından kullanılacak bu bölümün cami dışından girilen ayrı bir yapı gibi düşünülmesi Batılılaşma bütününün bir parçasıdır. Hünkarın çeşitli kabullerinin ve törensel aktivitelerinin yapıldığı bu bölüm aynı zamanda dinin dünyevileştirilmesine de işaret etmektedir. Dolmabahçe Camii‘nin hünkar mahfili türünün en gelişmiş örneklerinden biridir.</p>
<p>Caminin ibadet mekanının kuzeyinde, üç aşamalı bir giriş bölümü yer almaktadır. Birincisi üç ayrı merdivenle ulaşılan üstü açık giriş platformudur. İkincisi camilerin geleneksel şemasındaki son cemaat yerine tekabül eden, ama yalnız camiye değil hünkar mahfiline de geçiş sağlayan ve dolayısıyla daha çok bir dağılma mekanı olarak düşünülmesi gereken bir hacimdir. Üçüncüsü ise, caminin ibadet mekanına açılan, ibadet mekanından iki paye ile ayrılmış olan bölümdür.</p>
<p>Hünkarın kullandığı ve selamlık törenleri ile kabullerin yapıldığı bölüm iki yanda ve üst katta düzenlenmiştir. Bu bölümlere deniz tarafında yer alan iki özel giriş verilmiştir. Bunlardan saray tarafındaki doğu girişi hünkara ait olmalıdır. Dört sütunlu revaktan sonra giriş holü ve çift kollu merdiven asıl hünkar katına çıkışı sağlar. Caminin ibadet mekanına açık olan hünkar locası cami kitlesi ile hünkar mahfili kitlesinin birbirine bağlandığı mekandır.</p>
<p>Hünkar mahfilinin cephelerinde, giriş katında dikdörtgen pencereler kullanılmış, üst katta ise düz saçaklık ve üçgen alınlık taşıyan pencereler almaşık düzende dizilmişlerdir.</p>
<p>Caminin iki minaresi bulunmaktadır. Yüksek kaideler üzerinde yivli gövdeleri ve korint kolon başlığı biçiminde şerefeleri olan minarelerin konumlandırılması cami ile ilişkisi açısından zayıftır. Kuzey cephesinin iki ucuna yerleştirilen minareler ne cami ile ne de hünkar mahfili ile bütünleşebilmektedir.</p>
<p>Caminin içinde de dışında olduğu gibi Neoklasik bezeme öğeleri hakimdir. Kubbe eteği profillerinde, pilastr başlıklarında, kornişlerde, pencere alınlıklarındaki panolarda ve bordürlerde görülen bu biçimleme özellikleri özellikle taşıyıcı yüksek kemerlerde çok belirgindir.</p>
<p>Caminin avlusu ile kuzeydoğu köşesindeki sebil, İnönü Stadyumu yapılırken yıkılmış ve yola katılmıştır.</p>
<h3><strong>Beşiktaş Şeyh Zafir Külliyesi</strong></h3>
<p>Beşiktaş’taki Şeyh Zafir Külliyesi 1903 yılında II. Abdülhamid’in (hd. 1876-1908) baş mimarı olan ünlü İtalyan mimar Raimondo D‘Aronco tarafından tasarlanmıştır (Resim 7). Şeyh Zafir, II. Abdülhamid’in dini danışmanı ve aynı zamanda da Şazeli dervişlerinin şeyhidir.</p>
<p>Bu küçük külliyede çeşme, türbe ve kitaplığın birlikte bulunması geleneksel Osmanlı mimarlığının bir gereğidir. Şeyhler için yapılmış türbeler o kişiye olan derin bağlılığın ifadesidir. Bu yapılar ziyaretçilerin içine girmelerine imkan veren, fakat kapalıyken de pencerelerinden içi görülebilen yapılardır. Türbelerin yanıbaşına inşa edilen çeşme ise, Müslümanlığın iyilikseverlik yönünü simgelemektedir. Kitaplık da medreselerdeki ve tekkelerdeki eğitim etkinliklerinin bir uzantısı gibidir.</p>
<p>Şeyhin türbesinde D‘Aronco geleneksel Osmanlı türbesinin çokgen planın yerine kareyi yeğlemiştir. Türbenin özelliği cephelerdeki eşmerkezli eğrilerin kademelenmesidir. Türbenin örtüsü, mimarın Udine Sergisi için tasarladığı kahvehaneye ve Mantova yarışması için önerdiği şapelinkine benzer biçimde oldukça eğimli kırma çatıdır.</p>
<p>Türbenin kübik biçimi, cepheyi çapraz olarak kesen yan payandalarla desteklenmiştir. Böylece görünüşte, dikmenin alt ucu bir üçgen meydana getirecek şekilde uzun dikdörtgen pencereyi yeniden keser. Yapının subasman kotu boyunca, şu anda toprak altında kalmış kare pencereler ve üzerleri kabartmalarla süslenmiş dörtgen metoplar ardarda sıralanmışlardır. Başlangıçta bunlar yol yol çizilmiş bir alt taban üstüne oturmuşlardı. Sonradan sokak zemin seviyesinin yükseltilmesi, bu alt tabanın üstünü kapattığı gibi, sokağa bakan çeşmenin kısmen gömülerek kapanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla, mekanların çeşitli nivolar üzerinde, arazinin eğiminden yararlanılarak sağlanan özgün görüntü, geri dönülemez bir biçimde değiştirilmiş, bu da D‘Aronco‘nun tasarımının profilleri ile arkada kalan binalar arasında var olan ilişkinin değişmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda da yapının hareketli konumu monotonlaşmıştır.</p>
<p>Kitaplık, daha küçük boyutları ile türbe kitlesinin tekrarı gibidir. İçerdeki kubbenin dıştan görünüşü çan biçimli bir çatıdır. Köşelerdeki payandaların yüksekliği çatı saçağının üstüne taşmaktadır.</p>
<p>Türbe cephelerinin ortasında bulunan kemerli dar pencerelerin altlarındaki delikler dua pencerelerine göndermede bulunurlar. Pencerelerin iki yanında ise girintili çıkıntılı düşey bantlar oluşturulmuştur. Düşey bantların arasına yer yer düzensiz bir şekilde küçük kabartma küpler serpiştirilmiştir. Geleneksel İslam süslemesi mukarnas öğesini D‘Aronco kendi sanat anlayışına göre satranç tahtası gibi yeniden tasarlar ve çeşitli derinliklerdeki kabartmalar aracılığı ile ışık-gölgeli geçişlerle kompozisyonu zenginleştirir. Mukarnas, benzer biçimde, çeşme nişinin oyuğunda, billur biçimindeki oluşumları birleştiren bir paralel yüzeyler kalıbına dönüşür. Genelde, mukarnaslarla süslenmiş cami giriş kapılarına modern yorum getiren mimar, aynı espriyi Mantova mezarlığındaki B şapelinin kapısında da kullanılmıştır.</p>
<p>Şeyh Zafir Türbe, Çeşme ve Kitaplığı, çevresinde meydana gelen olumsuz değişmelere rağmen, mimariden çok anıt-heykel görüntüsü ile İstanbul‘un önemli bir kültürel zenginliğidir.</p>
<h3><strong>Müze-i Hümayun (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)</strong></h3>
<p>Osman Hamdi Bey‘in 1881 yılında müze müdürü olmasından sonra, vilayetlere gönderilen genelgelerin etkisi ile müzedeki eser sayısında önemli artışlar oldu. Özelikle 1887 yılı kazılarında ortaya çıkarılan ve İskender Lahdi olarak bilinen eserin de içinde yer aldığı Sayda lahitleri, yeni bir müze yapısının gerekliliğini ortaya çıkardı. Mimar Vallaury‘ye bir müze projesi çizdiren Osman Hamdi Bey, 26 Temmuz 1887 tarihli tezkereyi projeyle birlikte Maarif Nezareti‘ne gönderir. Müzenin tasarımında, mimar Vallaury Sayda lahitlerinden, bugün de müzede sergilenen “Ağlayan Kadınlar Lahdi”nden esinlenmiştir. Yeni müze binası 1891’de açılır (Resim 8). Arkeolojik kazılarda çıkartılan eserler sürekli olarak müzeye gelmeye devam etmektedir. Bu nedenle, Osman Hamdi Bey‘in önceden planladığı gibi, binanın güneyine 1903, kuzeyine 1907 yıllarında yeni binalar eklenir. İkinci bölümün yapımına Vallaury’nin yardımcısı P. Bello, üçüncü bölümün yapımına Osman Hamdi Bey’in oğlu Mimar H. Edhem nezaret eder.</p>
<p>Çinili Köşk’ü “U” biçiminde üç taraftan kuşatan, Neoklasik üslupta yapılmış iki katlı müze binası gerek iç düzeni, gerekse de cepheleri ile sade bir görünümdedir. Cepheleri taş taklidi sıva ile kaplanmış yapıyı kiremitli bir kırma çatı örter.</p>
<p>Müzenin batı cephesinde, ortada portikli iki ana giriş ile, iki uçta birer servis girişi bulunmaktadır. Kot farkından yararlanılarak, kuzey kanatta büro ve atölyelerin bulunduğu bir kat elde edilmiştir.</p>
<p>Kuzey girişten ulaşılan holün doğusunda üst kata çıkan merdiven, güney ve kuzeyinde sergi salonları yer almaktadır. Giriş holünün kuzeyinde iki, güneyinde birinden diğerine geçilen beş sergi salonu bulunmaktadır. Güneydeki portikten ulaşılan giriş mekanı da sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Yapının aynı genişlikteki kuzey ve güney kanadından, kuzeydeki daha uzundur. Orta kanada göre genişliği daha fazla olan kuzey ve güney kanatlarda yer alan sergi salonlarını, doğu-batı yönünde üç bölüme ayıran iki sıra sütun bulunmaktadır. Kuzey kanatta, ikisi büyük dört sergi salonu yer alır. Üst kata çıkan merdiven, sergi salonlarının sürekliliğini bozmadan, dışa taşırılarak çözümlenmiştir. Güney kanada aynı büyüklükte dört sergi salonu yerleştirilmiştir. Buradaki üst kata çıkan merdiven, köşedeki odanın güney tarafında bulunmaktadır.</p>
<p>Müzenin üst kat planı, zemin kat planı ile büyük benzerlik gösterir. Kuzey kanadın batı ucundaki kitaplık dışında, tüm kat sergileme amacıyla kullanılmaktadır. Güney ve kuzey kanattaki sergi salonları çatıdan ışık alır. Müzenin sergi salonları kaset tavanla örtülüdür.</p>
<p>Müzenin avluya bakan cepheleri, mermer merdivenleri, portikli alınlıkları ve pencereleri ile diğer cephelere göre daha özenli düzenlenmiştir. Yapının kuzey ve doğu cephesinde pencere bulunmamaktadır. Geniş bir merdivenle ulaşılan Korint düzenindeki portikler, akroterli alınlıklarla biter. İki kat boyunca devam eden pencerelerin iki yanında, önce gömme İon sütun, sonra antemionla biten pilastrlar yer alır. Pencere ve pilastrların üstünde bir profilden sonra gelen alın duvarı geniş bir saçak silmesi ile biter.</p>
<p>Müzenin yapımı sırasında çekilmiş fotoğraflardan, duvarların moloz taş ve tuğla, kirişlerin çelik olduğu görülmektedir. Döşemeler ise, volta döşeme olarak yapılmıştır.</p>
<h3><strong>Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü</strong></h3>
<p>Tütün Rejisi kuruluşundan hemen sonra, Osmanlı Bankası ile işbirliği yaparak, İstanbul’un iş merkezi Karaköy’de her iki kuruluşun merkez yönetimlerini içine alacak büyük bir bina yapmaya karar verir. Planlar, 19. yüzyıl sonunda İstanbul’da önemli binalar gerçekleştirmiş olan Vallaury tarafından yapıldı. Bankaya ayrılan kısım 27 Mayıs 1892’de açılmış, günümüze kadar genel müdürlük ve merkez şubesini barındırmıştır. Reji idaresinin kullandığı yerler ise, bugün T.C. Merkez Bankası’nın mülkiyetindedir.</p>
<p>Dışarıdan bir bütün olarak görünen yapının içi, birbirinin aynı olan iki bölümden oluşur. Burada, yapının batı yarısı Merkez Bankası tarafından 1925 yılında satın alınıp önemli değişikliklere uğratıldığından, hâlâ özgünlüğünü koruyan Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü ile merkez şubesinin kullandığı doğu yarısını tanımak yeterli olacaktır (Resim 9).</p>
<p>İki bodrum katı ile birlikte altı katlı olarak tasarlanan bina, cephe düzenlemesi açısından Doğu ve Batı kaynaklı mimari öğelerin birlikte kullanıldığı örneklerdendir. Binanın kuzeyindeki giriş cephesinde Batı mimarisi, Haliç’e bakan güney cephesinde ise Osmanlı mimarisi öğelerinin kullanımı ile ortaya eklektik bir yapı çıkmıştır.</p>
<p>Voyvoda caddesinden girilen yapının birinci bodrum katı ile zemin katı Osmanlı Bankası Merkez Şubesi’nin kullanımındadır. Küçük büroların yer aldığı birinci bodrum katın önemli bir özelliği yoktur. Açık büro sistemine göre düzenlenmiş zemin kata, geniş mermer merdivenle yarım kat çıkılarak ulaşılan giriş holünden geçilir. Tam eksende yer alan, yaklaşık 7.00×10.00 m. boyutlarındaki geniş boşluk, birinci ve ikinci katta devam ederek zemin katın üst katlarla bütünleşmesini sağlar. Sonradan yapılan doğu tarafı, açık “U” biçimindeki galeri katına kuzeydoğu köşesindeki iki kanatlı beton bir merdivenle çıkılmaktadır.</p>
<p>Zemin kattan birinci katın geniş holüne, kuzeybatı köşede yer alan mermer merdiven veya asansörle ulaşılır. Holün doğusundaki boşluğu üç taraftan revaklı bir koridor kuşatır. Bu katta yer alan değişik büyüklükteki bürolar bu koridora açılırlar. İkinci ve üçüncü kata çıkan üç kollu merdiven, bu kattaki holün kuzeybatı köşesinden başlamaktadır. Bu katta, boşluğun etrafında oluşan revağın uzun kenarlarında eş büyüklükte beş, kısa kenarlarında ise ortadaki geniş olmak üzere üç açıklık bulunur. Dikdörtgen kesitli ahşap revak destekleri, üstte yatay elemanlarla birbirlerine bağlanırlar. Boşluğu, babalarla kuvvetlendirilmiş ahşap parmaklık çevirmektedir.</p>
<p>Boşluğun doğu-batı eksenine yerleştirilen üç kollu merdiven ile daha simetrik bir düzene kavuşan ikinci kat, birinci katla büyük benzerlik gösterir. Bu katta da bürolar, boşluğun etrafındaki revaklı koridora açılırlar. Bu katta boşluğun uzun kenarındaki revak destekleri sepet kulpu kemerlerle bağlanırlar. Kısa kenar ise tek yuvarlak kemerle geçilir.</p>
<p>Zemin kat tavanından başlayan boşluk, bu katın tavanında kare, opal camlarla kapatılır. Tavan kuzey-güney doğrultusunda uzanan, alt kattaki revak desteklerinin eksenlerine gelen dört kirişle beş dikdörtgen parçaya bölünür.</p>
<p>Üçüncü kat alttaki iki kata nazaran daha yalındır. Bürolar bu katta boşluğun etrafındaki koridora açılırlar. Üçüncü kata benzer bir plan düzenini yansıtan dördüncü kat, zemin kattaki asma katla birlikte sonradan yapılmıştır.</p>
<p>Binanın Neorönesans ve Neoklasik üslupta düzenlenmiş kuzey cephesi ile Osmanlı mimarlık öğelerine sahip güney cephesi ilginç bir ikilem oluşturmaktadır. Doğu ve Batı cepheler ise, Batılı anlayışta, fakat sade bir biçimde ele alınmıştır.</p>
<p>Kuzey cephede, yarım bodrum katla birlikte diğer katlara oranla oldukça yüksek olan zemin kat bosajlı büyük boyutlu dikdörtgen taşlarla Rönesans mimarisinin özelliklerini taşır. Bodrum katla zemin kat arasındaki geniş silme tüm cephe boyunca devam eder. Bu katta yer alan giriş kapısı düz kemerle biter. Bu katın dikdörtgen pencereleri üçlü düzenleme içinde ele alınmışlardır. İlk ve ikinci katın dikdörtgen pencereleri Neoklasik üslupta ve bir bütün oluşturacak biçimde düzenlenmiştir. Pilastrlarla sınırlanmış dikdörtgen her birimin içinde, yanlarda iki kat boyunca uzanan korint düzeninde sütunlar görülür. Sütunların arasında alt katta, ortadaki ikisi bir alınlıkla biten yanyana dört pencere vardır. Üstte, geniş silmenin altına, alttakilerle aynı büyüklükte dört pencere yerleştirilmiştir.</p>
<p>Üçüncü katın kuzey cephesinde, beşli pencere grupları, kabartma ikili grifonlardan oluşan panolar ile dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Yapının cephesi, üstte taş konsollarla desteklenen bir saçak ve onun üzerine yeni ilave edilmiş bir katla biter.</p>
<p>Haliç‘e bakan güney cephe, klasik ve Barok üslupta yapılmış, geniş Osmanlı saçakları ve cumbaları ile diğer cepheden ayrılır. Birinci kat pencerelerinin üstünde yer alan ahşap ikili payandalarla desteklenen saçak, orta kısımda küçük bir ara ile tüm cephede devam eder. İkinci katta, ortada ahşap konsollarla desteklenen geniş saçaklı bir cumba yer almaktadır. Üçüncü katın köşelerinde, ahşap konsollar tarafından taşınan geniş saçaklı birer cumba daha bulunmaktadır. Cumbaların yanlarındaki bölümlerin çatısı Barok etkili dalgalı saçaklarla kaplıdır. Cephenin ekseninde üstte, diğer tüm bölümlerden daha yüksek bir kule bulunmaktadır. Cephede, yuvarlak Rönesans kemerleri içinde, eş büyüklükte yuvarlak üç pencere bulunmaktadır. Kule, üstte dendanlarla bitmektedir.</p>
<p>Yapı, özellikle iç mekanlardaki mermer ve ahşap işçiliği açısından dikkat çekmektedir. Giriş holündeki geniş merdiven ile birinci kattan başlayıp, üçüncü kata kadar devam eden mermer merdiven iyi bir işçilik göstermektedir. Giriş holünü örten kasetli tavan ahşap ve alçının birlikte kullanıldığı bir bezeme elemanı olarak dikkat çeker. Birinci ve ikinci katın ortasındaki boşluğun çevresinde bulunan sütunlar, kemerler ve korkuluklar da özenli bir işçilikle üretilmiştir.</p>
<h3><strong>Laleli Harikzâdegan Apartmanları</strong></h3>
<p>İstanbul Laleli‘de Laleli Camii bitişiğindeki, Tayyare apartmanları olarak da bilinen ve günümüzde otel işlevi gören yapılar her bakımdan Batılı özellikler içermektedir. Dönemin ünlü mimarı Kemalettin Bey‘in İstanbul‘da gerçekleştirdiği son yapıt olan apartmanlar 1918 yılında Cibali, Fatih ve Altımermer semtlerinin büyük bölümünü yok eden büyük yangından zarar gören aileler için yaptırılmıştır. Yapılar 1919-1922 yılları arasında gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Çatı katlarıyla birlikte altışar katlı, ortaları avlulu dört ayrı bloktan oluşan apartmanlar İstanbul’daki ilk betonarme yapılardandır. Bloklar arasındaki haç biçimli sokaklardan da ulaşılan apartmanlar toplam 124 konut ve 25 dükkan içermektedir (Resim 10).</p>
<p>Arsanın büyüklüğü nedeniyle caddeye bakan bloklar, diğer bloklara nazaran biraz daha büyük tutularak dükkanlar bu blokların altına yerleştirilmiştir. Bu blokların normal katlarında üçer tane üç odalı, üçer tane dört odalı ve ikişer tane de beş odalı olmak üzere sekizer daire bulunmaktadır. Daha küçük olan arka bloklarda ise daha küçük olmak üzere yine sekizer daire yerleştirilmiştir. Blokların, zemin katlarının arka bölümleri, arsanın eğimi nedeniyle toprak altında kaldığından bu yerler depo ve ortak çöp odaları olarak değerlendirilmiştir. Tüm blokların çatı araları, orta avlulara bakan çok amaçlı kapalı teraslar olarak düzenlenmiştir.</p>
<p>Ana giriş eksenlerine göre simetrik biçimde planlanmış olan bloklarda, konutlara ulaşım her katta, orta avluları kuşatan avlu tarafı açık koridorlardan sağlanmaktadır. Üst katlara çıkışlar ise bu koridorları birbirine bağlayan simetrik olarak yerleştirilmiş çift kollu birer açık merdivenle sağlanmaktadır. Dairelerin mutfak, banyo ve tuvalet gibi servis mekanlarının avlu tarafına, odaların ise sokak tarafına yerleştirildiği görülmektedir.</p>
<p>Ana giriş eksenlerine göre simetrik olarak düzenlenmiş olan cepheler düz olarak sıvanarak badana edilmiştir. İki kat yüksekliğindeki dükkan açıklıkları basık kemerlerle, ikinci kat pencereleri yuvarlak kemerlerle geçilmiştir. Birinci ve üst kat pencereleri ise dikdörtgen biçimindedir. Cephelerdeki simetrik düzenlemeyi vurgulamak için bazı odalar birinci kattan başlayarak, yarım altıgen veya dikdörtgen planlı kapalı cumbalar biçiminde yapı yüzeyinden dışarı ve genel olarak saçak seviyesinden de yukarı doğru taşırılmıştır. Caddeye bakan blokların ön yüzünde bunlar geniş dalgalı saçaklarla örtülerek, buralara özel pencere düzenlemeleri yapılmış, ortalarına yuvarlak yazıtlıklar yerleştirilmiştir. Bu pencerelerin üzerlerine kalın profilli silmeler yapıldığı, ayrıca dükkan kemerlerinin üzerinde de daha ince silmelerin bulunduğu görülmektedir.</p>
<p>Üst kat pencerelerinin üzerine, kıvrık dal motifli tepelikler yerleştirilmiş, yuvarlak yazıtlıklar ise çelenklerle çerçevelenmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi için uygarlığın simgesi Versailles Sarayı’nın görkemi, bahçelerinin büyüklüğü ve havuzlarının şatafatıydı. Tanzimat aydını içinse uygarlık Avrupa kentinin fiziksel görünümü, mimarisi ve örgütlenmesi ile bütünüyle yaşam biçiminde somutlaşan bir kavramdı. 19. yüzyıl boyunca ekonomik sıkıntılara ve savaşlara rağmen özellikle başkent İstanbul’un çağdaşı Avrupa kentlerinin kalitelerine sahip olması için yapılan çalışmaların temel gerekçesini yukarıda belirtilen uygarlık düzeyini yakalamak düşüncesi oluşturuyordu. Gerçekten de Tanzimat ilanından sonra başta İstanbul olmak üzere, diğer bazı kentlerde genel görünümü değiştiren yapılar inşa edildi.</p>
<p>Bu dönemde inşa edilen yapıların çoğu, daha önce bilinmeyen yeni işlevli yapılardır. Bu yeni işlevli yapılar arasında, otelleri, saat kulelerini, üniversiteleri, parlamento binalarını, tren istasyonlarını, okulları, sanayi yapılarını, halk bahçelerini ve tiyatroları, apartmanları, belediye binalarını görmek mümkündür. Diğer taraftan, cami, türbe, saray gibi yapımı bu dönemde de devam eden yapılarda ise Batı etkisiyle önemli değişmeler meydana gelmiştir. Bu dönemde inşa edilen yapıların tasarımları da çoğunlukla Avrupalı mimarlar veya Ermeni ve Rum azınlıktan mimarlar eliyle yapılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mustafa S. AKPOLAT</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 350-359</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akpolat, M. S., Fransız Kökenli Levanten Mimar, Alexandre Vallaury, Hacettepe Üniversitesi Yayımlanmamış Doktora Tezi, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Aktüre, S., 19. Yüzyıl Sonunda Anadolu Kenti-Mekansal Yapı Çözümlemesi, Ankara, 1978.</span></div>
<div><span>♦ Barillari, D., Godoli, E., İstanbul 1900, Çev. Ataöv, A., İstanbul, 1997</span></div>
<div><span>♦ Batur, A., “Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarlığı”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, Cilt IV, s. 1038-1067.</span></div>
<div><span>♦ Batur, A., “19. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığında Bir Stilistik Karşılaştırma Denemesi: A. Vallaury/R. D’Aronco”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyum Bildirileri, s. 146-158, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Batur, S., – Ondokuzuncu Yüzyılın Büyük Camilerinde Son Cemaat Yeri ve Hünkar Mahfili Sorunu Üzerine, Anadolu Sanatı Araştırmaları II (1970) s. 97-127.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, M., Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, (2 Cilt), İstanbul, 2. Baskı 1995.</span></div>
<div><span>♦ Çelik, Z., 19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti-Değişen İstanbul, Çev.: S. Deringil, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Denel, S., Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da Tasarım ve Dış Mekanlarda Değişim ve Nedenleri, Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ Eldem, E., Bankalar Caddesi, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Goodwin, G. A., Turkish Architecture 1840-1940, Art and Archeology Research Papers, Haziran 1977, s. 6-14.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D., İstanbul Bir Kent Tarihi, 2. Baskı, Çev. Rona, Z., İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Tekeli, İ., 19. Yüzyılda İstanbul Metropol Alanının Dönüşümü, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri (Ed. Dumont, P., Georgeon, F.) Çev. Berktay, A., s. 19-30, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Yavuz, Y., Mimar Kemalettin ve Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Yerasimos, S., Tanzimat’ın Kent Reformları Üzerine, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri (Ed. Dumont, P., Georgeon, F.) Çev.: Berktay, A., s. 1-18, İstanbul, 1996.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XIX. Yüzyılın İkinci Yarısının Ve XX. Yüzyılın Başlarının Fotoğraflarında Osmanlı Mimarisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyilin-ikinci-yarisinin-ve-xx-yuzyilin-baslarinin-fotograflarinda-osmanli-mimarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyilin-ikinci-yarisinin-ve-xx-yuzyilin-baslarinin-fotograflarinda-osmanli-mimarisi</guid>
<description><![CDATA[ XIX. Yüzyılın İkinci Yarısının Ve XX. Yüzyılın Başlarının Fotoğraflarında Osmanlı Mimarisi
Fotoğraf (photo ve Yunanca grapho’dan gelir-yaz, çiz), özel ışık ve hassas maddeler kullanarak, zaman içinde suretlerin korunmasının uygulanabilir bilimsel bir yöntemidir. Yöntemlerin ve araçların uygulanması sonucu fotoğrafik belgeler gibi suretlerin oluşmasıyla, bu yöntemlerin ve araçların gelişimi bilime tabi olur. Fotoğrafik belgelerin anlamı, hem onların yaratılma maksadına, hem de nesne olan suretlerin uygunluğuna bağlıdır. Antik ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c666dd5699.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XIX., Yüzyılın, İkinci, Yarısının, XX., Yüzyılın, Başlarının, Fotoğraflarında, Osmanlı, Mimarisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Osmanli-Istanbul-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xix-yuzyilin-ikinci-yarisinin-ve-xx-yuzyilin-baslarinin-fotograflarinda-osmanli-mimarisi.html">XIX. Yüzyılın İkinci Yarısının Ve XX. Yüzyılın Başlarının Fotoğraflarında Osmanlı Mimarisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Galina V. DLUJNEVSKAYA</strong></span></a>
</p><p>Fotoğraf (photo ve Yunanca grapho’dan gelir-yaz, çiz), özel ışık ve hassas maddeler kullanarak, zaman içinde suretlerin korunmasının uygulanabilir bilimsel bir yöntemidir. Yöntemlerin ve araçların uygulanması sonucu fotoğrafik belgeler gibi suretlerin oluşmasıyla, bu yöntemlerin ve araçların gelişimi bilime tabi olur. Fotoğrafik belgelerin anlamı, hem onların yaratılma maksadına, hem de nesne olan suretlerin uygunluğuna bağlıdır. Antik ve modern kökenin maddi yapıları ve nesneleri ile birlikte, bilimsel fenomenler, tarihsel olaylar ve bu olaylar bağlamında insan, yaygın bir sanatsal ve bilimsel anlamdır. Tarihsel bir kaynak olarak fotoğraf, arkeolojik kaynaklar ile beraber maddi kanıtları biçimlendirir, ama bir nesnenin eşzamanlılığının çoğulluğuna ve “belgelemenin” gelişimine de sahiptir. Fotoğraf, anlatı kaynaklarının ve yerel geleneklerin yorumunun alanı için yardımcı bir tarihsel disiplin olarak hizmet eder. Bir foto belgenin tüm diğer maddi kanıtların tekil ve görsel olarak oldukça farklı olmasını gösteren bu örnekler içinde, fotoğrafın anlamı hala büyüktür: görmek, anlamak, çözümlemek, kapalı biçimleri yeniden inşa etmek ve ayarlamak. Maddi kültür tarihinin alanını aşarak, fotoğraf, hem olayların bağlamında hem de etnografik, antropolojik ve panoramik bağlamlarda tarihsel kayıtların değerine sahip olur. Fotoğrafın canlı ve nesnel biçimleri, foto belgenin yaratımında öznenin katılımı ile çatışmaz. Çünkü özne, kültürel ve sosyal gerçekliklerin bir temsilcisidir. Genel anlamda, fotoğraf, bilginin bir kaynağı ve, eğer bilimsel olarak konu edinilirse, gündelik hayatın ve uygarlıkların ortaya çıkışının resimli bir ansiklopedisidir de.</p>
<p>Rus Bilimler Akademisi’nin Maddi Kültür Tarihi Enstitüsü (St. Petersburg) fotoğraf koleksiyonu, bilginin farklı insani bilimsel dalları ile ilişkili bir milyondan fazla parçayı barındıran bir hazineye sahiptir. Arşiv, öteki materyallerin yanı sıra, “19. Yüzyılın İkinci Yarısının ve 20. Yüzyılın Başlarının Fotoğraflarında Osmanlı Mimarisi” konulu çok sayıda belgeyi toplamıştır: 1920’lere kadar Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’daki birçok bölgeyi elinde tutan Osmanlı İmparatorluğu içindeki anıtların fotoğrafları. Fotoğraflar, Türkiye (İstanbul, Konya, Edirne, Kars, Erzincan vd.), Selanik (antik Solun) ve Makedonya’daki mimari yapıları gösteren 3000’den fazla negatif ve pozitifleri içerir. Sadece Rus bilimadamları ve fotoğrafçılarının-N. P. Kondakov, B. V. Farmakovskiy, Y. I. Smirnov, N. L. Okunev, I. F.     Barshchevskiy, D. I. Yermakov ve diğerleri-çektiği fotoğraflar değil, Sebah ve Joaillier, Abdullah Kardeşler, Nadar, Bisson Kardeşler Batı Avrupalı fotoğraf sanatı ustalarının da fotoğrafları saklanmaktadır. Fotoğrafların çoğu, 1880’lerin ortalarında Avrupa’yı boydan boya kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmış mimar, M. T. Preobrazhenskii tarafından satın alınmıştır.</p>
<p>Geçen yüzyılın sonunda ve bu yüzyılın başında, birçok ünlü orientalist -V. D. Smirnov, N. I. Veselovskii, N. Y. Marr, I. A. Orbeli ve diğerleri- Rusya Bilimler Akademisi ve İmparatorluk Arkeoloji Komisyonu’nun direktifleri ile Kırım, Kafkasya ve Asya Türkiyesi’nde çalışmıştır. Kırım’da ve Kafkasya’da çekilmiş ortalama 2.700 fotoğraf vardır.</p>
<p>Kafkasya ile ilişkili materyallerin çoğu, akademisyen N. Y. Marr’ın koleksiyonu’ndan gelir (1890- 1933’un fotoğrafları ve negatifleri). Marr’ın koleksiyonu (No. 23) 1490 negatif ve 2952 basımdan olusur. Fotoğraflar, Ani’deki kazıları (1892-1893, 1904, 1906-1913) ve 1916’da Van’da I. A. Orbeli ile ortaklaşa yaptığı kazıları (Van kayalığının kuzey yamaçlarındaki nişlerin ve Van Kalesi’nin duvarlarının kazısı); 1892-1893’te Ermenistan’a (mimari yapılar, antik kent-yerleşimleri), ve 1904’te Şavşia ve Klarjia’ya yapılan gezileri (mimari fotoğraflar ve etnolojik materyaller) gösterir. 1915- 1916’nın kışında, S. V. Ter-Avetisyan’ın Van seyahatinin fotoğrafları ve 1917 yazında N. L. Okunev’in Kafkas cephesi gezilerinin fotoğrafları da vardır. Ayrıca, N. Y. Marr ve onun takipçilerinin alan çalışmaları ile ilişkili bir fotoğraf serisi de bulunmaktadır: Gekham Dağlarına N. Y. Marr ve Y. I. Smirnov’un gezileri, 1913-1914’te Şiravakan’a I. A. Orbeli ve A. A. Loris-Calantar’in gezileri, 1911- 1912’de Asya Türkiye’sine I. A. Orbeli’nin gezileri, N.Y. Marr’ın yabancı ülkelere gezilerinden materyaller de vardır: 1898’de Athos’a ve 1902’de Sina’ya (Athos Dagindaki Iver Manastırı’ndan 10. ve 11. yüzyıl elyazmaları ve Sina Manastırı’ndan Arap ve Gürcü elyazmaları). 1933’te Türkiye ve Yunanistan’a N. Y. Marr’ın fotoğrafçı Georgiadi ile birlikte yaptığı geziden materyeller, Ankara Müzesi koleksiyonundan mezartaşlarının fotoğraflarını ve Mistra’daki Ortaçağ yerleşimlerinin-mimarlık ve freskolar- baskılarının bir albümünü içerir.</p>
<p>1850’lerin ve 1890’ların fotoğrafları, Büyük Prens Amiral Konstantin Nikolayeviç’in ve Bilimler Akademisi’nin başkanı Konstantin Konstantinoviç’in bunun gibi koleksiyonundan toplanmıştır: Sivastopol ve 1853-1856 Kırım Savaşı sonrası kentteki müstakil binaların görüntüleri (koleksiyon, harabe halindeki Peter ve Paul Katedrali ve Deniz Kuvvetleri Meclis Binası’nı da içerir). Aynı koleksiyon (Q209, 18 fotoğraf) 1870’lerde çekilmiş İstanbul manzaralarına da sahiptir. Birisi, özel olarak “Ruslar için” çekilmiş fotoğrafların bir baskısıdır: Boğaziçi’nin yandan manzaraları, Rumeli Hisarı ve boğaz sahilindeki Dolmabahçe Sarayı, Rus Büyükelçiliği ve Büyükdere’deki büyükelçinin villasını gösteren şehrin Avrupa tarafı fotoğraflanmış ve albüm, büyük ihtimalle, “Büyük Prens Konstantin”in Odessa’dan Büyükdere ve İstanbul’a yaptığı bir sonraki gezi sırasında 1876’da Konstantin Konstantinoviç’e sunulmuştur.</p>
<p>İmparatorluk Arkeoloji Komisyonu’nun Koleksiyonu’ndan çok sayıda fotoğraf (Koleksiyon No: 1), Bahçesaray Sarayı’nın restorasyonunun gelişimini (S. S. Neksarov tarafindan fotoğraflanmış, 1915) ve Kırım’daki “mağara şehirler”in mimarisini (N.I. Repnikov tarafından fotoğraflanmış, 1914) yansıtır. A.L. Yakobson’un-ortaçağ mimarisinde önemli bir uzman-koleksiyonu, belki çok değerli olabilir: 1926’dan 1984’e kadar olan dönem boyunca, şu anda yok olmuş yerleşimlerin bir örneğini kaydetme şansı ona nasip olmuştur.</p>
<p>Uzmanlar, İslam mimarisini beş okula ayırırlar:</p>
<p>1) Suriye-Mısır (Suriye, Arabistan, Mısır); 2) Mağrib (Cezayir, Fas, Tunus, İspanya ve Sicilya); 3) Fars (İran, Mezopotamya, Ermenistan, Kafkasya, Türkistan, Afganistan, Belucistan); 4) Türk ya da Osmanlı (İstanbul, Anadolu); 5) Hint (Hindistan). Hindistan dışında, bu devletlerin çoğu, bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası idi ve MKTE RBA’nın arşivlerinde saklanan belgelerin birçoğunda bu ülkeler gösterilir. Bu belgelerin çoğu, hala yayınlanmayı ya da bir şekilde zikredilmeyi beklemektedir.</p>
<p>14. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyılın sonuna kadar süren Türklerin askeri ve siyasi başarıları, bazı noktalarda kültürel gelişimini önceden belirlemiştir. Mimarlığın da içinde bulunduğu Osmanlı Sanatı, 14. yüzyılda ve 15. yüzyılın ilk yarısında şekilenmiştir ve Selçuklular’ın, İran, Gürcistan, Ermenistan ve Arap ülkelerinin insanlarının sanatsal deneyimleri de kesinlikle hesaba katılmalıdır.</p>
<p>16. ve 17. yüzyıllarda, özne olarak çok güzel çiçekli doğa örnekleri, hayvanların, hükümdarın avlanmasının, tekli savaşçıların, bayramların ya da meyva bahçesindeki buluşmanın geleneksel tasviri ile karışarak popülerleşmiştir. Tümü birçok yere gönderilmiş olan süslü kumaşların -kadifeler, satenler, brokarlar,- muhteşem ipek ve yünlü halıların, törensel silahların, ahşap objelerin, kemik ve sedef ile süslenmiş ve hüsnühat ve minyatür örneklerinin taşındığı deri kılıf içindeki el yazmaları ve albümler, Rusya, İspanya, Fransa ve diğer ülkelerdeki süs sanatlarının ve sanatsal tatların gelişimini etkilemiş, böylece dünya kültürünün bir parçasını oluşturmuştur. 15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyıl, şüphesiz, İmparatorluk sanatının altın çağıdır. Zaferinin doruğunda, Osmanlı İmparatorluğu, kuzeydeki Viyana’dan güneydeki Aden’e ve doğudaki Bağdat’dan batıdaki Cezayir’e kadar olan alanı kapsıyordu.</p>
<p>Mimarlık dalının uzmanları, Ermeni Ortaçağ mimarisinin, Osmanlı mimarisi içinde, kesin olan etkisinin farkındadırlar. Yüksek kaliteli inşa malzemelerinin -taş gibi- tüm ülkede yaygın olması gerçeği yüzünden, Ermenistan daima çok sayıda inşa dalında ehliyetli insanlara-mimar ve uzman zanaatçı- sahipti. Bilinen bir gerçek var ki, o da, Ermeni mimarların yeteneklerine, 10. yüzyılda bile başvuruluyordu: İstanbul’daki Ayasofya Kilesesinin kubbesi bir deprem ile yıkıldığı zaman, mimar Tridat (ya da Terdat), Ani’deki-Ermenistan’ın antik başkenti-birçok yapıyı inşa ettiren II. Sembat döneminde, kubbenin yeniden inşası için davet edildi. Bir örnek olarak, “Simbat Duvarı”nın daha doğrusu Ani Kalesi’nin (D. I. Ermakov, 1880’ler) ve 1870’lerin sonunda hemen hemen tümden yıkılan Manuçe Camii’nin (O. Kyurkchan, 1879) fotoğrafları anılabilir. Orta Anadolu’da şu anda harabe olan Selçuklu kervansarayları ve savunma duvarları ile karşılaşabiliriz.</p>
<p>Kahire ve Şam’da olduğu gibi pek çok yapısal uzuvlar ve süsleme stilleri inşaattan sonraki yüzyıllar boyunca da kullanılagelmiştir. Konya’daki masif minareler ve keskin piramit misali kubbeler, bu durumun oldukça canlı kanıtlarıdır. Asıl etki, büyük ihtimalle Ermeni kökenli olan, Abdullah’ın oğlu Kalu tarafından inşa edilen Konya’daki İnce Minareli Medresenin portalindeki ve minaresinin temelindeki sanatsal süslemelerde görülebilir. Minare, 20. yüzyılın sonundaki bir deprem ile yıkılmıştır. “Yıldırım (deprem kastedilmektedir) öncesi ve sonrası” bu mimari yapının görüntülerini gösteren İnce Minare fotoğrafları, akademisyen N. Y. Marr’ın arşivlerinden gelir. İnce Minare ile Mimar Selahattin’in inşa ettiği Konya’daki Hatuniye Medresesi’nin ve Sivas’taki Büyük Medrese’nin portallerinin süslemeleri ve Beyşehir’deki Eşref-Rum Cami’sinin (13. yüzyıl yapısı) kapısında bulunan sarkıtlardaki süslemeler karşılaştırılır.</p>
<p>1. Murat (1359-1389 tüm Doğu Trakya’yı fethetti ve 1366’da Edirne’yi başkent yaptı. Onun yönetimi boyunca, kentte saray, cami ve birçok kervansaray inşa edildi. Daha sonraki yöneticilerin her biri, yeni binalarla yönetimde bulunduğu dönemi damgaladılar: I. Mehmed, Edirne’de bir cami inşa ettirdi (1415). 1452-1476’da II. Mehmed Eski Cami (1468) ve bir medrese’yi (1484) inşa etti. 1497- 1504’de surlar ve kervansaraylar inşa edildi. 1570-1574’de Selimiye Camisi’nin temeli atıldı; daha sonraki inşaat, ünlü mimar Sinan tarafından tamamlandı. Arkeolog B. V. Farmakovskiy, yuvarlak kuleli kalenin kalıntılarını kaydetti (Foto, 1905). Edirne’deki Sultan Selim’in camisi ve diğer yapılar, 1920’lerde babası Edirne’de Sovyet elçisi olan Moskovalı ekonomist M. M. Kazas tarafından arşive verilen kartpostallarda görülebilir.</p>
<p>Muhteşem Süleyman’ın oğlu olan II. Selim zamanında inşa edilen Selimiye Camii (yaklaşık 1566-1574), Sinan’ın son ustalık eseri olmuştur. Cami, üç katı ve balkonları ile kubbelerin, basamaklı ufak kulelerin ve dört tane yivli minarenin biçimlendirdiği muhteşem bir siluete sahiptir. Selimiye Camii, bir iç avluya sahiptir ve bir sonrakinin merkezinde bir çeşme vardır. Sütunlar, mermer, granit ve pofirden yapılmıştır, yazıtlar yaldızlıdır. Mimari süsleme, renkli cam pencerelerle ve çinili yüzeyle eklemlenmiştir. Mermer minber, ayrı olarak, boyama yapılarak süslenmiştir. Bu cami, şüphe götürmez bir şekilde, Osmanlı sanatının en güzel işçiliklerinden birisi olarak düşünülmelidir.</p>
<p>İstanbul’un alınması ve başkentin Edirne’den İstanbul’a geçmesinden sonra, mabet yapılarının plan anlayışında ani bir devrim göze çarpar. Genel olarak kabul edilen, bazı diğer kubbeli mabetler ile beraber Ayasofya’nın, klasik Türk cami tipinin prototipi olduğudur: yapı çevresinde sıra kemerlerle ve yüksek iğne şekilli minarelerle birlikte, geniş merkezi bir kubbe ve ona bağlı olan dört ya da daha fazla kubbeye sahip devasa bir yapı. Yapının Bizans planı ile beraber, Suriye-Mısır ve Fars süslemeciliği korunmuştur. Türk Camisi, daima portikolu bir avluya ve merkezde bir çeşmeye sahiptir. Hemen hemen, İstanbul’u ziyaret eden tüm fotoğrafçılar ve uzmanlar, Ayasofya’yı kaydetmişlerdir. Foto Arşivi’nde, Berggren, Abdullah Kardeşler, Sebah ve Joillier tarafından 1870’ler-1905’te, 1895’te Y. I. Smirnov tarafından ve 1905’te B. V. Farmakovskiy tarafindan çekilen, Ayasofya’nın genel görünümünü, dış ve iç yüzeyini gösteren yirmiden fazla fotoğraf toplanmıştır.</p>
<p>İstanbul’un surları, yuvarlak, ama dörtgende olan, kulelerle desteklenen çift konsantrik bir kemer işçiliği ile biçimlendirilmiştir. İstanbul’un taş duvarları ve “Altın Boynuz” (Haliç), 1880’de Y. I. Smirnov tarafından çekilen fotograflarda gösterilir.</p>
<p>1420’de Sultan I. Beyazıd, Boğaziçi’nin Asya kıyılarında, Konstantinopolis’e sürekli bir tehdit olan ve silahlarının ateşi ile Bogaziçi’ni abluka altında tutabilen Anadoluhisarı’nı inşa ettirdi. Anadoluhisarı, Sebah ve Joaillier tarafından bir fotoğrafta belgelenmiştir (1880’ler).</p>
<p>Otuz yıl sonra, 1452’de, Sultan II. Mehmet, Boğaziçi’nin Avrupa kıyısında Rumelihisari’nı inşa etti. Çalışma, üç ayda tamamlandı. 10 metre kalınlığında devasa duvarlı kale, Boğaziçi kıyısına çok yakın yapılmıstır. Her biri 300 kg.dan daha ağır olan taş topların ateşlendiği dev tunç toplar hazırlanmıştır. Yine de, bu kuleler ve bu duvarlar, merlonlarla tamamlanmış ama gerçekte Bizans savunma duvarı işçiliğinin bir yeniden üretimi olmuştur. B. V. Farmakovskiy, Rumelihisarı’nın güçlü duvarlarına hayran kaldı, bununla beraber hem bu kaleyi hem de bununla başlayan Boğaziçi’nin Avrupa kıyısının tüm panoramasını fotoğrafladı (1905).</p>
<p>Yukarıda belirtildiği gibi, fotoğrafların çoğu, İstanbul’da çalışan fotoğrafçılar tarafından -Pascal Sebah ve Polycarp Joaillier ve Abdullah Kardeşler- geçen yüzyılın son çeyreğinde çekilmiştir. Sebah, Fransız Fotoğrafçılar Birliği’nin bir üyesi idi, 1870’lerde sergilere katılmış, gümüş madalya ve birçok diploma kazanmıştır. 1857’de İstanbul’da, Pera’da, Rus büyükelçiliğinin himayesinde bir stüdyo açtı. 1885’te Joaillier ile ortak çalışmaya başladı. 1888’de, Orta Doğu’daki en prestijli şeylerden birisi olan, Sebah & Joaillier imzası göründü: 1899’da Abdullah Kardeşler’in arşivlerine sahip oldular. Arşivler, fotografçıların iki panoramasını içeriyordu: birisi 1878’lerin İstanbul’u (3200 x 260 mm), diğeri ise Boğaziçi idi. İkincisi, Rumelihisarı’nın kulelerinden birisinden çekilmiş. Altı fotoğraftan oluşan panorama, fotoğrafçılar tarafından, on fotoğraftan oluşan İstanbul panoraması gibi aynı tarzda yapılmış. İstanbul’u kuşatan bir panorama olan İstanbul Panoraması’nın tersine, Boğaziçi panoraması, Anadolu Hisarı’ndan ufuk çizgisinde yok olan Marmara Denizi’ne kadar Boğaziçi’nin Asya kıyılarındaki görüntü ile açılır.</p>
<p>Abdullah Kardeşler, 19. yüzyılda İstanbul’da çok önemli fotoğraf işleri gerçekleştiren, Ermeni kökenli üç kardeştir. 1858-1895 arası çalıştılar. 1867’de Paris’te sergi açtılar ve “İstanbul Panoraması” ile bir madalya kazandılar. Stüdyoları -“Sanatlar Galerisi”- Pera’daki en uğrak yerlerden biri idi. 1899’da stüdyolarını ve arşivlerini Sebah ve Joaillier’e sattılar. İlginç olan ve merak uyandıran şey, Abdullah Kardeşler’in çalıştıkları süre boyunca, İstanbul’u ziyaret eden Rusların, onların atölyesinde kendi fotoğraflarını basmalarıdır. Örneğin, 1878’de ünlü bir Rus deniz subayı, geleceğin amirali S. O. Makarov, onların stüdyosunu ziyaret etmişti (fotoğraf, Rus Denizcilik Devlet Arşivi’nin koleksiyonunda saklanmaktadır).</p>
<p>İstanbul’u alan II. Mehmed (1451-1481), 1452 ve 1476 arasında kentte, Eski Saray’ı (Topkapı), pazarları ve camileri inşa etti. Eski Saray’daki Çinili Köşk bu duruma bir örnektir (1466-1470, mimar Kemaleddin). Çinili Köşk, 1905’teki korunmuş hali ile, B.V. Farmakovskiy tarafından çekilen bir fotoğrafta görülebilinir. Yapı, en iyi arabesk motiflerle bezenmiş yeşil çinilerle kaplanmıştır. Fotoğrafçı Berggren tarafından çekilmiş ve “Selamlık” -Cuma günü Sultan’ın camiye gitmek için saraydan çıktığı yer- olarak tanıtılan 1860’ların bir fotografında İndiz Köşkü’nü görebiliriz.</p>
<p>Kariye Camii (Ya. I. Smirnov koleksiyonundan fotoğraf, 1890’lar) ve Boğaziçi’ndeki Ortaköy, dini mimarinin geçmişteki gösterişli anıtlarıdır. Türk camisi, yapı elemanı olarak yuvarlak kemerli bingiler üzerinde bir kubbe ile kaplanan bir kare salonla ifade edilir. Eğer cami küçük ise, geniş bir kubbe yapılır ve iki ya da dört yan kubbe ile çevrelenir. Mihrap, daima açık bir kavis şeklinde bir niş ile gösterilmiştir. Mermer mihraplar genellikle çok uzun ve geniş boyutlu yapılmışlardır. Osmanlı mimarları, minareleri, gökyüzüne yönelen ve genellikle dev mumları andıran ayrı sütunlar şeklinde inşa etmişlerdir.</p>
<p>Bir kural olarak, bir camii, düzenli küçük bir yapılar kompleksi ile çevrelenir: üniversite binaları, okullar, medreseler, kütüphaneler, kervansaraylar, bir hastane, fakirler için aşevleri, bir mezarlık…Büyük Süleymaniye Cami -Mimar Sinan’ın ustalık eserlerinden birisi- buna bir örnektir. Mimar Sinan’ın mimari mirası, 80 tanesi camii olmakla birlikte 318 yapıdan oluşur -İstanbul’da, Edirne’de, Kırım’da (Cuma Camii) vd.- ve genel olarak onun çalışmaları, Osmanlı Mimarlığı’nın doruk noktasıdır. Mimar Sinan, 1512’de Anadolu’da doğmuştur. Askerliği esnasında İstanbul’a getirtilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in ve Avrupalılar tarafından Muhteşem Süleyman olarak adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerine katılmıştır. 1538’deki seferi zamanında, on üç gün içersinde Prut Nehri üzerine bir köprü inşa etmiştir, bu durumla Sultan Süleyman’ın büyük saygısını kazanmış ve baş mimar olmuştur. Bu kabiliyetle, elli yıl hizmet etmiştir. Bir askeri mühendis olarak Sinan, su köprüleri, köprüler, yeraltı ambarları inşa etmiştir; bir mimar olarak camiler, medreseler, türbeler, hastaneler ve kervansaraylar, saraylar ve Türk hamamları yapmıştır. Sinan Suriye’de, Mekadonya’da, Bosna’da ve Kırım’da da çalışmıştır (Kırım’daki Cuma Camisi’nin fotoğrafları Fotoğraf Arşivi’nde saklanmaktadır). Yine de, o, ustalık çalışması olarak sadece Edirne’deki Selimiye Camisi’ni söyler. Onun asıl değeri, Türk mimari gelişiminin yollarını yüzyılardır tanımlayan sanatsal stili yaratmasıdır.</p>
<p>16. yüzyıldan sonra, İtalyan çinili parlak yüzeyler, kazıma ve boyama bitki desenleri, seramiklerden, taşlardan ve renkli camlardan yapılmış mozaikler, özellikle dini ve saray mimarlığının tipik özelliği olmuştur.</p>
<p>15. ve 18. yüzyıllar boyunca, dini yapılar (camiler, minareler, medreseler ve türbeler), sivil (hanlar, kervansaraylar, hamamlar, çeşmeler) ve askeri yapılar (surlar, kuleler, kapılar, kaleler vd.) inşa edilmiştir.</p>
<p>İstanbul’daki sivil mimari örnekleri arasında şunları sayabiliriz: Galata varoşlarındaki askeri teçhizat deposuna yakın Tophane Çeşmesi, Kapalıçarşı (iki fotoğrafda Sebah ve Joaillier tarafından çekilmiştir, 1880’ler) ve Boğaziçi’nin Asya tarafındaki Beylerbeyi Sarayı (fotoğraf Berggren tarafından çekilmiştir, 1870’ler).</p>
<p>Çöküş döneminde, Osmanlı mimarisi özgünlüğünü kaybetmiştir; 18. yüzyıldan sonra Batı- Avrupa motifleri, bir şekilde, geleneksel elemanlarla birleştirilen mimariyi etkilemeye başlamıştır (İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı).</p>
<p>Mezarlar, İslam sanatı için oldukça tipik olan mezar taşlarını gösterirler; ölenin isminin yazıldığı çok geniş bir mezar taşı konulur. Mezarın bir erkeğe ait olduğunu anlatmak için sarık ya da fesin olduğu bir başlık konulan bir mezar taşı dikilir; kadınların mezarlarını belirtmek için ise çiçekli sepetin olduğu bir mezar taşı konulur. Taşradaki şehirlerde, bu tür mezar taşları, oldukça gösterişsizdir. Örneğin, Makedonya’da, mezar taşları çok kaba, az çalışılmış uzun taşlardır. Bazen, mezar taşları düz olarak da konulur (Blida’daki Türk Mezarlığı, Cezayir; M. T. Preobrazhenskiy’nin koleksiyonundan fotoğraf, 1880’ler).</p>
<p>Fotoğraf arşivi araştırma asistanları, aslında öteki uzmanlar gibi, farklı belgelerin, özellikle onların tarihlenmesiyle ve “bölgesel ve ulusal” tanımlanmasıyla ilgili yorumlarda sık sık sorunla karşılaşırlar. Örneğin, Mısır ve Cezayir, 1882’ye kadar imparatorluğun bir parçası idi. Bundan dolayı, bu zamandan önce yapılan fotoğraf işleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel ve kültürel yapılarının kayıtları olarak düşünülebilinir. Sonraki foto belgeler, bu görüş noktasından ifade edilecektir. Kahire’den iki fotoğraf: birincisi kentin bir panoramasını gösterir (M. T. Preobrazhenskiy’nin koleksiyonundan bir fotoğraf, 1880’ler); ikincisinde halifelerin mezarlarını ve sağda Kanka-Barkun’u görürüz (M. T. Preobrazhenskiy’nin koleksiyonu, 1880’ler). Bu tamamiyle, örneğin Rus sanatçı I. Y. Bilibin’in 1925’te boydan boya Doğu’ya yaptığı gezi süresince çektiği fotoğraflarda belirgindir.</p>
<p>643’te Kudüs’te Arapların Kubbet-es-Sakra -“Kaya Kubbe”- olarak isimlendirdikleri bir cami kuruldu. Bu yapı, “Hz. Davud’un Adalet Yeri”ne yakın bir yere konulmuştur. Kahire ve Kudüs’ün savunma duvarları, İstanbul’unkine benzerdir (Bizans tipi). Kapılar, genellikle dört dörtgen kule ile birleştirilmiştir. Fotoğraflar, geçen yüzyılın son çeyreğinde Kudüs’teki Amerikan askeri misyonu tarafından çekilmiştir. “Kumaş” kağıda sepya tekniğinde yapılan fotoğraflar, şehrin güzelliğini taşır ve sakinlerini ve onların geleneksel işlerini gösterir (albüm Q 217).</p>
<p>1918’de Osmanlı İmparatorluğu sadece Trabzon, Erzurum, Van, Musul, İzmir, İstanbul ve Edirne’den oluşuyordu. Fotoğraf belgelerin çoğu bu bölgelerle ilgilidir; bazıları geç 19. yüzyılın, diğerleri ise 1910’lu yıllar olarak tarihlendirilmektedir. Burada sadece, çok etkileyici olduğu düşünülen, bazı fotoğraflar listelenecektir: Küçük Asya, Likaonia, Firsandyn, camiye çevrilen Aziz George Kilisesi (Y. I. Smirnov tarafından çekilen fotoğraflar, 1895); Van kenti (Asya Türkiyesi): kalenin görüntüleri ve Ulu Camii (S. V. Ter-Avetisyan, 1915-1916’nın kışı); Erzurum: kalenin genel görüntüsü ve Çifte Minare’nin kuzeydoğu görüntüsü (Bul’benko, 1917-N. L. Okunev’in 1917 yazında antik ve kültürel objelerin korunması amacıyla Kaskasya önlerine yaptığı gezi); 1915-1916’da I. A. Orbeli tarafından çekilen ciddi bir fotoğraf: Toprak Kale’nin bir görüntüsü ve onların içinden basamaklarla dik kayalıklar arasındaki harabe Türk kışlaları çıkartılmıştır; Erzincan: kervansarayın girişinin ve iç avlusunun görüntüleri (Bul’benko, 1917).</p>
<p>Kafkasya bölgesi, 19. yüzyılın ilk yarısında İmparatorluğun bir parçası idi. Arkeolog M. I. Armatov tarafından 1937’de fotoğraflanmış Chokh Sarayı (Dağıstan) görüntüsü, tipik bir yerleşim görüntüsüdür. Arşivimizde, 1860’da Kaskasya Askeri Topografya Bölümü’nün çektiği fotoğraflardan oluşan muhteşem bir albüm (Büyük Prens Amiral Konstantin Nikolaeviç’e ithaf edilen) vardır (F 37, 39 baskı ve 5 harita): Dağıstan’daki köprülerin ve kanyonların görüntüleri, Ahaltsi Kalesi, Gunib Sarayı’nın altı fotoğraf panorama görüntüsü vd. Fotoğraflar etnografik bilgileri de gösterir: Tuşinler, Pshavlar, Jar-Tatar kadınlar, Tuşin ve Khevsur kadınları, Farslar. Haritalar içinde şunlar vardır: Asya Türkiyesi’nin topografik bir haritası, Rus Coğrafya Kurumu’nun Kartografya Bölümü’nün hazırladığı 1868’deki Kafkas idari bölgesinin politik bölünmesinin bir haritası, Ana Sırt’ın güneyindeki ve Hazar Denizi’nin batı kıyılarındaki doğu meridyeni boyunca uzanan Kafkas Dağlarının haritası, komşularını da içeren Tiflis’in kent planı, 1867. 1838’de “İran Şahı Nasr-Ed-Din”in fotoğrafı (Tahran’da 1863’de çekilmiş) arşive ilave edilmiştir. Gerçekten değerli tarihsel ve kültürel belgeler olan bu fotoğraflarda askeri bir eğilim hissedilir.</p>
<p>Dinyester Nehri’nin güney bölümü, 1812’ye kadar İmparatorluğun parçası idi; fotoğraflardan birisinde, Akkerman’daki (şimdi Dinyester üzerindeki Belgorod) ana kapı, dikdörtgen bir kule ve minare ile beraber kalenin avlusunun görüntüsü görülebilir (P. R. Geroviç, 1890-1896).</p>
<p>Kırım, 1774’e kadar İmparatorluğun parçası idi. Bu durum fotoğrafın doğuşundan çok önce olmuştu, ancak bu fotoğrafın bize yüzyıllar içinden bakma olanağını sağlamanın bir örneğini sunar. Fotoğraflar, 18. yüzyılın ortasından önce inşa edilmiş mimari objeleri bize gösterir:-1552’de Mimar Sinan tarafından inşa edilen Cuma Camii’nin genel bir görüntüsü ve caminin mihrab ve minbarının bir görüntüsü (N. I. Repnikov, 1913); Bahçesaray-Eski Saray ve Mutfak Yapısı ve Han Camii ile birlikte bir yapı bütünü (her iki fotoğraf, S. S. Nekrasov tarafından çekilmiştir), Cufut Kalesi-Han Toktamış’ın kızı Canike Hanım’ın Dyurbe’si (1437) ve Stari-Kırım-Camiisi (her iki fotoğraf I. F. Barshchevskii, 1890’lar).</p>
<p>Kıbrıs Adası ve Korfu, 1913’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’na ait idi: Korfu adasındaki kalenin bir görüntüsü (1890’ların bir fotoğrafı).</p>
<p>Selanik de 1913’e kadar İmparatorluğun bir parçası idi: kentin görüntüleri ve Beyaz Kule ve Aziz George Kilisesi (Y. I. Smirnov, 1890’lar); bir cadde görüntüsü (fotoğraf D. A. Krainev tarafından çekilmiş, 1900)-dar sokaklarda balkonları ile tipik kent yapıları.</p>
<p>Makedonya, 1912’ye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasını teşkil ediyordu. Akademisyen N. P. Kondakov, 1900’un yazında bu ülkeyi baştan başa gezdiği “bilimsel bir gezi” yapmıştır. Onun gezisi, mimari yapıları ve kilise sanatının ve işçiliğinin farklı objelerini kaydettiği 544 tane yüksek kaliteli fotoğraf (Q 862-Q 867) ve 1909’da St. Petersburg’da basılan, Büyük Prens Konstantin Konstantinoviç’e atfedilen “Makedonya. Arkeolojik Gezi” kitabı ile sonuçlandı.</p>
<p>Fotoğraf Arşivi, şimdiki durumda 75 tane koleksiyona sahiptir ve en azından bu koleksiyonun yarısı Doğu’yla, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel ve kültürel nesneleri ile ilgili malzemeleri içerir. Gerçekte, her bir fotoğraf, bu nesnelerin şüphesiz diğer yazarların ve dönemlerin fotoğraflarından bilinmesine rağmen, “ilk kez basılmış” gibi nitelendirilebilir. Fotoğraf sanatının özelliği, tümden yeniden tekrarlamanın imkansızlığıdır: fotoğraflar, bir noktadan, ama farklı zamanlarda ya da aynı zamanda, ama farklı noktalardan çekilebilir. Farklı arşivlerde korunan aynı objelerın fotoğrafları, şüphesiz, şu anda vardır, var olmalı ve var olacak: ama bu gerçek, her hangi bir fotoğrafın değerini azaltmaz. Araştırmacılar, genellikle, ancak bazı fotoğrafik belgelerin farkındadır ve hatta bazen öteki arşivlerdeki benzerlerinin varolmasından şüphelenmezler. Bilgi “açlığının” giderilmesi, gelecek yüzyılın acil bir sorunudur ve bu sorunun çözümü, ilk olarak bilim örgütleyicilerine bağlıdır. Şüphesiz, farklı ülkelerdeki arşivlerde korunan malzemelerdeki kaynak bilginin açıklanması ve yayınlanması için birçok uzmanın, arşivcinin ve amatör fotoğrafçının birleşik çabası gereklidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Galina V. DLUJNEVSKAYA</strong></span></a>
</p><p>Rusya Bilimler Akademisi / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 360-366</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Devel T. M., Tomes T. B., “N. Y. Marr’ın Fotoğraf Koleksiyonu, “SSCB Bilimler Akademisi Maddi Kültür Tarihi Enstitüsü//Tarih-Dilbilim Dergisi. No: 3. Erivan, 1971. S. 289-295. (Rusça)</span></div>
<div><span>♦ Saladin. İslam Sanatı El Kitabı. I. Mimari. Paris, 1907. (Fransızca)</span></div>
<div><span>♦ V. Dluzhnevskaya. “Fotoğraf-Ulusların Anıları. Rus Bilimler Akademisi Maddi Kültür Tarihi Enstitüsü Fotoğraf Arşivi Kaynağı”, St. Petersburg//Rus Devleti’nin Kültürel Mirasi, St. Petersburg., 1998. S. 99-118. (Rusça)</span></div>
<div><span>♦ Engin Çizgen. İmparatorluğun Görüntüleri. İstanbul, 1993 (Fransızca);</span></div>
<div><span>♦ Engin Çizgen. Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf. İstanbul, 1994 (İngilizce);</span></div>
<div><span>♦ Alkis X. Xanthakis. Yunan Fotoğrafının Tarihi 1839-1960. Atina, 1988 (İngilizce);</span></div>
<div><span>♦ Leif Wigh. Fotografiska Uyer Fran Bosphoren och Konstantinopel (Boğaziçi ve İstanbul’dan Manzara Fotoğrafları). Stockholm, Fotoğraf Müzesi. 1984 (İsveççe).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>II. Abdülhamid Dönemi Mimarlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ii-abdulhamid-doenemi-mimarligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ii-abdulhamid-doenemi-mimarligi</guid>
<description><![CDATA[ II. Abdülhamid Dönemi Mimarlığı
Tarihimizde 1876-1908 yılları arasında yer alan dönem, sosyal bilimlerin hemen tüm dallarında oldukça yoğun tartışmalara konu olmuştur. Çeşitli araştırmacılarca toplum üzerindeki baskının arttığı ve siyasal bir çöküşün izlendiği dönem olarak nitelenen bu uzun dönem, aslında toplumsal değişimin en yoğun yaşandığı dönemlerden biridir. Bu dönemde nüfusun, ekonomik hareketliliğin, toplumsal örgütlenme ve siyasal bilincin hızla artmış olduğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c666a74dae.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>II., Abdülhamid, Dönemi, Mimarlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Haydarpasa-Gari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html">II. Abdülhamid Dönemi Mimarlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Neşe YILDIRAN</strong></span></a>
</p><p>Tarihimizde 1876-1908 yılları arasında yer alan dönem, sosyal bilimlerin hemen tüm dallarında oldukça yoğun tartışmalara konu olmuştur. Çeşitli araştırmacılarca toplum üzerindeki baskının arttığı ve siyasal bir çöküşün izlendiği dönem olarak nitelenen bu uzun dönem, aslında toplumsal değişimin en yoğun yaşandığı dönemlerden biridir. Bu dönemde nüfusun, ekonomik hareketliliğin, toplumsal örgütlenme ve siyasal bilincin hızla artmış olduğu gözlemlenebilir. Birinci Meşrutiyet‘in kaldırılması ve parlamentonun feshedilerek Sultan II. Abdülhamid‘in yönetimle ilgili geniş yetkiler üstlenmesi ile başlayıp, İkinci Meşrutiyetin kurulması ve Sultan’ın tahttan indirilmesine değin süren bu yaklaşık otuz üç yıllık dönem, genel olarak, Tanzimat‘la oluşturulmaya çabalanan merkezi devlet olgusunun yeniden kişisel ilişkiler bağlamına indirgendiği bir dönem olmuştur. Ancak bu durum Tanzimat’ın öngördüğü düzenlemelere tam bir yapısal değişiklik getirmediğinden, 1908’de benzer bir yapılanmaya geri dönüş söz konusu olabilmiştir. Kısacası bu dönemde sekteye uğrayan toplumsallaşma sürecinin kendisi değil, bu sürecin gereksindiği politik kurumlardır. Bu nedenle öncelikle Osmanlı toplumunda çağdaşlaşmanın bu dönem özelinde de sürdüğünü kabul etmek gerekir. Öte yandan Sultan II. Abdülhamid’in resmi ideolojisi görünümündeki Panislamizmin, aslında yalnız politik söylem olarak var oluşu ve hiçbir biçimde kültürel yaşama aktarılmaması, bu gelişmenin önünün kesilmemesindeki diğer bir etkendir.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi mimarlığı sosyo-politik koşulların biçimlendirdiği bir kültürel ortamın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kültürel ortamı biçimlendiren olguların başında, “Osmanlılık” ideolojisi, Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kuruluşu ve Osmanlı-Alman ilişkileri gelmektedir. Aynı ortamın yansıması ise en iyi imparatorluk başkentinde izlenebilmektedir.</p>
<p>1839 Tanzimat Fermanı ile uygulamaya konan Müslüman-gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının eşitliği ilkesi, 1876-1908 döneminde aydın kesim arasında yaygın biçimde benimsenmiştir. Bu ilke bir yandan, gayrimüslim mimarların piyasada herhangi bir yasal kısıtlama ile karşılaşmadan çalışabilmesine olanak sağlarken, diğer yandan Abdülhamid rejimine muhalif aydın tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Devlet ile toplum arasında yeni bir vatandaşlık ilişkisi tanımlayan ve daha önceleri kişisel baza dayanan birey-devlet ilişkisini, sınırları belirli çağdaş bir vatandaş-devlet ilişkisine dönüştüren ilkenin, vatandaşların parlamento yoluyla karar mekanizmasına katılmasını sağlaması da söz konusudur. Ancak parlamentonun kapatılmış oluşu bu beklenti içindeki aydınların sisteme muhalif oluşumlar içinde yer almalarını getirmiştir. Bu muhalefeti oluşturan aydınların çok değişik toplum kesimlerinden geliyor olmaları, muhalefet yapısının çok renkli olmasına yol açmış, aralarında Jön Türklerin, bürokratların, ordu ve ulema mensupları ile üst sınıf mensubu kadınların bulunduğu bu muhalefetin dağınık ve güçsüz olmasını sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ancak çok çeşitli eğilimleriyle Osmanlı toplumunun kültür yaşamını sürükleyecek potansiyeli taşıyan yine aynı muhalefet olmuştur. Temel olarak İslam toplumlarına karşı Batı dünyasının üstünlüğüne, elitlerin gerekliliğine ve geçmişi bir yana bırakarak çağa ayak uydurmanın önemine inanan Osmanlı aydınları, dönemin kültür yaşamını eğilimleri doğrultusunda etkilemişlerdir. Eğilimler ve anlayışlar bazında homojen bir bütün oluşturamamaları, kültür yaşamının çok renkli, belirli edebi, siyasi ya da felsefi akımlarla nitelenemeyen, karmaşık ve eklektik (seçmeci) bir biçimde gelişmesine yol açmıştır. Ayrıca baskıcı ortamın getirdiği karamsarlık, aynı zamanda kendine güveni yok ederek yaratma gücünü zayıflattığından çağa ayak uydurma daha çok çağı taklit etme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla durumun genelde sanata yansıması bu çerçevede gelişmiştir.</p>
<p>Öte yandan “Osmanlılık” ideolojisi ve 1839 Tanzimat Fermanı’nın getirdiği hukuksal düzenlemelerin yardımıyla 19. yüzyıl boyunca toplum içinde giderek güç kazanan gayrimüslimler ve Osmanlı başkentine yerleşmiş bulunan yabancıların oluşturduğu Levanten kesim, kültür ve sanat yaşamında belirleyici bir rol oynamıştır. Özellikle şehrin Galata ve Beyoğlu-Pera bölgesinde yoğunlaşan Levantenlerin, ticaret ve sanayi ile edindikleri sermaye birikimlerinden şehrin bu yöresinde yer alan konut ve iş hanlarının yapımı için yararlandıkları görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Avrupa’da eğitim görmüş gayrimüslim Osmanlı ya da yabancı mimarların önde gelen müşterileri durumundaki Levantenler bu yolla beğenilerinin şehrin Osmanlı vatandaşlarının gözünde adeta Avrupa ile özdeş tutulan kesiminde ağırlık kazanmasını sağlamışlardır. Bu olgunun zaman içinde doğrudan bir etki biçimine dönüştüğü ve şehrin Nişantaşı, Maçka ve Şişli gibi diğer bazı kesimlerinde de varlık gösterdiği izlenir. Sultan II. Abdülhamid’in kişisel beğeni ve değerlendirmelere dayalı yönetimi de bu gelişmelere ivme kazandırmıştır. Levantenlerin ısmarladıkları kimi yapıları gerçekleştiren yabancı mimarların ise yabancı asıllı olmakla birlikte, uzun yıllar İstanbul’da bizzat yaşamış ya da İstanbul’da yerleşmiş kimi Levanten ailelerin çocukları olarak, doğrudan doğruya Levanten kesim içinde yer alıyor olmaları, işin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Böylelikle mimarlarla içinde yer aldıkları kesim arasında birebir bir etkileşimin varlığından söz etmek mümkün olmaktadır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde, isyanları bastırmak, savaş giderlerini ya da tazminatlarını karşılamak gibi gerekçelerle alınan ve ödemeleri ile başa çıkılamayan dış borçların düzenli ödenebilmesine ilişkin, Fransız, İngiliz, Avusturyalı, İtalyan ve Alman temsilcilerin katılımıyla 1881’de oluşturulan örgüt, Düyun-u Umumiye-Dış Borçlar İdaresi olarak anılmaktadır. Bu kuruluş, tuz, tütün ve ipek gibi imparatorluğun gelir getiren tekelleri ile vergi kaynaklarını idare etmek ve toplanan gelirlerin tümünün borçların ödenmesinde kullanılmasını sağlamakla yükümlüdür.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Tuz ve tütün için ayrıca bağımsız denetim örgütleri anlamında reji idaresi kurulduğu izlenmektedir.</p>
<p>Düyun-u Umumiye’nin kültür yaşamı üzerindeki etkinliğine gelince, bu etkinliğin özellikle şehir dokusuna kazandırdığı yapılarda somutlandığı söylenebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaynak sıkıntısı içinde olduğu bu dönemde devletçe yaptırılan kamu binası oldukça azdır. Belli başlı kamu binaları arasında en dikkat çekici iki tanesinin Düyun-u Umumiye binası (bkz. Res. 1) ile Düyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla iyice gelişen Osmanlı Bankası ve yine bir Düyun-u Umumiye kuruluşu olan Tütün Rejisi ikiz binası (bkz. Res. 2) olduğu göze çarpmaktadır. Dolayısıyla Düyun-u Umumiye’nin dönemin mimarlık faaliyetlerinde de pay sahibi olduğu açıktır. Ancak bu kuruluşun kültür yaşamına olan etkisi, hiç kuşkusuz, en yoğun biçimde Avrupa ile ilişkilerin sıkılaşması bağlamında kendisini göstermiştir. Olumlu ve olumsuz yönde gelişmelere neden olan bu sıkı ilişkilerin olumlu sonuçları arasında, gerçekleştirilen mimarlık ürünleriyle birlikte, örgütün Batı’ya ve çağdaşlaşmaya açık yeni bir bürokrat tipinin gelişimine yol açmasını saymak mümkündür. Bu durum, doğan yeni gereksinimlerin cevaplanacağı mimarlık ürünlerine duyulan talebin sahibi toplum kesimlerinin genişlemesini hızlandırmıştır. Olumsuz sonuçlar arasında ise en önde gelen hiç kuşkusuz örgütün dışa bağımlılığı giderek arttırıcı bir sistemi sürekli olarak üretiyor oluşudur.</p>
<p>1876-1908 döneminde siyasi ve ekonomik yaşamı etkilediği kadar, kültür yaşamı ve aydınlar özelinde de etkinliğini gösteren bir başka dinamik, Osmanlı-Alman ilişkileri olmuştur. Oldukça sıkı bir ittifakın kurulmasıyla sonuçlanan bu ilişkilerin kısa bir süre içinde geliştiği söylenebilir. Sultan II. Abdülhamid açısından bu yakınlaşmanın gerisinde Almanlara duyduğu kişisel yakınlığın yanı sıra,<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Almanların Müslüman topraklarda kolonilerinin bulunmaması ve Bismarck‘ın Berlin Kongresi‘nde Osmanlılar lehine davranmasının da etkisi büyüktür. Almanların Osmanlı İmparatorluğuna gösterdiği ilgi ise, Alman silah sanayiinin Osmanlı İmparatorluğu ile karlı bir silah ticareti oluşturma istemi ve demiryolları yapımı için imtiyaz sağlanması beklentisi ile açıklanabilir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Sonuçta bu karşılıklı ilgi Kaiser II. Wilhelm‘in biri 1889, diğeri 1908 tarihinde olmak üzere iki kez Osmanlı başkentine gelmesiyle sonuçlanmış, Berlin-Bağdat Demiryolu adını alan ve demiryolu imtiyazını hayata geçiren proje ise Deutsche Bank tarafından yönetilen bir şirketin denetiminde ilk ruhsatına 1892‘de sahip olmuştur.</p>
<p>Proje kapsamında çeşitli yönetim görevleriyle Osmanlı başkentinde bulunan Avrupalı yabancıların, toplumsal yaşama kendi alışkanlıklarıyla beraber farklı bir renk getirdikleri görülür.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu yalnızca Beyoğlu‘nun sosyal yaşamına hareketlilik kazandırma anlamında değildir. Proje kapsamında çalışan kimi mimarların mimarlık eğitimine doğrudan katkıları da söz konusudur. Öte yandan Berlin-Bağdat Demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu‘nun dış ve iç politikasına, ekonomisine, toplumsal yaşamına getirdiği yeniliklerin yanı sıra, mimari dokuya kendine özgü yeni yapı birimleri kazandırmıştır. Sirkeci Garı (bkz. Res. 3) ve Haydarpaşa Garı (bkz. Res. 4) binaları ile banliyölerde yeralan istasyon binaları bunun en canlı örneklerini oluşturmaktadırlar.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid‘in sanatın çeşitli alanlarına olan ilgisi bilinmektedir. Yıldız Sarayı‘na taşındıktan sonra burada Tamirhane-i Hümayun‘u kurdurarak herkesin hayranlığını kazanan usta işi sedef ve fildişi kakma nakışlı mobilyalar ürettiği, bunların arasında yeralan mücevher dolabı, yazıhane, vitrinli büfe ve yemek iskemlesi türü parçaların bugün hala Dolmabahçe ve Beylerbeyi sarayları kolleksiyonlarında sergilendiği kaydedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Yağlı boya ölü doğa, manzara ve portre de çalışan Sultan‘ın yaptığı resimlerden birini Alman Büyükelçisine hediye ettiğinden söz edilir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Ocak 1882‘de açılması kararlaştırılan ünlü Sanayi-i Nefise Mektebi‘nin -Güzel Sanatlar Okulu- kuruluşunda doğrudan doğruya bir girişimi bulunmamakla birlikte, kuruluşun ve müdürlüğüne Osman Hamdi Bey‘in atanmasının, bilgisi ve izni doğrultusunda gerçekleştiği kuşkusuzdur.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Aynı Osman Hamdi Bey daha sonra kendisini, Şubat 1884’te, arkeolojik zenginliklerin imparatorluk sınırları dışına çıkarılamamasını sağlayan Asar-ı Atika Nizamnamesi‘ni onaylamaya ikna etmiştir. Sultan II. Abdülhamid’in Çırağan Sarayı yangını ile yok olan ve aralarında çok sayıda Rembrandt ve Ayvazovski gibi ünlü ressamların tablolarının bulunduğu geniş bir yağlı boya resim kolleksiyonunun bulunduğu da bilinmektedir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğundaki her türlü yapım faaliyeti 19. yüzyıla değin Hassa Mimarlar Ocağı’na bağlı mimarlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Saray teşkilatı içinde Şehireminliği’ne bağlı olarak görev yapan bu ocak geleneksel bir eğitim sürdürmüş, bilgi ve birikimler usta-çırak ilişkisi içinde aktarılmıştır. 19. yüzyıl başlarında çağdaşlaşma hareketi içinde devlet örgütlenmesini de içine alan yenilikler, mimarlık örgütüne önemli değişiklikler getirmiş, 1831’de Şehireminliği ile Mimarbaşılık birleştirilerek, Ticaret ve Nafıa Nezareti’ne bağlı Ebniye-i Hassa Müdürlüğü kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Kuruluşun ilk müdürü olan Hassa Başmimarı Abdülhalim Efendi’nin çağdaş mimarlık eğitimine ilişkin bir dizi öneriyi Sultan II. Mahmud’a iletmesine karşın, bu çabanın sonuçsuz kaldığı görülür. Böylelikle giderek gelişen yeni yapım teknolojilerine ayak uyduramayan geleneksel eğitim almış mimarların yerini, Avrupa’da mimarlık eğitimi görmüş gayrimüslim ya da doğrudan doğruya dışarıdan gelen yabancı mimarların almaya başladığı izlenir. 1840’ta meslek loncalarının kapatılması ise, alternatif örgütlenmeleri bütünüyle olanaksız kıldığından, yeni gelenlerin rakipsiz kalmalarını sağlamıştır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde etkinlik gösteren gayrimüslim mimarlar arasında, 1730’lardan beri faal olan Balyan ailesinin tanınmış fertlerinden Sarkis Balyan önde gelir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Onun yanı sıra Mimar Vasilaki, Mimar Yanko, Mimar Ohannes, Amasyan Efendi, Dikran Kalfa, Başmühendis Bertier gibi isimlere rastlanılmaktadır. Yabancı mimarlardan göze çarpanlar arasında ise, Alexandre Vallaury, Raimondo d’Arenco, Guilio Mongeri, Philippe Bello, M. Rene Dukas, Jachmund, Otto Ritter ve Helmuth Cuno gibi isimlerin yer aldığı görülür. Bu isimlerden bazıları mimarlık eğitiminde de görev almışlardır.</p>
<p>Gerek Avrupa’daki eğitimler sırasında alınan karışık etkiler, gerekse Osmanlı başkentinde dahil olunan yeni kültürün sunduğu farklı biçim ve anlayışlar, bu mimarların karmaşık bir üslup içinde ürün vermeleri sonucunu doğurmuştur. Belirli kurallara bağlı olmayan bir üslupsuzluğun üslup olduğu bu dönemde, amaç, eldekilere yeni yorumlar getirme ya da onlardan yola çıkarak yeni sentezlere ulaşma biçiminde kendisini göstermektedir. Öte yandan uygulamada belirli yapı türlerine göre belirli üslupların ağırlık kazanması, doğrudan bir dış etki olarak yorumlanabilir. Sonuçta ya işlevlerine göre belirli bir üslubun ağırlıklı olarak algılandığı türdeş yapılar ya da herhangi bir üsluba bağlı olmayan, ancak değişik üslup ve kültürlerin çeşitli öğelerini bünyesinde barındırarak bir sentezi hedefleyen denemeler gerçekleşme olanağı bulmuşlardır. Hedef ne olursa olsun, ortaya konan ürünlerin eklektik (seçmeci) bir tutumu sergiledikleri görülmektedir.</p>
<p>Bu yönde bir tutumun oluşmasındaki temel neden, dönem mimarlığının ele almakla görevli bulunduğu, pek çok yeni ve değişik işlevin gereksindiği tipte yapılar yapma zorunluluğudur. Bu yapıların tümünde ortak paydaya bağlı bir üslup birliği geliştirmenin olanaksızlığı, her yapı türünün kendine özgü bir üslupta ele alınmasını getirmiştir. Yine bu dönemde Avrupa’da, sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte estetik değerlerin daha ekonomik olma yolunda hızla değişime uğratıldığı bir ortamda, eski değerlere sahip çıkma anlayışının beslediği “güzeli geçmişte ara” eğilimi yaygındır.</p>
<p>Bu nedenle yapı türlerine göre üslup seçilirken geçmişin biçimleri kaynak oluşturmuşlardır. Revivalist (canlandırmacı) yaklaşımla ele alınan neo-grek, neo-gotik, neo-rönesans ve neo-barok üsluplarının yanı sıra, 19. yüzyıl sonunda modern çağın getirdiği yalın ve düz çizgilere karşı doğanın kıvrak ve devingen çizgilerini öneren Art-Nouveau, çeşitli yapı türleri özelinde tercih edilmiş; ayrıca tüm bu üslupların birbirine karıştırılarak yeniden yorumlandığı ya da bu üsluplarla doğu kaynaklı üsluplar biraraya getirilerek yaratılmaya çabalanan sentezler, dönem mimarlarının hedefi olmuştur. İstanbul’da bulunan mimarlar arasında da, aynı eğilim ve amacın varlığını gözlemek zor değildir. Mimarların gerçekleştirdikleri ürünler, Avrupa kaynaklı bu eğilim ve amacı açıkça yansıtmaktadır.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu başkentinde türdeş yapılar özelinde tercih edilen üsluplar arasında bulunan ve Avrupa’da prestij yapılarının üslubu olan neo-grek tarz kendisini ilk kez, 19. yüzyıl başında bir tür prestij yapısı durumundaki kışla ve askeri okul mimarisinde göstermiştir. Ayrıca kimi elçilik yapılarında da bu üsluba yer verildiği göze çarpar. Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde ise kural bozulmamış, müze (bkz. Res. 5) ve okul binaları bu üslup ağırlıklı inşa edilmişlerdir. Bununla birlikte İstanbul’da gözlenen neo-grek üslup, yalın ve kurallı bir üslup olmayıp, daha çok neo-rönesans üslupla kaynaşmış bir görünüm sergilemektedir. Avrupa’da güçlü bir simgesel anlam yüklendiği dinsel mimaride etkisini gösteren neo-gotik üslup ise, Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde dinsel örneklerin yanı sıra (bkz. Res. 6) ahşap konutlarda da romantik ortaçağ espirisini yeniden üretmek üzere özellikle sivri ve yüksek kuleler, eğimli çatılar ve mahya yelelerinde kendisini göstermiştir. Öte yandan planda kapalı bir iç avlu barındıran neo-rönesans üslubun Avrupa’da özellikle banka ve borsa binalarıyla kulüplerde kullanıldığı bilinmektedir. Genel olarak 19. yüzyıl İstanbulu’nda severek uygulanan bu üsluba, kamu yapılarında rastlanır. Özellikle okul ve banka örneklerinde (bkz. Res. 2) izlenebilen üslup, ana kitlenin üç kat olarak tasarlandığı saray, köşk ve kasırlarda da neo-barok öğelerle kaynaştırılmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrupa’da yarı resmi yapılarla saray yapılarının giriş ve iç mekan düzenlemelerinde tercih edilen neo-barok üslup, Osmanlı başkentinde kendisini ilk kez cami mimarisinde göstermiş, ancak daha sonra saray, köşk ve kasırların bezemesiyle cephe, giriş ve bahçe düzeninde ağırlığını koymuştur. Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde daha çok neo-rönesans ve neo-grek üsluplarla birarada kullanılarak, yüksek profilli cephelere sahip örneklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. İç mekan oluşumunda da belirleyici olan üslup, özellikle üst katlara ulaşan ana merdivenin tasarımında temel oluşturmaktadır.</p>
<p>Temelinde işlevselcilik tartışmaları, simgeciliğin felsefi özü ve izlenimciliğin getirdiği doğaya açılma düşüncesi yer alan Art-Nouveau üslubu, Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Osmanlı başkentinde oldukça yaygın biçimde izlenebilmektedir. Bu dönemde örnekleri görülen bu üsluptaki yapıların, bezeme programlarında görülen özgür çeşitlilik ve diğer üsluplara açık eklektisist (seçmeci) tutum nedeniyle, bir tür İstanbul Art-Nouveau’su yarattıkları bilinmektedir. Bu üslupta yapılmış türbe<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ve kamu binalarının varlığına karşın İstanbul Art-Nouveau’su, daha çok bir konut üslubu olarak yaygınlık kazanmıştır (bkz. Res. 7). Öte yandan Avrupa’da ilginç fantastik örneklerin ortaya çıkmasına yol açan Batı ve Doğu kaynaklı üslupların birarada denendiği oryantalist üslup, ilgi gören tarzlar arasındadır. Avrupa kaynaklı üsluplarla Uzakdoğu-Hint-Kuzey Afrika-Endülüs ve hatta Güney Amerika üsluplarının eklektik bir anlayışla birlikte yorumlandığı deneysel tasarımlar giderek daha fazla toplumsal beğeni bulmuşlar, canlı ticaret yaşamı sonucu ortaya çıkmış ulusal ve uluslararası fuarlar, cesur ve özgür tasarımların denendiği yapılar için bir fırsat oluşturmuşlardır. Bu Doğu-Batı arasındaki çizginin Osmanlı başkentinde de yankı ve büyük destek bulduğu, hatta Sultan II. Abdülhamid Dönemi‘nin en belirgin özelliğinin, egzotik bir imaj<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> sergileyen fantastik yapılardan yansıyan (bkz. Res. 3) bu eklektik görünüm olduğu söylenebilmektedir.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi‘nde varlık gösteren gayrimüslim Osmanlı mimarları arasında en önde gelen isim, kendisine Sultan tarafından Mart 1878’de “Ser Mimar-ı Devlet”-Devlet Baş Mimarı ünvanı verilen Sarkis Balyan’dır. Ancak inşaatlarının müteahhitlik işlerini de üstlenen Sarkis Balyan’ın, inşaat masrafları karşılığında hazine-i hassadan fazla para almış olduğu biçiminde yoğun eleştirilere maruz kalması, 1880’de İstanbul’dan ayrılarak Paris’e gitmesine neden olmuştur. 1899’daki ölümüne değin İstanbul’a gidip geldiği, bir dönem Montenegro (Karadağ) konsolosluğunda görevli bulunduğu bilinmektedir. Sarkis Balyan’dan sonra doğan boşluk, resmi yapıların mimarı olarak nitelenebilen ve tipik bir Levanten ailesi çocuğu olan İsviçre asıllı Alexandre Vallaury tarafından doldurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürü Osman Hamdi Bey tarafından Mart 1883’te mimarlık atölyesinin ilk hocası olarak atanan Alexandre Vallaury, bu görevi Ağustos 1908’de istifa ederek ayrılıncaya değin sürdürmüş, yirmi beş yıllık eğitimciliği boyunca Ecole Des Beaux Arts tarzı akademik ve revivalist (canlandırmacı) anlayışta bir eğitimin yürütülmesini sağlamıştır.</p>
<p>Vallaury’nin belli başlı yapıları arasında en önde gelenler hiç kuşkusuz Düyun-u Umumiye/İstanbul Erkek Lisesi binası (bkz. Res. 1) ile Osmanlı Bankası ve Tütün Rejisi/Merkez Bankası ikiz binasıdır (bkz. Res. 2). 1890’lı yılların başında tamamladığı, ikiz binanın ana kütle tasarımında neo-rönesans üslubu izleyen Vallaury, Bankalar Caddesi’ne bakan ön cephesinde neo- barok öğelerle yola çıkan Batı kaynaklı tipik bir eklektisist tutum sergilediği yapının, Haliç ve suriçine bakan arka cephesinde ağırlıklı olarak Osmanlı konut mimarisinin motiflerinden yararlandığı, bir “Neo-Klasik Osmanlı” tarzı yaratma denemesine girişmiştir. 1899’da tamamladığı Düyun-u Umumiye/İstanbul Erkek Lisesi binasında<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> ise bu çabasını geliştirerek, Selçuklu motiflerini de işin içine katan bir tür Turco-Osmanlı eklektisizmi yaratma yolunda başlangıç oluşturduğu söylenilebilir. Bu anlamda yapının dış ve iç mekanda yeralan öğeleriyle, etkisini 1908’de İkici Meşrutiyet’in ilanından sonra duyuran Birinci Ulusal Mimarlık akımını haberleyen bir öncü olduğunu öne sürmek mümkündür. Vallaury 1891’de ilk bölümü tamamlanan, 1899-1903 yılları arasında genişlettiği ve nihayet 1908’de ana kütleye iki yan kanat ekleme biçimindeki son genişletmeyi tamamladığı Arkeoloji Müzesi binasında ise, dönemin Avrupa’da izlenen eğiliminin dışına çıkmayarak ve historisizm-tarihçilik akımının beslediği, prestij yapılarının bilinen üslubuna uymuş, neo-grek tarzda bir biçimlendirme öngörmüştür (bkz. Res. 5). Bu biçimlendirmede kazısı Osman Hamdi Bey tarafından gerçekleştirilen Sayda buluntularından “Ağlayan Kadınlar” lahdi formunun temel alındığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Alexandre Vallaury’nin Osmanlı başkentinde gerçekleştirdiği en önemli yapısı 1893-1903 yılları arasında tamamlanan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane/Haydarpaşa Lisesi/Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi binasıdır (bkz. Res. 8). Hem hastane hem tıp fakültesi işlevini yüklenecek olan binanın bulunduğu arsaya inşa ettirilmesinin kökeninde, Sultan’ın İttihad ve Terakki örgütlenmesi içinde önemli bir potansiyeli oluşturan askeri tıbbiye öğrencilerini şehirden uzak bir bölgede konumlandırma amacının bulunduğu yaygın olarak paylaşılan bir görüştür.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Selçuklu medreselerini anıştıran siluetiyle Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binasının, Alexandre Vallaury’nin Düyun-u Umumiye binasında hedeflediği türde bir çağdaş Osmanlı klasik üslubunu somutlama çabasının ürünü olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Geleneksel Osmanlı ölçeğinden uzak olmasına karşın yapı, içerdiği Selçuklu-Osmanlı- Hint-Endülüs öğeleriyle mimarın ulaşmaya çalıştığı islam eklektisizminde değişik bir basamak oluşturmaktadır. Alexandre Vallaury bu yapının projelendirilmesinde dönemin bir başka ünlü yabancı mimarı Raimondo d‘Arenco ile birlikte çalışmıştır.</p>
<p>“Stile Floreale” adını alan İtalyan Art-Nouveau’sunun önde gelen isimlerinden biri olan d’Arenco, 1890’lı yılların hemen başında geldiği İstanbul’da önce sahilsarayların onarımı ile kendisini göstermiş, 1896’da ise Sultan II. Abdülhamid tarafından saray mimarı olarak görevlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> 1908’e değin hem İstanbul hem de İtalya’da çalıştığı bilinmektedir. D’Arenco’nun Osmanlı başkentinde gerçekleştirdiği önemli yapılar arasında, Vallaury ile ortak projesi Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası dışında, Yıldız Sarayı bünyesinde inşa ettiği ve kır köşkü esprisi kullandığı çok sayıda yapı arasında öne çıkan Yaveran Köşkü ve Bendegan Dairesi (bkz. Res. 9) ve Kaiser II. Wilhelm’in ziyaretleri sırasında konukevi olarak kullanılan Şale Köşkü’nün Merasim Köşkü olarak anılan ikinci bölümü (bkz. Res. 10) sayılabilir. Diğer yapılarından fantastik bir Art-Nouveau türbe örneği oluşturan Şeyh Zafir Türbesi ve bu üslupta konutlara bir Beyoğlu örneği oluşturan Botter Apartmanı (bkz. Res. 7) söz etmeye değer ilginçliktedir. Gerçekleştirdiği yapıların hemen tümünde Art-Nouveau tarzı bezemeyi tercih etmesine karşın d’Arenco’nun mimari ortamı etkisi altında tutan seçmecilikten bütünüyle bağımsız davranmadığı izlenebilir. Ayrıca bir başka mimari geleneğe sahip, yabancı bir ülkede ürün veriyor oluşu da kendisini az çok bu geleneği gözetir biçimde davranmak zorunda hissetmesine yol açmıştır. Bu durum en çarpıcı biçimde malzeme kullanımında ortaya çıkar ve çelik strüktürel dekorasyonun yerini çoklukla ahşaba bıraktığı görülür.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nin tanınmış yabancı mimarlarından bir diğeri Alman asıllı Jachmund’dur. Berlin-Bağdat demiryolu projesini gerçekleştirme imtiyazını alan Alman hükümeti tarafından Sirkeci’deki gar binasını inşa etmek üzere İstanbul’a yollanan Jachmund, Osmanlı hükümeti ileri gelenleriyle iyi ilişkiler kurmuş, bu durum kendisinin 1890 yılında, 1884’te öğretime açılmış bulunan Hendese-i Mülkiye Mektebi’ne -Yüksek Mühendis Okulu- mimarlık hocası olarak atanmasını sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Jachmund’un İstanbul’da 1890’da tamamladığı ve Batı için Doğu’ya, Doğu için Batı’ya açılan kapıyı simgeleştiren Sirkeci Garı (bkz. Res. 3) dışında, demiryolları inşa ruhsatına sahip olan ortaklığın merkez binasını oluşturan Bahçekapı’daki Deutsche Orient Bank/Germina Han binasını da gerçekleştirdiği bilinmektedir. Tüm diğer yabancı mimarlar gibi Osmanlı, Kuzey Afrika ve Hint mimarisinden oldukça etkilendiği söylenilebilen Jachmund’un yapılarında, yüksek arduvaz çatı örneği Kuzey Avrupa anlayışından izlerin de bulunmasını, kendisine özgü bir eklektisizm yaratma çabası taşıdığı biçiminde yorumlamak mümkündür. Öte yandan yapılarında algılanan birbirinden çok farklı atmosferler, Jachmund’un, yine diğer yabancı mimarlar-örneğin Vallaury-gibi, tasarımlarını içerdikleri işlev ve anlama göre projelendirdiğini göstermektedir. Yapıların sergiledikleri simgesellik ve yarattıkları seçmeci tutum açısından, Jachmund ve Vallaury’nin anlayışları birbirinden pek farklı değildir. Bu durumun gelişmesinde her iki mimarın da akademik çevre üyesi olmaları etkili olmuş olmalıdır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde Berlin-Bağdat demiryolu yapımı ile ilişkili olarak İstanbul’da faaliyet gösteren başka Alman mimarlar da bulunmaktadır. Haydarpaşa Garı’nın (bkz. Res. 4) Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. 1906-1909 yılları arasında tamamlanabilen<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> bu büyük ölçekli yapının yine yüksek arduvaz çatılı, iki yanı kuleli Alman-Bavyera tarzı bir neo-rönesans kütleye sahip olduğu görülmektedir. Ancak yüzeylerde adeta yığılmış biçimde bulunan bezeme unsurları, ampir ve ay-yıldızlı armaların biraraya getirildiği alınlık ve madalyonlarla “Osmanlılaştırmaya” yönelik bir eğilimi somutlamaktadırlar. Böylelikle yapının şehir dokusuyla oransızlık yaratan büyük ölçekli kütlesinin benimsenmesine, en azından yadırganmamasına yönelik bir çabanın varlığı sezilmektedir. Öte yandan banliyö binalarında ya Sirkeci-Halkalı hattında olduğu gibi belli bir prototipin yinelendiği ya da Haydarpaşa-Pendik hattındaki gibi birbirine benzer öğelerden yola çıkılarak oluşturulan farklı örneklerin gerçekleştirildiği izlenebilir.</p>
<p>19. yüzyıldan başlayarak dini yapıların şehir dokusu içinde önemlerini yitirdikleri ve yerlerini giderek artan bir hızla resmi ve sivil yapılara terkettikleri bilinen bir gerçektir. Çağdaşlaşma yolundaki çabalar, Batı kaynaklı kurumların hayata geçirilmesi sürecinde pek çok resmi yapının birbiri ardısıra gerçekleşmesine yol açarken, 1858’de yürürlüğe konan Arazi Kanunnamesi toprak sisteminde kökten bir değişikliğin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 132 maddelik bu kanunname ile önceleri miri toprak sayılan yerlerin alınıp satılabilen mülkler haline dönüşmesinin, sultanların gelirlerinde önemli azalmalara neden olduğu bilinmektedir. Bu nedenle maliyetleri ancak sultanlar tarafından karşılanabilecek projeler kapsamındaki camilerin, hem tamamlayıcı servis ünitelerinden yoksun biçimde sayıca çok azaldıkları, hem de boyutlarının eskiye oranla minyatürleştiği görülür. Bu durum profan-din dışı örneklerin şehir dokusunda giderek ağırlık kazanmalarını getirmiş, resmi ve sivil yapıların inşaası ivme kazanırken, dini yapılar birkaç küçük örnekle sınırlı kalmıştır. Bu kapsamda değerlendirebileceğimiz Hamidiye Camii, 1885-86 yıllarında Dikran Kalfa tarafından gerçekleştirilmiştir (bkz. Res. 6). Yıldız Sarayı kompleksinin hemen yanıbaşında yer alan caminin, Sultan II. Abdülhamid tarafından gelenekselleşmiş Cuma selamlığı töreni için kullanıldığı bilinmektedir. Cami, geleneksel Osmanlı mimarisinin bezeme motifleriyle mukarnas gibi ayırd edici unsurlarının, neo-gotik elemanlarla biraraya getirildiği ilginç bir örnek oluşturmaktadır.</p>
<p>Sonuçta Sultan II. Abdülhamid Dönemi mimarlığının genel bir değerlendirmesi yapıldığında söylenebilecekler arasında ilk altı çizilmesi gereken, Osmanlı toplumundaki değişik kültürlerin beslediği çeşitlilik olmaktadır. Bu çeşitlilik, mimaride bu dönemde Avrupa’da da yaygın bir uygulama alanı bulan üslupsuzluğu üslup kılan dönüşümü doğurmuştur. Öte yandan dönem içinde ürün veren Avrupa asıllı mimarların yöresel etkileri barındıran yapıtlarının da bu dönüşüme süreklilik kazandırdığı izlenebilir. Bu tasarımlarda evrensel bir tür İslam eklektisizmine ulaşma çabaları gözlemlenirken, simgesel gelenekçiliğin bütünüyle terk edilmediği görülür. Bu durum, ortaya konan ürünlerin, yöresellik/evrensellik ekseninde en uygun çözümü gerçekleştiren çağdaş bir sentezin sağlandığı türde yapıtlar olmasını engellemiştir. Bu dönemde toplum yaşamında egemen bir ideolojinin bulunmaması ya da çok sayıda ideolojinin bulunuşu ile yöresel özellikler tam kavranmadan üretilen ve Avrupa’da moda olduğu biçimiyle geleneksel öğelere yer veren evrensel olma savındaki çözümlemelerin sunulduğu yapı örnekleri, mimarlık alanında sergilenen karmaşanın nedenidir.</p>
<p>Özgün ve çağdaş bir üslubun geliştirilmesi için gerekli tutarlılıktan yoksun olmasına karşın bu karmaşanın, geniş bir renk yelpazesinin parçalarını oluşturan bir zenginliği barındırdığı da kuşkusuzdur. Her nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, genel çerçevesiyle sanat ve mimaride görülen çok sesli çeşitliliğin doğrudan doğruya dönemin Osmanlı toplumu değerlerini yansıttığı söylenebilir. Ayrıca tüm bu çeşitlilik İstanbul dokusunun zenginleşmesine katkıda bulunmuş, oldukça fantastik sayılabilecek bir şehir siluetinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Neşe YILDIRAN</strong></span></a>
</p><p>Yeditepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 367-373</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> N. Berkes, Türkiye‘de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, s. 358-359.</span></div>
<div><span>Ş. Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, İstanbul 1983, s. 56-58.</span></div>
<div><span>İ. Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 1983, s. 170-183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için.</span></div>
<div><span>M. Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul 1991, s. 187-266.</span></div>
<div><span>V. Dökmeci-H. Çıracı, Tarihsel Gelişim Sürecinde Beyoğlu, İstanbul 1990, s. 32-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için.</span></div>
<div><span>D. C. Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğu‘nda Avrupa Mali Denetimi ve Düyun-u Umumiye, (Çev. Ali İhsan Dalgıç), İstanbul 1979, s. 87-88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul 1984, s. 136-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için.</span></div>
<div><span>L. Rathmann, Berlin-Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye‘ye Girişi, (Haz. Ragıp Zarakolu), İstanbul 1982, s. 19-34.</span></div>
<div><span>İ. Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu‘nda Alman Nüfuzu, İstanbul 1983, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> S. N. Duhani, Eski İnsanlar Eski Evler, İstanbul 1984, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ayrıntılı bilgi için.</span></div>
<div><span>F. İrez, “Milli Saraylarımızın Mobilya Yönünden Tanıtılması”, Milli Saraylar Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 1985, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> F. Ezgü, Yıldız Sarayı Tarihçesi, İstanbul 1962, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. Cezar, Sanatta Batı‘ya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul 1971, s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu konuda M. Cezar, a.g.e., s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> P. Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Dönemi ve Balyan Ailesi, İstanbul 1981, s. 237-241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A. Batur, “Yıldız Serencebey’de Şeyh Zafir Türbe, Kitaplık ve Çeşmesi”, Anadolu Sanatı Araştırmaları I, İstanbul 1968, s. 103-138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bu konuda daha fazla örnek için T. Saner, 19. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığında “Oryantalizm”, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Z. Sönmez, “19. Yüzyıl Sonlarında Türkiye’de Mimar Sorunu ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin İlk Mimarlık Hocası Alexandre Vallaury”, 4. İstanbul Sanat Bayramı Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 1983, s. 30-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Y. Yavuz-S. Özkan, “Osmanlı Mimarlığının Son Yılları”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1078-1085.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İ. Tunay, “İstanbul Arkeoloji Müzesi”, Arkitekt, Sayı 347, s. 127-130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> C. Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, İstanbul 1982, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> A. Batur, “Yıldız Sarayı’na İlişkin Bazı Belgeler ve Türkiye’de Belgeleme Çalışmalarının Sorunları”, Milli Saraylar Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 1985, s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> M. Sözen, Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, Ankara 1984; s. 6. Y. Yavuz-S. Özkan, a.g.m, s. 1079-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-mimarligi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için.</span></div>
<div><span>Z. Sönmez, “Tarihimizden Miras Kalan Yapılar-Haydarpaşa Gar Binası”, İnşaat Dünyası, Sayı 2, s. 42</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batılılaşma Dönemi Osmanlı Sarayları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batililasma-doenemi-osmanli-saraylari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batililasma-doenemi-osmanli-saraylari</guid>
<description><![CDATA[ Batılılaşma Dönemi Osmanlı Sarayları
On beşinci yüzyıl ortalarından 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı padişahlarının sürekli ikametgahı Topkapı Sarayı olmuştur. Bu dört yüz yıllık süre içinde padişahlar zaman zaman Topkapı dışındaki saraylarda yaşamışlardır. Padişahların asıl saray dışındaki binalarda kalma süreleri, Osmanlı İmparatorluğunda Batı’dan gelen etkilerle çeşitli değişimlerin gözlendiği 18. yüzyıldan itibaren uzamaya başlamış ve nihayet 19. yüzyıl ortalarında, Dolmabahçe Sarayı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6666c6d89.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batılılaşma, Dönemi, Osmanlı, Sarayları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Dolmabahce-Sarayi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html">Batılılaşma Dönemi Osmanlı Sarayları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Necla Arslan SEVİN</strong></span></a>
</p><p>On beşinci yüzyıl ortalarından 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı padişahlarının sürekli ikametgahı Topkapı Sarayı olmuştur. Bu dört yüz yıllık süre içinde padişahlar zaman zaman Topkapı dışındaki saraylarda yaşamışlardır. Padişahların asıl saray dışındaki binalarda kalma süreleri, Osmanlı İmparatorluğunda Batı’dan gelen etkilerle çeşitli değişimlerin gözlendiği 18. yüzyıldan itibaren uzamaya başlamış ve nihayet 19. yüzyıl ortalarında, Dolmabahçe Sarayı inşaatının tamamlanmasıyla birlikte Topkapı Sarayı Osmanlı ailesi tarafından tamamen terkedilmiştir.</p>
<p><span><strong>Sadabad Sarayı</strong></span></p>
<p>Sadabad Sarayı, Edirne’ye yapılan göç-ü hümayun dışında, Osmanlı padişahının haremini de alarak Topkapı’yı uzun sürelerle terk ederek yerleştiği ilk saray olma özelliği taşımaktadır. Sarayın bulunduğu Haliç’in Kağıthane Deresi civarı, çok erken tarihlerden itibaren padişahların sık sık gidip av, eğlence ve spor müsabakaları düzenledikleri bir bölge olmakla birlikte, bir saray yerleşimi olarak III. Ahmet’in saltanat yıllarındaki Lale Devri’nde ön plana çıkmıştır. Batı’yı tanıma arzusunun eyleme dönüştüğü bu dönemde III. Ahmet, Avrupa’daki gelişmeleri izlemesi için Fransa’ya Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi başkanlığında bir elçilik heyeti göndermiştir. Burada, yalnızca askeri alandaki gelişmeleri izlemekle kalmayıp Fransız saraylarını da yakından inceleyen heyet, İstanbul’a dönüşte izlenimlerini bir rapor halinde III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya sunmuştur. Rapordaki saray anlatımlarından ve muhtemelen beraberinde sunulan plan ve resimlerden çok etkilenen padişah ve sadrazam, benzer saray ve köşkler yapılması emrini vermiş ve 1721’de bu amaçla Kağıthane Deresi civarında yoğun bir inşa faaliyeti başlamıştır. Bu çalışmalar sırasında, birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde, başta Sadabad gibi padişahlık sarayı olmak üzere, vezirler ve üst düzey devlet yöneticileri için yüzlerce ahşap köşk inşa edilmiş, Kağıthane Deresi ıslah edilerek yapay havuzlar, şelaleler oluşturulmuştur. Büyük ölçüde Batı’dakine benzer, zevk ve sefanın hüküm sürdüğü saray yaşamına tepki olarak patlayan Patrona Halil Ayaklanması ile Sadabad Sarayı ve buradaki diğer köşler büyük ölçüde yıkılarak harabeye dönüşmüştür.</p>
<p>III. Ahmet’ten sonra tahta çıkan I. Mahmut, olaylar yatışıp unutulmaya başlandıktan sonra Kağıthane’nin, özellikle de Sadabad’ın onarımı üzerinde durmuş, önce burayı Bostancıocağı mensuplarına vererek bütünüyle ortadan kalkmasını önlemeye çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> I. Mahmut dönemindeki çalışmalarla yeniden canlanan Sadabad Sarayı’nın en önemli özelliği, önünde bir havuz oluşturulmasıdır. Havuzun ortasına, ayrıca, Kasr-ı Neşat adı verilen küçük bir köşk yerleştirilmiştir. Ahşap olan ana saray binası; selamlık, harem ve valide sultana ait daireleriyle oldukça geniş bir alanı işgal etmektedir.</p>
<p>I. Mahmut döneminden sonra padişahların pek sık gitmedikleri Sadabad Sarayı ihmal edilerek kendi haline bırakılmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru iyice harap duruma gelen sarayda III. Selim, geniş çapta olmamakla birlikte bazı tamir çalışmaları yaptırarak ayakta kalmasını sağlamıştır.</p>
<p>Sadabad Sarayı inşaatında üçüncü önemli aşama Sultan II. Mahmut döneminde gerçekleştirilmiştir. Çalışmalar 1809-1814 arasında Bina Emini Ahmet Efendi‘nin yönetiminde Kirkor Amira Balyan tarafından yürütülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ahşap olan yeni saray, ahşaptır ve eskisiyle aynı konumdadır. Uzun cephesi çıkmalarla hareketlendirilmiş, çıkmalar, ahşap direklerle havuzun üzerine oturtulmuştur. Dış cepheler; korinth başlıklı zarif plastırlar ve Rokoko motifler ile bezelidir. II. Mahmut Sadabad Sarayı‘nda kısa bir süre yaşamış, art arda gelen talihsiz olaylar nedeniyle burayı terk etmiş ve sonuçta bina kendi haline bırakılmıştır.</p>
<p>Sadabad Sarayı‘nda son dönem çalışmalar Sultan Abdülaziz döneminde gerçekleştirilmiştir. Neredeyse yıkılmak üzere olan eski bina ortadan kaldırılarak yerine 1862-63 yıllarında Mimar Serkiz ve Agop Balyan tarafından eklektik üslupta bir yenisi inşa edilmiştir. II. Abdülhamit döneminin de gözde saraylarından biri olan yapı, çevresinde bulunan çeşitli dönemlere ait binalarla birlikte 1941 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p><span><strong>Aynalıkavak Sarayı</strong></span></p>
<p>Osmanlı donanmasının ihtiyacı olan gemilerin inşa edildiği tersane, aynı zamanda padişahların en sevdiği bahçelerden biridir. Tersane Hasbahçesi olarak anılan bahçede ilk köşk yapımı, tersaneyi Gelibolu‘dan başkente taşıyan Yavuz Sultan Selim dönemine kadar gitmektedir.</p>
<p>Aynalıkavak Sarayı‘nın yapımına I.Ahmet döneminde inşa edilen bir köşkle başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu yapı 18. yüzyıl boyunca, özellikle tersaneyi ziyarete gelen padişahlar tarafından çok sık kullanılmıştır. III. Selim döneminde tersanenin genişletilmesi çalışmaları sırasında sarayın bir bölümü yıkılarak tersane sahasına dahil edilmiştir. Saraydan günümüze ulaşan tek yapı III. Ahmet döneminde inşa edilip bugünkü görünümünü 1792 ve 1850 yıllarındaki onarımlar sırasında alan Has Oda Kasrı‘dır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Aynalıkavak Kasrı, geleneksel Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Yapının önemli bölümleri; Divanhane ve Arz Odası‘dır. Arazinin yapısına uygun olarak kara tarafına bakan cephesi tek, deniz tarafına bakan cephesi ise iki katlıdır. En görkemli mekan olan Arz Odası‘na, derin bir saçakla örtülü ana giriş kapısından geçilir. Padişahın konuklarını kabul ettiği mekanın üzeri içte tavan, dışta kubbe ile örtülüdür. Arz Odası‘nın arkasındaki, içindeki sedef kakmalı mobilyalar nedeniyle Sedefli Oda adıyla bilinen mekan, padişahın dinlenmesi için yapılmıştır. Sarayın iç mekanları klasik bezeme ögeleri ve Batı kaynaklı Rokoko motiflerin yer aldığı zarif süslemelerle kaplıdır.</p>
<p>Aynalıkavak Sarayı, Tersane ve Kuzey Deniz Saha Komutanlığı‘nın yakınında olması nedeniyle uzun süre Deniz Kuvvetlerine bağlı kalmış, daha sonra TBMM‘sine bağlanarak Milli Saraylar statüsüne alınmıştır.</p>
<p><span><strong>Beşiktaş Sarayı</strong></span></p>
<p>Tophane ve Ortaköy arasında kalan Boğaziçi kıyısındaki tarihi Beşiktaş semti, onaltıncı yüzyıldan itibaren imparatorluk köşklerinin yoğun olarak inşa edildiği bir bölgedir. Beşiktaş‘ın tercih edilmesinin nedenleri arasında; Topkapı Sarayı‘na yakın olması nedeniyle ulaşım kolaylığı, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine hakim olması ve erken tarihlerden itibaren burada Beşiktaş Bahçesi olarak bilinen miri bir bahçenin yer alması sayılabilir.</p>
<p>Beşiktaş’ta en erken tarihli köşk Sultan II. Beyazıt dönemine kadar gider. Bölgenin önemi onyedinci yüzyıldan itibaren artmaya başlamıştır. 17. ve 18.yüzyıllarda, I. Ahmet ve III. Ahmet dönemlerinde, yeni yapılacak köşk ve daireler için arazi sağlamak amacıyla o zamanlarda bir koy oluşturan ve bugün Dolmabahçe olarak bilinen bölümün bir kısmı toprakla doldurulmuştur.</p>
<p>17. ve 18. yüzyılın Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa ve Naima gibi pek çok önemli tarihçisi, çeşitli vesilelerle, Beşiktaş Hasbahçesi’nde inşa edilen köşk, kasır ve dairelerden bahsetmektedir.</p>
<p>Padişahların Beşiktaş’taki köşklere olan ilgisi onsekizinci yüzyıldan, özellikle de Lale Devri’nden itibaren artmaya başlamıştır. III. Ahmet’le birlikte Osmanlı padişahları Topkapı Sarayı dışındaki köşk ve saraylarda daha uzun sürelerle kalmaya başlamışlar, bu sırada maiyetlerini ve haremlerini yanlarında götürdükleri için daha büyük ve yaşamaya daha elverişli binalar inşa edilmesi gereği ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Beşiktaş Sarayı’nda yoğun bir inşa faaliyeti izlenmektedir. Eski köşkler onarılmış, yenileri eklenmiş ve sarayın işgal ettiği alan giderek genişlemiştir. III. Ahmet’ten sonra tahta çıkan I. Mahmut sahilde Kasr-ı Dilara, Dolmabahçe sırtlarında Bayıldım/Cihannüma Köşkü, İftariye Kasrı, Seyaban-ı Hümayun gibi isimlerle anılan köşk ve kasırlar inşa ettirmiştir. Çalışmalar I. Abdülhamit devrinde de sürmüş, adı geçen padişah sarayın pek çok yerini adeta yeniden inşa edercesine tamir ettirmiş, çeşitli kasırlar ve bahçeye bir havuz yaptırmıştır.</p>
<p>Beşiktaş Sarayı, III. Selim dönemine girilirken, Topkapı’dan sonra başkentteki en büyük saray kompleksi haline gelmiştir. III. Selim kendisinden önceki padişahlara oranla Topkapı Sarayı’ndan daha sık ve daha uzun süreler ayrılmıştır. Bu dönemlerde çoğunlukla Beşiktaş Sarayı’na giden padişah burayı uzun süre yaşamaya elverişli hale getirmek amacıyla kapsamlı çalışmalar yaptırmıştır.</p>
<p>Beşiktaş Sarayı’nın önemi II. Mahmut döneminde de sürmüştür. II. Mahmut tahta çıkar çıkmaz sarayı baştan sona elden geçirtmiş ve yani binalar ekleterek sürekli yaşamaya uygun hale getirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Sultan Abdülmecit dönemi Beşiktaş Sarayı’nın sonu olmuştur. Topkapı’yı tamamen terk etme konusunda kararlı olan padişah kendisi için yaptırmayı planladığı Batı’daki kraliyet konutlarıyla boy ölçüşebilecek nitelikteki yeni sarayı için eski Beşiktaş Sarayı’nın bulunduğu mevkiyi seçmiş ve bu saray yıkılarak yerine Dolmabahçe Sarayı inşa edilmiştir.</p>
<p>Büyük ölçüde ahşap malzemeyle inşa edilen eski Beşiktaş Sarayı hakkında tarihi kaynaklar ve gravürler yeterli bilgi verebilecek düzeydedir. Saray, denize paralel olarak yerleştirilen çok sayıda köşkten oluşmaktadır. Bu köşkler galeri ve bahçe duvarlarıyla birbirlerine bağlanarak bütünlük sağlanmıştır. Beşiktaş yönündeki ilk yapısı Çinili Köşk, diğer adıyla Çinili Mabey-i Hümayun Kasrı’dır. Dış cephesi ikinci katından itibaren tamamen çinilerle kaplı bu köşkten sonra, III. Selim‘in annesi için Alman asıllı Fransız mimar Melling’e inşa ettirdiği Mihrişah Valide Sultan Dairesi gelir. Rıhtım üzerine iyon başlıklı altı mermer sütunla oturtulan bu yapı İstanbul’daki Neoklasik üslubu yansıtan ilk binalardan biridir. Mihrişah Valide Sultan Dairesi’nden sonra, Kabataş yönüne doğru, sırasıyla, ilk inşaatları III. Ahmet dönemine inen Kameriyeli Mehtap Bahçesi ve Köşkü, Balıkhane Kasrı ve Kafesli Köşk gelmektedir.</p>
<p>II. Mahmut devrine gelindiğinde, 1808 tarihli bir belgeden saray kompleksinde onlarca yapı olduğu anlaşılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Harem, Hazinedar Ağa, Seferli Ağalar, Bostancıbaşı Ağası, Mabeynci Ağalar, Kozbekçiler, Zülüflü Baltacılar, Hekimbaşı, Kuşçular Daireleri, Balıkhane Kasrı, Kafesli Köşk, Mabeyn Kasrı, Mermer Köşk, Valide Sultan Dairesi, Çinili Köşk, iki mutfak, hamamlar, iskeleler, ahırlar, havuzlu bahçe ve cami gibi çok sayıda yapı adının geçtiği bu liste, Topkapı Sarayı’ndaki pek çok yapının Beşiktaş Sarayı’nda da bulunduğunu kanıtlamaktadır. Amacı Topkapı Sarayı’ndan bütünüyle ayrılmak olan II. Mahmut, tahtta kaldığı süre içinde Beşiktaş Sarayı’nda sürekli yeni binalar, onarımlar yaptırmış, ancak ısınma problemi tam olarak çözümlenemediği için bu isteğini gerçekleştirememiştir. Saray, Sultan Abdülmecit tarafından kullanılmamış ve kısa bir süre sonra da yıktırılarak yerine Dolmabahçe Sarayı inşa edilmiştir.</p>
<p><span><strong>Dolmabahçe Sarayı</strong></span></p>
<p>Tanzimat’ın ilanıyla başlayan Sultan Abdülmecit dönemi, imparatorluk toprakları üzerinde yaşayanların yeni haklar elde ettikleri, II. Mahmut’un reformlarıyla temeli atılmış olan kurumların işlerlik kazandığı ve yeni kurumların tesis edildiği bir dönemdir. Abdülmecit çağdaşlaşma çabalarının geniş bir tabana yayılması konusunda son derece kararlı bir tutum sergilemiştir. Bu, öncelikle kendi yaşadığı mekanlar ve yaşam tarzından izlenmektedir.</p>
<p>Abdülmecit, Topkapı Sarayı’nı bütünüyle terk etmeye karar vererek bu kararını uygulayan ilk Osmanlı padişahıdır. Tahta çıktıktan sonra bir süre Beylerbeyi ve Çırağan saraylarında yaşamış, ancak bir taraftan da doğrudan kendisine ait olacak yeni bir saray inşa edilmesi çalışmalarını başlatmıştır. Gerek malzeme ve işçilik, gerek üslup ve gerekse boyut açısından Avrupa’daki krallık saraylarıyla boy ölçüşebilecek yepyeni bir saray isteyen padişah, bunun için Beşiktaş Sarayı’nın bulunduğu yeri seçmiştir. Burası, sahilde Tophane Kışlası, sahilin hemen gerisindeki sırtlarda Taksim ve Maçka (ilk Harb Okulu binası) Kışlaları gibi, Batılılaşma döneminin anıtsal kışla yapılarıyla çevrili bir bölgeydi. Pera’daki elçiliklere ve dolayısıyla da Avrupa’ya en yakın yer yine burasıydı. Ayrıca güzel bir manzaraya hakim olması, yeni sarayın yapımı için bu bölgenin seçilmesinde rol oynamıştır.</p>
<p>Dolmabahçe Saray III. Ahmet devrinde sanat ve mimaride başlayan değişimlerin yüzelli yıllık bir sürecin ardından geldiği noktayı göstermesi açısından son derece önemli bir örnektir. Saray; plan tasarımı, mimari uygulama, üslup ve iç mekan düzenlemeleri açısından geleneksel Osmanlı mimarlığından bütünüyle kopuşun ilk örneğidir. İfade ettiği anlam açısından da son derece önem taşımaktadır. Avrupa’daki saraylar nasıl kralın ve devletin gücünü simgeliyorsa, Dolmabahçe Sarayı da padişahın ve imparatorluğun gücünü gösteren simgesel bir anlam taşımaktadır.</p>
<p>Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına tam olarak ne zaman başlandığı bilinmemekle birlikte, ilk hazırlık çalışmaları, inşaatın 1842-43 yıllarında başlamış olduğunu düşündürmektedir. 1856’da tamamlanmış olan yapıya Sultan Abdülmecit, aynı yılın 7 Haziran günü törenle yerleşmiştir.</p>
<p>Dolmabahçe Sarayı, isimleri II. Mahmut döneminden itibaren sık sık duyulmaya başlanan Balyan Ailesi’nin eseridir. Sarayın yapımı Garabet Balyan’a, Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapısı ile bazı iç mekan uygulamaları Nikağos Balyan’a aittir. Ana saray binası denizin hemen kıyısında başlayıp gerideki Gümüşsuyu ve Maçka eteklerine uzanan geniş bir arazinin kıyıya yakın bölümüne, denize paralel olarak yerleştirilmiştir. Batılılaşma döneminin diğer sahil sarayları gibi ana cephe deniz yönündekidir. Topkapı Sarayı’nda olduğu gibi kentten bütünüyle koparılmamıştır. Sadece haremin bulunduğu bölüm yüksek duvarlarla gizlenmiş, diğer bölümler ise alçak duvarlarla korunmuştur.</p>
<p>Dolmabahçe Sarayı; Mabeyn Dairesi, Muayede Salonu, Harem ve Veliaht Dairesi olmak üzere dört ana bölümden oluşmaktadır. Günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılan Veliaht Dairesi, ana kütleden bağımsız, ancak onunla aynı üslup özelliklerindedir. İç mekan bölümlenmesinde geniş salonlar, birbirine bağlanan simetrik odalar izlenir. Saray, yeni yaşam biçimine uygun olarak Batı tarzı mobilyalarla döşenmiştir. Dolmabahçe Sarayı cephe tasarımı açısından Avrupa’daki kraliyet saraylarıyla boy ölçüşebilecek düzeydedir. Süsleme, Batı’daki saraylarda olduğu gibi ana cephe olan deniz tarafındaki cephe üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Rönesans, Barok ve Ampir üslupların bir arada bulunduğu Eklektik eğilim içinde Venedik Rönesansı ön plana çıkmaktadır. Ancak bu Batı üslupları içinde Anadolu Türk mimarisinden esintiler de görmek mümkündür. Özellikle Hazine-i Hassa ve Saltanat kapılarında Selçuklu taç kapılarının ve çifte minarelilerin anıları seçilir. Bu özellikleriyle Dolmabahçe Sarayı’ndaki uygulamalar; Osmanlı mimar ve sanatçılarının Batılı ve Doğulu unsurlara getirdikleri özgün bir yorum olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><span><strong>Beylerbeyi Sarayı</strong></span></p>
<p>Boğaz’ın Anadolu yakasındaki Beylerbeyi, 17. yüzyıldan itibaren miri bahçeleriyle ünlenen bir semt olmuştur. I. Ahmet ve IV. Murat’ın sık sık ziyaret ettiği bu bahçelerdeki köşkler III. Ahmet döneminde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından elden geçirilerek, sahil bölümünde, Ferahabad isimli bir saray inşa ettirilmiştir. Muhtemelen Patrona Halil Ayaklanması sırasında tahrip edilen bu saray ve köşklerin yerine, I. Murat tarafından annesi Saliha Sultan için Ferahfeza Kasrı inşa ettirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Beylerbeyi semti asıl önemini II. Mahmut döneminde kazanmıştır. Padişah, özellikle yaz aylarında kullanmak amacıyla, 1827-30 yılları arasında has bahçedeki yapıları geniş kapsamlı bir onarımdan geçirtmiş ve yeni binalar ekletmiştir. Özellikle sahilde, denize paralel olarak inşa edilen iki katlı ahşap saray, Osmanlı ve Batı etkilerinin birlikte kullanıldığı özgün bir yapıydı. II. Mahmut’tan sonra tahta çıkan Sultan Abdülmecit yaz aylarının neredeyse tamamını Beylerbeyi’nde geçirmiştir.</p>
<p>Ancak 1851’de çıkan bir yangın sonucu harabe haline gelen saray yıkılarak arsası bir süre boş kalmıştır. Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan hemen sonra, 1861-1865 yılları arasında bugünkü Beylerbeyi Sarayı’nı inşa ettirmiştir.</p>
<p>Beylerbeyi Sarayı’nın mimar Serkis Balyan’a ait olan sahildeki yapısı bir bodrum üzerine yükselen iki kattan oluşmaktadır. Sarayın deniz ve bahçe cepheleri ikişer çıkma ile hareketlendirilmiş, aynı uygulama tek çıkmalar halinde yan cephelerde de tekrarlanmıştır. Kat aralarını belirginleştiren silme, yuvarlak kemerli yüksek pencereler, pencerelerin arasına yerleştirilen korinth başlıklı çiftli ve tek sütunlar ve çatıyı dolaşan mermer korkuluk ile saray Eklektik ve Neobarok özellikler yansıtmaktadır.</p>
<p>Sarayda her biri farklı estetik anlayışta döşenmiş yirmi beş oda, altı salon, tuvalet ve banyolar bulunmaktadır. Bu mekanlar Doğu ve Batı üsluplarını yansıtan dekorasyonlara sahiptir.</p>
<p>Beylerbeyi Sarayı, çok geniş bir alana yayılan büyük bir kompleks halindedir. Sahilden başlayıp gerideki yamaçlara kadar uzanan alan üzerinde Sarı Köşk, Mermer Köşk ve Ahır Köşkü isimleriyle bilinen üç yapı daha bulunmaktadır.</p>
<p>Yapım tarihi tam olarak bilinmeyen Sarı Köşk, bodrum üzerinde yükselen iki katlı bir yapıdır. Üst iki katta ortada büyük birer salon ve bu salona açılan iki yanda büyük birer oda bulunur. Cepheler Eklektik anlayışa sahipken iç mekanlar Batı kaynaklı süslemelerle birlikte yoğun kalemişi süslemeleriyle geleneksel süsleme unsurlarını da barındırmaktadır.</p>
<p>Mermer Köşk, ya da diğer ismiyle Serdab Köşkü, sarayda II. Mahmut döneminden kalma yapılardan biridir. Köşkün plastırlarla bölünmüş mermer kaplamalı cephesi, tipik bir II. Mahmut dönemi Ampir uygulamasıdır. İç mekandaki orta salon, su elemanının vurgulandığı fıskiyeli mermer havuz ve iki yan duvardaki mermer selsebilleri ile dikkat çekicidir. Dışarıda, köşkün hemen önünde de büyük bir havuz bulunmaktadır.</p>
<p>Mermer Köşk’le aynı terası paylaşan Ahır Köşkü, özellikle atnalı pencereleriyle Sultan Abdülaziz dönemindeki Oryantalist akımın etkilerini gösteren ilginç bir yapıdır. Köşkün iç mekanında bezeme öğesi olarak bol miktarda at başları kullanılmıştır.</p>
<p>Beylerbeyi Sarayı’nın sahil bölümünde uzun bir mermer rıhtım, rıhtımın iki ucunda biri Harem diğeri de Selamlık’a ait birer küçük köşk yer almaktadır. Deniz Köşkleri olarak adlandırılan bu yapılar 1865 yılında tamamlanmış olup, Ampir ve Oryantalist akım etkileri gösterirler.</p>
<p>Beylerbeyi Sarayı, II. Mahmut döneminden itibaren rampa düzeniyle yerleştirilmiş merdivenlerle birbirine bağlanan teraslar halindeki bahçeleriyle ünlüdür. İngiliz kadın seyyah Miss Pardoe tarafından uzun uzun anlatılan bu bahçelerde her bir teras yabancı bir bahçıvan tarafından kendi ülkelerindeki bahçe tasarımlarına uygun olarak düzenlenmişti.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu bahçe tasarımları daha sonra da korunarak günümüze ulaşmıştır.</p>
<p><span><strong>Çırağan Sarayı</strong></span></p>
<p>Ortaköy‘de bulunan Çırağan Sarayı‘nın ilk yapımı 17. yüzyıla kadar gitmektedir. IV. Murat tarafından kızı Fatma Sultan’a verilen bu alanda, Kaya Sultan ve kocası Melek Ahmet Paşa tarafından yaz aylarında kullanılmak üzere bir yalı yaptırılmış ve bu yapı daha sonraları I. Mahmut tarafından da sevilerek kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Çırağan, III. Ahmet döneminde İstanbul’un en sevilen semtlerinden biri olmuştur. Devrin ünlü sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, aynı yerde, karısı Fatma Sultan için Ferahabad adı verilen, ahşap, yazlık bir saray inşa ettirmiştir. III. Selim tahta çıktıktan hemen sonra burayı kız kardeşi Beyhan Sultan’a hediye etmiş ve o da eski sarayı yıktırarak, yerine, bir yenisini yaptırmıştır. 1791¬1795 yılları arasında yapılan ve sultanın kendi adıyla anılan sarayın mimarı Yorgi Kalfa’dır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>19. yüzyılda bölgedeki en yoğun imar çalışmaları II. Mahmut devrinde gerçekleştirilmiştir. II. Mahmut Beyhan Sultan Sarayı’nı yıktırarak, sürekli yaşamak amacıyla, (Eski) Çırağan Sarayı adıyla bilinen yeni bir saray yaptırmıştır. Sahilde Beşiktaş’tan Ortaköy’e, geride Yıldız tepelerine kadar uzanan saray 1834-1841 yılları arasında inşa edilmiştir. Merasim ve Mabeyn Dairesi, Daire-i Hümayun, Harem ve farklı işlevlerde beş ana bölümden oluşan Eski Çırağan Sarayı,<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> yapımında taş, ahşap ve mermerin bir arada kullanıldığı, Osmanlı mimarisine tamamen yabancı bir yapıydı. Beden duvarları taş ve ahşap, sütunları mermer, iç ve dış cephe kaplamaları yine ahşaptı. Saray; adeta klasik bir Yunan tapmağı cephesini andıran üçgen alınlığı, dor, iyon ve korinth başlıklı plastır ve sütunları, üçgen alınlıklı pencereleri, silmeleri, aylama askılı panoları, mermer çatı korkulukları ve geniş merdivenleriyle Neoklasik ve Ampir üslup özellikleri göstermekteydi.</p>
<p>Sultan Abdülmecit tahta çıktıktan sonra yazlık bir ikametgah yaptırmak amacıyla buradaki eski sarayı yıktırmıştır. Ancak yeni sarayın yapımı, henüz tamamlanmış olan Dolmabahçe Sarayı’nın neden olduğu ekonomik kriz nedeniyle ertelenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Bugünkü Çırağan Sarayı’nın yapımına 1863 yılında başlanmış ve inşaat 1871’de tamamlanmıştır. Mimarlığını Serkiz Balyan’ın yaptığı sarayın tasarımı Nikoğos Balyan’a aittir.</p>
<p>Çırağan Sarayı, dönemin Avrupa’sında yaygın olarak uygulanan Oryantalist mimarinin en önemli örneklerinden biridir. Kuzey Afrika mimarisi esintili kemer kavisleri ve zar sütun başlıklarının kullanıldığı sarayda, diğer uygulamalar, özgün bir anlayış yansıtır. Özellikle Türk evi planına sahip olması açısından önem taşıyan sarayın plan ve cephe tasarımlarında simetri hakimdir.</p>
<p>Çırağan Sarayı, 1909’da Sultan II. Abdülhamit tarafından Meclis-i Mebusan’a tahsis edilmiştir. Bundan bir kaç sonra, 19 Ocak 1910 günü çıkan büyük bir yangın sonucu eşyalarıyla birlikte yanarak sadece beden duvarları kalmıştır. Uzun yıllar kendi haline bırakılan saray restore edilerek 1990’ların başından itibaren otel olarak kullanılmaya başlamıştır.</p>
<p><span><strong>Yıldız Sarayı</strong></span></p>
<p>İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde, Boğaziçi sahilinden başlayıp kuzey-batıya doğru uzanan geniş bir koruluk içindeki Yıldız Sarayı, sürekli ikamet amacıyla inşa edilen son Saray-ı Hümayun’dur. Yaklaşık 500.000 metrekarelik bir alanı kaplayan sarayda; çeşitli köşkler, yönetim ve servis binaları, hasbahçeler ve havuzlar bulunmaktadır.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayarak gözde bir avlanma alanı olan, aynı zamanda da sarayı besleyen sebze bostanlarını barındıran bölge, I. Ahmet döneminde hasbahçeye dönüştürülmüştür. Buradaki il köşk, 18. yüzyıl sonlarında, III. Selim tarafından annesi Mihrişah Sultan için inşa edilmiştir. Sahildeki Çırağan Sarayı’nın yapımı sırasında, 1834’te, Yıldız adıyla bilinen bir köşk inşa edilmiş ve saray daha sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Sultan Abdülmecit Yıldız’daki yapıların bazılarını yıktırarak, 1842’de, annesi Bezm-i Alem Valide Sultan için Kasr-ı Dilküşa adıyla ünlenen binayı yaptırmıştır (Sözen 1990: 196). Saray bugünkü görünümüne Abdülaziz döneminde ulaşmıştır. Dıştaki yüksek duvarların büyük bir bölümü, Çadır ve Çit Köşkleri, Malta Köşkü, Büyük Mabeyn ve sahildeki Çırağan Sarayı ile Yıldız Parkı’nı birbirine bağlayan köprü bu dönemin uygulamalarıdır.</p>
<p>Yıldız Sarayı’nın son ve asıl gelişimi II. Abdülhamit dönemine rastlar. Kendisini güvencede hissetmeyen padişah, 1877’de Dolmabahçe Sarayı’nı terk ederek Yıldız’a yerleşmiş ve tahttan indirilinceye kadar da burada kalmıştır. Bu dönemde saray kompleksinin çevresindeki yüksek duvarlar tamamlanmış, çok kısa bir süre içerisinde, harem binaları, Cariyeler Dairesi, Kızlarağası Köşkü, Küçük Mabeyn, tiyatro ve Yıldız Çini Fabrikası gibi binalar inşa edilmiştir. Saray kompleksi içinde, bunlara ek olarak, kışla, eczane, hayvanat bahçesi, müze, kitaplık, marangozhane, tamirhane gibi bölümler de bulunmaktadır. 19. yüzyılın en büyük hünkar camilerinden biri olan Hamidiye Camisi, Kiler-i Hümayun, Avagat Dairesi ve saat kulesi ise sarayı çevreleyen duvarların dışında inşa edilmiştir.</p>
<p>Yıldız Sarayı’nda, binaların yapımında kesin emeği olduğu bilinen Serkis ve Agop Balyan ile Raimondo d’Aronco’nun yanı sıra Garabet Balyan, Vasilaki, İoannidis, Alexander Valloury ve Yanko gibi mimarların da katkıları olduğu düşünülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Yıldız Sarayı yerleşim planında, çevresinde belli başlı yapıların yer aldığı üç avlulu bir düzen uygulanmıştır. Birinci avluda Yaveran Dairesi, Büyük Mabeyn ve Çit Kasrı; ikinci bir duvarla çevrili ikinci avluda harem daireleri, Gedikli Cariyeler Dairesi, padişaha ait binalar ve Hasbahçe; üçüncü avluda ise Şale ve Merasim Köşkleri bulunmaktadır. Avlular ve Hasbahçe ile Dış Bahçe arasındaki geçişler Koltuk Kapısı, Saltanat Kapısı, Valide Kapısı, Harem İç Kapısı ve Mecidiye Kapısı isimli beş kapı tarafından sağlanmaktadır.</p>
<p>Yıldız Sarayı’nın en görkemli binalarından biri, tasarımı Agop ve Serkis Balyan’a ait olan Büyük Mabeyn’dir. Sultan Abdülaziz tarafından 1866’da inşa ettirilen iki katlı yapı bir süre II. Abdülhamit tarafından özel daire olarak kullanılmıştır. Köşkün iç mekanları, altın yaldızın hakim olduğu son derece zengin bezemelere sahiptir.</p>
<p>Yıldız Parkı içinde kalan Malta Köşkü iki katlı bir bina olup, dört cephesi de üç bölümlü olarak düzenlenmiştir. Köşkün en ilginç mekanlarından biri, deniz cephesindeki kapıdan girilen ana salondur. Burada süslemeli bir çeşme ve zarif bir mermer havuz bulunmaktadır.</p>
<p>Abdülaziz dönemine tarihlendirilen ve Osmanlı-Rus, Osmanlı-Yunan savaşları sırasında karargah olarak kullanılan Çit Kasrı, tek katlı, kagir bir yapıdır. Dikdörtgen plandaki yapıda odalara geçiş birbirinin içinden sağlanır ve odaların sonunda geniş bir salon yer alır.</p>
<p>Şale Köşkü, İsviçre’deki dağ evlerine benzeyen görünümüyle, geç dönem Osmanlı mimarlığının en ilginç binalarından biridir. Köşk, farklı tarihlerde birbirine bitişik olarak yapılmış iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm 1883’de, ikincisi 1898’de tamamlanmış, Merasim Köşkü adıyla da tanınan ikinci bölümde İtalyan Mimar R.d’Aronco da çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Yıldız Sarayı’nı oluşturan köşk ve binalar; gerek mimarileri, gerekse bezemeleri açısından Osmanlı, İslam ve Batı etkilerini bünyesinde taşıyan, bu etkileri bazen tek başına bazen de birlikte özgün bir sentez halinde yansıtan son derece önemli bir saray kompleksi özelliği taşımaktadır.</p>
<p><span><strong>Ihlamur Kasrı</strong></span></p>
<p>Beşiktaş’taki Ihlamur Mesiresi, erken tarihlerden itibaren İstanbul’un en fazla rağbet edilen köşelerinden biriydi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren padişahların da yoğun ilgi gösterdiği bu bölge, Sultan Abdülmecit döneminde imara açılmıştır. Buradaki bağ evini yıktıran padişah, 1849-1855 yılları arasında, Nüzhetiye Kasırları olarak da bilinen iki kasır inşa ettirmiştir. Biniş kasrı ve ok talimleri sırasında dinlenme yeri işlevine sahip iki yapı da Nikoğos Balyan’ın eseridir.</p>
<p>Mabeyn ya da diğer adıyla Merasim Köşkü, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Alçak bir zemin kat üzerinde yükselen tek katlı köşkte, üst katta ortada bir hol, yanlarda ikişer oda, tuvalet ve çatıya bağlantı sağlayan küçük bir mekan bulunur. İstanbul’daki en küçük padişahlık konutu olan köşk, özellikle dış cephelerindeki yoğun ve yüksek kabartma bezemeleri ve geniş merdivenleri ile adeta bir heykel gibi işlenmiştir. Volüt, istridye kabuğu, rozet, girlant, vazo, S ve C kıvrımları yüzeyi neredeyse hiç boş yer kalmayacak şekilde doldurmuştur. Cephe özellikleri açısında Barok ve Rokoko üsluba yakındır.</p>
<p>Mabeyn Köşkü’nün biraz ilerisindeki Maiyet Köşkü, plan açısından diğeriyle benzerlik göstermektedir. İç mekanda geniş bir giriş holü ve merdivenler, köşelerde dört oda bulunmaktadır. Dışta, ön cephede iki kollu olarak yükselen merdivenler iki yanda korkuluklu birer balkonla sonlandırılmıştır. İstridye kabuğu, palmet, bitkisel motifler, kıvrım dallar, S ve C’lerden oluşan bezeme, diğer yapıya oranla çok daha sade olarak ele alınmıştır.</p>
<p><span><strong>Küçüksu Kasrı</strong></span></p>
<p>Boğaz‘ın Anadolu sahilindeki Göksu ya da Küçüksu, saraya bağlı hasbahçelerin bulunduğu bir bölgedir. Buradaki ilk köşk III. Mustafa tarafından inşa ettirilmiştir. Bu yapı, daha sonraları III. Selim ve II. Mahmut tarafından da tamir ettirilerek kullanılmıştır.</p>
<p>Eski köşkün ne zaman ortadan kalktığı bilinmemektedir. Bugünkü yapı Sultan Abdülmecit tarafından 1856‘da Nikağos Balyan‘a inşa ettirilmiştir. Kasır, bir bodrum üzerinde, birbirinden belirgin bir silmeyle ayrılan iki kat halinde yükselir. Bodrum kat servis mekanlarına ayrılmıştır. Üstteki iki katta; ortada büyük bir salon, dört köşede birer oda yer alır.</p>
<p>Küçüksu Kasrı, Sultan Abdülaziz döneminde yeniden elden geçirilmiştir. Bu çalışmada özellikle cepheler ele alınmış ve yüksek kabartma şeklinde bitkisel bezeme uygulanmıştır. Ihlamur Kasrı‘nda olduğu gibi burada da tamamen Barok ve Rokoko‘nun hakimiyeti göze çarpmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Necla Arslan SEVİN</strong></span></a>
</p><p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu – Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 374- 381</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akşit, İ., 1979. Beylerbeyi Sarayı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Akşit, İ., 1979. Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Akbulut, M., 1984-85. “18. Yüzyılın İlk Yarısında Kağıthane ve Sadabad”, TTOK Belleteni, S. 72-351, ss. 14-19.</span></div>
<div><span>♦ Anon, 1987. “Aynalıkavak Kasrı”, TBMM Dergisi, S. 5, ss. 54-56.</span></div>
<div><span>♦ Arel, A., 1975. 18. Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1992. Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, (18. Yüzyıl Sonu ve 19. Yüzyıl), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1993. “Osmanlı Sarayı ve Mimar Antoine Ignace Melling”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu, (Haz. Z. Rona), ss. 113-122.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1995. “Beşiktaş Sarayı”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara, ss. 185¬196.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1996. “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Beşiktaş Sahili‘nde Saray Yerleşimi”, Milli Saraylar 1994-1995, ss. 102-114.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., “XVIII. Ve XIX. Yüzyıl Sahil Sarayları”, Osmanlı, C. 10, ss. 429-434.</span></div>
<div><span>♦ Atasoy, N., 1982. “Çırağan Sarayı”, İstanbul Üniversitesi Bülteni Atatürk Özel Sayısı, C. l, S. 2, ss. 22-29.</span></div>
<div><span>♦ Batur, A., 1986. “Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarlığı”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, C. III, ss. 1038-1090.</span></div>
<div><span>♦ Batur, A., 1994. “Yıldız Sarayı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 7, ss. 520-527.</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, B., 1998. Geçmişte Yıldız Sarayı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Can, S., 1999. Belgelerle Çırağan Sarayı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, M., 1985. “Sanatta Batıya Açılışta Saray Kültürü ve Yapılarının Yeri”, Milli Saraylar Sempozyumu/Bildiriler, İstanbul, ss. 39-61.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, M., 1991. 19. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, M., 1995. Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, C. l, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Çelik, Z., 1996. 19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti, Değişen İstanbul, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., 1979. Boğaziçi Anıları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., 1969-1974. Köşkler ve Kasırlar, 2 cilt, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H. (1977). Sa‘dabad, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, S., 1986. “Kağıthane-Sadabad-Çağlayan”, Taç, S. l, ss. 29-36.</span></div>
<div><span>♦ Ezgü, F., 1962. Yıldız Sarayı Tarihçesi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Gülersoy, Ç., 1980. Yıldız Sarayı ve Emirgan Parkları ve Köşkleri, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Gülersoy, Ç., 1984. Dolmabahçe Sarayı-Çağlar Boyu İstanbul Görünümleri III, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Gülersoy, Ç., 1987. Dolmabahçe Sarayı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Kesili, S., 1975. “Beylerbeyi”, TTOK Belleteni, S. 46-325, ss. 15-20.</span></div>
<div><span>♦ Koçu, R. E., 1971. “Aynahkavak Kasrı/The Aynalıkavak Palace”, Türkiyemiz, S, 5, ss. 20-26.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D., 1954. Türk Barok Mimarisi Hakkında Birr Deneme, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D., 1996. İstanbul Bir Kent Tarihi/Byzantion, Constantinopolis, İstanbul, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Kuban, D., 2001. Kaybolan Kent Hayalleri Ahşap Saraylar, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Pardoe, Miss J., 1838. The Beauties of the Bosphorus, London.</span></div>
<div><span>♦ Perot, J. vd., 2001. Hatice Sultan ile Melling Kalfa, Mektuplar, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Saz, L., 1974. Haremin İçyüzü, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Sözen, M., 1990. Devletin Evi Saray, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Şehsuvaroğlu, H., 1956. “Aynalıkavak Sarayı”, TTOK Belleteni, S. 183, ss. 7-8.</span></div>
<div><span>♦ Tuğlacı, P., 1981. Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Dönemi ve Balyan Ailesi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Uluçay, M. Ç., 1985. Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H. (1984). Osmanlı Devleti’nde Saray Teşkilatı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Ülgen, A., 1999. “Osmanlı Saray, Kasır ve Köşkleri”, Osmanlı, C. 10, ss. 400-428.</span></div>
<div><span>♦ Ünver, S., 1967. “Bir Beşiktaş Sarayı Vardı”, Hayat Tarih Mecmuası, S. 10, ss. 10-13.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Aktepe 1984/85: 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Eyice, S., 1986. “Kağıthane-Sadabad-Çağlayan”, Taç, S. l, ss. 29-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Cezar 1984: 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sözen 1990: 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Başbakanlık Osmanlı Arşivi Cevdet Saray No: 3558.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kesici 1975: 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Pardoe 1838: 57vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Sözen 1990: 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Uluçay 1985: 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Sözen 1990: 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Sözen 1990: 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Batur 1994: 521.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-osmanli-saraylari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Sözen 1990: 201.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu Saat Kuleleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-saat-kuleleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-saat-kuleleri</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu Saat Kuleleri
Tespit edilen bir başlangıca göre, zamanı gösteren alet olarak tanımlanan saat; güneş, kum, yağ ve su ile işleyen en ilkel şekliyle, M. Ö. 3000-2000 yıllarında Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin’de kullanılmıştır.[1] Bunlardan en yaygını güneş saatleridir. Güneş saatlerinin, Akdeniz Havzası, Mısır ve Mezopotamya gibi güneş ışığının bol göründüğü orta kuşakta çıkıp geliştiği düşünülmektedir Güneş saatleri, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66642eb5c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu, Saat, Kuleleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Izmir-Saat-Kulesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html">Anadolu Saat Kuleleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hakkı ACUN</strong></span></a>
</p><p>Tespit edilen bir başlangıca göre, zamanı gösteren alet olarak tanımlanan saat; güneş, kum, yağ ve su ile işleyen en ilkel şekliyle, M. Ö. 3000-2000 yıllarında Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin’de kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bunlardan en yaygını güneş saatleridir. Güneş saatlerinin, Akdeniz Havzası, Mısır ve Mezopotamya gibi güneş ışığının bol göründüğü orta kuşakta çıkıp geliştiği düşünülmektedir Güneş saatleri, özel olarak hazırlanmış bir mil gölgesinin, güneşin görülen hareketine uygun olarak, yine özel olarak hazırlanmış mermer, taş veya madeni bir zemin (kadran) üzerindeki hareketlerine göre vaktin tayinine yarayan cihazlar olarak tarif edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Romalıların da güneş saati yaptıklarını bilmekteyiz. Ne var ki bunların hiçbiri İslâm güneş saatleri kadar teferruatlı ve hassas değildir. İslâmiyet ile birlikte oruç ve beş vakit namazın emredilmesi, üstelik bu ibadetlerin vakitle sıkı sıkıya bağlı olması Müslümanları, bilhassa öğle, ilkindi ve şafak vakitlerinin başlaması ve bitmesi anlarını tespit etmeye sevk etmiştir. Diğer dinlerde pek vurgulanmayan özellikten dolayı, güneş saatleri İslam ülkelerinde daha teferruatlı ve hassas imal edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Güneş saatleri Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de gelişimini sürdürerek varlığını 20. yy. başına kadar devam ettirmiştir.</p>
<p>Zamanın tayini yalnız güneş saatlerine münhasır değildi; onunla paralel bir gelişme gösteren Astrolab ve Rubu tahtasıyla da zamanı ölçmek mümkündü. Mekanik saatlerin temelini oluşturan, güneş, kum, yağ ve su saatleriyle Rubu Tahtası ve Astrolap Aletleri yerini zamanla daha gelişmiş mekanik saatlere bırakmıştır.</p>
<p>Gelişmiş bir saat hakkında en eski bilgiyi, Einharat’ın Annales’in 806-807 senesinde, Alman İmparatoru Büyük Karl’a (Charlemagne) çok güzel bir su saati götürdüğü yazılıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Saatler hakkındaki en eski ve önemli kaynak, Diyarbakır’da Artuklu hanedanına 25 yıl hizmet eden, İsmail b. El-Razzaz El-Cezeri’nin, 1205, 1206 da yazmış olduğu “Kitab fi Ma’rifet El-Hıyel El-Hendesiye” adlı kitabıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> El Cezeri, bu minyatürlü eserinde, gayet ustaca yapılmış maymun, fil, cellat, yazar ve davulcu gibi su saatleri ve mekanik aletlerin yapılışını ayrıntılı olarak kaydeder.</p>
<p>Osmanlılar döneminde, mekanik saatler ve saat yapımına dair bilinen ilk çalışma, III. Murat’ın (1574-1595) zamanında, İstanbul’da devrinin en önemli rasathanelerinden birini kurup onu en modern aletlerle donatan Takiyüddin’in (1526-1585) kaleme aldığı, “Alat-ı Rasadiye Li Zic-i Şehinşahiye, Sidret Ül-Münteha ve Mekanik Saat Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar” adlı üç ayrı eseridir. Bu eserlerden birincisinde (Alat-ı Rasadiye’de) dokuz aletten söz edilir ki, sonuncusu bir saattir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Saatler hakkında sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; saatlerin gelişiminde İslâm medeniyetinin payı büyüktür.</p>
<p>Saatleri fonksiyonları bakımından 3 gruba ayırmak mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>1- Cep Saatleri, 2- Ev Saatleri, 3- Kule Saatleri.</p>
<p>Şehirleri ve kasabaları süsleyen birer anıt ve sembol olan saat kuleleri, kentin en yüksek tepesine ya da her yerden görülebilen meydanlara dikilirdi. Bu yapılar mevkilerine göre üçe ayırabiliriz.</p>
<p>1- Meydanlarda yer alanlar, 2- Yamaç ve tepelerde yer alanlar, 3- Bir yapı üzerinde yer alanlar.</p>
<p>Şark alemi saati geliştirme şerefine hak kazanmışsa da, kule saati yapma geleneği Batılılarca gerçekleştirilmiştir. Tarihleri çok eskidir. Avrupa’da XIII. yy.’dan itibaren bu saatler kilise ve saray kulelerinde görülmeye; XIV. yy.’da Astronomik sanatsal saatler kullanılmaya başlanmıştır. İtalya’da De’Dondi’nin 1348 ile 1362 seneleri arasında ve Fransa’da Henri de Vick’in Fransa Kralı V. Charles için 1360’ta inşa etmiş oldukları saatler bunların ilk örnekleridir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Saat kulesi yapma geleneği Avrupa’da XIV. yy’da yaygınlaşmışsa da, Osmanlı topraklarına, Kienitz’e göre, Kanuni Sultan Süleyman döneminden (1520-1566) hemen sonra, XVI. yy.’ın sonlarında girdiği kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Kienitz’in bu fikrini, XVI. yy.’da yapılan Banyaluka Ferhat Paşa Camii Saat Kulesi (1577)<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> ve Üsküp Saat Kulesi destekler, 1573 yılında Üsküp’e gelen seyyah Filip Difren- Kane saatin her saat başı “Fransız usulü” çaldığını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ayrıca, 1593’te Üsküp’ü gezen bir Türk yazarı, şehirdeki saat kulesini gavurların (dinsizlerin) binaları arasında saymıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu tarihten 67 yıl sonra, 1660-1661’de Üsküp’e gelen Evliya Çelebi’de saat kulesinden söz eder.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Saat kulesi yapma geleneğinin Osmanlı topraklarına XVI. yy. sonlarında yayıldığı fikrini iki seyahatname daha destekliyor; 1535-1555 tarihleri arasında Osmanlı topraklarında bulunan Seyyah Hans Dernschwam, “burada ne bir kilise çanı ne de kule saati vardı.”<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> diye yazmaktadır. 1 Haziran 1960’ta I. Ferdinant’ın elçisi olarak Kanuni’ye gönderilen Ogier Ghiselin Von Busbeck ise, “hiçbir millet başkalarından gördükleri faydalı şeyleri Türkler kadar benimsemez ve ondan yararlanmaz.” diyerek saat kulesinin Osmanlılarda bulunmadığından şaşkınlıkla söz eder.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>XIV. yy. başlarında Avrupa’da ortaya çıkan saat kuleleri yapma geleneğinin Osmanlı topraklarına, XVI. yy. sonlarında girdiğini ve XVIII. yy.’dan sonra yaygınlaştığını belirtmiştik. Avrupa’dan bu kadar geç bir tarihte Anadolu’da yayılmasını birkaç nedene bağlayabiliriz. Bunların en başında, muvakkithanelerin bulunması gelir. İslam ülkelerinde erken tarihlerden beri bulunduğu anlaşılan muvakkithaneler, saat ayarının yapıldığı ezan ve namaz vakitlerinin halka duyrulduğu yerlerdi. Namaz vakitleriyle günün beş vaktinde saatin halka ezanla duyrulmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İkinci nedeni, kule saatlerinin, iki saatten başlayıp en dakik olanlarında bile, günde yarım saate yakın bir hata görülür. Fakat bunu telafi etme çabaları ile karşılaşılmamıştır. Bilindiği gibi akşam namazı ile yatsı arasında, en kısa günde 120 dakikalık bir ara vardır. Böyle bir saatle faaliyet bulunulursa iki namaz süresinin birbirine karışması ihtimali vardır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Diğer bir nedeni de; İslam ülkelerinde namaz vakitleri gerçek güneş saatine göre düzenlenmiş ve ayrıca alaturka saat adı verilen bir düzen kullanılmıştır. Bu düzene göre güneş battığı anda alaturka saat tam onikiyi gösterir. Mekanik saatler ise tanımlanan ortalama güneş saatine göre çalışırlar. Şu halde ortalama güneş saatine göre çalışan saati, alaturka saate göre çalıştırmak için, her gün güneşin batışında saati on ikiye ayar etmesi gerekir ve bu iş e vde kullanılan mekanik saatlerde kolayca yapılır. Halbuki kule saatlerini her gün güneş batışına göre ayar etmek kolay bir yol değildir. Yabancıların yazdığı gibi, kule saatlerinin kullanılmaması, ezana ve müezzinlerin aleyhine bir durum görülmesinden kaynaklanmamaktadır. O dönemde kule saatlerin kullanılması, yaşamı düzenleyecek pratik bir yol değildi.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>XVI. yy.’ın sonlarında Osmanlı hayatına giren saat kulesi yapma geleneği, XVIII ve XIX. yy.’da batıdan doğuya doğru giderek artmıştır. Saat kulelerinin Anadolu’nun içlerine kadar yayılmasının en kuvvetli sebebi ise, II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. seneyi devriyesinde (1901), valilere saat kulesi yapımıyla ilgili gönderdiği fermandır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Anadolu saat kuleleri üzerine yaptığımız araştırmada 60’a yakın ayakta, 25’e yakın da yok olan saat kulesi belirledik.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Saat kulelerinin ortak özellikleri şöyle sıralanabilir; saatler her saat başı saat sayısı kadar veya saat başı tek vuruş yapacak şekilde imal edilmişlerdir. Bazı saatler her saat başı saat sayısına ilave olarak her yarım saatte çalarlar veya çeyreklerde tek, buçuklarda çift, üçüncü çeyrekte üç ve saat başlarında da saat sayısı kadar çalanlar da vardır. Bazılarında ise, her saat başındaki vuruşlar bir-iki dakika ara ile tekrar edilir. Büyük ağırlıklarla çalışan saatler, özelliklerine göre, haftalık onbeş günlük veya aylık olarak kurulabilir. Her kulenin bir veya daha çok saat kadranına ve çana sahip olması, bir başka ortak özelliktir.</p>
<p>1926 yılında miladi yıl ve alafranga saat uygulamasından sonra, saatler bu esasa göre ayarlanarak, Ezani saat sistemi kaldırılmıştır. 1928’de Latin harf ve sayılarının kabulü üzerine, bazı kulelerde saat kadranlarının bir Latin, diğeri Arap rakamlarıyla muhafaza edilmişti.</p>
<p>Bu yapılar zamanı gösteren aletleri taşımaları yanında; kaidelerindeki çeşmelerle sebil; muvakkithane görevlerinin yanı sıra yangın kulesi ve sisli puslu havalarda yön gösterici, ayrıca bazılarının üzerinde taşıdıkları (rüzgargülü, barometre gibi) değişik hava olaylarını ölçen aletler taşımasıyla da, çok fonksiyonlu yapılar olarak kullanılmışlardır.</p>
<p>Saat kulelerinin diğer bir görevi de, din ve devlet işlerinin ayrılmasına, Devlet Dairelerinin ezani saat yerine, Batı’da olduğu gibi güneş saatiyle çalışma (mesai) düzenine girmesine neden olmuştur.</p>
<p>Zamanın mimari geleneğini (Barok, Rokoko, Ampir, Eklektik ve Neoklasik Üslup) iyi bir şekilde yansıtan saat kuleleri, genel olarak sade taş yapılardır.</p>
<p>Türk toplumu saat kulelerinin faydalarına o kadar inanmıştır ki, Alaca, Boyabat, Çerikli, Gerze, Karabük, Siirt-Aydıncık, Şefaatli, Yerköy ve Yozgat Bahadın ilçelerinde saat kulesi yaparak bu geleneğin günümüzde de devam ettiğini göstermiştir. En güzel örneklerini İstanbul’da gördüğümüz saat kulelerinden Anadolu’daki birkaç örneğe bakalım.</p>
<p>Saat Kulesi, Ulu Camii Mahallesi’nde, Hükümet Caddesi üzerindedir. Kitabesi yoktur. Adana Valisi Abidin Paşa<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> tarafından 1882 yılında yaptırılmıştır. Zamanın Belediye Reisi Hacı Yunus Ağa’nın da büyük emeği vardır. Fransız işgali sırasında Ermeniler tarafından tahrip edilmiş, 1925 yılında Almaya’dan bir makine getirtilerek yerine konmuştur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Kule, tuğladan kare prizma şeklinde, 35 m.’ye yakın yüksekliktedir. Bir o kadar da temel derinliği olduğu söylenir. Kulenin üzerine çıkan ve temele inen bir merdiveni vardır. En üstte çanın asıldığı baldaken şeklinde köşkü bulunur. Baldakenin örülen dört bir tarafında saat kadranları yer alır (Fotoğraf: 1).</p>
<p>Saat, her yarım ve tam saatlerde çalar, daireler ve resmi görevliler buna göre işe başlar ve bitirirdi. Zamanın şairlerinden Fani Efendi, kuleyi şu dörtlükle anlatır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p><span><em>“Bir muazzam eserdir ki, misli yok, naziri yok<br>
</em><em>Zahiren saat çalar, manen hükümet seslenir.<br>
</em><em>Ol Abidine eyler dua;<br>
</em><em>Çünkü, andan rûz-û şeb vakt-i ibadet seslenir.”</em></span></p>
<p><span><strong>Ankara Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Ankara Dış Kalesi’nin Hisar Kapısı üzerinde yer alır. (Fotoğraf: 2 .) Kuzeydeki dikdörtgen giriş kapısı üzerinde kitabesi vardır.</p>
<ol>
<li>Sultan-ı zaman Hazret-i Abdülhâmid Hân-ı Sani asr-ı cihanbanilerinde</li>
<li>Vali-î vel asan-ı vilayet devletlû Sırrı Paşa’nın asar-ı Himmet-i</li>
<li>Ve izzetlü el Hac Süleyman Refik Efendi nezaretiyle işbu saat vaz kılındı, sene 1302.</li>
</ol>
<p>Kule, Ankara Valisi Sırrı Paşa’nın<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> gayretleri, Hacı Süleyman Refik Efendi’nin gözetiminde 1884’te yapılmıştır.</p>
<p>Kule, köşeleri dar, kenarları geniş, sekizgen gövdeli ve 9 m. yüksekliktedir. Güneybatıya, şehre bakan cephesinde 1 m. çapında bir saat kadranı yer alır. Çanının üzerinde Louis Edel tarafından 1884’te, Strasburg’da yapıldığı yazılıdır.</p>
<p>Saat kulesinin ismine ilk defa Rumi 1308-1309 tarihli Ankara Salnamesi’nde rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>1977 yılına kadar hiç durmadan çalışan saat, bakımsızlıktan ötürü bugün çalışmamaktadır.</p>
<p>Saat Kulesi, şehrin merkezinde, Belediye Parkı içindeki bir yamaç üzerinde yer alır. Giriş kapısı üzerindeki Türkçe kitabeden, yapının 1827’de Silistre Valisi Giridizade Mehmet Paşa<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> tarafından, Galata Kulesi’nin bir benzeri olarak yapıldığı ve 1897 depreminde yıkıldığı ve Mutasarrıf Ömer Ali Bey tarafından bugünkü kulenin inşa edildiği yazılıdır.</p>
<p>Saat Kulesi, kesme taştan yapılmış, kare prizma (2×2 m.) şeklinde, yaklaşık olarak 20 m. yüksekliktedir. Enine iki sıra silme gövdeyi üçe böler. Geniş olan orta bölümde, ‘S’ şeklindeki küçük konsollar üzerine oturan dört bir tarafta birer balkon ve ince uzun dikdörtgen pencereler yer alır (Fotoğraf: 3). Üst bölümde, her cephede, yuvarlak kadranlı birer saat bulunur. En üstte ince ahşap direkler üzerine oturan soğan başı şeklinde kubbeli bir köşkü vardır. Kulenin 1325 tarihli Hüdavendigâr Salnamesi’nde<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> ve Ircica Arşivi’nde<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> fotoğrafı vardır. Her iki resim ile bugünkü görüntüsü arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p><span><strong>Bayburt Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Kule, şehrin meydanındadır. Saat kulesi, belediyece 30 Ekim 1923’te yapımı için karar alınmış, 29 Ekim 1924’te bitirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Kulenin inşasına Tabur Köylü Muhittin Usta başlamış, Rizeli İbrahim Usta bitirmiştir.</p>
<p>21 m. uzunluğunda, minare görünüşündeki kule, çokgen kaideli, armudi pabuçlu, sekizgen gövdeli ve şerefelidir. Şerefe üzeri uzatılarak üzeri kubbeyle örtülü baldaken şeklinde bir köşk elde edilmiştir. Batıya açılan yuvarlak kemerli bir kapısı vardır (Fotoğraf: 4).</p>
<p><span><strong>İzmit (Kocaeli) Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Bugünkü tren istasyonunun kuzeydoğusundaki tepe üzerinde yer alan saat kulesinin, üç tarafındaki sebillerin alınlığında ve kapı üzerindeki çok zor okunan kitabeleri vardır. Bunlardan batı taraftakinde “1318 Belediye etti inşa bu kule ile çeşme-i Seyyit Kamariye” yazılıdır. Orta katta, her cephede yuvarlak kartuşlar içinde, yarısı silinmiş II. Abdülhamit’in tuğrası görülür. Kule, 1902-1903 tarihinde, İzmit Mutasarrıfı Musa Kazım Bey tarafından, Mimar Vedat Bey’e yaptırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Giriş kapısının yanındaki Türkçe kitabeden, kulenin 1970’te Seka tarafından restore edildiği anlaşılıyor.</p>
<p>Köşeleri çifter sütunlu, kenarları sebilli kare kaidelidir. Sebiller, silmeli basık yuvarlak kemerli niş şeklindedir. Profilli birer teknesi bulunur. Sebilli kaide üzerinden yükselen, köşeleri pahlanmış, kare prizma gövde yer alır. Kaide ile gövde arasında balkon vardır (Fotoğraf: 5).</p>
<p>Gövde enine üç silmeyle dört kata bölünmüş, üzeri piramidal külahla örtülmüştür. Geniş saçaklı külahın altında, dört yönde yuvarlak birer saat kadranı yer alır. Çeşme üzerinde, köşelerde ve gövdedeki pencere üzerinde Neo-Klâsik üsluplu süslemeler görülür.</p>
<p><span><strong>Merzifon Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Saat Kulesi, şehrin merkezindeki, Çelebi Mehmet’in emriyle, Mehmet Memiş Oğlu Ebubekir tarafından, 1866’da Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> tarafından yaptırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Taç kapı üzerinden yükselen, silindirik gövdeli, tuğladan yapılmış minareyi andıran saat kulesinin petek kısmı ahşaptandır. İki katlı peteğin köşeleri pahlanmış prizma şeklindedir. Her yüzünde yuvarlak kadranlı birer saat yer alır (Fotoğraf: 6). Üzeri kubbeyle örtülüdür. İkinci katın dört yüzünde çanın sesinin iyi duyulabilmesi için yuvarlak kemerli birer pencere açılmıştır.</p>
<p><span><strong>Safranbolu Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Saat Kulesi, şehrin kale mevkiinde, her yönden görülebilen, yaklaşık 8-10 m. yükseklikte, kare prizma gövdelidir (Fotoğraf: 7). Şehre bakan yüzünde yuvarlak kadranlı bir saat yer alır. Üstte her cephede dikdörtgen ikişer pencere bulunur. Üzeri kırma çatıyla örtülüdür.</p>
<p>Kulenin kim tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Halk arasında İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırıldığı söylenir. Sadrazam İzzet Mehmet Paşa’nın, 1796 tarihli vakfiyesinin Türkçe çevirisinin 17. sayfasında, “Zeferanbolu Kasabası’nda kain Camii Şerifi mezkur derununda vaz’eylediğim iyad tabir olunur bir kebir saat ile kasaba-i mezbure kal’asına müceddeden vaz olunması irade olunan diğer bir kebir saatin lede’l-iktiza ta’mir ve termimleri içün saatçilik fenninde mahir ve mikate alim bir kimse saatçi tayin olunup beher yevm vakt-i gurubde zikr olunan saatleri kurub ve lede’l-hace tamir ve termim dahi idüp galle-i vakfı mezkurumdan yevmi on beş akçe vazifeye mutasarrıf ola….”<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> verilen bilgilerden kaledeki saat kulesine yeniden konulmak üzere bir saat alındığını, bu saatlerin ayar ve bakımlarıyla, saatçilik mesleğinden anlayan birinin tayin edilmesini öğrenmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p><span><strong>Sungurlu Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Şehir merkezindeki kule, 1891 yılında Kaymakam Çapanoğlu Ahmet Edip Bey tarafından yaptırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Mimarı Yozgat Saat Kulesi’ni yapan, Yozgatlı Şakir Usta’dır.</p>
<p>Yapı, kare prizma gövdelidir. Gövde, silmelerle sekiz kata bölünmüştür. İkinci kat hariç her katta yuvarlak kemerli küçük pencereler yer alır. Kesme taştan yapılan kulenin en üst katında, dalgalı saçaklı ahşap bir köşk, onun altında, dört yönde yuvarlak saat kadranı ve onun da altında, demir parmaklıklı balkon bulunur (Fotoğraf: 8). Saatler 50 kg’lık kovalarla çalışırdı. Bugün elektronik bir mekanizmaya bağlanmıştır. Kule’ye, kuzeye açılan yuvarlak kemerli kapıdan, ahşap merdivenlerle çıkılır.</p>
<p>Saat mekanizmasını Çorumlu İbrahim Usta isminde birisinin yaptığını, çanını, Amasya’da görev yapan bir Alman Konsolos tarafından hediye edildiği söylenir.</p>
<p><span><strong>Yozgat Saat Kulesi</strong></span></p>
<p>Yapı şehrin merkezinde yükselen kare prizma gövdeli uzun bir kuledir (Fotoğraf: 9). Kuleyi, Tevfikizade Ahmet Bey, Belediye başkanlığı sırasında yaptırmıştır. Mimarı Şakir Usta’dır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Kulenin yapılışıyla ilgili yayınlarda 1897 ve 1908 olmak üzere iki tarih verilir. F. Koç saat kulesinin 1897 tarihinde, yaptırıldığını kitabında yazar.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Diğer yayınlarda ise, 1908 tarihinde yaptırıldığı belirtilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Biz saat kulesinin banisi Tevfikizade Ahmet Bey’in 1897-1898 ve 1908-1909 tarihleri arasında iki defa belediye başkanı olduğunu<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> ve kuleyi yapan ustanın da Şakir Usta olduğunu biliyoruz. Şemseddin Sami’nin 1898-1899 tarihli Kâmusü’l Alâm’da saat kulesi’nden bahsedilmez bununda nedeni; Yozgat’taki eserlerin tümü, yani köprüler ve çeşmeler de yazılmamış veya bu tarihte tamamen bitirilememiş ya da yazılması unutulmuş olabilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> 1902-1903 tarihli Ankara Salnamesi’nde de Yozgat’taki eserler tek tek sayıldığı halde saat kulesinden bahsedilmez.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> 1902-1903 tarihli Ankara Salnamesi’nde yazılmamasının nedeni ise, bu salnamede de eserler tek tek verilmemiştir. Bunun için saat kulesi de yazılmamış olmalıdır. 1907-1908 tarihli Ankara Salnamesi’nde saat kulesinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Burada da dikkatimizi şu çekmektedir. Eğer saat kulesi 1908 tarihinde yapılsa idi bu salnamede isminin yer almaması gerekirdi. Çünkü salnamenin basım tarihi 1907-1908 olduğuna göre, salname metninin daha önce yazıldığını düşünürsek saat kulesinin 1908 tarihinden önce yapıldığını kabul edebiliriz. Ayrıca saat kulesini yaptıran Tevfikizade Ahmet Bey’in II. Belediye başkanlığı 1908-1909 tarihleri arasındadır. Kulenin yapılış tarihi olarak 1908 kabul edersek, başkanın, belediye Başkanı olur olmaz bu kuleyi hem de bir senede yaptırması düşünülemez.</p>
<p>Şakir Usta 1891 tarihinde, Çapanoğlu Edip Bey’in Mutasarrıflığı sırasında Sungurlu’da bir saat kulesi yaptığı yayınlarda yazılıdır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Yozgat saat kulesinin 1897’de yapıldığını kabul edersek; Şakir Usta bu kuleyi Sungurlu saat kulesinden 6 sene sonra, eğer 1908 tarihini yapılış tarihi olarak kabul edersek 17 sene sonra yapılmış olur. Sungurlu’nun yakın zamana kadar Yozgat’a bağlı bir ilçe olduğunu düşünürsek; o dönemin önemli bir yapısı olan saat kulesinin ilde olmayıp ilçede olması kıskançlık vesilesi olabileceğini düşünerek, biz de F. Koç gibi kulenin büyük olasılıkla 1897’de yaptırıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Kule, enine silmelerle altı kata bölünmüştür. Üst kısmı şerefe gibi balkonla çevrilmiştir. Üzerini çan şeklinde bir külah örter. Külahın altında, her yüzeyde bir saat kadranı yer alır. Çanı 288 kg. ağırlığındadır. Çanın topu sekiz parça 282 kg. saatin topu, 5 parça 50 kg. ağırlıktadır. Çanını yukarıya, iki kırmızı lira karşılığında Hamal Kör Musa çıkartmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Her yarım ve tam saatlerde ispatlı olarak çalan saatin üzerinde (Norez) (Jura’ve L. D. Odobey Gadet) yazılıdır. kuleye kuzeydeki yuvarlak kemerli kapıdan girilir ve zikzak şeklindeki ahşap merdivenlerle çıkılır. Şerefenin altında aşağı doğru her katta küçük yuvarlak kemerli bir pencere bulunur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hakkı ACUN</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 382-387</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Acun 1991: H. Acun, “Az Tanınan Anadolu Saat Kuleleri”, Kültür ve Sanat, 9 (Mart 1991), s. 66-69.</span></div>
<div><span>♦ Acun 1992: H. Acun, “Az Bilinen Saat Kulelerimiz”, İlgi, Sayı 68 (1992), s. 28-31.</span></div>
<div><span>♦ Acun 1994: H. Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Adıvar 1970: A. A. Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Akansel 1991: İ. H. Akansel, Tarihi Saat Kuleleri, (Yayınlanmamış Derleme), İzmir 1991.</span></div>
<div><span>♦ Akyüz 1989: Y. Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, (3. Baskı) Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ Ankara 1300: Ankara Vilayet Salnamesi 1300, İstanbul 1300.</span></div>
<div><span>♦ Ankara 1320: Ankara Vilayet-i Salname-i Resmisi 1325 Sene-i Hicriyesine Mahsus.</span></div>
<div><span>♦ Ankara 1325: Ankara Vilayet-i Salname-i Resmisi 1325 Sene-i Hicriyesine Mahsus.</span></div>
<div><span>♦ Aslanapa 1984: O. Aslanapa, Türk Sanatı, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ Altay 1965: M. H. Altay, Adım Adım Çukurova, Adana 1965.</span></div>
<div><span>♦ Ayverdi 1956: E. H. Ayverdi, “Yugoslavya’da Türk Abideleri ve Vakıfları” Vakıflar Dergisi, Sayı III (1956), s. 151-224.</span></div>
<div><span>♦ Ayverdi 2/1981: E. H. Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri, (Yugoslavya), C. II, istanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Bayrakdar 1989: M. Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, (2. Baskı), Ankara 1989. Birtannica 22/1990: “Ziya Paşa”, Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, C. 22 (1990), s. 604.</span></div>
<div><span>♦ Busbecg 1977: O. G. de Busbecg (Çev. A. Kurutluoğlu), Türkiye’yi Böyle Gördüm, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ Cansız, İ. : Şer’iyye Sicillerine Göre XIX. Yüzyıl Sonlarında Yozgat Sancağı, Ankara 1996 (Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı’nda yapılmış ve yayımlanmamış Doktora Tezi), s. 15-16.</span></div>
<div><span>♦ Çam 1990: N. Çam, Osmanlı Güneş Saatleri, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Çorum 1973: 1973 Çorum İl Yıllığı, Ankara 1973.</span></div>
<div><span>♦ Dernschwam 1987: H. Dernschwam (Çev. Y. Önen), İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Dizer 1990: M. Dizer, Takiyüddin, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Ergin 1939: O. Ergin, Türk Şehirlerinde İmaret Sistemi, İstanbul 1939.</span></div>
<div><span>♦ Erken 1983: S. Erken, Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler (II. Bas:), Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ Evliya Çelebi V/1984: Evliya Çelebi, Seyahatnamesi, 5-6, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ Goodwin 1971: G. Goodwin, A History of Ottoman Architecture, London 1971.</span></div>
<div><span>♦ Hüdavendigar 1325: 1325 Sene-i Hicriyesine Mahsus Hüdavendigar Vilayet-i Salname-i Resmisi 1325 Hicri, Bursa 1325.</span></div>
<div><span>♦ İnönü I/1946: “Abidin Paşa”, İnönü Ansiklopedisi, C. I (Ankara 1946), s. 77.</span></div>
<div><span>♦ Kapusuzoğlu 1997: E. Kapusuzoğlu, Yozgat, Yozgat 1997, 116-117.</span></div>
<div><span>♦ Karakoyunlu 1990: S. Karakoyunlu, Bayburt Tarihi, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Kienitz 1963: F. K. Kienitz, “Osmanische Uhturme, Ein Stück Kulturgeschichte aus Alten Türkischen Stadten”, Mitteillungen, Deutsch Turkische Gesllschaft E. V., Heft 54 (Bonn 1963), s. 2-5.</span></div>
<div><span>♦ Koç 1963: A. F. Koç, Bütün Yönleri ile Yozgat, 1963.</span></div>
<div><span>♦ Kurgan 1984: Ş. Kurgan, “Ziya Paşa”, Türk Ansiklopedisi, C. 33 (Ankara 1984), s. 501-504.</span></div>
<div><span>♦ Kurtman 1991: N. Kurtman, “Çanakkale Eserlerinden Örnekler”, VIII. Vakıf Haftası Kitabı, (Ankara 1991), s. 171-178.</span></div>
<div><span>♦ Larousse I/1969: “Abidin Paşa”, Meydan Larousse, C. I (1969) s. 42.</span></div>
<div><span>♦ Larousse 8/1972: “Mehmet Paşa Giridizade”, Meydan Larousse, C. 8 (1972), s. 546.</span></div>
<div><span>♦ Larousse 11/973: Sırrı Paşa Giritli”, Meydan Larousse, C. 11 (1973), s. 278.</span></div>
<div><span>♦ Larousse 12/1973: “Ziya Paşa”, Meydan Larousse, C. 12 (1973), s. 947-948.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Tahir 2/1972: Bursalı Mehmet Tahir (Haz. A. F. Yavuz-İ. Özen), “Abidin Paşa (Prevezeli)”, Osmanlı Müellifleri, C. 2 (1972), s. 47.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Tahir 2/1972: Bursalı Mehmet Tahir (Haz. A. F. Yavuz-i. Özen), “Ziya Paşa (Abdü’l- Hamid Ziya Paşa)”, Osmanlı Müellifleri, C. 2 (1972), s. 444-445.</span></div>
<div><span>♦ Öney 1992: G. Öney, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, (3. Baskı), Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ Parmaksızoğlu 27/1978: İ. Parmaksızoğlu, “Reşit Mümtaz Paşa”, Türk Ansiklopedisi, C. 27 (Ank. 1978), s. 294.</span></div>
<div><span>♦ Renda 1974: G. Renda, “Amasya II. Beyazıt Külliyesi’ndeki Muvakkithane”, Sanat Tarihi Yıllığı, VI (1974-1975), s. 181-206.</span></div>
<div><span>♦ Ruska 1967: J. Ruska, “Saat”, İslâm Ansiklopedisi, C. 10 (1967), s. 2-3.</span></div>
<div><span>♦ Sayılı 1960: A. Sayılı, Observatory ın İslâm, 1960.</span></div>
<div><span>♦ Sözen 1984: M. Sözen, Cumhuriyet Döneminde Türk Mimarlığı, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ Şapolyo 43/1969: E. B. Şapolyo, “Muvakkithaneler”, Önasya, Sayı 43 (Mart 1969), s. 10-11.</span></div>
<div><span>♦ Şapolyo 1969: E. B. Şapolyo, “Saat Kulelerimiz”, Önasya, sayı 44 (Nisan 1969), s. 10-11.</span></div>
<div><span>♦ Şemseddin Sami 1316: Şemseddin Sami, Kâmusü’l Alâm, C. 6, İstanbul 1316.</span></div>
<div><span>♦ Tekeli 1966: S. Tekeli, 16. Asırda Osmanlılarda Saat ve Taküyüddin’in Mekânik Saat Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar, Ankara 1966.</span></div>
<div><span>♦ Uluçay 1941: M. Ç. Uluçay, Manisa’daki Saray-ı Amire ve Şehzadeler Türbesi, İstanbul 1941.</span></div>
<div><span>♦ Üçok 1979: B. Üçok, İslâm Tarihi, Emeviler-Abbasiler, İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ Ünver 1954: S. Ünver, “Sur Les Cadrans Solaires Horizontaux et Verticaux en Turguie”, Archives Internationales d’Histoire des Sciences, 28-29 (1954), s. 254-256.</span></div>
<div><span>♦ Zettersteen 1977: K. V. Zettersteen, “Harunürreşid”, İslâm Ansiklopedisi, C. 5/1 (1977), s. 304-305.</span></div>
<div><span>♦ Yozgat 1991: Yozgat İl Yıllığı, Ankara 1991, s. 204.</span></div>
<div><span>♦ Yurt 1/1981: “Adana”, Yurt Ansiklopedisi, C. I (1981), s. 56.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kienitz 1963, 1: Ruska 1967, 2, 3: Dizer 1986, 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Çam 1990, 1, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Çam 1990, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kienitz 1963, 1: Ruska 1967, 3: Zettersteen 1977, 305: Üçok 1979, 106: Dizer 1986, 15: Bayrakdar 1989, 108’de Harun Reşid’in Şarlman’a gönderdiği saatin tabiatı hakkında tartışmalar vardır. Bazıları su ile çalışan bir saat, bazıları da mekanik bir saat olduğunu söylerler. Her halükarda tarihin bize gösterdiğine göre, ilk mekanik ve ağırlıkla çalışan saatin mucidi Müslümanlardır, der.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ruska 1967, 3: Aslanapa 1984, 365-366: Dizer 1986, 15: Öney 1992, 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tekeli 1966, 2-3: Adıvar 1970, 88-90: Dizer 1990, 30-34, 56, 64, 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tekeli 1966, 4’te rasat saatlerini de bu gruba almıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kienitz 1963, 2: Tekeli 1966-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kienitz 1963, 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ayverdi 1956, 215: Kienitz 1963, 3: Ayverdi 1981, 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Matkovski 1991, 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Dizer 1990, 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Evliya Çelebi V, 1984, 383: Ayverdi 1956, 162-163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Dernschwam 1988, 51, 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Kienitz 1963, 1: Busbecg 1977, 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Muvakkithanelerin görevleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ergin 1939, 25-26: Sayılı 1960, 24-25, 127: Şapolyo 43/1969, 10-11: Ünver 1954, 254-256: Renda 1974, 182-183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tekeli 1966, akşam ve yatsı namazı arasında 40 dakikalık bir zaman farkı olduğunu belirtir. Aslında vakitleri gösteren takvimlere bakıldığında bunun böyle olmadığı görülür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Dizer 1990, 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Uluçay 1941, 22-23: Şapolyo 1969, 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Acun 1994, 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İnönü I/1946, 77: Larousse I/1969, 42: Mehmet Tahir 2/1972, 47: Pala I/1988, 310; Abidin Paşa (1843-1908, Arnavutluk hanedanından Abidin Dino’nun oğludur. İlk görevine İstanbul’da silahşör olarak başladı. Sonra kaymakamlık, mutasarrıflık, valilik ve vezirlik gibi devlet hizmetlerinde bulundu. II. Abdülhamit Devrinin aydın vezirlerindendir. 1878’de Diyarbakır, Elazığ ve Sivas illeri, 1879’da Selanik Valiliği’ne ve aynı yıl hariciye nazırlığına atanmıştı. 1880’de Adana, 1883’te tekrar Sivas, 1886’da Ankara Valiliği’nde bulundu. 1908’de Yıldız Sarayı’ndaki bir toplantıda aniden öldü. Edebi yanı da bulunan Abidin Paşa, Mesnevi’yi dilimize çevirmişti. Arnavutça, Arapça, Farsça, Fransızca ve Rumca bilirdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Altay 1965, 28: Şapolyo 1969, 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yurt I/1981, 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Larousse 11/1973, 278: Parmaksızoğlu 1980, 534; Sırrı paşa (Kandiye 1784-İstanbul 1895), Giritli Salih Efendi’nin oğludur. Öğrenimini tamamladıktan sonra Yanya ve Aydın mektupçu muavinliğinde, Prizren ve Tuna mektupçuluğunda bulundu. Bihke, İzvornik, Karesi Mutasarrıflıklarına: Kastamonu, Ankara (1882) Sivas, Adana, Diyarbakır ve Vezaretle Bağdat (1889) valiliklerine tayin edildi. Şair Leyla Hanım ile evlendi. Yazarlığı ve şairliği vardır. Eserleri, Şerh-i Akaid Tercümesi, Nakdü’l Kelam (sözün değeri), Arai Millet (Millet Reyleri) ve Nurü’l Hüda’dır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ankara 1308, 236: Ayrıca Ankara Saat Kulesi’nin IRCİCA Fotoğraf Arşivi’nde, 90431/47’de kayıtlı eski bir resmi vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Larousse 8/1972, 546 da: Giridizade Mehmet Paşa, Türk Devlet adamı, Balıkesir mütesellimi, 1829’da Mirimiran rütbesiyle Maraş ve Niğbolu mutasarrıfı oldu. Sonra vezirlikle Silistre Valiliği’ne tayin edildi. 1844 yılında tekrar görevi iade edilerek Bozok ve Musul valisi oldu. 1855 de Gözleve Muharebesi’nde öldü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Hüdevandigar 1325.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> IRCİCA Fotoğraf Arşivi, 779-73/1 ve 6 numarada kayıtlı bir resmi vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Karakoyunlu 1990, 466.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Sözen 1984, 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Akyüz 1964, 2, 3, 29: Mehmet Tahir 2/1972, 444, 445: Larousse 12/1973, 947-948: Kurgan 1984, 501-504: Britannica 22/1990, 604 Asıl adı, Abdülhamit Ziyaeddin olan Ziya Paşa, 1825’te İstanbul’da doğdu ve 1880’de Adana’da vefat etti. Batılılaşma dönemi Türk edebiyatının öncülerinden olan Ziya Paşa, Osmanlı şair, yazar ve devlet adamlarındandır. Erzurumlu Ferideddin Efendi’nin oğludur. Öğrenimini tamamladıktan sonra 1861’de Kıbrıs, 1863’te Amasya Mutasarrıflıklarında bulundu. 1865’te Yeni Osmanlılar Cemiyeti adlı gizli örgüte katıldı. Kaçtıkları Londra’da Namık Kemal ile birlikte 1868’de Hürriyet Gazetesi’ni yayımlamaya başladı. 1871’de İstanbul’a döndü. 1877’de II. Abdülhamit’in merkezden uzaklaştırmasıyla Vezirlik rütbesiyle Suriye Valiliği’ne, ardından da Konya ve Adana valiliklerine atandı. Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte çağdaş Türk edebiyatının kurucusundan biriydi. Harabat, Zafername ve Veraset Mektupları gibi eserleri vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Akyüz 1964, 3, 29: Şapolyo 1969, 11: Goodwin 1971, 419: Erken 1983, 317.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Sadrazam El Haç İzzet Mehmet Paşa Vakfı, 25 Recep 1212, No: 1624 sayılı vakfiyenin Türkçe çevirisinin 17. sayfasında saat kulesiyle ilgili bilgi vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İzzet Paşa Vakfiyesi’ndeki saat kulesiyle ilgili bilginin varlığını bize bildiren Sayın Hocam Prof. Dr. Günsel Renda’ya teşekkür ederiz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Çorum 1973, 139: Ankara 1325, 310’da kulenin yalnız adı geçer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Şapolyo 1969, 11: Acun 1981, 665: Acun 1991, 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Koç 1963, 47-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Şapolyo 1969, 11: Acun 1981, 665: Acun 1991, 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Cansız 1996, 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Şemseddin Sami Kâmusü’l Alâm 1316, 4812.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Ankara 1320, 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ankara 1325, 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Ankara 1325, 310: Çorum 1973, 139: Acun 1994, 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-saat-kuleleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Acun 1991, 69; Acun 1994, 38.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kütüphane Mimarisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kutuphane-mimarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kutuphane-mimarisi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kütüphane Mimarisi
Tarihimizde kütüphanelerin ilk örnekleri Uygurlar Devri’yle (745-970) başlatılır.[1] Tun-Huang (Dun-Huang) şehri yakınlarında bulunan Bin Buda Mağara Tapınağı’nda dörtgen plânlı bir hücre kimi araştırmacılarca ilk Türk kütüphanesi olarak kabul edilir.[2] Uygurca, Çince, Göktürkçe ve bölgedeki diğer bazı dillerde yazılmış binlerce kitap barındıran emsalsiz değerdeki odanın kapısı 9. yüzyılda kitap hazinesini düşmanlardan korumak maksadıyla örülmüştü.[3] Turfan ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c666256a91.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kütüphane, Mimarisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Izmir-Milli-Kutuphane.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html">Türk Kütüphane Mimarisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Sami BAYRAKTAR</strong></span></a>
</p><p>Tarihimizde kütüphanelerin ilk örnekleri Uygurlar Devri’yle (745-970) başlatılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Tun-Huang (Dun-Huang) şehri yakınlarında bulunan Bin Buda Mağara Tapınağı’nda dörtgen plânlı bir hücre kimi araştırmacılarca ilk Türk kütüphanesi olarak kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Uygurca, Çince, Göktürkçe ve bölgedeki diğer bazı dillerde yazılmış binlerce kitap barındıran emsalsiz değerdeki odanın kapısı 9. yüzyılda kitap hazinesini düşmanlardan korumak maksadıyla örülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Turfan ve Kara Hoço şehirlerinde kazılarla ele geçen binlerce Uygur yazması, Uygur devrinde kitap koleksiyonlarının ne denli büyümüş olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Çinli bir seyyahtan Uygur ülkesinde halka açık kütüphanelerin bulunduğu anlaşılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Tun-Huang’daki yapının kütüphane olarak tasarlanıp tasarlanmadığı konusunda elimizde bir kanıt olmamasına karşılık, sayıları on binleri bulan kitapların, Çinli seyyahın sözünü ettiği türden kütüphanelerde muhafaza edildiklerini düşünmekteyiz. Tarih boyunca sayısız savaşa vb. türden yıkımlara sahne olan bölgede günümüze kadar gelebilmiş bir başka kütüphane yapısı henüz tesbit edilmiş değildir.</p>
<p>İslâmiyet’in kabulünü takiben Horasan ve Maveraünnehir’de Gazne ve Büyük Selçuklu Devirlerinde inşâ edilen bir çok medrese ve sarayda kütüphaneler kurulduğu bilinir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Gazneli Mahmud’un, Gazne’deki meşhur sarayında kurduğu büyük kütüphane devrin en meşhur kütüphanesi olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Büyük Selçuklu İmparatorluğu devrinde kurulan kütüphaneler hakkında bilgi veren tarihi kaynaklara göre sultanlar, vezirler ve çeşitli devlet adamları tarafından saray, cami, hankâh gibi yapıların içlerinde sayıları onbinlerle ifade edilen kitap koleksiyonlarına sahip kütüphaneler kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Sultan Sencer’in özel kütüphanesi ile meşhur vezir Nizamülmülk’ün Nizamiye Medreseleri içlerinde kurduğu kütüphaneler bunlara örnek verilebilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Türklerin Anadolu’ya girişi ile birlikte Asya’dan bildikleri kütüphaneleri kısa zamanda tesis ettikleri görülmektedir. Artuklular ve Anadolu Selçuklularının saraylarında kütüphaneler kurdukları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Konya’da Vezir Altunapa tarafından 1201 tarihinde İplikçi Medresesi’nde kurulan kütüphane, ilk Selçuklu kütüphanesi olarak kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan beyliklerde kütüphane geleneği devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Candaroğulları, Akkoyunlular, Eratnalılar ve diğer bazı beyliklerin saray ve medreselerde kurdukları kütüphaneler bulundukları yapı içerisinde ayrı bir hücre, bölüm konumunda idiler.</p>
<p>Başlangıcından ilk müstakil kütüphanelerinin inşâ edildiği 17. yy. Osmanlı dönemine kadar geçen uzun yüzyıllar içerisinde, Asya’da ve Anadolu’da kurulan ve büyük bir çoğunluğunun müstakil binası olmayıp, bir bina dahilinde tasarlandığı kütüphanelerimizin mimarisi konusunda doğal olarak fazla bir şey söylemek mümkün görülmemektedir. Dönemin kaynakları bu kütüphanelerin mimari düzenine neredeyse hiç değinmeden, kütüphanelerin personeli, kitap sayısı, kitapların muhteviyatı, buralarda çalışan meşhur alimler, kitaplardan okuyucuyu faydalandırma gibi hususlarda bilgi vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Kütüphaneciliğimizin altın çağı OsmanlIlarla başlar. Ancak bu biraz zaman almıştır. Erken devirden başlayarak 17. yy.’ın 2. yarısına kadar Anadolu Selçuklu ve Beylikler Devri’nde olduğu gibi, cami, medrese, saray, tekke, türbe vb. yapıların içerisinde bir bölümün kütüphane olarak düzenlendiği anlayış sayıca bir hayli artarak devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>1661 yılında İstanbul-Çemberlitaş’ta inşâ edilen Köprülü Kütüphanesi ilk müstakil Osmanlı kütüphanesi olarak kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Mimarimizde yeni bir yapı tipi olarak 17. yüzyılda karşımıza çıkan kütüphaneler başta İstanbul olmak üzere zamanla, imparatorluğun hemen her yerine yayılmıştır. Özellikle Sultan II. Mahmud Dönemi kütüphane mimarimiz için en verimli dönem olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Günümüze gelebilmiş müstakil Osmanlı kütüphanelerinin yaklaşık yarısı İstanbul’da bulunmaktadır. Bunlardan özellikle bazıları üslup belirleyen önemli örneklerdir. Anadolu’da ve yurtdışında<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> bulunan örneklerin çoğu başkentteki örneklerle kıyaslandığında geri plânda kalır.</p>
<p><span><strong>Konum</strong></span></p>
<p>Herhangi bir yapı içerisinde bir bölüm, bir bölme veya dolap vb. konumlarda bulunanlar hariç tutularak konumlarına göre kütüphaneler üç ana grupta sınıflandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Buna göre külliye avlusunun bir köşesinde inşâ edilen külliye kütüphaneleri birinci grubu oluşturur. İkinci grup bir yapıya bağlı veya bitişik yapılmış (ancak müstakil yapı karakterde) kütüphaneler, üçüncüsü ise genellikle bir avlu içerisinde yapılan tek bir yapıdan oluşan müstakil kütüphanelerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Kütüphaneler ister tek başlarına, isterse bir külliye içerisinde tasarlanmış olsunlar, daima sokaktan ve yakınlarında bulunan diğer yapılardan bir avlu, bahçe içerisine alınarak veya duvarlarla ayrılmak suretiyle uzaklaştırılmışlar, böylece okuma için gerekli sessiz ortam sağlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Kimi örneklerde meşruta binaları gibi diğer yapılar sokak kenarlarına, kütüphane ise geri plânda avlu kenarı veya ortasına alınarak aynı maksat gözetilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>İstanbul-Fatih’te Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesi (1732) içinde bulunduğu külliyenin beşik tonozlu geçit şeklindeki kapısı üzerinde inşâ edilmiş ilginç bir örnektir (Resim 1). İstanbul-Vefa’da Şehit Ali Paşa Kütüphanesi (1715) ikinci kata çıkan merdivenin altında bulunan mihrap nişi bulunan kesimiyle ilgi çeker. Bu kesim açık havada namaz kılmaya ayrılmış bir namazgâhtır. Benzer bir namazgâh düzenlemesi aynı semtte bulunan Atıf Efendi Kütüphanesi’nde de (1741) mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> İstanbul’da külliye dahilinde inşâ edilen Fatih’te Feyzullah Efendi (1728) ve Saraçhanebaşı’nda Damat İbrahim Paşa (1719-20) Kütüphanelerinde olduğu gibi birçok kütüphane konumlandırılırken başka yapılarla gayet güzel ve ilgi çekici bir şekilde ilişkiye girebilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (Plân 1, Resim 2).<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bir tekke kütüphanesi olan Galata Mevlevihanesi’nde bulunan Halet Efendi Kütüphanesi (1819) zemin katta sebil-çeşme, muvvakithane üçlüsünün üstünde mektep ile birlikte tasarlanan ilginç bir başka örnektir (Resim 3).<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p><span><strong>Plân</strong></span></p>
<p>Kütüphanelerimiz plân açısından incelendiğinde birkaç tip ile karşılaşılır. Kronolojik olarak ilk sırada tek mekanlı, çoğunlukla kare şeklinde ve bazen de dikdörtgen şeklinde kubbe veya tonozla örtülü tip ile karşılaşırız. İkinci olarak iki veya daha fazla bölümden meydana gelen okuma salonu ve kitap deposu olmak üzere iki ana unsur etrafında şekillenen örneklerle karşılaşırız.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Diğer bir grup merkezi plânlıdır. Kütüphanelerimizin en abidevi ve güzel örnekleri bu plân şeması ile ortaya konulmuştur. Kimi araştırmacılar İstanbul Atıf Efendi Kütüphanesi’ni saydığımız grupların dışında kendine özgü plâna sahip bir eser olarak değerlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Tek mekânlı kütüphanelerin büyük çoğunluğunda mekân kare şeklindedir (Plan 2). Ancak Manisa’da 1806 tarihinde inşâ edilen Hacı Hüseyin Ağa (Muradiye) Kütüphanesi’nin tek kubbesi sekizgen duvarlara oturtularak sekizgen şema denenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> İstanbul’da Köprülü Mehmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Kayseri’de Raşid Efendi (1797),<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Tire’de Necip Paşa (1827-28),<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Birgi’deki Kütüphane (17. yy. 2. yarısından sonra)<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> bu grubun örnekleridir. Bu yapılarda kitaplar duvar kenarlarında nişler içerisinde ya raf ya dolap düzeninde veya ortada metal şebekelerle sınırlandırılmış alanlar içerisinde yer alırlar. Tek bir hücreden oluşan bu kesim, hem kitap deposu hem okuma salonu olarak düzenlenmiştir. Bunun önünde yapıya giriş sundurma biçiminde açık bir revak veya kapalı bir bölüm şeklinde tasarlanmıştır (Resim 4).</p>
<p>18. yüzyılda bu tipten sonra çok bölümlü plân tipleri denenmiştir. Okuma salonu ile kitap deposu (hazine-i kütüp) ayrı mekanlara kavuşmuş, aralarında koridorvari mekanlarla bölümler bağlanmıştır. İstanbul’da Vefa’da Şehit Ali Paşa, Ayasofya (1740), Aşir Efendi (1741) Hamidiye (1780), Hacı Selim Ağa (1782) Halet Efendi ve Hüsrev Paşa (1839) Kütüphaneleri bu gruba girer (Plân 3). Bu grupta okuma salonu ile kitap deposu ayrı mekanlar olarak tasarlanmış, kimilerindeki koridor ve tuvalet gibi unsurlar asimetrik bir görünüm vermiştir. Birinci grupta görmeye alışık olduğumuz giriş revakı bu grubun bir çok örneğinde yer almamıştır (Plân 3).</p>
<p>Üçüncü grup az sayıda yapı ile temsil edilen merkezi plânlı gruptur. Topkapı Sarayı’nda bulunan Sultan III. Ahmed Kütüphanesi (1718), Fatih’te Fatih Kütüphanesi (1742) ve Lâleli’de Koca Ragıp Paşa (1762), Fatih’te Murad Molla (1775) Kütüphaneleri bu grubun temsilcileridir (Plân 4-5). Ortada geniş ve yüksek tutulan dört zarif sütunun taşıdığı merkez kesimin etrafında, aralarda tonoz köşelerde küçük kubbeler yer alır. Merkezi plânlı camilerimizde yarım kubbelerle uygulanan şema, burada yarım kubbelerin yerinde tonozlara yer verilerek uygulanmıştır. Murad Molla Kütüphanesi’nde giriş revakına yer verilmemiş, Fatih Kütüphanesi’nde bu kesim cami ile bağlantılı kapalı bir hol biçiminde düzenlenmiştir. III. Ahmed (Enderun) Kütüphanesi’nde merkezi plânın köşeleri alınarak üç kollu uygulanmıştır (Plân 4). Yapının önünde yer alan aynalı tonozlarla örtülü zarif mermer sütunların taşıdığı revak mimari ifadesinde olduğu kadar plânda da çok yerinde bir unsur olmuştur (Resim 5).</p>
<p>Atıf Efendi ve Nuruosmaniye (1755) Kütüphaneleri merkezi plânlı olarak kabul edilebilir. Ancak üsttekilerden hayli farklı daha parçalı ve hareketli örneklerdir<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> (Plân 6-7, Resim 6). Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde aynalı tonozla örtülü köşeleri pahlı, pencerelerle kapalı bir kitap deposu, gerideki geniş, bol pencereli oval okuma salonuna açılır (Plân 6). Bu tasarım ortada bir kubbe ile bunu saran dört yarım kubbe, on iki kenarlı duvarlara göre biçimlenen zarif sütunların taşıdığı tonozlarla örtülü galeriden oluşur. Bu durum, mimarlığımızda plân olarak Barok tesiri çok güçlü yansıtan, nadir eserlerden biri olarak değerlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Merkezi plân diğerlerine nispetle daha fonksiyonel olması yanı sıra ölçü ve mimari ifade bakımından daha iddialı eserler meydana getirilebilme imkanı tanımıştır.</p>
<p>Atıf Efendi Kütüphanesi Nuruosmaniye’deki kadar durulmuş ve yumuşak hatlı olmasa da benzer biçimde Barok bir karakter yansıtır. Aynalı tonozla örtülü merkezi kesimin önünde merkeze açılan, tonozlarla örtülü okuma salonları düzenlenmiştir. Beş köşeli merkezin gerisindeki dikdörtgen mekan kitap deposu veya personele ait bir nevi büro olarak düşünülmüş olmalıdır.</p>
<p>Son iki örnekte okuma salonlarının duvara yakın tutulan, bol pencereli, çokgen cepheleri bol ışık sağlamış, fonksiyonel açıdan mükemmel bir ortam sağlanmıştır. Ancak bu örneklere rağmen 18. ve 19. yüzyılda birçok yapı tipinde görülen batı tesirleri kütüphanelerimizin büyük çoğunluğunda -bazı mimari unsurlar ve süsleme haricinde-görülmez.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Devrin Batılılaşma modasının aksine kütüphane mimarimizde hakim olan tasarım klasik anlayıştır. Eyüp’te 1839 yılında inşâ edilen Hüsrev Paşa Kütüphanesi diğer kütüphanelerden ayrılarak cephe düzenlemesiyle ampir üslubu yansıtır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p><span><strong>Mimari</strong></span></p>
<p>Kütüphane mimarimizin en karakteristik yönlerinden birisi bodrum kat uygulamasıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Kütüphane genellikle pencerelerle havalandırılan, dört yanda duvarlara oturan tonozlarla örtülü bodrum kat üzerinde yükselir (Resim 1,5). Zeminden gelen rutubetin kitapların bulunduğu asıl kata ulaşmadan, hava sirkülasyonuyla yok edilmesine yönelik bu uygulamanın detaylarında bazı ufak tefek farklılıklar -bodrum katın pencereli veya penceresiz oluşu, tam kat veya hafif yüksek bir plâtform şeklinde düzenlenmesi vb.- görülebilir. Ses ve nemi izole etmek açısından duvarlar bazı örneklerde çift cidarlı yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Beden duvarlarında nispeten bol sayıda (büyük yapılarda iki kat düzeninde) pencereler açılmıştır. Okuma salonları Çorlulu Ali Paşa (1709), Hekimoğlu Ali Paşa ve Şehit Ali Paşa Kütüphanelerinde olduğu gibi duvar yüzeyinden dışa taşırılan konsol dizisi üzerinde vurgulanmıştır.</p>
<p>Malzeme genellikle taş-tuğla almaşığı<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> ve kesme taştır<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> (Resim 7). Topkapı Sarayı için Sultan III. Ahmed tarafından yaptırılan Enderun Kütüphanesi ve Eyüp Hüsrev Paşa Kütüphanelerinin tüm cepheleri mermer kaplıdır (Resim 5).</p>
<p>Üst örtülerde kubbe ve tonoz ağırlıktadır. Merkezi plânlılarda orta kesimde kubbe, diğer kesimlerde tonoz önceliklidir. Diğer gruptaki eserlerde kubbe ve tonoz-özellikle aynalı tonoz, nispeten tonozun lehine tercih edilmiştir.</p>
<p>Kitap deposu ile okuma salonunun bir arada olduğu bazı örneklerde, kitaplar odanın ortasında bulunan süslü tunç şebekelerle muhafaza altına alınmıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> (Resim 8). Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesi’nde salonun ortasında yer alan ahşap dolap zeminden merdivenle çıkılan yüksek ahşap direklere oturtularak ilginç ve tek kalan bir uygulamaya gidilmiştir. Nemin kitaplara zararını önlemek için bir tedbir olmalıdır.</p>
<p>Kütüphane mimarimiz gayet zengin ve çeşitli mimari ifade ve uygulamalar sergiler. Atıf Efendi Kütüphanesi’nde yapının yanı başında görülen “teneffüs avlusu”, Hekimoğlu Ali Paşa ve Halet Efendi Kütüphanelerinde asıl katta yer alan harikulade teraslar (Resim 3), Nuruosmaniye Kütüphanesi’nin kapılarının yapının iki yanında olmak üzere iki tane oluşu, Hekimoğlu Ali Paşa kütüphanesinde olduğu gibi bazı kütüphanelerimizde yer alan zarif kuş köşkleri, III. Ahmed Kütüphanesi’nin giriş revakına çıkışı sağlayan merdivenin iki kolu arasına yerleştirilen muazzam çeşme bunlardan bazılarıdır (Resim 5).</p>
<p>Yangına karşı kitap deposu kapıları demirden yapılır, hırsızlığa tedbir olarak pencere açıklıkları demir şebekelerle muhafaza altına alınırdı. Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’nde olduğu gibi kimi örneklerde zeminde altıgen tuğlalar kullanılmıştır. Bunun üzerinde hasır, halı, minder, şilte gibi eşya döşenir, rahleler üzerinde kitap okunurdu<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> (Resim 8). İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa ve Şehit Ali Paşa Kütüphanelerinde duvarları çepeçevre bir sergen dolanır.</p>
<p><span><strong>Süsleme</strong></span></p>
<p>Süsleme bakımından kütüphanelerimizin büyük çoğunluğu mütevazidir. Yapı dışında nadiren yer verilen süsleme, içte çini ve kalem işi başta olmak üzere, taş, alçı, malakâri ve vitray şeklinde görülür.</p>
<p>Mimari elemanlarda tunç, mermer ve ahşap bezemeye rastlanır. İstanbul’da Köprülü, Amcazade Hüseyin Paşa (1700), Hekimoğlu Ali Paşa, Murad Molla, Hamidiye, Aşır Efendi, Ragıp Paşa, Tire’de Necip Paşa, Manisa’da Hacı Eyüp (Çeşnigir, 1831-32)<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Kütüphaneleri geç devir modasına uygun kalem işi bezemelere sahip eserlerdir.</p>
<p>Topkapı Sarayı için Sultan III. Ahmed tarafından yaptırılan Enderun Kütüphanesi son derece zengin çini, malakâri, vitray, taş ve ahşap bezemeleriyle harikulade bir yapıtıdır. Bezeme açısından hiçbir kütüphane bu yapı ile boy ölçüşemez. Ayasofya Kütüphanesi de zengin bezemeleri ile dikkat çeken bir başka kütüphanedir.</p>
<p>Ayasofya, III. Ahmed, Hekimoğlu Ali Paşa ve Ragıp Paşa Kütüphanelerinde çini bezemeye yer verilmiştir. Ayasofya ve III. Ahmed Kütüphanelerinin çini panoları yapıların inşâsından önce 16. ve 17. yüzyılda imal edilmiş değerli örneklerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Alçı, malakâri, vitray sınırlı oranda ve az sayıda eserde görülen diğer bezeme türleridir. İstanbul’da Esad Efendi (1845) ve Hacı Selim Ağa, Manisa’da Hacı Hüseyin Ağa ve Birgi’deki Kütüphanede hiçbir süsleme unsuruna rastlanmaz.</p>
<p>Birkaçı dışında kütüphanelerimizin mimarları bilinmez. Esasen bu olgu sahip olduğumuz hemen her yapı tipi için geçerlidir. Osmanlı döneminde şahsa özel (şahıs kütüphaneleri)<a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> müstakil binaya sahip kütüphanelerde inşâ edilmiştir.</p>
<p>Türk kütüphaneleri nispeten sade, mütevazi ölçülü olmakla birlikte dengeli, son derece fonksiyonel, şehircilik ve mimari açıdan yakın çevresiyle geniş yelpazede ilişkiye girebilmiş, ilgi çekici hareketlere yönelebilmiş yapılardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Sami BAYRAKTAR</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Erzurum</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 388-394</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ACUN, H: Manisa’da Türk Devri Yapıları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ BALDUCCI, H: Rodos’ta Türk Mimarisi, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ CEYHAN, A: “İslâm Tarihinde Kitap ve Kütüphaneler”, Türk Kültürü, Yıl, XXVIII, S. 329, 1990.</span></div>
<div><span>♦ CUNBUR, M: “Türk Kütüphaneciliğinin Tarihi Kökleri”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, S. XII, S. 3/4, 1963.</span></div>
<div><span>♦ ÇELİKKOL, Z: Rodos’taki Türk Eserleri ve Tarihçe, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ EMSEM, Ş: “Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Türkiye Kütüphanelerinin Tarihçesi”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. IX, S. 1-2, 1960.</span></div>
<div><span>♦ ERÜNSAL, İ: “Osmanlılarda Kütüphane ve Kütüphaneci Geleneği”, Osmanlı Ansiklopedisi, C. 11, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ ERÜNSAL, İ: Türk Kütüphaneleri Tarihi II, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ EYİCE, S: “Ahmed III Kütüphanesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 1, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ EYİCE, S: “Atıf Efendi Kütüphanesi”, mad., “Mimari” bölümü, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ EYİCE, S: “Ayasofya” mad. “Ayasofya Kütüphanesi (Mimari)” bölümü, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ EYİCE, S: “Eski Kütüphane Binaları Hakkında”, Türk Yurdu, S. 267, 1957.</span></div>
<div><span>♦ EYÜPGİLLER, K. K: Bir Kent Tarihi Kastamonu, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ GÜNDÜZ, M: “İslâm’da Kitap Sevgisi ve İlk Kütüphane”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. XXIV, S. 1, 1975.</span></div>
<div><span>♦ KRENKOW, A. F: “Kütüphane” mad., İslâm Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ KUBAN, D: “Nuruosmaniye Külliyesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ KUBAN, D: Batıya Göçün Sanatsal Evreleri (Anadolu’dan Önce Türklerin Sanat Ortaklıkları), İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ KUBİLAY, A. Y: “18. ve 19. yüzyıl İstanbul Vakıf Kütüphaneleri Üzerine Tipolojik Bir Değerlendirme”, Osmanlı Mimarlığının 7 yüzyılı, İstanbul (Basım yılı belirtilmemiş).</span></div>
<div><span>♦ KUBİLAY, A. Y: “Kütüphaneler” mad., “Mimari” bölümü, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ KUYULU, İ: “Kütüphane” başlığı, Birgi Tarihi, Tarihi Coğrafyası ve Türk Dönemi Anıtları (Yayına Hazırlayan: R. N. Ünsal), Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ KUYULU, İ: Kara Osman-Oğlu Ailesine Ait Mimari Eserler, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ LIGETI, L: Bilinmeyen İç Asya, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, J. P: Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ SERTKAYA, O. F: “Tun-Huang (Dun-Huang) Metinleri ve Yapılan Yayınları”, Türk Kültürü, Yıl XXI, S. 239, 1983.</span></div>
<div><span>♦ SERTKAYA, O. F: “Turfan’da Bulunan Uygur Metinleri Türkiye Kütüphanelerine Nasıl Geldi?”, Türk Kültürü, Yıl XXI, S. 247, 1983.</span></div>
<div><span>♦ SOYSAL, Ö: Türk Kütüphaneciliği, C. II, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ SÜMERKAN, M. R.-OKMAN, İ: Kültür Varlıklarıyla Trabzon, C. 1, Trabzon (basım yılı belirtilmemiş).</span></div>
<div><span>♦ ŞEHSUVAROĞLU, B. N: “Tarihte ve Bizde Kütüphane”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. XXVII, S. 1, 1978.</span></div>
<div><span>♦ TANMAN, M. B: “Galata Mevlevihanesi” mad., “Mimari” bölümü, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ TANMAN, M. B: “Hüsrev Paşa Külliyesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ TANMAN, M. B: “Murad Molla Tekkesi ve Kütüphanesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O: “Selçuklu Devri Vakfiyeleri”, Türk Tarih Kurumu Belleteni, C. II, S. 12, Ankara 1948.</span></div>
<div><span>♦ ÜLKER, N: “Tire’de Osmanlı Dönemi Kitâbeleri”, Türk Kültüründe Tire, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ ÜLKÜTAŞIR, M. Ş: “Türklerde Kitap Kütüphane ve Sahaflık Üzerine Küçük Bir Araştırma”, Türk Kültürü, Yıl XII, S. 135, 1974.</span></div>
<div><span>♦ ÜNSAL, B: “Türk Vakfı İstanbul Kütüphanelerinin Mimari Yöntemi” Vakıflar Dergisi, S. 18, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ ÜNVER, A. S: “Anadolu Selçukluları Zamanında Umumi ve Hususi Kütüphaneler”, Atatürk Konferansları II, 1964-68, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ ÜNVER, A. S: “Artıklılar Kütüphaneleri Hakkında Yeni Tetkikler”, III. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1948.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Ş. Ülkütaşır, “Türklerde Kitap Kütüphane ve Sahaflık Üzerine Küçük Bir Araştırma”, Türk Kültürü, Yıl XII, S. 135, 1974, s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> O. F. Sertkaya, “Tun-Huang (Dun-Huang) Metinleri ve Yapılan Yayınları”, Türk Kültürü, Yıl XXI, S. 239, 1983, s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Cunbur, “Türk Kütüphaneciliğinin Tarihi Kökleri”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni S. XII, S. 3/4, 1963, s. 106; O. F. Sertkaya, “Tun-Huang (Dun-Huang) Metinleri ve Yapılan Yayınları”, s. 139; L. Ligeti, Bilinmeyen İç Asya, Ankara 1986, s. 262-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> O. F. Sertkaya, “Tun-Huang (Dun-Huang) Metinleri ve Yapılan Yayınları”, s. 139-140; O. F. Sertkaya, “Turfan’da Bulunan Uygur Metinleri Türkiye Kütüphanelerine Nasıl Geldi?”, Türk Kültürü, Yıl XXI, S. 247, 1983, s. 740-42; J. P. Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul 2001, s. 220-24; L. Ligeti, a.g.e., s. 319-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Cunbur, a.g.m., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> M. Cunbur, a.g.m., s. 106-07; M. Gündüz, “İslâmda Kitap Sevgisi ve İlk Kütüphane”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. XXIV, S. 1, 1975, s. 117-18; D. Kuban, Batıya Göçün Sanatsal Evreleri (Anadolu’dan Önce Türklerin Sanat Ortaklıkları), İstanbul 1993, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Cunbur, a.g.m., s. 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> M. Cunbur, a.g.m., s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Büyük Selçuklu kütüphaneleri hakkında en geniş bilgiyi veren Yakut-ı Hamevî’nin bildirdiğine göre sadece Merv’de on tane kütüphane bulunmaktaydı. M. Cunbur, a.g.m., s. 167-68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> B. N. Şehsuvaroğlu, “Tarihte ve Bizde Kütüphane” Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. XXVII, S. 1, 1978, s. 4; A. S. Ünver, “Artıklılar Kütüphaneleri Hakkında Yeni Tetkikler”, III. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1948, s. 221-24; M. Gündüz, a.g.m., s. 118-19. A. S. Ünver, “Anadolu Selçukluları Zamanında Umumi ve Hususi Kütüphaneler”, Atatürk Konferansları II, 1964-68, Ankara 1991, s. 8-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> M. Gündüz, a.g.m., s. 118, M. Cunbur, a.g.m., s. 108; O. Turan, “Selçuklu Devri Vakfiyeleri”, Türk Tarih Kurumu Belleteni, C. II, S. 12, Ankara 1948, s. 202; M. Ş. Ülkütaşır, a.g.m., s. 162-63; B. N. Şehsuvaroğlu, a.g.m., s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> B. N. Şehsuvaroğlu, a.g.m., s. 4; M. Gündüz, a.g.m., s. 118-120; M. Cunbur a.g.m., s. 109-10; M. Ş. Ülkütaşır, a.g.m., s. 163; Ö. SOYSAL, Türk Kütüphaneciliği, C. II, Ankara 1998, s. 12-15; A. S. Ünver, “Anadolu Selçukluları Zamanında Umumi ve Hususi Kütüphaneler”, s. 13-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> M. Cunbur, a.g.m., s. 107-11; A. Ceyhan, “İslâm Tarihinde Kitap ve Kütüphaneler”, Türk Kültürü, Yıl, XXVIII, S. 329, 1990, s. 556-59; F. Krenkow, “Kütüphane” mad., İslâm Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1977, s. 1126-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> İ. Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi II, Ankara, 1991, s. 1-59; M. Gündüz, a.g.m., s. 120-21; M. Cumbur, a.g.m., s. 111-15; B. N. Şehsuvaroğlu, a.g.m., s. 4-5; M, Ş. Ülkütaşır, a.g.m., s. 163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ş. Emsem, “Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Türkiye Kütüphanelerinin Tarihçesi”, Türk Kütüphanecileri Derneği Bülteni, C. IX, S. 1-2, 1960, s. 18; İ. Erünsal, a.g.e., s. 61; S. Eyice, “Eski Kütüphane Binaları Hakkında”, Türk Yurdu, S. 267, 1957, s. 729; İ. Erünsal, Osmanlılarda Kütüphane ve Kütüphaneci Geleneği”, Osmanlı Ansiklopedisi, C. 11, Ankara 1999, s. 705; A. Y. Kubilay, 18 ve 19. Yüzyıl İstanbul Vakıf kütüphaneleri Üzerine Tipolojik Bir Değerlendirme”, Osmanlı Mimarlığının 7 Yüzyılı, İstanbul (Basım yılı belirtilmemiş), s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Vakıf olarak inşâ edilen kütüphanelerin ve kütüphaneciliğimizin ilerleyen yıllardaki tarihi seyri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İ. Erünsal, a.g.e., s. 61-134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bugün yurtdışında çeşitli ülke sınırları içerisinde halen ayakta kalmayı başarabilmiş on küsür kütüphaneden bahsedilebilir. Maalesef bunları mimarimiz açısından gerektiği ölçüde tanımak henüz mümkün olmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> A. Y. Kubilay, a.g.m., s. 151. Herhangi bir yapı içerisinde yapılan kütüphaneleri de dahil ederek Ünsal, kütüphaneleri mimari açıdan beş gruba ayırmaktadır. Bkz. B: Ünsal, “Türk Vakfı İstanbul Kütüphanelerinin Mimari Yöntemi”, Vakıflar Dergisi, S. 18, Ankara 1984, s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İstanbul’da Köprülü Mehmet Paşa, Amcazade Hüseyin Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Damat İbrahim Paşa, Ahmediye, Hekimoğlu Ali Paşa, Hacı Beşir Ağa (Soğukçeşme’de), Nuruosmaniye, Hamidiye, Halet Efendi, Küçük Efendi ve Aziz Mahmud Hüdai Efendi, Anadolu’da Kastamonu’da Şaban-ı Veli, Manisa’da Hacı Hüseyin Ağa (Muradiye) Kütüphaneleri birinci gruba dahildir. İstanbul’da Ayasofya, Fatih, Veliyyüddin Efendi, Hüsrev Paşa, Hacı Beşir Ağa (Cağaloğlu’nda), Kayseri’de Raşid Efendi, Kastamonu’da Numaniye, Halidiye, Manisa’da Hacı Eyüb, Konya’da Yusuf Ağa Kütüphaneleri ikinci gruba giren eserlerdir. Üçüncü grupta İstanbul’da Şehit Ali Paşa, III. Ahmed, Aşir Efendi, Atıf Efendi, Koca Ragıp Paşa, Murad Molla, Hacı Selim Ağa, Hüsrev Paşa, Esad Efendi, Hasan Hüsnü Paşa (Koca Ragıp Paşa ile Hacı Selim Ağa Kütüphaneleri sıbyan mektebi ve hazireleriyle birlikte, merkezini kütüphanenin oluşturduğu bir tasarımın ürünüdür), Tire’de Necip Paşa, Of’un Uğurlu Beldesi’nde Eski, Birgi’de isimsiz kütüphane, Rodos ve Hafız Ahmed Ağa Kütüphanelerini sayabiliriz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> B. Ünsal, a.g.m., s. 97; A. Y. Kubilay, “Kütüphaneler”, mad., “Mimari” bölümü, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1994, s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Murad Molla ve Atıf Efendi Kütüphaneleri buna güzel bir örnektir. Bkz. S. Eyice, “Atıf Efendi Kütüphanesi” mad., “Mimari” bölümü, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul, 1991, s. 61; M. B. Tanman, “Murad Molla Tekkesi ve Kütüphanesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1994, s. 517.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> S. Eyice, “Atıf Efendi Kütüphanesi” mad., “Mimari” bölümü, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yazımızda geçen çoğu yapıların tarihleri için Kubilay ve Ünsal’dan faydalanılmıştır. Bkz. A. Y. Kubilay, a.g.m., s. 150; B. Ünsal, a.g.m., s. 102-04. Ayasofya Kütüphanesi Ayasofya Camii’nin güneyinde iki büyük duvar payandası arasında beden duvarlarına bitişik olarak yapılmıştır. Duvar ve payandalar arasına sıkıştırılan yapı konumu itibariyle tek kalan ilginç bir örnektir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> 2, 5, 6 numaralı resimler İstanbul Ansiklopedisi’nden, 3, TDV İslâm Ansiklopedisinden, 8, Gravürlerle İstanbul adlı eserden alınmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> M. B. Tanman, “Galata Mevlevihanesi” mad., “Mimari” bölümü, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul 1994, s. 364.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Rodos’ta Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi (1793) bu tipin güzel bir temsilcisidir (Z. Çelikkol, Rodosta’ki      Türk Eserleri ve Tarihçe, Ankara, 1992, s. 88; H. Balducci, Rodos’ta Türk Mimarisi, Ankara, 1987, s. 58-59). İstanbul’da Aşır Efendi, Şehit Ali Paşa gibi bazı kütüphanelerde tuvalet ve koridor benzeri mekanlarla bu tipin daha karmaşık örnekleri verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> B. Ünsal, a.g.e., s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İ. Kuyulu, Kara Osman-Oğlu Ailesine Ait Mimari Eserler, Ankara 1992, s. 100-04; H. Acun, Manisa’da Türk Devri Yapıları, Ankara 1999, s. 566.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İ. Erünsal, a.g.e., s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> N. Ülker, “Tire’de Osmanlı Dönemi Kitâbeleri”, Türk Kültüründe Tire, Ankara 1994, s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> İ. Kuyulu, “Kütüphane” başlığı, Birgi Tarihi, Tarihi Coğrafyası ve Türk Dönemi Anıtları (Yayına Hazırlayan: R. N. Ünsal), Ankara 2001, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kubilay bu iki örneği ayrı bir grup olarak değerlendirmektedir. A. Y. Kubilay, a.g.m., s. 153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A. Y. Kubilay, a.g.m., s. 153; B. Ünsal, a.g.m., s. 103. Kuban yapıyı Türkiye’de barok tasarımın en özgün örneği olarak değerlendirmektedir. Bkz. D. Kuban, “Nuruosmaniye Külliyesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1994, s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> B. Ünsal, a.g.m., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> B. Ünsal, a.g.m., s. 101; M. B. Tanman, “Hüsrev Paşa Külliyesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul 1994, s. 109-10; S. Eyice, “Eski Kütüphane Binaları Hakkında”, s. 731.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> B. Ünsal, a.g.m., s. 98, 100-05; A. Y. Kubilay, “Kütüphaneler” mad., “Mimari” bölümü, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul, 1994, s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> B. Ünsal, a.g.m., s. 105; İ. Erünsal, a.g.e., s. 277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Çoğu kütüphanemizin inşâ malzemesi kesme taş veya moloz taş-tuğla almaşığıdır. İstanbul’da Şehit Ali Paşa Hamidiye, Murad Molla, Mirzazade Mehmed Efendi Kütüphaneleri ile, Anadolu’da Tire’de Necip Paşa, Manisa’da Hacı Hüseyin Ağa Kütüphanelerinde bu düzen görülür. İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa ve Amcazade Hüseyin Paşa gibi bazı örneklerde kesme taş ve taş- tuğla almaşığı cephelerin farklı yerlerinde ayrı ayrı uygulanmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> İstanbul’da Ayasofya, Çorlulu Ali Paşa, Halet Efendi ve Nuruosmaniye Kütüphaneleri, Anadolu’da Kastamonu’da Halidiye, (XIX. yüzyılın sonları) ve Numaniye (17-18. yüzyıl), Trabzon-Of’ta Uğurlu beldesinde Eski (1867) Kıbrıs-Lefkoşa’da Sultan II. Mahmud Kütüphanelerinin yapı malzemeleri kesme taş kaplamadır. Yapıların tarihleri için bkz. K. K. Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi Kastamonu, İstanbul 1999, s. 138, 144, 161; M. R. Sümerkan-i Okman, Kültür Varlıklarıyla Trabzon, C. 1, Trabzon (basım yılı belirtilmemiş), s. 211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa, Ragıp Paşa, Ayasofya Kütüphaneleri ile Süleymaniye Camii içerisinde 1751 yılında tesis edilen kütüphanenin tunç şebekeleri son derece kıymetli örneklerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kütüphane müştemilâtı için bkz. İ. Erünsal, a.g.e., s. 275-76; B. Ünsal, a.g.m., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> İ. Kuyulu, a.g.e., s. 105; H. Acun, a.g.e., s. 569.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bu kütüphanelerdeki çini plâkalar başka yapılardan sökülüp bu yapılarda tekrar kullanılmıştır. Detaylı bilgi için bkz. S. Eyice, “Ayasofya” mad., “Ayasofya Kütüphanesi (Mimari) ” bölümü, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, İstanbul, 1991, s. 213; S. Eyice, “Ahmed III Kütüphanesi” mad., Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 1, İstanbul, 1993, s. 115-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kutuphane-mimarisi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> İstisnai durumdaki bu tür kütüphaneler hakkında bkz. Ö. Soysal, a.g.e., s. 337-42, 398-408.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XIX. Yüzyıl Osmanlı Başkentinde Polis Teşkilatı Ve Karakol Binaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari</guid>
<description><![CDATA[ XIX. Yüzyıl Osmanlı Başkentinde Polis Teşkilatı Ve Karakol Binaları
Osmanlı İmparatorluğu’nda Polis Teşkilatı, imparatorluk toprakları üzerinde asayiş ve güvenliği sağlayan bir kurum olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bir Batılılaşma kurumu sayılabilecek teşkilat, zaman içinde değişiklikler geçirmekle birlikte, Cumhuriyet devri polis teşkilatının temelini oluşturmuştur. Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman ve gayrimüslim halkın can, mal ve ırz güvenliğini sağlamak, keyfi uygulamaları önlemek amacıyla daha 14. yüzyıl […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c665d26f8d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XIX., Yüzyıl, Osmanlı, Başkentinde, Polis, Teşkilatı, Karakol, Binaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Osmanli-Polis-Teskilati.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html">XIX. Yüzyıl Osmanlı Başkentinde Polis Teşkilatı Ve Karakol Binaları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Necla Arslan SEVİN</strong></span></a>
</p><p>Osmanlı İmparatorluğu’nda Polis Teşkilatı, imparatorluk toprakları üzerinde asayiş ve güvenliği sağlayan bir kurum olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bir Batılılaşma kurumu sayılabilecek teşkilat, zaman içinde değişiklikler geçirmekle birlikte, Cumhuriyet devri polis teşkilatının temelini oluşturmuştur.</p>
<p>Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman ve gayrimüslim halkın can, mal ve ırz güvenliğini sağlamak, keyfi uygulamaları önlemek amacıyla daha 14. yüzyıl başlarında çeşitli düzenlemelere gidilmişti. Osmanlılarda ilk ihdas edilen memuriyetlerden biri, doğrudan asayişe yönelik olan subaşılıktı.</p>
<p>Şehir, kasaba ve köylerde asayiş ve güvenlikle ilgili konularda yazılı hükümler 15 ve 16. yüzyıllarda belirginleşmeye başlamıştır. Özellikle İstanbul’un fethi ve payitaht ilan edilmesinden sonra şehrin nüfusunun hızla artması ve imparatorluk sınırlarının genişlemesi, asayiş ve güvenlikle ilgili konularda yeni düzenlemelere gidilmesini zorunlu kılmıştır.</p>
<p>Başkentin asayiş ve güvenliğini sağlamak için şehir, 16. yüzyıldan itibaren çeşitli bölgelere ayrılmış ve her bölgenin sorumluluğu ayrı bir teşkilata devredilmiştir. Bu teşkilatların yetki ve sorumlulukları 19. yüzyıla, II. Mahmut dönemine kadar sürmüştür.</p>
<p>Asayiş ve güvenlikten sorumlu teşkilatlar arasında en kalabalık grubu Yeniçeriler oluşturuyordu. Yeniçeri ağasına bağlı görevlilerin sorumluluk alanları İstanbul’un kara tarafı, özellikle kapılarıydı. Günümüz polisinin görevlerinin yanı sıra bacaların temiz tutulması, yangınların söndürülmesi gibi bugün belediyenin sorumluluğunda olan işler de yeniçeri zabitlerinin görev alanına giriyordu.</p>
<p>İstanbul’un asayişinden sorumlu ikinci büyük teşkilat Bostancı Ocağı’ydı. Uzunçarşılı’nın verdiği bilgiye göre, Bostancı Ocağı, devlete ve padişaha ait bütün bağ, bostan, bahçe ve hasbahçelerin korunması, padişah ve saray hizmetindeki kayık ve kayıkhanelerin korunması ve kullanımının yanı sıra Üsküdar, Boğaziçi, Haliç, Eyüp, Kağıthane, Bakırköy, Kadıköy ve adaların muhafazasından sorumlu çok önemli bir teşkilattı.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli askeri güçlerinden biri olan Topçu Ocağı, aynı zamanda, Tophane ve Beyoğlu’nun asayiş ve güvenliğinden sorumluydu.</p>
<p>Osmanlı ordusunun Kapıkulu denilen Hassa askerlerine bağlı Cebeciler, kentin güvenliğinden sorumlu dördüncü büyük teşkilattı. Cebecilerin görev alanı Bab-ı Hümâyun ve çevresi, Ayasofya, Ahırkapı ve Hocapaşa civarıydı.</p>
<p>Bu teşkilatların yanı sıra İmparatorluğun bazı üst düzey memurları, asli görevlerinin yanı sıra zabıta amiri olarak da görev yapıyorlardı. Bunlardan Kaptan-ı Derya İstanbul Limanı, Tershane, Kasımpaşa ve Galata’nın emniyet amiriydi ve bu bölgelerde asayişi kalyoncu denilen görevliler sağlardı.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Başkentin güvenliğinden sorumlu bir diğer memuriyet kadılıktı. Kadının emri altındaki memurlar, semtlerde ahlak zabıtası olarak görev yapıyordu. Ayrıca yine bazı beledi işlerin takibi de bu memurlar tarafından yerine getiriliyordu.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Yukarıda belirtilen teşkilat ve memurların yanı sıra Çavuşbaşılar, Eski Saray Baltacıları, Rikab Solakları<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve Asesbaşılar<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> gibi saray teşkilatına bağlı ve sorumluluk alanları daha dar zabıta görevlileri ve bugünkü gizli polislerin yetkilerine sahip Salmalar ve Böcekçiler<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> gibi zabıta görevlileri de bulunuyordu.</p>
<p>1826’da yeniçeriliğin kaldırılması ve buna bağlı olarak idari ve adli yapılanmada yeni düzenlemelere gidilmesiyle birlikte, imparatorluk toprakları üzerinde asayiş ve güvenliği sağlayacak yeni bir teşkilat kurulması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu konuda ilk girişim Seraskerlik makamının kurulmasıdır. Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun komutanı olan Serasker, aynı zamanda, kentin en yüksek derecedeki emniyet amiriydi. 1826 sonrası yapılan reformlar nedeniyle polisin görevi giderek daha fazla önem kazanmış ve kolluk sisteminin korunması ve genişletilmesi seraskerin başlıca görevlerinden biri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu çerçevede 1826’da başkentte Tomruk adı verilen bir karargahta 150 profesyonel kavas ve 500 profesyonel olmayan seymenden meydana gelen özel bir polis birimi oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu örgüt, Osmanlı İmparatorluğu’nda kurulan ilk bağımsız polis gücünün temsilcisidir.</p>
<p>1826’dan sonra İstanbul dört güvenlik bölgesine ayrılmıştır. Bu dört bölge Mansure ordusuna bağlı olarak kurulan üç ana teşkilat tarafından korunuyordu. İstanbul’un Suriçi bölgesi Asakir-i Mansure-i Muhammediye; Kasımpaşa’dan Eyüp’e kadar olan bölge Asakir-i Muntazama-i Bahriye; Üsküdar, Boğaz’ın Anadolu yakası ve Kadıköy Asakir-i Muntazama-i Hassa askerleri tarafından korunuyordu. Galata ve Beyoğlu yakası yine Topçu Ocağı mensuplarının sorumluluğundaydı, Boğaz’ın Rumeli yakasının korunması da onlara bırakılmıştı. Topçubaşılık 1832’de Tophane Müşiriyeti’ne dönüştürülmüş ve 1845’de İstanbul’da ilk defa bir polis teşkilatı kurulmasına karar verildiğinde polisler Tophane Müşiri’nin emrine verilmiştir. 1834’te Rumeli ve Anadolu’nun bazı eyaletlerinde Asakir-i Redif adı verilen, İstanbul’dakine benzer bir teşkilat kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>19. yüzyıla kadar İstanbul’un en önemli sorunlarından biri asayiş ve güvenlikti. Gerçekten de İstanbul, yüzyıllar boyunca, başta bizzat güvenlikten sorumlu Yeniçeriler olmak üzere sürekli isyanlarla sarsılmış, bu isyanlar ve isyanların kentte yaptığı tahribatın önüne geçilememişti. Tanzimat yöneticileri bu konuyu ciddiye almışlar, devlet otoritesini sağlamak, başkenti ve halkı korumak için polis gücüne büyük önem vermişlerdir. Bu, çok geniş çapta düşünülen reformların hayata geçirilmesinin belki de baş koşuluydu. Yöneticilerin başarılı olabilmesi için kent alanına yeni bir düzenleme getirilmesi ve alınan kararların tavizsiz uygulanması gerekiyordu. Polis gücü, bu yeni düzenin oluşması ve sürekli olması, yani reformların hayata geçirilmesi için temel unsurdu. Yerasimos, Tanzimat’la birlikte getirilen kent alanının yeniden düzenlenmesi ve yeni bir düzen kurma çabasının sonuçlarının hemen hissedildiğini ve İmparatorluğun son yüzyılında başkentin hemen hiç bir ayaklanmaya sahne olmadığını ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Sultan Abdülmecit dönemi, polis teşkilatı açısından en önemli dönemdir. 20 Mart 1845’te çıkarılan Polis Nizamnamesi ve Tezkere-i Umumiye, 1 Temmuz 1800 tarihli Paris Emniyet Müdürü’nün görevlerini düzenleyen kararname temel alınarak hazırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Tezkere-i Umumiye’de; payitahtta halkın güvenliği ve kentin düzenini temin amacıyla Polis tabir olunan bir kolluk kuvvetinin oluşturulduğu ve başına Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa’nın getirildiği belirtilmektedir. Bundan kısa bir süre sonra, 1846’da, Seraskerlik’ten bağımsız Zaptiye Müşirliği kurulmuştur. Döneminin bir diğer önemli gelişmesi, 1854 yılında Şehremaneti makamının kurulmasıyla birlikte, o güne değin polisin sorumluluğunda olan pek çok beledi görevin bu yeni kuruma devredilmesidir. Böylece polis, giderek daha çok asayiş ve güvenlikten sorumlu olmaya başlamıştır.</p>
<p>Sultan Abdülaziz döneminde polis teşkilatında yeni düzenlemelere gidilmiştir. Dönemin önemli gelişmelerinden biri, 1869 tarihli nizamnameyle Zaptiye Müşiri’ne İstanbul Valisi unvanı verilmesidir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu unvanla birlikte, bugün İstanbul’un en yetkili emniyet amiri olan Valiliğin temeli atılmıştır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamit devrinde polis teşkilatının önemi artmış, polisin yetki ve sorumlulukları genişlemiştir. Dönemin ilk önemli gelişimi 1876’da Müşirliğin lağvedilerek Zaptiye Nezareti’nin kurulmasıdır. Zaptiye Nezareti İstanbul ve çevresinin güvenliğinden sorumlu tutulurken vilayetlerde bu görev yeni kurulan Jandarma</p>
<p>Teşkilatı’na bırakılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Abdülhamit döneminin polis teşkilatı bir yandan asayiş ve güvenliği sağlarken bir yandan da padişahın özel hafiye teşkilatına dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca 1876 Nizamnamesi’nin uygulanmasında sorunlar çıkmış,<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> bunun üzerine II. Meşrutiyet’le birlikte teşkilatta iyileştirmeye gidilmiş, ancak başarılı olunamayınca 4 Ağustos 1909’da Zaptiye Nezareti bütünüyle lağvedilmiştir. Zaptiye Nezareti kapatıldıktan sonra Emniyyet-i Umûmiyye Müdüriyeti kurulmuş ve buna bağlı olarak da bir Polis Müdüriyeti teşkil edilmiştir. Emniyyet-i Umûmiyye Müdüriyeti Dahiliye Nezareti’ne bağlanarak İstanbul’un asayişinden Polis Müdürlüğü sorumlu tutulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’daki örgüt kapatılmış ve Ankara’ya taşınarak 1925’te Emniyet-i Umumiye Umum Müdürlüğü adıyla yeniden yapılandırılmıştır.</p>
<p><span><strong>Karakol Binaları</strong></span></p>
<p>İstanbul’un asayiş ve güvenliğinden sorumlu olan görevliler, 19. yüzyıla kadar, bağlı oldukları ocak ve teşkilatlara ait binalarda ikamet ediyorlardı. Bu binaların yanı sıra, kulluk denilen küçük ölçekli yapılar da bulunuyordu. Ancak doğrudan güvenlik mensupları için yapılmış, belli bir plana sahip yapılar yoktu.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi ocakların kapatılmasıyla doğan boşluk Mansure ordusu tarafından doldurulmuştur. Güvenlik görevlileri, başlangıçta İstanbul’un çeşitli yerlerindeki kışlalarda ikamet etmişler, ancak bir süre sonra karakolhane adı verilen yeni binaların yapımına başlanmıştır.</p>
<p>İstanbul’da belli bir imar politikasıyla karakol yapımının başladığı 1831’e kadar kışlalardan uzak bölgelerde ahşap karakol binaları inşa edilmiştir. Erken tarihli bu örnekler, ahşap konut mimarisini yansıtan iddiasız yapılardır.</p>
<p>Karakol binalarının yapımına 1831-32’de yeni bir düzenleme getirilmiştir. Bu kapsamda bir yandan Yedikule Hisarı ve Zindankapı’daki Baba Cafer Zindanı gibi uygun yapılar karakol haline getirilirken<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> bir yandan da yeni karakol binaları inşa edilmiştir. Mecelle-i Umur-u Belediye’de yayınlanan bir belge, yeni inşa edilecek karakollar için getirilen kuralları açıkça göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Belgede, başkentte karakol adı verilen mahallerin o zamana kadar ahşap olduğu, bundan böyle inşa edilecek karakollarda kargir malzeme kullanılması buyurulmaktadır. Böylece 1831-32’den itibaren İstanbul’da daha özenli, kalıcı karakol binaları inşa edilmeye başlanmıştır. Başkentte kargir malzemeyle ve doğrudan karakol olarak inşa edilen ilk yapılar Şehzadebaşı, Bahçekapı ve Hatapkapı (Odunkapısı) karakollarıdır. II. Mahmut döneminde bir yandan yeni karakol binaları inşa edilirken bir yandan da İstanbul’un çeşitli yerlerinde bulunan kulluklar ve bostancı ocaklarının uygun olanları karakola dönüştürülmüş ya da yıkılarak yerlerine yenileri yapılmıştır. 1831’den itibaren karakol inşa ve tamirleri Ebniye-i Hassa Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>II. Mahmut döneminin karakol binaları başta Eyüp, Fatih, Topkapı gibi İstanbul’un eski yerleşimleri olmak üzere başkentin belli başlı merkezlerinde inşa edilmiştir. Başlangıçta ahşap ve tek katlı olan karakollar giderek kagire dönüşmüştür. Dönemin karakolları küçük boyutlu olmasına rağmen, devlet gücünü temsil eden kışla ve saray yapıları gibi, ampir üslup özellikleri göstermektedir.</p>
<p>Sultan Abdülmecit döneminde karakol yapımı artarak sürmüştür. Karakol binaları Boğaz’ın Anadolu yakası, Kadıköy ve Üsküdar’da yoğunlaşmıştır. Bunun muhtemel nedeni 1842’de Selimiye Kışlası’nda başlayan yoğun inşa faaliyetidir. Özellikle bu sırada adeta bir şantiyeye dönen Üsküdar’da bugün üçü ayakta olan sekiz karakol ve diğer pek çok kamu binasının inşa ve onarımı gerçekleştirilmiştir. II. Mahmut dönemi karakol binaları Abdülmecit dönemi binaları için bir prototip oluşturmuştur. Kargir malzemeyle, bir bodrum üzerine tek ya da iki katlı olarak inşa edilmişlerdir. Dönemin karakolları Neo-klasik üslup özellikleri göstermektedir. II. Mahmut dönemi yapılarından en belirgin farkı üçgen alınlığın yerini korkuluklu terasın almasıdır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Dönemin bir diğer özelliği diğer pek çok kamu binasında olduğu gibi karakol yapımında azınlık ve yabancı mimarların isimlerinin duyulmaya başlamasıdır. Balyan Ailesi’nin dışında diğer azınlık mimarlar, örneğin Rumeli Hisarı Karakolu ile 1854’te Balta Limanı Karakolu’nu inşa eden Dimitri Kalfa, yabancı mimar olarak da 1842’de Eminönü Limon iskelesi Karakolu’nu planlayan Fossati bu isimler arasında ön plana çıkmaktadır.</p>
<p>Sultan Abdülaziz dönemi karakol yapımının en yoğun olduğu dönemdir. 1863 tarihli Salname’de o tarihte İstanbul’da 232 karakol olduğu belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Abdülaziz dönemi karakolları İmparatorluğun prestij yapıları içinde önemli bir yer tutar. Özellikle Taksim, Nişantaşı, Teşvikiye gibi semtlerde, küçük boyutlu olmalarına karşın etkileyici karakollar inşa edilmiştir. Tek ya da iki katlı olan karakollarda cephelerde bitkisel ağırlıklı bezemenin hakim olduğu eklektik üsluplu karakolların yanı sıra daha sade ve anıtsal ölçülerde Neo-klasik karakol binaları kentin belli başlı merkezlerinde görülmeye başlanmıştır. Maçka, Çırağan ve Ihlamur/Süslü Karakol gibi dönemin önemli karakol binaları yine Balyan Ailesi tarafından gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Karakol binalarının yapımına verilen önem Sultan II. Abdülhamit döneminde de sürmüştür. 1882’de çıkarılan Ebniye Kanunu’yla yerleşime yeni açılacak alanların düzenlemesine getirilen “Ham arazi ve bağ ve bostan üzerine ebniye inşası ile mahalle teşkili için parça parça satmak isteyenler teayyun edecek lüzum ve icap üzerine meccanen bir karakolhane ve bir de mektep mahalli terketmeye…” hükmü<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> bunu kanıtlamaktadır. II. Abdülhamit dönemi ve sonrasında Eklektik ve Neo- klasik üslupta karakollar inşa edilmiştir. Dönemin önemli ismi Raimondo D’Aronco saray mimarı olarak on sekiz karakol projesi hazırlamış<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> ancak bunlar uygulanmamış, yalnızca Aziziye Karakolu’nun yenileme projesi hayata geçirilebilmiştir.</p>
<p><span><strong>Genel Değerlendirme</strong></span></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’un asayiş ve güvenliğini sağlamak için, başlangıçtan itibaren çeşitli teşkilat ve memurlar görevlendirilmiştir. İmparatorluğun önemli reformlara sahne olduğu 19. yüzyılda Polis Teşkilatı adı verilen doğrudan asayiş ve güvenlikten sorumlu bir kurum ortaya çıkmış ve bu teşkilatın görevlileri için karakol adı verilen yeni binalar inşa edilmiştir.</p>
<p>Polis Teşkilatı 19. yüzyıl Osmanlı başkenti için hayati bir öneme sahiptir. Teşkilatın görev yapması için önce İstanbul’un nüfus açısından kalabalık ve merkezi bölgelerinde ve giderek en uzak noktalarında karakol binaları inşa edilmiştir. Karakolların büyüklüğü ve görev alacak personel sayısı semtin nüfusuna, cadde, sokak ve meydanların durumuna, sanayi çeşidine, imalathane, dükkan ve diğer binaların sayısına, semtte yaşayan bekar ve yabancılara göre değişmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>II. Mahmut döneminden Cumhuriyet’e değin inşa edilmiş olan karakol binaları, inşa edildikleri dönemlerin karakterini yansıtmakla birlikte, hepsinde ortak olan özellikler de vardır.</p>
<p>Başkentte inşa edilen karakolların merkezlerde yer alanları daha anıtsal ve özenlidir. Aynur Çiftçi’nin tespitine göre karakollar su yapıları, dini, resmi ve ticari nitelikli yapıların biri ya da birkaçıyla ilişkili olarak konumlandırılmıştır, ayrıca saray, askeri yapı, okul, iskele, gümrük binaları, hastane, fabrika, postane, telgrafhane gibi yapıların ve halkın rağbet ettiği mesirelerin yakınına denetim, güvenlik ve huzuru sağlamak amacıyla karakol yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Karakollar tek ya da iki katlıdır ve nezarethane olarak kullanılan bir bodrum katı üzerinde yükselir. Simetrik olan cephelerinin en önemli özelliği, iki yana rampa düzeniyle yerleştirilmiş merdivenlerle ulaşılan sütunlu, yüksek girişleridir. Karakolların planlanmasında arsanın durumu, topografik özellikleri, yola göre konumu ve yapılara özgü koşullar etkili olmuştur. Kare ya da dikdörtgen plana sahip karakollarda giriş holüne açılan çalışma mekanları bulunmaktadır.</p>
<p>19. yüzyıl Osmanlı karakolları, döneminin kurumsal yapısı, mimari üslubu ve yapı teknolojisini temsil eden önemli yapılar arasındadır. Sayıları birkaç yüzü bulan bu karakolların ne yazık ki çok küçük bir bölümü günümüze ulaşabilmiştir. Karakolların çoğu inşaat ve bulvar açma çalışmaları sırasında ortadan kalkmıştır. Bir kısmı ise sonradan geçirdiği onarımlar sırasında özgün anlayışlarını neredeyse bütünüyle yitirmişlerdir. Karakolların günümüze ulaşmış olanlarının birkaçı yapılış amacına uygun şekilde, karakol olarak kullanılmaktadır. Bir kısmı ise çeşitli kurumlara devredilmiştir ve farklı amaçlar için kullanılmaktadır. İstanbul’un 19. yüzyılda belirginleşen modern bir kent olma yolundaki adımlarının temel taşlarını oluşturan bu yapıların, en kısa zamanda tek tek tespitlerinin yapılıp envanterlerinin hazırlanması gerekmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Necla Arslan SEVİN</strong></span></a>
</p><p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 395-399</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akbulut, İ., 1995. “Polis Teşkilatının 150. Kuruluş Yıldönümünde Türk Polis Tarihi II”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, (101), 44-52.</span></div>
<div><span>♦ Alyot, H., 1947. Türkiye’de Zabıta Tarihi (Tarihi Gelişimi ve Bugünkü Durumu), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1997. “II. Mahmut Döneminde Modern Bir Polis Teşkilatının Kuruluş Girişimleri ve ilk Karakol Binaları”, İstanbul, (23), 34-41.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, N., 1999. “II. Mahmut ve Abdülmecit Dönemi Karakol Binaları”, 4. Uluslararası Türk Kültürü Kongresi, Ankara, ss. 69-85.</span></div>
<div><span>♦ Batur, A., 1994. “Aziziye Karakolu”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, I, 511.</span></div>
<div><span>♦ Can, C., 1993. İstanbul’da 19. Yüzyıl Batılı ve Levanten Mimarların Yapıları ve Koruma Sorunları, (YTÜ Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Can, C., 1994. “Fossati, Gaspare Trajano”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III, 326.</span></div>
<div><span>♦ Çiftçi, A., 1997. “Tarihi İstanbul Karakolları”, AD, (51), 74-85.</span></div>
<div><span>♦ Çiftçi, A., 1998. “Eyüp Sultan’ın Tarihi Karakolları”, Tarihi, Kültürü ve Sanatıyla II. Eyüp Sultan Sempozyumu Tebliğler, İstanbul, 226-237.</span></div>
<div><span>♦ Eldem, S. H., 1979. İstanbul Anıları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Gülmez, M., 1983. “Polis Örgütünün İlk Kuruluş Belgesi ve Kaynağı”, Amme İdaresi Dergisi, 16, (4), 3-15.</span></div>
<div><span>♦ Lewis, A., 1984. Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Raif, 1314. Mir’at-ı İstanbul, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Osman Nuri Ergin, 1330-38. Mecelli-i Umur-u Belediye, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Salname-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye, 1280H. /1863M.</span></div>
<div><span>♦ Shaw, S., E. K. Shaw, 1983. Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Tekeli, İ., 1996. “19. Yüzyılda İstanbul Metropol Alanının Dönüşümü”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Toprak, Z., 1985. “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Kolluk Kuvvetleri”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, V, 1269-1271.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. H., 1984. Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Yerasimos, S., 1996. “Tanzimat’ın Kent Reformları Üzerine”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, İstanbul, 1-18.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Uzunçarşılı, İ. H., Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, Ankara 1984, s. 465.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Birinci 1978: 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Osman Nuri Ergin, Mecelli-i Umur-u Belediye, İstanbul 1330-38, s. 898-900.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Uzunçarşılı, a.g.e., s. 416, 432, 442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Akbulut, İ., “Polis Teşkilatının 150. Kuruluş Yıldönümünde Türk Polis Tarihi II”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1995 (101), s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Alyot, H., Türkiye’de Zabıta Tarihi (Tarihi Gelişimi ve Bugünkü Durumu), Ankara 1947, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lewis, A., Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1984, s. 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Shaw, S., E. K. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II, İstanbul 1983, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Shaw, a.g.e., s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yerasimos, S., “Tanzimat’ın Kent Reformları Üzerine”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, İstanbul 1996, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gülmez, M., “Polis Örgütünün ilk Kuruluş Belgesi ve Kaynağı”, Amme İdaresi Dergisi, 16, (4), 1983, s. 3-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Osman Nuri, a.g.e., s. 941.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Toprak, Z., “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Kolluk Kuvvetleri”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, V, 1985, s. 1270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Akbulut, a.g.e., s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Osman Nuri, a.g.e., s. 942.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Alyot a.g.e., s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Osman Nuri, a.g.e., s. 880-885.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Çiftçi, A., “Tarihi İstanbul Karakolları”, AD, (51), 1997, s. 74-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Salname-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye, 1280H. /1863M., s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Tekeli, İ., “19. Yüzyılda İstanbul Metropol Alanının Dönüşümü”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, İstanbul 1996, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Can, C., İstanbul’da 19. Yüzyıl Batılı ve Levanten Mimarların Yapıları ve Koruma Sorunları, (YTÜ Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1993, s. 313-314.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Alyot, a.g.e., s. 252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xix-yuzyil-osmanli-baskentinde-polis-teskilati-ve-karakol-binalari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Alyot a.g.e., s. 252.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı’da Alman Mimarlar ve Eserleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı’da Alman Mimarlar ve Eserleri
Tanzimat’la birlikte 1839’dan itibaren başlayan OsmanlI’nın Batılılaşma veya modernleşme çabaları, bizzat devlet tarafından yönlendirilen sanatta, özellikle de mimaride Batı anlayışını etkin hale getirmiştir. Bu etkinlik, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’dan getirtilip görevlendirilen mimarlarla son safhaya ulaşmıştır. İngiliz W. J. Smith, İtalyan G. T. Fossati, levanten A. Vallaury, İtalyan R. D’Aranco’nun başı çektiği bu süreçle Türk mimarisi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c665b6b752.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı’da, Alman, Mimarlar, Eserleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Osmanli-Alman-Cesmesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html">Osmanlı’da Alman Mimarlar ve Eserleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mehmet YAVUZ</strong></span></a>
</p><p>Tanzimat’la birlikte 1839’dan itibaren başlayan OsmanlI’nın Batılılaşma veya modernleşme çabaları, bizzat devlet tarafından yönlendirilen sanatta, özellikle de mimaride Batı anlayışını etkin hale getirmiştir. Bu etkinlik, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’dan getirtilip görevlendirilen mimarlarla son safhaya ulaşmıştır. İngiliz W. J. Smith, İtalyan G. T. Fossati, levanten A. Vallaury, İtalyan R. D’Aranco’nun başı çektiği bu süreçle Türk mimarisi Avrupa neo-klasik üslubunun etkisine girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu çerçevede yüzyılın sonlarından itibaren, Hubert Goebbel, Albert Kortüm, Willhelm Dörpfeld, Spitta, A. Jashmund, Otto Ritter, Helmuth Cuno, Otto Kapp gibi Alman mimarların da Osmanlı ülkesinde, özellikle de başkent İstanbul’da, farklı sosyal tabakalardan oluşan Alman nüfusunun sosyo-kültürel ihtiyacını yansıtan; elçilik sarayı, hastane, okul ve banka binası gibi önemli yapılara imza attıkları görülür.</p>
<p>Bu mimarların Osmanlı adına başkentte anıtsal nitelikli yapılar yapması ise, hızlı gelişen askeri ve ticari ilişkiler neticesinde, Alman kapitalizminin Anadolu ve Bağdat Demiryolları’nın yapım imtiyazlarını elde etmeleriyle başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu bağlamda Alman mimarların İstanbul’daki eserleri, son devir Osmanlı mimarisi içinde hatırı sayılır bir grup oluşturur. Mevcut eserleri; Alman İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Dernek, Kişi ve Sivil Kuruluşlar adına yapılan yapılar olarak üç grupta toplamak mümkündür.</p>
<p>Almanya ve tebası için yapılan yapılarda, örneğin elçilik binası, hastane, okul ve banka gibi binalarda, Alman misyonunu yansıtmak amacıyla, Prusya mimari anlayışı tercih edilmiştir.</p>
<p>Kronolojik olarak bakıldığında İstanbul’da Alman mimarların yaptığı ilk yapı İstanbul Gümüşsuyu’ndaki Alman Elçilik Sarayı’dır (Resim 1). Yapının inşası ile ilgili bilgilere arşiv kaynaklarından ulaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Planlama ve inşaat çalışmalarını yürütmek üzere mimar Hubert Goebbel<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> 1870’te İstanbul’a gönderilmiştir. Goebbel, Beyoğlu-Yazıcı Sokak’taki eski elçilik binalarının arsasını dikkate alarak iki ayrı plan hazırlamış, fakat 5 Haziran 1870’te, Pera’da çıkan büyük yangın üzerine, elçilik sarayının daha güvenli bir yerde yapılması düşünülmüş ve Taksim Gümüşsuyu’ndaki arsa satın alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Goebbel, eski arsa için hazırladığı ikinci planda küçük değişiklikler yaparak yeni arsada uygulamaya koymuş ve 21. 04. 1874 tarihinde inşaata başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ancak, Goebbel, 09. 09. 1874 tarihinde, tifüs hastalığından İstanbul’da ölmüş ve yerine, 04. 12. 1874’te Albert Kortüm<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> görevlendirilmiştir. Mimar Kortüm planda bazı değişiklikler yaparak inşaatı 1 Aralık 1877’de tamamlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Yapı hizmete açıldıktan on yıl sonra ilk onarımlar da başlamış ve aralıklarla günümüze kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Blok şeklindeki yapı, kısa kenarlarında birer çıkması bulunan, büyük dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuştur (Çizim 1, 2). Taksim Meydanı’nın Marmara Denizi’ne bakan yamacında, sağlam kaya zemin üzerine, iki katı bodrum olmak üzere, altı katlı inşa edilen yapının her katında farklı boyutlarda pek çok odası mevcuttur. Yapının temelinde Arles’ten getirilen düzgün kesme taş malzeme, üst kısımlarda ise tuğla kullanılmıştır. Bodrum katlar, zemin kat ve köşeler rustik tarzda, çatı katı ise düz sıvayla sıvanmıştır. Tuğla malzemenin bir kısmı önce Livorno’dan getirilmiş, sonraları ise yerel tuğla fırınlarından sağlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Genel olarak bakıldığında karşılıklı cephelerin birbirinin özdeşi olduğu görülür. Ancak ayrıntıya inildiğinde az da olsa farklı uygulamalar gözlerden kaçmaz.</p>
<p>Uzun cepheler on beş pencere aksı ile simetrik olarak tasarlanmıştır. Sade ve bütünlük arz eden her iki cephe Toskana düzeninde birer portikus ile hareketlendirilmiştir. Arka portikusunun önüne, Rönesans motifleri taşıyan iki kollu, bağımsız bir merdiven eklenmiştir. Sade çerçeveli zemin kat pencereleri kum taşı şeklinde sıvanıp, bodrum katlarla birlikte rustikleştirilmiştir. Aynı uygulamayı, Viyana-Alman, İstanbul-İngiliz ve İstanbul-Rus Elçilik binalarında da görmek mümkündür. Dört katlı ana cephenin üçgen alınlıklı ve plaster söveli dikdörtgen pencereli birinci katı ile sade tepelikli pencereli ikinci katı, Viyana-Alman Elçiliği, ve İstanbul-İngiliz Elçiliği binalarının aynı katları ile benzerlik taşır. Aynı uygulamayı İstanbul-Rus Elçiliği Binası’nın (1845) değişik yerlerinde de görmek mümkündür. Bu tür pencerelerin kullanıldığı, farklı işlevli pek çok yapıyı, Beyoğlu ve Galata gibi yabancıların ağırlıkla yaşadıkları çevrelerde de görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Üst katların koyu kahverengi tuğla kaplamaları bir Prusya geleneği olup, benzer örneklerine Prusya mimarisinin; cezaevleri, kışlalar, okullar, kiliseler, belediye sarayları ve büyük istasyon binalarında rastlanır. Özellikle Kortüm’ün bizzat çalışmalarına katıldığı Berlin-Postdamer Bahnhof’un (Postdam İstasyonu) bu özelliğinden etkilenmiş olduğu anlaşılıyor.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Berlin-Kaiser Wilhelm I’in Sarayı’ndan alınan son kat (attika katı) uygulamasına yine Berlin’de Bauhofstr 7’de bulunan bir evde (1877) ve Berlin-Das Kunstgewerbe Museum’da (1878) da rastlamak mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Binanın çatı köşelerini, kanatları açık, oturur vaziyette on çinko döküm kartal süslüyordu. Berlin’de bir fabrikada döküldüğü bilinen bu kartallar, II. Dünya Savaşı sırasında kaybolmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>İç mekanların tasarımında, pahalı malzeme kullanımından kaçınılmış ve çoğu kez alçı ve mermer şeklindeki taklit uygulamalara yer verilmiştir. Süslemeler elçiliğin kullanımında olan odalarda, kabul ve bekleme salonları ile ana merdivenlerde yoğunlaşır. Duvar yüzeyleri profilli, yivli, korinth başlıklı plasterlerle hareketlendirilmiştir. Plaster ve arşitravların belirlediği yüzeyler, başlangıçta kırmızı alçı-mermer sıva (stucca luca’da) ile kaplı iken, 1893’te açık renk boya ile üzerinden boyanmıştır. Ayrıca alçı kornişler, kaideler ve başlıkların da altın yaldızlı olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Elçilik Sarayı’nın blok şeklindeki planı; 1870’li yıllarda Almanya’da İtalyan ve Alman Rönesansı’ndan türetilmiş ve literatürde de “modern” olarak nitelendirilmiştir. Bu anlayış içerisinde Almanya’da pek çok bina inşa edilmiştir. Bunlardan özellikle Berlin’deki Kaiser Wilhelm I’in Sarayı’nın (1834-36) uzun kolu, İstanbul’daki elçilik binasının yarı öncü bir uygulamasıdır. İç mekanların dağılımı ve düzenlenmesi bakımından, Vıctor-Rumpelmayer tarafından Viyana’da yapılan Alman Elçilik Binası (1877-1879) da İstanbul’daki Elçilik Sarayı ile benzerlikler taşır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İstanbul’daki elçiliklerden, İtalyan villa mimarisinden esinlenerek tasarlanan Fransız Elçilik Binası (1847) ile planlarını W. J. Simith’in hazırladığı İngiliz Elçilik Binası (1844-1851) plan ve dış tasarımı bakımından Alman Elçilik Binası ile benzerlikler taşır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Alman Elçiliği’nin yazlık olarak kullandığı sefaretleri, diğer elçiliklerde olduğu gibi, Tarabya’da, geniş bir cephe ile denize açılan bahçe içindedir<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> (Resim 2). Almanya Hükümeti’ne verilen bu arsa üzerindeki tek köşk elçilik kullanımı için yeterli olmamış ve yeni köşklerin yapılması için mimar Dr. Willhelm Dörpfeld görevlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Yeni binaların yapımı için; Sergis Bey, Frankfurtlu bir mimar (ismi bilinmiyor) ve Cingria adında yerli bir mimardan proje teklifi alınmıştır. Sergis Bey’in projesi pahalı olacağı gerekçesi ile, Frankfurtlu mimarın projesi de masif yapılar olacağı gerekçesi ile reddedilmiştir. Geriye kalan mimar Cingria’nın, tuğla duvar üzerine ahşap kaplamalı, geleneksel Türk ve Doğu Sanatı izleri taşıyan projesi, W. Dörpfeld’in iç mekan düzenlemesinde yaptığı değişiklikler ile uygulanmış ve 27 Nisan 1887’de tamamlanarak Alman Elçiliği’ne teslim edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Çatı katı ile birlikte üç katlı olan köşkler yerleşim bakımından tam bir simetrik düzen göstermezler. Osmanlı’dan kalan tek bina, bugün depo olarak kullanılan, eski mutfaktır. Ayrıca alt bahçede, üzerinde Aziz Georg’un tasviri bulunan bir çeşme, denize nazır tepe üzerinde I. Dünya Savaşı’nda ölen 265 Alman askeri ve Mareşal Goltz Paşa için bir şehitlik ile üst bahçede, 1835-1839 yılları arasında Türkiye’de bulunmuş Moltke’nin anısına dikilmiş bir anıt (obelisk) vardır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Binaların en büyük ve en gösterişli olanı, Sefir Köşkü’dür. Köşkün üç cephesi açık olup bir cephesi ile yakınındaki Kançılarya (Kalem Odası) binasına bağlanmıştır. Park düzenlemesinde olduğu gibi, Sefir Köşkü’nün planı da tam simetrik değildir. Planın ortasında büyük bir salon, etrafında ise kabul odaları bulunur. Üst katlarda bulunan mekanlar ise sefirin özel kullanımına ait olanlardır. Dıştan sade bir görünüm sergileyen Sefir Köşkü’nün en hareketli cephesi boğaz cephesidir. Kançılarya Evi ile dört tarafı açık, küçük boyutlu Müsteşar ve Kançılar Evi de Sefir Köşkü ile benzer özellikler gösterir.</p>
<p>Tarabya’daki bu yapılar, Beyoğlu’ndaki benzerlerine kıyasla oldukça küçük boyutludur. Planlama açısından günün modasına uygun olarak hazırlanmışlar ve daha çok Türk mesken mimarisinin izlerini taşırlar. Dış tasarımda, ahşap kaplamalı yüzeylerdeki dilimli kemerler güney etkilidir. Bunlar bir kenara bırakılırsa, kullanılan ahşap panjurlu, dikdörtgen pencereler, kemerlerle dışa açılan kapalı balkonlar, geleneksel Türk evi üslubunun devamı niteliğindedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Ancak köşelere ve mekanların aralarına yerleştirilen poligonal kuleler Batı tesirlidir. Bu tür Batılı ve geleneksel unsurların bir arada kullanıldığı 19. yüzyıl sonlarına ait örnekler, Boğaz ve Marmara kıyıları ile adalardaki mimari eserlerde de karşımıza çıkar.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>İstanbul’da bizzat Alman İmparatorluğu tarafından yaptırılan bir diğer önemli yapı ise, anıt mahiyetindeki Alman Çeşmesi’dir. Sultanahmet Meydanı’ndaki çeşme, Alman İmparatoru Wilhelm Il’nin İstanbul’a 1898 yılında yaptığı ikinci ziyaretin anısına ve Türk-Alman dostluğunun simgesi olarak, Kaiser tarafından yaptırılıp Osmanlı Hükümeti’ne teslim edilmiştir. Çeşmenin yapım işi 1899 yılının yaz aylarında başlamış, meydan bu amaçla düzenlenmiş<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> ve büyük bir kısmı Almanya’da hazırlanan çeşmenin malzemesi gemiyle İstanbul’a getirilerek yerine kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Evkaf Nezareti tarafından devralınan çeşmeye, Kaiser’in ziyaret yılı için yapım kitabesi eklenmiştir. Çeşmenin açılış zamanı olarak önce II. Abdülhamid’in cülus yıldönümü olan, 1 Eylül 1900 tarihi düşünülmüştür. Ancak çalışmaların uzaması nedeniyle resmi açılış, İmparator’un doğumgünü olan, 27 Ocak 1901 tarihine denk düşürülerek görkemli bir törenle hizmete açılmıştır<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> (Resim 3). Açılış törenine Almanya İmparatorluğu Büyükelçisi Marschall von Bieberstein ile Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa’nın yanı sıra pek çok davetli katılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Çeşme üzerinde, biri Almanca, diğeri Osmanlıca olmak üzere, iki kitabe bulunur. Fakat bu kitabelerde mimarlar hakkında bilgi yoktur. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, çeşmenin tasarımına, Wilhelm II’nin bir desen çalışması ilham kaynağı olmuş, bu desenden yola çıkarak Kaiser’in özel danışmanı Mimar Spitta (1842-1902) tarafından planları hazırlanmış ve yapım sorumluluğu Mimar Schoele tarafından yürütülmüştür. Ayrıca yapının mimarları arasında Mimar Carlitzik ve İtalyan Mimar Joseph Antony de sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Su haznesi üzerindeki yedi satırlık bronz yazıt İmparator’un İstanbul’u ikinci ziyaret yılını gösterir ve şöyledir;</p>
<p><em>“Wılhelm II: Deutscher Kaiser” stiftete diesen Brunnen in dankbarer Erinnerung an seinen besuch bei seiner Majestet den Kaiser der Osmanen Abdulhamid II im Herbes des Jahres 1898”</em></p>
<p>“Almanya İmparatoru Willhelm II Bu Çeşmeyi Şevketlu Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i Ziyaretinin Bir Şükran Anısı Olarak 1898 Senesinin Sonbaharında İnşa Ettirdi”</p>
<p>Osmanlıca olan ikinci kitabe devrin ediplerinden, seraskerlik müsteşarı Ahmet Muhtar Bey tarafından kaleme alınmış ve kemerlerin iç yüzlerini dolanır şekilde, Mehmed İzzet Efendi namına, Hacı Nuri (Korman) Efendi tarafından, sülüs hattı ile yerlerine yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Merdivenin tam karşısındaki kemerden başlayan sekiz beyitlik tarih kıtası şu şekildedir.</p>
<p>“Hazreti Abdülhamid Hanın muhibbi hâlisi Ziveri eklili haşmet, Kayseri âlitebâr Padişahı âli Osmani ziyaret kasdidüb Makdemiyle eyledi İstanbulu pirâyedâr Sûbesû câri olan âbi safa teşkil eder Âbi sâfii mûsafata misali âbdâr Rükni ak’vai hayat oldukça âbi canfezâ Pâyidar olsun bu te’sisi muhabbet üstüvâr Ya’ni Alman imparatoru, hükümdarı güzin Hazreti Vilhelmi Sani, kâmurani rûzigâr Bu mülâkatı muhabbet perveri tezkâr içün Eyledi bu çeşmesârı saha pirâyi karâr Vakfagiri hayret eyler çeşmi ehli dikkati Tarzi inşasındaki hissi bedii zernigâr Bi bedel târihi câridir lisanı lûleden Oldu bu çeşme mülâkate ne dilu yâdigâr (R. 1316) ”.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Anıt çeşme, sekizgen planlıdır (Çizim 3). Batıdan yedi basamakla çıkılan bir platform üzerinde, sekiz somaki mermer sütun sekiz yuvarlak kemere oturtulmuş kubbeyi taşır. Mermer su haznesi ile parapet arasında bir çevre koridorunun bulunduğu platform üzerindeki kubbe içten yarım küre, dıştan sekiz kaburgalıdır. Çeşmenin kaidesi, su haznesi ve kemer dizisinde beyaz mermer, sütunlarında koyu yeşil somaki mermer, sütun kaideleri ve başlıklarında tunç döküm metal, kubbe kaplamasında ise bakır ve bronz döküm kullanılmıştır.</p>
<p>Çeşmenin batıya bakan kısmındaki merdivenlerin haricinde bütün cepheleri simetrik olarak düzenlenmiştir. Sekizgen kaidenin yedi yüzünde aynı kompozisyonlar içinde çeşmeler vardır. Her musluğun altına dairesel kesitli, geniş ve uzun mermer yalaklar yerleştirilmiştir. Orijinal metal döküm olan musluklar, diagonal yerleştirilmiş bitkisel kabartmalı tunç aynalıklara bağlanmıştır. Muslukların üstünde geometrik motifli bir zincirek kuşağı kaideyi dolanmaktadır. Kaidenin parapetleri üzerinde çeşmenin en gösterişli unsurları olan sekiz yekpare, koyu renkli somaki mermer sütun yükselir. Sütunların altlıklarında stilize edilmiş bitkisel ve dairesel zincirek kuşaklar dört ayrı şekilde, başlıklarında ise iki farklı desende kullanılmıştır. Sütunlar üzerinde uzanan sekiz yuvarlak kemer, dış yüzlerine yapılan altın yaldızlı mozaik süslemeleri ile kendilerini belli ederler. Doğrudan kemerler üzerine oturtulan yarım küre biçimli kubbe, taban planda olduğu gibi, dıştan sekizgendir. Kubbe eteğinde, üzerinde stilize bitkisel motiflerin olduğu, bronz döküm bir damlalık bulunur. Damlalıktan sonra girlant desenli bir kuşak, kubbe eteklerini dolanmakta, sonra ise bakır levhalar kalan kısımları kaplamaktadır. Kubbenin sekiz köşesi stilize desenli kaburgalarla vurgulanıp kilit taşı üzerinde stilize bir alemle sonuçlandırılmıştır.</p>
<p>Çeşmenin en gösterişli yönlerinden biri de yoğun süslemeli kubbe içidir. Tümüyle altın mozaik kaplı olan kubbenin tam merkezinde, iç içe sıralanmış dairesel kuşaklar içinde stilize çiçek ve geometrik motiflerle bezeli renkli bir göbek bulunur. Göbekle kemerler arasına sekiz adet madalyon işlenmiştir. Alternatif olarak sıralanmış bu madalyonlardan dördüne, açık yeşil zemin üzerine altın yaldızlı harflerle, II. Abdülhamid’in tuğrası, diğer dördüne ise Prusya mavisi zemin üzerine yine altın yaldızlı gotik harflerle, Willhelm II’nin markası olan, ‘W’ ve ‘II’ ile bunların üstünde bir taç işlenmiştir. Kemerlerin iç yüzlerini ise Mehmet İzzet Efendi’nin, mavi zemin üzerine altın harflerle yazdığı sekiz beyitlik sülüs hattı süslemiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Mermer su haznesinin üzerinde geometrik bir kuşak ve taç biçiminde tunç döküm kapak bulunur. Su haznesi ile çeşmenin taban korkuluğu arasında, bir çevre koridoruna yer verilmiştir. Zemininin geometrik desenli mozaiklerle süslü olduğu bu dehlizin yanlarında, başka örneği olmayan, yedi mermer kanepe bulunur.</p>
<p>Alman Çeşmesi’nin tasarımı, geleneksel Türk çeşme mimarisi açısından bakıldığında, sıradışıdır. Ancak çokgen bir kaide üzerinde sütunların taşıdığı kemerler ve kubbe örtüsü Türk sanatına yabancı değildir. Özellikle baldaken türbe ve şadırvan mimarisinde bu tip yapı örneklerine rastlamak mümkündür. Bu örneklerden Anadolu’da Eskivan’daki İkiz Kümbetler<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> ilk akla gelenlerdir. Bu örneklerin dışında Ahlat’ta Akkoyunlulara ait Emir Bayındır Kümbeti’nin (1491) de yarım baldaken şeklindeki silindirik gövdesi ve bodur sütunları ile Alman çeşmesiyle benzerlik taşıdığı söylenebilir. Ancak bir meydan çeşmesi olmasına rağmen Alman Çeşmesi’nin, 18. yüzyıldan itibaren müstakil yapılar olarak görülmeye başlayan, Ayasofya III. Ahmet Çeşmesi (1728), Azapkapı-Saliha Sultan Çeşmesi (1732) gibi meydan çeşmeleri<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> arasında işlevinden başka benzerliği yoktur. Su yapılarından şadırvanlar içinde Alman Çeşmesi’yle benzeştirebileceğimiz en yakın örnek, İstanbul Sultanahmet Camii Şadırvanı’dır (1617). Çeşmenin tam bir öncü modeli olmadığı gibi tam bir geç örneği de yoktur. Yalnızca, eserlerinde Alman etkisi görülen, Mimar Kemalettin’in Mahmut Şevket Paşa Türbesi (1913), kare planlı ve yarı baldeken tipinde olmasına rağmen, form açısından Alman çeşmesiyle benzeştirilebilir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Alman mimarların eserlerinden ikinci önemli grubu, Osmanlı Hükümeti adına yapılan büyük çaplı yapılar oluşturur. Bu binaların tasarımında, örneğin Sirkeci Garı’nda, Türk-İslam sentezli mimari unsurlar kullanılırken, Haydarpaşa Garı’nın dış tasarımında Avrupa neo-klasık üslubu ağırlıktadır. İç tasarım ve süslemede diğer sivil yapılarda olduğu gibi daha çok geleneksel Türk sanatı unsurlarına yer verilmiştir.</p>
<p>Anıtsal nitelikli bu yapılar Rumeli ve Anadolu-Bağdat Demiryolları kapsamında yapılmıştır. Bunlardan ilki, İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Rumeli demiryollarının başlangıç noktasında, Eminönü ile Sarayburnu arasındaki Sirkeci Garı’dır. Hattın başlangıç kısmında ilk etapta geçici binalar inşa edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Fakat Osmanlı Hükümeti, ülkenin bu ilk istasyonunun, imparatorluğun ihtişamını yansıtacak şekilde görkemli olmasını arzu ediyordu. Bu doğrultuda demiryolu şirketi tarafından hükümete iki ayrı plan sunulmuştur. Ancak, çıkan anlaşmazlık nedeniyle karar kılınan plan uygulanamamıştır. Sonunda, 11 Şubat 1888’de, maliyeti daha uygun olacak, tek katlı yeni bir istasyon binasının yapımına izin veren İrade-i Seniye uyarınca bugünkü istasyonun yapımına başlanmış ve 3 Mayıs 1890’da tamamlanarak, II. Abdülhamid adına Müşir Hamdi Paşa tarafından törenle hizmete açılmıştır<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> (Resim 4).</p>
<p>Yapının yan yüzlerinde dört ayrı tarih kitabesi vardır. Bu tarih kitabelerinden doğudakiler, 1889 tarihli olup başlangıç, batı yan yüzdekiler ise, M. 1890 tarihli olup binanın bitiş yılını gösterir. Bu kitabelerin haricinde, yapının kuzeye bakan ana giriş kapısının taç kısmında, elips şeklinde hazırlanmış mermerin üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrasının izleri vardır. Ayrıca taç kapı formundaki ana girişin gül penceresi üzerine gelen ve tuğla renginde sonradan boyanmış<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> olan dört kartuşun da kitabe olduğu bilinmektedir. Mektubi Seraskeri Muhtar Efendi tarafından tanzim edilmiş, 3 Mayıs 1890 tarihli bu kitabede;</p>
<p><em><span>“Ulu Hakan himmet ederek buyruk verdi,</span></em><br>
<em><span>Demiryol için bu gönül çeken istasyonu yaptırdı,</span></em><br>
<em><span>Tarihini ilan için çıktı özel bir tren,</span></em><br>
<em><span>Sultan Hamid yaptırdı bu süslü ve gönül çeken istasyonu”</span></em><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>beyitleri yer almaktadır ki, bu da gar binasının II. Abdülhamid tarafından yaptırıldığını açıklığa kavuşturmaktadır.</p>
<p>Yapının mimarı, Prusyalı A. Jashmund’dur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Dönemin etkili ve önemli mimarlarından olan A. Jashmund,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> TBMM Milli Saraylar Arşivi’nde bulunan bir belgeden anlaşıldığına göre, Berlin-Mimarlık Akademisi’nde görevli iken, Türk mimarisini incelemek üzere İstanbul’a gönderilmiş ve daha sonra Osmanlı Devleti tarafından hem öğretim görevlisi olarak hem de çeşitli devlet dairelerinin inşaatlarını kontrol etmekle görevlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> İstanbul’daki Alman Elçilik Sarayı’ndaki yapı müşavirliği yanı sıra, başta Sirkeci Garı olmak üzere Bahçekapı-Germania Hanı ve Mabeyinci Ragıp Paşa’ya yaptığı köşklerle adını duyurmuştur. Verimliliğiyle diğer Alman mimarlardan öne çıkan A. Jashmund, A. Vallaury’e benzer üslüp çelişkileri ile de dikkati çeker. Ancak gerek Yüksek Mühendis Mektebi’ndeki bilgileri ile gerekse pratikteki uygulamaları ile, önce öğrencisi sonra da asistanı olan Mimar Kemalettin’in yetişmesinde ve dolaylı olarak da I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın oluşmasında önemli etki ve katkıları olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Gar binasının yapımında, kaide kısımları ve köşelerinde Marsilya-Arden’den getirilen siyah taşlar,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> kapı ve pencerelerinde beyaz mermer, zemin katlarda ara dolgularda mermer ve tuğla almaşık olarak kullanılmıştır. Üst kısımlar ise tuğla örgülü ve sıva kaplıdır. Doğu-batı doğrultusunda konumlandırılan yapı, tümüyle aksiyal simetrik olarak planlanmıştır (Çizim 4). Planın tam ortasında yapının en geniş ve yüksek mekanı olan büyük salon yer alır. Kuzey cephede kademeli birer poligonal saat kulesi ile sınırlandırılan bu mekan, arduvaz kaplı bir manastır tonozu ile örtülmüştür. Ana cephelerden her iki yönde ileri taşırılan bu mekan, kanatlarda iki katlı düzenlenen köşk şeklindeki bölümler ile bakışımlı ve simetrik hale getirilmiştir. Arada kalan tek katlı kollar ise yolculara hizmet veren bekleme salonları, bilet gişeleri, polis bürosu, emanet odaları, lokanta ve WC gibi küçük boyutlu hizmet odaları şeklinde simetrik olarak planlanmıştır.</p>
<p>Ara mekanların üstü, aynalı tekne tonozu hatırlatan ahşap tavanlarla örtülmüştür. Yapının batı kanadındaki iki katlı köşk kısmının zemin katı süsleme bakımından garın en gösterişli yeridir. Gar Müdürlüğü olarak kullanılan bu mekanların düz tavanları alçı kabartma ve bitkisel kalemişi bezelidir. Tavan kornişine kadar olan duvar yüzeyleri de dikdörtgen panolara ayrılarak, köşeleri ve göbek kısımları altın yaldızla doldurulmuştur.</p>
<p>Garın dış tasarımında geniş yüzeyler, sade kornişlerle yatay ve dikey bölümlere ayrılmış ve arada kalan kısımlar, yuvarlak kemerli ikiz pencereler, Bursa kemerli ve at nalı kemerli üçlü pencereler ile dışa açılmışlardır. Bu tür seçmeci uygulamaları I. Ulusal Mimarlık Akımı anlayışında yapılan binalarda da görmek mümkündür. Bu pencere açıklıkları arasına, Avrupa etkili yuvarlak gül pencereleri de dahil etmek gerekir. Sirkeci Garı’nın, ana giriş holü kenarındaki poligonal kuleleri ve oryantalist etkili açıklıkları ile Taksim’deki Topçu Kışlası’nın anıtsal giriş bölümüne benzediği görülür.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Garın İslami kimlikli bu cephe tasarımı, Hicaz demiryolu üzerindeki büyük şehir istasyonlarından, Şam ve Medine istasyonlarının tasarımını da doğrudan etkilemiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Ancak Jashmund’un kişisel tercihi ile devrin eklektik anlayışı içine soktuğu bu çeşitlilik, geleneksel Türk mimarisine ters düşmektedir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ilk büyük gar binası, bir uç istasyonu olmasına karşılık, rayların tek tarafına yapılmıştır. Bu özelliği dikkate alındığında gar binasının geçiş istasyonları grubunda bulunan ve pek çok uluslararası istasyon binasına örnek olan Honnever Hamptbohnhof’un (1876-79) benzer çizgilerini taşıdığı görülür. Sirkeci Garı’nın bakışımlı ve simetrik uzun planı, işlevsel açıdan da Hannever-Hamptbahnhof’un planıyla ortak yönlere sahiptir. Sirkeci Garı bunun dışında, Trier- Hauptbahnhof’un (1896) ana cephesi ve Bremen-Hauptbahnhof için hazırlanan projelerin gar binaları ile de benzeşir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Sirkeci Garı, Avrupa’daki bu öncü örneklerden hareketle şeklini belirlerken, kendinden sonra Osmanlı sınırları içinde yapılan pek çok gar binasının plan ve tasarımını da etkilemiştir. Bunlardan en karakteristik olanları, Trakya’da, Mimar Kemalettin tarafından tasarlanan; Filibe Garı (1908) ve Edirne Garı’dır (1907-1914). Özellikle ulusal mimari anlayışıyla tasarladığı Edirne Garı açıkça Sirkeci Garı’nın izlerini taşır. Bu etkileşimin nedeni, Mimar Kemalettin’in Jashmund’un Sirkeci Garı’nı tamamladığı yıllarda asistanlığını yapmış olması ve hatta Sirkeci Garı’nın çizimlerinde çalışmış olabilme ihtimalidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Sirkeci Garı’nın plan ve tasarımı, Anadolu-Bağdat ve Hicaz demiryolları üzerinde, başta Halep, Şam ve Medine garları olmak üzere, pek çok istasyon binasına da etki etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Osmanlı adına yapılan ikinci büyük yapı, boğazın Anadolu yakasında; Kadıköy ile Üsküdar ilçeleri arasında, Anadolu ve Bağdat Demiryollarının başlangıç noktasındaki Haydarpaşa Garı’dır. Haydarpaşa’daki ilk gar binası, mütevazi bir bina olarak yapılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Fakat Anadolu ve Bağdat Demiryolu’nun yapılmaya başlanmasıyla garın önemi ve yükü artmıştır. Bu nedenle Anadolu Demiryolları Şirketi ile Osmanlı Devleti yeni bir gar binasının yapımı için Philipp Holzmann İnşaat Şirketi’yle anlaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Genel müdür Mr. Ed. Huguenin’in yönetimi altında, 1906 yılının 30 Mayısı’nda bugünkü gar binasının yapımına başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de yolcu salonu hizmete açılmıştır. Binanın tamamı ise 1909 yılının ortalarında bitirilmiştir (Resim 5).</p>
<p>Yapı üzerindeki iki tarih kitabesinden biri, uzun koldaki bir kapı üzerinde ‘M. 1908’ tarihini, diğeri ise geçiş salonlarındaki kemerlerden birinin kilit taşı üzerinde, ‘H. 1325’ tarihini taşır. Binanın mimari tasarımını Frankfurtlu iki Alman mimar ve mühendis olan Otto Ritter ve Helmuth Cuno yapmıştır. Bu mimarların gözetiminde inşaatta 1500 İtalyan taş ustası ve çok sayıda işçi çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Görkemli bina denizin doldurulması ile elde edilmiş yapay bir zemin üzerine inşa edilmiştir. Temelde kullanılan açık pembe granit taşlar, Hereke’den getirilmiştir. Binanın ana strüktürü, demir putrellerin bulonlama (vidalama) sistemi ile birbirine bağlanmasından oluşur. Dolgu malzemesi ise tuğladır. Bu ana iskelet dışardan; Lefke (Osmaneli) İstasyonu civarındaki taş ocağından çıkartılan açık nefti rengindeki taşlarla kaplanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Çelik ve ahşap konstruksiyonlu çatı ve kule külahlarının örtülmesinde ise arduvaz kullanılmıştır.</p>
<p>Gar binası, iki kolu farklı uzunlukta olan, ‘U’ şeklinde bir plana sahiptir (Çizim 5). 2552 m2’lik bir alan üzerinde beş katlı olan garın peronları kuzeydoğuya bakan avlu içinde toplanmıştır. Planlamada yolcuların ve istasyonun ihtiyacını karşılayan farklı işlevli pek çok mekan, zemin katta toplanmıştır. Bu nedenle zemin katta tam bir simetrik mekan kurgusundan söz edilemez. Kısa kolda çoğunlukla istasyon yönetimine ait odalar, dar bir koridor etrafında sıralanmıştır. Yolcuların ihtiyacı olan; çay ocağı, bekleme salonları, berber, WC, postane, karakol, market ve gar lokantası gibi mekanlar ise uzun kol üzerinde ve tek taraflı yerleştirilmiştir. Bilet gişeleri, rezervasyon büroları ve seyahat acenteleri giriş çıkışı sağlayan büyük salonların yanlarında konumlandırılmıştır. Birinci katla birlikte üst katlarda yine ‘U’ şeklinde bir koridor etrafında sıralanmış, büro olarak kullanılan, geniş ve yüksek tavanlı odalar bulur. Planın doğu ve batı köşelerine, kademeli olarak daralan, dairesel planlı kuleler yerleştirilmiştir.</p>
<p>Yapının cephelerinden kısa ve uzun kollar benzer şekilde tasarlanmıştır. Tasarımda farklı mimari elemanlar, örneğin; rustikleştirilmiş zemin katlar ve köşeler yanında, yuvarlak kemerli, sepet kulpu kemerli, basık kemerli ve dikdörtgen şekilli pencereler, gruplar halinde alternatif olarak dizilmiştir. Tasarımda yalnızca farklı pencere formları ile yetinilmemiş, aksine cepheler; geniş kornişler, boğumlu balkon korkulukları, işlemeli konsollar, belirgin kilit ve üzengi taşları, pencere aralarına yerleştirilmiş yarım sütunce ve plastrlar, içleri plastik dolgulu üçgen alınlıklar, kabartma şeklinde süslenmiş panolar ile ana cephede iki kat boyunca uzanan, sade fakat ağır sütunlarla daha da hareketlendirilmiştir. Anıtsal bir görünüm sergileyen bu tasarım anlayışını, 20. yüzyıl başında Avrupa’da uygulanan ‘Neo Rönesans’ üslubu içerisinde değerlendirmek gerekir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Ana cephedeki bu anıtsallık, köşelere yerleştirilen ve aynı mimari elemanlarla şekillendirilen kademeli ve silindirik kuleler ile daha da arttırılmıştır. Bu tür köşe kuleleri, Avrupa mimarisinin bir özelliği olarak, istasyon binaları yanı sıra sivil ve kamu binalarında silindirik veya poligonal olarak iki, dört ya da her köşede birer olarak kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Köln-Hauptbahnhof (1891-1894) ve Paris, Gare de Lyon (1900) bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Özellikle, Gare de Lyon iki katlı olmasına rağmen, dış tasarımı bakımından Haydarpaşa Garı ile yakın benzerlikler taşır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Tasarımda mimari elemenların yanında kabartma şeklinde yapılmış kenger yaprakları, meyveler, bitkisel panolar, kıvrık dallar, vazoda çiçek motifleri, gonca güller, çiçekler, çelenk ve rumiler ile alınlık içlerinde güneş kursu ve hilal ile TCDD’yi temsil eden kanatlı tekerlek motifleri öne çıkanlarıdır. Figürlü plastik süsleme olarak, kapı sövelerinde balık figürleri, ejder başları, şaha kalkmış deniz atları ilginç kompozisyonlardandır.</p>
<p>Zemin katın geçiş salonları da alçı süslemeri ile dikkat çeker. Sepet kulpu kemerli büyük kapıların içleri vitray süslüdür.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Yüksek kemerlerin iç yüzlerinde, ejder başlı hayali kuşlar, dallara kondurulmuş yarı naturalist kuş figürleri, sitilize kıvrık dal, çiçek ve yaprak motifli bitkisel alçı bezemeler mevcuttur. Kapı ve kemerlerin yüzleri, bitkisel karekterli S ve C dizilerinin oluşturduğu alçı kabartmalarla vurgulanmıştır. Salonların volta döşemeli tavanlarının kasetli geniş yüzeyleri de alçı kabartmalı bitkisel süslemeye sahiptir. Ayrıca Gar Lokantası’nın duvar ve ayak yüzleri, boy hizasına kadar Mehmet Emin Usta’nın hazırladığı çini panolarla kaplanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>I. İşletme Bölge Müdürlüğü’nün anıtsal giriş kapısı karşısında katlara çıkışı sağlayan beyaz mermer basamaklı ve görkemli merdivenler, düzgün ve kaliteli taş işçiliği yanında, zarif korkulukları ile de dikkat çekerler. Odaların süslemelerinden yalnızca ‘Permi Odası’nın orijinal kalemişi süslemeleri günümüze ulaşabilmiştir. Bölge Müdürü’nün çalışma odası da büyük ölçüde ilk günkü gibi olup, burada II. Abdülhamid için yapıldığı sanılan, abonoz ağacından, sedef kakmalı yuvarlak bir sehpa ile oyma işçilikli dört ahşap sandalye dikkat çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>Haydarpaşa Garı’nın asimetrik ‘U’ plan şeması genellikle uç/baş istasyonlarında uygulanan modellerden biri olup, bu modelde raylar ‘U’ şeklindeki avluda son bulur. Öncü modellerinin Avrupa’da bulduğu bu plan tipinin en karakteristik örnekleri; Berlin-Stettiner Bahnhof (1874-1876), Zürih-Merkez İstasyonu (1865-1871), Metz III İstasyonu ve Londra-Victoria İstasyonu’dur. Bunların dışında Berlin- Anhalter Bahnhof (1872-80), München-Bahnhof’un ilk planı (1847-1849) ile genişletme planı (1876¬1884) ve Frankfurt-Hauptbahnhof’un (1883-1888) planı da temelde bu şemadadır. Söz konusu bu yapılar temel planda ‘U’ formunda olmalarına karşılık üst yapıları ve cephe düzenlemeleri birbirinden farklıdır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Alman mimarların yaptığı eserler arasında diğer bir grubu da dernek, kişi ve sivil kuruluşlar için yapılan binalar oluşturur. İki ülke arasındaki siyasi, askeri ve ticari ilişkilerin hızlı bir şekilde gelişmesi ile İstanbul’daki Alman nüfusunun sayısında artış olmuş ve bu insanlara sağlık, sosyal yardım ve eğitim vermek amacıyla çeşitli dernekler kurulmuştur. Öncelikle Alman denizcileri ile çalışmak için gelen yoksul Almanlara sağlık ve sosyal yardım hizmeti vermek için bir dernek kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> İstanbul’daki ilk Alman Hastanesi, 6 Nisan 1846’da, Galata’da Yüksek Kaldırım Sokağı’nda kiralanan bir evde, Dr. F. Stoll’un yönetiminde açılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Kiralanan bu ilk binanın küçük olması nedeniyle, Kasım 1846’da, hastane yine Galata’da, başka bir binaya taşınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Mart 1851’e gelindiğinde, dernek içindeki tartışmalar büyümüş ve ortaya iki ayrı hastane çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Bunlardan Prusya destekli olan Beyoğlu-Sıraselviler’de yeni bir arsa satın alınmış<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> ve 1875 yılı sonbaharında yeni hastane binasının yapımına başlanmıştır. Kırk yataklı planlanan bu hastane binası, 1876’da tamamlanmış ve 14 Ocak 1877’de düzenlenen bir törenle hizmete açılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Bu hastaneye de zamanla ilave bölümler yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a></p>
<p>Bugünkü hastane Taksim Sıraselviler’de dört yönden sokakla çevrili, yaklaşık 8210 m2’lik yamuk bir arsa üzerinde, yedisi büyük, üçü küçük toplam on binadan oluşur. Külliye gibi, duran ana binanın ilk mimarı, Alman İmparatorluğu Elçilik Sarayı’nın yapımını başlatan Hubert Goebbel’dir. Ancak H. Goebbel’in, 09.09.1874’teki ani ölümü üzerine yerine görevlendirilen mimar Albert Kortüm, selefi gibi eş zamanlı olarak, hastanenin inşaat faaliyetlerini de sürdürmüş ve 1876’da tamamlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a></p>
<p>Alman Hastanesi’nin bu işleve yönelik planlamasını Avrupalı diğer büyük devletlerin İstanbul’daki hastane kuruluşlarında, örneğin; Beyoğlu’ndaki İngiliz Hastanesi’nde (British Seamans Hospital-1855), Fransızların 1904’te yıkılan ilk hastanesi Fransız Lape Hastanesi (1858) ile Fransız Parteur Hastanesi’nde (1896) ve İtalyan Hastanesi’nde (Ospedale İtaliano, 1876)<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> de görmek mümkündür.</p>
<p>İstanbul’da Alman dernekleri tarafından kurulan bir diğer yapı ise, özel yabancı okul statüsündeki Alman Lisesi’dir. Bugün Beyoğlu-Şahkulu Bostanı Sokağı’nda bulunan okulun tarihi 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> 1871’de Prusya Devleti’nin Alman İmparatorluğu’na dönüşmesi ile sağlanan birlik, etkisini İstanbul’da da göstermiş ve 1873’te mevcut iki Alman okulu birleşmiştir. Artan öğrenci sayısı nedeniyle yeni bir okul yaptırmak amacıyla Beyoğlu’nun (Pera) güneyinde ve Galata Kulesi’nin yakınında bir arsa satın alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Bu arsa üzerine; 11 derslikli karşılıklı iki ayrı okul binası ve bir de jimnastik salonu yapılmış ve Ağustos 1872’de buraya yerleşilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> Ancak bu binaların da ihtiyaca cevap verememesi ve 1894 depreminde binaların ağır hasar görmesi, yeni bir okul binasının yapılmasını zorunlu kılmıştır. 1895’te, Dr. Eisen, Dr. Düring ve Alman Elçiliği müşaviri mimar Jashmund’un verdiği raporlar doğrultusunda, Galata Mevlevihanesi’nin arkasında, bugünkü binaların üzerinde bulunduğu, 4000 m2’lik arsa satın almıştır. Temmuz 1896’da on beş derslik ve bir tören salonundan oluşan ana binanın yapımına başlanmış, 14 Eylül 1897’de hizmete açılmıştır. 1901’de okulun sağ kanadına bitişik bir arsa daha satın alınmış ve buraya 1903’te kız okulu için beş katlı bir ek bina yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> (Resim 6).</p>
<p>Bu binanın cephelerindeki seçmeci anlayış, devrin pek çok resmi binasında da uygulanmıştır. Örneğin, Avusturyalıların Galata’daki Sankt Georg Hastanesi,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> hem kitlesel hem de ön cephe tasarımı bakımından Alman Lisesi ile büyük benzerlikler gösterir. Osmanlı’daki bu tür yabancı okulların planlamasında Avrupa’daki örnekler dikkate alınmıştır. Genelde, ‘L’ ya da ‘H’ şeklinde hazırlanan okul planlarında, binalar 3-5 katlı, blok şeklinde, uzun kütlelerden oluşur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’da da, Avrupa’daki ve ülke içindeki örnekler dikkate alınarak, resmi ve özel Türk okulları açılmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a></p>
<p>Alman mimarların şahıslar adına yaptıkları eserlerin başında Mabeyinci Ragıp Paşa’nın, Caddebostan sahilinde kendisi ve kızı için yaptırdığı köşkler gelir. Köşkler tek parça, büyük bir arsa bulunmadığı için iki ayrı arsa üzerinde inşa edilmiştir. Üzerlerinde yapım kitabesi yoktur. Ancak kızı için yaptırdığı köşkte, 1983’te tamamlanan restorasyon çalışmaları sırasında, tavan süslemelerinde 1907 yılının çeşitli aylarına ait tarihler ve birkaç nakkaş imzası tespit edilmiştir. Buradan hareketle köşklerin yapım yılı 1907 olarak kabul edilir. Köşklerin mimarının A. Jashmund olduğu sanılmaktadır. 1983’ teki restorasyonda Athanasios Beşiktaşlis adına rastlanması, köşklerin özellikle süslemelerinde Rum ustaların çalıştığını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a></p>
<p>Mabeyinci Ragıp Paşa’nın, Kurmay Albay Mısırlı Tosun Bey ile evli olan kızı için yaptırdığı ilk köşk, 1800 m2’yi aşan ve denize kadar uzanan bir koruluk içinde yapılmıştır. Bahçe içinde; köşkten başka bir büyük havuz ve bir de mutfak olarak kullanılan müştemilat bulunmakta idi.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Genel olarak kübik bir görüntü sergileyen Kızının Köşkü, kârgir bir bodrum üzerine üç katlı olarak inşa edilmiştir. Üst katların ana malzemesi tuğla olup dıştan ahşapla kaplanmıştır. Katı simetrik planda, her katta bir hol ve birer büyük salon ile bunların etrafında sıralanmış dört kare odadan oluşan mekanlar vardır (Çizim 8). Yapıya göre hayli büyük olan merdiven holü, oldukça gösterişlidir. Katların en gösterişli odaları büyük salonlardır. Dış tasarımında karşılıklı cepheler genelde simetrik çizgiler taşır. Geniş bir saçak altına alınan cepheler, balkonlar, çıkmalar, uzun dikdörtgen pencereler ve ahşap rustikalarla hareketlendirilmiştir. Orta katın üçer gözlü kapalı balkonları ile alt ve üst katın açık balkonları cephelerin düzen ve hareketlilik kazanmasında belirleyici olmuşlardır (Resim 7).</p>
<p>Köşkte başlıca süslemeler, tavanlar ve kornişlerinde yoğunlaştırılmıştır. Tavanların süslenmesinde birbirinden farklı desenlerin kullanılmasına özen gösterilmiştir. Genellikle, “madalyon veya panoları birleştiren çıtalar ve korniş, konsol gibi kısımlar ahşap, büyük göbeklerin bir kısmı tual, bir kısmı ahşap, bazı çok plastik bölümler ise alçıdır”.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> Tezyinatta kullanılan bu süsleme elemanlarının renklendirilmesinde altın yaldızın yanı sıra genellikle yumuşak ve açık renkli pastel tonlar tercih edilmiştir. Süsleme açısından zemin kat ile üst katın tavanları arasında belirgin bir farklılık göze çarpar. Desenler arasında akant yapraklı madalyonlar, rozet çiçekleri, ayyıldızlı bordürler, rumi ve palmetli, hataili kalemişi süslemeler, gülbezek dolgulu kasetler dikkat çekicidir. Ayrıca, klasik dönemin çini desenlerinden etkilenilerek hazırlanan, Türk neoklasik akımının kalemişi örnekleri de vardır.</p>
<p>Mabeyinci Ragıp Paşa’nın kendisi için yaptırdığı köşk, kızı için yaptırdığı köşkten daha büyük olup, o zamanki Caddebostan Plajı’nın hemen yanıbaşında bulunuyordu. Dıştan ahşap kaplı ve dört katlı olan bu köşk, 105.000 altın harcanarak, diğeri gibi, 1907 yılında yaptırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Asimetrik planı, kulesi ve hareketli cephe düzenlemesi ile oldukça gösterişlidir. Köşkün dekoratif amaçlı kemerli balkonları, sütunları, konsolları, panjur ve pencere formları ile tasarım bakımından diğer köşkle aynı görüntüleri sergilemesi, köşklerin mimar ve ustalarının aynı olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak bu ortak özellikler dışında köşkün diğerinden; kuleleri, çatı alınlıkları, giriş kapıları gibi pek çok farklı yönleri de bulunmaktadır (Resim 8).</p>
<p>Bu iki yapının planında, geleneksel Türk sivil mimarisinde işlevsel açıdan aynı olan, konak, köşk ve yalı gibi konutlarda, tipolojik bakımından bulunması zorunlu; oda, eyvan, hayat, sofa gibi merkezi plana dayalı öğelerin pek dikkate alınmadığı görülmektedir. Bunun nedeni özellikle, II. Abdülhamid Dönemi’nden sonra yapılan konak, köşk veya yalıların yabancı mimarlar tarafından, Avrupa modellerine göre yapılmış olmasıdır. Bu sebeple söz konusu devirden sonra yapılan bu tür konutları, kesin bir tipoloji içine sokmak zordur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Ancak köşklerinin dış tasarımında, ahşap kaplamalı yüzeylerde, kullanılan ahşap panjurlu, dikdörtgen pencereler, kemerlerle dışa açılan kapalı balkonlar, geleneksel Türk evi üslubunun devamı niteliğindedir. Ragıp Paşa’nın kendi köşkündeki poligonal köşe ve çatı kuleleri ise Batı tesirlidir. Bu tür Batılı ve geleneksel unsurların bir arada kullanıldığı 19. yüzyıl sonlarına ait örnekler, Boğaz ve Marmara kıyıları ile adalarda karşımıza çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a></p>
<p>19. yüzyılın sonlarında, Batı’da olduğu gibi, gelişen ticaret ve buna bağlı olarak oluşan büyük şirketler, sanayi kuruluşları, bankalar ve sigorta kuruluşları, kendilerini temsil için görkemli yapıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun; İstanbul, İzmir ve Beyrut gibi geniş ticaret hacmi bulunan liman şehirlerinde yapmaya başlar. Başkent İstanbul’un Galata, Eminönü ve Pera (Beyoğlu) semtlerindeki bu tür yapılar önce yabancılar, sonra da yerli zenginler tarafından yapılmıştır. Önemli kira gelirlerinin elde edildiği bu han türlerinin yapımına devlet de yaptırdığı vakıf hanları ile dahil olmuştur. Bu yapıların plan tasarımında arsa, sokaklar ve çevredeki yapıların durumu önemli rol oynar.</p>
<p>Bu hanlardan biri İstanbul-Eminönü’nde, Sultanhaman Caddesi ile Fındıkçılar Sokağı’nın kesiştiği köşede Deutsche Orientbank adına yapılan Germania Han’dır. Yapının ana giriş kapısı üzerindeki, ‘Deutsche Orientbank A. G.’ yazısı dışında, yapılışına ışık tutacak herhangi bir tarih ya da usta/mimar kitabesi yoktur.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> Fakat, Alman Mimar A. Jashmund tarafından yapıldığı sanılan bu bina İstanbul’un ilk betonarme binalarından biri olması nedeniyle, XX. yüzyılın başlarına tarihlenir<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> (Resim 9).</p>
<p>Binanın planı, arsası nedeniyle, ikiz kenarlı bir üçgen şeklinde olup, meydana bakan cephesi daire şeklinde yumuşatılmıştır. Yapı, bir bodrum kat üzerinde, asma katlı yüksek bir zemin kat ve onun üzerinde altı katlıdır. Dairesel planlı meydan cephesi altıncı kattan itibaren sütunlu bir galeri üzerine yerleştirilen ve çatıdan yürüyerek ulaşılan, fonksiyonsuz, bakır kaplı, miğfer şeklinde kubbeli bir mekan ile taçlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> Yan cepheler simetrik olarak tasarlanmıştır. Birinci kat ‘Deutsche Orientbank A. G.’nin hizmet yeri olarak planlanmıştır. Banka girişi, anıtsal bir kapı ile meydan cephesinden sağlanmıştır. Han odaları şeklinde tasarlanan üst katların girişi Fındıkçılar Sokağı’ndan mütevazı bir kapıyla sağlanmıştır (Çizim 9). Dış tasarımda, zemin katın uzun dikdörtgen pencereleri ve ağır taş kaplamaları klasik anlayışta, sade sıvalı üst katların modern anlayıştaki uzun plasterleri, kabartma şeklindeki panolar, plastik başlıklı sade plasterler ve farklı pencereler devrin seçmeci anlayışını yansıtır. Kubbeli silindirik meydan cephesi Batı etkilidir. Bu tür kulelere Avrupa’da özellikle saray ve şato karakterli yapılarda rastlamak mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> Genel olarak bakıldığında, Germania Han’ın dış tasarımı, 19. yüzyılın orta Avrupa mimari anlayışını yansıttığı ifade edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Germania Han, arsası, sokaklarla olan bağlantısı ve bu özelliklere dayalı cephe tasarımı ile İstanbul’da aynı işlevli üç yapı ile yakın benzerlik gösterir. Bunlardan öne çıkanı, Galata’da, Deutsche Bank’ın eski binası olarak kullanılan Minerva Han’dır (1911-1913) Minerva Han’ın daha eski olduğu ve tasarımı bakımından Jashmund’u etkilediği söylenebilir.</p>
<p>Türk han mimarisinin son halkası içindeki Germania Han kendinden sonraki benzer yapıları da etkilemiştir. Özellikle Germenia Han’la karşı karşıya bulunan ve Jashmund’un asistanı Mimar Kemalettin tarafından yapılan, I. Vakıf Hanı’nın (1911-1918) meydan cephesi, açıkça Jashmund’un Mimar Kemalettin üzerindeki etkilerini gösterir.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> Benzer bir başka tasarımı yine Mimar Kemalettin’in Beyoğlu-Ağahamamı Sokak’taki III. Vakıf Hanı’nda (1911-1913) da görebiliriz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mehmet YAVUZ</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 400-411</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> S. Eyice; “19. Yüzyılda İstanbul’da Batılı Yazarlar, Ressamlar, Mimarlar, Edebiyatçılar ve Müzisyenler”, 19. Yüzyıl İstanbulu’nda Sanat Ortamı, İstanbul 1996, s. 29-32; Z. Çelik; 19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti-Değişen İstanbul, İstanbul l996, s. 105, 113, 117; C. Can; İstanbul’da 19. yy. Batılı ve Levantan Mimarların Yapıları ve Koruma Sorunları, Yıldız Tek. Üni., Fen. Bil. Enst. Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1993, s. 46, 216, 257; A. Nasır; Türk Mimarlığında Yabancı Mimarlar Üzerine Bir Deneme, İ. T. Ü., Fen Bil. Enst., Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1991, s. 65, 70, 71; S. Denel; Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da Tasarım ve Dış Mekanlarda Değişim ve Nedenleri, Ankara 1982, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> D. Dursun; “Almanya”, mad., TDV. İA, C. 2, s. 511, 512; O. Moreau; “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Askeri Misyonları”, Osmanlı, Ankara 1999, C. 2, s. 338, 339; F. O. Gaerte; 664 Das Deutsche Kaiserlische Palais in İstanbul, İstanbul 1985, s. 22, 28, 29; L. Rathmann; Berlin- Bağdat, Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi, (Çeviren: R. Zarakolu), İstanbul 1983, s. 8, 11; M. Baydur; “Osmanlı-Alman İlişkilerinde Anadolu ve Bağdat Demiryollarının Yeri”, Osmanlı, Ankara 1999, C.             2, s. 346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B. Schwantes; Die kaiserlich-Deutsche Botschaft in Istanbul, Frankfurt am Main 1997; Dokumentation-Kulturhistorische Bauten der Bundesrepublik Dentschland in Istanbul, Berlin 1989. s. 7; M. Cezar; XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, Istanbul. 1991, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Hubert Goebbel, 1834’te Köln’de doğmuştur. 1855’te girdiği Berlin İnşaat Akademisi’nden 1863’te mezun olmuştur. 1865’te bakanlık yapı komisyonuna girmiş, 1867-1870 arası Ticaret Bakanlığı’na alınmış ve aynı zamanda Yapı Akademisi’nde hocalık yapmıştır. Ayrıca İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’ya inceleme gezileri yapıp bilgilerini artırmıştır. 1871’in sonbaharından 9 Eylül 1874’teki ölümüne kadar İstanbul’daki elçilik ve hastane inşaatlarını yürütmüştür. Bk, B. Schwantes; a.g.e., s. 33, 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Beyoğlu’nda uygun bir arsa bulunamadığından, Taksim Gümüşsuyu’nda, Müslüman Mezarlığı kenarındaki 6926 m2’lik arsa sahipleri ikna edilerek, yaklaşık 95.000 Altın Mark (285.095 Mark) karşılığı, 15 Mayıs 1874 tarihinde yapılan antlaşma ile satın alınmıştır. Bk., B. Schwantes; a.g.e., s. 45, 46; F. İrez-H. Aksu; Boğaziçi Sefaretleri, İstanbul 1992, s. 14, 15; M. Cezar; XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul 1991, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> B. Schwantes; a.g.e., s. 46; F. O. Gaerte; Das Deutsche Kaiserlische Palais in İstanbul, İstanbul 1985, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A. Kortüm, 1845 yılında Neuhof’da doğmuştur. Berlin Yapı Akademisi’nden 1867 yılında mezun olmuştur. Stolp-Danziger ve Potsdam-Magdeburg demiryolu inşaatlarında istasyon binası mimarı olarak çalışmışt, Ocak 1874’te Prusya Hümeti mimarı olmuş, şubat 1874’den itibaren C. Schwatlo’nun yanında Berlin Merkez Postanesi’nin inşaatında çalışmış, kasım 1874’te de İstanbul’daki elçilik inşaatı ile görevlendirilmiştir. Almanya’ya döndükten sonra çeşitli görevlerde bulunmuş ve 29. 07. 1921’de Schwerin’de ölmüştür. Bk., B. Schwantes; a.g.e., s. 53-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Toplam 6926 m2 olan arsanın, 2520 m2’sine inşa edilen Elçilik Sarayı ve ek binalar 2. 214. 250 Mark’a mal olmuştur. B. Schwantes; a.g.e. s., s. 47, 50; F. O. Gearte; a.g.e., s. 47, 48; Dokumentation-Kulturhistorische Bauten Der Bundesrepublik Deuschland in İstanbul, Berlin 1989, s. 5, 8; S. Böhme; 120 Jahre Kaiserliches Palais, (tarihsiz) s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> İlk olarak 1888’de teras çatısı onarılmış, 1891’de A. Jashmund’un danışmanlığında çatı örtüsü ve Şenlik Salonu’nun boyası yenilenmiştir. 1906’de II. Abdülhamid elçiliğe su hattı ile birlikte küçük bir çeşme hediye etmiştir. Son olarak 1898’de beyaz yağlı boya ile boyanmış olan dış cepheler temizlenmiş ve orijinal tuğla kaplamalar ile içerdeki orijinal alçı-sıva (stucco-lustro) ve alçı-mermer sıvalar (stuckmarmor) ortaya çıkarılmıştır. Bk., B. Schwantes; a.g.e., s. 158, 160, 162; Dokumentation., s. 8, 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Dokumentation., s. 8, 9; F. O. Gearte; a.g.e., s. 41, 46; B. Schwantes; a.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> B. Schwantes; a.g.e., s. 119-150, Z. Çelik; a.g.e., s. 104-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> B. Schwantes; a.g.e., s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> B. Schwantes; a.g.e., s. 250, 251.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> K. Nohlen; “Reprasentation und Sparsamkeit. Politische Aspekte beim Bau des Kaiserlichen Botschaftsgebaudes in Istanbul”, Das kaiserliche Palais in İstanbul und die Deutsch Türkischen Beziehungen. İstanbul 1989, s. 21; G. Müller-Chorus; “A La Recherche des Aıgles Perdus”, Das kaıserliche Palais in İstanbul und Die Deutsch-Türkischen Beziehungen, İstanbul 1989, s. 23-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Dokumentation., s. 10; B. Schwantes; a.g.e., s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> B. Schwantes; a.g.e., s. 93, 124, 130, 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> M. Cezar; a.g.e., s. 34, 35, 39-45; B. Schwantes; a.g.e., s. 138, 142-144; A. Nasır; a.g.e., s. 326.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> W. Dörpfeld, Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Atina şubesinde görevli olup daha önce Troya’da H. Schliemann ile birlikte çalışmıştır. Köşklerin bulunduğu arsa Şehzade Abdülhamid Efendi’ye ait olup, II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra yazlık ikametgah olmak üzere, 1880’de Alman Devleti’ne verilmiştir. Bk., F. İrez-H. Aksu; Boğaziçi Sefarethaneleri, İstanbul 1992, s. 22, 26; S. Böhme; a.g.e., s. 12; C. Meyer-Schlichtmann; Von der Preussischen Gesandschaft zum Doğan- Apartmanı, İstanbul 1992, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yapılacak yazlıkların müteahhitliği İngiliz şirketi ‘Constantinople Land and Building Company Ltd’e verilmiştir. Sözleşme gereği şirket inşaatı, 01.04.1887’ye kadar tamamlayacak, bunun karşılığında 60. 750 Mark nakit para ve Pera, Yazıcı Sokak’taki eski elçiliği alacaktı. C. Meyer- Schlichtmann; a.g.e., s. 43; S. Böhme; a.g.e., s. 12; Dokumentation., s. 40, 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> S. Böhme; a.g.e., s. 12; Dokumantation., s. 40, 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. Batur; “Alman Elçiliği Yazlık Köşkleri”, mad., DBİA., C. I, s. 211; F. İrez-H. Aksu; a.g.e., s. 26, 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Dokumentation., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> M. B. Tanman: “Azaryan Köşkü” mad., DBİA. C. 1, s. 502.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> B.O.A., 316 nolu İradei Seniye.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> R. E. Koçu; “Alman Çeşmesi” mad., İst. A., C. II, s. 727; İ. H. Konyalı; “Alman Çeşmesi” mad., Tarih Hazinesi, C. 1. İstanbul 1951, s. 386; İ. H. Tanışık; Alman Çeşmesi, İstanbul Çeşmeleri I., s. 298; İ. H. Konyalı; a. g. mad., s. 386; A. Batur; “Alman Çeşmesi”, mad., DBİA, C. I. s. 208, 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. Kössler; “Die Deutsche Kaiser Wilhelm II in Konstantinopel (1889, 1898, 1917)” Das Kaiserlische Plais in Istanbul und Die Deutsch-Turkischen Beziehungen. İstanbul 1998, s. 39; F. O. Gaerte; a.g.e., s. 56; A. Batur; a. g. mad., C. I. s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Paris-Le Figaro gazetesinin yazdıklarına göre; açılış töreninde mızıka, Hamidiye Marşını çalmış, şenlikler içinde sağlık ve selâmet duaları edilmiş ve kurbanlar kesilmiştir. Ayrıca Sultan çeşmeye, biri kendisi diğeri imparator için, resmi mühürlü iki gümüş ibrik hediye etmiştir” Bkz. A. Kössler; a.g.e. m., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A. Batur; a.g. mad., s. 208; S. Eyice; “Alman Çeşmesi”, mad., TDV. İA. C. II. s. 507.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Ş. Rado; Türk Hattatları, İstanbul, (Tarihsiz) s, 231; R. E. Kocu; a.g. mad., s. 727, 728; A. Batur; a.g. mad., s. 208, 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> R. E. Koçu; a.g. mad., s. 728; İ. H. Konyalı; a.g., mad., s. 386-387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> R. E. Koçu; a.g. mad., s. 728; S. Eyice; “Alman Çeşmesi”, mad., TDV. İA, s. 507; A. Batur; “Alman Çeşmesi” mad., s. 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Fakat ilki 1789, diğeri 1796 tarihli olan bu kümbetler, kaidelerinin kısa, örtülerinin külah olmaları ile Alman çeşmesinden farklılık gösterirler. Bk., O. C. Tuncer; Anadolu Kümbetleri, Ankara 1992, C. 2, s. 226; A. Kılcı; “Van Gölü Çevresindeki Baldaken Tarzı Türbeler” Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Gölü Çevresi Kültür Varlıkları Sempozyumu Bildirileri, Van 1996, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Y. Önge; Su Yapıları, Ankara 1997, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Y. Yavuz; Mimar Kemalettin ve I. Ulusal Mimarlık Dönemi, Ankara 1981, s. 30; A. Nasır; a.g.e., s. 120; O. Aslanapa; Osmanlı Devri Mimarisi, İstanbul 1986, s. 472.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> F. Yürükçü; “Garlarımız (II) Sirkeci Garı”, Demiryol, No: 718, 1985, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bunlardan, 1 Aralık 1872 tarihini ve Lang-Hirsch imzasını taşıyanına A Planı ve 10 Mayıs 1873 tarihni ve Hirsch imzasını taşıyan ikincisine ise B Planı adı verilmiştir. A Planında; bir istasyon binası, eşya ambarları, diğer gerekli tesisler ile hükümet tarafından yaptırılacak rıhtım ve antrepoların yapılması öngörülüyordu. Sadrazam Esat Paşa’nın arzusu üzerine hazırlanan B Planı ise; büyük bir gar binası, lüzumlu birkaç bina ve daha büyük tasarlanmış bir rıhtım ve antrepoları içeriyordu. Bk., B. O.A., Dairei Umur-u Ticaret ve Nafia, No. 57,; S. Toydemir; “Sirkecide İstasyon Tesisi”, Demiryol, Sayı I, Ekim 1951, s. 17; F. Yürükçü; “Garlarımız (II) Sirkeci Garı”, Demiryol No: 718, 1985, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Tuğra ve kitabenin doğal şartlardan değil de, bizzat kazınarak yok edildiği anlaşılmaktadır! Bk. M. Yavuz; 19. Yüzyıl Sonu 20. Yüzyıl Başlarında İstanbul’da Alman Mimarların Yaptıkları Mimari Eserler, Atatürk Üni. Sos. Bil. Enst. Yayınlanmamış Y. L. T., Erzurum 2001, s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> F. Yürükçü; “Garlarımız (II) Sirkeci Garı”, Demiryol, No: 718, 1985, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Y. Yavuz; a.g.e., s. 14; A. Batur: “A. Jasmund “, mad., TDV. İA. C. 4. s. 317-318; M. Sözen; Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi, Ankara, 1984, s. 5, 6; Z. Çelik; a.g.e., s. 116; M. Cezar; Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi Bey, İstanbul 1971, s. 131; F. Yürükçü; “Garlarımız (II) Sirkeci Garı”, Demiryol No: 718, 1985, s. 21, 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> A. Jashmund’un biyografisi için bkz. A. Batur; “A. Jasmund”, mad., TDV İA C. 4. S. 317, 318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> TBMM Milli Saraylar Arşivi’nde bulunan belge için bkz. A. Nasır; a.g.e., s. 78, 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Mehmet Yavuz; a.g.e., s. 45-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> F. Yürükçü; “Garlarımız (II) Sirkeci Garı”, Demiryol, No: 718, 1985, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> T. Saner; 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığında Oryantalizm, İstanbul 1998, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Zira Şam İstasyonu, bir başka Alman Mimar Palmer tarafından planlanmıştır. Medine İstasyonu ise Jashmund ve onun Ürdünlü asistanı Tuqan’a atfedilmektedir ki, bu da etkileşimin nedenini açıklamak için yeterlidir. Ayrıca Jashmund, II. Abdülhamid’in isteği üzerine Hicaz Demiryolları için danışmanlık yapmış ve birçok mühendislik işini yürütmüştür. Bkz. A. M. Fahmy; “Between Mustical and Military: The Architecture of the Hejaz Railway (1900-1918)”, Aptullah Kuran İçin Yazılar, İstanbul 1999, s. 370.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Mehmet Yavuz; a.g.e., s. 172, 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Y. Yavuz; a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Bu büyük şehir istasyonları hem olgun planları, hem de dış tasarım bakımından büyük ölçüde Sirkeci Garı’nı hatırlatırlar. Bk., A. M. Fahmy; a.g.m., s. 369; M. Aksay; Hicaz Demiryolu Fotograf Albümü, İstanbul 1999; Mehmet Yavuz; a.g.e., s. 173, 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> S. Eyice; “Haydarpaşa “ mad., TDV. İA., C. 7, s. 17; Y. Salman; “Haydarpaşa Garı” mad., D.       B. İ. A., C. 4. s. 30; Ş. Koçer; Haydarpaşa Gebze Demiryolu Hattında 19. Yüzyılda Yapılmış Demiryolu İstasyon Binaları, I.T.U. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Y. L. T., İstanbul 1995, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> E. Toker; “Bir Dönemin Simgesi Haydarpaşa Garı”, Gezi, Sayı 8, Mayıs 1998, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Servet-i Fünun; Nr. 896, s. 180; S. Eyice: a.g. mad., TDV İA C. 17, s. 39; Ş. Koçer; a.g. m. s. 23; Y. Salman; a.g. mad., s. 30; F. Yürükçü; “Haydarpaşa Garı”, Demiryolu, Sayı. 5, s. 11; E. Toker; a.g.m., s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Servet-i Fünun; Nu. 896, s. 181; Ş. Koçer; a.g.m., s. 24; E. Toker; a.g.m., s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> S. Eyice; a.g. mad., TDV. İA. C. 17, s. 39; Y. Salman; a.g. mad., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> W. Koch; Baustilkunde, München 1994, s. 296-335; Bildatlas der Weltkulturen- Renaissance, Augsburg 1998, s. 168, 169, 170, 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Mehmet Yavuz; a.g.e., s. 175, 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Alman ressam Linneman’ın yaptığı bu vitraylar 1979’daki tanker kazasında zarar görmüş ve mimar ve vitray ustası Şükriye Işık tarafından yenilenmiştir. Bk., Ş. Koçer; a.g.e., s. 26; E. Toker; a.g.m., s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> E. Toker; a.g.m., s. 80; Ş. Koçer; a.g.e., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Ş. Koçer; a.g.e., s. 27; Y. Salman; a.g. mad., s. 30; E. Toker; a.g.m., s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> U. Krings; Bahnhofsarchitektur, München 1985, s. 161-260; Mehmet Yavuz; a.g.e., s. 175, 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Elçilik vaizi Carl Forsyth Major’ın öncülüğünde, 1 Eylül 1844’te, “Evangelische Asyl zu Constantinopel” adında bir dernek kurulmuştur. 14 Kasım 1845’teki toplantıda, Alman Katoliklerinin de üye olabilmesi için derneğin adı, ‘Evangelisch-Deutsche Wohlthatigkeitsverein in Constantinopel/Evangelist Alman Hayır Cemiyeti-İstanbul’ olarak değiştirilmiştir. Bk., Dokumentation., ” s. 45; A. B. Ordu; Dokumente zur Geschichte des Deutschen Krankenhaus in İstanbul. Marburg 1982, s. 15, 19; M. Kriebel; Die Anfange der deutschen evangelischen Gemeinde in Konstantinopel- İstanbul von 1843 bis 1850. İstanbul 1993, s. 24-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> M. Kriebel; a.g.e., s. 28, 29; A. B. Ordu; a.g.e., s. 22, 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> A. B. Ordu; a.g.e., s. 24; M. Kriebel; a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Avusturya Elçiliği destekli Katolik grup, ‘Deutsche Wohlthatigkeitsverein/Alman Hayır Cemiyeti’ adında başka bir dernek kurup ikinci bir hastane açmıştır. Prusya Elçiliği destekli diğer grup da Sakız Ağacı Sokak’daki eski binadan, Beyoğlu-Telgraf Sokağı’nda daha büyük bir evde, yeni bir hastane kurmuşlar. İstanbul’daki bu iki Alman hastanesi bir müddet varlıklarını rekabet içinde sürdürmüş, fakat Prusya Hükümeti destekli derneğinin hastanesi olan ve bugün de mevcut olan hastane, kısa sürede gelişirken, diğer Alman hastanesi kapanmak zorunda kalmıştır. Bk., A. B. Ordu; a.g.e., s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> F. O. Gaerte’nin verdiği bilgilere göre, hastane yapımı için gerekli arsayı sadrazam hediye etmeye söz vermiş ancak bu sözünü yerine getirememiştir. Bunun üzerine Alman Hayır Cemiyeti arsayı kendi parasıyla satın almış ve bina yapmak üzere Almanya İmparatorluğu’na teslim etmiştir. Bkz. F. O. Gaerte; a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> A. B. Ordu; a.g.e., s. 42; Dokumentation., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> 1889’da küçük bir hastane binası, 1892’de de morg ve çamaşırhane bölümleri açılmıştır. 1903’te bulaşıcı hastalıklar için ayrı bir bina, 1904’te yaşlılar yurdu, 1907’de bir çocuk hastanesi ve bir yetimhane açılmıştır. 1973’e kadar Kaiserwert Vakfı tarafından işletilen hastane, bu vakfın dağılması üzerine Federal Almanya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır. Eylül 1993’te Almanya ile Türkiye arasında imzalanan bir protokolle, Almanya, Hastane üzerindeki haklarını İstanbul Erkek Liseliler Vakfı’na devretmiştir. Bk., A. B. Ordu; a.g.e., s. 51; Dokumentation., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> A. B. Ordu; a.g.e., s. 157; B. Schwantes; a.g.e., s. 33; Dokumentation., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> N. Yıldırım; “İngiliz Hastanesi”, mad., DBİA. C. 4. s. 173,; “İtalyan Hastanesi”, mad., DBİA., C. 4. s. 303; “Beyoğlu Belediye Hastanesi”, mad., DBİA., C. 2. s. 220; “Fransız Lape Hastanesi”, mad., DBİA. C. 3. s. 335;.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> İstanbul’daki ilk Alman okulu, 1850’de elçilik bünyesinde, ‘Evangelische Gemeinde/Evangelist Cemiyeti’ tarafından kurulmuş, 1857’de Beyoğlu-Aynalı Çeşme Sokağı’ndaki yeni bir okul binasına geçilmiştir. Fakat Alman nüfusu, dini müfredatlı bu dernek okuluna çocuklarını göndermek istememişler, bu nedenle, 01 Aralık 1867’de ‘Deutsche und Schweizere Schulgemeinde/Alman ve İsviçre Okul Cemiyeti’ni kurup, 1 Mayıs 1868’de başka bir Alman okulu olan, ‘Deustsche Bürgerschule/Alman Halk Mektebi’ni açmışlardır. Bk., J. Joraschek: “Ein kurzer Abriss der Baugeschichte von den ersten Anfangen his Heute”, 125 Jahre Deutsche Schule İstanbul- Festschrift, İstanbul 1993, s. 103; O. Soehring; 1868-1968 Alman Lisesi/Deutsche Schule İstanbul- Festschrift zum 100 Jahrigen Bestehen der Deutschen Schule İstanbul 1868-1968, s. 12; O. Soehring a.g.m., s. 12; G. Fricke; “Neunzig Jahre Deutsche Schule”, 1868-1968 Alman Lisesi/Deutsche Schule İstanbul (Tarihsiz), s. 21; G. Nurtsch; “Skizzen aus der Frühgeschichte der Deutschen Schule ın İstanbul”, 125 Jahre Deutsche Schule İstanbul. Festschrift, İstanbul 1993, s. 69-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> C. Lippod; “Das erste eigene Gebaude der Deutschen Schule İstanbul” 125 Jahre Deutsche Schule İstanbul. Festschrift, İstanbul 1993, s. 93-102. Ayrıca bu arsanın bugün Doğan Apartmanı olarak bilinen binanın arsası olduğu yönünde görüşler de vardır. Bkz. B. Özgüven; “Alman Lisesi”, mad., DBİA. C. I. s. 212-213; K. M. Schlichtmann; a.g.e., s. 37-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Bu binaların mimarı olarak, 02. 10. 1871 tarihli “La Turquie” gazetesi İstanbullu M. F. Cumin’in ismini vermektedir. Bk., V. Lippol; a.g.m., s. 96. Bu okul, 1893-1907 yılları arasında ortaokul ve yüksek kız okuluna dönüştürülmüş ve Almanya’daki okullarla eşit hale getirilmiştir. Bundan sonra okul, Alman İmparatorluğu’nun okul sistemine göre, ilk okulu, ticaret okulu, Pera’da bir kız okulu ile Haydarpaşa ve Yedi Kule’de ilkokul şubeleri bulunan bir okula dönüştürülerek büyük itibar kazanmıştır. Okulun ek binası için bkz. J. Joraschek; a.g. m; s. 103, 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> G. Fricke; “Neunzig Jahre deutche Schule”, 90 Jahre Deutsche Schule İstanbul, Festschritf, Bergisch Gladbach 1940?, s. 19, 20; “Neunzing Jahre Deutsche Schule”; 1868-1968 Alman Lisesi., s. 22, 23; J. Joraschek; a.g. m; s. 103, 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> N. Yıldırım-F. Tuncer; “Sankt Georg”, mad., DBİA, C. 6, s. 452-453.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Resmi okullardan ilki, bizzat Padişah Abdülaziz, Sadrazam Ali Paşa ve Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın çabaları ile, Fransa’daki eğitim ilkeleri dikkate alınarak, 1868’de Beyoğlu-Galata Sarayı’nda ‘Mektebi Sultani’ adıyla açılmış, zamanla ‘Galatasaray Mektebi’ ve son olarak da Galatasaray Lisesi adını almıştır. Özel Türk okullarının ilklerinden biri de, ‘Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’ tarafından, 1868-1873 yılları arasında Fatih’te yaptırılan Darüşşafaka Okulu’dur. Bk., C. Koçak; “Tanzimat’tan Sonra Özel ve Yabancı Okullar” mad., TCTA. C. 2, İstanbul 1984, s. 491; N. Sakaoğlu; “Galatasaray Lisesi”, mad., DBİA. C. 3, s. 369-370; N. Sakaoğlu; “Darüşşafaka”, mad. DBİA. C. 3. s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Y. Demiriz; “Caddebostan’da Mabeyinci Ragıp Paşa’nın Kızı İçin Yaptırdığı Köşk Hakkında Bazı Notlar”, Semavi Eyice Armağanı, İstanbul 1992, s. 366; “Ragıp Paşa Köşkleri”, mad. DBİA, C. 6, İstanbul 1993, s. 296, 297; B. N. Şahsuvaroğlu; Göztepe, İstanbul 1969, s. 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Y. Demiriz; a.g. mad., s. 297; Y. Demiriz; a.g.m., s. 364.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Y. Demiriz; a.g.m., s. 366.            </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> B. N. Şahsuvaroğlu; a.g.e., s. 113; Y. Demiriz; a.g. mad., s. 297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> D. Kuban; “Konaklar”, mad., DBİA, C. 5, s. 51-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> M. B. Tanman: “Azaryan Köşkü” mad., DBİA. C. 1, s. 502.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> ‘Deutsche Bank’ önceleri ‘Bankalar Caddesi’ ile ‘Yüksek Kaldırım’ın kesiştiği noktadaki Minerva Han’da (1911-1913) faaliyet gösteriyordu. Bankanın zamanla ‘Deutsche Orientbank’a dönüşmesi ile Eminönü’ndeki bugünkü binaya taşındığı anlaşılıyor. Bk., Z. Toprak; “Bankacılık”, mad., DBİA, C. 2, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> M. S. Genim; İstanbul, Eminönü Belediyesi İmar Müdürlüğü, 22 Pafta, 397 ada, 15 parselde kayıtlı arşiv dosyası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> C. Can; a.g.e., s. 332; M. S. Genim; İstanbul-Eminönü Belediyesi İmar Müdürlüğü, 22 Pafta, 397 ada, 15 parselde kayıtlı arşiv dosyası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> W. Koch; a.g.e., s. 311, 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Y. Yavuz; a.g.e., s. 11; C. Can; a.g.e., s. 332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-alman-mimarlar-ve-eserleri.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Y. Yavuz; a.g.e., s. 35; “Birinci Vakıf Hanı”, mad., DBİA, C. 2, s. 243.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma Sürecinde Kültür Varlıklarının Korunmasına İlişkin Yasal Düzenlemeler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma Sürecinde Kültür Varlıklarının Korunmasına İlişkin Yasal Düzenlemeler
Batılılaşma Süreci Tüm kültürler her evrelerinde, kendilerinden önce yaratılan değerlere karşı değişik tavırlar takınmışlardır. Bu tavırlar, olumlu ya da olumsuz olabilmekte, bir başka deyişle, korumayı ve geliştirmeyi amaçladığı gibi, bozucu ve yok edici de olabilmektedirler. Bu durum, Anadolu’nun son 800 yıllık hikayesinde de değişik görünümleri ve içerikleriyle karşımıza çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik çağlarında,[1] ya da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6659a563b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, İmparatorluğunun, Batılılaşma, Sürecinde, Kültür, Varlıklarının, Korunmasına, İlişkin, Yasal, Düzenlemeler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Osmanli-015.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html">Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma Sürecinde Kültür Varlıklarının Korunmasına İlişkin Yasal Düzenlemeler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Emre MADRAN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Batılılaşma Süreci</strong></span></p>
<p>Tüm kültürler her evrelerinde, kendilerinden önce yaratılan değerlere karşı değişik tavırlar takınmışlardır. Bu tavırlar, olumlu ya da olumsuz olabilmekte, bir başka deyişle, korumayı ve geliştirmeyi amaçladığı gibi, bozucu ve yok edici de olabilmektedirler.</p>
<p>Bu durum, Anadolu’nun son 800 yıllık hikayesinde de değişik görünümleri ve içerikleriyle karşımıza çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik çağlarında,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ya da Cumhuriyet’in ilk yıllarında<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> izlenen olumlu ya da olumsuz tavırların, İmparatorluk için birçok değişmeyi kapsayan bir yüzyıl olan 19. yüzyılda da izlenmesi, bir rastlantı değil, her toplumda bilinçli ya da bilinçsiz olarak eylemleştirilen bir tutumun ve bir geçiş dönemi olmasının sonucudur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’ya yönelmenin, 18. yy.’da orduların yenilgilerinin çoğalmasıyla başladığı ileri sürülür.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Yöneticiler, Osmanlı toplumunu ciddi bir çöküntüden kurtarmanın yolunu, Batı dünyasına öykünmede aramışlardır.</p>
<p>Batılılaşmayı yönlendiren kimi etkenler, İstanbul ve Avrupa başkentleri arasında diplomatik misyonların giderek çoğalması, ticari ilişkilerin kuvvetlenmesi, yabancı uzmanların, Batı’nın kültürel, eğitsel ve teknolojik etkinliklerini Osmanlı toplumuna taşımaları, Avrupa’ya gönderilen genellikle diplomatik nitelikli misyonların gittikleri ülkelerden etkilenmeleri ve bu olguyu ülkelerinde yeni etkinliklere dönüştürme istekleri ve Avrupalı gezginlerin çeşitli amaçlarla Osmanlı topraklarında yaptıkları geziler olarak sıralanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Mahmud I döneminin sonuna doğru, Osmanlı elçileri, Avrupa’da ulusal devletlerin kurulması ve orta sınıfların güç kazanmasını sağlayan politikaları görmüşler ve bu husus Tanzimat’ın ilanını büyük ölçüde etkilemiştir.</p>
<p>Tanzimat Dönemi’ni biçimlendiren en önemli ögelerin başında, “yasalaşma” ve “kurumsallaşma” gelir. Yasalaşma herhangi bir konuya yönelik davranışları yasa haline koyma ve yasa biçiminde kurallar oluşturma olarak tanımlanmaktadır. Tanzimat’tan sonraki yasalaştırma etkinliğinin gerekçelerini Hıfzı Veldet (165) “Rasyonalizm ve tabii hukuk cereyanları,18. ve 19. asırlarda meydana gelmiş olan sistematik hukuk nazariyatı, yine bu asırlarda içtimai ve iktisadi münasebetlerin baştan başa değişmiş ve bunları karşılamak üzere yeni nizamlara ihtiyaç hasıl olmuş olması, siyasi amil yani merkezi idarenin kuvvetlenmesi, milli amil, yani her memlekette hukukun millileştirilmesi cereyanı” olarak sıralamaktadır.</p>
<p>Bu etkenlerin tümünün İmparatorlukta var olduğu ve yeni kural oluşturma çabalarının sadece bu etkenlerden kaynaklandığı kolayca söylenemez. Ancak, mevcut düzensizliğin giderilmesi için yeni bir düzen oluşturma gereksinimi, yasalaştırmanın önemli nedenleri arasındadır. Gülhane Hattı’nda bu husus “bundan böyle Devleti Aliyye ve memaliki mahrusemizin hüsnü idaresi zımnında bazı kavanini cedide vaz’ü tesisi lazım ve mühim görünerek…” sözcükleriyle yer almıştır. Tanzimat’la başlayan ve hukuk alanındaki eşitsizlikleri kaldıran, devletin görevlerini sınıflayan ve yeniden tanımlayan, taşra örgütlerine yeni görev tanımları getiren, yargılama yöntemleri geliştiren<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> bu yasalaşma hareketleri, 19. yüzyıla damgasını vuran bir eylemler dizisi olmuştur.</p>
<p><span><strong>Kültür Varlıklarına İlişkin İlk Yasal Düzenlemeler</strong></span></p>
<p>Tanzimat’ın en önemli iki ögesinden biri olan yasalaştırma yeni kurallar getirerek koruma alanında da etkisini göstermiştir. Bu süreçte 60 yıl (1848-1917) içerisinde eski eser ve korumayla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili 42 yasal ve yönetsel düzenlemenin yapılması ve yürürlüğe konmak üzere yayınlanması, yasalaştırma eyleminin etkin bir araç olarak kullanılmak istendiğini göstermektedir. Günümüzdeki imar ve koruma hukukunun temellerini oluşturan ve kentsel biçimlenmeyi belirleyen birçok yasal düzenleme Tanzimat’la birlikte getirilmiştir.</p>
<p>Bugün taşınır ve taşınmaz kültür varlığı olarak nitelendirilen değerler, 19. yy. ortalarına değin fıkıh kurallarına bağlı olarak ele alınmaktaydı. Fıkıh kitapları, kültür varlıklarına ancak sahibi belli olmayan “taşınabilir eşya” olmaları halinde değinmekte, taşınmaz kültür varlıkları ise vakıflara, özel kişilere ve devlete (miri mal) ait olabilmekteydi. Bu durumda, sadece vakıf kökenli taşınmazlar vakfın kendine özgü koşullarından dolayı belli güvenceler altında olmakta, devlet ya da kişinin kendi “mal”ı üzerinde sınırsız kullanma yetkisi bulunmakta, boş arazide bulunan ya da kimsenin mülkü olmayan yapılar ise kolayca tahrip edilebilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bunu önlemek amacıyla, özellikle 1840’lardan itibaren başlayan kural oluşturma sürecinde, yapı ve onarım alanında konuya dolaylı ya da doğrudan değinen yasal düzenlemeler görülmektedir.</p>
<p>Dolaylı yasal düzenlemelerin ilki 1840 tarihli Ceza Kanunu’dur. 28 Zilhicce 1274/9 Ağustos 1858 tarihinde son şeklini alan bu yasanın 133. maddesine göre, “…Hayrat-ı şerife ve tezyinat-ı beldeden olan ebniye ve asar-ı mevzuayı hedm ve tahrib ve yahud bazı mahallerini kırıb rahnedar…” edenler cezalandırılacaktır. Görüldüğü gibi, bu hüküm sadece hayır yapılarıyla (cami, mescit, türbe) süslü (anıtsal nitelikli) yapıları kapsamaktadır.</p>
<p>Aynı yıl çıkartılan “Arazi Kannunnamesi” de Mahmud Il’nin dirlikleri kaldırmasından doğan boşluğu doldurmak için düzenlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Fıkıh kitapları, eski eserleri “malik ve sahibi belli olmayan” taşınabilir mallar olarak gördüğü için, Kanunname de sadece taşınır eski eserleri ele alır ve bunları 107. maddede “.ve bütün arazide bulunup malik ve sahibi bilinmeyen eski ve yeni paralar, silah ve aletler ve yüzük taşları gibi.” olarak tanımlar. Bulunan eşyanın sahipliliği için konan kurallara göre, üzerinde kelime-i şahadet gibi İslami izler bulunan ve İstanbul’un fethinden sonra saklanmış olduğu anlaşılan “.hazine ve defineler.”, arazi sahibi o hazinelerin ve definelerin kendi malı olduğunu iddia ederse kendisine verilir. Arazi Kanunnamesi, üzerinde “put” veya İslam olmayan ülke yöneticilerinden tanınmış birinin ismi gibi işaretler bulunan ve İstanbul’un fethinden önce saklı bulunduğu anlaşılan hazineler ve defineler için başka hükümler getirmiştir. Buna göre eşyaların bulunduğu yerin sahibi, o hazine ve definelerin kendi malı olduğunu iddia ederse ona verilir.</p>
<p>Arsa sahibi bu nesnelerin kendine ait olmadığını söylerse, 1/5’i devlete, geri kalanı o arazinin ilk sahibi ya da mirasçılarına verilir. Arazi kimsenin malı değilse, bulunan nesnelerin tümünü devlet alır. Görüldüğü gibi, Arazi Kanunnamesi, bir “koruma” olgusunu değil, bir “paylaşım” ve “mülkiyet” olgusunu düzenlemeyi hedefleyen hükümler içermekte ve genellikle taşınır eserleri kapsamaktadır.</p>
<p>Dolaylı düzenlemelerin önemli bir bölümü değişik tarihlerde çıkartılan Ebniye Nizamnamelerinde yer alır. 1848 yılında çıkan ilk nizamname büyük kentlerdeki ulaşım, yeni yapılaşma vb. konularda çağdaş tanım ve uygulamalar getirmeyi amaçlamakla beraber, yapılaşmış alanlardaki eski yapılara ilişkin bazı hükümler de içermektedir. Örneğin, Nizamname’nin 4. maddesi, yangın yerlerinde onarılabilecek nitelikteki yapıların yolları genişletmek amacıyla geriye çekilmesini, bir başka deyişle tümüyle yıkılarak yeniden yapılmasını öngörmektedir. 16. maddede ise, hanlarda avluya veya kitleye bitişik ahşap yapı yapılamayacağı öngörülmüştür. 1849 yılında çıkarılan 2. Ebniye Nizamnamesi’nde de korumaya değinen hükümler yer almaktadır. Cami avlularında yapılaşma yasağı konması (m. 32) bunların en önemlisidir. 1864 yılında yayınlanan ve ana amaçları arasında yangınların önlenmesi bulunan Turuk ve Ebniye Nizamnamesi’de mevcut yapılarla ilgili çeşitli hükümler içermektedir. Örneğin 36. madde mevcut yapıların dış onarımlarında (cephe kaplaması, saçak, kepenk vb.) ahşap kullanılmasını yasaklamıştır.</p>
<p>Hemen her dönemde olduğu gibi, 19. yüzyılda giderek yoğunlaşan “imar hareketleri” geleneksel doku ve yapıları olumsuz etkilemiştir. Bu imar hareketlerini düzenleyen ve 23 Zilhicce 1299/6 Kasım 1882 tarihinde yürürlüğe giren “Ebniye Kanunu” kendinden önce çıkartılan tüm Ebniye Nizamnamelerini yürürlükten kaldırmış ve son 40 yılda edinilen yeni deneyimleri de göz önüne alan genişletilmiş bir metin haline gelmiştir. Başta İstanbul olmak üzere İmparatorluğun büyük kentlerindeki imar etkinliklerini tanımlayan, uygulama ve denetim mekanizmalarını belirleyen bu yasanın bazı bölümleri, özellikle geleneksel/tarihsel konut dokusunun bozulmasını özendirici hükümler içermektedir. Örneğin, sokaklar yeni yapılan sınıflamaya göre genişletilecek, bu amaçla bir yanı ya da iki yanındaki yapılar yıkılacaktır (m. 1, 8, 9), tehlikeli olan yapı ve duvarların yıkılması için Belediye mal sahibine bildirimde bulunacak, mal sahibi bu bildirime karşın yapıyı yıkmazsa, işlem belediye tarafından yapılarak giderler mal sahibinden alınacaktır (m. 47, 48), yeni genişlikleri belirlenmiş yollarda yer alan mevcut binaların sadece cepheleri onarılabilecek, esaslı onarım için izin ancak gerekli yola terk işlemleri yapıldıktan sonra verilecektir (m. 50). Görüldüğü gibi, bu hükümler belki daha çağdaş, düzenli ve yaşanabilir kentsel mekanlar oluşturmak üzere düzenlenmişse de, mevcut yapı stokundan belli değer içerenlerin korunmasına ya da değerlendirilmesine ilişkin bir tavır yakalamak olası değildir.</p>
<p><span><strong>Doğrudan İlk Yasal Düzenlemeler</strong></span></p>
<p>26 Şaban 1255/3 Ekim 1839’da Gülhane Meydan’da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan “Gülhane Hattı Hümayunu”, koruma alanında da genel kurallar oluşturulmasını sağlamıştır. Ancak, koruma alanındaki yasal düzenlemelerin itici gücü, Osmanlı vatandaşlarının haklarını ve yaşam biçimlerini düzenlemeye yönelik yasa ve nizamnamelerin bazılarında görüldüğü gibi iç dinamikler olmayıp hemen tümüyle Osmanlı dışı etkenlerden oluşmaktadır. Bir diğer deyişle, 1860’ların sonundan itibaren gündeme getirilecek “Asarı Atika Mevzuatı”, devletin giderek arsızlaşan Avrupa kökenli “kültürel talan”a karşı kendini korumayı amaçlayan ve içgüdüsel olarak aldığı tavırların ve “meşru müdafaa”nın sonucudur.</p>
<p>1850’li yıllarda, Ceride-i Havadis’te arkeolojik kazılar konusunda yayınlanmaya başlayan yazılar, Anadolu’da çeşitli nedenlerle arkeolojik kazı ve araştırmaya başlayan yabancı grupların artması ve bunun sonucu çeşitli eserlerin yurt dışına götürülmesi, yönetimin Türk-İslam çağı öncesi kültürlere ait taşınmazların korunmasında yeteri kadar duyarlı olmaması yeni düzenlemelerin yapılmasını gerektiren nedenler arasında sayılabilir. İzmir-Aydın demiryolu çalışmaları müdürü Delarke’nin, 1863 yılında, Selçuk yöresinde kimi mimari elemanların bulunmasından sonra, yörede bir müze oluşturmak için Padişah’a gönderdiği dilekçe kabul edilmiş, İzmir Valisi’ne bu konuda yazılan Sadaret tezkeresinde, yazılı ve işlenmiş birtakım mermer taşlar bulunduğu, bunların sözleşme esaslarına göre Osmanlı Devleti’ne geri verilmesi gerektiği, ancak, çıkan eserler o kadar değerli olmadığı için ancak yöresel bir müzede tutulabileceği yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Korumayla ilgili ilk yasal düzenlemenin gerekçelerini anlatan somut bir bilgi ya da belgeye henüz ulaşılmış değildir. Ancak, Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında, Maarif Nezareti’ne gönderilen 15 Şevval 1285/30 Ocak 1869 tarihli bir buyrultuda, bir nizamnamenin hazırlanmakta olduğu söylenmektedir. İlk yasal düzenlemeye temel oluşturan bu buyrultunun başlangıcında şu saptamalar yer almaktadır<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> “…Avrupa Müzeleri buradan götürülen nadide eserlerle süslüyken memleketimizde bir müzenin kurulmamış olması doğru değildir…Asar-ı Atika çıkaranlara çift olan antikaların bir adedini bize bırakmaları koşuluyla kazı izni verildiyse de buna uymadıkları görülmüştür.bundan böyle yurt dışına eski eser çıkartılamayacaktır. Eski paralar bu kaidenin dışındadır…”.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Buyrultuda, ayrıca, devlet adına “antika” ihracı yapılabileceği, ancak bunun kapsamında sadece eski paraların yer aldığı, genel bir “müzehane” kurulacağı, tüm arkeolojik kazıların ruhsat alındıktan sonra yapılabileceği ve tüm bu hususların, Şurayı Devlet, Nafia Dairesi tarafından hazırlanacak bir yasal düzenleme konusu olacağı yer almaktadır.</p>
<p>Buyrultu gereğince hazırlanan ve İmparatorluğun doğrudan eski eserle ilgili ilk düzenlemesi olan 1 Şubat 1284/13 Kasım 1869 tarihli Asarı Atika Nizamnamesi<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> bir giriş ve 7 maddeden oluşmaktadır. Nizamnamenin ilk maddesi Osmanlı topraklarında eski eser aramak isteyenlerin Maarif Nezareti’nden izin alması koşulunu getirmiştir. 2. madde eski eserlerin yurt dışına çıkartılamayacağını ancak yurt içinde satılabileceğini belirtmekte, 4. madde de ise eski paraların bu hüküm dışında kaldığı yer almaktadır.</p>
<p>3. madde, mülkiyete ilişkin olup, arazisinde eski eser bulunan kişinin o eski eserin sahibi olduğunu açıklar. Eski eser aramak için verilen iznin sadece yeraltında bulunan eşyalar için geçerli olduğu, bu amaçla yer üstünde bulunan eserlerden “birşeyler” kopartmanın yasak olduğu 5. maddenin içeriğini oluşturmaktadır. Nizamnamenin korumayla ilgili (çok kısıtlı da olsa) tek maddesi budur. Görüldüğü gibi, İmparatorluğun eski eserle doğrudan ilgili bu ilk yasal düzenlemesi oldukça ilkel ve sadece arkeolojik kazılarla ilgili temel bir düzenleme getiren bir içeriğe sahiptir.</p>
<p>1869 tarihli Asarı Atika Nizamnamesi’nin çeşitli nedenlerle yetersiz kalması yeni bir nizamname hazırlanmasını zorunlu kılmıştır. 29 Zilhicce 1291/7 Şubat 1875 tarihinde Meclis-i Maarif-i Kebir tarafından Padişah’a sunulan bir belgede,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> kazıların ve kazılardan çıkartılan eserlerin kamu yararına olduğu, bu çok değerli şeylerden halkın mahrum bırakılmaması gerektiği, bu nedenlerle yabancılara kazı izni verilmesinin doğru olacağı yer almaktadır. Ancak Meclis, bu izni alan yabancıların mevcut nizamnameye uygun davranmadığını ve “ Devlet-i Aliye’nin hakkını muhafazaya riayet etmeyipne kadar şey ihraç edilir ise cümlesini alıp ve mabet ve ebniye gibi zuhur eden asar-ı makbule-i gayri menkulenin ötesini berisini kal’ ve hedmedip bir suretle memleketlerine nakil ve ihraç etmekte oldukları.”nı da ayrıca vurgulamakta ve yeni bir nizamname yapılması önerilmektedir.</p>
<p>Olasılıkla bu gelişmeler ışığında hazırlanan İkinci Asar-ı Atika Nizamnamesi, 20 Safer 1291/7 Nisan 1874’te yayınlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> 36 maddeli bu yeni belgenin birçok “ilk”i içermesi olumlu yanlarından bir tanesidir. Örneğin, ilk kez “Ezminei kadimeden kalan her nevi eşyayı masnua” (m. 1) şeklinde bir “eski eser” tanımı yapılmıştır. Nizamname’deki yer alan eski zamanlar sözcüğü Türk-İslam çağı öncesi kültürlerini anlatmakta, Osmanlı henüz kendi döneminin yapıtları için bir “koruma statüsü” oluşturmayı düşünmemektedir. Ancak Nizamname’nin hangi gereksinmeleri karşılamak için düzenlendiği düşünüldüğünde, hemen tümüyle arkeolojik değerler öne çıkmakta ve bu bağlamda eskilik boyutu tek ölçüt olarak yer almaktadır. Eski eserler, “eski paralar” ve “diğer taşınır ve taşınmaz eşyalar” olarak ikiye ayrılmaktadır. Türk-İslam çağı öncesi kültürlerine ait olan bu eski paralar günümüzdeki kültürel değer sınıflamasında bir üst başlık oluşturmazken, 1870’lerde, en çok bulunan, kolaylıkla taşınabilen ve dolayısıyla kaçırılabilen, niteliklerinden dolayı en çok ilgi çeken bir eser türü olduğu için nizamnamede özel olarak yer almıştır. 3. maddede ise, henüz ortaya çıkmamış (gayrimekşuf) eski eserlerin “Devlet Malı” olduğu kavramı yer almıştır. Nizamnamenin 4. maddesinden sonraki bölümü ise hemen tümüyle arkeolojik kazılar ve definecilikle ilgilidir. Nizamnamede, doğrudan taşınmazların korunmasını ve onarımını amaçlayan hükümler 6, 14 ve 35. maddelerde yer almaktadır. 6. madde “.Asar-ı sabiteden sahipli yerlerde bulunan ve mükemmel olan bazı maabid ve ebniye-i sairenin muhafazası için hükümetden mahalline icabına göre memur dahi tayin olunacaktır” hükmünü getirmiştir. Bu önlem, sadece sahipli yerde bulunan yapıları kapsaması ve “mükemmel” olmak gibi çok değişken bir ölçüt getirmesi bakımından çok yetersiz kalmaktadır. 14. maddede, “Maabit ve tekaya ve medarise ve makbere ve su yolu ve tariki amme misillü umuma mazarratı olacak yerlerde ” kazı yapılamayacağı belirtilmektedir. Anılan yapıların bir bölümünün dini nitelikli olması ve uygulamaların kamuya zarar vermemesinin (su yolu, diğer yollar, mezarlıklar gibi) amaçlanmasına karşın, bu madde yine de çevrenin ve kimi anıtsal yapıların kazı sonucu tahribini önleyememiştir. 35. madde ise “Ebniye vesaire gibi umumi ve hususi mahallerde mevcut.” taşınmaz eski eserleri tahrip edenler hakkında Ceza Kanunu’nun 133. maddesine göre işlem yapılacağını öngörmektedir.</p>
<p>1874 Nizamnamesi’nin ilginç bir yönü, sonunda yer alan ve “Tenbih-i Resmi” başlığını taşıyan bölümdür. Bu bölümde, “.Asar-ı nadireyi havi kadim ve meşhur şehirlerde vaki kale duvarlarında ve ebniye-i saire harabelerinde bulunan üzerleri yazılı ve kabartmalı mermerler”in kırıldığına ya da kireç ocaklarında kullanıldığına, böylece tahrip ve yok olduklarına dikkat çekilmekte ve “.bilcümle kadim ve meşhur şehirlerde kain kale, mabet ve saray ve hane bilumum ebniye-i atika harabelerinden.” taş alınması ve kırılmasının önlenmesi için valiliklerce gerekli önlemlerin alınması istenmektedir. Ancak bu önlemler de, yaşayan yerleşme ve yapıları değil, Asarı Atika Nizamnamesi’nde olduğu gibi sadece arkeolojik alanları kapsamaktadır.</p>
<p>1869 ve 1874 tarihli Asarı Atika Nizamnamelerinden sonra çıkartılmış olmakla beraber, İmparatorluğun medeni kanunu olarak hizmet veren ve bu nedenle kişi ve taşınmaz hukuku ile ilgili hükümler içeren 26 Şaban 1293/17 Eylül 1876 tarihli Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’de de eski eserlerle ilgili hükümler yer almaktadır. Mecelle’nin 1192. ve 1198. maddelerinde mülkün sahibince hangi koşullarda serbestçe kullanabileceği tanımlanmakta ve bu hak ancak çevreye “zarar-ı fahiş” verirse kısıtlanabilmektedir (m. 1197). Mecelle, zarar-ı fahiş olarak, diğer bir yapıya zarar verme ve onun yıkılmasına neden olma ya da o binadan yararlanmayı engelleme gibi eylemleri tanımlamıştır. Bir diğer deyişle, kişi çevresine zarar vermemek koşuluyla, taşınmazında dilediği uygulamayı yapabilecektir. Mecelle, yol/yapı düzenine ilişkin hükümler de getirmiştir. 1214. maddeye göre yapıların yol cephelerinde yer alan ve yola zararlı olan alçak çıkıntılar ve şehnişinler eski bile olsa yıkılacaktır.</p>
<p>İlk iki nizamnamenin uygulanması sürecinde edinilen deneyimler ve yeni gelişmeler yeni bir düzenlemeye gidilmesini gerektirmiş ve bu nedenle 23 Rebiülahır 1301/21 Şubat 1884’te yürürlüğe giren Üçüncü Asar-ı Atika Nizamnamesi hazırlanmıştır. 5 bölümlü nizamnamenin ilk bölümünü genel hükümler, ikinci bölümünü eski eser alım satımı, üçüncü bölümünü araştırma ve kazılara ilişkin hususlar, dördüncü bölümünü eski eserlerin alım satımı, beşinci ve son bölümünü ise ceza hükümleri oluşturur. 1906 tarihli son Asar-ı Atika Nizamnamesi’ne de esas teşkil edecek olan bu belgenin ilk maddesi, eski eserin tanımını vermektedir. Bu tanımın zaman boyutu, içerdiği dönemler açısından, bir öncekine oranla daha kapsamlı olmamakla beraber, “…kıt’at ehalii kadimesinin terk etmiş oldukları asarın cümlesi.” ile daha net bir anlatıma kavuşmuş olup eski eser olarak, o gün yaşamayan kültürlerin ürünlerinin anlaşıldığını açıkça göstermektedir. Bu genel tanımdan sonra sıralanan taşınır (altun meskukat, oyma resim ve nakışlar, vb.) ve taşınmaz (saray, sirk, tiyatro, su kemerleri, tümülüsler, dikili taşlar vb.) eserler de, Türk-İslam çağı eserlerinin henüz eski eser sayılmadığını açıkça belirtmektedir. Taşınmazların korunmasıyla doğrudan ilgili hükümler ise 4. ve 5. maddelerde yer almaktadır. 4. madde, “.arazi ve emakinde mevcut veya meknuz olan asarı atikayı hotbehot yıkıp kaldırmaya arazi sahiplerinin selahiyetleri yoktur.” demekte, 5. maddede ise, “.asar-ı atikayı ve ebniye ve turuk-u kadime asarını, kale duvarlarını, burçları, hamam ve mezarları. bozmak, parçalamak, yakınında kireç ocağı açmak, içinde her türlü inşaat yapmak, yıkılmış taşları başka yerlerde kullanmak, bu harabeleri konut, depo, ahır vb. amaçla kullanmak yasaktır” hükmü yer almaktadır. Buradaki yaklaşım, o dönemde kullanılmakta olan Türk-İslam çağı eserlerinin kapsamamakta ve 1. maddedeki tanımla da bütünleştiğinde bu Nizamname’nin de arkeolojik nitelikli yapı ve alanları kapsadığı kolayca anlaşılmaktadır. Nizamname’nin 6-32. maddeleri tümüyle arkeolojik kazılarla, eski eser ithal ve ihracına ayrılmıştır.</p>
<p>İmparatorluğun korumayla ilgili son yasal düzenlemesi Osman Hamdi Bey döneminde gerçekleştirilen 1906 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi’dir. İlk üç Nizamname’nin uygulanması sonucu elde edilen deneyimler, arkeolojik kazıların artması, meslek adamlarının yetişmeye başlaması, yeni bir yasal düzenleme yapılmasını zorunlu kılan nedenler arasında yer almaktadır. 23 Nisan 1906’da çıkartılan bu son Nizamname, Cumhuriyet döneminde de kullanılacak ve 1973 yılına değin, tek koruma mevzuatı olma özelliğini koruyacaktır. AAN, 6 ana bölüm ve 1 “Ahkamı Müteferrika” bölümünden oluşmuştur. İlk bölüm “Asarı atika müzesi hakkındadır” başlığını taşımakta ve eski eserlerden sorumlu mekanizmayı tanımlamaktadır. Buna göre, Müze Müdürlüğü eski eserlerle ilgili tüm hizmetlerden sorumludur. İllerde ise, bu sorumluluk Maarif Müdürlerine verilmiştir. Bu kişiler hem müze müdürü görevini yürütecek hem de eski eserlerle ilgili işlerden dolayı İstanbul Müze Müdürlüğü’ne bağlı olacaklardır (m. 2). AAN’nin ikinci bölümü eski eserin tanımı ile bu eserlerin kullanım biçimleri hakkındadır. Bu bölümün ilk maddesi, gerek kamu ve gerekse özel mülkiyette bulunan arazi ve yapıda, varlığı bilinen ya da daha sonra ortaya çıkacak olan eski eserlerin devlet malı olduğunu bildirir (m. 4). Bu nedenle, bu eserleri bulmak, korumak, toplamak ve müzelere götürmek hükümetin hakkı olmaktadır. Bu hüküm İslam uygarlığına ait taşınır ve taşınmaz sanat eserlerini de kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Nizamnamenin üçüncü bölümünde taşınmaz eski eserlerle ilgili kısıt ve yaptırımlar yer alır. 7. madde, her nerede ve ne surette olursa olsun taşınmaz bir esere rastlayan bir kişinin bunu en yakın askeri ya da mülki amire bildirme zorunluluğunu getirir. 8. madde, korumayla doğrudan ilgili tek maddedir. Buna göre eski eserleri yerinden oynatmak, yıkmak, sakatlamak ve mahvetmek, yıkımından doğan alanı zapt etmek, üç yüz metreden daha yakınında kireç ocağı ve tuğla harmanı oluşturmak, doğrudan ya da dolaylı olarak tahribine neden olacak işlemler yapmak, ölçmek amacıyla izin almaksızın iskele kurmak, ahır, ot anbarı vb. bir işlev vermek yasaklanmıştır. Nizamname’nin dördüncü bölümü taşınır eski eserlerle ilgilidir. Buna göre, herhangi bir kimse arazisinde taşınır bir eser bulduğunda bunu ilgililere haber vermekle yükümlü tutulmuştur. Bu bildirim karşısında arazi sahibine bulunan eserin yarısı verilecektir. Arkeolojik kazılar (m.10-25), Nizamname’nin beşinci bölümünü oluşturur.</p>
<p>Kazı izni alınması ile başlayan sürece ilişkin ayrıntıların yer aldığı bu bölümün belki en önemli maddesi, kazı izni vermeyen arazi sahiplerinin arazilerinin Maarif Nezareti’nce kamulaştırılmasıyla ilgilidir. Altıncı bölüm eski eserlerin ithalat ve iharacatıyla (m. 26-31) ilgilidir. 1884 Nizamnamesi’ndeki yurt dışına eski eser çıkarma yasağı bu Nizamname’de de sürmektedir. Son dört madde ise (m. 32-35) ceza ve yürürlükle ilgili maddelerdir.</p>
<p>1906 Nizamnamesi birkaç temel noktada değerlendirilebilir. Bunlardan ilki, daha önceki nizamnamelere oranla daha gelişmiş bir içeriğe sahip olmasıdır. Buna karşın 35 maddeden 26’sının taşınır eski eserler ve arkeolojik kazılara ayrılması, taşınmazların korunması kavramı ve buna bağlı yaklaşımların gereği kadar oluşmadığını açıkça göstermektedir. Nizamname’nin bir diğer önemli özelliği ise Cumhuriyet’in ilk koruma mevzuatı olan 1710 sayılı yasanın özellikle taşınır eserler ve arkeolojik kazılara ilişkin bölümlerini büyük ölçüde etkilemiş olmasıdır.</p>
<p><span><strong>Son Yasal Düzenlemeler</strong></span></p>
<p>20. yüzyılın ilk 20 yılı, Osmanlı İmparatorluğu’nun da son yılları olmaktadır. Bu yıllarda 1906 tarihli son AAN’nin yanı sıra, başka yasal düzenlemelerin yapıldığı da görülmektedir. Bunlardan ilki, “Muhafaza-i Abidat Nizamnamesidir (MAN). 17 Temmuz 1328/28 Temmuz 1912 tarihinde kabul edilen ve 1936 yılına kadar yürürlükte kalan bu Nizamname, Osmanlı Devleti’nin, sadece taşınmaz kültürel değerlerle ilgili hükümler içeren ilk yasal düzenlemesidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Çal (1990: 20) bu nizamnamenin çıkış nedenlerini, 1906 tarihli Asarı Atika Nizamnamesi’nin yetersizliğine ve “.devlete hakim olan Türkçülük hareketine paralel olarak gelişen neo-klasik akımın.” etkisine bağlamaktadır.</p>
<p>Nizamname’nin 1. maddesinde, 1906 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi’nin 5. maddesine gönderme yapılarak, eski eser yapıların tanımı “.Bilcümle kadim kaleler, burçlar ve kasaba surları ile her hangi devre ait olursa olsun kaffe-i emlakin ve asar.” şeklinde düzenlenmiştir. 2. madde, bu eserlerin tahribini yasaklamaktaysa da, 3 ve 4. maddeler, ilgili uzmanların<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> karar vermesi ve bu kararların Maarif Nezareti’nce onaylanması halinde, taşınmazların kısmen ya da tümüyle yıkılabileceğini öngörmektedir. Nezaret, bu süreçte Müze-i Hümayun Müdürü’nün görüşünü almak durumundadır. Yıkılması öngörülen yapı, “fevkalade-i mahsusa”ya sahipse, müze yönetimince yeniden incelenecektir. Bu düzenlemenin birçok sakıncası olduğu açıkça anlaşılmaktadır. İllerde oluşturulacak kurulların eski eser konusundaki bilgi ve deneyim yetersizliği, kimi yerlerde bu kişilerin bile bulunmaması, birçok değerin tahribine yol açacaktır.</p>
<p>Muhafaza-i Abidat Nizamnamesi’ne bağlı olarak iki yeni yasal düzenleme daha gerçekleştirilmiştir. 8 Zilhicce 1331/8 Kasım 1913 tarihli “Esvar ve Kila-i Atika’dan Belediyelerle Vilayata Terkolunacak Yerler Hakkında Kanunu Muvakkat”a göre,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Muhafaza-i Abidat Nizamnamesi’ne göre yıkılmasına izin verilen eski eserler, arsaları ile birlikte ve konumlarına göre belediyelere ya da il idarelerine verilmektedir (m. 1). 23 Recep 1330/25 Haziran 1328/1910 tarihli “Cami-i Şerife vesair Müessesat-ı Hayriye’nin Tahtında veya Fevkinde veya Harim Müştemilatında Bulunan Mahallerin İstimlaki Hakkında Kanun” ise, camilerin içinde ya da kenarında bulunan yapı ve alanların, hiçbir inceleme yapılmaksızın Evkaf Nezareti’nce kamulaştırılıp yıkılabileceğini öngörmektedir. Her iki düzenlemenin tahrib için elverişli ortamlar yarattığı söylenebilir.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>18. yüzyılın sonundan başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna değin geçen sürede, Osmanlı İmparatorluğu, her sektörde, köklü değişmelere ve gelişmelere sahne olmuştur. Bugün “kültür varlığı” olarak tanımlanan yapılara karşı takınılan tavırlar ve gerçekleştirilen müdahaleler ile “koruma” eyleminin yasal, yönetsel, parasal ve teknik boyutları da bu değişimlerden etkilenmiştir. Bu etkilenme, olumlu ya da olumsuz sonuçlar vermekle beraber, ortaya çıkan resmi tek bir sözcükle betimlemek gerekirse, “gelişme” sözcüğünün seçimi yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Döneme damgasını vuran en önemli iki olgu, “kurumsallaşma” ve “kural oluşturma/kanunlaştırma”dır. 19. yüzyıl öncesinde, gerek yapı, gerekse onarım alanının örgütlenmesinde, tüm ilgililerin uymakla yükümlü olduğu yazılı kurallar bulma olanağı çok az iken, Tanzimat’ın hemen sonrasında birçok kurumun işleyişini düzenleyen kuralların oluştuğu görülmektedir. Bu husus, doğal olarak, tüm döneme hakim olan yeni devlet ve yönetim anlayışının bir göstergesidir. Ancak, yazılı kuralların yoğun olmadığı dönemlerde ve bazı konularda hizmetlerin daha az aksadığı, buna karşın yeni yazılı kuralların ise sanılan kadar olumlu gelişmeler sağlamadığı da gözlenmektedir.</p>
<p>Kurum ve kurallardaki bu değişimlere karşın, “eski eser” kavramında aynı gelişme izlenememektedir. 1906 tarihli Asarı Atika Nizamnamesi’ne değin, Türk-İslam çağı yapıtları eski eser sayılmamıştır. İlk 4 Nizamname, hemen tümüyle, arkeolojik alan ve eserlerle ilgili sorunların çözümüne ve süreçlerin tanımlanmasına ayrılmıştır. Bir başka deyişle, İmparatorluğun 19. yy. gündeminin büyük bir bölümünü arkeolojik eserler oluşturmaktadır. Türk-İslam çağı yapıtlarının korunması gerekli eser olarak tanımı ilk kez 1906 tarihli AAN’de görülmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Emre MADRAN</strong></span></a>
</p><p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 412- 418</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Feridun AKOZAN, Türkiye’de Tarihi Anıtları Koruma Teşkilatı ve Kanunlar, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayını No: 47, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ ALİ HAYDAR, Şerh-i Cedid-i Kavanin ül-Arazi, İstanbul 1321.</span></div>
<div><span>♦ ATIF, Arazi Kanun-i Hümayun Şerhi, İstanbul 1319.</span></div>
<div><span>♦ Serim DENEL, Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da Tasarım ve Dış Mekanlarda Değişim ve Nedenleri, Ankara 1982, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını.</span></div>
<div><span>♦ ENGELHARDT, Tanzimat ve Türkiye (çev. Ali Reşad), Kaktüs Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ Osman Nuri ERGİN, Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları: 21, İstanbul 1995. 8 cilt.</span></div>
<div><span>♦ HIFZI VELDET, “Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”, Tanzimat 1, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları: 3273, İstanbul 1999, s. 139-209.</span></div>
<div><span>♦ Emre MADRAN, The Organisation of the Field of Restoration in the Ottoman Empire: 16th-18th Centuries, Yayınlanmamış Doktora Tezi, METU.</span></div>
<div><span>♦ Emre MADRAN, “Cumhuriyetin İlk 30 Yılında (1920-1950), Koruma Alanının Örgütlenmesi I”, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi Cilt: 16, Sayı: 1-2, s. 59-97.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet MUMCU, “Eski Eserler Hukuku ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Dergisi XXVI (3-4) 1969, s. 53-67.</span></div>
<div><span>♦ Ömer Hilmi Efendi, İthaf-ül Ahlaf Fi Ahkam-ül Evkaf, Ankara 1977, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını.</span></div>
<div><span>♦ Reşat ÖZALP (Der), Milli Eğitimle İlgili Mevzuat (1857-1923), İstanbul 1982, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları.</span></div>
<div><span>♦ Mükerrem Kamil SU, Osman Hamdi Bey’e Kadar Türk Müzesi, İstanbul 1965, ICOM Türkiye Milli Komitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Bülent TAHİROĞLU, Tanzimat’tan Sonra Kanunlaştırma Hareketleri, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 3, 1985, s. 588-601.</span></div>
<div><span>♦ Tevfik TEMELKURAN, “1874 Eski Eserler Nizamnamesi ve Türkiye’den Dış Ülkelere Götürülen Eski Eserler”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi 64 (1973), s. 34-36; 65 (1973), s. 36-40.</span></div>
<div><span>♦ Hıfzı VELDET, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat”, Tanzimat, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları: 3273, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Emre MADRAN (1996/a), The Organisation of the Field of Restoration in the Ottoman Empire: 16th-18th Centuries, Yayınlanmamış doktora tezi, METU, s. 30-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Emre MADRAN (1996/b), Cumhuriyetin İlk 30 Yılında (1920-1950), Koruma Alanının Örgütlenmesi I, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi Cilt: 16, Sayı: 1-2, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Batılılaşma” sürecine ayrıntılı ilk bilgiler için, şu kaynaklarda da yeterli bilgi bulmak olasıdır: İsmail CEM, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, s. 210 vd.; Vedat GÜNYOL, “Batılılaşma”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt: 1, s. 255; Şerif MARDİN, “Batıcılık”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi Cilt: 1, s. 245-247; İlber ORTAYLI, “Batılılaşma Sorunu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt: 1, s. 134-138; Taner TİMUR, “Osmanlı ve Batılılaşma”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt: 1, s. 139-146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Serim DENEL (1982), Batılılaşma Sürecinde İstanbul’da Tasarım ve Dış Mekanlarda Değişim ve Nedenleri, Ankara 1982, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bülent TAHİROĞLU (1985), Tanzimat’tan Sonra Kanunlaştırma Hareketleri, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 3, s. 601.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu konuda Ahmet Mumcu’nun (1969: 66-67) geniş bir yorum ve değerlendirmesi bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bülent TAHİROĞLU (1985), Tanzimat’tan Sonra Kanunlaştırma Hareketleri, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 3, s. 593.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kocabaş, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Aslında, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında, gerekse Cumhuriyet döneminde, kültürel varlıkların korunması etkinlikleri, sürekli olarak müzecilik etkinliklerinin gölgesinde kalmıştır. Müzecilik ise, arkeoloji ile eş anlamlı görüldüğü için halen yürürlükte olan 2863 ve 3386 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasaları da dahil olmak üzere, hemen tüm yasal düzenlemeler, “arkeoloji” ağırlıklıdır. Korumayla ilgili yasalar ayrıntılı incelendiğinde ve yorumlandığında, birçok maddenin sadece arkeolojik alan ve yapıtlar göz önünde tutularak yazıldığı, ülkenin tüm kültür varlıklarının kapsanması gerekirken bunun yapılmadığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Bu yaklaşımın kökenleri ise, 1860’lı yıllardan itibaren yayınlanan Asar-ı Atika Nizamnamelerinde de kolaylıkla görülmekte ve izlenmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kocabaş, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Mumcu (1969: 66 ve dipn. 25), birçok kaynağın 1874 tarihli AAN’ni ilk yasal düzenleme olarak kabul ettiğini bildirir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Mükerrem Kamil Su (1965), Osman Hamdi Bey’e Kadar Türk Müzesi, İstanbul 1965, ICOM Türkiye Milli Komitesi Yayınları, belge 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Nizamnamenin tam metni ve eleştirisi için bkz. Tertip Düstur, Cilt: 3, s. 426-431 Ahmet MUMCU, “Eski Eserler Hukuku ve Türkiye” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi XXVI (3-4) 1969, s. 53-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ahmet Mumcu (1970: 43. Dipnot: 55), 4. maddede İslam güzel sanatlarına ait eserlerin de devlet malı sayılmasını. “İslam eski eserlerinin 5. ve 6. maddeler kapsamına girmeyeceği yolunda bazı duraklamalara engel olmak.” için düzenlendiğini ileri sürmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Düstur, 2. Tertip 4. cilt, s. 599-600.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İl Milli Eğitim Müdürü (Başkan), İl yönetiminden 1 memur, Ordudan 1 memur, Bayındırlık Mühendisi, Belediye Mühendisi, Yerel Müze Memuru.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunun-batililasma-surecinde-kultur-varliklarinin-korunmasina-iliskin-yasal-duzenlemeler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Düstur, II. Tertip, C.V, s. 941.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fatih&amp;amp;Ressam Bellini ve Portre Sanatı Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fatihressam-bellini-ve-portre-sanati-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fatihressam-bellini-ve-portre-sanati-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Fatih-Ressam Bellini ve Portre Sanatı Üzerine
Bugün, Türk sanatına ait eserlerin bilgilerinin, ancak bir bölümüne sahip olduğumuz bir gerçektir. Gün yüzüne henüz çıkarılmamış eserleri saymazsak, tüm dünyanın ünlü müze ve kütüphanelerinin baş köşelerinde, Türk sanat eserleri bulunmaktadır. Bu kültür ve sanat varlıklarımız, tarih boyunca Türklerin, güzel sanatlara verdiği değeri gösteren ve ispatlayan en kıymetli hazinelerimizdir. Tarih medeniyetin kanıtları ile devam etmektedir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66581afd9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fatih&amp;Ressam, Bellini, Portre, Sanatı, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Fatih-Sultan-Mehmet-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/fatih-ressam-bellini-ve-portre-sanati-uzerine.html">Fatih-Ressam Bellini ve Portre Sanatı Üzerine</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Berke İNEL</strong></span></a>
</p><p>Bugün, Türk sanatına ait eserlerin bilgilerinin, ancak bir bölümüne sahip olduğumuz bir gerçektir. Gün yüzüne henüz çıkarılmamış eserleri saymazsak, tüm dünyanın ünlü müze ve kütüphanelerinin baş köşelerinde, Türk sanat eserleri bulunmaktadır. Bu kültür ve sanat varlıklarımız, tarih boyunca Türklerin, güzel sanatlara verdiği değeri gösteren ve ispatlayan en kıymetli hazinelerimizdir.</p>
<p>Tarih medeniyetin kanıtları ile devam etmektedir. 13 yüzyıla gelindiğinde, Osman Bey tarafından Bursa civarında, doğanın en güzel renklerinin, katmerli yeşil tonları ile bezenen topraklarında, “Osmanlı Devleti” kurulmaktadır. 15. yüzyılda ise, Osmanlı’nın başında, 29 Mart 1432’de Edirne’de doğan, annesi Hatice Hatun, babası II. Murat olan, Sultan II. Mehmed bulunmaktadır.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri; uzun boylu, dolgun yanaklı, beyaz tenli, şahin burunlu, kolları adaleli, atletik görünüşlü ve güçlü bir padişahtır. Soğukkanlı ve cesur bir insan olan padişah çok iyi bir idareci ve iyi bir kumandandır. Yapacağı işler konusunda en yakınlarına bile, hiçbir şey söylemeyen padişah, ketum, sabırlı ve azimli bir kişilik sahibidir. Devrinin en büyük ulemalarındandır. 7 lisan bilen II. Mehmed, yazar, bilgin, şair ve sanatçıları etrafında toplamaktan ve onlarla sohbet etmekten son derece hoşlanan bir hükümdardır. Manisa’da öğrenim gördüğü yıllarda, henüz şehzade iken, düşünsel konulara olan derin ilgisi ile, iyi bir aydın olma yolundadır. Kütüphanesinde, 800 cilt kitabı vardır. Bunların hepsi doğu ilimlerine ya da dinlerine ait değildir. Bu kitapların arasında; antik çağ üzerine yazılmış eski kitaplar, dinsel özellikte yazılan eserler, İncil’ler, tarih, coğrafya, savaş ve çeşitli mesleklerle ilgili, özellikle mimariye ait pek çok kitap bulunmaktadır.</p>
<p>II. Mehmed, Büyük İskender’e hayrandır. Rodos şövalyeleri, “Makedonyalı Büyük İskender’in seferleri ile yarışmak, ona eşdeğer olmak, hatta onu geçmek istediğini” hatırat’larında yazmaktadır. Padişah özellikle coğrafyaya ilgi duymaktadır, kütüphanesinde; Cristoforo Buondelmonti’nin “Lider Insularum Archipelago’su ve Ptolemee’nin coğrafyası” vardır. Hatta bu kitabı ona evlendiği zaman eşi, Sitt Hatun’un armağan ettiği bilinmektedir. Topkapı Kütüphanesi’nde bulunan harita ve Ortaçağdan kalma deniz haritaları koleksiyonunun büyük bir bölümü Sultan II. Mehmed tarafından temin edilmiştir.</p>
<p>Geleceğin sultanı; genç padişah çok erken yaşta, batı figüratif sanatı ile bir anlamda tanışmıştır, 13-14 yaşında tuttuğu defterlerde; arabesk çizgilerin yanında stilize edilmiş Türk, İslam tarzındaki çiçek motifleri, kuş resimleri, at başları, insan başları resimleri vardır, genç sultan ayrıca, Manisa’da büyüdüğünden, arkeolojik sitlere, Truva gibi antik kentlere çok ilgi duymaktadır.</p>
<p>Fatih’in 1450’li yıllarda, kendi adına bastırdığı iki madalyon, burada ele geçen eserlerden ne denli etkilendiğinin açık bir göstergesidir. Bu iki madalyondan biri; Pisanello Ekolü’nden; Tricaudet’in eseri olarak kabul edilirken, diğeri ise Matteo Pasti‘ye atfedilmektedir. Sigismond Malatesta, Fatih‘e bir mektup yazarak, sanatçı göndereceğini söylemiştir. Bu Fatih’in sanata, resime, heykele verdiği önemin sonucudur.</p>
<p>Rimini derebeyi, mektubunda, Fatih’i Büyük İskender ile kıyaslamaktadır. İtalya’daki prenslerin ve Fransa Kral’ının, Matteo Pasti’yi istemeleri ve derebeyinin hepsine hayır cevabı verdiği halde padişaha kendiliğinden sanatçı göndermek istemesi, ilginç bir davranıştır.</p>
<p>1416 tarihlerinde Amasya’da kütüphanede bulunan İskendername adlı Ahmet El Nizami’nin, şiir kitabı olan, düşgücünden yoksun ve primitif bir anlayış içeren minyatür resimleriyle süslü kitabın yanısıra, İstanbul’a gelen İranlı sanatçıların XV. yüzyılın ikinci yarısında yaptıkları minyatürlü kitaplar, sanat kalitesi açısından önemli eserler olarak sayılmamaktadır. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in sanata verdiği kıymet ve katkılarla, Türk sanatı onun zamanında zenginleşmeye başlayacaktır. II. Mehmed bilindiği gibi, yalnız Osmanlı Yükseliş Devri’nin bir hükümdarı değildir. O yeni bir çağın oluşmasına sebep olan vizyon sahibi, “karizmatik” kelimesi ile ifade edilebilecek bir şahsiyettir. Fatih’in bu niteliklerinin yanısıra, çok önemli bir özelliği daha vardır ki, bu da güzel sanatlara olan sevgisi ve dolayısıyla çok gelişmiş olan estetik duygusudur. Fatih’in bu özelliği, kendisinden sonra gelecek padişahlara öncülük yapacak kadar atılımcı ve dikkat çekicidir. Fatih gibi askeri bir dehanın, sanata verdiği paye o devirler içinde dikkate alınması gereken çok önemli bir hadisedir.</p>
<p>Sanat olaylarının, genelde tarihsel olgular içinde gerektiğince yeterli ilgiyi görememesi ve bu konulardaki yazılı belgelerin, yerli kaynaklarda yeterince bulunamaması ve ancak yabancı belgelerden faydalanılması gibi konular üzerinde durulması gereken eksikliklerdir. Bu cümleden alarak; Fatih Sultan Mehmed Han’ın Venedik Hükümeti’nden, portre sanatında usta bir sanatçı talep etmesi, sosyal ve kültürel açılardan çok anlam ifade etmektedir ve 15 ay kadar bir zaman içinde bir yabancı sanatçının, sarayda padişahla birlikte yaşayıp sanatını sürdürmesi başlı başına derinlemesine kayda geçecek kadar önemli bir sanat tarihi olayıdır.</p>
<p>II. Mehmed’in doğumundan, 03 Mayıs 1481’de vefatına değin, kronolojik olarak yaşamına bir göz atacak olursak özellikle; 1451-1481 yani 30 senelik bir saltanat içinde ki, tarihsel, sosyal ve kültürel yaşamındaki gelişmeleri kısaca özetlersek; Fatih Sultan Mehmed; Enez, Kefe, Galata, Limni, İmroz, Taşoz, Bozcaada ve Boğdan’ı fethetmiş, Belgrad kuşatmasına bizzat katılmıştır. Ve alnından, dizinden ciddi bir şekilde yaralanmıştır. 1458’de Mora’yı kısmen fetheden, bir sene sonra da, Sırbistanı topraklarına katan II. Mehmed, 1461’de Amasya’yı ve İsfendiyar Oğulları Beyliğini almış ve daha sonra da, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmıştır.</p>
<p>1462’de Romanya, Yayçe ve Midilli’yi aldıktan sonra, 1463 yılında, papanın başı çektiği ve 20 devletin katıldığı bir haçlı ittifakı ile 16 sene savaşmak zorunda kalmıştır. 1464’te Bosna ve Hersek, 1466’da Konya ve Karaman’ı, 1470’e Eğribozu alan padişah, Uzun Hasan’ı Otlukbeli savaşında yendikten sonra, büyük bir anicenablıkla, 40.000 savaş esirini affetmiştir. 1476’da Macaristan ve Boğdan’ı Osmanlı’ya kazandıran II. Mehmed 30 sene içinde, tam 25 seferi bizzat idare etmiştir. 900.000 km2 olan toprakları 2.214.000 km2’ye çıkaran II. Mehmet’in şüphesiz en önemli ve en büyük başarısı; 1453’de, İstanbul’u Osmanlı topraklarına katıp, bütün dünyanın gözü üstünde olan tarihi, kültürü ve doğal güzelliği eşsiz zenginliğe sahip bu şehri fethedip, hümanist kişiliği ile korumaya almış olması, aslında şehir ve halkı için de bir kurtuluş anlamındadır. Bu zaferden sonra, Fatih ünvanını alan ve yeni bir çağın filizlenmesine, doğmasına sebep olan Fatih Sultan Mehmed, Venedik’liler tarafından tertiplenen tam 14 suikasttan kurtulmuş fakat sonuncusunda, asıl adı Maesto Jakopo olan doktoru tarafından zehirletilerek öldürülmüştür. Tarihçi Babinger’e göre; bu suikastçı doktor Yakup Paşa ismiyle sarayın doktorları arasında ve padişahın himayesinde olan biridir.</p>
<p>Fatih, 1481 Mayıs’ının üçüncü günü yine bir sefere çıkmışken, Gebze’de Ordugah’da, bir perşembe günü yaşama veda etmiştir.</p>
<p>Papa, Fatih’in ölümünde, üç gün üç gece bütün kiliselerin çanlarını çaldırarak sevinç ayinleri düzenlemiştir. Hz. Fatih’in 49 sene 1 ay ve 5 gün süren yaşamında, 2 imparatorluk, 4 krallık ve 11 prenslik yıkan ve tarihi değiştiren büyük padişahın erkek çocukları; Mustafa, II. Bayezid, Cem, Korkut ve Kızı Gevherhan Sultan’dır.</p>
<p>Fatih Anadolu kasabalarında, pek çok medreseler yaptırmıştır, 8 kiliseyi camiye çevirmiş ve Fatih Külliyesini 1470 senesinde tamamlatmıştır.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed’in, bu kadar yorucu idari ve askeri hamlelerinden arta kalan zamanlarda İstanbul’da dinlenmeye çekildiği zamanlarda bile, Müslüman ve Hıristiyan din adamlarıyla konuşmalar ve tartışmalar yaptığı bilinmektedir. Düşünsel zeminde Lalası; David Commene’in maiyetindekilerden, Georges Amiroutzes’de padişahın yanındadır. Ve onun fikirlerini aldığı ya da tartışmalara katılan başlıca kişilerdendir.</p>
<p>Fatih devrinin tarihsel sıralamasının dökümü, hükümdarın içinde bulunduğu zor şartları daha iyi kavrayabilmek için ve de böylesine yoğun bir zaman sürecinde, sanata ayıracak zaman bulması açısından da, gerçekleri algılayabilmek için gerekli görülmektedir.</p>
<p>1479 yılının daha başında, Venedik anlaşmasının ardından henüz 3 ay geçmiştir. Fatih, Venedik devlet başkanına, Simone adlı bir Musevi ile bir mektup yollamaktadır. Fatih’in, 01 Ağustos günü Venedik’e ulaşan mektubunda; portre ustası bir ressamın saraya daveti’nin yanısıra, hükümdarın şehzadelerinden birinin de düğün davetiyesi bulunmaktadır. Fatih’in isteği üzerine, kendileri ile iyi geçinmek arzusunda olan Venedik Hükümeti de, bu davetleri ciddiyetle değerlendirme yoluna gitmişlerdir. Venedik’te başta bulunan Erkan, Fatih’e tüm İtalya’da tanınan sanatçı bir aileden Bellini’lerden; oğul Gentile Bellini’yi (1429-1507), göndermeğe karar vermiştir. Sanatçının seçimindeki ayrıcalığı, tercihi daha iyi anlayabilmek için, Erken Rönesans’ın habercilerinden olan ve usta-çırak ilişkisi içinde, oğlunun kariyerinin gelişmesine yardımcı olan, baba Jacopo Bellini’yi (1400-1470) ve Gentile’yi etkileyen kardeşi; Giovanni Bellini’ye (1430-1516), sanat gelişmelerine bir göz atmak gerekmektedir. Bu Sanatçı aile; geç Gotik’ten, Rönesans’a varan Venedik ekolü içinde yer almaktadır. Baba Bellini ve oğullarının sanatından etkilendikleri sanatçılardan biri; Francesco Squarcione, diğeri ise 1453’te Jacopo’nun kızıyla evlenen; Andrea Montegna’dır.</p>
<p>Fatih’in, Venedik’ten “Portre Ressamı” istemesi, aslında ikinci kez vukuu bulan bir olaydır. Zira padişah 20 sene evvel de yine madalya yapımı için, böyle bir istekte bulunmuştur. O zaman gelen Veronalı; Mateo Depasti’nin sarayından; Sijismond Pandelef Malatesta, Rimili halkından bir usta sanatçı olarak seçilmiştir. Ayrıca Malatesta ve Ruber Valturiyo, “Harp Sanatı” isimli bir eserin, bir nüshasını da Fatih’e takdim etmiştir.</p>
<p>Bellini ailesinden büyük usta Jacopo’nun eskizleri, bugün Londra, British Müzesi ve Paris Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır. Louvre’daki eskizlerde, Rönesans’ın tipik obje çalışmaları ve gelişmeye başlayan perspektif kaygıları yer almaktadır ve manzara resimlerinde de bu üslup devam etmektedir.</p>
<p>Jacopo’nun resimlerinin çoğu ya tahrip olmuş ya da kaybolmuştur. Baba Bellini’nin imzalı resimlerinden; “A Christ on the Cross” (Haç üzerindeki İsa) Varona Müze’sinde, “Virgin and Child” (Meryem ve Çocuk) Tadini Galeri’de diğeri ise, Venice’de bulunmaktadır. Üçüncü resim de Brera Galeri, Milan’da yer almaktadır. Bu resimlerdeki Bizans Sanatı etkileri ve İtalyan primitiflerini takip eden Ön Rönesans’ın etkileri, doğal olarak Fatih portrelerinde de görülmektedir.</p>
<p>Gentile Bellini’nin erken çalışmaları içinde; Şair Lorenzo Giustiniani’nin 1465 tarihli portresi de vardır. Sanatçının 18 resmi “Virgin” adını taşıyan Hz. Meryem üzerinedir.</p>
<p>Venedik’te gelişmeye başlayan Rönesans, Venedik Ekol’ünde Gentile’nin, sanatçı kimliğinde de kendini göstermiştir. Venedikli sanatseverler Bellini ailesinin yapıtlarına çok ilgi göstermektedir. Özel olayların betimlenmesi için, sanat yapıtı ısmarlanması çok olağan bir gelişmedir. Bunlardan biri de; Gentile Bellini’ye ısmarlanan ve 1500 yılında bitirilen pano üzerine yağlı boya 323 x 430 cm gibi büyük boyutlu olan: “San Lorenzo köprüsü yakınında gerçek Haç Mucizesi” isimli eserdir. (Resim 1). Tabloda işaret edilen mucize; sanatçının Venedik’teki günlük yaşamı ve sanat yeteneğini göstermek üzere kullanılan obje yada kişilerden oluşan sembollerdir. Bunlar; sosyete hanımları, beyleri, kanal içindeki gondolcular, keşişler ve kanal boyunca iki yana dizilmiş evlerdir. Hepsi de sanatçının yaşadığı ve sanatını sürdürdüğü Venedik şehrinin birer parçalarıdır. Eser, büyük bir gerçekçilikle en küçük detayın dahi büyük bir ustalıkla ve naturalist bir şekilde yansıtıldığı bir yapıttır. Yumuşak bir ışık, evlerin ve insanların üzerinde dolaşmaktadır. Resimde perspektifin zayıflığı dahi, tablodaki içtenliğin sıcaklığının sergilenmesini, gölgelememektedir. Bu eser halen Venedik’te Galleria Dell’Accademia’dadır. Sanatında son derece usta olan Gentile Bellini’nin, kardeşi Giovanni Bellini’den daha çok etkilediği sanatçılar içinde: Bellotto, Canaletto, Guardi ve Hiroşige gibi sanatçılar bulunmaktadır.</p>
<p>Bellini ailesinin sanat kariyerinde, Venedik Ekolü’nün özelliği olan; sıcak ve zengin bir renk skalası ön plandadır.</p>
<p>Venedik Hükümeti’nin portre sanatında çok usta olan Gentile Bellini’yi seçmesinin ardından, İstanbul’da, 01 Eylül 1479’da yapılan ilk toplantıda 126 oy ile, 21 Eylül tarihinde yapılan ikinci toplantıda da; 319 oy ile Meclis-i Has’ta davet olayı görüşülmüş; her iki toplantıda, sanatçı için gereken her türlü ihtiyaç ve malzemeler için bir fon ayrılmıştır. Bellini ise, bu sanat olayı için hiçbir ücret talep etmemiş ve hem akıllı hem de tokgözlü bir davranış sergilemiştir. Sanatçı, İstanbul’a geldiğinde önceleri tablo tamiratları ile ilgilenmiş, bir anlamda bu önemli görevine ısınmıştır.</p>
<p>1474’de Cenova Dükalık Sarayı’nın resim ve dekorasyon işlerini yapmış olan sanatçı, İstanbul’a gelip de sarayda resim ve dekorasyon işlerini aldığında hiç zorlanmamış ve çok başarılı olmuştur. Fakat Bellini’nin asıl ünü; Fatih portresinden ileri gelmektedir.</p>
<p>Bu tabloda; padişah başında sarığı, mat bir tenle betimlenen yüzü ve yarım profili, kemerli burnu, çıkık elmacık kemikli çehresi ile solgun ve biraz da yorgun görülmektedir. Eser, koyu bir fon üzerine resmedilmiştir. Hükümdarın yüzü hafif pembedir, gözbebekleri tatlı kahverengi, sakal ve bıyığı kestane rengidir, kaşlar incedir. Padişahın kavuğunun tepeliği kırmızı renktedir, kaftanın yakası kahverengi samur kaplıdır, iç kaftanın yakası ise yine kırmızı renktedir.</p>
<p>Bu eser hakkında Emil Cammaerts; “Bu portre Venedik ekolu geleneğine benzemiyor. Bu resimde medalya karakteri yoktur. Padişahın yüzü yarım profildir. Ve Bellini bu portreyi yaparken yalnız objektif gerçeği aramamış, modelin mizacını, ruhunu da ifadeye çalışmıştır” demektedir. Resimde düşey dokuları oluşturan sütunlar; kahve rengi ve üzeri süslemeli kemeri gri renkte, bir tak içinde gösterilmektedir. Tak’ın önünde Bizans desenleri ile işlemeli ve üzeri kıymetli taşlarla bezeli bir taç resmi bulunan bir örtü sarkmaktadır.</p>
<p>Kavisin iki köşesinde üçer taç resmi bulunmaktadır. Bu taçlar Fatih’in zaptettiği imparatorlukları ve krallıkları belirtmektedir.</p>
<p>Bu portre, gerçekçi yani “Realist Üslup” içinde betimlenmiştir. Eserde; Fatih’in başının üstündeki ve iki yanlarındaki semboller, devletin simgeleri olarak yer alırken, padişahın profilden portresini ön plana getiren büyük kavis, Batı resim geleneğinden gelen bir form anlayışından yola çıkmaktadır. Resimdeki kızıl-kahve, ağırbaşlı ve olgun renk tonları, Fatih’in yüzü ve sarığ’ı ile güçlü bir kontrast oluşturmakta ve eserde özellikle odak noktası, aydınlık yüzü ile Fatih’i işaret etmektedir. Gentile’nin panaromik manzaralarının büyük başarılarına rağmen, onun sanatçı adıyla özdeşleşen eseri: “Fatih Portresi”dir.</p>
<p>Gentile, Fatih tablosuna 1479’un Eylül’ünde başlayıp 1481 yılının Ocak ayı ortalarında bitirmiştir. Eser (70 x 52 cm) boyutlarında, tual üzerine yağlı boyadır. Halen Londra’da National Gallery’de bulunmaktadır (Orjinal Resim 2). Bu resmin 1907’de Zanora tarafından yapılan kopyası Topkapı Sarayı’ndadır. Uzmanlara göre bu kopya fazla başarılı bulunmamaktadır (Resim 3). Bugün Viyana, Ulusal kütüphanesinde bulunan ve Bellini’nin resminden esinlenerek yapılmış portre ise, Sultan’ı daha da hasta göstermektedir.</p>
<p>Bellini, Fatih’e İkona’da yapmıştır (Dini resim). Haritalara ve yabancı resimlere çok büyük ilgi duyan Fatih, Bellini’den Venedik kentinin planlarını da yapmasını istemiştir. Türkiye’de kaldığı süre içinde Bellini’nin pek çok sanat çalışması gerçekleştirmiş bu arada Fatih’in büstünden, madalya olarak baskı yapmıştır.</p>
<p>Üç dört hafta içinde Venedik’e ulaşan Bellini’yi, Venedik halkı kutlamalarla karşılamıştır. Sanatçıya gösterilen yoğun ilgi ve yapılan iltifatlar, Gentile‘nin Fatih‘in yanında geçirdiği günlerin kendisi için nasıl bir gurur kaynağı olduğunu göstermektedir. Bellini, Fatih’in hümanist tavrını ve liberal görüşlerini, memleketinde anlatmış ve 1507’de ölümünden önce, bu anıları yayınlamıştır.</p>
<p>Bellini’nin, İstanbul’daki dillere destan günlerindeki şanı, bir başka İtalyan sanatçı olan; Constanzo Ferrara’nın ününe gölge düşürmüştür. Constanza da Ferrara tarafından yapılan Fatih resmi de önemli bir Fatih portresidir. Zemin altın yaldızlıdır. Bu eserde Fatih gayet sıhhatli görünmektedir.</p>
<p>Gerçekçi bir anlayışla çalışılan resim başarılı bir eser olarak kabul edilmektedir. Resim 26 x 22 cm boyutlarındadır. Portre tam profilden çalışılmıştır. Burada padişahın kaftanı, koyu kahverengi, yakasındaki kürk ise, daha açık bir kahverengidir. Bu renklere kontrast olarak oluşturulan iç giyisisi ise, yeşil renkli olarak çalışılmıştır. Özellikle fonun altın yaldızlı olması hem Osmanlı minyatürlerine hem de Bizans resmindeki renk seçimine bir gönderme gibidir; (Resim 4) 1478’den, 1481 yılına dek İstanbul’da kalan Contanza, bronz madalyası ile ün yapmıştır. Ferrara’nın madalyonu bize, padişahın, enerjik, canlı, daha sağlıklı halini göstermektedir. Madalyonun yapım tarihi 1478’dir. Madalyonun bir yüzünde, başında sarığı, sırtında kaftanı ile Fatih büstü vardır. Arkasında ise bir kaideye tutulmuş gibi atının üstünde olup iki yanda iki ağaç, arka planda tepeler ve Hisar resmedilmiştir. Gerçekçi üslupla çalışan madalya Pisanello’nun stiline yakın görünmektedir.</p>
<p>Constanzo’nun meydana getirdiği yapıtlar arasında, bir minyatür de vardır. Bazı uzmanlara göre, bu eserin, Sinan Bey’e de ait olabileceği yazılmaktadır. Burada Sultan profilden gösterilmektedir. Başka bir sulu boya resminde ise bir katip figürü vardır. Constanzo’ya ait bir tablo da Fatih’i oğullarından biri ile göstermektedir.</p>
<p>Türk resim sanatı, Fatih’in tüm çabalarına karşın uzun süre Avrupa etkisine girmemiştir. Bellini ve Constanzo, İstanbul’da fazla kalamadıklarından, Fatih’in çok arzu ettiği, Batı tarzı bir resim atölyesi de kurulamamıştır. Fatih’in maiyetinde olan Türk asıllı Müslüman veya Hıristiyan kökenli ressam olan Sinan Bey, sarayın atölyesinde aralarında Venedikli Maestro Paollo’nun da bulunduğu resim eğitiminden geçmiştir. Sinan Bey aynı zamanda, Constanzo da Ferrara ve Mostori Pavli’nin de öğrencisidir. Sinan Bey’in çalıştığı Portre Fatih’e ait önemli eserler içinde kabul edilmektedir. Sinan Bey’e atfedilen 39 x 27 cm boyutlarındaki resim, en eski Osmanlı minyatürlerindendir. Minyatürde, çizgici bir üslup ve ölçülü renkler hakimdir. Fatih sol elinde bir gül koklamaktadır. Bu espiri padişahın ne denli duygulu ve zarif bir kişilik olduğunun adeta bir simgesidir. Sağ elinde ise, bir mendil tutmaktadır. Resme bütünüyle son derece zarif bir anlatım hakimdir. (Resim 5) Eserde, çiçek koklayan padişah esprisi, Seyyit Lokman’ın 1579 senesinde yaptığı Beyazıd’ın portresinde de görülmektedir. Hatta bu gelenek Levni’nin Yusuf Bey resminde dahi devam etmektedir. Sinan Bey, Bellini’nin derviş isimli resminin bir kopyasını yapmıştır.</p>
<p>Sinan Bey’in elinden çıkan “Gül Koklayan Fatih” eserinin, bugün İranlı sanatçı Şiblizade’ye ait olduğu; “Raby’in El Gran Turco”, eserinde iddia edilmektedir. Fatih’in minyatürist Osman tarafından yapılan resmi de, minyatür sanatının kendine özgü kaideleri içinde, bir yüzey resmi ve Fatih resmine ait bir örnek olarak yerini almaktadır. (Resim 6) Fatih‘in bu eseri Topkapı Sarayı Müzesi‘nde bulunmaktadır. Padişahın, Kapudağlı Konstantin tarafından yapılan ve altında Boğaz panaroması olan resmi ise değişik bir tarzda ifade edilmiş olup, özgünlüğünü korumaktadır. Bu eser de yine Topkapı Müzesi’ndedir. (Resim 7) Fatih’in İtalyan ekolü, stilinde olan bir portresi yine Topkapı Sarayı Müzesi‘nde bulunmaktadır. (Resim 8) Bu müzede olan Fatih‘in bir portresinde (Resim 9) padişah gayet sağlıklı görünmektedir. Fatih’in kaftanında oryantalist motifleri gösteren, hareketli yüzeyli bir giysi bulunmaktadır. Eser tamamen profilden çalışılmıştır. Yine minyatür tarzında cepheden çalışılan bir başka eserde; Fatih Sultan Mehmed’in, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan Levni tarafından yapılan Fatih portresinde, eser minyatür tarzıyla çalışılmıştır. Fatih mavi kaftanı, yeşil giysisi ile tahtının üstünde oturmaktadır. Tahtının arkasında, oryantalist motiflerle süslü yastığa sırtını dayamaktadır. Elinde bir mendil vardır, yanında da bir kılıç bulunmaktadır. (Resim (10) Fatih’in bakır üzerine hakedilmiş resmi ise, Paris’te Bibliyotheque National’de bulunmaktadır. Padişahın elinde bir asa görülmektedir. (Resim 11) Fatih Sultan Mehmed’in Tahran’da Gülistan Müzesi’nde bulunan resmi ise; primitif bir tarzda çalışılmış olup, Uygur ve Çin eserlerini andıran bir espri içinde görülmektedir. Padişahın başında aslında her zaman görülen beyaz sarığın yerine desenli bir sarık görülmektedir (Resim 12).</p>
<p>Constanzo’nun oluşturduğu madalyada ise; etrafında geniş bir bordür içinde (SVLTANİ MOHAMMETH. OCTHOMANİ VGVLİ BİZANTİ İMPERATORİS 1481) yazılıdır. Diğer yüzünde, Fatih bir at üzerinde ve silahlı olup elinde topuz bulunmaktadır. Altında (OPVS CONSTANTİ) ve etrafında (MOHAMETH ASİ ET GRATİE İMPERATORİS YANAGO EQUESTRİS İN EXERCİTVS) yazılıdır.</p>
<p>JEAN FRİNCAUDET madalyasında, Fatih’e benzerlik yok gibidir. Paris’te Biblioteque Nationale’da bulunan bu gümüş madalyanın üzerinde, Fatih’in başında öne doğru eğilmiş bir kavuk bulunmaktadır. Fatih’in yüzü ve elbiseleri bilinenlerden çok farklıdır. Bu sebepden bu madalyonun ezbere yapıldığı tahmin edilmektedir.</p>
<p>İkinci madalyon ise, 1481’de basılmıştır. Padişahın ölümünden sonra bu madalyon ile, Hıristiyan dünyası Fatih’in yüzünü daha iyi tanımış olmaktadır.</p>
<p>Berolte di Civanni isimli bir heykeltraşa ait olan madalya da, 1480 senesinde tamamlanmıştır ve madalyonun ön yüzü Gentile Bellini’nin madalyonunun kopyasıdır. Büst sola doğru, sarıklı, boynunda zincire geçirilmiş yarım ay şeklinde bir süs ile bezenmiştir. Çevresinde MAVNET ASİE. AC. TRAPESVNZİS. MAGNE QVE. GRETİE İMPERAT yazıları vardır. Arka yüzünde ise; Sultanın, harp ilahı Mars tarafından sevk edilen iki atlı, kabartmalı süslü ve dört tekerlekli bir arabada bir figürü bulunmaktadır. Harp ilahı sol elinde kendi mızrağı üzerindeki bir zırhı, yukarıya kaldırmış bir haldedir. Zemin çizgisinin altında, çıplak bir adam bereket boynuzuyla çıplak bir kadın karşı karşıya dinlenmektedir ve aralarında OPUS BERTOLDİ, FLORENTİN, SCVLTORİS yazıları bulunmaktadır.</p>
<p>Fatih madalyalarından Gentile Bellini’nin imzasını taşıyan madalyanın ön yüzündeki Fatih resmi, Bellini portresinden farklıdır. Etrafında “İMPERATORİS MAGNİ SULTANİ MOHAMETİ” yazılıdır. Arka yüzünde üst üste üç taç resmi bulunmaktadır. (Bizans, Karaman, Pontos) etrafından “F. GENTİLİS BELLİNVS VENETVSEQES AVRATVS COMES Q PALATİN VS” yazılıdır.</p>
<p>Bertolde di Giovanni madalyasının ise, ön yüzünde Bellini madalyasından sakal ve kulak itibari ile farklı Fatih‘in bir resmi bulunmaktadır. Boynunda kordon ile bir madalyon asılıdır. Etrafında (MAVMhET ASİE AC. TRAPESVNİS MANGNE QVE GRETİE İMPERAT) yazılıdır.</p>
<p>Arka yüzünde, çelenklerle donanmış dört tekerlekli bir zafer arabasının şaha kalkmış iki atını, harp ilahı mars çekmekte ve bir elinde meşale bulunmaktadır. Arabanın üstünde başında kavuk olan Fatih‘in harmaniyesi uçmakta ve bir elinde bir heykel görülmektedir. Diğer elindeki ip, başlarında taç olan üç kadını sarmıştır. Bunların yanında (GRETİE TRAPESVNTY ASİE) yazılıdır.</p>
<p>Arabanın geçtiği yolun altında, bir kadın ile bir erkek uzanmış vaziyette olup birinin elinde tarak ve diğerinde bereket boynuzu bulunmaktadır ve aralarında (OPVS BERTOLDİ FLORENTİN SCVLTORİS) yazılıdır.</p>
<p>Eser, halen Londra‘da; “The National Gallery Londra” Ulusal Müze‘de bulunmaktadır.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed‘in adına yapılan “Fatih Sikkelerine” gelince: Sikke kesmek istiklal ve saltanat icabıdır. Her ne kadar Fatih‘e kadar olan hükümdarlar, pekçok kere sikke bastırmışlarsa da ilk defa Fatih, altın sikkeyi bastırmıştır. Bu tasarruf ise, bir devletin mali kudretinin üstünlüğünü, yüceliğini göstermektedir.</p>
<p>Fatih altınının ağırlığı; o zamanki ölçüleri ile 1 dirhem, 1 krat, 2 habbe‘dir. Bugünkü yarım altın, 1 dirhem 2 kırat olduğuna göre, Fatih‘in sikkesinin ağırlığı anlaşılacaktır. Fatih altınının ayarı 23, 5 ve çapıda 20 mm‘dir.</p>
<p>Müzede bulunan altın sikkesi, 1478 (883) tarihlidir. Bir tarafında (Daribü‘n-nadar Sahibü‘l-izzi ve‘n-nasar Fi‘l-berri ve‘l-bahr), diğer tarafta (Sultan Mehmet Bin Murad han azze nasruhu Konstantaniye Duribe fi 883) yazıları bulunmaktadır. Altın sikke yalnız İstanbul‘da kesilmiştir. Bütün bu çalışmalar, bu devre ait sanata verilen değerin de sembolleridir.</p>
<p>Bu arada Türk topraklarında önemli sayılan olayları kaydetmek için Fatih ve şehzadelerinin maiyetinde, bir çok tarihçi, yazar bulunmaktadır. Bunlardan biri, Fatih’in büyük oğlu Şehzade Mustafa‘nın maiyetinde bulunan ve Uzun Hasan‘la olan savaşları yazan; Jan Mari Anjiyolello‘dur. 1479 tarihinde, Şehzade Mustafa Karaman’da ölünce, Anjiyolello’da İstanbul’a davet edilmiştir. Yazar ile ressamın tanışmaları da, böylece sarayda gerçekleşmiştir. Giderek, saray pek çok tarihçi yazar ve sanatçıya açılmaktadır. Ressam Bellini o zamanlar, 53 yaşındadır. Sanatının olgun kariyerindedir ve Gentile Bellini 1479’dan 1480’nin 26 Kanun-i Sani’si olan; Ocak ayına kadar İstanbul’da, sarayda kalacak ve sanatını sürdürecektir.</p>
<p>1479 tarihinde Venedik Dışişleri Bakanı Giovanni Dairo, Fatih ile bir anlaşma imzalamaktadır. Bu anlaşma ile Eşkodra şehri Fatih’e teslim edilmektedir. Alicenap padişah, bu anlaşmada çok önemli sayılan hususi konuları, karşı tarafın menfaatine sonuçlandırmayı esirgememiştir.</p>
<p>Tarih, pek çok tarihçi tarafından kaleme alınmakta, fakat “Sanat Olayları” gibi bazı gelişmeler, hayati sayılmadığından, belli bir perspektif içinde ve az sayıda yazar ve tarihçi tarafından, belki de rasyonel olmayan bir biçimde, subjektif görüşlerle kayda geçirilmektedir. Bellini’nin Fatih tarafından daveti ve sanatsal gelişmeler, Vasari, Ridolfi, Kıbe gibi yabancı tarihçiler tarafından, öz bilgiler olarak tekrarlanmışsa da, teferruatlı olarak yazılması ancak Tuan’ın; “Gentile Bellini ve Fatih Sultan Mehmed” adlı eserinde görülmektedir. Bir başka eser ise; bu konudan dolaylı olarak bahseden Jau Mari Anjiyolello’nun “Türkiye Tarihi” isimli eseridir. Bu eserin bir kopyası; Paris Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.</p>
<p>Ridolfi tarafından yayınlanan; “Arte-Havarak Sanat” isimli kitapta da Bellini’nin tasviri ve Fatih’in ressam tarafından yapılan madalyası, Banduri’nin Teodor sütunu gibi eserlerden bahsedilmektedir.</p>
<p>Tarihçi Josef Hammer’e göre, Loran Domediçi, İstanbul’un kıymetli yerlerini resmetmek üzere yine Bellini’yi seçmiştir. Oysa ki, Domediçi’nin çevresinden gelen böyle bir bilgi bulunmamaktadır. Kaldı ki, Gentile Bellini’nin İstanbul’da olduğu sıralar, Antuan Domediçi, hükümeti tarafından görevli bulunmaktadır. 11 Temmuz 1479 tarihinde Antonyo Bernardi Domediçi, Osmanlı Devleti’nde konsolosluğa tayin olmuş, Ağustos ayının sonuna doğru İstanbul’a geldiğinde de Gentile Bellini’yi görmek fırsatını bulmuştur. Artık Bellini’nin ünü tüm İstanbul’a yayılmaktadır ve kendi devlet erkanından da büyük iltifatlara mashar olmaktadır.</p>
<p>Gentile Bellini, Fatih’in defalarca yağlıboya resmini çalışmış ve bunlardan birisini, Pol Jov Satın kendisine ayırmıştır. Çeşitli büyüklükte, sonradan kopyaları yapılan portrenin adı: “Ellijia Virirum İllustrum” dur.</p>
<p>Kardeş Giovanni ise, o sıralar Venedik’te yaş sıva üzerine Fresk çalışmalarında yoğunlaşmıştır. Bu fresk’lerde, Pope III. Alexander ve imparator Frederick I Barbarossa resmedilmektedir. Eserler, 1577’de çıkan bir yangından tamamen tahrip olmuş fakat içerikleri ile sanat Tarihine geçirildiğinden, bir anlamda büsbütün yok olmamışlardır. Önemli insanların resimlerini yapan kardeş Giovanni, yine de Gentile kadar bu konuda unvan yapmamış görünmektedir.</p>
<p>Gentile Bellini’nin diğer çalışmaları içinde; 1496’da gerçekleştirdiği. “Procession of the Relic of the Cross in the Piazza of San Marco” (Mukaddes emanetlerin San Marco meydanından geçişi) ve 1501’de resmettiği; “The Miracle of the True Cross” (Gerçek Haç’ın mucizesi) gibi eserleri bulunmaktadır. Bu yapıtlar, Venice Akademi ve St. Mark Alexandria, Brera Galeri, Milan’da bulunmaktadır.</p>
<p>Fatih devrinde saray çevresindeki ressamlardan biri de; Ahmet Musa’dır. Bu sanatçı, Bizans ve Avrupa sanatları ile yakından ilgilenmiştir. Ahmet Musa eserlerinde yaldız fon ve gümüş yaldız kullanmıştır.</p>
<p>Londra’da yine Gentile Belline’nin yağlıboya portreye hazırlık olarak yapmış olduğu, bir tahta gravür de bulunmaktadır (Resim 4). Fatih portrelerinden bugün Tahran Gülistan Müzesi‘nde olan guaj çalışmanın boyutları: 18 x 30 cm’dir. Bu resimde çehrenin dörtte üçü görünmekte olup, zemin mavidir. Kaftanı açık kahve rengi, kürkü beyaz, elbisesi yeşildir. Bu resmin Fatih’e ait olduğunu A. Sakızyan iddia etmekte, Wilkinson ve Grey’de bunun Hind imparatoru Hümayun’a ait olacağını söyleyip ve yüzde benzerlik olmadığını yazmaktadırlar. Bu portre eğer hümayundan ziyade, Fatih’e benzemekte ise böyle renkli sarığı, Türk Hükümdarları kullanmamışlardır. Tarihi gerçeklerin içindeki objelere benzememelerine rağmen yine de pek çok eser Fatih’in resmine atfedilmektedir.</p>
<p>Grand Turc albümünde olan gravüre gelince; Yüz tam profil olup saç ve sakal gayet itinalı görünmektedir. Yanında ejderha resimleri vardır. 14-15’inci yüzyıllara bağlanan bu eserin, Fatih ya da Cengiz Han’ın canlandırdığı konusunda tam bir kanaat bulunmamaktadır.</p>
<p>İstanbul’da tarihe geçecek pek çok sanat hadisesi yaşanırken, diğer yandan, devletin güvenliği ve bekaası açısından gerekli görülen bir Rodos Seferi yapılmaktadır. Mesih paşa komutasında yapılan bu savaşta; 9000 kişi ölmüş, 15.000 kişi de yaralanmıştır. Ve tarih 18 Ağustos 1480’i göstermektedir. Bu mağlubiyetin üzerine, Fatih bizzat kendi idaresinde Rodos’a bir sefer daha yapma arzusuna girmiştir.</p>
<p>Fatih’in 1479 Kasım ayının sonlarına doğru, Bellini’yi huzuruna çağırıp onun, Venedik’e dönmesinin daha doğru olacağını söylemesi ve bu misafirliği bitirmek istemesinin gerçek nedeni de bu olmalıdır. Venedik’te doğan sanatçı için, bu sanat eserleri ile dolu şehir büyük bir anlam taşımaktadır. Fakat İstanbul’u gördükten sonra Bellini, bu şehirden ayrılmak istememiştir. Sanatçı, padişahtan yalnızca bir tavsiye mektubu istemiştir. Fatih, Bellini’ye hem bu mektubu vermiş hem de, kendisini kıymetli pek çok hediye ile ödüllendirmiştir. Bu arada sanatçıya 250 eku ağırlığında bir de, altın gerdanlık vermiştir. Daha önemlisi Fatih, Bellini’yi, Osmanlı’da Şövalye Paye’sinin karşılığı olan; “Paleten Kont’u” ve “Beg” ünvanları ile taltif etmiştir. Ressam gitmeden önce, Fatih onu “Comes Palatinus” olarak saray erkanına dahil etmiştir. Hıristiyanların, “Altın Kılıç’ına” denk bir madalya ve unvan ile taltif edilen Bellini de Fatih’e, babası Jacopo’nun krokilerinin bulunduğu, bir resim defteri hediye etmiştir. Bellini 1481 yılında İstanbul’dan ayrılmıştır. Bilindiği gibi Fatih’in yeni bir sefer arzusunun yanısıra, Gentile’yi de Venedik’te Doge’lar Sarayında, önemli çalışmalar beklemektedir.</p>
<p>Bellini, kendi memleketinde de, hayatının sonuna dek, hükümeti tarafından 200 altın lira maaşla ödüllendirilmiştir. Bu hediyeler ve ödüller, sanatçının vefatından sonra varisleri tarafından bölüşülürken, tarihçilere de tekrar konu olmuştur.</p>
<p>Böylesine önemli bir sanat olayının ardında kanıtlar da olmasına karşın, bazı yabancı tarihçi ve yazarlar, Bellini’nin İstanbul’daki misafirliğini yanlış yorumlama yoluna gitmişlerdir. O yıllarda Ridolfi, Volter, ve Gibon gibi tarihçiler, Fatih’in Bellini’yi Saray’da zorla alıkoyduğunu yazmışlardır. Oysa Fatih gibi güzel sanatlara meraklı, derinliği olan zarif bir kişiliğin ve alicenap bir padişahın böylesine zorba bir davranış içinde olması mümkün değildir. Üstelik Bellini’nin memleketinde bulduğu unvan da, bu olayın misafirlik olduğunu doğrulamaktadır.</p>
<p>17. yüzyılda, Ridolfi‘nin kulaktan dolma hikayelerle, 15. yüzyıldaki saygın bir olaya olumsuz atıflarda bulunması mesnetten yoksundur. Dolayısıyla bu yorumlamalar, kötü niyetlerin göstergeleri olarak kalmaya mahkumdur. Tarihi çarpıtmalara bir başka örnek ise; Fatih’e ait olmayan tablolar için de geçerlidir. Bellini’ye atfedilen 1512 senesinde yapılmış bir portre’nin, 1507 yılında vefat eden Bellini tarafından yapılmış olmasını imkansız kılmaktadır. Bu tablo halen İtalyan Okulunun Kütüphanesi’ndeki fihrist’te “60” numara ile kayıtlı bulunmaktadır.</p>
<p>Gentile Bellini’nin yaptığı Fatih Madalyonu ise, sağ ve sol taraflarda görülen İstanbul, Konya ve Trabzon Beyliklerinin üç tacını göstermekte, yan çerçevede ise, 25 Kasım 1480 tarihi ve sanatçının imzası yer almaktadır.</p>
<p>Bellini’nin, İstanbul’da çalıştığı eskizlerden yola çıkarak yaptığı başarılı ve gerçekçi siması ile Fatih Madalyonu dahi, ezbere oluşturulan Bertoldo Giovvanni ve Costanza tarafından yapılan madalyaların değerini düşürmüştür.</p>
<p>Fatih’in portrelerine o devirde pek çok sanatçı tarafından çalışılmıştır. Fakat en usta en yetenekli eserlerin başında Bellini’nin çalışmaları gelmektedir.</p>
<p>Bellini’nin portreleri en önemli belgesel dokümanlar gibi kıymet bulmaktadır. Bunlardan birini de Pol Jov satın almıştır.</p>
<p>Hatta bu tabloları “Ellijia Virurum İllustrium” adı ile ünlenerek; bunların çeşitli büyüklüklerde kopyaları basılmıştır. 1825 senesinde Reno ailesinden, Lord Nortoyce tarafından satılan bu isimle anılan tablo ise, büsbütün farklı bir eserdir. Elojia’daki eser ile, Osmanlı İmparatorluğunun genel tarihi adıyla 1600 senesinde Venedik’te Pol Jov için, Sansovino tarafından bastırılan madalyon resmi, Fatih’e hiç benzememektedir. Elojia’nın çeşitli tablolarında, Fatih’in başı sağdan, sola doğru resmedilmiştir. Sağ elinde bir gül vardır. Sol kol vücuduna dayanmış ve beline doğru bükülmüş, elinde ise bir silah kapzası vardır. Siması sertçe görülmekte, bıyıkları ise uzun resmedilmektedir.</p>
<p>1553 senesinde, Kilium Rovil tarafından neşrolunan; Perumeb-tu Oriorum İkonum’de yayınlanan Sultan’ın Madalyası, bütünüyle Bellini’nin resimlerini andırmakta ise de; madalya’daki kaba hatlar ve tutarsız ölçütler bu eserin sanatçıya ait olmasını engellemektedir.</p>
<p>Vasar’in Sanat Dergisi için, Teodor Döbri tarafından betimlenen resme gelince, bu eserde yüz yandan; soldan sağa doğrudur. Sultan’ın arkasında bir kaftan vardır. Fatih’in sakal şekli, bıyıkları ve yüzün sinirli hali, eserin gerçekten modele bakmadan ezbere yapıldığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Eğri piskoposu, Ladislas Pirker tarafından Josef Hammer’e verilen ve “Osmanlı Devleti Tarihi” olan eserde yayınlanan, İtalyanca kitaptaki resim hakkında da, doğruluğu açısından şüpheler vardır. Fatih soldan, sağa profilden çalışmış, yüzünde hafif bir sakal ve bıyık bulunmakta fakat başkaca benzer bir özellik görülmemektedir.</p>
<p>Türkiye’de 16., 17. ve 18. yüzyıllar gibi çeşitli zamanlarda çalışılan, Fatih portrelerinin çoğunun da Sultan‘a benzerliği bulunmaktadır.</p>
<p>Piyer Obüs’ün “Tarih” adlı, P. Bohor tarafından yayınlanan ve Rodos Kuşatmasına ait yazma bir eser olan kitapta da hatıra niteliğinde bir Fatih resmi bulunmaktadır. Eser önceleri Duharlay Kütüphanesi’ndeyken sonra Paris Milli Kütüphanesi’ne gönderilmiştir.</p>
<p>Jan Dövent tarafından oluşturulan 1870 senesinde yayınlanan “Fatih” tablosu da gerçek karakteri yansıtmaktan uzak, ancak hatıra niteliğinde kabul edilmektedir.</p>
<p>1476 senesinde Filip Döpergam tarafından Venedik’te yayınlanan, “Sople Mantom Kronikorum” adlı eserde, Fatih’in yağlıboya eserinden bahsedilerek, Sultan’ın heybetli görünüşü ve bakışının tabloda aynen yansıtıldığı yazılmaktadır.</p>
<p>Fatih’in “El Gran Turko” namıyla sunulan ve Mösyö Lipman tarafından yayınlanan resmi ise, son Bizans İmparatoru VII. Jan Paleologos’un resmi olup, Fatih’e ait değildir. Yine Hartman Şedor tarafından oluşturulan “Kronikon Noren Bregenze” 1493 tarihli eserde ve 1480 senesinde Almanya’da bastırılan imzasız bir başka Fatih portresindeki benzerlik ile, Berlin Müzesi’ndeki portredeki aynılık, ilginç bulunmaktadır. Aras Kütüphanesi’ndeki eser ile, Berlin Müzesi’ndeki resimler ise, aynı sanatçının eserleri olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>15. yüzyılda Fatih’in oğlu Cem’in de, portreleri çalışılmıştır. Fatih’in Bellini’den, saray erkanının portrelerini yapmasını istemesi, kendi odasının süslemelerini yaptırması, ondan sonra gelen padişahların da “Sanata” ilgi göstermelerine yol açmış, Fatih bu bakımdan da kendinden sonra gelenlere öncü olmuştur. Osmanlı Resim sanatında portreler, az sayıda da olsa varlıklarını korurken, minyatür sanatı da olanca hızıyla “Osmanlı resmine” renk getirmektedir. Fakat portre resminin getirdiği farklı soluk, resim sanatı içinde çok önemli bir yer işgal etmektedir. Fatih’in vefatından 6 ay evvel yaptırdığı portrede; yüzünün solukluğu ve hastalığı adeta açıkça belli olmaktadır. Yüzde yanak kemikleri çıkık, burnu daha şahin, sık bıyıkları ağzını örtmüş olmasına rağmen, Fatih’in kendinden emin, vakur hali göz doldurmaktadır. Bu portrenin gerçekçiliğinden etkilenen Giovanni Mani isimli bir Domenik rahibi, 1480 senesinde portreyi gördüğünde Fatih’in yakında öleceğini söylemekten kendini alamamıştır.</p>
<p>Fatih’in bizzat kendisi her zaman gerçekçi yaklaşımlardan yanadır. Bir rivayete göre; Bellini saraya ilk geldiğinde onun sanatından emin olmak için, kendi resmini yapıp getirmesini söylemiştir. Bunun üzerine, aynaya bakarak portresini yapan Bellini, Fatih’e resmi gösterdiğinde Sultan esere hayran olmuş aynı zamanda da sanatçının ustalığından emin olmuştur.</p>
<p>Yine başka bir rivayete göre; Fatih, Kapalı Çarşı Bedesteni’nde tebdil-i kıyafet dolaşırken bir dervişin kendisi hakkında çok güzel kasideler söylediğini işitmiştir. Bu olayı Bellini’ye nakleden Fatih’e, sanatçı olayla ilgili bir resim yapmıştır ve bu adam neye benziyor diye sorduğunda Bellini’nin Derviş için söylediği biraz deliye benziyor sözü üzerine Sultan da bu tanımlamayı doğrulamış; “çok doğru hatta cennet bile gözlerinden belli oluyor” demiştir. Bellini’nin Fatih’e söylediği söz olan; “Siz, Büyük İskender’in bile başaramadığı çok büyük bir işi başardınız, neden hakkınızda methiye istemiyorsunuz?” sorusuna, padişahın verdiği cevap olan “Ben ancak akıllı insanların beni methetmesini isterim” sözü Fatih’in asil karakterine uygun bir cevap teşkil etmektedir.</p>
<p>Venedik’te doğan Bellini, 1507’nin Şubat’nda yine Venedik’te vefat etmiştir. İnsanlar ölürken, eserler yaşamaya devam etmektedir. Hikayeler ya da Rivayetler neyi anlatırlarsa anlatsınlar, kendi çapında gerçekleri gösteren “Realist Portreler”, aynadaki akisler gibi, tarihe mührünü vuran, güzel sanatlara unutulmaz payeler veren Fatih Sultan Mehmed’in portreleri örneği, Fatih gibi mümtaz bir şahsiyeti ve Bellini gibi usta sanatçıları da dünya durdukça sonsuzluğa taşıyacaklardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Berke İNEL</strong></span></a>
</p><p>Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 419- 427</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdulkadir Dedeoğlu, Osmanlılar Albümü, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Berke İnel, Osmanlı Devleti’nde Güzel Sanatlara Verilen Önem, Tarihi, Kültürü ve Sanat’ıyla III. Eyüp Sultan Sempozyumu Tebliğler Yayını (Eyüp Belediyesi Kültür Yayınları ve Kültür, Turizm Müdürlüğü).</span></div>
<div><span>♦ Franz Babinger, Mehmed The Conqueror and His Time, Princeton, 1992.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim Artuk, Cevriye Artuk, Fatih’in Sikke ve Madalyaları, İstanbul 1946.</span></div>
<div><span>♦ Tuan, Gentile Bellini ve Sultan Mehmed-i Sani (1479-1480), İstanbul, 1909.</span></div>
<div><span>♦ Tahsin Öz, Fatih Sultan Mehmed II’ye Ait Eserler.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yenileşme Döneminden Cumhuriyet Dönemine Türk Resim Sanatının Evreleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doeneminden-cumhuriyet-doenemine-turk-resim-sanatinin-evreleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doeneminden-cumhuriyet-doenemine-turk-resim-sanatinin-evreleri</guid>
<description><![CDATA[ Yenileşme Döneminden Cumhuriyet Dönemine Türk Resim Sanatının Evreleri
Yenileşme ya da yaygın tanımıyla batılılaşma döneminde Batılı anlamda gelişmeye başlayan resim sanatının öyküsüne girmeden önce, bu ortamın oluşmasına olanak tanıyan sürece kısaca bir göz atmak gerekirse: Köklü bir geçmişe sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenini, tarihçiler 1703-1730 yılları arasında yirmi yedi yıl hüküm süren III. Ahmed (1673-1736) dönemine kadar dayandırmaktadırlar. Bu dönemde yavaş yavaş Batılı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c665546efb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yenileşme, Döneminden, Cumhuriyet, Dönemine, Türk, Resim, Sanatının, Evreleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Turk-Resim-Sanati.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html">Yenileşme Döneminden Cumhuriyet Dönemine Türk Resim Sanatının Evreleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kamil GÖREN</strong></span></a>
</p><p>Yenileşme ya da yaygın tanımıyla batılılaşma döneminde Batılı anlamda gelişmeye başlayan resim sanatının öyküsüne girmeden önce, bu ortamın oluşmasına olanak tanıyan sürece kısaca bir göz atmak gerekirse: Köklü bir geçmişe sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma serüvenini, tarihçiler 1703-1730 yılları arasında yirmi yedi yıl hüküm süren III. Ahmed (1673-1736) dönemine kadar dayandırmaktadırlar. Bu dönemde yavaş yavaş Batılı düşüncelerin Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemeye başladığına tanık olunmaktadır. Bu oluşumda Müslümanlığı seçen Avrupalıların da önemli bir etken olduğu söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Örneğin 1727’de Erdelli bir Macar olan ve genç yaşta Müslümanlığa geçen İbrahim Müteferrika ile Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin oğlu olan ve onunla Paris’e giderek orada yetişen Said Mehmed Çelebi ilk Türk matbaasını kurarak Osmanlı kültür yaşamında önemli bir işlevi yerine getirdiler.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Daha sonra 1730-1754 yılları arasında on dört yıl tahtta oturan I. Mahmud (1696-1754) dönemi de ordunun iyileştirilmesi başta olmak üzere çeşitli yeniliklerin yapıldığı bir dönem olarak dikkat çekmektedir. I. Mahmud’un ardından 1754-1757 yılları arasında üç yıl hüküm süren III. Osman (1699-1757) ile 1757-1774 yılları arasında on yedi yıl yönetimi elinde bulunduran III. Mustafa (1717-1774) ve 1774-1789 yılları arasında on beş yıl tahtta oturan I. Abdülhamid (1725-1789) dönemlerinde de yaşanan çeşitli zorluklar yanında çeşitli yenileşme hareketlerinin de sürdürüldüğü görülmektedir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenileşme hareketlerinin ivme kazandığı dönem olarak Fransız Devrimi’nin olduğu 1789’da tahta çıkan ve 1807’ye kadar on sekiz yıl hüküm süren III. Selim (1761-1808) ile bir yıl yönetimi elinde bulunduran IV. Mustafa (1779-1808) dönemi ardından 1808-1839 yılları arasında otuz bir yıl saltanat süren II. Mahmud (1785-1839) dönemi görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>İmparatorluğun, yoğun bir biçimde Batılılaşma çabalarını sürdürürken, sahip olduğu değerler, kurum ve kuruluşlarıyla olduğu kadar, sanat ve kültür ortamıyla da adeta “kaos” olarak da tanımlanabilecek bir karışıklık içinde bulunduğu görülmektedir. Böyle bir ortamda resimden heykele, fotoğraftan gravüre, edebiyattan müziğe ve mimarlıktan sanatın diğer dallarına kadar uzanan ilişkiler ve etkileşimler bir bütün olarak ele alınmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Batılılaşma akımıyla birlikte müzik, resim, heykel, tiyatro, yazın gibi tüm sanat dallarında oluşan bir etkiden söz edilse de en hızlı gelişme hiç kuskusuz, mimaride uygulanan Batılı öğeler ve biçemde (üslupta) kendini göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Batılılaşma döneminde Avrupa’nın doğu komşusu Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş topraklarında Barok sanat kendine özgü nitelikler göstermektedir. Batı’da etkin bir biçem olarak beliren Barok resim sanatı, Avrupa sanat akımlarından çok ayrı bir yönde ve İslâmi sanat gelenekleri doğrultusunda gelişme gösteren Osmanlı resmi üzerinde hemen hemen yok denecek kadar az etki yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Türk resim sanatının gelişim sürecini belli bazı dönemlere ayırmak gerekirse başlıca iki büyük dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birisi Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma hareketiyle başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonlanan dönem olarak ele alınabilir. Diğer dönem ise Cumhuriyet’in ilanıyla başlayıp günümüze kadar uzanan süreç olarak değerlendirilebilir. Hiç kuşkusuz, iki dönemi de kendi içinde, değişik bakış açılarıyla, çok değişik bölümlere ayırmak olanaklıdır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Örneğin ilk dönem içinde resim sanatı adına önemli olaylar olarak 1793 yılında askeri okullara resim dersleri konulmasını; önce 1829, ardından 1834 ve 1835 yıllarında Avrupa’ya öğrencilerin yollanmaya başlanmasını; 1857’de Paris’te Mekteb-i Osmanî’nin kurulmasını; Paris’te sekiz-on yıllık resim eğitimlerini tamamlayan ve Batılı anlamda Türk resminin temelini atan Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid’den oluşan öncü üç büyük ustasının 1870’te yurda dönmesini; 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasını; 1909 yılında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurulmasını ve Şerif Abdülkadirzade Hüseyin Haşim Bey’in yönetiminde Mart 1911 ile Temmuz 1914 tarihleri arasında cemiyetin yayın organı niteliğinde on sekiz sayı süren bir mecmua/gazete çıkarmasını;<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> 1908 yılındaki II. Meşrutiyet Dönemi’yle birlikte Avrupa’ya resim eğitimi gören gençlerin, eskiye oranla daha yoğun ve düzenli bir biçimde gönderilmesini ve “1914 Kuşağı/Çallı Kuşağı” olarak adlandırılan sanatçıların, 1914 yılında Batı’dan öğrendikleri yeni resim anlayışlarını yurda getirmesini; 1914’te genç kızların da resim eğitimi alması amacıyla bir İnas (Kız) Sanayi-i Nefise Mektebi kurulmasını; Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi önemli savaşların yaşandığı bir ortamda Çanakkale Savaşlarını tema olarak değerlendiren, dönemin Genelkurmay Başkanlığı tarafından Sisli Atölyesi’nin kurulmasını; ardından ilk yurtdışı resim sergisi olan Viyana Sergisi’nin gerçekleştirilmesini;<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> 1916 yılından başlayarak Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin önderliğinde “Galatasaray Sergileri”nin açılmaya başlanmasını sıralayabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Yukarıda belli başlı sanat olaylarını sıraladıktan sonra 19. yüzyıl sanat ortamında yer alan Türk ressamların konumuna kısaca bir göz atacak olursak:</p>
<p>19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu söz konusu olduğunda, içinde bir çok etnik kökene, dine, dile sahip insanı barındıran; bir uçtan diğer uca değişik kültürlerden oluşan büyük bir imparatorluk akla gelmektedir. Ayda Arel’in yaptığı bir söyleşide de vurguladığı gibi, dönemin sanatını ve sanatçısını tanımlamak için, sanatçılara, aynı ortamı paylaşan bireyler olarak öncelikle Osmanlı sanatçısı demek daha doğru bir yaklaşımdır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu toprakları üstünde yaşayan çeşitli kültürlere ait insanların oluşturduğu ortamın, her konuda olduğu gibi, sanat konusunda da etkileşimlere neden olduğu açıktır. Hiç kuşkusuz, İstanbul gibi çok hareketli bir ortamda sanat icra etmeye çalışan Türk ressamlarının, İmparatorluğu oluşturan Hıristiyan, Levanten kesime ait ressamlardan, İstanbul kentine gelen yabancı ressamlara, Pera’da açılan çeşitli sergilerden ve çeşitli sanatsal hareketlerine kadar birçok sanatsal ve kültürel hareketten dolaylı veya dolaysız, doğal olarak etkilendiklerini söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bir dönemi ele alırken, o dönemi doğuran; içinde var olan sayısız öğeyi de çok çeşitli yönleriyle irdelemek gerekmektedir. Ancak, bu aşamada konuya belli bir açıdan yaklaştığımızı, ayrıca aynı dönemde gelişen, gerek İstanbul, gerekse Anadolu’da örneklerini gördüğümüz (duvar resmi başta olmak üzere) resim sanatı konusu içinde incelenebilecek diğer türlere değinmediğimizi; daha çok 19. yüzyıl ikinci yarısının sanat ortamında üretilmiş yağlıboya tuval resmini inceleme merkezine yerleştirdiğimizi belirtmeliyiz.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıl boyunca bir çok konuda yaşadığı sıkıntılar, sanat için de söz konusuydu ve sanat ortamını oluşturan öğeler de oldukça karmaşık bir durumdaydı. Daha önce yazdığımız yazılarda İmparatorluğun içinde bulunduğu sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal vb. diğer ortamların tarihsel arka planını ayrıntılı bir biçimde kaynaklarıyla birlikte ele almıştık.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Ancak, çok kısa olarak, 19. yüzyılın, Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen her konuda, en zor bir dönemi olduğu, bu konuda yapılan araştırmalarla da devamlı vurgulanmaktadır. Sanat ortamının belli bir disiplin içine sokulması ya da sanata karşı ilgi uyandırılması aşamasında hiç kuskusuz Osman Hamdi Bey’in girişimleriyle 19. yüzyılın son çeyreğinde 1883’te kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin; açılan bazı özel kursların; birbiri ardınca açılmaya başlanan sergilerin ve buna bağlı olarak Pera başta olmak üzere bazı diğer bölgelerde başlayan belli bir sanat pazarının oluşmasının önemi büyüktür.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak, 19. yüzyıl başlarındaki -bu dönem ilerici bir padişah olarak bilinen ve 1793’te askeri okulların ders programına resim derslerini koyduran, III. Selim (1789-1807) ile başlar- sanata yön verecek bir kurumun olmadığı yıllarda sanat ortamında en etkin kurum olarak Saray’ın varlığı söz konusudur.</p>
<p>İmparatorluk başkenti İstanbul’a gelen yabancı sanatçılardan, burada yaşayan azınlık, Levanten ve Türk sanatçısına kadar geniş bir sanatçı topluluğunun, öncelikle Saray ve çevresi ile ilişki içine girdiği ve içlerinden bazılarının, padişahların yaptıracağı yeni saray, kasır, köşk, cami, çeşme vb. yapıların yapımından, süslenmesine kadar görev aldıkları, Saray’a yapıtlarını sunma yoluyla da sanat yaşamlarının devamı için çeşitli olanaklar elde ettiklerine tanık olmaktayız. 19. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nu birbiri ardınca yöneten IV. Mustafa (1807-1808), II. Mahmud (1808-1839), Abdülmecid (1839-1861), Abdülaziz (1861-1876), V. Murad (1876-1876), II. Abdülhamid (1876-1909) gibi padişahlar, bazı dönemler daha yoğun; bazı dönemler ise daha zayıf olmak üzere, sanatçılar ile ilişkilerini bu şekilde sürdürdüler. Böyle bir ilişki, Batılılar gözünde egzotik değerleri ağır basan, zengin bir tarihsel ve kültürel geçmişe sahip ve aynı zamanda büyük bir liman kenti olarak ticari yaşamı da son derece cazip olan İstanbul’un kendine özgü bir sanat ortamının da oluşmasına olanak tanıdı. Özellikle bu dönemde, Avrupa ülkelerinde moda olan Oryantalist akımın temsilcileri sanatçıların Doğu ülkelerine geziler düzenledikleri ve Doğu’ya açılan kapının ilk durağı olan İstanbul’a sıklıkla uğradıkları görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> 19. yüzyılın ortalarına doğru 1839’da icat olunan; 1860’lı yıllarda ise iyice yaygınlık kazanan fotoğraf makinesinin varlığı ise bir çok açıdan büyük bir önem taşımaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun matbaayı kullanmaktaki geç kalmışlığının aksine, fotoğraf yaygın bir biçimde Osmanlı sosyal yaşamı içinde yerini tam zamanında almıştı.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Böylelikle gizemli köşeleriyle imparatorluk toprakları Avrupalılar tarafından keşfediliyor; yerli sanatçılara ise bu fotoğraf kartları bir anlamda modellik yapıyordu. Bu uygulamada sanatçıların farklı davrandıkları görülmektedir. Örneğin, figürlü kartpostallardan figürleri ayıklayarak salt manzara resmine yönelen ve sanat tarihine Primitifler ve Darüşşafakalılar olarak geçen bu ressamların yanında; Osman Hamdi Bey başta olmak üzere bazı diğer sanatçıların fotoğraftan figür bağlamında da yararlandıkları görülmektedir. Türk Resim Sanatı içinde Primitifler ve Darüşşafakalı Ressamları öne alarak Osman Hamdi Bey ve dönemindeki sanatçıları bunlardan sonra sıralamak yanlış bir saptama yapmak demektir. Osman Hamdi Bey (1842-1910), Süleyman Seyyid (1842-1913), Şeker Ahmed Paşa (1841-1907) ve hatta Halil Paşa (1852-1939), Hüseyin Zekai Paşa (1860-1919), Hoca Ali Rıza (1864-1939), Ahmed Ziya Akbulut (1869-1938) gibi sanatçıların, Primitifler olarak tanımlanan sanatçılar içinde -kesin doğum tarihleri bilinmeyenler ayrı tutulmak üzere- doğum tarihi bilinen Primitiflerden ve özellikle yaşam öyküleri belgelerle saptanmış Darüşşafakalı ressamlardan daha önce doğdukları ve sanat dünyasında varlıklarını daha önce duyurmaya başladıkları görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Batılı anlamda resim anlayışının yaygınlaşması aşamasında ele alınacak en önemli dönem, kanımızca, Osman Hamdi, Şeker Ahmed ve Süleyman Seyyid gibi öncülerin Paris’e resim eğitimi almak üzere gidip; yurda döndükleri ve sanat yaşamında etkin olarak görülmeye başladıkları 1860’li yıllardan başlayan 1880’li yıllarda devam eden dönemdir. Daha sonra “1914 Kuşağı”na geçişte önemli bir ara dönem oluşturan süreçte ise Halil Paşa, Hüseyin Zekam Paşa, Hoca Ali Rıza, Ahmed Ziya Akbulut, Üsküdarlı Cevat başta olmak üzere, 1914 Kuşağı’na yakınlığıyla bilinen sivil kuşağın önemli temsilcilerinden Şevket Dağ ve burada tek tek sayamadığımız, yine ağırlığını -daha önceki kuşakta olduğu gibi- asker kökenlilerin oluşturduğu diğer sanatçılar sıralanabilir. Bu sanatçıları ana hatlarıyla ele alacak olursak:</p>
<p>Sivil kuşağın ve Batılı anlamda gelişen Osmanlı resim sanatının en önemli temsilcisi Osman Hamdi Bey (1842-1910), döneminde elçilik, nazırlık (bakanlık), sadrazamlık (başbakanlık) gibi üst düzey görevler üstlenmiş ünlü bir devlet adamı olan İbrahim Ethem Paşa’nın dört oğlundan en büyüğüdür. Osman Hamdi’nin kardeşlerinden biri müzeci Halil Edhem Bey (1861-1938), diğeri Türkiye’de nümizmatik biliminin kurucularından kabul edilen İsmail Galip Bey (ölümü 1895), bir diğeri ise İstanbul Gümrük Müdürlerinden Mustafa Bey’dir (ölümü 1893). 1856 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliye’de okurken resme karşı ilgili olduğu dikkat çekmiştir. Babası, Batı’da eğitim gören bir kişi olarak oğullarının da aynı eğitimi almasını isteyince, Osman Hamdi hukuk eğitimi almak üzere 1860’da Abdülmecit döneminde Paris’e yollandı.</p>
<p>Sanatçı, burada bir süre hukuk eğitimi aldıysa da resme olan ilgisini yenemeyip bir süre hukuk ve resim derslerini birlikte yürüttü;<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> sonra Paris Ecole des Beaux-Arts’a (Güzel Sanatlar Okulu)<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> kaydolup Jean-Leon Geröme<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> ve Gustave Boulanger’den<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> dersler alarak tümüyle resim sanatına yöneldi. 1869’da yurda döndüğünde 1881’e kadar çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Bunlar sırasıyla 1869’daki Bağdat Vilayeti Umur-i Ecnebiye Müdüriyeti (Yabancı İşleri), 1871’de İstanbul’a dönüşündeki Tesrifat-i Hariciye (Protokol) Müdür Yardımcılığı, 1873 Viyana Dünya Sergisi’nde hükümet temsilciliği, 1875’te Hariciye Umur-i Ecnebiye Katipliği, 1876’da Matbuat-i Ecnebiye Müdürlüğü, 1877’de Altıncı Daire-i Belediye Müdürlüğü (günümüz Beyoğlu Belediyesi), 1881’de Alman A. Dethier’in yerine Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi, günümüz İstanbul Arkeoloji Müzesi), 1882’de Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürlüğü’dür.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Sanatçı, 1874 tarihli Asar-i Atika Nizamnamesi’ni (Eski Eserler Kanunu) 1884 yılında değiştirip yeniden çıkararak eski eserlerin yurtdışına kaçırılmasını engelleyen çok önemli bir işi başarmış oldu.</p>
<p>Osman Hamdi’nin 1883-85’te Aiolia’da, Nemrut-Dağ Tümülüsü’nde ve Lagina’daki, 1887-88 yılları arasında ise Lübnan’da Sayda/Sidon’da yaptığı ve içlerinde “İskender Lahti”nin de bulunduğu 21 lahti çıkarması yurt dışında ünlenmesine neden oldu.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Sivil kuşağın en önemli temsilcisi olan Osman Hamdi Bey konusunda en kapsamlı araştırmayı yapmış olan Mustafa Cezar’ın da vurguladığı gibi Türk Resim Sanatı’na figürü, kompozisyonun gerçek bir öğesi olarak sokan ilk sanatçı Osman Hamdi’dir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Sanatçının resimlerinde Oryantalist biçem ağır basar. Yapıtlarında titiz bir işçilik ve ayrıntı ön plandadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, resim çalışmalarında fotoğraftan, kareler yöntemiyle yararlanmış ve kendini de birçok kez model olarak kullanmıştır. Sanatçının bu amaçla çektirdiği bazı fotoğraflar bulunmaktadır. Osman Hamdi Bey açık havada çalışan bir ressam olmaktan çok, akademik anlayışı dikkatle uygulayan bir atölye ressamıdır. Osman Hamdi Bey bir Oryantalist olarak, oldukça fazla sayıda hayali Doğu manzarası gerçekleştirmiş olan Batılı Oryantalist sanatçılara göre daha şanslıydı ki bu şansı gerçekleştirdiği yapıtları oluşturan nesneleri, mekanları yakından görüp inceleme olanağından geliyordu. Batılı Oryantalistler, Doğu’nun gizemini, geri kalmışlığını gösterirken, Osman Hamdi bunun tam tersini yaparak, yapıtlarında özellikle Türk sanatının güzel örneklerini; okuyan tartışan ve özlemini duyduğu Osmanlı aydın tipini ele almıştır. Tablolarında dekor olarak tarihi yapıları, aksesuar olarak da tarihi eşyaları kullanmıştır. Mimariyi de bazen fon, bazen de esas olarak kullanmıştır. Ayrıntılarda aşırı gerçekçi olmasına karşın kompozisyonlarda değildir; ancak, kompozisyonlarında da zevkli bir görünüm söz konusudur. Osman Hamdi’nin, yapıtlarında bir nesneyi, daha önce kullandığı bir nesne ile değiştirdiği oluyordu, yani, sanatçı yapıtlarında kurgu/montaj yapmayı seviyordu. Bu tutumundan dolayı Osman Hamdi’nin ayrıntılarda gerçekçi, kompozisyonlarda ise kurgucu olduğu söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Osman Hamdi Bey ile birlikte aynı dönemin bir diğer ünlü sanatçısı Şeker Ahmed Paşa’dır (1841-1907). Gerçek adı Ahmet Ali olan Şeker Ahmet Paşa, 1841 yılında İstanbul’un Üsküdar ilçesinde Ali Efendi’nin oğlu olarak doğdu. 1846 yılında 5 yaşında Üsküdar İlkokulu’na başlayan Ahmet Ali burada tam dokuz yıl eğitim gördükten sonra 14 yaşında iken sınavla Tıbbiye Mektebi’ne girdi; ancak, kısa bir süre sonra doktorluğun kendine uygun bir meslek olmadığını anladı ve annesinin de desteklemesi üzerine buradan ayrılarak 1856 yılında Harbiye’ye geçti. Harbiye yıllarında resme karşı büyük bir ilgi duyan ve kendini geliştirmek için büyük bir çaba harcayan sanatçı; bu çabaları sonucunda daha 18 yaşında olmasına karşın Harbiye Mektebi’nin resim öğretmeni yardımcılığına atandı ve daha sonra en yüksek dereceyle Harbiye Mektebi’nden diplomasını aldı. Dönemin yönetimini elinde bulunduran, kendisi de sanatla yakından ilgilenen Sultan Abdülaziz’in kulağına, henüz 18 yaşında olan genç Ahmet Ali’nin resim sanatındaki yeteneğine ilişkin bazı bilgiler ulaşmıştı. Bunun üzerine iki yıl sonra 1861/62’de 20 yaşına basan Mülazim (Teğmen) Ahmet Ali, padişahın emriyle devlet hesabına resim öğrenimi yapmak üzere Paris’e gönderildi. Önce, Paris’te eğitim gören Osmanlı öğrencileri için Osmanlı Devleti tarafından açılan Mekteb-i Osmani’ye devam eden Ahmet Ali Paşa, daha sonra 1861-1870 arası 9 yıl Paris’te l’Ecole National Superieur des Beaux-Arts’ta Gustav Boulanger’in ve Jean-Leon Geröme’un atölyelerinde resim eğitimi gördü. Aynı dönemlerde Süleyman Seyyid (1842-1913) ve Osman Hamdi (1842-1910) de Paris’te bulunuyordu. Ahmet Ali’nin, diğer arkadaşlarıyla anlaşmasına karşın, yine Harbiye mezunu bir asker olan Süleyman Seyyid ile yıldızlarının bir türlü barışmadığı bilinmektedir. Ahmet Ali, Paris’te uzun süren eğitimi sırasında, İstanbul’a bir çok yapıtını gönderdiği gibi, Paris’te her yıl açılan salon sergilerinden 1869 yılındakine bazı yağlıboya çalışmaları ve Sultan Abdülaziz’in karakalem bir portresi ile katıldı ve yetenekli bir Türk ressamı olarak Ahmet Ali bu sergilerde oldukça ilgi çekti. Paris’teki başarılı eğitiminden sonra diplomasını alan Şeker Ahmet, okul müdürlüğü tarafından ödül olarak üç ay İtalya’ya gönderildi. Kayıtlara göre Paris’te açılan Mekteb-i Osmani 1867 yılında kapandı.</p>
<p>1870 yılında patlak veren Fransa-Prusya Savaşı sonrasında ise Paris’te eğitim için bulunan diğer sanatçılarla birlikte Ahmet Ali de 1871’de yurda döndü ve yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiye Mektebi’ne resim öğretmeni olarak atandı. Sanatçı bu sırada Bayezid, Zeyrek, Kaptan İbrahim Paşa Mektebi ile Sultanahmet Sanayi Mektebi’ne (Sanat Okulu) de resim hocası olarak atanmış ve gösterdiği başarı nedeniyle 1872’de Kolağası rütbesine (kıdemli Yüzbaşı) yükseltilmiştir.</p>
<p>Osmanlı kültür ve sanat yaşamı açısından önemli görevler yüklenen Kolağası Şeker Ahmet Pasa 1873 yılında yalnızca kendi yapıtlarından oluşan bir sergiyi Sultanahmet Sanayi Mektebi’nde açmıştır. Bu sergi aynı zamanda Türkiye’de açılan ilk resim sergisi olarak kabul edilmektedir. Bu serginin açılışındaki amaçlardan biri de Batılı anlamda resim anlayışını halka tanıtmak ve sevdirmekti. Paşa, ikinci sergisini 1875 yılında Çemberlitaş’ta, Darülfünûn binasında (bu bina günümüzde Basın Müzesi’dir); üçüncü ve son sergisini ise 1900’de Pera Palas’ta açmıştır.</p>
<p>Etrafında iyi huylu, sakin bir kişilik olarak bilinen Ahmet Ali Paşa, bu özelliklerinden dolayı “Şeker” namıyla anılmaya başlanmıştı. Şeker Ahmed’in sanat yaşamında çok değişik bir görünüm egemendir. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan Şeker Ahmed Paşa’ya ait 1897-1898 tarihli “Talim Yapan Erler”, 1898-1899 tarihli “Hisar ve Evler” ve “Ağaçlık” adlı üç çalışmasında yurtdışı eğitimlerine karşın, sanatçının daha yalın bir tutum içinde olduğu görülmektedir. “Talim Yapan Erler” ve “Hisar ve Evler” adlı yapıtların, Şeker Ahmed’in Paris’ten döndükten yaklaşık 27-28 yıl kadar sonra gerçekleştirdiği göz önüne alınırsa durum daha da ilginç bir boyuta ulaşmaktadır. Bu ise, Şeker Ahmed’in sanat yaşamında gözlenen değişiklikleri daha başka bir gözle gözlemlemeyi ve dikkatli olmayı gerektirmektedir. Avrupa’da alınan uzun bir eğitimden sonra – tıpkı Süleyman Seyyid’in de bazı yapılarında olduğu gibi sanki daha acemice yapılmış izlenimi uyandıran (Hatta, sözü edilen bu niteliklerinden dolayı Bedri Rahmi Eyüboğlu Şeker Ahmed’in primitifler arasında sayılması gerektiğini söylemiştir) çalışmaların varlığı; Şeker Ahmed’in sanat biçemine ilişkin yapılan değerlendirmelerde çok dikkatli davranılması gereğine işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Titiz, sürekli ve sabırlı çalışmaya önem veren Şeker Ahmed Paşa, temiz bir işçiliğe sahipti. Yapıtlarını az ve öz, çizgi ve renk ile oluştururdu. İçtenliğe verdiği öneme karşılık; gelip geçicilik onun için ikinci plandaydı. Bu yönleriyle bakılırsa Şeker Ahmed Paşa’nın klasik ve romantik anlayışı yeğlediği düşünülebilir. Öte yandan Bedri Rahmi’nin de vurguladığı gibi içtenlikli tutumundan dolayı olsa gerek, Şeker Ahmed’in bir açıdan Primitiflere olan bir yakınlığından da söz edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Sezer Tansug’a göre, sanatçının peyzaj temasına yaptığı önemli katkı yanında, onun yapıtlarında, düzen anlayışına mal olan lirizm, özgün bir sema geometrisiyle dengelenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Şeker Ahmed gibi asker kökenli bir diğer önemli sanatçı ise Süleyman Seyyid’dir (1842-1913). İstanbul’un Üsküdar ilçesinde doğdu. Kartal Maltepesi eşrafından sedef kakma ustası Hacı İsmail Efendi’nin oğludur. İlk ve ortaöğrenimini Maltepe ve Maçka askeri rüştiyelerinde tamamladı. İlk resim zevkini öğrenimi sırasında Chirans ve Kess adlı iki Fransız ressamdan alan sanatçı, 1862 yılında Harbiye’den teğmen olarak mezun oldu. 1861/62 yılında Şeker Ahmed Paşa ile birlikte Abdülaziz tarafından Paris’e resim eğitimi için gönderildi. Önce Paris’te burada öğrenim gören öğrenciler için Sultan Abdülaziz tarafından 1857 yılında açılıp, 1864’te kapanan Mekteb-i Osmanî’de eğitim gördükten sonra l’Ecole des Beaux-Arts’ta (Güzel Sanatlar Okulu) Alexandre Cabanel’in öğrencisi oldu. Sanatçı Paris’te değişik kaynaklara göre sekiz veya on-on iki yıl kalarak, 1870, 1871 veya 1875 yılında İstanbul’a döndü. Süleyman Seyyid, yurda dönünce bir süre Osman Nuri Paşa’nın yardımcılığını yaptı ve daha sonra Harbiye’de resim hocası oldu. Aynı görevi Kuleli Askeri Lisesi ve Askeri Tıbbıye’de de sürdürdü. sanatçı bu görevleri yanında İstikbal ve Osmanlı gazetelerinde yazarlık ve çevirmenlik, Orman ve Maadin (Madenler) Mektebi’nde Fransızca öğretmenliği, Mahmudiye Rüştiyesi’nde yabancı dil ve resim öğretmenliği, Mülkiye-i Şahane’nin (Siyasal Bilgiler) kuruluşunda ders nazırlığı gibi hizmetlerde bulundu. Kırk altı yıl süreyle askeri okullarda hocalık görevini sürdürdü. Hocalık yaptığı dönemlerde, anlattığı tatlı hikayeleri, filozofça görüşleri, dönemini eleştiren esprili sözleri ile öğrencileri üzerinde yapıcı bir rol oynamıştır. Meslek yaşamında miralaylığa (albay) kadar yükselen sanatçı, emekli olduktan sonra evini Üsküdar’dan Sarıyer’e taşıdı.</p>
<p>Seyyid’in gerçekleştirdiği yapıtlar ağırlıklı olarak manzara ve natürmort türünde olmakla birlikte, figürlü çalışmaları da görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Pertev Boyar’ın da belirttiği gibi Süleyman Seyyid meyve ve çiçek motiflerine tutkundu. Sanatçının perspektife çok büyük bir önem verdiği; hatta, ölümü nedeniyle tamamlayamadığı “Fenni Menâzir” adlı bir çalışması olduğu bilinmektedir. Kendisine bu nedenle “Métrogoliste/Métrologue (ölçü uzmanı)” lakabı takılmıştı. Sanatçı otuz altı yıl gibi uzun bir süre askeri okullarda resim hocalığı yaptı. Şeker Ahmed Paşa ile araları, sanat anlayışlarındaki karşıtlıklar nedeniyle daha Paris’teki öğrencilikleri döneminden başlayarak bozulmuştu ki kendisi bu nedenle Paris dönüşü Şeker Ahmed ile birlikte çalıştığı Harbiye Mektebi’nden 1880 yılında ayrılarak Kuleli Askeri İdadi’sine (Lise) geçmişti.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid gibi üç önemli sanatçıdan sonraki kuşağın en önemli bir diğer temsilcisi ise yine asker kökenli bir ressam olan Halil Paşa’dır (1852-1939). İstanbul’da doğdu. Babası askeri okullar nazırı Ferik (korgeneral) Selim Paşa idi. Abdülaziz döneminde 1870-1873 arası Rüştiye ve Mühendishane’de okudu. Mühendishane’den mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun oldu. Aynı zamanda “yâveran” (yardımcı) sınıfına ayrılarak sarayda görevlendirildi. Mühendishane’de hocaları, daha çok basma resimlerden kopyalar yaptıran Binbaşı Hacı Mahmut ve mülazım Ahmet Bey idi.</p>
<p>Halil Paşa, 1876’da kolağası rütbesiyle Askeri İdadi’ye resim öğretmeni olduğunda ortamın resim sanatı için yetersiz olduğunu anladı ve Avrupa’ya gitmek için babasını saraydan izin almak için aracı yaptı. II. Abdülhamid döneminde 1880’de Paris’e gönderildi ve burada l’Ecole des Beaux-Arts’da (Güzel Sanatlar Okulu) Jean-Léon Gérôme’un öğrencisi oldu ve 1888’de yurda döndü. Sırasıyla binbaşı, kaymakam (yarbay) ve miralay (albay) rütbelerine yükseldi. İki yıl Tıbbiye’de resim hocalığı yaptı. İlki 1901, ikincisi 1902, üçüncüsü 1903 yılında açılan İstanbul Salon Sergilerine katılan Halil Paşa’nın, Şeker Ahmet Paşa’nın 1875’te açtığı sergiye de genç bir subay olarak katıldığı bilinmektedir. Halil Paşa, 1905’te Umumi Müze müdür yardımcısı, 1906’da liva (general) rütbesiyle Harbiye’ye resim hocası oldu. 1908’e kadar bu görevini sürdürdü. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra uygulanan “tasfiye yasası” sonucunda rütbesi yarbaylığa indirilerek emekli yapıldı. Bu tutum onun sanata daha çok yönelmesine neden oldu. 1917-1918 yılları arasında Sanayi-i Nefise’ye müdür olarak atandı ve döneminde burada yeni bir çalışma programı uygulandı. 1918’de Osmanlı’nın Avrupa’da gerçekleştirdiği ilk resim sergisi olan Viyana Sergisi’ne “Çengelköy” adlı yapıtıyla katıldı. Halil Paşa ayrıca ilgili öğrencilere özel dersler verdi. İlk kadın ressamlardan Müfide Kadri, öğrencileri arasındaydı. Bir ara Abbas Hilmi Paşa’nın konuğu olarak Mısır’da bulundu ve çeşitli peyzajlar yaptı. Mısır doğasının “ölü parlaklığı”nı yapıtlarında yansıtmaya çalıştı. O döneme kadar uyguladığı klasik yöntemlerin yerini yavaş yavaş izlenimci bir palet almaya başladı. 1936’da açılan uluslararası bir sergide altın madalya kazandı. İlk kişisel sergisini, Harbiye Mektebi’nde açtı. Ölümünden kısa bir süre önce 1937’de Ankara Halkevi’nde bir sergisi daha gerçekleşti. Yaşamının sonuna kadar sanat çalışmalarına devam etti. Türkiye’de izlenimci resmin öncüsü olarak gösterilen Halil Paşa’nın aslında bu akımın öncülerine ve özellikle de Manet’ye desenden yoksun olmaları düşüncesiyle yönelttiği eleştirilerle, bir anlamda bu akımın sadık bir takipçisi olmadığını ortaya koymaktadır. Tansug, bu durumu Batı’daki hiçbir akımın ülkemizde hiçbir zaman tam bir karşılığı olmadığı şeklinde yorumlamıştır. Yine Tansug, doğaya bağlılık geleneklerinin çok sinirli olduğu, figüre kayıtsız olmamakla birlikte suret kavrayışında kendine özgü anlayışı olan bir ülkenin sanatçısının bir Fransız sanatçısı gibi davranamayacağını da eklemiştir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Halil Paşa’nın izlenimcilerden yalnızca ışık, renk ve teknik konusunda yararlandığı düşünülebilir. Bu konuda Tansug’un saptaması, onun izlenimciler gibi anlık değişimler içinde rengin elinden kayıp gitmesinden çok, onu yerel bir kavrayışla sergileme çabası içinde olduğu şeklindedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Halil Paşa için söylenenleri, daha sonra gelecek olan 1914 kuşağı için de yineleyebiliriz. 1914 kuşağı temsilcilerini Halil Paşa’da olduğu gibi kalıplaşmış ifadelerle izlenimci akımın uygulayıcıları olarak görmek pek doğru bir yaklaşım olmasa gerek. Bu kuşağın her bir üyesi kendi biçemini oluşturmuş; bunu yaparken de Batı’da aldıkları eğitimin katkısı yanında, içinde yetiştikleri ülkenin sanat gerçeklerinden kendilerini tümüyle soyutlamamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>II. Abdülhamid döneminde, yine askeri okul (Harbiye 1881) çıkışlı olup yurt içinde eğitimini sürdüren bir diğer önemli sanatçı Hüseyin Zekai Paşa’dır (1860-1919). Sanatçı Üsküdar’da doğdu. 1881’de Harbiye’den mezun oldu. Harbiye’de öğrenciliği sırasında, çocukluk arkadaşı Hoca Ali Rıza’nın ilgisini ve dostluğunu kazandı. Galatasaray Sergilerinde dikkat çekti. Sarayda bir yıl kadar Şeker Ahmet Paşa’nın yanında çalıştı. Şeker Ahmet’in ölümünden sonra yabancı konukları ağırlama görevini yürüttü. Pertev Boyar’ın aktardığına göre, Avrupa’da eğitim görmediği halde, eski yapıtlarla süslü atölyesinde sanat bilgisini, usta sanatçıların yapıtları ve öğütlerinden yararlanarak geliştirdi. Sami Yetik ise onun Avrupa’daki müzeleri gezmiş kadar onlara ilişkin bilgi sahibi olduğundan söz etmektedir. 1906’da İstanbul’a gelen Paul Signac’i evinde evinde konuk etti. Bu sırada öğrenci olan Nazmi Ziya da bu toplantıda yer aldı. Yıldız’da Mahmut Şevket Paşa’nın gözetiminde kurulan Askeri Müze’nin komisyonunda üye olarak bulundu. 1909’da kurulan Osmaneli Ressamlar Cemiyeti’nin 1916’dan itibaren gerçekleştirmeye başladığı ilk Galatasaray Sergilerine katıldı. Hüseyin Zekai Paşa sanat tarihi açısından çok önemli sayılan, 1914’te “Mübeccel Hazineler” (Yüce/Büyük Hazineler); 1919’da ise Bedâyi-i Âsâr-i Osmâniyye (Osmanlı’nın Yeni/Görülmeyen Eserleri) adlı iki kitap yayımladı. İlkinde sanatçının adi Ressam Hüsnü, ikincisinde ise Ressam Zekai olarak geçmektedir. Hüseyin Zekai Türk resminin Batı etkisinde geliştiği dönemin önemli adları arasında yer almaktadır. sanatçı eski yapılara karşı büyük bir ilgi duydu. Doğa ve yapı ilişkisi ilgisini çekti. Derinlik, ölçü, uyum, doğaya yakınlık, kendi kuşağının başka ressamları gibi, Zekai Paşa için de temel ve vazgeçilmez değerler olmuştur.</p>
<p>Hüseyin Zekai Paşa da başlangıçta dönemindeki diğer sanatçıların niteliklerine yakın bir anlayışla yapıtlarını gerçekleştirdi. Hüseyin Zekai, öncelikle bir asker, sonra da sanatçı olarak Avrupa’ya gitmemesine karşın, resim, arkeoloji, mitoloji, mimari ve küçük sanatlara ilişkin sahip olduğu bilgilerle dikkati çekmektedir. Sanatçının biçem anlayışı başlangıçta primitiflere yakın görünürse de “Söğüt Ertuğrul Gazi Türbesi”nde olduğu gibi fotoğraftan yararlanma yöntemi daha bir ressamcadır. Sanatçının, belgeleninceye kadar fotoğraftan yararlandığı pek anlaşılamamıştı. Çünkü, Zekai Paşa dönemindeki primitiflerin fotoğraftan yararlanma yönteminden daha değişik bir resimleme tekniği geliştirmişti. Sanatçının daha sonra giderek açık havada gerçekleştirdiği çalışmalarda izlenimci tekniğe yaklaştığı görülmektedir. 1919’da midesinde oluşan bir hastalıktan dolayı yasama veda eden Hüseyin Zekai Paşa’nın yapıtları arasında “Ayasofya Hünkar Mahfili”, “Erenköy’den Manzara”, “Çamlıca’dan”, “Ayasofya Şadırvanı”, “Cami”, “Develer” sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>19. yüzyılın sonlarında en etkin sanatçılarından biri yine asker kökenli, Batı’da eğitim görmemesine karşın kendine özgü bir ekol oluşturmuş, sayısız sanatçıya yol göstermiş Hoca Ali Rıza’dır (1858-1930). Hoca Ali Rıza Bey, Üsküdar’da Ahmediye Mahallesi’nde doğdu. Babası da Üsküdarlı Süvari Binbaşısı Mehmet Rüştü Efendi’dir. Ali Rıza ilköğrenimini Üsküdar’da tamamladı. Rüştiye’de okurken resim derslerindeki yeteneği hocalarının dikkatini çekti. Gerek okuduğu askeri lisede, gerekse Harbiye’ye geçtiğinde oldukça ustalaşmış ve okulda dönem arkadaşı Hüseyin Zekai (Paşa) ve beş altı arkadaşı ile birlikte atölye açmak için Genelkurmay Başkanlığı’na başvurmuştu. Bu isteği dönemin Genelkurmay Başkanı Edhem Paşa tarafından uygun görülmüş ve bu yeni açılan atölyenin başına hoca olarak Nuri Paşa getirilmişti. Hoca Ali Rıza, Nuri Paşa yanında, Süleyman Seyyid ve II. Mahmud döneminde Tophane ve Tershane’de çalıştırılmak üzere Fransa’dan getirtilen bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelen, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gören, daha sonra da İstanbul’a gelerek Darülfünun ve bazı kurumlarda hocalık yapan Mösyö Kess’ten de özel resim dersleri aldı. Özellikle desen bilgisini ileri bir düzeye çıkardı. 1883 yılında Harbiye Mektebi’nden ikinci mülazım (üsteğmen) rütbesiyle mezun oldu. Bu sırada resim eğitimi alması için İtalya’ya gönderilmesi düşünüldüyse de Napoli’de baş gösteren kolera salgını bu olanağı ortadan kaldırdı. Daha sonra 1884’te mezun olduğu Harbiye’ye resim hocası olarak atandı. Bu dönemde ayrıca Harbiye Matbaası’nın baş ressamlığı görevini de yürüttü. Ali Rıza Bey bu görevi yürüttüğü sırada askeri okullarda verilen resim derslerinin daha başarılı olması için bazı düzenlemeler yaptı. Örneğin kendi resimlerinden oluşan çeşitli albümler bastırarak öğrencilerin resim derslerinde bunlardan yararlanmasını sağlaması önemli bir adım olarak dikkat çekmektedir. Bu albümlerin askeri öğrencilere sağladığı katkıları gören bazı sivil okullar Ali Rıza Bey’e dışarıdaki basımevleri tarafından basılmak üzere yeni siparişler vermişlerdi. Sanatçı, 1909’da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alıp ilk başkanlığını yaptığı gibi, cemiyetin çıkardığı Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nde sanat görüşlerine ilişkin bir yazı da kaleme aldı. 1911 yılında kaymakam (yarbay) rütbesine yükselmişken sağlık durumundan emekliye ayrılmayı yeğleyen sanatçı, en güzel yapıtlarını bu dönemde verdi. Emeklilik sonrası hocalık görevini de tümüyle bırakmayan Ali Rıza Bey, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Kız Okulu), Çamlıca Kız Lisesi, Erkek Ameli Hayat Mektebi (Erkek Sanat Okulu) gibi eğitim kurumları yanında, bazı genç sanatçılara özel dersler verdi. Ayrıca Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından kurulan Sanayi-i Nefise Encümeni’ne (Güzel Sanatlar Kurulu) üye olarak seçildi. Elli yıla yakın hocalık yaparak birçok sanatçının yetişmesine katkı sağlayan Hoca Ali Rıza, 1935 yılında Üsküdar’da yasama veda etti ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.</p>
<p>Resim hocalığı yaptığı dönemlerde öğrencileri tarafından çok sevilen Hoca Ali Rıza, derslerinde resmin klasik öğretisine önem verir ve öğrencilerinin sağlam bir resim bilgisine sahip olmasına özen gösterirdi. 1911 ’deki emekliliğinden sonra resim hocalığı yanında, yoğun bir biçimde resim çalışmalarına da ağırlık veren sanatçının bu dönem çalışmalarında tema olarak, doğup büyüdüğü Üsküdar’ı, Karacaahmet’i, kıyı kahvelerini, güneşli kayalıkları işlemiştir. Hoca Ali Rıza, yurtdışında eğitim görmemesine karşın, Türk resminde kendine özgü bir biçem geliştirmesiyle dikkat çekmektedir. Türk resim sanatında manzara ressamlığının ve buna bağlı olarak açık hava ressamlığının en önemli öncüleri arasında yer alan sanatçının yapıtlarında doğa gözlemi, yöresel boyutlarıyla kendini tipik bir şekilde göstermektedir. Çok üretken bir sanatçı olan Hoca Ali Rıza’nın yapıtları arasında karakalem, suluboya ve yağlıboyalar çoğunluktadır. Sanatçının, Üsküdar ve çevresi başta olmak üzere İstanbul’un Üsküdar başta olmak üzere Çamlıca, Acıbadem, Kurbagalidere, Kızıltoprak, Çengelköy, Anadoluhisarı, Rumelihisarı, Kanlıca, Paşabahçe, Beykoz gibi çeşitli köşelerinden yansıttığı yağlıboya ve suluboya çalışmalarında, kullanılan renklerin şeffaflığı, gölge ve ışıkların berraklığı izlenimci anlayışa yakındır. Bu tür çalışmaları yanında Hoca Ali Rıza’nın karakalemle gerçekleştirdiği sayısız ölü doğa, manzara ve figür temalı desen çalışmasında, olağanüstü yeteneği kendini göstermektedir. Çalışmaları arasında figürlü çalışmaları doğa manzaraları, ölü doğalarına göre daha azdır. Ancak, bu durum Hoca Ali Rıza’nın figür temasında da çok yetkin bir ustalığa sahip olduğunu gözardı etmemize neden olmamaktadır.</p>
<p>Osmanlı kültür ve sanat yaşamı içinde, resim sanatının yaygınlaşması aşamasında önemli bir işleve sahip asker ressamlar kuşağının önde gelen bir temsilcisi olan Hoca Ali Rıza, yurtiçinde eğitim almasına karşın kendi adıyla anılan bir ekolün yaratıcısı olmuş ve döneminde yetenekli askeri ve sivil yüzlerce genç yeteneğe hocalık yaparak yetişmesine katkı sağlamıştır. Ayrıca, Hoca Ali Rıza’nın, Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid gibi Batılı anlamda gelişen Türk resim sanatının söncüleri ile çağdaş akımların Osmanlı topraklarına gelmesini sağlayan “1914 Kuşağı” ya da “Çallı Kuşağı” olarak anılan sanatçılar arasında önemli bir köprü olduğu söylenebilir. Hoca Ali Rıza’nın peyzaj alanında gerçekleştirdiği çalışmalar, kendine özgü şiirsel nitelikli bir biçem varlığıyla belirirler.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Yine asker kökenli bir diğer sanatçı Ahmed Ziya Akbulut’tur. Sanatçı 1869’da İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra girdiği Harbiye’den 1887’de piyade teğmeni olarak mezun oldu. Okul yıllarında resim sanatıyla ilgilenmeye başladı ve Mirliva Osman Nuri Paşa’nın (1839-1906) ve Hoca Ali Rıza’nın (1858-1930) öğrencisi oldu. Mezuniyet sonrası Erkânı Harbiye’nin (Genelkurmay) resim hanesine atandı. 1889’da askeri ressam olarak Edirne 2. Kolordu Komutanlığı’nda görevlendirildi. 1890’dan başlayarak haritacılık üzerinde çalışırken, ayrıca İstanbul Koca Mustafa Paşa Lisesi, Darüşşafaka Lisesi ve Gülhane Askeri Rüştiyesi’nde on dört yıl boyunca dil, perspektif, matematik dersleri verdi. 1891’de mülazım-i evvel (üsteğmen) rütbesine yükseltildi. Uzun yıllar dersler verdiği perspektif konusunda biri 1896’da “Amel-i Menâzir”, diğeri ise 1922’de “Usûl-ü Ameliye-i Fenn-i Menâzir” adını taşıyan iki kitap yazdı. Ahmet Ziya, 1897’de kolağası (yüzbaşı) rütbesiyle Kuleli Askeri İdadisi’ne eski hocası Osman Nuri Paşa’nın yanına yardımcı resim öğretmeni, ayrıca, kozmoğrafya (gökbilim) ve mihaniki (mekanik) öğretmeni; Harbiye’ye ise yüksek riyaziye (matematik) öğretmeni olarak atandı. 1898’de Askeri Okullar Matbaası Müdürlüğü’ne getirildi. Yine 1898’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Mimarlık Bölümü’nde ulumu riyaziye (matematik), fenni menâzir (perspektif) hocalığı yapmaya başladı. 1905’te binbaşı rütbesine yükseltildi. 1909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı ve cemiyetin çıkardığı gazetede perspektif konusunda yazılar kaleme aldı. 1901’de İstanbul’da açılan ilk salon sergisine katıldı. Daha sonraki yıllarda çeşitli karma sergilerde yerli ve yabancı sanatçılarla birlikte yer almayı sürdürdü. 1913 yılında Evkaf-i (Vakıf) İslâmiye Müzesi Müdürlüğü görevinde bulundu. 1919’da Kandilli Rasathanesi Müdür Yardımcılığı görevine getirildi. 1925’te “Klavi Sifr”i (Sürgülü Hesap Cetveli) hazırladı. 1930-1933 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi’nde müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1933’te “Arazi Taksimi”, 1934 yılında İstanbul Belediyesi İnkılap Müzesi’ni kurdu. Yine 1934’te Fransa Astronomi Enstitüsü üyeliğine seçildi. 1935’ten itibaren Güzel Sanatlar Akademisi Tezyini Sanatlar Bölümü’nde tasarı geometri dersleri vermeye başladı. 1938’de “Takvim-i Sems” ve “Takvim-i Ziya” adlı takvim çalışmalarını gerçekleştirdi. Sanatçı 1938’de İnkılap Müzesi Müdürlüğü’nü yürüttüğü sırada 69 yaşındayken yasama veda etti.</p>
<p>Ahmet Ziya’nın yapıtlarında akademik kuralların siki bir biçimde uygulandığı dikkat çekmektedir. Özellikle perspektif anlayışı ilk sırada gelmektedir. Pertev Boyar’ın da vurguladığı gibi, Ahmet Ziya, geçici ışık ve gölge oyunlarından çok, doğrudan doğruya ele aldığı nesnenin ana renk ve formunu yansıtmayı hedeflemiştir. Bu açıdan bakıldığında, sanatçıyı ele aldığı temayı olabildiğince gerçekçi bir anlayışla betimlediği ve Osman Hamdi Bey, Muallim Şevket, Süleyman Seyyid gibi akademik değerleri gözeten, ayrıntıya önem veren bir yol izlediği söylenebilir. Sanatçı ileri yaşlarında da dönemin sanat akımlarına fazla ilgi duymayıp, inandığı sanatsal değerleri sadık bir biçimde uygulamayı sürdürdü. Yapıtları arasında İstanbul’un “Sultan Ahmet Camii”, “Üsküdar Mihrimah Sultan Camii”, “Beyazit Sahaflar ve Eski İmaret Binasi”, “Ayasofya” gibi tarihi yapılarını tema olarak seçtiği ve figüre daha az yer verdiği çalışmaları yanında, “Köy Evi”, “Boğaz’da Yalılar”, “Saray burnu”, “Göynük’te Okul” gibi yağlıboya ve suluboya türünde gerçekleştirdiği çeşitli manzaraları, “Ayvalar” gibi ölü Doğa çalışmaları bulunmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi resim konusunda ilk derslerini Osman Nuri ve kendisinden dört yaş büyük hocası Ali Rıza Bey’den alan Akbulut’a ilişkin Pertev Boyar yaptığı yorumda, sanatçının, işinin anlık etkisine kapılmadan, eşyanın doğrudan renk ve formunu ele aldığını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Üsküdarlı Cevat da asker kökenli bir sanatçıdır ve Ahmed Ziya gibi Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi olmuştur. Asker ressamların ikinci kuşağı içinde yer alan sanatçı, elimizde yapıtları pek bulunmayan birinci kuşağın getirdiği doğacı-gerçekçi anlayışı devam ettirir. Sanatçı daha çok suluboya çalışmalarıyla ünlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Bu arada Şehzade (Halife) Abdülmecid Efendi (1868-1944) de 19. yüzyılın son çeyreğinde resim sanatına gerek çalışmaları gerek sanat hareketlerine sağladığı katkılarla özellikle öne çıkan bir kişi olmuştur. Hanedanın bir üyesi olarak devlet görevleri yanında ressamlığı ve sanatsal olaylara verdiği maddi, manevi destekle de tanınan Abdülmecid 1909’da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin fahri başkanlığını yaptı. Çalışmaları içinde en başarılı olduğu tür portreydi.</p>
<p>Sağlam bir desen anlayışının gözetildiği figürlü çalışmaları içinde “Saray’da Goethe”, “Harem’de Beethoven” çok ünlüdür. “Sis” adlı tablosu da manzara konusundaki yeteneğinin bir göstergesidir. Ayrıca 1899’da saraya kapan ip çalıştığı bir dönemde yapmış olduğu “Avluda Kadınlar” adlı çalışmasında çıplak kadın figürüne yer vermesi oldukça dikkat çekici bir olgudur. Halifelik sonrası gittiği Paris’teki Salon Sergilerinden birine bir yapıtı seçildi. Pertev Boyar “Türk Ressamları” kitabında Abdülmecid’in çok duygulu bir kişiliğiyle birlikte renkleri iyi tanıyan bir sanatçı olduğunu vurgulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Osman Hamdi Bey dönemi sonrasında yetişen ve içlerinde askeri okul çıkışlı Osman Nuri Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Ahmed Sekûr, Ahmed Ziya Akbulut ve Hoca Ali Rıza gibi bazılarının bulunduğu bir grup ressamın, daha çok “perspektifli mimari” örneklerin ön planda yer aldığı manzaralar, natürmortlar ve çok az sayıda iç mekân görünümlerini yeğledikleri görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Adı geçen bu sanatçıların ilk yapıtlarında doğaya aynı saf yürek bakış yanında ayrıntılı bir işçiliğe de tanık olmaktayız. Gerçekleştirilen yapıtlarda, desen, büyük ölçüde önemini korumaktadır. Bu dönemde çalışan diğer sanatçılar arasında Rıfat Keçeci, Salih Molla Aski, Bahriyeli İsmail Hakkı, Hasköylü Ahmed İhsan, Keçecizade Rıfat, Hasan Rıza, Ömer Adil gibi daha birçok asker ve sivil sanatçı sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Türk Resim Sanatı’nın Batılılaşma çabaları içinde, ilk önceleri figüre karşı oluşan çekingen tutumun temellerinde -toplumun betime bakışındaki sorunlar yanında-dönemin birçok sanatçısının resim sanatı için gerekli akademik eğitimi almayışını göz önünde bulundurabiliriz; ancak, bunun yanında Batı’da eğitim görerek yurda dönen Süleyman Seyyid ve Şeker Ahmed Paşa’nın çalışmalarında alınan bu eğitimin, sanatçının içinde yasadığı toplumun değerlerini asmakta yeterli olmadığı da dikkat çeken diğer önemli bir durumdur.</p>
<p>19. yüzyıl ortalarından başlayarak ilerleyen süreçte yapıtlarını bir gerçekleştiren sanatçıların, denizi tema olarak seçmedikleri görülmektedir. Oysa, 19. yüzyıl boyunca İstanbul’a gelen yabancı ressamların seçtiği tema içinde deniz ön plandadır. Türk Resim Sanatı’na, deniz teması yirminci yüzyılın başlarında “1914 Kuşağı” sanatçıları ile girmiştir. Özellikle Hikmet Onat, sonra da Nazmi Ziya, Feyhaman Duran ve İbrahim Çallı denizi tema olarak tuvallerine yansıtmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Türk resim sanatının gelişim çizgisinde en önemli işleve sahip kurumlar arasında hiç kuskusuz 1883’te kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi gelmektedir. Mektep kurulduğu yıllardan başlayarak, yirminci yüzyılın ilk yıllarına kadar adini duyurmayı başaran kimi öğrenciler yetiştirmekle birlikte, bunların resim sanatı tarihinde çok önemli yer ettikleri söylenemez. Sanat tarihçileri ve araştırmacılar tarafından buradan yetişen ilk önemli sanatçı kuşağı, sanat eğitimlerini Sanayi-i Nefise sonrası Paris’teki Ecole des Beaux-Arts’ta sürdüren “1914 Kuşağı” ya da “Çallı Kuşağı” olarak görülmektedir. 1908 yılında ilan olunan II. Meşrutiyet Dönemi’ne denk gelen bir zamanda, çoğunluğu Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, bir kısmı da özel çabalarla geliştirdikleri sanatçılıklarını icra edecekleri sanat yaşamlarına atılan içlerinde Sami Yetik (1878-1945), Ali Sami Boyar (1880-1967), Hikmet Onat (1885-1977), Mehmet Ruhi (1880-1945), İbrahim Çallı (1882-1960), Nazmi Ziya (1881-1937), Feyhaman Duran (1886-1970), Avni Lifij (1886-1927), Namık İsmail’in (1890-1935) bulunduğu grup için “Meşrutiyet Kuşağı Sanatçıları” tanımlamasını yapmak da olanaklıdır. Yine aynı dönemde -bir kısmını yukarıda da andığımız gibi- Ali Cemal (1881-1939), Mehmet Ali Laga (1878-1947), Hayri Çizel (1891-1950), Diyarbakırlı Tahsin (1874-1937), Celal Esad Arseven (1875-1971), Bahriyeli İsmail Hakkı (1863-1926), Şevket Dağ (1876-1944), Üsküdarlı Cevat Bey (1870-1939), Veliaht (Halife) Abdülmecit Efendi (1868-1944), Ömer Adil (1868-1928), Mihri Müsfik (1886-1954), Celile Hikmet (1883-1956), Müfide Kadri (1889-1911) gibi kimisi sivil kimisi de asker kökenli sanatçılar aynı sanat ortamını paylaşan diğer ünlü isimlerden bazılarıdır. Bu dönem sanatçıları, Türk resim sanatına gerek ele aldıkları temalar, gerekse kompozisyon ve diğer resimsel öğeler açısından, bir önceki kuşağın ustalarına göre değişik anlayışlar getirdiler.</p>
<p>20. yüzyılın başında önemli toprak kayıplarına başlayan Osmanlı İmparatorluğu, elinde kalan yerleri koruma çabası içinde olarak 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kalmıştı. Savaştan kısa bir süre önce 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet bu dönemin önemli siyasi ve sosyal olaylarından biri olarak dikkat çekmektedir. II. Meşrutiyet gerek yönetim kademelerinde yeni bir yapılanmaya neden olması; gerekse siyasetten, sanata tüm kurumlarda yeni bir özgürlük havasının esmesine olanak tanıması bakımından önem taşımaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde giriştiği savaşların en önemlilerinden biri 18 Mart 1915’te patlak veren “Çanakkale Savaşları”dır. Bu savaşta olanaksızlıklar içindeki Türk askerinin gösterdiği kahramanlıkları ve Kurmay Albay olarak görev yapan Mustafa Kemal’in askeri dehası tarih sayfalarındaki yerini alsa da Türklerin, birlikte savaşa girdiği devletlere bağlı olarak yenik sayılmasını engelleyememişti. Ancak, bu yenilgi bu kez yeni bir savasın “Ulusal Kurtuluş Savaşı”nın başlamasına neden olmuş ve sonucunda 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.</p>
<p>Türk toplumu üzerinde önemli etkileri olan Çanakkale Savaşları resim sanatımız açısından da önemli bir konuma sahiptir. Bu dönem sanatçıları da Çanakkale Savaşlarını tema alan çalışmaları, Harbiye Nezareti’nce (Savunma Bakanlığı) 1917 yılında açılan “Sisli Atölyesi”nde gerçekleştirdiler. Şili’de kısa bir süre açık kalan bu atölye Türk resim sanatında çok kalıcı etkiler bıraktı. Burada ilk kez gerçek bir modelden çalışılan (d’apres nature), çok figürlü ve büyük boyutlarda kompozisyon denemeleri gerçekleştirildi. Daha sonra burada üretilen yapıtlar, dönemin diğer sanatçılarından derlenen tablolarla birlikte 1918 yılında Türk resim sanatında yurtdışında Gerçekleştirilen ilk sergi olma özelliğine sahip</p>
<p>“Viyana Sergisi”ne götürüldü.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Yine bu dönem içinde -başlangıçta ayrıntılı kaynakçasını verdiğimiz- 1909 yılında kurulan “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti” kısa süreli de olsa ilk düzenli sanat dergisi olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ni yayımlayarak sanat bilincinin geniş kesimlere yayılması çabalarına öncülük yaptı. Ayrıca bu dönemde 1914 yılında açılan Inas Sanayi-i Nefise Mektebi, genç kızların da resim eğitimi almasına olanak tanırken;<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin bir etkinliği olarak 1916’dan itibaren her yıl açılmaya başlanan “Galatasaray Sergileri” önemli bir sanat hareketini oluşturmaktaydı. Dönemin sanat ortamını belirleyen “1914 Kuşağı” olarak anılan sanatçılardı. Kuşağın üyelerinin bir bölümü Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Cumhuriyet Türkiyesi’nin sanat gündemini belirleyecek gençleri yetiştirmekle meşgulken; bir kısmı da askeri ve sivil okullarda geleceğin diğer sanatçı ve sanatseverlerini hazırlamaktaydılar. Tüm bu gelişmelerle birlikte Osmanlı da giderek yerini 1923’te kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakıyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kamil GÖREN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 428-439</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AKSIN, Sina (Yayın Yönetmeni), Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908, C. 3, Cem Yayınevi, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ AKPINAR, Nazan-A. Günyaz-S. Tansug, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nden Güzel Sanatlar Birliğine 1909-1991 From the Society of Ottoman Painters to the Association of Fine Arts, Alarko Eğitim-Kültür Vakfı İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ ANONİM, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C. 1-6, İletişim Yayınları, İstanbul 1985.</span></div>
<div><span>♦ ARLI, Belgin Demirsar, “Osman Hamdi Bey”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. 2., YKY, İstanbul 1999, s. 410-411.</span></div>
<div><span>♦ ATASOY, Nurhan, “Barok”, İslâm Ansiklopedisi, C. 5., Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1992, s. 81-83.</span></div>
<div><span>♦ AYDÜZ, Selim-Ahmet Kamil Gören, “Akbulut, Ahmet Ziya”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, YKY, İstanbul 1999, s. 176-177.</span></div>
<div><span>♦ BASKAN, Seyfi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Çardas Yayınları, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ BOYAR, Pertev, Türk Ressamları, Ankara 1948.</span></div>
<div><span>♦ BULUT, Ümran, “Müzeci, Perspektifçi, Eğitimci Ressam Ahmet Ziya Akbulut”, Arkitekt, S. 450, İstanbul Haziran 1997, s. 60-65.</span></div>
<div><span>♦ CEZAR, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, C. I-II., (2. bs.), İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ ÇİZGEN, Engin, Photograpy in The Ottoman Empire 1839-1919, İstanbul 1987.</span></div>
<div><span>♦ ÇIZGEN, Engin, Türkiye’de Fotoğraf, İletişim Yayınları, İstanbul 1992.</span></div>
<div><span>♦ DEMIRSAR, V. Belgin, Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler, Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ GERMANER, Semra, “1850 Sonrası Türk Resminde Kaynak ve Konular”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu, 17-18 Aralık 1992, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1993, s. 69-74.</span></div>
<div><span>♦ GERMANER, Semra, “Bir Karşılaştırma: Jean-Leon Geröme-Osman Hamdi”, P Sanat Kültür Antika, S. 1., Raffi Portakal Antikacılık Müzayede Organizasyon ve Danışmanlık A. S., Bahar 96, İstanbul 1996, s. 24-33.</span></div>
<div><span>♦ GERMANER, Semra, “Osman Hamdi”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 3, s. 1393.</span></div>
<div><span>♦ GERMANER, Semra-Zeynep İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Ahmet Paşa (Şeker)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul Aralık 1999, s. 151-153.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Ali Rıza (Hoca, Üsküdarlı)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, YKY, İstanbul 1999, s. 232-233.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, Bir Dönemler Paris’te Resim Eğitiminin Merkezi Olan Ünlü “Okul” ile Sanatı Yönlendiren “Akademi”nın Öyküsü: l’Ecole des Beaux-Arts, Antik&Dekor, S. 34, İstanbul Nisan 1996, s. 92-95.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Resim Sanatı”, Antik&Dekor, Sayı: 49, İstanbul Kasım-Aralık 1998, s. 146-156.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Güzel Sanatlar Eğitiminde Kadınlara açılan İlk Resmi Mektep: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi”, Ar&Decor/AD, S. 43, İstanbul Ekim 1996, s. 124-130.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Halil Paşa”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, YKY, İstanbul 1999, s. 517-518.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Hüseyin Zekai Paşa”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, YKY, İstanbul 1999, s. 594-595.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma Çabaları Bağlamında 19. Yüzyıl Sanat Ortamını Oluşturan Azınlık, Levanten ve Yabancı Ressamlar”, Antik&Dekor, S. 40., İstanbul Nisan 1997, s. 88-99.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Sanatta Etkileşim Bağlamında Türk Resim Sanatında Bir Tema: Savaş, Bir Mekan: Şişli Atölyesi (Savaşta Sanat ya da Sanatın Savaşı)/Interactions in Turkish Painting: Theme: War, Space: Sisli Studio (Art in War or Art of War)”, Zeynep Yasa Yaman (Yayına haz.), Sanatta Etkileşim/Interactions in Art Uluslararası “Sanatta Etkileşim” Sempozyumu, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü/International “Interactions in Art” Symposium, Hacettepe University, Faculty of Letters Department of Art History, Ankara 25-27 Kasım 1998 (Bildiriler/Proceedings), Ankara 2000, s. 122-127; (Ing. s. 282).</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Süleyman Seyyid Bey”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. II, YKY, İstanbul 1999, s. 569.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Türk Sanatçıların Paris’teki Hocalarından: 1 Jean-Leon Geröme (1824-1904)”, Antik&Dekor, S. 34, İstanbul Nisan 1996, s. 102-107.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Türk sanatçıların Paris’teki Hocalarından: 2 “Gustave Boulanger (1824-1888), Antik&Dekor, S. 35, İstanbul Haziran 1996, s. 102-103.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Türkiye’de Güzel Sanatlar Okulları: 1 Sanayi-i Nefise Mektebi/Arts Schools in Turkey: 1 The History of Academy of Fine Arts”, Türkiyemiz, S. 80, Akbank Yayınları, İstanbul Ocak 1997, s. 36-45.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Türkiye’de Güzel sanatlar Okullari: 2 Inas Sanayi-i Nefise Mektebi, Kadın Ressamlar, Özel Resim Atölyesi ve Resim Kurslari”, Türkiyemiz Kültür ve Sanat Dergisi, S. 82, Akbank Yayınları, İstanbul Kasım 1997, s. 12-27.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, “Tıbbiye’den Ayrılıp Harbiye’ye Geçen ve Buradan Mezun Olan Ressam Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) ve Sanatta Betimlemeye İlişkin Bir Değerlendirme”, Antik&Dekor, S. 39, İstanbul Şubat 1997, s. 84-92.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, 50. Yılında Akbank Resim Koleksiyonu, Akbank, İstanbul Şubat</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, Avni Lifij, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, Türk Resim Sanatında Şişli Atölyesi ve Viyana Sergisi, Sisli Belediyesi- İstanbul Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Yayını, İstanbul (Mayıs), 1997.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, Türk Resminde “1914 Kuşağı” Sanatçılarının İnsan Figürü Sorunu, (I. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ GÖREN, Ahmet Kamil, Türk Resminde Primitifler ve Darüşşafakalı Ressamlar”, Türkiyemiz, S. 81, İstanbul Mayıs 1997, s. 28-41.</span></div>
<div><span>♦ GÜLER, Abdullah Sinan, İkinci Meşrutiyet Ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, (M. S. Ü. Bati ve Çağdaş Sanatlar Programı Yayımlanmamış doktora tezi), İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ IREPO/LU, Gül, Feyhaman, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ IREPO/LU, Gül, Feyhaman, Merkez Bankası, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ İSKENDER, Kemal, “Türk Resminde İnsana Bakışın Tarihi”, Anonim, Türk Resminde İnsana Bakış Büyük Figür Sergisi, 10 Haziran-12 Temmuz 1996 M. S. Ü. İRHM, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. VII, (3. bs.), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ MÜLAYİM, Selçuk, “20. Yüzyıl Başlarında İki Sanat Tarihi Kitabi”, Türkiye’de Sanat, S. 12, İstanbul Ocak/Şubat 1994, s. 56-57.</span></div>
<div><span>♦ ORTAYLI, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Hil Yayınevi, (yeni baskıları yapıldı) İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖZENDES, Engin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafçılık/Photography in the Ottoman Empire 1839-1919, (2. bs.), İletişim Yayınları, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ ÖZSEZGIN, Kaya, “Akbulut, Ahmet Ziya”, Türk Plastik Sanatçıları, YKY, İstanbul 1994, s. 16.</span></div>
<div><span>♦ RENDA, Günsel, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700-1850, Hacettepe Üniversitesi, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ RENDA, Günsel-Turan Erol, Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, C. I, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ SAKAO/LU, Necdet-Ahmet Kamil Gören, “Abdülmecid (Halife)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. I, YKY, İstanbul 1999, s. 67-69.</span></div>
<div><span>♦ TANSU/, Sezer, Çağdaş Türk Sanatı, (1. bs.), Remzi Kitabevi, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ TANSU/, Sezer, Halil Paşa, YKY, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ TOLLU, Cemal, Şeker Ahmet Paşa, M. E. B., İstanbul 1967.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII, (3. bs.), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1983, s. 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Hüseyin G. Yurdaydın, “Düşünce ve Bilim Tarihi (1600-1839)”, Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908 (Yayın Yönetmeni: Sina Akşin), C. 3, Cem Yayınevi, İstanbul 1988, s. 275-276; Türkel Minibaş, Çağ Atlatma Serüveni, (1453-1980), Bağlam Yayınları, İstanbul 1994, s. 30 (TRT kurumu için hazırlanan “Türk İktisat Tarihi Seyir Defteri” adlı belgeselin araştırma grup başkanı Türkel Minibaştarafından yayımlanan zamandizinsel dökümüdür.); Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII, s. 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII-330-s. 329; Metin Kunt “Siyasal Tarih (1600-1789)”, Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908 (Yayın Yönetmeni: Sina Akşin), C. 3, Cem Yayınevi, İstanbul 1988, s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Semra Germaner, “1850 Sonrası Türk Resminde Kaynak ve Konular”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu, 17-18 Aralık 1992, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1993, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ayla Ödekan, “Mimarlık ve Sanat Tarihi” Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908 (Yayın Yönetmeni: Sina Akşin), C. 3, Cem Yayınevi, İstanbul 1988, s. 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Nurhan Atasoy, “Barok”, İslâm Ansiklopedisi, C. 5, Türkiye Diyanet vakfı, İstanbul 1992, s. 81-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A. K. Gören, “Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Resim Sanatı”, Antik&Dekor, Sayı: 49, İstanbul Kasım-Aralık 1998, s. 146-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Abdullah Sinan Güler, İkinci Meşrutiyet Ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, (M. S. Ü. Batı ve Çağdaş Sanatlar Programı yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1994, s. 49; Seyfi Başkan, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, ÇardaşYayınları, Ankara 1994, s. 25; Nazan Akpınar-A. Günyaz-S. Tansuğ, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nden Güzel Sanatlar Birliğine 1909-1991 From the Society of Ottoman Painters to the Association of Fine Arts, Alarko Eşitim-Kültür Vakfı İstanbul 1991, s. 4-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: A. K. Gören, Türk Resim Sanatında Şişli Atölyesi ve Viyana Sergisi, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: A. K. Gören, 50. Yılında Akbank Resim Koleksiyonu, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Uğur Tanyeli’nin Ayda Arel ile yaptığı söyleşi, Arredamento Dekorasyon, Sayı: 94, İstanbul Temmuz-Ağustos 1997, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: A. K. Gören, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma Çabaları Bağlamında 19. Yüzyıl Sanat Ortamını Oluşturan Azınlık, Levanten ve Yabancı Ressamlar”, Antik&Dekor, S. 40., İstanbul Nisan 1997, s. 88-99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bu döneme ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz: Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII, (3. bs.), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1983; Sina Akşin (Yayın Yönetmeni), Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908 C. 1-4, Cem Yayınevi, İstanbul 1988; Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C. 1-6, İletişim Yayınları, İstanbul 1985; İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Hil Yayınevi, (yeni baskıları yapıldı) İstanbul 1983; Günsel Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700-1850, Hacettepe Üniversitesi, Ankara 1977, ayrıca ayrıntılı kaynakça için bkz: A. K. Gören, Türk Resim Sanatında Şişli Atölyesi ve Viyana Sergisi, İstanbul, 1997; A. K. Gören, 50. Yılında Akbank Resim Koleksiyonu, İstanbul 1998; A. K. Gören, Avni Lifij, YKY, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Mustafa Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, C. I-II., (2. bs.), İstanbul 1995; ayrıca ayrıntılı kaynakça ve özet bilgi için bkz: A. K. Gören, “Sanayi-i Nefise Mektebi”, Türkiyemiz, S. 80, İstanbul Ocak 1997, s. 36-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Semra Germaner-Zeynep İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, İstanbul 1989 (Genişletilmiş yeni baskısı İş Bankası Yayınları tarafından 2002’de yayımlanacak.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Engin Çizgen, Türkiye’de Fotoğraf, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 22, 25-30, 38-61; Engin Çizgen, Photograpy in The Ottoman Empire 1839-1919, İstanbul 1987; Engin Özendes, Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafçılık/Photography in the Ottoman Empire 1839-1919, (2. bs.), İletişim Yayınları, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve konuya ilişkin kaynaklar için bkz: A. K. Gören, Türk Resminde Primitifler ve Darüşşafakalı Ressamlar”, Türkiyemiz, S. 81, İstanbul Mayıs 1997, s. 28-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Mustafa Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, C. I, (2. bs.), İstanbul 1995, s. 197 vd; Belgin Demirsar Arlı, “Osman Hamdi Bey”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. 2, YKY, İstanbul 1999, s. 410-411; N. Ulaba, “Osman Hamdi”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul 1997, s. 1392-1393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: A. K. Gören, “Bir Dönemler Paris’te Resim Eğitiminin Merkezi Olan Ünlü “Okul” ile Sanatı Yönlendiren “Akademi”nin Öyküsü:           l’Ecole   des Beaux-Arts, Antik&Dekor, S. 34, İstanbul Nisan 1996, s. 92-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A. K. Gören, “Türk Sanatçıların Paris’teki Hocalarından: Jean-Léon Gérôme (1824-1904)”, Antik&Dekor, S. 34, İstanbul Nisan 1996, s. 102-107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. K. Gören, “Türk Sanatçıların Paris’teki Hocalarından: 2 “Gustave Boulanger (1824-1888), Antik&Dekor, S. 35, İstanbul Haziran 1996, s. 102-103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ulaba, “Osman Hamdi”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 3, s. 1392; Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış. C. II, s. 456 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ulaba, “Osman Hamdi”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 3, s. 1393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul 1971, s. 309.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> V. Belgin Demirsar, Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler, Ankara 1989, s. 15-17 ve 233; Semra Germaner, “Bir Karşılaştırma: Jean-Léon Gérôme-Osman Hamdi”, P, S. 1., Bahar 96, İstanbul 1996, s. 24; Semra Germaner, “Osman Hamdi”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 3, s. 1393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Cemal Tollu, Şeker Ahmet Paşa, M. E. B., İstanbul 1967, s. 6, 8; Günsel Renda-Turan Erol, Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, C. I, İstanbul 1980, s. 116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ayrıntılı bilgi ve kaynaklar için bkz: A. K. Gören, “Tıbbiye’den Ayrılıp Harbiye’ye Geçen ve Buradan Mezun Olan Ressam Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) ve Sanatta Betimlemeye İlişkin Bir Değerlendirme”, Antik&Dekor, S. 39, İstanbul Şubat 1997, s. 84-92; A. K. Gören, “Ahmet Paşa (Şeker)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, YKY, İstanbul Aralık 1999, s. 151-153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı (ÇTS), (1. bs.), Remzi Kitabevi, İstanbul 1986, s. 366.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> A. K. Gören, “Süleyman Seyyid Bey”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. II, s. 569; Tansuğ, ÇTS, s. 266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Pertev Boyar, Türk Ressamları, Ankara 1948, s. 42-43, 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Sezer Tansuğ, Halil Paşa, YKY, İstanbul 1994, s. 24, 30; A. K. Gören, “Halil Paşa”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, s. 517-518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Tansuğ, Halil Paşa, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A. K. Gören, Türk Resminde “1914 Kuşağı” Sanatçılarının İnsan Figürü Sorunu, (İ. Ü. Sos. Bil. Ens. Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1995, s. 397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Selçuk Mülayim, “20. Yüzyıl Başlarında İki Sanat Tarihi Kitabı”, Türkiye’de Sanat, S. 12, İstanbul Ocak/Şubat 1994, s. 56-57; Ressam Hüsnü, Bedâyi-i Âsâr-ı Osmâniyye, Bayram Hediyesi, 70 Kıta Resimle Müzeyyendir, Matbaa-i Bahriyye, 1335 (1919); Ressam Zekâi, Mübeccel Hazineler, Şems Matbaası, Dersaadet, 1329 (1914); Sezer Tansuğ, ÇağdaşTürk Sanatı, İstanbul, 1986, s. 56-57 ve 367; A. K. Gören, “Hüseyin Zekai Paşa”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, s. 594-595.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Boyar, Türk Ressamları, s. 78-85; Tansuğ, ÇTS, s. 368; A. K. Gören, “Ali Rıza (Hoca, Üsküdarlı)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, s. 232-233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Boyar, Türk Ressamları, s. 93-94; Kaya Özsezgin, “Akbulut, Ahmet Ziya”, Türk Plastik Sanatçıları, YKY, İstanbul 1994, s. 16; Ümran Bulut, “Müzeci, Perspektifçi, Eğitimci Ressam Ahmet Ziya Akbulut”, Arkitekt, S. 450, İstanbul Haziran 1997, s. 60-65; Selim Aydüz-A. K. Gören, “Akbulut, Ahmet Ziya”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, s. 176-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Boyar, Türk Ressamları, s. 103-104; Özsezgin, Türk Plastik Sanatçıları, s. 327.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Abdülmecid’in yaşamına ve ressamlığına ilişkin ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: Necdet Sakaoğlu-A. K. Gören, “Abdülmecid (Halife)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osm. Ans., C. I, s. 67-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Semra Germaner, “1850 Sonrası Türk Resminde Kaynak ve Konular”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu, 17-18 Aralık 1992, Tarih Vakfı, İstanbul 1993, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Renda-Erol, Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, C. I, s. 135-145; Boyar, a.g.e., s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kemal İskender, “Türk Resminde İnsana Bakış’ın Tarihi”, Anonim, Türk Resminde İnsana Bakış Büyük Figür Sergisi, 10 Haziran-12 Temmuz 1996 M. S. Ü. İRHM, İstanbul 1996, s. 9; A. K. Gören,”. şeker Ahmet Paşa”, Antik&Dekor, S. 39, İstanbul Şubat 1997, s. 84-92; S. Germaner, “19. Yüzyıl Batı Resminde İstanbul Manzaraları”, Sanat Tarihi Etkinlikleri VII., (Konferans Notları), 28 Kasım 1996 Perşembe 18. 30, İstanbul Beyoğlu Aksanat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. K. Gören, Türk Resim Sanatında Şişli Atölyesi ve Viyana Sergisi, İstanbul 1997; A. K. Gören, “Sanatta Etkileşim Bağlamında Türk Resim Sanatında Bir Tema: Savaş, Bir Mekan: şişli Atölyesi (Savaşta Sanat ya da Sanatın Savaşı)”, Zeynep Yasa Yaman (Yayına haz.), Sanatta Etkileşim/Interactions in Art Uluslararası “Sanatta Etkileşim” Sempozyumu H. Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü, Ankara 25-27 Kasım 1998 (Bildiriler/Proceedings), Ankara 2000, s. 122-127; (İng. s. 282).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-doneminden-cumhuriyet-donemine-turk-resim-sanatinin-evreleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve kaynakça için bkz: A. K. Gören, “Güzel Sanatlar Eğitiminde Kadınlara Açılan İlk Resmi Mektep: İnas Sanayii Nefise Mektebi”, Art+Decor/AD, S. 43, İstanbul Ekim 1996, s. 124-130; A. K. Gören, “Türkiye’de Güzel Sanatlar Okulları: 2 İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, Kadın Ressamlar, Özel Resim Atölyesi ve Resim Kursları”, Türkiyemiz, S. 82, İstanbul Kasım 1997, s. 12-27.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batılılaşma Dönemi Duvar Resmi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batililasma-doenemi-duvar-resmi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batililasma-doenemi-duvar-resmi</guid>
<description><![CDATA[ Batılılaşma Dönemi Duvar Resmi
Osmanlı İmparatorluğu’nun XVII. yüzyıl sonlarında başlayan gerileyişinin en önemli nedenlerinden biri, Osmanlı ordusunun bozguna uğrayarak yenilmezliğini kaybetmesidir. Bunun birincil sebepleri arasında da gerek eğitimde gerekse donanımlardaki geriliğin çok açık bir şekilde ortaya çıkması, yeni teknikleri benimseyebilecek nitelikte insan gücünün yetişmeyişi, ekonomide bunalım ve buna rağmen üst düzeyde beslenmesi gereken atıl bir topluluğun bulunuşu, tarımdaki çöküntü […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6652c93b5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batılılaşma, Dönemi, Duvar, Resmi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Batililasma-Donemi-Duvar-Resmi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html">Batılılaşma Dönemi Duvar Resmi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Pelin Şahin TEKİNALP</strong></span></a>
</p><p>Osmanlı İmparatorluğu’nun XVII. yüzyıl sonlarında başlayan gerileyişinin en önemli nedenlerinden biri, Osmanlı ordusunun bozguna uğrayarak yenilmezliğini kaybetmesidir. Bunun birincil sebepleri arasında da gerek eğitimde gerekse donanımlardaki geriliğin çok açık bir şekilde ortaya çıkması, yeni teknikleri benimseyebilecek nitelikte insan gücünün yetişmeyişi, ekonomide bunalım ve buna rağmen üst düzeyde beslenmesi gereken atıl bir topluluğun bulunuşu, tarımdaki çöküntü gibi art arda gelen olumsuzlukları göstermek olanaklıdır.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ilk ipuçları birbirinin ardı sıra imzalanan antlaşmalarla görülür. 1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça Antlaşmaları ile iki kez büyük yenilgi alarak gücünü yitiren Osmanlı İmparatorluğu’nda, eski gücünü kazanmak amacıyla öncelikle askeri alanda yeni düzenlemelere gidilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bunun için ya davet yoluyla ya da kendi özel sebepleri yüzünden İstanbul’a gelen yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılın başlarında Avrupa’da sürekli elçi bulundurma kararına kadar, Avrupa kentlerine kısa süreli ziyaretlerde bulunan Osmanlı elçileri, maiyetleriyle birlikte gittikleri yerler hakkında ayrıntılı raporlar sunmuşlardır. Özellikle 1716’da Sadaret Kaymakamı ve 1718’den 1730’a kadar Sadrazam olan Damat İbrahim Paşa’nın, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’yi 1721’de Paris’e göndermesi Batılılaşma alanındaki en büyük adımlardan biri kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Öncelikle gücünü yeniden kazanmak amacıyla dışa açılmayı kabul eden Osmanlı İmparatorluğu, sadece askeri ve teknik alandaki yenileşme çabalarıyla sınırlı kalmayarak sanat alanında da gelişmelere açık olmuştur. Osmanlı sultanları her zaman mimari etkinlikleri ve resimli el yazma üretimini desteklemiştir. Ancak, “Batılılaşma” olarak bilinen bu dönem içinde sanatın da yeniliklerden etkilenerek değiştiği görülür.</p>
<p>XVIII.  yüzyıla kadar Osmanlı resim sanatı denince “kitap resmi” düşünülmektedir. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde (1451-1481), İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’da yoğun bir resim etkinliğinin başladığı, hatta saraya Gentile Bellini ya da Costanza Ferrara gibi İtalyan sanatçıların davet edildiği bilinmektedir. Ardından II. Bayezid (1481-1512) ve I. Selim (1512-1420) Dönemlerinde Batı ile ilişkilerin durakladığı ve daha çok Doğu resim sanatı etkilerinin yoğunlaştığı anlaşılır. Osmanlı kitap resminin belki de ilk canlanma devri Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Dönemi olmuştur. Eski geleneklerin ve hatta akımların yanı sıra özellikle Matrakçı Nasuh tarafından temsil edilen gözleme dayanan yeni anlayışın da benimsendiği dikkati çeker.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Kitap resmi, XVI. yüzyılın ikinci yarısında özellikle II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595) Dönemlerinde klasik devrine ulaşmıştır. Çoğunlukla tarih konulu kitaplarda padişah portreleri, dönemin önemli olayları, av sahneleri gibi resimler yer alır. İslam resim sanatının başlıca özellikleri devam etse de Osmanlı nakkaşının amacı olayları en doğru şekilde belgelemektir. Öykücü yaklaşım, kişilerin önemine göre seçilmiş boyutlar, gölgesiz anlatımlar, topografik ayrıntılara önem veren bir doğa anlayışı bu dönem kitap resminin başlıca özellikleri arasındadır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp XVII. yüzyılın ilk yarısında I. Ahmet (1603-1617) ve II. Osman (1618-1622) Dönemlerinde devam eden bu anlayışı yansıtan eserlerin üretiminin, yüzyılın ikinci yarısında siyasal olayların etkisiyle durakladığı anlaşılmaktadır. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan Avrupa’yla ilişkiler sayesinde yaygınlaşan Batı kaynaklı resimli kitapların etkisiyle kitap resminde de yavaş yavaş değişimler gözlenmiştir. Artık kalabalık kompozisyonlar yerini tek yaprak halinde resimlere, portre, kıyafet ve çiçek resimlerine bırakmıştır. Çok önemli bir başka özellik ise üçüncü boyut denemelerinin hissedilmesidir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>XVIII.  yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı ile kültürel ilişkilerinin yoğunlaştığı dönemin yani “Batılılaşma” döneminin başlangıcıdır. III. Ahmet Dönemi’nde (1703-1730), her alanda dikkati çeken yenileşme hareketleri, kitap resminde geleneksel kalıplarla birlikte bazı yeniliklerin görülmesiyle başlamıştır. Bu dönemin en önemli nakkaşlarından biri olan Levni’nin, Osmanlı resim sanatının geleneksel anlayışını kaybetmeden yeniliklere açık tutumu XVIII. yüzyıl resim sanatı açısından belirleyici olmuştur. Levni, sadece fiziksel özellikleri değil kişiliği de yansıtan portre anlayışı, klasik ikonografinin yanı sıra yeni kalıplar uygulamasıyla padişah portrelerinin önemli nakkaşlarından biri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Levni ve dönemin bir başka önemli sanatçısı Abdullah Buhari’nin resimlerinde, özellikle zeminde üçüncü boyut arayışı dikkati çeker. Artık kompozisyonlarda, gerilerde manzaralar görülmeye başlanır ve doğa betimlemelerinde kitap resminin çizgici, bezemeci yaklaşımından çok, renk tonlamalarıyla farklı bir anlayışın benimsendiği söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> I. Mahmut Dönemi (1730-1754) ile birlikte kitap resmindeki atılımlar devam eder. Geleneksel kalıpların yanı sıra, mekan ve ışık-gölge denemeleri yoğunlaşır. Teknik de değişerek sulu boyaya yakın boyanmış resimler, yaldızlı kompozisyonların yerini almıştır.</p>
<p>III. Osman (1754-1757) ve III. Mustafa (1757-1774) Dönemlerinde askeri alanların geliştirilmesine öncelik verildiği için, portre dışında çok fazla eser üretilmemiştir. Ancak bu durum, I. Abdülhamit (1774-1789) Dönemi’yle birlikte değişir. Batı’ya duyulan ilgi ve giderek artan merakın da etkisiyle daha çok kıyafet ve padişah albümleri hazırlanır, yeni öğrenilen yağlı boya ve guvaj tekniklerinin denendiği bu resimler geleneksel anlayışını yitirmiştir. Çoğu kez panoramik bir manzara önünde tek figürler betimlenmiştir. Ayrıca, mekan ve ışık-gölge denemeleri Batı resmine yakın özellikler gösterir. III. Mustafa ve I. Abdülhamit Dönemlerinde kitap resmindeki zenginleşme, dönemin çok ünlü nakkaşlarından biri olan Refail sayesindedir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>III. Selim Dönemi (1789-1807), Osmanlı resim sanatı açısından bir dönüm noktasıdır. Bu dönemle birlikte Batılı anlamda portre yapımının temelleri atılmıştır. Geleneksel kompozisyonların yanı sıra yeni bir uygulama olarak portrenin madalyon içine yerleştirilmesi ve madalyonun altında ince bir şerit halinde, padişahın yaptırmış olduğu ya dönemin önemli yapılarını ya da yaşamlarından kesitleri manzara kompozisyonu içinde gösterme anlayışı yaygınlaşmıştır.</p>
<p>III. Selim, saltanat yıllarında yerli ve Avrupalı sanatçılar tarafından en çok portresi yapılan sultandır. Ayrıca, sipariş vererek çok sayıda yağlı boya tablolar yaptırdığı da bilinmektedir. Bu dönemin en ünlü sanatçılarının başında Konstantin Kapıdağlı gelir ve padişah portrelerine Batılı bir kalıp yerleştirmesinin yanı sıra derinlik arayışı ve yumuşak fırça tekniğinin gözlendiği manzara resimleriyle de önemli bir sanatçıdır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> II. Mahmut Dönemi’nde (1808-1839) ise madalyon portreler devam etmekle birlikte padişah portreleri ikonografyasında bazı değişiklikler olmuştur. Artık, padişahların arkalarında yaptırmış oldukları yapılardan örnekler yer alır. Bunlar, Avrupa örneklerinden etkilenen bir sanatçının üslubunu yansıtan uygulamalardır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> XIX. yüzyılın hemen başlarında hazırlanan sefaretnamelerin resimleri ise ışık-gölge kullanımı ve üçüncü boyutun aranmasıyla topografi geleneğinden çok manzara resimlerine yakın olmasıyla önemli bir grubu oluşturur.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>İstanbul’da matbaanın kurulup artık kitapların basılabilmesi sonucu el yazması kitaplara duyulan gereksinim azalmış ve Batı etkileri yaygınlaşıp, yeni teknikler denenince kitap resmi geleneği giderek yok olmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ancak, XIX. yüzyılda da sultanların portrelerini yaptırma geleneğinin devam ettiği görülecektir.</p>
<p><span><strong>Duvar Resmi</strong></span></p>
<p>Batı’nın öncelikle askeri ve teknik gücünü örnek alarak birtakım yeniliklere giden Osmanlı İmparatorluğu’nda, “Batılılaşma” veya “Batı’ya Açılma” dönemi olarak bilinen dönemde mimariyle birlikte mimari süsleme programında da Batı’dan alınmış bazı ögeler kullanılır. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi sayesinde tanınan Paris’teki mimari ve süsleme özelliklerinin İstanbul’daki yansıması öncelikle saray çevresinde, Fransız baroğu ve rokokosunun iç mimaride yeğlenmesi şeklinde görülmüştür. Geleneksel kalemişlerinin en sevilen motifleri arasında olan vazo içinde çiçekler, meyve kaseleri bu dönemde daha hacimli olmuşlardır. XVIII. yüzyıldan itibaren ise barok ve rokoko süslemelerin arasına artık manzara kompozisyonları yerleştirildiği görülür. Böylece, XVIII.  yüzyıl ortalarında Batılı anlayışa yakın “duvar resmi” ortaya çıkar.</p>
<p>Duvar resimleri, başlarda kuru sıva üzerine tutkal veya su ile karıştırılmış kök boyalarla yapılmış resimlerdir. Bu teknik, Osmanlı sanatında önceden de bilinen ve kalemişi nakışlarda uygulanan geleneksel bir tekniktir. Yenileşme hareketlerinin sonucunda kitap resmindeki yeni uygulamalar gibi kalemişi nakışlar da değişerek duvar resmi yaygınlaşır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p><span><strong>XVIII. Yüzyıl Ortalarından XIX. Yüzyılın İkinci Yarısına Kadar İstanbul’daki Örnekler </strong></span></p>
<p>Duvar resmi alanındaki günümüze ulaşabilen en erken tarihli örneklerden önemli bir grubu, XVIII. yüzyıl ortalarından sonra Topkapı Sarayı’nda yoğun olarak Harem’de görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> I. Abdülhamid Dönemi’ne (1774-1789) yerleştirilen ilk duvar resimleri tavan eteğini dolaşan dar şeritler halinde, tek rengin tonlarıyla boyanmış, çoğunluğu mimari ögeler içeren kompozisyonlardır. Bu şeritlerde çoğunlukla çeşmeler, camiler, köprüler, su kenarında saray, köşk gibi yapılardan oluşan betimlemeler görülmektedir. Ayrıca, barok ve rokoko bezemelerin arasına yerleştirilmiş panolar içinde de bu tür resimler yer alır.</p>
<p>III. Selim Dönemi’nden (1789-1807) itibaren ise, dar şeritler genişleyip içlerini çok renkli manzaralar kaplamıştır. Artık kompozisyonlar kimi zaman nişler kimi zaman da kartuşların, madalyonların, çokgen çerçevelerin içinde karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Pano içindeki betimlemelerde de mimari ögeler yaygındır. Yenileşme hareketleriyle birlikte deniz kenarına köşk, kasır gibi yapıların inşa edilmesi, Avrupa örneklerinde olduğu gibi fıskiyeli havuzların yer aldığı özel bahçe düzenlemelerinin yaygınlaşması yeni bir kent siluetinin oluşmasını sağlamıştır. Bu durum sanatçıların da ilgisini çekmiş ve yeni görünümler resme girmiştir. Bu resimlerin tümünde aynı anlayış baskındır; kompozisyonun ön düzlemindeki yapılar arkada geniş gökyüzü, iki yanda ise ağaçlarla sınırlandırılmıştır. Bazı betimlemelerde ise çerçeve görevini iki yana yerleştirilmiş, ortasından bağlanmış perde motifi sağlamaktadır. Resimlerin tümünde mimari başarılıdır ve tüm ayrıntılarıyla verilmeye çalışılır. Kitap resminin ayrıntıcı yaklaşımını devam ettirseler de duvar resimlerinin figürsüz oluşu, mimaride ve doğanın betimlenişindeki boyutluluk ve doğala yakın renk tonlamalarıyla yumuşak geçişler duvar resimlerinin en önemli özellikleri arasındadır. I. Abdülhamit ve III. Selim Dönemlerinde üslup ve konu açısından pek fazla değişiklik olmamıştır. Ancak, III. Selim Dönemi’nde duvar resimlerinin sayısı artmıştır. II. Mahmut (1808-1839) Dönemi’nde farklı üsluplardan söz edilebilir. Özellikle bu dönemde, perspektifli mimari betimlemeler çok yaygındır. Daha çok saray içini andıran görünümlerde bej, gri ve mavi tonları yeğlenmiştir. Bu dönemde ayrıca, mimariye neredeyse hiç yer vermeyen, büyük boyutlu panoramik manzaralar da önemlidir.</p>
<p><span><strong>İstanbul’da Saray Dışında Yer Alan Duvar Resimleri</strong></span></p>
<p>Yeni resim türünün İstanbul’da saray dışında da benimsenip uygulandığı İstanbul’u ziyaret eden bazı yabancı gezginlerin anılarından anlaşılmaktadır. III. Ahmet Dönemi’nde Lady Mary Montagu, I. Abdülhamit Dönemi’nde Abbe Toderini, D’Ohsson, III. Selim Dönemi’nde Gouffier ve Castellan gezmiş oldukları evlerin duvarlarında natürmort, gemi ve manzara betimlemelerinin yer aldığı bilgilerini verirler.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ayrıca, D’Ohsson tarafından hazırlanan eserde olduğu gibi duvar resmi yer alan mekanların gravürleri de dikkati çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>İstanbul’da bilinen en eski duvar resmi örneği, 1750 tarihli Bebek Kavafyan Konağı’nda yer alır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Konakta, hem tavan eteğinde iki rengin tonlarıyla boyanmış, çeşme, köprü gibi mimari içeren şeritler, hem de niş içinde panolar bulunur. Özellikle iki rengin tonlarıyla betimlenmiş şeritler, Topkapı Sarayı I. Abdülhamit Dönemi resimlerine benzerliğiyle dikkati çeker, ancak daha erken tarihli olmalarıyla duvar resimlerinin ilk örneklerinden biri olarak ayrı bir öneme sahiptir. Ayrıca, Emirgan Şerifler Yalısı ve Çengelköy Sadullah Paşa Yalısı resimleri de saray dışındaki başlıca örnekler arasındadır ve Topkapı Sarayı’ndaki I. Abdülhamit ve III. Selim duvar resimlerine üslup açısından büyük benzerlik göstermektedir. Üsküdar Atik Valide Camii hünkar mahfilinde bulunan gri tonlarıyla yapılmış perspektifli betimlemeler ise II. Mahmut Dönemi’ne tarihlenen örneklerden biridir ve yine Topkapı Sarayı örneklerini andırır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>XIX. yüzyıl ve XVIII. yüzyıl başında İstanbul’da, sarayda ve saray dışında duvar resimlerinde seçilen konular aynıdır. Kimi zaman hayali manzaralar içinde çeşitli yapılar kimi zaman Boğaz manzaraları resimlenmiştir. Özellikle manzaralarda neredeyse tek tip denebilecek anlayış görülür: Kullanılan renkler, doğanın ele alınışı tüm kompozisyonlarda hemen hemen aynıdır. Ayrıntıcı yaklaşımla birlikte Batı anlayışına yakın derinlik duygusunun yerleşmeye başladığı izlenir.</p>
<p>Başkentte bulunan duvar resimlerinde saray çevresinde ve dışında aynı anlayışın izlenebilmesi İstanbul’da duvar resmi yapan bir sanatçı grubunu işaret eder ki bunda İstanbul’a gelip özellikle Pera’da elçilikler çevresinde resim yapan Batılı sanatçıların etkisi açıktır. Ayrıca, duvar resimlerinin en erken örneğinin İstanbul’da saray dışında olması, yeni resim türünün bu sanatçıların etkisiyle önce saray dışında geliştiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak da saray içindeki ilk örneklerin, saray dışındaki atölyelerde çalışan sanatçılar getirtilerek yaptırılmış olduğu da düşünülebilir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Ayrıca, III. Selim Dönemi’nin ünlü sanatçısı Konstantin Kapıdağlı’nın duvar resimlerinde de çalışmış olabileceği üslup karşılaştırmaları sonucunda güçlü bir olasılık gibi görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Saray Ehl-i hiref (Sanatkarlar) teşkilatında en önemli bölüklerden biri olan nakkaşlar bölüğüne bağlı olan sanatçılar, sarayın her türlü nakış işini üstlendikleri için duvar nakkaşları da bu grup içinde yer alırlar ve zaman içinde olasılıkla yeni anlayışın da uygulayıcıları olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bundan başka, özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul ve civarındaki bezeme işinin hassa Bostancı ocağı nakkaşbaşları ile İstanbul nakkaş ustaları tarafından belli kurallara bağlı olarak yapıldığı ve bazı nakkaşların yalılarda çalıştıkları da belgelerden anlaşılmaktadır.</p>
<p><span><strong>Anadolu’da Yer Alan Duvar Resimleri</strong></span></p>
<p>XVIII.  yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da görülen duvar resimleri kısa sürede imparatorluk sınırları içinde yayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Soma, Çanakkale, Gaziantep, Yozgat, Kayseri, Bursa gibi çok farklı merkezlerde yeni anlayışın kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Bu türün benimsenip yaygınlaşmasında özellikle ayan ve eşraftan baniler rol oynamıştır. Daha önceleri duvar nakkaşlığı yapan ustalar bu kez kendi beğeni ve yetenekleri ölçüsünde duvar resimleri yapmaya başlamışlardır. Bu yüzden de imparatorluğun çeşitli yörelerinde farklı üslup ve anlayışlar gelişmiştir. Bunun sonucunda, duvar resminin başkent ve taşra üslubu olarak ikiye ayrılması fikri doğmuştur. Ancak, bütün sanatçıların ortak noktası, başkentte başlayan süsleme programını benimsemeleri ve manzara resimlerinde kendilerince yeni denemeler yapmalarıdır.</p>
<p>Gerek başkentte gerek Anadolu ve Rumeli’de tüm sanatçılar, benimsemeye başladıkları yenilikleri manzara resimlerinde denemişlerdir. Hayali olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırabileceğimiz kompozisyonlardan hayali olmayanlar özellikle Mekke-Medine ve İstanbul görünümleridir. Ancak, bu resimler genellikle gözleme dayanan betimlemeler değillerdir. Çoğunlukla ev, konak ve camilerde görülen resimler konumları doğru olmasa da belgeleyici olmaları açısından önem taşırlar. Hayali olanlar ise, daha çok neresi olduğu anlaşılamayan doğa kesitleridir. Ayrıca tek cami, tek bir köşk, gemi ya da natürmortlar ve sembolik motifler seçilen konular arasındadır. Anadolu ve Rumeli’de yer alan duvar resimlerinde kitap resimlerine benzer ayrıntıcı uygulamaların yanı sıra Batı anlayışına yakın derinlik ve hacim denemelerinin önemsendiği örnekler de vardır. 1791/92 tarihli Soma Hızırbey Cami’ndeki bazı resimler ile 1791 veya 1801 tarihli Datça Mehmet Ali Ağa Konağı resimleri kitap resimlerinin ayrıntıcı yaklaşımını devam ettirirken, 1796 tarihli Çanakkale Bayramiç Hadımoğlu Konağı, 1800/1801 tarihli Yozgat Başçavuşoğlu Camii duvar resimleri derinlik ve üçüncü boyut arayışlarının dikkati çekmesiyle başkenttekilere yakın Anadolu örneklerinden bazılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Yeni resim türü Anadolu’ya başkentten geçmiş olmalıdır. Özellikle III. Selim Dönemi’nde imparatorlukta güç kazanan eşrafın, yaptırdığı mekanların başkentteki örneklere benzemesini istemeleriyle İstanbul’dan usta getirtmiş oldukları düşünülebilir. Başkentten gelen ustaların Anadolu’da başlattıkları bu yeni anlayış yerel sanatçıları da zamanla etkilemiş, usta-çırak ilişkisi sayesinde yeni resim türü yaygınlaşmıştır. Duvar nakkaşlığını bilen ustaların aynı tekniği devam ettirerek yeni bir süsleme programını benimsemeleri zor olmamıştır. Bu örneklerde üslup birliğinden söz edilemese de ortak repertuar ve anlayışın varlığı açıktır. Yeni benimsenen modayı kendilerinin ve çevrelerinin beğenisine uyarladıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p><span><strong>XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Duvar Resmi</strong></span></p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Sultan Abdülmecit (1839-1861), Abdülaziz (1861-1874) ve II. Abdülhamit (1876-1909) Dönemleri önemli gelişmelerin yaşandığı dönemler olmuştur. Avrupa’daki mimari uygulamalara paralel olarak İstanbul’da gelişen yeni anlayışın sonucunda Dolmabahçe (1856), Beylerbeyi Sarayları (1864-65) ile Yıldız Kompleksi içindeki köşkler (Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid Dönemleri) inşa edilmiştir. Bu sarayların bir diğer önemli özelliği yeni resim anlayışının çok yoğun olarak uygulanmış ve gelişmiş olmasıdır. Ayrıca, bu örnekler incelendiğinde Batı tekniklerinin yaygınlaştığı anlaşılır. Bu dönemde geleneksel kalemişi nakış teknikleri, toprak boyalar yerini yağlı boyaya bırakmıştır. Doğrudan sıva veya ahşap üzerine boyanan betimlemelerin yanı sıra çoğu kez ahşap tavan ya da duvarların kaplama tahtaları üzerine deri veya keten bezi gerilerek bir çeşit tuval oluşturulmuş ve bezeme onun üzerine yapılmıştır. Sadece duvarları değil, tavanları da kaplamaya başlayan bu resimler madalyonlar ve kartuşlar içinde yer alır.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte teknikteki farklılığın yanı sıra konulardaki çeşitlilik artar. İstanbul’dan bir semti ya da panoramik olarak İstanbul’u gösteren betimlemeler en çok yeğlenen konuların başında gelir. Bu resimler Kız Kulesi, Fenerbahçe Feneri, Yıldız Sarayı içinden çeşitli köşkler gibi İstanbul’un simgesi olmuş yapıları ya da semtleri bir manzara içinde gerçeğe uygun bir şekilde vermektedir ve XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren duvar resimlerinde benimsenen anlayışın bir devamı olarak düşünülebilir. Ayrıca, XVIII. yüzyıldan itibaren askeri okulların ders programına perspektif derslerinin konulmasından sonra resimlerde mimari konusunun yaygınlaştığı izlenir.</p>
<p>Neresi olduğu bilinmeyen doğa, semt kesitleri de sıklıkla karşılaşılan konular arasındadır. Genellikle bir kır görüntüsü, akarsu kenarı gibi kesitlerin betimlendiği bu grupta özellikle atmosferik olayların etkisi, gökyüzündeki değişimler ve suya yansımaları dikkati çeker. Bu resimler anlayış ve üslup açısından Romantizm akımının doğa anlayışına yakındır. XIX. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan Romantizm, sanayi devrimi sonrasında teknolojinin getirdiklerinden ve kent yaşamından bir kaçış olarak doğaya yönelişi de beraberinde getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu anlayışın XIX. yüzyılın Osmanlı resminde benimsenmesinin sebebi ise, başta Paris olmak üzere yurt dışına gönderilen ve orada resim çalışma olanağı bulan askeri okul öğrencileri olmalıdır.</p>
<p>Kırmızı kiremitli üçgen çatılı dağ kulübeleri ya da kuleli bazı yapılarıyla Avrupa’dan kesitler içeren kompozisyonların hangi ülke ya da kente ait oldukları anlaşılmamakla birlikte Avrupa kartpostallarını çağrıştırır. Egzotik manzaralar olarak nitelendirilebilecek resimler ise “doğu görünümleri” ve “tarihi kalıntılara yer verenler” başlıklarıyla ikiye ayrılırken, doğu görünümleri Yakın Doğu veya Kuzey Afrika’dan bazı yapıları ve palmiyeler gibi doğa kesitlerini içerir. Antik yapıları ve kalıntıları içeren resimler ise konu açısından ilginçtir. Bu iki grubun yaygınlaşması, özellikle Romantizm içinde gelişen Oryantalizm akımının bir sonucu gibi gözükmektedir. XIX. yüzyıldaki, bilimsel ve arkeolojik araştırmaların çoğalması ve Sanayi Devrimi’nin sonuçlarından bunalan sanatçıların doğaya ve farklı coğrafyalara yönelmeleriyle Romantizm akımı, hep var olan Doğu ilgisini arttırmış ve Oryantalizm akımının yaygınlaşmasını sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> II. Mahmut Dönemi’nden itibaren İstanbul’a çok sayıda ressamın gelmesi de bu akımın yansımalarının duvar resimlerinde izlenmesini sağlayan etmenlerden biridir. Ayrıca, Romantizm akımının yerleştirdiği kavramlardan biri olarak Historisizm/Tarihselcilik etkisi de antik kalıntıların yeğlenmesinde rol oynamış olmalıdır.</p>
<p>Deniz manzaralarının betimlendiği resimler diğer bir grubu oluşturmaktadır. Günbatımı, gündoğumu, fırtına gibi doğa olaylarıyla uyumlu bir şekilde ve daha çok romantik doğa anlayışına yakın özellikler dikkati çeker. Özellikle bu konuların yaygınlaşmasında, 1845’ten 1890’a kadar sekiz kez İstanbul’a gelen ve Sultan Abdülmecit, Abdülaziz ve II. Abdülhamit Dönemlerinde taltif edilen Ayvazovski’nin etkisi olduğu düşünülebilir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> “Gemi resimleri”, çok yaygın olmamakla birlikte önemli bir grubu oluşturmaktadır. Siluet halinde bir manzara önünde, kompozisyonun büyük bölümünü zırhlı fırkateynin oluşturduğu resimlerde amaç dönemin filosundan bir kesit sunmaktır. Özellikle Yıldız Sarayı içinde Silahane’deki Fethi Bülent Zırhlı Korveti, Hamidiye Zırhlı Korveti gibi isimleri belirlenebilen devrin önemli korvetlerinin belgelendiği resimler ilginçtir.</p>
<p>Hayvan betimlemelerinden oluşan bir diğer grup da yeğlenen konular arasındadır. İnekler, ördekler gibi evcil hayvanların yanı sıra zürefa, deve kuşu, aslan, kaplan gibi hem yabani hem de bu coğrafyaya ait olmayan hayvanlar görülür. Çok çeşitli hayvan resimlerinin seçilmesinin en önemli sebeplerinden biri hem Dolmabahçe Sarayı’nda hem de Yıldız Sarayı bahçesinde “Arslanhane” denilen hayvanat bahçesinin yer almasıdır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu arslanhanede çok çeşitli hayvanların yer aldığı ve bir kısmının yabancı ülkelerden hediye edildikleri belgelerden anlaşılmaktadır. Bazen tek bazen de kalabalık bir grup halinde, manzara içinde durağan olarak betimlenenlerin yanı sıra vahşi hayvan mücadeleleri de dikkati çeker.</p>
<p>Natürmortlar ise “meyve ve çiçek düzenlemeleri” ile “ölü hayvanlar”dan oluşur. Tabaklar içinde meyveler ve çiçek demetlerinin yanı sıra ayaklarından asılı ölü kuşlar ve tavşanlarla deniz ürünleri en ilginç resimler arasındadır. Ayrıca hobiler ya da sanata ilişkin bazı sembolleri içeren düzenlemeler nota kağıtları, çeşitli müzik aletleri, palet, fırça, pergel, gönye gibi malzemelerle aynı zamanda güzel sanatlara olan ilginin de bir göstergesidir.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısında duvar resimlerinde görülen önemli yeniliklerden biri de resme insan figürünün girmesidir. Çok küçük ve ayrıntısız olarak ele alınan figürlerin sadece manzaranın ya da konunun bir parçası olarak düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Özellikle Müslümanlara ait mekanlarda insan figürlü resimler çok yaygın değildir.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısında, İstanbul’da saray dışında da aynı gelişim izlenebilir. Abutlar Yalısı ve Edip Efendi Yalısı gibi dönemin zengin banilerinin yaptırmış olduğu yapılardaki konu seçimi ve hatta üslup benzerliği de aynı modanın yeğlendiğini gösterir. Ayrıca, Büyükada Hacopulo Köşkü ve neredeyse İstanbul sayılabilecek kadar yakın İzmit’deki Sultan Abdülaziz’in Av Köşkü ile Sırrı Paşa Konağı örnekleri de özellikle Sultan Abdülaziz Dönemi’ndeki anlayışı pekiştirmesi açısından önemlidir.</p>
<p><span><strong>Sanatçı Sorunu ve Çalışma Yöntemleri</strong></span></p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte duvar resimlerinde sanatçı sorunu da devam etmektedir. Arşivlerde mimar, kalfa, döşemeci gibi isimlere rastlanıldığı halde sanatçı isimlerine fazlaca yer verilmemesi ilginçtir. Ancak, Dolmabahçe Sarayı için Paris Operası’nın ünlü dekoratörü Sechan ile Mason isimleri anılmakla birlikte süslemelerin arasında Sultan Reşad Dönemi’ndeki onarımları gösteren Ali Haydar, Yorgo, Georgios Georgiades, Teodos Bafalos ve Vicenzo gibi sanatçı isimleriyle 1909 tarihine rastlanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Görüldüğü gibi hem Müslüman hem de gayrimüslim sanatçıların duvar resimlerinde ve onarımlarında çalıştığı anlaşılmaktadır. Beylerbeyi Sarayı süslemeleri içinse Sultan Abdülaziz’in kendisi Mabeyn-i Hümayun ressamı Mason Bey’i görevlendirmekle kalmamış, kendine ait odaların tavanlarını Dolmabahçe Sarayı’ndaki Camlı Köşk’ün tavanlarından daha ağır som yaldızlı ve hayvanlarla kuşların gerçeğe daha yakın; sarayın ikinci derecedeki odalarının ise Yıldız Parkı içindeki Malta Köşkü bezemelerinden daha süslemeli olmasını isteyerek resim programına müdahale de etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Yıldız Sarayı için durum biraz farklıdır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Arşiv belgelerinde sanatçı ismi geçmemekle birlikte bazı isimler düşünülmektedir. Dönemin ünlü ressamlarından Şeker Ahmet Paşa’nın, Yıldız Kompleksi içinde günümüze ulaşmamış Yeni Köşk’ün duvarlarına “yemiş ve çiçek” resimleri, aynı odanın tavanına da Mehmet Ali Paşa isimli bir sanatçının “dört mevsim” resmini yapmış oldukları anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Ayrıca, Mıgırdiç Civanyan, Bedros Sırabyan, Sopon Bezirciyan gibi Ermeni sanatçıların da saray içinde çalışmış olabilecekleri bilgileri kesin olmamakla birlikte üslup karşılaştırmalarıyla desteklenebilir. Yıldız Kompleksi içinde Çini Fabrikası’nın kurulmuş olması da aynı ortamda pek çok sanatçının varlığına işaret eder.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Çini fabrikasında ressam olarak çalışan sanatçılar zaman zaman sarayın bezenmesinde de çalışmış olabilecekleri gibi, XIX. yüzyılın ikinci yarısında yeni bir tür olarak tuval resminin yaygınlaşmasıyla birlikte Şeker Ahmet Paşa gibi dönemin diğer sanatçılarının da duvar resmi yapmaları olasılığı da düşünülebilir. Ayrıca, II. Abdülhamid’in İç Bahçe’deki köşklerden birini Sanayi-i Nefise Mektebi’ne vermiş olması da saray içinde bir sanat ortamına işaret etmesi açısından önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> XIX. yüzyılın sonlarında İstanbul’a gelerek saraya bağlı ya da serbest çalışan ve atölyeler açan yabancı ressamların etkisini de unutmamak gerekmektedir. Ayvazovski, Chelebowski, Zonaro, Guillemet gibi ressamların çalışma yöntemleri ve resimleri de yeni sanat ortamının temel taşlarını oluşturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Sanatçıların çalışma yöntemleri konusunda tartışılan görüşlerin başında, üretim sırasında belirli bir şablon veya model kullanılıp kullanılmadığı gelmektedir. Farklı yapılarda aynı kompozisyonların betimlenmiş olması şablon kullanma geleneğinin varlığını gösterir. Ancak tüm kompozisyonlar için bunu söylemek olanaklı değildir. Özellikle neresi olduğu bilinmeyen doğa kesitlerinin serbest elle çalışılmış izlenimi veren hızlı fırça darbelerinin bir şablonla yapılması olanaklı değildir.</p>
<p>Bir diğer yöntem ise görsel malzemelerden yararlanılmasıdır. Özellikle gravürler bu konuda önemli kaynakların başında gelmektedir. XVI. yüzyıldan itibaren özellikle Osmanlı topraklarındaki yaşantıyı anlatan desenler, gravürler sıklıkla yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde başta İstanbul olmak üzere yapılar ve görünümler detaylı olarak çizilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Aynı yapı ya da kompleks içinde benzer konu repertuarı ve üslup birliği olması, sanatçıların aynı atölyeye bağlı olduklarını ve gravür gibi görsel malzemeler aracılığıyla konularını seçtiklerini de kanıtlar niteliktedir. Ayrıca, İstanbul merkez dışındaki Büyükada Hacopulo Köşkü’nün Beylerbeyi Sarayı örneklerine; İzmit Sultan Abdülaziz’in Av Köşkü ile Sırrı Paşa Konağı duvar resimlerinin de Beylerbeyi Sarayı ile Yıldız Kompleksi içindeki Aziz Dönemi köşklerindeki kompozisyonlara benzerliği aynı sanatçı grubunun gerekli yerlere giderek çalışmış olabileceklerini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısında tüm sanat dalları birbirine parelel bir gelişim gösterir. Ancak fotografın icadı ve Osmanlı resim sanatı içindeki yeri ve önemi ayrıdır. 1839’da fotoğrafın bir buluş olarak dünyaya tanıtılmasından hemen sonra Osmanlı İmparatorluğu bu buluştan haberdar olmuş ve önceleri Osmanlı topraklarına gelen yabancıların öncülüğünde ardından çok kısa bir süre içinde askeri okullarda ders programına fotoğraf dersinin eklenmesiyle birlikte yaygınlaşarak fotoğraf sanatçılarının ve stüdyolarının sayısı artmıştır. J. P. Sebah, Basil Kargapoulo, Abdullah Biraderler gibi dönemin fotoğraf sanatçılarının saray içinde ve dışında ünlü oldukları anlaşılmaktadır. Özellikle Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid Dönemleri fotoğraf açısından önemlidir. Sultan Abdülaziz Abdullah Biraderlere fotoğrafını çektirmiş, II. Abdülhamid ise dönemin fotoğrafçılarına ülkedeki olaylardan inşa edilen yapılara, sarayın bahçesindeki hayvanlardan yakalanan eşkiyalara kadar her şeyin fotoğraflanması görevini vererek albümler hazırlatmıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Görsel malzemenin fotoğraflar aracılığı ile toplanmasının ardından duvar ve tuval resmi yapan sanatçıların sıklıkla fotoğraftan çalıştıkları anlaşılır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Fotoğraftan çalışılmış olduğu anlaşılan resimlere bakıldığında, özellikle İstanbul’un simgesi haline gelmiş yapılarla Avrupa’dan ve hatta Mısır’dan bazı görünümlerin seçildiği dikkati çeker. Fotoğraflarla resimlerin neredeyse tümü aynı açıdan ele alınmıştır ve fotoğraflardaki gibi kesin bir doğruluğa sahiptir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı sanatçısı fotoğraftan belgeleme amacıyla yararlanır. Henüz doğada çalışma anlayışı yokken ve özellikle de duvar resmi gibi mimariye bağlı bir alanda çalışmanın zorluğu fotoğraflarla aşılmış gibi görünmektedir. Osmanlı sanatçısı doğada çalışmak ya da kompozisyonlarını kendisi oluşturmak yerine, başka bir gözle saptanmış ve karelenmiş görüntüleri betimlemeyi yeğlemiştir.</p>
<p>Fotoğrafın hemen ardından yaygınlaşan kartpostallar da zaman içinde aynı görevi yerine getirmiştir. Avrupa’da ilk resimli kartpostalın 1870 yılında basılmasının ardından, İstanbul’da da Max Früchtermann öncülüğünde basım işleri başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Dönemin ünlü fotoğrafçılarının çektikleri fotoğraflardan basılan kartpostallar da resimlere kaynaklık etmiştir. Özellikle kuleli yapılar, dağ kulübelerinin yer aldığı birtakım betimlemelerin Avrupa kartpostallarından yapıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da tuval resmi yapan sanatçıların çoğalması ve akademik eğitimin yaygınlaşması sonucunda Batı anlayışında yapılan resimlerin de arttığı görülür. Bu gelişmelere bağlı olarak duvar resimleri, geleneksel anlayışın tamamen silindiği, ışık ve hacim uygulamaları sayesinde tuval resmine yakın örnekler haline gelmiştir.</p>
<p><span><strong>XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul Dışında Yer Alan Duvar Resimleri</strong></span></p>
<p>Bu dönem taşrasında da duvar resimlerinin aynı hızla üretildiği anlaşılmaktadır. İzmir, Merzifon, Yozgat, Kayseri, Antep gibi farklı bölgelerde çok sayıda duvar resmi örneği bilinmektedir ve XVIII. yüzyıl örneklerinde olduğu gibi, bir kısmı başkent örneklerine yakın özellikler gösterirken bir kısmı da yeni teknik ve anlayışı kendi beğeni ve isteklerine göre uyarlayan yerel ustalar tarafından yapılmıştır.</p>
<p>XIX. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yapılan örneklerden bazılarında sanatçı ismi bilinmesi önemlidir. Bu sanatçılardan en bilineni Merzifon Kara Mustafa Paşa Cami Şadırvanı’nı resimleyen (1875) Zileli Emindir<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> ve usta- çırak ilişkisi içerisinde geleneklerini ve çağın modasını bilen, halkın zevkini yansıtan bir sanatçıdır. Onun resimlerinde İstanbul olduğu anlaşılan kesitler, semboller, Batılılaşma dönemiyle birlikte günlük hayata giren ögeler, tarikat sembolleri birarada yer alır. Zileli Emin, halk resmine çok yakın olmasıyla farklı bir anlayışı temsil eder. Ayrıca, Gaziantep’ten Güllüoğlu Evi (XIX. yüzyılın ikinci yarısı) başkent örneklerine yakın özellikleri, Abdülkadir Kimya Evi ise İstanbul’da bile görülmeyen anıtsal figürleriyle Batı teknik ve üslubunun Anadolu’daki en iyi örneklerindendir. Yozgat ve Kayseri gibi şehirlerde yer alan Ermeni ya da Hıristiyan vatandaşlara ait evlerdeki duvar resimlerinde konu seçimindeki farklılık dikkati çeker. Yozgat Nizamoğlu Konağı (1871) bol figürlü savaş sahneleri ve Tevrat’tan alınan öyküleriyle diğer resimlerden ayrılır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar figüre yer verilmemesi sadece Müslümanların değil Hıristiyan vatandaşların da aynı anlayışı izlediğini, ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte insan figürünün benimsenmeye başladığını gösterir.</p>
<p>Sadece Anadolu ve Rumeli’de değil imparatorluğun XVIII. ve XIX. yüzyıllardaki sınırları içinde kalan eyaletlerde de duvar resmi yaygınlaşmıştır. Özellikle Balkanlar’da çeşitli merkezlerde (Makedonya, Yunanistan’da Ambelakia vb.), Filistin, Suriye ve Mısır gibi eyaletlerde başkent ve Anadolu örneklerine yakın betimlemeler vardır.<a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> XVIII. yüzyıl ortalarında İstanbul’da başlayan bu yeni bezeme programı giderek gelişmiş ve XIX. yüzyıl sonuna kadar devam etmiştir. Farklı bölgelerde ve hatta coğrafyalardaki duvar resimleri Osmanlı başkentiyle eyaletler arasında güçlü bir iletişimin varlığını kanıtlar niteliktedir. Yeni akımın her noktaya yayılmasında III. Selim Dönemi’nde güçlenen ayan ve eşrafın rolü kadar, XIX. yüzyılda oluşan tüccar kesimin etkisi de büyüktür.</p>
<p>Duvar resimleri ister Hıristiyan ister Müslüman olsun sonuçta yerel ustalar tarafından yapılmışlardır ve imparatorluğun her noktasında aynı evreler izlenebilir. Sanatçıların, üçüncü boyut fikrine alışmaları ve denemeleri ancak manzara kompozisyonlarında olmuştur. Çünkü figürlü resimlere ya da portrelere yeni öğrendikleri Batı resim tekniklerini uygulayabilmeleri için akademik çalışma ve anatomi bilgisi gerekmektedir. Osmanlı sanatçıları canlı modelden çalışma olanağını ancak Avrupa’daki eğitimleri sırasında bulabilmişlerdir. Ayrıca, Osmanlı sanatçısı manzara kompozisyonlarına anlayış olarak daha yakındır çünkü, kitap resmi içinde topografik resim geleneğini devam ettirerek Batılılaşma dönemiyle birlikte öğrendiklerini manzaralarda uygulamışlardır. Duvar resimleri, XIX. yüzyılın ikinci yarısında başta tuval resmi olmak üzere diğer sanat dallarıyla parelel bir gelişme göstermiş ve XX. yüzyılla birlikte yerini büyük ölçüde tuval resmine bırakmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Pelin Şahin TEKİNALP</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 440-448</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> B. Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1984, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Avrupa’ya gönderilen Osmanlı sefirleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. F. R. Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Ankara 1992. Ayrıca, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin 1721 Paris seyahati hakkında, alışkanlıklardan gördüğü yapılara kadar ayrıntılı bilgiler içeren seyahatnamesi için bkz. Anonim, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> F. Çağman ve Z. Tanındı, Topkapı Sarayı Müzesi İslam Minyatürleri, İstanbul, 1979, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> G. Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700-1850, Ankara 1977, s. 29-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İrepoğlu, “Yenilik ve Değişim”, Padişahın Portresi, İstanbul 2000, s. 378-385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Renda, a.g.e., 36-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Renda, a.g.e., s. 44-52; İrepoğlu, a.g.e., s. 388-393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Renda, “ Portrenin Son Yüzyılı”, Padişahın Portresi, İstanbul 200, s. 442-443; G. Renda, “Konstantin Kapıdağlı Hakkında Yeni Görüşler”, XIX. yüzyıl İstanbul’unda Sanat Ortamı, Sempozyum, 14-15 Mart, Bildiriler, İstanbul, 1996, s. 136-162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> G. Renda, Padişah Portreleri (Mevlana Müzesi Albümü), Konya 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı 1700-1850, Ankara 1977, s. 70-71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İstanbul’da matbaanın kurulmasıyla ilgili olarak bkz. T. Kut, Yazmadan Basmaya: Müteferrika, Mühendishane, Üsküdar. Sergi katalogu, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> G. Renda, a.g.e., s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Topkapı Sarayı’ndaki duvar resimleri, bazı resimlerin üzerinde bulunan tarih ve üslup karşılaştırmaları sayesinde tarihlendirilmiştir. Bkz. Renda, a.g.e., s. 79-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Renda, a.g.e., s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> M. D’Ohsson, Tableau General de l’Empire Othoman (gravürlü) 3 cilt, Paris: Firmin Didel, 1787-1820.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Kavafyan Konağı 1750 tarihine yerleştirilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. N. Atasoy, “I. Mahmut Devri’nden Bir İstanbul Evi”, Türkiyemiz, sayı 14, 1974, s. 10-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sözü edilen yapıların resimleri için bkz. G. Renda, a.g.e., 110-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Renda, a.g.e., s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Renda, “Ressam Konstantin Kapıdağlı Hakkında Yeni Görüşler”, XIX. yüzyıl İstanbulu’nda Sanat Ortamı, Sempozyum, 14-15 Mart, Bildiriler, İstanbul, 1996, 147; G. Renda, “A Manuscript of Art And Poetry: Divan-i İlhami”, Cultural Horizons, A Festschrıft in Honor of Talat S. Halman (ed. Jayne L. Warner), Syracuse N. Y. 2001, s. 257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> R. M. Meriç, Türk Nakış San’atı Tarihi Araştırmaları, Ankara 1953, s. VIII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> G. Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı (1700-1850), Ankara 1977, s. 124-165; R. Arık, Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Datça Mehmet Ali Ağa Konağı resimleri için bkz. G. Renda, “Datça’da Eski Bir Türk Evi”, Sanat Dünyamız 2/2, 1974, s. 2-29; Soma Hızırbey Cami resimleri için bkz. Arık, a.g.e., s. 32-38, Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı (1700-1850), Ankara 1977, s. 16-130; Yozgat Başçavuşoğlu Cami için bkz. Arık, a.g.e., s. 40-42; Renda, a.g.e., s. 132-134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Romantizm akımı için bkz. F. Claudon, Romantizm Sanat Ansiklopedisi, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Oryantalizm akımı için bkz. S. Germaner ve Z. İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> P. Tuğlacı, Ayvazovski Türkiye’de, İstanbul. 1983.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> F. Ezgü, Yıldız Sarayı Tarihçesi, İstanbul, 1962.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Dolmabahçe Sarayı duvar resimleri için bkz. Ş. Yum, “Son Dönem Osmanlı Saray Yapılarındaki Bazı Tasvirler Üzerine Gözlemler”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi Bildiri Özetleri, C. 3, Ankara 1995, s. 544-545.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> H. Gülsün, Beylerbeyi Sarayı, İstanbul 1992, s. 20. Ayrıca, Beylerbeyi Sarayı duvar resimleri için bkz. Yum, a.g.e., s. 545-546.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yıldız Sarayı Kompleksi duvar resimleri için bkz. P. Şahin Tekinalp, Yıldız Sarayı Kompleksi Duvar Resimleri, Ankara 1999 (Yayınlanmamış Doktora Tezi); P. Şahin Tekinalp, XIX. yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Duvar ve Tuval Resminde Manzara Olgusu Üzerine Bir Örnekleme: Şale Köşkü, Ankara 1991 (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> A. Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım), İstanbul 1986, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Yıldız Çini Fabrikası 1892 yılında hizmete açılmıştır. Bkz. Ö. Küçükerman, Yıldız Çini Fabrikası, İstanbul 1987.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Osman Nuri Paşa, Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanat-ı Hayat-ı Hususiye-i ve Siyasiyesi, II. Cilt, İstanbul 1909, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Z. İnankur, “XIX. yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul’a Gelen Batılı Sanatçılar”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu Bildirileri, 17-18 Aralık 1992, İstanbul 1993, 75-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Gravürler için bkz. N. Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul (XVIII. Yüzyıl Sonu ve XIX. yüzyıl), İstanbul 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Osmanlı Fotoğrafçılığı ile ilgili olarak bkz. E. Özendes, Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotografçılık (1839-1919), İstanbul 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Duvar resimlerinde fotoğraftan çalışılmış olduğu konusunda bkz. P. Şahin Tekinalp, “Duvar Resimlerinde Fotoğrafın Etkisi Üzerine Örnekleme: Şale Köşkü’nden Bir Grup Resim”, Sanatta Etkileşim Sempozyumu Bildiri Kitabı, Ankara 2000, s. 226-229; tuval resimleri için bkz. S. Tansuğ, “Resim Sanatımızda Ortaya Çıkan Yeni Bir Gerçek: XIX. yüzyıl Sonu Türk Foto Yorumcuları”, Sanat Çevresi 23, 1979, s. 4-7 ve A. Çoker, “Fotoğraftan Resim ve Darüşşafakalı Ressamlar”, Yeni Boyut 9, 1983, s. 4-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ayrıntılı bilgi için bkz. N. Başgelen, “Bir Şehrin Anatomisi”, Art Decor 49, 1997, s. 78-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> R. Arık, “Anadolu’da Bir Halk Ressamı: Zileli Emin”, Türkiyemiz 16, 1975, s. 9-13; B. Tanman, “Merzifon, Kara Mustafa Paşa Camii Şadırvanının Kubbesinde Zileli Emin’in Yarattığı ‘Osmanlı Dünyası’ ve Bu Dünyaya Yansıyan Kişiliği”, Sanat Tarihinde İkonografik Araştırmalar Güner İnal’a Armağan, Ankara 1993, s. 491-522.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> R. Arık, “Yozgat’ta Resimli Bir Cami ve Bir Ev”, Sanat Dünyamız 2/7, 1976, s. 24-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/batililasma-donemi-duvar-resmi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Bu örnekler için bkz. D. Duda, Innenarchitektur Syrischer Stadthaüser, Beirut 1971; A. Diamantopoulou, Ambelakia, Athens 1987; M. İbrahim, “Makedonya’da Türk İslam Mimarisinde Görülen Duvar Resimleri”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongersi Bildirileri, Ankara 1995, 287-298; G. Renda, “Painted Decoration in 19th Century Ottoman Houses: Damascene Connection”, Actes du Ier Congres International sur Corpus d’Archeologie Ottomane, 14-17 Mai 1996, Zaghouan, Tunusie, 1997, 91-106; G. Renda, “Westernisms in Ottoman Art: Wall Paintings in 19th Century Houses”, The Ottoman House Papers from the Amasya Symposium, 24-27 September 1996, Warwick, 1998, 103-109; G. Renda, “Geç Dönem Osmanlı Mimarisinde Duvar Resmi-Balkan Örnekleri Üzerinde Bir Değerlendirme”, Atatürk ve Manastır, 12-13 Ekim 1998 Bildiriler, Gazi Üniversitesi, Ankara 1999.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul Askerî Müze Ve Kültür Sitesindeki Yağlıboya Tablolara Göre Asker Ressamlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-goere-asker-ressamlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-goere-asker-ressamlar</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul Askerî Müze Ve Kültür Sitesindeki Yağlıboya Tablolara Göre Asker Ressamlar
Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türk ve Dünya sanat tarihine küçümsenmeyecek derecede büyük emekleri geçmiştir. Asırlarca, Türk kültür ve sanatı içinde, dallanan, budaklanan, kök salan koskoca bir ağaç olmuştur. Yurdumuzu iç ve dış tehlikelerden korumasının yanında, büyük sanat hareketlerini desteklemiş ve her zaman yeni oluşumlara diğer uluslarda görülemeyecek kadar zemin hazırlamıştır. Fakat birçok çabaya rağmen, resim de […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6650c07cd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul, Askerî, Müze, Kültür, Sitesindeki, Yağlıboya, Tablolara, Göre, Asker, Ressamlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Asker-Ressamlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html">İstanbul Askerî Müze Ve Kültür Sitesindeki Yağlıboya Tablolara Göre Asker Ressamlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hür Kamil BİÇİCİ</strong></span></a>
</p><p>Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türk ve Dünya sanat tarihine küçümsenmeyecek derecede büyük emekleri geçmiştir. Asırlarca, Türk kültür ve sanatı içinde, dallanan, budaklanan, kök salan koskoca bir ağaç olmuştur. Yurdumuzu iç ve dış tehlikelerden korumasının yanında, büyük sanat hareketlerini desteklemiş ve her zaman yeni oluşumlara diğer uluslarda görülemeyecek kadar zemin hazırlamıştır. Fakat birçok çabaya rağmen, resim de dahil olmak üzere çeşitli sanat eserleri hem kendi insanımıza hem de dış dünyaya yeterince tanıtılamamıştır.</p>
<p>Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı’nın ilgili yerlerinde bulunan tablolar, Türk Resim Sanatı’nın gelişimini XIX. yüzyıldan günümüze değin, adım adım yansıtan çeşitli örneklerine sahip olup, bu eserleri saklayıp, koruması, günümüze ulaştırması sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetlerimize büyük şükran borçluyuz.</p>
<p>Türk ressamı, Batılılaşma döneminin etkisini gösterdiği dönem ile günümüze kadar gelen bir zaman dilimi içerisinde yer yer Batı’dan etkilenmekle birlikte, kendi öz değerlerini ve kültürünü en iyi şekilde ifade edebilecek araç, gereç kullanıp; resim ile ilgili olarak biz bize ve Avrupa’ya tanıttıracak coşkulu eserler ortaya koymasını bilmişlerdir.</p>
<p>Türk Resim Sanatı’nın XIX. yüzyıldan günümüze değin uzanan çeşitli örnekleri İstanbul Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nin ilgili yerlerinde görülmektedir. Çeşitli ressamlara ait eserlerin ortaya koymuş olduğu gerçek; sanatçıların kendi dönemlerine ait his ve düşünceleriyle, kendi beğeni, his ve düşüncelerini birleştirerek bir senteze ulaşmalarıdır. Bu eserlerin insanımıza resim sanatımızın ne kadar ilerlediğini göstermesi açısından oldukça önemli olduğu böylece ortaya çıkmaktadır. Kültür değerlerimizi bugüne aktarma düşüncesi ile, resim sanatımız içerisinde mühim bir yeri olduğu şüphesizdir. Fakat eserlerin yeterince tanınamaması ve o eserlerin incelenmesinin gerekliliği, konunun önemini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Resim koleksiyonuyla ilgili bilgilere geçmeden önce Askeri Müze’nin tarihçesine ve bugünkü durumuna göz atmakta yarar vardır.</p>
<p><span><strong>Askeri Müze’nin Tarihçesi ve Bugünü</strong></span></p>
<p>Fatih’in İstanbul’u almasından sonra ele geçen kıymetli silah, araç ve gereçleri Sultan Ahmet semtinde bulunan Aya İrini Kilisesi’nde muhafaza etmesiyle birlikte müzenin kuruluşu için ilk adım atılmıştır. Cebehane denilen bu yer, müze adı altında olmasa bile askeri malzemeleri saklayıp tutması bakımından müze işlevini az çok görmüştür.</p>
<p>Ülkemizde askerî müzenin kurulması fikri ilk olarak XVIII. yy.’da ortaya konmuş ve Osmanlı Devleti’nde başlayan Batı tarzı yenileşme hareketlerine uygun olarak da Cebehane’nin yeniden işlerlik kazandırılmasıyla birlikte 1726’da Dar-ül Esliha adıyla açılmıştır. Fakat III. Selim ile II. Mahmut dönemlerindeki ayaklanmalar sonucu büyük zarara uğramıştır.</p>
<p>1848 yılında Fethi Ahmet Paşa’nın büyük gayretleri sonucu müze tekrar kurulmuş ve adı Atika-i Mûze-i Hümayun olarak değiştirilerek müze 2 bölüm halinde hazırlanmıştır. Birisi Mecmua-i Esliha-i Atika, diğeri de arkeolojik eserleri kapsayan Mecmua-i Asar-ı Atika adı verilen bölümdür.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Müze Ahmet Muhtar Paşa’nın 1908’de destek olması neticesinde Müze-i Asker-i Hümayun ismi adı altında tekrar düzenlenmesi ile işlerlik kazanmıştır.</p>
<p>1940 yılında II. Dünya Savaşı’nın ülkemize sıçraması tehlikesine karşı müzede bulunan bazı eserler Niğde ve Kayseri’de yollanmış, savaştan sonra da 1949’da müzeden yollanan eserler geri getirilmiş ve Harbiye Jimnastik Salonu’nun müze olarak seçilmesiyle birlikte, Askeri Müze yeni yerinde 1959’da açılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Zaman içinde müzenin alanı dar gelmeye başlayınca daha geniş bir alana ihtiyaç duyulması ile beraber Harbiye Kışlası restore edilmiş ve 1966’da Askerî Müze ve Kültür Sitesi’ne dönüştürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha sonra, Harbiye binasının bölümleri 31 Ekim 1986’da ziyarete açılmıştır.</p>
<p>Müze zemin katında Atıcı Silahlar Salonu ilk olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada ok, yay ve cirit gibi silahlar sergilenmektedir. İkinci bölüm; Binicilik Salonu’dur. Eyerler, üzengiler, nal takımları ve Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmed’in binicilikle ilgili eşyaları görülmektedir. Üçüncü bölüm; Savunma silahlarına, alem ve teberlere, kesici silahlara ayrılmış bölümdür. Bu bölümde; tören kalkanları, alemler, ateşli silahlar, tabancalar ve küçük çaplı topların ahşap modelleri ve gerçeğinin yer aldığı salonlar vardır. Ayrıca, Osmanlı Devleti zamanında ilk Türk icadı olarak geçen seri ateşli bir sahra topu da sergilenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> I. katın ilk bölümünde, 18 Haziran 1913’te bir suikaste kurban giden Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın saldırıya uğradığı kurşunlarla delik deşik olan arabası ve giysileri ile olay anında Paşa’yı, yanındakileri öldüren silahlarda vitrinde göze çarpmaktadır. Meşrutiyet Dönemi Salonu’nda II. Abdülhamit’in yazı masası, kendisine ait silahlar, dönemin çeşitli şahsiyetlerine ait üniformalar, eşyalar sergilenmektedir.</p>
<p>I. Dünya Savaşı, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Salonu’nda o dönemlere ait silahlar, araç gereçler, madalyalar, nişanlar ve giysiler görülmektedir. Kore, Kıbrıs Barış Harekatı Köşesi’nde de çeşitli objeler, giysiler, silahlar teşhir edilmektedir. Daha sonraki bölümlerde sırasıyla; Etnografik Eşyalar Bölümü, Genelkurmay Başkanları Salonu, Fevzi Çakmak Köşesi, Cumhurbaşkanları Salonu, Atatürk Salonu, çadır etekleri, sayebanların yer aldığı Çadırlar Galerisi vardır. Çadırlar Galerisi’nden zemin kata inildiğinde çeşitli dönemlere ait kıyafetler, bayraklar, sancaklar, otağ ve Şehitler Galerisi karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><span><strong>Asker Ressamlar ve XIX. İle XX. Yüzyılın Resim Anlayışı</strong></span></p>
<p>Batılılaşma döneminin yeni yeni kendini gösterdiği Osmanlı toplumunda, resimde yeni teknik ve estetik arayışlarda XVIII. yüzyılda başlamış ve pratik uygulamaları da XIX. yüzyıl ortalarından itibaren devam etmiştir. Şüphesiz bu arayışlar birdenbire olmamış, birdenbire minyatür resmi terk edilmemiştir. Batı ile ve özellikle Fransa ile ilişkiler neticesinde, resim sanatında önemli bir yer işgal eden perspektif görünüşler ve kompozisyona giren rengin biçimini, oluşumunu etkileyen unsurların ortaya çıkması Avrupa’yı ve dolayısıyla bizi de derinden etkileyecektir. XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Batı olgusu altında meydana getirilen etkinliklerde, Batı resim tekniğini izleme ve ulaşma çabaları görülür. III. Selim Dönemi’nde, Türk eğitim sisteminde 1795’te Mühendishane-i Berri Hümayunun ders kitaplarında ilk defa yağlı boya resim sanatına yer verilmesi, resim dersinin konulması ile Türk resminin Batılı anlamında ilk temeli atılmış olur. Bu okulda ilk defa resim derslerinin konulma sebebi askeri açıdan önemli olan topografik çizimler ve araziyi bilmeye, öğrenmeye yönelik perspektif kuralları ve nesneyi iki boyutlu yüzey üzerinde modle etmeye yarayan ışık-gölge kurallarının öğretilmesi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Böylece resim, toplumun çeşitli tabakalarına girerek, bir anlatım aracı olmasının yanında resim alanında farklı his ve anlatım biçimlerinin de doğmasına yol açmıştır. 1834 yılında öğrenime açılan Mektebi Fünunu Harbiye-i Şahane’nin derslerini İspanyol Chrion yürütüyordu ve ayrıca okul 1845 yılında İdadi ve Harbiye olarak iki bölüme ayrıldı. Fransız asıllı Mösyö Kes, İdadi bölümüne resim öğretmeni olarak atandı.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İlk defa Avrupa’ya (Paris’e) öğrenci gönderilerek (Hüseyin Rıfkı, Ahmed, Abdüllatif, Ethem) Batı’nın kültür, ilim ve teknik gelişmelerinden faydalanma, öğrenme lüzumuna dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Paris’te resim sanatının inceliklerini Gerome, Boulanger ve Cabanel gibi ressamların yanında alarak kendilerini yetiştirmişlerdi. Böylece, ilk defa Batılı bir tarzda resim yapmayı öğrenmişlerdir. Ferik İbrahim Paşa (1815-1891), Ferik Teyfik Paşa (1819-1866), Hüsnü Yusuf Bey (1817-1861), Ahmed Emin Bey (1845-1892) ve Osman Nuri Paşa asker ressamlar içinde ilk öncüler arasındadır. XIX. yüzyıldaki bu öncüler Türk resim sanatı içinde Türk primitifleri diye adlandırılmıştır. Ayrıca, onların bu ilk dönem resimlerinde, çizgisel bir işçilik ile nesneleri üç boyutlu verme çabası dışında fazladan herhangi bir girişim görülmemektedir. Batı etkili bu dönem resimlerde herhangi bir görüş, iddia ve çekişme söz konusu değildir. Saydığımız isimlere ilaveten Eyüplü Cemal, Şevki, Salih Molla Aşki, Ahmed Ragıb, Hüseyin Giritli, Ahmed Ziya Akbulut, Ahmed Ziya, Fahri Kaptan, Hilmi Kasımpaşalı gibi ressamlarda primitif ressamlarla benzer özellikler taşır. Bu sanatçılar, zamanın töre ve geleneğinin de etkisiyle daha çok figürsüz manzara resimlerini ele almışlar, İstanbul’daki bazı sarayların içini, dışını, etrafındaki parkları, bahçeleri, havuzları bir bütünlük içinde, oldukça detaylı bir biçimde resimlerinde konu olarak ele işlemişlerdir. Şüphesiz ilk öncüler, bu resimleri dışa dönük bir gözlem çabasıyla değil de, ancak fotoğraf modellerinin kullanımıyla gerçekleştirdikleri yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış olup, Türk resim sanatının minyatür örneklerinden sonra dünya resim sanatı içerisinde boy gösterdiği, ilk tanıttığı resimler bu resimler olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Unutulmamalıdır ki, asker ressamların resmi geliştirme çabaları gözden kaçmamalıdır. XIX. yüzyılla birlikte büyük bir etkinlik çabası içine girmişler, etkinlikleri XX. yüzyılın ortasına kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Onların eserlerinde genelde ince işçilik ve detaya önem veren bir tutum izlenerek yapıldıkları anlaşılmaktadır. Çoğunlukla figürsüz manzara resmi yapmışlar, bahriyeli asker ressamlarda mesleklerinin icabı olarak daha çok deniz konulu eserler ortaya koymuşlardır. XX. yüzyıla gelirken özellikle asker ressamların eserlerinden bazı örneklerini Askeri Müze’de de görebileceğimiz; ülkedeki savaş, barış, ittifak, sosyal yaşam gibi toplumsal konuları anlatan çalışmalarda bulunmuşlardır. I. Dünya ve onu izleyen Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet döneminde de, o dönemi anlatan kahramanlık, savaş, zafer gibi temaları daha çok işlemişlerdir. Fakat bunun yanında da; Türkiye’yi ve Türk insanını tanıtan çeşitli konuları da ele almışlardır.</p>
<p>Sezer Tansuğ’unda belirttiği üzere, “Bu dönemde sivil okullardan özellikle İstanbul’da sadece sanat eğitimi yapmak üzere açılan okuldan ilk kez yetişen Türk sanatçılar Batı’da özellikle Paris’te kazandıkları deneyimleri ülke gerçekleriyle kaynaştırmada başarılı olmuşlardır. Buna rağmen bu sanatçılarında XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan savaş koşulları gereği askeri amaçlara uygun bir resim disiplinine tabi tutuldukları konusu da unutulmamalıdır”.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Asker olmanın gereği, emirleri uygulamak ve belgeci bir yaklaşımla bazı askeri konular ile Türk yurdunun toprakları içinde gezdikleri yörelerin resimlerini resimlemekte görevleri arasında sayılabilir.</p>
<p>Ferik İbrahim Paşa (1815-1891) ilk asker ressamlardan birisidir. Sultan Mecid’in portresini yaptığı ve pek çok peyzaj ve natürmort konulu eserler bıraktığı rivayet edilse de, ele geçen eseri yoktur. Hüsnü Yusuf Bey (1817-1861), Ferik Teyfik Paşa (1819-1866) ve Ahmet Emin Bey’in yaptıkları eserler kendi zevkleri için yapılmış eserlerdir. Bunlardan Ahmed Emin yetenekli bir manzara ressamıdır. Kendisi Theodore Rousseau’dan etkilenerek onun eserlerindeki gibi büyük ağaçlar ve kırlar resmetmiş ve sonraki dönemlerinde bir heyetle birlikte Bursa, Bozüyük, Eskişehir ve İznik’e giderek bir albüm dolusu resim yapmış ilk gezgin sanatçımızdır.</p>
<p>Tablolarında insan figürüne yer vermeyen, durgun, sessiz doğa görünümlerini gözleme dayanarak işleyen önemli asker ressamlarımızdan biri de Hüseyin Zekai Paşa’dır (1860-1919). Kendisi resim yaparken fotoğraftan yararlanmasına rağmen, resimlere kendinden çok şeyler katmasını bilmiş ve eserlerini duygulu bir anlatımla ifade etmiştir. III. Ahmet Çeşmesi ve Ayasofya Şadırvanı adlı eserlerinde ışık-gölge ve renk oluşum ve karışımlarını başarılı bir şekilde yansıtmasını bilmiştir.</p>
<p>Ülkemizde natüralist anlayışla eserler veren asker ressamlarımız arasında en önemlileri; Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza, Sami Yetik ve Ali Sami Boyar’dır. Bu ressamlardan Şeker Ahmet Paşa, İstanbul’da 1874’de ilk resim sergisini düzenleyen kişidir. Kendisi ressam Courbet’den etkilenmiş olup, onun Karaca adlı eseri Courbet’in hayvan resimlerini akla getirmektedir. Doğayı eserlerinde dikkatle gözlemlemiş ve bunu tuvale sabırla aktarmıştır.</p>
<p>Türk resminde ilk ölü doğa veya natürmort yapan sanatçımız Süleyman Seyit’dir (1842-1913). Manzaraları titiz uğraşılarının mahsülüdür. Kendisi son derece sebatlı fırça darbeleriyle çiçekleri veya resme giren objeleri natüralist bir anlayışla vermesini bilmiştir.</p>
<p>Halil Paşa’nın kompozisyonlarında; ışık en önemli unsurlardan biridir. Akademik bir porte sanatçılığı yanında, serbest fırça darbeleriyle çeşitli yer görünümlerini ele almıştır. Yer yer eserlerinde empresyonistlerin etkisi hissedilmekle birlikte, Fransız empresyonistlerinin kompozisyonlarında yaptıkları renk oluşumlarını ve atmosfer etkisini Halil Paşa’da göremeyiz.</p>
<p>Hoca Ali Rıza (1864-1935) diğer asker ressamlarımızdan farklı olarak, içinden geldiği gibi çizen ve daha çok hayali bir şekilde doğa manzaralarını ele alan bir sanatçımızdır. Kompozisyonlarında Batı’nın hayali doğa manzaralarını hatırlatan bir kartpostal havası gözlemlenir. Yaptığı doğa resimleri yanında, İstanbul’u anlatan eserler ile oldukça başarılı portre çalışmaları da vardır.</p>
<p>İstanbul’un servilerini, kaldırımlarını, sebillerini ve türbelerini esrarengiz, gizemli bir atmosfer ile bize sunan sanatçılardan biri de Binbaşı Teyfik’tir. Titiz ve sebatlı işçilik eserlerinde görülmektedir.</p>
<p>Nuri Paşa, deniz ile kompozisyonlar yapan ve büyük savaş gemilerinin savaşlarını anlatan resimler yapan ve yaparken de onları oldukça realist bir atmosferde vermeye çalışan ressamlarımızdandır.</p>
<p>Hasan Rıza, Osmanlı Döneminin tarihi savaşlarını büyük bir ustalıkla resmeden sanatçının kompozisyonlarında, bol figürlü bir biçimde ele alınan kahramanlık savaşlarında düşmanların içine yalın kılıç giren akıncıları, yeniçerileri savaşın gergin, heyecanlı, endişeli bir atmosfer içinde oldukça başarılı bir biçimde işlemesini bilmiştir. Savaş konulu eserlerini incelerken, o sahneleri sanki yaşamakta olduğumuzu hissedip, aynı heyecanı, korku ve heyecanı yüreğimizin derinliklerinde hissedebiliyoruz.</p>
<p>Deniz ressamları olan İhsan (1889-1906) ve İsmail Hakkı yapmış oldukları deniz savaşları resimlerinde Rus deniz ressamlarının etkisinde kaldıkları gözlemlenir. Büyük savaş gemilerinin çarpışmaları, denizin o andaki atmosferi ve resme giren diğer unsurlarla birlikte bir bütünlük içinde verilmeye çalışılarak, bir yerde Türk ulusunun kahramanlığını anlatır gibidirler.</p>
<p>Batı tarzı resim yapmanın belli bir meslek seviyesine varması ve sanat öğretiminin kurumlaşması Sanayi-i Nefise Mektebi’nin devlet eliyle kurulması ile mümkün olmuştur. Başına da ünlü ressamlarımızdan Osman Hamdi Bey (1842-1910) getirilmiştir. Kendisi çok yönli bir kişiliğe sahiptir. Paris’e öğrenci olarak giderek, Gerome’nin atölyesinde resim öğrenimi gördü. Osmanlı toplumunun günlük yaşam sahnelerini ele alarak, çarşı, türbe, hamam, cami, saray ve portre gibi kompozisyonları konu olarak ele aldı ve kompozisyonlarında fotoğraflardan yararlanarak, resme giren unsurları detaylı bir şekilde işledi ve figür veya model olarak genellikle kendini kullandı. Sanayi-i Nefise Mektebi’yle birlikte resim de artık okullaşmış oluyordu. Okulun ilk mezunları arasında Mahmud (1860-1920), Osman Asaf (1869-1932), Galip (1872-?), Mehmet Muazzez (1871-1956) (Başkan 1994: 23) gibi resim sanatımız içinde adları pek tanınmayan ressamlarımız yetişmiştir.</p>
<p>Üsküdarlı Cevat (1871-1939), asker ressamlarımızdan olup, kendisi Türk Ressamlar Cemiyeti’nin ilk kurucularındandır. Yöresel resim arzusuyla, çeşitli suluboya kompozisyonlar yapmıştır. Trakya’da Meriç nehrinin çevresi yanında, Tırhale, Yenişehir, İzmir, Selanik gibi yerlerle, Yemen’den tarihsel belge denilebilecek eserleri konu olarak ele almıştır (Turani 1984: IX).</p>
<p>Sami Yetik’in ise; fırçası oldukça işlek olmakla birlikte becerikli ve dikkat çekici bir kişilik gösterir. Natürmortlarında renkliliğini ve tazeliğini göstermemenin yanında, farklı konulu eserlerinde şafağın henüz sökmeden önceki alaca karanlığın gri tonlarının kompozisyona neredeyse hakim olduğu gözlemlenir (Turani 1984: IX).</p>
<p>Batılılaşma belli bir dünya görüşü söz konusu olmadan, yalnızca ortaya çıkan tekniklerden faydalanma ile sınırlı kaldığından Batı resminin resmi olarak eğitim ve öğretim konusu olarak yararlanılmasında bir sakınca görülmemiştir. Sergilerin açılması,<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Osmanlı Ressamlar Derneği ve Mecmuası’nın etkinlik sahası içerisine girmesi aynı zamanda, Türk resmine nefes getiren olaylardan biri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Yurt dışına 1910’da resim öğrenimi için gönderilen sanatçılar, I. Dünya Savaşı’nın başlaması ve ülkenin savaşa girmesi dolayısıyla 1914’te İstanbul’a dönmüşlerdir. 1914 kuşağı denilen o sanatçıların (İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Hikmet Onat, Namık İsmail) eserlerinde; kendilerinden öncekilerinin tersine, desene önem verilmemiş, belirgin fırça darbeleriyle oluşturulan konuları izlenimci anlayışla yapmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu ressamlara ilaveten Mehmet Ali Lağa (1878-1947), Ahmet Ziya Akbulut (1869¬1938), Halil Paşa, Sami Yetik, Hoca Ali Rıza gibi asker ressamlarımızda izlenimciliğin etki alanı içerisine girmişler ve İstanbul’un Anadolu ve Rumeli taraflarını işleyen manzara konularını ele almışlardır.</p>
<p>Adnan Turani’nin kitabında bahsedildiği gibi, yukarıda saydığımız Çallı kuşağındaki bazı ressamlar için şu gözlemleri ifade eder: “Portre ve natürmortlar yanında, kimi dekolte kadın resimleri de itibar görmeğe başlar. Cami içlerinin dinsel, sakin, huzur verici havası, ressamlarımızın konuları arasına girer. Sisli Haliç görüntüleri, çürümüş tahta evleriyle eski sokaklarımız giderek çekici olurlar. Ressamlarımız, bu konuların bulunduğu yerleri, sabahın erken saatlerinden itibaren arayarak, sehpalarını kurarlar. Hepsi samimi ve gayretlidirler”.<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Gerçektende bir kısmı asker kökenli bir kısmı da sivil olan 1914 kuşağı ressamlarımız; İstanbul ve Anadolu’yu hâlâ keşfedilmemiş bakir bir yurt parçası, kendilerini de bu yerleri keşfeden veya keşfetmeye çalışan birer kaşif olarak görmekte ve tüm benlikleriyle bunu yüreklerinde hissetmektedirler. Yaptıkları eserlerle bizlere, yurdumuzu içtenlikle ama kendi resim dilleriyle anlatmaktadırlar.</p>
<p>1925’te yeni ve azimli bir öğrenci grubu Avrupa’ya gönderilmiştir. Onlar Avrupa’dan döndükten sonra Batı’da öğrendikleri ve gördükleri çeşitli akımlara ait özellikleri Türkiye’de uygulamaya başlamışlardır. Çallı Kuşağı, Mühendishane ve Harbiye çıkışlı son ressamlardan farklı olarak kişisel üslup eğilimiyle birlikte; Batı etkili bir çok resim grubu birbirini takip eden zaman içinde ortaya çıkmış, alışılmış tarzların dışında yeni bir yön getirmiştir. Müstakiller, D Grubu, Yeniler Grubu, 10’lar Grubu gibi (Başkan 1991: 2).<a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Böylece Türk Resim Sanatı, Cumhuriyet’in ilanından sonra durmamış, aksine dünyadaki resim ile ilgili olayları yerinde ve zamanında takip ederek, kendini daha da geliştirmeye çalışmış ve çalışmaktadır.</p>
<p>Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nde bulunan tabloların çoğu adına uygun olarak askeri konuludur ve asker ressamlarımızın birbirinden değerli eserleri burada yer almaktadır. Bu eserlerin resim sanatımız içinde mümtaz bir yeri her zaman olmuştur. Bundan dolayıdır ki, bir yerde asker ressamlarımızı, sergiledikleri eserleriyle yaşatan bir kurum olduğu için önem kazanmaktadır. Onlar eserleriyle kendilerini bizlere, bizlerde tabloları görünce sanatçıların sanatının büyüklüğünü görebiliyor ve anlayabiliyoruz.</p>
<p><span><strong>Askeri Müze ve Kültür Sitesi’ndeki Resimler</strong></span></p>
<p>İstanbul Askerî Müze ve Kültür Sitesi’nin ilgili yerlerinde iki yüzün üstünde tablo bulunmaktadır. Bu eserlerin büyük bir kısmı teşhir salonlarındadır. Bazıları da Kültür Sitesi’nin çeşitli birimlerinde yer almaktadır. Bir kısmı da depoda muhafaza altındadır. Eserlerin büyük bir kısmı tuval üzerine yağlıboya çalışması olmasına rağmen; fotoğraf üzerine yağlıboya, suluboya ve pastel örnekleri de vardır. Tarih olarak XIX. yüzyıl ortasından başlayarak, günümüze kadar uzanan bir dilim içerisinde yer alan bu eserlerin bazılarının ressamı bilinmekte, bazıları da bilinmemektedir. Ressamların büyük çoğunluğu Türk ve asker ressamlar olup, geriye kalanlar ise Osmanlı uyruğuna bağlı gayrî müslim sanatçılar (O. Kürkçüyan, S. Agopyan, G. Yazmacıyan) ile Türkiye’yi XIX-XX. yüzyılın çeşitli dönemlerinde ziyaret eden Ayvazovsky, Chlebowsky, F. Zonaro (Fot. 1), F. Adams gibi yabancı sanatçıların eserleri oluşturmaktadır.</p>
<p>Müze ve Kültür Sitesi’nde yer alan eserlerin Türk sanatçıları arasında; Halil Paşa, Şehit Hasan Rıza, İbrahim Çallı, Sami Yetik, Hayri Çizel, A. Sami Boyar gibi tanınmış ressamlar yanında, ismi duyulmamış ve haklarında bilgi edinilemeyen ressamlar da yer almaktadır (Hamdi Yzb. Halit, Kafkasyalı Mehmet gibi).</p>
<p>Türk sanatçılarına ait eserler incelendiği zaman konuların çoğunu askerî olanların teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Cepheye gidiş veya dönüş, harp anı, ittifak gibi sahnelerin çoğunlukla ele alındığı ortaya çıkmaktadır. Yabancı sanatçıların bir kaçı da, savaş konulu (Piamonte Savaşı, Oltanize Meydan Muharebesi, Preveze Deniz Savaşı, Varna Savaşı gibi) eserler verdiği görülmektedir. Diğer eserleri ise, natürmort, porte, peyzaj, günlük yaşam konulu tablolar oluşturur. Eserlerin birçoğu; fîgüratif, natüralist, fotoğrafik ve realist anlayışla, bir kısmı da hayali ve sembolist anlayışla yapılmıştır. Bazı konularda temalar figürsüz, açık bir havada geçmekte ve romantik ile lirik bir etki uyandırmaktadır. Açık havada geçen figürlü kompozisyonlarda bazen eski Osmanlı sosyal yaşamı ile ilgili değişik sahneler yer almaktadır. Natürmort konulu kompozisyonlarda Kasımpatıları, karpuz ve üzümler gibi konular ele alınmıştır.</p>
<p>Portre konulu Osmanlı dönemi eserlerin çoğunluğunu da Sultan ve Paşa konulu tablolar oluşturmaktadır. Figürler ya ayakta, ya da otururken ele alınmış olup, kimisi tam portre, kimisi de yarım portre olarak işlenmiş, göz alıcı renklerle; realist ve fotoğrafik bir tarzda yapılmıştır.</p>
<p>Askerî konulu tablolar müzede sayı olarak çoğunluğu oluşturmakladır. Kendi içinde tablo konusu olarak Atilla (Fot. 2), Osmanlıların Rumeli’ye 1353’te geçişleri Varna, I. Viyana Kuşatması, Belgrad Meydan Muharebesi, Çanakkale Muharebesi, Preveze Deniz Savaşı ele alınmıştır. Konusu XIX. yüzyılda geçen askeri sahnelerin bir kısmı yabancı ülkelerin dönemlerine aittir. Piamonte Savaşı (Fot. 3), Oltenitze Meydan Muharebesi Solferino Meydan Savaşı gibi. XX. yüzyıl başlarında ise, I. Dünya Savaşı, Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı dönemlerini anlatan kompozisyonlarla anlatım daha da zenginleşmektedir (Fot. 4, 5, 6, 7). Bu eserlerin çoğunda ortak olarak hareketli bir ortam görülmekle birlikte; heyecan, coşku, gerilim, korku, ümitsizlik, bekleyiş, sessizlik gibi insana özgü hallerin bir çoğu tablolarda, bir sinema şeridini andırır şekilde gözler önüne sermektedir. Yaya veya at üzerinde düşmana kılıç, mızrak sallayanlar, kovalayanlar ile kaçanlar, mevzilerinde düşmana ateş edenler veya durumu gözleyenler savaşın çarpıcılığını gösteren etkili sahnelerdir. Arka planlarda genellikle kent ve kale görünümleri, dağlar, tepeler ele alınmıştır. Ele alınan kompozisyonlarda bir bütünlük olduğu ve konunun genişleyerek daralması, çeşitli objeler ve figürlerin yerleştiriliş biçimleriyle derinlik etkisinin vurgulanmış olduğu anlaşılmaktadır. Savaş sahnelerinin dehşetli anında çeşitli yönlerden çıkan dumanlar, havanın kapalı veya kasvetli oluşu ve savaşan insanların giysilerinin pırıl pırıl, göz alıcı renkleri birbirleriyle bir zıtlık teşkil eder gibi görünse de, olayın çarpıcılığını arttıran önemli unsurlardan biri olduğu dikkati çekmektedir.</p>
<p>1857 tarihli Piamonte Savaşı ile 1854 tarihli Oltanitze Meydan Muharebesi’nde bir savaş durumu olmasına rağmen, kompozisyonda yer alan figürlerde genelde bir sessizlik hakim olup, sanki savaşta değiller de gezmeye gider gibi yansıtıldıkları izlenmektedir. Figürlerde bir bütünlük ilişkisinden çok kopukluk vardır. Fakat I. Viyana Kuşatması (Fot. 8), Varna Savaşı, Belgrad Meydan Muharebesi,Yanıkkale Muharebesi (Fot. 9-10) isimli tablolarda olayda geçen bütün figürler ve nesneler konuyla bütünleşmekte olduğunu, hareket ve gerilimin başarılı aktarımını figürlerin çeşitli ifadelerinden rahatlıkla seçilebilmektedir.</p>
<p>Milli Mücadele’yi anlatan tablolarda; kompozisyon ve düzenlemede ustalık yanında kahramanlık, özgürlük savaşındaki kararlılığı gelecek nesillere aktaran çeşitli sahneler de yer almaktadır. Bunun yanında da Türk insanının yorgun, bitkin, hallerini, gösteren, Milli Mücadele öncesi döneme ait konularda dikkat çekmektedir. Örneğin, Doğu Cephesi’nden Dönüş adlı tabloda, savaştan değil de soğuktan mağlup olan askerlerin kağnı arabasıyla, atlarla ve yaya olarak yaralı, bitkin bir vaziyette geriye dönüşleri gözlenip, yüzlerdeki acı ve perişanlık rahatlıkla hissedilmektedir. Elbirliği ile neyi var neyi yok ortaya koyan Türk halkının çocuğuyla, yaşlısıyla, kadınıyla, erkeğiyle düşmana karşı koyması Milli Mücadele konulu sahnelerin ortak teması olduğu seçilmektedir.</p>
<p>Atatürk ile ilgili kompozisyonlarda; Atatürk, Milli Mücadele öncesi ve sonrası bütün olayları sanki bir kahin gözüyle biliyor ve görüyor gibi bir ifadeye sahiptir. Yüzünde ve çevresinde parlayan ışık, onun Türk milletinin kurtarıcısı olduğunu müjdeler gibidir (Fot. 11).</p>
<p>Portre konulu tablolar da çoğunluğu Paşa olmak üzere (Fot. 12), Atatürk, Sultan, Cumhurbaşkanı, Kral; Kraliçe, asker ve sivil insanların portreleridir. Eserler; fotoğrafik, ifadeci ve ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. Günümüzün gerçek fotoğrafları gibi resim yapan ressamlara güzel örnekler sunulmaktadır.</p>
<p>Modeller, sakin bir ortamda ve bir kısmı da bilinmez bir mekan içinde seyirciye dönük şekilde poz verir haldedir. Figürlerin yüzlerinde etkili bir şekilde ortaya çıkan hissi aktarımlar, hisle maddeyi sentezleyip portreleri ortaya çıkarmıştır. Kişilerin ruhi özellikleri ifadeci, karakteri tahlil edici bir tarzda alınıp, yüzde bütünleşmesiyle figürün geldiği çevreyi ustaca bize tanıtmaktadır. Figürler, devirlerinin gösterişli kıyafetleri içerisinde, cepheden yarım portre, ya da boydan ele alınıp, çeşitli yaş ve karakterdeki kişileri fiziki ve ruhi özellikleri ile yansıtan ifadeler kullanmışlar ve oranı başarılı bir şekilde ele almışlardır. Ayrıca, portre konulu tabloların çoğunu, Paşa ve Atatürk portrelerinin oluşturduğu gözlenmektedir, ifadeden yoksun, bomboş bir insan portreye konu olarak ele alınmamıştır. Örneğin; Romanya Kralı Karol (Fot. 13), Sultan V. Mehmet Reşat, Hüseyin Avni Paşa, Atatürk, Hafız Hakkı Paşa,Mareşal Fevzi Çakmak, Rauf Paşa gibi eserler ayrıntılı olarak, yönelişleri bazılarının farklı da olsa hepsi poz verir halde ifadeleri ve kişilikleri ile ayrı ayrı bir karakter tahlili içinde işlenmiştir. Ill. Selim (Fot. 14), Müşir Rıfat Paşa adlı eserlerde de minyatürü hatırlatan şematik ifadelerde çıkmaktadır.</p>
<p>Peyzaj konulu resim kompozisyonlarında resme giren bütün objeleri bir doğa görüntüsünü sergilemesinden ziyade, cana yakın, yaşayan canlı renklerle, bütün zenginlikleriyle doğadan alıp bize sunmaktadır. Natüralist bir üslupla yapılan, pırıl pırıl canlı renklerden oluşan figürsüz peyzaj çalışmalarında yüksek dağlar, tepeler, ovalar, yemyeşil ağaçlar, rengarenk çiçekler, dağlık, göl ve ırmak kenarlarına kurulmuş çeşitli yerleşim birimleri ele alınmıştır. Ama bazı eserlerde; örneğin Kafkasyalı Mehmet’in (Fot. 15), Rıfat Sadi’nin peyzajlarında günümüzün kartpostallarını andırır bir tutum izlenerek yapıldığı fark edilmektedir (Fot. 16). Özellikle Rıfat Sadi’nin peyzajında; günümüzde bir örneğiyle karşılaşılamayacak kadar sivri dağlar ve bulutlar, gerçekte olamayacak kadar basit ve sade bir şekilde ele alınmış olup, farklı etkiler vermektedir.</p>
<p>Günlük yaşam konulu tabloların sahnelerinde, aşırılığa kaçmayan bir renklilik, canlılık ve dönemin insanlarının temiz ve tabii yaşantıları karşımıza çıkmaktadır (Fot. 17). Bu konudaki eserlerin çoğunun benzerleri günümüzde de ya görülmekte, ya da yaşanmakta veya duyulmaktadır. Örneğin Halil Paşa’nın Küçük Su (Fot. 18), Kıyıda Çocuklar (Fot. 19) adlı tablolarında; su kenarında piknik yapan ve kıyıda duran, konuşan insanlar sadelik içindedir, Belgrad Seferinden Dönüş adlı başka bir eserde, Paşanın seferden dönüşünde karşılarına çıkan satıcılarla konuşması ve pazarlık yapması (Fot. 20) veya Arzuhalci (Fot. 21) adlı eserde; müşterisine arzuhal yazan yaşlı birisini konu etmesi gibi sosyal yaşamdan sahneler içeren örnekler günümüzde de karşımıza çıkmaktadır. Farklı olan yalnızca zamanlar, mekanlardır.</p>
<p>Natürmort konulu resimler müzede fazla değildir. Bunlarda; Karpuz ve Üzümler (Fot. 22) ile Kasımpatları (Fot. 23) isimli tablolardır. Resme konu olan nesnelere bakıldığında her iki eserdeki unsurların maddi gerçeklerini kaybetmeden, tabii büyüklükte ele alınıp, canlı doğadan alınmışçasına natüralist bir anlayışla meydana getirildikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ele alınan eserlerin çoğunda ışık, gölge ve derinlik etkisi kendini hemen göstermekte olup, tablonun unsurlarını anlam ve ifade yönünden etkisini kuvvetlendirmekte ve dikkat çektirmektedir. lşık, özellikle Atatürk konulu sahnelerde, Atatürk’ün yüzünde ve çevresinde parlayan ışık, onun Türk milletinin kurtarıcısı olduğunu müjdeler gibidir.</p>
<p>Natüralist bir üslupla yapılan, ışığın etkisini açıkça gösterdiği, pırıl pırıl canlı renklerden oluşan figürsüz peyzaj çalışmalarında, her yeri aydınlatan ve kompozisyona güç katan ışık; yüksek dağlara, tepelere, ovalara, yemyeşil ağaçlara, rengarenk çiçeklere, göllere ve ırmak kenarlarına düşerek, insana bir sanat eserini görme hazzını vermekten öteye, bir hayat sevinci, belirsiz bir neşe ve ferahlık vermektedir. Işık doğayı, nesneleri, figürleri aydınlatırken sanki kompozisyonun soluk alan bir bedeni haline getirmektedir. Savaş sahnelerinde, genellikle hava kapalı veya kasvetli ama savaşın dehşetli anında figürlerin üzerine düşen ışık anlatımı daha da güçlendirmekte ve konunun çarpıcılığına işaret etmektedir. Gölge etkisi, özellikle portrelerde kendini göstermiş, figürlerin karakter tahlilini göstermede ışıkla birlikte en büyük etmen olmuştur. Konunun genişleyerek daralması, çeşitli objeler ve figürlerin yerleştiriliş biçimleriyle derinlik etkisinin vurgulanmış olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Türk Resim Sanatı içindeki yerine gelince; Yıkılmakta olan Osmanlı Devleti ile kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti arasında bir geçiş sayılabilen ve o devirleri aydınlatan, sanatsal değerleri yanında belgesel özellikleri de içinde barındıran bu eserler Türk Resim Sanatı açısından ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Türk resmi Batılılaşma ile daha çok figürsüz manzara çalışmalarına önem vermiş, bazen hayali, bazen yabancı ressamların yapmış olduğu çeşitli resimlerin kopyalarını yapmış, bazen de çeşitli yerleri konu olarak ele almıştır. XX. yüzyıl öncesine ait olan figürlü ve daha çok savaş konulu olmak üzere, eserlerin çoğunu yabancı ressamlar yapmıştır. Türk ressamları, XIX. yüzyılın sonları ile bol figürlü hareketli kompozisyonlara yönelirler. Gerek biçim, gerek teknik, gerekse renk etkisiyle çeşitli Batı etkili akımlardan etkilenmekle birlikte, kendi beğeni his ve düşüncesiyle Batı etkili unsurları sentezleyerek özümsemiş, sanatsal bütün varını yoğunu ortaya koymuş ve giderek Türk toplumunun önemli tarihi ve güncel olaylarını, toplumsal konuları, çeşitli yaşayışları, yurt görünümlerini de içine alan bir anlayışa dönüşmesine ön ayak olmuştur. Daha önceleri figürsüz ve manzara resimlerinden ibaret olan Türk resmi giderek farklı resim gruplarının doğmasına zemin teşkil eden etmenlerden biri olmuştur. Özellikle XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış olan eserlerin bazılarında empresyonist etkiler kendilerini göstermektedir. Bu da bize; Avrupa’ya o dönemde giden sanatçıların izlenimcilikten etkilendiğini göstermekte olduğuna işaret etmektedir. Fakat, bunun yanında da; Türk insanına has duygu ve düşünceyi katarak izlenimcilik etkisini geri plana itmiştir. Aslında, XIX. ve XX. yüzyılın çeşitli zaman dilimlerine yayılan bu tablolar da kesin bir sonuca gitmek zordur. Çünkü sanatçılar çeşitli dönemlerde farklı Batı etkili akımlarla birlikte etkinlik çabası içine girmişler, her farklı dönemde sanatçılar, o dönemin beğeni, toplumsal konularını, yaşayışlarını, kişilerini ele alan çalışmalarda bulunmuşlardır.</p>
<p>Konular incelendiğinde; çoğunluğu XX. yüzyıl başında olmak üzere bazı eserler empresyonizm etkisiyle, diğer peyzaj, natürmort, günlük yaşam sahneleri de, natüralist anlayışla verilmiştir.</p>
<p>Türk ressamların askeri konulu eserlerinde daha çok XX. yüzyılın ilk ve ikinci çeyreğinde realist bir tarzda, olağanüstü bir hareketlilikle dolu olan bir anlatım vardır. Bununla ilgili eserlerde hiçbir abartı, biçim, üslup yönünden pek fark görülmez. Amaç; I. Dünya Savaşı, Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı dönemlerini son derece gerçekçi biçimde verebilmek, insanımıza ve gelecek kuşaklara bir şeyler aktarabilmektir. Türk askerinin, köylünün, yaşlının, gencinin savaşma azmini, kahramanlığını belgelemek ve moralleri yükseltmektir.</p>
<p>Sonuç olarak özetleyebiliriz ki; Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nde bulunan, XIX. yüzyıl üçüncü çeyreğinden başlayarak, geç tarihlere yani XX. yüzyılın dördüncü çeyreğine kadar uzanan bu eserler gerek üslup, gerek teknik, gerek biçim bakımından hemen hemen birbirlerine benzer özellikler görülmektedir. Örneğin; özellikle asker ressamların askeri konulu savaş sahnelerinin bazılarında yer yer empresyonist etkiler, portrelerde fotoğrafik ve realist özellikler, natürmortlarda, peyzajlarda ve günlük yaşam sahnelerinde de natüralist izler kendini açıkça belli etmektedir. Yani bir etkileşim söz konusudur. Bu benzerlik aynı üslupta çalışan ressamlarla, aynı eğitimi ve Batı kültür unsurlarını az çok benimsemiş sanatçılarla izah edilebilir.</p>
<p>Askeri Müze’de bulunan resimlerinin çoğunun askeri konuda olması ve dolayısıyla da bu resimlerin çoğunu da asker ressamların yapması ve bu eserlerin belgeleyici olması, toplumsal ile güncel olayları bir öncü olarak Türk Resim Sanatı’na sokması açısından ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hür Kamil BİÇİCİ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 449-457</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BAŞKAN, Seyfi, 1991 Ondokuzuncu Yüzyıldan Günümüze Türk Ressamları, Kül. Bak. Yay. Ank.</span></div>
<div><span>♦ BAŞKAN, Seyfi, 1994 Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Çağdaş Yay. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BIYIK, Asım ve Diğerleri, Askerî Müze, Military Museum, Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ERENDİL, Muzaffer, Topçuluk Tarihi, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay. Genelkurmay Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GİRAY, Kıymet, 1994 “Sanatta Öncü Akımlar”, Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, Milliyet, c. 6.</span></div>
<div><span>♦ GİRAY, Kıymet, 1994 a “Askeri Okullarda Resim Öğrenimi”, Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, Milliyet, c. 6.</span></div>
<div><span>♦ GİRAY, Kıymet, 1994 b “1914 Kuşağı”, Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, Milliyet, c. 6.</span></div>
<div><span>♦ KAYIBAL, Aslı, 1991 “Askerî Müze, A. Military Museum Istanbul”, Turkish Airlines Skylife, MERÇÎL, Erdoğan, 1994 “Türkiye Askerî Müzeleri”. Türk Kültürü, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TANSUĞ, Sezer, 1992 a, Resim Sanatının Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TANSUĞ, Sezer, 1993 b, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TURANİ, Adnan, 1984 Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, İş Bank. Yay., Ankara.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bıyık, A. ve diğerleri, Askerî Müze, Military Museum, Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı, İstanbul 1993, s. 5; Merçil, E., “Türkiye Askerî Müzeleri”. Türk Kültürü, Ankara 1964, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Merçil, a.g.e., s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bıyık, a.g.e., 5; Kayıbal, A., “Askerî Müze, A. Military Museum Istanbul”, Turkish Airlines Skylife, İstanbul 1993, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Erendil, M., Topçuluk Tarihi, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay. Genelkurmay Basımevi, Ankara 1988. s. 119-120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, “Askeri Okullarda Resim Öğrenimi”, Gözlem Yay., C. 6, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> A.g.e., C. 6, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A.g.e., C. 6, s. 330; Tansuğ S., Resim Sanatının Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 158-161; Tansuğ S., Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 51-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Tansuğ S., Resim Sanatının Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, “Askeri Okullarda Resim Öğrenimi”, Gözlem Yay., C. 6, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Tansuğ S., Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tansuğ S., Resim Sanatının Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 91-92, 1110-1129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Tansuğ S., a.g.e., s. 158-161; Giray, K. “Sanatta Öncü Akımlar”, Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, Milliyet, C. 6, s. 334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Thema Larousse, Tematik Ansiklopedi, “Askeri Okullarda Resim Öğrenimi”, Gözlem Yay., C. 6, s. 340.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Turani, A., Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, İş Bank. Yay. Ankara 1984: X.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbul-askeri-muze-ve-kultur-sitesindeki-yagliboya-tablolara-gore-asker-ressamlar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Başkan, S., Ondokuzuncu Yüzyıldan Günümüze Türk Ressamları, Kütür Bakanlığı Yay. Ankara 1991, s. 2.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Sesli Müziğin Gelişimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Sesli Müziğin Gelişimi
Farabi, İbni Sina, Safiüddin Abdülmümin gibi Türk filozoflarının temellerini attığı Türk Müziği, gelişimini sürdürürken, bir yandan da Batı Müziği etkileri Anadolu’da yeşermeye başlamış ve ayrı bir platformda farklı bir kültür yapısı içerisinde günlük yaşamımıza girmiştir.[1] Çoksesli müziğin Anadolu’daki doğuşu 19. yy. Osmanlı İmparatorluğu zamanına kadar uzanmaktadır. Buna karşın Türklerin çoksesli müzikle ilk tanışmaları 16. yy.’a […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c664ca6f7f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, İmparatorluğu’nda, Çok, Sesli, Müziğin, Gelişimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-Cok-Sesli-Muzik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html">Osmanlı İmparatorluğu’nda Çok Sesli Müziğin Gelişimi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Bülent ALANER</strong></span></a>
</p><p>Farabi, İbni Sina, Safiüddin Abdülmümin gibi Türk filozoflarının temellerini attığı Türk Müziği, gelişimini sürdürürken, bir yandan da Batı Müziği etkileri Anadolu’da yeşermeye başlamış ve ayrı bir platformda farklı bir kültür yapısı içerisinde günlük yaşamımıza girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Çoksesli müziğin Anadolu’daki doğuşu 19. yy. Osmanlı İmparatorluğu zamanına kadar uzanmaktadır. Buna karşın Türklerin çoksesli müzikle ilk tanışmaları 16. yy.’a dayanır. Elde şimdilik kaydı ile bulunabilen ilk belge Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’ne, 1543 yılına aittir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> 1494-1547 yılları arasında yaşayan Fransa Kralı I. François, hasımlarından kurtulmak amacı ile 1543 yılında Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım talebinde bulunur. Bu istek üzerine Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, Fransa kıyılarına gider ve Nice şehrini kuşatır. Bu vesile ile iki yönetici arasında başlayan iyi ilişkiler, çok önemli bir müzik olayına da neden olur. Fransa Kralı, yeni müttefikini memnun edeceği düşüncesi ile, sarayının en iyi müzisyenlerinden oluşan bir orkestrayı Osmanlı Sarayı’na gönderir. Kanuni, gönderilen müzisyenlerin hepsini birden saraya kabul eder ve bütün saray mensuplarının önünde, orkestranın üç ayrı konser vermesine izin verir. Ancak bir süre sonra, bu türden müziğin asker ruhunu yumuşatabileceği düşüncesi ortaya çıktığından, gönderilen müzisyenlerin tekrar Fransa’ya iadesi sağlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Fransız müzikçilerinin saray konserinin programı şu an için ele geçmiş değildir.</p>
<p>Diğer bir belge ise bir Fransız seyyahı olan Michael Febre’nin Türklere ait anılarını yazdığı kitapta yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu kitapta yer alan iki önemli bilgiden birincisi Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde, saraydaki bir düğün şenlikleri sırasında İtalyan oyuncular tarafından sergilenen bir müzikli temsil; ikincisi ise yine bir düğün şenlikleri sırasında özel izinle İstanbul’dan Edirne Sarayı’na götürülen “org”dur.</p>
<p>Bir üçüncü belge ise Türk Müzik Tarihi’nde Ali Ufki ismi ile takdim edilen Polonya asıllı bir müzikçi ve yazar olan Albert Bobowsky’nin 1665 yılında yazdığı Saray-ı Enderun adlı eserinde yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu eserinde Ali Ufki, Sultan IV. Murad’ın İtalya’dan bir müzik eğitimcisi getirttiğine, bu kişiye sarayda müzik eğimi yaptırdığına ve kimi eserler yazdırdığına dair bilgiler vermiştir. Ancak eldeki belgelerin noksanlığından bu hocanın saraydaki kesin çalışmaları hakkında net bir bilgiye sahip bulunmamaktayız.</p>
<p>Tabii ki bu birkaç örneğe dayanarak çoksesli müziğin başlangıcını söz konusu dönemlere indirmek mümkün değildir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunda çoksesli müziğin başlangıcı, Sultan II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı‘nın kapatılması ve dolayısı ile Mehterhane‘nin kaldırılıp yerine 1826 yılında Saray Müzik Okulu da diyebileceğimiz Mızıka-i Humayun‘un kurulması ile gerçekleşmiştir.</p>
<p>Mızıka-i Humayun kurulmadan önce saraydaki müzik eğitimi, Enderun adı verilen okullarda yapılmakta olup devletin resmi bandosu Yeniçeri Ocağı‘na bağlı Mehterhane idi. Avrupa‘da 17. yy‘dan itibaren dev adımlarla ilerlemeye başlayan din dışı çoksesli müzik, yavaş yavaş askeri müzik topluluklarının içerisine de girmeye başlamıştı. Özellikle 18. yy‘ın sonlarına doğru Mehterhane içerisinde de yer alan Batı Müziği çalgıları, bu kurumda bir yenilik yapılması ihtiyacını kendiliğinden ortaya koyuyordu.</p>
<p>Padişah II. Mahmud‘un emri ile yapılan çalışmalar sonucunda bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi‘nin Taşkışla Binası‘nda Mızıka-i Humayun adı altında Doğu ve Batı Müziği Bölümlerinden oluşan bir kurum 1826 yılında kurulup 1827 yılında faaliyete geçmiş oluyordu.</p>
<p>Bugüne kadar Mızıka-i Humayun ile ilgili bilgilerde ve bu kuruluş hakkında yazılan yazılarda, Mızıka-i Humayun‘un 17 Eylül 1828‘de İstanbul‘a gelen Giuseppe Donizetti ile beraber yaşama geçtiğinden söz edilmektedir. Her ne kadar bilinçli ilk çalışmalar Donizetti ile başlamışsa da, 1827-1828 yılları arasında Mızıka-i Humayun içerisinde kimi Türk eğitimciler de görev almışlardır.</p>
<p>Bu kurumun denetimi ile uğraşmak üzere sarayın Enderun Ağaları‘ndan Nokta Mehmet Efendi‘nin yönetim ve sorumluluğunda Halil ve Osman Efendiler ile Edip Ağa ve Hasan Hoca‘dan kurulu bir subay heyeti, Saray Müzik Okulu‘nun başına atanmışlardır. Bu kişileri, kurumun ilk Türk mızıka subayları olarak da anabiliriz. Ayrıca Vaybelim Ahmet Ağa ile Trampetçi Ahmet Usta, bando içerisinde eğitimcilik görevlerini üslenmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Padişah III. Selim‘in yönetimi sırasında İmparatorluğa davet edilmiş olan Fransız subaylarının yönetiminde Nizam-ı Cedid adı altında Avrupa standartlarına uygun olan bir askeri kurum kurulurken, bu kurumun içerisinde yer almış Osmanlı vatandaşlarından kimileri de borazan ve trampet çalmayı öğrenmişlerdi. İşte Vaybelim Ahmet Ağa ile Trampetçi Ahmet Usta, bu kurum içerisinden yetişmiş kişilerdendir.</p>
<p>Ancak bu kişilerin, Türk bandosunun ilk hocaları olmakla beraber, Mızıka-i Humayun‘un Batı Müziği Bölümü‘nün başına 1828 yılında Fransa‘dan F. Manuel isimli bir hocanın getirtilmesinden ve kendilerinin başka birimlere atanmalarından, bilgilerinin bir bandoyu gereğince yetiştirmeye elverişli olmadıkları da anlaşılmaktadır.</p>
<p>Mızıka-i Humayun içerisinde Batı Müziği öğrenimine başlayan ilk Türk öğrencilerinin isimleri ise şunlardır:<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Halil, Necib, Osman, İbrahim, Atıf, Şemsi İskender, Aynizade Kemel Galip, Merkezzade Nuri, Bursalı Ferhad, Tayyarzade Halil Edip, Yusuf, Rasih, Muhtar ve Husrev.</p>
<p>Zaman içerisinde F. Manuel’in de yetersizliği anlaşılınca bu kez, ünlü İtalyan bestecisi Gaetano Donizetti’nin kardeşi Giuseppe Donizetti, Sardunya elçisi Marquie Groppolo’nun aracılığı ile 17 Eylül 1828 yılında İstanbul’a getirtilmiş ve Miralay (Albay) rütbesi ile Mızıka-i Humayun’un başına atanmıştır.</p>
<p>Napolyon Bonaparte’nin de müzik şefliğini yapan Giuseppe Donizetti 06 Kasım 1788’de Bergam’da doğmuş ve 12 Şubat 1856’da İstanbul’da ölmüştür. İlk müzik bilgisini Karini adlı bir besteciden aldıktan sonra yirmi sekiz yaşında askeri bandoya girerek, kariyerini bandoculukta geliştirmiştir.</p>
<p>“Legion d’Honneur” madalyasına sahip olan Donizetti görevine başlar başlamaz ilk iş olarak, öğrencilerine Batı müzik yazısını öğretmiştir. Bunun nedeni ise Hamparsum Limonciyan adlı bir Ermeni vatandaşımızın bulduğu ve kendi adı ile anılan müzik yazısı sisteminin o dönemlerde sıkça kullanılmasından ve bundan dolayı da Batı müzik yazısının bilinmemesindendir.</p>
<p>Çalgıların yenilenmesi ve sıkı bir çalışma sonrası, bando takımı altı ay içerisinde padişahın huzurunda konser verebilecek seviyeye geldi. Bu topluluğun ilk olarak Donizetti’nin yazdığı Mahmudiye Marşı’nı seslendirdikleri bilinmektedir. Donizetti’nin ayrıca 1831 yılında ordu bandolarına eleman yetiştirmek üzere “Harbiye Mızıka Mektebi”ni da açtığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>1839 Tanzimat hareketleri ile birlikte, her alanda olduğu gibi müzikte de farklı bir yenilenme ve yapılanma hareketleri göze çarpmaktadır. Bu dönemin ilk yarısında, Mızıka-i Humayun’un başında yine Giuseppe Donizetti bulunmaktadır.</p>
<p>Donizetti II. Mahmud’dan sonra Sultan Abdülmecid Dönemi’nde de toplam 28 yıl boyunca görevde kaldı ve gösterdiği başarılardan dolayı “Liva” yani “Tuğgeneral” rütbesine yükseltildi. Ayrıca II. Mahmud için bestelediği “Mahmudiye Marşı” ve Sultan Abdülmecid için bestelediği “Mecidiye Marşı”, “Cezayir Marşı” ve “Cenk Marşı” isimli marşlarla da ayrı bir ün sahibi oldu.</p>
<p>Donizetti’nin Osmanlı Sarayı’nda devam eden çalışmaları arasında Batılı anlamda ilk Türk Orkestrası’nın kurulmuş olduğunu önemle kaydetmek gerekir. Donizetti idaresi ve sorumluluğu altında çeşitli İtalyan müzikçileri tarafından yetiştirilen ilk orkestramızın, marşlardan, polkalardan ve kimi opera ve operet eserlerinden oluşan bir repertuvarı olduğunu yine eldeki belgelerden anlıyoruz. Ancak, bu ilk orkestramızın senfonik eserler çaldığına dair belgelere şimdilik kaydı ile rastlanılmamaktadır.</p>
<p>Donizetti’nin sağlığında, tanınmış orkestra şefi Angelo Mariani’nin de üç yıllık bir süre için 1848 yılında İstanbul’a geldiğini ve saray orkestrasını yönettiğini yine eldeki kaynaklardan öğrenmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Yeri gelmişken 1848-1854 yılları arasında Mızıka-i Humayun’da görev yapmış, ancak günümüzde isimleri unutulmuş diğer eğitimcilere değinmek gerekir. Bu konudaki bilgiler, Haluk Şehsuvaroğlu’nun “19. yy.’da Osmanlı Sarayında Garp Musikisi” başlıklı bir yazısında yer almaktadır. Yazının kısa bir özeti şu şekildedir:<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>“Sarayda tekrar organizasyonu yapılan ve yeni uzmanlarla takviye edilen Mızıka-i Humayun’da 1848 yılında Prusya’dan Karl Von Şife “İstanbul Ordusu Süvari Mızıkaları” öğretmenliği için getirtilmiştir. O tarihten on yıl sonra ordu mızıka öğretmenliğine, Mızıka-i Humayun’dan yetişmiş</p>
<p>Türk müzikçilerin atandığını görmekteyiz. Mızıka-i Humayun içerisinde görev yapmış diğer eğitimcileri de şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p>Klarnet hocası Francesko, nefesli çalgılar hocası Duos, piyano hocası Freel, keman Vals ve Bugvani ve müzik nazariyatı hocası Hansen.”</p>
<p>Yine arşiv kayıtlarından alınan bilgilere göre Mızıka-i Humayun’un Padişah Abdülmecid Dönemi’ndeki kadrosu doksan kişiden oluşuyordu.</p>
<p>Donizetti 1856 yılında İstanbul’da ölünce, yerine dönemin tanınmış hattatlarından Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin oğlu Necib Ahmet atanmıştır. Giuseppe Donizetti’nin piyano ve armoni öğrencisi olan Necib Ahmet, bu görevini 1856-1861 yılları arasında sürdürmüştür. Kayıtlara göre Necib Bey ile hocası Donizetti, aynı senede ve aynı şartlarla “Mir-i Liva” yani Tümgeneral rütbesine terfi ettirilmişlerdir. Necib Paşa Padişah Abdülaziz tarafından görevden alınınca, yerine 1861 yılında İtalyan asıllı bir müzikçi olan Callisto Guatelli atanmıştır.</p>
<p>İstanbul Beyoğlu’ndaki “Naum Tiyatrosu”nda temsiller veren bir İtalyan opera topluluğunun şefi olan Guatelli, Avrupa seyahatinden sonra bazı yeni görüşlerle İstanbul’a dönen Padişah Abdülaziz’in, saray orkestrasını yeniden oluşturmak istemesi ile beraber orkestranın başına atanmıştır.</p>
<p>Guatelli ölümüne değin, 1899 yılına kadar Mızıka-i Humayun’un yöneticiliği görevinde kalmıştır.</p>
<p>Callisto Guatelli’nin Mızıka-i Humayun’un başında olması, öğrenciler yetiştirmesi, yahut birkaç marş yazması, O’nun asıl önemli tarafını ortaya çıkarmamaktadır. Türk Müzik Tarihi açısından Guatelli’nin asıl önemi, makamsal Türk Müziği sistemi ve notalarını incelemesi, akabinde bu eserleri yeniden düzenleyip armonilemesidir. Elimizdeki belgelere göre, Callisto Guatelli’nin yaklaşık yüz kadar Türk Müziği eserini, piyano için armonileyip yayınladığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Callisto Guatelli’den sonra Mızıka-i Humayun’un yöneticiliği D’Arenda isimli bir İspanyol müzisyenine devredilmiştir. II. Abdülhamid’in son senelerine doğru ise, saray bandosunun Türk şefler tarafından idare edildiği bilinmektedir. Sözkonusu yöneticilerin hepsi de Callisto Guatelli’nin öğrencileri olup sırasıyla Saffet Bey (ATABİLEN), Zati Bey (ARCA) ve Zeki Bey’dir. (ÜNGÖR).</p>
<p>Mızıka-i Humayun’u yalnızca bir saray bandosu olarak görmek, bizce bir yanlışlığın başlangıcıdır. Bu kurumu bandonun yanı sıra, Türk ve Batı müziği eğitimi yapılan ilk Türk Konservatuvarı olarak da görmek gerekir. Bizi böyle bir yargıya ulaştıran, bir kopyası da özel arşivimizde bulunan Mızıka-i Humayun’un yönetmeliğidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>1912 yılında İstanbul Süleymaniye Askeri Matbaası’nda Padişah Mehmet Reşat, Sadrıazam Sait Paşa ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa imzaları ile yayınlanan bu yönetmelik on sekiz madde halinde, Mızıka-i Humayun’un yönetimi ve işleyişi hakkında bizlere bilgiler vermektedir:</p>
<p>Yönetmeliğin sadeleştirilmiş biçimi şöyledir:</p>
<p>Mızıka ve Hademe-i Humayun İle Müezzinler ve İnce Saz Takımı Hakkında Yönetmeliktir</p>
<p><strong>Birinci Bölüm</strong></p>
<p>Mızıka-i Humayun</p>
<p>Birinci Madde:</p>
<p>Mızıka-i Humayun heyeti bir müdür, bir müdür muavini, üç kısım muavini ve onu birinci, yirmisi ikinci, otuzu üçüncü, otuz beşi dördüncü ve öğrenci sınıfında da yirmi kişi bulunmak üzere yüz yirmi kişiden oluşur.</p>
<p>İkinci Madde:</p>
<p>Mızıka öğrenimi için yeni öğretime başlayacak olanların on iki yaşından aşağı on dört yaşından yukarı olmaması ve beden güçlerinin mızıkacılığa elverişli bulunması şarttır.</p>
<p>Üçüncü Madde:</p>
<p>Mızıkaya aşina olanlardan Mızıka-i Humayun’a katılmak isteyenler bir sınav sonucunda gösterecekleri yeteneğe göre birinci maddede belirtilen beş sınıftan birine kaydolurlar.</p>
<p>Dördüncü Madde:</p>
<p>Mızıka-i Humayun’a kabul olunacakların ilkokul diplomasına ya da o diplomaya sahip olanların bilgisini kazanmış bulunmaları gerekir. Ortaokul diplomasına sahip olanlar tercih olunur.</p>
<p>Beşinci Madde:</p>
<p>Giriş tarihlerinden itibaren üç sene geçmeksizin istifa edenlerin istifası kabul olunmaz. İstifa veya devamsızlıkta ısrar eden veyahut usul ve kanuna göre aykırı durumda bulunmalarından dolayı ihracı lazım gelenlerden askerlik yaşında olanlar, haklarında gerekli muamele yapılmak üzere askeriyeye teslim edileceklerdir. Askerlik yaşına varmış olanlar veyahut askerliğini yapmış olanlardan giriş tarihinden başlayarak, kayıtlarının silindiği tarihe kadar almış oldukları maaşın üçte biri tazminat olarak alınacaktır. Öğrenci sınıfında bulunanlardan kabiliyetsizliği anlaşılanlar tazminat alınmadan ihraç edileceklerdir.</p>
<p>Altıncı Madde:</p>
<p>Kadro boşaldığında, en az bir sene kıdemli olmak ve tutulan devam, davranış, iyi hal ve yetenek defterlerindeki bilgiler ile açılacak olan yarışma sınavında çalmakta olduğu çalgının orkestradaki değeri de göz önüne alınmak şartı ile bir alt sınıftan yetenekleri uygun görülenler terfi ettirilir.</p>
<p>Yedinci Madde:</p>
<p>Azami yaş haddi, kısım öğretmenlerinde altmış ve öğretmen muavinlerinde altmış beştir.</p>
<p>Sekizinci Madde:</p>
<p>Öğrenci sınıfına dahil olanlara yirmi yaşına gelinceye kadar Din Bilgisi, Türkçe, Coğrafya, Tarih ve Matematik gibi uygun görülecek dersler, müsait bir zamanda ayrıca öğretilecektir.</p>
<p><strong>İkinci Bölüm</strong></p>
<p><strong>HADEME-İ HUMAYUN</strong></p>
<p>Dokuzuncu Madde:</p>
<p>Hademe-i Humayun heyeti, bir müdür ve bir müdür muavini ve onu birinci, on beşi ikinci, yirmi beşi üçüncü ve elli ikisi dördüncü sınıf olmak üzere yüz dört kişiden oluşur.</p>
<p>Onuncu Madde:</p>
<p>Hademe-i Humayun‘a kabul olunacakların orta okul diplomasına sahip olmaları, askerlik hizmetini yapmış bulunmaları, boyca yüz yetmiş santimetreden aşağı bulunmamaları ve bedenen kusrlu olmamaları gerekir.</p>
<p>On Birinci Madde:</p>
<p>Boş bir kadro bulunduğu taktirde devam, iyi hal ve sağlıklı olanlar bir sınav sonucunda gösterecekleri başarıya göre terfi ve tayin olurlar.</p>
<p>On İkinci Madde:</p>
<p>Azami yaş haddi tüm sınıflar için altmış, müdür ve müdür muavini için altmış beştir.</p>
<p>On Üçüncü Madde:</p>
<p>Her sene sonunda çalışanların sicil defterleri incelenecek ve gerekenler ihraç edileceklerdir.</p>
<p><strong>Üçüncü Bölüm</strong></p>
<p>Müezzinan ve İnce Saz Takımı</p>
<p>On Dördüncü Madde:</p>
<p>Müezzinan ve ince saz takımı topluluğu, bir baş müezzin, beş birinci, beş ikinci ve beş üçüncü sınıf olmak üzere on altı kişiden oluşur.</p>
<p>On Beşinci Madde:</p>
<p>Müezzinan ve ince saz takımına dahil olacakların on sekiz yaşından aşağı olmamaları ve orta okul diplomasına sahip bulunmaları gerekir.</p>
<p>On Altıncı Madde:</p>
<p>Mızıka-i Humayun faslının sekizinci maddesi, müezzinan ve ince saz takımı içerisinde görev yapanlar içinde geçerlidir.</p>
<p>On Yyedinci Madde:</p>
<p>Her sene sonunda topluluğun üçte birinin sicilleri incelenir ve sağlık muayenesine sevk edilirler. Maluliyeti ve gerekli görülenler emekliye sevk olunurlar.</p>
<p>On Sekizinci Madde:</p>
<p>İşbu yönetmeliğin icrasına Harbiye Nezareti yetkilidir.</p>
<p>Yukarıdaki belgeden yola çıkarak, Mızıka-i Humayun‘u, yönetmelikle oluşum ve işleyiş biçimi berirlenmiş ilk Türk Konservatuvarı olarak nitelendirebiliriz.</p>
<p>Mızıka-i Humayun‘un sürekliliğine bakıldığında, Cumhuriyet‘in ilanı ile birlikte Ankara‘ya nakledildiği ve çalışmalarına Ankara Garı‘nın hemen yanında yer alan şimdiki Türk Hava Yolları binasının bulunduğu yerde devam ettikleri bilinmektedir. İnce saz takımının bir süre Çankaya da görev yaptıktan sonra lağvedildiği yine kayıtlardan anlaşılmaktadır. Kurumun Batı Müziği Bölümü ise, bir süre “Riyaset-i Cumhur Filarmonik Orkestrası” adı altında, daha sonra da “Cumhurbaşkanlığı Devlet Senfoni Orkestrası” ismi ile işlevini sürdürmüştür.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu‘nda Mızıka-i Humayun‘un dışında farklı bando kuruluşlarının da varlığı bilinmektedir. Bunların başında “Tophane Mızıkası” gelir. Tophane Mızıkası Mareşal Zeki Paşa tarafından 1891 yılında kurulmuştur. Mızıka-i Humayun‘dan Zati Bey (ARCA) in de görev yaptığı ve “Tophane Sanat Okulu”nun bir kolu olarak kurulan bu bando 1909‘da kaldırılmıştır.</p>
<p>Tophane Mızıkası‘na paralel olarak 1889 da “Tersane Sanayi Okulu” içerisinde “Sıbyan Mızıkası” (çocuk bandosu) isimli bir topluluğun kuruluşu hakkında elde bilgiler mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu kurumun başına Mızıka-i Humayun‘da Müzik Teorisi öğretmenliği yapan Lombardi atanmıştır. Ancak, bu bando da uzun ömürlü olmadı ve çalışanları Çanakkale, Rodos ve Basra gibi bandolara dağıtıldılar.</p>
<p>1905 yılında yeni satın alınan Ertuğrul Yatı için bir bando oluşumu kararlaştırılmıştır. Binbaşı Faik Bey‘in idaresindeki bu bando on yedi yıl boyunca görev yaptı ve 1922 yılında dağıldı. 17 Mayıs1916 tarihinde ise deniz bandolarının takviyesi amacı ile “Tir-i Müjgan Okul Gemisi” nde “Bahriye Musiki Mektebi” adı altında bir oluşum ortaya çıkmıştı. Söz konusu okul 1918 yılında, geminin elverişli olmamasından dolayı “Heybeliada Çarkçı Mektebi”nin bulunduğu bölgeye nakledildi. 1929 yılından itibaren ise bu kurum “Deniz Bando ve Orkestrası” adı altında hizmet vermektedir.</p>
<p><span><strong>Opera ve Operet Temsilleri</strong></span></p>
<p>Günümüzden yaklaşık yüz elli altı yıl önce, yani Sultan Abdülmecid‘in ilk padişahlık yıllarında “Bosko” adlı bir İtalyan’ın oldukça kalabalık bir topluluk ile İstanbul’a geldiğini eldeki belgelerden anlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Bu topluluk, Beyoğlu’ndaki bugünkü Galatasaray Lisesi’nin karşısında var olan bir tiyatroda opera ve operet temsilleri vermiştir. Topluluğun verdiği temsillerden birinin Türkçeye çevrilip basıldığını ve Beyoğlu’nda kitapçı Dubois’nın dükkanında altışar kuruş fiyatla satıldığını dönemin gazetesi Ceride-i Havadis’te çıkan haberlerden anlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bu olay, 1840’lı yıllarda yani Tanzimat’ın henüz başlangıç dönemlerinde operanın İstanbul’da yer aldığını bizlere göstermektedir.</p>
<p>Galatasaray Lisesi civarında bulunan ve Venedikli Justiniani’nin İtalyan mimarisi tarzında inşa ettirdiği “Fransız Tiyatrosu” İstanbul’un ilk tiyatro binasıdır. Burada temsiller veren Fransız opera sanatçıları, yabancı elçiler ve Türk Vezirler tarafından koruma altına alınmışlardır.</p>
<p>İkinci olarak, Suriyeli bir Katolik olan Michael Naum’un inşa ettirdiği ve “Naum Tiyatrosu” adı ile anılan tiyatro binasında çeşitli temsillerin verildiğini yine eldeki belgelerden anlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>1844 yılı sonlarında tiyatro işletmeciliğine başlamış olan Naum, İtalya’dan getirttiği opera topluluğuna, ilk kez Gaetano Donizetti’nin “Lukres Borjia” adlı operasını sergileme fırsatını vermiştir. 23 Aralık 1844 Pazartesi akşamı sergilenen bu eserin arkasından ikinci olarak, Rossini’nin “Sevil Berberi” operası 1845 Ocağı’nda seslendirilmiştir.</p>
<p>Daha ilk zamanlardan itibaren Beyoğlu’nda oturan yabancılardan başka İstanbul’un Müslüman halkının da ilgisini çekmek amacı ile Naum, 1844-1845 sezonunda iki yeni girişimde bulunmuştur. Bunlardan birincisi, o zamanlar haftasonu tatili olarak kabul edilen Cuma günleri gündüz temsilleri verilmesi; ikincisi ise, tiyatroda sergilenen oyunların metinlerinin Türkçeye çevrilip, izleyicilere dağıtılmasıdır. Ancak 1846 yılında çıkan büyük Beyoğlu yangınında “Naum Tiyatrosu” tamamen yanmıştır.</p>
<p>Michael Naum, yanan binanın yerine yenisini yaptırmak için yabancı devlet temsilciliklerinden ve Osmanlı Hükümetinden yardım sağlamış ve Galatasaray’daki eski tiyatro binasının yerine yeni yapıyı tekrar inşa ettirmiştir. Bu yeni binada opera temsillerine 4 Ekim 1854 yılından itibaren tekrar başlanılmıştır.</p>
<p>Beyoğlu’nda yirmi beş yıl boyunca opera zevkini gerek azınlıklara gerekse Müslüman Türk halkına yaymış olan “Naum Tiyatrosu” 1879 yılı Haziranı’nın beşinci günü, bir tatil sırasında tekrar yanmış ve bir daha inşa edilememiştir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunda opera besteciliğinin temellerini ilk atan kişi ise, Ermeni asıllı bir Osmanlı vatandaşımız olan Dikran Çuhaciyan’dır. (1837-1898)<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Çuhaciyan 1866 yılında Milano Konservatuvarı’nı bitirdikten sonra yurda dönmüş ve ilk olarak 1869 yılı sonlarında “Olympia” isimli operasını “Naum Tiyatrosu”nda sergilemiştir. 1874 yılında ise “Osmanlı Opera Kumpanyası” adlı bir opera topluluğunu kurmuş ve 35 kişilik orkestra ve 40 kişilik korodan oluşan bu toplulukla İstanbul Bayazıt’ta bulunan askeri misafirhanede, yerli ve yabancı opera ve operetler sergilemeye başlamıştır.</p>
<p>Bizim için Dikran Çuhaciyan’ın asıl önemli tarafı, ilk operetimizin bestecisi sıfatını taşımasıdır. “Arif’in Hilesi” isimli bu operet, Gedikpaşa Tiyatrosu’nda 9 Aralık 1872 yılında sergilenmiştir. Dönemin önemli yayınlarından olan Namık Kemal ve arkadaşları tarafından yayınlanan “İbret Gazetesi”, eser hakkında övgü dolu yazılar yazmış ve bunu “dilimizdeki ilk opera eseri” diye halka duyurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Çuhaciyan’ın Türk müzik kültürüne ve tarihine kazandırdığı sayısız piyano eserleri ve marşlarının yanı sıra “Arsas”, “Leblebici Hor Hor Ağa”, “Köse Kahya”, “Indiana” ve “Zamire” adlı operaları vardır.</p>
<p>Dikran Çuhaciyan’ın en tanınmış opereti ise, 1874 yılında yazdığı ve konusunu İstanbul’da geçen bir aşk hikayesi olarak verdiği “Leblebici Hor Hor Ağa”dır. Operet ilk kez Beyoğlu’ndaki “Fransız Tiyatrosu”nda Çuhaciyan ve arkadaşlarının kurduğu “Osmanlı Opera Kumpanyası” tarafından 1875 yılında sergilenmiştir. Bu eser 1923 yılında Muhsin Ertuğrul yönetmenliğinde ve “Leblebici Horhor” ismi altında filme de alınmıştır. Film ilk kez 7 Aralık 1923 yılında “Elhamra Sineması”nda gösterime girmiştir.</p>
<p>Burada çoksesli müziğin Osmanlı Sarayı’ndaki görüntüsünden söz edeceğiz. Müzikbilimci Mahmut Ragıp Gazimihal,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> “Saraylıların Musiki Heveskarlığı” başlığı altında yazdığı eserinde,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Osmanlı Sarayı’ndaki çoksesli müzik kültürünü bizlere iyi bir biçimde yansıtmaktadır. Yazının sadeleştirilmiş geniş bir özeti şu şekildedir:</p>
<p>Abdülmecid musikiyi sever ve özellikle İtalyan musikisine bayılırdı. Alaturkadan her nedense hoşlanmazdı. Donizetti’yi çocukluğundan beri sevdiğine göre O’ndan bir miktar musiki dersleri almış olması muhtemeldir.</p>
<p>Bununla beraber Abdülaziz de musiki ile uğraşmıştır. Leyla Hanım’ın<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> bana söylediğine göre “lavta” çalarmış. Alaturka bir sirtosu<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> çok tutuldu.</p>
<p>Abdülmecit, çocuklarının eğitimine çok önem vermişti. Murad ile Hamid’in yaşları birbirine çok yakın idi. Musiki öğretmenleri Guatelli Paşa’dır. Murat Efendi çok iyi piyano çalarmış. Leyla Hanım Murat Efendi’yi çok iyi tanıdığını bana söyledi. Lombardi’den de musiki dersleri alırmış.</p>
<p>Abdülmecit devrinin harem saraylarındaki musiki uğraşıları hakkındaki bilgileri yine Leyla Hanım’dan öğrenmekteyiz. Saraylarda musiki ile o kadar iç içe girilmişti ki musiki doğal bir olay sayılmaktaydı. Her tarafta çeşitli piyanolar vardı. Piyano çalınırken ansızın Sultan Efendiler geldiğinde “devam ediniz ben de dinleyeyim” diye teşvik ederlerdi. Müzik öğretmenleri arasında Donizetti’nin yetiştirmiş olduğu “Dürrinigar Kalfa”, piyano için pek çok vals ve polka türünden besteler yapmıştı. Cemile Sultan yalnızca piyano çalardı.</p>
<p>Leyla Hanım’ın bana anlattıklarına göre Abdülhamit döneminde sadece kadınlardan oluşan bir “Harem Bandosu” sarayda görev yapıyordu. Vahidettin’in doğumunda “Harem Bandosu” bir paravanın arkasında çeşitli eserler seslendirmişti.”</p>
<p>Çoksesli müziğin Osmanlı İmparatorluğundaki genel yapısını daha da pekiştirmek için müzik yayıncılığını da ele almak gerekir.</p>
<p>“Kültürün temel aracı yayındır” söylemi ile yola çıkarak, bir ülkenin müzik kültürünün gelişebilmesi için, kimi müzik yayınları ve yayıncılarının olması gerekir diyebiliriz. Eski kaynaklara inildiği zaman, Avrupa’da müzik yayıncılığının 1481 yılında Venedik’te başladığı görülmektedir. Müzik yayıncılığının Türklerdeki başlangıcı ise 1876’dır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>1876 Meşrutiyeti ile beraber başlayan yeniden yapılanma hareketleri içerisinde, Mızıka-i Humayun’da görev yapan ve Türk Müzik Tarihi’nde “Notacı” lakabı ile anılan Hacı Emin Efendi, ilk Türk müzik yayıncısıdır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Hacı Emin ile başlayan Türk Müzik Yayıncılığı’nın Cumhuriyet Dönemi’ne kadar büyük bir gelişme gösterdiği, eldeki belgelerden anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Şimdilik kaydı ile bulunan belgelerden, Cumhuriyet Dönemi’ne kadar İstanbul’da yirmi beş kadar müzik yayınevinin ve yayıncısının faaliyette bulunmuş olduğu gözlenmektedir. Bu yayınevlerinin ve yayıncıların birkaçının adını şu şekilde verebiliriz. Bunlar:</p>
<p>Hacı Emin, Comendinger, Ali Galip, Lehner, Nomismatides, Mavroyenis, Kopp Kardeşler, Musiki-i Osmani, Arşak Çömlekçiyan, Onnik Zaduryan vb.</p>
<p>Yine eldeki belgelere göre söz konusu yayınevlerinin beş bin kadar Türk Müziği ve Batı Müziği eserlerinin notalarını yayınladıkları bilinmektedir.</p>
<p>Türk Müzik Tarihi açısından çok önemli bir belge de ilk Batı Müziği eğitimi kitabımızdır. 1302 (1884) yılında “Nota Muallimi” ismi ile yayınlanan bu kitap, Notacı Hacı Emin Efendi tarafından yazılmış olup yetmiş bir sayfadan ibarettir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu kitapta yer alan iki önemli olaydan birincisi, kitabın, dönemin Milli Eğitim Bakanlığı’nın izni ile yayınlanmış olması; ikincisi ise, tanınmış Türk Müziği bestecilerinden Leon Hanciyan<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> ve Padişah’ın Başmüezzini Rifat Bey’in,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> kitap için övgü ve destek dolu yazılarının bulunmasıdır.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda çoksesli müzik konusunun Cumhuriyet Türkiyesi’ne getirdikleri, çok genel hatları ile şu üç maddede özetlenebilir.</p>
<ol>
<li>Batılı anlamda çağdaş müzik yaşamı ve müzik eğitiminin fidanları Osmanlı İmparatorluğu döneminde dikilmiş, Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise Atatürk’ün çizdiği hedefler doğrultusunda çiçek açmıştır.</li>
<li>Bugünkü konservatuvarlarımız, müzik eğitimi kurumlarımız ve orkestralarımızın kökeni 168 yıl öncesine dayanmaktadır.</li>
<li>Her ne kadar basit kurallar içerisinde yazılırsa yazılsın, İmparatorluk döneminde Batı tekniğini kullanan Türk bestecilerinin de varlığı tartışılmaz bir gerçektir.</li>
</ol>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Bülent ALANER</strong></span></a>
</p><p>Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı-Atatürk Müzik Araştırmaları Merkezi Müdürü / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 458-464</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: Osmanlılar’dan Günümüze Belgelerle Müzik Yayıncılığı, Ankara 1985, Anadol Yayılcılık.</span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: “Osmanlılar’da Çoksesli Müzik Hareketleri”, (Sanatta Yeterlik Tezi), Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 1990.</span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: Tarihsel Süreçte Müzik, Eskişehir 2000, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No: 1179.</span></div>
<div><span>♦ GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp: Türkiye Avrupa Musiki Münasebetleri, İstanbul 1939, Maarif Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp: Musiki Sözlüğü, İstanbul 1961, Milli Eğitim Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ HACI, Emin Efendi: Nota Muallimi, İstanbul 1302, Zartaryan Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ ORANSAY, Gültekin: Batı Tekniği İle Yazan 60 Türk Bağdar, Ankara 1965, Küğ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTUNA, Yılmaz: Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi (12 cilt), İstanbul 1966, Hayat Kitapları.</span></div>
<div><span>♦ SEVENGİL, Refik Ahmet: Opera Sanatı İle İlk Temaslarımız, İstanbul 1959, Maarif Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ ÜNGÖR, Etem Ruhi: Türk Marşları, Ankara 1966, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Malumat Gazetesi ve ekleri.</span></div>
<div><span>♦ Şehbal Dergisi (1910).</span></div>
<div><span>♦ Servet-i Fünun Gazetesi koleksiyonu.</span></div>
<div><span>♦ Ceride-i Havadis Gazetesi koleksiyonu.</span></div>
<div><span>♦ Bülent ALANER özel arşivinde bulunan fotoğraf, yaprak nota ve belgeler.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu konu çeşitli vesilelerle ve kimi zamanlarda konferans ve yazı biçimlerinde işlenmiştir.</span></div>
<div><span>a- ALANER, A. Bülent: “Osmanlı’dan Günümüze Çoksesli Müzik”, Edebiyat Güncesi, 12, s. 18-27, 1997.</span></div>
<div><span>b- ALANER, A. Bülent: “Tarihsel Süreçte Müzik”, Anadolu Üniversitesi Yayınları No: 1179.</span></div>
<div><span>c- ALANER, A. Bülent: “Osmanlı İmparatorluğu’nda Çoksesli Müzik” 27. 04. 1989 Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Konser Salonu. (Konferans).</span></div>
<div><span>ALANER, A. Bülent: “Tanzimat Dönemi Çoksesli Osmanlı Müziği” 06. 11. 1989 Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Anfisi (konferans).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> “Histoire de la Musique”, I, p. 212-213, Paris 1715.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aubert Oliver: “Histoire Abregee de la Musique Ancienne et Moderne”, p. 123, Paris 1827.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Michael Febre: “La Turquie”, Paris 1682.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Alberto Bobovio: “Serai Enderum”, Pera 1665, British Museum, Harleian Collection. İbni Sina Doğumunun Bininci Yıl Armağanı, Der: Ord. Prof. Dr. Aydın SAYILI, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 80, Ankara 1984.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tayyarzade Ahmet Ata: Tarih-i Ata, cilt III, s. 109-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tayyarzade Ahmet Ata: Tarih-i Ata, cilt III, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Başbakanlık Arşivi (İstanbul), C. A. T. 52259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Biographie universelle des musiciens (Supplement. Paris 1880).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> ŞEHSUVAROĞLU, Haluk: “19. Asırda Osmanlı Sarayında Garp Musikisi”, Akşam Gazetesi, 14 Temmuz 1948.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gerek Guatelli‘nin gerekse diğer örnekleri verilen bestecilerin eserlerinin orijinal nüshaları A. Bülent ALANER’in özel arşivinde yer almaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ankara Milli Kütüphane, 1966 A 1044.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ÖZTUNA, Yılmaz: Türkiye Tarihi, c. 12, s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ceride-i Havadis, sayı II, 2 Cemazi-yel-ahir (arabi ayların altıncısı), sene 1256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ceride-i Havadis, sayı II, 2 Cemazi-yel-ahir (arabi ayların altıncısı), sene 1256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ceride-i Havadis, sayı 256, 22 zi-l-ka’de (arabi ayların on birincisi) 1265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Oransay, Gültekin: Batı Tekniği İle Yazan 60 Türk Bağdar, Ankara, 1965, Küğ Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> AND, Metin: Osmanlı Tiyatrosu Kuruluşu, Gelişimi, Katkısı, Ankara 1976, A.Ü.D.T.C.F.Y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> ALANER, A. Bülent: Mahmut Ragıp Gazimihal, Cumhuriyet Dönemi Eğitimcileri, 253-264, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> GAZİMİHAL, M. Ragıp: Türkiye Avrupa Musiki Münasebetleri, İstanbul 1939, s. 145-147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. B. ALANER notu: “Leyla Hanım” diye bahsedilen kişi, Hekimbaşı İsmail Paşa’nın kızıdır. Anıları 1921 yılında Vakit gazetesince yayınlanmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> A. B. ALANER notu: Padişah Abdülaziz’in bestesi olan ve “Sirto Aziziye” diye anılan eser, özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti folklorunda yer almıştır. K.K.T.C de üç bölümlü dans olarak oynanır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> ALANER, A. Bülent: Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Belgelerle Müzik Yayıncılığı, Ankara 1986, Anadol Yayıncılık, 96 s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> 1845-1907 yılları arasında yaşayan Hacı Emin, ilk öğrenimini bitirdikten sonra Mızıka-i Humayun’da Batı Müziği eğitimine başlamıştır. Geleneksel müziklerimizi notaya alma çalışmaları yaparken, özellikle Callisto Guatelli’nin armonilediği piyano eserlerinin de yayınını yapmıştır. Hacı Emin ayrıca ilk müzik eğitimi kitabımızın da yazarıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> ALANER, A. Bülent: Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Belgelerle Müzik Yayıncılığı, Ankara 1986, Anadol Yayıncılık, 96 s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kitabın orijinali A. Bülent ALANER’in özel arşivinde bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Notacı Hacı Emin Efendi’nin “Nota Muallimi” adlı eserinde yer alan ve Leon Hanciyan’ın sözkonusu eser hakkındaki görüşlerini bildiren mektup: “Notacı İzzetlü Hacı Emin Beyefendi’ye. İzzetlü efendim. Zat-ı alileri gibi notanın gavamızına vakıf bir zatın eserini tashih, iktidar-ı acizanemin fevkinde bir keyfiyyet olmasına mebni emr-i alilerini bir teveccüh ve iltifat-ı mahsusa olarak telakki ve bu babda arz-ı teşekkür ile beraber hatır-ı kaşiraneme tebadür edebilmesi melhuz olan bazı ifadat ve ihtaratı emr-i valalarını infaza vesile ittihaz etmek meselesi dahi varid-i fikr-i acizi olmağla nota muallimini elime aldım. Suret-i tertibinin hakikat bir müstalimi muallime ihtiyacdan vareste edecek surette tarz-ı nevin üzre münderecat-ı dil-arasının uşşaki makamat-ı musikanın şevk-efzası olacağı cihetle pek dil-nişin oldığını görerek değil ihtarata şayan belki acizlerinin dahi istifademe cesban olması hasebiyle nazar-gah-ı istifade-i bend-ganeme vaz ile nihayetine kadar okudum. İş bu eser-i alü‘l-ale muvaffakiyyetlerinden dolayı hassa-i acizaneme mürettib olan tebrike müsaraatla takdim-i cevaba mücaseret eder ve her halde bir kerre de saadetlü Rif‘at Beyefendi‘ye irsal lüzumunun mütevakkıf-ı rey-i alileri olduğunu arz ederim efendim hazretleri.</span></div>
<div><span>12 fi teşrin evvel sene 1302.</span></div>
<div><span>Nota ve musiki muallimi Leon Hanciyan. ”,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-cok-sesli-muzigin-gelisimi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Notacı Hacı Emin Efendi’nin “Nota Muallimi” adlı eserinde yer alan ve Rifat Bey’in sözkonusu eser hakkındaki görüşlerini bildiren mektup:.</span></div>
<div><span>“İzzetlü Hacı Emin Beyefendi’ye.</span></div>
<div><span>İzzetlü efendim. Nota muallimi nam eser-i alilerini mütalaa eyledim. Leon Efendi’nin eşarı gibi hakikat bir eser-i bi-misal ve muallim-i fenn-i musiki hikmet-meal olduğu cihetle bu eser-i ilmiyye muvaffakiyyet-i behiyyelerinden dolayı zat-ı alilerini halisane tebrik eylerim. Çünkü notanın arzu- mendan fenn-i musiki içün bir delil-i rast-gu oldığının burhan-ı katısı şudur ki notaya aşina olan zevat bu rehber-i sıdk-küster ile yek-avaz olarak hicaz ve ısfahandan terennüm-saz oldukları nagamat-ı şevk-efzaları lezzet ve ferah-bahz-ı samia olur. İmdi eser-i alilerinizin işbu nota emr-i ehemmini bir suret-i mazbuta ve sehilede cami olarak hahiş-giram muallime ihtiyacdan azade kılacak suretde tertib ve tanzim edilmesinin ne derece muteber olacağı dairesine arz u beyandır. Zat-ı alilerini behre-i müsellemeleri eser-i valalarını tashihden müstagni edeceği bedihi olmağla beraber emr-i alilerine imtisalen kıraat ve mütalaa olunmuş ve şayan-ı arz ve ihtar bir şeye tesadüf edilememiş olduğu cihetle iade-i takdime müsareat kılındı. Ol babda irade efendimindir.</span></div>
<div><span>17 fi teşrin evvel sene 1302.</span></div>
<div><span>Musika-i Humayun Mir-alaylarından ser-müezzin-i hazret-i şehriyari Rif’at”.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gölge Oyununun Doğuşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goelge-oyununun-dogusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goelge-oyununun-dogusu</guid>
<description><![CDATA[ Gölge Oyununun Doğuşu
Gölge oyununun vatanını arama çalışmaları yüz yıldan beri sürüp gelmektedir. Zamanla ortaya konulan yeni belgeler, daha önceki görüşleri zayıflatmış, yeni görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu konu faydalanacağımız çeşitli kaynaklarda, olaylara bağlı olarak ele alınmış ve belgelendirilmiştir. Ancak, henüz ulaşılamayan belgelerin var olabileceği düşünülerek, bugünkü bilgilerimizi de ihtiyatla karşılamak durumunda kalacağız. Gölge oyununun nerede doğup nasıl […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c664a93298.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gölge, Oyununun, Doğuşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="434" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Hacivat-Karagoz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/golge-oyununun-dogusu.html">Gölge Oyununun Doğuşu</a></p>
<p>Gölge oyununun vatanını arama çalışmaları yüz yıldan beri sürüp gelmektedir. Zamanla ortaya konulan yeni belgeler, daha önceki görüşleri zayıflatmış, yeni görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu konu faydalanacağımız çeşitli kaynaklarda, olaylara bağlı olarak ele alınmış ve belgelendirilmiştir. Ancak, henüz ulaşılamayan belgelerin var olabileceği düşünülerek, bugünkü bilgilerimizi de ihtiyatla karşılamak durumunda kalacağız.</p>
<p>Gölge oyununun nerede doğup nasıl yayıldığı sorusuna bilim adamlarının iki farklı yaklaşımı olmuştur:</p>
<ol>
<li>Asya’da doğmuş, oradan Batı’ya geçmiştir.</li>
<li>Batı’da doğmuş, oradan Asya’ya geçmiştir.</li>
</ol>
<p>Günümüzde var olan gölge oyunu geleneklerine baktığımız zaman Asya’dakinin daha zengin olduğu görülecektir. Bu zenginlik; Hindistan, Güneydoğu Asya ülkeleri, Çin ve Japonya gibi ülkelerden kaynaklanmaktadır. Bunun sonucu olarak da oyunun çıkış yeri olarak Asya kıtası kabul edilmektedir.</p>
<p><span><strong>Türklerde Gölge Oyunu Karagöz</strong></span></p>
<p>Gölge oyununun Türkler arasında ilk defa ne zaman ve nerede görüldüğü konusunda kesin bilgimiz yoktur. Bugüne kadar, öncüleri yabancı bilim adamları olan araştırıcılar, gölge oyunumuz ile ilgili olarak pek çok yayın yapmışlardır. Bir yandan metin yayını yapılırken öbür yandan da inceleme yoluna gidilmiştir. Bunlar arasından bazı adları, ilk önemli çalışmalarının eskilik sırasına göre şöyle gösterebiliriz:</p>
<p>Ignaz Kunos (1887), Georg Jacob (1889), Felix von Luschan (1889), Adolphe Thalasso (1894), C. A. Bratter (1908), Karl Sussheim (1909), N. Martinovitch (1910), W. Lehmann (1920), Theodor Seif (1923), Hellmut Ritter (1924), Theodor Menzel (1925), Herbert Duda (1928).</p>
<p>Türkler arasında da Karagöz ile ilgili çeşitli eserler ortaya konulmuştur. Bazıları gazete ve dergi sayfalarındaki yazılardan oluşan (meselâ Ahmed Rasim’inkiler) eserlerin dışında kalanları, yazarlarının yine ilk önemli çalışmalarının tarihi dikkate alınarak aşağıdaki gibi belirlenmiştir:</p>
<p>Selim Nüzhet Gerçek (1930), Sabri Esat Siyavuşgil (1938), İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu (1942), Reşat Oğuz (1946), Enver Behnan Şapolyo (1947), Refik Ahmet Sevengil (1949), Nurullah Tilgen (1953), Metin And (1959), Nurettin Sevin (1968), Cevdet Kudret (1968), Etem Ruhi Üngör (1989).</p>
<p>Türk gölge oyununun kökenlerini arayanlar inandırıcılıkları olmayan yorumlar yapmakta, konuyu içinden çıkılmaz hâle getirmektedirler. Belki bazı belgelerin yorumunda aşırıya kaçılabilir, ancak bunların -şimdilik- birer tahminden ibaret oldukları, başka belgelerle beslendikleri zaman bir değer ifade edebileceği belirtilmelidir. Biz burada bugüne kadar yapılan yorumları değerlendirecek onlara ne dereceye kadar güvenebileceğimizi ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p>Son yıllarda yayımladığı, Türk gölge tiyatrosu konulu kitabına aldığı, toplu köken listesiyle ilgimizi bir daha üzerine çeken Andreas Tietze’nin değerlendirmesine aşağıda yer vereceğiz. Tietze burada, yüz yıldan beri üzerinde durulan, “Türk gölge oyununun kökeni nereye kadar uzanmakta, kaynaklarını nereye bağlayabiliriz?” türünden çalışmalar yapan araştırıcıların görüşlerini derleyip sunmuştur. O, Türk gölge oyunu için çeşitli köken ihtimalleri olduğunu belirtmekte, bir dipnota sıkıştırdığı sekiz maddeyi öz olarak vermektedir. Burada yer alan görüş sahiplerinin bir bölümünün Türk araştırıcılarının olmasını elbette tabiî karşılayacağız: Sabri Esat Siyavuşgil (1938), Nureddin Sevin (1968), Metin And (1969). Kişi adına bağlı olan en eski görüş ise 1900 tarihini taşıyan Richard Pischel’indir.</p>
<p>Andreas Tietze’nin Değerlendirmesi</p>
<p>A. Tietze’nin derleyip toparladığı liste aşağıya alınmıştır. Konunun daha kolay anlaşılabilmesi için de küçük eklemeler yapılacaktır.</p>
<p>Çeşitli Teorilere Göre Türk Gölge Tiyatrosunun Kökeni</p>
<ol>
<li>Türkler tarafından Bizanslılardan alınmış olup onun da aslı antik Yunan tiyatrosuna (mimos) kadar gitmektedir (Reich 1903, 61 vd.).</li>
<li>Gölge oyunu Çin’de ortaya çıkmış olup Batı’ya Moğollar ile Orta Asya’daki Türkler tarafından taşınmıştır (Jacob 1925, 108).</li>
<li>Gölge oyunu Hindistan’da ortaya çıkmış olup Budizm’le birlikte oradan Orta Asya’ya yayılmıştır. Türkler onu koruyup İslâmiyet’in kabulünden sonra Anadolu’ya getirmişlerdir (Sevin, çeşitli yerler).</li>
<li>Gölge oyunu Hindistan’da ortaya çıkmış olup Yakındoğu’ya Çingeneler tarafından getirilmiştir (Pischel 1900, 20).</li>
<li>Selim’in (Yavuz, 1512-1520) Mısır’ı fethinden (1517) sonra Osmanlıların başşehrine (İstanbul) Mısır’dan getirilmiştir. Mısırlı tarihçi ibn İyâs’ın kayıtlarına göre Selim’in de gölge oyununa ilgisi vardı ve hayalîyi de kendisiyle birlikte İstanbul’a gelmesi için davet etmiştir. Metin And da bu görüşü desteklemektedir [And 1969, 115 (113 olmalı)].</li>
<li>Sanatın, İslâm mirasının bir parçası olduğu, İspanya’dan göçen Yahudiler tarafından geliştirildiği belirtilir. Bu sebeple kökeni yine Mısır’a kadar dayanmaktadır. Bu görüş Metin And tarafından uzak bir ihtimal olarak zikredilmektedir (And 1969, 112).</li>
<li>OsmanlIların ilk dönemlerinde, Bursa’nın başşehir olduğu yıllarda Türkler tarafından geliştirilmiştir. Bu popüler efsaneyi 17. yüzyılın yazarı Evliya Çelebi bildirmektedir (I, 654 vd.).</li>
<li>Türk gölge oyunu Karagöz, Orta Asya’daki Türkler tarafından yaratılmıştır (Siyavuşgil 1938, 4 ve diğer önemli yazarlar).</li>
</ol>
<p>Siyavuşgil, bu görüşünü üç yıl sonraki bir eserinde, ki daha önce hazırlandığı bilinmektedir, şöyle ifade etmektedir: “Hayal oyunlarının Anadolu Türklerinde ana yurttan getirilmiş millî bir an’ane hâlinde devam ettiğini ve öylece benimsendiğini kabul ederiz.” (Siyavuşgil 1941, 67).</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/G%C3%96LGE-OYUNUNUN-DO%C4%9EU%C5%9EU.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/G%C3%96LGE-OYUNUNUN-DO%C4%9EU%C5%9EU.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geleneksel Türk Tiyatrosu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/geleneksel-turk-tiyatrosu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/geleneksel-turk-tiyatrosu</guid>
<description><![CDATA[ Geleneksel Türk Tiyatrosu
Batılı anlamdaki modern tiyatronun dışında kalan, Türk toplumunun geleneksel yapısı içinde ortaya çıkarak bu temel üzerinde süreklilik arz eden gösterim türlerinin tümü “geleneksel Türk tiyatrosu” terimiyle karşılanmaktadır. Araştırmacıların başlangıçta “Türk temaşası” olarak adlandırdıkları bu sanat dalı, özellikle alanın otoritesi konumundaki Metin And’ın kullanımıyla birlikte “geleneksel Türk tiyatrosu” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Ancak, “halk tiyatrosu”, “seyirlik halk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66491d4fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Geleneksel, Türk, Tiyatrosu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Geleneksel-Turk-Tiyatrosu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html">Geleneksel Türk Tiyatrosu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Dilaver DÜZGÜN</strong></span></a>
</p><p>Batılı anlamdaki modern tiyatronun dışında kalan, Türk toplumunun geleneksel yapısı içinde ortaya çıkarak bu temel üzerinde süreklilik arz eden gösterim türlerinin tümü “geleneksel Türk tiyatrosu” terimiyle karşılanmaktadır. Araştırmacıların başlangıçta “Türk temaşası” olarak adlandırdıkları bu sanat dalı, özellikle alanın otoritesi konumundaki Metin And’ın kullanımıyla birlikte “geleneksel Türk tiyatrosu” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Ancak, “halk tiyatrosu”, “seyirlik halk oyunları” ve “Türk seyirlik sanatları” biçimindeki kullanımlara da rastlamak mümkündür.</p>
<p>Modern tiyatronun ortaya çıkışından itibaren konuyla ilgili tartışmalar, genellikle geleneksel Türk tiyatrosu kapsamına giren dramatik gösterilerin “tiyatro”, hatta “sanat” sayılıp sayılamayacağı ve bu gösterilerin modern tiyatronun hazırlayıcısı olup olmadığı noktalarında yoğunlaşmıştır. Bu konudaki ilk değerlendirmeler, Namık Kemal’e aittir. 1885 yılında yazılan ve daha sonra Celaleddin Harzemşah adlı eserin baş kısmına konulan, bu nedenle “Celal Mukaddimesi” olarak ünlenen yazıda Namık Kemal, yetersizliğinden yakındığı Batılı tarzdaki eserlerin “hayatın lezayiz-i hakikiyesini bilenlere göre bu kadar nekayisiyle beraber yine hayal gibi, ortaoyunu gibi sû-i edeb talimhanelerinden bin kat ehven”<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> olduğunu belirtir. Ahmet Hamdi Tanpınar, ortaoyunu gibi, şahıs repertuvarı muayyen tipler halinde evvelden tesbit edilmiş sahne oyunlarının hakiki tiyatro ile hiç bir surette alakası olmayacağını iddia ederek bu konudaki görüşlerini “tiyatro her şeyden evvel edebiyatın bir nev’i olduğuna göre, çoğu irticali olan ve yazılı repertuvarları da bir sanat kıymetine hiçbir zaman erişemeyen bu tekniklerle karıştırılamaz” biçiminde özetler.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Niyazi Akı ise tiyatro ile uğraşan bazı yazarların geleneksel seyirlik sanatlarımızdan meddah, karagöz ve orta oyununun edebiyatımızda beliren Batılı biçimdeki tiyatromuzu hazırladığı kanısında olduklarına işaret ederek konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade eder: “Ne var ki Batılı görünümdeki tiyatromuzla bu seyirlik sanatları arasında tek ortak öge dildir; bundan başka böyle bir doğuşu hazırlayacak veriler bulma olanağı yoktur.</p>
<p>Bu görüşü doğuşu hazırlama biçiminde değil de, edebiyatımızda Batılı biçimde beliren tiyatromuza birlikte yürüdükleri yıllar boyunca seyirlik sanatlarımızın bazı katkıları olmuştur, diye düzeltmek daha akla yakın geliyor”.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Akı, bu tesbitiyle birlikte “seyirlik sanatların tiyatroya yakın olup olmamaları onların orijinal oluşlarını ve değerlerini kuşkusuz azaltmaz” biçiminde bir yargıya varmayı da ihmal etmez.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kenan Akyüz, bu konuda farklı bir yorum getirerek Tanzimat’ı takip eden yıllarda ortaoyununun halk arasında henüz rağbette bulunmasını Avrupai Türk tiyatrosunun daha kısa bir zaman içinde kurulmasına engel olan faktörler arasında sayar.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Geleneksel Türk tiyatrosu üzerinde araştırma yapanlar, genellikle bunu “köylü tiyatrosu” ve “halk tiyatrosu” olmak üzere iki ayrı grup halinde incelemek eğilimindedirler. Birincisiyle köylerde sergilenen dramatik gösteriler, diğeriyle de şehirlerdeki dramatik oyunlarla sihirbazlık, hokkabazlık gibi el becerisine dayanan gösteriler amaçlanmaktadır. Köy tiyatrosunda ritüellerin uzantısı olarak törensel nitelik öne çıkar ve bir takvim geleneği içinde anlam kazanır. Eski oyunların değiştirilmiş biçimi ile güncel konuları işleyen yeni oyunlar da vardır. Halk tiyatrosu ise şehirlerde aydın ve entelektüel kesimin dışında kalan halk tabakasının geliştirdiği ve sürdürdüğü bir gelenektir. Bu geleneği köylü tiyatrosundan ayıran en önemli özellik, ritüellere dayanan işlevlerinin olmayışıdır. Ayrıca oyuncular, belli bir eğitim almış olan profesyonel sanatçılardır. Bu gelenek, saraya yakın çevrelerin tiyatro anlayışı üzerinde de etkili olmuştur. Dramatik nitelik gösteren köy seyirlik oyunları, karagöz, ortaoyunu, meddah ve kukla türleri geleneksel Türk tiyatrosu kapsamında ele alınır. Batılı tarzdaki modern tiyatro ile ortaoyununun kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ve geleneksel ögeleri büyük ölçüde bünyesinde barındıran tuluatı da bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Ayrıca bütünüyle dramatik nitelik göstermeseler de dramatik oyunlarla iç içe bulunmalarından ve gösterilerinde az çok canlandırmaya yer vermelerinden dolayı çengilik, köçeklik, hokkabazlık gibi sanatlar da geleneksel Türk tiyatrosunun ilgi alanı içine girer.</p>
<p>Kaynağı çok eski dinsel törenlere dayanan ve bugün de varlığını sürdüren köy seyirlik oyunlarının dışındaki dramatik gösteriler farklı kaynaklardan beslenmelerine rağmen Osmanlı toplum yapısı içinde şekillenmiş ve asıl etkinliklerini XVII-XIX. yüzyıllar arasında sürdürmüşlerdir. Türk toplumunun Batılı anlamdaki modern tiyatro ile tanışması, değişen yaşam koşulları ve ortaya çıkan teknolojik gelişmelere bağlı olarak geleneksel Türk tiyatrosuna ilginin giderek azaldığı, hatta kaybolduğu gözlenmektedir. Bu eğilimin Tanzimat’la başladığını ve XX. yüzyılın başlarında hızlandığını dikkate alırsak anılan sahne sanatlarının ortadan kalkması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi arasında bir paralellik olduğu görülür.</p>
<p>Geleneksel Türk tiyatrosu kapsamında ele alınan oyunları bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bu oyunların kökenleri ve oluşum dönemlerindeki nitelikleri bakımından birbirleriyle iç içe olduğu görülür. Şartların değişmesi ve toplumun farklı kesimlerinin ilgisi doğrultusunda ayrı ayrı gelişme çizgisi izledikleri ve ancak son tekmül noktasında birbirlerinden tamamen ayrıldıkları anlaşılır. Hatta bu türlerin birbirinden ayrıştıkları dönemlerde dahi aynı sanatçının birden fazla türü başarıyla sergilediği görülür. Örneğin “XIX. yüzyıl meddahları çok yönlüydüler. Bir yandan meddahlık yapar, öbür yandan ortaoyununda belli tipleri canlandırır, başka bir yerde karagöz oynatırlardı. Bunların kimi bu yeteneklerini günlük yaşamda da sürdürürlerdi”.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> “Selim III ve bilhassa Mahmud II devirlerinde Enderun’da birçok mukallidler ve mudhikler yetişmişti; bunlar hükümdarın huzurunda birbirleriyle latife ederler, hikâyeler söylerler, taklitler yaparlar, karagöz oynatırlar, hatta hep beraber ortaoyunu dahi tertip ederlerdi. İçlerinden bazısı daha ziyade hayalcilikle, bazıları da meddahlıkla şöhret olmakla beraber, aynı adamlar, birbirlerinden hemen hemen farksız olan bu muhtelif sanatları icra etmekte idiler”.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Millet olarak Orta Asya’dan getirdiğimiz ırki unsurlarla İslam medeniyeti çerçevesi içinde benimsediğimiz sanatsal değerlerin Anadolu coğrafyasındaki terkibi sonucunda ortaya çıkan bu oyunlarda Osmanlı yaşam tarzının etkileri açıkça görülür. Anadolu’nun diğer bölgelerinde de rastlanan, ancak İstanbul merkezli bir içerikle gelişmesini sürdüren meddahlık, karagöz ve ortaoyunu gibi dramatik tezahürler Tanzimat’tan sonra gelişen modern tiyatronun yaygınlaşması ile birlikte etkisini giderek azaltmıştır.</p>
<p>Orta Asya kökenli olduğunda kuşku bulunmayan kuklanın da İstanbul’da XVI. yüzyılın sonlarından itibaren görüldüğü ve büyük kentlerimizde özellikle İtalyan oyuncuların etkisiyle teknik bakımdan geliştirildiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Tuluat ise Tanzimat sonrasında geleneksel tiyatro -özellikle ortaoyunu- ile Batılı anlamdaki tiyatronun kaynaşmasından oluşan bir tür olarak karşımıza çıkar. Kırsal kesimde varlığını sürdürerek İstanbul etkisinden ve imparatorluk damgasından oldukça uzak kalabilen köy seyirlik oyunları ise yine bu çerçevenin dışında kalamaz. Ayşin Candan’ın ifadesiyle “Osmanlı’da tiyatro ve gösterim etkinliklerinin gelişimini izlerken kırsal törensel oyunların bu gelişime bir art alan oluşturduğunu da fark ederiz. Karagöz, meddah gibi halk eğlenceleri zaman zaman bu art alandan beslenerek, zenginleşerek varlıklarını sürdürürler.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu görüşü somut örneklerle açıklayan Sevinç Sokullu ise karagöz oyunlarında yer alan ölüp dirilme, kız kaçırma ve hayvan motiflerinin köy seyirlik oyunlarından geçtiğini iddia eder.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Metin And, Osmanlı döneminde varlığını sürdüren geleneksel Türk tiyatrosu türlerinin etkileşim halinde oldukları sosyal çevreleri ve kurumları dört grup halinde incelemiştir:<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<ol>
<li><strong> Saray ve Çevresi:</strong> Osmanlı sarayında görevli nedim ve musahiplerden başka meddah, hokkabaz ve karagözcüler de bulunurdu. Bunlar saray çevresinin ihtiyaçları doğrultusunda hizmet verirlerdi. XVIII. yüzyıldan sonra ise bir kurumlaşmaya gidilerek saray tiyatroları kurulmaya başlandı. Abdülmecit’in Dolmabahçe Sarayı’nda, II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nda tiyatroları vardı.</li>
</ol>
<p>Saray ve çevresinde ortaya çıkan dramatik etkinliklerden bir kısmı da çeşitli vesilelerle düzenlenen şenliklerde sergilenirdi. Şehzadelerin sünneti, saray evlenmeleri, doğum, bir yabancı konuğun gelişi, tahta geçme, bir savaşın kazanılması gibi vesilelerle düzenlenen şenliklerde uzun bir olay örgüsüne sahip oyunlardan ziyade içinde dramatik unsurları barındıran çeşitli gösteriler yer alırdı. Karagöz, ortaoyunu gibi oyuncuların oluşturduğu gruplar da geçide katılırlardı.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Esnaf Toplulukları:</strong> Çeşitli esnaf topluluklarının içinde birtakım seyirlik oyunları sergileyenler bulunduğu gibi seyirlik oyunları meslek haline getirmiş kişilerinde toplulukları, bugünkü anlamıyla dernek, meslek odası gibi kuruluşları vardı. Oyuncuların oluşturdukları topluluklar genellikle “kol” adıyla anılıyorlardı. Diğer esnaf topluluklarında olduğu gibi kolbaşı yönetiminde bir araya gelen oyuncu topluluklarında da belirli geleneklere ve törelere uyulması gerekiyordu. Özellikle çıraklıktan ustalığa geçiş aşamalarında uygulanan “şed bağlama” veya “peştemal bağlama” törenlerinin yakın dönemlerdeki ortaoyunu ve tuluat oyuncuları arasında da uygulandığı biliniyor. Kollar, gündelik hayatta çeşitli sanatsal etkinliklere katıldıkları gibi genel şenliklerde de geçit alayına katılırlardı. Ayrıca diğer esnaf teşekkülleri de şenliklerde dramatik gösteriler sunarlardı.</li>
<li><strong> Asker Ocakları:</strong> Yeniçerilerin arasından seyirlik sanatlarla uğraşanlar yetiştiği gibi yeniçerilerin şenliklerdeki gösterilere yaptıkları katkılar da asker ocaklarının geleneksel tiyatro ile yakın ilişkisini ortaya koymaktadır.</li>
<li><strong> Dini-Tasavvufi Çevreler:</strong> Çeşitli dini gruplara ve tasavvufi çevrelere mensup insanlar da şenliklerde hünerlerini, rakslarını gösteriyorlardı. Bedenlerine şişler, demirler sokan tarikat mensuplarının yanı sıra döne döne rakseden tasbazlara da rastlamak mümkündü. Ayrıca tarikat mensupları arasında seyirlik oyunlardan bazılarını icra eden kişiler mevcuttu.</li>
</ol>
<p>Bu araştırmamızda geleneksel Türk tiyatrosu kapsamında ele alınan meddahlık, karagöz, ortaoyunu, tuluat, kukla ve köy seyirlik oyunları ile diğer seyirlik sanatları ayrı ayrı inceleyerek bu gösterim türlerinin kaynakları, tarihsel süreçleri ve içerikleri üzerinde durmak istiyoruz.</p>
<p><span><strong>I. Meddahlık</strong></span></p>
<p>Arapça medh kökünden türetilmiş olan meddah kelimesi, çok metheden, çok öven anlamına gelir. Seyirlik sanatlar söz konusu edildiğinde ise bir seyirci topluluğu karşısında hikâye anlatan ve anlattıklarını canlandıran kişi akla gelir. Meddahlıkla ilgili ilk ciddi çalışmayı kaleme almış olan Fuat Köprülü, bu geleneğin Türk toplumunda iki kaynaktan geliştiğine dikkat çekmiş,<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> konuyla ilgili en kapsamlı çalışmanın sahibi Özdemir Nutku da aynı tezi ayrıntılı bir biçimde işlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bunların ilki, Orta Asya kökenlidir. Orta Asya’daki Türk boylarında hikâye geleneği, anlatmaktan çok canlandırmaya yakındı. Şamanlar, halka iyi vakit geçirten sanatçı konumundaydılar. Yeniseyliler, şamanların ses ve hareketle öykülerdeki kişileri canlandırmalarını ve çeşitli kişileri oyunla taklit etmelerini severlerdi. Orta Asya’daki şamanlık, çeşitli Türk toplumlarında mimikle anlatma sanatını getiren bir özelliği ortaya çıkarmıştır. Sonradan Türk meddahları da bu mimikle anlatma ve hareketlerle canlandırma özelliğini kendi karakterlerine uygun bir biçimde geliştirmişlerdir. Dinsel niteliği ön plana çıkan diğer kaynak ise İslam kültürüdür. Başlangıçta Hz. Muhammed’i ve ailesini övenlere meddah denilirken daha sonra her türden kahramanlık hikâyelerini anlatanlara kıssahan, meddah adları verildi.</p>
<p>Meddahlığın hikâyecilik ve seyirlik sanat olmak üzere iki boyutu vardır. “Meddah, kahvehanelerde hünerini göstereceği zaman dinleyicilerden daha yüksekçe bir sekiye konulmuş olan iskemleye oturur, elinde bir baston, omuzunda büyükçe bir mendil tutardı. Mendili türlü ses ve şive taklitleri yaparken ağzını, burnunu kapatmak için, bastonu da çeşitli gürültüler çıkarmak için kullanırdı. Hikâyesinin üslubu da taklitli bir anlatıya uygulanmıştı. Karşılıklı konuşmalarda roman, hikâye, masal türlerinde ve genel olarak kitaba geçmiş anlatı üslubunda olduğu gibi ‘dedi’, ‘cevap verdi’ şeklinde, söylenenleri anlatıcının aktarması tekniği yerine, anlatıcının aracılığı olmadan aktarılan, yani ‘dedi’, ‘cevap verdi’ araçlarına başvurulmadan, sadece seslerin, şivelerin değişmesiyle, konuşanların kişiliğini belirten söyleşme tekniğini kullanırdı ki bu, doğrudan doğruya tiyatro metinlerinin yazıya geçtiği zaman aldığı biçimdir”.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Metin And, meddahın hikâyesini sunarken izlediği tavra dikkat çekerek “karagöz ve ortaoyununun salt birer göstermeci tiyatro olmasına karşın meddahın, seçtiği konulara göre benzetmeci, gerçekçi, yanılsamacı tiyatroyu zorladığını”<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> belirtir. And, medahlığın diğer geleneksel gösterim sanatlarından farklı olan özelliğini de şöyle açıklar: “Meddah geleneği, dramatik seyirlik oyun türleriyle birçok ortaklaşa özellikler göstermekle birlikte, öteki türlerin hep güldürüye yönelmiş ve göstermeci bir sunuşta olmalarına karşılık meddahın dinsel, destansı, yiğitsi, duygusal, ağlatılı konulara da yer vermesi, ayrıca dinleyici ve seyirciyle duygusallık bağı kurmaya ve özdeşleşmeye dayanması bakımından öteki türlerden ayrılır.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Pertev Naili Boratav’ın meddahı “seyirlik halk oyunlarının ortak ögelerinden bir bölüğünü hikâyecilik hünerine katan ve böylece hikâye anlatmasına tek ve canlı aktörlü bir oyunun niteliklerini kazandırma çabasındaki sanatçı”<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> biçiminde tanıtmasına karşılık Niyazi Akı, meddahlığın hikâyecilik ve seyirlik sanat ikilemine şöyle bir yorum getirir: “Meddaha tek aktörlü piyes adından çok konuşan öykü adı yakışır; çünkü etrafındakilerin ilgisini çekmek için çeşitli taklitlere başvursa da meddahın dinleyicisi var, fakat seyircisi yoktur. Bir bakıma meddahın da seyircisi vardır, denilebilir, lakin burada seyredilen kişiler meddahın anlattığı kişiler değil, meddahın kendisidir, yani öykünün içindeki kişi değil dışarıdan bir kişidir. Zaten meddah, taklit gücü ile anlattığı öykünün kahramanlarını adeta silen bir sanatçıdır, bunun içindir ki canlandırmaya çalıştığı kişiye değil, meddahın kendisine gülünür.”<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Selçuklu sarayında kaside ve gazel yazan şairlerden tamamen farklı birtakım ozanların, nedim ve mukallitlerin bulunduğu biliniyor. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde de sarayda yaptıkları işin ayrıntıları ile icra ettikleri sanatın nitelikleri ve meddahlık sanatı ile olan ilgileri tam olarak anlaşılmamakla birlikte nedim, meddah, kıssahan, mukallit adlarıyla anılan birtakım sanatçılar vardı.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Boratav’ın da belirttiği gibi XVI. yüzyıl için kesin bir şey söyleyemesek bile XVII-XIX. yüzyıllarda meddahlık, “taklit ve temsil” yönünü geliştirmiş ve anlatıdan gösteriye, seyirlik bir sanata dönüşme eğilimini gitgide güçlendirmiş,<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> tek bir kişinin, anlattığı öyküyü oynama biçimini almıştır.</p>
<p>Saray çevresinde ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde aktif olarak sanatlarını icra eden meddahların yanı sıra Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde de meddahların bulunduğu biliniyor. Evliya Çelebi, İstanbul, Erzurum, Malatya ve Bursa’da, kahvelerde, mesirelerde ve büyüklerin konaklarında sanatlarını icra eden meddah-kıssahanlardan birçoğunun adlarını sayar ve o dönemde İstanbul’daki meddahların sayısını 80 olarak gösterir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p><span><strong>II. Karagöz</strong></span></p>
<p>Adını oyunun iki baş kişisinden biri olan Karagöz’den alan Türk gölge oyununun kökeni ile ilgili olarak farklı görüşler ileri sürülmüştür. Asya kökenli olduğu tahmin edilen gölge oyununun Anadolu’ya ne zaman girdiği ve oyunun iki baş kişisi Karagöz ile Hacivat’ın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığı konusunda da çeşitli görüşler söz konusudur. Bu karışıklığın nedenlerinden biri Karagözcüler ve halk arasında yaygınlık kazanan, ancak gerçekliği kanıtlanamayan rivayetler, diğeri Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiler, üçüncüsü ise eski kaynaklarda yer alan “kogurcak, kavurcak, kabarcuk” kelimeleri ile ilgili farklı yorumlardır.</p>
<p>Evliya Çelebi’ye göre Türk gölge oyununun iki baş kişisi olan Karagöz ile Hacivat, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubad zamanında yaşamış gerçek kişilerdir. Bunların birbirleriyle yaptıkları münakaşalar ve tartışmalar hayal perdesine konu olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Halk arasında yaygınlık kazanan ve karagözcüler tarafından doğruluğuna inanılan bir söylentiye göre ise gölge oyunu ilk kez Bursa’da ortaya çıkmıştır. Karagöz ile Hacivat, Sultan Orhan zamanında Bursa’da bir cami yapımında çalışmış işçilerdir. İkisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmalar öteki işçileri işlerinden alıkoyduğu için Sultan Orhan tarafından öldürülmüşlerdir. Bundan dolayı bir süre iç acısı çekmeye başlayan padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri, bir beyaz perde arkasında Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini (ya da kendisinin sarı çedik pabuçlarını) oynatıp onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuş.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu rivayet oyunun kurucusu olarak İran’ın Küşter kasabasından gelmiş olan Şeyh Küşteri’yi gösterir. Geleneğe göre Şeyh Küşteri, Karagözcülerin piri sayılmakta, Karagöz perdesine de “Küşteri meydanı” denilmektedir.</p>
<p>XX. yüzyılın ilk yarısında alanla ilgili araştırma yapanlar Karagöz’ü Orta Asya Türk geleneğine bağlama eğilimi göstermişler, ancak kesin bir yargı bildirmekten kaçınmışlardır. Sabri Esat Siyavuşgil, XIII. yüzyıla ait olup 1894 yılında Houtsma tarafından yayımlanan Türkçe-Arapça bir sözlükte “kogurcak, kavurcak, kabarcuk” kelimelerine hayal oyunu anlamının verildiğini, “kavurcak” kelimesinin başka sözlüklerde de benzer anlamlarla yer aldığını, bu kelimenin zamanla “kolkurçak”a dönüşerek kukla anlamında kullanıldığını, gölge oyununun ise çadır hayal adıyla varlığını sürdürdüğünü belirtir. Siyavuşgil, A. Samoyloviç’in Türkistan Sanatkârları Loncasının Risalesi, Cüveyni’nin Tarih-i Cihangüşa, Ferideddin Attar’ın Üştürname, Chodzko’nun Theatre Persan adlı eserlerinden de alıntılar yaparak bu tezini kanıtlamaya çalışır.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Selim Nüzhet Gerçek ise çok sayıda yerli ve yabancı kaynaktan alıntılar yaparak Türk gölge oyununun kökenini araştırmakla birlikte kesin bir kanaat ortaya koymaz.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Bu konudaki en kapsamlı çalışmanın sahibi olan Metin And, daha önce ileri sürülen tüm görüşleri ayrıntılarıyla inceleyip dikkatlice eleştirerek gölge oyununun, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı aldığı 1517 yılında Cize’de seyrettiği oyunu beğenip Mısırlı gölge oyunu ustasını İstanbul’a götürmesinden sonra Türkiye’ye girdiği sonucuna ulaşmıştır. O, Orta Asya’da varlığı bilinen ve “kavurcak, kaburcak, kolkorçak” adlarıyla anılan oyun ile kuklanın kastedildiğini, araştırmacıların da bu noktada yanılarak “kolkorçak”ı gölge oyunu sandıklarını, bu yüzden kökenle ilgili yanlış tahminde bulunduklarını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Günümüzde en fazla kabul gören görüş budur.</p>
<p>Gölge oyunu özellikle XVII. yüzyıldan sonra Türkiye’de çok yaygınlaşmış, padişah çocuklarının doğumu, sünnet olması, evlenmesi münasebetiyle düzenlenen genel şenliklerde, ayrıca Ramazanlarda kahvehanelerde ve konaklarda oynatılmıştır. Gölge oyunu XIX. yüzyılda kısaca “hayal oyunu” diye anılmaya başlanmış, bu oyunu sergileyen sanatçılara da “hayali” denilmiştir. XX. yüzyılın başlarında ise tümüyle ortadan kalkma eğilimine girmiştir. Macar Türkoloğu İgnacz Kunoş, 1885 yılında İstanbul’dan derlediği birkaç karagöz oyununu yayımlar. Ancak 1924 yılında tekrar geldiği İstanbul’daki karagözle ilgili izlenimlerini şöyle ifade eder: “Bu sene İstanbul’da bulunduğum vakit karagöz oyunlarını her ne kadar arayıp taradımsa da hiç birini bulamadım. Karagöz’ün yerini sinemalar, bir de Fransız komedileri aldı. Hamdolsun ki kırk yıl önceki zamanlarda bu oyunları toplayıp kaybolmak tehlikesinden kurtarabildim.”<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><span><strong>III. Ortaoyunu</strong></span></p>
<p>Çevresi seyircilerle kuşatılmış bir meydanda belli bir konu etrafında, fakat herhangi bir yazılı metne bağlı kalınmadan, canlı oyuncularla oynanan doğmaca bir oyun olan ortaoyunu, belli bir olayın çevresinde örülmüş, çalgı, şarkı, dans, yansılama ve konuşmalardan ibarettir.</p>
<p>Ortaoyununun kaynağı ve adı ile ilgili çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygını, oyunun ortada, halk arasında oynandığından bu adı aldığı yolundadır. Bunun yanı sıra yalnızca yer açısından değil, oynandığı zaman bakımından da bu adın verilmiş olabileceği, başka gösteriler arasına konulmuş oyun anlamına geldiği de savunulur. Ortaoyununun Comedia dell ‘arte’ye benzerliğinden yola çıkarak İtalya’dan Venedik ve Cenevizliler yoluyla geldiğini, Türkiye’de buna Arte oyunu denildiğini ve bunun giderek ortaoyununa dönüştüğünü öne süren kaynaklar da vardır. XV. ve XVI. yüzyıllarda İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudilerin İstanbul’da auto adıyla sergiledikleri oyunları kaynak gösterenler yanında ortaoyunuyla yeniçeri ortaları arasında ilişki kuran araştırmacılara da rastlanmaktadır. Bunlar, yeniçeri ortalarında bu tür oyunlar sergileyen toplulukların bulunması nedeniyle oyunun ortaoyunu adını aldığını ileri sürerler.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Araştırmacıların büyük bir kısmı ortaoyununun XIX. yüzyılda ortaya çıktığını belirtirler. Oysa aynı nitelikte oyunlar XVI. ve XVII. yüzyıllarda kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu vb. adlarla sergilenmekteydi. Ortaoyunu, bu oyunlara XIX. yüzyılda kesin biçimini aldıktan sonra verilen isimdir.</p>
<p>Ortaoyununun tipleri, konuları ve oynanış biçimi Karagözle büyük benzerlik gösterir. Gölge oyunundaki Karagöz ve Hacivat’ın yerini ortaoyununda Kavuklu ve Pişekâr almıştır.</p>
<p>Öteki tiplerde de büyük benzerlikler söz konusudur. Ortaoyunu, fasıl dağarcığı yönünden de gölge oyununa benzer. Hatta ortaoyunu metinlerinin çoğunun Karagöz repertuarından alınıp küçük değişiklikler ve eklemeler yapılarak bu oyunun niteliklerine uygun hale getirildiğini söylemek mümkündür. Sevinç Sokullu, ortaoyununun bu özelliğine değinirken “Karagözün folklordan gelen zenginliğine karşın, ortaoyununda kent görenek ve töresinin daha yoğun olduğunu” belirtir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Konular oldukça zengindir. Günlük yaşam, olaylar, masallar, efsaneler, eski halk hikâyeleri vb. çok değişik malzeme, oyun konularını oluşturur.</p>
<p>Ortaoyunu, mukaddime, muhavere, fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşur. Genellikle köçek, çengi ve curcunabazların müzikli danslarının ardından Pişekâr sahneye gelir, izleyicileri selamlayıp zurnacıyla kısa bir konuşma yapar ve oyun başlar. Kavuklu ve Kavuklu Arkası’nın müzik eşliğinde sahneye girmesiyle muhavere bölümü başlar. Bu bölümde Kavuklu ile Pişekâr tanışır ve sonunda rüya olduğu anlaşılan bir olayı karşılıklı olarak tekerleme biçiminde anlatırlar. Belli bir olayın canlandırıldığı fasıl bölümünden sonra Pişekâr, izleyicilerden kusurları için af dileyip gelecek oyunun duyurusunu yaptıktan sonra oyun biter.</p>
<p>Ortaoyunu, palanga ya da meydan adı verilen alanda oynanır. Erkekler mevki, kadınlar kafes denilen yerlerde oyunu izlerler. Başlıca dekoru ev, dükkân vb. yerleri simgeleyen “yeni dünya” ve “dükkân” adlı çift katlı iki kafes paravana oluşturur. Ortaoyunu’nun en önemli ögelerinden biri de Pişekâr’ın elinde tuttuğu iki dilimli, birbirine çarpıldığında ses çıkaran şakşaktır. Ortaoyununun da Karagöz’de olduğu gibi kendine özgü bir argosu vardır.</p>
<p>Ortaoyunu, daha çok İstanbul ve çevresinde sergilenen bir oyun türüydü. Yazın açık yerlerde, kışın kıraathane ve hanlarda temsil edilirdi. İstanbul’da çok sayıda ortaoyunu kolu vardı. Ortaoyununu meydanda oynamak zorunluluğu gereğince yaz aylarında açıkta kurulan geniş oyun yerlerinde oynandığı ve bu nedenle halkın rağbet ettiği mesirelerin tercih edildiği biliniyor.</p>
<p>XIX. yüzyılda Karagöz gibi Ortaoyunu da ahlaka aykırı söz ve davranışlara yer verdiği gerekçesiyle tartışma konusu oldu. Tartışmaların odak noktasını oyuncuların konuşmalarında çokça yer verdikleri küfürler ve açık saçık sözcükler oluşturuyordu. Bazı yazarlar bu tür oyunların yasaklanmasını, bazıları da yazıya aktarılıp sansürden geçirilmesini istiyorlardı. Kimileri ise ortaoyununun ıslah edilerek oynanmasından yanaydı. Geleneksel biçimiyle ortaoyununu savunanların azınlıkta kalması yanında çağdaş tiyatronun gelişim süreci de ortaoyununun eski önemini ve izleyicisini yitirmesine neden oldu.</p>
<p><span><strong>IV. Tuluat</strong></span></p>
<p>Araştırmacılar, Güllü Agop’un 1870 yılında saraydan aldığı belli bir metne dayanan oyun oynama tekelinin ardından öteki oyun topluluklarının metinsiz oyun sergilemeye yönelmesi olayını bu türün başlangıcı olarak kabul ederler.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Önceleri Kavuklu Hamdi’nin Aksaray’da oyunlar sergileyen Zuhuri Kolu ile başlayan bu akım giderek yaygınlaştı ve zamanla ünlü temsilcilerini yetiştirdi. Tuluat, yani doğaçlama oyun ortaya koyma, geleneksel Türk tiyatrosunun bütün dallarında genel bir özellik olarak bilinmekle birlikte başlı başına bir tür halinde ortaya çıkarak sahnede sergilenen bir oyun haline gelmesi, bu dönemlere rastlar. Yerine göre ya ortaoyunu Avrupa tarzı tiyatrodan birşeyler alıyor, ya da bu tiyatro türü ortaoyununun halkça tutulan yöntem ve konularından yararlanarak seyircilerine kendini sevdirmeye çalışıyordu. Kavuklu Hamdi, Kel Hasan, Naşit gibi sanatçıların hem tuluat aktörü, hem de ortaoyunu sanatçısı olmaları, sadece ortaoyununun önemini yitirmesiyle açıklanamaz. Bu olgu, iki oyun türünün yakınlıklarını, birinden ötekine geçmenin kolay olabildiğini de kanıtlar.</p>
<p>Tuluat oyuncusu, bir metne bağlı kalmadan, içinden geldiği gibi konuyu geliştirir, kendi zekâsı ve yeteneği doğrultusunda oyunculuğunu sergiler, oynadığı eseri, oyunun sergilendiği zamana ve seyircinin özelliklerine göre değiştirebilirdi. Bazen oyunun konusunu bile düşünmeden halkın beğeneceği bir ad bulunur, ilan edilir, ancak ondan sonra sahnede konunun nasıl işleneceği oyun yöneten tarafından ana çizgileriyle belirtilirdi.</p>
<p>Tuluat tiyatrosunun ilk önemli temsilcisi, ortaoyununda da büyük ün yapan Kavuklu Hamdi Efendi’dir. Bundan başka, Cumhuriyet öncesi tuluat tiyatrosunun en önemli oyuncuları, Abdürrezzak, Küçük İsmail, Kel Hasan ve Ali Rıza idi. Cumhuriyet’ten sonra Naşit (Özcan), İsmail Dümbüllü, Şevki Şakrak gibi sanatçılar bu türün belli başlı sanatçıları arasında yer aldılar. Muammer Karaca da zaman zaman doğaçlamaya dayanan oyunlar sergileyerek Naşit ve Dümbüllü gibi tuluatçıların teknik ve üslubuyla günün konularını kaynaştırmayı ve halkın ilgisini toplamayı başardı. Eski ustaların düzeyine ulaşmamakla beraber bu sanatı bir yönüyle bir süre daha yaşattı. Anadolu’daki çeşitli gezici tiyatrolar da bu geleneği sürdürdü. Tuluat geleneğinde ustalığın simgesi sayılan kavuk, Kel Hasan’dan İsmail Dümbüllü’ye, Ondan Münir Özkul’a geçti. Münir Özkul, tuluat geleneğine dayalı oyunları nedeniyle kavuğu Ferhan Şensoy’a verdi.</p>
<p>Tuluat, eski büyük ustaları ölüp gittikten sonra kendi geleneğini sürdürmekten tümüyle vaz geçmiş sayılmaz. Anadolu şehir ve kasabalarını dolaşan çeşitli topluluklar eskisi kadar çok olmamakla birlikte hâlâ yaşamaktadırlar. Türk sineması da tuluattan pek çok ögeler almıştır.</p>
<p><span><strong>V. Kukla</strong></span></p>
<p>Türk seyirlik sanatlarının en eskilerinden biri olan kukla, konuşmalarını ve ses taklitlerini tek bir sanatçının üzerine aldığı ve kişileri temsil eden bebeklerle oynattığı bir oyundur. Araştırmalar sonunda kuklanın Anadolu’ya Orta Asya Türklerince getirildiği kanıtlanmıştır. Orta Asya’da kuklayı karşılamak üzere kavurcak, kabarcuk, korçak ve çadır hayal terimleri mevcuttu. Bu terimler bazı Türk boylarında bugün de kullanılmaktadır. XIII. yüzyıla ait Sultan Veled’in divanındaki bazı dizeler, Selçuklular arasında da kuklanın bilindiğini ve oynatıldığını göstermektedir.</p>
<p>XVI. yüzyıla kadar kukla ve gölge oyununun aynı terimlerle karşılanması bu iki oyunun birbirine karıştırılmasına yol açmıştır. XVI. yüzyılda Türkiye’de gölge oyunu üzerine bilgilerin birden artması ve kukla için kullanılan “hayal”i gölge oyunundan ayırmak için hayal-i zıll veya zıll-ı hayal terimlerinin kullanılmaya başlaması bu terim karışıklığına bir ölçüde çözüm getirmiştir.</p>
<p>Kaynaklarda araba kuklası, ayak kuklası, dev kukla, yer kuklası gibi adlar verilen çeşitli kukla türlerinden söz edilmekle birlikte günümüzde yaygın kuklanın iki çeşidi vardır: el kuklası, ipli kukla. Kuklacılar tıpkı tuluat tiyatrosu gösterilerinin başındaki kantolar, düettolar gibi danslı numaraları ipli kuklalar ile asıl oyun bölümünü, yani bir maceranın temsilini el kuklaları ile icra ederler. El kuklalarını oynatıyorsa kuklacı küçük bir sahnenin altında gizlenir, iki eline geçirdiği iki kuklayı karşılıklı konuşturur ve onlara türlü hareketler yaptırır. Oyunun eğlendirici etkisinde büyük bir pay, sözlerden çok bebeklerin karikatüre benzer biçimlerinde ve hareketlerinin tuhaflığındadır. İpli kuklada kuklacı sahnenin üstünden ipleri çekecek biçimde yine sahnenin gerisinde gizlenir.</p>
<p>Batılılaşma hareketinin bir uzantısı olarak XVIII. yüzyılda Batı kuklasının Türkiye’ye girdiği görülür. 1884’te Mecmua-yı Ebuzziya’da yayımlanan “Kukla” başlıklı yazıda Batı kuklasının III. Ahmet döneminde sefaret göreviyle Paris’e gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin yanındaki bir kişi tarafından İstanbul’a getirildiği ve ilk gösterisinin Damat İbrahim Paşa huzurunda düzenlendiği bildirilmektedir. Batı kuklaları üç çeşittir: ipli kukla, el kuklası ve iskemle kuklası.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Türk kuklasında kişileştirme Karagöz ve Ortaoyunundaki gibi kesin çizgilere sahip değildir. Kukla tiyatrosunun sözlü bir seyirlik oyun olarak gelişimi oldukça geç olduğundan buradaki kişiler ve oyunlar daha çok tuluat tiyatrosuyla yakınlık göstermektedir. Kukla metinleri incelendiğinde bunlarda da Karagöz ve Ortaoyunu’nda olduğu gibi birbirleriyle oldukça zıt iki birinci derecede kahraman görülür. Türk kuklası bugünkü biçimiyle konuları ve kişileri bakımından XIX. yüzyılda Batı tiyatrosu ile yerli Ortaoyunu’nun kaynaşması sonunda oluşmuş tuluat tiyatrosunun minyatürleşmiş bir modeli sayılabilir. Kuklanın dağarcığını tuluat tiyatrosu repertuvarındaki oyunlar, ya da onların taklidi gösterilerden ibarettir. Kişileri bakımından da kukla ile tuluat tiyatrosu tam bir paralellik gösterir.</p>
<p>Öteki geleneksel oyunlar gibi kukla da XIX. yüzyılın sonundan başlayarak eski önemini yitirmiştir. Günümüzde kişisel çabalarla kuklacılık canlandırılmaya çalışılmaktadır. Anadolu’nun bazı bölgelerinde oynanan bebek ve yağmur gelini oyunlarında da ilkel biçimiyle bir kukla söz konusudur.</p>
<p><span><strong>VI. Köy Seyirlik Oyunları</strong></span></p>
<p>Köy seyirlik oyunları, daha çok köy çevrelerinde, yılın belirli günlerindeki bazı törenlerle düğünlerde ve genellikle kış aylarında düzenlenen sıra gecelerinde sergilenir.</p>
<p>Oyunların bir kısmı köken bakımından eski kutsal törenlere ve ritlere dayanır. Bazı oyunların belirli bir zamanda, belirli bir biçimde ve bolluk, bereket getirmesi ümidiyle sunulmasını dikkate alan Metin And, oyunların büyük bir kısmının bolluk töreni kalıntısı olduğunu savunarak bu oyunların ayniyet derecesindeki benzerlerinin Yakın Doğu ülkelerinde, Balkanlar’da ve Avrupa’da da oynandığını belirtmekte, bunların kaynak itibariyle Yakın Doğunun eski tarımsal bolluk törenlerine uzandığını açıklamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Bütün eski kültürlerde mevcut olan yeni yıl mefhumunu canlı tutan Türkler de yüzyıllar boyunca Ergenekon’dan çıkışı simgelemek üzere kışın bitip baharın başladığı, yani doğanın canlandığı günlerde tören düzenlemişler, ateşte kızdırılan demir parçalarını örs üzerine koyup çekiçle vurarak temsili bir ayin sergilemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Orta Asya steplerinde hayvancılıkla uğraşarak göçebe hayatı yaşayan Türkler, yerleşik düzene geçtikten sonra bu ırki karakterlerinin yanı sıra komşu kültürlerin de etkisiyle yeni birtakım törenler icra etmeye başlamışlardır. Koç katımı, koyun yüzü, yılın iki ayrı bölümünden biri olan Ruz-ı Kasım’ın bitip Ruz-ı Hızır’ın başlaması, toprağın canlanması ve ürün alma dönemlerinden her biri toplu törenlere ve kutlamalara sahne olmuştur.</p>
<p>Bu törenlerde hayvan postuna girilerek çeşitli taklitlerin yapılması, evlerin dolaşılarak yiyecek toplanması, bugünkü kış yarısı oyunlarının kaynağını teşkil eder. Eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğu anlaşılan kış yarısı törenleri muhteva bakımından incelendiğinde kız kaçırma ve ölüp dirilme motiflerinin ağırlıklı bir biçimde yer aldığı görülür. Kaçırılan kız, üremenin, bereketin simgesidir. Bu, beraberinde çiftleşmeyi ve arkasından çoğalmayı sağlar. Ölüp dirilme de tabiatın her yıl canlılığını, verimliliğini kaybetmesi, sonra tekrar canlanması ile ilgili olayların simgesi olarak seyirlik oyunlara girer. Tabiatın canlanması, tohumun tarlaya atılması, bitkilerin yeşermesi, yeniden dirilişi hatırlatır. Yağmur yağmadığı zamanlarda çocukların veya gençlerin bir ağaç parçasını yahut süpürgeyi bebek biçiminde süsleyerek bunu kapı kapı dolaştırmalarından ibaret olan yağmur gelininin de çok eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğunda şüphe yoktur.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Bütün bu örnekler ve değerlendirmeler, eski kutsal törenlerin ve ritüellerin asıl amaçlarını kaybederek oyunlaştığı, zamanla işlevini kaybederek eğlence haline geldiği gerçeğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Totem, Ongun ve Kutsal Hayvanlar da köy seyirlik oyunlarının ortaya çıkışında etkili olmuşlardır. Kültür tarihi araştırmaları, insanların bir hayvan soyundan geldikleri biçimindeki inançları kapsayan Totemizmin giderek kaybolduğunu, ama izlerinin her dönemde varlığını koruduğunu gösteriyor.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Günümüzde Anadolu’nun köy seyirlik oyunlarında ve danslarında bu inancın izlerini görmek mümkündür. Ancak bugün oyunlar sadece eğlence amacıyla sergilenmektedir. Oyuncu ve seyirciler, çoğu kez bu motiflerin anlamını bilmemektedirler. Köy seyirlik oyunlarında, özellikle ritüel oyunlarda ve halk danslarının bir kısmında eski kutsal ayinlerden, Totem ve Ongun dönemlerinden kalma izler vardır. Profan mahiyetteki oyunlarda da hayvan benzetmelerine rastlamak mümkündür. Ancak bunların mitolojik kaynaklı olsalar bile köy hayatıyla bütünleşmiş oyunlara girdiğini görüyoruz. Köylü, hayatının çeşitli safhalarında yararlandığı hayvanları oyunlarına konu olarak seçmiştir.</p>
<p>Mitolojik kaynaklı oyunlardan başka, konusunu günlük olaylardan alan oyunlar da vardır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylümüz, günlük uğraşı haline gelen tohum atma, hasat, hayvanların doğumu ve gelişmesi olaylarını oyunlarına konu olarak seçmiştir. Bu oyunlarda karşımıza çıkan tipler, genellikle köy ortamından alınmıştır. Köy hayatından kısa kesitler halinde ve çoğu kez güldürü unsuruyla birlikte sunulan olaylar, köylünün ilgi alanını, duygu, düşünce ve hayat anlayışını yansıtması bakımından önemlidir.</p>
<p>Ritüel kaynaklı köy seyirlik oyunlarının sergilendiği belirli günler vardır. Kış yarısı oyunları yılbaşında ortaya konulur. Yağmur törenlerindeki oyunlar ise Mayıs-Haziran aylarında sergilenir. Ancak, oyunun değişmez bir günü yoktur. Kuraklığın ileri aşamaya ulaştığı herhangi bir günde gerçekleştirilir. Profan mahiyetteki oyunlar genellikle kış aylarında sergilenir.</p>
<p>Oyun için seçilen yer, büyük bir oda veya köy meydanıdır. Kış yarısı oyunları ve yağmur törenleri, dışarıda sergilendiği için köyün sokaklarındaki herhangi bir yer, evlerin önündeki boşluklar, oyun alanı konumundadır. Seyirci ve oyuncu, kesin sınırlarıyla birbirinden ayrılmadığı için sahne, seyirci koltukları gibi bölümler sözkonusu değildir. Kapalı mekânlarda icra edildiğinde oyun için ayrılan yer neresi olursa olsun, oyun süresince sadece bu iş için tahsis edilmiştir. Buraya giriş-çıkışlar, davranışlar, her şey belli bir kural dahilinde gerçekleşir.</p>
<p>Oyunlar, bütünüyle köylünün malıdır. Yüzyılların birikimiyle kendi şartları içinde gelişerek kuşaktan kuşağa aktarılmış, böylece anonim bir karakter kazanmıştır. Bu oyunların çıkış yeri köy olmakla birlikte çeşitli etkileşimlerin sonucu olarak şehir merkezlerinde de sergilenir. Sadece taklit ve şakalaşma esprisine dayanan oyunlar ise kına gecesi, kısır gecesi adlarıyla anılan ve düğün törenlerinin bir aşamasını oluşturan günlerin vazgeçilmez eğlenceleri arasındaki yerini korur.</p>
<p>Çağdaş anlamdaki tiyatrodan habersiz olan köylünün seyirlik oyun sergilemesi, kendi sosyal ve ekonomik şartları içinde gelişen bir köy tiyatrosunun varlığını gösteriyor. Bu ilkel tiyatronun çerçevesini halkın bizzat kendisi belirlemiştir. Özellikle saya gezme, kış yarısı, yağmur gelini oyunları, fonksiyon ve içerik bakımından kalıplaşmıştır. Diğer oyunlar biraz daha değişkendir. Oyuncu-seyirci bütünleşmesinin doruk noktaya ulaştığı köy seyirlik oyunları, sahne, dekor ve aksesuar unsurlarını asgari düzeye indirerek göstermeci bir nitelik kazanmıştır.</p>
<p>Pertev Naili Boratav’ın ifadesiyle köy seyirlik oyunları “sadece eğlence vesilesi ve aracı, hayal ürünü, gelip geçici şeyler değildir; onlar, toplumun günlük sorunlarından, tasalarından, kaygılarından, sevinçlerinden, işlerinden, üretim ve tüketim çabalarından, törelerinden, törenlerinden ayrılamaz.</p>
<p>Bir kelime ile, halkın yaşamı ile kaynaşmışlardır; onunla bir bütün halindedirler ve ancak toplumun yaşamının türlü yönleriyle bir arada incelenerek değerlendirilip yorumlanabilirler”.<a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p><span><strong>VII. Diğer Seyirlik Sanatlar</strong></span></p>
<p>Osmanlı toplum hayatı içinde etkin bir biçimde yer alan ve bir olay veya olaylar dizisinin canlandırıldığı dramatik oyunlardan başka, zaman zaman bu dramatik oyunların bir bölümünü oluşturan, yahut bağımsız olarak sunulan gösteriler de vardı. Bu gösterileri sunan sanatçıları canbazlar, gözbağcılar, dansçılar, güç gösterisi veya denge sanatçıları, hayvanlarla gösteriler yapanlar, tulumcular, savaş oyuncuları biçiminde özetlemek mükündür. Özellikle bir gözbağcılık türü olan hokkabazlık, sözlü ve söyleşmeli bir nitelik arz ediyordu. Asıl işi dans etmek olan çengiler ve köçekler de yer yer daramatik nitelikte gösteriler sergiliyorlardı. Bu tür gösteriler çoğunlukla şenliklerde sunulurdu. Doğum, evlenme, sünnet, yabancı bir konuğun karşılanması, zafer sonrası kutlama gibi nedenlerle saray tarafından organize edilen şenliklerde bu gösterim türlerinin tümüne rastlamak mümkündü. Osmanlı şenliklerinin ayrıntıları konusunda en kapsamlı bilgilerin yer aldığı inceleme eserleri, Metin And’ın Osmanlı Şenliklerinde Türk Sanatları ve Özdemir Nutku’nun IV. Mehmet’in Edirne Şenliği adlı çalışmalarıdır.</p>
<p><span><strong>VIII. Sonuç</strong></span></p>
<p>Geleneksel Türk tiyatrosu, Tanzimat’a kadar bütünüyle, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar geçen süre içinde kısmen Osmanlı toplumunun tiyatro ihtiyacını karşılamıştır. Günümüzde ise kırsal kesimde varlığını az da olsa sürdürebilen köy seyirlik oyunlarının dışındaki dramatik tezahürler bütünüyle ortadan kalkmıştır. Bu oyunları yaşatma gayreti içinde olan birkaç kurum ve sanatçı, geleneği bir nostalji halinde yürütmektedirler. Değişen şartların doğal bir sonucu olarak kabul edilmesi gereken bu durum karşısında oyunları orijinal biçimiyle yaşatmanın güçlüğü, hatta olanaksızlığı ortadadır. Bugün yapılacak iş, tarihe mal olmuş bu oyunların temel esprilerinden, dil ve ifade mantığından yararlanarak elde edilecek malzemeyi çağdaş gösterim sanatlarında kullanmaktan ibarettir. Gerçek anlamda ulusal bir tiyatronun kurulması da ancak bu yolla mümkün olabilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Dilaver DÜZGÜN</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 487-496</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AKI, Niyazi, Türk Tiyatro Edebiyatı Tarihi-I, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ AKTAŞ, Kemal Kâmil, “Karagöz Oyununun Tarihine Bir Bakış”, Fikirler, sayı, 306-307, 1 Şubat 1946, s. 9-10.</span></div>
<div><span>♦ AKYAVAŞ, Ragıp, “Eski Karagöz Oyunları”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 5, sayı, 120, Temmuz 1959, s. 1945.</span></div>
<div><span>♦ AKYÜZ, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri-I-(1860-1923), 4. Baskı.</span></div>
<div><span>♦ ALPAY, Fethi, “Türk Kuklası ve Karagöz”, Folklora Doğru, sayı, 15, Nisan 1971, s. 24-28.</span></div>
<div><span>♦ ALTUNTAŞ, Yener, “Kaybolmakta Olan Bir Kültür, Köçeklik” V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Halk Müziği, Oyun, Tiyatro, Eğlence Seksiyon Bildirileri, s. 35-39, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Drama At The Crossroad-Turkish Performing Arts Link Past and Present-East and West, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, “Geçmişte Karagözcüler ve Ortaoyuncular”, Forum, sayı, 330, 1 Ocak 1968.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Geleneksel Türk Tiyatrosu-Köylü ve Halk Tiyatrosu Gelenekleri, İstanbul 1985.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, “Karagöz’de Tekerleme ve Perde Gazeli”, Forum, sayı, 325, 15 Ekim 1967.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Karagöz-Turkish Shadow Theatre, İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Osmanlı Şenliklerinde Türk sanatları, Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Oyun ve Bügü, İstanbul 1974.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin, Tiyatro Kılavuzu, İstanbul 1973.</span></div>
<div><span>♦ BAŞGÖZ, İlhan, Folklor Yazıları, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ BORATAV, Pertev Naili, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ BORATAV, Pertev Naili, Folklor ve Edebiyat, 2 cilt, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span>♦ BORATAV, Pertev Naili, “Saya-Anadolu ve Azerbaycan Türklerinin Bir Yörük Bayramı”, Folklora Doğru, Eylül-Ekim 1975, sayı, 42, s. 3-9.</span></div>
<div><span>♦ CANDAN, Ayşin, “Köy Meydanından Tiyatroya”, Hürriyet Gösteri, sayı, 212, Temmuz-Ağustos 1999, s. 70.</span></div>
<div><span>♦ Cevdet Kudret, Karagöz 3 c., Ankara 1968-1970.</span></div>
<div><span>♦ Cevdet Kudret, Ortaoyunu 2 c., İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ ÇALIŞLAR, Aziz, Tiyatro Ansiklopedisi, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ ÇAPANOĞLU, Münir Süleyman, “İstanbul’da Eski Ramazanlarda Karagöz”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 2, sayı, 46, Mayıs 1953, s. 728-729.</span></div>
<div><span>♦ ÇAY, Abdülhaluk M., Hıdırellez Kültür-Bahar Bayramı, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ DÜZGÜN, Dilaver, Erzurum Köy Seyirlik Oyunları, Erzurum 1994, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi.</span></div>
<div><span>♦ ELÇİN, Şükrü, Anadolu Köy Orta Oyunları (Köy Tiyatrosu), Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ ELÇİN, Şükrü, Halk Edebiyatı Araştırmaları 2 c., Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ ELÇİN, Şükrü, “Halk Tiyatrosu”, Türk Dünyası El Kitabı, c. 3, Ankara 1992, s. 370-375.</span></div>
<div><span>♦ Evliya Çelebi Muhammet Zılli İbni Derviş, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, c. I, (neşreden, Ahmet Cevdet), 1314.</span></div>
<div><span>♦ GERÇEK, Selim Nüzhet, Türk Temaşası-Meddah Karagöz Ortaoyunu, İstanbul 1942.</span></div>
<div><span>♦ GÖKBAKAR, İbrahim, “Halk Hikâyeleri ve Karagöz Oyunu”, Ülkü, sayı, 93, Ağustos 1943, s. 17-18.</span></div>
<div><span>♦ GÖKTAŞ, Sema, “XVII. Yüzyıldaki On İki Büyük Şenlik ve Bunlardaki Sanatsal Gösteriler”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı, 11, 1999, s. 81-99.</span></div>
<div><span>♦ Hayali Küçük Ali, “Eskiden Karagöz Nasıl Oynatılırdı”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 6, sayı, 140, Mart 1961, s. 2239-2240.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler, c. II, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, Ankara 1986. KANSU, Nafi Atuf, “Panayır ve Tuluatçı”, Ülkü (Yeni Seri), c. 1, sayı, 1, 1 Birinciteşrin 1941. KARADAĞ, Nurhan, Köy Seyirlik Oyunları, İstanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ KAZMAZ, Süleyman, Köy Tiyatrosu, Ankara 1950.</span></div>
<div><span>♦ KIRZIOĞLU, M. Fahreddin, “Koyuncu Türklerde Saya Şenliği ve Kars’ta Derlenen Sayacı Türküleri”, TFA 5 (115), Şubat 1959, 1847-1850.</span></div>
<div><span>♦ KIRZIOĞLU, M. Fahrettin, “Kars Şehrinde Karagöz Oyunu-Adları ve Döşemeleri”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 5, sayı, 112, Kasım 1958, s. 1789-1790.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, M. Fuad, Edebiyat Araştırmaları-1, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, M. Fuad, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ KUNOS, İgnacz, Türk Halk Edebiyatı, (Haz. Tuncer Gülensoy), İstanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ MUTLU, Mustafa, “Karagöz Tasvirlerinin Yapımı”, Türk Halkbilim Araştırmaları Yıllığı-1977.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, “Gerçek Halk Tiyatrosu Olan Meddahlık Günümüzde de Önem Kazanmalıdır”, Milliyet Sanat, sayı, 122, 7 Mart 1975.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, Gösterim Terimleri Sözlüğü, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, Tarhimizden Kültür Manzaraları, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, “Tuluat”, Milliyet Sanat, 7 Şubat 1975.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir, VI. Mehmet’in Edirne Şenliği, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ OĞUZ, Reşat, Karagöz’de Halk Türküleri ve Halk Hikâyeleri, Kayseri 1946.</span></div>
<div><span>♦ ORAL, Ünver, Karagöz Perde Gazelleri, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ ÖNGEL, Hasan Basri, “Ritüel Kökenleri ve Folklorik Özellikleri Bakımından Köçeklik Geleneğimiz”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Halk Müziği, Oyun, Tiyatro, Eğlence Seksiyon Bildirileri, s. 264-278, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ ÖZHAN, Mevlüt, “Seyirlik Oyunlarda Ak-Kara Çatışması”, Türk Folkloru Araştırmaları-1985/1, s. 71-80.</span></div>
<div><span>♦ ÖZÖN, M. Nihat-Baha Dürder, Türk Tiyatrosu Ansiklopedisi, İstanbul 1967.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTELLİ, Cahit, “Karagöz ve Ötesi”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 6, sayı, 136, Kasım 1960, s. 2257-2258.</span></div>
<div><span>♦ SAYGUN, Ahmet Adnan, “Anadolu Dansları ve Bunların Ayinsel Niteliği Üstüne”, Folklora Doğru, 39, Mart-Nisan 1975, s. 23-27.</span></div>
<div><span>♦ SEVENGİL, Refik Ahmet, Türk Tiyatrosu Tarihi-Eski Türklerde Dram Sanatı, 2 c., İstanbul- Ankara, 1959-1969.</span></div>
<div><span>♦ SEVİLEN, Muhittin, Karagöz, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ SEYİDOĞLU, Bilge, Mitoloji Üzerine Araştırmalar-Metinler ve Tahliller, Erzurum 1992. SİYAVUŞGİL, Sabri Esat, İstanbul’da Karagöz Karagöz’de İstanbul, İstanbul 1938.</span></div>
<div><span>♦ SİYAVUŞGİL, Sabri Esat, Karagöz, Psikososyolojik Bir Deneme, İstanbul 1941.</span></div>
<div><span>♦ SOKULLU Sevinç, Türk Tiyatrosunda Komedyanın Evrimi, Ank. 1997.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Sevda, “Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 1975, s. 6, s. 23-48.</span></div>
<div><span>♦ TANPINAR, Ahmet Hamdi, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İst. 1985.</span></div>
<div><span>♦ TECER, Ahmet Kutsi, “Karagöz ve Kuklaya Ait Kısa Notlar”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 10, sayı, 119, Haziran 1959, s. 1917-1919.</span></div>
<div><span>♦ TECER, Ahmet Kutsi, Köylü Temsilleri, Ankara 1940.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul 1941.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Şerafettin, Türk Kültür Tarihi, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Türklerde Karagöz, Çev, Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1938.</span></div>
<div><span>♦ TÜRKMEN, Nihal, Orta Oyunu, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ ÜNGÖR, Etem Ruhi, Karagöz Musikisi, Ankara 1989. Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İstabul 1976. Ziya Gökalp, Türk Töresi, İstanbul 1339.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Namık Kemal, Celaleddin Harzemşah, 1315, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1985, s. 278-279.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Niyazi Akı, Türk Tiyatro Edebiyatı Tarihi-I, İstanbul 1989, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Akı, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri-I-(1860-1923), 4. Baskı, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Özdemir Nutku, Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri, Ankara 1997, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları-I, İstanbul 1989, s. 360-412.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Şükrü Elçin, “Halk Tiyatrosu”, Türk Dünyası El Kitabı, c. 3, Ankara 1992, s. 374.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ayşin Candan, “Köy Meydanından Tiyatroya”, Hürriyet Gösteri, sayı: 212, Temmuz- Ağustos 1999, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Sevinç Sokullu, Türk Tiyatrosunda Komedyanın Evrimi, Ankara 1997, s. 118-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu-Köylü ve Halk Tiyatrosu Gelenekleri, İstanbul 1985, s. 182-189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Köprülü, a.g.e., s. 360-412.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Nutku, a.g.e., s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul 1988, s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> And, a.g.e., s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Metin And, Tiyatro Kılavuzu, İstanbul 1973, s. 416-417.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Boratav, a.g.e., s. 185-186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Akı, a.g.e., s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Köprülü, a.g.e., s. 374.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Boratav, a.g.e., s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Evliya Çelebi Muhammet Zılli İbni Derviş, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, c. I, (neşreden: Ahmet Cevdet), 1314, s. 525.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Evliya Çelebi, a.g.e., s. 654-655.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Cevdet Kudret, Karagöz, c. 1, İstanbul 1992, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Sabri Esat Siyavuşgil, Karagöz-Psikososyolojik Bir Deneme, 1941, s. 26-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Selim Nüzhet Gerçek, Türk Temaşası-Karagöz, Meddah, Ortaoyunu, İstanbul 1942, s. 46-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977, s. 250-251.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> İgnacz Kunos, Türk Halk Edebiyatı, (Haz. Tuncer Gülensoy), İstanbul 1978, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu-Köylü ve Halk Tiyatrosu Gelenekleri, İstanbul 1985, s. 337-343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sevinç Sokullu, Türk Tiyatrosunda Komedyanın Evrimi, Ankara 1997, s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Metin And, Tiyatro Kılavuzu, İstanbul 1973, s. 422-423.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu-Köylü ve Halk Tiyatrosu Gelenekeri, İstanbul 1985, s. 264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1980, s. 80-81. Ziya Gökalp, Türk Töresi, İstanbul 1339, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, İstanbul 1986, s. 13-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Ankara 1990, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/geleneksel-turk-tiyatrosu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul 1988, s. 224.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avusturyalı Türk Murad Efendi ve III. Selim Tragedyası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi</guid>
<description><![CDATA[ Avusturyalı Türk Murad Efendi ve III. Selim Tragedyası
4 Mayıs 1872, Cuma: Viyana’daki imparatorluk Tiyatrosu, “Hofburgtheater”[1] uzun geleneği içinde ilk kez bir Osmanlı diplomatının yazmış olduğu Türk tarihine ilişkin bir tragedyayı oynayacaktır. Bu gösteri için haftalardır sürüp gelen yoğun ve yorucu bir çalışma yapılmıştı. Büyük bir dikkat ve titizlikle hazırlanan bu oyunun o gece açılışı vardı. Bu yapıt Türk tarihinin en ilgi çekici […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c664767317.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avusturyalı, Türk, Murad, Efendi, III., Selim, Tragedyası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/3.-Selim-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html">Avusturyalı Türk Murad Efendi ve III. Selim Tragedyası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özdemir NUTKU</strong></span></a>
</p><p>4 Mayıs 1872, Cuma: Viyana’daki imparatorluk Tiyatrosu, “Hofburgtheater”<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> uzun geleneği içinde ilk kez bir Osmanlı diplomatının yazmış olduğu Türk tarihine ilişkin bir tragedyayı oynayacaktır. Bu gösteri için haftalardır sürüp gelen yoğun ve yorucu bir çalışma yapılmıştı. Büyük bir dikkat ve titizlikle hazırlanan bu oyunun o gece açılışı vardı. Bu yapıt Türk tarihinin en ilgi çekici olaylarından birini işliyordu. Yenilikçi padişah III. Selim’in kişiliği, sanatçılığı ve yapmak istediği yenilikler, Alemdar Paşa Olayı bu manzum tragedyanın içinde inandırıcı bir biçimde ortaya konuyordu. Oyunun yazarı, Osmanlı İmparatorluğu’nun, önce konsolosluk, sonra da büyük elçilik görevlerinde bulunmuş olan başarılı diplomatı Murad Efendi’ydi.</p>
<p>Murad Efendi’nin Türk uyrukluğuna geçmeden önceki adı Franz Xavier von Werner idi ve 30 Mayıs 1836’da Viyana’da doğmuştu. Babası mülk sahibi bir Hırvat’tı. Gençliği üzerine bilgiler biraz bulanık olmasına karşın, altmışlı yıllarda Viyana’da yaşamakta olan torunu Dr. Gabrile Steinhart<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ile yaptığımız özel konuşmadan edindiğim bilgilere göre, onun gençlik yılları üzerine iki söylenti var. Bunlardan biri, annesinin doğum sırasında ölmesiyle ona teyzesinin bakıp büyüttüğü ve zorla askeri okula gönderildiğidir. Onaltı, onyedi yaşlarındayken, 1853’te subay adayı olarak Galiçya’ya gönderilen genç Franz’a Rus casusu olarak kuşku duyulan iki kişiyi vurması görevi verilmiştir. Aslında şair bir genç olan Franz, onları da yanına alarak Osmalı İmparatorluğu’na sığınmıştır. Türkiye’de önce bir gazetenin Fransa muhabiri olarak çalışmış, sonra da Mehmet Ali ve Ethem<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> paşaların hizmetine girmiştir. Başka bir söylentiye göre, Franz, Avusturya ordusundaki Hırvatları eğitmek için görevlendirilmiştir. Ona iki Hırvat gencini kurşuna dizmesi emredilince, onları da yanına alarak Osmanlılara sığınmıştır.</p>
<p>Ansiklopedik bir kaynağa göre, o, 1854 ile 1856 yılları arasında, Avusturya imparatorluk, hassa alayında teğmen olarak görev yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Onun 1853 yılında, Türk uyrukluğuna girdiğini ve Osmanlı ordusunda Kırım Savaşı’na katıldığını, üstleri tarafından beğenilerek kendisine binbaşı rütbesi verildiğini başka bir kaynaktan öğreniriz.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Franz von Werner’e Türkiye’de Murad adı verilmiştir. 1856 yılından sonra Osmanlı İmparator-luğu’nu dış ülkelerde başarıyla temsil etmiştir. Çok kısa bir sürede, önce konsolosluk, sonra da elçilik makamına yükselmiştir. 1859’da çeşitli görevlerle Bükreş’e, 1860’da Palermo’ya gönderilmiş, 1864 yılında Temeşvar’a konsolos olarak atanmıştır. 1873’te Venedik’e başkonsolos olarak görevlendirilmiş, daha sonra aynı görevle Dresden’e giden Murad Efendi, 1876 yılında Paris büyük elçiliği müsteşarı, 1877’de Ethem Paşa’nın gözde diplomatlarından biri olarak önce İsveç, sonra da La Hey Büyük Elçisi olarak görev yapmıştır. Paris Büyük Elçisi olarak göreve başlamak üzereyken, bir damar tıkanması sonucu, 14 Eylül 1881’de, 45 yaşında ölmüştür.</p>
<p>Temeşvar’dayken beğenerek seyrettiği, oradaki Alman Tiyatrosu aktrisi Şilezyalı Henriette Ebell ile evlenmiş ve ondan Geza Arifi ile Gaston Şevket adında iki oğlu ve Elinor adlı bir kızı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Henriette, kocası öldükten sonra, imzasını Henriette Murad Efendi diye atmıştır. Oğlu Geza Şevket Murad ise Türk uyrukluğunu bırakmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Murad adını aldığına göre, bu bilginin doğru olması gerekiyor. Türkçe konuşmayı çok çabuk öğrenen, anadili Almanca dışında Fransızca, İtalyanca, Hırvatça ve Macarcayı çok iyi konuşan Murad Efendi’nin dile olan yatkınlığı herkesi şaşırtmış, daha da önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun diplomatik ilişkilerinde önemli rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya arasında sağlam bir köprü kuran Murad Efendi’nin bir başka büyük başarısı da İsveç Krallığı ile temsil ettiği Osmanlı Devleti’nin birbirine yakınlaştırmasıdır. Kendi de bir ozan olan İsveç Kralı, Murad Efendi’nin ozanlığını beğendiği için, yabancı diplomatlar arasında en çok onunla işbirliği yapmış, çoğu kez de onun etkisi altında kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Onun çevresini etki altına alan bir kişilik ve kendine özgü bir ozan olduğunu, döneminde yazın tarihçisi olarak tanınan Ernst Alker’den öğreniriz. Alker, Freiburg’da yayımladığı incelemesinde Murad Efendi’nin dönemin “en ilginç ozanı” olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Onun diplomatlığına bir örneği Gustav Kühne adında bir Alman yazar verir: “Tiyatrodaki başarısı kadar, diplomasi dünyasında da başarılı olan Murad Efendi iki ülke arasında sağlam bir köprü kurmuştur. (…) ilk kez, fesi ve Türk üniformasıyla sarayda gördüğümüz Murad Efendi, akıcı bir Fransızcayla saraylı bayanla konuşuyordu. Bu bayan ona Fransızcayı mükemmel konuştuğunu söyledikten sonra Dresden’e gelmişken Almanca öğrenmesi gerektiğini belirtti. Oysa o bayan, Murad Efendi’nin Almanca şiirleriyle ünlü bir ozan olduğundan haberi yoktu”.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Murad Efendi’nin ozan, oyun yazarı ve diplomat olarak incelenmesi, onun kişiliği üzerinde daha birçok aydınlatıcı noktayı ortaya çıkartmaktadır. Kısa yaşamı içinde, bir Osmanlı diplomatı olarak yaptığı hizmetler yanısıra çok sayıda ürün vermiş olan yazarı burada daha çok III. Selim tragedyası ile anmak istiyorum. Yazarlık yaşamına Türk uyrukluğuna geçtikten sonra başlıyan ozan, yapıtlarını Almanca yazmıştır. Yirmi yılın üstünde Türklerle yaşıyan, onların anlayışlarını, özelliklerini ve törelerini benimseyen Murad Efendi’nin onsekiz yapıtı vardır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bunların dördü şiir kitabı, biri günlük, biri öykü, onikisi de tiyatro oyunudur. Yazarın, 1877’de, Leipzig’de iki cilt olarak yayımlanan Türkische Skizzen (Türkiye Skeçleri) adlı yapıtı batıdan Karadeniz kıyılarına kadar Türk yaşamını nesnel bir biçimde ele alır. Murad Efendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönemdeki durumunu, Türklerin yaşayışını, törelerini, sanat olaylarını canlı ve sürükleyici bir üslûpla, o yaşamın bir parçasıymış gibi anlatmıştır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ramazanı, Osmanlı Tiyatrosu’nu, Gedikpaşa Tiyatrosu’nda gördüğü Schiller’in Haydutlar adlı yapıtını, İstanbul semtlerini, bu semtleri özelliklerini, Anadolu kentlerini, buradaki düğün göreneklerini, Türk kadınlarını, çocuklarını, memurlarını, devlet adamlarını ve benzer konuları akıcı bir üslûpla ustaca anlatırken, onun bu konularındaki sevecenliği ve hoşgörüsü de dikkat çeker. Türkiye Skeçleri, kültür tarihimiz açısıdan önemli bir belgedir.</p>
<p>1878 yılında, üçüncü baskısı yapılan Nasreddin Hoca<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ise, bu büyük mizah kahramanımızı Avrupa’ya ilk kez doğrudürüst tanıtan bir yapıttır. Yazar, Nasreddin Hoca üzerine bazı bilgiler verdikten sonra, onun fıkralarını büyük bir incelikle dizgesel bir çalışmayla aktarmıştır. Bu kitap kısa bir sürede iki kez tükenmiştir. Yazarın incelemeciler tarafından en çok övülen şiir kitabı 1878’de yayımlanan Ost und West Gedichte (Doğu ve Batı Şiirleri) adını verdiği yapıtıdır. Murad Efendi, bu kitapla o dönemin en iyi ozanları arasında sayılmıştır. Onun, şiir alanında, ülkemizde yaygınlaşmamış oluşunun nedeni, tüm yapıtlarını Almanca yazmış olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Yazarın Selim, Der Dritte (III. Selim) adlı tragedyası ilk kez 1871’de Temeşvar’ daki Alman Tiyatrosu tarafından oynanmıştır. Ancak bu oyunun Avrupa’da tanınması bir yıl sonraya rastlar. 1872 Mayıs ayında, Viyana’daki imparatorluk tiyatrosu olan “Hofburg-theater” daki (bugünkü Burgtheater)<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> gösteri, tarihsel bir anlam da taşır; çünkü bu tiyatronun uzun geleneği içinde ilk kez bir Türk diplomatının yazdığı ve Türk tarihini önyargısız olarak işleyen bir sahne yapıtı oynanmıştır. Osmanlı tarihinin en ilginç tarih dilimlerinden birini işleyen bu oyunda, III. Selim’in yapmak istediği yenilikler ve Alemdar Paşa olayı başarılı bir şiirsellik içinde ele alınmıştır. Baştan sona manzum olan bu yapıtta izlenen inandırıcı ve yapaylıktan uzak sahneler, Türk tarihinin bir dönemini renkli ve canlı bir biçimde verir.</p>
<p>Yazarın kitap olarak basılan metninin başında<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> ekbilgiler vermeyi uygun gördüğü anlaşılıyor. Önce, Türk adlarının nasıl söyleneceğini gösteren yazar, daha sonra oyun kişilerinin giysilerini ayrıntılarıyla anlatıyor; kişilerin giysilerinin renklerini, takılarını, pabuçlarını, sakal ve bıyık biçimlerini de titizlikle açıklıyor. Bununla da yetinmeyen yazar, ayrıca şöyle de bir not koymuş: “Bu oyunun sahnelenmesi sırasında bu konuda iyi anlaşılmayan, kişiyi kuşkuda bırakan bir nokta olursa, bu oyunun yazarı tiyatroya giysi ve dekor taslaklarını göndermeye de hazırdır”.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bu tragedya, oyun seçiminde çok titiz davranan eski “Hofburgtheater”da, yani o dönemin en önemli tiyatrolarının birinde, seçkin bir oyuncu kadrosu ile sahneye çıkarılmıştır. Burg Tiyatrosu tarihinde ilk (ve bugüne kadar da son) Türk yapıtı olan III. Selim’in dekorları, tiyatro tasarım tarihi içinde yeri olan Hermann Burghardt, giysileri de yine büyük bir tasarımcı olan Franz Gaul tarafından gerçekleştirilmiştir. Kalabalık bir oyuncu ve figuran topluluğu gerektiren bu oyunun baş rolünü (III. Selim’i) ünlü Fritz Krastel (1839-1908), Valde Sultan’ı Frau Strassmann, Sadrazam Hüseyin Paşa’yı Hallenstein, Alemdar Mustafa Paşa’yı Pettera, Muhtar Ağa’yı yine o dönemin ünlülerinden Joseph Levinsky (1835-1907), Züleyha’yı Friederike Bognar oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bu tragedyayı sahneleyen Adolf Ritter von Sonnenthal (1832-1909), yazarın düşüncesine bağlı kalması ve Osmanlı-Türk yaşayışını doğru bir yolda gerçekleştirmesi açısından çok başarılı bulunmuştur.</p>
<p>Bu temsil hakkında çıkan eleştirilere şöyle bir bakmadan önce, oyunun konusu üzerinde biraz duralım. Beş bölümlük, klasik anlamda bir tragedya yapısı ile kurulmuş olan bu oyunun birinci perdesinin ilk yarısı bir çarşı içinde, ikinci yarısı ise sarayda geçer. Yazar, birinci perdede, hem halkın genel görünümünü, hem de saraydan bir kesit vererek oyunun serimi için gerekli olan atmosferi tamamlamıştır. İkinci perde ile üçüncü perdenin ilk yarısı sarayın harem dairesini ele alır; yazar, oyunun bu gelişim kesiminde çevrilen dolapları, ikiyüzlülükleri, hileleri, haremin sarayı nasıl yönettiğini gösterir. Üçüncü perdenin ikinci yarısı ile dördüncü ve beşinci perdeler de taht salonunda geçer. Murad Efendi böylece, halkın ve sarayın genel atmosferini verdikten sonra, III. Selim’in öldürülüşündeki siyasal ve özel nedenleri açımlıyabilmek için önce işin örtülü olan arka planını, yani haremdeki olayları sergilemiştir. Ancak bunları gösterdikten sonra, işin dış yüzüne, yani taht salonuna girmiştir. Bu açıdan, yazarın dokuyu çok akıllıca işlediği izlenir.</p>
<p>Çarşı içinde geçen birinci perdenin ilk yarısı, genel durumu, halkın yeniliklere karşı olan tutumunu, çıkarcıları ve aracıları göstermesi yönünden çok canlıdır. Yeniçerilerin, hocaların ve çarşı esnafının tutumları ilk sahnede açığa çıkarılmıştır. Nizam-ı Cedit’e yabancı askerlere bakarmış gibi bakılması, yeniçerilerin yozlaşmış durumları ilk yarıda gösterilir. Birinci perdenin ikinci yarısını kapsayan saraydaki görünüm ise çevrilen dolapları, General Sebastiani’nin etkisini, III. Selim’in yalnızlığını vurgular. Tarihsel gerçeklere de dayanarak Alemdar Mustafa Paşa’yı ilginç bir karakter durumuna getiren Murad Efendi, III. Selim’in acı sonuna doğru adım adım yaklaşırken, Züleyha ile Nizam-ı Cedit’in genç komutanı İskender Bey arasındaki gizli sevgi bağını da yardımcı tema olarak işlemiştir.</p>
<p>III. Selim’in “Hofburgtheater”daki başarısını, o tarihlerde yazılan çok sayıdaki eleştiriler ile incelemelerden anlıyoruz. III. Selim için şaşılacak sayıda yazı yazılmış olması, bu tragedyanın o dönemde bir sansasyon yarattığının delilidir. Fikir vermesi için bu yazıların arasından birkaçını seçip bazı bölümler aktarıyorum. 25 Mayıs 1872 tarihli Die Presse gazetesinde Joseph Bayer şunları yazmış:</p>
<p>“Aslı Viyanalı olan ve burada Türk Konsolosu olarak görev yapan Murad’ın III. Selim’i olağanüstü bir başarıyla oynanmaya başladı. Oyunu doğru bir biçimde sahneleyen Herr Sonnenthal, alkışın büyüklüğü karşısında her perdenin sonunda iki ya da üç kez selama çıkmak zorunda bırakıldı. Ancak bu alkış yalnızca yönetmen için değildi, yönetmen bu alkışları yazarı adına selamladı. Nitekim, oyun bittiğinde yazar da sahneye çıktı ve seyirciler tarafından uzun uzun ayakta alkışlandı”.</p>
<p>Eleştirmen Bayer, yukardaki sözlerini biraz daha genişlettikten sonra, ertesi gün bu oyun üzerinde daha etraflıca duracağını belirtiyor. Gerçekten de sözünü tutuyor ve aynı gazetenin ertesi günkü sayısında uzun bir yazı yazıyor. Önce, Avrupa tiyatrosunda Türklerin hep ya gülünç kişiler ya da heykel gibi soğuk gösterildiğini belirterek, böylece Türk insanının daha çok “kostüm ve maske figür” olarak kabul edilmiş olmasından yakınıyor. O güne dek, Türkleri böyle gerçek karakterleriyle canlandıran bir yazarın çıkmadığını örneklerle anlatıyor; sonra da yazısını şöyle sürdürüyor:</p>
<p>“Ama dün sahnede gördüğümüz, Murad Efendi’nin konusunu Osmanlı İmparatorluğu tarihinden aldığı III. Selim tragedyasındaki Türklere gelince iş değişiyor. Bu kişiler birer kalıp ya da maske değiller; (…) bunlar gerçek, tarihsel, hatta modern Türkler. Bu kişilere yakından dikkatlice baktığımızda yapay hiçbir şey bulamıyoruz; bu kişiler kanlı canlı, bizi etkiliyecek nitelikte. (…) Uzun yıllar Türklerin hizmetinde olan Herr Murad, oyununda baş karakteri daha kesin çizgileriyle ve ayrıntılarıyla gösterebilirdi; tersine, o, Türklerin özelliklerini daha çok genel görünüşler içinde ele almayı doğru bulmuş. (…) Sultanın portresini çizerken düşünceli, geniş bir alın, sanki düşüncelerini uzun kirpiklerinin ardına gizlemek istermiş gibi çukurda gözler, Osmanlıların tipik kartal gagası burnu, küçük bir ağız; öyle ki, sakalların dalgaları arasında kişi zorlukla görür bu ağzı. At üstünden çok, divanda oturmaya yarayan yorgun bir gövde; kısacası, melankolinin bir gölgesi, sanki talihsizliğin bilincine varmış bir insan. Fransız ozanı Lamartine’nin çizdiği III. Selim portresi budur. Bizim ozanımız (Murad Efendi) bu ilginç özellikleri daha ileri götürerek acı olaya ışık tutmak istemiş”.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Bayer, bu yazı içinde, III. Selim’in tutumunu, Avusturya imparatoru Franz Joseph’in liberal eğilimine benzetiyor, ama Selim’i Joseph’e oranla daha talihsiz buluyor. Aynı paralellik bir başka yazar tarafından da belirtiliyor. Buna az sonra geleceğiz. Bayer yazısını şöyle sürdürüyor:</p>
<p>“Üçüncü Perde’de Sultan Selim divanı toplar ve bir tiradla yapmak istediklerini açıklar; bunlar, 1- Bütün yönetim kadrolarında reform yapmak, 2- Müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında yasal eşitlik sağlamak, 3- İnanç özgürlüğü, 4- Sarayda radikal değişikliklere gidip haremi devlet işlerinden uzaklaştırmaktır. (…) İstanbul’da yaşayan bir Viyanalı olarak, yazar bize hiç bilmediğimiz önemli bir kesiti anadilimizde göstermekle büyük bir iş başarmıştır”.</p>
<p>Neue Freie Presse’nin 25 Mayıs 1872 günlü sayısında, III. Selim’in büyük başarısından sözeden ve imzasını ‘Em. K.’ diye atan bir eleştirmen, Murad Efendi’nin iyi bir ozan olduğunu belirttikten sonra “Hofburgtheater” yönetiminin böyle bir ozanı bulup ortaya çıkardığı için övüyor. Ancak bir ozanın iyi de olsa, böyle ilk oyunuyla doruğa tırmanmasını tehlikeli buluyor:</p>
<p>“Türk Franz Joseph’i olan III. Selim üzerine yazılmış olan bu tragedya belirtmeliyim ki, çok büyük bir başarıydı. Hatta bir sürprizdi. (…) Murad’ın çalışmasında etkileyici bir dram var. Oyun sahne sahne gelişiyor; ama gereğinden çok tiyatro efekti ile oyun yer yer aksıyor, hatta duruyor”.</p>
<p>Baş rolde Fritz Krastel’in çok canlı bir portre çizdiğini yazan eleştirmen, dekor ve giysilerin gözkamaştırıcı güzellikte olduğunu, tiyatronun bunlara çok para harcamış olabileceğini belirtiyor ve bu konuda daha uzun bir yazı yazacağını vadediyor. Gerçekten de aynı gazetenin üç gün sonraki sayısında bu konuya yine dönüyor:</p>
<p>“Yeni bir tragedyanın, III. Selim’in yazarı, öğrendiğimize göre, Viyana doğumlu olup Avusturya ordusunda bulunmuş, sonradan Türkiye’ye giderek orada müslüman olmuş. Oyunundaki retorik ve süslü dil, bize hemen kendi şiir üslûbumuzu anımsattığı gibi, Osmanlı şiirinin de o güzel, büyülü havasını estiriyor”.<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>24 Mayıs 1872 günlü Wiener Zeitung, tiyatro haberleri sayfasında, o gece yepyeni ve genç bir yazarın çok ilginç bir yapıtının “Hofburgtheater”da oynanacağını haber veriyor. III. Selim tragedyasının seyirci önüne çıkarılmasında çalışan ünlü sanatçıların adını veriyor. Bu yazı daha çok haber niteliğinde basılmış. Aynı gazetenin dört gün sonraki sayısında ise A. W. Ambros, son derece beğendiği bu tragedyanın şiir gücünü överek yazısına başlıyor:</p>
<p>“Oyunun serimi başarılı, çeşitli kişilerin tanıtıldığı bir sokak sahnesinde İstanbul’un atmosferini yaşıyoruz”.</p>
<p>Yazarın beğenmediği noktalar da var:</p>
<p>“Bu serim sahnesinden sonra herşey çok bireysel oluveriyor. Hemen her karakterin ipi oyun yazarının elinde. Her karakter aynı agızdan, yani yazarın ağzından konuşuyor. Oyun kişileri klasik Fransız tragedyalarındaki gibi hareket ediyorlar ve hepsi de süslü ve uzun tiradlarla konuşuyorlar. (…)</p>
<p>Belli ki, tiyatro yönetimi, bu zor oyun için hiçbir özveriden kaçınmamış. Oyun ve sahne düzeni için ne gerekiyorsa yapılmış. Dekora çok para harcanmış, tıpkı yeni bir bale sahneleniyormuş gibi: çeşitli yeni dekor parçaları, kapalı çarşının önündeki sokak, arkada Ayasofya’nın silüeti, göz kamaştırıcı bir saray; sanki gerçek saray alınıp da sahneye konulmuş. Birinci sahnede aksiyonu çok canlı bir duruma getiren çok güzel, görülmedik giysiler, gerçek süs eşyalarından ayırtedilemiyecek takılar var. Bütün bunlar fevkalade. Hatta Züleyha’nın sürdüğü koku bütün tiyatro salonunu bir anda kapladı. Ama bu da naturalizmi biraz aşırıya götürmek olmuyor mu? Ya bu sahne bir ahırda geçseydi, o zaman ahırın parfümünü de mi koklamaya zorlanacaktık?”<a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>25 Mayıs 1872 günlü Neue Wiener Tagblatt’taki imzasız yazıda, III. Selim ile Viyana “seyircisini yürekten vuran” Murad Efendi yine göklere çıkartılıyor. Bu yazıda, oyundaki Osmanlı padişahının tıpkı Viyanalı bir liberal gibi konuştuğu belirtiliyor. Bu yazıda da, Sultan III. Selim, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’e benzetiliyor. Bunun için de, oyunun temasının Viyanalılara yabancı gelmediğinden sözediliyor, sonra şunlar söyleniyor:</p>
<p>“Her perdeden sonra, yönetmen Sonnenthal, yazarı temsilen sahneye çıktı, halkı selamladı. Perde son kez kapandığında Murad Werner Efendi sonu gelmeyen alkışlara teşekkürünü belirtmek için dört beş kez sahneye çıkıp seyircileri selamlamak zorunda kaldı”.</p>
<p>Oyun üzerine yazılanların birkaçından yapmış olduğum alıntılar bile III. Selim’in dönemi içinde ne kadar başarılı olduğunu gösterir. Birçok tiradla gelişen ve neo-klasik Fransız tragedyası biçiminde kaleme alınmış olan bu yapıt, yine konunun işlenişi, karakterlerin ele alınışı ve olaylara doğru bakışı içerdiğinden bugün de sahnelebilecek bir oyundur.</p>
<p>Viyana’da doğmuş, onyedi yaşında Türkiye’ye gelmiş ve Türk uyrukluğuna geçip bu ülkeye büyük hizmetleri dokunmuş olan Murad Efendi, yazarlık yaşamına Türkiye’ye geldikten sonra başlamış ve olgunluk döneminde birbirinden ilginç onsekiz yapıt üretmiştir. O, yapıtlarını Almanca da yazmış olsa, Doğu’nun romantizmi içinde bir Türk gibi duymuş ve düşünmüştür. Ancak bundan da önemlisi, onun, Türkiye ile Avusturya, Türkiye ile İsveç devletleri arasında sıcak ve insancıl bir köprüyü kurmuş olmasıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özdemir NUTKU</strong></span></a>
</p><p>Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 497-501</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu tiyatro 1888 yılının sonunda yıktırılmış ve yerini o tarihte yapımı biten daha büyük bir saray tiyatrosu bugünkü Hofburgtheater’a bırakmıştır. Bugünkü adı Burgtheater’dır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Diş Doktoru Gabriela Steinhart-Murad, Murad Efendi’nin oğlu Gaston Şevket Murad’ın kızıdır. Şevket Murad 1936 yılında, Viyana’da ölünce, ona annesi Frau Gabriele Murad bakmıştır. Dr. Steinhart-Murad, bugün de babadan kalma evde oturmaktadır. Murad Efendi’nin öteki torunu, Gabriele’nin erkek kardeşi Profesör Anatol Murad da bu konuşmada hazır bulundu. İyi bir raslantı olarak Prof. Murad, konuşma için randevu aldığım günlerde, çalıştığı Puerto Rico Üniversitesi’nden izin alarak Viyana’ya, kardeşinin yanına gelmişti. Onlarla yaptığım konuşma 1966 yılının Mart ortasında oldu. Viyana’ya gidişlerimden birinde, 1980’de, Dr. Steinhart’ı bulamadım, ama kapısının üstündeki pırıl pırıl parlayan pirinç levhadaki Steinhart soyadının yanına, Murad’ı da eklemiş olduğunu memnuniyetle gördüm.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Belgeliğimde bulunan, Murad Efendi”nin, Türkische Skizzen (Türkiye’den Görüntüler) adlı iki ciltlik, ilk Leipzig 1877 baskısında, yazarın Ethem Paşa’ya bir ithaf yazısı vardır: “Ethem Paşa’ya sonsuz saygılarımla bir hatıra. Murad, Dresden 4 Kasım 1876”. Onun altında eski Türkçe şu dizeler yar almaktadır: “Yâdigâr, Dresden Devlet-i Aliyye başşehbenderi İzzetlü Murad Efendi’nin te’lîfidir. Almanya’da Devlet Sefir-i kebîri Edhem. Şevval ‘93, Teşrin-i evvel 92… Berlin”. Altta Ethem Paşa’nın bir notu var: “Müellifin hakkımda mübalağa ederek yazmış olduğu şey ikinci cildin 137. sahifesindedir”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Constant von Wurzbach, Biographische Lexikon, K. K. Hof-und-Staatsdruckerei, Wien 1886. Murad Efendi üzerine ayrıntılı bilgi için bkz. Dr. Heinrich Ziegler, Murad Efendi (doktora tezi), Münster 1917.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Wilhelm Kosch, “Ein österreichischer Dichter und Türkischer Diplomat in Holland”, Der Wächter, Yıl 22, Cilt I, 1940, 51-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Geza Arifi Murad, 1931’de Kremsmünster’de, Gaston Şevket Murad 1936’da Viyana’da ve Elinor Murad, 1921’de yine Viyana’da ölmüşlerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. Franz Brümmer, Deutsches Dichter-Lexikon, Eichstadt und Stuttgart 1877.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Gustav Kühne, Illustriertes Musik-und Theater-Journal, 19 Temmuz 1876.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Aynı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Şiir kitapları: Doğu’dan Sesler (1859), Betimlemeler (1878), Doğu ve Batı Şiirleri (1878), Baladlar ve Betimlemeler (1878); oyunlar: III. Selim (1871), Marino Faliero (1871), Ines de Castro (1872), Kreuzhof Yolunda (1872), Kendine Eş Arayan Öğretmenin Yolculuğu (1874), Akıntıda (1874), Bogodil (1874), Johanna Grey (1875), Mirabeau (1875), Vazo (1875), Bir Roman (tarih yok), Sarayda (tarih yok); günlük: Türkische Skizzen, 2 cilt (1877); öykü: Nasreddin Hoca (1878).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> I. Ciltteki başlıklar: Çanakkale Boğazı, Haliç, İstanbul’da Gezinti (Kuşbakışı İstanbul, İstanbuldaki Halk Tipleri, Eski Bölge, Türk Kent Ulaşımı, Beyoğlu ve Beyoğlular, İstanbul’da Ramazan, Osmanlı Tiyatrosu, Gedikpaşa Tiyatrosu’nda Schiller’in “Haydutlar”ı, Sultan’ın Hazinesi, Türk Evi, Kapalıçarşı), Bosna Hersek’ten Anılar (Mostar Limanı, Stolaç, Trebinye), Kıbrıs’ta Temmiz Ayı, Küçük Asya (Güzel Bir Kent-Bursa, Bir Bey ve Evi, Birinci Bölüme Ek, Bir Bey Düğünü, Doğu Karadeniz ve Limanları), Trabzon. II. ciltteki başlıklar: Harem ve Türkiye’deki Kadın Sorunu, Osmanlı Kadınları, Türk Çocukları, Doğuda Efendi ile Uşak, Osmanlı’da Memurluk, Osmanlı Saray Erkânı, Ulema, Dervişler, Osmanlı Hanedanı, Osmanlı Devlet Adamları I, Osmanlı Devlet Adamları II, Osmanlı Devlet Adamları III, Osmanlı Şiiri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Nasreddin Hoca, Ein Osmanische Eulerspiel, Oldenburg 1878 (3. basım).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> O sırada, bu tiyatronun başında, 1871-1881 yılları arasında genel sanat yönetmenliği yapmış olan ve Alman tiyatro tarihinde önemli bir yer tutan Dr. Franz von Dingelstedt (1814-1881) bulunmaktaydı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Selim Der Dritte, Trauerspiel in fünf Aufzügen vo Murad Efendi, Leipzig, Verlag von Philipp Reclam, Juni., 1871.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> A.g.y., s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Öteki rollerde şu sanatçılar vardı: Silistre Valisi = Galster, İbrahim Bey = Bernhard Baumeister (1828-1917), Baş Teşrifatçi = Paulman, Pertev Paşa = Ludwig Friedrich, Fatma Hanım = Frau Negro, General Sebastian = Friedrich Mitterwurzer, İskender Bey = Kirschner, Derviş Süleyman = August Förster, Hasan Ağa = Staetter, Birinci Yeniçeri = Hermann Schöne (1836-1902), İkinci Yeniçeri = Ferrari, Arap Emiuri = Leuchert, Bir Molla = Verstl, Dilenci Derviş = Karl Wilhelm Meixner (1815- 1902), Birici Kadın = Fräulein Link, İkinci Kadın = Fräulein Körner, Bir Hamal = Rüden, Çığırtkan = Jehly.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Die Presse, 26 Mayıs 1872, Sanat Eki, ss. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> ‘Em. K.’, Neue Freie Presse, 28 Mayıs 1872, Sanat Eki, ss. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avusturyali-turk-murad-efendi-ve-iii-selim-tragedyasi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A. W. Ambros, Wiener Zeitung, 28 Mayıs 1872.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yenileşme Dönemi Türk Tiyatrosu Ve Ahmet Vefik Paşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doenemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doenemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa</guid>
<description><![CDATA[ Yenileşme Dönemi Türk Tiyatrosu Ve Ahmet Vefik Paşa
Tiyatro tarihimizin ilk dönem eserleri bugün elimizde olmamakla beraber, bu eserlerle ve başlangıç dönemiyle ilgili bilgileri yabancı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Tiyatro eserleri yazıya geçirilmediği için sadece varlığına dair bilgiler aldığımız bu kaynaklar, tiyatromuzun ilk örneklerini Türklerin müslüman olmadan önceki dönemlerinde aramaktadırlar. Tiyatromuzun kaynağını çok tanrılı dönemde yapılan ayinlerde arayan görüşlerin yanında, tiyatronun bize o dönemde sıkı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6644343c3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yenileşme, Dönemi, Türk, Tiyatrosu, Ahmet, Vefik, Paşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Ahmed-Vefik-Pasa.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html">Yenileşme Dönemi Türk Tiyatrosu Ve Ahmet Vefik Paşa</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ebru BURCU</strong></span></a>
</p><p>Tiyatro tarihimizin ilk dönem eserleri bugün elimizde olmamakla beraber, bu eserlerle ve başlangıç dönemiyle ilgili bilgileri yabancı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Tiyatro eserleri yazıya geçirilmediği için sadece varlığına dair bilgiler aldığımız bu kaynaklar, tiyatromuzun ilk örneklerini Türklerin müslüman olmadan önceki dönemlerinde aramaktadırlar. Tiyatromuzun kaynağını çok tanrılı dönemde yapılan ayinlerde arayan görüşlerin yanında, tiyatronun bize o dönemde sıkı ilişkiler içerisinde olduğumuz Çin’den geçtiğine ya da Türklerin kendi tiyatrolarını yarattıklarına dair görüşler vardır.</p>
<p>Türk tiyatrosuyla ilgili olarak M.M. Nicolitch’in hazırladığı makaleye göre, Türklerin yaklaşık dört bin yıl önce, kahramanlığa dair epik karakterli iki piyesi vardır ve bu piyesler, Çinlilerle yapılan seferler dönemine ait olup, o devirde yapılmış bir savaşta kazanılan zafer anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Müslümanlığın kabul edilmesiyle birlikte büyük bir kısmı ayinlerden oluşan bu seyirlik oyunlar, yaşanan değişimin etkisiyle ilerleyen dönemlerde farklı hüviyetlerde karşımıza çıkmışlardır.</p>
<p>Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleriyle birlikte coğrafi konum, soy, İslam dini, imparatorluk düşüncesi ve diğer devletlerle etkileşim gibi unsurların tesiri sanat alanında da kendisini göstermiştir. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte seyirlik oyunlar da halk ve saray çevresine göre farklı tarzda eserlerle gelişme göstermeye başlamıştır. “Köylü tiyatrosu geleneği”, bağımsız bir kültür birimi olan köylere bağlı olup daha çok tarih öncesi bolluk törenlerinden ve canlıcılık inançlarından çıkmış bir tiyatro anlayışıdır<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu türün bir üst dalı olarak gelişen halk tiyatrosu da metinsiz olup, kukla, gölge oyunu (Karagöz), ortaoyunu, meddah, çengi, hokkabaz gibi dramatik özellikler gösteren türlere sahiptir. Halk tiyatrosuna karşılık sarayda çok farklı bir tiyatro anlayışı oluşmamış, sarayda yetiştirilen sanatçıların görev aldığı bir halk tiyatrosu anlayışı devam etmiştir.</p>
<p>1875 yılının sonlarına doğru ortaoyunu sanatçıları tarafından başlatılan tulûat tiyatrosu önem kazanmıştır. Nitekim Tanzimat Dönemi Türk tiyatrosunun önemli değişiklikler yaşadığı ve modern tiyatronun temellerinin atıldığı bir dönem olmuştur. Orta oyunundaki klasik metinler bırakılmış, bazı ünlü yapıtlar bu tiyatronun yapısına uygun bir biçime getirilerek sahneye çıkartılmıştır.</p>
<p>Tanzimat Dönemi’nde gerek sosyal hayattaki gerekse edebî türlerdeki yenilikleri halka daha açık bir şekilde tanıtmak için tiyatro türü oldukça yaygın olarak kullanılan bir araç olmuştur. Şinasî, Namık Kemal, Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdulhak Hamid ve Ahmed Vefik Paşa gibi yazarların oyunlarıyla bu dönemde dramatik edebiyat gelişme gösterirken aynı zamanda batı tiyatrosunun ilk örnekleri verilmeye başlanır. Bir geçiş dönemi olan Tanzimat’ta temaşa hayatımız bir yandan geleneksel seyirlik oyunlarımızla devam ederken bir yandan da Batı’dan çeviri ve adapte yoluyla sahnelerimize kazandırılan eserlerle Avrupaî tarzda bir Türk tiyatrosu kurulmaya çalışılıyordu.</p>
<p>Tarihimizde pek çok alanda önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönüm noktası olan Tanzimat Dönemi, gerek siyasi gerekse kültürel hayatımızda dikkate değer değişimlerin miladı olarak kabul edilmektedir. Siyasî tanzimattan daha önce varlığını hissettiren edebî tanzimatla birlikte, batıdan alınan türlerden biri de tiyatrodur. Bu dönemde hem sanat açısından hem de fayda ve eğitme fonksiyonları göz önünde bulundurulduğunda tiyatro, büyük bir önem kazanmıştır. Tiyatro türünün yadırganmadan kabul görmesinde, halkın daha önceden meddah, karagöz ve ortaoyunu vasıtasıyla bir güldürü geleneğine sahip olması etkilidir</p>
<p>Tiyatro, hızlı bir değişimin yaşandığı Tanzimat Dönemi’nde edebiyatımıza giren en önemli yeniliklerden birisidir. Batılı tarzda tiyatro faaliyetleri ilk olarak İstanbul’daki elçiliklerde, Beyoğlu’nda, İzmir’deki konsolosluklarda ve temsil vermek için yurtdışından gelen gezici tiyatro toplulukları vasıtasıyla gelişmeye başlamıştır. Bu konuda sarayın ve yöneticilerin de olumlu bir yaklaşım sergilemeleri gelişmeleri daha da hızlandırmıştır. Örneğin, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’in sık sık saray dışındaki tiyatrolara gittiklerini, böyle gecelerde Beyoğlu’nun baştan aşağı donandığını kaynaklar bildirmektedir. Sultan Abdülhamit ise saray dışındaki tiyatrolara gitmemiş olmakla beraber, 1899’da Yıldız Saray’ında bir tiyatro yaptırmıştır. Yabancı topluluklar, yerli ve yabancı sanatçılar Dolmabahçe ve Yıldız saray tiyatrolarında gösteriler düzenlemiş, temsiller vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Padişahların yanı sıra pek çok devlet adamı da bu konuda özel olarak çaba sarfetmişlerdir. Nitekim; Ziya Paşa Adana Valiliği, Ahmet Vefik Paşa Bursa Valiliği ve Âli Bey Trabzon Valiliği sırasında yaptıkları hizmetlerle tiyatronun gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır.</p>
<p>Batılı anlamda tiyatronun ülkemizde yerleşmesine yardımcı olan diğer unsur yabancı-özellikle de ermeni-oyuncuların verdiği temsiller, opera ve sirk gösterileridir. Tiyatro faaliyetleri için Gedik Paşa tiyatrosunu kullanan Güllü Agop, bu dönemde tiyatronun gelişmesine hizmet eden en önemli isimlerden biridir. Hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Güllü Agop, edebiyat tarihimizde modern Türk tiyatrosunun gelişmesindeki hizmetleriyle anılmaktadır. Tiyatronun kamuoyunda tanınmasında ve halkın tiyatroya alıştırılmasında onun çabaları önemli ölçüde etkili olmuştur. Bu başarısından dolayı 1870 yılında hükümet Güllü Agop’a İstanbul’da Türkçe temsil vermek için on yıllık tekel imtiyazı vermiştir. Güllü Agop yönetimindeki Osmanlı Tiyatrosu, sağladığı faydalara karşılık, temsillerde çoğunlukla Ermeni oyuncuların rol alması Türkçe’nin kullanımı hususunda bir takım aksaklıkların doğmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Tiyatro türünün yaygınlık kazanması; tiyatronun bir sanat olarak ele alınması, tiyatro eğitimine önem verilmesi, oyun yazarlığının geliştirilmesi ve Türk kadınının sahneye çıkması gibi konuları da beraberinde gündeme getirmiştir. Beyoğlu’nda ilk tiyatroların açıldığı dönemde, Ermeni sanatçılar ön planda yer almış, onlarla birlikte, Ahmet Necip, Küçük İsmail, Abdürrezzak (Abdi), Kavuklu Hamdi, Ahmet Fehim gibi Türk oyuncular da rol almaya başlamıştır. Kadınlara ait roller de Ermeni kadın oyuncular tarafından canlandırılmaktadır.</p>
<p>Tanzimat’tan önce de bizde tiyatro türüne karşılık gelen bir takım faaliyetler varsa da, batılı anlamda tiyatro 19. yüzyılda özellikle de 1839’dan sonra gelişmeye başlar. Kaynakların verdiği bilgilere göre tiyatro tarihimizde rastlanan ilk telif eser, “Kefşger Ahmet” adlı üç perdelik komedidir. Eserin sonunda “ketebe el-fakîr İskerleç” ifadesi yer alıyorsa da, bu ismin yazara mı yoksa istinsah eden kişiye mi ait olduğu konusunda net bir bilgi yoktur. Bu eserin ardından yazılan, “Hikâye-i İbrahim Paşa ve İbrahim Gülşenî” ve “Şâir Evlenmesi” gibi oyunlarla Türk tiyatrosu yazılı metinlerle gelişmeye başlamıştır. Âli Bey, Nâmık Kemal, Manastırlı Mehmet Rıfat, Hasan Bedrettin Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ali Haydar Bey, gibi yazarlar verdikleri eserlerle, bir yandan zengin bir repertuar oluştururken, bir yandan da dramatik edebiyatın gelişmesine hizmet etmişlerdir.</p>
<p>Türk tiyatro edebiyatının gelişmesinde en etkin rol oynayan devlet adamı ve sanatçılarımızın başında hiç şüphesiz, Ahmet Vefik Paşa gelmektedir. Çok yönlü bir insan olan Ahmet Vefik Paşa, kişiliğindeki renkliliği verdiği eserlere de yansıtmıştır. Sahip olduğu derin kültür ve küçük yaştan itibaren tanıştığı fikrî ve edebî muhitler onun ufkunu genişletmiş, başta dil, tarih, tiyatro olmak üzere pek çok sahada eserler vermiştir. Doğu ve Batı dillerinden çoğunu bilmesi başarılı tercümeler yapmasına yardımcı olmuş, bu sayede edebiyatımıza nadide eserler kazandırmıştır. Fevziye Abdullah Tansel, Vefik Paşa’nın eserleriyle edebiyatımızda ne derece önemli bir yere sahip olduğunu şu cümlelerle özetlemektedir: “Abdulhak Hamid’in ‘Türkiye’de Moliere idi’ dediği Vefik Paşa, Avrupaî tiyatro edebiyatımız için tercüme ve birer şaheser sayılan adapteleri ile sağlam bir temel atmakla kalmamıştır; memleketimizde ilk salname onun tarafından tertip edildiği gibi, Şecere-i Türkî tercümesi ile tarihî Türkçülük yolunda ilk adımı atan, Anadolu Türkçesinin ilk lügatını, kendinden sonrakiler için senelerce örnek teşkil eden Avrupaî tarzda ilk defa tarih ders kitabı yazan da Ahmet Vefik Paşa’dır.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Ahmet Vefik Paşa’nın Türk tiyatrosunda sahip olduğu başarı adapte ve tercüme yoluyla dilimize aktardığı Moliere külliyatıdır. 1869’dan itibaren başladığı bu çalışmanın ilk ürünü olarak “Zor Nikahı”nı adapte etmiş ve bu eser Matbaa-i Âmire’de basılmıştır. Aynı sene içerisinde Yorgaki Dandini” ve “Zoraki Tabip” adlı eserler Osmanlı Tiyatrosu’nda temsil edilmiştir. Vefik Paşa’nın Moliere külliyatından tercüme ve adapte ettiği eserler şunlardır:</p>
<p>Tercüme Edilenler:                         Adapte Edilenler:</p>
<p>Savruk Zor Nikahı                           İnfiâl-i Aşk Zorâki Tabip</p>
<p>Dudukuşları Tabib-i Aşk                Kocalar Mektebi Merâkî</p>
<p>Kadınlar Mektebi Azarya               Tartüf Dekbazlık</p>
<p>Don Civanı                                       Adamcıl</p>
<p>Yorgaki Dandini                              Okumuş Kadınlar</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa, Moliére’in dışında başta tiyatro eserleri de çevirmiştir. Ancak bu eserlerin hemen hemen hepsi kaybolmuştur. Sadece L. Thiboust ile E. Lehmann’ın LeTueur de Lions’undan “Arslan Avcıları yahud Hak yerini Bulur” adı ile çevirdiği iki perdelik komedi basılabilmiştir. (1303/1886) Mustafa Nihat Özön, Moliére külliyatının ikinci cildine bazı sayfaları karışmış olan bir “Hernani Tercümesi”nden bahsetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ancak bu tercümenin bugüne kadar diğer sayfalarına rastlanmamıştır. “Bursa Valiliği sırasında kendisi ile görüşen Edmond Dutemple, seyahatnamesinde Ahmet Vefik Paşa’nın Shakespeare’den isimleriyle birlikte bazı tercümeler yaptığını haber verdiği gibi, La Grande Encyclopedie’de Shakespeare’den başka Schiller’den de tercümeleri bulunduğundan bahseder. Ahmet Fehim de Ahmet Vefik’in Schiller’den manzum olarak yaptığı ve Alman veliahtı Wilhelm’in Bursa’yı ziyareti şerefine kendilerinin de oynadıkları “Haydutlar” Tercümesini haber vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ancak bu tercümelerin metinleri ortada yoktur. Bunların dışında Ahmet Vefik Paşa’nın “Oyuncuya Bir Oyun” adıyla hazırladığı oyunlarının varlığı bilinmekle beraber bunlar da baş aktör Fasülyeciyan’ın Mısır’da ölümüyle birlikte ortadan yok olmuştur.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa’nın tiyatroya ilgi duyması Fransa’da kaldığı dönemde karşılaştığı kişiler, aldığı eğitim, okuduğu kitaplar ve orada seyrettiği tiyatro eserlerinin etkisiyle olmuştur. Münevver bir ailenin çocuğu olarak yeniliğe açık bir anlayışla yetişen Vefik Paşa, hayatında karşılaştığı her durumu kendisini geliştirmek için kullanmasını bilmiştir. Onun tiyatroya olan ilgisi kendisine olduğu kadar Tanzimat Dönemi’nin sosyal ve edebî yöndeki gelişimine de çok önemli katkılar sağlamıştır.</p>
<p>1834 senesinde babasının Reşit Paşa’yla birlikte Paris’e gönderilmesi üzerine Saint-Louis Lisesi’nde öğrenim görme fırsatı bulan Vefik Paşa burada Fransızca öğrenmenin yanı sıra Latincesini de ilerletmiş, büyük Fransız klasikleriyle özellikle de Moliére’in eserleriyle tanışmıştır. Bu tecrübeden sonra 1860 yılında bir lise talebesi olarak gittiği Paris’e, yıllar sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun sefiri olarak gönderilmiştir. Eskiden babasıyla hiç kaçırmadıkları Comedie Française’in gösterilerini yeni versiyonlarıyla seyretmeye devam etmiştir. Sahip olduğu yüksek kültür ve sanat aşkı, sefareti fikir, sanat ve siyaset adamlarının toplantılar yaptığı bir yer haline getirmiştir. Aldığı vazifelerden sürekli azledilerek farklı görevlere getirilmesi devletin pek çok kademesinde çalışmasına sebep olmuştur. Ancak son olarak atandığı Anadolu Sağ Kol Ciheti Müfettişliğinden azledildikten sonra uzun yıllar açıkta kalan Vefik Paşa bu yıllarda kendisini ilmî, edebî ve fikrî çalışmalara vermiştir. Dil ve tarih konusundaki eserleriyle, Telemaque, Mikromegas ve Moliére tercümeleri bu dönemin ürünleridir.</p>
<p>1871 yılında Mahmut Nedim Paşa’nın sadâreti zamanında Rüsûmat Emîni olarak göreve başlayan Vefik Paşa 1878 yılında çeşitli vazifeler almış ve bu yıl içerisinde en üst noktaya kadar ulaşmış, son olarak da Hüdavendigâr (Bursa) Valiliği’ne tayin olmuştur. Bursa Valiliği onun tiyatroyla her yönden ilgilendiği mekân olmuştur. Bursa Tiyatrosunu kurması ve Moliére’den tercüme ve adapte ettiği oyunları bu tiyatronun sahnesinde oynatması valilik yıllarına rastlar. Onun Bursa’da görev yaptığı yıllar tiyatro edebiyatımız için büyük kazançlar sağlamıştır.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa bu döneme kadar siyasî görevler için bulunduğu Paris ve Tahran elçiliklerinde doğu ve batı dillerini iyi bir şekilde öğrenme imkanı bulmuştur. Encümen-i Dâniş üyeliği esnasında tarihî ve ilmî eserler yazıp lügat hazırlamasına rağmen tiyatroya olan merakı, Bursa’daki zamanının önemli bir bölümünü Moliere’nin oyunlarını tercüme ve adapte etmesinde etkili olmuştur.</p>
<p>Vefik Paşa’dan önce de tiyatro ile ilgili çalışmalar mevcuttu. Ancak bu çalışmalar duraklama devresine girmiştir. İstanbul’da faaliyet gösteren Gedik Paşa Tiyatrosu II. Abdulhamit’in emriyle yıktırıldığı için bu tiyatroda çalışan pek çok Türk ve Ermeni tiyatro oyuncusu işsiz kalmışlardı. Bu durum üzerine Ahmet Vefik Paşa Bursa’da bir tiyatro yaptırarak bu oyuncuları himayesine aldı. Bu oyuncuların başında Fasülyeciyan görevlendirildi. “Bursa Tiyatrosu, Fasülyeciyan efendinin rejisörlüğü altında teşekkül eden heyete parasız kiralandı. Kira olarak tiyatro heyeti, memleket hastahanesi menfaatine, yılda iki defa temsil vermeyi taahhüt ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Temâşâ hayatına girdikten sonra adeta bir rejisör gibi hareket eden Vefik Paşa sahnenin dekorundan, oyunların provasına kadar her konuyla yakından ilgilenmiştir. Paşa, oyunlarla ve oyuncularla o derece ilgilenmiştir ki adeta bir hoca edâsıyla eserlerin provasında hazır bulunup gevşeklik gösteren oyuncuları azarlamaktan çekinmemiştir.</p>
<p>Hatıralarına, hayatına ve sanatına ait bilgileri bir deftere yazan orta oyunu sanatkarı Küçük İsmail Efendi şu bilgileri vermektedir: “Ahmet Vefik Paşa, hükümet civarındaki gazinoyu Gurebâ Hastahanesi nâmına tiyatroya çevirdi, bize piyesler vererek provalara başlattı, her provada mutlaka bulunurdu, hiç unutmam “Zor Nikahı” piyesinde Holas’a kızdı, yerinden kalkarak bir tokat attı. O gece piyesi fevkalâde oynadık, Holas da çok iyi muvaffak oldu. Oyundan sonra Holas’ı locasına davet ederek on altın hediye etti”<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Vefik Paşa’nın tiyatroyla ile bu kadar fazla ilgilenmesi birtakım kuşkulara sebep olduğu için saraydan gelen bir emirle valilikten çekilerek tekrar İstanbul’a yerleşmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa’nın asıl başarısı Moliere gibi usta bir sanatkârın eserlerini Türkçe olarak oynatmasıdır.</p>
<p>Eserleri dilimize çevirirken, sahip olduğu geniş dil bilgisi ve azınlıkları yakından tanıması oyunların başarı kazanmasında çok etkili olmuştur. Onun tiyatro hayatına etki eden iki mekân Paris ve Bursa’dır. Paris, tiyatro kültürünün ilk tohumlarının atıldığı yer olup, Bursa da bu tohumları yetiştirdiği muhit olmuştur. Bursa Valiliği, şehrin düzeni açısından faydalı olduğu gibi, başta Moliere Külliyatı olmak üzere kültür hayatımıza da pek çok kazanımlara vesile olmuştur.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa’nın, elimizde bulunan oyunlarının hepsi Moliere’den adapte ve tercüme yoluyla tiyatromuza kazandırılmıştır. Tiyatro külliyatında yer alan oyunların tamamının kaynağı yabancıdır. Bu oyunların o dönem Türk toplum yapısına uygun olanları kendi tiyatro anlayışına göre adapte etmiş, uymayanları ise Moliere’den aynen tercüme etmiştir. Adapte ettiği eserlerde bile ayrıca vak’a icat etmesine gerek kalmamış, asıl konu üzerinde -zorunlu değişikliklerin dışında- bir değişiklik yapmamıştır. Moliere’i ve eserlerini Fransa’da kaldığı yıllarda daha iyi tanıma fırsatı bulan Vefik Paşa’nın kendi karakteri ve sanat anlayışıyla Moliere’in gülünç kişiler ve vak’a icat etme yönü arasındaki benzerlik, ona yakınlaşmasında etkili olmuştur.</p>
<p>Tiyatro alanındaki ilk eserini Moliere’den adapte ederek “Zor Nikahı” adıyla edebiyatımıza kazandıran Ahmet Vefik Paşa’nın geçiş dönemindeki ikilemden etkilenmemesi mümkün değildi. Her ne kadar klasik Batı komedyası tarzında eserler vücuda getirmeyi amaçlamışsa da, yazmış olduğu eserlerin geleneksel seyirlik oyunlarımızdan izler taşıması kazanılmazdı. Çünkü halk arasında yerleşmiş olan bir temaşa geleneği varken, bu geleneğin oldukça dışında eserler yazması döneminde bu derece kabul görmesine engel olabilirdi. Öncelikle halkı tiyatroya alıştırmak ve onlara bir tiyatro zevki aşılamak amacıyla başladığı çalışmaların yadırganmaması için, alışılagelmiş temâşâ anlayışının dışına pek çıkmamıştır.</p>
<p>Özellikle Tanzimat Dönemi’nde komedyayla tanışan Türk seyircisinin bu türü kolayca benimsemesini, daha önceden meddah dinlemeye, karagöz ve ortaoyunu seyretmeye alışık olmasına bağlayabiliriz. Batı tiyatrosu anlayışıyla yazılan ilk oyunlardaki konuların ve kişilerin ortaoyunundaki konu ve tiplerle benzerlik göstermesi de geleneksel seyirlik oyunlarımızın Avrupaî Türk tiyatrosuna kaynaklık ettiğini göstermektedir. “Klasik bir Batı yazarının ülkemizde kendini kabul ettirmesinin özel bir anlamı vardır. Çünkü ülkemizde Batı tiyatrosunun benimsenmesinden çok daha önce yerleşmiş bir güldürü geleneği bulunmaktadır.”<a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Vefik Paşa, Ahmet Mithat Efendi’nin Türk hikayeciliğinde üstlendiği öğretme misyonunu tiyatro sahasında üstlendiği için tercüme ve adaptasyon için seçtiği eserlerin, halkın daha önceleri izlediği oyunlarla paralellik göstermesine dikkat etmiştir. Bu tutum, eserlerinin döneminde yadırganmadan izlenmesine yardımcı olduğu gibi, günümüzde hala canlılığını korumasını sağlamıştır.</p>
<p>Vefik Paşa’nın başarısı kendi tiyatro anlayışına kaynaklık eden Batı tiyatrosuyla geleneksel seyirlik oyunlarımızı kaynaştırabilmesidir. Oyunlarda, kişilerin kapı sesi yerine “tak tak tak” şeklinde zil sesi için de “çıng çıng drelin drelin” şeklinde taklidî sesler kullanmaları ve “hu, yahu” gibi nidalarla birbirlerine seslenmeleri bu durumun en bariz örnekleridir. Vefik Paşa’nın oyunlarında dekor unsuruna fazla yer verilmemesi ve olayların geçtiği mekân olarak daha çok fiziksel anlamda açık mekânların tercih edilmesi de ortaoyunu geleneğinin devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dekor genellikle itîbarîdır. Konuşmalardan elde ettiğimiz ipuçlarıyla mekânı canlandırabiliyoruz. Oyunda herhangi bir fonksiyonu olmayan dekoratif unsurlara yer verilmemiştir.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa oyunlarında kendi fikirlerini hayata geçirme imkanı bulmuştur. Toplumsal konular çerçevesinde dönemin en çok tenkit edilen konularına oyunlarında yer vermiş, kendi bakış açısını ve fikirlerini tematik değerleri temsil eden oyun kişilerinin ağzından söyleterek oyunlarının öğretme ve fayda verme fonksiyonlarını ön plana çıkarmıştır. Olayların seyri içerisinde güldürü unsurunu en uygun yerlerde kullanarak, komedyanın güldürürken eğitme ilkesine uygun eserler yazmıştır. Bu yüzden oyunlarındaki çatışmaların tamamı tenkit edilen düşünceyle olması gereken düşünce arasında yaşanmaktadır. “Tartüf” ve “Don Civanı” adlı oyunlarda da dinî değerlerin hafife alınmasının eleştirisi yapılırken bir taraftan da din adamların tenkidinin o dönemde bizim insanlarımızın şahsında temsil ettirilmesi uygun görülmediği için bu eserler tercüme etme yoluna gidilmiştir.</p>
<p>Ahmet Vefik Paşa, yazdığı bütün eserlerde, sade dil anlayışına bağlı kalmıştır. Halk diline yaklaşma çabalarının daha yoğun olduğu tiyatro eserlerinde atasözü, deyim ve halk söyleyişlerine geniş ölçüde yer vermesi onun dil anlayışının bir sonucudur. Adapte ettiği oyunlarda dili başarılı bir şekilde kullanmış, kelimelerin Fransızca karşılığında görülen komik etkiyi Türkçede de yakalayarak şahsî üslûbunu ortaya koymuştur. Ahmet Vefik Paşa’nın siyasi kimliğinin yanında en önemli yararlılığı tiyatro sahasında olmuştur. O, tiyatronun Türkiye’de bir oyun ve sanat olarak uygulanmasına büyük önem verdiği gibi, tiyatro edebiyatımızın kuruluş ve gelişme aşamasında da önemli bir yol gösterici olmuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ebru BURCU</strong></span></a>
</p><p>İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p>Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 502-506</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Niyazi, Akı, XIX. Yüzyıl Türk Tiyatrosu Tarihi, Atatürk Üniv. Yay., Ank. 1963, s. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Metin And, “Başlangıcından Günümüze Türk Tiyatrosuna Toplu Bakış”, Littera, (Haz: Cengiz Ertem) 1990, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu (1839-1908), Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1972, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Fevziye Abdullah Tansel, Ahmet Vefik Paşa’nın Şahsiyetinin Teşekkülü, Hususi Hayatı ve Muhtelif Karakterleri, Belleten, TTK Yay., C. XX VII, No: 109, s. 144-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Mustafa Nihat Özön, Ahmet Vefik Paşa ve Ernani Tercümesi, Kalem, nr 2, 15Nisan 1978, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ömer Faruk Akün, a.g.y., s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lütfi. Ay, Bursa “Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu”nun Açılışı Münasebetiyle-Ahmet Vefik Paşa-, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Cevdet Kudret, Ortaoyunu, İş Bank, Yay., Ank. 1973, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-turk-tiyatrosu-ve-ahmet-vefik-pasa.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sevda Şener, “Moliere ve Türk Komedyası”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi”, s. 5., Ankara 1974, s. 27.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı’da Fotoğraf Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlida-fotograf-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlida-fotograf-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı’da Fotoğraf Sanatı
Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafın Gelişmesini Etkileyen Faktörler Değişen Yüzyılda Osmanlı Sultanları Osmanlı sultanları bestekar, müzisyen, şair, nakkaş, ince marangoz, minyatürcü olarak, daha çok Doğu sanatlarına ilgi duydular. Bestekar Sultan III. Selim’in yeğeni ve fotoğrafın keşfi yıllarında Osmanlı Sultanı olan II. Mahmud’un da, bütün bu geleneksel sanatlara yakınlığı olmakla birlikte, Batı sanatlarına meyli büyüktü. Batı müziği, piyano, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6642bf3d8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı’da, Fotoğraf, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-Fotograf-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html">Osmanlı’da Fotoğraf Sanatı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin ÖZENDES</strong></span></a>
</p><h3><span><strong>Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafın Gelişmesini Etkileyen Faktörler Değişen Yüzyılda Osmanlı Sultanları</strong></span></h3>
<p>Osmanlı sultanları bestekar, müzisyen, şair, nakkaş, ince marangoz, minyatürcü olarak, daha çok Doğu sanatlarına ilgi duydular. Bestekar Sultan III. Selim’in yeğeni ve fotoğrafın keşfi yıllarında Osmanlı Sultanı olan II. Mahmud’un da, bütün bu geleneksel sanatlara yakınlığı olmakla birlikte, Batı sanatlarına meyli büyüktü. Batı müziği, piyano, Avrupa tarzı bando, orkestra, tiyatro, askeri yenilikler, Osmanlı ülkesine onun saltanatı yıllarında girmeye başladı.</p>
<p>Bu yeniliklerin uygulandığı sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu, tarihinin en kritik dönemini yaşıyordu. Geniş İmparatorluk topraklarını askerlik ve diplomasi yönünden savunmak, gittikçe zorlaşıyordu. II. Mahmud, son zamanlarda gericilik ve tutuculuğun simgesi haline gelen Yeniçeri ocaklarını 1826 yılında kapattıktan sonra,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> modern bir ordu ve donanma kurdu.</p>
<p>Batılı hükümdarlar eskiden beri, devlet dairelerine astırmak ve birbirlerine hediye etmek üzere resimlerini yaptırmayı adet haline getirmişlerdi. Bu âdet Sultan II. Mahmud’la birlikte Osmanlı saraylarında da başlatılmış oldu. İlk kez resimlerini devlet dairelerine astıran Osmanlı Sultanı II. Mahmud oldu. 1836’da Selimiye Kışlası’na büyük bir törenle resmi asıldı.</p>
<p>Sultan II. Mahmud, ayrıca kendi resmini taşıyan bir nişan hazırlatarak, Tasvir’i Hümayun adı verilen bu nişanı, en sadık bildiği devlet erkanı ve ricalinin boyunlarına kendi eliyle taktı. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kuvvetlerine karşı çarpışacak olan<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Osmanlı ordusunun kumandanı Çerkes Hafız Mehmed Paşa’ya, 1838 yılında moral olması için bir resmini gönderdi.</p>
<p>II. Mahmud’dan sonra Sultanlığa gelen oğlu, Abdülmecid zamanında da bu gelenek sürdü. Sultan Abdülmecid’in görüp seyretmesi için, bir ressamın eserleri sarayda sergilendi. Ataları derecesinde doğu kültürünü bilmeyen Sultan Abdülmecid, Batı müziğine büyük bir ilgi duymaktaydı. Franz Liszt, 1847’de Osmanlı Sultanının sarayında müziğini dinletmişti. Bu konserden sonra, piyanist Liszt’e Sultan tarafından bir nişan verildi.</p>
<p>Samuel Morse’un telgrafı buluşundan dolayı Abdülmecid kendisini tebrik edip, bir nişan ve ihtira beratı gönderdiğinde, Morse: “Sultan Abdülmecid, bu nişanı ve tebrikiyle icadımın değerini anlayan Avrupalı ilk büyük insan olmuştur” demişti. Sultanın bu davranışı, aynı zamanda telgrafın dünya üzerinde ilk defa Osmanlı İmparatorluğu’nda tanındığının kanıtıydı. 1847’de Beylerbeyi sarayının yerindeki büyük ahşap sarayda, bizzat Abdülmecid’in önünde İmparatorlukta ilk telgraf denemesi yapılmış ve Sultan, kurulan bu hattan ilk mesajı kendisi göndermişti. Bu denemeden sonra da Edirne’ye kadar uzanan bir telgraf hattının kurulmasını istedi. Samuel Morse, kendi ülkesinde buluşunun patent hakkını ancak 1854 yılında alabildi.</p>
<p>Abdülmecid’den sonra Sultanlığa gelen Abdülaziz, ağabeyi gibi Batı müziğine değil, daha çok geleneksel Türk müziğine ilgi duyardı. Çok iyi ney çalar, beste yapardı. Osmanlı’nın Berlin sefiri aracılığıyla, 1863’te İmparatoriçe Augusta’ya,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Abdullah Biraderlerin çektiği bir fotoğrafını göndermişti. Avrupa’yı ilk kez ziyaret eden Osmanlı Sultanı olan Abdülaziz aynı zamanda resim yapardı. Oğlu son Halife Abdülmecid Efendi ise, Türk resim tarihinde yeri olan bir kişidir.</p>
<p>İmparatorluğun sonlarına doğru yaklaştığı dönemde, gerilemenin “Batılılaşamamak” olduğuna inanan Osmanlı yöneticileri, Avrupa’dan pek çok yabancı uzman getirterek, askeri, ekonomik, sosyal önemli görevlerde etkin roller verdiler. Batı ülkelerinin gelişmelerinin, bu alanlardaki uygulamalarına bağlı olduğuna inanan Osmanlı’da, büyük bir yenilenme hareketi başlatıldı.</p>
<p>Sultanların giysileri, altıyüz yıllık İmparatorluğun geleneksel giyiminden ilk kez farklılaştı. Kavuk, kaftan ve şalvar yerine, Avrupalı hükümdarlar gibi, yandan şeritli pantolonlar, kırmızı fesler<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> giyilmeye başlandı, ceketler de apoletlerle bezendi.</p>
<p>Donizetti Paşa Mızıka-ı Hümayun’u yönetmek üzere çağrıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ordunun çeşitli kademelerinde Alman, İsveçli, İngiliz ve Fransız paşalar görev aldılar. Böylesine hızlı bir yenilenme dönemine girmiş Osmanlı Ülkesi, elbette Batı’dan gelen yeni bir buluşa, fotoğrafa karşı olamazdı.</p>
<h3><span><strong>Fotoğrafın Gelişmesinde Sultan II. Abdülhamid’in Rolü</strong></span></h3>
<p>Abdülaziz’den sonra üç ay gibi kısa bir dönem sultanlık yapan V. Murad’ın arkasından tahta geçen Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı’da fotoğrafın en büyük koruyucusu ve destekleyicisi oldu. Güzel sanatlarla ilgilenen Sultanın kendisi de fotoğraf çekerdi. Sarayda vaktinin çoğunu resim salonu, müzik salonu ve fotoğraf atölyesinde geçirirdi.</p>
<p>Sultan Abdülhamid aynı zamanda çok iyi bir fizyonomistdi. İstanbul’un önemli ailelerinin kendisinde bulunan aile fotoğraflarına bakarak, Harbiye’ye girecek öğrencileri seçerdi. Tahta geçişinin 25. yılında<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Osmanlı topraklarında çıkarılacak af için, ülkenin bütün cezaevlerindeki mahkumların, tek tek veya üçerli gruplar halinde boy fotoğraflarını çektirdi, mahkumların isimleri, suçları ve mahkumiyet müddetleri de yazılı olan bu albümlere bakarak af kararını verdi. Cezaevlerinin, her türden insanı toplayan yerler olduğu düşünülürse, bu albümlerin, o devrin giyim, kuşamı açısından da çok değerli folklorik bir kıymette olduğu açıktır.</p>
<p>Sultanın başkâtibi Tahsin Paşa<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> anılarında, Abdülhamid’in sık sık kendisine; “Her resim bir fikirdir. Bir resim yüz sayfalık yazı ile ifade olunamayacak siyasi, hissi manaları telkin eder, onun için ben tahriri münderecatdan ziyade resimlerden istifade ederim” dediğini yazar.</p>
<p>İşte Sultan II. Abdülhamid’in fotoğrafa verdiği bu olağanüstü önem, bu sanatın, döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda süratle gelişmesini sağladı. Fotoğrafçılara ülkedeki olayları ve temel kurumları belgeleme görevini verdi. Hemen bütün donanma gemileriyle, askeri kuruluşların, fabrikaların, mensuplarının, devlet tarafından yapılmış bütün binaların, okulların, karakolların, camilerin, etnografik çevrenin, arkeolojik görünümlerin ve doğanın fotoğraflarını çektirdi.</p>
<p>Ziyarete gelen yabancı devlet adamlarının İmparatorluk’taki gezilerini, Hastane ve büyük müesseselerin açılışlarını da yine çektirdiği fotoğraflardan izledi. Diğer devlet başkanlarına, ülkenin propogandasını yapmak amacı ile albümler gönderdi.</p>
<p>Ebubekir Hazım Tepeyran,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> başı darda olduğu bir zaman, Sultana bir albüm takdim ederek, ondan derdine çare aradı ve olumlu sonuç aldı. Tepeyran anılarında; “Eğer ben fotoğraf sanatını bilmeyerek bu albümü Sultana takdim etmemiş olsa idim, daha önce hakkımda verilen jurnallerle mimlenecektim” diyerek, Sultanın fotoğrafa olan ilgi ve sevgisini vurguladı. Yine Tepeyran’ın anılarında, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden ve parasına, mallarına el konması kararından sonra Yıldız Sarayı’nın harem dairesine giren heyetin orada sultana ait küçük bir fotoğraf atölyesi ile karşılaştıkları yazılıdır.</p>
<p>Başlangıçta Müslüman halktan tepki gören, ama Osmanlı sarayının Müslüman sultanlarınca desteklenen fotoğrafın bu nedenle sarayla ve devrin sultanları ile diğer ülkelerde olduğundan farklı bir ilişkisi vardı.</p>
<h3><span><strong>Fotoğraf ve Din İlişkileri</strong></span></h3>
<p>Reformlar ve yenilikler Osmanlı yönetiminden gelmekteydi, halkın bunları kabullenmesi ise bir süreç içinde olacaktı. Osmanlı topraklarındaki nüfusun çoğunluğunu Müslüman halk oluşturmaktaydı. Ancak Osmanlı bu geniş toprakları içinde, Rum, Ermeni, Karadağlı, Gürcü, Mısırlı, Türk, Yahudi, Arap, Arnavut, Sırp, Çerkez gibi değişik gurupları içine alan bir milletler ve dinler topluluğuydu.</p>
<p>Kur’an’da resmi yasaklayan bir ayet yoktur. İslam’da resim yapmak değil, resimlere tapmak yasaklanmıştır. Pek çok Osmanlı sultanı başından beri resimlerini, hem de yabancı ressamlara yaptırdılar.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Türklerin İslamlığı kabul edişlerinin daha ilk yüzyılında resim ve heykel yapıldı ve mezar taşlarında ölü ile ilgili kadın ve erkek figürleri kullanıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kur’an’da olmamakla birlikte, bazı hadisler canlı varlıkların resmini yapanların, Allah’la yaratmada boy ölçüşmeye kalktıkları için kötü kişi olduklarını ve bu kişilerin kıyamet günü, yaptıkları tasvirlere can vermek zorunda kalacaklarını, bunu başaramayacakları için de cehennem azabı çekeceklerini belirtmişlerdi. Tıp, astronomi, mühendislik ve fen bilimleri konusunda yazılmış kitaplardaki figürler, çoğu kez gölge, ışık kullanmadan renklendirilmiş, naif şeylerdi. Bu resimleri yapan kişiye hiçbir zaman ressam veya tasvirci denmemesinin, nakkaş denmesinin sebebi de, bu tür süslemelerin daha çok nakış olarak düşünülmesinden ileri gelmekteydi. İslamın temel kurumu ve İslam mimarisinin odak yapısı olan camilerde hiç canlı figürü yoktu.</p>
<p>İstanbul’da 1910 yılında açılan ilk Müslüman fotoğrafhanesinin sahibi, Rahmizade Bahaeddin şöyle diyor: “Tesettür, günah, haram korkusuyla mücadele etmek istediğim içindir ki, atölyemi İstanbul cihetinde<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> kurmaya karar verdim.”</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun halkından olan Musevilerin dininde ise, tasvir kesinlikle yasaklanıyordu. “Ne yukarıda gökte, ne aşağıda yerde, ne de yerin altında suda bulunanın resmini yapma, onlara tapma ve hizmet etme. Çünkü ben senin efendin ve tanrın kıskanç bir tanrıyım.” (Çıkış 20/4)</p>
<p>İşte bu dini nedenlerle ilk fotoğrafçılar Müslümanlar ve Museviler arasından çıkmadı. Osmanlı topraklarına gezginler yolu ile girmiş olan fotoğraf, öncelikle Hıristiyan dinine mensup topluluklar, Ermeni ve Rumlar tarafından başlatılmış oldu.</p>
<p>Bu fotoğrafçılar, fotoğraflarında model olarak da Hıristiyanları kullandılar. Orientin havasını belirleyen bu fotoğraflarda önceleri beyaz peçeleri ile gösterilen ve “Türk kadını” diye adlandırılan zarif hanımlar da İslamik giysileri içinde Hıristiyan kadınları veya kadın kostümü giydirilmiş erkeklerdi.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<h3><span><strong>Usta-Çırak İlişkileri</strong></span></h3>
<p>İmparatorluğun tebasından olan Ermeniler, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Elazığ ve İstanbul’da daha çok eczacı ve kimyager olarak bilinirlerdi. Bu nedenle de ilk bulunduğu yıllarda fazlaca kimya bilgisi isteyen dönemin fotoğrafçılığı Daguerreotype’a geçmeleri kolay oldu. Ayrıca Ermeniler, Venedik’deki Murad-Raphaelyan okulundan sanat alanında çok şey öğrendiler.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İmparatorluğun çeşitli yerlerinde yaşayan Ermeni aileler de çocuklarını İstanbul’a meslek öğrenmeye gönderirlerdi. Bu gençler, o dönemlerde yeni açılmış bulunan Ermeni fotoğrafhanelerinde çırak olarak çalıştılar. Özellikle Abdullah Frereslerin stüdyosunda yetişen pek çok öğrenci, fotoğrafçılığı hemen hemen bir Ermeni tekeli haline getirdiler.</p>
<p>Ermenilerden sonra fotoğrafa ilk ilgi gösteren teba arasında Rumlar bulunuyordu. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bazı levantenler de fotoğrafla ilgilenmeye başladılar.</p>
<h3><span><strong>Müslüman Nüfus ve Ticaret</strong></span></h3>
<p>Müslüman Osmanlı vatandaşları ticaretle fazlaca meşgul değillerdi. Özellikle, fotoğraf gibi yeni bir buluşun ticaretine atılmayı macera olarak kabul ettiklerinden, böyle bir işe yanaşmazlardı. Genç Müslüman Osmanlı erkekleri, daha çok geleneksel askerlik mesleğini, garantili bir geliri olan memuriyeti veya ulemadan olmayı seçtiler. Bu nedenle de Müslümanların bu mesleğe ilgi duymalarının başlangıcı asker fotoğrafçılarla oldu denebilir.</p>
<h3><span><strong>Asker Fotoğrafçılar</strong></span></h3>
<p>Batı tarzı resim ülkeye girmeden önce, resimle ilgili çalışmalar minyatür, tezhib, kalem işleri ile mimari elemanlar, çini süslemeleriydi. Minyatür, 13. yüzyıldan beri bir yüzey resmi olarak gelişmişti. Üçüncü boyut ve perspektif kullanılmazdı. Kitap sayfalarına metni açıklamak için çizilen minyatürler, yakından izlenen bir resim olduğundan ve perspektif de belli bir uzaklıktan derinlik etkisi yapacağından, buna gerek görülmemişti. Minyatürün okulu yoktu. Usta-çırak ilişkileri ile öğrenilirdi. Bu sanat, okullarda gösterilse bile eşyayı ve doğayı doğru bir biçimde ifadelendiremeyeceğinden bir anlamı da olmazdı. Oysa batı tarzı resim, yalnızca resim sanatı için yapılmamakta, doğa ve eşyayı doğru göstermek amacını da taşımaktaydı. Resim ilk kez, 1795 yılında öğretime başlamış Mühendishane-i Berri-i Hümayun’a, 19. yüzyılda bir ders programı olarak alındı. Askeri okullarda öncelikle asker mesleğinin gereği olarak okutulan resim derslerinde, pespektif ve gölgenin ağırlık kazanmasının tek nedeni, resimsel olmaktan çok, üç boyutlu eşyanın doğru görüntüsünü yakalayabilmek içindi. Batı tarzında resim dersleri okunan ilk okul Mühendishane olduğundan, ilk ressamlar da buradan mezun oldular.</p>
<p>Mühendishane’ye resim derslerinde yararlanmak üzere 1805’te İngiltere’den bir Camera Obscura getirtildi. Daha sonraları fotoğraf derslerinin de eklendiği bu okullarda öğretmenliği, ressam sınıfından mezun olmuş askerler yaptılar. Saray tarafından görevlendirilen bu fotoğrafçılar, tarihi saptamalar ve gezginci dökümanter devrinin başlamasını sağlamış oldular. 1870’lerde Müslüman fotoğrafçı adına bu nedenle rastlanmaktadır.</p>
<h3><span><strong>İlk Yıllar Osmanlılar Fotoğrafın Bulunuşunu Öğreniyor</strong></span></h3>
<p>İstanbul’da yayımını Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice sürdüren Takvim-i Vekayi gazetesinin 28 Ekim 1839 (19 Şaban 1255) tarihli 186. sayısından: “Avrupa’da yayınlanan bazı gazetelerden alınan haberin tercümesidir. Herkesin bildiği gibi, son yıllarda buharlı makinalar fabrikalarda ray üzerinde gidebilir hale geldi. Bu sıralarda bir adam düşüncelerini dikkatle bir noktada toplayıp kanalize etmiş ki, iş bir acaip sanata yönelmiş, sonunda cilveli bir ayna (satıh) ortaya çıkmış. Fransalı Daguerre adlı marifet sahibi öğrendiği değişik sanat fenninin usulleri ile güneş ışığını yankı yaptırıp, nesnelerin hatlarını çıkarmış ve bu acaip sanatın oluşmasına gizli ve açık olarak 20 senesini vermiştir. Nihayet sonuca gelmiş ve bu olay herkesin beğenisini kazanmıştır.</p>
<p>Şöyle ki, cismin görüntüsü, ışıktan arındırılmış büyük veya küçük kutu şeklinde olan aletin, önündeki camdan geçerek içeride resmolunur. İçeri yansıyan resmin bir satıh üzerinde zaptolunması için bazı eczalar hazırlanması gerekir. Daguerre tecrübesine dayanarak bu karışımı başarmıştır. Bakır levhaya sürülen maddeye iyot ismi verilir. Bu levha iyodun buharına birkaç dakika tutulduktan sonra hemen karanlık kutuya konulur, beş dakika müddetle kutunun penceresinden geçen görüntü resimlenir. Bazı saklanması gereken şeylerin böyle zaptedildiği düşünülecek olursa, bunun ne kıymetli bir icad olduğu anlaşılır. Ne gariptir ki, Daguerre’in bu keşfi sırasında Talbot isimli bir İngiliz de kendi diyarında güneş ışığını böyle kullanmıştır.</p>
<p>Böyle ise de, Daguerre’in resim çekmesi daha önce gerçekleşmiştir.” Bu gazete haberi ile Osmanlı İmparatorluğu’nda fotoğrafın icadı duyurulmuş oldu. 1840 yılında ise, İngiliz William Churchill’in yabancı basından aktardığı yazılarla yayımına başlayan Ceride-i Havadis gazetesinin 15 Ağustos 1841 (26 Cemazıyelahir 1256) tarihli 47. sayısı, bu defa Daguerre’in ticari amaçla çoğalttığı makinasının icadından şöyle söz ediyordu:</p>
<p>“Ressamların kullandığı aletlere lüzum kalmadan ve düzgün bir bölümleme ile vakit kaybetmeden, bir yerin resim görüntüsünü almak için, Avrupa’da Daguerre dedikleri zat, bir alet icadedip, Daguerre’in basması manasında Daguerreotype diye adlandırmıştır. Daha önce kitabının İstanbul’a gelip ve tercüme edilip basıldığı, ilgililer tarafından bilinmektedir. Bu Daguerreotype’ı icadeden Mösyö Daguerre, bu defa da fotografya, yani ışık yazması işini bir aletle yapmaya başlamıştır. Çok kısa bir zamanda bu alet vasıtasıyla bir yerin veya bir ordunun resmi levha üzerinde tesbit olunuyor. Eğer çekilen bir belde ise, bütün binalardan başka bağ ve bahçesinde olan ağaçların yaprakları dahi tek tek anlaşılıyor imiş. Eğer levhadaki bir ordu ise, adamlardan başka yüzlerindeki kıllar dahi seçiliyormuş.”</p>
<h3><span><strong>Pera</strong></span></h3>
<p>İstanbul yakasındaki surların içine yerleşmiş olan Bizanslılar, Haliç’in karşı kıyısına bu anlama gelen Peramatis, kısaca Pera derlerdi. Buraya zamanla sahip olan Cenevizliler de Pera adını kullandılar, kendi topluluklarına da “Magnifica Communita di Pera” yani “Ulu Pera Topluluğu” dediler. Cumhuriyet’in başlangıcından beri adı İstiklal Caddesi olan Grand’ Rue de Pera’nın, Osmanlı döneminde üç ayrı adı vardı. Ağdalı Osmanlıca konuşanlar için “Cadde-i Kebir”, Avrupalılar ve Levantenler için “Grand’ Rue de Pera”, İstanbul yakasında oturanlar için ise “Doğruyol”.</p>
<p>Önceleri Pera’nın dar ve karanlık sokaklarında bazı karanlık işler dönerdi. Eski korkulu sokakları, elçilik binalarının yavaş yavaş buraya taşınmaları ile özellikle ondokuzuncu yüzyılda değişmeye başladı, en canlı ve kibar semtlerden biri haline geldi. Caddenin iki tarafını sağlı sollu dolduran apartmanların alt katları, her ülkenin bayrağını taşıyan zarif ve daha çok yabancıların sahip olduğu kimi saray ayakkabıcısı, kimi saray terzisi, kimi saray gömlekçibaşısı, kimi de saraya fes kalıplayan dükkanlardı. İmparatorluk başkentinin en Batılı yeri olan bu caddeye, 1850’li yıllardan sonra fotoğrafçılar da gelmeye başladılar.</p>
<h3><span><strong>Pera’nın Fotoğrafçıları Vasil Kargopoulo (1827-1886)</strong></span></h3>
<p>1850’de Rum asıllı fotoğrafçı Kargopoulo, Pera’da Rus Sarayı’na yakın bir yerde stüdyosunu açtı. Daha sonra, o zamanlar kalabalık bir ordu merkezi olan Edirne’de E. Foscolo ile ortak ikinci bir stüdyo açtı.</p>
<p>Kargopoulo’nun süslenme heveslisi ayak takımı gençlerin, kıyafet değiştirip fotoğraf çektirmeleri için, fotoğrafhanesinde geniş bir gardrobu vardı.</p>
<p>Kargopoulo, çok sayıda seyyar satıcının fotoğraflarını çekip, 6×9 cm. boyutundaki kağıtlara basarak, stüdyosunun özel kartonlarına yapıştırdı ve bunları İstanbul’un halk tipleri olarak satışa çıkardı. Büyük ününü bu çalışmaları ile sağlayarak, İstanbul tarih ve folklurunun belgelenmesine büyük katkıda bulundu.</p>
<h3><span><strong>Pascal Sebah (1823-1886)</strong></span></h3>
<p>1857’de, Avusturya Posta Ofisinin bulunduğu Tom Tom Sokağı’nın 10 numaralı binasında bir fotoğraf stüdyosu açtı. Bu stüdyoya “El Chark Societe Photographic” adını verdi. 1860 yılında Grand’ Rue de Pera’daki Rus Elçiliği’nin bitişiğinde bulunan 439 numaralı yere taşınan Sebah, A. Laroche adlı bir Fransız’ı stüdyonun yönetimine getirdi. Paris’te fotoğrafçılık tekniğini iyice öğrenmiş ve bu konuda çalışmalar yapmış olan Laroche, 1873’lü yılların sonuna kadar Sebah’la İstanbul’da çalışmalarını sürdürdü.</p>
<p>1869’larda Pascal Sebah, ünlü ressam Osman Hamdi Bey ile tanıştı. Osman Hamdi Bey, yaptığı tabloların büyük bir çoğunluğunda Pascal Sebah’ın fotoğraflarından yararlanmaya başladı.</p>
<p>1873’te Viyana’da açılacak sergide gösterilecek olan giysilerin büyük boyutta fotoğrafları çekilerek bir albüm hazırlandı. Albümün tüm fotoğrafları Pascal Sebah tarafından çekildi.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Pascal Sebah, 1873 yılı sonlarında Kahire’de ünlü Shepard’s otelinin yanında bir şube açtı. 1883 yılında felç geçiren Pascal Sebah 25 Haziran 1886’da öldü. Kardeşi Cosmi Sebah, 1888 yılına kadar stüdyoyu yönetti. Pascal Sebah’ın oğlu Jean, amcasının yardımlarıyla İstanbul’da çalışan fotoğrafçı Policarpe Joaillier ile ortak oldu. Adı Sebah & Joaillier’e dönüşen firma altın çağını yaşamaya başladı.</p>
<p>1871 yılında Jean Pascal Sebah, Hagop İskender ve Leo Perpîgnani ile ortaklık yapmaya başladı. Cumhuriyet dönemindeki yenilenme hareketlerine uyarak firmanın adı “Sabah”a dönüştürüldü.</p>
<h3><span><strong>Abdullah Freres (Viçen: 1820-1902, Hovsep: 1830-1908, Kevork: 1839-1918)</strong></span></h3>
<p>Pera’nın en ünlü fotoğrafçıları Ermeni asıllı Abdullah Biraderlerdi. Kevork Abdullah, 9 Eylül 1857’de Venedik’teki Murad Raphaelyan okulundan mezun oldu ve 1858 yılında İstanbul’a döndü. Viçen Abdullah, 1856’da İstanbul Beyazıd’da bir fotoğraf stüdyosu açan ve bu stüdyoda Daguerreotype ile uğraşan Alman kimyager Rabach’ın yanında rötuşçu olarak çalışmaktaydı. Kevork, kardeşleri Viçen ve Hovsep ile birlikte ülkesine dönmek isteyen Rabach’ın stüdyosunu devraldı.</p>
<p>1886’da, Mısır Hidivi Tevfik Paşa’nın çağrısı üzerine, Kahire’de bir şube açtılar. Abdullah Kardeşlerin Kahire’de açtıkları bu işyeri, şöhretlerine paralel olarak daha ilk günden itibaren büyük bir başarı kazandı.</p>
<p>Sayısız takdir ödülleri, madalyalar, kutlama mektuplarının sahibi Abdullah Biraderler, özellikle stüdyo fotoğraflarında ustaydılar. Bu nedenle de değişik desenli panolar, kadife perdeler, çeşitli sütunlar, günün modası kanapeler, Doğu’yu simgeleyecek sedef kakmalı masalar, nargile, çubuk, sim işli terlikler yaratacakları ortam için vazgeçilmez aksesuarlardı. Çalışmalarında doğal ışığın rolü büyüktü.</p>
<h3><span><strong>Nikolai Andreomenos (1850-1929)</strong></span></h3>
<p>1867 yılında Abdullah Frereslerin Beyazıt’taki stüdyosunu devralan Andreomenos burayı 30 yıla yakın çalıştırdıktan sonra da fotoğrafçılığın merkezi haline gelen Pera’da bir şube açtı.</p>
<p>İstanbul yaşantısını büyük bir titizlikle çekti. 27 Ocak 1929’da fotoğraf çalışmalarını sürdürürken öldü. Oğlu Tanaş Andreomenos 1930 yılında stüdyonun adı “Foto Saray” olarak değiştirdi ve çalışmalarını 90 yaşına kadar Beyoğlu’nda sürdürdü.</p>
<h3><span><strong>Guillaume Berggren (1835-1920)</strong></span></h3>
<p>İsveçli Guillaume Berggren, 1866’da dünya seyahati için Odessa’dan bir gemi ile ayrıldı. Gemi İstanbul limanında durdurulduğunda, Guillaume bir fırsatını bularak şehri gezmeye çıktı. Doğu’nun bu gizemli şehrini gördüğünde de hemen gemiden ayrılarak buraya yerleşmeye karar verdi. Bu adım onu yaşamının sonuna kadar kalacağı kente getirmişti. 1870’li yılların başında Grand’ Rue de Pera’da Derviş sokağı (bugünkü adı ile Piremeci) başındaki 414 no’lu binanın ikinci katında bir fotoğraf stüdyosu açtı.</p>
<p>Berggren, usta tekniği ve kompozisyon anlayışı ile, İstanbul’un en güzel görüntülerinin, Boğaziçi’nin, kıyıların, sokakların, türlü tiplerin, manzaraların belgeleyicisi oldu.</p>
<p>Bağdat demiryolunun yapımı sırasında, Goltz Paşa ile birlikte Anadolu’ya yaptığı gezilerde, demiryolu üzerindeki pek çok kentin fotoğraflarını çekti.</p>
<h3><span><strong>Gülmez Freres</strong></span></h3>
<p>Gülmez Kardeşler, 1870 yılında Pera’da bir stüdyo açtılar. İstanbul’un kırsal görünümlerinin fotoğraflarını çeken kardeşler, 1900’de stüdyoyu kapatarak bütün fotoğrafları Aşil Samancı’ya sattılar.</p>
<h3><span><strong>Bogos Tarkulyan (?-1940)</strong></span></h3>
<p>Bogos Tarkulyan, “Pol” adını kullanırdı. Daha sonraları ise asıl adı unutularak kendisine fotoğrafhanesinin adı olan “Febüs” efendi denmeye başlandı.</p>
<p>Karakaş biraderlerin atölyesinden yetişip, daha sonra Abdullah Freres’in asistanlığını yaptı ve 1890’da “Phebus” adı ile kendi fotoğrafhanesini açtı.</p>
<p>1890 yıllarında çocuk resimleri çekmek için, Fransa’dan stüdyosuna alçılı kartondan yapılmış 70-80 cm yüksekliğinde bir oyuncak at getirdi. Uzun seneler resim dersleri alan Febüs, özellikle portre resmi üzerine çok başarılı çalışmalar yaptı.</p>
<h3><span><strong>Aşil Samancı (1870-1942)</strong></span></h3>
<p>Ressam ve dekoratör Jacob Samancı Efendi’nin oğlu Aşil Samancı, fotoğrafçılığı Abdullah Biraderlerden öğrendi. İstanbul’un eski eserlerinin fotografik bir koleksiyonunu hazırladı. Aşil Samancı, Apollon adlı stüdyosunda 1925 yıllarına kadar çalışmalarını sürdürdü.</p>
<h3><span><strong>İstanbul Tarafı Raif Efendi</strong></span></h3>
<p>1854 yıllarında, İstanbul Çemberlitaş’ta çalışan Raif Efendi, 1848’de Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan ve 1849’da Kütahya’ya yerleşen Macar mültecilerindendi. Çemberlitaş’taki dükkanında saatçilik ve dönemin tekniği Daguerreotype ile fotoğrafçılık yaptı.<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Rabach Alman kimyager Rabach, 1856’da Beyazıt’ta bir stüdyo açtı. Bir minyatürcü olan ve fildişi üzerine minyatür portreler çizen Viçen Abdullah’ı yanına rötüşçu olarak aldı.</p>
<p>1858’de Rabach bu stüdyoyu Abdullah Biraderlere devretti.</p>
<h3><span><strong>Rahmizade Bahaeddin Bediz (1875-1951)</strong></span></h3>
<p>1910 yılında, bugünkü İstanbul vilayetinin karşısında fotoğrafhanesini açtı.</p>
<p>Titiz çalışmanın bir sembolü haline geldiği için Resna adı ile bilinen bu fotoğrafhanenin ünü, önce İstanbul’a sonra bütün Türkiye’ye yayıldı. Daha önceki ünlü stüdyoların uzun seneler sonra kapanmaya yüz tuttuğu yıllara rastlaması da Resna’nın şansını arttıran unsurlardandı.</p>
<p>İstanbul’da Sublime-Porte’dan (Babıali) sonra, Üsküdar ve daha sonra da Bahçekapı şubeleri açılan fotoğrafhanede 20’yi aşkın işçi çalışıyordu.</p>
<p>Kısa zamanda büyük üne kavuşan fotoğrafhanenin, aynı hızla yükselip kapanması 15 yıl gibi kısa bir dönemin içinde oldu.</p>
<p>Kadıköy yakasında bulunan fotoğrafçılar ise başkent fotoğrafçılığında çok etkin bir rol üstlenemediler. Bunların en önemlisi Amirayan’dı.</p>
<h3><span><strong>Garabet Amirayan (1857-1927)</strong></span></h3>
<p>Andreomenos’un yanında fotoğrafçılığı öğrendi. 1900 yıllarında Osmanlı Fotoğrafhanesi adı ile Beyazıt’ta bir stüdyo açtı. 1905 yılında fotoğrafhanesini Üsküdar’a taşıdı. Ölünceye kadar çalışmalarını burada sürdürdü. 1918 yıllarında kızı Ardemis ve oğlu Jirayr kendisine fotoğraf çalışmalarında yardımcı oldular.</p>
<h3><span><strong>Üniformalı Fotoğrafçılar</strong></span></h3>
<p>İmparatorluktaki tüm olayları, hastane açılması, üniversite kurulması törenlerini, misafir kralların yolculuklarını, Sultan II. Abdülhamid’in sarayından çıkmadan izlemesi, asker fotoğrafçıların çektikleri fotoğraflar sayesinde olmuştur. Gazetecilik o dönemde, bir fotoğrafçı kadrosu barındıracak teknik olanaklardan uzak olsa bile, çekilen bu fotoğraflar, ülkede basın fotoğrafçılığının başlangıcıdır.</p>
<h3><span><strong>Yüzbaşı Hüsnü Bey (1844-1896)</strong></span></h3>
<p>1865 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun’un Topçu-Ressam sınıfından mezun oldu. Langa’lı ressam Hüsnü Bey, Topçu Okulu’nda resim hocalığı yaptı.</p>
<p>II. Abdülhamid’in olayları izlemek için görev verdiği asker fotoğrafçılardandı. 1872 yılında “Risale-i Fotografya” adlı bir kitap yazdı.</p>
<h3><span><strong>Servili Ahmed Emin (1845-1892)</strong></span></h3>
<p>1845’te İstanbul’da dünyaya gelen Ahmed Emin, 1865’te Mühendishane-i Berri-i Hümayun’dan topçu mülazımı olarak mezun oldu. Büyük resim yeteneğinden dolayı mezun olduğu yıl, Tophane resimhanesine desinatör olarak alındı. Resimhane’de fotoğraf işleri ile de yakndan ilgilenerek, bu alanda büyük ün kazandı. Fotoğraftaki büyük başarısı Sultan tarafından duyulan Ahmed Emin, bir heyetle Anadolu’ya gönderilerek Bursa, Bozöyük, Eskişehir ve İznik’i dolaşıp pek çok fotoğraflar çekti ve bunları bir albüm halinde Sultan II. Abdülhamid’e hediye etti. Fotoğraftaki başarısı ve fotoğrafa olan ilgisi, onun Sultan tarafından yaverliğe alınmasını da sağladı. Bir müddet yaverlik yapan Ahmed Emin, daha sonra Mühendishane’de resim hocası olarak çalışmalarını sürdürdü.</p>
<p>İyi bir suluboya ressamı olan ve gravür bilen Ahmed Emin, fildişi oyma sanatında da çok başarılıydı. Sultana verdiği fotoğraflarını muhafaza etmesi için hazırladığı albümü, kendisi fildişi kabartma ile oyarak hazırladı. 4. dereceden bir Osmanî ve yine 4. dereceden bir Mecidî nişanı vardı.</p>
<h3><span><strong>Ali Rıza Paşa (?-1907)</strong></span></h3>
<p>Önceleri Üsküdarlı Ali Rıza Bey, daha sonraları da Üsküdarlı Ali Rıza Paşa diye anılan Ali Rıza Bey, askeri okuldan 1866’da 18. dönemde Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olan asker fotoğrafçılardandı. Ali Rıza Paşa’nın son görevi Milli Savunma Bakanlığı fotoğrafhanesindeydi.</p>
<h3><span><strong>Kolağası Mehmet Hüsnü (1861-?)</strong></span></h3>
<p>1882’de Harbiye’nin Piyade sınıfından mezun olan Hüsnü Efendi, aynı yıl Bab-ı Seraskeri fotoğrafhanesine tayin edilerek, 1894 yılına kadar burada fotoğraf işleri ile uğraştı. Bu tarihten sonra, genel kurmay başkanlığı resimhanesinde de fotoğraf işleri ile ilgilenen Hüsnü Bey’in çalışmalarındaki başarısı nedeniyle aldığı beşinci rütbeden Medici nişanı vardı.</p>
<h3><span><strong>Bahriyeli Ali Sami</strong></span></h3>
<p>14 Mayıs 1890’da Mekteb-i Bahriye-i Şahane ve Leylî Tüccar Kaptan Mektebi’ne giren Mehmet Bey’in oğlu Kasımpaşalı Ali Sami, 22 Mayıs 1892’de İnşaiye sınıfından deniz teğmeni olarak mezun oldu.</p>
<p>Osmanlı Bahriyesi’nde albaylığa (12.12.1905) kadar yükselen Ali Sami Bey, “Bahriyeli Ali Sami” olarak anılırdı. “Bahriyeli” lakabı kendisine yine saray için çalışan fotoğrafçı, Mühendishane-i Berri-i Hümayun’dan mezun başka bir asker fotoğrafçı ile aynı adı taşıdığından verildi.</p>
<p>Darülaceze’de baş fotoğrafçılık ve Bahriye okulunda fotoğraf öğretmenliği yapan Bahriyeli Ali Sami, Osmanlı Donanmasını ve İmparatorluğu ziyarete gelen Amirallerin ve yabancı donanmaların fotoğraflarını çekti.</p>
<p>1893 (Rumi 1309) yılında basılan “Mebadi-i Usulü Fotografya” adlı kitabını Bahriye İnşaiye Mühendislerinden Ali Sami diye imzaladı. Stefan Matbaası’nda basılan bu kitabın, her biri mühürlendi ve mühürlü olmayanların sahte olduğu da kitabın giriş sayfasında belirtildi. Dönemin fotoğraf tekniklerini içeren bu kitabın girişi de Sultan II. Abdülhamid’e ithaf olundu. 1897’deki Türk-Yunan Savaşı’ndan gümüş madalya aldı.</p>
<p>Bahriyeli Ali Sami, 1897’den sonra Yıldız Sarayı’nda açılan serginin de müdürlüğünü yaptı. Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nin saray fotoğrafçısı olan Ali Sami Bey, Sultan için pek çok değerli albümler hazırladı. Özellikle Bahriye için çok kıymetli döküman olan bu albümlerdeki fotoğrafları çekti. 3. dereceden Osmanî, 4. dereceden Mecidî ve bir de sanat madalyası vardı.</p>
<p>Meşrutiyet’in ilanından sonra, II. Abdülhamid daha tahtta iken, geçen istibdad döneminin araştırılması için bir komisyon kuruldu. Bu komisyon yaverleri ve devlet yöneticilerini inceleyerek pek çoklarını açığa aldı. Ali Sami, 4 Mayıs 1909’da albaylıktan uzaklaştırıldı. Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 2 Ağustos 1909 tarihli sayısında Bahriye Fotoğrafçısı Ali Sami’nin bir hafiye olduğu belirtilerek Sultan yaverliğinden alındığı ve yaverlik ücretinin kesilerek, İskenderun Liman Reisliği’ne tayin edildiği bildirilmekteydi.</p>
<p>Bu arada Mısır’a kaçan Bahriyeli Ali Sami, fotoğraf makinasını da yanında götürdü. 28 Ağustos 1909 tarihli İkdam gazetesinde, istibdad devrinin masraflarını kontrol etmek için kurulan komisyonun, kaçak Ali Sami’nin beraberinde götürdüğü devlet malı fotoğraf makinasının 1740 kuruş bedelinin, kaçağın haciz edilen mallarından tahsil edileceği bildirilmekteydi.</p>
<p>Bahriyeli Ali Sami, Milli Mücadele’nin başladığı yıllarda tekrar Anadolu’ya gelerek Bandırma’da beş sayı yayımlanabilen “Adalet” adında bir gazete çıkardı. Bu gazetesi ile, Sultan II. Abdülhamid Dönemi’ni savundu ve Mustafa Kemal Atatürk’e karşı olduğunu yayımladı.</p>
<p>Türk Kurtuluş Savaşı başladığında ise, önce karısı ile İzmir’e, oradan da Selanik’e kaçtı ve orada öldü. “150’likler” listesinin gazeteciler bölümünde Bahriyeli Ali Sami’nin de adı yazılıydı.</p>
<h3><span><strong>Fahrettin Türkkan Paşa (1868-1948)</strong></span></h3>
<p>Tuna boyunda Rusçuk’ta doğdu. Öğrenimine yine aynı yerde başladı. Babası Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müfettişi Mehmed Nahid’di. 1877-1878 Türk-Rus Savaşı’nda gelen, Türk göçmen kafileleri ile birlikte İstanbul’a geldiler. Babası Nahid Efendi, Rusçuk’tan sonra İstanbul Posta ve Telgraf başmüdürlüğüne getirildi.</p>
<p>Fahri Bey, bir yandan İstanbul’da Harbokulu’na devam ederken, diğer yandan da, babasının yanında görevli Fransız mühendislerden, matematik ve Fransızca dersleri aldı. Bu arada, onlardan fotoğrafçılığı öğrendi. 1885’te henüz 17 yaşında iken, İstanbul ve çevresinin fotoğraflarını çekmeye başladı. Fotoğrafçılığını daha da ilerletmek için Febüs’ün stüdyosunda da çalıştı ve stüdyonun sahibi Bogos Tarkulyan’dan özel dersler aldı.</p>
<p>1888’de Harbiye’den ve 1891 yılında da Kurmay okulundan mezun oldu. 1891-1894 yılları arasında İstanbul’da, daha sonra 13 yıl Erzincan’da askeri görevlerde bulundu. 1908 sonlarında İstanbul’a geldi. 1910 yılında Arnavutluk’taki büyük isyanın bastırılmasında görev aldı. Albay olarak Tekirdağ’da Kolordu Kurmay Başkanlığı’na getirildi. Bu kolordu ile 1911 İtalya Savaşı’nda, Çanakkale Boğazı savunmasında görev aldı. 1912-1913 Balkan Savaşı’nda 31. Tümen’e komuta etti. 1914’de Musul’da, sonra Suriye’de komutanlıklar yaptı.</p>
<p>31 Mayıs 1916’da Medine’ye gelerek, isyan eden Mekke emirine karşı Medine’yi, 1916’dan 1919’a kadar savundu. Bu nedenle kendisi, “Medine Müdafii Fahri Paşa” olarak da anılır.</p>
<p>Askeri görevle gittiği yerlerin fotoğraflarını çeken Fahrettin Paşa’nın yabancı yayınlardan derlediği fotoğrafçılıkla ilgili notları vardı.</p>
<h3><span><strong>Ali Sami Aközer (1866-1936)</strong></span></h3>
<p>Rusçuk’tan İstanbul’a gelen aile, Üsküdar Beylerbeyi kütüğüne kayıt olduğundan, Ali Sami de, “Üsküdarlı Ali Sami” diye de çağrılırdı. 1303 (1886) yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun’un topçu sınıfından mezun olan 24 subaydan biriydi ve bu okulda resim ve fotoğraf öğretmenliği yaptı. Osmanlı ordusunda Topçu Albay olarak görevli olan Ali Sami, sarayın da fotoğraf hocalığını yaptı ve Şehzade Burhanettin Efendi’ye uzun seneler ders verdi.</p>
<p>Servili Ahmed Emin’in damadı olan Ali Sami, Mühendishane’de onun yardımcılığını da yaptı ve bu okulda Meşrutiyet’in ilanına kadar öğretmen olarak resim ve fotoğraf dersleri verdi. Kara kalem, sulu boya resim çalışmalarında da çok büyük başarı elde etti.</p>
<p>Ali Sami, 1889 yılında Abdülhamid’in yaverliğini yaptı ve 1892’de kolağası rütbesine ulaştı. Sultan Abdülhamid’in görevlendirdiği asker fotoğrafçılardan olan Ali Sami Bey, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaretini, İstanbul’dan Kudüs’e kadar olan yolculuğunu, 1898 yılında yol boyunca izleyerek bu seyahati bir albüm halinde Sultan II. Abdülhamid’e sundu.</p>
<p>Soyadı kanunu çıktığında Aközer soyadını alan Ali Sami, Meşrutiyet’in ilanından sonra Trabzon’da bir lisede resim öğretmenliği yaptı. Buradan ayrıldıktan sonra da 1936’da İstanbul’da öldü ve Nakkaştepe’ye gömüldü.</p>
<h3><span><strong>Üsküdarlı Hasan Rıza (1864-?)</strong></span></h3>
<p>1883’te Harp Okulu’nun Piyade sınıfından mezun oldu. 1888 yılından 1895 yılına kadar Kuleli Askeri Lisesi’nde resim hocalığı yaptı.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıktığından beri (1876) İstanbul ve taşra vilayetlerinde yapılan askeri binaların fotoğraflarını çekmek için 1893’te bir Komisyon kuruldu. Hasan Rıza bu komisyonun üyesi idi ve binaların fotoğraflarını çekerek bir albüm halinde Sultan’a sundu.</p>
<h3><span><strong>Kenan Paşa (1855-?)</strong></span></h3>
<p>1855’de Rusçuk’ta doğdu. Babası Nazif Paşa, Bosna valisi idi. Daha sonra İstanbul’a gelerek, Mevkib-i Hümayun alayına yazıldı. Teğmen rütbesi ile fahrî yaverliğe kabul edildi. 1884’te Nizamiye Yüzbaşılığı’na, 1886’da kıdemli yüzbaşlığa, 1888’de binbaşılığa, 1889’da da yarbaylığa yükseldi.</p>
<p>1897 yılında Türk-Yunan Savaşı’nın zarar tespiti için, II. Abdülhamid, en güvendiği yaverlerinden bir heyet kurarak, Yarbay Kenan Bey’i fotoğrafları çekerek, bir albüm hazırlaması için görevlendirdi.</p>
<p>1900 yılında Paşa’lığa yükselen Kenan Bey, 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra görevden alındı. İstibdad devri ileri gelenlerinden olduğu kabul edilerek sürgüne gönderildi.</p>
<h3><span><strong>Gazeteciliğin İlk Yılları Robertson (1813-1888)</strong></span></h3>
<p>Gazetecilik anlayışı ile sosyal çevrenin belgelenmesi ise, 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı sırasındaydı. Osmanlı Darphanesi’nde hakkak olarak çalışan James Robertson, 1855 yılında Kırım limanı, savaş alanı görüntüleri ile İmparatorlukta ilk gazetecilik fotoğraflarını çekmiş kişi oldu.</p>
<p>Yirminci yüzyıl başlarken, Mısır, Sudan, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Kıbrıs, Sisam, Girit, Güney ve Doğu Arabistan gibi yerler İmparatorluğun denetiminden çıkarak, geniş ölçüde bağımsızlık kazandı. İmparatorluk bu yüzyıla pek çok isyanlar, İtalyan Savaşı, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile girdi.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın siyasi haritası ve toplumların siyasal yönetimleri değişti. Osmanoğulları, Habsburg,<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Romanov<a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> gibi ebedi sanılan hanedanlar ikidardan düştüler.</p>
<p>1 Ağustos 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’na, Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim’de girdi. İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, vb. gibi güçlü devletlere karşı, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan’ın yanında savaştı. 1914-1918 yılları arasında süren bu savaşın sonunda, diğer yenik düşen müttefikleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu da bir mütareke yapmak zorunda kaldı. Ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Bu mütarekenin ağır şartlarıyla, İmparatorluk fiilen sona ermiş oldu.</p>
<h3><span><strong>Talha Ebüzziya (1880-1921)-Velid Ebüzziya (1882-1845)</strong></span></h3>
<p>Türk basın tarihinde seçkin bir yere sahip olan gazeteci Ebüzziya Tevfik Bey’in (1849-1913) oğulları Talha Bey ve Velid Bey, 1912 yılında matbaalarına bir karanlık oda kurdular ve önemli olayları kendileri foto muhabirliği yaparak çektiler.</p>
<p>1915 Çanakkale Zaferi’nden sonra, Velid Bey harp alanının fotoğraflarını çekmek üzere Çanakkale’ye gitti. Savaşa katılan mehmetçikleri, kumandanları ve Türk bataryalarının fotoğraflarını çekti. Bu fotoğraflar Tasvir-i Efkâr’da yayımlandı.</p>
<p>Velid Bey, 16.3.1920 gece yarısı, İstanbul’u işgal eden İngilizlerin, Şehzadebaşı askeri karakolunda süngüleyerek öldürdüğü, altı mızıka askerinin fotoğraflarını çekti. Fotoğrafların altına şehitlerin künyelerini de yazıp, çok sayıda basarak, Anadolu’ya göndermeye ve milli mücadeleyi alevlendirmeye çalıştılar.</p>
<p>2.6.1921’de Tevhid-i Efkâr gazetesini yayımlamaya başlayan Velid Bey, yaptığı hizmetlerden dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.</p>
<h3><span><strong>Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982)</strong></span></h3>
<p>Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Güzel Sanatlar Akademisi) mimarlık bölümünü bitiren Koyunoğlu, 1915’te İstanbul Babıali’de, “Yeraltı” fotoğrafhanesini açtı. Kurtuluş Savaşı sırasında askerliğini yaparken, Erzurum dağlarında ordu kayak takımının fotoğraflarını çekti.</p>
<h3><span><strong>Burhan Felek (1895-1982)</strong></span></h3>
<p>1914 yılında Karargâh genel fotoğrafçısı olan Burhan Felek, 1915 yılı sonlarında Çanakkale Savaşı’nın cephe fotoğraflarını çekmek üzere görevlendirildi.</p>
<p>1911’de Trablusgarp’ta İtalyanlara, 1915’te Çanakkale’de İtilaf Devletlerine karşı zaferler kazanan Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkışı, ülkenin kaderinde yeni bir sayfa açtı. Bu adım, altı asır süren Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe karıştığı noktada Türklerin kurtuluş savaşının başlangıcı olacaktı. Kurtuluş yolunda, her gün yeni zaferler kazanılan savaşlarda fotoğraf çekenlerin çoğu, savaşlara katılan askerlerdi. Cumhuriyetin ilanından sonra, sayısı artarak açılan Müslüman stüdyolar, hemen her şehirde stüdyolarına “Zafer” adını verdiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin ÖZENDES</strong></span></a>
</p><p>Fotoğraf Tarihçisi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 507-517</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdülhamid II’nin Hatıra Defteri; Selek Yayınevi, İstanbul 1960</span></div>
<div><span>♦ Abdülhamid; Siyasî Hatıratım, Dergâh Yayınları, İstanbul 1984</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa; Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1971</span></div>
<div><span>♦ Ebbüzziya, Tevfik; Yeni Osmanlılar Tarihi Cilt II, Kervan Yayınları, İstanbul 1973</span></div>
<div><span>♦ Ebbüzziya, Tevfik; Yeni Osmanlılar Tarihi Cilt III, Kervan Yayınları, İstanbul 1974</span></div>
<div><span>♦ İslimyeli, Nüzhet; Asker Ressamlar ve Ekoller, Asker Ressamlar Sanat Derneği Yayınları I, Doğuş Ltd Şti Matbaası, Ankara 1965</span></div>
<div><span>♦ Mehmed Es’ad; Mirat-ı Mühendishane-i Berri-i Hümayun, Karabet Matbaası, İstanbul 1312</span></div>
<div><span>♦ Özendes, Engin; Fotoğrafçı Ali Sami 1866-1936 (Haşet Yayınevi/İstanbul, 1989) Özendes, Engin; Türkiye’de Fotoğraf (İletişim Yayınları/İstanbul, 1992)</span></div>
<div><span>♦ Özendes, Engin; Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf (İletişim Yayınları/İstanbul, 1995)</span></div>
<div><span>♦ Özendes, Engin; Abdullah Freres Osmanlı Sarayının Fotoğrafçıları (Yapı Kredi Yayınları/İstanbul, 1998)</span></div>
<div><span>♦ Özendes, Engin; Sebah & Joaillier’den Foto Sabah’a Fotoğrafta Oryantalizm (Yapı Kredi Yayınları/İstanbul, 1999).</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yeniçeri ocakları adı ile bilinen Osmanlı ordusunun artık imparatorluğu savunacak gücü olmadığına inanan II. Mahmud, yeni ve modern bir ordu kurmak için harekete geçti. İstanbul’da bulunan 51 yeniçeri ocağının her birinin en yetenekli 150 kişisinden eşkinciyan ocağı kurulacaktı. Bunu duyan Yeniçeriler 4 Haziran gecesi isyana başladılar. İsyancı grupları kente yayıldı. Çeşitli yağmalar yapıldı. Ancak halkın yeni bir ordu kurulması konusunda Sultandan yana olduğunu anlayan yeniçeriler, kışlalarına çekildiler. Sultanın askerleri kışlanın çevresini sardılar ve top ateşi ile tüm isyancıları öldürüp, kışlayı ateşe verdiler. (15 Haziran 1826) Bu olaya Vaka-i Hayriye adı verildi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile Sultan II. Mahmud’un arası çok iyi değilken, 1834’te Mehmed Ali’nin imparatorluğa ödediği yıllık vergiyi azaltmak istemesi, ilişkileri iyice bozdu. 25 Mayıs 1838’de Mehmed Ali Paşa bağımsızlık isteyince, II. Mahmud seferberlik ilan etti. Her iki taraf da savaşa hazırdı. Suriye’nin bir kısmını yeniden kazanmak isteyen Osmanlılar, Fırat’ın kuzeyinde büyük bir ordu topladı. İçlerinde von Moltke’nin de bulunduğu bir grup Prusyalı, danışman olarak harekâta yardımcı olmaları için gönderildi.</span></div>
<div><span>Osmanlılar Fırat’ı geçip, Halep üzerine yürüdüler (21 Nisan 1839). Karşı kuvvetler de Halep girişini koruyan Nizip ve Birecik arasında toplanmıştı. 24 Haziran 1839’da Osmanlılar geri püskürtüldü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Augusta (30.9.1811-7.1.1890): 1861 yılından itibaren Prusya Kraliçesi ve 1871’den itibaren de Alman İmparatoriçesi. Saksonya-Weimar Grandükü Karl Friedrich ve Grandüşes Maria Paulowna’nın kızıdır. 1829 yılında da I. Wilhelm’in karısı oldu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Osmanlı İmparatorluğu’nda fesler, dönemlerinin sultanlarına göre de isimler aldılar. Bunlar; Abdülmecid’in giydiği basık ve yuvarlak hatlı olan Mecidiye, Sultan Abdülaziz’in yine basık fakat keskin kenarlı olan Aziziye, Sultan II. Abdülhamid’in yüksek fakat keskin hatlı olanı Hamidiye fesleriydi. Dönemlerinde halk da bu tür fesleri giydi. Bunlardan başka Zuhaf, Fino, Dar Beyoğlu gibi adları da vardı. Esnaflar fes üstüne yemeni sararlardı. Sarıksız fese Dalfes denirdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Donizetti Paşa (1788-1856): İtalya’nın Bergamo kentinde doğdu. Bando şefi ve bestecidir. Diğer besteci ve şef Gaetano Donizetti’nin kardeşidir. 1832’de Sultan II. Mahmud, tarafından Askeri bandoların başına geçmesi için Osmanlı İmparatorluğu’na davet edildi. Bandolara Batı enstrümanları ve Batı müziği tarzını uyguladı. Sultan Abdülmecid’den de büyük destek gören Donizetti Paşa, çeşitli madalyalar ve hediyelerle ödüllendirildi. 1856 yılında İstanbul’da öldü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sultanların tahta çıktığı günler her yıl törenlerle kutlanırdı. II. Abdülhamid Dönemi’nde bu kutlama günlerinde, Yıldız Sarayı’nın bahçeleri, binalar, fener ve bayraklarla süslenir ve kapıların üzerine “Padişahım çok yaşa” yazılı levhalar asılırdı. Sultan erkenden Büyük Mabeyn-i Hümayun’a gider ve akşama kadar vükela ve vüzeranın, ecnebi sefirlerin tebriklerini kabul ederdi. Akşama doğru haremde büyük salonda ailesi ile toplanırdı. Bu arada şehirde de şenlikler yapılarak, fener alayları düzenlenir, fişekler atılır ve halk da bu törenlere iştirak ederdi. Bu culûs şenliklerinin en muhteşemi 1901 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıl törenleri oldu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tahsin Paşa: Sultan II. Abdülhamid’in mabeyn başkâtibi. II. Meşrutiyet’ten sonra görevi ve rütbesi elinden alındı (1908). “Abdülhamid ve Yıldız Hatıraları” adlı kitabını 1931’de yazdı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ebubekir Hazım Tepeyran (1864-1947): Niğde’de doğdu.      Memurluk yaşamına kâtiplikle başlayarak valiliğe kadar yükselip, Manastır, Musul, Bursa, Ankara, Beyrut, Bağdat, Hicaz, Trabzon, Sivas valiliklerinde, Danıştay üyeliği ve daire başkanlığında bulundu.</span></div>
<div><span>Kurtuluş Savaşı yıllarında da Sivas ve Trabzon valiliklerinde bulundu. İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Niğde Milletvekili idi. 1939’dan 1946’ya kadar iki dönem yeniden Niğde’den milletvekili seçildi. Köy gerçeklerini sergilediği “Küçük Paşa” adlı bir romanı vardır. İstanbul’da öldü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> II. Mehmed (1430-1481), I. Selim (1467-1520), II. Selim (1524-1574), IV. Murad (1612-1640) resimleri yapılmış olan sultanlardır. Fatih Sultan Mehmed, 1479’da Venedik ile barış imzaladıktan sonra, onlardan usta bir ressamın gönderilmesini istedi. Bu görev Gentile Bellini’ye büyük bir törenle verildi. Aynı yıl İstanbul’a gelen Bellini, Fatih Sultan Mehmed’in ve şahzedelerin portrelerini yaptı.</span></div>
<div><span>Ressam Ruben Manas, 1850’de Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın resmini yaptı.</span></div>
<div><span>Pek ünlü bir ressam olmamakla birlikte Kanuni Sultan Süleyman (1494-1566) çağında yaşamış olan Türk Haydar Bey, I. Fransuva ve V. Şarl’ın resimlerini yaptı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Türk heykeltraşlığının en güzel eserleri, kurganlarda keşfedilen eşya arasında bulunur. Yenisey yakınlarında, Orhon’da, Turfan’da, Hotan’da ve Orta Asya’nın eski Türk şehirlerinde bulunan heykelcikler budist bir karakter taşır. İslamlıktan sonra Türklerde heykel sanatı yavaş yavaş sönmeye başlarsa da, heykeltraşlık bir mimari süsleme unsuru haline dönüşür. Bunlar mezar yazıtlarını süslemeye devam eder. Anadolu Selçuklu Türklerinde, Niğde’deki Hüdavent Türbesi’nin pencere köşesinde insan figürü vardır.</span></div>
<div><span>Üçüncü yüzyılda bile Konya’daki kabartmalarda melek, muharip, avcı şeklinde insan tasvirlerine rastlanır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İstanbul’daki Müslüman halkın yoğun olarak yaşadığı yerler, Pera’nın karşı sahilinde bulunan kıyılardı. Pera tarafındaki Kasımpaşa ve Tophane sırtlarına ise, Türkler, II. Beyazıd (1447-1512) Devri’nde yerleşmeye başladılar. Şehrin bölümlerini ayırmak için söylenen “İstanbul ciheti” Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bölümü belirtmek için söylendi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> 19. yüzyıl fotoğrafçılığı, matbaa baskısının teknik şartlarının yetersizliğinden dolayı, bugün gezilen görülen yerlerden alınan posta kartlarının görevini de üstlenmişti. Her ülkenin fotoğrafçıları da bu turistik nitelikli fotoğrafları çekip, o ülkenin etnografik, sosyal, mimarî görüntülerini turistlere sundular. Bunlar genel olarak albümler halinde hazırlandı. Bu yüzyılda Müslüman kadının peçesini açarak, fotoğrafçı karşısında poz vermesi söz konusu olamazdı. Bu nedenle fotoğrafçılar imparatorluğun Hıristiyan tebasından kadınları model olarak kullandılar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Murad-Raphaelyan okulu, önce Raphaelyan adı ile Venedik’te Mıkhitaristler tarikatı tarafından 1836’da açıldı. Maddi desteği Yetvard Raphael Garamyan’ın (1734-1791) bıraktığı mirasla sağlandı. 1870’te Paris’teki Muradyan mektebi ile birleşerek Murad-Raphaelyan adını aldı. 1929’da Muradyan okulu ayrılarak tekrar Paris’te açıldı fakat adı değişmedi. 1917’de Roma’ya taşındı, ertesi yıl tekrar Venedik’e geçti. II. Dünya Savaşı sırasında kapandı. 1950’de tekrar açıldı.</span></div>
<div><span>1879 yılına kadar ortaokul seviyesinde olan okul, bu yıldan sonra lise seviyesine getirildi.</span></div>
<div><span>Kevork Abdullah’ın 1852 Ekim ayında on üç yeni öğrenci ile birlikte başladığı bu okuldan pek çok dereceleri ve birincilikleri oldu. Sanat eğitimine büyük ağırlık verilen okuldan Kevork Abdullah 1857’de resim ve piyanodan diğer derslerinde olduğu gibi birinci olarak ödül alan altı öğrenci arasında yer almayı başardı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> “Les Costumes Populaires de la Turquie en 1873” adlı albüm, 27.5×37 cm. boyutlarında, 370 sayfa olarak hazırlandı. 20×36 cm. boyutunda Sebah’ın atölyelerinde phototype metodu ile basılmış 42 adet fotoğraf kullanıldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Daguerreotype: 1839’da, Louis Jacques Mande Daguerre tarafından bulunan bu yöntem, bulucusunun adı ile anıldı. 1850’li yılların sonlarına kadar kullanıldı. İnce gümüş bir tabakayla kaplanan bakır levhada görüntü cıva buharı ve sodyum hiposülfitle elde ediliyordu. Tüm bu işlemlerin fotoğraf çekiminden en fazla bir saat sonra gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Sonuç ise, çoğaltma olanağı olmayan yalnızca tek bir pozitif görüntüydü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Habsburglar, 1278-1918 yılları arasında Avusturya’da hüküm sürmüş ailedir. Saltanatları boyunca gerek savaşlarla, gerek evlenmelerle Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda söz sahibi oldular.</span></div>
<div><span>1859’da İtalya’dan, 1866’da Almanya’dan çıkarılan Habsburg sülalesi, Orta Avrupa bölgelerinde hakimiyetini bir süre sürdürdü. Kasım 1918’den sonra ise sonuncu hükümdar I. Karl, sözde kral olarak kaldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanlida-fotograf-sanati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Romanovlar Litvanya asıllı Rus ailesidirler. 16. yüzyılda Rusya’ya yerleştiler. 1613-1917 yılları arasında ülkeyi yönettiler.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı İmparatorluğunda Fotoğrafın Başlangıcı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı İmparatorluğunda Fotoğrafın Başlangıcı
Paris’te Ağustos 1839’da Daguerreotype’in dünyaya tanıtılması olayı, pek çok ülke gibi Osmanlı Devleti’nde de ilgi çekmiş ve hemen kamuoyuna bu icatla ilgili bilgiler verilmiştir. Bu konuda en eski belge, günümüzde, Süleymaniye Kütüphanesi, gazete koleksiyonları arasında bulunan 19 Şaban 1255 ya da 28 Ekim 1839 tarihli ve 186 sayılı Takvim-i Vekayi’dir. Gazetenin 5. Ve 6. sayfalarında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c664111343.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, İmparatorluğunda, Fotoğrafın, Başlangıcı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-Fotograf.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html">Osmanlı İmparatorluğunda Fotoğrafın Başlangıcı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Simber ATAY</strong></span></a>
</p><p>Paris’te Ağustos 1839’da Daguerreotype’in dünyaya tanıtılması olayı, pek çok ülke gibi Osmanlı Devleti’nde de ilgi çekmiş ve hemen kamuoyuna bu icatla ilgili bilgiler verilmiştir. Bu konuda en eski belge, günümüzde, Süleymaniye Kütüphanesi, gazete koleksiyonları arasında bulunan 19 Şaban 1255 ya da 28 Ekim 1839 tarihli ve 186 sayılı Takvim-i Vekayi’dir. Gazetenin 5. Ve 6. sayfalarında Daguerreotype’in bulunuş evreleri özetlendikten sonra, teknik özelliklerinden söz edilmekte ve mucidi Daguerre tanıtılmaktadır:</p>
<p>“Avrupa canibinden tevarüt eden bazı gazete evrakından müstahreç havadisin tercümesidir.</p>
<p>Cümlenin malumu olduğu vecihi ile teksir-i ulumu marifet ve tevfir-i sanayi’ü hirfet kaziyelerine itina ve dikkat ve vesail-i ilmiye ve istikmali levazım-ı fünün-u hikemiyeye sarfı makderet olundukça anbean enva-ı sanayi-i acibe ve gunagum fünün-u garibe ihdas ve ihtira olunmakta ve tevsi-i daire-i menafi ve ticarete bezl-i mahasal vüs ü dirayet kılınmakta olup nice senelerden beru eshab-ı tecrübe ve malumattan bulunan mellahların teşkil-i esbab-ı seyr-i sefayin hususunda mincihetil-amel vaki olan mesai ve gayretlerinden bir semere-i nafia hasıl olmayarak nihayet kuvve-i ulum ü sanayi ve vasıta-i ulum u maarif ile icat ve ihtira olunan vapur sefayini ile istihsal-i teshilat-ı icabiyeye destres olunmuş ve bu keyfiyet cümlenin malumu meşhudu olan mevattan olduğu cihetle azade-i külfe-i isbat ü beyan bulunmuş olup işbu vapur alatının seyr-i sefayin hakkın istimali suretiyle memalik-i baidede bulunan milel ü tavaif i muhtelife beyninde iyab ü zihap ve münasebeti yevmen feyevmen kesb-i yüsrü sühulet etmekte olduğundan mada fenn-i mezkurun peyderpey tetkik ü istimali münasebetiyle küre-i arzın mehal ve mevaki-i müteferrika ve muhtelifesi bir iklim-i cesim-i vahit hükmüne gireceği asar-ı mahsusesi cihetiyle rehin-i istidlal olarak ancak alat-ı mezburenin menafi ve muhassenat-ı kesiresi yalnız bahren istimali suretine münhasır olmayıp eksr karhane ve fabrikalarda dahi istimal olunmakta idüğü ve hasıl olan menafiinin derece-i tasavvurdan efzun olduğu derkar ve biraz vakitten beru bazı mahallerde timur tarikler inşasiyle vapur arabaları vaz’ı ve mezkur arabaların sürat-i seyr ü hareketleriyle ne mertebelerde takrib-i merahil ü mesafat mümkün olduğu varestei kayd ü iş’ardır.</p>
<p>Bu esnalarda dahi sarf-ı efkarü dikkat ve bezl-i nakdine-i akl ü ferasetle bir dahi sarf-ı efkarü dikkat ve bezl-i nakdine-i akl ü ferasetle bir sanat-ı garibe dahi cilveker-i mirat i zühur olmuş ve sanat-ı mezkurenin mucidi fransalu Mösyö Dager nam bir ehl i hüner bulunmuş olup mumaileyh tahsil etmiş olduğu fünun-u mütenevvia-i bedianın asar-ı hikemiyesinden olarak inikas-ı şua-ı şems ile tersim-i eşya tarikinin ihtira ve istihraç eylemiş ve bu sanat-ı garibenin suretger-i ayine-i husul olmasına hafi ve celi yirmi sene miktarı çalışıp çabalıyaruk nihayet hezar gune tecarib-i kaviye ile fi’le getürmüş ve kuvye-i şura-ı şems-i münir ile münakkaş olan eşkal-i mahsuseyi cümleye irac ve ilan eyledikte keyfiyet beis-i tahsin-i fravan olmuş olarak ancak sanat-ı mezkurenin bervechi tafsil beyan ve tasrihi tatvili makali mucip olacağı mütaleasiyle yalnız sureti-imal ve icrasının bu mahalde zikr ü tarifi münasip görülmüştür.</p>
<p>Şöyle ki ezmine-i kesireden beri bir nevi sagir ve kebir kutu şeklinde olarak yukarusunda camdan ayine resminde bir penceresi ve hizasında vazolunan eşyay-ı hariciye pencere-i mezbura akseder (kamara opskura) tesmiye olunur bir nevi alet mevcut olmağla salifüzzikir mösyö Dager eşyay-ı mezkurenin alet-i mezbure ile bir levha üzerine tersimi mümkün olacağını evvel-i emirde cezmetmiş ise de eşyay-ı hariciyenin tersimine muktezi olan bilcümle keyfiyatın istihsali zımnında şemsin tesir-i ziya ve şuaı mümkin olacak bazı eczay-ı kimyeviye tedariki icabtan olduğunu yakinen tefehhüm etmekle ressam-ı mumaileh bu hususun istihsali çaresine çalışarak nihayet eşyay-ı mezburenin nuhasdan masnu olarak üzeri gayet ince gümüş kaplu bir levha üzerinde tersimi mümkün olduğunu mülahaza ederek olbapta vaki olan tecrübesi rehin-i hayyiz-i husul olmuş olup filhakika levha-i mezkure iyot tesmiye olunur bir nevi cezay-l kimyeviye buharına birkaç dakika karşu tutularak ba’dehu derhal salifuzzikir kamara opskura devaz olundukta beş dakika mürurunda lavhay-ı mezkurenin eşyay-ı mezbure ile mürtesem olarak çıkarıldığı meşhud-u sıgar ü kibar ve alelhusus bazı emakin-i cesime ve enbiye-i mürtefianın tersimi maddesine gelince sanat-ı mezkurenin kadr ü kıymetine baha olmadığı ve tahsil-i ulum-u rizaziyeye hacet kalmaksızın kaffe-i eşyay-ı zahiriyenin bilcümle keyfiyat-ı tabiiye ve sınaiyyesiyle tersim ve istihracı mümkün olduğu bedihi ve aşikardır. Ve eşyay-ı mezburenin ber minval-i muharrer eşkal-i mahsusesi tabiat-ı ecza iktizasınca karakalem ise de ba’dazin kuvve-i ulum u marifet ve vasıta-i tecarip ve dikkatle elvan-ı mütenevviaden mürekkep olarak tersim ve teşkili dahi mümkün olacağı muhtemelattan görülmekte ve elhalet ü hazihi Almanya taraflarında Lipman nam şahsın bu hususun ihtiraına destres olduğu dahi nakl i riayet kılınmaktadır. Ve garaipten olarak salifüzzikir Mösyö Dagerin icat ve ihtira kerdesi olan sanat-ı acibenin zaman-ı neşr ü ilanı eshab-ı ilmü kemalden Talbat nam bir İngilterelunun dahi aynı olarak sanat-ı mezkurenin ihtirai ile halka ilanı vaktine tesadüf etmiş ve şahs-ı merkum dahi filhakika şua-ı şemsi tersim-i zevahiri eşyada dilediği gibi aksettirmekte ise de mumaileyh Mösyö Dagerin sanat-ı muhteriası tamamiyet üzere bulunduğu tahakkuk eylemiştir.”</p>
<p>Yine Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan 26 Cemaziyel-ahir 1256 ya da 15 Ağustos 1841 tarihli ve 47 sayılı Ceride-i Havadis gazetesinde ise şöyle bir haber yer almıştır:</p>
<p>“Alat-ı hendesiyeye ihtiyaç messetmeksizin ve tatih ü taksim ile vakit geçirilmeksizin bir mahallin resm-i mücessemini almak için Avrupada Dager dedikleri bir zat bir alat icad edip Dagerin basması manasına Dageryotip tesmiye etmiş ve mukaddema kitabı dahi İstanbul’a gelmiş ve terceme edilmiş olmağla bilenlerin mağlumudur.” Bu parçadan, Daguerre’in fotoğrafçılık tekniği üzerine yazdığı bir kitapçığın 1841’de Osmanlıca’ya çevrilmiş olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>1842’de ise Daguerreotype İstanbul’a gelir. 8 Cemaziyelahir 1258, ya da 17 Temmuz 1842 tarihli ve 95 sayılı Ceride-i Havadis’te şöyle bir ilan çıkar: “-İlanat- Alemin acayib-i icadatından olan eşyanın biri dahi (Dageryotip) dedikleri şeydir. İşbu alatı Fransa hünermendanından Mösyö Dager icat etmekle ana nisbetle Dageryotip tesmiye olunmuştur. Ressamlar bir adamı resmedecekleri vakit anı birkaç günler kemal-i sabr ü sükunla karşularına oturdup defa be defa nazar ederek haylı zahmetli resmederler lakin bu alatla resmolunacak olduğu vakitte güneşte altı saniyede ve güneşsiz vakitte yarım dakikada ol alat vasıtasıyla resmedip bitirirler şöyleki adamı bir ayine karşusuna oturdup dürbin vasıtasiyle matlubun resmi alat olan sandığın içindeki bakır levha üzerine mün’akıs olur. Şimdi Mösyö Dagerin şakirdanından Mösyö Kompa İstanbul’a gelmiştir. Ve Beyoğlunda Belvü dedikleri lostıryada eğleniyor. Bütün gün ol arada bulunup icray-ı sanat eyliyor. Hususiyle Pazar günleri saat dokuzda başlayup adam başına onar kuruş alarak seyr için gelenlerre izhar-ı marifet eyler. Bundan başka ister ise bir adam ister ise bir mahal ve ister ise birkaç adam olarak resmini çıkarır. Mahal dediğimiz faraza Üsküdardan İstanbulun görünmesi ve İstanbuldan Üsküdarın resmi seyrolunması gibidir. Bir adamın ve birkaç adamın tasvirinin yapılması yüz kuruştan yüz yetmiş beş kuruşa kadar olup bir mahal resmi yüzyirmi beş kuruştan bin kuruşa kadar cerametine göredir. Ve Mösyö Kompa işbu sanatı talip olana talim edecek ve iktiza eden alatını dahi satacaktır. İşbu keyfiyeti bu veçhile olduğu malum olmak için ilan olundu.”</p>
<p><span><strong>Fotoğrafçılığın Türkiye’deki İlk Temsilcileri Yabancı Gezgin Fotoğrafçılar</strong></span></p>
<p>17 Temmuz 1842 tarih ve 95 sayılı Ceride-i Havadis gazetesinde çıkan “İlanat”tan da anlaşıldığı gibi, mösyö Kompa adında, Daguerre’in öğrencisi olduğu belirtilen bir zat İstanbul’a gelerek, Beyoğlu’nda Daguerreotype olayını uygulamaya, göstermeye ve isteyen olursa öğretmeye başlamıştır. Mösyö Kompa, fotoğrafın icadından hemen sonra dünyaya dağılarak, bu sanatı tanıtan ve dünyayı görsel açıdan belgeleyen pek çok fotoğrafçıdan sadece bir tanesidir. Daguerreotype’in ne olduğunu, bulunuşunu ve özelliklerini 1839’da gazeteden öğrenen İstanbul ahalisinin bu buluşla karşılaşması ise ilk kez Mösyö Kompa’nın gelişiyle gerçekleşmiştir.</p>
<p>Osmanlı ülkesi ve özellikle İstanbul, Batılıların daima ilgisini çekmiş ve pekçok diplomat, yazar, şair, ressam, fotoğrafçı, maceraperest ve gezgin buraya uğramıştır. İçlerinde sanatkar olanları gravür, seyahatname, fotoğraf gibi eserleriyle gezdikleri yerleri, gördükleri şeyleri, insanları, gündelik yaşamı belgelemişlerdir. Edmondo de Amicis, Gerard de Nerval, Gustave Flanbert, Maxime du Camp bunlardan sadece birkaç tanesidir. Sonuncu isim yani Maxime du Camp özel bir öneme sahiptir. Du Camp, Antik Mısır’ın fotoğraflarını çeken ilk kişi olmak tutkusuyla yanıp tutuşan bir amatördü. Geniş maddi olanaklara sahipti. 1849’da Fransa Eğitim Bakanlığından, kendisine aynı zamanda resmi bir sıfat kazandırmak amacıyla burs temin ederek, Filistin, Mısır, Suriye, Lübnan, İzmir ve İstanbul’u gezmiş, geçtiği her yerin sistematik bir biçimde fotoğraflarını çekerek, seyahatini belgelemişti. Aynı zamanda Revue de Paris’in yazı işleri müdürü olan Maxime du Camp, gezi anılarını, çektiği fotoğraflarla yayınladı. Bu, basım tarihinde bir dönemeç noktasıdır. Çünkü ilk olarak bir gezi röportajı, fotoğraflarla da değerlendirilmiş olarak çıkıyordu.”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Maxime du Camp ayrıca bir fotoğraf albümü meydana getirmiştir.</p>
<p>Gerek yazı anılarında gerekse albüm içinde yer alan fotoğraflardan Türkiye’ye ait olanlar, çok büyük bir olasılıkla, ülkenin ciddi, sistematik biçimde çekilen ilk fotoğrafik görüntüleridir.</p>
<p>XIX. yüzyılın en önemli olaylarından biri “Kırım Savaşı”dır. Bir yanda Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Fransa, Sardunya, öbür yanda Rusya arasında cereyan etmiştir. 1853-1856 yılları arasında ikibuçuk yıl devam etmiş, Rusya’nın yenilgisi ile sonuçlanmıştır.</p>
<p>Kırım Savaşı, askeri ve politik bakımdan olduğu kadar fotoğrafçılık açısından da önemli bir tarihi olaydır. Roger Fenton, “fotojumalizm”in ilk örneklerini, savaşın dehşetini yakaladığı fotoğraflarıyla burada verir. Ayrıca tesadüflerin, başlangıçların nedeni olduğu gerçeği, bir kez daha ispatlanmış ve Kırım Savaşı dolayısıyla harekete geçen Mareşal Moltke birliklerine dahil ve asıl mesleği kimyagerlik olan “Rabach” adında bir fotoğrafçı, İstanbul’a gelerek profesyonel anlamda ilk fotoğrafhaneyi açmıştır. (1856)</p>
<p>Rabach, kısa sürede işlerini geliştirir. Bir yandan da yardımcılarına-ki bunlar geleceğin ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler’dir-sanatı öğretmektedir. İki yıl sonra Almanya’ya döner. Stüdyosunu ve laboratuarını Abdullah Biraderler’e bırakmıştır. (1858)</p>
<p>Abdullah Biraderler, Sébah-Joailler, Phébus, Apollon, D. Joseph, N. Andriomenos, Vafiadis, Michailides, Nicolaides, Papazyan Biraderler, Pascal-Sébah, Gülmez Biraderler gibi Osmanlı fotoğrafçılarının; Maxime du Camp, Gustave Flaubert, Gérard de Nerval, Joseph Girault de Prangey, Edmondo de Amicis gibi gezginlerin; Guillaume Berggren, J. Sandoz, E. Rommler, James Robertson gibi yabancı fotoğrafçıların; Stéphan Passet, Frédéric Gadmer gibi Albert Kahn’ın “Archives de la Planéte” tasarısı çerçevesinde,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ülkemizde çalışmış fotoğrafçıların faaliyeti bilinmektedir; ama kapsamlı araştırmaların yapıldığını söylemek hayli güçtür. Hatta hâlâ “İstanbul Ansiklopedisi” esprisi<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> aşılamamıştır.</p>
<p>Şimdi İstanbul Ansiklopedisi’nin 1946’da yayınlanmış ilk cildinin 36. sayfasını açalım ve Abdullah Biraderler maddesini okuyalım: “Abdullah Şükrü Efendi ve kardeşi, Abdülaziz Devri’nin ilk ve en namlı fotoğrafçıları; aslen Ermeni idiler, “Fotoğrafçı” kelimesinin henüz dilimizde yerleşmediği o devirde, Abdülaziz tarafından, Abdullah Efendi’ye iradei seniye ile “Ressaı Hazreti Şehriyarı” unvanı verilmişti. İkinci Abdülhamid’in cülusunda, 1876 Haziran’ında çıkan bir iradei seniye ile bu unvan Abdullah Efendi’nin üzerinde ibka edildi. Çıkardıkları resimlerin kartonlarında Ressam Hazreti Şehriyarı ibaresiyle padişahın tuğrasını bulundururlardı. Bütün devlet ricali vekibarlar aile portrelerini Abdullah Biraderlere çıkartırlardı. Önceleri sadece bir Müslüman adı taşıyan bu fotoğrafçı kardeşler, ikinci Abdülhamid’den gördükleri himaye, lütuf ve ihsanın karşılığı olarak Müslüman oldular, vaka’yı yevmi malumat şöyle kaydediyor: ‘Geçenlerde şerefi İslam ile müşerref olan Serfotoğrafii Hazreti Şehriyarı izzetlü Abdullah Şükrü Efendi ile üç nefer mahdumlarının hitan cemiyeti evvelki gün Hamidiye Etfal Hastanesinde icra edilmiştir.’ Fotoğrafhaneleri, Beyoğlu’nda, şimdiki Hachette Kütüphanesi’nin karşısında, medhali karanlık, merdivenleri çıkmak ile tükenmez binanın en üst katında idi; çıkardıkları portrelerin, abide ve halk tipleri resimlerinin bir koleksiyonunu yapmış olsalardı bugün elimizde İmparatorluğun son devrine ait eşsiz kıymette bir vesika hazinesi bulunurdu. Abdullah Biraderlerin karşısına çıkan ilk rakib Febüs Efendi, sonra da Apollon Fotoğrafhanesi oldu. Hünkar fotoğrafçılığı unvanı Febüs’e verildi. Abdullah Biraderler, Meşrutiyetten sonra ise büsbütün düştü, Beyoğlu’nun üçüncü sınıf bir atölyesi oldu.”</p>
<p>Oysa Abdullah Biraderler, tipik birer XIX. yüzyıl fotoğrafçısıdır. Dönemin ünlü ve önemli Avrupalı ve Amerikalı meslektaşları ile ortak özellikler taşımaktadır: Abdullah Biraderler öncüdür. Fotoğraf faaliyeti ve sanatı adına birçok ilk çalışma gerçekleştirmişlerdir. Suret yasağının olduğu bir toplumda fotoğrafı kurmuş ve kabul ettirmişlerdir. Böylece fotoğrafın kültürel sınır tanımayan pluralist yapısı sayesinde, Osmanlılar da varlıklarını maddi ve manevi boyutlarıyla birlikte, görüntülerde kalıcı kılabilmişlerdir. Hem saray nezdinde hem de halk arasında ilk fotoğraf kahramanlarıdır. 1858’de kimyager Rabach’dan devralarak ilk sürekli fotoğraf stüdyosunu kurmuşlardır. Günümüzde İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’nun oluşmasında önemli rolleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Mükemmel performansları ile yazılı arşivin yanında görsel arşivin de kurulmasını temin etmişlerdir. 1867 Paris Evrensel Fuarı’na katılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu hem fotoğraf dil yetisinin kıvrak kullanımına ilişkin uluslararası nitelikli bir kanıt hem de bir sanat olarak fotoğrafın milli kültürün temsilinde kazandığı önemin göstergesidir.</p>
<p>Abdullah Biraderler zanaatkardır. XIX. yüzyılda fotoğraf prosesleri maharet gerektiren zahmetli uygulamalardı. Örneğin, yaygınlaşan ilk önemli fotoğraf prosesi, Louis-Jacgues Mandé Daguerre’in Dagherrotipi (1839) beş aşamada gerçekleştiriliyordu: 1) Kimyasal olarak saf, gümüş bir tabaka ile kaplanmış levha (bakır) alınır. İyice parlatılır ve bir çerçeve içine yerleştirilir. 2) Çerçeve bir kutuya konur. Gümüş ile kaplı bu yüzey, metali altın rengine boyayacak iyot buharına tabi tutulur. 3) Levha kasnaklanır. Bir saat içinde kullanılmalıdır. Pozlama süresi 15 ila 30 dakikadır. 4) Pozlamadan sonra, levha 60 derece ısıtılmış, civa ihtiva eden bir kutuya aktarılır. Burada resim ortaya çıkar. Gelişme, sarı camdan bir pencerecik aracılığıyla incelenebilir. 5) ardından levha saf suya ve deniz tuzu ya da sodyum hiposülfit eriyiğine batırılır, sonra da bol arı sıcak su ile yıkanır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Abdullah Biraderlerin kullandığı, Frederick Scott Archer’in buluşu Wett-Collodion Metodu (Islak Levha Yöntemi) ise aşağıdaki işlemlere dayanıyordu: “Cam levha iyice temizlenir. Üzerine bromür ya da iyodür karıştırılmış kollodyon eriyiği (pamuk barutu+eter alkol) yayılır. Levha, gümüş nitrat banyosuna yatırılarak (beş dakika) duyarlı hale getirilir. Pozlamadan sonra, levha henüz nemli iken görüntü pirogallik asitle geliştirilir ve hiposülfitle tespit edilir.”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Üstelik bütün bu işlemlerin, levhalar nemini kaybetmeden yapılması gerekiyordu. Çünkü nem kayboldukça, ışığa karşı duyarlılık da azalmaktadır.</p>
<p>Calotype (1841, mucidi: William Henry Fox Talbot), Albümin kaplı levha yöntemi (1850, mucidi: Louis Désiré Blanquart-Evrard), Ambrotype (doğrudan pozitif görüntü veren Islak Levha yöntemi, 1853, mucidi: Frederick Scott Archer), Tintype (1856, mucidi: Hamilton L. Smith) vb. gibi yöntemler de benzeri karmaşık yapıya sahipti. 1871’de Richard Leach Maddox, Kuru Levha yöntemini geliştirdi. Maddox, jelatini suda eritiyor, kadmiyum bromür ve gümüş nitrat ekliyordu. Böylece, jelatin içinde kurutuluyor ve kuru duyarlı levhalar elde ediliyordu. Proses, Richard Kenneth (1873) ve Charles Harper Benneth (1878) tarafından geliştirldi. Bu aşamadan sonra, George Eastman’ın 1888’de satışa sunduğu “Kodak” olanağına -bu yöntemde demakinanın içinde yer alan duyarkat, ışığa karşı duyarlı jelatin tabaka ile kaplanmış kağıt tabanlıydı- ve 1891’de selüloid tabanlı şeffaf duyarkatların icadına dek<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> zorluklar devam etti.</p>
<p>Dolayısıyla söz konusu devirde fotoğraf sanatçılarının aynı zamanda birer zanaatkar olması kuraldı. Hoş, günümüzde de gelişen teknolojiye rağmen, özellikle stüdyo teknikleri bağlamında bu kural halen geçerlidir.</p>
<p>Daguerre, bir diorama ustasıydı; Jean-Baptiste Sabatier Blot minyatürcü ve ressamdı; Matthew Brady mücevher ve minyatürler için deriden mahfaza imalatçısıydı; David Octavius Hill usta bir ressamdı; Etienne Carjat karikatüristti… onların bu özellikleri, fotoğraf çalışmaları için faydalı olmuştu.</p>
<p>Abdullah Biraderlerden Abdullah Şükrü Efendi’nin (Wichen,?-1902) uzmanlık alanı, fildişi üzerine minyatür işçiliğidir. Ağabeyi Kevork (1839-1918) Venedik’te yetişmiş bir ressamdır.</p>
<p>Abdullah Biraderler sanatçıdır. Ünlü meslektaşları Fotoğraf Devi<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Nadar tarafından, Claudet, Luckhard, Sarony Kardeşler, Silvy gibi önemli fotoğrafçıların yanı sıra; Bu klasiklerin bazılarını görmemiş ve yaptıkları işin bilincinde olmaları ile pozlarının orjinalliği, efektlerin sağlamlığı ile sağlanan, ortaya koydukları eksiksiz yeteneklerine hayranlık duymamış, hangi seviyede olursa olsun fotoğrafçı yoktur.”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Şeklinde övülen Abdullah Biraderlerin kareleri, Klasik resim estetiğinin çerçeveleme, kompozisyon ve perspektif kurallarının disiplini ve esprisiyle örülmüştür. Sadece insanların ya da insan figürüyle bezeli görüntülerle yetinmemişler, insan izlerini de saptamışlardır. Çeşitli kültür ve meslek gruplarından, farklı sınıflardan gelen insanların stüdyoda ya da kendi ortamlarında gerçekleştirilmiş fotoğraflarının yanı sıra boş iç ve dış mekanları da çekmişlerdir. Bilhassa İstanbul şehrinin mitik yapısı, canlı-cansız bütün ayrıntılarıyla belgelenmiştir.</p>
<p>Örneğin sarayların interior görüntüleri, çok sonraki bir fotoğraf çalışmasının (1898-1927), Eugène Atget’nin anlayış ve mekan duyarlılığını çağrıştıran metafizik sessizliklerle donanmış fotoğraflardır. Ünlü kişilere ya da sıradan insanlara ait binlerce portre ise, bir açıdan André-Adolphe- Eugéne Disderi’nin aynı dönemde Fransa’da yarattığı ‘Cardomania’ya benzeyen bir fenomenin eseri iken, diğer bir açıdan da -eğer farkına varılsaydı- Sandervari bir koleksiyon niteliğine sahiptir. August Sander, 1910’dan 1933’e, ticari çalışmalarını, Alman halkının görsel haritasını çıkarmaya kanalize ederek gruplandırmış ve 1929’da “Zamanımızın Çehresi” başlığı ile yayınlamıştı.</p>
<p>Abdullah Biraderler, ister fotoğrafçılara özgü, içgüdüsel gözlem ustalığı, ister Baudelairevari bir flaneurluk (düşünür-gezerlik), isterse ticari ve resmi fotoğraf faaliyeti rutini çerçevesinde olsun, 1858 ve 1899 yılları arasında yaklaşık kırk yıl boyunca, İstanbul’da ve Kahire’de kurdukları stüdyolar aracılığıyla İmparatorluk’un mükemmelen görsel topoğrafyasını çıkarmışlardır.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki kariyerleri boyunca, izlenimleri, özel bir üslup araştırması, yeni tekniklerin ve teknik olanakların denenmesini içermez ama eserlerinde, yalnızca fotoğraf olanaklarından yararlanarak özgün estetik boyutu elde etme iddiasına dayalı modern fotoğraf anlayışına ilişkin saklı evrimin başlangıç ışıltılarına rastlamak mümkündür.</p>
<p>Yanı sıra, fotoğrafları boyunca fotoğraf tarihi ve estetiği açısından saptamalar yapacak entelektüel değerlendirmelerden de yoksun kalmışlardır. Bu, onların yeteneklerinin ötesinde kültürel bir şanssızlıktır.</p>
<p>Padişah Abdülaziz, onları, saray fotoğrafçılığı unvanını vererek taltif eder. Sultan II. Abdülhamit Yıldız Sarayı fotoğraf koleksiyonunu meydana getirirken görevlendirir. Mustafa Kemal Atatürk, bu koleksiyonu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne devrederek (1925) güvence altına alır ve akademik değerlendirme olanaklarının yolunu açar.</p>
<p>Abdullah Biraderler’in gözde fotoğrafçı pozisyonunu kaybetmelerinden sonra yerlerine geçen sanatçıların en önemlilerinden bir tanesi de Phebus Efendi’dir. Ermeni asıllı ve asıl adı Boğos Tarkulyan olan Phebus Efendi, Abdullah Biraderlerin ardından sarayın resmi fotoğrafçılığına getirilmiş ve bu makamın doğal uzantısı olan sarayda fotoğrafçılık dersi verme görevine de devam etmiştir.</p>
<p>Fotoğrafın, gazete ve dergi gibi yayın araçlarında kullanılmasının başlaması, Osmanlı dergi ve gazetelerine de yansıdı. Padişahın seyahatleri, bayramlar, resmi törenler, toplantılar gibi önemli olayların, İstanbul, Bursa, Edirne’den ilginç köşelerin, çeşitli cephelerin, İstanbul’u ziyaret eden heyetlerin fotoğrafları, saray mensupları, yüksek rütbeli subaylar, devlet erkanı, Şeyh-ül İslam, sanatçılar vb. gibi önemli kişilerin portreleri, bunlarla ilgili haberleri tamamlar nitelikte gazeteleri, dergileri süslüyorlardı. XX. yüzyıl başlarında, devrin önemli fotoğrafçılarından biri olan Phebus’un fotoğrafları sık sık yayınlanırdı.</p>
<p>1841’de İstanbul’da doğan, Nikola Andriomenos, diğer ünlü bir fotoğrafçıdır. O da Abdullah Biraderlerin atölyesinden yetişmiştir. Andriomenos, stüdyo çalışmalarından başka, saray için fotoğraf albümleri düzenlemiştir. İstanbul’un kibar ve zengin çevrelerinde, sarayda taktir kazanarak, bu ailelerin gençlerine, şehzadelerine fotoğrafçılık konusunda bilgi vermiş, son Osmanlı Padişahı, VI. Mehmet Vahidettin Efendi’ye şehzadeliği zamanında yıllarca fotoğrafçılık hocalığı yapmıştır. Beyazıt Meydanı’nda olan fotoğrafhanesi, 1923’te Saray Fotoğrafhanesi adını almış, 1829’da ölümünden sonra oğluna kalarak, Beyoğlu’na taşınmıştır.</p>
<p>Apollon Fotoğrafhanesi, XIX. yüzyılın sonlarında, 1870-İstanbul doğumlu Aşil Samancı tarafından kurulmuş, XX. yüzyılın başlarında büyük ün ve önem kazanmıştır. Aşil Samancı, babası ressam, dekoratör Yakop Samancı’nın yanında, önce bu meslekte yetişmiş, daha sonra da Abdullah Biraderlerin atölyesinde fotoğrafçılığı öğrenmişti. Daha sonra Abdullah Biraderlerin tavsiyesi ile saraya girmiş ve işe şehzadelere fotoğrafçılık dersi vermekle başlamış, ardından sarayın resmi fotoğrafçısı ünvanını kazanarak, padişahın tuğrasını eserlerinde kullanmıştır. Stüdyosu, şimdiki Beyoğlu, İstiklal caddesinde olup, o zaman ki adresi, “Grand Rue de Pera, 397, Vis-a-vis le Bazar Allemand, Constantinople” idi. Apollon Fotoğrafhanesi, foto muhabirliği dalında ilk önemli örnekleri veren müessesedir. 1908-1909 olaylarını, ayrıntılarıyla belgelemiş, devrin flaş isimlerinin, -Niyazi Bey, Enver Bey gibi- V. Mehmet Reşad’ın çeşitli portrelerini çekmiştir. Önemli çalışmaları arasında, II. Abdülhamid’in, Osmanlı üniforması içinde Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm’in ve Zübeyde Hanım’ın portreleri ünlüdür. Apollon Fotoğrafhanesi, başlangıç dönemi Türk fotoğrafçılığı açısından iki önemli özelliğe sahiptir. Birincisi, kamerayı ıssız saray bahçelerinden, insansız ihtişamlı salonlardan, tarihi binaların nötr görüntülerinden, şehrin içine, padişahın gezilerine, siyasi hadiselere, hareketli bir günlük yaşama çevirmiş olmasıdır. İkincisi, başarılı fotoğraf örneklerinin yanısıra bilinçli fotojurnalizm çalışmaları yapmış bulunmasıdır. Apollon müessesesinin kurucusu, Aşil Efendi olmakla birlikte fotoğraf kartonlarında zaman zaman Gülmez Freres ismi, Apollon ibaresinin altında geçmektedir.</p>
<p>Kuruluşu 1857’ye dayanan, Sébah-Joaillier müessesesi, şimdiki Beyoğlu, İstiklal Caddesinde, o zaman ki adresi ile, “439, Grand-Rue de Pera”da faaliyet gösteriyordu. Hem resmi olarak saray fotoğrafçılığı unvanını kullanabiliyordu, hem de basının görsel malzeme ihtiyacına büyük ölçüde cevap veriyordu. Örneğin devrin revaçta mecmualarından Şehbal’de sık sık Sébah-Joaillier tarafından çekilmiş, padişahın seyahat röportajlarına, devrin önemli şahsiyetlerine, çeşitli resmi törenlere vb. gibi önemli olaylara ait, pek çok fotoğraf yer almaktadır. Ayrıca, saray için hazırlanan, fotoğraf albümlerinin çok büyük bir kısmı onun tarafından düzenlenmiştir.</p>
<p>Sonraları Jac Ques İskender tarafından devralınarak “Foto Sabah” adıyla -eskiyle hiç benzerliği bulunmamakla birlikte- günümüze dek gelmiştir. Phébus, Apollon ve Sébah Joaillier, çok özgün bir üslup sahibi olmamakla birlikte, fotojurnalizm dalında gösterdikleri samimi ve yoğun çaba, onlara Türk fotoğrafçılığı tarihi içinde tarihi bir yer kazanmaktadır.</p>
<p>Bu fotoğrafçıların dışında, Kargapulos özellikle İstanbul gündelik yaşamının vazgeçilmez unsurları olan, İstanbul esnafının fotoğraflarıyla, Nicolaides, Michailidis, Vafiadis, stüdyo çalışmalarının yanında saray için, Bursa, İstanbul, Edirne başta olmak üzere yurdun çeşitli köşelerinden güzellikleri, önemli yapıları, sürmekte olan inşaatları çekerek meydana getirdikleri fotoğraf albümleriyle dikkati çekerler.</p>
<p><span><strong>Müslüman-Türk Fotoğrafçılar</strong></span></p>
<p>Osmanlı uyruğundaki azınlıklar, yabancı dil bilmeleri, Avrupa’ya gitme olanaklarının bulunması ve Avrupa kültürüyle aralarındaki bağlantı nedeniyle, ortaya çıkan yeniliklerden yerli halka nazaran daha çabuk haberdar olmaktadırlar. Bu durum, ilk fotoğrafçıların çoğunluğunu, azınlıklara mensup kişilerin teşkil etmesinin nedenlerinden biridir. Ama zamanla Türk fotoğrafçıları da bu sanatı icra etmeye başlamışlardır. Rahmizade Bahattin Bey, 1905’te Girit’te küçük bir atelyede başladığı fotoğrafçılık mesleğini İstanbul’da sürdürmeye karar verir ve böylece burada fotoğrafhane açan ilk Müslüman-Türk unvanını kazanır. (1909) Sonradan “Resne” adıyla anılan müessesesi, 1920’lerde Babıali’deki merkezin yanısıra Bahçekapı ve Üsküdar’da da şube açacaktır. Rahmizade Bahattin Bey (Baha Bediz), Türklere bu konuda öncü olur ve ondan sonra da fotoğrafçılık alanında pek çok sanatçı faaaliyet gösterir.</p>
<p>Türkiye’de “Batılılaşma” hareketinin ilk uygulaması okullarda özellikle de askeri eğitim kurumlarında başlamıştır. Batılı ölçülerde öğretim yapan bu yerlerden yetişen subaylar özellikle de ressam ve haritacı olanlar arasında doğrudan fotoğrafla uğraşanlar bulunmaktadır. Bu kişiler, askerlik alanında vazgeçilmez bir işlevi olan fotoğrafçılığın, ordunun içinde bir daire haline gelerek çalışmasını sağlamışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Simber ATAY</strong></span></a>
</p><p>Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 518-523</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yazarı belirsiz, “100 Yıl Önce Yabancı Gözüyle Türkiye”, Milliyet gazetesi, 30 Mart 1972, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu tasarı, 1910-1930 yılları arasında Albert Kahn tarafından finanse edilmiş ve bilimsel bir anlayışla, dünyanın birçok ülkesinde film ve fotoğrafla belgeleme çalışmaları yapılmıştır. Tasarı dahilinde, 1912-1923 yılları arasında Türkiye’de 1557 autochrome çekilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Reşat Ekrem Koçu’nun (1905-1975) hazırladığı İstanbul Ansiklopedisi, kültür hayatımızın ilginç girişimlerinden biridir. Ayrıntılı bir şekilde İstanbul’u konu almıştır. Padişahlar, şairler, kabadayılar, fotoğrafçılar, tabipler vb. gibi çok değişik gruplara mensup kişiler, saraylar, sokaklar, kahveler, bahçeler, çeşmeler boyunca kent tarihiyle coğrafyası dahilinde, hakikat, tevatür, rivayet ve tecessüs ile örülü bir atmosferde anlatılmaktadır. Dolayısıyla yapıt, adeta Borgesvari espriyle kaleme alınmış ironik boyutta seyreden ansiklopedik bir fiction/kurgu esere benzemektedir. Nitekim esrarengiz bir şekilde, yalnızca H harfine kadar yayınlanmıştır (!) Yine de fotoğraf tarihimiz açısından yararlı olabilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Simber Rana Karadadaş (Atay), Fotoğrafçılığın Başlangıç Dönemi ve Türkiye’de İlk Yılları, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 1983, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Engin Çizgen, Türkiye’de Fotoğraf, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Jean A. Keim, Breve Storia della Fotografia, Giluilo Einaudi Editore, Torino 1976, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Wiladimiro Settimelli, I Padri della Fotografia, Cesco Ciapanna Editore, Roma 1979, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Beaumont Newhall, Storia della Fotografia, Giulio Einaudi Editore, Torino 1984, s. 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Nadar (Gaspard-Félix Tournachon asıl adıdır. 1820-1910), 1850’lerde, sade ama seçkin üslubuyla ünlü kişilerin fotoğraflarını çekmeye başlamış ve bir sanat olarak portre fotoğrafçılığının tesisinde önemli rol oynamıştır. İlk yeraltı ve hava fotoğraflarını da O gerçekleştirmiştir (1858). Sanatı, stüdyosu, yaşam tarzı ve fotoğraf anlayışı ile önemli bir semboldür. Havadan fotoğraf çekerken kullandığı balonun adı Le Géant (Dev) idi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-imparatorlugunda-fotografin-baslangici.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Nadar, Quando Ero Fotografo, Editori Riuniti, Roma 1982, s. 153; Aktaran: R. E. Martinez, Mimarlık Dergisi, İstanbul, Nisan 1968, s. 39</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sinemanın Türkiye’ye Girişi ve İlk Yılları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari</guid>
<description><![CDATA[ Sinemanın Türkiye’ye Girişi ve İlk Yılları
Sinema, bir görüntü sanatıdır. Başka bir deyişle, görüntü diliyle yapılan bir anlatı sanatıdır. Sinemada ses ve görüntünün gerçekliğin kendisi olmaktan çok onun bir çeşit gölgesi olması durumu ve dolayısıyla bu durumun seyircide oluşturduğu gerçeklik duygusu, sinemanın etkinliğini büyük ölçüde arttırmaktadır. Çünkü, sinemada sesler ve görüntüler, gerçekliğe işaret eden anlamlı bir sistem oluştururlar. Bu nedenle, sinemada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c663fa4371.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sinemanın, Türkiye’ye, Girişi, İlk, Yılları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-527.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html">Sinemanın Türkiye’ye Girişi ve İlk Yılları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hale KÜNÜÇEN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Şükrü KÜNÜÇEN</strong></span></a>
</p><p>Sinema, bir görüntü sanatıdır. Başka bir deyişle, görüntü diliyle yapılan bir anlatı sanatıdır. Sinemada ses ve görüntünün gerçekliğin kendisi olmaktan çok onun bir çeşit gölgesi olması durumu ve dolayısıyla bu durumun seyircide oluşturduğu gerçeklik duygusu, sinemanın etkinliğini büyük ölçüde arttırmaktadır. Çünkü, sinemada sesler ve görüntüler, gerçekliğe işaret eden anlamlı bir sistem oluştururlar. Bu nedenle, sinemada anlatılan birbirinden farklı dünyalar, yaşam biçimleri ve olaylar hangi zaman diliminde olursa olsun, bu gerçekle karşı karşıya kalan seyirci için inandırıcıdır ve gerçektir.</p>
<p>Sinema, miladı olarak kabul edilen 1895’ten bu yana ciddi anlamda devrine tanıklık eden, yepyeni dünyalar yaratarak farklı görüş ve görüntüleri gözler önüne seren, çok çeşitli ülkelere ait filmleri mesafe ve kültürel farklılık gözetmeksizin seyircisine ulaştıran etkili bir iletişim aracı olmasının yanı sıra, sanatlar arasında en evrensel olanıdır. Bunun nedeni, kuşkusuz sinemada kullanılan tekniğin giderek zenginleşen olanakları ve durmadan gelişen yaratıcı gücün sinemaya evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Ne var ki, bulunuşu 19. yüzyılın sonlarına rastlayan sinemanın bu özellik ve olanaklarından 20. yüzyılın ortalarına kadar pek çok ülke yeterince yararlanamamış, kırıntılarıyla yetinmeye çalışmıştır. Ülkemizi de bu ülkeler arasında saymakla beraber özellikle belirtmemiz gereken bir nokta da sinemanın, keşfinden tam bir yıl sonra 1896’da Osmanlı topraklarına girmesidir. İşte bu çalışma, sinemanın ülkemize girişini ve ilk yıllarını konu almaktadır.</p>
<p>Kuşkusuz sinemanın sahip olduğu özellik ve olanaklardan geçmişte ülkemizde yeterince yararlanılamamış olmasının sosyal, kültürel ve teknolojik anlamda düşünülmesi gereken yanları vardır. Ayrıca, sinemanın bütünüyle ortak bir üretim ve büyük bir organizasyonla gerçekleşebilen bir yapısının olduğunu, bu yapının ise, hem estetik, hem teknik, hem ekonomik, hem de başlı başına kültürel bir olgu olduğunu da unutmamak gerekir. Bu anlamda, Türk Sineması’na ilişkin üzerinde etraflıca tartışılabilecek ve yorum getirilebilecek konu çoktur. Ancak çalışmamız, bu türden bir yorumu dile getirmek gibi bir kaygı gütmemektedir.</p>
<p>Çalışmanın amacı, “Sinemanın Türkiye’ye Girişi ve İlk Yıllar”ına ait bilgileri sinema tarihçileri, sinema yazarları ve akademisyenlerin çalışmaları referans alınarak doğru ve tarafsız bir şekilde bir araya getirmektir.</p>
<p>Bilindiği gibi bir konunun özellikle tarihi söz konusu olduğunda, belli dönüm noktaları ya da dönemlere ayırarak ele alma eğilimi vardır. Sinema için de tarihine ait bilgileri öz olarak anlamamıza yardımcı olacak noktalara işaret eden dönemlerin varlığından söz edebiliriz. Sinemamızda da birbirinden değişik özellikler taşıyan kısa ya da uzun dönemler yer almaktadır: “İlk Dönem” (1914- 1923), “Tiyatrocular Dönemi” (1923-1939), “Geçiş Dönemi” (1939-1950), “Sinemacılar Dönemi” (1950-1970), “Genç/Yeni Sinema Dönemi” (1970-1987).<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu çalışma, sinemanın ülkemiz topraklarına ilk girişinden Cumhuriyet’in ilanına kadar olan “ilk yıllar” ya da “ilk dönem” ile sınırlandırılmıştır.</p>
<h3><span><strong>Sinemanın Doğuşu</strong></span></h3>
<p>Bilindiği gibi sinema, Louis ve Anguste Lumiere kardeşlerin “Sinamatographe” adını verdikleri aygıtlarıyla 28 Aralık 1895 günü Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de yaptıkları gösteriyle doğmuştur. “Cinematographe”ın icadı ise, Lumiere Kardeşler’in dünyaca tanınmasını sağlar. Lumiere Kardeşler, cinematographe’ı yalnızca geçici bir süre ilgi çekecek bir aygıt olarak düşündükleri ve bir çeşit oyuncak olarak gördükleri için insanların bu aygıta olan ilgi ve meraklarından mümkün olduğunca çabuk yararlanmak istemişlerdir. Bu nedenle, ellerinde tek olan cinematographe’ın çok sayıda üretilmesi için mühendislere siparişler vererek, aynı zamanda bu aygıtları kullanacak elemanları da eğiterek bir taraftan bu kişilerle ellerindeki filmlerin gösterimlerini yaparken diğer taraftan da arşivlerini zenginleştirmek için dünyanın çeşitli yerlerinde filmler çekilmesini sağladılar.</p>
<h3><span><strong>Lumiere’nin Elemanları Türkiye’ye Geliyor…</strong></span></h3>
<p>Lumiere’nin bu elemanlarından Alexandre Promio, Felix Mesguich, Francis Doublier, Charles Moisson, Perrigot gibi isimlerin 1896 yılından başlayarak çeşitli zamanlarda Rusya’ya ve Orta Doğu’ya gidip gelirlerken Türkiye’ye de gelerek İstanbul, İzmir ve o tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına dahil olan bazı yerlerde hem filmler çektiklerini hem de sinemayı Türkiye’ye tanıttıklarını kaynaklardan öğreniyoruz.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<h3><span><strong>Türkiye’de İlk Film Gösterimi Yapılıyor…</strong></span></h3>
<p>Türkiye’de ilk film gösterimi II. Abdülhamit Dönemi’nde 1896’da Bertrand adlı bir Fransızın Saray’da yaptığı gösterimler ile başlamıştır. Sinemanın Türkiye’de tanınması, halka ulaşması ise 1897 yılı başlarında “Pathe” isimli bir Fransız şirketinin Türkiye’deki temsilcisi olan Romanya uyruklu Sigmund Weinberg aracılığı ile mümkün olmuştur. (Fotoğraf 1) Sinemayı Türkiye’de tanıtmaktan çok sattığı Pathe mallarının reklamını yapmak amacıyla halka sinema gösterileri düzenleyen Weinberg, daha sonra da bu işi iyice benimseyerek Türk Sineması’nın başlangıcında önemli bir yer almış oldu.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<h3><span><strong>Halka Açık İlk Film Gösterimi Yapılıyor…</strong></span></h3>
<p>Halka açık ilk film gösterisini İstanbul Galatasaray’daki zamanın ünlü birahanesi olan Sponeck’te gerçekleştiren Weinberg, daha sonra bu geçici sinemasını Sponeck’in biraz ilerisinde bulunan eski “Concordia” eğlence yerine taşıdı. Weinberg, halkın gösterdiği ilgi üzerine bir süre sonra sinema aygıtını İstanbul yakasına götürdü ve orada ünlü “Fevziye Kıraathanesi”nde tanınmış Karagözcülerin perdede sergiledikleri geleneksel “gölge oyunu” ile “çağdaş gölge oyunu” yan yana getirilmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Weinberg’in film gösterilerini 1898 yılında yine İstanbul Beyoğlu’nda Cambon adlı bir Fransız’ın yaptığı gösteriler izler. Gösterim aygıtının kalitesi, filmlerin uzun olması ve filmlerdeki Türkçe açıklamalar nedeniyle halkın Cambon’un gösterilerini daha çok beğenmesi üzerine Weinberg’in aygıtını yenilediğini, daha uzun filmler getirterek seyircinin filmi daha iyi anlaması için gösterim sırasında bir görevlinin ayağa kalkıp açıklamalarda bulunmasını sağladığını hatta aynı dönemde Weinberg’in sık sık Saray’a çağrılarak filmler oynattığı da belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ayrıca, o yıllarda gösterilen filmlerin kısa metrajlı belge ve güldürü filmleri olduğunu, zamanında filmleri izleyen yazarların anılarından ve belgelerden anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İlk zamanlarda özel bir gösteri salonuna sahip olmayan ve birahane, kıraathane gibi erkeklere özel mekanlarda halka tanıtılan ve kısa sürede sevilen, hatta Ramazan gecelerinde Karagöz ve Meddah’a eşlik eder duruma gelen sinemanın kadınlarla tanışması ise bu yeni aygıtın konaklara girmesiyle olmuştur. Bu dönemde İstanbul’un her tarafında elektrik tesisatı tam olmadığı için sinema gezgin bir durumdaydı. Sinemacı, gösterim aygıtıyla elektrik tesisatı olan mekanlara gider, dörder beşer dakikalık yedi sekiz filmden oluşan programlarla seyircileri eğlendirirdi.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ancak, sinemanın sürekli bir salona kavuşması için 1908 yılını beklemek gerekecekti.</p>
<h3><span><strong>Türkiye’de İlk Yerleşik Sinema Salonu Açılıyor…</strong></span></h3>
<p>Halkın sinemaya gösterdiği rağbeti göz önüne alan Weinberg, 1908’de Türkiye’deki ilk sinema olan “Pathe Sineması”nı yaptırdı.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Böylece İstanbul’da Tepebaşı’nda ilk yerleşik sinema salonunun açılmasıyla eğlence yerlerinde adeta bir sığıntı gibi yaşayan sinema, gerçek mekanına kavuşmuş ve giderek Türk toplumunun gelenekselleşmiş eğlence yapısındaki yerini de almış oldu. Burada hemen belirtmek gerekir ki, sinemanın Türkiye’ye girişinden söz ederken aslında özellikle İstanbul’un Avrupa yakasına, o zamanki adıyla “Pera”ya-Beyoğlu semtine girişi kastedilmektedir. Sinemanın halk tarafından sevilmesi, gösterilere talebin artması, bu buluşun İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde de yayılmasına neden oldu.</p>
<p>İstanbul’da açılan Pathe Sineması’nın ardından Beyoğlu’nda “Palas”, Taksim’de “Majik” sinemaları açılır. İstanbul yakasında ise Sirkeci’de Kemal ve Şakir (Seden) kardeşler Fuat Uzkınay ile birlikte “Ali Efendi” ve Demirkapı’da “Kemal Bey” sinemalarını açarlar. 1914’te Murat ve Cevat Beyler tarafından İstanbul yakasında ilk film gösterisinin yapıldığı “Fevziye Kıraathanesi”nin yerinde “Milli Sinema” adıyla açılan sinema, Türkler tarafından işletilen ilk sürekli sinema salonu olarak tarihteki yerini alır. Daha sonra bunları “Elektra”, “Elhamra” ve “Opera” sinemaları izler. İzmir’de de Kordonboyu’nda 1909’da ilk açılan Pathe Kardeşler ya da Kramer Sineması’nı izleyen diğer sinemalar ise “Asri Sinema”, “Ankara Sineması”, “Lale Sineması”, “Milli Sinema”, “Elhamra Sineması”, “Tayyare” Sinemaları ile Güzelyalı ve Karşıyaka’daki sinemalar olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>1914’lerde sinema, en azından İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerde bilinen bir olaydır, sinema salonları vardır, bir seyirci yetişmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye’de bir sinema vardır, ancak bu, Türk Sineması değildir. Sinemayla yeni yeni ilgilenmeye başlayan birkaç Türk vardır: Fuat Uzkınay, Cevat Boyer, Şakir ve Kemal Seden vd. Henüz Türk Sineması’nın varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü sinema işletmeciliğinin büyük bir kısmı azınlıkların veya yabancı uyrukluların elindedir. Türkiye’de sinema denilince Weinberg, akla gelen tek uzman sinemacıdır. Bu tarihlerde Türkiye sinemayı keşfetmiş, aynı zamanda sinema da Türkiye’ye gelip geçen ve daima egzotik görüntüler peşinde olan yabancı operatörler, sinemacılar yoluyla Türkiye’yi keşfetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<h3><span><strong>Türkiye’de İlk Sinemacılar, İlk Film Üzerine Kuşkular…</strong></span></h3>
<p>Bilindiği gibi sinema, her şeyden önce teknoloji, yetişmiş eleman ve para gerektiren ciddi bir iş, büyük bir organizasyondur. O günün Türkiye’sinin siyasi ve ekonomik koşulları göz önüne alındığında sinemanın hızlı bir gelişim göstermesi beklenemezdi. Çünkü ne çekim-gösterim aygıtı, ne yetişmiş eleman ne de para vardı. Bu nedenle, Türkiye’de sinemanın gelişimi, film yapımları ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren mümkün olabilmiştir.</p>
<p>Weinberg, Türk Sineması’na yaptığı büyük katkılar nedeniyle tarihsel açıdan çok yönlü bir öncü olarak dikkatimizi çekmektedir. Türkiye’de sinemanın öncülüğünü yapan Weinberg, Sarayda, paşa konaklarında ve en önemlisi, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) ile İstanbul Sultanisi (İstanbul Erkek Lisesi) başta olmak üzere okullarda film oynatan, ilk sürekli sinema salonunu açan, film çeken, ilerde değineceğimiz Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin ilk yöneticisi olan bir kişi olarak adeta bir mitos haline gelmiştir.</p>
<p>Weinberg’in İstanbul Sultanisi’ndeki film gösterileri sırasında ileride göreceğimiz gibi, genç bir sinema heveslisi olan ilk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay yetişecektir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Sinemamızın tarihine kaynaklık eden kitaplarda, sinema tarihi ve Türk Sineması üzerine çalışanların bir kısmının da belirttikleri gibi 14 Kasım 1914 tarihinde çekilen “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı belge filmin ilk Türk filmi olduğu ve bu filmi çeken Fuat Uzkınay’ın da ilk Türk Sinemacısı olduğu düşünülmesine rağmen, bu filme ait hiçbir belge ya da bulgunun olmaması, bu film üzerine yıllardır süren bir kuşkuyu da beraberinde getirmektedir. Kuşkusuz tarihi olaylar değiştirilemez, ancak yeni bulgular tarih hakkındaki bilgilerimizi değiştirir ve geliştirir. Yeni bulgu ve belgelere göre Türk Sineması’nın başlangıç tarihi 1911’dir. Osmanlı Devleti sınırları içinde olan Manastır’da fotoğrafçılık yapan Osmanlı Uyruklu Janaki ve Milton Manaki kardeşler (Fotoğraf-5) “Balkanlar’ın Lumiere kardeşleri” olarak tanımlanan), Londra’dan getirdikleri Bioscope 300 adlı kamera ile 1911’de çektikleri “V. Sultan Mehmed Reşat’ın Manastır Ziyareti” adlı belgeseli (Fotoğraf 7) Lumiere kardeşlerden 12 yıl sonra, Fuat Uzkınay’dan 3 yıl önce çekmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Söz konusu bu belgesel Osmanlıların son döneminde çekilen ilk film olma özelliği taşımakta ve orijinal kopyası Makedonya-Üsküp Sinemateki’nde bulunmaktadır. 1998 yılında Makedonya’da gerçekleştirilen uluslararası bir sempozyumda Türk Sineması’nın Manastır’da başlayan öyküsünü konu alan bir bildiride<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> bu filmden söz edilmiş ve filmin kopyası Türkiye’ye getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<h3><span><strong>İlk Müslüman Türk Sinemacısı: Fuat Uzkınay</strong></span></h3>
<p>Fuat Uzkınay İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra girdiği İstanbul Dar-ül-fünunun fizik-kimya bölümünde bir yandan eğitimini sürdürürken bir yandan da hayatını kazanmak için önce öğretmenlik, sonra da İstanbul Sultanisi’nde dahiliye memurluğu görevlerini sürdürdü. Uzkınay’ın sinemayla yakından ilgisinin bağını yaptığı görevle kuran Özön (1970), aynı zamanda Uzkınay’ın özellikle İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’da yerleşik sinemaların çoğalmasıyla kazanılmış sinemaseverlerin arasında yer aldığını da vurguluyor ve aynı okulda görev yaptığı Şakir Seden’le birlikte öğrencilerine film gösterileri yaparak sinemanın ilk kez bir okula girmesine neden oluyor ve ileride kurulacak olan Weinberg, Uzkınay ve Seden arasındaki işbirliğinin de temellerinin böylece atılmış olduğunu belirtiyor.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> (Fotoğraf 2).</p>
<h3><span><strong>Osmanlı Ordusu’nda Bir Sinema Kolu Kuruluyor…</strong></span></h3>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nda sinemanın güçlü bir propaganda aracı olduğu anlaşılmıştı. Savaş sırasında Türk Orduları’nın başkomutanı Enver Paşa, Almanya’ya yaptığı bir ziyaret sırasında Alman Ordusu’nda bir “sinema kolunun” kurulduğunu ve bu kolun çektiği bazı filmleri seyredince, sinemaya verilen değeri anlamıştı. Enver Paşa, yurda döndüğünde ilk iş olarak aynı kolun Osmanlı Ordusu’nda da kurulması için emir verir. 1915 yılı ortalarına doğru Osmanlı Ordusu’nda da “Merkez Ordu Sinema Dairesi” adıyla bir birim kurulur. Böylelikle Enver Paşa, Türk Sinemacılığı’nın başlamasını sağlamış olur. Bu dairenin başına, halka ilk film gösterilerini yapmış olan Weinberg, onun yardımcılığına da o sıralarda teğmen olan Uzkınay getirilir. Merkez Ordu Sinema Dairesi, bugünkü İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin karşısındaki binada çalışmalarına başladı. Bu daire başlangıçta, savaşla ya da başkomutanın ve padişahın resmi ve özel yaşamlarıyla ilgili belge filmleri çekti. Daha sonra, Ayasofya’daki bugünkü “Askeri Müze”nin bir bölümüne taşınan Merkez Ordu Sinema Dairesi’nde gerek merkezin çektiği filmler gerekse yabancı askeri filmler ve savaşla ilgili aktüalite filmleri burada halka gösterilmeye başlandı.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<h3><span><strong>Türkiye’de Konulu İlk Film Çekiliyor…</strong></span></h3>
<p>Girişken bir sinema adamı olan Weinberg, ülkede başka bir sinema kuruluşu olmadığı için belge filmlerin yanı sıra konulu filmlerin de çekilerek halka gösterilmesinin gereği konusunda Enver Paşa’yı ikna ederek gerekli izni aldı ve konulu film çekimi işine girişti. Bunun için İstanbul’da gösteriler sahneleyen Benliyan’ın “Milli Operet” kumpanyasıyla anlaşarak topluluğun repertuarında bulunan “Leblebici Horhor”u çekmeye başladı (1916). Çekimlerin başlamasından bir süre sonra filmin başrol oyuncularından birinin ölmesi üzerine film yarıda kaldı. Weinberg, bu kez de yine aynı kumpanyanın repertuarındaki Moliere’in “Zoraki Nikah” oyunundan uyarlanan “Himmet Ağa’nın İzdivacı” adlı oyununu çekmeye başladı (1916). Bu filmde Benliyan topluluğu oyuncularıyla birlikte Ahmet Fehim, İsmail Galip Arcan, Behzat Butak gibi Türk oyuncular da rol aldı. Ancak çekimler sırasında oyuncuların çoğunun askere çağrılması üzerine yine yarıda kalan bu filmi savaş sona erdikten sonra Weinberg’in yardımcısı Uzkınay tarafından tamamlanabildi (1918). Böylece Türkiye’de ilk konulu film de çekilmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>1916’da Osmanlı İmparatorluğu Romanya’ya savaş ilan edince, Romanya uyruklu Weinberg, Merkez Ordu Sinema Dairesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır ve yerine Uzkınay tayin edilir. 1917’de Almanya’ya yaptığı bir uzmanlaşma yolculuğundan sonra Uzkınay, gerek görüntü yönetmeni, gerekse belgesel film yönetmeni olarak artık sessiz dönemin faal sinemacısı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<h3><span><strong>Türkiye’de Seyirci Önüne Çıkan İlk Film: Pençe</strong></span></h3>
<p>Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin yanı sıra bir başka yarı resmi kurum olan “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti”nin sinema çalışmalarını Nurullah Tilgen, Yıldız Dergisi’ndeki “Türk Filmciliği” başlıklı yazı dizisinde;</p>
<p>“…Müdafaai Milliye Cemiyeti adıyla kurulmuş olan bir teşekkül şimdiki sağlık müzesinin işgal ettiği binada bir stüdyo kurmuştu. Bu cemiyetin üyelerinden olan Sedat Simavi cemiyetin hep aktüalite filmleri çevirdiğini bunun da gerek maddi gerekse manevi bakımdan pek tatminkar olmadığını ileri sürerek mevzulu filmler çevrilmesini teklif etti. Teklif cemiyet idare heyetince münasip görülerek Darülbedayi artistlerine “Pençe”, “Casus” ve “Alemdar Vak’ası yahut Sultan Selim-i Salis” adlarında mevzulu filmler çevriltilmiştir”<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> şeklinde ifade etmektedir.</p>
<p>“Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” tarafından ilk olarak Sedat Simavi’nin yönetmenliğini yaptığı “Pençe” ve “Casus” adlı iki film çekildi (1917). Mehmet Rauf’un bir oyunundan uyarlanan ve orijinal metni 1900 yılında yayınlanmış olan “Pençe”, oynanmaktan çok okunmaya elverişli bir metin olduğundan teknik bakımdan sahneye bile uyarlanması güç bir eserdi. Hareketsiz ve daha çok diyaloglarla gelişen oyun, filme çekildiğinde de aynı etkiyi yapmıştır. Tilgen (1953), yukarıda sözü edilen yazı dizisinde Pençe’nin büyük beğeni topladığını ifade etmektedir. Derneğin ikinci öykülü uzun filmi olan “Casus” hakkında ise Onaran (1999), yeterli bilgi bulunmadığını ve bu filmle elde edilen sonucun da birincisi kadar parlak olmadığını söylemektedir.</p>
<h3><span><strong>İlk Tarihsel Film Denemesi…</strong></span></h3>
<p>Simavi, savaşın son aylarında, Celal Esat (Arseven) ile Selah Cimcoz’un 1909’da yazdıkları Alemdar Mustafa Paşa ile III. Selim’in acıklı sonunu anlatan “Sultan Selim-i Salis” adlı oyundan esinlenerek “Alemdar Vak’ası yahut Sultan Selim’i Salis” adlı filmin çekimine başladı. Bir buçuk ay sonra savaş sona ermiş, Osmanlı Devleti yenilgiye uğrayarak Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı (30 Ekim 1918). Bu anlaşmayla birlikte yarı-askeri bir dernek olan “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” de dağılmak zorunda kaldı. Böylelikle ilk tarihsel film denemesinin sonu gelmedi.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla Merkez Ordu Sinema Dairesi ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki sinema araçları işgal kuvvetlerinin eline geçmemesi için Malul Gaziler Cemiyeti’ne (Malulin-i Guzat-i Askeriye Muavenet Heyeti) devredildi (Kasım 1919).<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>“Malul Gaziler Cemiyeti”nin ilk iki öykülü uzun filmi 1919 yılı içinde çevrilen “Mürebbiye” ile “Binnaz”dı. Derneğin sinema çalışmalarının başına getirilen ve aynı zamanda kameramanlık da yapan Uzkınay bu iki filmin yönetmenliğini Ahmet Fehim Efendi’ye vermişti. Ahmet Fehim Efendi, (Fotoğraf 3) sinemayla bir ilişkisi olmayan ancak, tiyatromuzun kuruluş döneminde büyük hizmetleri olan bir tiyatro yönetmeni ve oyuncusuydu. Ahmet Fehim Efendi ilk olarak, başrollerinden birini de kendisinin oynadığı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ünlü romanı “Mürebbiye”yi çekti. (Fotoğraf 4) Fehim Efendi’nin bu eseri seçmesinde; Fehim Efendi’nin Mürebbiye’yi daha önce sahneye koymuş ve oynamış olmasının ve işgal altındaki bir sinemanın istilacılara karşı “sessiz direnme” amacının olmasının rol oynadığı ileri sürülebilir. Çünkü romanın konusu basın, tiyatro ve sinemanın sansürüne doğrudan doğruya katılmaya başlayan işgal kuvvetlerinin hoş görmeyeceği türdendi. Gürpınar’ın, alafrangalığa düşkün bazı ailelerin başlarına gelebilecek gülünç ve tehlikeli durumları anlattığı bu romanı, 1919 yılının İstanbul’unda bilinçli ya da bilinçsiz bir protesto özelliği kazanıyordu. Romana adını veren kadın kahramanın, bir Türk ailesine mürebbiye olarak kapılanan, ailenin bütün erkeklerini birbirine düşüren ahlaksız bir Fransız olması, işgal makamlarınca uzun zaman bu filmin gösterimine izin verilmemesine neden olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Filmin kahramanı Fransız kadının kişiliğinde işgalcileri yerdiği için “Mürebbiye”nin sinema tarihimizin sansüre uğrayan ilk filmi olduğunu söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Fehim Efendi ile birlikte bir Rum Kumpanyası’nın oyuncuları ve ayrıca Raşit Rıza Samako, Şahap Rıza, İsmail Zahit, Behzat Butak’ın oyuncu olarak rol aldıkları filmin genel olarak eleştirisi konusunda. Filmin baştan sona; sahne düzeni, dekorlar, oyun, makyaj bakımından tamamıyla tiyatro özelliği taşıdığı, ayrıca “Mürebbiye’ye tiyatro niteliği kazandıran bir başka noktanın da; alıcının son derece fakir ve iğreti tiyatro dekorları içinde baştan sona durağan çalıştırılmış olmasına bağlanmaktadır. Mürebbiye’nin, “sessiz direnme” niteliğinden, çok sevilen bir romanın sık sık oynanmış bir sahne oyununun aktarılışı olduğundan, zamanın bazı tanınmış oyuncularına yer verdiğinden, kolay anlaşılır bir konuya dayandığından ve bu konuyu sade bir şekilde anlattığından dolayı o zamanın koşulları içinde başarılı bir film sayılabileceği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<h3><span><strong>İlk Başarılı İş Filmi: Binnaz</strong></span></h3>
<p>Malul Gaziler Cemiyeti’nin çevirdiği ikinci film Yusuf Ziya Ortaç’ın bir oyunundan sinemaya uyarlanan “Binnaz” oldu. Çekim tarihi 1919 olan bu filmin konusu, oyuna adını veren “Lale Devri”nin ünlü güzeli Binnaz’la onu elde etmek için birbirleriyle çatışan iki erkek arsındaki ilişki üzerine kurulmuştu. Aşk, kıskançlık, arkadaşlık ve kahramanlık temalarına dayanan filmin yönetmenliğini Ahmet Fehim Efendi ile Fazlı Necip birlikte yapmışlardı. Fehim Efendi’nin oğlu ressam Münif Fehim, oyunu senaryo haline getirmiş ve filmin dekorlarını yapmıştı. Kameramanlığını Fuat Uzkınay’ın yaptığı filmde Matmazel Blanche, Rana Dilberyan, Ekrem Oran, Hüseyin Kemal Gürmen, Rüştü ve Mecdi rolleri paylaşmışlardı (Fotoğraf 5).</p>
<p>Üç ay içinde Topkapı Sarayı’nda ve Ferah Tiyatrosu’nun sahibi Molla Bey’in konağında çekilen “Binnaz”la ilgili eleştirilerde; sinema tekniği, ışık, kamera kullanımı ve kurgu bakımından epeyce düşük düzeyde bulunduğu, ancak, tiyatromsu da olsa oyuncuların belirli düzeyde başarı gösterdiği ve saray çevresindeki bahçelerden bazı güzel görüntülerin filmde yer aldığının anlaşıldığı aktarılmaktadır. Ayrıca Binnaz’ın bugün bile tiyatro havasından kurtulmaya çabalayan bir yapıt olarak görülmesi ise Ahmet Fehim’den çok filmin senaryosunu yazan ve sanat yönetmenliğini yapan Münif Fehim’e borçlu olduğu söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Özön (1970) ise, Binnaz’ın daha önceki Mürebbiye’nin yanında çok ilkel kaldığını belirterek bunu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Bu ilkellik, dayandığı sahne oyununun zayıf yönünün perdeye büsbütün abartılarak aktarılmasıyla başlamaktaydı. Değişik insanların tutku ve duygularının çarpışmasına, dolayısıyla ruhbilimsel çözümlemelere, gelişmelere dayanması gereken konu, cansız ve ruhsuz kuklaların anlamsız hareketlerinden meydana gelmişe benziyordu. Oyuncuların Mürebbiye’dekine göre bile çok başarısız çalışmaları bunu büsbütün açığa vurmaktaydı…Binnaz bu aksaklıklarına ek olarak Mürebbiye’deki kusurları ve tiyatro kokusunu birkaç katıyla taşımaktaydı”.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Bununla birlikte kuşku götürmeyen bir yön, “Binnaz”ın ilk başarılı iş filmi oluşudur. 5.000 liraya çıkan bu filmin yalnız İstanbul’da 55.000 lira gelir getirdiği, ayrıca İngiltere’de de 5.000 İngiliz lirası sağlandığı söylenmektedir. 45 dakika süren film, önceki filmlerle kıyaslandığında o yıllar için Binnaz’ın bir çeşit üstün yapım nitelikleri taşıdığı, filmin dış ülkelere; İngiltere’ye bir rivayete göre Amerika’ya bile satıldığı ve 55.000 lira topladığı belirtilir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Cemiyetin, film çevirmek için girişilen zahmetli çalışmaların yerine sinema aygıtlarını kiraya vererek para kazanmanın daha yerinde olacağı kararını alması üzerine, kurumun sinema çalışmalarına bir süre ara verilir. “Malul Gaziler Cemiyeti”nden kiralanan aygıtlarla “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” adlı bir sahne eserinin çekilmeye başlandığı ve filmin tamamlanamadığı bilinmektedir.</p>
<h3><span><strong>İlk Güldürü Tipi Yaratılıyor…</strong></span></h3>
<p>İki yıl sonra 1921’de “Malul Gaziler Cemiyeti”nin çektiği üçüncü film, o zamanki tiyatro seyircisinin bir tiyatro eseri olarak çok beğendiği “Hisse-i Şayia” adlı bir oyunun uyarlamasıdır. Bu oyunda Bican Efendi adlı bir evkaf memurunun çeşitli serüvenleri anlatılmaktadır. Bu filmde yönetmen olan Şadi Fikret Karagözoğlu, bir güldürü tipi olan Bican Efendi’yi daha önce sahnede bir oyuncu olarak başarıyla temsil ettiği için bu tipi bir de sinemada denemek ister. “Bican Efendi Vekilharç” adı ile sinema için tasarlanan yeni bir konuyu senaryolaştırarak 22 dakikalık kısa bir filmde Türk Sineması’nda ilk güldürü tipini yaratmış olur. Kameramanlığını Uzkınay’ın yaptığı bu filmde, Şadi Fikret Karagözoğlu ve eşi Şehper Karagözoğlu, İ. Galip Arcan, Vasfi Rıza Zobu, Behzat Butak ve Nurettin Şefkati gibi oyucular rol almıştır<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> (Fotoğraf 6).</p>
<p>“Bican Efendi Vekilharç” filmiyle ilgili olarak Scognamillo (1998), mizah anlayışıyla Chaplin’in ve 1910’ların bol gürültülü güldürülerine yakın olmaktan başka, filmin anlatımı, kısa, kopuk ancak hareketli sahneleriyle diğer deneylere oranla daha çok sinemasal özellikler taşıdığını, ilk kez sinema için bir öykü düşünüldüğünü ve gene ilk kez Uzkınay’ın kamerasının Karagözoğlu’nun eylemlerini izleyebilmek için canlılık kazanarak, tiyatrovari endişelerden, durgun kompozisyonlardan uzak, gerektiğinde boy çekimlerden sıyrılıp yakınlara gelebilen bir sinema diline sahip olduğunu belirterek filme olumlu eleştiri getiriyor. Ayrıca, filmin başarısı üzerine aynı yıl (1921) yine Bican Efendi tipinin çeşitli serüvenlerini anlatan “Bican Efendi Mektep Hocası” ve “Bican Efendi’nin Rüyası” adlı filmleri çeken Karagözoğlu, hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu yaptığı bu üç kısa filmle, sinema tarihimizde ilk dizi çalışmasını da gerçekleştirmiş olur.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği dört yıl içinde gerek “Malul Gaziler Cemiyeti” ve gerekse “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” bazı kısa filmler de çekmişlerdir. Bunlardan “Boksör Sabri”, “Efe Merzak”, “Kara Bela” ve “İstanbul Perisi” adlı filmler çekilmiş, bazı filmlerin çekilmek üzere senaryoları da hazırlattırılmış, fakat bunlar çekilememiştir. “Malul Gaziler Cemiyeti”nde Fehim Efendi ve Karagözoğlu’ndan sonra derneğin rejisörlüğüne getirilen Fazlı Necip’in yönetiminde “Lale Devri”, “İstanbul Esrarı”, “Binbir Direk Vak’ası” filmlerinin bazı sahneleri çekildikten sonra bırakılmış, “İstanbul Perisi”nin ise bütün sahneleri çekilmiş olmasına karşın montajı yapılamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Savaş sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları bünyesinde “Ordu Film Çekme Merkezi”nin kurulmasıyla daha önce “Malul Gaziler Cemiyeti”ne verilen sinema araçları tekrar geri alınarak çalışmalara başlanmıştır. Bu yıllarda Türk Ordusu’nun kahramanlıklarına sahne olan savaş alanlarını, yaşananları sinemacılar da ordunun peşine düşerek belgelediler. Ordu Film Çekme Merkezi elemanları “İzmir Zaferi”, “Dumlupınar Vekayii”, “İzmir Nasıl İstirdat Edildi”, “İzmir’in İşgali”, “İzmir’deki Yunan Fecayii”, “İzmir Yanıyor”, “Gazi’nin İzmir’e Gelişi ve Karşılanışı” adlı birçok kısa film çektiler. Bir yandan Ordu Film Çekme Merkezi’nin çektiği bu filmler diğer yandan Kemal Film ekibi tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda elde edilen ve Şener’in (1970a) deyimiyle “altın değerindeki”<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> film parçaları sonraki yıllarda hem başlıbaşına kullanılmış, hem de kurgu filmleri için önemli bir malzeme olarak Ordu Foto Film Merkezi arşivindeki yerini almıştır.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı’yla ilgili olarak meydana getirilen filmlerin en önemlisi “İstiklal”dir. İlk şekliyle yalnızca Fuat Uzkınay’ın Kemal Film adına çektiği belge filmlerinden meydana getirdiği “İstiklal”in ilk adı “Zafer Yollarında”dır. Zaferden sonra Uzkınay, Film Çekme Merkezi Laboratuar Grup Amirliği’ne atanınca, savaş sırasında Film Çekme Merkezi elemanlarının çektiği belge filmleriyle “Zafer Yollarında” adlı film genişletilir. Savaş telaşıyla sağda solda kalan filmler de araştırılır ve gerçekten de önemli film parçaları ele geçirilir ve bütün bunlar da “Zafer Yollarında”ya eklenir. 1922’de yapımına başlanan “İstiklal”, yapılan çeşitli çalışmalar sonunda “Zafer Yollarında” adıyla 1942 yılında son şeklini alır.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<h3><span><strong>İlk Özel Yapımevi Kuruluyor…</strong></span></h3>
<p>1919’da Kemal ve Şakir Seden kardeşler yabancı filmler getirmek amacıyla ilk Türk film şirketini kurmuşlardı. Daha sonra 1922’de “Kemal Film” adıyla bir laboratuar ve stüdyo kurarak faaliyete geçtiler. Böylece ilk özel yapımevi kurulmuştu. 1916-1922 yılları arasında Berlin’de tiyatro ve sinema çalışmaları yapan Muhsin Ertuğrul İstanbul’a döner ve aynı yıl Kemal Film’de rejisör olarak çalışmalarına başlar<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> (Fotoğraf 7).</p>
<p>Muhsin Ertuğrul, 1922’de Kemal Film adına ilk olarak“İstanbul’da Bir Facia-i Aşk” adlı filmi yönetir. Konusunu mütareke yılları İstanbul’unda yaşanan gerçek bir olaydan, bir cinayetten alan film, daha önceki yerli filmlere göre daha çekici ve sürükleyici bir konuya sahiptir. Bu nedenle de teknik yetersizliği ve tiyatromsu oyun tarzı sergilemesine rağmen filmin gişe hasılatı oldukça iyi olmuştur. Bu film daha önceki çalışmalara göre hiç olmazsa iki bakımdan önem taşıyordu: günlük bir olaydan derlenen orijinal bir senaryoya dayanıyor, öykülü bir filmde dış sahnelere ilk olarak bu kadar geniş yer veriliyordu”<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> (Fotoğraf 8).</p>
<p>Bu filmin ardından Ertuğrul, bir edebiyat uyarlamasının çekimine başlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba romanından sinemaya uyarlanan “Boğaziçi Esrarı” adlı bu filmde, Bektaşi tekkelerinin yaşamını konu alan ve genç bir kadının bir dergahın şeyhine olan yasak aşkı anlatılmaktadır. Bu filmle ilgili olarak sinema tekniği bakımından bütün ilkelliğine rağmen, konusunun çekiciliğinden dolayı büyük bir rağbetle karşılandığı, o günlerde Kemal Film’in tek film şirketi olduğu, konu olarak güçlü eserler verdiği ve çalıştığı rejisör, kameraman ve oyuncuların ülkenin bu alanda tanınmış, değerli gençleri olduğu söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Şener (1970a),<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Uzkınay’ın belge filmleri çekmek üzere Anadolu’ya gitmesi üzerine Kemal Film’deki yerini Cezmi Ar’a bıraktığını ve kameraman olarak Cezmi Ar’ın çektiği ilk konulu filmin ise “İstanbul’da Bir Facia-i Aşk” olduğunu belirtir ve Kemal Film’in asıl verimli çalışmasının “haber filmi” alanında görüldüğünü ve şirketin 47 adet haber filmiyle ileriye paha biçilmez değerde belgeler bıraktığını vurgular.</p>
<h3><span><strong>İlk Türk Kadın Oyuncular Sinemamızda…</strong></span></h3>
<p>Muhsin Ertuğrul’un Kemal Film adına çektiği üçüncü film, Halide Edip Adıvar’dan uyarladığı “Ateşten Gömlek”tir (1923) (Fotoğraf 9). İzmir’de kocası ve çocukları öldürüldükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçen Ayşe’nin öyküsünü anlatan bu film, Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk filmimizdir. Bu filmin önemli bir diğer özelliği de; ilk kez Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyyir adlı iki Türk kadın oyuncunun rol almasıdır. (Fotoğraf 10-11). Yer yer belge film havasının görüldüğü film, o günlerin coşkun heyecanı içinde her gösterildiği yerde büyük ilgiyle karşılandı ve Atatürk tarafından da seyredildi.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Rakım Çalapala (1944) Yıldız Dergisi’ndeki “Ateşten Gömlek”<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> filmiyle ilgili yazısında; Muhsin Ertuğrul’un kendisinin de oynadığı bu filmin onun eserlerinin en güzeli olduğunu ifade ederek, Kurtuluş Savaşı’na ait çekilmiş olan filmlerin birer aktüel film niteliği taşıması, zayıf oluşları, başlı başına bir konuya sahip olmayışları nedeniyle hiçbirinin “Ateşten Gömlek” kadar seyirciyi etkileyemediğini iddia eder ve bir kez daha çekilmesinin gereğini vurgular.</p>
<p>“Leblebici Horhor”<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> ve “Kız Kulesi’nde Bir Facia”, Ertuğrul’un 1923 yılında çektiği diğer iki filmdir. (Fotoğraf 12). Tarihi kostümlerle çekilen Leblebici Horhor’un filme çekilmiş tiyatro oyunu gibi olduğunu, daha çok savaş ve macera filmlerinin rağbet gördüğü yıllarda sessiz sinema devrindeki bu şarkılı oyunun hiç iş yapmadığı, “Kız Kulesi Faciası”nın ise, Muhsin Ertuğrul’un “Fener Bekçileri” adlı Paris’teki Grand Guignol (Korku Tiyatrosu) repertuarına ait adapte bir dramdan senaryosu çıkarılmış bir film olduğu, aynı zamanda başrolünü oynadığı bu filmin yine tiyatrovari acı bir olay anlattığı belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>1922 yılında ilk özel yapımevinde sinemaya başlayan Muhsin Ertuğrul, 1923’ten 1939’a kadar süren ve sinemamızda “Tiyatrocular Dönemi” olarak anılan ikinci dönemde de sinema çalışmalarına devam edecektir.</p>
<p>Toplumların gelişiminde eğitim kurumları kadar içinde varolduğu toplumun bir aynası, göstergesi olan sanat kurumlarına da büyük görevler düşer. Başta da belirttiğimiz gibi sinema, hem verdiği mesajlarla büyük kitlelerde ortak bir görüş yaratma özelliğine sahip bir iletişim aracı hem de kültürel yaşama biçim verebilen güçlü ve evrensel bir sanattır. Dolayısıyla ait olduğu toplumun bir aynasıdır.</p>
<p>Her sanat dalında olduğu gibi, sinemanın da bir ülkedeki yeri ve gelişimi o ülkede varolan siyasi, teknolojik ve ekonomik koşullarla doğru orantılıdır. Sinemanın ülkemize girdiği ilk yıllarda sinemamızın gelişimi adına bu koşulların olumlu bir tablo gösterdiğini ne yazık ki söyleyemiyoruz. Osmanlı sahne sanatları arasında geleneksel görüntü sanatlarına kadar uzanan bir geçmişe sahip olan sinemamızın “Türk Sineması” adını alana kadar geçirdiği yıllar önemli bir zaman dilimini kapsamaktadır. Tarihsel ve toplumsal gerçekliğin anlatılabileceği en güzel görsel anlatım yolunun özgün ve ulusal bir dille oluşturulmasında geçirilen yıllardan “ilk dönem” ya da “ilk yıllar”a ait bilgilerin sonunda görülüyor ki, ilk yıllarda yapılan her faaliyet daha sonraki yıllara temel oluşturması bakımından özel bir önem taşıyor.</p>
<p>Özellikle yetersiz çalışmalar, desteksiz kalan girişimler, profesyonellikten uzak organizasyonlar, teknik ve ekonomik anlamda yaşanan deneyimsizlikler, sinemada eğitim sorunu ve en önemlisi dünya sinema dilini kurarken ülkemiz topraklarında hala sinema adına atılması gereken temel adımlarda geç kalınmış olması, sinemamızın daha sonraki dönemlerine sağlam temeller oluşturamamış olması bakımından etkili olmuştur.</p>
<p>Aslında, Osmanlı’nın ağır yapısına rağmen sinemanın ülkeye girişiyle beraber bu alandaki gelişmelerin pek de ağır gitmediği söylenebilir. İlk gösterimlerden sonra açılan sinema salonları, seyircinin hızla artan ilgisi, çekilen çeşitli kısa filmler ve konulu film çabaları çeşitli güçlüklere rağmen küçümsenemeyecek girişimler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hale KÜNÜÇEN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Şükrü KÜNÜÇEN</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 524-532</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ÇALAPALA, Nurullah. “Ateşten Gömlek Tekrar Çekilmelidir”, Yıldız Dergisi, Sayı: 129, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span>♦ FİLMER, Cemil. Hatıralar-Türk Sineması’nda 65 Yıl, Emek Matbaacılık, İstanbul, 1984.</span></div>
<div><span>♦ GÜVEMLİ, Zahir. Sinema Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul, 1960.</span></div>
<div><span>♦ KUTLAR, Onat. “Türk Sineması’nın Altmışıncı Yılı ve İlk türk Filmini Çeviren Fuat Uzkınay”, Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 106, Kasım 1974.</span></div>
<div><span>♦ KÜNÜÇEN, H. Hale. “Osmanlı’da Başlayan Sinema Serüvenimiz”, Osmanlı, Cilt: 11, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ ONARAN, Alim Şerif. Muhsin Ertuğrul’un Sineması, Kültür BakanlığıYayınları, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ONARAN, Alim Şerif. Türk Sineması (I. Cilt) Kitle Yayınları, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ ÖZGÜÇ, Agah. 80. Yılında Türk Sineması, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span>♦ ÖZÖN, Nijat. Türk Sineması Tarihi, Artist Reklam Ortaklığı Yayınları, İstanbul, 1962.</span></div>
<div><span>♦ ÖZÖN, Nijat. İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, Türk Sinematek Derneği Yayınları, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ ÖZÖN, Nijat. Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, I. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ ÖZUYAR, Ali. Sinemanın Osmanlıca Serüveni, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ SCOGNAMİLLO, Giovanni. Türk Sinema Tarihi Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Erman. Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul, 1970a.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Erman. Yeşilçam ve Türk Sineması, Kamera Yayınları, İstanbul, 1970b.</span></div>
<div><span>♦ TİLGEN, Nurullah “Dünden Bugüne Türk Filmciliği” (1914-1953). Yıldız Dergisi, Sayı: 129, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span>♦ Türk Sineması Kısa Tarihçesi. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara: 1979.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Nijat Özön: Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları (Ankara, 1995), 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ayrıca bkz: Türk Sineması Kısa Tarihçesi (Ankara, 1979), 2: Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 20-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması 1. Cilt (Ankara, 1999), 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ali Özuyar: Sinemanın Osmanlıca Serüveni (Ankara, 1999), 33 – 35; Zahir Güvemli: Sinema Tarihi (İstanbul, 1960), 231 -232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, a.g.e., 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Alim Şerif Onaran: a.g.e., 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Giovanni Scognamillo: Türk Sinema Tarihi (İstanbul, 1998), 22-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Giovanni Scognamillo: a.g.e., 29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Agah Özgüç: 80. Yılında Türk Sineması (Ankara, 1994), 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> 12-13 Ekim 1998 Uluslararası Atatürk ve Manastır Sempozyumu “Manastır’da Başlayan Türk Sineması Serüveni ve Atatürk’ün Sanat ve Sinema Anlayışı” başlıklı H. Hale Künüçen tarafından sunulan bildiri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> H. Hale Künüçen: “Osmanlı’da Başlayan Sinema Serüvenimiz” Osmanlı, Cilt: 11, (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1999), 693.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay (İstanbul, 1970), 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ayrıca bkz: Cemil Filmer: Türk Sineması’nda 65 Yıl (İstanbul, 1984), 85-86; Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 13; Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 38-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Giovanni Scognamillo:, a.g.e., 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Nurullah Tilgen: “Dünden Bugüne Türk Filmciliği”, Yıldız Dergisi, 30 (İstanbul, 1953), 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız (İstanbul, 1970a), 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Zahir Güvemli: a.g.e., 233; Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, a.g.e., 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Onat Kutlar: “Türk Sineması’nın Altmışıncı Yılı ve İlk Türk Filmini Çeviren Fuat Uzkınay” Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 106 (Kasım 1974), 5-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 15-16; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, a.g.e. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 16; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 17; Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, a.g.e., 55; Agah Özgüç: Türk Sineması, 30; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 47-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Nurullah Tilgen: a.g.e., 16; Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ayrıca bkz: Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Erman Şener: a.g.e.; 25-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Zahir Güvemli: a.g.e., 236; Erman Şener: Yeşilçam ve Türk Sineması (İstanbul, 1970b), 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Alim Şerif Onaran: Muhsin Ertuğrul’un Sineması (Ankara, 1981), 156-162; Zahir Güvemli: a.g.e., 238.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ayrıca bkz: Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 37-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Rakım Çalapala: “Ateşten Gömlek Tekrar Çekilmelidir”, Yıldız Dergisi, 129, (İstanbul, 1944), 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> “Leblebici Horhor” sinemamızda üç kez filme alınmıştır. Ayrıca bkz.: Rakım Çalapala, Yıldız Dergisi, sayı: 129, s. 10-11, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sinemanin-turkiyeye-girisi-ve-ilk-yillari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Zahir Güvemli: a.g.e., 241.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>II. Abdülhamid Dönemi Askeri Kıyafetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ii-abdulhamid-doenemi-askeri-kiyafetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ii-abdulhamid-doenemi-askeri-kiyafetleri</guid>
<description><![CDATA[ II. Abdülhamid Dönemi Askeri Kıyafetleri
Savaşlar ve savaşan kavimlerin orduları insanlık tarihi kadar eskidir. Özellikle İlkçağlardan itibaren belgesel (heykel, rölyef, resim vb.) kaynaklarda canlandırılan savaş sahnelerinde, birbirleri ile savaşan kavimlerin askerlerinin çıplak ya da kendi kavimlerine ait günlük giysileriyle savaştıkları görülmektedir. Eski Yunan şehir devletlerinde subay ve askerler için ayrı bir üniforma belirlendiği, yine birçok kaynak tarafından belgelenmektedir. Romalıların da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c663de92ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>II., Abdülhamid, Dönemi, Askeri, Kıyafetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-528.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html">II. Abdülhamid Dönemi Askeri Kıyafetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sadık TEKELİ</strong></span></a>
</p><p>Savaşlar ve savaşan kavimlerin orduları insanlık tarihi kadar eskidir. Özellikle İlkçağlardan itibaren belgesel (heykel, rölyef, resim vb.) kaynaklarda canlandırılan savaş sahnelerinde, birbirleri ile savaşan kavimlerin askerlerinin çıplak ya da kendi kavimlerine ait günlük giysileriyle savaştıkları görülmektedir.</p>
<p>Eski Yunan şehir devletlerinde subay ve askerler için ayrı bir üniforma belirlendiği, yine birçok kaynak tarafından belgelenmektedir.</p>
<p>Romalıların da savaşlarda, imparator dahil, subay ve erleri için ayrı ayrı belirlenmiş üniformalar giydiği bilinmektedir.</p>
<p>Türk sanatının önemli kaynaklarından olan minyatürler ve kabartma taş eserlerde görülen savaşçı figürlerinden Hun, Göktürk ve Selçuklular dönemlerinde Türklerin de savaşlarda özel kıyafetler giydikleri görülmektedir.</p>
<p>Figürlerde yer alan savaşçıların başlarına yuvarlak, tepelikli, kulak ve ense süperlikli, demir miğferler giydiği, vücutlarına da yine çelik plakalı ve zincir örgülü zırh gömlekler giydiği bilinmektedir.</p>
<p>Osmanlı Devleti‘nde Sultan Orhan Gazi, aşiretten cihana hakim olacak bir devlet kurmak için bir yeniçeri ordusu kurarak daimî bir muhafız ordusu oluşturmuştur.</p>
<p>Sultan Orhan; yeni kurduğu bu orduyu, aşiret halkından ayırabilmek için yine ilk defa ordu için yeni bir üniforma kabul etmiştir.</p>
<p>Osmanlıların ilk defa daimi bir ordu oluşturması ve onları halktan ayırmak için bir askeri üniforma kabul etmiş olması birçok Avrupa ülkesine de örnek oluşturmuştur.</p>
<p>Osmanlı yeniçeri ordusunun kuruluşundan bir asır kadar sonra Fransa Kralı VII. Şarl’ın Fransa‘da daimi bir ordu kurduğu ve kurulan bu daimi ordu içinde bir üniforma kabul ettiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nde askeri alanda ilk olarak modern bir ordu kurma fikri Sultan I. Mahmut (1730-1754) zamanında oluşmuştur. Özellikle orduya sevk ve idare edecek subayların yetiştirilebilmesi için “Handesehane” ve “Humbarahane”yi Üsküdar Toptaşı’nda öğretime açmıştır. Ancak yeniçerilerin yenilikleri kabul etmeye niyetleri olmadığından sık sık ayaklanarak padişaha yaptıkları baskılar neticesinde bu okullar 1740 tarihinde kapatılmak zorunda kalınmıştır.</p>
<p>Sultan III. Selim zamanında ise; orduda bir reform özelliği taşıyan bazı girişimler yapılmıştır. 1789 tarihinde devlet ileri gelenlerinden ve ulemadan (din adamları) oluşan bir “Meşvered Meclisi” (Danışma Meclisi) oluşturulmuştur. Bu mecliste; yeniçeri teşkilatının artık günün şartlarına uygun olmadığı görüşü ağırlık kazanması nedeniyle Sultan III. Selim‘in 1792 yılında Koca Yusuf Paşa‘nın Avrupa’dan getirdiği (Fransa, İngiltere, İsveç) birkaç askeri öğretmen vasıtasıyla Levent çiftliğinde oluşturduğu Nizam-ı Cedid adı verilen ordu için kabul ettiği askeri kıyafetler bir önceki askeri üniforma ile gelecekteki Batılı üniforma arasında bir ara geçişi hazırlamıştır.</p>
<p>18. yüzyıl ortalarından itibaren muharebe şekillerinin değişmesi ve Osmanlı askeri kıyafetlerinin buna uygun olmaması yeni kurulan bu ordu için askeri üniformaların değiştirilmesini zaruri kılmıştır.</p>
<p>Nizam-ı Cedid ordusu, o günün modern Avrupa orduları gibi silahlandırılmış ve donatılmıştı. Ordu içinde kıyafet birliği sağlanarak subay ve er kıyafetleri rütbe ve sınıflarına göre yeniden düzenlenmiştir. Ayrıca aldıkları eğitimde Avrupa ülkelerinden getirilen öğretmen subaylar tarafından yeni usullere uygun olarak yaptırılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Osmanlı ordusunun tümünü birdenbire Avrupa ordularının kıyafetlerine uygun hale getirmek mümkün olmadığından, eski üniformaların Avrupa üniformalarına uygun hale dönüştürülmesi ile yetinilmiştir.</p>
<p>Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedid erlerine Avrupa ordularında olduğu gibi önceleri setre ve pantolon giydirmemiştir. Erler için “sıkma” tabir edilen dize kadar paçaları dar ve yukarısı biraz genişçe bir şalvar ile uzunca bir mintan (ceket) kabul edilmiştir. Subay için ise “Boy cepkeni” denilen dar bir cübbe ve bunun altına da kısa entari ve şalvar kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Sultan II. Mahmud döneminde, devlet için büyük bir baskı unsuru olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına karar verilmiştir. 17 Haziran 1826 yılında halkın da yardımı ile devlete yarardan çok zarar veren bu ocak, lağvedilerek yerine “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” adı ile yeni bir ordu teşkilatı kurulmuştur.</p>
<p>Sultan II. Mahmut’tan önceki devirlerde çeşitli sınıf ve rütbelerdeki askerlerin her biri için ayrı ayrı şekilde başlıklar ve kıyafetler belirlenmiş olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusunun yeniden teşkilatlanması sırasında yeni üniformaların tek tip olmasına karar verilmiştir. Rütbe ve sınıflar elbise üzerinde belirlenecek şekillerle gösterilmiştir.</p>
<p>Sultan II. Mahmud bir irade ile 3 Mart 1829’da devlet memurları ve askerlerin bundan böyle kavuk yerine fes giymelerini mecbur etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Sultan Abdülmecid döneminde ise; Orduyu Hümayun’un subay ve erlerinin üniformalarında yine devrin şartlarına göre değişiklikler yapılmıştır. Öncelikle Tunus Fesi yerine aşağı kısmı enli, yukarısı</p>
<p>876 dar şekil verilmiş ve püskülleri biraz küçültülmüş fesler kabul edilmiştir. Fesin tepesinde püskül ile fes arasına sarı madenden ferahi takılmıştır.</p>
<p>Tüm subay ve erler için kırmızı zırhlı ve önden bir sıra düğmeli setre kabul edilmiştir. Piyade subay ve erlerinin pantolonları kenarında kırmızı ince bir zıh bulunuyordu. Topçu ve Süvari subayları ve erlerinin pantolonlarında ise; kalın kırmızı zıh bulunuyordu.</p>
<p>Rütbe işaretleri; Sultan II. Mahmut döneminde boyuna takılan nişanlarla belirlenirken Kırım Savaşı‘ndan sonra rütbe işaretleri bu dönemde setrenin kol kapağı etrafına dikilen 1 cm‘den enli sırma şeritlerin renk ve adedine göre belirlenmeye başlanmıştır.</p>
<p>Yine bu dönemde ilk defa göğüs kısmı sırmalı “Büyük Üniforma” olarak adlandırılan kıyafetler de kabul edilmiştir.</p>
<p>Sultan Abdülaziz döneminde askeri kıyafetlerde pek çok değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Bu dönemde subaylar lacivert çuhadan bel kısmı büzmeli ve göğüs kısmı bir sıra düğmeli setre giyerlerdi. İtfaiye subayları ise göğüsten bir sıra düğmeli kısa bir ceket giyerlerdi. Setrelerin zıh kısımları piyade, süvari, topçu, itfaiye ve zabtiye (jandarma) sınıflarında kırmızı, Taliha taburları subaylarında yeşil, istihkam sınıfı subaylarında ise mavidir.</p>
<p>Topçu sınıfı subayların elbise düğmelerinde çapraz iki top ile bir yanar gülle yer alırdı. Diğer sınıf subaylarının elbise düğmelerinde ay-yıldız bulunurdu.</p>
<p>Subay pantolonları da setrede olduğu gibi lacivert çuhadandır. Pantolonlarda da setre zıhları renginde zıh yer alırdı. Süvari ve Topçu sınıfı subay pantolonlarında geniş, diğer sınıf subaylarında ince zıh olurdu. İtfaiye sınıfı subay pantolonlarında ortadaki zıh ince olup, her iki yanında geniş olmak üzere üç adet kırmızı zıh bulunurdu.</p>
<p>Paşa ve subayların rütbe işaretleri Sultan Abdülmecid döneminde olduğu gibi kol kapakları üzerindeki sırmalı şeritlerle belirlenirdi.</p>
<p>Armudî olarak tanımlanan kol kapağı kenarınca dikilen, uçları dar bir açı oluşturarak birleşen bu şeritler geniş olup, her rütbeye göre renk ve adedi farklı idi.</p>
<p>Paşaların setrelerinde rütbe işareti olarak, uçları gül şeklinde birleşen şeritlerden mirlivalarda iki, feriklerde üç, müşirlerde ise dört sarı şerit yer alırdı.</p>
<p>Paşa ve büyük rütbeli subaylara mahsus büyük üniforma setrelerinin yaka ve kol kapakları ile iki taraflı olarak göğüs kısmı tamamen sarı sırma işlemeli olurdu.</p>
<p>Büyük üniformalı olarak piyade sınıfı paşaları som apolet, piyade sınıfı üst subayları ise saçaklı apolet takarlardı.</p>
<p>Süvari ve Topçu sınıfı paşa ve subayları büyük üniformalarında apolet kullanmayıp, burma kaytandan yapılmış spalet denilen apoletler kullanırlardı. Apoletler paşa ve üst subaylarda sarı sırmalı, subaylar için kırmızı iplikli kaytandan olurdu. Kolağası rütbesindekilerinin apoletleri sırmalı ve ipekli kaytandan karışık olarak örülmüş olurdu.</p>
<p>Bu dönemde, tüm sınıflara ait subaylar başlarına fes giyerlerdi. Eskiden farklı olarak feslerden ferahiler kaldırılmış ve püsküller topuz başlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Erler de başlarına fes giymelerine rağmen sınıflarına göre her ordunun birinci ve ikinci zuhaf alayları fesin üstüne beyaz veya yeşil sarık sararlardı.</p>
<p>Er üniformaları, ön tarafı ve kenarlarıyla dikiş yerleri harçlı yani yün şeritlerle süslenmiş bir ceketten ibaretti. Ceket altına giyilen ve yan taraftan kopçalanıp, dikiş yerleriyle göğüs kısmı süslemeli bir cameden, baldırdan yukarısı geniş, aşağısı dar olan bir şalvar, bele sarılan kırmızı veya mavi bir kuşak, ayakkabı ile şalvarın paçaları üzerine giyilen bir beyaz tozluk erlerin kıyafetini tamamlıyordu.</p>
<p>Er üniformaları genellikle lacivert renk çuhadan dikiliyordu. Yalnız zabtiye (jandarma) er üniforması yeşil, Arnavutluk‘ta ise genelde kırmızıydı.</p>
<p>Er elbiselerinin üzerindeki süslemeleri meydana getiren şeritler her ordunun birinci Zuhaf Alaylarına mensup erlerin üniformalarında sarı, Birinci ve İkinci Süvari Alayları erlerinde siyah, Talia taburları üniformalarında yeşil ve diğer alaylara mensup erlerde genellikle kırmızı renkte olurdu.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid döneminde ordunun çekirdeğini “nizamiye” kuvvetleri oluşturmaktaydı. Bunlar muvazzaf birliklerdi. Nizamiye ordusunda erlerin hizmet süresi dört yıldı. Bu hizmet süresini tamamlayanlar iki yıl süre ile yedek sınıfta bulundurulurdu.</p>
<p>Ordunun en önemli ikinci bölümünü Redif kuvvetleri oluştururdu. Bu sınıfta hizmet süresi sekiz yıldı. Muvazzaf, yedek ve redif sürelerini bitirenler “mustahfaz” sınıfını oluştururlardı. Mustahfazlık süresi altı yıldı. Buna göre Osmanlı ordusunda askerlik süresi kademeli olarak yirmi yıl devam etmekteydi.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid döneminde yapılan yeni bir düzenleme ile askeri rütbeler şu şekilde devam etmekteydi: Mülazım-ı sani (Teğmen), Mülazım-ı evvel (Üsteğmen), Yüzbaşı, Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı), binbaşı, kaymakam (Yarbay), Miralay (Albay), Mirliva (Tuğgeneral), Ferik (Tümgeneral), Birinci Ferik (Korgeneral), Mûşir (Maraşal). Ayrıca süvari sınıfında “yüzbaşı vekili” ve Topçu Sanayi Sınıfında “Mülâzım-ı sâlis” rütbeleri de yer almaktaydı.</p>
<p>Mülazım-ı sâniden kolağasına kadar olanlara “zabit” veya “zabitan”, binbaşıdan miralay rütbesine kadar olanlara “büyük zabitan” veya “ümera”, paşalara da “erkân” denilirdi.</p>
<p>Mülazım-ı sâniden, binbaşıya kadar olanlara “Efendi”, kaymakam ve miralay rütbesinde bulunanlara “Bey” diye hitap edilirdi.</p>
<p>Yazışmalarda ise mülazım-ı sani ve mulazım-ı evvellere “Hamiyetlû” ve “Gayretlü”, kolağası ve yüzbaşılara “Fâtûvvetlû” binbaşılara “Rıfatlû”, kaymakam ve miralaylara “İzzetlû” Mirlivalara “Saadetlû” Ferik ve Birinci Feriklere “Ulufetlû, Müşirlere de “Devletlû” Ünvanı ile hitap edilirdi.</p>
<p>Yine bu dönemde Osmanlı ordusunun ihtiyacı olan subaylar okuldan ve alaylardan yetiştirildikleri için “Mektepli” ve “Alaylı” diye iki bölüme ayrılırdı. Küçük zabit rütbeleri piyade sınıfında; Bölük emini, çavuş ve başçavuşlar, Süvari sınıfında; Bölük emini, çavuş vekili, çavuş ve başçavuşlar, Topçu sınıfında; Bölük emini, çavuş, başçavuş ve cephane çavuşu rütbeleri olarak isimlendirilirdi.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamit‘in ilk yıllarında özellikle 1877-78 Türk-Rus Savaşı nedeniyle askeri üniformalarda fazla bir değişiklik yapılmamıştır. Yalnız setre kollarında rütbe işareti olarak yer alan sırma şeritler iki yıl kadar kaldırılarak, bunların yerine rütbe işareti olarak setre yakalarında sarı veya beyaz yıldız şeklinde işaretler yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Erler için daha önce kabul edilmiş olan kısa ceket, camedan ve şalvardan oluşan er üniformaları da 1878 tarihinde çıkartılan bir kararname ile tekrar setre ve pantolona dönüştürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Subay üniformalarında da aynı kararname ile bazı değişiklikler yapılarak tekrar rütbe işaretleri Sultan Abdülaziz döneminde olduğu gibi paşa ve subaylarda setre kol kapağı etrafına dikilen şeritlerle gösterilmeye başlanmıştır. Ancak şerit genişlikleri eskisine nazaran hayli inceltilmiştir.</p>
<p>Yine aynı kararname ile süvari ve topçu paşalar ile subaylarına ait küçük üniformaların kol yenleri armudi şekilde vişne çürüğü renginde çuhadan dikilirdi. Rütbe işaretleri de bu armudi kol kapağının etrafına dikilen şeritlerle belirlenirdi.</p>
<p>Topçu ve süvari paşa ve subaylarıyla birlikte erlerinin de pantolonları süvari sınıfında biraz daha açık olmak üzere gümüşi renkte çuhadan dikilirdi.</p>
<p>Yine aynı sınıflara mensup paşalar ile subaylar gerek büyük ve gerekse küçük üniformalarına sarı sırma kaytandan örülmüş apolet takarlardı. Bu sınıfların paşaları ve subayları hiçbir zaman sırmalı apolet takmazlar ve üniforma omuzlarında da apolet köprüsü bulunmazdı.</p>
<p>1878 Kararnamesi ile tüm subay ve erlerin siyah püsküllü fes giymeleri kabul edilmişse de 1881 senesinde süvari ve topçu subay ve erlerin kalpak giymesine karar verilmiştir. Birinci ve İkinci Zuhaf Alaylarının erleri için ayrı bir zuhaf üniforması kabul edilmiş olup, Birinci Alay erleri başlarına yeşil sarık sararlardı.</p>
<p>1891 tarihinde Hamidiye Süvari Alayları için de bölge ve bölgede yaşayan Kürt, Çerkez ve Arap aşiretlerine göre üç çeşit üniforma kabul edilmiştir.</p>
<p>Süvari Ertuğrul Alayı ile Süvari Mızraklı Birinci Alayı subaylarının giydiği setrelerin kol yenleri “emperyal” denilen bir formdadır.</p>
<p>Her sınıf paşa ve üst subaylarının giydiği büyük üniformaların setre kol yenleri armudi şekilde sarı sırmalı olurdu. Setre yakalarında da sarı sırma ile rütbe işaretleri bulunurdu.</p>
<p>Doktor ve cerrahların küçük üniforma setrelerinin kol yenleri, yakaları ve apoletleri, güvez renkli kadifeden ve genellikle de zıhlı kırmızı çuhadan dikilirdi. Doktor apoletlerinde sarı sır</p>
<p>madan örülmüş “yılan”, cerrahlarda ise “neşter” işareti bulunurdu. Eczacıların küçük üniforma setre kol yenleri, yakaları ve apoletleri yeşil kadifeden dikilirdi. Apoletlerin üzerinde sarı sırma ile işlenmiş “meşe” dalı yer alırdı.</p>
<p>Doktor, cerrah ve eczacıların büyük üniformaları diğer sınıflarda olduğu gibi kol yenleri ve yakaları sarı sırmalı olurdu. Yalnız apolet takmadıkları için omuzlarında apolet köprüsü yer almazdı.</p>
<p>1892 tarihine kadar ordu teşkilatında yer alıp, piyade sınıflarının önünde giden baltacılar, meşinden bir önlük giyerler ve omuzlarında bir balta taşırlardı.</p>
<p>1902 tarihinde yapılan bir düzenleme ile özellikle süvari ve topçu paşa, subay ve erleri ile diğer sınıfların büyük üniformalarında ve sınıf işaretlerinde büyük bir değişiklik yapılmıştır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid döneminde, Subay üniformaları küçük, büyük ve gündelik olmak üzere üç çeşittir. Genellikle her sınıf subay kendilerine ait olan zırhların rengine göre küçük farklılıklar gösteren pantolon giyerlerdi.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid dönemi üniformaları sınıflarına göre değişik renklerde çuhadan yapılırdı. Yalnız Beşinci ordu (Suriye Ordusu merkezi Şam), Altıncı Ordu (Arabistan ordusu merkezi Bağdat) ve Yedinci ordu, (Yemen ordusu, merkezi San‘a) ile Trablusgarp fırkasının yazlık kıyafeti beyaz renk bez veya keten kumaştan dikilebilirdi.</p>
<p>Erlerin elbisesi genellikle lacivert veya siyah aba kumaştan yapılmaktaydı. Subaylarda olduğu gibi Hicaz veya Trablusgarp‘ta bulunanların yazlık elbisesi beyaz ketendi.</p>
<p>Küçük zabit ve erlerin biri yeni diğeri gündelik olmak üzere ikişer kat elbiseleri bulunurdu. Halkla irtibatta olan erler daima yeni üniformalarını giyerlerdi.</p>
<p>Padişah yaverleri mensup oldukları sınıfa ait üniformaları giyerlerdi. Yalnız yaver işareti olarak sağ taraflarına yaver kordonu denilen bir kordon takarlardı. Ayrıca kollarında yer alan rütbe işareti üzerinde sırmadan beyaz bir şerit ve sarı bir yıldız bulunurdu. Büyük üniforma setrelerinde kol yen kapağının üst tarafında sarı sırmadan bir ay ve yıldız bulunurdu.</p>
<p>Padişah yaverlerinden bir kısmı özel emirle siyah çuhadan çift kollu drogon setresi de giyerlerdi. Bu çift kollu setrelerin altın da yer alan kollar kırmızı çuhadan dikilirdi. Setre çuhası renginde dikilen üst kollar ise yırtmaçlı olurdu. Rütbe işaretleri her iki kol üzerinde de yer alırdı.</p>
<p>Yaverlere ait küçük üniformaların, armudi şekilde olan kol yen kapaklarıyla birlikte sarı sırma işlemeli olurdu.</p>
<p>Padişah mahiyetinde görevli olan paşalar ile üst rütbeli subaylar, diğer sınıflara ait paşa ve üst rütbeli subay üniformalarının aynısını giyerlerdi ancak bu üniforma ile de yaverlere özgü işaretleri taşırlardı.</p>
<p>Erkan-ı Harbiye sınıfına mensup paşalar diğer sınıflara ait paşa üniformalarının aynısını giyerlerdi. Ancak küçük üniformalık setre ve gündelik üniforma ceketlerinin yakalarındaki apoletleri siyah çuha üzerine sırma ile işlenmiş Erkan-ı Harbiye sınıfı işaretli olurdu. Bu sınıf paşalar resmi günlerde büyük ve küçük sınıf armalarına tırtıl şeklinde işlenmiş ince kaytan kordon takarlardı.</p>
<p>Erkan-ı Harbiye subaylarının üniformaları da piyade subay üniformaları gibi olup Erkan-ı Harbiye paşalarındaki özellikleri taşırdı.</p>
<p>Piyade sınıfı paşalarının küçük üniformaları yani cumalık setreleri koyu lacivert çuhadan dikilirdi. İki sıra altışar düğmeli setrenin etekleri hariç etrafı kırmızı zıhlı olurdu. Düğmeler ay-yıldızlı ve sarı yaldızlıdır. Setre yakası ile kol yen kapakları setrenin rengindendir. Omuzlarda kırmızı çuha üzerine sarı sırma ile işlenmiş birer apolet köprüsü yer alırdı. Piyade sınıfı paşaları küçük üniforma setrelerin omuzlarında resmi günlerde “som apolet” tabir edilen apoletleri, diğer günlerde ise “burma apolet” denilen apoletleri takarlardı. Soru apoletler omuzlardaki sırma işlemeli apolet köprüsü altından, burma apolet ise üstünden geçirilerek takılırdı. Küçük üniformanın pantolonu da setre renginde çuha veya triko kumaştan dikilirdi. Pantolon yanlarında aralarında bir ince kırımızı zıh bulunan ikişer adet enli kırmızı zıh bulunurdu.</p>
<p>Büyük üniformalık setreler ise lacivert renk çuhadan olup ön kısmında bir sıra sarı yaldızlı dokuz adet düğme bulunurdu. Düğmelerin üzeri kabartma Osmanlı devlet armalıydı. Bu üniformanın da kenarları bordo renk zıhlı olup yaka ve kol kapakları sarı sırma işlemelidir. Küçük üniformada olduğu gibi bu üniformanın omuzlarında da birer sırma işlemeli apolet bulunurdu.</p>
<p>Büyük üniforma setresinin pantolonu, küçük üniforma pantolonu gibi olup, yalnız yanlarındaki zıhlar bordo renktedir.</p>
<p>Piyade sınıfı paşalarının günlük üniforma ceketleri lacivert çuha kumaştan dikilir ve etek kısmı hariç kenarları kırmızı zıhlı ve ön kısmında bir sıralı altı adet sarı yaldızlı, üzeri ay-yıldızlı düğme bulunurdu. Ceketin omuzlarında ise küçük üniformalık setrede olduğu gibi birer sarı sırmalı apolet köprüsü ile burma apolet yer alırdı. Rütbe işaretleri de kol yen kapakları üzerinde gösterilirdi.</p>
<p>Günlük üniforma ile de küçük üniforma ile giyilen pantolon giyilirdi.</p>
<p>Her üç üniforma ile de başlarına siyah püsküllü fes giyerler, kılıç kayışlarını setre veya ceketin altından takarlardı. Ayaklarına sarı mahmuzlu potin ayakkabı giyerlerdi.</p>
<p>Miralaydan alay eminine kadar piyade sınıfı üst subaylarının her üç çeşit üniformaları da lacivert çuha kumaştan dikilirdi. Setre ve ceketler paşalarınki gibi olup, yalnız pantolon zıhları ile küçük üniforma setresinin yakaları kırmızı çuhadandır. Kol yen kapaklarındaki rütbe işaretleri de yine kırmızı çuha üzerine işlenirdi.</p>
<p>Piyade sınıfı üst subayları resmi günlerde küçük ve büyük üniformalarını giydikleri zaman omuzlarına saçaklı apolet takarlardı. Diğer günlerde ise küçük üniforma setresi ile günlük üniforma ceketlerinin omuzlarında yalnız apolet köprüsü yer alırdı.</p>
<p>Kol ağasından mulazım-ı sani‘ye kadar piyade sınıfı subayları küçük ve büyük üniformaları tek tip olup, üst subay üniformalarının renk ve şeklinde idi. Pantolon yanları tek ve ince kırmızı zıhlıydı. Resmi günlerde setre omuzlarına saçaksız apolet takılırdı. Günlük üniforma ceketi üst subay ceketleri gibiydi.</p>
<p>Piyade sınıfı erlerinin üniformaları, tek tip olarak setre ile pantolondan ibarettir. Setrenin ön bölümünde yedi adet düz sarı düğme bulunurdu. Omuzlarında setre kumaşından kırmızı zıhlı apoletler olup, üzerelerinde erlerin mensup oldukları alayların numarasını gösteren kırmızı renk rakamlar bulunurdu. Setre yakasının her iki tarafı da kırmızı çuha kumaştan olurdu. Kol yen kapakları üstünde de uzunlamasına ve üzerinde iki düğme bulunan kırmızı çuha kumaş bulunurdu.</p>
<p>Piyade erlerinin pantolonları, subay pantolonları gibiydi. Gerek setre ve gerekse pantolonlar lacivert abadan dikilirdi. Pantolon zıhları genelde kırımızı olurdu.</p>
<p>Osmanlı ordusu erleri tüfek taşıdıklarından setrelerinin üstünden bellerine siyah kayışlı ve mensup oldukları ordu fırka, alay, tabur ve bölük numaralarına bulunduğu pirinç tokalı bir palaska bağlarlardı. Kasaturalarını da bu palaska kayışına takarlardı. Omuzlarından geçirdikleri palaska üzerinde iki küçük önde, bir büyük arkada olmak üzere üç kütüklük taşırlardı.</p>
<p>Erlerde başlarına fes ve ayaklarına kışla dışında piyade çizmesi, kışla içinde ise “galoş” adı verilen yarım bot şeklinde ayakkabı giyerlerdi.</p>
<p>Savaş sırasında eşyalarını taşımak üzere sırtlarında bir sırt çantası taşırlardı. Yağmurluklarını çanta üzerinde dürerek taşırlar, ayrıca sol taraflarına peksimet (ekmek) torbası ile su matarası asarlardı.</p>
<p>Redif sınıfı erleri de tıpkı nizamiye erleri gibi üniforma giyerlerdi. Ancak Birinci Ordu nizamiyesinden başlamak üzere tüm piyade sınıfı nizamiye ve redif alaylarına birden sona kadar sırasıyla alay numarası verilmiş olduğundan redif erleri setre ve yağmurluk omuz apoletleri üzerindeki alay numaralarından nizamiye erlerinden ayrılırlardı.</p>
<p>Süvari sınıfı paşalarının küçük üniformaları, etek kısmı hariç kenarları bordo renk zırhlı ve arkası vücuda göre belden oyuk kısa siyah renk çuhadandır. Önde bir sıra dokuz adet düz beyaz düğme bulunurdu. Pantolonları açık mavi renktedir.</p>
<p>Setre kolları piyade sınıfı paşalarında olduğu gibi kapaklıdır. Kol kapakları ve yakaları da bordo renkte olup, yen kapakları üzerinde “emperyal” denilen sarı sırma işaret yer alırdı. Setre yakasında da yaka yüksekliğince sarı sırma işleme bulunurdu.</p>
<p>Pantolon zırhları bordo renk olup, bir ince ve iki kenarında geniş olmak üzere üç zıh bulunurdu.</p>
<p>Süvari sınıfı paşalarının büyük üniformaları küçük üniformalarının aynı olup, yalnız setrenin yen kapakları ile yakası piyade sınıfı paşalarının büyük üniformasında olduğu gibi sırma işlemelidir. Düğmeleri ise düz sarı düğmelidir. Yen kapakları üzerindeki sırmalar dört dilimlidir. Kolun altına gelen bir dilimin yeni sırması bırakılmış olup, kol düğmeleri ile süvari sınıfı işareti dış bölüme dikilmiştir.</p>
<p>Günlük üniformaları ise siyah çuha kumaştan bir ceket ile açık mavi renk ve yanlarında biri ince iki kenarda geniş üç zıh bulunan pantolondan ibarettir. Ceket önünde dokuz adet düğme olup, omuzlarında siyah çuhadan köprüsüz birer apolet mevcuttur. Rütbe işaretleri yen kapakları üzerinde olmayıp, sırma şerit ve yıldızlardan olmak üzere omuz apoleti üzerinde bulunurdu.</p>
<p>Süvari sınıfı paşaları resmi günlerde ve törenlerde gerek küçük ve gerekse büyük üniformaları giydiklerinde, omuzlarında piyade sınıfı paşalarında olduğu gibi köprülü som apolet takarlardı. Normal günlerde küçük üniforma giydiklerinde apolet yerine sırmalı burma kaytandan yapılmış apolet takarlardı. Küçük ve büyük üniformalık setre ile resmi günlerde, arka bölümde küçük bir çanta bulunan sırma işlemeli bir kemer takarlardı. Bu kemer sol omuz apoleti altından geçirilerek sağ kol altına doğru ve üzerindeki küçük çanta arkaya gelecek şekilde takılırdı.</p>
<p>Süvari sınıfı paşaları başlarına kalpak, ayaklarına “süvari çizmesi” denilen körüklü Napolyon çizmesi giyerlerdi. Kalpağın tepesinde birbirine çapraz üç adet sarı sırma şerit yer alırdı.</p>
<p>Süvari sınıfı subaylarının da küçük, büyük ve günlük olmak üzere üç çeşit üniformaları vardır. Rütbe işaretleri hariç olmak üzere paşa üniformalarının aynısıdır. Yalnız pantolon zırhları tek ve geniştir. Pantolon zıhı paşa üniforma pantolon zıhı ile aynıdır. Birinci Mızraklı Süvari alayı subaylarının pantolon zıhları ile birlikte küçük ve büyük üniforma setrelerinin yaka ve kol yen kapakları kırmızı, Dördüncü Süvari Alayı subaylarının pantolon ve setreleri de yeşil renktir.</p>
<p>Ertuğrul Süvari Alayı subaylarının üniformaları diğerlerinden farklı olarak zeytuni, Birinci Mızraklı Alayı subaylarının üniformaları ise lacivert çuhadandır. Bu iki alaya mensup subay üniformaları önde iki sıra düğmelidir. Her sıra Ertuğrul Süvari Alayı‘nda beş, Birinci Mızraklı Süvari Alayı‘nda yedi düğmeli olurdu.</p>
<p>Süvari sınıfı subay üniformalarında kullanılan düğmeler süvari paşalarında olduğu gibi ise de Ertuğrul Süvari Alayı subaylarının üniforma düğmeleri Osmanlı devlet armalıdır. Birinci Mızraklı Süvari Alayı setrelerinin göğsünde bir kırmızı göğüslük mevcut olup, gerektiği zaman çıkartılabiliyordu. Ertuğrul Süvari Alayı üst subay üniformalarının sağ tarafına beyaz sırmadan bir kordon takılırdı.</p>
<p>Gerek Ertuğrul ve gerekse Mızraklı Alay üst subay küçük üniformalarında yaka ve yen kapaklarındaki sırmalar beyaz renktir.</p>
<p>Süvari üst subayları resmi günlerde büyük ve küçük üniformalarını giydiklerinde paşalar gibi ancak saçaklı olmak üzere köprülü apolet takarlardı. Diğer günlerde küçük üniformalarını giydiklerinde yine paşalar gibi apolet köprüsünün üstünden sırmalı burma kaytandan apolet takarlardı. Subay apoletleri saçaksız olup, apoletler paşa ve üst subay apoletleri gibidir.</p>
<p>Genelde apolet ve apoletler sarı sırmalı idiyse de Ertuğrul ve Mızraklı Süvari Alayları subaylarının apoletleri beyaz sırmalıdır.</p>
<p>Süvari subaylarının omuzlarından geçen palaskaları, sırmasız ruganlı meşindendir. Süvari subayları da paşalar gibi başlarına kalpak, ayaklarına Napolyon çizme giyerlerdi.</p>
<p>Redif ve Hamidiye Süvari Alayları subaylarının üniformaları süvari nizamiye subaylarının üniformalarının aynısıdır. Ancak Karapapak ve Türkmen aşiretlerinden oluşan alaylarda Çerkez elbisesi şeklinde geniş kollu ve giysinin iki tarafında fişeklik bulunan uzun bir setre giyerler, palaskalarını da diğer Hamidiye Alayları süvarilerinde olduğu gibi takarlar ve bellerinin ön kısmında bir kama taşırlardı. Üst subayların fişekliklerinin etrafı sarı sırmalı süslemeler ile bezenmiştir.</p>
<p>Rütbe işaretleri setre kol yenlerine armudî şekilde olarak dikilirdi. Başlarına süvari kalpağı takarlar, Nizamiye Süvari alaylarından farklı olarak kalpağın ön tarafında sarı madenden bir Osmanlı devlet arması sembolü yer alırdı.</p>
<p>Arap aşiretlerinden oluşan Hamidiye Süvari alaylarının subayları başlarına kefiye takarlardı. Kefiyelerin üzerinde de Osmanlı devlet arması bulunurdu.</p>
<p>Küçük üniformaların yaka ve kol kapakları sırmasız, büyük üniformaların ise sırmalıdır. Küçük üniformaya “Cumalık elbise” adı da verilirdi. Resmi günlerde büyük veya küçük üniforma giyildiğinde apolet, nişan ve madalyalar takıldığı gibi, nişan hamaili özellikle büyük üniforma giyildiğinde kullanılırdı. Yalnız Hırka-ı Şerif ziyareti sırasında büyük üniforma giyilmesine rağmen nişan hamaili takılmazdı. Bu ziyaret sırasında eldivende giyilmezdi. Askeri üniforma ile dışarı çıkan, kışlada nöbet tutan veya bir üstün huzuruna çıkan subaylarla, küçük zabitler bellerine kılıç veya kasaturalarını takmak zorundaydılar. Erler ise dışarıya sürekli olarak silahsız çıkabilirlerdi.</p>
<p>Askerlerin saçlarının kısa olmasına dikkat edilirdi. Sakal bırakmak isteyenler olursa, komutanlarının vereceği izne göre bırakabilirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi Sultan II. Abdülhamid döneminde Osmanlı ordusunda sınıfların artması ve diğer Avrupa devletlerinde olduğu gibi üniformaların daha gösterişli ve çeşitli hale gelmesi, üniforma üzerinde sık sık değişiklikler yapılmasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti‘nin son köklü kıyafet değişikliği, 1909‘da çıkartılan askeri kıyafet nizamnamesi ile yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sadık TEKELİ</strong></span></a>
</p><p>Askeri Müze / Türkiye <strong> </strong></p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 533-538</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Mahmut Şevket ; Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriyyesi, C. I-II. Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1325.</span></div>
<div><span>♦ Fenerci Mehmet; Osmanlı Kıyafetleri Albümü, 1811, Beyazıt. Kütüphanesi</span></div>
<div><span>♦ Asakir-i Mansure-i Muhammediyye Defteri; Topkapı Sarayı Hazine Kütüphanesi, 2867 numara.</span></div>
<div><span>♦ SEVİN, Nurettin; On Üç Asırlık Türk Kıyafet Tarihine Bir Bakış, Kültür. Bakanlığı Yayınları, 1990. Elbise-i Askeriyye.</span></div>
<div><span>♦ Nizamnamesi; Dersaadet, Matbaa-i Askeriyye, 1333.</span></div>
<div><span>♦ KUMBARACILAR, İzzet; Serpuşlar, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu. Yayınları, İstanbul, 1970 (?).</span></div>
<div><span>♦ BOLEL KOÇ, Pınar; Osmanlı Askeri Kıyafetleri (16-20. yy.) Mimar. Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Arkeoloji ve Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı Türk ve İslam Sanatları programı yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ÇADIRCI, Musa; Ankara Sancağında Nizam-ı Cedid Ortasının Teşkili. ve Nizam-ı Cedid Askeri Kanunnamesi Belleten, C. XXXVI (141, Ankara, 1972).</span></div>
<div><span>♦ KOÇU, Reşat Ekrem; Türk Giyim Kuşam ve Süsleme Sözlüğü, Ankara, 1967.</span></div>
<div><span>♦ BRİNDERSR, Jean; Ancıers Costumes Turc de Constontinople Albümü, Paris, 1854.</span></div>
<div><span>♦ Ali Bin Emir Beyk Şirvani; Süleymanname, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, H. 1517, Vr. 220.</span></div>
<div><span>♦ Seyyid Lokman; Şahname-i Selim Han, Topkapı Sarayı Kütüphanesi. No: A. 3595, Vr. 129.</span></div>
<div><span>♦ Salim, Cevat: Mekteb-i Harbiye Ordu ve Osmanlı Teşkilatı ve. İstatistik, İstanbul, 1924.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Şevket, Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriyyesi, C I, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1325, S. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Şevket, a.g.e., C I, S. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İzzet Kumbaracılar; Serpuşlar, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. Şevket, a.g.e, C. II, S. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Şevket, a.g.e, C. II, S. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> M. Şevket a.g.e. C II. S. ?.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ii-abdulhamid-donemi-askeri-kiyafetleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Elbise-i Askeriyye Nizamnamesi, Dersaadet (İstanbul), Matbaa-i Askeriyye, 1333, S. 1-6.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yenileşme Dönemi Kültür ve Sanatına Katkıda Bulunan Mevlevîler Ve Mevlevî Dergâhlarında Güzel Sanatlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doenemi-kultur-ve-sanatina-katkida-bulunan-mevleviler-ve-mevlevi-dergahlarinda-guzel-sanatlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yenilesme-doenemi-kultur-ve-sanatina-katkida-bulunan-mevleviler-ve-mevlevi-dergahlarinda-guzel-sanatlar</guid>
<description><![CDATA[ Yenileşme Dönemi Kültür ve Sanatına Katkıda Bulunan Mevlevîler Ve Mevlevî Dergâhlarında Güzel Sanatlar
I. Mevlevîlikte Mûsikî ve Mûsikîşinas Mevlevîler Dînî mûsikî; câmi mûsikîsi ve tasavvuf mûsikîsi diye ikiye ayrılır. Tasavvuf mûsikîsi de; Mevlevî mûsikîsi, Bektaşî mûsikî ve diğer tarikatlardaki mûsikî diye üç grupta mütalâa edilmiştir. Tarîkat toplulukları içinde musîki ve semânın bir vecd unsuru olarak zikir meclislerinde, Mevlânâ döneminde ve ondan önceki dönemlerde var olduğu bilinmekle birlikte, daha sonra […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c663bc46a8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yenileşme, Dönemi, Kültür, Sanatına, Katkıda, Bulunan, Mevlevîler, Mevlevî, Dergâhlarında, Güzel, Sanatlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-529.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yenilesme-donemi-kultur-ve-sanatina-katkida-bulunan-mevleviler-ve-mevlevi-dergahlarinda-guzel-sanatlar.html">Yenileşme Dönemi Kültür ve Sanatına Katkıda Bulunan Mevlevîler Ve Mevlevî Dergâhlarında Güzel Sanatlar</a></p>
<h4><span><strong>I. Mevlevîlikte Mûsikî ve Mûsikîşinas Mevlevîler</strong></span></h4>
<p>Dînî mûsikî; câmi mûsikîsi ve tasavvuf mûsikîsi diye ikiye ayrılır. Tasavvuf mûsikîsi de; Mevlevî mûsikîsi, Bektaşî mûsikî ve diğer tarikatlardaki mûsikî diye üç grupta mütalâa edilmiştir.</p>
<p>Tarîkat toplulukları içinde musîki ve semânın bir vecd unsuru olarak zikir meclislerinde, Mevlânâ döneminde ve ondan önceki dönemlerde var olduğu bilinmekle birlikte,<strong><sup> </sup></strong>daha sonra Mevlevî mûsikîsi diye isimlendirilecek olan mûsikînin, Mevlânâ ile başladığı hususunda bütün kaynaklar ittifak etmektedirler. Bu mûsikî, Mevlevî semâının icrâsı için meydana gelmiş olduğundan, semâ mukabelelerinin başladığı devirden itibaren -ki bu gün ki tertibiyle olmasa bile Mevlânâ döneminde önceden tasarlanmamış zamanlarda semâ’ yapıldığı bilinmektedir- var olmuştur. Mevlânâ’nın meclislerinde neyzenlerin, rebabzenlerin ve hânendelerin olduğunu da, Eflâkî başta olmak üzere diğer menâkıb kitapları bildirilmektedir.</p>
<p>Mevlânâ’nın Mesnevî’nin ilk beyitlerinde, “ney”e yer vermesi, sazlıktan koparılan neyi, asıl vatanından ayrılan “ruh” olarak takdim etmesi ve bununla Rabb’ine kavuşmanın hasretini çeken “insan-ı kâmil”i remz etmesi de, Mevlevîlikte mûsikînin ehemmiyetine katkı yaptığı düşünülmüştür.</p>
<p>Sultan Veled devriyle birlikte semâ’ meclislerinde, bestelenen âyinler okunmaya başlanmıştır. Mevlevî mûsikîsinin kendisi olan âyinler denince; “mülga mevlevîhânelerde çalınıp okunan eserler” manası anlaşılır. Bu eserler Klasik Türk Mûsikîsi sistemi dahilinde, dînî duygulara tercüman olacak üslupta bestelenmiş “âyin-i şerifler”dir.</p>
<p>Bu âyin-i şerifler de tarihî seyirleri içerisinde; Itrî’ye kadar, Itrî’den Îsmâil Dede’ye kadar ve Îsmâil Dede sonrası olmak üzere üç grupta ele alınmıştır. Üçe ayrılan bu süreçte, Mevlânâ’nın yolundan gidenlerce belirlenen tarîkat erkân ve âdâbı gibi âyin şekli de, onun fikir ve işâretlerinin ilhâmı ile oluşmuştur. Mevlevîlikte semâ’ törenleri esnasında, sadece ism-i Celâl (Allah) kelimesinin tekrarıyla zikredilmiş, zikir sessizce gerçekleştirilmiştir. Âyinde bu zikir duyulmadığı, yalnızca icrâ edilen mûsikî duyulduğu için, Mevlevîlikte mûsikî bu açıdan da önem kazanmıştır. Öteki tarîkat âyinlerinde kullanılmayan ney, rebâb, tanbûr, ûd gibi sazların kullanılması da Mevlevî mûsikîsinin ayırt edici özelliklerindendir.</p>
<p>Mevlevî mûsikîsi, yukarıda verdiğimiz tarihi seyir içerisinde XIX. asra gelinceye kadar mevcut bütün dergâhlarda, âyin günleri semâ’ meclislerinde icrâ edilmiştir.</p>
<p>XIX. asrın ilk yarısında Türk mûsikîsi tabii seyrini devam ettirerek en yüksek derecesini bulmuştur. Bu dönem içerisinde mûsikînin bu derecelere gelmesinde, kendisi de bir mûsikîşinas olan, yapmış olduğu besteler tüm mûsikî çevrelerince bilinen III. Selim’in, mûsikîşinaslara karşı büyük teveccüh göstermesi ve onları himaye etmesi, bu sanatın ülke dahilinde yükselmesinde büyük bir amil olmuştur. O’nun döneminde bu sahada, Türk Mûsikîsi’nin büyük ustası Îsmâil Dede Efendi gibi bir dâhî yetişmiştir. Yine bu dönemde II. Mahmud’un da mûsikîşinaslara karşı daima taltifkâr tavırlar içinde olduğunu, kendisi her ne kadar III. Selim gibi bestekar olmasa da, sarayda tertip ettiği küme fasıllarında mûsikîşinas şeyhleri ve dervişleri görmekten büyük mutluluk duyduğu bilinmektedir.</p>
<p>Dînî mûsikî alanında XIX. asırda bilhassa Mevlevî mûsikîsi, özellikle âyin besteciliğinde büyük bir gelişme içindedir. Bu asır öncesi dönemlerde, Mevlevî âyinlerinin miktarı 3-5 sayısıyla mahdut iken, XIX. asırda bu tarz dînî bestelerin sayısı 56’ya çıkmıştır. Mevlevî mûsikîsinin de bu asırda bu dereceye yükselmesinde, Mevlevîliğe karşı özel ilgileri bulunan devrin Osmanlı padişahlarından III. Ve II. Mahmud’un büyük tesirleri olmuştur. II. Mahmud’un oğlu olan Sultan Abdülaziz de hatt ve mûsikîye karşı aşırı ilgisi bulunan bir padişahtır. İ. Mahmud Kemal’in padişahın başkatibi Atıf Bey’den naklettiğine göre; mûsikîşinaslığı ön plana çıkmış, her saza aşina ise de tarîkatı-ı Mevlevîyyeye muhabbetinden dolayı ney üflemeye meraklıdır.</p>
<p>Mevlevîliğe karşı büyük bir ilgisi bulunan ve kendi icadı olan “Sûzîdilârâ” makamıyla bir Mevlevî âyini besteleyen III. Selim, kendi döneminin mûsikîşinas Mevlevî şeyhlerinden Ali Nutkî Dede ve Abdülbâkî Nâsır Dede’ye daima teveccühkâr davranmıştır. Abdülbâkî Nâsır Dede’nin de bestelemiş olduğu iki eserini III. Selim’e ithaf etmesi de, padişahtan gördüğü büyük ilgi sebebiyledir. Ayrıca gerek III. Selim gerekse II. Mahmud’un mevlevîhânelere sürekli devam etmeleri, “marifet iltifata tabidir” sözü gereğince, bu dergâhlardaki mûsikî faaliyetlerinin artmasında önemli bir âmil olmuş, bu asırda değerli bestekarların, kudûmzenlerin ve neyzenlerin yetişmesini temin etmiştir.</p>
<p>XIX. asırda lâdînî mûsikîde de, daha ziyade Mevlevîler gelişme göstermiştir. Abdülbâkî Nâsır Dede, bu mûsikî tarzında da önde gelen Mevlevîlerdendir. Dînî mûsikîdeki maharetini bu alanda da sergileyen Nâsır Dede, bir takım terkipler bulmuş, bir nota icat etmiş ve “Tedkîk u Tahkîk” isimli mûsikî nazariyatından bahseden bir eser telif etmiştir. Yine bu asırda dîni ve ladîni alanda mahir olan iki mühim simadan biri bestekar Îsmâil Dede Efendi, diğeri ise asrın sonlarına doğru yetişen Zekâî Dede’dir.</p>
<p>S. Nuzhet Ergun’un tespitlerine göre; bu asırda Mevlevî mûsikîsindeki hakim ruh, tamamıyla “İslâmî” bir mahiyet arz etmektedir. Mevlevîlikte akîde bakımından diğer tarîkatlere uymayan hiç bir yön mevcut değildir. Tekke ve Mevlevî mûsikîsi’nde ancak sanat farkı vardır. Tekke mûsikîsi daha çok tekke edebiyatına denk bir şekilde devam etmiş, Mevlevî mûsikîsi ise, Mevlevî edebiyatında olduğu gibi “klasik” bir çizgide varlığını sürdürmüştür. Mevlevî mûsikîsinin intişar ettiği yerler Mevlevî tekkeleri olmuş, başta İstanbul olmak üzere bütün Mevlevî dergâhları bir konservatuar görevi yapmış ve bu merkezlerden, bestekarlar, küdümzenler ve neyzenlerle birlikte diğer mûsikîşinaslar yetişmiş, Mevlevî olmayan mûsikî mensupları da buralardan faydalanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Sezai KÜÇÜK</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/YEN%C4%B0LE%C5%9EME-D%C3%96NEM%C4%B0-K%C3%9CLT%C3%9CR-VE-SANATINA-KATKIDA-BULUNAN-MEVLEV%C3%8ELER-VE-MEVLEV%C3%8E-DERG%C3%82HLARINDA-G%C3%9CZEL-SANATLAR.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/YEN%C4%B0LE%C5%9EME-D%C3%96NEM%C4%B0-K%C3%9CLT%C3%9CR-VE-SANATINA-KATKIDA-BULUNAN-MEVLEV%C3%8ELER-VE-MEVLEV%C3%8E-DERG%C3%82HLARINDA-G%C3%9CZEL-SANATLAR.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’un Deniz Hamamları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-deniz-hamamlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-deniz-hamamlari</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul’un Deniz Hamamları
Osmanlı’nın Denizle Flörtü Ülkemizde denize girme alışkanlığının 19. yüzyılın başlarında yaygılaştığı varsayılır. Ama bu dönemden önce, seyrek de olsa denizle insanın yüzme-serinleme eylemini ortaya koyan kimi belgelere de rastlanmıştır. Gündelik yaşama ilişkin belge-bilgilerin çok az olduğu, hatta önemsenmediği bir toplumda bu tür alışkanlıklara ve ilklere ilişkin araştırma-incelemeler hep bilinmezliklerle kuşatıldığından “sanılır” sözcüğü ile ifade edilir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c663a22248.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’un, Deniz, Hamamları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-530.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/istanbulun-deniz-hamamlari.html">İstanbul’un Deniz Hamamları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Burçak EVREN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Osmanlı’nın Denizle Flörtü</strong></span></p>
<p>Ülkemizde denize girme alışkanlığının 19. yüzyılın başlarında yaygılaştığı varsayılır. Ama bu dönemden önce, seyrek de olsa denizle insanın yüzme-serinleme eylemini ortaya koyan kimi belgelere de rastlanmıştır. Gündelik yaşama ilişkin belge-bilgilerin çok az olduğu, hatta önemsenmediği bir toplumda bu tür alışkanlıklara ve ilklere ilişkin araştırma-incelemeler hep bilinmezliklerle kuşatıldığından “sanılır” sözcüğü ile ifade edilir. Her bir olaya tarih düşen vakanüvistlerimiz, ne yazık ki gündelik yaşamın kimi olaylarına yabancı kalmışlar, saraya dönük yüzleriyle halkın yaşam biçimine ilişkin alışkanlıklarını hep ıskalamışlardır.</p>
<p>Her konuda olduğu gibi, bu konuda da kendine özgü o tatlı uslubuyla Evliya Çelebi imdadımıza yetişir. Salacak sahiliyle Kağıthane Deresi boyunu anlatırken cümle dilberan mahi temmuzda deryada çimerler. mukaşşer badam (kabuğu soyulmamış badem) gül pembe misal vücudi nazeninlerin nilgün (kırmızı) ibrişim futalara (peştemallara) sarub mahiler gibi gavvaslık iderler…” der. Evliya Çelebi’nin bu betimlemesinden daha 17. yüzyılda denize girildiğini, mayoların atasının da tıpkı çarşı hamamlarındaki gibi peştammallerin olduğunu anlarız.</p>
<p>17. yüzyıla ait bir türküde de;</p>
<p><span><em>Edirne Tunca suyunda<br>
</em><em>Bursa’nın kaplucasında<br>
</em><em>İstanbul Kumkapusu’nda<br>
</em><em>Deniz melekleri oynar.</em></span></p>
<p>denilerek 17. yüzyılda Kumkapı’da denize girildiğinin altı çizilir.</p>
<p>Osmanlı Arşivi’ndeki 1781 tarihli bir belgede ise (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Belediye, Nr. 6337; Malümat, 29 M 1312, Nr. 89782, s. 181) İstanbul’da Davud Paşa İskelesi yakınlarında deniz hamamı çeşmesinin varlığından söz edilir. Bu belgeye dayanarak deniz hamamlarının 18. yüzyılın sonlarında oluşmaya başladığını anlarız.</p>
<p>19. yüzyıla ilişkin görsel kaynakların başında minyatür, gravür, resim, illüstrasyon, fotoğraf ve kartpostallar gelir. Bu görsel kaynaklar sistematik bir şekilde tarandığında bir kaç örnek dışında insanla denizin örtüştüğü, ya da insanların denize girdiği görüntülere rastlamak neredeyse olanaksızdır. Bu olanaksızlık, minyatürcü, gravür ustaları, ressamlar, fotoğrafçılar ya da kartpostal editörlerinin zaafı değil, aksine denize girme eyleminin yaygın olmayışından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>İstanbul’a ilişkin binlerce gravür içersinde yalnızca üç tanesinde denize giren insana rastlanmıştır. Miss Pardeo’nun Beauties of the Bosphorus kitabında William H. Bartlett’in çizdiği bir gravürde Üsküdar ile Salacak arasında denizde atını serinleten bir kişiye, Allom’un çizdiği bir diğer kitapta da yine aynı yöreye ait iki gravürde denizde yüzenlere yer verilmiştir. Bu gravürlerin tanıklığından yola çıkarak İstanbul’da 19. yüzyılın ilk yarısında Salacak ve Üsküdar’da denize girme alışkanlığının yaygın olduğu anlaşılır. Ayrıca sanatçısı bilinmeyen 20. yüzyılın başlarına ait bir fotoğrafta da Üsküdar İskelesi’nde mandalarla birlikte denize giren bir erkek çocuk görülmektedir.</p>
<p>19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında sayıları binlerle ifade edilen kartpostallar ve fotoğraflarda ise denizle insanın ilişkisini yüzme ya da serinleme şeklinde ortaya koyan tek bir örneğe rastlanmamıştır. Buna karşılık bir çok kartpostalda, özellikle Galata Köprüsü, Büyükdere, Bakırköy, Tarabya, Yeşilköy, Moda başta olmak üzere bir çok semtte deniz hamamlarının görünümleri yer almış, ancak bu hamamların çevresinde denize giren bir insana rastlanmamıştır.</p>
<p>19. yüzyılın ikinci yarısına ait illüstrasyonlar da durum, gravür, kartpostal ve fotoğraflarda olduğu gibidir. Bir gravüre ya da kartpostala bakılarak yapılan, ama çoğunlukla bir resim gibi döneminde aslına uygun olarak çizilen bu illüstrasyonlarda denizle insan ilişkisinin yüzme ya da serinleme biçimindeki ilişkisi yer almamıştır.</p>
<p>Sistematik bir şekilde taranan binlerce görsel örnek içinde denizde yüzme eyleminin, bir kaç örnek dışında yer almaması biraz gariptir. Çünkü kimi yazılı kaynaklardan bu eylemin 17. yüzyılın sonlarından itibaren İstanbul’un kıyılarında başladığını biliyoruz. Zaten deniz hamamlarının varlığı da bunu kanıtlamaktadır. Deniz hamamlarının içinden ya da yakınından, o dönemin kısıtlayıcı koşulları göz önüne alındığında bir görüntünün çizim ya da fotoğraf yoluyla elde edilmesinin zorluğu hatta onun da ötesinde olanaksızlığı bir mantık çerçevesine oturtulduğu halde, kıyılardaki serbest denize girişlerin hiç kimse tarafından görüntülenmemesi biraz garipsenmektedir. Herhalde, her yenilikte olduğu gibi burada da ayıp, yasak ve günah üçlüsünün etkili olduğu düşünülebilir.</p>
<p>Denize girme alışkanlığına ilişkin yazılı belgeler de görsel belgeler kadar azdır. Çoğu daha sonraki yıllarda bir tespit olarak değil de nostaljik anımsamalar, anılar biçiminde yazılmıştır.</p>
<p>Refik Halid, Abdülaziz dönemindeki Cadı Bostanı’nı (Caddebostan) anlatırken “Lakin, mevsim yaza da rastlasa denize girmek kimsenin aklına gelmez” der. O dönemlerde denize girmek yalnızca balıkçı, kayıkçı, tulumbacı makulesiyle bir de gemi tayfaları ve bahriyelilerin işidir. Sonra da yazar, biraz şaşkınlık biraz da ironi ile sanki günümüzdeki durumu kastederek:</p>
<p>Nasıl da hastalanmazlar? Şaşılacak şey! der.</p>
<p>Fikret Adil, deniz hamamlarını konu alan bir yazısında “Vücudunu güneşe verip yakmak ayıptı. Böyle yanmış bir kimsenin çingene, Kürt veya Dellak telakki edilmek ihtimali muhakkaktı” der.</p>
<p>Çünkü o dönemde denize girmek, sağlıklı olmanın ötesinde, hastalanmanın, pek revaçta olmayan esmerleşmenin, kısacası avamlığın, sıradanlığın ayıp sayılan bir eylemiydi.</p>
<p>Yazın, bordürleri dantelelarla bezenmiş gösterişli şemsiyeler altında tatlı suların civarında ya da kayıklarda sefa sürüp, göz süzmek ya da her bir rengi ve işlemesi bir sevda yanıklığının tercümesi olan dantel mendili durgun suların üzerine işaretleşmek için bırakmak dururken, bostanların kuşattığı, iğde, hünnap ve incir ağaçlarının yetiştiği deniz kenarında güneşlenip tuzlu sularda kayıkçı ya da tulumbacı taifesi gibi serinlemek olur mu hiç?</p>
<p>İlk dönemlerde deniz yalnızca çocuklar için bir şey ifade ediyordu. O da girmek için değil, ancak; kıyısında dadı, bacı ve lalalar refakatinde ara sıra ayaklarını dahi ıslatmadan kıyı boyu, kumlar, kayalar arasında şeytan minarisi, ve renkli taşlar toplamak içindi.</p>
<p>19. yüzyılın ortalarına doğru deniz biraz geç de olsa keşfedilmeye başladı.</p>
<p>“Yaysız muhacir arabalarında, ayaklarını sarkıtarak, yeldirmeli, başörtülü kadınlar, bozuk yollarda sarsıla sarsıla, çalkana, toz bulutlarından aşa yuvarlana, ikindi üstü Caddebostanı ile Bostancı’daki salaş hamamlara gitmeye başlarlar. Ama bu gidiş, denize yalnızca bir giriş çıkıştan ibarettir. O da hekimin izniyle, dakikalar sayılarak…”</p>
<p>Denize Giren İlk Padişah Osmanlı ile denizin yabancılaşmasındaki tek neden yalnızca dinsel- sosyal kısıtlamalar değildi. O dönemin yaygın olan inancına göre deniz suyunun insan bedenindeki olumsuz etkilerinden kaynaklanan sağlık nedenleri de vardı. Halk için deniz suyu sağlıksızlık kaynağı olurken, saraylılar için bu pek geçerli değildi. Öyleki, oniki yaşında bir kaza geçiren Abdülhamid’in iyileşmesi için deniz banyosu yapması gerekiyordu.</p>
<p>Ayşe Osmanoğlu’nun “Babam Abdülhamid” adını taşıyan anılarında bu tedavi Abdülhamid’in ağzından şöyle anlatılır:</p>
<p>“O zaman sarayda doktor Masiro adında bir İtalyan hekimi vardı. Hemen onu getirip tedaviye başlattılar ve bunu babamdan sakladılar. Üç ay kadar hasta yattım. Doktor bana deniz banyosu tavsiye etti. Beylerbeyi Sarayı’na gittim. Doktor da benimle birlikte Beylerbeyi Sarayı’nda kaldı. Her sabah denize birlikte girdik. Beni denize alıştırdığı gibi banyo usulünü de doktordan öğrendim. Şimdi bir itiyat haline geldi. İşte o gün, bugün susuz yaşayamaz oldum.”</p>
<p>Abdülhamid on yaşında edindiği denize girme alışkanlığını uzun bir süre sürdürmüştü. Bu olaydan yıllar sonra, padişah olmasına bir yıl kala çok sevdiği kızı Ülviye Sultan’ın 1875’te beklenmedik trajik ölüm gününde ise yine denizde yüzmekteydi. Çünkü Ayşe Osmanoğlu, Naciye Sultan’ın öldüğü günü; “O zamanlar babam her sabah Tarabya’da denize girermiş. Murad Efendi derhal bir kayık gönderip (Birader gelsin) diye haber yollamış” diye söz eder. Abdülhamid şehzadeliği sırasında kızının ölümünü Tarabya’da denizde yüzerken öğrenmişti.</p>
<p>Padişah olduktan sonra bu alışkınlığını devam ettirip ettirmediğini bilmiyoruz ama, yine çeşitli anılarda, denizle olmasa bile suyla arasını bozmayıp, her sabah mutlaka banyo yapma alışkınlığını sürdürdüğünü öğreniyoruz.</p>
<p>Denize girme alışkanlığının az da olsa yaygınlaşmasıyla bir dizi tartışmalar da gündeme gelmeye başladı. Bu tartışmalardan biri de Andriyadis Efendi’nin 1889 yılının Temmuz ayında Mürüvvet gazetesinde yayımlanan bir yazısı idi.</p>
<p>Bu yazı denize girmenin yararlı mı, yoksa yarasız mı olacağına ilişkin bir dizi tartışmayı da başlattı. Yazılanlara itirazı olan Rüsümat Emaneti Kayıt Odası Ketebesinden İsmail Bey, aynı gazetede yanıt hakkını kullanarak ünlü doktor Andriyadis’a bir karşılık verdi:</p>
<p>“Hasb el-mevsim deniz hamamlarına müdavemet (devam etme) hakkında tabib-i şehir (ünlü doktor) Andriyadis Efendi’nin Mürüvvet Gazetesi’nde bir makaleleri mütalaa olundu. Etıbba-i kiram tarafından ilm-i hıfzıssıhhate müteallik neşr edilen bu makale istifade-i umumiyyeyi mucip olacağından her veçhile şayan-ı şükür ve mahmidettir (övgüye değerdir). Acizleri sevk ve tavsiye-i etıbba ile denize müdavemet mecburiyetinde bulunduğum münasebetle ikametgahımın baidiyyetini (uzaklığını) nazarı-ı dikkat ve itinaya almayarak sabah ve akşam azimet etmekteyim. Fakat tabib-i mumaileyhin makaleleri mukaddemesinde görülen bir ihtar zan ve kıyas-ı acizanem veçhile ise yevmiye azimet ve avdet için zayi edilen vakit kazanılmış olacağından istifade tezayüd edecek demektir. Mezkur makalede şöylece buyruluyor: Denize girildiği zaman vücudun hararet-i tabiiyyesi def’aten bir bürudete (soğuga) tesadüf edeceği münasebetle cilt büzülüp mesamat kapanmış olacağından deniz suyu dahil-i bedene nüfuz etmez. Bu takdirde soğuk bir suya girilmesinde ister deniz olsun, ister dere veyahut herkes hanesinde dökünsün madem ki cildin dahiline nüfuz etmeyecek deniz suyu ile aher (diğer, başka) suların tesiratça bir farkı kalmıyor.</p>
<p>Eğer bu sözlerden muhassal-ı zan ve kıyas-ı acizanem mukarin-i hakikat (gerçeğe yaklaşmış) değil ise mezkür ifadelerindeki maksadın daha açık ve bizim gibi hekim olmayanların anlayabileceği surette şerh ve izahamı rica ve iltimas eyleriz.”</p>
<p>Hekimlerin tavsiyesiyle denizin kimi rahatsızlıkları iyileştirici bir sağlık kaynağı olduğu keşfedilip de zorunlu denize girme eylemi başlayınca böylesine bir gereksinme sonucu deniz hamamları da açılmaya, giderek çoğalmaya başladı.</p>
<p>Deniz hamamlarıyla birlikte yüzme mevsimi halkın deyimiyle “karpuz suya düştüğü zaman” olarak belirlenirdi. “Yani karpuz çıkıp da harcıalem olup çürükleri denize atıldığı zaman soğuk alıp üşümek, sam yelinden vücudun lekelenme tehlikesi” ortadan kalktıktan sonra. Deniz mevsimi ise üzüm küfelerinin ortaya çıkması yani üzüm satan satıcıların sokaklarda gezinmesiyle son bulurdu.</p>
<p>Deniz hamamları, Osmanlı’nın denize küskünlüğüne son veren, bir bakıma insanla tuzlu suyu, kumu, güneşi buluşturmaya ortam hazırlayan, Cumhuriyet döneminin plajlarının öncüsü, yalnızca ve yalnızca Osmanlı toplumuna özgü simgesel birer yapı oldular.</p>
<p><span><strong>II. Bölüm</strong></span></p>
<p><span><strong>Deniz Hamamları İlk Deniz Hamamları</strong></span></p>
<p>19. yüzyılın ilk yarısında Allom ve Bartlet tarafından yapılan kimi gravürlerinde Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği peştemallı deniz meleklerinden bir kaç tanesini görürüz. Ama burada melekler düşlendiği gibi dişi değil, erkektir.</p>
<p>Dişi meleklerin denize girmesi ise ancak deniz hamamlarının ortaya çıkmasıyla başlamıştır.</p>
<p>Deniz hamamlarının ilk kez hangi tarihte nerede kurulduğuna ilişkin rivayetler muhteliftir. 1781 tarihli belgede İstanbul’da Davud Paşa iskelesi yakınlarındaki bir deniz hamamı çeşmesinden söz edilmektedir. Bu belgeden de anlaşıldığı gibi İstanbul’daki deniz hamamlarının kuruluş tarihi kimilerince iddia edildiği gibi 19. yüzyılın başları değil, 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar inmektedir. Ayrıca yine bir başka belgede 1829’da İzmir’de deniz hamamlarının varlığından söz edilmektedir. Bu tarihte Mütesellim Tahir Paşa’nın izniyle İzmir’de birden fazla deniz hamamı yaptırılmıştır. Bu deniz hamamların tümü İzmir’deki bir hastaneye gelir sağlamak için Hariciye eski katibi Emin Efendi tarafından işletilmiştir. Fakat bu hamamlar kısa bir süre sonra redif miralayı Hacı Reşit Bey’in emriyle yasadışı olarak yıktırılmıştır. Daha sonra bu yıktırılma eylemi üzerine dava açılmış ve Hacı Reşid Bey, yaptığı işin yanlış olduğunu kabul ederek, davacıdan özür dilemiştir. Ama bu özür dileme hamamları geri getirmemiş, onun yerine onikibin kuruş harcanarak bir iskele yapılmıştır. Bu olaydan anlaşıldığı üzere İzmir’de 1829 ile 1853 arasında deniz hamamlarının işletildiği bilinmektedir.</p>
<p>12 Mart 1847 tarihli bir Şura-i Bahri kararında Haliç kıyısındaki Tersane-i Amire’de iki deniz hamamının bulunduğu, bir diğer deniz hamamının ise gayri müslüm bir vatandaş tarafından Galata Köprüsü’nün Karaköy ayağında açılmak istendiği yazmaktadır. Ama bu vatandaşa; kurulması istenilen deniz hamamının deniz trafiğini engelleyeceği için bir başka yerde yapılması kaydıyla izin verildiği belirtilmiştir. O yıllarda deniz hamamları belediye değil, Tersane-i Amire’ye bağlıydı ve yeni deniz hamamı kurmak isteyenler de bu kurumdan izin almak zorundaydı.</p>
<p>Kalender adlı bir halk şairinin Çardak İskelesi Kahvehanesi şanında yazılmış yirmi kıtalık destanında, İstanbul’daki bir deniz hamamından söz edilir:</p>
<p><span><em>Kurulu kurbinde deniz hamamı<br>
</em><em>İstanbul’u tutmuş şöhreti namı<br>
</em><em>Görürsün uryan nice gül endamı<br>
</em><em>Her biri bir semtin bir mahparesi<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kimi kebuterdir atar taklayı<br>
</em><em>Kiminde gör bıçkın meşreb edayı<br>
</em><em>Belde al futayla yüz mehlikaayı<br>
</em><em>İstanbul’un kumrii avaresi</em></span></p>
<p>Bu destanın yazılış tarihinden yola çıkarak İstanbul’da Çardak İskelesi yakınında 1826 ile 1850 tarihleri arasında deniz hamamının bulunduğunu ve burada denize girme alışkanlığının kazanıldığını anlarız.</p>
<p>Çardak Deniz Hamamı’ndan az sonra bir ikinci deniz hamamı da 1875-76 tarihlerinde yapımı Abdülaziz tarafından başlatılan Galata Köprüsü’nün Haliç’e bakan tarafında faaliyete geçmişti. 1869 yılında Kabataş’ta Rikabı Hümayun Bölükleriyle sair saray bendegahı için özel bir deniz hamamı da yapılmıştı. Bu deniz hamamını ise Salıpazarı’ndakiyle Kumkapı sahilinde yapılanlar takip etmiştir.</p>
<p>1867 yılında İstanbul kıyılarında 62 deniz hamamı bulunuyordu. Bu hamamların büyük bir kısmı erkeklere mahsus deniz hamamlarıydı. Erkek ve kadın deniz hamamlarının birlikte olduğu yerlerde ise hamamları arasındaki uzaklık seslerin duyulamayacağı bir mesafe olarak ayarlanıyordu. Ayrıca iki hamam arasında görevliler gün boyu dolaştırılıyordu.</p>
<p>Deniz hamamları hakkında bilgi veren tarihçilerden biri Haluk Şehsuvaroğlu’dur:</p>
<p>“Deniz hamamları büyüklükleri ve inşaları itibariyle üç sınıfa ayrılmıştı. Bunların baçıları zir’a boyunda ve yirmi dört zir’a eninde olur, diğerleri de muayyen ölçülerde yapılırdı.</p>
<p>Deniz hamamları akıntılı sularda kazıklar üstünde ahşap olarak, suya dayanır, çürümez keresteler kurulurdu.</p>
<p>Hamamların derinlikleri ekseriyetle iki arşın olurdu. Bilhassa erkek hamamlarında bir kahve ocağı bulunur, kahve, çay, gazoz, limonata satılırdı.</p>
<p>Sarhoş ve bi edeb olarak gelenler hamama kabul edilmezlerdi. Her hamamda Şehremeneti tarafından tayin edilmiş birer çavuş oturur ve bunlar nizamlara, umumi edebe aykırı harekette bulunulmamasına dikkat ederlerdi. Çavuşların aylıkları hamamların hasılatından ödenirdi.</p>
<p>Hamamların içinde soyunma yerleri umumi ve hususi localar olarak iki sınıf idi; umumi peykelerde soyunanlar 1 kuruş, locada soyunanlar 2 kuruş hamam parası öderlerdi.”</p>
<p>Deniz hamamlarında ayrıca yüzme bilmeyenlere yüzme öğretmek, ya da gerektiğinde ilk yardım görevini üstlenen bir kaç usta yüzücü de bulundurmak zorunlu idi.</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamlarının Denetimi ve Bu Konuyla İlgili Nizamnameler</strong></span></p>
<p>Deniz hamamları ilk önceleri Tersane-i Amire’ye bağlıydı. Bu kurum ayrıca denize girilecek açık yerlerin düzenlenmesinden ve deniz kazalarıyla boğulmalardan da sorumluydu. Yerel idarelerin oluşmasıyla bu görevin Şehremanetine verilmesi düşünüldü. 6 Ekim 1868 tarihli Dersaadet idare-i Belediye Nizamnamesi’nin 4 maddesiyle “münasib mevkilerde deniz hamamları tertip ve teşkiline” belediye yetkili kılındı. Ama bu biraz gecikerek gerçekleşme olanağını buldu. 10 Mayıs 1870’te Şura-i Devlet dairesi deniz hamamlarıyla ilgili dört maddelik nizamiye layihası hazırlayarak umumi deniz hamamlarının belediye tarafından verilecek projeler üzerine inşa olunmasını istedi. Bu nizamnameye göre; hamamlar, taşlık, uçurum yerler, dört kadem derinlikten fazla olmayacak, havuzları ızgarasız ve hücreler korunaklı olacak, akıntılı yerlerde hususi ve umumi hamamlar yapılmayacak, yalılara mahsus özel hamamların derinliği ikibuçuk kademeden fazla olan yerde ise altı ızgaralı olacaktı. Ayrıca aynı nizamnamede İstanbul ve çevresi sahillerde hamam yapılacak mahaller, her sene inşaasından iki ay evvel özel evrak ve gazetelerle belediye tarafından ilan edilecekti. Hamamlar dışında sahillerde denize girenler cezalandırılacak, deniz hamamlarının idare ve imali belediye tarafından yapılacaktı.</p>
<p>Ama o dönemlerdeki deniz hamamlarının durumu pek iyi değildi. Her nekadar nizamnamelerde koşullar açıkça belirtiliyorsa da buna uyulmuyor, derme-çatma, can güvenliğini hiçe sayan deniz hamamları yapılıyordu. Üstelik var olan deniz hamamlarının sayısı da, artan nüfusun deniz banyosu gereksinimlerini karşılamaktan da bir hayli uzaktı.</p>
<p>Şehremaneti bu ihtiyacı karşılamak için 28 Eylül 1870’te İstanbul, Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi’nde 21 adet erkek, 5 adet de kadınlara mahsus 26 hamamın yapılmasını kararlaştırdı. Kadıköy, Salacak, Büyükada, Çatladıkapı, Yenikapı’da kadın ve erkeklere ayrılmış ikişer, Heybeliada, Üsküdar, Mumhane İskelesi’nde, Beylerbeyi’nde Havuzbaşı İskelesi’nde, Paşabahçe, Büyükdere, Tarabya, Bebek, Kuruçeşme, Ortaköy, Beşiktaş, Kabataş, Salıpazarı, Köprü, Eski Köprü, Makriköy, Ayasofya’da birer adet erkek deniz hamamı açılacaktı.</p>
<p>Şehremaneti hamamlarla ilgili tüm sorunları içeren projeyi Dahiliye Nezareti’ne sundu. Bahariye Nezareti ise deniz hamamlarından elde ettiği gelirin hazineden karşılanması isteği ile Şehremanetinin sunduğu projeyi prensipte kabul edeceğini açıkladı. Çünkü Bahriye Nezareti 1870 yılında ruhsat bedeli olarak deniz hamamlarından 96.650 kuruş gelir sağlıyordu.</p>
<p>11 Haziran 1871 tarihinde deniz hamamlarının tümüyle şehremanetine devredilmesi için konu Şura-i Devlet’e havale edildi. Ve 28 Ağustos 1872’de deniz hamamları Şehremanetinin sorumluluğuna verildi.</p>
<p>Umumi deniz hamamlarının kuruluşu, denetimi, özellikleri ile ilgili nizamname 16 Sefer 1292/1875 tarihinde yayımlandı.</p>
<p><strong>Umumi Deniz Hamamları Hakkında Nizamname</strong> 16 sefer 1292/1875</p>
<p><strong>Birinci Madde:</strong> Deniz hamamlarının nizamına tevfikan inşa ve idareleri birer ve nihayet ikişer seneye mahsus olmak üzere Şehremaneti tarafından bi’l-müzayede ihale ve iltizam olunacaktır.</p>
<p><strong>İkinci Madde:</strong> Hususi olan deniz hamamları dahi nizam-ı mahsus ve resmine tevfikan Şehremaneti tarafından verilecek ruhsat üzerine tasviye ve inşa olunacaktır.</p>
<p><strong>Üçüncü Madde:</strong> Mezkur hamamlar üç kısma munkasım olup icabı halinde tezyid edilmek üzere şimdilik altmış iki adetten ibaret olacak ve kadınların denize girmek ihtimali olan yerlerde hamamlar çifte olarak yaptırılacak ve bunların beyni ses işitilmeyecek derecede biri birinden ba’id bulunacaktır.</p>
<p><strong>Dördüncü Madde:</strong> Zikrolunan aksam-ı selaseden birincisinin boyu kırk ve eni yirmi dört ve umum için bulunacak havuzun boyu otuz ve eni on dört zira alacağı gibi hususi olmak üzere on iki kişilik başkaca bir havuz dahi bulunacaktır.</p>
<p><strong>Beşinci Madde:</strong> İşbu hamamlardan fevkalade olmak umum için yapılacak hamamın otuz adet locası ve büyük suffe yani havuzun etrafında ve locaların önünde gezinti mahalli ve bir kahvehane ile havuza hiç bir suretle fenalık tecavüz edilip karışmamak üzere iki helası olacak ve bu da cisr-i ceddidde ve mücerred sükura mahsus bulunacaktır.</p>
<p><strong>Altıncı Madde:</strong> İşbu hamamlar akıntılı mahalle yapılmasıyla beraber bir tarafının derinliği iki arşın ve diğer canibinin umku altı parmak olduğu halde zemini tahta puşideli ve kenarları parmaklık olarak iki arşın umkunda bulunacak tarafı İstanbul’a ve altı parmak olacak ciheti dahi Boğaziçi’ne doğru nazır bulunacaktır.</p>
<p><strong>Yedinci Madde:</strong> İşbu hamamlar suya dayanır surette çürümez keresteden yapılacak ve bu da numaralı birbirine rapt olunur ve mevsimi hulülünde bozulup saklanır surette tesviye edilecektir.</p>
<p><strong>Sekizinci Madde:</strong> Akbam-ı mezkureden ikincisinin binası boyu otuz iki ve eni yirmi iki ve havuzunun boyu yirmi iki arşın bulunduğu halde hususi olarak yirmi adet locası ve bir suffe ve kahvehane ile şerait-i meşrutaya tevfikan helası bulunacak ve bu kısmın biri zükura ve diğeri inasa mahsus olmak üzere Kadıköy ve Büyükada ile Büyükdere ve Beşiktaş’ta ikişer bab olarak yapılacaktır.</p>
<p><strong>Dokuzuncu Madde:</strong> Aksam-ı mezkureden üçüncüsünün ebniyesi boyu yirmi sekiz ve eni yirmi ve havuzun boyu on sekiz ve eni on arşın bulunup on beşer loca ile bir suffe ve kahvehane ve şart-ı muayyen vechile helası olduğu halde Salacak ve Bebek ve Ortaköy ve Kabataş, Üsküdar ve Çengelköy ve Tarabya ve Yeniköy ve Salıpazarı ve Eskiköprü ve Davutpaşa ve Çatladıkapı ve Yenikapı ve Ahırkapı ve Üsküdar’da Ayazma İskelesi ve Heybeli ve Kuleli ve Beykoz ve Yenimahelle ve İstinye ve Kuruçeşme ve Kumkapı ve Samatya ve Makriköyü ve Ayastafanos’da biri erkeklere ve biri kadınlara mahsus olarak ikişer ve Modaburnu ve Beylerbeyi ve Eski Köprü ve Paşabahçe ve Hamam İskelesi’nde yalnız erkekler için birer adet olarak yapılacaktır.</p>
<p><strong>Onuncu Madde:</strong> Deniz hamallarının haricinde olarak deniz kıyılarında ve açıklarında denize girenler olduğu halde zabıta ve liman idaresi tarafından kemakan men olunacaktır.</p>
<p><span><strong>Hamamların İdare-i Dahiliyesi</strong></span></p>
<p>Onbirinci Madde: İşbu deniz hamamlarında müskirata dair asla birşey satılmayıp yalnız limonata ve bu gibi sair meşrubat-ı adiye furuht olunacak ve me’kulata müteallik matbuh ve gayr-i matbuh it’ama bulundurulacaktır. Ve sarhoş ve bi-edeb eşhas olarak gelenler hamama kabul olunmayacak ve herbir hamama maaşı hamamlar hasılatından te’diye olunmak üzere Şehremaneti canibinden birer çavuş konulup bunlar hilaf-ı nizam ve muğayir-i adab-ı umumiye bir güna hal ve hareket vuku’a getirilmemesine dikkat edecektir.</p>
<p>Onikinci Madde: Hamamlarda müşteriler tarafından isti’mal olunmak üzere verilecek numuneye tatbikan kısa donlar ve lüzumu kadar havlu ve çıkmalar ve peştemallar bulundurulacağı gibi yüzme bilmeyenlere istenildiği halde öğretmek üzere bir muallim mevcud olacaktır.</p>
<p>Onücüncü Madde: İşbu hamamlardaki hususi localarda denize girecekler ister takımı hamamdan alsın isterse almasın nühas akça olarak üçer ve umuma mahsus olan havuza takımı hamamlarından alıp girenlerden ikişer ve kendi takımıyla yıkananlardan birer kuruş alınacak ve fakat zabitan-ı askeriyye ve zaptiyyeden mülazım ve yüzbaşılar ile küçük çocuklardan mezkür ücretlerin nısfı ve çavuşa kadar neferat-ı askeriyyeden onar para alınacaktır.</p>
<p><span><strong>Hususi Hamamlar İçin</strong></span></p>
<p><strong>Ondördüncü Madde:</strong> Boğaziçi ve mahalli-i sairede bulunan yalılar pişgahında yapılacak hususi hamamları herkes istediği keresteden ve talep eylediği şekilde yapabilecek ve fakat altları mutlaka tahta döşenmiş ve cevanib-i erba’ası parmaklıklı bulunduğu halde bir buçuk arşından ziyade derinliği olmayacağı gibi tahtında heyet ve vaz’ı mutlaka yedinci maddeye mevafık olmak lazım geleceğinden bu babda olan ta’rifat inşa edecek kalfanın ahzedeceği ruhsat tezkiresinde bend-i mezbur aynıyla yazılacaktır.</p>
<p><strong>Onbeşinci Madde:</strong> Herkes hamamlarını hin-i inşada Şehremenatine bildirerek nizamına muvafık inşa olunmuş idüğüne ruhsat tezkiresi bulunmadıkça yapmayacak ve yapan olur ise Şehremaneti tarafından men’edilecektir.</p>
<p><strong>Onaltıncı Madde:</strong> Bu nizama karşı bir dülger hamam inşa edecek olur ise kendisinden ceza-yı nakdi istihsaliyle beraber muhtelif-i nizam hareket etmiş bulunacağı cihetle hakkında mücazat-ı kanunuyye ifa edilecektir.</p>
<p>Üç kısma münkasım dokuzuncu bendde muharrer şeraite tevfikan mevkiin kalabalıklığına göre yapılacak deniz hamamlarının miktar ve mahalleriyle enva’ını mübeyyindir.</p>
<p>Aksam-ı selaseden birincisi fevkalade cis-i cedidi Kıt’a 1</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamlarının Türleri</strong></span></p>
<p>Deniz hamamları hususi (özel) ve umumi (genel) olarak ikiye ayrılırdı. Genel hamamlar da kadınlara ve erkeklere ait olmak üzere iki çeşitti. Bazı semtlerde, Salıpazarı ve Kumkapı’da olduğu gibi erkek hamamları tek olarak yapılır, kimi semtlerde ise Fenerbahçe, Bostancı, Moda gibi kadın ve erkek hamamları birbirlerinin seslerini duymayacak uzaklıkta yan yana olurdu. Bu hamamlara ailecek gidilir, herkes kendi hamamında yıkanırdı.</p>
<p>Özel hamamlar ise büyük yalıların önünde yapılırdı. Eğer yalı denizle bitişikse hemen yanında, eğer denizle arasında bir rıhtım varsa rıhtımın bir köşesine yapılırdı. Boğaz içindeki tüm yabancı elçiliklerin önünde kendilerine ait birer özel deniz hamamları bulunurdu. Bu özel hamamlar, genel hamamlar gibi her yaz başında yeniden yapılmaz, bir kere yapılıp, her mevsim bakım gördükten sonra kullanıma sokulurdu.</p>
<p>Reşat Ekrem Koçu bu özel hamamları şöyle anlatır:</p>
<p>deniz üstünde süslü, zarif ahşap odacıklar idi; denize çakılmış kazıklar üstüne kurulur, içerden ortası havuz halinde, yandan deniz yüzünden üstü tahta perde ile kapatılmış, dışardan içi görülmez, içinde yüzen yıkananlar da dışarısını göremezdi; erkekler, oğlan çocukları, daha yerinde tabir ile beylerle küçük beyler, denize hamamdan girerler, tahta perde altından dışarı çıkarlardı. Fakat hanımlar, küçük hanımlar, lütfen denize girmelerine izin verilmiş halayıklar, pek mükemmel yüzme de bilseler, tahta perde dışına asla çıkamazlardı. Hususi deniz hamamlarının bina şekli, büyüklüğü, dışının süsü, içinin konforu, yalı sahibinin kudretine, zevkine bağlı kalmıştır.”</p>
<p>Sermet Muhtar Alus’a göre ise bir ikisi dışında özel deniz hamamları genellikle “kümes kadar” şeylerdi. “Hani şimdiki apartmanlar yapılırken dört çıta dikip etrafını tahta kuşatarak duvarcılara, ameleye memşa yaptırmıyorlar mı” tıpkı onlar gibiydi.</p>
<p>İffet Evin “Yaşadığım Boğaziçi” adlı anılardan derlenmiş kitabında Kandilli’deki Adile Sultan’ın özel deniz hamamının son dönemlerini şöyle anlatır:</p>
<p>“Kandilli Burnu tepesindeki Adile Sultan Sarayı’nın (Kandilli Kız Lisesi’nin 1986 baharında yanan binası) eski Vaniköy kıyısında kapalı deniz hamamı vardı. Yüksek damı ile, her tarafı bindirme tahtadan kaplanmış, içi mermer döşeli bu penceresiz bina, kendi haline terkedilmiş bir yerdi. Buraları bir zamanlar Vaniköy’ün ıssız, tenha bir köşesi olduğu için, kara tarafından kimse buraya gelmez, gelse de, kilidi, zinciri pas tutmuş, kullanılmaz hale gelmiş kapısından içeri girmezdi.</p>
<p>Bir sandal dolusu irili ufaklı akraba çocukları buraya gelirdik. Denize açılan kapısının paslanmış zinciri aralanır, sandal içeriye alınır ve sanki başka yerde denize girmek imkanı yokmuş gibi burada denize girilirdi. Dipteki mermerlerin çoğu sazlar, kum birikintilerinin altında kalmış, basamakların dibinde, en sığ yerinde ise bembeyaz karaler tertemiz duruyorlardı. Bir an önce o basamaklardan inip dipteki o mermerlere basmak için kendimizi kaybedercesine bir telaşla sandaldan yüksek rıhtıma çıkar, her yanı mermer döşeli o loş yerlerde basamaklardan iner, sulara dalıp çıkmaktan sonsuz zevk duyardık. Kaç göç olduğu için hanımlar, kapalı kayıkhanelerden sandallara binip inerlermiş, diye bir rivayet aklımda kalmış. Burası da, her halde sultanların, saraylı hanımların sadece denize girmeleri için değil, o geniş mermer basamaklardan kayığa binmeleri için de kullanılırmış.</p>
<p>Denize açılan iki kanatlı büyük kapısının içerden kapayınca yeşilimtırak loşluğu ve çepe çevre mermerleriyle bu deniz hamamının ve arkasındaki saray müştemilatından bir bina harebesinin yerinde şimdi bir kaç daireli modern binalar bulunmaktadır.”</p>
<p>Hususi deniz hamamlarının yapımı da Şehremaneti tarafından bir kurala bağlanmıştı. Bu hamamlarda isteyen dilediği tahtayı kullanabilirdi ama yalnızca deniz hamamının derinliğini kendisi tespit etmezdi. Şehemaneti tarafından daha önceden tespit edilmiş bir derinliğe göre yapılması şarttı. Ayrıca hususi deniz hamamlarının tabanında tahta ızgara bulunması mecburidi. Hususi deniz hamamı yaptıracak kişi Şehremanetine müracaat edip izin alması da gerekiyordu. İzin alınmadan kaçak olarak yapılanlarla nizamnamenin şartlarına uymayan deniz hamamları yıktırılıyor, bunu yapan usta ise cezalandırılıyordu.</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamlarının Yapısı</strong></span></p>
<p>Deniz hamamları Reşat Ekrem Koçu’nun tanımlamasıyla “kazıklar üstüne konmuş gayet muntazam bir ambalaj sandığı”na benzetilir.</p>
<p>Genel hamamların yapısı, özel hamamlardan biraz farklı idi. Boyut olarak büyüklüğü bir yana, daha sade ve özensiz bir görünüşe sahipti. Bir açıdan mevsimlik olduğu için, alel acele, gelişi-güzel yapılırdı.</p>
<p>Hamamlar deniz üzerine çakılan kazıklar üzerine suya dayanıklı kerestelerden suyun belirli bir derinliğinde yapılırdı. Hamamlara kadar kurulan küçük bir iskeleyle girilirdi. Su seviyesinin oldukça düşük yerlerinde ise hamamlar kıyıdan oldukça uzak mesafede, gerekli su derinliğinin olduğu yerde yapılır sahille bağlantısı ise kazıklar üzerine çakılı dar ama uzun bir köprü ile sağlanırdı.</p>
<p>Kadınlar hamamı ile erkeklerinki arasında plan farkı bulunurdu. “Kadınlar hamamın içi fırdolayı soyunma ve peyke ve odalardır. Bunların önünde, korkuluk dar bir yol vardır, buradan denize salınmış bir veya bir kaç merdivenle, hamamın ortasında etrafı tahta perde ile kapanmış ve bir çeşit havuzla bezenmiş denize inilirdi.”</p>
<p>Erkekler hamamının içi de aşağı yukarı bu planın benzeriydi. Fazlası ise, hamamının çevresini dolanan ikinci bir balkonun ya da güneşleme-dinlenme yolunun bulunmasıydı. Çoğu zaman bu balkon-yolda küçük peykeler bulunur, denize girenlerin dinlenmesi sağlanırdı.</p>
<p>Geçmişin değerlerine saygı duyan her yazar, nostaljinin duygu yüklü sularında gezinirken deniz hamamlarına da uğramadan edememişlerdi. Bu yazarlardan biri de Fikret Adil’di. Yazdıkları belki diğer yazarlardan pek farklı değildi ama, o da deniz hamamlarına bir tarih düşmüştü:</p>
<p>“… Deniz hamamları salaştan yapılmış kapalı yerlerdi. İçlerinde kenarlarında soyunma yerleri vardı. Sahile iskelelerle bağlı olan bu dört köşe tahta havuzların altlarında birer ıskara bulunurdu. Suyun en derin yeri ekseriya adam boyu geçmezdi. Boğulmak tehlikesi yoktu. Buna mukabil çivilerden, ıskara tahtalarının sökülmesinden yaralananlar olur, etraftan (tuzlu suda bir şey olmaz) tesellisinden gayrı tedavi imkanı bulunmazdı.</p>
<p>Hamamlarda dışarı çıkmak kadınlar için kattiyen yasaktı. Zaten yüzme bilen kadın yok gibi bir şeydi, bilenler kurbağalama veya yan yüzer, havuz içinde dört dönerlerdi. Erkeklerden de dışarı açılanlar nadirdi. Havuzun kazıkları aralarından süzülerek veya denizin sathına kadar inen tahta perde altından dalarak geçerlerdi. Fakat tanınmamış kişiler olmaları şarttı. Yoksa etraftan bağrışmalar olur, deniz hamamcıya polis ceza yazardı.</p>
<p>En makbul yüzme çift kulaç, en makbul atlama çömlek kırma idi.</p>
<p>… Deniz hamamlarının yanlarında birer gazino ve gazinonun gedikli müşterileri vardı. Bunlar katiyen denize girmezler, sadece, kendilerine hamama gelenleri görebilecek yer seçerler, nargilelerini fokurdatarak, tesbihlerini çekerek birer halete duçar olurlardı. Bu sebepten, deniz hamamcıları, yanlarında akrabalarından ve pala bıyıklı kimseler olmadıkça gençleri içeri almaz, soyundurmazlardı, yahut gençler mahalle mahalle toplanıp gelebilirler, beraber denize girer, beraber çıkar giderlerdi.</p>
<p>… Gazinolarda işaret yasaktı. Polis asayişin muhafazası namına buna müsaade etmezdi.”</p>
<p>Hamamların iç kısmında belirli yükseklikteki yerlere peştemal asılıp kurutmak için özel kancalar bulunurdu. Islanan peştemallar buraya asılır, uzaktan hamamın üstü bayraklarla donatılmış gibi bir görüntü verirdi. Peştemalların asıldığı yerler, rüzgarlı havalarda yerlerinden sökülüp hamamın içine düşerdi.</p>
<p>Genel hamamlar her mevsim yeniden yapılır ve mevsimin sonunda çürümesini önlenmek için sökülüp deniz kıyısında üstü kapalı bir yere konurdu. Yalnızca denize çakılmış, suya dayanaklı ahşap direkler yerinde kalırdı. Deniz hamamları tarihe karıştığı yıllarda bu kalıcı direkler uzun bir süre plajların yanında ya da içinde geçmişi anımsatan birer sade abide olarak kalmaya devam etti. Deniz hamamlarını bilmeyen yeni nesil ise, plajların ortasında öylece bırakılıveren bu direklere bir anlam veremediler.</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamına Gidiş</strong></span></p>
<p>Osmanlı kadını için beyaz tenli olmak güzelliğin ve tercih edilmenin neredeyse olmazsa olmaz baş koşuluydu. Şemsiyeler yağmurlu havalardan çok güneşli havalarda kullanılırdı. Kibar bir hanımın bırakın deniz hamamında denize girmesi, ayaklarını bile suya değdirmesi söz konusu değildi. Kibar hanımlar serinlemek için değil, eğlenmek için deniz hamamlarına giderlerdi. Tabii ellerinde şemsiyeleri hiç bir zaman eksik olmazdı. Ziya Osman Saba ise deniz hamamlarına; denize girmek için değil de, adeta orada yıkanmak için gidilirdi der.</p>
<p>Denize girmek, güneşle örtüşmek ise sıradan kadınların işiydi. Onlar tıpkı çarşı hamamına gider gibi deniz hamamına da bohçalarla giderlerdi. Bohçaların içinde gün boyu hamamda giyecekleri peştemallarla küçük çocukların uçkurlu donları bulunurdu. Kadınlar göğüslerinden dizleri altına dek peştemala bürünürler, böylece denizin tadını çıkarmaya çalışırlardı. Daha genç olanlar ya da içlerindeki ateşi denizde söndürmeye uğraşan sıkıntılı tazeler ise peştemal yerine gecelik benzeri ince iç çamaşırlarını tercih ederlerdi. Islanmış ince çamaşırların bedenlerine yapışmasından oluşan görüntüler ise yalnızca kadınlar hamamındaki hemcinslerine değil, onun da ötesinde eskimiş ve kimi yerlerine delikler açılmış tahta paravanlarının arkasındaki erkekler için de dayanılmaz ve karşı konulmaz bir göz ziyafetine neden olurdu. Gün boyu kadınlar hamamın çevresinde fırdönen görevli ise çoğu zaman denize girme yerine günaha girmeyi tercih edenlerin kaçamak ama ısrarlı bakışları karşısında çoğu zaman çaresiz kalırlardı.</p>
<p>Onca sıkı denetime karşılık, bu tahta paravanın arkasına çıkmayanlar da yok değildi. Malik Aksel “İstanbul’un Ortası” kitabında buna kısaca değinir:</p>
<p>“İç çamaşırlarıyla kıyıda denize giren yetişkin kızlar farkında olsalar da aldırmıyorlar. Kayalar arkasında delikanlılar pusuda, onları gözetliyorlar, bunlar kızlar için olağan şeyler. İstedikleri kadar gözetlesinler, hatta (seyri bedava) desinler. Bu balıkçı kızları konak kızları gibi denizi pencereden gören ürkek kızlar değil. İsterlerse kıllarını kıpırdatmadan karşılık da verirler.</p>
<p>İnsan vücutları balıklar gibi denizde yakamozlaşır, parlak görünür. Dalyandaki bekçi, gece olduğu halde balıkları görebiliyor. Ama gözü onlarda değil ki.</p>
<p>Deniz hamamcısı ne kadar tedbir alsa denizde dahi ateşle barut yan yana gelebiliyor. Buna kim karışabiliyor, polis yasağı var, bunu balıkçı kızları dinler mi?”</p>
<p>Ama yine de kadınlar hamamının etrafında kayıklı bir görevli ile polis devamlı bulundurulurdu. Bunlar ne kadınlar hamamından dışarıya çıkacak bir kadına, ne de dışardan kadınlara hamamın yakınına gelecek bir erkeğe kesinlikle müsaade etmezlerdi. Yasak bölgenin sınırına aşanlara önce düdükle ihtar edilir, duymayınca (daha doğrusu işi dalgınlığa verip duymak istemeyince de) apar topar sandalla alınıp yarı üryan bir şekilde en yakın karakola götürülüp denizde olduğundan daha fazla serinletilirdi.</p>
<p>Deniz hamamlarında serinleyen kadınların kendileri görünmezdi ama şamataları ve çığlıkları çok uzaklara kadar ulaşırdı. Kimi gün görmüş, bu günleri yaşamış yazarlara göre ise “kadınlar hamamı gibi” tabirinin buradan türediği rivayet edilir. Gerçi çarşı hamamlarının da deniz hamamlarından pek farkı yoktur ama, nedense eski üstatlar, bu şamatanın kaynağını çarşının sıcak ve kubbeli hamamlarından çok, deniz hamamlarının serinliğine bağlamayı uygun görmüşlerdir.</p>
<p>Deniz hamamlarına, çarşı hamamına gider gibi her zaman bohçalarla gidilmezdi tabii. Özellikle diğerlerine oranla biraz daha sosyetik olan Moda Deniz Hamamı’na İstanbul’un karşı yakasından da akın edenler olurdu. Refik Halid’in (Ago Paşanın Hatıratı) bu gidişi “… ben ne durgun, ne hissiz bir erkeğim ki şöyle kendimi toplayıp da henüz bir Florya sahiline ayak basamadım, bir Ada hamamlarına kadar uzanamadım” diyerek hayıflanarak anlatır:</p>
<p>“…Feneryolu’na giderken önüme tesadüfen bir vapur çıktı, Moda ve Kalamış’a gidiyormuş, tam yolumun üzerinde idi, atladım. Atladım ama şaşıra kaldım, aman yarabbi o ne kalabalıktı! Fakat beni şaşırtan bu kalabalık değildi, kalabalığı teşkil edenlerdeki fevkaladelikti; ben ömrümde bu vapur güvertesi üzerinde bu kadar çok, bu kadar genç ve hatta bu kadar güzel kadın kafilesine rast gelmemiştim! İçlerinde ihtiyarı hemen hemen hiç yoktu, çirkini de pek azdı ve hepsi de mümkün olduğu kadar hafif giyinmişti.</p>
<p>Dört tarafım deniz ve kadınla çevrilmişti. Hem de denize girmeğe giden kadınlarla.</p>
<p>Çoğunun genç oluşuna sebep yaşlıların denize tahammül edememesidir; çirkinlerin azlığı da çıplaklıklarını göstermekten korkmalarıdır.</p>
<p>Hava sımsıcaktı, biz de sımsıkı idik. Güneş dışımızı yakıyordu, biz içimizden kavruluyorduk. Mamafih buna rağmen, o ne neşe, ne şetaret, ne hayattı! Marmara’nın kucağında bir yığın kadın ve bir miktar erkek bir müddet sonra serin deniz suyunun vücutlara vereceği zevki tahayyül ederek aheste aheste gidiyorduk.</p>
<p>İskeleye çıktık; onlar yıkanacak olan kadınlar, şapkalarının rengarenk ışıkları üzerinde dalgalanarak kumsala indiler. Deniz, upuzun serilmiş, sessiz, fakat için için memnun bekliyordu. Onda ne baygın, ne hoş bir aşk intizarı seziliyordu. Biraz sonra iskarpinler içinde bu sıcakta mahpus kalan yüzlerce çapkın ayak, hamamın merdiveninde serinliğe kavuşacak, toz ve ter içinde yorgun düşmüş vücutları su kavrayıp saracak, deniz istediği kadar çok ve istediği kadar güzel ve taze yüzlerce kadınla hembezm olacak.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki sıcaktan ateş gibi yanan bu ateşli vücutlar serin denize girer girmez, suya temas eden yanar bir kor parçası gibi hışıldayacak ve tedricen sönecek.</p>
<p>Hamamlara doğru bin bir tahayyüle bir anda dalarak uzun bir bakışla şöyle bir baktım. Fakat, sonra, başımı yere eğdim ve toz, güneş, rüzgar içinde, çile çıkaran bir derviş gibi perhizkar ve ürkek, dik, sert adımlarla kanaatin yolunu tuttum.”</p>
<p>Hani oldukça klasik bir söz vardır ya; “hanım oldu olacak babasını da getirseydin” denilinceye kadar ben de annemle birlikte Bostancı ve Moda deniz hamamlarının zorunlu müdavimleri arasındaydım. O günleri hayal-meyal de olsa anımsıyorum. Katana benzeri iri kadınların her denize girişinde gülüşmelerin ardından “deniz taştı” dokundurmaları, bir gün öncesinden annemin yaptığı zeytinyağlı dolmaları, ayaklarımın dolandığı ıslak çamaşırları, beni kucaklayıp sözüm ona yüzme dersleri veren iç çamaşırlı komşu kızlarını ve hâlâ gözümün önünden gitmeyen (acaba neden?) o Fellini’nin filmlerindekine taş çıkartan devasa göğüslü yabancı hatunları bir türlü unutamıyorum.</p>
<p>Ama; o, büyümenin karşı konulmaz ilk belirtileri var ya, beni böylesine yitip giden, tarih olacağı aklımın ucundan bile geçmeyen bu mekanlardan mahrum kıldı. Artık annemle değil de, babamla onun biraz ötesindeki erkeklere mahsus deniz hamamına gitmeye başladık. İşte o zaman kadınlara mahsus deniz hamamlarının çevresinde yalnızca polislerin ve bekçilerin niye dolandığını, tahtalara özenle açılmış deliklerin ne işe yaradığını biraz geç de olsa, o zamanlar çözmeye başladım. Ama, iş işten çoktan geçmişti. Küçükken farkına varıp, değerini bilmediğim bu güzelliklerin bir kez daha yinelenip gerçek olması için asri plajların açılmasını beklemem gerekiyordu.</p>
<p>Şimdilerde denizin ortasında değil de, bir parkın içinde olan Süreyya Plajı’nın simgesi Bakireler Mabedinin içinde geçmiş günleri anımsarken, artık iyiden iyiye nesli tükenmiş deniz hamamlarındaki günlerim bir bir gözümün önünden film şeridi gibi akıp gitti.</p>
<p>Tahta paravanalar, ıslak çamaşırlar, iri göğüsler, komşu kızlar ve artık; denizden çıkarken elimi hiç bir zaman tutmayacak denli uzaklarda olan annem ve babam.</p>
<p>Biliyorum. Özlemin eski tadını yinelemek olanaksız.</p>
<p>Keşke, keşke; hiç olmazsa bir kere, yaşamın da filmlerdeki gibi geri dönüşleri olsaydı.</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamlarına Giriş Ücreti</strong></span></p>
<p>Deniz hamamlarına giriş ücreti Şehremaneti tarafından belirleniyordu. Bu ücretle ilgili ilk belge 1875’teki Umumu Deniz Hamamları Hakkındaki Nizamname’de belirtilmişti. Nizamnamenin onüçüncü maddesinde bu hamamların hususi localarında denize gireceklerin ücretleri ise şöyle saptanmıştı:</p>
<p>“İşbu hamamlardaki hususi localarda denize girecekler ister takımı hamamdan alsın isterse almasın nühas akça olarak üçer ve umuma mahsus olan havuza takımı hamamlardan alıp girenlerden ikişer ve kendi takımıyla yıkananlardan birer kuruş alınacak”.</p>
<p>Subay, zaptiye ve çocuklara tenzilat yapılıp giriş ücretinin yarısı, çavuş rütbesine kadar olan er ve erbaştan ise on para alınıyordu.</p>
<p>20. yüzyılın başlarında ise bu ücret tarifesi değişmiş kadınlar hamamına giriş 60 para olurken, localar için ücretler 100 paraya çıkarılmıştı. Lüks localardaki serinlemenin bedeli ise 5 kuruş olmuştu.</p>
<p><span><strong>Deniz Hamamlarının Vergisi</strong></span></p>
<p>21 Aralık 1907’de yayınlanan Temettü Vergisi Nizamnamesi’nde deniz hamamları belediye ait olduğu halde vergisinin mültezimlerden alınacağını içeriyordu.</p>
<p>Bu nizamnameye göre deniz hamamlarının birinci sınıfından 200, ikinci sınıfından 100, üçüncü sınıfından 50 kuruş temettü vergisi alınacağı açıklandı.</p>
<p>Ama deniz hamamları çeşitli nedenlerle her yılı kârla kapatmıyorlar, kimi yıllar tümüyle zarar edip vergilerini ödeyemez duruma düşüyorlardı. Üç sene süreyle deniz hamamlarını işleten mültezim Hüseyin Avni Efendi, 1984 yılındaki kolera salgını, havaların iyi gitmemesi ve ertesi sene de depremden dolayı hamamlara rağbetin azaldığını iddia ederek zarar ettiğini beyan etmiş, zararının ihale bedelinden karşılanmasını istemişti. Yapılan araştırmada mültezimin gelir gider defterleri incelenerek 1893 senesinde 55.107, 1894 senesinde 75.418 kuruş 30 para zarar ettiği saptanmıştı. Müteahhit 1892’den itibaren üç senelik ihale bedeli olarak 355.953 kuruş ödemişti</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Burçak EVREN</strong></span></a>
</p><p>Gazeteci-Yazar / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 15 Sayfa: 553-563</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span><strong>Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>♦ ADANALI Ahmed Şükrü, Deniz Hamamları, Envai, Menafi-Denize Kimle Girebilir?, İstanbul 1322.</span></div>
<div><span>♦ Alus, Sermet Muhtar, Masal Olanlar, İletişim Yayınları, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ ABASIYANIK, Sait Faik, Bütün Eserleri 1: Semaver, Sarnıç, Bilgi Yayınevi, Ankara 1973.</span></div>
<div><span>♦ AKÇURA, Gökhan, Ivır Zıvır Tarihi, Cep Kitapları A. Ş. İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ AKSEL, Malik, İstanbul’un Ortası, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977.</span></div>
<div><span>♦ AŞKIN, Samim, Halk Plajı, Çağlayan Yayınevi, İstanbul 1954.</span></div>
<div><span>♦ ARAL, Tekin, Salacak Öyküleri, Parantez, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ BARAZ, Mehmed Rebil Hatemi, Teşrifat Meraklısı Beyzade Takımının Oturduğu Bir Kibar Semt: Beylerbeyi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ BAYDAR, Oya (Hazırlayan), 75 Yılda Değişen Yaşam Değişen İnsan: Cumhuriyet Modaları, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ DELEON, Jak, Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar, İstanbul Kütüphanesi, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ EKDAL, Müfid, Bizans Metropolünde İlk Türk Köyü Kadıköy, Kadıköy Belediye Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ EKDAL, Müfid, Bir Fenerbahçe Vardı, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Osman Nuri, Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, Cilt 1-9, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ EVİN, İffet, Yaşadığım Boğaziçi, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>♦ EVREN, Burçak, Galata Köprüleri Tarihi, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ FÜRUZAN, Benim Sinemalarım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1973.</span></div>
<div><span>♦ IŞIN, Ekrem, İstanbul’da Gündelik Hayat, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ İLMEN, Süreyya, Teşebbüslerim, Reisliklerim, Hilmi Kitapevi, İstanbul, 1949.</span></div>
<div><span>♦ KARAY, Refik (Halid), Tanıdıklarım, Semih Lütfi Kitapevi, İstanbul, tarihsiz.</span></div>
<div><span>♦ KARAY, Refik (Halid), Ago Paşa’nın Hatıratı, Semih Lütfi Kitapevi, İstanbul, 1939.</span></div>
<div><span>♦ KARAY, Refik (Halid), İlk Adım, Semih Lütfi Kitapevi, İstanbul, tarihsiz.</span></div>
<div><span>♦ KARAY, Refik (Halid), Üç Nesil, Üç Hayat, Semih Lütfi Kitapevi, İstanbul, tarihsiz.</span></div>
<div><span>♦ KARLIklı, Şaziye-TOZAN, Defne, Cumhuriyet Kıyafetleri, GSD Holding, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ OSMANOĞLU, Ayşe, Babam Abdülhamid, Güven Yayınevi, İstanbul, tarihsiz.</span></div>
<div><span>♦ ORTAÇ, Yusuf Ziya, Beşik, İstanbul, 1948.</span></div>
<div><span>♦ ÖNCE, Gökhan, Kendine Özgü Bir Semt Moda, Kadıköy Belediye Başkanlığı Kültür Yayınları, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ ÖNDER Mehmet, Atatürk Evleri, Atatürk Müzeleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1970.</span></div>
<div><span>♦ PARDOE, Julia, The Beauties of the Bosphorus, London, 1838.</span></div>
<div><span>♦ RASİM, Ahmet, Muharrir Bu Ya, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ SABA, Ziya Osman, Değişen İstanbul, Varlık Yayınları, İstanbul, 1959.</span></div>
<div><span>♦ SEDAT, Feliha, Genç Kızlara Muaşeret Usulleri, İstanbul, 1932.</span></div>
<div><span>♦ SPERCO, Willy, Yüzyılın Başında İstanbul, İstanbul Kütüphanesi, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ ŞEHSUVAROĞLU, Haluk, İstanbul Köprüleri, Cumhuriyet Yayını, İstanbul 1953.</span></div>
<div><span>♦ TEMEL Mehmet, İşgal Yıllarında İstanbul’un Sosyal Durumu, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ TUTEL, Eser, Gemiler.Suvariler.İskeleler., İletişim Yayınları, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ TUTEL, Eser, Şirket-i Hayriye, İletişim Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ TUĞLACI, Pars, Tarih Boyunca İstanbul Adaları, Cem Yayınevi, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span><strong>Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ ADİL, Fikret, “Deniz Hamamından Plaja”, Tan, 9 Ağustos 1941.</span></div>
<div><span>♦ AKÇURA, Gökhan, “Cumhuriyet Dönemi İçin Özel Tarih 1933-1942”, Aktüel özel dizi 2.</span></div>
<div><span>♦ AKÇURA, Gökhan, “İstanbul’un Plajlar Tarihinden Bir Sayfa; Florya”, Skylife, Temmiz 1999.</span></div>
<div><span>♦ ALUS, Sermet Muhtar, “Eski Deniz Hamamları”, İstanbul İçin Şehrengiz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ BEYOĞLU, Süleyman, “Osmanlı Deniz Hamamından Plaja”, Tombak Dergisi, s. 30, s. 6-11, Şubat 2000.</span></div>
<div><span>♦ DERLEME, “İstanbul Plajları”, Albüm, Haziran 1998, s. 5, s. 10-21.</span></div>
<div><span>♦ DERLEME, “Yeni Plaj ve Kampları ile İstanbul”, Hayat Dergisi, 25 Temmuz 1966.</span></div>
<div><span>♦ ERSÖZ, Cezmi, “Karaya Vuran Plajlar”, Cumhuriyet Dergi, s. 18-20, 26 Temmuz 1987.</span></div>
<div><span>♦ ES, Hikmet Feridun, “Yaşadığımız İlk’ler”, Yıllarboyu Tarih, Temmuz 1979 s. 7, s. 30-33.</span></div>
<div><span>♦ ES, Hikmet Feridun, “Eski Deniz Hamaları”, Hürriyet, 2 Ağustos 1987.</span></div>
<div><span>♦ EVREN, Burçak, “İstanbul Denizle İlişkisi: Tanışma, Buluşma, Ayrılık”, Cumhuriyet Dergi, s. 326, s. 14-16, 21 Haziran 1992.</span></div>
<div><span>♦ EVREN, Burçak, “Paketi Kim Açtı?”, Cumhuriyet Dergi, s. 326, s. 16-17, 21 Haziran 1992.</span></div>
<div><span>♦ EVREN, Burçak, “İstanbul Plajları”, Dünden Bugüne İstanbul Anskilopedisi.</span></div>
<div><span>♦ EVREN Burçak, “Florya Plajı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt 3, s. 326, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ EVREN, Burçak, “Bakireler Mabedi”, Cumhuriyet 2.</span></div>
<div><span>♦ EYİCE, Semavi, Eski Galata Köprüsü Sempozyumu, s. 50, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ Fikret Adil, “Deniz Hamamlarından Plaja”, Tan Gazetesi, 9 Ağustos 1941.</span></div>
<div><span>♦ GÖVSA, İ. Alaettin, “Yanıklar”, Yedigün, s. 285, 23 Temmuz 1940.</span></div>
<div><span>♦ Güngör, Selahattin, “Haremde Selamlık”, Yedigün, 18 Temmuz, s. 332, s. 6-7.</span></div>
<div><span>♦ KOÇU, Reşat Ekrem, “Büyükada Yörükali Plajı”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt 6, s. 3212, İstanbul1963.</span></div>
<div><span>♦ KOÇU, Reşat Ekrem, “Büyükada Değirmen Plajı”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt 6, s. 3204 İstanbul 1963.</span></div>
<div><span>♦ KOÇU, Reşat Ekrem, “Beyazpark Gazinosu ve Deniz Banyosu”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt 5, s. 2623, İstanbul 1961.</span></div>
<div><span>♦ ORTAÇ, Yusuf Ziya, “Acaba o Günler mi Geldi? ” Aydabir, Ocak 1953.</span></div>
<div><span>♦ SAKAOĞLU, Necdet “Adile Sultan”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt 1, kültür Bakanlığı ve tarih Vakfı’nın Ortak Yayını, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ TARCAN, Selim Sırrı, “Güneş Banyosu Nasıl Yapılır?”, Muhit, Temmuz 1932.</span></div>
<div><span>♦ TUTEl, Eser, “Buyrun Plaj Sefasına… ve de 100 Yıl Öncesinin Deniz Hamamına”, Yıllarboyu Tarih, Haziran 1979 s. 6, s. 28-33.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiliz Kültüründe Osmanlı Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-kulturunde-osmanli-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-kulturunde-osmanli-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ İngiliz Kültüründe Osmanlı Etkileri
Osmanlı-İngiliz ilişklerinin devlet düzeyinde başlangıcı 1580li yılların başında olup 1914 yıllarına kadar sürmüştür. Bu süreç içinde İngiliz sosyal yaşamındaki Türk imgesi ve bunun değişik şekillerde yorumlanması sonucu meydana gelen Osmanlı etkileri, İngiliz kültür yaşamı içinde önemli bir yer tutmuştur. Bu kitap kapsamında sosyal içerikli bölümde yayınlanan “İngiltere’de Türk İmgesi” başlıklı makalede Ortaçağlardan itibaren İngilizlerin Türkler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6638718e3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngiliz, Kültüründe, Osmanlı, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-531.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ingiliz-kulturunde-osmanli-etkileri.html">İngiliz Kültüründe Osmanlı Etkileri</a></p>
<p>Osmanlı-İngiliz ilişklerinin devlet düzeyinde başlangıcı 1580li yılların başında olup 1914 yıllarına kadar sürmüştür. Bu süreç içinde İngiliz sosyal yaşamındaki Türk imgesi ve bunun değişik şekillerde yorumlanması sonucu meydana gelen Osmanlı etkileri, İngiliz kültür yaşamı içinde önemli bir yer tutmuştur. Bu kitap kapsamında sosyal içerikli bölümde yayınlanan “İngiltere’de Türk İmgesi” başlıklı makalede Ortaçağlardan itibaren İngilizlerin Türkler hakkındaki bilgileri ve bakış açıları yansıtılmaya çalışılmış ve İngiliz-Osmanlı ilişkilerinin başlamasına ait bilgi verilmiştir. Bu makalede ise Osmanlı- İngiliz ilişkileri sürecinde özellikle İngiliz kültürünün sanat, edebiyat, mimari ve sosyal yaşamı kapsamında Osmanlı kültüründen aldığı etkiler ele alınacaktır.</p>
<h4><span><strong>Osmanlı Kültürünün İngilizlere Tanıtılması: Diplomatik ve Ticari İlişkiler</strong></span></h4>
<p>Kültürlerin oluşumunda yerel özellikler yanında dış etkenlerin önemi büyüktür. Kültürler arası iletişimin tüm toplumlarda ne denli önemli olduğu günümüzde artık kabul edilmiş bir olgudur. Avrupa kültürünün gelişiminde 7. yüzyılda başlayan İslam akınları ve bunu izleyen Haçlı Seferleri süreçlerinde, bilim ve Gotik sanatın gelişmesinde Yakın Doğu kültürünün etkisi olduğu bir çok araştırmacı tarafından ortaya konmuştur. Bunu izleyen Rönesans Dönemi’nde de eski klasik kültürün yeniden canlanması ve eski Yunan ve Roma kentlerinin yeniden önem kazanması ile eski Roma eyaletlerine ilgi artmış ve Avrupa kültürünün yeniden oluşumunda yeni arayışlara girmesinde büyük bir rol oynamıştır. Eski klasik eserleri yeniden inceleme, onlardan ilham alma gayesi ile yeniden şekillenen araştırmacı ruhu ve turizm olgusu, bunların da ötesinde doğunun efsanevi zenginliklerinden pay alma amacı, ticaretin geliştirilmesi isteği ile de birleşince ortaya yeni arayışlar çıkmış, yeni karşılaşılan kültürlerden kendilerince uygun olanları bir süzgeçten geçirip yeni bir Avrupa kültürünün oluşumu gerçekleşmiştir. Fransa, Almanya, İspanya, Hollanda ve Avusturya gibi Avrupa ülkeleri arasında İngiltere de, özellikle Amerika kıtasının keşfinden sonra, denizcilik alanındaki başarılarını Hindistan Kumpanyası, Rusya Kumpanyası veya Türkiye Kumpanyası gibi ticaret birlikleri kurarak geliştirmiş, doğunun zengin ürünlerini ithal etmeye karşılık, kendi ürettikleri yünlü kumaşları ve madenleri pazarlayarak halkının refah seviyesi ve kültürel boyutlarını geliştirmiştir. Bu çalışma kapsamı içinde ele alınan konularda özellikle Turkey Company’nin iki ülke kültürüne katkısı büyüktür. 1581 yılında kurulan Turkey Company adlı ticaret filosu, 1592 yılında Venetian Company ile birleşerek Levant Company adıyla 244 yıl İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu ile olan ticaretinde olduğu kadar kültürüne de büyük katkıda bulunmuştu.</p>
<h4><span><strong>Bir Yaşam Biçimi ve Eğitim Gereksinimi Olarak Doğu Ziyaretleri</strong></span></h4>
<p>İngiliz kültür yaşamında genellikle aynı dini ve coğrafyayı paylaşmaları nedeniyle Fransa, Almanya Hollanda gibi Batılı ülkeler ile aynı çizgiyi izlemişler, genellikle de önce İtalya iken daha sonra Fransa’nın öncülük yaptığı sanat akımlarını izlemişlerdi. Doğu kültürü ise ayrı bir din veya mezhep olması ve uzaklığı yanında yaşam tarzı ile Batılılar için gizemli ve egzotik olmuş ve bu kültürü de öğrenme yolunda büyük çabalar sarfetmişlerdi.</p>
<p>İngiltere’de Doğuya olan ilgi çok erken yıllarda olmasa da özellikle ticari ilişkilerin başladığı yıllardan itibaren yoğun bir şekilde görülmüştür. Türk imgesi yanında kültürüne de olan ilginin sürekli olarak İngiltere’de gündemde kalmasına neden olan en önemli unsur sayısız İngiliz soydaşının sürekli olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu değişik nedenlerle ziyaret etmesi idi. Bu gezginler, başlıca tüccarlar, diplomatlar, İngiliz aristokrasisi, din adamları, bilim adamları ve sanatçılar olarak gruplandırılabilir. İngilizler 400 yılı aşkın bir süre ticari faaliyetleri yanı sıra, Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli yörelerini gezip, araştırmışlar, Türk gelenek ve görenekleri ile sanatını öğrenmeye çalışmışlar, hatta kimisi Türk gelenekleri ve İslam dinini benimseyerek Osmanlı topraklarında yerleşip, Türkler gibi yaşamayı yeğlemişlerdi.</p>
<p>Türk kültürünü İngiltere’ye tanıtan İngiliz seyyahlar arasında diplomatlar başta gelmektedir. Elçiler yanısıra 19. yüzyıla kadar Levant Company tüccarlarının bazıları da elçi kabul törenlerinde Osmanlı sarayına girebilmişler ve Padişah’ın yaşam tarzını kısmen gözlemleyip, anılarını yazınsal veya resimsel olarak ifade etmişlerdi. Ancak Doğu Sarayı çoğu kez egzotik temalarla ifade edilmiş ve böyle taklit edilmişti. Elçilerin maiyetlerinde saraya girebilmek için İngiliz tüccarları, soyluları, araştırmacılar adeta kendi aralarında rekabete girmişti. Ünlü Şair Lord Byron, elçi maiyetinde huzura çıkmasına izin verilmediğinden elçi Lord Elgin’e çok içerlemişti. Elçiler genellikle rahat hareket etmek için Türk giysilerini özellikle yolculuk sırasında benimsemişlerdi. Bunun dışında bunu törenlerde de benimseyen elçiler vardı. Barton, bunlardan biri idi. Mısır seferi sonucunda bir çok ayrıcalıklar kazanan ve Parthenon kabartmalarını İngiltere’ye kazandıran elçi Lord Elgin görevini tamamlayıp İstanbul’dan ayrılırken yapılan görkemli törende hem kendisi, hem de maiyetindekiler ihtişamlı Türk giysileri giymişlerdi. Lord Elgin, son derece zengin takımlarla donatılmış atının üstünde, başında yeşil bir sarık ve al renkli işlemeli, kürk kaplı bir kaftan giymiş, maiyetindeki adamların bazıları da işlemeli atlas kıyafetler giymişlerdi.</p>
<p>Görevli veya gönüllü olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu gezen bir çok gezgin, benimsedikleri, ya da küçümseyip alay ettikleri Osmanlı adet ve gelenekleri ile sanatını, değişik anlatım yolları ile memleketlerine tanıtmış, buna karşılık, İngiliz adet ve gelenekleri ile sanatı, dolayısı ile de Batı kültürünün bu gezginlerce direk olarak Osmanlılara da tanıtılmasında rol oynamışlardı. Çoğu kez anılarını yazmayı ihmal etmeyen gezginler Türk görgü ve geleneklerini ülkelerine tanıtmışlardı. Tarih, sanat, arkeoloji ve din bilimi çalışmaları yapan aydın kişiler tarafından hazırlanan çok sayıda resimli kitap ve albüm daha sonraki gezginlere rehberlik görevini yaparken, günümüz araştırmaları için de Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili değerli dökümanlar olarak incelenmektedir.</p>
<p>Adeta eğitimin bir parçası olarak nitelenen yabancı ülkelere seyahat etme konusunda 17. yüzyıl ortalarından itibaren rehber kitaplar dahi yazılmış, seyahat etmenin gereği yanı sıra, gençlik yıllarında kendilerine aileleri tarafından görevlendirilen bir eğitmen eşliğinde seyahat etmeleri, nelere dikkat etmeleri ve öğrenmeleri konusunda bilgiler verilmişti.</p>
<p>Fotoğraf makinesi, kamera gibi günümüz teknolojilerin olmaması nedeniyle ressamlara görev düşmüş, elçilerin maiyetinde ve diğer heyetlerin arasında ressam bulundurulması bir gelenek haline gelmişti. İngiliz sanat tarihinde İngiliz ressamların azlığı ve bunun yerine yabancı ressamların özellikle İngiltere’de çalıştığı bilinen bir husustur. İngiliz elçiler de özellikle İtalyan ve Hollandalı ressamları çalıştırmakta çekinmemişler ve John Vosterman, Luigi Meyer, Jean Etinne Liotard, William Pars gibi sanatçıları Osmanlı İmparatorluğu’ndaki görevleri sırasında maiyetlerine alıp, çalıştırmışlardı. Meyer, Sir Robert Ainslie için, Liotard da Lord Ponsonby için çalışan önemli ressamlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Netice YILDIZ</strong></span></a>
</p><p>Doğu Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi / KKTC</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/%C4%B0NG%C4%B0L%C4%B0Z-K%C3%9CLT%C3%9CR%C3%9CNDE-OSMANLI-ETK%C4%B0LER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/%C4%B0NG%C4%B0L%C4%B0Z-K%C3%9CLT%C3%9CR%C3%9CNDE-OSMANLI-ETK%C4%B0LER%C4%B0.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span><strong>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</strong></span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kimdir bu Drakula?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kimdir-bu-drakula</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kimdir-bu-drakula</guid>
<description><![CDATA[ Tarihin ilginç bir özelliği var. Kimileri olayları farklı bir açıdan değerlendirir ve edindiği bazı bilgilere göre tarihteki kişilikleri yüceltir ve ya ayaklar altına alır. Objektif olan bir tarih yazımı neredeyse imkansızı aramak olsa da yine de tarafsızlığı korumaya çalışır bazı tarihçiler. Bugün ilginç bir konuyu ele almak istiyorum. Geçenlerde de bir filme konu olan Drakula meselesi. Kimdir, gerçekten var mıdır? Ne olmuştur? Bütün dünya Drakula’yı kana susamış bir cani olarak lanetlerken neden Romanya bir kahraman olarak yüceltir? Fatih Sultan Mehmet ile aralarındaki ilişki nedir? Gelin biraz filmlerin ardındaki tarihi gerçeklere göz atalım. Drakula’nın babası Eflak Prensi Vlad II. Drakul 1443’te […]
The post Kimdir bu Drakula? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c660c9643e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kimdir, Drakula</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin ilginç bir özelliği var. Kimileri olayları farklı bir açıdan değerlendirir ve edindiği bazı bilgilere göre tarihteki kişilikleri yüceltir ve ya ayaklar altına alır. Objektif olan bir tarih yazımı neredeyse imkansızı aramak olsa da yine de tarafsızlığı korumaya çalışır bazı tarihçiler. Bugün ilginç bir konuyu ele almak istiyorum. Geçenlerde de bir filme konu olan Drakula meselesi. Kimdir, gerçekten var mıdır? Ne olmuştur? Bütün dünya Drakula’yı kana susamış bir cani olarak lanetlerken neden Romanya bir kahraman olarak yüceltir? Fatih Sultan Mehmet ile aralarındaki ilişki nedir? Gelin biraz filmlerin ardındaki tarihi gerçeklere göz atalım.</p>



<p class="has-text-align-center"><img decoding="async" src="http://4.bp.blogspot.com/-FKgljHmjkUY/U4e06U5EpBI/AAAAAAAAUKQ/mILBNABuAyc/s1600/Vlad_Esterhazy.jpg" alt=""></p>



<p class="has-text-align-left">Drakula’nın babası Eflak Prensi Vlad II. Drakul 1443’te Eflak tahtına yeniden geçtiği zaman Osmanlı Sultanı II.Mehmet’in yani Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat ile ağır bir antlaşma yapmak zorunda kalır. anlaşmadan 1 ay sonra tahta çıkan Fatih Sultan Mehmet antlaşmayı güvence altına almak için Drakul’un oğullarından ikisini rehin olarak almak ister. Drakul’un rehin olarak verilecek olan çocuklarının ismleri Radu ve Drakula’dır. <strong>Drakula olarak anılan prensin asıl ismi Voyvoda III. Vlad Tepeş’dir.</strong></p>



<p>Filmde biraz farklı anlatılıyor tabi… Babasının, yani Vlad II. Drakul’un bir vampire dönüşüp süper güçlere sahip olamayacağını hepimiz biliyoruz. Asıl olaylar prens Drakula’nın bir süre sonra kaçarak 1459 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödemeyi reddetmesi ve isyan etmesiyle başlar. Macaristan Krallığı’yla ittifak yapar.</p>



<p>1460-1461 yılları arasında Drakula ordusuyla Tuna nehrini geçerek Sırbistan’a ve Karadeniz kıyısına kadar ilerler ve 23.884 Türk ve Bulgar’ı öldürür, 20.000 Osmanlı savaş esirini kazığa oturtur. Bunu haber alan Fatih Sultan Mehmet, orduyu hazırlar ve derhal 1462 yılında Eflak voyvodasına karşı sefere çıkar.</p>



<p>Mahmut Paşa hatıratında belirttiğine göre, bin bir güçlükle çok uzun mesafeler boyunca giderler. Sıcaktan bunalmış askerler içecek su bulamaz kimse. Nihayet Türk askeri Eflak’ın başkenti Targovişte’ye vardıkları zaman karşılarındaki manzara dehşet vericidir.</p>



<p>Yaklaşık 5 kilometre boyunca ve 3 kilometre enince bir alandan geçen ordular gördükleri manzara karşısında aklını kaçıracak duruma geldi. <strong>Yerde göğe uzanan kazıkların uçlarında yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı.</strong></p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><img decoding="async" src="http://3.bp.blogspot.com/-09e9z9hDt1Y/U4HTjP868gI/AAAAAAAAUDs/p517b5N9ZLA/s1600/Vlad_109.jpg" alt=""></figure></div>



<p>Sonraki dönem kaynaklarda bu olaş şu şekilde anlatılmaktaydı:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p><strong><em>“Çocukların kızgın ateşte kavrulmasına izin verdi ve annelerini çocuklarını yemeğe zorladı. Kadınların göğüslerini kesti ve kocalarının bunları yemeğe zorladı. En sonunda tüm hepsini kazığa oturttu.”</em></strong>  <sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/kimdir-bu-drakula/#_ftn1" name="_ftnref1" title="_ftnref1">[1]</a></sup></p></blockquote>



<p>4 Haziran 1462’de Targovişte kalesini Osmanlı ordusu fethetti. Bu olaydan sonra Kazıklı Voyvoda olarak anılacak olan Drakula, Fatih’e başarısız bir suikast girişiminde bulunur ancak başarılı olamaz. Bunun üzerine kaçarak Macaristana’a sığınır. Macar Kralı Mattjias, ümitsizlik içine düşmüş olan Drakula’yı, sultanın sarayında işkenceleri tanıyıp öğrendiği Buda hapishanesine koymuştur. Ama yine de Kral Mattjias, yeteneklerini Türklere karşı bir koz olarak kullanabileceği düşünmesi sebebiyle, Drakula’nın hapis cezasını göz hapsine çevirir.</p>



<figure class="wp-block-image"><img decoding="async" src="https://thevelvetrocket.files.wordpress.com/2011/02/vlad-the-impaler-holding-court.jpg" alt=""></figure>



<p>Drakula Türk ordusundan kaçarken bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmadı! Terk ettiği topraklardaki tüm kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları ve hastalıklı ne kadar insan varsa hepsini salarak bunların Türklerin arasına karışmaya zorladı. Bunun sonucunda cüzzam ve veba arttı.</p>



<p>Filmde de Fatih Sultan Mehmet’i öldürerek tarihi de alt üst etmişler ya, o konuyu zaten biliyorusunuz. Daha sonra Drakula, Bükreş’i ele geçirerek tekrar Eflak’ın prensi olur olmasına ama Romanya’nın ayrıcalıklı sınıfı Boyarlar Drakula’nın dehşet dönemini asla unutmayarak Drakula’ya suikast düzenler.</p>



<p>Osmanlı daha sonra Tuna’yı ele geçirerek Orta Avrupa’ya doğru ilerlediklerinde Romenler Drakula’yı Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Hristiyanlığın savunucusu ilan ettiler ve ulusal bir kahraman haline getirdiler.</p>



<p>Böylece kan emici Drakula efsanesi de, tarihe zıt bir şekilde doğmuş oldu.</p>



<p><strong>Makale Kaynakçası :</strong></p>



<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/kimdir-bu-drakula/#_ftnref1">[1]</a> – “er liess kinnder praten die musten ire mütter essen. Und schneyd den frawen den prüst ab den musten ire man essen. Darnach liess er sie all spissen.” Bkz. Von dem Dracole Wayda, dem großen Tyrannen, Jobst Gutknecht, Nürnberg,</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/kimdir-bu-drakula/">Kimdir bu Drakula?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fatih’in Beyaz Atı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fatihin-beyaz-ati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fatihin-beyaz-ati</guid>
<description><![CDATA[ Bu makale ve Fatih’in atı üzerinden tarihte gerçeklik meselesi konusunu konuşacağız. Makaleyi henüz okumadıysanız eğer, dergiyi satın alabileceğiniz bağlantı adresini açıklamalar kısmına bırakıyorum. Toplumsal Tarih Dergisi’nin Eylül 2015 tarihinde çıkan 261. sayısında, Edhem hoca bize somut bir örnek verirken, aslında kasten ya da sehven yapılan ve bugüne kadar gelen tarihsel olayların doğruluğu üzerine beni daha da farklı şekilde düşündürmeye yöneltti. Pek çok defa farklı eserler içerisinde tekrarlanmasıyla artık kimsenin sorgulama gereği bile duymadığı hatalı bilgilerin doğru bir kesinlik haline geldiğine ben de şahit oldum. Bildiğiniz gibi Birinci Dünya Savaşını kaybeden Osmanlı Devletinin, Mondros Mütarekesini imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihinden hemen iki hafta […]
The post Fatih’in Beyaz Atı! appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c660a87ffd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fatih’in, Beyaz, Atı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio">
<div class="wp-block-embed__wrapper"><span>2015 senesinin son aylarında okuduğum bir makale, tarihte yaşanmış olayların gerçekliklerini tekrar sorgulamama sebep oldu. Bu makale </span><a href="https://turkcetarih.com/etiket/edhem-eldem/">Prof. Dr. Edhem Eldem</a><span>’in kaleme aldığı </span><em>“Tarihte Bir Gerçek Üzerine Küçük Bir Araştırma: İstanbul’un Beyaz Atlı Fatihi”</em><span> isimli yazısı idi.</span></div>
</figure>



<p>Bu makale ve Fatih’in atı üzerinden tarihte gerçeklik meselesi konusunu konuşacağız. Makaleyi henüz okumadıysanız eğer, dergiyi satın alabileceğiniz bağlantı adresini açıklamalar kısmına bırakıyorum.</p>



<p>Toplumsal Tarih Dergisi’nin Eylül 2015 tarihinde çıkan 261. sayısında, Edhem hoca bize somut bir örnek verirken, aslında kasten ya da sehven yapılan ve bugüne kadar gelen tarihsel olayların doğruluğu üzerine beni daha da farklı şekilde düşündürmeye yöneltti. Pek çok defa farklı eserler içerisinde tekrarlanmasıyla artık kimsenin sorgulama gereği bile duymadığı hatalı bilgilerin doğru bir kesinlik haline geldiğine ben de şahit oldum.</p>



<p>Bildiğiniz gibi <a href="https://turkcetarih.com/etiket/birinci-dunya-savasi/">Birinci Dünya Savaşı</a>nı kaybeden Osmanlı Devletinin, <a href="https://turkcetarih.com/etiket/mondros-mutarekesi/">Mondros Mütarekesi</a>ni imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihinden hemen iki hafta sonra, 13 Kasım 1918’de, başkenti İstanbul ilk defa fiili bir işgale maruz kaldı. İstanbul’un resmi olarak işgal edilmesi ise 16 Mart 1920’de gerçekleşti.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/0e33c82c3fcc38ba2bc1b524b1f769c4.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1373" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/0e33c82c3fcc38ba2bc1b524b1f769c4.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/f8a5cd002bd6dd22be740d3dac6fa9ce.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img decoding="async" width="1438" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/f8a5cd002bd6dd22be740d3dac6fa9ce.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/9572d7185a15dba859b3418fec95c2fc.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img decoding="async" width="1178" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/9572d7185a15dba859b3418fec95c2fc.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/06fc45316497e1bb9d71d79d6fe34e7c.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="1938" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/06fc45316497e1bb9d71d79d6fe34e7c.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/df703322457b713d7a7a782f95adebdc.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="905" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/df703322457b713d7a7a782f95adebdc.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/c1c507bbed1551a4eba626007ac5c928.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="1171" height="900" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/c1c507bbed1551a4eba626007ac5c928.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>23 Kasım 1918 sabahı İstanbul’a ulaşan Şark Müttefik Ordusu Komutanı Fransız General Louis Franchet d’Espèrey, karşılamadan memnun olmamış, daha sonra yeniden gelmek üzere şehirden ayrılmış.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/37e777c79963563a4d631005fcbfb3a9.jpg" data-rel="lightbox-image-6" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="700" height="454" data-public-id="37e777c79963563a4d631005fcbfb3a9/37e777c79963563a4d631005fcbfb3a9.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-26574" class="size-full wp-post-27890 wp-image-26574" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3MDAiIGhlaWdodD0iNDU0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671117832" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="700 454" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Fransız General Louis Franchet d’Espèrey 23 Kasım 1918</p></div>
<p><span>Generalin ikinci defa gelişi için, karaya ayak bastığı yerden işgal karargahı olarak kullanılan Fransız Büyükelçiliğine kadar İtilaf devletlerinin adına bir karşılama alayı tertip edilerek, bu sefer daha iyi bir resmigeçit planlanır.</span></p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://archives.saltresearch.org/bitstream/123456789/97230/1/AFDIVDOC082001.jpg" alt=""></figure>
</div>



<p>8 Şubat 1919 Cumartesi günü saat 10’da Galata rıhtımına yanaşmış Patrie isimli savaş zırhlısından karaya inecek olan Fransız general top atışıyla karşılanacaktır. Gemiden inen generali İngiliz, Fransız ve İtalyan askerler, bunların arkasından da Ermenistan bayrağı taşıyan Ermeni izcileri takip eder.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://archives.saltresearch.org/bitstream/123456789/97230/5/AFDIVDOC082005.jpg" alt=""></figure>



<p>Alayın geçmekte olduğu sokaklarda hangi müziğin çalınması gerektiğine kadar her şey detaylıca düşünülür. Bando takımı Fransız Milli Marşı olan Marselyezi ve İngiliz Marşını çalarken, geçit alayı önceden belirlenen plan dahilindeki yolda ilerler, bilhassa Beyoğlu taraflarında sokakta ve evlerin balkonlarında bulunan insanlar, bir kurtarıcı olarak gördükleri General d’Esperey’in üzerine çiçekler atarak onu selamlamışlardı.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://archives.saltresearch.org/bitstream/123456789/97230/10/AFDIVDOC082010.jpg" alt=""></figure>



<p><a href="https://turkcetarih.com/etiket/ismail-hami-danismend/">İsmail Hami Danişmend</a>, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Cumhuriyet’e kadar cereyan eden önemli olayları ele aldığı eseri olan İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nin dördüncü cildinde generalin İstanbul’a girişini şu şekilde anlatıyor:</p>
<!-- /wp:paragraph -->
<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>8 Şubat = 7 Cumada-I-ûlâ, Cumartesi: Rumeli’deki düşman orduları Baş-kumandanı ceneral Franchet d’Esperey’nin operet kahramanlarını gölgede bırakan parlak bir zafer alayı ile istanbul’a girişi.</em></p>
<p><em>(Sonradan mareşalliğe terfi edilen bu cakacı ve fiyakacı Fransız cenerali 23 Teşrinisâni 1918 = 18 Safer 1337 Cumartesi günü istanbul’a gelmiş, sonra çekilin gitmiş ve ondan sonra tekrar gelip eski Roma kumandanlarını andıran gülünç bir zafer alayı tertib ettirerek fetihsiz bir fâtih edâsiyie İstanbul’a girmekten utanmamıştır: Bu soytarıca alayda beyaz bir ata binen komik Fransız cenerali eski Roma usulünce dizginlerini iki askere tutturup etrâfnıda hayâsızca bağrışan Rum, Ermeni ve Yahudi döküntülerini selâmlarken ne kadar maskara olduğunun farkında bile olmıyarak Fransa sefarethanesine gitmiştir. — Pek dar kafalı bir zavallıdan başka bir şey olmıyan Franchet d’Esperey’nin zekâ seviyyesi müsâid olmadığı için düşünemediği bir nokta vardır: öyle bir zafer alayı yapabilmek için istanbul’a eski Türkler gibi harben ve cebren girmiş, yâni Fransızlarla müttefikleri gibi Çanakkale harp meydanlarından gece karanlığında kaçmamış olmak lâzımdır).</em></p>
<cite>İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1950, c. 4, s. 456</cite></blockquote>
<!-- /wp:quote -->

<!-- wp:paragraph -->
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a6eeeb422b7e60642b5412ee45641ac7.jpg" data-rel="lightbox-image-7" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="2408" height="990" data-public-id="a6eeeb422b7e60642b5412ee45641ac7/a6eeeb422b7e60642b5412ee45641ac7.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-26572" class="size-full wp-post-27890 wp-image-26572" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyNDA4IiBoZWlnaHQ9Ijk5MCI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671117842" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2408 990" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1950, c. 4, s. 456</p></div>
<p><a href="https://turkcetarih.com/etiket/edhem-eldem/">Prof. Dr. Edhem Eldem</a> kaleme aldığı yazısında biraz önce <a href="https://turkcetarih.com/etiket/ismail-hami-danismend/">İsmail Hami Danişmend</a>’in kitabından alıntıladığımız beyaz at kısmının bir uydurma ve bir yalan olduğunu söylüyor. Aşağıdaki fotoğraftan anlaşılacağı üzere Fransız Generalin bindiği atın rengi beyaz değil!</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:image {"align":"center","id":27871,"sizeSlug":"full","linkDestination":"media"} -->
<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/356e4ae37db4f7fae0b7f7656a2e6b5d.jpg" data-rel="lightbox-image-8" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="2126" height="1417" data-public-id="356e4ae37db4f7fae0b7f7656a2e6b5d/356e4ae37db4f7fae0b7f7656a2e6b5d.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-27890 wp-image-27871 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMTI2IiBoZWlnaHQ9IjE0MTciPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671117819" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2126 1417" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a></figure>
</div>
<!-- /wp:image -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Şimdi bunun ne önemi var diyebilirsiniz. Düşman İstanbul’u işgal etmiş biz generalin atıyla uğraşıyoruz. Ben de size hak veriyorum açıkçası. Atın rengi çok da önemli değil ama bu örnek önümüzde bulunan sorunu resmetmesi bakımından önemlidir. Tarihçilikte kaynakların ve neyin doğru veya neyin yanlış olduğunu anlayabilmemizi zorlaştıran güvenilirlik sorununun bulunduğunu göstermesi açısından enteresandır. Unutmayın bu soruya biraz sonra tekrar geleceğiz.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Makaleye göre <a href="https://turkcetarih.com/etiket/ismail-hami-danismend/">İsmail Hami Danişmend</a> Fransız Generalin beyaz at efsanesi, <a href="http://turkcetarih-com.preview-domain.com/etiket/edhem-eldem/">Prof. Dr. Edhem Eldem</a> bir başka efsane olarak nitelendirdiği Fatih’in beyaz at hikâyesine dayandırıyor.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Hepiniz İtalyan ressam <a href="https://turkcetarih.com/etiket/fausto-zonaro/">Fausto Zonaro</a> tarafından yapılmış olan <a href="https://turkcetarih.com/etiket/ii-mehmed-fatih-sultan-mehmet/">Fatih Sultan Mehmed</a> ve İstanbul’un fethi ile alakalı yağlı boya tablolarını hatırlayacaksınızdır. Bu üç tabloda da İstanbul’u kuşatan ve en nihayetinde fetheden 2. Mehmed her zaman beyaz bir atın üzerinde resmedilmiştir.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/56abf0be0826249fb4299c2d013779af.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-2"><img loading="lazy" decoding="async" width="903" height="1224" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/56abf0be0826249fb4299c2d013779af.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/cf10d40bc2c5533c67aaae030324fc8e.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-2"><img loading="lazy" decoding="async" width="1600" height="1112" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/cf10d40bc2c5533c67aaae030324fc8e.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a42451d6feb2b2ef5b49acad712b965e.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="" data-rel="lightbox-gallery-2"><img loading="lazy" decoding="async" width="2184" height="1658" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a42451d6feb2b2ef5b49acad712b965e.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>Eh işte, Fransız General Louis Franchet d’Espèrey’in de, Bizansı tarihin tozlu sayfalarına gömen Fatih Sultan Mehmed’i taklit ederek İstanbul’a Rumların hediye ettiği beyaz at üzerinde girmesi normal değil mi?</p>
<!-- /wp:columns -->

<!-- wp:paragraph --><!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>En azından tarihteki gerçeklik meselesini ele aldığımız burada, örnek olarak ele aldığımız konuyu fotoğraf ve video arşivlerindeki materyalleri kullanarak bir şekilde izini sürebiliyor ve doğru bilgiye ulaşabiliyoruz.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Peki Fatih Sultan Mehmed fethettiği İstanbul’a Topkapı surlarından girerken gerçekten beyaz atın üzerinde miydi?</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>İki ressam, Fausto Zonaro ve François Jean Baptiste Benjamin Constant, o zamanki ismi ile Konstantinopolis’i 53 gün süren kuşatmanın ardından fetheden İmparator II. Mehmed’i, vezirleri ve komutanlarıyla beraber St. Romanos Kapısı’ndan yani Topkapı’dan şehre girme anını farklı bir şekilde değerlendirmişe benziyor.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:quote -->
<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“… dönemin kaynaklarında değil beyaz, herhangi bir attan bile nadiren bahsedilmektedir. Pek tabii ki o dönemde muzaffer bir hükümdarın fethettiği şehre yaya girdiğini düşünmek bile mümkün değilse de, II. Mehmed ile alakalı olarak beyaz bir atın sözü hiçbir yerde geçmemektedir.”</p>
<cite><em>Prof. Dr. Edhem Eldem, Toplumsal Tarih Sayı: 261, Eylül 2015, s. 31</em></cite></blockquote>
<!-- /wp:quote -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Profesör Edhem Eldem 4 yıl sonra yaptığı bir televizyon programında aynı konuyu konuşurken rastladım. 2015’teki kaleme aldığı makalesinde yazmamış ama programda şunları söylüyor:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:quote -->
<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“…Fatih’in beyaz atı da uydurma. Yani o da 19. yüzyılda muhtemelen Zonaro’nun yani Abdülhamid’in ressamı Zonaro, çünkü devamlı Fatih portreleri (yapıyor) yani ve orada beyaz at. Niye? O da muhtemelen çünkü bir İstanbul (Konstantinapolis) Fethi resmi var, Fransa’da yapılan. 1860’larda. Orada kapkara bir at üzerinde. Çok karanlık bir şey, bir fetih resmi var. Çünkü tabi Avrupa’dan bakıyor vesaire. Zonaro neredeyse bunun negatifini yapıyor yani her şeyi beyaz…”</p>
<cite><em>Meraklısına Bilim: Tarih araştırmasında yöntem, gerçek, sorgulama ve sınama Prof. Dr. Edhem Eldem ile, 2 Mayıs 2019</em></cite></blockquote>
<!-- /wp:quote -->

<!-- wp:paragraph --><!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Maalesef hocamızın söylediği gibi, Fatih’in beyaz at anlatımı Abdülhamid’in ressamı olan Zonaro’dan çıkmamıştır! Aşağıda hem Türkâri sanatında olsun, hem de Batı sanatında örneklerini göreceğimiz eserlerde, Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u feth ederken pek çok defa beyaz at üzerinde resmedilmiştir. Bunlardan en ilginç olanlarını sizlere göstermek istiyorum:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:image {"align":"center","id":26641,"sizeSlug":"full","linkDestination":"media"} -->
<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/21c738bbaa7a7eb1894df22402c15717.jpg" data-rel="lightbox-image-12" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1299" height="1024" data-public-id="21c738bbaa7a7eb1894df22402c15717/21c738bbaa7a7eb1894df22402c15717.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-27890 wp-image-26641 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMjk5IiBoZWlnaHQ9IjEwMjQiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671117827" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1299 1024" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a>
<figcaption>1470-1480 arasına tarihlenen Jean Chartier’in Chronique de Charles VII eserinde bulunan Siege of Constantinople bahsinde geçen resimde, sol tarafta bulunan Fatih beyaz atının üzerinde kaleyi kuşatmış bulunmakta</figcaption>
</figure>
</div>
<!-- /wp:image -->

<!-- wp:image {"align":"center","id":27878,"sizeSlug":"full","linkDestination":"media"} -->
<div class="wp-block-image">
<figure>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/a46160abd7a9bbc87e2ecd70b2d57fa7.jpg" data-rel="lightbox-image-13" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1276" height="703" data-public-id="a46160abd7a9bbc87e2ecd70b2d57fa7/a46160abd7a9bbc87e2ecd70b2d57fa7.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-27878" class="size-full wp-post-27890 wp-image-27878" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMjc2IiBoZWlnaHQ9IjcwMyI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671117814" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1276 703" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Moldovița Manastırı</p></div>
</figure>
<figure class="aligncenter size-full"><span>Belki de geçmişte yaşanmış bazı olayların gerçekten nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bu bakımdan tarihi meseleleri ele alırken elimizdeki bilgilerin doğruluğunu sorgulamaktan kendimi alamıyorum. En güvenilir kaynaklarda dahi, işte bu olay bu şekilde oldu diyerek gözü kapalı anlatılan meseleler ile ilgili olarak siz ne düşünüyorsunuz?</span></figure>
<figure class="aligncenter size-full"><strong><span>Kaynakça:</span></strong></figure>
</div>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Toplumsal Tarih Sayı: 261, Eylül 2015, <a href="https://tarihvakfi.org.tr/dergiler/toplumsal-tarih/toplumsal-tarih-sayi261">https://tarihvakfi.org.tr/dergiler/toplumsal-tarih/toplumsal-tarih-sayi261</a></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı General Franchet d’Esperey’i karşılama töreni ile ilgili dokümanlar, SALT Araştırma, Harika-Kemali Söylemezoğlu Arşivi: <a href="https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/97230">https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/97230</a></p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, <em>İstanbul</em>, 1950, <em>c. 4</em>, s. 456</p>
<!-- /wp:paragraph --><p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fatihin-beyaz-ati/">Fatih’in Beyaz Atı!</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Selanik’i</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-selaniki</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-selaniki</guid>
<description><![CDATA[ Tarihimizde yer edinmiş olan önemli şahsiyetlerin, tarih sahnesindeki gayelerini anlayabilmek için çocukluk ve gençlik dönemlerinin geçtiği şehirlerin sosyoekonomik ve siyasi durumlarını göz ardı etmemek gerekir. Çünkü bu şahsiyetlerin fikir hayatlarını oluşturan ve tarih sahnesinde yer edinmelerine vesile olacak olan tüm karar ve eylemleri, bu şehirlerin sosyoekonomik ve siyasi durumları ile doğru orantılıdır. Örneğin, Klasik Dönem Osmanlı yaşantısına baktığımızda ister kuruluş dönemi olsun, ister yükselme dönemi olsun hiçbirinde Topal Osman Ağa, Hüseyin Avni Alparslan ya da Mustafa Kemal Atatürk gibi halkın içinden gelen Kuvayi Milliyeci şahsiyetlerden bahsedemiyoruz. Bunun en önemli nedeni hem siyasi idarenin hem de ekonomik refahın halk üzerindeki olumlu […]
The post Atatürk’ün Selanik’i appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66084c502.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Selanik’i</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihimizde yer edinmiş olan önemli şahsiyetlerin, tarih sahnesindeki gayelerini anlayabilmek için çocukluk ve gençlik dönemlerinin geçtiği şehirlerin sosyoekonomik ve siyasi durumlarını göz ardı etmemek gerekir. Çünkü bu şahsiyetlerin fikir hayatlarını oluşturan ve tarih sahnesinde yer edinmelerine vesile olacak olan tüm karar ve eylemleri, bu şehirlerin sosyoekonomik ve siyasi durumları ile doğru orantılıdır.</p>
<p>Örneğin, <strong><em>Klasik Dönem Osmanlı yaşantısına baktığımızda</em></strong> ister kuruluş dönemi olsun, ister yükselme dönemi olsun hiçbirinde <strong><em>Topal Osman Ağa, Hüseyin Avni Alparslan ya da Mustafa Kemal Atatürk gibi </em></strong>halkın içinden gelen <em>Kuvayi Milliyeci </em>şahsiyetlerden bahsedemiyoruz<strong><em>.</em></strong> Bunun en önemli nedeni hem siyasi idarenin hem de ekonomik refahın halk üzerindeki olumlu etkisiydi. Böylesi bir durumda siyasi veya sosyal bir kargaşa ya da isyan hali oldukça azdı. Ancak koca imparatorluğun duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerindeki şartlarına baktığımızda ise bahsi geçen durumun tersini söylemekteyiz.</p>
<p>Hiç şüphesiz bu dönemlerin şartları farklı olduğu gibi, aynı dönemde yaşayanlarında kendi içerisinde barındırdığı farklılıklar vardı. Osmanlı’nın siyasi çöküşe doğru gittiği bir süreçte, Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik gibi bir şehirde doğmuş olması <strong><em>coğrafya kaderdir</em></strong>, sözünün bir yansımasıdır. Zira Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu Selanik şehri, başkentten sonra en önemli şehirlerinin başında gelmekteydi.</p>
<p>1430 yılından 1912 yılına kadar toplam 482 yıl boyunca Osmanlı egemenli altında kalan Selanik, coğrafi konumu sebebi ile Osmanlı’nın Balkanlardaki en önemli liman kentlerinden bir tanesiydi. Özellikle Asya ile Avrupa kıtasının geçiş noktasında olması ve Akdeniz’den Karadeniz’e doğru yapılan ticaretin güzergâhı üzerinde bulunuyor olması, gemilerin limana uğramasına ve haliyle ticaretin artmasına olanak sağlıyordu. Öte yandan Süveyş Kanalının varlığı ile de Selanik şehri, Orta Avrupa’yı Asya’ya bağlayan en kısa liman kenti olma özelliği taşımaktaydı.</p>
<p>19. yüzyılın sonlarına kadar Selanik limanına gelen ürünlerin iç bölgelere taşınması hayvan kervanlarıyla sağlıyordu. Ancak bu dönemden sonra hız kazanan demiryolu projelerinden Selanik’te nasibini alarak liman ile iç bölgeler arasındaki bağlantı demiryolu ile yapılmaya başlanmıştı. Haliyle bu durum önceki dönemlerden farklı olarak limanına düzenli gemi seferlerinin yapılmasına olanak sağlamıştır. Demiryolunun yapımı ve şehir üzerinden artan ticarete paralel olarak söz konusu limanda zamanın ihtiyaçlarına göre modernleşme adımları da atılmaktaydı. Dolayısıyla bu ticari canlılık Selanik kentinin ekonomisine yansımış ve halkın ürettiği mallardan elde ettiği kazancı da olumlu yönde etkileyerek sürekli üretim yapmasına olanak sağlamıştır. Böylesi bir durumda ise Selanik şehri hem sosyoekonomik açıdan hem de kalkınma açısından çağdaşı olan diğer Osmanlı şehirlerine göre oldukça ileri bir düzeydeydi. Öyle ki 1907 yılında elektrikli tramvay şehre geldiğinde, başkentte elektrikli tramvay dahi yoktu.</p>
<p><strong><em>Çoğu kişi bilmez(!) Mustafa Kemal Atatürk doğduğunda, Osmanlı tahtında bulunan Sultan II. Abdülhamit’ti.</em></strong></p>
<p>Selanik; Osmanlı modernleşmesinin merkezi konumunda olması, Jön Türk hareketinin gelişmesine ev sahipliği yapması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi olması nedeniyle de ayrı bir önem taşımaktadır. Selanik, Sultan II. Abdülhamit’in baskıcı yönetiminden bir nebze uzak kalması nedeniyle özgürlükçü fikirlerin gelişip kök saldığı bir yer haline gelmiştir. Ayrıca çok uluslu bir şehir yapısında olması sebebiyle insanların kültür etkileşimi içerisinde bulunması ve farklı fikirlerin bir arada barındırılması ile fikir hayatını olumlu yönden etkileyebilecek bir şehir yaşantısı vardır. Dönemin basın hayatı ve buna paralel olarak düşünce özgürlüğü, şehir halkının hem Osmanlı ile ilgili hem de Dünyada yaşanmakta olan diğer gelişmelerle ilgili bakışlarını, yenilikçi bir tutumla yaklaşarak gelenekçi olmaktan çıkarıyordu.</p>
<p>Dolayısıyla Selanik, özgürce düşüncelerin ifade edildiği, eğitim imkânlarının üst düzeyde olduğu, çağdaş eğitim sitemini içerisinde barındıran ve hem maddi hem de manevi değerler açısından<em>– kültür zenginliği-  </em>Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir hayatının oluşmasında etkili olmuştur.</p>
<p>Eğitim hayatının ilk dört okulunun <em>-Mahalle Mektebi, Şemsi Efendi Okulu, Selanik Mülkiye Rüştiyesi ve Selanik Askeri Rüştiyesi’nin- </em>Selanik’te olması ve ardından bu şehre yaklaşık 220 km uzaklıkta olan Manastır Askeri İdadisi’nde eğitimine devam etmesini göz önünde bulundurduğumuzda yaşamının ilk 18 yılını Selanik’in siyasi, sosyal ve ekonomik unsurlarından etkilenerek geçirmiştir. Böylesi bir şehirde fikir hayatının temellerini oluşturan Mustafa Kemal Atatürk<strong><em>, coğrafya kaderdir</em></strong>, sözünün bir yansıması olarak doğduğu şehrin durumundan kendisine paylar çıkarmış ve fikir hayatını burada şekillendirerek ileride atacağı adımlar ve alacağı kararlar ile bir ülkenin de kaderini de baştan sona değiştirmiştir.</p>
<p><strong><em><u>Bu vesile ile başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, geçmişten bu güne kadar şehit veya gazi olmuş tüm vatan evlatlarını saygı ve sevgi anıyorum.</u></em></strong></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Gounaris, Basil C. :“Selanik”, Doğu Akdeniz’de Liman Kentleri, Ed. Çağlar Keyder, Y. Eyüp Özveren & Donald Quatert, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yay., 1994</p>
<p>Selahattin Bayram, <em>‘Osmanlı Döneminde Selanik Limanı: 1869-1912’</em>, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı İktisat Tarihi Bilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul, 2008.</p>
<p>Lina SAFA,<em> ‘Osmanlı Döneminde Selanik’</em>, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir, 2017.</p>
<p>Anastassiado Meropi, <em>‘Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri Selanik 1830-1912’</em>, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2010.</p>
<p>Kiel Machiel, <em>‘Selȃnik’</em>, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, C.36, İstanbul, 2009.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ataturkun-selaniki/">Atatürk’ün Selanik’i</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım Hanlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-hanligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-hanligi</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Hanlığı
1. Altınordu’nun Doğuşu On üçüncü yüzyılın ilk yarısından XV. yüzyılın sonlarına kadar Deşt-i Kıpçak sahasının siyasî hayatı Altınordu Hanlığı’na bağlı kalmıştır. Büyük Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han daha hayatta iken ülkesinin yönetimini dört oğlu arasında taksim etmiş, İrtiş’ten İdil Irmağı’na kadar olan sahayı büyük oğlu Cuci’ye (Coçi) vermiştir. 1222-1227 yılları arasında bu bölgede hüküm süren Cuci […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6537bab30.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım, Hanlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Orta-Cag-347.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirim-hanligi.html">Kırım Hanlığı</a></p>
<h4><span><strong>1. Altınordu’nun Doğuşu</strong></span></h4>
<p>On üçüncü yüzyılın ilk yarısından XV. yüzyılın sonlarına kadar Deşt-i Kıpçak sahasının siyasî hayatı Altınordu Hanlığı’na bağlı kalmıştır. Büyük Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han daha hayatta iken ülkesinin yönetimini dört oğlu arasında taksim etmiş, İrtiş’ten İdil Irmağı’na kadar olan sahayı büyük oğlu Cuci’ye (Coçi) vermiştir. 1222-1227 yılları arasında bu bölgede hüküm süren Cuci Han Cuci Ulusu’nun temelini atmış, 1227 yılında babası Cengiz Han’dan altı ay önce vefat edince, devletinin gerçek manada tesis ve geliştirilmesi oğlu Batu’ya kalmıştır.</p>
<p>1222 yılında Cengiz Han’ın en iyi komutanlarından Cebe Noyan ile Subitay Noyan “Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Hanlığı’nın” yurdunu fetih için görevlendirilmişti. Derbent geçidinden hareketle Kafkasları aşan Cebe ve Subitay Noyan önlerine çıkan Alanlarla Kuban boyuna göç etmiş bulunan az sayıda Kıpçak kıtalarını mağlup ettikten sonra 1223 yılı başlarında Kırım sahillerine doğru uzandılar. Bu dönemde Deşt-i Kıpçak’ın sahibi bulunan Kıpçaklar ve onlara tabi olan Ruslar, haklarında herhangi bir malumata sahip bulunmadıkları Moğolların fetih harekâtını durdurmak üzere ittifak ettiler. Moğolların teslim olmaları hususundaki teklifi müttefikler tarafından reddedildi. Moğol orduları, kendilerini takib eden müttefik güçlerini Azakdenizi’ne akan Kalka Irmağı’na kadar çektiler. 16 Temmuz 1223 tarihinde cereyan eden Kalka muharebesinde Kıpçak ve Rus orduları imha edildi.</p>
<p>Cuci’nin 1227’de vefatı üzerine yerine geçen ve Altınordu Hanlığı’nın gerçek kurucusu sayılan Batu Han’ın (1227-1256) liderliğinde 1235-1242 yıllarında icra edilen ikinci Kıpçak seferinde evvela Kıpçakların liderliğinde Moğollara karşı mukavemet eden Bulgar, Başkurt ve As (Alan) kuvvetleri mağlup edilmiş, akabinde Rus kuvveteri üzerine yürünmüştür. 1237’de İdil Bulgarlarının memleketlerini tahrip eden Batu Han’ın orduları ilk darbeyi Ryazan Knezliği’ne indirdiler. İleri hareketle Moskova’yı yakarak tahrip eden Moğol orduları, 1238’de Rusların bu sahada en büyük şehri olan Viladimir şehrini düşürerek yıktılar. Moğol orduları, Kuzey Rusyası’nın en büyük şehirleriyle beraber 14 Rus şehrini ele geçirdiler. Bu suretle Kuzey Rusyası’nda siyasî güç teşkil edecek bir teşkilat kalmamış oluyordu. Moğol ordusunun diğer bir kolu, Aralık 1238’de Kırım Yarımadası’nı işgal etti. Bu dönemde Kuzey Rusyası içtimaî teşkilat ve kültürel seviye bakımından geri olup, Moskova henüz ehemmiyet taşımayan küçük bir yerleşim biriminden ibaretti. Rus kültür dairesini Kiyev Rusyası temsil etmekte idi. Moğol işgal hareketi, 1239’da Kiyev Rusyası üzerine yöneldi. Batu Han’ın teslim ol çağrısını ileten elçisini öldürmek suretiyle mukavemete yeltenen Kiyevliler şiddetle cezalandırıldılar. İşgal edilen Kiyev tahrip edilerek ahalisi kılıçtan geçirildi.</p>
<p>Kısaca özetlenen ikinci Kıpçak seferi, izleri henüz silinmekte olan birinci seferi tamamlamış ve Deşt-i Kıpçak üzerinde Moğol hâkimiyetini kesin olarak tesis etmiştir. XVI. yüzyılın başlarına kadar Doğu Avrupa, Batu Han’ın, Aşağı Volga üzerinde Astarhan şehrinin kuzeyine 65 kilometre mesafede kurduğu başkent Saray’ın politik gücüne göre şekillenecektir. Bir Moğol Devleti olarak kurulan Altınordu, bu dönemde hakim unusurunu Kıpçakların teşkil ettiği Türk topluluklarının etkisiyle Türkleşecek, siyasî hayatı boyunca hakimiyet sahası üzerinde Türk kültürünün devamını sağlamak gibi büyük bir rol oynayacaktır.</p>
<h4><span><strong>2. Altınordu Döneminde Güç Merkezleri</strong></span></h4>
<p>Altınordu’nun kuruluşundan önce Kıpçakların batı ve kuzey sahalarında yerleşmiş bulunan Rusların siyasî ve içtimaî bakımdan vucut bulmalarını sağlayan hareket Kiyev merkezinde gelişmiştir. Bizans tesiriyle Hıristiyanlığı benimseyen Kiyev Slav dairesi, Rus kültür ve medeniyetinin Ortodoks merkezinde teessüs etmesi neticesini doğurmuş, Rusların Katolik kültür dairesinden kopmalarına yol açmıştır. Rusların dağınık kabile yapısından milî bir bünyeye ulaşmalarında Ortodoks Hıristiyanlığının etkisi büyük olmuştur. Rus alfabesi, yazılı kanunları ve devlet kurumları Bizans modelinde bu sayede gelişecektir. Bahsedildiği üzere Kiyev Rusyası’nın siyasî varlığına son veren ikinci Kıpçak seferi aynı zamanda Kiyev’in medenî inkişafını da temelden sarsmış, bu sahada farklı bir siyasî ve kültürel gelişmenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<p>Cengiz İmparatorluğu’nun fiilen parçalanmasından sonra güç dengeleri Türkistan, İran ve Çin’de ortaya çıkan yeni Moğol imparatorluklarınca belirlenir olmuş, hakimiyet sahası Deşt-i Kıpçak olan Altınordu bu nedenle dikkatini daima doğuya yöneltmek zorunda kalmıştır. Batı ve kuzey bölgelerindeki hakimiyetini ise yerli Rus knezlerinin siyasî bakımdan mutlak itaat, idare ve teşkilat açısından ise sadece vergi tarhını esas alan gevşek idare anlayışı içinde sürdürmüştür. Kiyev, Moğol orduları tarafından tahrip edildikten sonra ağırlığını Rus medeniyetinin teşkil edeceği bir oluşuma hiçbir zaman kavuşamamış, burada XIII. asrın ilk yarısından itibaren Lehistan nüfuzu altında Litvanya Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. Altınordu’nun kuvvetli devrinde varlığı hissedilmeyen Litvanya Devleti, Altınordu’nun iç karışıklıklarla yıprandığı dönemlerde muhalif unsurların güç aldığı bir odak haline gelecektir. Litvanya hakimiyeti altında Lehistan’ın Katolik mezhebini Ortodoks Rus ahalisine empoze etmesi, Kozak hareketinin başlamasına yol açacaktır.</p>
<p>Kiyev’in aksine, siyasî olduğu kadar kültür ve medeniyet bakımından da ehemmiyetsiz olan kuzey Rusyası ciddî bir gelişme göstermiştir. Rus knezlerinin Altınordu hanından berat almak sureti ile Rus ahali üzerinde hakimiyet sürdürmeleri knezlerin meşruiyetini pekiştirmiş, büyük hanın otoritesi altındaki Kuzey Rusyası siyasî istikrara kavuşmuştur. Rusya üzerinde Altınordu’ya bağlı valiler konumuna gelen knezler içinde metbuları nezdinde en muti ve güvenilir olma hususiyetini kazanmayı başaran Moskova knezliği, baskak ve bitikçiler elinde külfetli bir mesele haline gelen vergi tahsili işi de uhdesine verilmek suretiyle “büyük knez” addedilmiş, bu suretle Altınordu’nun zayıflama döneminde varlığını kuvvetle hissettirecek bütün kuzey Rusyası’nın lideri haline gelmiş bir Moskova siyasî nüvesi teşekkül etmiştir.</p>
<p>Kırım Yarımadası’nda da benzer gelişmeler oldu. Altınordu’nun içtimaî bakımdan asıl unsurunu teşkil eden Türkler, Yarımada’nın bozkır kesimlerinde yerleşmişti. Güney sahil kesiminde ise Bizans hakimiyeti zamanında teessüs etmiş birbirinden farklı etnik topluluklar mevcut idi. Bizans’ın XIII. yüzyıldan itibaren Latin sömürgesi haline gelişi, etkisini Kırım’da da hissettirmiştir. Altınordu Kırım üzerindeki hakimiyetini de vergi tarhına münhasır kılmış, bu gevşek idare anlayışı içinde Yarımada’nın ticaret antreposu olan Kefe’yi Cenevizlilere kiralamakta bir beis görmemiştir.</p>
<p>Altınordu hükümdarı Mengü Timur’dan (1266-1280) Kefe’de yerleşme izni alan Cenevizliler, Uran Timur’dan burayı satın almışlardır. Zamanında dünya limanlarının en büyüklerinden olan Kefe’de yerleşen Cenevizliler, burasını Karadeniz’de kurmuş oldukları muazzam ticarî imparatorluğun merkezi haline getirdiler. Merkez Cenova tarafından çok geniş yetkilerle donatılan kolonilerin yönetiminden sorumlu konsolos veya podesta, göreve atanma sırasında Cenova kanunlarından başka otoriteye itaat etmeyeceğine yemin etmek zorunda idi. 1434 ve 1449’da yetkileri Pera Podestalığı mevkiine çıkartılan Kefe Podestalığı, Kırım Hanlığı’na da itaat etmemekle emredilmişti. Etrafını sağlam surlarla çevirerek Kefe’yi müstahkem bir şehir haline getiren Cenevizliler, XIV. Yüzyılın başlarına doğru Kırım Yarımadası’nın ticarî ehemmiyet taşıyan bütün limanlarını kontrol altına almışlardı. Kefe mihraklı Ceneviz hakimiyeti, gerek Kırım Hanlığı’nın kuruluşu sırasında gerekse Kırım Hanlığı’nın Osmanlı’ya bağlanması sırasında başlıca siyasî faktör haline gelecektir. Ceneviz’in burada kurmuş bulunduğu koloni ağı, Altınordu’nun parçalanmaya yüztuttuğu zamanlarda muhaliflerin sığınağı olması için uygun zeminin ortaya çıkmasının da başlıca amili olacaktır.</p>
<h4><span><strong>3. Altınordu’nun Parçalanması</strong></span></h4>
<p>Özbek Han (1312-1342) zamanında gücünün zirvesinde bulunan Altınordu Devleti, bu hanın vefatından sonra gerileme dönemine girdi. Canibek Han (1342-1357)’ın vefatı ve akabinde başgösteren taht mücadeleleri ile hanlık parçalanmaya yüz tuttu. Berdibek (1357-1359?), Kulna (1360-1362), Nevruz ve Hızır hanlar, siyasî hakimiyet uğruna yapılan mücadeleler sonunda öldürüldüler. 1360 ve 1380 yılları arasında hakimiyet için savaşan 25 han ortaya çıkmış, hanlıkta siyasî istikrardan eser kalmamıştır. Bu siyasî kargaşa sırasında Moğol askerî aristokrasisi içinde yetişmiş güçlü komutanlar, hanlığın yönetimini ellerine geçirmişlerdir. 1360’lardan 1380’e kadar Altınordu’nun fiili hâkimiyetini Mamay ele geçirmiş, onun hakimiyetini tanımayan hanedan mensupları ile Mamay arasında çıkan mücadeleler sonunda Altınordu parçalanmıştır. Altınordu’nun Kuzey Rusyası üzerinde hâkimiyetinin sona ermesi üzerine</p>
<p>Rusya güçlenmiş, Altınordu’ya karşı bağımsız hareket etmekten çekinmez olmuştur. Mamay, Moskova’nın bu saygısız tutumunu cezalandırmak için yaptığı seferde Kulikovo’da Ruslara ağır bir hezimete uğrayarak Altınordu üzerindeki hakimiyetini kaybetmiştir. Ruslara mağlup olduktan sonra Kalka muharebesinde de Toktamış’a yenilen Mamay, Ceneviz hakimiyetindeki Kefe’ye sığınmış, orada Cenevizliler tarafından katledilmiştir. Kulikovo bozgunu Moskova’nın istiklaline giden yolu açabilecek bir hadise idi. Ancak, Altınordu’nun dağılış döneminde zuhur eden Toktamış, Rusların bu zaferin meyvelerini devşirmelerini geciktirecektir. Toktamış, güçlü siyasî kişiliği ve Timur’un yardımı ile Altunordu’yu son kez toparlamış, ancak başarısını borçlu olduğu Timur’a hasım olunca sonunu hazırlamıştır. Timur, 1391 ve 1395’te cereyan eden iki savaşta Toktamış’ı mağlup etmekle yetinmemiş, Altınordu’nun bütün hayat sahalarını kurutmaya çalışmıştır.</p>
<p>1395 Terek Muharebesi’nde Timur’a mağlup olan Toktamış, son çabalarını göstermek üzere bu dahili mücadeleler esnasında hakimiyetlerini Kırım Yarımadası’na yayan Cenevizliler üzerine yürümüştür. Cenevizlilerin merkezi Kefe’yi ele geçiren Toktamış, burada güçlenerek Timur’a karşı yeniden harekete geçmek niyetinde iken, Timur Kutluk Han’ın ani saldırısı sonunda mağlup olarak Litvanya’ya sığınmıştır. Altınordu Hanedanı’ndan gelen Timur Kutluk, aslında Timur’un Toktamış’a karşı hareketinde kılavuzluk yapan, Toktamış’ı devirmek suretiyle evvelce Nogay ve Mamay gibi Altınordu’yu eline geçirmeye çalışan emir Edige’nin kuklası idi. Timur Kutluk zamanında hakimiyeti elinde tutan Edige ile Timur Kutluk’un ölümünden (1405) sonra yerine geçen oğlu Timur arasında çıkan ihtilaf sonunda Timur Edige’yi mağlup etmiş, ancak Litvanya prensi Vitovt’un desteği ile hareket eden Toktamış’ın oğlu Celâleddin’e yenilerek tahtını kaybetmiştir (1411).</p>
<p>Bu safhada Altınordu tahtı için Toktamış evlâdı arasında ve tekrar sahneye çıkan Edige arasında şiddetli mücadeleler cereyan etmiş, Edige’nin 1419’da Toktamış oğlu Kadir Berdi tarafından ortadan kaldırılmasından sonra Altınordu Tahtı Uluğ Muhammed’e geçmiştir. Karışıklık 1437’ye kadar devam etmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yücel ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/KIRIM-HANLI%C4%9EI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şiban Han Sülalesi ve Özbek Ulusunun Teşekkülü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu</guid>
<description><![CDATA[ Şiban Han Sülalesi ve Özbek Ulusunun Teşekkülü
A. Şiban Han Sülâlesi’nin Cuci Ulusu İçerisindeki Yeri Moğol Devleti’nin dört ulusundan ilk tesis olanın Cuci (Coçi) Ulusu olduğundan bahsetmiştik. Cuci Han’ın 1227 yılında ölümünden sonra, ikinci oğlu Batu (Sayın) Han’a Akordu Hânedanı’nı (1227-1360), büyük oğlu Orda-İçen Han’a da Gökordu Hânedanı’nı (1227-1329) kurdurmak suretiyle Cuci ulusunun Cengiz Han tarafından yeniden teşkilatlandırıldığını görüyoruz.[1] Bu ise Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6536446b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şiban, Han, Sülalesi, Özbek, Ulusunun, Teşekkülü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Ozbekler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html">Şiban Han Sülalesi ve Özbek Ulusunun Teşekkülü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Abdullah GÜNDOĞDU</strong></span></a>
</p><h2><span><strong>A. Şiban Han Sülâlesi’nin Cuci Ulusu İçerisindeki Yeri</strong></span></h2>
<p>Moğol Devleti’nin dört ulusundan ilk tesis olanın Cuci (Coçi) Ulusu olduğundan bahsetmiştik. Cuci Han’ın 1227 yılında ölümünden sonra, ikinci oğlu Batu (Sayın) Han’a Akordu Hânedanı’nı (1227-1360), büyük oğlu Orda-İçen Han’a da Gökordu Hânedanı’nı (1227-1329) kurdurmak suretiyle Cuci ulusunun Cengiz Han tarafından yeniden teşkilatlandırıldığını görüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu ise Türk devlet geleneğindeki sağ ve sol kol düzenine göre yapılan ikili teşkilatlanmadan başka bir şey değildir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Çünkü, Cengiz Han, Orda-İçen Han’ı Batu (Sayın) Han’a tâbi kılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha sonra Akordu Hânedanı, Altınordu (Ordu) diye şöhret kazanacak ve bu isim, Cuci ulusunda üstün hâkimiyeti temsil eden siyasî teşekkülün adı olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Orda-İçen Han neslinden Mübârek Hoca, 1328-1329 yıllarında, Sığnak şehrinde kendi adına paralar bastırmak suretiyle istiklâlini ilân edince, Sayın Han neslinden gelen Altınordu hükümdarı Özbek Han (1313-1340), bu isyan hareketini çok şiddetli bir şekilde bastırarak, Gökordu Hânedanı’nı ortadan kaldırmıştır. Ancak, 1360 yılında Berdi Bek Han’ın (1337-1360) ölümü ile de Sayın Han Sülâlesi sona erecektir. Bu tarihten sonra Cuci Han’ın beşinci oğlu olan Şiban<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Han ile on üçüncü oğlu Togay Timur neslinden gelenler güç kazanmışlardır. Altınordu tahtı için yoğun mücadelelerin yaşandığı 1360-1369 yılları arasındaki Bulkak adı verilen fetret devresinde, Şiban Han’ın üçüncü oğlu Kadak neslinden gelen Hızır Han’ın fasılalı olarak iki defa saray tahtını ele geçirdiğini görüyoruz. Ancak, Urus Han ile birlikte (1369-1379), Togay-Timur nesli, Sayın Han Sülâlesi’ne halef olacaklardır. Daha sonraki asırlarda, Kazak’da, Kırım’da, Kazan’da, Astarhan’da ve XVII. asırdan sonra Buhara’da hanlık makamında gördüğümüz hanların tamamı yine Togay-Timur neslindendirler.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<h2><span><strong>B. Şiban Han Sülâlesi</strong></span></h2>
<p>Şiban Han, Cuci Han’ın ölümü üzerine yapılan söz konusu düzenlemede Sayın Han’ın maiyyetine verilmişti. Cengiz Han, Sayın Han’a Altın Busagalı Akordu’yı, Orda-İçen Han’a Gümüş Busagalı Gökordu’yu kurudururken Şiban Han için de Pulat Busagalı Bozordu’yu kudurmak suretiyle bu durumu sembolik olarak ifade etmek istemişti.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Deşt-i Kıpçak fethinin tamamlanmasından sonra Batu (Sayın) Han, gösterdiği yararlılık karşılığında yeni alınan Kürel yurdu ile onbeş bin evlik il beraberinde eski ilinden dört uruğu -Kuşçu, Nayman, Karluk ve Beyrek- Şiban Han’a vermiş ve “senin oturduğun yurdun ağabeyim İçen ile benim aramda olsun, yazın Irgız, Savuk, Ur ve İlek ırmaklarından Ural Dağlarına kadar, Yayık Irmağı’nın doğusunda yayla ve kışın Ara-Kum, Kara-Kum sahası ile Sir Derya boyu, Çu ırmağı ve Sarı-Su ayağında kışla” diyerek bu ülkeleri de ona bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Böylece, Şiban ulusunun teşekkülünden sonra Şiban Han ve halefleri, uzun yıllar kendilerine bırakılan Doğu Deşt-i Kıpçak’ın batısındaki yurtlarında hâkimiyet sürmüşler ve bu süre zarfında Altınordu tahtına bağlı kalıp gerektiğinde sadâkatle hizmet etmişlerdir.</p>
<p>Şiban Han’ın ölümünden sonra yerine ikinci oğlu Bahadır geçmiştir. Bahadır Han’dan sonra büyük oğlu Cuci-Buka, onun ardından Cuci-Buka’nın büyük oğlu Badakul han olmuştur. Onun ölümü ile Özbek Han ile muasır olduğu tahmin edilen<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ming (Mengü, Münge) Timur, Şiban ulusunun başına geçmiştir ki, cengâverliği ve akıllığı sebebiyle kendisine Külük lakabı verilmişti.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Külük Ming-Timur’un İlbak (İlik), Hanta (Canta), Fulad (Pulat veya Pusat), Sevinç-Timur, Tönge ve Big-Kondı adlarında altı oğlu bulunuyordu. Bunlardan Fulat, babasının ölümüyle onun yerine geçecektir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Onun, 1360 yıllarında ve Berdi-Beg Han’ın ölümünden sonra Altınordu tahtına oturan Hızır Han zamanında Şiban ulusunun başında olduğunu biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Arab-Şah (Arab-Oğlan) ve İbrahim (Ayba) Oğlan adında iki oğlu bulunan Fulat Han’ın ölümünden sonra Şiban ulusunun başına bir müddet Ming-Timur büyük oğlu İlbak’ın (İlik) oğlu Kan-Bay geçmiştir. Togay-Timur neslinden ünlü Toktamış Han, 1381 yılında bütün Cuci ulusu üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, yardımını gördüğü Arab-Şah’ı Kan-Bay’ın yerine geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Arab-Şah, kardeşi İbrahim Oğlan’la iyi geçinerek Şiban ulusuna beraber hükmetmişlerdir. İki kardeş, babalarının yurdunu aralarında bölüşerek Yayık ırmağının başında yaylayıp, Sir Derya’nın ayağında (döküldüğü yer) kışlamaktaydılar. Mâveraünnehir Şîbânîleri olarak bilinen Ebulhayr Han Sülâlesi, bunlardan İbrahim Oğlan neslinden gelmektedir. İbrahim Oğlan’ın oğlu Devlet Şeyh (Tuğlu-Şeyh), Ebulhayr Han’ın babasıdır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Fulat Han’ın küçük oğlu Arab-Oğlan, Hârezm Şîbânîleri’nin ceddi olan Yâdigâr Han’ın babası Timur-Şeyh’in dedesidir. Yâdigâr Han, Arab-Oğlan’ın oğlu Hacı-Tüli (Tuğlı)’nin torunudur ve Hârezm Şîbânîleri, onun adıyla, Yâdigâr Han Sülâlesi diye bilinmektedir. Arab-Şah’dan sonra Hacı- Tuli (Cuci Tolu), ondan sonra da yerine tek oğlu Timur-Şeyh han olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Timur-şeyh’in beklenmedik ölümü üzerine Şîbânîlerin başına Kan-Bay’ın oğlu Mahmudek Hoca geçmişti. Kan-Bay, mezkur Ming-Timur’un büyük oğlu İlbak’ın (İlik) oğludur. Hanlığı zamanında, Tura bölgesinde oturan Kongirat ve Secut uruğlarını mağlup ederek bu bölgede tam bir hakimiyet kuran Mahmudek Hoca, Şiban ulusunda hâkimiyeti ele geçirmek için mücadele eden Ebulhayr Han tarafından mağlup edilerek öldürülecektir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Ebulhayr Han, hâkimiyetini bütün Deşt-i Kıpçak’a yaymayı başarmıştır. Onun Devri (1428-1468), Özbekler olarak adlandırılan Deşt-i Kıpçak ahalisi göçebelerin, büyük bir ulus hâline geldikleri bir devirdir. İcabı vechile bu mevzu üzerinde biraz duracağız.</p>
<h2><span><strong>C. Özbek Ulusunun Teşekkülü</strong></span></h2>
<p>Altınordu Hanlığı’nın dağılmasının ardından XV. asırda, Orta Asya Türk kavimleri arasında büyük kavmî birliklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunların başlıcaları Özbek, Kazak ve bunlardan bir müddet sonra teşekkül eden Nogay uluslarıdır. Özbekler, XIV. asırda ortaya çıkmış olmasına rağmen ulus yapıları XV. asrın başında tekemmül etmiştir. Yine, bu asırda Moğol kavimleri arasında da Oyrat ve Kalmuk gibi yeni ulus teşekküllerine tesadüf etmekteyiz.</p>
<p>Togan, bütün Deşt-i Kıpçak göçebe ahalisinin Moğollar çağında İslâmiyet’in daha pek yayılmadığı zamanlarda umumen Toğmak diye adlandırıldığını belirtmekte ve bu adın Özbek Han Devri’ne (1313-1340) kadar varlığını koruduğuna inanmaktadır. Togan’a göre; aslı, nesebi belli olmayan; bende, yerli kul, köle demek olan Toğmak,<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> bu gibi menfi manalarını yine İslâmiyet’in yayıldığı bu devirden sonra kazanmış olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Cuci ulusunda kullanılan etnik tâbirlerden biri de Tatar adıdır. Toğmak’tan farklı olarak, Tatar adı Cuci ulusunda başlangıçta yalnız doğudan gelen Türk ve Moğollardan mürekkep hâkim unsura denilirken Kıpçak tâbiri de onlara tâbi Deşt-i Kıpçak’ın göçebe Türk ahalisine itlâk olunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Ancak, zamanla bu tâbirler Altınordu halkının tamamını ifade edecek şekilde, geniş manalarda da kullanılmışlardır. Ruslar, Altınordu’yu ve onun yerini alan bütün hanlıkları -Kazan, Kırım, Ejderhan ve Sibir- Tatar diye adlandırırıken<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>, Memlûkler Altınordu’ya Kıpçak Sultanlığı adını vermekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Yine, Osmanlıların Kırım Türklerini bu tâbirle adlandırdıkları herkesçe malumdur. Özbek Han’dan sonra Tatar ve Kıpçakları da içine alacak şekilde Toğmak’ın yerini Özbek adı alacaktır.</p>
<h3><span><strong>Özbek Adı</strong></span></h3>
<p>Ebulgazi’nin nakline göre; il ve ulusunu İslâm’a sokması sebebiyle Özbek Han devrinden başlayarak bütün Cuci iline Özbek ili denilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Ebulgazi’nin takipçisi olan Munis ise bu yeni adlandırmanın bizzat Özbek Han’ın kendi arzusu olduğunu ilâve eder.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Timurîlerden Mirza Uluğ- Beğ’in (1409-1440), “Tarih-i Erba’ Ulus” adlı eserinde de aynı mealde bilgiler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>XIV. asır Farsça tarihi kaynaklarda da Özbek Han’dan sonra Cuci ulusuna Özbek ulusu denilmeye başlandığını gösteren kayıtlara rastlanılmaktadır. Bunlardan ilki olan Hamdullah Kazvinî’nin Tarih-i Güzîde’sinde Özbek Han’ın 1335 yılı ahirindeki Kafkas seferi’nden bahisle onun askerlerine Özbekiyan, Cuci iline de memleket-i Özbekî tâbirleri kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Tarih-i Güzîde’ye zeyl yazan Kazvînî’nin oğlu Zeyneddin<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> ile Altınordu, özelikle Bulkak Devri, hakkında kıymetli bilgiler veren Mu’îniddîn Natanzî<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>, açık bir şekilde Özbek Ulusu tâbirini, yeri geldikçe Özbek Han Devri’ne münhasır olmamak üzere, kullanmışlardır. Timur Devri tarihçisi Nizameddin Şâmî, doğrudan Özbek adını kullanmakla beraber o bu adla Cuci ili ve ulusunun belirli bir kısmını kastetmektedir ki, bu kısım ise Şiban ulusudur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>İşte, Özbek adını Özbek Han ile irtibatlandıran yaygın görüşe yapılan itirazlar bu noktada olmaktadır. Bu hususta en ciddî tenkidin sahibi A. A. Semenov’a göre; Özbek adı Akordu çevresinde doğmuş ve kullanılmıştır. Özbek-Han ise Gökordu yani Altınordu hanıdır. Adı geçen Farsça kaynaklardaki Özbekî tâbiriyle Özbek adının bir alakası yoktur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Bu konuda Semenov’a katılmayan Yakubovskiy, onun görüşünü de bütünüyle reddedemez. Bunun sebebi Yakubovskiy’in Semenov gibi Akordu ile Gökordu’yu birbirine karıştırmış olmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Çağdaş Özbek tarihçiler arasında da biraz da Sovyet Dönemi’nde Sun’î bir Özbek milleti teşkil etme gayretlerinin bir neticesi olarak, Semenov’un görüşünü paylaşanlar bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Özbek adının Özbek Han ile irtibatlandırılamıyacağını ilk iddia edenlerden olan N. Veselovskiy, Hive Hanlığı tarihine ait eserinde buna, sanki Kazak adı ile Özbek adının izahlarının aynı olması gerektiği gibi bir yanlış kanaatle; hangi han şerefine Kazakların bu adı aldıklarını sorarak itiraz etmekte ve bu adı; kendi başına buyruk, müstakil demek olan kelime manasıyla izaha çalışmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Vamberi ise; Türklerde devletin ve bazen de halkın, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlılarda olduğu gibi, büyük işler beceren hükümdarın adıyla anılabildiğini belirtmesine rağmen iki görüşü telife çalışmaktan da geri durmamaktadır. Vamberi, Şiban ulusunun hangi mühim icraatı sebebiyle Altınordu’nun dört büyük hanından -Batu, Berke, Toktamış- biri olan Özbek Han’ın adıyla anıldığını sormaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Özbek Han’ın Sayın Han sülâlesinin hayatta kalan tek ferdi olarak Altınordu tahtına çıkması suretiyle devam eden siyasî kargaşanın yerine nizam getirmesi, Cuci ulusunda merkeziyetçi bir idare tesis edip, Gökordu Hânedanı’na son vermesi<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> yanında bütün kaynaklarda belirtildiği gibi ulusunun İslâmiyet’i kabul etmesine vesile olması, yeterince mühim icraat olarak kabul edilmelidir. İslâmiyet, onun zamanında İtil (Volga) havalisinde kat’î surette yerleşmiştir.</p>
<p>Başlangıçta Cuci ulusunun tamamını ifade eden Özbek adının nasıl Şiban Ulusu’na inhisar ettiği hususunda Kafalı, Şiban neslinin gerek Özbek Han’ın tahta çıkışında, gerekse Orda-İçen neslinden Mübarek Hoca’nın isyanında, Özbek Han’a bağlı kalmaları ve yardımları sebebiyle Özbek Han’ın çok yakın iltifatlarına nail olduklarını ve Doğu Deşt-i Kıpçak’da büyük nüfuz kazandıklarını belirtir. Bu devirde Şiban Han ulusunun başında Ming-Timur’un bulunduğunu ve Külük lakabının da bu muhâtaralı dönemde Özbek Han yanında yer almak suretiyle akıllı bir siyaset izlemiş olması sebebiyle verilmiş olması gerektiğini kaydeder. Ona göre; bu birbirini takip eden hadiseler neticesinde Şiban ulusuna Özbek lakabı verilmiş ve o bölgede başsız kalan iller de bu yeni teşekküle dahil olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Zaten, Berdi Bek’in ölümünden sonra (1360), Özbek Han neslinden gelen kimsenin kalmaması ve böylece Sayın Han Sülâlesi’nin de son bulması, Şiban Han neslini Özbek Han’ın varisleri durumuna getirmiş olmalıdır. Şiban Han neslinden gelen Ebulhayr Han’ın XV. asrın ikinci çeyreğinde hâkimiyetini Deşt-i Kıpçak’ın tamamına yaymaya muvaffak olması da bu hususta etkili olmuştur.</p>
<p>Barthold, “Özbek” tâbirinin kavim adı olmak itibariyle, Orta Asya’da Çağatay tâbirine karşı tutulmuş olduğunu ve Özbek ulusunun bütün askerî halkının, XV. asırda Altınordu’nun gittikçe çöküp ayrı parçalarının istiklâllerini kaybetmesine kadar, tek bir kavim olarak bu adla anılmış olduklarını kaydeder.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bu görüşe katılan Yakubovskiy ise; Altınordu askerî kuvvetlerinin esas kısmını teşkil eden askerlere başlangıçta Özbekiyan (Özbekliler) dendiğini, zamanla Özbek şekline dönüşen bu adla Doğu Deşt-i Kıpçak’taki Türk-Moğol kabilelerin kastedildiğini, Özbek ulusu tâbirinin de bütün Altınordu’yu ifade ettiğini belirtir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Gerçekten de kaynaklardaki bilgiler bu görüşü desteklemektedir. Hatta, XVI. asrın başlarında Kazak ve Mangıt (Nogay) uluslarının teşekkülünden sonra da Özbek adının umûmî bir ad olarak bütün Deşt-i Kıpçak ahalisini ifade edecek şekilde varlığını koruduğunu görüyoruz. Rûzbehân’ın ifadesine göre Şiban Han zamanında Özbekler üç taifeye bölünmüş idiler: 1) Şeybânîler, yani Cuci Han’ın beşinci oğlu Şiban Han nesline tâbi olan uruğ ve kabileler, 2) Kazaklar, 3) Mangıtlar.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Bunlardan Kazaklar Özbek umumî adını da kurumak suretiyle bir müddet daha Özbek Kazakları adıyla anılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Ancak, bu teşekkül eden Özbek ulusu ile XVI. asırdan sonra Maveraünnehir ve Hârezm’de nüfusun ekseriyetini oluşturan Özbeklerin aynı olmadığını belirtmek gerekir. Bunlar, Deşt-i Kıpçak’tan göçüp gelen göçebe Özbekler ile bunların hâkimiyetlerine aldıkları bu bölgelerin yerli ahalisi olan Türk ve Türkleşmiş medenî unsurların halitasından meydana gelmiştir. XV. asrın ikinci yarısında bünyesinden Kazak ve Mangıtların (Nogay) koparak ayrı birer ulus teşkil edeceği Deşt-i Kıpçak ahalisi göçebe Özbekler, Ebulhayr Han Devri’nde parlak bir dönem yaşamışlardır.</p>
<h3><span><strong>Ebulhayr Han Devri</strong></span></h3>
<p>Ebulhayr Han, yukarıda da belirtiğimiz gibi İbrahim Oğlan’ın torunu ve Devlet Şeyh’in (Tuğlu Şeyh) oğludur. 1412 yılında doğan Ebulhayr Han’ın çocukluk devresi, Şiban ulusunda pek çok han namzedinin mücadele ettiği bir döneme rastlar. Ebulhayr Han, önce Şiban Ulusu’nda hâkimiyeti ele geçirmiş olan Ming-Timur neslinden Mahmudek Hoca’yı mağlup ederek öldürmüştür. Bu başarısıyla büyük bir prestij kazandığı anlaşılan Ebulhayr Han, 1428 yılında Tura (Sibirya) ülkesinde Özbek ulusunun bütün uruğ beylerinin iştirakiyle han ilan edilmiştir. Tura’yı 1446 yılına kadar hanlığının merkezi olarak koruyacak olan Ebulhayr Han, bu süre zarfında hâkimiyetini bütün Deşt-i Kıpçak’a yaymaya muvaffak olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Altınordu tahtındaki rakibi, Urus Han’ın torunu Barak Han’ın ölümünden sonra (1427), Timurîlerin kontrolündeki Sır-Derya ve Amu Derya havzalarına yönelecek kudrete kavuşmuş olan Ebulhayr Han, 1430/31 yılında payitahtı Ürgenç ile beraber Hârezm’i zabt ve yağma etmiş, fakat rivayetlere göre, gerek buranın ikliminin iyi olmaması, gerekse Şahruh’un ona karşı büyük bir ordu hazırlaması sebebiyle buralardan çekilmek zorunda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Han olduktan kısa bir müddet sonra Togay-Timur neslinden hanların idaresinde olan Altınordu tahtına karşı müstakil hareket eden Ebulhayr Han, üç defa taht vilayetini (Saray şehri) ele geçirmiş ve Orda-yı Bazar’da adına hutbe okutmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> 1440’lı yıllardan itibaren Sir Derya havzasında istilâ faaliyetlerine girişen Ebulhayr Han, kısa sürede bozkır ile tarım alanlarının hududundaki stratejik önemi büyük, başta Sığnak olmak üzere, Suzak, Ak-Kurgan, Özkend gibi şehirleri hâkimiyetine dahil etti.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bu hadise, güçlü özbek kabilelerinin yağma ve talan dışında medenî bölgelere yerleşme temayüllerini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>Dikkatini Sır-Derya havzasından hiç ayırmayan Ebulhayr Han, o devir Timurîler arasındaki ihtilâflara karışacak kadar güçlenmişti ve hatta bizzat ordusunun başında yardımda bulunmak suretiyle, Ebu Said’in tahta geçmesini temin etmiştir (1451). Bu seferin maksadına ulaşmasının ardından Ebulhayr Han, Uluğ Beg’in kızını kendine hanım olarak almıştır<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> ki, bu hadise bir Al-i Cengiz’in yani Cengiz soyundan birinin küregân hânedânına damat olması bakımından ilgi çekicidir. Bir defasında da Ebu Said’e karşı, onun kardeşi Abdüllatif Mirza’nın oğlu olan Mirza Muhammed Cûki’ye yardım etmiş, bu iş için de mezkur Yâdigâr Han’ın oğlu Berke Sultan’ı vazifelendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Yine, Timurîlerden Hüseyin Baykara da onun yardımına müracaat edenlerdendir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Özbek Devleti, Gevşek bir siyasî birliğe sahipti ve bunun doğurduğu feodal çekişmelere ilâveten doğuda Kalmuk ve Oyrat gibi Moğol kabilelerinin kuvvetlenmesi de Ebulhayr Devleti için ciddî bir tehdit oluşturuyordu. Özbek Devleti’nin inkırazına sebep de yine bunlar olmuştur. 1457 yılı başlarında Sığnak yakınlarında Nûr-Tokay denilen yerde Ebulhayr Han’ı ağır bir mağlubiyete uğratan Öz-Timur kumandasındaki Kalmuklar, Sır-Derya’ya kadar olan bütün memleketleri de yağma etmişlerdir. Sığnak Kalesi’ne sığınarak canını güçlükle kurtarabilen Ebulhayr Han, bu mağlubiyetten sonra itibarını büyük oranda kaybedecektir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>Buna bağlı olarak, Deşt-i Kıpçak’ta kabileler arasında büyük bir mücadele baş göstermiştir. Zaten, Ebulhayr Han’a karşı rekabet hâlinde olan mezkur Barak Han’ın oğulları Giray ve Canı-Beg Hanlar, mücadelelerini artırarak devam ettirmişler ve bunun üzerine 1466 yılında Özbek ulusu bünyesinden büyük çapta kopmalar baş göstermiştir ki, o zamandan beri bunlara Kazak adı verilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Bir müddet sonra, bunların iştirakiyle Togay-Timur neslinden gelen mezkur Giray ve Canı-Beg Hanlar idaresinde, Çu ırmağı boyunda müstakil bir Kazak Hanlığı teşekkül etmiştir. Bu hanlığın ahalisinin tamamı başlangıçta, Muhammed Haydar’ın (1500-1551) Tarih-i Raşidî adlı eserinde bildirdiğine göre, ikiyüz bin kişiyi bulmakta ve ilk zamanlarda bunlara Özbek-Kazakları adı verilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Çok geçmeden, bunlara Nayman, Celayir, Duglat gibi kabilelerin de iltihakıyla bir milyonluk bir Kazak ulusu ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Ebulhayr Han’ın devletini toparlamak uğrunda sarfettiği son gayretleri de başarısız kalmış, itaat altına almak istediği, Çağatay hanı Yunus Han’dan yardım gören eski tebâsı Özbek-Kazaklar karşısında mağlup olarak, aldığı yaralar neticesinde, 1468 yılında ölmüştür.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Onun ölümünden kısa bir süre sonra da devleti dağılacaktır. Ebulhayr Han’ın kırk yıl süren saltanatı boyunca, Maveraünnehir ve Hârezm’i yakından tanıma imkanı bulan göçebe Özbekler, onun torunu Muhammed Şibanî (Şeybak) Han idaresinde de buraları yerleşmek maksadıyla istilâ edeceklerdir.</p>
<h3><span><strong>Muhammed Şibanî Han ve Özbeklerin Maveraünnehir ve Hârezm’i Almaları</strong></span></h3>
<p>Muhammed Şibanî Han, Ebulhayr Han’ın on bir oğlundan en büyüğü Şah Budak’ın oğludur. Ebulgazi, onun adının Muhammed, lakabının Şah-i Baht olduğunu, ayrıca şair olarak da Şiban Han neslinden gelmesi sebebiyle Şîbânî mahlasını kullandığını bildirir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Safevî müellifleri Kazvinî<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> ve İskender Beg Türkmân<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>, onun adını Şâhî Big şeklinde yazmışlardır. İskender Beg Türkmân, Muhammed Şiban Han’ın halk arasında bu isimle meşhur olduğunu da ilâve eder. Onun adının Babür ve Muhammed Salih gibi daha çok çağdaşı yerli müelliflerce kullanılan Şaybaq şekli ise Şâh-Baht’tan bozulmuş olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Şeybak Han’ın babası Şah-Budak Sultan, Ebulhayr Han’ın 1468 yılındaki mağlubiyetinde Yunus Han tarafından ele geçirilerek öldürülmüştü. Bir müddet sonra Ebulhayr Han’ın da aynı yıl içinde ölümünden sonra Deşt-i Kıpçak’ta kabileler arasındaki mücadeleler daha da kızışmıştır. Kazak hanları Giray ve Canı-Beg Hanların, Ebulhayr’ın veliahdı Şeyh Haydar Han’a karşı savaşıp onu ortadan kaldırmalarıyla, Ebulhayr Devleti’nde Şiban Han’ın gelişine kadar büyük bir kargaşa baş göstermiştir. Pek çok hanın tahta inip çıktığı bu dönemi Mes’ud ibn Osman Kûhistânî, Tarih-i Ebulhayr Hanî adlı eserinde; “o devirde büyüğünden küçüğüne Özbeklerden hanlık tahtına çıkmayan kalmadı” diye anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Babasını kaybettiği zaman onyedi yaşında olan Şeybak Han, bundan sonraki kötü günlerinde babasının hizmetçisi Karaçin Beg’in insan üstü gayretleri sayesinde aile düşmanlarının eline düşmekten kurtulabilmiştir. O, daha sonra Astrahan hanı Kasım Han’dan gördüğü destekle, dedesinin kuvvetlerinden arta kalanların bir kısmını etrafında toplamayı başaracaktır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>İlk olarak hanedan içindeki rakiplerini bertaraf etmekle işe başlayan Şeybak Han, Yâdigâr Han’ın oğlu Berke Sultan’ı ortadan kaldırdı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Ancak, Canı-Beg’in oğlu İrançi tarafından Sayran yakınlarında mağlup edilmesi teşebbüslerini geçiktirmiş oluyordu<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> ki, aile düşmanları olan Kazak sultanları, hükümdarlığı zarfında onun için bu şekilde sürekli bir tehdit oluşturmuşlardır.</p>
<p>Düşmanlarının takibinden kurtulmak için önce Buhara, ardınan Semerkand’a sığınan Şeybak Han, hanlığı ele geçirmeden iki yıl kadar Maveraünnehir’de Timurîler huzurunda yaşayıp Buhara medreselerinde de tahsil görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Belki de, onda Türkistan’ın medeni bölgelerine hâkim olma arzusunu uyandıran, Şeybak Han’ın göçebe bir devlet için fazla sayılabilecek bu hususiyetidir.</p>
<p>Şeybak Han’ın taht mücadelesi yaptığı XV. asrın son çeyreği, daha sonra Nogay adını alacak olan Mangıt ulusunun teşekkül ettiği dönemdir. Ebulhayr zamanında Özbek Fedarasyonu dahilinde yer alan Mangıtlar, kabile bünyelerinin yeni iltihaklarla güçlenmesiyle ulus yapısı kazanmışlar ve böylece yeni ulus teşekküllerinin ortaya çıktığı XV. asrın son teşekkülü olmuşlardır. Bu dönemde Mangıtların başında bulunan Musa Mirza, Şeybak Han’a dedesinin tahtını elde etmesi hususunda yardım vaad etmesine rağmen emirlerinin muhalefeti sebebiyle bu gerçekleşmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Bu muhataralı dönemde Kazak hanlarından Burunduk’u yenmesine rağmen, Canı-Beg’in oğlu Cızak hâkimi Mahmud Sultan tarafından mağlup edilen Şeybak Han’ın, ancak Çağatay Hanı Mahmud’un hizmetine girdiği 1488 tarihinden itibaren şansı açılmıştır. Hizmeti karşılığında kendisine manevî değeri büyük Yesi şehri verilen Şeybak Han, burada nüfuz ve kudretini artırarak Türkistan’ın içişlerine karışacak duruma gelmiştir. Bir ara, bu dönemde Hüseyin Baykara adına Abdulhalık Firuzşah tarafından idare edilen Hârezm üzerine bir sefer düzenleyen Şeybak Han, Ürgenç’i kuşattı ise de başarılı olamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></p>
<p>Şeybak Han, o dönemde daha önce ifade ettiğimiz Timurîler arasındaki mücadeler ve siyasî bölünmüşlük sebebiyle ciddî bir mukavemet görmeden Semerkand civarına kadar ulaşmıştır. O vakit Timur’un payitahtı Timurîlerden Sultan Ali Mirza tarafından idare edilmekte idi. Şehri kuşatan Şeybak Han, Buhara emiri Muhammed Baki Tarhan’ın şehre yardıma geldiğini öğrenince kuşatmayı kaldırıp Buhara’ya yöneldi. Kuvvetlerinden mahrum kalan Buhara 1500 yılında Şeybak Han’a teslim oldu.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></p>
<p>Batı tarafından kendini emniyete alan Şeybak Han, tekrar Semerkand üzerine yürüdü. Semerkand da aynı yıl içinde aynı kaderi paylaşmak zorunda kaldı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Daha sonra Babür, şehrin ileri gelenlerinin iş birliğiyle yukarı mahallelerden de yardım alarak Semerkand’ı Şeybak Han’ın elinden kurtardı. Ancak birkaç ay sonra hücüma geçen Şeybak Han’ı Zarafşan boyunda, Sarı-Köl yakınında karşılayan Babür, ağır bir hezimete uğrayarak Semerkand’a sığınmak zorunda kaldı ise de savaşlardan bıkmış olan halk, Şeybak Han’ın kuşatmasına ancak dört ay dayanabilmiş, neticede şehir 1501 yılında teslim olmuştur. Ancak, kız kardeşi Hânzâde Begüm’ü Şeybak Han’ın eline bırakarak kaçabilen Babür, Taşkent’te dayısı Mahmud Han’ın yanına sığınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></p>
<p>Sır-Derya’nın yukarı taraflarında yürüyüşüne devam eden Şeybak Han, 1503 yılında eski hâmisi Mahmud Han (Hanike) ile biraderi Ahmed (Alaça) Han ve Babür idaresindeki kuvvetleri dağıtmasından sonra Taşkent ve Şahruhiye şehirlerini işgal etti.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Timurîlerden Bediüzzaman Mirza’nın idare ettiği Belh muhasara edildi. Ardından Şeybak Han, Hisar ve Kunduz hâkimi Kıpçak sultanlarından Hüsrev Şâh’ı firara mecbur etti. 1504 baharında Fergana’ya girmesiyle de Maveraünnehir’in fethi tamamlanmıştır. Bu sırada, Andican ele geçirilmiş ve şehri müdafaa eden Şeybak Han’ın eski müttefiki Sultan Tenbel de idam edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Ele geçirdiği şehirlerin idaresini yakınlarına bırakarak devletinin merkezi olarak da Timur’un payitahtı Semerkand’ı seçen Şeybak Han, böylece Timurîlerin Türkistan’daki hâkimiyetinin sona erdiğini ilân etmiş oluyordu.</p>
<p>Şeybak Han, Timurîlerin ikinci büyük payitahtı Herat’a yürümeden evvel, Hüseyin Baykara’ya bağlı Hârezm’i ele geçirmek zorunda olduğunu bilmekte idi. Çünkü Hârezm’in her taraftan Şeybak Han’a tehdit oluşturması mümkün görünüyordu. Bir taraftan, Deşt-i Kıpçak’ta kendisiyle mücadele hâlinde olan kabileler, bir taraftan savaşçı Türkmenler, diğer taraftan da Hüseyin Baykara’nın Hârezm üzerinden saldırma ihtimâli bulunuyordu. Yine Hârezm, İtil (Volga) ırmağı üzerinden Rusya’ya, Doğu ve Güneydoğu İran’a ve Hindistan’a ulaşan ticaret yolunun Horasan gibi mühim bir güzergâhı idi.</p>
<p>Şeybak Han, 1505 yılında, Hârezm fethine başlamıştır. Türkistan şehirleri içinde ona karşı en uzun direnmeyi gösteren şehir, Hârezm’in merkezi Ürgenç olmuştur. Çin Sûfî tarafından müdafaa edilen şehir, ancak on aylık bir muhasaradan sonra ele geçirilmiş ve gecikmiş olarak yardıma gelmiş olan mezkur Hüsrev Şah da yedi yüz askeri ile birlikte kılıçtan geçirilmiştir. Şehir ağır tahribat görmüş, maiyyetiyle birlikte öldürülen Çin Sûfî’nin yerine, Kiçik-Bi (yahut, Köpek-Bi) daruga olarak tayin edilmiştir. Ürgenç’in müdafaasına çok sayıda Türkmen’in iştirak etmiştir. Bu sebeple, Şeybânînâme’de Hârezm kuşatması Özbeklerle Türkmenler arasında olan bir savaş gibi takdim edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a></p>
<p>Şeybak Han’ın zuhurunda Timurîlerin en güçlü hükümdarı olan Hüseyin Baykara’nın, gelişen bu büyük tehlike karşısında ciddî bir gayreti olmamıştı. Babür’ün bu konuda haklı şikayetlerine muhatap olan Hüseyin Mirza, ancak tehlikenin kapısını çalması üzerine, isteksiz bir şekilde faaliyete geçer.</p>
<p>1506 yılında Amu Derya’yı geçip Horasan’ın fethine girişmiş olan Şibanî Han’ın doğrudan Herat’a yürüme ihtimalinin belirmesi üzerine yaşlı hükümdar, bütün Timurîleri yardıma çağırır. Kendisinin de yardıma çağrılması üzerine Babür, bu hususta ne kadar istekli olduğunu; Şiban han gibi bir düşman üzerine herkes ayakla giderse bizim başla gitmemiz lazım diye ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Ancak, Hüseyin Mirza’nın Murgab suyu taraflarına doğru Şeybak Han üzerine yürüdüğü sırada, Baba-İlahi’ye geldiği zaman yolda rahatsızlanarak ölmesi ile bu teşebbüs de akim kalacaktır (5 Mayıs 1506).<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a></p>
<p>Taht mücadeleleri ile devletin parçalanıp kolayca Şeybak Han’ın eline geçeceği endişesine düşen ümera, Hüseyin Mirza’nın yerine oğulları Bediüzzaman Mirza ile Muzaffer Mirza’yı birlikte Herat tahtına çıkarmayı uygun bulmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> Babür; bu garip bir durum idi ki hiç bir zaman hükümdarlıkta ortaklık duyulmamıştı diye Timurîlerin Şeybak Han karşısındaki aczini ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> Timurîlerin yardımına koşmuş olan Babür, isteksizlik ve kararsızlıklarını görünce onları kendi hallerine bırakıp Kâbil’e dönmüştür.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a></p>
<p>Bu esnada, Şiban Han’ın Horasan’da olmasından faydalanan Kazak sultanları, hep yaptıkları gibi, Maveraünnehir’de yağma akınlarında bulunmuşlardı. Şeybak Han, bu eski ve fırsatçı düşmanlarını cezalandırmak maksadıyla tekrar Deşt-i Kıpçak üzerine yürüyerek mühim karagâhlarından olan Kara Abdal’a kadar ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Şeybak Han’ın bu seferi, Kazak hanı Burunduk’a (1480-1511) büyük darbe vurmakla beraber, daha tehlikeli düşman olan Burunduk’un rakip kardeşi Kasım Han’ın (1511-1518) kuvvetlenmesine yol açmıştır.</p>
<p>Kazak gailesini bir süre için bertaraf ederek Maveraünnehir’de durumunu sağlamlaştıran Şeybak Han, yarım bıraktığı Horasan’ın fethine tekrar girişecektir. 1507 yılı başında Amu Derya’yı geçerek önce kendiliğinden teslim olan Andihûd’a girmiş, ardından Sistan hâkimi Şecâaddin Zünnûn Argun’u tahtan indirip katletmiştir. Badgis yakınlarında Timurî ordusunu yenilgiye uğratmasının ardından 1507 yılı 19 Mayısı’nda Herat’ı kolaylıkla ele geçirmiş ve şehir iki gün boyunca yağmalanmıştır. Payitahtın düşmesinden sonra kısa sürede Horasan’ın diğer şehirleri de ona teslim olacaktır. Yenilgi üzerine Bediüzzaman ve Muzaffer Hüseyin Mirza Cürcan taraflarına kaçmışlar, fakat bir müddet sonra Muzaffer Hüseyin Mirza burada hastalanarak ölmüştür. Bediüzzaman Mirza ise Şeybak Han’ın Cürcan’a yürümesi üzerine Azerbaycan’a kaçıp Safevîlere sığınmak zorunda kalmıştır. Daha sonra, Çaldıran zaferinin ardından Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim ile İstanbul’a dönen Bediüzzaman Mirza, 1517 yılında burada ölmüştür.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a> 1508 yılına gelindiğinde Timurîlerin bütün toprakları artık Şeybak Han’ın eline geçmiş idi ve Maveraünnehir, Fergana, Hârezm ve Horasan’ı içine alan bu çok geniş ülkenin yeni hâkimi, Özbek hanedanı oluyordu.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a></p>
<p>Şeybak Han’ın Orta Asya’yı istila ettikten sonra da Kazak hanları ile münasebeti kötü olmuştur. Onun Deşt-i Kıpçak’tan uzaklaşması, genç Kazak Devleti’nin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu sahalarda meydana gelen boşluğu, Ural ırmağına kadar olan bölgeyi işgal etmiş olan, Kazak hanı Kasım Han doldurma çabasında idi. Ancak, onun devleti Ebulhayr Devleti’ni hatırlatmaktadır. Ona tâbi kabile ve uruğlar, reisleri idaresinde müstakil hareket etmekteydiler. Kasım Han, Maveraünnehir’i talan etmek yanında, Ebulhayr Han gibi, bol otlakları yanında Sır-Derya havzasındaki ticaret ve zanaatkârlık bakımından ehemmiyete sahip olan Otrar, Savran ve Yesi gibi şehirleri de ele geçirmeye çabalamaktaydı. Rûzbehân’ın ifadesine göre; Kazak sultanlarından Caniş Sultan, Taniş Sultan ve Ahmed Sultan’ın her birinin emrinde elli binden ziyade asker bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a></p>
<p>1508’den itibaren Türkistan siyasetini tamamıyla değiştiren Şeybak Han, önceleri şehirleri yağmalayan bir istilâcı hüviyetinde iken bu tarihten sonra, artık Türkistan’ın hâmisi gibi davranmaya başlamıştır. Gerek ilkin Moğol ve Kazakların Orta Asya’nın medeni muhitlerine tecavüzlerine karşı, gerekse bir müddet sonra Yeni Çağ Türk-İslâm tarihî seyrini derinden etkileyen Safevî Şiiliği’ne karşı Türkistan’ın hâmiliğine soyunmak, gençliğinde buralarda eğitim görmüş Şeybak Han için hiç de zor olmamıştır. Zaten, seferlerinde küçük kütüphanesini yanından ayırmayan, âlim ve fâzıllara hürmet eden, ilmî meselelere meraklı, ana dili Türkçe yanında Farsça ve Arapçaya vâkıf iyi bir şair olan<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Şeybak Han’ın şahsiyeti ile bu yeni siyaseti daha mütenasib düşmekte idi. Babür’ün onun hakkında kullandığı; zevksiz beyitler söyleyen, kaba ve cahil adam gibi ifadeleri<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> ise gerçekleri yansıtmayan düşmanlıkla söylenmiş sözlerdir.</p>
<p>1508 yılında Timurîlerin siyasî varlığının yegâne temsilcisi sıfatıyla Kabil’de tutunmuş olan Babür’e son bir darbe vurmak için Afganistan’da faaliyetlerde bulunan Şeybak Han, Kandahar’ı almak üzereyken yokluğunu fırsat bilen Kazaklar, Caniş ve Ahmed sultanlar idaresinde Semerkand ve Buhara taraflarında yağma hareketlerinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine 1508 yılı sonlarında Buhara’ya dönen<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> Şeybak Han, 1509 yılı başlarında bütün Şiban ulusu sultanlarını (şehzâdelerini) Buhara’ya toplayarak, Cengiz’in 1206 yılı kurultayını hatırlatan, bir kurultay düzenlemiştir. Kazak gailesinin görüşüldüğü bu kurultaydan daha önemlisi, Şeybak Han’ın Buhara ülemasından kendi soydaşları Kazak sultanları üzerine yürümek için cihat fetvası almış olmasıdır ki, ardından, Şiiliğin en şedit muârızı Nakşibendiye tarikâtının kurucusu Buhara yakınlarında medfun bulunan Bâhaüddîn Nakşibend’in kabrini ziyaretini<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> de onun bu yeni siyasetinin icabı olarak kabul etmek gerekir.</p>
<p>Neticede, ordusu ile harekete geçen Şeybak Han, 1509 yılı Martı’nda Kazak sultanlarından Câniş Sultan’ın karargâhı olan Kara Abdal’a ulaştı. Kaçan Caniş Sultan takip edilerek öldürüldü. Yine bir Özbek kuvveti Kazak sultanlarından Taniş Sultan’ın karagâhını basarak ağır kayıp verdirdi. Ancak, Kazak hanlarından Burunduk ve Kasım Hanların üzerine yapılan sefer, şiddetli kış şartları sebebiyle hedefine ulaşamamış, çok sayıda asker ve hayvanın telef olmasına yol açmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Şeybak Han, kuzeyde kalabilecek durumda değildi. Çünkü, güney komşuları Safevî Devleti, büyük bir tehdit oluşturmaktaydı.</p>
<p>Bu devlet adını Safeviye tarikâtının kurucusu Şeyh Safiüddîn’den (ölm. 1334) almıştır. Başlangıçta Sünnî karakter arz eden bu tarikat, Şeyh Cüneyd (ölm. 1460) zamanında tamamiyle siyasî gayeler taşıyan bir teşekkül hâline gelmiştir. Şiiliği bunun için en güçlü vasıta olarak gören Şeyh Cüneyd’in bu arzusu, ancak torunu Şah İsmail tarafından gerçekleştirilecektir. Önceleri, sâdece baba ve dedesi ile müritlerine karşı girişilmiş olan şiddet hareketlerinin intikamını almayı ve Akkoyunluların vârisi sıfatıyla Şii bir devlet kurmayı tasarlamış olan Şah İsmail, çok geçmeden isteklerinden fazlasına kavuşmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> O, kısa zamanda Akkoyunlu ve Karakoyunlu bakiyesi ile çoğu Anadolu’dan gitme Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Dulkadır gibi Türkmen boylarını<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> yeni bir dinî heyecan ile bir araya getirmek suretiyle İranda siyasî birlik kurmağa muvaffak olmuştu. XVI. asır başlarında, Şiban Han’ın Timuriler ile mücadeleleri devrinde Horasan ve Azerbaycan’dan başlayıp, Bağdat’a kadar olan yerleri işgal etmiş olan Şah İsmail, Horasan’ı da Şibânîlerin elinden çekip almaya gayret etmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Tabii olarak, şimdiye kadar elde edilen büyük başarıların verdiği zafer sarhoşluğu içindeki Şiban Han’ın buna izin vermesi beklenemezdi. Bu sebeple, güneyde savaş kaçınılmaz hâle gelmiştir.</p>
<p>Orta Asya ahalisinin Sünnî olmasına mukabil, İran, Azerbaycan ahalisi ise Şiî idi. Uzun süredir, bu iki mezhep ileri gelenleri ile bunlara bağlı olan cahil çoğunluk arasında sert bir mücadele devam ediyordu. Timurîlerden Ebu Said devrinde, Nakşî şeyhi Hoca Ahrar’ın gayretleriyle, bu mücadele daha da şiddetlenmiştir. Şah İsmail, Şiîlerinin hâmisi sıfatıyla ortaya çıkıp, bütün siyasî faaliyetlerini bu temel üzerine inşa etmişti. Buna mukabil, Orta Asya’da Şiîliğe karşı mücadeleyi yürüten Hâcegân diye adlandırılan Nakşî tarikatının mensubu olan Şeybak Han da Sünnîliğin hâmiliğini üstlendi.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> İşte bu sebeple, bu siyasî hakimiyet mücadelesi, bir mefkure mücadelesi şeklini alacaktır. Şah İsmail ile Şeybak Han arasındaki mezhebî rekabet o safhaya varmıştı ki; Şeybak Han, Şah İsmail’in on iki dilimli kızıl tacına karşılık başına yeşil sarık sardığından kendisine Yeşilbaş lakabı verilmişti.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a></p>
<p>Bu sırada, Kazak seferinden dönmüş olan Şeybak Han, Türkistan ahalisinin kalbini kazanma faaliyetlerine hız vermiş olup, Savran, Yesi, Semerkand’da medrese ve vakıfları ihya etmekle meşguldü.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> Daha sonra, ordusunun bir kısmına yurtlarına dönme izni veren Şeybak Han, ordusunun kalan kısmı ile 1509 yılı Mayısı’nda Horasan’a doğru yöneldi.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Şeybak Han, imar faaliyetlerine burada da devam etmiştir. Hatta Rûzbehan, onun Tûs şehrinin imaretlerini tamir ettirmesinden dolayı şehrin han yâdigârı diye anıldığını ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a></p>
<p>Şeybak Han, Şah İsmail’in mühim bir güç olarak belirmesinden sonra, onu Sünnî mezhebine davet eden tehditkâr mektuplar yazmaya başlamıştır. Bunların cevapsız bırakılmasını kendi kuvvetine yoran Şeybak Han, Horasan’ın güney taraflarında fetih hareketlerine girişecektir. Şah İsmail’in bu husustaki şikayetlerini ihtiva eden mektubuna karşılık Şeybak Han, daha da ileri giderek ona derviş kaşkülü ve asası ile birlikte atalarının yolu olan dervişliğe dönmesini, askerliği ise Cengiz soyunun temsilcisi kendisine bırakmasını tavsiye ettiği alaycı bir mektup göndermiştir. Savaşa hazır olan Şah İsmail; “dervişliğimin icabı olarak ceddim İmam Rıza kabrini ziyaret için Meşhed’e geliyorum’’ diyerek hemen taarruza geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a></p>
<p>Bu esnada Firuzgûh’da bir isyanı bastırmakla meşgul olan Şeybak Han, Kırgız seferinde olan oğlu Muhammed Timur’un feci bir yenilgiye uğradığı haberini aldı. Böylece, bir anda üç taraftan – Firuzgûhdaki asiler, Kırgızlar ve Şah İsmail’in oluşturduğu- tehdit ile karşı karşıya kalmıştı. Ayrıca, mühim bir kısmından mahrum olduğu ordusu da uzun seferlerde yorulmuş bir durumda idi. Kendine bağlı sultanlardan kısa sürede yardım alma umudu da bulunmadığından, tek çare olarak, Şah İsmail’i Merv Kalesi’ne çekilmek suretiyle karşılamaya karar verdi.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a></p>
<p>Bu durum karşısında bir netice alamayacağını anlayan Şah İsmail, Şeybak Han’a alaycı ve tahrikkâr bir mektup gönderip; Meşhed’e gelme hususunda kendi verdiği sözü tuttuğunu belirtmiş, ayrıca Özbek ordusunu kaleden çıkarmak için, Azerbaycan’daki gelişmeler üzerine dönmek zorunda kaldığını bildirmek suretiyle de askerî bir hileye başvurmuştur. Gerçekten de hile netice vermiş, çekilme görüntüsü veren Safevî ordusunu gafil avlamak isteyen Şeybak Han, hazırlıksız ordusu ile Şah İsmail’in peşine düşmüştür. Akıbetinden habersiz yürüyüşüne devam eden Şeybak Han, Murgab suyu kıyısında pusuda bekleyen ve geçiş noktalarını tutmuş olan on yedi bin kişilik Safevî ordusunun çemberi içinde kalmıştır. 2 Kasım 1510 yılında meydana gelen muharebede, kuvvetlerinin yarıdan fazlasını kaybeden Şeybak Han’ın canını kurtarmak için giriştiği huruç hareketi netice vermemiş, sadık adamları ile birlikte kısa sürede yakalanıp katledilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a></p>
<p>Şah İsmail, Şeybak Han’ın kafatasını içki kâsesi yapmakla iktifa etmemiş, Hasan Rumlu ve ondan naklen İskender Beg Türkmân’ın bildirdiği bir rivayete göre, bunun üzerine bir beyit yazdırdıktan sonra İstanbul’a Sultan II. Bayezid’e<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a>, Memluk tarihçisi İbn ‘İyas’ın verdiği diğer bir rivayete göre de; Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye göndermiştir. İbn ‘İyâs; Memlük Sultanlığı’na gözdağı vermek maksadıyla Şiban Han’ın kafatasının Şah İsmail tarafından üzerine Arapça bir şiir yazıldıktan sonra süslü bir kutuya konarak Kansu Gavri’ye gönderildiğini, hatta, bu şiire Mısır’da iki yüzden fazla şair ve edibin nazire yazdığını bildirir. Kansu Gavri bu kafatasını bir merasimle Kahire’de gömdürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a> Bu hususta Togan, İbn ‘İyas’ın verdiği ikinci rivayeti doğru bulur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a> Vamberi tarafından da dile getirilmesi sebebiyle yaygınlık kazanan ilk rivayet, Osmanlı kaynaklarınca tasdik edilmemektedir. Ayrıca, o vakitte Şah İsmail’in Şeybak Han’ın kafatasını kendisine karşı ciddî bir muhalefet içerisinde bulunmayan hatta, bu tavırları sebebiyle oğlu şehzade Selim tarafından ikaz edilen Sultan II. Bayezid yerine, Sünnî Abbasî halifesinin hâmisi durumundaki Kansu Gavri’ye göndermiş olmalıdır. Ancak, bir Venedik elçisinin raporuna dayanarak Hammer’in naklettiği Şeybak Han’ın kafatası olmadığı halde yalnız başının İstanbul’a gönderilmiş olduğu iddiası<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a> da mümkün görünmekte ve hatta, farklı rivayetleri izah eder mahiyettedir. Yani, Şah İsmail, Şeybak Han’ın kafatasını Kahire’ye göndermek suretiyle Kansu Gavri’ye meydan okurken, kafatası içinde olmadığı hâlde başını da İstanbul’a göndererek göz dağı vermek istemiştir.</p>
<p>Katlinde altmış bir yaşında olan Şeybak Han’ın sağ eli de kesilerek, Safevîlere karşı kendisinden sürekli yardım talebinde bulunan Mâzenderân hükümdarı Aka Rüstem’e gönderildiği rivayet edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a> Cesedinin geri kalan kısımları, ölümünden birkaç ay önce Semerkand’da yaptırmış olduğu medresedeki türbesinde defnedilmiş ve burası da bir müddet sonra ziyaretgâh olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn99" name="_ednref99">[99]</a></p>
<p>Orta Asyalı fâtihlerin sonuncusu olarak takdim edilen Şeybak Han, Özbeklere en güçlü devrini yaşatmıştır. Onun zamanında, Deşt-i Kıpçak’ta yaşayan göçebe Özbek kabilelerinin büyük çoğunluğu Fergana, Maveraünnehir ve Hârezm gibi medenî Türk bölgelerine gelip yerleşmişler, böylece buraların bu günkü etnik yapısının belirlenmesini sağlamışlardır. Ebulgazi ve Munis’in bildirdiğine göre; Şeybak Han’ın Maveraünnehir’i almasından sonra, Özbek kabilelerinin büyük çoğunluğu yeni fethedilen yerlere göçmüşler, hatta Şîbânî yurdunda Yâdigâr Han oğlanlarından başka kimse kalmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn100" name="_ednref100">[100]</a></p>
<h3><span><strong>Muhammed Şiban (Şeybak) Han’dan Sonra Şibânîlerin Orta Asya’daki Siyasî Mücadeleleri</strong></span></h3>
<p>Şah İsmail’in Şeybak Han’ı beklenmedik bir şekilde mağlup etmesinden sonra, Şibânîler arasında ona karşı koyacak güç ve kabiliyette kimse bulunmuyordu. Bu sebeple şahın kuvvetleri hiç direnme görmeden Horasan ve onun merkezi Herat’ı ele geçirdiler. Çok geçmeden Hârezm de aynı kaderi paylaştı. Horasan’ın bir parçası durumundaki Hârezm bizzat Şah İsmail tarafından tayin edilen darugalar eliyle Timurîler devrinde olduğu gibi, vasıtasız olarak idare edilme yoluna gidilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn101" name="_ednref101">[101]</a></p>
<p>Şah İsmail için Maveraünnehir’de de şartlar bundan daha uygun olamazdı. Ancak o, Horasan ve Hârezm’den farklı olarak, ahalisinin çoğunluğu Sünnî olan bu bölge için, vasıtalı bir hâkimiyet düşünmekte ve bunun için de Timurîler hakimiyetini yeniden tesis etme fikrini taşıyan mirzalardan faydalanmak arzusunda idi. Tabii olarak, bu fikrin en ısrarlı takipçisi olan Babür ile Şah İsmail’in ittifak kurması hiç de zor olmamıştır. Böylece, yapılan ittifaka göre; Şah İsmail, Babür’ün kuvvetlerini takviye edecek ve fethedilen yerleri ona bırakacaktı. Buna mukabil, Babür de ona tâbi olacak ve bulunduğu yerde Safevî Devleti’nin doğu hudutlarının emniyetini sağlıyacaktı.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn102" name="_ednref102">[102]</a></p>
<p>Şah İsmail’in ciddî yardımı ile Babür, 1511 yılında Maveraünnehir’e yürüyüp, bazı başarılar kazandıktan sonra Semerkand ve Buhara’nın da aralarında bulunduğu Maveraünnehir’in bir takım şehirlerini ele geçirdi. Bu durum karşısında çaresiz kalan Özbekler, Mavereünnehir’i istilâ etmeden önceki hareket üsleri olan Taşkent, Sığnak ve Yesi gibi güvenli bölgelere çekildiler.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn103" name="_ednref103">[103]</a> Böylece, Şibânîlerin Maveraünnehir’deki hakimiyeti hemen hemen, tamamiyle yıkılmış oluyordu.</p>
<p>Babür, Şah İsmail ile yaptığı ittifak mucibince Türkistan ahalisinin nefret ettiği Şiî Şah İsmail adına hutbe okutturup, para bastırması yanında kendisi ile birlikte askerlerine on iki dilimli Kızılbaş külahı giydirdirmek zorunda kaldı. Bunun üzerine, Şibaniler ile başından beri birlikte hareket etmiş ve ahali üzerinde güçlü tesire sahip Sünni ülema -özellikle de bu devirde sayıları çok fazla olan tarikat dervişleri- halkı Maveraünnehir ve Fergana’da önemli bir güce malik olmayan Şah İsmail’in gölgesindeki Babür’e karşı mücadeleye çağırdılar.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn104" name="_ednref104">[104]</a></p>
<p>Aradaki dinî ihtilâfın yanı sıra, Türkistan ahalisi için Şibânîler, Safevîlere bakarak daha yakın görünmekteydiler. Ayrıca, Şeybak Han’ın 1508’den itibaren Türkistan’ın hâmisi sıfatıyla Kalmuk ve Kazaklarla mücadelesi yanında imar faaliyetleri ve ulema ile iyi ilişkilerde bulunması, onun halkın kalbini kazanmasını sağlamıştır. Bu durum, Şibanilerin bütün gücünü toplayıp Babür’e karşı hareket etmelerini kolaylaştıracaktır. Nihayet, 1512 yılında Şeybak Han’ın yeğeni Ubeydullah Sultan, Babür’e ağır bir darbe vurup, Semerkand’da Şibaniler hâkimiyetini yeniden tesise muvaffak olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn105" name="_ednref105">[105]</a> Garip bir tecelli olarak, daha önce halkın yardımı ile Semerkand’ı Şiban Han’ın elinden kurtarmış olan Babür, aynı halkın eski müstevli ile ittifakı neticesinde buradan kovuluyordu.</p>
<p>Bundan sonra Şah İsmail, meşhur kumandanı Necmî Sânî lakabıyla bilinen Emir Ahmed Isfahânî emrindeki altmış bin atlıdan mürekkeb Safevî ordusunu Babür’e yardıma gönderdi. Bunlar 1512 yılında Karşı şehrini alıp, Sünnî olan ahalisinin tamamını kılıçtan geçirdiler. Ancak, bu başarıları fazla sürmedi. Buhara üzerine yürüyen Safevî ordusu, aynı yılın sonunda Gücdüvan’da Ubeydullah Sultan idaresindeki güçlü Özbek ordusu tarafından karşılanmış, yapılan savaş Safevî ordusu ve Babür’ün yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Safevî kumandanı da bu savaşta hayatını kaybetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn106" name="_ednref106">[106]</a> Bu galibiyet, Şibanilerin Maveraünnehir üzerinde Timurîler ile giriştikleri son mücadeledir. Babür’un hatıratında, Şah İsmail ile olan ittifakı ve devamla gelişen hadiselerden hiç bahsetmemesi, onun bu davranışından pişman olduğu şeklinde yorumlanabilir.9/1504 yılından itibaren Orta Asya’yı terkedip Kâbil’de hakimiyet kurmuş olan Babür, 1511-1513 yılları arasında Şibanilere karşı mücadelesinde başarısız olmasına rağmen 1513 ve 1514 yıllarını hep Kunduz’da son bir fırsat ümidiyle geçirecektir. Fakat o, Müttefiki Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim karşısında 1514 Ağustosu’nda Çaldıran’da uğradığı hezimet üzerine Maveraünnehir’i yeniden ele geçirmek maksadından vazgeçmek zorunda kalarak Kabil’e dönmüştür. Burada 1519 yılına kadar süren hazırlık döneminden sonra o, artık şansını denemek üzere Hindistan’a girecek ve 1524/25 yıllarındaki savaşlar sonucunda Dehli sultanını yenip, bütün Kuzey Hindistan’a hakim olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn107" name="_ednref107">[107]</a> Hindistan’da Babür’ün kurduğu devlet, Hindistan Türk Sultanlığı adıyla uzun yıllar yaşamıştır.</p>
<p>Böylece, bütün Maveraünnehir yine Şibânîlerin hâkimiyetine dönmüş oluyordu. Bir müddet sonra da bunu Hârezm takip edecektir. Ancak, buralarda hâkimiyeti yeniden tesis edenler, Şeybak Han’ın değil Maveraünnehir’de Ebulhayr Han neslinden, Hârezm’de ise Yâdigâr Han neslinden gelen Şibânîler olmuştur. Şeybak Han’dan sonra hanedanın en büyüğü olarak, Küçim Han diye kısaltılmış adıyla bilinen Köçküncü Han’ı görüyoruz. Ebulhayr Han’ın oğlu ve Şeybak Han’ın amcası olan Köçküncü Han, 20 yıl kadar (1510-1530) Maveraünnehir’in tamamına hükmetmiştir. Hatta, onun zamanında Ubeydullah Sultan’ın gayretleriyle Özbekler bir ara Meşhed ve Esterabad ile birlikte Horasan’ın bir kısmını ele geçirmeyi başarmış fakat, Şah Tahmasb, 1528 yılında buraları geri almıştır. Ancak, Şah Tahmasb’ın hükümdarlığı zamanında (1524-1576) Horasan Şibânîlerin saldırılarına açık bir durumda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn108" name="_ednref108">[108]</a> Köçküncü Han zamanında Merv faciasının yaraları büyük oran da sarılmış olsa da Hârezm’de müstakil bir Şibânî hanedanının zuhuruna mani olunamamıştır.</p>
<p>Köçküncü Han’dan sonra oğlu Ebu said Han, (1530-1533) dört yıl kadar Maveraünnehir Şibânîlerinin başında bulunmuştur. Ondan sonra Köçgüncü Han Devri’nde askerî faaliyetlerin başında gördüğümüz Şeybak Han’ın kardeşi Mahmud Sultan’ın oğlu Ubeydullah Han (1533-1539) Buhara tahtına oturmuştur. Safevîlere karşı bilhassa Horasan’da dinmek bilmeyen saldırıları ile ünlü olan Ubeydullah Han’dan sonra Köçküncü Han’ın oğlu I. Abdullah Han (1539-1540), ondan sonra da onun kardeşi Abdüllatif Han (1540-1551) hanlık tahtına geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn109" name="_ednref109">[109]</a> Kendi aralarında taht mücadeleleri yapmak dışında zaman zaman Horasan’a yağma akınlarında bulunmak ve arada Hârezm Şibânîleri ile savaşmaktan başka bir icraatları olmayan Maveraünnehir Şibânîlerinin en büyük hükümdarı II. Abdullah Han’dır (1580-1598).</p>
<p>Ebulgazi, ülkesini Şeybak Han devri hudutlarına yaklaştıran II. Abdulah Han’ın Berke Sultan soyundan geldiğini iddia eder. Buna göre; Berke Sultan Şeybak Han tarafından öldürüldüğü vakit, karısı Kuvaş Mirza’nın kızı Malay Hanzâde’yi Ebulhayr Han’ın oğullarından Hoca Muhammed Sultan nikahına almıştı. Ancak, Berke Sultan’dan iki aylık hamile olan Malay Hanzâde, yedi ay sonra bir erkek çocuk doğurmuştur. İşte, adını Canıbek koydukları bu çocuk, meşhur Abdullah Han’ın dedesidir. Ebulgazi, Malay Hanzâde’nin menfaati için doğrusunu söylemediği, ahmaklığı ile bilinen Hoca Muhammed Sultan’ın da Canıbek’i kendi oğlu bildiğini kaydeder.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn110" name="_ednref110">[110]</a> II. Abdullah Han’ın oğlu Abdülmümin Han’ın Özbek emirleri tarafından katledilmesinden sonra, Maveraünnehir Şibânîleri son bulur. Bir müddet devam eden karışıklıklardan sonra Buhara’da Cuci’nin on üçüncü oğlu Togay-Timur neslinden gelen Astırahanîler veyahut Caniyan sülâlesi başlar.<a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_edn111" name="_ednref111">[111]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Abdullah GÜNDOĞDU</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 606-616</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ötemiş Hacı Tarihi, Zeki Velidî Togan nüshası, 17a; Kırımlı Abdulgaffar, Umdetü’t-tevârih, neşr. Necib Asım, TTEM ilâvesi, İstanbul, 1343, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mustafa Kafalı, Altınordu Hanlığının Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul 1976, s. 19; Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1942-1947, s. 34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> ŞT, Dn., s. 170; Ötemiş Hacı Tarihi, aynı yer; Umdetü’t-tevârih, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bu mevzuda (Altınordu) müstakil bir eser vermiş olan A. Y. Yakubovskiy, H. Howorth, B. Spuler, Rene Grousset vb. Batılı meslektaşı gibi Altınordu Devleti’nin ulus yapısı, Cuci ulusunun Altın Orda adını alışı hususunda çelişkili neticelere varmıştır. Bizzat Yakubovskiy, bu müşkilatı, “Moğolların seferleri sonunda Deşt-i Kıpçak’ta ve ona bitişik bölgelerde büyük bir imparatorluk kurulmuştu. Doğu kaynaklarının Cuci Ulusu veya Gök Ordu dedikleri bu devlete, Rus kronikleri Altınordu adını veriyorlar. Lakin bu sonuncu adın bu devlete verilmesinin sebebi şimdiye kadar açıklanamamıştır’’ diye ifade etmektedir (a.g.e., s. 30). Yine aynı mevzuda monografik bir eser vermiş olan Mustafa Kafalı, Batılı meslektaşlarının yerli kaynaklara dayanmamalarından kaynaklanan hatalarını tashih etmiştir bk. Kafalı, a.g.e., 18 vd.; “Cuci Ulusu ve Akordu (Altınordu), Gökordu Hanlıkları”, İÜEFTD, sayı 24, İstanbul 1970, s. 63-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> “Şeyban” adının doğru okunuşunun “Şıban” veya “Şiban” şeklinde olması gerektiği hususunda bk. Barthold, Orta Asya., s. 225; Togan, a.g.e., s. 35; M. Kafalı, “Şiban Han Sülâlesi Ve Özbek Ulusu”, Atsız Armağanı, İstanbul, 1976, s. 295-306.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kafalı, a.g.e., s. 29-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ötemiş Hacı Tarihi, 17a; Umdetü’t-tevârih, s. 18; Kafalı a.g.e., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> (Sayın Han) inisi Şiban Hanga cüldük tiyb onbiş ming üylik il birdi. Şiban Hanga gene ol seferde algan ülke ve vilayetlerdin Kürel yurtını birdi, bayrı ilindin Kuşçı ve Nayman ve Karlık ve Böyrek bu tört uruk ilini birdi, taki aytdıkim olturur yurtung akam İlçen (İçen-Orda) birlan mening aramızda bolsun, yazına Irgız, Savık’da Ur ve İlek ta Ural tağınaça, Yayık’nıng kün toğuş tarafını yaylagıl, kış bolganda Ara-Kum, Kara-Kum ve Sır Suyı’nıng boyı, Çu suyı’nıng ayakı, Sarı-Su’nıng ayakını kışlagıl teydi.”, ŞT., Dn., s. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kafalı, a.g.m., s. 300-302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> ŞT, Dn., s. 182; XVI. asrın başlarından itibaren Hârezm, Maveraünnehir ve Tura Şîbânîleri adıyla üç ayrı koldan sülâle teşkil etmiş olan Şîbânîler, bu Külük Ming-Timur neslinden gelmektedir. Bunlardan konumuz dışında kalan Tura Şîbânîleri adıyla bilinen sülâle, Ming-Timur’un oğlu Big-Kondı neslinden devam etmiştir. Esas Şiban yurdunda kalan bu sülâlenin nesebi şöyledir: Cuci Han oğlu Şiban oğlu Bahadır oğlu Cuci-Buka oğlu Badakul oğlu Ming-Timur oğlu Bik-Kondı oğlu Gali (Ali) Oğlan oğlu Hacı Muhammed oğlu Mahmudek (Şeybak) oğlu Külük Muhammed oğlu Aybak oğlu Murtaza oğlu Küçüm Han. Ötemiş Hacı Tarihi, 73a-b; Kafalı, a.g.e., s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> ŞT., Dn., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kafalı, a.g.e., s. 34 ve a.g.m., s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ötemiş Hacı Tarihi, 47b; Umdetü’t-tevârih, s. 55-57; Kafalı, a.g.e., s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ŞT., Dn., s. 182-184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ŞT., Dn., s. 184; Fİ., Bn., s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ötemiş Hacı Tarihi, 48b, 69b; Kafalı, Altınordu., s. 34 ve a.g.m., s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Şeyh Süleyman Efendi, Lügat-i Çağatay, İstanbul, 1298, “Toğma”, s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Togan, a.g.e., s. 31-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 242; Nitekim, asrımızın başında ölen Rus âlimi Radlof, Tatar adıyla Osmanlı dışındaki Türkleri kastedmekteydi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Tiesenhausen, I, s. 368-371, 375, 389-391.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a>  “il ulusnı din-i İslâmga kirgözdi barça halk ol sâhib-i devletning sebebidin şeref-i İslâmga müşerref boldılar andın song barça Cuci ilini Özbek ili teydilar ta kıyamet gaça hem aytgusı tururlar.”, ŞT., Dn., s. 174-175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> “temâmet il ve ulusını din-i İslâmga teklif kılıb barça ol sâhib-i devletning şerâfetidin şeref-i İslâmga müşerref boldılar ve hüküm kıldı kim mecmû’ kalemrevim dağı müselman bolgan ilni mening atım bile atasunlar mundın song Cuci ilini Özbek deydiler ta kıyamet gaça hem aytgusıdurlar.”, Fİ., Bn., s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Böribây Ahmedov, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> W. G. Tiesen Hausen, Sbornik materyalof otnasiaşçihsia k istorii Zolotay Ordu c. II, neşr. A. A. Ramoskoviç-. S. L. Volin, Moskova-Leningrad, 1941, s. 221-222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A.g.e., s. 226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> A.g.e., s. 233-235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> N. Şâmî, Zafernâme, terc. Necati Lugal, Ankara, 1987, s. 67, 114, 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> A. A. Semenov, “K voprosu o proishojdenii i sostave Uzbekov Şeybani-Hana”, Raboçaya Hronika İnstituta vostokovedeniye, II, Taşkent 1944, s. 14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Yakubovskiy, a.g.e., s. 131-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Misâl olarak bk., Özbekistan S. S. R. Tarihi, Özbekistan Fenler Akademiyası neşr., Taşkent, 1958, s. 213-216; 1970, c. I, s. 508-514.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> N. Veseloskiy, a.g.e., s. 89, not 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> H. Vamberi, Buhara Yahud Maveraünnehir Tarihi, s. 75-76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kafalı, a.g.e., s. 24-29; a.g.m., s. 301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Kafalı, a.g.m., 301-302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 242, 243.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Yakuboskiy, a.g.e., s. 135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Fazlullah Rûzbehân, Mihmânnâme-i Buhara, neşr. Minûçihr Sütûde, Tehran 1341, s. 41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Fazlullah Rûzbehân, a.g.e., s. 211; H. H. Howorth, History of the Mongols, c. II/2, Taipei 1970, s. 627; B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Barthold, “Ebülhayr”, İA, s. 84; Böribay Ahmedov, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 312-313; Uluğ Beg ve Zamanı, s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ötemiş Hacı Tarihi, 48b; Kafalı, a.g.e., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Barthold, “Ebülhayr”, s. 84; Yakubovskiy, a.g.e., s. 139; B. Ahmedov, a.g.e., s. 47-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Mirhond, a.g.e., c. VI, s. 264, 265; Fazlullah Ruzbehan, a.g.e., s. 145; Barthold, Uluğ Beg ve Zamanı, s. 212-214; İ. Aka, Timur ve Devleti, Ankara, 1991, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> ŞT., Dn., s. 186-188, Fİ., Bn, s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Mirhond, Ravzatü’s-safâ, Luknov, 1332, c. VII, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> B. Ahmedov, a.g.e., s. 53-54; Barthold, “Ebülhayr”, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Barthold, “Ebülhayr”, s. 84; R. R. Arat, ‘’Kazakıstan’’, İA, s. 499; Bu devre kadar, bu adla anılan başka bir kavim ve devlet görülmemiştir. Ş. Süleyman’ın bî-hânemân (ailesiz, evsiz) şeklinde izah ettiği bu kelime asi, serbest, hür manalarını taşımaktadır. Timur’un hükümdarlığa gelmeden önceki yılları Şerafeddin Ali Yezdî gibi Timur tarihçileri tarafından Kazaklık vakitleri olarak vasıflandırılmaktadır. Yine Babür Hatıratında, firarî ve yalınız olduğu zamanlarını kazaklık zamanları olarak yadetmektedir. Umdetü’t-tevarih’te Secut Ali Bey oğlu Hasan Beg’in, babasının katledilmesi ardından Hârezm valisi Kongirat Kangiday oğlu Ak Hüseyin’e ilticasını, kazak çıkub diye ifadesine bakılırsa, (s. 44) kelimenin deyim hâli olan kazak çıkmak şeklinde boyun eğmemek için ilticâ etmek, sığınmak manası kazandığını söyleyebiliriz. Kazak mefhumu hakkında etraflı bilgi için bk. Togan, Bugünkü Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> H. H. Howorth, History of the Mongols, c. II/2., Taipei, 1970, s. 627; B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> R. R. Arat, “Kazakistan”, s. 499.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Barthold, “Ebülhayr Han”, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> ŞT., Dn., s. 183; İyi bir şair olan Muhammed Şiban Han’ın divanının yazma nüshalarından biri Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüp. Nu. 3436’da bulunmaktadır. Yine kendisini konu edinen eserlerde şiirlerinden numunelere raslanılmaktadır. Misâl: Elf dik toğrı bol her işde akıl/Anıng üçün bolubtur harf-i yekta, Rûzbehân, a.g.e., s. 63-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Yahya b. Abdüllâtif Kazvinî, Lübbü’t-Tevârih, neşr. Seyyid Celâleddin Tehrânî, s. 232, 233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> İskender Bey Türkman, neşr. Alem ârâ-yi ‘Abbâsî, İyrec Avşar, Tahran, 1334hş., c. I, s. 36, 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Togan, Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 123, dip not 64; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> B. Ahmedov, a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Hondmir, Habibü’s-siyer, neşr. Nasır Hüsrev, Tahran, 1333 hş., c. IV, s. 273; Vambery, a.g.e., s. 77, 78; H. H. Howorth, a.g.e., c. II/2, s. 691; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Ş. T., s. 191-193; F. İ., s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 273; Veselovskiy, a.g.e., s. 97; Howorth, a.g.e., s. 692; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 273-274; Özbekistan S. S. R. Tarihi, Özbekistan Fenler Akdemiyası Neşriyatı, Taşkent, 1970, Tom I., s. 519.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 274, 275; Veselovskiy, a.g.e., s. 97, 98; Howorth, a.g.e., s. 92, 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Mirhond, Ravzatü’s-safâ, Luknov, 1332, c. VII, s. 66; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 76, 77; Muhammed Salih, Şeybânînâme, Özbekçe neşr. E. Şadiyev, Taşkent, 1989, s. 39-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 66; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 77, 78; Muhammed Salih, a.g.e., s. 46-55; Babür, a.g.e., s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Mirhond a.g.e., s. 66-67; Hondmir, a.g.e. c. IV, s. 79-91; Muhammed Salih, a.g.e., s. 73-94; Babür, a.g.e., s. 120-143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Şeybânînâme, s. 114-121, 125-136; Babür, a.g.e., c. I, s. 152-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Muhammed Salih, a.g.e., s. 232-244, 247-255; Hasan Bey Rumlu, Ahsenü’t-tevârih, hazır. Abdülhüseyin Nevâî, Tahran 1357hş., s. 109, 115; Vamberi, a.g.e., s. 82-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> “Çin-Sûfîge çu bu sözler yetti/Tükmen cehli bile ayıttı: Her ne başımga yazıbtur takdîr/Körmayin anı menge yok tedbîr; Türkmenler uruşa almadılar/Han kaşıda Turuşa almadılar, Lek nusret keliban han sarı/Türkmen münhezim oldı barı.; Kal’a çün Özbek ile toldı tamâm/Türkman yüzi kara boldı tamâm”, Muhammed Salih, a.g.e., s. 299-316; Babür, a.g.e., s. 253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Babür, a.g.e., s. 252-253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 77-78; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 368-375; Babür, a.g.e., s. 253; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 118-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 78, 79; Babür, a.g.e., s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Babür, a.g.e., s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Babür, a.g.e., s. 302, 303.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 127-128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Mirhond, a.g.e., c. VII, s. 99-113; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 121-123, 129-134; Babür, a.g.e., s. 325, 326, 328, 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Mirhond, a.g.e., s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> Muhammed Salih, a.g.e., s. 23-37; Rûzbehân, a.g.e., s. 248, 258 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Babür, a.g.e., c. II, 326-327.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 184-188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 42-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 203-229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, terc. Tevfik Bıyıklıoğlu, Ankara 1992, s. 4-22, 62-86; Tahsin Yazıcı, “Safevîler”, İA, 53-59; “Şah İsmail”, İA, s. 275-279.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Faruk Sümer, Safevî Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, s. 1-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Yahya b. Abdüllâtif Kazvinî, a.g.e., s. 235-241; Hasan Bey Rumlu, a.g.e., s. 147-148; İskender Bey Türkmân, a.g.e., s. 25-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Özbekistan S. S. R. Tarihi, Taşkent, 1958, 221-222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Faruk Sümer, a.g.e., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> Rûzbehân, a.g.e., s. 248, 253, 255, 306-307.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> a.g.e., s. 317, 322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> “Nâm-ı o Yâdigâr-i hânî şod”, a.g.e., s. 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 147-149; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 149-153; Vamberi, a.g.e., s. 89-90, H. H. Howorth, a.g.e., s 706, 707.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> Hasan Rumlu, a.g.e., s. 153-160; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37-38; Vamberi, a.g.e., s. 90; Howorth, a.g.e., s. 707.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e. s. 161; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> İbn ‘İyâs, Bedâi’yü’z-zuhûr, c. IV, neşr. M. Mustafa, Kahire, 1984, s. 218-227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, terc. Mehmed Atâ Bey, İstanbul, 1984, c. IV, s. 1024.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 163; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 38-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref99" name="_edn99">[99]</a> H. Vamberi, a.g.e., 90-91; L. Bouvat, “Şeybânî Han”, İA, s. 455.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref100" name="_edn100">[100]</a> ŞT., Dn., s. 194; F. İ., s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref101" name="_edn101">[101]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 163-164; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 37-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref102" name="_edn102">[102]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., 166; Halis Bıyıktay, Timurlular Zamanında Hindistan Türk İmparatorluğu, Ankara, 1989, s. 24-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref103" name="_edn103">[103]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 39-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref104" name="_edn104">[104]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 166-167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref105" name="_edn105">[105]</a> Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 167; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref106" name="_edn106">[106]</a> Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s 233; Hondmir, a.g.e., c. IV, s. 523-530; Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 168-174; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 40-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref107" name="_edn107">[107]</a> Babür, a.g.e., s. 345 vd.; Halis Bıyıktay, a.g.e., s. 16 vd.; M. F. Köprülü, “Babür”., İA, s. 181-183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref108" name="_edn108">[108]</a> Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s. 233-234; Hasan Beg Rumlu, a.g.e., s. 222-223, 256-273; İskender Beg Türkmân, a.g.e., s. 50-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref109" name="_edn109">[109]</a> Yahya b. Abdüllâtif Kazvînî, a.g.e., s. 234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref110" name="_edn110">[110]</a> ŞT., DN., s. 193-194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/siban-han-sulalesi-ve-ozbek-ulusunun-tesekkulu.html#_ednref111" name="_edn111">[111]</a> H. H. Howorth, a.g.e., c. II/2, s. 733-743.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Semerkant Bölgesindeki Özbeklerin Etnik Tarih</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/semerkant-boelgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/semerkant-boelgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih</guid>
<description><![CDATA[ Semerkant Bölgesindeki Özbeklerin Etnik Tarih
Araştırmanın amacı Semerkant bölgesindeki Özbek kabilelerinin XVIII. yüzyıldan XX. yüzyılın başına kadar olan süreye ait tarihi malzemenin toplanması ve yorumlanmasıdır. Araştırma XVI-XIX. asra ait basılmış yazılı kaynaklar, V. V. Radlov, A. P. Fedçenko, A. D. Grebenkin, V. V. Barthold gibi devrim öncesi araştırmacıların eserlerine, etnografik tasvirlere, toponomik verilerine ve çeşitli yıllara ait bilimsel yazılara dayanıyor. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c653246eb6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Semerkant, Bölgesindeki, Özbeklerin, Etnik, Tarih</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Semerkant.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html">Semerkant Bölgesindeki Özbeklerin Etnik Tarih</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Azim MALİKOV</strong></span></a>
</p><p>Araştırmanın amacı Semerkant bölgesindeki Özbek kabilelerinin XVIII. yüzyıldan XX. yüzyılın başına kadar olan süreye ait tarihi malzemenin toplanması ve yorumlanmasıdır.</p>
<p>Araştırma XVI-XIX. asra ait basılmış yazılı kaynaklar, V. V. Radlov, A. P. Fedçenko, A. D. Grebenkin, V. V. Barthold gibi devrim öncesi araştırmacıların eserlerine, etnografik tasvirlere, toponomik verilerine ve çeşitli yıllara ait bilimsel yazılara dayanıyor.</p>
<p>Malzemenin hacmini dikkate alarak biz bu yazıda Semerkant bölgesindeki daha sonra Özbek halkının önemli bir parçasını oluşturan Türk dilli halkların -Kıpçak, Nayman, Saray, Mangıt, Tuyaklı, Barlas ve diğer Türklerin- etnolojik tarihinin bazı noktaları üzerinde duracağız.</p>
<p>İlk önce verilen tarihi dönemler için, Semerkant Özbeklerinin etnolojik tarihinin kısa bir özetini yapalım.</p>
<h2><span><strong>M.S. 1. Bin Yıl Ortalarında Etnik Durum</strong></span></h2>
<p>Özbeklerin etnogenezinin başlangıcı, Orta Asya ovasındaki vahalarda Türk dilli halkların ortaya çıkmasının ilk etaplarıdır. Bu sürecin başlaması Türk kağanlığının kurulmasından önceki döneme aittir. Bugün elimizde olan malzemeye dayanarak, VI. yy.’da Altay Türklerinin gelmesinden önce, Orta Asya çöl ve vahalarında bir miktar Türk dilli halkın yaşadığını tahmin edebiliriz. Bölgenin oldukça eski zamanlardan polietnik olduğu düşünülüyor, yani burada Türk dilli ve Fars dilli halklarla beraber diğer dil gruplarına giren halklar da mevcuttu.</p>
<h2><span><strong>VI – VIII. Yüzyıllar Arası Etnik Tarih</strong></span></h2>
<p>Malzemenin Türk Kağanlığı dönemlerinde Orta Asya ovasında bir dizi Türk boy ismi de verdiğini söylemeliyiz. Bunlar Tugü, Kumici, Karluk, Halac, Türgeş, Çola ve diğerleridir. Kendilerine özgü karakteristik kültürleri olan Tugü Türkleri hariç, diğer Türk dilli halkların arkeolojik kültürler arasında ayırt edilmesi oldukça zordur.</p>
<p>VI-VII. yüzyıllar arasında Semerkant bölgesinde tümü ‘Türk’ olarak isimlendirilen geniş bir Türk dilli halk dilimi oluşmuştu. Bölgedeki Türk dilli halkların kendilerine ait Runik yazı alfabesi de mevcuttu ki Mug dağındaki kalede bulunan arşivden çıkan eski Türk dilinde yazılmış belge de bunu ispatlamaktadır. Bir yığın hükümdar Türk idi; devlet memurları da sıkça Türk dilli halklardan oluyordu.</p>
<h2><span><strong>IX-XII. Yüzyıllarda Etnik Süreçler</strong></span></h2>
<p>Arap istilası Orta Asya ovasındaki etnik süreçleri oldukça kuvvetli biçimde etkiledi. Sogd, Baktriya ve Harezm dilleri ortadan kalktı; Türk dilli halkların birleşmesi yavaşladı.</p>
<p>Bununla beraber, bazı araştırmacıların düşüncesine göre, VIII-IX. yy.’larda Türk etnik birliğinin temel çizgilerinin oluşması hızlanmıştı. Bu Özbek bölgesinin etnik temelini oluşturdu.</p>
<p>A. Askarov’un düşüncesine göre, Doğu Türkistan’ın bir kısmı, Yedi Su, Taşkent vahası, Fergana, eski Sogd ve Baktriya dahil olmak üzere, Kaşgar’dan Amu Derya’ya kadar olan bölgeyi kapsayan Karahanlılar Devleti’nin kurulması Özbeklerin etnogenezinin oluşmasını sona erdirmişti.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Özbek halkının genel olarak Karahanlılar Devleti çerçevesinde oluşmuş olduğu, fakat onun birleşmesinin daha sonra da devam ettiği düşünülmektedir.</p>
<h2><span><strong>VIII-XV. Yüzyıllar Arası Etnik Tarih</strong></span></h2>
<p>Oluşmakta olan Özbek halkının zamana göre bir sonraki etnik katmanı, Çağatay hükümranlığı döneminde Türk dilli halkların kuzeyden Orta Asya ovasına akın etmeleri ile bağlantılıdır. Bilindiği gibi Cengiz Han’ın ordusuyla beraber Orta Asya’nın doğu bölgelerinden Orta Asya’ya birçok Türk dilli ve birkaç Moğol kabilesi geçmişti. Bu döneme ait yeni Türk ve Türkleştirilmiş Moğol boylarından bazıları- Celayirler, Barlaslar, Kauçinler, Arlatlar, Kungratlar, Mangıtlar ve diğerleri bilinmektedir. XIV. yy.’da çoğunlukla, Semerkant’ın da içinde bulunduğu, Moğol Çağatay ulusu arazisinde yaşayan bu boylar grubuna Çağatay deniyordu. Bunlar, ataerkil -aşiret düzenini koruyan göçebe- çobanlardı. Yavaş yavaş bunlar yerleşik ahalinin ekonomik-kültürel geleneklerini benimsiyordu. Yeni gelen boyların çoğunluğu, oluşmakta olan Özbek halkının dilini oldukça çabuk benimsedi. Bunun nedeni, bu dilin kendi dillerine olan yakınlığıydı. Çağatay Türkleri XIV-XV. yüzyıllar arasında Orta Asya’da, Timur ve Timur devletlerinde önemli rol almıştı. XV yy.’da “Çağatay” terimi daha geniş bir anlam kazandı. Bu terim artık sadece Moğol istilası zamanı gelen boylara değil, bundan önce gelen boylarla (örneğin Karlukları) beraber Maveraünnehr’in bütün Türk dilli ahalisi için kullanılmaya başlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<h2><span><strong>XVI Yüzyıl ile XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Etnik Süreçler</strong></span></h2>
<p>Türk dilli halkların Orta Asya’ya son önemli akını XV. asrın başlarında olmuştu. Bu sefer onlar Deşti Kıpçak’tan gelmekteydi. Bu dönemde Orta Asya’da siyasi ve ekonomik durum nedeniyle, Deşt-i Kıpçak boylarının Hükümdarı Şeybani Han’ın orduları burayı ele geçirmekte pek zorluk çekmemişti. Şeybani hanla beraber gelen ve “Özbek” ortak adıyla tanınan Türk dilli boylar, Zerefşan Kaşka-darya ve Surhandarya vadilerine, Harezm ve diğer bölgelerine yerleştiler.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<h2><span><strong>XVIII.  Yüzyılın İkinci Yarısı-XX. Yüzyılın Başlangıcındaki Etnik Süreçler</strong></span></h2>
<p>Feodal bölünmenin kalması, sürekli savaşlar ve iç çatışmalar Özbeklerin parçalanmasını güçlendiriyor, etnik gelişmenin devamı ve milli birliğin oluşmasını frenliyordu. Farklı tarihi dönemlerde Özbek halkıyla birleşen farklı etnik grupların -Sart, Türkmen, Deşti Kıpçak Özbeklerin- yaşam şekli ve kültüründe olan önemli farklılıklar eskisi gibi korunmuştu.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Araştırmacılar, Özbeklerin arasında birbirinden farklı birkaç büyük grup göstermektedirler.</p>
<p>Genel olarak Özbekler iki ana gruba ayrılıyordu – birinci ve en eskisi, kendi nesil ve boylarının ismini hatırlamayanlar; ikincisi kendi nesillerini ve boylarını bilenler ki bunlar Deşt-i Kıpçak Özbekleri ve daha erken oluşmuş gruplardı. Bu sonuncular da kendilerini Deşti – Kıpçak Özbeklerinden farklı sayıyorlardı.</p>
<p>Bunlara örnek olarak erken Karluk, Barlas, Türkmen vd. gösterilebilir.</p>
<p>XIX-XX. asrın başlarında Semerkant arazisinde kırktan fazla Türk dilli (Özbek) boy yaşamaktaydı ki bunlardan en kalabalığı Kıpçaklardı; daha sonra ise Nayman, Saray ve diğerleri geliyordu.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bundan sonra, biz, Özbekleri oluşturan Türk dilli halkların sadece bazılarının tarihini inceleyeceğiz.</p>
<h2><span><strong>Kıpçaklar</strong></span></h2>
<p>Onlar M.Ö. III. asra ait Çin kaynaklarında mevcutturlar. Bu dönemlerde onlar Altay’a komşu bölgede yaşıyorlardı. Daha sonra, büyük ihtimalle erken Ortaçağ döneminde onlar Orta Asya ovasına geçmeye başlamışlardı. Ünlü etnograf K. Şaniyazov Özbekistan Kıpçaklarının, bu arada da Semerkant Kıpçaklarının, tarihini ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Bundan dolayı genellikle onun verilerine dayanacağız.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>XIX. asrın başlarında Zerefşan vadisinde 40 bine yakın Kıpçak ailesi yaşamaktaydı. Eğer her ailede 5 kişinin olduğunu düşünürsek, bu dönemlerde Kıpçak ahalisinin 200 bin olduğunu varsayabiliriz. 1920 nüfus sayımı zamanı Zerefşan vadisinde sadece 52.100 Kıpçak bulunuyordu. Bu fark, Zerefşan Kıpçaklarının büyük bir kısmının yüzyıl boyunca yerleşik hayata geçerek kendi asıl kimliklerini unutmuş olmalarından ve kendilerini Özbek sanmalarından kaynaklanıyordu.</p>
<p>Zerefşan vadisinde Kıpçakların çoğunluğu Akderya ve Karaderya nehirlerinin (Zerefşan nehrine dökülür) üst kısımlarının kuzeyinde, şimdiki Semerkant vilayetinin Payarık bölgesinde yaşamakta ve burada Özbek ahalinin %45’lik bir bölümünü oluşturmaktaydı. Kıpçaklar aynı zamanda bu vilayetin Bulungur, Pastdargom, İştihan, Narpay bölgelerinde de yaşamaktalar.</p>
<p>Semerkant vilayetinin birçok köyünde Kıpçaklar eski oturaklı Özbek ahalisinin yanı sıra diğer yarı göçebe Özbeklerle (Kıtay, Kırk, Tuyaklı, Kungrat, Nayman, Türk, Nuratin Türkmenleri vd.) beraberce yaşamaktadırlar. Kıpçak grupları Ekim devrimine kadar, yaşantı ve dilin bazı kendilerine özgü özelliklerini koruyarak, ayrı gruplar halinde yaşamaktaydılar.</p>
<p>Alan araştırmaları sonuçlarının gösterdiği gibi XIX. asrın sonları-XX. asrın başlarında Zerefşan vadisinde alttaki Özbek-Kıpçak grupları yaşamaktaydı:</p>
<p>I. Toguzuruv (Tokuz) veya Toguzbay; Karauz, Çuraş, Çalnogay, Çalmayun, Uraztay, Kırımhoca, Cagalbaylı, Tuyaklı, Ayuçi.</p>
<p>II. Cetı-uruv Aytamgalı, Koştamgalı, Sırgalı, Kamçılı, Cuvanlı, Samanotlı, Çumuçlı.</p>
<p>III. Parça-Kıpçak: Uştamgalı Torı-Aygır veya Torttamgalı (Uzun çekli, Bakalçok, Çuvullok), Kanjıgalı, Çapraşlı, Kara-Kesak-Çir-Tak, Bılting Tokal.</p>
<p>IV. Ak-kıpçak: Cagaltay (Kulcaman, Şanazar, Karahan), Şegarbay, Buribay, Ak-pıçak, Pıçakçı.</p>
<p>V. Kara-kıpçak: Kara-Kıpçak (Gumbaz, Batal, Kovan, Kara-boyır, Kara – Moyun, Kara-nayman).</p>
<p>VI. Sarı-kıpçak: Altı ata (Altıvoy veya Altı ata balası)-(Kara-moyun, Karaupa, Sarıvoş), Çerik, Çirkiravuk, Çuvullok, Boltalı, Beş sarı, Elatan, Kanjigalı, Sarı. Beşbola, Cagalbayli, Burlay, Oray, Sokmon, Çugmon.</p>
<p>VII. Kıpçak-saray: Abaklı, Karga-ayak, Kırk-ayak, Kazayaklı, (Taşkantli, Hona), Kanjıgalı, Kulçan, Koçkor, Çorkusa, Mirzotup, Şigarak.</p>
<p>Yukarıda verilenlerin yanı sıra Zerefşan vadisi Kıpçakları arasında Tana, Oyrat, Bokalçek, Beşbarmok, Budak, Jurnat, Kalandar, Çangarokçi (bu sonuncular Fergana Kıpçakları arasında da vardır) grupları da var.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Yukarıda ismi geçen Özbek-Kıpçak gruplarından en büyüğü Toguz-uruv’dur (veya Toguz-tog).</p>
<p>Ceti-uruv (uru) Kıpçak -XIX. asrın sonları- XX. asrın başlarında Zerefşan vadisinde en büyük Kıpçak soylarından biridir. Ceti uruv etnonimi Özbek-kurama, Kıpçakların Başkır boyu, Küçük Juz Kazaklar ve (“jeti uruu” şekliyle) Kıtay, Sarıbagış, Sarua Kırgız boylarında da saptanmıştı. Kazak ve Kırgızların ceti urusunda Kıpçak etkisi var. Fakat Özbek Ceti-uruv Kıpçakları ile Kazak ve Kırgız Ceti- uruvlarda aşiret isimleri farklılık göstermektedir, yani bir gruptaki aşiret isimleri başka bir gruptaki aşiret isimlerinden farklıdır. Ceti-uruvların tarihte birleşmeleri hakkında kesin bilgi yoktur. Sadece “Ceti uruv” etnoniminin farklı boy birleşmelerinde kendiliğinden oluşmuş olabileceğini varsayabiliriz. Başka türlü de olabilirdi. Geçmişte “Ceti-uruv” Deşt-i Kıpçak boyları içinde büyük bir aşiret olmuş, daha sonra ise aynı ismi taşıyan birkaç bağımsız aşirete bölünmüş olabilir. Bunlar da artık başka (Kıpçak ve Kıpçak olmayan) aşiretleri ve aşiret parçalarını kendi içlerine alıyordu. Nihayet, onların aşiretleri doğal nüfus artışı, başka aşiretlerin dağılması sonucu veya herhangi başka bir sebepten (yeni isimlerle) yeniden kurulabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Ceti uruv aşiret birleşmesi kökenleri farklı (Kıpçak ve Kıpçak olamayanlar) aşiretleri birleştiriyordu. Büyük ihtimalle gösterilen yedi aşiret Ceti uruva daha sonra-Zerefşan vadisinden girmiştir (XVIII-XIX. yy.’larda).</p>
<p>Parça-Kıpçak, Zerefşan vadisindeki kırma Kıpçak aşiretlerinin büyüklerinden biridir. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlangıcında Uç-tamgalı, Tor-aygır veya Torı-aygır (Tort-tamgalı), Kanjigalı, Çapr-aşlı, Biltıng, Tokal aşiretlerinden oluşmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>“Parça” terimi, birçok Özbek aşiretinin isminde, ismin parçası olarak geçmektedir. Büyük ihtimal “parça” terimi farklı aşiretlerin parçalarını göstermektedir.</p>
<p>İncelediğimiz dönemde Kıpçaklar, aşiret parçaları, boy ve boy birleşmelerinden oluşmaktaydılar. Onların içinde farklı etnik grupların eski ve Ortaçağ’a ait izlerini bulabiliriz</p>
<p>Harezm’in bir dizi aşiretinin isimleri (Kanjigali, Tuyaklı, Bolgalı, Kara-Kıpçak) Zerefşan vadisi Kıpçak aşiret isimleri ile aynıdır, ki bu da onların ortak kökenleri olduğunu gösteriyor. Ve bu aşiretler genel olarak Kıpçak aşiretleri olmuştur.</p>
<p>Kıpçakların etnik ortamında Nayman, Tuyak, Kıtay, Yuz, Kangal ve diğer boyların aşiret isimlerine benzer isimler taşıyan aşiretler mevcuttu. Türkleştirilmiş Moğollar da bulunuyor (Tama, Oyrat). Bir dizi Özbek boy ve aşiret-boy birleşimlerinde de Kıpçak etkisi gözleniyor (Katagan, Saray, Kungrat, Kurama, Mangıt, Yuz ve diğerleri); bunlar Özbeklerle komşu başka halklarda da (Karakalpak, Kazak, Türkmen, Kırkız) vardır.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>XVIII-XIX. yy. kaynaklarında Zerefşan vadisinin Kıtay ve Kıpçak aşiret-boy birleşmeleri çift bir isimle Kıtay-Kıpçak ismiyle anılıyor. Fakat bu birleştirme görecelidir. Gerek Kıtaylar, gerekse Kıpçaklar kendi bağımsız etnik birimlerine, bağımsız (birbirinden farklı) aşiret yapılarına ve ayrı tamga sahiplerdi. Her ikisinin de başlarında kendi hükümdarları, beyleri vardı. Fakat eskiden beri komşu arazilerde yaşıyorlardı. Kıtay-Kıpçaklar ortak düşmanlarına karşı beraberce hareket ediyor, kendi aralarında ticaret yapıyorlardı. K. Şahniyazov’a göre aralarında akrabalık ilişkisi yoktu, sadece askeri- politik ve tarihi bağlar mevcuttu.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<h2><span><strong>Naymanlar</strong></span></h2>
<p>Reşidüddin’in verdiği bilgiye göre Naymanların Moğol öncesi dönemlerde, ilk hükümdarları Narkış-tayan ve Eniat-kaan olan oldukça kuvvetli devletleri vardı. 1218 senesinde Moğollar Naymanların devletini tamamen dağıtmıştı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu yenilgi Naymanların bir kısmını daha batıya, Orta Asya devletlerine ve Orta Kazakistan çöllerine kadar göç etmeye zorlamıştı.</p>
<p>XV. yüzyılın 30-60 yıllarında Naymanların bir kısmı “Göçebe Özbekler” ulusuna giriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>1681 senesinde Nayman asıllı Abdülkerim Bey Semerkant’ın hükümdarı olarak tayın edilmişti ve aynı zamanda parnavaçi görevini almıştı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>XVIII-XIX. yüzyıllarda Naymanlar Buhara emirinin ordusuna girip, taç giyme merasiminde bulunuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>XIX. yüzyılın ilk yarısında bazı Naymanlar Semerkant’ın içinde oturuyorlardı. Belgelerde ünlü Nayman hattat Abdulcabbar’ın ismi geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Naymanlar Bulungur, Cambay, Kattakurgan, Pastdargom, Narpay ve Urgut bölgelerinde yaşıyorlardı. Kattakurgan etrafında Naymanlar, Zerefşan nehrinin sol kıyısında bazen birbirine yakın, bazen de dağınık bir şekilde, ayrı topluluklar halinde yerleşiyorlardı.</p>
<p>Çupan-ata yükseltilerinde (Semerkant girişinde) Kara-nayman aşireti yaşamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Naymanlar kendi içlerinde 17 aşirete bölünüyordu: Pulatçı, İlanlı, Kuştamgalı, Karanayman, Kazak- Nayman, Burunsav, Kozayaklı Nayman, Karaguk, Agran, Mamay, Sakzil, Çumçuklı, Sadirbek, Ukreş- Nayman, Jagarbaylı, Baganalı, Baltalı Nayman. Nayman şivesi, Kıpçak Cekaya Özbek şiveleri grubuna girmektedir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> 1926 yılı verilerine göre Semerkant vilayetinde 35,500 nayman yaşamaktaydı.</p>
<p>XX. yy. başlarında Semerkant ve Buhara Naymanlarının çoğu diğer Özbeklerle karışmamaya çalışıyor, dil ve yaşam tarzlarının pek farklı olmamasına karşın kendilerini Özbek saymıyorlardı. Birçoğu kendi nesillerini iyi biliyor, Naymanların sayıca ikinci olduğu Orta Cüz Kazaklarla akrabalıklarını onaylıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<h2><span><strong>Saraylar</strong></span></h2>
<p>A. D. Grebenki’nin fikrine göre Saraylar Zerefşan vadisi arazisine Kuzey Afganistan’dan (Belh bölgesi) göç etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Onların temsilcilerinden XVII. yüzyılın sonuna ait tarihi kaynaklarda bahsedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>XVIII-XIX. yüzyıllarda Saraylar Buhara Emirinin ordusuna giriyor ve taç giyme merasiminde bulunuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Birçok Saray Semerkant’ın güneyinde, dağların yamaç ve eteklerinde, Cam çölünde, Miankale’de ve Nuratin dağlarının kuzey yamaçlarında yaşıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Aynı zamanda Saraylar, Bulungur ve Cambay bölgelerinde yaşamaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Zerefşan’ın orta vadisinde Sarayların bu aşiretleri kaydedilmiştir: As-saray, Kungrad-saray, Kıpçak-saray. As-saray aşireti kendi içinde yediye bölünmektedir: Taka, Kungrad, Kara-buyin, Keneges, Beşmergan, Taramuş, Sadır. Kıpçak-saray aşiretinin de altı kolu var: Çar-kusa, Nayman, Şigalı, Kazyaklı, Kacigalı, Avaklı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>19. yüzyılda Saraylar yarı göçebe yarı yerleşik bir hayat sürüyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<h2><span><strong>Mangıtlar</strong></span></h2>
<p>XIII. yüzyılda Cengiz Han’la beraber Orta Asya’ya göç eden boylardan biridir.</p>
<p>Bir kısmı 15. yüzyılın 30-60’lı yıllarında “Göçebe Özbek” ulusuna dahillerdi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Kaynaklara göre Mangıtlar esas Özbek boylarından biridir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> XVI yy.’da bir kısmı Şeybani Han’ın Maveraünnehir’e yaptığı seferde bulunmuştu.</p>
<p>18. yy.’ın ortalarında, Buhara Hanlığı’nda siyasi hakimiyet için yapılan mücadeleleri, Muhammad Rahim başkanlığında Mangıt temsilcileri kazandılar. 1747 yılında, Muhammad Rahim’in gelişinden sonra Semerkant Hakim’i olarak kardeşi Barat, sultan tayin edildi<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>.</p>
<p>1784 yılında da Semerkant Valiliği’ne Emir Daniyar Şahmurat’ın oğlu tayin edildi. 1860’ta Semerkant Hakimi olarak da Mangıt temsilcisi olan İbrahim-Parvanaçi tayin edildi. Mangıtlar Buhara emirinin nizami ordusunun Elnavkar mensubu olmakla beraber Emirin taç giyme merasiminde de iştirak ediyorlardı<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Onların bir kısmı Bulungur, Cambay bölgelerinde yaşıyordu.</p>
<p>İstatistik verilerine göre 1917-1920 yıllarında Semerkant kazasında onların nüfusları 7,500’ü aşkındı. Burada onlara ait belirgin araziler yoktu; çoğu (tahminen 4 bin kadar) yoğun olarak kazanın batı kısmında, Karaderya nehrinin sol sahilinde yaşıyorlardı; Zerefşan vahasının güneydoğu bölgesindeki (Cuma-bazar, özellikle Urgut bölgeleri) nüfusları 3 bin civarındaydı. Semerkant kazasının bu kısmına onlar herhalde Karşin vahasından, Şehriseb’den geçerek gelmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Grebenkin, Semerkant Mangıtları içerisinde 17 aşiret (Temir-Hoca, Baurdak, İsabay, Gualek, Kusa, Taz, Kara- Bair, Parça-Kara, Tok, Bakırçı, Mangıt-Kazak, Un-Eki, Çukay, Galibatır, Bişbola, Bakal-Çak, Pule- Tamgalı), Kattakurganlılar içerisinde ise 7 aşiret (Uvalay, Aç, Tok, Ak, İssabay, Baurdak ve Kara- Mangıt) saymıştır.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Ama onlardan yalnız ikisi, Kara-Mangıt ve Baurdak, 1920 yılı nüfus sayımında kayıtlara alınmıştır. Onun müşahedelerine göre Semerkant ve Kattakurgan Mangıtları birbirlerini tanımıyor ve aralarında hiçbir akrabalık bağlarının mevcutluğunu kabul etmiyorlardı. Semerkant’takiler 18. yy.’ın ikinci yarısında Karş yakınlarından çıktıklarını, öbürleri ise Emir Timur’un zamanından bu yana Kattakurgan’da yaşadıklarını söylüyorlar.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Karş’tan geldiklerini iddia eden Semerkant Mangıtlarının yalnız kendi içlerinden evlilik yaptıkları kaydedilir. Bu yüzden içine kapanıklılığı keskin şekilde koruyorlardı.</p>
<h2><span><strong>Mingler</strong></span></h2>
<p>Efsaneye göre onlar Orta Asya’ya Cengiz Han’la beraber gelmişler, ilk başlarda Sir Derya nehri boyunca göçebe hayat sürmüşlerdi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Onların temsilcileri hakkında ilk bilgiler Semerkant vilayetinde, XVII. yüzyıla ait belgelerde geçiyor.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Zerefşan vadisi Mingleri daha küçük aşiretlerden oluşan, 3 büyük kola ayrılıyorlar: 1. Tugalı (Ahmat, Çahir, Tuyi Namoz, Okşik vs.), 2. Boglan (Çibli, Kora, Mirza vs.), 3. Uvok Tamgalı (Algol, Çaut, Jaylı, Uramas, Tuknamoz, Kiyuhuja, Yarat). Urgut bölgesinde de yaşıyorlardı. Minglere ait 44 kışla vardı. Nüfusları 1870’lerde 11 bini aşkındı. Mingler genellikle zıraatla uğraşıyorlardı. Kıtaylar, Kıpçaklar, Karakalpaklar ve Kenegeslerle anlaşmalar yapıyorlardı, Buhara emirleri ile de savaş içindeydiler.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>XIX yy.’da Urgut Beyliği Minglerin temsilcilerine aitti. A. P. Fedçenko’nun fikrine göre beylerin emire bağlılığı o kadar da büyük değildi. Beylerin sadece yılda 3 kez tartuk (hediye ile haraç arasında bir şey) vermeleri ve savaş için belli sayıda asker temin etmeleri gerekirdi. Bundan sonra tüm ülke içi emir ve gösterişler, zekat hariç tüm vergilerin toplanması vs. beye aitti. Şeriata göre yalnız emire ait olması gereken öldürme-affetme yetkisini pratikte beyler kullanıyorlardı. Böylelikle soydan gelme beyler, gerçekte emirin Ayanı yetkisine sahiplerdi. Urgut Beyliği’nin yarı özgür mevcudiyeti Emir Nesrullah’ın ölümüyle son buldu. Ölümünden önce Minglerin temsilcileri olan Adil-parvanaçi ve kardeşi Alayar-inak’a Buhara’ya gelme emri verdi ve ölümünden sonra kendi özgürlüklerini ilan edeceklerinden korkarak idam ettirdi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<h2><span><strong>Tuyaklılar</strong></span></h2>
<p>A. D. Grebenkin’in kaynaklarına göre bu boyun temsilcileri Zerefşan vadisine geliş tarihlerini gösteremediler. Kabile içinde anlatılan efsaneye göre onlar Sir Derya’dan çıkmışlar, Taşkent istikametinden güneye, Çinaz ve Cizak’tan geçerek Zerefşan’a kadar ilerlemişlerdi. Tuyaklılar aşağıdaki aşiretlere ayrılıyorlar: Çubot, Uray, Molla-Keseki, Mirza-Keseki, Çangal, Guraç. Guraçlar, bey nesli sayılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Onlar aynı zamanda Bulungur ve Camay bölgelerinde de yaşamaktalardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Yaşadıkları bölgelerin kenarlarına doğru gittikçe onların başka boylarla karıştıkları göze çarpmaktaydı. Tuyaklılar her zaman emirin tarafında olmuş ve onun süvari birliklerinde hizmet etmişlerdi. Onların temsilcileri emir yanında inak ve dadh makamlarına kadar yükselmişlerdi. Tuyaklılar 47 kışlaya sahiptiler. 1870’lerde nüfusları 12 ila 20 bin arasında değişmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<h2><span><strong>Barlaslar</strong></span></h2>
<p>Çok sayılı ve geniş bir alana yayılmış bir Türk boyu idiler. Bu boyun ismi Cengiz Han zamanından tanınmaktaydı. Onların bir kısmı Orta Asya vahalarına 1266’dan sonra yayılmıştır. 1590 yılında Semerkant’ta Barlasların temsilcileri yaşamaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> XX. yy.’ın başlarına doğru Maveraünnehir’de sayıları çok azalmış durumdaydı. Çoğu assimile edilmiş ya da Afganistan, Pakistan ve Kuzey Hindistan’a göç etmişlerdi. 1920 yılında Semerkant vilayetindeki Barlasların yalnız dağlık bölgelerde, Nuratin ve Malguzar dağlarının kuzey yamaçlarında, Türkistan sırtının eteklerinde ve Zerefşan’ın başlarında yaşamakta oldukları tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Aynı isimli kışlalar Bulungur ve İştihan bölgelerinde kaydedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Barlaslar kendilerine yakın iki grup yakın kabile görüyorlardı; Şaşbaçça ve Kalhopizi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>XX. yy.’ın ortalarında Tacikistan’ın Ağalık köyünde, Aktaş köyünden (Urgut bölgesi) çıkma Barlaslar yaşamaktaydı. Tacik dilini kabul etmekle beraber kendilerini Barlas saymakta devam ediyor ve Aktaş’un Özbek dilli ahalisini kendi soylarından biliyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Musa-bazar köyünde de (Urgut’a bitişik bölge) XIX. yy.’ın ikinci yarısında Barlaslar yaşamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<h2><span><strong>Türkler</strong></span></h2>
<p>Şüphesiz, Özbeklerin Türklük özünü erken Ortaçağ Altay Türklerinin neslinden gelenler ve erken devirde Orta Asya vahalarına gelmiş Türk dilli boylar oluşturmuştur. 1870’lerde Zerefşan Türkleri aşağıdaki aşiretlere bölünüyorlardı: Kalta-Tay, Kal-Hafız, Lüleki, Kara-Kuz. İki aşiret daha – Barlas ve Musa- Bazari Şahrisabz’a göç etmişlerdi. Emirin askeri birliklerine katılmıyorlardı. Onlar göçebe hayat tarzına ve 19 kışlaya sahiplerdi. Nüfusları 4500 kişiyi aşkındı. Başka Özbek boylarından kendilerine özgü Avrupaî çizgileriyle farklılık gösteriyorlardı. Araştırmalar onların Özbek asıllı olduklarını inkar etmediklerini gösteriyor.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Türkler hem Nurat şehri ve civarında hem de bu bölgenin güney-doğusundaki Avazsay vadisinde tespit edilmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>Böylece 19. yy.’da Semerkant vilayetinin Özbek asıllı boyları aşiret-kabile yapısına göre oldukça karmaşık bir şekilde Türk dilli boylardan oluşan bir yapı sergilemekteydi.</p>
<p>Onların bölgeye gelişleri değişik devirlere tesadüf ediyor. İlk olarak, Usunların soyundan gelen Uyşunlar (M.Ö. II. yy.’da), Eftalitlerin soyundan gelen Abdallar (V-VI. yy.’da), erken Ortaçağ’da ise, Karluklar, Argunlar, Türklerin kendileri ve bazı kaynakların “Eftalilerin kalıntıları” olarak adlandırdıkları Halaclar gelmişlerdir. İlginç olan şu ki, Karahanlılarla gelen boylar yalnız Karluklar ve muhtemelen şimdiki Nuratin bölgesindeki Karahanilerden oluşmaktalar. Cengiz Han’la gelen Kiyat, Kungrat, Barlas, Durman vs. boyları büyük bir grup oluşturmaktaydı. XVI-XVIII. yy.’da gelmiş ve XX. yy.’ın ilk çeyreğine kadar kendi aşiret-kabile yapısını koruyabilen boylar da çoğunluktaydı. Kaynaklardan çıkan sonuçlara göre asıl Özbekler Mangıtlardı.</p>
<p>Onlara karşı en büyük muhalefeti, Şehrisabzlı Kenegeslerle, bazen de Hokandlılarla birleşerek Mangıt egemenliğine karşı çıkan Kitay-Kıpçak boyları olan Miankaleliler oluşturmaktaydı. Mangıtları başka boylar (mesela Naymanlar) da desteklemekteydi.</p>
<p>Genel olarak Semerkant vilayeti Özbeklerinin aşiret-kabile yapıları başka bölgelerde olduğu gibi karmaşık bir düzen sergilemekteydi. Yukarıda araştırdığımız boylar dışında bu vilayette Alçin, Argın, Arlat, Bahrin, Burkut, Calair, Durman, Kalmak, Kangl, Karakalpak, Katagan, Kırgız, Kiyat, Kungrat, Kuralas, Kutç, Kırk, Moğol, Türkmen, Uz, Yüz gibi boylar da yaşamaktaydı. Bu boylar kendi içine kapalı değillerdi, aksine birbiriyle iç içe yaşamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Bölgede yaşayan Özbeklerin çoğu yerleşik hayata geçse de, XIX. yy.’ın ortalarında bir kısmı göçebe veya yarı göçebe-yarı oturak hayat tarzına sahipti. 1921 yılı etnografik araştırma ekibi göçebe Özbeklere hiç rastlamadı. Yalnız Özbeklerin arasında geleneklere bağlılıkta zayıflama dikkatleri çekmişti.<a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Azim MALİKOV</strong></span></a>
</p><p>Semerkant Devlet Üniversitesi / Özbekistan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 617-623</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ S. Andreyev. 1921 Yılında Semerkant Vilayetindeki Etnografik Araştırma Gezisinden Bazı Sonuçlar. – Rusya Coğrafya Cemiyeti’nin Türkistan Şubesinden Haberler. T. XVII. Taşkent. 1925.</span></div>
<div><span>♦ S. Andreyev, O. D. Çehoviç, XIX. Yüzyılın Sonu-XX. Yüzyılın Başlarında Buhara Ark’ı (kalesi). Duşanbe 1972.</span></div>
<div><span>♦ Askarov. Özbek Halkının Etnogenezi ve Etnik Tarihinin Araştırılmasının Bazı Yönleri – Orta Asya Halkının Etnik Tarihinin İncelenmesine Dair Materyaller. Taşkent 1986.</span></div>
<div><span>♦ Ahmedov. Göçebe Özbek Devleti. Moskova 1965.</span></div>
<div><span>♦ V. Bartold. Eserler. K. 5. Moskova 1965.</span></div>
<div><span>♦ Valiyev. Özbek Dilinin Nayman Şivesi (fonetik ve morfolojik özellikler). Doktora adaylık tezi özeti. Semerkant 1963.</span></div>
<div><span>♦ Orta Asya’da Seyahat (1863). S. 1865.</span></div>
<div><span>♦ Vasikalar tuplami (XVI asrning ikkinçi yarmi Samarkand oblastidagi yuridik dokumentlar). Toşkent. 1982.</span></div>
<div><span>♦ Grebenkin, Özbekler-Rusya Türkistanı. Politeknik sergisi için basılmış eserler derlemesi. 2. basım. Moskova 1872.</span></div>
<div><span>♦ XVII-XIX. yy.’larda Buhara Hanlığındaki Zirai İlişkiler Tarihine Ait Belgeler. Taşkent 1954.</span></div>
<div><span>♦ Doniyorov. Uzbek Halkining Şajara va Şevalari. C., “Fan”. 1968.</span></div>
<div><span>♦ Ahmad Doniş. Buhara’dan Petesburg’a Seyahat. Duşanbe. 1960.</span></div>
<div><span>♦ P. İvanov. Buhara Hanlığında Kitay-Kıpçak isyanı. 1821-1825 yılları. M.-L. 1937.</span></div>
<div><span>♦ Karmışeva. Tacikistan ve Özbekistan’ın Güney Bölgelerinin Etnik Tarihinden Makaleler. 1976.</span></div>
<div><span>♦ Karmışeva. Nurat Sırtı Ahalisinin Etnografisi ile İlgili Materyaller-Etnografi Enstitüsünün Arazi Araştırmaları. 1976. Moskova 1978.</span></div>
<div><span>♦ Korayev. Geografik nomlar ma’nosi. Taşkent. 1978.</span></div>
<div><span>♦ Malikov VI-VIII. yy.’larda Orta Asya Ovasında Türkler. Doktora tezi özeti. Semerkant. 2000.</span></div>
<div><span>♦ Orta Asya’nın Bölgelendirilmesi ile İlgili Materyaller. Kitap 1. Buhara ve Horezm’in ahalisi ve arazisi. 1. bölüm. Buhara. Taşkent. 1926.</span></div>
<div><span>♦ Mirza Abdalazim Sami, “Tarih-i salatin-i mangitiya” dar as-saltana-i Buharai şerif. L. M. Epifanova’nın çevirisi. Moskova 1962.</span></div>
<div><span>♦ Orta Asya ve Kazakistan halkları. C. 1. Moskova 1962.</span></div>
<div><span>♦ V. Radlov. Sibir’in İçinden. Günlük Sayfaları. Moskova 1989.</span></div>
<div><span>♦ Raşid ad-din. Eserler Derlemesi. C. 1. Moskova, 1982.</span></div>
<div><span>♦ İ. Sultanov 15-17. yy. Priaralye’nin göçebe boyları. Moskova 1982.</span></div>
<div><span>♦ A. Suhareva. Buhara XIX-XX. yy. ’ın başları. (İlerlemiş feodal devri şehri ve onun ahalisi). M., 1966.</span></div>
<div><span>♦ Zerefşan Vadisi Çiftçilerinin Kültürü ve Yaşamı. (XIX yy. sonu-XX. yy. 60’lı yılları). Doktora adaylık tezi özeti. Taşkent. 1968.</span></div>
<div><span>♦ S. Tolstova. “Karakalpak” Grubunun Özbekistan SSC Semerkant Vilayetindeki Etnografik Araştırmalarının Materyalleri. SA. 1961. No. 3.</span></div>
<div><span>♦ Tuyçiyev. Bulungur Bölgesi Toponomisine Etnonimlerin Yansıması. Orta Asya Onomastiyi. Frunze. 1980.</span></div>
<div><span>♦ Tuyçiyev. Djanbay Bölgesinin Etnotoponimisi ve Etnik Coğrafyası. – Orta Asya Onomastiyi. Frunze. 1980.</span></div>
<div><span>♦ Faziyev. XIX yy. İlk Yarısı Semerkant Tarihi. Semerkant. 1992. S.</span></div>
<div><span>♦ Fazlallah ibn Ruzbihan. İsfahani Mihman-name-yi Buhara (Buhara misafirinin notları). Çeviri, önsöz ve notlar R. P. Djalilova’nın. Moskova 1976.</span></div>
<div><span>♦ Fedçenko., Türkistan’a Seyahat. Moskova 1950.</span></div>
<div><span>♦ Hoca Semender Tirmizi. Moskova 1971.</span></div>
<div><span>♦ Şoniyozov. Karluk Devlati va Karluklar. Toşkent 1999.</span></div>
<div><span>♦ K. Şaniyazov. Özbek Halkının Etnik Tarihine Dair. Taşkent 1974.</span></div>
<div><span>♦ Şoniyozov. Kang Devlati va Kanglilar. Toşkent 1990.</span></div>
<div><span>♦ İ. Şevyakov. Nuratin Dağları ve Yakınındaki Bölgelerin Yerlileri Hakkında. (1988-1999 Arazi çalışmaları.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> A. A. Askarov. Özbek Halkının Etnogenezi ve Etnik Tarihinin Araştırılmasının Bazı Yönleri, Orta Asya halkının Etnik Tarihinin İncelenmesine Dair Materyaller. Taşkent. 1986. s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Orta Asya ve Kazakistan Halkları C. 1. Moskova 1962. s. 171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> A.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Orta Asya’nın Bölgelendirme Materyalleri. Kitap 1. Buhara ve Horezmin arazisi ve ahalisi. Kısım 1. Buhara. Taşkent 1926. S. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> K. K. Şaniyazov. Özbek Halkının Etnik Tarihine Dair. Taşkent 1974.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> K. K. Şaniyazov. Özbek Halkının Etnik Tarihine Dair. Taşkent 1974. S 123-124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.g.e., 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> K. K. Şaniyazov. Özbek Halkının Etnik Tarihine İlişkin. Taşkent 1974. s. 138-139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> K. K. Şaniyazov Özbek Halkının Etnik Tarihine İlişkin. Taşkent 1974. s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> K. K. Şaniyazov. Özbek Halkının Etnik Tarihine İlişkin. Taşkent 1974. s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Raşid ad-din. Eserler Derlemesi. C. 1. Moskova 1982. s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> T. İ. Sultanov. 15-17. yy. Priaralye’nin Göçebe Boyları. Moskova 1982. s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hoca Semender Tirmizi. Moskova 1971. s. 84-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> M. S. Andreyev, Çehoviç O. D., XIX Yüzyılın Sonu – XX. Yüzyılın Başlarında Buhara Ark’ı (Kalesi). Duşanbe 1972. s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A. F. Faziyev. XIX. yy. İlk Yarısı Semerkant Tarihi. Semerkant 1992. s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> A. İ. Şevyakov. Nuratin Dağları ve Yakınındaki Bölgelerin Yerlileri Hakkında. (1988-1999 Arazi Çalışmaları Materyalleri) Vostok 2000, No3. s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> M. Valiyev. Özbek Dilinin Nayman Şivesi (Fonetik Ve Morfolojik Özellikler). Doktora Adaylık Tezi Özeti. Semerkant 1963.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Orta Asya’nın Bölgelendirme Materyalleri. Kitap 1. Buhara ve Horezmin Arazisi ve Ahalisi. Kısım 1. Buhara. Taşkent 1926. S. 202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler. – Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Derlemesi. 2. basım. Moskova 1872.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> XVII-XIX. yy. Buhara Hanlığında Zirai İlişkilerle İlgili Belgeler. Taşkent 1954. s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> M. S. Andreyev, O. D. Çehoviç, XIX. Yüzyılın Sonu-XX. Yüzyılın Başlarında Buhara Ark’ı (Kalesi). Duşanbe 1972. s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Orta Asya’nın Bölgelendirme Materyalleri. Kitap 1. Buhara ve Horezmin Arazisi ve Ahalisi. Kısım 1. Buhara. Taşkent 1926. S. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> U. Tuyçiyev. Bulungur Bölgesi Toponomisine Etnonimlerin Yansıması. Orta Asya Onomastiyi. Frunze. 1980. s. 41; U. Tuyçiyev, Djanbay Bölgesinin Etnotoponimisi ve Etnik Coğrafyası-Orta Asya Onomastiyi. Frunze. 1980. s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Zeref Şan Vadisi Siftçilerinin Kültürü ve Yaşamı. (XIX. yy. sonu – XX yy. 60’lı yılları). Doktora adaylık tezi özeti. Taşkent 1968. s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler.-Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Derlemesi. 2. basım. Moskova 1872.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> T. İ. Sultanov. 15-17 yy. Priaral’yenin Göçebe Boyları. 1982. s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Fazlallah ibn Ruzbihan İsfahani Mihman-name-yi Buhara (Buhara misafirinin notları). Çeviri, önsöz ve notlar R. P. Calilova’nın. Moskova 1976. s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Mirza Abdalazim Sami, “Tarih-i salatin-i mangitiya” dar as-saltana-i Buharai şerif. L. M. Epifanova’nın çevirisi. Moskova 1962. S. 46-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> M. S. Andreyev, O. D. Çehoviç, XIX. yüzyılın sonu-XX. yüzyılın başlarında Buhara Ark’ı (kalesi). Duşanbe. 1972. S. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Orta Asya’nın Bölgelendirilmesi İle İlgili Materyaller. Kitap 1. Buhara ve Horezm’in ahalisi ve arazisi. 1. bölüm. Buhara. Taşkent. 1926. S. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler-Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Karması. 2. basım. Moskova 1872. S. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A.g.e., s. 87-88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A.g.e., s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> XVII-XIX. yy. ’larda Buhara hanlığındaki zirai ilişkiler tarihine ait belgeler. Taşkent. 1954. S. 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler.-Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Karması. 2. basım. Moskova 1872. S. 73-74, 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. P. Fedçenko, Türkistan’a Seyahat. Moskova 1950. S. 163-165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler.-Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Derlemesi. 2. basım. Moskova 1872. S. 69-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> U. Tuyçiyev. Bulungur Bölgesi Etnonimi ve Toponimi Tesviri. – Orta Asya Onomastikası. Frunze. 1980. S. 41. U. Tuyçiyev. Cambay Bölgesi Etnotoponimi ve Etnik Coğrafyası.-Orta Asya Onomastikası. Frunze. 1980. S. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler.-Rusya Türkistanı. Politeknik sergisi için basılmış eserler derlemesi. 2. basım. Moskova 1872. S. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Vasikalar Tuplami (XVI asrning ikkinçi yarmi Samarkand oblastidagi yuridik dokumentlar). Toşkent 1982. S. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Orta Asya’nın Bölgelendirilmesi İle İlgili Materyaller. Kitap 1. Buhara ve Horezm’in ahalisi ve arazisi. 1. bölüm. Buhara. Taşkent 1926. S. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> S. Korayev. Geografik nomlar ma’nosi. Taşkent 1978. S. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> B. H. Karmışeva. Tacikistan ve Özbekistan’ın Güney Bölgelerinin Etnik Tarihinden Makaleler. Moskova 1976. S. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> O. A. Suhareva. Buhara XIX-XX yy.’ın başları. (İlerlemiş feodal devri şehri ve onun ahalisi). M., 1966. S. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> A. P. Fedçenko, Türkistan’a seyahat. Moskova 1950. S. 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> A. D. Grebenkin, Özbekler.-Rusya Türkistanı. Politeknik Sergisi İçin Basılmış Eserler Karması. 2. basım. Moskova 1872. S. 69-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> B. H. Karmışeva. Nurat Sırtı Ahalisinin Etnografisi ile ilgili Materyaller. -Etnografi Enstitüsünün Arazi Araştırmaları. 1976. Moskova 1978. S. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> V. V. Radlov. Sibir’in içinden. Günlük sayfaları. Moskova 1989. S. 563.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/semerkant-bolgesindeki-ozbeklerin-etnik-tarih.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> M. S. Andreyev. 1921 Yılında Semerkant Vilayetindeki Etnografik Araştırma Gezisinden Bazı Sonuçlar -Rusya Coğrafya Cemiyeti’nin Türkistan Şubesinden Haberler. T. XVII. Taşkent. 1925. S. 123-124.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XVI. Yüzyılda Orta Asya’da Politik Düzen: Maveraünnehir&amp;amp;Özbek Hanlığı (Şibanîler) Meşruiyet, Hakimiyet ve Hukuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehirozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehirozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk</guid>
<description><![CDATA[ XVI. Yüzyılda Orta Asya’da Politik Düzen: Maveraünnehir-Özbek Hanlığı (Şibanîler) Meşruiyet, Hakimiyet ve Hukuk
Onaltıncı yüzyılda Asya’nın siyasi haritasına genel olarak bakıldığında ortak bir eğilim hemen fark edilir. Bu devirde, İran’da Safeviler ve Hindistan’da Babüriler gibi ya yeni bölgesel imparatorlukların ortaya çıktığı ya da Osmanlılar gibi daha evvelden oluşan yapıların güçlü merkezi imparatorluklar haline dönüştüğü görülür.[1] Çevresindeki bu gelişmelere karşılık, Orta Asya’da hem siyasal hem de kültürel olarak daha […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c652fcdf9a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XVI., Yüzyılda, Orta, Asya’da, Politik, Düzen:, Maveraünnehir&amp;Özbek, Hanlığı, Şibanîler, Meşruiyet, Hakimiyet, Hukuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Sibaniler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html">XVI. Yüzyılda Orta Asya’da Politik Düzen: Maveraünnehir-Özbek Hanlığı (Şibanîler) Meşruiyet, Hakimiyet ve Hukuk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nurten KILIÇ – SCHUBEL</strong></span></a>
</p><p>Onaltıncı yüzyılda Asya’nın siyasi haritasına genel olarak bakıldığında ortak bir eğilim hemen fark edilir. Bu devirde, İran’da Safeviler ve Hindistan’da Babüriler gibi ya yeni bölgesel imparatorlukların ortaya çıktığı ya da Osmanlılar gibi daha evvelden oluşan yapıların güçlü merkezi imparatorluklar haline dönüştüğü görülür.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Çevresindeki bu gelişmelere karşılık, Orta Asya’da hem siyasal hem de kültürel olarak daha farklı bir eğilim söz konusudur. Özellikle 15. yüzyılın ortalarından itibaren Orta Asya’nın gerek tarımsal gerekse bozkır alanlarında, merkezi idarelerin çözüldüğü ve yerini irili ufaklı pek çok sayıda yerel hanlıklar, beylikler ya da boy/kabile üstü yeni gruplaşmalara ve konfederasyonlara bıraktığı görülür.</p>
<p>Asya ve İslam dünyasında merkeziyetçi bölgesel imparatorlukların ağır bastığı bir devirde, Orta Asya’da yaşanan bu gelişmeler, mevcut literatürde son zamanlara kadar bir “gerileme” işareti olarak görülmüştür. Öyle ki 16. yüzyılda Asya, özellikle İslam dünyası tarihi üzerine yapılan çalışmalar, Osmanlı, Safevi ve Hindistan Babüriler devleti üzerine yoğunlaşmış, Orta Asya’ya bu tarihin dışına itilmiş ya da marjinal bir bölge olarak ele alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Andre Gunder Frank’in işaret ettiği gibi, örneğin Cambridge History of İslam gibi temel bir başvuru kaynağında bile Orta Asya, İslam dünyasındaki gelişmelerden soyutlanmış marjinal bir alan olarak gösterilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>1500’lerden itibaren Orta Asya’nın siyasal, kültürel ve ekonomik olarak bir “gerileme” ve “durgunluk” sürecine girmiş olduğu yaklaşımını son zamanlara kadar pek çok çalışmada açıkça görmek mümkündür. Mesela, Barthold, bir “gerileme” olduğunu kabul ederken, bunun nedenlerini İslamiyet çerçevesinde, özellikle “dervişizmin” ortaya çıkmasıyla ile açıklamaya çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Öte yandan Bregel, gerilemenin nedenlerinden birinin konar göçer Türk boylarının ve 1500’lerden itibaren de Özbek boylarının Maveraünnehir’e gelmesi ve bölgede göçebeliğin yeniden yaygınlaşması olduğunu ileri sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Geniş çapta kabul gören bir görüş ise, Orta Asya’nın gerilemesini, dünya ekonomisi ve özellikle ticaretine bağlayan görüşler olmuştur. 1500’lerden itibaren Çin’e giden yeni deniz ticaret yollarının bulunması ile Orta Asya kervan ticaret yolunun eski önemini yitirdiği görüşü bunlardan biridir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ancak son zamanlarda özellikle Dale ve Burton’ın yaptıkları çalışmalar, Orta Asya’da ticaretin gerilememiş, özellikle kuzey-güney ekseninde uzun süre devam etmiş olduğunu ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Öte yandan Orta Asya tarihinin 1500’ler ve sonrası devri çok az çalışmaya konu olmuştur. Yani bir taraftan 1500’lerden itibaren Orta Asya’da siyasi, kültürel ve düşünsel olarak bir gerileme ve durgunluğun başladığı fikri ileri sürülürken, ne yazık ki son zamanlara kadar bu fikri ne destekleyecek ne de değiştirecek yeterli bir çalışma yapılmıştır.</p>
<p>Şüphesiz, bu devirde emperyal-evrensel merkeziyetçi yapıların tam aksine, Maveraünnehir- Özbek hanlığı gibi yerelliği destekleyen, çok merkezli, siyasi ve ekonomik olarak paylaşımı öngören hanlıkların/siyasaların ortaya çıkması, Orta Asya tarihinde bir dönemece işaret etmektedir. Cengiz- Moğol evrensel imparatorluğunun son kalıntılarının da ortadan kalktığı bu devirde (1500’lerden itibaren), Orta Asya’da farklı siyasal, kültürel ve ekonomik eğilimleri ve kesimleri bir arada tutan ya da tutmaya çalışan merkezileşmiş evrensel bir yapı yerine, bu eğilimlerin her birinin ayrı ayrı ses bulduğu pek çok sayıda yerel siyasi yapılar tercih edilmiş gibi görünmektedir. 15. yüzyılın ortalarından itibaren Orta Asya’da yaşanan bu gelişmeler bir “gerileme” olarak değil, mevcut koşullara ve beklentilere cevap olarak ortaya çıkan yeni bir politik düzen, toplum ve kültür olarak anlaşılmalıdır. Ve bu düzen neredeyse üç yüzyıl yani Çarlık Rusyası’nın bölgeyi ele geçirmesine kadar varlığını devam ettirecektir.</p>
<p>Orta Asya’da oluşan bu yeni düzenin önemli bir özelliği, bu devirde ortaya çıkan siyasi yapılarda, daha evvelki siyasal kültür özelliklerinin ve anlayışının yeni koşullar içinde yeni biçimler kazanmasıdır. Başka bir deyişle gerek Maveraünnehir Özbek Hanlığı gerekse Kazak konfederasyonu gibi 16. yüzyılda oluşan yapılarda yeni siyasal kültür özellikleri ve biçimleri ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Hakimiyetin Cengiz soyundan olan hanların elinde bulunduğu bu yeni siyasal oluşumlarda, hem Cengiz Türk-Moğol hem de Cengiz öncesi İç Asya Türk siyasal kültür özellikleri İslamiyet’le mecz olarak yeni biçimler yaratmıştır. İşte bu durum bir “gerileme” ve “durgunluk”tan ziyade siyasi kültürde ve kimlikte bir dönüşüm ve çeşitlilik olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p>Bu çerçevede, burada 16. yüzyılda ortaya çıkan irili ufaklı yapılardan biri olan Maveraünnehir- Özbek Hanlığı’nın siyasi düzeni incelenecektir. Bunun en önemli nedenlerinden biri bu siyasi düzenin yukarıda bahsettiğimiz gelişmelere önemli bir örnek olması, diğeri ise bu yeni düzenin, Orta Asya’nın siyasal ve kültürel çevresine yeni biçim vererek, bölgenin siyasi tarihini yüzyıllar boyu etkilemesidir.</p>
<h1><span><strong>Geçiş Sürecinde Orta Asya</strong></span></h1>
<p>Maveraünnehir-Özbek Hanlığı, Altınordu Cuci (Coçi) ulusunun, Özbek adını alan Türk-Moğol boylarının bir kısmının Cuci’nin beşinci oğlu Şiban soyundan olan Muhammed Şeybani Han liderliğinde 1500’lerin başlarında Maveraünnehir’e gelerek burada Temürlü idaresine son vermesi ile kurulmuştur. Hanlık, Orta Asya’nın yerleşik ve göçer alanlarında bir geçiş sürecinin sonunda ortaya çıkmıştır.</p>
<p>15. yüzyılın başlarından itibaren Orta Asya’nın konar-göçer ve yerleşik alanlarında birbirine paralel ve aynı zamanda birbiri ile yakından bağlantılı iki temel eğilim görülür. Bunlardan ilki daha önce de işaret edildiği gibi nispeten merkeziyetçi yapıların çözülmesi ve yerini irili ufaklı hanlıklara, gruplaşmalara ve konfederasyonlara bırakmasıdır. İkincisi ise bu geçiş süreci içinde yoğun bir hakimiyet mücadelesinin yaşanması, hakimiyetin kimin elinde, nasıl kullanılması gerektiği konusunda yapılan tartışmalar ve tercihlerdir. Bu iki eğilimi Altınordu sahasında, Maveraünnehir ve Horasan gibi nispeten tarımsal ve kentsel alanları kontrol eden Temürlü idaresinde ve Orta Asya’nın diğer alanlarında izlemek mümkündür.</p>
<p>15. yüzyılın başlarından itibaren Cengiz-Moğol İmparatorluğu’nun en son varislerinden biri olan Altınordu Devleti, dağılma süreci içine girmiştir. Özellikle Temür’ün ticaret yolları açısından önemli bölgelerden biri olan aşağı Volga havzasında yol açtığı yıkım, Volga havzasına dayanarak ticaret yollarını ve dolayısıyla şehirleri kontrol eden Altınordu’nun varlığını devam ettirmesini güçleştirmiştir. Altınordu’nun 15. yüzyıldan itibaren tarımsal ve ticari açıdan önemli olan merkezleri ve alanları tek bir merkezden idare etmesi artık mümkün omadığı gibi, Altınordu Cuci ulusu içinde bu konuda farklı görüşler ve ayrımlar ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>15. yüzyılın ortalarına doğru Altınordu (Cuci ulusu), batıda özellikle ticaret ve ticaret yolları açısından önemli şehir merkezleri etrafından birbirinden bağımsız, ancak ekonomik açıdan birbirine entegre olmuş hanlıklara ayrılmıştır. Bunlar bilindiği gibi 1430’da Kırım’da Hacı Giray tarafından kurulan Kırım Hanlığı, 1445’te Uluğ Muhammed tarafından kurulan Kazan şehri merkez olmak üzere kurulan, Kazan Hanlığı, 1466’da Astrahan’da (Hacıtarhan) Kasım Han tarafından kurulan Astrahan Hanlıklarıdır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Altınordu sahasının güneybatı ve doğudaki bozkır alanlarında ise özellikle Doğu Deşt-i Kıpçak’ta Mangıt-Nogay, Özbek ve Kazak olmak üzere üç ayrı gruba ayrılacak olan Özbek kitlesinden yeni siyasi siyasi yapılar ve konfederasyonlar ortaya çıkacaktır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Altınordu’nun çözülüş sürecinde, Deşt-i Kıpçak’ta Cuci soyundan pek çok han birbirleriyle mücadele etmekte ve kendilerini destekleyen boylar ve beyler varsa hanlık edebilmekteydiler. Bu devirdeki hakimiyet mücadelesine özellikle Cuci’nin Tokay Temür ve Şiban oğlu soyundan gelen hanların aktif bir şekilde katıldığı görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Öte yandan bu hanlar Özbek beylerinin ve boylarının desteğini almaya çalışmaktaydılar. Mangıt/Nogay emirlerinden Edige evlatları, özellikle Vakkas ve daha sonra Musa Beyler hanların tahta geçmesinde önemli rol oynamaktaydı. 1428’de Şiban soyundan Cumaduk Han’ın yenilgiye uğraması ve öldürülmesinden sonra, Şiban soyundan olan Ebülhayır b. Devlet Şeyh;<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Kiyat, Mangıt, Dürman, Kuşçı, Nayman, Karluk gibi Özbek kabile liderlerinin, özellikle Mangıt/Nogay beylerinin desteği ile 1429’da Şiban ulusunun merkezi olmuş olan Tura/Tümen şehrinde han ilan edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Ebülhayır Han, Türk-Moğol Özbek kitlesinin önemli bir kesimini bir araya getirerek Özbek konfederasyonunu oluşturmuştur. Ebülhayır konfederasyonu içinde gelenekçi göçer ve aynı zamanda yerleşik hayata eğilimli boylar bir araya getirilmiştir. Bir süre sonra Altınordu’dan bağımsızlığını ilan edilen Ebülhayır Han, 1430-1431’de kuzey-güney ticaret ağının önemli noktalarından biri olan Harezm üzerine seferde bulunmuş ve burayı ele geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Önce Çağatay hanları ve Altınordu ve daha sonra Temürlüler ile Altınordu’nun rekabet etmiş olduğu Harezm bölgesi, gerek ticari-ekonomik açıdan gerekse yerleşik hayatla olan ilişkileri devam ettirmek açısından Deşt-i Kıpçak’ta kurulacak olan bir hanlık için önemliydi.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Öte yandan Ebülhayır Han’ın Harezm seferi, onun yerleşik hayata eğilimli olduğu ve yerleşik bölgelere yakın bir siyasa kurmak istediğine de işaret etmektedir. Buna rağmen Ebülhayır Han Harezm’de uzun süre kalmayarak, belli olmayan sebeplerle Deşt-i Kıpçak’a geri dönmüştür.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>1446 yıllarında Ebülhayır Han, bu sefer aşağı Sir Derya havzasına yönelmiş ve Sir Derya boyundaki Sığnak, Akkurgan, Suzak gibi şehir ve kasabaları ele geçirmiştir. Bu tarihlerden itibaren Sığnak, Ebülhayır Han’ın Özbek konfederasyonunun merkezi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Özbek konfederasyonun merkezinin aşağı Sir Derya boylarına kayması, Özbeklerin ve Ebülhayır Han’ın Temürlü idaresi ile yakın ilişkiler kurmasına, özellikle Ebülhayır Han’ın Temürlü idaresindeki hakimiyet ve taht mücadelelerine katılmasına yol açmıştır. Dönemin kaynaklarına göre, Ebülhayır Han, Temürlü Ebu Said’in 1451’de Semerkand tahtına geçmesine yardımcı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Hatta bu yardımın karşılığında Ebülhayır Han, Uluğ Bey’in kızı Rabia Sultan ile evlenmiş, bu evlilikten Süyünç ve Köşküncü Sultan doğmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Bu konuda kaynaklarda yeterli bilgi olmamasına rağmen, yerleşik hayat ve kültür ile yakın ilişkiler Ebülhayır Han’ın konfederasyonu içinde ayrımların ortaya çıkmasında önemli rol oynamış olmalı. Öte yandan gevşek bağlarla bir araya gelen Özbek boyları ve Ebülhayır Han’ı destekleyen Şiban ve Tokay Temür soyundan sultanlar arasında Ebülhayır Han’ın merkeziyetçi idaresine karşı tepkiler su yüzüne çıkmaya başlamıştır. 1450’lerde, Tarih-i Reşidi’nin yazarı Mirza Haydar Duglat’a göre Tokay Temür neslinden Barak Han’ın oğulları Kirey (Giray) ve Canibek Sultanlar, Ebülhayır Han’ın merkezi otoritesine tepki olarak, kendilerine katılan Özbek boylarıyla birlikte Ebülhayır Han’ın konfederasyonundan ayrılmışlardır. Bu tarihten itibaren bu sultanlar ve ona katılan Özbek boyları “kendi başına”, “bağımsız” anlamlarına gelen Kazak olarak adlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Özbek kitlesi içinden Kazak topluluğunun ortaya çıkması, Ebülhayır Han’ın merkezi otoritesine bir tepki olduğu kadar, yaşam biçimleri açısından yapılan bir tercihe de işaret etmektedir. Kazaklar konar-göçerliği tercih ederken, Şeybani Han liderliğinde Maveraünnehir’e giden Özbekler yerleşikliği tercih etmişlerdir.</p>
<p>1456 yılında Kalmakların Deşt-i Kıpçak’a yaptığı akınlar, Ebülhayır Han’ın Özbek konfederasyonuna büyük bir darbe vurarak, çözülüşünü hızlandırmıştır. 1468’de Ebülhayır Han’ın ölümünden sonra Deşt-i Kıpçak’ta yeni bir hareketlilik ve rekabet dönemi başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Ebühayır Han sonrası Deşt-i Kıpçak’ta yaşanan rekabet ve mücadele ortamı içinde, Ebülhayır Han’ın evlatlarının önemli bir kısmı berteraf edilirken, geride kalanlar çeşitli taraflara gitmişlerdir. Bazı sultanlar ve bazı Özbek boyları Temürlü idaresindeki Maveraünnehir’e yönelmiştir. Bundan sonraki gelişmeler, Maveraünnehir bölgesini, özellikle Temürlü idaresini çok yakından ilgilendirdiği gibi, bu bölgenin daha sonraki tarihini de belirleyecektir.</p>
<p>15. yüzyılın ortalarından itibaren Cuci ulusunda yaşanan gelişmelere paralel olarak Temürlü idaresinde de önemli değişimler yaşanmaktadır. Temür’ün 1404’te ölümünden hemen sonra Temüroğulları arasında başlayan hakimiyet mücadeleleri 15. yüzyıl boyunca yoğun bir şekilde devam etmiştir. Bu süreç içinde Temür’ün yerini alan Şahruh Devri’nden itibaren (1407-1447), Temürlü idaresi Horasan ve Maveraünnehir olarak ikiye ayrılmış gibi görünmektedir. Şahruh, Herat merkezli Horasan’ı idare ederken, Maveraünnehir’in idaresini Semerkand’da bulunan Uluğ Bey’e bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Temür’ün ölümünden sonra Temürlü idaresindeki Maveraünnehir ve Horasan’da artık merkeziyetçi idareler benimsenmediği gibi, örneğin Uluğ Bey’in Türk-Moğol gelenekleri ve Yasa çerçevesinde merkezileşme çabaları Şeriat adı altında yoğun bir şekilde eleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Şahruh ise özellikle mali ve ekonomik olarak adem-i merkezi bir idare benimsemiş, vergiden muaf ve irsi olan toprak ihsanları soyurgaller ve vergi muafiyetleri sayesinde hem idaresini meşru kılmaya çalışmış, hem de yerel ve yerleşik kökenli toplumun desteğini almaya çalışmıştır.</p>
<p>Maveraünnehir’de Uluğ Bey sonrası Ebu Said Mirza (1451-1469) Devri’nde, adem-i merkezi yapı güçlenmiş, yerel ve kentsel hayatın temsilcileri olan özellikle Nakşibandiyya (Hacegan) gibi sufi tarikatler önemli siyasi güç kazanmışlardır. Ubeydullah Ahrar gibi tarikat şeyleri, dini hayatta olduğu gibi siyasi hayatta da hatırı sayılır rol oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Temürlü Ebu Said Mirza’nın (1451-1469) Semerkand tahtına geçmesinde önemli rol oynayan Hoca Ubeydullah Ahrar ve daha sonra onun evlatları, Ebu Said Mirza’nın yerine tahta geçen Sultan Ahmed Mirza (1469-94) üzerinde de büyük nüfuz sahibi olmuşlardır.</p>
<p>Horasan’da ise hem Şahruh zamanından itibaren özellikle ekonomik ve mali alanlarda izlenen adem-i merkezi politikalar, Hüseyin Baykara (1470-1506) zamanında da devam etmiş, toprak ihsanları ve vakıflar gittikçe yaygınlaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>15. yüzyılın sonlarına doğru Temürlüler arasındaki mücadeleler yeniden alevlenirken, Maveraünnehir’de asıl otorite ve güç, ulema ve meşayih gibi yerel ve yerleşik güçler ve Çağatay askeri aristokrasinin elinde idi. Şeybani Han liderliğindeki Özbekler işte böyle bir ortamda Temürlü idaresine son vererek burada Özbek Hanlığı’nın temellerini atmışlardır.</p>
<p>16. yüzyılın başlarında konar-göçer kökenli Özbek boyları, Cengiz evladı Cuci soyundan Muhammed Şeybani Han (1500-1501) liderliğinde bölgeye gelerek, burada Temürlü idaresine son vermiş ve yeni bir siyasanın temellerini ortaya atmışlardır. İleriki sayfalarda gösterileceği gibi, Cengiz soyundan Şeybani Han liderliğinde konar-göçer Özbek boylarının gelmesiyle birlikte, Maveraünnehir ve Horasan’da uzun bir aradan sonra yeniden Cengizli hakimiyeti restore edilmiş, Cengizli meşruiyet, hakimiyet ve hukuk anlayışı ve sembolleri yeniden canlandırılmıştır. Bu yeni hanlık, sadece yeni siyasi kültür özelliklerinin bölgeye gelmesini değil, aynı zamanda konar-göçer Özbek boylarının yerleşik toplumlarla eklemleşmesine de yeni bir sürece işaret etmektedir. Ve bu eklemleşmeden yeni bir siyasal düzen, kültür ve toplum ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Burada 1500’lerde Özbeklerin Maveraünnehir’de başa geçmelerinden sonra, Cengizlilerin getirdikleri ve yaşadıkları topluma benimsettikleri siyasi düzenin bazı temel özellikleri, özellikle, meşruiyet, hakimiyet, hukuk anlayışları analiz edilecektir.</p>
<h1><span><strong>Şeybani Han ve Maveraünnehir-Özbek Hanlığı</strong></span></h1>
<p>Ebülhayır Han’ın torunu olan Muhammed Şeybani Han (1451-1510),<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Ebülhayır Han’ın 1468 yılında ölümünden sonra kardeşi Mahmud Sultan Bahadır ile beraber, Şiban ve Tokay Temür soyundan gelen hanların muhalefeti sonucunda, Deşt-i Kıpçak’tan ayrılmak zorunda kalmıştır. Önce Hacı Tarhan (Astrahan) Hanlığı’na sığınan Şeybani Han burada da uzun süre tutunamayıp, o sırada Temürlülerden Ahmed Mirza’ya bağlı olan Buhara’ya gelmiş ve burada yaklaşık iki yıl yaşamıştır. Şeybani Han resmi biyografisi niteliğinde olan eserlere, örneğin bunlardan biri olan Binai’nin Şeybani- name’si ve diğer çağdaş kaynaklara göre; Şeybani Han, Buhara’da geçirdiği süre içinde eğitimine devam etmiş, yerel ve yerleşik ahali ile, özellikle bu devirde toplumun dinsel kültürel hayatında önemli rol oynayan ulema ve meşayih ile yakın ilişkiler kurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Değişik kaynaklarda özellikle menakıbname türü kaynaklarda Şeybani Han’ın hem Nakşibendi hem de Yesevi şeyhleri ile yakın ilişkiler kurmuş olduğu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Şeybani Han kendi Divan’ın da ise Ahmed Yesevi ve Türkistan (Yesi) şehrine olan bağlılığını içten şiirlerle ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>İki yıl sonra Deşt-i Kıpçak’a geri dönen Şeybani Han,<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> politik kariyerine yeniden başlamış, kısa süre içinde Sir Derya orta ve aşağı boyundaki Arkuk, Sığnak gibi önemli kasabaları ele geçirmiştir. 1500’de Şeybani Han, kendisine katılan Özbek boyları ve Ebülhayır soyundan bazı sultanlar ile birlikte, Temürlü idaresinin içinde bulunduğu durumdan yararlanarak, o sırada Temürlü Sultan Ali Mirza’nın sözde idaresinde bulunan Buhara ve Semerkand’ı ele geçirmiştir. Ancak Şeybani Han henüz Semerkand şehrine girmeden, Temürlü Zahireddin Muhammed Babür’ün, (1483-1530) şehrin ileri gelenlerinin yardımı ile bazı kaynaklara göre Ubeydullah Ahrar’ın oğlu Hoca Yahya’nın yardımıyla, eline geçmiştir. Yaklaşık altı ay kadar süren bir kuşatmadan sonra 1501’de, Temürlü idaresinin sembolü olan Semerkand, yeniden Şeybani Han’a teslim olmuş ve Şeybani Han Babür’ün şehirden çıkıp gitmesine izin vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Semerkand ve Buhara’dan sonra, 1502-1503 tarihleri arasında Şeybani Han Fergane bölgesindeki Ahsi ve Andican gibi önemli kent ve kasabaları ele geçirmiştir. 1504-1505’te Harezm bölgesi (Ürgenç ve Hiva), 1505’te Belh’i ve nihayet 1507’de Hüseyin Baykara’nın oğullarının idare ettiği Herat, Şeybani Han’ın eline geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Böylece on yıldan daha kısa bir süre içinde Şeybani Han, kendisine katılan Özbek boyları ve sultanlarla birlikte Maveraünnehir, Horasan, Harezm ve Fergane gibi Orta Asya’nın tarımsal ve kentsel açıdan önemli bölgelerini ele geçirmiş ve bu bölgede yeni bir Cengizli Özbek Hanlığı’nın temellerini de atmıştır.</p>
<p>Şeybani Han’ın 1510’da Şah İsmail Safevi ile Merv yakınlarında yaptığı mücadelede öldürülmesinden sonra, ele geçirilen toprakların önemli bir kısmı, özellikle Horasan bölgesi kısa sürede Şah İsmail Safevi’nin eline, Maveraünnehir ise onun desteklediği Babür’ün eline geçmiştir. Bu olaylar karşısında Türkistan bölgesine çekilen Özbek boyları ve Şibanlı/Ebülhayırlı sultanlar, Şeybani Han’ın yeğeni Ubeydullah Sultan ve Canibek Sultan liderliğinde kısa süre içinde bir araya gelerek 1511-1512 tarihlerinde kaybedilen toprakları yeniden ele geçirmiş ve hanlığı yeniden kurmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<h1><span><strong>Meşruiyet ve Liderlik: İslam ve Türk Moğol Cengizli Geleneği</strong></span></h1>
<p>Yüz yıldan fazla bir süredir Cengizli soyundan olmayan Temürlü idaresinde bulunan Maveraünnehir bölgesinde yeniden Cengizli soyundan hanlar hakim olmuş, Yasa ve hanlık gibi meşruiyet sembolleri kısa sürede bölgede kabul görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Cengiz Han’ın kurduğu, sadece Cengiz Han ve evladının hükümdarlık ve hakimiyet hakkına sahip olduğu meşruiyet prensibi bölgede yeniden canlanmıştır.</p>
<p>Şeybani ve diğerleri aynı zamanda Müslümandırlar. Maveraünnehir’de Cengizli olduğu kadar İslami meşruiyet ve hakimiyet sembolleri de her zaman önemli olmuştur. Dolayısıyla Şeybani Han ve daha sonraki hanlar söylem ve pratikte hem İslami hem de Cengizli meşruiyet sembollerini kullanmışlardır. Şeybani Han’ın Divan’ın, da bu konuda pek çok örnek vardır. Örneğin bir şiirinde Şeybani Han şöyle demektedir:</p>
<pre><em><span><span>Şaban yalgan demas kim Hak anı sahib-kiran kıldı.</span>
<span>Hesabda Tengrige kul men, nesebde Çingizi dur men.</span></span></em><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></pre>
<p>Öte yandan Şeybani Han’ın manzum biyografisi olan Muhammed Salih’in Şeybani-name’sinde Şeybani Han halkın iyiliği ve adaletini isteyen adil bir Müslüman hükümdar hem de hakimiyeti paylaşan bir Cengizli han olarak resmedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Şeybani Han ve daha sonraki Şibanlı Özbek hanlar hem siyasi meşruiyet kaynağı olarak hem de siyasal kültürlerinin bir parçası olarak bu iki geleneği yeni bir biçimde bir arada yaşatmaya çalışmışlardır. Örneğin, bir taraftan tam bir sofu Müslüman olarak tasvir edilen ve her işinde Şeriate uyduğu belirtilen Ubeydullah Han, devlet işlerinde yani hanlık ve hakimiyet meselelerinde anladıkları biçimiyle Yasaya uymuş ve sırası gelinceye kadar hanlık iddiasında bulunmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Yasa çerçevesinde diğer bir konu ülüş (paylaşım) olmuştur. Son yıllarda Yasa üzerine yapılan çalışmaların göstermiş olduğu gibi, Yasa gibi yazılı ve değişmez kurallar bütünü olmayıp, aksine zaman içinde değişen bir “anlayış”ı ve “dünya görüşünü” temsil etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Cengiz soyundan Özbek boylarının Özbeklerin anladıkları biçimiyle Yasa, hakimiyetin ve verasetin paylaşımı (ülüş) olarak anlaşılmış ve Özbek siyasi düzenine bu anlayış biçim vermiştir.</p>
<h1><span><strong>Hakimiyette Ortaklık ve İktidarın Paylaşılması: Özbek Ülüş Sistemi</strong></span></h1>
<p>Şeybani Han tarafından temelleri atılan Özbek siyasi düzenini, yerine geçtiği Temürlü siyasi düzeninden ayıran özellik, Temürlülerin aksine, Şibani Özbeklerin hakimiyette ortaklık ve iktidarın paylaşımı anlayışı üzerinde uzlaşmış olmaları ve bu anlayışı bir anlamda kurumsallaştırmaları denilebilir.</p>
<p>16. yüzyılda oluşan Özbek politik düzeninin temel özelliklerini ilk defa ele alan ve analiz eden rahmetli Martin B. Dickson olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Yaklaşım açısından Dickson’ı takip eden McChesney, bu düzenin ya da sistemin bir vakfın tarihi etrafında 16 ve 17. yüzyıllar boyunca ekonomik ve siyasal koşullar içinde geçirdiği evrimi sergilemiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Özbek politik düzeninin temelini, Türk-Moğol devlet geleneği olan “hakimiyette ortaklık” anlayışı oluşturmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bu anlayışa göre ele geçirilen ya da fethedilen topraklar yönetici sülale ya da soyun bütün üyelerinin ortak mülkü olup, bu toprakların aile üyeleri arasında paylaşımını öngörmektedir. Doğal olarak hakimiyetin ve verasetin paylaşımını benimseyen bu anlayış, Batı terminolojisinde “appanage system”, Orta Asya Türk tarihi terminolojisinde Zeki Velidi Togan’ın ilk olarak kullandığı “ülüş sistemi”ni yaratmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Cengiz öncesi devirlerden, Cengiz ve sonrası devirlerde tarih boyunca farklı biçimlerde anlaşılan “hakimiyette ortaklık” ve “ülüş sistemi” genellikle ekonomik kaynakların, paylaşımı olarak anlaşılmış, iktidarın paylaşımı genellikle kesimlerle sınırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Cengiz Han zamanında ekonomik kaynaklar geniş çapta paylaşılırken, hakimiyet belirli kesimin elinde kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Öte yandan Cengiz Han sonrası Cengizli devletlerden konar-göçer unsurların hakim olduğu Altınordu ve Çağatay ulusunda paylaşım (ülüş) yaygın bir şekilde uygulanırken, yerleşik alanların idare eden İlhanlı ve Çin’de Yüan gibi Cengizli devletlerde paylaşım daha sınırlı olmuş gibi görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>Hakimiyette ortaklık ve verasetin anlayışı en bariz şekilde Özbek hanedanlık/sülale yapısında kendini gösterir. Sülalenin en temel özelliği şüphesiz Cengiz soyundan olmalarıdır. Ancak bu yeterli değildir. Bu dönemde Cengiz soyundan gelen başka siyasi yapılar da mevcuttur. Maveraünnehir- Özbek Hanlığı’nın hakim sülalesini bu diğer Cengizli hanlıklardan ayıran, onların Cengiz’in en büyük oğlu Cuci’nin oğlu Şiban soyundan gelmiş olmasıdır. Bundan dolayı sülale, genellikle “Şibanlılar” ya da yanlış bir şekilde “Şeybaniler” olarak bilinmektedir. Ancak bu adlandırmada bir problem söz konusudur. Çünkü Maveraünnehir-Özbek Hanlığı’nın yöneticisi sülalesi Şiban soyundan gelen herkesi değil, sadece Şiban soyundan Ebülhayır Han evlatlarını kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Hatta Şeybani Han 1507’de Temürlülerin elinden Herat’ı ele geçirdiği zaman hutbe hem Şeybani Han hem de Ebülhayır adına okutmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Bu bir anlamda Ebülhayır Han soyundan olan diğer sultanların hakimiyet ve veraset haklarının kabulünü sembolik olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla Şeybani Han, Maveraünnehir-Özbek Hanlığı’nın kurucusu olmasına rağmen, Ebülhayır Han soyundan gelen bütün sülale üyeleri, hakimiyet ve veraset hakkına sahip olmuştur. Bu anlayış çerçevesinde Şeybani Han, hanlığın kurucu lideri olarak kariyerinin başından itibaren, Ebülhayır Han soyundan sultanları kendisine katılmaya davet etmiş, ele geçirilen toprakları, yapılan değişik kurultaylarda Ebülhayır oğulları arasında paylaştırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Şeybani Han Devri’nde, özellikle 1501-1509 tarihleri arasında ele geçirilen toprakların paylaşıldığı en az iki ya da üç kurultay toplanmış ve bu kurultaylarda fethedilen topraklar, Ebülhayır soyundan sultanlar ve onları destekleyen Özbek beyleri/boyları arasında dağıtılmıştır. Şeybani Han’ın ölümünden bir ya da iki yıl sonra 1511-1512 yılları arasında toplanan kurultaylarda da yapılan düzenlemeler ise uzun süreli olmuştur.</p>
<p>Çağdaş kaynaklar, yapılan toprak dağıtımları konusunda hemen hemen aynı benzer bilgileri vermektedirler. Büyük bir ihtimalle 1504 yıllarında Şeybani Han tarafından Ebülhayırlı sultanlar arasında yapılan ilk toprak paylaşımına (ülüş) Binai ve Muhammed Salih, Şeybani-name adlı eserlerinde detaylı bir şekilde verilmiştir. Bu eserlere göre, Şeybani Han, Maveraünnehir’in tamamını ele geçirdikten sonra, Türkistan şehri ve etrafının hakimiyetini, amcası ve Ebülhayır Han’ın o sırada hayatta olan en büyük oğlu Köşküncü Sultan’a vermiştir. Taşkent ise Ebülhayır Han’ın diğer bir oğlu olan ve Şeybani Han’ın fetihleri sırasında ona katılan Süyünç (Hoca) Sultan’a verilmiştir. Andican’ı ise Ebülhayır Han’ın o sırada hayatta olmayan Hoca Muhammed adlı oğlundan olan Canibek sultan almıştır. O sırada vefat etmiş olan Şeybani Han’ın kardeşi Mahmud Bahadır Sultan’ın oğlu olan Ubeydullah Sultan’a Buhara verilirken, Ebülhayır soyundan olmamakla birlikte, Şeybani Han’ın fetihlerine katılan Hamza ve Mehdi Sultan’a Hisar şehri verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Geniş çapta bir paylaşımın gerçekleştirildiği bu kurultayda Özbek siyasi düzeninin temelleri atılmıştır. Bu paylaşım sonucunda, Ebülhayırlı/Şibanlı hakim sülale içinden Dickson’un “cousin clans” adını verdiği, her birinin başında Ebülhayır Han’ın oğullarından birinin soyundan gelen sultanların bulunduğu dört ayrı yönetici alt kol/soy ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Bu kollar, Şeybani Han ve kardeşi Mahmud Bahadır Sultan’ın soyu olan Şah Budakoğulları,<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Köşküncü Sultan ve oğulları, Suyünç Sultan ve oğulları, Hoca Muhammed oğullarıdır (ya da Canibek oğulları).<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Bu hakim kollar/soylar, ülüş/hisseleri olan mülklerine (memalik, memleke) aile haklarını ekleyerek zamanla özerk birimler haline dönüşmüşlerdir.</p>
<p>Bu ilk kurultayda yapılan düzenleme ile Taşkent, Semerkand, Buhara ve Türkistan temel ülüş merkezleri olmuştur. Bu paylaşımdan sonra ele geçirilen topraklar ise, ele geçiren kişi ya da yönetici soyun payına düşmüş gibi görünmektedir. Örneğin, Harezm, Belh ve Herat Şeybani Han tarafından fethedildikten sonra bu şehirler, Şeybani Han ailesi arasında paylaşılmış gibi görünmektedir. Zira Mehman-name-yi Buhara’ya göre Harezm hakimi Şeybani Han’ın oğlu Pulad Sultan, Belh hakimi ise Şeybani Han’ın bir diğer oğlu Hurremşah Sultan’dır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Herat ise büyük ihtimalle Şeybani Han’ın kendisinin payına düşmüştür. İlginçtir ki Belh dışında bu sonradan ele geçirilen şehirler tam olarak Özbek Hanlığı’nın bir parçası olamamıştır. 1510’da Şeybani Han’ın Şah İsmail Safevi ile yaptığı mücadele sırasında ölmesinden sonra elden çıkan Herat, 16. yüzyıl boyunda Şibaniler ve Safeviler arasında sürekli el değiştirmiştir. Öte yandan Harezm bölgesi özellikle Vezir ve Ürgenç, 1510’da Yadigar Sultan’ın torunları olan Berke Sultan’ın oğulları İlbars ve Balbars Sultanlar tarafından ele geçirilmiş ve burada Hiva Hanlığı kurulmuştur. Öte yandan 1510’da elden çıkan Belh, 1526’da Canibek oğullarından Kistin Kara Sultan tarafından ele geçirilmiş ve bu tarihten itibaren Belh, Canibek oğullarının hissesi olmuştur.</p>
<p>Bir kere paylaşıldıktan sonra bu topraklar, Şibanlı/Ebülhayırlı yönetici alt soyların irsi mülkü olmuş, her yönetici alt kol/soy, bu toprakları kendi aile üyeleri arasında yeniden paylaşmıştır.</p>
<p>Öte yandan bir kere dağıtıldıktan sonra, paylaşılan toprakların geri alınması ya da yapılan düzenlemeyi değiştirmek pek kolay olmamıştır. Örneğin, Zubdat al-Asar’ın yazarı Abdullah Nasrullahi’ye göre, Şeybani Han Kazak seferi sonrasında sultanların ülüş/hisselerini değiştirmek isteyince, bu sultanlar arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır. Hatta Şeybani Han’ın bu tavrına sinirlenen sultanlar, 1510’da Şah İsmail’e karşı sefere çıktığında, Şeybani Han’ın yardım isteğine isteksiz davranmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Öyle ki aşağıda gösterileceği gibi Şeybani Han’ın ölümünden sonra, eski düzenlemeye hemen geri dönülmüştür.</p>
<p>Hanların diğer sultanlar ya da kendi soyu dışındaki diğer kollar/soylar ve onların hakim bölgeleri üzerinde otoritesi hemen hemen hiç yoktur. Han, sadece eşitlerden biri olduğu gibi, hanların, sultan unvanını alan diğer yönetici alt soy üyeleri ile olan ilişkileri daha çok ikna ve uzlaşmaya dayanmaktaydı. Han’ın sembolik otoritesi kabul edilirken, hanlardan hakem rolü görevi üstlenmesi beklenmiştir</p>
<p>Bu durum özellikle Şeybani Han’ın ölümünden sonra açıkça ortaya çıkmış ve bir anlamda kurumsallaşmıştır. Şeybani Han’ın 1510’da ölümünden ve 1512’de hanlığın yeniden restore edilmesinden sonra, Şah budak oğulları, Köçküncü oğulları, Canibek oğulları ve Süyünç oğulları bir araya gelerek hemen bir kurultay toplamışlardır. 1512’de yapılan bu kurultayda bazı ufak değişikliklerle birlikte daha önceki kurultaylarda yapılan düzenlemeye bağlı kalınmıştır. Bu kurultayda yapılan düzenlemeye göre, Ubeydullah (Ubayd Allah) Sultan, daha önce de olduğu gibi Buhara hakimi olmuştur. Andican, Moğol sultanlarının eline geçtiği için, Canibek Sultan ve oğullarına Miyankal şehri verilmiştir. Daha önceki kurultaylarda yapılan düzenlemelerden farklı olarak, daha önce Türkistan bölgesi hakimi olan, Şeybani Han’ın ölümünden sonra han seçilen Köşküncü Sultan, bu kurultayla Semerkand hakimi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> İşte 1512’de bu kurultayda yapılan düzenleme, uzun süre değişmeden kalacaktır.</p>
<p>Şeybani Han’ın ölümünden sonra yapılan bir diğer kurultayda<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> verasette ekberiyet sistemi benimsenerek, ailenin en yaşlı üyesi olarak Köşküncü Han, han ilan edilmiştir. Aynı kurultayda yaşça Köşküncü Sultan’dan daha küçük olan Süyünç Sultan kalgan (kalkan) ilan edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Böylece Ebülhayırlı sultanlar, veraset mücadelesi yapmadan yeni hanı seçmişler, kalgan ile de daha sonra ortaya çıkacak olan veraset tartışmaları da önceden çözümlemeye çalışmışlardır. Orta Asya tarihinde hükümdarların ölümünden sonra ortaya çıkan hakimiyet ve taht mücadeleleri düşünülecek olursa, bu oldukça önemli bir olgudur.</p>
<p>Ekberiyet prensibine (seniority) daha evvelki Türk ve Cengizli Türk-Moğol devletlerinde değişik dönemlerinde rastlanmakla birlikte, bu prensibe yaygın bir şekilde bağlı kalınmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Bu prensibe en çok Cuci ulusunda bağlı kalındığı bilinmektedir. Cuci’nin Cengiz Han’ın en büyük oğlu olduğu dikkate alınırsa bu düşündürücüdür. Şibani Özbeklerin ekberiyet sistemini benimselerinde, Cuci ulusundan getirdikleri gelenekler şüphesiz önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Bu sistem, hanların sembolik otoritesini artırırken, diğer taraftan onların fiili iktidarını sınırlamıştır. Öte yandan ele geçirilen toprakların aile üyeleri arasında paylaşılması sayesinde, hanların sembolik otoritelerini şahsi bir mülke dönüştürmeleri güçleşmiştir. Şibanli sultanlar uzun süre ekberiyet sistemine bağlı kalacaklardır. Mesala, Bade al-Vekayi’nin yazarı Vasifi ve Tarih-i Reşidi’nin yazarı Haydar Duglat’ın eserlerinde işaret ettikleri gibi 1512’de Buhara’yı Babur’un elinden alan Ubeydullah Han, halk tarafından büyük bir sevinçle karşılanmasına ve desteklenmesine rağmen, hatta adına İsfahani tarafından hutbe okunmuş olmasına rağmen, hanlığı yaş esasına göre Köçküncü Sultan’a bırakmış ve kendisi han olmak için sırasının gelmesine beklemiştir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Ubeydullah Sultan ancak 1533’te ekberiyet usulüne göre han ilan edilmiş ve 1540 yılına kadar hanlık sürmüştür. Ubeydullah Han’dan sonra Köşküncü oğullarından Abdullah kısa bir süre han olmuş ve onun ardından yine Köşküncü oğullarından Abdullatif Sultan (1540-1552) hanlık tahtına geçmiştir. Daha sonra ise onun yerine Süyünç Sultan oğullarından Barak Han olarak da bilinen Nevruz Ahmed Han (1552-1556) geçmiştir.</p>
<p>Özbek “ülüş düzeni” 16. yüzyılın ortalarına kadar istikrarlı bir şekilde devam etmiş, bazı anlaşmazlıklara rağmen, hakim soylar/boylar arasında dikkate değer bir uyum sağlanmıştır. Ancak 16. yüzyılın ortalarından itibaren hem her alt soy içinde ya da ülüş merkezi içinde hem de alt soylar arasında bir iç mücadele dönemi başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Bu iç mücadeleler, McChesney’in belirtmiş olduğu gibi, Özbek politik düzeninin yeni koşullar, özellikle yerel ve yerleşik koşullara uyum ve adapte olma sürecinin bir sonucudur.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></p>
<p>İlk yıllardaki hareketliliğin sona erdiği, başka bir deyişle dışa yönelik yayılmanın duraksadığı bu dönemde, Şibanlı/Ebülhayırlı yönetici alt soylar, birbirlerinin mülklerinin aleyhine yayılmaya başlamışlardır. Bu durum sistemin kendi içindeki zayıflıklarından kaynaklanmış gibi görünmektedir. Zira her bir yönetici kol/soy toprakları kendi evlatları arasında paylaşmak zorunda idiler. McChesney’in belirtmiş olduğu gibi, eldeki sınırlı mülklere karşılık, ülüş/pay almak isteyen ve bu hakka sahip olan yeni üyelerin artması, doğal olarak bir baskı yaratmıştır. Bu iç baskıyı karşılamanın yollarından biri ya yeni topraklar fethetmek ya da diğer soyların hisselerine aleyhine genişlemek olmuştur. Bunlardan ilki zorlaştığı için ikinci seçenek ön plana çıkmış gibi görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p>Yönetici altsoylar arasındaki iç mücadeler sonucunda önce Şahbudak oğulları daha sonra 1557-1582 tarihleri arasında sırasıyla Süyünç ve Köşküncü oğulları, Abdullah b. İskender Sultan (1583-98) liderliğinde Canibek oğulları tarafından berteraf edilmiştir.</p>
<p>Bu mücadeleler sonucunda Abdallah Han liderliğinde, Canibek oğulları tek hakim soy olarak kalmışlardır. Taşkent, Semerkand, Buhara ve Belh gibi daha önceki ülüş merkezleri Canibek oğullarının hakimiyeti altına girmiştir. Ancak buna rağmen Özbek siyasi sistemi bir anlamda kendini yenilemiştir. Çünkü, bu sefer hanlığın toprakları Canibek oğulları arasında yeniden paylaşıldığı gibi, bu paylaşımdan Canibek soyundan gelen yeni yönetici alt soylar/boylar ortaya çıkmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></p>
<p>Canibek oğullarının hakimiyeti 1598-99 yılına kadar sürmüş, bu tarihlerden itibaren onların yerine Cuci soyundan olan başka bir sülale Tokay Temüriler (Astrahanlılar) almıştır. Tokay Temüriler, kendilerinden önceki Şibaniler gibi hakimiyetin ve verasetin paylaşımını benimsemişlerdir. Böylece 16. yüzyılın başlarında temelleri atılan çok merkezli, yerelliği benimseyen ve iktidarın paylaşımını öngören Özbek siyasi düzeni bir yüzyıl daha devam etmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nurten KILIÇ – SCHUBEL</strong></span></a>
</p><p>Kenyon College Din Araştırmaları Bölümü / A.B.D</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 624-633</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdullah b. Muhammed b. Ali Nasrullahi, Zubdat al-Asar. Taşkent, IVAN, Uz., No: 608.</span></div>
<div><span>♦ Adshead, S. A. M., Central Asia in World History. New York: St. Martin’s Press, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Ahmedov, Bori, Özbek Ulusu. Taşkent: Abdulla Kadiriy Namıdagi Halk Merası Neşriyatı, “Nur”, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Aka, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447), Ankara, TTK Yay., 1994.</span></div>
<div><span>♦ Anonim, Tevarih-i Guzide Nusratname, A. M. Akramov (ed.), Taşkent, 1967.</span></div>
<div><span>♦ Ayalon, D., “The Great Yasa of Chinggis Khan. A Reexemination. Preface (A). The Basic Data in the Islamic Sources on the Yasa an on It’s Contents”, Studia Islamica 33, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Barfield, Thomas J., The Perilous Frontier. Nomadic Empires and China, 221 BC to AD1757. Cambridge MA, Oxford UK, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V. V., Four Studies on the History of Central Asia. Rusça’dan çevirisi V ve T. Minorsky, c. II, Ulugh-Beg. Leiden: E. J. Brill, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V. V., Soçineniiya, c. VIII. Moskova, 1973.</span></div>
<div><span>♦ Bodrogligeti, A. J. E., “Yasavi Ideology in Muhammad Shaybani Khan’s Vision of An Uzbek Empire”, Journal of Turkish Studies, 18 (1994), 41-57.</span></div>
<div><span>♦ Bregel, Yuri, “Turco-Mongolian Influences in Central Asia”, Robert L. Canfield (ed.), Turco- Persia in Historical Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 1991, 53-77.</span></div>
<div><span>♦ Dickson, M. B., “Shah Tahmasb and the Uzbeks”, Princeton University: Ph. D. Dissertation, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Dickson, M. B., “Uzbek Dynastic Theory in the Sixteenth Century”, Trudy XXV-ogo Mejdonarodnogo Kongressa Vostokovedov 3 (1960), 208-216.</span></div>
<div><span>♦ Ebülgazi Bahadır Han, Şecere-i Türk, P. I. Desmaisons (ed.), Histoire des Mogols et des Tatares par Aboul-Ghazi Bahadur Khan, St. Petersburg, 1871.</span></div>
<div><span>♦ Fazlulllah b. Ruzbihan İsfahani, Mihman-name-yi Buhara, Manuçihr Sutuda (ed.), Tehran, Bungah-i Tarcumah wa Nashr-i Kitab, 1341/1963.</span></div>
<div><span>♦ Frank, Andre Gunder, ” Central Asia’a Continuing Role in the World Economy to 1800”. Michael Gervers ve Wayne Schlepp (ed.), Historical Themes and Current Change in Central and Inner Asia. Toronto Studies in Central and Inner Asia, No. 3. Toronto, 1998, 14-38.</span></div>
<div><span>♦ Gıyas al-Din Khwandamir, Habibu’s-siyar, Tome Three. The Reign of the Mongol and the Turk Translated and Edited W. M. Thackston. 2. cilt, Cambridge, Department of Near Eastern Languages and Civilizations, Harvard University, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Gross, Jo-Ann, “The Economic Status of A Timurid Sufi Shaykh: A Matter of Conflict or Perception”, Iranian Studies XXI, 1-2 (1988), 84-104.</span></div>
<div><span>♦ Hasanhoca Nisari, Muzakkir-i Ahbab, İsmail Bekcan (çev.), Taşkent, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Hafiz-i Taniş Buhari, Şeref-name-yi Şahi, Abdullahname, faskimile, 2 cilt, M. A. Salakhhetdinova (ed. ve çev.), Moskva, Izd. ‘Nauka’, 1983.</span></div>
<div><span>♦ İnalcık, Halil, ” The Ottoman Succession and Its Relation to the Turkish Concept of Sovereignty”, The Middle East and the Balkans Under the Ottoman Empire. Essays on Economy and Society. Bloomington: Indiana University Turkish Studies, 1993, 37-69.</span></div>
<div><span>♦ Kılıç-Schubel, Nurten, ” Diversity in Political Culture: Muslim Empires of Eurasia in the 16th Century.</span></div>
<div><span>♦ Ottomans, Mughals, Safavids, Uzbeks”. Great Ottoman Civilization, c. 1. Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Manz, B. F., The Rise and Rule of Tamerlane. Canto Edition. Cambridge: Cambridge University Press, 1999.</span></div>
<div><span>♦ McChesney, R. D., “Central Asia in the 10th- 12th/16th- 18th Centuries”, Encyclopaedia Iranica, c. V., 181-182. (1992).</span></div>
<div><span>♦ McChesney, R. D., Waqf in Central Asia. Four Hundred Years in the History of a Muslim Shrine, 1480-1889, Princeton-New Jersey, Princeton University Press, 1991.</span></div>
<div><span>♦ McChesney, R. D., Central Asia. Foundations of Change. Princeton, New Jersey: The Darwin Press, Inc., 1996.</span></div>
<div><span>♦ Mevlana Binai, Şeybani-name, Kazuyuki Kubo (ed.), Kyoto, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Morgan, D. O., “The ‘Great Yasa of Chingiz Khan’ and Mongol Law in the Ilkhanate”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies XLIX, 1 (1986), 162-176.</span></div>
<div><span>♦ Muhammed Haydar Mirza Duglat, A History of the Moghuls of Central Asia, Being the The Tarikh-I Rashidi of Mirza Muhammad Haydar Dughlat, N. Elias (ed.) ve E. Denison Ross (çev.), reprint, 1972.</span></div>
<div><span>♦ Muhammed Salih, Şeybani-name, metin edisyonu ve Almanca çevirisi H. Vambery, Die Scheibaniade. Ein ozbegisches Heldengedicht in Gesangen von Prinz Mohammed Salih aus Charezm, Wien, 1885.</span></div>
<div><span>♦ Paul, Jürgen, “Forming A Faction: The Himaya System of Khaja Ahrar”, International Journal of Middle East Studies, 23 (1991), 533-548.</span></div>
<div><span>♦ Pitçulina, K. A., “Prisirdarinskie goroda i ih znaçenie v istorii kazahskih hanstv v XV-XVII vekah”, Kazahstan v XV-XVIII. Alma-Ata: Izd. ”Nauka”, 1969, 5-49.</span></div>
<div><span>♦ Safargaliyev, M. G., Raspad Zalotoi Ordi, Sarank, Mordovskoe Knijnoe Izd, 1960.</span></div>
<div><span>♦ A. A., “Şeybani-Han i zavoevanie imperi Timuridov”. Materiali po istorii tajik uzbekov Srednei Azii XII, 1, 1954, 39-83.</span></div>
<div><span>♦ Şeybani Han, Divan, İstanbul, Topkapı Sarayı, Ahmet III, No. 2436.</span></div>
<div><span>♦ Şeyh Alem Azizan, Lamahat min nehahat al-kuds, Taşkent, IVAN, UzRep., No. 495.</span></div>
<div><span>♦ Subtelny, M. E., “Socio-Economic Bases of Cultural Patronage under the Later Timurids”, International Journal of Middle East Studies 20, 4, (1988), 479-505.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İ., “Altınordu Çözülürken Kırım’a Giden Yol”, Türk-Rus İlişkilerinde Dün Bugün Sempozyumu, Ankara: 12-14 Aralık 1992.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, “Inner Asian Merchants at the Closing of the Silk Road (17th Century)”. Land Routes of the Silk Roads and the Cultural Exchanges Between the East and West Before the 10th Century. Desert Route Expedition International Seminar in Urumqi, August 19-21, 1990, New World Press, 139-160.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, “Jöchi Khan and the Accounts on the Siege of Khwarazm as Symbols of Legitimacy” International Seminar “Source Studies of the History of Ulus Djuchi (Golden Horde) from Kalka to Astrakhan (1223-1556) Sunulan Bildiri. Kazan: 23-26 Haziran 1998.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, “Patterns of Legitimation of Rule in the History of the Turks”. Korkut E. Ertürk (ed.), Rethinking Central Asia, Ithaca, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, “Türk Tarihi Prensipleri İçinde Dışta Ticaret İçte Ülüşün Rolü”, Türk Dünyası Tarih Araştırmaları Kongresi. Ankara: TTK, 5-9 Eylül, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, “Uluğ Bey Zamanında Yasa ve Şeriat Tartışmaları”. Tarih Çevresi 10 (1994), s. 9-16.</span></div>
<div><span>♦ Togan, İsenbike, Flexibilty and Limitations in Steppe Formations The Kerait Khanate and Chinggis Khan, Leiden-New York, Brill, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Togan, Z. V., Umumi Türk Tarihine Giriş, 2. baskı, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Togan, Zeki Velidi, Bugünkü Türkili ve Türkistan ve Yakın Tarihi. 2. baskı. İstanbul: Enderun Kitabevi, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Voll, John O., ” Central Asia as a Part of the Modern Islamic World”. Beatrice F. Manz (ed.), Central Asia in Historical Perspective. Boulder, San Francisco and Oxford: Westview Press, 1994, 62-81.</span></div>
<div><span>♦ Zahireddin Muhammad Babur Mirza, Baburnama, Chaghatay Turkish Text with Abdul-Rahim Khanhanan’s Persian Translation. Turkish Transcription, Persian Edition and English Translation. W. M. Thackston (ed.), c. I, 1993-94.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu konuda bkz. benim: ” Diversity in Political Culture: Muslim Empires of Eurasia in the 16th Century. Ottomans, Mughals, Safavids, Uzbeks”. The Great Ottoman Turkish Civilization, C. 1, Ankara, 2000, s. 275-284.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu yaklaşımın bir eleştirisi için bkz. John O. Voll, “Central Asia as a Part of the Modern Islamic World”. Beatrice F. Manz (ed.), Central Asia in Historical Perspective. Boulder, San Francisco and Oxford: Westview Press, 1994, s. 62-81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Andre Gunder Frank, “Central Asia’a Continuing Role in the World Economy to 1800”. Michael Gervers ve Wayne Schlepp (ed.), Historical Themes and Current Change in Central and Inner Asia. Toronto Studies in Central and Inner Asia, No. 3. Toronto, 1998, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Barthold’a gore özellikle Uluğ Bey devrinden sonra bu süreç başlamış gibi görünmektedir. Bkz.: V. V. Barthold. Four Studies on the History of Central Asia. Rusçadan çevirisi V ve T. Minorsky, C. II: Ulugh-Beg. Leiden: E. J. Brill, 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yuri Bregel. “Turco-Mongolian Influences in Central Asia”. Robert L. Canfield (ed.) Turco- Persia in Historical Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 1991, s. 70. Bregel, yerleşik bölgelerinin, konar-göçer akınları ile birlikte, kültürel gerileme olduğunu belirtmektedir. Şüphesiz özbek boylarının 16. ve 17. yüzyıllarda aralıklarla Maveraünnehir’e gelmesi, bu bölgede göçer nüfusu artırmış ve bu göçer hareketler geçici olarak tarımsal alanlara zarar vermiş olmalı. Ancak 1500’lerden itibaren Orta Asya’da eğilimin göçebeleşmeden ziyade yerleşikliğe geçme gibi görünmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu meseleyi ilk ele alanlardan biri Zeki Velidi Togan, Bugünki Türkili ve Türkistan ve Yakın Tarihi. 2. baskı, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1981, s. 117-122. 16. yüzyılda uzun mesafeli Orta Asya kervan ticaretinin gerilemiş olduğunu kabul eden Rossabi, bunun nedenlerinin ekonomik değil, politik olduğunu, ticaretin gerilemesinde, ticaret yollarının geçtiği bölgelerde siyasi çatışmaların ve kargaşalıkların yaşanmasının önemli rol oynadığını ileri sürmektedir. Morris Rossabi, “The ‘Decline’ of the Central Asian Caravan Trade”. Gary Seaman (ed.), Ecology and and Empire. Nomads in the Cultural Evolution of the Old World, C. I, Los Angeles: Center for Visual Anthropology, University of Southern California Press, 1990, s. 81-102. Orta Asya’da uzun-mesafeli ticaret yollarının gerilemesi üzerine farklı görüşlerin genel bir değerlendirilmesi için bkz.: Gunder, 1998, s. 14-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Stephen Dale, Indian Merchants and Eurasian Trade, 1600-1750. Cambridge: Cambridge University Press, 1994; Audrey Burton. The Bukharans. A Dynastic, Diplomatic and Commercial History 1550-1702. New York: St. Martin’s Press, 1997; İsenbike Togan ise bu devirde ticaret ve tüccarın örgütlenmesinde bir değişim olduğunu, bu değişimin sonucu, İpek Yolu ticaretinde “aracı” olarak rol oynayan siyasi yapıların bu rollerini yitirmeye başladığını ortaya koymaktadır. İsenbike Togan, “Inner Asian Merchants at the Closing of the Silk Road (17th Century) ”, Land Routes of the Silk Roads and the Cultural Exchanges Between the East and West Before the 10th Century. Desert Route Expedition International Seminar in Urumqi, August 19-21, 1990. New World Press, s. 139-160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bu konuda bkz.: Nurten Kılıç, “Siyasal Kültürde değişim: Şeybani Han ve Özbek Siyasal Oluşumu”. Ankara Üniversitesi: Yayınlanmamış Doktora tezi, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Altınordu’nın çözülüşü hakkında bkz.: M. G. Safargaliyev, Raspad Zalotoi Ordi, Sarank, Mordovskoe Knijnoe Izd. 1960. Ayrıca, A. Yakubovski, Altınordu ve Çöküşü, Hasan Eren (çev.), Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Adshead, Altınordu bu ayrımı “urban rejections” ve “nomad secessions” olarak ifade etmektedir. S. A. M. Adshead, Central Asia in World History. New York: St. Martin’s Press, 1993, s. 151. Bu meseleye farklı bir açıdan bakış için bkz.: İ. Togan, “Altınordu Çözülürken Kırım’a Giden Yol”, Türk-Rus İlişkilerinde Dün Bugün Sempozyumu, Ankara: 12-14 Aralık, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kaynaklarda ulus-özbek, vilayet-i Özbek şekillerinde de yer alan Özbek/Özbeg adının anlamı ve kökeni hakkında değişik görüşler mevcuttur. Yaygın olarak kabul edilen görüş, bu adın Altınordu hanı Özbek Han’a (1312-1341) dayandığıdır. 17. yüzyıl Hiva hanı ve tarihçisi Ebülgazi Bahadır Han’a göre Özbek Han İslamiyet’i kabul ettikten sonra, ona bağlı Türk-Moğol boyları bu adı almıştır. Ebülgazi Bahadır Han, Şecere-i Türk, P. I. Desmaisons (ed.), Histoire des Mogols et des Tatares par Aboul-Ghazi Bahadur Khan, St. Petersburg, 1871, s. 174-175. Etnik bir isimden çok boy üstü politik bir ad olan Özbek adının neden ortaya çıkmış olduğu henüz tam olarak açıklanamasa da, Özbek adının Çağatay, Moğol adlarının ortaya çıktığı bir zamanda ortaya çıkmış ya da kullanılmış olması dikkate değerdir. Özellikle 15. yüzyıldan itibaren birbirine karşı tanımlanan olan bu adlar, Türk- Moğol boyları içinden kabile/boy üstü yeni kimliklerin ortaya çıkışına da işaret etmektedir. Bu konuda bkz.: Manz, “The Development and Meaning of Chaghatay Identity”, Jo-Ann Gross (ed.), Muslims in Central Asia. Expressions of Identity and Change, Durham and London, Duke University Press, 1992, s. 27-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bori Ahmedov, Özbek Ulusu. Taşkent: Abdulla Kadiriy Namıdagi Halk Merası Neşriyatı ” Nur”, 1992, özellikle 26-36 sayfaları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bir kopyası Taşkent Şarkşinaslık Enstitüsü’nde saklanan Mesud b. Osman Kohistani’nin Tarih-i Ebülhayır Hani adlı 16. yüzyılda yazdığı eser Ebülhayır hanın en kapsamlı biyografisidir. Bu eser kısmen Rusçaya çevrilmiştir. Bkz.: S. K. İbragimov ve V. P. Yudin (ed. ve çev.). Materiali po istorii kazahskih hanstva. Alma Ata, 1969, s. 135-140, 140-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ahmedov, s. 36-40. Safargaliyev, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ahmedov, s. 41-42. Safargaliyev, s. 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bu konuda bkz.: İsenbike Togan, “Jöchi Khan and the Accounts on the Siege of Khwarazm as Symbols of Legitimacy”. International Seminar ” Source Studies of the History of Ulus Djuchi (Golden Horde) from Kalka to Astrakhan (1223-1556) Sunulan Bildiri. Kazan: 23-26 Haziran 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kaynaklarda bu konuda farklı fikirler ileri sürülmüştür. Bu farklı kaynakları değerlendiren Ahmedov, Tarih-i Ebülhayır Hani’nin yazarına gore Ebülhayır Han’ın ve Özbeklerin, Harezm’in su ve havasından dolayı Deşt-i Kıpçak’a geri dönmüş olduğunu belirtmektedir. Başka bir kaynağa göre ise Ebülhayır Han’ın Harezm’den ayrılmasının nedeni, bu tarihlerde Harezm’de şiddetli kurak olmasıdır. Ahmedov, s. 42. Ancak, Ebülhayır Han konfederasyonu içinde Deşt-i Kıpçak’ta kalmayı ve göçer hayatı devam ettirmek isteyen kesimlerin daha ağır basmış olduğu da düşünülebilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ahmedov, s. 47. 15. ve 16. yüzyıllarda Aşağı Sir Derya boyundaki şehirlerin durumu hakkında bkz.: K. A. Pitçulina, “Prisirdarinskie goroda i ih znaçenie v istorii kazahskih hanstv v XV- XVII vekah”, Kazahstan v XV-XVIII, Alma-Ata, Izd. ”Nauka”, 1969, s. 5-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ahmedov, s. 80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Ahmedov, s. 106. Hafiz-i Taniş Buhari, Şeref-name-yi Şahi, Abdullahname, faskimile, 2 cilt, M. A. Salakhhetdinova (ed. ve çev.), Moskva, Izd. ‘Nauka’, 1983, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Muhammed Haydar Mirza Duglat, A History of the Moghuls of Central Asia, Being the The Tarikh-i Rashidi of Mirza Muhammad Haydar Dughlat, N. Elias (ed.) ve E. Denison Ross (çev.), reprint, 1972, s. 272-273. Ahmedov, s. 50. Kazak tarihi için bkz.: K. A. Pitçulina, Yugo-Vostoçni Kazahstan v. Seredine XIV-naçale XVI vekov. Alma-Ata, “Nauka”, 1977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Kazak sultanları, Ebülhayır hanın 1468’de vefatından sonra tekrar Deşt-i Kıpçak’a gelerek burada Ebülhayır Han sonrası ortaya çıkan hakimiyet mücadelelerine aktif bir şekilde katılmışlardır 16. yüzyılda Deşt-i Kıpçak’ın siyasi durumu hakkında önemli kaynaklardan biri: Fazlulllah b. Ruzbihan İsfahani, Mihman-name-yi Buhara, Manuçihr Sutuda (ed.), Tehran, Bungah-i Tarcumah wa Nashr-i Kitab, 1341/1963.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Temür sonrası taht mücadeleleri için bkz.: Barthold, 1958, özellikle 55-82 sayfaları arası. Ayrıca B. F. Manz, The Rise and Rule of Tamerlane. Canto Edition. Cambridge: Cambridge University Press, 1999, s. 147. Şahruh dönemi için bkz.: İsmail Aka, Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447), Ankara: 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bu mesele hakkında Barthold, 1958, s. 125-128. İsenbike Togan, “Uluğ Bey Zamanında Yasa ve Şeriat Tartışmaları”. Tarih Çevresi 10 (1994), s. 9-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Jo-Ann Gross, “The Economic Status of A Timurid Sufi Shaykh: A Matter of Conflict or Perception”, Iranian Studies XXI, 1-2 (1988), s. 84-104. Ayrıca bkz.: Jürgen Paul, “Forming A Faction: The Himaya System of Khaja Ahrar”, International Journal of Middle East Studies 23 (1991), s. 533-548. Jürgen Paul Die politische und soziale Bedeutung der Naqsbandiyya in Mittelasien im 15. Jahrhundert, Berlin, Walter de Gruyter, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> M. E. Subtelny, “Socio-Economic Bases of Cultural Patronage under the Later Timurids”, International Journal of Middle East Studies 20, 4 (1988), s. 482.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bu konuda bkz.: Kılıç, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Kaynaklarda Şibani, Şahi Beg, Şeybak ya da Şah baht şekillerinde de geçmektedir. Bu konuda bkz.: Z. V. Togan, 1981, s. 123, n. 64. Şeybani Han’ın hayatı hakkında bkz.: Kiliç, 1999; A. A. Semenov, K. voprosu o proishojdeniya i sostava uzbekov Şeybani-hana”, Materiali po istorii tajikov i uzbekov Srednei Azii XII, 1, 1954a, s. 7-37, Semenov, “Şeybani-Han i zavoevanie imperi Timuridov”, Materiali po istorii tadjikov i uzbekov Srednei Azii XII, 1, 1954, s. 39-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Mevlana Binai, Şeybani-name, Kazuyuki Kubo (ed.), Kyoto, 1997, s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Şeyh Alem Azizan, Lamahat min nehahat al-kuds, Taşkent, IVAN, Uz. Rep., No. 495, v. 80a-81a. Hasanhoca Nisari, Muzakkir-i Ahbab, İsmail Bekcan (çev.), Taşkent, 1993, s. 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Şeybani Han’ın Divan’ın bilinen tek kopyası; Istanbul, Topkapı Sarayı, Ahmet III, No. 2436, Bodrogligeti, A. J. E., “Yasavi Ideology in Muhammad Shaybani Khan’s Vision of An Uzbek Empire”, Journal of Turkish Studies 18 (1994), s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kaynaklarda Şeybani Han’ın Deşt-i Kipçak’a neden geri döndüğü hakkında değişik ve ilginç bilgiler mevcuttur. Bunların bir değerlendirmesi için bkz.: Kiliç, 1999, s. 97-101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bu olaylar için bkz.: Zahireddin Muhammad Babur Mirza, Baburnama, Chaghatay Turkish Text with Abdul-Rahim Khanhanan’s Persian Translation. Turkish Transcription, Persian Edition and English Translation. W. M. Thackston (ed.), C. I, 1993-94, s. 167-170. Şeybani Han’ın Semerkand kuşatması için bkz:. Muhammed Salih, Şeybani-name, metin edisyonu ve Almanca çevirisi H. Vambery, Die Scheibaniade. Ein ozbegisches Heldengedicht in Gesangen von Prinz Mohammed Salih aus Charezm, Wien, 1885.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Heart’ın ele geçirilmesi hakkında bkz.: Gıyas al-Din Khwandamir, Habibu’s-siyar, Tome Three. The Reign of the Mongol and the Turk. Translated and Edited W. M. Thackston. 2. cilt, Cambridge: Department of Near Eastern Languages and Civilizations, Harvard University, 1994, s. 534-535.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Haydar Duglat, s. 241-246; Taniş, I, s. 85-86; Abdullah b. Muhammed b. Ali Nasrullahi, Zubdat al-Asar, Barthold, Soçineniiya, C. VIII, s. 137-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bilindiği gibi, emir/bey unvanını alan Temür, hakimiyeti ele geçirdikten sonra hiçbir zaman han unvanını kullanmamış ve daima Cengiz soyundan bir hanı göstermelik yanında bulundurmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bodrogligeti, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Muhammed Salih, s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Haydar Duglat, s. 282-283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Yasa üzerinde yapılan çalışmalar için bkz.: D. Ayalon, “The Great Yasa of Chinggis Khan. A Reexemination. Preface (A). The Basic Data in the Islamic Sources on the Yasa an on It’s Contents”, Studia Islamica 33 (1971); D. O. Morgan, “The ‘Great Yasa of Chingiz Khan’ and Mongol Law in the Ilkhanate”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies XLIX, 1 (1986), s. 162-176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> M. B. Dickson, “Shah Tahmasb and the Uzbeks”, Ph. D. Dissertation, Princeton University, 1958 Dickson, “Uzbek Dynastic Theory in the Sixteenth Century”, Trudy XXV-ogo Mejdonarodnogo Kongressa Vostokovedov 3 (1960), s. 208-216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> R. D. McChesney, Waqf in Central Asia. Four Hundred Years in the History of a Muslim Shrine, 1480-1889. Princeton-New Jersey, Princeton University Press, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Hakimiyette ortaklık anlayışı için bkz.: J. Woods, Aqqoyunlu. Clan, Confederation, Empire. Minneapolis-Chicago, 1976, s. 12-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> “Ülüş sistemi” hakkında bkz.: Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, 2. baskı. İstanbul, Enderun Kitabevi, 1981, s. 285-301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Bu konuda bkz.: İ. Togan, “Patterns of Legitimation of Rule in the History of the Turks”. Korkut E. Ertürk (ed.), Rethinking Central Asia. Ithaca, 1999, s. 49; İsenbike Togan “Türk Tarihi Prensipleri İçinde Dışta Ticaret İçte Ülüşün Rolü”, Türk Dünyası Tarih Araştırmaları Kongresi. Ankara: TTK, 5-9 Eylül, 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Cengiz Han döneminde “ülüş” hakkında bkz.: İ. Togan, Flexibilty and Limitations ın Steppe Formations The Kerait Khanate and Chinggis Khan. Leiden-New York, Brill, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> İlhanlılar’da ülüş sistemi için bkz.: Togan, 1981, s 285-301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Şiban soyundan olan başka hanlıklar da mecvuttur. 1510’da Şiban soyundan Yadigar Sultan’ın torunları İlbars ve Balbars Harezm’i ele geçirerek burada Hiva-Özbek Hanlığı’nın temellerini atmışlardır. Yadigar sultan Şiban soyundan Arabşah, Ebülhayır ise Şiban soyundan İbrahim’in soyundan gelmektedir. Pulad Sultan ise her iki soyu Şiban’a bağlayan zincirini oluşturmaktadır. Bu konuda bkz.: Dickson, 1960, s. 213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Khwandamir, II, s. 538.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Bu paylaşımların analizi için bakınız benim, “Family Rights and Dynastic Tradition in Uzbek Khanate in 16th Century Central Asia”, The Seventh Annual Central Eurasian Studies Conference sunulan bildiri, Bloomington, 2000 (yayına hazırlanmaktadır).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Binai, s. 80-81, Muhammed Salih, s. 387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Dickson, 1960, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Şeybani Han ve kardeşinin babası Şah Budak Sultandır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Bunlara Ebülhayır soyundan olmamakla birlikte miras hakkında sahip olan Bahtiyar Sultan’ın oğulları Mehdi ve Hamza Sultanları da eklemek gerekir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> İsfahani, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Barthold, 1973, s. 130-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Taniş, I, s. 86. Dickson, 1958, s. 34. Taniş’e göre Köşküncü Sultan (şimdi han) Semerkand’ı, Şeybani Han’ın oğlu Temür Sultan ile birlikte sahip olmuştur. Semerkand, Şeybani Han ve ailesinin hissesi olduğu için herhalde böyle bir düzenlemeye gidilmiş olmalı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Kaynaklarda bu konuda çelişkili bilgiler olmakla birlikte bu kurultay büyük bir ihtimalle 1511’de yapılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Taniş, I, s. 87; Haydar Duglat, s. 283. Kalkan kurumunun neye karşılık geldiği çok açık olmasa da, hanın halefi olarak anlamak mümkündür. Bu konuda bkz.: McChesney, 1991, s.              56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Cengiz ve Cuci ulusundaki veraset meseleleri için bkz. İ. Togan, “Jöchi Khan and the Accounts on the Siege of Khwarazm as Symbols of Legitimacy”, s. 21-22. Thomas J. Barfield, The Perilous Frontier. Nomadic Empires and China, 221 BC to AD1757. Cambridge MA, Oxford UK, 1992, s. 206-208. Ayrıca bkz.: Halil İnalcık, ” The Ottoman Succession and Its Relation to the Turkish Concept of Sovereignty”, The Middle East and the Balkans Under the Ottoman Empire. Essays on Economy and Society. Bloomington: Indiana University Turkish Studies, 1993, s. 37-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Haydar Duglat, s. 282-283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> McChesney, 1991, s. 62-63; McChesney, “Central Asia in the 10th- 12th/16th-18th Centuries”, Encylopedia Iranica, C. V, s. 181-182. (1992).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> McChesney, 1991, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> McChesney, 1996, s. 135-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xvi-yuzyilda-orta-asyada-politik-duzen-maveraunnehir-ozbek-hanligi-sibaniler-mesruiyet-hakimiyet-ve-hukuk.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> McChesney, 64-66.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hive Hanlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hive-hanligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hive-hanligi</guid>
<description><![CDATA[ Hive Hanlığı
Hive, 1804-1920 yılları arasında Orta Asya’da hüküm sürmüş bağımsız Türkistan hanlıklarından biridir. Bu hanlığın sınırlarını oluşturan coğrafya, aslında kadimî medeniyetlere merkezlik yapmış olan Harezm’dir. “Harezm, Amu-Derya’nın aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkenin ve bu ülkede, XIII. asra kadar, dilini muhafaza ederek yaşamış olan şarkî İran kavminin ismidir.”[1] Harezm, cihan medeniyetinin gelişmesinde çok önemli roller […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c652e22d40.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hive, Hanlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Orta-Cag-351.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html">Hive Hanlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Feridun TEKİN</strong></span></a>
</p><p>Hive, 1804-1920 yılları arasında Orta Asya’da hüküm sürmüş bağımsız Türkistan hanlıklarından biridir. Bu hanlığın sınırlarını oluşturan coğrafya, aslında kadimî medeniyetlere merkezlik yapmış olan Harezm’dir. “Harezm, Amu-Derya’nın aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkenin ve bu ülkede, XIII. asra kadar, dilini muhafaza ederek yaşamış olan şarkî İran kavminin ismidir.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Harezm, cihan medeniyetinin gelişmesinde çok önemli roller oynayan mukaddes ülkelerden biridir. Bu aziz zeminde doğan büyük zatların isimleri bütün dünyada büyük bir ihtiram ile anılmaktadır. Bilim ve uygarlığa çok büyük hizmetleri olan Ebu Reyhan Birunî’nin tabiri ile söylemek gerekirse “İnsan ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı bilimlerin” her biri bu coğrafyada şekillenmiştir. S. P. Tolstov ve Y. G. Gulamov, uzun yıllar boyunca yapmış oldukları arkeolojik araştırmalarla Harezm’in kadimî zamanlarda da zengin bir medeniyete sahip olduğunu ortaya koymuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Gulamov, bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Harezm’de tarımın oldukça gelişmiş olmasının sebebi; çok eski zamanlarda bile bu coğrafyada sunî sulama işinin yapılıyor olması ve aynen Mısır, Mezopotamya hem de başka memleketlerdeki gibi üstün bir seviyede bulunmasıdır.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Bu yüksek medeniyet, o devir biliminin gelişmesine de etki etmiştir. Bu aziz zeminden bilim dünyasının büyük simaları Ebu Abdullah El Harezmî, Muhammed Musa El Harezmî, Ma’mun Akademisini yöneten Birunî ve Zamahşerî gibi alimler, şairler, tarihçiler ve edipler yetişmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda isimleri zikredilen bu alimler, bilimin birçok sahası ile ilgili değerli eserler vermişlerdir. Böylece bir çok bilim dalının temelleri bu eserler aracılığı ile oluşturulmuştur. Lakin Harezm’de yaratılan bu yüksek medeniyet, Cengiz Han’ın bu coğrafyayı istilasıyla yok olup gitmiştir. Bu durum, uzun yıllar Harezm’de merkezî bir otoritenin kurulmasına kadar devam etmiştir. Harezm; Timur, Abdullah Han, Nadir Şah vd. hükümdarların yönetimi altında bulunmuştur. Fakat, Ebulgazi Anuşah (1643-1663) Devri’nde hanlık çeşitli yönlerden biraz canlanmaya başladı. Sulama inşaatları kurularak tarım alanında önemli gelişmeler sağlandı.</p>
<p>Hive Hanlığı XVIII. asrın sonlarında, çok derin siyasî bir kriz içinde bulunmaktaydı. Bu kriz kabileler arasında meydana gelen kanlı savaşlar, han ile derebeyleri, göçebeler ile yerli halk arasındaki çarpışmalar ve bununla birlikte dış düşmanlar ile yapılan savaşlar neticesinde ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Söz konusu olayların bu devir Harezm’inin ekonomik gelişmesine de olumsuz etkileri olmuştur. Ülkenin böyle kötü bir durumda bulunmasına rağmen ve de aynı zamanda derebeyleri arasında durmaksızın devam eden kanlı çatışmaların olduğu bir ortamda, Kongrat sülalesi liderlerinden Eşmuhammed oğlu Muhammed Emin İnak, devleti egemenliği altına almaya çalışmaktaydı.</p>
<p>Muhammed Emin İnak, hanlığın yönetimini ele geçirinceye kadar Hive’de, uzun yıllar Türkmen- Yovmut derebeyleri hüküm sürdüler. Onlarla mahallî Özbek derebeyleri arasında yönetimi ele geçirmek için yapılan mücadeleler neticesinde memleket viran oldu, halk ise ağır şartlar altında açlık ve sefalet içinde yaşadı.</p>
<p>Bu mücadeleler esnasında XVIII. asırda Harezm halkının ne kadar acınacak bir durumda olduğunu Munis şu şekilde ifade etmektedir: “Ondan sonra derebeyleri Hazarasb, Hankah ve Aral’dan başka bütün yerleri Harezm topraklarına kattılar. Yovmutlar’ın zulüm ve eziyetleri o kadar fazlalaştı ki iki kale halkı birbiri ile ilişki kuramaz ve hiçbir yerden yardım alamaz hale gelmişlerdi. Bu sebeple Harezm diyarında salgın hastalıklar baş gösterdi. Halk, bu durumdan kurtulmak için mahalle mahalle, kabile kabile bulundukları yerlerden göç etmeye başladılar. Özellikle Buhara tarafına gelip açlık belasından kurtuldular. Kaçmaya kudreti yetmeyen halk, çocuklarını Kazak ve Karakalpaklar’a satarak nafakalarını temin ettiler. Yovmutlar dahi bu çocukları çalıp satmaya başladılar. Ekserî kaleler ve şehirler harap olduğundan kentler, mezralar ve boş araziler iskan yerleri olmaya başladı. Hive’nin büyük imaretleri yıkılıp onun yerine yüksek duvarlarla çevrili binalar yapılmaya başlandı. Vahşi canavarlar insanların başına yönetici oldu. Bunun sonucunda mamur şehirde sadece 40 ev kaldı. Bazı kişilerden işittiğime göre bunların sayısı sadece 15 idi. Cuma namazını kılmak için ancak üç ya da dört kişi bulunabiliyordu. Açlık ve sefalet öyle bir boyuta ulaştı ki köpek ve eşek eti insanlara helal olmaya başladı. Bazı yerlerde insan eti de yediler.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Harezm’de yaşayan insanlar, açlık ve sefalet belasından kurtulmak maksadıyla aileleri ile Buhara’ya doğru kaçmaya mecbur kaldılar. Bir zamanlar Harezm’den kaçmak zorunda kalan Muhammed Emin İnak, tekrar Harezm’e geri döndü.</p>
<p>“Onu şehir ve köylülerin ileri gelenleri desteklediler. Muhammed Emin İnak, Türkmen serdarları üzerinde egemenlik kurmak için başlattığı mücadeleler döneminde memlekette siyasî hükümranlığı kendi ellerinde tutan Türkmen derebeylerine karşı ve bununla birlikte Buhara hanlığının etkisinde olan Aral Mangıtlarına karşı da mücadeleye başladı. Bu mücadeleler sonucunda memleket sefalet ve zulüm altında kaldı. Özellikle şehirler yokluk içine düştü. Ağır şartlar altında kalan şehir ahalisi isyan başlattı. Bu isyana büyük toprak sahiplerini destekleyen şehir asilzadeleri öncülük etti. Büyük toprak sahipleri hakimiyetlerini merkezîleştirme taraftarı olduklarından iktisadî hayatın kötüye gidişi onların da işine gelmiyordu. Bu sebeple Kongratlar bu mücadelede Muhammed Emin İnak’ı ön plana çıkardılar ve ona çok büyük destekte bulundular.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Devlet yönetimini ele geçirmek ve kendi hükümranlığını ilan etmek için Muhammed Emin İnak, emirler, büyük toprak sahipleri, tüccarlar ve din adamlarının da desteğini almaktaydı.</p>
<p>Harezm’de iktidarı elinde bulunduran Kongratlar sülalesine ilk zamanlar Muhammed Emin İnak liderlik yaptı. O, han sülalesinden olmasa bile bütün gücü elinde bulundurarak memleketi sahte hanlar silsilesinden biri olarak idare etti. Bu devirde sahte han olsa da o kişinin han olması gerekiyordu. Çünkü mahallî halk içinde hanın taraftarları çok fazla idi.</p>
<p>Muhammed Emin İnak’ın oğlu İvaz İnak (1790-1804) da babasının işini devam ettirdi. Lakin İvaz İnak’ın oğlu İltüzer (1804-1806), V. Ebulgazi’yi tahtan indirip kendisini Kongrat sülalesinin hanı olarak ilan etti.</p>
<p>Buhara Hanlığı ile yapılan savaşta İltüzer suda boğularak öldü. Hive askerleri yenilgiye uğradı. Bundan sonra Hive tahtına mezkur sülalenin önemli isimlerinden biri olan İltüzer’in küçük kardeşi I. Muhammed Rahim (1806-1825) oturdu.</p>
<p>Muhammed Rahim Han iktidarını kuvvetlendirmek amacıyla geçici olarak da olsa, eski han sülalesinden olan V. Ebulgazi’yi devletin tepesine oturttu. “Tarım ile uğraşan bölgelerdeki çiftçilerin büyük bir bölümü, XVIII. asrın sonu ve XIX. asrın başlarında yapılan savaşlarda aktif olarak rol aldılar. Bu savaşlar hükümran sınıfındakilerin hoşuna gitmeyen neticeler doğurdu. Çünkü çiftçiler, özellikle toprağı olmayan köylüler, toprak elde etmek için isyan başlattılar.</p>
<p>Muhammed Rahim, tahta çıkınca halkının ne kadar sıkıntı ve eziyet içinde bulunduğunu anladı. 1807 yılının ağustos ayında Beşkale bölgesindeki çiftçilerin büyük bir kısmı hana karşı isyan başlatıp Hive’ye doğru harekete geçtiler. Gerçi Muhammed Rahim, anlaşmaya yanaşmayan çiftçileri tarumar etse de bu olaydan korkup V. Ebulgazi’yi tahta çıkardı, kendisi ise onun yanında yardımcı olarak kaldı.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Lakin kısa bir süre içinde Muhammed Rahim yönetimde etkin bir hale gelerek V. Ebulgazi’yi tahtan uzaklaştırdı ve kendisini han olarak ilan etti. Muhammed Rahim, büyükbabası Muhammed Emin İnak Devri’nde başlayan Hive hanlığı sınırlarını genişletme ve burada yaşayan kabileleri birleştirme işini aşırı sertliğe dayanan bir politika aracılığı ile devam ettirdi.</p>
<p>“I. Muhammed Rahim (1806-1825), hanlığın yönetim kademesindeki kişilerle bir meclis düzenleyerek vergi reformunu hayata geçirdi. Toprak vergisini uygulamak için ferman çıkardı; gümrük ve darphane gibi kurumları oluşturdu ve altın sikke basmaya başladı.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>O, feodalizmin getirmiş olduğu dağınıklığı ve başıbozukluğu ortadan kaldırmak için mücadele ederek derebeylerini hükümranlığı altına aldı.</p>
<p>Uzun yıllar devam eden kanlı savaşlardan sonra I. Muhammed Rahim, 1811 yılında Aral’ı hakimiyeti altına almayı başardı. Töre Murad öldürüldü. Orada 20.000 ailenin yaşaması mümkün olan bir kale yerle bir edildi.</p>
<p>XIX. asrın başlarında hanlığın merkezîleşmesi ile birlikte geçmiş devirlere göre bütün sahalarda bir canlanma başladı. Bu canlanma tesadüfî olmayıp, bir çok iktisadî ve sosyal nedenlerden dolayı ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Bu devirdeki üretim sistemi, feodalizmin üretim sistemi olsa da ticarî ilişkiler, tarım ve çiftçiliği ister istemez etkiliyordu. Kabileler arasındaki çok geniş olmayan ticarî ilişkiler onların birleşmelerine sebep oldu ve hanların merkezî bir devlet kurması için girişimlerini kolaylaştırdı.</p>
<p>Bu devir, Özbekistan’ın iktisadî hayatının en önemli özelliklerinden biri olan mal-para ilişkilerinin geliştiği bir dönemdir.</p>
<p>Mal-para ilişkilerinin gelişmesi, hanlığın vergi sisteminin değişmesinde de açıkça görülmekteydi. XIX. asrın ilk yarısında vergi mal karşılığı olarak değil, para ile alınmaya başlandı. Para ile vergi alma işi nisbî olarak güçlendi. Mesela; Hive’de arazi vergisi, para olarak alınmaya başlandı.</p>
<p>Feodal tarım sistemindeki değişiklikler, mal-para ilişkilerinin gelişmesi, urug-kabilecilik sisteminin uzun zamanlardan beri devam edip gelen bozuluşunu da çabuklaştırdı.</p>
<p>Bu değişim, Özbekler arasında XIX. asrın başlarına gelindiğinde vakıf arazilerinin feodal kabile reisleri tarafından ele geçirilişi ile sona erdi. Bu durum, göçebe ve yarıgöçebe kabilelerin birleşmesi sonucunu doğurdu.</p>
<p>“Hive Hanlığı’nda, büyük toprak sahipleri tarafından hanlık sınırlarında ve Hive etrafında yaşayan çiftçilerin topraklarının zorla ellerinden alınmasına bu olaylar sebep oldu.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Ticarî ortaklıkların ve çiftçilik ile uğraşanların artması, büyük feodal mülk sahipliğinin doğuşu, yeni sulama inşaatlarının kurulması ve yeni toprak parçalarının temin edilmesini gerektiriyordu.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu durum, XVIII. asrın sonu ile XIX. asırda sulama işlerinin canlanmasına sebep oldu ve böylece sulama alanında büyük işler başarıldı, bir çok yere su götürüldü, yeni köyler kuruldu.</p>
<p>Tarım ürünlerine talebin artması, büyük sulama inşatlarını kurma zorunluluğunu doğurmuş olsa da merkezî bir devlet sisteminin varlığı, Han ve onun yakınları, derebeyleri, tüccarlar ve zanaatkarların menfaatine idi.</p>
<p>Merkezî bir devlet kurulduğu takdirde sadece büyük sulama inşaatlarının kuruluşuna imkan doğmayacak, belki de komşu halkları talan, onların yerlerini gasp etmeye de imkan doğacaktı.</p>
<p>Hive’de derebeyleri ağır vergiler alma yoluyla kendi halklarını adeta yağmalamışlardır. Komşu halklara sık sık hücum ederek onları talan etmişlerdir. Talancılık, zenginlik kaynaklarından biri olarak kabul edilmiştir. Bu konuda saray tarihçilerinden Munis ve Âgehî eserlerinde çok değerli bilgiler vermişlerdir. Hive hanları; Karakalpak, Türkmen ve Afganistan’da yaşayan halklara muntazam bir şekilde hücum edip onların mal ve mülklerini yağmalamışlar ve çoluk çocukları ile birlikte esir almışlardır.</p>
<p>Son yönetim şekli de sık olarak kullanılmıştır. İnsanlar, hanlar ve onların yakın akrabaları tarafından güçlü derebeylerinin arazilerinde, çapa işlerinde ve şehir işlerinde hiçbir karşılık ödemeden çalıştırılmışlardır.</p>
<p>Memlekette en güzel ve en verimli yerler han ve onun evlatları, seçkinler, büyük derebeyleri ve din adamlarının elinde idi. “Bu yerler; yersiz çiftçiler, mecburî olarak göç ettirilip getirilen insanlar ve köleler tarafından imar edilmekteydi.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Yukarıda tespit etmeye çalıştığımız olgular; güçlü derebeylerinin, hanların merkezî bir devlet kurma çabalarında onlara destek vermiş olduğu gerçeğini ortaya çıkartmaktadır. Çünkü bu durum, aynı zamanda onların da işine geliyordu.</p>
<p>XIX. asrın ortalarına gelindiğinde, Karakalpak ve Türkmen derebeylerinin Hive Hanlarına karşı yapmış oldukları mücadeleler ve Hanlığ’ın feodal yapısından kaynaklanan birtakım olumsuzlukların ekonomiye yansıması neticesinde halkın durumu daha da ağırlaşmıştı.</p>
<p>Feodal mücadelelerin artması sonucunda bu devirde Hive tahtına çıkan hanlar (Muhammed Emin, Abdullah Han, Kutluk Murad), uzun yıllar devlet yönetimini ellerinde tutamadılar.</p>
<p>Kutluk Murad öldürüldükten sonra Hive’de tahta Seyid Muhammed (1856-1865) çıktı.</p>
<p>Seyid Muhammed, hükümranlığı döneminde komşu halkların Hive Hanlığı’na karşı olumsuz hareketlerini kırmak için onlara karşı acımasız bir şekilde davrandı.</p>
<p>Ondan sonra devletin başına II. Muhammed Rahim (1865-1910) geçti.</p>
<p>1873 yılında Hive Hanlığı Rusya tarafından saldırıya uğradı. Mağlubiyete uğrayan Hive hanı Rusya’yı metbu tanımak zorunda kaldı. Bu tarihten önce de Hive hanlarının Rus hükümetine karşı olan izzet ve hürmetleri, talep ve istekleri, Rusya’ya elçiler göndermeleri vb. ilişkiler bu devirde yaşamış sanatçıların eserlerine yansımıştır.</p>
<p>XIX. asra gelindiğinde Türkistan’daki diğer hanlıklar gibi Hive Hanlığı da merkezî bir yapıya kavuştu. İşte bu merkezîleşme neticesinde memlekette biraz ekonomik canlanma başladı; bu durum, bilim ve edebiyat alanlarında bir çok gelişmeyi de beraberinde getirdi.</p>
<p>XIX. asırda Harezm’de eserler vermiş sanatçılardan saray tarihçileri Munis, Âgehî ve Beyanî’ler bu devrin edebî hayatına damgalarını vurmuşlardır.</p>
<p>Onlara gelinceye kadar XVII. asırda tahta bulunan Harezm hanı ve tarihçisi Ebulgazi (1643-1663), “Şecere-i Türkî” ve “Şecere-i Terakkime” isimli eserleri kaleme almıştı. Ebulgazi’den başlayarak İltüzer (1804-1806) Devri’ne kadar Harezm’de tarihî eserler yazıldığı malum değildir.</p>
<p>Munis, “Firdevsü’l-ikbal” isimli eserinde, Ebulgazi’den sonraki devir Harezm hanlığı tarihinin, herhangi bir tarihçi tarafından yazılmadığı noktasında şunları söylemiştir: “Malum olsun ki Harezm diyarında padişahlık yapmış olan Cengiz evladının vakıatı Ebulgazihan bin Arabhan’dan sonra yazılmamıştı. Bununla birlikte Eşmuhammed Beğ ve Muhammed Emin İnak’ın devrindeki vakıalar da yazılmamıştı. Ben (Munis) o devirde meydana gelmiş olayları gücüm yettiğince araştırıp yazdım.</p>
<p>Fakat bir çok olayın zamanını aydınlatmayı başaramadım. Bunun için bu devir tarihini aydınlatmak uzun yıllar alacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Ebulgazi’den İltüzer Devri’ne kadar herhangi bir tarihçi tarafından böyle mesuliyetli bir işin üstlenilmemesi ve bu işin Munis’e yüklenilmiş olması, onun kendi zamanın yetenekli bir tarihçisi olduğunun en önemli delilidir.</p>
<p>Harezm tarihi hakkında Özbek Türkçesi -daha doğrusu Çağatay Türkçesi- ile eserler yaratma, başka dillerdeki eserleri Çağatay Türkçesine tercüme etme gibi işler, sonraları Munis’in talebesi olan Âgehî, Beyanî ve başka saray tarihçileri tarafından devam ettirilmiştir.</p>
<p>Munis, Âgehî ve Beyanî, XIX. ve XX. asrın başlarında Harezm’de hüküm sürmüş hanlara ait “Firdevsü’l-ikbal”, “Riyazü’d-devle”, “Zübdetü’t-tevarih”, “Gülşen-i devlet”, “Camiü’l-vukuati’s-sultanî”, “Şahid-ikbal”, “Şecere-i Harezmşahî”, “Harezm Tarihi” isimli eserleri yazmışlardır.</p>
<p>Bu eserler, 1914 yılına kadar, yani Hive Hanlığı’nda XVIII. asrın ikinci yarısından Esfendiyar (1910-1918) Devri’ne kadar olan tarihî olayları içermektedir.</p>
<p>Bu devirde Harezm’de orijinal eserler yaratılmasının yanında, Arap ve Fars dillerinde yazılmış olan büyük tarihî eserleri Çağataycaya aktarma işi de bayağı üstün bir seviyede idi.</p>
<p>Orta Çağın meşhur şark tarihçisi Mesudî’nin (X. asır) “Mürüçü’z-zihab”, İbn el Esir’in “Elkamil fit tarih” ve Mirhand’ın “Ravzatü’s-safa” ve bunun gibi bir çok tarihî-edebî eserler de<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Çağataycaya tercüme edildi. Biz burada bu eserler üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağız. Çünkü bu eserler üzerinde değişik çalışmaların yapılması gerekmektedir. Onlardan bazıları hakkında, Munis, Âgehî ve Beyanî’nin hayatı ve eserlerinden söz ettiğimizde bu konuyla ilgili bilgileri vereceğiz.</p>
<p>Edebiyat sahasında da bir çok saray şairi yetişmişti. Bu devirde “gazelhanlık” çok üstün bir seviyeye ulaşmıştı. XIX. asrın II. yarısında Hive Hanı sarayında yaşayan şairler hakkında Tabibî, “Mecmuatü’ş-şuara” isimli bir tezkire kaleme almıştı.</p>
<p>Tercüme işleri ve saray edebiyatının canlanmaya başlamış olmasına rağmen Harezm’de meydana gelen olayları yazma işi Munis ve Âgehî’den sonra sona ermişti.</p>
<p>XX. asrın başlarına gelindiğinde, 1873 yılından Esfendiyar Devri’ne kadar olan tarihî süreçte Harezm’de meydana gelen olayları, Harezm tarihçileri ve edebiyatçılarından biri olan Beyanî “Şecere-i Harezmşahî” isimli eserinde kaleme aldı.</p>
<p>XIX. asrın ilk yarısında Hive’de mimarlık alanında da bazı gelişmeler olmuştur. XVIII. asrın sonlarında tarihî eserlerin onarımlarının yanında, yeni binalar da kurulmuştur.</p>
<p>İşte bu devirde Harezm halk zanaatkarları, Orta Çağ Harzemşahlar Devri’ndeki gelenekleri yaşatmaya devam ettiler. Bunun sonucu olarak Eski Arık ve Ereng Han’ın harab olmuş sarayının bazı bölümleri onarılarak onların etrafına yeni binalar yapıldı.</p>
<p>1809 yılında Kutluk Murad, özel bir mimarîye sahip olan bir medrese inşa ettirdi. Ondan sonra tahta çıkan Muhammed Rahim ve Allah Kulu Han da 1822 yılında büyük bir medrese inşa ettirdi.</p>
<p>XIX. asrın ilk yarısında yaratılan en büyük mimarî eserlerden biri altı kilometre uzunluğu olan Dişan Kalesi’dir.</p>
<p>Dünyanın en eski medeniyet merkezlerinden biri olan Harezm’de sanatsal faaliyetler, Hive hanlığı döneminde de devam etmiştir. Güzel sanatların dallarından olan musikîşinaslık ve hattatlık gibi alanlarda da bir çok önemli şahsiyet yetişmiş ve orijinal eserler vermişlerdir. Burada üzerinde önemle durmak istediğimiz nokta, edebî hayatın Hive Hanlığı’nda devrin bütün olumsuzluklarına rağmen Klasik Çağatay Edebiyatı geleneğini devam ettiriyor olması ve bu devirde tarih yazıcılığı, tercümanlık ve divan teşkil etme işinin hala yüksek bir seviyede olduğudur. Munis, Âgehî, Beyanî ve Kamil Harezmî gibi sanatçılar Nevaî geleneğini devam ettirerek çeşitli türlere ait mükemmel eserler ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Nevaî geleneğini devam ettiren sanatçıların bir çoğu Hive Hanlığı’nda toplanmışlardı. Bu sanatçılardan biri olan Munis (1778-1828), XVIII. asrın II. yarısı ve XIX. asrın başlarında Harezm’de yaşamış Şir Muhammed b. Emir İvaz Beğ’in oğludur. O, iyi bir tarihçi, yetenekli bir şair aynı zamanda da önemli bir devlet adamı -Mirab (Su işleri müfettişi)- idi. Munis, yaratmış olduğu</p>
<p>edebî eserler ile Çağatay edebiyatının gelişmesinde önemli bir görev üstlenmiş ve onun kaleme almış olduğu tarihî eserler de Türkistan halklarının tarihini öğrenmede çok önemli kaynaklar olma özelliği taşımaktadırlar. Ayrıca Farsçadan yapmış olduğu tercümeler de bu devir edebiyatı hazinesinin zenginleşmesini sağlamıştır.</p>
<p>Munis’in hayatı, eserleri ve sanat anlayışı ile ilgili olarak Özbekistan’da bir çok önemli araştırma yapılmış olup, onun eserlerinden örnekler neşredilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Munis, gençlik çağlarından itibaren bilimsel konulara ilgi duymaya başladı; tarih ve edebiyatı sevdi ve kendisinden önce yaşamış şair ve tarihçilerin eserlerini büyük bir dikkat ve ilgi ile okudu. Munis, gençlik çağlarından itibaren yazmaya başlamış olduğu şiirlerini 1813 yılında bir araya getirerek divan tertip etti ve ona “Munisü’l-uşşak” adını verdi. Bu divan çeşitli tür ve konulardaki şiirlerden oluşmaktadır ve yaklaşık olarak 8000 beyit kadardır. Munis divanının çeşitli zamanlarda istinsah edilmiş elyazma nüshaları Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü’nde 1330, 1793, 7568, 940, 9556 numaralar ile saklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Munis, “Firdevsü’l-ikbal” isimli eserin de yazarıdır. Beş babdan ibaret olan bu eser, efsanevî rivayetten başlayıp, 1825 yılına kadar Harezm’de geçen olayları içine almaktadır. “Firdevsü’l-ikbal”de Özbekler, Türkmenler ve Karakalpakların hayatı ve tarihine ait çok geniş ve açık bilgiler mevcuttur. Bu bilgiler, söz konusu boyların maddî hayatı, ağır yaşam şartları ve hükümdarlarla olan münasebetleri hakkındaki önemli ayrıntılardır.</p>
<p>Munis, bu eseri tamamlayamamıştır. O, eski zamanlardan başlayarak Muhammed Rahim Han hükümranlığının 7. yılına (1813’e) kadar olan olayları yazmıştır. Eseri onun öğrencisi olan Muhammed Rıza Âgehî tamamlamıştır.</p>
<p>Munis ve Âgehî’nin bu eserinin bir çok elyazma nüshası Taşkent ve Leningrad’daki kütüphanelerde bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Hive Hanlığı’nın meşhur şair, tarihçi ve tercümanlarından biri olan Munis, bir çok tarihî eseri de Çağataycaya tercüme etmiştir. O, şark tarihçisi Mirhand’ın umumî tarihe ait meşhur “Ravzatü’s-safa” isimli eserinin I. cildini ve II. cildinin I. bölümünü Farsçadan tercüme etmiştir.</p>
<p>Bu tercümenin yegane nüshası şu anda Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü’nde 3446 numara ile saklanmaktadır.</p>
<p>Harezm’de XIX. asırda yetişen en önemli şairlerden biri olan Âgehî,<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> 1809’da Hive şehrinin Kıyat köyünde dünyaya gelmiştir. Onun ailesi Hive Hanlığı’nda uzun yıllar “Mirablık” görevinde bulunmuştur. “Mirab” bir ailede doğup büyüyen Âgehî, iyi bir eğitim almıştır. Küçük yaşta babasını kaybeden Âgehî, tarihçi ve devlet adamı olan amcası Munis tarafından himaye edilmiş ve medrese eğitimi almıştır. Âgehî, edebî faaliyetlerine başlamadan kendisinden önceki Çağatay edebiyatı temsilcilerini -özellikle Nevaî’yi- ve Fuzulî gibi şark medeniyetinin üstün temsilcilerini sevgi ve büyük bir dikkatle incelemiştir. Nevaî’den sonra Çağatay edebiyatında en fazla eser veren Âgehî, 1874’de doğduğu köy olan Kıyat’ta ölmüştür.</p>
<p>Çok genç yaşta şiir yazmaya başlayan Âgehî, şiirlerini 1872 yılında “Ta’vizü’l-aşıkin” adını vermiş olduğu divanında toplamıştır. Divan, kısa bir söz başı ile başlamaktadır. Âgehî burada, kendi hayatı ve edebî faaliyetleri ile ilgili bilgiler vermektedir. Daha sonra gazeller gelmektedir. Gazeller şark şairlerinin divan tertip ediş geleneğine uygun olarak alfabetik sıraya göre (Arap alfabesine göre) verilmiştir. Bunlardan başka Çağatayca ve Farsça muhammes, müseddes, müsemmen, rübaî, muamma, tercî-i bend, müstezad, murabba, kıta, tuyuk, mülemma, mesnevî ve kasideler divanda yer almaktadır. Divanın sonunda ise bazı tarihî bilgiler vardır. Bunlar; Hive hanlarının tahta çıkışı, ölümü ve bazı büyük şahsiyetlerin ölüm tarihleri, XIX. asırda Harezm’de kurulan bazı binaların ve Harezm surlarının kuruluşu ile ilgili bilgilerdir.</p>
<p>Âgehî divanın 9 adet elyazma ve iki adet taşbasma nüshası vardır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Âgehî’nin şairlikten başka tarihçilik ve tercümanlık gibi özellikleri de vardır. Âgehî’nin tarihçi sıfatı ile yazmış olduğu orijinal eserleri şunlardır:.</p>
<ol>
<li>Firdevsü’l-ikbal: Bu eser efsanevî rivayetten başlayıp 1825 yılına kadar Harezm’de geçen olayları içine almaktadır.</li>
<li>Riyazü’d-devle: Bu eserde Allah Kulu Han’ın saltanatı (1825-1843) anlatılmaktadır.</li>
<li>Zübdetü’t-tevarih: Rahim Kulu Han (1843-1846) zamanındaki tarihî olayları anlatan bir eserdir.</li>
<li>Camiü’l-vukuati’s-sultaniye: Muhammed Emin İnak’ın saltanatı (1846-1855) dönemindeki olayların kaleme alındığı bir eserdir.</li>
<li>Gülşen-i devlet: Seyyid Muhammed Han’ın hükümranlığı zamanındaki (1856-1865) olaylar inceleme konusu yapılmıştır.</li>
<li>Şahid-i ikbal: II. Muhammed Rahim Han’ın saltanatının (1865-1910) 1872 yılına kadar süren devresi hakkında yazılmış bir eserdir.</li>
</ol>
<p>Âgehî’nin, orijinal eserlerinden başka, Farsçadan Çağataycaya çevirmiş olduğu tarihî ve edebî eserler de mevcuttur. Bu eserler şunlardır: “Kabusname”, “Zübdetü’l-hikayet”, “Miftahü’t-talibin”, “Tezkire-i Mukimhanî”, “Tabakat-ı Ekberşahî”, “Tarih-i Nadirî”, “Ahlak-i Muhsunî”, “Ravzatü’s-safa”, “Gülistan”, “Yusuf ve Züleyha”, “Heft Peyker-i Nizamî”, “Şah ve Geda”.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Muhammed Yusuf (Mahlası Beyanî), XIX. asrın ikinci yarısı ve XX. asrın başlarında Harezm’de yaşamış olan tarihçi ve şairlerden biridir. O, tarihçi sıfatı ile “Şecere-i Harezmşahî” ve “Harezm Tarihi” gibi eserler ve şair sıfatı ile mükemmel bir divan tertip etmiş bir şahsiyettir. Bununla birlikte Beyanî, Arapça, Farsça ve başka dillerde yazılmış olan birçok eseri de Çağataycaya tercüme etmiştir.</p>
<p>Beyanî, Hive hanlarından İltüzer Han (1804-1806) soyundandır. Onun babası, Babacan Beğ Allahverdi Töre’nin oğlu olup İltüzer’in torunu idi. Beyanî 1859 yılında Hive’de doğdu. O, gençlik çağlarından itibaren bilime ilgi duymaya başladı; kendi çağının yetenekli şair ve tarihçisi olmayı başardı.</p>
<p>Beyanî’nin mükemmel gazellerini içine alan divanının bir çok nüshası elyazma şeklinde günümüze kadar ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Bununla birlikte Beyanî’nin Hive’de litografya yolu ile basılmış divanları da mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Beyanî tarafından yazılmış şiirler, XIX. asrın II. yarısı ve XX. asır başları Çağatay edebiyatı tarihini ve bununla birlikte şairin hayatı ve yaratıcılığını ortaya koymada büyük bir öneme sahiptir. Beyanî’nin divanında sevgi mazmunundan başka, yaşadığı çağdan muzdarip olup, adalet ve insafın hayata geçirilmesini arzu ederek yazılmış; feodal zulüm ve eziyeti, yönetici sınıfının zevk ve eğlence içinde yaşadığını anlatan şiirler de mevcuttur.</p>
<p>Beyanî’nin “Şecere-i Harezmşahî”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> isimli eseri, Munis ve Âgehî’nin tarihî eserlerinde tasvir edilmiş Harezm’de XVII. asrın II. yarısından başlayarak 1873 yılına kadar meydana gelen olaylar ile birlikte son devir yani, 1873-1913/1914 yılları arasında meydana gelen tarihî olaylar hakkında da bilgiler vermektedir. Bu eser içeriği itibarı ile Munis ve Âgehî tarafından yazılmış olan tarihî eserlerin bir özeti ve devamı olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Beyanî’nin ikinci tarihî eseri, “Harezm Tarihi”dir.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu eser “Şecere-i Harezmşahî” adlı eserden sonra yazılmıştır. Eserdeki bazı bölümler Beyanî’nin bir önceki eserinde de mevcuttur.</p>
<p>Beyanî, orijinal tarihî eserler yazmanın yanında bir çok tarihî eseri de türlü dillerden Çağataycaya tercüme etmiştir. Bunlardan biri; Mevlana Derviş Ahmed’in 1681 yılında yazmış olduğu umumî tarihe ait “Sehaifü’l-ahbar”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> isimli eseridir. Bir diğer tercümesi ise Binaî’nin “Şeybanîname”<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> isimli eseridir.</p>
<p>Hive Hanlığı döneminde yaşamış ve sanatsal değeri yüksek bir çok edebî ve tarihî eserler yazmış olan Muhammed Yusuf Beyanî, 1923 yılında Harezm’de vefat etmiştir.</p>
<p>Hive Hanlığı’nda, yukarıda tanıtmaya çalıştığımız sanatçılardan başka Kamil Harezmî, Ziyrekî vb. gibi sanatçılar da çeşitli eserler vermişler ve bu dönem edebiyatının gelişmesi ve şekillenmesinde önemli roller oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Hive Hanlığı’nın siyasî, sosyal, kültürel ve edebî hayatı ile ilgili olarak saptamaya çalıştığımız olgular aslında bir çok tarihçi ve Türkistan hanlıklarını inceleme konusu yapan araştırmacılar tarafından ortaya konulmuş bir durumdadır. Fakat bizim bu çalışma ile ulaşmak istediğimiz sonuç; Hive Hanlığı’nın siyasî, sosyal, kültürel ve edebî hayatı ile ilgili olarak yazılmış eserleri ilim alemine tanıtarak bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda Munis, Âgehî ve Beyanî gibi sanatçıların eserlerinin birinci dereceden önemli kaynaklar olarak ele alınması olduğudur. Çünkü bu eserlerde Türkistan hanlıklarının tamamı ile ilgili detaylı tarihî bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler geniş kapsamlı olarak değerlendirildiğinde Türkistan tarihinin karanlıkta kalan bir çok meselesi kolaylıkla aydınlatılacak ve bu döneme söz konusu kaynaklar aracılığı ile ışık tutulacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Feridun TEKİN</strong></span></a>
</p><p>Karadeniz Teknik Üniversitesi Giresun Eğitim Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 8 Sayfa: 634-640</p>
<hr>
<p><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></p>
<div><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Zeki Velidî Togan, “Harizm”, İslam Ansiklopedisi, M. E. B. Yayınları, İstanbul, 1993, cild 5/1, s. 240.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> S. P. Tolstov, Drevniy Harezm, Moskva, 1948; Po Sledam Drevneharezmiyskoy Sivilizitsii, Moskva-Leningrad, 1948; Y. G. Gulamov, Harezmning Sugarılış Tarihi (Kadimgi Zamanlardan Hazırgeçe), Taşkent, 1959.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Gulamov, a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Munis ve Âgehî, Firdesü’l-ikbal, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 5364/1, Varak: 50a, b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Gulamov, a.g.e., s. 216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> M. Y. Yoldaşev, Hive Hanlıgı’da Feodal Yer Egeligi ve Devlet Tüzilişi, Taşkent, 1959, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Özbekistan SSR Tarihi, Taşkent, 1957, I. cild, II. kitap s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> M. Y. Yoldaşev, Zemlevladenie i Gosudarstvenoe Ustroystvoo Feodalnoy, Hivı XIX. Veka, v Svete Materialov arhive Hivinsckih Honov, Avtorefarat Dissertatsiya Na Soiks Uçen. Stepni Dok-ra İstiriçeskih Nauk, Leningrad, 1953, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> K. Münirov, Munis, Âgehî ve Beyaniyning Tarihiy Eserleri, ÖzSSR Fenler Akademiyası Neşriyatı, Taşkent, 1960, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İstoriya Naradov Uzbekistana, Taşkent, 1947, cild II, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Munis ve Âgehî, a.g.e., Varak: 72b, 73a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Burada sözü edilen eserlerin Çağatay Türkçesi ile çevirileri Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü’nde saklanmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Özbek Edebiyatı Tarihi Hrestomatiyası, Taşkent, 1945, cild II, s. 232.; Özbek Poeziyasınıng Antologiyası Taşkent, 1948, s. 168.; Edebiyat Hrestomatiyası (Orta mekteblerning 8. sınıfı üçün), Taşkent, 1956, s. 130-131.; N. M. Mallayev, Özbek Edebiyatı Tarihi (Ulug Oktaybr Sostialistik Revolyutsiyasıga Kadar), Taşkent, 1956, s. 128.; Şir Muhammed Munis, Tenlengen Eserler, Taşkent, 1957.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bu nüshalar ile ilgili ayrıntılı bilgiler için bakınız. K. Münirov, a.g.e., s. 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bu nüshaların bulunduğu kütüphaneler ve bunlar hakkındaki ayrıntılı bilgiler için bakınız. Münirov, a.g.e., s. 40-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Âgehî’nin hayatı, eserleri ve sanat anlayışı ile ilgili geniş bilgi için bakınız. Feridun Tekin, Âgehî Divanı (Ta’vizü’l-aşıkin) nın Dil Özellikleri-Ses ve Şekil Bilgisi-(Yayınlanmamış doktora tezi), Erzurum, 2001.; “Muhammed Rıza Âgehî ve Ta’vizü’l-aşıkin Divanı”, Türk Kültürü, Sayı: 446, Yıl: XXXVIII, Haziran 2000, s. 370-375.; “Muhammed Rıza Âgehî”, Türklük Bilimi Araştırmaları, 9. Sayı, Sivas, 2000, s. 267-287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bu nüshaların saklandığı kütüphaneler ve diğer bilgiler için bakınız. F. Tekin, Âgehî Divanı (Ta’vizü’l-aşıkin) nın Dil Özellikleri, s. 4-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Yukarıda söz edilen Âgehî’nin orijinal ve tercüme eserlerinin elyazma nüshaları ve onların saklandığı kütüphaneler hakkında geniş bilgi için bakınız. F. Tekin, “Muhammed Rıza Âgehî”, s. 276-281.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Divan-ı Beyanî, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 1120, 7106, 6666/I.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Divan-ı Beyanî; Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Litografik Kitaplar Bölümü, Envanter No: 39, 40, 8729, 8950.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Muhammed Yusuf Beyanî, Şecere-i Harezmşahî, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 9596.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Muhammed Yusuf Beyanî, Harezm Tarihi, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 7421.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Mevlana Derviş Ahmed, Sehaifü’l-ahbar, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 6785.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Binaî, Şeybanîname, Özbekistan Bilimler Akademisi Ebu Reyhan Birunî İsimli Şarkşinaslık Enstitüsü Elyazmalar Bölümü, Envanter No: 3422.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hive-hanligi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Hive Hanlığı’nın diğer sanatçıları ve eserleri için bakınız. Janos Eckmann, Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçesi Üzerine Araştırmalar, Hzl. Osman Fikri Sertkaya, TDK. Yay. No: 635, Ankara, 1996, s. 210-216.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şorlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sorlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sorlar</guid>
<description><![CDATA[ Şorlar
1990’lı yıllarda Şor boyları (Kereş, Sebi, Tortkın, Aba, Çeleh, Taeş) esasen vatanlarında yaşamaktaydılar.[1] Günümüzde Şorların %99.2’si Rusya’nın Kemerovo vilayeti, Hakasya ve Gorno- Altay Özerk Cumhuriyetlerinde yaşamaktadırlar. Şorların çok az bir bölümü ise Orta Asya ve Kazakistan, Ukrayna, Gürcistan, Litvanya ve Letonya’ya yerleşmiştir. Bu ülkelerde yaşayan Şorların büyük bölümü asimile edilmiş durumdadır. Şehir nüfusu genellikle Taştagol, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c684124b47.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şorlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Turk_Dunyasi-226.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sorlar.html">Şorlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Galina M. PATRUŞEVA</strong></span></a>
</p><p>1990’lı yıllarda Şor boyları (Kereş, Sebi, Tortkın, Aba, Çeleh, Taeş) esasen vatanlarında yaşamaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Günümüzde Şorların %99.2’si Rusya’nın Kemerovo vilayeti, Hakasya ve Gorno- Altay Özerk Cumhuriyetlerinde yaşamaktadırlar. Şorların çok az bir bölümü ise Orta Asya ve Kazakistan, Ukrayna, Gürcistan, Litvanya ve Letonya’ya yerleşmiştir. Bu ülkelerde yaşayan Şorların büyük bölümü asimile edilmiş durumdadır.</p>
<p>Şehir nüfusu genellikle Taştagol, Mejdureçensk ve Mıski şehirlerinde yoğunlaşmıştır. 1989 yılında Kemerovo vilayeti toplam nüfusu içerisindeki Şorların oranı %0.4’ü bulmaktaydı. 1970-1989 yılların arasında Şorların yaşadığı yerleşim birimleri birleştirilmiş, bazı küçük köyler ortadan kaldırılmıştır. Bu dönem içerisinde büyük yerleşim birimi sayısı yarıya düşmüştür.</p>
<p>Etnik bilincin değerlendirilmesi amacıyla 1976-1986 yılları arası dönemi kapsayan bir anket yapılmıştır. Bu ankette Şorların diğer etnik gruplarla benzerlik ve farklılık düzeylerinin belirlenmesi amaçlanıyordu.</p>
<p>Elde edilen veriler karşılaştırıldığında 1986 yılında Şorların, kendi etnosu ile dil, yüz çizgileri ve kökeni bakımından diğer etnoslarla olan yakınlık derecesine ilişkin sorulara verdikleri yanıtlar, 1976 yılındaki anket sonuçlarından farklılık göstermektedir. Buna rağmen, hem 1976 yılındaki, hem de 1986 yılında yapılan ankete katılanlar, diğer etnoslarla Şorlar arasında ayırdedici özelliklerin dil ve yüz hatları olduğunu belirtmiştir. Maddî kültür değerleri açısından çok önemli farklılıklar kaydedilmemiştir. Dil, kültür ve yaşam tarzı bakımından kendilerine yakın olarak bazı Türk kavimlerini (Hakas, Altay, Kazak, Tatar, Kumandi vb.) göstermişlerdir. 1976 yılında ankete katılanların %13’ü kültür ve yaşam tarzı bakımından kendilerine yakın olarak Rusları gösterirken, 1986 yılındaki ankete katılanların ise sadece %1’i bu görüşü paylaşmıştır.</p>
<p>Sorulara verilen yanıtlar sosyal yaşam standartları ve eğitim düzeyi yüksek olan katılımcıların akraba kavimleri tanıma yüzdesinin yüksek olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Etnik bilinç seviyesi araştırmaları, Şorlarda etnik bilincin en üst seviyesi olarak nitelenen etnik düzeyde olduğunu göstermektedir. Bir sonraki düzey grup bilincidir. Şorlar güney ve kuzey grubu olarak ikiye ayrılırlar. Etnik bilincin ikinci düzeyi olarak grup bilincinin oluşumunda yayılma faktörü önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Günümüzde Şorlarda, sahip oldukları maddî ve manevî kültürde gelişme içeren ve etnik yapıda dönüşüm sürecinin bir çeşidi olan etnokültürel değişim görülmektedir.</p>
<p>Toprağı işlemek için, traktör, biçerdöver vb. gibi tarım makineleri kullanılmaktaydı. Güney kısmının dağlık bölge olması, toprakların ekin için elverişli olmaması ve teknolojik donanımın yetersiz oluşu verimliliği düşürmekteydi. Bu nedenle bölge halkının temel uğraşları hayvancılık, arıcılık ve çam fıstığı üretimiydi.</p>
<p>Şorlar eski dönemlerde yaban arısı balı toplamaktaydılar. Bununla birlikte, Rusların etkisi ile arıcılık daha da geliştirildi. Şorlardan bazıları bu alanda uzmanlaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Son dönemlerde zararlı haşereler arı sayısının hızlı bir şekilde düşüşüne neden olmuştur.</p>
<p>Balıkçılık ve toplayıcılık (şifalı bitkiler, bitki kökleri) Şorların bir başka uğraşı alanıdır. Şorlar ağ, olta, korçagi ve başka yöntemlerle balık yakalamaktadırlar. Şorlar Sibirya ormanları ve dağ eteklerinde sık bulunan şifalı bitkilerden ilâçlar hazırlamaktadırlar. Bu bitkilere örnek olarak papatya, öksürükotu, kılıç otu vb. gösterebiliriz. Ayrıca yaban sarımsağı, şakayık ve başka bitkilerin köklerini de toplamaktadırlar. Şorların %80’inin kendi bahçesi bulunmaktadır. Dağlık Şor’un güneyinde genelde arpa ve sebze, kuzeyinde ise meyve yetiştirilmektedir. Şorların bir çoğu büyük baş hayvan, at, tavuk, kaz vb evcil hayvan beslemektedirler.</p>
<p>Kırsal kesimlerde yaşayan Şorların bir kısmı kütüphane, mağaza, okul veya köy Sovyet’i gibi yerel kurumlarda çalışmaktadırlar.</p>
<p>Şor ailelerinin başlıca geçim kaynağını devlete verdikleri veya pazarlarda sattıkları çam fıstığı, kürk, bal, şifalı bitkiler ve yemişlerden elde ettikleri kazanç oluşturmaktadır.</p>
<p>Bölgenin sanayileşmesi 1930’lu yıllarda başlamıştır. Bölgede madencilik, ağaç sanayi ve eskiden de mevcut olan altın madenciliği geliştirilmiştir. Sanayiinin geliştirilmesi ile buralarda büyük yerleşim birimleri ve şehirler kurulmaya başlamıştır. Şorlar sanayi sektöründe de istihdam edilmiştir. Sanayileşme bölgedeki diğer halkların, özellikle Rusların sayısında artışa neden olmuş ve zamanla Şor nüfusu azınlık durumuna gelmiştir. 1939 yılında Dağlık Şor Millî Bölgesi’nde Şorlar nüfusun %10’unu oluşturmaktaydılar. Bu Dağlık Şor Millî Bölgesi statüsünün kaldırılması için yeterli bir sebep olmuştur.</p>
<p>1960 yılında toprakların verimsizliği gerekçesi ile Dağlık Şor’da faaliyet gösteren kolhozlar kaldırıldı. Şor’un güneyinde herhangi bir alanın geliştirilmemesi bölge halkının ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine darbe indirmiştir.</p>
<p>Araştırmalarımız, bölgedeki birçok yerleşim biriminde (Şor-Tayga, Uzengol, Aşağı Alzak, Yukarı Alzak, Kiçi vb) elektrik enerjisinin olmadığını göstermektedir. Otomobil yolları çok kötü ve bakımsız durumda olduğundan Taştagol, Şeregeş, Mıski şehirleri ile civar köylerin otoyol bağlantısı yoktur. Şor’un güney ve kuzeyinde sadece bir kaç köy Sovyeti’nin Taştagol ve Miski şehirleri ile telefon bağlantısı bulunmaktadır. Yetersiz tıbbî hizmet ahalinin tepkisini çekmektedir. Köylerde sosyal faaliyet yok denecek kadar azdır. Yemekhane, lokanta, çocuk bakım evi, kuaför hizmetleri vb hizmetler bulunmamaktadır. Bu gibi nedenler kırsal kesim nüfusunu göçe zorlamaktadır. Kuzey Şor kasabalarında içme suyu problemi yaşanmaktadır. Önceleri içme suyu Mrassu, Tomi nehirleri ve kollarından temin edilirken, günümüzde suyun içilemez hale gelmesi nedeni ile içme suyu arabalarla dışarıdan getirilmektedir. Sibirgin kömür yataklarında kömürün açık yöntemle çıkarılması asit yağmurlarına yol açarak çevrenin kirlenmesine, bitki örtüsünün yok olmasına neden olmuş, bu durum insan ve hayvanları olumsuz yönde etkilemiştir. Dağlık Şor’daki ormanlar yıllarca İç İşleri Bakanlığı Dairelerince vahşîce yok edilmiştir.</p>
<p>Şorların yaşadığı bölgelerdeki olumsuz şartlar doğal olarak yaşam standartlarını düşürmüş, kültürel ihtiyaçlarını karşılamamış ve bu tür sorunlar halkın psikolojik durumuna da yansımıştır.</p>
<p>Doğal olarak, bu şartlar Şorların kendi kültürlerine yaklaşımlarını da etkilemiştir. Araştırma yaptığımız dönem içerisinde ev aletleri, geleneksel yapı şekli ve bu gibi bir çok geleneksel kültür unsuru aşınmış veya tamamen yok olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Günümüzde, kırsal kesimdeki Şorların %90’ı tek katlı ahşap evlerde oturmaktadır. Taban döşemesi olarak esasen demir, kiremit gibi modern malzeme kullanılmaktaysa da, geleneksel tabanlı evlere de rastlanmaktadır. Evlerin duvarları sıvanmakta ve badana yapılmaktadır.</p>
<p>Anket sonuçlarına göre, kırsal kesimdeki Şorların %70’i bahçeli bir ev sahibi olmak istediğini belirtirken, sadece %27.8’i çok katlı apartmanda konforlu daire sahibi olmak istediğini belirtmektedir. Görüldüğü üzere, kırsal kesimde yaşayan Şorlar, yaşam koşullarının iyi olması şartı ile köyü tercih edebileceklerini belirtmektedirler. Ankete katılanlardan hiç kimse evin iç ve dış dekorasyonunda millî çizgiyi taşıyan her hangi bir unsur belirtememiştir. Şorlar evlerinde fabrika üretimi mobilya tercih etmektedirler. Kütükten yapılma geleneksel evler günümüzde yazlık mutfak, avcı kulübesi veya ambar olarak kullanılmaktadır. Giyecek ihtiyaçlarını ya dükkanlardan ya da atölyelere sipariş vererek karşılamaktadırlar. Dağlık Şor’da ev yapımı veya küçük zanaat atölyelerinde üretilen giyim ve kundura kullanımı çok yaygındır. Yiyecek (mutfak) maddî kültürün en önemli unsurlarından olup, halkın sosyal ve ekonomik durumunun en belirgin göstergesidir. Şorların günlük yiyeceklerini bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveler, et ve süt ürünleri oluşturmaktadır.</p>
<p>Şorlar genelde Rus ve diğer halkların mutfaklarını, yemeklerini benimsemiştir. Buna rağmen geleneksel yemek çeşitleri günümüzde de varlığını sürdürmektedir. “Tolkan” (arpa unu ile su, bal ve sütü karıştırarak hazırlanan bir çeşit yemek), “Urge” (erişte çorbası), “Kalaş” (ekmek), “Tutpaş” (bir çeşit hamur yemeği) gibi geleneksel yemekler günlük yemek mönülerini oluşturmaktadır. Milli mutfağa ilişkin anket sonuçlarına bakıldığında geleneksel yemekler hakkında bilgisi olanların oranında artış gözlenmiştir. 1-3 arası geleneksel yemek çeşidi bilenlerin oranı artarken,<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve daha fazla çeşit bilenlerin oranı %11.3’den %4’e kadar gerilemiştir. Kadınlar erkeklere oranla bu konuda daha başarılıdırlar. Ayrıca önceki yıllarda geleneksel mutfak konusunda sadece yaşlılar bilgi sahibi iken, günümüzde genç ve orta kuşağın da konu ile ilgili bilgi artışı eğilimi içinde oldukları görülmektedir.</p>
<p>Her evde genellikle fabrika üretimi mobilya kullanılmaktadır. 1986 yılında yapılan ankete katılanların yarısından fazlası evlerinde televizyon, radyo; %40’ına yakını ise buzdolabı, çamaşır makinesi ve dikiş makinesinin olduğunu belirtmiştir. Elektrik enerjisi Dağlık Şor’un bütün kasabalarına verilmiş olsaydı, bu aletlerin sayısı büyük ihtimalle daha fazla olurdu.</p>
<p>Modern taşıt aracı kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Yapılan anketin sonuçlarından nüfusun %34’ünün taşıt aracı olarak bisiklet, motor kullandığını görülmektedir. Şehir ve yerleşim birimleri arasında bağlantılar otobüs, tren, veya helikopterle sağlanmaktadır.</p>
<p>Asma motorlu sandallar (oyma sandal “kebe”) rağbet gören bir vasıtadır. Ayrıca, Şorlar günümüzde de ata binmeyi ve at arabaları kullanmayı sevmektedirler.</p>
<p>Bu küçük halkın manevi kültürüne gelince, 1930’lu yıllarda Dağlık Şor Millî Rayonu döneminde aydın kesimin yarısından fazlası ya sürgün edilmiş, ya da öldürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sırasında Şor aydınları savaşta hayatını kaybetmiş ve bu halkın kültürel gelişimine önemli etkiler yapmıştır.</p>
<p>1943 yılına kadar ilk okullarda Şorca dersler verilmekte, Şorca kitaplar yayınlanmaktaydı. Bu dönemde folklor ekipleri faaliyet göstermekte, Şor şairleri geleneksel toplantılar düzenlemektedir. Daha sonraki yıllarda Şorca eğitim veren Eğitim Yüksek Okulu kapatılmış “Krasnaya Şorya” (Kızıl Şor) gazetesi faaliyetini durdurmuştur. Şorca eğitim veren okullar kapatılmış ve Rusçaya geçilmiştir.</p>
<p>Günümüzde, Şor çocukları eğitimlerini genellikle yatılı okullarda almaktadırlar. Diğerleri ise sekiz yıllık eğitim veren okullarda eğitim görmektedirler. Elimizdeki verileri Ust-Karbız, Ust-Anzas, Çelisu- Anzas, Ust-Kolzas, Nikolaevsk köy kurullarının verileriyle karşılaştırdığımızda, geçen on yıl zarfında, Şorların eğitim düzeyinde önemli ilerleme kaydedildiği görülmektedir. Örneğin, okuma yazma bilmeyenlerin oranı %4 azalmış, orta okul eğitimi görenlerin oranı %7.7 azalırken, buna mukabil orta eğitimi bitirenlerin oranı %10, meslekî teknik okulu bitirenlerin oranı da %3.5 artmıştır. Lisans eğitimi alan öğrenci sayısında bir artış kaydedilmemiştir. Şorlar orta eğitimi tamamladıktan sonra genellikle meslekî teknik okulları, yüksek okulları tercih etmektedirler.</p>
<p>Dağlık Şor bölgesinde eğitim durumu hiç de iç açıcı değildir. Uzak köy ve kasabalarda yaşayanlar, özellikle gençler şehirlere göç etmektedirler. Köylerde çocuk sayısı azalınca, yerel yönetimler 10-15 çocuk için okul yapmanın bir anlamı olmadığını savunarak, çocukları ya şehirdeki yatılı okullara ya da köy merkezlerindeki okullara göndermektedirler. Çocuklar ebeveynleri ile sadece hafta sonları ve tatillerde görüşebildiklerinden zamanla evden uzaklaşmaktadırlar. Ebeveynleri çocuklarına gereken ilgiyi gösteremeyince çocukların geleneksel kültürlerine yabancılaşmalarına yol açmaktadırlar. Bunun sonucu olarak kuşaklar arası bağların kopma aşamasına geldiğini söylemek mümkündür.</p>
<p>Şimdi ana dilini, yazılı ve sözlü edebiyatı, halk efsaneleri ve masallarını, Şor millî şairlerini ve yazarlarını, Şorların ne derecede bildikleri ve tanıdıkları ile ilgili sorular üzerinde duralım. Elde ettiğimiz veriler 50-59 yaş erkeklerin %86.3’ünün 1-3 arası halk efsanesi ve rivayeti bildiğini belirtmiştir. Nadiren, efsaneleri “Altın Aar”, “Altın Poos” vb. adları ile belirtmekte, sadece konusunun ne olduğu hakkında bilgi vermektedirler (Tilki hakkında, Ayılar hakkında, Kokarca hakkında, Pehlivanlar hakkında, Dağlar hakkında gibi). Şorların %80’i bu soruyu cevaplandırmakta zorlanırken, efsane ve rivayetlerden bir parçasını veya adını söyleyebilen katılımcıların oranı çoğunlukla sadece %1.7 olarak belirlenmiştir. Bu konu katılımcıların sosyal ve eğitim seviyesi ve meslekî durumları açısından incelendiğinde bir efsane ve rivayet adı söyleyebilen veya içeriğinin ne olduğunu bilenlerin oranı şu şekilde dağılmaktadır: yüksek mütehassıslar %23, orta sınıf %25, memurlar %19’dan fazla. Bu oranlar G1, G2 ve işsizler grubunda sırası ile %12, %9.2, %11.2 şeklindedir. Aydın kesim ve memurların daha eğitimli olmaları ve yerel gazete “Krasnaya Şorya”’da Şor masalları, hikâye ve rivayetlerin yayınlanması bunun en başlıca nedenidir. Bu konuya ilişkin gazetede Şor folkloru4, Çaştan i Kapçit<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ve başka makaleler yayınlanmaktaydı. Şor bilim adamları, yazarlar, şairler ve öğretmenler eskiden olduğu gibi halen Şor halk şarkılarını, sözlü mirasını vb toplamaya devam etmektedirler. Şair S. Torbakov Şorca onlarca kahramanlık destanı (“Kay”) derlemeyi başarmıştır. 1975 yılında Şorların kahramanlık destanlarını ve başka sözlü halk edebiyatı eserlerinin yer aldığı “Volosyanaya Strunka” kitabı basılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Şorların Hıristiyanlık öncesi inancı Şamanizm halkın belleğinden hâlâ silinmemiştir. Yaşlı kuşaktan da insanlar, Kuday, Ayna, Ülgen, Erlik gibi Şamanizm inancı Tanrılarıyla ilgili kozmik mitleri unutmamıştır. Ayrıca Tanrıça Umay ve dünyanın üç katlı oluşu<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> ve animistik görüşler hala varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Bu sonuçlar eğitimli insanların daha fazla gazete okuduğunun bir göstergesidir. Yapılan ankete katılan Şorların sadece %12.6’sı, millî bir gazeteyi okuduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Anketimiz Şorların bütün Sovyet bayramlarını kutladıklarını göstermektedir. Orta yaş ve yaşlı insanlar Paskalya, Noel, Yortu, Vaftiz, Aya İlya Günü gibi Hıristiyan bayramlarını kutladıklarını belirtmişlerdir. Bu bayramlar, Ruslarla aynı şekilde kutlanmaktadır.</p>
<p>Sovyet kültürü daha ağırlıktadır. Şor genç kuşağının daha iyi vakit geçirmesini sağlamak ve halkının tarihini öğrenmesi amacıyla Taştagol şehrinde Şorların ataları Olgudek anısına şenlikler düzenlenmektedir.</p>
<p>Şenlikler 1985 yılından itibaren, hasat başlama dönemi arifesinde yapılmaktaydı. Şenlikler önceleri Mustag dağında düzenlenmekteydi, fakat daha sonra Kondoma Nehri vadisinde yapılmasına karar verilmiştir. Böyle bir yer değişikliği yapılınca yaşlıların da şenliklere katılma olanağı doğmuştur. Şenliklerde faaliyet grupları gösteriler düzenlemekte, millî güreş ve ok atma yarışları yapılmaktadır. Akşam saatlerinde ocak başında toplananlar, eskilerden sahneler izlerler. Şenliklerde en aktif rol alan “Çıltıs” faaliyet grubudur Şorca şarkılar söylemekle, gösteriler düzenlemektedirler. Dağlık Şor’un kuzeyindeki Çuvaşka köyünde 1986 yılında yaz döneminin bitmesini simgeleyen “Payram” şenlikleri düzenlendi. Şenlikte halk şarkıları (sarın) söylendi, kahramanlık destanlarından (kay) sahne gösterileri düzenlendi, millî güreş, ok atma ve at yarışları düzenlendi. Bu bayramlar, 1920-1930’lu yıllarda Dağlık Şor Millî Vilayeti döneminde her sene kutlanmaktaydı.</p>
<p>Düğün merasimleri, kural olarak Sovyet gelenekleri çerçevesinde yapılmaktaydı. Ancak etnolog V.M. Kimeeva, son yıllarda Ust-Anzas köy Sovyet’i tarafından alınan kararla geleneksel unsurlar taşıyan, geleneklere uygun düğün merasimleri düzenleme girişimleri görüldüğünü söylemektedir.</p>
<p>1970’li yıllarla 1980’li yılları karşılaştırdığımızda Şorların kendi kültür ve tarihlerine olan ilgide artış gözlenmiştir. Taştagol, Mejdureçensk, Mıski, Novokuznetsk şehirlerinde Şor folklor gruplar oluşturulmuştur. Bu gruplar köyleri dolaşarak şarkı, bilmece ve atasözleri toplamakta ve derlemektedirler. Bir çok yerleşim biriminde grupların gösterileri büyük ilgiyle izlenmektedir. Bu gruplarda sadece gençler değil, her yaştan insanlar aktif rol almaktadırlar. Bu durum, Şorların şarkılarına ilişkin sorulara hem erkek, hem kadınların %55.6’sı halk şarkılarını beğendiklerini belirtmektedirler.</p>
<p>1989 yılında çeşitli branşlardaki uzmanların (dil bilimci, doktor, tarihçi, etnograf ve coğrafyacılar) katılımıyla Taştagol şehir Gorkom (Şehir Parti Başkanlığı) ve Gorsovyet (Şehir Soveti) başkanlığınca Dağlık Şor ve onun yerli halkı Şorların gelenek ve ananelerini canlandırma programı geliştirildi. 1989 yılında Taştagol, Mıski şehirleri, Spassk kasabasında Şorca öğretim merkezleri kuruldu. 1990 yılında Şor kökenli pedagoji ilimleri doktoru N.N. Kurpeschko-Tannagaşeva tarafından Şor alfabesi (şorpçik) hazırlanmıştır.</p>
<p>Açılan Taştagol Yurt Bilgisi Müzesi’nde ilk sergilenen parçalar Omsk Üniversitesi’nin 1986 yılındaki etnografik araştırmaları sonucu toplanan kültürel değerler ve bazı ev eşyası koleksiyonu oluşturmaktaydı. Taştagol şehir gazetesi “Krasnaya Şorya” ve Kemerovo vilayet gazetesi “Kuzbass”’ın sayfalarında Şorların kültürü ve tarihi ile ilgili yazılar yayınlanmaya başladı. “Krasnaya Şorya” gazetesinde 50 bölüm halinde yayınlanan Şorca dersleri filoloji doktoru İ. Schentsova tarafından yürütülmekteydi. Ayrıca, çevre sorunlarına da büyük önem verilmekteydi. Bu amaçla Şor Millî Parkının kurulması ve turizmin geliştirilmesi programları hazırlandı.</p>
<p>Böylece, son yıllarda Şorların geleneksel meslekleri, bölgenin zengin doğal kaynaklarının bilinçsizce yok edilmesi (planlı şekilde ormanların kesilmesi, nehirlerin kirlenmesi, çam fıstığı üretiminin, avcılık ve balıkçılığın yok olmasına yol açmaktaydı) sonucu tarihe karışmaktadır. Günümüzde Şorlar orman sanayiinde, endüstri ve yerel devlet dairelerinde çalışmaktadırlar. Fakat kırsal kesimdeki Şor ailelerinin başlıca gelir kaynağını kişisel işletmelerinden elde ettikleri gelirler oluşturmaktadır.</p>
<p>Günümüzde Şor kültürü Rus kültürünün baskısı altında olsa da, geleneksel değerlerini hâlâ koruyabilmiştir. Rus mutfağının egemen olduğu Şor mutfağının geleneksel yemek ve içecekleri varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Özerklik statüsünün kaldırılması Şorların manevî kültüründe olumsuz etkiler bırakmıştır. Şor yazı dilinin yok olmasına neden olmuştur. Günümüzde Şorlar Rusça eğitim görmekle beraber, birkaç okulda da Şorca dersleri verilmektedir.</p>
<p>Şorlar, genelde resmî ve dinî bayramlar kutlamaktadırlar. Ayrıca Şor geleneksel bayramlarını canlandırma çabaları da dikkat çekicidir. Geleneksel bayramların kutlanması genç neslin kendi kültür ve tarihini öğrenme açısından çok büyük önem taşımaktadır. Oluşturulan folklor ekipleri, kültürlerinin tanıtımında çok önemli yere sahiptirler. Şor alfabesi hakkında ve ilkokullarda Şorca dersleri için ders kitapları basılmıştır. Dağlık Şor bölgesinin bir bölümünde kurulan Millî Parka turistik geziler düzenlenmektedir. Yerel yönetim, bölgenin çevre sorunlarına, sosyal ve ekonomik sorunlarına ilişkin çözümler üretmeye çalışarak, halkın kültürel canlanmasını sağlama çabaları içerisindedir.</p>
<p>Dil yapısında değişimler, etnik yapıda dönüşümün bir parçasını oluşturmaktadır.Dil yapısındaki değişimleri dilin fonksiyonel gelişimi ve günlük konuşma dilindeki değişimler şeklinde tanımlayabiliriz.</p>
<p>Şorların sayısı ve dağılımı dil yapısındaki değişimlerin meydana gelmesinde önemli bir etken olmuştur. Şorların bölgedeki diğer halklarla iç içe yaşadığı ve bölgenin sosyal ve ekonomik durumu göz önünde bulundurulduğunda, dil yapısındaki değişimin nedenleri açıkça görülebilir.</p>
<p>Dil yapısındaki değişimlere ilişkin en önemli kaynak olan nüfus sayımları verilerine bir göz atalım. Dil unsuru nüfus sayımlarına 1897 yılından itibaren dahil edilmeye başlamıştır. S.K. Patkanov’un verdiği bilgilere göre 1897 nüfus sayımında, Kuznetsk Bölgesi’nde 6118’i erkek ve 5919’u kadın olmak üzere Şorca konuşan kişi sayısı toplam 12.037 olarak belirlenmiştir. 1897 yılı sayımında etnik dağılımı belirleyen başlıca unsur dil olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>1926 yılındaki ilk Sovyet nüfus sayımı, devrim öncesi ve Sovyet yönetimin ilk yıllarındaki dil yapısındaki değişimlerin sonuçlarını yansıtmaktaydı. Bu sayımda esas olarak     konuşma dili            dikkate alınmaktaydı. Dil olarak Şorlarda sadece Şorca belirtilmişti ve Rusça veya diğer diller bölümü bulunmamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> 1926 nüfus sayımı sonuçları Şorların Rusça bilgilerinin çok düşük olduğunu göstermektedir. Kuznetsk Bölgesi Şor nüfusunun sadece %5’i ana dili olarak Rusça’yı belirtirken, ana dili olarak Şorca’yı belirtenlerin oranı ise %94.6’ydı. Ana dil konusunda kent ve kırsal kesimdeki dağılımlara bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır. Sayım verilerine göre kırsal kesimdeki nüfusun %5’i Rusça’yı ana dili olarak gösterirken, kentte bu oran %78.6 olarak belirlenmiştir. Fakat Şorların büyük bölümünün (%99.2) kırsal kesimi oluşturduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu konuyla ilgili cinsiyet bakımından dağılıma baktığımızda sayım verileri kadınların erkeklere göre ana dili konusunda daha duyarlı olduklarını göstermektedir.</p>
<p>1926 yılında kentlerde yaşayan kadınların %26’sı ana dili olarak Şorca’yı belirtirken, erkeklerde bu oran %17.8’dir. Kırsal kesimde de durum farksız değildir.</p>
<p>1959 nüfus sayımı Şorların ana dillerinin yanı sıra Rusça veya diğer dilleri konuşabilme oranları hakkında bilgiler de içermekteydi. Nüfus sayımı verileri kentte yaşayanlarda ikinci bir dil konuşma oranında artışın yaşandığını göstermiştir. Kent nüfusunun %25’i ana dili olarak Rusça’yı belirtmiştir. Bu yıllarda erkek nüfusun hızlı bir şekilde Rusça’ya geçiş eğilimi devam etmekteydi.</p>
<p>1970, 1979, 1989 yıllarında yapılan nüfus sayımı verileri Şorların Rusça’yı anadili olarak benimseme eğilimlerinin devam ettiğini göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> 1970 yılı sayımında ana dili Şorca olanların oranı %59.4 iken, bu oran 1989 yılı sayımında artış göstererek %76.6 olarak belirlenmiştir. 1970 yılında %37.2 iken 1989 yılında %39.1’e kadar yükselmiştir. Cinsiyet açısından durum daha önceki yıllardan herhangi bir farklılık göstermemiştir.</p>
<p>Son sayımlar Şorların ikinci bir dil kullandıklarına dair verileri analiz etme olanağı vermektedir. 1970, 1979 ve 1989 yılı sayım verilerini karşılaştırdığımızda ikinci dil olarak Rusça’yı belirtenlerin oranında önemli düşüşler görülmektedir. 1970 yılında %62.5 olarak belirlenen bu oran 1989’da %53.3’e kadar gerilerken, ikinci dil olarak Şorca’yı gösterenlerin oranı %4.7’den %5.9’a çıkmıştır. 1970 sayımından itibaren ikinci bir dil bilmeyenlerin oranında da artış görülmüştür. Özellikle, kadınlarda bu oran 1970’te %33.4 iken 1979’da %41.2’ye yükselmiş, fakat daha sonra %28.7’lere gerilemiştir. Kent ve kırsal nüfus açısından ele aldığımızda, Rusça’yı ikinci dil olarak belirtenlerin oranının kentte daha düşük olduğunu görmekteyiz.</p>
<p>Nüfus sayımları verileri, Kemerovo vilayetinde yaşayan Şorların hızlı bir şekilde Ruslar tarafından dil asimilasyonuna uğratıldıklarını göstermektedir.</p>
<p>1979 ve 1989 yılları arasında yaptığımız anket sonuçlarını karşılaştırdığımızda ortaya çıkan tablo, nüfus sayımlarında elde edilen verilerden farklılık göstermemektedir. Geçen on yılda Rusça’yı konuşabilenlerin (konuşma, yazma, okuma) oranı %72.8’den %77.1’e yükselirken, Şorca mevzu bahis olduğunda bu oran %20.1’den %3.3’e kadar gerilemiştir. Şorca bilmeyenlerin oranı %7’lik bir artışla %0.2’den %7.1’e çıkmıştır.</p>
<p>Araştırma sonuçlarına göre, on yıl önce olduğu gibi, 1988 yılında da erkekler kadınlara oranla Rusça’yı daha iyi konuşabilmekteydiler. 1976 yılında Rusça konuşan erkeklerin oranı %78.8 iken, 1986 yılında bu oran %86.9’du. Kadınlarda bu oran artış göstermekteydi (%67.1’den %76.1’e). Şorca konuşan, fakat okuma-yazması olmayan erkeklerin oranı %64.5’ten %59.2’ye gerilerken, kadınlarda %60’dan %64.3’e yükselmiştir. Bu veriler hem kadın, hem erkeklerde Şorca konuşabilenlerin sayısında hızlı bir düşüşün yaşandığının bariz göstergesidir.</p>
<p>Rusça’nın Şorlar arasında yaygınlaşması bu dilin günlük hayatın her alanında kullanılmasına yol açmaktadır. 1986 yılında yaptığımız anket sonuçları böyle bir eğilimin varlığını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Öyle ki 1976 yılında genç erkek ve kadınlar eşleriyle daha çok Rusça, yaşlılar ise Şorca anlaşmaktaydı. Daha önceki yıllarda eşleriyle Rusça konuşanların sayısı çok düşüktü.</p>
<p>1976 yılı anketine katılanların %54.5’i eşleriyle Şorca, %44’ü ise Rusça konuştuklarını belirtirken, 1986 yılında yapılan ankette bu oranlar sırasıyla %52.6 ve %47.6 olarak belirlenmişti.</p>
<p>Rusça, temel iletişim dili olup, iş yerlerinde, aile içinde ve günlük hayatın hemen-hemen her alanında kullanılmaktadır. Ebeveynlerle iletişim kurmada Rusça veya Şorca kullanılması arasındaki fark giderek azalmıştır. 1970’te ebeveynleriyle Şorca konuşanların oranı %67.9, Rusça %29.3 iken on yıl sonra bu oranlar %34.3 ve %58.1 olarak belirlenmiştir.</p>
<p>Günümüzde Şorlarda çift dillilik yaygınlık kazanmıştır. Artık hemen hemen her Şor’un bildiği Rusça, sadece bölgedeki diğer halklarla değil, aynı zamanda kendi aralarında da iletişim dili haline gelmiştir. Ana dilini Rusça veya diğer SSCB halklarının dili olarak gösterenlerin oranı 1979 yılında %37.4 iken 1989 yılına gelindiğinde %40’ın üzerindeydi. Bu Şorlar üzerindeki dil asimilasyonunun korkunç boyutlarda olduğunun bariz bir örneğidir.</p>
<p>Şorlar, diğer Sovyetler Birliği halklarında olduğu gibi günlük konuşmalarında “kolhoz”, “lespromhoz”, “klub”, “selsovet” “şkola” vb. gibi Rusça kelimeleri sıkça kullanmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Şorlar kendi dillerinin özelliklerini konuştukları dilde sık-sık kullanırlar. Böylece dildeki yapısal bozukluklar kendini telaffuzda, fonetik ve sözdiziminde değişimler şeklinde göstererek enterferansa yol açmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Enterferansa örnek olarak, akarsu isimleri terimler (ekler)-Sug (-Zug, -Sung, -Su, -Zu) (Şor dil kurallarına göre söylenir) Rusça’ya uyarlandığı zaman -Sa, -Za, -Zı şekline dönüşür. Çilisung’dan Çilisu, Kiçisung’dan Kiçi, Şorca’daki Köbürzüg Rusça Kabırza vb.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> gösterilebilir. Bu adlar sadece Ruslar tarafından değil, aynı zamanda Şorlar tarafından da sıkça kullanılır. Fonetik değişim düzeyi durumdan duruma, örneğin, Rusça ve Şorca dil bilgisine göre farklılık göstermektedir. Coğrafya ve nesne adlarında değişim olayları gittikçe artmaktadır. Bunun nedeni olarak Şorların geleneksel uğraşı alanlarının yok olması, iş bulma umuduyla küçük kasabalardaki nüfusun göç etmesi gösterilebilir.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Şor kasabalarında Rusların sayısındaki artışlar ve Şorların azınlık durumuna düşmesi bugün birçok yer adının Şor gençleri tarafından sadece Rusçaya uyarlanmış şekliyle bilinmektedir. Dil enterferansına bir başka örnek küçültme eki -Çik (Şorca-Çak, -Çah) gösterilebilir (Taştakolçik, Karakolçik gibi).<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Dağlık Şor’daki Rusça yer adları daha geç döneme ait olduğundan ikili yer adları mevcut olduğunu söylememiz gerekir. Örneğin, Soldatka (Çuktıg) nehri, Krutaya (Erpep) nehri gibi. Bazen de Şorca yer adları Rusça tercümeleriyle karşılaşmak mümkündür (Kazıngaş-Berezovaya Reçka, Karazug-Çernaya Reçka gibi).<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Ne yazık ki Rusça yer adları Şorlardan sıkça duyulabilir.</p>
<p>Dil yapısındaki değişimler antroponimiye (isim kökeni bilimi) de yansımıştır. Şorların milli adları unutulmuş durumdadır. Bugün Şorlar çocukları için ya Rus ya da diğer halkların isimlerini kullanmaktadırlar. Bir zamanlar her Şorun kendine özgü bir adı vardı (aynı adların olması istisnai durum teşkil etmekteydi). Araştırmacı Kurpeşko’ya göre Şorlarda ev eşyası veya insan faaliyetini ifade eden isimler: “Saba”-Büyük deri tulum, “Altın Saba”-Altın Tulum gibi; bitki ve hayvan alemi ile ilgili adlar: erkek adı “Altın Kuş”-Altın Kuş, Kadın adları “Aaar”-Arı, “Kuu”-Gu vb.; giyim ve süs eşyaları ile ilgili adlar: “Torgu”-İpek, kadın adları “Ak Torgu”-“Ak İpek”, “Sarıg Torgu”-Duru İpek; ev aletleri ile ilgili adlar: erkek “Temir”-Demir, “Kok Molat”-Mavi Çelik; gök cisimleri (Şamanizmin etkisi Şor adlarında da görülmektedir.) ile ilgili adlar: erkek adı “Ulgen”-“merhametli yüksek ilah”, Gök anlamında, kadın adları “Çıltıs”-Yıldız, “Şolben”-Çoban Yıldızı, Venüs; toplumsal ilişkileri yansıtan adlar: erkek adı Kan-Kaan, Ak Kan-Beyaz Kaan; görünüm, yaş, insan karakterini yansıtan adlar: “Ak Sagal”-Aksakal, “Ak Paş”- Beyaz Baş, Beyaz Saçlı, “Psstanaş”-Yaşlı, “Sanaan”-Düşünen gibi adların kullanıldığını belirtmektedir. Şorlar’ın (Altay Ruhban misyonerlerince) Hıristiyanlık dinini kabul ettirilmelerinden sonra ve özellikle Ekim Devrimi sonrası bu adlar Rus adlarıyla değiştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Günümüzde Şorların hemen-hemen hepsi diğer halk ve etnik gruplarla iletişim dili olarak Rusçayı kullanmaktadırlar. Bununla beraber, araştırmalarımız Şorların Rusça’yı Dağlık Şor’da yaşayan diğer halk ve etnoslarla iletişim dili olarak kullanmakla beraber, kendi aralarında da kullanmakta olduğunu göstermiştir. Rusça, günlük hayatın her alanına girmiştir ve hızlı bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda bölgenin etkisiyle, uzun zaman Şorca eğitimin verilmemesi ve süreli yayınların olmaması nedeniyle Şorca yapısal değişikliklere uğramıştır. Genel olarak Sibirya’da yaşayan tüm az sayılı halklara özgü, dilde yapısal değişikliklerin meydana gelmesi Şorca için de geçerliliğini korumaktadır.</p>
<p>Farklı milliyetlere mensup kişilerin evlilikleri, bir halkta etnik değişim sürecinin gelişim hızını belirleyen önemli unsurlardan biri sayılmaktadır.</p>
<p>Milliyet bakımından karışık ailelerin varoluşu hem etnik yapıyı, hem de o bölgenin yaşam tarzı ve kültürünü önemli ölçüde etkilemektedir.</p>
<p>Kural olarak, karışık evlilikler ister sağlamlaştırma, ister asimilasyon veya entegrasyon süreci şeklinde olsun etnik yapıda değişimler sürecini hızlandırır. Bu evliliklerin ortaya çıkması veya artış göstermesi önemli ölçüde etnik yapıdaki değişim sürecinin gidişatına ve yönüne bağlıdır. Farklı milliyetlere mensup kişilerin evlilikleri bir yandan etnik yapıdaki değişim sürecini etkilemekte, diğer yandan bu sürecin sonucu olmaktadır. 1960-1980 yılları arası SSCB’de yaşayan farklı milliyete mensup kişilerin evliliklerinde artış eğilimi görülmekteydi. Bu durumu, ülkenin farklı bölgelerinde bir çok etnolog ve sosyologun yaptığı araştırmalardan çıkan sonuçlar da doğrulamaktadır. Karışık evliliklerin ortaya çıkmasının başlıca nedeni ülkedeki etniklerin yayılma şeklidir. Dağlık Şor’da halkların dağınık bir şekilde yerleştirilmiş olması, doğal olarak bölgede söz konusu evliliklerin artışına yol açmıştır.</p>
<p>Kemerovo vilayetinin Taştagol, Kuzedetevo ve Mıski (daha sonraları Kuzedetevo Mıski bölgesine, Mıski ise Novokuznetsk bölgesine bağlanmıştır.) bölgelerinde bu konuyla ilgili araştırmalar yapılmıştır. Bu bölgeler Şorların yoğun olarak yaşadıkları yerlerdir.</p>
<p>Kaynak olarak Kemerovo vilayeti Nikâh Memurluğu arşivleri, Omsk Üniversitesi Batı Sibirya tarihi ve etnografyası araştırmaları, 1976 ve 1985 yıllarında Taştagol ve Novokuznetsk bölgelerine bağlı Çuvaşsk, Ust-Anzas, Ust-Kabırza, Ust-Kolzas, Kızıl Şor, Nikolaevsk, Çilişu Anzas köy Sovyet’leri verileri kullanılmıştır. Nikâh Memurluğu verileri 1931-1988 yıllarını kapsamaktadır. Araştırma, tarafların milliyetleri belirtilmediğinden 1962-1970 yılları arası dönemi içermemektedir. Ayrıca, 1930-1940 yılları arasındaki dönemde sadece karışık evlilikler kayıtlara geçtiğinden, bu yıllara ilişkin verileri genelleme yaparak geçtik.</p>
<p>Verilerin analizini yaparken Şorların evliliklerini 1931-1960 ve 1971-1988 yılları olarak iki döneme ayırmaktayız. Birinci döneme ilişkin sadece bazı ayrıntıları belirtmekle yetineceğiz. İkinci dönem ise çalışmalarımızın esasını teşkil ettiğinden bu dönemi ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.</p>
<p>Kuzedetevsk ve Taştagol bölgelerindeki Şor evliliklerini incelediğimiz 1931 yılından 1950 yılına kadarki karışık evlilik oranının %23’ten %40.5’e yükseldiğini, Şorlar arası evliliklerin ise %77’den %59.5’e gerilediğini görmekteyiz. 1931-1935 yılları arasında karışık evlilik oranı %23, diğeri ise %77; Kuzbass bölgesinde sanayileşmenin hızlandığı savaş öncesi beş yıllık dönemde ise %27.6 ve %72.4 olarak belirlenmiştir. II. Dünya Savaşı ve sonraki beş yılda karışık evlilik oranı hızlı bir artış göstererek %40.5’lere yükselmiştir. Etnik yapıda değişim sürecinin hızlanmasının başlıca nedeni II. Dünya Savaşı sırasında Doğuya yapılan zorunlu göç olmuştur. Dağlık Şor bölgesinde II. Dünya Savaşı döneminde toplam evlilik sayısında hızlı bir düşüş görülürken karışık evlilik oranında önceki döneme oranla %7.2’lik bir artış kaydedilmiştir. 50’li yıllarda Kuzbass’a yapılan göçün azalması, Dağlık Şor bölgesinde kolhozların kapatılması ve bölgedeki halkların iş arama amacıyla burayı terk etmesi sonucu Şor evlilik oranında bir artış gözlenmiş ve oranı %83.5 olarak belirlenmiştir.</p>
<p>70’li yıllarda karışık evliliklerin oranında önemli bir artış görülmekteydi. Kırsal alanlardan kente başlayan yeni göç dalgası bunun en önemli nedeni sayılabilir. Bunun sonucu 1971-1975 yılları arasında %58.1 olan Şor evlilik oranı, 1986-1988 yıllarında %56.7’ye kadar geriledi. Karışık evlilik oranı aynı dönemlerde %41.9’dan %43.3’e kadar bir artış gösterdi.</p>
<p>1970’li yıllarının ortalarından 1980‘li yılların ortalarına kadar karışık ve normal evlilik oranları aynı nispetteydi. Evlilik sayısının en yüksek dönemi (673 evlilik) 1981-1985 yılları arasında görülmüştür. Bunun nedeni büyük ihtimalle, çocuk bakımı için verilen ücretli izin süresinin arttırılması ve çocuk parası ödenmesi hakkında 1982 yılında çıkan karar olmuştur. Çünkü 1981 yılında 128 resmi nikah kaydedilirken, bu sayı 1982 yılında 156 olarak belirlenmiştir.</p>
<p>Eğer Şorların, yaşadıkları bölgeye göre evliliklerini incelersek ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Anayol ve demiryolu hattı geçen, birkaç kent ve kırsal alanları içeren Novokuznetsk bölgesinde 1973 yılında karışık evlilik oranı %53.1 olarak belirlenmiştir. Sonraki yıllarda da karışık evlilik oranı sürekli artış göstermiştir.</p>
<p>Şorların yoğun olarak yaşadıkları Taştagol bölgesinde Şor evlilik oranının yüksek oluşunun başlıca nedeni nispî tecrittir. Görüldüğü üzere yerleşim faktörü Şorların etnolojik yapılanma sürecinde önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Karışık evliliklerin etnik dağılımına bakıldığında Şorların genelde (%70.8) Ruslarla evlilik yaptıklarını söylemek mümkündür ki, bu Rusların yerleştirme politikasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>1931-1935 yıllarında toplam evliliklerin %3.5’ini Rus-Şor, %15.2’sini Şor-Rus evlilikleri oluşturmaktadır. 1956-1960 yılları arasında bu oranlardaki farkta önemli düşüş görülmüştür ve koca Rus-eşi Şor evlilikler %6.1, koca Şor-eşi Rus %4.7 olarak belirlenmiştir. Bir sonraki dönemde Rus-Şor evliliği %18, 1981-1985 yılları arasında %22.1 olarak belirlenmiştir. 1931-1960 yılları arasında Ukrain, Beyaz Rus, Mordva, Özbek, Alman, Tatar, Udmurt vb. milliyetlere mensup kişilerle evlilikler ender görülürken, 1971-1988 yılları arasında Ukrainlerle 31, Beyaz Ruslarla 6, Mordvalılarla 5 vb. evlilik kaydedilmiştir.</p>
<p>Şorlarla Altay ve Hakaslar arasındaki tarihi kökler, paylaştıkları ortam, dil ve kültürel benzerlikler, ortak antropolojik özellikler bu halklar arasında evliliklerin artmasının en önemli faktörü olarak göze çarpmaktadır. Nitekim bu halklar arasındaki evlilik oranı toplam evliliklerin %3.2’sini oluşturmaktadır.</p>
<p>Son yıllarda Şorlarda, karışık evlilik oranında hızlı bir artış görülmüş (%43’ten fazla), bu evliliklerin büyük bir kısmını (%71) Ruslarla yapılan evlilikler oluşturmuştur. Bu evliliklerin 2/3’ü Şor kadınlarıyla yapılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Galina M. PATRUŞEVA</strong></span></a>
</p><p>Omsk Devlet Üniversitesi Etnografi ve Müzecilik Bölümü /Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 752-759</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kimeev V. M., Şortsı. Kto Oni?, s. 161-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Trubaçev N. S., “S Tsvetoçnıh poley”, Krasnaya Şoriya, 1976, 20 Temmuz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Patruşeva G. M., Novatsii i Traditsii v Kulture Şortsev na Sovremennom Etape, Problemi Arheologii i Etnografii Sibiri i Tsentralnoy Azii, İrkutsk 1980, s34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Tokmaşev Y., Akçelova-Şihaleva N., “Şorskiy Folklor”, Krasnaya Şoriya, 1985, 25 Aralık.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Şorskaya Skazka “Çaştan i Kapçit”, Krasnaya Şoriya, 1986, 17 Mayıs.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Volosyanaya Struna, M., 1976, s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Potapov L. P., Altayskiy Şamanizm, Sverdlovsk 1991, s. 37-39, 294-298.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> “Material! Etnografiçeskoy Ekspeditsii”, 1985 g., İnv. 43-3, s. 3, Arhiv Muzeya Arheologii i Etnografii Omskogo Gosudarstvennogo Universiteta.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Patkanov S. K., Statistiçeskiye Dannıye, Pokazıvayusiye Plemennoy Sostav Naseleniya Sibiri, Yazık i Rodı İnorodtsev, SPb., 1911, c. 2, s. 274-275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Vsesoyuznaya Perepis Naseleniya 17 Dekabrya 1926 Goda, M., 1928, c. 4, s. 42-43, 48-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İtogi Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1959 Goda RSFSR, M., 1973, c. 4, s. 412-413.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> İtogi Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1970 Goda, M., 1973, c. 4, s. 93, 41-60; Vsesoyuznaya Perepis Naseleniya 1979 Goda, M., 1979, s. 33, 39, 45, 51, 57, 63, 68, 73, 77, 83, 90, 96, 102, 108, 114, 119, 124, 128; İtogi Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya po Kemerovskoy Oblasti 1989 Goda, Vıp. 4, Natsionalnıy Sostav, Kemerovo 1990, s. 14, 21, 26, 30, 42, 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Anjiganova O. P., “Rol Russkogo Yazıka v Obrazovanii Hakasskoy Lingvistiçeskoy Terminologii”, Sotsialno-Kulturnıye Protsessı v Sovetskoy Sibiri: Etnokulturnıye Protsessı, Omsk 1985, s. 21-23; Valeev B. F., “İnternatsianalizm v Yazıke Sibirskih Tatar na Sovremennom Etape”, Sotsialno-Kulturnıye Protsessı v Sovetskoy Sibiri: Etnokulturnıye Protsessı, Omsk 1985, s. 15-19; Galstyan A. P., “Nekotorıye Aspektı Armano-Russkogo Dvuyazıçiya (Po materialam Etnosotsialogoçiskogo İssledovaniya Naseleniya Yerevana)”, SE. 1987, no 6, s. 81-91; Morev Y. A., “Yazıkovaya Situatsiya u Selkupov na Sovremennom Etape”, Sotsialno-Kulturnıye Protsessı v Sovetskoy Sibiri, Omsk 1985, s. 12-15; Tumaşeva D. G., Gilyaziyeva A. P., “Vliyaniye Russkogo Yazıka na Dialektı Sibirskih Tatar”, Sotsialno-Kulturnıye Protsessı v Sovetskoy Sibiri: Etnokulturnıye Protsessı, Omsk 1985, s. 19-21; Tsıdıpova Z. P., “Buryatsko-Russkoye Dvuyazıçiye i Rol Şkolı”, Sotsialno-Kulturnıye Protsessı v Sovetskoy Sibiri: Etnokulturnıye Protsessı, Omsk 1985, s. 17-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Gordeeva O. İ., “Ob Odnoy Storone Osvoyeniya Şortsami Russkogo Yazıka. Proiznoşeniye Soglasnıh v Reçi Şortsev na Russkom Yazıke”, Uç. Zap. TGU, 1971, s. 176-180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Abdrahmanov M. A., “Toponomiya Gornoy Şorii”, Nekotorıye Voprosı Geografii, Ekonomiki i Kulturı Kuzbassa, Novokuznetsk 1966, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Qispyakov E. F., “Otrajeniye Hozyaystvennogo Uklada §ortsev v Yazike”, Nekotoriye Voprosi Geografii, Ekonomiki i Kulturi Kuzbassa, Novokuznetsk 1966.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sorlar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Abdirahmanov M. A., “Toponomiya Gornoy §orii”, Nekotoriye Voprosi Geografii, Ekonomiki i Kultun Kuzbassa, Novokuznetsk 1966, s. 17.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şor Türkleri ve Sözlü Edebiyatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sor-turkleri-ve-soezlu-edebiyati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sor-turkleri-ve-soezlu-edebiyati</guid>
<description><![CDATA[ Şor Türkleri ve Sözlü Edebiyatı
Güneybatı Sibirya’nın küçük topluluklarından olan Şor Türklerinin önemli bir kesimi günümüzde Kemerovo bölgesinde yaşamaktayken, bir kısmı da 1940’lardan itibaren Rus yönetimi tarafından Hakas Otonom Bölgesi içine dahil edildikleri için Hakas Türklerinin bir kolu olarak bilinegelmişlerdir. 19. yüzyıla kadar Demirci (Kuznetsk) Tatarları, Kondom Tatarları ve Mras Tatarları diye adlandırılan bu küçük Türk topluluğu, aynı yüzyılın ortalarında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c683f7cfbd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şor, Türkleri, Sözlü, Edebiyatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Turk_Dunyasi-227.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sor-turkleri-ve-sozlu-edebiyati.html">Şor Türkleri ve Sözlü Edebiyatı</a></p>
<p>Güneybatı Sibirya’nın küçük topluluklarından olan Şor Türklerinin önemli bir kesimi günümüzde Kemerovo bölgesinde yaşamaktayken, bir kısmı da 1940’lardan itibaren Rus yönetimi tarafından Hakas Otonom Bölgesi içine dahil edildikleri için Hakas Türklerinin bir kolu olarak bilinegelmişlerdir. 19. yüzyıla kadar Demirci (Kuznetsk) Tatarları, Kondom Tatarları ve Mras Tatarları diye adlandırılan bu küçük Türk topluluğu, aynı yüzyılın ortalarında Güney Sibirya Türkleri arasında dolaşarak halk edebiyatı derlemeleri yapan W. Radloff tarafından Şor olarak tanımlanmıştır. Altaylılar, Teleütler ve Kara Orman Türkleri tarafından Şor adı verilen bu topluluk, geçmişte kendisini adlandırmak için özel bir boy ya da soy adı kullanmamıştır.</p>
<p>Daha çok kıyılarında oturdukları ırmak adlarını etnonim olarak kabul etmişlerdir: Pıras Kiji, Mıras Kiji, vs. Tom ırmağı ve bu ırmağın kollarını oluşturan Kondom ve Mras ırmaklarının kıyılarında yaşayan ve avcılık, balıkçılık, kürk avcılığının yanı sıra madencilik, özellikle de demircilikte de mahir olan Şor Türkleri, biraz aşağıda da sözünü edeceğimiz misyonerlik faaliyetleri sonucu 19. yüzyılda Hıristiyanlığı benimsemekle birlikte Türk inanış sistemini teşkil eden Tenricilik ve Şamanizm son dönemlere kadar Şor Türkleri arasında etkili olmuştur. Sovyet döneminde izlenen ateizm esaslı dinsel politikalar, Şor Türkleri arasında da etkisini göstermiş ve misyonerler tarafından Hıristiyanlaştırılan Şor Türklerinin bu dinle olan bağlarını koparmıştır. Fakat, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yaşanan dinsel özgürlük sonucu 1989 sayımlarına göre nüfusları 12.585 olan Şorların bir bölümü yeniden Hıristiyanlığı seçmiştir.</p>
<p>19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus ve Batılı bilim adamlarının ilgi alanına girmeye başlayan Şor Türklerinin etnik oluşumu konusunda da çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan en popüler olanı da Şor Türklerinin Ugor, Samoyid, Ket ve Türk kavimlerinin uzun süre bir arada yaşamaları ve bunların birbirlerine karışmalarından meydana geldikleri görüşüdür. Şor Türkleri, bilinen en eski dönemlerde Sayan Dağları’nın kuzey bölgelerini oluşturan taygada yaşamışlar, 6-13. yüzyıllar arasında da Göktürkler, Uygurlar ve Yenisey Kırgızlarının egemenliği altında kalarak etnik anlamda şekillenmelerini tamamlamışlardır. Bu dönemde Moğol ve Kalmuk derebeyliklerine de tabi olduklarını gördüğümüz Şor Türkleri, 14-17. yüzyıllar arasında Orta Yenisey bozkırlarında Hongoray ya da Hooray adıyla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Şor Türkleri, Yermak’ın önderliğinde ilk önce Kuzey Sibirya’yı, daha sonra da Güney Sibirya’yı işgal eden Rus Kazaklarının girişimleri sonucu 1610’lu yıllardan itibaren Çarlık Rusyası’nın egemenliği altına girmeye başlamışlardır. Çarlık Rusyası döneminde yürütülen Hıristiyanlaştırma politikaları çerçevesinde Hıristiyanlaştırılan Şor Türkleri bu dönemde, avcılıkla, kürk ticaretiyle ve demircilikle uğraşmışlardır. Fakat, Çarlık Rusyası sınırlarının Kalmuklarla ve Yenisey Kırgızlarıyla olan irtibatlarını büyük oranda engellemesi, demir madenciliği ve demir işletmeciliği alanında mahir olan Şor Türklerinin ticaret imkânlarını büyük oranda kısıtlamıştır.</p>
<p>Çünkü, Kalmuklar ile Yenisey Kırgızları, Şor Türklerinin demir işletmeciliği alanındaki ana müşterileri idi.</p>
<p>1917’de gerçekleştirilen Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, diğer Türk toplulukları gibi, Şor Türkleri için de son derece önemli olayların yaşanmasına vesile olmuştur. 1924’ten itibaren Rus yöneticilerce başlatılan Türklük kavramını parçalayarak yeni uluslar yaratma projesi kapsamında Şor Türkleri üzerinde de durulmuş ve Şor Türkleri, 1926 yılında Gornoy Şorii (Dağlı Şorlar) Muhtariyeti adındaki bir idarî yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönem zarfında Şor Türklerinin bir yazı diline sahip olabilmeleri adına Şor Türkçesinin gramerini içeren eserler hazırlanmış, açılan okullarda Şor Türkçesi ile eğitim yapılmıştır. Şor Türkçesiyle hazırlanan kitapların yayımlandığı bu dönemin en belirgin özelliklerinden birisi de Çarlık döneminden beri Kiril alfabesini kullanan Şor Türkleri için 1930’da Latin esaslı yeni bir alfabenin hazırlanmasıdır. Bu dönemdeki dil ve alfabe alanlarındaki teşebbüsler, biraz aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. Sözü edilen dönem, 1939’a kadar devam etmiştir. Oluşturulan Gornoy Şorii Muhtariyeti 1939’da ortadan kaldırılmış ve böylece Şor Türkleri, şimdiki Rusya Federasyonu’nun Kemerovo bölgesiyle Hakas Özerk Bölgesi’nde yaşar bir topluluk haline dönüştürülmüştür.</p>
<p>1991 başlarına kadar sözü edilen statüde yaşayan ve yazı dillerinden mahrum kalan Şor Türkleri, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte yeniden harekete geçmişlerdir. Kemeorovo merkezli yeni teşebbüslerde, 1927-1939 yılları arasındaki teşebbüslere benzer bir şekilde yazı dilinin geliştirilmesi, Şor Türkçesini okuyup yazan insanların sayısını arttırmak gibi amaçların takip edildiği görülmektedir. En önemli hedef ise Şor Türklerinin ulusal bilincini ve ulusal kültürünü canlandırmaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mehmet AÇA</strong></span></a>
</p><p>Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/%C5%9EOR-T%C3%9CRKLER%C4%B0-VE-S%C3%96ZL%C3%9C-EDEB%C4%B0YATI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aşağı İdil Bölgesi Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/asagi-idil-boelgesi-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/asagi-idil-boelgesi-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Aşağı İdil Bölgesi Türkleri
Yabancı gözlemciler, Aşağı İdil bölgesine, Rusya’nın bir parçası olması nedeniyle, ne dikkate değer ekonomik potansiyele ne de etnik-kültürel açıdan belirgin özelliklere sahip olmayan (nüfusunun büyük bir çoğunluğu Ruslardan oluşur), diğer bir deyişle, kendine has, sıradan bir yer gözüyle bakarlar. Aksine bu bölge Orta Asya, Kafkaslar, Hazar Denizi ve Karadeniz bölgelerini Orta ve Batı Rusya’ya bağlayan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c683e3a8cd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aşağı, İdil, Bölgesi, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/03/Baskurt-Turkleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html">Aşağı İdil Bölgesi Türkleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Segei V. GOLUNOV</strong></span></a>
</p><p>Yabancı gözlemciler, Aşağı İdil bölgesine, Rusya’nın bir parçası olması nedeniyle, ne dikkate değer ekonomik potansiyele ne de etnik-kültürel açıdan belirgin özelliklere sahip olmayan (nüfusunun büyük bir çoğunluğu Ruslardan oluşur), diğer bir deyişle, kendine has, sıradan bir yer gözüyle bakarlar. Aksine bu bölge Orta Asya, Kafkaslar, Hazar Denizi ve Karadeniz bölgelerini Orta ve Batı Rusya’ya bağlayan çok önemli iletişim yollarının kavşağında kurulmuş sıra-dışı bir yerdir. Aşağı İdil’in idarî bölgeleri (bu makalede yazar Astrahan ve Volgagrad bölgelerinin kapladığı alan üzerinde yoğunlaşacaktır), Kazakistan’a bitişiktir ve bu sınır Avrupalı ve Asyalı, Hıristiyan ve Müslüman medeniyetler arasında “saydam” olma özelliğine sahip yegâne sınırdır. Bundan başka Aşağı İdil bölgesi Ortodoks Hıristiyan, Müslüman, Budist medeniyetleri ve değişik etnik gruplar, Ruslar (Don bölgesi Kazakları dahil), Tatarlar, Kalmuklar, Dağıstanlılar vb. arasında tek yoğun temas bölgesidir.</p>
<p>Aynı zamanda Aşağı İdil bölgesi çok önemli bir tarihî mirasa sahiptir. Bu önemin büyük bir kısmı, ünlü Altınordu ve Astrahan Hanlığı gibi merkezleri ile birlikte Dar’ül-İslâm’a ya da İslâm dünyasına ait oluşu ile alakalıdır. Rus yönetimi altında bölgenin etnik-kültürel yapısı çok büyük ölçüde değişmiştir ve İslâm hakim konumunu yitirmiştir. Bundan başka, Sovyet döneminde sorun İslâm’ın var oluşu ile ilgiliydi, fakat İslâm dinî varlığını sürdürdü ve şimdi yeniden canlanma süreci içerisindedir. Bu nedenle, İslâm tarihinin çoğunlukla Türk halkları (en başta Tatarlar ve Kazaklar) tarafından Müslüman olmayan bir ortamda korunması çok ilginçtir, fakat bu konu yeterince araştırılmış olmaktan uzaktır; yazar işte bu konuyu ele alacaktır.</p>
<p>M.S. VIII. yüzyıldan beri İslâm, Aşağı İdil bölgesinde önemli bir rol oynamaktadır. 737’de İslâm, X. yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını devam ettiren Hazar Hanlığı tarafından resmî din olarak kabul edildi. İslâm, Altınordu Devleti zamanında çok önemli bir sosyal-siyasal güç olarak bölgeye geri döndü. 1312 yılında, İslâm inancı -diğer bir deyişle Sünnî Hanefî mezhebi- Özbek Han tarafından Altınordu Devleti’nde hakim inanış olarak ilan edildi. Altınordu’nun XV. yüzyılda yıkılışından sonra Güney İdil bölgesinde diğer Müslüman devletler -göçebe Nogay Hanlığı ve Astrahan Hanlığı- kuruldu. Kazan Hanlığı gibi Astrahan Hanlığı da İdil bölgesinin başlıca ekonomik ve kültürel merkezlerinden ve tüm İslâm dünyasının önemli merkezlerinden biri idi.</p>
<p>Pek çok yönden Astrahan Hanlığı’nın ekonomik gücü, en azından Hazar Kağanlığı’ndan beri İdil nehrinden sulanan topraklarda yapılan gelişmiş bir tarıma (bahçıvanlık ve sebze yetiştiriciliği gibi belli alanlarda) dayanmıştı. Bölgede bu ekonomik faaliyetin tercih edilmesi, yüzlerce yıl devam etmiştir ve hâlâ da devam etmektedir. Öyle görünmektedir ki, yerel yerleşik geleneksel toplumların (etnik farklılıklarına rağmen) ekonomik temeli tarıma (bahçıvanlık ve sebze yetiştiriciliği dahil) dayanmıştı ve ekonomik gelenekçilik büyük ölçüde toplumların dünya görüşünde (Weltanschauung), din dahil, gelenekçiliğe sebep oldu. Diğer bir deyişle Aşağı İdil bölgesi Tatarlarının “dinî taassubu”-bu durumdan çok sayıda Rus ve Batılı gözlemci bahsetmiştir- ekonomik yönden, yüzyıllar boyu geleneksel temellerini koruyan tarım üzerine kurulmuştu.</p>
<p>XVI. yüzyılın ortalarından beri bu temeller ciddî sınavlara maruz kaldı. Ünlü Rus Çarı IV. İvan – Korkunç- zamanında İdil hanlıkları Rus orduları tarafından fethedildi. 1556’da Astrahan Hanlığı aynı akıbete uğradı ve son hanı Yemgurtçey kaçmak zorunda kaldı. 1569’da Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı, Rusya’yı Astrahan’dan çıkarma teşebbüsünde bulundu. Fakat, bu girişim ve Kırım Hanlığı’nın diğer askerî ve diplomatik çabaları başarısız oldu.</p>
<p>Diğer birçok Ortaçağ fatihleri gibi galip gelenler o zamanın ahlâk anlayışına uygun, acımasız metotlar kullandı. Ruslar, hakimiyetleri altına aldıkları yeni toprakları ellerinde tutmak için, Tatarların Astrahan ve Rus hakimiyeti altındaki topraklardaki diğer ileri karakollarda yerleşmeleri ve yaşamaları yasakladı.</p>
<p>Bölgedeki bu Rus varlığı, giderek hızlanan adımlarla aşamalı bir biçimde arttı. Tsaritsyn (bugünkü Volgagrad şehri) hakkındaki ilk yazılı kayıt 1589’a kadar uzanır. Daha sonraları, göçebe kabilelerin akınlarına karşı korunmak için sivillerin yaşadığı müstahkem yerler ve ileri karakollar sistemi kuruldu. Bu yerler önce Ruslar, daha sonra da Ukraynalılar tarafından kolonileştirildi. Bu, bölgedeki etnik-demografik dengeyi esaslı biçimde değiştirdi ve böylece Aşağı İdil bölgesi “Dar’ül- İslâm” olma niteliğini kaybetti. XVII. yüzyılın ilk yarısında Budist Kalmuklar bölgeye yerleşmeye başladı. Kalmuklar, Nogayları ve Tatarları uzun zamandır oturdukları yerleşim alanlarından zorla çıkardılar. Bu, Nogayların ve Tatarların sayılarında azalmaya ve onların büyük sayılarda bölge dışına göç etmelerine sebep oldu.</p>
<p>Bu dönemde, Müslüman Türk etnik grupların etnik çoğalma süreci devam etti. Bu süreç (Kazakların ve Türk göçebe kabilelerin rolü, asıl Tatarlar ve Nogaylar arasındaki bağlantı), ciddî tartışmalara yol açar ve bu nedenle ayrı bir araştırma yapılmasını gerektirir. Bu süreç sonucunda “Tatarlar” diye adlandırılan bazı etnik gruplar -yurtovskie (yerleşik) ve kundrovskie (göçebe ve yarı- göçebe) tatary (Tatarlar)- ortaya çıktı. Her iki grup birlikte Astrahan Tatarları olarak isimlendirildiler. XVII. yüzyılın sonundan XX. yüzyılın başına kadar olan dönemde Kazan Tatarları topluca bu bölgeye göç ettiler. Bu etnik grup, bölge nüfusunun çok önemli bir bölümünü oluşturur; örneğin, günümüz Volgagrad bölgesinde yaşayan Tatarların büyük çoğunluğu Orta İdil bölgesi kökenlidirler.</p>
<p>Bununla beraber, öyle anlaşılıyor ki, incelememiz bağlamında bu etnik veya alt-etnik ayrımlar, geleneksel yerleşik gruplar (yüzyıllarca Astrahan yakınlarında yaşamış ve yukarıda bahsedilen tarımsal etniklerle uğraşan, Orta İdil bölgesinden göçmenler dahil Tatarlar) ile yerleşiklikten sonra bile (Yurtovskie Nogaylar -ya da Tatarlar- da olduğu gibi) kültürlerinde göçebe köklerini güçlü bir şekilde koruyan gruplar (Kazaklar ve Nogaylar) arasındaki farklılık kadar önemli değildir. Aşağıda açıklanacağı gibi, tarıma dayalı geleneksel yerleşik toplumlar, (önceki) göçebe toplumlardan çok daha fazla yerleşmiş dinî kurumlar ve dinsel törenler sistemine sahiptiler.</p>
<p>XIX. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Aşağı İdil bölgesinin Türk Müslüman dünyası yeni bir unsur tarafından yeniden dolduruldu. Rus yetkililerinin izniyle Yeni Kazak cüzünün (kabile birliği) bir parçası, Sultan Bukey’in<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> önderliğinde 1801 yılında Aşağı İdil bölgesine yerleşti. Yeni oluşum, ilk liderinin ismiyle Bukey aşireti diye adlandırıldı. Kazaklar<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> göçebe bir hayat tarzına sahipti, fakat yerleşik topluma geçişin bazı işaretleri kendini göstermeye başlamıştı. Özellikle bu oluşum, günümüz Kazakistan toprakları üzerinde kurulmuş Khanskaya Stavka (Hanın Karargâhı) isimli daimi bir merkeze sahipti.</p>
<p>Rus hakimiyetinin başlangıcından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar olan dönem, İslâm dinî için zor bir dönemdi. Altınordu’nun<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> mirasına karşı belli resmî hürmete rağmen, düzenli aralıklarla bazı sert İslâm karşıtı kampanyalar düzenlendi. Müslümanların Ortodoks Hıristiyan dinîne dönmelerini teşvik etmek için yerel Tatar nüfusu çok yüksek vergilendirmeye tâbi tutuldu. Sonuç olarak, Tatarlar için sosyal-ekonomik şartlar çok ağırlaştırıldı. Bu, onların Kırım gibi Müslüman topraklara ve hatta Tatarların (Kassimovskoye tsarstvo isimli kabile) uzun süredir oturduğu Orta Rusya’daki bölgelere (günümüz Ryazan bölgesi toprakları içerisindedir) geniş çaplı göçüne sebep oldu.</p>
<p>En şiddetli İslâm karşıtı kampanyalardan birine ilk Rus Çarı Büyük Petro tarafından girişildi. Onun İslâm’a karşı siyasete oldukça çelişkiliydi: Bir taraftan Rus olmayan Müslümanları (örneğin, Dağıstanlılar ve Azeriler) kendi tarafına kazanmaya çalışıyorken, diğer taraftan Rusya içinde İslâm hususunda sert bir tavır takınıyordu. 1713 ve 1715 tarihli emirleri, Müslüman Tatarların vaftiz olmalarını, aksi takdirde mülklerinin<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ellerinden alınacağını belirtmişti. İlâveten, Rus Ortodoks Hıristiyanlığı bu dinden dönenlere (hatta dinlerinden zorla döndürülseler bile) o dönemin diğer dinî sistemlerinden daha fazla toleranslı değildi; dinden dönenler ölüm cezasıyla cezalandırılırlardı.</p>
<p>Fakat bu önlemler oldukça tutarsız ve ara sıra uygulamaya konulmaktaydı. Ayrıca bu önlemler XVII. yüzyıldan beri Rusya’nın İslâm dünyasıyla ticaretinin ana merkezi, bir çeşit “Doğuya açılan penceresi” olan Astrahan’ın nispeten hoşgörülü atmosferinde uygulanıyordu.</p>
<p>Bu bağlamda ve buna ek olarak Rusya’nın Kafkaslar’da ve Orta Asya’da ilerleme sürecinde, Tatarlar çoğu zaman diğer Müslümanlarla iletişimde arabulucu gibi görülürdü.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Rus Çariçesi II. Katerina’nın İslâm’a karşı daha hoşgörülü bir politika benimsemesi bir tesadüf değildi. Bu politika camilerin ve dinî okulların (medrese) açılmasına izin veriyor ve Ortodoks din adamlarının, başka dinlerin dinî meselelerine karışmalarını yasaklıyordu. Yine de, büyük boyutlara ulaşan Tatarlar arasında Ortodoksluk propagandası (malî teşviklerle de destekleniyordu) sürdürüldü.</p>
<p>Genel bir değerlendirme ile, bu propaganda Astrahan Tatarları arasında pek başarılı olamadı; çok az sayıda Tatar, Ortodoksluğu kabul etti.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Buna ilâveten, Astrahan Tatarlarına, Ruslar ve yabancı gözlemciler tarafından Tatarların içinde en mutaassıp Müslümanlar oldukları gözüyle bakıldı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu durum, Astrahan Tatarlarının Kazan Tatarlarından daha geleneksel bir toplumsal yapıya sahip olmaları ve dış etkilere daha az açık olmaları ile açıklanabilir. Tarım toplumlarının, geleneksel meslekler (çiftçilik, bahçıvanlık, sebze yetiştiriciliği, sığır yetiştiriciliği, vb.) üzerine kurulu hayat tarzlarının -yerel Rus pazarlarına yönelik üretim yapılmış olmasına rağmen-değişmediği bir gerçektir.</p>
<p>Geleneksel olarak yerleşmiş Tatar topluluklara mensup olup kendi toplulukları dışında yaşayan ve önemsiz ya da alışılmışın dışında mesleklere sahip olan çok sayıda kişi (mavna ile taşımacılık yapanlar, nakliyeciler, mürebbiyeler, vb.), yakın akrabalık ve geleneksel hayat tarzı (Weltanschavung) çerçevesinde paylaştıkları diğer bağlarla kendi topluluklarına bağlı gibi görünmektedir.</p>
<p>Ekonomi ve din arasındaki ilişki hakkında bu değerlendirmeler, XX. yüzyılın başında Rus seyyahı S. Krukovskaya tarafından anlatılan zengin bir Tatar mollasının mal varlığı ile örneklendirilebilir. Bu mal varlığı meyve bahçesi, üzüm bağları ve sığır çiftliğini içeriyordu ve bunlardan elde edilen ürünler satılmaktaydı. Mollanın oğulları, kızları ve gelinleri işlerin yürütülmesinde yardımcı olmaktaydı. Hiç şüphesiz, büyük ailesinin üyeleri arasında mollanın otoritesi hem din alanında hem de hayatın bütün alanlarında tartışmasızdı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Elbette, Astrahan vilayetindeki Tatar mollalarının rolü (sayıları XIX. yüzyılda 227 iken 1888’e kadar bu sayı 383’e ulaştı)<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> ailelerinin çok ötesine gitmektedir. Molla, dinî kuralları yorumlayan, insan hayatının en önemli dönüm noktalarını temsil eden âdetlerde (doğum, evlenme ve defnetme dahil) en önemli kişi, çok değişik konuları ilgilendiren olaylarda kendisine danışılan kişidir. Bir ilkokul öğretmeni olması nedeniyle, yeni neslin eğitiminde belirleyici bir öneme sahiptir. Astrahan Tatarlarının tamamına yakını tahsilli kişilerdi, fakat aldıkları eğitim tamamıyla sadece İslâm’ın temel prensipleri hakkında bir miktar bilgi, Kuran’ı okuma ve Arap harfleri ile yazma becerisini kapsıyordu.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Çocuklar bu okullara (mektep) yedi yaşında başlar ve eğitim beş yıl sürerdi. Kız çocukları da ilk öğretim alırdı, fakat onlar mollanın eşinin rehberliğinde ayrı bir yerde öğretim görürlerdi.</p>
<p>Tek başına Astrahan’da 1913 yılında dinî eğitim sistemi kapsamında 10 mektep ve medrese vardı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu sayede Astrahan, İslâm dinî eğitiminin önemli bir merkezi haline geldi.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Sistem gerçekte neredeyse tamamen Tatarlardan oluşmuştu. Aynı zamanda devrim öncesi Rus eğitim sistemi Astrahan’ın Müslüman çevresinden çok az ilgi gördü. Tatarlar, şehir nüfusunun 1/8’ini oluşturuyor olmasına rağmen, değişik türden Rus okullarında okuyan Tatar öğrenci sayısı toplamın sadece 1/40’ı idi.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu nedenle eğitim, bir taraftan dindarlığı güçlendiren, diğer taraftan Tatar toplumunu birbirine yaklaştıran ve diğer topluluklardan ayıran önemli bir faktördü. Astrahan Tatarlarının dinî kurallara tam olarak ve hararetli bir biçimde uydukları kabul edilmiştir.</p>
<p>Bu hüküm, özellikle beş vakit namazın kılınması ve Ramazan orucunun tutulması -öyle ki, ağır bedeni işlerde çalışan işçilerin çok sıcak yaz mevsimlerinde bile oruç tuttukları gözlenmiştir- ile alâkalı olarak belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Fakat, bu geleneksel dinî bakış tarzı, paganizmin özelliği olan bazı unsurları içermişti. Bu unsurlar, örneğin geleneksel olarak evlilik öncesinde molla tarafından yerine getirilen fala bakma<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> ve mollanın kazanan tarafı günahsız ilan ettiği geleneksel güreş<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> gibi olaylarda kendinî gösterdi.</p>
<p>Aynı zamanda yukarıda bahsedilen iç yakınlaşma ve diğerlerinden ayrılık özellikleri abartılmamalıdır. Bir kaç yüzyıldır Rusya’da çoğunlukla Rus çevreler ile yakın iletişim (idarî, iş, sosyal-kültürel ve diğer bağlar), dinle bağlantılı olanlar da dahil hayatın bir çok değişik alanını doğrudan ya da dolaylı olarak etkiledi. Bazı gözlemcilerin, sadece düğünlerde değil, aynı zamanda Ramazan (Uraza) Bayramı kutlamaları sonrasında sarhoşluk vakalarının oldukça normal bir durum olduğunu tespit etmeleri garipsenebilir.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Genelde, kültürel temel değerlere -din dahil- ilişkin takınılan geleneksel tavır aynen kalsa da, Müslüman Tatar topluluklar (ekonomik ve sosyal-kültürel alanlarda) tedricen Avrupalılaşmakta idiler.</p>
<p>Fakat XX. yüzyılın başında bu dinî temel değerler, Rusya’da Müslümanların uzun süredir yaşadığı diğer bölgelerinde İslâm’ın maruz kaldığı yenileştirici eğilimler tarafından da test edildi. Bu eğilimler en belirgin olarak ‘ceditçilik’ şeklinde kendinî gösterdi. Ceditçilik, özünde eğitim sisteminin yenileştirilmesi (onlara göre mevcut eğitim sistemi çok fazla din adamlarının etkisi altındaydı ve eski idi) ve İslâm’ın bir bütün olarak modernleştirilmesi hareketiydi.</p>
<p>Aşağı İdil bölgesinde bu hareketin lideri, Astrahan’ın yerlilerinden Abdurrahman Ömerov’du. Ömerov eğitimini Kazan’da, tanınmış Tatar düşünürü ve reformcusu Şihabeddin Mercanî’den aldı. Hocası gibi Ömerov da Astrahan’a döndükten sonra kendisine ait yeni bir dinî okullar sistemi kurdu. Bu okullarda onlarca genç molla (bunların zengin ailelerden geldikleri hatırlanmalıdır), dinî alanların yanında dinî olmayan alanlarda da eğitim gördü. Bu genç mollalar yeni düşüncelere hararetli bir biçimde kendilerini adamıştı, cami yönetimlerini devraldılar ve kısmen dinî ve kısmen dinî olmayan konularda eğitim veren okullar açtılar.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Böyle bir umut verici entelektüel potansiyelin kendisini başka alanlarda göstermesi şaşırtıcı değildi. 1905’teki birinci Rus Devrimi sonrasında Ömerov’un liderliğinde siyasal hayata aktif bir şekilde katılan bu genç reformcular, bazı ılımlı-milliyetçi gönüllü kuruluşların başkanlığını üstlenmişlerdi. Ömerov’un kendisi “Cemiyet-i Hayriye” isimli bir hayır derneğinin başkanlığına getirildi. Liberal mollalar daha başka faaliyetlere de katıldılar. Tarımsal kredi veren bir şirket kurdular, (1908’den 1914’e kadar olan dönemde) “İdil” gazetesini, “Maarif” dergisini çıkardılar, dinî okullar için el kitapları ve takvimleri bastılar.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Gelenekçi ve tutucu kesimlerin karşı tepkisi çok güçlüydü. Bir Sovyet bölgesel kuruluşunun -bu kuruluş 1920’lerde dinî işlerin yürütülmesinden sorumluydu- raporuna göre, 1917 Devrimi öncesinde Stalingrad (günümüzde Volgograd) vilayeti<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Tatarları “kendilerine özgü mutaassıp dindarlıkları ile tanınmışlardı”. Raporun yazarının belirttiği gibi, “yeni öğretim metotlarını ve coğrafya, matematik ve tarih konularını öğretmek için başka vilayetlerden gelen öğretmenlerin… sürgün edildikleri ya da dövüldükleri bazı olaylar yaşanmıştı.”<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Bu tür eğilimler Tsaritsyn’in uzak bölgeleri yanında, dinî alandaki eğitim ve diğer reformların Müslüman dinî idarenin tutucu kanadının şiddetli tepkisi ile karşılaştığı Astrahan’da da olmuştu. Bu kanat, Salih Alimbekov adında karizmatik bir lidere sahipti. Alimbekov, Türkiye’de (Bursa) yüksek eğitim görmüş ve daha sonra -iddia edildiğine göre- Sultan Abdülhamit’in yakın adamları arasında yer almıştı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Tutucu kanadın, bu kanadı temsil edenlerin daha sadık olduğunu düşünen ve ceditçilik hareketinin devrimci ve Türkçü potansiyelinden korkan Rus yetkililerin desteğinden yararlanması önemliydi. Bu müsait durumu kullanan Alimbekov’un destekçileri iftiralar ortaya attılar ve Müslüman topluluklardaki devrimci eğilimlerin açığa çıkmasına yardımcı oldular. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, devrimcilik suçlaması nedeniyle Abdurrahman Ömerov Kazan’a sürgün edildi.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bunun sonucunda Astrahan bölgesindeki “cedit” hareketi çok ağır yaralar aldı.</p>
<p>Yerleşik Tatar topluluklar arasında İslâm, dünyaya bakış tarzının en önemli parçası ve sosyal hayatın bütün alanlarının değişmez bir düzenleyicisi iken, göçebe (veya göçebe geleneklerinden kuvvetlice etkilenmiş) kültürlere mensup etnik grupların yaşadığı topraklarda dinî durum özünde farklıydı.</p>
<p>Yerleşmiş (fakat daha önce) göçebe olan Yurt Tatarları (ya da Nogaylar) bile dinî kurallara yerleşikler derecesinde uymaktan uzaktı ve bu nedenle, Astrahan’da kendilerine ait camiye sahip olan yerleşik Tatarlar tarafından “gerçek Müslümanlar” olarak tanınmadılar.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Yarı göçebe (Kundurovskie) Tatarlar ise İslâmî geleneklere uymakta çok daha az titizdiler. Rus etnografyacı P. Nebolsin’in dikkatini çektiği gibi, onlar mollalara çok az saygı gösteriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Kazak Bukey kabilesinde ise hiç bir molla ve (Tatarlara ait olanlar haricinde) hiç bir cami yoktu; onların İslâmî bağlılığı temelde evlilik ve cenaze merasimine ilişkin uygulamalarda kendinî belli etmişti.</p>
<p>İslâm, Aşağı İdil bölgesinde hakim konumunu yitirmesine rağmen, 1917 Bolşevik Devrimi öncesinde bölgenin sosyal hayatında oldukça önemli bir faktör olmaya devam etti. Astrahan vilayetinde ve Saratov vilayetinin Tsaritsyn yönetim biriminde, 280,000 fiili ya da potansiyel takipçisi (Müslüman etnik grupların mensupları)<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> vardı. Bu gruplar toplam nüfusun üçte birini oluşturmuştu ve 20’den fazla büyük camiye, 50 mescide, 100 civarında din adamına sahiptiler. Bu her rejimin hesaba katması gereken çok ciddî bir güçtü.</p>
<p>Bolşevik rejim, saldırgan ateist karakterine rağmen bile, bir istisna değildi. Temelde Bolşeviklerin İslâm politikası hoşgörülüydü; bu tavır onların ulusların kendi geleceğini belirleme hakkı ve sosyal adalete ilişkin görüşleri ile birleşerek, bazı ılımlı Müslüman milliyetçilere ve hatta “cedit” hareketi taraftarı mollaları Bolşevikler taraflarına çekti. Bundan da öte Rusya’da özellikle de Astrahan’da bazı Bolşevik taraftarı Müslüman kurumlar (örneğin, Müslüman Askeri Komiserliği, Rus Komünist Partisi’nde-Bolşevikler -Tatar- Kırgız Doğu Komünistleri Bürosu, Vilayet Halk Eğitimi Müdürlüğü Halk Eğitimi Dairesi, vb.) oluşturuldu. O zaman, “İdil” gazetesi Astrahan’da yeniden çıkmaya başlamıştı.</p>
<p>Bazı mollalar bu kurumların çalışmalarına ve devrimci harekete faal olarak katıldı. Örneğin, Tsaritsyn’de Molla Abduraşitov Ekim Devrimi olaylarına faal olarak katıldı, Molla Murtazin ise 1918’de görevini bırakarak Bolşevik partisine katıldı ve savaşta öldü.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Astrahan Müslüman Komiserliği’nin ilk başkanı Kassım Tuybaktin’in (devrim öncesinde bir ilkokul öğretmeni idi) kaderi de benzerdi: 1918 yılında Astrahan’da öldürüldü.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Devrim esnasında tutucu ve ılımlı dinî idarenin Bolşeviklere muhalefeti düzensizdi ve bu nedenle ciddî bir açık direniş gösteremediler. 1917 yılında Abdurrahman Ömerov (Astrahan’da seçilmiş bir cami imam-hatibi), İslâm birliği eğilimli “Ulusal Hükümet” adında siyasi bir teşkilat kurdu.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Fakat bu hareket ciddî bir başarı kaydedemedi. Bu arada, tutucu din adamları bile destek sağlamak amacıyla modernist düşünceler üretmek zorunda kaldılar. Yukarıda adı geçen Salih Alimbekov, Komsomol’a (Komünist Gençlik Birliği) katılmalarını önlemek amacıyla, kadınlara erkeklerle birlikte camilere gelmeleri çağrısında bulundu.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>İç savaştan sonra Bolşeviklerin din karşıtı politikası daha saldırganlaştı ve radikal Müslüman modernistler bile ideolojik muhalif olarak görülmeye başlandı. Gerçekten, yeni dinî idare çok ciddî bir sosyal ve ideolojik güçtü. Temsilcilerinin yaşı ortalama 30 ila 50 civarındaydı ve tahsilleri yeterince yüksekti. Onların faaliyetleri sonucunda, 1917 Ekim Devrimi ve iç savaş döneminde bazı bölgelerde İslâm aslında konumunu güçlendirdi. Örneğin, Astrahan’da cami sayısı 1930’da bile 15’ti,<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> halbuki bu sayı devrimden önce (bir adet Şiî camisi dahil) idi.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Yeni Müslüman idarenin temsilcilerinin Sovyet rejimine yaklaşımı yeterince esnekti; onlardan bazıları devrimci olaylarda aktif rol aldı<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> ya da İslâm ile ilgilenen Sovyet idarî teşkilatlarında çalışan akrabalara sahipti. O dönemde, bir çeşit “Sovyet dinî aileleri” ortaya çıkmış gibi görünmektedir. Örneğin, 1917 ile 1920’ler arası döneme ait Sovyet yönetimi belgelerinde adı geçen Almuhametov, İskenderov, Mulyakayev ve Kurmakayev gibi ailelere<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> bundan sonraki dönemlere ait belgelerde de değinilmektedir ve bu aileler hâlâ Volgagrad bölgesinin Müslüman dinî çevrelerinde yer almaktadır.</p>
<p>Devrim sonrası dönemin İslâmî idaresi, İslâm’ı Sovyet rejiminin sosyal ve hatta ideolojik esaslarına uydurmaya çalıştı. Bu İslâmî idarenin mensuplarının girişimiyle köylerde tarımı desteklemek için hayır fonları, (malların düşük fiyatlardan satıldığı) mağazalar, köylüler için danışma büroları kuruldu. Bolşevik sosyal politikası gereğince fakir köylüler ve işçiler dinî idare kurullarına seçildiler. Bazı mollalar vaazlarında zenginlere karşı sınıf savaşı ve sosyal adalet çağrısında bulundu.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Din karşıtı çalışmalardan sorumlu Sovyet görevlileri bile, hem kırsal alanda hem de şehirlerde yaşayan Tatar topluluklar üzerinde etkilerinin zayıf olduğunu itiraf ettiler. Onlardan birinin belirttiği gibi, bu durum bu tür işleri yapanların (bu ortamda iletişim kurma ve çalışma açısından) eğitimsiz olmaları ve dinî şahsiyetlerin herkesçe sevilmesinden kaynaklanıyordu. Bu görevliye göre, “parti taraftarları için bile din karşıtı görünmek tehlikeliydi.”<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Özellikle 30’lu yıllara kadar uygulanan eğitim süreci değişmişti. Genel ve özel amaçlı (cinsiyetlere göre), özel kadrolar yetiştirmek için açılan okullar ve halklara has millî okulların açılmasında maksat mollaların eğitim faaliyetlerinden uzak tutulması idi. Nitekim alfabe değişikliği de bunun sonucudur.</p>
<p>30’lu yıllarda aydın gençler ve toplulukların önde gelen liderleri değişik yollarla (sürgün, hapis, görevden alınma ya da ortadan kaldırılarak) etkisiz hale getirildiler. Camilerin neredeyse tamamı kapatıldı, çok az sayıda açık cami kaldı. Meselâ, Stalingrad’da açık cami kalmamıştı.</p>
<p>Volgagrad yönetimince, camilerin kapatılması, dinî ve millî liderlerin etkisizleştirilmesi dışında bazı özel uygulamalar da kademe kademe yapıldı. İslâmî inanışların gereği halkın yaptığı Kur’an okuma, namaz kılma, kurban kesme, oruç tutma gibi ibadetleri yapanlar takibata uğrayıp cezalandırıldılar. Bu uygulamalar 1980 yılına kadar tatbik edildi. 1980’den sonra bu tür politikalarda az da olsa rahatlama olmuştu. Bunun neticesinde Tatar ve Kazak aydınları ile halkın ileri gelenleri inançlarına karşı yapılan baskılara karşı gelmeye başlayıp millî ananelerini ve dinî inanışlarının uygulamalarını yeniden öğrenip tatbik etmeye başladılar. Rusya’nın 1930 yılına kadar uyguladığı halkların millîleştirilmesine yönelik okullaşmayı istediler.</p>
<p>Fakat 1917 Devrimi’nden sonra dinî faaliyetlerine devam eden nüfuz sahibi Müslüman din adamlarının çoğu gerçekten cedit hareketine katılmıştı. Bunlardan bir kısmı Bolşevikleri desteklediler ve hatta onların partisine üye oldular. Böyle bir tutum takınmaları çoğunlukla Sovyet rejiminin 1917 ile 1920’ler arasındaki dönemde, İslâm ile ilgili olarak dikkatli ve hatta müsamahalı bir politika gütmesi nedeniyle idi. İç savaş esnasında bazı mollalar, ideolojisi komünizm ile İslâmî modernizmi birleştiren yerel Müslüman Komiserliği’ne üye oldular. 1920’li yılların başlarında bu tür fikirlerin merkezdeki Bolşevik liderlik tarafından reddedilmesine rağmen, böyle bir ideolojik uzlaşma için bazı girişimlerin izleri daha önce olduğu gibi yerel Müslüman dinî idarenin pratik faaliyetlerinde belirlendi. Yerel Müslüman dinî idare, Sovyet rejimine bağlılığını açıkladı, sosyal adaleti ve kaynakların fakirler lehine yeniden dağıtılmasını savundu, hayır faaliyetleri düzenledi vb.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Çoğu zaman bu ideolojik esneklik nedeniyle yerel İslâm (bu Bolşevik Partisi yetkilerince bile kabul edildi), 1920’li yıllarda din karşıtı propagandaya başarıyla karşı koyabildi.</p>
<p>Fakat, 1920’lerin sonlarına kadar bu nispeten hoşgörülü politika kesin olarak terk edildi ve yerine “dinî kalıntıları” yok etme yaklaşımı benimsendi. Yerel camilerin neredeyse tamamı kapatıldı ve bunun sonucunda II. Dünya Savaşı’ndan 1980’lerin (sonlarına kadar) Volgagrad bölgesinde resmen kayıtlı sadece bir cami vardı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Böyle bir katı ateist politikanın meyvelerini vermiş olması şaşırtıcı değildi; inananların -çoğunlukla yaşlılardan oluşmaktaydı- sayısı önemli ölçüde azaldı. Bahsedilen politikanın sonuçları, yerel düzeyde İslâm’ın saygınlığının azaltılması ile de kendinî gösterdi. Örneğin, Volgagrad bölgesinin Müslümanların oturduğu kesimlerinde kurban bayramında polisin tutukladığı sarhoş sayısı önemli ölçüde artmaktaydı ve bunlar arasında kendi isteği ile Tatar arkadaşları ile birlikte bayram kutlamalarına katılan pek çok Rus da vardı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Tescil edilmemiş dinî kuruluşların sayısı yeterince yüksek olmasına rağmen (Yerel Din İşleri Konseyi tarafından hazırlanan bir rapora göre 1980’lerin başlarında sadece Malye Çapurniki adlı Tatar köyünde tescil edilmemiş 10 tane dinî kuruluş mevcuttu),<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> temel dinî eğitimin seviyesi çok düşüktü ve hatta gayriresmî din adamlarının çoğu Arapçayı bilmemeleri yanında Kur’an’ın içeriğini de bilmiyordu.</p>
<p>Volgagrad bölgesinde İslâmî diriliş süreci 1980’lerin son yıllarında meydana geldi. Bu süreç, etnik-kültürel diriliş süreci ile yakından alakalıydı. Bu ikinci süreç, İslâm’ın ve Arapçanın öğretildiği ulusal-kültürel merkezlerin ve ulusal (yani Tatar) okullarının kuruluşu ile kendinî gösterdi. Aynı zamanda, resmen tescil edilmiş camiler ve diğer Müslüman dinî kuruluşların sayısı 13’e yükseldi.</p>
<p>Buna rağmen, Volgagrad bölgesinde İslâmî diriliş sürecini engelleyen ciddî sorunlar mevcuttur. Bunlardan ilki, Sovyet döneminin (bu döneme ait dindışılık ve ateizmin) etkisidir. Bu nedenle, İslâm hakkında temel bilgi seviyesi çok düşüktür ve pek çok zaman İslâm’a yeni girmiş kişilerin dindarlığı oldukça yüzeysel görünmektedir. Onlar ilk önce Müslümandır, çünkü Tatarlardır, Kazaklardır, Çeçenlerdir vb., fakat aynı zamanda onlar Kur’an veya dinî hukuk (şeriat) hakkında çok az bilgiye sahiptirler, içki içmeyi ve hatta domuz eti yemeyi sürdürürler. Bu durum, bazen sosyal çevrenin geleneklerinin, dinî öğretiden daha kuvvetli olduğunu gösterir.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Volgagrad bölgesinde dinî hareketleri olumsuz etkileyen diğer bir ciddî sorun, İslâmî idare içinde görülen ayrılıktır. Bu, şu anda Rus Müslümanları üzerinde manevî liderlik etme iddiasında bulunan en az üç kuruluşun bulunduğu Rusya’nın bütünündeki durumu yansıtır. 1940’lardan 1990’lara kadar, şimdiki Rusya Federasyonu topraklarında sadece iki tane resmen tescil edilmiş Müslüman kuruluş vardı: Avrupa Rusyası ve Sibirya Dinî İdaresi (SBERS) ve Kuzey Kafkaslar Dinî İdaresi. Şimdi ise Rusya’da 40’tan fazla Müslüman Dinî İdaresi vardır ve bunların 20’den fazlası tescil edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Şu anda, Rusya Müslümanlarının liderliği iddiasında bulunan üç ana kuruluş şunlardır: Rusya’nın Avrupa Kısmı ve BDT’deki Müslümanlar Merkezi Dinî İdaresi (SBERS’nin resmi halefidir ve SBERS’nin eski başkanı Büyük Müftü Talgat Tacutdin başkanıdır); Rus Müslümanları Dinî İdareleri Üst Koordinasyon Merkezi (bu kuruluş SBERS’nin yetkisini kabul etmeyen yeni kurulmuş bölgesel Dinî İdarelerin katılımıyla 1992’de kurulmuştur ve Başkanı Müftü Nafigulla Aşirov’dur) ve Rusya Müftüler Konseyi (1996’da kurulmuştur ve başkanı Müftü Ravil Gaynutdin’dir). Şimdiye kadar bu üç kuruluş birbirleri ile oldukça gergin bir ilişki içerisinde olmuşlardır ve yerel düzeyde de durum aynıdır.</p>
<p>Adı geçen kurumlardan en azından ikisi Volgagrad Müslümanları üzerinde etki sahibi olmak için yarışırlar. Volgagrad müftülüğü -Raşid Almuhametov liderliğindedir- Rusya’nın Avrupa Kısmı ve BDT’deki Müslümanlar Merkezî Dinî İdaresi’ne bağlı iken, İslâmî Merkez (Başkanı Nail Kurmakaev’dir) ise Rusya Müftüler Konseyi’ne yakın bir kuruluştur. Bu iki kuruluşun Volgagrad şubeleri bölgesel yetkililere bağlılıklarını belirtirler ve birbirlerini sadakatsizlik ve gerçek İslâm’dan sapma ile suçlarlar. Geleneksel dinî idarenin bir mensubu olan Raşid Almukhametov, rakiplerini aşırı İslâmcılar ile ilişki kurmakla suçlar ve bazen ılımlı muhaliflerini bile Vahabilerle aynı düzeye koyar.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Müftünün muhalifleri ise, hem onun meşrutiyetini hem de yeterliliğini sorgular. Bu karşı iddialar, Volgagrad’a merkez camii yapılması meselesinde kendinî gösterir. Her iki taraf da yerel yetkililerin bu amaçla tahsis ettiği bir arsa üzerine hak iddia eder. “İslâm Merkezi” bu konuda haklarını savunmada daha başarılı olduğu için, Volgagrad Müftülüğü merkez camii yapımı için diğer bir arsa istedi.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Sonuçta, Volgagrad bölgesinde iki tane merkez camii olacaktı, ki bu elbette tamamen anlamsızdı.</p>
<p>Fakat, dinî alanda yerel düzeydeki gerginliklerin diğer bir boyutu daha vardır. Sorun, İslâmî idare içerisinde hakim mevkilerin çoğunlukla Tatarlar ve sınır bölgelerinde Kazaklar tarafından işgal edilmiş olmasıydı. Fakat, Sovyetler sonrası dönemde Kafkaslar’dan ve Orta Asya’dan gelen göçmenlerin sayısı belirgin biçimde arttı. Bu, sayıları oldukça kalabalık Çeçenler, Azerbaycanlılar, Tacikler<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> vb. gibi göçmen topluluklarının oluşmasına yol açtı. Bu yeni gruplar arasında dindarlık seviyesi çok yüksektir; diğer taraftan onların sosyal konumları çoğu zaman önemsizdir ve bu durum dinî alan için de geçerlidir.</p>
<p>Bu olgu açıkça gayrıresmî hareketler için -pek çok zaman “Vahabîler” diye adlandırılan aşırı İslâmcı gruplar dahil- uygun bir ortam oluşturur. Mevcut meselede “Vahabîlik” tam anlamıyla doğru bir tabir değildir; çünkü Sovyetler sonrası dönem Müslümanlarının çok büyük bir çoğunluğu Suudî geleneğine -Hanbelî mezhebi dahil- mensup değildir. Gerçekten bu tabir, İslâmcı aşırılıkla ya da köktencilikle ve hatta (daha önce belirtildiği gibi) gerçekte ılımlı olabilmelerine rağmen siyasal muhalifleri öcü olarak göstermekle eş anlamda kullanılır.</p>
<p>Volgagrad bölgesinde 1998’den beri Vahabî diye adlandırılanların önemli faaliyetlerde bulundukları gözlemlendi. Bu faaliyet kural olarak üç ana yöneliş içerir: 1. Okullar, dinî sohbetler yoluyla “gerçek İslâm’ın” yayılması; 2. Camilere el koymak ve resmen tanınmış imamların sürülmesi için girişimlerde bulunulması; 3. Çoğu zaman resmen tescil olmuş dövüş sporu vb. gruplar şeklinde faaliyet gösteren eğitim merkezlerinin oluşturulması. Mensuplarının gençlerden oluşması bu tür gruplara özgü bir durumdur, fakat uluslararası bir üyelik yapısına sahip olmaları -Çeçenler, Azerîler, Özbekler, Tatarlar ve hatta Ruslar- pek de alışılmış bir durum değildir. Elbette bu grupların faaliyeti gizli ve kanun dışıdır, fakat gayrıresmî tahminlere göre bunların üye sayısı hızla artmaktadır.</p>
<p>Fakat, Vahabîlerin faaliyetini, yerel Müslüman dinî idaresinde ve genelde resmî dinî hayatta yeterince teslim edilmeyen etnik gruplarla bir tutmak, meseleyi basitleştirme olacaktır. Bir taraftan aşırı dinci gruplar çok sayıda Tatar ve Kazak asıllı taraftara sahipken, diğer taraftan Çeçenlerin, Azerîlerin, Taciklerin ve diğerlerinin büyük bir çoğunluğunun Vahabîlerin faaliyetlerine katılmadıkları aşikar gibidir. Tam tersine, bazı aşırı görüşlülerin yerel camileri ele geçirme girişimi geleneksel İslâm taraftarı Çeçenlerce önlenmişti. Bu da gösterir ki, bu tür radikal hareketler için elverişli ortamı oluşturan, (etnik grubun kendisi değil fakat) her şeyden önce marjinal sosyal statü ve içinde yer alınan toplumun sosyal yapısına yeterince karışamamadır.</p>
<p>İslâmî faaliyetin yukarıda belirtilen aşırı şekilleri ile ilgili Müftü Raşid Almukhametov şöyle demişti: “Volgagrad bölgesinde faaliyet gösteren Vahabîler sadece keşif yapmaktadır. Onlar, Volgagrad’a güçlü bir grup oluşturacak ve Müslümanları savaşa kaldıracak ilk ajanlardır.”<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Bu fikir abartılı görünmesine rağmen, Çeçenistan’daki çatışma, İslâmî (ya da kendisini dinî sloganlar altında gizlemiş) aşırılığın Volgagrad bölgesinin bir realitesi olduğunu ispatlar. Vahabi diye adlandırılanların, Mayıs 2000’de Volgagrad’a meydana gelen ve 17 kişinin ölümü ile sonuçlanan bir terörist eylemi işlediklerinden şüphelenilmektedir. Bu olayda yaralananlardan birinin anlattığına göre, eylemi yapan terörist grubun başında, soyadından Slav asıllı olduğu anlaşılan Abdullah Rybakov<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> bulunuyordu.</p>
<p>Yine de, böyle bir bilginin güvenilirliğinin her zaman tartışmaya açık olabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Örneğin, yerel basına göre, Kazakistan sınırında bu tür bir grup mevcuttur veya mevcut olabilir. Birkaç defa bölgenin merkez camiini ele geçirmeye çalışan bu grubun yaklaşık 20 genç Çeçeni ihtiva ettiği ve başkanının Kazak asıllı Haydar isminde birinin olduğundan şüphelenildi. Bu grubun üyelerinin, mezheplerinin Hanefîlik değil de Hanbelîlik olduğunu belirtmeleri garip görülebilir.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Fakat, Pallasovka yönetim biriminin dinî işlerden sorumlu başkan yardımcısı R. Akişev’in (Ağustos 2000’de) yazara söylediği gibi, bu olayların özünde yerel Müslüman dinî idare (temsilcilerinden bir kısmı bu olaylara olumlu bir şekilde yaklaşılmasından hoşlanır) içinde gücü ve kurumun mal varlıklarını ele geçirme mücadelesi yer almaktadır. Haydar’a dönecek olursak, o, bahsedilen zamanda bir kanser hastasıydı ve 2000 yılında kanserden öldü. Bu örnek, “Vahabî” nitelemesinin bazen siyasal ve diğer muhalifleri zayıflatmak için kullanılan bir etiket olduğunu gösterir.</p>
<p>Ne olursa olsun, İslâmcı radikallerin faaliyetleri kural olarak İslâm’ın kendisine bağlanamaz. Müslüman olmayan çevrenin İslâm’a karşı tavrı genelde hoşgörülüdür. Buna ilaveten, yerel yetkililer Müslüman dinî idarenin Volgagrad bölgesinin sosyal hayatında oynadığı rolü itiraf ederler ve bazı dinî faaliyet çeşitlerini desteklerler. Rus milliyetçisi kuruluşlar (özellikle sınır bölgesinde faaliyet gösterenler) Hıristiyanlık ve İslâm’ın nüfuz bölgelerinin ayrılmasını öngören bir Hıristiyan-Müslüman işbirliği düşüncesini savunurlar.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Elbette bazı aşırı görüşler de mevcuttur. Örneğin, geçen yıl “Kolokol” isimli radikal milliyetçilik yanlısı yerel gazete, yazarının şu iddiada bulunduğu bir makale yayınladı: Sınır bölgesindeki yeni İslâmî canlanma, bombalamak için bir bahaneye sahip olmak isteyen bölgeyi ikinci bir Kosova’ya çevirmeye çalışan NATO tarafından planlandı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Fakat, bir kaç gün sonra diğer bir Rus milliyetçisi kuruluş, adı geçen makalenin yazarını, dinî karşıtlıkları alevlendiren bir provokatör olarak niteleyen bir bildiri yayınladı.<a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Bu örnek aşırı Müslüman karşıtı düşüncelerin Rus milliyetçileri arasında bile yaygın olmadığını gösterir.</p>
<p>Bu nedenle, Volgagrad bölgesindeki İslâmî Yeniden Canlanma sürecinin, Müslümanların yaşamadığı diğer Rus bölgeleri ile karşılaştırıldığında, hem ortak hem de kendine özgü niteliklere sahip olduğu görülür.</p>
<p>Bir taraftan yerel İslâm, laikleşme, (etnik-kültürel dirilişin bir parçası olarak) dinî diriliş, dinî kurum içinde ve farklı eğilimler arasında bölünme dahil bazı genel süreçleri yaşadı ve yaşamaktadır. Sonuçta, SSCB’nin dağılmasından önce kurulan yerel Müslüman topluluklar, sosyal ve kültürel çevreleri ile iyice bütünleşmişlerdir; onlar şimdi de etnik-kültürel diriliş ile karşı karşıyadır. Güç ve mal varlığı meselelerinin yerel İslâmî idare içinde bölünmeye (bu bölünme bazen ideolojik farklılıklar tarafından gizlenmiştir) neden olması da normaldir.</p>
<p>Diğer taraftan, Volgagrad vilayetindeki İslâm’dan bahsettiğimizde, bu bölgede var olan İslâm’ın normalde Müslüman olmayan bir Rus bölgesinde yaygın olmayan bazı özelliklere sahip olduğunu göz önüne almalıyız. Birincisi, bu farklılıklar Volgagrad bölgesinin özel stratejik konumu ve daha önce ‘Dar’ül-İslâm’a ait olması nedeniyledir. Bunun sonucunda bu bölge çoğu Kafkaslar ve Orta Asya’dan kaynaklanan dış eğilimlerin etkisine açılmıştır. Ne yazık ki bu eğilimler bazen aşırı uçtadır ve Vahabilik olarak nitelendirilen durumda olduğu gibi aşırı biçimlerde ortaya çıkabilir. İslâm’ın yukarıda değinilen eğilimleri arasındaki iletişim süreci, anlaşıldığı kadarıyla başlangıç aşamasında bir yerlerdedir ve bu sürecin sonuçları henüz her zaman tahmin edilebilecek bir nitelikte değildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Segei V. GOLUNOV</strong></span></a>
</p><p>Volgograd Devlet Üniversitesi Bölgesel ve Sınırötesi Çalışmaları Merkezi Başkanı / Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 772-780</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> 1814’te Rus Çarlığının fermanıyla Han unvanı verildi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Rus kaynaklarında, 1920’lere kadar Kazaklar, Kırgızlar diye anılır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Rus yöneticiler kendilerinin Cengiz Han hanedanın soyundan geldikleri göründeydiler ve bu nedenle eski Altınordu toprakları üzerinde hak iddia ettiler. Bu bakış açısından İslâm, Altınordu’nun mirasının bir parçası olması nedeniyle, belli ölçüde saygı gördü ve Müslümanların oturduğu topraklar (Asrahan dahil), XVII. yüzyılın ikinci yarısına kadar resmen özerk topraklar olarak değerlendirildi. Örneğin, bkz. içinde, Landa, Robert. Islam v İstorii Rossii (Rus Tarihinde İslâm). Moscow: “Vostochnaya Literatura” Basımevi, 1995. Bölümler 3, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Zabirov, Shamil. Ob İstoricheskoi’ Sud’be Tatar v Rossii (Rusya Tatarlarının Tarihi Kaderi Hakkında). St. Petersburg, 1999., s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Tatarların Astrahan şartlarında yerine getirdiği arabuluculuk işlevi, bir ölçüye kadar, XIX. yüzyıla kadar var olan karma Tatar gruplarının-Agryzhanskie Tatarları (Astrahanlı Tatar kadınların Hindistanlı tüccarlarla evlenmeleri sonucu oluştu) ve Gilyanskie Tatarları (yerel Tatar kadınların İranlı tüccarlarla evlenmeleri sonucu oluştu) ayrı topluluklar kurmaları ile açıklanabilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Zabirov, Shamil. Ob İstoricheskoi’ Sud’be Tatar v Rossii (Rusya Tatarlarının Tarihi Kaderi Hakkında). St. Petersburg, 1999. s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz, örneğin, içinde Rossiya: Polnoye Opisaniye Nashego Otechestva. T. VI. Sredneye i Nizhnee Povolzhye i Zavolzhye (Rusya: Anavatanımızın Tam Bir Tasviri. C. IV. Orta ve Aşağı Volga Bölgeleri ve Transvolga Bölgesi). St. Petersburg, 1901. s. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Astrakhanskii’ Krai’ (Astrahan yurdu) (derleyen Krukovskaya, S.). St. Petersburg, 1904. s. 69-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Voenno-Statisticheskoe Obozrenie Rossii’skoi’ İmperii (Rus İmparatorluğunun Askeri-İstatistiki Araştırması). C. V, Bölüm. 5. Astrakhanskaya guberniya (Astrahan Vilayeti). St. Petersburg, Genel Kumay Basımevi, 1852. S. 163; Entsiklopedicheskii’ slovar’ (Ansiklopedi). Brockgauz, F., Efron (ed.), I. St. Petersburg, 1903 (yeniden basım: Moscow: Terra, 1993). s. 361.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Voenno-Statisticheskoe… s. 165; Astrakhanskii’ krai’… s. 86-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Astrakhan’. Spravochnaya Kniga (Astrahan. El Kitabı). Stalingrad, 1937. s. 253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Fakat, bu merkezin hem örgütsel ve hem de bilimsel anlamda bağımsız olmadığı belirtilmelidir. Örgütsel açıdan Astrahan dinî idareleri Orenburg şehrindeki Dinî İdare Kuruluna bağlıydı. İkincisi, varlıklı dindar aileler çocuklarını ileri derecede dinî eğitim için Buhara, Hive ve Kazan’daki medreselere göndermekteydi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Astrakhan’. Spravochnaya… s. 254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Astrakhanskii’ Krai’. s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> A.g.e., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Baryshov, F. Antireligioznaya Rabota Sredi Tatar (Tatarlara Yönelik Din-karşıtı Çalışmalar). Partii’nyi’ Sputnik. Stalingrad, 1927, – 6, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> A.g.e., s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Informatsionnaya Zapiska upolnomochennogo Soveta po delam religioznykh kul’tov po Astrakhanskoi’ oblasti, napravlennaya upolnomochennomy Soveta po delam religioznykh kul’tov po Stalingradskoi’ oblasti M. A. Chudinovu, ob İslâmskikh organizatsiyakh Nizhnego Povolzhya v XlX-nachale XX v. (“XIX. Yüzyılda ve XX. Yüzyılın Başında Aşağı Volga Bölgesi Dinî Kurumlan Hakkında”, Astrahan Bölgesinde Din İşleri Tam Yetkili Konseyi tarafından hazırlanan ve Stalingrad bölgesindeki aynı isimdeki kuruluşa gönderilen Bilgi Memorandumu). 27.02.1956. İçinde Relighioznye organizatsii Nizhnei’ Volgi i Dona v XX veke. Volgograd: Volgagrad Devlet Üniversitesi Basınevi, 1998. s. 39-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A.g.e., s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bu vilayet 1920’li yıllarda kuruldu ve (idari yapıda kimi değişiklikler sonrasında) 1934’te yeniden kuruldu. Devrim öncesi var olan Saratov vilayeti (Trasitsin şehri -kensine bağlı yönetim birimi ile birlikte- bu vilayete bağlıydı), Astrahan vilayeti ve Kazak vilayetinin (Velikoe Voi’sko Donskoe) bazı topraklarını kapsıyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Baryshov, F. op. cit. s., 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Informatsionnaya zapiska… s. 41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Informatsionnaya zapiska. s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Victorin, V., Naftulin, A. Islam i Naselenie Astrakhanskoi’ Oblasti (İslâm ve Astrahan Bölgesi Halkı). -Politicheskaya agitatsitya. Astrakhan, 1987, 18. s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Nebolsin, Pavel. Ocherki Volzhskogo Ponizovya (Aşağı Volga Bölgesi Üzerine Çalışmalar). St. Petersburg, 1852. s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Entsiklopedicheskii’ Slovar’ (Ansiklopedi). Brockgauz, F., Efron (ed.), I. St. Petersburg, 1903 (yeniden basım: Moscow: Terra, 1993). s. 361, 804.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Baryshov, F. op. cit., s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Informatsionnaya Zapiska. s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Victorin, V., Naftulin, A., op. cit. s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Informatsionnaya Zapiska. s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Volgagrad Bölgesi Devlet Arşivi. Fond 313, opis’ 19, delo 1966, s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Entsiklopedicheskii’ Slovar’. s. 352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Örneğin, Tsaritsyn’deki caminin İmamı olan Abdullah Yengalichev (1923’te 37 yayışındaydı), daha önce Bolşevik Partisinin üyesiydi ve hatta Sverdlovsk Komünist Üniversitesi mezunuydu. İçinde, Volgagrad Bölgesi Devlet Arşivi. Fond 122, opis’ 3, delo 28, s. 30; Baryshov, F. op. cit. s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bkz, örneğin, içinde, Volgagrad Bölgesi Devlet Arşivi. Fond 313, opis’ 19, delo 1966, s. 68; A.g.e., Fond 122, opis’ 1, delo 85, s. 2, 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Baryshov, F. op.cit. s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A.g.e., s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Baryshov F. Antireligioznaya rabota sredi tatar. In: Partii’nyi’ sputnik. Stalingrad, 1927, 6, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Religioznye Organizatsii Nizhnei’ Volgi i Dona. Volgograd, 1998, s. 183, 186, 187, 196, 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Muslimov G. Islam Chuzhd Nnarodu. Stalingrad, 1960, s.13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Iz spravki upolnomochennogo Soveta po delam religii’po Volgogradskoi’ oblasti “Svedeniya o religioznyh ob’edineniyah i osnovnoi’ religioznoi’ obryadnosti po Volgogradskoi’ oblasti za 1980 g. ” V Sovet po delam religii’ pri Sovete Ministrov SSSR. -İçinde, Religioznye… s. 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Örneğin, Yerel Tatar Ulusal-Kültürel Özerklik Komisyonu (Natsional’no-kul’turnaya Avtonomiya Tatar Volgogradskoi’ Oblasti)-1997’de kurulan bir sivil toplum kuruluşudur-içinde yerel dinî idareden hiç bir temsilci yer almaz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Malashenko A. op.cit., s. 111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Argumenty i Fakty-Nizhnee Povolzh’e, Volgograd, 11.03.1999, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Aynı yerde.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> SSCB’de yapılan son nüfus sayımına göre, müslüman etnik grupların Volgagrad bölgesinin toplam nüfusu (2 milyon 700 bin) içindeki payı yaklaşık şöyleydi: Kazaklar %1.6 ya da 43000, Tatarlar %1 ya da 27000, Çeçenler %0.4 ya da 10800). İçinde, Natsional’nyi’ Sostav Naselenia SSSR po Dannym Vsesoyuznoi’ Perepisi Naseleniya 1989 g. Moscow, 1991 Açıkçası bu veriler eskidir ve yarı-resmi ya da resmi-olmayan tahminlere göre Çeçenlerin sayısı 30 hatta 60-70 bin, Azeriler 20-75 bin, Dağıstanlılar 5 bin kadar arttı. İçinde, Argumenty i Fakty-Nizhnee Povolzh’e, Volgograd, 12. 04. 1999, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Oblastnye vesti. Volgograd, 17. 09. 1999, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Oblastnye vesti. Volgograd, 2. 06. 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Argumenty i Fakty-Nizhnee Povolzh’e, Volgograd, 14.05.1998, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Rassvet. Pallasovka, 5.09.1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Kolokol. Volgograd, 20.11.1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/asagi-idil-bolgesi-turkleri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Volgogradskaya pravda. 4.03.1999.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karaim Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karaim-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karaim-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Karaim Türkleri
Karaim İsmi ve Anlamı Karaim ismi, Karaim dilinde Karay, çoğulu Karaylar, Arapçada Kara’im, Rusça ve Lehçede Karaim, Fransızcada Caraime’dir.[1] Ayrıca, pek çok ansiklopedi ve ilmi eserde bu isim, ‘Karaite’ şeklinde geçmektedir.[2] Bernard Lewis’e göre, Karaim ismi ilk defa 9. yy.’da İran ve Irak’ta ortaya çıkan bir Musevi adıdır.[3] Bugün, Karaim isminin İbranicedeki ‘kara’- (okumak) kökünden […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c683adfbd2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karaim, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Karaim-Turkleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html">Karaim Türkleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İsmail DOĞAN – İlgi KIVRAKDAL</strong></span></a>
</p><h3><span><strong>Karaim İsmi ve Anlamı</strong></span></h3>
<p>Karaim ismi, Karaim dilinde Karay, çoğulu Karaylar, Arapçada Kara’im, Rusça ve Lehçede Karaim, Fransızcada Caraime’dir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ayrıca, pek çok ansiklopedi ve ilmi eserde bu isim, ‘Karaite’ şeklinde geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bernard Lewis’e göre, Karaim ismi ilk defa 9. yy.’da İran ve Irak’ta ortaya çıkan bir Musevi adıdır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Bugün, Karaim isminin İbranicedeki ‘kara’- (okumak) kökünden görüşü yaygındır. İbranicedeki ‘karai’ formunun ve çoğulu ‘Karaim’in edebi olarak kabul edildiğini, yalnızca Eski Ahit’in Kutsal Kitabı okuma otoriteleri ifade etmektedirler.</p>
<p>Karaim ismiyle ilgili benzer bir açıklama, L. Nemoy’un son çalışması Karaite Antohology’de<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ileri sürülmüştür. Bu da, ‘kara’ kelimesinin ‘çağırmak, davet etmek’ teriminden türediğidir. Bu sebeple Karaites Müslümanların hareketlerine davet için kullandıkları (Arapça da’i, çoğulu du’at) benzeri bir kelime olan Şia ‘çağırıcılar, misyonerler’ anlamlarını vermektedirler.</p>
<p>Üçüncü izah ise, ‘Uzman Kitap Okuyucuları’nın Karaimlerin önceki kutsal kitaba ait yorumlarını ima ederek Arapça ‘karra’, çoğulu ‘karra’un’ ismiyle bağlantı kurmaktadır. Tüm bu türetmeler az ya da çok tahminidir ve etimolojik olarak net izahları yoktur.</p>
<p>Simeon Starikov, ‘Kırımlı Karaimler Hakkında’ isimli yazısında Karaim isminin Türkçe bir kelime olan ‘Karam’ kelimesinden türediğini söylemektedir. Prof. R. A. Vvdensky başkanlığında 1953’te derlenen Sovyetler Ansiklopedisi, Karaimlerin ve Yalta insanının ilkel çağ Kırım yerlilerinin torunları olduklarını da şiddetle reddeder. Çok meşhur bir etnograf ve antropolog olan A. A. Baskakov, bu azınlık topluluğun üzerinde senelerce yaptığı incelemeler sonucunda, Karaimlerin bilinmeyen ve eski dönemlerde Kırım’a gelen bir halk olan Kimmerlerden türediğini söylemiştir. Bir zamanlar, Kimmerler bu bölgede barınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu da, ‘Karam’ kelimesinin Kimmerler ile alakalı olduğunu gösterir olsa gerek.</p>
<p>Bugün bu mezhebe mensup olan topluluğun büyük çoğunluğu Türk asıllı olup, kelimeyi tekil kalıbı ile ‘Karay’, çoğul kalıbı ile ‘Karaylar’ şeklinde söylemektedirler. Karai kelimesinin sonundaki ‘i’ sesini, kendi dillerine uygun olarak ‘y’ sesine çevirerek telaffuz etmektedirler. Karaim kelimesindeki ‘-im’ eki, İbranicede çoğul eki olduğu halde, bazı İngilizce eserlerde ‘Karaims’ şeklinde yazılarak tek bir kelimede, bir İbranice çoğul eki ‘-im’, bir de İngilizce çoğul eki ‘-s’ aynı kelimede kullanılmaktadır. Yine bazı Türkçe eserlerde ‘Karaimler’ ifadesi kullanılarak, İbranice çoğul eki ‘-im’ ile beraber Türkçe çoğul eki ‘-ler’ yanyana getirilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<h3><span><strong>Karaim Türklerinin Bugünkü Yaşadıkları Yerler</strong></span></h3>
<p>Karaimler, bugün başta Litvanya olmak üzere, Kırım, Mısır, İsrail, Amerika, İsviçre, Fransa, İngiltere, Belçika, Kuzey Afrika, İspanya, İran, Ermenistan, Kafkasya, Güney Rusya ve İstanbul’dur.</p>
<h3><span><strong>Karaim Türklerinin Kökenleri</strong></span></h3>
<p>Karaim ismi, Karaimlerin köklerini açıklamakta yetersiz kaldığından, onların soylarını belirlemek amacıyla haklarındaki diğer kanıtları da dikkate almak gereklidir. En önemli delil, Kıpçak-Türk grubuna ait olan Karaimler tarafından bugüne kadar konuşulan dilde saklıdır. Ayrıca, Karaim folkloru ve Türklerin diğer eski gelenekleri de konuyla ilgilidir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Dilleri, Türkçe ve Eski Ahit’in sözleriyle olağanüstü bir birleşim olan Kırım Karaimlerinin yaşam tarzı, geçmişte Hazarlar ile olan benzerliğiyle de dikkati çekmektedir. 1846’da, tanınmış oryantalist V. Grigoriyev, Karaimlerin kökenlerinin Türk Hazarlar olduğuna ilk kez dikkati çekmiştir. Bu görüş, Rusya’daki Karaimlerin kanuni durumlarının hükümleriyle ilgili olarak Rusya Yüksek Komisyonu tarafından da 1862 yılında Rus İmparatorluğu bünyesinde Karaim adı resmen kabul edilmiştir. Bu terim, I. Krachkovski, V. Smirnovet isimli oryantalistler tarafından da kullanılmıştır.</p>
<p>V. Grigoriyev, Kırım Karaimleri ile ilgili olarak çalışan etnografların Polonya, Almanya, Rusya ve diğer ülkelerin sanat eleştirmenlerinin, antropologlarının sonuçlarını çok önceden görmüştür. Hazar ve Kırım dönemi üzerinde, özellikle Karaitic devrede yoğunlaşmış olan V. Alexseev, T. Kowalski, A. Zajaczkowski, Prof. M. Moreiovski, K. Dzini çalışmalarında onları, Sarmatlarla ilgilendirmektedir. Bu görüşü, I. Chekanovski, B. Adler, S. Şapşal, N. Baskakov ve diğer bilim adamları paylaşmaktadır.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nde yaşayan halklarla ilgili bazı çalışmalarda Karaimlerin Türk kökenli oldukları Sovyetler Birliği’ndeki Milliyetlerin Listesi, 1927, Sovyetler Birliği’nin Avrupa Bölümündeki Halklar, 1964 gibi resmen ifade edilmiştir.</p>
<p>Araştırmacılar, Karaimlerin Hazarlarla aynı kaynaktan oldukları hususunda hemfikirdir. Kendileri ve antropolojileri, folklor ve dillerinin özellikleri yoluyla verilen hükümler, Karaimlerin yine Hunlarla Kırım’a ulaşabilen (Kireis, Kereites vb. telaffuzundan dolayı) eski Karaimlerin bir kolu olduğu yolundadır. Aşağıda verilen örnekler, bunu kanıtlar niteliktedir. Karaimlerin Sarıbaş, Cigit gibi eski soy isimleri, Karaitic antropolojiden bugüne kadar ulaşagelmiştir. Karaim etnolojisine, Türk akraba ve kabilelerinden katılma Birhe, Boryu, Duvan, Kara, Karga, Kırk, Naiman, Sarı, Uzun, Herkes, Hun ve diğer soy isimleri yoluyla bu bağlantı kurulabilmektedir. Onlar, Kırgız, Kazak, Kırım Tatarları ve diğer Türk halklarıyla genel kökleri itibariyle aynıdırlar.</p>
<p>Karaimler bazen, Kırgızlar olarak da adlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> V. Alexseev,<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> basit kronikal araştırmalarda, modern Karaimler ve Hazarlar arasında devamlılık kurmuştur. Eğer biz Kırım, Karaim ve Hazar kafataslarını karşılaştırırsak, Hazar ve Kırım bölümleri arasında Karaimleri merkezde görebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Araştırıcıların bir kısmı, Kırım Goths’un etkisiyle bazı Karaimlerde görülen mavi renkligözleri açıklamaya çalışırlar.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Sonuç olarak, Kırım Karaimleri (Karais), Hazar kabile birliklerinin ve Hunların kalıtımıyla Karaimlerin eski kolunun atalarıdır. Bunlar, Sarmat-Alan ve kısmen Gothlar içinde asimile olmuşlardır.</p>
<p>Karaimler, kendi etnik kimliklerinin ve Türk halklarıyla olan akrabalıklarının farkındadırlar.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<h3><span><strong>Karaim Türklerinin Tarihi</strong></span></h3>
<p>Türk asıllı olduğu ve 14. yy.’dan önce Kırım’a yerleşmiş oldukları bilinen Karaimlerin yoğunluğunun umumiyetle Hazarlar olduğu da düşünülmektedir. 10. yy.’da Hazar İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra onlar hakkında hiçbir şey duyulmamıştır. Genellikle, bunların asi Kuman-Kıpçak ordusu tarafından yıkıldığı ve topraklarının 13. yy.’ın başlarında gerçekleşen Moğol istilasından önce Kıpçakların eline geçtiği farz edilmektedir.</p>
<p>Linguistik deliller, modern Karaimler ile Kıpçaklar arasında yakın bağların olduğu, dini deliller de Hazarlarla bağlantılarının olduğunu savunan görüşü desteklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Karaimcede gün isimleri, hem Eski Türkçe ve Hıristiyan Türkler hem Müslüman ve Musevi Türklerin dilinde eski şekillerindeki gibi korunmuştur. Hatta, pazar ve pazartesi, Karaimcede yex- k’un, yex-bask’un, edebiyatta ‘mübarek gün sonrası’ olarak, Türk halkları için Hrıstiyan misyonerler tarafından Kuman Türkçesine çevrilmiştir.</p>
<p>Kafkas dilinde, Halicz’de ‘ayne’, Troki’de ‘baraski’ olarak adlandırılan Cuma, Bizans Grekçesinde paraski, paraskebi’, İran Farsçasında ‘adne, azne’, Huvashes’te ‘erne-kun’ olarak adlandırıldı. Cumartesinin adlandırılmasında ise, bir Musevi unsuru olan ‘şabat’ kelimesi esas alınmıştır. Karaimlerde ‘şabat-k’un’, benzer olarak Kumanlar ve hemen hemen Kafkasya’daki bütün etnik gruplarda (Kumuklar, Karaçaylar, Balkarlar), ‘şemat, şumat, şavat’ olarak adlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Karaim Türkleri hakkında tartışma götürmeyen tarihi gerçeklerden biri 14. yy.’da Kırım’da yaşıyor olmalarıdır. İkinci gerçek de (Karaim rivayetlerine göre), yine 14. yy.’da 483 aileden oluşan bir grubun Kırım’dan Litvanya Grand Dükalığı’na göç etmiş olmaları ve Dükalık’ta Troki, Vilna (şimdiki Trakay ve Vilnius, her ikisi de Litvanya’da) ile (bugün Ukrayna sınırları içinde bulunan) Lutsk ve Haliç’e yerleşmeleridir.</p>
<p>Grand Dükalık ve Kırım’daki Karaimler içine kapanık, biribirine sıkı sıkıya bağlı olan bir topluluk oluşturdular. Kendi aralarında evlendiler ve günümüze kadar din, dil, örf ve adetlerini korumayı başardılar.</p>
<p>20.yy.’da, Karaimlerde dağılmalar başladı. Bir kısmı Moskova’ya, bir kısmı St. Petesburg ve Varşova’ya göç etmiştir. Sayılarındaki eksilme, dillerinin durumunda da bir zayıflığı beraberinde getirmiştir. Çünkü, Karaimler günden güne Rusça, Lehçe ve hatta Kırım Türkçesini ana dil olarak kabul etmeye başlamışlardır. Ancak yine Musevi bir Türk boyu olan Kırımçakların aksine Karaimler (1941-1944) Alman işgalini çok az kayıpla atlatmışlardır.</p>
<p>Çünkü, Litvanya’da bulunan Karaim Din Kurulu Başkanı Haham Hacı Saray Şapşal, Nazi yetkililerine, Karaimlerin Yahudilikle sadece dini bağlantılarının olduğuna ve etnik olarak tamamen ayrı bir ırka mensup bulunduklarına inandırmayı başarmıştır. Savaş sonrasında da Karaimler şanslıydı. Kırım Tatarlarının hemen hepsi sürgün edilirken, Karaimler Kırım, Moskova, Leningrat gibi bulundukları yerlerde kaldılar.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bugünkü nüfusları, Karaimleri endişelendirmektedir. Bu problemin çözümü insani ve milli bir çaba istemektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<h3><span><strong>Karaim Türklerinin Hayat Tarzları</strong></span></h3>
<p>Karaimler eskiden; çiftçilik, sığır üreticiliği, askerlik, gemi sürücülüğü, el becerileri, diğer küçük mesleklerle uğraşmışlardır.</p>
<p>Karaimler, Hazarların mevsime dayalı hayat şartlarını devam ettirmektedirler. İlkbaharda üzüm bağlarına ve bahçelere doğru yola çıkan Karaimler, sonbaharda sürekli oturdukları yerlere dönmektedirler. Kışın farklı mesleklerle uğraşırlar. Karaimlerin meslekleri soy isimlerine yansımıştır; çoban, avcı, yabani hayvan avcısı, çiftçi, ağaç kesici, arıcı, sütçü, biracı, aşçı, arabacı… vb.</p>
<p>Karaimler, iyi çiftçi olarak bilinmektedir. Bahçeler ve üzüm bağları, nehir kenarlarındaki vadilerdedir; Al’ma, Kaha, Salgir, Karasu.</p>
<p>Atlara son derece düşkün olan Karaimlerin askeri mesleklerde itibar sahibi oldukları bilinmektedir. Karaimlerin yaşantısıyla, diğer Türk boylarının yaşantısı arasında benzerlikler vardır.</p>
<p>Onların aile büyüklerine ve akrabalarına karşı boyun eğmeleri, saygıda kusur etmemeleri dikkate değer bir özelliktir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<h3><span><strong>Karaimlerde Din</strong></span></h3>
<p>Karaizm, Irak’ta Ebu Cafere’el Mansur’un halifeliğinde, 754-775 yılları arasında, Talmud’a karşı bir hareketle kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Arthur Koestler, “On Üçüncü Kabile” adlı eserinde ise, Karaizm’in önce İran’da ortaya çıkıp sonra dünya Yahudileri arasında yayılmış, özellikle Küçük Hazarya’da (Kırım) rağbet görmüş bir temel ilke Yahudiliği olduğunu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>İlk Karaim öğreticisi ve yazıcısı Basralı Anan Ben Davut’tur. Başlangıçta Anan’ın yandaşlarına “Ananniler”<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> denilmiştir. Ancak, 9.yy.’da Karaim adını almışlardır. Bu ad, onların ilimlerinin temelini teşkil etmektdir. Karaim sözü, İbrani dilinden alınmadır. Aynı zamanda Sami “qara” telaffuzu, Arapça “Karaim” sözünün anlamını ifade etmektedir. Ayrıca dini meselelerde yalnızca Kitab-ı Mukaddes’te (Eski Ahit) “okuyan” karşılığında kullanılmaktadır. Karaim dini, duygu dünyasında gelişen felsefe ile tabiat ilimlerine yönelmiştir.</p>
<p>Bu açıdan Karaim inancı, yeni dönemlerde Reformun oynadığı rolü yüklenmiştir. Karaim dininin kuruluşu ve gelişiminde İslam’ın büyük tesiri olmuştur. Özellikle 8. yy.’da, İslam dünyasında kurulan dogmatik-felsefe-mütekellimlerle ve ritüel-kanuni Hanefilerin/Hanefi mezhebi tesiri altındaki Karaim dini, ritüel-kanuni alanda kendi yapısını kabullenerek analojinin kuruluşunda kıyas ile sonuç kurallarını bulmuştur. Aynı zamanda tüm insanlığın onayladığı, Tevrat’la çatışmayan bazı gelenekleri de içine almıştır. Bu prensip, İslam dininin ritüel-kanuni iki temel unsuru, hadis ve icmaı andırmaktadır.</p>
<p>Karaim ritüellerinde, insanların ayakkabısız bir şekilde kutsal yerlere girmesi ve ibadet etmesi, dua yerlerinin çok temiz tutulmaya çalışılması, gibi yönleri İslam’ı andırmaktadır. Ayrıca, İslamiyet’in tesiriyle “hutbe” alınmış ve bunda halifenin adı anılarak mukaddes yerler olan Mekke-Medine ve Kudüs’e hayır dua yerleştirilmiştir.</p>
<p>Karaim dininin bir başka yönü de, Hz. İsa’yı ve Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmiş olmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Karaylar tarafından kabul edilen inancın kuralları şunlardır:</p>
<ol>
<li>Yaratan Tanrı/Tenri Yaratuvçu/sonsuzdur.</li>
<li>Tanrı’nın tekliği ve gücü, hiçbir yaratık tarafından eşitlenmez ve insanlığın aklına sığmaz.</li>
<li>Var olmuş olan her şey, meleklerden başlayıp en alt düzeydeki yaratığa kadar bütün varlıkların hepsi Tanrı tarafından yaratılmıştır.</li>
<li>Tanrı’nın koruması, her varlığın üstündedir.</li>
<li>Tanrı, Musa’nın peygamber ruhuyla birleşti ve onunla buyruklarını gönderdi.</li>
<li>Tevrat-ı Şerif ve ondaki Tur-ı Sina’da verdiği Evamir-i Aşere ekmeldir. Ne değiştirilebilir ne de bütünlenebilir.</li>
<li>Peygamberler, daima Tanrı ruhuyla esinlenmişlerdir.</li>
<li>Tanrı, her insan için iyiliklerine ve kötülüklerine göre armağan veya ceza vermeyi ve onu suçlamayı buyurmuştur.</li>
<li>Ölüleri suçlama Kıyamet Günü olacaktır.</li>
<li>Davut’un soyundan Tanrı’nın gönderdiği Mesih ile dünya kurtulacaktır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Karaizm, altın çağını 7 ve 12. yy.’larda yaşamıştır. İranlılar, Araplar, Yahudiler, İraklılar ve Türkler arasında kabul edilen Karaizm, 8.yy.’dan önce Kırım’a ulaşmıştır. Daha sonra ise Hazarlar arasında yayılmıştır.</li>
</ol>
<p>Rusya’da, sadece Kırımlı Karaim Türkleri ve Astrahan kenti ve Kuzey Kafkaslar’ın Geniş Kazak köylerinin yerlileri olan Ruslar tarafından kabul edilmiştir.</p>
<p>Karaizm’in esas prensibi, Kutsal Kitap’ın özgürce çalışılmasının gerekliliği ve başkalarının düşüncelerine dayanmadan kişilerin kendi akıl gücüyle yaratıcıyı anlamaya çalışmasıdır.</p>
<p>Karaim tapınakları -kenesas- (Altar) Mihrap ile birlikte güneye yöneltilmiştir. Binaların kuzey kısımlarındaki balkonlarda setler vardır ve bunlar kadınlar için ayrı girişler oluşturur.</p>
<p>Halk, Tanrı’yı eski kutsal Türk ismi olan ‘tengri’ olarak adlandırır. Tatiller, Eski Ahit’te gerçekleşir; Easter (Paskalya), Trinity (Baba-oğul-kutsal ruh) pazar günleri kutlanır. Değer verdikleri İncil’e göre, bugünü düzenlerler. Tanrı’nın emirlerini saygılı bir biçimde yerine getirmek için cumartesiyi seçmişlerdir. Karaim Türkleri, düzenli olarak oruç tutarak, orucun son günü kurban keserler.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Karaimler, günde iki defa ibadet eder. Sabah ve akşam yapılan bu ibadetlerde, Zebur’dan dualar okunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Karaimlerde, çocuğun doğduktan sekiz gün içerisinde sünnet edilmesi ve sünnetin Musevi bir mümin tarafından yapılması gerekliliği vardır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Karaim mezhebinde, zekat ibadeti vardır. Talmudist Yahudilikte sadece hayvanlardan ve yetiştirilen mahsulden zekat alınırken Karailik’te madenler hariç, her türlü malın ve hayvanın onda bir nispetinde zekatı vardır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Karailik’te, Siyon’un önemi çok büyüktür. İlk devir Karaimlerinde en büyük amaç, İsrail’in kurtarılması, Siyon Dağı’ndaki Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi ve İsrail Devleti’nin yeniden kurulması idi. Daha sonraları bu amaç onlarda gederek zayıflarken, Talmudist Yahudilerde güçlenmiştir. Dolayısıyla Karaimler, Kudüs’e gitmek ve Süleyman Mabedi’ni ziyaret etmek istemektedir. Anan ben Davut’un sonunda Kudüs’e giderek oraya yerleşmesi, Karailere hedef olarak Kudüs’ü göstermiş olmaktadır. Bu arzularını gerçekleştirmek isteyen birçok Karaim; Avrupa, Amerika, Kırım, İstanbul vb. yerlerden İsrail’e gitmekte ve Kudüs’teki kutsal yerleri ziyaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>İslamiyet’te olduğu gibi Karailik’te de kısas vardır. Karaimler, insanın işlemiş olduğu suçun cezasını aynen çekmesini istemektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Karailik’te “Çoğu yasak olan şeylerin azı da yasaktır” hükmü vardır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Karaimler, ölülerini defnederken onların yüzlerini Kudüs’e doğru çevirirler.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Rusya’da devrimden önce 20 tana Kenesa bulunmaktaydı. Bunların 11 tanesi son faal tapınağın 1959’da Evpatoria’da kapatıldığı Kırım’daydı. Çuft Kale ve Evpatoria’daki ana Kenesalar şimdi çok kötü bir durumdadır. Kenesa binaları Kiev, Kharkov, Simferopol, Sevastopol ve Backhisarai’de korunmuştur. Fakat, onlar kendi amaçlarında kullanılmamışlardır. Bugün, sadece Litvanya’daki Kenesalar gerçek işlevlerini yerine getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<h3><span><strong>Karaim Türklerinin Edebiyat ve Folkloru</strong></span></h3>
<p>Karaimlerin şarkı, türkü, şiir, atasözü, masal, bilmece, hikaye, gelenek ve görenek gibi bütün kültür ürünleri incelendiğinde, bu kültürün diğer Türk boylarının kültürlerinden farklı olmadığı açıkça görülmektedir.</p>
<p>Karaim türkü, şarkı, ninni ve atasözleri, Türk motifleri ile doludur.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Karaim halk yaratıcılığının başka ürünlerinden biri ‘sekirme yoraları’ adıyla tanınan, yordamına uygun olarak bedenin değişik aza ve bölümlerini titretme temeline dayanmaktadır. Bunlarda, halka ait karakterde birçok uygulama ve inançlar saklanmaktadır.</p>
<p>Düşlerin yol gösterici anlamı, değişik halklarda olduğu gibi ‘tabirname’nin yaygınlaştığı Yakın Doğulular arasında da bulunmaktadır. Karaimcede bunlar ‘tüş yoraları’ adını taşımaktadır.</p>
<p>Karaim folklorunda Türk tekerlemesinin karşılığı olan ‘yomak başı’ adlı alaycı masal girişleri görülmektedir. Karaimlerde, ayrıca ‘tapmaca’ denilen bilmeceler de bulunmaktadır. Troki Karaimleri buna ‘tabuşturma’ demektedir.</p>
<p>Karaim folklorunda birçok göreneklere bağlı biçimler ve deyişler, günümüze kadar ulaşmıştır. Örnek olarak doğal kayıplar (ölüm) için ‘baş üçün’ dendiğini gösteren Karaim görenekleri gösterilebilir. Bu genel insanlık düşüncesini belirten mali yitirmeleri sağlığın ve insan hayatının bedelidir, anlayışındaki görenek diğer Türk halkları arasında da bilinmektedir. “Başımıza gelecek, malımıza gelsin” Türk anlatımı buna bağlanmaktadır.</p>
<p>Karaimler arasında geniş alanlara yayılmış bir başka görenek de, çocuğun doğumundan önce ona isim verme yasağıdır. Bu yasak, sıkı bir şekilde uygulanmaktadır. Aileye yakın akrabalar, dünyaya gelecek olan çocukla ilgili olarak sadece kendi aralarında konuşurlar. Bu gelenek, Türk halkları arasında da bilinmektedir. Buna en güzel örnek, “Doğmadan oğlana ad verilmez” atasözüdür.</p>
<p>Karaim Folklorundan Örnekler</p>
<p><strong>Yomakbaşı’ndan:</strong></p>
<p>Zaman zaman ekende, pire ber ekende<br>
Deve dellal ekende, suv-sığır katır ekende<br>
Men on beş yaşında ekende, babam eşikte bala ekende<br>
Men babamın beşiğini tıngır mıngır tebretkende<br>
Kaplu kaplu bakalar kanatlandı uçmağa<br>
Denizde bir ateş tüşti<br>
Balıkların sırtı pişti</p>
<p><strong>Seğirname’den:</strong></p>
<ol>
<li>Adam alının sağ yanı sekirse-istedigin bula ve muradına ere.</li>
<li>Dili sekirse-cenk ede, duşmanlar duşmanlık ede, cefa çeke.</li>
<li>Sol eli sekirse-ululık ve devlet bula.</li>
<li>Eki dizi birden sekirse-hareket ede ya bir yerde otura.</li>
<li>Sağ omuzı sekirse-beglik ve rahatlık bula.</li>
</ol>
<p><strong>Tabirname’den:</strong></p>
<ol>
<li>Eger tişlari tüşadir-hem yuvahlarından hem süvarlarından ölarlar.</li>
<li>Yuvunsa köz suvlarda hem tengizda-biyanç.</li>
<li>Körsa tüşünda balıhlar hem kiçi börülar-köp yamgurlar anlatadır.</li>
<li>Yamğurnu körsa tüşünda-yahşı habar kelir.</li>
</ol>
<p><strong>Atasözleri ve Deyimlerden Örnekler:</strong></p>
<ol>
<li>Ah ahça kara künga kerak.</li>
<li>Balıh başından sasıyt.</li>
<li>Keziniz yarıh.</li>
<li>Tenri korusun betardan.</li>
<li>Teva boynuy kıngır ne menda tüz.</li>
<li>Yahşı ana sıy kıza.</li>
</ol>
<p><strong>Bilmecelerden Örnekler:</strong></p>
<ol>
<li>Bir eşik beş teşik: “Baş”</li>
<li>Sandıçığım açıldı al yipegi saçıldı: “Yuku”</li>
<li>Yapusu sudan gendisi nurdan: “Göz”</li>
<li>Yeşil yaprak sallanır sallandıkça allanır Kızarmış al al olmuş cümle ona hoşlanır: “Alma”</li>
</ol>
<p><strong>Türkülerden bir örnek:</strong></p>
<p>Düğün Türküsü</p>
<p>Ağlama kelin ağlama          Hocağa çıkkan kızlarnın</p>
<p>Toyun bolur yar yar             Sert kaynadı bolur yar yar</p>
<p>Ak balçıktan sılanğan         Ana babanı ansa</p>
<p>Üyin bolur yar yar                Faydası bolur mı yar yar</p>
<p>Karaimlerde saklanan maddi kültürden en dikkate değer olanı, bayram günlerinde hamur yapmaya yarayan “talkı” adlı malzemedir. Mişerlerde Tomboy çevresinde “talka filariz”, Kazan Tatarlarında “talkı” kenevir filarizleyen malzemeler, Kafkas Karaçaylarında “talki” deri tabaklamaya yarayan madde demektir.</p>
<p>Karaim yemekleri de, hiç şüphesiz Türk kökenlidir. Etimolojide bunlar açıkça görülmektedir. Mesela, “katlama” birkaç yufkadan oluşan peynirli hamurdur, ‘kat-’ dan, katla-katlamak. “Yayma” (pide), yay-dan, dahi yaymaç. “Kıyma” (patatesle doldurulmuş sucuk) ‘kıy’ dan. “Umaç” (suda sütle pişirilen avuçta ovularak ufalanmış hamur parçaları) ‘uv-/oğ-’ dan.</p>
<p>Karaim yemeklerinde “katmağ” denilen helvanın da mühim bir rolü vardır. Bu helva, önemli günlerde, aile toplantılarında, neşeli ya da yas tutulan merasim günlerinde yenilmektedir. Ama, yas günlerinde “kara helva” yenilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Karaim halk sanatında, işleme ve örme sanatları dikkate değer özellikler taşımaktadır. Dokuma ve işlemelerde Türk halklarının karakteristiğini taşıyan geometrik süslerin Turan sanatının hususiyetinde İran’da yayılmış hayvan ve bitki motiflerinin ağır bastığı stilin karşıtlığında olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<h3><span><strong>Karaim Türkçesi</strong></span></h3>
<p>Bugün konuşulan veya 20. yy. başından itibaren yazı dili olarak kullanılan Türk lehçelerini sınıflandırmak üzere, genellikle kabul edilmiş üçlü etnik tasnifte (Oğuz, Karluk, Kıpçak), Kıpçak lehçelerini geniş bir grup teşkil eder. Coğrafi tasnifte, Kuzeybatı Türkçesi veya bazen sadece Batı Türkçesi, fakat çoğunlukla da Kuzeybatı Türkçesi şeklinde adlandırılan bu grup, tarihi ve kavmi adlandırmalarda hep Kıpçak grubu olarak kabul edilmiştir. İşte bu Kıpçak grubuna dahil olan Türk lehçeleri şunlardır:</p>
<p><strong>I. Karadeniz-Hazar bölgesi</strong></p>
<ol>
<li>Karaim (Karay)</li>
<li>Kırım-Tatar</li>
<li>Karaçay-Balkar</li>
<li>Kumuk</li>
</ol>
<p><strong>II. İdil-Ural bölgesi</strong></p>
<ol>
<li>Tatar</li>
<li>Başkurt</li>
</ol>
<p><strong>III. Aral-Hazar bölgesi</strong></p>
<ol>
<li>Kazak</li>
<li>Karakalpak</li>
<li>Nogay</li>
<li>Kırgız</li>
</ol>
<p>Bugün Litvanya’da Troki (Trakai), Vilnius (Vilno) ve Ponevezis (Ponevej) şehirlerinde; Ukrayna’da Luck (Lutska) ve Halicz (Galiç) şehirlerinde; Kırım’da Gözleve (Yevpatoriya) ve Bahçesaray civarında; Polonya’da Gdonsk, Varşova, Wroclaw, Opole bölgelerinde dağınık bir cemaat halinde yaşayan Musevi Karaim Türklerinin konuştukları ve edebi bir dil olarak kullandıkları bu lehçeyi, bugün daha ziyade sözlü edebiyat ürünleriyle izlemek mümkündür.</p>
<p>Tarihleri bakımından Hazarlarla bağlı oldukları iddia edilse dahi, Hazar dili için elimizde, bazı şahıs adları, yer adları, unvanlar ve Köktürk (Göktürk) benzeri üç harfle yazılmış tek bir yazıt dışında, pek bir şey olmadığı için bu birleştirme dil bakımından şimdilik yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen Karaimce, tipik bir Kıpçak lehçesidir. Sadece, cümle kuruluşunda, tıpkı Gagauz lehçesinde olduğu gibi Slav tesirleri göze çarpmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Fakat, Nikolay Baskakov, “Nekotorie Nablyudeniya Nad Sintoksisam Karaimske Yazıka” (Karaim Dili Sözdizimi Üzerinde Bazı Müşahadeler) adlı eserinde, Karaim dilinin gramerinin zayıf olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, Karaimlerin köklü bir edebiyata sahip olduğunu ve pratikte Karaimcede öğe sıralaması serbestliğinin olduğundan bahsetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Bu öğe sıralama serbestliğinin iyi bir konuşma için kullanıldığını söyleyen Baskakov, bu özelliğinden dolayı, Karaimcede Slavyan dillerin etkisi olmadığını belirtir. Ayrıca, öğe sıralama serbestliğine, genelde Türk konuşma dilinde rastlandığını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Başlangıçta Karaimce, İbrani alfabesiyle yazılmaktaydı. Fakat, 20.yy.’dan bu yana Latin ve Kiril harfleri de kullanılmaya başlanmıştır. Latin harflerinin iki versiyonu bulunmaktaydı: Litvanya dilinde kullanılan Panivij/Panaveyiş, Lehçede kullanılan Lutsk, Haliç ve Vilna/Vilnius. Allworth, bir 1927 öncesi ve bir de 1927 sonrası için iki Latin alfabesi hazırlamıştır (Nationalities of the Soviet East). 1930’larda Lutsk’ta Latin harfleriyle birkaç yayın yapılmış, fakat o tarihten itibaren hiçbir şey basılmamıştır. Bu Sovyet yayınlarında Kiril harflerine dayalı bir transkripsiyon sistemi kullanılmıştır. Polonya’da hâlâ Latin transkripsiyonu kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Bugün, Kumancanın en yakın halefi ve devamı, eski Lehistan-Rusya hudutlarında oturan Karaimlerin dili olan Karaimcedir. Özellikle eski Lehistan’ın Vilna, Troki, Ponevezis’te oturan Karaimlerin dili, Lehistan’ın güneyinde oturanlardan daha fazla eski Kumancaya yakındır. Kırım Karaimlerinin dili de, eskiden 14. y.y. sıralarında, herhalde Lehistan’a göç etmiş olanlar ile müşterek bir lehçe olmuştur. Fakat, bugün Kırım Karaimlerinin dili, bir taraftan Kırım Tatarcasına, diğer taraftan da Kırım’ın Osmanlı unsurlarına benzediğinden, kendi özelliklerini, böylelikle eski Kuman lehçesi izlerini de aşağı yukarı kaybetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Kafkasya’da oturan Balkar ve Karaçayların lisanı, Karaimlerin diline çok benzemektedir. Fakat, bugün hiç değişmemiş eski lisanı ancak Lehistan ve Litvanya’da yaşayan Karaimler muhafaza etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Karaimce, Moğol öncesi dönemde (13. yy. öncesinde), şekillenmiştir. Codex Cumanicus ile önemli benzerlikler arz etmektedir. Karaimlerin ibadet dili İbranicedir. Fakat, Tevrat’ın Karaimceye çevirisi (muhtemelen 10. yy.’da) yapılmıştır. Dini terimlerin birçoğu Arapça ve Farsçadır. Bu, yapılanma döneminde, İslam’ın etkinliğini göstermektedir (cemaat, kudret ve din gibi). Ayrıca Karaimcede önemli ölçüde, İbranice unsurlar da bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Karaimlerin kaynaklarına ait en önemli delili, dilleri teşkil etmektedir. Karay dilinin verilerinden anlaşıldığına göre Karaimler, Eski devir ve sırasıyla Bulgar, Hazar, Uz-Peçenek ve Kıpçak- Kumanlardan kaynaklanıp yeni bir nitelikle karşılıklı alışverişler sonucu ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>12. y.y.’da Haham Petahia’nın Karadeniz’in kuzeyinde kalan Karaim topraklarına kadar Kedar ülkesi dediği gibi, Karaimlerin eski diyalektlerine de “Kedar dili” denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>1917 yılında, Rusya’nın tümünde yapılan ilk nüfus sayımında, Çar ülkesinde 12.894 Karaimin yaşadığı tespit edilmiştir (bu sayıya Polonya topraklarında yaşayanlar da dahildir). Bunların arasından 9666’sı ana dilleri sorulduğunda “Türkçe” demiştir. 2632’si Rusça konuştuklarını ifade etmiş ve yalnızca 383’ü Yiddish’i kullandıklarını söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>Karaim ulusunun dilinin dünyadaki diğer diller arasında önemsiz sayıldığına şüphe yoktur. Onun bu durumu üzüntü vericidir. Şimdi Karaimce çok kullanılmamakta ve konuşulmamaktadır. Sürekli olarak aynı yerde oturmamak ve ayrı birlikler halinde yaşamak, onların birbirinden uzak yerlerde oturmasına yol açmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Litvanya’da hâlâ Karaimceyi anlayabilen ve günlük konuşmalarında kullanabilen yaklaşık olarak elli kişi vardır. Ukrayna’da sayı sekizdir. Polonya’da ise Karaimce günlük hayatta kullanılmaz. Fakat, halen bu dili hatırlayabilen birkaç kişi vardır. Kırım’da bir zamanlar önemsenen Karaimcenin günümüzde kullanımı azalmış olsa bile, birkaç genç, kitaplardan öğrenerek yaşatmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Karaim dili, belirli yapısal özelliklerini ve diğer diller içinde mevcut olmayan pek çok eski Türkçe kelimeleri, bugüne kadar korumuştur. Tanınmış Polonyalı dilci Tadeusz Kowalski, Karaimcenin Türk dilleri için önemini, amberin içindeki sineğin taşlaşmasına benzeterek renkli bir şekilde anlatmıştır. Karaimcenin Türk dillerinin eski özelliklerini yansıtan yönleri saklanmıştır. Bu, dillerin çalışması için vazgeçilmez bir özelliktir.<a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Diğer taraftan bugün komşu dillerle olan temaslar, bu dillerden kelimelerin Karim diline girmesine sebep olmaktadır. Slav ve Litvanya kökenli alıntı kelimeler, özellikle konuşma dilinde Karaimcede sık görülmeye başlamıştır. Aşağıdaki kelimeler, Slavcada bilinmektedir. Bağlantı da ve [belki (Fr.) Rusça] burak, pancar, (Polonyaca burak) bul’ba/bul’va patates (belki fr. Beloruss; ayrıca ye çubanı-paralel olarak Karaimce kelimeyle aynı mânâdadır), cegla ’tuğla’ (Polonyaca cegla), kimien ‘kimyon’, lipa ihlamur ağacı-salam ‘seman’ (Rusça soloma, Polonyaca sloma), vyspa ‘ada’ (Polonyaca wyspa; Türkçe bir kelime olan otraç ile aynı mânâda kullanılır) vb. Bütün bu alıntı kelimelerde olduğu gibi, diğer bazı Karaimce kelimelerde son hecedeki vurgu düşer. Karaimceye, Polonyacadan, Belurusçadan ya da Rusçadan geçen kelimelerin tespiti zordur. Onun diğer diller içindeki şekli aynı veya benzerdir. Konuşma dilinin sentaksında da Slav etkisi yoğundur.</p>
<p>Karaimcenin Troki ağzından bulunan Litvanca kelimeler arasında aşağıdaki kelimeler örnek sayılabilir:</p>
<p>Kupra > Kupra ‘hörgüç, kambur’ (barat kupratıy adam ‘kambur bir adam oraya gidiyor), lupa >Lüpa, ‘dudak’ Karaimce bir kelime olan erin ile aynı mânâda olan ‘lip’ [bazıh lupalı’ kalın dudaklı (kişi)’], naşta >naşta ‘yük, kucak dolusu’ Karaimce kuçah kelimesiyle aynı mânâya gelir, şukia >Şuke’ kırılmış parça, kıymık’, piesta > piesta ‘harç’, tikri >tikras ‘gerçek, dahi’ (tikri karın daşım ‘benim gerçek/kan kardeşim), varşkia > varşke ‘curds’, vb.</p>
<p>Alıntı kelimeler Karaimcenin yapısına göre morfolojik yönden olduğu gibi fonetik olarak da asimile olmuştur (bir kural olarak uzun vokaller kısalmış ve vurgu son hecedir). Özellikle konuşulan Karaimcede sık sık et-yardımcı fiiline ek olarak ödünç fiillerin (bazen önemsizce kısaltılan) mastarların içeren melez fiiller kullanılır. Örneğin baladot-et-/baladat-et ‘çalmak, gürültü etmek, (Litv. Baladoti), bavc-et-‘çalmak (Polonyaca bawic sie ‘oynamak’), siult-et-‘teklif etmek’ (Litv.Siülıti), tancovat-et-‘dans etmek’ (Rusça tanceveti), vb.</p>
<p>Edebi dilde Eski İbraniceden alınmış pek çok İbranice kelime vardır. Bunlar, dile 11. ve 12. y.y.’larda Mukaddes Kitap’tan ve diğer dini yazmalardan çeviri yoluyla geçmiştir. Bir Sami dili olan İbranice, Karaimce ile akraba değildir.</p>
<p>İbranice kelimeler ve anlama ait yapılar ilk olarak yazı dilinde, daha sonra konuşma dilinde yer bulmuştur. Karaimce, kendisiyle ilgili olmayan pek çok Farsça ve Arapça kelimeye de sahiptir. Onların arasında dini terimler vardır. Örneğin kieniesa, Karaim tapınağı (kilise), Arapçadan alınma.</p>
<p>Bir Türk dili olarak Karaimce tipik olarak bitişkendir, onun dilbilgisine ait yapısı coğrafi olarak onu saran çekimli Hint-Avrupa dillerinden köken olarak farklıdır. Bitişken dillerdeki kelimeler ve onların şekilleri, gövde veya diğer başka bir şeyle asla birleşmeyen gramatik ekler ve standart tek anlamlı köklerle yapılan ilâveler tarafından geliştirilir. Bu sebeple, bitişken dillerdeki kelime yapısı basit, açık ve kolaylıkla anlaşılabilecek şekildedir. Bu aynılık, hem türetilmiş sözcükler hem de çekimli şekildedir.</p>
<p>Karaimce kelime yapısının en belirgin özelliği, kelime kökünün sonuna sözcük türeten eklerin ilâve edilmesidir. Buna örnek olarak aşağıdaki -cı,-ci, çı, çi ekiyle türetilmiş kelimeleri verebiliriz:</p>
<p>balıh               ‘balık’             >         balıh-çı           ‘balıkçı’;</p>
<p>iş                     ‘iş’                   >          iş-çi                 ‘işçi’;</p>
<p>saban             ‘saban’          >         saban-çı        ‘sabancı’;</p>
<p>sioz                 ‘söz’                >          sioz-çiu          ‘konuşmacı’;</p>
<p>tioria               ‘mahkeme salonu’ > tioria-çi         ‘hâkim’;</p>
<p>Eklerdeki ünlülerin değişmesi, gövdedeki ünlülere ve ünlü uyumuna olan bağlılıktandır.</p>
<p>Oldukça karışık olan bir ek sistemi, sahiplik grubu içerisinde incelenir. Genellikle Hint-Avrupa dilleri içerisindeki her bir sahiplik zamiri (benim, senin, onun; bizim, sizin, onların) Karaimce içerisinde özel bir sahiplik ekine karşılıktır. Senin, burada ve bundan başka yalnızca 2. tekil şahsı vurgulamakta kullanılır ve eski bir Karaim kelimesi değildir.</p>
<p>atlam              ‘adım’                         > atlam-ım     ‘benim adımım’</p>
<p>atlam-ıy          ‘senen adımın’</p>
<p>atlam-ı            ‘onunlanların adımı’</p>
<p>atlam-ım-ız    ‘bizim adımımız’</p>
<p>atlam-ıy-ız     ‘sizin adımınız’</p>
<p>iş                     ‘iş’                   >iş-im             ‘benim işim’</p>
<p>iş-im-iz           ‘bizim işimiz’, vb.;</p>
<p>dost                ‘arkadaş’       >dost-um       ‘benim arkadaşım’</p>
<p>dost-um-uz   ‘bizim arkadaşımız’, vb.;</p>
<p>kioz                 ‘komşu’          >konşu-m      ‘benim komşum’</p>
<p>konşu-y         ‘senin komşun’</p>
<p>konşu-su       ‘onunlonların komşusu’</p>
<p>konşu-m-uz ‘bizim komşumuz’</p>
<p>konşu-y-uz    ‘sizin komşunuz’</p>
<p>Sahiplik eklerinin değişkenliği, kökün fonetik yapısına bağlıdır; eğer kökün sonunda ünsüz varsa, daima ek ve gövdenin ünlü uyumu tarafından tayin edilir (atlam, iş, dost kioz); eğer gövde bir ünlüyle biterse (konşu), ünlü uyumu korunur, fakat ekler kısaltılır. Çekimli ekler, aşağıdaki örneklerdeki sıra içerisinde düzenlenir; çokluk, sahiplik ve en sonunda durum ekine sahiptir. Örneğin:</p>
<p>atlam                          ‘bir adım’</p>
<p>atlam-lar                    ‘adımlar’</p>
<p>atlam-ım                     ‘benim adımım’</p>
<p>atlam-lar-ım               ‘benim adımlarım’</p>
<p>atlam-ım-ız                ‘bizim adımımız’</p>
<p>atlam-lar-ım-ız          ‘bizim adımlarımız’</p>
<p>atlam-ım-nın             ‘benim adımımın’</p>
<p>atlam-lar-ım-ız-nın   ‘bizim adımlarımız’</p>
<p>Ekler, kökler ve onların düzenlenmesindeki basit kurallar arasındaki açık farklılıklar yüzünden Karaimce bir kelimenin morfolojik yapısı bir kervanı andırır: Birincisi bağımsız bir şekil olarak fonksiyonu kısaltılmış kelime, gerektiğinde ona bağlanabilen eklerle bir çeşit makinedir:</p>
<p>sav                              ‘iyi, sağlıklı’</p>
<p>sav-uh-                      ‘daha iyi olmak, düzelmek (kelime kökü sav+fiile gelen son ek-uh)</p>
<p>sav-uh-tur                 ‘tedavi et-’ (savuh-son ek-tur)</p>
<p>sav-uh-tur-uv           ‘tedavi’ (savuh tur-t isime gelen son ek-uv)</p>
<p>sav-uh-tur-uv-çu                           ‘doktor’ (savuhturuv + isime gelen son ek-çu)</p>
<p>sav-uh-tur-uv-çu-lar                     ‘doktorlar’ (savuhturuvçu+çoğul son ek-lar)</p>
<p>sav-uh-tur-uv-çu-lar-ım                ‘doktorlarım’ savuhturuçular+sahiplik bildiren son ek)</p>
<p>sav-uh-tur-uv-çu-lar-ım-ız            ‘doktorlarım’+çoğul sahiplik bildiren son ek</p>
<p>sav-uh-tur-uv-çu-lar-ım-ız-dan    ‘doktorlarımızdan’ (savuhturuçularımız + ayrılma eki-dan)</p>
<p><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></p>
<ul>
<li>Akıner, S., 1995, Sovyetler Birliği’ndeki Türkler, İstanbul (Türkçesi, Tufan Bozpınar-Ahmet Mutu), 364-367.</li>
<li>Baskakov, N. A., 1964, “Nekotorie Nablyudeniya Nad Sintoksisam Karaimske Yazıka” (Karaim Dili Söz Dizimi Üzerine Bazı Müşahadeler), Ural-Altaishe Jahrbücher, 36, 273.</li>
<li>Bernard, L., 1956, A Karaite Itinerary Through Turkey In 1641-2, Vakıflar Dergisi, Ankara, S. 3, 315-325.</li>
<li>Çağatay, S., 1994, Codex Cumanicus Sözlüğünün Basılışı Dolayısıyla, T. T. K. Basımevi, 770-771.</li>
<li>Firkoviçius, M., 1996, Mien Karayçe Uriniam, Vilnius, (Türkçesi, Mehmet Arif Sarıbaş, Basılmamış Bitirme Çalışması, K. T. Ü., 1999-Trabzon).</li>
<li>Koestler, A., 1993, On Üçüncü Kabile, İstanbul.</li>
<li>Kuzgun, Ş., 1985, Hazar ve Karay Türkleri, Türklerde Yahudilik ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Menşei Meselesi, Kayseri, Se-Da.</li>
<li>Öner, M., 1998, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, Ankara, 22-23.</li>
<li>Polkanov, Y. U. A., 1997, Karais-The Crimean Karaites-Turks, Simferopol.</li>
<li>Starikov, S., 1999, Kırımlı Karaimler Hakkında, Kalgay, Bursa, S. 14, 16-17.</li>
<li>Zajaczkowski, A., 1961, Karaims in Poland, 1/9, 6/8, 6/9.</li>
<li>Zajaczkowski, W., 1979/1983, Karaylar ve Onların Folkloru, Türk Kültürü Araştırmaları, 17/21 (1/2), 312-362.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İsmail DOĞAN – İlgi KIVRAKDAL</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Kırşehir Fen-Edebiyat Fakültesi /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 781-789</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Zajaczkowski, A., Karaims in Poland, 1961, s. 6/8, 6/9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kuzgun Şaban, Hazar ve Karay Türkleri, Türklerde Yahudilik ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Menşei Meselesi, Kayseri, Se-Da, 1985, s. 194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bernard, Levis, A Bernard, Levis, A Karaite Itinerary Through Turkey in 1641-2, s. 315.Karaite Itinerary Through Turkey in 1641-2, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., (Nemoy L., Karaite Antohology, Excerpts from the Early Literature, Translated from Arabic, Aramaic and Hebrew Sources, New Haven, Yale University Press, 1952, ‘Introduction’, s. XVII.) s. 6/8, 6/9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Starikov, Simeon, Kırımlı Karaimler Hakkında, Kalgay Dergisi, S. 14, s. 16, 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., s. 195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., (Cf. Philologie Turcicae Fundamenta, C. 1. 1959 ‘Turkic Languages’) s 1/9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Polkanov, A. Y. U., Karais-The Crimean Karaites-Turks, Simferopol, 1997, s. 19, 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Polkanov, A. Y. U., a.g.e., (Alexseev B. s, Oçerk Proishosdeniya Turkisih Narodov Vostoçnoy Evropı V Svete Dannih Kronilogiya//Vors Etnogeneza Turkoyazıçnıh Narodov Sredno Povolcya, Kazan, 1971, -C 232-255) s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Polkanov, A. Y. U., a.g.e., s., 21, 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Polkanov, A. Y. U., a.g.e., (Steinigier, F. Bieder von Karaimen und Tataren in Ostlande//Natur und Volk, 1944, -N10, S, 39, 48) s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Polkanov, A. Y. U., a.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Akıner, Sirin, Sovyetler Birliğindeki Türkler, Ocak, 1995 (Türkçesi, Tufan Bozpınar-Ahmet Mutu), s. 364.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., s. 1/9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Akıner, S., a.g.e., s. 364, 365.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., s. 1/9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Polkanov, A. Y. U., a.g.e., s. 61, 63, 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Zajaczkowski, W., Karaylar ve Onların Folkloru, Türk Kültürü Araştırmaları, 17/21 (1/2), (1979-1983), s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Koestler, A., On Üçüncü Kabile, İstanbul, 1993, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Akıner, S., a.g.e., s. 364.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Zajaczkowski, A., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., s. 313.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Polkanov, Y. U. A., a.g.e., s. 43-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Nemoy, L., Karaites, E. İ., V. VI., 1975, s 607), s. 280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Kutluay, Y., İslam ve Yahudi Mezhepleri, 1967, Ankara), s. 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Kohler, K., Karaites and Karaism, J. E., V VI., s 447), s. 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Ankori, Z., Karaites in Byzantiun, 1959, New York-Jarusalem, s 277), s. 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Kohler, K., a.g.e., s 447), s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., (Kohler, K., a.g.e., s 447), s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Polkanov. Y. U. A., a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kuzgun, Ş., a.g.e., s. 311-312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., s. 321-340-342-349-355.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Zajaczkowski, A., a.g.e., s. 316-352-353-354-355.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Öner, M., Bugünkü Kıpçak Türkçesi, Ankara, 1998, s. 22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Baskakov, N., “Nekotorie Nablyudeniya Nad Sintoksisam Karaimske Yazıka (Karaim Dili Sözdizimi Üzerinde Bazı Müşahadeler), Ural-Altaishe Jahrbücher, 36, 1964, s. 273.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Baskakov, N., a.g.e., s. 273.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Akıner, S., a.g.e., s. 367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Çağatay, S., Codex Cumanicus Sözlüğünün Basılışı Dolayısıyla, A. Ü., Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Cilt II., Sayı 5’ten ayrı basım, T. T. K. Basımevi, Ankara, 1944, s. 770-771.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kowalski, T., Lehistan’da Türkler, Ulus Gazatesi, Ankara, 6.6.1935, No: 4977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Akıner, S., a.g.e., s. 366.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Zajaczkowski, W., a.g.e., s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Koestler, A., a.g.e., s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Koestler, A., a.g.e., s. 216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Firkoviçius, M., Mien Karayçe Uriniam, Vilnius, 1996 (Türkçesi, Mehmet Arif Sarıbaş, Basılmamış Bitirme Tezi, K.T.Ü., Trabzon, 1999), s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karaim-turkleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Firkoviçius, M., a.g.e., s. 3.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırımçaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimcaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimcaklar</guid>
<description><![CDATA[ Kırımçaklar
Sovyetler Birliğinin Türkçe konuşan küçük halklarından olan Kırımçakların, menşei dili ve folkloru araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Hatta pek çoğu böyle bir halkı tanımamaktadır. Kırımçaklar, Türk dünyası içerisinde Musevî olmaları yönüyle Karaim Türkleriyle birlikte dikkat çekmektedirler. Kırımçakların, Karaimlerle birlikte Kırım’da yaşıyor olmaları sebebiyle birbirleriyle karıştırıldığı görülür. Bugün bölgede yaşayan Musevî Türklerin, 10. yüzyılın sonunda Hazarların dağılmasından sonraki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c683735310.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırımçaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Turk_Dunyasi-230.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimcaklar.html">Kırımçaklar</a></p>
<p>Sovyetler Birliğinin Türkçe konuşan küçük halklarından olan Kırımçakların, menşei dili ve folkloru araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Hatta pek çoğu böyle bir halkı tanımamaktadır.</p>
<p>Kırımçaklar, Türk dünyası içerisinde Musevî olmaları yönüyle Karaim Türkleriyle birlikte dikkat çekmektedirler. Kırımçakların, Karaimlerle birlikte Kırım’da yaşıyor olmaları sebebiyle birbirleriyle karıştırıldığı görülür. Bugün bölgede yaşayan Musevî Türklerin, 10. yüzyılın sonunda Hazarların dağılmasından sonraki bakiyeleri oldukları düşünülmektedir. Mevcut bilgiler de bu görüşleri destekler. Ancak, etnik oluşum açısından Karaim ve Kırımçaklar arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar inançlarına da yansımaktadır.</p>
<p>Kırımçak adına 1859 tarihli Rus kaynaklarında rastlanıldığı ifade edilmektedir. 18. yüzyılın sonunda Kırım’ın Rus yönetimine girmesi ve 19. yüzyılda bölgedeki diğer Yahudilerden ayırt edebilmek için ’Kırımçak’ adının kullanıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Kırımçak teriminin esası, Kırım + Türkçe küçültme anlamı ifade eden -çak ekinin birleşmesiyle oluşur, Kırım sakini Kırım’da oturanlar anlamına gelir.</p>
<p>Ukrayna’ya bağlı Özerk Cumhuriyet statüsünde olan Kırım 2.672.000 nüfuslu, çok milliyetli karakteristik bir yapıya sahiptir. Buna göre yaklaşık olarak nüfus dağılımı; Kırım Tatarları %10, Ruslar %67, Ukraynlılar %22’dir. Bunların dışında, Kırımda 5000 Ermeni, 3500 Rum, 2500 Alman, 1500 Bulgar, 800 Karayim ve 650 Kırımçak yaşar. Yahudilerin, çoğunun milliyetlerini göstermedikleri için gerçek sayıları bilinmemektedir. Nüfusun çoğunluğunu, 1.500 000 ile Ruslar elinde bulundurmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İsmail DOĞAN</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Kırşehir Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/KIRIM%C3%87AKLAR.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyada Türk Yerleşimleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyada-turk-yerlesimleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyada-turk-yerlesimleri</guid>
<description><![CDATA[ Dünyada Türk Yerleşimleri
Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler her zaman sorunlu olmuş ve Avrupa, Türkleri topraklarından çıkartmak için birçok gayretler göstermiştir. Bir Avrupa devleti olan Osmanlı’dan Avrupalılaşmak için gayret gösteren Türkiye Cumhuriyeti her zaman Avrupalılar tarafından sadece kendi çıkarları elverdiği ölçüde kabul gördü. Avrupa’nın savunulması için NATO üyeliği ve buna bağlı olarak Avrupa Konseyi üyeliğine kabul edildi ama […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c683556bff.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyada, Türk, Yerleşimleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Turk-Dunyasi-5.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dunyada-turk-yerlesimleri.html">Dünyada Türk Yerleşimleri</a></p>
<p>Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler her zaman sorunlu olmuş ve Avrupa, Türkleri topraklarından çıkartmak için birçok gayretler göstermiştir.</p>
<p>Bir Avrupa devleti olan Osmanlı’dan Avrupalılaşmak için gayret gösteren Türkiye Cumhuriyeti her zaman Avrupalılar tarafından sadece kendi çıkarları elverdiği ölçüde kabul gördü. Avrupa’nın savunulması için NATO üyeliği ve buna bağlı olarak Avrupa Konseyi üyeliğine kabul edildi ama Avrupa’nın esas birleştiği nokta olan Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği’nden dışlanan Türkiye. 1960’lı yıllarda Avrupa’nın duyduğu iş gücü ihtiyacı çerçevesinde 60’lı yıllardan başlayarak Avrupa’ya işçi ihraç etmeye başladı ve bu olay hiç beklemediği bir şekilde Avrupa’nın içinde bir Türkiye olgusunu yarattı.</p>
<p>Batı Avrupa’ya Türk yerleşimi 1960’lı yıllardan itibaren gerçekleşmiştir. 1961 yılını başlangıç olarak alırsak Avrupa’da yaşayan Türkler 35 yılı aşkın bir süredir burada yaşamaktadırlar.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonunda Batı Avrupa ülkeleri kalkınma hamlelerini gerçekleştirmek için işgücüne ihtiyaç duydular. Bu ihtiyaca cevap için Batı Avrupa ülkelerine yönelen Türk işgücü, Türkiye’nin 1961-1965 yılları arasında Avrupa’da işçi ithal eden ülkeleriyle istihdam ve göç anlaşmaları imzalamasıyla büyük bir hız kazandı (İlk anlaşma 1961 yılında Almanya ile yapıldı, bunu 1964’te Avusturya, Belçika ve Hollanda ile yapılan anlaşmalar takip etti, 1965’te ise Fransa ile anlaşma imzalanmıştır).</p>
<p>1968-1974 arasında buraya göçen işçi sayısı hızla artarak doruğa ulaştı. 1973 Arap İsrail Savaşı ve bunun ardından gelen (petrol krizi) ile ekonomik krize giren Avrupa ülkeleri bu göçü engellemek için tedbirler almaya başlamışlardır. Bunun neticesi bu göç biraz azalmışsa da değişik şekillerde devam etmiştir. Bugün gerek Türkiye’den gelmiş, gerek Avrupa ülkelerinde doğmuş ve bulunduğu Avrupa ülkelerine yerleşmiş bir “Batı-Avrupa Türk Toplumu” karşımıza çıkmaktadır. Bulundukları ülkelere göre Almanya Türkleri, Hollanda Türkleri diye de adlandırılan bu insanları biz Batı Avrupa Türkleri veya Avrupa Birliği Türkleri olarak isimlendirmeyi daha uygun buluyoruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Mehmet TÜTÜNCÜ</strong></span></a>
</p><p>Türkistan ve Azerbaycan Araştırmaları Merkezi Vakfı (SOTA) BAŞKANI / Hollanda</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/D%C3%9CNYADA-T%C3%9CRK-YERLE%C5%9E%C4%B0MLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batı Avrupa’daki Türk Göçmen Gruplarının Sosyo&amp;amp;Kültürel Ve Dilbilimsel Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bati-avrupadaki-turk-goecmen-gruplarinin-sosyokulturel-ve-dilbilimsel-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bati-avrupadaki-turk-goecmen-gruplarinin-sosyokulturel-ve-dilbilimsel-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Batı Avrupa’daki Türk Göçmen Gruplarının Sosyo-Kültürel Ve Dilbilimsel Özellikleri
Giriş Göçle ilgili tartışmalarda göçün nedenleri arasında ‘zorlayıcı’ ve ‘çekici’ etkenler olarak bir ayrım yapılmıştır (Abadan-Unat, 1976:  1). Bazı insanlar daha iyi koşullarda yaşamak ve daha zengin fırsatlar elde etmek için başka ülkelere göç ederler. Bu durum göç terminolojisinde ‘çekici’ nedenlerle yapılan göç olarak adlandırılmaktadır. Diğer taraftan iç savaş, kuraklık ve doğal felaket gibi nedenler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6833caac4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batı, Avrupa’daki, Türk, Göçmen, Gruplarının, Sosyo&amp;Kültürel, Dilbilimsel, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Avrupa-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bati-avrupadaki-turk-gocmen-gruplarinin-sosyo-kulturel-ve-dilbilimsel-ozellikleri.html">Batı Avrupa’daki Türk Göçmen Gruplarının Sosyo-Kültürel Ve Dilbilimsel Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Kutlay YAĞMUR</strong></span></a>
</p><h2><span><strong>Giriş</strong></span></h2>
<p>Göçle ilgili tartışmalarda göçün nedenleri arasında ‘zorlayıcı’ ve ‘çekici’ etkenler olarak bir ayrım yapılmıştır (Abadan-Unat, 1976:  1). Bazı insanlar daha iyi koşullarda yaşamak ve daha zengin fırsatlar elde etmek için başka ülkelere göç ederler. Bu durum göç terminolojisinde ‘çekici’ nedenlerle yapılan göç olarak adlandırılmaktadır. Diğer taraftan iç savaş, kuraklık ve doğal felaket gibi nedenler yüzünden bazı insanlar yuvalarını ve ülkelerini terk etmek zorunda kalırlar ki bu da ‘zorlayıcı’ etkenlerden kaynaklanan göç olarak adlandırılmaktadır. Ekonomik zorluktan ve işsizlik yüzünden Batı Avrupa’ya başlayan Türk göçü ‘çekici’ nedenlerden kaynaklanır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çoğunlukla kırsal kesimde yaşayan Türkler; Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa ve diğer Batı Avrupa ülkelerine iş göçünü başlattılar.</p>
<p>Batı Avrupa ve diğer ülkelere giden Türk göçmenlerin derin bir kültür şoku yaşaması çok doğaldı, çünkü bu insanların birçoğu yaşamlarında (askerlik dışında) belki de ilk defa köylerini terk etmekteydiler. Göçmenler yeni bir ülkeye gidince, ilk önce o ülkenin dilini öğrenirler. Böylece daha kolay iş bulurlar. Ancak Türk göçmenler geldiklerinin ertesi günü fabrikalara yerleştirildiler ve çalışmaya başladılar. Yaptıkları işler, hiç dil kullanımı gerektirmeyen işlerdi. Özellikle Almanya’ya gelen Türk işçileri geldikleri ilk 10-15 yıl süresince işçiler için hazırlanan yurtlarda kaldılar. Bu göçmen işçilerin, bulundukları toplumdan tam anlamıyla soyutlanmalarına yol açtı. Günlük yaşamdaki farklılıklar, çalışma koşulları, yiyecek, iklim ve benzeri farklılıkların dışında yeni sosyal çevreye uyum ve bulundukları toplumla bütünleşme, Türk göçmenleri bekleyen en çetin sorunlardı. Türk göçmenler farklı bir kültürel ve dini kökene sahip oldukları için bulundukları toplumla Türk göçmenler arasındaki anlaşmazlıklar veya yanlış anlaşılmalar (dilsel ve kültürel farklılıklar), olduğundan fazla büyütülmüştür.</p>
<p>Ev sahibi toplumlarla Türk göçmenler arasındaki çok büyük kültürel ve dilsel farklılıklara rağmen, Türk göçmenler, Batı Avrupa’da başarılı bir şekilde yerleşmişlerdir. Artık günümüzde Avrupalı Türklerden bahsedilmektedir. İkinci ve üçüncü kuşak Türklerle birlikte başlangıçta konulan hedefler ve istekler de büyük değişikliğe uğramıştır. Bu makalede Türk göçünün tarihi ana hatlarıyla sunulduktan sonra Batı Avrupa’daki Türk toplumunun sosyal, demografik, dilsel ve eğitimsel özellikleri tartışılacaktır.</p>
<h2><span><strong>Avrupa’ya İş Gücü Göçünün Başlaması</strong></span></h2>
<p>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bazı Batı Avrupa ülkelerinde demografik ve ekonomik nedenlerle büyük ölçüde iş gücü açığı vardı. İş gücü açığını kapatmak için bu ülkeler daha çok, az gelişmiş İtalya, Yugoslavya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerinden işçi almaya başladılar. Üretim oranını artırabilmek ve uluslararası rekabete ayak uydurabilmek için Batı Avrupa ülkeleri iş gücü açığını kapatmak zorundaydı. Ülke dışından işçi getirilmesi, maaşların ve fiyatların düşük tutulmasını sağladı. Bu sayede enflasyon büyük oranda düştü. Özellikle Doğu Almanya sınırının kapatılması daha az işçi ve daha çok iş anlamına gelmekteydi. Güney Avrupa ülkelerinden daha fazla işçi getirmek mümkün olmayınca, Almanya işçi açığını kapatmak için çözüm bulmak zorunda kaldı. Abadan-Unat’a göre (1976) Osmanlı İmparatorluğu ve Almanya arasındaki tarihi ilişkilere de dayanarak, Almanya coğrafi olarak yakın bulduğu iş gücü fazlasına sahip Türkiye’den işçi almak istedi. Ayrıca NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi açısından da Türkiye’den işçi almak çok cazip göründü. Sosyo-ekonomik açıdan Türklerin çok disiplinli askerler olarak ün yapmış olmaları, kolay uyum sağlamaları ve itaatkâr olmaları da Türklerin seçilmesinde rol oynamıştır. O dönemde Almanya’da hiçbir grup, Türklerin farklı bir dini, sosyal, kültürel ve dilsel kökenden geliyor olmasına aldırmamıştı.</p>
<p>Türk devleti açısından da çok sayıda işsizin dışarı gönderilmesi sosyal ve ekonomik açıdan büyük bir rahatlama anlamına gelmekteydi. Özellikle 1960’larda ekonomik kalkınma için yabancı paraya çok acil ihtiyaç vardı. Türk hükümetleri borç para bulmak için çok büyük zorluk çekiyordu. Türkiye iş gücü ihraç eden ülkeler kervanına oldukça geç katılmıştır. Diğer Avrupa ülkelerine göre Türk iş gücü göçü çok planlı yapılmıştır. Türk hükümeti ve Batı Avrupa devletleri arasında ikili anlaşmalarla daha başlangıçta bu işçilerin belirsiz bir süre için işe alındıkları ve bu işçilerle ilgili her şeyin karşılıklı anlaşmalara bağlı olduğu belirtilmiştir. Bu anlaşmalar Almanya ile 1961’de, Avusturya, Belçika ve Hollanda ile 1964; Fransa ile 1965 ve İsveç’le 1967 yıllarında imzalanmıştır.</p>
<p>İşçilerin kalacağı yerler, çalışma saatleri ve işçilerin seçilme şartları hükümetler arasında karşılıklı düzenlenmiştir. Göçün ilk yıllarında daha çok erkek nüfus eşlerini ve çocuklarını geride bıraktılar. 1973’te birçok Avrupa ülkesi ekonomik kriz yüzünden diğer ülkelerden işçi alımını durdurdu. Bu dönemde birçok Türk’ün ülkesine geri döneceği zannedildi. Ancak 1974’te çıkarılan aile birleştirme yasası ile Avrupa’daki Türk göçü yeni bir evreye girmiş oldu. Alman işçi sendikaları Almanya’da çalışan yabancı işçilerin Almanya’ya tam uyumlarının sağlanmasını talep etti. Uygun ve daha düzgün yaşama koşulları sağlandı. İşverenler mesleki kurslar ve dil kursları için katkıda bulunmaya zorunlu kılındı. Ayrımcı maddeler içeren ‘yabancılar yasası’ kısmen değiştirildi. En önemlisi de göçmen işçilerin ailelerini getirmelerine izin verildi. Bu kararlar elbette insani nedenlerden dolayı alınmıştı, ancak göçmen aileleri ve çocukları gelince mevcut problemlerin üçe katlandığı görüldü. Ailelerin yaşayabileceği uygun evler, Türk çocukları için özel eğitim programları, Türk aileleri için iki dilli sağlık hizmetleri vb. gibi birçok yeni hizmet gerekti. Bazı problemler ciddiye alınarak çözümler bulundu; ancak genel tutum ilgisizlikti. Türk göçmenlerin ‘misafir işçi’ oldukları düşüncesiyle hareket eden Batılı devletler bu problemlerin zamanla bu işçilerin ülkelerine dönmesiyle ortadan kalkacağını düşünerek hiçbir ciddi önlem almadılar. Türk işçilerin çoğu kendi kaderleriyle baş başa bırakıldılar. Bu işçiler ancak birbirlerinden yardım alarak ve birbirilerine yol göstererek bulundukları ülkeye yerleştiler. Bu dönemde dil problemi yerleşme ve uyum sürecini bir hayli zorlaştırdı. Çocukların eğitimi de çok ciddi bir sorun olarak kendini gösterdi. Ancak Türk derneklerinin kurulmaya, dini hizmetlerin yerine getirilmeye başlaması ve Türk dilinde eğitim veren okulların açılmasıyla Türk toplumu arasındaki dayanışma daha da güçlendi.</p>
<h2><span><strong>Mevcut durum</strong></span></h2>
<p>Batı Avrupa’da dil ve kültür ile ilgili düzenli veri toplanmadığı için (Extra & Verhoeven, 1993) Türk grubu ile ilgili temsil gücü yüksek bilgi sunmak oldukça zordur. Ancak Almanya federal istatistik bürosu, Hollanda istatistik bürosu ve Türkiye dış işçi hizmetleri dairesinin verilerini kullanıp bu konuyla ilgili literatür değerlendirilerek Batı Avrupa’daki Türk toplumu ile ilgili bilgiler sunulacaktır. İlk bölümde özellikle Almanya, Hollanda ve Fransa’daki Türk toplumu ile ilgili demografik bilgiler verilecektir. İkinci bölümde ikinci ve üçüncü-kuşak Türk çocuklarının eğitimi ve birinci ve ikinci dil kullanımları ile ilgili değerlendirme ve bulgular yer alacaktır. Son bölümde ise evde konuşulan dil anketinin bulgularından yola çıkarak Batı Avrupa’da Türk toplumunun geleceği ile ilgili somut saptamalarda bulunulacaktır.</p>
<h2><span><strong>Demografik Özellikler</strong></span></h2>
<p>Günümüzde Türkçe, Batı Avrupa’da yaşayan 3 milyon’un üzerinde Türk insanının evinde konuşulan bir dildir. Batı Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının sayısı birçok Avrupa ülkesinin nüfusuyla kıyaslanabilecek durumdadır: Danimarka’nın yarı nüfusuna eşit, Lüksemburg’un nüfusunun altı katı, İrlanda’nın nüfusunun üçte ikisi ve Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelerin nüfusunun dörtte birine eşittir (Şen, 1996). Almanya ve Hollanda’da Türk grubu en büyük göçmen grubudur. Avrupa Birliği ülkeleri tarafından Türk göçünü engellemek için çok ciddi önlemler alınmış olmasına karşın, aile birleşimi yoluyla Batı Avrupa ülkelerine Türkiye’de artarak devam eden bir göç söz konusudur. Çoğunlukla ikinci kuşağın evlenerek getirdiği bu birinci kuşak nitelikli yeni Türk göçmen grubu toplumda ve evde konuşulan Türkçe açısından ‘taze kan’ işlevi görmektedir. Evlerde Türkçe konuşulmaya devam etmekte ve çocuklar da Türkçe öğrenmektedir. Dil kullanımı bölümünde ayrıntılı tartışılacağı gibi, Türkiye’den gelen damat ve gelinlerin Türkçe’nin ikinci ve üçüncü kuşaklar arasında artarak konuşulmasında çok büyük etkisi vardır. Bir yerde, tahminlerin aksine, birinci kuşak sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Tablo 1’de Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan toplam Türk nüfusu ile ilgi bilgi verilmektedir. Bulundukları ülkenin vatandaşı olmuş bireyler sunulan rakamlara dahil değildir.</p>
<p>Tablo 1: Avrupa Ülkelerindeki Türklerin Dağılımı Ülke Sayı</p>
<p>Avusturya                  142,231</p>
<p>Belçika                       88,302</p>
<p>Danimarka                36,835</p>
<p>Finlandiya                 2,000</p>
<p>Fransa                       274,747</p>
<p>Almanya                    2,107,426</p>
<p>İngiltere                     61,300</p>
<p>İtalya                          8,500</p>
<p>Norveç                       10,000</p>
<p>Portekiz                     65</p>
<p>İspanya                      904</p>
<p>İsveç                           35,831</p>
<p>Hollanda                   284,902</p>
<p><strong>Toplam                     3,053,043</strong></p>
<p>Kaynak: Türkiye İşçi Hizmetleri ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı</p>
<p>Yukarıdaki rakamlara İsviçre’de yaşayan 79,556 Türk göçmen de eklenmelidir. Bu şekilde Batı Avrupa’da yaşayan toplam Türk sayısı 3,132,599’a ulaşır. Ancak yukarıdaki rakamların resmi sayılar olduğunu belirtmekte fayda vardır. Gayriresmi ve kayıtsız göçmen sayısının da çok yüksek olduğu bilinmektedir. Bu şekilde, Batı Avrupa’daki toplam Türkiyeli göçmen sayısı oldukça yüksektir.</p>
<p>Daha önce belirtildiği gibi Almanya ve Hollanda’da nüfus sayımı geleneği olmadığı için bazı konularda göçmen gruplarla ilgili olarak ayrıntılı bilgi almak mümkün değildir; dolayısıyla, burada sınırlı bilgi sunulabilmektedir. Fransa’da ise göçmen gruplarla ilgili olarak kapsamlı veri tabanları bulunmaktadır. Akıncı ve Yağmur’un (2000) çalışmasından yola çıkarak Fransa’daki Türk grubu ile ilgili olarak demografik bilgiler sunulacaktır.</p>
<h2><span><strong>Fransa’daki Durum</strong></span></h2>
<p>Fransa’daki diğer göçmen gruplarla kıyaslayınca Türklerin Fransa’daki geçmişi çok eski değildir. İkinci Dünya savaşı sonrasında Fransa’da 7,700 Türk yaşamakta idi. Bu rakam 1954’te 5,273’e gerilerken, 1968’de tekrar 7,628’e yükseldi. Fransız ve Türk hükümetleri arasındaki ilk ikili göç anlaşmaları 1965’te imzalandı. Ancak Fransa’ya büyük çaplı Türk göçü 1970’li yıllarda başladı ve 80’li yıllarda devam etti. 1968 ve 1972 yılları arasında Türk göçmen sayısı 50,860 iken 1972 ve 1982 arasında bu rakam 123,540’a çıktı. Bu artış sadece iş gücü göçünden değil aile birleşiminden kaynaklanmaktadır. 1982 nüfus sayımında aile birleşiminin sonuçları oldukça belirgenleşmişti. Özellikle 10 ve 34 yaş arasında kadın ve çocukların sayısında çok ciddi bir artış görüldü. 1990’da Türkler 202,000 rakamına ulaşarak Fransa’daki dördüncü büyük grup statüsüne ulaştılar. Tüm Batı Avrupa’daki genel görünüme uygun olarak Fransa’daki nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı. Dolayısıyla az eğitimli birinci kuşak Türk göçmenlerden farklı olarak ikinci kuşak Türkler Fransız eğitim sisteminde yetişmiş, çok daha iyi eğitimli ve daha iyi işlere sahip bir grup görüntüsü vermektedir. Bu durum, Türk grubunun genel görünümünü tamamen değiştirmektedir. Akıncı’ya göre (1996, 1999) Fransa’da yetişen Türk çocukları iki dillidirler. Anne babayla Türkçe konuşan çocuklar kendi aralarında Fransızca konuşmaktadırlar. Birçok aile artık Fransa’da temelli olarak yerleşmiş bulunmaktadır. Ancak ana vatanla ilişkiler devam etmektedir. Başlangıçta geri dönme hayaliyle gelen Türkle sonuçta temelli olarak Fransa’da kalabilirler. Bugün Fransa’daki Türklerin sayısı 350 bindir. Yaklaşık 15,000 Türk Fransız vatandaşlığına geçmiştir.</p>
<p>Fransa’daki Türk göçmenlerin çoğunluğu işçi olarak çalışmaktadırlar. Echardour ve Marin’e göre (1993), Türklerin %43,7’si üretim endüstrisinde, %28,5’i inşaat sektöründe ve %23,5’i hizmet sektöründe çalışmaktadırlar. Brabant’ın (1992) araştırmasına göre her ne kadar Türklerin çalıştıkları işlerde işçilikten (1982’de %89,9 olan işçi oranı, 1989’da %80’e gerilemiştir) kendi iş yerini açma veya memuriyet gibi başka mesleklere (1982’de %6.6 iken, 1989’da %18.5’e çıkmıştır) doğru bir hareketlenme olsa da Türk iş gücü daha hâlâ el emeği ağırlıklıdır. Bugün Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları bölge İle de France’dır (toplam Türk nüfusunun %20’si). İkinci bölge 38,185 nüfusla Rhone Alpes’dir (%17). Alsace ise %15’le üçüncü bölgedir (Villanova, 1997).</p>
<p>Diğer Türk göçü alan ülkelerde (Avustralya, Almanya, Hollanda vb.) olduğu gibi Türk gençler arasında grup içi evlilik oldukça yaygındır. INSEE (1997) adlı kurumun rakamlarına göre kızların %98’i ve erkeklerin %92’si Türkiye’den bir gençle evlenmektedirler; dolayısıyla Türk göçü aile birleşimi yoluyla artarak devam etmektedir. Türkiye’de yetişen ve göç yoluyla Fransa’ya gelen gençler ana dilinin korunmasında çok ciddi bir katkıda bulunmaktadırlar. INSEE’nin (1997) rakamlarına göre Türk babaların %17’si ve annelerin %3’ü çocuklarıyla Fransızca konuşmaktadırlar (bu rakamlar Cezayirli babalar için %69 ve anneler için %52’dir). Fransa’daki Türk göçmenlerin nüfus yapısı (diğer ülkelerde olduğu gibi) oldukça gençtir. 1994 yılında Türk çocukların 50,000’i ilk, 30,000’i orta ve ayrıca 3,000 öğrenci de özel okullara devam etmiştir. Akıncı ve Yağmur (2000) tarafından yürütülen geniş kapsamlı bir ana dili kullanımı ve korunumu çalışması Türk gençlerinin ana dili kullanımı konusunda çok bilinçli ve duyarlı olduğunu göstermiştir. Fransa’daki Türkler ana dillerini, kültürlerinin ve kimliklerinin vaz geçilmez bir parçası olarak görmektedirler.</p>
<h2><span><strong>Hollanda’daki Türk Grubunun Dilbilimsel Özellikleri</strong></span></h2>
<p>Hollanda’nın büyük kentlerinde gerçekleştirilen geniş kapsamlı evde konuşulan dil anketinin sonuçları Türk öğrencilerinin en kalabalık ve dil gücü en yüksek grup olduğunu göstermiştir (Extra, Aarts, Avoird, Broeder & Yağmur, 2001). Bu çalışma 4-17 yaş gruplarındaki 8,686 öğrenciyi içermiştir. Hollanda’da okula başlama yaşı 4’tür ve eğitim 17 yaşına kadar zorunludur. Extra ve arkadaşlarının (2001) araştırmasında 4/5 yaş grubunda 1501 öğrenci, 6/7 yaş grubunda 1492 öğrenci, 8/9 yaş grubunda 1549 öğrenci, 10/11 yaş grubunda 1502 öğrenci, 12/13 yaş grubunda 1083 öğrenci, 14/15 yaş grubunda 888 öğrenci ve 16/17 yaş grubunda ise 485 öğrenci yer almıştır (213 öğrenci ise yaşlarını yazmamıştır). Aşağıdaki tablo öğrencilerin ve anne-babalarının doğum yerlerini göstermektedir. Tablo’ya göre öğrencilerin birçoğu Hollanda’da doğmuşken anne-babaların çoğunluğu Türkiye’de doğmuştur. Öğrencilerden bazılarının ise Belçika, Almanya ve Fas gibi ülkelerde doğmuş olması Batı Avrupa’da farklı ülkelerde yaşayan Türkler arasında evliliğin olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Araştırmaya göre Hollanda’daki 102 göçmen dil grubu arasında Türk grubu, dil becerisi ve dil hakimiyeti açısından en güçlü dil grubu olarak ortaya çıkmaktadır. Tablo 3 ve 4’te Türk öğrenci grubunun dil becerisi, dil kullanımı, dil tercihi ve dil hakimiyeti ile ilgili bulgular sunulmaktadır.</p>
<p>Bu bulgular, Hollanda’daki Türk öğrenci grubunun Türkçe dil kullanımı açısından en güçlü göçmen grubu olduğunu göstermektedir. Herşeyden önce bulgulara göre evde Türkçe konuşulmaktadır. Her ne kadar küçük kardeşlerle Türkçe konuşma oranı anne-baba ile Türkçe konuşma oranına göre düşük olsa da çocukların yaşı büyüdükçe Türkçe konuşma oranı da artmaktadır. Bu bulgu gelecek kuşaklarda da Türkçe kullanımının devam edeceğini göstermektedir. İkinci dil ortamında yetişen çocuklar için Türkçe öğretiminin çok önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Tablo 3’te görüldüğü gibi çocuklar Türkçe okuma-yazma becerilerini okulda edinmektedirler; dolayısıyla Türkçe eğitimi almak çok önemlidir. Okuma yazma becerisi olmadan ikinci dil ortamında Türkçe’nin sonraki kuşaklar tarafından korunması çok zor; hatta imkânsız olacaktır.</p>
<h2><span><strong>Türkçe Öğretimi</strong></span></h2>
<p>Batı Avrupa’da yaşanılan ülkenin dili ve Türkçe öğrenimi çok karmaşık bir meseledir. Her şeyden önce yıllar boyunca ana dili öğretimi yasaları sürekli olarak değiştirilmiştir. İkinci olarak da ana dili öğretimi konusunda Avrupa Birliği ülkeleri arasında bir uyuşma söz konusu değildir. Belirsizlik ve tutarsızlık ana dili eğitimiyle ilgili politikaları tanımlamaktadır. Barselona’da 1986’da yayımlanan uluslararası dil hakları beyannamesinde tüm dillerin ve kültürlerin eşit olduğu belirtilmiştir (Genel ilkeler, Madde 10, paragraf 1); fakat Avrupa Konseyi’nin 25 Temmuz 1977 tarihli yönergesi, göçmen çocuklarının ana dili öğretimiyle ilgili olarak: “Üye devletler ulusal ve yasal koşulları doğrultusunda ve (göçmenleri) gönderen ülkelerin devletleri ile iş birliği içinde okul programlarıyla eşgüdümlü olarak ana dili eğitimi ve öğretimi için uygun önlemleri alır” şeklinde daha hâlâ yürürlükte olan bir karar almıştır. Çok açık destek vaadine rağmen göçmen grupların ana dili öğretimi konusunda birçok tutarsızlık mevcuttur. Extra ve Gorter’in (2001: 3) açıklaması uygulama ve yasal düzenleme arasındaki büyük çelişkiyi sergilemektedir: “Türkçe ve Arapça Avrupa Birliği ülkelerinde milyonlarca insan tarafından konuşulan ve öğrenilen sözüm ona Avrupalı olmayan dillere iyi iki örnektir. Göçmen dilleri göçmen gruplar tarafından kimliklerinin bir parçası olarak algılanıp aktarılmalarına karşın bölgesel azınlık dillerine nazaran çok daha az korunmakta ve eğitimde de çok az yasal destek görmektedirler. Aslında göçmen dillerinin öğretimi birçok yasa yapıcı tarafından göçmenlerin bulundukları toplumla bütünleşmesinin önünde bir engel olarak görülmektedir. Avrupa düzeyinde göçmen dilleriyle ilgili yasa ve yönergeler yetersiz ve oldukça eskidir.”</p>
<p>Batı Avrupa’daki Türkçe öğretimini değerlendirebilmek için bu dillerin öğretimi ile ilgili yasaları kısaca özetlemek gerekmektedir. Birçok Avrupa ülkesi bu dillerin öğretimi ile ilgili somut kararlar almasına rağmen, göçmen dillerinin öğretimi ile ilgili tartışmalar bir türlü bitmek bilmemektedir. Başlangıçtaki amaç göçmen çocuklarının misafir olarak görülmesi ve ülkelerine döndüklerinde uyum zorluğu çekmemeleri için ana dili eğitimi verilmesiydi. Ancak mevcut durum farklı olduğu için ana dili eğitiminin de artık gereksiz olduğu iddia edilmektedir. ana dili öğrenimi bulunulan ülkenin dilinin öğrenilmesine bir engelmiş gibi görülmektedir. Aslında her iki dilin de öğrenimi çok önemlidir. (Bu konuda hiçbir göçmen farklı bir şey söylememektedir.? Bu kitapta yer alacak? diğer makalede sergilendiği gibi Hollanda’daki Türk toplumu ana dili bilinci oldukça yüksek olan bir gruptur. Türk dilinin öğrenimi genç kuşakların ait oldukları toplumla diyalogları ve benlik gelişimleri açısından çok önemlidir. Her ne kadar son dönemlerde Hollanda hükümeti ilkokullardaki ana dili öğretimini belediyelere kaydırarak, ana dili eğitimini kademeli olarak ortadan kaldırmak istese de bu göründüğü kadar kolay olmayacaktır. Belediyeler ana dili eğitiminin tamamen okul saatleri dışına çıkarılmasına çalışsa da anne-babalar bu konuda direnç göstermektedir. Belediyeler ana dili eğitiminin bazı derneklerce yapılmasını istemekte, bu da çok ciddi kaygıları beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Farklı Avrupa ülkelerinde farklı ana dili eğitimi uygulamaları vardır. İngiltere gibi ülkelerde ana dili eğitimi ilgili toplumla yerel yönetim arasında çözülmesi gereken bir konudur. İsveç, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde sorumluluk eğitimle ilgili mercilere aittir.</p>
<p>Almanya (bazı eyaletleri hariç), Fransa, Lüksemburg ve Belçika gibi ülkelerde ana dili eğitimi sorumluluğu göçmenlerin geldiği ülkeye aittir. ana dili eğitimi derslerinin kalitesi genellikle düşük olduğu için her geçen yıl bu derslere talep azalmaktadır. Eğer ana dili derslerinden verimlilik bekleniyorsa bu yanlış uygulamalardan vazgeçilmelidir.</p>
<p>Açıkça görüldüğü gibi, Batı Avrupa’daki hakim görüş azınlık dillerinin eritilmesi yönündedir. Extra ve Verhoeven’ın (1993: 22-23) belirttiği gibi: “Hollanda’daki yaygın kanı etnik azınlıkların ana dillerini bırakarak sadece Hollandaca konuşmaları yönündedir, ve göçmen çocukları ana dillerini öğrenmek yerine tüm zaman ve enerjilerini Hollandaca öğrenmeye vakfetmelidirler. Bu anlayışta çok dillilik bir zenginlik/kaynak olarak değil, bir problem olarak görülmektedir.” Bu zihniyet Avustralya’da uygulanmakta olan çok kültürlülük politikalarından tamamen farklıdır.</p>
<p>Boeschoten, Dorleijn ve Leezenber (1993:132) daha güçlü bir şekilde ne Batı Avrupalı toplumların, ne hükümetlerin ne de eğitim politikası geliştirenlerin ana dili eğitimine ve farklı kültürlere sıcak bakmadığını belirtmişlerdir. Birçok bilim adamı ve politikacı ana dili eğitiminin kaldırılması için mücadele başlatmışlardır. Aslına bakılırsa söz konusu ana dili dersleri zaten haftada bir buçuk saatle sınırlı idi ve birçok okulda da ana dili eğitimi hademe odalarında, merdiven altlarında veya okulun kullanılmayan bir köşesinde çok olumsuz koşullar altında yürütülmekte idi. Her şeye rağmen Hollanda’daki ana dili eğitimi diğer birçok Batı Avrupa ülkesinden çok daha iyi durumdadır, denebilir. Çünkü Hollanda Eğitim Bakanlığı geçmişte bu alanda öğretim malzemesi geliştirilmesi için çok kaynak ayırmıştır.</p>
<p>Almanya’da Türkçe öğretimi göçmenlerin bir gün geri dönecekleri düşüncesiyle başlatılmıştır. Alman hükümeti, Türk devleti tarafından gönderilen Türkçe öğretmenlerinin Alman okullarında Türkçe öğretmesine izin vermiştir. Ancak Türk göçmenlerin kalıcı olduğunu anlayan Kuzey Ren Vesfalya Federal Hükümeti, Türkiye tarafından gönderilen öğretmenlere bağımlı olmaktansa Türkçe öğretmeni yetiştirmek için Essen Üniversitesinde tam donanımlı bir öğretmen yetiştirme bölümü açmıştır. Bu program ilk ve orta dereceli okullar için Türkçe öğretmeni yetiştirmektedir.</p>
<p>Türkçe’nin Batı Avrupa’daki statüsünün düşük olmasından bahsedilmektedir (bunda Türk göçmenlerin çoğunluğunun kırsal kesimden gelmiş olması ve düşük eğitimli olması, ayrıca bulundukları topluma kolay uyum sağlayamamaları etkendir). Ancak Gogolin’e göre (1998): “Güç ve yasallık açısından Türkçe’nin kolay anlaşılamayan bir gücü ve statüsü söz konusudur. Çocuklar arasında Türkçe’nin çok yüksek bir statüsü vardır. Birçok çocuk tarafından düzenli olarak konuşulduğu için gizli bir güçten söz edilebilir.” Hatta Gogolin Türkçe’nin ana dili Türkçe olmayan çocuklar arasında da çok yüksek bir statüye sahip olduğunu iddia etmektedir. Tüm bunlara ek olarak Alman eğitim sisteminde yarı-yasal da olsa Türkçe’nin bir yeri vardır. En önemlisi de Türkçe Almanya’da yaşayan birçok aile için iletişim dilidir. İki dilli ikinci ve üçüncü kuşakların artması Türkçe’nin statüsünü daha da yükseltecektir. Batı Avrupa’da Türk çocuklarının dil gelişimini inceleyen birçok çalışma (Verhoeven, 1987; Boeschoten, 1990; Driessen, 1997; Pfaff, 1994) Türk çocuklarının 4 ve 8 yaşları arasında ağırlıklı olarak Türkçe’ye hakim olduklarını göstermiştir.</p>
<p>Ayrıca Türk çocuklarının okul başarılarını ölçen çalışmalar da vardır (Verhallen & Schoonen, 1993; Klatter-Folmer, 1996). Bu çalışmalar Türk çocuklarının genelde daha az başarılı olduğunu göstermiştir. Tesser (1993) ve Mulder’e (1996) göre Türk çocukları diğer göçmen çocuklarına göre daha az başarılıdırlar. Verhallen ve Schoonen (1993), Türk çocuklarının okulda daha az başarılı olmalarının temel nedeninin zayıf kavram gelişimi olduğunu iddia etmişlerdir. Araştırmalara göre Türk çocuklarının Hollandacası Hollandalı sınıf arkadaşlarına göre çok daha zayıftır. Çocukların yaşı büyüdükçe aradaki farkın kapanması beklenir, ancak araştırmalara göre aradaki fark kapanacağına artmaktadır (Verhoeven & Vermeer, 1989). Klatter-Folmer’in (1996) çalışmasına göre Türkçe ve Hollandaca becerileri çocukların akademik başarılarıyla eş orantılıdır. Hollanda’daki durum diğer Avrupa ülkelerinde de benzer bir görünüm arz etmektedir. Maalesef birçok Avrupa ülkesindeki durum Hollanda’dan daha olumsuzdur.</p>
<p>Türk çocuklarının ana dillerindeki becerileri göz önünde bulundurulmadan bazı araştırmacılar, Türkçe’nin Hollanda okullarında çok düşük bir statüsü olduğunu iddia etmektedirler (Klatter-Folmer, 1996:  33). Ancak Klatter-Folmer’ın iddiasının tam tersine ülke çapında yapılan bir araştırmada Türkçe’nin Hollanda’nın en güçlü azınlık dili olduğu saptanmıştır (Extra, Aarts, Avoird, Broeder and Yagmur, 2001). 1995’teki verilere göre 42619 Türk çocuğunun yüzde 77’si o yıl ana dili derslerini takip etmiştir.</p>
<p>En büyük Türk grubu Almanya’da yaşamaktadır. Almanya’nın değişik eyaletlerinde 316,309 Türk öğrenci ana dili derslerini takip etmektedir. Şen’e (1996) göre Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, Danimarka, Avusturya, İsviçre ve İsveç’in ilk ve orta dereceli okullarında yaklaşık 640,000 Türk öğrenci bulunmaktadır. Ayrıca söz konusu ülkelerde 16,000 civarında Türk üniversite öğrencisi vardır.</p>
<h2><span><strong>Türkçenin Gücü</strong></span></h2>
<p>Türk göçmenlerin gittiği Avustralya, USA, Kanada gibi ülkelerle kıyaslandığında Batı Avrupa’daki Türklerin ana dillerini kullanmaları ve muhafaza edebilmeleri için daha fazla kaynak ve olanak bulunmaktadır. Avrupa’daki Türkler her yıl ülkelerini ziyaret edebilirken, Avustralya gibi uzak ülkelerdeki Türkler her 4-6 yılda bir ülkelerine gidebilmektedirler (Yagmur, de Bot, & Korzilius, 1999). Avustralya’daki Türkler, önceleri cenazelerini defnedilmek üzere Türkiye’ye gönderirken şimdilerde bu eğilim değişmiştir. Artık defin işlemi de Avustralya’da yapılmaktadır. Bu durum Türklerin içinde yaşadığı toplumu ve ülkeyi benimsemesi açısından önemli bir göstergedir. Avrupa’daki Türkler ağırlıklı olarak defin işlemini Türkiye’de yapmaktadırlar.</p>
<p>Batı Avrupa’da yaşayan Türkler her türlü basın yayın organına kolayca ulaşabilmektedirler. Hürriyet, Milliyet, Türkiye ve Cumhuriyet gibi birçok büyük gazetenin yüksek tirajlı Avrupa baskıları vardır. Her türlü dergi ve kitap birçok kitapçıda bulunmaktadır. Türkiye’den gelen söz ve sahne sanatçıları Avrupa kentlerinde temsiller ve konserler vermektedir. Kimi Avrupa kenti Anadolu kentlerinin birçoğundan daha fazla Türk dilinde sanat gösterilerine sahne olmaktadır. Birçok Avrupa kent ve mahalle kütüphanelerinde çok zengin Türkçe kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Hollanda’daki çok sayıda kütüphane Türk yazarlarla okuma günleri düzenlemektedir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra çanak anten yoluyla Türkiye’de yayın yapan radyo ve televizyon kanallarının çoğu Avrupa kentlerinde izlenebilmektedir. Her ne kadar bazı Avrupalı tutucu çevreler bu çanak antenlerin yasaklanmasını istese de Türk televizyon yayınları ana dilinin canlı tutulmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu paragrafta özetlenen tüm etkenler ana dilinin özellikle genç kuşaklar tarafından edinimi ve muhafazası için önemli bir can damarı olmaktadır.</p>
<p>Son yıllarda Avrupa ülkelerinin çoğu göçmenlere vatandaşlık hakkı tanımıştır. Bunun sonucunda Avrupa ülkelerinde yaşayan birçok Türk, çalıştıkları ülkenin vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunmuştur. En büyük Türk göçmen grubu Almanya’da yaşadığı halde Hollanda (22,179) ve Almanya’dan (24,682) yaklaşık sayılardaki Türk göçmen 1984-1992 yılları arasında vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Şen’e (1996) göre Almanya’da çok düşük sayıda Türk’ün vatandaşlık başvurusunda bulunmasının başlıca nedeni, sadece Türkiye’deki birtakım yasal hakların kaybedilmesinden değil aynı zamanda Türk kimliğinin yitirilmesi ve ülkeden tamamen kopulması anlamına geldiği de düşünülmektedir. Almanya’da çifte vatandaşlık gündemde olmasına rağmen daha hâlâ toprak bağından çok kan bağı vatandaşlık için kriterdir. Vatandaşlık meselesi, sadece hak ve yükümlülükler açısından değil, ayrıca seçme ve seçilme hakkı açısından da çok önemlidir. Şen’e (1996) göre “göçmenler diğer tüm vatandaşlar gibi vergi ödeme, kanunlara uyma gibi yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerine rağmen seçme ve seçilme hakkı yoluyla ülke yönetimini etkileme gibi temel vatandaşlık hakkından yoksundurlar.” Bu durum bazı Batı Avrupalı politikacıların bir taraftan ‘uyum çağrıları’ yaparken diğer taraftan göçmenleri dışlamasına çok iyi bir örnektir. Şen’e göre “sosyal bütünleşmenin sağlanabilmesi için birtakım yasal alt yapının sağlanması gerekmektedir. Her şeyden önce göçmenlerin kendilerini güvende hissedebilmeleri için ayrımcı göç politikalarına, ırkçılığa ve ayrımcılığa bir son verilmesi gerekmektedir.” Her şeye karşın özellikle Hollanda, Belçika ve Almanya’da yaşayan Türk göçmenler siyasi partilere artarak ilgi göstermektedirler. Hollanda ve Almanya meclislerinde görev yapan Türk kökenli parlamenterler Türk grubunun sosyal ve siyasal etkinliğinin de artmasını sağlayacaktır. Siyasi temsilin artması için de yaşanılan ülkenin vatandaşlığına geçmek önem kazanmaktadır.</p>
<h2><span><strong>Dilsel ve Kültürel Değerlerin Korunması</strong></span></h2>
<p>Batı Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler ana dillerinin korunması konusunda oldukça duyarlıdırlar. İkinci kuşak Türk gençlerinin dil tutumlarının tespiti için Almanya’nın Essen kentinde iki anket çalışması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre (Yağmur, 2002), Türk gençleri, ana dillerine karşı çok olumlu yaklaşırken ileride Türkçe’nin Almanca tarafından geri planda bırakılacağından çekinmektedirler. Bu tutum, Türk gençlerinin ana dillerine karşı daha duyarlı olmalarını sağlayacağı için olumlu bir sonuç olarak kabul edilebilir. Hollanda’da De Bot ve Weltens (1997)        tarafından yapılan çalışmada da benzer sonuçlar alınmıştır. De Bot ve Weltens Hollandaca, İngilizce, Almanca ve Türkçenin bu dili konuşanlar arasında kıyaslamalı önemlerini araştırmışlardır. Söz konusu çalışma kapsamında araştırmaya katılanlar hem kendi dillerini hem de diğer dilleri önemleri açısından değerlendirmişlerdir. Tutumlarla ilgili 18 soruya verilen yanıtları faktör analizine tabi tutmuşlar ve ortaya 5 faktör çıkmıştır: Kendi dilinin ve kültürün önemi, azınlık dilinin muhafaza edilmesi, medya ve okullarda kullanılan diller, yabancı ülkelerde çalışma niyeti ve son olarak İngilizce ve Almanca’nın Hollandaca üzerindeki tehdidi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre dört grup içerisinde Türkler, ana dillerine karşı en üst derecede duyarlı bulunmuştur. Ayrıca, Türkler ana dillerinin çok değerli olduğunu belirtirken dillerinin okullarda öğretilmesini istemişlerdir. Diğer taraftan, sadece Türk gruptan araştırmaya katılanlar çocuklarının başka kültürlerden insanlarla evlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu bulgular ışığında Türk grubunun ana dili ve kültür konusundaki hassasiyeti kolayca anlaşılmaktadır.</p>
<p>Hollanda’da elde edilen sonuçlar Türkçenin ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler arasında en güçlü azınlık dili olduğunu göstermektedir. Türk dili, Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için ana dilin ikinci dil ortamında yaşatılması ve eğitimi çok önemli hale gelmektedir. Dilin bu denli güçlü olmasında en önemli etkenlerden birisi, Türklerin grup dışı evlilik yapmamalarıdır. Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen gençler çoğunlukla Türkiye’de evlilik yapmakta ve sürekli olarak birinci kuşak göçmen akımı sağlanmaktadır. Bu sosyo-kültürel eğilim ana dilinin de sürekli olarak canlı ve diri kalmasına yol açmaktadır. Eğer Avrupa’da yetişen gençler daha çok kendi aralarında veya farklı dil gruplarından evlilik yapmış olsalardı, ana dilinin korunması bu denli kolay olmayabilirdi. Nitekim karma evliliklerde (farklı dilleri konuşan kişilerin evlilikleri kastedilmektedir), çoğunlukla yaşanılan ülkenin dili evde konuşulmakta ve çocuklar da sadece evde konuşulan ortak dili (Almanca veya Hollandaca gibi) öğrenmektedirler. Aynı şekilde Türk grubunun çoğunlukla aynı semtlerde oturuyor olması da onlara ana dili kullanımı için geniş bir sosyal yapı sunmaktadır. Aslında basın yayın organları Türklerin sadece kendi aralarında iletişimde olmalarından ve bulundukları topluma uyum sağlamamalarından şikayetçi olmaktadır. Bu iddialar, Türkler arasındaki dayanışmanın Batı standartlarına göre çok güçlü olmasından kaynaklanıyor olabilir.</p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>Gogolin’in (1998) iddia ettiği gibi Türkçe’nin ikinci ve üçüncü kuşak gençler arasındaki statüsü oldukça yüksektir. Batı Avrupa’daki Türk göçmen grubun sosyo-ekonomik özelliklerinden dolayı, çoğunluk toplum üyeleri Türkçenin çok daha düşük statü ve güce sahip olacağını bekleseler de ortaya çıkan sonuçlar, Türkçenin çok güçlü bir dil grubu olduğunu ortaya koymaktadır. İlginç bir şekilde Türkçe, Avrupalı genç kuşaklar arasında popüler bir argo haline gelmektedir. Aynı şekilde Türkçe yabancı dil derslerine Alman ve Hollanda kökenli öğrenciler de ilgi duymaktadır. Ancak elde uygun malzeme olmaması Türkçe’nin yabancı dil olarak geleceğini tehdit etmektedir. Türkçe’nin etkili bir şekilde öğretimi için çok nitelikli öğretmen ve malzeme gerekmektedir.</p>
<p>Avrupa’daki Türkler bulundukları topluma başarılı bir şekilde uyum sağlarken aynı zamanda kalabalık bir grup olmalarının verdiği avantajla ana dillerini ve kültürlerini de muhafaza edeceklerdir. Extra, Aarts, Avoird, Broeder & Yagmur (2001) tarafından yapılan araştırmada da ortaya çıktığı gibi, Batı Avrupa’daki gelecek Türk nesilleri iki dilli olacak ve ana dillerine sahip çıkacaklardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Kutlay YAĞMUR</strong></span></a>
</p><p>Tılburg Üniversitesi, Babylon /Hollanda</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 810-817</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat, N. (1976). ‘Turkish Migration to Europe: A Balance Sheet of Achievements and Failures’. In: N. Abadan-Unat (Ed.) Turkish Workers in Europe. Leiden: E. J. Brill, 1-44.</span></div>
<div><span>♦ Akıncı, M. -A (1996) “Les pratiques langagières chez les immigrés turcs en France”. Écarts d’Identité, no. 76, pp. 14-17.</span></div>
<div><span>♦ Akıncı, M. -A. (1999) “Développement des compétences narratives des enfants bilingues turc-français en France âgés de 5 à 10 ans. (Ph. D. dissertation, Université Lumière Lyon 2).</span></div>
<div><span>♦ Akıncı, M. A. & Yağmur, K. (2000). Language use and attitudes of Turkish immigrants in France and their subjective ethnolinguistic vitality perceptions. Paper presented at International Turkish Linguistics Conference, Bogazici University, İstanbul, Turkey, 14-16 August 2000.</span></div>
<div><span>♦ Boeschoten, H. (1990) Acquisition of Turkish by immigrant children. A multiple case study of Turkish children in the Netherlands aged 4 to 6. Wiesbaden: Harrasowitz.</span></div>
<div><span>♦ Boeschoten, H. et al. (1993). Turkish, Kurdish and other languages of Turkey. In Community Languages in the Netherlands, G. Extra & L. Verhoeven (eds.), 109- 142, Amsterdam: Swets & Zeitlinger.</span></div>
<div><span>♦ Bot de, K. & Weltens, B. (1997). Multilingualism in the Nederlands? In: T. Bongaerts & K. de Bot (eds.) Perspectives on Foreign Language Policy, 143-156. Amsterdam: John Benjamins.</span></div>
<div><span>♦ Broeder, P. & Extra, G. (1999). Language, Ethnicity & Education: Case studies of Immigrant minority groups and immigrant minority languages. Clevedon: Multilingual Matters.</span></div>
<div><span>♦ Driessen, G. (1997). From mother tongue to foreign language: Prospects for minority- language education in The Netherlands. In Perspectives on Foreign-Language Policy: Studies in Honour of Theo van Els, T. Bongaerts and K. de Bot (eds.), 181-200, Amsterdam: John Benjamins Publishing.</span></div>
<div><span>♦ Echardour, A. & E. Maurin (1993) La main d’oeuvre étrangère, Données sociales, pp. 504-13.</span></div>
<div><span>♦ Extra, G. & Verhoeven, L. (1993). Community languages in cross-cultural perspective. In Community Languages in the Netherlands, G. Extra & L. Verhoeven (eds), 109-142, Amsterdam: Swets & Zeitlinger.</span></div>
<div><span>♦ Extra, G. & Gorter, D. (2001). Comparative perspectives on regional and immigrant minority languages in multicultural Europe. In: G. Extra & D. Gorter (eds.) The Other Languages of Europe. Clevedon: Multilingual Matters. Pp. 1-41.</span></div>
<div><span>♦ Extra, G., Aarts, R., Avoird, T., Broeder, P., & Yagmur, K. (2001) De Andere Talen van Nederland (The other langauges of the Netherlands). Bussum: Uitgeverij Coutinho.</span></div>
<div><span>♦ Gogolin, I. (1998). Multilingualism and the Public Sphere. Which languages for Europe? Amsterdam: European Cultural Foundation.</span></div>
<div><span>♦ INSEE (1997). Portrait social: les immigrés en France.</span></div>
<div><span>♦ Klatter-Folmer, J. (1996) Turkse Kinderen en hun schoolsuccess. Ph. D Dissertation, Tilburg University, Tilburg: Tilburg University Press.</span></div>
<div><span>♦ Mulder, L. (1996) Meer voorrang, minder achterstand: Het Onderwijsvoor- rangsbeleid getoetst. Nijmegen: ITS.</span></div>
<div><span>♦ Pfaff, C. (1994). Early bilingual development of Turkish children in Berlin. In The Crosslinguistic study of bilingual development, G. Extra & L. Verhoeven (eds.), Amsterdam: Royal Netherlands Academy of Arts and Sciences.</span></div>
<div><span>♦ Şen, F. (1996). Turkish Communities in Western Europe. In Turkey between East and West: new challenges for a rising regional power, V. Mastny & R. C. Nation (eds.), 233-266. Boulder, Colo: Westview Press.</span></div>
<div><span>♦ Tesser, P. (1993) Rapportage minderheden 1993. Rijswijk: SCP.</span></div>
<div><span>♦ Verhallen, M. & Schoonen, R. (1993). Lexical knowledge of monolingual and bilingual children. Journal of First and Second Language Acquisition, 14, 4, p. 344.</span></div>
<div><span>♦ Verhoeven, L. (1987). Ethnic minority children acquiring literacy. Dordrecht: Foris Publications.</span></div>
<div><span>♦ Verhoeven, L. and Vermeer, A. (1989). Diagnose van Kindertaal [Diagnosis of Child Language]. Tilburg: Zwijssen.</span></div>
<div><span>♦ Villanova de, R. (1997) Turkish housing conditions in France: from tenant to owner. In: S. Özüekren & R. Van Kempen (ed.), Turks in European cities: housing and urban segregation. Comparative Studies in Migration and Ethnic Relations, 4, ERCOMER, Utrecht University, pp. 98¬121.</span></div>
<div><span>♦ Yağmur, K. (1997) First Language Attrition among Turkish Speakers in Sydney. Ph. D.</span></div>
<div><span>♦ Dissertation, Nijmegen University (Studies in Multilingualism, Vol. 7, Tilburg: Tilburg University Press).</span></div>
<div><span>♦ Yağmur, K., de Bot, K., & Korzilius, H. (1999). Language Attrition, Language Shift and Ethnolinguistic Vitality of Turkish in Australia. Journal of Multilingual and Multicultural Development, 20, 1, pp. 51-69.</span></div>
<div><span>♦ Yağmur, K. (in press) Language Maintenance Patterns of Turkish Immigrant Communities in Australia, and Western Europe: the impact of majority language policies on language attitudes and ethnolinguistic vitality perceptions. International Journal of the Sociology of Language.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Diyasporik Türk Gençliği Kültürel Kimliğin Yeniden Üretimi Ve Hibrid Kimlik İnşası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/diyasporik-turk-gencligi-kulturel-kimligin-yeniden-uretimi-ve-hibrid-kimlik-insasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/diyasporik-turk-gencligi-kulturel-kimligin-yeniden-uretimi-ve-hibrid-kimlik-insasi</guid>
<description><![CDATA[ Diyasporik Türk Gençliği Kültürel Kimliğin Yeniden Üretimi Ve Hibrid Kimlik İnşası
Giriş Türklerin Batı Avrupa ülkelerine göç süreci 1950 sonları ve 1960’ların ilk yıllarından başlayarak devam etmiştir. 1973 yılındaki petrol krizine dayalı ekonomik duraklamadan göç hareketini bir süreliğine kesintiye uğratmakla birlikte aile birleşimi şeklinde dışarıya göç hareketi ivme kazanarak devam etmiştir. Türkiye’ye dönüş planları sadece mitolojik bir niyet olarak kalmış ve aile birleşmeleri ile Avrupa’daki Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c682f55e8b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Diyasporik, Türk, Gençliği, Kültürel, Kimliğin, Yeniden, Üretimi, Hibrid, Kimlik, İnşası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Turk-Gencligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/diyasporik-turk-gencligi-kulturel-kimligin-yeniden-uretimi-ve-hibrid-kimlik-insasi.html">Diyasporik Türk Gençliği Kültürel Kimliğin Yeniden Üretimi Ve Hibrid Kimlik İnşası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Talip KÜÇÜKCAN</strong></span></a>
</p><h2><span><strong>Giriş</strong></span></h2>
<p>Türklerin Batı Avrupa ülkelerine göç süreci 1950 sonları ve 1960’ların ilk yıllarından başlayarak devam etmiştir. 1973 yılındaki petrol krizine dayalı ekonomik duraklamadan göç hareketini bir süreliğine kesintiye uğratmakla birlikte aile birleşimi şeklinde dışarıya göç hareketi ivme kazanarak devam etmiştir. Türkiye’ye dönüş planları sadece mitolojik bir niyet olarak kalmış ve aile birleşmeleri ile Avrupa’daki Türk nüfusu her yıl gittikçe artmıştır (Abadan-Unat, 1974; Paine, 1974; Abadan-Unat; 1976; Beeley, 1983; Martin, 1991). Günümüzde Avrupa’da 3 milyondan fazla Türkiye kökenli insan yaşamaktadır. Avrupa’daki Türk nüfusun büyük bir çoğunluğu bulundukları ülke vatandaşlığına geçerek göçmenlik statüsünü terk etmek suretiyle bu ülkelerde yerleşik hayat sürmeye başlamıştır (Castles, Booth and Wallace, 1987). Avrupa’da doğup büyüyen genç kuşaklar da eğitimlerini bu ülkelerde almakta, bu ülkelerin okullarında sosyalleşmeye başlamaktadırlar. Anne-babalar için genç kuşakların farklı kültürel ortamlarda sosyalleşmeleri ‘kültürel kimlik’ gelişimi açısından birtakım kaygılara neden olmaktadır. Ancak bu kaygıların ne kadar haklı olduğunu, Avrupa’daki Türk gençlerinin gerçekten ‘kültürel kimlik’ eksenli sorunlar yaşayıp yaşamadıklarını değerlendirebilmek için gençlerin Türk kültürel değerleri hakkında neler düşündükleri konusunda kapsamlı araştırmalar yapıldığını söylemek zor görünmektedir. Bununla beraber son yıllarda Avrupa’daki Türk gençlerini konu alan sosyolojik ve antropolojik araştırmaların ivme kazandığını da belirtmekte yarar vardır (Abadan-Unat, 1985; Kagitcibasi, 1987; Lange, 1989; van der Lans and Rooijackers, 1996). Almanya, Belçika, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler yanında Avrupa’ya giden Türkler için İngiltere de önemli bir göç ülkesi olmuştur. İngiltere’de yerleşik Türkiyeli ve Kıbrıslı Türklerin sayısının 300 bini aştığı tahmin edilmektedir (Ladbury; 1977; Bhatti, 1981; Gazioglu; 1989; Nielsen, 1989a; Anwar, 1993; Owen, 1993; The Independent, 2 January 1996). Bu ülkede yaşayan Türkiyeli ve Kıbrıslı Türklerin çocukları söz konusu olunca da ‘kültürel kimlik’ sorununa eğilen ancak birkaç bilimsel araştırmadan bahsetmek mümkündür.</p>
<p>Bu makale Londra’da yapılan bir alan araştırması ve anket uygulaması verilerine dayanmaktadır. Araştırmanın amacı İngiltere Türk gençliğini daha yakından tanımak ve düşüncelerini, tutum ve duruşlarını öğrenerek diyasporada ‘kültürel kimlik’ oluşumunu ve geleneksel kimlik yapısındaki değişimleri tahlil etmektir. Makale bireysel ve toplumsal kültürel kimlik ve aidiyetin oluşmasına etki eden unsurlar içinde yer alan faktörlerden sayılabilecek Türkçe (dil), Türk kültürü, arkadaş grubu seçimi, kız-erkek arkadaşlıkları ve evlilik öncesi cinsel ilişkiler hakkında Britanyalı Türk gençlerinin neler düşündüklerini içermektedir. Buna ilaveten gençlerin aile ve arkadaş seçimi konusundaki fikirleri ile Türkiye ve Kıbrıs’a nasıl baktıkları ele alınmaktadır.</p>
<h2><span><strong>Araştırma Popülasyonu</strong></span></h2>
<p>Ankete katılanlar psikologların gençlik dönemi olarak niteledikleri 12-18 yaş grubundaki (Patterson, Sochting and Marcia, 1992) kız ve erkek Türk gençlerinden oluşmaktadır. Araştırma grubu olarak 12-18 yaş grubunu yani erken ergenlik ve gençlik döneminin seçilmesinin temel nedeni kimlik duygusu edinmede bu gelişim döneminin belirleyici derece etkin bir özelliğe sahip oluşudur (Phinney, 1993b). Tablo 1 araştırmaya katı lanların yaş ve cinsiyetlerine göre dağılım oranlarını göstermektedir.</p>
<p><strong>Tablo 1:</strong> Araştırmaya Katılanların Yaş ve Cinsiyet Dağılımı</p>
<p><strong>                        Erkek             %                    Kız                  %</strong></p>
<p>12-15              24                       57                     36                    71</p>
<p>16-18              18                      43                      15                    29</p>
<p><strong>Toplam         42                   100                 51                   100</strong></p>
<p>Tablo 1’de de görüldüğü gibi araştırmaya 42 erkek ve 51 kız olmak üzere toplam 93 genç Türk katılmıştır. İstatiksel olarak bu temsili bir rakam olarak görülmektedir. Bu sayının Türk gençleri hakkında genel bir izlenim edinilmesi, kimliksel oluşum ve değişimdeki örüntünün gözlemlenmesi için yeterli olduğu düşünülmektedir. Anket Türklerin yoğun olarak yaşadıkları kuzey-doğu Londra’da farklı devlet okullarında yapılmıştır. Böylece daha temsili bir araştırma popülasyonuna ulaşılması gerçekleştirilmiştir. Okullarda anket uygulamasına ilave olarak gençlerin gönüllü olanları ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilerek araştırma sürecinde daha zengin ve detaylı veri toplanması sağlanmıştır.</p>
<p>Araştırmaya katılan erkeklerin yüzde 57’si, kızların ise yüzde 71’i 12-15 yaşları arasındadır. Yaşları 16-18 arasında olan erkeklerin oranı yüzde 43, kızların oranı ise yüzde 29’dur. Bilimsel araştırmalar bu yaş dönemlerini gençlik dönemi olarak nitelemektedir. Biz de bu nedenle özellikle bu yaş grubunu seçtik. Ancak 18-24 yaş grubu hakkında da araştırmalar yapılması gerektiğini burada belirtmek gerekir.</p>
<h2><span><strong>Doğum Yeri ve Sosyalleşme Çevresi</strong></span></h2>
<p>Araştırmaya katılan Türk gençlerinin doğum yerleri Türkiye, Kıbrıs ve Londra olarak belirlenmiştir. Tablo 2’de görüldüğü gibi erkeklerin yüzde 41’i, kızların ise yüzde altısı Türkiye’de; erkeklerin yüzde altısı, kızların ise yüzde sekizi Kıbrıs’ta doğmuştur. Geri kalan büyük çoğunluk ise Londra doğumludur.</p>
<p>Tablo 2’de yer aldığı gibi erkeklerin yüzde 45’i kızların ise yüzde 86’sı İngiltere doğumludur. Yani araştırmaya katılan gençlerin yaklaşık üçte ikisi İngiltere’de doğup büyüyen deneklerden oluşmaktadır. Bu önemli bir bulgudur ve buna şöyle bir anlam yüklenebilir: Türkiye ve Kıbrıs’tan uzak vatanlarda doğan bir Türk kuşağı yetişmektedir. Benzeri bir durum diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler için de geçerlidir. Burada doğan gençler için doğdukları ve büyüdükleri ülkeler anavatan durumundadır.</p>
<p><strong>Tablo 2:</strong> Araştırmaya Katılanların Doğum Yeri</p>
<p><strong>                        Erkek             %                    Kız                  %</strong></p>
<p>Türkiye           17                   41                   3                      6</p>
<p>Kıbrıs              6                      14                   4                      8</p>
<p>Londra           19                   45                   44                    86</p>
<p><strong>Toplam         42                   100                 51                    100</strong></p>
<p>Avrupa’da yeni bir Türk gençliği yetişmektedir. Aile kökenleri Türkiye ve Kıbrıs olan İngiltere doğumlu gençler Avrupa Türklerinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu gençler doğdukları ülke dilini daha iyi öğrenmekte ve anne-babalarından farklı bir kültürel hayat içinde büyümektedirler. Gençlerin içinde yaşadıkları ortamsal ve çevresel faktörler kimlik edinme ve aidiyet duygusu kazanmalarını etkilemektedir (Phinney, 1993a). Bu nedenle Türk gençlerinin kültürel kimlikleri incelenirken doğup büyüdükleri sosyal çevre göz önüne alınmalıdır. Çünkü kimlik gelişimi sadece zihinsel ve duygusal süreçlerin değil çevresel ve toplumsal faktörlerin de etkisine maruz kalmaktadır (Watermann, 1992; Phinney, 1993a; Markstrom-Adams, 1992).</p>
<p>İngiltere’de doğup büyüyen veya küçük yaşlarda bu ülkeye gelenler farklı kimlikler, kültürel değerler ve farklı yaşam biçimleri ile karşılaşmaktadırlar. Bu nedenle gençleri anlamak ve kimlik gelişim süreçlerini çözümleyebilmek için bağlamsal ve çevresel koşulların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Türk gençlerinin İngiltere’de yaşadıkları süre göz önüne alınırsa bu söylediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>Tablo 3’te görüldüğü gibi Türk gençleri hayatlarının büyük bölümünü Londra’da geçirmektedirler. Burada doğmayanlar bile küçük yaşlarda aileleriyle gelip İngiltere’de yaşamaya başlamıştır. Tablo 3’teki veriler Türk gençlerinin büyük bir çoğunluğunun doğumlarından bu yana Londra’da yaşadıklarını göstermektedir. Londra’da doğmayanların çoğu da zaten uzun yıllar önce buraya gelmiş görünmektedir.</p>
<p><strong>Tablo 3:</strong> Londra’da Yerleşiklik Süresi?</p>
<p><strong>                                    Erkek             %                     Kız                  %</strong></p>
<p>Doğduğundan beri              19                   45                    44                   86</p>
<p>1-5 yıl arası                           8                      19                    4                      8</p>
<p>6-10 yıl arası                         15                   36                    3                      6</p>
<p><strong>Toplam                                 42                   100                 51                   100</strong></p>
<p>Araştırmaya katılan erkeklerin yaklaşık yarısı, kızların ise yüzde 86’sı doğduklarından beri Londra’da yaşamaktadır. Bunun anlamı şudur: Artık İngiltere’de doğup büyüyen, İngiliz okullarına giden, İngilizce yazıp konuşan ve bunlardan da önemlisi Britanya vatandaşı olan bir Türk gençliği yetişmektedir. Bunlara kısaca Britanya Türk gençliği denilebilir. Britanya Türk gençliği İngiliz kültür değerlerinin baskın olduğu toplumsal bir çevrede sosyalleşmekte ve kimlik duygusu edinmektedir. Çevresel ve ortamsal şartlar gençlerin aile ilişkilerini, Türk diline ve geleneklerine bakışını ve arkadaşlık ilişkilerini etkilemektedir. Şimdi sırasıyla gençlerin bu konulardaki görüş, algı ve duruşlarını tahlil edebiliriz.</p>
<h2><span><strong>Gençler ve Aile İlişkileri</strong></span></h2>
<p>Makalenin bu bölümüne kadar araştırmaya katılan Türk gençlerinin profili hakkında bilgi verilmiştir. Şimdi sıra, çoğunluğu İngiltere’de doğup-büyüyen genç Türklerin aileleri hakkında verdikleri bilgilere ve gençlerin kuşaklar arası ilişkiler hakkında neler düşündüklerini irdelemeye gelmiştir.</p>
<p>Gençlerin kuşaklar arası çatışmalara ilişkin şikayetleri, istekleri ve aileden beklentilerine kulak vermeden onlarla verimli ilişkiler kurmak mümkün olmayacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi gençlerin çoğu İngiltere doğumludur. Yani onlar doğumlarından itibaren bu toplumun bir parçası olarak toplumsal hayata katılmaktadır. Bu özellikleri ile gençler göç deneyimi yaşayan aile büyüklerinden sosyalleşme ve toplumsal hayata katılarak yaşadıkları toplumla bütünleşme düzeyleri bakımından doğal olarak daha farklı bir tablo çizmektedirler. Tablo 4’te görüldüğü gibi araştırmaya katılan deneklerin ailelerinin yarıdan fazlası Kıbrıs kökenlidir. Türkiye kökenli olanlar sayısal olarak daha azdır. Bu da zaten İngiltere’deki Türkiye ve Kıbrıs Türklerine ilişkin olarak bilinen oranın bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong>Tablo 4:</strong> Araştırmaya Katılanların Aile Kökenleri</p>
<p><strong>ANNE            %                    BABA            %</strong></p>
<p>Türkiye           28                   30                   32                    34</p>
<p>Kıbrıs              53                   56                   51                    54</p>
<p>Diğer              4                      5                      2                      3</p>
<p>Cevpsız         8                      9                      8                      9</p>
<p><strong>Toplam         93                   100                 93                    100</strong></p>
<h2><span><strong>Aileleriyle Birlikte Gençlerin Yaşamaya İlişkin Tutumları</strong></span></h2>
<p>Tablo 4’te görüldüğü gibi araştırmaya katılan deneklerin aileleri içinde sadece dört anne ve iki baba Türk kökenli değildir. Verilen cevaplar arasında Türk olmayan annelerin İrlanda, İngiliz ve Arap kökenli oldukları belirtilmiştir. Bu arada hemen belirtmek gerekir ki Türkiye ve Kıbrıs kökenliler tamamen ayrı ve birbirinden kopuk gruplar olarak düşünülmemelidir çünkü her iki grup arasında çok sayıda evlilikler olmuştur. Burada sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türk ailelerinin yaklaşık tümünü Kıbrıs ve Türkiye kökenli olarak, gençlerin ise büyük bir çoğunluğu Britanyalı olarak tanımlamak mümkündür.</p>
<p>Türk aile yapısında anne-baba ile çocuklar arasında sıcak bir ilişki vardır ve bu ilişkinin ömür boyu sürmesi beklentisi canlılığını korumaktadır. Çocuklar 18 yaşına gelince evden ayrılmaları beklenmez. Evden ayrılma genellikle gençlerin evlenmesi ve yeni bir aile kurması ile meydana gelen bir süreçtir. Araştırmada İngiltere’li Türk gençlerinin aileleriyle birlikte yaşama konusundaki ne düşündükleri, aileleriyle mi yoksa özgür ve kendi başlarına buyruk mu yaşamak istedikleri sorusu da ele alınmıştır. Tablo 5’te görüldüğü gibi araştırmaya katılanların yüzde 54’ü aileyle birlikte yaşama yanlısıdır. 11 erkek ve 19 kız ise kendi ailelerinden bağımsız yaşama taraftarı olduklarını belirtmişlerdir.</p>
<p><strong>Tablo 5:</strong> Gençlerin Aileleriyle Yaşama Konusundaki Görüşleri</p>
<p><strong>                        Erkek             %                    Kız                  %</strong></p>
<p>Evet                22                   52                   32                    63</p>
<p>Hayır              11                   26                   19                    37</p>
<p>Cevapsız       9                      22                   –                       –</p>
<p><strong>Toplam         41                   100                 52                    100</strong></p>
<p>Aileleriyle yaşamak isteyenler genellikle ‘aile sevgisi’, ‘aile güveni’ ve ‘hayatlarını sevdikleri ile’ paylaşma isteklerinden dolayı böyle bir tutum benimsediklerini ifade etmişlerdir. Anne-babalarına duydukları saygı, onları kırıp-incitmeme duyarlılığı ve yalnız yaşama sırasında karşılaşılabilecek toplumdaki bazı tehlikeler ve güvensizlik duyguları da aileyle birlikte yaşama nedenleri arasında sayılmaktadır. Bunlara ilaveten anne-baba ile ilişkilerin sıcak olması, çatışmaların ve farklı görüşlerin derin olmayışı, onların her an yardıma hazır olmaları da gençleri birlikte yaşamaya iten dürtüler olarak belirmektedir.</p>
<p>Aileyle birlikte yaşama konusundaki görüş ve tutumlarla ilgili olarak bazı cinsiyet farklılıkları göze çarpmaktadır. Özellikle kızların yüzde 37’si kendi başlarına yaşamak istediklerini belirmişlerdir. Bunun için genç kızlar çeşitli nedenler göstermektedir Aile kontrolünün katı olması, ailenin erkek üyelerine daha fazla özgürlük alanı tanınması ve kızların hayatlarının her noktasında onlara karışılması aileden ayrı yaşamak isteyenlerin temel nedenleri arasında yer almaktadır.</p>
<p>Ailedeki kavgalar, anne-baba ilişkilerinin gergin olması ve huzursuz bir ortamın olması da genç kızları aileden bağımsız olarak yaşamaya iten nedenler arasında sayılmaktadır. Bu nedenle anne- babaların huzurlu bir aile ortamı hazırlamaları ve gençlerin sesine kulak vermeleri gerektiği söylenebilir. Aksi takdirde onları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelinme ihtimali gayet büyük olacağına kesin gözüyle bakılabilir</p>
<h2><span><strong>Aile Kontrolü ve Kuşaklar Arası Sürtüşme</strong></span></h2>
<p>Özellikle aşırı aile kontrolü ve baskısı başta kızlar olmak üzere bütün gençlerin en büyük şikayetlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Tablo 6’da da görüldüğü gibi erkeklerin yüzde 33’ü, kızların ise yüzde 73’ü ailelerinin aşırı baskı yaptığını düşünmektedir. Aile baskısının özellikle genç kızlar üzerinde yoğunlaşması ‘aşırı korumacılık’, ‘dedikodudan uzak durma’, ve ‘kızların daha çok tehlikeyle karşı karşıya oldukları’ gibi bazı nedenlere bağlanmaktadır. Araştırmada elde edilen bulgular İngiltere’deki Türk toplumu ile ilgili önceki çalışmalarda (Ladbury, 1979; Bainbridge, 1986) varılan sonuçları destekler niteliktedir.</p>
<p><strong>Tablo 6:</strong> Gençlere Göre Aile Baskısı Düzeyi</p>
<p><strong>YAŞ                           Erkek             %                    Kız                  %</strong></p>
<p>Aşırı                            14                   33                   37                   73</p>
<p>Aşırı değil                  19                   45                   14                   27</p>
<p>Cevapsız                   9                      22                   –                       –</p>
<p><strong>Toplam                     42                   100                 51                   100</strong></p>
<p>Erkekler aile baskısını kızlar kadar hissetmedikleri için şikayetleri de o kadar fazla görünmemektedir. Coğrafi olarak yakın yerleşim birimlerinde oluşan mahallelerde ikamet eden Türk toplumu arasında erkeklerin serbest davranışlarıyla ilgili rahatsız edici düzeyde dedikodu ve söylentiler ortaya çıkmamakta, hatta başka kızlarla görülen erkeklerin bu davranışı övülmekte ve çapkınlık bir anlamda teşvik edilmektedir. Kızlar söz konusu olduğunda ise onların tiyatro ve sinemaya gitme istekleri bile çoğunlukla aile büyükleri tarafından ‘aman başkaları ne der’ kaygısıyla engellenmektedir. Bu tür korkular yaşayan aileler, erkek çocuklarına tanıdıkları özgürlüğü kızlara tanımamakta ve cinsiyet ayırımına dayalı bu kısıtlayıcı davranış genç kızları olumsuz yönde etkilemektedir. Aile baskısının sadece kızlar üzerinde kurulmasının yanlış olduğunu ifade eden deneklere göre aileler erkek çocuklara tanıdıkları özgürlükleri kızlara da tanımalı ve daha da önemlisi onlara güven duygularını güçlendirmelidir.</p>
<p>Gençlerle aile büyükleri arasında bazı görüş ayrılıklarının da olduğu gözlenmektedir. Araştırmaya katılan erkeklerin yüzde 68’i, genç kızların ise yüzde 90’ı çeşitli konularda aileleriyle farklı düşündüklerini ve bu kuşak farkının zaman zaman gerilimlere ve sürtüşmelere neden olduğunu belirtmektedir. Bu da yukarıda bahsedilen aile kontrolünü doğrulamaktadır. Kuşaklar arası görüş ayrılıkları genellikle giyim-kuşam, makyaj, eğlence için dışarı çıkma, arkadaşlık seçimi, arkadaş ziyareti, ev dışında geçirilen zaman, okul seçimi, geleceğe ilişkin planlar ve evliliklerinin düzenlenmesi konuları üzerine yoğunlaşmaktadır. Kuşaklar arası görüş ayrılıkları ve sürtüşme sadece Türkler arasında değil, İngiltere’ye yerleşmiş Hindistan ve Pakistan kökenli diğer etnik azınlık grupları için de geçerlidir ve aşağı yukarı benzer konularda farklılıklar dile getirilmektedir (Anwar,1976; Anwar,1985).</p>
<h2><span><strong>Gençlik, Dil ve Türkçe</strong></span></h2>
<p>Göçmen toplulukların kaybetmekle karşı karşıya oldukları kültürel değerlerin ilk sıralarında yer alan unsurlardan birinin dil olduğu belirtilmektedir (Waters, 1990). Bu bölümde gençlerin Türk dili ve kültürü hakkında neler düşündüklerini ve hangi dili daha iyi kullandıklarını ve bunun arka planını oluşturan nedenler tahlil edilecektir. Buradaki temel sorular şunlardır: Acaba Türk gençleri evde ve sokakta Türkçe mi yoksa İngilizce mi konuşmayı tercih ediyorlar? Bu tercihin gerisinde yatan nedenler nelerdir? İletişim dili seçilirken hangi faktörler devreye giriyor ve gençler tercihlerini hangi yönde kullanıyorlar?</p>
<p>Araştırmaya katılan gençlerin çoğu hem İngilizce hem de Türkçeyi iyi bildiklerini iddia etmektedir. Tablo 7’de de görüldüğü gibi deneklerin yüzde 72 gibi büyük bir çoğunluğu her iki dili de iyi bildiği kanaatini taşımaktadır.</p>
<p><strong>Tablo 7:</strong> Türkçe ve İngilizce Düzeyleri</p>
<p><strong>SAYI              %</strong></p>
<p>Türkçe ve İngilizce              67                   72</p>
<p>İngilizce                                 12                   13</p>
<p>Türkçe                                    6                      6</p>
<p>Cevapsız                               8                      9</p>
<p><strong>Toplam                                 93                   10</strong></p>
<p>Araştırmada elde edilen verilere göre gençlerin yüzde 13’ü İngilizceyi daha iyi yazıp konuşmaktadır. Türkçeyi İngilizce’den daha iyi bilenlerin oranı ise sadece yüzde altı olarak gözükmektedir. Gençlerin çoğunluğu hem İngilizceyi hem de Türkçeyi iyi bildiklerini söylemekle beraber araştırma amacıyla hazırlanan anketler içinde Türkçe anket formu yerine tümü İngilizce anket formlarını doldurmayı tercih etmişlerdir. Bu da gençlerin yazılı Türkçeyi İngilizce kadar etkin kullanamadıklarını göstermektedir. Gençlerin Türkçeleri daha ziyade günlük konuşmayla sınırlı kalmaktadır. Kitap okuma ve film seyretme örüntüleri de gençlerin Türkçe kitap yerine İngilizce kitapları, Türkçe film yerine İngilizce filmleri daha çok tercih ettiklerini yani Türkçenin aslında dar bir alanda kullanıldığını göstermektedir.</p>
<h2><span><strong>Dil Öğreniminin Yeri ve Korunma Mekanizması</strong></span></h2>
<p>Gençlerin çoğu evde iki dil kullanıyor. Hem Türkçe ve hem de İngilizceyi iyi bildiğini söyleyen gençlerin çoğunluğu evde her iki dili de günlük hayatta sıkça kullanıyor. Gençlerin iki dili de iyi derece de bilmeleri bir zenginlik kaynağı olmakla beraber bu dillerden birinin ağırlık kazanarak diğerinin kullanılmasını sınırlaması bazı iletişim sorunlarına ve linguistik kimlik sürtüşmelerine neden olmaktadır.</p>
<p>Araştırma sonuçları Türkçe öğretiminde ilk kaynağın aile olduğunu göstermektedir. Yani bir anlamda dil aile ortamında doğuyor, gelişiyor ve genç kuşaklara sözlü gelenek yoluyla aktarılıyor. Tablo 8’de de görüldüğü gibi gençlerin yüzde 76’sı iki dilli, yani bilingual olma özelliğine sahiptir. Bu yeteneklerini gençler aile ortamlarında başarıyla kullanmakta ve evlerinde sadece İngilizce konuşanların oranı yüzde iki olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Tablo 8:</strong> Evde Konuşulan Dil</p>
<p><strong>                                    SAYI              %</strong></p>
<p>Türkçe ve İngilizce              71                   76</p>
<p>İngilizce                                 11                   12</p>
<p>Türkçe                                    2                      2</p>
<p>Cevapsız                               9                      10</p>
<p><strong>Toplam                                 93                   100</strong></p>
<p>Gençlere göre aileden sonra Türkçenin en iyi öğrenildiği yer hafta sonu dil ve kültür okullarıdır. Yaz tatilini Türkiye veya KKTC’de geçirenler de tatillerini dil öğrenme ve geliştirme açısından yararlı bulmaktadır. Gençler ayrıca yerel Türk radyo ve gazetelerinde de Türkçe öğrenimine yönelik program ve yayınların yanı sıra gençlik programları ile basılı yerel medyadaki gençlik sayfalarının da yararlı olacağını düşünmektedirler.</p>
<p>Gençler dil ve kültürel yönden gelişim için bazı beklentilerini de dile getirmektedirler. Örneğin ülkedeki Türk derneklerin, medya kuruluşlarının ve daha da önemlisi resmi temsilciliklerin daha sık Türkçe şiir, hikaye ve deneme yazı yarışmalarının kendilerini teşvik edeceğini ifade etmektedirler. Buna ilaveten Türkiye ve KKTC eğitim müşavirliklerinden Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’a kültür gezileri düzenleyip, sponsor etmeleri beklentisi dile getirilmektedir.</p>
<p>Elde edilen bu sonuçlar şunu göstermektedir: Genç Türkler, Türkçe öğrenmek istiyor ve evde her fırsatta Türkçe konuşuyorlar. Ancak anne-babalarından ve yetkililerden daha fazla ilgi bekliyorlar. Unutulmaması gerekir ki çocuklara Türkçe öğretmek ilk planda anne-babanın sonra da Türkiye ve KKTC eğitim müşavirliklerinin ve kültür ataşeliklerinin görevidir. Ayrıca İngiltere’deki yerel belediyelere de düşen önemli görevler vardır. Bu görevlerin ilgili makamlara hatırlatılması da anne-babanın görevidir. Türkçeyi iyi öğrenemeyen çocukları şüphesiz anne-babaların suçlamaya hakları yoktur. Bu anlamda asıl sorumlu tutulması gerekenler çocuklarının kültürel kimlik erozyonuna uğradığını düşünen ancak kültürel birikimin aktarımı konusunda yeterince çalışmayan ebeveynlerdir.</p>
<h2><span><strong>Günlük Konuşmalarda Dillerin Kullanım Oranları</strong></span></h2>
<p>Gençlerimiz evlerinde hem Türkçe hem de İngilizce konuşmakla beraber, çoğunluğun günlük konuşmalarında tercih ettikleri dil aslında İngilizcedir. ‘Ailenizle veya Türk arkadaşlarınızla konuşurken hangi dili konuşmayı tercih ediyorsunuz?’ şeklindeki soruya, gençlerin yüzde 63’ü “İngilizce”cevabını vermiştir. Yani Tablo 9’da da görüldüğü gibi gençler artan oranda İngilizce konuşma eğilimindedir ve bulgular gençlerin Türkçelerinin gittikçe zayıfladığını göstermektedir.</p>
<p>İngilizce konuşmayı tercih edenlere ‘Niçin İngilizce konuşmayı tercih ediyorsunuz?’ diye sorduğumuzda bu gençler anlamlı cevaplar vermektedir. İngilizce konuşmayı tercih edenler ‘kendimizi İngilizce daha iyi ifade ediyoruz’, ‘İngilizce daha rahat ve kolay geliyor’, ‘Türkçemiz pek iyi değil, hata yapınca dalga geçiyorlar’ gibi bir dizi cevapla iletişim dili tercihlerinin gerisinde yatan nedenleri açıklamaktadır.</p>
<p><strong>Tablo 9: Türklerle Günlük Konuşmalarda Tercih Edilen Dil</strong></p>
<p><strong>SAYI              %</strong></p>
<p>İngilizce                     59                   63</p>
<p>Türkçe                        25                   27</p>
<p>Cevapsız                   9                      10</p>
<p><strong>Toplam                     93                   100</strong></p>
<p>Türk gençlerinin İngilizceyi çok iyi derecede öğrenmesi ve kullanabilmesi yaşadıkları toplumla iletişim kurup entegre olmaları, eğitim ve iş yaşamında başarıyı yakalamaları için zorunlu görülmektedir. Gençlere göre İngilizceyi iyi öğrenmeden ne okul ne de iş hayatında başarılı olunması mümkün görünmemektedir. Ancak diğer taraftan Türk gençlerinin düşünce, duygu ve beklentilerini ifade edebilecek düzeyde Türkçe bilgisinden yoksun bulunmaları ‘kültürel kimlik’ açısından kaygı verici bir durum olarak değerlendirilmektedir. Gençlere göre İngiltere’de Museviler, Zenciler, Hindistanlı ve Pakistanlı azınlıklar kültürel kimliklerini yaşatmak ve genç kuşaklara aktarmak için ciddi uğraş vermektedir. Bu azınlık grupların kültürel kimliklerini korumak için akşam ve hafta sonu okullarına ilaveten çok sayıda tam zamanlı okul açtığının altını çizen Türk gençleri İngiltereli Türklerin sadece hafta sonu okulları ile yetindiklerini ancak bunun yeterli olmadığını dile getirmektedirler.</p>
<h2><span><strong>Gençliğin Türk Kültürü Hakkındaki Tutumları</strong></span></h2>
<p>Avrupa’daki diğer ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de genç Türkler birden fazla ‘kültürel kimlikle’ karşılaşmaktadır. Bu durum Avrupa ve Amerika’daki tüm azınlık ve etnik topluluklar için de geçerli bir olgudur. Sadece Türkler değil Hindistan, Pakistan, Arap, Musevi ve Çin kökenli olanların çocukları da bir taraftan kendi kültürel değerlerini öğrenmekte diğer taraftan da yaşadıkları ülke kültürünü okul, toplum ve medya gibi kanallarla öğrenmekle yüz yüze kalmaktadır.</p>
<p>Özellikle göçlerle homojen yapısı bozulan ve gittikçe heterojen ve çoğulcu bir yapı kazanan toplumlarda farklı kökenlerden gelerek bu toplumlara eklemlenen gruplar zaman zaman iki farklı kültürel değerler sistemi arasında çatışma veya sürtüşme yaşamakta ve bundan en çok genç kuşaklar etkilenmektedir. Bu tür çatışmaları farklı kültürel geçmişe sahip grupların yeni ortamlarda tecrübe etmesi oldukça yaygındır (Abadan-Unat, 1985). İngiltere’deki Türk gençlerinin ailedeki sosyalleşmeleri ile okuldaki sosyalleşmeleri çoğu zaman örtüşmemektedir çünkü onlar evde Türk kültürü, okulda ise İngiliz kültürü ile yüz yüze gelmektedirler. Aslında çatışmayı yenecek kadar güçlü bir kültürel kimliği olanlar için bu tür kültürel alış-veriş bir zenginlik kaynağıdır. Ancak bu çatışmaların yaşanma süreci kendi kültürel değerlerinden kopuk olanlar için ciddi bir yabancılaşmanın başlangıcı da sayılabilir.</p>
<h2><span><strong>Gençlerin Türk Kültür Hakkında Düşünce ve Görüşleri</strong></span></h2>
<p>İngiltere’deki Hindistan, Pakistan, Musevi ve Bangladeş kökenli aileler gibi Türkiye veya KKTC kökenli ailelerin büyük bir çoğunluğu da Türk gelenek ve törelerinin çocuklara öğretilmesi ve kazandırılması gerektiğini düşünmektedir. Aileler ‘Kültürel kimliğimiz canlı tutulsun’ mantığıyla hareket etmekle birlikte acaba genç Türkler bu konuda ne düşünmektedir? Acaba gençler de anne-babaları kadar kültürel değerlerin korunmasını istiyorlar mı? Bu sorunun cevabı Tablo 10’da açıkça görülmektedir.</p>
<p>Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 76’sı, yani büyük bir çoğunluğu, Türk geleneklerinin ve kültürel değerlerinin korunmasından yana olduklarını bildirmektedir. Araştırmaya katılan gençlerin çoğuna göre diğer gruplar gibi Türkler de kendi kültürüne sahip çıkıp yaşatmalıdır aksi takdirde Türk kimliği bu toplumda eriyip kaybolacaktır. Gençlere göre kendi kültürüne sırt çevirenleri, sahip oldukları değerlerden dolayı aşağılık duygusuna kapılıp da başka gruplara özenenleri İngiliz toplumu onaylamamaktadır.</p>
<p>Deneklere göre İngiltere’de hem Türk hem de saygın birer Britanya vatandaşı olarak yaşamak mümkündür. Kültürel değerlerin yaşatılmasından yana olan gençlerin çoğu bu değerler arasında din, dil, namus, ahlak, büyüklere saygı ve aileye önem verme gibi unsurları ön plana çıkarmakta ve bunların birer kimlik kaynağı olduğunu savunmaktadır.</p>
<p>Bu anlamda sosyalleşmenin ilk yeri olan aile, kültürel birikimlerin en azından korunması ve aktarımında önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Almanya Türkleri üzerine yapılan bir araştırmada (Nauck, 1994, 1995; Abadan-Unat, 1985)) da kuşaklar arası sürtüşmelere rağmen kültürel birikimin aktarımında ve temel seçeneklerin yapılmasında ailenin etkisini ortaya konmuştur.</p>
<p><strong>Tablo: 10:</strong> İngiltere’de Türk Kültürü ve Gelenekleri Korunmasına İlişkin Tutumlar</p>
<p><strong>SAYI              %</strong></p>
<p>Evet                            71                   76</p>
<p>Hayır                          10                   11</p>
<p>Cevapsız                   12                   13</p>
<p><strong>Toplam                     93                   100</strong></p>
<p>Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 11 gibi küçük bir grubu ise ‘Türk gelenekleri korunmasa da olur’ görüşünü dile getirmektedir. Kendilerine ‘niçin’ diye sorulduğunda bu gençler aslında çok düşündürücü cevaplar vermektedir. Bu gruptaki gençler, Türk kültürel değerlerinin tümüne karşı olmadıklarını ve yaşadıkları toplumdaki baskın değerlerle karşılaştırdıklarında katı buldukları bazı uygulamalara karşı çıkmaktadırlar. Özellikle genç kızlar, kendi üzerlerinde daha çok baskı hissettikleri için aile kontrolünü aşırı bulmakta ve kendilerine güven duymayan bu baskı geleneğinin kalkmasını istemektedirler. Burada dikkat edilecek olursa kızların geleneklerin tümüne değil, onların özgürlüklerini kısıtlayıcı gördükleri birtakım “gelenekselleşmiş” uygulamalara karşı oldukları fark edilecektir. Genç kızlar bu tür gelenekselleşmiş davranış kalıplarının değişmesinden yana olduklarını belirtmektedir. Yani geleneğin diyasporada yeniden üretimi sırasında katı kalıpların çözülmesi ve bazı değişimlerin gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Kızlar üzerindeki kontrol geleneğinin varlığı ve bunun değişmesi gerektiği istemi İngiltere’deki diğer azınlık gruplara mensup genç kızlar arasında da yaygın bir şekilde gözlenmektedir (Ballard, 1979, Anwar, 1994 ve Joly, 1995).</p>
<h2><span><strong>Gençlerin Türkiye ve Kktc’ye Bakışı</strong></span></h2>
<p>Daha önce de belirtildiği gibi araştırmaya katılan gençlerin büyük bir çoğunluğu İngiltere doğumludur. İngiltere’de doğmayanlar da zaten küçük yaşlarından itibaren bu ülkede yaşamaya başlayan ve çoğu artık Britanya vatandaşı olanlardır. Yani gençler artık hem de facto hem de yasal anlamda İngiltereli bireyler konumundadır. Dolayısıyla Türkiye ve Kıbrıs hakkında kendilerinden önceki kuşaklardan farklı düşünme ve kökenlerinin uzandığı bu iki ülkeye farklı tutumlar geliştirme potansiyeli taşımaktadırlar.</p>
<p>‘Kendinizi İngiltere’de mi yoksa Kıbrıs veya Türkiye’de mi daha mutlu hissediyorsunuz? ‘ şeklindeki soruya gençler aidiyet duyguları hakkında önemli ipuçları veren aynı zamanda ilk kuşak üyelerinden farklılaşan yanıtlar vermişlerdir.</p>
<p><strong>Tablo 11:</strong> Kendinizi Nerede Daha Mutlu Hissediyorsunuz?</p>
<p><strong>SAYI              %</strong></p>
<p>Kıbrıs / Türkiye’de               28                   30</p>
<p>İngiltere’de                            26                   28</p>
<p>Fark etmiyor                          39                   42</p>
<p><strong>Toplam                                 93                   100</strong></p>
<p>Tablo 11’de görüldüğü araştırmaya katılan gençlerin yüzde 30’u kendilerini KKTC veya Türkiye’de daha huzurlu hissediyor. Bunun nedeni nedir diye sorduğumuzda ise gençler çoğunlukla pragmatik nitelikli olan şu cevapları veriyor:</p>
<ul>
<li>‘KKTC / Türkiye’de insanlar daha cana yakın.’,</li>
<li>‘Orada hemen arkadaş ediniyoruz, sokaklar daha güvenli.’,</li>
<li>‘Kendimizi yabancı değil kendi evimizde hissediyoruz.’,</li>
<li>‘KKTC / Türkiye’de ailemiz bize daha çok özgürlük tanıyor.’,</li>
<li>‘Orada kendi kültürümüzü her yerde görüyoruz, Türkçemizi ilerletiyoruz’.</li>
<li>‘Yemekleri de unutmamak lazım. İnsan ne yiyeceğini şaşırıyor’.</li>
</ul>
<p>Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 28’i ise kendilerini İngiltere’de yani doğup büyüdükleri yerde daha mutlu hissediyorlar. Bu gruptaki gençler ‘İngiltere’deki yaşama çok alıştıklarını’, ‘arkadaşlarının hep burada olduğunu’ ve “İngilizce”yi daha iyi kullandıklarını’ belirtmekte ancak KKTC veya Türkiye’de geçirdikleri tatillerin zihinlerine kalıcı ve canlı izler bıraktığını da ifade etmektedirler. Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 42’si ise kendileri için İngiltere veya KKTC / Türkiye arasında fark olmadığını ifade etmiştir. Bu gruptaki gençler hem doğdukları hem de anne-babalarının geldikleri ülkelere karşı yakınlık ve bağlılık hissetmektedirler. Gençlerin büyük bir çoğunluğu İngiltere’de doğup büyümekle birlikte kültürel kökenlerinin bilincinde görünmektedirler ve çift yönlü aidiyet duygusu geliştirmektedirler.</p>
<p>Gençlik, Kız-Erkek Arkadaşlığı ve Cinsellik</p>
<p>Gençlik döneminde arkadaş seçimi özdeşleşme, bir gruba üyelik ve kimlik gelişimi açısından önemli görülmektedir. Araştırmaya katılan gençlerin yarısından fazlası evlilik öncesi sosyal içerikli arkadaşlıkları onaylamaktadır. Gençlere göre her normal insan gibi onların da iyi bir arkadaş grubu olmalıdır çünkü bu içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamaları açısından da çok önemli bir olgudur.</p>
<p>Tablo 12’de görüldüğü gibi araştırmaya katılan Türk gençlerinin sadece yüzde 13’ü sosyal içerikli arkadaşlığı uygun bulmamaktadır. Kendilerine niçin diye sorulduğunda genelde şu tür cevaplar vermektedirler:</p>
<ul>
<li>‘Ailem izin vermiyor.’</li>
<li>‘Çevremde doğru-dürüst arkadaş yok.’</li>
<li>‘Özellikle yabancılarla ortak yanlarımız az.’</li>
<li>Kızların çoğu ise dedikodu ve toplumsal denetimi ön plana çıkaran cevaplar veriyor:</li>
<li>‘Tanıdıklar dedikodu yapıyorlar.’</li>
<li>‘Arkadaşlarla dışarıda gören olursa adımız kötüye çıkıyor.’</li>
<li>‘Zaman zaman ailemizle aramızın açılmasına neden oluyorlar.’</li>
</ul>
<p><strong>Tablo: 12:</strong> Onaylama Durumu Evlilik Öncesi Sosyal Yaşamda Kız-Erkek Görüşmesini</p>
<p><strong>                                    SAYI              %</strong></p>
<p>Onaylıyorum             50                   54</p>
<p>Onaylamıyorum       12                   13</p>
<p>Fikrim yok                  31                   33</p>
<p><strong>Toplam                     93                   100</strong></p>
<p>Türk gençleri üzerinde Hollanda’da yapılan bir araştırmada da dedikodunun genç kızları kontrol altında tutma gibi bir sosyal baskı unsuru olduğu sonucuna varılmıştır. Dedikodunun yayılması korkusuna dayalı bu sosyal baskı aileler tarafından genç kızlara yansıtılmakta ve gençlerin sosyalleşme amaçlı arkadaşlıkları bile “aile şerefi” ve “aile namusu” gibi kavramların korunması gerektiği inancından hareketle kısıtlayıcı bir mekanizma olarak işlev görmektedir (de Vries, 1995).</p>
<h2><span><strong>Kız-Erkek Arkadaşlığı</strong></span></h2>
<p>Araştırmaya katılan erkeklere kız arkadaşları olup olmadığını, kızlara da erkek arkadaşları olup olamadığını sorduğumuzda verilen cevaplar da geleneksel trendi yansıtmaktadır. Erkeklerin yüzde 69’u ‘kız arkadaşım var’ şeklinde cevap verirken, kızların sadece yüzde 27’si ‘erkek arkadaşım var’ şeklinde cevap vermiştir. Tablo 13’te de görüldüğü gibi kızların büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 73’ü ‘erkek arkadaşım yok’ derken, erkeklerin sadece yüzde 31 ’i ‘kız arkadaşım yok’ yanıtını vermiştir.</p>
<p>Tablo 13: Erkek veya Kız Arkadaşı Edinme Oranı</p>
<p><strong>Erkek             %        Kız      %</strong></p>
<p>Kız / Erkek arkadaşım var             29                   69       14       27</p>
<p>Kız / Erkek arkadaşım yok             13                   31       37       73</p>
<p><strong>Toplam                                             42                   100     51       100</strong></p>
<p>Bu sonuçlar genç erkeklerin özgürce davrandıklarını, ailelerin erkeklerin kız arkadaşlar edinme ve onlarla birlikte olmaları gibi konularda koruyucu ve baskıcı bir tutum benimsemediklerini göstermektedir. Konu kızların erkek arkadaşları olunca pek çok ailenin cinsiyet ayırımı yaptıkları, kızların deyimiyle bir anlamda “iki yüzlü” davrandıkları ortaya çıkmaktadır Verilen cevaplardan anlaşıldığı kadarıyla çoğu aileler, erkek çocukların kızlarla arkadaşlık yapmasını, gezip eğlenmesini görmezden gelmekte ve bu davranışın ahlaki olup olmadığını tartışmamaktadır. Yani ahlaki konularda erkek ve kızlara karşı cinsiyet farkına dayalı ayrım yapılmakta iki ayrı standart uygulanmaktadır. Bazı davranış türleri erkek yapınca hafiflik ve ahlaksızlık sayılmamakta, ama aynı davranışlar kızlar söz konusu olunca ahlaksızlık ve hafiflik olarak görülmektedir. Kızlara göre kendilerine ‘aman başka erkeklerle gezip tozmayın’ diye çıkışan ve yasaklar koyan aileler aynı baskıyı erkek çocuklar üzerinde kurmamaktadır. Genç kızlara göre ‘dedikodu olur’, ‘namusumuz çiğnenmiş olur’, ‘ailemizin onuru zedelenir’, ‘kızımızın adı kötüye çıkar’ diye kaygılanan aileler erkeklerin yaptıklarına göz yummaktadır.</p>
<h2><span><strong>Evlilik Öncesi Cinsel İlişkiye İlişkin Tutumlar</strong></span></h2>
<p>Evlilik öncesi cinsel ilişki geleneksel Türk kültürünün, namus anlayışının ve yaygın dinsel inançların genel olarak yanlış gördüğü bir davranıştır. Özellikle kızlar söz konusu olunca bu konuda toplumun daha katı bir tavır takındığı gözlenmektedir. Bekaret, namus, haysiyet vb. konularda dini ve ahlaki bazı söylemler sık sık dile getirilse de uygulamada erkekler söz konusu olunca belirli bir esnekliğin toplumda kabul gördüğü belirtilmektedir. Evlilik öncesi cinsel ilişkiyi bazı erkekler bir övünç kaynağı olarak görürken aynı şeyin bir kız tarafından yapılması baskın toplumsal normlarla çatışmaktadır. İngiltere’deki Türk gençleri bu ikilemi anlama konusunda bir hayli güçlük çekmektedir.</p>
<p>‘Evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylıyor musunuz? ‘ diye sorduğumuzda araştırmaya katılan genç erkeklerin yüzde 55’i, kızların ise yüzde 33’ü ‘onaylıyorum’ yanıtını vermektedir. Burada onaylamanın zorunlu olarak bu davranışta bulunma anlamına gelmediğini de belirtmek gerekir. Araştırma sonuçları değerlendirilirken bunun göz önünde tutulmalıdır.</p>
<p><strong>Tablo 14:</strong> Evlilik Öncesi Cinsel İlişkiyi Onaylama Oranları</p>
<p><strong>Erkek             %        Kız      %</strong></p>
<p>Onaylıyorum                        23       55      17        33</p>
<p>Onaylamıyorum                   12       28       27        53</p>
<p>Cevapsız                               7          17       6          14</p>
<p><strong>Toplam                                 42       100     51        100</strong></p>
<p>Tablo 14’te de görüldüğü gibi genç kızların yarıdan fazlası, yüzde 53’ü, evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylamıyor. Yani geleneksel biçimde tanımlanan ve yansıtılan anlamda namuslarına bir hayli düşkün görünmektedirler. Erkeklerin ise sadece yüzde 12’si evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylamıyor. Bundan şu sonuç çıkıyor: İngiltere’deki Türk gençleri arasında kızlar geleneksel anlamda erkeklere oranla sosyal baskıdan daha çok etkilenmekte ve kadınlardan daha çok beklenen ahlaki bir tutum içinde görünmektedir. Kızlar, ailelerinin adını kötüye çıkarmamak ve dedikodu malzemesi olmamak için çaba gösterirken erkekler bu konuda oldukça umursamaz bir tavır sergilemektedir. Kızlara göre erkeklerin böyle serbest davranmalarının nedeni ailelerin kız-erkek farkı gözeten ve kızları kuşatan baskılardır. Erkekler kendilerine gösterilen hoşgörüden cesaret alıp birçok şeyi yapma hakkının erkeklere ait olduğunu düşünmektedir. Ancak gençler arasında yaygın olan görüşe göre ‘kızlar söz konusu olunca aileler birden katılaşıyor’ ve ‘erkeklere gösterilen hoşgörünün yerini kısıtlamalar ve sınırlamalar alıyor’.</p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>Katılımlı gözlem yöntemine dayalı bir alan araştırması ve İngiltere devlet okullarında okuyan Türk öğrencileri üzerine uygulanan bir anketten elde edilen verilere dayalı bu araştırma sonuçlarının da gösterdiği gibi genelde Avrupa özelde ise İngiltere’deki Türk gençleri yeni ve dinamik bir kimlik edinme süreci yaşamaktadır. Kendilerini daha çok Avrupalı gören diyaspora gençleri aile, dil, kültür ve cinsellik konularında önceki kuşağa oranla farklı bir anlayış geliştirmekte ve geleneksel kültürel kimliğin yeniden üretimi sürecinde yaşadıkları toplumun baskın değerlerinden de etkilenmektedirler. Bir takım kültürel değerlere yaklaşımları ve bu değerlere yükledikleri anlam gittikçe değişmektedir. Bu değişime paralel olarak kuşaklar arası sürtüşmeler yaşanmakta ve gençler kimliksel konumlarını tekrar tanımlamaya çalışmaktadır.</p>
<p>Her ne kadar kendilerini Batılı kabul etseler de diyasporadaki Türk gençleri anne-babalarından tevarüs ettikleri değerlere tamamen sırt çevirmemekte ve sürtüşmeden arınmış bir aile yaşantısı özlemi çekmektedir. Türkçe, Türk kültürü ve ailedeki sıcak ilişki ortamını sevmelerine rağmen farklı bir ortamda sosyalleştikleri için bulundukları ortamın baskın kültürel değerlerini de benimseme yolunu seçmektedirler. Bunun da ötesinde Avrupa’daki diğer genç Türkler gibi İngiltere’deki Türk gençleri hyphenated (tireli) kimlik de denilen (Çağlar, 1998) Britanyalı-Türk (British-Turkish) biçiminde tanımlanan yeni bir melez (hybrid) Türk kimliğini temsil etmektedirler. Diyasporadaki Türk gençliği geleceğini Avrupa’da görmekte ve gerek İngiltere’deki gerekse diğer Avrupa ülkelerindeki Türk gençleri yeniden tanımlanmış ‘kültürel kimliklerini’ koruyarak içinde bulundukları toplumla sürtüşmeden uzak bir yaşam sürme mekanizması kurmaya çalışmaktadır. Phinney’in (1993a) deyişiyle bu gençler aynı zamanda çoğul aidiyet ya da birden fazla grupla özdeşleşme süreci yaşamaktadırlar.</p>
<p>Diyasporadaki Türk gençliği kimlik duygusu edinirken bir taraftan geleneksel değerlere yaslanmakta, gelenek ve kültürel değerlere yeni yorumlar ve yeni anlamlar ekleyerek zenginleştirmekte, diğer yandan da Avrupa toplumlarının yaygın özelliği olan kültürel çoğulculuk ve heterojenliğinden yararlanmaktadır.</p>
<p>Farklı sosyalleşme ortamları ve kimlik kaynakları zaman zaman sürtüşmelere ve gerilimlere neden olsa da gençler, hem aileden aktarılan hem de mensup oldukları toplumsal değerleri bir arada yaşatmanın yollarını aramaktadırlar (Küçükcan, 1999).</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Talip KÜÇÜKCAN</strong></span></a>
</p><p>İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 818-829</p>
<hr>
<p><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></p>
<div><span>♦ ANWAR, M. (1976), Between Two Cultures, Community Relations Commission, London.</span></div>
<div><span>♦ ANWAR, M. (1985), Pakistanis in Britain, A Sociological Study, New Century, London.</span></div>
<div><span>♦ ANWAR, M. (1993), “Muslims in Britain Demographic and Social Characteristics”, Journal of Muslim Minority Affairs, Vol. 14, No. 1 & 2: 124-134.</span></div>
<div><span>♦ ANWAR, M. (1994), Young Muslims in Britain, The Islamic Foundation, Leicester.</span></div>
<div><span>♦ ABADAN-UNAT, N. (1974), “Turkish External Migration and Social Change” in F. Benedict, E. Tümertekin, F. Mansur (eds. ), Turkey, Social Change and Geographical Perspectives, E. J. Brill, Leiden, 362-402.</span></div>
<div><span>♦ ABADAN-UNAT, N. (ed. ) (1976), Turkish Workers in Europe 1960-1975, A Socio-Economic Appraisal, E. J. Brill, Leiden.</span></div>
<div><span>♦ ABADAN-UNAT, N. (1985), “Identity Crisis of Turkish Migrants, First and Second Generation” in Ilhan Basgoz & Norman Furniss (eds. ), Turkish Workers in Europe, Indiana University Press, Bloomington, 3-22.</span></div>
<div><span>♦ BAINBRIDGE, A. (1986), Marriage, Honour and Property-Turkish Cypriots in North London, Unpublished Ph. D. Thesis, London School of Economics and Social Science, University of London.</span></div>
<div><span>♦ BALLARD, C. (1979), “Second-generation South Asians” in Verity Saifullah Khan (ed.), Minority Families in Britain, Support and Stress, Macmillan, London, 109-130.</span></div>
<div><span>♦ BASGOZ, I & FURNISs, N (Eds. ) (1985), Turkish Workers in Europe, Indiana University Press, Bloomington.</span></div>
<div><span>♦ BAUMANN, G. & SUNIER, J. (Eds. ) 1995), Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Het Spinus Publishers, Amsterdam.</span></div>
<div><span>♦ DE VRIES, M. (1995), “The changing role of gossip: towards a new identity, Turkish girls in the Netherlands” in G. Baumann and T. Sunier (eds. ) Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Het Spinus Pub., Amsterdam, 36-56.</span></div>
<div><span>♦ BEELEY, B. (1983), Migration, The Turkish Case, Third World Studies, Case Study 8, The Open University Press, Milton Keynes.</span></div>
<div><span>♦ BHATTI, F. M. (1981), Turkish Cypriots in Britain, Research Papers – Muslims in Europe, No. 11, Centre for the Study of Islam and Christian-Muslim Relations, Birmingham.</span></div>
<div><span>♦ CAGLAR, A. (1998), “Hyphenated identities and the Limits of ‘Culture’ ” in Tariq Madood and Pnina Werbner (Eds. ), The Politics of Multiculturalism in New Europe, Zed Books, London: 169-185.</span></div>
<div><span>♦ CASTLES, S., BOOTH, H., & WALLACE, T. (1987), Here For Good, Western Europe’s New Ethnic Minorities, Pluto Press, London.</span></div>
<div><span>♦ GAZIOGLU, S. (1989), The Influence of Education in the Labour Market: Turkish Speaking Immigrants in London Boroughs, Occasional Paper, Birkbeck College, London.</span></div>
<div><span>♦ JOLY, D. (1995), Britannia’s Crescent: Making a Place for Muslims in British Society, Avebury, Aldershot.</span></div>
<div><span>♦ KAGITQIBA§I, C. (1987), “Alienation of the Outsider: The Plight of Migrants”, International Migration, Vol., XXV, No. 2: 195-209.</span></div>
<div><span>♦ KUQUKCAN, T. (1999), Politics of Ethnicity, Identity and Religion: Turkish-Muslims in Britain, Ashgate, Avebury.</span></div>
<div><span>♦ LADBURY, S. (1977), “The Turkish Cypriots: Ethnic Relations in London and Cyprus” in James L. Watson (ed. ) Between Two Cultures, Migrants ad Minorities in Britain, Basil Blackwell, Oxford: 301-331.</span></div>
<div><span>♦ LADBURY, S. (1979), Turkish Cypriots in London, Economy, Society and Culture, Unpublished Ph. D. Thesis, School of Oriental and African Studies, University of London.</span></div>
<div><span>♦ MARTIN, P. L. (1991), The Unfinished Story: Turkish Labour Migration to Western Europe, World Employment Programme, International Labour Office, Geneva.</span></div>
<div><span>♦ MARKSTROM-ADAMS, C. (1992), “A Consideration of Intervening Factors in Adolescent Identity Formation” in G. R. Adams, T. P. Gullotta and R. Montemayor (eds. ) Adolescence Identity Formation, Sage Publications, Newbury Park, CA: 173-192.</span></div>
<div><span>♦ NAUCK, B. (1994), “Changes in Turkish migrant families in Germany” in B. Lewis and D. Schnapper (eds.), Muslims in Europe, Pinter, London: 130-147.</span></div>
<div><span>♦ NAUCK, B. (1995) “Educational climate and intergenerative transmission in Turkish families: A comparison of migrants in Germany and non-migrants” in P. Noack, M. Hofer and J. Younnis (eds. ) Psychological Responses to Social Change, Walter de Gruyter, Berlin: 67-86.</span></div>
<div><span>♦ NIELSEN, J. S. (1989a), “Islamic Communities in Britain’ in P. Badham (ed. ) Religion, State and Society in Modern Britain, The Edwin Mellen: Lampeter, 225-241.</span></div>
<div><span>♦ OWEN, D. (1993), Country of Birth: Settlement Patterns, 1991 Census Statistical Paper No. 5, CRER, University of Warwick, Coventry.</span></div>
<div><span>♦ PAINE, S. (1974), Exporting Workers: The Turkish Case, Cambridge University Press, Cambridge.</span></div>
<div><span>♦ PATTERSON, S. J., SOCHTING, I. & MARCIA J. E. (1992), “The Inner Space and Beyond: Women and Identity” in G. R. Adams, T. P. Gullotta & R. Montemayor (eds. ) Adolescent Identity Formation, Sage Publications, Newbury Park, CA: 9-24.</span></div>
<div><span>♦ PHINNEY, J. S. (1993a) “Multiple Group Identities”, in Jane Kroger (ed.) Discussions on Ego Identity, Lawrence Erlbaum Associates, Hillside, New Jersey: 47-74.</span></div>
<div><span>♦ PHINNEY, S. J. (1993b), “A Three-Stage Model of Ethnic Identity Development in dolescence” in Martha E. Bernal & George P. Knight (eds.) Ethnic Identity, Formation and Transmission among Hispanics and Other Minorities, State University of New York, New York: 61-79.</span></div>
<div><span>♦ THE INDEPENDENT, 2 January 1996.</span></div>
<div><span>♦ VAN DER LANS, J & ROOIJACKERS, M. (1996), “Ethnic Identity and Cultural Orientation of Second Generation Turkish Muslim Migrants” in W. A. R. Shadid & P. S. van oningsveld (eds. ), Political Participation and Identities of Muslims in non-Muslim States, Kok Pharos, Kampen: 174-189.</span></div>
<div><span>♦ WATERMANN, A. S. (1992), “Identity as an Aspect of Optimal Psychological Functioning” in G. R. Adams, T. P. Gullotta & R. Montemayor (eds. ) Adolescent Identity Formation, Sage Publications, Newbury Park: 50-72.</span></div>
<div><span>♦ WATERS, M. (1990), Ethnic Options, Choosing Identities in America, University of California Press Berkeley.</span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat, N. (1974) ‘Turkish External Migration and Social Change’ in F. Benedict, E. Tumertekin, F. Mansur (eds. ), Turkey, Social Change and Geographical Perspectives, Leiden: E. J. Brill, pp. 362-402.</span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat, N. (1976) ‘Turkish Migration to Europe (1960-1975): A Balance Sheet of Achievements and Failures’ in Nermin Abadan-Unat (ed. ), Turkish Workers in Europe 1960-1975, A Socio-Economic Appraisal, Leiden: E. J. Brill, pp. 1-44.</span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat, N. (ed. ) (1976) Turkish Workers in Europe 1960-1975, A Socio-Economic Appraisal, Leiden: E. J. Brill.Abadan-Unat, N. (1985) ‘Identity Crisis of Turkish Migrants, First and Second Generation’, in Ilhan Basgoz & Norman Furniss (eds. ), Turkish Workers in Europe, Bloomington: Indiana University Press, pp. 3-22.</span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat, N. (1986) ‘Turkish Migration to Europe and the Middle East: Its Impact on Social Structure and Social Legislation’ in Laurance O. Michalak & Jeswald W. Selacuse (eds. ), Social Legislation in the Contemporary Middle East, Institute of International Studies, Berkeley: University of California Press.</span></div>
<div><span>♦ Abdullah, S. (1989) ‘The Religion of Islam and its Presence in the Federal Republic of Germany’ Journal Institute of Muslim Minority Affairs, Vol. 10: 2, pp. 438-449Amiraux, V. (1997) ‘Turkish</span></div>
<div><span>♦ Islamic Associations in Germany and the Issue of European Citizenship’ in Steve Vertovec & Ceri Peach (Eds. ) Islam in Europe: The Politics of Religion and Community, Houndmills: Macmillan, pp. 245-259.</span></div>
<div><span>♦ Ashkenasi, A. (1990) ‘The Turkish Minority in Germany and West Berlin’ Immigrants and Minorities, Vol. 9, No. 3, pp. 303-316.</span></div>
<div><span>♦ Bade, K. J. (1994) ‘Immigration and Social Peace in United Germany’ Daedalus, Winter Issue, pp. 85-106.</span></div>
<div><span>♦ Bahcheli, T. (1987) ‘The Muslim-Turkish Community in Greece: Problems and Prospects’ Journal Institute of Muslim Minority Affairs, Vol. 8: 1, January, pp. 108-120.</span></div>
<div><span>♦ Bainbridge, A. (1986) Marriage, Honour and Property-Turkish Cypriots in North London,</span></div>
<div><span>♦ Unpublished Ph. D. Thesis, London School of Economics and Social Science, University of London.</span></div>
<div><span>♦ Baringhorst, S. (1995) ‘Symbolic Highlights or Political Enlightenment? Strategies for Fighting Racism in Germany’ in Alec G. Hargreaves & Jeremy Leaman (eds. ), Racism, Ethnicity and Politics in Contemporary Europe, Aldershot: Edward Elgar Publishing Limited, pp. 225-239.</span></div>
<div><span>♦ Basgoz, I & Furniss, N (Eds. ) (1985) Turkish Workers in Europe, Bloomington: Indiana University Press.</span></div>
<div><span>♦ Bates, D. (1993) ‘The Ethnic Turks and the Bulgarian Elections of October 1991’ Turkish Review of Balkan Studies, Annual 1, Istanbul: Isis, pp. 193-203.</span></div>
<div><span>♦ Baumann, G. & Sunier, J. (Eds. ) Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Amsterdam: Het Spinus Publishers.</span></div>
<div><span>♦ Beeley, B. (1983) Migration, The Turkish Case, Third World Studies, Case Study 8, Milton Keynes: The Open University Press.</span></div>
<div><span>♦ Bhatti, F. M. (1981) Turkish Cypriots in Britain, Research Papers-Muslims in Europe, No. 11, London: Centre for the Study of Islam and Christian-Muslim Relations.</span></div>
<div><span>♦ Bobeva, D. (1994) ‘Emigration from and Immigration to Bulgaria’ in Heinz Fassmann & Rainer Munz (Eds. ) European Migration in the Late Twentieth Century: Historical Patterns, Actual Trends and Social Implications, Aldershot: Edward Elgar Publishing Limited, pp. 221-238.</span></div>
<div><span>♦ Booth, H. (1992) The Migration Process in Britain and West Germany, Aldershot: Avebury Ashgate Publishing Co.</span></div>
<div><span>♦ Bozarslan, H. (1989) ‘Islam and the Turkish Community in West Germany: Religion, Identity and Politics’, Contemporary European Affairs, Vol. 2, No. 4, pp. 115-127.</span></div>
<div><span>♦ Caglar, A. (1995) ‘German Turks in Berlin: Social Exclusion and Strategies for Social Mobility, New Community, 21 (3), pp. 309-324.</span></div>
<div><span>♦ Caglar, A. (1998) ‘Hyphenated identities and the Limits of ‘Culture’ ‘ in Tariq Madood and Pnina Werbner (Eds. ), The Politics of Multiculturalism in New Europe, London: Zed Books, pp. 169-185.</span></div>
<div><span>♦ Castles, S. & Kosack, G. (1973) Immigrant Workers and Class Structure in Western Europe, Oxford: Oxford University Press.</span></div>
<div><span>♦ Castles, S., Booth, H., & Wallace, T. (1987) Here For Good, Western Europe’s New Ethnic Minorities, London: Pluto Press.</span></div>
<div><span>♦ Christides, Y. (1996) ‘The Muslim Minority in Greece’ in Gerd Nonneman, Tim Niblock & Bogdan Szajkowski (Eds. ) Muslim Communities in the New Europe, Reading: Ithaca Press, pp. 153-160.</span></div>
<div><span>♦ de Vries, M. (1995) ‘The changing role of gossip: towards a new identity, Turkish girls in the Netherlands’ in Gerd Baumann & Thijl Sunier (eds. ), Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Amsterdam: Het Spinus Publishers, pp. 36-56.</span></div>
<div><span>♦ Der Spiegel, November 1992, Nr. 49, p. 15-27.</span></div>
<div><span>♦ Der Spiegel, Juni 1993, Nr. 23, ‘Weder Heimet Noch Freunde’’, pp. 16-29.</span></div>
<div><span>♦ Der Spiegel, Juli 1993, Nr. 30, ‘Bleib weg von Fadime’, pp. 59-68.</span></div>
<div><span>♦ Dokur-Gryskiewicz, N. (1979) A Study of Adaptation of Turkish Migrant Workers to Living and Working in the United Kingdom, Unpublished Ph. D. Thesis, Birkbeck College, University of London.</span></div>
<div><span>♦ Elsas, C. (1991) ‘Turkish Islamic Ideals of Education: Their Possible Function for Islamic Identity in Europe’ in W. A. R. Shadid and P. S. van Koningsveld (Eds. ), The Integration of Islam and Hinduism in Western Europe, Kampen: Kok Pharos, pp. 174-185.</span></div>
<div><span>♦ Eminov, A. (1987) The Status of Islam and Muslims in Bulgaria, Journal Institute of Muslim Minority Affairs, Vol. 8: 2, July, pp. 278-301.</span></div>
<div><span>♦ Eroglu, H. (1987) ‘The Question of Turkish Minority in Bulgaria from the Perspectives of International Law’ in Turkish Presence in Bulgaria, Ankara: The Turkish Historical Society, pp. 59-90.</span></div>
<div><span>♦ Faist, T. (1993) ‘From School to Work: Public Policy and Underclass Formation among Young Turks in Germany during the 1980s’, International Migration Review, No. 102, (27) 2, pp. 306-331.</span></div>
<div><span>♦ Faist, T. (1994) ‘How to Define a Foreigner? The Symbolic of Migration in German Partisan Discourse’ West European Review, Vol. 17, No. 2, pp. 50-71.</span></div>
<div><span>♦ Faist, T. (1995) Social Citizenship for Whom? Young Turks in Germany and Mexican Americans in the United States, Aldershot.</span></div>
<div><span>♦ George, V. & Millerson, G. (1966 / 7) ‘The Cypriot Community in London’ Race, 8, pp. 276-292.</span></div>
<div><span>♦ Gitmez, A. & Wilpert, C. (1987) ‘A Micro-Society or Ethnic Community? Social Organization and Ethnicity amongst Turkish Migrants in Berlin’ in John Rex, Daniele Joly & Czarina Wilpert (eds. ), Immigrant Associations in Europe, Aldeshot: Gower Publishing Company, pp. 86-125.</span></div>
<div><span>♦ Herbert, U. (1990) A History of Foreign Labour in Germany, 1880-1980, Translated by William Templer, Ann Arbor: The University of Michigan Press.</span></div>
<div><span>♦ Ilchev, I. & Perry, D. (1996) ‘The Muslims of Bulgaria’ in Gerd Nonneman, Tim Niblock & Bogdan Szajkowski (Eds. ) Muslim Communities in the New Europe, Reading: Ithaca Press, pp. 115-138.</span></div>
<div><span>♦ Kadioglu, A. (1993) ‘The human tie: international labour migration’ in Canan Balkir & Allan M. Williams (Eds. ), Turkey and Europe, London: Printer Publishers, pp. 140-157.</span></div>
<div><span>♦ Kagitcibasi, C. (1987) ‘Alienation of the Outsider: The Plight of Migrants’, International Migration, Vol. XXV, No. 2, pp. 195-209.</span></div>
<div><span>♦ Karpat, K. (1995) ‘The Turks of Bulgaria’ in Syed Z. Abedin & Ziauddin Sardar (Eds. ), Muslim Minorities in the West, London: Grey Seal Books, pp. 51-66.</span></div>
<div><span>♦ Klusmeyer, D. (1993) ‘Aliens, Immigrants, and Citizens: The Politics of Inclusion in the Federal Republic of Germany’ Daedalus, Vol. 122, No. 3, Summer, pp. 81-114.</span></div>
<div><span>♦ Konstantinov, Y. (1992) ‘’Nation-State’ and ‘Minority’ Types of Discourse – Problems of Communication between the Majority and the Islamic Minorities in Contemporary Bulgaria’, Innovation, Vol. 5, No. 3, pp. 75-89.</span></div>
<div><span>♦ Kü?ükcan, T. (1996) The Politics Of Ethnicity, Identity And Religion Among Turks In London, Unpublished Ph. D. Thesis, Centre for Research in Ethnic Relations, University of Warwick.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (1997) ‘The Political Mobilisation of Muslim Minorities in Europe’ MERGER, Vol. 4, No. 1, Winter, pp. 10-12.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. ‘Religion, Ethnicity and Identity Among Turkish Community’ (in Turkish) Yeni Turkiye, No. 16, pp. 2123-2129.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (1998) ‘Community, Identity And Institutionalisation Of Islamic Education: The Case Of Ikra Primary School In North London’, British Journal of Religious Education, 21: 1, pp. 30-41.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (1998) ‘Continuity And Change: Young Turks In London’ in S. Vertovec & A. Rogers (eds. ), Muslim European Youth, Reproducing ethnicity, religion and culture, Ashgate: Aldershot, pp. 103-132.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (2000) ‘Articulating identity and belonging: Turkish students’ perception of cultural and religious differences’ Zeitschriftfür Turkeistudien, June, No. 1., pp. 125-136.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (1999) ‘Ethnicity, Identity and Strategies of Conflict Resolution in a British School: Turkish Pupils in a Comprehensive Public School’, Education et Société Plurilingües, No: 6, Juin, pp. 55-66.</span></div>
<div><span>♦ Küçükcan, T. (1999)’Turkish Diaspora in Multicultural Britain’ Zeitschrift für Turkeistudien, 1 / 99, pp. 123-134.</span></div>
<div><span>♦ K. (1993) ‘A Mosque of our own? Turkish Immigrants in Gothenburg facing the effects of a changing World’ in R. Barot (ed. ), Religion and Ethnicity: Minorities and Social Change in the Metropolis, Kampen: Kok Pharos, pp. 43-55.</span></div>
<div><span>♦ Ladbury, S. (1977) ‘The Turkish Cypriots: Ethnic Relations in London and Cyprus’ in James L. Watson (ed. ), Between Two Cultures, Migrants ad Minorities in Britain, Oxford: Basil Blackwell, pp. 301-331 Ladbury, S. (1979) Turkish Cypriots in London, Economy,</span></div>
<div><span>♦ Society and Culture, Unpublished Ph. D. Thesis, School of Oriental and African Studies, University of London.</span></div>
<div><span>♦ Landmann, N. (1997) ‘Sustaining Turkish-Islamic Loyalties: The Diyanet in Western Europe’ in Taji-Farouki, S. and Poulton, H. (Eds. ), Muslim Identity and the Balkan State, London: Hurst & Company, pp. 214-231.</span></div>
<div><span>♦ Lange, A. (1989) ‘Identifications, Perceived Cultural Distance and Stereotypes in Yugoslav and Turkish Youth in Stockholm’, in K. Liebkind (Ed. ) New Identities in Europe, Gower: European Science Foundation, pp. 169-218.</span></div>
<div><span>♦ Leggewie, C. & Senocak, Z. (Eds. ) (1993) Deutsche Turken; Das Ende der Geduld, Hamburg: Rowohlt.</span></div>
<div><span>♦ Liebkind, K. (1989) ‘Identifications, Perceived Cultural Distance and Stereotypes in Yugoslav and Turkish Youth in Stockholm’ in Karmela Liebkind (ed. ), New Identities in Europe: immigrant ancestry and the ethnic identity of youth, Aldershot: Gower Publishing Company Ltd., pp. 169-218.</span></div>
<div><span>♦ Lindo, F. (1995) ‘Ethnic Myth or Ethnic Might? On the divergence in educational attainment between Portuguese and Turkish Youth in the Netherlands’ in Gerd Baumann & Thijl Sunier (eds. ), Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Amsterdam: Het Spinus Publishers, pp. 144-164.</span></div>
<div><span>♦ Lundberg, I. & Svanberg, I., (1991) Turkish Associations in Metropolitan Stockholm, Upsala Multiethnic Papers 23, Centre for Multiethnic Research, Upsala: Upsala University.</span></div>
<div><span>♦ Malhotra, M. K. (1985) ‘The educational problems of foreign children of different nationalities in West Germany’ Ethnic and Racial Studies, Vol. 8, No. 2, April, pp. 291-309.</span></div>
<div><span>♦ Mandel, R. (1990) ‘Turkish Headscarves and the “Foreigner Problem”: Constructing Difference Through Emblems of Identity’, New German Critique, No. 46, pp. 27-46.</span></div>
<div><span>♦ Mandel, R. (1989) ‘Ethnicity and Identity Among Migrant Guestworkers in West Berlin’ in Nancie L. Gonzales & Carolyn S. McCommon (eds. ), Conflict, Migration and the Expression of Ethnicity, Boulder: Westview Press, pp. 60-74.</span></div>
<div><span>♦ Martin, P. L. (1991) The Unfinished Story: Turkish Labour Migration to Western Europe,</span></div>
<div><span>♦ World Employment Programme Geneva: International Labour Office.</span></div>
<div><span>♦ Mollahuseyin, H. (1984) ‘Muslims in Bulgaria: A Status Report’ Journal Institute of Muslim Minority Affairs, Vol. 5, No. 1, January, pp. 136-144.</span></div>
<div><span>♦ Nauck, B. (1988) ‘Migration and Change in Parent-Child Relationships. The Case of Turkish Migrants in Germany’ International Migration, Vol. XXVI, No. 1, March, pp. 33-51.</span></div>
<div><span>♦ Nauck, B. (1994) ‘Changes in Turkish migrant families in Germany’ in Bernard Lewis & Dominique Schnapper (eds. ), Muslims in Europe, London: Pinter Publishers, pp. 130-147.</span></div>
<div><span>♦ Nauck, B. (1995) ‘Educational climate and intergenerative transmission in Turkish families: A comparison of migrants in Germany and non-migrants’ in Peter Noack, Manfred Hofer & James Younnis (eds. ), Psychological Responses to Social Change, Berlin: Walter de Gruyter, pp. 67-86.</span></div>
<div><span>♦ Oakley, R. (1970) ‘The Cypriots in Britain’ Race Today, No. 2, pp. 99-102.</span></div>
<div><span>♦ Oakley, R. (1979) ‘The Cypriot migration to Britain’ in Verity Saifullah Khan (ed. ), Minority Families in Britain, London: The Macmillan Press Ltd., pp. 13-34.</span></div>
<div><span>♦ Oakley, R. (1987) ‘The Control of Cypriot Migration to Britain Between the Wars’ Immigrants and Minorities, 6 (1), pp. 30-43.</span></div>
<div><span>♦ Oakley, R. (1989) ‘Cypriot Migration to Britain to World war II’ New Community, 15 (4), pp. 509-525.</span></div>
<div><span>♦ Oran, B. (1984) ‘The Inhanli Land Dispute and The Status of the Turks in Western Thrace, Journal Institute of Muslim Minority Affairs, Vol. 5, No. 2, pp. 360-370.</span></div>
<div><span>♦ Paine, S. (1974) Exporting Workers: The Turkish Case, Cambridge: Cambridge University Press.</span></div>
<div><span>♦ Pennix, R. (1982) ‘A Critical review of Theory and Practice: The case of Turkey’ International Migration Review, Vol. 16, pp. 781-818.</span></div>
<div><span>♦ Popovic, A. (1986) ‘The Turks of Bulgaria (1878-1985), Central Asian Survey, Vol. 5, No. 2, pp. 1-32.</span></div>
<div><span>♦ Rabbinbach, A. (1993) ‘Fire and Blood in Germany’, Dissent, Fall, pp. 416-418.</span></div>
<div><span>♦ Rendsmark, M. & de Neergaard, I. (1996) ‘Muslim minority ignored’ Euronews, Spring, No. 6, pp. 8-11.</span></div>
<div><span>♦ Rist, R. C. (1979) ‘Migration and Marginality: Guestworkers in Germany and France’, Daedalus, 108, pp. 95-109.</span></div>
<div><span>♦ Rudolph, H. (1994) ‘Dynamics of Immigration in a Non-immigrant Country: Germany’ in Heinz Fassmann & Rainer Munz (eds. ), European Migration in the Late Twentieth Century: Historical Patterns, Actual Trends and Social Implications, Aldershot: Edward Elgar Publishing Limited, pp. 113-126.</span></div>
<div><span>♦ Sander, A. (1991) ‘The Road from Musalla to Mosque, The Process of Integration and Institutionalization of Islam in Sweden’ W. A. R. Shadid, & P. S., van Koningsveld (eds. ), The Integration of Islam and Hinduism in Western Europe, Kampen: Kok Pharos Publishing House, pp. 62-88.</span></div>
<div><span>♦ Schiffauer, W. (1997) ‘Islamic Vision and Social Reality: The Political Culture of Sunni Muslims in Germany’ in Steve Vertovec & Ceri Peach (Eds. ) Islam in Europe: The Politics of Religion and Community, Houndsmills: Macmillan, pp. 156-176.</span></div>
<div><span>♦ Schiffauer, W. (1998) ‘Islam as a Civil Religion: Political Culture and the Organisation of Diversity in Germany’ in Tariq Madood and Pnina Werbner (Eds. ), The Politics of Multiculturalism in New Europe, London: Zed Books, pp. 147-166.</span></div>
<div><span>♦ Sen, F. (1989) ‘Turks in Federal Republic of Germany; Achievements-Problems-Expectations’, Turkish Review Quarterly Digest, Vol. 13, No. 17, pp. 19-46.</span></div>
<div><span>♦ Sen, F. (1993) ‘1961 bis 1993: Eine kurze Geschichte der Turken in Deutschland’ in Leggewie, C. & Senocak, Z. (eds. ), Deutsche Turken; Das Ende der Geduld, Hamburg: Rowohlt, pp. 17-36.</span></div>
<div><span>♦ Simsir, B. N. (1987) ‘The Turks of Bulgaria and the Immigration Question’ in Turkish Presence in Bulgaria, Ankara: The Turkish Historical Society, pp. 39-58.</span></div>
<div><span>♦ Skrypietz, I. (1994) ‘Militant Right-Wing Extremism in Germany’ German Politics, Vol. 3, No. 1, pp. 133-140.</span></div>
<div><span>♦ Solomos, J. & Woodhams, S. (1995) ‘The Politics of Cypriot Migration to Britain’ Immigrants and Minorities, Vol. 14, No. 3, pp. 231-256.</span></div>
<div><span>♦ Sonyel, S. R. (1988) The Silent Minority, Turkish Muslim children in British Schools, Cambridge: The Islamic Academy.</span></div>
<div><span>♦ Soysal, Y. (1993) ‘Workers in Europe: Interactions with the Host Society’ in M. Heper et al. (Eds. ), Turkey and the West, London, I. B. Tauris & Co. Ltd., pp. 219-236.</span></div>
<div><span>♦ Storkey, M. (1996) Identifying the Cypriot Community from the 1991 Census, Demographic and Statistical Studies, London: London Research Centre.</span></div>
<div><span>♦ Sunier, T. (1995) ‘Disconnecting religion and ethnicity: Young Turk Muslims in the Netherlands’ in Gerd Baumann & Thijl Sunier (eds), Post-Migration Ethnicity, De-essentializing Cohesion, Commitments, Comparison, Amsterdam: Het Spinus Publishers, pp. 58-77.</span></div>
<div><span>♦ Thranhardt, D. (1995) ‘Germany: an undeclared immigration country’, New Community, Vol. 21, Number 1, pp. 14-36.</span></div>
<div><span>♦ Thoma-Venske, H, (1990) ‘The Religious Life of Muslims in Berlin’ in Thomas Gerholm & Yngve Georg Lithman (Eds. ), The New Islamic Presence in Western Europe, London: Mansel Publishing Limited, pp. 78-87.</span></div>
<div><span>♦ Thoma-Venske ‘Turks of Bulgaria’ in Minority Rights Group (Ed. ), World Directory of Minorities, Longman International, Essex, pp. 124-127.</span></div>
<div><span>♦ Thoma-Venske ‘Turks of Western Thrace’ in Minority Rights Group (Ed. ), World Directory of Minorities, Longman International, Essex, pp. 128-129.</span></div>
<div><span>♦ van der Lans, J & Rooijackers, M. (1992) ‘The Types of Religious Belief and Unbelief among Second Generation Turkish Migrants’ in W. A. R. Shadid, & P. S. van Koningsveld (eds. ), Islam in Dutch Society: Current Developments and Future Prospects, Kampen: Kok Pharos Publishing House, pp. 56-65.</span></div>
<div><span>♦ van der Lans, J & Rooijackers, M. (1996) ‘Ethnic Identity and Cultural Orientation of Second Generation Turkish Muslim Migrants’ in W. A. R. Shadid & P. S. van Koningsveld (eds. ), Political Participation and Identities of Muslims in non-Muslim States, Kampen: Kok Pharos, pp. 174-189.</span></div>
<div><span>♦ Vasileva, D. (1992) ‘Bulgarian Turkish Emigration and Return’ International Migration Review, Volume XXVI, No. 2, pp. 342-352.</span></div>
<div><span>♦ Wilpert, E. C. (1988) ‘Work and the Second Generation: The Descendants of Migrant Workers in the Federal Republic of Germany’ in E. C. Wilpert (Ed.), Entering the Working World, Aldershot: Gower Publishing Company Ltd, pp. 111-149.</span></div>
<div><span>♦ Wilpert, C. (1989) ‘Ethnic and cultural identity: ethnicity and the second generation in the context of European migration’ in Karmela Liebkind (Ed. ), New Identities in Europe: immigrant ancestry and the ethnic identity of youth, Aldershot: Gower Publishing Company Ltd., pp. 6-12.</span></div>
<div><span>♦ Wilpert, C. (1992) ‘The Use of Social Networks in Turkish Migration to Germany’ in John Rex, Daniele Joly & Czarina Wilpert (eds. ), Immigrant Associations in Europe, Aldeshot: Gower Publishing Company, pp. 177-189.</span></div>
<div><span>♦ Yalcin-Heckmann, L. (1998) ‘The Perils of Associational Life in Europe: Turkish Migrants in Germany and France’ in Tariq Madood and Pnina Werbner (Eds. ), The Politics of Multiculturalism in New Europe, London: Zed Books, pp. 95-110.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Almanya’daki Türkler ve Eğitim Problemleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri</guid>
<description><![CDATA[ Almanya’daki Türkler ve Eğitim Problemleri
Bu çalışma F. Almanya’da yaşayan Türk varlığı ile ilgili genel bilgiler, Türklerin Almanya’daki durumu ve problemleri konusunda yapılmış Türkçe ve Almanca araştırmalar ile Bu ülkede yaşayan Türk varlığının eğitim ve din eğitimi problemleri ile ilgili bilgi ve önerileri içermektedir. 1. Almanya’da Yaşayan Türk Nüfusu İle İlgili Genel Bilgiler Çağımızdaki teknik gelişmelerle birlikte dünyada mevcut ulaşım […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c682c191b5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Almanya’daki, Türkler, Eğitim, Problemleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Almanyadaki-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html">Almanya’daki Türkler ve Eğitim Problemleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nevzat Y. AŞIKOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Bu çalışma F. Almanya’da yaşayan Türk varlığı ile ilgili genel bilgiler, Türklerin Almanya’daki durumu ve problemleri konusunda yapılmış Türkçe ve Almanca araştırmalar ile Bu ülkede yaşayan Türk varlığının eğitim ve din eğitimi problemleri ile ilgili bilgi ve önerileri içermektedir.</p>
<h3><span><strong>1. Almanya’da Yaşayan Türk Nüfusu İle İlgili Genel Bilgiler</strong></span></h3>
<p>Çağımızdaki teknik gelişmelerle birlikte dünyada mevcut ulaşım ve haberleşme imkanları son derece genişlemiştir. Bu durum ülkeleri ve toplumları birbirine yaklaştırmıştır ve her geçen gün biraz daha yaklaştırmaktadır. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanan teknolojik gelişme ve ilerlemeler, gelişmekte olan ülkelerdeki iş gücünün, bu teknik gelişme ve ilerlemeyi gerçekleştiren ve bunun sonucu olarak da kurdukları endüstri merkezleriyle fabrikalarda çalışacak insan gücüne ihtiyaç duyan ülkelere doğru akmasına neden olmuştur.</p>
<p>Türkiye’nin de başta Federal Almanya’ya olmak üzere yurt dışına işçi gönderen ülkeler arasındadır. 60’lı yıllarda başlayan bu işçi göçü zamanla çok büyük rakamlara ulaşmıştır.</p>
<p>Türkiye’den yurt dışına çalışmak amacıyla yapılan bu göç, işçi alımı yapan ülkelerle imzalanan ikili anlaşmalar yoluyla yürütülmüştür. Türkiye, 1961 yılında Federal Alman Cumhuriyeti ile, l964 yılında Avusturya, Belçika ve Hollanda ile, 1965 yılında Fransa ile ve l967 yılında İsveç ile işçi alımına ilişkin ikili anlaşmalar imzalamıştır. Bu anlaşmalar Türkiye’de göçmen kaydı konusunda İş ve İşçi Bulma Kurumu’nu tek yetkili kılmıştı, ancak nihai seçim, Alman İş Bulma Servisi yetkilileri ve Federal Alman Cumhuriyeti’nden işverenler ya da onların Türkiye’deki temsilcilerince yapılmaktaydı. İkili anlaşmalar, potansiyel göçmenlerin sağlık ve beceri düzeylerinin belgelenmesine, kartlarının çıkartılmasına, ulaştırma düzenlemelerinin yapılmasına ve Türk işçi yurtdışına çıktıktan sonra tek tek Türk işçileri ile yabancı işverenler arasında sözleşmelerin ihlâli ya da iptali durumunda ne yapılacağına ilişkin prosedürlerin ayrıntılarını düzenlemekteydi. Daha sonraki anlaşmalar ayrıca, göçmenlere yurt dışında karşılaştıkları konut, hukuksal ve diğer konularda yardımcı olmak üzere kiliselere, sendikalara ve siyasî partilere bağlı yardım örgütlerinin kurulmasını teşvik etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Başlangıçta birkaç ay veya birkaç yıl çalışıp, bir miktar para kazandıktan sonra memleketlerine geri dönmeyi düşünerek yurt dışına çalışmaya giden Türkler, çeşitli sebeplerle bu düşüncelerini gerçekleştirememişler, yıllar boyu bulundukları ülkelerde çalışmaya devam etmişler, sürekli olarak dönmek istediklerini ifade etmelerine rağmen dönememişlerdir.</p>
<p>Yurt dışına ve özellikle Almanya’ya ilk defa Türk işçileri gönderilirken, bu işçilerin belli bir süre çalışıp geri dönecekleri varsayılmıştı. Hatta 30 Ekim l96l tarihli ve l38l/2l2 sayılı “Türkiye-Federal Almanya İşgücü Anlaşması”, Türk işçilerinin en çok iki yıl bu ülkede çalışabileceklerine izin vermekteydi. Başlangıçtaki anlaşmalarda rotasyon sistemi öngörülmüştü. Yani bir işçi en çok iki yıl çalışıp Türkiye’ye dönecek, onunyerine başkası gönderilecekti. Ancak durum beklendiği gibi olmamış, sonuçta işçiler, eş ve çocuklarını da yanlarına almaya başlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>İkili iş gücü anlaşmalarının çoğu, Avrupa’da işçi alımının durdurulduğu 1973-1974’ten sonra en azından de facto olarak modifiye edilmiştir. Geçici yabancı işçiler yerleşik göçmenlere dönüşmüşler ve Avrupa hükümetleri, uluslararası örgütlerin ve kendi işçi sendikalarının baskısı altında, yabancı işçilerin çoğunu ulusal sosyal refah mevzuatının tam koruması altına alarak onlara ikamet izni vermiştir. Böylece l970’li yılların ortalarında yabancı işçilerin çoğu işsizlik yardımı ve çocuk ödenekleri de dahil olmak üzere, bulundukları yabancı ülkenin sosyal güvenlik programlarından tam olarak yararlanmaya başlamışlardır.</p>
<p>Kısaca denilebilir ki, Türk vatandaşlarının başta Federal Almanya olmak üzere gittikleri ülkelerde aileleriyle birlikte kalmaya karar vermiş olmaları sonucunda, durum geçici ve kısa süreli bir iş gücü transferi ve ekonomik bir olay olmaktan çıkmış; sosyal ve kültürel pek çok boyutları olan ve birçok problemi doğuran bir olay halini almıştır.</p>
<p>Uluslararası Çalışma Örgütü’nün yaptırdığı bir araştırmaya göre yıllar itibarıyla Federal Almanya’daki Türk nüfusun gelişimi şu şekilde gösterilebilir:<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>1968-69         171.016</p>
<p>1970-71         373.000</p>
<p>1973-74         605.000</p>
<p>Aralık 80        1.462.400</p>
<p>Mayıs 84       1.552.328</p>
<p>Nisan88        1.481.369</p>
<p>Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre Türk nüfusun 1990’dan sonraki gelişimi ise şöyle olmuştur:<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Aralık 91        1.779.586</p>
<p>Aralık 93        1.918.395</p>
<p>Aralık 95        2.014.311</p>
<p>Aralık 98        2.110.223</p>
<p>1997 yılı itibariyle Almanya’daki vatandaşlarımızın eyaletlere göre dağılımı ise şöyledir:<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Baden Württemberg                        358.792 kişi</p>
<p>Bavyera                                             269.402 kişi</p>
<p>Berlin                                                143.352 kişi</p>
<p>Brandenburg                                     2.318 kişi</p>
<p>Bremen                                             33.465 kişi</p>
<p>Hamburg                                           77.839 kişi</p>
<p>Hessen                                              216.718 kişi</p>
<p>Meclenburg Vorpommern              1.396. kişi</p>
<p>Aşağı saksonya                               140.834 kişi</p>
<p>Kuzey Ren-Westfalya                    714.998 kişi</p>
<p>Palatina                                             80.018 kişi</p>
<p>Saarland                                           16.052 kişi</p>
<p>Saksonya                                          3.540 kişi</p>
<p>Saksonya-Anhalt                             2.693 kişi</p>
<p>Schleswig-Holstein                         44.237 kişi</p>
<p>Thüringen                                         1.772 kişi</p>
<p>Çeşitli nedenlerle Alman göstermiştir:<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> vatandaşlığına geçen Türklerin sayısı ise şöyle bir gelişme</p>
<p>1972-1979                2.219 kişi</p>
<p>1980-1989                10.361 kişi</p>
<p>1990                           2.034 kişi</p>
<p>1991                           3.529 kişi</p>
<p>1992                           7.377 kişi</p>
<p>1993                           12.915 kişi</p>
<p>1994                           19.590 kişi</p>
<p>1995                           31.578 kişi</p>
<p>1996                           46.294 kişi</p>
<p>1997                           59.628 kişi</p>
<p>1998                           57.374 kişi</p>
<p>1999                           79.057 kişi</p>
<p>Özellikle son yıllarda Alman vatandaşlığına geçen Türklerin sayısının büyük ölçüde arttığı gözlenmektedir. Bunun çok çeşitli sebepleri vardır. Türklerin de siyasî haklar elde edebilmeleri için son yıllarda Alman vatandaşlığına geçiş teşvik edilmiştir. Bu durum sayınını artmasında önemli bir etkendir.</p>
<p>1979 yılında Federal Almanya‘da yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre bu ülkedeki Türklerin %60‘ı altı yıl, %l8‘i de l0 yıldan fazla bir süredir Federal Almanya‘da olduklarını belirtmişler, araştırmaya katılanların %39‘u sürekli olarak Federal Almanya‘da kalmak istediklerini ifade  etmişlerdir. Bu durum ve Federal Almanya genelinde 700 civarında dini amaçlı cemiyet ve cami derneği bulunduğu göz önüne alındığında, Almanya’nın dini hayatında, genelde Türklerin şahsında kendini gösteren bir Müslümanlığın sürekli yaşanacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim sadece Müslüman Türkler, cami olarak kullandıkları binalar için yılda 3 milyon DM kira ödemektedirler.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Federal Alman Cumhuriyeti’ndeki Türk nüfus zaman içinde istikrar kazanınca ve Türklerin bir çoğu uzun süredir burada oturan kişiler olunca, Türkler ile Almanlar arasındaki evliliklerde artış olmuş ve Federal alman Cumhuriyeti’ndeki ikinci ve üçüncü nesillerin kaderi konusunda bir tartışma başlamıştır. Yabancı işçilerin eğitilmesi ve bazı durumlarda da entegrasyonu konusunda Hükûmet çeşitli girişimleri desteklemiş; çeşitli Eyaletler bunlara karşı birbirinden çok farklı politikalar kabul etmiştir. Örneğin eğitim politikaları, entegrasyonu geliştirmek için esas olarak Almanca dilinde eğitime ağırlık veren Batı Berlin modelinden, geri düşüşleri artırmak için göçmen çocuklarına özel sınıflarda esas olarak kendi anadillerinde eğitime ağırlık veren Bavyera modeline kadar çeşitlilik göstermektedir. Bazen öğrencilere Türkçe dilinde eğitim sağlamak ve böylece Türk toplumuna daha yüksek statüde işçiler sağlayabilmek için Türk öğretmenler işe alınmıştır.</p>
<p>Çeşitlilik gösteren bu eğitim politikaları, Türk işçilerinin yurtdışında yerleşmesi konusunda varolan kararsızlığı yansıtmaktadır. Ev sahibi toplumların göçmenlerin yerleşmesini ve geri dönmesini savunma konusunda bölünmüş olduğu ve bizzat göçmenlerin de yurtdışında kalacakları sürenin başlangıçta çoğunun umduğu gibi kısa süreli mi yoksa süresiz mi olacağından emin olmadıkları bir ortamda, yabancı işçilerin ikinci ve üçüncü nesil çocukları, kendilerini, kimi zaman birbiriyle çelişen toplumsal ve ailesel baskılarla örülü bir ağın içinde buldular. Yetişkin kız çocukların entegre olmasını önlemek için Türkiye’ye gönderilmeleri ve diğer Türk çocukların hangi dil ya da kültürün “kendilerininki” olduğu konusunda kararsızlık içine düşmeleri gibi sonuçlar da doğurduğu ileri sürülen çelişen baskıları çözümleme doğrultusunda yoğun tartışmalar olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Almanya’daki Türk çocuklarının eğitimi konusunun detaylarına geçmeden önce bu ülkedeki vatandaşlarımızın karşılaştıkları temel problemleri ana başlıklarıyla şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<p>– İki toplumun inanç ve geleneklerindeki farklılığın doğurduğu uyum güçlüğü</p>
<p>– Dil bilmeme nedeniyle toplumla sağlıklı iletişim kuramamanın doğurduğu zorluklar</p>
<p>– Yetişkinlerin, dini pratikleri yerine getirme konusunda çektiği zorluklar</p>
<p>– Bulunulan ülkenin hukuk ve eğitim sistemini iyi bilmemekten doğan zorluklar</p>
<p>– Çocukların okullardaki eğitim problemleri</p>
<p>– Türk öğretmenlerin eğitim konusundaki yeterlik problemleri</p>
<p>– Din eğitimi konusunda yasal güçlüklerin aşılmasında karşılaşılan güçlükler vb.</p>
<h3><span><strong>2. Almanya’daki Türklerin Durumu ve Problemleri İle İlgili Araştırmalar</strong></span></h3>
<h4><strong>A. Türkçe Araştırmalar</strong></h4>
<p>– Konuyla ilgili tebliğlerin sunulduğu uluslararası nitelikteki bir toplantı A.Ü. İlahiyat Fakültesi, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1988 yılında ortaklaşa düzenlenen “Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Seminere”dir. 8-10 Nisan 1988 tarihleri arasında gerçekleştirilen seminerin Alman bilim adamlarının katılımı ile yapılan ilk oturumu “F. Almanya’da Türk çocuklarının din öğretimi” konusuna ayrılmıştır. Konumuzla ilgili çalışmaları olan Alman bilim adamları, Prof. Dr. Johannes Lahnemann (Nürnberg-Erlangen Üniversitesi), Prof. Dr. Rotraud W. Wielandt (Bamberg Üniversitesi), Kuzey Ren Westfalya’da İslâm Din dersi Öğretim Programı geliştirme çalışmalarının yöneticisi Dr. Klaus Gebauer ve Program geliştirme çalıştırmalarına Türkiye adına bir yıl süre ile katılan Prof. Dr. Orhan Karmış, bu oturumda, sundukları tebliğlerle konuyu çeşitli boyutlarıyla incelemişlerdir. Seminere sunulan bütün bildiriler Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1991 yılında bir kitap halinde yayınlanmıştır.</p>
<p>– Alan itibariyle direkt olarak din eğitimi ile ilgili olmamakla birlikte konuya yakın bir doktora tezinden söz etmek gerekir. 1981 yılında A.Ü. İlahiyat Fakültesinde Orhan Gizli tarafından hazırlanan doktora tezi, “Dış ülkelerde Çalışan Türk İşçilerinin Karşılaştıkları Dinsel Etkiler Üzerine Psiko-sosyal Bir Araştırma” adını taşımaktadır. Araştırmada ikinci kuşak olarak nitelenen Türk çocuklarının psikolojik sorunları üzerinde durulmuştur.</p>
<p>– 1986 yılında A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisinin ikinci ayısında yayınlanan ve Mustafa Tavukçuoğlu tarafından tercüme edilen makaleye de işaret etmek yerinde olur. “Federal Almanya’daki Türk Çocuklarının Eğitim Problemleri” adıyla çevrilmiş olan çalışma, Hannover kenti protestan kilisesinin 4.6.1983’te yayınladığı bir bildiridir. Bu bildiride Müslüman çocukların Alman okullarındaki problemleri üzerinde durulmuş, din dersleri de ayrı bir bölüm halinde ele alınmıştır. Bildiride İslâm Hukuk Sisteminden kaynaklanan bazı zorluk ve tereddütlerin giderilmesi durumunda Protestan kilisesinin İslâm Din Derslerine karşı çıkmayacağı belirtilmiştir.</p>
<p>– 1988 yılında A.Ü.İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 30. sayısında yayınlanan Prof. Dr. Beyza Bilgin’in “F. Almanya Cumhuriyetinde Türk Çocuklarına İslâmi Din Dersi Programı Geliştirme Çalışmaları” adlı makalesi araştırmada yararlanılan kaynaklar arasındadır. Bu makalede değişik kesimlerin İslâm din dersleri konusundaki beklentileri ve F. Almanya’daki İslâm din dersleri ile ilgili çeşitli uygulama modelleri üzerinde durulmuştur.</p>
<p>– 1989 yılında yine A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 31. sayısında yayınlanan Heinz Klautke’nin “Federal Almanya ve Batı Berlin’de Müslüman Türkler” adlı makalesi de Alman Protestan kilisesinin Almanya’da ki Türk aileleri için İslâm dininin önemini, bu arada da çocuklara verilecek din eğitiminin genel karakterini ortaya koyması bakımından önemlidir. Makale, Alman Protestan Kilisesinin, A.Ü. İlahiyat Fakültesi için hazırladığı bir rapordur.</p>
<p>– Prof. Dr. N. Abadan Unat ve Neşe Kemiksiz tarafından hazırlanan, “Türk Dış Göçü” adıyla A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından 1986’da yayınlanan yorumlu bibliyografya konuyla ilgili kaynakları içermesi bakımından önemli bir çalışmadır.</p>
<p>– Dr. Cemal Tosun tarafından hazırlanan doktora çalışması Din ve Kimlik adıyla yayınlanmış olup, yurt dışında karşılaşılan eğitim problemleri ile ilgili derinliğine yapılmış bir çalışmadır.</p>
<h4><strong>B. Almanca Araştırmalar</strong></h4>
<p>Federal Almanya‘daki Türk çocuklarının din eğitimi konusunda Alman araştırıcıların çalışmaları Türkiye‘ye nazaran daha geniş kapsamlı ve sayı olarak da daha fazladır.</p>
<p>Burada öncelikle bir dizi toplantıdan söz etmek gerekir. 1983 yılından beri 3 yılda bir defa Nürnberg‘de uluslararası bir toplantı düzenlenmektedir. Nürnberg-Erlangen Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Din Eğitimi Kürsüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Johannes Lahnemann’ın girişimleriyle gerçekleşen bu toplantılarda yabancıların Almanya‘ya uyum problemleri, eğitim ve din eğitimi problemleri, kültürlerin etkileşimi gibi konular ele alınmakta ve bildiriler sunulmaktadır. Bu toplantılarla ilgili bilgi vermeden önce onlara zemin teşkil eden bir seminerden söz etmek yerinde olur.</p>
<p>– 1981 yılında Nürnberg’de bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantının konusu “Alman Okullarındaki Yabancı Öğrenciler” olarak belirlenmiş ve din eğitimi de dahil olmak üzere konu ile ilgili bir çok bildiri sunulmuştur. Bildiriler, Pedagojik Gelişim ve Eğitim Reformu Akademisi tarafından “Auslandische Schüler in Deutschen Schulen” adıyla 1982 yılında Münih’te bastırılmıştır.</p>
<p>– 1983 yılından itibaren Nürnberg toplantıları uluslararası hal almıştır. 1983’teki ilk uluslararası toplantının gündemi “Okulda ve Yüksek Öğrenimde Kültür Karşılaşması” olarak belirlenmiştir. Bu toplantıda din eğitiminin ilgi alanıyla boyutları ve öğretmen yetiştirmede kültür karşılaşması sunulan bildirilerle tartışılmıştır. Bu bildiriler de Prof. Dr. Johannes Lahnemann tarafından yayına hazırlanmış ve Hamburg’da 1983 yılında “Kulturbegegnung in Schule und Studium” adıyla bastırılmıştır.</p>
<p>– 1985 yılındaki ikinci toplantının konusu “Kültür Karşılaşmasında Eğitim-Farklı İnançlardaki İnsanların Bir Arada Yaşamaları İçin Modeller” olarak belirlenmiştir. Bu toplantıda da din eğitiminin boyutları ve ilgi alanı sunulan bildirilerle tartışılmıştır. Bildiriler yine Prof. Dr. Lahnemann tarafından yayına hazırlanmış Hamburg’da 1986 yılında “Erziehung Zur Kulturbegegnung” adıyla bastırılmıştır.</p>
<p>– 1988’de yapılan 3. Nürnberg toplantısının konusu “Dünya Dinleri ve Barış Eğitimi-Toleransa Giden Yol” olarak belirlenmiştir. Bu toplantıda da din eğitiminin çerçeve şartları, hoşgörü ve din eğitimindeki önemi gibi konularda bildiriler sunulmuştur. Yine Prof. Dr. Lahnemann tarafından yayına hazırlanan bildiriler “Weltreligionen und Friedenserziehung-Wege zur Toleranz” adıyla 1989 yılında Hamburg’da bastırılmıştır.</p>
<p>– Nürnberg toplantılarının dördüncüsü 1991 yılında yapılmıştır. Bu toplantıya da din eğitimi, dinler arası ve kültürler arası eğitim konularında çeşitli bildiriler sunulmuştur. “Pedagojik Bir İhtiyaç Olarak Dinlerin Yeniden Uyanışı” “Das Wiedererwachen der Religionen als padagogische Herausforderung” adıyla yapılan bu toplantının bildirileri yayınlanmıştır.</p>
<p>Nürnberg toplantılarının sonuncusu 2000 Eylül’ünde yapılmış olup, bildiriler yayına hazırlanmaktadır.</p>
<p>– Türk çocuklarının din eğitimi alanında Alman araştırıcılar tarafından özellikle son 20 yıl içinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi 1981 yılında yayınlanan “Muslimiche Kinder in der  Deutschen Schule” (Alman Okulunda Müslüman Çocuklar) adlı eserdir. Eserde A.Khaury, W. Wanzura, R.Irkens adlı yazarların makaleleri yer almıştır. Özellikle 3. bölümde R. Irkens ve W.Manzura tarafından Müslüman çocukların Alman Okullarındaki problemleri irdelenmiş, Alman okul sistemi ile Türk okul sistemi karşılaştırılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>– 1984 yılında yayınlanan “Begegnung mit Türken-Begegnung mit dem İslâm” adlı eserdeki bir makale araştırma konusuyla yakından ilgilidir. Makale Petra Kappert tarafından yazılmış olup “Grundsatzliche Überlegungen zur Einführung İslâmischen Religionsunterrichts für Türkische Schüler” (Türk Çocuklarına İslâm Din Dersleri Verilmesi konusunda Temel Düşünceler) adını taşımaktadır. Makalede, İslâm Hukuku ile ilgili bazı konularla birlikte, yurtdışı için hazırlanan din dersi programı ile ilgili değerlendirmeler yer almıştır.</p>
<p>– H.P. Füssel ve T. Nagel tarafından kaleme alınan bir makale 1985 yılında “İslâmischer Religionsunterricht und Grundgesetz” (Anayasa ve İslâm Din Dersleri) adıyla “Europaische Grundrechte Zeitschrift” adlı dergide yayınlanmıştır. Makalede İslâm hukukundaki bazı konularla F. Alman Anayasası Mukayese edilmiştir. Araştırmada bu çalışmadan da yararlanılmıştır.</p>
<p>– 1985 yılında yayınlanan ve A. Khoury tarafından kaleme alınan “Islâmische Minderheiten in der Diaspora” adlı eserde konuyla ilgili üç makale yer almaktadır. M. Salim Abdullah tarafından yazılan —islâmischer Religionsunterricht in der Bundesrepublik Deutschland” (F. Almanya’da İslâm Din Dersleri) adlı makalede değişik kesimlerin din dersleri konusundaki görüşleri ele alınmış ve eyaletler arasındaki farklı anlayışlara yer verilmiştir. Hans Krolmann tarafından yazılan İslâmischer Religionsunterricht in der Bundesrepublik Deutschland” (F. Almanya’da İslâm Din Dersleri) adlı makalede ve Josef Hertinger’in yazdığı —Die Religiöse Erziehung Muslimicher Kinder in Hessischen Schulen Heute” (Bugünkü Hessen okullarında Müslüman Çocukların Din Eğitimi) adlı makalede Hessen eyaletindeki İslâm din Dersleri uygulaması anlatılmıştır.</p>
<p>– 1986 yılında yayınlanan “İslâmunterricht an Deutschen Schulen” (Alman Okullarında İslâm din dersleri) adlı eser Ulrich O. Sievering tarafından yayına hazırlanmıştır. Eserde çeşitli araştırıcıların İslâm Din Dersleri ile ilgili hukukî ve politik değerlendirmeleri, Kiliselerin bakış açısı Alman ve Türk toplumunun din derslerinden beklentileri açıklanmaya çalışılmıştır.</p>
<p>– Kuzey Ren Westfalya eyaleti, Okul ve Meslek İçi Eğitim Enstitüsünce hazırlanan üç çalışma araştırmamıza kaynaklık oluşturan önemli eserlerdir.</p>
<p>Birincisi ilgili Enstitü tarafından İlkokul 1-4. sınıflar için hazırlanan 24 ünitelik İslâm Din Dersleri Öğretim Programı’dır. Enstitüce “Religiöse Unterweisung für Schüler İslâmischen Glaubens” (Müslüman Çocuklara Dini Eğitim) adıyla 1986 da yayınlanmıştır. Türkçe ve Almanca olarak iki dilde hazırlanan programla ilgili olarak s.80’de geniş bilgi verilmiştir.</p>
<p>– Adı geçen Enstitü tarafından hazırlanan ikinci çalışma “Rechtliche Regelungen zur Religiösen Unterweisung für Schüler İslâmischen Glaubens” (Müslüman Çocukların Din Eğitimi konusunda Hukukî Düzenlemeler) adını taşımaktadır. Çalışmada, uluslararası anlaşmalarda ve Alman yasalarında din eğitimi ve İslâm din dersleri ile ilgili düzenlemeler bir araya toplanmıştır. Bu çalışma 1987 yılında yayınlanmıştır.</p>
<p>– Okul ve Meslek İçi Eğitim Enstitüsü tarafından yayınlanan üçüncü çalışma “Rahmenbedingungen und Materialien zur Religiösen Unterweisung für Schüler İslâmicshen Glaubens” (Müslüman Çocukların Dinî Eğitimi konusunda Çerçeve Şartlar ve Materyaller) adını taşımaktadır ve 1987 yılında yayınlanmıştır. Bu çalışmada, İslâm dini ve dinî eğitimi konularında yayınlanmış, 1158 eser hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Çalışmanın giriş kısmında ise bilim adamlarınca kaleme alınmış olan İslam din eğitimi ile ilgili makaleler yer almıştır.</p>
<p>– 1988 yılında Oldenburg Üniversitesi‘nde bir mezuniyet çalışması yapılmıştır. Anna Barbara Siegele tarafından hazırlanan Çalışma “Die Problematik der Einführung eines İslâmischen Religions unterrichts an deutschen Schulen, dargestellt anhand von zwei Unterrichtsansatzen” (Alman Okullarında İslâm Din Dersi Verilmesi Problemi-İki Ünite Örneği) adını taşımaktadır. Çalışmada Hamburg ve Kuzey Ren Westfalya‘da hazırlanan iki ünite çeşitli yönleriyle incelenmiş ve karşılaştırma yapılmıştır.</p>
<p>– Bavyera eyaletindeki İslâm din eğitimi konusunda bilgiler içeren bir makale Gerhard Mahler tarafından yazılmış olup “Religiöse Unterweisung für Türkische Schüler İslâmischen Glaubens in Bayern” (Bavyera’daki Müslüman Türk Çocuklarının Dinî Eğitimi) adıyla “Zeitschrift für Padogagik” adlı dergide 1989 yılında yayınlanmıştır.</p>
<p>– Klaus Gebauer tarafından “İslâmischer Religionsuntericht-ein Beitrag zur Verstandigung” (İslâm Dini Dersleri-Karşılıklı anlayışa bir katkı) adıyla “Bericht 99” adlı kitapta bir makale yayınlanmıştır. Makalede İslâm Din Eğitimi konusunda karşılaşılan çeşitli zorluklardan söz edilmektedir.</p>
<p>– Prof. Dr. Kerim Yavuz Tarafından Kuzey Ren Wesfalya’daki İslâm din dersi programı geliştirilen Enstitüde verilen bir konferans da bu araştırmayla ilgili bir çalışmadır. Çalışma Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisinin 8. Sayısında “Allgemeine Überlegungen und Vorschlage zur religiösen Unterweisung für Schüler İslâmischen Glaubens “adıyla yayınlanmıştır.</p>
<h3><span><strong>3. F. Almanya’daki Türklerin Eğitim ve Din eğitimi Problemleri</strong></span></h3>
<p>F. Almanya’da yaklaşık olarak 500.000 civarında Türk çocuğu yaşamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bunların büyük çoğunluğu okula gitmektedirler. Bazı bölgelerde öğrencilerin yaklaşık %30’unu Türk çocuklarının oluşturacağı daha 1980’li yıllarda tahmin edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu gün bu rakamların çok aşıldığı yerler vardır.</p>
<p>Anlaşılan odur ki, Özellikle Almanya’daki Türk vatandaşlarının kimliklerini kaybetmeden varlıklarını devam ettirebilmeleri sistemli bir eğitim ve din eğitimi programı ile mümkündür. Bunun için de konunun çeşitli boyutlarıyla derinliğine ele alınması gerekmektedir.</p>
<p>Yabancı bir toplum ve kültür çevresinde azınlık olarak yaşayan Türk çocuklarına kendi dinî ve millî kimliklerini kazandırmak için, onlara verilecek eğitim içinde, Türk kültürünün temel unsurlarından olan ve bu kültürü şekillendiren İslâm dininin de eğitimini vermek ve örnek alacakları Türk ve İslâm büyüklerini tanıtmak gereği açıktır. Çünkü çocukların kendi kültürlerini tam kazanarak kültürel kimliklerini oluşturmaları ancak bu sayede mümkün olacak, aksi halde asimilasyonla karşı karşıya kalacaklardır.</p>
<p>Almanya‘daki Türklerin Din eğitimi problemine genel olarak bakıldığında üç önemli boyut dikkat çekmektedir. Pek çok kişi tarafından çeşitli şekillerde dile getirilen ama bir türlü her iki tarafın da kabul edebileceği bir çözüm bulunamayan din eğitimi problemine kapsamlı ve kabul edilebilir çözümler önerebilmek için, bu üç temel boyutun çok iyi analiz edilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bunlar:</p>
<ol>
<li>Din Eğitimi ile ilgili yasal durumun açıklığa kavuşturulması,</li>
<li>İhtiyaca uygun öğretim programı ve ders kitabı hazırlanması,</li>
<li>Programı uygulayacak din dersi branş öğretmenlerinin yetiştirilmesi,</li>
</ol>
<p>şeklinde ifade edilebilir. Bu noktaları şöyle açıklayabiliriz:</p>
<h4><strong>A. Din Eğitimi İle İlgili Yasal Durum</strong></h4>
<p>Almanya‘da İslâm din dersleri konusundaki farklı uygulama ve anlayışları doğru yorumlayabilmek için öncelikle uluslar arası anlaşmalarda ve Alman yasalarında din eğitiminden ve din derslerinden nasıl söz edildiğini ve din dersinin yasal statüsü ile ilgili bağlayıcı hükümlerin neler olduğunu bilmek gerekmektedir.</p>
<p><strong>Uluslar arası Anlaşmalarda Din Eğitimi ve Din Özgürlüğü:</strong> Öncelikle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nde, diğer uluslar arası sözleşmelerde, ve Avrupa Konseyi‘nin aldığı kararlarda, insanların din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduklarına ve kendi dini anlayışlarına uygun yaşamalarının ve ibadet etmelerinin engellenemeyeceğine işaret edilmiştir.</p>
<p>İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin 18. maddesinde ve 3 Eylül 1953 tarihinden itibaren “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” olarak yürürlük kazanan sözleşmenin 9. maddesinde Din Özgürlüğü ile Dinin Öğretim Konusu Yapılması Hakkı garanti altına alınmıştır. Diğer pek çok ülke yanında hem Türkiye hem de Almanya tarafından imzalanan ve Almanya Parlamentosu‘nda 7.8.1952 tarihinde onaylanan bu sözleşmenin ilgili maddesinde konu şöyle açıklanmıştır:</p>
<p>“Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır. Bu hak, din ya da inancı değiştirme özgürlüğünü, din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık veya özel olarak öğretme, uygulama, tören ve ibadet yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.”<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>20 Mart 1952 tarihinde Paris‘te, bu sözleşmeye ek bir protokol imzalanmıştır. Alman Parlamentosu‘nda 20 Ekim 1956 tarihinde onaylanan<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> bu protokol ile de genel eğitim yanında, ana- babaların çocuklarıyla ilgili din eğitimi ve öğretimi hakkı garanti altına almıştır. Ek protokolün 2. maddesi şöyledir:</p>
<p>“Hiç kimsenin öğretim hakkı engellenemez., devlet, eğitim ve öğretim alanında üstlendiği görevleri yerine getirirken ana-babaların kendi dini ve felsefi inançlarına uygun bir eğitim ve öğretim sağlama hakkına saygı gösterir.”</p>
<p>Avrupa Topluluğu da 25 Temmuz 1977 tarihinde göçmen işçi çocuklarının eğitimi ile ilgili bazı kararlar almıştır. Bu kararların birisinde yabancı çocukların kendi ülkelerine döndüklerinde o ülkeye tekrar uyumlarını kolaylaştırmak için kendi kültürlerinin tanıtılması ve ana dillerinin öğretilmesi istenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Almanya‘nın da imzalayarak kabul ettiği bu ve benzeri uluslar arası anlaşmalara göre bu ülkede bulunan yabancılara dinî kanaatlerini açıklama ve ibadetlerini yapabilme özgürlüğü yanında dinî inançlarını öğretim konusu yapma hak ve özgürlüğü de tanınmıştır.</p>
<p>Federal Almanya ve Türkiye‘nin de imzaladığı bu anlaşmalarda sosyo-kültürel ihtiyaçlar, din özgürlüğü ve din öğretimi garanti altına alınmış olmasına rağmen ilk dönemde yapılan ikili iş gücü anlaşmalarında bunların pek göz önüne alınmamış olduğu görülür.</p>
<p>Türkiye‘den Almanya‘ya işçi gönderilmeye başlandığında yani 30 Ekim 1961 tarihinde bir işgücü anlaşması yapılmıştır. Ancak bu anlaşmada daha çok maddî çalışma şartları ile ilgili hükümler yer almış, buna karşılık Türk işçilerinin manevî (dini ve sosyo-kültürel) ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı ile ilgili bir madde yer almamıştır.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Bu anlaşmanın aksayan yönlerinin düzeltilmesi için 20 Mayıs 1964 tarihinde yapılan protokolde de yine Türk işçilerinin dini ve sosyo-kültürel ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir tedbir öngörülmemiştir.</p>
<p><strong>Almanya Anayasası ve Din Dersleri:</strong> İslâm din derslerinin Almanya’daki durumunu doğru olarak belirleyebilmek için, öncelikle Almanya Anayasası‘nın din dersi hakkındaki hükümlerini bilmek gerekmektedir. Çünkü uygulamalar, hazırlanan eyalet anayasaları ve okul kanunları Federal Anayasaya dayandırılmaktadır. Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz für die Bundesrepublik Deutschland) 3., 4. ve 7. maddelerinde din dersleri ile ilgili aşağıdaki hükümler yer almaktadır.</p>
<p><strong>3. Madde:</strong> “Hiç kimse cinsiyetinden, soyundan, ırkından, dilinden, memleketinden ve doğum yerinden, inancından, dinî ya da politik görüşlerinden dolayı haksızlığa uğratılamaz veya imtiyaz sahibi olamaz.”</p>
<p><strong>4. Madde:</strong> “İnanç hürriyeti, dinî ve dünyevî fikir hürriyeti dokunulmazlığa sahiptir. Başkalarını rahatsız etmeyen dinî ibadeti yapmak serbesttir.”</p>
<p><strong>5. Madde:</strong> “Veliler çocuklarının din derslerine katılmasını belirleme hakkına sahiptirler. Din dersi, mezhepler üstü okullar hariç, kamu okullarında düzenli bir derstir. Devletin denetim hakkı saklı olmak kaydı ile din dersi, dinî cemaatlerin prensipleriyle mutabık bir biçimde verilir. Hiçbir öğretmen kendi iradesi dışında din dersi vermekle yükümlü tutulamaz.”</p>
<p>Almanya Anayasası’nın sayılan bu maddelerinden anlaşılacağı gibi din dersi, okullardaki düzenli dersler arasında yer almaktadır. F. Anayasa’nın getirdiği bu hükümler yabancı işçi çocuklarının yani diğer dinlerin mensuplarının eğitimi için de geçerlidir. Nitekim bu durum, Alman ilgililer tarafından da kabul edilmektedir. Uzun yıllar Alman Hükûmeti Yabancılar Sorumlusu olarak görev yapan Liselotte Funcke, Federal Anayasa‘da sözü edilen din dersinin sadece Hıristiyan din dersi olmadığını söyler. Funcke, F. Anayasa’daki hükmün genel olduğunu ve İslâm dinini de kapsadığını belirterek, çocuklarına okulda din eğitimi verildiği konusunda Türk velilere güven vermek gerektiğine işaret etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p><strong>Müslüman Çoğunluğu Temsil Eden Kurum (Muhatap) Problemi:</strong> Almanya Anayasası’nda din eğitimi bu şekilde garanti altına alınmış olmakla birlikte, İslâm din dersleri uygulamasında bazı aksaklıklar ve eyaletler arasında farklılıklar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bu konuda İslam dininin temsilcisinin yani çoğunluğu temsil eden ve İslâm din dersinin program ve amaçlarını belirleyecek olan dinî bir cemaat (muhatabın) kim olacağı tartışma konusu olmuştur.</p>
<p>Federal Almanya Anayasası’nın 7. maddesinde yer alan “Din dersinin dinî cemaatlerin prensipleriyle mutabık (uygun) biçimde verileceği” hükmü, bu güne kadar İslâm din derslerinin okullarda düzenli bir ders olarak yer almasını engellemiştir. Çünkü, yukarıda sözü edilen maddeden de anlaşılacağı üzere F. Anayasa’da din dersinin program ve amaçlarını dinî cemaatin belirlemesi öngörülmüştür. Hıristiyan din dersleri için Kiliseler (Katolik ve Protestan Kiliseleri) bunu yapmaktadırlar. Ancak İslâm din dersleri için durum farklıdır. İslâm dininde Kilise benzeri bir kuruluş yoktur. Müslümanlar, özellikle de yabancı ülkelerde yaşayanlar dinî faaliyetlerini daha iyi yürütebilmek için çeşitli dernekler ve kurumlar oluşturmuşlardır. Bunların sayıları oldukça kabarıktır. Almanya’da Müslümanlar tarafından bir çok dini teşkilât kurulmuştur. Bunların her biri Federal Anayasa’daki yetkiyi elde etmek amacıyla İslâm din derslerinin program ve amaçlarını belirleme konusunda kendisinin söz sahibi olduğunu ileri sürmektedir. Ancak hiç biri Müslümanların çoğunluğunu temsil edememektedir. Bu nedenle din derslerinin içeriğini ve amaçlarını belirlemede herhangi birisinin muhatap kabul edilmesi diğerlerinin itirazlarına sebep olmaktadır. Durumun yıllardır bu şekilde sürüp gitmesi, İslâm din derslerinin bir türlü okullarda düzenli bir ders olarak verilmemesi sonucunu doğurmuştur.</p>
<p>Yukarıda anlatılan zorluk, Alman ilgililer tarafından da dile getirilmektedir. İslâm din dersi, kendi başına bir branş olarak okullarda yer alamayınca, ancak program dışı ve isteğe bağlı olan Ana dili tamamlama dersleri içerisinde kısmen verilebilmektedir.</p>
<p>İslâm din dersi anlatılan nedenle bağımsız bir branş olarak okutulmadığından, özellikle Alman ilgililer tarafından Din Dersi (Religionsunterricht) yerine Din Eğitimi (Religiöse Unterweisung) ifadesi kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Ancak son yıllarda değişik eyaletlerde farklı uygulamalar gözlenmektedir. İslâm din dersleri ile ilgili girişimlerden bazıları kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<p>Berlin Eyaleti’nde “İslâm Federasyonu” isimli bir dernek, din derslerini Almanca olarak vermeyi üstlenmiş ve bu konuda en üst mahkemeden karar aldırmıştır.</p>
<p>Hamburg Eyaleti’nde “Hamburg Modeli” adı ile bir din dersi denemesi başlatılmıştır. Bu derste, hangi dinden olursa olsun, öğrenciler aynı sınıfta toplanmakta ve bir Alman öğretmen tarafından Almanca olarak din öğretimine tabi tutulmaktadır.</p>
<p>Kuzey Ren Westfalya Eyaleti‘nde kırka yakın okulda Almanca din öğretimi denemeleri yapılmaktadır.</p>
<p>Bavyera Eyaleti’nde de benzer bir uygulama başlatılmıştır. Konu Eyalet Parlamentosunda tartışılmıştır. Bu Eyaletteki Çeşitli dernekler bir “İslâm Din Dersi Çalışma Grubu” oluşturmuştur. Bu grup, İslam din dersinin Almanca verilmesi için kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Bütün bu denemelere gerekçe olarak;</p>
<ol>
<li>Türk Çocuklarının anadillerini yeterince bilmedikleri,</li>
<li>Almanya’da, Türk çocukları yanında, değişik Müslüman milletlere mensup çocukların da bulunduğu,</li>
<li>Bütün Müslüman çocukları kuşatacak ortak dilin Almanca olduğu,</li>
<li>Alman makamları tarafından dile getirilen ve Federal Anayasada ifadesini bulan Devletin denetim ve gözetim hakkının da ancak Almanca verilecek bir İslâm din dersinde söz konusu olabileceği, gibi hususlar gösterilmektedir.</li>
</ol>
<p>Oysa, Almanya’da yaşayan Türk nüfusunun çoğunluğu bu dersi bir kimlik koruma ve geliştirme aracı olarak görmekte ve Türkçe verilmesini savunmaktadır. Bu sesin bilimsel araştırma yöntem ve teknikleri ile tespit edilmesi ve bilimsel yorumlarla ortaya konulması, Türkçe din dersi tezinin savunulmasında önemli katkı sağlayacaktır. Ayrıca orada bulunan vatandaşlarımızın da aydınlatılmaya ihtiyaçları vardır.</p>
<h4><strong>B. İhtiyaca Uygun Öğretim Programı ve Ders Kitabı Hazırlanması</strong></h4>
<p>Öğretimi başarıya götürecek önemli unsurlardan birisi de ihtiyaca cevap verebilecek nitelikte öğretim programı ve bu programa uygun hazırlanmış ders kitaplarının olmasıdır. Eğitim ve öğretimi ile meşgul olunan hedef kitlenin ihtiyaçlarına cevap veremeyen bir öğretim programı ile başarılı bir öğretim yapılamaz.</p>
<p>Almanya’da bulunan Türk çocuklarının din eğitimi konusunda hazırlanacak bir öğretim programı ve buna uygun olarak yazılacak ders kitapları öncelikle bu ülkedeki sosyal şartları ve ihtiyaçları dikkate almak durumundadır. Almanya’daki Türk çocuklarına verilecek din eğitiminde esas olacak öğretim programı İslâm dininin temel bilgilerini içermenin yanında farklı bir dini ve kültürel çevrede yaşayan çocukların içinde yaşadıkları bu çevreye uyum sağlamalarına yardımcı olacak bazı bilgileri de içermesi beklenir. Bu nedenle mesela Hıristiyanlıkla ilgili bilgiler yanında İslam dininin farklı inançlara bakışını yansıtacak unsurlar da programda yer almalıdır.</p>
<p>Din dersinin içeriği ve özellikle öğretim dili ile ilgili olarak Almanya’daki vatandaşlarımız ve ilgili diğer kesimlerin beklentileri farklılık göstermektedir. Bazı vatandaşlarımız din dersinin Türkçe verilmesini isterken bazıları çeşitli gerekçelerle Almanca verilmesini savunmaktadırlar. Bu tartışmaya Türk ve Alman resmi makamları da katılmaktadır. Bu konunun aydınlanabilmesi için beklentilerin ve taleplerin bilimsel yöntemlerle araştırılması zorunludur. Bu nedenle burada daha fazla detaya girilmemiştir.</p>
<p>Öğretim Programı ve ders kitabı konusunda sunulabilecek öneri: Almanya’daki Türk çocuklarının İslâm dini konusunda bilgilenmeleri yanında, onlara içinde yaşadıkları toplumun inançlarını tanıtıcı, ve kimliklerini kaybetmeden topluma uyumlarını kolaylaştırıcı nitelikte Türkçe ve Almanca olarak iki dilli öğretim programı ve ders kitapları hazırlanmasıdır.</p>
<h4><strong>C. Programı Uygulayacak Din Dersi Branş Öğretmenlerinin Yetiştirilmesi</strong></h4>
<p>Avrupa’da yaşayan Türklerin içinde bulundukları sosyal şartları dikkate alan ciddîyetle hazırlanmış öğretim programına ihtiyaç olduğu kadar, Dış ülkenin şartlarını bilen ve kendini ona hazırlamış olan öğretmenlere de şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü Alman tarafının hararetle savunduğu Din dersinin Almanca verilmesi talebi otomatik olarak bu dersin Alman öğretmenler tarafından verilmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır. Şu ana kadar Türkiye’den öğretmen gönderme uygulaması Almanya’nın tüm eyaletlerinde kabul görmemiş, son yıllarda gönderilen Türk öğretmenlerin sayıları da eyaletler tarafından bilinçli olarak azaltılmıştır. Bu nedenle Türk tarafının Almanya başta olmak üzere dış ülkelerdeki vatandaşlarımız için öğretmen yetiştirmeyi de ciddî olarak düşünmesi ve bazı tedbirleri alması kaçınılmaz görünmektedir.</p>
<p>Öğretimde başarıyı etkileyen faktörlerden bir başkası da öğretmendir. Her branşın öğretiminde o alanda yetişmiş öğretmenler daha başarılıdırlar. Almanya’da görev yapacak özellikle de din dersi verecek öğretmenlerin özel olarak seçilmesi veya yetiştirilmesi bu alanda başarıyı doğrudan etkileyen bir unsurdur. Şu ana kadar yurt dışına Türkiye’den gönderilen öğretmenler arasında Din dersi branş öğretmenleri hemen hemen hiç yok gibidir. Oysa Türk kültürünü kazandırmakla görevli bu öğretmenler din dersi vermekle de yükümlüdürler. Belki ilk sınıflar için sınıf öğretmenlerinin din derslerini verebilecekleri düşünülmüştür, ancak 7. ve daha yukarı sınıflarda branş öğretmenleri dışındaki öğretmenlerin, öğrencilerin din ile ilgili felsefi boyut kazanan sorularını cevaplamakta yeterli olacakları şüphelidir. Nitekim araştırmalar branş dışındaki öğretmenlerin kendi bilgilerini (mesela, Hıristiyanlık konusunda) yetersiz gördüklerini ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı’mız tarafından gönderilen ve Almanya’da görev yapan öğretmenlerimiz konusunda Alman makamlarının da Alman eğitim sistemine yeterince adapte olamadıkları, dil bilmedikleri ve bu nedenle çevreleri ve okul yönetimi ile sağlıklı diyalog kuramadıkları, gibi eleştirileri vardır.</p>
<p>Bütün bu açıklanan hususlar ışığında din dersi branş öğretmenleri temini ve yetiştirilmesi için kısa, orta ve uzun vadeli olmak üzere şu üç aşamalı öneri geliştirilebilir:</p>
<p>Kısa vadeli olarak; Almanca bilen, Alman eğitim sistemi, Almanya’nın sosyal, kültürel, ve dinî yapısı, ile karşılaşılabilecek muhtemel zorluklar vb. konularda kurslarla ciddî olarak eğitilmiş öğretmenlerin gönderilmesi Orta vadeli olarak; İlahiyat Fakültesi mezunlarından Almanca bilenlerin yoğunlaştırılmış hizmet içi eğitimden geçirilerek eğitilmesi ve özellikle 1.-6.sınıflara öğretmen olarak gönderilmesi</p>
<p>Uzun vadeli olarak ise, Bazı İlahiyat fakültelerinin programı dil ve dersler açısından Almanya şartlarına uygun bir şekilde zenginleştirilerek Almanya‘dan davet edilecek öğretim üyelerinin de katkılarıyla Almanya‘da yaşayan Türk çocuklarının veya Türkiye‘de yaşayan istekli ve başarılı gençlerin öğretmen olarak eğitilmesi</p>
<p>Uzun vadeli teklifle ilgili olarak şöyle bir program çatısı düşünülebilir:</p>
<p>Tabloda sözü edilen alanların çeşitli alt bilim dallarına açılımları düşünülebilir. Burada sadece genel başlıklar verilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nevzat Y. AŞIKOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Celâl Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi /Türkiye <strong> </strong></p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 830-838</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Philip L. Martin, Bitmeyen Öykü: Batı Avrupa’ya Türk İşçi Göçü-Özellikle Federal Alman Cumhuriyetine-, İLO Ankara Uluslar arası Çalışma Bürosu, 1991, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Nevzat Yaşar AŞIKOĞLU, Almanya’da Temel eğitimdeki Türk Çocuklarının Din eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ankara 1993, s. 2-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Philip L. Martin, a.g.e., s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bkz.: T. C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Dış İlişkiler ve Yurt Dışı İşçi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 1996 Yılı Raporu, Ankara 1997, s. 3-9; ve 1999 Yılı Raporu, Ankara 2000, s. 3, 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> T. C. çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 1999 Yılı Raporu., s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> T. C. çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, a.g.e., s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Muhammed Salim Abdullah, Geschichte des İstâm in Deutschland, Verlag Styria Graz 1981, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Philip L. Martin, a.g.e., s. 36 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> T. C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, a.g.e., s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Johannes Laehnemann, Kulturbegegnung in Schule und Studium, e. b. v. Rissen Hamburg, 1983 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” 3 Eylül 1953; Muzaffer Sencer, İnsan Hakları Ana Kuruluşlar ve Belgeler, TODAİE Yay., Ankara 1986, s. 175; Landesinstut für Schule und Weiterbildung, Rechtliche Regelungen für Schüler İslâmischen Glaubens, Soester Verlagskontor Soest 1987, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Landesinstitut, 1987, a.g.e., s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Landesinstitut, 1987, a.g.e., s. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Türkiye-Federal Almanya İşgücü Anlaşması, Bad Godesberg 30 Ekim 1961, T. C. Dışişleri Bakanlığı Ekonomik ve Sosyal İşler Genel Müdürlüğü, Yurtdışı Göç Hareketleri ve Vatandaş Sorunları, (içinde) Ankara, Trz., s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Lisellotte FUNCKE, “Die zweite AuslÎndergeneration: Soziale und Politische Aspekte”, Integration der Kinder AuslÎndischer Arbeitnehmer? Probleme und Antworten auf eine Herausforderung, (hg) von G. V. Lojewski Forum Berlin, Hans Martin Stiftung, Köln 1982, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Klaus GEBAUER, “Müslüman Öğrencilerin Alman Okullarındaki Dinî Eğitimi”, Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Semineri 8-10 Nisan 1988, D. İ. B., Yay., Ankara 1991, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almanyadaki-turkler-ve-egitim-problemleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Nevzat Y. AŞIKOĞLU, Almanya’da Temel Eğitimdeki Türk çocuklarının Din Eğitimi, TDV. Yay. Ankara 1993, s. 119, 120, 214.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsviçre’de Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/isvicrede-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/isvicrede-turkler</guid>
<description><![CDATA[ İsviçre’de Türkler
Türklerin İsviçre’ye gelişi İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya yabancı iş gücü kazandırma politikalarının gelişimi neticesinde olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında serbest ticarete paralel olarak insanların sınırlar ötesi hareketinin liberalizasyonu için işçilerin serbest göç reçetesi birkaç uluslararası kuruluş tarafından benimsendi. Müteakiben Uluslararası Çalışma Teşkilâtı (İLO), I949 yılında istihdam için şu göç kararını yayınladı: İnsan gücünün uluslararası […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6829a9053.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsviçre’de, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Isvicrede-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/isvicrede-turkler.html">İsviçre’de Türkler</a></p>
<p>Türklerin İsviçre’ye gelişi İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya yabancı iş gücü kazandırma politikalarının gelişimi neticesinde olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında serbest ticarete paralel olarak insanların sınırlar ötesi hareketinin liberalizasyonu için işçilerin serbest göç reçetesi birkaç uluslararası kuruluş tarafından benimsendi. Müteakiben Uluslararası Çalışma Teşkilâtı (İLO), I949 yılında istihdam için şu göç kararını yayınladı:</p>
<p>İnsan gücünün uluslararası dağılımını ve özellikle de insan gücünün, insan gücü fazlası olan ülkelerden kıt olduğu ülkelere doğru hareketini kolaylaştırmak üye ülkelerin genel politikası olmalıdır.</p>
<p>OEEC (şimdi OECD) Konseyi 1953’te ve Avrupa Ekonomik Toplulukları da 1957’de bu yaklaşımı benimsedi. İşçi kıtlığı çeken ve göçmen kabul eden ülkeler yurtdışından işçi davet ettiler. Göçmen gönderen ülkeler de genel olarak yurtdışına işçi ihracının kendileri için yarar sağlayacağı görüşündeydiler.</p>
<p>Türkiye’den dışarıya düzenli işçi göçü 30 Ekim 1961’de Türkiye ile Federal Alman Cumhuriyeti arasında yapılan bir anlaşma ile başladı. Daha sonraları çeşitli Avrupa ülkeleriyle yapılan işgücü anlaşmalarıyla Türk işçi göçü giderek çoğalmıştır.</p>
<p>Avrupa’da işçilerimizin uzun süre kalmaya başlaması aile birleştirilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Özellikle parçalanmış ailelerin birleştirilmesini kolaylaştırıcı politika ve uygulamaların yürürlüğe girmesinden sonra yurtdışında kalmak tercih edilmiş ve göçün niteliği değişerek işçi göçü yerini ailelerin göçüne terk etmiştir.</p>
<p>1960’lardan itibaren ekonomik gelişmeye paralel olarak İsviçre’de yabancı işçi sayısı ve bağlı olarak Türk işçi sayısı da hızla artmıştır. Fakat İsviçre ile Türkiye arasında işgücü antlaşması olmadığından Türkler İsviçre’ye daha fazla kendi özel imkânlarıyla gitmişlerdir. Artışı önlemek amacıyla İsviçre Hükümeti 1963 yılında ilk defa yabancıların sayısını kontenjana bağlayan ve sınırlayan tedbirler ortaya koymuştur. İsviçre Federal Hükümeti “Yabancılar ve Mülteciler Politikası” konusunda İsviçre millî benliğini koruyucu, yabancıların sayısını sınırlayıcı yeni tedbirlerini sürekli almıştır.8 Fakat bu sınırlayıcı tedbirler yanında aile birleştirmesi, eğitim ve iltica gibi yollarla İsviçre’ye giriş devam etmektedir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Fahri KAYADİBİ</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi /Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/%C4%B0SV%C4%B0%C3%87REDEK%C4%B0-T%C3%9CRKLER.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/%C4%B0SV%C4%B0%C3%87REDEK%C4%B0-T%C3%9CRKLER.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fransa’da Yaşayan Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-yasayan-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-yasayan-turkler</guid>
<description><![CDATA[ Fransa’da Yaşayan Türkler
Fransa’da Yaşayan Türklerin Göç Macerası Fransa tarih öncesinde ve tarih çağlarında bir dizi büyük göçe sahne olmuştur. Bu sebeple halkı son derece kozmopolit bir yapıya sahiptir. Avrupa’da nüfus yoğunluğu düşük ülkeler arasında yer alır. Nüfusa ilişkin özellikleri, Kuzeybatı Avrupa ülkelerininkine yakındır. Ölüm ve doğum oranlarında son iki yüzyılda yaşanan düşüşler nüfusun yaş dağılımını köklü bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6828588a1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fransa’da, Yaşayan, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Fransada-Yasayan-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html">Fransa’da Yaşayan Türkler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ali ERBAŞ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Fransa’da Yaşayan Türklerin Göç Macerası</strong></span></p>
<p>Fransa tarih öncesinde ve tarih çağlarında bir dizi büyük göçe sahne olmuştur. Bu sebeple halkı son derece kozmopolit bir yapıya sahiptir. Avrupa’da nüfus yoğunluğu düşük ülkeler arasında yer alır. Nüfusa ilişkin özellikleri, Kuzeybatı Avrupa ülkelerininkine yakındır. Ölüm ve doğum oranlarında son iki yüzyılda yaşanan düşüşler nüfusun yaş dağılımını köklü bir biçimde değiştirmiştir. Değişim genel çizgileriyle yaşlanma doğrultusundadır. Doğurganlık oranı 1964’ten bu yana sürekli bir düşüş sürecine girmiştir. Günümüzde ortalama olarak neredeyse bir kadın başına 1.5 çocuk düşmektedir. 1975’ten bu yana her bin Fransız için on dört doğum ortalaması gözlemlenirken, bu sayı, yerleşme ortamı, toplumsal düzey ya da eğitim düzeyine göre farklılıklar arz etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Türkiye 1960’lara kadar dışarıdan göç alarak nüfusu doğal artış hızının üzerinde artan bir ülke iken, bu dönemden sonra göç vermeye başlamıştır. 1950’lerde başlayan ve hızla gelişen iç göçler nedeniyle nüfus yığılmalarının başladığı kentsel alanlardaki iş imkanlarının bu yoğun iş taleplerini karşılayamaması, önemli ölçüde bir işsizliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır (1960’lı yılların ortalarında işsizlik oranı tarım kesiminde %9,9, tarım dışı kesimlerde %9,5 idi). Öte yandan bir işe sahip olanlar da (özellikle vasıfsız işçiler) son derece düşük ücretlerle çalışıyorlardı. Bu dönemde Batı Avrupa ülkeleri ise önemli bir iş gücü sıkıntısı içinde bulunuyordu. Böylece yurtdışında çalışma imkanlarının doğması, yurtiçinde de ekonomik şartların zorlaması ile, Türkiye’den yurtdışına hızlı bir göç başladı. Kişisel girişimlerle önce Almanya başlayan bu göç, daha sonra örgütlü olarak, Fransa, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsviçre gibi ülkelere de yöneldi.</p>
<p>Fransa, en fazla göç alan Avrupa ülkelerinden biridir. 1800-1936 yılları arasında Fransa’ya beş milyon kişinin göç ettiği hesaplanmıştır. Bu sayıya hiç şüphesiz son otuz yılda iki milyon dolayında gerçekleşen göçü de eklemek gerekmektedir. Vatandaşlığa geçme sorunlarına rağmen Fransa’da yaşayan yabancıların sayısı önem kazanmaktadır. 1936 yılında 2,2 milyon olan yabancı sayısı günümüzde beş milyonu bulmuştur. Fransa’da yaşayan Türk nüfusu ise yapılan araştırmalara göre üç yüz bini aşmıştır.</p>
<p>1965 yılında Türkiye ile Fransa arasında imzalanan bir anlaşmanın ardından ortaya çıkan değişik dalgalar halinde gerçekleşen bu göçler, Göçmen Bürosu ve Türk İş ve İşçi Bulma Kurumu arasındaki ikili görüşmeler ile başlamıştı. Ağırlıklı olarak 1971-1972-1973 yıllarında gerçekleşen bu göçler, 1974’te sınırların kapatılması sebebiyle 1980 yılına kadar duraksama dönemine girmiştir. Ancak Türkiye’nin iç siyasi problemlerinden kaynaklanan ikinci bir göç dalgası daha başlamıştır ki, bunun en önemli bölümü 12 Eylül 1980 askerî harekâtının ardından gerçekleşmiştir. Üçüncü göç dalgası ise daha sonraki yıllarda özellikle de 1986 yılında Mitterand’ın kaçak göçmenlere oturum vermesiyle başlamış ve halen de devam etmektedir. Ve bir bekarlar göçünden çok, aile göçüne dönüşümü gösteren, “aile birleşimine bağlıdır. Fransa’da oturumu bulunan gençlerin Türkiye’den evlenmeleri ve gerekli şartları tamamladıktan sonra eşlerini Fransa’ya alabilmeleri Türkiye’den Fransa’ya insan göçünün devam etmesi ve bundan sonra da devam edeceği anlamına gelmektedir.</p>
<p>Şimdi Fransa’ya yapılan bu göçler sonucunda oluşan Türk nüfusun kendi içerisinde organize olmasının nasıl gerçekleştiği ve bunun en önemli vasıtasının hangi unsur olduğu konusuna temas edelim.</p>
<p><span><strong>Fransa’da Yaşayan Türkler ve Dernekleri</strong></span></p>
<p>Bugün 30 yılı aşkın bir göçmenlikten sonra kendilerinden önce gelenler gibi, Türkiye kökenli göçmenlerin dernekleri de yeni bir döneme girmektedir. Bu yeni dönem kendini, Türkiye kökenlilerin Fransa’da kalıcı yerleşimleri için, yeni hayat şartları oluşturma isteği şeklinde göstermektedir. Fransa Türk Göçmen Dernekleri Konseyi (C.F.A.I.T-Conseil Fançais des Associations d’immigrés de Turquie) tarafından yürütülen “eşit haklar ve yeni bir yurttaşlık” kampanyası, farklı politik eğilimli dernekler tarafından düzenlenenlerin ilki olarak bu yeni politik dönemin çok anlamlı bir unsuru olma özelliğini taşımaktadır. ilk göçmenler için derneksel hayat her şeyden önce 1978 anlaşmaları “Öz Kültürde ve Anadilde Eğitim Programı” (ELCO-Enseignement de la Langue et de Culture d’Origine) çerçevesinde Fransa’ya gelen eğitimciler ve 1980’den itibaren de Diyanet işleri Başkanlığı’na bağlı olarak gelen imamlar sayesinde başlamış oldu. Sayıları hiç de azımsanamayacak kadar çok olan bu dernekler, “Türkiye’yi yaşama ve dînî bağları koruma” ihtiyacına cevap verdiler. Konsolosluk da henüz bugünkü gibi lobi oluşturma politikasına sahip olmasa da yetkililerinin Türk devletinin birer memuru olduğu bu derneklerin başını çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>1980 Eylül askeri harekâtından sonra gelen yeni göçmenler ve askeri idareden kaçan siyasi militanlar bu derneklerin hem verilerini hem de amaçlarını değiştirmiştir. Böylece 1981’de yabancı dernekler mevzuatının değişmesiyle, aslında amaçları, özellikle Türkiye’ye kesin bir dönüş fikrine yönelik olarak, dînî, kültürel ve dil bağlarını korumak olan bu derneklere yenileri eklendi. Çoğunluğunun yöneticileri çeşitli eğilimlerdeki siyasi militanlar olan bu yeni derneklerin amacı, Türkiye’deki askerî rejimle bir şekilde mücadeleydi ve Türkiye’deki siyasi örgütlenmelere göre biçimlendirilmişlerdi. Böylece Türkiye siyasi hayatı, karşıtlıklarının büyük bir çoğunluğuyla dernekler biçiminde Fransa’ya aktarılmış oldu. Siyasi militanların çıkarları ve göçmenlerin kişisel amaçları, uzun vadede Türkiye’ye dönüş olduğu için, bu nakil doğal bir şekilde gerçekleşti. Veriler ve şartlar aynı olmasa da, bu dönem Fransa’ya göç eden diğer topluluklarınkine benzetilebilir. Öte yandan Fransız devlet yetkililerinin Türkiye kökenli göçmenler nezdinde muhatap arayışları, sayıları önemli olmayan ve hiçbir temsil işlevi olmayan yeni “Hizmet Derneklerinin açılmasını teşvik etmiştir. Böylece sağ-sol, aşırı sağ-sol, dînî, çalışanları Türk memurlar olan ve dolayısıyla konsolosluklara bağlı dernekler ve “Hizmet Dernekleri” şeklinde bir Türkiye Kökenli Göçmen Dernekleri yelpazesi ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Doksanlı yılların başından itibaren Fransa’daki Türkiye kökenli göçmenler büyük değişiklikler yaşamışlardır. Bunu, bazı demeklerin kendi politik seçimleri olarak, Türkiye ile siyasi bağı koparıp doğrudan Fransa’daki göçmenlerin haklarını korunmasında etkin olarak yer alma (1985’te ATİTF- Asociation des Travailleurs de Turquie de France-Fransa Türk İşçileri Derneği) ve burada doğmuş genç kuşağın kendini daha hissedilebilir bir biçimde ortaya koymak istemesiyle açıklamak mümkündür. Bir taraftan bu gençlerin varlığı, ailelere onların Fransa’da yerleşik düzene geçeceği imajını veriyor ve böylelikle kesin dönüş düşüncesi zayıflamış oluyor, dolayısıyla gayrimenkul yatırımlarında ve vatandaşlık başvurularında artışlar oluyordu (Nitekim 1996 yılında 6000’den fazla başvuru kabul edilmiştir). Diğer taraftan da, bu düşünce tarzındaki değişiklikler, göçmen derneklerine günlük hayattaki sosyal problemlerin sinyalini veriyordu. Ve bu tarihlerden itibaren her siyasî eğilimden dernek, topluluğun “sosyal problemlerini” dikkate almak zorunda kaldı. Bununla beraber bu toplumsal sorunlara açılım her dernek için aynı şeyi ifade etmiyor. Yine de varlıklarının ve amaçlarının, göçmenlerin geleceğini ilgilendirecek biçimde, Fransa’ya değil, Türkiye’deki örgütlerinin politikasına bağımlı olmasında hemfikir oluyorlar. Ancak sol ve aşırı sol eğilimli derneklerin aksine, dînî ve milliyetçi dernekler, söylemlerini ve siyasi projelerini göç politikasına göre yeniden yapılanmayı başarmışlardır. İslâmî hayat tarzını ön plana çıkaran derneklere gelince, bunlar Fransa Müslümanları kimliğini ileri sürerek göçmenlere özellikle bir kimlik arayışı içinde olan ve günlük hayatta karşılaştığı ayırımcılığa karşı bir tepki gösteren ikinci nesile, tüm bir hayat felsefesini sunma yoluna gitmişlerdir. Aynı dönemden itibaren, sayıları hatırı sayılır şekilde artan Türk milliyetçiliği fikrine sahip dernekler ise, Türk milliyetçiliği projeleriyle kimliğini kaybetme kaygısı taşıyan topluluğun beklentilerine cevap verdiler. Bu hareketlere olan ilginin nedenlerinden biri de Türkiye’de Kürt sorunu nedeniyle körüklenen milliyetçilik gösterilmektedir. Türkiye kökenli göçmenlerin toplumsal hayatının, Türkiye’nin iç siyasi süreçlerine bağlılığını sürdürdüğü görülmektedir. Buna bir örnek olarak da, Avrupa’daki Alevî örgütlenmesinin ancak Türkiye’deki örgütlenmenin akabinde başlaması gösterilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p><span><strong>Türk Derneklerinin Hizmet Alanları</strong></span></p>
<p>Yapılan araştırmalara göre dernekler toplumsallaşmayı sağlayan, aynı zamanda siyasi olarak kararlaştırılmış iki tip nüfusu, yani Fransız vatandaşlığını da alıp oy kullanabilenleri ve diğerlerini bir araya getiren kurumlardır. Ayrıca art arda gelen göçmen grupları, yabancı düşmanlığından kaynaklanan birçok sataşmanın hedef tahtası olan derneklerin, zor olarak nitelendirilen Fransız toplumsallaşma kurallarını öğrenme sürecini daha yumuşak olarak geçirmelerini sağlamaktadır. Bu dernekler aynı zamanda birtakım hakların koruyucu kurumlarıdır. Derneksel hayatın iş ve yerleşme alanında dışlanmalara karşı mücadele konusundaki hareketliliği buna kanıt olarak gösterilebilir. Dernek aynı zamanda aile bünyesinde yaşanan olaylarda kamu ve özel konutların kullanılması için arabuluculuk görevi de yapmaktadır. Türk nüfusun yoğun olduğu bazı çevre kentlerde (quartier défavorisés) okul öğrenimini tamamlayıcı birtakım etkinlikler düzenlemekte, mültecilere ve sığınma hakkı isteyenlere yardımcı olmaktadır. Ayrıca, insanlığa hizmet amacı güden kuruluşlarla, sosyal hizmet mercileri, sosyal kurumlar ve idarelerle bağlantılı olarak çalışmaktadır. Dernek, kendi yapısından çıkardığı, çevrenin nabzını ölçmeye yetenekli “mahalle sosyal arabulucuları”nı artarak ön plana çıkarıp müdahale yöntemlerini işleyecek duruma getirmektedir. Kısaca dernek, çevresine eşlik etmekte ve onlara hak aramayı öğretmektedir. Ancak olayın dışındakiler için hak arama, tek sesli ve birleşik bir yapıda olmamakta ve ayrıca günlük hayatta (sosyal sahada) doğal olarak çok şekilli olsa da, şu anki gözlemlerle temelinde ne olduğunun tespit edilmesi zor görünmektedir. Diğer bir deyişle Türk kökenli toplumun talepler demetinin hangi istikamete yöneldiği babında iki varsayımda bulunmak mümkündür; birincisi hak sorununu Fransız vatandaşlığının geliştirilmesi çerçevesinde oluşturup Türk asıllı nüfusu yerel alanlarda siyasallaştırarak politik söz hakkını (oy kullanma ve seçilme şeklinde) elde edilmesine doğru yönlendirmektedir. İkincisi ise, hak sorununu Fransa toprakları içindeki meşru kültürlerin tanınmasına doğru yönlendirirken, Türk toplumunu bu topraklar içinde birtakım hakları beraberinde getiren kültürel bir ifadenin elde edilmesine ve siyasallaşmaya doğru götürmektedir.</p>
<p>Fransız Devleti, dînî ve kültürel kenar mahalle kültürlerinin tüketilmesi/boşaltılması ile bir yurttaşlığın oluşturulmasını hedefleyerek sivil düşüncesizlik örneği göstermekle eleştirilmektedir. Çünkü bu şekilde derneksellikten ve toplulukçuluktan yola çıkarak varılan siyasi mantık kabul edilememektedir. Zira kabul edilebilir olmak için topluluğun, Fransız Cumhuriyeti’nin içinde erimesi gerekmektedir. Buradan da Türk dernekselleşmesindeki ikileme varılmaktadır: Geçici ve Aracı. Dernekler, meşru bir söz hakkı elde edebilmek için mücadele etmekte ve bu mücadeleyi bir kurum olarak yapmaktadır. Netice itibariyle sosyal tanınırlık isteği ile karıştırmadan, siyasi katılım arzusunu meşrulaştırmak için, hak davalarını çeşitlerine göre sıralamak gerekmektedir. Bu anlam karmaşıklığı Fransız Devleti’nce yaşanmakta olduğu gibi, azınlıklar bünyesinde de var olmaktadır. Taraflar karşılıklı olarak bu anlam karmaşası ile beslenmektedir. Azınlıklar Fransa’nın kendi kültür ve inançlarını yönlendirmesinden endişe ederken, Fransa ise toplumun, topluluklara bölünmesi fikrinden korkmaktadır. Fransa Türklerinin, bir Türk topluluğuna indirgenmesi bu camianın bünyesindeki çeşitliliğin (ayrıcalıkların) algılanmasında sorunlar meydana getirmeye devam etmektedir. Gelecekte bu topluluğun değişimi ve genel çizgilerinin idealleşmesi mümkün görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Türkiye kökenli göçmenlerin kurdukları derneklerle ilgili derlemiş olduğumuz bu bilgilerden sonra şimdi de Fransa’da kurulan birçok dernekten en önemlilerinin isimlerini verelim.</p>
<p><span><strong>Türk Dernekleri</strong></span></p>
<p>Türk derneklerinden en önemlileri bir araya gelmiş ve merkezi Paris’te bulunan CFAIT-Conseil Français des Associations d’Immigrés de Turquie (Türkiye Kökenli Göçmen Dernekleri Fransız Konseyi) isimli bir konsey oluşturmuşlardır. Bu konseye üye olan derneklerin isimleri şunlardır:</p>
<ol>
<li>A.C.T.I.T. – Association Culturelle des Travailleurs Immigrés de Turquie (Türkiye Kökenli Göçmen İşçileri Kültürel Derneği). 54, rue d’Huateville-75010 Paris, Tel: 00331 42 46 30 29</li>
<li>A.D.T.T. – Association Démocratique des Travailleurs de Turquie (Türkiye Kökenli İşçiler Demokratik Derneği). 41, rue de Fbg. Saint-Denis-75010 Paris, Tel: 00331 45 23 46 50</li>
<li>L’alternative Continue – 18, rue des Maccahabées-69005 Lyon, Tel: 00334 72 57 76 46</li>
<li>A.S.C.T.V. – Association Socio-Culturelle Turque de Velentigney (Velentigney Türk Sosyo-Kültürel Derneği). 14 Bis, rue Gustave Courbet-25700 Valentigney, Tel: 00333 81 30 39 15</li>
<li>A.S.T.T.U. – Association de Solidaritéavec les Travailleurs Turc (Türk İşçileri Dayanışma Derneği). 13 A, rue Hohwald-67000 Strasbourg, Tel: 00333 83 32 98 32</li>
<li>A Ta Turquie – 46, rue Saint-Jean-54000 Nancy, Tel: 00333 83 37 83 30</li>
<li>A.T.T.F. – Association des Travailleurs de Turquie de France (Fransa Türk İşçileri Derneği). 35, Boulevard de Strasbourg-75010 Paris, Tel: 00331 42 46 59 70</li>
<li>A.T.T.M. – Association des Travailleurs de Turquie de Moselle (Moselle Türk İşçileri Derneği). 1 Bis, rue de Bourgogne-57070 Metz, Tel: 00333 87 74 00 86</li>
<li>A.T.T.V.F. – Association des Travailleurs de Turquie de la Vallée de la Frensch (Vallée de la Frensche Türk İşçileri Derneği). 1, rue du Gal. Castelnau-57700 Hayange, Tel: 0033382 85 32 83</li>
<li>Cactus – 37, rue Henri Dunant-39200 Saint Claude. Tel: 00333 84 42 01 13</li>
<li>C.O.J.E.P. (Fransa Genelinde 150 Şubesi vardır) Conseil de la Jeunesse Pluriculturelle de France (Fransa Çokkültürlü Gençlik Konseyi). 9, rue Adele Riton-67200 Strasbourg, Tel: 00333 88 32 55 22</li>
<li>Efadküm – Cenre Culturel Démocratique Franco-Anatolien d’Evry Maison des Associations. Evry Fransa-Anadolu Demokratik Kültür Merkezi Dernekler Evi 509 patio de la Terrasse-91000 Evry, Tel: 00331 60 78 55 00</li>
<li>Horizons Turcs – (Fransa Genelinde 7 Şubesi Vardır) Mas du Teaureau/13, Chemin de la Ferme 69120 Vaulex en Velin Tel: 00334 72 04 29 37</li>
<li>M.C.T.I. – Maison Culturelle des Immigrés de Turquie (Turkiyeli Göçmenler Kültür Evi) 4, rue Vemandoise-57070 Metz, Tel/Fax: 00333 87 76 18 70</li>
<li>M.F.J.T. – Maison de la Femme et de la Jeynesse de la Turquie (Türk Kökenli Kadın ve Gençlik Evi) 8, rue Vlaminck-91350 Grigny, Tel: 00331 69 43 08 48</li>
<li>Turquoise – 48 Impasse des Bleuets-01330 Villars Destombes Tel: 00334 74 98 10 45<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></li>
</ol>
<p>Bunlardan başka Fransa genelinde Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı 150’ye yakın dernek vardır. Bu derneklerin bünyesinde bir de cami vardır ve 70 kadarının resmî imamı bulunmaktadır. Ayrıca hemen her şehirde değişik cemaatlere ait dernekler ve camiler de mevcuttur. Bu derneklerin faaliyetlerini devam ettirebilmesi tamamen bünyesinde bulunan caminin sayesinde mümkündür. Cami insanların bir araya gelmesinde, özellikle Cuma, Ramazan ve bayram günlerinde derneklerin canlılık kazanmasında büyük rol oynar. Çocukların din eğitimi alabilecekleri yegane mekandır. Tatil günlerinde birçok insanın çocuğunun elinden tutarak getirdiği ve dînî bilgiler öğrenmesini istediği yerdir.</p>
<p><span><strong>Türk Çocuklarının Eğitimi Problemi</strong></span></p>
<p>Fransa’da Türk çocuklarının eğitimi konusu en önemli problemlerden biridir. Çeşitli şehirlerde konuyla ilgili çözümler üretilmeye çalışılmakta, onların özellikle iki kültür arası uyum problemi üzerinde durulmaktadır. Örnek olması açısından Rhon Bölgesi’nde Lyon’un Saint-Fons semtinde kurulan bir eğitim biriminden bahsedeceğiz. Maison des Trois Espaces ismi verilen bu okulda %40’ını Türk ailelerin çocuklarının oluşturduğu değişik kökenli birçok çocuğa eğitim verilmektedir. Burada ilk olarak çocukların Fransızcayı anlamaları amaçlanmakta ve her çocuğun eğitim sistemine sağlıklı bir şekilde katılması sağlanmaktadır.</p>
<p>Maison des Trois Espace, öncelikle bir tanesi başlangıç sınıfı olmak üzere on beş sınıftan oluşan iki ile on iki yaş arası çocuklara hitap eden bir okuldur. Aynı zamanda okul öncesi hazırlık sınıfı niteliğindeki Espace Kangourou’yu, hergün okuldan sonra gidilebilecek bir “boş zamanları değerlendirme” merkezini ve çarşamba günleri öğleden sonraları için bir kültür merkezini de bünyesinde barındırmaktadır. “Anadilde ve kültürde öğretim” dersleri, normal okul programı dışında çarşamba günleri yapılmaktadır. Bu organizasyon yaklaşık 320 öğrenciyi ihtiva etmekte, 1987 yılından beri de aynı semtte varlığını sürdürmektedir. Başlangıçtan beri bu projeye bağlı olarak değişik çalışmalar düzenlenmiştir:</p>
<ol>
<li>Dilin geliştirilmesi.</li>
<li>Okul ile aileler arasında yakın ilişkiler kurulması.</li>
<li>Çocukların kişisel projeler oluşturmasına yardımcı olunması.</li>
</ol>
<p>Dilin geliştirilmesi, başarı için en önemli faktörlerden biri olarak düşünülmektedir. Burada anadilin ilk sırada yer aldığı belirtiliyor. Sonra anlamaya ve herkes tarafından anlaşılmaya imkan veren temel iletişim faktörü ve ortak eğitim dili olarak kabul edilen Fransızcanın geliştirilmesine önem veriliyor. Dilin geliştirilmesi çerçevesinde pedegojik çalışma gruplarının oluşturulması ve dilin kullanım gücünü artırmaya yönelik iletişim, değiş-tokuş, hafızalama, kişisel zenginleştirme araçlarının kısa ve uzun vadede uygulamaya konulmasına çalışılmaktadır. 1998-2001 yılları için oluşturulan “anlamak için öğrenmek” başlıklı proje dili ve kavramları doğru kullanmak için öğrencileri hazırlamayı hedeflemektedir. Yani dili üst düzeyde anlayabilecek duruma gelmek ve karmaşık durumlar karşısında düşünme metodunu geliştirmek amaçlanmaktadır.</p>
<p>Ailelerin okulla, uzmanların da ailelerle ilişki kurmalarının ve bu karşılıklı ilişkilerin düzenli bir şekilde devamının sağlanması için yapılan çalışmaların, anne veya babanın ya da her ikisinin katılımıyla karşılıklı fikir alışverişine ve bilgilendirmeye yönelik toplantıların yapılmasını, çocuğun yavaş yavaş grup yaşantısına uyumlandırılmasını hedeflediği belirtilmektedir. Ailelere uygun saatlerde tercümanların da katılımıyla sınıf toplantıları düzenlenmekte ve herkesin istek ve beklentileri konuşulmaktadır. Öğrencinin seviyesine göre senede bir veya iki kez annesi, babası ve öğretmenleri arasında öğrencilerin eksiklikleri ve becerileri çerçevesinde ailelere uygun saatlerde randevu usulüyle bireysel görüşmeler düzenlenmektedir. Öğretim yılı boyunca üç kez öğleden sonra veya akşam olmak üzere aileler ve uzmanlar arasında tartışma toplantıları düzenlenmektedir. Tartışma konuları aileler ve uzmanlar tarafından önerilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bu okulun idaresiyle meşgul olanlar genel olarak bilgi aktarımı yoluyla her öğrencinin kendi kimliğini oluşturmasına yardımcı olmak istediklerini ve okulun, ailelerin katılımına ihtiyacı olduğunu belirtmektedirler. Onlara göre okul, aileleri bilgilendirmekten daha fazlasını yapmalıdır. Eğer okul, öğrencilerin sosyal ve kültürel çevrelerine açık olmayı becerebilirse fonksiyonunu yerine getirmiş olur.</p>
<p>Örneğini sunduğumuz ve Fransa’da çoğunluğunu Türk çocuklarının oluşturduğu bu tür okulların sayısı gittikçe artmaktadır.</p>
<p><span><strong>Fransa’da Yaşayan Türklerin Ticari Hayata Katılımı</strong></span></p>
<p>Yapılan araştırmalara göre Almanya’daki Türk işveren sayısı 50.000’e yaklaşmıştır. Binlerce iş imkanı sağlayan bu işverenler çeşitli alanlarda faaliyet gösterip gittikçe güçlenen kuruluşlar yoluyla örgütlenmektedirler. Diğer ülkelerde de Türk şirketleri son derece etkindirler. Fransa bu gelişmeyi belli bir mesafe ile takip etmektedir. Almanya’nın, Belçika’nın hatta Hollanda’nın tersine Fransa’da Avrupa pazarının tümünü hedefleyen Türk kökenli büyük üretim şirketleri yoktur. Avrupa pazarının tümünü hedefleyen ve topluluklarından destek almak isteyen Türk işverenler tarafından yönetilen şirketlerin ortaya çıkışına ise, gitgide daha sık rastlanmaktadır. Yeni dağılım bu stratejiyi uygulamaya koymaya elverişlidir.</p>
<p>Yine yapılan araştırmalara göre Fransa’da gelecek yıllarda Türkler, hızla kendi işyerlerini kurmaya devam edeceklerdir. Fransa, zenginleşmek, işsizlikten ve krizden kurtulmak için insanları kendi şirketlerini kurmaya teşvik etmiştir. Türklerin kurduğu şirketlerin kesin sayısını tespit etmenin güç olduğu ancak tahmînî olarak 5.000 ile 10.000 arasında değiştiği belirtilmektedir. Türkler çalıştıkları şirketlerde edindikleri deneyim oranında, onları özellikle etkileyen işsizlikten kurtulmak için, kendi hesaplarına çalışmaya koyulmaktadırlar. Aynı zamanda ev sahibi ülkenin şirketleri tarafından artık gözden çıkarılan sektörlerde yer edinmekedirler (konfeksiyon, inşaat, orman işleri…). Ancak bu şirketleri kurarak göçleriyle hedefledikleri esas amaçlarını gerçekleştirmektedirler: Bağımsız olmak. Bu amaç önceleri Türkiye’ye geri dönmeyi içeriyordu. Artık Türkler için kesin geri dönüş söz konusu değildir ve “kendi kendinin patronu olma” tutkularını Fransa’da da gerçekleştirmek istemektedirler.</p>
<p>Birçok değişik alan olmasına rağmen Fransa’daki Türkler önce kendi toplumlarının özel taleplerini (gıda, kahvehane.) karşılayabilecekleri veya ülkelerine özgü yeteneklerini sergileyebilecekleri (lokantacılık, deri, mermer, lületaşı ithalatı.) sektörlere yerleşmektedirler. Fakat zaman içinde bu çeşitlilik hayata geçiyor</p>
<p>ve değişik alanlarda, özellikle de hizmet sektörlerinde görülmeye başlanıyor. Türklerin kurduğu şirketler sıkça sahip değiştirmektedir. İflas etmekte olan veya başka bir pazar boşluğunu doldurmak isteyen bir Türkün sahip olduğu şirketi başka bir Türke satması olayına çok sık rastlanılmaktadır. Alım ve satımlar genellikle Türk topluluğu içerisinde kalmaktadır. Hareketlilik sadece eldeğiştirmelerden kaynaklanmıyor. Bir şirket faaliyetine son verirken bir diğeri aynı alanda açılıyor ve yeni mal sahibi eş veya kardeş oluyor. Çok değişken olan bu durumun, sabit bir tanımlamasını yapmak son derece güçtür.</p>
<p>Geçmişten gelen bir ticaret geleneği olmayan Türkler bu alanda gittikçe bilgi sahibi olmaktadırlar. Çoğunluk için esas zorluk, dilin sebep olduğu engellerden kaynaklanmaktadır. İlk kuşağı oluşturanlar Fransızcayı iyi konuşamıyorlar ve bilgi eksikliğine maruz kalıyorlar. Türklerin şirket kurmaları için sağlam bir altyapı gerekmektedir. Bu durum Türkler için erişilebilir olması gereken bir bilgi ağının yayılımıyla başlar. Yetkililerin Türkler tarafından kurulan şirketlerin öneminin bilincine varmaları, iki dilli stajların düzenlenmesi ya da işverenle çeşitli temsilcileri arasında aracı olarak destek gruplarının oluşumu gibi yollarla, serbest mesleğe atılımın kolaylaşırılmasını sağlamaları gerekmektedir. Gelişimi izleyebilmek, destek metotlarını uygulamaya koymak ve bilginin yayılımını sağlamak için bir bilgi-işlem merkezi kurulması düşünülebilir. Geriye sadece böyle bir yapılanmanın hangi kuruluş çerçevesinde oluşturulabileceğinin bulunması kalıyor. Yani Ticaret Odası, Ticaret Bakanlığı gibi kuruluşlar.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Göçmen bir Türk için kendi kendinin patronu olmak bir başarı simgesidir. Türkler tarafından kurulan şirketler, toplumu zenginleştirmekte ve Türkiye ile yapılan ticareti teşvik etmektedir. Türkiye sayesinde ev sahibi ülkenin ticari konumu güçlenmektedir. Paris’in “quartier latin”inde bulunan Yunan restaurantlarında senelerdir vazgeçilmeyen döner kebaplar bugün Fransız mutfağının bir parçası olmuştur. Artık lokumlar ve kurutulmuş meyveler, yabancı ürünler satılan dükkanlarda değil de süpermarket reyonlarında yer almaktadır. Türk göçmenleri aynı zamanda Türkiye’ye döndüklerinde yaşamakta oldukları ülkenin ürünlerinin de temsilcisidirler.</p>
<p>Fransa’da faaliyet alanlarını geliştirip çeşitlendirmek isteyen önemli sayıdaki Türk işveren, Fransa ve Türkiye arasında karşılıklı hizmet ve ürün alım satımı yapmaya çalışmaktadır. Almanya’da olduğu gibi yakın gelecekte Fransa’da da birçok ticarî projenin gerçekleştirilebileceğinin mümkün olacağı düşünülmektedir.</p>
<p><span><strong>Fransa’da Yaşayan Türk Kadınları ve İş Hayatındaki Yerleri</strong></span></p>
<p>Yapılan araştırmalara göre Fransa’da yaşayan Türkler çoğunlukla aile birleştirmesi yoluyla bu ülkeye gelmiştir ve Türk nüfusun yarısına yakını kadındır. Türk kadınların özlemleri ve yaşadıkları şartlar kamuoyunca, sosyal uzmanlarca ve kurumlarca fazla bilinmemektedir. Ve istisnâî olarak özel araştırmalara konu olabilmektedir. Türk kız öğrencilerin başörtüsü sorunu gibi münferit ve talihsiz olaylar dışında pek fazla dikkat çekmemektedirler. Şüphesiz özel bir araştırmanın olmayışı, Türk kadınlarının tanınmamasına, sorun ve özlemlerinin bilinmemesine ve yalnızlığa itilmelerine yol açmaktadır. Kültürel farklılık, dil sorunu, sınırlı haklar vs. kadınların karşılaştıkları engellerden birkaçı olarak görülmektedir. Kadınlar gençlerden sonra işsizlikten en çok etkilenen grubu oluşturmaktadırlar. Yapılan araştırmalara göre Türk kadınların yalnızca üçte biri çalışmaktadır. Bu sebeple onlar genellikle ev ve aile ortamıyla sınırlı bir sosyal hayat sürdürmektedirler.</p>
<p>Kadınlardan bazıları uç noktalarda şiddetin ve cinsel tacizin yaşandığı evliliklere mahkum olmakta, kocalarını terk etmeye karar verdiklerinde de gizli yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda hiçbir hakka ve korumaya sahip değildirler. Kısmî haklarını da bilmemektedirler. Çoğunluğu Fransızca konuşamamaktadırlar. INED isimli araştırma şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türk kadınların ancak %13’ü Fransızcayı iyi konuşabilmektedir. Dil sorunu Türk kadınların Fransa’da ekonomik, sosyal ve kültürel hayata katılmalarının önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Dilini, toplumsal kodlarını bilmedikleri, iyice tanımadıkları bir toplumda ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın dışında, kendilerini yalnız ve dışlanmış hisseden kadınlar kime danışacaklarını, hangi kurumlar aracılığıyla sorunlarına çözüm arayabileceklerini bilemez durumdadırlar.</p>
<p>Türk kadınlar arasında işsizlik ve çalışma oranının yüksek olmasına rağmen, kriz ortamında artan hayat pahalılığına karşı aile geçimini sağlamak güdüsüyle 1980’den bu yana iş hayatına atılma  çabalarında bir artış gözlemlenmektedir. Kadınların çalışması ekonomik ihtiyaç haline gelmiştir. Kadınlar, eğitim ve beceri düzeylerine bakılmaksızın çoğu defa kalifiye olmayan daha aşağı statülerde ve geçici işlerde çalıştırılmaktadır. İş hayatında erkeklerle aynı düzeyde görülmeyen kadınlar, konfeksiyon ve lokanta gibi sınırlı sektörlerde, sabit olmayan saatlerde ortalamadan daha az ücretle ve dayanılmaz bir hızda çalışmaya mahkum edilmektedirler. İşverenler kriz şartlarından faydalanarak kadınlara asgari ücretten daha az ödemede bulunmaktadırlar. Nemli, kirli, insan sağlığını bozan, sağlık ve güvenlik şartlarının yeterli olmadığı atölyelerde 50 saat, hızlı bir tempoyla çalışmaktadırlar. Birçoğu işlerini kaybetmek korkusuyla iş kontratı ve çalışma belgesi gibi en temel haklarını bile talep etmekten çekinmektedirler.</p>
<p>Kaçak çalışma, kadınların tercihi değildir. Kamu yönetimince unutulan kadınlar kötü ve düzensiz iş şartlarını zorunlu olarak kabul etmektedirler. Ücretli izin, hastalık gibi temel sosyal hakları bile kullanamamaktadırlar. Birçok kadın emeklilik haklarından ve sosyal korunmadan yoksundur, işsizlik parası alamamaktadır. İş ve formasyon kurumlarının yöneticilerince “yenilmiş” muamelesi yapılan kadınlara önerilen formasyonlar düşük düzeylidir. Kurslar sonunda iş bulma imkanları da oldukça sınırlıdır. Bilgilenme imkanları kısıtlı, Fransa dışında alınmış diplomaların çoğu geçerli değildir. Kadınlar sömürünün ötesinde, sıklıkla tacize de uğramaktadırlar. Oturma ve çalışma kartı elde edebilme sürecinde karşılaşılan sayısız idari sorunlar, göçmen kadınların iş hayatına atılmalarını engellemektedir. Çalışma izni, kadınların işçi veya aile birleştirmesi yoluyla Fransa’ya gelişine bağlı olarak verilmektedir. Göç yasaları özellikle erkek göçünün yoğun olduğu bir dönemde düzenlendiği için, kadınların oturma hakkı edinmeleri sorunludur. Üstelik giderek sınırlandırılmaktadır. Bir yıllık geçici oturum kartlarının yenilenmesi sırasında gerekli belgeleri patrondan almak zorunda kalan kadınların bu durumunu işverenler kadınlara karşı şantaj olarak kullanmaktadırlar. Geçici oturumu olan kadınlar ihbar edilme korkusuyla çoğu kez kaçak ve az ücretle çalışmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Tüm yabancılar gibi Türk kadınlar da kamu sektöründe yokturlar. Zira kamu sektöründe çalışmak için Fransız vatandaşı olmak gerekmektedir. Fransız vatandaşlığı şartı bir bakıma iş piyasasını düzenlemek, bir bakıma da iş piyasasında milli tercih yaklaşımını uygulamaya geçirmek anlamına gelmektedir. Türk kadınlar genellikle Türk işyerlerinde, tekstil, ticaret, yiyecek, lokanta gibi sektörlerde çalışmaktadırlar.</p>
<p><span><strong>Fransa’daki Yabancıların Aile Hukuku ve Müslüman Türk Ailesinin Durumu</strong></span></p>
<p>Strasbourg Robert Schuman Üniversitesi’nde bilimsel araştırma kurumu CNRS tarafından gerçekleştirilen “Toplum, Hukuk ve Din” adlı araştırma sonuçlarını kısaca özetlemeye çalışacağız.</p>
<p>Günümüzde Fransa’da Müslümanların kişisel konumlarından söz edildiğinde şu veya bu ailenin kültürel alışkanlıklarına, mevcut benzerlik ve farklılıklara ve hatta en çok Fransız toplumunun değerleriyle uyuşmayan noktalara temas edilmesi gerekmektedir. Esasında tüm dünyadaki göç hareketleri, kişiler arasındaki özel ilişkileri de değiştirip, dönüştürmektedir. Örneğin Fransa’da 20 yıl içerisinde sadece erkek nüfusu ilgilendiren el emeği ithalinden tüm aile fertlerini içeren yapısal bir göçe yönelinmiştir. Erkek, kadın ve çocuklar yeni hayat tarzlarına geri dönülmez adımlar atmışlardır. Şimdilerde aynı değer yargılarını taşımadığı için önlenemez çatışmalara yol açtığı kabul edilen göçler, yerini halkların alış-verişi anlayışına bırakmaktadır. Göçmenin kişisel konumu da entegrasyon politikasının önemli noktalarından biri halini almaktadır. Değişik ülkelerden gelen bireyler arasında ilişkiler kurulmakta, evlilikler yapılmakta, doğumlar ve boşanmalar birçok ülkenin hukuk sistemini ve örf ve adetlerini işin içine sokmaktadır. Kimi laik, kimi dînî yasalara göre işleyen değişik kültürler içinde ortaya çıkmış hukuk sistemleri karşı karşıya gelmektedir. Avrupa ülkelerindeki Müslüman halk, kişisel ve ailevî haklar konusunda kafaları karıştıran tartışmalara yol açmaktadır.</p>
<p>Üç milyon Müslümanın yaşadığı Fransa’nın ilkesi, hangi din olursa olsun devletin dine karşı tarafsız tutumunu korumasıdır. Fransız Devleti’nin laik anlayışı, Kilise ve Devlet’i birbirinden ayıran 9 Aralık 1905 yasasının birinci maddesi ile oturtulmuş, 1958 Anayasası’yla yeniden gözden geçirilerek sağlamlaştırılmıştır.</p>
<p>Tarafsızlık ilkesine göre dînî inançlar, özel hayatın bir parçası olarak kabul edilir. Devlet sadece düşünme ve inanma özgürlüğünün ihlal edildiği durumlarda işe el koyar. Okullarda kız öğrencilerinin başörtüsü takıp takmamaları konusunda çıkan gürültüler bunun en önemli örneklerinden biridir. Böyle zorlu tartışmalarda irdelenen aslında, Devlet’in tarafsızlığı ve laikliğin sınırlarının nereye kadar uzandığıdır. Yine böyle durumlarda iki ayrı dünya yüzyüze gelmektedir; bir yandan Hıristiyanlığın eski rejim üzerinde bıraktığı etkinin kırıntılarına rağmen bireyin ve ailenin hak ve özgürlüklerini savunan laiklik ilkesini elden bırakmadan modern çağa ayak uydurmaya uğraşan çoğulcu ve liberal bir Fransız hukuku ve politikası, diğer taraftan da vahiy ürünü, tanrısal doğru ve hakikat kavramını savunan İslam düşüncesi. İslam’ın Batı’yla ilişkisi yeni değildir. 19. yüzyılda Fransa, şeriatın titizlikle uygulandığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da edindiği sömürgelerle kendi hak ve hukuk anlayışını getirmiştir. Şimdilerde işler değişmiş durumdadır ve farklı hukuk anlayışlarının şoku göç olgusundan kaynaklanmaktadır. Artık İslam, Avrupa’ya kendi değer yargılarını ve dünyaya bakışını ihraç etmektedir. Bu da sonuçları rahatlıkla kestirilip kavranılamayan geleneksel farklılık ve hukuksal çeşitliliklere yol açmaktadır.</p>
<p>Modern Türkiye aslında bir istisna teşkil etmektedir, çünkü İslam dünyasının diğer ülkelerinden farklı olarak kendini laik diye tanımlıyor. Bu nedenle de devletin laiklik ilkesine saygılı Diyanet İşlerinden tutun da, çeşitli adlar altında sahneye çıkan dînî cemaatlere kadar, Türk camiası göçmenlik platformunda farklı görüntüler sergileyebilmektedir. Bu kadar değişik özellikteki grupları içinde barındıran Türk topluluğun kişisel ve aile hayatına dair hak ve hukuk işleri Fransa toprakları üzerinde nasıl çözüme kavuşturulacaktır? Başka bir deyişle, halkların aile bütünlüğü ve bireysel haklarını elde etmesi gereği gündeme gelmektedir. Yukarıda söz konusu edilen araştırma sonuçları Türk göçmen topluluğunun hakları üzerine düşünüp tartışmayı gerekli kılmaktadır. Bu araştırma Türklerin en yoğun olarak bulunduğu Alsace bölgesinde yürütülmüş ve birçok önemli husus ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p>19. yüzyılın sonlarında, son Osmanlı sultanlarının yönetimi altında gerçekleştirilen yenilikler ve Mustafa Kemal’in öncülüğünde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılarak İsviçre medenî kanununun uyarlanması gibi uygulamalardan bağımsız olarak ve yasal bir çerçeveye gösterilen saygının yanı sıra, yazılı ya da sözlü yoldan geçerliliğini koruyan ve tarihsel olarak İslam hukukundan oldukça etkilenmiş bir ulusal kültürün örf ve adetleri bir arada yürütülmektedir. Göçmenler, gerekmedikçe Fransız yasalarına başvurmamaktadırlar.</p>
<p>Geleneksel kuralların işlediği ve toplumsal baskı nedeniyle kirli çamaşırların orta yere dökülmemesine özellikle dikkat edilen aile ilişkilerine değin konularda bu durum kendini açıkça belli etmektedir. Göçmen topluluklar kendi kendilerini idare etmektedirler. Ailevî konularda nadiren Fransız makamlarının kapısını çalmakta ve topluluk bağlarını diğer ilişkilerin üzerinde tutmaktadırlar. Evlilik bağlarının geçerli sayılabilmesi, düğün yapılarak maddî şartların yerine getirilmesine ve geleneksel yöntemlerin yanında dinin gereklerinin de şöyle bir gerçekleştirilmesine bağlıdır. Topluluk içi evlilikler çoğunluğu teşkil etmekte ve aile bağları erkeğin egemenliği altında kalmayı sürdürmektedir. Fakat tüm bu söylenenlere rağmen Türk topluluğunda yüce kabul edilen değer ve kurallar adına anayurdun kanunlarına başvurma eğiliminin çok ağırlıkta olduğu gözlemlenmektedir.</p>
<p>Türk topluluğu daha çok kendi içinde doğmuş ve zamanla yasanın da ötesinde bir güç durumuna gelmiş olan alışkanlık ve kurallara uymak için elinden geleni yapmaktadır. Zaten Türklerin evlilik ve aile meselelerine ilişkin kaygıları hukukî gerçeklerden soyut bir şekilde kendini ifade etmektedir. Dini ögelerin bu anlamdaki yeri ve önemi topluluk içinde büyük farklılıklar göstermektedir ve hatta bazen geleneklere karşı gelen yeni alışkanlıklara yol açabilmektedir. Ancak dinin her zaman işin içine girdiğini de söylemek gerekir. Günlük sorunları halledebilmek için Türklerle Fransız toplumu arasında “aracılık” hizmetleri bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span><strong>Türklerin Seçme ve Seçilme Hakları</strong></span></p>
<p>Türklerin Fransa’da yaşamaya başlamalarının üzerinden 30 yıl geçmiştir. Bu kadar yıldan beri bu ülkede yaşayan insanımızın özellikle seçme ve seçilme hakkından faydalandırılmaması çeşitli rahatsızlıklara sebep olmaktadır. İkamet hakkına sahip yabancıların ya da toplumsal uzlaşım alanında etnik yönden temsil niteliği olanların siyasi ve toplumsal yönden dışlanmaları, yalnızca en temel demokratik değerlerin tehlikeye atılması anlamına gelmemekte, aynı zamanda manevi ilkelerin de tartışma konusu yapılmasına yol açmaktadır. Yani Türkler bu ülkeye güçlerini, yeteneklerini, kültürlerini taşımasına, bu ülkenin yasalarını, alışkanlık ve değerlerini paylaşmasına rağmen bu ve benzeri bazı konularda hâlâ ikinci sınıf insan muamelesi görmekten ve hayatlarını ilgilendiren karar ve kurumlarda doğrudan yer alamadıklarından yakınmaktadırlar. Bu tavrın sonucu olarak demokratik ve sivil toplum hayatından dışlandıklarını hissetmektedirler. Bütün yurttaşlık yükümlülüklerini yerine getirmiş olmalarına rağmen yurttaş gibi görülmemelerini ve seçme ve seçilme hakkından mahrum bırakılmalarını içlerine sindirememektedirler.</p>
<p>Yerel seçimlerde “yabancılara” seçme ve seçilme hakkının İsveç’te 1975, Danimarka’da 1978, Hollanda’da 1985’ten itibaren tanınmış olmasına rağmen Fransa gibi demokrasi ve insan hakları konusunda öncü olduğunu iddia eden bir ülkede bu hakkın hâlen tanınmamış olması en azından yukarıda sözü edilen değerler açısından dikkat çekmektedir. 2001 yılında yapılan yerel seçimler öncesi bir kısım sivil toplum örgütleri tarafından başlatılan duyarlılık kampanyası haricinde özellikle de Fransız hükümeti tarafından hiçbir ciddi girişim söz konusu olmadığı belirtilmektedir. Yani Türklerin seçme ve seçilme hakkı sadece “vatandaşlık” hakkını elde etmiş olanlarla sınırlı tutulmuş, bu da mevcut Türk nüfus içinde cüz’î bir yer oluşturmaktadır. Esas büyük çoğunluk, oturumu da olsa, onyıllardır orada da yaşasa bu haktan istifade edememektedir.</p>
<p>Yukarıdaki ifadeler genelde yabancıların, özelde Türklerin kendi düşüncelerinin yansımalarıdır. Ancak “yabancılara seçme ve seçilme hakkı” konusunu bir de Fransız bakış açısıyla irdelemek gerekir. Esprit dergisi yazı işleri müdürü Joel Roman’ın konuyla ilgili görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Yabancılara oy hakkı konusunun taraftarları olduğu gibi, reddedenleri de vardır. Bunu reddedenlerin kendilerine göre gerekçeleri vardır. Fransız geleneğinde vatandaşlık ve yurttaşlık (citoyennete) kavramları arasında sıkı bir bağ bulunduğu düşünülerek şöyle bir tespit yapılabilir: Siyasî vatandaşlık yalnızca bir ulusun fertlerine tanınırken, Fransız vatandaşlık anlayışı siyasi bir kimlik anlayışına dayanmaktadır (kültürel ya da etnik bir anlayışa dayanmamaktadır). Bazılarının dediği gibi yurttaşlık ve vatandaşlık kavramlarının birbirinden ayrılması, söz konusu “kimlik” anlayışının anlamını saptırmaktadır. Genel toplumsal katılımın temelini oluşturan bu “yurttaş kimliği”, bireysel bir değişkene dönüşmekte ve hatta toplumdaki kimi küçük gruplara özgün başka bir anlam kazanmaktadır. Karşıt görüşte olanların savunması şudur: Yabancılara oy hakkı verilmesi (yani yurttaşlığa katılma hakkının genişletilmesi) ancak ve ancak vatandaşlığa kabulün eşliğinde karşıtların olurunun alınması, kabul imkanlarının hızlandırılması ve basitleştirilmesi şartlarıyla gerçekleştirilebilir. Söz konusu düşünceden oldukça uzaktayız… Bunu görebilmek için kimi zorlukları gözler önüne sermek yeterlidir. Nitekim nüfus dairelerinde Fransız vatandaşlığı hakkı için geçerli nedenlerle başvuran kişilere çıkarılan engeller örnek oluşturmaktadır (Anlatılanlardan şüphe duyanlar için elimde uzunca bir örnekler listesi bulunmaktadır).</p>
<p>Aslında söz konusu olan risk, reform taraftarlarının konuyu en alt düzeyde ve sanki tartışma konusu olan sosyalist bir yasa önerisiymiş gibi ileri sürmeleridir: Oturma izni olan yabancıların seçme haklarının olmasına rağmen seçilme haklarının bulunmaması. Bu durumda demokratik ilkeleri temelinden sarsan çarpıcı bir eşitsizlik ortaya çıkar. Üstelik bu durum sonucu ortaya çıkan böylesi eksik bir hukuk, ilgili kişileri harekete geçirmekte hiç de yararlı olmamaktadır. Nitekim burada öneriyle ilgili temel sorunlardan biriyle karşılaşmaktayız: Şu ya da bu biçimde böyle bir hükmün kabul edildiği varsayılsa bile, sonuç olarak bu durumun etkisi ne olacaktır? Konuyla ilgili yabancılar bu hükme sahip çıkacaklar mıdır? Seçimlere katılmama oranı en çok Fransız vatandaşlığı olan göçmen çocuklarının yaşadığı sorunlu mahallelerde görülmektedir. Burada kırılması gereken kısır bir döngü vardır:Söz konusu mahalle sakinleri kendilerini dışlanmış ve umursanmıyormuş gibi hissederek oy kullanmamaktadırlar. Yabancılara oy hakkı tanınması yeni bir açılım sağlayabilir”.<a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Fransa’da yaşayan Türklerin çoğunluğunun bu konuyla ilgili belki bir cümleyle özetlenebilecek arzuları şudur: “Madem ki burada yaşıyorum, o halde burada oy kullanabileyim ve seçilme hakkına sahip olabileyim. Yani burada yaşıyor olmam seçme ve seçilme hakkına sahip olmam için yeterli olmalı.”</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Buraya kadar Fransa’da yapılan bazı araştırmalardan istifade ederek konuyu incelemeye çalıştık. Son cümlelerimizi ise kendi gözlemlerimize dayanarak elde ettiğimiz bazı bilgilerle bitirelim.</p>
<p>Fransa’da yaşayan Türklerin en büyük sorunlarının başında çocukların eğitimi meselesi gelmektedir. İkinci neslin birçoğu Türkiye’de en azından ilkokulu bitirdikten sonra bu ülkeye gelmişler, ya tahsillerini burada devam ettirmişler ya da çalışma hayatına girmişlerdir. Bunlar belirli bir yaşa kadar Türkiye’de yaşadıkları için Türkçe konusunda gerekli eğitimi almışlar, ancak Fransızca konusunda çok zorlandıkları için, tahsilini devam ettirenler de ancak çıraklık okullarında okuyabilmişler ve kısa yoldan işe girebilmenin yollarına bakmışlardır. Bunlar arasında kalifiye eleman olmuş üniversite mezunu bir Türk çocuğuna rastlamak çok zordur. Fransa’da doğan ve üçüncü nesil dediğimiz çocuklara gelince bunların durumu gerçekten endişe vericidir. Çünkü çocuk henüz daha iki buçuk yaşına gelir gelmez ana okuluna mecbur tutulmaktadır.</p>
<p>Türkçe olarak daha bir cümle bile kuramadan Fransızca konuşmaya alıştırılmakta ve okulda olsun, sokakta olsun devamlı bir şekilde Fransızca konuşmaktadır. Hele ana-babası da şuursuzca hareket edip kendileri de çocukla Fransızca konuşurlarsa, o takdirde çocuk Türkçeyi konuşamayacak ve anlayamayacak bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bazı babalar Fransızca bilmeyen hanımı ile Türkçe bilmeyen çocuğu arasında tercümanlık yapmak zorunda kalmaktadır. Ana okuluna gönderse bir türlü, göndermese başka türlü. Gönderdiği takdirde yukarıdaki sorunlar ortaya çıkmaktadır. Göndermediğinde ise, hem yaklaşık 1200 (bin ikiyüz) Fransız Frankı çocuk parası kesilmekte hem de ilk- okula gidince diğer çocuklarla intibak sağlayamamaktadır.</p>
<p>Esasında sadece Fransa’da değil Avrupa’nın tüm ülkelerinde yaşayan çocuklarımız dil konusunda aynı sorunlarla karşı karşıyadır. Fransız okullarındaki eğitim de İslam’a karşı peşin fikirli bir tavır sergilediği için, Türk çocuklarının kaybedilmesi noktasında adeta itici bir güç olmaktadır. Türkiye’den gönderilen öğretmenler ne kadar gayretli olursa olsunlar -ki bu da ayrı bir tartışma konusudur- çocuklar için yapacakları çok önemli hizmet yoktur, çünkü bir sınıftaki Türk çocukları bu öğretmenle ancak haftada iki saat ders yapabilmektedirler. Diğer hafta aynı saate kadar Türk öğretmeni bir daha görme imkanı bulunmamaktadır.</p>
<p>Soydaşlarımız böyle bir durumdan kurtulmak için çeşitli yollara başvurmaktadırlar. Bazı aileler onları Türkiye’ye gönderip yatılı okullarda okutmaya çalışmaktadırlar. İlk bakışta bu bir çözüm gibi görünmektedir. Ancak netice itibariyle durum hiç de iç açıcı değildir. Çünkü belli bir yaşa kadar Avrupa şartlarında ve aile ortamında yetişen çocuğun, yalnız olarak böyle bir ortama intibak sağlaması mümkün olamamaktadır. Şimdiye kadar yapılan denemelerde çok az istisnalar dışında müspet sonuç alınamamıştır. Fransa’da kaybolmasın diye yalnız olarak Türkiye’ye gönderilen çocuklar maalesef bu sefer burada kaybolmaktadır.</p>
<p>Fransa’da bulunan Türk işçilerinden hangisiyle görüşseniz, her birinin dilinden: “Biz buraya bir kaç sene çalışıp sonra dönmek için gelmiştik, hattâ bu sebeple çoluk çocuğumuzu da getirmemiştik. Her yıl, bir sonraki yılda dönmeyi planlamıştık. Ancak durum, düşündüğümüz gibi olmadı.</p>
<p>Otuz yıl oldu, hâlâ döneceğiz. Şimdi çoluk çocuğumuzla dönmek daha da zor. Onlar on sekiz yaşına geldiklerinde zaten doğrudan Fransız vatandaşı olmaktadırlar. Memleketimizde “Almanciyız, burada “yabanciyız. Büyük bir kararsızlık içindeyiz. Galiba biz ancak uçağın arka tarafında yani tabut içinde dönmek mecburiyetinde kalacağız” cümlelerini duymamanız mümkün değildir.</p>
<p>Kanaatimiz odur ki, bugün yurtdışında bulunan Türk işçilerinin büyük bir bölümü oralarda kalacaktır. Bu sebeple bir çok kimse Fransa’da artık mülk edinmektedir. Hatta daha önce Türkiye’de gayrimenkul edinen bazı soydaşlarımız, bu gayrimenkullerini satıp, oralarda mülk edinmeye veya iş kurmaya çalışmaktadırlar. Bu durum bundan sonra daha da hızlanacaktır, zira üçüncü neslin vatana dönme ihtimali belki de hiç yoktur. Yazın izne geldiklerinde bile Avrupa’da yaşadıkları rahat hayat karşısında Türkiye’nin durumunu gördüklerinde adeta bunalıma girmekte ve hemen geri dönmek istemektedirler.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen, Fransa’daki soydaşlarımızdan özellikle birinci neslin bir bölümü, Türk-İslam geleneğini elinden geldiği kadar yaşamaya ve yaşatmaya çalışmaktadır. Düğünlerde, bayramlarda, sünnet merasimlerinde, kandil gecelerinde ve Ramazan ayı münasebetiyle iftar ve teravih konularında, aynı hassasiyeti göstermekte, bu güzellikleri kendilerinden sonraki nesle intikal ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde camilerin, dernek ve cemiyetlerin büyük katkısı bulunmaktadır. Fransa’ya ilk gittiklerinde ibadet yeri bulmakta sıkıntı çekerken, bugün Fransa’da Diyanet İşlerine bağlı 155 kadar cami ve bir o kadar da diğer dernekler vasıtasıyla kurulan camiler özellikle çocukların Kur’an ve dinî bilgiler öğrenmesinde büyük gayretler göstermektedir. Ne var ki buralarla irtibatı olan ve dolayısıyla Türk-İslam kültürü doğrultusunda kendisini muhafaza etmeye çalışan insanların, genel Türk nüfus içerisindeki oranı tahminlere göre yarıyı dahi geçmemektedir.</p>
<p>Son olarak söyleyeceğimiz şudur ki, Türkiye’de dış Türkler noktasında yeni bir proje geliştirilmez ve Avrupa’daki soydaşlarımız bugünkü haliyle kendi kaderlerine terk edilirse, ülkemiz açısından maddî ve manevî olarak büyük bir kayıp olacaktır. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da otuz kırk yıllık birikimleri heder olup gitmeye devam edecektir. Avrupa’daki soydaşlarımızın birikimlerini değerlendirmeleri noktasında onlara yeterince yol gösterici ve yardımcı olamadığımız da bir gerçektir.</p>
<p>Yüz milyonlarca döviz yıllardır taşa toprağa yatırılmıştır. Halbuki bunlar ülkemizde pek kolay bir şekilde fabrikaya, sanayiye dönüştürülebilirdi. Devletimizin bu konudaki duyarsızlığı hâlâ devam etmektedir. Yani sonuç olarak söyleyeceğimiz şudur ki, Avrupa’daki insanımızı manevî bir eğitimden geçirerek Türkiyemizi iyi temsil etmesini, maddî planda da bilinçlendirerek hem kendilerinin ve hem de Türkiyemizin kazanmasını temin etmek mühim bir görev olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ali ERBAŞ</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: .845-855</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Daha geniş bilgi için bkz., Büyük Larousse, Milliyet Yay., VIII, 4249-4252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ümit Metin, “Les Immigrés de Turquie et la Vie Associative”, Les Chaillers de L’Observateur, Paris 1998 (Conseil Français des Associations d’Immigrés de Turquie yayını), sy. 1, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ümit Metin, a.g.e., s. 4-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Alexandre Boza, “A Partir de l’Associatif, Quelle Politisation Pour Les Turcs de France?”, L’Observateur, Septembre (Eylül) 1999, s. 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bu dernek bilgilerini Paris’te bulunan A.C.T.I.F.’yi (Türk Kökenli Göçmen İşçiler Kültür Derneği) ziyaretimizde edindik.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Daha geniş bilgi için bkz., Monique Desgouttes, “L’Ecole: Lieu D’Apprentissages, Outil D’Integration”, L’Observateur, Juin (Haziran) Paris 2001, sy. 6-7, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Murat Vasıf Erpuyan, “Dynamizme des entreprises Issues de l’Immigration Turque”, Les Chaiers de L’Observateur, Paris, Nisan 1999, s. 17-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Sevinç Mert, “Les Femmes de Turquie et le Monde du Travail”, L’Observateur, Paris, Octobre (Ekim) 2001, sy. 8, s. 29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Daha geniş bilgi için bkz., Edwige Rude-Antoine, “La Réception du Droit de la Famille par les Populations Etrangeres en France le Cas Particulier des Turcs Musulmans”, L’Observateur, Septembre (Eylül) 1999, s. 7-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/fransada-yasayan-turkler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Joel Roman, “Le Droit de Vote des Etrangers”, L’Observateur, Septembre (Eylül) 2000, s. 15.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Belçika’da Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/belcikada-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/belcikada-turkler</guid>
<description><![CDATA[ Belçika’da Türkler
Genel Olarak Belçika Belçika, Batı Avrupa’nın kuzeyinde, Hollanda, Almanya, Lüksemburg ve Fransa ile çevrili, 31 519 kilometre karelik küçük bir kraliyettir. Üç yönetim bölgesinden oluşan bir federasyon olan ülke, 10 milyon nüfusludur. Ülke nüfusunun %57’sini oluşturan Flamanlar Flamanca konuşurken, nüfusun %42’sini oluşturan Valonlar ve Brükselliler ise Fransızca konuşurlar. Doğuda Almanya sınırına yakın bölgede oturan ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6825759bf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Belçika’da, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Belcikada-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html">Belçika’da Türkler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Mehmet Zeki AYDIN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Altay A. MANÇO</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Genel Olarak Belçika</strong></span></p>
<p>Belçika, Batı Avrupa’nın kuzeyinde, Hollanda, Almanya, Lüksemburg ve Fransa ile çevrili, 31 519 kilometre karelik küçük bir kraliyettir. Üç yönetim bölgesinden oluşan bir federasyon olan ülke, 10 milyon nüfusludur. Ülke nüfusunun %57’sini oluşturan Flamanlar Flamanca konuşurken, nüfusun %42’sini oluşturan Valonlar ve Brükselliler ise Fransızca konuşurlar. Doğuda Almanya sınırına yakın bölgede oturan ve Almanca konuşanlar çok küçük bir azınlığı oluştururlar. Ülkede konuşulan bu üç dil de resmî dildir. Avrupa’da nüfusu artmayan, hatta yavaş yavaş azalan ülkeler arasında yer alan Belçika’nın nüfus yoğunluğu ise kalabalıktır.</p>
<p>Nüfusun %10’dan fazlası yabancı kökenlilerden oluşmaktadır. Belçika’da yaklaşık 125.000 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya Türk asıllı Belçika vatandaşı yaşamaktadır. Yirminci yüzyıl başından beri hızla endüstrileşen Belçika, önemli bir maden havzasıdır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda İtalyan kömür işçisi Belçika’ya çağrılmıştır. 1960 başlarında Belçika’yı yeniden etkisi altına alan işçi göçleri, bu kez Türk ve Faslı göçmenleri içermektedir.</p>
<p>Bölge ve topluluklar üzerine kurulmuş federal bir devlet olan Belçika Krallığı kurulduğu 1830 yılından bu yana anayasal, parlamenter bir monarşi rejimi ile yönetilmektedir. Belçika’nın devlet yapısı oldukça karmaşıktır. Son yirmi yıldır devletin siyasî, yasama ve idarî yapıları federal bir sisteme göre gelişmektedir. Ülkede siyasî birlik rejimi yerine yetkilerin, belediyeler, eyaletler, bölgeler ve kültürel topluluklar ile merkezî otoriteler arasında dağıtıldığı bir idarî rejim uygulanmaktadır. Topluluklar, karar yetkisi olan, seçimle işbaşına gelen bir meclise, kendi malî yönetimine ve yürütme gücü olan bir icra organına sahiptir.</p>
<p>Anayasa, Belçika’da üç topluluğun ve üç bölgenin varlığını kabul etmektedir. Topluluklar; Fransız, Flaman ve Alman topluluklarıdır. Topluluğu belirleyen temel unsur kültür ve dildir. Bölgeler ise; Valon, Flaman ve (iki dilli) Brüksel bölgeleridir.</p>
<p><span><strong>XX. Yüzyılda Belçika’ya Göçler</strong></span></p>
<p>Bugünkü T.C. sınırları içerisinden Belçika’ya yönelen ilk göçler, 20. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemine rastlar. 1900-1923 yıllarında Osmanlı Türklerinin Belçika’daki varlığı hissedilse bile, Türk nüfusunun Belçika’da patlaması 1961 yılından sonra olmuş ve 1964 yılında Belçika ile Türkiye arasında imzalanan göç antlaşması çerçevesinde belli bir hareketlilik kazanmıştır. Ancak, işgücü ihtiyacını ülke dışından karşılayan Belçika’nın, kapılarını resmen 1974 yılında kapatarak işçi alımlarını durdurmasıyla ülkede Türk nüfusunun artması, doğal olarak, aile birleşimine ve doğumlara bağlı hâle gelmiştir.</p>
<p>70’li yılların başlarında, Türklerin yıllık doğum sayıları 2 bin ile 5 bin arasında değişmiştir. 1980 ve 2000 arasında ise Belçika Türklerinin yıllık doğum oranlarının %2,9 ile 3,9 arasında değiştiği gözlenmektedir. Türk ailelerinin birey sayısı ortalama olarak, 1971’de 4,3 iken 1999’da 3,53 olmuştur. Bu durumda Belçika Türk nüfusu 80’li yılların ortalarına doğru 88 binle doruk noktasına ulaşmışken, 1994 yılından başlayarak azalmaktadır. Doğal olarak çifte vatandaşlık başvurularının bu duruma etkisi büyüktür ve vatandaşlık uygulamaları basitleştirildiği için, sayısal olarak önemli artışlar gözlenmiştir. Her yıl ortalama 6 bini aşkın Türk Belçika uyruğuna geçmektedir. Bu durum araştırmalar açısından büyük önem taşımaktadır. Belçika uyruğuna geçmiş Türk vatandaşlarını istatistiklerde izleme imkanı yok olmaktadır. Buna rağmen, genel nüfus sayımlarının yanı sıra idarî kaynaklı kısmî bilgiler ve vatandaşlık değiştirme sayıları kullanılarak 1994-2000 yıllarında yaklaşık elli bin Türkün Belçika vatandaşlığına geçtiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Belçika Eşit Haklar ve Irkçılıkla Mücadele Merkezi’nin konuyla ilgili raporlarına göre, 1988-1997 yıllarında 10 bin Türk iltica talebinde bulunmuştur. Bu, toplam iltica talebinin %24,3’üdür. Ancak, bu grubun çok küçük bir kesimi Belçika Hükümeti tarafından “mülteci” olarak tanınmıştır. Sonuçta, bir yandan Belçika’ya akın azalırken, öte yandan, siyasî gerekçeleri reddedilen göçmen adayları İskandinav ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’ya yönelmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Başlangıçta çalışmaya yalnız gelen erkek işçilerini izleyen kadınlar ve çocuklar, 1970’li yıllarda göçmen işçilerin düzenli aile yerleşimine geçmesine imkan sağlamıştır. İşçi göçü Batı ekonomilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak gelişen bir olgudur. Bunu, nüfus artışı kısıtlı olan Avrupa ülkelerinin demografik destek ihtiyacına cevap olan aile göçleri izlemektedir. Ancak, bu tür ihtiyaçların giderildiği kanısı yaygınlaştığında, Avrupa hükümetlerinin göç yollarını tek yönlü olarak kapattığı gözlenmektedir. Nitekim, 1974 yılında toplu işçi alımları durdurulmuş ve aile birleşmelerine de kısıtlamalar getirilmiştir. Bu durum, Avrupa’ya dağılan Türk nüfusunun giderek artma çabasını ve Avrupa’da yetişen nesilde akraba evliliklerini gündeme getirmiştir. Eşlerini tercihen Türkiye’den getiren Türkler de göçmen nüfusun artışına katkıda bulunmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Nüfus artışı, göçmenlerin yaşayış biçimlerini etkilemekte, sosyo-kültürel alanda birçok gelişmeye yol açmakta ve ortaya kalıcı bir “Avrupa Türk azınlığı” ya da “Batı Avrupa Türkleri” olgusunu çıkarmaktadır.</p>
<p><span><strong>2001 Yılında Belçika Türk Toplumunun Başlıca Özellikleri</strong></span></p>
<p>Bugün Belçika’da yaşayan 125 bin Türk’ün yarısı kadındır. 50 bin dolayında Türk çifte vatandaşlığa sahiptir. Grubun %50 kadarı Belçika doğumlu 25 yaşın altındaki gençlerden oluşmaktadır.</p>
<p><span><strong>Türk Nüfusunun Coğrafî Dağılımı</strong></span></p>
<p>Belçika’daki Türklerin yarısı Hollandaca konuşulan Flaman bölgesinde, %25’i Brüksel’de ve geriye kalanlar, Fransızca konuşulan Valon bölgesinde bulunmaktadır.</p>
<p>Belçika’da en çok Türk bulunan önemli şehirler Brüksel (Schaerbeek ve Saint-Josse-ten-Noode belediyeleri), Limburg, Anvers, Gand (Gent), Genk, Liège ve Charleroi’dır. Belçika’daki göçmen Türklerin yarısının sadece dokuz belediyede ikamet etmesi altı çizilmesi gereken önemli bir gözlemdir.</p>
<p><span><strong>Belçika’da Türk Toplumu, Kültürü, Entegrasyonu</strong></span></p>
<p>Belçika’ya yerleşmiş olan Türklerin yarıdan fazlası Anadolu’nun kırsal bölgelerinden gelmiştir. Bu aileler aynı mahallelerde kalmayı tercih etmişlerdir. İşçi sitelerinden ibaret bu mahalleler, diğer milletlerden insanlara kucak açtığı gibi Türk toplumunun yapılanmasına da tanık olmuştur. Bu dayanışmada hemşehrilerin, gurbette birlik ve beraberliğin etkisi büyüktür. Brüksel, Anvers, Liège, Charleroi ve Gent gibi şehirlerde rastlanan toplu yerleşim biçimleri Türklerin güncel yaşamının birçok noktasını etkilemektedir.</p>
<p>Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler zamanla Türk kültürünü temsil eden kurum ve kuruluşların, ticaret merkezlerinin ve camilerin çoğalmasına, belirli bir örgütlenmeye tanık olmuştur. Genellikle din ve kültür temsilciliklerinin denetiminde olan bu merkezlerin, özellikle kadınlar ve gençler üzerindeki birleştirici etkisi büyüktür. Göçmen Türkler kimi sosyal zorluklara karşın, Belçika’da olduğu kadar diğer Avrupa ülkelerinde de, kültürel uyum uğruna genel olarak örf ve âdetlerinden ödün vermemiş ve çoğu âdetlerini korumayı başarmışlardır.</p>
<p>Brüksel Flaman Üniversitesi’nin Türk toplumu hakkında 1995’te yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına göre, Belçika’daki Türk erkekleri genel olarak haftada en az bir kez mahallelerindeki camiye gitmektedir. Velilerin küçük yaşlarda çocukları Kur’an kurslarına gitmeye teşvik etmeleri de tespit edilen gerçekler arasındadır. Özellikle Türk ticarî kuruluşlarının toplu mekanlara serpilmesi çizgi dışı bir birlikteliğe neden olsa da, çoğu Türk ailelerinin ekonomik gelişmesini sağlamış, dıştan gelebilecek tehditlerden korumuştur.</p>
<p>Türkiye basın yayın organları, göçmen Türk toplumuna önemli hizmetler götürmektedir. Türk TV kanallarının çoğalması, Türkçe iletişim imkanlarını önemli şekilde artırmıştır. Özellikle anadil alanında Belçika’da doğan gençlere gelişme olanağı sağlayan bu gereçler, yeni kuşak gençliğin olduğu kadar birinci kuşak göçmenlerin de ilgi odağı olmuştur.</p>
<p>“Sosyal uyum”, sözlük anlamıyla bir dengeden ibarettir. Bu, genellikle Batı toplumlarında göçmen grupların asimilasyonu (kültürel olarak sindirilmesi) olarak algılanmıştır. Araştırmalar, asimilasyonu belirleyici, birçok ölçüt vermektedir. Karma evlilikler, göç edilen ülkenin kültürel değerlerine saygı, dil öğrenme, göçmenlerin eğitim derecesinin yükselmesi, yerel halkla gelişen ilişkiler, yerel politik bağların gelişmesi asimilasyonu geliştiren uygulamalardır. “Sosyal uyum” kavramı, görüldüğü gibi, kökten kültürel değişimlere neden olabilecek bir felsefî bütündür.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>İlk gözlemlere göre, Avrupa Türkleri genel olarak bu asimilasyon karşısında öz kültürlerini korumaktadırlar. Diğer göçmen toplumlara göre, kimi gözlemcilerin gözünde, Türkler içe dönük bir gelişme sürecindedir. Toplu yaşam biçimleri sayesinde örf ve âdetlerini Batı değerleri ile değiştirme eğilimine girmemişlerdir. Türk grubunun Avrupa’da karma evliliklere yanaşmadığı, ekonomik uyumda zorluk çektiği ve çocuklarının okullarda başarısız olduğu bilinmektedir. Ne var ki, zaman içerisinde, sosyal uyum toplumsal ilişkilere ve uzlaşmaya yön veren bir etmen olarak da algılanabilinir. Uyum, göçmenlerle göç edilen toplum arasındaki sosyal ve kültürel çatışmaların, olağan ve olumlu, çok yönlü bir iletişim süreci haline dönüştürülmesi, kültürlerin karılması ve birbirlerini tamamlamalarıdır (acculturation). Öyleyse odak nokta, göçmenlerin asimilasyonu değil, kendi öz kimlik ve örgütlenmelerini genel toplumla nasıl bütünleştirebilecekleridir.</p>
<p>Günümüz Avrupa Türklerinin ekonomik gelişme süreci hızla değişim göstermektedir. Anayurda hâlâ yönelen ilgiye karşın Türkiye’ye yapılan yatırımların azaldığı gözlenmiştir. Yeni bir uluslararası ticaret modeli geliştiren Belçika ve diğer Batı Avrupa Türkleri, özellikle ev alma, dükkan açma gibi yatırımlarını Avrupa’ya yayarak, etkin bir dayanışmanın temelini atmışlardır. Böylelikle Belçika’da olduğu kadar, diğer Batı ülkeleriyle de geliştirilen ilişkilere yeni bir birlik damgası vurulmuştur.</p>
<p><span><strong>Yeni Nesil</strong></span></p>
<p>Altay Manço’nun 1998 yılında yayınladığı bir araştırmaya göre,<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Türk nüfusun beşte birini oluşturan 19-31 yaş gençlerinin, önemli bir bölümü Belçika doğumlu, %80’i evli ve çocuk sahibidir. Ancak aile başına ortalama çocuk sayısı bir önceki göçmen kuşağa göre daha azdır.</p>
<p>19-31 yaş dönemi Türklerinin göç edilen ülke diline hâkimiyeti daha büyüklere oranla daha çoktur. Bunların %59’u o dilde sıkıntısız mektup yazabilirken, 32 yaşın üzerindekilerde bu oran ancak %13’tür. Doğal olarak, daha da genç kuşaklarda ise, yabancı dilde okur-yazarlık oranı, eğitim düzey ve kalitesi göreceli olarak daha yüksektir.</p>
<p>Yaşlıların aksine, genç kuşaklar anavatana temelli geri dönüş emelleri beslememektedir. Bununla birlikte Türkçe konuşup, yazmakta ve okuyabilmektedir. Ancak bu dil becerisinin yitirilmemesi için, acil olarak, bundan sonraki kuşaklara yönelik özgün yeni dil eğitimi politika ve uygulamaları öngörmek gerekmektedir.</p>
<p><span><strong>Türklerin Belçika Eğitim Sisteminde Yeri</strong></span></p>
<p>Belçika eğitim sistemindeki Türk öğrencilerin sayısı 1970’lerin başından beri büyük bir artış göstermiş, neredeyse ikiye katlanmıştır. Bu artışın hızında belirgin bir yavaşlamanın hissedilmesine karşın, daha bir kaç yıl süreceğe benzemektedir.</p>
<p>Belçika’nın Fransızca konuşulan (Valonya ve Brüksel) kesiminde (3-24 yaş) 27 bin Türk genci yaşamaktadır. Bir o kadar genç de Flaman bölgesinde bulunmaktadır. Hâlen bunların 19 bini ülkenin Fransızca konuşulan güneyinde, 17 bini ise ülkenin Hollandaca konuşulan kuzeyinde bir okula devam etmektedir. Bu gurubun %40-50’lik bir bölümü kızlardan oluşmaktadır.</p>
<p><span><strong>Okullaşma</strong></span></p>
<p>Belçika’da Türk çocuklarının ancak bir bölümü anaokulu eğitiminin tamamını (üç yıl) izlemektedir. Kaldı ki bunların üçte birinin devamsız olduğu tespit edilmiştir. 1998 istatistiklerine göre, 2,5 ile 6 yaş arasında 6700 Türk çocuğunun okul öncesi eğitime katıldığı gözlenmiştir. Grubun %49’unu kız çocukları oluşturmaktadır.</p>
<p>1991’de yapılan bir anket sonucu, Türk çocuklarının üçte ikisinin ilkokulda en az bir kere sınıfta kaldığı gözlenmiştir. Bunların %25’i diploma alamazken, ortaokullara devam eden gençlerin %60’ı meslek okullarına kayıtlıdır, %40’ı en az bir defa sınıfta kalmıştır ve ancak yarısı ortaokul diploması alabilmektedir. Liseyi bitirenlerse üçte biri aşmamaktadır. Her elli gençten ancak biri yüksek öğrenime kayıt yaptırmakta, bunların da ancak yarısı eğitimlerini tamamlayabilmektedir.</p>
<p>Belçika’da özel (spécial) eğitim hizmetleri, fizik veya zihinsel özürlü çocukların devam ettiği öğretim kurumlarıdır. Bu okullar, ana, ilk ve orta düzeydedir. Bu okullara giden çocukların yaklaşık %70’i, başarısızlıkla sonuçlanan ilkokul eğitimi sonucunda, özel eğitime 9-10 yaşına doğru gönderilir. İstatistikler yaklaşık 1500 Türk çocuğunun özel okullara devam ettiklerini tespit etmiştir. Bu oran, ilkokul öğrenimi gören toplam öğrencilerin %4,7’sidir ve aynı öğrenimi gören Belçikalı çocukların oranının iki katıdır.</p>
<p>Belçika’da orta öğretim kurumlarında öğrencilerin %20’sini yabancı öğrenciler oluşturmaktadır. Ancak, bu oran üniversiteye hazırlayan genel eğitim kurumlarında %15’lere düşmektedir. Teknik meslek liselerinde okuyan yabancı asıllı öğrencilerin oranı ise %30’ları aşmaktadır. Bilinen gerçek Belçikalı yerlilerin çocuklarının teknik okullara ve meslek eğitimine rağbet etmediğidir. Buna karşın, Belçika’daki Türk gençlerinin yaklaşık %70’i teknik okullara ve meslek okullarına yönlendirilmektedir. Bu şekilde vasıfsız olarak meslek okullarından ayrılanlara çoğu iş kapıları kapanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>İlköğrenim diplomasını alamamış Türk gençleri için aslında orta okulda bölüm seçimi şansları yoktur, zorunlu olarak meslekî eğitime yönlendirilirler. Kendilerine seçim hakkı tanınanların çoğunun bilinçli bir seçim yapmadığı ve “daha yakın”, “daha kolay”, “arkadaşı orada” olduğu için bugün iş pazarında fazla ihtiyaç duyulmayan dallara yöneldikleri gözlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p><span><strong>Belçika’da Sosyal Hizmet ve Eğitim Alanında Çalışan Türkler</strong></span></p>
<p>Belçika’da çalışan Türk asıllı sosyal hizmet görevlileri hakkında bir araştırma, geçtiğimiz yıllarda Belçika Sosyal Alanda Çalışan Türkler Birliği (BAG) tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Özellikle ilgilenilmesi gereken bu meslek grubunun önemi Belçika’da yetişen gençlerin eğitimi ve sosyal uyumu açısından son derece büyüktür. Ayrıca, bu iş alanı Türk asıllılara devlet sektörünün ve yönetim kadrolarının kapılarını açmaktadır. Bu gruba yerel politika hayatına yeni atılan encümen üyesi Belçika Türklerini de mutlaka eklemek gerekir.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Türk sosyal hizmet görevlilerinin yüksek bir eğitim düzeyine sahip oldukları ve iyi dil bildikleri görülmektedir. Bununla beraber, çalışmanın en şaşırtıcı yanı, göçten kaynaklanan sosyal hizmet görevlilerinin hâlen karar yetkisinden uzak, sadece kenar alanlarda çalışmalarıdır.</p>
<p>Genelde sosyal alanda çalışan Türklerin Türkçe dil bilgileri yaptıkları işler için yeterli olmamaktadır. Bu kimseler, çoğu zaman deneyimsiz oldukları gibi, aralarında sabit iş bulmakta zorlananlar da vardır. Sayıları 650 ilâ 1000 arasında olan bu çalışanlar listesinde, öğretmen, eğitmen, hemşire, doktor, sosyal yardım görevlisi, tercüman, psikolog, dernek yöneticisi, spor antrenörü, sanatçı vb. karışık meslek gruplarını bulmaktayız. Bu kişilerin Türk grupları ve Belçika kurumları arasında oynadığı “uzlaşma” rolü ve göçmen çocuklarına sunduğu sağlıklı uyum modeli, Belçika’daki Türklerin geleceği için son derece önemlidir.</p>
<p><span><strong>Belçika’da Türk Gençliği ve Dilbilgisi</strong></span></p>
<p>Brüksel Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği bir anket, Belçika’da doğup büyümüş Türk gençlerinin %80’inin Türk dilini rahatlıkla konuşup, okuyup yazabildiğini göstermektedir. Bu başarıda ailelerin payı büyüktür. Ancak aynı gençlerin yaşadıkları bölge dilini bilme dereceleri nispeten düşük olabilmektedir. Gençlerin %66’sı bu alanda hiçbir zorluk çekmediklerini söylemektedirler. Fransızca veya Flamanca dışında başka bir yabancı dil bilen Türk gençlerinin sayısı çok azdır.</p>
<p>Belçika’daki Türk gençlerinin hemen hepsi Türk yazılı basınını ve televizyonlarını izlerken, ancak %60’ı aralıklı olarak Belçika basınını okumaktadır. Bu veriler, öğrencilere birden çok dili bir arada öğretmenin yollarını aramanın önemini gündeme getirmektedir. Anadile verilen önem, yabancı dilleri öğrenmenin temel anahtarı olduğu gibi, aynı zamanda kültürel uyuma atılan bir adımdır. Ancak, yaşanılan ülkenin dilini veya dillerini iyi bilmek sosyal ve ekonomik uyumun anahtarıdır. Böylelikle iki dil, iki kültür arasında geliştirilen mantık bireysel entegrasyonu kolaylaştıracak bir güç, bir seçkinlik olacaktır.</p>
<p><span><strong>Belçika’da Türk Dili ve Kültürü Eğitimi</strong></span></p>
<p>Belçika’da Türk dili eğitimi, Avrupa Konseyi’nin kararları doğrultusunda, azınlık dilleri eğitim programları bünyesinde hayata geçirilmektedir. Dersler, Türkiye’den gelen ve T.C.’nin görevlendirdiği öğretmenler tarafından verilmektedir. Bu öğretmenler, altı yıl kadar hizmet verdikten sonra Türkiye’ye geri dönmektedirler. Aralarında yabancı dil öğrenen ve Belçika eğitim sistemine uyum sağlayanların sayısı azdır. Verilen dersler, genellikle Türkiye’de izlenilen öğretim programına sadıktır ve Avrupa’da yaşayan gençlerin yaşantılarına uygun olduğu söylenemez. Dersler akşam saatlerinde, kısıtlı bir çerçeve içerisinde verilmektedir. Belçika okullarının bu dersi bünyelerine ciddi bir şekilde entegre etme arzusunu gösterdikleri söylenemez. Bu yetersizlikleri gidermek için hâlen kimi çalışmalar yapılmaktadır. Bunlara Avrupa’da eğitim görmüş Türk asıllı eğitim ve dil uzmanlarını ortak etmek gerekmektedir. Diplomatik kanal aracılığıyla elde edilen bilgilere göre, bugün Belçika’da 8000’e yakın Türk öğrencisi Türk dili etkinliklerine katılmaktadır. 150 kadar Türk öğretmen bu alanda hizmet vermektedir. Çalışmalar, özellikle Türk çocuklarının yoğun olduğu mahallelerde gerçekleştirilmektedir. Türkçe derslerinden faydalanan en büyük öğrenci kitlesi ilkokulda okumaktadır. Ayrıca ana ve orta okullarda da Türkçe dil dersleri verilmektedir.</p>
<p>Belçika’nın üç büyük üniversitesi (Liège, Gand, Brüksel), eğitim programlarına Türk dil etkinliklerini dahil etmiştir. Ancak bu ek programlar Türkçe öğretmeni yetiştirmek için yeterli değildir.</p>
<p><span><strong>Belçika’da Türk İş Gücü</strong></span></p>
<p>2000 yılı itibariyle, Valon bölgesinde yaşayan aktif Türklerden yarıya yakını (2800 kişi) işsiz statüsündedir. Flaman yöresinde bu oran %25’tir (3200 kişi). Toplam Belçika Türk nüfusunun %26’sı başkent Brüksel’de toplanmıştır. İşsizlik oranı Brüksel Türkleri arasında %35’tir. İşsiz Türklerin sayısı Valon bölgesinde artarken, sağlıklı gelişen bir ekonomi, işsizlik oranlarının genel olarak Flaman bölgesinde sınırlı kalmasını sağlamıştır.</p>
<p><span><strong>Serbest Mesleklerle İlgili Gözlemler</strong></span></p>
<p>1991-2000 yılları arasında Belçika’da Türk serbest meslek sahiplerinin sayısı Valon bölgesinde 302’den 400’e, Brüksel’de 358’den 750’ye ve Flaman bölgesinde de 440’dan 900’e yükselmiştir.</p>
<p>O. Akhan ve A. Manço’nun gözlemleri<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının serbest meslek ve ticaret hayatına özel bir ilgi duyduklarını göstermektedir. Donuk iş pazarlarında, işsizlik ile boğuşan vasıfsız kimi göçmen grupları, geçimlerini bu alandan sağlamaktadır. Böylelikle kurulan işyerleri, anapara olarak daha çok aile tasarruflarını kullanmakta, işgücü olarak yine aile bireylerine başvurmaktadırlar. Açılan işletmeler, göçmen Türk gruplarının yoğun olduğu mahallelerde, özellikle Türk müşteriyi hedeflemekte ve dolayısıyla daha çok, küçük tuhafiye, bakkal ve lokanta gibi yatırımlarda görülmektedir.</p>
<p>Belçika’da Türkler tarafından kurulan ticarî işletmelerin sayısı 1975-2000 yılları arasında iki katına çıkmıştır. Serbest meslekle geçinen Türklerin oranı toplam çalışan nüfusun %7’sini oluşturmaktadır. Bağımsız olarak çalışanların %16’sını kadınlar oluşturmaktadır.</p>
<p>Serbest mesleklerle geçinen Türklerin %37’si Brüksel’de yaşamaktadır. Bu rakam o yörede çalışan Türklerin %11’ini oluşturmaktadır. Serbest çalışanların büyük bir kısmı, Brüksel’de ve ülkenin kuzeyinde kümelenmeye devam ederken, Valonya’da düşüş kaydedilmiştir. Bakkal, manav, fırın, lokanta ve kahve işletmeciliği gibi ticarethaneler, Belçikalılardan çok, göçmenleri çeken meslek dallarıdır. Bu dallar Türk serbest çalışanlarının %75’ini oluşturmaktadır. Türklerin varlık gösterdiği diğer ticarî alanlar, inşaat ve (tamir, temizlik, tercümanlık vb.) hizmet sektörleridir. Özellikle inşaat sektörü küçük işletmelere imkanlar sağlamakta ve birçok Türk ailesinin ev sahibi olmasına veya konutlarının onarımına imkan tanımaktadır.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span><strong>İş Pazarında Türk Kadınların Konumu</strong></span></p>
<p>Belçika’da yaşayan Türk kadınları, 1990 ortalarından günümüze, çalışan (aktif) nüfusun üçte birini oluşturmuştur. Belçika’da çalışan Faslı göçmen kadınların aktif nüfusa oranı ise sadece %20’dir. Bu değerlere karşılık, Belçikalı kadınların çalışma oranı %48’dir.</p>
<p>Belçika’daki çalışan Türk kadınlarından (yaklaşık 10 bin kişi) %75’e yakını vasıfsız işçi olarak çalışmaktadır. Bu grubun yarıya yakını gündelikçi-temizlikçi olarak çalışmaktadır. Bu oran, 1991’den beri fazla değişmemiştir. Türk kadınlarının %34’ü yarım gün sistemi ile çalışmaktadır. 4500 Türk kadını Belçika işsizlik sigortasından yararlanmaktadır.</p>
<p><span><strong>Kültürel, Siyasî ve Dinî Etkinlikler</strong></span></p>
<p>Belçika’da yaşayan insanların dinî inançları ile ilgili kesin istatistik bilgilere rastlamak zordur. Bu alanda bilinen en sağlıklı ve en yeni değerlendirmeler, Ural Manço’nun Belçika Müslümanları hakkında 2000 yılında Brüksel Saint-Louis Üniversitesi’nde yönettiği çalışmada bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu eserde Belçika Müslümanlarının sayısı 350-370 bin olarak gösterilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu grubun üçte biri Türklerden oluşmaktadır.</p>
<p>Din özgürlüğünün büyük önem taşıdığı Belçika’da şu anda resmen tanınan dinlerden Katoliklik ve Protestanlık 1802 yılı, Anglikan 1870 ve Ortodoks 1985 ve Yahudilik 1808 yılında tanınmıştır. Bu dinlerin dinî ve eğitim işlerini kendilerini resmen temsil eden kurumları yürütmektedir. 19 Temmuz 1974 yılında tanınan İslâm dinini resmen temsil eden kurum Belçika Müslümanları Yürütme Kurulu’dur.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu kurul, 13 Aralık 1998 tarihinde ülkede yaşayan ve kendisini seçmen listesine yazdıran Müslümanlar tarafından yapılan seçimle belirlenen 67 kişi içinden atanan 16 kişiden oluşmaktadır. Seçimle gelen 67 kişilik genel kurul üyelerinden 16 tanesi Türktür. Yürütme Kurulu’nun 16 kişilik üyesinden 4’ü Türk olup şu anda görevlerine devam etmektedir. Devletin bir dini resmen tanımış olması o dinle ilgili din dersinin ilk ve orta dereceli devlet okullarında okutulmasını sağlamaktadır. Adalet Bakanlığı’nca<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> atanan 16 kişilik “Belçika Müslümanları Yürütme Kurulu” şimdilik daha çok İslâm din dersi ve öğretmenleri ile ilgilenmektedir. İleride camilere atanacak din görevlilerini belirleme, maaşlarını ödeme vb. tüm dinî görevlerden sorumlu ve yetkili olacaktır.</p>
<p>Bugün Belçika Müslümanlarının %80 ilâ %90’lık bölümü 1960-1970 yılları işçi göçünün uzantısıdır. Bu sınıf oldukça genç olduğu gibi, nüfusu giderek artmaya devam etmektedir. 1990 kayıtlarına göre Müslümanlar toplam ülke nüfusunun %3’ünü oluşturmaktaydılar. Bugün bu oran toplam ülke nüfusunun %4’üne yakın bir bölümünü oluşturmaktadır. İslâmiyet, uzun yıllardır Belçika’da mümin sayısı itibariyle, Katoliklikten sonra ikinci din durumundadır.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Cami ve dernek listeleri, Türk cemaatinin ibadet merkezleri ve davranışları hakkında bilgi vermektedir. Belçika Türk camilerinin sayısı, 1982-1992 dönemlerinde, 42’den 79’a yükselmiştir. Günümüzde Türk camilerinin sayısı 80’i aşmaktadır ve bu rakam son 6 yıldır değişmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Cami listelerine göz gezdirildiğinde, bunların %14’ünün Liège, %24’ünün Hainaut, Namur ve Lüksemburg, %11’inin Brüksel ve Brabant, %25’inin Limburg bölgelerinde olduğu anlaşılmaktadır. Cami sayısı Brüksel, Gand (Gent) gibi, büyük merkezlerde göreceli olarak az olmakla birlikte, bu camilerin büyük bir kitleye seslendikleri bilinmektedir.</p>
<p>Belçika’da Türk camilerinin büyük bir bölümü Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile bağlantılıdır. Bu camilere hizmet, Büyükelçilik aracılığıyla ulaştırılmaktadır. Belçika Türk camilerinin yaklaşık dörtte biri Avrupa Milli Görüş Teşkilatı ile ilişkilidir. Türk camilerinin küçük bir azınlığı başka İslâmî hareketlerle ilişkilidir.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Brüksel Flaman Üniversitesi’nin 1995 yılında 1462 kişilik bir örneklem üzerinde yürüttüğü ankette,<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Belçika’daki yetişkin (19 yaş ve üstü) Türk erkeklerin %16’sının her gün camiye, %22’sinin de Cuma namazına gittiği belirtilmektedir. Örneklemin yarıya yakını, bazı özel gün ve bayramlarda camiye gittiklerini ifade etmişlerdir. Sorgulananlardan %24’ü hiç bir camiyle ilişkili değildir. Örneklemde, çalışan ücretli nüfusun %83’ü, öğrencilerin %73’ü, işsizlerin %69’u ve serbest meslek sahiplerinin %64’ü, en az haftada bir kez camiye gittiklerini ifade etmişlerdir.</p>
<p>Aynı anketin sonuçlarına göre, Türk grubunun %17’si Türk kültür derneklerine devamlı gitmektedir. Türk spor kulüplerine devam edenlerin oranı ise %20’dir. Ayrıca Türklerden yalnızca %2’sinin devamlı olarak siyasî içerikli toplantılara katıldıklarını öğrenmekteyiz. Brükselli siyaset bilimci araştırmacı Lambert’e göre, göçmen Faslılarda Belçika politik yaşantısına ilgi daha kabarıktır. Nitekim bu son 2000 yılı belediye seçimlerinde bu grubun gösterdiği başarılara yansımıştır. Yurtdışında yaşayan Türklere çıkartılan seçim engelleri, şimdiye kadar bunların gerek Türkiye’de gerekse ikamet ettikleri yerlerde siyaset yaşamını sınırlandırmıştır.</p>
<p>Türklerin daha çok Türk basınına rağbet ettiklerini gözlemlemekteyiz. Göçmenlere yönelik gazeteler, Avrupa’nın her yerinde satışa sunulmaktadır. Bu gazeteler, Hürriyet, Türkiye, Milliyet, Milli Gazete, Akit, Cumhuriyet, Zaman ve Sabah gazeteleridir.</p>
<p><span><strong>Sağlık Alanında Genel Veriler ve Sorunlar</strong></span></p>
<p>Sağlık alanında 1980’lerden önce yaşanan sıkıntılar, daha çok sağlık kurumlarıyla iletişimsizlikten ve dil bilmemekten kaynaklanmaktaydı. O tarihlerde yaşanan sorunlar özellikle madenciliğin neden olduğu meslek hastalıkları ve iş kazaları ile ilgilidir.</p>
<p>Bunlara doğumla ve hamilelik sorunlarını, çocuk hastalıkları ve ölümlerini eklemek gerekir. Çocukların sağlık durumuna (rutubet, gaz zehirlenmeleri, sağlıksız ısınma sistemleri vb.) kimi uygun olmayan yerleşim koşullarının etkisi büyüktür. 1978 verileri, iş kazaları, iş hastalıkları ve verem gibi sorunların Türkleri, Belçikalıları etkilediğinden altı kat daha fazla etkilediğini göstermektedir.</p>
<p>Bugün Belçika’da yaşayan 15-16 bin Türk aile reisinden %9’u (1706 kişi), çalışma hastalıkları veya iş kazaları neticesinde sakat kalmıştır. Bu grupta her yıl malulen emekliye ayrılanların oranı %3’tür. 1996 yılında 845 Türk hasta, malulen emekliye ayrılmıştır. Sosyal güvenlik servislerinin verdiği bilgilere göre, Belçika’da her yıl yaşanan ağır veya hafif iş kazalarının %3’ü Türk emekçisine rastlamaktadır (ortalama yılda 1600 kişi). Ancak bu sorunlar, 1980’li yıllardan itibaren, maden ocaklarının kapanmasından dolayı ve Türk ailelerinin genel olarak daha konforlu konutlara çıkması nedeni ile büyük bir düşüş kaydetmişlerdir. Bunda Türklerde çalışan nüfusun işsizlik nedeni ile azalmasının da etkisi vardır.<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Genel sağlık alanındaki iyileşmelere rağmen, son yıllarda göçmen ana-babadan doğan ve Belçika’da iki kültür arasında bocalayan genç neslin sosyal ve ekonomik uyum, güvenlik, uyuşturucu, davranış bozukluğu ve ruh sağlığı sorunları baş göstermiştir.</p>
<p><span><strong>Göç, Kültürel Şok ve Türk Grubunda Ruh Sağlığı</strong></span></p>
<p>Psikolojik olarak göç, zorunlu ve sancılı bir yeniden sosyalleşme işlemi ile eşdeğerdedir. İnsanı yabancı grup, dil, kültür ve değerlerle karşı karşıya bırakır. Kimi zaman ırkçılığa ve sosyal dışlanmaya maruz bırakır.</p>
<p>Göç eden insanlar, ister istemez öz kültürlerinin hızlı değişimi ile karşı karşıyadır ve çocuklarının başka kültürlere dönük olduğunu çaresiz tespit etmek durumundadırlar. Bu olgulara alışanlar olduğu gibi, yaşanan şoklardan büyük acı duyanlar da bulunmaktadır. Durum, aile içi çatışmaya, dolayısıyla yetişkinlerde ve gençlerde davranış veya ruh sağlığı bozukluklarına neden olabilmektedir.</p>
<p>Göçmen Türklerin kültürel özelliklerine baktığımızda, kan bağı temeli üzerine kurulmuş millet ve yurtseverlik özellikleri, otoriter, hiyerarşik, ataerkil aile sistemi, genişlemiş aile yapıları vb. geleneksel toplum özelliklerini görüyoruz. Ancak son yıllarda yaşanan hızlı toplumsal değişmelere paralel olarak, artık Türkiye bağlantılı görücü usulü evlenmelerde sadece kız alınıp verilmemekte, erkek aday da aranmaktadır.</p>
<p>Bu hızlı değişimler insanlara ve aile yapılarına etki etmekte ve aynı zamanda ekonomik ve sosyal sıkıntı çeken kesimlerde kimi önemli sürtüşmeler doğabilmektedir. Bu etkileşimlerin, bireyin gelişimine, kişiliğine ve ruh sağlığına etkilerine gelince, son yıllarda yapılan çalışmalar, göçmen nüfusun neredeyse yarısının, hayatları boyunca, en az bir ruhsal rahatsızlık geçirdiğini ortaya koymuştur.</p>
<p>Türk göçmenlerinin, ruh sağlığı kurumlarına yönlendirilmeleri, sık sık karşılaştıkları sosyal hizmet uzmanları, aile hekimleri, okul psikologları, öğretmenler vb. aracılığı ile olmaktadır ve bu meslek gruplarının Türklerin sosyo-kültürel sorunları konusunda bilgilendirilme ihtiyacını acil bir biçimde ortaya çıkartmaktadır. Bu durumlarda, Avrupalı sosyal hizmet görevlisi veya öğretmen, göçmenlerin sosyal uyumu konusunda son derece müdahaleci bir tutum takınabilmektedir. Bu durum, kültürüne bağlı Türk grubunda kimi kasılmalara ve direnmelere neden olmaktadır. Yasalar çerçevesinde yapılan girişimler, ailenin erkekleri tarafından, aile içi güç ve otoritelerine yönelik saldırılar olarak yaşandığından, çatışmalar büyüyerek, bazen, özellikle kız ergen ve çocukların, aileden alınarak başka yerlere yerleştirilmelerine, aile içi, şiddete maruz kalmalarına neden olabilmektedir.</p>
<p>Daha önce yapılan araştırmalarda, göçmen gruplarda birinci kuşakta somatizasyonların<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> ağırlıkta olduğu, ikinci kuşakta, kişilik ve davranış bozuklukları, alkol ve uyuşturucu bağımlılıklarının sıklıkla görüldüğü, çocuklarda ise öğrenme zorluğu hatta zeka geriliklerinin görüldüğü saptanmıştı. Klinik gözlemler, bu bulguları doğrulamakla birlikte, son yıllarda, görülen kimi gelişmeler aşağıdaki gibi özetlenebilir.</p>
<p>Birinci kuşaktaki somatik şikayetler yine gözlenmekle birlikte, artık etiolojisini iş pazarındaki zorluklar veya sıla değil de, aile içi çatışmalar ve yerli kurumlarla olan çatışmalar oluşturmaktadır.</p>
<p>Özellikle genç kadınlarda, bir yandan, kendilerini gerçekleştirme istekleri, model arayışları, görücü usulü yaptıkları evliliklerinden doyumsuzlukları, hakaret ve dayak gibi şiddet davranışlarına karşı gelme arzuları, diğer yandan, aile ve sosyal baskıların artması sonucu, intihar girişimlerine kadar giden depresyonlara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu bulgulara, genç kızlarda, evden kaçmalar, aileden kopmalar vb. eklenmekte, tablo kişilik bozuklukları ve ilaç bağımlılıklarına doğru kaymaktadır.</p>
<p>Erkekler, bir yandan kendi öz arzuları, diğer yandan geleneksel aile reisi rolleriyle, aile içi otoriteyi uygulamada yaşadıkları zorluklar ve çekişmeler nedeni ile obsesif<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> kaygı tabloları çizmekteler, şiddete kolayca başvurmaktadır. Bunlarla birlikte alkol, fuhuş ve kumar bağımlılıkları da görülmektedir.</p>
<p><span><strong>Göçmenlerde Suç, Şiddet ve Sapma</strong></span></p>
<p>Belçika’da 1998’de hüküm giyenler arasında yabancıların oranı %32,7’dir. Bu oran her bin yabancıdan dördü demektir. Bunlar arasında Türkler de vardır.</p>
<p>Ural Manço’nun araştırmalarına göre (1992),<a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Türk mahkumlar genelde 30 yaşın altında, vasıfsız, eğitimsiz, bekar erkeklerden oluşmaktadır. Özellikle, şiddete yönelik eylemler nedeni ile mahkum edilmişlerdir. Yalnızca %5’i uyuşturucu suçlarına bulaşmış, %1’i tecavüzle suçlanmıştır. Uyuşturucu ve hırsızlık dosyaları Faslılarda daha kabarık olarak gözükmektedir. Suçlar genellikle grup halinde işlenmektedir.</p>
<p>1991 yılında güvenlik kuvvetleri istatistiklerine göre, Charleroi, Brüksel gibi büyük şehir merkezlerinde her 100 Belçikalıdan 3’ü işledikleri suçlardan dolayı sorgulanmıştır. Kaydedilen genel suç oranları Faslılarda %5, Türklerdeyse %4’tür. 18-25 yaş grupları arasında ve özellikle erkeklerde suç oranları artmaktadır. Bu yaş grubundan erkeklerin suç oranları Belçikalılarda %9, Faslılarda %13 Türklerde ise %10’dur. Bu sorunları büyük bir ölçüde, göçmen gençliği tehdit eden fakirlik, gelecek kaygısı, aile içi anlaşmazlıklar, kültür şoku ve sosyal dışlanma doğurmuştur. Savunmasız, eğitimsiz gençler, tüketici toplumların girdabına takılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Mehmet Zeki AYDIN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Altay A. MANÇO</strong></span></a>
</p><p>Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 856-868</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>Aşağıda verilen kaynaklar oluşturulurken konuyla doğrudan ilgili olan yayınlar ile her yazardan bir tane yayın seçilmesine dikkat edilmiştir.</span></div>
<div><span>♦ Abadan-Unat N., Kemiksiz, N., Türk Dış Göçü. 1960-1984. Yorumlu Bibliyografya, AÜSBF, TAM, Ankara, Bonn, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Autant C., “La tradition aux service des transitions. Le mariage des jeunes femmes turques dans l’immigration”, Migrants-Formation, n° 101, 108-179, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Bag (Réseau de travailleurs sociaux turcs de Belgique), Carrières résidentielles des personnes d’origine turque en Belgique: résultats d’enquête, Louvain, Namur: Instituut van Sociale et Economische Geografie, Katoliek Universiteit Leuven, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Bastenıer A., “Les bandes de jeunes d’origine étrangère, importance et signification de la délinquance en groupe”, Bastenıer A. ve DASSETTO F. (yön.), Immigration et pluralismes nouveaux: une confrontation de sociétés, De Boeck, Brüksel, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Bayar A. ve Ertorun L., “Un aperçu économique de l’immigration turque”, Morelli A., Histoire des étrangers et de l’immigration en Belgique de la préhistoire à nos jours, Evo Histoire, Brüksel, 311-328, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Bensalah N., Familles turques et maghrébines aujourd’hui. Maison-Neuve Larouse, Paris, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Biren P., Feld S. ve Manço A., “L’intégration socio-économique des étrangers sur le marché du travail en Belgique. Une synthèse”, Bulletin de la Fondation A. Renard, Liège, n° 194, 17-28, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Blomart, J., “L’intégration des enfants de travailleurs immigrés dans la société d’accueil”, Psychologie de l’enfant, No. 4, 126-147, 1983.</span></div>
<div><span>♦ Born M. ve ark., “Regards sur les immigrés”, Objectifs immigrés, n° 1, 5-30, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Cahiers d’Etudes sur la Méditerranée orientale et le Monde Turco-iranien, n° 13, özel sayı, “Immigration turque en Allemagne, en Belgique et en France”, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Canatan K., Avrupa’da Müslüman Azınlıklar, İnsan yayınları, İstanbul, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Dasseto F., Facettes de l’Islam belge, Louvain-la-Neuve: Academia-Bruylant, 1997.</span></div>
<div><span>♦ De Tapia S. (yön.), “Turcs d’Europe et d’ailleurs”, Annales de l’Autre Islam, n° 3, özel sayı, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Delcourt J., “Enjeux et stratégies en matière de migrations de travailleurs”, Recherches Sociologiques, cilt X, n° 2, Louvain-la-Neuve, 1979.</span></div>
<div><span>♦ Den Exter J. ve Kutlu E. “Emirdag: over de effecten van migratie op een Turks district”, Migrantenstudies, n° 4, 23-33, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Dumortier P., Göçmen A., Laurent K., manço A. ve DE Vuyst P., “Environmental exposure is predominant among Turkish migrants with fiber related diseases”, Hôpital Erasme, Brüksel, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Es Safi L. ve Manço A., “Discours et pratiques de santé publique sur l’immigration musulmane en Belgique francophone: trente ans d’évolution”, Revue française de Santé publique, SFSP, Nancy, cilt 8, n° 3, 233-248, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Feld S. ve Manço A., “Transmission entre générations d’immigrés et intégration”, PESTIAU P. (yön), Héritage et transmissions intergénérationnelles, De Boeck, Brüksel, 145-182, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Gailly A., “Perception de la sexualité dans la culture turque”, Brüksel, En Question, Cédif, 23-32, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Gökalp A., “Conjoints et stratégies matrimoniales dans l’immigration”, Cahiers d’étude de la Méditerranée et du monde turco-iranien, n° 21, 147-159, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Hall W, “Batı Avrupa’da Türk Göçmenleri”, Bainbridge, Dünyada Türkler, Say Yay., İstanbul, 325, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Info-Türk, Intégrisme islamique en Turquie et immigration, Brüksel, 1987.</span></div>
<div><span>♦ Kadıoğlu A. “The impact of migration on gender roles: findings of field research in Turkey” International Migration, cilt XXII, n° 4, 533-560, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kesteloot C., De Decker P. ve Manço A., “Turks and their housing conditions in Belgium: Brussels, Ghent and Visé”, Van Kempen R. ve Özüekren S. (yön.), Housing carreers of Turkish immigrants in Europe, Ercomer, Université d’Utrecht, 67-96, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Lambert P.-Y., La participation politique des allochtones en Belgique-Historique et situation bruxelloise, SYBIDI papers, Louvain-la-Neuve, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Lesthaeghe R. and Surkyn J., “Religious dimensions of social change among Turkish an Morrocan women in Belgium”, European Journal of Population, n° 11, 1-29, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Lithman et Gerholm (yön), The new islamic presence in Western Europe, Mansell, Londres- New York, 174-195.</span></div>
<div><span>♦ Loutz N. ve Manço A., “Opvattingen over en gedrag tegenover de gezondheid: een vergelijking van Belgische en Turkse ouderen”, Cultuur en Migratie, n° 2, Brüksel, 23-34, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Malewska-Peyre H. (yön.), Crise d’identité et problèmes de déviance chez les jeunes immigrés. Recherche pluridisciplinaire, Vaucresson: La Documentation française-CFRES, 1982.</span></div>
<div><span>♦ Manço A. ve Akhan O., “La formation d’une bourgeoisie commerçante turque en Belgique”, Revue Européenne des Migrations Internationales, Université de Poitiers, URA/CNRS 1145, 1995, cilt 10, n° 2, 149-162.</span></div>
<div><span>♦ Manço A. ve Crutzen D., “De moedertaal en de taal waarin onderwezen wordt: een sociolinguistisch probleem, bestudieerd aan de hand van de situatie van de Turken en de Marokkanen in België”, LEMAN J. (yön.), Moedertaalonderwijs bij allochtonen, ACCO, Leuven, 31-46, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Manço A. ve Manço U. (yön), Turcs de Belgique. Identités et trajectoires d’une minorité, Brüksel, Info-Türk et CESRIM, 288, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Manço A. ve Manço U., “De inschakeling van jongeren van de tweede generatie in de opleidingsstructuren en op de arbeidsmarkt “ Bareel Brüksel, n° 49, 25-27, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Manço A. ve PAMUKÇU T., “Etudes supérieures et jeunesse issue de l’immigration. Cas des Turcs en Belgique”, Bulletin de Psychologie scolaire et d’Orientation, Brüksel, n° 3, 115-152, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Manço A., “Pratiques religieuses: quelques chiffres”, Agenda Interculturel, CBAI, Brüksel, n° 140-141, 22-26, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Manço A., Kestelyn C. ve Manço U., “ Jeunes d’origine étrangère en Belgique francophone. Disparités patentes et regards nouveaux: une synthèse sociodémographique”, Infomig, Point d’appui migrations, UCL-KUL, Louvain, n° 3, 22-24, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Manço U., Voies et voix musulmanes de Belgique, Editions des Facultés Universitaires Saint-Louis de Bruxelles, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Manigand A., “Diversité des trajectoires scolaires d’enfants de migrants. Le cas des enfants turcs”, Migrants-formations, n° 101, 130-152, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Marques-Balsa C., “Situation scolaire des enfants des travailleurs étrangers”, Recherches sociologiques, n° 2, 271-295, 1979.</span></div>
<div><span>♦ Massey D. S. ve ark, “Theories of International Migration: Review and Appraisal”, Population and Development Review, cilt 19, n° 3, 431-466, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Migrations Société, Dossier Immigrés de Turquie, cilt 4, n° 20, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Monfort F., La consultation prénatale de Cheratte: consultantes turques, IEPPL, Liège, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Morelli A. (yön.), L’histoire de l’immigration en Belgique, de la préhistoire à nos jours, Anvers, Brüksel, EPO, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Mouvet B. ve Manço A., “Alpha-Cheratte: construire une interculture “Recherche en Education. Théorie et pratique, Brüksel, n° 8, 31-41, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Bensalah, Familles turques et maghrébines aujourd’hui. Maison-Neuve Larouse, Paris, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Nayer A., La discrimination dans l’accès à l’emploi et l’intégration professionnelle en région bruxelloise, Brüksel: CERP, Université Libre de Bruxelles, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Nonneman et ark., Muslim Communities in the New Europe, Ithaca: Reading, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Oualı, N. ve REA, A. “La scolarité des élèves d’origine étrangère: différenciation scolaire et discrimination ethnique”, Critique Régionale, No 21-22, 7-56, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Özgüden D., Portrait de l’immigration de Turquie, Info-Türk, Brüksel, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Petek-Salom G., “Jeunes de l’immigration turque: stigmates de l’identité”, Migrations-société, cilt 4, n° 20, mars-avril, 47-53, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Phalet K. ve Claeys W., “A comparative study of Turkish and Belgian”, Journal of Cross- Cultural Psychology, cilt 24, n° 3, 319-343, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Phalet K. ve Hagendoorn L., “ Personnal adjustement to acculturative transition. The Turkish experience”, Int. Jour. of Psychology, XXXI, n° 2, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Poulain M., “Migrations en Belgique. Données démographiques”, Courrier Hebdomadaire du CRISP, n° 1438-1439, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Poulet I., “La délinquance enregistrée des jeunes immigrés dans l’agglomération de Charleroi”, Bastenıer A. ve DASSETTO F. (yön), Immigration et pluralismes nouveaux: une confrontation de sociétés, De Boeck, Brüksel, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Reniers G. On the selectivity and internal dynamics of labour migration processes: a cross- cultural analysis of Turkish and Morroccan migrati on to Belgium, International Conference of European Association for Population Studies, juin, Cracovie, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Scrool J., The analysis of factors generating international migration. A multi-country approach to study the determinants of migration, Technical symposium on international migration and developpement, 29 juin-3 juillet, La Haye, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Sertel Y., Nord-sud: crise et immigration (le cas turc), Paris: Publisud, 1987.</span></div>
<div><span>♦ Şen F., Migration Networks and Family-Forming Migration. The third wave of immigration from Turkey. Rapport. Zentrum für Türkeistudien, Essen, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Türköz M., Moutons sans berger, EVO, Brüksel, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Van Der Erf R. ve Heering L. (yön.), Causes of international migration. Proceedings of a workshop Luxembourg, 14-16 December 1994, Eurostat, Lüksemburg, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Vanhoren I., “Ethnisch ondernemersschap in het Brussels hoofstedelijk gewest”, Nieuwsbrief steunpunt migranten, n° 2, septembre, 22-24, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Wijejickrema N. ve ark., Nuptialiteit en reproductie bij de moslim-minderheden in België, Working paper, n° 1990-1, CS/VUB, Brüksel, 1990.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Göçlerle ilgili geniş bilgi için bak: Altay ve Ural Manço, Turcs de Belgique. Trajectoire et Identités d’une Minorité Issue de l’Immigration, Info-Türk, Brüksel, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> 1975 yılından bu yana Belçika’ya göç etmiş kişilerin %41’i bir akraba evliliği neticesinde gelmiştir. Tüm evliliklerin %20’si amca, dayı teyze, hala çocukları arasında gerçekleşmiştir. Göçmen Türk toplumunda yoğun olarak yaşanan akraba evliliklerine en çok Afyon’dan gelenlerde rastlanmaktadır. Bununla birlikte, akraba evliliklerinin git gide gündem dışında kaldığı gözlemlenmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Sosyal uyum konusunda gerçekçi bir değerlendirme için Türklerle göçmen Faslıları karşılaştırmakta yarar vardır. Göçmen Fas toplumunun uyum süreci Türklere oranla daha çok esneklik belirtileri vermektedir. Göçmen Fas nüfusunun büyük bir kısmı Belçika’da, başkent Brüksel’de toplanmıştır. Türklerse daha çok endüstri bölgelerini çevreleyen küçük yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar. Göçmen Türkleri, Kuzey Afrika Arap toplumlarından ayırt eden kültürel nitelikler, özellikle dil alanında belirgindir. Sömürge geçmişi olan Kuzey Afrika ülkeleri (Fas, Cezayir ve Tunus) Fransızca konuşan uluslara yakınlıkları ile tanınırlar. Buna karşılık, Latin alfabesi ile yazılan anadillerini göçmen Türk çocukları görece kolayca öğrenebilmekte ve o dilde basını izleyebilmektedirler. Faslılar, Arapça dışında Berber lehçesini konuşmakta ve ailelerde çözümü zor üç, hatta dört dillilik durumu yaşanmaktadır. E. Todd (Le destin des Immigrés L’Assimilation et la Marginalisation Dans les Grandes Démocraties Occientales, Ed. Odile Jacob, Paris, 1994. gibi kimi Fransız tarihçilerin yorumlarına göre, Faslıların Avrupa ile ilişkilerinde ise, Türk örneğinin aksine, Fransız asimilasyonunun (sindirme) politikalarının izleri belirgindir. Göç edilen ülke kurumlarına olan güven ve katılım, gelişen çok kültürlü ilişkiler (multiculturalité), Faslılarda, Türklerde görülene oranla çok daha yoğundur. Özellikle karma evliliklerin çoğalması, okullardaki başarıları, göçmen Faslıların Avrupa’da uyum süreçlerini hızlandırmıştır. Ne var ki, bulundukları (Fransa, Belçika, İspanya vb.) Avrupa ülkelerindeki Arap topluluklar, sık sık ırkçı saldırıların hedefi olmaktadır. Bu tip dışlanmalar nedeni ile kimi Faslı gençler Avrupa ülkelerinde uyum çabalarının karşılığını alamazken, birinci kuşaktan ikinci kuşağa geçişte öz kültürel ve dinî değerlerin çözülmeye yüz tuttuğu izlenmiştir. Örneğin Fransa’da nüfusbilimci Tribalat (Michèle Tribalat, De l’Immigration à l’Assimilation, Ed. du Seuil Paris, 1996) tarafından 1995’ta gerçekleştirilen bir ankette, sorgulanan Türklerden %70’i dinî vecibelerini yerine getirdiklerini ifade etmişlerdir. Bu oran Faslılar da %64, Cezayirlilerde ise %52’dir. Konuyla ilgili benzer veriler Belçika için de mevcuttur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Altay Manço, Valeurs et Projets des Jeunes Issus de l’Immigration. Le Cas des Turcs en Belgique, L’Harmatan, Paris, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Belçika yasaları 18 yaşına kadar zorunlu öğrenim öngörmektedirler. İlk ve ortaöğretim ücretsizdir ve devlet okullarının yanı sıra özel (libre) öğretim okullarında da verilebilmektedir. Özel sektör okullarının hemen hepsi Katolik okullardır. Katolik okulları ülkedeki öğretim kurumlarının yarıdan fazlasını elinde tutmaktadır. Eğitim, genel, teknik ve meslek eğitimi olmak üzere üç ana daldan oluşur. Genel olarak bunlardan ilki üniversiteye, ikincisi meslek yüksek okullarına, üçüncüsü ise doğrudan iş pazarına açılırlar. Arzu eden meslek okulu öğrencileri eğitimlerini bir yedinci teknik sınıf okuyarak tamamlayıp, yüksek okullara gidebilirler. Her sektörde sayısız bölümler bulunmaktadır ve hemen her meslek, okulda öğretilebilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Türk gençlerinin eğitimi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bak: Altay Manço, Sociographie de la Population Turque et d’Origine Turque de Belgique, Ed. Européennes CRE, Brüksel, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şu anda Belçika’da 30 kadar Türk asıllı encümen üyesi görev yapmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Altay Manço ve Oya Akhan, “ Emergence d’une Bourgeoisie Commerçante Issue de l’Immigration Turque en Belgique”, Revue Européenne des Migrations Internationales, Université de Poitiers, URA/CNRS, 1995, cilt 10, n° 2, 149-162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Türklerin ekonomik durumları ve çalışma alanlarıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bak: Altay Manço, Sociographie de la Population Turque et d’Origine Turque de Belgique, Ed. Européennes CRE, Brüksel, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ural Manço, Voies et Voix Musulmanes de Belgique, Ed. des Facultés Universitaires Saint Louis de Bruxelles, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> 1997 tarihli bir resmî yayında Müslümanların 350 bin (%3, 5) civarında olduğu belirtilmiştir. Monique Renaert, “L’Islam Institutionnel et les Normes Lies a’ l’Expression Du Cult”, Guide de la Personne Etrangere Suppl. 7, Chapitre 10 Religion, Bruxelles, 1997, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Yürütme Kurulu diye tercüme edilen kurulun adı Fransızca “Exécutif des Musulmans de Belgique”dir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Belçika’da din işlerine Adalet Bakanlığı bakmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Belçika’da İslam dinin durumu ve Müslümanların diğer çalışmaları ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bak: Mehmet Zeki Aydın, “Belçika’da İlk ve Orta Öğretimde Din ve Ahlâk Öğretimi”, C. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 3, Sivas, 1999, s. 101-147; Manço A. , “ Pratiques religieuses: quelques chiffres “, Agenda Interculturel, CBAI, Brüksel, n° 140-141, 22-26, 1997; Manço U. , Voies et voix musulmanes de Belgique, Editions des Facultés Universitaires Saint-Louis de Bruxelles, 2000; Altay et Ural Manço, “Les Turcs de Belgique: Le Repli Communautaire Comme Dynamique d’intégration?”, Les Annales de Autre Islam no: 3 Turc d’Europe. et d’Ailleurs, İNALCO-ERISM, Paris, 1995, s. 111-123. Mustafa Tavukçuoğlu, “Belçika’da İslam Din Eğitimine Genel Bir Bakış”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: 3, İst. , 1996, s. 207-224 ve Belçika’da Eğitim ve Din”, Diyanet İlmi Dergi, c. 33, sayı: 1, 1997, Ank. , s. 83-106; Mustafa Tavukçuoğlu, Belçika’da Türk Ailesi ve Din Eğitimi, Konya, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Belçika Müslümanları Yürütme Kurulu Bülteni’nde (Executif des Musulmans de Belgique Bultin d’Information No: 1), ülkede 2000 yılında toplam 302 caminin bulunduğu yazılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mustafa Tavukçuoğlu tarafından yazılan Belçika’da Türk Ailesi ve Din Eğitimi adlı eserde belirtilen Türklerin kurduğu derneklerden oluşan başlıca federasyonlar şunlardır: 1. Belçika Türk İşçi Dernekleri Federasyonu 2. Belçika Türk İşçileri İslâm Kültür Dernekleri Federasyonu 3. Belçika Türk İslâm Diyanet Vakfı 4. Belçika Milli Görüş Teşkilatı 5. Belçika Türk Spor Dernekleri Federasyonu 6. Belçika Türk Kültür Dernekleri Federasyonu 7. Belçika Türk İslâm Kültür Dernekleri Federasyonu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Altay Manço, Sociographie de la Population Turque et d’Origine Turque de Belgique, Ed. Européennes CRE, Brüksel, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Türklerin sağlıklarıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bak: Altay Manço, Sociographie de la Population Turque et d’Origine Turque de Belgique, Ed. Européennes, CRE, Brüksel, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Somatizasyon: Ruhsal bozuklukların yara, sızlama vs. olarak vücuda yansıması.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Obsesif: Aşırı düzeyde saplantı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/belcikada-turkler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. Manço ve U. Manço (yön., Turcs de Belgique. Identités et Trajectoires d’une Minorité, Info-Türk et CESRIM, Brüksel, 1992, 288.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Finlandiya’da Yaşayan Kazan Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/finlandiyada-yasayan-kazan-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/finlandiyada-yasayan-kazan-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Finlandiya’da Yaşayan Kazan Türkleri
Avrupa’nın kuzeydoğusunda, ülkemizde “Beyaz Zambaklar Ülkesi” diye bilinen, yaklaşık beş milyon nüfuslu ve 337.000 km2’lik bir yüzölçümüne sahip küçük bir ülke olan Finlandiya’da, yaklaşık 800 civarında Türk soyundan Kazanlı Tatar yaşamaktadır. Kazanlı Tatar Türkleri, İsveç ve Rusya’nın egemenliği altında uzun bir süre muhtariyetle idare edilmiş olan Finlandiya’ya Çarlık Rusya’sı döneminde, 1800’lerin yarısında ve 1900’lerin başında, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68213f9b5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Finlandiya’da, Yaşayan, Kazan, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Turk_Dunyasi-238.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/finlandiyada-yasayan-kazan-turkleri.html">Finlandiya’da Yaşayan Kazan Türkleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Naile BİNARK</strong></span></a>
</p><p>Avrupa’nın kuzeydoğusunda, ülkemizde “Beyaz Zambaklar Ülkesi” diye bilinen, yaklaşık beş milyon nüfuslu ve 337.000 km2’lik bir yüzölçümüne sahip küçük bir ülke olan Finlandiya’da, yaklaşık 800 civarında Türk soyundan Kazanlı Tatar yaşamaktadır.</p>
<p>Kazanlı Tatar Türkleri, İsveç ve Rusya’nın egemenliği altında uzun bir süre muhtariyetle idare edilmiş olan Finlandiya’ya Çarlık Rusya’sı döneminde, 1800’lerin yarısında ve 1900’lerin başında, bugünkü Tataristan’ın Kazan şehrinin batı kısmına düşen Nijninovgorod (Grokiy) vilâyetinin Sergeç ilçesinin Yanapar (Aktok) köyünden, ticaret amacıyla gelmişler ve zaman içerisinde bu topraklara yerleşmişlerdir.</p>
<p>Başlangıçta seyyar pazar satıcılığı yapan Kazan Türkleri, daha sonra yerleşik ticarete yönelmişlerdir. Daha çok kürkçülük, dokumacılık ve giyim alanlarını tercih etmişlerdir.</p>
<p>Kazan Türkleri (Kuzey Türkleri-Tatarlar) Mişer boyuna mensupturlar. Konuşmaları Mişer şivesi, Çağatay-Kıpçakçadan çok, Oğuz-Türkmen lehçesini andırmaktadır.</p>
<p>Finlandiya’da yaşamakta olan Kazanlıların yarısına yakın bir kısmı, bugün Finlandiya’nın başşehri olan Helsinki’de hayatını sürdürmektedirler. Diğerleri ise, Tampere, Jarvenpaa, Turko-Abo ve Kotka’da ikamet etmektedirler.</p>
<p>Rusya’dan Finlandiya’ya önce ticaret maksadıyla gelen Kazanlıların, daha sonraki yıllarda, XX. yüzyılın başlarından itibaren ailelerini ve yakınlarını da alarak, geçici olarak değil, kesin olarak yerleştikleri görünmektedir.</p>
<p>1830’lu yıllarından itibaren Finlandiya’da bir Türk-İslâm cemaatinin var olduğu bilinmektedir. O tarihlerde İslâm cemaati, Kuzey Türklerinin dinî işlerini idare eden Ufa şehrindeki “Müslümanların Merkez-i Dinîye Nezareti”ne bağlı olarak ve Muhtar Finlandiya Dinîye Hükümeti’nce resmen tanınmamış bir topluluk olarak, gayri resmî olarak hayat ve faaliyetini sürdürmüştür.</p>
<p>Birinci Dünya Harbi’ni müteakip 1917 yılında Finlandiya’nın Rusya’dan ayrılarak istiklâlini kazanması ve yeni bir Anayasa’nın kabulü üzerine, Finlandiya’da yaşayan Türk-İslâm toplumu yeniden teşkilatlanmak durumunda kalmış ve Ufa’daki “Müslümanların Merkez-i Dinîye Nezâreti”nden ayrılmışlardır.</p>
<p>Bu çerçevede ilk teşkilât, “Finlandiya Cemaati İslâmiyesi 1925”tir.</p>
<p>Kendi millî, dinî örf ve âdetlerini, yaşayışlarını, inançlarını korumak, dinî hizmetleri düzenlemek, sosyal faaliyet ve hizmetleri yürütmek üzere teşkilatlanmaya başlamışlardır.</p>
<p>Bir kültür derneği olan, “Finlandiya Türkleri Birliği” ise 1935’te; spor kulübü olan “Yoldız Spor Kulübü” de 1945’te kurulmuştur. O tarihlerde Finlandiya’da misafir olarak bulunan hukukçu, tarihçi ve siyasetçi Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal,<a href="https://www.altayli.net/finlandiyada-yasayan-kazan-turkleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> bu teşkilatlanmanın ilk nizamnâmesini hazırlamıştır. Nizamnâme üzerinde yapılan son değişiklikleri takiben 1925 yılında “Finlandiya Cemaati İslâmiyesi” kurulmuştur. Bu cemiyet, Fin hükümetince resmen tanınmış, kanun önünde tasdik ve tesvil de edilmiştir.</p>
<p>Nizamnâmeye göre, bu teşkilât Finlandiya’da yaşayan Kazanlıların değil, bütün Müslümanların dinî talep ve hizmetlerini karşılayacak, Kazan Türklerinin çocuklarının millî ve dinî örf ve âdetlerle, tarih şuuruna bağlı olarak yetiştirilmelerini sağlamak üzere her türlü tedbiri alacaktır.</p>
<p>Dinî ve medenî nikâhların akdi, ölüm ve doğum hizmetlerini yürütmek, bunlarla ilgili gerekli istatistikleri tutmak da teşkilâtın resmî vazifesi arasındaydı. Kurulduğu yıllarda dinî bir hüviyet taşıyan cemiyet, daha sonraki yıllarda, Finlandiya’da yaşayan Kazanlı Türklerin kültür işleri ve sosyal hizmetleri ile de meşgul olmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu ilk teşkilatlanmayı, ihtiyaçların çoğalması üzerine kurulan yeni dernekler takip etmiş, kurulan ilk cemiyet bunlara her bakımdan destek olmuştur.</p>
<p>Finlandiya’da yaşayan Kazan Türkleri, 1928 yılında kendi aralarında topladıkları paralarla Helsinki’de İslâm Cemaati adına bir kat satın almışlar, bunun büyük bir salonunu mescit haline getirmişler, diğer odaları cemiyetin değişik faaliyetlerine ve cemaatin istifadesine açmışlardır. Dairenin ihtiyaçları karşılamaması üzerine, 1941 yılında bir taş bina, 1948’de de ahşap bir bina alınarak hizmetlere tahsis edilmiştir. Daha sonra bu ahşap bina yıkılarak, yerine bugün cemiyetin hizmet binası olarak kullandığı beş katlı bina yaptırılmıştır.</p>
<p>Binanın yaptırılmasında yalnızca Finlandiya’da yaşayan Kazanlıların maddî imkânlarının yeterli olmayacağı düşünülerek İslâm ülkelerinden yardım istenmiş, Fin bankalarından da kredi temin edilmiştir. Yeni binanın yaptırılmasına dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de destek vermiştir. Finlandiya’da yaşayan Kazan Türkleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yardım ve desteğini hiçbir zaman unutmamışlardır.</p>
<p>Bu binanın üç katı bugün kiraya verilmiş olup, temin edilen gelirle cemiyetin ve binanın giderleri karşılanmaktadır. Binanın 4. katı 2 sınıflı okul, idare ve sporcu odaları, kütüphane ve toplantı odası olarak düzenlenmiştir. Binanın beşinci katı mescit olarak kullanılmaktadır. Millî gecelerin, bayram meclislerinin, nikâh merasimlerinin ve düğünlerin yapıldığı bu katta aşağı yukarı 400 kişi ağırlanmaktadır.</p>
<p>Cemiyet, 1948 yılında itibaren “Mahalle Haberleri” adı altında bir dergi de çıkarmaktadır. Derginin kurucusu, cemiyetin uzun süre reisliğini yapmış olan Zuhur Tahir’dir. Zuhur Tahir döneminde 27, Zuhur Tahir’den sonra cemiyet reisi olan Osman Ali zamanında da 3 sayı çıkarılmıştır. Dergide idare heyeti faaliyetleri, Finlandiya’da yaşayan Kazanlar hakkında haber ve faaliyetlere yer verilmektedir.</p>
<p>Günümüzde, Finlandiya’da yaşayan Kazan Türkleri, halkın seçtiği biri başkan olmak üzere, altı aslî ve üç yedek üyeden müteşekkil “Mütevelli Heyeti” tarafından idare edilmektedir.</p>
<p>Finlandiya’da ilköğretim, ülkemizde olduğu gibi mecburidir. Finlandiya’da yaşayan Kazanlı Türkler, 1948 yılında Helsinki’de “Türk Halk Mektebi” adıyla okullarını açmışlardır. Bu okul, resmî Fin ve İsveç okullarının bütün haklarına sahiptir. Bu okulu bitiren çocuklar, Fin ve İsveç okullarında öğretimlerine devam etmektedirler.</p>
<p>“Türk Halk Mektebi”nde eğitim, Kazan şivesiyle ve Türkiye Türkçesiyle yapılmaktadır. Ayrıca, mektepte cemiyetin imamı tarafından çocuklara din dersleri de verilmektedir.</p>
<p>1970 yılından itibaren çocuk sayısının giderek azalması üzerine, eğitim, kurslar şeklinde sürdürülmektedir. Kurslar, Helsinki’de Cemiyet binasında ve Helsinki’ye yaklaşık 1 saatlik mesafede olan Jarvenpaa Cemaat binasında düzenlenmektedir.</p>
<p>Eğitim, günümüzde, “Türk Halk Mektebi Himaye Kurumu”na bağlı olarak, okul öncesi çocuklar için “Çocuk Bahçesi” veya bir başka deyişle “Ana Okulu” adı altında yapılmaktadır.</p>
<p>1925’li yıllarda Helsinki’de öğretmen olarak bulunan yazar ve tarihçi Abdullah Battal Taymas’ın başlattığı, yaz aylarında yapılan 4 haftalık anadil ve din kursları bir an’ane olarak bugün de sürdürülmektedir. Bu kurslar, göl kenarında kendilerine ait bir mülk olan mekânda yapılmaktadır. Kazanlı Türklerin 6 ile 15 yaşları arasındaki çocukları yanı sıra, başka ülkelerde yaşayan Kazanlı Türk çocukları da bu kursa katılmaktadır.</p>
<p>Finlandiya’da yaşayan Kazanlı Türklerin çocuklarına Abdullah Battal Taymas, Gibadulla Murtasin, Aisa Besher, Zakir Kadri-Saniye İffet Ugan, Semiulla Sadri, Abdulber Muhammed, Halife Husnetdin, Ravza Serdengeçti, Feride Bicuri, Naile Binark ve Hamide-Önder Çaydan, Kazan lehçesi ve Türkiye Türkçesi öğretmiş, Türk tarihi ve genel kültür dersleri vermişlerdir.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz bu kursların, Türkiye’de yapılması konusu da bir dönem cemiyet tarafından ele alınmış, böylelikle Finlandiya’da yaşayan Kazanlı Türklerle Türkiye arasında bir kültür köprüsünün kurulması ve iki Türk toplumunun daha da yakınlaşması ve birbirlerini tanıması hedef alınmıştır. Aslen Kazanlı olan zengin iş adamlarından, bugün hayatta olmayan Ahmet Veli Menger bu teşebbüsün fikir babası olmuş, faaliyete maddi destek sözünü de vermiştir. Ancak bu gerçekleşmemiştir. Finlandiya’da dünden bugüne faaliyet gösteren dernekler şunlardır:</p>
<p><span><strong>Finlandiya Türkler Birliği</strong></span></p>
<p>Finlandiya’da yaşayan Kazan Türkleri tarafından, millî ruh ve heyecanı ve tarih şuurunu genç nesillere aşılamak, mevcut kültürü yaşatmak ve de canlı tutmak maksadıyla 1935 yılında Helsinki’de “Finlandiya Türkleri Birliği” adı altında bir dernek teşkil edilmiştir. Kültür ve sosyal faaliyetler bu dernek tarafından yürütülmektedir. Gençlerin bir arada olmaları için her türlü imkân sağlanmıştır. Ayrıca, faaliyetlerini Helsinki dışında diğer şehirlerdeki hemşehrilerine de götürmektedirler. Kazanlıların millî şâiri Abdullah Tukay günü yapmak an’ane hâline gelmiş olup, her ay kültür faaliyetleri yapılır, bu gecelerde temsiller sahneye konur, millî şarkılar söylenir, şiirler okunur, konferanslar verilir ve millî oyunlar oynanır. Dernek 1942 yılında “Bıldırış” adı altında bir mecmua neşretmiştir.</p>
<p><span><strong>Tampere Cemaatı İslâmiyesi</strong></span></p>
<p>Helsinki’den başka, ülkenin ikinci büyük şehri olan Tampere’de 1943 yılında “Tampere Cemaati İslâmiyesi” kurulmuş olup, bugün de faaliyetlerine devam etmektedir. Ayrıca, Helsinki’ye yakın bir küçük şehir olan Jarvenpaa’da 1942 yılında “Jarvenpaa Cemiyeti” kurulmuş olup, iki katlı kendi binasında faaliyette bulunmaktadır. Finlandiya’da kurulmuş olan cemiyetlerin hepsi birbirleri ile sıkı münasebet ve yardımlaşma içinde olup, gâyeleri millî kültürü yaşatmak için sosyal faaliyetlerini devam ettirmektir.</p>
<p><span><strong>Yolduz (Yıldız) Spor Kulübü</strong></span></p>
<p>Finlandiya’da spor çok ileri düzeyde olup, Kazan Türkleri de buna paralel olarak 1945 yılında “Yolduz Spor Kulübü” adı altında bir spor kulübü kurmuşlardır. Bu spor kulübünün futbol, tenis, pinpon, buz hokeyi ve satranç dalları vardır. Finlandiya’da Şubat ayında bir haftalık kış sporları tatili olmaktadır. “Yolduz Spor Kulübü” bu tatilde gençleri Finlandiya’da bulunan Spor Enstitüsü’ne götürmek görevini de başarı ile yürütmektedir. Burada maçların yapılması sağlanmaktadır. Gençlerin her vesile ile bir arada bulunmaları temin edilmeye çalışılmaktadır. Gerek kurslarda gerekse toplu seyahatlerde konuşmaların “Ana Dil”de olmasına dikkat ve özen gösterilmektedir. İlk zamanlarda eğitim Arap harfleri ile yapılmış, kitaplar da Arap harfleri ile Kazan lehçesinde basılmıştır. Daha sonra Lâtin harflerine geçilmiş, neşriyat ve eğitim Lâtin harfleri ile yapılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Helsinki’de, İslâm Cemaati’nin bakımını üstlendiği bir “İslâm Mezarlığı” da bulunmaktadır. Bu mezarlık 1870 yılında hükûmet tarafından Müslümanlara verilmiştir. Buraya ilk gömülenin bir Müslüman-Türk subayı olması sebebiyle, Finliler buraya Müslümanlara ayırmak inceliğini göstermişlerdir. Ayrıca çeşitli tarihlerde mezarlık arazisi genişletilmiştir. Söz konusu mezarlık çok bakımlı olup, içinde İkinci Dünya Harbi’nde Ruslara karşı çarpışarak şehit düşmüş 10 Kazanlı Türk için bir “Şehitler Anıtı” (Pro Finlandiya-Kahraman Ölüler Anıtı) dikilmiştir. Her yıl “Şehitleri Anma Günü’nde”, “Millî Gâziler Günü”nde ve “Bağımsızlık Günü”nde İslâm mezarlığında Fin askerlerinin iştirakiyle resmî tören yapılmaktadır.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi’nde Ruslara karşı istiklâl mücadelesi veren Finlilerin yanında, sayısı o tarihlerde 900 kişi civarında olan Türk-İslâm cemaati 156 kişilik askerle bu mücadeleye katılmıştır. Bir ikinci mezarlık da Turko-Abo şehrindedir.</p>
<p>Günümüzde cemaatin adı “Finlandiya İslâm Cemaati” olarak değiştirilmiştir. Dernek bu ad altında her gün faaliyetlerini genişleterek sürdürmektedir. Cemaatin bugünkü başkanı, Helsinki Üniversitesi “Türk Dilleri Topluluğu”nda öğretim üyesi olarak görev yapan Okan Daher’dir. Kendisi bu görevini çok başarılı bir şekilde yürütmektedir. Dernek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile de işbirliği içindedir.</p>
<p>Cemaatin Türkiye ile münasebetleri 1920’li yıllara kadar inmektedir. Bu tarihlerde birkaç ailenin Türkiye’ye göç etmesiyle münasebet başlamıştır. Finlandiya ile Türkiye arasında diplomatik ilişki, Helsinki’de 1950’lerin başında Türkiye Büyükelçiliği’nin açılmasıyla her alanda hızla genişlemiş ve kuvvet kazanmıştır. Günümüzde, Helsinki Büyükelçiliği’nde düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerine Cemaat ileri gelenleri topluca iştirak ederler. Kültür ve ticaret alanındaki etkinlikler artarak sürmektedir.</p>
<p>Cemaat üyeleri, Türkiye’yi özel ve resmî olmak üzere zaman zaman ziyaret etmekte, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de bu işbirliğine karşılık vermektedir.</p>
<p>Cemaatin başkanı Okan Daher, son olarak 2001 yılının Ocak ayı içerisinde Başkent Üniversitesi’nin davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret etmiş ve burada Finlandiya’nın Ankara Büyükelçisi ve Türkiye’nin Helsinki Büyükelçisinin de katıldıkları bir toplantıda, Finlandiya’da yaşayan Türkler hakkında ilgi ile izlenen bir konuşma yapmıştır.</p>
<p>Finlandiya, Avrupa Birliği’nin bir üyesi olup, 1998 yılının başında yürürlüğe giren millî azınlıkların korunmasına ilişkin Avrupa Çerçeve Antlaşması ile bölge ve azınlık dillerinin korunmasına ilişkin Avrupa Ana Sözleşmesi’ni onaylamış bir ülkedir. Finlandiya’nın çalışmaları sonucunda Avrupa Birliği temel haklar belgesinin 3. bölümünün 22. maddesinde “Birlik, kültür, din ve dil açısından çok çeşitliliğe saygı duyar” ibâresine yer verilmiştir. Finlandiya’da yaşayan Kazan Türkleri daha önce elde ettikleri haklarını bu suretle daha da güçlendirmişler, uluslararası koruma altına girmişlerdir.</p>
<p>Ayrıca 1971 yılında Finlilerin önderliğinde “Fin-Türk Dostluk Derneği” de kurulmuş olup, bu dernek Finlandiya’daki diğer derneklerle sıkı işbirliği içindedir.</p>
<p>Finlandiya’da yerleşmiş olan Kazan Türkleri ağırlıklı olarak ticaretle uğraşmaktadır. Genç nesil arasında doktor, mühendis, avukat, dişçi, öğretmen ve üniversite öğretim üyeleri mevcuttur. Son yıllarda Türkiye’den ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinden çalışmak veya tahsil maksadıyla gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Finlandiya’nın çeşitli şehirlerinde yaşadıkları bilinmektedir. Bunların sayılarının 3 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir.</p>
<p>Avrupa’nın kuzeydoğusunda küçük bir koloni halinde yaşayan Kazan Türkleri, Türkiye’ye dostluk ve kardeşlik bağları ile bağlıdırlar. Türk kültürünü özveriyle yaşatmaya çalışmaktadırlar.</p>
<p>Bugün Finlandiya’da yaşamakta olan Kazanlı Türkler, Fin halkından ve Hükümeti’nden çok saygın bir muamele görmektedirler. Finlandiya’daki Kazanlılar, Rusya ve İslâm dünyası ile ticarî ve kültürel ilişkilerin gelişmesinde, köprübaşı görevi yapmaktadırlar.</p>
<p>Kazanlı Türkler aynı şekilde Finlandiya ve Türkiye, Finlandiya ile Rusya Federasyonu, Tataristan Cumhuriyeti ve Türk Cumhuriyetleri arasında da aynı misyonu üstlenmişlerdir.</p>
<p>Çeşitli sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk topluluklarını yakından tanımamız ve işbirliği içinde olmamız, küreselleşen dünyamızda şüphesiz son derece önemlidir. Türk dünyasının istikbâli için her alanda birlik içinde olunması şarttır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Naile BİNARK</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı-Yazar /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 845-856</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Şükriye Nihal: Finlandiya. İstanbul 1955 Gazetecilik ve Matbaacılık T.A.Ş., s. 109.</span></div>
<div><span>♦ Abdullah Battal-Taymas: Kazan Türkleri. 2. bs. Ankara 1966, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 13, s. 239.</span></div>
<div><span>♦ Mişerler. Kazan Dergisi 10. Sayı, Aralık 1975, s. 22-24.</span></div>
<div><span>♦ Petrov Grigoriy: Akzambaklar Ülkesi Finlandiya’da, Çev.: H. A. Aytuna. İstanbul 1976 İnkılap ve Aka Kitabevi s. 383 (Kitap defalarca çeşitli kişilerce çevrilmiş ve bazı çevirilerde “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” olarak adlandırılmıştır).</span></div>
<div><span>♦ Koşay, Hamid Zübeyr: Sadrî Maksudî Arsal’ın Hizmetleri ve Millet Anlayışı. Kazan Dergisi, 19. Sayı, 1977, s. 15-27.</span></div>
<div><span>♦ Arsal, Sadrî Maksudî: Bir Rus Parti Kongresinde Boğazları Müdafaa. Kazan Dergisi 19. Sayı, 1977, s. 23.</span></div>
<div><span>♦ Finlandiya Türkleri. Helsinki 1956, s. 30.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile: Finlandiya’da Yaşayan Kazan Türkleri. Millî Kültür, Temmuz 1977, s. 12-17.</span></div>
<div><span>♦ Daher, Okan: Finlandiya’daki Tatar Türkleri, Cemaatimizin Türkiye ve Tataristan’la İlişkileri. Başkent Üniversitesi, “Konferans”. (16.01.2001).</span></div>
<div><span>♦ Halen, Harry: A Bibliographical Survey of the Publishing Activities of the Turkish Minority in Finland. Helsinki 1979, Finnish Oriental Society. s. 26</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnot:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/finlandiyada-yasayan-kazan-turkleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal (1880-1957), Paris’te hukuk tahsilini tamamladıktan sonra Rusya’ya dönmüş, Duma’da Rus Parlamentosu’nda 1906’da görev almış, 1908 yılında Rusya Müslümanları ve Türklerinin hak ve hukuklarının korunması konusunda büyük mücadele vermiştir. Bu mücadelesinde Çarlık Rusya’sının otonomisi altında yaşayan Finlandiya’nın ve Finlilerin de haklarını savunarak, Finlilerin takdirini kazanmıştır. Arsal, Rusların Akdeniz’e açılma siyasetine de karşı çıkan uzak görüşlü bir siyasetçiydi.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Moskova’da Yaşayan Türklerin Sosyo&amp;amp;Demografik Yapısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/moskovada-yasayan-turklerin-sosyodemografik-yapisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/moskovada-yasayan-turklerin-sosyodemografik-yapisi</guid>
<description><![CDATA[ Moskova’da Yaşayan Türklerin Sosyo-Demografik Yapısı
Avrupa ile Asya arasında bağlantıyı sağlayan ve dünya siyasetine yön veren merkezlerden biri olan Moskova, günümüzde Türk topluluklarının yoğunluk açısından yaşadıkları dünyadaki ilk on şehirden birisidir. Rusların ticarî ve siyasî ilişkileri olduğu ülke vatandaşlarının XIV. yüzyıldan itibaren Moskova’da yaşadıkları belirtilmektedir. Bu yüzyıldan itibaren Moskova’da Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, İtalyanlar, Ermeniler, Litvanlar, Lehler ve Almanların yaşadığı bilinmekle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68200e695.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Moskova’da, Yaşayan, Türklerin, Sosyo&amp;Demografik, Yapısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Moskova.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html">Moskova’da Yaşayan Türklerin Sosyo-Demografik Yapısı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Seyit SERTÇELİK</strong></span></a>
</p><p>Avrupa ile Asya arasında bağlantıyı sağlayan ve dünya siyasetine yön veren merkezlerden biri olan Moskova, günümüzde Türk topluluklarının yoğunluk açısından yaşadıkları dünyadaki ilk on şehirden birisidir. Rusların ticarî ve siyasî ilişkileri olduğu ülke vatandaşlarının XIV. yüzyıldan itibaren Moskova’da yaşadıkları belirtilmektedir. Bu yüzyıldan itibaren Moskova’da Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, İtalyanlar, Ermeniler, Litvanlar, Lehler ve Almanların yaşadığı bilinmekle birlikte, bunların Moskova’da daha önceki yüzyıllardaki varlıkları hakkında kaynakların yetersiz olması nedeniyle kesin bir yargıya varılamamaktadır. Moskova’da yaşayan Türk topluluklarının buraya ilk yerleşimleri hakkında ise çok net bilgiler olmamakla birlikte, Moskova ile ticaret yapan Tatarların, yukarıda bahsi geçen milletlerle birlikte, XIV. yüzyıldan itibaren sürekli olarak Moskova’da yaşamaya başladıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ayrıca, bu devirden itibaren Tatarların Moskova’da resmi işlerde çalışmaya başladıkları da kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Altın Orda (Altınordu) ve Rus sınırının, XIV. yüzyılda Moskova’ ya 110-125 km mesafede<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> olması, Moskova’daki Tatar varlığının bu yüzyıldan itibaren başladığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. Moskova Knezliği, etrafındaki Rus topraklarında XIV. yüzyıl sonu ile XV. yüzyıl başlarında hakimiyet ve birlik kurduktan sonra sınırlarını kuzey, güney, batı ve doğu yönlerinde genişletmeye başladı. Ruslar, ilk olarak Kazan Hanlığı’nı 1552’de ele geçirdiler. Kazan’dan sonra 1556’da Astrahan Hanlığı hakimiyetine son verdiler. Böylece, İdil-Ural sahasındaki bütün Türk yerleşim merkezleri Rus hakimiyetine girmiş oldu. Bu nedenle, Moskova Knezliği çok uluslu bir devlet niteliği kazandı.</p>
<p>Moskova’da yaşayan yabancı milletler içerisinde Tatarların önemi bilinmektedir. Tatarların Moskova’ya ilk yerleştiklerinde Kremlin’in içerisinde oturdukları, ancak merkezde yaşamanın Tatarların kendileri açısından çok uygun olmadığı ve belki de bazı açılardan sakıncalı olduğu söylenilmektedir. Bu nedenle Tatarlar, daha sonraları, şehir dışında bir mahalle veya köy (sloboda) inşa ederek burada yaşamaya başlamışlardır. XVI. yüzyılın ortalarında Moskova Nehri’nin arkasında Nogay Tatarlarına ait bir dvor’dan<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> bahsedilmektedir. Buraya Nogay Tatarlarının at satmak için geldikleri belirtilmektedir. 1619 yılına ait bir belgede ise, Moskova’daki Tatar mahallesinden söz edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Tatarların, bu yüzyılda Moskova’yı ziyaret etmiş olan yabancıların dikkatlerini çektikleri de anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Ayrıca, Moskova’daki taht mücadelelerinde Türklerin de rol oynadığını, XVII. yüzyılın başında Moskova tahtını ele geçirmek için mücadele eden ve amacına ulaşabilmek için Astrahan Tatarlarına elçi gönderen Dimitriy’nin şu sözleri göstermektedir: “Bana ait olan tahtı tekrar geri almama yardım edecek Türk ve Tatarları toplamalıyım.”<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Moskova’daki hanlardan birinde Alman bir tüccarla beraber çalışan ve Moskova’dan Arhangelsk şehrine ticaret için gideceklerini belirten Tatarların olduğu, 1638 tarihli Moskova’ya ait nüfus kütüğünde geçmektedir. Aynı kütükte, Moskova’da hizmetçi olarak çalışan ve başkalarının yanında yaşayan Tatarların yanı sıra, kendi evi bulunanların da olduğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Moskova’daki Alman mahallesinde de Türklerin yaşadığı, 1665 yılında yapılan yerel sayım sonuçlarından anlaşılmaktadır. Burada, bir kısmı yabancı olan 290 dvor sahibinin, ailelerinin yanısıra Tatar, Türk, Çerkez ve Alman olan hizmetçileri ile birlikte yaşadıkları belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Alman mahallesinde hizmetçi olarak yaşayan 15 Türkten 9’unun Kasım Tatarı, 1’inin Kazan Tatarı, 3’ünün memleketi belirsiz Tatar olduğu belirtilirken, 2 kişinin de Ahmetko ve Maşayko adlarında Türkler olduğu 1665 yılı nüfus kayıtlarında geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Burada yaşayanların Ruslara esir düşen Tatarlar olduğu belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>1669 sayımına göre, Moskova’daki Tatar mahallesinde yaşamış olan Devlet Malikov, Abrahman Mastadin, Küçükay Telmametev, Araslan Kultyumişev ve Abdulla Baytsın adlı tercümanlar ile Tugey İmeyev, Yangur Begişev, İsumen Esenyeva ve Andrey Ustakasımov adlı şahısların dvor sahipleri olduğu görülmektedir. 1669 yılında Tatar mahallesinde 9 Tatar dvoru varken, 1672 ve 1676 sayımlarında dvor sayısının 7 olduğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Bu dönemde Moskova’da yaşayan Tatarları üç gruba ayırmak mümkündür. Birinci grupta, Çarlık hizmetinde bulunan Tatar asilzadeleri yer alır. Bunlar, kendi hizmetlerinde bulunan Tatarlarla birlikte saray ve askeri hizmetlerde görevliydiler. Bu grup, Moskova’daki Tatar nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturmaktaydı. İkinci gruba, Tatar mahallesinin çoğunluğunu oluşturan tercüman ve dilmaçlar<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> (tolmaç); üçüncü gruba ise, başkalarının dvorlarında yaşayan hizmetçi Tatarlar girer.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Devrin Dış İşleri Bakanlığı (Posol’skiy Prikaz) olarak adlandırabileceğimiz kurumunda görevli tercüman sayısı, 1660 ile 1680 yılları arasında 15 ile 22 kişi arasında değişiyordu. Bunların 6-8 tanesi Tatar Türkçesi tercümanıydı. Bu kurumda çalışan toplam dilmaç sayısı ise 15 ile 41 kişi arasında idi. 1689 yılında ise kadrolu Tatar Türkçesi dilmaç’ı sayısı 10 idi. Çarlık hizmetindeki Türkçe tercümanlığı görevinin bir kısmının, birkaç nesil babadan oğula geçtiği de bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> XVII. yüzyılda Çarlık Rusyası’nda görevli tercüman ve dilmaçların yaklaşık olarak yarıya yakınının Türkçe tercümanı olması, bu dönemde Rusların Türklerle olan ilişkilerinin yoğunluğunu açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>XVII. yüzyılda Moskova’da yaşayan Tatarlar arasında hekim ve falcıların da olduğu kaynaklardan anlaşılıyor. Ayrıca Tatarların, Astrahan, Kasım, Kazan, Kırım, Nogay, Sibir gibi farklı bölgelerden geldikleri görülmektedir. Ancak, bu dönemde Moskova’da yaşayan Tatarların toplam sayısını verecek düzeyde yeterli bilginin olmadığı da görülüyor.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Ruslar, Kazan ve Astrahan Hanlıkları’nı ele geçirdikten sonra, Çarlık Rusyası ve Ortodoks Kilisesi Müslümanlara karşı yüzyıllar sürecek olan misyonerlik ve zorla Hıristiyanlaştırma faaliyetlerini başlatmıştı.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Moskova’da yayayan Tatarların da bu politikaya maruz kalmaları kaçınılmazdı. Nitekim, burada yaşayan Tatarların bir kısmının Hıristiyan olduğu görülüyor. Hıristiyanlığa geçen Tatarların büyük bir bölümü Çarlık hizmetinde bulunan yüksek mevki ve sosyal statülerini kaybetmek istemeyen Tatar asilzadeleriydi. Bunlar XVII. yüzyılın sonlarında hemen hemen tamamen Hıristiyan olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Rusların hizmetinde çalışan ve onların evlerinde yaşayan, bağımsız olmayan hizmetçi Tatarlar da, toplumda Müslümanlara karşı dinî hoşgörünün olmaması ve yabancı dil ile kültürün de etkisi ile bir süre sonra asimile olmuşlardır. Ayrıca, Moskova’daki Tatarların bir kısmının da, Rus isimleri aldıkları veya ikinci isim olarak Rus isimleri kullandıkları nüfus kütüklerinde geçiyor. Ermolka Kirilov, Fedka İvanov, Fedko Fedorov, Fedka Vasilev, Senka İvanov, İvaşko, Mişka, Matyuşka, Timoşka kütüklerde geçen isimlerden bir kısmıdır. Millî kimliklerini koruyabilenler arasında, Tatar mahallesinde birarada yaşayan dvor sahibi tercümanlar ile dilmaçlar yer alıyordu.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Çarlık idaresine karşı Moskova’da yapılan itaatsizlik ve isyanlara, Tatarlar dahil hiçbir azınlık mensubunun katılmadığı görülüyor. Azınlıkların bu tür eylemlere girişemeyişlerinin nedeni kendilerini, Ruslara nazaran, daha güvensiz hissetmiş olmalarıdır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bu tür olaylara katılmaları halinde, Ruslardan önce kendilerinin göze batacakları ve takibe uğrayacakları endişesi olsa gerekir. Bununla birlikte, 1695 yılına ait bir kayıtta, Tatar sokağında yaşayan yabancılardan tercümanların sokak nöbetine çıkmadıkları, hizmetçilerini de göndermedikleri gibi, nöbete çıkanları da taciz ederek, cüretkâr tavır takındıkları yazılıdır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>XVII. yüzyıla ait Moskova Tatarları hakkında çok fazla bilginin olmayışının en büyük nedeni, Tatarların kendi kültürleri ve millî kimlikleri hakkında kitap bulundurma yasağının olması ve bu tür kitap bulunduranların yakalanmaları halinde çok şiddetli bir şekilde cezalandırılmalarıdır. Falla ilgili kitap ve “Tatarca mektup” bulunduranlar, yakalandıkları zaman, bulundurdukları kitap ve mektupları sırtlarında yakılarak cezalandırılmaları emredilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Petro döneminde başkentin Moskova’dan St. Petersburg’a taşınması üzerine Moskova Tatarlarının yaşantısında önemli değişiklikler olmuştur. Devlet hizmetinde görevli tercüman ve dilmaçların sayısı azaltılmıştır. Ayrıca, XVIII. yüzyıldan itibaren Tatar hizmetli sınıfı hakkında kaynaklarda geçen bilgilerde de azalma görülmüştür. Bunun dışında, Tatarların yaşadığı mahalle, kaynaklarda, bazen “Tatar mahallesi” bazen de Tatar sokağı” olarak geçmiştir. 1730-1740 yıllarında Tatar Sokağı olarak adlandırılan yerdeki 80 dvordan yalnızca 12 tanesinin Tatarlara ait olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, ilk defa Tatar Camisi ve mezarlığından da söz edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>II. Katerina döneminde Müslüman Türklere karşı uygulanan politikalarda bazı değişiklikler olmuştur. İslâmın, Rusya’nın gözardı edemeyeceği, “sabredilebilir” dinlerden biri olduğu ilk defa kabul edilmiştir. Böylece, İslâmın resmen tanınması ile birlikte,<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Moskova Tatarlarının yaşantılarında da birtakım yenilikler olmuştur. Hizmetli Tatarların esnaflık yapmaları, ticaretle uğraşmaları ve şehirli olarak yazılmaları da kabul edilmiştir. Bundan dolayı, XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın başlarında Moskova’daki Tatar nüfusu artmıştır. Ancak, Tatarların ticaret yapma hakkını elde etmeleri, Moskovalı Rus tüccarlar tarafindan tepkiyle karşılanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Moskova’da yaşayan Tatar sayısı, 1785 yılı için sadece 25 erkek olarak verilirken, (Rusya’da yapılan reviziyalarda -teftiş-, vergi veren nüfusu belirlemek için yapılan bir nevi nüfus sayımı, ilk reviziyalarda sadece erkek nüfus yazılmaktaydı), 1805’te Moskova’daki Tatarların sayısı 130 kişiydi. Bunlardan 101’inin erkek, 29’unun ise kadın olduğu görülüyor.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>XIX. yüzyılın ilk yarısında Moskova’da yaşayan Tatarların çoğunluğunun tüccar ve küçük burjuvazi sınıfından olduğu belirtiliyor. Ayrıca, bunların üçüncü sınıf tüccar oldukları da vurgulanıyor. Dükkân sahibi olan Tatarların “Türk malları sattıkları” görülüyor. Bu mallar arasında “Türk şal”ları ile “ipek şal ve gömlek”ler dikkati çekiyor. Tatar tüccarların aileleri hakkında da bazı bilgiler bulunuyor. Şehre ilk gelenler arasında, çok kadınla evli olanların olduğu kayıtlarda yer alırken, gençler arasında çok kadınla evlilerin olmadığı görülüyor. Aile reisinin vefatından sonra, yetişkin erkek kardeşlerin birlikte yaşamaya bazen devam ettikleri, bazen de ayrıldıkları göze çarpıyor. Tüccar ve küçük burjuvazi sınıfından başka, XIX. yüzyılın ilk yarısında Moskova’da henüz şehirli olarak yazılmamış Tatarlarla, geçici olarak çalışmaya gelenlerin olduğu da kaynaklarda geçiyor. Ancak bunların sayıları hakkında bilgi verilmiyor.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Moskova’da yaşayan Türk toplulukları hakkında XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yazılı kaynaklarda daha detaylı bilgiler bulunmaktadır. Müslümanların sayısı 1866 yılında 439 kişi olup, bunların tamamına yakınını Tatarlar oluşturmuştur. 1871’de ise, Moskova’da yapılan nüfus sayımına göre kentte 602.000 kişinin yaşadığı belirlenmiştir. Bu sayıma göre, Rusların oranı %95.6 iken, diğer milletlerin oranı %4.4’tür. Moskova’daki azınlıklar arasında en fazla nüfusa sahip olanlar şu şekilde sıralanmıştır; Almanlar %1.8, Yahudiler %0.9, Lehler %0.6, Fransızlar %0.3, Tatarlar %0.2. Bu dönemdeki Tatar nüfusunun 511’ini erkek, 152’sini kadın olmak üzere toplam 663 kişi oluşturmaktaydı. Moskova’yı diğer şehirlere bağlayan demiryollarının inşa edilmesi ile birlikte şehrin nüfusu artmaya devam etmiştir. 1882 yılında Moskova’nın nüfusu 753.000’e ulaşırken, bu sayının sadece %26.2’sini Moskova’nın yerlileri oluşturmuştur. Bu arada, on yıl içerisinde, 1882 yılında Moskova’daki Tatar nüfusu da ikiye katlanarak, 1548 erkek ve 283 kadın olmak üzere toplam 1831 kişiye ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Bu nüfusun çoğunluğu ticaretle uğraşıyordu. Bu dönemde Tatar tüccarların sattıkları mallar arasında pamuklu, ipekli ve kürklü mallar başta gelmekteydi. Bu arada Azeri tüccarlar da Moskova’da gaz yağı, mazot, halı, kürk ve şark malları satmaktaydılar. Moskova’da ticaret yapan Tatarlardan, sadece Kasım Tatarları memleketlerinin mesafe olarak Moskova’ya yakınlığı nedeniyle sürekli olarak Moskova’da oturmuyorlardı. Tüccarlardan sonra çoğunluk olarak, 1882 sayımına göre, askerler ve resmî işlerde çalışanlar ile, tüccarların dışındaki diğer serbest meslek mensupları gelmekteydi. Bunlar Moskova’daki Tatar nüfusunun %31.4’ünü oluşturuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Tatarların nüfusundaki artış ve kadın- erkek oranlarına bakıldığında, erkeklerin nüfusunda hızlı bir artış olduğu ve erkeklerin çalışmak için yalnız başlarına Moskova’ya geldikleri görülmektedir.</p>
<p>Çarlık Rusyası’nda yaşayan milletler, Çarlık rejimi tarafından, hakim ve yabancı halklar olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Hakim millet olarak başta Ruslar geliyordu. Ukrain ve Beyaz Ruslar da hakim milletlerden sayılıyorlardı. Yabancı milletler grubuna ise, Slav olmayan bütün milletler girmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> 1870 yılına kadar Moskova’da Rusların dışında yaşayan ve yabancı olarak nitelenen milletlerin sayısı çok azdı. Bunun nedeni, Çarlık hükümetinin yabancı milletlerin Moskova’ya girmelerine engel olma çabasıydı.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>İlk kez Rusya genelinde yapılan 1897 nüfus sayımına göre, Moskova’nın nüfusu artmaya devam etmiş ve 1.039.000 kişiye ulaşmıştır. Ayrıca, bu nüfusun sadece 273.000’inin Moskova’nın yerlisi olduğu belirlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> 1897 sayımına göre, Moskova’da yaşayan Türklerin 4.746 kişi olduğu açıklanmıştır. Bu sayının 4.288’ini Tatarlar oluştururken, diğer Türklerin 458 kişi olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Moskova’da yaşayan Tatarların dışındaki diğer Türk topluluklarının nüfusları, ilk defa 1897 nüfus sayımında “diğer Türkler” olarak verilmiştir. Bu sayıma göre, diğer Türk topluluklarının nüfusu, oran olarak Tatarların yaklaşık %10’dur.</p>
<p>Tatar nüfusunun çoğunluğunun meslekî dağılımı 1897 nüfus sayımına göre şu şekildeydi; tüccarlar 1314 kişi ve bunların aile fertleri 468 kişi, 962 hizmetçi ve bunların aile fertleri olarak 248 kişi, 401 kişi askerî hizmetlerde çalışanlar, 144 fayton ve at arabacısı ile bunların aile fertleri olarak 22 kişi, 49 farklı alanlarda çalışan işçi ve bunların aile üyesi olarak 39 kişiydi. Verilerden anlaşıldığına göre Tatarların büyük çoğunluğunun evli olmadığı görülüyor. Ayrıca, Tatarlar sosyal statü ve ekonomik durumlarına göre Moskova’nın farklı mahallelerinde yaşıyorlardı. Tatar asilzadeleri ve zengin tüccarlar Moskova’nın merkezî caddelerinden olan Arbat ve Tverskaya’da yaşarlarken, yoksul Tatarların büyük bölümü Sretenskaya’da yaşıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>1897 yılında Moskova’da yaşayan erkek Tatarlar arasında Rusça okuma-yazma oranı, Tatarca okuma-yazma oranından daha yüksekti. Rusça okuma-yazma bilenlerin oranı %15 iken, Tatarca okuyup-yazanların oranı %14 idi. Kadınlar arasında ise Rusça okuma-yazma oranı %9.5 iken, Tatarca okuma-yazma bilenlerin oranı %7.5 idi. Moskova’daki azınlıklar arasında okuma-yazma açısından erkek Tatarlarlar beşinci sırada iken, kadın Tatarlar on ikinci sırada idiler. Bu dönemde Ruslar arasında okuma-yazma oranı ise, erkeklerde %66.9, kadınlarda %44.3 olmak üzere ortalama olarak %56.3 idi.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Moskova’daki Tatar sokağında bulunan caminin yanına Bakûlü işadamlarından Şemsi Asadullayev büyük bir bina yaptırmıştı. Akşamları Moskovalı Müslüman gençler burada toplanıyorlardı. Ayrıca, burada Tatar öğrencilere indirimli yemek veriliyordu. Ortodoks Kilisesi’nin Müslümanlara karşı takınmış olduğu olumsuz tavır ve Moskova’da Türklere ait başka millî bir merkezin olmaması, Moskovalı Müslüman Türklerin camiyi bir kültür merkezi olarak algılamalarında etkili olmuştur. Bu dönemde, Moskova’da yaşayan Tatarlar ve diğer Müslüman Türkler arasında güçlü hemşehrilik bağları seziliyordu.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>1912 yılında Moskova’nın nüfusu 1.618.000’e, Tatar nüfusu 8.700’e ulaşmıştır. Rusların bu nüfusa oranı %95.2 iken, Tatarların oranı ise %0.5’e yükselmiştir. 1917’de Moskova nüfusu 2.017.000<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> kişiye yükselmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> 1920 nüfus sayımına göre ise, Moskova nüfusu 952.247 kişi, Türk nüfusu ise 2.727 kişi (%0.3) olarak belirlenmiştir. Bu sayının 2.315’ini Tatarlar, 412’sini ise diğer Türkler oluşturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> 1920 nüfus sayımında diğer Türk topluluklarının nüfusu, oran itibarıyla Tatarların %15’ine yükselmiştir.</p>
<p>Üç yıl içerisinde Moskova nüfusunda bir milyondan fazla kişinin azalmasının nedenlerinden biri de 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra şehirde gıda ve yakıt maddelerinde büyük yetersizlik başgöstermiş olmasıdır. Bu nedenle, daha önce kırsal yerleşim birimlerinden Moskova’ya göç etmiş olan insanlar memleketlerine dönmüşlerdir. Aynı dönemde, Tatarların da büyük oranda memleketlerine döndükleri görülmektedir. Rusya’daki iç savaşın sona ermesi ve gıda maddelerindeki yetersizliğin giderilmesi üzerine Moskova’ya yeniden büyük oranda tersine göç başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>1926 yılında Sovyetler Birliği’nde yapılan ilk genel nüfus sayımına göre Moskova nüfusu, 1917’deki seviyesini aşarak, 2.026.000 kişiye ulaşmıştır. Bu sayıma göre, Moskova’daki Tatarların nüfusu ise büyük oranda artarak 17.100 kişiye, yani toplam nüfusa oran itibarıyla %0.8’e ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> 1926 nüfus sayımında Moskova’da yaşayan diğer Türklere ilişkin nüfus verilerinde herhangi bir bilgi verilmemiştir. Ancak, 1920 nüfus sayımında Tatarlardan ayrı olarak, diğer Türklerin nüfusu, Tatarların %15’i olarak verilmişti. Bu oranı aynen varsayarsak, Moskova’da 1926 yılında yaşayan Türklerin toplam nüfusa oranlarının %1 olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>1933 yılında Moskova nüfusu 3.663.000’e, Tatar nüfusu ise 36.600’e ve oran olarak %1.0’e yükselmiştir. 1939’da Moskova nüfusu 4.137.018’e, Tatar nüfusu ise 57.687 ve oran itibarıyla %1.4’e ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> 1959 nüfus sayımına göre, Moskova nüfusu 6.133.100 kişi olarak verilirken, Tatarlar Moskova’da yaşayan azınlıklar arasında üçüncü sıraya yükselmişlerdir. Bu sayımda, Rusların oranı %89.5 olarak verilirken, Yahudilerin toplam nüfusa oranı %4.1, Ukrainlerin %2.3, Tatarların ise %1.5 olarak gösterilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> 1933, 1939 ve 1959 nüfus sayımları verilerinde, Tatarların dışındaki diğer Türk topluluklarına ait veriler gösterilmemiştir.</p>
<p>1959 nüfus sayımında, Moskova’da yaşayanların %96.1’i ana dillerinin Rusça olduğunu belirtirken, Moskova’da Yahudilerin %91.3’ü, Beyaz Rusların %76.9’u, Ukrainlerin %70.3’ü, Ermenilerin %65’8’i, Tatarların ise sadece %22.3’ü ana dillerinin Rusça olduğunu belirtmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Bu sonuçlara bakıldığında, Moskova’daki azınlıklar arasında millî şuurlarını en fazla koruyabilenlerin Tatarlar olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>1970 yılında Moskova nüfusunun 7.194.300 kişi olduğu görülmektedir. Ruslar bu nüfusun %89.3’ünü teşkil ederken, Tatarların oranının %1.5 olduğu nüfus verilerinde geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> 1970 nüfus sayımında, Moskova’da yaşayanların %99.5’inin ana dilinin Rusça olduğu öne sürülmüştür. Bu sayımda, Yahudilerin %98.9’u, Beyaz Rusların %97.7’i, Ermenilerin %97.3’ü, Ukrainlerin %96.9’u, Tatarların ise %95.4’ü ana dillerinin Rusça olduğunu nüfus verilerine göre beyan etmişlerdir. Ancak, 1959 yılında Tatarların sadece %22.3’ünün ana dil olarak Rusçayı gösterdikleri bilindiğinden, 11 yıl sonra bu oranın %95.4 olarak verilmesi pek gerçekçi görülmemektedir.</p>
<p>1979’da Moskova nüfusu 8.142.200’e ulaşmıştır. Rusların oranı %90.2, Tatarların ise %1.6’ya yükselmiştir. Sovyetler Birliği’nde son nüfus sayımı 1989 yılında yapılmıştır. Bu nüfus sayımına göre, Moskova nüfusu 8.875.579 kişi olarak gösterilmiştir.</p>
<p>Bu nüfusun 7.963.246’sını Ruslar, 252.670’ini Ukrainler, 174.728’ini Yahudiler, 73.005’ini Beyaz Ruslar, 43.989’unu Ermeniler oluşturmuştur. Bu sayımda Tatarların nüfusu 157.376 kişiye yükselmiştir. Sovyetler Birliği döneminde 1989’da ilk defa Moskova’da yaşayan diğer Türk topluluklarına ait nüfus verileri verilmiştir. Bu verilere göre, Azeriler 20.727, Çuvaşlar 18.358, Özbekler 9.183, Kazaklar 8.225 ve Başkurtlar 5.417 kişi olarak gösterilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> 1920 yılında Moskova’da yaşayan Tatarların dışındaki diğer Türklerin nüfusu, toplam Türk nüfusunun %15 idi. 1989 nüfus sayımında ise, bu oran %40’a yükselmiştir. Türkleri bir bütün olarak aldığımızda, resmî verilere göre Moskova’da yaşayan Türk topluluklarının sayısı 219.286 kişidir. Bu sayı Moskova’da yaşayan azınlıklar arasında Türklerin, Ukrainlerden sonra ikinci sırada olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Moskova’da yaşadıkları bilinen, ancak nüfus verilerinde yer almayan Türkmen, Kırgız, Kumuk, Karaçay-Balkar ve diğer Türk topluluklarının da listeye dahil edilmeleri durumunda, Moskova’da yaşayan Türk topluluklarının azınlıklar arasında ilk sırayı almaları muhtemeldir. Bahsi geçen Türk toplulukların yanında, Moskova’da Tacik, Çeçen, İnguş, Avar, Lezgi, Dergin gibi Müslüman topluluklar da bir hayli nüfusa sahiptirler.</p>
<p>1989 nüfus sayımı verilerinde Moskova’da yaşayan Tatarlardan, 99.097’si Tatar Türkçesini ana dil olarak gösterirken, 57.982’si ana dil olarak Rusçayı beyan etmiştir. 297 kişi ise başka bir dili ana dil olarak göstermiştir. Azerilerden 15.253’ü ana dil olarak Azeri Türkçesini gösterirken, 5.343 kişi Rusçanın ana dilleri olduğunu söylemiştir. 131 kişi ise bir başka dili ana dil olarak ifade etmiştir. Çuvaşlardan 10.614’ü ana dil olarak Çuvaş Türkçesini belirtmiş, 7.676 kişi ise Rusçanın ana dilleri olduğunu söylemiştir. 68 Çuvaş ise bir başka dili ana dil olarak ifade etmiştir. Özbeklerden 7.005 kişi Özbek Türkçesini, 2.057 kişi ise Rusçayı ana dil olarak göstermiştir. 121 kişi ise bir başka dili ana dil şeklinde beyan etmiştir. Kazaklardan Kazak Türkçesini ana dil olarak gösterenlerin sayısı 6.261 iken, Rusçanın ana dilleri olduğunu düşünenlerin sayısı 1.886’dır. 78 kişi de bir başka dili ana dil olarak söylemiştir. Başkurtların 2.767’si ana dilin Başkurt Türkçesi olduğunu, 2.388 kişi ise Rusçayı ana dil olarak ifade etmiştir. 262 Başkurt ise bir başka dili ana dil olarak göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Bu oranları 1970 sayımı sonuçları ile karşılaştırdığımızda büyük bir tutarsızlığın olduğu göze çarpmaktadır. Şöyleki, 1970 verilerinde Tatarların %95.4’ünün ana dil olarak Rusçayı gösterdikleri belirtilmiştir. 1989 nüfus sayımı verilerinde ise, Tatarların %63’ünün ana dil olarak Tatar Türkçesini gösterdikleri görülmektedir. Bu durum, özellikle Sovyetler Birliği döneminde azınlıklarla ilgili yayımlanan nüfus verilerinin güvenilir olmadığını bir kez daha göstermektedir. 1989 nüfus sayımı sonuçlarına göre, Türk toplulukları arasında kendi ana dillerini, ana dili olarak gösterenler şu şekilde sıralanmaktadır: Özbekler %76.3, Kazaklar %76.1, Azeriler %73.6, Tatarlar %62.9, Çuvaşlar %57.8 ve Başkurtlar %51.1.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra oluşan Rusya Federasyonu’nda nüfus sayımı yapılmamıştır. 2002 yılı içerisinde yeni bir nüfus sayımı yapılacaktır. Ancak, resmî olarak yayımlanan bir eserde Moskova’nın 1 Ocak 2000 itibarıyla nüfusunun 8.537.200 olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Günümüzde, kozmopolit ve “çok uluslu”<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> bir kent olan Moskova’da yaşayan Türk topluluklarından Tatarların nüfusunun, Tatarlar arasındaki yaygın kanıya göre, yaklaşık olarak bir milyon olduğu ifade edilmektedir. Bu sayıyı, Moskova’daki Tatar dernek ve gazetelerinin temsilcileri de teyit etmektedirler. Diğer taraftan, Moskova Belediye Başkanı Yuriy Lujkov birkaç yıl önceki Ramazan Bayramı münasebetiyle yapmış olduğu kutlama mesajında, Tatarların Moskova’daki nüfuslarının 650.000 olduğunu açıklamıştır. Benzer şekilde, Moskova Belediye Başkan Yardımcısı da bir-iki yıl kadar önce Moskova’da 820.000 Tatarın yaşadığını beyan etmiştir.</p>
<p>Moskova’da yaşayan Türk toplulukları arasında Tatarlarla birlikte en fazla nüfusa sahip Azerilerdir. Moskova’da yaşayan Azerilerin nüfusunun ise 700.000 olduğu Azeri konsolosluk, dernek ve gazetelerinin temsilcileri tarafindan söylenilmektedir. Moskova’da her köşede bir Azeri’ye rastlamak mümkündür. Ancak, Azerilerin büyük bir kısmı, Moskova’da propiska’sız<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> yaşamaktadırlar ve yasal olarak çalışma ve oturma iznine sahip değildirler. Moskova Azerileri, genel olarak, esnaflık yapmaktadırlar. Moskova’daki açık ve kapalı pazarlarda sebze-meyve, tekstil, çiçek ticareti yapanların büyük bir bölümünü Azeriler oluşturmaktadır. Ayrıca, Moskova’da metro etraflarındaki pavilyon ve “laryok” olarak adlandırılan büfe benzeri iş yerlerinin işletmecilerinin de büyük çoğunluğu Azerilerdir. Bu arada, Moskovada birçok büyük fabrika ve işletme sahibi Azeri, Tatar ve diğer Türk topluluklarından iş adamları vardır. Hatta, Rusyanın en büyük petrol şirketi olan ve dünya çapında tanınan “Lukoyl”un başkanı da bir Azeridir. Bunların yanı sıra, Moskova’da başta Tatar ve Azeriler olmak üzere Türk topluluklarından bir çok yüksek dereceli memur da vardır.</p>
<p>Tatar, Azeri, Çuvaş, Özbek, Kazak, Başkurt, Türkmen, Kırgız ve diğer Türk toplulukları ile birlikte Moskova’da yaşayan Türklerin nüfusunun yaklaşık olarak iki milyonu bulduğu belirtilmektedir. Moskova’daki Türk toplulukları, kültür, gelenek ve göreneklerini koruyabilmek, kendilerini diğer milletlere daha iyi tanıtabilmek, birbirlerini tanımak ve destek olmak için bazı dernekler kurmuşlardır. Bu dernekler, Moskova’da gazeteler çıkarmakta, konferanslar düzenlemekte, müzik, tiyatro ve spor organizasyonları yapmakta, Sabantoy, Nevruz, Akatuy ve diğer millî bayramlarını birlikte kutlamaktadırlar. Ayrıca, Tatar ve Azeri Türkçesi kursları açarak çocuklarına ana dillerini öğretmektedirler. Buna ilâveten, Moskova’da 4 cami vardır. Camilerde dinî dersler de verilmektedir. Moskova’daki Türk topluluklarının çıkarmış olduğu gazetelerden bir kısmı şunlardır: Rusya Azerileri Özerk Milli-Kültür Federasyonu’nun aylık olarak, Rusça ve Azeri Türkçesi dillerinde çıkardığı “Azerros”, bu federasyona bağlı olan Salam adlı Gençlik Derneği’nin çıkardığı “Salam”. Bunların dışında, aylık olarak Azeri Türkçesinde çıkarılan “Asude Vaht”; Tatarların Rusça ve Tatar Türkçesinde yayınladığı haftalık “Vatandaşlar”, aylık “Tatarskie Novosti (Tatar Haberleri)” ve “Meclis” isimli gazeteleri sayılabilir. Ayrıca, Moskova’da Şehriyar isimli edebî-içtimaî konular üzerine faaliyet gösteren bir Azeri derneği vardır. Azerilerin bir de “157 Nolu Azerbaycan İlkokulu” adlı okulları vardır. Bu okulda Rusya Federasyonu Millî Eğitim Bakanlığı programlarının yanı sıra Azeri Türkçesi ve tarihi dersleri verilmektedir.</p>
<p>Sovyetler Birliği döneminde azınlıkların millî değer ve kültürleri göz ardı edilmişken, Rusya Federasyonu, ülkede yaşayan azınlıkları, kültürel bir zenginlik olarak görmektedir. Rusya Federasyonu Anayasası’nın 68. maddesi ülkede yaşayan bütün milletlerin ana dillerinin korunmasını ve öğretilmesine izin vermektedir. Anayasanın 19. maddesi de milliyet, dil, din ve diğer sosyal realitelere bakmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Bu ise, Rusya’da yaşayan azınlıkların örgütlenmelerini ve kendilerini daha iyi tanıtmalarını mümkün kılmaktadır. Sonuç olarak, Sovyetler Birliği zamanında yitirilen bir çok millî değerin farkında olan ve bu kültürel değerlerin yeniden kazanılması için Rusya’da yaşayan Türk toplulukları büyük gayret göstermektedirler. Anayasanın söz konusu maddelerinden de güç alan Moskova’da yaşayan Türk toplulukları millî kimliklerini koruyabilmek için kültürel etkinliklerini günden güne artırmaktadırlar. Ancak, daha katetilmesi gereken çok yollarının olduğunu da bilmektedirler. Moskova’da yaşayan azınlıklar arasında 1990’lardan sonra bir çoğunluk haline gelen Türk topluluklarının ekonomik ve sosyal güçleri ve etkinlikleri günden güne artmakta ve göz ardı edilemeyecek bir güç haline geldikleri gözlemlenmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Seyit SERTÇELİK</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 873-880</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BUSSOV, Konrad, Moskovskaya Hronika 1584-1613, İzd-vo AN SSSR, Moskva-Leningrad 1961, s. 176-177.</span></div>
<div><span>♦ DYAKIN, V. S., “Natsional’nıy Vopros vo Vnutrenney Politike Tsarizme (XIX v. )”, Voprosı İstorii, No: 9, 1995, s. 130-142.</span></div>
<div><span>♦ GİLYAZOV, İ. A., “Politika Tsarizma po Otnoşeniyu k Tataram Srednego Povolj’ya vo 2-oy pol. XVI-XVIII vv. ”, Materialı po İstorii Tatarskogo Naroda, Akademiya Nauk Tatarstana, Kazan’ 1995, s. 243-256.</span></div>
<div><span>♦ KOVRİGİNA, V. A., Nemetskaya Sloboda Moskvı i Yyo Jiteli v Kontse XVII-Pervoy Çetverti XVIII vv., Arheografiçeskiy Tsentr, Moskva 1998.</span></div>
<div><span>♦ KOZLOV, V. İ., Natsionalnosti SSSR (Etnodemografiçeskiy Obzor), Statistika, Moskva 1975.</span></div>
<div><span>♦ KUMLOVSKAYA, L. A., “Moskva Pri İvana Kalite”, 850-Letie Moskvı: Stranitsı İstorii, Materialı Nauçnoy Konferentsii, Moskva 1997, s. 14-17.</span></div>
<div><span>♦ LANDA, R. G., İslam v İstorii Rossii, Vostoçnaya Literatura RAN, Moskva 1995.</span></div>
<div><span>♦ LUKOVTSEVA, T. A., “Ob’edinenie Russkih Zemel’ Vokrug Moskvı”, 850-Letie Moskvı: Stranitsı İstorii, Materialı Nauçnoy Konferentsii, Moskva 1997, s. 12-14.</span></div>
<div><span>♦ Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, Moskva 1997.</span></div>
<div><span>♦ Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik, Goskomstat Rossii, Moskva 1998.</span></div>
<div><span>♦ Natsional’nıy Sostav Naseleniya SSSR: Po Dannım Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1989 g., Finansı i Statistika, Moskva 1991.</span></div>
<div><span>♦ Perepisnaya Kniga Goroda Moskvı 1638 Goda, İzdanie Moskovskoy Gorodskoy Dumı, Moskva 1881.</span></div>
<div><span>♦ Perepisnaya Knigi Goroda Moskvı: Sostavleni v 1738-1742 Godah, Tom II, İzd. Moskovskoy Gorodskoy Dumı, Moskva 1881.</span></div>
<div><span>♦ Perepisnıya Knigi Goroda Moskvı 1665-76 gg., Gorodskaya Tipografiya, Moskva 1886.</span></div>
<div><span>♦ POHLYOBKİN, V. V., Tatarı i Rus’. 360 Let Otnoşeniy 1238-1598, Mejdunarodnıe Otnoşeniya, Moskva 2001.</span></div>
<div><span>♦ Regionı Rossii, Ofitsial’noe İzdanie, Goskomstat Rossii, Tom I, Moskva 2000.</span></div>
<div><span>♦ ROZENBERG, L. İ., “Tatarı v Moskve XVII-Seredinı XIX Veka”, Etniçeskie Gruppı v Gorodah Yevropeyskoy Çasti SSSR, AN SSSR, Moskva 1987, s. 16-26.</span></div>
<div><span>♦ SADUR, V. G., “Tatarskoe Naselenie Moskvı (1860-1905)”, Etniçeskie Gruppı v Gorodah Yevropeyskoy Çasti SSSR, AN SSSR, Moskva 1987, s. 26-39.</span></div>
<div><span>♦ SMİRNOVA, Tamara, “Mı, mnogonatsional’nıy Peterburg”, Peterburg Natsional’nıy İnformatsionno-analitiçeskiy Jurnal, İyun’ 2000, s. 6-7.</span></div>
<div><span>♦ SMİRNOVA, T. M., “Etnokul’turnaya Situatsiya v Peterburge na Rubeje Vekov”, Natsional’nıe Diasporı v İstorii i Kul’ture Sankt-Peterburga na Poroge XXI Veka, İzd-vo Nestor, Sankt-Peterburg 2001, s. 11-24.</span></div>
<div><span>♦ ŞİBAEV, V. P., Etniçeskiy Sostav Naseleniya Yevropeyskoy Çasti Soyuza SSR, İzd-vo Akademii Nauk SSSR, Leningrad 1930.</span></div>
<div><span>♦ TİHOMİROV, M. N., Srednevevekovaya Moskva v XIV-XV Vekah, İzd-vo Moskovskogo Universiteta, Moskva 1957.</span></div>
<div><span>♦ VIDRO, M. Ya., Naselenie Moskvı (Po Materialam Perepisey Naseleniya 1871-1970 gg. ), Statistika, Moskva 1976.</span></div>
<div><span>♦ Vsesoyuznaya Perepis’ Naseleniya 1939 Goda: Osnovnıe İtogi, Rossiskaya Akademiya Nauk, Moskva 1992.</span></div>
<div><span>♦ ZERTSALOV’, A. N., Ob’ezjie Golovı i Politseyskiya Dela v Moskve v Kontse XVII v., Univ. Tipog., Moskva 1894.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. N. Tihomirov, Srednevevekovaya Moskva v XIV-XV Vekah, İzd-vo Moskovskogo Universiteta, Moskva 1957, s. 205; L. A. Kumlovskaya, “Moskva Priİvana Kalite”, 850-Letie Moskvı: Stranitsı İstorii, Materialı Nauçnoy Konferentsii, Moskva 1997, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> T. A. Lukovtseva, “Ob’edinenie Russkih Zemel’ Vokrug Moskvı”, 850-Letie Moskvı: Stranitsı İstorii, Materialı Nauçnoy Konferentsii, Moskva 1997, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> V. V. Pohlyobkin, Tatarı i Rus’. 360 Let Otnoşeniy 1238-1598, Mejdunarodnıe Otnoşeniya, Moskva 2001, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Buradaki anlamı itibarıyla kervansaray olarak adlandırabileceğimiz etrafı çevrili bir yapı. Ancak, genellikle malikâne olarak adlandırabileceğimiz içerisinde hizmetçilerin de yaşadığı etrafı avlulu bir yapı. Bazen de hane veya saray anlamlarına gelmektedir. Dvor, günümüzde bahçeli müstakil ev anlamında kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Tihomirov, a.g.e., s. 217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> L. İ. Rozenberg, “Tatarı v Moskve XVII-Seredinı XIX Veka”, Etniçeskie Gruppı v Gorodah Yevropeyskoy Çasti SSSR, AN SSSR, Moskva 1987, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Konrad Bussov, Moskovskaya Hronika 1584-1613, İzd-vo AN SSSR, Moskva-Leningrad 1961, s. 176-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Perepisnaya Kniga Goroda Moskvı 1638 Goda, İzdanie Moskovskoy Gorodskoy Dumı, Moskva 1881, s. 14-15, 98, 140, 161, 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> V. A. Kovrigina, Nemetskaya Sloboda Moskvı i Yyo Jiteli v Kontse XVII-Pervoy Çetverti XVIII vv., Arheografiçeskiy Tsentr, Moskva 1998, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Perepisnıya Kknigi Goroda Moskvı 1665-76 gg., Gorodskaya Tipografiya, Moskva 1886, s. 232-236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Perepisnıya Kknigi Goroda Moskvı 1665-76 gg., s. 18, 68, 73-74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Moskova nüfus kütüklerinde, tercüman ve dilmaç ayrı meslek grupları olarak verilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 16-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> a.g.m., s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> a.g.m., s. 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> İ. A. Gilyazov, “Politika Tsarizma po Otnoşeniyu k Tataram Srednego Povolj’ya vo 2-oy pol. XVI-XVIII vv. ”, Materialı po İstorii Tatarskogo Naroda, Akademiya Nauk Tatarstana, Kazan’ 1995, s. 244-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> a.g.m., s. 19-20; Perepisnaya Kniga Goroda Moskvı 1638 Goda, s. 14, 161; Perepisnıya Knigi Goroda Moskvı 1665-76 gg., s. 232-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. N. Zertsalov’, Ob’ezjie Golovı i Politseyskiya Dela v Moskve v Kontse XVII v., Univ. Tipog., Moskva 1894, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> a.g.m., s. 21-22; Perepisnaya Knigi Goroda Moskvı: Sostavleni v 173B-1742 Godah, Tom II, İzd. Moskovskoy Gorodskoy Dumı, Moskva 1881, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> R. G. Landa, İslam v İstorii Rossii, Vostoçnaya Literatura RAN, Moskva 1995, s. 132-133; V. S. Dyakin, “Natsional’nıy Vopros vo Vnutrenney Politike Tsarizme (XIX v. )”, Voprosı İstorii, No: 9, 1995, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Rozenberg, a.g.m., s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> a.g.m., s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> a.g.m., s. 23-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> V. G. Sadur, “Tatarskoe Naselenie Moskvı (1860-1905)”, Etniçeskie Gruppı v Gorodah Yevropeyskoy Çasti SSSR, AN SSSR, Moskva 1987, s. 27; M. Ya. Vıdro, Naselenie Moskvı (Po Materialam Perepisey Naseleniya 1B71-197G gg. ), Statistika, Moskva 1976, s. 11, 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sadur, a.g.m., s. 27-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> V. İ. Kozlov, Natsionalnosti SSSR (Etnodemografiçeskiy Obzor), Statistika, Moskva 1975, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Vıdro, a.g.e., s. 29; Sadur, a.g.m., s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Vıdro, a.g.e., s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> V. P. Şibaev, Etniçeskiy Sostav Naseleniya Yevropeyskoy Çasti Soyuza SSR, İzd-vo Akademii Nauk SSSR, Leningrad 1930, s. 64-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Sadur, a.g.m., s. 30-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> a.g.m., s. 33; Vıdro, a.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Sadur, a.g.m., s. 34-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> 1917 yılına ait Moskova nüfus verileri, kaynaklarda birbirini tutmamaktadır. Örneğin, M. Ya. Vıdro’nun, 1871-1970 Yılları Arasındaki Nüfus Sayımlarına Göre: Moskova’nın Nüfusu (Naselenie Moskvı: Po Materialam Perepisey Naseleniya 1871-1970 gg., Statistika, Moskva 1976, s. 12) adlı kitabında, 1917’deki Moskova nüfusu 2. 017. 000 kişi olarak verilirken; Yüzyılın Başından Günümüze Rakamlarla Moskova (Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, Moskva 1997, s. 13), isimli kitapta 1917 yılındaki Moskova nüfusu 1. 854. 400 olarak gösterilmektedir. Aradaki fark 162. 600’dür. 1920 nüfus sayımı verilerinde de kaynaklar arasında tutarsızlık vardır. Vıdro, a.g.e., s. 13’te, 1920’de Moskova nüfusunu 1. 027. 000 olarak verirken, V. P. Şibaev, Etniçeskiy Sostav Naseleniya Evropeyskoy Çasti Soyuza SSR, İzd-vo Akademii Nauk SSSR, Leningrad 1930, s. 184-185’te, Moskova nüfusunu 952. 247 kişi olarak göstermiştir. Aynı şekilde, 1926 nüfus verilerinde de kaynaklar arasında tutarsızlık görülmektedir. Vıdro, (a.g.e., s. 13) 1926’daki Moskova nüfusunu 2. 026. 000 kişi olarak verirken; Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, (s. 13) adlı kitapta, Moskova nüfusu 2. 101. 200 kişi olarak gösterilmiştir. Resmî bir yayın olan diğer bir kaynakta ise, 100 Yıl İçerisinde Rusya’nın Nüfusu, (Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik, Goskomstat Rossii, Moskva 1998, s. 50) 1926 yılındaki Moskova nüfusu 2. 080. 000 kişi olarak verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Vıdro, a.g.e., s. 12-13, 30; Sadur, a.g.m., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Şibaev, a.g.e., s. 166-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Vıdro, a.g.e., s. 12-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Vıdro, a.g.e., s. 13, 30; Sadur, a.g.m., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Vıdro, a.g.e., s. 13; Vsesoyuznaya Perepis’ Naseleniya 1939 Goda: Osnovnıe İtogi, RAN, Moskva 1992, s. 63; Sadur, a.g.m., s. 26. 1939 yılına ait nüfus verilerinde de tutarsızlıklar görülmektedir. Vıdro ve Vsesoyuznaya Perepis’ Naseleniya 1939 Goda: Osnovnıe İtogi, Rossiskaya Akademiya Nauk, Moskva 1992, (s. 63) adlı kitapta, Moskova nüfusu 4. 137. 018 kişi olarak verilmiştir. Buna karşılık, Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, (s. 13), adlı kitabın yanı sıra, Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik, (s. 50), isimli eser de Moskova nüfusunu 1939 yılı için 4. 609. 200 kişi olarak vermektedir. Kaynaklar arasındaki farkın 472. 182 gibi büyük bir rakam olması, özellikle Sovyetler Birliği döneminde resmen açıklanan nüfus sayımı sonuçlarının güvenirliği açısından soru işareti bırakmaktadır. Genel sayım sonuçlarınındaki büyük orandaki tutarsızlıklar, açıklanan azınlık nüfuslarına ait sonuçların gerçek rakamlardan belki de çok daha düşük olduğunu düşündürmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, s. 13, 16; Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik, s. 50’de, 1959 yılında Moskova nüfusu 6. 134. 000 olarak verilmiştir. Buna karşılık, Vıdro, Naselenie Moskvı, s. 13’te, Moskova nüfusunu 5. 046. 000 kişi olarak vermiştir. Vıdro’nun nüfus sayımı sonuçlarına göre vermiş olduğu sayı ile resmî bir yayın olan Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik ve Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney adlı kitapta verilen sonuçlar arasındaki fark 1. 087. 100’dür. Aradaki farkın bir milyonun üzerinde olması yayımlanan nüfus sayımı sonuçlarının doğru olmadığı yargısını uyandırmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Vıdro, a.g.e., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, s. 13, 16. 1970 nüfus sayımında da kaynaklar arasında tutarsızlık devam etmektedir. Vıdro’ya göre ise, Moskova nüfusu 7. 061. 000’dir. Bu sayımda iki kaynak arasındaki fark 133. 300’dür. Vıdro, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Natsional’nıy Sostav Naseleniya SSSR: Po Dannım Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1989 g., Finansı i Statistika, Moskva 1991, s. 66. 1989 yılı nüfus verilerine bakıldığında, kaynaklar arasındaki uyuşmazlığın bu sayımda da olduğu görülmektedir. Moskva v Tsifrah: S Naçala Veka Do Naşih Dney, s. 13 ve Naselenie Rossii Za 100 Let: 1897-1997, Statistiçeskiy Sbornik, s. 50’de Moskova nüfusu 8. 972. 300 kişi olarak verilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Natsional’nıy Sostav Naseleniya SSSR: Po Dannım Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1989 g., s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Regionı Rossii, Ofitsial’noe İzdanie, Goskomstat Rossii, Tom I, Moskva 2000, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Uluslararası normlara göre herhangi bir şehir veya ülke nüfusunun %5’inden fazlasını farklı etnik gruplar oluşturuyor ise, o şehir veya bölge “çok uluslu” kabul edilmektedir. Tamara Smirnova, “Mı, mnogonatsional’nıy Peterburg”, Peterburg Natsional’nıy İnformatsionno-analitiçeskiy Jurnal, İyun’ 2000, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Propiska, eski Sovyetler Birliği ve günümüzde Bağımsız Devletler Topluluğu Ülkeleri’nde yürürlükte olan idarî bir işlemdir. Bu sisteme göre, kişiler ancak ikamet etmiş oldukları şehirde yasal olarak çalışma ve oturma iznine sahiptirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/moskovada-yasayan-turklerin-sosyo-demografik-yapisi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> T. M. Smirnova, “Etnokul’turnaya Situatsiya v Peterburge na Rubeje Vekov”, Natsional’nıe Diasporı v İstorii i Kul’ture Sankt-Peterburga na Poroge XXI Veka, İzd-vo Nestor, Sankt-Peterburg 2001, s. 12.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Amerika’daki Türklerin Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/amerikadaki-turklerin-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/amerikadaki-turklerin-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Amerika’daki Türklerin Tarihi
16. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklüğü ve gücü zirveye ulaşmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in 1453’de İstanbul’u fethinden sonra, Osmanlı hem karada hem denizde hızla genişlemeye devam etti. İslamiyette kutsal olan Mekke ve Medine’yi korumaktan doğan itibarı kazanmak için, Osmanlı güneye ve doğuya doğru Arabistan ve İran üzerine yürüdü. İstanbul’un fethi Avrupa kapılarını açtığından, aynı zamanda Osmanlı batıya […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c681df088f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Amerika’daki, Türklerin, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Amerikaya-Giden-Ilk-Turkler-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html">Amerika’daki Türklerin Tarihi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sevgi ERTAN</strong></span></a>
</p><p>16. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklüğü ve gücü zirveye ulaşmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in 1453’de İstanbul’u fethinden sonra, Osmanlı hem karada hem denizde hızla genişlemeye devam etti. İslamiyette kutsal olan Mekke ve Medine’yi korumaktan doğan itibarı kazanmak için, Osmanlı güneye ve doğuya doğru Arabistan ve İran üzerine yürüdü. İstanbul’un fethi Avrupa kapılarını açtığından, aynı zamanda Osmanlı batıya Balkanlara doğru ilerledi. 1400 lerin sonlarına doğru Bahriyesini kuran Osmanlı, çok geçmeden denizcilikle uğraşan İtalyan şehir-eyaletleri ile de çatışmaya başladı. Böylece 15. yüzyılın başında Osmanlı Doğu Akdeniz’de en güçlü kuvvet olarak belirdi. Bu başarılar, Osmanlı Bahriyesinin Kızıldeniz’e ve Hint Okyanusu’na girmesine yol açması ile, Avrupalıların doğu ticaret yollarını tehlikeye düşürdü ve Osmanlı’yı Portekiz’le çatışmaya başlattı.</p>
<p>Osmanlı’nın genişlemesine karşılık, Avrupalı devletler kuvvet dengesi yaratmak için ittifak etmeye gayret ettiler. Fakat, Papa’nın İstanbul’un fethine tepki olarak Türklere karşı kutsal savaşa çağırmasına rağmen, Avrupa devletleri kendi siyasi ve iktisadi çıkarları yüzünden birleşmiş karşı bir kuvvet kuramadılar. Onun yerine Avrupa devletleri ayrı ayrı Osmanlı’ya karşı mücadele ettiler, şöyle ki: Hapsburgler ile Balkanlarda, ve Portekiz ve Venedik ile Akdeniz’de ve Kızıldeniz’de savaştı. Avrupalıların esas endişesi ticaret olmasından dolayı, Hindistan’a giden yeni ticaret yolları aramak ve ticaret ortakları bulmak amacıyla “Keşif Seferleri” yapmaya başladılar. Bu başarılı seferler Portekizlilerin Cape of Good Hope (Umit Burnu) etrafından giden bir ticaret yolu bulmasına ve Christopher Columbus’un 1492’de Amerika’yı keşfetmesine yol açtı.</p>
<p>Osmanlı Padişah’larının ‘Keşif Seferleri’yle ilgilenmesine ve Avrupadaki gelişmeleri takip etmesine rağmen,<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> İmparatorluk olarak Avrupalıların yaptığı gibi Amerika’yı sömürgeleştirmek ve ticari ilişkiler kurmak gibi planları yoktu. O zamanlarda Osmanlı dünyadaki en zengin devlet idi, ve bir Osmanlı vatandaşının ailesini, arkadaşlarını, ve refahı bırakıp, gidip Amerika’da çabalamaya ihtiyacı yoktu. Üstelik, Osmanlı ticari ve askeri faaliyetlerin çoğu Kuzey Afrika, Akdeniz, ve Orta Doğu bölgelerinde odaklaşmıştı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Fakat bu demek değildir ki Osmanlılar Amerika’ya hiç gitmedi. Herhangi bir Avrupalı gibi, para vererek Amerika’ya seyahet etmek mümkündü. Örneğin, Süryanili papaz Hanna al-Mawsuli bir İngiliz gemisiyle yaptığı Amerika seyahetini 1668 den 1683 senesine kadar sefer defterine kaydetti ve yazdıkları daha sonradan 1906 da yanınlandı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Ve North Carolina Arsa Patentlerine ve Tahsisat kayıtlarına göre, 1635 gibi erken tarihlerde bile bazı Türkler işçi olarak Amerika’daki sömürgelere getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Böylece, Amerika ile Avrupa arasında, Avrupa ile Kuzey Afrika arasında, ve Kuzey Afrika ile Orta Doğu arasında gelişen ticaret bireylerin karışmasına imkan sağladı.</p>
<p>Fakat Amerika’ya gelen her Osmanlı isteyerek gelmedi. Deniz savaşında veya kuşatma sırasında tutuklanan bazı Osmanlı denizcilerin, askerlerin, ve yerel şehir halkın ya Osmanlı’ya geri verilmesine veya Avrupalı tutsaklarla değiştirilmesine rağmen, çoğu kez Osmanlı vatandaşı tutsaklar kadırga esirleri olarak satıldılar. Esir düşenler Amerika’ya olan seferlerde ağır işlerde kullanıldılar. Anavatana dönüp dönemeyecekleri tamamen şansa bağlıydı. Örneğin, 1585-1586 süresince Sir Francis Drake, Amerika’daki İspanyol yörelerine yaptığı baskınlarda, bir kaç yüz Türk, Kızılderili ve zenci tutsağı özgürlüğüne kavuşturdu ve onlarla birlikte İngiliz sömürgesi olan Roanoke’a doğru deniz yolculuğuna çıktı.</p>
<p>İleri sürülen bir fikre göre, Drake sömürgeyi kuvvetlendirmek için bu değişik insanları birlikte götürdü ve yanına aldığı Türklere Osmanlı İmparatorluğu’na hür olarak iade edileceklerine dair söz verdi.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Fakat, Roanoke’dayken şiddetli bir fırtına bir kaç gemisini batırdı ve ardından hiç birinin kıyıya yüzüp yüzemediği bilinmiyor. Sadece Drake’in İngiltere’ye döndüğünde yüz Türk’ü de beraber getirdiği ve bunlardan çoğunun Osmanlı İmparatorluğu’na geri döndüğü biliniyor. Şunuda belirteyim ki, o zamanlar her Osmanlı vatandaşına “Türk” deniliyordu. Drake’in getirdiği Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun her hangi bir yerinden veya herhangi bir etnikten gelmiş olabilir. Örneğin, Türk, Arap, Berber, Slav, veya Yunan.</p>
<p>Ne yolla gelmiş olsalar da, 16.-18. yüzyıllarda Amerika’ya gelen Osmanlı soyundan olanların izleri bugün hâlâ görülmektedir. Mesela, South Carolina’da Sumter ilçesi “Türkleri” 1780 civarında Kuzey Afrika’dan Amerika’ya gelen Arap kökenli Joseph Benenhaly’nin (Yusuf Ben Ali) torunları olduklarını iddia ediyorlar. Ve 1990’larda yeni yapılan araştırmalar Meluncanların atalarının Türk olabileceğini gösteriyor.</p>
<p><span><strong>Meluncanlar</strong></span></p>
<p>Meluncanlar doğu Kentucky, Güneybatı Virginia, doğu Tennessee ve Güney West Virginia eyaletlerinde yoğunlaşmış karışık-etnik toplumdur. Meluncanların ilk ne zaman tanındığı veya Amerika’ya geldiği bilinmiyor, fakat Meluncanların Avrupalı Anglosakson göçmenlerle karşılaşmasının ilk kaydı 1774’de Tennessee Valisi John Sevier tarafından yapıldı. Meluncanlar kendilerinin Portekiz veya Türk kökenli olduklarını iddia etmelerine rağmen, uzun zaman ‘kökeni belirsiz’ veya Beyaz/KızılDerili/zenci karışımı olarak tanımlandılar. Onların ten renkleri daha koyu olduğundan, Amerikan nüfus sayımını yapanlar, Meluncanları beyaz olarak sınıflandırmayı reddettiler ve onun yerine “free persons of color” (hür olan beyaz ile zenci melezi kimse) olarak kaydettiler.</p>
<p>Meluncanların “hür olan Beyaz ile Zenci melezi kimse” olarak sınıflandırılması kimlik ve köken meselelerinden daha önemli problemler doğurdu: kanunen sadece beyazlar oy kullanabiliyordu, devlet okullarına gidebiliyordu, ve arsa sahibi olabiliyordu; Zenci karışımı insanlar bunlardan hiç birini yapamıyordu. Bundan dolayı, bir çok Meluncan ailelerin arsaları ellerinden alındı ve çocuklarının beyazların gittiği okullara gitmeleri önlendi. Bazıları da sürgün edilen Kızılderili kabilelerin kaderini paylaştılar: Bazı Meluncan aileleri 1834’de Cherokee Kızılderililerle birlikte Oklahoma’ya taşınmaya mecbur edildi. Bu zorunlu taşınma şimdi “Trail of Tears” (Gözyaşları İzi) olarak biliniyor. Amerika’daki İç Savaş sırasında “Melungeon Marauders” (Meluncan Yağmacılar) adıyla bilinen çeteyi kurarak, topraklarını alanlara karşı intikam almak istediler, fakat bu hareketleri savaştan sonra kendilerine karşı daha büyük ayrım gösterilmesine sebep oldu. Bu ayrım 20. yüzyıla kadar devam etti. Ancak, 1960’larda Amerikan Vatandaşlık Hakları Hareketi’nin başarılı olmasıyla, kanunen Birleşmiş Milletler’de ten rengine göre ayrım yapmak yasaklandı ve böylelikle ayrımcılık yok olmaya başladı.</p>
<p>Yanlışlıkla “Beyaz ile Zenci melezi” olarak sınıflandırılmayı önlemek için, Meluncanlar mümkün olduğu kadar nüfus sayımını yapanlardan sakındılar ve gerçek kökenlerini gizlediler. Ten renklerinin koyulaşmaması için ebeveynler çocuklarını yazın sıcağında dahi uzun kollu giysiler kullandırdılar. Beyaz Amerikalıların onları aşağılamaması için, Meluncanlar fotoğraflarını ve ailevi kayıtlarını yakarak ve geçmişteki kendilerine olan kötü davranışları inkar ederek, kökenlerini gizlemeye çalıştılar. Bundan dolayı, Meluncan kökenli olarak bilinen Amerikalıların hakiki sayısı bilinmiyor. Doğrusu, bazı Amerikalılar gerçek soylarını bile bilmeden kendilerinin Anglosakson olduğuna da inanıyorlar.</p>
<p>Zamanla Meluncanların soyları, soyağaçları, ve aile geçmişleri hakkındaki araştırmalar artıyor. Birçok delil gösteriyor ki, Meluncanlara Beyaz/Kızılderili/Zenci karışımı demek yanlıştır ve Meluncanların ilk iddialarındaki gibi, Portekiz<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> ve Türk kökenli oldukları da doğru olabilir. Sadece, bazı Meluncanlar sonradan kızılderililerle ve belki bazı zencilerle karıştı.</p>
<p>Osmanlı’dan bir grup insanın Amerika’ya geldiğini gösteren tarihsel deliller yanında, Meluncanların Akdeniz ve Osmanlı ile bağlantılarını gösteren önemli miktarda dilbilimi, kültürel, tıbbi, ve genetik delillerde vardır. Dil bilimi ve kültürel özelliklerdeki benzerlik örnekleri çok fazla olduğundan, aşağıda sadece bir kaç örnek verilmiştir:</p>
<ul>
<li>Allegheny, Amerika’nın doğusunda bulunan sıradağdır. İsmi “Allah geniş”den gelmiş olabilir;</li>
<li>Alabama, Amerika’nın güneyinde bir eyalettir. İsmi “Allah bamya”dan gelmiş olabilir;</li>
<li>Arkansas, Amerika’nın güneyinde bir eyalettir. İsmi “Ar Kan Sah”dan gelmiş olabilir;</li>
<li>Choctow, bir Kızılderili aşiret ismidir. İsmi “Çok Dal”dan gelmiş olabilir;</li>
<li>Kentucky, Amerika’nın orta-batısında olan bir eyalettir. İsmi “Kan Tok” dan gelmiş olabilir;</li>
<li>Niagara, Amerika-Kanada sınırında olan bir şelaledir. İsmi “Ne Yaygara”dan gelmiş olabilir;</li>
<li>Pamunkey, bir Kızılderili aşiretin ismidir. İsmi “Pamuk İyi”den gelmiş olabilir. Eğer Pamunkey Kızılderililerinin iyi pamuğu olan bir bölgede yaşadıkları düşünülürse, ismin uygunluğu bellidir.</li>
</ul>
<p>“Meluncan” sözcüğü bile Türkçe veya Arapçadan gelmiş olabilir. Türkçede “melun can” ve Arapçada “melun jinn” “lanetlenmiş ruh” anlamına gelir. Üstelik, bazı Meluncanların adları açıkça İngilizceleştirilmiş Türk isimleridir veya Anadolu’daki bir yerin adıdır. Örneğin, Danize (Deniz’den), Vardeman (Var Duman’dan), Ollie (Ali’den), ve Adana (Türkiye’nin guneyinde bir şehirin adından). Bir çok Melucanların İngiliz veya İrlandalı soyad taşımaları onların Türk olabilmeleri ihtimalini azaltmıyor, çünkü o zamanlarda Türkler soyadı taşımıyorlardı. O zamanlarda Meluncanlara gösterilen ayrım göz önüne alınırsa, Meluncanların beyaz görülebilmek için İngiliz veya Batı Avrupalı soyadları almaları doğaldı. Nihayet, Meluncanların ve Türklerin ortak bir davranışı da, “hayır” demek için kafalarını biraz arkaya doğru çekerek “cık” demeleridir.</p>
<p>Buna ilaveten, Türklerin ve Meluncanların kültürel benzerlikleri vardır: tipik Meluncan yemekleri eski Osmanlı yemeklerine benzer; Meluncanların yorganlarında Osmanlı kilim ve halılarında olduğu gibi lale desenleri vardır; Cherokee Kızılderililerin yorgan desenleri Osmanlıların ağaçtan yapılmış tavla kutularının desenlerine benzer; Türk halk oyunları Meluncan danslarına benzer; Cherokee Kızılderililerin reisi Sequoya’nın kıyafeti 16. yüzyıl Osmanlı denizcilerinin giyimlerine benzerdi, buna türban da dahil; ve Creek kızılderilileri Osmanlıların 16. ve 17. yüzyıllarına özel bir şapka çeşiti olan fes giyerlerdi.</p>
<p>Tıbbi, genetik ve fizyolojik benzerlikleride var. Akdeniz bölgesinde yaşayan insanlarda rastlanan genetik hastalıkları -mesela, sarcoidsis, Behçet’s Sendromu, ve Machado-Joseph hastalığı- Meluncanlarda da bulunuyor. Melucanların kafatasların arkası ve gözlerinin çekik olması Orta Asya insanlarına benzer. Son olarak, 1990’da yapılan gen çalışmaları<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Meluncanların genlerini diğer dünya halkının genleriyle mukayese ederek, Meluncanların genlerinin İspanya, Portekiz, Kuzey Afrika, Kıbrıs, Yunanistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye, ve Lübnan’daki halkın genlerine benzediğini gösterdi. Bu ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olduğundan, Meluncanların Portekiz veya Türk kökenli olabileceğini doğruluyor.</p>
<p>16-18. yüzyıllarda Amerika’ya gelen Osmanlılara ne olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Belki de Amerika sahrasında zor koşullar altında yok olmuşlardır. Fakat, birçoklarının yaşadığını, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ailelerine dönemediğini ve Amerika’ya gelen mahrum olmuş ve mahsur kalmış insanlarla birlikte karışmış olabileceğini gösteren deliller vardır. Böylece, Meluncanları sadece İspanyol, Portekiz, Kızılderili, ve Afrikalılar değil, aynı zamanda Türkler, Araplar, Berberler, Slavlar, Yunanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki diğer etnik gruplarda oluşturmuştur. İşte bu mozaik Meluncanların hakiki kökenidir.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>1990’ların başlarında, Meluncanların Türk kökenli olma ihtimali yayınlandığından bu yana, bugünkü Türklerle Meluncanlar arasında yakın ilışki kuruldu. Meluncan Kültür Derneği (Melungeon Heritage Society) Türk-Amerikan Dernekleri Birliği’nin (Assembly of Turkish American Associations) üyesi oldu. Wise’deki Virginia Üniversitesi ve Dumlupınar Üniversitesi arasında öğrenci ve öğretim üyeleri değiştirme programları kuruldu. Virginia’daki Wise şehri ve Türkiye’deki Çeşme şehirleri kardeş-şehirler oldu. Meluncanların şerefine Çeşme’deki ana caddenin adı Wise olarak değiştirildi.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bir çok defa Meluncanlar grup olarak Türkiye’yi ziyaret ettiler<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> ve Türklerde karşılık olarak Meluncanların eskiden beri yaşadığı Amerika’nın Appalachian bölgelerini ziyaret ettiler.</p>
<p>1999’daki hasar verici depremden sonra, bazı Meluncan ailerleri ailesiz ve evsiz kalmış Türk çocuklarını evlatlık edinmeyi teklif ettiler.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> West Virginia Senatörü Robert C. Byrd’un desteğiyle kurulan Appalachian-Türk Ticaret Projesi ile bağları iktisadi münasebete de uzandı<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ve Meluncanlar Ermeni Sorunuyla ilgili Türk gayretlerine destek ve moral vermektedirler.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Böylece, Meluncanların kökeni ne olursa olsun, Meluncanlar ve Türkler arasındaki dostluk bağlarının bütün Amerikalı Türkler için değerli olduğu görülüyor.</p>
<p><span><strong>19-20. Yüzyılın Başlarındaki Türk Göçmenleri</strong></span></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen ve Türk kimliğini muhafaza eden ilk göçmenlerin izlerine 1800’lerin ortalarında rastlanır. O zamanlarda tam olarak kaç Türkün Amerika’ya geldiğini bilmek zordur, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen göçmenler değişik etnik guruplardan oluşmuştur- mesela, Yunanlılar, Araplar, Ermeniler, Yahudiler, Bulgarlar, ve Türkler vb. 1820’de yapılan nüfus sayımına göre, Birleşik Devletler’de sadece 21 Türk vardı. Gelecek yüzyıl esnasında bu sayı dramatik bir şekilde arttı. 1820’den 1930’a kadar, Birleşik Devletler’e İmparatorluğun Avrupa kısmından 155,136 ve Asya kısmından 205,035 göçmen kabul edildi.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu göçmenlerin çoğu 1900’den sonra geldiler ve çoğu etnik Türk olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlık guruplarındandı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Birleşik Devletler 19. yüzyıl göçmenlerine iki sebepten dolayı çekici geliyordu; siyasal ve ekonomik koşullar. Siyasal olarak, Birleşik Devletler’in kendisini, baskıdan kaçanlara güvenilir bir yer olarak takdim etmesidir. Birleşik Devletler, bağımsızlığını isteyen ve isyanları örgütleyen Osmanlı İmparatorluğu azınlıklarına, hareketlerini idare edecek bir üs temin etti. Bilhassa Ermeni ve Yunan azınlıkları Birleşik Devletler’e geldi, Amerikan vatandaşı oldular ve Osmanlı Devleti’ni yıkmak için etkin faaliyete geçtiler. Yakalandıklarında da, Amerikan vatandaşlık belgelerini göstererek davadan kaçmak için dokunulmazlık haklarını talep ettiler. Bunu önleyebilmek için, 1863’de Osmanlı hükümeti kanuna yeni bir hüküm koydu: “Eğer bir Osmanlı vatandaşı, hükümetin müsadesi olmadan yabancı vatandaşlığı almış ise, yabancı devlet vatandaşlığı hükümsüz sayılacak ve her bakımdan Osmanlı vatandaşı olarak sayılmaya devam edilecektir.”<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Genel olarak göçmen kişi ülkeye hiç dönmemeyi veya dönerse kendini Osmanlı vatandaşı saymayı kabul etmedikçe, bu müsade verilmemiştir. Bu yüzden, birçok Osmanlı göçmen Türkiye’yi izinsiz terkettiğinden, Osmanlılar Amerika’nın serbest yurt dışına çıkma prensibi ile tezata düştü. Osmanlılar bazı Amerikan vatandaşlarının Osmanlı hakimiyeti altındaki topraklarına geri dönüp kanunsuz davranışlarda bulunduğunu iddia ettiler. 1898’de Birleşik Devletler Göçmen Dairesi Müdürü bu iddiaları araştırdı ve hakikaten bu gibi insanların Amerikaya geri dönmeye hiç niyeti olmadığını ve gerçek anlamda Amerikan vatandaşı sayılamıyacaklarını rapor etti. 1893’de, Başkan Cleveland Mecliste Osmanlı Hükümetinin iddialarının haklı olduğunu ve New York’da basılan Ermeni dilindeki bazı gazetelerin “Okuyucularını silahlanmaya, örgütlenmeye ve Doğu Anadolu’da Osmanlı hükümetine karşı savaşmaya açıkça çağırdığını.” söyledi.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Buna rağmen, Amerika’nın serbest göç ile ilgili prensipleri ve dünyanın neresinde olursa olsun vatandaşlığa kabul edilmiş kişileri koruma isteğinden dolayı, Osmanlı Hükümetiyle olan anlaşmazlığı 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra dahi devam etti. Bundan dolayı, Birleşik Devletler’e göç etmek isteyenler Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmek üzere olmasından istifade ederek Avrupa’ya ve Amerika’ya giden yabancı gemilere gizlice bindiler.</p>
<p>Birleşik Devletler’e göç etmenin esas sebepleri ekonomik yetersizliklerdi. Birleşik Devletler sanayii de olan devrimin ürünleri topluyordu. Ekonomik refah, fırsat ve zenginlik haberleri en küçük Türk köylerine dahi yayılmıştı. Türk göçmenlerinin asıl gayesi iş bulmak ve Türkiye standartlarına göre zengin oluncaya kadar çalışıp sonradan geri dönmekti. Buna ilaveten, göçmenlerin hepsi erkekti. Amerika’nin çok uzak bir yer olması ve kısa zamanda geri dönmeyi planladıklarından dolayı, Türk erkekleri eşlerini ve çocuklarını emin olan köylerinde bırakmayı tercih ettiler.</p>
<p>Amerika’ya gelince, Türkler ilk olarak New York’ta, Boston’da, Detroit’de ve kuzeydoğu sanayii merkezlerindeki fabriklarda işçi olarak çalıştılar.Bu insanlar çok çalışkandılar ve kazandıkları her kuruşu evlerine geri göndermek için biriktirdiler. Genelde Türk göçmenleri bir şehrin aynı caddesinde oturur, aynı evi paylaşır, beraber yemek yer, işe grup olarak gider, ve çalışmadıkları zamanda beraber eğlenirlerdi. Birçok Türk göçmeninin oturduğu mahallelerde, kahvehaneler açıldı.Bu insanlar zamanlarını tavla oynayarak, çay veya kahve içerek, ve güreş ederek geçirirlerdi. Türk göçmenleri Anadolu’dan gelen hayat tarzını mümkün olduğu kadar muhafaza etmeye çalıştılar. Özel olarak yaptıkları yataklarda uyudular, hatta bazen sıcak günlerde balkonda veya bahçede yattılar. Müslüman olarak yaşamlarını sürdürdüler. Türk yemekleri, Türk şarkıları ve halk oyunları hayatlarında önemli yer tuttu. Hatta birçok Türk İngilizce öğrenmeyi bile gerekli bulmadı. Bir çoğu aynı yerlerde çalıştıkları için, bir Türkün İngilizce bilmesi bütün Türk işçilerinin amirleriyle haberleşmesine kafi idi.</p>
<p>Fakat çalışma koşulları umdukları kadar kolay değildi. 1900’lerin ilk yıllarında, Birleşik Devletler’inde işçilerin sıhhatini, emniyetini, ve hak ettikleri ücreti garantileyen asgari standartları uygulayan iş kanunları yoktu. Çoğu zaman en son gelen göçmenlere en ağır, en az istenilen ve Amerika’da doğmuş olanların yapmak istemediği işler verilirdi. İşverenler göçmen işçiler arasında sık sık ayrım yaparlardı. İrlandalı, İngiliz, Alman ve Fransız-Kanadalı işçiler Amerikalı işçilerle aynı sınıfa konulur ve ayrımcılık yapılırdı. Diğer yandan, Türk işçileri terfi edebilmek ve en çok istenilmeyen işlerden kurtulabilmek için çok büyük zorlukları yenmeleri gerekiyordu.</p>
<p>Avrupa’ya tecavüz edip tahrip eden, Haçlı Seferleri’nde Hıristiyanlığa karşı savaşan, ve Birinci Dünya Harbi’nde Almanya ile ittifak kurarak Avrupa’yı tehdit eden “Korkunç Türk” imajı hemen hemen her Amerikalının taşıdığı bir önyargıydı. Bu haksız hüküm sadece iş bulma şanslarını değil, Amerikan cemiyetine Türklerin uyum sağlamasını da zorlaştırdı. Müslümanlar çoğunlukla Hıristiyan olan Amerikan toplumu tarafından dışlandı. Türk erkekler ile evlenen Amerikalı kadınlara da aynı ayrımcılık gösterildi, örneğin, bazı aileler torunlarını ziyaret etmezdi ve hatta bazı ebeveynler kızlarını evlatlıktan red ederlerdi.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı Amerika’ya gelmiş Türklerin birçoğu için bir dönüm noktasıydı. Anavatandaki aileleri hakkında ve Osmanlı’nın harbe katılması halinde erkek akrabalarının savaşa gitmesinden kaygılanmaya başladılar. Sayıları bir kaç yüze yaklaşan Türk hemen anavatana dönmeye ve Osmanlı Ordusuna katılarak gelecekleri ne olursa olsun hazırlanmaya karar verdiler. Bir çok Türk ne Amerika’nın ne Osmanlı’nın Avrupa’daki savaşa bulaşmamaları ümidiyle, Amerika’da kalmaya karar verdi. Fakat, Birleşik Devletler’i İttifak Devletleri yanında savaşa girdiklerinde, bazı Türkler Amerikan ordusuna katıldı. Türkiye’ye karşı olmadıkça, savaşmaktan çekinmediler. Bir Türkün Fransada ölümü rapor edilmesine rağmen,<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Birinci Dünya Savaşı’nda Amerika için savaşan kaç Türkün öldüğü bilinmemektedir.</p>
<p>13 Kasım 1918’de, İttifak Kuvvetleri’nin İstanbul’u ve Akdeniz’deki diğer Türk limanlarını işgal etmesi Amerikalı Türk toplumunu şok etti. Amerikan gazete haberleri taraftardı ve işgal eden İttifak Kuvvetlerini destekliyordu. Bu haberden sonra, Yunanlıların Türkiye’yi istila etmesi haberine, Türkler hemen tepki gösterdi. Fabrikalarda ve caddelerde Türkler ile Yunanlılar arasında kavgalar başladı. Birleşik Devletler’deki Türklerin yarısı bütün eşyalarını toplayıp ve biriktirdikleri parayla birlikte istilacı yabancı kuvvetlere karşı savaşmak için Türkiye’ye geri döndüler. Bu savaşlar “Türk Kurtuluş Savaşı” olarak bilinir.</p>
<p>Türklerin Amerika’dan ikinci büyük çıkışları “Derin Kriz” (ekonomik) sırasında oldu. Fabrikadaki çalışma şartları ve Amerikan hayatındaki gerilim büyük ümitlerle gelen birçok Türkleri hayal kırıklığına uğrattı. Avrupa’yı ve Amerika’yı süpürüp geçen verem, aynı evde oturan birçok Türk göçmeninide öldürdü. Birçokları ölümlerinin ardından müslüman toprağına gömülememekten korktular. Bazıları Birleşik Devletler’de vefat etmeleri halinde vücutlarının Türkiye’ye geri gönderilmesini istediler. Yine birçokları anavatanını özlediler. Bu zamanlarda Türkiye’nin sıhhatli ve muktedir Türk erkeklerine ihtiyacı vardı. Kurtuluş Savaşı Türk erkek nüfusunu azalttı. Memleketin, kendisinin tekrar inşasına yardım edecek insanlara ihtiyacı vardı.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk Türk gemilerini Amerika’ya göndererek anavatana geri dönmek isteyen her Türke bedava yolculuk teklif etti ve biri bu teklifi kabul ederek Türkiye’ye döndü. 1899’dan 1924’e kadar Birleşik Devletler’e gelen Türklerin yaklaşık yüzde 86’sı Türkiye’ye geri gitti.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> 1924’de Johnson-Reed Kontenjan Yasasının çıkmasıyla, Türkiye’den gelen göçmenlerin sayısı yaklaşık olarak yılda 200 ile sınırlandı. Böylece 1940’a kadar Birleşik Devletler’de sadece 104,000 Türk kaldı. Bu miktar başlangıç daki nüfusun üçte birinden azdı.</p>
<p><span><strong>İkinci Dünya Harbinden Sonraki Türk Göçmenleri</strong></span></p>
<p>Bundan sonraki önemli Türk göçmenleri dalgası İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başladı. Fakat bu göçmenler daha önce gelenlerden farklı idi, çünkü bunlar çoğu kez tahsilli (işçi olmayan) kişilerdi ve bunlara birçok kadın ve çocuk da dahildi. İşçi Türklerin çoğu Avrupa’ya göç ettiler, çünkü orası Türkiye’ye yakındı ve seyahetler daha az ücretle yapılabiliyordu. Birçok okumuş Türk Avrupa’ya gitti, fakat iyi üniversite sisteminden ve iş bulma fırsatlarından dolayı Amerika daha çekici geliyordu. 1965’de sınırlamaların kaldırılmasından sonra önemli miktarda Türkiye’den göç tekrar başladı, bu da “beyin göçü” ne sebep oldu. Göç’deki çoğalma INS istatiskleri tablosunda açıkca görülür.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Zaman Müddeti                    Göçmen Sayısı</p>
<p>1931-1940                                        1.065</p>
<p>1941-1950                                        798</p>
<p>1951-1960                                        3.519</p>
<p>1961-1970                                        10.142</p>
<p>Şimdiki göçmen sayısı toplamı yılda birkaç bindir; örneğin, 1996 senesinde INS 3,675 Türk göçmeni rapor etti. Bu göçmenlere ilave olarak, birçok Türk de Birleşik Devletler’e göçmen olmadan kabul edilmişti. INS 1996’da 64,351 Türk vatandaşının Birleşik Devletler’e geldiğini ve 11,518 inin 15-24 yaşlarında ve 18,978 inin 25-34 yaşlarında olduğunu rapor etmiştir. Bu rakamlardan, üniversitede okumak için gelenlerin yılda 10-20 bin olduğu tahmin edilebilir. O öğrencilerin birçoğunun Türkiye’ye dönmesine rağmen,<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> birçokları da Birleşik Devletler’inde iş bularak, daha sonra Amerikan vatandaşı olmuşlardır. Şimdiki tahminlere göre Amerika’daki Türk nüfusu 300,000 civarındadır.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>İkinci Cihan Harbi’nden sonra göç eden Türklerden geriye dönenler çok azdır, fakat Türkiye ile olan bağlarını muhafaza etmektedirler. Türklerin çoğu çifte vatandaştır, Türk vatandaşlığını bırakmaları psikolojik olarak kendi kökenlerini inkar etmeye denk olduğundan çok az kimse bunu yapmaya isteklidir. Hava yolculuğunun gelişmesi ile para durumu iyi olanlar tatillerinde ülkelerini ziyaret ederler, Türkiye’deki akrabalarını görürler, ve bu da çocuklarının dil ve kültür ile temas etmelerini sağlar. İlaveten, internet ve elektronik postanın icadı ile Amerikalı Türklerin Türkiye’de çıkan gazeteleri okuyabilmeleri, ve gençliğin konuşma kanallarına girerek Türkiye’deki arkadaşları ile temas etmeleri sağlandı.</p>
<p>Bölgesel Türk-Amerikan Cemiyetlerinin kurulmasıyla, Türklerin diğer Türklerle organize edilen kültürel ve sosyal faaliyetlerde bir araya gelmesi mümkün kılındı. En eski cemiyet 1933’de kurulan New York’daki Türk Kültür Birliği’dir. Bu birlik 1956 ’da Türk-Amerikan Birlikleri Federasyonu kurulancaya kadar tek resmi birlik olarak kalmıştır. 1950’lerin sonlarında ve 1960’larda yeni birlikler kuruldu ve bugünlerde Birleşik Devletler’in her bölgesinde çeşitli mahalli birlikler vardır. Kafkaslı, Orta Asyalı, ve Kıbrıslı Türkler (Azeriler, Özbekler, Türkmenler, Kazaklar, Kırgızlar, Karaçaylılar, Kırım Tatarları, Kıbrıs Türkleri ve diğerleri) de Türk-Amerikan Birliklerinin milli teşkilatına dahildir. Birçok Türk öğrencisinin gelişiyle şimdi hemen hemen her Amerikan üniversitesinde bir Türk Öğrenci Derneği vardır. Birçok dernekte Türk-Amerikan Birlikleri ile temas halindedir. Bu etkileşimden dolayı da bazı büyük üniversitelerde “Türk okulları” açılmıştır. Bu resmi olmayan okullar, Amerika’da doğan Türk çocuklarına Türk dil ve kültürünü öğretirler ve çoğu zaman öğretmenler Türk üniversite öğrencileri ve ebeveynlerdir. Yinede bazı okularda profesyonel öğretmenler Türkiye’den getirilir. Mesela, hem Türk-Amerikan Kadınlar Birliği’nin 1971’de kurduğu Atatürk Okulu hem de Türk- Amerikan Toplum Merkezi’nin kurduğu Mustafa Kemal Atatürk Okulu’da öğrentmenleri Türkiye’den getirmektedir. Dersler Türkçe, Coğrafya, Türk Tarihi, Türk Halk Dansları ve Müzik’ten oluşur ve bu dersler Pazar sabahları, Hıristiyan Amerikalıların kilisiye gittikleri zamanlarda verilir.</p>
<p><span><strong>Ermenilerle ve Yunanlılarla İlişkiler</strong></span></p>
<p>Cemiyet olarak Amerikalı Türkler birkaç mücadele ile yüz yüzedirler. Bunların başlıcaları Amerikalı Ermenilerle ve Amerikalı Yunanlılarla olan ilişkilerdir. Bireysel düzeyde Türkler, Ermeniler ve Yunanlılar kendi aralarında iyi anlaşırlar; Osmanlı zamanında yüzyıllarca aynı ülkede yaşamaktan doğan kültür benzerliğiyle bağlantılı olarak hakikaten bu toplumlar arasında iyi arkadaşlıkları olanlar mevcuttur.</p>
<p>Fakat tarihi münakaşalar cemiyetlerin arasındaki anlaşmazlığı devam ettirmektedir. 1915’de Türklerin Ermenileri katliam ettiklerini söyleyen Ermeni iddiaları hem Amerika’daki Türkler ve Ermeniler arasında, hem de Türkiye ve Ermenistan arasında derin bir ayrılık yarattı. Bu konuda “asıl susma”yı devam ettiren Amerikalı Türkler, 1970 ve 1980’lerde olan Ermeni Terörizmi ile irkildiler. Ermeni teröristler iddialarında kendilerini haklı bularak, Birleşik Devletler’de ve Avrupa’da otuzdan fazla Türk diplomatına saldırarak öldürmelerini doğrulamaya çalıştı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Saldırılar sadece Türklerle sınırlı kalmadı; 4 Ekim 1977’de UCLA Profesörü Stanford Shaw’ın evi bombalandı. Terörizmin yatıştırılmasına rağmen, Ermeniler hâla kendi iddialarını soruşturan ilim adamlarının itibarını lekelemeye çalışmaktadırlar. Princeton Üniversitesi Profesörü Bernard Lewis, Türk devletinin Ermeni Soykırımı’nı emrettiğini doğrulayan bir delil olmadığını ifade etmesinden dolayı, Ermeniler ona karşı dava açmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Ermeni itirazları, Los Angeles’daki Calfornia Üniversitesi’nde (UCLA) Türk ve Osmanlı Tarih kürsüsü kurulması amacı ile Türkiye’den gelen bir milyon dolarlık bağışın kabul edilmemesine sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bundan daha da ilerisi, “Ermeni Katliamını Tanıma” yasasını geçirmeye, halk okullarına “Ermeni Katliamı Eğitimi” sokmaya, televizyonda iddia edilen Soykırım’ı ilan etmeye, anıtlar dikmeye ve hatta neonla ışıklandırılmış, üzerinde “1915’deki Ermeni Katliamını Hatırla” yazılı tabelalar asmaya, büyük gayret sarfediliyor. Bütün bunlar, Türkler kuşatılmış ve devamlı olarak kendilerini müdafaa etmek zorundaymış gibi bir hava yaratıyor.</p>
<p>Benzeri olaylar Yunanlılarla olan münasebetlerde de yaşanıyor. Yunanlılar ve Türkler arasındaki sürtüşmenin esası Kıbrıs ve Ege Adaları’ndan gelmektedir. Bu iki cemiyet arasındaki çekişmeye örnek olarak, Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) Türk ve Yunan Öğrenci Dernekleri arasındaki etkileşimi ele alalım. Her seferinde Yunanlılar, Türkleri “istila etmek” ve Yunanlıları kesip öldürmekle suçlayan pano astıklarında, Türkler de öğrenci gazetesi olan “The Tech”de protesto ederek cevap verir. Böylece sözlü kavgalar halkın önünde “The Tech”de devam eder.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bir noktada münakaşalar o kadar kızgın hale geldiki Üniversite Dekanı araya girip “ateşkes” ilan etmek zorunda kaldı; her iki grubun halkın önünde kavga etmelerini menetti.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Milli düzeyde, Yunanlılar her zaman Ermeni sorununda, Ermenilere destek verirler. Hatta aktör Antonio Banderas’ın Atatürk’ü canlandıran baş rolü kabul etmemesi yönünde baskı koyarak, Atatürk hakkında film yapılmasını önlemeye çalıştılar. Banderas’a yapılan yoğun posta kampanyasıyla, Atatürk’ü; “Ermeni Katliamını reddettiğinden, ve Pontic Bölgesi’nde 350.000 Yunanlı soykırımından, diğer yandan İzmir’de Yunanlıları ve Ermenileri yok etmeye çalıştığı”<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> gibi iddialar ile suçladılar. Mektuplarda, Atatürk’e; “çocuklara tecavüz eden vahşi çılgın”<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> gibi onur kırıcı sözler söylendi. Bu, Türk tarihinin bu gibi propaganda kampanyalarıyla nasıl değiştirildiğinin bir örneğidir.</p>
<p><span><strong>Amerikalının Türklere Bakışı</strong></span></p>
<p>Şüphesiz, Amerikalıların Türklere olan bakışları, Ermeni-Amerikan ve Yunan-Amerikan cemiyetlerinin eylemleri ile çok etki altında kalmaktadır. Sadece Amerikalıları yanıltarak Türklere iftira etmekle kalmıyorlar, ilim mensuplarını ve halkın tahsilini etkileyen faaliyetleri ile Amerikalıların tarihi anlaşmazlıklarının her iki yüzünü görmelerini önlüyorlar. Şimdiki Amerikan devlet okulları Türkler veya Türkiye hakkında hiç bir şey öğretmeyip, sadece Haçlı Seferleri ve Osmanlı’nın Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na katıldığından bahseder. Gelibolu Savaşı’nı öğretmek sebebiyle “Gelibolu” filmini göstermekle, Türklerin “düşman” olduğu vurgulanır ve İttifak Devletlerinin istilacılar olduğundan hiç bahsedilmez.</p>
<p>Eğer Ermeni gayretleri sözde Ermeni Soykırımı’nı eğitime sokmayı başarırsa ki sadece tek taraflı bakıştan tarih öğretilmez, tekrar Amerikalılara da Türklerin “şeytani ve merhametsiz” olduğu mesajı gönderilmiş olur. Örnekler arasında yazarın 1987-1990’larda Massachusetts Eyaletinin Lexington şehrinde bulunan Clark Orta Okulu’nda talebeyken, “2 milyon Ermeni’nin katili” diye bağıran diğer çocukların hakaretine maruz kalması verilebilir.</p>
<p>Amerikan halkı gibi, Türkler ve Türkiye hakkında tahsil görmemiş herhangi bir halk, medyadan çok etkilenir. Türkiye hakkındaki haberler istisnasız felaketler, hükümetteki dengesizlikler, terörist bombalamaları, veya Türk Ordusu’nu malum Kürtleri öldürmekle suçlayarak itibarını lekeleyen röportajlar hakkındadır. Zaman zaman Türkiye’nin diktatörlükle idare edildiğini veya İslam devleti olduğu kanısında olan Amerikalılarla karşılaşırsınız. Bu Amerikalılar Türkiye’nin laik ve demokratik devleti olduğunu, Türklerin türban giymediklerini, Arapça konuşmadıklarını ve Türkçenin latin harfleriyle yazıldığını öğrendiklerinde bayağı şaşırırlar. “Geceyarısı Ekspresi” gibi filmler Amerikalıları büyük ölçüde etkilemiştir ve Türklere karşı oluşan önyargının önemli bir kaynağı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bugünlerde bile, tutuklanarak hapsedilmek korkusu ile Türkiye’ye gitmekten çekinen Amerikalılar vardır. Buna karşılık, Türkiye’yi ziyaret eden veya Türk arkadaşları olan Amerikalıların tam zıt bir intibası vardır, Türkiye’yi çok güzel bir yer olarak ve Türk halkının samimi ve dostça olduğunu söyleyerek tarif ederler.</p>
<p>Maalesef Amerikalı Türklerin, Amerikalı Ermeni ve Yunanlı lobi sahiplerinin dağıttığı yanlış bilgilere karşı gayretleri pek etkili değildir. Türk bireylerin çoğu kendi günlük hayatları ile ilgilenmeyi tercih edip, kıymetli zamanlarını “yanıltıcı ve aslı olmayan suçlamalar” ile münakaşa etmeye harcamak istemiyorlar. Türk-Amerikan teşkilatlarında politik olarak aktif olan, Millet Meclisi’nde ve okul idare heyetlerinde Ermeni iddialarına karşı savaşmak isteyen Türklerin sayısı Ermeni ve Yunanlıların sayısından çok azdır. Bazen Türk-Amerikan cemiyetin kendisi Türk politikası yüzünden bölünmelere uğramıştır.</p>
<p>Bundan başka, Türk teşkilatlarının Ermeni ve Yunanlı teşkilatlarına nazaran çok az mali kaynakları vardır. Parası olan Türkler politik savaşlar yerine kültürel sebeplerle para bağışlamayı tercih ederler. Örneğin, Hitit Mikrodalga’nın kurucusu Türk mühendisi Dr. Yalçın Ayaşlı Ocak, 2000’de Türk Kültür Vakfı’nı kurdu ve Nisan 2001’de Chicago Üniversitesi’nde Türkçe çalışmaları için Ayaşlı Fon’a 350.000 dolar bağışladı.<a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Amerikalı Türklerin politikadan hoşlanmamasına delil olarak, hükümette, politika, ve gazetecilikte hemen hemen hiç üyelerinin olmaması gösterilebilir.</p>
<p>Yinede, Amerikalı Türkler profesyonel hayatlarında bilim, mühendislik, müzik, ve sanayide başarılı olmaya devam etmektedir. Dr. Kenan Şahin, Lucent Technologies’in şimdi bir parçası olan Kenan Systems’ı kurmuştur. Nesuhi ve Ahmet Ertegün 1940’ların sonlarında kurdukları Atlantic Recording Corporation ile milyoner olmuşlardı ve sonra Warner Communications’da yüksek seviyede idareci olmuşlardı. Birçok Türk bilimde, mühendislikte ve tıp alanında tanınmış profesör olmuşlardır. Hatta “Baywatch” televizyon dizisinde oynayan aktör David Chokachi baba tarafından yarı Türk’tür.</p>
<p>Böylece sayıları artan ikinci ve üçüncü nesil Türkler ve Türkiye’den göç edenler sadece Türk cemiyetinin daha derin yerleşmesine değil, Amerika’nın Türkleri anlamasına ve Amerika’nın kuvvetlenmesine de katkıda bulunurlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sevgi ERTAN</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı / A.B.D.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 881-889</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmed, Frank. “Turks in America: The Ottoman Turk’s Immigrant Experience.” , Columbia International, USA, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Brummett, Palmira. “Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of , Discovery”, State University of New York Press, Albany, NY, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Cordasco, Francesco. “Turks.” Dictionary of American Immigration History, The Scarecrow Press, Inc, Metuchen, NJ, 1990, s. 714-716.</span></div>
<div><span>♦ Gordon, Leland J. “The Turkish American Controversy over Nationality.” American , Journal of International Law, Vol. 25, Issue 4, Ekim 1931, s. 658-669.</span></div>
<div><span>♦ Gowen Research Foundation Newsletters, “Melungia” ve “Melungia 2” (1989-1996).</span></div>
<div><span>♦ Hagy, James W. “Muslim Slaves, Abducted Moors, African Jews, Misnamed Turks, and an Asiatic Greek Lady: Some Examples of Non-European ♦ Religious and Ethnic Diversity in South Carolina Prior to 1861.” CAROLOGUE, Vol. 9, No. 1, İlkbahar 1993.</span></div>
<div><span>♦ Halman, Talat Sait. “Turks.” Harvard Encyclopedia of American Ethnic Groups, 1980, , s. 992-996.</span></div>
<div><span>♦ Hess, Andrew. “Piri Reis and the Ottoman Response to the Voyages of Discovery.” , Terrae Incognitae 6, 1974, s. 19-37.</span></div>
<div><span>♦ Javelos, Michael. “Crimes Against Humanity-A Legacy of Ataturk.” New York Times Letter to the Editor, Temmuz 20, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Karpel, Dalia. “There was no Genocide.” Haaretz Daily, Jerusalem, Ocak 23, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Kennedy, N. Brent. “The Melungeons: The Resurrection of a Proud People.” Mercer University Press, Macon, Georgia, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Kinzer, Stephen. “Banderas Quits Controversial Film About Turkish Leader.” New York Times, Temmuz 16, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Matar, Nabil. “Turks, Moors, and Englishmen in the Age of Discovery.” Columbia , University Press, New York, 1999.</span></div>
<div><span>♦ “Meluncan Society Wants to Adopt Child Victims of Quake.” Anadolu Haber Acentesi, Eylül 4, 1999.</span></div>
<div><span>♦ “Meluncans Visit Turkey.” Office of the Prime Minister, Directorate General of Press and Information, Newspot #5, 1997</span></div>
<div><span>♦ “Meluncan Türkleri Anıtkabir’de.” Superhaber Online, 12 June, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Morello, Carol. “Beneath Myth, Melungeons Find Roots of Oppression.” Washington Post, Mayıs 30, 2000, s. A10.</span></div>
<div><span>♦ Öke, M. Kemal. “The Armenian Question: 1914-1923.” K. Rustem and Brother, London, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Quinn, David Beers. “Turks, Moors, Blacks, and Others in Drake’s West Indian Voyage.” Terrae Incognitae 14, 1982, s. 97-104.</span></div>
<div><span>♦ Şahin, Haluk. “Midnight Express 20 Years Later: A Turkish Nightmare.” New Perspectives Quarterly, Fall 1998, Vol. 15, No. 5, s. 21-22.</span></div>
<div><span>♦ Shaw, Stanford and Shaw, Ezel Kural. “History of the Ottoman Empire and Modern , Turkey, Vol. 1 and Vol. 2” Cambridge University Press, New York, 1977.</span></div>
<div><span>♦ “Soykırım Tartışması Yine Gündemde.” Özgür Politika, Mart 4, 2000.</span></div>
<div><span>♦ The Tech, Massachusetts Institute of Technology, Ekim-Kasım, 1994.</span></div>
<div><span>♦ “This Historical Tragedy Hits Closer Than We Think.” Bristol Herald Courier, Mart 27, 2001.</span></div>
<div><span>♦ The Turkish American Cultural Society of New England Bülteni, Temmuz 2001.</span></div>
<div><span>♦ United States Immigration and Naturalization Service, Department of Statistics, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Weiss, Kenneth. “Strings on Foreign Aid Trouble Colleges.” The Los Angeles Times, Kasım 24, 1997.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> 1513’de Osmanlı haritacı ve kaptan Piri Reis Columbus la yolculuk eden denizcilere sorarak Amerika’nın en eski haritasını çizdi. Bu harita 1517 senesinde Yavuz Sultan Selim’e takdim edildi. Piri Reis “Kitabi-i Bahriye” adında temel coğrafya eserini 1521’de tamamladı. Daha genişletilmişini Kanuni Sultan Süleyman’a 1526’da takdim etti. Eserinde Keşif Seferlerini ayrıntılarıyla, Avrupalı denizcilik metodlarını, ve Amerikayı tarif ediyor. Daha detaylı bilgi için bak: Andrew Hess, “Piri Reis and the Ottoman Response to the Voyages of Discovery”, Terrae Incognitae 6, 1974, sf. 19-37ç</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Türk denizcilerin seyahetlerinin boyutu hala Osmanlı arşivlerinden ve Bahriye kayıtlarından araştırılması devam etmektedir. İngiliz arşivlerine göre, Amerika’ya doğru yol alan bazı gemiler Atlas Okyanusu’nda Kuzey Afrikalı veya Türk korsanlar tarafından durdurulmuştur. [Nabil Matar, “Turks, Moors, and Englishmen in the Age of Discovery.” Columbia University Press, New York, 1999]. Ve bazılarına göre Osmanlı denizcisi Murat Reis Kuzey Amerikaya donanmasıyla gitmiş olabilir. [N. Brent Kennedy, “Melungeon Research Team Completes Filming in Turkey”, Gowen Research Foundation Newsletter, C. 6, No. 11, Temmuz 1995].</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Hanna Al-Mawsuli . “Rihla”. Antoon Rabbat al-Yasooi’i tarafindan edit edilmiş. Beirut, Catholic Press, 1906 [Matar, “Turks”, 1999’da bahsedilmiş].</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> N. Brent Kennedy, “The Melungeons: The Resurrection of a Proud People.” Mercer Press, Macon, Georgia, 1997, sf. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> David B. Quinn, “Turks, Moors, Blacks, and Others in Drake’s West Indian Voyage.” Terrae Incognitae 14, 1982, sf. 97-104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu yazıda Meluncanların tarihinde Portekizlerle olan bağıntıları tartışılmayacak, fakat Melucanların Portekiz ve İspanya ile olan bağıntıları hakkında daha detaylı bilgi için bak: Kennedy, “Melungeons” sf. 108-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> James L. Guthrie, “Melungeons: Comparisons of Gene Distrıbutions to Those of Worldwide Populations,” Tennessee Anthropologist 15/1, İlkbahar 1990 (Kennedy, “Melungeons,” sf. 147 de bahsedilmiş).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bazı Türk gazetecileri Meluncanlardan “Meluncan Türkleri” diye bahsediyorlar. Aslında bu terim doğru değildir, çünkü Meluncanlar Türkmenler, Özbekler ve Kırgızlar gibi bir Türk kabilesi değildir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Carol Morello. “Beneath Myth, Melungeons Find Roots of Oppression.” Washington Post, Mayıs 30, 2000, sf. A10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> “Melungeons Visit Turkey” T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Newspot #5, 1997 and “Meluncan Türkleri Anıtkabir’de” Superhaber Online, 12 Haziran, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> “Meluncan Society Wants to Adopt Child Victims of Quake.” Anadolu Haber Acentesi, 4 Eylül, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> “This Historical Tragedy Hits Closer Than We Think.” Bristol Herald Courier, Mart 27, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> “This Historical Tragedy Hits Closer Than We Think.” Bristol Herald Courier, Mart 27, 2001 ve “Soykırım Tartışması Yine Gündemde.” Özgür Politika, Mart 4, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Frank Ahmed. “Turks in America: The Ottoman Turk’s Immigrant Experience.” Columbia International, USA, 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İstatistikler tam olarak bilinmiyor, fakat Ahmed 45,000-65,000 etnik Türkün Birleşik Devletler’e Birinci Dünya Savaşı’ndan önce göç ettiğini tahmin ediyor. [Ahmed, “Turks in America”, sf. 108] Göç istatistiklere göre, Leland Gordon Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen göçmenlerin %5nin (veya yaklaşık 18,000nin) etnik Türk olduğunu tahmin ediyor. [L. Gordon, “The Turkish American Controversy over Nationality”, American Journal of International Law, C. 25, Issue 4, Ekim 1931, sf. 668] Ve Talat Sait Halman’ın tahmine göre, “1820-1950 seneleri arasında Osmanlı Türkiyesi’nden gelen 360,000 göçmenin yüzde 10undan (36,000 den) azı etnik Türktü.” [Talat Sait Halman. “Turks.” Harvard Encyclopedia of American Ethnic Groups, 1980].</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Gordon, “The Turkish American Controversy,” 1931, sf. 660.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Gordon, “The Turkish American Controversy,” 1931, sf. 661.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ahmed, “Turks in America,” sf. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Halman, “Turks,” sf. 993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Halman, “Turks,” sf. 994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Birçok dışarda lisans üstü çalışmaları yapmak için verilen devlet bursları “beyin kaybolmasını” önlemek amacıyla, öğrencilerin mezuniyetten sonra geri dönmelerini şart koyar. Fakat öğrenciler bursları geri ödeyerek, geri dönmek mecburiyetinden kurtulurlar. Bazı öğrenciler ABD de iş bulup bu gaye için para biriktirirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Türk-Amerikan Dernekleri Birliğinin tahminidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ermeni teröristlerin saldırdığı ve öldürdüğü diplomatların tam listesini Dişişleri Bakanlığının web sayfasındadır: http://www.mfa.gov.tr.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Dalia Karpel. “There was no Genocide.” Haaretz Daily, Jerusalem, Ocak 23, 1998. [Dava hakkında Prof. Lewis ile bir görüşme.]</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kenneth Weiss. “Strings on Foreign Aid Trouble Colleges.” The Los Angeles Times, Kasım 24, 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> “The Tech” deki yazılara bakın: K. Limon and L. Talgar, “Infinite Corridor Posters Push Fascism for Cyprus” (Ekim 14, 1994), C. Dellarocas, “Turkish Allegations Are Exercise in Absurdity” (Ekim 21, 1994), C. Hadjicostis, “Turkish Students Misinterpreted Infinite Corridor Posters” (Ekim 21, 1994), S. Keskin, “Biased Opinions on Cyprus Issue Bode Ill for Peace” (Ekim 28, 1994), and C. Athanasiadis, “Turkey Deserves More Blame for Cyprus” (Kasım 1, 1994).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Yazarın 1993 den 2000 e kadar MIT’de lisans ve lisans üstü öğrencisi ve Türk Öğrenci Derneği üyesi olarak yaşadığı olaylara dayanır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Michael Javelos, Amerikan Yunanlı Medya Projesi Yardımcı Müdürü, “Crimes Against Humanity – A Legacy of Ataturk.” New York Times Editöre Mektup, Temmuz 20, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Stephen Kinzer, “Banderas Quits Controversial Film About Turkish Leader.” New York Times, Temmuz 16, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Mesela, Amerikan hapishanesinde 15 sene geçirmiş bir Türkün şartlı olarak tahliye edilmesi red edilmişti çünkü hapishane muhafızları “Geceyarısı Ekspresin” deki günahlarının hala temizlenmediğine inandılar. Daha örnekler için: Haluk Şahin, “Midnight Express 20 Years Later: A Turkish Nightmare.” New Perspectives Quarterly, Sonbahar 1998, C. 15, No. 5, sf. 21-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/amerikadaki-turklerin-tarihi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> New England’ın Türk Amerikan Kültür Cemiyeti (Turkish American Cultural Society of New England) Bülteni, Temmuz 2001.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı Türklerinin Amerika’ya Göçü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-turklerinin-amerikaya-goecu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-turklerinin-amerikaya-goecu</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı Türklerinin Amerika’ya Göçü
Giriş Osmanlı Devleti’nin son demlerini yaşadığı 19. yüzyılda, Anadolu’nun başta Rumeli olmak üzere kaybedilen toprak parçalarından sürekli göç aldığı bilinmektedir. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra, Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelik hızlanan göçler, Cumhuriyet kurulduktan sonra da artarak devam etmiştir. Fakat daha az bilinen bir gerçek de Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında başka ülkelere […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c681b55d78.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, Türklerinin, Amerika’ya, Göçü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Osmanli-Turklerinin-Amerikaya-Gocu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html">Osmanlı Türklerinin Amerika’ya Göçü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Birol AKGÜN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin son demlerini yaşadığı 19. yüzyılda, Anadolu’nun başta Rumeli olmak üzere kaybedilen toprak parçalarından sürekli göç aldığı bilinmektedir. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra, Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelik hızlanan göçler, Cumhuriyet kurulduktan sonra da artarak devam etmiştir. Fakat daha az bilinen bir gerçek de Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında başka ülkelere önemli ölçüde göç vermiş olduğudur. Çok daha az bilinen bir olay da Osmanlı topraklarından Amerika kıtasının kuzeyine (ABD ve Kanada) ve güneyine (özellikle Brezilya ve Arjantin) gerçekleşen göçlerdir. Her ne kadar Yeni Dünya’ya giden Osmanlı tebaasının büyük çoğunluğu azınlıklardan oluşuyor idiyse de, içlerinde azımsanmayacak kadar Osmanlı Türkü de yer alıyordu. Umut yolcularının ilk nesli olarak adlandırılabilecek bu Türk göçmenleri hakkında derli toplu bilgi bulmak oldukça zordur. Çünkü Türklerin Amerika’ya göçünün tarihiyle ilgili elimizde çok az kaynak vardır ve bu konu yeterince incelenmiş de değildir. Bu nedenle de Amerika’daki Türk diasporasının dünü ve bugünü hakkında detaylı bilgiye de sahip değiliz.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Oysa ki, Osmanlı döneminde kendi bünyesinde pek çok dini ve etnik azınlığı barındıran Türk toplumu, belki de ilk kez kendi üyelerini Amerika gibi oldukça uzak ve tamamen farklı kültüre sahip ülkelere göçmen olarak gönderiyordu. Türklerin 1960’larda devletler arası antlaşmalar çerçevesinde kitleler halinde Almanya’ya göçünden çok önce ve oldukça olumsuz şartlarda, maceralı, yorucu ve riskli bir yolculuk gerektiren yeni dünyaya göçü göze alan Anadolu Türklerinin yaşadıkları serüvenleri bir nebze de olsa aydınlatmak bu yazının temel amacıdır. Çünkü, ülkemizde son yıllarda Avrupa Birliği ekseninde sıkça tartışılan “Azınlık Müslümanlar olarak çoğunluğu oluşturan Hıristiyanlar arasında dinimizi, kültürümüzü ve milli benliğimizi nasıl koruyacağız” sorusuyla ilk kez karşılaşanlar yüzyılın başında Amerika’ya göç eden Anadolu köylüleriydi. Umut yolcularının öncülerini oluşturan bu ilk Türk göçmenlerinin tarihini ve yaşadıkları tecrübeleri öğrenmek yarınlarımız için de aydınlatıcı olacaktır. Önce, Osmanlı topraklarından Güney Amerika’ya yönelik göçlere değinilecek ardından da ayrıntılı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk göçü incelenecektir.</p>
<p><span><strong>Osmanlı Topraklarından Amerika’ya Göç (Caliye)</strong></span></p>
<p>Arap dilinde “göç etmek” demek olan caliye kelimesi, genel olarak Osmanlı topraklarından göç edip Amerika kıtasına yerleşen toplulukları anlatan bir terimdir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu terimin anlamı daha sonraları Orta Amerika ülkeleri dahil olmak üzere, Amerika kıtasına göç eden tüm Müslüman grupları içine alacak şekilde genişlemiştir. Karpat, caliyenin kapsamını dört ana devreye ayırmaktadır.</p>
<p>İlk devre Amerika’nın keşfinden 19. yüzyıla kadar olan devreyi, ikinci devre 19. yüzyılın ortalarından I. Dünya Savaşı’na kadar geçen süreyi, üçüncü devre iki savaş arası dönemi ve son devre de II. Dünya Savaşı’ndan günümüze uzanan dönemdeki Müslüman göçünü kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu yazının konusunu birinci ve özellikle de ikinci devre oluşturmaktadır.</p>
<p>Aslında bazı antropolojik araştırmaların ışığında, Kızılderililerin de eski Türk kavimleriyle ortak özellikler taşıdığı tezi ortaya atılmış ve gerçekte Türklerin Amerika kıtasındaki varlığının çok eskilere dayandığı iddia edilmiştir. Bu iddiayı tarihsel bir temele oturtmak için de, Asyalı kavimlerin Bering Kara Köprüsü yoluyla Kuzey Amerika’ya geçmiş olduğu savunulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ancak bu tezleri doğrulayacak ya da yanlışlayacak bilgi ve belgelere sahip olmadığımızı belirtmek gerekir. Şu var ki, bu tezler halen tartışılmaktadır ve Amerikan yerlileri arasında da ciddiye alınmaktadır. Nitekim son yıllarda periyodik hale gelen Dünya Türk Halkları kurultaylarında Amerikan yerlileri de resmî gözlemci sıfatıyla temsilci bulundurmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Türklerin Amerikan kıtasında 19. yüzyıl öncesi varlığıyla ilgili ikinci bir tez de ABD’nin Virginia, Kuzey Carolina ve Kentucky eyaletlerinde yaşayan Meluncanların Türk olduğu iddiasıdır. Bu teze göre, Amerika’da Meluncan diye bilinen ve daha çok dağlık bölgelerde yaşayan etnik grubun atalarının, 1571 yılında Osmanlı Devleti ile Haçlılar arasında vuku bulan İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra Haçlılara esir düşen binlerce Türk levendinin esir ticareti yoluyla Amerika’ya taşınan Türkler olduğu savunulmaktadır. Son yıllarda bu alanda yapılan araştırmalarda Meluncanların genetik özellikleri, kültürel mirasları ve hatta sık rastlanan bazı hastalık türleri bakımından Türklerle benzerlikler taşıdığı söylenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Amerika’da Meluncan araştırmaları komitesi başkanlığını yürüten N. Brent Kennedy, değişik zamanlarda Türkiye’ye de gelerek araştırmalar yürütmekte ve Dünya Türk Halkları toplantılarına da katılmaktadır.</p>
<p>Ancak bizim konumuz açısından Osmanlı Türklerinin Anadolu’dan Amerika’ya göçleri, caliyenin ikinci devresinde, yani 1850-1914 yıllarını kapsayan dönemde, yoğun olarak gerçekleşmiştir. Bu devrede Amerika’ya göçü hızlandıran sebepler arasında, Osmanlı Devleti’nde yaşanan sosyo-ekonomik sıkıntılar itici faktör olarak, Kuzey Amerika’daki sanayileşme ve Güney Amerika’daki genişleyen tarım alanlarının ortaya çıkardığı işgücü talebinin yarattığı çekici faktörler sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Özellikle Güney Amerika’ya 1860’larda başlayan göç, 1878-79’da hızlanmıştır. 1880 ile 1914 yılları arasında Güney Amerika ülkelerine giden Osmanlı göçmenlerinin sayısının yaklaşık 200 bin kişi olduğu belirtilmektedir. Bu göçmenlerin yerleştiği ülkeler arasında Brezilya ve Arjantin başta gelmektedir. Ayrıca Meksika, Küba ve diğer ülkelere de önemli miktarda göç olmuştur. Bu dönemde Suriye, Anadolu ve Filistin’den Brezilya’ya göç edenler 45 bin kişi, Arjantin’e gidenler 138 bin kişi ve Küba’ya gidenler de 4 bin beş yüz kişidir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Latin Amerikalıların Turcos (Türkler) diye adlandırdığı bu Osmanlı göçmenlerinin çoğunluğunu Hıristiyan Araplar oluşturmaktadır. Nitekim 1990’larda Arjantin’de Cumhurbaşkanlığı yapan Carlos Menem’in de ailesinin bu göçmenlerden olduğu ve kendisinin de “Turco” lakabıyla anıldığı bilinmektedir. Bu nedenledir ki, kendisine 1992 yılında ülkemizi ziyareti sırasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı renkli diplomatik pasaportu dahi verilmiştir. Turcos olarak bilinen göçmen grubunun çoğunluğu Hıristiyan Araplardan oluşsa bile bunlar arasında az da olsa Müslüman Türklerin de olduğu kaydedilmektedir. Ancak Müslüman nüfusun imparatorluğu terk etmesi yasak olduğu için, göç eden Müslümanlar gizlice ve çoğu zaman da isim değiştirerek gitmişlerdir. Nitekim Osmanlı arşivlerinde yapılan incelemelerde, Osmanlı’nın Arjantin büyükelçiliğinden gelen mektuplarda göçmenler arasında Müslüman nüfusun da bulunduğu belirtilmektedir. Gene Arjantin’in resmi istatistiklerine göre, 1909 yılında bu ülkeye Osmanlı topraklarından kabul edilen toplam 11,765 göçmenin %45’i (5,111 kişi) Müslüman, geri kalanı ise Katolik (6.428) ve Yahudilerden (226) oluşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Aşağıda değinileceği gibi, Kuzey Amerika’daki Türk göçmenler hakkında sınırlı da olsa elimizde bazı kaynaklar olmakla birlikte, Güney Amerika’daki Osmanlı göçmenleri ve özellikle de Müslüman nüfusun akıbetleri hakkındaki araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bilinen şey, bunların önemli bir kısmının zamanla memleketlerine geri döndükleri ve fakat bazılarının gittikleri ülkelere yerleşerek asimile oldukları gerçeğidir.</p>
<p><span><strong>Osmanlı’dan ABD’ye Göç</strong></span></p>
<p>Güney Amerika’ya göç eden Osmanlı tebaasının bir kaç katı büyüklüğündeki nüfus, aynı nedenlerle Kuzey Amerika’ya da gitmiştir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede Osmanlı tebaasından olan Rum, Ermeni ve Balkan halklarından binlerce kişi ABD’ye göç etmiştir. Her ne kadar bu dönemde Osmanlı topraklarından göç edenlerin çoğu Hıristiyanlardan oluşuyor idiyse de, bunların arasında küçük bir Müslüman grubun da yer aldığını eldeki kaynaklar bize söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Babası Amerika’ya yerleşmiş Elazığlı bir Türk göçmeni olan ve Türklerin Amerika’da yaşadığı tecrübeleri kitaplaştıran Frank Ahmed, Turks in America (Amerika’da Türkler) adlı eserinde Birinci Dünya Savaşı’na kadar Amerika’ya giriş yapan Türklerin sayısını 45 ile 65 bin arasında olduğunu tahmin etmektedir.</p>
<p>Amerikan istatistiklerine göre de 1820 ile 1920 yılları arasında yarım milyona yakın kişi Osmanlı topraklarından ABD’ye yerleşmek üzere göç etmiştir. Ancak, bu tarihlerdeki Amerikan istatistikleri, göçmenleri ırkına göre değil de geldiği ülkeye göre sınıflandırdığı için Osmanlı menşeli bu göçmenlerin ne kadarının Müslüman ne kadarının Türk olduğu konusunda sağlıklı bir bilgi elde etmek zordur. Karpat’a göre ise bunların en az yüzde 15’i Müslümandı ve tahminen 50 bini de Türklerden oluşmaktaydı. Fakat kendilerine iyi davranılmayacağını hatta ABD’ye bile alınmayacakları korkusuyla gerek Türkler gerekse diğer Müslümanların pek çoğu kendi gerçek kimliklerini gizlemişler, kendilerini Ermeni ya da Suriye kökenli Hıristiyanlar olarak tanıtmak zorunda kalmışlar ve yerleştikleri yerlerde de toplumla fazla karışmadan adeta tecrit halinde yaşamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Tablo 1: ABD’ye Kabul Edilen Türkiye Orijinli Göçmen Sayıları</p>
<p>Yıl                              Sayı                Yıl                   Sayı</p>
<p>1821-1840                27                    1921-1940     34,889</p>
<p>1841-1860                142                  1941-1960     4,317</p>
<p>1861-1880                535                  1961-1965     4,330</p>
<p>1881-1900                34,207           1966-1975     18,744</p>
<p>1901-1920                291,435         1976-1985     20,865</p>
<p>Kaynak: 1975 Annual Report: Immigration and Naturalization Service (Washington, DC: Government Printing Office, 1976). 1996 Statistical Yearbook of the Immigration and Naturalization Service (Washington, DC: Government Printing Office, 1997)</p>
<p>Kuzey Amerika’ya göç eden Türklerin çoğu ABD göçmen yasalarının oldukça gevşek olduğu Birinci Dünya Savaşı öncesinde gitmişlerdir (Bakınız Tablo 1). Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’nın yanında yer alması nedeniyle ABD ile Osmanlı Devleti arasındaki diplomatik ilişkiler kesilmiştir. Bu nedenle de Anadolu’dan Amerika’ya göç tamamen durmuştur. Ancak Karpat, bu dönemde dahi özellikle Balkanlar’dan belli sayıda Türk kökenli nüfusun ABD’ye göç ettiğini belirtmektedir. Savaş bitiminde ise Türkiye’den göç yeniden başlamıştır. Örneğin, 1920’lerde Harput’taki Amerikan koleji yöneticilerinin yardımıyla 10 bin kişi Amerika’ya işçi olarak gönderilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Ancak bu dönem kısa sürmüş, Amerikan Kongresi’nin 1925’te kabul ettiği bir yasa ile göçmen gönderen ülkelere kota uygulaması başlamıştır. 1965 yılına kadar yürürlükte kalan bu yasaya göre Türkiye’ye yıllık olarak sadece yüz kişilik bir kota tahsis edilmiştir, ki bundan da genellikle azınlıklar yararlanmıştır. Öte yandan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, savaşlarda pek çok üretken nüfusunu kaybettiği için dış göçü fiilen yasaklamıştır. İşte bu nedenlerle, 1930 ile 1980 yılları arasındaki elli yıllık zaman zarfında Türkiye’den ABD’ye göç edenlerin sayısı sadece 29 bin kişidir. Aynı dönemde ABD’nin bütün dünya ülkelerinden yaklaşık 15 milyon göçmen aldığı dikkate alındığında ülkemizden ABD’ye olan göçün son derece sınırlı kaldığı anlaşılır.</p>
<p><span><strong>Türk Göçmenlerin Sosyo-Ekonomik Yapısı</strong></span></p>
<p>Eldeki kaynaklar, yüzyılın başında ABD’ye göç eden Türklerin çoğunun toplumun en alt kesimlerinden geldiği konusunda hemfikirdirler. Frank Ahmed, yukarıda belirtilen kitabında Türk göçmenlerin Anadolu’dan gelen çiftçi ve çobanlardan oluştuğunu ve çoğunun hayatlarında hiç şehir görmediklerini ve Amerikan şehir yaşamının bunlar için heyecan verici ve şaşırtıcı bir tecrübe olduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Göçmenlerin çoğu, Karadeniz’deki limanlardan önce Avrupa’ya, oradan da gene gemilerle yorucu bir yolculuktan sonra New York ve Boston gibi liman şehirlerine ulaşmışlar, buralardan da trenlerle sanayi merkezlerine gitmişlerdir. Pek çoğunun geliş amacı, rüyasını kurduğu ve kendi ülkesinde asla ulaşamayacağı zenginliğe kısa sürede ulaşmaktı. Bunun tek yolu ise sıkı çalışmak ve mütevazı bir hayat sürerek para biriktirmekti. Bu fakir fakat onurlarından taviz vermeyen Anadolu köylülerinin çoğu okuma yazma bile bilmiyordu. Bununla birlikte kendi aralarında sıkı bir dayanışma içindeydiler.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Türk işçilerinin çoğu sadece kas gücü gerektiren demir-çelik fabrikalarında, tabakhanelerde, otomobil ve sabun fabrikalarında çalışıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Otomobil fabrikalarının merkezi olan Detroit çevresindeki Türklerin yaşamını inceleyen bir araştırmada, Birinci Dünya Savaşı öncesi burada yaklaşık 2000 Türk göçmenin bulunduğunu, bunların çoğunun İngilizce bilmediklerini ve diğer işçilerle rekabet edemeyecek kadar vasıfsız oldukları kaydedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Özellikle Detroit’te çalışan Anadolu kökenli bu işçilerin, biraz daha fazla ücret ödenen ama aşırı sıcak nedeniyle başka milletlerden olan işçilerin çalışmak istemedikleri demir çelik fırınlarında çıplak vücutla çalıştıkları kaydedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Gene burada çalışan işçilerin sendikal hareketlere rağbet etmedikleri ve hatta diğer işçiler greve gittiklerinde dahi işyerlerine polis nezaretinde girerek çalışmaya devam ettikleri belirtilmektedir. Türk işçilerinin bu sıkı çalışma disiplini ve iş ahlakı konusundaki ünleri Amerikan siyaset çevrelerinde ve işverenler arasında da yayıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Nitekim, Kurtuluş Savaşı yıllarında Milli Mücadele’yi Amerikalılara anlatmak için New York’ta Hamsharey (Hemşeri) adlı bir gazete çıkaran Musa Cömert, Atatürk’e yazdığı bir mektupta şöyle diyor; “Bazıları tarafından yayılan fikirlerin aksine olarak Türkler çalışkan, namuslu ve halimdirler… Amerika fabrikalarında binlerce Türk ve Kürt istihdam ediliyor. Birçokları Detroit kasabasında bulunan otomobil fabrikasında çalışıyor. Eminim ki Mr. Ford bunların iş hususundaki ehliyet ve iktidarını tasdik eder.”<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Ohio eyalet arşivlerinde bulunan bir dokümanda da o zamanlar bir sanayi şehri olan Cleveland’da yaklaşık 500 Türkün bulunduğu, bunların hemen hepsinin bekar erkeklerden oluştuğu ve bölgedeki demir çelik fabrikalarında çalıştıkları belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Türkleri diğer göçmen gruplarından ayıran önemli bir özellik de Türklerin Amerika’ya yerleşmek maksadıyla değil de bir süre kalıp, olabildiğince fazla miktarda para biriktirmek ve ülkesine geri dönerek rahat ve konforlu bir hayat sürmektir. Bu kalış süresi kişilere göre değişmekle birlikte, Karpat’a göre Osmanlı topraklarından Amerika’ya göç eden Hıristiyan azınlıkların üçte biri ve Türklerin de yarısından fazlası anavatanlarına geri dönmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Özellikle 1923’te bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra Türklerin çoğu memleketlerine dönmeyi tercih etmişlerdir. Frank Ahmed de benzer gözlemlerde bulunmakta olup sayıları üç bini bulan Boston çevresindeki Türklerin çoğunun ABD’deki büyük çöküşün başladığı ve işsizliğin had safhaya ulaştığı 1920’lerin sonunda Türkiye’ye geri döndüklerini kaydetmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türklerin en yoğun olarak yaşadığı şehirlerden birisi olan Detroit yöresindeki Türk aileler üzerinde araştırma yapan Bilge, 1970 yılında bu bölgede ancak yirmi kadar eski Türk göçmeninin yaşadığını tespit etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Ohio eyalet arşivlerinde bizim bulduğumuz kayıtlar da bu tersine göç trendini doğrulamaktadır. Savaş öncesi sayıları beş yüzü bulan Cleveland’daki Türklerin 1930’larda yüz civarında kaldığı belirtilmektedir.</p>
<p>Türkleri memleketlerine dönmeye zorlayan önemli bir neden de Amerika’da evlenebilecekleri uygun kadın bulamamalarıdır. Kaynaklar, bu dönemde Amerika’ya göç eden Türklerin tamamına yakınının bekar erkeklerden oluştuğu konusunda hemfikirdirler. Bu muhafazakar ve geleneklerine bağlı Anadolu erkekleri, Müslüman olmayan kadınlarla evlenmeyi uygun bulmamışlardı. Çoğu zaman dil bilmemeleri, diğer kültürleri tanımamaları ve nihayet işyerlerinin dışında Amerikalılarla iletişim kurmamaları gurbetçi Türk işçilerinin Amerikan yaşam tarzına entegrasyonunu engelleyen diğer faktörlerdir. O zamanlar hemen hepsi bekar odalarında yaşayan Türkler aşağıda açıklanacak bazı nedenlerden dolayı da Amerikan toplumundan tecrit edilmiş halde yaşamışlardır. Ancak hem Frank Ahmed hem de Barbara Bilge sınırlı sayıda da olsa bazı Türklerin Amerikalılarla evlendiğini ve hatta Türkiye’de bıraktıkları eşleri olsa bile bunları yeni eşlerine söylemediklerini kaydetmektedirler. Amerika’da evlenen Türk sayısının iki yüz civarında olduğu tahmin edilmektir.</p>
<p><span><strong>İlk Türkler Amerikan Toplumuna Neden Entegre Olamadılar? </strong></span></p>
<p>Amerika’ya göç eden Osmanlı tebaasından olan Ermeniler, Yunanlılar ve Suriyeli Hıristiyanlar yeni hayat tarzına kolayca uyum sağlayıp kendi kültür merkezlerini ve yerel iletişim ağlarını kurmayı başarırken, Türkler daha sonraki Türk göçmenlere altyapı hazırlayacak kalıcı kurumlar yaratmada başarılı olamamışlardır. Bu dönemde Amerika’da kalıcı bir Türk toplumunun kurulamamasının pek çok nedeni vardır. Öncelikle, Türklerin çoğu ne Amerikan toplumu ne de bu ülkenin hukuki ve siyasi yapısı hakkında yeterli bilgi sahibi değillerdi. Bu nedenle de içinde yaşadıkları topluma herhangi bir şekilde kültürel yakınlık da duymamaktaydılar. Karpat’ın ifade ettiği gibi, Türk göçmen işçileri kendilerine kültürel olarak yabancı gördükleri Amerika’ya sadece maddi zorluklardan dolayı geldiklerine inanıyor ve bu ülkede mümkün olduğunca kısa süre kalmak istiyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Öte yandan Türkler, Hıristiyan dünyasını tehdit eden en son İslam devleti olan Osmanlı’yla ilişkili olduklarından hem en çok korkulan hem de en çok dışlanan Müslüman gruptu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Amerikan şehirlerine akışı hızla süren eski Osmanlı azınlıkları (Ermeni, Rum ve Hıristiyan Araplar) anlattıkları abartılı hikayelerle zaten kötü olan Türk imajını iyice pekiştiriyorlardı. Bu yeni gelen azınlıklar, Amerikan yönetimini kendi yanlarına çekebilmek için Türkler aleyhine sürekli propaganda faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Üstelik Amerikan gazetelerinde çıkan Türkler aleyhindeki yazılara Amerikan siyasetçileri ve aydınları da destek veriyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda Almanların yanında yer alması Türklere yönelik propagandaları daha da şiddetlendirdi. Nitekim, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Washington büyükelçiliğini yürüten Ahmet Rüstem Bey, Ermeni iddialarının ayyuka çıktığı ve Türklerin dini ve milliyetiyle alay edildiği bir zamanda Amerikan yönetiminin sessiz kalmasını hazmedememiş, diplomatik nezaket kurallarını da bir tarafa bırakarak 8 Eylül 1914’te Evening Star gazetesine bir mülakat vermişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Büyükelçi bu mülâkatta, Başkan Wilson’un Türkiye ve Türkler aleyhine çıkan yazılar karşısında hareketsiz kalmasını protesto etmiş ve hatta Amerikalıların Filipinlerde uyguladıkları water cure adı verilen işkenceleri ve zencilere karşı uygulanan ayrımcı politikaları örnek göstererek, Amerikan aydınlarının ve siyasetçilerinin Türkiye’deki Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmaları nedeniyle Osmanlı Devleti’nce tehcir edilmeleri konusunda eleştiri yapmaya haklarının olmadığını söylemişti. Büyük sansasyon yaratan bu protesto olayından sonra büyükelçi A. Rüstem Bey, Washington’u terk etmiştir.</p>
<p>Eyaletlerdeki mahalli basının da tavrı farklı değildi. Aynı fabrikalarda çalışan ve yakın mahallelerde oturan Türk işçiler ile Ermeni ve Yunanlı göçmenler arasında sık sık kavgalar çıkıyordu. Hatta aynı okulda öğrenim gören Türk çocukları, Ermeni ve Yunanlı çocuklarca sık sık dövülüyor ya da tehdit ediliyordu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Yerel basında da bu kavgalar abartılarak veriliyordu. Bu nedenle de, Ahmed’in belirttiğine göre, yerel gazeteler Türklerin yoğun olarak yaşadığı mahalleden bahsederken barbary coast yani barbarlar sahili diye bahsediyorlardı. İşte, gerek tamamına yakınının eğitimsiz olması ve dolayısıyla kendilerine önderlik yapabilecek liderlik kadrosundan mahrum olmaları ve gerekse kendilerini hiç de dostça olmayan bir sosyal çevrede bulmaları nedeniyle, ilk nesil Türk göçmenler pasif ve sessiz bir göçmen grubu olarak kaldılar. Halman’ın belirttiği gibi, onlar için önemli olan şey Amerikan sosyal yaşamına katılmaktan çok kendi kültürlerini korumaktı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Bu genel yargıya rağmen Amerika’daki erken dönem Türk diasporasının en azından kendi aralarında sıkı bir dayanışma içinde olduklarını görüyoruz. Hatta bazen Türkiye’nin çıkarlarını korumak için harekete geçtiklerini gösteren olaylar da yok değil. Örneğin, Türklerin normal günlerde Türk kahvehanelerinde toplandıklarını ve tavla ve diğer kağıt oyunları oynadıklarını, Anadolu Klüpleri ya da Türk Teavün Cemiyeti gibi organizasyonlar kurduklarını ve buraları birer toplumsal merkez olarak kullandıklarını biliyoruz. Bu merkezler vasıtasıyla anavatan Türkiye ile irtibat devam ettirilirken, aynı zamanda buralar Cuma namazlarının kılındığı, cenaze definlerinin organize edildiği yerler olarak dini fonksiyonlar da ifa ediyordu. Bir diğer aktif kurum da başta New York ve Detroit olmak üzere Türk cemaatının bulunduğu değişik şehirlerde şubeleri açılan Hilali Ahmer yani Kızılay Cemiyeti’dir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Kızılay, bir yandan yerel düzeyde Türk cemaati üyelerine yardım ederken, zaman zaman da Türkiye’deki ihtiyaç sahipleri için yardım toplayan bir sosyal yardımlaşma cemiyeti olarak hizmet görmekteydi. 1920’lerde Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji alanında eğitim gören Sabiha Sertel anılarında, kendi girişimiyle New York ve çevresindeki Türkleri örgütleyerek Türk Teavün Cemiyeti adlı sosyal amaçlı bir örgüt kurduklarını ve bu cemiyetin başka şehirlerde de şubeleri açıldığını ve hatta Birlik adında haftalık bir gazete çıkardıklarını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Gene bu cemiyet merkezlerinde hem Türkiye’deki yetimler hem de Milli Mücadele için 1 milyon Türk Lirasını aşkın para toplanıldığı kaydedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Öte yandan Kızılay’ın, Cumhuriyet kurulduktan sonra Ankara hükümeti adına bazen yarı resmi görevler de üstlendiğini görüyoruz. Örneğin gene Frank Ahmed’in kitabından öğrendiğimize göre, Türkiye’de soyadı kanunu kabul edildiğinde Amerika’daki Türklerin Kızılay şubelerine giderek kendi seçtikleri soyadlarını kaydettirmeleri istenmiştir. Daha sonraları da sayıları azalsa bile Amerikalı Türklerin ülkelerine yönelik ilgileri ve yardımları devam etmiştir. Örneğin, 1939 Erzincan depreminden sonra Amerika’daki Türklerin mağdurlar adına hem yüklü miktarda para topladıkları hem de depremzedelere 25 bin çadır gönderdikleri bilinmektedir. Demek ki, her ne kadar Amerikan Türkleri, Amerikan toplum hayatına aktif olarak katılmasalar da kendi aralarında sıkı bir dayanışma içinde oldukları ve birbirlerine yaslanarak ayakta kalmaya çalıştıkları anlaşılıyor.</p>
<p>Son olarak, acaba Türklerin kendi çıkardıkları bir yayın organı var mıydı? Bizim arşiv araştırmalarımızda doğrudan doğruya Türklerin çıkardığı günlük ya da haftalık bir gazete ya da dergiye rastlayamadık. Eldeki kaynaklarda da konuya pek değinilmemiştir. Bununla birlikte, New York şehir almanağında Türk Teavün Cemiyeti’nce aylık bir bülten yayınlandığından bahsedilmektedir. Osmanlı Hariciye Nezareti’nden bir süre çalıştıktan sonra istifa edip New York’ta yaşamakta olan eski memurlardan Musa Cömert tarafından Mustafa Kemal’e gönderilen 6 Şubat 1922 tarihli bir mektupta da, kendisinin Türklerin sesini Amerikalılara duyurmak amacıyla New York’ta Hemşeri adında bir gazete çıkardığını ancak maddi zorluk içinde olduğu için kendisine yardım edilmesi gerektiğini anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Ancak bu çeşit yayınların hiçbir zaman Amerikan kamuoyuna Türkiye’nin görüşlerini anlatacak büyüklüğe ve niteliğe ulaşmadığı da bir gerçektir. Nitekim aynı dönemde Suriye kökenli Hıristiyan Arapların üç ayrı günlük gazete ve bir de ayda iki kez çıkan bir dergileri olduğunu öğreniyoruz. Benzer şekilde, Ermenilerin de bir günlük gazete ve iki adet haftalık siyasi dergi çıkardıkları ve bu yayınlarda daha çok Türkiye karşıtı iddiaların yer aldığı belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Bütün kaynaklar, erken dönemde Amerika’ya göç eden Türklerin kendi anavatanlarındaki gelişmeleri yakından izlediklerini kaydetmektedir. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında bazı Türkler Milli Mücadele’ye katılmak üzere Türkiye’ye geri dönmüşlerdir. Yunanlıların İzmir’i işgali ise onları adeta çıldırtmış, işyerlerinde beraber çalıştıkları Yunanlılarla kavgaları daha da artmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Fakat Anadolu hareketinin başarılı olması ve bağımsızlığın uluslararası alanda ve bu arada Amerika tarafından da, tanınması bu eski Osmanlı yeni Türkiyeli göçmenler için büyük bir gurur kaynağı olmuştur. Yukarıda bahsedilen cemiyet merkezlerinde cumhuriyet bayramları coşkuyla kutlanmıştır. Atatürk, yeni Türk devleti ile ABD arasındaki ilişkileri düzeltmek için 1923 yılında Gülcemal gemisini New York’a göndermiş ve Amerika’nın pek çok yerinden Türkler, Rumlar, Ermeni ve Yahudiler de Amerika’ya gelen ve ay yıldızlı bayrağımızı taşıyan bu ilk Türk gemisini görmeye gelmişler, hatta bazıları yine bu gemiyle Türkiye’ye geri dönmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Bu ülkede kalanların ise kendilerini daha güçlü hissettikleri ve hatta Ankara hükümeti adına bir nevi propaganda ve lobicilik faaliyetine de giriştikleri anlaşılıyor. Araştırma sırasında bizim elde ettiğimiz ve Türk Teavün Cemiyeti’nce hazırlanılıp Amerikan yönetimi ve kongreye hitaben yazılmış bir memorandumda, Türkiye ile ABD arasında Lozan Barış Konferansı sırasında imzalanan dostluk ve ticaret antlaşmasının onaylanması için çağrıda bulunuluyor. Tarih belirtilmemekle birlikte muhtemelen 1923 yılında yayınlandığı anlaşılan bu bildiri, Özgür Ülkenin Liderlerine: Amerika’daki Türklerden Bir Bildiri başlığını taşıyor.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Bildiride, Yunan ve Ermeni iddiaları reddediliyor ve Türk Amerikan ilişkilerinin karşılıklı çıkar esasına göre yeniden kurulması gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca, Amerikan Türklerinin kanunlara riayet eden, sıkı çalışan, vergi veren ve suç işlemeyen kişilerden oluştuğu anlatıldıktan sonra, Türkiye’de yeni kurulan demokratik cumhuriyetin övgüyü hak ettiği ve barışsever Amerikan hükümetince mutlaka desteklenmesi gerektiği belirtiliyor. Türklerin, kongre üyelerini etkilemek için başka ne gibi faaliyetler yaptıkları konusunda herhangi bir bilgimiz yok, ancak dostluk antlaşması 1927 yılına kadar onaylanmamıştır. Bununla birlikte bu bildiriyle, Türklerin ABD yönetimini etkilemeye yönelik bir hareketi olduğu konusunda da şüphe yoktur. Bu olay hem Türklerin Amerika’daki ilk sesi olması bakımından hem de Türk hükümeti adına ilk lobicilik faaliyetini oluşturduğundan son derece önemlidir. Denilebilir ki Türkler artık savunma psikolojisinden kurtulup Amerikan kamuoyuna kendilerini aktif olarak tanıtmaya başlamışlardır.</p>
<p><span><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></span></p>
<p>Türklerin Amerika’da belli bir sayıya ulaşıp kalıcı kurumlar kurması için yarım asır daha geçmesi gerekmiştir. İkinci Dünya Savaşın’dan sonra bir taraftan ABD ve Türkiye arasında gelişen siyasi ilişkiler, öte yandan NATO bünyesindeki personel değişimi her iki ülke halkının birbirlerini daha yakından tanımasını sağlamıştır. 1965 yılında göçmen yasasındaki kota uygulamasının kaldırılması ile birlikte göç kapısı yeniden açılmıştır. Türkiye’den de her yıl bu imkandan yararlanmak isteyen en az 2000 kişi ümit ettiği zenginliğe kavuşmak için ABD’ye göç etmiştir. Amerikan resmi istatistiklerinde sayılarının yüz bin civarında olduğu belirtilen Amerika’daki Türk kökenli nüfusun gerçekte bunun çok üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü illegal yollardan giren pek çok kişinin bu istatistiklere dahil edilmediği belirtiliyor.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Hangi nedenle ve nasıl gitmiş olursa olsunlar, bugün Amerika’nın belli başlı her şehrinde Türklere rastlamak mümkündür.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’ye yönelik Türk göçü ayrı bir inceleme konusu olmakla birlikte şu kadarını belirtmek yeterli olacaktır: Bu dönemde Türkiye’den göç edenler daha çok eğitimli, kendine güvenli ve dünyayı tanıyan orta ve üst sınıflardan oluşmaktadır ve ülkemizden ABD’ye “beyin göçünü” temsil etmektedir. Osmanlı’nın son döneminde bu ülkeye gidenlerden farklı olarak bunlar, bir yandan Türk kimliğine kuvvetle sahip çıkarken öte yandan da içinde yaşadıkları ABD toplumuna her düzeyde katkıda bulunabilmek için gayretle çalışmışlardır. Bugün Amerika’daki Türk toplumu arasında yüzyılın başındaki ilk kuşak Türklerden geriye kalan fazla bir şey yoktur. Belki nadiren onların çocuklarına rastlanırsa da, sayıları 300 bini bulan bugünkü Amerikan Türk toplumunun çekirdeğini 1950’lerden sonra bu ülkeye yerleşen “beyin göçü” kuşağı oluşturur. Bununla birlikte unutmamak gerekir ki çaresizlik içinde çırpınan bir toplumun üyeleri ve batmakta olan bir imparatorluğun son temsilcileri olarak Amerika’ya gitmiş olan ilk nesil, en azından bizi yüzyılın başından itibaren ABD’de temsil etmişlerdir. Fakir Anadolu köylülerinin çoğu bu ülkede adeta misafir gibi yaşamışlar, geriye kalıcı hiçbir eser bırakmadan ülkelerine geri dönmüşlerdir. Diğer bazılarını ise ölüm gurbette yakalamış ve bulundukları şehirlerde gömülmüşlerdir. Böylece iradeleri dışında da olsa mezar taşlarına yazılan Türkçe isimler ve kazınan ay yıldızlar vasıtasıyla Amerika’da kalıcı ilk Türk izlerini bırakabilmişlerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Birol AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi /Türkiye <strong> </strong></p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 890-896</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu konudaki belli başlı kaynaklar için bakınız Frank Ahmed, Turks in America, The Ottoman Turks’ Immigration Experience (Greenwich, Conn.: Columbia International, 1986); Kemal Karpat, “Turks in America”, Less Annales de l’Autre Islam, No: 3, 1995, s. 231-252; Barbara J. Bilge, Variations in Family Structure and Organization in the Turkish Community of Southeastern Michigan and Adjacent Canada,Ph. D. dissertation, Department of Antropology, Wayne State University, Detroit, Michigan, 1985. Ahmet Emin Yalman, “Amerika’da Türk Muhacirler”, Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, (1918). Yalman’ın bu yazısı Naki Konyalı tarafından Türkçe harflerle Toplumsal Tarih dergisinde yayınlanmıştır. Bkz. “Ahmet Emin Yalman’ın Kaleminden Amerika’daki Göçmen Türkler”, Toplumsal Tarih, Sayı 92, (Ağustos 2001), s. 26-30. Birol Akgün, “Bilinmeyen Tarih “National Geographic Türkiye, Eylül (2001), s. 116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. Kemal Karpat, “Caliye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 7, (1993), s. 34-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Karpat, 1993, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Berrak Kurtuluş, Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk Göçü: Göç Süreci ve Özellikleri, (İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı 1999), s. 13-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kurtuluş, 1999, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Meluncanlar hakkında genel bilgi için bkz. N. Brent Kennedy and R. Vaughan Kennedy, The Melungeons: The Resurrection of a Proud People, (Mecon: Mercer University Press, 1997). Ayrıca yapılan son araştırmaların değerlendirilmesi için bkz. N. Brent Kennedy, “Meluncan Araştırmalarında Son Durum”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı 114 (1998).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. Kemal H. Karpat, “The Ottoman Emigration to America, 1860-1914”, International Journal of Middle East Studies, cilt. 17, (1985), s. 175-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Karpat, 1993, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Karpat, 1985, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bkz. Ahmed, 1986; Karpat, 1995; Bilge, 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bilge, 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Karpat, 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ahmed, 1986: XV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Sabiha Sertel, Roman Gibi, 1919-1950, (İstanbul: Ant yayınları, 1969).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Sertel, 1969, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bilge, 1986, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sertel, 1969, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bu mektubun tam metni için bkz. Bilal N. Şimşir, Atatürk İle Yazışmalar I, (1920-1923), (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981), ss. 175-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Writers’ Program (Ohio): “Turks”, The Peoples of Cleveland Ethnic Group Histories Manuscript, 1939-1942, s. 237-240. Ohio State Archives and Historical Society, Columbus, Ohio.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Karpat, 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> B. Bilge, “Turkish-American Patterns of Intermarriages”, Barbara C. Aswad and Barbara Bilge (Eds.), Family and Gender Among American Muslims. (Philadelphia, PA: Temple University Press, 1996).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Karpat, 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Bilge, 1985: 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bkz. Mine Erol, Osmanlı İmparatorluğunun Amerika Büyükelçisi A. Rüstem Bey, (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1973), s. 20-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Yalman, 2001, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Talat S. Halman, “Turks”, Thernstorm, Stephen (Ed.). Harvard Encyclopedia of American Ethnic Groups, (Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1980), s. 992-996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bilge, 1985, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Bkz. Sertel, 1969, s. 53-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sertel, 1969, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Şimşir, 1981, s. 173-174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> New York Panorama: A Comprehensive View of the Metropolis, (New York City, NY: Random House, 1938), s: 116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Ahmed, 1986, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Sertel, 1969, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Turkish Welfare Association, Inc., To the Leaders of the Country of the Free: A brief from the Turks in America, (New York: Turkish Welfare Association, tarihsiz).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-turklerinin-amerikaya-gocu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Örneğin 1990 nüfus sayımı istatistiklerinde New York şehrinde Türklerin sayısı 9500 olarak gözükürken, bölgede yaşayan Türkler aslında bu sayının en az üç kat daha fazla olduğunu belirtiyorlar. Bkz., P. Belluck, “In the Queens Mosaic, A Turkish Inlay: Community Takes Root in Sunnyside”, The New York Times, (2 Nisan, 1996).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Amerikan Yerlileri Ve Türk Dünyasının Kültür Varlığı Arasındaki Paralellikler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/amerikan-yerlileri-ve-turk-dunyasinin-kultur-varligi-arasindaki-paralellikler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/amerikan-yerlileri-ve-turk-dunyasinin-kultur-varligi-arasindaki-paralellikler</guid>
<description><![CDATA[ Amerikan Yerlileri Ve Türk Dünyasının Kültür Varlığı Arasındaki Paralellikler
Amerikan Yerlilerinin geçmişinde, onlar ailelerini koruyup, düşmanca saldırılara karşı savaştıkları ölçüde hürmetle karşılanır, kahramanlıklarına göre verilen adlarla şereflenirlerdi. ‘Soluk Benizli’ler, Yerliler arasında, yaşamanın yegane sebebi olan “şeref’i de sulandırdılar. Eskiden mensup oldukları kabilelerinin varlığı ile övünen Yerliler, Amerikalılar gibi ‘dünya vatandaşı’ oldular. Yerliler arasında Amerikan resmi dairelerinin lütfettiği ölçüde sözde hayat standardı yükseldikçe, Yerli Kızılderili […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6817db34d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Amerikan, Yerlileri, Türk, Dünyasının, Kültür, Varlığı, Arasındaki, Paralellikler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Kizilderililer-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/amerikan-yerlileri-ve-turk-dunyasinin-kultur-varligi-arasindaki-paralellikler.html">Amerikan Yerlileri Ve Türk Dünyasının Kültür Varlığı Arasındaki Paralellikler</a></p>
<p>Amerikan Yerlilerinin geçmişinde, onlar ailelerini koruyup, düşmanca saldırılara karşı savaştıkları ölçüde hürmetle karşılanır, kahramanlıklarına göre verilen adlarla şereflenirlerdi. ‘Soluk Benizli’ler, Yerliler arasında, yaşamanın yegane sebebi olan “şeref’i de sulandırdılar. Eskiden mensup oldukları kabilelerinin varlığı ile övünen Yerliler, Amerikalılar gibi ‘dünya vatandaşı’ oldular. Yerliler arasında Amerikan resmi dairelerinin lütfettiği ölçüde sözde hayat standardı yükseldikçe, Yerli Kızılderili savaşçıları arasında büyük önemi olan şeref ve onurun kalitesi de aynı ölçüde zirvelerden ayağa doğru düşüş gösterdi… Sonunda, ‘White Man’ (Soluk Benizli) galip geldi… Amerikan Yerlilerini kendisine benzetti.” (Bir Garibin Not Defterinden. Washington-D.C. 1989)</p>
<p>Gök Tanrının onları “Kara Kazın” deryaların dibinden gagasında getirdiği çamurdan yaratıp, can verip, “.Konuş!.” dediği günden beri gururluydular. Onurlu ve merhametliydiler. Üzerinde doğup, büyüyüp, öldükleri topraklarını ve inançlarını tahrip edenlere karşı, aynı ölçüde merhametsizdiler. Türk yürekli ve su karakterliydiler.</p>
<p>Amerikan Yerlilerinin bu insanüstü özelliği bundan 510 yıl önce Kristof Kolomb’un Yerlilerin ülkesine ayak bastığı günden bugüne kadar hiç değişmedi. Onlar çocuklarını hep bu terbiye ile büyüttüler.</p>
<p>Bir genç kız buluğ çağına girdiğinde onun “toprak ana” gibi mukaddes bilinip, onda görülen bu değişikliğin sebepleri ve sonuçları özel bir merasimle kendisine anlatılırken, Lakota Yerli Kızılderili kabilesinin “aksakalı” ve bilge kişisi olarak hürmet edilen Şamanı, Slow Buffalo (Sakin Buffalo)’nun merasim sırasında dile getirdiği sözlerden Yerli Amerikalıların ruh dünyasını ve hayat felsefesini anlama fırsatı bulmaktayız.</p>
<p>Lakota Yerlilerinin inançlarına göre, insan oğlu Wakan-Tanka (Gök Tanrı)’nın yarattığı en mükemmel varlıktır. İnsanın varlığına saygı, onu yaratanın değerine eş tutulur. Lakota Yerlilerinin Gök Tanrı inancına göre, genç bir kız, Wakan-Tanka’nın kutsadığı “Tree-of-Life” (Hayat Ağacı) dır. Kabilenin Şamanı, kuzey-doğu-güney ve batıya dönerek Ulu Ruhlara ve onların vasıtasıyla Gök Tanrıya yalvarır. Merasim bittikten sonra, genç kıza hitaben konuşmasını sürdüren Lakota Şamanı Slow Buffalo, son öğüdünü herkesin duyabileceği bir tonda şöyle dile getirir: “… Şimdi mensup olduğun kabilene ve insanlarının arasına dönüp, gururunla ve onurunla rahatça, hiç kimseden çekinmeden yaşayabilirsin. Unutma! Toprak Anamız kadar alçak gönüllü ve bir o kadar bereketli olacaksın. Gök Tanrı, atacağın adımlarında ve sahip olacağın çocuklarını büyütmende sana yar olsun. Gök Tanrının senden esirgemediği merhametini, sen de başkalarından esirgeme. Özellikle, kimsesi olmayan yetim çocuklardan merhametini ve yardımını sakın eksik etme. Eğer bir gün, kimsesiz, aç ve yoksul, yardıma muhtaç bir çocuk senin Tee-Pee (Tipi-Çadır)’ine girerse ve sen, sahip olduğun en son lokma etini ağzına koymuş olsan bile, onu ağzından çıkar ve o yoksul çocuğa ver. Gök tanrının sana bağışladığı merhamet ve bağışın sınırı sonsuz olur…”</p>
<p>“White Men” (Soluk Benizliler) Yerli Amerikan Kızılderililerinin ülkesini 1492’de işgal edip, sonradan Amerika denen kıtaya yerleşmeden önce, onların hayatı güzelliklerle doluydu.</p>
<p>“Soluk Benizli”ler Amerika’ya ayak bastığında bu toprakların asırlardan beri asıl sahibi olan Yerlilerle karşılaştılar. Kendilerine göre daha koyu ve güneşten yanmış düzgün bir cilde sahip olan Yerlileri gören Avrupalı “Soluk Benizli”ler, ilk defa karşılaştıkları bu Yerlileri derilerinin renginden dolayı, “Red Man” ve “Red Skin” (Kızılderili) olarak adlandırdılar. Oysa, Amerikan Yerlileri kendilerinin asla “Kızılderili” olarak çağrılmasını istemiyorlar. Amerika Yerlileri Federasyonu, Amerika’nın en güçlü Futbol Klüplerinden başkent Washington D. C.’nin takımı Redskins Futbol takımını izin almadan kullandıkları bu ismi değiştirmeleri için mahkemeye verdi ve mahkeme devam ediyor. Amerikan Yerlileri bu adın “Beyazlar”ın sahip olduğu bir futbol kulübü tarafından kullanılmasını bütün Amerikan Yerlilerine “hakaret” olarak kabul ediyor.</p>
<p>Bu topraklara Avrupa’dan gelen “Beyazlar”ı kendi evlerinde misafir eden, kışlık yiyeceklerini onlarla paylaşan ve sonunda misafirlerinin saldırısına uğrayarak topraklarını kaybeden bu Yerliler, Amerika denen bu kıtaya nereden gelmişlerdi?</p>
<p>Amerikan Yerli kabilelerinin asıl kaynağı ile ilgili bilimsel araştırmalar ve münakaşalar özellikle son yıllarda giderek yaygınlaştı ve önem kazandı. Bu konularda araştırmalarını sürdüren bağımsız uzmanlar, Bering Boğazı’nın her iki yakasında, Sibirya, Alaska ve Alaska’nın güneyinde bulunan insan kemikleri ve toprakta varlığını koruyan insan yağı kalıntıları üzerinde yaptıkları “gen” araştırmalarının sonunda, Asya ve Amerika kıtalarında zamanında yaşamış bu insanların birbirleriyle yakın akraba olduklarını kesin bilimsel delillerle tespit ettiler. Amerika’ya Avrupa üzerinden gelmiş insanların soyundan olan bilim adamları bulunan ve gün ışığına çıkarılan bu gerçeklere sırt çevirmekte ve bu tutumlarından vazgeçmemekte şimdilik ısrar ediyorlar.</p>
<p>Yapılan kazılardan elde edilen fiziki deliller, kesinlikle Asya’dan Amerika kıtasına Bering Boğazı üzerinden büyük göçlerin olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>Alaska’nın batısında Aleutian (Ana uut-Ana Uç) adaları, Pasifik Okyanusu’nun sularının kapsadığı bir bölgede Asya topraklarına doğru bir şahadet parmağı gibi uzanır. Binlerce kilometrekarelik bir okyanus sahasını kapsayan bu adaların Asya’daki doğma ana topraklarından koparak Kuzey Amerika’ya doğru göç etmeğe başlayan Asyalı kavimlere “atlama taşı” olduğu Amerikan Yerlilerinin nereden, 1492’den sonra Amerika adını alan bu kıtaya geldiğini araştıran bilim adamlarının kafasını meşgul etmektedir.</p>
<p>Asya’dan Amerika kıtasına geçen bu insanlara ait fiziki deliller kesinlikle bulundu ve gün ışığına çıkarıldı. Bu fiziki delillere bir de onların gelirken hafızalarında yaşatarak getirdikleri ve genç nesillere öğreterek, şifahi halk edebiyatının örneklerinden destanları, halk masallarını, efsaneleri ve diğer folklor ürünlerini bu listeye ekleyince durum ciddileşiyor ve manzara tamamen değişiyor. Kuzey Amerika’da özellikle Bering Boğazı’nın her iki yakasında yaşayan ve güneye doğru kayan ve Kayalık Dağlarını (Rocky Mountains) güneye doğru takip eden bölgelerde yaşayan Yerli kabileler arasında derlenen folklor numunelerinin Orta Asya ve Orta Asya’nın kuzeydoğusundaki Türk soylu insanların arasında da yaşadığının tespit edilmesi, dünyanın bu konu ile ilgili uzman ve araştırmacıları tarafından paha biçilmez deliller olarak nitelendirilmektedir.</p>
<p>Kaliforniya eyaletinin sahil bölgelerinde okyanus kıyısına yakın yerlerde yaşayan Pala Yerli kabilesinin ileri gelenleri, çok uzaklardan “Gün batımı tarafındaki ulu topraklardan” büyük atalarının asırlar önce, Kuzey Amerika denen topraklara nasıl göç ettiklerini halk destanlarında canlı tutarak, nesilden-nesle şifahi edebiyat yoluyla aktarmaktadırlar. Bu geçişi anlatan destanlardan biri şöyle başlıyor: “… Asırlar ve asırlar evvel, mensup olduğumuz halk, büyük denizlerin ötesinde Gün batımı tarafındaki topraklarda mutlu ve mesut yaşıyorlardı. Bugün yaşadığımız Amerika topraklarına doğru büyük göç başlamadan önce, ulu atalarımız, büyük denizlerin diğer yakasında mesken kurmuşlardı.”</p>
<p>“… Büyük atalarımızın o zaman inandıkları en büyük ilah, Göktanrı Sivaş’tı. Uyot ise, mensup olduğumuz milletin Savaş tanrısıydı. Düşmanlarımızla yaptığımız savaşlarda bize daima o yardım ve öncülük ederdi. Milletimin mutluluğunu temin etmek için gereken işlerin tamamlanması ve yerine getirilmesinden Göktanrı Sivaş’a karşı sorumluluk taşıyan tek otorite Uyot’tu…”</p>
<p>“… Ulu atalarımız Gün batımı tarafındaki topraklarda yaşarken, Gün doğan taraftaki topraklara doğru göçmemiz gerektiğini milletimin kaderinden sorumlu olan Uyot emretti. Bugün üzerinde yaşadığımız bu topraklar bize Göktanrı tarafından vaat edilmiş topraklardır. ‘Göç!’…Uyot tarafından atalarıma bildirilen buyruk, bu bir tek kelimeden ibaretti.”</p>
<p>“… Doğduğumuz Ana Yurttan kopup, yaptığımız sağlam kayıklarla Gün doğan taraftaki bilmediğimiz topraklara ulu atalarımız ayak bastıklarında, her şey yeniden başlamıştı.”</p>
<p>“… Bu büyük göçte başımıza gelebilecek felaketlerden korunmak ve sakınmak için, her çareye başvurup, bir-birimizi kaybetmemek arzusundaydık. Kalın sis içerisinde kayıklarımızla yolumuza devam ederken, diğer kayıklardaki kardeşlerimizi kaybetmemek için ana dilimizde milli destan ve türkülerimizi toplu olarak yüksek sesle bağıra-bağıra söylüyorduk.”</p>
<p>“. Nihayet Gün batan taraftaki kara bulutlar, donuk bir ışık huzmesi tarafından derinlemesine yarıldı. Bu bulutlar geride bıraktığımız Ana Yurt toprakları üzerindeki kara bulutlardandı. Gün batan taraftan başlayan bu ışık huzmesi, yavaş-yavaş Gün doğan tarafa doğru yayılmağa başladı. Bu ışık ilk önce boz renkliydi. Daha sonra sarı ve sonunda bu sis alev rengini aldı. Arkasından alemi aydınlatan Güneş bizlere yüzünü gösterdi.”</p>
<p>Kuzey Amerika yerlilerinden Nootka kabilesi, kendi Totem direklerinde kullandıkları “Bozkurt” motifini kulakları hücum halindeyken arkaya yatmış, uzun ve sivri dişli, yukarıya doğru kalkmış sivri burunlu ve alev-alev yanan keskin gözlerle tasvir etmektedir. Nootka kabilesinin reisi Assu, “Bozkurt Destanı” hakkındaki destanı açıklarken, bu destanın Nootka kabilesinden bir kadınla evlenen Cape Mudge’li, We-Wa-Kai’nin söylediği destan olduğunu kaydetmiştir. Reis Assu’ya göre, Nootka Kabilesi bir Bozkurttan türemiştir. Bu Nootka Kabilesi, diğer komşu Yerli Kabileleri tarafından “Bozkurttan Türemiş” Yerli Kızılderili kabilesi olarak bilinmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ahmet Ali ARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi /Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/AMER%C4%B0KA-YERL%C4%B0LER%C4%B0-VE-T%C3%9CRK-D%C3%9CNYASININ-K%C3%9CLT%C3%9CR-VARLI%C4%9EI-ARASINDAK%C4%B0-PARALELL%C4%B0KLER.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/AMER%C4%B0KA-YERL%C4%B0LER%C4%B0-VE-T%C3%9CRK-D%C3%9CNYASININ-K%C3%9CLT%C3%9CR-VARLI%C4%9EI-ARASINDAK%C4%B0-PARALELL%C4%B0KLER.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avustralya’daki Türk Göçmen Grubunun Sosyal Ve Dilsel Dil Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avustralyadaki-turk-goecmen-grubunun-sosyal-ve-dilsel-dil-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avustralyadaki-turk-goecmen-grubunun-sosyal-ve-dilsel-dil-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Avustralya’daki Türk Göçmen Grubunun Sosyal Ve Dilsel Dil Özellikleri
Türkçe konuşan insanlar için göç yeni bir olgu değildir. Tarih boyunca Orta Asya’dan batıya Türklerin yoğun kitleler halindeki göçüne tanıklık ederiz. Bununla beraber Türkiye’den endüstriyelleşmiş ülkelere iş gücü göçü daha çok yeni bir sosyal ve ekonomik olgudur. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupalı ülkeler endüstriyel gelişimlerini sürdürebilmek için işgücüne gereksinim duydular. Başlangıçta Güney Avrupa’daki, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68144d8c7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avustralya’daki, Türk, Göçmen, Grubunun, Sosyal, Dilsel, Dil, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Turk-Dunyasi-243.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/avustralyadaki-turk-gocmen-grubunun-sosyal-ve-dilsel-dil-ozellikleri.html">Avustralya’daki Türk Göçmen Grubunun Sosyal Ve Dilsel Dil Özellikleri</a></p>
<p>Türkçe konuşan insanlar için göç yeni bir olgu değildir. Tarih boyunca Orta Asya’dan batıya Türklerin yoğun kitleler halindeki göçüne tanıklık ederiz. Bununla beraber Türkiye’den endüstriyelleşmiş ülkelere iş gücü göçü daha çok yeni bir sosyal ve ekonomik olgudur. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupalı ülkeler endüstriyel gelişimlerini sürdürebilmek için işgücüne gereksinim duydular. Başlangıçta Güney Avrupa’daki, Yunanistan, Eski Yugoslavya, İtalya, İspanya ve benzeri ülkelerin işçilerine iş verildi. Türkiye, iş gücü ihraç eden ülkelere 1960’lı yılların daha geç aşamasında katıldı. Türklerin Batı Avrupa’ya göçü, 1961 yılında Türkiye ile Almanya arasında imzalanan yeni işe alma anlaşması ile başlamış oldu. Benzer anlaşmalar 1964 yılında Hollanda, Belçika ve Avusturya ile, 1965’te Fransa ile ve 1967’de İsveç ile yapıldı. Avustralya’ya Türk göçü, 1967’de Türk ve Avustralya hükümetleri arasındaki karşılıklı anlaşmanın sonucu olarak başladı.</p>
<p>Avustralya’ya ve Batı Avrupa ülkelerine olan Türk göçünün altında yatan etmenler aynı olsa da, Avustralya’ya göç bazı açılardan Avrupa bağlamından farklıdır. Hem Avustralya’da, hem de Batı Avrupa’daki Türk göçmenlerinin benzer özgeçmiş nitelikleri olmasına rağmen, her iki durumda farklı sosyal, ekonomik ve dilbilimsel nitelikler gözlenmektedir. Avustralya ile Batı Avrupalı ülkeler arasındaki temel fark, Batı Avrupalı ülkelerce sunulan “yabancı” ya da “misafir işçi” statülerinin tam tersi olarak, Avustralya tarafından tüm göçmen gruplarına kalıcı oturma statüsünün sunulmasıdır. Bununla beraber Batı Avrupalı ülkelerin demografik yapısının değişmesi, bu ülkeleri vatandaşlık politikalarını yeniden değerlendirmeye zorladı.</p>
<p>Avustralya çok kültürlü ve çok dilli bir toplumdur. 150 farklı yerel dile ek olarak, Avustralya’daki nüfusun %25’i tarafından konuşulan yaklaşık 80 farklı göçmen dili bulunmaktadır. 1986 yılındaki nüfus sayımında, Avustralya’da oturan yaklaşık 2 milyon kişinin %25 üzerinden, %20.6 İtalyanca, %13.6 Yunanca, %6.7 Çince, %5.6 Almanca ve %5.4 Arapça olmak üzere evde İngilizce dışında başka bir dil daha konuştuğu rapor edilmiştir.</p>
<p>Ayrıca Avustralya nüfusunun beşte biri tarafından İspanyolca, Yugoslav dilleri, Lehçe, Felemenkçe, Vietnam dili, Malta dili, Fransızca, Makedonya dili, Türkçe, Macarca ve Rusça dilleri konuşulmaktadır. Öbür %14.4’ü, her biri dil başına %1’den daha az temsil edilmek üzere, “diğer” dilleri oluşturmaktadır (Kalantzis, Cope, Noble&Poynting, 1990). Öte yandan 1996 nüfus sayımında, Avustralya’da 240 dilin konuşulduğu belirlenmiştir (Clyne & Kipp, 1997). Avustralya’nın savaş sonrası göçmen programı kültürel ve dilbilimsel homojenliği sağlamayı hedeflemesine rağmen, AvustralyalI politikacılar kültürel ve dile ait çoğulculuğun önemini anladılar. Avustralya’nın şimdiki ulusal politikası göçmen gruplarının dillerini koruma eğilimlidir.</p>
<p>Kültürel ve dilbilimsel çeşitlilik açısından Avustralya, etnik grupların dillerini ve kültürel miraslarını korumaları için desteklendiği bir ülkedir. Diller üzerine Ulusal Politika’da belirtilen (Lo Bianco, 1987) Avustralya’nın ulusal yararı, bu ulusların dilbilimsel kaynaklarını geliştirmek ve bu becerileri diğer kapsamlı ulusal hedeflerle tamamlamaktır. Avustralyalı politikacıların, Batı Avrupa bağlamındaki genel durum gibi, tutumlarından anlaşılan bütünleşme öncesi göçmen dillerini bir engel olarak düşünmedikleridir.</p>
<p>Bu makalede, Göçmenlik, Çok Kültürlülük ve Nüfus Araştırmaları Bürosu’nun (BIMPR, 1995), nüfus sayımı verileri kullanılarak, Avustralya’daki Türk topluluğunun sosyal durumu ve dil özelliklerinin bir görünümü ortaya konuldu. Türkiye’den Avustralya’ya göçün tarihçesinin kısaca incelenmesinden sonra, 1991 ve 1996 yıllarında yapılan nüfus sayımlarından elde edilen veriler sunuldu. Bu veriler, Avustralya’daki Türklerin coğrafî dağılımı, yaş ve cinsiyet bileşenleri, aile yapısı, Avustralya’ya geliş tarihi, vatandaşlık, okuldan ayrılma yaşı ve nitelikler, iş gücü durumu ve meslek, gelir, İngilizce yeterlik, evde konuşulan dil ve din gibi başlıkları kapsamaktadır. Bundan başka makalede topluluk organizasyonlarını, evlilik şekilleri ve grup içi geleneksel destek unsurları, Türk medyası ve topluluk okulları gibi, bilgileri ana hatlarıyla içermektedir. Son bölümde de Türk topluluğu üzerine bazı sosyo- dilbilimsel saptamalar ortaya çıkarılacaktır.</p>
<p>Birinci dil kullanımını kapsamlı olarak anlayabilmek için Türk göçmenleri arasındaki davranış, dili korumayla ilgili sosyo-dilbilimsel değişkenlerin etkisi ve değişimin açıklanması gerekmektedir. Bundan başka, Türk topluluğunun demografik, sosyolojik, dilbilimsel, psikolojik, tarihî, politik, coğrafî, eğitimle ilgili, dinî ve ekonomik özelliklerini, hem grup hem bireysel düzeyde içeren bilgiler sunulmalıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Kutlay YAĞMUR</strong></span></a>
</p><p>Tılburg Üniversitesi, Babylon /Hollanda</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/AVUSTRALYADAK%C4%B0-T%C3%9CRK-G%C3%96%C3%87MEN-GRUBUNUN-SOSYAL-VE-D%C4%B0LSEL-%C3%96ZELL%C4%B0KLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/AVUSTRALYADAK%C4%B0-T%C3%9CRK-G%C3%96%C3%87MEN-GRUBUNUN-SOSYAL-VE-D%C4%B0LSEL-%C3%96ZELL%C4%B0KLER%C4%B0.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span>TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</span></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rıza Nur İngiliz casusu mu?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/riza-nur-ingiliz-casusu-mu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/riza-nur-ingiliz-casusu-mu</guid>
<description><![CDATA[ Cavit Orhan Tütengil bu el yazmalarını okudukça, düşüncelere dalmış ve yakın tarihin bilinen konuları hakkında kesin kararlar verebilmenin ne kadar zor olabileceğini görmüştü. Tütengil hoca ilerleyen günlerde el yazmalarının çeşitli kısımlarından aldığı notlarla beraber düşüncelerini ifade ettiği üç yazı kaleme aldı. Elbetteki bu makaleler gazetelerde yayınlanınca konuya meraklı olan kesimlerden tepkiler gelmiş ve Sayın Tütengil bu yazıların toplumda yarattığı etkileri de derleyerek, 1965 yılında bu elimde gördüğünüz Üçler Yayınlarından çıkan, “Dr. Rıza Nur Üzerine” isimli küçük kitapçıkta toplamıştı. Bundan sonra sanırım bu konuda herkesin az çok bildiği tek şey, 1967 senesinde günümüz yazısına çevrilerek, başında bir fes ile dolaşıp, Atatürk […]
The post Rıza Nur İngiliz casusu mu? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c673f010fc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rıza, Nur, İngiliz, casusu, mu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio">
<div class="wp-block-embed__wrapper"><span>1963 yazının ilk günlerinde Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Britanya Müzesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz, British Museum’da Şark Yazmaları yani günümüz Türkçesiyle Doğu yazmalarının bulunduğu kısımda incelemeler yaparken, Doktor Rıza Nur’a ait dört adet el yazması bulmuştu. Bunların içerisinde en hacimlisi olan hatıratının yazılmış olduğu nüsha idi.</span></div>
</figure>



<p>Cavit Orhan Tütengil bu el yazmalarını okudukça, düşüncelere dalmış ve yakın tarihin bilinen konuları hakkında kesin kararlar verebilmenin ne kadar zor olabileceğini görmüştü. Tütengil hoca ilerleyen günlerde el yazmalarının çeşitli kısımlarından aldığı notlarla beraber düşüncelerini ifade ettiği üç yazı kaleme aldı.</p>



<p>Elbetteki bu makaleler gazetelerde yayınlanınca konuya meraklı olan kesimlerden tepkiler gelmiş ve Sayın Tütengil bu yazıların toplumda yarattığı etkileri de derleyerek, 1965 yılında bu elimde gördüğünüz Üçler Yayınlarından çıkan, <em>“Dr. Rıza Nur Üzerine”</em> isimli küçük kitapçıkta toplamıştı.</p>



<p>Bundan sonra sanırım bu konuda herkesin az çok bildiği tek şey, 1967 senesinde günümüz yazısına çevrilerek, başında bir fes ile dolaşıp, Atatürk ve Atatürkçülük düşmanlığı yapan, Kadir Mısıroğlu’nun kurucusu olduğu “Altındağ” isimli paravan bir yayınevinden basılarak yayınlanmasıdır.</p>



<p>“Hayat ve Hatıratım” ismi ile yayınlanan eserin ikinci cildinin son sayfasında, okuyucuya şöyle bir not bırakılmıştır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Merhum Dr. Rıza Nur’un hatıraları, 5816 sayılı “Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun” dolayısıyla neşri güç bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. (…)</em></p>



<p><em>Yukarıda bahsi geçen kanunun kabulü sırasında parlamentoda da teyid edilmiş olduğu üzere bu kanunla tarihi gerçeklerin ortaya çıkmasına engel olunmak istenilmiş değildir.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>
</blockquote>



<p>Günümüzde de, resmi tarih – gayrı resmi tarih ayrıştırması yapanların sürekli olarak tarihi gerçeklerin anlatılmasına ve anlaşılmasına engel olduğu ileri sürülen “5816 sayılı kanunun” kabulü sırasında, meclisin “tarihi gerçeklerin ortaya çıkmasına engel olmak istenmediğinin” belirtilmiş olduğu ve bu kanunun tarihi gerçeklerle uzaktan yakından bir alakasının olmadığının ispatı niteliğindeki bu açıklamanın, Kadir Mısıroğlu tarafından yayınlanmış olan bu kitaptan vermek istedim ki, videonun yorumlarına da bu şekilde cevaplar gelmesin.</p>



<p>İlk iki cildinin basılmasının ardından, malum sebeplerden dolayı, 5816 sayılı kanun gereğince İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesinin 968/36 sayılı kararıyla toplattırılmış, buna rağmen Mısıroğlu son iki cildi de basmaktan geri kalmayacak, hatıratın bazı eksik sayfaları dışında dört cildi de yayınlanmıştı.</p>



<p>Birkaç sene içerisinde Türkiye’de yasaklanan ama kısa sürede de baskısı tükenen eser, 1982 senesinde tekrar basıldı.</p>



<p>Hain bir suikaste kurban giden ve Türkiye’nin çok büyük bir kaybı olan, değerli araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu, bu kitabın peşine düşüyor ve 2 Mart 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde bu konuyla ilgili elde ettiği bilgileri paylaşır. Sayın Uğur Mumcu Rıza Nur’un hatıratı ile ilgili olarak şöyle demekte:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“<strong><em>Kitap Suudî Arabistan’da basılıp, Avrupa’daki İslamcı örgütlere parasız dağıtılıyor.. Amaç, İslamcı örgütlere gelir sağlamak. Dört cilt 60 mark.</em></strong></p>



<p><em>“Kaç tane geldi?”</em></p>



<p><em>“Almanya’ya 30 bin tane geldi.”</em></p>



<p><strong><em>30 bini 60 markla çarptım: 1 milyon 800 bin mark.. Bir mark, bugün için resmi kur üzerinden ortalama 420 lira ise yapın hesabı. 756 milyon Türk Lirası.</em></strong></p>



<p><strong><em>Yalnızca Dr. Rıza Nur’un kitabından Federal Almanya’daki çeşitli İslamcı örgütlere sağlanan gelir 756 milyon lira.</em></strong></p>



<p><em>(…)</em></p>



<p><em>Peki bu işleri yürütenler kimler? Kimler aracı oluyor? Kim alıyor, kim satıyor bu kitapları?,</em></p>



<p><strong><em>Kadir Mısıroğlu..</em></strong></p>



<p><em>İslâm Federasyonu yöneticileri bu adı veriyorlar..</em></p>



<p><em>O getiriyor, o dağıtıyor.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>
</blockquote>



<p>1982 senesinde Suudî Arabistan’da basılıp, Avrupa’daki İslamcı örgütlere parasız dağıtılan Doktor Rıza Nur’un hatıraları, Atatürk’e ve ailesine iftiralar ve ağza alınmayacak derecede hakaretler içerdiği için yasaklandı.</p>



<p>Şimdi günümüzde insanlar zannediyorlar ki, Rıza Nur’un yazdığı bu hatırat, Türkiye’de yazılmış olan tarihi gerçekleri değiştirecek önemli bilgiler içeriyordu ve o yüzden yasaklandı. Hani biraz önce bahsettiğimiz, tarihi gerçeklerin açıklanmasına bir engel teşkil etmeyen 5816 sayılı kanundan dolayı yasaklandı ya eser. Artık şimdi kime sorsak, tarihi gerçekleri saklamaya çalışıyorlar.</p>



<p>Size gelip birisi annenize küfür ederse, hakkınızda yalan yanlış sayıp söver, hakaret ederse, siz ne yaparsınız?</p>



<p>Öyle zannediyorum ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, bir başka kişiye hakaret etmek, küfür etmek suçtur. Bu durumda da yazılı bir eser olan bu hatırat da, bana göre gayet tabi olarak gereken cezaya çarptırılmış ve yayınlanması yasaklanmıştır.</p>



<p>Kaldı ki, küfür ve hakaretlerden arındırılmış olarak Rıza Nur’un hatıratı 1992 senesinde basılmış ve günümüzde herhangi bir kitapçıdan kolaylıkla bulabileceğiniz ve okuyabileceğiniz bir eserdir.</p>



<p>Buraya kadar anlattıklarım ayrı konudur. Gelelim Rıza Nur’un Türkiye aleyhinde çalışmış bir ajan olduğu iddialarına.</p>



<p>Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in Doktor Rıza Nur’un hatıratını ihtiva eden el yazmalarını bularak duyurmasının üzerinden tam 59 sene geçtikten sonra, bu el yazmalarının tozunu silip, fiziken kendi gözlerimle görerek, üzerlerinde araştırmalar yapmış ve bu konuda yeni belge ve bilgiler ortaya koymuş olan bir kişi olarak, en azından bilimsel etiğe sahip olan kişilerin, benim söyleyeceklerimi de dikkate değer bulacaklarından eminim.</p>



<p>2014 yılında Doktor Rıza Nur ve hatıratı üzerine çalışmaya başladığım zaman, konunun herkes tarafından bu kadar çok konuşulmasına rağmen, belli başlı bazı yazarlar dışında kimsenin adam akıllı bir araştırma yapmadığına şahit olmuştum.</p>



<p>Beni de zaten bu konuda çalışmaya yönelten, çok değerli bir araştırmacı olan Sayın Cengiz Özakıncı şöyle bir düşünce ortaya atmıştı:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Bu nedenle, Rıza Nur’un hatıraları denilen kitabın, Rıza Nur’un elinden ve kaleminden çıkmış olamayacağını düşünüyorum! Bu konuyu araştırmacıların…</em></p>



<p><em>H.C.: Nereden çıkmış olabilir?</em></p>



<p><em>C.Ö.: Bir istihbarat ürünü olabilir…</em></p>



<p><em>H. C.: Yani İngiliz istihbaratı yazıp, Rıza Nur imzasıyla mı yayınlandı diyorsunuz?</em></p>



<p><em>C.Ö.: Tabi, tabi aynen… Aynen o şekilde düşünüyorum!” </em><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
</blockquote>



<p>Bu sorular benim dikkatimi çektiği için konuyu araştırma zahmetine girdim ve 2 sene içerisinde elde ettiğim sonuçları dergilerde yazılar yazarak duyurmuştum.</p>



<p>İlk yazı Düşünce ve Tarih dergisinin, Kasım 2015 tarihinde çıkan 14. sayısında, ikinci yazım Ocak 2016 tarihli 16. sayısında ve son yazı da Mart 2016 tarihinde yayınlanan 18. sayısında bulunmakta. Bunun yanında bu dergideki yazılarımı yayınlamaya devam ederken 31 Ocak 2016 Milliyet gazetesinde “Rıza Nur’un gizemli hatıratı” başlığı ile bir haber yayınlandı.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/7d4afd7b528ad81a4a7d0bb7ae227680.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Düşünce ve Tarih Dergisi - Kasım 2015" data-rel="lightbox-gallery-8"><img loading="lazy" decoding="async" width="1437" height="2048" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/7d4afd7b528ad81a4a7d0bb7ae227680.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/aee86c9f9851d9887358e1a36dda58d3.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Düşünce ve Tarih Dergisi - Mart 2016" data-rel="lightbox-gallery-8"><img loading="lazy" decoding="async" width="1476" height="2048" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/aee86c9f9851d9887358e1a36dda58d3.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/9fe432fb8d75bb1305cbd59557031e7e.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Düşünce ve Tarih Dergisi - Ocak 2016" data-rel="lightbox-gallery-8"><img loading="lazy" decoding="async" width="1457" height="2048" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/9fe432fb8d75bb1305cbd59557031e7e.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>


<p><span>Bundan sonra da gördüğünüz “Şahsiyetler” isimli kitapta bir Rıza Nur biyografisi kaleme almıştım.</span></p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://dukkan.turkcetarih.com/urun/sahsiyetler/"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10573" class="wp-post-31116 wp-image-10573" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/601af089e58aefbbcf882d89f3991278.jpg" alt="" width="257" height="400"></a><p class="wp-caption-text">İlber Ortaylı, Hakkı Uyar, Kemal Arı, Kaan Çelen, Sevgi Bayat, Emre Atan, Ferdi Çakmak, Özsel Çavdar, Barış Atagün, Cihan Oktay, Sefa Yapıcıoğlu, Gürkan Canpolat</p></div>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Rıza Nur ve hatıratı ile ilgili olarak yaptığım araştırmaların üzerinden 6 sene geçti ve bu konudaki çalışmalarım hala da devam ediyor. Bitirmiş değilim.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Ama bugünlerde gerçekten doğru ve dürüst bir şekilde bilgi edinmek isteyen kişilerin dikkatlerini çekmek istediğim bir nokta olduğu için bu videoyu yapma mecburiyetini hissettim.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Bu nokta, <em>Doktor Rıza Nur’un İngiliz casusu olduğu belgelendirildi mi?</em> sorusuna tekabül etmekte.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Biraz durup düşünürseniz, aslında konu ile ilgili olarak tek bir olasılık bulunmuyor:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Birinci olasılığa göre, Cengiz Özakıncı’nın söylediği gibi, Doktor Rıza Nur’un hatıratının kendisinden haberi olmadan, İngiliz istihbaratı tarafından kaleme almış olabilir. Yani kısaca Rıza Nur İngiliz ajanı değil ama hatıratı İngiliz ürünü.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>İkinci olasılığa göre, Doktor Rıza Nur’un kendisi zaten bir İngiliz casusu ve kaleme aldığı hatıratı da bu yönde değerlendirilmeli.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Ya da Rıza Nur bir İngiliz casusu değil ve yazdığı hatırat da kendisinin ürünü.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Doktor Rıza Nur’un İngiliz casusu olabileceği konusunda, ortaya konmuş olan bu şüphe üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur ve benim de üzerinde çalıştığım bir noktadır.</p>
<div class="wp-caption alignright"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/61032bb4b077cda1ba5fa424126bf138.jpg" data-rel="lightbox-image-3" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="283" height="400" data-public-id="61032bb4b077cda1ba5fa424126bf138/61032bb4b077cda1ba5fa424126bf138.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-31123" class="wp-post-31116 wp-image-31123" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyODMiIGhlaWdodD0iNDAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094508" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="3250 4600" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin kaynakları ve Şeyh Said İsyanı</p></div>
<!-- wp:paragraph -->
<p>2016 senesinde yaptığım bir konuşmada, Amerikan üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Profesör Robert Olson isimli yazarın kaleme aldığı, elimde görmüş olduğunuz bu eserden bahsetmiştim. Kitabın ismi “Kürt Milliyetçiliğinin kaynakları ve Şeyh Said İsyanı”</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Başlığından da anlaşılacağı üzere eserin ana konusu 1925 senesinde yaşanmış olan Şeyh Sait isyanı, Türkiye ve İngiliz ilişkileri, vesaire.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Yaptığım konuşmamda kitabın 132. sayfasında yer alan bir bilgiyi aktarmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, 1921 ile 1924 yılları arasında Mustafa Kemal Atatürk hükümetinde bakanlık yapmış birisinin, İngiliz ajanı olduğundan bahsetmiş, akla gelen bu kişiler arasında Doktor Rıza Nur’un da olabileceğini ama elimde bunu ispat edebilecek hiçbir somut belge ve bilgi olmadığı için, bunun o kişi olduğunu kesinlikle söyleyemem demiştim. Devamında da bu kişinin gün yüzüne çıkabilmesi için çalışmalarımı sürdürdüğümü eklemiştim.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Gördüğüm kadarıyla insanlar, hem zaman, hem emek ve hem de maddiyat harcanarak yapılan araştırmaları, kendisinin yaptığı araştırmalarmış gibi aktarıyor ve anlatıyorlar. Bu bakımdan zaman içerisinde konuyla ilgili elde etmiş olduğum ama henüz yayınlamadığım bilgileri burada sizlere aktarmayacağım tabi ki.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Ama benim bu dikkat çektiğim bir ihtimal dışında, konuya tek bir yeni bilgi ve bulgu getirilmeden, 1921-1924 arasında bakanlık yapmış bu İngiliz casusu olan kişi Doktor Rıza Nur’dur! demeden önce, biraz oturup elimizdeki bilgileri kontrol etmemiz gerektiği fikrindeyim.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Şimdi kitapta yer alan ve İngiliz Hava Bakanlığı raporlarından aktardığı bilgiden yola çıkacak olursak, İngilizlere casusluk yapan bu kişi demiş ki:</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:quote -->
<blockquote class="wp-block-quote"><!-- wp:paragraph -->
<p><em>“İsmet bey’in 22 Kasım 1922’de<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftn4"><sup><strong><sup>[4]</sup></strong></sup></a> istifasının ardından, Doğu politikasına dönme yönünde bir girişim oldu. Muhbire göre, bu “Fethi Bey (Okyar) ve arkadaşlarının amacıydı.” Muhbir, Fethi Bey ile İmaret Vekili Feyzi Bey ve Adalet Vekili Esat Bey’in “iflah olmaz Rusofiller” olduğunu bildiriyordu. (Muhbirin de bir siyasi hizip mensubu olarak konuştuğu akılda tutulmalı).”</em></p>
<!-- /wp:paragraph --></blockquote>
<!-- /wp:quote -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Yani anlaşılıyor ki, 1921-1924 yılları arasında hükümette bulunan ve İngilizler adına çalışan bu casus bakan 22 Kasım 1924 senesinde kurulmuş olan Fethi Okyar Hükümetinde bakan olamamıştır.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>23 Nisan 1920’de kurulan Meclis’te eğer 25 Nisan 3 Mayıs tarihleri arasında kurulan Muvakkat İcra Encümenleri Heyetini saymazsak, 3 Mayıs 1920 tarihinde çalışmalara başlamış olan Birinci İcra Vekilleri Heyeti’nden, 22 Kasım 1924 tarihine kadar görev yapmış 6 hükümet içerisinde toplam 55 farklı kişi bakanlık yapmıştır.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Bu 55 kişi içerisinden, 12 kişilik olan Fethi Okyar hükümetinde bakan olmayan kişi sayısının toplam 43 kişi olduğu ilkokul matematiği ile hesaplanabilir. Bunun yanında, bir önceki hükümette bakan olupta Okyar hükümetinde bakan olmayan kişi sayısı ise 10’dur ve bu 10 kişi içerisinde Rıza Nur bulunmamaktadır.</p>
<div class="wp-caption alignright"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/969b592766132f6abbafb627013aa069.jpg" data-rel="lightbox-image-4" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="312" height="500" data-public-id="969b592766132f6abbafb627013aa069/969b592766132f6abbafb627013aa069.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-31128" class="wp-post-31116 wp-image-31128" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzMTIiIGhlaWdodD0iNTAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094502" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1278 2048" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Uğur Mumcu</p></div>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Bu kişilerin tek tek isimlerini vermeyeceğim, konuyla ilgili bir şeyler bulup belgelendirdiklerini iddia eden yazarlar, madem öyle zahmetine de katlanarak bu bilgileri kendileri bulabilirler.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Demek ki, 27 Ekim 1923 tarihine kadar hem Eğitim Bakanlığı hem de Sağlık Bakanlığı yapmış olan Doktor Rıza Nur da bu anlatılan ihtimal profil içerisinde yer alan bir kişidir ama tırnak içerisinde “bu tanımlamaya sadece ve sadece bir tek Rıza Nur uymaktadır, işte İngiliz ajanı da odur” demek ve Rıza Nur’u İngiliz casusu yapmaya da yeter demek kesinlikle doğru değildir.</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Araştırmalarımda bana her zaman ilham kaynağı olmuş, çok değerli bir Atatürkçü düşünür, aydın ve yazar olan Uğur Mumcu’nun verdiği bir röportajı hatırlatıyor, bu olaylar…</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p>Bu röportajı daha önce sizlere “<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/cihan-oktay/okumaz-yazarlar/">Okumaz Yazarlar</a>” başlığı altında aktarmıştım.</p>
<p></p><blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="BEUUp7kAcZ"><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/okumaz-yazarlar/">Okumaz-Yazarlar</a></blockquote>
<!-- /wp:separator -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, 1967, s. 542</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Uğur Mumcu, <em>Rabıta</em>, UMAG Vakfı Yayınları, Ankara, 2014, 27. Baskı, s. 64-68</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> 24 Temmuz 2014 tarihli İkna Odası programı</p>
<!-- /wp:paragraph -->

<!-- wp:paragraph -->
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Öyle sanıyorum ki 1922 yazılması bir baskı hatasıdır. Doğrusu 1924 olmalıdır.</p>
<!-- /wp:paragraph --><p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/riza-nur-ingiliz-casusu-mu/">Rıza Nur İngiliz casusu mu?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Milletine suikast : Sevr Barış Antlaşması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi</guid>
<description><![CDATA[ 10 Ağustos 1920 Salı günü saatler 17’yi gösterdiği zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun ve İtilaf Devletleri’nin delegeleri, Sevr Barış Antlaşması’nı, bu arkamda görmüş olduğunuz binada imzaladılar. Antlaşmanın imzalanmasından sonra Yunan Başbakanı Venizelos bir telgraf çekerek, bugünün bir bayram olarak kutlanmasını ve Yunan ordusunun kutsanmasını istemişti. Buna karşın, Ankara’da bulunan Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri yayınlayarak kınadı ve antlaşmayı imzalayanlar ile Saltanat Şurası’nda olumlu oy kullananları 19 Ağustos 1920 tarihinde vatan haini ilan etti. Antlaşmanın imzalanmasının üzerinden 100 sene geçti ama Türkiye’de bazı kimseler Sevr Barış Antlaşmasının ölü doğmuş ve uygulanmamış bir antlaşma olduğunu, biraz daha ileri giderek antlaşmanın aslında imzalanmadığını […]
The post Türk Milletine suikast : Sevr Barış Antlaşması appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c673d08741.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Milletine, suikast, Sevr, Barış, Antlaşması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>10 Ağustos 1920 Salı günü saatler 17’yi gösterdiği zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun ve İtilaf Devletleri’nin delegeleri, Sevr Barış Antlaşması’nı, bu arkamda görmüş olduğunuz binada imzaladılar. Antlaşmanın imzalanmasından sonra Yunan Başbakanı Venizelos bir telgraf çekerek, bugünün bir bayram olarak kutlanmasını ve Yunan ordusunun kutsanmasını istemişti.</p>
<p>Buna karşın, Ankara’da bulunan Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri yayınlayarak kınadı ve antlaşmayı imzalayanlar ile Saltanat Şurası’nda olumlu oy kullananları 19 Ağustos 1920 tarihinde vatan haini ilan etti.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasının üzerinden 100 sene geçti ama Türkiye’de bazı kimseler Sevr Barış Antlaşmasının ölü doğmuş ve uygulanmamış bir antlaşma olduğunu, biraz daha ileri giderek antlaşmanın aslında imzalanmadığını ve hatta biraz daha da ileri giderek, Sevr Antlaşması’nın aslında bir antlaşma olmadığını ama bir proje olduğunu iddia ediyorlar.</p>
<p>Arkadaşlar bugün 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşmasının imzalanma aşamasında yaşananları konuşacağımız bir video ile karşınızdayız.</p>
<p>Atatürk’ün, Nutuk’unda Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye’ye, düşman devletler tarafından teklif edilen dört barış antlaşmasının şartlarını karşılaştırdıktan sonra, Lozan Barış Antlaşmasını tanımladığı bu paragraf dikkatinizi çekti mi:</p>
<p><em>“Muhterem efendiler, Lozan Barış Antlaşması’nın ihtiva ettiği esasları, diğer barış teklifleriyle daha fazla mukayeseye mahal olmadığı fikrindeyim. Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder bir vesikadır. Osmanlı devrine ait tarihte emsali görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!”</em></p>
<p>Konumuz Lozan değil ama Atatürk’ün kullandığı kelimelere çok dikkat ediniz: “<em>Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikast”</em></p>
<p>Gerçekten de Barbar Türkleri Avrupa’dan atarak, geldikleri Orta Asya steplerine geri göndermek, Osmanlı Devleti’ni paramparça etmek ve asırlardan beridir hayal edilen, beklenen ve planlanarak hayata geçirilen paylaşım planlarına bakacak olursak Sevr Antlaşması yeni değil.</p>
<p>1914 senesinde Romen diplomat olan Trandafir G. Djuvara, <em>“Cent projets de partage de la Turquie”</em> ismiyle bir kitap yayınlar. Yani Türkçesiyle “Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje”…</p>
<p>Başlığından da anlaşılabileceği üzere, kitap içerisinde, Türklerin yaşadıkları ve nüfuzları altında bulunan toprakların paylaşılması üzerine 1270 yılından itibaren hazırlanmaya başlanmış olan ve zaman zaman da tatbik edilmiş olan 100 projenin özet bilgileridir.</p>
<p>Bu paylaşım projelerini hazırlayanlar arasında kimler yok ki?</p>
<p>Sicilya Kralı Il. Charles, Fransız Kralı XIV. Louis, Rus Çarı Büyük Petro, II. Katerina gibi pek çok devlet liderlerinden tutun, Hristiyanların manevi liderleri olarak kabul edilen Papa 10. Leo ve 5. Pius’a kadar pek çok kişinin Türkleri yok etme ve geldikleri yere geri gönderme planları yaptığını belirtmek isterim. Hatta yaptıklarıyla “bütün insanlığa hizmet etmiş olduğu” iddia edilen Erasmus, Leibniz, Volney gibi filozof ya da bilim insanları da, Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşma tasarıları hazırlamaktan geri kalmamışlar.</p>
<p>Modern Avrupa düşüncesinin öncülerinden sayılan, bugün genç üniversite öğrencilerimizin gidebilmek için can attığı, Avrupa Birliği üyesi veya aday ülkelerinde bulunan yükseköğretim kurumları arasında öğrenci değişim programına ismi verilen Erasmus, 1530 senesinde Türklere karşı kaleme aldığı manifestosunda Türkleri, <em>karanlık kökenli yabaniler</em> olarak nitelendirmiş ve <em>dinsel inancın, savaşı haklı bulduğu görüşünü ileri sürenlere karşı çıkmakta, ancak Hıristiyanlığın varlığını sürdürebilmesi için Türkleri yok etmek gerektiğini</em> savunmuştu.</p>
<p>Konuyla ilgilenen arkadaşlar, kitabı bulup okuyabilirler. Şimdi Atatürk’ün <em>Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikast</em> cümlesinin hayali bir tanımlama olmadığının ve kendisinin ne demek istediği umuyorum ki biraz daha anlaşılmıştır.</p>
<p>Peki nedir bu Sevr Antlaşması? Antlaşma mıdır, proje midir? Kabul edildi mi, edilmedi mi? İmzalandı mı, imzalanmadı mı? Uygulandı mı uygulanmadı mı? Bu konuyla ilgili pek çok soru var cevaplanması gereken. Bugün bu sorulara yanıt arayacağımız bir içerik hazırlamak istedik sizlere.</p>
<p>Bildiğiniz gibi, düşmanlarımız olan İtilaf Devletleriyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu İttifak Devletleri arasında yapılan mütarekeler yani ateşkes antlaşmasıyla savaş resmî olarak sonlanmıştır. Rusya’nın kendiliğinden savaştan çekilmesini saymazsak, bu mütarekeler kronolojik sırayla, Bulgaristan ile 29 Eylül 1918 tarihinde Selanik Ateşkes Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu ile 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Ateşkesi ve son olarak Almanya ile 11 Kasım 1918 günü 11 Kasım 1918 Ateşkesi ya da bir diğer adıyla Rethondes Antlaşması’dır.</p>
<p>Ateşkes imzalandı imzalanmasına da, düşman devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’na olan tutumunun iyi olmadığının en büyük göstergesi olarak birkaç ay sonra Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesinin, hem Atatürk’ü liderliğini yaptığı ve hem de Milli Mücadelenin en önemli itici gücünü teşkil etmiş olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Sevr Antlaşması metninde somut bir şekilde ortaya çıkacak olan ve Türk İmparatorluğu’nun nihai ölüm belgesinin, 18 Ocak 1919 tarihli Paris Barış Konferansında tartışıldığı ve hazırlanmaya başlandığı söylenir. Halbuki bu tarihe gelene kadar, daha savaşın başlarında, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında, Osmanlı topraklarının paylaşımını konu alan gizli anlaşmalar yapılmıştır.</p>
<p>Rumen diplomat Djuvara’nın bahsettiğim kitabı 1914 yılına kadar olan projeleri konu alıyordu ama Avrupalı Devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama emelleri burada bitmiş değildi.</p>
<p>4 Mart – 10 Nisan 1915 tarihli İstanbul Anlaşması, 26 Nisan 1916 tarihli Londra Anlaşması, bir anlaşma olarak sayılmasa da, 14 Temmuz 1915 ve 30 Ocak 1916 tarihli, Arapların İngiltere ile ittifak etmesi ve isyan etmesi halinde İngiltere’nin, kurulacak Arap Devletinin bağımsızlığını tanıyacağını vaat eden mektuplar McMahon-Hussein Yazışmaları, 9-16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması, 18 Ağustos 1917 tarihli Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşması, 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, Ocak 1918 tarihli Hogarth Mektubu ve en nihayetinde 8 Ocak 1918 tarihinde Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından açıklanan ve tarihte de Wilson Prensipleri olarak anılan 14 Madde…</p>
<p>Bizim sayarak bitiremeyeceğimiz ama onların yapmaktan geri kalmayacağı tüm bu belge ve dokümanlar Osmanlı topraklarının paylaşımları üzerine, Avrupalı devletlerin ne kadar hesap kitap yaptıklarını ve bu planlarını nasıl uygulamaya koyduklarını göstermesi bakımından incelenmesi gereklidir.</p>
<p>Savaş resmen sona erdikten ve taraflar ateşkes yaptıktan sonra, savaşın sonucunda belirlenecek olan barış şartlarının görüşülmesi amacıyla 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı başlamıştı. Bu tarih rastgele seçilmiş bir tarih değil arkadaşlar. Konferans özellikle 18 Ocak 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu’nun kuruluş yıldönümüne denk getirilmişti.</p>
<p>Bir de burada konferans dediğim zaman aklınıza böyle 300-400 kişinin tek bir salonda buluşup pazarlık yapmaları gibi bir şey aklınıza gelmesin. Bu tip Barış Konferanslarında konuya göre, coğrafyaya göre alt komisyonlara ayrılır temsilciler ve belirlenen konularda toplantılar yapılarak, her komisyon kendi konusunda karar alır ve bunun sonucunda alınan kararları yazılı olarak belirtirler. Ondan sonra tüm bu komisyonlarda alınan kararlar toplanarak nihai bir antlaşma metni hazırlanır.</p>
<p>Paris Barış Konferansını domine eden birkaç ana ülke vardı: Bunların başında elbette ki İngiltere ve Fransa, Amerika, İtalya ve Japonya ülkeleri gelmekte. Tabi birazdan anlatacağım İtalya ve Japonya’nın durumu değişkenlik gösteriyor.</p>
<p>Barış Konferansı’nın öncelikli konusu Almanya ve Avrupa konularına ayrıldı ve 30 Ocak 1919’a kadar Osmanlı Devleti konferansta gündeme getirilmedi.</p>
<p>Amerikan Başkanı Wilson’un 1 ay kadar Amerika’ya geri gitmesi üzerine kesintiye uğrayan Barış görüşmeleri, 14 Mart gününden sonra büyük bir gizlilikle ve sadece 4 büyük gücün devlet başkanlarının katılımıyla Almanya ile yapılacak olan anlaşmayı görüşmeye başladı. Görüşmeler o kadar gizli tutuluyordu ki, bu devlet başkanlarının yanına sadece çevirmen Paul Mantoux görüşmelere dahil olabiliyordu.</p>
<p>Konferansta ele alınan konular arasında üzerinde düşünülmesi gereken meseleler bulunuyor ve bazı olaylar yaşanıyor.</p>
<p>Mesela İtalyanlar tarafından bakacak olursak, onlar da 1915’de imzalanan gizli Londra Antlaşmasını muhafaza etme çabaları ve burada İtalyanlara vaat edilmiş olan yerleri ele geçirme arzusu içindeydiler ama ABD Başkanı Wilson “1915 Londra Antlaşması Paris Barış Konferansı’nın ruhuna terstir…” demesiyle araları açıldı ve İtalya gözden düşerek konferanstaki ağırlığını kaybetmeye başladı. Bunun sonucunda İtalyanlar istediklerini alamayacaklarını anlayınca İtalyan heyeti 26 Nisan’da barış konferansını terk etmişti.</p>
<p>Görüşmelerin asıl konusu Almanya olmasına rağmen, Dörtler Konseyi’nin yaptığı ilk oturumda tamamen Suriye konusu tartışılmıştı. Fransız ve İngilizlerin konu üzerindeki anlaşmazlıkları ciddi ölçüde artmıştı. Arapların sınırlı ölçüde yerel özerklik hakkına sahip olmalarını kabul eden Fransa, Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Fransız nüfusuna tahsis edilen tüm bölgenin tek bir Fransız mandası olmasında ısrar ediyordu.</p>
<p>Diğer bir önemli mesele Ermenistan, İstanbul ve Boğazlar bölgesinde bir Amerikan Mandası oluşturulması. Hatta belki de bu manda ve himaye sadece Boğazlar ile sınırlı kalmasın, geriye bir avuç toprağı kalacak olan Türkiye tümüyle Amerikan mandası altında olsun diyorlar. Amerika bu fikre sıcak bakmadığı için konuşmalar, paylaşım planlarında anlaşmaya varamıyorlar ve konferansın süresi uzuyor…</p>
<p>Bir yandan Ermenilerin yüzsüzlük içerisinde pek çok devlet temsilcilerini her gördükleri yerde sıkıştırması, ellerine haritalar ve bu haritalarda yaşayan insanlar hakkında istatistik verileri gösterdikleri gözlemlenmişti. Bunun yanında Türk toprakları üzerinde Yunanların istekleri çok fazlaydı.</p>
<p>Nitekim konferans sürerken 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanistan’a İzmir’e asker çıkartma yetkisi verildiğini biliyoruz. Konferansta buna karşı olan tek bir kişi var:</p>
<p>İngiltere Genelkurmay Başkanı General Sir Henry Wilson. Kendisinin Venizelos’a açıkça <em>“İzmir’e asker çıkararak kendinizi ve ülkenizi yıkıma uğratıyorsunuz”</em> demişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Ateşkeslerin imza edilmesinden sonra barış görüşmelerinin başlamasıyla sırasıyla şu antlaşmalar hazırlanarak imzalandı:</p>
<ul>
<li>Versay Barış Antlaşması, 28 Haziran 1919 – Almanya</li>
<li>Saint-Germain Antlaşması, 10 Eylül 1919 – Avusturya</li>
<li>Neuilly Antlaşması, 27 Kasım 1919 – Bulgaristan</li>
<li>Trianon Antlaşması, 4 Haziran 1920 – Macaristan</li>
</ul>
<p>Tüm bunlar olurken, Fransa Başbakanı Clemenceau’nun ülke genelinde fikirlerine destek eğilimine rağmen, bu durum Fransız Senato ve Millet Meclisi’nde farklıydı.</p>
<p>16 Ocak 1920 tarihinde yapılan bir seçim yoklamasında, kaybedeceği kesin olarak ortaya çıkan Clemenceau, yapılacak seçimlerden geri çekildi ve iki gün sonra da istifasını verdi. İşin sonunda Clemenceau’nun yerini Alexandre Millerand aldı ve Fransa’da hükümet değiş oldu.</p>
<p>Bununla beraber İngiltere’nin de iç siyasetinde de karışıklıklar baş gösteriyordu. Lloyd George’un Türkleri İstanbul’dan çıkarmaya yönelik düşünceleri, Yunanlılara verilen tavizler, Suriye konusuyla anlaşmaya varılamayan Fransa… İngiliz kabinesinde konferansta konuşulan bazı hususlarda anlaşmazlıklar ve muhalefet vardı. Demin bahsettiğim savaşın galip devletleri arasındaki paylaşım planlarındaki anlaşmazlıklar ve iç siyasetteki değişimler, Osmanlı Devleti ile ilgili alınacak olan kararları ve barış anlaşmanın oluşturulmasında güçlükler çıkarttı ve tam olarak bir sonuca bağlanamadı.</p>
<p>Kararlaştırılan tek şey vardı, o da Doğu Sorunu olarak adlandırılan Türkiye ile yapılacak olan anlaşmanın içeriğinin ikili müzakerelerle belirleneceği. Çıkan sonuca göre antlaşmanın ana taslağı Londra’da yapılmalıydı. Bir yığın şiddetli tartışmalardan sonra Türk delegasyonunun kabulünün ve antlaşmanın imzalanmasının Paris’te olmasına karar verildi ama, İngiliz bakanların katılımını gerektiren diğer görüşmeler Londra’da yapılacaktı.</p>
<p>Tüm bunlar olurken, bizim cephemizde de pek çok gelişme oldu arkadaşlar. 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün İstanbul’dan ayrılarak Samsun’a vardığını biliyoruz. Üçüncü Ordu müfettişi olarak İstanbul hükümeti tarafından Samsun’a gönderilen Mustafa Kemal, Samsun’a çıkar çıkmaz direniş liderleri ile bağlantı kurmaya başladı. Ardarda yapılan kongreler ve yayınlanan bildirilerden sonra Fransız ve İngilizlerin ortak bir kararla padişah Vahdettin’i ve Damat Ferit Paşa’yı, Mustafa Kemal’in örgütlediği milliyetçi harekete karşı çıkmaya ve onu sindirmeye yönelik kararlar almaya teşvik ettiler.</p>
<p>Ekim ayına geldiğimizde, Kuvâ-yi Milliye kuvvetleri Anadolu’nun düşman işgali altında olmayan tüm bölgelerinde denetimi sağlamış bulunuyorlardı. İtilaf Devletleri ise Barış Antlaşmasını bir an evvel nihayete erdirip bunu Türk hükümetine imzalatmak istiyorlardı. Kuvvetinin eridiğini gören Sadrazam Damat Ferid Paşa son bir hainlik hareketiyle Anadolu üzerine asker göndermek istediğini İngilizlere söylemiş, İngiliz Yüksek Şurası  bu isteği <em>ülkede iç savaş çıkar bu iç savaşın çilesini ağırlıklı olarak Hıristiyanlar çeker</em> diyerek reddetmiştir. Hareket alanı kalmayan ve Ankara’nın artan baskısına dayanamayan Damat Ferit hükümeti, 2 Ekim günü istifa etti.</p>
<p>Londra Konferansı 12 Şubat 1920 tarihinde toplandı ve oturumlar 10 Nisan’a kadar sürdü.  Venizelos’un Londra’ya gelmesinden önce bir oturumda konuşan Millerand ve Lloyd İzmir konusunda fikir ayrılığına düşmüşlerdi. Fransız Başbakan Millerand, bir barış isteniyorsa Yunanlıların İzmir’i mutlaka terk etmeleri gerektiğini, Lloyd George ise, Yunanlıların İzmir’e zaten Müttefiklerin kararıyla çıkmış olduğunu ve İzmir’in Yunanlılara verilmesi gerektiğini söylemişti.</p>
<p>İngiliz Savaş Bakanı, Venizelos’a Türkiye’nin barışı reddetmesi halinde Müttefik desteği olmadan Anadolu’da ve Trakya’da üstüne düşen yükümlülüğü yerine getirip getiremeyeceğini sordu. Venizelos, bu soruya kendilerine verilen her türlü görevi ve gerekirse barışı Türklere zorla kabul ettirmeyi üstlendikleri cevabını vermişti.</p>
<p>Londra Konferansın’da İstanbul ve Boğazlar Bölgesi, Türk Devleti’nin Mali Denetimi, Türkiye’ye bırakılacak olan topraklar, Türkiye’nin Askeri Koşulları, Azınlıkların durumu, Kapütülasyonlar, Yunan Talepleri, Ermenistan, Kürdistan, Suriye ve Filistin, bugün Irak bölgesinde çıkartılacak olan petrol hakları ve daha pek çok konu konuşuldu.</p>
<p>Konferansın ilk aşaması 10 Mart’ta sona ererken, konferans esnasında verilen karar doğrultusunda, düşman kuvvetleri gecikmeden, zaten 13 Kasım 1918 günü fiili olarak işgal etmiş oldukları başkent İstanbul’u, 16 Mart 1920’de bu sefer resmi olarak işgal etmiş ve böylece barış antlaşması konusunda Osmanlı hükümetini köşeye sıkıştırmayı hedeflemişlerdi.</p>
<p>İstanbul’un işgali ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması gibi bir sonuç doğurmuştu.</p>
<p>Yüksek Konsey’in San Remo’da yeniden bir araya geldiği tarih olan 18 Nisan 1920’ye kadar, Türk barış antlaşmasına ilişkin temel kararların büyük bir bölümü verilmiş ve aşağı yukarı tamam sayılabilecek bir antlaşma ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Nisan ayında San Remo’da antlaşmaya son şeklini vermek için toplanan İtilaf Devletleri, Yunanistan’ın bölgeyi ilhak etmesine yönelik halk oylamasını öngören dönemi iki yıldan beş yıla çıkardılar.</p>
<p>San Remo Konferansı’nda Türk milletinin esareti karara bağlanacaktı. Uzun bir süredir Hasta Adam olarak gördükleri Türkiye’nin paylaşılması ve denetimi konusunda kendilerinden son derece emin olan emperyalist güçlerin tasarladığı bu kararlar, genel olarak 13 büyük kısım, 433 madde, 161 büyük sayfa ve arka kısmına da 4 harita eklenerek hazırlandı.</p>
<p>Antlaşmanın koşullarına göre Türkiye’nin mali, ekonomik, siyasi ve askeri idaresi her alanda dolaylı ya da dolaysız olarak Avrupalı Devletlerin denetimi altına bırakılıyordu. Antlaşmanın bu koşulları altında Türkiye gerçekten bağımsız bir ulus olarak var olmayacaktı.</p>
<p>Nihayetinde Müttefikler hazırladıkları Sevr Barış Antlaşmasını ve koşullarını sunmak için, 20 Nisan 1920 tarihinde Osmanlı heyetini Paris’e davet ettiler ve Tevfik Paşa, Reşit Bey ve Fahrettin Bey’den oluşan heyet 1 Mayıs tarihinde Paris’e ulaştı.</p>
<p>11 Mayıs’ta Fransa Başbakanı Alexandre Millerand kabul edilmesi istenen Barış antlaşmasının metnini Tevfik Paşa başkanlığındaki Osmanlı heyetine tebliğ etti.</p>
<p>Millerand kısa bir konuşma yaparak Sevr Barış Antlaşması’nın bir suretini Tevfik Paşa’ya verdi ve Osmanlı Devleti’nin cevabının en geç bir ay içerisinde yazılı olarak verilmesini istedi. Tevfik Paşa, zamanında cevap verileceğini belirtti ve böylece yaklaşık 600 sene üç kıtada hüküm sürmüş olan Osmanlı Devleti’nin sonunu ilan eden toplantı sadece 5 dakika sürmüştü…</p>
<p>Ekranda gördüğümüz görüntülerde, bu kısa toplantıdan sonra Sevr Barış Antlaşması’nı teslim alan Tevfik Paşa başkanlığındaki Osmanlı heyetinin Fransa Dışişleri Bakanlığı binasından çıkışını izliyoruz. Tevfik Paşa’nın acı dolu yüz ifadesini bu görüntülerde görebiliyoruz…</p>
<p>Antlaşma metnini okuyan Tevfik Paşa, İstanbul’a bir telgraf çekti ve barış koşullarının <em>“istiklal ve devlet mefhumlarıyla kesinlikle bağdaşamayacağını”</em> ifade etti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Damat Ferit Paşa barış koşullarında bazı değişiklikler yapıldığı takdirde antlaşmanın imzalanabileceğini ifade etmişti. Büyük Millet Meclisi ise 16 Mart 1920 tarihinde başkentimizi resmen işgal edilmesinden sonra İstanbul hükümetlerinin imza ve kabul edeceği antlaşma ve sözleşmelerin hükümsüz sayılacağını ilan etti.</p>
<p>İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’ne bildirilmiş olan barış şartlarına cevap verilmesi için gerekli olan süreyi 15 gün daha uzattılar. Yani 26 Haziran 1920’ya kadar. Bunun üzerine 10 Haziran’da Damat Ferit Paşa’nın Barış heyetinin başında olmasını kararlaştırıldı ve kendisi 12 Haziran’da İstanbul’dan Paris’e hareket etti.</p>
<p>Osmanlı delegeleri ağır şartlar içeren barış koşullarını kabul etmek istememiş, Sevr antlaşmasının bazı maddelerinin değiştirilmesi veya hafifletilmesi talebinde bulunmuştu ama aynı günlerde Barış Antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla Yunanlılar Batı Trakya topraklarımızdan da ilerlemeye başladılar. 8 Temmuz’da Osmanlı Devletinin ilk başkenti olan Bursa işgal edilmişti… Yunan askerleri Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin türbesine giriyor ve onun sandukasının başında böyle poz veriyordu.</p>
<p>Anlaşmanın değiştirilmesi talebine karşılık İtilaf Devletleri 17 Temmuz 1920’de Spa Konferansı’nda bu isteğe cevap verdi; barış antlaşmasını imzalamak veya reddetmek üzere 27 Temmuz 1920 akşamına kadar süreniz var!</p>
<p>Bunun üzerine ertesi gün Ankara Meclisi 18 Temmuz 1920 tarihinde gerçekleşen gizli bir toplantıyla, Mîsâk-ı Millî sınırları içindeki milleti ve vatanı kurtarmak için and içti.</p>
<p>İstanbul’da bulunan Meclis-i Vükelâ, 20 Temmuz’da antlaşmanın imzalanmasını tavsiye kararı alarak küçük, ancak yine bir devlet halinde bulunmak veya teklifi reddederek, Osmanlı Devleti’nin hayatına nihayet vermekten başka bir çare olmadığı düşüncesiyle antlaşmanın imzalaması kararı verdi. İki gün sonra Sultan Vahdeddin’in başkanlığında düzenlenen Hükümet Üyeleri ile birlikte 55 kadar eski sadrazam, nazır, devlet adamı ve komutan katılımıyla toplanan Şûra’yı Saltanat <em>“zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih”</em> ederek, Topçu Feriki Rıza Paşa hariç tüm şura üyeleri Sevr Antlaşması’nın imzalanması için onay vermişti.</p>
<p>Osmanlı Sarayı ve Hükümeti, Sevr antlaşması kabul edilirse, Osmanlı Saltanatı ve İslâm Halifeliği öngörülen sınırlar içinde küçük bir devlet olarak varlığını devam ettirebileceğini düşünmekteydi. Yani tümüyle yok olup gitmektense, zayıf bir biçimde varlığımızı devam ettirelim dediler.</p>
<p>Sadrazam Damat Ferit’in isteği üzerine antlaşmayı imzalama yetkisi Şura-yı Devlet (Danıştay) Reisi Rıza Tevfik, Maarif Nazırı Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey’e verildi ve bu heyet 23 Temmuz 1920 tarihinde İstanbul’dan Paris’e hareket etti.</p>
<p>10 Ağustos 1920 Salı günü saat 15.00’de Sevr anlaşmasını imzalayacak olan devletlerin temsilcileri arkamda görmüş olduğunuz, bugün ise Musée National de Céramique ismiyle anılan yani Seramik Müzesi olarak kullanılan bu binada toplandılar.</p>
<p>Saat 17:00’yi gösterdiği zaman Sevr Seramik Müzesinin ana salonunun ortasına kurulmuş olan masa üzerinde ilk imzayı Osmanlı Devleti adına Rıza Tevfik atmıştır. Ondan sonra imzalamak üzere kalem Hadi Paşa’ya geçiyor ve son olarak Reşad Halis Bey de imzasını atıyor. Osmanlı Heyetinden sonra Fransa Başbakanı Millerand ve ardından Yunanistan Başbakanı Venizelos Sevr Antlaşmasını imzalamışlardır.</p>
<p>İmza töreni bittikten sonra devlet temsilcileri dışarı çıkıyorlar.</p>
<p>Savaşı bizimle birlikte kaybeden diğer ülkelerin imzaladığı antlaşmaların içerdiği maddelere baktığımız zaman, bize dayatılan barış koşulları ile aralarında gözle görülür belirgin farklar vardır. Osmanlı İmparatorluğunda azınlık ayaklanmaları, diğer devletler tarafından, açıkça desteklendiğinden Anadolu topraklarında Ermenistan, Kürdistan gibi bağımsız devletlerin kurulması Sevr Antlaşması maddelerinde yer almıştır. Versay Antlaşması’nda ise Alman İmparatorluğu içinde yaşayan halklara devlet kurma hakkı tanınmamıştır.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Venizelos Yunan ordusuna bir tebrik telgrafı çekerek, bir hafta boyunca dualar okutulmasını, ordunun kutsanmasını ve bugünün bir zafer bayramı olarak kutlanmasını istemişti.</p>
<p>Ankara’daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı ve Antlaşmayı imzalayanlar ile Saltanat Şurası’nda olumlu oy kullananları 19 Ağustos 1920 tarihinde vatan haini ilan etti.</p>
<p>Demek ki gerçekten Atatürk’ün belirttiği gibi <em>Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış olan büyük bir suikast, Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmişti.</em></p>
<p>Peki Atatürk Milli Mücadele’nin başına geçerek bu istilaya ve yok oluşa karşı milleti örgütleyerek Türkiye’yi Kurtuluş Savaşı’na sürüklemeseydi ve başarısız olsaydı ne olacaktı?</p>
<p>Bugün “Sevr diye bir antlaşma yoktur” ya da “Sevr ölü doğmuş bir belgedir” diye gizliden gizliye Atatürk’ü ve Milli Mücadeleyi küçümseyici ve alenen hakaret eden söylemlere sahip olanlar, Kuvâ-yi Milliye’nin bu namuslu mücadelesi olmasaydı ve bağımsızlık mücadelesini kazanmamış olsaydık, hala “Sevr diye bir antlaşma yoktur” mu diyeceklerdi? Uluslararası bir komisyonun kontrolünde olacak olan İstanbul ve Boğazlar bölgesine girebilmek için “olur mu, Sevr ölü doğmuş bir belgedir” mi diyeceklerdi?</p>
<p>100 sene önce bu büyük suikastı yok etme hareketine girişen ve var olma mücadelesini binbir güçlük ve yoklukla başarıya ulaştırmış büyüklerimizin hakkını nasıl ödeyeceğiz?</p>
<p>Kartpostalın arkasında gördüğünüz gibi üzerinde Ağustos 1920 tarihli bir damgası bulunmakta. Üst kısmında fransızca olarak “Traité de Paix avec la Turquie” cümlesini okuyabiliyoruz. Yani Türkiye ile barış antlaşması.</p>
<p>Bu biblonun İtalya’da yaşayan Etrüskler için kutsal kabul edilen savaş, sanat, bilgelik ve sağlık tanrıçası olan Minerva’yı temsil eden bir heykel olarak tasarlandığını görüyoruz. Etrüsk Mitolojisinden Yunan Mitolojisine geçmiş olan Minerva, Romalılar için hikmet, akıl ve savaş tanrıçasıdır.</p>
<p>Bu model Birinci Dünya Savaşı’ndan önce son Alman İmparatoru Prusya Kralı II. Wilhelm tarafından 1914 yılı savaş sıralarında sipariş ettirmiş olan bir mürekkep hokkasıdır arkadaşlar. Savaş yüzünden sahibine teslim edilemeyen bu mürekkep hokkası, Sevr Barış Antlaşmasının imzalanması için kullanılmıştır.</p>
<p>Anlaşmanın imzalandığını haberleştiren Le Figaro gazetesi muhabiri Fernand Rigny, mürekkep hokkası için bakın ne yorum yapıyor:</p>
<p><em>“Hokkanın ortasında Minerva bulunuyor. Eğer Minerva, onu sipariş eden hükümdara bilgeliğinden bahşedecek olsaydı, yapması gereken pek çok iş olacaktı. Ama eminim ki, bugün bu konferansta, bu Minerva’nın yapacak çok fazla bir şeyi yoktur.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Andrew Dalby, Eleftherios Venizelos 1919-1923 Barış Görüşmeleri ve Sonrası, Akılçelen Kitaplar, Ankara 2014, s. 131-132</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, Cilt III, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2010, C.III., s. 106, 112</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Fernand Rigny, La Traite turc a été signé hier, Le Figaro, 11 Ağustos 1920, s. 1-2</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/">Türk Milletine suikast : Sevr Barış Antlaşması</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Mücadele’nin Manevi Mimarlarından Papa Eftim</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim</guid>
<description><![CDATA[ Din olgusu, toplumlar üzerinde ki en önemli manevi değerlerden biridir. Bu nedenle tarih boyunca devletler veya çeşitli odaklar başarıya ulaşma adına din olgusunu kullanmışlardır. Din olgusunun İstiklal Savaşı yıllarında da önemli bir yer tuttuğu, gerek düşman ile işbirliği içindeki odakların gerekse milli mücadele yanlılarının başarıya ulaşmak adına din olgusunu fazlaca kullandıkları görülmektedir.  İslam ahalinin milli mücadeleye destek vermesini önlemek amacıyla Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın talimatı sonucunda bir fetva yayınlayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi, Kuvay-i Milliye hareketinin şer’an caiz olmadığını ve milli mücadeleye katılanların Halife’ye ihanet içinde olduklarını söyleyerek katledilmelerinin vacip olduğunu bildirmiştir. Başta Rıfat Börekçi olmak üzere […]
The post Milli Mücadele’nin Manevi Mimarlarından Papa Eftim appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c673c3183d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Mücadele’nin, Manevi, Mimarlarından, Papa, Eftim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Din olgusu, toplumlar üzerinde ki en önemli manevi değerlerden biridir. Bu nedenle tarih boyunca devletler veya çeşitli odaklar başarıya ulaşma adına din olgusunu kullanmışlardır. Din olgusunun İstiklal Savaşı yıllarında da önemli bir yer tuttuğu, gerek düşman ile işbirliği içindeki odakların gerekse milli mücadele yanlılarının başarıya ulaşmak adına din olgusunu fazlaca kullandıkları görülmektedir. </p>
<p>İslam ahalinin milli mücadeleye destek vermesini önlemek amacıyla Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın talimatı sonucunda bir fetva yayınlayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi, Kuvay-i Milliye hareketinin şer’an caiz olmadığını ve milli mücadeleye katılanların Halife’ye ihanet içinde olduklarını söyleyerek katledilmelerinin vacip olduğunu bildirmiştir. Başta Rıfat Börekçi olmak üzere vatanperver din adamları ise karşı bir fetva yayınlayarak milli mücadele hareketinin desteklenmesinin dinin bir gereği olduğunu vurgulamışlardır. </p>
<p>Din olgusunun Ortodoks tebaa üzerinde ne şekilde kullanıldığını incelediğimizde, yalanlar üzerine kandırılanların sadece Şeyhülislam fetvalarına muhatap İslam ahali olmadığını görürüz. Şöyle ki, Ortodoksların ruhani merkezi olan ve Yunanistan’la sürekli işbirliği içindeki Fener Rum Patrikhanesi <em>“Megalo İdea</em>” davasını hayata geçirmek adına bir yandan Anadolu’daki Türk Ortodoksları Rumlaştırma politikası izlerken, bir yandan da Avrupa’ya Anadolu’da ki Ortodokslar Rum kökenlidir mesajı vermeye çalışmıştır. Patrikhane Rumlaştırma politikasına Anadolu’daki Türk Ortodokslarına Yunan dili öğretme faaliyetleri ile başlamıştır. Burada ki asıl amaç ise bu insanlara yalnız dil öğretmek değil, Yunan mefkure, gelenek ve göreneklerini de aşılamaktır. Patrikhane bunun için büyük bir eğitim teşkilatı kurmuş, Rum okullarında Türkçe okutulmasını yasaklamış ve açmış olduğu okullara Megalo İdeacı profesörler göndermiştir. Patrikhane’nin Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği tüccarlar, rahipler ve öğretmenler sabırlı ve sistemli bir şekilde faaliyet göstererek buradaki Ortodoks Türk halkını öz benliklerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. O dönemde yaşayan ve bahsettiğimiz Yunan ajanlarının oyunlarına gelerek çetecilik faaliyetlerine katılan Karamanlı bir Ortodoks, oğluna yazdığı vasiyetinde şunları söylemektedir:</p>
<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Karamanlı Ben Karamanlı öyle bir Rum idim ki, dünyada Müslümanlar kadar kimseyi sevmezdim! Kalbimin âdeta İslâmiyet’e yaklaştığını hissederdim. O esnada köye bir Yunan geldi. Rum ahaliye bilmediğimiz şeyler söylüyordu. Biz evvelden büyük bir imparatorluk imişiz. Sonra vahşi Türkler memleketimizi istilâ etmiş, kadın, çocuk, ihtiyarları ateşlere atmışlar, gençleri kılıçtan geçirmişler! İlk toplantıda Türkler aleyhine vahşi, kaba, canavar iftiralarını işitmek bize ağır geldi. Fakat yavaş yavaş alışıyorduk. Bir gün geldi ki, o telkinatın tesiri altında Türkler’e karşı düşmanlık hissi duymaya başladım. İstanbul’a geldikten sonra bu cinayeti de aynı sebeple işlemiştim. Boğaziçi’nde bir komite teşkil etmiştik. Her ay Averof için iâne toplar, gizlice Atina’ya yollardık… Doktor Nikolanidis, eczacı Kiryako, meyhaneci Koço, gazinocu Aleksi ve ben komite âzâları idik. Vazifemiz, saf Osmanlılar’ı her ne şekilde olursa olsun, ifsat etmekti. Buna Rumlar’dan başlıyorduk. Boşo, Kozmidi lâzım gelen emirleri verirlerdi. Türk unsurunun imhası için Yunanistan’a koştuk. Çeteler teşkil ettik. Köyleri yaktık. Muhacirleri arabalarının içinde birer birer boğazladık. Kadınların, kızların ırzına geçtik. Esirlerin gözlerini oyduk. Burunlarını, kulaklarını kestik! Öyle facialar meydana getirdik ki, oğlum, şimdi şimdi onların korkusu ile titriyor, boğuluyorum! Kör olsun, beni baştan çıkaran o Yunan domuzlar!”</em></p>
</blockquote>
<p>Rıfat Börekçi önderliğindeki vatanperver din adamları, Müslüman halkı fetva ile kandırarak isyan ettiren Şeyhülislam’a karşı adeta bir din savaşına girmişlerdir. Anadolu’daki Ortodoks vatandaşlarımızın da din bezirganlığı yapan Fener Rum Patrikhanesi tarafından aynı şekilde kandırılmasına engel olunması gerekmektedir. Bu konuda kimsenin elini taşın altına koymak istemediği bir sırada Keskin’de görev yapan genç Metropolit Papa Eftim sahneye çıkmıştır. Bu yazıda, Papa Eftim’in milli mücadele döneminde Fener Patrikhanesi’ne karşı giriştiği ruhani mücadeleyi kısaca ele alacağız.</p>
<p>Karahisarlıoğlu Pavri (Papa Eftim), 1884 yılında Akdağmadeni’nin İstanbulluoğlu mahallesinde Hristiyan bir aileden dünyaya gelir. Vaftizi yapıldıktan sonra kendisine büyükbabasının adı olan <em>“Pavri”</em> adı verilir. Babası <em>“Baraş”</em> ticaretle uğraşmaktadır. Akdağmadeni’nde <em>“Karahisarlıoğlu”</em> lakabı ile tanırırlar. Pavri, ilk ve orta tahsilini Akdağmadeni’nde yapar. Küçük Pavri, ortaokula gitmeden çok önceleri, dine karşı büyük bir arzu duyar ve 90 yaşındaki gözleri görmeyen babaannesiyle birlikte kiliseye gitmeye başlar. Sabah erkenden kiliseye giden Pavri’nin çok zamanlar geceyi orada geçirdiği de olur. Ortaokul hocası Şevki Efendi, zekası ve çalışkanlığı ile dikkat çeken Pavri’ye destek olmaktadır. Onun telkiniyle dine daha çok bağlanan geleceğin Papa Eftim’inin ideali, kendi inancı çerçevesinde iyi bir din adamı olmaktır. Müslüman arkadaşlarının Kuran-ı Kerim’i ezberlemelerine imrenerek İncil’i ezberler. Yalnız ezberlemekle kalmaz, İncili tefsir etmeye de başlar. <sup><a name="_ftnref1" title="_ftnref1" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn1">[1]</a></sup> 1908’de Ankara’ya giderek baba mesleği olan manifaturacılığa başlar. 1911 yılında evlenir,<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn2" name="_ftnref2" title="_ftnref2">[2]</a></sup> 1912’de diyakoz,<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn3" name="_ftnref3" title="_ftnref3">[3]</a></sup> 1915’te seçimle papaz olur. Daha sonra Akdağmadeni’ne döner. 1918 yılı Mart ayında Metropolit <sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn4" name="_ftnref4" title="_ftnref4">[4]</a></sup> Vekili olarak Keskin’e atanır. Artık o, Anadolu’da ve dünyada yaşanan gelişmeleri yakından takip eden bir din adamıdır. </p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full is-resized"><img width="355" height="472" data-public-id="980f5adeaa2fbe824b952b970f9f4ee3/980f5adeaa2fbe824b952b970f9f4ee3.jpg" loading="lazy" decoding="async" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzNTUiIGhlaWdodD0iNDcyIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" class="wp-post-30962 wp-image-30970" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094538" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="720 960" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption>Ümit Doğan arşivi</figcaption>
</figure>
</div>
<p>Fener Rum Patrikhanesinin din olgusunu kullanarak Ortodoks ahaliyi Türklük aleyhinde nasıl etkilediğini gören Papa Eftim’in yapacağı iki şey vardır. Ya Ortodoks bir din adamı olarak bağlı bulunduğu ruhani merkez olan Fener Rum Patrikhanesi’nin talimatları doğrultusunda hareket edecek, ya da dinen bağlı bulunduğu kurumu karşısına alıp, mensup olduğu Türk milletinin yanında yer alacaktır. İşte bu çok zor karar aşamasında Papa Eftim, tereddüt dahi etmeden milletinin yanında yer almayı seçmiştir. Papa Eftim, 1 Nisan 1918 tarihinde Keskin’de Metropolit Vekili iken Fener Patrikhanesinin faaliyetlerini protesto etmek için bütün kamuoyu ve dünya Hristiyanlığına hitap eden meşhur bildirisini yayınlayarak şu sözleri söylemiştir:</p>
<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Büyük Allah’ın iradesiyle, İsa Mesih’in hizmetkârı, Keskin Ortodoks Reis-i Ruhanisi ben Papa Eftim, umum Anadolu Ortodoks cemaat ve kiliselerine Tanrı’dan ve mübarek İsa Mesih’imizden cümlenize selamet ve saadet inayet ve ihsan buyurulmasına dua eder. Amin.</em></p>
<p><em> Avrupa mücadelesi ve bilhassa son zamanlardaki Yunan taarruzu neticesinde Anadolu’nun Müslümanları gibi biz Hıristiyanları da müteessir ve mutaarrız oluyoruz. Buna hiç şüphe yoktur. Anadolu’da hiç bir Hıristiyan yoktur ki umumi felaketin kendilerine ait kısminin yegâne müsebbibi İstanbul Patrikhanesi olduğuna kanaat getirmemiş olsun. Zira kabili inkar bir keyfiyyet değildir ki, Türk hukukî ikametimizin bidayetten (başlangıçtan) şimdiye kadar kiliselerimize bir müdahalesi olmamış iken İstanbul Patrikhanesi mübarek İsa Mesih’imizin emri hilafına ruhaniyetin ve mezhebimize şerre, alet ederek, Türk olduğumuz halde Helenizm propagandası ile iğfal edilerek güya aslen Yunanlı imiş ve aslına rücu edermiş(geri dönermiş) gibi azınlık hukuku iddiasıyla mezhebi millete karıştırarak bir taraftan bizi Yunan amaline alıştırmak desiselerini istimal ve diğer taraftan da umumi vekilimizmişçesine hakkimizi istiyor der gibi vaziyetler alarak Avrupa’ya karşı hükümetimizden müşteki(şikayetçi) sıfat vaziyetiyle göstermeye kalkıştılar. İstanbul Patrikhanesi acaba bu hususta haklı mı? Haksız mı? Meselenin ruhani ve cismani olarak etraflıca haline bir bakalım: </em></p>
<p><em>Evvelâ, ruhani düşüncemizden bahsedelim; İncili şerifte mübarek Isa Mesih’imizin, Allah ‘a ait olanı Allah ‘a ve hükümdara ait olanı hükümdara veriniz, diye buyurduğu yazılı olduğu gibi, İsa Mesih’in resulü Pavlos’un Romanlara hitaben yazdığı mektubun onuncu babında aynen şöyle yazılıdır: “Herkes emri altında bulunduğu hükümete itaat etsin. Zira, Allah tarafından almayan hiç bir hüküm ve hükümet yoktur. Hükümet, mevcuda Allah tarafından tertip edilmiştir. Bunun için hükümete muhalefet eden, Allah ‘in düzenine mukavemet edenler, kendi Aleyhlerine hükmü davet ederler. Zira, hükümetler, iyi ameller için değil ancak kötü ameller korkutuyorlar. Hükümetten korkmamak ister misin? İtaat et. Ve iyi olanı işle ki onun tarafından meth olunacaksın. Çünkü senin iyiliğin için, Allah tarafından memurdur. Lakin kötü olanı işlersen kork. Çünkü o, kılıcını beyhude taşımıyor. Zira, Allah tarafından memur olup, kötülük isleyen ve itaat etmeyen üzerine gazap icrası için intikam alıcıdır.</em></p>
<p><em>Bu ezelden, yanlış gazap sebebi ile değil, ancak zamir sebebiyle dahi (yani bütün kalbimizle samimi alarak) hükümete tabi almak lazımdır. Bu sebeple dolayıdır ki, hükümete vergi dahi verirsiniz. Zira, hemen bu şeye mukayyet olarak Allah tarafından memurdur. İmdi cümleye haklarını veririz. Yani vergi hakkı olana vergi, korku hakkı olana korku, itaat hakki olana itaat, saygı ve hürmet hakkı olana saygı ve hürmet ederiz. Meselenin ruhani kısmına yukarıdaki ilahi sözler kafi. Bunlara ilave edilecek nasihat zait olur sanırım. Meselenin dünyevi hususlardaki düşüncemize gelince, bu da pek acık ve çok basit olduğundan uzun uzadıya izaha lüzum görmüyorum. Çünkü bu da herkesçe malum bir keyfiyettir. </em><strong><em>Mesela, İstanbul Patrikhanesi’nin bize Türklüğümüzü unutturmak ve dilimizi değiştirtmek için aldığı bunca tedbirler hiç kar etti mi? İşte Türk tabiiyetimiz ve dilimiz olduğu gibi bakidir.</em></strong><em> </em><strong><em>Halis Türk ve Türk evlatları olduğumuzu adet, töre, kültür ve her halimizle bunu ispat etmekteyiz</em></strong><em>. </em></p>
<p><em>Düşüncelerimizi böylece hülasa (özetlemiş) ve halletmiş oluyorum, zannederim. İşitmek için kulağı olan işitsin! </em><strong><em>On asırdan beri Anadolu’da Türk hükümetimiz kiliselerimize ve dinimize ne zaman taarruz etti? Böyle bir şey vaki midir? Haşa!</em></strong></p>
<p><em>Din Allah’a ait ve vicdana bağlıdır. Kiliseler siyaset ocağı değildir, Allah’ın evidir. Din şerre ve ihtilafa alet değildir, hayra ve iyiliğe sulh ve selamete delalettir. </em><strong><em>Fener Patrikhanesi’nin, dini ve ruhani vazifesini ihmal ederek, şanlı Türk Milleti’nin biz şanlı evlatlarını hilelerle Yunanlı yapmaya kalkışması ve Avrupa’ya böyle göstermesi, Türk Milletinin aleyhine esastan ari şikayetlerde bulunması, Allah’ın emrine ve hakikatine muhaliftir…” <sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn5" name="_ftnref5" title="_ftnref5">[5]</a></sup></em></strong></p>
</blockquote>
<p>Papa Eftim beyannamesinde iki temel noktaya vurgu yapmıştır. Bunlardan birincisi Anadolu’da yaşayan Ortodoksların tamamının Rum olmadığı ve bu insanların dilleri, adetleri ve kültürleri ile Türk olduklarını ispatladıklarıdır. İkincisi ise Fener Rum Patrikhanesi’nin bu gerçek karşısında takındığı Helenleştirme/ Yunanlaştırma/ Rumlaştırma politikasının bağlı bulunduğu devlete karşı yapılmış bir ihanet, bir vatan hainliği olduğudur.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn6" name="_ftnref6" title="_ftnref6">[6]</a></sup>  </p>
<p>Papa Eftim’in Keskin’den bütün Hristiyanlık alemine hitaben yayınladığı beyannamesi dönemin Fener Rum Patriğinin hiç hoşuna gitmemiştir. Patrik, Papa Eftim’in dinen kendisine bağlı bir kişi olması nedeniyle ona bir genelge gönderir. Genelgede Türkiye’nin Yunanistan’a verilmekte olduğunu ve Türk hükümetinin meşruiyetinin kalmadığını söyleyerek Anadolu’da ki Ortodoksların Türk tabiiyetinde kalmalarının gereksiz olduğunu belirtir. Bununla da yetinmeyen Rum Patriği,  dönemin sadrazamına başvurarak Aralık 1918’te Papa Eftim hakkında bir tutuklama kararı çıkartır. Ancak, dönemin Ankara Valisi Muhiddin Paşa ve vatansever Keskin Kaymakamı Avni Bey bu kararı yerine getirmeyerek Papa Eftim’i teslim etmemişlerdir. Bu tutuklama kararının çıkartılmasında, Patrikhane’nin amacı Papa Eftim’in mücadelesini zayıflatmak ve direnişini kırmak, onu etkisiz hale getirerek Ortodoks Türklerin milli mücadeleye destek vermelerini önlemektir. Papa Eftim ve Patrikhane arasındaki savaş gittikçe şiddetlenmektedir. Son Osmanlı Meclisi Mebusan seçimleri ile ilgili olarak Patrikhane, Ortodoks Rumların Türk uyruğunda kalmasının <sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn7" name="_ftnref7" title="_ftnref7">[7]</a></sup> ve Rumların Meclis-i Mebusan da temsil edilmesinin bir gereğinin olmadığını düşünmektedir ve bu düşünceyle Papa Eftim’e de nüfuz sahası altındaki Ortodoks halkın seçimlere katılmasının engellenmesini emreden bir genelge göndermiştir. Papa Eftim nüfuzu altındaki Ortodokslara herhangi bir dayatmada bulunmadığı gibi, Keskin Müslüman Türk halkının seçtiği müntehibi sani sıfatıyla seçimlere katılır. Bu arada Fener Rum Patrikhanesi yurt dışındaki ayrılıkçı faaliyetlerine devam etmektedir. Trabzon Metropoliti Hrisantos, Paris barış Konferansı sırasında General Harbord ile görüşmüş ve hain emelleri konusunda onu ikna etmeye çalışmıştır. Buna karşılık Papa Eftim, Anadolu’ya gelen General Harbord’a bir telgraf göndererek, Rum ve Ermeni azınlıkların Türkler aleyhine yaptıkları olumsuz propagandalara kanmamasını istemiştir. Papa Eftim telgrafında, Anadolu Rumluğunun bölünmez bir parça olduğunu, ortadaki olayların dışarıdan gelen yıkıcı-bölücü tahrikler ve telkinler sonucu meydana geldiğini, Rumların, Türklük camiasının huzurlu bir unsuru halinde asırlarca emniyet ve huzur içerisinde yaşadıklarını vurgulamış,  alınacak kararların asılsız propagandalara dayanarak verilmemesini, olayların yerinde değerlendirilmesini istemiştir.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn8" name="_ftnref8" title="_ftnref8">[8]</a></sup> </p>
<p>Fener Papazları bu seferde “<em>Hunhar, canavar suratlı, zalim Kemalistlerin zulümlerinden biz Hıristiyanları kurtarmağa gelin, Kemalistlerin Ankara’da ki zehirli yuvalarını bir an evvel yıkmak için acele edin. Yüzbinlerce Hristiyanın hayatını kurtarın!”</em> yazan broşürler dağıtarak Avrupa’dan yardım istemeye başlamışlardır. Papa Eftim, Keskin Türk Ortodoks Metropolit Vekili sıfatıyla Hakimiyet-i Milliye gazetesine verdiği bir beyanatta, Fener Rum Patrikhanesi’nin bütün dünyaya Anadolu Hıristiyanları’nın tamamını  Rum olarak tanıtmasına ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinin sözde Rum Hıristiyanlarını kurtarmak amacıyla Anadolu’nun işgali için propagandası yapmasına engel olmayı amaçlayarak; “<em>Anadolu’da bizim örf ve adetlerimiz hilafında bir kanun yoktur. Kanunlarımız örf ve adetlerimize göre tanzim edildiği cihetle bize yabancı değildir. Fener Patrikhanesi Anadolu Hıristiyanlarının selametinin nerede olduğunu düşünerek, Avrupa siyasilerini propagandalarla yanlış yola sevk ettiklerini bütün delilleriyle ve açıklıkla gösterebiliriz.”</em> demiştir.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn9" name="_ftnref9" title="_ftnref9">[9]</a></sup></p>
<p>Fener Rum Patrikhanesi ile amansız bir mücadeleye girişen Papa Eftim ve ona tabii Türk Ortodoksları için artık Patrikhanesi çatısı altında yaşamak imkansız bir hal almış, Anadolu’da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin kurulması zaruri hale gelmiştir. 1921 yılında Türk Ortodoksları kendi Patrikhanelerini kurmak için resmi yollara başvururken verdikleri dilekçelerde Türk olduklarını, Türkçeden başka dil bilmediklerini, Fener Patrikhanesi’nin faaliyetlerine karşı olduklarını ifade ederek bir Türk Ortodoks Patrikhanesi etrafında birleşmek istediklerini vurgulamışlardır. 11 Nisan 1921’de Kastamonu, Daday, Tosya, Taşköprü ve Safranbolu’da yaşayan Türk Ortodoksları, kendi Kaymakamlıklarına başvurarak eskiden beri Ortodoks mezhebini kabul etmiş Türklerden olduklarını, Türk adı altında yaşamak istediklerini ve Türklüğe ihanet eden İstanbul Rum Patrikhanesi’nden ilişkilerini keserek yeni kurulacak patrikhanede milli Türk Hükümeti emri altında yaşamak istediklerini bildirmişlerdir.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn10" name="_ftnref10" title="_ftnref10">[10]</a></sup> Aynı şekilde Çorum ve çevresinde yaşayan Ortodoks Türkleri adına Çorum Ortodoks Kilisesi Metropoliti Papa Nikola ve Gülistanoğlu Hristos imzalarıyla TBMM başkanlığına, İçişleri, Dışişleri ve Adliye Vekaleti’ne gönderdikleri dilekçeler de, asırlardır dini hürriyet içerisinde yaşamakta oldukları Anadolu’da Rum veya Elen adıyla bir millet olmayıp, kendilerinin milattan önce batıya doğru göç eden ırken Turanlı Hıristiyan Türklerden olup, kendi haklarını dile getirmesi için İstanbul Patrikliği’ne hiçbir zaman vekalet vermedikleri gibi, Avrupalı Devletlerinin azınlıklar hukuku gibi bahanelerle bir ailenin üyeleri arasına  ikilik sokma çabalarından duydukları rahatsızlığı dile getirmişlerdir.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn11" name="_ftnref11" title="_ftnref11">[11]</a></sup> Papa Eftim’in çabaları ve Anadolu Türk Ortodokslarının bu kararlı tutumları, Türk Ortodoks Patrikhanesi kurulması için ocak ayında verilen kanun teklifinin kanunlaştırma sürecini hızlandırmış, 1 Mayıs 1921’de Bakanlar Kurulu tarafından “<em>Türk</em> <em>Ortodoks Patrikhanesi</em>” kurulması ile ilgili karar kabul edilmiştir.<sup><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftn12" name="_ftnref12" title="_ftnref12">[12]</a></sup>  </p>
<p>1922 yılına gelindiğinde<strong> </strong>bir yandan ülkenin içinde bulunduğu savaş hali nedeniyle asayişin bozulması, bir yandan da Fener Patrikhanesi’nin çevirdiği entrikalar sonucunda Anadolu’da yaşayan Hristiyan Rum, Hristiyan Türk ve Müslüman Türk unsurlar arasında ister istemez bir soğukluk oluşur. Aynı dönemde Karadeniz bölgesinde yaşanan faciaların İç Anadolu’da da yaşanmasından endişe eden Keskin Metropolit Vekili Papa Eftim bu üç unsur arasında meydana gelebilecek olayları nötralize etmek için İç Anadolu’yu dolaşmaya karar verir. </p>
<p>Papa Eftim, yaşanan olayların Fener Patrikhanesi’nin siyasi emelleri doğrultusunda gerçekleşmeye başladığını fark eder etmez, durumu düzeltmek ve Anadolu’da ki bütün Hristiyan unsurları milli mücadeleye kazandırmak için Keskin’den Kırşehir’e oradan da Nevşehir’e geçer. Burada müslim/gayrimüslim ahalinin arasındaki sorunları daha fazla büyümeden çözen Papa Eftim, İncesu üzerinden Kayseri’ye geçer. Burada bir müddet kalan Papa Eftim, Türk Ortodoks Kilisa Kongresi’ni toplar. Kongrenin ilk oturumunda belirlenen kongre nizamnamesine göre Papa Eftim Anadolu Türk Ortodokslarının vekil ve temsilcisi seçilir. Kongrede alınan diğer önemli kararlardan birisi de Anadolu’da oturan Türk Ortodokslarının anadili Türkçe olduğundan, Rumca anlamadıklarından dolayı İncil’in Türkçe okunmasının ve kiliselerde Türkçe vaazlar verilmesinin tüm Ortodoks kiliselerine bildirilmesidir. Yine kongrede Ankara’da bulunan İngiliz generali Thownshend’e telgraf çekilerek, Türk Ortodokslarının TBMM Hükümeti’nin adalet ve şefkatinden memnun oldukları, Fener Patrikhanesi’nin azınlıkların hakları iddiasıyla dini siyasete alet ettiği ve bu tür iddialara önem verilmemesi gerekliliği tekrar bildirilir. 21 Eylül 1922’de kongrenin son oturumu yapılır ve Türk Ortodoks Kilisesi resmen kurulmuş olur. Bu tarihten sonra Fener Patrikhanesi’nden ayrılıp Türk Ortodoks Kilisesi’ne bağlanan Türk Ortodoksları,  yayınlanmakta oldukları <em>“Anadolu’da Ortodoksluk Sadası”</em> gazetesi ile Fener Patrikhanesi’nin propagandalarına cevap vererek <em>“Rum değil, Türk Ortodoksu olduklarını ve her zaman milli mücadelenin yanında yer aldıklarını”</em> bütün dünyaya haykırırlar.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img width="675" height="505" data-public-id="33d14b68568d376d69d9804d690e5a2a/33d14b68568d376d69d9804d690e5a2a.jpg" loading="lazy" decoding="async" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2NzUiIGhlaWdodD0iNTA1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" class="wp-post-30962 wp-image-30971" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094536" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="960 720" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption>Ümit Doğan arşivi</figcaption>
</figure>
</div>
<p>Sonuç yerine;</p>
<p>Papa Eftim, tıpkı şeyhülislamla fetva savaşına giren Müslüman din adamlarımız gibi, aynı özveri ve milli duygularla Atatürk’ün <em>“fesat ve ihanet ocağı”</em> olarak nitelediği Fener Rum Patrikhanesi’yle savaşa girişmiştir. Papa Eftim kendi nüfuzu altındaki insanlara sürekli Fener Patrikhanesinin zararlı faaliyetlerini anlatmış, Müslüman Türklerle aynı soydan geldiklerinin unutulmamasını ve milli mücadelenin mutlaka desteklenmesi gerektiğini telkin etmiştir. Böylece, Karadeniz’de yanan Pontus İsyan ateşinin Anadolu’ya sıçramasını da önlemiştir. Her fırsatta Türklüğü ile övünen, milli mücadele sırasındaki vatanperver faaliyetleri nedeniyle Atatürk’ün “<em>Bize bir ordu kadar yardım etti”</em> dediği Papa Eftim, Fener Rum Patrikhanesi olan mücadelesini hayatının sonuna kadar sürdürmüş, <em>“Davam… Davam”</em> diyerek son nefesini vermiştir.</p>
<p><a title="#_ftnref1" name="_ftn1" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref1">[1]</a> – Teoman Ergene, <em>İstiklal Harbinde Türk Ortodoksları</em>, İstanbul 1951, s.5.</p>
<p><a title="#_ftnref2" name="_ftn2" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref2">[2]</a> – Yonca Anzerlioğlu, <em>“Türkiye’de Ortodoks Türkler (XVI. yy. – XX. yy )”</em>, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Doktora Tezi, s.201.</p>
<p><a title="#_ftnref3" name="_ftn3" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref3">[3]</a> – Diyakoz, Ruhbanlık derecelerinin ilk basamağı, papaz yardımcısı.</p>
<p><a title="#_ftnref4" name="_ftn4" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref4">[4]</a> – Metropolit, Ortodokslukta Patrikten sonra gelen, bir bölgenin din işlerine başkanlık eden kişi.</p>
<p><a title="#_ftnref5" name="_ftn5" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref5">[5]</a> – M. Süreyya Şahin, <em>Fener Patrikhanesi ve Türkiye</em>, İstanbul 1980, s.189.</p>
<p><a title="#_ftnref6" name="_ftn6" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref6">[6]</a> – Anzerlioğlu, a.g.t, s.204.</p>
<p><a title="#_ftnref7" name="_ftn5" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref7">[7]</a> – Taha Niyazi Karaca, Son Osmanlı Meclis-i Mebusan Seçimleri, Ankara 2004, s.316.</p>
<p><a title="#_ftnref8" name="_ftn6" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref8">[8]</a> – Zekeriya Türkmen, “İstiklal Harbi Yıllarında Türk Ortodokslarının Fener Rum Patrikhanesine Karşı Yürüttükleri Propaganda Faaliyetleri”, <em>Askeri Tarih Bülteni,</em> 24/46, Şubat, 1999, s. 71.</p>
<p><a title="#_ftnref9" name="_ftn9" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref9">[9]</a> – Hakimiyet-i Milliye, 7 Kasım 1921; 1 Mayıs 1921; İbrahim Erdal, “Türk Basınına Göre Ortodoks Türklerin Milli Mücadeledeki Tutumu”, <em>Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi,</em> 2005, Mayıs- Kasım, S.35-36, s.337.</p>
<p><a title="#_ftnref10" name="_ftn10" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref10">[10]</a> – Hakimiyet-i Milliye, Erdal, a.g.m. , s 336.</p>
<p><a title="#_ftnref11" name="_ftn11" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref11">[11]</a> –  Özgür Mert, <em>Türk Ortodoksları,</em> Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi , s.20.</p>
<p><a title="#_ftnref12" name="_ftn12" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/#_ftnref12">[12]</a> – BCA: Dosya: 94-6 Fon kodu: 30..1 .0.0 Yer no: 3 18 14. ; Bkz: Naklen, Mert, a.g.t. , s.17. </p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/milli-mucadelenin-manevi-mimarlarindan-papa-eftim/">Milli Mücadele’nin Manevi Mimarlarından Papa Eftim</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Sağlık Takvimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-saglik-takvimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-saglik-takvimi</guid>
<description><![CDATA[ 1881 Selanik’te doğumu. Bebekken üzerine kapı devrilmesi, çocukken kuşpalazı geçirmesi. 1896 Manastır Askerî İdadîsine girişi ve sıtmaya yakalanması. 15 Mayıs 1909 Atatürk’ün rahatsızlığı sebebiyle İstanbul’da Gülhane Hastanesi’ne yatışı, 3 günlük tedaviyi takiben 18 Mayıs 1909 da taburcu oluşu. 16 Ocak 1912 Libya Derne’de göz yaralanması. 18 Ocak 1912 Derne’de Hilâliahmer (Kızılay) Hastanesine yatışı, bir ay tedavi gördükten sonra taburcu olması. 4 Mart 1912 Göz rahatsızlığının tekrarlaması. 10-17 Kasım 1912 Viyana’da göz hekimi Prof. Dr. Fucks’a muayene oluşu. 10 Ağustos 1915 Çanakkale Conkbayırı’nda göğsüne gelen bir şarapnel parçasının göğsündeki saati parçalaması ve Atatürk’ün ölümden kurtuluşu. 20 Eylül ve 22 Eylül 1915 […]
The post Atatürk’ün Sağlık Takvimi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6739e1deb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Sağlık, Takvimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1881</strong></p>



<p>Selanik’te doğumu. Bebekken üzerine kapı devrilmesi, çocukken kuşpalazı geçirmesi.</p>



<p><strong>1896</strong></p>



<p>Manastır Askerî İdadîsine girişi ve sıtmaya yakalanması.</p>



<p><strong>15 Mayıs 1909</strong></p>



<p>Atatürk’ün rahatsızlığı sebebiyle İstanbul’da Gülhane Hastanesi’ne yatışı, 3 günlük tedaviyi takiben 18 Mayıs 1909 da taburcu oluşu.</p>



<p><strong>16 Ocak 1912</strong></p>



<p>Libya Derne’de göz yaralanması.</p>



<p><strong>18 Ocak 1912</strong></p>



<p>Derne’de Hilâliahmer (Kızılay) Hastanesine yatışı, bir ay tedavi gördükten sonra taburcu olması.</p>



<p><strong>4 Mart 1912</strong></p>



<p>Göz rahatsızlığının tekrarlaması.</p>



<p><strong>10-17 Kasım 1912</strong></p>



<p>Viyana’da göz hekimi Prof. Dr. Fucks’a muayene oluşu.</p>



<p><strong>10 Ağustos 1915</strong></p>



<p>Çanakkale Conkbayırı’nda göğsüne gelen bir şarapnel parçasının göğsündeki saati parçalaması ve Atatürk’ün ölümden kurtuluşu.</p>



<p><strong>20 Eylül ve 22 Eylül 1915</strong></p>



<p>Sıtmadan yatması.</p>



<p><strong>5 Aralık 1915</strong></p>



<p>Sıhhi heyet raporu verilmesi (İstifası Sağlık Raporu’na dönüştürülüyor.)</p>



<p><strong>7 Kasım 1916</strong></p>



<p>Silvan’dan Bitlis’e hareket gece öksürük şikayeti.</p>



<p><strong>10 Kasım 1916</strong></p>



<p>Öksürükten dolayı uyuyamaması.</p>



<p><strong>12 Kasım 1916</strong></p>



<p>Öksürükten dolayı uyuyamaması.</p>



<p><strong>14 Kasım 1916</strong></p>



<p>Öksürük nöbeti, Dr. tedavisi altına girmesi.</p>



<p><strong>10 Aralık 1916</strong></p>



<p>Nezleye yakalanması.</p>



<p><strong>25 Mayıs 1918</strong></p>



<p>Böbrek rahatsızlığı sebebiyle tedavi için İstanbul’dan Viyana’ya hareket etmesi.</p>



<p><strong>1 Haziran 1918</strong></p>



<p>İstanbul’dan Viyana’ya gelişi Cottage Sanatoryumu’nda üç hafta tedavi görmesi.</p>



<p><strong>30 Haziran 1918</strong></p>



<p>Kaplıca tedavisi için Viyana’dan Karlsbad’a gelişi.</p>



<p><strong>27 Temmuz 1918</strong></p>



<p>Karslbad’dan hareketle akşam Viyana’ya dönüşü.</p>



<p><strong>28 Temmuz 1918</strong></p>



<p>Gribe yakalanması.</p>



<p><strong>2 Ağustos 1918</strong></p>



<p>Viyana’dan İstanbul’a dönüşü.</p>



<p><strong>28 Ağustos 1918</strong></p>



<p>Nablus’ta sıtmanın nüksetmesi.</p>



<p><strong>29 Mayıs 1919</strong></p>



<p>Samsun’dan Havza’ya gelişi, Havza kaplıcalarından 12 Haziran 1919’a kadar yararlanması.</p>



<p><strong>29 Haziran 1919</strong></p>



<p>Erzurum’dan Sivas’a gelirken soğuk algınlığı geçirmesi.</p>



<p><strong>20 Eylül 1919</strong></p>



<p>Atatürk’ün Sivas’ta sıtmasının nüksetmesi ve Amerikan heyeti başkanı General Harbord ile görüşmesi</p>



<p><strong>19 Şubat 1920</strong></p>



<p>İstanbul Meclisi Mebusanı’na katılamayacağına dair Dr. Refik Saydam tarafından Sağlık Raporu düzenlenmesi</p>



<p><strong>12 Ağustos 1921</strong></p>



<p>Ankara’dan Polatlı’ya cepheyi incelemeye gelmesi, atına bineceği sırada atın ani ürkmesi sebebiyle yere düşerek kaburga kemiğini kırması.</p>



<p><strong>16 Ağustos 1921</strong></p>



<p>Polatlı’dan Ankara’ya dönüşü, kaburgalarında kırık olduğunun tespiti ve tedavi edilmesi.</p>



<p><strong>12-26 Mart 1922</strong></p>



<p>Böbrek sancıları çekmesi.</p>



<p><strong>19 Mart 1922</strong></p>



<p>Ağrıyan dişini çektirmesi.</p>



<p><strong>29 Ocak 1923</strong></p>



<p>Atatürk’ün İzmir’de Lâtife (Uşşaklıgil) Hanım’la evlenişi.</p>



<p><strong>11 Kasım 1923</strong></p>



<p>Atatürk’ün Çankaya’da göğsünde ve sol kolunda şiddetli bir ağrı ile seyreden bir koroner spazmı geçirmesi.</p>



<p><strong>13 Kasım 1923</strong></p>



<p>Çankaya’da bahçede gezinirken yeniden bir koroner spazmı geçirmesi ve Dr. Neşet Ömer (İrdelp) Bey’in Ankara’ya çağırılması.</p>



<p><strong>14 Kasım1923</strong></p>



<p>Dr. Neşet Ömer (İrdelp) Bey’in İstanbul’dan Ankara’ya gelişi ve Çankaya’da Atatürk’ü muayenesi.</p>



<p><strong>31 Aralık 1923 – 27 Şubat 1924</strong></p>



<p>Tarihleri arasında İzmir’de istirahat etmesi.</p>



<p><strong>2 Şubat 1924</strong></p>



<p>Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından açıklanan raporda Atatürk’ün tamamen sıhhatte olduğunun bildirilmesi</p>



<p><strong>3 Ağustos 1925</strong></p>



<p>Eşi Lâtife Hanım’dan ayrılışı Haziran Başı 1926 Bursa’da iken kulak rahatsızlığı geçirmesi.</p>



<p><strong>22 – 23 Mayıs 1927</strong></p>



<p>Atatürk’ün gece göğsünde ve sol kolunda şiddetli bir ağrı ile seyreden bir koroner spazmı geçirmesi ve üç gün sonra tekrarlaması üzerine Berlin Tıp Fakültesi Dahiliye Kliniği Direktörü Prof. Dr. Kraus ile Münih Tıp Fakültesi Dahiliye Kliniği Direktörü Prof. Dr. Von Ronberg’in Ankara’ya dav et edilişi.</p>



<p><strong>6 Haziran 1927</strong></p>



<p>Almanya’dan davet edilen Dr. Friedrich Kraus ve Dr. Ernst Von Romberg’in Ankara Çankaya Köşkünde Atatürk’ü muayene etmeleri.</p>



<p><strong>22 Kasım 1936</strong></p>



<p>Atatürk’e geçirmekte olduğu titreme ve ateş sebebiyle Dr. Refik Saydam ve Dr. Asım Arar tarafından zatürre teşhisinin konulması ve 5 gün yatakta istirahat etmesi.</p>



<p><strong>22 Haziran 1937</strong></p>



<p>Atatürk’ün Yalova’da isteği üzerine Yalova Kaplıcası Başhekimi, Dr. Nihat Reşat Belger tarafından muayene edilmesi. Bu muayenede dikkate değer bir bulgu tespit edilmemiştir.</p>



<p><strong>22 Ocak 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Yalova’da Dr. Nihat Reşat Belger tarafından muayene edilişi ve ilk defa Siroz başlangıcı teşhisinin konulması.</p>



<p><strong>23 Ocak 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Yalova’ya çağırılan Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından muayenesi ve Dr. Nihat Reşat Belger’in teşhisi teyid etmesi.</p>



<p><strong>7 Şubat 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün öksürük ve göğüs ağrısı nedeniyle gece saraya çağırılan Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından muayenesi ve zatürre teşhisinin konulması, on gün tedavi altında kalması.</p>



<p><strong>8 Şubat 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından tekrar muayene edilmesi.</p>



<p><strong>27 Şubat 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün akşam üzeri şiddetli bir burun kanaması geçirmesi bu yüzden Hariciye köşkünde Balkan Paktı üyeleri şerefine verilen yemeye geç katılması.</p>



<p><strong>28 Şubat 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e Çankaya Köşkünde Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Akil Muhtar Özden, Dr. Hüsamettin Kural, Dr. Ziya Naki Yaltırım ve Dr. Asım Arar’dan oluşan bir hekim grubu tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>12 Mart 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Prof. Dr. Frank tarafından Çankaya’da muayenesi</p>



<p><strong>15 Mart 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Başbakan Celal Bayar’ı kabulü, Celal Bayar’ın yabancı hekim getirilmesi isteğini tekrarlaması üzerine: “Çocuk ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım” demesi.</p>



<p><strong>28 Mart 1938</strong></p>



<p>Paris’ten davet edilen Prof. Dr. Fiessinger’in Ankara’ya gelişi ve Çankaya’da Atatürk’ü muayenesi.</p>



<p><strong>29 Mart 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ü muayene eden Dr. Fiessinger’in hazırladığı raporun Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine verilmesi.</p>



<p><strong>30 Mart 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün hastalığı hakkında ilk resmi tebliğin yayınlanması, sağlığında endişe verici bir durum olmadığının belirlendiği ve kendisine bir buçuk ay istirahat tavsiyesinin yeterli görüldüğünün bildirilmesi.</p>



<p><strong>28 Mayıs 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün akşam üzeri Dolmabahçe’den Florya’ya gelişi, gece saat 21.00 de Dolmabahçe’ye dönerken fenalık geçirmesi.</p>



<p><strong>29 Mayıs 1938</strong></p>



<p>Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından muayene edilmesi ve karında su birikmesinin tespiti.</p>



<p><strong>1 Haziran 1938</strong></p>



<p>Devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan Savarona yatının İstanbul’a gelişi, Atatürk aynı gün saat 15.30 da yata geçmiş olup, 25 Temmuz 1938 tarihine kadar yatta kalmıştır.</p>



<p><strong>8 Haziran 1938</strong></p>



<p>Dr. Fiessinger’in çağrı üzerine ikinci defa Türkiye’ye gelişi, Savarona Yatı’nda Atatürk’ü muayene etmesi.</p>



<p><strong>24 Haziran 1938</strong></p>



<p>Savarona Yatı ile Erdek’e gelişi. Erdek dönüşü üşütme sonucu ateşinin yükselmesi.</p>



<p><strong>10 Temmuz 1938</strong></p>



<p>Savarona’dan Acar motoruna geçerek Florya’ya gelişi. Deniz Köşkünde bir süre istirahattan sonra Boğaz’da Büyükdere’ye kadar gezintiden sonra Savarona’ya dönüşü. Gece ateş yükselmesiyle birlikte rahatsızlanması.</p>



<p><strong>18 Temmuz 1938</strong></p>



<p>Bir hafta devam eden ateşinin 36.5 dereceye düşmesi.</p>



<p><strong>31 Temmuz 1938</strong></p>



<p>Viyana’dan davet edilen Prof. Dr. Eppinger’in İstanbul’a gelişi ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene edişi.</p>



<p><strong>1 Ağustos 1938</strong></p>



<p>Almanya’dan davet edilen Prof. Dr. Bergmann’ın İstanbul’a gelişi ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene edişi. Atatürk’e Dr. Eppinger ve Dr. Bergmann’ın da katılışıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>3 Ağustos 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Dr. Eppinger ve Dr. Bergmann ile birlikte muayene ve konsültasyonu.</p>



<p><strong>4 Ağustos 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda Dr. Bergmann’ın da katılışıyla Türk hekimlerle birlikte konsültasyonu.</p>



<p><strong>5 Ağustos 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e Dr. Bergmann’ın katılışıyla konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>6 Ağustos 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e Dr. Bergmann’ın katılışıyla konsültasyon yapılması. Atatürk’ü muayene için çağırılan Dr. Bergmann ve Dr. Eppinger’in memleketimizden ayrılması.</p>



<p><strong>5 Eylül 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün vasiyetnamesini yazdırması.</p>



<p><strong>6 Eylül 1938</strong></p>



<p>Dr. Fiessinger’in üçüncü defa gelişi, Dolmabahçe’de Atatürk’ü muayene etmesi.</p>



<p><strong>7 Eylül 1938</strong></p>



<p>Dr. Mim Kemal Öke tarafından Atatürk’e karın ponksiyonu yapılması. Bu müdahalede Dr. Fiessinger de bulunmuştur.</p>



<p><strong>22 Eylül 1938</strong></p>



<p>Dr. Mim Kemal Öke tarafından Atatürk’e ikinci defa karın ponksiyonu yapılması.</p>



<p><strong>26 – 27 Eylül 1938</strong></p>



<p>Hastalığının karaciğer koması tehdidi göstermesi.</p>



<p><strong>27 Eylül 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>6 Ekim 1938</strong></p>



<p>5 Eylül 1938 tarihli vasiyetnamesini Dolmabahçe’ye çağrılan İstanbul Altıncı Noteri İsmail Kunter’e teslimi.</p>



<p><strong>16 Ekim 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün karaciğer komasına girmesi.</p>



<p><strong>17 Ekim 1938</strong></p>



<p>Koma halinin ciddi olarak devam etmesi Yayınlanan bildiride ilk defa Atatürk’ün hastalığının karaciğer hastalığı olduğundan bahsedilmesi.</p>



<p><strong>18 Ekim 1938</strong></p>



<p>Koma halinin devam etmesi.</p>



<p><strong>19 Ekim 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün zaman zaman açılması, akşama doğru komadan tamamen çıkması. Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş’ın sürekli ve danışman hekimlere Atatürk’ün tedavisinde gösterdikleri başarı nedeniyle Bakanlar Kurulunun tebrik ve teşekkürlerini bildirmesi.</p>



<p><strong>20 Ekim 1938</strong></p>



<p>Komayı atlatan Atatürk’ün tamamen kendine gelişi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin Atatürk’ün sağlığı ile ilgili bildirisinde umumi durumun iyiliğe gittiği, sinirsel belirtilerin tamamen geçtiğinin belirtilmesi.</p>



<p><strong>21 Ekim 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün sağlığı hakkında yayınlanan iki bildiride geceyi ve gündüzü rahat geçirdikleri ve umumi durumda iyiliğin devam ettiğinin bildirilmesi.</p>



<p><strong>22 Ekim 1938</strong></p>



<p>Doktorların saat 20.00 de yayınladıkları bildiride hastalık normal seyrine dönmüştür.</p>



<p><strong>23 Ekim 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>27 Ekim 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>3 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>5 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>6 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılması.</p>



<p><strong>7 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’e Dr. Mehmet Kamil Berk tarafından üçüncü defa karın ponksiyonu yapılması.</p>



<p><strong>8 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün karaciğer komasına girmesi.</p>



<p><strong>9 Kasım 1938</strong></p>



<p>Koma halinin devamı.</p>



<p><strong>10 Kasım 1938</strong></p>



<p>Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda saat 9.05 te (Dokuzu beş geçe) ölümü Atatürk’ün ölümünü takiben Dr. Nuri Hakkı Aktansel tarafından yüzünün ve sağ elinin mulajının yapılması.</p>



<p><strong>11 Kasım 1938</strong></p>



<p>Naşının Prof. Dr. Lütfi Aksu tarafından tahnit edilmesi.</p>



<p><strong>21 Kasım 1938</strong></p>



<p>Tabutunun geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesine getirilişi ve hazırlanan mermer lahdin üzerine konuluşu.</p>



<p><strong>28 Kasım 1938</strong></p>



<p>Vasiyetinin Ankara Üçüncü Sulh Hukuk Hakimliği tarafından açılışı.</p>



<p><strong>9 Ekim 1944</strong></p>



<p>Ankara Rasattepe’de Anıtkabir inşaatına başlanması.</p>



<p><strong>9 Kasım 1953</strong></p>



<p>Atatürk’ün tabutunun görevli heyet tarafından açılması ve rapor düzenlenmesi.</p>



<p><strong>10 Kasım 1953</strong></p>



<p>Atatürk’ün tabutunun Etnografya Müzesi’nden alınarak büyük bir törenle Anıtkabir’e nakledilmesi ve toprağa verilmesi.</p>



<h2 class="has-medium-font-size wp-block-heading"><strong>Kaynak:</strong></h2>



<p>Yrd. Doç. Dr. Eren Akçiçek, Ege Üniversitesi, Atatürk İlkerli ve İnkılâp Tarihi Araştırma Ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/ataturkun-saglik-takvimi/">Atatürk’ün Sağlık Takvimi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gazete Manşetlerinde 10 Kasım ve Atatürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk</guid>
<description><![CDATA[ 10 Kasım 2022 Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybedişimizin 84. Yıl dönümü. Her yıl olduğu gibi bu 10 Kasım’da da Büyük Türk’ü saygı ve özlemle anacağız. Atatürk’ün ölümü tüm yurtta büyük bir matem havası oluşturmuştur. Mustafa Kemal Atatürk ömrü cephelerde geçen büyük bir asker ve siyaset adamı idi. Onu anlamak, onun açtığı yolda ilerlemek her Türk evladının asli görevleri arasında olmalıdır. Atatürk’ü anlamak için onun hayatını ve çalışmalarını iyi bilmek gerekir. Bunları bilmekle birlikte onu anlamak için sabırlı, idealist, çalışkan ve vatan aşkı ile atan bir kalp gerekli. Onu anlayan bayrağın, bağımsızlığın, cumhuriyetin ne demek olduğunu bilir. İlke ve […]
The post Gazete Manşetlerinde 10 Kasım ve Atatürk appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c673803fd2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gazete, Manşetlerinde, Kasım, Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>10 Kasım 2022 Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybedişimizin 84. Yıl dönümü. Her yıl olduğu gibi bu 10 Kasım’da da Büyük Türk’ü saygı ve özlemle anacağız. Atatürk’ün ölümü tüm yurtta büyük bir matem havası oluşturmuştur.</p>



<p>Mustafa Kemal Atatürk ömrü cephelerde geçen büyük bir asker ve siyaset adamı idi. Onu anlamak, onun açtığı yolda ilerlemek her Türk evladının asli görevleri arasında olmalıdır. Atatürk’ü anlamak için onun hayatını ve çalışmalarını iyi bilmek gerekir. Bunları bilmekle birlikte onu anlamak için sabırlı, idealist, çalışkan ve vatan aşkı ile atan bir kalp gerekli. Onu anlayan bayrağın, bağımsızlığın, cumhuriyetin ne demek olduğunu bilir. İlke ve İnkılaplarına sahip çıkar ve her zaman demokrasiden yana olur. Atatürk’ü anlamak bilim yolunda yürümektir, vatanı ve milleti muasır medeniyetler seviyesine getirmektir.</p>



<p>10 Kasım 1938 günü birçok gazete ikinci baskılarını yapmış ve haberi tüm yurda yaymıştır. Bu yazımızda ulusal basında Atatürk’ün ölümü üzerine yayınlanan düşüncelere yer vereceğiz.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="801" height="516" data-public-id="d1b8475eac1f1f23c2c387d8e6898e82/d1b8475eac1f1f23c2c387d8e6898e82.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31160" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI4MDEiIGhlaWdodD0iNTE2Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094466" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="801 516" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Son Posta Gazetesi; <em><strong>Türk milleti Ulu Şefini, insanlık büyük evladını kaybetti</strong></em> başlığı ile yayınlanmıştır. Gazete devamında Hükümet tarafından yayınlanan tebliğe yer vermiştir. Tebliğde şu ifadeler yer almaktadır:</p>



<p>Müdavi ve müşavir olan tabiplerinin neşredilen son raporu Atatürk’ün dünyaya gözlerini kapadığını bildirmektedir.</p>



<p>Bu acı hadise ile Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk milleti Ulu Şefini, insanlık büyük evladını kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan acıdan dolayı en derin</p>



<p>taziyelerimizi sunarız. Kederlerimizin tesellisini ancak ve ancak onun büyük eserine bağlılıkta ve aziz vatanımızın hizmetinde ararız. Şurasını her şeyden evvel beyan etmeliyiz ki ölmez olan onun büyük eseri <em><strong>Cumhuriyet Türkiye’sidir.</strong></em> <sup><a title="_ftnref1" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="787" height="536" data-public-id="b914ae5ad0e7842ff66239027e18eb46/b914ae5ad0e7842ff66239027e18eb46.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31162" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3ODciIGhlaWdodD0iNTM2Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094463" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="787 536" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Akşam Gazetesi ise “<em><strong>Bütün memleket matem içinde Atatürk bu sabah dokuzu beş geçe gözlerini dünyaya kapadı</strong></em>” başlığı ile yayınlanmıştır. Başlığa devamen Atatürk’ün sözüne yer verilmiştir. <sup><a title="_ftnref2" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></sup></p>



<p>“<em><strong>Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır</strong></em>”</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="779" height="485" data-public-id="82b20927dc5b2a0b5f8bb4de2fbab9e6/82b20927dc5b2a0b5f8bb4de2fbab9e6.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31163" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3NzkiIGhlaWdodD0iNDg1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094461" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="779 485" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Ulus Gazetesi ise yaptığı ikinci baskıda Atatürk’ün ölüm haberini verirken Türk milletine seslenişte bulunmuştur.</p>



<p>“<em><strong>Kurtarıcını ve en büyük evladını kaybettin. Türk Milleti, Sen Sağol!” Şimdi tek vazifen onun eserini ebediyen yaşatmaktır</strong></em>. <sup><a title="_ftnref3" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="593" height="715" data-public-id="46e829b2530ef588fdd894df5e8e1601/46e829b2530ef588fdd894df5e8e1601.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31164" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1OTMiIGhlaWdodD0iNzE1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094459" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="593 715" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Akşam Postası gazetesi “<em><strong>Ulu şefimiz Atatürk bu sabah 09.05’de öldü</strong></em>” başlığı ile yayınlanmıştır. Başlığın altında ise Türk milletine bir seslenişte bulunulmuştur. Bu seslenişte;</p>



<p>“<em><strong>Türk milleti! En büyük Türk Atatürk’ün öldü! Onun sonsuzluğa kavuşan büyük ruhu karşısında, aziz emaneti olan Cumhuriyete ebedi bekçi olacağına bir defa and iç! Atamız öldü. Yaşasın Cumhuriyeti</strong></em>” ifadeleri yer almıştır. <sup><a title="_ftnref4" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="538" height="549" data-public-id="de3b198dd4517dba350f75fb8915f4c3/de3b198dd4517dba350f75fb8915f4c3.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31165" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1MzgiIGhlaWdodD0iNTQ5Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094457" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="538 549" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Son Posta Gazetesi 11 Kasım 1938 Tarihli baskısında ise <em><strong>“ Onun arkasında yalnız Türk yurdu değil, bütün dünya ağlıyor</strong></em>” başlığını atmıştır.</p>



<p>Başlığın altında ise “<em><strong>17 milyon bir günde bir babadan öksüz kaldı. Onsuz… Fakat ona bin kere verdiğimiz bir tek namus sözü ile kaldık: Eserini ve davasını korumak ve yükselmek!</strong></em>” ifadeleri almıştır. Gazetede aynı zamanda dünya radyolarında Atatürk’ün inkılaplarının anlatıldığı ifadesi yer almaktadır. <sup><a title="_ftnref5" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="569" height="549" data-public-id="a0de11a6589852ba60a5e4b280ac7235/a0de11a6589852ba60a5e4b280ac7235.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31166" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1NjkiIGhlaWdodD0iNTQ5Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094454" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="569 549" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>11 Kasım 1938 günü Türk Dili Gazetesi Atatürk’ün ölüm haberini “<em><strong>Memleketi Hıçkırıklara Boğan Kara Haber</strong></em>” başlığı ile vermiştir.</p>



<p>Başlığın altında ise “<em><strong>O, ilelebet bizim şefimiz, atamız olarak yaşayacaktır” </strong></em>ifadeleri yer almıştır. <sup><a title="_ftnref6" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="589" height="162" data-public-id="42712161c88e1d8e0f21b40e1b4a8ae5/42712161c88e1d8e0f21b40e1b4a8ae5.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31167" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1ODkiIGhlaWdodD0iMTYyIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094453" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="589 162" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Cumhuriyet Gazetesi 11 Kasım 1938 günü “<em><strong>Büyük Milli Matemimiz</strong></em>” başlığı ile yayınlanmıştır. <sup><a title="_ftnref7" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="586" height="364" data-public-id="8e834a15063394669a3fe0d72af2c477/8e834a15063394669a3fe0d72af2c477.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31168" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1ODYiIGhlaWdodD0iMzY0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094451" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="586 364" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Kurun Gazetesi 10 Kasım 1938 tarihli baskısında Atatürk’ün sağlık durumu hakkında bilgi vermektedir. Gazetede yazılan rapora göre Atatürk’ün sağlık durumu kötüye gitmektedir. <sup><a title="_ftnref8" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></sup> Nitekim aynı gün 09.05’te Büyük Türk aramızdan ayrıldı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img width="567" height="224" data-public-id="0b6a7a8aa06a304711fb52c3a817be09/0b6a7a8aa06a304711fb52c3a817be09.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31169" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1NjciIGhlaWdodD0iMjI0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094449" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="567 224" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Kurun Gazetesi 11 Kasım 1938 tarihli baskısında ise Atatürk’ün ölümü üzerine şu başlığı atmıştır; “ <em><strong>Milli matem devam ediyor.</strong></em>”</p>



<p>Başlığın hemen altında ise “<em><strong>Türk milleti, her zaman büyük kurtarıcısı Atatürk’ün izinde yürüyecektir</strong></em>” ifadeleri yer almaktadır. <sup><a title="_ftnref9" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></sup></p>



<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü ulusal basında olduğu gibi dış basında da geniş yankı uyandırmıştır. Dış başında Atatürk’ün ölümü üzerine yapılan haberlerde onun askeri, siyasi ve devrimci özelliklerinden bahsedilmiştir. Örnek Olarak Fransa’da yayınlanan iki gazete haberini sizlerle paylaşıyorum.</p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-full"><img width="390" height="375" data-public-id="c0985bc014137be0342171fa7b84740e/c0985bc014137be0342171fa7b84740e.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31170" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzOTAiIGhlaWdodD0iMzc1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094448" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="390 375" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Paris Soir Gazetesi – Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Fransız Paris Soir Gazetesi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü üzerine şu cümleleri yazmıştır;</p>



<p>“<em>Türklerin Atası, Yeni Türkiye’yi yarattı ve sultanı defetti, kadınlara seçme hakkı tanıdı, fesi kaldırdı. Ülkesi için Ulusal devrimler ve kökten değişimler yaptı.”</em> <sup><a title="_ftnref10" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></sup></p>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-full"><img width="529" height="463" data-public-id="808ba1d356120f206b7e017fe3ec1197/808ba1d356120f206b7e017fe3ec1197.png" loading="lazy" decoding="async" class="wp-post-31159 wp-image-31171" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1MjkiIGhlaWdodD0iNDYzIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671094446" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="529 463" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy">
<figcaption class="wp-element-caption">Ce Soir Gazetesi – Sercan Yılmaz arşivi</figcaption>
</figure>



<p>Yine başka bir Fransız Gazetesi olan Ce Soir ise Atatürk’ün ölümünü “<em><strong>Kemal Atatürk Öldü</strong></em>” başlığı ile vermiştir. Haberin devamında Atatürk’ün olağanüstü yaşantısından bahsetmiştir.</p>



<p>Gazete manşetlerinde de görüldüğü gibi 10 Kasım Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün matem günü olarak Türk tarihine geçmiştir. Bize düşen Ata’mızın bize miras olarak bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devletini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<p><a title="#_ftnref1" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> – Son Posta Gazetesi, 10 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref2" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> – Akşam Gazetesi, 10 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref3" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> – Ulus Gazetesi, 10 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref4" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> – Akşam Postası, 10 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref5" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> – Son Posta Gazetesi, 11 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref6" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> – Türk Dili Gazetesi, 11 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref7" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref7" name="_ftn5">[7]</a> – Cumhuriyet Gazetesi, 11 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref8" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref8" name="_ftn6">[8]</a> – Kurum Gazetesi, 10 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref9" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> – Kurum Gazetesi, 11 Kasım 1938</p>



<p><a title="#_ftnref10" href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> – Paris Soir Gazetesi, Ce Soir Gazetesi ( Fransızca metinler Çağatay Sükan tarafından çevrilmiştir.)</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/gazete-mansetlerinde-10-kasim-ve-ataturk/">Gazete Manşetlerinde 10 Kasım ve Atatürk</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Falih Rıfkı Atay: Kemalizm</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/falih-rifki-atay-kemalizm</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/falih-rifki-atay-kemalizm</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: Bir anımla başlamak isterim yazıma, Ben Atatürk’ü ilk defa istila ordularını denize dök­tükten bir hafta sonra İzmir’de gördüm, «Gazi» ve «Müşir» idi. Herkes her şeyin bitmiş olduğu sevinci ile çırpınıyordu. Bir gün öğle yemeği yer­ken bana ve arkadaşıma dönerek; ‘Hiçbir şey bitmiş değildir. Asıl düşman (Anadolu tarafını göstererek) arkadadır. Erzu­rum’dan İzmir’e vatanı bir düşmanın istilasın­dan kurtarmak İçin geldik. Böyle düşmanlar çok defa mağlup edilmişlerdir. Şimdi İzmir’den Er­zurum’a asıl düşmanı kovmak için gideceğiz,’ de­mişti. Sözünü ettiği düşman, gerici ve şeriatçı kuv­vetler, batı uygarlığı düşmanlığı idi. Şimdi burada Kurtuluş Savaşı’na kadar ge­çen olayları tekrarlamak istemiyorum. Bu olay­lar herkesin az çok malumudur. […]
The post Falih Rıfkı Atay: Kemalizm appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6736162d1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Falih, Rıfkı, Atay:, Kemalizm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar: <a href="https://turkcetarih.com/etiket/falih-rifki-atay/" type="button" class="btn btn-default btn-md">Falih Rıfkı Atay</a></p>
<p>Bir anımla başlamak isterim yazıma, Ben Atatürk’ü ilk defa istila ordularını denize dök­tükten bir hafta sonra İzmir’de gördüm, «Gazi» ve «Müşir» idi. Herkes her şeyin bitmiş olduğu sevinci ile çırpınıyordu. Bir gün öğle yemeği yer­ken bana ve arkadaşıma dönerek; <strong>‘Hiçbir şey bitmiş değildir. Asıl düşman (Anadolu tarafını göstererek) arkadadır. Erzu­rum’dan İzmir’e vatanı bir düşmanın istilasın­dan kurtarmak İçin geldik. Böyle düşmanlar çok defa mağlup edilmişlerdir. Şimdi İzmir’den Er­zurum’a asıl düşmanı kovmak için gideceğiz,’</strong> de­mişti.</p>



<p>Sözünü ettiği düşman, gerici ve şeriatçı kuv­vetler, batı uygarlığı düşmanlığı idi.</p>



<p>Şimdi burada Kurtuluş Savaşı’na kadar ge­çen olayları tekrarlamak istemiyorum. Bu olay­lar herkesin az çok malumudur. Fakat Kemalizm’i tanımlarken, anlatırken bu olayları, daha doğrusu tarihi hatırlamak gerekir. Kemalizm 1839 Tanzimat hareketinden beri devam eden ikizliği tasfiye etmek, devletin teokratik karak­terini tamamıyla gidermek, kanunlar koyarken ve kurumlar kurarken dinin ne diyeceğini sor­mamak, aramamak, tam laik bir devlet kurmak demektir. Bu Memun’un dokuzuncu asırda kur­mak istediği, reform yolu ile varmak istediği he­defi, artık milletleri dinler idare etmediği için ve böylece idareleri düzeltmek için dinde re­formun gerektiği devirler geçmiş olduğundan, Mustafa Kemal onbir asır sonra devrimler yoluy­la elde etmek istemiştir. Bu bakımdan Kemalizm, Müslümanlar bakımından milletler arası büyük bir değer taşır.</p>



<p>Kemalizmin gerçekleşme dönemi şöyle sıra­lanabilir: Padişahlığın kaldırılması, Cumhuriye­tin ilanı, din okullarının kaldırılması, şapka gi­yilmesi, tekkelerin, türbelerin ve zaviyelerin ka­patılması, Batı takvim ve saatinin kabul edilme­si, İsviçre Medeni Kanununun kabulü, devlete laik bir karakter verilmesi, milletler arası ra­kam şekillerinin kabul edilmesi, Latin harfleri­nin kabul edilmesi, Türk kadınlarına mebus seçmek ve seçilmek hakkının tanınması.</p>



<p>Bütün bu devrimlerin yapılışı sırasındaki Türkiye havasını vermek için size bir fıkra an­latayım:</p>



<p>1925 yılında Bolu’da dolaşıyordum. Akşam eşrafla birlikte oturmuş, sohbet ediyorduk. Bir ara, ‘Galiba yakında şapka giyilmek ihtimali var,’ dedim. Gerçekten de iki gün evvel Musta­fa Kemal ile beraberdik.</p>



<p>– Ne demektir bu. Din nasıl olur da bir ser­puş meselesi olur? Bir kafanın içi bu darlıkta olursa, o kafaya düşünce özgürlüğü nasıl girer, dedi birisi. Herkes bir şey söylüyordu; isteyen şapka giy­meli, eğer müdahale eden olursa polis onu yasaklamalıydı. Daha sonra subaylar ve memurlar şapka giyerler, birkaç yıl içinde halk buna alı­şır, mesele hallolup giderdi. Vali ve komutanlar:</p>



<p>– Yooo… İşte bu olmaz! diye yerlerinden sıçradılar. Halbuki Mustafa Kemal o gece bu­lunduğu İnebolu’da hem kendisi şapka giymiş, hem kadınları çarşaftan çıkarmıştı. Sabahleyin bu haberi aldık. Aynı vali ve komutanlar:</p>



<p>«Madem ki, Mustafa Kemal yapmıştır, karşı koyanı karşımızda görelim» dediler.</p>



<p>Bu inanışlarında, bağlanışlarında ve cesa­retlerinde samimiydiler. İnanılan bir milli kah­ramanın ne büyük bir kuvvet olduğunu o zaman anlamıştım. İlk rastlayışımda Atatürk’e sordum:</p>



<p>– Niye şapkayı İstanbul veya İzmir gibi uya­nık merkezlerden birinde değil de, İnebolu’da giydiniz?</p>



<p>– İstanbul ve İzmir beni çok görmüştür. Bu taraf halkı hiç görmemişti. Başımda ne ile gö­rürlerse beni öyle kabul edeceklerdi, diye cevap vermişti.</p>



<p>Osmanlı’dan kalan bir kadın meselesi vardır. Kadının hiçbir hak ve hukuku yoktur. Kadın meslek sahibi olamaz. Kadın erkekten ayrıla­maz. Kadın peçesiz dolaşamaz. 1934 yılındayız. Kadın asker havacı vardır. Kadın milletvekilidir. Kadın hekimdir, avukat­tır, yargıçtır, iş kadınıdır, erkek ne ise odur. Her şeyde onunla eşittir. Milli ölçüde Kemalizmin önemi budur. Milletler arası ölçüde ise, eğer bugün bir İran imparatoriçesi şapkalı olarak ko­cası ile beraber dolaşabiliyorsa, bu Mustafa Ke­mal sayesindedir. Bütün Müslüman memleketler­ de aynı hareket alıp yürümüştür. Fakat bunlar olup biterken reaksiyoner güç­lerin tepkilerini pek abartmamak gerekir. Bu­nunla beraber reaksiyoner güçlerle devrim hare­ketlerinin çatışmalarını da hesaba katmak ge­rekir. İşte bu çatışma bir gecikmeye sebep ol­muştur. Eğer 1946 demokrasisinden sonra siyasi partileri idare eden politikacılar, ki pek çoğu Atatürk devrinin aydınlarıdırlar, cehalet ve tu­tuculuk istismarcılığına kapılmamış olsalardı, Türkiye bugünkünden çok değişmiş olurdu. Eğer bir gün demokrasi rejimi tatile uğrarsa sırf bu yünden uğrar.</p>



<p><strong>«Arabınkini Araba, Aceminkini Aceme geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.»</strong> Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı bir kaç ülkücünün dilimizde denemek istedikleri «Tasfiye» işini Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür. Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi. Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç beslerdi. «Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?» diye soruyor ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>«Araplarla tanışıncaya dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara, şeref, namus, insan, vicdan gibi yüksek duygulara birer acı vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki, her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, bir çok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.»</p>
</blockquote>



<p>Atatürk, bir ulusun, dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:</p>



<p>«Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş, yıkanmış.. Kurulanmış.. Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki, silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.. Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan, çırpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: «Görenler Allah için söylesin, ben buraya bu kılıkta gelebilir mi idim?»</p>



<p>Ata öyküsüne şunu da katardı:</p>



<p>«Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hâlâ akıl erdiremeyen gafiller vardır».</p>



<p><strong>Kaynak:</strong></p>



<p><a href="https://turkcetarih.com/etiket/falih-rifki-atay/">Falih Rıfkı Atay</a>, Cumhuriyet Gazetesi, 1974, Özel Atatürk Eki</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/falih-rifki-atay-kemalizm/">Falih Rıfkı Atay: Kemalizm</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Menemen Olayı – Divanı Harp Kararnamesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/menemen-olayi-divani-harp-kararnamesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/menemen-olayi-divani-harp-kararnamesi</guid>
<description><![CDATA[ Yargılama 25 Ocak 1931’de Divanı Harp Kararnamesi’nin açıklanmasıyla sona erdi. 105 sanıktan 37’si için ölüm cezası verildi. 6’sının ölüm cezası yaş haddi nedeniyle 24 yıl “idama bedel hapis cezası”na çevrildi. Diğer sanıklardan 20’sine bir yıl, 14’üne üç yıl, 6’sına 15 yıl, birine 12,5 yıl hapis cezası verildi, 27 sanık beraat etti. Kararda sanıkların, “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununu tagyire cebren teşebbüs ettikleri ve bunlara müzaherette bulundukları ve Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri” belirtildi. T.C.MenemenDivanı Harbi ÖrfiRiyasetiUmumî 4Divanı Harp Kararnamesi Müddei Umumiliğin iddianamesi ve evrakı dava […]
The post Menemen Olayı – Divanı Harp Kararnamesi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6733bb256.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Menemen, Olayı, –, Divanı, Harp, Kararnamesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yargılama 25 Ocak 1931’de Divanı Harp Kararnamesi’nin açıklanmasıyla sona erdi.</p>



<p>105 sanıktan 37’si için ölüm cezası verildi. 6’sının ölüm cezası yaş haddi nedeniyle 24 yıl “idama bedel hapis cezası”na çevrildi. Diğer sanıklardan 20’sine bir yıl, 14’üne üç yıl, 6’sına 15 yıl, birine 12,5 yıl hapis cezası verildi, 27 sanık beraat etti.</p>
<p><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/40c208cd6170f7d10133559679aa2fac.jpg" data-rel="lightbox-image-0" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="550" height="791" data-public-id="40c208cd6170f7d10133559679aa2fac/40c208cd6170f7d10133559679aa2fac." loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-post-31511 wp-image-34453 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI1NTAiIGhlaWdodD0iNzkxIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1671777945" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="550 791" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a></p>



<p>Kararda sanıkların, “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununu tagyire cebren teşebbüs ettikleri ve bunlara müzaherette bulundukları ve Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri” belirtildi.</p>



<p class="has-text-align-center"><strong>T.C.</strong><br><strong>Menemen</strong><br><strong>Divanı Harbi Örfi</strong><br><strong>Riyaseti</strong><br><strong>Umumî 4</strong><br><strong>Divanı Harp Kararnamesi</strong></p>



<p>Müddei Umumiliğin iddianamesi ve evrakı dava serapa okunduktan sonra icabı tezekkür olundukta:</p>



<p>Türkiye Cumhuriyeti teşklâtı esasiye kanununu tagyire cebren teşebbüs ettikleri ve bunlara müzaherette bulundukları ve Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri iddiasile maznunu aleyhim (Erbllli olup İstanbulda Erenköyünde mukim 1259 doğumlu Sait Oğlu Esat ve aslen Erbilli olup İstanbulda Erenköyünde mukim 1291 doğumlu Esat oğlu Mehmet Ali; aslen Rizenin Karadere nahiyesinden olup İstanbulda Beykozda Mektep sokağında 7 numaralı hanede mukim mütekait tabur imamı 300 doğumlu Salih oğlu Laz İbrahim Hoca; ve Manisanın Hacı Yahya Mahallesinde mukim 38 yaşında Refet oğlu Süleyman (Matuf); Manisanın Çarşı mahallesinde mukim 298 doğumlu Hüseyin oğlu Manifaturacı Osman; Manisanın Ebe kuyu mahallesinden 329 doğumlu Ali oğlu Hasan; Manisanın Aktar Hoca mahallesinden bekar 326 doğumlu Mustafaoğlu Nalıncı Hasan; ve Manisanın Narlıca mahallesinden 318 doğumlu Emrullah oğlu Mehmet Emin; Manisanın Keçili köyünden olup halen Manisanın Aktarhoca mahallesinde mukim çobanlıkla müşteğil 325 doğumlu Çakır oğullarından Mustafaoğlu Ramazan; Manisanın Lalapaşa mahallesinde mukim 305 doğumlu çırak Mustafaoğlu Mustafa; Manisanın Karakuyu mahallesinde mukim 26 yaşında Hacı Ahmetoğlu terzi Talat; Manisanın Lalapaşa mahallesinde mukim 314 doğumlu Hafız Memetoğlu su yolcusu Topçu Hüseyin; Manisanın Lalapaşa mahallesinden 311 doğumlu İbrahimoğlu Tatlıcı Mutaf Hüseyin; Manisanın Arabalan mahallesinden 307 doğumlu Hüseyinoğlu Eskici Hüseyin Ali; Manisanın Lalapaşa mahallesınden 292 doğumlu Himmetoğlu Süleyman; Manisanın Hacıyahya mahallesinden 276 doğumlu Hacı Ömeroğlu Şeyh Hakkı; Manisadan 290 doğumlu Hüseyinoğlu Hafız Cemal; Manisanın Karakuyu mahallesinde mukim 287 doğumlu tabur imamı Ali oğlu Hoca İlyas; ve aslan Giritli olup Manisada mukim 287 doğumlu Hüseyinoğlu Hoca Hilmi; Manisanın İbrahimçelebl mahallesinden 297 doğumlu Hacı Ali paşa zade Ragıp: İzmirde Selimiye mahallesinde mukim aslen Rlzeli 1280 doğumlu Hüseyinoğlu Memet Ali Hoca; Manisanın Molla Şaban mahallesinden 300 doğumlu Haliloğlu Şeyh Hafız Ahmet; aslen Alaşehirli olup 60 yaşında Memet Sadıkoğlu Şeyh Ahmet Muhtar; Manisanın Paşa köyünden 317 doğumlu Kahya Ahmetoğlu İsmail; Menemenin Bozalan karyesinden 35 yaşında Çakıroğlu Koca Mustafa; Menemenin Bozalan karyesinden 286 doğumlu Hasanoğlu Hacı İsmail; Menemenin Bozalan karyesinden 323 doğumlu Hacı İsmailoğlu Hüseyin; Manisanın Görece karyesinden 305 doğumlu Mustafa oğlu Abdülkerim; Rumeli muhacirlerinden Menemende mukim 298 doğumlu Veli oğlu Ramiz; aslen Çıtak köyünden olup Menemende mukim 294 doğumlu Hacı Mustafa oğlu Molla Süleyman; Menemende mukim belediye arabacısı 310 doğumlu Yahya oğlu Hüseyin; Menemende mukim 48 yaşında Alioğlu Acem Haydar; aslen Selânikli olup Menemenin Camiikebir mahallesinde mukim 300 doğumlu Memetoğlu Çingene Ali; Aslen Harputlu olup Menemenin Pazarbaşı mahallesinde mukim 279 doğumlu Ömeroğlu Memet; Menemenin Gaybi mahallesinde mukim 313 doğumlu Hayimoğlu Jozef; Menemende mukim 47 yaşında Ali Osmanoğlu Şımbıllı Memet; Menemenln Ağahızır mahallesinden 302 doğumlu Ali Mazlumoğlu gözlüklü Memet Ali; Rumeli muhacırlarından Menemende mukim 23 yaşında Yusufoğlu Arnavut Kamil; Aslen Yanyalı olup Menemenin Ulucami civarında mukim Manisa Vilayet vaizi 295 doğumlu Memet Alioğlu Hoca Saffet; Menemenın Hamidiye mahallesinden 307 doğumlu Hüseyin oğlu Rasim; Menemenin Kasımpaşa Mahallesinden Boşnak muhacırlarından 314 doğumlu Selimoğlu Abbas; Manisanın Lalapaşa mahallesinde mukim 299 doğumlu İbrahimoğlu İsmail; Manisanın Hamidiye mahallesinde mukim 287 doğumlu İdrisoğlu bıçakçı Mustafa; Manisanın Çarşı mahallesinden 314 doğumlu Süleymanoğlu Murat Mustafa; Manisanın Paşaköyünde mukim 319 doğumlu Memetoğlu Abdurrahman; Manisanın İlyaskebir mahallesinden 310 doğumlu Ak Memetoğlu Memet; Manisanın Hacıyahya mahallesinden 312 doğumlu Mustafaoğlu furuncu Ahmet; Manisanın Narlıca mahallesinden Ası Mehmet Eminin anası 55 yaşında Emrullah Hoca karısı Hasibe; Manisada mukim Ası Mehmet Eminin kız kardeşi keçeci Süleyman karısı 314 doğumlu Emrullah kızı Halide namı diğeri Fatma; Manisanın Narlıca mahallesinden Ası Memet Eminin Karısı 322 doğumlu Ramazan kızı Emine; Manisanın Aktarhoca mahallesinde Simsar Kâtibi 315 doğumlu Hafız Alioğlu Mustafa; Manisanın Paşa köyünden posta sürücüsü Ası maktul Mehdinin bacanağı 516 doğumlu Memetoğlu Ahmet; Manisanın Paşa köyünden Ası ve maktul Mehdinin kayınvaldesl 60 yaşında Osman karısı Rukiye; Manisanın Lalapaşa mahallesinden 304 doğumlu çoban Kara Ahmet oğlu Ali; Manisanın Lalapaşa mahallesinde 297 doğumlu lüle Memet oğlu Ali; Bozalanda mukim muhtar 301 doğumlu Ahmet oğlu Mustafa; Bozalan Heyeti ihtiyariyesi âzasından 309 doğumlu Mustafa oğlu Mustafa; Bozalan Heyeti ihtiyariye âzasından 320 doğumlu Mehmet oğlu İsmail Bozalan Heyeti ihtiyariyesinde 315 doğumlu Mehmet oğlu İbrahim; Manisanın Nalıca mahallesinden keçeci Hüseyinoğlu Süleyman (305); Bozalan Heyeti ihtiyariyesinden 309 doğumlu Haliloğlu Hasan; Bozalanlı 309 doğumlu kır bekçisi Ahmetoğlu Hüseyin; Bozalanlı 306 doğumlu hacı İsmailoğlu Hasan; Manisanın Lala mahallesinden 311 doğumlu Tarakçı Hüseyin oğlu İbrahim Etem; Manisanın Paşa köyünden aslen Üsküplü 315 doğumlu Koca Hasanoğlu Hüseyin; Manisanın Paşa köyünden 317 doğumlu Ramazanoğlu arabacı Bekir; Manisanın Paşa köyünden 320 doğumlu Şerif Ahmetoğlu Eyyup; Bozalan kariyesinden 30 yaşında Osman oğlu Hasan; Bozalan kariyesinden 317 doğumlu Memetoğlu Ahmet; Bozalan kariyesinden 51 yaşında Hüseyinoğlu İbrahim; Manisanın Lala paşa mahallesinde 301 doğumlu Ahmetoğlu Hacı Hasan (Kurabiyeci); Manisanın Lala paşa mahallesinden 313 doğumlu Hüseyinoğlu Ayan Mehmet; Bozalan karyesinden 297 doğumlu Hacı Ali oğlu Mustafa; Manisanın Tevfikiye mahallesinde 317 doğumlu Lütfullahoğlu Halil; Manisanın Tevfikiye mahallesinden 305 doğumlu Hasanoğlu Katmerci Mehmet; Manisanın Horoz köyünden 50 yaşında Ahmetoğlu İbrahim; Manisanın Horoz köyünden 305 doğumlu Mustafa oğlu Sadi; Manisanın Horoz köyünden 313 doğumlu Abdinoğlu Tahsin; Manisanın Horoz köyünden 66 yaşında Zenne oğlu Hasan; Manisanın Lalapaşa mahallesinden 304 doğumlu Çulhacı Ahmetoğlu Memet Çavuş; Manisanın Horoz köyünden 36 yaşında Sadettinoğlu Nurettin; Manisanın Horoz köyünden 282 doğumlu Aslan oğlu Şaban; Manisanın Horoz köyünden 299 doğumlu Ömeroğlu Ahmet; Manisanın Horoz köyünden 294 doğumlu Muslihoğlu Halit; Horoz köyünden 313 doğumlu Neciboğlu Mevlüt; Horoz köyünden 287 doğumlu Ragıboğlu Osman; Horoz köyünden 80 yaşında Muhtaroğlu Haşim; Horoz köyünden 55 yaşında Muhittinoğlu Ali Koç; Horoz köyünden 298 doğumlu Hasanoğlu Ahmet; Horoz köyünden 58 yaşında Yakuboğlu Ali; Horoz köyünden 313 doğumlu Selâhattinoğlu Naşit; Manisanın Rahmanlı köyünden 293 doğumlu Abdullahoğlu Hacı Hafız Ali Osman; Horoz köyünden 52 yaşında İbrahimoğlu Mustafa; Horoz köyünden 315 doğumlu Yasinoğlu Osman; Manisanın Kasımpaşa mahallesinden 305 doğumlu Raşitoğlu İbrahim; Bozalan köyünden 35 yaşında Hasan karısı Halil kızı Fatma; Manisanın Paşa köyünden Slmavlı 292 doğumlu Salihoğlu Osman; Menemende mukim 300 doğumlu Mazlumaki oğlu Giritli Ali; aslen Bozköylü olup Menemende mukim 35 yaşında Kerimoğlu İbrahim; Menemende mukim 313 doğumlu İbrahimoğlu İsmail; Menemende mukim cami müezzini 299 doğumlu Abdullahoğlu Hafız Berber Ahmet; Manisanın Lalapaşa mahallesinden 306 doğumlu Ahmetoğlu Halil; Manisalı 317 doğumlu Ahmetoğlu Saatçi Hüseyin Mazlum; Manisanın Gülhane mahallesinden 298 doğumlu Mustafa oğlu Memet; Manisada mukim 308 doğumlu Hasanoğlu Hasan;)</p>



<p>Haklarında alenen icra kılınan muhakeme neticesinde maznunlardan Nalıncı Hasan; Emrullahoğlu Memet; Giritli Küçük Hasan; Çoban Ramazan; Kahveci Çırağı Mustafa; Terzi Talat; Topçu Hüseyin; Tatlıcı Mutaf Hüseyin; Eskici Hüseyin Ali; Keçeli köylü Himmetoğlu Süleyman nam şahısların Menemen hadisesinin tarih vukuu olan 23-XlI-930 tarihine tekaddüm eden günlerde çırak Mustafanın kahvehanesinde ve tatlıcı Hüseyinin hanesinde müteaddit içtimalar yaparak mehdilik ilânı suretile Türkiye Cumhuriyeti teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs için müzakereler icra ve kararlar lttihaz eyledikleri ve bunlardan Ali oğlu Hasan; nalıncı Hasan; Mehmet Emin çakır Ramazanın diğer maktul üç arkadaşlarile birlikte harekete geçerek Menemen hadisesini meydana getirdikleri, bunlardan Alioğlu Hasan, nalıncı Hasan, Mehmet Eminin vak’anın sureti ceryanını hikâye sadedindeki ihbaratı ve diğer maznunların bu ihbarata kısmen müeyyet ifadatı delaleterile sabit olmasına;</p>



<p><strong>2.</strong> Ve Paşa köyünden Kâhya Ahmet oğlu İsmailin mehdilik iddiasile harekete geçen isimleri malum yedi kişiyi evine kabul ve bunları iki gün iaşe ve ibate ederek ve fikirlerine, müzakerelerine ve kararlarına iltihak ve bu suretle merkumunun teşkilâtı esasiye kanununun tagyire cebren teşebbüs filme iştirak eylediği maznunlardan Alioğlu Hasan, Nalıncı Hasan, Mehmet Emin, çoban Ramazanın, mavaka’a mutabakatına kanaati kâmille hasıl olan mazbut beyanatile tezahür eylemesine;</p>



<p><strong>3.</strong> Bezalandan Koca Mustafa, Hacı İsmail, Hacı İsmail oğlu Hüseyin Göriceli Abdülkerimin Mehdilik davasile meydana çıkan Derviş Mehmet ve rüfekasını köylerine vürutlarında istikbal ve ikametlerine müstakil bir ev tahsis ettikleri ve köyde kaldıkları on beş gün müddet içinde kendilerini iaşe eyledikleri ve mehdinin emri üzerine sakin ve asude bir yer olmak üzre intihap olunan kır mahallinde kulübe inşa eyledikleri ve burada da merkumunu iaşe ettikleri ve şu suretle merkumunun mehdilik bahanesile teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs etmek filine iltihak ve iştirak ettikleri ismi yukarıda geçen üç asinin ihbaratı ve kendilerinin bu ihbaratı müeyyit ve müevvel ikrarları ve diğer fiillerden maznun Bozalan köylülerinin sureti beyanatile nümayan bulunmasına;</p>



<p><strong>4.</strong> Ve Cuma’ibaIâlı Ramizin asilerin Menemene girişini müteakip kendilerine rehberlik ederek mahallatı birlikte dolaştığı ve şu suretle altı asinin teşkilâtı esasiye kanununu ilgaya cebren teşebbüs etmek fikrine iştirak eylediği kendisinin ikrarı ve şahitlerin şehadetile anlaşılmış ve her ne kadar merkum asilerin arkasından hareketlerini kontrol edip neticeyi Hükûmete haber vermek üzere dolaştığını müdafaaten ityan eylemekte ise de merkumun altı asi ile birlikte dolaştığı esnada hareketı isyaniye esasen Hükümetçe haber alınarak tenkil tedbirlerine tevessül edilmiş ve bu cihette merkum Ramizin malûmu bulunmuş olması itibarile müdafaatı vakıa şayanı kabul görülmemiş olmasına;</p>



<p><strong>5.</strong> Ve Çıtaklı Molla Süleymanın altı asinin Menemende icrayı faaliyet ettikleri sırada daima yanlarında bulunmak ve hatta bir aralık asilerden biri ile reis Mehdi Memede sigara ikram eylemek ve arabacı Hüseyinin isimleri malûm asileri belediye meydanına bayraklarını dikmek için lâzım gelen çukuru kazmak ve hazırlamak ve çingene Memetoğlu Ali, Harputlu Ömeroğlu Memet, Hayimoğlu Jozef, Şımpıllı Ali Osmanoğlu Memedin Mehdi ve arkadaşları belediye meydanında zikir ve tekbirlerle meşgul oldukları sırada yanlarına gelen Jandarma Yzb. Fahri Ef. nin asilerin reisile konuşup ayrılmasını zabıta amirinin asilerin kuvveti karşısında ricata mecbur kaldığı şeklinde kabul ederek bu hareketi alkışlayarak asilerin hareketi isyaniyelerini idameye teşvik eylemek ve Arnavut Yusuf oğlu Kâmilin, Kubilay Beyin şehadetini müteakip başını dlreğe bağlamak için asiler Reisi Mehdiye kendi arzusile ip vermek ve hareketi isyaniyenin müddeti devamınca asilerin yanında emirlerine âmade bir halde ahzı mevki etmek ve Kerim oğlu İbrahimin, asilerin tedibi için mahalli vak’aya asker geldiği sırada kaçışmak isteyen halka hitaben (kaçmayınız bunlar evliyadır kurşun işlemiyor) demek; ve Selimoğlu Boşnak Abasın altı asinin belediye meydanında icrayı habaset ettikleri sırada bunlardan Mehdi Mehmedin silâh atmasını müteakip mahallat arasında silâh atarak halkı bu harekatı isyaniyeye teşvik etmek suretlerile altı asinin teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs filme iltihak ve iştirak eyledikleri dinlenen şahitlerin ifadatı mesbukası ve kendilerinin bu şehadatı müeyyet ve müevvel ikrarları delaletlerile tahakkuk eylemesine;</p>



<p><strong>6.</strong> Erbilli Şeyh Esat, oğlu Mehmet Ali, Laz İbrahim Hoca, mutaf Süleyman, manifaturacı Osmanın nakşilik tarikatını neşir ve tamim için faaliyete geçerek ve muhtelif yerlerde halifelik müritlik namı altında hafi bir teşkilât yaparak bir çok kimseleri bu teşkilâta idhal ederek faaliyetlerinin hududunu tevsi ve bu meyanda Mehdinin arkadaşlarından nalıncı Hasanı tarikatlarına intisap ettirdikleri ve merkumu Menemen hadisesinden 15 – 20 gün evvel Erenköyünde Şeyh Esadın evine celp ve orada 13 gün alıkoydukları ve bu müddet zarfında merkuma dervişlik ve mehdilik hakkında zabıtnamede bertafsil yazılı olduğu veçhile telkinatta bulundukları ve şu suretle Mehdi ve arkadaşlarını nalıncı Hasan vasıtasile teşkilâtı esasiye kanununu tagyire cebren teşebbüs etmek fiiline azmettirdikleri nalıncı Hasanın ifadatı ve Şeyh Esadın ve oğlu Memet Ali ve Laz İbrahimin bu ifadatı müeyyit ikrar ve itirafları ve Şeyh Esadın evini aranmasında zuhur eden mektuplar münderecatı delaletlerile tebeyyün eylemesine;</p>



<p><strong>7.</strong> Hafız Cemal, İlyas Hoca, Ali Paşa zade Ragıp, Laz Mehmet Ali Hocanın Laz İbrahim vasıtasile şeyh Esattan telâkki ettikleri emirler ve talimat dairesinde muhtelif zamanlarda ve muhtelif yerlerde nakşilik tarikatinin intişar ve tamimi için vaızlarile ve propagandalarile Mehdi ve arkadaşlarında nakşilik ve mehdilik fikirlerinin ve binnetice cürüm ikaı kararının uyanmasına ve canlanmasına sebebiyet verdikleri ve şu suretle asilerin teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs etmek fi’line azmettirdikleri Memet Eminin ifadatı sarihası ve Laz İbrahimle diğer asilerin bu ifadatı müeyyit beyanatın delaletlerile teayyün eylemiş olmasına;</p>



<p><strong>8.</strong> Manisadan şeyh Hafız Ahmedin Mehdi Memet ve Memet Emini mehdiliğe teşvik ve hatta derviş Memede mehdilik hareketinde muavenetini de esirgemeyeceğini beyan etmek suretile merkumu mehdilik ilânı zımnında teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs etmek filine azmettirdiği Memet Eminin ifadatı mazbutasile sabit idüğüne;</p>



<p><strong>9.</strong> Şeyh Ahmet Muhtarın nakşi tarikatına intisap ettirdiği ve eline kendi imzasını muhtevi muska vermek ve mehdilik hakkında merkuma telkinatı mütemadiyede bulunmak suretile Mehdi Memedi keza teşkilâtı esasiye kanununu tağyire cebren teşebbüs etmek filine azmettirdiği Memet Eminin beyanatı ve Mehdinin üzerinde Ahmet Muhtar imzalı muskanın zuhuru (ve Ahmet Muhtarın vak’aya takaddüm eden tarihlerde mehdinin evinde üç ay misafireten kaldığının subut bulması) delâetlerile anlaşılmış bulunmasına;</p>



<p><strong>10.</strong> Manisada mukim Giritli İbrahimoğlu İsmailin asilere silah ve mühimmat tedarik ve ita eylediği ve kendilerile beraber gitmeğe talip ve azim olduğu kezalik asilerin ifadatı mazbuta ve kendisinin müevvel ikrarile teayyün eylemesine binaen bunlardan nalıncı Hasan; Giritli Alioğlu Hasan; Manisalı Emrullah oğlu Mehmet Emin; Çoban Ramazan; tatlıcı Hüseyin; kahveci Mustafa; terzi Talat; topçu Hüseyin; eskici Hüseyin Ali; keçeli Himmetoğlu Süleyman çavuş; Kâhya Ahmetoğlu İsmail; koca Mustafa Hacı İsmail; Hacı İsmailoğlu Hüseyin Abdülkerim; Velioğlu Ramiz; Çıtaklı Molla Süleyman; Yahyaoğlu Hüseyin; Çingene Mehmetoğlu Ali; Harputlu Ömeroğlu Mehmet; Hayım oğlu Jozef; Şımbıllı Mehmet; Arnavut Kâmil; boşnak Abbas Kerim oğlu İbrahim; Manisadan Giritli İbrahimoğlu İsmail; Türk ceza kanununun 64 üncü maddesi delaletile 146 ncı maddesinin birinci fıkrasına ve Laz İbrahim Mustafa Süleyman Hüseyinoğlu Osman; Hüseyinoğlu hafız Cemal; tabur imamı İlyas; hacı Ali; hacı Ali paşa zade Ragıp; şeyh hafız Ahmet; şeyh Ahmet Muhtar; Mehmet Ali hoca; şeyh Esat; ve O. Mehmet; Alinin 64 üncü maddenin 2 nci fıkrası delaletile 146 ncı maddenin birinci fıkrasına tevfikan idamlarına; ancak bunlardan Ali O. Hasanın hini ikai fiilde 15 yaşını bitirerek 18 ini ikmal eylemediği evrak meyanındaki hüviyet cüzdanın tetkikinden nümayan olmasına mebni 55 inci maddenin 1 inci fıkrasına tevfikan hakkındaki idam cezasına mukabil 15 sene ağır hapis cezasile icrayi mücazatına ve nalıncı Hasanın cürüm işlediği sırada 18 yaşını bitirip 21 yaşını ikmal etmediği keza evrak meyanındaki hüviyet cüzdanının tetkikinden anlaşılmasına binaen 56 ncı maddenin fıkrai mahsusasına tevfikan hakkındaki idam cezasına bedel 24 sene ağır hapis cezasile tecziyesine ve çakır Ramazanın kezalik hini ikai fiilde 21 yaşını ikmal eylemediği anlaşılmakla hakkındaki idam cezasına bedel merkumunda 56 ncı maddenin fıkrai mahsusasına tevfikan 24 sene ağır hapis cezasile icrayi mahkûmiyetine ve Harputlu Mehmet ve İzmirde muklim Rizeli Hoca Mehmet Ali ve Şeyh Esadın cürmün vukuu ve hüküm zamanında 65 yaşını bitirmiş oldukları evrak meyanında mevcut hüviyet cüzdanı ve müzekkerei cevabiyeler münderecatile anlaşıldığında haklarındaki idam cezasına bedel 56 ncı maddenin fıkrai mahsusası hükmünce 24 der sene ağır hapis cezasile tecziyelerine;</p>



<p><strong>11.</strong> Süleymanoğlu Murat Mustafa, Kara Ahmetoğlu Ali, Hasanoğlu Ayan Memet, Paşa köyünden Memetoğlu Abdurrahman; Hoca Hasanoğlu Hüseyin, Ramazanoğlu Bekir, Şerif Ahmetoğlu Eyyup; Bozalanda Hacı İsmailoğlu Hasan, Muhtar Ahmetoğlu Mustafa, aza Memetoğlu İsmail; aza Memetoğlu İbrahim; aza Haliloğlu Hasan; Bekçi Ahmet Hüseyinin Mehdi ve arkadaşlarından mehdilik zımnında teşkilâtı esasiye kanununun tağyire cebren teşebbüslerini bildikleri halde zamanında sui niyetle Hükümete haber vermedikleri tahkikatı cariye ile tehakkuk eylemiş bulunmasına binaen merkumunun cümlesinin Türk ceza kanununun 151 inci maddesinin birinci fikrasına tevfikan üçer sene; ve Paşa köyünden Memetoğlu Ahmet, Sirnavlı Salihoğlu Osman, Bozalandan Ahmetoğlu Memet, Osmanoğlu Hasan, Hüseyinoğlu İbrahim, Ak Memetoğlu Memet, Simsar kâtibi Mustafa, Lüle Memetoğlu Ali, Tarakçı Hüseyinoğlu İbrahim Ethem, Kurabiyeci Hacı Hasanın mehdi ve arkadaşlarının hareketi isyankârilerine muttali oldukları halde sui niyetle Hükümete ihbarı madde eylemedikleri tahkikatı mevcude ile anlaşıldığından cümlesinin Türk ceza kanununun 151 inci maddesinin birinci fıkrasına tevfikan birer sene müddetle hapislerine;</p>



<p><strong>12.</strong> Horoz köyünden Selâhattinoğlu Naşit, Yakuboğlu Ali, Muhittinoğlu Ali Koç, Hasanoğlu Ahmet, Neciboğlu Mevlut, Ragıboğlu Osman, Mümtazoğlu Haşimin dini alet ittihaz ederek halkı devletin emniyetini ihlâl edebilecek harekete teşvik eyledikleri sureti cereyanı muhakeme ve vak’aya takaddüm eden zamanlarda Şeyh Esadı müçtemian ziyaret ederek nezdinde kalmış bulunmaları ekseri zamanlar Horoz köyünde Laz İbrahimle toplanarak zikrile meşgul olarak Hükümet aleyhinde gizli içtimalar yaptığı anlaşıldığından hareketlerine muvafık olan Türk ceza kanununun 163 üncü maddesinin birinci fıkrasma tevfikan ve takdiren onbeşer sene ağır hapis cezasile icrayı mücazatlarına ve bunlardan Mümtazoğlu Haşimin hihi ikaı fiilde ve hüküm zamanında 65 yaşını ikmal ettiği anlaşıldığından 56 ncı maddenin fıkrai mahsusası veçhile altıda birinin bittenzil on iki sene altı ay ağır hapsine;</p>



<p><strong>13.</strong> Manisadan Şeyh Hacı Hilmi, Horoz köyünden Ömeroğlu Ahmet, Ahmetoğlu İbrahim, Mustafaoğlu Sadi, Zenooğlu Hasan, Aslanoğlu Şaban, Muslihoğlu Halit, İbrahimoğlu Mustafa, Abdinoğlu Tahsin, Yasimoğlu Osman, tekkelerin seddine dair olan kanunun meriyetinden sonra ayini tarikat icra ve nakşi tarikatına alt hizmetleri ifa eyledikleri cari muhakematla anlaşıldığından 677 numaralı kanunun birinci maddesine tevfikan birer sene hapislerine ve Rahmanlı köyünden Hacı Hafız Ali Osmaınn ayni ef’ali irtlkâpla fazla olarak daha faal bulunması sabebi şiddet addile ayni madde ahkâmına tevfikan üç sene hapsine;</p>



<p><strong>14.</strong> Hoca Saffet, Menemenli Rasim, Bozalandan Mustafa oğlu Mustafa; Bozalandan Hacı Ali oğlu Mustafa; tütüncü Haydar, gözlüklü Mehmet Ali, Naşitoğlu İbrahim, Mazlumaki oğlu Ali, İbrahimoğlu İsmail; berber Hafız Ahmet, Manisalı Hüseyinoğlu Süleyman; firıncı Mustafa oğlu Ahmet, Lutfullahoğlu Halil; Ahmetoğlu Hüseyin mazlum; Hasanoğlu Katmercl Memet; tütüncü Hasanoğlu Hasan; Manisadan Ahmetoğlu Halil; Mustafaoğlu Memet; bıçakçı İdrisoğlu Mustafa; Çulha Ahmet oğlu Mehmet çavuş; Horoz köylü Nurettin; Hacı Ömer oğlu Hoca Hakkı, Mehmet Eminin anası Hasibe; Rukiye; kız Kardeşi Halide Fatma; karısı Emine; Bozalanın; Fatmanın mabehüzahrı olan ef’ali işledikleri hakkında temini kanaata kafi delil mevcut olmadığından bunların da beraetlerine ve ağır hapisle tecziye edilenlerin mahkûmiyetleri müddetince mahcuriyet halinde kalmalarına ve hapis ile ağır hapse mahkûm edilenlerin müddeti mahkûmiyetlerinin Hükümetçe tensip edilecek hapisanelerde ikmaline ve mahkûm edilen maznunların suçları işlemediklerine dair olan müdafaalarile Müddei Umuminin karara muhalif iddiası tahkikatın sureti cereyanına ve muhakemeye nazaran gayrı varit görüldüğünden redlerine ittifakla karar verilerek tefhim kılındı. 25.1.931</p>



<figure class="wp-block-table">
<table>
<tbody>
<tr>
<td class="has-text-align-center" data-align="center">Örfi Divan-ı Harp Reisi<br>Mirliva<br>Mustafa</td>
<td class="has-text-align-center" data-align="center">Âza<br>Miralay<br>Ata</td>
<td class="has-text-align-center" data-align="center">Âza<br>Miralay<br>Demir</td>
</tr>
<tr>
<td class="has-text-align-center" data-align="center">Âza<br>Kaymakam<br>Ziya</td>
<td class="has-text-align-center" data-align="center"> </td>
<td class="has-text-align-center" data-align="center">Âza<br>Kaymakam<br>Baha</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</figure>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/menemen-olayi-divani-harp-kararnamesi/">Menemen Olayı – Divanı Harp Kararnamesi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vahîdeddin’in Atatürk’ü Kurtuluş Savaşını başlatması için gönderdiği doğru mu?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-goenderdigi-dogru-mu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-goenderdigi-dogru-mu</guid>
<description><![CDATA[ 36. Osmanlı padişahı VI. Mehmed ya da daha çok bilinen adıyla Vahîdeddin, Kurtuluş Savaşı sırasında izlediği tutum ve siyaseti nedeniyle, Türk tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olmuştur. Aradan geçen bunca zamana rağmen tartışmalar, bitecekmiş gibi de görünmüyor. Resmi tarih anlatımında, çeşitli yayınlara ve arşiv belgelerine göre Kurtuluş Savaşı’na karşı olanların başında son Osmanlı Padişahı Vahîdeddin geliyor. Vahîdeddin, Atatürk’ün kaleme aldığı Nutuk başta olmak üzere, birçok kitapta “hain” olarak niteleniyor. Buna karşılık bazı kimseler, Sultan Vahîdeddin’in asla hain olmadığını, Kuvâ-yi Milliye’ye yardım ettiğini ve hatta Kurtuluş Savaşı’nı onun başlattığını ileri sürüyor. Peki gerçekten öyle mi? Son ana kadar İngilizlerden medet umarak […]
The post Vahîdeddin’in Atatürk’ü Kurtuluş Savaşını başlatması için gönderdiği doğru mu? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6731e95a2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Vahîdeddin’in, Atatürk’ü, Kurtuluş, Savaşını, başlatması, için, gönderdiği, doğru, mu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>36. Osmanlı padişahı VI. Mehmed ya da daha çok bilinen adıyla Vahîdeddin, Kurtuluş Savaşı sırasında izlediği tutum ve siyaseti nedeniyle, Türk tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olmuştur. Aradan geçen bunca zamana rağmen tartışmalar, bitecekmiş gibi de görünmüyor.</p>
<p>Resmi tarih anlatımında, çeşitli yayınlara ve arşiv belgelerine göre Kurtuluş Savaşı’na karşı olanların başında son Osmanlı Padişahı Vahîdeddin geliyor. Vahîdeddin, Atatürk’ün kaleme aldığı Nutuk başta olmak üzere, birçok kitapta “hain” olarak niteleniyor. Buna karşılık bazı kimseler, Sultan Vahîdeddin’in asla hain olmadığını, Kuvâ-yi Milliye’ye yardım ettiğini ve hatta Kurtuluş Savaşı’nı onun başlattığını ileri sürüyor.</p>
<p>Peki gerçekten öyle mi?</p>
<p>Son ana kadar İngilizlerden medet umarak tahtında kalan Sultan Vahîdeddin’in, yurt dışına firar ettikten sonra kendisinin kaleme aldığı ve Mısır’da El-Ahram gazetesinde yayınlanan Mekke Beyannamesi’ni ve süregelen tartışmalara bir cevap oluşturması bakımından bu beyannamenin içeriğini konuşacağımız bir yazı hazırladık sizlere.</p>
<p>16 Nisan 1923 tarihinde yayınlanan bu beyanname metnini konuşmaya başlamadan önce, gelin Vahîdeddin’in yurttan ayrılışını ve bu süreçte yaşanan olayları kısaca bir hatırlayalım.</p>
<p>Vahîdeddin, amcası Abdülaziz ile ağabeyleri V. Murat ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden ve Yusuf İzzettin Efendi’nin 1 Şubat 1916 tarihinde intihar etmesinden sonra, 55 yaşındayken veliaht olur. Vahîdeddin’in birinci veliahtlığı 2 yıl 5 ay sürer.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673523925/19f1581451ab09645ccc03a3c30224b8/19f1581451ab09645ccc03a3c30224b8.png?_i=AA"><img width="916" height="613" data-public-id="19f1581451ab09645ccc03a3c30224b8/19f1581451ab09645ccc03a3c30224b8." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35260" class="wp-post-35219 wp-image-35260 size-full" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI5MTYiIGhlaWdodD0iNjEzIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673523925" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="916 613" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Vahideddin Atatürk ile birlikte Almanya’da</p></div>
<p>Mustafa Kemal Paşa ile Vahîdeddin’in ilk defa görüşmeleri, Sultan Mehmed Reşad’ın rahatsızlanması sebebiyle, yerine veliaht olarak ziyarete gittiği Almanya gezisi sırasında yaşanıyor. Bildiğiniz gibi bu Almanya ziyareti 15 Aralık 1917’de başlamış ve 4 Ocak 1918 tarihinde bitmiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Yani sadece 20 gün.</p>
<p>3 Temmuz 1918 Çarşamba günü kalp yetmezliğinden 73 yaşında ölen padişah Mehmed Reşad’ın ardından, 58 yaşında Vahîdeddin padişah olur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nu, Birinci Cihan Harbi’ne sokmuş ve bu suretle bir uçurumunun önüne getirmiş olan İttihat ve Terakki Fırkası’nın iktidarı, 8 Ekim 1918 Salı günü Sadrazam Talat Paşa’nın istifası ile son bulmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Vahîdeddin’in tahta çıkmasından 118 gün, yani sadece 3 ay 26 gün sonra, Osmanlı Devleti 30 Ekim’de Mondros Bırakışmasını imzalamış ve Birinci Dünya Savaşı’nda teslim olmuştu.</p>
<p>O halde Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tahta geçmiş olan Vahîdeddin’den, Türkiye’nin savaş neticesinde uğradığı musibetlerin sebebini sormamız doğru ve adil bir davranış olmaz.</p>
<p>İttihat ve Terakki Fırkası son kongresini 120 kadar üyesi ile birlikte 1 Kasım günü yapmış ve parti ileri gelenleri olan Enver, Cemal ve Talat Paşalar, aynı günün gecesi ülkeden firar etmişlerdi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>6 Kasım 1918’de İngilizlerle Fransızlar, 1915’te çetin deniz ve kara savaşlarıyla ele geçiremedikleri Çanakkale Boğazı’nı işgale başladılar. Memleketi içinde bulunduğu bu felaket girdabından kurtarma işi, artık padişah Vahîdeddin’in vereceği siyasi kararlara bağlıydı.</p>
<p>Padişah Vahîdeddin’in İttihatçı karşıtı olduğu kesindi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Nitekim Hüseyin Rauf, son kez Padişahın huzuruna çıkmış, ama bu görüşme pek olumlu geçmemişti. Rauf Bey’in, basında Damat Ferit hakkında yayınlanmış olan yazıları Vahîdeddin’e hatırlatması üzerine sükunetini bozarak ayağa kalkan Padişah, görüşmenin sona erdiğini anlatmak istemiş ve daha sonra Rauf Bey’in gözlerinin içine bakarak: <em>“Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü! İdaresi için bir çoban lazım. O da benim”</em> demişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>12 Kasım 1918 Salı günü Fransızlar İstanbul’a bir tugay asker soktu. 13 Kasım 1918 Çarşamba günü, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden meydana gelen 61 parçalık İtilaf donanması, boğazlardan geçerek Dolmabahçe Sarayı önünde demirledi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un işgali, 13 Kasım 1918 tarihinden, 6 Ekim 1923 tarihine kadar 4 yıl 10 ay 23 gün sürdü. Aradan geçen neredeyse 100 seneden sonra bile, yaşanan işgal sürecindeki Vahîdeddin ile İngilizler arasında yapılmış haberleşmeler ve yazışmalar hala tam olarak gün yüzüne çıkartılamadı ama elimizde Vahîdeddin’in imzasını taşıyan kayda değer belgeler de yok değil.</p>
<p>İtilaf Devletleri adına İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı olarak görev yapan Charles Harington’ın Kasım 1940 tarihinde yayınlanan hatıralarını okuyanlar, bu kitabın 125. sayfasında <em>“Müslümanların Halifesi Vahîdeddin”</em> imzasıyla, İngiltere’ye sığınma talebini dile getiren bir mektubun bulduğunu göreceklerdir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/0c0f1aa568d1201ce565f9c938807074.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Charles Harington, Tim Harington Looks Back, John Murray, 1940" data-rel="lightbox-gallery-5"><img loading="lazy" decoding="async" width="670" height="1037" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/0c0f1aa568d1201ce565f9c938807074.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b9b4c2e5569bbd4572de9836dce80a46.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Charles Harington, Tim Harington Looks Back, John Murray, 1940, s. 125" data-rel="lightbox-gallery-5"><img loading="lazy" decoding="async" width="670" height="1037" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b9b4c2e5569bbd4572de9836dce80a46.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673524811/a155729ac1b3d255f2365bdbaedd0330/a155729ac1b3d255f2365bdbaedd0330.jpg?_i=AA"><img width="250" height="350" data-public-id="a155729ac1b3d255f2365bdbaedd0330/a155729ac1b3d255f2365bdbaedd0330." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35275" class="wp-post-35219 wp-image-35275" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyNTAiIGhlaWdodD0iMzUwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673524811" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="572 800" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı Charles Harington</p></div>
<p>Her ne kadar General Harrington, Vahîdeddin’in “bütün Müslümanların halifesi” sıfatıyla İngilizlere iltica ettiğini, aynı gün öğleden sonra resmi bir bildiri olarak yayınlamış ve bu açıklama gazetelerde haber olarak çıkmış olsa da,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> bazı Yeni-Osmanlıcı yazarlar, bunun doğru olmadığını söylüyorlar. General Harington kitabında bu mektubun imzalı orjinalini yayınlaması, bu hikayenin kuşku götürmez delillere dayandığını ispatladı.</p>
<p>Bir diğer önemli belge, Vahîdeddin’in <em>“İstanbul’dan ayrıldıktan sonra bu ilk beyanımdır.”</em> dediği Mekke Beyannamesi, 1982 senesinde Fransa’da çıkmış olan Turcica Dergisi’nin 14. sayısında yayınlandı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Makaleyi kaleme alan kişiler önemli çalışmalar yapmış bir Türkolog olan Jean-Louis Bacqué-Grammont ve Hasseine Mammeri idi. Grammont ve Mammeri, Fransa’nın Kahire Büyükelçiliği ve Cidde Başkonsolosluğu raporlarından yararlanarak, Vahîdeddin’in Malta’dan Cidde’ye kadar olan yolculuğunun ayrıntılarını veriyorlar.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/28aff4c84a09ad699c0950a4c7dcbcfc.png" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Turcica, Revue d’études turques, XIV, Paris : Centre National de la Recherche Scientifique, 1982" data-rel="lightbox-gallery-6"><img loading="lazy" decoding="async" width="670" height="1009" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/28aff4c84a09ad699c0950a4c7dcbcfc.png" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/fcc8ec5376dc17274898b62783fcf0e3.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Jean-Louis Bacqué-Grammont, Hasseine Mammeri, Sur le pèlerinage et quelques proclamations de Mehmed VI en exil, Turcica, Revue d’études turques, XIV, Paris : Centre National de la Recherche Scientifique, 1982, s. 226-247" data-rel="lightbox-gallery-6"><img loading="lazy" decoding="async" width="670" height="1025" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/fcc8ec5376dc17274898b62783fcf0e3.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<div class="wp-caption alignright"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673525668/aebb52fab9139c3165ea8704e542c1b4/aebb52fab9139c3165ea8704e542c1b4.jpg?_i=AA"><img width="207" height="300" data-public-id="aebb52fab9139c3165ea8704e542c1b4/aebb52fab9139c3165ea8704e542c1b4." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35286" class="wp-post-35219 wp-image-35286" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDciIGhlaWdodD0iMzAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673525668" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="670 969" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 16, Nisan 1985</p></div>
<p>Bu makale daha sonra İletişim Yayınları’ndan aylık olarak çıkan, Nisan 1985 tarihli “Tarih ve Toplum” dergisinin 16’ncı sayısında “Altıncı Mehmet’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi” ismiyle günümüz Türkçesiyle yayınlanmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Derginin içerisinde bulunan “Sâkıt Sultan’ın İslam âlemine Beyannamesi” bizim “Vahîdeddin’in Mekke Beyannamesi” olarak adlandırdığımız belgedir.</p>
<p>1920 yılının Ocak ayında Heyet-i Temsiliye üyesi Mazhar Müfit Kansu, Vahîdeddin’in davetiyle kendisi ile görüşmüştü. Görüşme sırasında Vahîdeddin Kansu’ya “Beyefendi, düşmandan memleketimizi kurtarmak için ne gibi çare düşünüyorsunuz?” sorusunu yönelitence <strong><em>“Efendimizin Anadolu’ya, hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur…”</em></strong> diyerek Padişahı Anadolu’ya davet etmişti. Bu teklife sinirlenip ayağa kalkarak <strong><em>“Bana ulu ecdadımın başkentinden firar mı teklif ediyorsunuz?”</em></strong> diye cevap veren Vahîdeddin’e Mazhar Müfit Bey, <strong><em>“Hayır! Milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ulu ecdadınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum.”</em></strong> demişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Bu günlerden sonra bildiğiniz üzere Türk ordusu, 30 Ağustos 1922’de başlayan Yunan kuvvetlerine taarruzu ve devamında takip ve imha hareketi ile 9 Eylül tarihinde İzmir’e girmiş ve bunun sonucunda, 11 Ekim günü Mudanya Mütarekesi imzalanmıştı.</p>
<p>Artık bir barış antlaşması imzalanması için karşılıklı tarafların masaya oturması gerekiyordu ama o sıralarda Türkiye’de iki adet hükümet bulunuyordu. Biri İstanbul Hükümeti, diğeri ise Ankara Hükümeti. İtilaf Devletleri yapılacak olan barış konferansı için iki hükümeti de davet etti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Başkanı eski Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa 30 Ekim’de Ankara Büyük Millet Meclisi’ne hitaben bir telgraf çekerek, konferansa birlikte katılmalarını istedi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Tevfik Paşa’nın bu isteği mecliste şiddetli tepkilerle karşılaştı. Meclis zabıtlarından saatlerce konu ile ilgili tartışmaların yapıldığını anlıyoruz. Sonucunda Meclis, 1 Kasım 1922 günlü toplantısında, Saltanat ile Halifeliği birbirinden ayırarak Saltanatı kaldırmaya karar verdi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673525883/aa151ff348a47d7178d6bc21dc8c85b5/aa151ff348a47d7178d6bc21dc8c85b5.png?_i=AA"><img width="818" height="687" data-public-id="aa151ff348a47d7178d6bc21dc8c85b5/aa151ff348a47d7178d6bc21dc8c85b5." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35288" class="size-full wp-post-35219 wp-image-35288" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI4MTgiIGhlaWdodD0iNjg3Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673525883" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="818 687" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Vahideddin İngiliz zırhlısı Malaya’ya geçmek üzere İngiliz botuna biniyor.</p></div>
<p>İki sene önce Anadolu’ya geçerek Milli Direnişe katılın teklifine <strong><em>“bana firar mı teklif ediyorsunuz”</em></strong> diyerek reddeden Sultan Vahîdeddin, 16 Kasım 1922’de İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı Charles Harington’a <strong><em>“İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devleti fahîmesine (yüce ingiltere devletine), iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahall-i ahâra (başka yere) naklimi talep ederim efendim.”</em></strong> yazılı bir mektup göndererek İngiltere’ye sığınma talebinde bulundu.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673525325/c58027a48fe3f60bfc6fc21652c094d0/c58027a48fe3f60bfc6fc21652c094d0.jpg?_i=AA"><img width="960" height="714" data-public-id="c58027a48fe3f60bfc6fc21652c094d0/c58027a48fe3f60bfc6fc21652c094d0." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35282" class="size-full wp-post-35219 wp-image-35282" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI5NjAiIGhlaWdodD0iNzE0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673525325" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="960 714" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Sabık Sultan Vahideddin, Malta’da karaya çıkıyor. Yanındakiler, oğlu Ertuğrul Efendi ve Başmabeynci Ömer Bey’dir. Kaynak: In Exile, but without Renouncing his Claims : The Sultan under British Protection, The Illustarted London News, 2 Aralık 1922</p></div>
<p>Ertesi gün 17 Kasım 1922’de Malaya isimli İngiliz zırhlısı ile ülkeden ayrılarak, ilk önce Malta’ya hareket eder. İngiliz Yüksek Komiser Vekili Sir Nevile Henderson, gemide Vahîdeddin’i ziyaret ederek İngiltere Kralı Beşinci George’a iletilmek üzere herhangi bir arzusu olup olmadığını sormuştu. Vahîdeddin, gördüğü misafirperverliğe teşekkür ederek krala ne padişahlıktan ne de halifelikten feragat etmediğinin söylenmesini istemişti ama 20 Kasım 1922 Pazartesi günü Malta adasına ayak bastıklarında, İngilizler kendisini en düşük düzeydeki devlet temsilcisi onuruna düzenlenen bir törenle karşılanmıştı. Yani artık İngilizler kendisini ne halife, ne de hükümdar olarak görmüyorlardı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673525350/55e5bd2e14d085d4d2ac6754e8c18fd5/55e5bd2e14d085d4d2ac6754e8c18fd5.jpg?_i=AA"><img width="670" height="521" data-public-id="55e5bd2e14d085d4d2ac6754e8c18fd5/55e5bd2e14d085d4d2ac6754e8c18fd5." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35283" class="size-full wp-post-35219 wp-image-35283" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2NzAiIGhlaWdodD0iNTIxIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673525350" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="670 521" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Sabık Sultan Vahideddin, Malta’ya çıkmak üzere. İngiliz valisi Lord Plumer Lower, şeref kıtasını teftiş ediyor. Kaynak: Osman Öndeş, Vahideddin Malta’da, Hayat Tarih Mecmuası, 1971, Sayı: 2, s. 37</p></div>
<div class="wp-caption alignright"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673526605/ee96f2a8c2fa295b6dc2796af3833508/ee96f2a8c2fa295b6dc2796af3833508.jpg?_i=AA"><img width="215" height="300" data-public-id="ee96f2a8c2fa295b6dc2796af3833508/ee96f2a8c2fa295b6dc2796af3833508." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35292" class="wp-post-35219 wp-image-35292" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMTUiIGhlaWdodD0iMzAwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673526605" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="670 935" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Abdülmecid Efendi, Osmanlı hanedanından son İslam halifesi.</p></div>
<p>Elbette, Müslüman Halifenin, Müslümanlığın baş düşmanı İngilizlere iltica ettiğinin yankıları hemen ertesi gün yayıldı. Meclis’te hararetli tartışmalar yaşandı ve Sultanın firarına cevabı, hilâfetin Vahîdeddin’in elinden fetva ile alınması ve onun yerine Abdülmecid Efendiyi getirmesi olmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Bu sırada Hicaz Kralı Hüseyin, Malta’da 45 gün kalan ve adada halk içine karışmasına izin verilmeyen Vahîdeddin’e 21 Kasım tarihli bir mektup gönderir ve kendisini Mekke’ye davet eder.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Hatırlayın, Osmanlı İmparatorluğu’nun atadığı Mekke Haşimi Şerifi Hüseyin Birinci Dünya Savaşı’nın ilerleyen günlerinde İngiltere tarafına geçerek ve Halife Sultan’a karşı tam bağımsızlık talebinde bulunup, Türkiye’ye cephe almıştı. 1916 yılında isyan ederek, 1918’de kendini Hicaz Kralı ilan etti. Şerif Hüseyin’in, konfederasyon şeklinde bir Arap imparatorluğu kurup, bu krallıkların başına kendi çocuklarını getirip halife unvanıyla hüküm sürmek peşinde olduğu herkesçe biliniyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Kendi çıkarları için İngilizlerle bir olup Türk askerini arkadan vurmuş, devletine ve hükümdarlığına baş kaldırmış böyle birisinin bu davetini, Altıncı Mehmed hemen kabul ettiğini bir telgrafla bildirir.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1673526415/2e669f84e8dc7ec2b5d2139d06b7eb34/2e669f84e8dc7ec2b5d2139d06b7eb34.jpg?_i=AA"><img width="670" height="937" data-public-id="2e669f84e8dc7ec2b5d2139d06b7eb34/2e669f84e8dc7ec2b5d2139d06b7eb34." loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-35290" class="size-full wp-post-35219 wp-image-35290" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI2NzAiIGhlaWdodD0iOTM3Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1673526415" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="670 937" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Hüseyin bin Ali el-Haşimi, bilinen adıyla Şerif Hüseyin. I. Dünya Savaşı sırasında Arapların bağımsızlığı için ayaklanma başlattı ve Birleşik Krallık’tan destek gördü. 1916 yılında bağımsızlığını ilan ederek kendini Hicaz Kralı ilan etti.</p></div>
<p>Bu ziyaretin gerçekleşebilmesi için de, İngiliz Hükümeti, Vahîdeddin’in emrine Ajax Zırhlısını tahsis etti. Sultan 5 Ocak günü bu zırhlı ile Mekke’ye doğru hareket eder. 9 Ocak 1923 tarihinde Kuzey Mısır’da Akdeniz kıyısında ve Süveyş Kanalı yakınlarında bir kent olan Port Said’e gelir. Burada kendisini Hüseyin’in oğullarından Şark-ül-Ürdün Emiri Abdulah’ın başkanlığındaki bir heyet karşılar. Tek sorun bundan sonra İngilizlerin seyahat için kendisine savaş gemisi vermek istememesidir. Bunun sebebi ise İngilizler halife unvanı taşımış olan kişiyi kutsal topraklara kendi gemileriyle, kendilerinin bir adamı gibi götürmenin yanlış olacağını düşünmeleriydi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Ertesi gün Vahîdeddin ile beraberindekiler Süveyş’e, oradan 11 Ocak’ta bir başka gemiyle Cidde’ye doğru yola çıkarlar. Nihayet Cidde’ye 15 Ocak sabahı varılır.</p>
<p>Kral Hüseyin ve Veliahtı Ali vapura çıkarak Vahîdeddin’i karşılarlar ve şehre kadar kendisine refakat eder. Yalnız, bu karşılayışta gerçekleştirilen itibar ve saygı gösterisinde bir farklılık, eksik bir detay bulunmaktaydı. Normalde, bu gibi merasimlerde Peygamberin sancağının açılması adeti vardı. İşte Kral Hüseyin’in Vahîdeddin’in halifeliğini tanımadığının mesajı bu ince detayda yatıyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Vahîdeddin’i Cidde’de karşılayanlar arasında sadece Osmanlı Devleti’ne başkaldırıp kendisini Hicaz Kralı ilan eden Şerif Hüseyin bulunmuyordu. Sevr Antlaşmasını imzalayanlardan şair ve filozof Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Teal-i İslam Cemiyeti kurucusu ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olan sabık şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi gibi kişiler bulunuyordu. Mustafa Sabri’yi bir başka çalışmamızda detaylı anlatmayı düşündüğüm için burada kısaca birkaç bilgi vererek değinmek istiyorum. Kendisi Yozgat Mutasarrıf Vekili ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idamına fetva veren Şeyhülislâm’dır ve aynı zamanda ulusal çıkarlarımızla bağdaşmayan, ulusal birlik ve beraberliğimizi bozucu, işgalci devletlerin destek ve yardımlarıyla kurulan ve Milli Mücadele aleyhinde pekçok bildiri dağıtarak faaliyetler gösteren Tealî-i İslam Cemiyeti Başkanı olduğunu görüyoruz. Bu Cemiyetin diğer yöneticileri ise İskilipli Mehmet Atıf (İkinci Başkan) ve Said-i Kürdi idi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Vahîdeddin Cidde’de birkaç gün kaldıktan sonra, Emir Ali refakatiyle Taif’e hareket etti. Bu şehirde iki aydan fazla kalacaktı. Paris’te Dışişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde bulunan belgelerinde bulunan Cidde Konsolosluğuna ait yazışmalar içerisinde bulunan 12 Mart 1922 tarihli bir dosyada VI. Mehmed’in Halife Sultan sıfatıyla bütün İslam alemine hitaben yayınlamak istediği bir beyannamenin de çevirisi bulunmaktadır. Makalenin yazarları, Cidde’nin ileri gelen bir şahsiyeti henüz yayınlanmamış olan bu metnin Arapça bir nüshasını konsolosluğa gönderdiğini yazıyor.</p>
<p>Devamında ise beyannamenin yayınlanmasıyla ilgili eldeki tek kanıtın, Kahire’de çıkarılan el-Ahram gazetesinin 29 Şaban 1341’e rastlayan 16 Nisan 1923 tarihli 14024 sayılı nüshasında, tek başlık altında üç sütun üzerine yer alan metin olduğunu söylüyor.</p>
<p>Halbuki o günlerin yabancı basınını taradığımız zaman, Vahîdeddin’in bütün İslam alemine hitaben kaleme almış olduğu bu bildirinin, pek çok yabancı basına ulaştığını ve 6 gün kadar sonra da Tevhid-i Efkâr Gazetesi’nde Türkiye’de de yayınlanmış olduğunu tespit edebiliyor ve kanıtlayabiliyoruz.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/da35860e4308ffe533d785d8cddd349e.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="The New York Times gazetesinin 16 Nisan 1923 tarihli gazete haberi" data-rel="lightbox-gallery-7"><img loading="lazy" decoding="async" width="790" height="2470" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/da35860e4308ffe533d785d8cddd349e.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/ca03a1455f9c0b1fa533fae7fe3f9fd5.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="The Scotsman Today gazetesinin 16 Nisan 1923 tarihli gazete haberi" data-rel="lightbox-gallery-7"><img loading="lazy" decoding="async" width="463" height="2828" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/ca03a1455f9c0b1fa533fae7fe3f9fd5.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/ff2f8ed24984a022fdbded9baf06dcef.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Western Daily Press gazetesinin 18 Nisan 1923 tarihli gazete haberi" data-rel="lightbox-gallery-7"><img loading="lazy" decoding="async" width="694" height="1019" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/ff2f8ed24984a022fdbded9baf06dcef.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p>Bu beyanname pek çok defa yeni yazıya da aktarıldı ve bir çok kitabın içerisinde tam metin olarak bulunmakta.</p>
<p>15 Ekim 1978 tarihinde Kadir Mısıroğlu’nun çıkardığı Sebil Dergisinde,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Tarih ve Toplum Dergisinin Nisan 1985 tarihli 16. sayısında, 1990 yılında İletişim Yayınlarından çıkan Refik Halid Karay’ın <em>Bir Ömür Boyunca</em> isimli kitabında,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> yine İletişim Yayınları arasından çıkan Hüseyin Kazım Kadri’ye ait <em>Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım</em> isimli hatırat kitabında,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> yine Kadir Mısıroğlu’nun yayınladığı Lozan Zafer mi Hezimet mi? isimli eserin 3. cildinde,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Murat Bardakçı’nın 1998’de yayınlanan <em>Şahbaba</em> isimli kitabında,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> 2013 senesinde Derin Tarih Dergisinin eki olarak <em>Ben Hain Değilim</em> başlığı ile<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> ve son olarak Metin Hülagü’nün 2016 yılında Timaş Yayınları arasından çıkan <em>Yurtsuz İmparator Vahîdeddin</em> isimli kitabında<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Vahîdeddin’in bu beyannamesinin metni yayınlamıştır.</p>
<p>Günümüzde <em>“Milli Mücadeleyi başlatması için Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderen Vahîdeddin’dir.”</em> diyenler, <em>“İngilizlerin tepkisini çekmemek için Vahîdeddin, Ankara Hükümetini ve Milli Mücadeleyi el altından desteklemek zorunda kalmıştır”</em> diyerek, Vahîdeddin’in aslında Kuvâ-yi Milliye’yi desteklemiş olduğunu ileri sürenler bulunmakta… Durum böyle olunca, Vahîdeddin’in Mekke Beyannamesinin toplumumuzda tam olarak bilinmediği anlaşılıyor. Ya da belki de işlerine gelmediği için pek fazla üzerinde durmuyorlardır.</p>
<p>Bu kadar bir ön bilgiden sonra, şimdi isterseniz gelin Mekke Beyannamesinde Vahîdeddin’in söylediklerine birlikte bir bakalım. Beyanname metninin tamamı ortalama 12 kitap sayfası kadar tuttuğu için burada sizlere özetleyerek önemli yerleri aktaracağım. Tam metni takip etmek isteyen arkadaşlar buradan okuyabilirler:</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="uJgk4J5qDg"><p><a href="https://turkcetarih.com/milli-mucadele/vahdettinin-surgundeki-hac-yolculugu-ve-birkac-bildirisi/">Vahdettin’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Birinci paragrafta <em>“Başlangıcında devletimizin katılmasına kesinlikle razı olmadığım ve devam ettiği süre boyunca da elimde bulunan bütün vasıtalarla tahribat ve zararlarını azaltmaya çalıştığım Birinci Dünya Savaşı’nın korkutucu sonuçları kendisini göstermeye başladığı zamanda, biraderim Sultan V. Mehmed vefat ettiği zaman Osmanlı Anayasasının verdiği hakka dayanarak Hilafet ve Saltanat makamına geçtim. Bütün cephelerimizin birbiri ardı ardına yenilgilere uğraması ve hiçbir galibiyet ümidi kalmamış olan bu korkunç savaşın uzaması; güya Meşrutiyet rejimini ilan ve uygulama iddiasıyla 1908 yılından beri idarenin başında bulunan İttihat ve Terakki yönetiminden aşırı ve sözü geçen kısmının savaştan yararlanarak memlekette yol açtığı yağma, rüşvet ve anlaşılmayan maksatlarla yer yer gerçekleştirdikleri yangınlar (Ermeni olaylarını kastediyor) sebebiyle başkentten en uzak sınıra kadar, memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve milletin yaşam dayanakları korkunç bir şekilde heder olup gitmekteydi. Bu feci durum karşısında yapılması gereken hedef ve gaye; barış ve huzurun tekrar getirilmesinden başka bir şey olamazdı. Bu amacın gerçekleşmesi için de hiçbir geciktirmeye izin verilmemiş mümkün olan her çareye başvurulmuştur. Fakat savaşın devamından şahsi menfaatler elde eden ve memleketimizin hak ve hukukuna tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ve yine o diktatör hükümetin etrafında oluşmuş olan ihanet şebekesi çalışmalarımın sonuçsuz kalmasına ve kendi kafalarına göre barış görüşmelerine girişerek, elde edilebilecek faydaları ve elverişli şartları yok etmişler ve muhterem milletin mazlum kanını sebepsiz yere ziyan olmasına engel olacak fırsatı bırakmamışlardı.”</em></p>
<p>İngiliz belgeleri, padişah Vahîdeddin’in daha tahta çıkar çıkmaz, “hangi koşullarla olursa olsun” barış yapmak için birçok kez uğraştığını doğrulamaktadır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn30" name="_ftnref30"><em><sup><strong>[30]</strong></sup></em></a></p>
<p>Gördüğünüz gibi Vahîdeddin burada Birinci Dünya Savaşına girilmesinden, sürdürülmesinden ve yenilginin kesinleşmesinden sonra daha elverişli bir ateşkes anlaşmasının yapılamamasının sebebi de dahil olmak üzere İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerini sorumlu tutuyor. Çünkü kendisi Mondros Mütarekesi’ni yapmak için gidecek olan heyetin başına kayınbiraderi olan Damat Ferit’i gönderme taraftarıydı. Sadrazam İzzet Paşa, Padişahın bu isteğini ‘çılgınlık’ olarak nitelemişti; ama Vahîdeddin bu isteğinde diretmişti. İzzet Paşa, kabineye danıştıktan sonra Damat Ferit’i bu göreve getirmeye karşı çıkmış; heyetin başkanlığına Deniz Bakanı Hüseyin Rauf’u atamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Sanıyorum ki, Vahîdeddin’in düşüncesine göre “daha elverişli bir ateşkes antlaşmasını” Damat Ferit Paşa yapabilirdi. Bu isteğinin kabul edilmemesi Vahîdeddin’in endişesi saltanatının sona ermesiydi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p><em>“Asayiş meselesi ileri sürülerek gerekli gördükleri herhangi bir yeri işgal etme hak ve yetkisini İtilaf Devletlerine veren özel maddesiyle Adana, Musul, Antalya, İstanbul ve İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felaketlerin kaynağını oluşturan söz konusu mütarekenin imzalanması mağlubiyet ve mecburiyetimizin zorunluluğu olduğu hâlde, daha sonraları İzmir’in işgal edilmesi dolayısıyla beni itham edenlerin bakış açısına göre; bu işgallere dayanak teşkil eden Mondros Ateşkesini imzalamaya bizzat katılan Rauf (Orbay), Fethi (Okyar) ve askerî bakımdan devleti böyle bir acı mecburiyete düşürmekte cidden katkısı bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü Millî Mücadele reislerinin sorumlu tutulması ve itham edilmesi gereklidir.”</em></p>
<p>Adana, Musul, Antalya, İstanbul ve İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felaketlerin kaynağını oluşturan Mondros Ateşkesinin imzalanmasından Rauf ve Fethi Bey’i suçlamaktadır. Vahîdeddin’in ateşkes anlaşmasını Osmanlı Devleti adına heyet başkanı olarak görüşen ve imzalayan Rauf Bey’i suçlamasını anlayabiliyorum ama “anlaşmanın imzalanmasına bilfiil katıldığını” söylediği Fethi (Okyar) Bey’i suçlamasını anlayamıyoruz. Çünkü, Fethi Okyar, mütareke görüşmelerine katılmamıştır. Dolayısıyla imza atanlar arasında da adı bulunmuyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p><em>“Çünkü gerek bu ateşkesin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün sorunlarda Osmanlı Anayasasının gereği olarak sorumluluğu bulunmayan hükümdarlık makamı için iktidardaki hükümetin arz ettiğini onaylamak gerekliliği gibi karşı çıkılamayacak kadar kesin bir sebep bulunduğu halde, ne kendi eliyle yazıp imzaladığı ateşkesin uygulanması demek olan bu felaketlere karşı sonradan muhalefet edilmesine ön ayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı mevcut kuvvetlerinin büyük bir kısmını esir vererek alçakça Toros Dağları eteklerine sığınması yüzünden, ateşkes imzalanmasını kaçınılmaz bir hale getiren Mustafa Kemal için kabul edilebilir hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte Osmanlı tahtına oturuşumdan sonra ilk siyasi adımı teşkil eden Mütarekeye kadar meydana gelen olaylar karşısında benim durumum budur.”</em></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin savaşta askeri olarak yenilmesini ve aldığı yenilgi yüzünden bu ateşkesin imzalanmasına sebep olduğu için de Mustafa Kemal Paşa’yı suçlamaktadır. Bununla ilgili ayrı bir video yapmayı düşündüğüm için bu konuyu şimdilik atlıyorum. Bildirideki bu idda için, Fransız  yazarın makalesinde yer alan koyduğu dipnotu vermekle yetiniyorum: <em>“Gerçeğe aykırılığı son derece açık olan bu iddiaları reddetmeyi fuzuli görüyoruz.”</em> Kendisinin bir sultan olarak ise önüne geleni onaylamaktan başka bir gücü olmadığını ileri sürmekle birlikte, onayladıklarından da sorumlu tutulmaması gerektiğini belirtmekte.</p>
<p>Vahîdeddin devamında, <em>“Ateşkesten sonra yürüttüğüm siyaset ise geri alınması mümkün olmayacak bir adım atmaktan kaçınmak, bir taraftan içeride makul ve ölçülü bir ıslahata ve icraata hız vermek, diğer taraftan da dışarıda siyasi girişimlere devam ederek aleyhimizdeki genel öfkenin bertaraf edilebileceği uygun zamanı bekleyebilmek için vakit kazanmaktan ibaretti.”</em> diyor.</p>
<p>Bu cümleden, Vahîdeddin’in uyguladığı siyasetin, işgallere Mustafa Kemal Paşa gibi karşı koymak gibi bir düşüncesinin bulunmadığını anlıyoruz. “Vahîdeddin Kurtuluş Savaşı’nı başlattı veya Kurtuluş Savaşı’nı destekledi” diyerek tarihi çarpıtan kişilere karşı, Vahîdeddin’in kendisi <strong><em>amacının geri alınması mümkün olmayacak bir adım atmaktan kesinlikle kaçınmak ve aleyhimizdeki genel öfkenin bertaraf edilebileceği uygun zamanı bekleyebilmek için vakit kazanmaktan ibaret</em></strong> olduğunu söylemektedir.</p>
<p>Peki Padişah Vahîdeddin, vakit kazanmak istediğini söylüyor ama bunun sonucunda Yunan işgallerine karşı koyup, İngilizleri vatan toprağından temizlemek için bir planı bulunuyor muydu? Bunu nasıl başaracaktı? Vahîdeddin İngilizleri vatandan atmak değil, aksine Anadolu’nun her yanına yerleştirmek ve Türk ordusunu İngilizlerin yetkisi altına bırakmayı istiyordu. Mondros’un imzasından sadece 47 gün sonra Vahîdeddin’in güttüğü politikanın detayını, İstanbul’daki İngiliz Genel Karargahından İngiltere Askeri İstihbarat Şefine çekilen 16 Aralık 1918 tarihli şu gizli telgraftan öğreniyoruz:</p>
<p><em>“Bugün Genel Karargâh’a gelen Sami Bey, Padişah ve Dışişleri Bakanı adına, İngiltere’nin, Türkiye’nin yönetimini en erken vakitte devralmasını; barış yapılıncaya kadar beklenirse çok geç kalınmış olacağını söylemiştir. Sami Bey, Arabistan’da İngiliz yönetimi kurulmasını istiyor. Denetim amaçları için ülkenin iç bölgelerine İngiliz subayları gönderilmesini; yönetime yardımcı olmak üzere İngiliz yetkilileri sevk edilmesini diliyor. Kafkasya’daki Türk askerleri Bizim (İngilizlerin) emrine verilecektir; görevine son verilmesini istediğimiz her subay görevden alınacaktır.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p><em>“İzmir’in işgali hadisesinin karşısında kabul ve takip ettiğim siyaset ve gaye de vakit kazanmaktan başka bir şey değildi. Çünkü bu işgal, üç büyük devletin kesin ve ani bir kararına dayandığı gibi mesele de, büyük devletler meselesi olarak görünmekteydi”</em></p>
<p>Vahîdeddin’in güttüğü siyaset, işte bu teslimiyetçi zihniyetti. Üç büyük devlet: İngiltere, Fransa ve İtalya Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesine karar ve izin vermiş, o halde Osmanlı padişahına göre yapacak bir şey yok. O sırada bir çok Türk’ün ocağı sönecek, beşikteki bebekleri süngüden geçirilecek, karısının-kızının ırzına geçilecek, Osmanlı padişahı vakit kazanmak için uygun zamana kadar bekleyecekmiş.</p>
<p>Vahîdeddin bildirisinin devamında <em>“Olayın Yunan meselesi haline dönüşmesi, Yunanistan’daki siyasi durumun değişmesi ve üç büyüklerin aralarının açılmasından sonra ortaya çıktı. Ondan önce bu mesele, büyük ve galip devletlerin ortaklaşa verdikleri kesin bir kararın tebliği niteliğinde olduğu için hakkımızdaki genel hıncın geçeceği zamana kadar beklemek ve siyasi girişimlerle yetinmek, doğru bir yol olarak görünüyordu. Mesele, Yunan meselesi halini aldıktan sonra, harpte mağlup olmamak şartı ile direnme gösterilmesine ben de taraftar idim.”</em> demekte ve anakronik bir çıkarım yapmakta.</p>
<p>Vahîdeddin bahsettiği Yunanistan’daki siyasi durumun değişmesi, yani Venizelos’un iktidardan ayrılarak yerine Konstantin’in kral olarak tahtına geri dönmesi Kasım/Aralık 1920’de gerçekleşiyor. Üç büyük devlet olarak tabir edilen, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın aralarının açılması çok daha sonra gerçekleşmiştir. İngiltere ile Fransa arasında bir gerginlik yaratan Ankara Antlaşmasının tarihi ise 20 Ekim 1921’dir. Bu iki olay arasında bir yıl kadar bir fark bulunmakta.</p>
<p>20 Ekime kadar neler olduğunu hatırlıyor musunuz?</p>
<p>I. Viyana Kuşatması ile başlayan Türk geri çekilmesi, 13 Eylül 1921 günü Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılması ile durmuş ve üstünlük Türk tarafına geçmişti.</p>
<p>Vahîdeddin <em>“bundan sonra harpte mağlup olmamak şartı ile direnme gösterilmesine ben de taraftar idim.”</em> dediğine göre, Ekim 1921’e kadar, Anadolu’daki direnişe hiçbir destek vermediğini ve genel siyasetinin bekleyip, aleyhimizdeki genel öfkenin geçmesi için vakit kazanmak olduğunu kendisi belirtmektedir!</p>
<p>Nerede <em>Mustafa Kemal’i Milli Mücadele’yi başlatması için Anadolu’ya yollayan, Milli Mücadeleyi planlayan, destekleyen Vahîdeddin’dir</em> masalını uyduranlar?</p>
<p><em>“Nitekim bu düşünceyle Kuva-yı Milliye’ye sempatisi olan birtakım kabineleri de iktidar mevkiine getirdim”</em> diyor.</p>
<p>VI. Mehmed’in padişahlığı sırasında pek çok defa hükümet değişikliği gerçekleşmiştir. Bunlardan Damat Ferit Paşa’nın güttüğü İngilizci ve kesinlikle Kuvâ-yi Milliye karşıtı olduğunu herkes kabul etmekte. Geriye kalan diğer hükümetlerin de Ankara politikasını hiçbir zaman desteklemediği, iktidarları süresince, saltanata ve Vahîdeddin’in İngilizci politikasına bağlı kaldıkları kısa bir araştırma yapılarak bulunabilir.</p>
<ul>
<li>İzzet Paşa Hükümeti (14 Ekim 1918 – 11 Kasım 1918)</li>
<li>Tevfik Paşa Hükümeti (11 Kasım 1918 – 12 Ocak 1919)</li>
<li>İkinci Tevfik Paşa Hükümeti (13 Ocak 1919 – 3 Mart 1919)</li>
<li>Birinci Damat Ferit Hükümeti (4 Mart 1919 – 15/16 Mart 1919)</li>
<li>İkinci Damat Ferit Hükümeti (19 Mayıs 1919 – 20 Temmuz 1919)</li>
<li>Üçüncü Damat Ferit Hükümeti (21 Temmuz 1919 – 1 Ekim 1919)</li>
<li>Ali Rıza Paşa Hükümeti (2 Ekim 1919 – 8 Mart 1920)</li>
<li>Salih Paşa Hükümeti (8 Mart 1920 – 4 Nisan 1920)</li>
<li>Dördüncü Damat Ferit Hükümeti (5 Nisan 1920 – 30 Temmuz 1920)</li>
<li>Beşinci Damat Ferit Hükümeti (31 Temmuz – 17 Ekim 1920)</li>
<li>Üçüncü Tevfik Paşa Hükümeti (21 Ekim 1920 – 4 Kasım 1922)</li>
</ul>
<p>Elimizde bulunan bütün bilgi ve belgeler gösteriyor ki Vahîdeddin ve İstanbul yönetimi, son ana kadar, İngilizlerin lütfuna ümit bağlamış ve emperyalizmin suyuna gitme politikası izleyerek teslimiyetçiliği seçmiştir.</p>
<p>Vahîdeddin’in bütün İslam alemine ithafen yazdığı bildirisinde <em>“Mustafa Kemal, bağlı olduğu devlete itaat etmekten çıkmış ve Anadolu’da birçok ak sakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi kıyımları ile milli görevler sınırını aşarak, milletin başına bela kesilmişti.”</em> demektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa eğer Anadolu’ya geçip Milli Mücadeleyi başlatarak bağlı olduğu devlete itaat etmekten çıktıysa, acaba Vahîdeddin ona direnişi başlatma emri vermediğini mi söylemek istiyor?</p>
<p>O günlerden bu günlere anlaşılan pek fazla bir şey değişmemiş. Milli Mücadele ve Atatürk karşıtlarının en çok tekrarladığı iftiralardan bir tanesi olan <em>Anadolu’da birçok ak sakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi kıyımlar</em> yapıldı iddiasını Vahîdeddin de beyannamesine eklemiş.</p>
<p>Bu konuda, en değerli araştırmayı yapmış olan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu hocamızın Milli Mücadelede Din Adamları isimli iki ciltlik eserine bakmanızı tavsiye ediyorum. Sarıkoyuncu <em>sayıları çok az da olsa kimi din adamı özellikle ilk günlerinde milli direnişe pek sıcak bakmamış ve hatta bir kısmının aleyhte davrandığını</em> söylemiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Bu kişilerden de bir kısmı düşmanla işbirliği yaptıkları ve Anadolu’da baş gösteren direnişi kırmaya çalıştıkları için asılmışlardır. Ak sakalı olduğu için değil!</p>
<p><em>“Tıpkı İzmir hadisesi gibi Sevr Antlaşması’na ait devletlerin teklifi de, Yunanistan’da siyasi durumun değişmesinden ve Müttefiklerin aleyhimizdeki şiddetli anlaşmalarının bozulmalarından önce ve hiçbir noktasında değişikliğe izin verilmeksizin, yirmi dört saat içinde, ya tümüyle kabul ya da reddedilmesi hakkındaki baskı ve tehditleri içerdiğinden, gayet kritik ve tehlikeli biçimde teklif edilmişti.”</em></p>
<p>Bir önceki yazımda Sevr Barış Antlaşmasını detaylı bir şekilde ele almış ve hem hazırlık aşamasında, hem de imzalanmasından sonra yaşananları sizlere aktarmıştım.</p>
<p>Kabul edilmesi istenen Barış antlaşmasının metni Tevfik Paşa başkanlığındaki Osmanlı heyetine 11 Mayıs 1920 tarihinde Paris’te tebliğ edildi. Cevabın en geç bir ay içerisinde yazılı olarak verilmesi istenmişti. Sonrasında İtilaf Devletleri gerekli olan bu süreyi 26 Haziran 1920’ya kadar 15 gün daha uzattılar. Osmanlı Devleti barış şartlarını değiştirilmesi talebinde bulundu. Anlaşmanın değiştirilmesi talebine karşılık İtilaf Devletleri, 17 Temmuz’da barış antlaşmasını imzalamak veya reddetmek üzere, 27 Temmuz akşamına kadar 10 gün daha süre verdi. Nihayetinde antlaşma, tebliğinden tam üç ay sonra, 10 Ağustos 1920’de Paris’te imzalandı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> Yani Vahîdeddin’in iddia ettiği gibi 24 saatte değil.</p>
<p><em>“Bununla birlikte ben, Sevres Antlaşmasını, kesinleşmiş sayılacak biçimde onaylamadım. Antlaşmanın kesinlik kazanması, Meclis’in kabulünden sonraki onayıma bağlı olduğunu, ayrıca hak ve adaletle bağdaşmayacak olan böyle bir antlaşmanın devam edemeyeceğini ve yerleşemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılacağı uygun zamanın gelmesine kadar vakit kazanmak için anlaşmanın hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.”</em></p>
<p>Vahîdeddin Barış antlaşmasının Osmanlı hükümetince imzalanmasını kabul ettiğini apaçık söylemekte. Bunun sebebi ise vakit kazanmakmış. Söylediğine göre hak ve adaletle bağdaştırılamayacak böyle bir anlaşmanın devam edemeyeceğini kendisi biliyormuş… Peki Osmanlı hükümetinin imzaladığı bu barış şartlarının hak ve adaletle bağdaşmadığına kim karar verecekti? Anlaşmayı imzaya zorlayan düşman devletler mi? Ordusunu Ankara üzerine yürüterek anlaşmayı zorla uygulamatmaya çalışan Venizelos mu?</p>
<p>Sevr Antlaşmasını geçersiz kılan, İstanbul yönetiminin, katılanların öldürülmesinin farz olduğunu ilan ve komutanlarının çoğunu da gıyabında idama mahkum ettiği TBMM ordusuydu!</p>
<p><em>“Mondros Mütarekesi, İzmir hadisesi, Sevr Antlaşması gibi farklı bir görüşle karşıladığım olaylardan sonra ortaya çıkan meselelerde, meşrutiyet gereklerine uygun davrandım ve bu sebeple, çeşitli hükümetlerin çeşitli ve belki de farklı görüşlerine saygı duydum. <strong>Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve daha sonra bağlı olduğu devletini tanımadığı için bastırılması amacıyla üzerine askeri kuvvet gönderilmesini gerekli bulan kabinelere uymamın sebebi</strong>, iktidardaki hükümet ile hükümdarlık makamının karşılıklı ilişkilerine ait Meşrutiyetin gereklerinden ayrılmamak isteği ve bazı zorunlu siyasi sebepler rol oynamıştır.”</em></p>
<p>Beyannamede yazdıklarına göre, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderenin ve sonrasında tepelenmesi için Anadolu’ya askeri kuvvet gönderenin de Vahîdeddin’in kendisi olmadığı ama iktidardaki hükümetin buna karar verdiği anlaşılıyor. Vahîdeddin bakanların aldığı bu karara uyuyor. Kısacası, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişi Vahîdeddin’in planladığı bir olay değil. Dahası İstanbul hükümetinin Anadolu’da işgale karşı direniş gösteren vatanseverlerin üzerine asker göndermiş olduğunu da kabul etmekte ve kendisinin bu kararı da onaylamış olduğunu görüyoruz.</p>
<p><em>“Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin ortadan kaldırılması için bu gibi fedakarlıklardan geri durmamakla birlikte, hilafetin saltanattan ayrılması ve başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınması karar ve düşüncelerini uygun görmek elimden gelmemiştir.”</em></p>
<p>Söylediğine göre Vahîdeddin Ankara ve İstanbul hükümetleri arasında bulunan ikiliğin ortadan kaldırılması için fedakarlıklarda bulunmuş ama elimizdeki belgeler hiçte öyle söylemiyor.</p>
<p>28 Ocak 1921’de Mustafa Kemal Paşa <em>“Zatı Şahanenin, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir Hattı Hümayun ile ilân buyurmalarını”</em> istemek suretiyle Vahîdeddin’e bir şans veriyor. Vahîdeddin bu isteği kabul etmiyor. Ankara Meclisi’nin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk 6 Mart 1922’de bir kez daha Sultandan “Meclisin tanınmasını” talep ettiğini, fakat maalesef olumlu cevap alamadığını bildirmiştir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yani Ankara ve İstanbul Meclisleri arasındaki ikiliğin kaldırılması için değil fedakarlıklar yapmayı, Vahîdeddin bu yolda gelen teklifleri dahi reddetmiştir.</p>
<p><em>“İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere yaranmak amacında olan ikinci düşünceleri (yani başkentin Anadolu’ya taşınması düşüncesi) de Hilafeti, İstanbul gibi siyasi ve tarihi bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geldiği için kesinlikle kabul edilemezdi.”</em></p>
<p>Vahîdeddin devletin başkentinin özellikle güvenlik sebebiyle Anadolu’ya alınmak istenmesini, “İstanbul’un manen Ruslara teslim edilmesi ve bolşeviklere yaranmak” olarak yorumluyor.</p>
<p><em>“Ben o makamların özellikle hilafet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için geçici olarak tahtımdan, vatanımdan hatta huzur ve rahatımdan ayrı düşmeyi bile göze aldım.”</em></p>
<p>Vahîdeddin, geçici bir süreliğine tahttan ve vatandan ayrıldığını söylüyor. Hatta bunun için huzur ve rahatından bile ayrı düşmüş? Peki ülkenin istikbali ve hürriyeti için bütün güçlüklere ve yokluklara karşı canını feda etmiş olan Türk Milleti’nin şeref ve haysiyeti ne olacak?</p>
<p><em>“Ceddim Osman Gazi’den Yavuz Sultan Selim’e kadar Osmanlı Devleti namıyla Türk Saltanatı vardı, Selim’den sonra ise bu saltanat hilâfetin eklenmesiyle Saltanat-ı Muhammediyye haline gelmişti. Şimdi bana haksız yere vatana ihanet suçu isnat edenler, hilafeti hukuk ve nüfuzundan tecrit edip hükümsüz hale getirerek bu Muhammedi saltanatı yıkmış ve yalnız vatanlarına değil, bütün İslam âlemine de ihanet etmişlerdir.”</em> demekte.</p>
<p>Sabık Sultan’ın düşüncesine göre, Kuvâ-yi Milliye önderleri hem kendi vatanlarına, hem de İslam Alemine ihanet etmişler.</p>
<p><em>“Ben devleti tehlikeden korumak için, özellikle Dünya Savaşına girmemizdeki aşırılıkların acısını tattıktan sonra, dış siyasette, bana karşı olanların dediği gibi korkarak, yani aşırıya kaçmadan ve acele etmeden hareket ettim. Daha doğrusu, vakit kazanmak için icap ederse kendimi feda etmeye karar verdim. Bu ılımlı ve ölçülü tutum karşısında, karşımdaki aşırılar ve her şeyi göze almış olanlar, sonuçta başarıya ulaşırlarsa, şahsen ben kaybedecektim. Fakat devlet kazanacaktı. Halbuki onlar, devlete, saltanatı-ı İslamiyesini kaybettirdiler.”</em></p>
<p>Sonucunu hepimiz biliyoruz ki, Vahîdeddin’in emperyalistlerin suyuna giderek izlediği korkak ve teslimiyetçi politika değil, “Ya istiklâl ya ölüm!” diyen yürekli vatansever kişilerin tam bağımsızlığı amaçlayan iradesi kazanmıştır.</p>
<p><em>“Eğer benim bir hatam varsa, din ve devletin bu derece yıkılmasına ve değiştirilmesine, -bazı müstesna kimseler dışında- bütün vekiller, din bilginleri ve akıl sahipleri ve memleket ileri gelenleri tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı alçak çıkarlar karşılığında, gizli ve açık biçimde yardım edileceğine ihtimal vermememdendir. Ben, devletin hayat ve ölümü ile herkesten çok ilgilenen aydınların, vatani ve vicdani görevlerini bu derece kötüye kullanmayacaklarını düşünmekle yanlış yaptığımı itiraf ediyorum.”</em></p>
<p>Vahîdeddin beyannamesinin sonuna doğru <em>“Sonuç olarak şunu açıklarım ki, Hilafet meselesinin çözümü, <strong>dini, milleti, vatanı şüpheli ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir azınlık ile kısmen korkutulmuş ve zorlanmış ve kısmen de olayların iç yüzünden habersiz olduğu için kandırılmış olan beş altı milyonluk Türk milletinin yetkisi içinde olmayıp, bu; üç yüz milyonluk İslam aleminin tamamını ilgilendiren büyük bir sorundur.</strong>”</em> diyor.</p>
<p>Demek ki, Vahîdeddin’e göre Kuvâ-yi Milliyeci askerlerin dini, milleti, vatanı şüpheli ve karışık küçük bir azınlıkmış. Bu kişiler Türk değillermiş. Hilafetin kaldırılması veya sürdürülmesi beş-altı milyon bulunan olayların iç yüzünden haberi olmayan kandırılmış Türk milletinin de yetkisinde değilmiş. Atatürk’e ve etrafındaki vatanseverlere “bunlar Türk değiller” iftirasının atılması, daha bakın Milli Mücadele sürerken başlamış olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Peki, bütün varlığı ile İngiltere’ye teslimiyeti kabul etmiş olan halifenin temsil ettiği hilafet makamının dışarıdan kullanılması nasıl engellenebilecekti? Ben Türklerin üzerinde, bütün İslam Aleminin Halifesiyim diyen Vahîdeddin’in, özellikle kendisine en çok destek veren Hintlilerin, İngilizlerden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşmak için mücadele ettiklerini olduğundan haberdar değilmiş gibi davranmasını nasıl izah edeceksiniz?</p>
<p><em>“Bu yüzden şimdi ben, Hilafet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen gereksiz ve zorlama hükmü, <strong>kesinlikle kabul etmeyerek,</strong> bana yapılan iftiraları, yakıştıranlara tam bir nefretle reddedip geri çevirerek, memleketin ırk ve mezhep ayırmaksızın bütün ahalisinin mutluluk ve refahından başka bir emeli olmayan ve adalet ve itidalin egemen olmasını isteyen rahat bir kalb ve vicdan ve hak ve hakikatin yenilmeyeceğine dair güçlü bir iman ile sevgili vatanıma dönünceye kadar, mübarek toprağının ezelden beri arzulayıcısı olduğum Mekke ve Medine’de ve şimdilik Beytullah’ın civarında vakit geçiriyorum.”</em></p>
<p>VI. Mehmed Mekke ve Medine’de kalmak istiyor ama Fransız Dışişleri arşivindeki belgeler, İngiltere Hükümetinin, sömürgesi altında bulunan devletlerin hiçbirinin kendisini kabul etmek istemediğini ortaya koyuyor. Türkiye ve İslam alemi tarafından reddedilen Sâbık Sultan, artık büyük devletlerin tahtasında bir piyon dahi değildi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p><em>“Misafir olduğum Arabistan’ın mukaddes beldelerinin yüce hükümdarı ile temiz soylu halkı tarafından gerek benim hakkımda ve gerek vatanından ayrı düşmüş diğer hemşerilerim hakkında gösterdikleri konukseverliklerini şükür ve övgüyle yad ettiğim gibi, bulundukları seçkin ve temiz soyluluğa  uygun bir şekilde hareket eden Şerif Hüseyin hazretleriyle muhterem aile mensuplarının şan ve şereflerinin yücelmesini ve bu sayede Arabistan’ın mukaddes beldelerinin ve necip sakinlerinin tarihe ziynet veren geçmişleriyle layık oldukları mutluluğa erişimlerini de samimiyetle dilerim.”</em></p>
<p>Vatanı düşman işgalinden kurtarmış, canını dişine takmış insanlara kalkıp dini, soyu sopu vatanı şüpheli diye hakaret edeceksin, İngilizlerle birlik olup senin devletinin askerini arkadan vurup ihanet etmiş ve kendisini kral ilan etmiş Şerif Hüseyin’e seçkin ve temiz diyerek şükür ve şükranla yad edeceksin, şan ve şereflerinin yücelmesini ve layık oldukları mutluluğa erişmelerini dileyeceksin…</p>
<p>Küçük bir anekdot; 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından Halifeliğin kaldırılmasından yalnızca 4 gün sonra, Vahîdeddin’in şan ve şereflerinin yücelmesini temenni ettiği Şerif Hüseyin 7 Mart 1924 tarihinde halife olduğunu açıklamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Arkadaşlar, ben bu son cümle hakkında daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Benim duygu ve düşüncelerime sizin tercüman olmanız için yazımızın yorumlarında size bırakıyorum.</p>
<p>Vahîdeddin’in Mekke Beyannamesi burada son buluyor. Kendisi İsviçre’ye gitmek istediğini bildirerek 2 Mayıs tarihinde bir ticaret gemisi ile Cidde’yi terk eder. Yolculuk sırasında fikir değiştiren Vahîdeddin İsviçre yerine İtalya’ya, Mayıs ortasında San Remo’ya gelir ve orada vefat edene kadar kalır.</p>
<p>Vahîdeddin’in San Remo günlerini, bir başka çalışmada ele almayı düşündüğüm için burada konuyu sizlerin yorumlarına bırakıyorum.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Salahi R. Sonyel, <em>“Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahîdeddin ve Kurtuluş Savaşı”</em> isimli eserinde Almanya seyahatinin başlangıç tarihini Aralık 1917, bitiş tarihi ile ilgili ise <em>“Vahîdeddin’le maiyeti 1 Ocak 1917’de İstanbul’a dönmüştü”</em> yazmıştır. Bkz. Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahîdeddin ve Kurtuluş Savaşı Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2010, s. 135 Halbuki, Atatürk ve Veliaht Vahîdeddin İstanbul’a dönmek üzere akşam Berlin’den trenle hareketi 1 Ocak 1918, İstanbul’a dönüş tarihi ise 4 Ocak 1918’dir. Bkz. Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım, 1992, s. 61, 62 ve Turgut Özakman, Vahîdeddin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, 9. Basım, Ekim 2012, s. 210</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Dr. Rifat Uçarol, Siyasi Tarih, Filiz Kitabevi, 4. Basım, 1995, s. 473</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Murat Bardakçı, Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım, Kasım 2015, İstanbul, s. 37-39</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Orhan Koloğlu, Sorularla Vahîdeddin, Pozitif Yayınları, 1. Basım, Eylül 2017, s. 15</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Emre Yayınları, Cilt 1, Eylül 1993, s. 188</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü (Açıklamalı Kronoloji), Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993, s. 1, 13, 23, 24</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Charles Harington, Tim Harington Looks Back, John Murray, 1940, s. 125</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> İstikbal (18 Teşrin-i Sani 1338 / 18 Kasım 1922), sayı: 766; Tanin (18 Teşrin-i Sani 1338 / 18 Kasım 1922), sayı: 36 ak: Recep Çelik, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/473643">İngiliz Korumasında Sultan Vahîdeddin’in Sürgün Seyahatleri</a>, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl 2016, Cilt 16, Sayı 33, s. 187 ve 189</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Jean-Louis Bacqué-Grammont, Hasseine Mammeri, <em>Sur le pèlerinage et quelques proclamations de Mehmed VI en exil</em>, Turcica, Revue d’études turques, XIV, Paris : Centre National de la Recherche Scientifique, 1982, s. 226-247</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Jean-Louis Bacqué-Grammont ve Hasseine Mammeri, <a href="https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/vahdettinin-surgundeki-hac-yolculugu-ve-birkac-bildirisi/">Altıncı Mehmet’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi</a>, Tarih ve Toplum, 16. Sayı, Nisan 1985, sayfa 52</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Türk Tarih Kurumu, II. Cilt, 5. Basım, Ankara, 2009, s. 537-540</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Bilâl N. Şimşir, Lozan Günlüğü, Bilgi Yayınevi, 2. Basım, Aralık 2012, s. 10</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> TBMM Zabıt Ceridesi, <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf">129 İçtima, 30 Ekim 1338 (1922) Pazartesi</a>, s. 270</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> TBMM Zabıt Ceridesi, <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf">130. İçtima, 1 Kasım 1338 (1922) Çarşamba</a>, s. 292</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Recep Çelik, <em>a.g.m.,</em> s. 187</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> TBMM Gizli Celse Zabıtları, <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT03/gcz01003140.pdf">140. Birleşim, 18 Kasım 1922 Cumartesi</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Murat Bardakçı, <em>a.g.e.,</em> s. 276, 277 ve Belge 18, s. 486</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Umut Akçakaya, Erdal Aydoğan, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2735166">Hatıralar Işığında Şerif Hüseyin İsyanı ve Hicaz Cephesi</a>, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Yıl 2022, Cilt 38, Sayı 106, s. 351</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Murat Bardakçı, <em>a.g.e.,</em> s. 290</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Jean-Louis Bacqué-Grammont ve Hasseine Mammeri, <em>a.g.m.,</em> s. 54</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1692322">Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin Milli Mücadele ve Atatürk İnkılâpları Karşıtı Tutum ve Davranışları</a>, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Yıl 1997, Cilt 8, Sayı 39, s. 796</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> Bu konuda Sayın  Cengiz Özakıncı detaylı bir araştırma yapmıştır. <a href="https://youtu.be/QTu1ds-75VI" data-rel="lightbox-video-0">Vahîdeddin’in kaleminden Milli Mücadele’ye, Atatürk’e ve Türklüğe iftiralar</a>, Cengiz Özakıncı ile Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Milli Mücadeleye Kara Çalanlar – 2 (Sultan Vahîdeddin), 7 Ağustos 2021</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Sultan Vahîdeddin kendini savunuyor, Kadir Mısıroğlu, Sebil Dergisi, Sayı 142, 15 Eylül 1978, s. 30</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Refik Halid Karay, Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayınları, 1990, 1. Basım, Nisan 1990, s. 301-311</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Hüseyin Kazım Kadri, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım, İletişim Yayınları, 1. Basım, Mart 1991, s. 311-318</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a> Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi Hezimet mi?, Sebil Yayınları, Cilt 3, 1977, s. 125-147</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a> Murat Bardakçı, Şahbaba, İnkılab Kitabevi, İstanbul, 2006, Belge: 3, s. 447-452</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Ben Hain Değilim, Derin Tarih, Sayı 14, İstanbul, Mayıs 2013</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a> Metin Hülagü, Yurtsuz İmparator Vahîdeddin, Timaş Yayınları, 2016, s. 175-</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a> Gotthard Jäschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, çev: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Basım (tıpkıbasım), Ankara, 2011, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a> Salahi R. Sonyel, <em>a.g.e.,</em> s. 3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a> Orhan Koloğlu, <em>a.g.e.,</em> s. 33</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a> “Murahhaslığa Bahriye Nazırı Rauf (Orbay), Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet, o zaman İzmir’de bulunan Kurmay Yarbay Sadullah beyler intihap edildi. Heyetin katipliğine ben tayin olundum. Heyetin refakatinde Rauf Bey’in yaveri bahriye zabitlerinden Sait Bey bulunmakta idi. General Townshend ile birlikte önceden giden bahriye zabitlerinden Tevfik Bey de heyete İzmir’de katıldı.” A. Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekeleri Tarihi, s. 31 ak: Turgut Özakman, Vahîdeddin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, 9. Basım, Ekim 2012, s. 400</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a> İDA, FO 371/3421/214122: İngiliz Genel Karargahından İngiltere Askeri İstihbarat Şefine gizli telgraf, İstanbul, 16.12.1918. ak: Salahi R. Sonyel, <em>a.g.e.,</em> s. 12,13</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadelede Din Adamları, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 6. Baskı 2012, Ankara, s. 13</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a> Cihan Oktay, <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/turk-milletine-suikast-sevr-baris-antlasmasi/">Türk Milletine suikast : Sevr Barış Antlaşması</a>, Türkçe Tarih, 11 Ağustos 2022</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a> Gotthard Jäschke, <em>a.g.e.,</em> s. 161,162</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a> Jean-Louis Bacqué-Grammont ve Hasseine Mammeri, <em>a.g.m.,</em> sayfa 58</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a> Mustafa Bostancı, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2487927">İngiliz Arşiv Belgelerine Göre Cidde Antlaşmasının İmzalanma Sürecinde İbn-i Suud-İngiliz Görüşmeleri</a>, Gazi Akademik Bakış, Yıl 2022, Cilt 15, Sayı 30, s. 1 – 24</p>
<p><strong>Yararlanılan diğer kaynaklar:</strong></p>
<p>Osman Öndeş, Vahideddin Malta’da, Hayat Tarih Mecmuası, 1971, Sayı: 2, s. 34-38.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/vahideddinin-ataturku-kurtulus-savasini-baslatmasi-icin-gonderdigi-dogru-mu/">Vahîdeddin’in Atatürk’ü Kurtuluş Savaşını başlatması için gönderdiği doğru mu?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Yoğunluğu Ve Yabancılaşma Sebepleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkcede-bati-kaynakli-kelimelerin-yogunlugu-ve-yabancilasma-sebepleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkcede-bati-kaynakli-kelimelerin-yogunlugu-ve-yabancilasma-sebepleri</guid>
<description><![CDATA[ Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Yoğunluğu Ve Yabancılaşma Sebepleri
Her konuda olduğu gibi, dilde de doğru teşhisler koymak ve hiçbir ölçüye dayanmayan sübjektif tartışmalardan kurtulmak için bütün ilim dallarının ortak yönü olan veriye ve analize dayanmak kaçınılmazdır. Uygun metotlarla elde edilmiş sayılardan İstatistik ve matematik formüller kullanmaksızın sadece akıl yürütme ile doğru sonuçlara varılamayacağı gibi, sadece sayıları ustalıklı kullanmaya dayanan İstatistik metot da aklıselimin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c670b02a38.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkçede, Batı, Kaynaklı, Kelimelerin, Yoğunluğu, Yabancılaşma, Sebepleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Turkce.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkcede-bati-kaynakli-kelimelerin-yogunlugu-ve-yabancilasma-sebepleri.html">Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Yoğunluğu Ve Yabancılaşma Sebepleri</a></p>
<p>Her konuda olduğu gibi, dilde de doğru teşhisler koymak ve hiçbir ölçüye dayanmayan sübjektif tartışmalardan kurtulmak için bütün ilim dallarının ortak yönü olan veriye ve analize dayanmak kaçınılmazdır. Uygun metotlarla elde edilmiş sayılardan İstatistik ve matematik formüller kullanmaksızın sadece akıl yürütme ile doğru sonuçlara varılamayacağı gibi, sadece sayıları ustalıklı kullanmaya dayanan İstatistik metot da aklıselimin yerini tutamaz. Dolayısiyle hem verilerin konuyu aydınlatacak ve ilgilenilen ana kütleyi iyi temsil edecek şekilde seçilmesi, hem bunlara uygulanan analitik metotların doğru olması hem de yorum yapılırken sağduyu ve mantıktan uzaklaşılmaması gerekir. Dilimiz üzerinde daha önce değişik yazarlar tarafından yapılmış sayıma dayalı araştırmalar vardır. Ancak bunlar çoğu dilin sadeleştiğini ispata yönelik olup Batı kaynaklı yabancılaşma çoğu zaman gözden kaçmıştır. Ayrıca sonuçların yorumunda hipotez testleri ve İstatistik değerlendirmeler yapılmamış, sayıların tablolar ve yüzdeler halinde dökümüyle yetinilmiştir. Örneklemede metot hataları dolayısıyla bazı araştırıcıların seçtiği metinler değişik alanlara ve türlere ait olduğundan kıyaslanmaları güvenilir olmayan sonuçlara yol açmaktadır.</p>
<p>Bu çalışma Türkçeye giren Batı kaynaklı kelimelerin zaman içindeki yoğunluğunu sayılara dayalı olarak ele almaktadır. Bu amaçla öncelikle uzun bir etimoloji çalışması yapılmış, sonra da otuz yıla yakın bir süre devam eden incelemeler sonunda 82 romancımızın 561 eserinden alınan örnek metin parçaları incelenmiştir. Bu yönüyle şimdiye kadar bu konuda yapılan en kapsamlı çalışma özelliğindeki bu araştırmadan elde edilen Batı kaynaklı kelimeler, rastlandıkları metinlerin ait olduğu yazar, yıl ve esere göre kotlanarak bilgisayara aktarılmıştır. Bu hacimdeki bir verinin analizi ancak bilgisayarla mümkün olmuştur. Ayrıca İstatistik analizler yapılarak gerek topluca gerekse belli başlı Batı dillerine göre, zaman içinde meydana gelen artış veya azalışlar uygun denklemlerle ifade edilmiştir.</p>
<p>Aşağıda önce Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyri ele alınarak Anadolu’ya yerleşmemizden itibaren ortaya çıkan durumun genel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu bölümde yoğunluğun belirgin bir biçimde artmaya başladığı Tanzimat sonrası dönem ayrıntılı olarak ele alınmış ve 1872’den günümüze kadar Türk romanındaki yabancı kelime yoğunlukları tablolar ve grafiklerle izah edilmiştir. İkinci bölüm ise, yabancılaşmanın sebepleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Bu sebepler, rastlanan yeni eşya ve kavramlara ad verme ihtiyacından başlayıp, medeniyet alanı değiştirmeye, Batı’ya karşı duyulan meraka, alafrangalıkta ifadesini bulan özentiye, çeşitli meslek ve ilim dallarının özel terimlerinden ayak takımının kullandığı argoya kadar uzamaktadır.</p>
<p><span><strong>Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Tarih İçindeki Seyri</strong></span></p>
<p>Dilimizdeki Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyrini ele alırken, Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları ilk dönemlerden itibaren günümüze kadar geçen dönemleri incelemek gerekir. Ancak sözlü kültür geleneğinin ağır bastığı toplumumuzda eski metinler oldukça sınırlıdır. Bu bakımdan sayılara dayalı değerlendirmeleri amaç edinen bir çalışmada ilk dönemlere inmek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu devirler hakkında sadece tasvir edici bazı ifadeler kullanmak gerekmiştir. Ancak matbaanın kullanılmasıyla analitik çalışmaların kolaylaştığı söylenebilir. Dolayısıyla son dönemlerde hangi kelimenin ilk olarak hangi yılda metinlerde görünmeye başladığı, hangilerinin kullanımdan düştüğü belirlenebilir. Çalışmamızda tarih içindeki gelişim, İlk dönemler, Duraklama Sonrası Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemi olmak üzere üç başlık altında toplanmıştır.</p>
<p><span><strong>İlk Dönemler</strong></span></p>
<p>On birinci asırda Doğu Anadolu’ya yerleşimle birlikte Bizans İmparatorluğu içinde yer alan Rum ve Ermenilerden birçok kelime dilimize girmeye başlamıştır. Böylece göçebe hayatta bulunmayan birçok eşya ve kavramın adı dilimize yerleşmiştir. Bunu takip eden asırlarda yerleşik hayat tarzının mimari ve çevreyle ilgili kelimeleri yanında yeni karşılaşılan birçok meyve, sebze ve diğer gıda maddelerinin adları alındı. On dördüncü asırda Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla Rumeli’ye geçiş sonucu bu ve bunu takip eden asırlarda Sırplar, Slavlar, Macarlar, Cermenler ve Romenlerle; Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına ulaşılınca Cenevizliler, Venedikliler, Portekizliler ve İspanyollarla karşılaşıldı. Bütün bu kavim ve milletlerden, dilimize kelimeler geçti. Gemicilik ve ticaretle ilgili birçok kelime, Ceneviz ve Venediklilerle olan ilişkiler sonucu İtalyancadan alınmıştır. Bu kelimelerden işlek olanlar, asırlarca dilimizde öylesine özümlenmiş ve birçoğu dilin ses yapısına o kadar uydurulmuşlardır ki yabancılıkları ancak etimolojilerinden anlaşılır. Bu dillerden girenlerin bir kısmı Yunanca veya Latinceden, önce Arapça veya Farsçaya geçmiş, daha sonra dilimize ulaşmıştır. Bu bakımdan etimolojileri ihtilaflıdır.</p>
<p>Yahudilerin İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne göç etmeleri sonucu 16. yüzyıldan sonra tıp ve ticaret alanlarında İspanyolca ve İtalyanca birçok kelime geçmiştir. Aynı asırda, kapitülasyonlar dolayısıyla Fransa ile kurulan dostça ilişkiler sonunda bu dilin Türkçe üzerinde ciddi etkileri belirmeye başlamıştır. Tanzimat’tan sonra bile Batı denince çoğunlukla Fransa anlaşılmıştır. Birçok aydın ve eşraf bu ülkenin dil ve kültürü ile yakından tanışmıştır. Bugün bile Batı dillerinden alınan kelimelerin çoğu Fransızcadaki telaffuzuna göre kullanılmaktadır. Ancak Amerikan etkisinin kendisini yoğun bir şekilde hissettirmeye başladığı günümüzde bu kural bozulmaya başlamıştır.</p>
<p>Halk, Divan ve Tasavvuf edebiyatları işledikleri konular itibariyle Batı kaynaklı kelimeler kullanmaya elverişli değildi. Mesela Yunus Emre’de Türkçeye mal olmuş ve artık yadırganmayan kandil, mermer, poyraz, Rum, sınır ve Farsçadaki ‘bade’ye benzeyen badya gibi Yunanca asıllı birkaç kelimeye rastlanmaktadır. Karacaoğlan dünyevî konuları daha çok işleyen bir halk ozanı olduğundan onda rastlanan Batı kaynaklı kelimeler daha çoktur: Ağustos, avlu, billur, çerez, efendi, elmas, fener, fındık, fırtına, furun, fidan, firenk, hoyrat, kandil, karanfil, kıral, kiraz, kutu, mermer, Nemse, patrik, portakal, poyraz, tavla, tavus, tül. Burada tül kelimesi Fransızca olup diğerleri Latince, İtalyanca, Yunanca ve Slavcadan gelmektedir.</p>
<p><span><strong>Gerileme Dönemi ve Sonrası</strong></span></p>
<p>Gerileme devrinin başlamasıyla Batı medeniyeti karşısında duyulan hayranlık ve eziklik duygusu, ecnebi dil bilmenin ve bu dillerden kelimeler kullanmanın bir meziyet olarak telakki edilmesine yol açmıştır. Önceleri Batı’ya kayıtsız kalan Osmanlı Devleti sonraları Avrupa ülkelerine sefirler yollamaya başlamıştır. Fransa, Almanya ve Rusya’yı anlatan sefaretnamelerde pekçok yabancı kelime geçmektedir. Bu sefaretnameler arasında Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Resmî Efendi ve Nahifî Efendi’ye ait olanlar sayılabilir. Şimşir (1992), siyasi alanda başlayan ve zamanla kültüre doğru kayan bu ilişkiler hakkında toplu bilgiler vermektedir. Osmanlı Hariciye Nezareti’nde, Osmanlı dış temsilciliklerinde Latin yazısı kullanılır. Diplomatlarımız yalnız yabancılarla yazışmalarında değil, kendi aralarında da Fransızca kullanmaya başlarlar. Hariciyenin resmi dili Fransızca olur. 1856 Paris Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nin bundan böyle Avrupa hukukundan yararlanacağına karar verilince İmparatorluk resmen ve hukuken Avrupa devletleri arasına alınır. Artık Avrupa’da yapılan irili ufaklı, önemli önemsiz, hemen bütün toplantılara Osmanlı temsilcilerinin katıldığı görülür. Batı dilleri öğrenilir, öğrenciler gönderilir, oradan uzman ve teknisyenler gelir. Bu sıklaşan ilişkiler sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransızca ikinci bir dil gibi yayılır.</p>
<p>Tanzimat’ın ilanına yakın Babıâli’de Tercüme Odası kurulmuş ve Batı’nın edebiyat ve fikir eserleri dilimize çevrilmeye başlamıştır. Bu eserlerin birçoğu yazıldıkları dilden değil de Fransızca tercümelerinden dilimize aktarılmaktaydı. Kayaoğlu (1998), devlet eliyle ilk tercüme faaliyetinin başladığı III. Ahmet’ten günümüze kadar üç asra yakın dönemi ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Lâle Devri’nde tercüme faaliyetinin yönü Doğu’ya, Encümen-i Daniş’te hem Doğu’ya hem Batı’ya, 1865 Tercüme Cemiyeti’nden Osmanlı Devleti’nin son Telif ve Tercüme Dairesi’nin kaldırılmasına kadarki dönemde sentezci bir yaklaşımla Batı’ya yönelik olmuştur. TBMM ve Cumhuriyet Hükümetlerinin ilk dönemlerindeki tercüme çalışmaları milli bir çizgi taşımıştır. 1940’tan itibaren hümanizma ruhu ile hareket edilerek yapılan tercüme faaliyetleri ise tamamen Batı’ya yöneliktir.</p>
<p>Matbaanın kuruluş yılı olan 1727’den önce kelime aktarımları daha çok konuşma dili ile olmakta ve mahalli kalmaktaydı. Matbaanın getirdiği imkânlar sayesinde yabancı kelimelerin dile girme ve yayılmasında yazılı dil daha hakim bir rol üstlenmeye başladı. Yazı dili, Tanzimat’la birlikte birçok devlet kurumunun ve aydınların Batı’ya yönelmesi sonucu etkisini daha da güçlü bir şekilde hissettirmeye başlamıştır. Roman, hikâye, tiyatro ve tenkit gibi yeni edebî türler farklı duygu ve düşünceleri de beraberlerinde getirmekteydi. 1831’den itibaren toplumumuz gazete ile tanıştı. 1870’li yıllarda bir yandan gazete tefrikaları ile bir yandan da kitap halinde basılarak yayılan bu yeni edebî türler, toplumda Batı kültürüne karşı doğmaya başlayan hayranlıkla bir araya gelince dilde yeni bir yabancılaşmanın hızla yayılmasına yol açtı.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Fatin SEZGİN</strong></span></a>
</p><p>Bilkent Üniversitesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/T%C3%9CRK%C3%87EDE-BATI-KAYNAKLI-KEL%C4%B0MELER%C4%B0N-YO%C4%9EUNLU%C4%9EU-VE-YABANCILA%C5%9EMA-SEBEPLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Download</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadille Eğitim ve Türkçe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadille-egitim-ve-turkce</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadille-egitim-ve-turkce</guid>
<description><![CDATA[ Anadille Eğitim ve Türkçe
Bilimsel açıdan gelişmiş olan milletlerin ekonomik ve kültürel açıdan da geliştikleri, siyasî zeminde söz sahibi oldukları bilinen bir gerçektir. Bilimsel buluşlardan yararlanabilen ülkeler, vatandaşlarının gelir seviyelerini yükseltmekte ve onlar için daha müreffeh bir hayat imkanı sağlamaktadırlar. Bu gerçekler dolayısıyla çağımız genellikle bilim çağı diye nitelendirilir. Bilimsel bakımdan gelişmek, bilimle ilgili kurumsal ortamın niteliğinden çok bilim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c67066089a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadille, Eğitim, Türkçe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1080" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Turkce-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html">Anadille Eğitim ve Türkçe</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahat ÜSTÜNER</strong></span></a>
</p><p>Bilimsel açıdan gelişmiş olan milletlerin ekonomik ve kültürel açıdan da geliştikleri, siyasî zeminde söz sahibi oldukları bilinen bir gerçektir. Bilimsel buluşlardan yararlanabilen ülkeler, vatandaşlarının gelir seviyelerini yükseltmekte ve onlar için daha müreffeh bir hayat imkanı sağlamaktadırlar. Bu gerçekler dolayısıyla çağımız genellikle bilim çağı diye nitelendirilir. Bilimsel bakımdan gelişmek, bilimle ilgili kurumsal ortamın niteliğinden çok bilim dili olarak gelişmiş bir dile sahip olmaya bağlıdır. Bir milletin dili, her türlü fikir ve düşünceleri bütün ayrıntılarıyla ifade edebilecek bir zenginlikte değilse, o milletin bilimde ilerlemesi mümkün değildir. Gelişmiş ve zengin bir dil, her bilim dalının eğitim ve öğretiminde de büyük kolaylıklar sağlar.</p>
<p>Bilim dili, bütün bilim dallarının araştırılmasında, eğitim ve öğretiminde kullanılabilen, bunun için gerekli terimlere ve zengin bir kelime kadrosuna sahip olan dildir. “Bilim dili en basit tanımı ile bir dilin genel kültür dilinden az çok ayrılan, çeşitli bilim dallarının, teknik ve sanat alanlarının gerekli kıldığı söz varlığını, üslûp ve anlatım özelliklerini ve terim ihtiyacını karşılayabilen bir dil demektir. Her bilim dalının dildeki genel kavramlar dışında özel kavramların karşılığı olan bir hayli terime de ihtiyacı olduğu için bilim dili bir bakıma “kültür dili + terimlerin oluşturduğu özel bir dil” olarak da tanımlanabilir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bir dilin bilim dili sayılabilmesi için, o dille çeşitli bilim dallarına ait araştırmaların, incelemelerin yapılabilmesi, bunlara ait sonuçların, yorum ve değerlendirmelerin en ince ayrıntılarına kadar ifade edilebilmesi; dilde bütün bilim dalları için gerekli terimlerin bulunması, çeşitli fikir ve düşünceleri anlatan kavramları karşılayabilecek işlekliğe ve kelime kadrosuna sahip olması gerekir. Her dilin insan duygu ve düşüncelerini ifade etme vasıtaları ve sistemi farklıdır. Bu yüzden bir dilin diğer bir dile oranla üstün olduğunu iddia etmek gerçeklere aykırıdır. Bir dildeki kelimelerin sayı bakımından fazlalığı veya sadece yapım ve çekim eklerinin çokluğu yahut söz dizimi özellikleri o dilin başka bir dile üstün olduğunu ortaya koymaz. Hiçbir dil başlangıçta tam bir bilim dili halinde doğmamıştır. Ancak işlenmiş veya işlenmemiş; işlenerek bilim dili, kültür dili, edebî dil haline gelmiş veya gelememiş dillerden söz edilebilir. Yani dilleri işlenmişlikleri bakımından kıyaslayabiliriz. Yazı dili, bilim dili olarak kullanılmış, bu sayede gelişmiş olan diller zamanla daha zengin bir dil özelliği kazanırlar. Yazı dili haline gelmiş bir dil, zamanla edebiyat dili, kültür dili, bilim dili olarak kullanılır ve işlenirse zenginleşir.</p>
<p>Bir milletin bütün tarihi boyunca edindiği kültürü, değer yargılarını ve hayat tecrübelerini sinesinde toplayan, onu koruyan ve yaşatan “kutsal bir hazine” olan dil, sadece iletişim aracı olarak düşünülmemelidir. İletişim aracı olma niteliği yanında dilin hem fert ve hem de millet için daha önemli olan yönü kültürel kimliği belirleyici ve koruyucu olan yönüdür. Milletin iç dünyasını, ruhunu yansıtan dil, kişilerin mensubiyetlerinin, milletlerine olan bağlılıklarının da belirleyicisidir. Kişiyle kendi milleti arasındaki en sağlam bağ dildir. Kendi milletine bağlılığının devamı, anadilin bilinçli bir şekilde yeterince öğrenilmesi ve kullanılabilmesi ile mümkündür. “Toplumun millet olarak yaşayıp devam edebilmesi de buna bağlıdır. Eğitim bu sonucu sağlıyorsa millet devam eder; sağlamıyorsa çözülür.</p>
<p>Ekonomik başarılarla zenginleşmiş fertler, millî dil ve kültür bilinci taşımadıkları takdirde, başka devletlerin uydusu olmayı rahatlıkla isteyebilirler, yabancı bir dil ve kültürü hiç kaygı duymadan kendi dil ve kültürlerinin önüne geçirebilirler.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Atatürk, bu gerçekleri şu sözlerle dile getirmektedir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin.”</p>
<p>Her çeşit bilim dalında eğitim ve öğretimin ana dille yapılması bilimde ilerleme için temel şarttır. Yabancı dille yapılan bir eğitimle bilimde ilerlemek, gelişmek, yaratıcı olmak mümkün değildir. “Yaratıcılık kişinin, ulusun ve toplumun en derinliklerinden gelen bir güçtür. Bu gücün gelişmesindeki en önemli etken ise, kişiliğin ve kültürün derinliklerinden gelen serbest çağrışımı destekleyecek olan anadildir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>İçinde anlaşılmayan bir kelime bulunan cümleleri bile öğrenciler algılayamadıkları için ezberleme yoluna gitmekte; o cümledeki fikir veya düşünceyi kendi cümleleri ile ifade edememektedirler. Bir tek kelimenin bile anlaşılmaması, cümlenin bütünüyle anlaşılmamasına yol açmaktadır. Sonuçta düşünmeyen, kavramayan, anlamayan; anlamadıkları için de anlatamayan, konu hakkında kendilerine ait düşünce ve görüşleri oluşmayan, yorum ve değerlendirme yapamayan, üreticilikleri ve yaratıcılıkları bulunmayan; sadece ve sadece ezberleme yoluna başvuran öğrenciler ortaya çıkar. Anlaşılmayan bir kelime yüzünden cümleyi kavramayan, ezberciliğe yönelen öğrencinin, tamamen yabancı dille yapılan bir eğitim ve öğretim sonunda yaratıcı ve üretici olması, bilime katkı sağlaması ne kadar beklenebilir?</p>
<p>“Eğitim, büyük ölçüde, dil aracılığı ile bilgi, tecrübe ve değerler aktarma süreci olduğuna göre, iletişim aracı olan dilin bu süreci kolaylaştırması ya da zorlaştırması mümkündür. Öğrencinin ilk kez karşılaştığı bir terim, eğer onun zihninde yakın anlamları uyandırabiliyor, ana dilindeki bilgi ve sezgileri ile ilişki kurma olanakları veriyorsa öğrenme işlemi kolaylaşacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Milletimizin zaman zaman eğitim dili olarak Türkçe dışındaki dilleri kullanmış olması veya aydınlarımızın yabancı dillere meyletmiş olmaları, “dil felsefecilerinin çözülüş sebebi saydıkları ezbere gören, ezbere düşünen nesiller yetişmesine yol açmış ve bunun faturası milletimiz tarafından ağır bedellerle ödenmiştir. Bunun sonucunda kendi tarihine yabancı, kendi varlığı ve hayatı üzerinde düşünemeyen, fikir üretemeyen ve dolayısıyla kendi felsefesini yaratamayan aydın; bilim ve düşünce birikiminden yararlanamayan, yaratıcılık ve özgünlük yeteneği kaybolmuş nesiller ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Daha sonra da Türkçenin bilim dili olamayacağı iddiaları ortaya atılmış; kendi ülkemizde bile dilimiz ikinci plana düşürülmüştür. Bu ülkenin en zeki ve en seçkin çocukları kendi okullarımızda yabancı dille eğitim yüzünden hazırlık sınıflarında bilimden uzaklaştırılmaktadır. Henüz Türkçeyi yeterince öğrenmemiş geleceğimizin teminatı olan bu genç dimağlar yabancı dillerin grameri, kelimeleri ve terminolojisi ile uğraştırılmakta; öğrenme, düşünme ve üretmeleri adeta engellenmektedir. Bu kuşakların aldıkları eğitim dolayısıyla aşağılık duygusuna kapılmaları, kendi kültürlerine yabancılaşmaları, yabancı kültürlerin hayranı olarak yetişmeleri tabiî bir sonuç olacaktır.</p>
<p>Osmanlılarda çok yaygın olarak yürütülen din eğitiminin medreselerde Arapça ile yapılması, bu eğitimi alanların zamanla eserlerini Arapça ile yazmalarına ve Türkçe yazılan eserlerde de ağır bir dil kullanılmasına yol açmış, dinî konularda ortaya konan çok sayıdaki telif eserin tercüme veya taklit düzeyinde kalmasına, en azından dilleri dolayısıyla toplumun dinî eğitimine katkı sağlayamamasına yol açmıştır. Bu eserlerden faydalanma şansı kaybolan halkımızı dinî konularda eğitme görevini bazı çıkar grupları veya yarı cahil insanlar ellerine geçirmiş, dinî kurumlar bozulmuş, çeşitli yanlış değerler dinin yerini tutmaya başlamıştır. Toplumun ahlakî ve kültürel yönden çözülmesi ve bozulması dolayısıyla Osmanlı Devleti daha hızlı bir şekilde zayıflamış ve yıkılmıştır.</p>
<p>Çünkü “Öğretimin yabancı bir dilde yapılışı çeşitli meslek erbabı ile kendilerine hizmet götürmekle görevli oldukları kişiler arasındaki mesafeyi büyütür, aralarında anlaşma imkan ve ölçülerini zayıflatır. Yabancı bir dille bir meslek edinmeğe çalışmak çok büyük bir çabayı gerektirir. Ancak bir meslek edinmiş kimsenin mesleğine ilişkin yabancı dil bilgisini edinmesi kolaydır.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Hikmet Bayur’un İngilizlerin egemenlikleri altındaki Hindistan’da uyguladıkları eğitim politikasına ait tespitlerinin bir kısmı şunlardır:</p>
<p>“İlköğretimi yerli dillerle, orta ve yüksek öğrenimi İngilizce ile yaptırmak ve böylece:</p>
<ul>
<li>Anadilin yahut millî dilin gelişmesini önlemek;</li>
<li>Yabancı dille eğitim yapmanın güçlüğünden faydalanarak genç yerli çocukların kafa teşekküllerini geciktirmek, onları ders konularını anlamadan ve sindirmeden ezberlemeye mecbur etmek;</li>
<li>İngiliz dili ve edebiyatının seçkin örnekleri ile beyinleri, İngiliz kültür ve medeniyeti lehine yıkamak, yerlilerde eksiklik duygularını geliştirmek ve kökleştirmek; sömürgelerde İngiliz kültürünü yüksek tabakadan başlayarak yaymak;</li>
<li>Millî dillerin gelişmesini ve millî eğitimi engellemek,<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></li>
</ul>
<p>Bütün bu hedeflere sadece eğitim dili olarak İngilizcenin kullanılması ile ulaşılabileceği gerçeği, üzerinde düşünmemiz ve ders almamız gereken bir olgudur.</p>
<p>Türkiye’de mesleği ne olursa olsun yabancı dil bilenlere ek tazminat ödenmesi, akademik çevrelerde içeriği nasıl olursa olsun yabancı bir dille yapılmış yayınların üstün tutulması ve bunlara benzer diğer uygulamalar, toplumumuzda yabancı dillere olan talebi arttırmıştır. Yabancı bir dile karşı ortaya çıkan bu aşırı talebin sebeplerinden biri de “yabancı dil öğrenimi ile yabancı dilde eğitim ve öğretimin birbirine karıştırılmış, iç içe girmiş olmasıdır.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Ülkemizdeki yabancı dil talebinin diğer önemli bir sebebi de, bazı çevrelerin İngilizceyi uluslararası bilim dili diye göstermeye çalışmalarıdır. Bu konuda Oktay Sinanoğlu şunları söylemektedir: “Dış ülkelerde edindiğimiz izlenim, en çok Türkiye’de duyduğumuz, dünya dili İngilizce olacak sözünün harp sonrası bir Anglo-Sakson propaganda ve efsanesi olduğu yönündedir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Sevim Tekeli’nin “Bilim dillerinin tarihsel gelişimi” başlıklı çalışmasında uluslararası dil veya bilim dili (!) konusundaki tespitleri şöyledir: “Robert Hall, bütün dünyada tek dilin konuşulması konusunda şunları söyler: Uluslararası dil sorunu aldatıcıdır ve başlamak için gerçekçi olmayan bir varsayıma dayanmaktadır. Dünyayı sarmış olan sorunlar tümüyle dil dışıdır ve tek bir dil konuşmak onları çözümlemekte yardımcı olmayacaktır. İspanyolca konuşulan Puerto Rico ve Yeni Meksika’da İngilizce eğitim yapılması iki toplumun da zararına yol açmıştır. Çünkü çocuklar İngilizceyi iyi öğrenemedikleri gibi İspanyolcayı da öğrenememektedirler. Hall’in dediği gibi yabancı dilde eğitim yapmak, o ulus için felaketlere yol açacaktır. Her şeyden önce anadilin bir bilim dili olarak gelişmesini önleyecek, dili her geçen gün körleştirecek, halk ve okumuşlar arasındaki uçurumu gittikçe arttıracak, sonunda halkı daha cahil, okumuşu kendi değerlerine yabancı hâle getirecektir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Uluslararası bilim dili tezi hakkında Oktay Sinanoğlu da şunları söyler: “Avrupa, Ortaçağlarda ‘ululararası’ bir Latince ile bilim dili yapmağa çabalamış, fakat ancak rönesansta ulusal dilleriyle çalışmaya başladıktan sonra bilimde yaratıcılığa geçebilmiştir. Ondan önce islam dünyasının bilim eserlerinin Latinceye çevirisi ve ezberlenmesi ile yetinmek zorunda kalmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz gibi, bir dilin zengin bir kültür ve bilim dili haline gelmesi için işlenmesi gerekir. Türkçe aydınlarımız tarafından zaman zaman ihmal edilmiş olmasına rağmen, mevcut dünya dillerinin hiç birinden geride kalan bir dil değildir. Esasen yapısı ve sistemi itibariyle bilim dili, “bilgisayar dili”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> olmaya en uygun dillerden biridir. Türkçenin bu özelliği konusunda Zeynep Korkmaz şunları söylemektedir:</p>
<p>“Türkçe bilim dili olma açısından asla yetersiz değildir. Bizce yetersizlik onun özelliklerinin ve yaratıcılığının bilinmemesinden, ona gereken özen ve ilginin gösterilmemesinden kaynaklanmaktadır. Konuya bu yönü ile ilgi gösterecek yerde, şartlanmış yanlış bir zihniyetle Türkçenin bilim dili olarak yetersizliğinden söz ederek yabancı dilde eğitim-öğretim ve yayına ağırlık tanımak dilimize karşı haksızlıktır, saygısızlıktır.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Eski Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi yazı dillerinin anlatım gücü, kelime hazinesi Doğan Aksan tarafından Türkçenin Söz Varlığı adlı eserde çeşitli yönleriyle dile getirilmiştir. Yazar bu eserinde, Türkiye Türkçesinin ve tarihî Türk yazı dillerinin söz varlığı bakımından zenginliklerini incelemekte; deyimler, terimler, ikilemeler, türetme gücü, çok anlamlılık, kalıplaşmış sözler gibi çeşitli yönlerden zenginliklerini ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Esasen yabancı dil hayranlığının yaygınlığı “Türkçenin yetersizliğinden değil, aydın çevrelerde tıpkı Osmanlı aydınlarında olduğu gibi; yabancı hayranlığının gaflet uykusuna dalınmasından ve ana dilimize karşı umursamaz, sorumsuz bir tavır takınılmasından ileri gelmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Yabancı Türkologlardan Jean Deny Türk dili için şöyle der: “Büyük bir oryantalist, Türk dili hakkında, insanın bu dilin seçkin bir bilginler kurulunun danışma ve tartışmaları sonunda meydana çıkmış olduğu zannına düşebileceğini söylemiştir. Fakat Türkistan bozkırları ortasında kendi başına kalmış beşer zekasının doğuştan edindiği dil duygusu kanunlarıyla yarattığını hiçbir bilginler kurulunun yaratmasına imkan yoktur.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Max Müller de Türkçe için şunları söyler: “Türkçenin bir gramer kitabını okumak bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile bir zevktir. Türlü gramer kurallarının belirlenmesindeki ustalık, isim ve fiil çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık ve kolayca anlaşılabilme vasfı, insan zekasının dil aracı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır… Türk dilindeki duygu ve düşüncenin en ince ayrıntılarını belirtebilme ve ses ve şekil ögelerini baştan sona değin düzenli ve uyumlu olan bir sisteme göre birbirleriyle bağdaştırıp bir araya getirme gücü, insan zekasının dilde gerçekleşmiş bu büyük başarısı olarak belirir. Bir çok dillerde bu temel yaratış çığırından artık iz kalmamış, bunlar gözden gizlenmiştir. Onlar çözülmez kayalar gibi karşımızda durur. Ancak dilcinin mikroskobu ile dil yapısındaki organik öğeler meydana çıkarılabilir. Türk dilinde ise her şey saydamdır, apaçıktır. Bu öyle bir gramerdir ki, billur bir arıkovanının içinde bal peteklerinin meydana gelişini nasıl izleyebilirsek, bunda da düşüncenin iç oluşumlarını aynı şekilde seyredebiliriz.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Tarihî dönemlerde Türkçenin dışındaki bazı dillere bilim dili olarak meyledilmesi, asla Türkçenin yetersizliğine bağlanamaz. Bu yönelişlerin çeşitli dinî, siyasî ve sosyal sebepleri bulunmaktadır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki ne sebeple olursa olsun aydınlarımızın Türkçe dışındaki dillerle eğitim veya bilim yapmış olmaları hiçbir şekilde mazur görülemez. Böyle bir hata her seferinde de Türk kültürü için vahim sonuçlar doğurmuştur.</p>
<p>Yabancı dillerle eğitim ve bilimin yapıldığı Selçuklu Devleti, “millî bir devlet olmaktan çok bir hanedan devletidir ve Selçuklu hükümdarları bütün İranlıların da hükümdarıdır. Böyle olunca Farsçayı yazışma dili ve Arapçayı da din ve ilim dili saymakta sakınca görmemişlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Ancak bu dönemde de Türkçe konuşma dili olarak gelişmesini sürdürmüştür. Aynı dönemlerde birtakım siyasî gelişmeler dolayısıyla bir taraftan da Türkçenin avantajlı konuma geçtiği görülmektedir. Fahrettin Mübarekşah 1204 yılında yazdığı Şecere-i Ensâb adlı kitabında şöyle diyor: “Tüklerin diğer kavimlere üstünlüklerinin başka sebepleri de vardır. Bunlardan biri şudur ki, Arapçadan sonra Türkçeden daha ince ve daha şerefli olan bir dil yoktur. Türkçe şimdiye kadar hiçbir çağda olmadığı kadar rağbettedir. Bu hükümdarların ve kumandanların çoğunun Türk olmasındandır. Herkes Türkçe bilgisine ihtiyaç hissetmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Türk milleti siyasî açıdan azınlık durumunda kalmadığı için, azınlıkların ruh haliyle, yani kendilerini koruma içgüdüsüyle davranmamışlar ve bu yüzden yabancı etkilere açık kalmışlardır. Kültürel temasların yoğun olduğu dönemlerin pek çoğunda askerî güç ve nüfus bakımından daha güçlü durumda olanlar Türklerdir. Ayrıca din değişiklikleri esnasında Türkler karakter özellikleri dolayısıyla yeni dinlerini bütün samimiyetleri ve dürüstlükleri ile benimseyerek, yeni dinin kendisinden önce ortaya konmuş kültürel değerlerini hiç yadırgamadan benimsemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>İslam dünyasında Arapçanın üstünlüğünü savunan ve hadis olduğu iddia edilen pek çok uydurma rivayet yayılmıştır. Kur’an’ın Arapça olmasının imtiyazını kullanan Araplar, yaydıkları bu sözlerle İslam dünyasında Arapçaya ve dolayısıyla Arap kültürüne bir kutsallık kazandırmaya çalışmışlardır. Bu sözlerden biri şu şekildedir: “Allah’ın en nefret ettiği dil Farsçadır. Şeytanlar Huzistanlıların (İran topraklarında bir bölge, Huzi dili), cehennemlikler Buharalıların, cennetlikler Araplıların dilini kullanırlar.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Arapça dışındaki dilleri aşağılayan bu anlayış, Türkler arasında az da olsa etkili olmuş, İranlılar arasında ise, bunlara benzer rivayetlerle Farsça savunulduğu için pek rağbet bulmamıştır. “Allah gazab ettiğinde vahyini Arapça, razı olduğunda Farsça inzal eder.”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> şeklindeki pek çok söz de Farslılar tarafından uydurulmuştur. Bütün bu gelişmeler sonunda Osmanlı aydınlarının büyük bir kısmı Arapça ve Farsçaya rağbet göstermişlerdir: “Hacı Paşa 14. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı Telhisü’ş-Şifa adlı eserinde, herkesin anlayabilmesi maksadıyla Türkçe yazmış olduğundan dolayı özür dilemek lüzumunu duymuştur. ”<a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Müstemleke ülkelerde olduğu gibi yabancı dille eğitim yapmanın Türk dili ve kültürü için büyük bir tehlike arz ettiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Yabancı dille eğitim yoluyla bilimde ilerlemeyi beklemek boş bir hayaldir. Çeşitli yanlış uygulamaların toplumda yarattığı talepten kaynaklanan yabancı dile yönelme, asla Türkçenin yetersizliğine bağlanamaz. Bizim için hayatî önem taşıyan Türkçemizin gelişmesi hususunda herkes elinden geleni yapmalı, bununla ilgili yanlış tutum ve uygulamalara son verilmelidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahat ÜSTÜNER</strong></span></a>
</p><p>Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 102-106</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Aksan, Doğan, Türkçenin Söz Varlığı, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Bayur, Hikmet, Hindistan Tarihi, 3. C., Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Cündioğlu, Dücane, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Ercilasun, Ahmet Bican, “Yirmi Birinci Yüzyıla Girerken Millî Kimlik Oluşturmada Dilin Önemi”, Türk Dili, S. 579 (Mart 2000), s. 203-207.</span></div>
<div><span>♦ Karal, Enver Ziya, “Osmanlı Tarihinde Tük Dili Sorunu”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 7-96.</span></div>
<div><span>♦ Korkmaz, Ramazan, “Dil Bilincimizin Serüveni veya Bir Varlık Alanı Olarak Türkçe ve Atatürk”, Türk Dili, S. 580 (Nisan 2000), s. 319-326.</span></div>
<div><span>♦ Korkmaz, Zeynep, “Bilim Dili ve Türkçe”, Türk Dili, Sayı: 595 (Temmuz 2001), s. 7-19.</span></div>
<div><span>♦ Salihoğlu, Prof. Dr. Hilmi “Bilim Dili Türkçe, Yazım Dili Türkçe”, Türk Dili, S. 600 (Aralık 2001), s. 708-709.</span></div>
<div><span>♦ Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 325-590.</span></div>
<div><span>♦ Sinanoğlu, Oktay, Türkçe, Bursa 1999.</span></div>
<div><span>♦ Şahin, Nail, “Dil ile Zihin İşleyişinin Etkileşimi”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 181-204.</span></div>
<div><span>♦ Tekeli, Sevim, “Bilim Dillerinin Tarihsel Gelişimi”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 205-232.</span></div>
<div><span>♦ Üstüner, Ahat, “Türkçenin Anlatım Gücü”, Türk Dili, Sayı: 589 (Ocak 2001), s. 50-57.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Korkmaz, Zeynep, “Bilim Dili ve Türkçe”, Türk Dili, Sayı: 595 (Temmuz 2001), s. 7-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ercilasun, Ahmet Bican, “Yirmi Birinci Yüzyıla Girerken Millî Kimlik Oluşturmada dilin önemi”, Türk Dili, S. 579 (Mart 2000), s. 203-207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Sinanoğlu, Oktay, Türkçe, Bursa 1999, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Şahin, Nail, “Dil ile Zihin İşleyişinin Etkileşimi”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 199.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Korkmaz, Ramazan, “Dil Bilincimizin Serüveni veya Bir Varlık Alanı Olarak Türkçe ve Atatürk”, Türk Dili, S. 580 (Nisan 2000), s. 319-326.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 542.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bayur, Hikmet, Hindistan Tarihi, 3. C., Ankara 1987, s. 371.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Korkmaz, Zeynep, “Bilim Dili ve Türkçe”, Türk Dili, Sayı: 595 (Temmuz 2001), s. 7-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sinanoğlu, Oktay, Türkçe, Bursa 1999, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Tekeli, Sevim, “Bilim Dillerinin Tarihsel Gelişimi”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 207-208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Sinanoğlu, Oktay, Türkçe, Bursa 1999. s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Salihoğlu, Hilmi, “Bilim Dili Türkçe, yazım Dili Türkçe”, Türk Dili, S. 600 (Aralık 2001), s.708.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Korkmaz, Zeynep, “Bilim Dili ve Türkçe”, Türk Dili, Sayı: 595 (Temmuz 2001), s. 7-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Aksan, Doğan, Türkçenin Söz Varlığı, Ankara 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Korkmaz, Zeynep, “Bilim Dili ve Türkçe”, Türk Dili, Sayı: 595 (Temmuz 2001), s. 7-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Karal, Enver Ziya, “Osmanlı Tarihinde Tük Dili Sorunu”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 526.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Üstüner, Ahat, “Türkçenin Anlatım Gücü”, Türk Dili, Sayı: 589 (Ocak 2001), s. 50-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Cündioğlu, Dücane, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, İstanbul 1996 s. 143-146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> A.g.e., s. 147-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadille-egitim-ve-turkce.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Sayılı, Aydın, “Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara 1994, s. 527.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doenemi-turk-edebiyati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doenemi-turk-edebiyati</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı terimi Türk edebiyatının 1923 yılından sonrasını ifade eder. Bu dönem edebiyatının önde gelen kalemlerinin çoğu şöhretlerini II. Meşrutiyet’te yapmış, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, yeni devletin kuruluşunun şahidi olan şahsiyetlerdir. Onlar, Millî Mücadele’de Ankara’yı desteklemiş, bir kısmı bizzat savaşın içinde bulunmuş, dönemin çetin şartlarını yaşamış, aydın-halk birleşmesini sağlamışlardır. Cumhuriyeti gerçekleştiren Atatürk, Türk aydınlarının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6704e5b02.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Dönemi, Türk, Edebiyatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Edebiyat.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-edebiyati.html">Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı</a></p>
<p>Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı terimi Türk edebiyatının 1923 yılından sonrasını ifade eder. Bu dönem edebiyatının önde gelen kalemlerinin çoğu şöhretlerini II. Meşrutiyet’te yapmış, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, yeni devletin kuruluşunun şahidi olan şahsiyetlerdir. Onlar, Millî Mücadele’de Ankara’yı desteklemiş, bir kısmı bizzat savaşın içinde bulunmuş, dönemin çetin şartlarını yaşamış, aydın-halk birleşmesini sağlamışlardır.</p>
<p>Cumhuriyeti gerçekleştiren Atatürk, Türk aydınlarının nice zamandır bekledikleri güçlü önderdir, halk ve edebiyatçılar, onu aynı zamanda bir destan kahramanı olarak görürler. Bunun sebebi Türkçülük akımını keşfedip yeniden işlediği ve Millî Mücadele ile birleştirdiği destanlardır. O, yaptığına inanan ve tuttuğu yolda yılmayacak azimli insan özleminin bir örneği olarak Namık Kemal’den beri özlenen insandır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk için, Cumhuriyet döneminde bir kısmı edebî, bir kısmı sosyolojik ve psikolojik bakımdan çok önemli nice eser yazılmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminin önde gelen hassasiyeti millî heyecandır. Bu heyecan hayatın her alanını ve kurumunu etkiler. Edebiyatta da yazarların şahsî özelliklerine göre çok değişik tezahürler gösterir.</p>
<p>Edebiyatta kalıcılık sanat eserlerini belirleyen en önemli ölçüttür. Bu açıdan bakıldığı zaman 1960’lara kadar az çok kesinleşmiş gözüyle bakılabilecek olan kalıcı eserlere karşılık 1960 sonrasının yeni adları için aynı şey söylenemez. Türk edebiyatında özellikle Tanzimat döneminde artan ve günümüze kadar ulaşan edebiyat-politika ilişkisi, eserlerin değerlendirilmesinde de, edebiyat (sanat, güzellik) dışında ölçütler kullanılmasına yol açmıştır. Bu durum özellikle 1960 sonrası çok yaygınlaşmıştır.</p>
<p>Edebiyatın gelişmesinde yayımcılığın, eleştirinin ve çocuk edebiyatının da önemi vardır.</p>
<h2><span><strong>Şiir</strong></span></h2>
<p>Edebiyatımızda en çok sevilen yaygın türdür. Asrın başında Mehmet Emin Yurdakul “Biz Nasıl Şiir İsteriz” başlıklı şiiriyle, şiire sosyal işlev yüklerken Yahya Kemal Beyatlı “bizim bir şiirimiz varken böyle sorular sorulmazdı” der. Bu iki zıt anlayış günümüze kadar etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Cumhuriyet dönemi Türk şiiri, Tanzimat sonrası yenileşme hareketlerinden itibaren üç gelenekle beslenmiş ve gelişmiştir: Batı şiiri, Divan şiiri, Halk şiiri.</p>
<p>Batı şiiri dediğimiz en güçlü tesir, aslında başlangıçtan beri Fransız şiiridir. Ancak özellikle son yıllarda Fransız etkisine İngiliz, Amerikan ve diğer ülke edebiyatlarının etkileri de katılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından başlayarak şairlerimiz, Fransız şiirini aslından okumuşlar ve onlardan yararlanmışlardır. Yahya Kemal’in parnaslardan hareketle kendi, şahsî şiir anlayışını geliştirmesi, Ahmet Haşim’in sembolistleri tanıtması, şiirimizde kuvvetli bir Valéry etkisine yol açmıştır. Başarılı sanatçılar Batı şiirini bizzat okumuş, onlardan çeviriler de yapmışlardır.</p>
<p>Batı’ya hakim olan Dada akımının bu yıllarda bize gelmemesi, bazı yazılarda ileri sürüldüğü gibi Batı’yı çok geç takip etmemizden değil, yeni bir var olma mücadelesini yaşamamızdan kaynaklanmaktadır ve 1918 sonrası Batılı sanatçıların aksine, yazarlarımız hayata, geleceğe güvenmekte, değerlere inanmaktaydılar.</p>
<p>Divan şiiri (Klasik Türk Şiiri), Tanzimat’tan itibaren bütünüyle reddedilmesine rağmen, güçlü bir gelenektir. Divan şiirinin itibar kazanmasında Yahya Kemal Beyatlı’nın rolü önemlidir. Divan edebiyatının itibarî dünyası, güç anlaşılan dili, bu geleneğe karşı olanlarca daima ileri sürülmüşse de kültürlü şairler Divan şiirini tanıdıkça, ondan yararlanmışlardır. Bazı yazarlar sadece şekil ve vezin olarak onu devam ettirmeye çalışmışlar, bir kısmı ise onu -imaj dünyasını, yapısını yorumlayarak- şiirlerine katmışlardır. Yahya Kemal, Mehmet Çınarlı, Attilâ İlhan, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turan Oflazoğlu, Hilmi Yavuz’a kadar ulaşan bu şairlerde şiirimizin üç geleneği de vardır.</p>
<p>Halk şiiri geleneği, hem şekil özellikleri ve hece vezni hem de dünya görüşü ile Cumhuriyet devrinin en besleyici kaynağıdır. Divan şiiri gibi, kendisini yaşatan şartlar ortadan kalktığı için halk şiiri geleneği de artık yaşamamaktadır. Bu geleneğin son temsilcisi Âşık Veysel’dir.</p>
<p>Çağdaş Türk şiirinde bütün yazarlar kendi kültür ve yeteneklerine, tercihlerine göre bu zengin kaynaklardan yararlanmaktadırlar. Onları aynen kopya etmeye kalkışanlar, bütün taklitçilerin ortak akıbetine, unutulmaya mahkûmdurlar.</p>
<p>1923’ten sonra kronolojik olarak 1923-1940, 1940-1960, 1960 ve sonrası olarak kendi içinde kümelendirilirse de kesin ayrılıklar yoktur. Zira bütün bu tarihî dönemleri idrak eden şairler kendi şiir serüvenlerinde de zamanla değişmeler gösterirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İnci ENGİNÜN</strong></span></a>
</p><p>Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/CUMHUR%C4%B0YET-D%C3%96NEM%C4%B0-T%C3%9CRK-EDEB%C4%B0YATI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Edebiyatında Cereyanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-edebiyatinda-cereyanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-edebiyatinda-cereyanlar</guid>
<description><![CDATA[ Türk Edebiyatında Cereyanlar
Modern Türk Edebiyatı Bir Medeniyet Kriziyle Başlar Bugünkü Türk edebiyatında mevcut cereyanları inceleyebilmek için birkaç büyük realite üzerinde durmak ve bilhassa, bu edebiyatın, bir medeniyet değişmesinin neticesi olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826’da, Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839’da Tanzimat Fermanıyla devlet müesseselerinin ve cemiyet bünyesinin yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876’da Birinci […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c670241141.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Edebiyatında, Cereyanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Edebiyatinda-Cereyanlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-edebiyatinda-cereyanlar.html">Türk Edebiyatında Cereyanlar</a></p>
<h4><span><strong>Modern Türk Edebiyatı Bir Medeniyet Kriziyle Başlar</strong></span></h4>
<p>Bugünkü Türk edebiyatında mevcut cereyanları inceleyebilmek için birkaç büyük realite üzerinde durmak ve bilhassa, bu edebiyatın, bir medeniyet değişmesinin neticesi olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826’da, Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839’da Tanzimat Fermanıyla devlet müesseselerinin ve cemiyet bünyesinin yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876’da Birinci Meşrutiyet, 1908’de İkinci Meşrutiyet devrelerini idrâk eden bu medeniyet krizi, 1923’te Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’nın başkent oluşu, Atatürk inkılâpları gibi kesin manzaralı safhalarla Türk cemiyetinin bugünkü durumuna kadar gelir. Bu hâdiselerin ve tarihlerin yanı başında İmparatorluğun dağılması (1918), lâisizm ve halkçılığın devlet programlarında yer alması, kadın hürriyeti gibi mühim vâkıaları da saymak lâzımdır. Bütün bu hâdiselerde Modern Türk Edebiyatı aşağıdaki bahsedeceğimiz ideolojiler etrafındaki mücadeleleriyle mühim bir rol oynadığı gibi bazen de bizzat hazırladığı bu vâkıaların kuvvetle tesiri altında kalmıştır.</p>
<p>Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı kitabında Cumhuriyet’in ilânından sonra yeni bir terkip şeklinde verdiği bu ideolojiler, Medeniyetçilik, İslâmcılık ve Türkçülük cereyanlarıdır. Her biri cemiyetin ayrı bir realitesini karşılayan bu ideolojilerin etrafındaki mücadele belki de Modern Türk Edebiyatının asıl tarihini yapar. Alelâde hayat modalarından (kıyafet, yaşama tarzı ve eğlence) öğretime (yeni mektepler) ve bilginin şekil ve seviyesi (yeni ve müspet ilim) nihayet zihniyete kadar giden bu medeniyet değişmesinin doğurduğu bir yığın ayrılıkların ve meselelerin yanı başında, imparatorluğun dağılması neticesine varan ve belki de bu sosyal değişiklikleri çabuklaştıran büyük siyasî hâdiselerin ve harplerin de tesirini unutmamalıdır. Filhakika bu siyasî hâdiseler arasında 1911-1913 Balkan Harbi, o zamana kadar az sayılı bir zümrede taraftar bulan Türkçülük ve Milliyetçilik fikirlerinin gelişmesine ve yayılmasına sebep olduğu için saf Türkçe yazmak cereyanına yol açmıştır. 1914-1918 Cihan Harbi’nin tesirleri ise daha büyük olmuştur.</p>
<p>Bu harpte münevver sınıfın uğradığı büyük kayıp, Şark kültürüne ve eski dile bağlılık noktasından gelecek nesillerin terbiye şartlarını kökünden değiştirmiştir. Filhakika bu devirden sonra üç gramere (Türk-Arap-Fars) birden dayanan eski dil öğretimi sistemi bir türlü evvelki şeklini alamamıştır. Kadının büyük şehirlerde iş hayatına girmesi de bu muharebe ile başlar. Gerek bu muharebe, gerek onun sonunda başlayan İstiklâl Muharebesi yüzünden Türk münevveri ve dolayısıyla edebiyatı beş asırdan beri âdeta devamlı şekilde şehirlisi olduğu İstanbul’dan çıkar. Millî savaştan sonra Ankara’nın hükûmet merkezi olması ise edebiyatımızın gerek dil, gerek zihniyet bakımından değişmesine sebep olur. Edebiyatımıza bugün hâkim olan Anadolucu realizmi ve halkçılık mistiğinin başlıca âmillerinden biri bu hâdisedir. Bugünkü Türk şiirinin mühim bir sayısını Ankaralı şairler yapar. Atatürk inkılâplarıyla gelen değişiklikler yüzünden edebiyatımız şu veya bu fikir etrafında geniş bir anket halini almıştır. İyi bir dikkat bu edebiyatın mevzu itibarıyla hemen hemen bütün memleket coğrafyasına dağıldığını bize gösterir. Bütün bunlar bahsettiğimiz siyasî hâdiselere kendiliğinden bağlanırlar.</p>
<h4><span><strong>Dil Değişimi ve Doğurduğu Meseleler</strong></span></h4>
<p>Medeniyet değişiminin hakikî bir kriz halini aldığı saha şüphesiz dildir. Hakikatte, Türk edebiyatında İslâmlaşma devrinden başlayarak bütün tarihi boyunca devam eden bir dil meselesi vardı. Bilhassa 14. asırdan sonra Fars ve Arap edebiyatlarının ve bu dillerin gramerinin tesiri altında kalan ve şairden şaire çok keyfî bir şekilde bu dillerin lügatini kullanan Divan şiiri (Farslardan aldığımız şekilde kullandığımız aruzla yazılan ve medrese tahsili görmüş yüksek tabakaya mahsus bir zümre edebiyatı) teşekkül edince bu dil meselesi, Garp milletlerinin edebiyatlarında pek az görülecek şekilde birbirinden büyük farklarla ayrılan bir zümre ve tabaka edebiyatlarının doğmasına sebep olmuş ve hemen hemen Cumhuriyet devrine kadar süren bir zevk ayrılığını beslemiştir. Bu ayrılığın derecesini anlatmak için yüksek tabakanın Araplardan gelen aruz vezniyle şiir yazdığını, halk ve tekke edebiyatlarında ise İslâmlaşmadan evvelki vezin olan hece vezninin devam ettiğini söyleyelim.</p>
<p>Şifahî halk edebiyatıyla, yüksek tabaka arasında teşekkül eden bu zümre edebiyatlarını Garptaki Trubadourlara çok benzeyen ve onlar gibi Anadolu içinde kasaba kasaba gezen saz şairleriyle, tekkelerde halkın anlayabileceği dinî ilâhîler ve nefesler yazan mutasavvıf halk şairleri diye başlıca iki sınıfa ayırabiliriz.</p>
<p>Her Orta Çağ edebiyatında mevcut olan, bu zümrelere mahsııs edebiyatın asıl mühim tarafı, 19. asrın ortasına kadar gelmesidir. Hakikatte, eski medeniyetimiz birçok müesseselerde İslâm Ortaçağı’nı sona kadar devam ettirmiştir, demek yanlış olmaz.</p>
<p>Fakat asıl mühim olan şey bu zevk ayrılığı değildi. Yüksek tabaka edebiyatçılarının medrese kültürüne, İran zevkine bağlılıkları yüzünden Türkçe nesrin teşekkül etmemiş, hattâ Türk-gramerinin ve herkesçe kabul edilmiş bir lügatin tespit edilmemiş olmasıydı. 18. asrın ortasına kadar Türkçenin ilim dili olarak kullanılmaması da bu neticeyi doğuran âmiller arasındadır.</p>
<p>İşte Tanzimat’tan sonra evvelâ yeni mekteplerin açılmasıyla öğretimin Türkçe’ye dönmesi, sonra da gazeteciliğin başlamasıyla, bu dil meselesi günün meselesi olmuş; bir taraftan Garp dillerindeki edebî örneklerin tesiriyle düşünce ve hayat görüşü genişler ve değişirken, öbür yandan da memlekette yine Garp tesiriyle başlayan tarih hareketlerinin etrafında ve bahsettiğimiz hâdiselerin tazyiki altında millî şuurun yavaş yavaş uyanışıyla Türkçe değişmeğe başlamıştır. Öyle ki, hürriyet ve rejim meseleleri, halkçılık gibi büyük dâvalar istisna edilirse, hattâ bu dâvaların yardımcısı olarak Tanzimat münevverlerinin Garp düşüncesinin eşiğinde ilk karşılaştıkları büyük mesele bu dil meselesi olmuştur, denebilir.</p>
<p>Filhakika ilk büyük işareti veren Şinasi’nin (1826-1871), çıkardığı Tasvir-i Efkâr gazetesi, etrafında uyandırdığı halkçı dil hareketi, onun peşinden gelenlerin getirdikleri yeni edebiyat anlayışı, bütün gayretler daha ziyade dili İslâmî Şark medeniyetinden gelen, dışarıdan çok cazibeli, hakikatte açıklıktan ve eşya ile gerçek temastan mahrum, terbiyesini daha ziyade şiirle yapmış ve onun yarı cansız unsurlarıyla dolu, teşrifatlı bir yazı dilinin itiyatlarından, keyfî bir kelimecilik iptilâsından kurtarmakla hülâsa edilebilir. O kadar ki, istenirse bütün bu hareketler, insanı ve dünyayı dilin içinde yeni baştan aramak diye vasıflandırılabilir. Bu gün dahi muhtelif istikametlerde Türk düşüncesi kendi dilinin içinde yerleşmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Söylemeğe hacet yok ki, dil meselesinin kültürümüz için en ehemmiyetli noktası ilmî ve bilhassa felsefî terimler meselesidir. Unamuno’nun “Metafizik metalinguistik’tir” sözü bugün için düşünce hayatımızın programını verebilir. Filhakika on üç asırdan beri muhtelif lügatlerin arasında dolaşan Türk düşüncesi ancak Türkçenin içinde kendisini bulabileceğine inanmıştır.</p>
<p>Bittabiî, bu kadar geniş ve köklü harekette lüzumsuz ve müfrit hareketler de olacaktır. Nitekim çok genç neslin bazı tecrübeleri dildeki yeniliği ve millîleşmeyi, millî hayatın kendisi olan süreklilik için bir tehlike addedilecek şekle kadar getirmişler, yâni halkın dilinin çok ötesine geçmişlerdir. Bunlar tabiatıyla zamanla durulacak aksülâmellerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmed Hamdi TANPINAR</strong></span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/T%C3%9CRK-EDEB%C4%B0YATINDA-CEREYANLAR.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi</guid>
<description><![CDATA[ Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı
Osmanlı Devleti’nin, kuruluşundan itibaren fetihçi bir anlayışla sürekli sınırlarını genişlettiği ve bu sınırlar içinde yaşayan millet ve topluluklardan gayrimüslim olanları zimmet hukuku çerçevesinde, Müslüman olanları ise aralarında kavim farkı gözetmeksizin “İslâm milleti” kimliği altında yönettiği bilinmektedir. Batı karşısında yüzyıllar boyunca tartışmasız bir askerî, siyasî ve ekonomik güç olarak varlığını sürdüren bu devlet, burada üzerinde durmaya […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c670096a82.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mehmet, Akif, İstiklâl, Marşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Mehmet-Akif-Ersoy-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html">Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fazıl GÖKÇEK</strong></span></a>
</p><p>Osmanlı Devleti’nin, kuruluşundan itibaren fetihçi bir anlayışla sürekli sınırlarını genişlettiği ve bu sınırlar içinde yaşayan millet ve topluluklardan gayrimüslim olanları zimmet hukuku çerçevesinde, Müslüman olanları ise aralarında kavim farkı gözetmeksizin “İslâm milleti” kimliği altında yönettiği bilinmektedir. Batı karşısında yüzyıllar boyunca tartışmasız bir askerî, siyasî ve ekonomik güç olarak varlığını sürdüren bu devlet, burada üzerinde durmaya gerek duymadığımız çeşitli sebeplerle on yedinci yüzyılın sonlarından itibaren her alanda zayıflamaya başlamış ve nihayet on dokuzuncu yüzyılda Batı medeniyetine katılma kararı vermek zorunda kalmıştır. Ancak Batılı devletlerin ve Rusya’nın amacı temelde bir Türk imparatorluğu olan Osmanlı Devleti’ni bütünüyle ortadan kaldırmak ve bu devletin sınırları içinde yaşayan farklı etnik ve dinî kökenlere mensup Müslüman ve gayrimüslim milletleri Batı’nın askerî ve ekonomik nüfuzu altında siyaseten “bağımsız” devletler olarak yapılandırmaktı. Bu milletler içerisinde elbette Türklerin bağımsızlığı söz konusu değildi ve Türk milletiyle ilgili asıl amaç, bin yıl önce geldiği bu topraklardan bütünüyle çıkarılmak veya en azından eski tebaası olan milletlerden birinin yönetimi altında bırakılmaktı. Özellikle İngiltere ve Rusya’nın öncülüğünü yaptığı bu plân, yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde büyük ölçüde başarıya ulaşmış bulunuyordu. İlk olarak Yunanistan, ardından Bulgaristan bağımsızlığını ilân etmiş, Trablusgarp, İtalya’nın egemenliğine geçmiş, Mısır bir süre kâğıt üzerinde Osmanlı’ya bağlı görünmekle birlikte büyük ölçüde İngiltere’nin nüfuzuna girmiş ve ardından da tamamen Osmanlı Devleti’nden koparılmış, nihayet Birinci Dünya Savaşı içerisinde gerçekleşen Arap isyanıyla Arabistan’ın da Osmanlı Devleti’yle bağları kopmuştur. Bu süreç içerisinde, Osmanlı Devleti’nin hakim unsuru olarak bürokrasiyi elinde bulunduran Türkler, devletin sahibi sıfatıyla milliyetçilik fikrinden uzun süre uzak durmaya çalışmıştır.</p>
<p>1860’lı yıllardan itibaren, Osmanlı Devleti’ndeki bütün unsurları bir arada tutmayı amaçlayan Osmanlıcılık<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> fikri Türk aydınları tarafından geliştirilmiş, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki eşitsizlikler ilk olarak Tanzimat Fermanı ve ardından -biraz da Batılı büyük devletlerin ve Rusya’nın zorlaması sonucunda- Islahat Fermanı ile ortadan kaldırılmaya ve bir “Osmanlı milleti” projesi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1908’de II. Meşrutiyetin ilânından sonra iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti tarafından da başlangıçta benimsenen bu proje, Balkan Savaşı’nın sonunda hemen bütün gayrimüslim unsurların bu bir arada yaşama projesine katılma arzusunda bulunmadığının fiilen anlaşılması üzerine uygulama alanı bulamamıştır. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Fırkası, en azından Müslüman milletlerin Osmanlı’ya bağlılığını korumak amacıyla İslâmcı<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> politikalara yönelmiştir. Esasen İslâmcılık ideolojisinin fikrî temelleri 1860’lı yıllarda Yeni Osmanlılar tarafından atılmış<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ve II. Abdülhamit tarafından kısmen ve biraz da üstü örtülü olarak uygulanmıştı. Yukarıda belirttiğimiz gibi Balkan Savaşı’ndan sonra İttihat ve Terakki fırkası yöneticilerince de benimsenen bu projeye, bu kez, imparatorluğun gayri Türk unsurlarının katılımı sağlanamamıştır. Kültürel ve fikrî temelleri on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar götürülebilecek olan, fakat siyasî ve pragmatik endişelerle Türk aydınlarının fazla itibar etmediği Türkçülük ideolojisi<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>, başlangıçta ne kadar uzak durulmaya çalışılsa da, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devlet adamları ve aydınlar arasında kuvvet kazanmaya başlamıştır.</p>
<p>Mehmet Akif, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ve yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında etkili olan bu ideolojiler içerisinde, II. Meşrutiyet’ten sonra yayımlamaya başladığı şiirleri, İslâm dünyasından çeşitli fikir adamlarından yaptığı çeviriler ve diğer yazılarıyla İslâmcılık ideolojisinin ısrarlı takipçi ve savunucuları arasında görünmektedir. Ancak bu idealin gerçekleşme imkânının ortadan kalkması, Mehmet Akif’i, kendisini “Müslüman Türk” olarak tanımlayan ve Batılı emperyalist devletlerin saldırılarına bu tanımın kazandırdığı motivasyonla karşı koyan Türk milletinin sözcüsü olma konumuna getirmiştir. Başka bir deyişle, II. Meşrutiyet Dönemi’nde İslâmcı ideolojinin önemli temsilcilerinden biri olan Mehmet Akif, Milli Mücadele sürecinde, büyük ölçüde Türkçülük fikrinin temel yaklaşımlarını benimsemiştir. İstiklâl Marşı bu yeni yaklaşımın önemli belgelerinden biridir. Ancak bu yeni yaklaşımın Mehmet Akif’in İslâmcılık ideolojisinin savunuculuğunu yaparken aldığı tavra aykırı bulunmadığını belirtmek gerekir. Çünkü bir ideoloji olarak Türkçülük, en azından önemli temsilcilerinin -örneğin Ziya Gökalp’ın- tanımladığı çerçevede İslâm’ı dışlayan bir ideoloji değildir. Milli Mücadele süresince İslâmî duyarlık bu mücadelenin önderlerince sürekli diri tutulmaya çalışılmıştır. Ancak siyasî anlamıyla “İslâmcılık”ın artık yürürlükte tutulma imkânı kalmamıştır. Millî Mücadele’ye fiilen katılan Mehmet Akif, bu mücadele sonucunda kurulacak yeni rejimin Türk unsurunu temel alan bir millî devlet yapılanmasına gideceğinin bilincindedir. Millet iradesini yönetim anlayışının temeli kabul eden bu yeni yapılanmaya gönüllü olarak katılan Mehmet Akif, bu bilinçle İstiklâl Marşı’nı kaleme almıştır.</p>
<p>Türk İstiklâl Marşı’nın hangi şartlarda ve nasıl yazıldığı, Mehmet Akif’in bu marşı yazma görevini nasıl üstlendiği, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından marşın nasıl kabul edildiği konusunda kaynaklarda yeterince bilgi bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Maarif Vekâleti’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bir millî marş yazdırılması konusunda görevlendirildiği, vekâletçe açılan müsabakaya Mehmet Akif’in katılmadığı bilinmektedir. Aslında böyle bir marşın en iyi şekilde onun tarafından yazılacağı hususunda hemen herkes hemfikirdir. Çünkü o güne kadar verdiği eserlerle edebiyat dünyasına kendisini “millî şair” olarak kabul ettirmiştir. Ancak söz konusu marşın yazılması için bir yarışma düzenlenmesi ve birinci seçilen esere nakdî mükâfat verileceğinin duyurulması Mehmet Akif’in konuya uzak durmasına sebep olmuştur. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Beyin bir mektupla Mehmet Akif’ten hususî olarak ricası ve nakdî mükâfat konusunun istediği şekilde halledileceği şeklindeki vaadi üzerine Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı yazmaya karar vermiş ve birkaç gün içerisinde tamamlamıştır. Bu şiirin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hemen hiçbir muhalefetle karşılaşmadan ittifakla kabul edildiğini de biliyoruz. Bu yüzden biz yazımızda bu hususların ayrıntısına girmeyecek, Mehmet Akif’in bütün şiirlerini kronolojik olarak takip ederek İstiklâl Marşı’nda özellikle vurgulanan “millet” kavramı ve bununla bağlantılı olarak “istiklâl” ve “hürriyet” kavramları çerçevesinde İstiklâl Marşı’nı açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>İstiklâl Marşı’ndan önceki şiirlerinde Mehmet Akif’in “millet” sözüyle sadece Türk milletini kastetmediği, bu kavramı, Türklerin de içinde bulunduğu bütün dünya Müslümanlarını kapsayacak şekilde kullandığı kuşkusuzdur.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bu tanım çerçevesinde Akif’in “millet”in hâli ve istikbali konusunda karamsar bir tavır içerisinde olduğu ve birçok şiirinde “millet”ten tahkir ve tezyif edici ifadelerle söz ettiği görülmektedir. Örneğin Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı, bir vaizin kürsüden verdiği bir vaaz biçiminde kurguladığı eserinde, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerini dolaştıktan sonra İstanbul’a gelen söz konusu vaiz, milleti oluşturan unsurları, yani din adamları, aydınlar, başka bir deyişle askerî ve sivil bürokrasi ve geniş halk kitlelerini olumsuz bir bakışla tasvir eder. “Kışla yok, daire yok, medrese yok, mektep yok;/Ne kılıç var ne kalem… Her ne sorarsan hep yok!”tur. Askerde “terbiye kalmamış”tır. İlmiye sınıfı “bayağıdan da aşağı”dır. Siyasetçiler “curnalcı, müzevvir, âdî… bir sürü hırsız çetesi”, halk (avam) ise “vurdumduymaz”dır:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p><span><em>Öyle dalgın ki, meğer sûrunu İsrafil’in,<br>
</em><em>İşitip, yattığı yerden azıcık silkinsin!<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar<br>
</em><em>Bir mezarlık gibi: Her nasiye bir seng-i mezar!<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Duymamış kaygı denen duyguyu vicdanında.<br>
</em><em>Okunur her birinin cebhe-i hüsrânında,<br>
</em><em>“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;<br>
</em><em>Serseri kevne geleliden beri sersem gezerim!”<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Eskiden kalma bu söz, sanki o cansız beyinin,<br>
</em><em>Dest-i kudretle yazılmış ezelî hatırası!</em></span></p>
<p>Yine aynı eserde, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerini dolaşan ve Rusya ve Çin’deki Müslümanların vaziyetinden de umutsuzluğa düşen vaiz, Hindistan’da iken İstanbul’da II. Meşrutiyet’in ilân edildiğini haber alır. Fakat padişahın durup dururken bu kararı vermeyeceğini, daha önce “vurdumduymaz” olarak nitelediği milletten ise bu yolda bir baskının gelemeyeceğini düşündüğü için bu habere inanamaz:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p><span><em>Verdi kanun-ı esasî… Bu, çıkar rüya mı?<br>
</em><em>Yok canım öyle değil: Milletin istirhamı,<br>
</em><em>Şekl-i tehdid alıvermiş, o da muztar kalmış.<br>
</em><em>Hangi millet acaba? Her ne işitsen yanlış.</em></span></p>
<p>Millet hakkındaki bu karamsarlık, Mehmet Akif’in 1915’ten önceki şiirlerinin çoğunda bulunmaktadır. Çanakkale Savaşı’ndan önceki tarihlere ait şiirlerinin birçoğunda onun, içinde bulunduğu feci durumu kavrama ve geleceği düşünerek endişelenme yetisinden mahrum bulunduğunu düşündüğü milleti “yığın”, “cenaze”, “leş”, “dilenci”, “meyyit” ve “yüreksiz” gibi sıfat ve imajlarla birlikte andığı görülmektedir. Hakkın Seslerinde yer alan, Yusuf suresinin 87. ayetinin serbest bir yorumu mahiyetindeki şiirde, umutsuzluk içinde bulunduğunu gözlemlediği milleti bu olumsuz sıfatlarla tasvir eden mısralar vardır:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span><em>Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir”<br>
</em><em>Davransana. Eller de senin baş da senindir!<br>
</em><em>His yok, hareket yok, acı yok. Leş mi kesildin?<br>
</em><em>Hayret veriyorsun bana. Sen böyle değildin.<br>
</em><em>Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz?<br>
</em><em>Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz?<br>
</em><em>(…)<br>
</em><em>Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş.<br>
</em><em>Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş. Batıyormuş!”<br>
</em><em>Lâkin hani milyonları örten şu yığından,<br>
</em><em>Tek kol da “Yapışsam.” demiyor bir tarafından!</em></span></p>
<p>Aynı kitapta yer alan, Zümer suresinin 9. ayetinin yorumu şeklindeki şiirde de “leş” imajıyla karşılaşırız:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p><span><em>Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!<br>
</em><em>İslâm’ı da “Batsın!” diye tutmuş, yediyorsun!<br>
</em><em>Allah’tan utan! Bari bırak dini elinden.<br>
</em><em>Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!</em></span></p>
<p>Fatih Kürsüsü’nde adlı eserde şair, millet için yine “leş” ve “cenaze” imajını kullanır. Söz konusu eserin anlatıcısı durumundaki vaiz, İslâm dünyasını oluşturan milletleri “Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar” hâlinde görür. Yine bu milletler “esaretiyle mübahî”dirler. “Damarlarındaki kan adeta irinleşmiş”tir ve bütünüyle İslâm dünyası “bir yığın leş”ten ibarettir. Milletlerin içindeki yeri “dilenci mevkii”dir. Sadece günü kurtarmak için “şeref, şan, şehamet, din, iman, vatan, hiss-i hamiyet, hak, vicdan…” gibi bütün mukaddeslerini terk etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Mehmet Akif’in Asım adlı eserinde, geleceğe umutla bakan Hocazade ile umudunu büyük ölçüde yitirmiş olan Köse İmam çatışma hâlindedirler.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu şiirde de, Akif’in karamsar tarafını temsil eden Köse İmam, milleti “leş”e benzetir. Fakat Akif’teki iyimser ruh halini yansıtan Hocazade buna itiraz eder. Ona göre millet “dipdiri”dir. Sadece biraz “dalgın”dır, elinden tutan ve yol gösteren olduğu takdirde kurtuluşunu gerçekleştirecektir.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> 1919 yılında Sebilü’r-reşat’ta neşrine başladığı<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> ve 1924 yılında tamamladığı Asım, Mehmet Akif’in millete bakışındaki değişimin izlenebileceği bir eserdir. Çanakkale şehitleriyle ilgili abidevî mısraların da bulunduğu Asım’da Akif’in millet konusundaki olumsuz ve karamsar tavrının yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz Hakkın Sesleri ve Hatıralar adlı kitaplarında yer alan şiirlerle karşılaştırıldığında değişmeye başladığını görüyoruz. Bu değişimin ve umudun zirvesi İstiklâl Marşı’dır. Artık millet leş, dilenci, meyyit, cenaze vb. değil, “istiklâl”i hak eden kahraman bir “ırk”tır. Ve İstiklâl Marşı’nda artık “millet”le “ırk” aynı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır. Çünkü Millî Mücadele’yi veren Türk milletidir ve savunduğu yurt da Türk milletinin vatanı olan Anadolu’dur. Dolayısıyla İstiklâl Marşı’yla Akif, İslâmî duyarlığını korumaya devam etmekle birlikte, artık İslâm dünyasının değil Türk milletinin sözcüsü durumundadır.</p>
<p>Mehmet Akif’in şiir ve düşünce dünyasında “ordu” ve “millet” birbirinin içinde ve birbirini tamamlayan kavramlar olarak yer almaktadır. Bu yüzden onun şiirlerindeki, orduyla ilgili değinmeleri milletten bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Örneğin Hatıraların ilk manzumesi olan, Bakara suresinin 286. ayetinin yorumunda şair, milletinin yüzyıllar boyunca İslâm’ın koruyuculuğunu yaptığını hatırlatarak, Allah’ın “bir emrine ecdadı da ahfadı da kurban” olduğu hâlde bugün felâketten felâkete sürüklenmesinden duyduğu acıyı anlatır ve “Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken” yeni bir savaşla karşı karşıya kalmasının bir bakıma bu milletin hak etmediği bir sonuç olduğunu söyler. Fakat -Birinci Dünya Savaşı’nı kastederek- “bu cehennem”in bile onu yıldıramadığını, “kum dalgalarından”, “çöller”den, “kar kütlelerinden” “bir çağlayan gibi” geçmekte olduğunu belirtir. Böylece milletten söz edilen mısralarla başlayan şiir, milletin orduya dönüşmesiyle, Allah yolunda korkusuzca ölüme atılan ordunun zaferi hak ettiğini belirten mısralarla sona erer:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p><span><em>Bir böyle şehidin ki mükâfatı zaferdir,<br>
</em><em>Vermezsen İlâhî dökülen hûnu hederdir!</em></span></p>
<p>Şiirin bu ikinci kısmı, daha sonra Asım’da göreceğimiz, Çanakkale şehitlerine hitap eden parça ve İstiklâl Marşı ile benzerlik göstermektedir. Süleymaniye Kürsüsü’nde, Fatih Kürsüsü’nde ve Hakkın Seslerindeki manzumelerde görülen karamsarlık, böylece tedricen dağılarak yerini umut ve iyimserlikle değiştirir.</p>
<p>Berlin Hatıralarındaki, Çanakkale’yi savunan ordudan söz eden mısralar da Akif’teki bu dönüşümü çarpıcı bir şekilde yansıtır. Yine karamsarlıkla başlayan ve İslâm dünyasının özellikle son yüzyılda çektiği acıları terennüm eden mısralarla süren şiir, Çanakkale savunmasının yarattığı umut ve iyimserlikle sona erer. Şiirin sonunda, Çanakkale’de geri çekilmeyen “Muazzam ordumuzun en muazzam evlâdı”, şaire, “Korkma!” Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz” şeklinde seslenir. Askerin bu hitabı “Yakında kurtulacaktır bu cephe” mısrasıyla sona erer ve şair bu hitabı, inanılması güç bir müjde olarak değerlendirerek şiiri şu mısralarla tamamlar:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p><span><em>-Kurtulacak?.<br>
</em><em>Demek yıkılmayacak kıblegâh-ı âmâlim.<br>
</em><em>Demek ki ölmüyoruz.<br>
</em><em>Haydi arkadaş gidelim!</em></span></p>
<p>Bu şiirde, ordunun şaire ve şairin şahsında millete seslenerek söylediği “Korkma!” haykırışı, İstiklâl Marşı’nda şairin orduya -şiirin orduya ithaf edildiğini hatırlayalım- ve millete seslenişine dönüşecek ve böylece şair, ordu ve millet birleşecektir.</p>
<p>Üzerinde duracağımız kavramlardan ikincisi “istiklâl”dir. Mehmet Akif bu kavramı çoğunlukla “izmihlâl” kavramıyla birlikte kullanmıştır. Bunların hemen yanı başında, istiklâlle aynı anlam dairesinde bulunan “hürriyet” ve anlamı izmihlâle yakın olan “istibdad” kavramları vardır. Bu kavramlar çerçevesinde de Mehmet Akif’i, Safahat’taki birçok şiirinde önceleri karamsar bir yaklaşım içinde görüyoruz. İstiklâl Marşı’na takaddüm eden şiirlerde bu karamsarlık dağılmaya başlar ve şairimizin iyimser ve umutlu ruh hâli galip gelir.</p>
<p>Birinci Safahat’taki, ilk kısmı Mithat Cemal’e ait olan Acem Şahı başlıklı şiirde izmihlâl, istibdadın bir sonucu olarak gösterilmiştir. Şiirin bütününden çıkan anlam, hürriyetin yokluğunun bir toplumun da felâketi olacağıdır. Bu yüzden İstiklâl Marşı’ndaki “Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım/Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısraları ile “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” ve “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl” mısralarını birlikte düşünmek gerekir.</p>
<p>Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı eserde şairin konuşturduğu vaiz, II. Meşrutiyet’ten sonra istiklâl ve hürriyetin değerini anlamayan toplumu eleştirir ve onlara özgürlüğün değerini bilmelerini, bunun için esaret altındaki milletlerin hayatına, izmihlâlin “çehre-i meş’umuna” bakmalarını salık verir:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p><span><em>Azıcık bilmek için kadrini istiklâlin,<br>
</em></span><em><span>Bakınız çehre-i meş’umuna izmihlâlin</span> </em></p>
<p>Mehmet Akif, Hatıralardaki, Âl-i İmran suresinin 102. ayetinin yorumlandığı şiirde<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> toplumu ahlâkî bir izmihlâl içinde görür ve “en müthiş izmihlâl” olarak gördüğü bu düşüşün “milliyet” ve “istiklâl”i de ortadan kaldıracağını belirtir. Yine aynı kitaptaki, “Müslümanlık nerede! Bizden geçmiş insanlık bile.” mısrasıyla başlayan şiirde<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>, toplumun “his denen devletliden” nasibi kalmadığını söyleyen şair, bunun doğuracağı sonucun topyekûn bir felaket olacağını belirterek “Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz.” der. Aynı kitaptaki, “Müslümanlık huyun güzelliğinden ibarettir” hadis-i şerifinin yorumu mahiyetindeki şiirde de<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> milleti “tek bir dalganın pâmâl-i izmihlâli” ve “mahkûmiyetin timsali” olarak niteler. El-Uksur’da<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> şiirinde ise İslam dünyasını “içinden bir gün heva-yı istiklâl” esmemiş bir kitle olarak görür. Daha da çoğaltabileceğimiz bu örneklerde görüldüğü gibi Mehmet Akif’in 1915’ten önceki şiirlerinde istiklâl ve hürriyet, İslâm dünyasının eskiden sahip olup sonradan kaybettiği değerler arasında yer almaktadır. Şairin bu dönemde “millet”e bakışında olduğu gibi hürriyet ve istiklâl konusunda da karamsar ve hattâ umutsuz olduğu görülmektedir. Bu karamsar ruh hâli Çanakkale ve Milli Mücadele ile dağılmıştır. Millet için artık izmihlâl yoktur ve millet ortaya koyduğu mücadele ile hürriyet ve istiklâli hak etmiştir: “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”</p>
<p>Mehmet Akif’in ilk şiirlerinden itibaren üzerinde ısrarla durduğu istiklâl kavramının millî marşımızın yazıldığı dönemde adeta büyülü bir kavram haline geldiğini de belirtmek gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şairlerimizden yazılmasını istediği marşın adı adeta toplumsal bir mutabakatla “İstiklâl Marşı” olarak belirlenmiştir. Maarif Vekâleti’nin açtığı müsabakaya katılan ve ilk elemeden sonra mecliste görüşülmek üzere tespit edilen altı şiirden birinin adı İstiklâl Türküsü, bir diğerininki İstiklâl Marşı’dır.</p>
<p>Başlığı bulunmayan dördüncü şiir “Ey Müslüman, Ey Türk oğlu/Açıldı istiklâl yolu” mısralarıyla başlamaktadır. Beşinci şiirin bir mısrası “Atıl, ez, vur senindir istiklâl” şeklindedir.<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Gazi Mustafa Kemal’in de, İstiklâl Marşı’nın ilk kez meclis kürsüsünde okunduğu gün yaptığı konuşmada istiklâl ve izmihlâl kavramlarına vurgu yapmış olması, İstiklâl Marşı’nın yazıldığı dönemin ruh hâli hakkında bir fikir vermektedir:<a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>“Muhterem arkadaşlarım, bütün bir millet ölümle göz göze baktığımız mütareke günlerinden başlayarak bugüne kadar kat’ ettiğimiz mesafeleri, atladığımız sayısız müşkülâtı bir defa daha beraber tahattur edelim. Ne vakit başladığı bilinmeyen zamanlardan beri şeref-i istiklâl ile yaşayan milletimiz en feci bir izmihlâl ile nihayet buluyor gibi görünmüş iken kayd-ı esarete karşı evlâdını kıyama davet eden ecdad sesi kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son halâs mücadelesine davet etti.”</p>
<p>Yine aynı şiirlerde “millet” ve “Türklük” kavramlarının da -İstiklâl Marşı’nda olduğu gibi- öne çıkması dikkat çekicidir. İlk elemede seçilen şiirlerden Hüseyin Suad’a ait olanı “Türkün evvelce büyük bir pederi/Çekti sancağa hilâl-i seheri” mısralarıyla başlamaktadır ve nakarat mısraları “Yürü ey milletin efradı yürü/Ak süt emmiş vatan evlâdı yürü” şeklindedir. A. S. İmzalı şiir “Millet aşkı, din aşkı, vatan aşkı uyansın” mısrasıyla başlar. Aynı şiirin nakarat kıtası “Türk oğludur bu millet/Türkündür bu memleket/Türk oğludur bu millet/Türkündür bu memleket” şeklindedir. Kemalettin Kâmi’nin şiirinde Türkün kolunun bükülemezliğine, Türk milletinin “her milletten ulu” olduğuna vurgu yapılmaktadır. İskender Hakî’nin şiiri “Ey Müslüman, Ey Türk oğlu” mısrasıyla başlar, “Türk ordusu”na duyulan güveni, “Türk vatanı”nın güzelliğini anlatan mısralarla devam eder. M. İmzalı şiirde de “Kahraman Türk”, “Ey büyük ünlü milletim” gibi ifadeler vardır. Son olarak Mehmet Muhsin’in şiirinde de aynı şekilde Türk ordusu ve milleti yüceltilmektedir. Bu şiirin nakarat mısraları “Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım-şitab/Göster cihan-ı mağribe bin şanlı inkılâb” şeklindedir. Bu şiirlerden hiçbiri elbette edebî ve estetik bakımdan Mehmet Akif’in şiiriyle karşılaştırılacak düzeyde değildir. Fakat İstiklâl Marşı’nda öne çıkan kavramların bu şiirlerde de hemen hemen aynı bakış açısını yansıtacak şekilde yer almış olmaları devre hakim olan ruh hâlini göstermesi bakımından dikkate değer.</p>
<p>Elbette devir bir istiklâl mücadelesinin verildiği devirdir ve dolayısıyla Mehmet Akif’in şiiriyle birlikte millî marş olmak üzere kaleme alınan bu şiirlerde de millî bağımsızlıkla ilgili kavramların öne çıkması da tabiîdir. Fakat -yukarıda göstermeye çalıştığımız üzere- Mehmet Akif’in şiirine bu kavramlar yeni girmiş değildir. 1908’de yayımlamaya başladığı ilk şiirlerinden itibaren millet, istiklâl ve hürriyetin yokluğunun yasını tutan Mehmet Akif, milletin dirilişi ve hürriyet ve istiklâline sahip çıkışının coşkusunu da milletinin en yetkin bir kalemi olarak dile getirmiştir.</p>
<p>Türk edebiyatında Mehmet Akif kadar yaşadığı dönemde toplumu derinden etkileyen ve sarsan olaylarla ilişkili olan az şair vardır. İstiklâl Savaşı öncesinde ülkenin yaşadığı facialar Akif’i büyük ölçüde umutsuzluğa düşürmüş, fakat kuvvetli bir imana sahip olduğundan, bir bakıma Allah’a isyan anlamına geldiğini bildiği bu umutsuzluğu imanıyla yenmeye çalışmıştır. Birinci Safahat’ta yer alan Tevhid Yahud Feryad ve İnsan manzumeleri, Akif’te esasen insanın varoluşuna dair iki farklı ruh hâli veya düşüncenin bir arada bulunduğunu göstermektedir. İlk şiirdeki, içinde bulunduğu evrenle ilgili hiçbir tasarruf hak ve yeteneğine sahip bulunmayan bir insan anlayışına karşılık ikinci şiirde insan, azim ve iradesiyle dünyayı hatta evreni değiştirme iradesine sahip bir varlık olarak tanımlanır. İstiklâl Marşı’na kadar yazdığı şiirlerin birçoğunda bu iki farklı ruh hâli çatışma hâlindedir. Sözgelişi, Birinci Safahat’taki Azim ve Geçinme Belâsı şiirleri, Safahat’ın ikinci kitabı olan Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı eser, Hakkın Sesleri’ndeki şiirlerin hemen tamamı, Hatıralardaki manzumelerin çoğu bu çatışan ruh hâlini yansıtır. Akif’in şaheseri olan, Hocazade ve Köse İmam adlı iki kişinin karşılıklı konuşmaları şeklinde düzenlenmiş Asım da söz konusu iki şahsiyet şairimizin içindeki çatışmanın iki farklı kişi hâlinde dışa vuruluşudur.</p>
<p>Bu çatışmanın, Akif’in şiirinin, -yukarıda belirttiğimiz gibi- döneminin olaylarına bağlı oluşundan kaynaklandığı kuşkusuzdur. Çanakkale Savaşı’ndan itibaren karamsarlığını büyük ölçüde yenen ve bu iyimserlik ve umutla Milli Mücadele’ye katılan Akif, önceden yazdığı şiirleri ile bir bakıma İstiklâl Marşı’nı yazması gereken şair olduğunu kabul ettirmişti.</p>
<p>O, istiklâlin milletinin hakkı olduğunu söyledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, temsilcisi olduğu millet adına, ona İstiklâl Marşı şairi olma hak ve onurunu verdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fazıl GÖKÇEK</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 161-165</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Osmanlıcılık ideolojisinin tanımı ve çerçevesi için bkz. Şükrü Hanioğlu, “Osmanlıcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 5, s. 1389-1393.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İslâmcılık ideolojisi konusunda bkz. Şerif Mardin, “İslâmcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 5, s. 1400-1404; İsmail Kara, “Tanzimat’tan Cumhuriyete İslâmcılık Tartışmaları”, a.g.e., s. 1405-1420.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İslâmcı ideolojinin Yeni Osmanlılarla ilişkisi konusunda bkz. Mümtaz’er Türköne, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, İstanbul, 1991, özellikle bkz. s. 93-143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Türkçülük konusunda bkz. Şükrü Hanioğlu, “Türkçülük”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c. 5, s. 1394-1399.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Hasan Basri Çantay, “Millî İstiklâl Marşı Nasıl Yazıldı? Nasıl Kabul Edildi?”, Akifnâme, İstanbul, 1966, s. 62-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Esasen kelimenin o dönemin yazı dilindeki kullanımının da dinî aidiyeti ifade edecek şekilde olduğu belirtilmelidir. 1900 yılında yayımlanan Kamus-ı Türkî’nin millet kavramı için yaptığı tanım bunu doğrulamakta, fakat kelimenin anlam değişmesine uğramaya başladığını da göstermektedir: “Millet: 1. Din, mezhep, kîş: Millet-i İbrahim; din ve millet ikisi birdir. 2. Bir din ve mezhepte bulunan cemaat: Millet-i İslâm; milel-i muhtelife rüesası (Lisanımızda bu lügat sehven ümmet ve ümmet lügati millet yerine kullanılıp meselâ “milel-i İslâmiye” ve “Türk milleti” ve bilakis “ümmet-i İslâmiye” diyenler vardır. Halbuki doğrusu “millet-i İslâmiye” ve “ümem-i İslâmiye” ve “Türk ümmeti” demektir. Zira millet-i İslâmiye bir ve ümem-i İslâmiye yani din-i İslâm’a tâbi akvam ise çoktur. Tashihen istimali elzemdir.)”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Safahat, Eski ve Yeni Harfli Metinler ile Tenkidli Neşir (Edisyon Kritik) Bir Arada, (Hz. M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Safahat, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Safahat, s. 192-193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Safahat, s. 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Safahat, s. 236-237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Orhan Okay’ın da isabetle belirttiği gibi bu eserde “Köse İmam, Akif’in Çanakkale Savaşlarına kadar bedbin olan ruh halidir. Köse İmam’ı tenkit eden, onu haddinden fazla karamsar bulan, onun mensup olduğu medrese takımını da zaman zaman suçlayan, yer yer milletimizin şanlı mazisinden ve ecdadından bahsederek yeniden o günlerin geleceği ümidini veren Hocazade ise Akif’in, Çanakkale Savaşlarını görerek ümitsizlikleri imanla değiştiren ruh halidir.” Orhan Okay, “Şehitlikte Bir Şair: Mehmet Akif”, Sanat ve Edebiyat Yazıları, İstanbul, 1990, s. 168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Safahat, s. 394.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Sebilü’r-reşat, c. 17, nr. 441, 22 Zilhicce 1337/18 Eylül 1919, s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Safahat, ss. 277-279.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Safahat, s. 325.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Safahat, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Safahat, ss. 282-283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Safahat, ss. 284-285.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Safahat, ss. 288-289.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Safahat, ss. 292-297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Söz konusu şiirlerin metinleri için bkz. M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar I, 2. bs., İstanbul, 1989, ss. 126-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mehmet-akif-ve-istiklal-marsi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Aktaran; Eşref Edib, Mehmed Akif, C. 1, İstanbul, 1962, s. 160.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yahya Kemal ve Eski Şiirimiz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yahya-kemal-ve-eski-siirimiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yahya-kemal-ve-eski-siirimiz</guid>
<description><![CDATA[ Yahya Kemal ve Eski Şiirimiz
Yahya Kemal, şiir zevkini ve şiir dilini Eski Şiirimizde bulmuş, divan şiirini hâlis şiir olarak kabul etmiştir. Yahya Kemal’in bu şiir anlayışını, doğduğu şehir, yetiştiği muhit ve ilk şiir karalamaları oluşturur. Bu tercih öylesine doğaldır ve Yahya Kemal’in yapısına sinmiştir. Hatıralarında, doğduğu şehir Üsküp için “son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle muhafaza etmiş bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66ff112cc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yahya, Kemal, Eski, Şiirimiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="420" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Yahya-Kemal-Beyatli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yahya-kemal-ve-eski-siirimiz.html">Yahya Kemal ve Eski Şiirimiz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Nezahat ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p>Yahya Kemal, şiir zevkini ve şiir dilini Eski Şiirimizde bulmuş, divan şiirini hâlis şiir olarak kabul etmiştir. Yahya Kemal’in bu şiir anlayışını, doğduğu şehir, yetiştiği muhit ve ilk şiir karalamaları oluşturur. Bu tercih öylesine doğaldır ve Yahya Kemal’in yapısına sinmiştir. Hatıralarında, doğduğu şehir Üsküp için “son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamiyle muhafaza etmiş bir Türk şehriydi. Murad-ı Sânî devrinin canlı bir resmi gibiydi. Halk hâlâ o lehçeyle konuşur, o türlü esvaplar giyer, o devirdeki gibi yaşardı.” satırlarını kaydeder. Yahya Kemal’e göre bir İstanbullu, Üsküp’ün yaşlılarını görse Naima tarihinden fırlamış tipler sanır, gençlerini ise yeniçerilere benzetirdi.</p>
<p>Yahya Kemal on beş yaşında iken aruzla şiir yazmaya başlar. Ebced hesabını öğrenir. Üsküp’teki Sâdi Dergâhı’nın semahanesine tarih düşürür. Vezin hatalarını Rıfaî Şeyhi Sadeddin Efendi’ye tashih ettirir. Şiir konusundaki belâgat bilgilerini Muallim Naci’nin eserlerinden alır. Muallim Naci’yi müteakip Recâizâde Ekrem’in Tâlim-i edebiyatını okur, aynı zamanda Ruhî Divânı üzerinde çalışır. On beş yaşının şiir dünyasına, az sonra Abdülhak Hâmit Makberi’yle katılacaktır. Yahya Kemal bu sırada vezinlerin birçoğunu kullanabildiğini kafiyelerinin acemilikten kurtulduğunu, rindâne şiirler yazmaya başladığını kaydeder. Yahya Kemal, Selânik İdâdisine gönderildiğinde “Selânik çok daha medenî bir şehir” olmasına rağmen, köhne Üsküp’ü camileriyle, şadırvanlarıyla, ruhânî haliyle özler, bu hasretle şiire yönelir.</p>
<p>1902’de İstanbul’a geldiğinde, İstanbul Edebiyatı, Servet-i Fünûn Edebiyatı demektir. Yahya Kemal bu ilk gençlik yıllarında, Selânik’teki hocalarının etkisiyle Jön Türklere hayranlık duymaktadır. İstanbul’da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in şiirlerini tanıyınca Muallim Naci ve Recâizâde Ekrem’i artık eski bulur. Kendi ifadesiyle “bir kelime Fransızca bilmeden alafranga olmuş”tur.</p>
<p>İstanbul’da bir sene kalır, kaçarcasına Paris’e gider. Paris’te hem Fransızca öğrenir hem de âteşîn bir merakla Fransız şiirini inceler. Bu yıllarda artık Servet-i Fünûncuları da beğenmez. Onları Fransız şiirinin taklitçisi, ihtirassız, köksüz ve acemice bulur. Zihninde daima “Yeni Türkçeyle, kendi duygumuzun ifadesi, hâlis ve samimi bir şiir nasıl yazılabilir” düşüncesi vardır. İşte bu noktada Parnasçı şair Jose Mari de Heredia’nın şiirleri Yahya Kemal’e ışık tutar. Bu şiirlerle hemhal olurken Yunan ve Lâtin şiirinin tadını alır. Öteden beri aradığı şiir dilini bulduğunu keşfeder. Bu yeni Türk şiirinin dili, Yunan ve Lâtin şiirinde tecessüm eden antikite heykellerinin kusursuz yontusu ve yalınlığına sahip “beyaz lisan” dediği bir dil gibi olmalıdır. Böyle bir Türkçe ve şiir dili eski şiirin berceste (sıçramış) mısralarında vardır. Bu mısra-ı bercesteler yalın bir Türkçeyle bizim duygularımızı ifade ederler. Meselâ:</p>
<p><span><em>“Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz”</em></span><br>
<span><em>“Bugün şâdım ki yâr ağlar benimçün”</em></span><br>
<span><em>“Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile</em></span><br>
<span><em>İstemem sensiz olan sohbet-i yâranı bile”</em></span></p>
<p>mısraları böyle beyaz bir Türkçedir.</p>
<p>Eski şiir, hatıraları bir musikî notasıyla cisimleştiren bir lisana sahiptir. Şiirde musikî, bir diğer deyişle derûnî ahenk, dilin yarattığı şiirsel musikînin oluşması, konusunda Yahya Kemal’i uyaran sembolist şairler Mallarme ve Verlain’dir. Yahya Kemal aradığı derûnî ahengi Divân şiirinde bulur.</p>
<p>Görüldüğü gibi Yahya Kemal, Divân şiirinde aradığı iki özelliği bulmuştur:</p>
<ol>
<li>Konuşma Türkçesine dayanan yalın dil “beyaz lisan”; bunun mısra-ı berceste ve beytü’l- gazellerde olduğundan emindir.</li>
<li>Bize has duyguların müziğini, notasını veren şiirsel musikî dili. Bu da eski şiirimizde sesleri, hece ve kelime olarak yatay ve dikey bir şekilde istif etmek özelliğidir. Bu özellik Bâkî,</li>
</ol>
<p>Neşâtî, Şeyh Galip gibi şairlerde açıklıkla gözlemlenir.</p>
<p>Yahya Kemal, Faruk Nafiz’e Varşova’dan gönderdiği mektupta “şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir; hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Derûnî ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümaresiyle söylenen söz şiir olamaz” der.</p>
<p>Yahya Kemal, “Şiir Okumaya Dair” makalesinde Nedim’in “Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun” mısrasında “bu kelimelerin hiçbiri fazla veya eksik değildir; altısı birden musikî cümlesidir. Baştaki “dökülen”, bin türlü manâda kullandığımız “dökülen” değildir. Nedim’in tam o şevk ânını ifade ettiği bir tınnetdedir. Kelimelerin istifini bozarsak o derûnî ahenk kaybolur” satırlarını kaydeder.</p>
<p>Yahya Kemal, “halis şiir nâdir bir madendir. Şiir güfteden önce bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir nesir sahasına atılmalıdır” der. Bu anlayışını bir gazelle dile getirir:</p>
<p><span><em>“Bir şi’r mest edince şarab-ı ezel gibi</em></span><br>
<span><em>Her mısraıyla vehm olunur en güzel gibi</em></span><br>
<span><em>Üstad elinde ser-te-ser âhenk olur lisân</em></span><br>
<span><em>Mızraba ses verir kelimâtıyla tel gibi</em></span><br>
<span><em>Elhân duyulmadıkça belâgat girân gelür</em></span><br>
<span><em>Lâf ü güzâftan mütehassıl kesel gibi</em></span><br>
<span><em>Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ</em></span><br>
<span><em>Her beyti olmalı beytü’l- gazel gibi</em></span><br>
<span><em>Ber-ceste şi’r başka mesel başkadır Kemal</em></span><br>
<span><em>Pesten terânedir nice sözler mesel gibi”</em></span></p>
<p>Yahya Kemal’in eski şiirde bulduğu diğer önemli bir özellik, eski Türk toplumunun ruhunu dile getirmesidir. Kılığı, kıyafeti, düşünüşü ve yaşayışıyla zevk u şevkını yansıtır. Bütün toplumun terennümüdür. Toplumdan kopuk değildir. Şair, divânını yazıp bitirdikten sonra hattata verir. Hattat ta’lik hattın kıvraklığıyla sanatını ortaya koyup mücellide gönderir. Müzehhip ve mücellid yeteneklerinin en güzel işlemlerini ortaya koymaya çalışarak kitabı tamamlarlar. Şairin divânındaki gazellerden bazıları musikîşinaslar tarafından bestelenerek Rumeli ve Anadolu konaklarında, kahvehanelerde, kervansaraylarda, kışlalarda dilden dile sazdan saza dolaşır. Şair camilere, çeşmelere, imâretlere, sebillere, kasrlara tarih düşürür, kitabe yazar. Taş ustaları bunları sülüs ve celî sülüsle taşlara hâkkederler. Şair, sultanların, devlet adamlarının başarılarını, savaşlarını kaside ve fetihnâmelerle dile getirir. Halkın beğenmediklerini hicveder. Yönetim elden ele dolanan şiirlerle tenkîd edilir. Devlet törenleri, saray törenleri, halkın eğlenceleri surnâmelerle anlatılır. Şehirler, şehrengizlerle tasvir edilir. Eski şiir böylesine hayatın içindedir. Artık bu ruh ölmüştür. Ancak henüz yerine yenisi kurulamamıştır. Edebiyat artık âteşîn bir hayattan fışkırmaz, zemini çoraktır. Bu yeni şiirde insanlar “iğrenir”, hayran olmaz “tiksinir”, zevk almaz “eğlenir”. Aşkın manâsı “alâka”, hayatın manâsı “nefsin arzularına teslim olmuş” gibi kabul edilir.</p>
<p>Bu noktada Yahya Kemal nasıl bir şiir istiyoruza gelir. Evet şiir her şeyden önce musikîdir. Beyaz lisanla bu musikî yaratılmalıdır. Ama Yahya Kemal’in “ruh olmazsa şiir olmaz” dediği “yeni ruh”tan anladığı nedir? Buna</p>
<p>Yahya Kemal “Vatanın Kâinatı” adını koyar. Türk Edebiyatı vatanın kâinatından ibaret bir daire olmalıdır. Bizim kâinatımızı Malazgirt’ten sonra bin yıllık Türkiye tarihi yaratmıştır. Ondan önceki tarihimiz sadece bir mukaddimedir. Yahya Kemal’in bu görüşü, çok etkilendiği Fransız tarih görüşü olan “Fransa’yı bin yıllık Fransız toprağı yaratmıştır” cümlesidir.</p>
<p>Bizde Türkiye’yi vatan yapanlar, Alpaslan ve Yavuz Sultan Selim gibi akıncı hükümdarlardır. Yahya Kemal onları tebcil eder. Yahya Kemal’e göre Müslümanlık, halkımızın saf ruhunun yapıcısı ve sahih aynasıdır. Şiirlerinde böyle bir müslüman hayat tarzını anlatmaya çalışır. Müslümanlığın mistik yorumu melâmik ve kalenderilik, Anadolu halkının yaşayışında özgün bir renktir. “Vatanın Kâinatı”nda tarih, coğrafya kültür sentezinin ortaya koyduğu önemli bir diğer tip, bu mistik özellikleri taşıyan rind tipidir. Yahya Kemal rindâne şiirlerinde eski şiirin dilini ve ruhunu yakalar; ayrıca bu eski mistisizmi kaybetmenin hüznünü dile getirir.</p>
<p><span><em>Fer almışken tulû-ı kibriyâdan</em></span><br>
<span><em>Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan</em></span><br>
<span><em>Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan</em></span><br>
<span><em>Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan</em></span><br>
<span><em>Niçin nûr inmiyor artık semâdan</em></span><br>
<span><em>Bu şek, bağrımda her gün gâh u bîgâh</em></span><br>
<span><em>Dolaştım “hu” deyüp dergâh dergâh</em></span><br>
<span><em>…</em></span><br>
<span><em>Aba var post var meydanda er yok</em></span><br>
<span><em>Horasan erlerinden bir haber yok</em></span><br>
<span><em>Uzun yollarda durdum hiç eser yok</em></span><br>
<span><em>Diyar-ı Rûma gelmiş evliyâdan</em></span><br>
<span><em>Tecelligâh iken binlerce rinde</em></span><br>
<span><em>Melâmet söndü şarkın her yerinde</em></span><br>
<span><em>Bu devrin gerçi son sohbetlerinde</em></span><br>
<span><em>Nefesler dinledik saz-ı Rıza’dan</em></span></p>
<p>Yahya Kemal, rindâne şiirlerinde tasavvuf felsefesinin ruhunu yakalamıştır. Bu şiirler ruh ve dil olarak eski şiirin tadındadır.</p>
<p><span><em>İksîri içenler ezelî sâgardan</em></span><br>
<span><em>Mestî-i melâmetle geçerler serden</em></span><br>
<span><em>Bir kerre ene’l-hak diyen erbâb-ı dile</em></span><br>
<span><em>Hallâk-ı avâlim görünür her yerden</em></span><br>
<span><em>Seyreylediğim semâ-ı Mevlânâdır</em></span><br>
<span><em>Devreyleyen ecrâm-ı cihân-ârâdır</em></span><br>
<span><em>Sağ elden uzattıkları peymânelere</em></span><br>
<span><em>Gülrenk sebûlardan akan sahbâdır</em></span></p>
<p>Tanpınar, Yahya Kemal’in Tanzimat’tan beri edebiyatımızın Eski şiirden ayrılma, uzaklaşma imkânları arayacağı yerde eski şiire yaklaşma, onun arkasından gitme çarelerini aradığını kaydeder. Yahya Kemal, Bâkî’deki, Neşâtî’deki, Şeyh Galip’teki lirik sesi ister. Eskiler bu sesi bize ait lirizmle, sesleri sedâlı ve sedâsız olarak yatay ve dikey tekrarlayarak, bunlara en uygun terkipleri bularak, edebî sanatları, vezni, kafiyeyi, redifleri göz önüne alarak meydana getirirler. Yahya Kemal, bu sesi tutkuyla ister:</p>
<p><span><em>Yarab ne müsavâtı ne hürriyeti ver</em></span><br>
<span><em>Hatta ne yoldan gelecek şöhreti ver</em></span><br>
<span><em>Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim</em></span><br>
<span><em>Yarab bana bir ses yaratan kudreti ver</em></span></p>
<p>Başta Tanpınar olmak üzere Yeni Edebiyatçılar Yahya Kemal’in eski mazmunlarla yeni imajlar, yeni terkipler yaptıklarını söyleseler de Yahya Kemal, eski şiiri hem duygu hem ses olarak yakalamıştır:</p>
<p><em><span>Virâne cihanda ne şâhız ne bendeyiz</span></em><br>
<em><span>Rind-i âbâ be-dûş fakîr-i revendeyiz</span></em><br>
<em><span>Pîr ü civân bahar bahar eyleriz sefer</span></em><br>
<em><span>Hem dem otağ-ı Cemle diyâr-ı Çemendeyiz</span></em><br>
<em><span>Yattık bülend servlerin gölgesinde şâd</span></em><br>
<em><span>Dehrin bu hây u hûyundan mecbûl-i handeyiz</span></em><br>
<em><span>Demdir yanar, remad olamaz şeb-çerağ-ı dil</span></em><br>
<em><span>Demdir ki ayş u nûş ile ifnâ-yı tendeyiz</span></em></p>
<p>Yahya Kemal’in bu gazelinde Bâkî, Ruhî, Neşâtî ve Naili’ye ait şiir dilini ve sesini duymaktayız:</p>
<p>Ruhî:</p>
<p><span><em>Bu âlem-i fânide ne mîr ü ne gedâyız</em></span><br>
<span><em>A’lâlara a’lâlanırız pest ile pestiz</em></span></p>
<p>Bâkî:</p>
<p><span><em>Ezelden Şâh-ı aşkın bende-i fermanıyız câna</em></span><br>
<span><em>Muhabbet mülkünün sultan-ı âlî-şanıyız cânâ</em></span></p>
<p>Nailî:</p>
<p><span><em>Hevâ-yı aşka uyup kûy-ı yare dek gideriz</em></span><br>
<span><em>Nesîm-i subha refikız bahara dek gideriz</em></span><br>
<span><em>Palas pâre-i rindî be-dûş u kâse be-kef</em></span><br>
<span><em>Zekât-ı mey verilir bir diyâra dek gideriz</em></span></p>
<p>Neşâti:</p>
<p><em><span>Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız</span></em><br>
<em><span>Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrada nihânız</span></em><br>
<em><span>Olsak nola bî-nâm u nişân şuhre-i âlem</span></em><br>
<em><span>Biz dil gibi bir turfa muammada nihânız</span></em></p>
<p>Yahya Kemal âdeta tayy-ı zaman ederek eski şiirin ruhunu ve dilini yakalar:</p>
<p><span><em>Çık tayy-ı zaman et açılır her perde</em></span><br>
<span><em>Bir devir geçir istediğin her yerde</em></span><br>
<span><em>Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım</em></span><br>
<span><em>İstanbulu fethettiğimiz günlerde</em></span></p>
<p>Yahya Kemal eski şiirdeki kompozisyon bütünlüğünü de gözden kaçırmaz. Divân şiirinde birim beyit olmakla beraber, gazellerde bir tem ve kompozisyon bütünlüğü daima vardır. Bunun en açık delili rediflerdir:</p>
<p><span><em>O dem ki bir şevk tabân olur gönül gönüle</em></span><br>
<span><em>Bilâ-irâde şitâbân olur gönül gönüle</em></span><br>
<span><em>Görünce ayine-i neşvesinde lâhûtu</em></span><br>
<span><em>Kemal-i vecd ile kurban olur gönül gönüle</em></span></p>
<p>Yahya Kemal, “gönül” redifli bu gazelindeki tasavvuf? neşveyi terennüm ederken Şeyh Galip’ten farklı değildir. Ancak şuna dikkat çekmeliyiz ki Yahya Kemal tayy-ı zaman edip tarihi yaşarken kullandığı kelime, kelime grubu ve sentaksa yaşadığı çağın anlam derinliğini de katar. Parnas ve Sembolist şiir deneyimiyle gazellerini yazarken “Cem bezmi”nden bahsedişinde eski diyonizyak törenlerini bulmak da mümkündür. Hülyalı, ay ışıklı, kızıl atmosferli gazellerinde sembolizmin mübhemiyeti de düşünülebilir. Yahya Kemal tasavvufî terimleri kullanırken sadece Lâhûtî anlam vermez. Bakî’nin kullanışı gibi dünyevi anlamlar da yükler. Meselâ:</p>
<p><span><em>Sâkî, parıldasın şafak-ı meyle câmımız</em></span><br>
<span><em>Mutrip de kim cihanda murad üzre kâmımız</em></span><br>
<span><em>Bizler, kadehde aks-i rûh-ı yari görmüşüz</em></span><br>
<span><em>Bundandır işte lezzet-i şürb-i müdâmımız</em></span></p>
<p>Yahya Kemal, taştir ve tahmislerinde ele aldığı gazellerle bütünleşir. Hem dil hem mazmun olarak onlara tetabuk eder.</p>
<p>Bâkî’nin gazeline taştir:</p>
<p><span><em>Fermân-ı aşka can iledir inkıyâdımız</em></span><br>
<span><em>Pürdür hayâl-i yâr ile her lahza yâdımız</em></span><br>
<span><em>Mevkufdur o mâha samîm-i fuâdımız</em></span><br>
<span><em>Ahır varınca haddine hestî-i şâdımız</em></span><br>
<span><em>Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız</em></span></p>
<p>Neşâtî’nin gazelini tahmis:</p>
<p><span><em>Ye’se gark etti felek külbe-i ahzânı bile</em></span><br>
<span><em>Âteşim geçti cehennemdeki nîrânı bile</em></span><br>
<span><em>Cûş edüp söndüremez gözyaşı tufanı bile</em></span><br>
<span><em>Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile</em></span><br>
<span><em>İstemem sensiz olan sohbet-i yârân-ı bile</em></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Nezahat ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p>Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 166-169</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İkinci Yeni Türk Şiiri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ikinci-yeni-turk-siiri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ikinci-yeni-turk-siiri</guid>
<description><![CDATA[ İkinci Yeni Türk Şiiri
Her milletin edebiyat tarihinde olduğu gibi Türk edebiyatı tarihinde de muhtelif dönemlerden, devirlerden, mekteplerden, ekollerden, hareketlerden, topluluklardan, çığırlardan kısacası her birinin etkisi ve etkinliği diğerinden farklı olan oluşumlardan söz edilir. Genel manasıyla bir bütün olan bir millet edebiyatının daha iyi anlaşılması için, bu kabil ‘ayrımlar’a haddizatında ihtiyaç vardır. Türk şiir tarihi içinde kayda değer oluşumlardan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66fda1956.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İkinci, Yeni, Türk, Şiiri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Cumhuriyet-190-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html">İkinci Yeni Türk Şiiri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Turan KARATAŞ</strong></span></a>
</p><p>Her milletin edebiyat tarihinde olduğu gibi Türk edebiyatı tarihinde de muhtelif dönemlerden, devirlerden, mekteplerden, ekollerden, hareketlerden, topluluklardan, çığırlardan kısacası her birinin etkisi ve etkinliği diğerinden farklı olan oluşumlardan söz edilir. Genel manasıyla bir bütün olan bir millet edebiyatının daha iyi anlaşılması için, bu kabil ‘ayrımlar’a haddizatında ihtiyaç vardır. Türk şiir tarihi içinde kayda değer oluşumlardan biri olan İkinci Yeni şiiri, edebiyat tarihimizin mühim bir meselesidir ve bu yazının konusunu teşkil etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Türk şiirindeki geleneksel sesi ve biçimi yıkan, geçmişten gelen değerleri inkar eden ve özellikle “küçük insan” tipinin, daha bilinen bir ifadeyle işçi sınıfının şiiri olmayı amaç edindiğini dillendiren Orhan Veli şiirinin (Garip Akımı), 1950’li yılların başlarında modası geçmeye başlayınca, daha doğrusu bu yoldaki ürünlerin ‘suyu çıkınca’ ona tepki olarak Attila İlhan şiiri, diğer ve daha kapsayıcı adıyla Mavi Hareketi zuhur etmiştir. Attila İlhan salt yazdığı şiirlerle değil, yazılarıyla da Garip şiirine ilk açık ve sert tepkiyi göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>İkinci Yeni şairlerine göre, Attila İlhan’ın getirdiği bu şiir tarzı da ‘bütünlenen dünya’ karşısında, kısa sürede kendini hızla eskitmiş ve tüketmiştir. (Parantez açıp belirtmek durumundayız ki, böyle bir iddiaya katılmak güçtür. Çünkü Attila İlhan’ın şiiri, bugün bile yaşayan şiirimizin önemli damarlarından biridir. Türk şiirinde bir duraktır. Öyle ki, ‘sol cenah’ta seyr-ü sefer eyleyen birçok genç şair, dönüp dolaşıp Attila İlhan şiirinde nefeslenir, bu şiirle ilhamını tazeler. Kanaatimizce, Attila İlhan şiiri önemli bir yapı taşıdır, modern Türk şiirinde.)</p>
<p>Bu ve benzeri tartışmaların yapıldığı, eskinin suçlanıp yeninin alkışlandığı göz gözü görmez bir ‘şiir tufanı’nda, siyasal<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ve sosyal manzaraya da mütenasip olarak, Türk şiirinin son büyük atılımı kabul edilen ve ‘vaftiz’ adı İkinci Yeni olan şiir doğar. Bu adı, Muzaffer Erdost koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>İkinci Yeni şiirinin adı etrafında olduğu gibi mahiyeti ve ‘ne idiğü’ne dair de oldukça fazla ve birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çünkü İkinci Yeni şairlerinde ne bir işbirliği ne de bir eşzamanlılık görülür. İlk dönem şiirlerinde bile birbirinden farklı yollardan şiir dünyasına adım atan bu şairler, tek tek bir arayış içine girmişler ve kişisel sezgileriyle orda burda, dağınık “uçlar verdikten” nice sonra, benzerlikleri dolayısıyla, ortak özellikleri tespit edilmeye, kurallara bağlanmaya çalışılmıştır. Bu günden bakınca, bu şiir oluşumunun ortak özelliklerini göz önünde bulundurarak adı geçen şairlerin bir grup oluşturduklarını, doğrusu bir arada bulunduklarını görmek ve söylemek daha kolaydır.</p>
<p>Bu hareket içinde yer alan şairlerin bağlandıkları ortak bir manifesto, hepsinin paylaştığı ortak şiir ilkeleri olmadığı için bir ‘ekol’ ya da ‘akım’ niteliği taşımaz. Bu sebeple de, ‘hareket’, ‘atılım’, ‘topluluk’, gibi adlarla anılır. İkinci Yeni’nin niçin akım olmadığına dair değişik görüşler vardır. Mesela, Asım Bezirci, “İkinci Yenici şairler arasında tam bir tutarlık bulunma”dığı için bu şiirin bir ekol olma özelliği gösteremediğini ileri sürer ve der ki: “Ayrıca İkinci Yeni’ye ilişkin özellikler de tutarlı bir bütün meydana getirmezler: Bazı özellikler ne birbiriyle kaynaşırlar ne de birbirini pekiştirirler. Bu sebepten İkinci Yeni’yi bağdaşık bir akım değil, ortak bir hareket saymak daha doğru olur.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Edip Cansever de, hemen hemen aynı kanaattedir. Yerçekimli Karanfil şairi, İkinci Yeni’nin bir akım olmadığına, olamayacağına dikkati çeker: “İkinci Yeni diye bir akım yoktu, olamazdı. (…) bu açılım birtakım şairlerin bir araya gelip, eğilim, yönelim ve belli bir dünya görüşünden hareket ederek, kısaca bir ön andlaşma düzeyinde başlatmadıklarını iyi biliyorum. (…) dıştan bakılan, yalınlaştırılmış, hatta basite indirgetilmiş ‘küçük insan’dan ‘insan’a, insanın karmaşık yapısına, onun aynı zamanda toplumun bir birimi olmasına karşın bireyliğine de ağırlık verme girişimidir…”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Cansever, İkinci Yeni’ye bir akım niteliği kazandırma gayretlerinin, ikinci bir yanılgıya düşmek olacağını da belirtir ve “O, değişik şairlerin, değişik kişilikler kurduğu bir yenileşme alanıdır olsa olsa.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> der.</p>
<p>Bu hareket içinde yer alan ve uçtalıklarıyla dikkati çeken şair Ece Ayhan da, İkinci Yenilerin çokluğuna değinir: “İmdi. Sadece 1955-58 yılları arasında şiir oynadıkları gerekçesiyle, Orhan Velilerden ayrıdırlar gerekçesiyle, bu ozanları, aynı bir Futbol Takımından saymak mümkün değildir diyorum ben. (…) Bir değil, birçok İkinci Yeniler vardır. Şahıs şirketleri, menfaat grupları değil, birçok şiir fakülteleri vardır.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Kanaatimizce, bu konudaki doğru tespitlerden birini Eser Gürson yapmıştır: “.bir akım şiirinin değil, bir değişim şiirinin adı oluyor İkinci Yeni, yoğun bir hava bütünlüğünün adı oluyor. (…) Çünkü onun belirli sınırları yoktur. Her bir şairi, kendi benimsediği olanakların, kendi tuttuğu şiir çizgisinin ustası olmuştur (ya da olabilir).”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Konuyla ilgili olarak görüş ortaya koyanların kimilerine göre bir “azınlığın şiiri” olan İkinci Yeni, kimilerince de “ikinci diktatörlüğün” (Demokrat Parti’nin) şiiridir. Ne denirse densin, İkinci Yeni, tüm kusurlarına rağmen, bir inkıtadan sonra “şiire yeniden dönüş”tür. Bir diğer ifadeyle İkinci Yeni, “Tarihimizde ilk kez parasız yatılıların, taşra doğumluların, hiçbir bir zaman ‘ümran’ görmemişlerin bir ‘sıçraması’dır. “Yani kısacası, ‘bakışımsızlık’lar, ‘sivillik’ler, ‘uçtalıklar’, ‘atonallıklar’ bin yıldan bu yana İkinci Yeni’yle ilk kez gündeme geliyordu.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>İkinci Yeni adının ortaya atılması, taraftar bulması, yerleşmesi ve gelişmesinin, Sartre, Camus, Kafka gibi Batı Avrupa yazarlarının, Fransız gerçeküstücülerinin ve T. S. Eliot, Dylan Thomas, E. E. Cumming gibi gizemci ya da biçimci şairlerin Türkiye’de tanınmaya başlamasıyla paralellik taşıdığı söylenir ki, yabana atılacak bir tespit değildir bu. İyi derecede Fransızca ya da Batı dillerinden birini bilen İkinci Yeni şairlerinin kaynaklarından biri de, şüphesiz Batı şiiridir. Yani, İkinci Yeni’nin ortaya çıkmasında, Batı şiirinin ve o günkü dünya şiirinin etkisi büyüktür.</p>
<p>Edebiyat araştırmalarının alışılmış, kolaycı/genel pencerelerinden bakılınca İkinci Yeni, Garip Akımı’na bir tepki olarak doğmuştur. Bu şiirin, Garipçilerin karşı oldukları birçok ögeye sahip çıktığı, onların savundukları birçok ögeyi ise reddettiği<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> doğrudur ne var ki, derinliğine araştırıldığında bu oluşumun bir tepki şiirinden çok, bir karşı şiir,<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> bir yenileniş ve arayış şiiri olduğu anlaşılır. Başka bir söyleyişle İkinci Yeni’nin ilk vasfı bir tepki şiiri olmadığıdır.</p>
<p>Bu şiirin kesin belirtileri, yani ilk örnekleri 1955-1956 yıllarında Yeditepe dergisinde görülür diyenler, Sezai Karakoç’un 1953-54 yıllarında İstanbul dergisinde çıkan şiirlerinden habersizdir. Yahut da bu örnekler, görmezlikten gelinmiştir. Halbuki, İkinci Yeni diye bahis konusu olan şiirin ilk örnekleri, kanaatimizce Karakoç’un yukarıda adı geçen dergide yayımlanan şiirleri olmalıdır.</p>
<p>İkinci Yeni şiirinin gelişmesi, dal budak salması, Pazar Postası’nda<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> görülür. Belli bir süre bu gazete/dergi etrafında toplanan Oktay Rifat (1914-1988), İhan Berk (doğ. 1918), Turgut Uyar (1927-1985), Edip Cansever (1928-1986), Ece Ayhan (doğ. 1931), Cemal Süreya (1931-1990), Sezai Karakoç (doğ. 1933), Kemal Özer (doğ. 1935), Ülkü Tamer (doğ. 1937) İkinci Yeni şiirinin önde gelen isimleri olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu şiirin tipik/özgün örneklerini içeren ve bu dönem şairlerinin en ortak özelliklere sahip ürünleri şu kitaplarda bulunabilir: Oktay Rifat: Perçemli Sokak (1956), Edip Cansever: Yerçekimli Karanfil (1957), Cemal Süreya: Üvercinka (1958), İlhan Berk: Galile Denizi (1958), Turgut Uyar: Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959), Sezai Karakoç: Körfez (1959), Kemal Özer: Gül Yordamı (1959), Ülkü Tamer: Soğuk Otların Altında (1959), Ece Ayhan: Kınar Hanımın Denizleri (1959).</p>
<p>İsmet Özel’in hemen her anışında ısrarla ‘1954-59 atılımı’ diyerek beş yıllık bir zaman dilimine sığdırdığı/sıkıştırdığı ama kanaatimizce yaklaşık on yıllık bir süre içinde (1953-1963) gelişip serpilen, şiir tahtına oturan ve şiirimize yön veren; bu dönemdeki ve sonraki yıllarda birçok şairi etkileyen İkinci Yeni şiirinin belli başlı özelliklerini Asım Bezirci şöyle özetler:</p>
<ul>
<li>“İmgeye kapıları yeniden ve sonuna kadar açmak.</li>
<li>Edebî sanatlara özgürlük tanımak.</li>
<li>‘Basitlik, aleladelik ve sadelik’ten ayrılmak.</li>
<li>Konuşma diline, ortak dile sırt çevirmek.</li>
<li>Halkın hayatından ve kültüründen uzaklaşmak, ‘folkloru şiire düşman’ bellemek.</li>
<li>Şehirli, ‘küçük adam’a, tip çizmeye boş vermek.</li>
<li>Nükte, şaşırtma ve tekerlemeden kaçmak.</li>
<li>Şiiri ustan ve anlamdan kaydırmak.</li>
<li>Duyguya ve çağrışıma yaslanmak.</li>
<li>Konuyu, hikayeyi, olayı atmak.</li>
<li>Fakir ekseriyete’ değil, ‘aydın azınlığa’ seslenmek vb.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></li>
</ul>
<p>Edebiyat ve özellikle şiir araştırmaları, değerlendirmeleri çokluk öznellikle içiçedir. (Bizim burada yaptığımız değerlendirmelerde bile bunu hissetmek mümkündür.) Araştırmacının dünya görüşü, edebî zevki ve birtakım hassasiyetleri ortaya koyacağı tespitlere, görüşlere adeta müdahil olur. İkinci Yeni meselesinde de farklı düşüncelere, birbirinden uzak tespitlere, dahası taban tabana zıt görüşlere tesadüf etmek mümkündür. Herkes kendi zaviyesinden baktığı ve kendi seçtiği örneklerden yola çıktığı için farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Ya da Eser Gürson’un belirttiği gibi, “İkinci Yeni kuramı diye öne sürülen yazıların” hemen hepsi, bu şiir hareketinin gerçek verileriyle ilgisini kesmiş ve ondan uzak düşmüştür. Yahut ancak bir iki şairden yola çıktıkları için bütüncül olamamışlar, “hava bütünlüğünü haksız yere parçalara ayıran kurgusal ve duruk kalıplar” olmaktan öteye gidememişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>İkinci Yeni’yle ilgili olarak şu tespitleri nesnelliğe yakın bulduğumuzu ve önemsediğimizi belirtmeliyiz: “Batı’yla da bağıntısı olan geniş bir şiir olanağı, çağdaş yakınlaşmalar içinde paylaşılmıştır. Soyutlamak, kapalı olmak, anlamı bulandırmak, karanlığa gizlenmek, gerçeküstünden aşılanmak, yaşamı parçalarından çok bütünüyle vermek, duygusal anlamı ussal anlama yeğlemek, imgeyi önemsemek, özde, biçimde, dilde deformasyona gitmek, doğal dilden çok yapay dile eğilmek, şiir yalınlığına (1. Yeni yalınlığı anlamında) karşı koymak, İkinci Yeni şairlerinin bol bol kullandığı olanaklardır. Bu özelliklerinin her birinin başına, ‘yer yer’ ya da ‘zaman zaman’ deyimlerini eklemeliyiz. Çünkü her şairde bütün bu saydığımız özellikleri bulmamız mümkün olmayabilir.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Bir görüşe göre (Asım Bezirci) “anlamsızlığı deneyen” İkinci Yeni şiiri, karşıt görüşe göre de (Behçet Necatigil) “en yalın örneklerinde bile, anlamsız değil”dir. Fakat çapraşık bir şiirdir.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bu bağlamda, Muzaffer Erdost’un İkinci Yeni şiiri için sarfettiği “anlamsız”, “anlamsızlığı ilke olarak savunma” “rastlantısal” gibi ifadelere katılmak mümkün görünmüyor.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Eğer bu hüküm İkinci Yeni diye piyasaya sürülen tecrübesiz şiir heveslilerinin ürünleri için söylenseydi, buna bir itirazımız olmazdı. Ancak, bütün İkinci Yeni şiiri örnekleri için, hele hele bu şiirin usta şairlerinin eserleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. İkinci Yeni şiiri anlamsız değildir şüphesiz. Daha çok, kapalı bir şiirdir. Bir başka deyişle, ‘popülist’ endişesi yoktur. Doğrusu, “okuyucudan geniş ölçüde anlama çabası bekleyen bir şiir oluşu”dur.</p>
<p>Behçet Necatigil, Ece Ayhan’ın “Kanto Ağacı” şiirindeki “sen karanlığa giderayak bir kanto ağacı çizmiştin yusuflardan önce/gelip kanto ağacını kesmişler kantolarını delik deşik etmişler/hadi seni yine pandomima sahnelerinde düşünelim ağlamadan kanto ağacı/hadi sen de düşün bizi bakalım çocukları alkazarı ağlamadan kanto ağacı”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> dizelerde ve İkinci Yeni’nin diğer uç örneklerinde “gene de bir gerçek sezdiriliyor” der ve devamla dikkate değer iki cümle kaydeder: “İkinci yeni tamamıyla bir şey söylemeyen şiir olmuyordu. Yalnız şiirin bütününden sezgi yoluyla yarı karanlık bir anlam, gizli bir güzellik çıkarmak, okuyucunun hazırlığına bakıyordu.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Sezai Karakoç’un uzun soluklu şiiri “Köpük”teki kimi dizelere de aynı dikkatle baktığımızda, Necatigil’e hak veririz:</p>
<p><span><em>Bir kadını havlıyor taşıyor o ıssız köpekler ki</em></span><br>
<span><em>Kırmızı bir karpuzun ortasından kesilen o köpekler ki</em></span><br>
<span><em>…</em></span><br>
<span><em>Bu köpekler neyi havluyor hangi kadını</em></span><br>
<span><em>Bu horozlar neyi ürperiyor çocukları mı</em></span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Her ne kadar şiir bu dizelerde şairinin ifadesiyle “anlam tatilleri” yapsa da, sezgi yoluyla bu parçaları, şiirin bütünündeki anlam halkalarına bağlamak mümkündür. Kaldı ki bu örnekler, yukarıda da vurguladığımız gibi, İkinci Yeni’nin belki de en uç örnekleridir.</p>
<p>İkinci Yeni’yi değerlendirirken ilk planda bu hareketin usta şairlerinin, önde gelen şairlerinin eserlerine bakmak gerekir. Bu şairlerin kapalı gibi görünen şiirlerinde bile ‘anlamsızlığı denemek’ ya da “anlamsızlığı ilke olarak savunmak” gibi bir kaygı göremeyiz. Bir fikir vermesi bakımından Kemal Özer’in “Ağıt” isimli şiirini aşağıya alıyoruz:</p>
<p><span><em>annem mi bir kadın</em></span><br>
<span><em>geciken bir kadın geceyatısına</em></span><br>
<span><em>ölüm kendini göstereli babamın saçlarından</em></span><br>
<span><em>günü birlik bir kadın</em></span><br>
<span><em>üsküdar’la İstanbul arasında</em></span><br>
<span><em>babamdı sakalıydı babamın</em></span><br>
<span><em>bir akşam göle batırdı</em></span><br>
<span><em>çıkmamak üzere bir daha</em></span><br>
<span><em>hepsi de ekmek kokardı</em></span><br>
<span><em>sayısı unutulan parmaklarının</em></span><br>
<span><em>akşam bir attır bütün ülkelerde</em></span><br>
<span><em>serin esmer bir attır</em></span><br>
<span><em>terkisine çocukların bindiği</em></span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak kitabının ilk şiirinden aldığım şu dizeleri de aynı bağlamda okunmalıdır: “Bulutların çıkınında/Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün/Çıldırtırlar insan gözlü kedileri/Ay doğar kuyulara yalın ayak/Telgraf tellerinde gemi leşleri”.</p>
<p>İlk bakışta anlamsız gibi görünen yukarıdaki şiiri, dizeleri ve İkinci Yeni şiirinin diğer örneklerini daha iyi kavramak için, şiirin arkaplanındaki ‘espri’den, ona uç veren ilham kaynağından ve yahut ‘ibdâ’ sebebinden haberdar olmak gerekir. Ayrıca, şiirin gerisindeki kültürel birikimi ve ona yön veren asıl kaynağı da gözardı etmemek gerekir. Sezai Karakoç’un aşağıya bir kısmını aldığımız Liliyar şiirindeki anlam katmanlarını zihnimizde berrak düzlemler bulup yerleştirmek, şiirden gelen mana filizlerine mevcut bilgi donanımımızdan kıvılcım çaktıracak karşılığı bulabilmek için şüphesiz eserin mülhimesi olan ‘âmil’in tarafımızca bilinmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p><span><em>Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli</em></span><br>
<span><em>Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli</em></span><br>
<span><em>Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin</em></span><br>
<span><em>Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı</em></span><br>
<span><em>Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu</em></span><br>
<span><em>Kuklalar titremesin ne yapsın</em></span><br>
<span><em>Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın</em></span><br>
<span><em>Kuklaların kukla olmadığı besbelli</em></span><br>
<span><em>Lilinin çekip gideceği besbelli</em></span><br>
<span><em>Lilinin dönüp geleceği besbelli</em></span><br>
<span><em>…</em></span><br>
<span><em>Lilinin güneşin altında duruşu yok mu</em></span><br>
<span><em>Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu</em></span><br>
<span><em>Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu</em></span><br>
<span><em>Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu</em></span><br>
<span><em>Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı</em></span><br>
<span><em>Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu</em></span><br>
<span><em>Lilinin bir tavşan gibi koşuşu</em></span><br>
<span><em>Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu</em></span><br>
<span><em>Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı</em></span><br>
<span><em>Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu</em></span><br>
<span><em>Ben konuşmasını bilmem Lili</em></span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>İkinci Yeni şiiri, tema’sı apaçık belli olan, bir yerde başlayıp bir yerde biten şiir değildir. İlhan Berk’in deyişiyle ‘öykülü şiir’ de değildir.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bütün güçlüğüne ve kapalılığına rağmen, yüzü manaya da dönüktür bu şiirin. Hareketin iyi şairleri, güzelliği yani estetik beğeniyi şiirin birinci amacı olarak benimsemişler, sanata bağlılıklarını ortaya koydukları edebî ürünleriyle ispat etmişlerdir. Bir bakıma İkinci Yeni, ”salt şiiri”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> arayış ve onu gerçekleştirme teşebbüsüdür. İkinci Yeni hareketinin yanlışlarında ısrar etmeyen, şiirlerini daha sağlıklı bir çizgide sürdüren şairlerin hemen çoğunda bu eğilim dikkati çekmektedir. Çağımız şiirinin önemli unsurlarından biri olan imgeyi bütün imkanlarıyla şiire taşımak; zeka ve espriye, şaşırtmacaya, basitliğe, alelâdeliğe sırt çevirmek; “duyarlığı, çağrışım ve biçimi öne çıkarmak”, edebî sanatlara göz kırpmak, şairâneliğe meyletmek gibi özellikleriyle İkinci Yeni şiiri, bu vadide güzeli, mükemmeli yakalama gayretindedir.</p>
<p>Sezai Karakoç’un “nekahet dönemi” şiiri dediği İkinci Yeni, O’nca, “savaşa şartlanmış insanın yeniden dünyaya alışma denemeleri şiiridir. Ekmek meselesinin dışında da meseleler bulunduğunu yavaş yavaş görmeye başlayan insanın şiiri. (…) bir sese ve biçime ihtiyaç hissetmiş bir şiir. Bu şiir bir köprü şiir, bir arayış şiiri olduğu için birçok kötü örnekler vermiştir. Anlam ve biçim safsataları örneklerine bol bol rastlanır. Ama bu ekolün esas kurucuları olan şairler, bir nekahet döneminin bütün duyarlığını yüklemesini bilmişlerdir şiirlerine. Şiirimizden kovulan kelimenin haysiyeti, imaj gibi kaçınılmaz sanat yönlerini tekrar geri getirmeye çalışmışlardır.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Karakoç’a göre, İkinci Yeni şiiri, bir “ideolojiler” sergisi gibidir. Bu şiirlerin içinde marksist çizgiler taşıyanlar olduğu gibi, “Hıristiyan edebiyatı”nın unsurlarını, mistik ve metafizik unsurları da gizli gizli “duyumsatanlar” vardır. Kısacası, “belli bir genel sıvı içinde her türlü öz”ün yer aldığı bir şiirdir İkinci Yeni. Bu sebepten öz ve etkileyiş bakımından bir bütünlük taşımaz. “Öz bakımından tek ortak yan ahlakçı bir edebiyat oluşudur.” Garip Akımı’nın bütün geçmiş edebiyata ve genel gidişe karşı aykırı bir yol tutmasına ve prensipsizliğine rağmen, İkinci Yeniciler genel bir “moralist eğilim” içindedirler. Her şair, kendi benimsediği dünya görüşünün ve poetik düşüncenin ahlak prensiplerine bağlı görünür.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>İkinci Yeni şairlerinin “dilde deformasyona gitmek”, “anlatımda karıştırımlara başvurmak”, “özgür çağrışım yöntemini kullanmak”, “soyuta yönelmek ve önem vermek”, “güç anlaşılmak” gibi özelliklerine tipik ve uç bir örnek olarak Ece Ayhan’ın “Ecegiller” başlıklı şiirini verebiliriz:</p>
<p><span><em>sam yeli de dalgınlıklarla bir çocukmuş</em></span><br>
<span><em>iğilip barışlıklar çizermiş evler üzerine</em></span><br>
<span><em>nasıl bir ağaçdıysak çocukken</em></span><br>
<span><em>tümceleri özneleri nasıl unuttuysak denizde</em></span><br>
<span><em>turunç olmak istiyoruz yine turunçuz da</em></span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>İkinci Yeni şiirinde çevreden uzaklaşmak ve kaçış gibi “şairi bağlayan” hususi davranışlar da görülür. İkinci Yeni şairi, okuru ziyadesiyle önemsemez, yani evvela okur için yazmaz. Okur, en çok da İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın umurunda değildir.</p>
<p>İkinci Yeni şiiri, aykırılıklar arz eden, son sınırları zorlayan bu gibi seyrek görülen özellikleri ve zayıf şairlerinin kötü örnekleri yüzünden birçok olumsuz eleştiriye maruz kalmıştır. İkinci Yeni’nin kuramcısı Muzaffer Erdost bu “kötüler” için şu açıklamalarda bulunur: “Savunduğumuz şiire değil, savunduğumuz bu imkana, bu rahatlığa, bu cesarete örnek verdiğimiz bir iki mısranın arkasından sökün eden birkaç ozan, anlayamadıkları, ama salt bir akım olarak beliren şiire bilinçsizce katıldılar. Savunduğumuz şiiri değil savunduğumuz imkanları amaç bilerek birçok şeyler yazdılar. Başlangıçta ben bu ozanlara imkan verdim, şiirlerini yayınladık. Ama onlar savunduğumuz şiiri değil, savunduğumuz şiirin bir imkanı olan yanını yazmakla yetindiler, kendilerini çıkmaza soktular.”<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Buraya kadar yazdıklarımızı özetleyecek olursak, İkinci Yeni, adı gibi, dönemi için yeni bir şiirdir; hâlâ da öyledir. Dünya şiiri ile, özellikle Batı sanat ve düşünce kaynaklarıyla derinlikli bir ilgi ve tanışmadan sonra ortaya çıkan, modern dünya şiirine paralel olarak modern Türkiye’nin kendi sesini bulduğu bu yeni şiir, “duygu ile düşünce arasında eriyen” bir şiir olma vasfını da bünyesinde taşımaktadır. İçinde doğduğu dönemin realiteleri olan bireycilik, absürdite ve inkarcılık açısından bakıldığında, yirminci yüzyılın en çağcıl şiiri olma özelliğine de sahiptir. Ortak bir manifestolarının olmayışına karşılık, İkinci Yeni şairlerinin çoğunun, kısmen ortak bir şiir anlayışı vardır.</p>
<p>Bir zevkinde/anlayışında birleştikleri söylenebilir. Bireycilik, gizemcilik, kapalılık, muğlaklık, edilgenlik, içe kapanıklık gibi özelliklerin oluşturduğu bu “anlayış”, “temelini idealist dünya görüşünde” bulur.<a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bir ekol diyenlere karşılık (İlhan Berk, Sezai Karakoç, Muzaffer Erdost), bu şiirin “kendini arayan şiirimiz”de yeni “bir damar” olduğu, edebî manasıyla bir hareket olduğu en isabetli tespittir. Bu hareket içinde İlhan Berk ve Ece Ayhan gibi uç şairlere karşılık, ‘40 kuşağının “ölüm döşeği”ne düşürdüğü Türk şiirini adeta “dirilten” Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever daha çok ilgi odağı olmuştur. Nihayet, İkinci Yeni, şiirimize yeni tadlar getiren, “özsuyuyla günümüz Türk şiirini besleyen” ciddi bir atılımdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Turan KARATAŞ</strong></span></a>
</p><p>Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 170-175</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AKKANAT, Cevat, Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi, Kırıkkale 2000.</span></div>
<div><span>♦ AKKANAT, Cevat , “İkinci Yeni Şiiri, Oluşumu ve Sonrası.”, Türk Dili, S. 595, Temmuz 2001.</span></div>
<div><span>♦ AYHAN, Ece, “Nereden de Andım Şimdi”, Pazar Postası, S. 48, 30 Kasım 1958.</span></div>
<div><span>♦ AYHAN, Ece, “Sıkı Bir Düşünür ya da Uçbeyi”, Güneş Gazetesi, 17 Ekim 1987.</span></div>
<div><span>♦ AYHAN, Ece, Şiirin Bir Altın Çağı, Yapı Kredi Y., İst. 1993.</span></div>
<div><span>♦ BEHRAMOĞLU, Ataol, Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 2 C., Sosyal Y., İst. 1987.</span></div>
<div><span>♦ BERK, İlhan, “İkinci Yeni Üzerine Bir Soruşturma”, Türk Dili, S. 309, Haziran 1977.</span></div>
<div><span>♦ BERK, İlhan, Şairin Toprağı, Simavi Y., İst. 1992.</span></div>
<div><span>♦ BEZİRCİ, Asım, İkinci Yeni Olayı, Tel Y., İst. 1974.</span></div>
<div><span>♦ CANSEVER, Edip, “İkinci Yeni Üzerine Bir Soruşturma”, Türk Dili, S. 309, Haziran 1977.</span></div>
<div><span>♦ CANSEVER, Edip, Gül Dönüyor Avucumda, Adam Y., İst. 1987.</span></div>
<div><span>♦ DOĞAN, Mehmet H., Şiirin Yalnızlığı, Broy Y., İst. 1986.</span></div>
<div><span>♦ DÖNMEZ, Süheyla, İkinci Yeni Hareketi’nde Dil Problemi, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi, Ank. 1993.</span></div>
<div><span>♦ ERDOST, Muzaffer İlhan, “Şiirimizi Götürenler”, Pazar Postası, S. 42, 27 Ekim 1957.</span></div>
<div><span>♦ ERDOST, Muzaffer İlhan, İkinci Yeni Yazıları, Onur Y., Ank. 1997.</span></div>
<div><span>♦ GÜRSON, Eser, “Devinim 60’ın Yeri Yurdu”, Devinim LX, S. 1, Şubat 1965.</span></div>
<div><span>♦ İLHAN, Attila, “Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç”, Mavi, S. 21, Temmuz 1954.</span></div>
<div><span>♦ İLHAN, Attila, İkinci Yeni Savaşı, Bilgi Y., 3. bs., İst. 1996.</span></div>
<div><span>♦ İNCE, Özdemir, “İkinci Yeni Üzerine Bir Soruşturma”, Türk Dili, S. 309, Haziran 1977.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN, Ramazan, Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ank. Üniversitesi, Ank. 1981.</span></div>
<div><span>♦ KARAKOÇ, Sezai, Şiirler III: Körfez/Şahdamar/Sesler, 3. BS., Diriliş Y., İst. 1978.</span></div>
<div><span>♦ KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları II, Diriliş Y., İst. 1986.</span></div>
<div><span>♦ KARAKOÇ, Sezai, “Hatıralar”, Diriliş, S. 73, 8 Aralık 1989.</span></div>
<div><span>♦ KARATAŞ, Turan, Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Y., İst. 1998.</span></div>
<div><span>♦ Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Y., İst. 1985.</span></div>
<div><span>♦ Memet Fuat, İkinci Yeni Tartışması, Adam Y., İst. 2000.</span></div>
<div><span>♦ NECATİGİL, Behçet, Düzyazılar I-Bile/Yazdı Yazılar, Cem Y., İst. 1983.</span></div>
<div><span>♦ OKTAY, Ahmet, “Orhan Veli’nin Yeri”, Mavi, S. 26, Ocak 1955.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İkinci Yeni şiiri hakkında yapılan tartışmalar, konuyla ilgili şimdiye kadar yayınlanan müstakil kitaplar, yüzlerce yazı ve nihayet akademik çalışmalar bile bu “hareket”in şiirimiz içindeki önemini gözler önüne sermektedir. Bir bilgi vermek amacıyla konuyla ilgili olarak çıkan kitapları ve akademik çalışmaları burada zikretmekte yarar vardır:.</span></div>
<div><span>Asım Bezirci: İkinci Yeni Olayı, Tel Y., İst. 1974.</span></div>
<div><span>Attila İlhan: İkinci Yeni Savaşı, Bilgi Y., 3. bs., İst. 1996.</span></div>
<div><span>Muzaffer İlhan Erdost: İkinci Yeni Yazıları, Onur Y., Ank. 1997.</span></div>
<div><span>Memet Fuat: İkinci Yeni Tartışması, Adam Y., İst. 2000.</span></div>
<div><span>Ramazan Kaplan: Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ank. Üniversitesi, Ank. 1981.</span></div>
<div><span>Süheyla Dönmez: İkinci Yeni Hareketi’nde Dil Problemi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Ank. 1993.</span></div>
<div><span>Cevat Akkanat: Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi, Kırıkkale 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu konuda geniş bilgi arayanlar, Attila İlhan’ın Mavi dergisinde (ilk sayı: 1 Kasım 1952) çıkan “Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç” (S. 21, Temmuz 1954) başlıklı yazısına; Ahmet Oktay’ın “Orhan Veli’nin Yeri” başlıklı yazısına (Mavi, S. 26, Ocak 1955) bakabilirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İkinci Yeni şiirinin ortaya çıkmasında, Demokrat Parti İktidarı’nın baskıcı tutumundan söz edilir ki, bu tespit bir dereceye kadar doğru kabul edilebilir. Bu tesbiti şu şekilde ifade etmek daha doğru olur kanaatindeyiz; İkinci Yeni şairinin karşısına aldığı/karşı koyduğu dönemin siyasal ve toplumsal şartlarının, “egemen koşullandırmalarının ve “yerleştirilmek istenen değer yargıları”nın bir yönüyle de ortaya koyduğu eserlere etki ettiğidir.</span></div>
<div><span>İkinci Yeni’nin oluşum süreci ve dönemin siyasî manzarası için Cevat Akkanat’ın “İkinci Yeni Şiiri, Oluşumu ve Sonrası. ” (Türk Dili, S. 595, Temmuz 2001) başlıklı incelemesine bakılabilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Asım Bezirci’ye göre “İkinci Yeni” yanlış bir adlandırmadır. “Çünkü, şiirimizin Tanzimat’tan beri geçirdiği yenilik olayları göz önünde tutulursa, İkinci Yeni’ye ancak sekizinci yeni demek uygun düşer.” (İkinci Yeni Olayı, s. 7.).</span></div>
<div><span>Bu şiire yeni gerçekçi (neo-realist) şiir diyen Sezai Karakoç, Bezirci’nin yukarıdaki itirazlarını haklı bulmaz: “Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri, yeni şiir ise, bu yeni şiir için, yeninin yenisi farkına, İkinci Yeni demek kadar doğru ne ola? Böyle hüküm, böyle hipotezin başından artık. Bazıları, yeniliği, böyle, 1, 2, 3. vs. numaralamanın saçma olduğunu, bunun bir hayal kıtlığından doğduğunu söylemeye kadar vardırırlar işi. İşin içinde bir saçmalık, bir hayal kıtlığı varsa bu, Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirine ‘yeni şiir’ demekteydi. Zaman ve eşya boyunca daha başka bir şiir yokmuş ve olamazmışcasına bir şiire yeni şiir ismini verenlerin, onun yenilenişinden ibaret ikinci bir akıma ‘İkinci Yeni’ denilmesine alınmaları olur şey değildi. Hem bu ‘İkinci Yeni’ sözü, bir birincisini, bir üçüncüsünü hatırlatmak bakımından, ‘yeni şiir’ sözünün mutlak deyişine göre, daha alçakgönüllü ve daha namuslu değil miydi? Hem, alt tarafı bu bir isim değil miydi?” (Edebiyat Yazıları II, Diriliş Y., İst. 1986, s. 31.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İkinci Yeni Olayı, s. 26-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Edip Cansever, “İkinci Yeni Üzerine Bir Soruşturma”, Türk Dili, S. 309, Haziran 1977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Gül Dönüyor Avucumda, Adam Y., İst. 1987, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> “Nereden de Andım Şimdi”, Pazar Postası, S. 48, 30 Kasım 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> “Devinim 60’ın Yeri Yurdu”, Devinim LX, S. 1, Şubat 1965.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ece Ayhan: “Sıkı Bir Düşünür ya da Uçbeyi”, Güneş Gazetesi, 17 Ekim 1987.</span></div>
<div><span>Ece Ayhan, İkinci Yeni’yi anlatmaya devam ediyor: “Bana baka; ‘İkinci Yeni’ (ben, ‘Sıkı Şiir’ diyorum şimdi buna; o başka, ya da ‘Sivil Şiir) 1950’lerden sonra, Türkçede taşradan gelmiş ve çok genç parasız yatılıların oluşturdukları hiç beklenmedik, garip bir biçimde de özgün, çağdaş, çağcıl ve önemli bir şiir ve düşünce ‘sıçrama’sıdır; yani 13/15 bir akım. Çok özgül bir anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse ilginç bir Ankara şiir olayı.” (Şiirin Bir Altın Çağı, s. 15.) Ece Ayhan’ın İkinci Yeni ve şairleri hakkındaki ilginç tespitleri için aynı kitabına bakılabilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Cevat Akkanat: “İkinci Yeni Şiiri, Oluşumu ve Sonrası.”, Türk Dili, S. 595, Temmuz 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bu karşı oluşu İlhan Berk şu şekilde özetler: “1. İkinci Yeni’nin kendinden önceki bu şiir [Garip şiiri] anlama dayanan bir şiirdir. İkinci Yeni ise bu anlama karşıdır. 2. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat şiiri konuşma diline dayanır. İkinci Yeni konuşma diline karşıdır. 3. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat şiiri salt şiirden yana değildir. İkinci Yeni, salt şiirdir.” (Şairin Toprağı, Simavi Y., İst. 1992, s. 95.) Ya da Mehmet H. Doğan’ın tespitiyle “Garip şiirinin yozlaşmış uzantısının eskittiği, orta malı durumuna getirdiği şiir diline karşı çıkış. İmgesiz, sıradan günlük dile yaslanan, ‘basitliği, alelâdeliği’ ölçü olarak alan, kısa şaşırtıcı olayı anlatmayı şiir sayan bir anlayışın yerine, şiiri sözcüğe, imgeye dayamaya çalışan, işe söyleyişteki rahatlığı bozarak başlayan bir şiir anlayışı koymaya çalışır. ” (Şiirin Yalnızlığı, Broy Y., İst. 1986, s. 70.).</span></div>
<div><span>İkinci Yeni’yi yanlı ve yer yer üstünkörü ele alan Asım Bezirci ise, bu şiir “tutumu”nu, Garip Akımı’na büsbütün karşıt saymanın doğru olmadığını savunur. Dahası, Bezirci, bu iki şiir anlayışı arasında “bazı yakınlıklar” bulunduğunu da söyler. İkinci Yeni Olayı kitabında şiir geleneğimizle bağlarını koparmak, mısracı şiire karşı çıkmak, ideolojik bağlanma’ya yanaşmamak, toplum sorunlarıyla ve ülke gerçekleriyle ilgilenmemek, arı şiire varmaya çalışmak, biçime öncelik tanımak, içeriği gereğince önemsememek, gözlerini çokluk Batı’ya çevirmek, modern şairlere özellikle de gerçeküstücülere ilgi göstermek şeklinde özetlediği bu ortak eğilimlerin hemen çoğunda Asım Bezirci’nin yanıldığını, Garip şiirine âşina olanlar ve bu yazıyı okuyanlar anlayacaktır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Pazar Postası, haftada bir yayınlanan siyasal, aktüel bir dergidir. Gazete de denebilir. Çünkü dergi boyundan biraz büyük, gazete ebatlarından küçük, içerik olarak her iki türün de özelliklerini yansıtan bir periyodiktir. Sahibi, Cemil Sait Barlas’tır. Derginin ortasında, Muzaffer Erdost’un yönettiği, çoğunlukla dört sayfalık yani iki yaprak, bazan gazetenin diğer sayfalarına da taşan bir sanat-edebiyat bölümü vardır. Sezai Karakoç’un dediğine göre, birçok okuyucu, Pazar Postası’nı sırf bu kısmı için alır, o iki yaprağı ayırdıktan sonra gerisini buruşturur atarmış. (“Hatıralar”, Diriliş, S. 73, 8 Aralık 1989.).</span></div>
<div><span>Pazar Postası’nın Cumhuriyet şiir ve düşünce tarihinde 1956’dan 1959’a kadar çok önemli bir işlevi ve etkinliği olduğunu belirten Ece Ayhan, dergiyle iligili ve derginin çağrıştırdığı bazı düşüncelerini şu şekilde nakleder: “Pazar Postası denilince; benim aklıma (aşağı yukarı) ‘üç’, ‘dört’ ya da ‘beş’ adam gelir; ayakta ve kendi alanlarında at koşturan. “Mahşerin Dört Atlısı” demiştim; (‘düşünce’de) Muzaffer Erdost; (‘düşünce’ ve şiirde) Cemal Süreya; (şiirde ‘eküri’ (tavla) değiştirmeyi bir yana bıraktığımızda) İlhan Berk; (ya da ‘düşünce’ ve şiirde Sezai Karakoç). ‘Mahşerin Dört Atlısı’ için şöyle de diyebilirdik: Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Muzaffer Erdost (ya da İlhan Berk)” (Şiirin Bir Altın Çağı, Yapı Kredi Y., İst. 1993, s. 20.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> İkinci Yeni’nin “kesinleşmiş bir kadrosu” olmasa da yukarıdaki isimlere Yılmaz Gruda (doğ. 1930), Tevfik Akdağ (1932-1993) ve harekete sonradan katılan Özdemir İnce (doğ. 1936), Nihat Ziyalan (doğ. 1936), Ercüment Uçarı (doğ. 1928), Turgay Gönenç (doğ. 1939) gibi şairleri de eklemek gerekir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İkinci Yeni Olayı, s. 8. Bezirci’nin sıraladağı bu özellikler nispeten kapsayıcıdır. Ancak, “halkın hayatından ve kültüründen uzaklaşmak” ve “şiiri ustan ve anlamdan kaydırmak” ifadeleri yoruma muhtaçtır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> “Devinim 60’ın Yeri Yurdu”, Devinim LX, S. 1, Şubat 1965.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Eser Gürson: Aynı yer.</span></div>
<div><span>İkinci Yeni şiiri nedir, ya da ‘ne değildir’ sorusuna açıklık getireceği düşüncesiyle, bu hareket içinde yer almış olan iki şairin bir soruşturmaya verdikleri cevaplardan birer küçük pasaj veriyoruz: “Benim içinden geldiğim, orada beslenip büyüdüğüm o günkü toplumcu şiire de karşı bir şiir. (…) İkinci Yeni, işte bu tıkanıklığın, tekdüzeliğin önünü açmak, daha geniş alanlara akmak için çıktı. Usun, dilin, bilincin, alışkanlıkların üstüne yürüdü. (…) Tekdüzeliğin üstüne gitti. Bütün bunlar bazılarının sandığı gibi de topluma sırt çevirmek, baskılardan kaçmak için yapılmadı. Şiir adına yapıldı. (…) Demek ki yazılan şiire karşı çıkmadır bu yönelme. Bir gerekseme. Onu en uçlara götürürken, yine de yeterince gözü pek olmadığım kanısındayım.” (İlhan Berk: “İkinci Yeni Üzerine Bir Soruşturma”, Türk Dili, S. 309, Haziran 1977.).</span></div>
<div><span>“İkinci Yeni, yakın akrabaları sahip çıkmadığı için, ölüsü belediye tarafından kaldırılan, ama mirası yenilen bir garip akrabadır. (…) bir bunalım döneminin şiiridir; yani toplumsal çelişki ve bunalımın bireyin varlığına, sanat alanına sıçramasıdır; bırakılmışlığa, geçimsizliğe, kültür ikilemine, insanın yozlaşmasına, toplumsal erozyona, sömürüye, kapkaççı ekonomik düzene, baskıya karşı bir başkaldırıdır. (…) 1954-60 arası İkinci Yeni şiiri nihilist bir şiir olarak tanımlanabilir. (…) özüyle nihilist, biçimiyle şiir geleneğimize aykırı gibi görünen, ölüsüne kimsenin, mirasına ise herkesin gizli gizli sahip çıktığı bu şamar oğlanı şiirin sadece günümüz şiirine değil tüm sanat ve kültür yaşamına taze kan getirdiği, bir itici güç olduğu görülecektir. (…) İkinci Yeni’yi. Jdanar’un terazisiyle, Jean Freville’in özetçi terazisiyle tartmışlar, şemalardan yola çıkıp yanlış ve yanıltıcı yargılara varmışlardır. ” (Özdemir İnce; Aynı yer. Bu alıntının son cümlesindeki ‘yanlış ve yanıltıcı yargılara varmışlardır’ ifadesiyle kastedilen kişi Asım Bezirci olmalıdır.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Geniş bilgi için bakınız, Behçet Necatigil: Düzyazılar I-Bile/Yazdı Yazılar, Cem Y., İst. 1983, s. 266-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yayımlandığı dönemde ve sonraki yıllarda Erdost’un bu düşünceleri, epeyce tepkiyle karşılanmıştır. Sezai Karakoç’un dediğine göre, Muzaffer Erdost, yıllar sonra, İkinci Yeni’yi hiç anlamadan, kendince, yani keyfince değerlendirdiğini itiraf etmiştir. (“Hatıralar”, Diriliş, S. 73, 8 Aralık 1989.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Pazar Postası, S. 13, 24 Şubat 1957.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bile/yazdı, s. 270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Şiirler III: Körfez/Şahdamar/Sesler, s. 7-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ataol Behramoğlu: Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi II, Sosyal Y. s. 729.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Şiirler III: Körfez/Şahdamar/Sesler, s. 75-76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu hareket içinde yer alan kimi şairlerin bu dönemde yazdıkları içinde “öykülü şiir”e rastlanabileceğini ama hasseten sonraki yıllarda bu türden şiire meylettiklerini belirtmek gerekir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İlhan Berk, Edgar Allan Poe’nın bir sözünden yola çıkarak salt şiiri şöyle tanımlar: “Şiiri düzyazının ilkelerinden kurtarmak, şiiri kendi öz yapısıyla başbaşa bırakmak. (…) salt şiirin asıl savaşı, gerçekten, düzyazıya karşıdır. Bu, şiirin amacını çizmek, özellikle de alanını belirtmek demektir.” (Şairin Toprağı, s. 111.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Edebiyat Yazıları II, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A.g.e., s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Pazar Postası, S. 14, 31 Mart 1957.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> “Şiirimizi Götürenler”, Pazar Postası, S. 42, 27 Ekim 1957.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ikinci-yeni-turk-siiri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Memet Fuat, “Kimi baştan sona, kimi belli bir döneminde, kimi imgeler dünyasına çekerek, kimi simgelerle örterek toplum sorunlarına hep kafa yormuşlardı.” diyerek (Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Y., İst. 1985, s. 42.) İkinci Yeni şairlerinin, bu yeni ve biraz da aykırı şiir anlayışı içinde bile toplum sorunlarından uzaklaşmadıklarını söyler ki, bunun, ihtiyatla karşılanması gereken bir hüküm olduğu aşikârdır. Çünkü İkinci Yeni şiirinin özünde evvela ve daha çok “insan” vardır, her yönüyle ve tüm cepheleriyle insan. Birey olma savaşı veren insan.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/asiklik-gelenegi-ve-asik-edebiyati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/asiklik-gelenegi-ve-asik-edebiyati</guid>
<description><![CDATA[ Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı
Aşıklık geleneği, Türk kültüründe önemli bir yer tutmaktadır. Âşık, bulunduğu toplumun sözcüsüdür. Âşıklık geleneği, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, belirli kuralları olan, şiirin kalıcı ve etkileyici özelliğinden yararlanarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünüdür. Âşık edebiyatı sözlü gelenekte yaşatılan bütün ürünlerle beslenir. Âşık şiirinin özünde bağlı bulunduğu kültüre ait örnek değerler ve ahlak anlayışı yatar. Din, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66fbe1598.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Âşıklık, Geleneği, Âşık, Edebiyatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Cumhuriyet-191-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/asiklik-gelenegi-ve-asik-edebiyati-2.html">Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı</a></p>
<p>Aşıklık geleneği, Türk kültüründe önemli bir yer tutmaktadır. Âşık, bulunduğu toplumun sözcüsüdür. Âşıklık geleneği, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, belirli kuralları olan, şiirin kalıcı ve etkileyici özelliğinden yararlanarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünüdür. Âşık edebiyatı sözlü gelenekte yaşatılan bütün ürünlerle beslenir. Âşık şiirinin özünde bağlı bulunduğu kültüre ait örnek değerler ve ahlak anlayışı yatar. Din, gelenek ve güncel yaşam, âşık edebiyatını besleyen diğer kaynaklardır.</p>
<p>Âşık edebiyatı, kendisini besleyen bütün kaynakların yönlendirmesi ve mutlak güzelliğe ulaşma çabası ile ilahi aşkı, dinî-tasavvufî şiirlerle yüceltir, günlük yaşamın özelliklerini ve beğenisini över, acılarını dramatik dille vurgular, toplumsal ve kişisel çarpıklıkları taşlamalarıyla gözler önüne serer. Anadolu insanının dünya görüşünün yanı sıra estetik modeller de bu ürünlerde temsil edilir.</p>
<p>Âşıklar, sazlı (telden), sazsız (dilden), doğaçlama yoluyla, kalemle (yazarak) veya birkaç özelliği birden taşıyan geleneğe bağlı olarak şiir söyleyenlere “âşık”, bu söyleme biçimine “âşıklık-âşıklama”, âşıkları yönlendiren kurallar bütününe de “âşıklık geleneği” adını veriyorlar.</p>
<p>Aşıklık geleneğindeki tanımlamaya göre aşıklar; saz çalıp çalamama, atışma, karşılaşma yapıp yapamama, doğaçlama şiir söyleyip söyleyememe, usta-çırak ilişkisi içinde yetişip yetişememe vb. gibi geleneksel ölçülerle birbirlerinden ayrılırlar. Aşıklık geleneğinin oluşmasında ve bu gelenek içinde yetişen aşıkların şekillenmesinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır.</p>
<h4><span><strong>Âşıklık Geleneği, Âşık Edebiyatının Oluşumu ve Gelişimi</strong></span></h4>
<p>İslâmiyet öncesi Türk edebiyatı hakkında bilebildiklerimiz kadar bilemediklerimiz vardır. Türklerin, İslâmiyet öncesi dönemlerde dinî inanışlarını yerine getirirken yaptıkları törenlerde ozanların da bulunduğunu kaydeden Köprülü, bu sanatçıların toplumda önemli bir yerleri olduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Fuat Köprülü, İslâmiyet öncesi Türk edebiyatını tanıtırken genel sürek avlarından ve şölenlerden sonra ozanların kahramanlık konulu destanlar okuduğunu incelemelerinde yazarak Türk edebiyatının, Türk kültürü içindeki sürekliliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca ozanların orduda çeşitli sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmak gibi işlevlerinin olduğunu öğreniyoruz. Dinî-tasavvufî halk edebiyatının oluşumundan sonra da tekkelerle bağı bulunan ordu âşıklarının, ozanların görevlerini üstlendiklerini biliyoruz.</p>
<p>Âşıklar hakkında yeterli kaynak yoktur. Şeriye sicillerinde çok kısa da olsa âşıklar hakkında bilgilere rastlanır. Ayrıca Evliya Çelebi Seyahatnamesinde de âşık adlarına rastlanır. Bektaşî tekkelerinde tutulan defterler ve cönkler, düzenli değilseler de kaynaktır. Bu alanda önemli kaynaklar olarak şairnameleri gösterebiliriz: “Şairnameler, âşıklar tarafından genellikle on bir hece ile yazılan/söylenen, çağdaşı yahut kendilerinden önce yaşamış olan aşıkların mahlaslarına ve onları niteleyen birtakım niteliklerine yer verilen şiirlerdir.</p>
<p>Âşıklar, “Âşıklara Methiye, Âşıklar Destanı, Âşıklar Serencâmı, Âşıknâme, Ozanlar, Ozanlar Şiiri, Tekerleme, Şairler Destanı, Şairnâme”, gibi adlarla anılan şairnameler, divan şairlerinden bahseden Şuarâ Tezkireleri kadar olmasa da aşıkların memleketi, adı, tarikatı, fiziki ve ruhi yapısı gibi niteliklerini yansıtmaları, asıl önemlisi de bir aşığın başka aşık tarafından değerlendirilmesi bakımından önem kazanırlar. Sözü edilen aşığa ait ipuçları bir araya getirildiğinde, o aşık hakkında yeni bilgiler elde edilebilir. Ayrıca, hangi aşıkların kendisinden sonraki aşıklarca tanındığını ve şöhret bulduğunu, hangi niteliklere sahip olduğunu bu eserlerde görebiliriz. Şairnâmelerde, sözü edilen belli bir aşığa ait ipuçları bir araya getirildiğinde, o aşık hakkında yeni bilgiler elde etmek mümkündür.</p>
<p>Osmanlı tarihçileri, âşıkları gerçek âşık kabul etmedikleri için eserlerinde onlara yer vermezler. 16. yüzyıl tarihçilerinden Mustafa Ali, ilk Osmanlı padişahları zamanında yetişen “varsağı” söyleyicilerinden söz ederse de onları şairden saymaz. Divan edebiyatının ana kaynaklarından biri olan tezkirelerde divan şairleri konu edildiği halde nadiren âşıklardan söz edilir. 2. Murat’ın sarayında bir ziyafette bulunan seyyah Betrandon de la Broquiere’nin halk şairlerini dinlediğini öğreniyoruz.</p>
<p>Anadolu’da yeni bir kültür senteziyle oluşan Türk edebiyatı, divan edebiyatı, âşık edebiyatı, dinî- tasavvufî Türk halk edebiyatı gibi disiplinlere ayrılmasına rağmen aynı kültür kaynaklarından besleniyordu. Bunlar; Kuran ve hadisler, peygamber ve evliya menkıbeleri, tasavvuf, Şehname, Arap, Fars ve Hint edebiyatlarından aktarılan çeşitli eserler ve bunlara ek olarak yerli ve millî malzemelerdi. Bu ortak malzemenin edebiyata yansıyış biçimi Anadolu’da farklı edebiyat disiplinlerinin doğmasına neden oldu. Fakat sanatçıların hayatı algılayışları çok farklı değildir.</p>
<p>12. yüzyılda Türkistan’da ortaya çıkmış ilk Türk tarikatı olan “Yesevîcilik” ile İslâmî bilgi, ahlâk ve tasavvuf prensiplerini geniş halk kitlelerine öğretip telkin eden Ahmet Yesevî ve halifeleri olmuştur. Yesevîcilik düşüncesine bağlı derviş ve ozanlar, 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya geldiler. 13. yüzyılda Anadolu’daki siyasî ve ekonomik çöküntü ortamında dinî-tasavvufî düşüncelerle beslenen bir zemin üzerinde Mevlâna ve Yunus Emre gibi iki büyük sanatçı yetişti. Klasik İslâm kültürüne bağlı Mevlâna, Farsça yazdığı şiirlerle aydın çevrelerde, Yunus ise Türk diliyle yazdığı şiirlerle halk çevrelerinde büyük etki bıraktı. Bu dönemde dinî konular dışında şiir söyleyen ozanların yanı sıra dinî- tasavvufî düşüncelerini tekkeler çevresinde sistemli bir şekilde yaymaya çalışan birtakım dervişlerin yeni bir şiir yarattığını görüyoruz.</p>
<p>Bu tarzın ilk ve en büyük şairi Yunus Emre’dir. Yunus Emre, divan, âşık ve tekke edebiyatlarını etkilemiştir. Tanzimat’tan beri halk edebiyatı olarak adlandırılan edebiyat üç farklı biçimde şekillenmiştir. Türklerin ilk anayurtları olan Orta Asya Türk edebiyatı geleneği, İslâmiyet, Anadolu kültürü, Arap-Fars kültürü içinde yeni ihtiyaçlara, talep ve zevklere göre gelişmiş ve yeniden şekillenmiştir. Türk halk edebiyatı, Osmanlı kültürünü şekillendiren bütün kaynaklardan beslenmiştir. Bunlar: Kur’an, hadisler, peygamber ve evliya hikâyeleri, tasavvuf ve tarikatlar, İran ve Arap edebiyatlarından tercüme edilen divan edebiyatı yoluyla halk edebiyatına aktarılan eserler ve sözlü kültürün taşıyıcılığıyla beslenen yerli, millî malzemelerdir.</p>
<p>Hicretin ilk yüzyılından itibaren bir züht ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmaya başlayan tasavvuf hareketi, miladi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi olmuştur. XI. yüzyılda tarikatların kurulmasıyla tasavvuf bütün İslâm alemine yayılmıştır. Türklerin İslâmîyet’i kabul ettikleri 9. yüzyıldan Tanzimat’a kadar süren edebiyatlarında ortaya konulan eserlerin ortak niteliği dini öz taşımalarıdır. İslâmiyet sonrası gelişen bütün edebiyatlarda İslâmî dünya görüşü hâkimdir. Âşık edebiyatı da yazdığı ve beslendiği kültür birikimi nedeniyle din dışı karakter taşımaz. Ortak coğrafyada yaşayan insanların duygu ve tasaları, değer yargıları bir birikim sonucu oluşur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Erman ARTUN</strong></span></a>
</p><p>Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/%C3%82%C5%9EIKLIK-GELENE%C4%9E%C4%B0-VE-%C3%82%C5%9EIK-EDEB%C4%B0YATI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Modern Türk Hikâyesinin Kısa Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/modern-turk-hikayesinin-kisa-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/modern-turk-hikayesinin-kisa-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Modern Türk Hikâyesinin Kısa Tarihi
Türk edebiyatı tarihinde hikâye söyleme geleneğinin, çok eskiye dayanan köklü bir geçmişi olduğu bilinmektedir. Göktürk, Uygur ve Karahanlı Türkçesinde sıklıkla kullanılan “sav” kelimesinin tarih, mektup, atasözü karşılığının yanı sıra bugünkü anlamıyla hikâye kavramını da karşıladığı tespit edilebilmektedir. Divanû Lügâti’t-Türk’te “hikâye söylemek” kavramını karşılayan “ötün” fiilinden türetilen “ötkünç, ötükünç, ötük” kelimeleri de tahkiye geleneğinin tarihi hakkında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66fa948ad.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Modern, Türk, Hikâyesinin, Kısa, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Agri-Dagi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/modern-turk-hikayesinin-kisa-tarihi.html">Modern Türk Hikâyesinin Kısa Tarihi</a></p>
<p>Türk edebiyatı tarihinde hikâye söyleme geleneğinin, çok eskiye dayanan köklü bir geçmişi olduğu bilinmektedir. Göktürk, Uygur ve Karahanlı Türkçesinde sıklıkla kullanılan “sav” kelimesinin tarih, mektup, atasözü karşılığının yanı sıra bugünkü anlamıyla hikâye kavramını da karşıladığı tespit edilebilmektedir. Divanû Lügâti’t-Türk’te “hikâye söylemek” kavramını karşılayan “ötün” fiilinden türetilen “ötkünç, ötükünç, ötük” kelimeleri de tahkiye geleneğinin tarihi hakkında bir fikir vermektedir. Bu terim ve kavramlar daha ziyade sözlü geleneğin hüküm sürdüğü dönemlere aittir. 8. yüzyıldan sonra meydana getirilen ilk yazılı metinlerden Orhun ve Yenisey Abidelerinde edebi metin türü olarak hikâyeden bahsetmek doğru olmaz. Eldeki kaynaklara göre, İslamiyet’ten önceki Türk edebiyatında yazıya geçirilmiş ilk mensur hikâyeler Uygurlar zamanında görülmektedir. Genellikle Budizm’e ait dini metinlerden oluşan bu ilk örneklerin arasında manzum ve mensur çok miktarda hikâye parçasına rastlanmaktadır. Bunların bir kısmı Buda’nın Sutra adı verilen vaazlarının içine yerleştirilmiş olan didaktik metinler, bir kısmı ise müstakil hikâyelerdir. Genellikle dini, ahlaki konuları ele alan bu metinler dine bağlı coşkuyu artırmak ve olgun insan motifini yükseltmek gayesine yönelik olağanüstü olaylarla örülü hikâyelerdir. Bu hikâyelerin bir kısmında bulunan Türkçe şahıs adları metinlerin Türkçe telif eserler olduğunu düşündürürse de büyük bölümü adı da bilinen yazarların tercümelerinden oluşmaktadır.</p>
<p>Bu şekilde kavram ve metin olarak ilk Türkçe verimlerden itibaren karşımıza çıkan tür, “hikâye” adını İslamiyet’ten sonra ortaya konulan eserlerde kazanır. Arapça bir kelime olan “hikâye”nin mensup olduğu dildeki ilk anlamı, bir nesneye benzemek, bir kimseyi fiilen veya kavlen taklit etmektir. Daha sonra bir sözü nakil ve rivayet eylemek anlamını kazanır. İlk Türkçe lügatlara bakıldığında ise kelimenin bizde bu ikinci manası ile yaygınlaştığı görülür. Mütercim Asım kelimeyi “Kitabe vezninde, bir sözü ve haberi nakl ve rivayet eylemek manasınadır” cümlesi ile açıklar. Şemseddin Sami, kavrama biraz daha açıklık getirerek izah eder: “1. Nakletmek, bir vak’a ve sergüzeşti sırasıyla anlatma, rivayet; 2. Hakiki veya uydurma ve ekseriya hisse yapmaya mahsus sergüzeşt ve vukuat. Kıssa, mesel… 3. Fransızca roman denilen uzun sergüzeşt ki esasen ahlaka hizmet etmek şartıyla envaı vardır.”</p>
<p>Bizde bir terim olarak kullanılmaya başlanmasından itibaren, hikâye kelimesinin dayandığı kavram tahkiyedir. Dolayısıyla anlatma esasına bağlı bütün yazı türleri geçmişte bu kelimenin etrafında izah bulmuş olur. Tarih, destan, menkabe, kıssa, masal, rivayet, vak’a, rapor, kopya, taklid, roman, hikâye ve benzeri birçok türün ardındaki kavram tahkiyeli eser, yani hikâyedir. Bununla birlikte hikâye türünün farklı terimlerle adlandırıldığı da görülmektedir. 14. yüzyılda Mes’ud bin Ahmed, “Süheyl ü Nevbahar” adlı mesnevisinde aynı metin için “hikâyet” ve “dâstân” terimlerini birlikte kullanır:</p>
<p><span><em>Bu olan hikâyetleri yaz ü düz<br>
</em><em>Kitab eyle kim okına yaz ü güz<br>
</em><em>Bunun bigi tansug aceb dâstân<br>
</em></span><em><span>İşitmemiş ola kişi hiç zaman</span><br>
</em></p>
<p>Aynı şekilde Fuzuli de “Leyla vü Mecnun” hikâyesi için fesâne (efsâne) ve dâstân terimlerini bir arada kullanmaktadır:</p>
<p><span><em>Leyli Mecnun Acemde çoktur<br>
</em><em>Etrakde ol fesâne yokdur<br>
</em><em>Takrire getür bu dâstânı<br>
</em><em>Kıl taze bu eski bustanı</em></span></p>
<p>Büyük ölçüde İslâm geleneğine yaslanan veya İslâmlıktan sonra bu geleneğin potasında yeniden şekil alarak söylenmeye devam edilen eski Türk hikâyesi, bir yandan sözlü gelenekte varlığını sürdürürken bir yandan da manzum ve mensur olmak üzere iki koldan yazılı edebiyat ürünlerini vermeye başlar. Hint ve Arap hikâyesi geleneğinin ilk örnekleri; “Kelile ve Dimne”, “Kırk Vezir”, “Tûtinâme”, “Kâmilü’l-Kelam”, “Binbir Gece Hikâyesi” gibi metinlerin tercümeleri ile tanınır. Bir yandan da daha sonra Anadolu Türkçesi ile bir mesnevi geleneğinin oluşmasına hizmet edecek olan ilk manzum hikâyeler kaleme alınmaktadır: “Tezkire-i Satuk Buğra Han”, “Şeyh San’an Hikâyesi”, “Salsâlname”, “Kısâsü’l Enbiyâ”, “Bahtiyarnâme”, “Miracnâme”, “Tezkiretü’l-Enbiyâ” gibi.</p>
<p>Eski Türk edebiyatı çok büyük ölçüde nazım türünde yazılmış eserlerden oluşmaktadır. Sanat göstermek isteyen hüner sahipleri doğal olarak manzum hikâyeyi tercih etmektedir, zira “nesr halk, nazm ise padişah gibidir” Bu sebeple mensur eser vermek fazla önemsenmemiş, hatta küçümsenmiş, alay konusu edilmiştir. Buna rağmen Eski edebiyatımızda, bazen müellifleri adlarını gizlemeyi tercih etseler de, hikâye yazma geleneği kesintisiz devam eder. Bu sahadaki en önemli telif eserler “Hikâyet-i Anabacı”, “Bedâyi’ü’l-Âsâr”, “Hikâye-i Sipahî-i Kastamonî”, “Ca’fer Paşa Hikâyesi” adlarını taşımaktadır.</p>
<p>Manzum veya mensur, Eski Türk edebiyatında tahkiye, ekseriyetle bir faide esasına dayalıdır. Sadece söylenmek için söylenen, kıssadan hisse çıkarmayan hikâye, hakiki edipler tarafından takdirle karşılanmaz. Destanlar, mesneviler ve halk hikâyelerinin, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanarak oluşturduğu bu geleneğin az çok dışında kalan, meddah ve mukallit ravilerin anlattığı hikâyeler ise asıl edebiyattan sayılmaz, avam işi olarak kabul edilir.</p>
<p>Tanzimat’tan sonra, Batı edebiyatının, bizdeki örneklerinden tamamen farklı bir anlayışla yazılmış tahkiyeli eserleriyle karşılaşan Osmanlı müellifleri, aynı tarzı kendi kültürlerine taşıma gayreti içine girerler. Batı tarzında yazılmış ilk hikâye örneklerinden sayılan Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ı (1868) tasavvûfî ıstılahlar, rumuzlar ve telkinlerle doludur. Hemen arkasından gelen Emin Nihad’ın Müsameret-name’si (1872) ise hakiki vak’alardan seçilmiş ibret verici on hikâye ihtiva ettiğine dair bir kayıtla çıkar. Tanzimat Dönemi’nin en çok yazan kalemi Ahmed Midhat Efendi Kırk Anbar’ında (1873) hikâye yazmaktaki gayesinin bazı hikemî ve ahlakî esasları, ağlatmak veya güldürmek suretiyle okuyanlara telkin etmek olduğunu söyler.</p>
<p>Örneklerini çoğaltarak görebileceğimiz gibi, Batılı hikâye tarzını tercih ederek konu ve işleyiş bakımından uygulamaya çalışan ilk Osmanlı yazarları, hikâye anlayışı ve tasavvuru bakımından, Tanzimat’tan sonra da uzun bir süre geleneklere bağlı kalmışlar, kıssadan hisse çıkartmak, ders vermek, telkin etmek vazifelerini sürdürmüşlerdir. Esasen bu tutum bir yol ayrımında bulunan medeniyetin, kültür öncüleri sayılan yazarlarının üstlendiği hocalık vasfına da son derece uygun düşmektedir.</p>
<p>Modern Türk hikâyesini tarihi gelişimini de göz önüne alarak inceleyen münekkidler, yazarların doğum tarihlerinden devirleri etkileyen ideolojik ve edebi akımlara, metinlerin incelenmesi sonucu ulaşılan ortak yapılardan çıkarılan hakim temalara kadar pek çok kıstası esas alarak bir takım tasnif denemelerine girişmişlerdir. Bu sahada gözümüze çarpan en yeni çalışma hikâye tarihimizi altı döneme ayırarak girişilen bir tasnif denemesidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/modern-turk-hikayesinin-kisa-tarihi.html#_ednref1" name="_edn1"></a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ayşenur Külahlıoğlu İSLAM</strong></span></a>
</p><p>Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/MODERN-T%C3%9CRK-H%C4%B0K%C3%82YES%C4%B0N%C4%B0N-KISA-TAR%C4%B0H%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çağdaş Türk Romanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cagdas-turk-romani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cagdas-turk-romani</guid>
<description><![CDATA[ Çağdaş Türk Romanı
Çağdaşlık kavramıyla 20. yüzyıl bir bakıma özdeşleşmiş gibidir. Dünyada, bu yüzyılda pek çok şey değişir, imparatorlukların yıkılışı ve milliyetçiliğe bağlı olarak ulus devletlerin kuruluşu da bu döneme rastlar. Türk toplumunun geçirdiği siyasî ve sosyal değişimlere bağlı olarak değer yargılarıyla dünya görüşündeki farklılaşma da çağdaşlığın gereği olarak görülmüştür. Sözü edilen değişimlerde edebiyat ve sanat faaliyetleri, yalnız […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66f7cce02.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çağdaş, Türk, Romanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Cumhuriyet-193-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html">Çağdaş Türk Romanı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mustafa MİYASOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Çağdaşlık kavramıyla 20. yüzyıl bir bakıma özdeşleşmiş gibidir. Dünyada, bu yüzyılda pek çok şey değişir, imparatorlukların yıkılışı ve milliyetçiliğe bağlı olarak ulus devletlerin kuruluşu da bu döneme rastlar. Türk toplumunun geçirdiği siyasî ve sosyal değişimlere bağlı olarak değer yargılarıyla dünya görüşündeki farklılaşma da çağdaşlığın gereği olarak görülmüştür. Sözü edilen değişimlerde edebiyat ve sanat faaliyetleri, yalnız sanatçının çağına tanıklığını değil, aynı zamanda fikrî değişimleri de ortaya koymuş oluyordu. Roman bu türlerin en sosyal ve tabii en etkili olanıdır.</p>
<p>20. yüzyılın ilk çeyreği, büyük sarsıntıların yaşandığı birbirinden farklı dönemleri ifade eder. İkinci Meşrutiyet’ten sonra, İttihat Terakki yönetimindeki yasaklara rağmen Fransız İhtilâli’nin bazı değer yargıları yeni nesiller arasında benimsendiği için, aydınlar arasındaki muhalif görüşler sindirilemedi. Birinci Dünya Savaşı’nda her cephede savaşan Anadolu insanı, Mütâreke ve İstiklâl Savaşı yıllarında, özgürlükçü görüşlere sahip aydın ve edebiyat adamlarının yayın faaliyetleriyle desteklendi.</p>
<p>Tanzimat’tan Meşrutiyet’e ve Cumhuriyet’e uzanan süreçte, yalnız devlet yapısı değil, onu yönlendiren aydın ve sanatçı zihniyeti de değişmişti. Bu değişimin öncüleri hep sanat ve edebiyat adamlarının olmuştur. Namık Kemal, Abdülhak Hamid, Recaizâde Ekrem ve Tevfik Fikret gibi edebiyatçıların yolunda eser veren Fikret yanında, Osman Hamdi gibi Avrupaî resmi geliştirmek için Sanayi-i Nefise Mektebi’ni kurup 25 yıl hizmet veren sanat ve kültür adamları da etkili olmuştur. Onun teşvikleriyle nesre yönelip hikâye ve romanlar yazan Ahmet Mithat Efendi ile damadı Muallim Naci’nın Batılı değer yargıları karşısında yerliliği savunmaları, Servet-i Fünuncuları kızdırmış ve onların tutumunu “irticai tavır” olarak nitelendirmelerine yol açmıştır. Esasen çağdaş kültür hayatımız, bu çatışmayla birlikte bir ikiliği de bünyesinde barındırmaya başlamıştır.</p>
<p>Elbette bu çağın hâkim dünya görüşü olan pozitivizm Türk aydınlarını da etkisine almış, yönetici sınıfların belirlediği kültür ve eğitim politikası bu dünya görüşünden etkilenmiştir.</p>
<p>“Parisli kadını Fransız romancısı yaratmıştır” diyen eleştirmenlere hak vermemizi gerektiren pek çok örnek arasında, okuduğu aşk romanlarıyla her şeyini kaybeden Fransız taşralısı Madame Bovary, bu roman türünün etkisini ve yaygınlığını gösteren çok önemli bir örnek. Goethe’nin Genç Verter’in Acılarını okuyan pek çok gencin intihara teşebbüsü de önemli. Bu romanlar okuyucularını derinden etkiler. Roman ve hayatın birbirini etkilemesi konusunu irdeleyen M. Fatih Andı’ya göre, okuyucu romana kendini kaptırınca, romanın “hayatı yapma” olgusu ortaya çıkıyor, onu “temessül” eden için “hayat kaydırıcı” olabiliyor. Yani romanın okuyucuyu başka bir bilinç düzeyine sürüklemesi veya “yoldan çıkarması” mümkün:</p>
<p>“Bu, Madam Bovary’nin artık hayâlî roman kahramanı olmaktan çıkıp, gerçek hayatta var olan insanlara dönüşmesidir. Kurmaca bir dünyanın reel bir yaşantıya örneklik etmesi dolayısıyla romanın, bir “yaşanmışlığın” ön tarihi olmasıdır. Roman, hayatı etkilemiştir.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Modern toplumun romanla ortaya çıktığını düşünen Halit Ziya, Tevfik Fikret’e rahat bir tavırla şöyle der: “Evet, hiç şüphe yok! Hayat romanları değil, romanlar hayatı yapıyor!” Zaten önceki yüzyılda Descartes de romancıların olayları özel bir düzenleme ile okuyucularını etkileyerek “güçlerini aşan niyetler kurmaya” sürüklediklerini ifade etmekten kendini alamaz.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bizdeki jakoben ve pozitivist dünya görüşüyle sanat anlayışının romanlardaki yansıması öteki sanat türlerinden çok daha etkili olmuştur.</p>
<p>Şiir ve hikâyenin daha çok geleneğin ve günlük hayatın yörüngesinde seyrettiği, tiyatronun çok sınırlı bir kesime hitabettiği dönemde romanın daha büyük okuyucu topluluğunu etkilediği söylenebilir. O yüzden çağdaş Türk romanını ele alırken, 20. yüzyılda yayınlanan Türk romanlarının genel özellikleri üzerinde durarak konuyu belli dönemler, akımlar ve şahsiyetler çevresinde ele alacağız.</p>
<h1><span><strong>Çağdaş Türk Romanının Ana Ekseni</strong></span></h1>
<p>Roman türü, Rönesans’la birlikte gelişmiş, edebî türler arasına girmiştir. Bir bakıma modern toplum, aydınlanma düşüncesini benimsemiş romancıların eserleridir. Cervantes, Rabelais ve Voltaire gibi yazarlar, Kilise gözetimindeki eğitim ve dünya tasarımının yanlışlığını ortaya koydular. Victor Hugo, Dickens ve Balzac gibi romancılar, bir tarihî dönemle belli bir kültürün mekânı olan şehirlerde yaşamanın tanığı oldular. Tolstoy ve Dostoyevski gibi romancılar da farklı bir milliyete ve kültüre mensup şahsiyetlerin romanını yazarak dikkati çektiler. Bizimle birlikte öteki İslâm ülkelerinde de benimsenen yeni bir tür olarak roman, farklı bir dine ve medeniyete mensup olanları da ifade etmeye başladı. Böylece, bazı temsilcileriyle Batılılaşma ve çağdaşlaşmanın sözcüsü olan roman, geleneksel “anlatı” türlerinin yerine geçti.</p>
<p>Batı romanının kendi gelişim seyrini takip ederek 19. yüzyıldaki teknik ve muhteva özellikleri kazanması, orta sınıfla birlikte mümkün olmuştur. Bizde de Osmanlı hikâyesi ve romanının Tanzimat romanına dönüşümü böyle tabii bir seyir takip etmemekle birlikte, yine de bazı yönleriyle batılı ülkelerdekine benzer okur-yazar bir orta sınıf ortaya çıkarmıştır. Tanzimat yazarları, özellikle Ahmet Mithat Efendi yayınladığı romanlarla kendine özgü bir okuyucu topluluğu oluşturdu. Böylece, Tanzimat yazarları da çağına tanıklık etmiş oldu.</p>
<p>Robert P. Finn, Tanzimat dönemi eserleriyle Halit Ziya’nın iki romanını da incelediği ilk dönem Türk romanlarıyla ilgili çalışmasında şu sonuca varır:</p>
<p>“İlk dönem Türk romanları dünyayı bölük pörçük sergilemekte, o dönem İstanbul’unun renkli yaşamını bütünüyle kapsamamaktadırlar. Başkentin dışına pek çıkmaz roman, başkentin sınırları içinde de yalnızca yüksek sınıfın yaşamına eğilir. Topumun dar bir kesiminin işlendiğini görürüz; romanlardaki kentli seçkinler, ya doğuştan seçkin ya da öğrenim yoluyla seçkinleşmiş sınıfdaşlarının kaleminden sunulur okura. (…) Bu romanlar, kendi görüş alanları içinde, bütün teknik zorlamalara karşın, yer yer dokunaklı bölümleriyle, ahlâk konusundaki karamsarlıkları ve ekonomik çöküntüye eğilişleriyle bir “bütün”dürler ve Osmanlı Devleti’nin alacakaranlığını tanıklık belgelerinde izlememizi sağlarlar.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Çağdaş Türk romanın ana ekseni, Batılılaşmayla birlikte topluma sunulmaya çalışılan yeni değerlerin oluşturduğu ferdî ve sosyal sarsıntılar çevresinde oluşan tartışmalardır. Bunlar da Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde ortaya çıkan ve yeni edebiyata paralel olarak gelişen sosyal ve siyasî olaylarla çok yakından ilgilidir. Her şey sebep-sonuç ilişkileri bakımından bir zihniyet değişimiyle ortaya çıkmış, jakoben devlet anlayışıyla pozitivist dünya görüşünden oldukça etkilenmiştir. Bunun toplumda olduğu kadar romanlardaki yansımalarını, konuyla ilgili bir dizi yazıdan oluşan iki kitabımda ele almıştım.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Romanla ilgili incelemelerle kitaplarda dünya görüşü, kültür ve medeniyet meseleleri, insan ve toplum anlayışı her zaman sanat meseleleriyle birlikte ele alınmıştır. Tanzimat Döneminde olduğu gibi, sonraki dönemlerde yaşayan her sanatçıda, toplumu yakından ilgilendiren pek çok meseleyi roman diliyle anlatmak gibi bir anlayış hâkim olmuştur. Bu bakımdan son devir edebiyatımız politik bir edebiyattır.</p>
<p>Sanatçılar yanında bilim adamları da edebi eserlerle sosyal gelişmeleri açıklama temayülünde olmuşlardır. Toplum ve edebiyat meseleleri, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Hilmi Ziya Ülken, Peyami Safa, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Tahir Alangu, Niyazi Berkes, Doğan Avcıoğlu, Cahit Tanyol, Berna Moran, Fethi Naci, Gürsel Aytaç ve Jale Parla gibi pek çok şahsiyetin yazılarıyla eserlerine konu olmuştur. Batılılaşmanın doğurduğu zihniyet değişimi, bu değişimin doğurduğu sancılar ve sarsıntılar, toplumun yeni düzen ihtiyacı, bunların belli başlı meselesidir. Sanat ve politikanın romanımızdaki yansımalarını irdeleyen Murat Belge, bir dizi yazının girişi olarak şunları ifade eder:</p>
<p>“Toplumun hayatını en derinden etkileyen olaylar, anlatıcının arka plan seçimini de zorunlu olarak belirliyor. Bu çerçevede, başlangıç aşamasındaki Türk romanının yolculuğunun yatağı Batılılaşma süreciydi. Berna Moran ve Jale Parla’nın daha önce değindiğim kitaplarında gösterdikleri gibi, can alıcı serüven, Batılılaşan toplumda baba evinden, yani bir değerler dizisinden yola çıkan kahramanın, hangi değerler dizisinde son bulacağıydı.</p>
<p>“Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemi romanlarının nice kahramanı bu serüveni -romancıya göre- başarıyla tamamlayamadı. Batılılaşma son analizde bir devlet politikası olduğuna göre, bu romanlarda örtük bir politik tema vardı ve çok zaman bu tema yazarın biyografisinden bildiğimiz tutumuyla çelişki halindeydi. Çünkü sözkonusu yazarlar aslında Batılılaşma akımının içindeydiler, ama romanlarında, (yanlış) Batılılaşma’nın doğurduğu felaketleri anlatıyorlardı.</p>
<p>“Cumhuriyet’le birlikte değişimin mutlak önemi vurgulandı. Değişmek ve Batılılaşmak, Cumhuriyet yurttaşının vatanî görevi haline geldi. Böylece önceki dönemlerin romanlarında geri planda kalan politika, bu dönemde ön plana çıktı ve Cumhuriyet romanına hayat veren varlık özelliğini edindi.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Cumhuriyet’le birlikte, İstiklâl Savaşı yıllarında Anadolu’da görev yapan subay ve öğretmenlerin serüvenleri, onlar gibi devrimci misyonu benimseyen yazarlar tarafından romanlaştırılarak yayınlandı. Böylece yeni nesillerin benzer idealleri benimsemeleri ve yurdun her köşesine aynı misyonla gitmeleri sağlanmak istendi. Köy Enstitüleri bu amaçla kurulduğu gibi, oradan yetişen köy romancılarının da yeni bir toplum ve insan tipi için dünyada benzeri olmayan bir köylü toplumculuğu oluşturdukları görüldü.</p>
<p>Şairlerin fikir hareketlerine sözcü oluşu gibi, bazı dönemlerde de romancıların fikrî tartışmalarda böyle öncü bir konuma geldiği görüldü. Peyami Safa’nın “Doğu-Batı Sentezi” düşüncesine, Kemal Tahir’in Asya Tipi Üretim anlayışıyla Türk tipi Sosyalizmle Osmanlı tarihine yönelişe, Tanpınar’ın da gelenekten yararlanma ve şehir kültürüne yönelme eğilimlerine öncülük yapmaları bunun örnekleridir.</p>
<h1><span><strong>Bütün Aşklar “Memnu”</strong></span></h1>
<p>Tanzimat Dönemi’nde dünyevileşen naif aşklar, İntibah’la trajik başlar, Araba Sevdası ile komik biter. Bu tecrübelerden yola çıkan Servet-i Fünun romanı, aşkın metafiziğini büsbütün yok sayar. O yüzden Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu adlı romanındaki baba-kız, yenge-yeğen, uşak -küçük hanım, evin beyi- mürebbiye gibi belli başlı bütün şahıslar arasındaki ilişkiler, sanki romanın adını daha iyi vurgulamak için yasak aşk çizgisindedir. Bu toplumun temel değerleri sarsıldığı gibi insanî ilişkileri de çıkmaza girmiştir.</p>
<p>Bu dönem romanları, hikâyeleri ve şiirleri alafranga ve kozmopolit bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmuşlardır. Tiyatro ve operet, levanten üslûbunda bulvar komedileri ve melodramlar tarzında yaygınlaşmış, salon hayatının türedi burjuvalarını yetiştirmiştir. Sosyal ve siyasî bakımdan nihilist olan bu öncü yazarların etkisinde eser veren Türk romancılarının belli başlı özellikleri:</p>
<ol>
<li>Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu ve Mehmet Rauf’un Eylül adlı romanlarının etkisiyle daha genç romancılar, bütün insanî ilişkileri yasak aşk çevresinde ele almış, ilâhî aşkı büsbütün yok sayarak cinsel ilişkiye yönelik aşk telâkkisini yüceltmiş, bütün ilişkileri sathîleştirmiştir. Selim İleri bunu roman için gerekli olan “bireyleşme” olarak ele alırken, sosyal ve psikolojik yabancılaşma üzerinde yeterince durmaz.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></li>
<li>Karmaşık psikolojileri ifade etmeye çalışırken kullandıkları uzun ve çapraşık cümle yapıları, Fransız sentaksından etkilenen bir düşünce tarzına yol açmış, o da “üslûpçuluk” olarak yaygınlaşmıştır. Bu üslûp zamanla yazarları tarafından da sadeleştirilerek, Ömer Seyfettin’le Millî Edebiyat mensupları tarafından eleştirilmelerine haklılık kazandırmıştır.</li>
<li>Oyun ve oyunculuk kavramları, Aşk-ı Memnu’da bütün kişileri ve ilişkileri her bakımdan ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Robert P. Finn araştırmasında bununla ilgili pek çok ifadeye yer verir. Ona göre: “Bihter’in kendi evliliği üstünde düşünceleri, bu evliliğin bir oyuncak olduğu doğrultusundadır. Adnan Beyle birbirlerini sevmemektedirler. Bu oyuncağa parmağının ucuyla dokunmuştur ve evliliği yıkılmıştır, sonraları parmağının ucuyla dokunup canına kıyacağı tabanca da bir “oyuncak”tır.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></li>
<li>Aydın çevre romanlarının öncüleri olan bu eserler, daha sonra kimliksiz ve kişiliksiz, bütün sosyal, siyasî ve dinî değerlerden kopuk bir roman türünün yaygınlaşmasına yol açtı. Bu tür romanların kahramanları, hayata bakışları temelsiz, dünya görüşü olmayan ve yaşadığı boşluktan habersiz ve anlamsız bir bunalımı yaşarlar. Tabii bu da çevreyi fonksiyonsuz eşya yığını içinde gören sathî bir hedonizme yol açar.</li>
</ol>
<p>Ahmet Mithat Efendi ile Recaizâde Ekrem ve Hüseyin Rahmi’nin özellikle üzerinde durdukları alafranga züppelik ile “yanlış” Batılılaşma tamamen gündemden kalkmış, bütünüyle Batılı değer yargılarını benimseyen kahramanların ilişkileri romanları doldurmuştur. İstiklâl Savaşı olmasaydı, Küçük Paşa adlı romanın yazarı Ebubekir Hazım dışındaki romancılarımız, bırakın köyü ve Anadolu’yu, İstanbul’un belli çevreleri dışında bir dünya olduğunu bile fark edemeyeceklerdi.</p>
<h1><span><strong>Sosyal ve Siyasi Romanlar</strong></span></h1>
<p>Ömer Seyfeddin’in bir dizi hikâyesinden oluşan Efruz Bey adlı romanı, Meşrutiyet Dönemi’nin en önemli sosyal ve siyasî romanı durumundadır. Ömer Seyfettin eserinde Meşrutiyet Dönemi’nin bedavadan “Hürriyet kahramanı” veya fikir öncüsü gibi geçinen fırsatçı tipleriyle cehaletten küstahlığa soyunan türedi züppeleri eleştirir.</p>
<p>Alemdar Yalçın, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı’nı “sosyal ve siyasal değişmeler açısından” değerlendirirken, 1920-1946 yılları arasında yayınlanan romanları beş bölümde inceler. Son bölümlerde Aşk Romanları ile Tarihi Serüven Romanlarına da yer veren çalışmada, sosyal ve siyasal romanlar ele alınır. Çeşitli ara başlıklarla Sultan Abdülhamid, İttihat Terakki, I. Dünya Savaşı Dönemleriyle Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu, bu romanların konusu olarak çalışmada yer alır. Kitabın ilk cümlesinde bu dönemin önceki dönemden daha farklı niteliklerine işaret edilir:</p>
<p>“Cumhuriyetin ilk yılları Türk romanında yeni bir dönemin açıldığı, Türk romanının hem kalite olarak hem de sayısal bakımdan önemli atılımlar yaptığı bir dönemdir.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Aynı araştırmacı, Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet ve İstiklâl Savaşı Dönemlerini ele alan romanlardan sonra Cumhuriyet dönemini konu edinen romanları değerlendirirken de şunları söyler:</p>
<p>“Cumhuriyet Devri’ni ele alan romanlar ise ya olaylarla birlikte cumhuriyet ideolojisini ele almakta ya da yapılan inkılâpların haklılığını savunmaktadır. Sonradan yazarlarının da başarısı konusunda tereddüte düştükleri bu romanların bir çoğunun sanat yönleri ise gerçekten tartışılabilir.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Sultan Abdülhamid ve aktüel tarih, Servet-i Fünun romancılarında hiç söz konusu olmadığı için, Yakup Kadri’nin Bir Sürgün ve Halide Edib’in Sinekli Bakkal adlı romanları, birer jurnalle hayatlarının seyri değişen sıradan insanları anlatır.</p>
<p>Yakup Kadri’nin bütün romanları dikkatle gözden geçirilirse, Kiralık Konak’tan Panorama’ya kadar bütün eserlerinin politik bir muhtevayı konu edindiği görülür. Yakup Kadri Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait olayları bir kronik titizliğiyle ele alır. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan Kemalist Sol veya Sosyalist Gerçekçi yazarların üstadı konumundadır.</p>
<p>Daha çok monografileriyle tanınan Mithat Cemal’in Üç İstanbul adlı tek romanı da dikkate değer. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Mütareke Dönemlerini, çapraşık bir aşk üçgeni etrafında ele alan roman, sonraki yıllarda Kemal Tahir’in Esir Şehrin insanları ve Attila İlhan’ın Aynanın İçindekiler dizisinin ilk örneği gibidir.</p>
<p>Çok sonra yazılan Nahit Sırrı’nın Sultan Hamit Düşerken adlı romanında, muhataralı dönemin padişahı Abdülhamid ile devrinin insanları gerçekçi bir tavırla yer alınır. O yüzden de bu roman ve yazarı, epeyce bir zaman görmezlikten gelinir. Çünkü kültür ve sanat çevreleri, egemen güçlerin ve resmî söylemin yörüngesinde, Abdülhamid ve dönemini baştan mahkûm etmişlerdir. Ahmet Altan da bazı romanlarında, aşk ve siyasî komplo sarmalını kendince anlatırken Nahit Sırrı’nın yolunda olduğu izlenimini verir.</p>
<p>Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı romanında, İstiklâl Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönemde komünist faaliyetler içinde yer alan kişileri anlatırken, onların iç çekişmeleriyle parti içi çelişkilere de yer verir. Nazım Hikmet bu romanında, öteki sosyalist yazarların klişeci tutumundan uzak kalır.</p>
<p>Samim Kocagöz, Onbinlerin Dönüşü ve İzmir’in İçinde adlı İkinci Dünya Savaşı ile 27 Mayıs Dönemi’ni ele alan romanlarında, resmî ideolojinin sözcülüğünü üstlenmiş gibidir. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına adlı romanı, karmaşık ilişkiler içinde yasak bir aşk hikâyesiyle birlikte, 27 Mayıs’a katılan sosyalistleri anlatır. Verili söylemin doğrultusunda kurgulanan olaylar ve kişilerle geliştirilen romanlar, daha sonra Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Şafak adlı romanlarıyla yeni bir ivme kazanır.</p>
<p>12 Mart romanları içinde Tarık Dursun’un Gün Döndü, Füruzan’ın 47’liler ve Erdal Öz’ün Yaralısın adlı romanları, siyasî dönemde yaşanan baskılara, karşılaşılan provokasyonlarla işkencelere dikkati çekerler. Fakat bunlardan ilkindeki “sorunsalı olmayan bakış”la ikincisindeki “hümanist sorunsal”a ve üçüncüsündeki “varoluşsal sorunsal”a dikkati çeken Murat Belge, üçünde de “politik roman”da bulunması gereken bir bilinç yetersizliğinden ve öz-biçim tutarsızlığından söz eder.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>12 Eylül Dönemi’ni, öncesi ve sonrasıyla ele alan çok az roman yayınlandı. Bu dönemin devrimci gençlik çevrelerinde yaşanan hataları konu edinen Latife Tekin’in Gece Dersleri ile Ahmet Altan’ın Sudaki İz adlı romanları, Yalçın Küçük tarafından çok sert eleştirildi. Bu yazarların tavrını “Eylülist” gibi kapsamı belirsiz bir kavramla ifade eden bu tür edebiyat dışı eleştiriler, sanıyorum bu darbenin edebiyatımızda yeterince tartışılmasına imkân vermedi. Mehmet Eroğlu ile Kaan Arslanoğlu bunun istisnalarıdır.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>28 Şubat atmosferini, Bir Gün Tek Başına gibi kültür çevresinde yaşanan sapkın bir aşk çevresinde ele alan Ahmet Kekeç’in Yağmurdan Sonra adlı romanı, konuyla ilgili ilk eser olmak bakımından önemli. Bıçkın üslûbu ve dünyayı umursamaz tavrıyla farklı bir duyarlığı yansıtan roman, darbe dönemlerini anlatan romanlar arasında özel bir yere sahip. Çünkü henüz bu “süreç”le ilgili baskılar bitmeden yazılabildi.</p>
<h1><span><strong>Anadolu ve Köy Romanları</strong></span></h1>
<p>19. yüzyılda oluşmaya başlayan Tanzimat romanı, Batı tipi temsilcileriyle İstanbul’u yansıtmaya çalışırken, Ahmet Mithat Efendi ve Mizancı Mehmet Murad’ın yazdığı romanlarla imparatorluk coğrafyasına açılmaya başlar.</p>
<p>İstanbul dışına çıkamayan Recaizâde Ekrem’in talebeleri olan Servet-i Fünun romancıları, yeniden İstanbul’a hapsolur. Hüseyin Rahmi de esasen bir İstanbul romancısıdır. Yazı hayatlarının başlangıcında İzmir’de bulunan Halit Ziya ile Yakup Kadri’nin ilk eserleri dışındaki romanlarının çoğunluğu İstanbul’u konu edinir. Meşrutiyet romanlarının da genel özelliği böyledir. Esasen bütün büyük dillerin romanında böyle bir kültür şehri var. İstanbul’un bizim için böyle olması, romancılarımızı bu şehre mahkûm edemez.</p>
<p>Anadolu’dan söz eden ilk romanımız Ebubekir Hazım Tepeyran’ın yazdığı Küçük Paşa (1910)’dır. Bu aynı zamanda ilk köy romanımızdır. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu adlı romanından sonra özel bir görevle Anadolu’ya giden subay ve öğretmenleri konu edinen romanlar, aynı zamanda Cumhuriyet romanlarının da öncüsü durumundadır. Halide Edib’in Handan ve Ateşten Gömlek adlı romanları, İstiklâl Savaşı’na katılan yedek subaylarla İstanbul hanımlarının aşklarını ve acılarını cephedeki görüntülerle anlatırlar.</p>
<p>Reşat Nuri; Yeşil Gece, Yakup Kadri; Yaban ve Halide Edip; Vurun Kahpeye adlı romanları ile Cumhuriyet yöneticilerinin yeni rejim için gerekli gördükleri yakın tarih tasarımını oluştururlar.</p>
<p>Anadolu’nun köy ve kasabaları ilk kez böyle ideolojik bir tutumla roman diline girer. Köy Enstitüleri’nde yetişen gençlerle genç romancılar, bu üç Batıcı yazarın benimsediği pozitivizmi dünya görüşü olarak kabul eder ve çevreye böyle bakarlar. Bu bakış tarzı ağa-ırgat çatışmasında din adamını hep çıkarcı görür. Yeni değerleri savunan öğretmen de halk çocukları olan ırgatların yanında yer alır.</p>
<p>Bütün dünyaya ait meselelerle insanî münasebetleri köy ve köylü çevresinde anlatan romanlar giderek “Kemalist Sol” bir söyleme sığındılar. Böylece mahallî tavrın kendince ifade kalıpları oluştu ve epeyce bir zaman romanımızda köy romanı saltanatı hüküm sürdü. Bunlar pek çok incelemeye de konu oldu.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’taki köy ve kasaba romancılığı ayrıca değerlendirilmeyi gerektirecek kadar önemli ve özgün. Anadolu’yu tabii ve gerçek yönleriyle anlatabilmesi onu ötekilerden ayırır.</p>
<p>Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşer ve Talip Apaydın gibi yazarlar, dünyada benzeri olmayan bir tür köy romanın öncüsü oldular. Sonraki yıllarda Kemal Tahir tarihî romanlarıyla Türk insanını ve dilini aramaya, böylece romanda tarih tezi oluşturmaya çalışırken, Orhan Kemal de ağa-ırgat çatışmasını patron-işçi çatışması şeklinde devam ettiren sosyalist gerçekçiliğe yönelmiştir.</p>
<h1><span><strong>Peyamî Safa’nın Romanları</strong></span></h1>
<p>Server Bedi takma adıyla yayınlanan pek çok romandan biri olan Cumbadan Rumbaya’nın çok sevilmesi ve Cingöz Recai serisinin türünde oldukça başarılı sayılması hiç şüphesiz Peyami Safa’ya cesaret vermiştir. Buna rağmen kendisi daha çok edebî iddialı on bir romanını benimser ve bunları yeni baskılarında gözden geçirir. Hatta kimi araştırmacıları şaşırtacak değişiklikler yaparak, popülist endişelerle yer verdiği, yazıldığı dönemle ilgili moda unsurları ayıklar…</p>
<p>Sözde Kızlar ile birlikte Şimşek, Mahşer, Bir Akşamdı ve Cânân adlı ilk beş romanı Birinci Dünya Savaşı ile Mütâreke dönemindeki ilişkileri konu alır. Daha çok psikolojik tahlillerle geliştirilen bu romanlarda Servet-i Fünun neslinin duyarlığı ve bu duyarlığın çıkmazları ön plandadır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı ve Biz İnsanlar gibi ikinci dönem romanları 1920 ve 1930’lu yılları konu edinir ve daha çok Doğu-Batı çatışması ile sentez arayışlarını ortaya koyar. Bu romanlarda görülen fikrî yoğunluk, bir tez ortaya koymaktan çok, kendi kimliğini arayan insanların yaşadığı tereddütler çevresinde gelişir ve Fatih-Harbiye dışındaki eserlerde sentez okuyucuya bırakılır.</p>
<p>Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ile Yalnızız adlı son iki romanının konuları da İkinci Dünya Savaşı çevresinde gelişir. Bu savaşın doğurduğu buhranlarla şahsiyet krizi yaşayan İstanbullu aileleri ele alan bu iki romanın ana meselesi, daha çok ruhî değerlerle inanma ihtiyacıdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun fizikî rahatsızlık geçiren gencine karşılık, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’ndaki Ferit ruhî bunalım geçirir. Mühtedi kadının not defterinde kendi sorularına cevap bularak bunalımlarından kurtulan Ferit, kız kardeşiyle birlikte ele geçirdikleri mirasla yepyeni bir hayata başlar. Yalandan ve her türlü iki yüzlülükten tiksinen Yalnızız’daki Samim, yenilik edebiyatımızın onmaz hastalığı olan ütopik bir dünya hayaline kapılır. Simerenya adını verdiği bu düş ülkesinde her şey samimi ve dürüsttür. İnsan istismarına imkân verilmez. Herkes iyilik duygusuyla birbirine yaklaşır ve her türlü ideolojik doktrinin geçersizliğini bilir.</p>
<p>Metafizik meselelerle Allah inancı konusunda inanılmaz bir ısrarı ve psikolojik tahlillerde ulaşılmaz başarıları olan Peyami Safa, çağdaş Türk insanını derinden ilgilendiren sosyal ve kültürel olaylara olduğu kadar fikrî ve felsefî görüşlere de eserlerinde yer verir. Kültür ve inanç buhranından kimlik ve kişilik bunalımına yönelen Peyami Safa, her türlü çatışmayı eserlerinde derinliğine ele alan bir romancı olarak orijinal bir şahsiyettir. Batılı ustalara özenerek roman yazanlardan farklı, kendine özgü bir tavra sahip yazarımızdır.</p>
<p>Mütefekkir romancı tavrıyla çağdaşlarından ayrılır. Her romanın yapısına uygun geliştirdiği felsefe ile Ahmet Mithat Efendi, Mizancı Murat, Kemal Tahir, Attila İlhan ve Oğuz Atay gibi yazarlara göre oldukça başarılıdır. Çünkü romanlarının büyük çoğunluğunu bir tezi ispat için değil, bir takım insanî olguları ortaya koymak için yazdığı fark edilir. Üzerinde durduğu fikirler ve görüşler de roman kişilerine aittir. Roman kahramanlarını ilgilendirmeyen görüş ve bilgiler çoğu kere romanda hiç yer almaz. O yüzden romana dair düşünceleri de romanları kadar derinliğine insanî gerçeklere yaklaşma çabasını ortaya koyar.</p>
<p>Peyami Safa’ya göre sokağın sesleri yanında, insanın iç hesaplaşmalarıyla halisünasyonları da romanda görülebilmeli. Bir romancının, ele aldığı insanı içinde bulunduğu toplum katının özellikleri yanında, insanın kendi kendine itiraftan çekindiği sırlarını keşfedecek derinliğe inebilecek cesareti olmalıdır.</p>
<p>Resmî ideoloji ile birlikte her türlü ideoloji desteğine ihtiyaç duymayacak bir müstakil şahsiyet başarısı gösteren Peyami Safa’nın romanları, modern anlatım türlerinin sınırlarını zorlar. O yüzden de her romanında ayrı bir yapı kurmaya çalıştığı görülür. Bir kısım romanlarında görülen ve roman kahramanlarının ilgilendiği bilgilerin aktarımından doğan teknik hataları onun zaafı değil, özelliği sayılmalıdır.</p>
<p>Kimi eleştirmenler, Peyami Safa’nın önemseyerek aktardığı bazı bilgileri Batılı yazarlardan aldığını düşünmelerine rağmen, bunun böyle olmadığı, iki yazarın da aynı kaynaktan beslendiği anlaşıldı. Öte yandan, roman kişisine özgü bakış açısıyla eşya ve insan ilişkilerinin yansıtılması da batılı yazarlarla eşzamanlı olarak Peyami Safa’nın geliştirdiği bir tekniktir ve o, çilesini çekmediği hiçbir şeyi sahiplenmez. Postmodernlerin henüz denedikleri bazı teknikleri, o elli yıl önce yazdığı son romanlarında kullanmıştır.</p>
<p>Çağdaş Türk düşüncesiyle romanımızın vazgeçilmez kilometre taşlarından biri olan Peyami Safa’ya dair pek çok araştırma, inceleme ve hatıra yayınlandı. Peyami Safa’nın Çağdaş Türk romanında çok önemli bir yeri var.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<h1><span><strong>Tanpınar’ın Romanları ve Kültür Mirası</strong></span></h1>
<p>Biri yarım kalmış beş romanı bulunan Tanpınar epeyce bir zaman ihmal edildikten sonra, sanat tutumu ve estetik görüşleri çok tartışılmıştır. Romanlarında ele alınan, üretim kaynakları ve bunların artırılması gibi ekonomik konulardaki görüşleri Selahattin Hilav gibi sosyalistlerin dikkatini çekti. Sosyalist eleştirmenler onun her konudaki görüşlerini okumaya ve değişik yorumlarla sahiplenmeye çalıştılar. En güzel aşk romanı saydıkları Huzur’u önemli bulmakla birlikte onun sanat ve edebiyatımızla Osmanlı kültürü üzerine görüşlerini reddetmeye kalkışanlar da oldu. Fakat Tanpınar’ın romanlarına sinen görüşlerini ondan ayırmaya imkân yoktu.</p>
<p>Köy romanlarının yaygın olduğu dönemde eserleri okunmayan Tanpınar’ın kalabalık okuyucu kitlesine ulaşması, bir kısım eleştirmenlerin onu tartışacak, yazdıklarını ve problemlerini kavrayacak bir seviyeye gelmesi, şüphesiz sevindirici bir kültür olayıdır. Tanpınar, okuyucularını zenginleştirecek bir seviyedir.</p>
<p>Çocukluğuna, hülyalarına, saplantı halinde mitolojik unsurlarla yüklü geçmiş zamana bağlı görünen Tanpınar’ın hikaye ve roman kahramanları da bir hayli dikkate değer tiplerdir. Bunların dünyasına girmek için yazılış sırasına göre okumak gerekir. Okununca görülür ki, bunlar, Tahir Alangu’nun şu tavsiflerine hayli yakındır: Bu tipler, “gerçek duvar”ının ötesine geçmek için birer delik bulmuşlar ve “bütün devrim Türkiyesi aydınları bu duvarın dibinde henüz düşünüyorlar.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Tahir Alangu’nun Tanpınar’ın XIX.Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nden yola çıkarak hikâye ve romanları üzerine söylediği sözler, eserlerin yazıldığı günler için çok doğrudur. Tanpınar’ın önemi de buradan gelir.</p>
<p>Bugün Tanpınar’ın eserleri kadar, o eserlerin uyandırdığı tartışma da önemlidir. Huzur kadar Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler kadar Saatleri Ayarlama Enstitüsü de okunmalı, tartışılmalıdır. Romanımızın bunlarla ulaştığı seviye, Türk romanının hâlâ ulaşması gereken düzeydedir.</p>
<p>Roman kahramanı Behçet Bey’e yazılmış bir mektupla bitirilmeye çalışılan ilk romanı Mahur Beste, Behçet Bey’in çevresindekilerle birlikte Abdülhamid Dönemi’nden geriye doğru bir yakın tarih değerlendirmesine girişir. Sahnenin Dışındakiler, Birinci Dünya Savaşı ile Mütareke dönemini ele alırken asıl kavganın Anadolu’da olacağını ve memleketin kaderini bu kavganın belirleyeceğini ortaya koyar. Huzur ise, İstanbul’da yaşanmış güzel bir aşk hikâyesi çevresinde İkinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu huzursuzluğu anlatır. Sözde kurumlaşmanın eleştirisi olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, dili ve anlatımıyla çok farklıdır.</p>
<p>Tanpınar’ın şiir, sanat, roman ve edebiyatımız üzerindeki görüşlerini bilmeden, anlamadan bir şeyler yapmaya kalkmak, çoğu sanatçıyı ciddî bir tavırdan mahrum edebilir. Bu da hem onun adına, hem bu şahsiyeti okuyacak kişinin taşıdığı kabiliyet adına yazıklanılacak bir olaydır.</p>
<p>Yarım kalmış hâliyle kitaplaşan Aydaki Kadın adlı son romanı ve henüz yayınlanmayan öteki notları ile bütün birikimini ele alan çalışmalarının değerlendirilememesi, ne yazık ki, kültür mirasımızın da tümüyle değerlendirilmemesiyle ilgilidir. Tanpınar hakkında toplu değerlendirmelerin henüz yapılamaması bir talihsizliktir. Bu tür çalışmalara yönelen genç araştırmacılar için Tanpınar hâlâ önemli bir kaynaktır.</p>
<p>Tanpınar’la ilgili pek çok kitap yayınlandı ama, tam bir çalışma henüz ortaya çıkamadı. Bugüne kadar yayınlanan çalışmalar arasında Mehmet Kaplan, Turan Alptekin ve Orhan Okay imzasıyla yayınlanan kitaplar, dikkatli yaklaşımlarıyla ötekilerden daha önemli. Fakat Tanpınar’ı hayatı ve eserleriyle bir bütün olarak ele alan monografik çalışmalara kültür çevrelerimizin hâlâ hasret olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Biyografi ve monografi edebiyatımızın ihmal edilen önemli türleridir. Bunlardan önce özel sayılar hazırlanmalı ve bütün farklı görüşler ortaya çıkmalıdır. Bazı dergilerde özel bölümler yapılmıştı, Hece dergisinin tümüyle Tanpınar Özel Sayısı hazırlaması, bu anlamda gerçekten dikkate değer bir çalışmadır.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<h1><span><strong>Küçük Ağa ve Tarık Buğra’nın Romanları</strong></span></h1>
<p>Angaje edebiyata, kolaycılığı getiren gruplaşmalara ve politizasyona karşı çıkan Tarık Buğra, yazarı ve okuyucuyu kafa yormaya, âlelâdeyi aşmaya ve insanın sırlarını yakalamaya mecbur görür. Ama her şey bununla bitmez. Bir de insanı insan yapan değerler, sorumluluklar vardır:</p>
<p>“İnsanı insan yapan, ayakta tutan bir takım değerler vardır, bunların başında da Allah’a iman, millete bağlılık, vatana sevgi, dürüst çalışmak, başkaları hesabına feragat, insan haklarına, hürriyetlerine ve haysiyetine saygı gelir. Bir topluluk ya kara kuvvetle idare edilen bir hayvan sürüsüdür, ya da bu değerlerle canlılığa ermiş bir millettir.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Tarık Buğra, İstiklâl Savaşı yıllarında Akşehir kasabasına gönderilen İstanbullu Hoca’nın padişah-halife sözcülüğünden Kuvâ-yı Milliye saflarına geçerek Küçük Ağa olan roman kahramanının etrafındaki insanlarla, Anadolu’nun var olma mücadelesini anlatır. Bu romanın resmî ideoloji sözcülüğünü yapan öteki romanlar karşısında pek çok tartışmaya yol açtıktan ve görmezlikten gelinmek istenmesinden sonra takdir edilmesi, aydınlarımızın şartlanmışlıktan kurtulmasının göstergesidir.</p>
<p>Firavun İmanı, ilk kez 1968 yılında tefrika edilir ve fakat ancak on yıl sonra, 1978 yılında kitaplaştırılır. Tefrika ile kitap arasında farklar vardır ve Tarık Buğra bunu eseri lehine geliştirmeyi ilke edinmiştir. Bu romanın Küçük Ağa’nın devamı olmak özelliği yanında, bağımsız olarak da Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını anlatmak gibi bir özelliğe de sahip. Çünkü ona göre insanları büyük dönüm noktalarındaki tavır alışlarıyla anlamaya çalışmak, mizaç özelliklerini yakalamak daha ilgi çekici ve daha inandırıcıdır. O bakımdan bundan sonraki romanları da farklı bir bakış açısıyla Cumhuriyet döneminin kroniği gibidir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında görülen, İstiklâl Savaşı’nın ruhuna zıt gelişmeleri ve onurdan mahrum menfaat birliklerini Tarık Buğra “Firavun İmanı” diye adlandırdı. Yıllarca tefrika halinde kalan Yalnızlar adlı, çok sonra yayınladığı ilk romanının ardından hikâyeleriyle dikkati çeken Tarık Buğra, Tek Parti Dönemi’ndeki baskıcı atmosferi, İtalya’da yaşanan bir aşkla birlikte Siyah Kehribar’da anlattı. Bir dönemin sosyalistleriyle ülkücülerinin yaptıkları kavga yüzünden gençliğimizin Çanakkale Savaşı’ndaki gibi kaybedildiğini, karanlık oyunlara alet edildiğini anlatan Gençliğim Eyvah adlı romanının farklı bir üslûbu var. Dünyanın En Pis Sokağı ise, basının kavgacı tutumunu kan davasına çevirdiğini anlatır.</p>
<p>Bu üç roman Batıcı sol çevrelerde büyük tepki uyandırdı. Ama ilk tiyatroculardan olan Naşit Özcan’ın hayatıyla sanatçının dünyasını anlatan İbiş’in Rüyası ile Serbest Fırka’nın kuruluş yıllarını bir kasaba çevresindeki insanlarla anlatan Yağmur Beklerken, Demokrat Parti’nin çıkışını anlatan Dönemeçte ve Osman Gazi’nin devlet kurucu vasfını anlatan Osmancık büyük ilgi gördü ve hepsi de filme alındı.</p>
<p>Osmancık yazıldıkça tefrika edilir, daha sonra da kitaplaştırılır. Romanın alt başlığı “Devleti kuran karakter ve irade”dir ve romanın mesajını ortaya koymaktadır. Her dönem için önemi olan bu ifadenin, yeniden yapılanmanın konuşulduğu her toplumda önemi vardır. Öteki romanları gibi devrine mesaj verir. Tarık Buğra, eserleri üzerinde çalışan Dr. Hüseyin Tuncer’e yazdığı 1970 yılındaki sanat tutumunu ve tasarılarını anlatan mektupta, romanlarını nasıl bir şuurla ortaya çıktığını şöyle açıklıyor:</p>
<p>“Şimdi çalışmakta olduğum konu bir romandır. Niyetim “BİR NESİL YARGILANIYOR” genel başlığı altında ve üç ciltte toplanan bir konuyu işlemektedir. İlk cildi “Gençlik Türküsü” olacak ve bugünün köşe başlarını tutan neslin yetişmesini, içinde geliştikleri sosyal hayatı ve politik düzeni verecek.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Sanatçımızın sonraki eserlerinin hep bu konuyu anlattığını görüyoruz.</p>
<h1><span><strong>Devlet Ana Tarihi Roman</strong></span></h1>
<p>Sağırdere, Kelleci Memet ve Esir Şehir dizisiyle çağdaş Türk romanında kendine özgü bir yeri olan Kemal Tahir, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını ve kurucu tiplerini anlatan Devlet Ana adlı romanı ile önemli tartışmalara da yol açmıştır. Bunlarda öne çıkan hususlar, daha sonra çeşitli tartışmalara ve hatta ayrı bir kitap olarak yayınlanan açık oturumun düzenlenmesine yol açmıştır. Bunlar şöyle özetlenmiştir:</p>
<p>“Türk insanı nedir, belli özellikler var mıdır?”</p>
<p>“Türk romanı nasıl yazılmalıdır?”</p>
<p>“Türkçe nasıl olmalıdır?”</p>
<p>“Osmanlı toplum yapısından günümüze kalan, etkisini hâlâ sürdüren ve geleceği belirleyen nitelikler var mıdır?”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Bu konuda, o günlerin aydınlarıyla eleştirmenleri neredeyse ikiye ayrılır; bazıları Asya Tipi Üretim Tarzı görüşünü savunan ve kendince yorumlar getiren Kemal Tahir’i Dostoyevski gibi görüşlerini değiştirmiş bir “sağcı” olmakla suçlarken, bazıları da onu “öğretici bir roman” yazmakla suçlar (Oktay Akbal) veya yazarlık tavrını “idealizasyon” ve “mistifikasyon” kavramlarıyla açıklamaya çalışır (Ferit Edgü). Bunlara karşı, Tahir Alangu ile İsmet Bozdağ ve Selâhaddin Hilav gibi isimler Kemal Tahir’in romancı tavrını savunmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Devlet Ana’dan sonra tarihî romanların yazılıp yayınlanması, neredeyse bir “furya” halinde hemen her çevrede görüldü. Bunlarda “sağ” ve “sol” dünya görüşünü tarihî olaylarda isbat çabası olduğu kadar, sadece tarihî dönemleri gündeme getirme veya nostaljik hevesleri tatmin çabaları da dikkatli çekiyordu.</p>
<p>Kemal Tahir’den önce tarihî romanlar yayınlayan Ahmet Refik, Ahmet Rasim, M. Turhan Tan, Nihal Atsız, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Bekir Büyükarkın gibi yazarlar Nihal Atsız hariç edebiyat çevrelerinde pek ilgi görmedi. Devlet Ana’dan sonra ortaya çıkan tartışmalar ışığında tarihî romanlar yayınlayan Mustafa Necati Sepetçioğlu, Erol Toy, Emine Işınsu, Yavuz Bahadıroğlu ve Yılmaz Boyunağa büyük alâka gördüler. Bunlar arasında Ahmet Mithat Efendi gibi, çok sevilen çocuk ve gençlik romanlarıyla büyük halk kitlelerine tarih sevgisi aşılayan Yavuz Bahadıroğlu’nun kültürümüzde özel bir yeri olduğu söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Devlet Ana romanıyla Kemal Tahir’in öncülük ettiği romancılık anlayışı yeterince tartışılarak incelemelere konu edilmediğini belirtmeliyiz. Yalnız eleştirilerinde ısrar eden iki eleştirmenin dikkatlerine burada yer vererek tarihî romanla verili roman dünyası üzerinde durmak gerektiğini ifade ediyorum.</p>
<p>“Kemal Tahir’in tarih yorumunu doğrudan doğruya tarihle ilgili birtakım tezlerle yapmayıp romanlarına yerleştirmeye çalışması da garip bir bileşim doğurmuştur” diyen Murat Belge, Kemal Tahir için şunları söyler:</p>
<p>“Kemal Tahir önemli romanlar yazmış bir yazar. Yazık ki bu, üstünde en fazla titizlikle çalıştığı belli olan eserinde daha öncekilerin başarı çizgisi altına düşmüştür. Bu başarısızlığının nedeni de gereçlerini işleyişindeki güçlülük ya da güçsüzlükten çok, sorunu, yani romanın kurallarını ve yerli roman yazmanın yolunu ele alışında bazı açmazlara girmesidir. Romanın tasarlanışı ve kuruluşu, yazarın yazarlık gücünü de iyice azaltıyor.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Devlet Ana’yı “ideolojik bir ütopya” sayan Semih Gümüş, Kemal Tahir’i “tarihi kötüye kullanmak”la itham eder ve romancılığını şöyle değerlendirir:</p>
<p>“‘Kemal Tahir romanı’, yüzünü geriye, sırtını geleceğe dönük tutan, zaman karşısında değeri aşınan, içerdiği tarih bilgisinin geçersizliği ve aşırı öznelliği (keyfiliği) ile yazarınca harcanmış ve okunurluğunu günden güne yitiren bir romandır.”<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Bu arada, Devlet Ana çevresinde tartışılan bize özgü bir roman dili ve “yerli roman yazma yolu” ile romanda tarihi gerçek ve dünya görüşü meselelerinin çok önemli konular olduğunu belirtmemiz gerekir.</p>
<h1><span><strong>Aşk Romanları</strong></span></h1>
<p>20 yüzyılda, Ethem İzzet Benice’nin Yakılacak Kitap adlı romanıyla, Eylül yazarı Mehmet Rauf’un takma adlarla yazdığı erotik romanları arasında gidip gelen bir tür aşk romanları yazılmış ve okunmuştur. Bunlar bir zamanlar gazetelerin pehlivan tefrikalarıyla birlikte resimli tefrika romanları arasında yer almıştır.</p>
<p>Bu romanlar Aşk-ı Memnu’nun çok gerisinde bir dil ve tavır sergilerken, okuyucularını pembe romanların sanal dünyasına sürüklemektedir. Muazzez Tahsin Berkant, Kerime Nadir, Güzide Sabri ve Cahit Uçuk, bu tür romanların en tanınmış yazarları. Bu yazarların pek çok romanı filme de alınmıştır.</p>
<p>Reşat Nuri’nin Akşam Güneşi, Peyami Safa’nın Şimşek adlı romanlarıyla Peride Celâl’in de bu türde pek çok eseri daha seviyeli bir tavır sergilemektedir. Zamanla bu yazarlar aşk yanında başka konulara da yer vermişler, edebî değeri olan romanlar yazarak okuyucularını sosyal ve kültürel konulara yöneltmişlerdir. Sözde Kızlar’la birlikte Peyami Safa bu tür romanların Servet-i Fünun’dan devraldığı yasak aşk veya aşk üçgeni çevresinde gelişen tutumunu eleştirir. Samiha Ayverdi ve Safiye Erol, bu türden cinsel çağrışımlı aşkları değil, ilâhî aşka yönelen dostluklara bağlı olarak daha derinlikli aşk romanları yazarlar.</p>
<p>Afet Ilgaz da, başlangıçta sosyal gerçekçi romanlar yazarken, daha sonra Ad Semud ve Medyen adlı romanıyla birlikte tasavvuf? açılımları olan romanlar yayınlamaya başlar. Zaten Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı ve benzeri “hidayet romanları”nın bir kısmı da aşk romanları gibi başlar, başka boyutlarda gelişir. Affedersin Hayat romanında da Ahmet Günbay Yıldız, gizli nikâh ve metres ilişkilerini ele alır.</p>
<p>Aşk konusu bütün önemli romanlarda vardır. Yazarın tavrına bağlı olarak aşk konusu cinsel çağrışımları dışında, sosyal ve siyasî kavga veya tasavvufî boyutlarıyla genel çerçevenin dışına taşabilir. Yoksa sosyal, siyasî, tarihî ve aydın çevre romanlarında aşk ilişkisine mutlaka yer verilir.</p>
<p>Edebiyatımızın en güzel aşk romanı olarak değerlendirilen Tanpınar’ın Huzur adlı romanı, bir aşkın hatırasıyla birlikte İstanbul’da yaşanmış kültürel unsurlarla ilgilidir. Onun gibi estetik veya nostaljik bakış açılarıyla aşk romanları yazan ve yayınlayan pek çok romancı, başta İstanbul olmak üzere, Anadolu şehirleri çevresinde aşk romanları yazmış, bazıları da tarihî kişilerin aşklarını ve hülyalarını romanlaştırmıştır.</p>
<p>Mehmed Niyazi’nin İki Dünya Arasında adlı romanı, üniversiteli bir Türkün okul arkadaşı Alman kızıyla yaşadığı benzersiz aşk hikâyesi çevresinde gurbetteki insanımızı anlatır. Mustafa</p>
<p>Miyasoğlu’nun Bir Aşk Serüveni adıyla yayınlanan romanı da, aşk duygusunu farklı kültürel boyutları ile ortaya koyar. Bu iki roman aşkı, kültür ve zihniyet farklarıyla anlatmaya çalışarak öteki aşk romanlarından ayrılır.</p>
<h1><span><strong>Aydın Çevre Romanları</strong></span></h1>
<p>Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu adlı romanıyla başlayan şehirli aydın çevre romanlarının çoğunluğu, politik görüşlerini bir arka plan olarak yansıtan veya hiç dile getirmeyen romanlardır. Kahramanlarını kendi özel dünyalarında yahut bir “izlek” peşinde veya fantastik ifadelerle ortaya koyan eserlerin, nadiren bir tarihsel dönemden söz ettiği görülür. Tarih, bunlar için kaçılır ve kendisine hiç yaklaşmak istenmez.</p>
<p>Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı da böyle dar bir çevreyle roman kişilerine bağlı olarak Doğu-Batı ikilemini ele alır. İtalyan asıllı kadın kahramanla Türk aydınları, Pirandello’nun bir oyunu çevresinde kültür meselelerini tartışırlar. Bu tür aydın çevre romanlarının en çok tartışılan ve anlattığı kişilerin yaşadığı huzursuzluğu her bakımdan temellendiren Huzur, İstanbul’da yaşanmış unutulmaz bir aşk hikâyesi çevresinde, Yahya Kemal ile Tanpınar’ın vazgeçilmez buldukları kültürel değerleri konu edinir.</p>
<p>Melih Cevdet Anday’ın Aylaklar, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam, Erhan Bener’in Kedi ve Ölüm, Nezihe Meriç’in Korsan Çıkmazı ve Bilge Karasu’nun Kılavuz adlı romanlarını dil ustalığı ve roman teknikleri bakımından önemsediğimi, ama konu edindikleri dar çevreyi aşamadıkları için, kurdukları roman dünyasının toplumu ilgilendirmeyecek kadar iğreti ve derinlikten yoksun olduğunu düşünüyorum. O yüzden de dar bir çevreyi konu edinen Faulkner’ın Ses ve Öfke adlı romanındaki derinliği ve Amerikan toplumuna ait tipik yaşama biçimlerinin bizde olması gereken özel hayat unsurlarını hiç göremiyoruz.</p>
<p>Pınar Kür ve Selim İleri ile Adalet Ağaoğlu’nun dar kültür çevrelerini konu edinen ve pek çoğu da birer izlek yörüngesinde yazılan veya belli bir dönemin boğuntuları ve iç dökmeleriyle geliştirilmeye çalışılan romanlarında, maalesef ne metafizik ve ne de sosyal bir sembole, yahut toplumun değerlerine rastlamak mümkün değil. Bu romanlar sanki çok küçük bir arkadaş çevresi için yazılıyor ve orada tüketiliyor.</p>
<p>Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fahim Bey ve Biz, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanında gördüğümüz dar kültür çevrelerinin derinliğini ve sembol değeri olan ifade biçimlerini, maalesef yine bunlar gibi bir dar çevre romancısı olan Orhan Pamuk’un kitaplarında da bulamıyoruz. Her eserinde başka bir eserin kurgusunu kullanan romancının tek meselesi promosyon.</p>
<p>Marquez, Umberto Eco, Borges ve Calvino’dan yapılan çeviriler, bizde hep alışılmamış roman tekniklerine duyulan özlem için farklı ve ilgi çekici örnekler oldular. “Postmodern” kavramı, kendisini farklı tanıtmak isteyen herkes için sihirli bir söz oldu. Halbuki moderni sindirememiş bir toplumun postmodern tavra ne ihtiyacı olabilir ki. Ama kendini ve eserini yeni sunmak isteyen herkese yeni söz lâzım.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Evet, Mevlâna’nın söylediği gibi, bugün yeni bir gün, yeni şeyler söylemek lâzım. Fakat her edebî eserin yeniliği söylediğinde değil, yeni bir tarzda söylemesindedir. Bir “anlatı” metni ise, kurgusu, ona bağlı mesajı ve kendine özgü dili ile değerli sayılması mümkündür. Bunlar da “yeni” diye piyasaya sürülenlerin hepsinde bir bütün oluşturamıyor. Halbuki pek çok dünya romanında, Don Kişot’un genel esprisi, bitmemiş hikâyesi yeniden ele alınıyor.<a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Burada sözünü ettiğimiz yenilikçi romanların oluşturduğu ortak bir düzlem var. Teknik ve üslûp bakımından çok başarılı olan bu romanların en belirgin özelliği, romancılarının bir oyun tutkusuna kendilerini kaptırmış olmalarıdır. Ortaya çıktığı toplumda yaşanan karmaşaya yönelik belirli bir mesajı olmayan ve ele aldığı kahramanların hayatına hiçbir şekilde açıklık getirmeyen böyle romanların çağdaşlık bakımından değilse bile modern veya postmodern tavrı yansıtmak bakımından öneminden söz edilebilir. Kısaca, bir oyun tutkusuna kurban edilen romancı başarısı ancak çağdaş aydın özentiliğiyle açıklanabilir.</p>
<h1><span><strong>Son Yirmi Yılın Türk Romanı</strong></span></h1>
<p>12 Eylül 1980 İhtilâli’nden sonra bu toplumdaki iç çatışmanın anlamsızlığını farkeden aydınlar, o güne kadar çok benimsedikleri doğruları sorgulamaya başladılar. Yaşanan acılar ve yanlışlıklar sergilenirken, yakın tarih üzerinde tartışmalar yoğunlaştı. Batıdaki yeni fikir, sanat ve edebiyat akımları da farklı bir bakış açısıyla ilgi görmeye başladı. Bu fikrî dalgalanmaların en güçlü yankısı romanlarda görüldü. Çünkü her yeni düşünce kendini sağlıklı bir şekilde ortaya koyacak yeni bir dile ve ifadeye hemen kavuşamıyor. Roman, bu dilin bulunabilmesi için büyük kolaylıklar sağlar ve insanın kendini hayatın içinden ifadesini mümkün kılar.</p>
<p>Bu arada, aydın sorumluluğu ile kadın olmak bilincini cinsellikle birlikte ele alan, önceki kadın romancılardan farklı bir tavırla ortaya koyan romanlar da yazılmaya başlandı. Bunların yanında teknik bakımdan anti-roman sayılan veya post-modern tavrı benimseyerek yazıldığı iddia edilen romanlar da görüldü. Köy romancılığıyla Sosyalist Gerçekçilik anlayışının bu dönemde bütünüyle terkedildiği söylenebilir. Ağa-ırgat/işçi-patron çatışması yerine insanın kendi içindeki çelişkilerle toplumdaki yalnızlık duygusu öne çıkar.</p>
<p>Bütün bunlardan başka, Latin Amerika ülkelerinde ortaya çıkan ve Batı Avrupa romanından farklı nitelik gösteren romanlardan sonra, İslâm ülkelerinde Nobel ödülü alan romancılarla Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin romancıları da dilimize çevrilerek yayınlanmaya başladı. Bunlar da romanımızı etkiledi.</p>
<p>Son dönemde yazılan romanları şöyle bir tasnife tâbi tutmak mümkündür:</p>
<ol>
<li><strong>Yakın tarihi konu edinen romanlar:</strong> Tarık Buğra, Attila İlhan, M. Necati Sepetçioğlu, Ayla Kutlu, Emine Işınsu, Mehmed Niyazi, Sevinç Çokum, Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Miyasoğlu, Ahmet Altan ve Orhan Pamuk gibi yazarların romanları, daha çok Osmanlı’nın son yıllarıyla Türkiye’nin çok partili hayata geçişini ve darbe dönemlerini konu edinen eserlerdir. Bu yazarlardan bazıları romanlarıyla büyük ilgi gördüler. Sonra popüler tarihî romanların yayınlandığı ve bazı Osmanlı hanım sultanların hayatları romanlara konu edinildi. Bu da okuyucularla birlikte Osmanlı tarihine karşı yerli ve yabancı yazarların ilgisini çekti.</li>
<li><strong>Sosyal olaylarla inancı uğruna direnenleri ele alan romanlar:</strong> Afet Ilgaz, Üstün İnanç, Mehmet Eroğlu, Latife Tekin, Şerif Benekçi, Kaan Arslanoğlu ve Hurşit İlbeyi gibi yazarlar, inancı uğruna fedakârlık yapanlarla ideolojik tavırlarıyla ön plana çıkan kişilerin hayatını ve hesaplaşmalarını ortaya koyar. Bunların eserlerinde, Türkiye’nin olağanüstü şartlarıyla 1980 öncesindeki çatışmalar da konu edinilir.</li>
<li><strong>Aydın olma sorumluluğunu ve sanatçı duyarlığını ele alan romanlar: </strong>Erhan Bener, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Alev Alatlı, Selim İleri ve Nihat Genç gibi yazarların romanlarında öncelikle aydın topluluğuna seslendikleri görülür. Bunların bazı romanlarında cinselliğe de yer verilir.</li>
<li><strong>Romanesk bir tarzda yazılan hatıra veya biyografiler:</strong> Mina Urgan, Ayşe Kulin ve Duygu Asena gibi yazarlar da gerek kendi hayatlarını ve gerekse Münir Nurettin ve Füreya gibi bu toplumda tanınmış sanatçıların hayatını romanlaştırdılar, nostaljik duyguları tatmin ederek popüler kültüre romanesk katkıda bulundular. İtiraflar, aile sırları ve söyleşi üslûbunda geliştirilmiş anı parçaları bu kitapların özelliği.</li>
</ol>
<p>Bu romancılar arasında, özellikle bazı isimlerin iki-üç konuda eser vererek, kendi romanlarıyla birlikte roman türüne de özel bir ilgi topladıkları görüldü. Bazıları bunu eserlerinin derinliğiyle hak ettiği gibi, bazıları da yayınevleriyle birlikte kendilerinin yaptığı özel bir promosyon sayesinde dikkatleri çekmiştir.</p>
<p>Romanların bu ülkenin tarihinde rastlanmayacak tarzda, 50-100 bin sayılarda basılması ve çok kısa bir süre içinde yabancı dillere çevrilerek yayınlanması, edebî kaliteleri üzerinde ister istemez kuşku uyandırıyor. Özellikle Orhan Pamuk ve Ahmet Altan bu konuda önceki romancıların tümünü geride bırakan bir promosyon başarısı gösterdiler. Öte yandan, Üstün İnanç, Mehmed Niyazi ve Yavuz Bahadıroğlu’nun bir tür “hizmet” anlayışıyla, önceki nesilden Hekimoğlu İsmail gibi roman türünün sınırlarını zorladıkları görüldü. Afet Ilgaz, İnci Aral ve Alev Alatlı da birbiri peşinden yayınladıkları romanlarla geniş okuyucu kitlesine ulaşmaya ve hayat tecrübelerini farklı bir anlatı diliyle ortaya koymaya çalıştılar.</p>
<p>Bunlar arasında Tarık Buğra’yı ayrıca ele almıştım. Ondan başka Attila İlhan, Mehmed Niyazi, Alev Alatlı, Yavuz Bahadıroğlu, Ahmet Altan ve Orhan Pamuk’un eserleri muhteva özellikleriyle dikkati çekiyor. Biçim denemeleriyle de şaşırtıcı çıkışlar yaptıkları için bunlar üzerinde ayrıca durmayı gerekli görüyorum:</p>
<p>Attila İlhan, “Aynanın İçindekiler” dizi romanlarından, bu dönemde yayınladığı Fena Halde Leman, Dersaadet’te Sabah Ezanları, Haco Hanım Vay ve O Karanlıkta Biz adlı romanlarıyla Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in Tek Parti yıllarına kadar toplumun iç tarihini anlatmaya çalışır. Sosyal gerçeği, kişisel ve cinsel gerçeklerle birlikte, birbirini bütünlediğini savunduğu kendine özgü bir “bileşim” içinde anlatmaya çalışan Attila İlhan, deneme ve senaryolarıyla birlikte yazdığı romanlarında kendine özgü bir şema oluşturur. Sosyalist dünya görüşünü sinematografik ve bol çağrışımlı anlatı üslûbuyla ortaya koyar.</p>
<p>Mehmed Niyazi, İmam-Hatipli idealist bir gencin hayat hikâyesini anlatan Varolmak Kavgası ile Alman kızına âşık bir Türk gencini anlatan Çağımızın Aşıkları (yeni şekliyle İki Dünya Arasında) adlı romanlarını yeniden yazarak daha iddialı bir tavır ortaya koydu. Yakın tarihimizi romanlaştıran Ölüm Daha Güzeldi, Yazılmamış Destanlar ve Çanakkale Mahşeri adlı romanları giderek daha geniş alâka görmeye başladı. Marmara Kıraathanesi müdavimlerini anlatan Dâhiler ve Deliler adlı kitabı hatıra- roman özelliğindedir. Mehmet Niyazi Hepsinde milliyetçilik anlayışına sahip kahramanları aracılığıyla okuyucularını yönlendirme çabası görülür.</p>
<p>Alev Alatlı, 12 Eylül öncesini sorgulayan genç romancıları eleştiren Yalçın Küçük’ün tavrını eleştiren Aydın Despotizmi adlı kitabından sonra, onlardan daha sert ve Cemil Meriç’in eleştirilerini andıran bir tavırla hesaplaşmayı sürdüren “Or’da Kimse Var mı?” adlı dört kitaplık bir dizi roman yayınladı: Viva La Muerte, Nuke Türkiye, Valla Kurda Yedirdin Beni ve O.K. Musti, Türkiye Tamamdır. Deneme-Roman nitelikleri ağır basan bu kitaplardan sonra, Shöredinger’in Kedisi üst başlığıyla Kabus ve Rüya adlı, Türkiye çevresindeki komploları ve tasavvurları ortaya koyan farklı romanlar yayınladı ve geniş ilgi gördü.</p>
<p>Yavuz Bahadıroğlu, asıl ismini unutturacak kadar takma adla çok sayıda ve türde kitap yayınlarken, edebî roman iddiasıyla yayınladığı tarihi ve aktüel konuları ele alan romanlarında bu adı kullandı ve Ahmet Mithat tavrını sürdürdü. Osmanlı dönemini konu edinen Dördüncü Murad, Sunguroğlu dizisi, Topal Kasırga, Merhaba Söğüt ve Cem Sultan ile yakın tarihi konu edinen Keşmekeş ve Kirazlı Mescit Sokağı adlı romanları çok okundu.</p>
<p>Ahmet Altan, Dört Mevsim Sonbahar adlı ilk romanında ironik bir tutumla anlatıcının içinde yaşadığı hayatın gerçekliği ile yazdığı romanın gerçekliğini iç içe veriyordu. Sudaki İz adlı ikinci romanında 12 Eylül öncesinin eylemcilerinin inançlarına bağlı ideolojik tavırlarıyla kişisel isteklerinin nasıl çeliştiğini ortaya koymuştur. Yalnızlığın Özel Tarihi ve Tehlikeli Masallar’daki fantezilerden sonra yazdığı Kılıç Yarası Gibi ve İsyan Günlerinde Aşk adlı, yakın tarihi konu edinen romanlarında alternatif tarih yorumunu savunmuştur.</p>
<p>Bunlardan başka, İslâm ülkeleriyle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden yapılan hikâye ve roman çevirilerinin okuyucumuzla yazarlarımız üzerinde olumlu etkiler bıraktığı, insanımızın anlatılmasında yeni imkânlar ortaya koyduğu rahatlıkla söylenebilir. Özellikle Cengiz Dağcı Kırım çevresindeki romanlarıyla yurdunu kaybeden insanımızı, Cengiz Aymatov Kırgız efsaneleriyle kırsal hayatıyla yaşadıkları acıları, Anar ve Elçin de çağdaş Azerbaycan toplumunun günlük hayatıyla birlikte yazarlık fantezilerini ortaya koyarlar. Bunlar hem günümüz yazarları için cesaret verici tavırları geliştirmiş, hem de edebiyatımıza yeni ufuklar getirmiştir. Her biri kendi ülkelerinin sözcüleri olan bu yazarlar, çağdaş Türk romanının ufkunu geliştirmekte ve kendi köklerimize dayanarak, kendi hayatımızdan yola çıkan bir edebiyat için büyük imkânlar ortaya koymaktadırlar. Nasıl Batı’dan farklı bir dünya tanıyınca ufkumuz genişliyorsa, romanlar için de öyle oluyor.</p>
<p>Yusuf Gedikli, Ahsen Batur ve Ali Duymaz gibi uzmanların özel, vakıf ve devlet yayını olarak, öteki Türk Cumhuriyetlerinin farklı lehçe ve şivelerinden dilimize çevirdikleri romanlar, kültürümüz için gerçekten önemli bir kazançtır. Çünkü birbirinden haberdar olabilen Türk toplumlarının romanlarını okuyabilmek herkes için büyük bir imkândır. Romanımızın bundan sonraki yüzyılda daha da zengin olacağını söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mustafa MİYASOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Üniversitesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 219-229</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Fatih Andı, İnsan Toplum Edebiyat, 1995, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Nakleden M. Fatih Andı, a.g.y. s. 29 ve 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Robert P. Finn, Türk Romanı (İlk Dönem 1872-1900), Ankara, 1984, s. 209-217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mustafa Miyasoğlu, Devlet ve Zihniyet, 1980 ile Roman Düşüncesi ve Türk Romanı, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, 1994, s. 63-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Selim İleri, Aşk-ı Memnu ya da Uzun Sürmüş Bir Kışın Siyah Günleri, 1981.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Robert P. Finn, a.g.y., s. 196-197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Alemdar Yalçın, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı, 3. Basım, Ankara, 1998, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A.g.y. s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Murat Belge, a.g.y., s. 98-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Yalçın Küçük, Küfür Romanları, 1986.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ramazan Kaplan, Köy Romanları, 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Mehmet Tekin, Romancı Yönüyle Peyami Safa, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Tahir Alangu, 100 Ünlü Türk Eseri, 1974, s. 1361.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Hece, Tanpınar Özel Sayısı, s. 61, Ankara, Ocak 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Tarık Buğra, Gençlik Türküsü, 1964.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Hüseyin Tuncer, Tarık Buğra, Ankara 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Açık oturumu düzenleyen: Mehmet Seyda, “Türk Romanı”, 1969, İst. s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A.g.y., s. 5-6-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İsmail Fatih Ceylan, Romancının Romanı, İst. 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Murat Belge, a.g.y., s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Semih Gümüş, Roman Kitabı, 1991, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III, 1994, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cagdas-turk-romani.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, 2000.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Döneminde Sanat</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-sanat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-sanat</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Döneminde Sanat
Yirminci yüzyıl başında uluslaşma rüzgarlarıyla birer birer yıkılan Avrupa monarşilerinin ardından Osmanlı İmparatorluğu da yerini Anadolu’da kurulan Cumhuriyet Türkiyesi’ne bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir. Cumhuriyet devletinin kurucuları, yeni devletin kültür temellerini çağdaşlık ve millilik prensipleri üzerine oturtarak, çağdaş Batı uygarlığını hedef olarak gösterdiler. Bu hedefe ulaşmak için de art arda reformlar ve inkılâplar yaptılar. Aslında Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66f63b2e4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Döneminde, Sanat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ataturk-ve-Sanat.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-sanat.html">Cumhuriyet Döneminde Sanat</a></p>
<p>Yirminci yüzyıl başında uluslaşma rüzgarlarıyla birer birer yıkılan Avrupa monarşilerinin ardından Osmanlı İmparatorluğu da yerini Anadolu’da kurulan Cumhuriyet Türkiyesi’ne bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir. Cumhuriyet devletinin kurucuları, yeni devletin kültür temellerini çağdaşlık ve millilik prensipleri üzerine oturtarak, çağdaş Batı uygarlığını hedef olarak gösterdiler. Bu hedefe ulaşmak için de art arda reformlar ve inkılâplar yaptılar. Aslında Türk insanının bu yenileşme ve çağdaşlaşma çabalarının başlangıcı Cumhuriyet’ten çok daha öncelere, 18. yüzyıla kadar geri gider. Ancak, yaklaşık ikiyüzyıllık bu yenileşme çabaları başlangıçta tüm toplum katlarını etkilememiş, Cumhuriyet inkılâplarıyla sonuçlanan süreçte hayata kazandırılabilmiştir.</p>
<p>Ümmet ideolojisini tasfiye ederek, tek devlet, tek millet kavramı çerçevesinde kurulan Cumhuriyet Türkiyesi, kültür ve sanat anlayışlarını da bu çerçeve içinde anlamlandırılabilecek temeller üzerine oturtmuştur. Bu amaçla kültür sanat ve fikir hayatına yön verecek kurumlar kurulmuş, uzun yıllar sürecek etkinliklere girişilmiştir. Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından bir yıl önce, “Milletimizin dehasının gelişmesi ve bu sayede layık olduğu medeniyet seviyesine ulaşması şüphesizki yüksek meslek erbabını yetiştirmek ve milli kültürümüzü yükseltmekle mümkündür” diyerek, yeni kurulan Türk devletinin temellerinin kültüre dayalı olacağını işaret etmiştir. Yine, insan zekası ve yaratıcılığının ortaya koyduğu eserlerin gelecek kuşaklara bırakılmasını kültür olarak değerlendiren Atatürk, kültür ve medeniyetin birbirinden ayrılamaz iki yüksek değer olduğunun da altını çizmiştir. Sanata verdiği önemi de, 13 Şubat 1923’te İzmir’de bir okulun açılışında şeref defterine yazdığı; “…vasıl olmaya mecbur bulunduğumuz seviyeye, bugünkü kadar uzak kalışımızın mühim sebeplerinden birinin sanata ve sanatkarlığa layık olduğu derecede ehemmiyetin verilmemiş olmasıdır” sözleriyle ortaya koymuştur.</p>
<p>Sanatçıyı, “Cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insan” olarak tanımlayan Atatürk, Cumhuriyet inkılâplarının başarısını da; “Güzel sanatlarda muvaffakiyet bütün inkılapların muvaffak olduğunun kat’i delilidir. Bunda muvaffak olmayan milletlere ne yazıktır ki onlar bütün muvaffakiyetlerine rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum kalacaklardır” diyerek güzel sanatlardaki gelişmeyle bağlantılandırmıştır.</p>
<p>Günümüz Türk insanının kültür ve sanat dağarcığında yer alan sanat türlerinin büyük bir kısmı, yukarıda da ifade edildiği üzere,son iki yüzyıllık yenileşme ve çağdaşlaşma diyalektiğinin bir sonucudur. Yani Cumhuriyet Türkiyesi’nde kökleşen, kurumlaşan ve aşağı yukarı tüm toplum katlarına malolan sanat dalları aslında imparatorluğun son dönemlerinde gösterilen gayretlerin mirasıdır. Tablo resminden, tiyatro, opera ve baleye, edebiyata değin kuram ve kavramlarıyla Batı’dan aldığımız sanat dallarının Cumhuriyet dönemindeki gelişme çizgilerinin başlangıcı son dönem Osmanlı sanatı içinde yer alır. Bu bakımdan Cumhuriyet dönemi sanatlarından sözedebilmek için bu sanat türlerinin analojik diyalektiğini değerlendirmek gerekmektedir. Bu noktada Cumhuriyet dönemi kültür ve sanat hayatını etkileyen kurum ve kavramların, inkılâplar yanı sıra ilk çeyrek yüzyılda oluşturulduğu belirtilmelidir. Bunu aşağıdaki kısa kronolojiden de açıkça anlamak mümkündür.</p>
<ul>
<li>3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu</li>
<li>21 Nisan 1924 İstanbul Darülfünunu’na tüzel kişilik verilmesi.</li>
<li>1924 Anayasa’da ilköğretimin zorunlu ve parasız olduğunun yer alması,</li>
<li>Nisan 1924 İstanbul’daki eski saray orkestrasının Ankara’ya taşınması,</li>
<li>Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’nin kurulmasının kararlaştırılması,</li>
<li>5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Mektebi’nin açılması,</li>
<li>30 Kasım 1925 Tekke, türbe ve zaviyelerin kapatılıp tarikatların yasaklanması.</li>
<li>26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin Kabulü</li>
<li>Mart 1926 İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda (Darülelhan) Alaturka Musiki eğitiminin kaldırılması</li>
<li>1926 Her kademedeki eğitimin parasız olmasının kabul edilmesi</li>
<li>3 Ekim 1926 İstanbul Sarayburnu’nda Cumhuriyet’in ilk anıt heykeli olan Atatürk anıtının açılması</li>
<li>27 Kasım 1927 Ankara Ulus Meydanı’nda Zafer Anıtı’nın yaptırılması 3 Şubat 1927 Ankara Etnoğrafya Müzesi’nin açılması</li>
<li>27 Mayıs 1928 Latin harflerinin kabulü 1 Kasım 1928 Yeni alfabenin kabulü 1 Ocak 1929 Millet Mekteplerinin açılması 15 Nisan 1931 Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulması 19 Şubat 1932 Halkevlerinin kurulması</li>
<li>12 Temmuz 1932 Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulması</li>
<li>1 Ağustos 1933 İstanbul Üniversitesi’nin kurulması ve ilk üniversite yasasının çıkışı</li>
<li>1933 Topkapı Sarayı’nın Müze olarak halka açılması</li>
<li>1934 Ayasofya’nın müze olarak açılması</li>
<li>Ağustos 1936 Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın açılması</li>
<li>1937 İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı Veliaht dairesinde Resim Heykel Müzesi’nin açılması</li>
<li>17 Nisan 1940 Köy Enstitülerinin kurulması</li>
<li>1946 Ankara’da Milli Kütüphane’nin açılması</li>
<li>1949 Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nün kurulması</li>
</ul>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Seyfi BAŞKAN</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/CUMHUR%C4%B0YET-D%C3%96NEM%C4%B0NDE-SANAT.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Mimari</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Mimari
Cumhuriyet’in ilk on beş yılı, yani Atatürk’lü yıllar ülkenin her alanda hızla ileri gittiği, rejimin sağlam temeller üzerine oturtulduğu, kısa sürede büyük işler başarmanın yarattığı coşku ve dinamizmle yüklü bir dönemdir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk el attığı alanlar özellikle demiryolu ağırlıklı ulaşım, savaşta yanan, yıkılan yerlerin imarı, ilk kent planlama girişimleri (İzmir ve Ankara için […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66f3de134.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet’in, İlk, Yıllarında, Mimari</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Turkiye-Buyuk-Millet-Meclisi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html">Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Mimari</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İnci ASLANOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Cumhuriyet’in ilk on beş yılı, yani Atatürk’lü yıllar ülkenin her alanda hızla ileri gittiği, rejimin sağlam temeller üzerine oturtulduğu, kısa sürede büyük işler başarmanın yarattığı coşku ve dinamizmle yüklü bir dönemdir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk el attığı alanlar özellikle demiryolu ağırlıklı ulaşım, savaşta yanan, yıkılan yerlerin imarı, ilk kent planlama girişimleri (İzmir ve Ankara için 1924 planları), bataklıkların kurutulması, göçmenlerin yerleştirilmeleri ve yeni başkentin inşasıdır.</p>
<p>Çağdaşlaşma amaçlı temel devrimler ilk beş yıl içinde gerçekleştirilmiş, yurt çapında yaygınlaşarak toplumda köklü değişimler olmuştur. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabası olan Ankara ilk on yıl içinde modern bir başkente dönüşmüştür. 13 Ekim 1923’te başkent olarak ilân edilmesinin ardından nüfusu artan Ankara hızla büyümekteydi. 1925 yılında bataklıkların kurutularak sıtmanın önlenmesine ve altyapı için ilk çalışmalara girişilmiş, ivedilikle gerekli binaların inşasına başlanmıştı. Genel bir plan çerçevesinde gelişmesinin gereğinin duyulmasıyla 1928 yılında düzenlenen sınırlı yarışmada Alman şehircilik uzmanı Hermann Jansen’in planı kabul edilmiş ve 1932 yılında uygulanmaya konmuştur. Planda Jansen ulusal anıt olarak gördüğü kaleyi ve eski Ankara’yı korumuş, yeni kenti güneyde bir ana arterin (Gazi Bulvarı) birleştirdiği Ulus ve Çankaya arasındaki arazide Yenişehir adıyla bahçekent anlayışında tasarlamıştır. Bu aksı dik yönde kesen ikinci ana arteri demiryolu izlemiştir. Yenişehir’in güneybatısı Bakanlıklar bölgesine ve Meclis’e daha güneyi Çankaya istikametinde ve Bulvar’ın iki yanında yabancı misyonların yapacakları elçiliklere ayrılmıştır. 1938’e gelindiğinde Ankara ağaçlı muntazam yolları, parkları, temizliği ve modern binalarıyla dünyanın sayılı çağdaş kentleri arasındaki yerini alıyordu.</p>
<p>Çağdaşlaşma planlı gelişme şeklinde yorumlanmış, yeni yasal düzenlemelerle kentlerin sağlıklı ve güzel yaşama mekânları olmaları hedeflenmiştir. 1924 yılında İzmir, 1932’de İstanbul için sınırlı yarışmalar düzenlenmiş, savaşta yanan İzmir’de önemli imar etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Diğer kentlerin de çehresi hızla değişmekteydi. Bağımsızlık Savaşı’nda önemli bir yeri olan Afyon, Samsun, Eskişehir, zengin tarımsal özellikler gösteren Adana, kuzeyde Tokat, doğuda Elazığ, Malatya yoğun altyapı etkinliklerine ve inşaata sahne olan kentlerimiz arasındaydı.</p>
<p>Bu onbeş yıl içinde mimarlık, devletin ekonomi siyasetinde ve kültürel ve ideolojik ortamdaki gelişmelere koşut olarak 1920’li ve 1930’lu yıllarda farklı gelişmeler göstermiştir.</p>
<h3><span><strong>1920’li Yıllarda Önemli Gelişmeler ve Mimarlık</strong></span></h3>
<p>Mustafa Kemal’in 1923 yılı başında İzmir’de topladığı, Türkiye Ekonomi Kongresi’nde Cumhuriyet’in ilk yıllarının ekonomi politikasını belirleyecek liberal çizgideki ilkeler saptanmış, “millî iktisat”ın temel olduğu, sınıf farklılaşmasının kabul edilmeyeceği kararı alınmıştır. 1924 yılında özel girişimlere kredi sağlamak üzere İş Bankası, 1925 yılında özel sektöre sınaî kredi açmak ve kendisine devredilecek fabrikaları işletmek üzere Sanayi ve Maadin bankası kurulmuş, özel girişim yoluyla endüstrileşmeyi sağlamak ve sermaye birikimini arttırmak için 1927 yılında Teşvik-i Sanayi yasası çıkarılmıştır. Serbest ekonomi siyaseti 1929 dünya ekonomik bunalımının etkilerinin hissedilmesine kadar sürmüştür.</p>
<p>1920’ler ulusçuluğun millî iktisat, millî sanayi, millî müdafaa, millî tasarruf gibi birçok alanda öngörüldüğü yıllardır. Mimarlıkta da millî olduğu düşünülen ve Cumhuriyetin imparatorluktan devraldığı tarihselci bir mimarlık anlayışı, yani “neo-Osmanlı” üslûbu egemendir. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı olarak bilinen bu üslûp 1908’de İkinci Meşrutiyet’in hızlandırdığı ulusçuluk hisleri ile ortaya çıkmış, mimarlığın ulusal bilinci güçlendirici niteliğine inanıldığı için savaş yılları süresince binaları şekillendirmeye devam etmiş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan tek üslûp olmuştur. 1927 yılında dışa açılma siyaseti sonrasında zayıflamakla beraber 1930 yılına kadar etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk ulusçuluğu, “Bütün muasır milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususî seciyesini ve başlıbaşına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar, bu itibarla millî olmayan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez şeklindeydi.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> O yılların bu içe dönük ve kendi içinde yeterli ulusçuluk anlayışı doğrultusunda varlığını sürdüren mimarlık ortamında 1926-27 yıllarına kadar, Avrupa’daki avant-garde sanat ve modern mimarlık akımlarının etkileri mimarlık ortamında henüz yansımamıştır. Üslûbun usta yorumcuları olan ve eğitimlerini asrın dönümünde Avrupa’da yapmış veya sürdürmüş olan Vedat Tek (1873-1942) ve A. Kemalettin (1870-1927) beylerin izinde yürüyen diğer mimarlar da çalışmalarını bu tarz üzerinde yoğunlaştırmışlardır.</p>
<p>Yirminci yüzyılın ilk yıllarından itibaren İstanbul’da çalışan ve mimarlık alanında söz sahibi olan bu iki mimar Cumhuriyet’in kurulmasıyla Ankara’daki inşa faaliyetine katılmışlardır. Atatürk’ün plan taslaklarını beğenerek biran önce bitirilmesini istediği Halk Fıkrası Mahfeli (II. Meclis) Vedat Tek’in 1924 yılında Ankara’da yaptığı tek binadır. Aynı yıl, İstasyon Caddesi üzerinde yer alan Mahfel’in karşısındaki Ankara Palas’a (Ankara Vakıf Oteli) Vedat Bey tarafından başlanmış, ancak Kemalettin Bey’in tasarımına göre yapımı sürdürülen otel 1928’de bitirilmiştir. Vakıflar İdaresi Başmimarı olan Kemalettin Bey 1924-27 yılları arasında Vakıf Evleri’ni (bugün mevcut değil) ve bunların yakınında zamanın görkemli boyutlarındaki, mimarın son yapılarından olan II. Vakıf Apartmanı’nı tasarlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Aynı yoldan yürüyen, daha genç kuşaktan Arif Hikmet Koyunoğlu (1889-1982) Ankara’da Hariciye Vekâleti binasını (bugün Kültür Bakanlığı, 1927), Etnoğrafya Müzesi (Resim 1; 1925-27), Halkevi (eski Türk Ocağı Merkezi, 1927-30) ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na ait Anafartalar Caddesi üzerindeki binaları tasarlamıştır. Mimar Türk Ocağı binasındaki Türk Salonu’nun tasarım aşamasıyla ilgili anılarında, Atatürk’ün bizzat gelerek, “Eski Ankara evlerinde eski tezyinatlı odalarda birçok mühim kararlar verdik; sonunda muvaffak olduk. Yapacağın bu tezyinat Ankara evlerinden alınan ilhamla yapılsın ki buraya gelince eski hatıralarınızı yadedelim… Kaleye çık, kroki hazırla ona göre yap”, dediğini, oda bittikten sonra Atatürk’ün tekrar gelerek odayı beğendiğini ve kendisine teşekkür ettiğini anlatır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu olay Atatürk’ün Ankara’nın imarı sırasında gelişmelerle yakından ilgilendiğini ve Türk’e has olan değerlere verdiği önemi gösteriyor.</p>
<p>Yeni başkentin Ulus bölgesindeki önemli üç banka binası (Ziraat bankası-Resim 2, Osmanlı ve İş bankaları) 1926-29 yılları arasında, köşesindeki kubbesiyle Tekel Baş Müdürlüğü 1928’de, İstanbul doğumlu İtalyan mimar Giulio Mongeri (1873-1953) tarafından yine ulusal üslûpta tasarlanmıştır. Mimarın Osmanlı kemerleri ve süslemelerini kullandığı Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın kaidesi (1928) İstanbul’da ulusal biçimlenmeyi uyguladığı tek tasarımıdır.</p>
<p>İlk ulusal mimarlık üslûbu yalnız Ankara’da değil, tüm kentlerde kamu yönetim ve okul (Resim 3), tren istasyonu (Resim 4), otel, v.b. gibi kamu hizmet yapılarında yaygın bir biçimde uygulanmıştır.</p>
<p>Bu üslûpla tasarlanan iki, ya da üç katlı kamu yönetim ve hizmet yapıları, batı akademik geleneğin kütleyi ilgilendiren katı kurallarının uygulandığı bir düzenleme gösterirler. Simetri, katların kornişlerle yatay yönde ayrılması, girişin bulunduğu orta bölümle köşe aksların dışarı taşırılıp yükseltilerek dikey yönde bölümlerine ayırma yapılar için karakteristiktir. Altları bezemeli geniş saçaklar desteklerle taşınırlar. Osmanlı mimarlığından aktarma bir eleman olan kubbe biçimci bir yaklaşımla simetri aksında veya köşeleri belirlemede kullanılmıştır ve çok kez yalancı kubbelerdir. Osmanlı kemerleri, portik, takçapı, ya da çini panolar başta olmak üzere Selçuklu ve Osmanlı kökenli geometrik ve stilize bitkisel motifler, rozetler, sütun başlıkları bu üslûplu yapılarda, özellikle ön cephelerde cömertçe kullanılmışlardır.</p>
<p>Dönemin özellikle Ankara’da bahçe içinde yer alan ikişer katlı konutları asimetrik kütleli, kârgir balkonlu, yer yer kemer ve süslemenin kullanıldığı ve geniş saçaklarının altlarında geleneksel tavan bezemelerinin görüldüğü yapılardır. Bunların planlarında eski Türk evinden izlere rastlanmaz.</p>
<p>Giderek neo-Osmanlı tarzı gözden düşüyor, rejimin yeni idealleriyle bağdaşmadığının farkına varılıyordu. Yazarlar da bu üslûbun geçersizliğini dile getirmekteydiler. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu yapılardan bazılarının ogival pencereleri, yeşil renkli, yıldız murabbalı saçaklarıyla Osmanlı devrinin medrese ve imarethane mimarisinin soysuzlaşmış bir devamı olduğunu<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>; Ahmet Haşim “mürteci mimari” dediği bu üslûba İttihat ve Terakki siyasetinin cübbe ve sarık giydirdiğini, bu mimarinin cami, türbe ve medreseyi taklit ettiğini, oysa bunların geçmişte kaldığını yazmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>1927 yılı, sonraki dönem mimarlığının gelişme çizgisini etkileyecek olayların başlangıcı olmuştur denilebilir. Bu yıl yabancılara Türkiye’de çalışma imkânı tanıyan Teşvik-i Sanayi yasası çıkarılmış, gelen yabancı mimarlar, ulusal üslûbun yerini alacak olan batılı biçimlerle ilk yapılarını tasarlamışlardır. Kemalettin Bey’in bu yıl içinde vefatı ulusal üslûbun sonunun geldiğinin bir işareti gibidir.</p>
<h3><span><strong>1930’lu Yıllarda Önemli Gelişmeler ve Mimarlık</strong></span></h3>
<p>Dünya ekonomik bunalımının ülke ekonomisini dolaylı olarak etkilemesi ve 1920’li yıllardan beklenen özel girişimlerin yetersiz kalması karşısında devlet yeni ekonomik önlemler alma gereğini duymuştur. 10/05/1931’de C.H.F.’nin üçüncü büyük kongresinde altı ilkenin kabul edilmesi bu yılların yeni ekonomik ve ideolojik yönelimini belirlemesi açısından önemlidir. “Altı Ok”tan devletçilik ilkesi ekonomi başta olmak üzere bayındırlık, eğitim, sağlık, sosyal yardım, tarım ve sanayi alanlarında ağırlıklı olarak kendini hissettirmiştir. Para sistemini merkezî bir örgüte bağlamak için 1931’de Merkez Bankası kurulmuş, Etibank ve Sümerbank gibi kamu ekonomik kuruluşları çalışmaya başlamıştır. 1932 yılında hazırlanan ilk beş yıllık plan iki yıl sonra uygulanmaya konmuş, planda öngörülen sanayi yatırımları için temin edilen dış kaynaklı malî desteğin de imkân tanımasıyla fabrikalar ve yan tesisleri kurulmuştur.</p>
<p>Büyük ölçüde Bayındırlık Bakanlığı’nca yürütülen yapı etkinlikleri önceki yıllardaki hızıyla devam etmiştir. Ankara’da Bakanlıklar sitesi tamamlanmış, T.B.M.M. binalarının yapımına başlanmıştır.</p>
<p>İllerde gerekli tüm resmî binalar, kamu hizmet yapıları ve Türkçülük ideolojisinin yerini “halkçılık” ilkesine bırakmasıyla halkın kültür düzeyini yükseltmede büyük katkıları olan halkevlerine ait binalar yapılmıştır. Sağlıklı yaşamın gereği olarak spor tesisleri (Ankara’da Stadyum ve Hipodrom 1934-36), ve kentlerde büyük parklar (İzmir Kültür Park, Ankara Gençlik Parkı, Antalya, Adana, Gaziantep parkları ve diğerleri) halkın hizmetine sunulmuştur.</p>
<p>Bu dönemde köycülük alanında çalışmalar halkevlerinin programlarında önemli bir yer tutmuş, köye çağdaş uygarlığı götürmek amacıyla örnek köy projeleri düşünülmüştür. 1933 yılında içlerinde Etimesgut ve Somutlu’nun bulunduğu altmış dokuz köy tasarlanmıştır.</p>
<p>1930’lu yıllarda batılı biçimlerin şekillendirdiği mimarlık alanı iki grup mimar tarafından paylaşılmıştır: eğitim ve uygulama alanlarında çalışmak üzere ülkeye davet edilen yabancı mimarlar ve bir kısmı Avrupa’da eğitimlerini tamamlayarak dönen, batıdaki gelişmelerden haberli olan genç Türk mimarları.</p>
<p>Bizde “kübik”, “asrî”, ya da “yeni” mimarlık olarak adlandırılan, 1920’lerde batı dünyasında mimarlığı ortak anlatıma götüren uluslararası mimarlık anlayışı yabancı mimarlar tarafından ülkeye tanıtılmış, Türk mimarlarınca kısa sürede benimsenerek 1930’lu yıllar süresince uygulanmıştır. Mimarlık eğitiminin modernleştirilmesi; yeni mimariye Ahmet Haşim, Falih Rıfkı Atay, Celâl Esat Arseven gibi yazar ve aydınlardan gelen olumlu eleştiriler; ulusal üslûplu bazı yapılara cephelerindeki kemerler, süslemeler ve bazan da kubbenin kaldırılıp yalınlaştırılarak çağdaş görünüm verilmesi,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> özellikle 1929-34 yılları arasında modern akımın hararetle benimsenip desteklendiğini göstermektedir.</p>
<p>Fransa’da gelişen Pürist Akım’ın özellikleri olan yalın geometrik kutulardan oluşan düz çatılı, teraslı, şerit ve köşe pencereli, simetriden kaçan biçimlenme, öncelikle konut, sonra da diğer yapılarda uygulanmıştır. 1928-34 yılları arasında yaygın olarak kullanılan yarım silindirik kütle eklemeleri ve yuvarlatılmış giriş ve balkon köşeleri yine batıdan aktarılan biçimlerdir. Bir başka kütlesel özellik, bazılarında saatleriyle kuleler yatay kütlelerle karşıtlık yapan ögeler olarak kullanılmışlardır. (Ankara’da Sergievi, Su Süzgeci binası, Gar Gazinosu gibi).</p>
<p>1930’larda modern biçimlenme tek üslûp değildir. Daha sonra görüleceği gibi dönemin sonlarına doğru batı neo-klasisizmi devlet yapılarında tercih edilen üslûp olacaktır.</p>
<h3><span><strong>Yabancı Mimarlardan Öne Çıkan Bazı İsimler</strong></span></h3>
<p>İstanbul’da yaşamakta olan Giulio Mongeri ile Viyana’dan gelen Ernst Egli, Alman Bruno Taut, şehircilik kursu veren bir başka Alman mimar Martin Wagner, Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitici olarak çalışırlarken bir yandan da uygulama alanında etkinliklerde bulunmuşlardır. Yalnız eğitici olarak çalışanlar olduğu gibi sağlıkla ilgili binaları tasarlayan iki Avusturyalı mimar, Theodor Jost ve Robert Örley ve spor tesislerinin mimarı İtalyan Paolo Vietti-Violi gibi yalnız bina yapan yabancı mimarlar da vardır.</p>
<p>Ankara’nın batı kaynaklı biçimlerin uygulandığı ilk binası (1926) olan Sağlık Bakanlığı’nın (Resim 5) ve bir yıl sonra yapımına başlanan Hıfzıssıhha Enstitüsü Kimyahane Bakteriyoloji binasının (Resim 6) mimarı Theodor Jost’tur. Zamanı içinde etkili boyutlarıyla yüksek bir yerde konumlanan Ankara Numune Hastanesi (1933) ile 1930’ların Bulvar apartmanlarıyla ölçeği ve mimarisiyle uyum içinde olan Kızılay Genel Merkez binasının (Hilal-î Ahmer) mimarı ise Robert Örley’dir (1876-1945).</p>
<p>1930 yılında tarihselci bir yaklaşımın egemen olduğu Akademi’deki mimarlık eğitimini çağdaşlaştırma görevi verilen Ernst Egli (1893-1974) reformları gerçekleştirerek uluslararası ilkeleri esas alan bir eğitimin temellerini atmıştır. Geçmiş üslûpların anlamsızlığını bilen mimar yapılarını da, ilim ve tekniğe dayandığına inandığı uluslararası mimarlık düşüncesi doğrultusunda tasarlamıştır. Egli, Millî Eğitim Bakanlığı’nda modern okul yapıları için danışman mimar olarak da çalışmıştır. “Viyana ekolü kübiği”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> özellikleriyle biçimlenen cepheleriyle Sayıştay (Divan-ı Muhasebat, Resim 7) binası ve Ankara’nın en tutarlı modern yapılarından olan Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi (İsmetpaşa Kız Enstitüsü; Resim 8), mimarın çoğu okul olan birçok Ankara yapısından sadece ikisidir.</p>
<p>Egli’den sonra Türkiye ile en uzun süreli ilişkisi olan mimar Avusturyalı Clemens Hozmeister’dir (1886-1983). Türkiye’deki uygulamalarına 1927 yılında Viyana’da Türk Büyükelçiliği yoluyla kendisine projelendirmesi teklif edilen Millî Savunma Bakanlığı’nı (1928-31) tasarlamakla başlamıştır (Resim 9). Bunu Genel Kurmay Başkanlık binası (1929-30) izlemiştir. Diğer Ankara yapıları, İç İşleri Bakanlığı (1932-34), Bayındırlık Bakanlığı (1933-34), bugünkü Yargıtay ek binası (eski İktisat ve Ziraat Vekâleti (1934-35), Yargıtay (1933-35), Cumhurbaşkanlığı Köşkü (Resim 10; 1930-32), Orduevi (1929-33), T.C. Merkez Bankası (Resim 11; 1932-33), Emlâk Bankası (1933-34), Harp Okulu (1928-35), Avusturya Büyükelçilik binası (1935-36), Güven Anıtı kaidesi (1930-36) ve T.B.M.M. binalar topluluğudur (1938-61). Bazı binalarında kullandığı Viyana kübik mimarlığının bir uzantısı olarak düşünülebilecek cephe çıkmaları, devlet otoritesini yansıtmayı amaçlayan anıtsal ölçekli simetrik düzenlenmiş uzun kütleler, sonraki yapılarında neo-klâsik tutumlu uygulamalar, yalınlık, yapılarının özellikleri arasındadır. Hozmeister’in en modern çalışması, zarif ama görkemli bir villa görünümündeki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’dür. Bir kaynakta, “Evin şeklinde batının en modern yapı tekniği ile Bozkırlar Ankara’sının kübik tradisyonu kusursuz birleştirilmiştir” deniyor.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Holzmeister köşkün tasarımına başlamadan önce Atatürk’ten davet aldığını, kendisi ile nasıl bir bina olması konusunda fikir teatisinde bulunduklarını anlatıyor ve “Atatürk kadar yapıdan ne istediğini önceden açık olarak belirten başka birisine rastlamadım. Bu konuda ideal idi” diyor. Büyük Önder’in üslûp tercihi olmadığını, sadece çağdaş olan bir Türk mimarlığının yaratılmasını istediğini belirtiyor.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Meclis binası için 1938 yılında yapılan uluslararası yarışmayı kazanan Holzmeister’e görevi uygulayacağını belirten belgeyi bizzat Atatürk kendisi vermişti.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Meclis binaları, simetrik kütle anlayışı, yüksek sütunlu neo-klasik ön kütle düzeni ile dönemin devlet yapıları için tercihinin doruğa ulaştığı bir örnektir. Holzmeister, çok az mimara nasip olabilecek kadar çok sayıda devlet yapısı tasarlamış, dönemin itimat edilen, önemsenen mimarı olmuştur.</p>
<p>1930 öncesi Almanya’sında önemli bir mimar olan Bruno Taut (1880-1938), 1936 yılında Egli’nin yerine Akademi’de Mimarlık şubesi başkanlığına getirildi. Eğiticiliğinin yanısıra Ankara, İzmir ve Trabzon’da akılcı-fonksiyonel anlayışla tasarladığı en önemlisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası (1937) olan beş okul tasarladı. Son tasarımı Atatürk katafalkı oldu.</p>
<p>Martin Elsaesser (1889-1957) bugün bile geçerli mimarlığıyla Ulus’taki Sümerbank binasının (1937-38) tasarımcısı olarak adını duyuran bir başka Alman mimardır.</p>
<h3><span><strong>Türk Mimarları</strong></span></h3>
<p>Başkentin yapı etkinliğinde yabancı mimarların söz sahibi oldukları bir ortamda Türk mimarları çağdaş uygulamalarıyla adlarını duyurmayı başarmışlardır. Örgütlenme girişimleri arasında 1927 yılında Türk Yüksek Mimarlar Cemiyeti’ni Ankara’da, Güzel Sanatlar Birliği’ni 1928’de İstanbul’da Kurmaları, 1931 yılında ilk yayın organları olan Mimar dergisini çıkarmaları göze çarpar. 1928 yılında çıkarılan “Mimarlık ve Mühendislik Hakkında Kanun”, mesleğin meşrulaştırılması yolunda önemli bir adım olmuştur.</p>
<p>1933 yılında, ekonominin kalkınmasında katkıları olan Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin Ankara Sergievi binası için düzenlediği uluslararası yarışmayı genç bir Türk mimarı olan Şevki Balmumcu’nun kazanması Türk mimarlık camiası için bir övünç kaynağı olmuştur. Modernist avant- garde’a en çok yaklaşan binalardan biri olan Sergievi (Resim 12) 1940’lı yıllarda Opera binasına dönüştürülecektir.</p>
<p>Dönemin en tutarlı modernist mimarlarından Seyfi Arkan, Akademi eğitimi sonrasında Almanya’da ünlü mimar Hans Poelzig’in yanında çalıştı. Mimar, 1934 yılı tasarımı olan Ankara’daki Hariciye Köşkü ile Atatürk’ün dikkatini çekti. Kendisinden Florya’da Cumhurbaşkanlığı yazlık köşkünü tasarlaması istendi. Ankara’daki İller Bankası (1935-37) ve 1936 yılında uluslararası mimarlık ilkelerinin çok iyi yorumlandığı Çankaya’daki villa (Camlı Köşk Resim 13) önemli yapıları arasındadır.</p>
<p>Bu ilkeler yalnız tek aile için yapılan villa türü konutlarda değil, nüfusun artmasıyla kentlerde dönemin tipik konut şekli olmaya başlayan apartmanlarda da izlenmektedir (Resim 14).</p>
<p>Modern biçimler mimarlığın yanısıra iç döşeme ve mobilyaya da yansıyor, geleneksel Türk evinin iç düzeni yerini batı anlayışında yeni yaşamın gerektirdiği farklı bir düzene bırakıyordu.</p>
<p>Ancak bireysel girişimiyle Sedat Hakkı Eldem konut tasarımlarında geleneksel Türk evinden etkilenerek yeni bir yorum getirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Yirminci yüzyıl Türk mimarlığında önemli bir yeri olan Sedad Hakkı Eldem (1808-1988) mimarlık eğitiminden sonra Paris ve Berlin’de çalıştı. Dönüşünde Akademi’de Egli’nin asistanı olarak eğiticiliğe başladı. Pürist-kübist çizgilerle biçimlendirdiği 1930’lardaki birkaç tasarımına rağmen, Eldem’in tüm mimarî yaşantısı gelenek-modern sentezi arayışı üzerinde yoğunlaştı. Türk evine olan hayranlığı ile 1934’te Akademi’de uygulamalı araştırmalar şeklinde Millî Mimarlık Seminerlerini düzenlemiş, 1931’den başlayarak tasarladığı yalı, köşk gibi konutların projelendirmelerinde eski Türk evinden yararlanmıştır. İstanbul’da Prof. A. Ağaoğlu konutu buna bir örnektir (Resim 15).</p>
<p>Dönemin diğer mimarları arasında Aptullah Ziya Kozanoğlu, Hüsnü Tümer, Mimar Zühtü, Bekir İhsan Ünal, Şekip Akalın, ilk Türk kadın mimarlar Münevver Belen ve Leman Tomsu’nun adları sıralanabilir.</p>
<h3><span><strong>Dönem Sonu Gelişmeleri: Neo-Klâsik Üslûp</strong></span></h3>
<p>1930-45 yılları arasında dış ülkelerde ulusçuluğu simgeleyen ve yorumlanmalarında farklılıklar gösteren neo-klâsik üslûbun başlıca özellikleri simetrik düzenlenmiş büyük kütleler, yüksek sütunlu merdivenli giriş, yapı malzemesi olarak kalıcılığı nedeniyle taş kullanımı ve anıtsal ölçektir. Üslûp 1930’lu yıllarda tüm dünyaya yayılmış, ülkemiz mimarlık ortamına da yabancı mimarlar yoluyla girmiştir. İlk örnek Sağlık Bakanlığı’nın ön cephe düzeninde görülür. Bunu Yargıtay binası, ön cepheleriyle Merkez ve Emlâk bankaları ve yüksek sütunlu girişiyle 1937’de biten Ankara Gar binası izler (Resim 16). T.B.M.M. ana girişi ise bu yaklaşımın en tipik örneğini oluşturur. Anıtsallığı ve “ciddî ifadeli” oluşu nedenleriyle devlet yapıları için uygun biçimlenme olarak görülen bu üslûpla şekillenmiş dönem sonunun diğer önemli örnekleri Ankara’dan D.D.Y. İşletmeleri Genel Müdürlük binası, 1938-41 (Resim 17), Adalet Bakanlığı (1936-39) ve A.Ü. Hukuk Fakültesi (1938-40) binalarıdır.</p>
<p>Bu kısa dönemde mimarlık alanında radikal değişimler olmuştur. Tarihe dönük bir mimarî anlayış yerini çağdaş biçimlere bırakırken, bir yandan tasarladıkları binalar ve verdikleri sağlam eğitimle yadsınamayacak katkıları olan yabancı mimarlar, diğer taraftan ürettikleriyle batıdaki örneklerden hiç de geri kalmadıklarını kanıtlayan genç Türk mimarları 1930’lu yılların genel dinamik ortamının da verdiği ivmeyle canlı bir mimarlık atmosferi ve parlak bir dönem yaratmışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İnci ASLANOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 253-258</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Tarih IV, İstanbul Devlet Matbaası 1934, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mimar Kemalettin’in Ankara’daki diğer yapıları İstasyon Meydanı’nda T. C. D. D. İşletme Md. Binası ile tasarladığı ancak bitirilişini göremediği, Ernst Egli tarafından tamamlanan Gazi Eğitim Enstitüsü binasıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu ile bir Söyleşi”, Mimarlık, 77/1, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Y. K. Karaosmanoğlu, Ankara, İstanbul, Remzi Kitabevi 1972, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A. Haşim, Üç Eser: Bize Göre, Gurabahane-i Laklahan, Frankfurt Seyahatnamesi, İstanbul 1989, ss. 151-157 arası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ankara’da cepheleri değiştirilerek yalınlaştırılan bazı binalar şunlardır: Ulus’ta Divan-ı Muhasebat (sonraki Sayıştay), Lozan Palas (bugün Akbank) ve ilk Büyük Postane binası. Anafartalar caddesi üzerindeki eski Adliye binasının kubbesi ise kaldırılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu tâbir için bkz. Sedad Hakkı Eldem, “Son 120 Sene İçinde Türk Mimarisinde Millîlik ve Rejyonalizm Araştırmaları”, Mimaride Türk Millî Üslubu Semineri, 11-12 Haziran 1984, A. K. M. İstanbul, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Norbert von Bischoff, Ankara Türkiye’deki Oluşun Bir İzahı, (Çeviren: B. Belge), Ankara, Ulus Basımevi, 1936, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> “Prof. Dr. Clemens Holzmeister ile Söyleşi”, Mimarlık, 87/3, sayı 224, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-mimari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Y. e., a. y.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Toplumsal Değişim Ve Konut</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Toplumsal Değişim Ve Konut
Mimarlık yapıtları toplumda çeşitli nedenlerle oluşabilecek düşünsel ve politik değişimleri yansıtırlar. Değişim, kentlerin fiziksel düzeninde, yapıların mekansal düzeninde, yapı biçimlemişinin estetik ölçütlerinde kendini gösterir. Çoğunlukla devlet eli ile yaptırıldıklarından kamu yapılarında değişim daha belirgindir. Yapı türleri içinde değişime en çok direnen mimar tasarımı ile yapılmayan, halkın kendi eli ile yaptığı konutlardır. Düşünsel ve politik değişim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66f134161.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet’in, İlk, Yıllarında, Toplumsal, Değişim, Konut</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Kentlesme-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html">Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Toplumsal Değişim Ve Konut</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Leyla BAYDAR</strong></span></a>
</p><p>Mimarlık yapıtları toplumda çeşitli nedenlerle oluşabilecek düşünsel ve politik değişimleri yansıtırlar. Değişim, kentlerin fiziksel düzeninde, yapıların mekansal düzeninde, yapı biçimlemişinin estetik ölçütlerinde kendini gösterir. Çoğunlukla devlet eli ile yaptırıldıklarından kamu yapılarında değişim daha belirgindir. Yapı türleri içinde değişime en çok direnen mimar tasarımı ile yapılmayan, halkın kendi eli ile yaptığı konutlardır. Düşünsel ve politik değişim eğitime de yansıdığından mimar tasarımı ile yapılan ve daha çok büyük kentlerde yer alan konutlar, kamu yapılarındaki değişimi izlerler. Bu yazı, Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte başlatılan toplumsal değişimin, mimarlar tarafından tasarlanan konutlara yansıyışını ele almıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında yoğun konut yapımına sahne olması nedeniyle Ankara, toplumsal değişim ve konut mimarlığı etkileşimini izleme olanağı veren bir kenttir. Ankara 20-25 bin nüfuslu küçük bir yerleşim bölgesi iken, Cumhuriyet’in başkenti olduğunda yönetici kadrolarının da Ankara’ya alınması ile nüfusu birden artmış ve konut sıkıntısı belli başlı bir sorun haline gelmişti. Kiralayacak konut bulamayan memurlar ya iş yerlerinde geceliyor<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ya da küçük otellerin odalarını aylık kiralıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Kısıtlı olanaklara karşın, kurumlar, özel kişiler ve 1935’ten sonra kooperatifler aracılığı ile konut üretilmiş, sıkıntı giderilmeye çalışılmıştır.</p>
<h3><span><strong>Batılılaşma ve İkilem</strong></span></h3>
<p>Cumhuriyet öncesi Osmanlı Batılılaşma hareketi ile büyük kentlerde, özelde de İstanbul’da yaşam biçimi değişmeye başlamıştı. Batıya öz giyim, yemek alışkanlıkları, müzik türleri, eğlence şekli güncel yaşama girmişti. Ahmet Hamdi Tanpınar bu durumun “zorunluluklarla Batı-içimizde yaşayan Doğu”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> sözleri ile bir ikilem oluşturduğunu, Peyami Safa, “Anadolu halkçılığına dayanan ulusalcılıkla, Batıya dayanan uygar olmanın”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> getirdiği bir çelişki yarattığını söylüyorlardı.</p>
<p>Durumun mimarlığa yansıması, yerli ve Batılı mimarlık öğelerinin aynı yapıda buluşmasında gözlemlenebilir. Örneğin Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce Ankara’da yaptırılan II. Vakıf Apartmanı’nda (Mimar Kemalettin, 1928-30) geleneksel Osmanlı konut mimarlığına yabancı olan öğelerin yanında geleneksel konut özelliklerinin de sürdürüldüğünü gözlemleyebiliriz.</p>
<p>II. Vakıf Apartmanı, çok katlı ve bir çok aileyi aynı yapıda barındıran bir yapıdır. Gelenekel konut mimarlığımıza yabancı olan apartman, yaşamımıza Cumhuriyet öncesi girmiş, Cumhuriyet döneminin önde gelen konut türü olmuştur. Geleneksel mimarlığımızda bulunmayan yapı öğelerinin batıdan alınarak mimarlığımıza girmesi de Cumhuriyet öncesinde başlamıştır. İstanbul Laleli Harikzedegan apartmanlarında (Mimar Kemalettin 1919-22) olduğu gibi. Geleneksel konutta odalar, güncel yaşamda önemli yeri olan sofaya açılırken, bu apartmanlarda geleneksel mimarlığın tanımadığı koridora açılırlar. Sözünü ettiğimiz yapılar yapıldıktan yıllar sonra, koridorun mimarlığımıza yerleştiği,ancak Türk mimarlığı yeniden kimliğini arama çabasına girdiği 40’lı yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümünde hocalık yapan Schütte, “Ankara ve İstanbul’un yeni apartmanlarında… maalesef Avrupa’dan ithal koridor vardır… Arzu edilirdi ki bu hal geçici olsun Türk ikametgahının ananesi olan güzel sofa yaniden canlansın”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> demiştir.</p>
<p>II. Vakıf ve Harikzedegan Apartmanlarında odalar, geleneksel konutlarımızda da olduğu gibi işlevlerini belirleyecek biçimde konumlandırılmamışlardır. Yapıldıkları tarihte Batı’da en hızlı dönemini yaşayan işlevci usçu mimarlığın (fonksiyonel, rasyonel) plan kurgusu ile paralellik göstermezler; geleneksel mimarlığı, konumu, büyüklükleri ve biçimlenişi ile belli işleve bağlanmayan oda anlayışını sürdürürler. Geleneksel oda geniş aile kurumunun ürünü idi. Örneklerimizin yapıldığı yıllarda Türk toplumunda çekirdek aile yaşamı başlamıştı. Özelde de apartmanda da yaşıyan toplum kesimi Batı yaşam biçimini benimsemiş olan çekirdek ailelerdi. Geleneksel ve Batı öğelerinin biraradalığı plan kurgusunda olduğu gibi yapı yüzlerinde de gözlenebilir. Laleli’de Batı etkisindeki dalgalı Rokoko saçaklar, II. Vakıf Apartmanı’nda geleneksel mimarlığımızda rastlanmayan balkon gibi.</p>
<h3><span><strong>Ulusal Mimarlık Arayışı – I</strong></span></h3>
<p>II. Vakıf Apartmanı da, Laleli Harikzedegan Apartmanı da I. Ulusal Mimarlık Akımı olarak adlandırdığımız akımın örnekleridirler. I. Ulusal Mimarlık Akımı, Osmanlı Batılılaşma hareketi ile birlikte başlayan mimarlıkta ve kent yapısındaki değişimlere, büyük kentlerdeki belli başlı yapıların yabancı mimarlara yaptırılmasına,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Türk mimarlığının kimlik değiştirmesine bir tepki olarak doğmuştur. Daha doğru bir deyişle İttihat ve Terakki’nin her alandaki millileşme sürecinin, milliyetçi politikasının bir parçasıdır. Eğitimden ekonomiye ulusallaşmada önce gelen isimler, düşün alanında Ziya Gökalp, yazında Ömer Seyfettin, resimde Osman Hamdi, mimarlıkta A. Kemalettin ve Vedat (Tek) Beylerdir.</p>
<p>I. Ulusal mimarlık akımı, genel bir kabule göre 1908-1927 yılları arasında sürdürülmüştür. Amaç Batı etkisinde kalan mimarlığın yeniden özüne dönüştürülmesi idi. Ne var ki bu amacı gerçekleştirmeye çalışırken geleneksel mimarlığımızın belli başlı bir ilkesine uyulmamıştır. Osmanlı mimarlığı kamu yapısı ve konut arasında belirgin farklılık gösterir. Her iki yapı türü kullandıkları malzemenin yapım gereklerine bağlı biçimlenirse de,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> konutta (özelde Trakya, Orta Anadolu, Ege Bölgeleri) ahşap, kamu yapısında kagir kullanımı iki yapı türünün görsel etkisini farklılaştırı. I. Ulusal mimarlık akımı (çok katlılık, yangın yönetmelikleri gibi nedenlerle) kagir malzeme kullanmış ve kamu yapılarının silmelerini, sütunlarını, sütun başlıklarını, çini panolarını konuta taşımıştır. Öte yandan geleneksel konutun çıkmaları, geniş saçağı, kırma çatısı sürdürülmüşse de, geleneksel konutun görsel etkisinden farklı bir etki yapar.</p>
<h3><span><strong>Yeni Bir Toplum</strong></span></h3>
<p>Cumhuriyet’in ilanından sonra I. Ulusal Mimarlık Akımı kısa bir süre devam etti. Ancak devlet politikasında öne çıkan çağdaşlaşma ilkesi akımı sona erdirmiştir. Yeni Cumhuriyet Türkiyesi yeni bir toplum yaratmayı amaçlamıştı. Amaca ulaşmada yazılı yayın önemli bir yer tutar. 1927 de basılmış olan “Mükemmel ve Resimli Adabı Muaşeret Rehberi” bu tür yayınlardan biridir. Yaygınlaştırılmak istenen düşünce başarılı ve saygın olmak için Batılı gibi davranılması gerektiğidir. Böyle bir davranış ve yaşam için nasıl bir konut sorusunun yanıtını günlük gazetelerde bulmak olası idi. Ocak 1935 Ulus gazetesinde “Modern Ev Yapılırken Neler Göz Önünde Bulundurulmalıdır?” başlığı altında Paris’te yapılan “Aile Evi Yarışması”nı günlerce yayınlamıştı.</p>
<p>Dönemin tek meslek dergisinde de değiştirilmesi amaçlanan yaşam biçimine koşut, konutun da değişmesi gerektiği üzerine pek çok yazı çıkmıştır. Artık “aile törenlerinin otellerde, halk evlerinde, doğumların hastahanelerde” yapılması gerektiği, bu nedenle de konutta “samimi aile mekanlarının” bulunmasının yeterli olduğu, “iç taksimatın kullanıştaki maksada ve büyüklüklerine göre birbirinden ayırd edilmesi” ve gene bu nedenle “ikametgahın heyeti umumiyesinin”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> yeniden gözden geçirilmesi belirtiliyordu. Bir başka deyişle konutlarda özel bir misafir odasına gerek olmadığı, oturma odasının yeterli olduğu, ayrıca geleneksel odanın yerine işlevine göre konumlandırılmış ve boyutlandırılmış odanın tasarlanması gereği belirtiliyordu.</p>
<p>Çağdaşlaşma politikasının öne çıkması ile yaşam biçimine ve dolayısı ile mimarlığa farklı bakışın doğal sonucu mimarlık eğitiminin de değişmesi idi. Güzel Sanatlar Akademisi’nde 30’lu yıllarda I. Ulusal Mimarlığın önde gelen adı Vedat Tek’in atölyesi kapatılmış ve Batı’dan yeni hocalar (1930 Egli, 1936 Taut) eğitime katılmıştı. Çağdaşlaşma atılımında “ecnebi mütehassısdan azami derecede istifade etmek”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> gerektiği, “bu noktada dar bir milliyetperverlikten çıkıp. daha geniş milliperver”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> olmak düşüncesi her alanda banimsenmişti. Yeni öğretme kadrosu ile öğrenim ilkeleri de tümüyle değişti. “Tezyinatın nerede ve nasıl kullanılacağını”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> öğreten yapı yüzü düzenlemelerini temel alan öğretimin yerini işleve yanıt veren tasarımı temel alan bir öğrenim aldı. Bu öğrenim yönteminin ilkeleri 1919’da Almanya’da açılan Bauhaus okulu tarafından ortaya konmuş,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Batı’da 20’li yıllarda yaygınlaşmış Modern Uluslararası uslubu yaratmış olan bir yöntem idi.</p>
<p>Güzel Sanatlar Akademisi mimarlık öğreniminde bir yandan çağdaş batı yöntemlerini benimserken öte yandan da Milli Mimarlık Semineri kuruldu. Bu seminerde Klasik Osmanlı yapılarının, geleneksel mimarlık yapıtlarının rölöveleri yapılıyordu. Mimarlık öğrencisi bazı hocaların atölyelerinde tümü ile Bauhaus ilkelerine bağlı işlevci yöntemlerle Uluslararası uslupta tasarım yaparken bazı atölyelerde de (özelde Taut atölyesi, daha sonra S. H. Eldem atölyesi) çağdaş ancak ulusal olan tasarımlar oluşturmaya çalışıyordu.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>30’lu yıllarda büyük kentlerimizde mimar eli ile yapılan konutlar, işlevci tasarım ilkeleri ile tasarlanan, bezemeden arınmış, iç mekan kurgusunu yapı yüzü ve kitlesine yansıtan, asal geometriye bağlı, görsel etkisi ile geleneksel konuta gönderme yapmayan yapılardır. Avrupa’nın tüm kentlerinde benzerlerine rastlamak olasıdır.</p>
<p>Bauhaus okulu bir uslup yaratmak savında değildi. İstenen “yalın, organik… makinelerimiz, radyolarımız, hızlı araçlarımızla uyum sağlayan bir mimarlık”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> idi. Ne var ki belirlenen tasarım yöntemi bir uslup haline dönüştü. Modern Uluslarası uslup ya da Bauhaus uslubu olarak anılan bu usluptaki yapılar beyaz renkleri, şerit pencereleri, dik açıya bağlılıkarı, yalınlıkları ile kendilerini belli ederler.</p>
<p>30’lu yıllar Ankara’nın apartmanlaşmaya başladığı yıllardır. İmar planı yapıldığında Ankara’nın bahçeli konut kenti olması öngörülmüştü. Ancak 1933’te Ankara İmar Müdürlüğü’nün kararı ile durum değişti. Bahçeli konutların yerini gelir getiren apartmanlar aldı. 1935’te kabul edilen 583 sayılı yasa ile de Ankara’nın eski bölgelerinin olduğu gibi bırakılması, yeni konut mahallelerinin demiryolunun güneyinde yapılması kararı getirildi. Bu kararla yeni Ankara demiryolunun güneyinden Çankaya’ya doğru gelişti.</p>
<p>30’lu yılların modern apartmanlarının çoğu bu yeni bölgede yer alır. Oturanları Ankara’nın yerlisi olmayan, devletin çeşitli katlarında görev almak üzere çoğunlukla İstanbul’dan başkente gelmiş bürokratlardı. Bu kesim Cumhuriyet öncesi Batılılaşma hareketi içinde geleneksel yaşamı bırakmış, batı yaşam biçimlerine uygun bir yaşam sürdüren bir kesimdi. Diyebiliriz ki Ankara’nın bu yeni oturanları Ankara’da var olandan oldukça farklı bir ortamdan gelmişlerdi. “Avrupalı gibi giyiniyor, yiyip içiyor, onlar gibi düşünüyor(lardı).”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> 3-4 katlı apartmanların ya kiracısı idiler ya da sahibi. Kat mülkiyeti yasasının henüz çıkmamış olduğu bu dönemde genelde apartman sahibi en üst katta oturur, alt kat dairelerini kiraya verirdi. Bugün pek az örneği ayakta kalabilmiş olan bu apartmanların iç mekan düzeni bugün hâlâ uygulanan bir plan düzenindedir. Hemen girişe (o zamanki adıyla antreye) açılan oturma-yemek odası (o zamanki adıyla Sal-salamanje) girişle bu mekana bağlanan mutfak, arka tarafta banyo ile gruplanan ve koridorla girişe bağlanan yatak odaları. Tasarım yöntemi usçu, işlevci Bauhaus tasarım yöntemi olarak belirlenmiş ise de tasarlanan ve uygulanan plan şemasının gerçekten işleve yanıt verdiği tartışılabilir. Örneğin misafir odasından vazgeçmeyen toplumun aileleri salonu misafir ağırlamak için kullanıyor, güncel yaşam yatak odası olmak üzere tasarlanmış bir odada geçiyordu. Ve gene eve ayakkabı ile girmeyen toplumda, ev halkı ve konukları artık pabuçluku olmayan evlerde ayakkabılarını antrede çıkarıyordu.</p>
<p>30’ların modern apartmanları görsel açıdan Avrupa’daki benzerleri gibi yeni, alışılmamış bir estetik anlayışın ürünüdürler. Salon ve yemek bölümünün pencereleri uslubun belirli özelliği olan şerit pencerelerdir. Bazı örneklerde bu şerit pencerelerin yerini, iki silme ile oluşturulan yatay bir şeridin içine yerleştirilmiş tek pencereler alır. Uluslararası uslubun bir başka belirgin özelliği olan teras çatı uygulaması varsa da çok yaygın değildir. Yapım teknolojisinin yeterli olmaması, yalıtım sorunları çatı örtüsünün sürdürülmesine neden olmuştur. Bu nedenin yanı sıra, görsel estetik algılamamızın çatı ve saçak öğeleri ile şartlanmış olmasının da uygulamada rol oynadığı kanısındayım. Örneğin, İstanbul Moda’da yapılan (Zeki Sayar, 1935) ve tüm çizgileri ile Uluslararası Mimarlığın bir örneği olan konuta mal sahibinin ısrarı ile bitmemişlik duygusu verdiği şapkasını unutarak sokağa çıkmış adam görüntüsünde olduğu gerekçesiyle tasarımda olmayan çatı ve saçak eklenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Sözü edilen 583 sayılı yasa ile Ankara eski ve yeni olmak üzere iki bölgeye ayrılmış oldu. Bu durum toplumsal yapı açısından da bir ikilik yarattı. Demiryolunun kuzeyinde kalan bölgeler eski Ankara’lıların, güneyinde kalan bölgeler ise yeni Ankara’lıların sayıldı. Kuzeyde oturanlar için güney, köprünün öte yanı idi. C. Arcayürek’in “toplumsal açıdan Ankara adeta ikiye bölünmüştü. Özellikle çocukluk günlerimizde köprünün öte yanına sızmaya çalışırdık. Oradaki çağdaşlarımız bize biraz tuhaf gözle bakarlardı. Başka dünyadan gelmiş insanlar gibi süzerlerdi”.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> sözleri durumu çok iyi özetler. Köprünün kuzeyindekiler için güneydekiler yaban insanlardı. Onlar için “hergün traş olmak, kravat takmak ve düzgün şehir kılığı giymek. züppelik görünürdü.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Demiryolu kuzeyinde konut yaptıranlar çoğunlukla Ankara’nın zengin yerlileri idi. Bu bölgede 30’lu yıllarda yapılan apartmanların yapı yüzü düzeni Uluslararası Uslubun ya da yeni Ankara apartmanlarının etkisindedir.</p>
<p>Ancak örneklerinin çoğunda görünen plan kurgusundaki fark çarpıcıdır. Yeni Ankara apartmanları gibi, odalar işlevlerine göre konumlandırılıp kendilerine ait servislerde ilişkilendirilmemiş, ıslak hacımlar gruplandırılmış, odalar da bir sofaya açılmıştır. Bir başka deyişle eski Ankara geleneksel iç mekan kurgusunu bir ölçüde sürdürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<h3><span><strong>Ulusal Mimarlık Arayışı – II</strong></span></h3>
<p>30’lu yılların uygulamalarına karşın, mimarlığımızın nasıl olması gerektiği tartışması gündemden hiç kalkmamıştır. Türk mimarlığını “kendi öz şahsiyeti üzerinde yürütmek, yükseltmek ve zamanın icapları emrediyorsa onu modernize etmek. bir inkılap mimarisi”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> yaratmak isteniyordu.</p>
<p>Uygulanmakta olan mimarlığın “ne Türk ne de Avrupalı olmayan. yabancı iddialı yapılar” olduğu, ancak yapılması gerekenin “nasıl olacağı hakkında henüz sezinti halinde bile müspet bir fikrimizin.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> olmadığı belirtiliyordu.</p>
<p>Uluslarası mimarlık yaşama geçirildiği andan itibaren Avrupa’da da bazı kesimler tarafından olumsuz eleştirilmiştir. İşlevci görüşün yalnız fiziksel gereksinimlere yanıt verdiği, tinsel gereksinimlere önem verilmediği, alışılagelmiş görsel estetiğe aykırılığı nedeni ile kent imgesini zedelediği görüşleri eleştirilerin ortak noktaları idi. 30’lu yıllarda Avrupa’nın politik durumu, II. Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenler, Avrupa ülkelerinde de ulusal duyguları canlandırmış ve mimarlık alanında da ulusal, bölgesel mimarlıktan söz edilir olmuştu.</p>
<p>Bizdeki eleştirilerin odağında kimlik sorunu vardır. Batılılaşma hareketi başladığından beri, Batılılaşmanın nasıl olması gerektiği konusunda hep iki görüş çatışmıştır. Uygarlığın bir bütün olduğu görüşünde olanlar, evrensel değerlerin alınmasını savunurken karşıt görüş, yerli olanla çağdaş olanın bağdaştırılması gereğini savunmuştur.</p>
<p>Uluslararası akım birinci görüşün ürünü ise, 40’lı yıllarda başlayan II. Ulusal Mimarlık Akımı da ikinci görüşün ürünü idi. I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın en çok eleştirilen yönü, yapı yüzü düzenlemelerinde kamu yapıları özelliklerini konuta taşımış olması idi. II. Ulusal Mimarlık Akımı geleneksel konut mimarlığını kendine kaynak olarak almıştır.</p>
<p>Güzel Sanatlar Akademisi Milli Mimari Semineri “hiç bilinmeyen Türk evi” üzerinde çalışmalar yapmış ve “modern mimarlığa son derece yakınlığı(nı)… Türk evindeki karakteristiğin… en modern ustaların (F. L. Wright, Le Corbusier) ev arayışları ve mimari ilkelerinı de kabullenmiş oldukları(nı)…”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> saptamıştı.</p>
<p>Bir başka deyişle, geleneksel Türk konutunun tasarım ilkeleri ile modern mimarlık ustalarının tasarım ilkelerinin paralellikleri, her ikisinin de işlevlerine, yapım tekniklerine koşut biçimlenmeleri, bezemeden arınmışlıkları ve yaşam koşullarına yanıt vermeleri ile belirlenmişti.</p>
<p>II. Ulusal Mimarlığın sürdürüldüğü 40’lı yıllarda, eğitimde ve uygulamada Bauhaus tasarım yöntemleri sürdürüldü. Konut plan şemaları 30’lu yılların şemaları gibidir. Değişen yapının görüntüsüdür. Geleneksel konutun çıkmaları, pencere düzeni ve oranları, kırma çatısı ve saçağı bu dönem konutlarının belirgin özelliğidir. Ne var ki biçimsel yönden bu benzerlik elde edilirken geleneksel evin yapım mantığına ters düşüldüğü olmuştur.</p>
<p>Geleneksel konut yapım gereklerinin öğelerini aynı zamanda görsel estetik öğelerine dönüştürmüştü. II. Ulusal Akım yeni malzeme ve teknolojiyi kullanırken özelde çıkmalarda eski teknolojinin görüntüsünü estetik amaçla kullanmış, işlevsel görevi kalmamış pencere kafeslerini örneğin korkuluklarda gene görsel amaçla kullanmıştır.</p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p>Cumhuriyet’in ilk 25 yılında uygulanmış, I. Ulusal, Uluslararası ve II. Ulusal Mimarlık Akımlarını iki farklı açıdan bakarak irdelersek değerlendirmede iki ayrı yargıya varabiliriz.</p>
<p>20. yüzyılın ilk yarısının usçu işlevci gözü ile irdelendiğinde her üç akımın da biçimci olduğunu, kendilerine kaynak olarak aldıkları mimarlıkların düşünsel temellerinden çok biçimsel yönleri ile ilgilenmiş oldukları için olumsuz yargılayabiliriz. I. ve II. Ulusal Mimarlık Akımlarının geçmiş motifleri farklı bağlamlarda tekrar ettikleri, Uluslararası Mimarlığının da temelinde yatan işleve yanıt ilkesine tam anlamıyla uymadığı için. Gene de, 20. yüzyılın başında geçerli ölçütlerle yargılarsak, I. ve II. Ulusal Mimarlık Akımlarına olumsuz derken, Uluslararası Mimarlığımıza olumlu diyebiliriz. 20. yüzyılın ikinci yarısının yaygın mimarlık anlayışı ile bir irdeleme yaparsak, farklı sonuçlara varabiliriz. Yüzyılın başında mimarlık yetkin kesime seslenirken, ikinci yarısında sokaktaki insana seslenmeyi amaçlar. Sokaktaki insan, “iyi, doğru, oranlı olanla yetinmez; hareketli bezemeli, anlatımı belirgin olanı ister.”</p>
<p>60 sonrası Uluslararası Uslubun yadsıdığı bezemeyi yeniden benimser, tarihle bağ kurmak ister ve bu amaca “soyut çözümleme”lerin uygulanması yerine, “motiflerin aktarılması ile”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> ulaşmak ister.</p>
<p>Tarihsel öğelerle, eskiyi anımsatan göstergelerle büyük çoğunlukla iletişim kurmayı amaçlar. Böyle bakıldığında, 60 sonrası ile I. ve II. Ulusal Mimarlık Akımları paralellik içindedirler ve en olumsuz eleştiriyi Uluslararası Mimarlık alır.</p>
<p>Modern hareket başlangıçta tarihe, geleneklere tümü ile sırtını dönmüşse de ustalarının eliyle yeniden tarihle bağ kurmaya da çalışmıştı. Le Corbusier’nin klasik oran arayışları, Mies van der Rohe’nin yapılarını platforma oturtması bu çabanın örnekleridir. “Modern hareket. tarihsel devamlılığın ödünç alınan biçimlerle olmayacağını, toplumsal değerlerin daima yeni yollarla yakalanması gerektiğini anlayan tek hareket”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> idi.</p>
<p>20. yüzyıl başında Modernizm tarihi, gelenekleri, abartılı ve köktenci söylemlerle yadsıyan manifestolarla sahneye çıktı. Mimarlık uygulamaları büyük çoğunluğun estetik duyarlılığını zedeledi. Olumsuz eleştirilerin giderek artması ile 70’lerde Modernizmin ölmüş olduğu söylendi. Oysa “Modernliği ve projesini yitirilmiş bir dava olarak gözden çıkarmak yerine. abartılı programların hatalarından ders almamız gerekirdi.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>50 sonrasında ekonomik ve politik nedenlerle Türkiye mimarlığı Amerika etkisine girdi. Çağdaş ama yerli mimarlık arayışı sayıca az, birkaç mimar tarafından sürdürüldü. Uygulanan bazı örneklerde modernizmin ve geleneksel mimarlığımızın düşünsel temelleri ve tasarım yöntenmleri gerçekten anlaşıldığında, Cumhuriyetin ilanından beri özlenen çağdaş ancak yerli bir mimariye varılabileceğini göstermektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Leyla BAYDAR</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt:18 Sayfa: 259-264</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Gazenfer Beken, Garbi Anadolu Mıntıkası (İzmir, Balıkesir, Kütahya) Kerpiç Binaları, İstanbul, 1949, s. 91 İ. T. Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ Çelik Berk, Konya Evleri, İstanbul, 1952 s. 205, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ Mecibe Çakıroğlu, Konya Evleri, İstanbul, 1952 s. 68, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ Doğan Erginbaş, Diyarbakır Evleri İstanbul, 1952 s. 32, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ Ruhi Kafesçioğlu, Orta Anadolu Köy Evlerinin Yapısı, İstanbul 1949, s. 64, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ Eyüp Kömürcüoğlu, Ankara Evleri, İstanbul 1950 s. 111, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi. Leman Tomsu, Bursa Evleri, İstanbul 1950, s. 153, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> A. H. Tanpınar, Beş Şehir (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı, 1989).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ulus Gazetesi, 29 Ocak 1935.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. H. Tanpınar’dan alıntılayan, N. Göle, Modern Mahrem (İstanbul: Metis, 1991), s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> P. Safa’dan alıntılayan, N. Göle, a.g.e., 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Schütte, “Bugünkü Konut ve İkametgah,” Arkitekt, 1944, n. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Örneğin, Küçüksu Kasrı, N. Balyan, 1856; Sirkeci Garı, Jachmund, 1887; Haydarpaşa Tıbbiye Okulu, Vallory ve D’Aranco, 1901.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> L. Baydar, “Klasik Dönem Osmanlı Yapılarında Estetik Ölçütler”, Osmanlı Kültür ve Sanat Ansiklopedisi (İstanbul: Yeni Türkiye Yayınları, 1999), c. 10, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Schütte, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mustafa Kemal, 1922 Büyük Millet Meclisi Konuşması, Mimarlık, 1974, n. 1-2, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mustafa Kemal, 1931 Büyük Millet Meclisi Konuşması, Mimarlık, 1974, n. 1-2, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. H. Koyunoğlu, “70 Sene Evvel Mimarlık Öğrenimi, ” Mimarlık, 1981, n. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Walter Gropius, Yeni Mimari ve Bauhaus (Ankara: Mimarlar Odası Yayını).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Öğrenci olduğum 40’lı yıllar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> W. Gropius, “idee und Aufbau”, R. Banham, Theory and Desing in the First Machine Age (London: The Architectural Press, 1960), s. 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Y. K. Karaosmanoğlu, Hakimiyet-i Milliye, 1 Haziran 1929.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Babam Ord. Prof. Tevfik Taylan’ın evi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> C. Arcayürek, Demokrasinin ilk Yılları (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1983), s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> F. R. Atay, Çankaya (İstanbul: Sena Matbaası, 1980).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> L. Baydar, “1923-1950 Cumhuriyet Dönemi Ankara Konutlarında İç Mekan Kurgusu, “Bir Başkentin Oluşumu: Ankara 1923-1950 (Ankara: Mimarlar Odası Yayınları, 1994).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Güzel Sanatlar Mecmuası, 1944, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A. Mortaş, “Modern Türk Mimarisi,” Arkitekt, 1941, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> S. H. Eldem, Mimarlık, 1973, n. 11-12, s. 6. C. Aslet, “Classicism for the Year 2000”, Architectural Design 1988, C. 58, n. 1-2, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> C. Norberg-Schulz, Invention in Architecture (Cambridge Mass.: MIT Press, 1988), s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> A.g.e., s. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-ilk-yillarinda-toplumsal-degisim-ve-konut.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> J. Habermas, “Modernity-An Incomplete Project, ” in H. Foster ed., The Anti-Aesthetic (Seattle: Bay Press, 1983), s. 12.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batı Toroslar’da Bulunan Geleneksel Türk Evlerinde Ahşap Süsleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme</guid>
<description><![CDATA[ Batı Toroslar’da Bulunan Geleneksel Türk Evlerinde Ahşap Süsleme
Ev, insanın içinde barındığı fiziksel ve sosyal bir ortamdır. Bu ortam içerisinde her türlü dış etkilere karşı korunur ve yaşar. Ev, mekân olarak toplumun en küçük birimi olan aile bireylerinin ortak kullanım alanıdır. Bir ailenin kullanabileceği ölçüler içinde şekillenen evlerin plân tasarımları ve süsleme programları tarih içinde gelişim ve değişimlere uğramıştır. Bu gelişim ve değişimler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66ee3edb9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batı, Toroslar’da, Bulunan, Geleneksel, Türk, Evlerinde, Ahşap, Süsleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Toroslarda-Bir-Ev.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html">Batı Toroslar’da Bulunan Geleneksel Türk Evlerinde Ahşap Süsleme</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Osman KUNDURACI</strong></span></a>
</p><p>Ev, insanın içinde barındığı fiziksel ve sosyal bir ortamdır. Bu ortam içerisinde her türlü dış etkilere karşı korunur ve yaşar. Ev, mekân olarak toplumun en küçük birimi olan aile bireylerinin ortak kullanım alanıdır. Bir ailenin kullanabileceği ölçüler içinde şekillenen evlerin plân tasarımları ve süsleme programları tarih içinde gelişim ve değişimlere uğramıştır. Bu gelişim ve değişimler sosyal, kültürel, coğrafik ve ekonomik şartlara göre farklılıklar göstermektedir.</p>
<p>Bu araştırmanın konusu “Batı Toroslar’da Bulunan Geleneksel Konutların Süslemeleri” olarak belirlenmiştir. Araştırmada incelenen örnekler bölgedeki kent, kasaba ve köy yerleşmelerinden seçilmiştir. Bu örnekler o yöredeki konutları temsil eden tipik yapılardır. Araştırmamızda bu konutların süsleme ögelerinin bütün özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Anadolu yarımadasının güneyinde, kıyıya paralel uzanan Toroslar’ın batı bölümü çalışma alanımız olarak belirlenmiştir. Bölgenin güneyinde Antalya, kuzeyinde Konya, doğusunda Karaman ve İçel illeri, batısında ise Muğla ili bulunur.</p>
<p>Yüzey şekilleri bakımından dağlık olan bölgede taş ve ahşap malzemeye dayalı geleneksel nitelikte konutlar üretilmiştir. İdari ve coğrafi yapısı yüzünden Taşeli yaylası olarak da tanımlanan bölgenin konut mimarisi daha önceleri kapsamlı olarak araştırılmamıştır. Sadece şehir veya kasaba ölçeğinde hazırlanmış araştırmalar mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Bu konutların büyük bir bölümü fiziki bakımdan sağlam durumda olup günümüzde de kullanılmaktadır. Öte yandan bölgenin bazı kesimlerinde konar göçer hayatı bugün de devam etmektedir. Ancak son yıllardaki sosyal ve kültürel değişmeler bölgenin geleneksel konutları ve kültür hayatını yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir. Bölgenin araştırma konusu olarak seçilmesinin sebeplerinden birisi de budur.</p>
<p>Araştırma konumuza giren Batı Toroslar konutları, geleneksel süslemeleriyle Türk konut kültürü içerisinde önemli bir yer tutmaktadırlar.</p>
<p>Süslemeler, bulundukları yüzey ve tekniklerinin yanında motif ve kompozisyon zenginliğine de sahiptirler. Ayrıntılı olarak inceleyip ve değerlendirmeye aldığımız bölge evlerinde süsleme programları malzemeye bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bölgenin mevcut orman varlığından kaynaklanan ahşap malzemeye dayalı zengin bir süsleme programı ile karşılaşıyoruz.</p>
<p>Ahşabın yanında bağdadi duvarlarının yüzeylerinde, tekne tavanlarda, çiçeklik ve lambalık gibi öğelerde alçı süslemeler de mevcuttur. Alçının suya ve rutubete karşı dayanıksız oluşundan daha çok kapalı mekânlarda ve yüzeylerde kullanıldığını görüyoruz. Bu tür süslemede uygulanan motif ve kompozisyonlar Avrupa barok ve ampir üslubun tesiri ile yapılmıştır. Daha çok lotus, palmet, asma dalı ve üzüm salkımı gibi bitkisel motifler işlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Madeni süsleme bölge evlerinde çok az uygulama alanı bulmuştur. Daha çok kapı tokmakları, pencere parmaklıkları ve kısmen ahşap yüzeylerdeki çivili tezyinat şeklinde görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Bölgenin geleneksel konutlarında çini, taş ve tuğla gibi malzeme ile yapılmış süslemeler görülmez. Muhtemelen malzemenin teminindeki güçlükler ve ekonomik sebeplerle bu tür süsleme örneklerine yer verilmemiş olabilir.</p>
<p>Bu bağlamda ahşabın bölge evlerinde esas malzeme olması bölgenin orman ürünleri bakımından zenginliğine bağlı olarak yörede ahşap işleme ve süsleme teknikleri geliştirilmiştir. Araştırmalarımız sırasında tespit ettiğimiz ahşap süsleme teknikleri de şunlardır: Yüzeysel oyma, ajur, çıtakari, çatma ve çakma teknikleri.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bölgede görülen ahşap işçiliğinde Türk süsleme sanatı motifleri ile kısmen yabancı öğelerin de karıştığı bir taşra üslubu ortaya çıkmıştır.</p>
<p><span><strong>1. Dış Mimaride</strong></span></p>
<p>Bölge insanı bu doğal ve zengin malzemeyi evinin yapımında, süslemesinde hatta kullandığı araç gereç ve kap-kacağında gayet güzel kullanmıştır.</p>
<p>Evlerin dış cephe elemanlarında ahşap süsleme öncelikle çıkmalarda görülür.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Değişik form ve tekniklerle yapılmış çıkma kafesleri cephelerin estetik değerleridir. Daha çok kiriş ve konsollarla taşınan çıkma yüzeyleri bol pencereli ve zengin süslemeli olurlar. Çıkma altları panolar halindeki tahtalar ile çevrilir. Genellikle yüzeyleri oyma olarak değişik motif ve kompozisyonlarla süslenmiştir. Çıkmanın pencereli bölümü, ince çıta çerçeveler ile taksim edilmiş olup üçlü pencere düzenine sahiptir. En üstte ise çıkmanın alınlık kısmı bulunur. Bazen tek bir üçgen, bazen de ortası üçgen iki yanında yarım daire formlu yüzeye sahip olan alınlık üzerinde bazen bitkisel, yazılı veya figürlü süsleme kompozisyonları bulunur.</p>
<p>Evlerin dış cephe mimarisinde zengin süslemesiyle kafesli çıkmalar önemlidir. Bunların yanında pencere şekilleri ve pervazlarıyla parmaklık ve kepenk düzenekleri de cepheye süsleyici özellikler katmaktadır. Saçak ve silmeler de dış cephenin süslemesinde etkili olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bu elemanların dışında dış cephelerde duvar örgülerindeki yatay veya 45 derecelik açılarla konulan hatılların ortaya koyduğu tabiî görünüm ile değerlendirilmiş cepheler de süsleme bakımından ilginçtir.</p>
<p>Dış cephedeki ahşap yüzeylerde görülen süsleme öğelerinden bir başka eleman ise saçak ve silmelerdir. Özellikle yaprak şeklinde sarkıtılmış püsküllü ahşap saçak silmeleri bölge evlerinin önemli bölümleridir. Daha çok çıkma saçakları ve köşk oda şeklinde dışarı taşırılan odaların saçak silmeleri bu bakımdan önemlidir. Ormana İzzet Baştuğ evi hariciyesindeki köşk oda saçak silmeleri (Resim: 1) ile Halis Bayar evi köşk odasının saçak silmeleri bu şekildedir (Resim: 2). Yukarı Kayalar kasabasındaki Bozdoğan kardeşlere ait evlerden Durmuş Bozdoğan evinin çıkmasında (Resim: 3) ve Pınarbaşı köyündeki Miktat Kırıcı evinin çıkma saçaklarında da ahşaptan püsküllü pervaz süslemeleri yapılmıştır (Resim: 4).</p>
<p>Dış cephede süsleme elemanı olarak ortaya konan çıkma ve saçak silmeleri ile pencere parmaklıklarında motif ve kompozisyon zenginliği görülür. Yıldızlar ve çokgenler şeklinde geometrik ve bitkisel motiflerin yanında stilize kuş tasvirleri ve el motifleri de görülmektedir (Resim: 5). Oyma ve ajur tekniğinde yapılmış koruyucu anlamındaki stilize kuş figürleri ile el tasvirlerinin bulunduğu örnekler Ormana ve Derebucak çevresindeki evlerin ahşap kafeslerinde yoğunluktadır.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Bölge evlerindeki ahşap işçiliğinin dış cephedeki örnekleri sadece evlerin çıkma, saçak ve parmaklıklarında yoğunlaşmamaktadır. Ayrıca evlerin cümle kapılarında da benzer kalitede ahşap işçiliğine ait uygulamalar tespit edilmiştir. Türk mimarisinin her alanında sıkça gördüğümüz ve ilk örneklerini Anadolu Selçuklu sanatına kadar indirdiğimiz ahşap parmaklıklar Türk sanatının değişik alanlarında sevilerek uygulanmış ve günümüze kadar kullanıla gelmiştir.</p>
<p>Parmaklıklar trabzan veya yöresel deyimiyle dırbızan olarak isimlendirilmiş, yapımında geometri bilgisinin bütün hünerleri ortaya konulmuştur. Görevi sadece pencereleri dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyan ve perde görevi bulunan dırbızanlar, bazen de odalara giren ışık hüzmelerine farklı yönler vererek estetik görünümler kazandıran elemanlardır.</p>
<p>İlk örneğimiz Katrancı köyünden Hüseyin Kocagöz evinin kuzey odasının kuzeybatı penceresindeki dırbızan örnekleridir (Resim: 6). Yatay ve dikey kare kesitli çıtaların çatılmasıyla oluşturulan bu dırbızanda dairevi boşluklar şeklinde kare taksimatlar elde edilmiştir.</p>
<p>Pencerenin boyutuna göre dikey dikdörtgen formdaki dırbızanın üst bölümünde biri küçük diğeri büyük dairelerden oluşan iki sıra yatay bir bordür yapılmıştır. Bu bordürün aynısı ortada ve altta tekrarlanmıştır. Dairelerden oluşan bu ikili bordürler arasında da beş gözlü karelerden yapılmış iki adet yatay bölüm vardır. Daireleri ve kareleri oluşturan çıtalar sahip olduğu motiflerin ortasından birer boğum yapmıştır ve bu boğumlar dairelere dört yapraklı yonca görünümü kazandırmıştır. Böylece dırbızanın bütününe süsleme açısından estetik değer kazandırılmıştır.</p>
<p>İkinci örneğimiz yine aynı evin, aynı odasının kuzeydoğu penceresine ait dırbızandır. Bu parmaklıkta üstte karelerden oluşan iki sıralı bir bordür olup aynı bordür sadece ortada tekrarlanmıştır. Alt kısmı ise tek sıra halindeki karelerden oluşan bir bordür ile nihayetleşmiştir. Karelerden oluşan bordürlerin arasında kalan bölümlerin üsttekinde ahşap kapılarda gördüğümüz çarkıfelek kompozisyonu yapılmıştır. Alttaki bölümde ise beşli bir açıklık vardır. Bu dırbızanda da karelerin ortasına gelen kısımlarda çıtalarda boğumlar yapılarak sekizgen şema görüntüsü elde edilmiştir.</p>
<p>Memiş Kocagöz evinin kuzeybatı odasının penceresinde tespit ettiğimiz dırbızan da dikeyde beş bölüme ayrılmıştır. Üst bölümünde yan yana beş kare ile beş dikdörtgenden oluşan iki sıralı bir bordür bulunmakta ve bu bordür altta da simetrik olarak tekrarlanmaktadır. Ortadaki bölüm ise beş dikdörtgen göz boğumlu bovling topu şeklindeki çıtalarla bölünmüştür. Yatay ve dikey çıtalar yine kare motiflerin ortalarında boğumlar yaparak dört yapraklı yonca görüntüsü elde edilmiştir.</p>
<p>Muammer Bayar evinde tespit edilen dırbızan diğer örneklere göre biraz farklı tasarlanmıştır. Bu parmaklığın tam ortasında büyük bir kare boşluk bırakılmıştır. Bu boşluk insan başının geçeceği boyutta olup ev sahiplerinin dışarıyı gözetlemesi için bırakıldığı öğrenilmiştir. Dırbızanın üst ve alt kısmı karelerden oluşan üç sıra halindeki bordürler şeklinde yapılmıştır. Her karenin çıtaları yine boğumlu yapılarak yonca şeklini almışlardır.</p>
<p>Hasan Yavuz evinde gördüğümüz dırbızan örneği dikeyde üç bölümden oluşmaktadır. Üst ve alttaki bölümler dört gözlüdür. Ortadaki bölüm ise yatayda iki bölümlü olup yanlardaki dört gözlü ortadakiler ise iki gözlü tasarlanmışlardır.</p>
<p>Diğer korkuluk örneklerinden olan dairevi formdaki çıtalarla yapılmış dırbızan örnekleri evlerde ve camilerde sıkça gördüğümüz uygulamalardandır.</p>
<p>Bölge evlerinde oldukça zengin kompozisyonlara sahip dırbızanların yanında basit şekillerde tasarlanmış ince çıtaların dizilmesiyle yapılan dırbızanlar da vardır. Ayrıca birbirlerine ahşap baklalarla bağlanmış yuvarlak kesitli çıtalardan yapılan parmaklıklar da tespit edilmiştir (Resim: 7).</p>
<p>Özellikle Akseki’deki Osman Yüksel Serdengeçti evinin güneydoğu odasındaki yıldız ve rozetlerden oluşan ajur-kafes tekniğinde yapılmış parmaklıklar (Resim: 8-9) ile Ormana evlerinde görülen farklı kompozisyonlarda tasarlanmış parmaklık uygulamaları dikkati çekmektedir. Osman Yüksel Serdengeçti evinin parmaklıklarının üst kısımlarındaki simetrik tasarlanmış stilize kuş ve yıldız motifinin farklı tasvirlerini bölgedeki diğer evlerde de görmekteyiz (Resim: 10).</p>
<p>Dış cephelerin süsleme programları, yapım tekniklerinin tabiî sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu evlerin dış cephelerindeki bazı bölümlerin özenle süslendiği görülür. Bu bakımdan bölge evlerindeki ahşap süsleme örneklerimiz geleneksel Türk evi süslemeleri içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p><span><strong>2. İç Mimaride</strong></span></p>
<p>Bölge evlerindeki süsleme programları daha çok iç mimarideki elemanlarda toplanmıştır. Konut içinin süslemesi Türk ev geleneğinin özünde vardır. Konar göçerlikten gelen çadır kültürü ile yakından ilgilidir.</p>
<p>Çadırlar üzerindeki nakışlar, süslemeler, halı, kilim ve diğer yaygılardaki motif ve düzenleme evlerde oda içlerindeki elemanlara yansıtılmıştır. Saray, kasır ve köşklerde de zengin süsleme programları göze çarpar. Bu anlayış sonucu Türk evinde geleneksel yapı ve süsleme ustaları, ahşap ve diğer malzemeler ile yaptıkları yapım ve süsleme programlarında sonsuz başarılar elde etmişlerdir.</p>
<p>Ahşap konut mimarisinde iç mekânlarda sürekli yaşanan birimlerde daha çok kaplama malzemesi şeklinde kullanılmıştır. Bu ahşap yüzeylerdeki motif ve kompozisyon zenginlikleri, insanların ruh dünyalarının zenginliğini gösterir. Tavanlardaki yıldız ve fırfır göbekli tavanlar ile şua motifli tavanların nakışlı süslemeleri ev içi yaşamının sonsuzluk ilkesinde dışa açılımı şeklinde ferah tutması için düşünülmüştür (Resim: 11-14). Yüklük ve dolap kapakları, çiçeklikler ile ağzı açıklar bu anlayışı tamamlayan diğer elemanlardır (Resim: 15-17).</p>
<p>Bunların yanında daha çok oda giriş kapılarında yoğunlaşan ahşap süslemelerden ilk örneğimiz Muğla ili Yatağan ilçesi Katrancı köyündeki Hacı Hüseyin Kocagöz’e ait evin üst katındaki oda giriş kapılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Etrafı pervazlı ve üst kısmı yarım daire kemerli taç ile tamamlanmış kapıların yüzeyleri tablalı süsleme kompozisyonuna sahiptir. Kapıların motif ve kompozisyonları birbirlerinin tekrarı şeklindedir.</p>
<p>Kapı kanatlarının esas yüzeyleri üç ana bölüme ayrılmaktadır. Oyma tekniğinde işlenmiş tablalarda gülbezekler, ay ve yıldız motifleri, birbirlerine simetri teşkil eden kılıç veya yaprak motifleri görülmektedir. Ajur tekniğinde yapılan taç kısımlarında ise karşılıklı iki tane vazoda çiçek motifi işlenmiştir. Benzer teknikte yapılmış başka bir örnek ise üzerinde testere dişi motifi ile düzenlenmiş tepeliğe sahip Ayşe Arıkan evinin kapısıdır<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> (Resim: 18).</p>
<p>Kapı kanadı çatma ve çakma<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> tekniğinde tablalı olarak iki bölümlü bir kompozisyondan oluşmakta ve birinci bölümün merkezinde iç içe iki kare pano 45 derecelik açılarla döndürülerek yerleştirilmiştir. Kare panoların köşeliklerinde kalan üçgen parçaların içlerine de gülçe motifleri işlenmiştir. Konsantrik karelerin çerçeve kısmında ise bir kare bir dikdörtgen panoların çarkıfelek kompozisyonunda döndürülmesiyle merkezi bir kompozisyon düzenlemesi elde edilmiştir.</p>
<p>Diğer panoların ikisinde vazoda çiçek ve göz motifleri işlenmiştir. Küçük kare panolarda ise beş ve altı kollu yıldızlardan oluşan gülbezekler bulunmaktadır. Kapının yarısını dolduran bu kompozisyon diğer alt yarısında da tekrar edilmiş ve yüzeysel oyma süslemelerle doldurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Kare panoların içlerinde beş veya altı kollu yıldız motifleriyle işlenmişken dikdörtgen panolarda silah, vazoda çiçekler, edirnekâri ve göz motiflerinin yapıldığını görmekteyiz. Özellikle silah ve hançer gibi motiflerin bu yörede ailede erkek çocuğun istendiği veya varlığı sembolize edilmektedir.</p>
<p>Dördüncü örneğimiz aynı köyden Muhsin Karakaş evinin kapısı olup<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> çerçeve kısmı çam, tablalı kısımları dut ve ceviz ağacından yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Muhsin Karakaş evindeki bu kapıda da kapı yüzeyi iki ana süsleme kompozisyonuna sahiptir. Kapının üstte kalan bölümünde dört kollu yıldız ve yıldızın kolları arasından geçen iki ahşap çıta bu panonun köşegenleri şeklindedir. Bu bölümde özellikle köşegen çıtalarıyla yıldızın kolları arasında kalan üçgen panoların dördünde hançer motifi ve diğer dört panoda ise gülçe motifleri işlenmiştir. Yıldızın kollarına ait panolarda da iç içe dörtgenler yapılmıştır (Resim: 19).</p>
<p>Kapının altta kalan ikinci bölümünde önceki kapılarda gördüğümüz çarkıfelek kompozisyonuyla oluşturulmuş panolar vardır.</p>
<p>Kapının tam ortasındaki gülçenin merkezinde ve üstteki dört kollu yıldızın merkezinde nazara karşı iki adet mavi boncuk aplike edilmiştir.</p>
<p>Diğer bir kapı örneğimiz Turgut’a bağlı Zeytinköy’de eski muhtar Muharrem Oğuz evine aittir. Yukarıda tanıtmaya çalıştığımız Muhsin Karakaş evinin kapısıyla yakın benzerlik göstermektedir. Bu iki kapı tamamen aynı ustanın elinden çıkmış olmalıdır. Önceki örnekte görülen iki kareden oluşan süsleme kompozisyonu burada tekrarlanmıştır. Ancak çarkıfelekli bölüm bu kapıda üstte yer almıştır<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> (Resim: 20).</p>
<p>Kapının sol üst köşesi ile onun çapraz karşısındaki sağ alt köşesindeki dikdörtgen panolarda önceki kapılarda gördüğümüz tabanca tasviri işlenmiştir. Sağ üst köşedeki panoda yanar vaziyette bir gaz lambası, sol alt köşede ise tek kulplu bir adet Kavaklıdere güğümü tasvir edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Çarkıfelek kompozisyonun üst ortasında kalan kare panoda ise Atatürk portresi olarak nitelenen figürlü süsleme ve etrafında ışık şuaları nakşedilmiştir. Burada Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, bir ahşap ustasının yorumuyla aydınlık ve ışık saçan bir lider olduğu vurgulanmıştır.</p>
<p>Kapının altta kalan ikinci ana kompozisyondaki bütün panoların içleri de gülçe motifleriyle doldurulmuştur.</p>
<p>Katrancı köyünden Memiş Kocagöz evi güneydoğu odasının giriş kapısında da diğer örneklerde olduğu gibi kapı aynası iki kare panoya ayrılmıştır.</p>
<p>Kapının birinci bölümündeki tablalarda iki adet fiyonk motifi ile vazoda çiçek ve ibrik tasviri ile merkezindeki tablada ise iç içe halkalardan oluşan gülçe motifleri yapılmıştır.</p>
<p>Memiş Kocagöz evinin kuzey doğu odasının giriş kapısı ise üstte ve altta çarkıfelek şeklindeki düzenlemenin arasında kalan üç tablalı yatay bir panoya sahip olup panoları oluşturan tablaların yüzeyleri de farklı gülçe motifleriyle süslenmiştir (Resim: 21).</p>
<p>Katrancı köyündeki Mehmet Ümek evinin oda giriş kapısında diğer kapılardaki gibi benzer düzenlemeler dikkati çekmektedir. Süsleme motiflerinde ise keklik figürü ile bir tabanca tasviri işlenerek bölgedeki avcılık kültürü vurgulanmaya çalışılmıştır. Üstte ve alttaki tablalarda da yıldız ve gülçe motiflerinin işlendiği görülür.</p>
<p>Aynı köyden Turan Bayar evinin kapısındaki taksimatlanma diğer kapılara benzer ise de süslemesindeki tabanca tasviri bölge evlerinde delikanlıların varlığına işaret etmektedir. Bunun yanında kapı tablalarında selvi ile yıldız ve gülçe motifleri de işlenmiştir (Resim: 22).</p>
<p>Katrancı köyünden Hüseyin Yavuz evinin kapısı kısmen Muhsin Karakaş evinin kapısını hatırlatmaktadır. Kapı aynası yine üstte ve altta iki pano ile ikisinin arasında kalan yatay dikdörtgen panodan oluşan düzenlemeye sahiptir. Kapıdaki üçgen ve kare tablaların tamamında değişik gülçe motifleri bulunmaktadır.</p>
<p>Katrancı köyünden Mehmet Tan evinin kapısındaki düzenleme aynı köyden Ayşe Arıkan evinin kapısıyla benzerlikler göstermektedir. Sadece kapı aynasını oluşturan tablalarda farklı yıldız ve gülçe motifleri ile fiyonk ve bir tabanca tasviri görülür.</p>
<p>İbrahim Pekel evinin kapısında da Muhsin Karakaş evinin kapısı gibi üstte dört kollu yıldız ortada üç tablalı bir pano ve altta da diğer kapılarda gördüğümüz kareler ve üçgen tablalardan oluşan bir düzenleme vardır. Alttaki bu panonun üst köşelerindeki üçgen tablalarda karşılıklı iki tabanca tasviri yapılmışken kapıdaki diğer tablalarda yıldız ve gülçe motifleri işlenmiştir.</p>
<p>Katrancı köyündeki son örneğimiz Hüseyin Karaoğlu evinin kapılarıdır. Evin kuzey ve güney odalarının giriş kapılarındaki düzenleme diğer Katrancı kapılarıyla benzerlikler gösterir. Ancak kuzey odanın kapısında önceki kapılarda karşılaşmadığımız bir uygulama dikkati çekmektedir. Üst ve alttaki panolar arasında kalan yatay bölümün ortasındaki kare tablada “Maşallah” yazılı bir süsleme vardır. Bu uygulama ile kapının ve süslemesinin kötü gözlere karşı korunduğu ifade edilmiştir. Alttaki bölüm ise üç dikey tabladan oluşan bir düzenlemeye sahip olup tablalarında selvi motifleri işlenmiştir.</p>
<p>Hüseyin Karoğlu evinin güney odası kapısındaki düzenleme de ise sadece çarkıfelekli iki pano ve panoyu oluşturan tablalarda fiyonk gülçe ve bazı taramalı süslemeler görülür.</p>
<p>Zeytin köyündeki Muammer Oğuz evinin kapısından başka İzzet Soy ve Kel Hasan evlerinin kapılarında da küçük tablalardan oluşan çarkıfelekler ve bu tablaların yüzeylerinde selviler, gülçeler, fiyonklar ve tabanca tasviri gibi süslemeler yapılmıştır.</p>
<p>Hacıbayramlar köyünden Raziye İnce ve Ali Rıza İnce evlerinin kapılarında diğer örneklerde olduğu gibi tablalarında dört veya beş kollu yıldızlar, gülçe, fiyonk ve hilal motifleri gibi bazı taramalı süslemeler görülür.</p>
<p>Ayşe İnce evinin kapısı sadece iki kare pano şeklinde tasarlanmıştır. Üstteki panonun tablalarında iki tabanca tasviri ile fiyonk ve selvi motifleri yapılmıştır. Merkezdeki kare tablalarda ise gülçe motifleri yer almaktadır.</p>
<p>Mehmet İnce evinin kapısı da iki kare panodan oluşmaktadır. Üstteki bölüm kendi içinde eşkenar dörtgen ve kare şeklinde bir düzenlemeye sahiptir. Bu bölümün alt köşelerindeki üçgen tablalarda iki tabanca tasviri yer alır. Diğer tablalar da ise hilalli alem ve stilize kuş tasvirleri yapılmıştır.</p>
<p>Hasan Balcı evinin kapısı iki bölüm olup her iki bölümün yüzeyi çarkıfelek kompozisyonunda tasarlanmış dikdörtgen ve kare tablalardan; Musa Gökbel evinin kapı kanadı da sıkça gördüğümüz iki kare pano ile bunların arasında kalan bir yatay panodan meydana getirilmiştir. Tablalarda tabanca ve keklik figürü ile yıldız ve gülçe motiflerinin farklı uygulamaları görülür. Musa Gökbel evindeki kapının tablalarında ise çarkıfelekler, gülçeler, fiyonk motifleri ve karşılıklı iki keklik figürü ile tabanca tasvirleri yapılmıştır.</p>
<p>Zeytinköy örneklerimize dahil ettiğimiz Yusuf ve Ali Kurt kardeşlere ait ev ile Mehmet Dağlı evinin kapıları da bölgedeki diğer kapılara benzemekte ve burada da iki adet tabanca ile gülçe ve tütün yapraklarından oluşan motifler işlenmiştir.</p>
<p>Mehmet Dağlı evinin kapısı iki bölümden oluşturulmuştur. Her bölümün tablalarında tabanca ve kuş figürü tasvirleriyle yıldız, gülçe ve tütün yaprağı motifleri işlenmiştir.</p>
<p>Bölgedeki kapı örneklerimizin sonuncusu Yatağan-Gökgedik köyünden Hatice Gökmen evinin kapısıdır. Kapının yüzeyi iki bölümden oluşmuş ve tablalarında ise tabanca tasviri, fiyonk, gülçe ve tütün yaprağı motifleri işlenmiştir. Alt bölümde de kare ve dikdörtgen tablalar içerisine güçeler ve motifleri yerleştirilmiştir.</p>
<p>Daha çok Muğla ili Yatağan ilçesine bağlı köylerden tespit ettiğimiz oda giriş kapılarında gördüğümüz ahşap oyma işlerini Beyşehir -Üstünler evleri ile İbradı- Ormana evlerinin dolap ve yüklük kapaklarında da görmekteyiz. Genellikle yüzeysel oyma şeklinde yapılan bu süslemelerin yanında ajur tekniğinde yapılmış süslemeleri de Hüseyin ve Memiş Kocagöz evlerinin kapı tepeliklerinde görmekteyiz.</p>
<p>Özellikle Üstünler Hüseyin Gökmen evinin baş oda kapısı yapım ve süsleme tekniğiyle Anadolu Selçuklu ahşap sanatının devamı niteliğindedir. Hüseyin Gökmen evinin kapısı yarım daire kemerli bir taç ile çerçevelenmiştir. Kapının kanadı üç bölümden oluşan tabla düzenlemesine sahiptir. Çakma ve çatma tekniğinde yapılmış kapının yüzeyindeki üst ve alt bölümler kare panolar içerisinde yer alan baklava dilimi motifleriyle doldurulmuşken ortadaki bölümün merkezinde şua motifi yanlarında ise ibrik ve gülçe motifleri görülmektedir (Resim: 23). Benzer bir kapı örneği ise Derebucak-Pınarbaşı köyünden Karabıyıklar evinde yapılmış olup kapı kanadının merkezinde ince çıtalardan şua motifi işlenmiş üst ve altta kalan bölümlerde çakma tekniğinde aplike edilmiş sakçe göz tasvirleri bulunmaktadır (Resim: 24). Her iki kapı örneğinin süslemeleri diğer kapılardan farklı olarak kabaralı çivilerle yapılmış olup çivili tezyinat bakımından da önemlidir.</p>
<p>Türk evi genelinde olduğu gibi bölge evlerinin özellikle baş oda tavanlarında yoğunlaşan ahşap süslemenin Antalya-Akseki ve İbradı ilçeleri ile bunlara bağlı kasaba ve köy evlerinde değişik kompozisyonlarda uygulandığı görülmüştür.</p>
<p>Odaların üst örtüleri genellikle alttan çakmalı, düz, çıtalı taksimatlı ve ortasında yıldız göbek bulunan tavanlar şeklindedir. Bunun yanında oval veya şemseli, bitkisel motifli göbekler de yapılmıştır. Ayrıca sekizgen tekne tavan veya altıgen göbekli tavan kaplaması da görülür.</p>
<p>Bazı tekne tavanların köşelerinde kalan üçgen yüzeylerin köşebentlerine ise ince çıtalı taksimat şeklinde şemseli süslemeler yapılmıştır.</p>
<p>Tavanların dışında yüklük ve dolap kapaklarında, oda giriş kapılarında, çiçeklik ve ağzı açıklarda ahşap süsleme örneklerini görüyoruz.</p>
<p>Özellikle yüklük ve dolap kapaklarındaki ahşap yüzeyler oyma tekniğinde yapılmış süslemelere sahiptir. Aynı teknikte yapılmış olan oda giriş kapılarında da küçük panolar halindeki yüzeyler rozet veya çelenk şeklinde bitkisel motifler ile doldurulmuştur. Ayrıca “Maşallah” şeklinde güzel yazı olarak yazılmış süslemeleri de görmekteyiz.</p>
<p>Çiçeklik veya ağzı açıklarda ise kısmen oyma tekniğinde, fakat ağırlıklı olarak da ajur tekniğinde yapılmış süslemeler görüyoruz.</p>
<p>Ahşap davlumbazlar ve raflar ile musandıra önlerindeki, merdiven korkuluklarındaki korkuluklar ve bazı pencerelerin içteki kepenk veya parmaklıklarında da ahşaptan yapılmış süsleme öğelerini görmekteyiz.</p>
<p>Bölge evlerinin ahşap süsleme programları genellikle dışta cümle kapılarında, çıkmalarda, pencere kafeslerinde, saçaklarda ve diğer doğramalarda yoğunlaşmıştır. İçeride dolap ve yüklük kapaklarında, oda giriş kapılarında, tavan kaplamalarında, çiçeklik ve raflarda, davlumbazlar ve merdiven korkuluklarında görülmektedir. Genellikle yıldız şeklindeki geometrik şekiller, çıtalı taksimatlaşma, bitkisel göbek ve bordür süsleri ile nadiren figürlü süslemeler biçiminde yapılan motifler birçok anlamlar içermektedirler. Tavanlardaki çok kollu yıldız ve şemse motifi güneşi ve dolayısıyla aydınlığın sembolü şeklinde yapılmıştır. Tavan ve diğer yüzeylerdeki bitkisel motifler ile tabiatı tasvir etmişlerdir. Bazı kuş ve el motifleri de simgesel olarak koruyucu anlamında tasvir edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Muğla ve çevresindeki evlerde uygulanan ahşap tavanlarda ise tavan göbeği uygulamaları birbirlerinin tekrarı şeklindedirler. Daha çok ince çıtaların yan yana getirilmesiyle zikzak veya baklava dilimi şeklinde oluşturulan bu tavan göbeklerinde yer yer mavi boncuklar aplike edilmiştir. Nazara karşı yapılmış olan bu mavi boncuk uygulamalarını ahşap kapılarda da görmekteyiz. Hafif çökertilmiş tekne tavan şeklindeki bu göbek uygulamaları süsleme bakımından oldukça sadedirler.</p>
<p>Bunların dışında yapılan motif ve kompozisyonlar Avrupa barok süslemeleri tarzında yapılmış süsleme öğeleri ve çıkmalardaki ampir üslubunun tesiri ile yapılan üçgen formlu alınlık düzenlemeleriyle karşılaşıyoruz.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Sonuç olarak ahşap, dış mimarideki kullanımının birkaç kat daha fazlasıyla iç mimaride yoğun bir süsleme malzemesi şeklinde tercih edilmiştir. Bu durum Türk evinin ve bölge evlerinin genel bir karakteristiği olarak dikkati çekmektedir.</p>
<p>Ahşap malzemenin kullanımına bağlı olarak bazı yapım ve süsleme teknikleri ortaya çıkmıştır. Kündekari tekniği dışındaki diğer yapım tekniklerinin hemen hepsi bölge evlerinde sıkça kullanılmıştır.</p>
<p>Süsleme teknikleri de yapım teknikleri gibi malzemeye bağlı olarak uygulanmıştır. Ahşap elemanlarda oyma, ajur, çakma ve çatma teknikleri şeklinde görülmektedir. Oyma tekniğinde motifler yüzeylere oyularak işlenmiştir. Geometrik, bitkisel, nesnel (tabanca ve kap-kacak) tasvirler, stilize kuş figürleri ile insan portreleri ve el tasvirlerinden oluşan motif ve kompozisyonlar görülmektedir. Tabanca tasvirleri evde erkek çocukların varlığını, el tasvirleri ise büyüsel anlamlar ifade ederek evlerin kem gözlerden korunması için yapılmıştır. Anadolu kültürlerinde görülen el ve stilize hayvan figürlerinin bu nedenle sıkça tasvir edildiği görülür.<a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Osman KUNDURACI</strong></span></a>
</p><p>Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 265-272</p>
<p><strong>Not:</strong> Görseller elimizde olmadığı için paylaşamadık. Özür dileriz.</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Osman Kunduracı, Batı Toroslar’da Bulunan Geleneksel Konutlar, Konya, 1995, (S. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi); Osman Kunduracı, “Hadim ve Çevresi Sivil Mimari Örnekleri”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı: 5, Konya 1999, s. 137-156; Osman Kunduracı, “Alanya Evlerinden Örnekler”, Alanya 7. Tarih ve Kültür Semineri, 21-23 Kasım 1997; Osman Kunduracı, “Alanya Köy Evlerinden Örnekler”, Alanya 8. Tarih ve Kültür Medeniyeti Semineri, 27-28 Kasım 1998; Osman Kunduracı, “Yatağan-Turgut Çevresindeki Eski Evler”, Osmanlı’nın 700. Yılında Muğla Sempozyumu (6-7 Mayıs 1999); Hasan Şener, Alanya’da Geleneksel Konutlar, İstanbul, 1984; Cengiz Bektaş, Antalya, İstanbul, 1980, s. 67-173; Cengiz Bektaş, Halk Yapı Sanatından Bir Örnek- Bodrum Sivil Yapıları, İstanbul, 1975; Cengiz Bektaş, Şirince Evleri, İstanbul, 1987; Oktay Ekinci, Yaşayan Muğla; Seyit Yıldırım, Ermenek Evleri, Konya, 1992, (S. Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi); Perihan Heper, Antalya Evleri, Konya, 1990, (S. Ü. Fen-Edb Fak., Arkeoloji-Sanat Tarihi Bölümü, Lisans Tezi). Esin Karaaslan, Seydişehir Evleri, Konya, 1994, (S. Ü. Fen-Edb. Fak., Lisans Tezi); Lütfi Sunar, Beyşehir Yöresi Evleri, Konya, 1992, (S. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi); Hasibe Canevi, Akseki Evleri, Konya, 1989, (S. Ü. Fen-Edb. Fak., Lisans Tezi). Ertuğrul Aladağ, Muğla Evleri, İstanbul, 1990 (Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Restorasyon Programı, Yüksek Lisans Tezi); K. Alan, “Anamur Evleri”, Anamur Müzesi Yıllığı, Sayı: 1, Cilt: 1, Konya, 1990, s. 24-32; İlhami Öztürk, “Burdur Evleri”, Sky Life, 11/20, İstanbul, 2000; Günsel Renda, “Datça’da Eski Bir Türk Evi”, Sanat Dünyamız, Sayı: 2, İstanbul, 1974, s. 22-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Haşim Karpuz, “Eski Antalya Evlerinde Süsleme”, Antalya IV. Selçuklu Semineri (13-14 Mart 1992), Antalya, 1993, s. 50-61; Rüçhan Arık, Batılılaşma Dönemi Anadolu Tasvir Sanatı, Ankara, 1976, s. 119-149; Günsel Renda, Batılılaşma Döneminde Türk Resim Sanatı, Ankara, 1977, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yılmaz Önge, “Türk Mimarisinde Çivili Tezyinat”, Arkeoloji-Sanat Tarihi Dergisi, Sayı: IV, İzmir, 1988, s. 82-84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ahşap süsleme teknikleri hakkında bakınız: Bahaeddin Ögel, “Selçuklu Devri Ağaç İşçiliği Hakkında Notlar”, Yıllık Araştırmalar Dergisi, Sayı: 5, Ankara, 1957, s. 216 v.d.; Semra Ögel, “Anadolu’da Ağaç Oymacılığında Mail Kesim”, Sanat Tarihi Yıllığı-I, İstanbul, 1965, s. 110 v.d.; Haluk Karamağaralı, “Çorum Ulu Camii’ndeki Minber”, Sanat Tarihi Araştırmaları-I, İstanbul Üniversitesi Yayını, 1964-1965, s. 120-129; Can Karametli, “Osmanlı Devri Ağaç İşleri, Tahta Oyma, Sedef, Bağ ve Fildişi Kakmalar”, Türk Etnoğrafya Dergisi-IV, Ankara, 1962, s. 5-13; Gönül Öney, “Anadolu’da Selçuklu ve Beylikler Devri Ahşap Teknikleri”, Sanat Tarihi Yıllığı: III, İstanbul, 1970, s. 135-149; Zeki Oral, “Anadolu’da Sanat Değeri Olan Ahşap Minberler, Kitabeleri, Tarihçeleri”, Vakıflar Dergisi, Sayı: V, Ankara, 1962, s. 23-79, Fig. 1-41; Erdem Yücel, “Türk Sanatında Ağaç İşçiliği”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 82, İstanbul, 1993, s. 169-194; Yaşar Erdemir, Konya ve Yöresindeki Nakışlı Ahşap Camiler, S. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji-Sanat Tarihi Bölümü, Doktora Tezi), Konya, 1985; Yaşar Erdemir, Beyşehir Eşrefoğlu Süleyman Bey Camii ve Külliyesi, Beyşehir, 1998; Yılmaz Önge, “Selçuklularda ve Beyliklerde Ahşap Tavanlar”, Atatürk Konferansları, Sayı: 5, Ankara, 1975, s. 179-196; Muzaffer Batur, “Beyşehir’de Eşrefoğluna Ait Ağaç Oyma Pencere Kapakları Hakkında”, Arkitekt, Sayı: 7-10, İstanbul, 1949, s. 199-201; Nur Urfalıoğlu, “Ahşap Kafesler”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 10, İstanbul, 1991, s. 57-61. Bölge evlerindeki mimari bezeme için bakınız: Özden Süslü, “Ormana-Ardıçpınar Köyü Mimari Bezemesine Genel Bir Bakış”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 5, 1989, s. 76-78. Osman Kunduracı, “Muğla-Yatağan ve Çevresindeki Ahşap Süslemeli Kapılar”, 2000’li Yıllarda Geleneksel Türk El Sanatlarının Sanatsal, Tasarımsal ve Ekonomik Boyutu Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1999, s. 183-189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yıldız Toker, “Türk Evlerinde Dış Ahşap Süsleme”, Türkiyemiz, Sayı: 24, İstanbul, 1978, s. 54-61; Haşim Karpuz, “Eski Antalya Evlerinde Süsleme”, Antalya IV. Selçuklu Semineri (13-14 Mart 1992), Antalya, 1993, s. 50-61. Özden Süslü; “Ormana-Ardıçpınar Köyü Mimari Bezemesine Genel Bir Bakış”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 5, İstanbul, 1993, s. 75-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Haşim Karpuz, a.g.m., s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ormana evlerinde ajur tekniğindeki kuş tasvirleri işlenirken, Derebucak evlerinde oyma tekniğinde kuş figürleri ve el motifleri tercih edilmiştir. El motifinin ikonografik anlamı hakkında bkz.; Ayşen Aldoğan, “Anadolu Kültüründe-Sanatlarında Sembolik El Motifi”, II. Battal Gazi ve Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu, Tebliğler, Malatya, 1987, s. 26-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Osman Kunduracı, a.g.m., s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Osman Kunduracı, a.g.m., s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Gönül Öney, a.g.m., s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gönül Öney, a.g.m., s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Osman Kunduracı, a.g.m., s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Dut, Kestane ve Ceviz ağaçlarının Türk ahşap oymacılığında çok sık kullanılması işlemeye elverişli oluşundandır. Bu konuda Bkz. Gönül Öney, a.g.m., s. 135.; Erdem Yücel, a.g.m., s. 3; Boris Denike, a.g.m., s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Osman Kunduracı, a.g.m., s. 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Kavaklıdere Muğla iline bağlı bir ilçe olup bakırcılığı ile ünlü önemli bir yerleşmedir. Kavaklıdere bakırcılığı konusundaki araştırmalarımız “Yatağan ve Çevresindeki Türk Dönemi Eserleri” başlıklı çalışmamızda ayrıntılı biçimde tanıtılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ayşen Aldoğan, a.g.m., s. 26-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bu tür alınlık düzenlemesi 18-19. yy.’da Avrupa sanat akımlarının tesiri ile cephe düzenlemelerinde sıkça görülmektedir. Evlerde, çeşmelerde ve benzeri resmi binaların cephelerinde üçgen alınlık düzenlemesiyle karşılaşıyoruz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-toroslarda-bulunan-geleneksel-turk-evlerinde-ahsap-susleme.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ayşen Aldoğan, a.g.m., s. 26.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet’in Kuruluşundan Günümüze Türk Resim Sanatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-kurulusundan-gunumuze-turk-resim-sanati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-kurulusundan-gunumuze-turk-resim-sanati</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet’in Kuruluşundan Günümüze Türk Resim Sanatı
Kendi içlerinde değişik evreleri olmakla birlikte, Türk resim sanatının gelişim sürecini başlıca iki bölüm altında incelemeyi amaçladığımız araştırmamızın ilk bölümünü Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma hareketiyle başlayıp Cumhuriyet’in ilanına kadar olan ve ansiklopedinin Yenileşme döneminde Osmanlı-Türk Kültür ve Medeniyeti Yenileşme dönemi Kültür ve Sanat bölümlerinde “Yenileşme DönemindenCumhuriyet Dönemine TürkResim Sanatının Evreleri” başlığıyla kaleme aldığımız süreç oluşturuyordu. Bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66e9b8d24.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet’in, Kuruluşundan, Günümüze, Türk, Resim, Sanatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Osman-Hamdi-Bey.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-kurulusundan-gunumuze-turk-resim-sanati.html">Cumhuriyet’in Kuruluşundan Günümüze Türk Resim Sanatı</a></p>
<p>Kendi içlerinde değişik evreleri olmakla birlikte, Türk resim sanatının gelişim sürecini başlıca iki bölüm altında incelemeyi amaçladığımız araştırmamızın ilk bölümünü Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma hareketiyle başlayıp Cumhuriyet’in ilanına kadar olan ve ansiklopedinin Yenileşme döneminde Osmanlı-Türk Kültür ve Medeniyeti Yenileşme dönemi Kültür ve Sanat bölümlerinde “Yenileşme DönemindenCumhuriyet Dönemine TürkResim Sanatının Evreleri” başlığıyla kaleme aldığımız süreç oluşturuyordu. Bu bölümde de Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başlayan ve günümüze kadar uzanan süreçte Türk resim sanatının gelişim evrelerine kısaca yer vereceğiz.</p>
<p>1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet Dönemi’yle birlikte, ekonomik anlamda sıkıntılar sürmekle birlikte, ülkede beliren özgürlük ortamının tüm kurum ve kuruluşları olduğu kadar sanat ortamını da olumlu anlamda etkiledi. Bu dönemden sonra yetenekli gençlerin Avrupa’ya resim eğitimine gönderilmelerinde ya da resme ilgi duyan gençlerin kendi olanaklarıyla Batı’daki akademilere gitmelerinde bir hızlanma söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden kalkıp yerine Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına doğru akan süreçte sanat ortamının egemenliği “1914 Kuşağı /Çallı Kuşağı” olarak adlandırılan sanatçıların elindedir. 1914 yılında patlak veren Birinci Dünya Savaşı nedeniyle Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki eğitimlerini sürdürdükleri sırada topluca yurda geri çağrılmaları nedeniyle sanat tarihimize “1914 Kuşağı” olarak yerleşen toplam dokuz sanatçı -doğum sırasına göre- Sami Yetik (1878-1945), Ali Sami Boyar (1880-1967), Hikmet Onat (1885-1977), Mehmet Ruhi (1880-1945), İbrahim Çallı (1882-1960), Nazmi Ziya (1881-1937), Feyhaman Duran (1886-1970), Avni Lifij (1886-1927), Namık İsmail’den (1890-1935) oluşmaktadır. Aynı dönemde sanat ortamını paylaşan Ali Cemal (1881-1939), Mehmet Ali Laga (1878-1947), Hayri Çizel (1891-1950), Diyarbakırlı Tahsin (1874-1937), Celal Esad Arseven (1875-1971), Bahriyeli İsmail Hakkı (1863-1926), Şevket Dağ (1876-1944), Üsküdarlı Cevat Bey (1870-1939), Veliaht (Halife) Abdülmecit Efendi (1868-1944), Ömer Adil (1868-1928), Mihri Müşfik (1886-1954), Celile Hikmet (1883-1956), Müfide Kadri (1889-1911) yanında daha eski kuşağa mensup; ancak, sanat aktivitelerini bu dönemde de sürdüren kimisi sivil kimisi de asker kökenli daha birçok sanatçı bulunmaktadır.</p>
<p>Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi önemli savaşların yaşandığı zor koşulların egemen olduğu bir ortamda Avrupa’da öğrendikleri yenilikleri uygulama alanı bulamayan “1914 Kuşağı” sanatçıları, böyle bir olanağı -daha önceki bölümde ayrıntılarını verdiğimiz- 1917 yılında sanat tarihimize “Şişli Atölyesi” olarak yerleşen dönemin Harbiye Nezareti’nce açılan ahşap barakadan oluşan ve Çanakkale Savaşlarını tema olarak ele alındığı bu mekanda yakalama olanağı buldular.</p>
<p>1914 yılında topluca yurda dönen sanatçılar iki ile dört yıl sürelerle kaldıkları Paris’ten edindikleri deneyimleri, yeni sanat anlayışlarını önce 1917’de Şişli Atölyesi, ardından da 1918’de Viyana Sergisi’nde ortaya koydular ve bu arada görev alacakları Sanayi-i Nefise Mektebi, askeri ve sivil liselerde yeni öğrencilere aktarmaya başladılar. Bu arada 1909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin 1916 yılından başlayarak her yıl düzenli olarak Galatasaray Lisesi’nde gerçekleştirdiği Galatasaray Sergileri ile cemiyetin sanat konularına yer verdiği “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi” adlı yayın organı ve ayrıca 1914 yılında kurulan, genç kızların sanat eğitimi almasını hedefleyen İnas Sanayi-i Nefise Mektebi dikkat çeken diğer sanat hareketlerinin başında gelmektedir.</p>
<p>Tüm bu hareketlerin içinde yine “1914 Kuşağı” üyeleri etkindi ve kuşağın bu etkinliği Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllarda da sürdü. Mustafa Kemal’in sosyal, siyasal, kültürel alanlar yanında sanatsal alanda da aldığı köklü kararların ilk aşamalarında görev alan sanatçılar bu kuşağın üyeleriydi. Başka bir ifadeyle “1914 Kuşağı” yıkılan Osmanlı İmparatorluğu ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti arasında tüm bu sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal vb. olayları yaşamış olması açısından önemli bir konumdaydı.</p>
<p>Sanatçının içinden geçtiği, yaşadığı çağın bir parçası olduğu, yapıtlarında kendini oluşturan ve kuşatan ortamın izlerini yansıttığı gerçeğini bu dönem sanatçılarının yapıtlarında izlemek olanaklıdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu dönem sanatçıları doğal olarak içinde yaşadıkları, neredeyse tümüyle tanık oldukları olayları tuvallerine yansıtırlar. Bu konular içinde Türk ordusunun kahramanlıkları, yaşanan savaşların acıları, Atatürk ve yakın silah arkadaşlarının çeşitli faaliyetleri yer almaktadır. Bu konular kimi zaman bir kompozisyona, kimi zaman da Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak gibi büyük bir hayranlık ve sevgi duyulan ulusal kahramanların portrelerine dönüşüyordu. Tüm bu çalışmalarda ulusal ve yerel duyguların ön planda olduğu dikkat çekmektedir. Bu örnekler arasında Sami Yetik’in 1926 tarihli “Eski Ankara’dan” gibi yerel temalı çalışmaları yanında 1928 tarihli “Topçular” adlı savaş temalı çalışmaları; Mehmed Ruhi’nin 1923 tarihli “Atatürk Köylülerle”, 1923 tarihli “Atatürk’ü Karşılama”, 1931 tarihli “Türk Ordusu’nun İstanbul’a Girişi” adlı gibi Atatürk ve Türk Ordusu temalı çalışmaları; Çallı’nın 1928 tarihli “Harman”, 1933 tarihli “Zeybekler” kompozisyonları; Avni Lifij’in 1923 tarihli “Akgün”, “Karagün” ve “Fevzi Çakmak Portresi” gibi savaş ve portre temalı çalışmaları; Namık İsmail’in 1920 tarihli iki “Harman” ve 1929 tarihli “Atatürk Çiftçiler Arasında” gibi yerel ve Atatürk’ün gezilerini tema olarak seçen kompozisyonu sayılabilir. Aynı dönemde kuşağın diğer üyelerinden Nazmi Ziya, Ali Sami Boyar, Feyhaman Duran ve Hikmet Onat Atatürk portreleri yanında yerel temaların ağırlıkta olduğu çalışmalarıyla dikkat çekmekteydiler. “1914 Kuşağı” sanatçıları ile sanat aynı ortamını paylaşan dönemin ünlü sanatçılarından Ömer Adil, Ali Cemal, Mehmet Ali Laga, Mihri Müşfik ve diğerleri de çeşitli yapıtlarıyla bu ortama katkıda bulunuyorlardı.</p>
<p>Bu bölümde Türk resim sanatının gelişim çizgisinde en önemli rollerden birini üstlenen “1914 Kuşağı” sanatçılarının yaşamöyküleri ve sanat anlayışlarına -doğum tarihlerine göre bir sıralama- yaparak ayrı ayrı yer vereceğiz. Ayrıca aynı dönemi paylaşan sanatçılara ilişkin ayrıntılı bilgi vermekten çok, bunlara ilişkin ayrıntılı bilgi ve kaynakçanın bulunduğu kaynakları vermekle yetineceğiz.</p>
<p>Mehmet Sami Yetik (1878-1945): İstanbul’da doğdu. 1896’da Harbiye’ye girdi 1899’da teğmen olarak mezun oldu. 1900 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’ne başladı ve 1906’da bitirdi. Çeşitli okullarda resim hocalığı yaptı. 1909’da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı ve cemiyetin 1916’dan itibaren gerçekleştirmeye başladığı Galatasaray Sergilerine katıldı. 1910’da Paris’e giderek 1910-12 yılları arasında sabahları Académie Julian’de, Jean-Paul Laurens (1838-1921) atölyesinde çalıştı. 1912’de yurda döndü; Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. Savaştan sonra da uzun yıllar resim hocalığı yaptı.</p>
<p>1917’de açılan Şişli Atölyesi’nde görev aldı. 1918’de ise Viyana Sergisi’ne dokuz yapıtıyla katıldı. 1933’te binbaşı rütbesiyle emekli oldu. 1940 yılında “Ressamlarımız-1” adlı kitabını yayımladı. İkinci cildi de hazırdı; ancak, bu kitap sanatçının Ocak 1945’te ölümü nedeniyle basılamadı. Sami Yetik, ayrıca çeşitli dergi ve gazetelerde sanata ilişkin birçok yazı kaleme aldı. Resim çalışmalarında doğayı rehber olarak kabul eden Yetik’in, büyük boyutlu savaş temalı çok figürlü kompozisyonlarında sağlam desen anlayışı dikkat çekmektedir. Sami Yetik’in sanat yaşamı boyunca sağlam desen anlayışıyla gerçekleştirdiği çeşitli türde yapıtlar yanında, izlenimci tekniği kullanarak gerçekleştirdiği çeşitli ölüdoğa, figürlü kompozisyon, figürlü, figürsüz manzara, portre, otoportre çalışmaları da bulunmaktadır. Yaşamının son dönemlerini Ankara’da geçiren sanatçı, bu kentin yaşamından ilginç örnekler vermiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kamil GÖREN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi /Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/CUMHUR%C4%B0YET%C4%B0N-KURULU%C5%9EUNDAN-G%C3%9CN%C3%9CM%C3%9CZE-T%C3%9CRK-RES%C4%B0M-SANATI.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet’in Anıtları: Anıt Heykeller</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet’in Anıtları: Anıt Heykeller
Anıt geleneği, Türk kültüründe, başlangıcından beri varolmuştur. Anıt önceleri bir dikili taş, yerleşik hayata geçildikten sonra, genellikle türbe, camii, gibi bir yapıdır. 19. yüzyıl sonlarından itibaren ise Osmanlı kentlerinde bir sütun ya da mimarî kuruluş niteliğinde anıtlar da görülmeye başlanmıştır. Anıt heykeller ise Cumhuriyet döneminin anıtlarıdır. Anıt heykel kent içinde, park, meydan, cadde, sokak gibi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66e55eaab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet’in, Anıtları:, Anıt, Heykeller</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Ataturk-Heykeli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html">Cumhuriyet’in Anıtları: Anıt Heykeller</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Kıvanç OSMA</strong></span></a>
</p><p>Anıt geleneği, Türk kültüründe, başlangıcından beri varolmuştur. Anıt önceleri bir dikili taş, yerleşik hayata geçildikten sonra, genellikle türbe, camii, gibi bir yapıdır. 19. yüzyıl sonlarından itibaren ise Osmanlı kentlerinde bir sütun ya da mimarî kuruluş niteliğinde anıtlar da görülmeye başlanmıştır. Anıt heykeller ise Cumhuriyet döneminin anıtlarıdır. Anıt heykel kent içinde, park, meydan, cadde, sokak gibi kamuya açık alanlarda yer alan, bir olayın ya da kişinin anısını geleceğe aktarmak üzere meydana getirilen simge niteliğinde, büyük boyutlu yapılardır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Ülkelerin siyasal ya da toplumsal yaşamlarında meydana gelen değişiklikler anıt heykellerin işlev ve biçimine de yansıyabilmektedir.</p>
<p>Kamuya açık alanlara heykel dikme geleneği Yunan uygarlığının klâsik döneminde başlamıştır. Bunlar dinî, sosyal ya da politik işlevi olan objelerdir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Roma döneminde ise imparatoru onurlandırmak, imparatorun politik kimliğini ve gücünü halka duyumsatmak amacıyla anıt heykeller dikilmiştir. Bu gelenek, Avrupa’da yüzyıllar boyunca aynı işlevi taşıyarak devam etmiştir. Türkiye’deki anıt heykel uygulamaları ise Cumhuriyet döneminde görülmeye başlanmıştır. Anıt heykeller, gerek yer aldıkları mekanlar, gerekse eser türü olarak çağdaş sembollerdir ve ulusal bilincin yaratılması sürecine denk düşmektedir. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk, bu anıtların ana konusunu oluşturmaktadır. Bu anıtlar, Atatürk’ü ölümsüzleştirmek, Kurtuluş Savaşı’nın anısını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yapılmıştır. Bununla birlikte, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde ulus bilincini pekiştirmede de görsel eğitim aracı olarak kullanılacaktır.</p>
<p>Türk sanatının kökleri Orta Asya Türk Kavimlerine kadar dayanmaktadır. Göktürk Hakanı Kültigin’in portresi, bir kahramanın mağlup ettiği düşmanı simgeleyen Balballar gibi yontu örnekleri, Orhun Kitabeleri, bu kavimlerden günümüze kalan anıtlar arasındadır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Türkler, daha sonraki yüzyıllarda, Selçuklu Sultanları ve Osmanlı İmparatorları’nın egemenliğinde, Anadolu’da varlıklarını sürdürmüşler ve İslâm dinini kabul etmişlerdir. Selçuklu döneminde mimarî dekorasyonda figürlü kabartmalara rastlanmaktadır. Bu figürlü tasvirler süsleme ögesi olmakla birlikte sembolik anlamlar taşırlar. Niğde Alaeddin Camii’ndeki aslan başı şeklindeki su oluğu (1223), Diyarbakır Ulu Camii portalindeki aslan boğa mücadelesi konulu kabartma (1177-1185) ve Kayseri İç Kalesi’ndeki aslan figürü (1224) örnek verilebilir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Selçuklu döneminde, mezar sahibinin bağdaş kurmuş ya da taht üzerinde oturur biçimde betimlendiği mezar taşları mevcuttur. Konya, İnce Minareli Medrese Müzesi’nde insan tasvirli mezar taşları da yer almaktadır. Bu örnekler, Türklerin Anadolu’ya gelmeden önceki inanç ve kültürlerinin yansıması olarak görülebilir. İslâm inanışının etkisiyle yontu sanatı gelişme gösterememiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Özellikle 14. yüzyıldan sonra yok denebilecek kadar azalmıştır. Osmanlı döneminde mimarî dekorasyonda ve mezar taşlarında soyut bir anlatım dili kullanan taş işçiliğine dönüşmüştür. Geometrik ve bitkisel motifler, alçak kabartma olarak mimarî yüzeylerde kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Cumhuriyet dönemine kadarki Türk sanatı tarihine bakılacak olursa; anıt işlevi, cami, türbe, medrese, saray gibi yapılara yüklenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda batılılaşma dönemi ile birlikte, meydan çeşmeleri, bunların yer aldığı meydanımsı kent mekanları, karakol ve hastane binaları gibi yeni yapı tipleri, dönemin sosyo-kültürel yapısındaki değişikliğin kamuya yansıyan yanı olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Batı alanındaki heykel sanatının uygulamaya başlaması ancak, 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin kuruluşu ile olmuştur. Okulun Heykel Bölümünde verilen eğitim sonucunda ortaya çıkan çalışmalardan bir kısmı, bugün Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunmaktadır. Bu heykeller, natüralist üslupta, küçük boyutlu büst ve heykellerdir. Bununla birlikte, 1883 öncesi saray çevresinde heykele ilişkin bazı girişimler yok değildir. Kanuni Sultan Süleyman’la birlikte Mohaç seferine (526) katılan Sadrazam İbrahim Paşa, Budapeşte’den dönüşte, orada görüp beğendiği birkaç heykeli beraberinde İstanbul’a getirmiştir. Heykelleri Sultanahmet’teki sarayına koydurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Sanayi-i Nefise öncesi diğer bir girişim de Sultan Abdülaziz’in, ilk kez sipariş yoluyla kendi heykelini yaptırtmasıdır. Abdülaziz maiyetiyle birlikte Avrupa’ya bir gezi düzenlemiştir. Belki de Fransa’nın çeşitli kentlerinde görmüş olduğu imparator heykellerinden etkilenerek, 1871 yılında C. F. Fuller adlı İngiliz sanatçıya, bir büstünü ve at üstünde heykelini yaptırmıştır. (Resim 1). Bizzat poz vererek yaptırdığı bu heykeli sarayının bahçesine koydurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Çeşitli dönemlerde yer değiştiren heykel bugün yine Beylerbeyi Sarayı’nda sergilenmektedir. Büst ise Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.</p>
<p>19. yüzyılda bir başka girişim de II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde görülmektedir. Sultanın isteği üzerine, İstanbul’u çağdaşlaştırmak amacıyla, kentin bazı alanlarını kapsayan bir plânlama çalışması yapılmıştır. Üretilen projelerden biri de Beyazıt Meydanı’na yöneliktir. Proje, Paris Belediyesi, mimarlık bölümü başmüfettişi Joseph Antoine Bouvard tarafından tasarlanmıştır. Bouvard bu tasarımı, İstanbul’u görmeden gerçekleştirmiştir. Galata Köprüsü’nün üzerinde aydınlatma elemanlarıyla birlikte heykeller vardır. Taslak olarak kalmış, çeşitli nedenlerle proje niteliği kazanamamış dolayısıyla uygulanamamıştır. Osmanlı yöneticilerinin projeye olumlu yaklaştıklarından hatta beğendiklerinden söz edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> 19. yüzyılda rastlanan bir uygulama da, köşklerin bahçelerinde dekoratif amaçlı olarak kullanılan küçük boyutlu heykellerdir. Bu ise Osmanlı kültürüne, yaşamına batı etkilerinin yansımasının sonucudur. Bahçe heykellerinin konularını geyik, boğa, aslan gibi hayvanlar oluşturmaktadır. Anıtsal boyutta değildirler.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Özel mekanlarda yer alan, bu hayvan figürlü dekoratif heykellerin öncüsü olduğunu düşünmek güçtür. Yukarıda sözü edilen yenilikçi girişimler bir geleneğin başlangıcı olmadığı gibi heykelin kamuya açık alanlarda sergilenmesine olanak sağlamıştır.</p>
<p>Yirminci yüzyıl ilk çeyreğinde, İstanbul ve diğer kentlerde anıtlar görülmeye başlanmıştır. İstanbul’da, 31 Mart Olayı anısına dikilen Abide-i Hürriyet Anıtı (1909-1911) ve Konya Ziraat Anıtı bu dönemin örneklerindendir. Konya’da Ziraat Anıtı olarak dikilen bu anıt, Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk heykelinin kaidesi olarak kullanılmıştır. Her iki anıt da Mimar Muzaffer Bey tarafından, dönemin mimarlık anlayışı olan, I. Ulusal Mimarlık Üslubunda tasarlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ne var ki, bu anıtlar figür içermemektedir. Tümüyle mimarî elemanlarla kurulmuştur. Cumhuriyet dönemi ile birlikte anıt kavramı yeni bir boyut kazanmış, mimarinin yanı sıra anıt heykeller de kent mekanlarına yerleştirilmiştir. Böylece artık mimariden başka, o güne dek kamusal alanlarda görülmeyen, anıtsal boyutlarda bir sanat dalı, heykel, yeni bir simge olarak seçilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu uygulama ile resmî kültür politikası ve ideolojisine de uygun olarak; çağdaşlığın sembolü olan, uygar toplumların anıtlarına benzeyen ve ulusal bilinci pekiştirmeye yarayacak anıt heykellerin toplumun günlük yaşamına girmesini sağlamış oluyordu.</p>
<p>1914-1918 yılları arasında Sivas’tan Erzurum’a giden yol üzerinde, Hafik-Zara arasında, ilk Osmanlı Beyi Kara Osman Bey anısına bir figürlü anıt diktirilmiştir. Anıtın dikilmesinde, dönemin Sivas Valisi Muammer Bey rol oynamıştır. Kendisine Zara kaymakamı Nabi Bey yardımcı olmuştur. Bu anıt yaklaşık 8-10 m. yükseldiğinde bir sütun üzerinde, Osman Bey’in portresinden oluşmaktadır. Anıtın açılışı Sivas Müftüsü Rauf Efendi tarafından yapılmıştır. O dönem için, tek örnek olarak kalan bu anıt, 1936 senesinde dönemin Sivas Valisi Nazmi Toker tarafından yıktırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında anıt heykeller bu alanda deneyimli heykeltraş olmadığı ve teknik alt kadro bulunmadığı gerekçesiyle yabancı sanatçılara sipariş edilmiştir. Cumhuriyet Türkiyesi’nde, ilk anıt heykel İstanbul, Sarayburnu Parkı’na dikilmiştir (Resim 2). Belediye Başkanı Emin Bey’in önerisi, Belediye Meclisi tarafından kabul edilerek buraya bir Atatürk heykeli dikilmesine karar verilir. Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel’e sipariş edilmiştir. Dökümü Viyana’da yapılan heykelin kaide inşaatı 25 Ağustos 1925 yılında temel atma töreni ile başlamıştır. Anıt heykelin açılış töreni 3 Ekim 1926 tarihinde yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu anıtta Atatürk sivil giysiler içinde, bürokrat kimliğiyle betimlenmiştir. İlk anıt heykelin Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a ve Topkapı Sarayı’nın karşısına denk gelen bir noktaya dikilmesi dikkat çekicidir. Sarayburnu, Atatürk Anıtı, yeni siyasal rejimi ve yeni yaşam biçimini simgeliyor gibi görünmektedir.</p>
<p>Bunu, Başkent Ankara’da dikilen anıt heykeller izler. 24 Kasım 1927 tarihinde açılış töreni yapılan Ulus Meydanı, Atlı Atatürk Anıtı, Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel’in imzasını taşımaktadır. Anıtın yapılması fikri Yenigün Gazetesi tarafından öne sürülmüş, Ankaralılar tarafından da benimsenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Dökümü Viyana’da yapılarak Türkiye’ye getirilen bronz heykelde Atatürk meşhur Sakarya adlı atının üzerinde Asker giysileri içinde betimlenmiştir. Kaidenin ön kısmında, iki uçta birer Türk askeri figürü ve arka kısmında ortada mermi taşıyan bir Türk kadını figürü yer almıştır. Bu figürler, sivil halkın ve Türk askerinin, Kurtuluş Savaşı’nda, birlikte verdiği mücadeleyi simgelemektedir. Kaidenin üzerinde yer alan kabartmalarda da Kurtuluş Savaşı ve zaferinin kazanılması konuları işlenmiştir. Ulus Meydanı, Atlı Atatürk Anıtı Yenişehir ve Çankaya’ya uzanan aks üzerindedir. Geriye bakıldığında eski Ankara görülmektedir. Dolayısıyla, yeni ve eski Ankara’yı birleştiren bir noktaya yerleştirildiği söylenebilir. Ancak sonraki bir dönemde Anıtın yeri değiştirilerek daha geriye çekilmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Başkent Ankara’ya iki anıt heykel daha dikilmiştir. Bunlardan biri Etnoğrafya Müzesi Önü, Atlı Atatürk anıtı, diğeri Zafer Alanı, Atatürk Anıtıdır. Her iki anıt da 1927 tarihlidir ve sanatçısı heykeltraş Pietro Canonica’dır. Heykeltraş, Türkiye ve Atatürk’e ilişkin anılarında, bu anıtlar için Atatürk’ün kendisine poz verdiğinden söz etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Pietro Canonica’nın tasarladığı bir diğer Anıt heykel İstanbul, Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı’dır. (Resim 3). Cumhuriyet dönemi anıt heykellerinden bir bölümü Cumhuriyet kentlerini çağdaş kentlere dönüştürmek üzere tasarlanan park, meydan gibi kent mekanlarını süslerken bir kısmı, yine çevresinde bir meydan düzenlemesine gidilerek, tarihî önemi olan alanlara dikilmiştir. Taksim Meydanı bu anlamda önem taşımaktadır. Osmanlı kentlerinde meydan anlayışı yoktur. Mahallenin merkezini cami ve onu çevreleyen yapılar, külliyeler oluştururdu. Cumhuriyet kentleri oluşturulurken, çağdaş kent anlayışına uygun olarak kamusal açık alanların varlığına özen gösterildi. İstanbul, yüzyıllar boyunca iskan edilmiş bir kentti. Taksim’de Cumhuriyet Anıtı dikilmeden önce bir meydan düzenlemesine gidildi. Cumhuriyet Anıtı, İstanbul, Taksim Meydanı’nda yer almaktadır. Bu alan, Cumhuriyet Anıtı dikilmeden önce meydan özelliği taşımıyordu. 1925-1926 yıllarında Taksim Çesmesi ve Taksim Sarnıcı önünde, İstiklal Caddesi, Pangaltı, Gümüşsuyu ve Sıraselvilere uzanan yolların birleşmesiyle oluşan bir açıklık vardı. Anıtın Taksim’e dikilmesine karar verilmesiyle birlikte burada meydan ve çevre düzenlemesine gidilmiştir. Anıtın kaidesi ve çevre düzenlemesini mimar Mongeri yapmıştır. Anıtın dikilmesinden sonraki yıllarda da bu alanın düzenlemesi işiyle sıklıkla uğraşılmıştır. Lütfü Kırdar’ın Belediye Başkanlığı döneminde, 1940 yılında şehirci mimar Prost’un düzenleme projesi çerçevesinde, Taksim kışlası yıktırılarak kazanılan alanın bir kısmı anıtın da içinde bulunduğu meydana katılmıştır. Böylece Cumhuriyet Anıtı ile Taksim Meydanı bir tören alanı özelliği kazanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Anıtın yapımına, İstanbul Belediyesi önayak olmuş ve Belediye bünyesinde kurulan “Abide yaptırma Komisyonu” 1925 yılında karar vermiştir. İstanbul halkı ve esnafı anıtın yapımı için parasal destek sağlamıştır. Anıtın yapımı iki buçuk yıl sürmüş, açılış töreni 9 Ağustos 1928 tarihinde yapılmıştır.</p>
<p>1935 tarihli Güven Anıtı ise dikildiği alanla birlikte düşünülmesi açısından özellik taşır. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister yeni rejimin ihtiyaçlarını karşılayacak kamu kurumlarının binalarını ve bu kurumlarda çalışan memurların oturacağı konutları, içinde bulunacakları çevreyle birlikte plânlarken bugün Kızılay Meydanı olarak anılan meydanın bir köşesinde de bir park öngörmüştü. Halkın vakit geçireceği, dinleneceği bu parkta bir anıt yükselmesini öneren de Holzmeister olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu uygulama, 1950’li yıllara kadar, büyük küçük tüm kentlerde çevre düzenlemesine kaynaklık etti. Anıt heykelin içinde bulunduğu, iki tip çevre düzenlemesi söz konusudur. Bunlardan biri de, kentin anayollarının kesiştiği noktada veya tek bir ana cadde varsa bunun üzerinde bir Cumhuriyet Meydanı ve meydanın ortasında Atatürk heykeli yer alıyordu. Diğerinde, heykel, valilik, belediye binası ya da kaymakamlık binasının önünde, yanında veya yakınında bir parka dikiliyordu. Bu park, geometrik düzenli tarhlarla çevrili küçük bir alan idi.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde güçlenen milliyetçilik duyguları, Cumhuriyet ideolojisinin de temel taşlarından biridir. Cumhuriyet felsefesi çağdaş bir ulusal devlet yaratma üzerine kurulmuştur. Bu hedef doğrultusunda ortaya konan hükümet programlarında kültür ve sanat geniş bir yer tutmaktadır. Sanat, devrimin geniş kitlelere yayılmasında ve Türk toplumu için yeni bir kimlik olan ulusal bilincin yaratılmasına yönelik olarak kullanılacak eğitim araçlarından biri olarak görülüyordu. Kentlerde kamusal açık alanların oluşturulması ve bu alanlara dikilen anıt heykeller de bir bakıma bu düşüncenin uzantısıydı.</p>
<p>Bir yandan, yabancı sanatçıların anıt heykel faaliyetleri sürerken öte yandan, anıtların yabancı heykeltraşlara sipariş verilmesi ve yabancı heykeltraşların uygulamaları tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalarda, yabancı heykeltraşlar tarafından yapılan anıtlar hem plastik değerlerinin doğru olmadığı yönünde eleştiriliyor hem de bu alanda Türk heykeltraşların eser vermesi gerekliliği üzerinde duruluyordu. 1930’lu yıllar ulusal sanat tartışmalarının gündeme geldiği yıllardır. Bu bağlamda, yalnızca Türk heykeltraşların yapacağı anıtların ulusal olabileceği savı ortaya atılmıştır. Akademi Müdürü Namık İsmail, İzmir Atlı Atatürk Anıtı’nın denetleme komisyonu üyelerinden heykeltraş İhsan Özsoy, ressam Nurullah Berk gibi isimlerin dönemin gazete ve dergilerine verdikleri beyanatlara bakıldığında “Türk heykeltraşların yaptığı abidelerin millî olacağı” noktasında birleştikleri görülmektedir. Kenan Yontunç, artık Türk heykeltraşlarının da yetiştiğine ve anıt heykel yapabilecek bir bilgiye sahip olduklarına Atatürk’ün dikkatini çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Atatürk’ün direktifi ve bu konuda yaratılan kamuoyu sayesinde, kısa sürede Türk heykeltraşlar da bu alanda çalışmaya başlamışlardır. Tekirdağ (1929), Amasya (1929) illerine dikilen anıt heykeller bir Türk heykeltraş tarafından yapılan ilk örneklerdir. Her iki anıt da Kenan Yontuç’un eseridir. Sanatçı Türkiye’nin çeşitli illerinde on altı heykel uygulamıştır. Tekirdağ, Hükûmet Binası önünde yer alan Atatürk Anıtı, tekirdağ mermerinden yapılmıştır (Resim 4). Kaide ve heykelden oluşan anıtta Atatürk, sivil giysili olarak betimlenmiştir. Anıtın açılış töreni 26 Aralık 1929 tarihinde yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Aynı yılın 29 Ekim günü açılış töreni gerçekleştirilen Amasya Atatürk anıtında ise Atatürk askerî giysileriyle betimlenmiştir. 2.20 m’lik bronz Atatürk figürünün kumandan ve yol gösterici Atatürk’ü simgelediği söylenebilir. Amasya Anıtı erken tarihli örneklerden biri olmasının yanı sıra tarihî önemi olan bir alana dikilmesiyle de dikkat çekmektedir. Atatürk halkla Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili görüşmeler yapmak üzere, 12 Haziran 1919 günü, Amasya’ya gelmiştir. Atatürk’ün bu ziyaret sırasında konakladığı binanın bulunduğu yere bir Atatürk anıtı dikilerek bu alan ölümsüzleştirilmiştir.</p>
<p>Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, Atatürk konulu anıt heykellerle birlikte, Türk büyüklerini konu alan anıt heykeller de yapılmıştır. Atatürk, Cumhuriyet’in ilânından önce, 1922 yılında Bursa’da, Şark Sineması’nda halka hitaben yaptığı konuşma sırasında kendisine yöneltilen bir soruyu cevaplarken bu konuya değinmiştir:</p>
<p>“Anıtlardan söz açan arkadaşımızın amacı heykel olsa gerektir. Dünya’da uygarlığa ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen herhangi bir ulus ister istemez heykel yapacak ve heykelci yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihsel anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu ileri sürenler, şer’î hükümleri gereği gibi araştırıp incelememiş kimselerdir…</p>
<p>Aydın ve dindar ulusumuz ilerlemenin nedenlerinden biri olan heykelciliği en yüksek derecede ilerletecek ve yurdumuzun her köşesine atalarımızın ve bundan sonra yetişecek çocuklarımızın anılarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir. Bu işe çoktan başlanmıştır. Söz gelişi Sivas’tan Erzurum’a giderken yol üzerinde güzel bir heykele rastlarsınız… Bir ulus ki resim yapmaz, bir ulus ki heykel yapmaz, bir ulus ki bilimin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf edelim ki o ulusun ilerleme yolunda yeri yoktur. Oysa ki bizim ulusumuz, gerçek nitelikleriyle uygarlığa erişmeye ve ilerlemeye layıktır, uygarlığa erişecektir ve ilerleyecektir.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>İstanbul Beşiktaş, Barbaros Anıtı ve Nevşehir, Damat İbrahim Paşa Anıtı Türk büyüklerini konu alan anıt heykel örnekleridir. Zühtü Müridoğlu ve Ali Hadi Bara imzasını taşıyan, Barbaros Anıtı 1944 yılında, Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesinin karşısına dikilmiştir (Resim 6). Barbaros Hayrettin Paşa, Osmanlı Deniz tarihinde birçok zafere imzasını atmış tarihî bir kişiliktir.</p>
<p>Akdeniz’de hüküm süren bir korsan iken Kanuni Sultan Süleyman’a bağlılığını ilân ederek Osmanlı donanmasına katılmıştır. Akdeniz’de Osmanlı İmparatorluğu’nun başarı elde etmesinde rol oynamıştır. Anıtın kaidesi bir kalyonun baş tarafı biçimindedir. Barbaros bir adım önde, iki yanında Leventleri ile birlikte, dönemin giysileri içinde betimlenmiştir. Kaidenin yan yüzlerinde Barbaros’un yaşamından sahneler içeren bronz kabartma levhaları yer almaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir türbe ile ölümsüzleştirilmek istenen Barbaros Hayrettin Paşa, Cumhuriyet döneminde de bir anıt heykelle yarınlara taşınmaya çalışılmıştır. Nevşehir’de, anıtla aynı adı taşıyan parkta bulunan Damat İbrahim Paşa Anıtı bir diğer örnektir. Nevşehir doğumlu olan Osmanlı Sadrazamı İbrahim Paşa anısına 1946 yılında dikilmiştir. Anıt, Belediye tarafından Hakkı Atamulu’ya sipariş edilmek suretiyle yapılmıştır. Kaide ve bronz heykelden oluşan anıtta İbrahim Paşa sırtında kaftanı, başında kavuğu, bir elinde lale diğerinde zeytin dalı tutar şekilde ve ayakta betimlenmiştir. İbrahim Paşa, tarihte Lale Devrini açan kişi olarak bilinmektedir. Elinde tuttuğu lale ile bu devir ve onun yenilikçi yaklaşımları vurgulanmak istenmiştir.</p>
<p>Nijad Sirel, Ali Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Sabiha Bengütaş, Ratip Aşir Acudoğu, Nusret Suman, Kenan Yontunç, Hakkı Atamulu, Cumhuriyet’in ilk yirmibeş yılında, anıt heykel alanında eser vermiş sanatçılardır. Türk heykeltraşlar, bütün imkansızlıklara ve alt yapı eksikliğine karşın büyük çabalarla tasarımlarını hayata geçiriyorlardı. Örneğin, Amasya Atatürk anıtı Denizcilik işletmeleri Genel Müdürlüğü’nün tersanesinde dökülmüştü. 1931 tarihli, Bursa Atatürk Anıtının modelajı ve bronz dökümü ise Mahir Tomruk’un katkısıyla Nijad Sirel tarafından İstanbul’da, Şişli’de bir atölyede yapılmıştır (Resim 5).<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Sanatçıların eğitim gördükleri alanda ürün verebilmeleri, meslekî kimliklerini kazanmalarında rol oynamıştır. Bu da heykel sanatımız açısından bir kazanımdır. Yukarıda adı geçen heykeltraşlar anıt heykel çalışmalarının yanı sıra artistik çalışmalar da ortaya koymuştur. Bu kuşak ile Türk heykeli artık yansıtmacı anlayıştan sıyrılarak heykelin plastik sorunlarını esas alan araştırmalara yönelmiştir. 1950’lere gelindiğinde ise resim sanatına paralel olarak heykel de soyutlamalara ve soyut üslupta verilmiş eserlere rastlanmaktadır. Anıt heykeller, Türkiye’de geçmişi resimden daha yeni olan heykel sanatının, az sayıdaki sanatçısı ile kısa sürede çağdaş anlayışa doğru yelken açmasındaki etmenlerden biridir.</p>
<p>Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasının ardından İnönü anıtları yapılmaya başlanmıştır. İnönü anıtlarının sayısı sınırlıdır. Ancak anıt heykellerin iktidar değişikliklerini yansıttığı gerçeğini vurgulamaktadır. Rudolf Belling’e sipariş verilen İstanbul, Taksim Parkı, Atlı İnönü Anıtı ve Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, İnönü Anıtı bunlara örnek verilebilir. Taksim Parkı’nda bulunan Atlı İnönü Anıtı sanatçıya 1940 yılında sipariş edilmiştir. Anıtın kaidesi oldukça yüksektir ve kaidenin ön cephesinde sağ elinde defne dalı, yukarıya doğru kaldırdığı sol elinde bir meşale taşıyan genç erkek figürü yer almaktadır. 1943-1944 yıllarında tamamlanan heykel, Taksim’de Atatürk Anıtı olması nedeniyle, o dönemde yerine konulamamış, ancak 1982 sonrasında dikilebilmiştir. Ankara, Ziraat Fakültesi, İnönü Anıtı ise 1.50 m. yüksekliğinde bir kaideye oturmaktadır. Kaidenin üzerinde, İsmet İnönü takım elbiseli olarak, devlet adamı kimliğiyle tasvir edilmiştir. Kaidede, anıtın dikildiği yere uygun olarak, tarım konulu, bronz rölyefler yer almaktadır (Resim 8).</p>
<p>Alman heykeltraş Rudolf Belling, 1937 yılında Türkiye’ye gelmişti. Dönemin Almanya’sındaki siyasal yapı öncü sanatçılara ve çağdaş sanatlara uygulama ortamı sağlamıyordu. Birçok sanatçı ve bilim adamı bu baskı ortamından kaçarak özgür bir çalışma ortamı sağlayacak ülkelere kaçmışlardı. Belling de bu sanatçılardan biriydi. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1933 yılında gerçekleştirilen reform paralelinde, Heykel Bölümünü yeniden yapılandırmak, başkanlık ve eğitmenlik yapmak üzere görevlendirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Sanatçı, Türkiye’de bulunduğu yıllarda eğitmenliğin yanı sıra artistik çalışmalar ve anıt heykeller de yapmıştır. Bununla birlikte üçüncü kuşak Türk heykeltraşlarından birçoğunun hocası olmuştur. Hakkı Atamulu, Hüseyin Özkan, Şadi Çalık, Hüseyin Gezer gibi anıt heykel alanında da çalışmış sanatçılar onun atölyesinde yetişmiştir. Hüseyin Gezer’in uyguladığı anıtlara Antalya Atatürk Anıtı (1964), Ankara, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk Anıtı (1971), Türkiye Büyük Millet Meclisi Anıtı (1981), İstanbul, Fatih Anıtı (1985) örnek verilebilir. Hüseyin Gezer, anıtlarında, hareketli ve izleyicide coşku yaratacak, dinamik bir üslup kullanmıştır. Kaideyi anıtın heykel kısmını üzerinde taşıyan bir öge olmaktan çıkartarak heykelin plastik düzeni ile uyum sağlayan bir şekle sokmuştur. Diğer bir deyişle kaideyi heykele dahil etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bütün bunlar sanatçının anıt heykele kattığı özgün yorumlar ve getirdiği yeniliklerdir.</p>
<p>Rudolf Belling, Türk heykeline yalnızca eğitimci yönü ile katkıda bulunmakla kalmamış, Türk heykeltraşlarının uygulama yapabilmesi için de çaba harcamıştır. Belling, Anıtkabir’de yer alacak heykeller ve diğer dekorasyon ögelerinin saptanması işiyle ilgilenecek olan, 1950 yılında kurulan, komisyonun üyesiydi. Anıtkabirin heykel ve kabartmalarının Türk heykeltraşlar tarafından yapılması gerektiğini ısrarla vurgulayan ve bunu uygulamaya koyan da Belling olmuştur. Böylelikle Aslanlı yolun başındaki kadın ve erkek heykel grupları ile yoldaki aslan figürleri Hüseyin Özkan, Mozole merdivenlerinin sağ yanındaki Sakarya Meydan Savaşı Konulu kabartma İlhan Koman, Mozole merdivenlerinin sol yanındaki Başkumandanlık Meydan Savaşı kabartması Zühtü Müridoğlu, kulelerdeki kabartmalar ise Hakkı Atamulu ve Nusret Suman tarafından yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>1981 yılında, Atatürk’ün yüzüncü doğum yıldönümü ülke çapında çeşitli etkinliklerle kutlanmıştır. Bu etkinlikleri organize etmek üzere kutlama komiteleri kurulmuştur. Komitelerin birçoğu aldığı, anıt heykel yaptırma kararını uygulamaya koymuştur. Dolayısıyla, 1981 yılı ve bunu takip eden birkaç yıl içinde, çok sayıda Atatürk konulu anıt heykel yaptırılmıştır. Oysa Erken Cumhuriyet döneminde uygulanan anıt heykeller çağdaşlığın görsel sembolü olarak seçilmişti ve ulusal bilinci pekiştirmek işlevini taşıyordu. Yakın geçmişte yaşanan Ulusal Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in ilânı gibi tarihî ve siyasal olayları ve tüm bunların fikir mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ü anıtlaştırarak gelecek kuşaklara aktarmak fikri yatmaktadır. Bu anıtlar, kültür varlığı olarak korunurken günümüzde de çevresiyle uyumlu, çağdaş kent insanının ihtiyaçlarına cevap verebilecek, fonksiyonel anıtların tasarlanmasına olanak sağlayacak projeler geliştirilmelidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Kıvanç OSMA</strong></span></a>
</p><p>Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt:18 Sayfa: 293- 298</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kıvanç Osman, “Cumhuriyet Dönemi (1923/1946), Anıt Heykellerin Heykel Sanatımızın Gelişimine Katkısı”, Anadolu Sanat, Nisan 1996, S. 5, s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> R. R. R. Smith, Hellenistic Sculpture, London 1991, Thames and Hudson, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bahattin Ögel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 131, 135-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, Ankara 1988, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 31-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Türklerin İslâm dinini kabulünün, tasvir sanatları üzerindeki etkisi için Bkz. İsmail Hakkı Baltacıoğlu Türk Plastik Sanatları, İstanbul 1972, Millî Eğitim Basımevi, s. 83-96; Mazhar Şevket İpşiroğlu İslâmda Resim Yasağı ve Sonuçları, İstanbul 1973, s. 9-23; Osman Keskioğlu, “İslâmda Tasvir ve Minyatürler”, İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 1961, S. 9, s. 11-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sezer Tansuğ, “Türklerin Tarihinde Heykel”, Hürriyet Gösteri, Mayıs 1986. S. 66, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Hüseyin Gezer, Cumhuriyet Dönemi Türk Heykeli, Ankara 1984, Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul 1971, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 95; Pars Tuğlacı, Ayvazovski Türkiye’de, İstanbul 1983, İnkılâp ve Aka Yayınları, s. 30, dn. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. Rıfat Akbulut, “Bouvard, Josef Antoine”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt II, s. 315-316; Doğan Kuban, “Beyazıt”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt II, s. 180-188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Klaus Kreiser, “Public Sculpture in Turkey and Egypt (1839-1916)”, 10th International Congress of Turkish Art, 1995, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Anıtlar hakkında bilgi için bkz. Afife Batur, “Abide-i Hürriyet”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt I., s. 58-59; Metin Sözen, “Türklerde Anıt”, Mimarlık, Temmuz 1973, S. 7, s. 10; Mehmet Önder, Atatürk Konya’da, Ankara 1989, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Osman Ergin, “Türkiye’de Dikilen İlk Heykel”, Tarih Dünyası, 1 Kasım 1950, Cilt II, S. 14, s. 589-590.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Anonim, “İstanbul, Halaskar Gazinin İlk Heykelini Diken Türk Şehri Olmakla Mefthardır”, Cumhuriyet, 4 Teşrinievvel 1926, s. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Anonim, “Ankara Heykelleri”, Hakimiyeti Milliye, 10 Haziran 1927, s. 1, 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Semavi Eyice, Atatürk ve Pietro Canonica, İstanbul 1986, s. 21-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mustafa Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlusu, İstanbul 1991, Ak Yayınları, s. 140-143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Gültekin Elibal, Atatürk ve Resim Heykel, İstanbul 1973, s. 219; Oktay Aslanapa, Türkiye’de Avusturyalı Sanat Tarihçileri ve Sanatkârlar, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Afife Batur, “Cumhuriyet Döneminde Türk Mimarlığı”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, s. 1384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kenan Yontuç’un bu konudaki anısı için bkz. “Atatürk konuştu: ‘İşte Bu Benim!’”, Sanat Çevresi, Kasım 1978, S. 1, s. 9-10; S. K., “Atatürk’ün Poz Verdiği Türk Heykeltraşı”, Türkiyemiz, Haziran 1981, S. 34, s. 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Anonim, “Bir Sanatkârımızın Muvaffakiyeti: Heykeltraş Kenan Bey Gazi Hz. nin Mükemmel Bir Heykelini Yaptı”, Cumhuriyet, 3 Teşrinievvel 1929, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Hüseyin Gezer, a.g.e., s. 319.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bursa, Atatürk Anıtının heykelinin modelajı, İstanbul Şişli’de 7 m tavan yüksekliği olan bir atölyede, kapalı mekanda, yedi ay süren bir çalışma sonucu tamamlanmıştır. Sanatçı tarafından, modelajı kolaylaştırmak için kendi ekseni etrafında dönen ve bunun üzerinde çamuru tutacak birtakım düzenekler bulunan bir tabla yapılmıştır. Çamur modelin alçıya dökülmesinin bir buçuk ayda tamamlanmasının ardından bronz döküm için atölyenin içinde yine sanatçı tarafından bir dökümhane kurulmuştur. Heykelin bronz dökümü, kum parça tekniğiyle gerçekleştirilmiştir. Anıt heykel yapımı için gerekli olan dökümhanedir. Bu uygulama, Türk heykeltraşlarının yaratıcılığı ve başarıya ulaşma yolunda engel tanımazlığının göstergesidir. Ayrıca, bu anıtsal boyutlardaki heykellerin Türk heykeltraşlar tarafından ve döküm işinin ülkede gerçekleştiriliyor olması anıtların maliyetini büyük ölçüde düşürmüştür. Savaştan yeni çıkmış, her alanda yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyan ve bunu kısa sürede gerçekleştirmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin anıt heykellere azımsanmayacak paralar ödediğini unutmamak gerekir. Bu anıtların bir kısmının finansmanı halk tarafından yapılmıştır. Bununla birlikte valilikler ve belediyeler de finansman sağlayarak kendi illerine Atatürk Anıtları yaptırmışlardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Hüseyin Gezer, a.g.e., s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Hüseyin Gezer, a.g.e., s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyetin-anitlari-anit-heykeller.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Murat Ural, Anıtkabir’de Sanat, İstanbul 1998, İstanbul Teknik Üniversitesi Yayını, s. 98-107.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Dönemi Türk Kaligrafisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doenemi-turk-kaligrafisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doenemi-turk-kaligrafisi</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Dönemi Türk Kaligrafisi
Toplumları, millet yapan özelliklerin başında kültür gelir. Çünkü kültür doğada var olanlara karşılık insanın yaptığı herşeydir. Kültürün içerisinde de sanat çok özel bir yer tutar. Sanat eserleri, bireysel ve sosyal eğilimlerin, gereklerin, zorunlulukların ve çaresizliklerin sonucunda ortaya çıkan ifade araçlarıdır. Estetik tutkuları sesler, renkler, çizgiler ve şekillerle ifade eder. Sanatın farklı dalları için geçerli olan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66e134ddf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Dönemi, Türk, Kaligrafisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Ataturk-Kalifragisi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html">Cumhuriyet Dönemi Türk Kaligrafisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mehtap UYGUNGÖZ</strong></span></a>
</p><p>Toplumları, millet yapan özelliklerin başında kültür gelir. Çünkü kültür doğada var olanlara karşılık insanın yaptığı herşeydir. Kültürün içerisinde de sanat çok özel bir yer tutar. Sanat eserleri, bireysel ve sosyal eğilimlerin, gereklerin, zorunlulukların ve çaresizliklerin sonucunda ortaya çıkan ifade araçlarıdır. Estetik tutkuları sesler, renkler, çizgiler ve şekillerle ifade eder. Sanatın farklı dalları için geçerli olan ortak amaç, insanda hoş duygular uyandırmasıdır. Kimi kulağa, kimi göze hitap etse de, kimi tiyatroda olduğu gibi insan ögesini, kimi resimde boyayı, heykelde taş ya da madeni, müzikte notayı, kaligrafide harfleri ve işaretleri kullanır. Sanat dalları farklı araçları kullanarak ortak bir amaca hizmet eder. İnsanın çevresine, yaşama farklı bir gözle bakmasını öğretir, bu konuda duyarlılığını arttırır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Sanatçı, iç dünyasını çizgi ve renk diline başvurarak biçimlendirir. Malzeme olarak kimi zaman doğayı, kimi zaman soyut denebilecek figürleri tercih eder. İnsanoğlu yazının bulunmasından önce, resmi bir ifade aracı olarak kullanır. Bunu da önceleri mağara duvarlarına, tabletlere kazıyarak, daha sonra da kağıt üzerine çizerek devamlılığını sağlar. Geçmişin bilgi birikimini, görsel biçimlerin diliyle, gelecek kuşaklara aktarır. Sanatçı ile yetiştiği çevre arasında sürekli bir etkileşim vardır. Sanatçı çevresinden etkilendiği gibi, çevresi de sanatçının etkisi altındadır. Dolayısıyla kendinden önceki sanat eserlerinden ilham alır. Bu noktada resim sanatı ve yazı arasında birtakım bağlantılar kurar. Yazı iletişim unsuru olmaktan çıkıp, görsel etkisi ve estetik değerleriyle seyirlik bir yapıta dönüşür; resimsel karakter kazanır; batının güzel yazı karşılığında ele aldığı kaligrafiyi artık resim bakımından değerlendirir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>İnsanlığın tarihiyle başlayan ve bilgi çağının kapılarını açan, nesilden nesile aktarılmasını sağlayan bilgilerin toplandığı kitapların görsel sembolleri olan yazı, düşüncenin işaretlerle saptanmasıdır;<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> düşüncenin saklanmasının ve dil yetisinin ifade aracıdır; anlam ya da sesleri temsil etmenin, işaret ya da simgelere dayalı sistemidir;<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> çağrı, yönlendirme ve nesneleri belirleme aracıdır;<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> şekil ve işaretlerle gösterilen sözlerdir<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> gibi tanımlarla karşımıza çıkar. Yazı, bütün bu tanımlardan hareketle, duygu ve düşünceleri, fikirleri, en kısa ve en açık şekilde başkalarına aktarmak ve telkin etmek için, herhangi bir madde üzerine, çizerek ya da kazıyarak oluşturulan şekil ve işaretlerin bütünüdür,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> aynı zamanda sözlü dildeki sözcüklerin ve düşüncelerin, işaretler aracılığı ile gösterimidir denilebilir. Yazı ögesi, bir gösterge olarak açık, yalın, zihinde kalıcı olmalıdır. Yazı, anlaşılabilir özellikleriyle iletişim ve bildirişim sürecinde en önemli görevi üstlenir. Onun bu konumu, akılcı ve yararcı bir anlayış ile kullanılmasını zorunlu kılar. Üstelik kitle iletişiminin ana ögesi harfler ve işaretler, sadece onu biçimlendiren sanatçısının bir yaratı ürünü değil aynı zamanda toplumunun yansısıdır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Resmin olanaksızlığından, fikirlerin yeterince ifadelendirilememesinden doğan yazı bir aktarma aracı ve sanat şeklidir. Tarihi ise, dilin ve işaretlerle haberleşmenin tarihi ile içiçedir. Bireyler arasında bildirişim gereksiniminin ortaya çıktığı birçok uygarlık merkezinde, birbirinden bağımsız olarak bulunur. İnsan, yazı dilinin önemini her dönemde kabul eder, hatta ona dini sorumluluklar yükler. İbraniler yazının tanrısal kökenli olduğunu öne sürerek Musa’nın yazıyı Tanrı’nın kendisinden aldığına inanır. Mısırlı’lar ise bunu, Tanrı Thot’a mal eder. Öte yandan Yunanlı’lar yazının bulunuşunu tarım yapmayla veya ateşin bulunmasıyla eş değer görür ve efsaneye göre Fenike Alfabesini Yunanistan’a getirdiğine inanılan Kadmos’u, Triptolemos ya da Prometheus’un düzeyine yükseltir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>En eski yazı çeşitleri resimsel üsluplardan oluşan piktogramlardır. Eski Mısır uygarlığının kullandığı hiyeroglif adı verilen yazı türü bunun bir örneğidir. Yazı işaretleriyle resim dili arasında benzerlik en çok bu yazı örneklerinde kendini gösterir. Mısır hiyeroglif yazısı, kapalı, donuk ve düşünceyi tutsaklaştıran bir şema duyarlılığına bağlıdır. Diğer bir üslupla da yazı ve resim arasındaki sıkı bağları ortaya koyar. Yazıyı resim yönünden karakterlendirir. Sadece kitle iletişim aracı olmaktan çıkarır ve onunla sanat arayışına gider. Güzel sanatların bir dalı olarak ele alır, görünüşteki güzelliğini, okunabilir niteliğinden soyutlayarak, resme ait tüm kuralları uygularken yazıyı temel alır. Çerçevelediği alan içerisinde, estetik kaygılarla dolu-boş, ince-kalın, açık-koyu gibi kontrastlıkları kullanarak dinamik kompozisyonlar yaratır.</p>
<p>Önceleri son derece basit malzemelerle oluşturulan yazı uygulamaları, yavaş yavaş büyük bir gelişme gösterir ve yazıya, sanatçısı, zamanına göre üstün değerler katar. Estetik kaygıları ön plana çıkarır. Harfler, sanatçısının elinde insana ait davranışlar sergiler. Canlanır, birbiriyle anlaşır, buluşur, birbirini iter, konuşur, dans eder, gruplaşır, hoş ve anlamlı istifler oluşturur. Yazının kaligrafik bir özellik kazanması, değişik kültürlerin, farklı süreçlerinde yaşanarak olgunluğa erişir. Kaligrafinin tarihi, yazının geçirdiği tarihi süreç içerisinde kendini gösterir. Elle yazılan ve güzel yazı yazma sanatı olarak değerlendirilen kaligrafi yazıdan, sadece izleyende estetik duygular uyandırmasıyla ayrılır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Alfabelerin tasarlanması ve kullanılması sırasında, insanların daha güzeli arama çabaları ile harfleri, zarif ve süslü bir biçimde düzenlemesi ile kendini bulur. Kaligrafi terimi Yunancada güzel yazı anlamına gelen “Kaligrafia”dan türer. Sanat terimleri sözlüğünde kaligrafiyi, “güzel el yazısı, hattatların yazdıkları sanat yazıları” olarak belirten Adnan Turani, özgün kaligrafi terimini ise, “resimde ressamın yazı yazar gibi rahat fırça kullanması sonucu ortaya çıkan el yazısı karakterindeki çizgiler” diye tanımlar. Ansiklopedik sözlüklerde ise belli kurallara göre düzenlenen, güzel ve zarif yazı yazma sanatı olarak belirtilen kaligrafi sanatının İslamiyet’teki karşılığına ‘hat’ ya da ‘hüsn-ü hat’ olarak rastlanır. Celal Esat Arseven’de Sanat Ansiklopedisi’nde kaligrafiye “Hattatların bediî bir şekilde yazdıkları yazılar ve güzel yazı yazma sanatıdır.” der.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Güzel sanat dallarının tümünde olduğu gibi kaligrafi sanatında da insan ruhunda hoş duygular ve hayranlık uyandıracak eserlerin ortaya çıkması için, yaratıcılık, gayret ve zeka önemli bir etkendir. Bunun yanında doğru ve uygun malzemenin seçilmesi, sanatçının başarısında önemli bir rol oynar. Güzel kaligrafilerin oluşabilmesi, sanatçının yazı yazmadaki bilgi ve yeteneği ile birlikte kalem, kağıt, mürekkep gibi ana malzemelerine ve bunların kalitesine bağlıdır.</p>
<p>751 yılında kağıdın üretiminin yayılmaya başlamasıyla yazıya verilen önem artar. Kaligrafi sanatçıları tek bir kalem ve mürekkeple yetinmeyip yeni araç ve gereçler ararlar. Kamıştan yapılan kalemler, kamışı kesmeye ve inceltmeye yarayan kesici aletler, fırçalar, kağıtlar, boyalar, sabitleştiriciler, cetveller, mürekkepler, hokkalar, yazı altlıkları, makaslar gibi tasarımın olanaklarını arttıran ve aynı zamanda da meydana getirdiği eserinin ömrünü uzatan, aşınmayı engelleyen malzemeler kullanırlar.</p>
<p>Kalem, Türk Kaligrafi Sanatında kullanılan araç ve malzemelerin başında gelir. Kalemin ana malzemesi kamıştır. Kesilmiş olanına Mizber, kesilmemişine Kasab ya da Yeraa denir. Türklerde, hat sanatında kullanılan kamış kalemler cava kalemi, menevişli kalem, tahta kalemi, kargı kalem, çifte kalem, kurşun ve renkli kalemler, tarama kalemi, cetvel kalemi ve fırça gibi çeşitlere ayrılır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Batı’da Roma döneminden bu yana, kesik uç kalemler, kaligrafinin vazgeçilemeyen malzemeleridir. Kaligrafinin oluşumunda kesik uç 15. yüzyılda tipografinin ortaya çıkışına kadar Latin alfabesinin evriminde birincil öneme sahiptir. Yazı sanatçısı kesik ucun doğal yazma eğiminde tutulmasıyla, az sayıda çizgiyle okunabilir ve kalın-ince formların dağılımlarının göze hoş göründüğü harfler üretebildiği gibi, harf oranlarını ve kalem pozisyonunun değiştirilmesi ile de alfabelerde bir çok stil yaratabilir.</p>
<p>Hat sanatı ve kaligrafi, ortak amaç ve özellikler taşımakla beraber, hat sanatı kendi içerisinde teknik ve uygulama yönünden çeşitlilik gösterir. Ayrıca hat sanatına, kaligrafinin Arap alfabesi ile şekillenişidir denilebilir. Kaligrafi ise Arap alfabesinin yanı sıra diğer alfabelerle yazılan güzel yazı ve güzel yazı yazma sanatının ortak adıdır. Bu nedenle kaligrafi evrensel bir değer taşır. Her sanat dalı, kendisine gösterilen ilgiye paralel olarak gelişme gösterir. Bu genel hüküm İslâm hat sanatı için de geçerlidir. Tanrının sözü olan Kur’an’ı güzel bir yazıyla yazmak, güzel yazının gelişmesinde önemli bir rol oynar. Suret yapma yasağı, İslamiyet’te hat sanatının gelişmesinde ve değer kazanmasında önemli bir etkendir. Başlangıçta dinsel duygu ve etkilerle gelişmeye başlayan güzel yazı, giderek bağımsız ve doğunun sığınıp nefes aldığı bir sanat şubesi haline gelir.</p>
<p>Türkler, İslamiyet’i kabul ettiklerinde İslam uygarlığının ana sanatlarından biri olan yazıyı da benimser, ona hakettiği değeri verir. Yalnızca bir iletişim aracı ya da süsleme unsuru olmaktan çıkararak, bağımsız ulusal bir sanat haline getirir. Aynı zamanda bu alanda şaheser denebilecek güzellikte eserler verirler.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Türkler, Arap alfabesini, bugün bile Arapları özendirecek şekilde başarıya ulaştırır. Harflerin sade güzelliğine bir estetik anlayışı ve arayışı ile yaklaşır. Özellikle bu tutum, Türklerde yazı yazmanın başlı başına bir güzel sanat olduğunu kanıtlar. Eski Türk hattatlarının yazı anlayışı ve tutumu, ile günümüzde var olan “Nonfigüratif” resim anlayışı arasında büyük bir yakınlık bulunduğu dikkatini çeker. O kadar ki Arap harflerini bilmedikleri ve okuyamadıkları halde Picasso, Kandinsky, Klee, Miro, Herbin, Morellet, Hartung gibi batılı sanatçılar,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> eski Türk hattatlarının eserleri karşısında heyecan duygularını gizleyemezler.</p>
<p>Türk yazı sanatı diğer bir deyişle Türk kaligrafisi soyut yazı düzenlemeleri halinde kaldığı zamanlarda bile kendi kendine yeten, kendi özel kimliğini oluşturur. Plastik çizgi dili olarak salt bir yazı olmanın ötesinde resimsel bir anlamı da içinde barındırır. İnsanda görsel biçimler yaratma ve yazı yazma zorunluluğunun yanı sıra hayatı düzenli bir biçimde sürdürme isteğini uyandırır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> İslamiyet’te yazı, yalnızca düşünceyi anlatmaya yarayan bir araç olmakla kalmaz. Onunla onur, yücelik, zerafet, incelik, sadelik gibi insani duyguları ifade eder. Ona harflerin geometrik ve mantıksal düzeni içinde çoğu kez yaşamsal bir ahenk ve canlı bir güzellik taşıyan, resimsel görevler yükler.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Türk sanatçıları elinde kaligrafi, o kadar ileriye gider ki zamanla İslam dinini kabul eden ülkelerin müşterek malı olan yazıyı Türkler millileştirir ve ortaya yeni bir sanat kolu çıkarır. Adına da “İslamiyet’te Yazı Sanatı“ değil “Türklerde Kaligrafi Sanatı”der.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Türklerin sanat dalı haline getirdiği Arap alfabesi, gündelik hayatta okunması ve yazılması zor bir yazı türüdür. Bu yüzden halkın konuştuğu yalın Türkçenin kullanımı tercih edilmektedir. Türkiye’de kullanılagelen Arap alfabesinin yerine Latin alfabesine dayanan Türk harflerinin benimsenmesi fikri Tanzimat Dönemi’ne dayanır. Doğu-İslam kültürünün bir simgesi olan Arap alfabesinin yerine, Latin kökenli Türk harflerinin kabul edilmesi için, 1927-1928 yıllarında uzmanlarca çeşitli ön çalışmalar yapılır. Amaç Batı ile bütünleşmeyi sağlamak ve okuyup yazmayı kolaylaştırmaktır.</p>
<p>Karşıt düşüncedeki bazı aydınlar, Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kullanılmasının gerekli olmadığını ileri sürer. İslam ülkelerinin bu harfler yüzünden geri kaldıkları iddiası, o yıllarda bazı edebiyatçılarca, “Memleketin resmi ve ilmi hayatında Latin harflerinin yeri yoktur.” gibi ifadelerle ve harf şeklinin bir milletin ilerlemesinde pek önemli olmadığı savunusuyla istenmez. Buna karşın, aydın kesim ve İstanbul’da üniversite çevresindeki profesörler tarafından uzun bir hazırlık çalışmasına girilir. Latin harflerinin kabulü önerilir. 08,01.1928’de Mahmut Esat Bozkurt’un Türk harfleri hakkındaki konferansından sonra, 24 Mayıs’ta Latin rakamları Türk rakamları olarak kabul edilir. 27 Haziran’da da Harf İnkilabı için Dil Encümeni toplanır. 09. 08. 1928’de Gazi’nin Sarayburnu’nda yaptığı konuşmanın sonucunda, yeni harflerin öğrenilmesine ve öğretilmesine başlanır. 03.11.1928’de Resmi Gazete’de yayınlanarak kesinleşen kanunun birinci maddesine göre, “Arap harfleri yerine Latin esasına dayanılarak gerçekleştirilen ve kanuna ilişik cetvelde gösterilen harfler Türk harfleri olarak kabul edilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> denilir</p>
<p>29 Ekim 1923 tarihi Türk halkı için en büyük günlerinden biridir. Çünkü bu önemli günü izleyen aşamalarda gerçekleştirilen devrimlerin yanı sıra, her alanda, bilim ve sanat eğitimi yapan kurumlarda da ileri çağdaş Batı uygarlığını örnek alan yenilikler gerçekleştirilir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Atatürk’ün kültür alanında yaptığı inkılaplar paralelinde, geçmişin yüksek düzeyde resim, heykel, mimarlık, hat ve süsleme alanlarndaki öğretim kurumlarından olan Sanayi-i Nefise Mektebi, 1928’deki harf inkılabıyla ciddi ve olumlu bir değişim yaşar. Bu eski okul, yeni adıyla Güzel Sanatlar Akademisi, Türkiye’de “akademi” ünvanını alan ilk sivil yüksek öğretim kurumu olur. Aynı tarihlerde isim değişikliğinin yanı sıra, öğretimde de hızlı ve etkili gelişmelere gidilir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Hattatların yetiştiği “Medresetülhattatin” adlı bir okul önce “Hattat Mektebi” olarak değişikliğe uğrar. Daha sonra bu okul 1929 yılında, kaldırılarak yerine “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” açılır. Hattat mektebinin hocaları da, yeni açılan bu okulun kadrosunu oluştururlar. 1933 yılında Güzel Sanatlar Akademisi bünyesinde Mithat Özer öncülünde açılan Afiş Atölyesi’nde ise Türkiye’de ilk kez grafik tasarım eğitiminin başladığı görülür. Çağdaş Türk Sanatı’nın bu alanda ortaya çıkardığı iki önemli sanatçı, Almanya’da eğitim görmüş olan Kenan Temizan ve İhap Hulusi’dir. 1936 yazında da “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” kaldırılır ve yine Akademinin çatısı altında kurulan “Türk Tezyini Sanatlar Bölümü”nde aynı hocalarla eğitim devam eder. Daha sonra bölümün adı Türk Süsleme Bölümü olur. 1950’li yıllarda Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altınbezer, Halim Özyazıcı gibi bazı hattatlar bu bölümde Hat Sanatı derslerini verirler. Kaligrafi sanatını, Cumhuriyet döneminin son hattatlarından öğrenen Emin Barın, bu alanda bir yandan değerli eserler verirken bir yandan da öğrenci yetiştirir. 1955 yılında Akademi’de Dekoratif Sanatlar Bölümü’ne bağlı yazı ve cilt atölyesini kurar.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bu bölümün ilk resmi öğrencisi ve mezunu ise İlhami Turan’dır.</p>
<p>Resim, heykel ve mimarlık gibi geleneksel sanat dallarında sanat eğitimini yoğunlaştıran Güzel Sanatlar Akademisi’ne alternatif olarak, 1957 yılında, İstanbul’da Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu açılır. Almanya’da kurulan Bauhaus Okulu’nun ekolüne bağlı kalan bu yüksek okulun amacı, endüstriyel sanatlar ve tasarım alanında öğretim görmüş uzmanlar yetiştirmektir. Bu okulun tasarım ağırlıklı eğitim anlayışı kısa sürede olumlu sonuçlar verir. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda, açılan Grafik, İç Mimari, Seramik, Tekstil, Dekoratif Resim bölümlerinde ilk zamanlar yazı dersleri verilirken daha sonra yazı eğitimi sadece grafik bölümü ile sınırlandırılır. İlhami Turan, Halis Biçer, Selahattin Ganiz, Niyazi Gündüz gibi isimler yazı dersi eğitimini veren isimlerdir.</p>
<p>1982 yılında uygulamaya konulan Yüksek Öğretim Kanunu ile, Güzel Sanatlar ve tasarım dallarında eğitim veren Güzel Sanatlar Akademisi ve Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu üniversite statüsü içine alınır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, yeni kurulan Mimar Sinan Üniversitesi’nin temelini oluşturur. Aynı yıllarda Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu da Marmara Üniversitesi’ne bağlanır. Bugün halen bu kurumlarda Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünde “Hat Anasanat Dalı” mevcuttur ve kaligrafi sanatı öğretilmeye devam etmektedir.</p>
<p>İstanbul’da bu yenilenme hareketleri sürerken, Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Şinasi Barutçu, Sait Yada, İsmail Hakkı Uludağ, Hayrullah Örs, Fuat Baymur gibi önemli isimler de Avrupa ülkelerinde yazı konusunda eğitim görürler. Yurda dönerek ilk yazı eğitimi ve yazının estetik yönden biçimlenmesi ile ilgilenirler. Harf gövde ve uzantılarını biçimlendirirler. 1950’li yıllarda da, temel harflerden el yazısına geçişin ilk örneklerinin verildiği kitaplar yayınlanır.</p>
<p>Grafik tasarım ve kaligrafinin eğitim programları içerisine dahil edildiği diğer kurumlar ise Ankara’da Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’ne, Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’ne, İzmirde ise Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı Güzel Sanatlar Fakülteleri bünyesinde açılan grafik sanatlar bölümleridir.</p>
<p>Eğitim kurumlarında, akademik çalışmalar sürerken 19. yüzyılın ortalarından itibaren Türkiye’de bir sanayileşme özlemi ve çabası gözlenir. Sanayileşme gereksinimine köklü çarelerin aranmasına Cumhuriyet dönemi içinde başlanır ve her alanda önemli sonuçlara ulaşılır. 1850’ler de gazette ve dergi yayancılığının artmasıyla, duyulan ihtiyaca uzmanlaşmış tasarımcı bulunmadığından, ressamlar ya da kaligrafi sanatçıları cevap verir. Yaptıkları tasarımlarda resimle yazının özgün birleşimlerine rastlanır. Türkiye’de grafik tasarım alanındaki uzmanlaşma ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra başlar. Sanayileşmenin hızlanması sonucunda, üretimin artması ve çeşitlenmesi sanatçıların tasarımlarına olan ihtiyacı arttırır. Yoğunlaşan sanayi üretiminin sanat ortamından beklentisi ise, üretilen bu mamüllere özgün tasarımlarla destek verilmesidir. Grafik sanatlar bu gereksinimler içerisinde yer alır ve gelişimini hızlandırır. Geçmişin, gereğinde resimleşebilen kaligrafi kompozisyonları yerini, özgün resimsel görüntülere ve yeni harf düzenlemelerine bırakır. 1920’ler de Münif Fehim, İhap Hulusi ve Kenan Temizan kitap kapağı, basın ilanı ve afiş alanlarında yapıtıkları nitelikli çalışmalarla Türk grafik tasarımına öncülük ederler. Dönemin sosyal yaşamına uyarlanabilen, yazı ve resim öğelerini yapısal bir bütünlük içinde tasarımlarlar.</p>
<p>Afiş sanatı alanındaki seçkin yerini ve öncülüğünü halen koruyan İhap Hulusi, 1898 Kahire doğumludur. 1920 yılında resim eğitimi görmek için Almanya’ya gider. Eğitimini tamamlayıp yurda döndüğünde Akbaba’da Münif Fehim ve Ramiz’le çalışır. Daha sonra afiş çalışmalarına ağırlık verir. 1929’da Atatürk’ün siparişi üzerine Türk Alfabesi’nin kapağını tasarlar. Kulüp Rakısı etiketi, Milli Piyango İdaresi, Kızılay, Yeşilay, Tariş, Türk Hava Kurumu, Zırai Donatım Kurumu ve bir çok banka için tasarımlar yapar. Son yıllarında da hat sanatını modernize ederek pek çok başarılı kaligrafi örnekleri verir.</p>
<p>Türk grafik tasarımın, Alman grafiği ve Polonya afişlerinin etkisi altında kalındığı bir dönemde, sıklıkla grafik sanatlar alanında yerel öğeler tercih edilir. Ardından grafik çizgiye uluslararası bir nitelik kazandırmaya çalışan çabalar izler. Bunlar da eski harflerin yeni bir grafik düzen içinde örneklendiği, Emin Barın’ın yaptığı kaligrafi çalışmalarıdır.</p>
<p>Türk kaligrafisinin, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş döneminin en önemli ismi olan Emin Barın, kaligrafi sanatında, her iki döneme ait eserler vermiş, aynı zamanda da iki çağ arasında köprü vazifesini üstlenmiş bir sanatçıdır. 1938’de öğrenimine devam etmek için Almanya’ya gider. Pek çok Profesörden, ciltçilik, kitapçılık, matbaacılık ve kaligrafi konularında dersler alır. 1941’de Türkiye’ye döner. 1943’te Kenan Temizan ile açtığı yazı ve cilt sergisinin ardından İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyesi olur. 1955 yılında da Akademi’de Yazı ve cilt atölyesini kurar. Emin Barın çeşitli serbest kaligrafilerinin yanında devlet kuruluşları, üniversiteler ve özel kuruluşlar için sayısız berat, diploma, amblem, kitabe gibi çalışmalara imza atar.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> 1953 yılında, Anıtkabir’in iç duvarlarına Atatürk’ün sözlerinin yontulacağı yazının ihalesini kazanarak şablonlarını oluşturur. Anıtkabir’de yer alan eserlerde hiç bir sanatçının adı yer almazken, varolan gelenek ve kararlar bozularak, İnönü’nün konuşmasının bulunduğu kitabeye “Emin Barın”ın adı yazdırılır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Her iki alfabeyle yaptığı çalışmalar, batılı sanatçılara yeni ilhamlar verir. Başlangıç gücünü ve ilhamını geleneksel biçimlerden alır. Yazı sanatına, çağdaş soyut resim sanatı niteliğini kazandırır. Klasik “hat” sanatının tüm anlamını çözer, bu girift sanatın tekniklerini benimser, uygular ve harflerle, hattatların hiç bir zaman varamadıkları bir cesaratle, her seferinde sürpriz biçimler ve düzenlemeler meydana getirir. Arap harflerini de, yeni Türk alfabesini de aynı ustalıkla kullanır. Bu nedenle lirik çizgi istiflerinin plastik dengesi, yapıtlarının en vurucu ögesidir. Yazıyı çoğunlukla amblemi andıran biçimler içinde ele alır. Emin Barın’ın yazdığı yazıları okumak gerekmez. Onlar artık birer resim olur. Onlarda bizi ilgilendiren, çizgilerin melodisidir, çağdaşlığıdır.</p>
<p>Latin alfabesi ile çözümlenmiş yazı çalışmaları, grafik sanatlar ve kaligrafi sanatının dışında soyut resim sanatının içinde de özgün yerini alır. 1940’lı yıllarda toplumsal içerikli resimler yapan sanatçılar, 1950’li yıllarda Batı’nın yenilikçi, çok yönlü eğilimlerinden hareketle soyut sanatın savunucuları haline gelirler. 1950’lerin ressamları, özellikle eski Türk kaligrafisinden çıkışla resimlerinde çizgisel ve yazı arayışlarına giderler. Kaligrafinin kıvrak çizgileri resimlerinin konusu olur. Bu sanatçıların arasında Sabri Berkel, Zeki Faik İzer, Şemşi Arel, Nurullah Berk, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Elderoğlu ve 1960’larda Şevket Arman sayılabilir.</p>
<p>Soyut resimde kaligrafiyi, Sabri Berkel, el yazısının dinamik, hamleli heyecanıyla değil, ritmik çizgi dokusunun girift görüntülerini, katı bir motif havasında mühür gibi işlerken, Şemsi Arel eski kursif yazılardan esinlenerek kesik uçla yazılmışcasına, yazıyı katı, duruk bir anlatımla resmine motif olarak yerleştirir. Elif Naci’nin resimlerinde ise kaligrafinin soyut müzikal karekterleri, tabloya uygulandığında birer “plastik eleman” olurlar. Nurullah Berk, Doğu’yla Batı’nın esprilerini kaynaştırarak geleneksel sanat biçimlerini batı anlayışıyla bağdaştırma yolunu tercih eder. Bedri Rahi Eyüboğlu Batı estetiğinden kaçınmamakla beraber, yerli tadı, çizgide ve renkte, süslemeci niteliğindeki biçimlerin plastik karakterli resimlere aktarılmasını başarıyla dener. Halı, kilim, çini, kaligrafi sanatı onun başlıca çizgi, biçim ve renk repertuarını oluşturur. Abidin Elderoğlu ise lirik soyutlamalarında, daha çok yazısal bir notun yer yer rastlantı sayılabilecek çizgi ve lekelerine yer verirken Şevket Arman, eski Türk kaligrafi geleneğini canlandıran öğeleri, siyah kalın çizgilerle vurgulayarak aralarını çok renkli pastel boyalarla renklendirir.</p>
<p>Günümüz modern sanatlardan hiçbir farkı olmayan Geleneksel Türk Sanatları içinde değerlendirdiğimiz kaligrafi sanatı, soyut estetik kavramları bünyesinde barındırır. Kaligrafi sanatçılarının ortaya çıkardığı eserler, kompozisyon anlayışlarıyla soyut birer resime benzerler. Dünya sanat tarihinde isim yapmış pek çok sanatçının ilham aldığı ve hayranlık duyduğu bu sanat, hem Türk insanına hem de tüm insanlara estetik değerler kazandırır. Yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Türk kaligrafi sanatının yaşatılması bir zorunluluk halini alır. Son yıllarda devletin bu konuya eğilmesi ile Geleneksel Türk Süsleme Sanatları ve Kaligrafi Sanatı’nı tanıtmak ve desteklemek amacıyla yarışmalı sergiler düzenlenmektedir. 1986 yılından bu yana gerçekleştirilen “Devlet Türk Süsleme Sanatları Sergisi”nin üretilen eserlerle, yeni kuşak sanatçılarına ilham vereceği düşünülmektedir. Çünkü sanatçı tarihinin sanatsal mirasını değerlendirmek mecburiyetindedir. Bilim ve tekniğin kendisini sarmaladığı bir çağda, yüzyıllar boyu süren sanat birikiminin uzantılarını, günümüz teknik imkanlarıyla şekillendirmelidir. Sanat ürünleri, sadece kişisel yeteneklerin yeni anlatım şekilleri değil, aynı zamanda sanatı oluşturan ögelere kazandırılan yeni anlatım olanaklarıdır. Emin Barın’ın yaptığı gibi, geleneksele çağdaş görüntüler yüklemektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mehtap UYGUNGÖZ</strong></span></a>
</p><p>Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt:182 Sayfa: 299-304</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Savaş Çevik, “Geleneksel Türk Sanatlarının Bugünkü durumu ve Eğitimi ile Geliştirilmesi İçin Bazı Öneriler”, 1. Plastik Sanatlar Sempozyumu 25-27 Nisan 1985, T. C. Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 1986, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mahmut Bedrettin Yazır, Medeniyet Aleminde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli, C. I II, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Anonim, “Yazı”, Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, s. 2418.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Anonim, “Yazı”, Ana Britannica, C. 12, s. 334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Sezer Tansuğ, Herkes İçin Sanat, Altın Kitaplar, 1982, s. 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tahsin Banguoğlu, Ana Hatlarıyla Türk Grameri, 1940, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yüksel Uslay, Yazı Sanatı, İzmir, 1975, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> David Gates, Latin Abecesinin Evrimi, (Çev. Namık Kemal Sarıkavak), Ankara, 1988, s. 3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Anonim, “Hat Sanatı”, Gelişim Hachette, C. 8, s. 4673.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Encyclopedia of the Arts, Philosophical Library, New York, 1946, s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Celal Esat Arseven, Sanat Ansiklopedisi, C. II, 1947, s. 924.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Mahmut Bedrettin Yazır, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> M. Şinasi Acar, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> M. Savaş Çevik, a.g.e., s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Sezer Tansuğ, Sanatın Görsel Dili, Urart Sanat Galerisi Yayınları, İstanbul, 1982, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> M. Şinasi Acar, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Anonim, “Hattatlık”, Sanat Tarihi, Hürriyet Halk Üniversitesi, 1965.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Necdet Selener, “Yeni Harflerin Öğrenilebilmesi”, Milliyet Gazetesi, 1983, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986, s. 158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Önder Küçükerman, “Güzel Sanatlar Akademisi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 3, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfının ortak yayını, İstanbul, 1994, s. 459.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Esin Dal, “Barın, Emin”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, C. 1, Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, s. 193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Emre Becer, “Türkiyede Grafik Tasarım”, İletişim ve Grafik Tasarım, Dost Kitabevi, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Anonim, Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Kişiler-Dönemler-Akımlar-Yapıtlar, C. 2, Anadolu Yayıncılık, 1983-1984, s. 652.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-donemi-turk-kaligrafisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Murat Ural, “Yazılar ve Kitabeler”, Atatürk İçin Düşünmek, İki Eser: Katafalk ve Anıtkabir, İstanbul Teknik Üniversitesi 225. yıl, İstanbul, 1998, s. 53.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Sonrası Dönemi Tiyatrosu Faaliyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sonrasi-doenemi-tiyatrosu-faaliyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sonrasi-doenemi-tiyatrosu-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Sonrası Dönemi Tiyatrosu Faaliyetleri
Tiyatro hayatımız, gerek edebî bir tür olarak, gerekse sahne faaliyetleri açısından Tanzimat’tan sonra yeni bir mecraya girer. Geleneksel tiyatro tarzımızın ihmal edilerek yerine Batı tarzının, bütün elemanlarıyla hayatımıza girmesi, Batılılaşma sürecimizin bir diğer yanıdır. Tanzimat Dönemi, gelişmiş, medeni, yeni bir sistemin arayışıdır. Yazarlarımız, ülkenin gelişmeye engel problemlerini bu dönemde teşhis ederler. Unutulmuş vatan kavramından, yeni […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66dee1729.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Sonrası, Dönemi, Tiyatrosu, Faaliyetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ataturk-ve-Sanat.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html">Atatürk ve Sonrası Dönemi Tiyatrosu Faaliyetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Enver TÖRE</strong></span></a>
</p><p>Tiyatro hayatımız, gerek edebî bir tür olarak, gerekse sahne faaliyetleri açısından Tanzimat’tan sonra yeni bir mecraya girer. Geleneksel tiyatro tarzımızın ihmal edilerek yerine Batı tarzının, bütün elemanlarıyla hayatımıza girmesi, Batılılaşma sürecimizin bir diğer yanıdır.</p>
<p>Tanzimat Dönemi, gelişmiş, medeni, yeni bir sistemin arayışıdır. Yazarlarımız, ülkenin gelişmeye engel problemlerini bu dönemde teşhis ederler. Unutulmuş vatan kavramından, yeni bir sosyal yapılanmaya kapılar açılır. Bilhassa aileyi ilgilendiren meseleler, kadının yetişmesi ve eğitimi, evlilik şartları tartışmaya açılır ve tiyatro yoluyla da gözler önüne serilir.</p>
<p>Meşrutiyet yılları, teşhisi yapılan hastalıkların tedavisi için tekliflerin bolca yapıldığı bir dönemdir. Maalesef bu dönem, Osmanlı’nın en hazin senelerini içine alır. 1908’den sonra kısa süreli bir tiyatro hayatının ardından başlayan büyük yıkım savaşları, sosyal ve kültürel hayatı da tiyatro ile birlikte bitirir. Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar Darülbedayi’nin dışında, cılız bir iki faaliyet yanında (Donanma cemiyeti, Burhanettin Tepsi topluluğu gibi) başkaca önemli bir tiyatro hayatımız olmaz. Nitekim Darülbedayi de büyük savaşın başlaması üzerine kesintiye uğrayacaktır.</p>
<p>29 Ekim 1923, yüzünü Batı’ya dönmüş yeni bir devlet anlayışıyla, yeni müesseselerin hızlı bir şekilde hayata geçirildiği tarih olur. Güzel sanatların bütün kolları gibi Tiyatromuz da bu hıza ayak uydurur. Tiyatro, eskiden olduğu gibi sadece bir eğlence mekânı olmaktan çıkar ve Avrupai kültürün merkezi konumuna getirilir. Oyunculuk ciddi bir meslek olarak kabul görür ve seyirci önemsenir. Nitekim çok geçmeden tiyatromuz bu yolda ihtiyaç duyduğu bütün elemanlarını yetiştireceği mektepleri ve kuruluşları devreye sokar.</p>
<p>Bir taraftan tiyatro sayısının artması, sanatçı kadrosunun genişlemesi, seyirci sayısındaki artış; kısa zamanda millî bir tiyatro repertuarının doğmasına vesile olur. Sayısı artan yazarlarımız, sosyal ve siyasi gelişmelerden beslenirler ve yeni kuşaklara köprü vazifesi görürler.</p>
<p>Tiyatromuzun tarihiyle uğraşanlar, Cumhuriyet dönemini tasnife tâbi tutarken (Özdemir Nutku, Sevda Şener ve diğer bir kısım araştırıcılar) üç aşağı beş yukarı Prof. Dr. Metin And’ın tekrarı gibidirler. Hatta tasnifte gereksiz ayrıntılara takıldıklarını, tekrara düştüklerini, hatalı bilgiler verdiklerini bile söyleyebilirim. Prof. Dr. İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı isimli yeni kitabında<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> dönemin edebiyatımızla ilgili kısmını derli toplu, doğru, açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmıştır. Bu yüzden burada yazar-eser-konular hakkında geniş bir değerlendirme yapmayı uygun buluyorum. Detaylı bilgi edinmek isteyenlerin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı isimli eseri dikkatlice incelemelerini tavsiye ederim.</p>
<p>Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatro faaliyetlerini bir bütün halinde değerlendirirken Atatürk Dönemi Tiyatrosuna özel bir yer ayırmak istiyorum. Zira, bu dönem, diğer müesseselerde olduğu gibi tiyatronun da alt yapısının oluşturulduğu dönemdir. Sonraki dönem ise, rayına oturan tiyatromuzun uğradıkları istasyonların tebarüz ettirilmesi, zenginleşmesi şeklinde nitelenebilir. Çünkü Türk milletinin önüne, medeniyet rayını döşeyen, yeni bir lokomotifle varılacak hedefi ve amaçları belirleyen büyük Atatürk’tür. Bu benzetmemizi Mehmet Kaplan’ın şu sözleriyle daha anlaşılır hale getirmek isterim: “Büyük bir kumandan olduğu kadar, büyük devlet adamı ve devlet kurucusu da olan Atatürk, kısa zamanda Türkiye’nin çehresini değiştirir. Onun yetiştirdiği nesiller, o öldükten sonra, onun kurduğu müesseseleri koruyarak, Türkiye’yi çağdaş medeniyete ulaştırmak için pek çok emek sağlarlar.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Milli mücadelenin kazanılması, milli kimliğimiz için ilk büyük adımdır. Atatürk, millet kimliğini oluşturabilmek maksadıyla toplumu toptan harekete geçirir. Bu konuda çok çarpıcı bir örnek, Servet-i Fünun’un 37. yılında gerçekleşir. Ahmet İhsan, “Türkiye’yi kurtardıktan sonra Gazi Hazretleri, Türkleri uyandırdı ve bize yeni uyanıklık yolunu gösterdi. Onun için Servet-i Fünun’a Uyanış adını koydum.” der.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Artık yeni düzen yerleşik ve medeni bir toplum olacaktır. Nitekim pek çok sahada olduğu gibi tiyatro alanında da bilinçli işlere girişilir.</p>
<p>Atatürk’ün söylev ve demeçlerinde yer alan ve Prof. Dr. Metin And’ın Atatürk ve Tiyatro isimli kitabında yeniden hayat bulan, bizim de faydalandığımız, sanat ve sanatkâr bahsi için sarf ettiği sözler, bu bilincin düzeyini ve önemini ortaya koyar. Bunlardan birkaçını burada aktarmak istiyorum:<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>“Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lazımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Hatta kastettiğim manayı bu söz de ifade etmeğe kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur. Yalnız şunu söyleyeyim ki, milletlere ferden sanatkâr yetiştirmek kâfi değildir. İnsanlar ferdi olarak çalışırlarsa muvaffak olamazlar. Çünkü Allah insanı yaratırken onlara öyle bir haslet vermiştir ki, her insan hemcinsi insanlarla çalışmağa mecbur ve mahkumdur. Bu iştirak faaliyeti âdeta bir ihtiyac-ı ilahi olunca, maksatları birleştirmenin nasıl zaruret olduğunu kolayca anlarız.”</p>
<p>“Güzel sanatlarda muvaffakiyet, bütün inkilapların muvaffak olduğunun kat’i delilidir. Bunda muvaffak olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün muvaffakiyetlerine rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum kalacaklardır.”</p>
<p>Atatürk sanatçının toplum içindeki önemine de işaret eder ve sanatçıların ayrıcalıklı kişiler olduğunu “Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.”, şeklinde açıklar.</p>
<p>Biz Atatürk’ün, tiyatroya gittiğini, oyunlardan sonra sanatçıları kabul edip, tiyatronun meseleleri hakkında görüşlerini aldığını ve sanatçıları taltif ettiğini de biliyoruz. Cumhuriyet’in ilanından birkaç ay önce İzmir’de Darülbedayi sanatçılarını seyretmiş ve alkışlamıştır. Sanatçıları kabulünde Türk kadınının mutlaka sahneye çıkmasını istemiştir.</p>
<p>10 Haziran 1926 günü de içlerinde Raşit Rıza ile Bedia Muvahhit’in de bulunduğu bir tiyatro topluluğuna Atatürk şöyle seslenir:</p>
<p>“Sizleri çok takdir ederim. İnkilabımızda sizin de mühim hizmetleriniz vardır. Şimdiye kadar gördüğüm temsiller içinde sizin temsilleriniz gibi muntazam ve sanatkâranesini seyretmemiştim; sanatınızı meslek ittihaz ederek azmetmenizi, arkadaşlarınızla samimi olarak geçinmenizi bilhassa tavsiye ederim. Sizin vatana en büyük hizmetiniz Anadolumuzu baştan başa dolaşıp halkımıza sanatın ne olduğunu anlatmanız olacaktır. Turnelerinize muntazam devam ediniz.”</p>
<p>1930 yılında ise Darülbedayi sanatçıları Ankara’da Atatürk’ün önünde temsil verdikten sonra kabul görürler ve Atatürk devrin diğer yöneticilerinin huzurunda anlamlı ve önemli şu sözleri sarf eder:</p>
<p>“Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta Reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları severim.”</p>
<p>Bu sözler, tiyatrocularımız için itici bir güç olmuş, özgüvenleri artmış ve bu güçle Anadolu’ya hizmetlerini korkusuzca götürmüşlerdir.</p>
<p>Münir Hayri Egeli’nin anılarında da önemli bilgiler mevcut.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Tarihe meraklı olan Atatürk’ün, Faruk Nafiz’in Akın-Özyurt-Kahraman üçlemesini yazmasına vesile olur. Ankara Türk Ocağı binasında İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Gazi Terbiye Enstitüsü’nün öğrencilerine Münir Hayri Egeli’nin idaresinde bu piyesleri sahneletir. Oyunlardan çok mütehassis olan Atatürk, Behçet Kemal’in Çoban isimli piyesini seyrettikten sonra şu sözleri eder: “Tiyatro bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır. Bu faaliyetlere devam edelim.”</p>
<p>Münir Hayri, mektep talebeleriyle bu işin zorluğundan bahisle özel bir mektep kurulmasını teklif edince, Atatürk: “Uygundur, hemen bir rapor hazırlayın” emrini verir.</p>
<p>Münir Hayri, arkadaşı Necip Ali’nin (Küçüka) tavsiyesiyle küçük bir mektep planı yapar ve Atatürk’e raporunu sunar. Raporu okuyan Atatürk, arka sayfasına şunları yazar: “Bu kadar mühim bir iş böyle yarım tedbirlerle başarılamaz. Bir kanunla Millî temsil Akademisi’nin kurulması temin edilmeli ve Münir Hayri, yabancı memleketlerde tetkiklerde bulunarak bize lâzım olan mütehassısları getirmelidir.”</p>
<p>Nitekim bir hafta içinde TBMM’de “Millî Temsil Akademisi Kanunu” kabul edilir ve Münir Hayri Egeli kurulan müessesenin müdürü sıfatıyla Avrupa’ya gider.</p>
<p>Bugünkü devlet tiyatrosuna giden yol böylece Atatürk’ün müdahalesiyle 1936 yılında gerçekleşir.</p>
<p>Atatürk, 8 Kasım 1937’de hükümetinin programını okurken şöyle der: Millî sahnemiz, Türk kültürünün mâkesi, güzel dilimizin en iyi şekilde telaffuzu ve en bedii tarzda ifadesini yayan sanat kaynağı olarak ele alınacaktır. Bunda, modern teknik vasıtalarına ehemmiyet vereceğiz.</p>
<p>Atatürk’ün cesaretlendirdiği bir başka hadise de Türk kadınının korkusuzca sahneye çıkması, seyircinin kadın erkek birlikte tiyatroya gidebilmesidir. 29 Eylül 1923 tarihli Vakit gazetesinde bu konuyla ilgili haber vardır.</p>
<p>Sahneye çıkan kadınlara polis müdürlerinin zorba davranış biçimleri, Cumhuriyet’ten sonra iltifata dönüşür. Bu da Atatürk’ün sayesindedir.</p>
<p><span><strong>Atatürk’ün Dramaturgluğu</strong></span></p>
<p>Prof. Metin And, Atatürk’ü Cumhuriyet’in ilk dramaturgu olarak nitelendirir. Atatürk’ün yazarlara piyes telkin etmesi, konular vermesi, provalara zaman zaman gitmesini bu değerlendirmeye dayanak teşkil eder.</p>
<p>Bay Önder, Taş Bebek, Bir Ülkü isimli oyunlar Atatürk’ün müdahalesinin olduğu oyunlardır. Piyeslerin dilinin sade, anlaşılır ve Türkçe olmasına müdahale ettiği gibi; isimlerin ve hitapların da Türkçe olmasını istediği görülür. Daha da ileri giderek Taş Bebek piyesindeki mantık hatasına işaret eder. Yazarın piyesteki kadına bir süs gibi bakılmasını, kadına olan inancın belirtilmemesini eleştirir ve şöyle der: “Biz kadınlar için böyle düşünemeyiz. Kadın varlığı ulusun binbir noktadan temelidir. Artık kendini süs tanımak fikrini tazelemek doğru değildir. Değişmeli.” Yine aynı piyeste “sevgi bir eğlencedir” sözlerini Atatürk çıkarmış, karşısına “sevgiyi bir eğlence saymak, onu ciddiye almamak olur.” diye yazmıştır.</p>
<p>Görülüyor ki Atatürk, sağlam bir tiyatro mantığına, sosyal hayatın değerlerine ve başarının önemine tiyatro yoluyla da dikkatleri çekiyor.</p>
<p>Atatürk, Opera’ya da çok önem vermiş, hatta İran devlet başkanının 1934 yılındaki ziyaretinde Özsoy operasını tanzim ettirerek, seyrettirmiştir. Bu Oper, milli operamızın temeli olur.</p>
<p>Atatürk döneminde pek çok yeni oyun yazılır ve oynanır: Mete, Özyurt, Atilla, Akın (tarihten); Cumhuriyet Çocukları, Beyaz Kahraman, Ceza hakimi, On İnkilap, On yılın Destanı, Çınar, İnkilap Çocukları, Bay Önder (İnkilapların korunması ve övgüsü üzerine) bunlardan bir kısmıdır.</p>
<p><span><strong>Darülbedayi</strong></span></p>
<p>Darülbedayi, Türk tiyatrosuna çok önemli ve çok özel hizmeti olan bir kurumdur. 1914 yılında faaliyete başlayan bu kurum, maalesef Cumhuriyet’e kadar sağlıklı işlemez. Pek çok sebebin yanında sanatçılar arasındaki geçimsizlik, parasızlık yüzünden sık sık dağılma tehlikesi yaşar. Nitekim Vasfi Rıza anılarında şöyle der: “Mütemadi dargınlıklar, dağılmalar, tekrar birleşmeler ve tekrar dağılmalar. Neden bu sanatçılar arasında bir türlü sağlam bağlantı, ileriye doğru düzgün bir akış olmaz.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İşte bu karışık ortamı Atatürk farketmiş ve gerekli uyarısını 10 Haziran 1926 günü yapmıştır.</p>
<p>1923 yılında Darülbedayi’nin belediyeye bağlı bir kuruluş haline gelmesi kaçınılmaz olur. 1926 yılında yeni esaslar çerçevesinde belediyeye bağlanır. 1933-34 sezonunda da adı İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları olur.</p>
<p>Bu yıllarda Muhsin Ertuğrul, Batı tiyatrosunu araştırmak üzere gittiği yurt dışından döner ve “Baş Rejisör” olarak hizmete başlar.</p>
<p>1946’da şehir tiyatrosunun atılım dönemidir. Muhsin Ertuğrul, önce seyirci sayısını artırarak ve seyirciyi eğiterek işe başlar. Öğrencilere özel matineler düzenler, Halk geceleri tertip edilir. 1934 yılında da İstanbul Şehir tiyatrosu bünyesinde bir çocuk tiyatrosu kurulması için belediye meclisine başvuruda bulunur. Böylece Çocuk tiyatroları hayata geçer. İlk oyun, M. Kemal Küçük’ün Çocuklara Tiyatro Dersi ve Gülmeyen Çocuk’tur.</p>
<p>1949’da Muhsin Ertuğrul, devlet tiyatrosunda görev alınca, Şehir Tiyatrosu tekrar karışır.</p>
<p>1951’de Orhan Hançerlioğlu getirilir ve o da Alman Max Meinecke’yi “Baş Yönetmen” olarak görevlendirir (F. Kerim Gökay’ın beldiye başkanlığı zamanı). Altı yıl görevde kalan Orhan Hançerlioğlu, Gülhane Parkı’nda ve açık hava tiyatrosunda da hizmeti genişletir.</p>
<p>1959 yılına kadar Şehir tiyatrosu Tepebaşında Dram ve Komedi adıyla iki bölüm halinde hizmetini sürdürür. 1959’da Muhsin Ertuğrul tekrar başa geçince genişlemeye ve gelişmeye başlar. Bu arada çeşitli semtlerde yapımına başlanan tiyatro binaları ile tiyatro, daha geniş bir kitlenin, çocuklar da dahil olmak üzere ayağına götürülür. Semt tiyatroları açılır: Kadıköy, Üsküdar, Fatih, Zeytinburnu, Tepebaşı, Beyoğlu.</p>
<p>1966’da M. Ertuğrul görevden alınır.</p>
<p>Bugün açıkhava tiyatrosu, Rumeli Temsilleri, Yazoyunları adı altında hizmet çeşitlendirilmiştir. Zaman zaman siyasi iradenin baskısı altında hırpalansa da; bu kuruluş, hizmetine -istenilen şekilde olmasa da- devam etmektedir.</p>
<p>İzmir ve Adana Şehir tiyatroları da 40’lı yıllarda kurulur. Daha önce İzmir’de Halkevi, tiyatro kolu olarak hizmettedir. 1946 yılında Avni Dilligil’in girişimi ile İzmir Şehir Tiyatrosu kurulur. Kültürpark sergi sarayında Strinberg’in Güçlü mü? isimli oyunuyla perde açar. Dört yıl hizmete devam eder, Bu arada çocuk temsilleri de verilir, Mümtaz Zeki Taşkın’ın Altın Kalem adındaki çocuk oyunu oynanır. 1947-1950 arasında Tiyatro adıyla 32 sayıya ulaşan bir dergi çıkarılır. 1950’de tiyatro kapanır, buranın sanatçıları İzmir Komedi Tiyatrosu ve Bizim Tiyatro adıyla iki topluluk tiyatrosu kurarlar. İzmir’de 1949 yılında Boş Beşik piyesi ile tiyatromuz Necati Cumalı ile tanışır. 1956 yılında devlet tiyatrosu faaliyete geçer.</p>
<p>Adana’da ise ilk tiyatronun Ziya Paşa’nın valiliği sırasında kurulduğunu Tanpınar söyler.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Cumhuriyetten sonra, 1940’lı yıllarda Burhanettin Tepsi’nin yeni bir tiyatro kurma faaliyeti varsa da bu gerçekleşemez. 1954 yılında devlet tiyatrosunun desteğiyle Şehir Tiyatrosu Yağmurcu isimli oyunu oynar. 1965 yılında tiyatro kapanır.</p>
<p><span><strong>Muhsin Ertuğrul</strong></span></p>
<p>Muhsin Ertuğrul, Türk tiyatrosunun Batılılaşma macerasında bir öncü ve köşe taşıdır. 2 Ağustos 1924 tarihli Vakit gazetesinde “Tiyatro Eserleri” başlığıyla yazdığı yazıda, bugüne kadar Türk tiyatrosu adına eski tarz Fransız sahnelerine ait adaptasyonların oynandığını ve tercüme eserlerde bilinçsiz davranıldığını; artık, medeni dünyanın zevkini oluşturan ve sahnelerini dolduran Batılı büyük yazarlarla (Shakespeare, İbsen, Strindberg gibi) tanışmanın zamanının geldiğini hatırlatır. Söz konusu piyeslerin, münekkitleri ve yazarları da geliştireceğini ve bir yeni zevk yaratacağını sözlerine ekler.</p>
<p>Hayatının en önemli anını; “Gelecek kuşaklar için bir tiyatro açtırmak isteğimi Atatürk’ün kabul edip hemen yarım saat sonra başvekile direktif verdiği andır”, diye anlatan M. Ertuğrul, Cumhuriyet döneminin elli yılına damgasını vuran ve tek adam olan kişidir. Oyuncu, rejisör, öğretmen, yazar, yönetici olarak çok yönlü bir kişilikle karşımıza çıkan Muhsin Ertuğrul, adeta Atatürk’ün yönetimde yaptığını tiyatro dünyamız için gerçekleştirir. Disiplini, işini ciddiye alması, araştırıcı ve uygulayıcılığı, yazar ve seyirci yetiştirmesindeki gayreti, onu tiyatro tarihimiz içinde ölümsüz yapmıştır.</p>
<p>Vasfi Rıza, düştüğü bir derkenarda, Muhsin Ertuğrul’a despot yakıştırması yapanları ayıplar ve gerçekleri bilmediklerinden dolayı söylenenlerin iftira olduğunu ileri sürer.</p>
<p>Muhsin Ertuğrul ile şehir tiyatrolarının çehresi değişir, belli disiplinler oluşur, Batı’nın büyük eserleri sahnelere getirilir, İbsen, Strindberg, Çehov, Show gibi büyük yazarların eserleri oynanır; yerli piyes yazmak için yazarlarımızı teşvik eder ve yeni telif oyunlar ortaya çıkar. Halit Fahri, Musahipzade Celal, Yakup Kadri, Faruk Nafiz, Reşat Nuri, Vedat Nedim Tör gibi tiyatromuza eser veren yazarlar çoğalır.</p>
<p>Muhsin Ertuğrul, seyircinin eğitimine büyük önem verir. Yazdığı bir yazıda, Türk seyircisini üç bölüme ayırır. Saygılı aydınlar, gürültücü yarım aydınlar ve yarım aydın olmayanlar diye. 1924 yılında altı maddelik bir “Bilmeyenler için tiyatro adabı” broşürü yayımlar. Burada, tiyatronun eğlence yeri değil eğitim mektebi olduğunu, temiz kıyafetlerle ve gürültüsüzce gelinmesini, piyes esnasında konuşulmamasını, her türlü yeme içmenin saygısızlık olduğunu ve gürültü etmeden piyes seyredilmesi gerektiğini vurgular.</p>
<p>M. Ertuğrul için tiyatro, topluma doğru rotayı çizen bir pusuladır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p><span><strong>Halkevleri</strong></span></p>
<p>Şubat 1932’de Atatürk’ün direktifiyle çalışmalarına başlayan Halkevleri, başta Ankara, Afyon İzmir, İstanbul, Diyarbakır, Giresun olmak üzere on dört ilde hizmete girer. Halkevleri, halkın kültürünü tanımak, halkı eğitmek, halkla aydın arasında köprü olmak ve böylece Atatürk’ün hedeflediği çağdaş ulusal değerler manzumesi oluşturmak amacını taşır.</p>
<p>Halkevlerinin tiyatro hayatımıza büyük katkısı vardır. Zira bunlar, tam bir bölge tiyatrosu niteliği taşırlar. Kaynaklarını bölgelerinin insanından ve kültüründen alan Halkevleri, çevre illere yapılan turnelerle de tanıtıcı ve özendirici rol oynamışlardır. Bu evlerin yeni bir medeniyet savaşının kazanılması için açılan cepheler olduğunu unutmamak lazımdır.</p>
<p>Halkevleri, daha ilk yılında Akın, Mavi Yıldırım, Yılmazların İkizler, Mete gibi oyunların temsilini gerçekleştirir.</p>
<p>İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Halkevlerini, milli tiyatromuzun kaynağı olarak görmüştür ki; doğrudur. Halkevlerinin amacını ortaya koyan talimatname; medeniyeti Türklükle buluşturmanın bir reçetesi gibidir.</p>
<p>Halkevleri, bütün yurda tiyatronun götürülmesine ve Tiyatro salonlarının yapılmasına, tiyatro ile ilgili insan kaynağının yetişmesine öncülük etmiştir.</p>
<p>Fakat ne yazık ki, yeterli denetimi yapılamayan Halkevleri için İnönü hükümeti yozlaştığı iddiasıyla kapatılma kararı alır. Çok partili döneme geçildiğinde de Halkevleri kapatılır onun yerine 1961’de Türk Kültür Dernekleri kurulur. Fakat kurulan dernekler, Halkevlerinin işlevini yapamazlar.</p>
<p><span><strong>Devlet Konservatuvarı ve Tiyatrosu</strong></span></p>
<p>Konservatuvarın temelini Atatürk atar. Türk gençlerinin yeteneklerini ortaya çıkarmak maksadıyla böyle bir okul düşünülür. Önce müzik öğretmeni yetiştirmesi gayesiyle 1924 yılında Ankara’da Musiki Muallim Mektebi kurulur. Daha sonra 1934 yılında okulun adı Millî Musiki ve Temsil Mektebi olur. 1935 yılında da Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulur.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanlığı 1936 yılında Ankara’da bir konservatuvar kurulması için harekete geçer. Kuruluş aşamasında Avrupa’dan iki ünlü isim davet edilir. Zamanın en meşhur müzik otoritesi kabul edilen Paul Hindemitth ile ünlü tiyatro adamı Carl Ebert, Ankara’ya çağrılır. Carl Ebert, Tatbikat Sahnesi’ni kurar. 1941 yılında ilk mezunlarını (Cüneyt Gökçer, Mahir Canova, Salih Canar ve diğerleri) veren konsevatuvar, aynı yıl Goldoni’nin Otelci Kadın’ı, Materlinck’in Evin İçi ve Moliere’in Kibarlık Budalası’nı oynar. Doğru dürüst bir sahne olmadığı için Ankara Halkevi’nin salonu kullanılır.</p>
<p>Tiyatronun yanında bale ve opera kısmı da faaliyete başlar.</p>
<p>1947 yılında Carl Ebert, ülkesine döner ve yerine Muhsin Ertuğrul getirilir. Devlet tiyatrosu kuruluş kanununu çıkartan M. Ertuğrul, sahne meselesine de el atar. Bu arada Büyük Tiyatro binası bitirilir, Küçük Tiyatro binası onarılır ve 1947’de hizmete girer. İlk eser olarak Ahmet Kudsi Tecer’in Köroğlu isimli oyunu sahnelenir.</p>
<p>Adı önce Tatbikat Sahnesi olan devlet tiyatrosunun tam olarak kuruluşu 1949’da gerçekleşir.</p>
<p>1949-1951 sezonunda Muhsin Ertuğrul, edebi heyet oluşturur: Refik Ahmet, İrfan Şahinbaş ve Bedrettin Tuncer. A. Kudsi Tecer’in Köşebaşı adlı eseri, Küçük Tiyatro’da sahnelenir. Aynı yıl Mümtaz Zeki Taşkın’ın Altın Bilezik isimli çocuk oyunu da sahnelenir. Büyük Tiyatro A. Kudsi Tecer’in Köroğlusu ile açılır. Muhsin Ertuğrul, seyirciyi dünya tiyatrosunun önemli eserleriyle tanıştırır. Klâsik ve modern eserler sahnelerimizde görülmeye başlanır. Ankara’daki memurlara indirimli abone uygulaması başlatır. 1951’de görevden ayrılır.</p>
<p>1951-1954 Cevat Memduh Altar dönemidir.</p>
<p>1954-1959’da göreve tekrar atanan Muhsin Ertuğrul, iki tiyatro binasını daha Ankara’da hizmete sokar.</p>
<p>1959-1970 Cüneyt Gökçer döneminde ise devlet tiyatroları gelişerek devam eder. Oyuncu kadrosu genişler. Batı’nın kaliteli eserleri, seyircimizle buluşmaya devam eder. Bu dönemden sonra devlet tiyatrolarında zaman zaman yönetim zaafları ve istikrarsızlıklar yaşanır. Özellikle siyasi hayatımızın ülkeyi kaosa sürükleyen karışıklığı bu müesseseyi de pençesine alır. 12 Eylül 1980’den sonra devlet tiyatrolarında yeni bir dönem başlar. Bu dönem ayrı bir inceleme konusudur.</p>
<p>Devlet tiyatroları yurt dışı turnelere (Paris, Yunanistan, İtalya, Yogoslavya) de gitmiştir.</p>
<p><span><strong>Köy Enstitüleri</strong></span></p>
<p>Köy enstitüleri, kırsal alanda hızla yaygınlaşan bir eğitim kurumudur. Hasan Ali Yücel’in girişimiyle 17 Nisan 1940 tarihinde hayata geçirilir.</p>
<p>1948’e kadar 21 köy enstitüsü açılır ve 25 bin donanımlı öğretmen yetiştirilir. Bu öğretmenler, okuma yazma oranı düşük, hatta Türkçe bilmeyen kırsal kesime adeta bir kurtarıcı gibi yollanır. 1954 yılında bu müessese de kapanır.</p>
<p>Köy enstitülerinde de tiyatroya büyük önem verilmiş, piyes yazarları yetişmiştir. Köy ve köylü edebiyatı burada yetişen köy orijinli yazarlar tarafından popüler hale getirilmiştir.</p>
<p><span><strong>Oyuncu Meselesi</strong></span></p>
<p>Oyuncu problemi, Cumhuriyet’le birlikte büyük oranda halledilmiştir. Hatta kadın-erkek birlikte oyun seyretmenin yolu bile bilfiil Atatürk’ün uygulamasıyla açılmıştır.</p>
<p>Tanzimat ve Meşrutiyet’te oyunculuk hafife alınan bir iş gibi görülmüştür, Kadın rollerini önce erkekler sonra da gayrimüslim kadınlar paylaşmıştır. Gayrimüslim oyuncular, milli tiyatromuzun oluşma sürecini olumsuz etkilemiş; hatta, tahripkâr ve geciktirici rol oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Türk tiyatrosunun gelişebilmesi ana dili Türkçe olan kadın oyuncularımızın sahnelerimizde çoğalması ile mümkün olur. Bu da Cumhuriyet döneminde gerçekleşir. Afife Hanım, ilk Türk kadın oyuncu olarak Meşrutiyet’in son senelerinde sahneye çıkar ama fazla kalamaz, tutuklanır. Halbuki Cumhuriyet’in hemen başında Bedia Muvahhit, Şaziye Maral, Necla Sertel, Halide Pişkin, Hülya Gözalan, Konservatuvarın kuruluşuyla da daha yüzlercesi sahnelerimizi doldurmuşlardır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde bilhassa kadın ve çocuk oyuncu açısından sanat ailesi zenginleşmiş, oyuncuların ekonomik durumları düzeltilmiş, işleri cazip meslek haline gelmiştir. Zira eski oyuncuların geçinmek için başka işler yaptığı biliniyor. Mesela Şadi Fikret: Sinemacılık, Behzat Budak: Pastacılık, Raşit Rıza: Lokantacılık, Naşit’in Piyango satışı gibi.</p>
<p>Bu dönemde Geleneksel tiyatromuz her ne kadar Batı tarzı karşısında ihmal edilmiş ise de tamamen yok olmamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu tarzın son büyük ustaları da yetişir. Naşit Özcan, Tevfik İnce, Kavuklu Hamdi ve İsmail Dümbüllü, günümüze kadar süregelen tesirleri ile Muammer Karaca, Tevhid Bilge, Vahi Öz, Toto Karaca, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur, Adile Naşit, Ferhan Şensoy gibi birtakım isimleri Halk sanatçısı ve Halk tiyatrocusu olarak gündemde tutmaktadır. Bu isimler, geleneksel tarzımızdan beslenen ve geleneği başarıyla sürdüren sanatçılardır.</p>
<p>Türk tiyatrosuna, eğitimini yurt dışında yapmış bazı isimler de büyük faydalar sağlamışlardır. Burada birkaçının adını da zikretmek gerekir: Tunç Yalman, Nüvit Özdoğru, Metin Serezli, Kamran Yüce, Hadi Çaman, Ali Poyrazoğlu. Bu oyuncular yanında, başta Turan Oflazoğlu olmak üzere pek çok yazarımız da vardır.</p>
<p><span><strong>Oyun Yazarlarımız</strong></span></p>
<p>Piyes yazarlığı diğer türlerden biraz farklı ve zordur. Güzel sanatların tamamına yakınını malzeme olarak bünyesinde barındırır. Tiyatro eserinin tam bir başarıya ulaşması ve yaşayabilmesi ancak sahnelendikten sonra olur. Yani eser, yazarın elinden çıktıktan sonra geniş bir ekibin müdahalesiyle hayat bulur.</p>
<p>Milli Türk tiyatrosunun varlığı, elbette Türk yazarlarının ve tiyatrocularının müşterek çalışmasıyla gerçekleşebilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarına nazaran son yıllarda eser ve yazar sayısı artmıştır ama diğer sanat dallarındaki gelişmelerin paralelinde tiyatromuz bu konuda istenilen yolu alamamıştır. Bunun sosyal ve siyasal çok çeşitli sebepleri vardır. Burada bu konuya girmeyeceğim. Yalnızca yazarları piyes yazmaya özendirmek maksadıyla 1946’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği ödüllü piyes müsabakalarından, Necip Fazıl, A. Muhip Dranas, İlhan Tarus, Cevat Fehmi bu ödülleri ilk kazananlar arasındadır. Günümüzde de bu tür müsabakalar zaman zaman yapılmasına rağmen, maalesef istenilen sonuç alınamamaktadır.</p>
<p>Cumhuriyet dönemi yazarlarını üç grupta toplamak mümkündür:</p>
<p><strong>1- Meşrutiyet dönemi yazarları:</strong> Halit Fahri, İ. Ahmet Nuri Sekizinci, Reşat Nuri, Musahipzade Celal, Hüseyin Suat, Mahmut Yesari, Yusuf Ziya, Abdülhak Hamid, Halide Edib, Aka Gündüz, Vedat Örfi, Refik Halit, Hüseyin Rahmi, Yakup Kadri vd.</p>
<p><strong>2- Cumhuriyet’le birlikte oyun yazanlar:</strong> Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Vedat Nedim Tör, Nazım Hikmet, Cevdet Kudret, Cevat Fehmi, Ahmet Kudsi Tecer, Ahmet Muhip Dranas, Selahattin Batu, Oktay Rifat vd.</p>
<p><strong>3- 1950’den sonra eser verenler:</strong> Haldun Taner, Orhan Asena, Turgut Özakman, Cahit Atay, Refik Erduran, Çetin Altan, Necati Cumalı, S. Kudret Aksal, Güngör Dilmen, Nazım Kurşunlu, Aziz Nesin, Turan Oflazoğlu, Behçet Necatigil, Hidayet Sayın, Recep Bilginer, Yıldırım Keskin, Başar Sabuncu, M. Cevdet Anday, İlhan Tarus, Tarık Buğra, S. Veyis Örnek, Güner Sümer, Aydın Arıt, Sermet Çağan, Erol Toy, Vasıf Öngören vd.</p>
<p>Cumhuriyet tiyatrosu pek çok kadın yazar da yetiştirir: Halide Edib, Fehime Nüzhet, Nudiye Nizamettin, Adalet Ağaoğlu, Nezihe Meriç, Nezihe Araz, Sevgi Sanlı, Ülker Köksal bunlardan birkaçıdır.</p>
<p><span><strong>Piyes Konuları</strong></span></p>
<p>Yazarlarımızın topluma bakış ve değerlendirmelerini Cumhuriyet dönemi piyeslerinde açıkça görürüz. Gerçekçi yaklaştıkları iddiasıyla yola çıkan yazarlar, hayatın içindeki insanı ve meselelerini piyeslerine taşırken; toplum önündeki engelleri göstermek, ortadan kaldırmak yahut değiştirmek gibi taleplerde de bulunurlar. İnandırıcı olup olmadıklarını bir tarafa bırakarak ele aldıkları konuların çok çeşitli olduğu görülür. Biz, hepsini burada anlatma fırsatı bulamayacağız. Bu yüzden belli başlı ve önemli gördüğümüz birkaçına genel olarak temas edeceğiz.</p>
<ol>
<li>Cumhuriyet’in hemen ilk yıllarında milli mücadele ve sonrası değişiklikleri ele alınır. Türk tarihi ile ilgili eserler yazılır. Bu eserlerde Atatürk yalnız bir kurtarıcı kahraman olarak değil, değişimi yapan bir yenilikçi olarak da karşımıza çıkar. Atatürk, bozulmuş, yozlaşmış Osmanlı’nın karşısına mücadeleci yönüyle çıkar.</li>
<li>Milli Mücadele’ye katılanların yiğitlikleri, fedakârlıkları, vatanseverlikleri; Atatürk’ün kadını, erkeği ve çocuğuyla vatanı kurtarmak için nasıl canları pahasına çalıştıkları aktarılır. Türk tarihinin zafer sayfalarına Atatürk’le yeni bir destan eklenir. Bu destan, günümüze kadar çeşitli yazarlarca ele alınmışsa da henüz daha olgun eserlerin tam olarak yazılmadığı kanaatindeyiz.</li>
<li>Şahısların psikolojik meseleleri, aşağılık duygusu, yalnızlık, cinsellik ve para tutkusu, yozlaşmak, ölüm korkusu, değişen çevreyle uyumsuzluk, konulu piyesler.</li>
<li>Nesil çatışması, sindirilmemiş Batıcılık, taklitçilik, maddeye önem verme, kadının yeri ve önemi, erkeğe ihanet, evlilik dışı aşklar, ahlaksızlık, din bezirganlığı.</li>
<li>Sosyal yapının ve ekonomik dengelerin bozukluğu, güvensizlik, sömürü, ahlâk çöküntüsü, aileye dışarıdan ve içeriden gelen baskılar, çocuklara düşkünlük, fedakâr anne.</li>
<li>Köy, kasaba çevresi ve şehrin varoşlarında cereyan eden olaylar, köy kadınının durumu, kan davası, sömürü düzeni, yoksulluk, ağa baskısı, gericilik, geleneklerin baskısı, düşmanlık, sınıf çatışmaları</li>
<li>Eski uygarlıklar, mitoloji, destanlar, masallar ve tarihi olaylar, halk kahramanları.</li>
<li>Özellikle çok partili sisteme geçildikten sonra siyaset ve siyasetçi anlayışı, demokrasi içinde antidemokratik uygulamalar, politik meseleler ve politikacı. Buraya kendini baskı altında hisseden bazı yazarlarımızın farklı çevrelere ve tarihlere kaçarak yahut soyut kavramlarla siyasi muhtevalı oyunlarını da dahil edebiliriz. Aziz Nesin, Tuncer Cücenoğlu gibi.</li>
<li>Yurt dışına giden vatandaşlarımızın medeniyet, kişilik, iş ve aile problemleri.</li>
</ol>
<p>Bu konuları daha da çoğaltmak mümkün. Bu dönemde geleneksel tiyatromuzdaki tipler gibi, yeni meselelere dair yeni tipler de eserlerde yer alır. Borçlu memur tipi, üçkağıtçı politikacı tipi, namuslu öğretmen tipi, sanatçı, işçi tipi gibi sosyal katmanların durumlarını yansıtan tip zenginliği piyeslerimizi besler.</p>
<p><span><strong>Özel Tiyatro Toplulukları</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet döneminde Meşrutiyetten kalan bir kısım topluluklar bir süre daha can çekişir vaziyette hizmete devam ederler. Başlangıcında İstanbul Şehir Opereti, Muhlis Sabahattin Opereti, Cemal Sahir Opereti yanında Naşit, İsmail Dümbüllü, Raşit Rıza ilk akla gelenler.</p>
<p>İzmir’den başlayıp Anadolu’ya turne yapan Şadi ve arkadaşları Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara’ya yerleşir.</p>
<p>1924 toparlanma yılıdır. Can çekişen Darülbedayi, Şehzadebaşı’na yerleşir (Ferah Tiyatrosu). Kadıköy’de İbnürrefik Ahmet Nuri’nin Yeni Tiyatrosu faaliyet gösterir. Raşit Rıza da Beyoğlu’nda faaliyetine devam eder. 1935’te Raşit Rıza’dan ayrılan Halide Pişkin ve arkadaşları Pangaltıda Tan Sineması’nda temsillere başlarlar.</p>
<p>1942’de Ses tiyatro ve Operet topluluğu, 1946’da İstanbul Vodvil Sahnesi, 1948-1955 Yeni Ses topluluğu, 1951’de Muhsin Ertuğrul’un Küçük Sahnesi, 1952-55 Muammer Karaca topluluğu, 1955’te Haldun Dormen Tiyatrosu, 1958’de Kent Oyuncuları, 1959’da Lale Oraloğlu, 1959-1960 İstanbul Opereti, 1960-1961 Şen Ses opereti, 1961’de Ankara’da Büyük Meydan Sahnesi, Midhatpaşa Tiyatrosu, 1962 Arena Tiyatrosu, Gülriz Süruri-Engin Cezzar Tiyatrosu, Azak Tiyatrosu.</p>
<p>1963’te Ankara Sanat Tiyatrosu, Asaf Çiğiltepe Tiyatrosu, 1964 Eskişehir Belediye Tiyatrosu, 1965 Adana Ziya Paşa oda tiyatrosu.</p>
<p>1966’da Avni Dilligil Halk Tiyatrosu, Gen-Ar. 1967’de Küçük Sahnede Mücap Ofluoğlu, Azak Tiyatrosunda Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan.</p>
<p>1967’de Kabare Tiyatrosu, 1968’de Nejat Uygur Tiyatrosu (Bu tiyatro tuluat örneklerini bugün de sürdürür).</p>
<p>1969’da Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu.</p>
<p>1971 Ankara Birlik Sahnesi, İstanbul Ses Opereti.</p>
<p>Bunların dışında pek çok kısa süreli amatör ve profesyonel topluluklar, üniversite tiyatroları, derneklerin faaliyetleri ve orta öğretim kurumlarını tiyatromuza katkıları olmuştur. Bugüne kalan istikrarlı tiyatro sayısının az olduğu görülür.</p>
<p><span><strong>Tiyatro Binaları</strong></span></p>
<p>İlk tiyatro salonlarının büyük çoğunluğu sinema salonundan bozmadır.</p>
<p>Tepebaşı ilkidir, Tepebaşı Amfi Tiyatrosu’nda komedi kısmı hizmet verir.</p>
<p>Eski Odeon Tiyatrosu, Lüks Sineması’dır. Eldorado Tiyatrosu Divan Oteli’nin karşısında Pera Palas’ın yanındaki Garden Bar’dır</p>
<p>Taksim’de Maksim, Halep Çarşısı’nda Varyete Tiyatrosu önce Fransız Tiyatrosu sonra Ses Tiyatrosu, şimdi Dormen Tiyatrosu olmuştur.</p>
<p>Şimdiki Saray (Eski adı Glorya) Sineması tiyatro olarak görev yapar.</p>
<p>Kadıköy’de Mısırlıoğlu Tiyatrosu, Şehbal Tiyatrosu, Kuşdili Hilâl Tiyatrosu, Eski Apollon’da Hâle Tiyatrosu, Süreyya Tiyatrosu.</p>
<p>Üsküdar’da İnşirah Tiyatrosu.</p>
<p>Şehzadebaşı’nda Ferah, Millet Tiyatrosu.</p>
<p>Daha pek çok salon ve yazlık sinema ve bahçeler tiyatroya hizmet vermiştir.</p>
<p>Bugün için devlet tiyatroları ve şehir tiyatrolarının sahneleri hizmeti yaygın olarak verebilmektedirler.</p>
<p>Ankara’da:</p>
<p>1927’de yapılan Türkocağı Salonu’nu Halkevi, Devlet Konservatuvarı Tatbikat sahnesi ve gezici topluluklar bu binayı sırayla kullanırlar.</p>
<p>Küçük Tiyatro, Yeni Sahne, Altındağ, Oda, Meydan Sahneleri ile Ast’ın sahnesi belli başlıları.</p>
<p>İzmir’de Elhamra, Bursa’da Türkocağı salonu, sonradan 1957’de A. Vefik Paşa Sahnesi.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Dönüp geriye baktığımızda, kıt imkânlarla tiyatro dünyamızı bugünlere getirenlere hayranlık duymamak mümkün değil. Bugün için onların gerçekleştirdiklerinden hız alarak çok daha iyisini yapabilirdik. Karamsar tablo çizmemek için ve istisnaları da ayrı tutarak meseleye olumlu yaklaşıp şunları eklemek istiyorum:</p>
<p>Cumhuriyet döneminde bugün için yeterli olmasa da dergilerimiz olmuştur: Perde ve Sahne, Artist, Sinema-Tiyatro, Oyun, tiyatro 70, ayrıca tiyatro program dergileri, Türk Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Pastav (Ulvi Uraz), araştırma ve inceleme kitapları, araştırıcılara paralel olarak sayısı artmıştır. Piyesler, bir kısmı yeniden basılsa da sayıca çoğalmıştır, kaliteli eser veren yazar sayısı artmıştır.</p>
<p>Yine bu dönemde, Nurullah Ataç gibi bir usta münekkit yetişmiş, münekkit sayısı artmıştır. Tiyatro Eleştirmenleri Derneği ve Uluslararası Tiyatro Enstitüsü kurulmuştur.</p>
<p>Televizyon ve Radyo’da tiyatroya yeterli olmasa da yer verilmiştir</p>
<p>Üniversitelerimizde tiyato bölümleri kurulmuş, tiyatro bilimsel bir ortama çekilmiş, kaliteli tiyatrodan anlayan kaliteli seyirci yetiştirilmesine çaba harcanmıştır.</p>
<p>Tiyatrolara seyircinin ilgisi artmış, genç nüfus tiyatroya önem vermiş, tiyatroya gitmek ayrıcalıklı bir kültür faaliyeti sayılmıştır.</p>
<p>Tiyatro sanatçıları, çok yönlü kazançlar elde etmiş, hayat standartları artmıştır.</p>
<p>Pek çok iyi yönetmen ve yardımcıları yetişmiştir.</p>
<p>Türkçemiz, sahnelerimizde tenkide açık olsa da hayat bulmuştur. (Bu konunun ayrıca ciddi ele alınması gerekir. Zira son zamanlarda Türk Dili üzerinde oynanan oyunların en etkilisi sahnelerde görülmeye başlamıştır.)</p>
<p>Dileğimiz, bu faaliyetlerin büyük şehirlerimizden taşarak bütün yurdu daha sıkı sarmasıdır. Ancak o zaman Atatürk hep yaşayacak ve Cumhuriyet ebedileşecektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Enver TÖRE</strong></span></a>
</p><p>Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 305-312</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ADALI, Niyazi “50 yılda Türk Tiyatrosundan Kesitler”, Hareket, Kasım/Aralık 1973, Nr: 95/96.</span></div>
<div><span>♦ AKI, Niyazi; Çağdaş Türk Tiyatrosuna Toplu Bakış, A. Ü. Yay. Erzurum, 1968.</span></div>
<div><span>♦ AKI, Niyazi; Türk Tiyatro Edebiyatı Tarihi-I, Dergâh Yay., İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ AKYÜZ, Kenan; Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, A. Ü. D. T. C. F. Yay. 3. b. Ankara 1979.</span></div>
<div><span>♦ BİLGEGİL, Kaya; Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Atatürk Ünv. Ed. Fak. Yay. Erzurum 1980.</span></div>
<div><span>♦ GÖKSEL, Burhan; Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk, Kültür Bak. Yay., Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; Atatürk ve Tiyatro, Devlet Tiyatroları Yay. Ekim, 1983.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu, T. İş Bankası Kültür Yay. Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, Gerçek Yay. İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; 50 Yılın Türk Tiyatrosu, İş Bankası Yay. İstanbul 1973.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; Ataç Tiyatroda, Kent Yay. İstanbul 1963.</span></div>
<div><span>♦ AND, Metin; Tiyatro Kılavuzu, Milliyet Yay. İstanbul 1973.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN, Mehmet; Cumhuriyet Devri Türk Şiiri Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ KARADAĞ, Nurhan; Halkevleri Tiyatro Çalışmaları Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir; Darülbedayi’in Elli Yılı, D. T. C. F. Yay. Ankara, 1969.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU, Özdemir; Yaşayan Tiyatro, Çağdaş Yay. İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Sevda; “Cumhuriyet Dönemi Kadın Oyun Yazarları”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 1973, Nr: 4, s: 31-44.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Sevda; Çağdaş Türk Tiyatrosunda Ahlâk Ekonomi Kültür Sorunları A. Ü. Yay. Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Sevda; Çağdaş Türk Tiyatrosunda İnsan A. Ü. Yay. Ankara, 1972.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Sevda; Cumhuriyet’in 75. Yılında Türk Tiyatrosu T. İş Bankası Kültür Yay.</span></div>
<div><span>♦ TEKEREK, Nurhan; Cumhuriyet Dönemi’nde Adana’da Batı Tarzı Tiyatro Yaşamı, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ TANPINAR, Ahmet Hamdi; 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Yayınevi, İstanbul 1976, 4. b.</span></div>
<div><span>♦ TÖRE, Enver; 1908-1914 Arası Türk Edebiyatında Tiyatro Tenkidleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ TÖRE, Enver; 20. Y.Y. Çeviri Piyeslerinde Kadın ve Tiyatromuza Yansıması, Devlet Tiyatroları Yayınları, İç Eğitim Dizisi: 69-70, C. 2, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ TÖRE, Enver; “92’ Türk Tiyatrosu”, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 1993 Türkiye Yazarlar Birliği, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ TÖRE, Enver; “Tiyatro Dergileri”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. 8, Dergâh yay., İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, Cankut; 1980-1990 Dönemi Ankara’daki Özel Tiyatrolar ve Etkinlikleri Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ YÜRÜK, Ali; Türkiye’de Tiyatro Kavgası, Boğaziçi Yay. İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ ZOBU, Vasfi Rıza; O Günden Bu Güne, Milliyet Yayınları, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ ZOBU, Vasfi Rıza; Uzun Hikayenin Sonu, Ofset Matbaacılık, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Enginün, Prof. Dr. İnci; Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergâh Yay., İstanbul 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kaplan, Mehmet; Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1990, s. VII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ahmet İhsan; “Gözüm Arkada Kalmaz”, Uyanış, nr. 1686-1, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> And, Prof. Dr. Metin; Atatürk ve Tiyatro, Devlet Tiyatroları Yayınları, Ekim, 1983.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> And, a.g.e., s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Zobu, Vasfi Rıza; O Günden Bu Güne, Milliyet Yayınları, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Tanpınar, Ahmet Hamdi; 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Yayınevi, İstanbul 1976, 4. b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Türk Tiyatrosu, Ekim 1965.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sonrasi-donemi-tiyatrosu-faaliyetleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Töre, Enver; 1908-1914 Arası Türk Edebiyatında Tiyatro Tenkidleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1986.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Törensel Nitelikli Köy Seyirlik Oyunlarının Kaynakları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/toerensel-nitelikli-koey-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/toerensel-nitelikli-koey-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari</guid>
<description><![CDATA[ Törensel Nitelikli Köy Seyirlik Oyunlarının Kaynakları
Daha çok köy çevrelerinde, yılın belirli günlerindeki bazı törenlerle düğünlerde veya kış aylarında düzenlenen sıra gecelerinde sergilenen oyunlar, köy seyirlik oyunları olarak adlandırılmaktadır. İncelemecilerin köylü temsilleri, köy tiyatrosu, köy orta oyunları gibi terimlerle ifade ettikleri bu oyunlara geleneğin kendisi bir ad vermez ve yapılan iş, “oyun çıkarmak”, “oyun yapmak” deyimleriyle karşılanır. Belirli günlerde sergilenen belli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66dc0ecd2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Törensel, Nitelikli, Köy, Seyirlik, Oyunlarının, Kaynakları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Koy-Seyirlik-Oyunlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html">Törensel Nitelikli Köy Seyirlik Oyunlarının Kaynakları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Dilaver DÜZGÜN</strong></span></a>
</p><p>Daha çok köy çevrelerinde, yılın belirli günlerindeki bazı törenlerle düğünlerde veya kış aylarında düzenlenen sıra gecelerinde sergilenen oyunlar, köy seyirlik oyunları olarak adlandırılmaktadır. İncelemecilerin köylü temsilleri, köy tiyatrosu, köy orta oyunları gibi terimlerle ifade ettikleri bu oyunlara geleneğin kendisi bir ad vermez ve yapılan iş, “oyun çıkarmak”, “oyun yapmak” deyimleriyle karşılanır. Belirli günlerde sergilenen belli başlı törensel nitelikli oyunlar şunlardır:</p>
<p><span><strong>I. Törensel Nitelikli Köy Seyirlik Oyunları</strong></span></p>
<p><span><strong>A. Yağmur Gelini</strong></span></p>
<p>Anadolu’da yağmurların yağmadığı, kuraklığın söz konusu olduğu dönemlerde çocukların ve bazen de gençlerin sergiledikleri törensel nitelikli oyun, yaygın kullanımı ile Yağmur Gelini olarak bilinir. Bunun yanı sıra Dodu, Çömçe Gelin, Kepçe Gelin, Bolbadik adları da farklı bölgelerde yağmur gelinini karşılamak üzere kullanılır. Oyunun oynanış biçiminde de bazı nüanslar görülür. En yaygın biçimiyle oyun şöyle sergilenir: 13-15 yaşlarındaki çocuklar bir araya gelerek bir süpürgeye elbise giydirip gelin gibi süslerler. Bu yapma bebek, uzun bir çubuğa bağlanır. Çubuğu tutan iki çocuk önde yürürler, diğer çocuklar da arkadan onları takip ederler. Böylece bütün evler dolaşılır. Her evin önüne geldiklerinde çocuklar şunları söylerler:</p>
<p><span><em>Bolbadiğim bol ister<br>
</em><em>Kaşık kaşık yağ ister<br>
</em><em>Verenin bir güzel oğlu olsun<br>
</em><em>Vermeyenin topal mopal bir kızı olsun<br>
</em><em>Tarlasını sel bassın</em></span></p>
<p>Önünde beklenen evin hanımı çıkar, yağmur gelinine ve çocuklara su serper. Çocuklara evden yağ, bulgur, yumurta gibi yiyecekler verir. Çocuklar hep bir ağızdan bağırırlar:</p>
<p><span><em>Tarlada çamur<br>
</em><em>Teknede hamur<br>
</em><em>Ver Allah’ım ver<br>
</em><em>Bir sulu yağmur</em></span></p>
<p>Evleri sırayla dolaşan çocuklar bir araya gelerek topladıkları yiyecekleri pişirip yerler, eğlenirler.</p>
<p><span><strong>B. Saya</strong></span></p>
<p>Köy seyirlik oyunlarının bir kısmı koç katımı, saya ve döl olarak bilinen yılın belli günlerinde sunulur. Bu dönemlerden ilki, üremenin başlangıcını, ikincisi bu yolda alınan önemli bir mesafeyi, sonuncusu ise doğumla birlikte gelen mutluluğu ifade eder. Özellikle koç katımından 100 gün sonra sergilenen ve dramatik ögelerle beslenen saya törenleri, bütün Türk dünyasında bilinir. Bu törenler, kuzunun anne karnında 100 günlük iken canlandığı, tüylerinin çıktığı inancından kaynaklanır ve bolluk, bereket getirmesi amacıyla ortaya konulur. Farklı bölgelere göre koç katımı zamanı değiştiğinden buna bağlı olarak sayanın ortaya konuluş zamanı da değişiklik arz eder. Bu tarih, çoğunlukla ocak, şubat aylarına rastlar. Bazı yörelerde “koyun yüzü”, “davar yüzü” adlarıyla da bilinir. Koyunculukla uğraşan bölgelerde bugün de varlığını sürdüren saya törenleri Azerbaycan sahasında yaylaya göç etme, koyunların kırpılması ve kuzuların doğumu esnasında da sergilenir. Anadolu’da bu gösteriler gece düzenlenir ve şöyle gelişir: Çobanlarla onlara katılan çocuklar ve gençler türlü garip kıyafetlere girerler, kapı kapı gezerek “sayacı sözleri” denilen tekerlemeye benzer türküler söyleyerek yiyecek ve bahşiş toplarlar. Kimi yerlerde bu gezme sırasında basit senaryolu bir oyun da ortaya konulur. Oyunun iki önemli kişisi Arap’la İhtiyar kavga ederler. İhtiyar ölür. Ağzına yiyecek konulunca dirilir. Evden eve gezmeler sona erince sayacılar, toplanan yiyeceklerden yemek yaparak yerler ve geç vakitlere kadar çalıp oynayarak eğlenirler. Bünyesinde barındırdığı dramatik unsurlar nedeniyle köy seyirlik oyunları ile ilgili araştırmalara konu olan saya, yılın belli günlerinde gerçekleştirilmesi ve kalıplaşmış birtakım davranışları içererek sevinç ve coşku içinde kutlanması gibi nedenlerle bir çeşit bayram kabul edilmiştir.</p>
<p><span><strong>C. Nevruz Törenlerinde Sunulan Oyunlar</strong></span></p>
<p>İklimlerdeki değişikliğe bağlı olarak, özellikle yeni yıl kavramı etrafında düzenlenen dramatik gösterilerle beslenen törenler, bütün Türk dünyasında nevruz veya yeni gün olarak bilinir. Türk topluluklarının nevruz kutlamaları sırasında çeşitli sportif oyunların ve halk danslarının yanı sıra seyirlik oyunlara da yer verilmektedir. Bu oyunların gerek Anadolu sahasında, gerekse Anadolu dışındaki Türkler arasında sergileniş biçimine baktığımızda temelde ortak unsurların işlenmesine rağmen ayrıntılarda bazı farklılıklar bulunduğunu görüyoruz. Geniş Türk coğrafyasında nevruz törenlerinde sunulan dramatik gösterilerin en yaygın olanları Kos-kosa ve Deve oyunlarıdır.</p>
<p>Kos-kosa: Köse Gelin, Köse Oyunu vb. adlarla da bilinen oyun en az dört kişi ile oynanır. Bunlardan biri “kosa” veya “bey” rolündedir. Kosanın kılığı bölgelere göre değişir. Azerbaycan’da ters çevrilmiş bir kürk giydirilir. Yüzü unlanır. Başına uzunca bakır veya başka bir madenden bir başlık konulur, ayaklarına ayak şeklinde ağaç sarılır, boynuna çan takılır. Elbisenin altında ise karnına bir yastık bağlanır. Kırmızı boyalı bir çömçe/kepçeyi de eline tutuştururlar. Lenkeran’da ise sırtına eski bir eski bir elbise giydirilen kosanın yüzüne bir maske geçirilir, beline bir urgan bağlanır, boynuna çan takılır. Urganın ucu başçı denilen oyuncunun elindedir. Anadolu’da (Van’da) vahşi hayvan postu giydirilen “bey”in başında keçe bir külah, yüzünde yünden bir sakal, posta takılı bir tilki kuyruğu, koltuğunda eski bir süpürge, parmaklarında ise ziller bulunur. Burada da kosanın yüzü pudralanmıştır.</p>
<p>Azerbaycan’da bu şekilde hazırlanan kosa, tef veya kaval eşliğinde oynatılarak ev sahiplerinden armağanlar toplanır. Azerbaycan’da kosa oyununda söylenen manilerden bazıları şöyledir:</p>
<p><span><em>Ay kos kosa gelsene<br>
</em><em>Gelip salam versene<br>
</em><em>Çömçeni doldursana<br>
</em><em>Kosanı yola salsana<br>
</em><em>***<br>
</em><em>Novruz novruz bahara<br>
</em><em>Güller güller nubara<br>
</em><em>Bağçanızda gül olsun<br>
</em><em>Bal olmasın yağ olsun<br>
</em><em>Hanım dursun ayağa<br>
</em><em>Kosaya pay versin ağa</em></span></p>
<p>Mani bittikten sonra “köse öldü” denilerek kosa yere yıkılır. Oyunun başçısı ile kosa arasında seyircileri eğlendirecek tarzda konuşmalar yapılır:</p>
<p>– Kosa hardan gelirsen</p>
<p>– Derbend’den</p>
<p>– Ne getirmisen?</p>
<p>– Alma</p>
<p>– Almanı neyledin?</p>
<p>– Sattım</p>
<p>– Pulunu neyledin?</p>
<p>– Öküz aldım</p>
<p>– Öküzü neyledin?</p>
<p>– Vurdum, öldü.</p>
<p>Koşanın arkadaşları bunun üzerine şu maniyi söylerler:</p>
<p><span><em>Başın sağ olsun kosa<br>
</em><em>Erşin uzun, bez gısa<br>
</em><em>Kefensiz ölmez kosa</em></span></p>
<p>Bu şekilde oyunu bitiren ekip, ev sahibinden armağanlarını alarak başka bir eve giderler. Toplanan armağanlar, ya bir evde birlikte yenilir ya da paylaşılır.</p>
<p>Deve oyunu: Türk dünyasında oldukça yaygın olan oyunlardan biri de deve oyunudur. Bu oyuna “deve”, “deve düzme”, “deve bezeme” gibi adlar verilir. Seyyar bir merdivenin altına giren gençler merdiveni omuzlarına alırlar. Başlarına bir küfe veya küfün denilen arı kovanı yerleştirilir. Bu devenin hörgücünü oluşturmaktadır. Öndeki kişi, bir büyük sopa ve ucuna takılı bir at kafası ile devenin boynunu ve başını tamamlar. Göz yerlerine ise birer yuvarlak ayna yerleştirilir. Daha sonra hepsinin üstüne kırmızı veya siyah bir örtü örtülür. Boynuna küçük bir zil takılır. Devecinin işareti ile hayvanı taklit eden ekip deveye yaraşan hareketleri yaparlar, bazen de ipinden kurtulan deve, halkı kovalar. Yüklüce bir bahşiş alınmadan oyun bırakılmaz. Bu sırada maniler, türküler de söylenir.</p>
<p><span><strong>D. Kış Yarısı Oyunları</strong></span></p>
<p>Türk köylüsünün hayatında tarım ve hayvancılık, başlıca geçim kaynağını oluşturmuş ve günlük hayatın buna göre düzenlenmesini zorunlu hale getirmiştir. Yağmur, kuraklık gibi birtakım tabiat olayları; yaz, kış gibi mevsim değişiklikleri; koç katımı, kuzuların anne karnında tüylenmeleri ve döl gibi hayvanlarla ilgili bazı önemli günler, köylünün hayatını düzenleyeceği bir takvim edinmesini, yılın belirli günlerinde ortaya çıkan doğal olayları bilmesini zorunlu hale getirmiştir. Bu tür olaylar dünyanın her yerinde tarım ve hayvancılıkla uğraşan toplulukların ilgi odağı durumundadır. Mitolojik kaynaklara inildiğinde bu konudaki inanç ve uygulamaların insanlık tarihi kadar eski olduğu görülür.</p>
<p>İnsanlar, tarih boyunca farklı takvimler, zaman ölçüleri kullanmışlardır. Bunların zamanla değişikliğe uğramasına rağmen, yıl (sene) mefhumu hiçbir zaman değişmemiştir. “Türklerdeki halk takvimine göre bir yıl iki ana bölüme ayrılmaktadır. Hıdırellez gününden (6 Mayıs) 8 Kasım’a kadar süren devre 186 gün olup ‘hızır günleri’ adıyla anılmaktadır. Bu dönem genellikle yaz mevsimine tekabül etmektedir. 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar süren ikinci devre kış devresi olup ‘kasım günleri’ olarak adlandırılmakta ve 179 gün sürmektedir”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kıştan yaza geçilmesi, soğuğun, durgun ve verimsiz mevsimin bitip sıcağın, bolluğun, verimliliğin gelmesi, birtakım kutlamalara, toplu eğlencelere sebep teşkil etmiştir. Böylece, tarımla uğraşan toplulukların insan-tabiat ilişkisine önem verdiklerini görüyoruz. Hatta yılı on iki aya bölen halk düşüncesi, her aya bariz özelliğine göre ad vermiştir.</p>
<p>Bütün bunlar, tarım ve hayvancılıktaki bazı önemli günlerin halk takviminin oluşmasında belirleyici rol oynadıklarını gösteriyor. Ancak, bugün dünyada ortaya çıkan teknolojik gelişmeler, insanları gözlemleriyle günlük hayatlarını düzenleme alışkanlığından vazgeçirerek deneysel verilere dayanan ilmi ölçüleri kullanmaya zorlamıştır. Son yüzyılda, özellikle Cumhuriyet’ten sonra Türk toplumu bu teknik değerleri daha çok benimsemiş ve zamanla özümsemeye çalışmıştır. Böylece, ülke genelinde geçerli olan saat ve takvim gibi zaman ölçüleri, geleneğin devam ettirdiği gözleme dayalı yöntemin önüne geçmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler, köylünün geleneksel halk takvimiyle çağdaş uygulamaları birleştirmesine zemin hazırlamış, böylece kış yarısı şenlikleri eski yılın sona ererek yeni yılın başladığı Ocak ayının ilk haftasına kaydırılmıştır. Yani, daha önce yapılan koç katımı, koyun yüzü, döl, nevruz, hıdırellez vb. özel anlama sahip günlerdeki birbirine benzer eğlenceler kış mevsiminin ortalarında toplanmış, önceki fonksiyonlarını azaltarak yıl sonu veya yıl başı olarak bilinen döneme münhasır kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Hatta şu anda kullandığımız Gregoryen takvimi ile Julian takvimi arasındaki on üç günlük farkı da dikkate alan köylü yakın zamanlara kadar 13 Ocak’ı yılın son günü kabul etmiş ve o gün yeni yıl şenliklerini gerçekleştirmiştir. Son yıllarda ise bu uygulamalar tümüyle terk edilerek kış yarısı törenleri 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gecede icra edilir hale gelmiştir.</p>
<p>Bu gösteriler üç aşamada gerçekleşir: 1. Çalgı eşliğinde dans, taklit ve karşılıklı konuşmalar 2. Bahşiş alma 3. Toplu yeme-içme, eğlenme.</p>
<p><span><strong>II. Oyunların Kaynakları</strong></span></p>
<p><span><strong>A. Kutsal Törenler, Ritler</strong></span></p>
<p><strong>1. Atalar Kültüne Bağlı Törenler:</strong> Günümüzde yılbaşı törenlerinde çeşitli oyunlar sergileyen kaynak kişilerin genellikle bu oyunları atalarından öyle gördükleri için ve yeni yıla bolluk, bereket getirmesi amacıyla oynadıkları tespit edilmiştir.</p>
<p>Bu iki nokta, bize oyunların kökeni bakımından önemli ipuçları veriyor ve bizi mitolojik dönemlerin inançlarına götürüyor. Antropolog C. Strehlow, Avusturalyalı Arunda kabilesine bazı merasimleri neden icra ettiklerini sorar ve “çünkü atalarımız böyle istedi” cevabını alır.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Evliya Çelebi, Kuzey Kafkasya’da yaptığı seyahatini anlatırken orada yaşayan kavmin kutsal saydığı bir ağaçtan bahseder, burada yaşayan insanların her yıl bu ağacın altında yiyip içtikten sonra balmumu ve yılmumu yakarak bir çeşit tapınma hareketleri sergilediklerini anlatır. Evliya Çelebi bunlara “Allah size bu ağaca tapınız dedi mi? ” diye sormuş, onlar da “biz bunu bilmiyoruz, ama babalarımızdan böyle gördük, böyle yaparız” demişler.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Bilge Seyidoğlu’nun belirttiği şekliyle bu düşüncenin benzerini hemen hemen bütün ilkel kavimlerde görebiliriz. Aynı düşünce tarzını kullanarak ilkel insanları ve geleneksel toplumları daha iyi anlayabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Atalar ruhuna tapınma veya onları kutsama, birçok din ve inanış biçiminde olduğu gibi Şamanist Türkler arasında da yaygındı. “Eski Orta Asya Şamanizmi’nin esasları Gök-Tanrı, güneş, ay, yer, su, ata (cedd-i a’la), ateş (ocak) kültleri idi”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ayrıca Gök-Tanrı’ya ulaşmayı sağlayacak iyi ruhlar ve buna engel olan kötü ruhlar vardı. Özel ayinlerden en önemlisi ruhlardan birine ıdık bağışlarken yapılan tören ve ayindir. Bu töreni de şaman yapar.</p>
<p>Altaylılarda Umay, Ana Maygıl, Ak Ene; Yakutlarda Ayısıt adı verilen dişi ruhlar olduğu gibi, ölmüş iyi kamların ruhları da iyi ruhlar zümresine dahildir. Umay, çocukları ve hayvan yavrularını, Ana Maygıl, ulusu koruyan dişi ruhtur; buna ulus anası da denir. Ak Ene (Ak-ana) adlı tanrı-ruh, yaratma kudretini ilham eden bir ruhtur. Erkek tanrı Ülgen yaratma kudretini ve ilhamını Akene’den almıştır. Ayısıt-yaratıcı, bereket ve refah sağlayıcı dişi ruhlar zümresine denir. Bunlardan kimi, insan yavrularını ve kadınları kimi de hayvan yavrularını ve dişi hayvanları korurlar.</p>
<p>Eski Türk topluluklarında ölülere saygı gösterilmesi, ölünün arkasından yuğ törenlerinin düzenlenmesi ölü kültünün Türk düşüncesindeki yerini belirlemesi açısından önemlidir. Ölü kültü, dünyanın diğer bölgelerinde ve kavimlerinde de söz konusudur.</p>
<p>“Urenha-Tubalar, biri ölürse derhal çadıra çıkarıp keçe veya deriyle örterler. Eve bir koyun getirip bağlarlar. Bu koyun meleyene kadar beklerler; meledikten sonra keserler. Şaman, koyunun en iyi et parçalarını ateşe yakıp ayinini yapar, ölüye hitaben ‘bu yeri bırakıp gidenlerin birincisi sen değilsin. Düşünme, üzülme, et ye, rakı iç, darı ye, çay iç’ der.</p>
<p>Törende bulunanlar ateşe tütün atarlar, bununla evdeki tören tamam olur. Sonra çadırın bir tarafını söküp ölüyü oradan dışarı çıkarırlar. Urenhalar ölüyü yere gömmezler, uzaklara, kırlara atarlar. Başına bir sırık dikip Buda dinine ait dualar yazılı kağıtlar korlar; bunun yanına ağaçtan yahut balçıktan küçük bir ev yapıp bırakırlar.</p>
<p>Urenhalardan birinde misafir bulunan biri ölürse bu ölüyü kapıdan çıkarırlar. Bir demet ot ile vurup ‘nen varsa al, bize bırakma, beraber götür!’ derler. Kendi ölülerini kapıdan çıkarmamalarının sebebi, fenalık yapmak için geri dönerken kapıyı bulamaması içindir. Ölü misafir ise inançlarına göre, akrabalarını arayacak, bu eve tekrar gelmeyecektir”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Bu inanç ve uygulamalardan anlaşıldığına göre eski Türk hayatında büyük ve tek tanrıdan başka, yardımcı ruhların ve gözle görülmeyen birtakım varlıkların etkisine inanılıyordu. Tanrıların da insanlar gibi telakki edildiği, hatta insanlarla tanrıların bir arada bulunarak beşeri ilişkiler kurduğuna inanılan mitolojik döneme ait bu inançların bir kısmı tek tanrılı dinlere de yerleşerek varlıklarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Günümüzde dahi Anadolu’da görülen alkarısı inancı, türbelere bez bağlanması, hastalıklardan korunmak için birtakım büyüsel işlemlere başvurulması, mitolojik dönemlerin ve Şamanizm’in izleridir. Günümüzde icra edilen ve bolluk getireceğine inanılan, sonradan oyunlaşmış birtakım merasimler de başlangıçta ataların ruhlarını memnun etmek amacıyla yapılıyordu. Ölünün ruhunu kutsamak, adakta bulunmak, kurban kesmek gibi işlemlerin benzerine günümüzde de rastlıyoruz.</p>
<p><strong>2. Tarımsal Bolluk Törenleri:</strong> Oyunların belirli bir zamanda, oynanması, belirli bir biçimde sunulması ve oyuncuların bu konudaki inançlarını dikkate alan Metin And, bu oyunların bir bolluk töreni kalıntısı olduğunu savunarak bu oyunun ayniyet derecesindeki benzerlerinin Yakın Doğu ülkelerinde, Balkanlar’da ve Avrupa’da da oynandığını belirtir ve bunların kaynak itibariyle Yakın Doğu’nun eski tarımsal bolluk törenlerine uzandığını açıklar. Metin And’a göre “bu bolluk törenleri işlevseldi, amaçları doğanın canlandırılması içindi. Bu törenlerle mythlerin birleşmesi dramı yaratmıştır”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Köy seyirlik oyunları ve bunların dayandığı eski tarımsal bolluk törenlerini sağlam bir zemine oturtabilmek için insanın tabiatla olan ilişkilerine dikkat etmek gerekir. İlkel dönemlerde insanoğlu çevresinde izlediği bitkisel hayatın uyanması veya uykuya dalması, hayvanların çiftleşmeleri ve yavrulamaları gibi olgulara dikkat etmiş ve her yıl canlanan, ürün veren, sonra bir çeşit uykuya dalan tabiat karşısında yeni yıl mefhumuna ulaşmıştır. Bir yıldan diğerine geçerken eskinin kovulması, yeni yılın bolluk getirmesi için çeşitli törenlerin düzenlenmesi böyle bir anlayışın ürünüdür. Sir James Fraser’in ifadesiyle “doğal olayların değişkenliği ilkel insanı doğrudan doğruya etkilemektedir. Her yıl toprak üzerinde meydana gelen büyük değişiklikler ilkel insanları bu değişiklikler üzerinde düşünmeye zorlamıştır. İlkel insan bu değişiklikleri büyü yoluyla etkileyebileceğine inanmıştır. Yağmuru yağdırmak, güneşi doğdurmak, yemişleri oldurmak, hayvanları üretmek, baharı getirmek için büyü törenleri yapmıştır”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bütün eski kültürlerde mevcut olan yeni yıl mefhumunu canlı tutan Türkler de yüzyıllar boyunca Ergenekon’dan çıkışı simgelemek üzere kışın bitip baharın başladığı, yani tabiatın canlandığı günlerde tören düzenlemişler, ateşte kızdırılan demir parçalarını örs üzerine koyup çekiçle vurarak temsili bir ayin sergilemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>“Çin kaynakları Hun kültüründen bahsederken tapınaklarını zikrediyorlar. Bu haberlere göre hakanın karargâhındaki tapınakta her yılın başında ayin yapılırdı”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Orta Asya steplerinde hayvancılıkla uğraşarak göçebe hayatı yaşayan Türkler, yerleşik düzene geçtikten sonra bu ırki karakterlerinin yanı sıra komşu kültürlerin de etkisiyle yeni birtakım törenler icra etmeye başlamışlardır. Koç katımı, davar yüzü, yılın iki ayrı bölümünden biri olan ruz-ı kasımın bitip ruz-ı hızırın başlaması, toprağın canlanması ve ürün alma dönemlerinden her biri toplu törenlere ve kutlamalara sahne olmuştur. Bu törenlerde hayvan postuna girilerek çeşitli taklitlerin yapılması, evlerin dolaşılarak yiyecek toplanması, bugünkü kış yarısı oyunlarının kaynağını teşkil etmiştir.</p>
<p>Abdulkadir İnan, Şamanist Türk kavimlerinin ayin ve törenlerini iki kısımda inceler: 1. Muayyen vakitlerde yapılması gereken ayin ve törenler. 2. Tesadüfi olaylar dolayısıyla yapılan özel ayin ve törenler. Muayyen vakitlerde yapılan ayinler, ilkbahar, yaz ve güz mevsimlerinde yapılan ayinlerdir ki, bunların çok eski devirlerden beri yapılagelmekte olduğuna şüphe yoktur.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğu anlaşılan kış yarısı törenleri muhteva bakımından incelendiğinde kız kaçırma ve ölüp dirilme motiflerinin ağırlıklı bir biçimde yer aldığı görülür. Kaçırılan kız, üremenin, bereketin simgesidir. Bu, beraberinde çiftleşmeyi ve arkasından çoğalmayı sağlar. Ölüp dirilme de tabiatın her yıl canlılığını, verimliliğini kaybetmesi, sonra tekrar canlanması ile ilgili olayların simgesi olarak seyirlik oyunlara girer. Tabiatın canlanması, tohumun tarlaya atılması, bitkilerin yeşermesi, yeniden dirilişi hatırlatıyor. Bu düşüncenin örneklerini eski mitlerde de görüyoruz. Mısır buğday tanrısı Osiris’in toprakla birleşmesi sonucunda bolluk olması, Mezopotamya Tanrısı Tammuz’un İştar’la birleşmesiyle bitkilerin yeşermesi, İştar’dan ayrılınca her türlü üremenin ve yeşermenin durması, hasat tanrıçası Demeter’in kızı Persephone’in kaçırılışı ve izinle her yılın üç ayında yer yüzüne çıkması, bu düşünceyi besleyen mitolojik unsurlar olarak dikkatimizi çekiyor.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Bütün bu uygulamalarda başa dönme, asla yönelme şeklindeki mitolojik düşüncenin izlerini görüyoruz. Çünkü mitolojik düşüncede “menşee dönüş, yeniden doğuş ümidi verir. Bütün dini merasimlerin maksadı başlangıca dönmektir. İlkel toplumlarda tedavi etmek yoktur. Ancak kaynağa dönülerek yeniden yaratma vardır. Dünyayı, hayatı yaratan güçlerin kaynağı enerji doludur”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Ölüp dirilme motifinin bir başka örneğine de şaman ayinlerinde rastlıyoruz. Şaman, birtakım ön hazırlıklar yaptıktan ve ekstaz haline geldikten sonra “emegetini, yani koruyucu ruhunu veya başka tanrıları çağırır. Bunların çabuk gelmeleri için yalvarır. Bu ruhlar birdenbire bastırırlar, şaman, korkusundan bayılır, düşer. Şaman yüzüyle, yani secde eder gibi düşerse iyi alamet sayılır; arkasıyla düşerse fenadır. Şaman yere düşer düşmez herkes ilahiler okumaya başlar. Tecrübeli ihtiyarlar, şamanı ayıltmaya çalışırlar. Ruhlar arasında kendi emegetini gördüğü gibi, şaman ayılır, neşelenir, sıçramaya ve dans etmeye başlar”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Hayatını tabiatla bütünleştiren, tabiattaki değişikliklere göre yaşamına yön veren insanoğlu, daha müreffeh bir hayat yaşayabilmek için doğanın canlanmasına ihtiyaç duymuş, bunun için de yağmur yağmadığı zamanlarda kuraklığı önleyecek çeşitli işlemlere başvurmuştur.</p>
<p>“Türk kavimlerinde çok eski devirlerden beri yaygın bir inanca göre, büyük Türk tanrısı Türklerin cedd-i alasına yada (yahut cada, yat) denilen bir sihirli taş armağan etmiştir ki, bununla istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırır, fırtına çıkarırdı. Bu taş her devirde Türk kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuş, Şamanistlere göre, zamanımızda da büyük kamların ve yadacıların ellerinde bulunmaktadır”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Yada taşından başka, kısırlığa sebep olan, doğumda kolaylık sağlayan ve çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan taşlar da vardır Türk kültür tarihinde büyüsel nitelik kazanan bu taşların kutsal sayılmalarının sebebini araştıran Bilge Seyidoğlu’na göre “taşlara sihir atfedilmesi bu taşların vaktiyle tanrılar tarafından kullanılmış olmasından ileri gelmektedir. Taşlar kullanılırken de birtakım işlemler ve hareketler yapılır. Bunlar da bizi ilk zamanlarda bu taşları ilk kullanan tanrıların veya yardımcılarının onları böyle kullandıkları düşüncesine götürmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>“Kırgız-Kazakların Er Gökçe destanında Altınordu’nun meşhur kahramanlarından Er Kosay’ın düşman ülkesine akın yaptığında çölde başına gelenler şöyle anlatılmaktadır:</p>
<p>Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ediyorlardı. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının ceğerlerinin altından cay taşı (yad taşı) çıkardı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur suyunu içtiler”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>“Kuraklık zamanlarında yağmur yağdırmak için cada taşından başka çarelere (tılsımlara) de başvurulur. Ural dağlarının doğusunda yaşayan Ulu Kutay, Salcıvıt, Barın Tabun Başkurtlarında yağmur tılsımı olarak birbirini suya atmak, birbirine su atmak adeti vardır”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Türklerin İslam medeniyeti dairesine girdikten sonra edindikleri geleneklerden biri de yağmur duasıdır. Köylülerin topluca bir tepeye çıkıp kurban kesmeleri, namaz kılıp dua etmelerinden sonra yemek yemeleri biçiminde ortaya konulan bu uygulama günümüzde de Türkiye’nin bütün bölgelerinde varlığını sürdürmektedir. Buradaki büyüsel işlemlerin İslami karaktere büründüğünü görüyoruz.</p>
<p>Yağmur yağmadığı zamanlarda çocukların veya gençlerin bir ağaç parçasını yahut süpürgeyi bebek biçiminde süsleyerek bunu kapı kapı dolaştırmalarından ibaret olan yağmur gelininin de çok eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğunda şüphe yoktur. Bu oyunun üç ana ögesi şunlardır: 1. Kukla biçimindeki bebeğin kapı kapı dolaştırılması. 2. Önünde durulan evin sahibi tarafından bebeğin üzerine su serpilmesi. 3. Her evden yiyecek toplanması.</p>
<p>Su, hayat vericidir. Bolluğun, çoğalmanın sembolüdür. Evleri dolaşarak yiyecek toplamak da şamanlığa giriş törenleriyle yakınlık gösteriyor.</p>
<p>“Baykal gölü ve Selenge ırmağı çevrelerinde yaşayan Buretler resmen budist sayıldıkları halde Şamanizm geleneklerine çok bağlı kalan Moğol boylarından biridir. Bunlarda şamanlığa istidat gösteren adama şaman (bö) olması teklif edilir. Teklif kabul edilirse şaman namzedi komşularından biriyle oba oba, ev ev dolaşıp sadaka toplar. Namzede refakat eden adamın evinde demir parçaları ve paçavra gibi şeyler bağlanmış bir değnek (asa) bulunur”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Bütün bu örnekler ve değerlendirmeler, eski kutsal törenlerin ve ritüellerin asıl amaçlarını kaybederek oyunlaştığı, zamanla işlevini kaybederek eğlence haline geldiği gerçeğini ortaya koyuyor. Ritüellerin köy seyirlik oyunlarına kaynaklık ettiğini söyleyen Sevda Şener, şu yorumu getiriyor:</p>
<p>“Tiyatronun asal ögesi olan bir olayı taklitle canlandırma eyleminin ilkel kavimlerin büyü törenlerinde bulunduğu ve tiyatronun bu canlandırma eyleminden türediği görüşü kalın çizgileri ile kabul edilmektedir. Antik Yunan dramının mevsim değişmesiyle ilgili ritüellerden doğmuş olduğu görüşü birçok tiyatro tarihçisi tarafından benimsenmiştir. Günümüzde hemen her ülkede kutlanan halk</p>
<p>bayramlarının ve belli günlerde oynanan köy oyunlarının eski büyüsel törenlerin uzantısı olduğu varsayımı da geçerli sayılmaktadır”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p><span><strong>B. Totem ve Ongunlar, Kutsal Hayvanlar</strong></span></p>
<p>“Bir insan grubunun ya da tek bir kişinin mistik ve majik duygularla bağlı bulunduğu hayvan, bitki, doğasal olay ya da cansız bir nesne”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> biçiminde tanımlanan totem, ilkel insanın hayatında ve düşünce dünyasında önemli bir yere sahipti. Bu düşünce etrafında geliştirilen ve kendine has kuralları olan inanç sistemi totemizm olarak adlandırılıyor ve ilkel dinlerden sayılıyor.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Totemizmin kalıntısı olarak çeşitli maddelerden yapılan ve özenle muhafaza edilerek kutsallık atfedilen resim, şekil ve armalar da ongun adını alıyor.</p>
<p>Türklerin de başlangıçta bir totemcilik dönemi yaşadıkları, daha sonraki devirlerde çeşitli ongunlara sahip oldukları biliniyor. Farklı din ve kültürlerin etkisine rağmen bu inanış biçiminin kırıntılar halinde günümüze kadar devam ettiği, başka unsurlarla birleşerek varlığını sürdürdüğü iddia edilmektedir.</p>
<p>Abdulkadir İnan, ongun hakkında şu bilgileri veriyor: Altaylılarda “tös (=töz)”, Yakutlarda “tangara”, Uranhalarda “eren”, Moğol-Buretlerde “ongon” denilen putlar-fetişler vardır. Bunlar, keçeden, paçavralardan, kayın ağacı kabuğundan yapılır. Bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzerler. Bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden ibarettir. Bunlar duvarlara yahut sırıklara asılır. Bazı aileler bunları torbalarda saklarlar. Ava veya önemli bir sefere çıkarken bu putlara saçı saçarlar ve ağızlarına yağ sürerler.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Divanü Lügati’t-Türk’te töz kelimesinin karşılığı olarak “asıl, kök” manalarının verilmiş olması, kelimenin yüklendiği anlamı ve bunun çevresinde oluşan inanış biçimini doğrular mahiyettedir.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>“Müslüman Türklerde de eski töz ve ongon kültünün izlerine rastlanmaktadır. Doğu Türkistanlı bakşılar hastaları tedavi ederken birçok kuğurçak (kukla) kullanırlar. Başkurt ve Tobol bakşıları sıtma hastalığını paçavradan yaptıkları korçaklara (kukla) nakledip uzaklara götürürler.</p>
<p>Ongon (tös/töz) kültünün, totemcilik devrinin bir hatırası ve kalıntısı olduğu birçok etnograflar tarafından iddia edilmektedir. Ongonların (töz) çoğu hayvan tasvirleri veyahut hayvan adları taşıdıkları ve töz kelimesinin eski ve yeni Türk lehçelerinde ‘esas, menşe, kök’ anlamına gelmesi bu faraziyeyi kuvvetlendirmektedir”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı şekliyle eski Türk düşüncesinde asıl büyük tanrıdan başka farklı fonksiyonlara sahip olağanüstü güçlere inanılır ve bunların tasvirleri yapılarak taşınırdı. Bu düşünce tarzının izlerine günümüzde köy seyirlik oyunlarında rastlıyoruz. Yağmur Gelini oyununu örnek olarak gösterebiliriz. Kuraklık zamanlarında çocukların veya gençlerin ellerinde dolaştırdıkları yapma bebek, yağmurun yağmasını sağlayacak olağanüstü varlığın simgesi, ongunu olarak taşınıyor. Bugün elbette bu düşünce bütünüyle ortadan kalkmış ve İslami bir karaktere bürünmüştür. “Ver Allahım ver bir sulu yağmur” ifadesiyle yağmurun Allah’tan istendiği açıkça ortaya konuluyor. Ama bir totemizm unsuru olarak kukla da varlığını koruyor.</p>
<p>İlhan Başgöz, bu yağmur töreninin kökeni hakkında hazırladığı incelemesinde törene ve törende dolaştırılan bez bebek veya canlı çocuğa verilen isimlerin manalarından yola çıkarak oyunun kaynağını araştırmıştır. Ona göre Anadolu’nun bütün bölgelerinde oyuna ad olarak verilen kelimeler Türkçede veya başka dillerde “kurbağa”, “kurbağa yavrusu” anlamındadır. Anadolu’nun bazı köylerinde kurbağa yavrusuna kepçecik, çömçecik adları verilmektedir. Hindistan’ın Kannada bölgesinde kurbağaya doddu deniliyor. Yine Hindistan’ın bazı bölgelerinde yapılan törenlerde gezdirilen bebeğe mindaki adı verilir. Mindaki, “kurbağa kız” demektir.</p>
<p>Anadolu yağmur törenlerinin bir kısmında bizzat kurbağanın kendisinin dolaştırıldığına, susuzluktan kurbağanın öldüğü yolunda ifadeler kullanıldığına ve her evden kurbağanın üzerine su döküldüğüne dikkat çeken İlhan Başgöz, şu sonuca ulaşır:</p>
<p>“…Yağmur törenlerinde taşınan yapma bebeğin yahut canlı çocuğun kurbağa ya da kurbağa yavrusunu simgelediği ileri sürülebilir. Törenin ilk biçiminde kurbağa taşınmış olmalıdır, daha sonraki değişmelerle birlikte kurbağanın yerini onu simgeleyen bir çocuk veya yapma bebek almıştır.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Başgöz, tezini daha ileriye götürerek Asya’nın çok eskiden beri tarımla uğraşan Çin ve Hindistan gibi memleketlerinde kurbağanın yağmur tanrısı olarak tanındığını, bugünkü oyunlarda yağmur gelini genel adıyla bilinen yapma bebeğin bir totem unsuru halinde varlığını koruduğunu iddia eder.</p>
<p>Abdulkadir İnan’ın yıllar önce bu konuda ortaya koyduğu yorumu da Başgöz’ün görüşünü kuvvetlendirecek mahiyettedir:</p>
<p>“Bu adetteki ‘kadın kuklası’, Şamani Türklerin panteonuna dahil olan töslerden bazılarına çok benziyorsa da Anadolu Türklerinden başka Türklerde buna benzeyen bir merasime tesadüf edilmiyor. Galiba bu adet, ileri Asya’nın pek eski yerli zürra bir kavminden kalma bir adet olsa gerek. Bu adete dair bütün Anadolu, Suriye, Irak ve Azerbaycan adetleri toplanırsa ihtimal ki bu merasimin eski dini şekli tayin edilebilir”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Bu bilgilerden yola çıkarak yağmur gelini oyunu ile kurbağa arasında yakınlık kurmak yanlış olmayacaktır. Kurbağanın Türk mitolojisinde taşıdığı değeri kesin çizgileriyle belirleyemiyoruz. Ancak Beltir ve Sagay kamlarının davullarında kurbağa resminin bulunması oldukça anlamlıdır.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Tufan olayının “G. Potanin tarafından tespit edilen Uryanha (Tuba) rivayetine göre yer, bir kurbağa üzerindedir. Kurbağa kımıldanırsa tufan olur. Eski bir zamanda bu kurbağa kımıldamış ve yeryüzünün büyük denizi (ulu talay) dalgalanmış, kaynar gibi olmuş, tufan olmuş”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Bahaeddin Ögel, Altaylıların ceplerinde taşıdıkları bir takvimin resmini vererek şu açıklamada bulunuyor: “Ortada, efsanelerimizde sık sık geçen ilk ‘Ortadeniz’ görülüyor. Bu denizin ortasında yaşayan kurbağa-kaplumbağa karışımı efsaneleşmiş bir mahluk yer almış ve iki tarafını da balık kuşatmıştır. Bu resim, Çin ve Budist kültürlerinin Orta Asya ananeleriyle karışmış bir örneğidir”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Gerek kurbağaların yağmurlu ve bulutlu havalarda yumurtladıkları, bağırdıkları ve çiftleştikleri yolundaki bilimsel veriler,<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> gerekse bu konudaki mitolojik bilgiler ilkel insanın kurbağayı yağmurun yağması ile ilgili majik işlemlerde etkili bir hayvan olarak kabul ettiğini ortaya koyuyor. Yağmurlu zamanlarda kurbağaların çiftleşmeleri de üreme, bolluk, bereket unsuru olarak dikkatimizi çekiyor.</p>
<p>Her kabilenin bir hayvandan türediğine dair ilkel düşüncenin giderek zayıflaması sonucunda bu inanış biçimi tümüyle ortadan kalkmış, daha sonraları bir ongun halinde varlığını sürdürmüştür. Şamanizm inançlarına göre bu heykelcikler, kabilenin, soyun, ailenin koruyucusu olarak kabul edilir ve belirli zamanlarda yapılan dini törenlerde bu heykelciklere yemekler verilir, çeşitli saçılar saçılırdı. Zamanla bu inanış da zayıflamış, özellikle Orta Asya Türk topluluklarında bazı hayvanlar ve yırtıcı kuşlar kutsal sayılarak sadece sembol seviyesinde kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> “Oğuz boylarının armaları olan kuşlara da ongon adı verilmiş olmasına rağmen, Oğuz Türklerinin onlara yemekler sundukları ve saçı saçtıkları hakkında elimizde hiçbir kayıt yoktur. Bazı kavimler, böyle iptidai din devrelerini erken çağlarda geçirmiş, fakat bu eski hatıralar, toplum yüksek bir seviyeye eriştikten sonra bile, arma şeklinde olsun devam edegelmişlerdi.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>“Yakutlarda kısır kadınlar çocuk vermesi için kartala başvurup yalvarırlardı. Bundan sonra dünyaya gelen çocuğa ‘Hotoy terütteh’ (kartaldan türemiş) denirdi”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>XVIII. asırda Orta Asya’da seyahat ederek Orhun Yazıtlarını da bulan İsveçli Subay Strahlanberg, Yakut Türklerini ziyaret ederek onlar hakkında şu çok önemli bilgileri vermişti:</p>
<p>“Yakutlara göre, yaratıklardan (Creatur) biri kutsal sayılır ve her kabile ile soy da bu hayvandan türediklerine inanırlardı. Bunlar, boyların kutsal saydıkları kuğu, kaz, karga vs. gibi hayvanlardı. Bunun için de bu hayvanlar hiçbir suretle yenmezdi. Fakat o hayvanın boyundan gelmeyenler için bir mesele yoktu. Başkaları pekala diğer boyun kutsal hayvanını yiyebilirdi.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Kültür tarihi araştırmaları, insanların bir hayvan soyundan geldikleri biçimindeki inançları kapsayan totemizmin giderek kaybolduğunu, ama izlerinin her dönemde varlığını koruduğunu gösteriyor. Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra ise ongun seviyesinde de mevcut olmadığını, sadece halk adet ve inanmaları arasında kırıntılar halinde yer bulduğunu görüyoruz. Bu gelişmede Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi de etkili olmuştur. Günümüzde Anadolu’da bu inançlara rastlanmaktadır. Bugünkü Anadolu köy seyirlik oyunlarında ve danslarında bu inancın izlerini görmek mümkündür. Ancak bugün oyunlar sadece eğlence amacıyla sergilenmektedir. Oyuncu ve seyirciler, bu motiflerin manasını bilmemektedirler.</p>
<p>Yılbaşında oynanan ve Deve oyunu, Yılbaşı oyunu gibi adlarla anılan oyunda deve ve ayı oynatılması yaygındır. Oyunda insanlar tarafından taklit edilen deve ve ayının Türk köylüsünün hayatına nasıl girdiği hususu oldukça düşündürücüdür. Bu konuda kaynaklarda yeterli ipucu bulamamakla birlikte Altay yaratılış mitinde deve ve ayı unsurlarına rastlıyoruz: “Erlik, eline çekiç, körük, örs aldı. Bir vurdu ayı çıktı, bir vurdu domuz çıktı, bir vurdu Albıs (fena ruh) çıktı, bir vurdu deve çıktı”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>“Aba tös, şamanistlerin en çok saydıkları putlardan biridir. Ayı tasviridir. Aba (apa), eski Türkçede baba, ata anlamlarını ifade etmiştir. Bütün eski Türk lehçelerinde ayıya gerçek adı olarak azıg (azıg, ayıg, ayu, ayı) denildiği halde bazı boylarda bu canavar aba (XI. asır Kıpçaklarında ve bazı Altay lehçelerinde) yahut ‘ese, ebe, ebüge’ (Yakutçada) denilmektedir. Bu kelimelerin hepsi ‘ata’ manasına gelir ki kuzey kavimlerinde bu hayvanın adı tabu sayıldığı devirden kalma gelenektir. Ayı kültünün izleri yüksek kültürlü İskandinavya köylerinde bile tespit edilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>“Şamanistlere göre ayı, orman tanrısı ruhunun timsalidir. Adı da tabudur. Şamanistler bilhassa ormanlarda ayının adını söylemekten korkarlar. Eski Kıpçaklar ayıya ‘aba’ (yani baba) derlerdi.”<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Özetlemek gerekirse Anadolu’da oynanan köy seyirlik oyunlarında, özellikle ritüel oyunlarda ve halk danslarının bir kısmında eski kutsal ayinlerden, totem ve ongun dönemlerinden kalma izler vardır. Profan mahiyetteki oyunlarda da hayvan benzetmelerine rastlamak mümkündür. Ancak bunların mitolojik kaynaklı olsalar bile köy hayatıyla bütünleşmiş oyunlara girdiğini görüyoruz. Köylü, hayatının çeşitli safhalarında yararlandığı hayvanları oyunlarına konu olarak seçmiştir. Pertev Naili Boratav’ın ifadesiyle seyirlik oyunlar “sadece eğlence vesilesi ve aracı, hayal ürünü, gelip geçici şeyler değildir; onlar, toplumun günlük sorunlarından, tasalarından, kaygılarından, sevinçlerinden, işlerinden, üretim ve tüketim çabalarından, törelerinden, törenlerinden ayrılamaz. Bir kelime ile, halkın yaşamı ile kaynaşmışlardır; onunla bir bütün halindedirler ve ancak toplumun yaşamının türlü yönleriyle bir arada incelenerek değerlendirilip yorumlanabilirler”.<a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Eski Türk düşüncesinde yaratıcı güç olarak kabul edilen Gök-Tanrı’dan başka çeşitli olağanüstü güçlerin varlığına inanılıyor ve bunlar için birtakım törenler düzenleniyordu. Ayrıca yılın değişmesiyle ilgili astronomik olaylar ve ekolojik gelişmeler, tarım ve hayvancılıkla ilgili bazı özel günler, birtakım kutlamalara zemin hazırlıyordu. Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri bu inanç ve yaşam biçimiyle yerleşik düzende edinilen yeni alışkanlıklar, bu tören ve şenliklerin daha belirginleşmesini sağlamış ve insanımızın bir takvim geleneği kazanmasını zorunlu kılmıştı. Böylece Anadolu’da yüzyıllar boyunca devam edecek bir gelenek oluşmuş, bu törenlerin dramatik ögeleri ise oyun kültürünün gelişmesini hızlandırmıştı. Belirli günlerde oynanan oyunlar da bu yolla bolluk, bereket sembolü haline gelmişti.</p>
<p>Türk kültürünün bir parçası olan köy seyirlik oyunlarını diğer kültür ögelerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Şiir, müzik, dans türünden çok sayıda ürün ortaya koyan halkımız, dram karakterli oyunları da yaratmış, çoğu kez bu unsurları bir araya toplayıp kaynaştırarak onları hayatının bir parçası haline getirmiştir. Çağdaş anlamdaki tiyatrodan habersiz olan köylünün seyirlik oyun sergilemesi, kendi sosyal ve ekonomik şartları içinde gelişen bir köy tiyatrosunun varlığını gösteriyor. Bu ilkel tiyatronun çerçevesini halkın bizzat kendisi belirlemiştir.</p>
<p>Anadolu dışındaki Türk topluluklarında da aynı ortak duygu ve düşüncelerin oyunlaştırıldığını biliyoruz. Türkiye sınırlarını aşarak Türk dünyasında yapılacak mukayeseli bir araştırma, aynı kaynaktan beslenen ortak kültürün temel unsurlar bakımından ne denli yakın ve sağlam olduğunu gösterecektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Dilaver DÜZGÜN</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 313-322</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Akı, Niyazi: Türk Tiyatro Edebiyatı Tarihi-I. İstanbul 1989, Dergah Yay.</span></div>
<div><span>♦ Akı, Niyazi: XIX. Yüzyıl Türk Tiyatrosunda Devrin Hayat ve İnsanı. Erzurum 1974, Atatürk Üniversitesi Yay., s. 172.</span></div>
<div><span>♦ Akın, Kemal: Ermenek’te Saya. TFA, 3 (66), Ocak 1950, s. 1050.</span></div>
<div><span>♦ Allahverdiyev, Mahmud: Azerbaycan Halk Teatrı Tarihi. Bakü 1978, s. 236.</span></div>
<div><span>♦ Alptekin, Ali Berat: Silifke Kırtıl/Korucuk Köyü Folkloru. Erzurum 1977.</span></div>
<div><span>♦ Anadol, Cemal: Tarihten Günümüze Kadar Dünyada ve İslamiyette Halk İnanışları, Büyü (Sihir- Tılsım). İstanbul, s. 212.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi. İstanbul 1970, Gerçek Yayınevi, s. 351.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Anadolu Seyirlik Köylü Oyunları Üzerine. TFA, 10 (199), Şubat 1966, 3994-3997; 10, (209), Aralık 1966, 4269-4271; 11 (220), Kasım 1967, 4577-4579; 11 (229), Ağustos 1968, 5022-5024; 11 (231), Ekim 1968, 5098-5099; 12 (237), Nisan 1979, 5268-5270; 12 (250), Mayıs 1970, 5613-5614.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Dionisos ve Anadolu Köylüsü. İstanbul 1962, Elif Yay., s. 79.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Drama At The Crossroad-Turkish Performing Arts Link Past and Present-East and West, İstanbul 1991, s. 185.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Geleneksel Türk Tiyatrosu-Köylü ve Halk Tiyatrosu Gelenekleri. İstanbul 1985, İnkılap Kitabevi, s. 574.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Oyun ve Bügü. İstanbul 1974, İş Bankası Kültür yay., 332+XXXII s.</span></div>
<div><span>♦ And, Metin: Türk Köylü Dansları. İzlem yay., s. 123.</span></div>
<div><span>♦ Artun, Erman: Cemal Ritüeli ve Balkanlardaki Varyantları. Ankara 1993, Kültür Bakanlığı yay., s. 152.</span></div>
<div><span>♦ Aydın, Siraç: Tekecik-Koç Katımı. Folklor Postası, 1 (7), Nisan 1945, 8-9.</span></div>
<div><span>♦ Aydınoğlu, Gülali: Delice-Hacıobası Köyünde Yağmur Duası. TFA, 12 (252), Temmuz 1970, s. 5685.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycan Klasik Edebiyatı Kitabhanası-I cilt-Halk Edebiyatı. Bakü 1982.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatına Dair Tedkikler-VII, Bakü 1987.</span></div>
<div><span>♦ Bali, Muhan: Ağıtlar Üzerinde Bir Araştırma, Erzurum 1974, (Basılmamış Doçentlik tezi).</span></div>
<div><span>♦ Baltaoğlu, Radife: Mut-Silifke Yöresi Köy Seyirlik Oyunları Araştırması. Ankara 1984, DTCF Lisans tezi.</span></div>
<div><span>♦ Başgöz, İlhan: Folklor Yazıları, İstanbul 1986, Adam Yay., s. 354.</span></div>
<div><span>♦ Baydemir, Hüseyin: Göztepe Köyü Folkloru ve Etnografyasından Seçmeler. Erzurum 1994, AÜFEF Lisans tezi, s. 120.</span></div>
<div><span>♦ Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller. Erzurum 1992, s. 23.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili; 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul 1988, Gerçek Yayınevi, s. 237.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili: 100 Soruda Türk Folkloru, İstanbul 1984, Gerçek Yayınevi, s. 272.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili: Folklor ve Edebiyat. 2 cilt, İstanbul 1983, Adam Yay.,</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili: Halk Edebiyatı Dersleri. Ankara 1942, DTCF Yay., s. 159.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili: Saya-Anadolu ve Azerbaycan Türklerinin Bir Yörük Bayramı. Folklora Doğru, 42, Eylül-Ekim 1975, 3-9.</span></div>
<div><span>♦ Cawte, E. C.: Ritual Animal Disguise, Cambidge 1978, s. XV+293.</span></div>
<div><span>♦ Cengiz, Haydar: Ilgın’da Saya. TFA 9 (182), Eylül 1964, 3513-3514.</span></div>
<div><span>♦ Çay, Abdülhaluk M.: Hıdırellez Kültür-Bahar Bayramı. Ankara 1990, Kültür Bakanlığı yay., s. 38.</span></div>
<div><span>♦ Çete, Burhaneddin: Mersin’in Tepe Köyü’nde Dodu, TFA, 3 (67), Şubat 1955, 1068.</span></div>
<div><span>♦ Çokal, Mehmet: Yılbaşı Karşılaması. TFA, 6 (127), Şubat 1960, 2079.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü: Halk Edebiyatı Araştırmaları. 2 c., Ankara 1988, Kültür ve Turizm Bakanlığı yay.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü: Anadolu Köy Orta Oyunları (Köy Tiyatrosu), Ankara 1977, TKAE Yay., s. 111.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü: Çomçalı Gelin, TFA, 11 (225), Nisan 1968, 4718.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü: Halk Tiyatrosu. Türt Dünyası El Kitabı, c. III, Ankara 1992,</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea: Mitlerin Özellikleri. (Çev.: Sema Rifat) İstanbul 1993, Simavi Yay., s. 192.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem: Dede Korkut Kitabı. İstanbul 1984, Boğaziçi Yay., s. 223.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem: Oğuz Kağan Destanı-Tercüme Metin Sözlük. Ankara 1988. Hülbe Yay., s. 48.</span></div>
<div><span>♦ Erhat, Azra: Mitoloji Sözlüğü. İstanbul 1989, Remzi Kitabevi, s. 365.</span></div>
<div><span>♦ ES, Selçuk: Konya’da Eski Kış Eğlenceleri. TFA, 13 (262), Mayıs 1971, 5953.</span></div>
<div><span>♦ Ferzeliyev, Tehmasib: Azerbaycan Folklorunda Halk Dram ve Oyun Temaşaları. Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatına Dair Tetkikler-VII, Bakü 1978.</span></div>
<div><span>♦ Frankford Henri: The Birth Of Civilization in the Near East, New York, 1956, s. VII+142.</span></div>
<div><span>♦ Fromm, Erich: Rüyalar, Masallar, Mitoslar (Sembol Dilinin Çözümlenmesi).</span></div>
<div><span>♦ Gazimihal, Mahmut Ragıp: Türk Halk Oyunları Katalogu. I. c., (Baskıya Haz. Nail Tan), Ankara 1991, Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ Gökmen, Muzaffer: Tiyatro Tahlilleri. Ankara 1948, s. 179.</span></div>
<div><span>♦ Gönüllü, Ali Rıza: Alanya’dan Derlenen ‘Yelli Yelemeç’ Oyunu, Erciyes, 178, Ekim 1992, 29.</span></div>
<div><span>♦ Gündoğdu, Hamza; Türk Mimarisinde Figürlü Taş Plastik. İstanbul 1979, Basılmamış Doktora tezi, s. VII+551+XLII.</span></div>
<div><span>♦ Hacıyev, Valeh: Azerbaycan Folkloru Ananeleri (Gürcistandaki Türkdilli Folklor Örnekleri Esasında). Tiflis 1992, s. 119.</span></div>
<div><span>♦ Hassan, Ümit: Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler. Ankara 1986, ‘V yay., s. 363.</span></div>
<div><span>♦ Hooke, S. H.: Ortadoğu Mitolojisi. (çev. Alaaddin Şenel), 1991, İmge Kitabevi, s. 223.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadır: Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar. Ankara 1972, TTK yay., s. 229+10.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir: Makaleler ve İncelemeler. 2 cilt, Ankara 1968-1991.</span></div>
<div><span>♦ Karadağ, Nurhan: Köy Seyirlik Oyunları, İstanbul 1978, Türkiye İş Bankası Kültür yay., s. 179.</span></div>
<div><span>♦ Kaya, Vahap: Van’da Köse Oyunu. TFA, 12 (246), Ocak 1970, 5011.</span></div>
<div><span>♦ Kazmaz, Süleyman: Köy Tiyatrosu. Ülkü (Yeni Seri), 3 (25), 1 Birinciteşrin 1942, 19-22; 3 (26), 16 Birinciteşrin 1942, 9-11; 3 (29), 1 Birincikânun 1942, 15-16; 3 (31), 1 İkincikânun 1942, 10-11; 4 (40), 16 Mayıs 1943, 8-9.</span></div>
<div><span>♦ Kazmaz, Süleyman: Köy Tiyatrosu. Ankara 1950, CHP Halkevleri Bürosu Temsil Yay., s. 119.</span></div>
<div><span>♦ Kırzıoğlu, M. Fahreddin: Koyuncu Türklerde Saya Şenliği ve Kars’ta Derlenen Sayacı Türküleri. TFA 5 (115), Şubat 1959, 1847-1850.</span></div>
<div><span>♦ Köse, Mürsel: Godu Godu (=Kepçe Gelin). TFA, 9 (187), Şubat 1965, 3650-3652.</span></div>
<div><span>♦ Kuru, Mustafa: Omurgalı Hayvanlar. Erzurum 1987, Atatürk Üniversitesi Yay., 735 s.</span></div>
<div><span>♦ Malinowski, Bronislaw: Büyü, Bilim ve Din. (çev.: Saadet Özkal), İstanbul 1990, Kabalcı Yayınevi, s. 248.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin: Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar). Ankara 1989, TTK Yay., s. 644.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin: Türk Kültür Tarihine Giriş. 9 cilt, Ankara 1991, Kültür Bakanlığı yay.</span></div>
<div><span>♦ Önder, Mehmet: Seyirlik Köy Oyunlarının Kaynaklarına Doğru. Türk Kültürü, 365, Eylül 1993, 561-568.</span></div>
<div><span>♦ Örnek, Sedat Veyis: 100 Soruda İlkellerde Din Büyü Sanat Efsane. İstanbul 1971, Gerçek Yayınevi, s. 231.</span></div>
<div><span>♦ Örnek, Sedat Veyis: Etnoloji Sözlüğü. Ankara 1971, DTCF Yay., s. 268.</span></div>
<div><span>♦ Özcan, Ahmet: Bir Köy Geleneği: Saya. Folklor Postası, 1 (5), Şubat 1945, 17.</span></div>
<div><span>♦ Özhan, Mevlüt: Kırşehir’de Oynanan Kız Kaçırma Konulu Dramatik Köy Seyirlik Oyunlarından Örnekler. Türk Folklorundan Derlemeler-1988, s. 121-128.</span></div>
<div><span>♦ Özhan, Mevlüt: Seyirlik Oyunlarda Ak-Kara Çatışması. Türk Folkloru Araştırmaları-1985/1, 71-80.</span></div>
<div><span>♦ Özler, Muammer: Muğla’da Arap Oyunu. TFA, 13 (258), Ocak 1971, 5855.</span></div>
<div><span>♦ Özsağdıç, Mahir: Ürgüp’te Yağmur Duası, TFA, 9 (189), Nisan 1965, 3815-3816.</span></div>
<div><span>♦ Radloff, W.: Sibirya’dan (Seçmeler). (çev.: Ahmet Temir), İstanbul 1976, Kültür Bakanlığı Yay., s. 408.</span></div>
<div><span>♦ Sevengil, Refik Ahmet: Türk Tiyatrosu Tarihi-I-Eski Türklerde Dram Sanatı. Ankara 1969, Devlet Konservatuarı yay., s. 91.</span></div>
<div><span>♦ Seyhan, Özcan: Silifke’de Arap Oyunu. TFA, 10 (206), Eylül 1966, 4183-4185.</span></div>
<div><span>♦ Seyidoğlu, Bilge: Mitoloji Üzerine Araştırmalar-Metinler ve Tahliller. Erzurum 1992, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yay., s. 75.</span></div>
<div><span>♦ Seyidoğlu, Bilge: Mitolojik Dönemde At. Türk Kültüründe At ve Atçılık Kongresi, İstanbul, 11 Mayıs 1994.</span></div>
<div><span>♦ Şeker, Bahattin: Erzincan’da Saya Gezme Geleneği. TFA 10 (213), Nisan 1967, 4383-4385.</span></div>
<div><span>♦ Şener, Sevda: Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar. Tiyatro Araştırmaları Dergisi. 6, 1975, 23-48.</span></div>
<div><span>♦ Şentürk, Ahmet: Gündüzbey’de Yağmur Duası. TFA, 14 (276), Temmuz 1972, 6361.</span></div>
<div><span>♦ Şerbetçi, Alpaslan: Biga ve Çanakkale’de Sayacıya Çıkmak. TFA 13 (258), Ocak 1971, 5857-5859.</span></div>
<div><span>♦ Tecer, Ahmet Kutsi: Köylü Temsilleri. Çığır Mecmuası, 8 (86), İkincikanun 1940, 14-17; 8 (87-88), Şubat-Mart 1940, 57-74.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Mustafa: Kars’ta Koyunun 100’ü. TFA, 14 (221), Aralık 1967, 4602.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman: On iki Hayvanlı Türk Takvimi. İstanbul 1941, DTCF Yay. s. 139.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Şerafettin; Türk Kültür Tarihi-Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe. Ankara 1990, Bilgi Yay. s. 358.</span></div>
<div><span>♦ Uraz, Murat: Türk Mitolojisi. İstanbul 1992, Mitologya Yay., s. 339.</span></div>
<div><span>♦ Uz, Mustafa: Bodi Bostan Oyunu, TFA, 3 (52), Kasım 1953, 831.</span></div>
<div><span>♦ Ülkütaşır, M. Şakir: Folklorda Törenler. Folklor Postası, 1 (8), Mayıs 1945, 8-9.</span></div>
<div><span>♦ Veliyev, Vagıf: Azerbaycan Folkloru. Bakü 1985.</span></div>
<div><span>♦ Yalçın Ali Rıza: Çamşıklı Bölgesinde Kışyarısı, TFA, 10 (212), Mart 1967. 4368-4369. Yalman (Yalkın), Ali Rıza: Cenupta Türkmen Oymakları. c. 1, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ Yüksel, Avni: Çocukların Yağmur Duası, TFA, 9 (189), Nisan 1965, 3720.</span></div>
<div><span>♦ Yüksel, H. Avni: Yıldızeli’nden Kiremit ve Topal Kız Oyunları. TFA, 14 (277), Ağustos 1972. Ziya Gökalp: Türk Töresi, İstanbul 1339, Maarif Vekaleti Yay., 80 s.</span></div>
<div><span>♦ Ziya Gökalp: Türk Medeniyeti Tarihi. İstabul 1976, Kültür Bakanlığı Yay., 416 s.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Abdülhaluk M. Çay, Hıdırellez Kültür-Bahar Bayramı. Ankara 1990, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Pertev Naili Boratav, “Mevsimlik Bayramlar” başlığı altında bu gelenekleri inceler ve konunun çok karmaşık olduğunu belirterek Türkiye genelinde “mevsimlik bayramlardan her birinin törelik ve törenlik nitelikleri her yerde aynı kalmakla beraber tabiat, hava, iklim ve ekoloji şartlarının farklı olduğu yerlerde kutlanma zamanları değişiktir” biçimindeki değerlendirmesinden sonra bu karmaşıklığı az-çok ortadan kaldırmak üzere bir tasnif denemesi yapar. Ona göre bu törenlerden kimilerinin zamanını yerli üretim şartları, bazılarını ise daha genel bir takvim geleneği belirler. Böylece mevsimlik bayramları: I. Özel mevsimlik bayramlar II. Genel mevsimlik bayramlar diye iki büyük kümede toplamak gerekiyor. Birinci kümedeki bayramlar şunlardır: A. Çoban bayramları zinciri: a. koç katımı b. saya (davar yüzü) c. döl. B. Ekinci, meyveci, bağcı bayramları. C. Göç bayramları. İkinci kümedekiler: A. Bahar bayramları: a. nevruz b. çiğdem c. betnem (gavur küfrü ya da kızıl yumurta) d. hıdırellez B. Yaz gün-dönümü. C. Kış yarısı, yıl başı (Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru. İstanbul 1984, s. 211-212 ).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırmalar, Metinler ve Tahliller. Erzurum 1992, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdulkadır İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara 1972, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Seyidoğlu, a.g.y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İnan, a.g.e., s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İnan, a.g.e., s. 183-184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi. İstanbul 1970, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sevda Şener Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar. Tiyatro Araştırmaları Dergisi. 6, 1975, 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul 1980, s. 80-81.; Ziya Gökalp, Türk Töresi, İstanbul 1339, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara 1972, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> İnan, a.g.e., s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bu konuda geniş bilgi için bkz. Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller. Erzurum 1992; Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü. İstanbul 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Seyidoğlu, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İnan, a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İnan, a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Seyidoğlu, a.g.e., s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İnan, a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İnan, a.g.e., s. 164-165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İnan, a.g.e., s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Sevda Şener, Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar. Tiyatro Araştırmaları Dergisi. 6, 1975, 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sedat Veyis Örnek, Etnoloji Sözlüğü. Ankara 1971.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi. Ankara 1990, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İnan, a.g.e., s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügati’t-Türk (çev. Besim Atalay). c. III, Ankara 1986, s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İnan, a.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> İlhan Başgöz, Çömçe Gelin-Bir Anadolu Yağmur Töreninin Kökeni ve Dağılımı Üzerinde Bir Araştırma. Folklor Yazıları, İstanbul 1986, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Abdulkadir İnan, Yağmur Duası Çömçe Gelin. Makaleler ve İncelemeler. Ankara 1968, s. 481.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara 1972, s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> İnan, a.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi. c. I, Ankara 1989, s. 444.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> “Üreme mevsiminde su kenarlarında toplanan erkek kurbağalar, kendi türünün dişilerini uyarmak üzere bağırmaya başlarlar. Bazıları ise su içerisinde aynı davranışı gösterirler. Boğazdaki ses telleri sayesinde her tür kendine özgü sesler çıkarır. Bu özel sesler nedeniyle ilkbaharda aynı türün erkek ve dişileri çiftleşmek için birbirlerini kolaylıkla bulurlar (. ) Kurbağalar bir tehlikeyi haber vermek üzere de koro halinde bağırırlar. Bu durum yağmurlu ilkbahar gecelerinde sık sık görülür”. (Mustafa Kuru, Omurgalı Hayvanlar. Erzurum 1987, s. 269).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Sembol mahiyetindeki bazı hayvan figürlerinin sanat işlemelerine yansıması konusunda bkz. Hamza Gündoğdu, Türk Mimarisinde Figürlü Taş Plastik. İstanbul 1979, Basılmamış Doktora tezi VII+551+XLII s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Ögel, a.g.e., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> İnan, a.g.e., s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Ögel, a.g.e., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller. Erzurum 1992, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> İnan, a.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> İnan, a.g.e., s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/torensel-nitelikli-koy-seyirlik-oyunlarinin-kaynaklari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı. İstanbul 1988, s. 224.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Döneminde Çok Sesli Müzik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-cok-sesli-muzik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-cok-sesli-muzik</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Döneminde Çok Sesli Müzik
Cumhuriyet döneminin en önemli ürünlerinden biri de, hiç şüphesiz ki güzel sanatlar alanında yapılan çalışmalardır. Bu alanda yapılan çalışmaların en büyük parçaları da 1924 yılında kurulan “Musiki Muallim Mektebi” ve 1936 yılında kurulan “Ankara Devlet Konservatuvarı”dır. I. Müzik Eğitimi Çalışmaları Ankara’da müzik öğretmeni yetiştirecek okul fikri, dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Vasıf Çınar zamanında gerçekleşmiştir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66d9bf7ea.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Döneminde, Çok, Sesli, Müzik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Cok-Sesli-Muzik-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html">Cumhuriyet Döneminde Çok Sesli Müzik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Bülent ALANER</strong></span></a>
</p><p>Cumhuriyet döneminin en önemli ürünlerinden biri de, hiç şüphesiz ki güzel sanatlar alanında yapılan çalışmalardır. Bu alanda yapılan çalışmaların en büyük parçaları da 1924 yılında kurulan “Musiki Muallim Mektebi” ve 1936 yılında kurulan “Ankara Devlet Konservatuvarı”dır.</p>
<p><span><strong>I. Müzik Eğitimi Çalışmaları</strong></span></p>
<p>Ankara’da müzik öğretmeni yetiştirecek okul fikri, dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Vasıf Çınar zamanında gerçekleşmiştir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde, müzik öğretmenleri genellikle müziğe yakınlığı olan ancak hiçbir resmi müzik eğitimi almamış kişiler arasından seçilmekte idi. Eğitim sisteminde yenilikler yapılırken, Batı müziğinin de okullarda yer alması söz konusu olmuştu. Bu proje için de eldeki tek kaynak, Mızıka-i Humayun’un Cumhuriyet dönemindeki devamı olan “Riyaset-i Cumhur Flarmonik Orkestrası” sanatçıları idi. Bir Musiki Muallim Mektebi açılacak olursa, Riyaset-i Cumhur Flarmonik Orkestrası üyelerinden öğretmen tayini mümkündü. İşte bu doğrultuda 4 Kasım 1924 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak “Musiki Muallim Mektebi” adı altındaki okul Ankara’nın Cebeci semtinde Şakir Ağa adlı bir kişinin otel olarak yaptırdığı binada eğitim ve öğretime başlamıştır. 1925-1926 ders yılında eski Azerbaycan Büyükelçiliği’nin bulunduğu binaya taşınan okulun asıl binasının temeli, 7 Mayıs 1928 tarihinde atılmıştır. Okulun planı, dönemin ünlü mimarlarından Dr. Ernst Egli tarafından çizilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Yeni binanın yapısı 1933 yılında daha da genişletilerek ana binaya bir köprü koridor ile bağlanan ve “on odalar” diye anılan bölüm ilave edilmiştir.</p>
<p>Musiki Muallim Mektebi’nin ilk yıllarda kendi harcaması olmadığı için, Erkek Muallim Mektebi’nin misafiri olarak her türlü gereksinimi buradan karşılanıyordu.</p>
<p>Okulun ilk öğrenci kadrosunu, Erkek Muallim Mektebi’nden seçilmiş olan altı öğrenci oluşturmuştur. Daha sonraları İstanbul Balmumcu Öksüzler Yurdu’ndan altı öğrenci daha getirilerek, bu sayı on ikiye çıkarılmıştır. 1925-1926 ders yılında ise öğrenci kadrosu kırk kişiye ulaşmıştır. Sonraki yıllarda bu sayı hızla artarak 1935-1936 ders yılında altmış yedisi kız öğrenci olmak üzere mevcut yüz kırk dokuza ulaşmıştır.</p>
<p>Okulun ilk eğitimcileri “Riyaset-i Cumhur Flarmonik Orkestrası” sanatçılarından seçilmiştir. İlk dönemlerinde kendine özgü bir yönetmeliği bulunmayan bu okulda, yalnızca Fransızca ve müzik dersleri okutulmakta idi. Dana sonraları çıkartılan yönetmelikle, okulun öğrenim süresi dört yıl olarak belirlenmiş, bunun ilk üç yılı normal eğitime, son sene ise pratiğe ayrılmıştır. Okula alınacak öğrencilerin yaş sınırı ise on üç-on yedi olarak belirlenmiştir.</p>
<p>Musiki Muallim Mektebi, yalnızca orta dereceli okullara müzik öğretmeni yetiştiren bir kurum olarak kalmış, 1936 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’nın açılması ile birlikte bir süre aynı binada eğitimlerini sürdürmüşler, daha sonraları ise “Gazi Terbiye Enstitüsü”nün kurulması ile beraber, bu enstitünün müzik bölümü olarak, şimdi Gazi Üniversitesi Rektörlük bahçesi içerisinde kalan “Zuckmayer Binası” olarak anılan yere nakledilmişlerdir. Günümüzde bu kurum “Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü” adı altında kendi amacına uygun olarak eğitim-öğretim görevini başarı ile sürdürmektedir.</p>
<p>Gerçekte, genç Türkiye Cumhuriyeti geliştikçe, Atatürk devrimleri genişlemekte, Türk Ulusu, Batı Uygarlığı yolunda önemli adımlar atmaktadır. Ancak, müzik alanındaki çalışmalarda bir yetersizlik gözleniyordu. Müzik ve sahne sanatlarının temeline inmek ve ilk iş olarak da bir konservatuvar kurma zorunluluğu ortaya çıkıyordu. O zamanki şartlara göre, kendi başımıza bir konservatuvar kurma fikri olanak dışı idi. Batı’dan bir müzik otoritesi getirtmek ve konuyu onun eline bırakmak gerekiyordu.</p>
<p>1934   tarihinde Berlin’de öğrenci müfettişi olan Cevat Dursunoğlu’ndan, dönemin Milli Eğitim Bakanlığı, konservatuvarın organizasyonunu yapabilecek bir uzman bulunmasını istedi. Dursunoğlu, yaptığı çalışmalar neticesinde, dünyaca ünlü Alman besteci ve eğitimcisi Paul Hindemith’i Türkiye’ye gelmesi için ikna etti ve Hindemith ile 27 Mart 1935 tarihinde Berlin’de bir anlaşma imzaladı.</p>
<p>Bu anlaşma gereğince Hindemith, Türkiye’deki müzik kurumlarının yeni baştan organizasyonları işlerinde bakanlığın danışmanı olarak incelemelerde bulunacak, konservatuvarın esaslarını hazırlayacak ve çalışmalarının sonucunda bakanlığa bir rapor verecekti.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Paul Hindemith, 6 Nisan 1935 tarihinden itibaren çalışmalarına başlamış ve kırk gün kadar süren araştırmasından sonra, tekrar 4 Mart 1936 tarihinde ikinci çalışmasına girişmiştir.</p>
<p>Hindemith’in 19 Ocak 1937 tarihli kontratında, “Hindemith, Flarmoni Orkestrası ve Müzik Öğretmen Okulu’nda Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı emrinde çalışacak, müzik öğretmenleri yetiştirilmesi ile meşgul olacak ve müzik sanatına ait işlerde Kültür Bakanlığı’na danışmanlık edecektir” ibaresi yer almaktadır. 11 Ağustos 1937’de yapılan son kontratta, bu maddeye “ve genel olarak Türkiye’de müzik kültürünün yayılmasına ve müzik sanatına ait işlerde Kültür Bakanlığı’na danışmanlık edecektir” kaydı ilave edilmiştir.</p>
<p>Görülmekte ki Paul Hindemith’ten müzik işlerimizi yurt çapında ele alması ve raporlarını bu doğrultuda hazırlaması istenmektedir.</p>
<p>Hindemith, çalışacağı alanların sınırlarını öğrenebilmek amacı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na şu soruları yöneltmiştir:</p>
<p>“Okulu idare edecek miyim? Orkestrayı idare edecek miyim? Yoksa her ikisini de beraberce mi idare edeceğim? Kompozisyon dersleri verecek miyim? Kadrolar ile uğraşacak mıyım? Raporumda yaptığım tekliflerin uygulanmasına eşlik edecek miyim?”</p>
<p>Paul Hindemith, bu soruların arkasından, halk müziği arşivinin oluşturulması için, Türk bestecileri ile çalışması gerektiğini, İzmir’de bir konservatuvar açılması ve İstanbul Konservatuvarı’nda yenilik yapılması gerektiğini Ağustos 1935 tarihli mektubunda belirtmiştir.</p>
<p>Hindemith 1936’da “Türk Müzik Hayatını Kurtarmak İçin Teklifler” başlıklı yazısında, konservatuvara önemli bir yer ayırmıştır. O’na göre müzik okulları üç bölümden oluşmalıdır. Bunlar;</p>
<ol>
<li>Serbest Müzik Okulları (konservatuvarlar)</li>
<li>Öğretmen yetiştiren okullar (müzik öğretmen okulu)</li>
<li>Tiyatro Okulu’dur.</li>
</ol>
<p><span><strong>Hindemith Yönetmeliği</strong></span></p>
<p>Bugün yürürlükte bulunan konservatuvar yönetmeliklerinin kökleri, tiyatro bölümü hariç 20 Nisan 1936 tarihinde Hindemith’in taslağını çizdiği yönetmeliğe dayanır. Yönetmeliğe esas olacak noktalar kısa maddeler halinde sıralanmıştır.</p>
<p><strong>A-</strong> Bu kısımda, konservatuvarın amacı, idare ve eğitim şekilleri, eğitimin başlama ve bitiş tarihleri, adayların hazırlayacakları belgeler, genel olarak müzik ve şan bölümlerine girecek kız ve erkek öğrencilerin yaş sınırları, kesin kabul sınavları, ilk sınıflar, gündüzlü öğrencilerden alınacak para miktarları, konservatuvardan ayrılma koşulları, okutulacak dersler, her öğrencinin haftalık esas meslek ders saatleri, öğrenciye verilecek çalgılar ve bunların korunması, konservatuvar kütüphanesinden öğrenci ve öğretmenlerin yararlanma koşulları, çalışma odaları, konferans akşamları, öğrencilerin dışarıda izin almadan müzik faaliyetlerine katılamayacakları gibi konular, en ince ayrıntılara dek belirlenmiştir.</p>
<p>Yönetmelikte, okutulacak olan dersler altı grupta toparlanmıştır.</p>
<ol>
<li>Teori sınıfı. Esas ders “kompozisyon”. Yardımcı dersler, bütün müzik ve şan sınıfları ile beraber olmak üzere çalgı kursları, form bilgisi ve müzik tarihi.</li>
<li>Piyano ve piyano ile oda müziği.</li>
<li>Yaylı ve nefesli çalgılar ve bunların oda müziği.</li>
<li>Okul orkestrası, okul korosu ve keman korosu.</li>
<li>Şan.</li>
<li>Pedagoji sınıfı (Yalnızca Müzik Öğretmen Okulu kısmı için).</li>
</ol>
<p><strong>B-</strong> Bu bölümde ise, sene sonu ve mezuniyet sınavlarının ne şekilde yapılacağı, sınav komisyonları, öğrencilerden istenecek olan program ve notlar hakkında bilgi verilmektedir.</p>
<p>Paul Hindemit’in konservatuvar kuruluşu için verdiği raporlardan, hemen hemen bütün yönleri ile yararlanılmıştır. Bu raporlardan birinde aynen şu cümleler göze çarpmaktadır:</p>
<p>“Müzik yaşamının ilerleyen gelişmesi ile birlikte, bir nota yazım ve basım evine ihtiyaç olacaktır. Başlangışta bu kurum ders ihtiyaçları için çalışacağından, nota yazım ve basım evinin kanservatuvara bağlı olmasını tavsiye ederim.”</p>
<p>Hindemith’in bu önerisi üzerine, Almanya bağlantılı olarak kimi çalışmalar yapılmış, ancak daha sonraları bu çalışmadan vazgeçilmiştir. Ancak 1910 yılında Yahya Günşen’in öncülüğünde bir nota yazım merkezi kurulmuş. Daha sonraları bu merkez 1911 yılından itibaren öğrenci yetiştirmeye başlamışsa da 1989 yılında kapatılmıştır.</p>
<p>Yine Hindemith yazdığı raporlardan birisinde, Musiki Muallim Mektebi’nin yalnızca müzik öğretmeni yetiştirmekten başka hiçbir işe yaramayacağını ve esas amaca tam olarak hizmet edemediği için, bu okulun bir an önce konservatuvara dönüştürülmesini önemle vurgulamıştır. Bunun gerekçesini ise şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>“Şimdiki bina, verimli bir çalışma için elverişli değildir. Geleceğin sanatçıları için düzenli bir ders programı bulunmamaktadır. Bir kısım öğretmenler ise, ihtiyacı karşılayacak nitelikte değildir. Alınan öğrencilerin pek çoğu yeteneksizdirler. Bunlar, diğer yetenekli öğrencilerin çalışmalarına engel olmaktadır. Bunun için şu andaki öğrencilerin bir sınavdan geçirilerek, başarısız olanların okulla ilişkilerinin kesilmelerini ve eğitimin de Avrupa’dan getirtilecek öğretmenlerle sürdürülmesi tavsiye olunur.”</p>
<p>Bu rapor sonucunda öğrenciler bir sınava tâbi tutulmuşlardır. Sınav sonucunda kırk altı öğrenci başka okullara dağıtılmış, seksen altı öğrenci ise okulda kalmıştır. Bu sınavların 6-12 Mayıs 1936 tarihleri arasında yapılmasından dolayı, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın açılış tarihi 6 Mayıs 1936 olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>1982 yılına kadar Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak eğitim ve öğretim faaliyetini sürdüren Ankara Devlet Konservatuvarı, aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’ne bağlanmıştır.</p>
<p>İlk kurucu Ankara’daki konservatuvar olmakla beraber, bugün yurdumuzda;</p>
<ol>
<li>Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (İzmir),</li>
<li>Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (İstanbul),</li>
<li>İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (İstanbul), 562</li>
<li>Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi (Ankara),</li>
<li>Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Eskişehir), f- Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Adana), g- Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Edirne), h- Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Ankara), i- Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Bursa), j- Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (Afyon),</li>
</ol>
<p>1826 Mızıka-i Humayun ile dikilen fidanların Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki en güzel filizlenmiş biçimleri, hatta meyvalarıdır.</p>
<p><span><strong>II. Çoksesli Müzik Çalışmaları</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet Türkiyesi’nde ulusal karakterlerin yaşaması fikrini ilk kez Mahmut Ragıp Gazimihal’den öğrenmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Gazimihal 1928 yılında yazdığı “Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> adlı kitabının önsözünde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin müzik sanatı alanındaki gelişimi hakkında şu sözlere yer vermiştir:<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>“Büyük kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, ilk inkılapçı nutuklarından birinde, memleketimizde sanat müesseseleri ve konservatuvarlar açılmak lüzumunda da ısrar etmişti. Şu sözü tarihe geçti: ‘Sanayi-i Nefise’yi Kabul Etmeyen Bir Dini Kabul Edemeyiz.’ Cumhuriyet erkanının umumi himmetleri, bu irşadlar arkasından ve musiki teşkilatımızın asri bir şekilde kurulması gayesi peşinde birbirini takip etti. ‘İstanbul Konservatuvarı’, arkasından ‘Ankara Musiki Muallim Mektebi’ açıldı. İkisinin de ayrı ve ulvi gayeleri var. Programlardaki cezri maddeler gençliği sevindirdi. O gençlik ki, tarihi ananelerin kıskançlıkla saklanması lüzumunu da müdriktir. Itri’nin ‘Kar’larını ihmal etmekle Süleymaniye Camii altına bomba koymak arasında hiç bir fark görmüyoruz. İstanbul, bir de “Güzel Sanatlar Birliği” açdı: Bu son müessese, her yerde olduğu gibi flarmonik resmi halk konserleri tesisine çalışıyor. Avrupa’ya talebe gönderiliyor. Hülasa, çiçekleri ile her tarafı süsleyecek taze bir sanat baharının arifesindeyiz.</p>
<p>Fakat, teşkilattan ayrı bir de ‘eser’ müessesesi vardı. Gençlik, ecnebi nağmelerin müstakil manasına esir yaşamak istemiyor, zorla değil ya. Bu nağmeler bir tahsil, umumi bir terbiye ve istifade vasıtasından ibaret neden kalamasın, diyor. İstiyor ki, öz Türk zevki, muazzam sanat eserlerine inkılabla, orkestralar, operalar halinde milli bir terbiye aleti halini alsın, içtimai bir kuvvet olsun”.</p>
<p>Türk zevkinin her türlü iskolastik tasannulardan ari, saf ve tabii seslerini toplamak ihtiyacı işte bu arzulardan doğdu. İstanbul Konservartuvarı’nın hariminde toplanan üstad gençler, bu yolda çalışmaya karar verince, karşılarında, arzularını alaka ve samimiyetle dinleyen müdrik şehreminimiz Muhiddin Bey’i buldular. Kendisinden seri ve kafi ilk muaveneti gördüler. Neticede, bizde de musiki halkiyatı başladı, ilk türkü desteleri çıktı.</p>
<p>“Mukaddememize şu bir kaç tariz kelimesini sokmak ayrıca tarihi bir vazife halini aldı: Bazı kimseler, toplanan halk seslerinin, müverrihlere, etnoğraflara mehaz vazifesi görmekle kalmasını istemektedirler. Neler de yazmıyorlar. Fakat, neden? Mantık ne? İşte bunları anlamağa imkan yok.</p>
<p>Musiki nasyonalizmi artık her tarafı sarmış, bir ictihat olduğu için, yeni tarih, her yerde bu nev’ – sözden ibaret- itirazları kaydediyor. Fakat her yerde zaferi kazanan gençlerdir. Hele bizim için muvaffakiyet ne kolay.”,</p>
<p>Gazimihal’in önsözünden de anlaşılacağı üzere genç Türkiye Cumhuriyeti’nde yoğun bir sanat hareketleri göze çarpmaktadır. Yine aynı önsözden anlaşıldığı üzre Batı müzik kültürünü yaygınlaştırırken kullanılması gereken malzemenin halk müziği olması gerekliği özellikle vurgulanmaktadır. Bu da bize Cumhuriyet Türkiyesi’nde ulusalcılık akımlarının başlangıcını göstermektedir.</p>
<p>Türkiye’de müzikte ulusalcılık akımı dendiğinde, ilk olarak, “Türk Beşleri” diye de anılan beş besteci ve eğitimci karşımıza çıkmaktadır. Bu isimler:</p>
<ul>
<li>Ahmet Adnan Saygun</li>
<li>Ulvi Cemal Erkin</li>
<li>Necil Kazım Akses</li>
<li>Cemal Reşit Rey</li>
<li>Hasan Ferit Alnar’dır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></li>
</ul>
<p>Türkiye’de Cumhuriyet yönetimlerinin, ulusalcılık ve ulusal kültürü çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma ilkelerinin süreklilik gösterdiği gözlenmektedir. Bu konudaki temel nitelikteki örneklemeleri şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>Mızıka-i Humayun’un tüm kadrosu ile beraber Ankara’ya taşınması ve 2021 sayılı yasa ile Cumhurbaşkanlığı’na bağlı bir orkestra haline dönüştürülmesi,</li>
<li>Mızıka-i Humayun’un askeri bando kısmının Armoni Mızıkası’na dönüştürülüp Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması,</li>
<li>1936 yılında 4701 sayılı yasa ile “Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası” kuruluşu,</li>
<li>1957 yılından itibaren 6940 sayılı yasa ile aynı orkestranın “Riyaseti Cumhur Senfoni Orkestrası” adını alışı,</li>
<li>1947 yılında ilk bale okulunun İstanbul’da kurulması ve sonradan aynı okulun 1950 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’na bağlanması,</li>
<li>1930 yılında Gülhane Parkı’nın Alay Köşkü’nde ilk “Opera cemiyeti”nin kuruluşu,</li>
<li>1936 yılında dünyaca ünlü yönetmen Karl Ebert’in Türkiye’ye gelişi ile beraber, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda Tiyatro Bölümü ve Opera Bölümü’nün kuruluşu,</li>
<li>1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu,</li>
<li>1949 yılında özel yasa ile çalışmaya başlayan “Ankara Devlet Opera ve Balesi” nin oluşumu,</li>
<li>1948 yılında çıkartılan 2545 sayılı “Harika Çocuklar Yasası”nın oluşumu, Cumhuriyet Türkiyesi’nde devletin sanata karşı verdiği üstün uğraşıların bir bölümü olarak bizlere yansımaktadır.</li>
</ol>
<p><span><strong>Cumhuriyet Dönemi’nde Opera</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet döneminde operalar, operetler, müzikaller ve revüler bestelemiş ilk besteci olarak karşımıza Cemal Reşit Rey çıkar. Rey’in ilk operaları ise Sultan Cem, Zeybek ve Köyde Bir Facia dır. Lüküs Hayat isimli operet ise Cemal Reşit Rey’in anılardan hiçbir zaman silinmeyecek ve kimi zamanlar’da filmleştirilmiş olan çok önemli bir çalışmasıdır.</p>
<p>1934 yılına gelindiğinde ise Ankara, yurt çapında önemli bir sanat olayı ile karşı karşıya kalmakta idi. “Beşler” olarak da nitelendirilen gurubun genç müzikçilerinden Ahmet Adnan Saygun, üç perdelik “Öz Soy” adlı operasını İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’ye ziyareti sırasında, uygulanan devlet protokolu gereğince 19 Haziran 1934 günü akşamı Ankara Halkevi’nde devlet başkanlarının huzurunda sahneye koydu. Böylece 1934 yılında ilk kez ulusal bir Türk Operası sergilenmiş oluyordu.</p>
<p>Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişlerinin 15. yıldönümü nedeni ile Saygun’un bestelediği “Taşbebek” operası 27 Aralık 1934 yılında, Necil Kazım Akses’in de aynı nedenle bestelediği “Bayönder” operası 28 Aralık 1934 yılında Ankara Halkevi’nde Atatürk’ün huzurunda ilk kez sergilendi.</p>
<p>1936-1945 yılları arasında ise ünlü tiyatro rejisörü Karl Ebert’in Türkiye’ye gelip Ankara Devlet Konservatuvarı’nda tiyatro okulunu ve opera stüdyosunu kurduğu gözlenir.</p>
<p>Karl Ebert’in Ankara Devlet Konservatuvarı’nın opera stüdyosundaki eğitim öğretimle ilgili çalışmaları, başlangıçta, uluslararası opera literatürünün bilindik eserlerinden alınan örneklerle ve Türkçeleştirilmiş metinler halinde oluşturulduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu alanda öğrencilerin sahneye koydukları ilk oyun, Wolfgang Amedeus Mozart’ın “Bastien und Bastienne” adlı operasıdır.</p>
<p>1949 yılında ise özel bir yasa ile çalışmalara başlayan Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kuruluşu, Cumhuriyet dönemi müzik hareketlerinin önemli bir parçasıdır. Aynı dönemlerde Ankara Devlet Opera ve Balesi’ne bağlı olarak çalışmalarını sürdüren diğer bir kuruluş ise İstanbul Devlet Operası ve Balesi’dir.</p>
<p>Ankara Devlet Operası’nın kuruluşunda önemle yer alması gereken opera orkestrası, korosu ve balesinin de 1950-1952 yıllarından itibaren organize edilmelerine başlanmış olması, bu üç ayrı ünitenin zamanla üstün düzeyde bir bütün oluşturmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p>Günümüzde opera ve bale kurumlarına bakıldığında;</p>
<ol>
<li>Ankara Devlet Opera ve Balesi</li>
<li>İstanbul Devlet Opera ve Balesi</li>
<li>İzmir Devlet Opera ve Balesi</li>
<li>Mersin Devlet Opera ve Balesi kurum olarak karşımıza çıkar.</li>
</ol>
<p><strong><span>İlk Ulusal Türk Operası: “Öz Soy</span></strong><span> Destanı”</span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Münir Hayri Egeli’nin librettosunu oluşturduğu ve Ahmet Adnan Saygun’un üç perde olarak bestelediği “Öz Soy” operası, İran Şahı Rıza Şah Pehlevi’nin Türkiye’ye ziyareti nedeni ile bestelenmiş ve ilk kez 19 Haziran 1934 tarihinde sergilenmiştir.</p>
<p>Operanın konusunu tüm ayrıntıları ile Atatürk’ün verdiği bilinmektedir. Konu ile yakından ilgilenen Atatürk, hazırlanan metni sık sık gözden geçirip denetlemiş ve uyarıcı yardım ve eleştirileri ile konunun daha da güçlenmesine yardımcı olmuştur.</p>
<p>Konu Türk-İran tarihini birleştiren mitolojidir. Türk ve İran halkları arasındaki ilişkinin, bir soyun iki kardeş boyu ülküsüne temel olarak değerlendirilmesidir. Öz Soy’daki mitolojiye göre, yeryüzünde insanlar türedikten sonra, karanlık ve aydınlık arasında çatışmalar başlamıştır. Günün birinde karanlığa yenik düşen insanlık, İranlı şair Firdevsi’nin Şehname’sine konu olmuştur. Günün birinde “Gave” adlı bir kahraman, karanlığı yok edip aydınlığı ortaya çıkarmıştır. Yeniden aydınlığa kavuşan insanlar Feridun adlı bir kişiyi kendilerine lider olarak seçmişlerdir. Feridun’un oğullarından “Tur” tüm Asya’ya egemen olarak Turanilere ata olmuş, “İraç” ise İran’da kalarak İranilere ata olmuştur. Bu mitolojiye göre Türk ve İran halkları kardeş olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p><span><strong>Türk Balesi’nin Kuruluşu:</strong></span></p>
<p>Klasik Türk Balesi’nin kurulması işine, 1947’de Londra’daki “Sadler’s-Wells” bale okulunun Müdiresi “Ninette de Valois”in İstanbul’a davet edilmesi ile başlandı. Bu davet üzerine Valois 1947 yılında İstanbul’a gelmiş ve yazdığı rapor doğrultusunda 6 Ocak 1948 tarihinde İstanbul Yeşilköy semtinde ilk bale okulumuz kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Okul, 1950 yılının sonbaharında Ankara Devlet Konservatuvarı’na taşındı ve bu kurumun bir bölümü olarak eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. Bale okulunun ilk kurulduğu zamanlar 20 öğrencisi olduğu bilinmektedir. Okul ilk mezunlarını 1957 yılında verdi ve ilk bale gösterisi de aynı yıl Şef Halil Onayman’ın yönetiminde Konservatuvar öğrenci orkestrasının eşliği ile gerçekleşti.</p>
<p>Günümüzde bale eğitimi veren konservatuvarlarımız, a- Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı b- Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı c- 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı d- Anadolu Üniversitesi devlet Konservatuvarı’dır (2002-2003 öğretim yılı itibariyle).</p>
<p><strong>Harika Çocuklar Yasası:</strong><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>“İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair kanun”</p>
<p>Kanun No: 5245</p>
<p>Kabul Tarihi: 07.07.1948</p>
<p><strong>Madde 1-</strong> Musiki sahasında olağanüstü istidat gösteren, Münir Biret kızı 1941 doğumlu İdil Biret’i ve Nuri Kan kızı 1936 doğumlu Suna Kan’ı bu kanunun esasları ve 8 Nisan 1929 tarihli ve 1416 sayılı kanunun bu kanuna aykırı olmayan genel hükümleri uyarınca musiki tahsil etmek üzere yabancı memleketlere göndermeğe Milli Eğitim Bakanı yetkilidir.</p>
<p><strong>Madde 2-</strong> Milli Eğitim Bakanlığı, İdil Biret ve Suna Kan’ın öğrenim hayatını, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı, Yüksek Öğretim Genel Müdürü, Güzel Sanatlar Genel Müdürü, Devlet Konservatuvarı Müdürü, Devlet Konservatuvarı Öğretmenler Kurulunca seçilecek üç müzik öğretmeni ve Milli Eğitim Bakanı’nın uygun göreceği bir uzmandan müteşekkil bir komisyon marifetiyle takip ettirir. Bu kurul, gereken hallerde Milli Eğitim Bakanı’nın daveti üzerine toplanır. Bu kurulun görevleri şunlardır:</p>
<ol>
<li>İdil Biret ve Suna Kan hakkında uygulanacak mesleki ve genel öğrenim planını ve öğrenim müddetini, yabancı memleketlerdeki uzmanların da düşünce ve tekliflerini almak suretiyle hazırlamak ve gereken hallerde ayrı suretle uzmanların fikir ve tekliflerini aldıktan sonra değiştirmek,</li>
<li>Bu plana göre öğrenimlerinin gelişmesini çocukların devam ettikleri kurumların müdür veya uzmanlarından her yıl alınacak ve gereken hallerde uzmanlardan istenilecek raporlarla takip etmek,</li>
<li>Bu öğrencilerin öğrenimde ilerleyişlerini tatmin edici bulmadığı zaman kendilerini memlekete çağırmak hususunda karar vermek.</li>
</ol>
<p><strong>Madde 3-</strong> Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olan çocukların ana-babası veya vasisi, bu mümkün olmadığı taktirde bunların münasip görecekleri kimse, öğrenci ile birlikte gönderilir. Bu zatın çocuğa bakabilecek yaşta ve durumda olması gerekir. Bu suretle öğrenci ile birlikte gönderilecek kimseye bir defaya mahsus olmak üzere gidiş ve geliş yollukları ve çocuk 16 yaşını dolduruncaya kadar öğrencinin gönderileceği yerin öğrenci ödeneği miktarınca aylık ödenek verilir.</p>
<p><strong>Madde 4-</strong> Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olağanüstü sanat istidatlı çocuklar, öğrenim hayatlarında umulan sonucu vermeden memlekete geri çağrıldıkları taktirde, hiçbir tazminat kovuşturmasına bağlı olmayacakları gibi, hizmet ödeviyle de yükümlü tutulamazlar. Tahsillerini başarı ile bitirip döndükleri zaman mecburi hizmet ödevi ile yükümlü tutulmazlar. Kanuna uygun mazereti olmadan, kendiliğinden tahsili yarı bırakır veya tahsilini bitirdikten sonra memlekete geri dönmezse, gerek kendileri, gerek beraberinde gönderilmiş olan kimseler için ihtiyar olunmuş bütün masraflar tutarı öğrenciden veyahut veli veya vasisinden tahsil olunur. Öğrencinin yabancı memlekete gönderilebilmesi için, veli veya vasisinin bu yolda kefilli bir taahhüt senedi vermesi gerekir.</p>
<p><strong>Madde 5-</strong> Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olağanüstü istidatlı çocukların ve beraberlerinde yollanacak kimselerin aylık ödenekleriyle yollukları, öğrencilerin yerleştirildikleri okul veya müesseselere yemekli ve yatılı pansiyoner olarak yatırıldıkları taktirde aylık ödenekleri yerine ilgili kurumlara ödenecek pansiyon ücretleri ve genel olarak o öğrencilerin her türlü tedris, vasıta ve malzeme giderleri de ödenir.</p>
<p><strong>Geçici Madde-</strong> Bu kanun gereğince 1948 yılı içinde yapılacak harcamalar, 1948 yılı Bütçe Kanununa bağlı (A) işaretli cetvelin Milli Eğitim Bakanlığı kısmındaki 587. (yabancı memleketlere gönderilecek öğrencilerin her çeşit giderleri) bölümünün 13. (çeşitli giderler) maddelerinden ödenir.</p>
<p><strong>Madde 6</strong>– Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>
<p><strong>Madde 7</strong>– Bu kanunu Maliye ve Milli Eğitim Bakanları yürütür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. A. Bülent ALANER</strong></span></a>
</p><p>Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 323-328</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: Osmanlılar’dan Günümüze Belgelerle Müzik Yayıncılığı, Ankara 1985, Anadol Yayılcılık.</span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: Osmanlılar’da Çoksesli Müzik Hareketleri, (Sanatta Yeterlik Tezi), Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 1990.</span></div>
<div><span>♦ ALANER, A. Bülent: Tarihsel Süreçte Müzik, Eskişehir 2000, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No: 1179.</span></div>
<div><span>♦ GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp: Türkiye Avrupa Musiki Münasebetleri, İstanbul 1939, Maarif Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp: Musiki Sözlüğü, İstanbul 1961, Milli Eğitim Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ HACI, Emin Efendi: Nota Muallimi, İstanbul 1302, Zartaryan Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ ORANSAY, Gültekin: Batı Tekniği İle Yazan 60 Türk Bağdar, Ankara 1965, Küğ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTUNA, Yılmaz: Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi (12 cilt), İstanbul 1966, Hayat Kitapları.</span></div>
<div><span>♦ SEVENGİL, Refik Ahmet: Opera Sanatı İle İlk Temaslarımız, İstanbul 1959, Maarif Matbaası. ÜNGÖR, Etem Ruhi: Türk Marşları, Ankara 1966, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Malumat Gazetesi ve ekleri.</span></div>
<div><span>♦ Şehbal Dergisi (1910).</span></div>
<div><span>♦ Servet-i Fünun Gazetesi koleksiyonu.</span></div>
<div><span>♦ Ceride-i Havadis Gazetesi koleksiyonu.</span></div>
<div><span>♦ Bülent ALANER özel arşivinde bulunan fotoğraf, yaprak nota ve belgeler.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Dönemin Milli Eğitim Bakanlığı mimarlarından olan Dr. Ernst Egli, dört bin sekiz yüz kırk yedi metrekarelik bir alan içerisine “Musiki Muallim Mektebi” mimari projesini hazırlamıştır. Proje, içeride avlusu bulunan bir medreseden esinlenerek hazırlanmıştır. Avlunun orta yerinde, mermerden yapılmış sade güzel bir havuz ve şadırvan mevcuttur. Avlunun içi ve giriş zemini “Ankara Taşı” ile döşenmiştir. Giriş duvarlarına ise okulun baş harfleri olan M. M. M. harfleri kazınmıştır. Üzülerek belirtmek gerekir ki günümüzde, bu tarihi kurum Mamak Belediyesi tarafından kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Alaner, A. Bülent: “O’nunla Birlikte Ankara Devlet Konservatuvarı’nın 50. Yılına Doğru”, Sirena, 2, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Biyografisi için bakınız: Alaner, A. Bülent: “Mahmut Ragıp Gazimihal”, Cumhuriyet Dönemi Eğitimcileri, Ankara 1987, s. 253-264. “Unesco Türkiye Milli Komisyonu”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Gazimihal, Mahmut Ragıp: “Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz”, 1928, Maarif Matbaası, 232 s. “Eski harflerle”. Çev: A. Bülent Alaner, Yayınlanmadı. Orj: A. Bülent Alaner’in özel arşivinde.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Günümüz harflerine transkriptini yaptığımız bu eserin önsözünü, etik anlayışımızdan dolayı sadeleştirmeden yayınlamayı uygun gördük.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Söz konusu bestecilerin hayat hikayeleri zaman içerisinde pek çok kaynakta yayınlandığı için burada yaşam hikayelerine değinmeden yalnızca isim hatırlatmasına gerek duyduk.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Altar Cevat Memduh: Opera Tarihi, Ankara 1982, Kültür Bakanlığı Yayınları No: 465.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Altar, Cevat Memduh: Opera Tarihi IV, s. 244 Ankara 1982, Kültür Bakanlığı Yayınları No: 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Gazimihal, Mahmur Ragıp: Bale Tarihi Ders Notları, Ankara 1960 (Yayınlanmadı. Kopyası A. Bülent ALANER’in özel arşivinde).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-cok-sesli-muzik.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yasa metni, aşağıdaki kitaptan olduğu gibi alınmıştır.</span></div>
<div><span>Birkan, Üner: İdil Biret’e Armağan, Ankara 1997, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları No: 8.</span></div>
<div><span>Söz konusu yasa önceleri yalnızca İdil Biret ve Suna Kan için çıkartılmış gibi görünse de 1985 li yıllara kadar, bu yasa kapsamından yurt dışına eğitim amacı ile gönderilen pek çok sanatçı bulunmaktadır. Nedeni belli olmamakla beraber söz konusu yasa, günümüzde uygulanmamaktadır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Döneminde Devlet Radyosunun Türk Musikisi Üzerindeki Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Döneminde Devlet Radyosunun Türk Musikisi Üzerindeki Etkileri
Giriş Radyo, hiç şüphesiz, yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde bütün dünyada en etkili kitle iletişim aracıydı. Türkiye’de radyo yayınları cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra başladı. Cumhuriyet’in kuruluşu ile radyonun teknoloji dünyasına girişi aynı zamana rastlar. Radyo, bu bakımdan, ülkenin kültür hayatında çok önemli bir rol oynayabileceği bir toplumsal değişim ortamının içine doğdu. Yeni devletin kimliği Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66d73c98a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Döneminde, Devlet, Radyosunun, Türk, Musikisi, Üzerindeki, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Radyo.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html">Cumhuriyet Döneminde Devlet Radyosunun Türk Musikisi Üzerindeki Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Bülent AKSOY</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Radyo, hiç şüphesiz, yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde bütün dünyada en etkili kitle iletişim aracıydı. Türkiye’de radyo yayınları cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra başladı. Cumhuriyet’in kuruluşu ile radyonun teknoloji dünyasına girişi aynı zamana rastlar. Radyo, bu bakımdan, ülkenin kültür hayatında çok önemli bir rol oynayabileceği bir toplumsal değişim ortamının içine doğdu. Yeni devletin kimliği Türk radyosunun da kimliğini belirledi.</p>
<p>Türk modernleşmesi radyo ile çok güçlü bir araç kazandı. Radyo, modernleşmenin cumhuriyetçi yorumunun uygulanmasında ön safta yer alan bir araç olarak günlük hayata yerleşti. Modern Türkiye’nin, cumhuriyet kültürünün “sesi” oldu.</p>
<p>Cumhuriyet yönetimi Türkiye’nin geleneksel kültürünü, hem yüksek kültür, hem de halk kültürü seviyesindeki geleneksel dünyasını köklü bir biçimde değiştirmeye kararlıydı. Radyo bir iletişim aracı olarak seçkin kültür çevresine de, yığınlara da seslenebildiği için, cumhuriyetin kültür programının bir bütün olarak halka yayılmasında çok etkili bir kurum oldu, bir eğitim kurumu oldu. Radyonun yeni kültüre katkıda bulunması radyo konserlerinden tiyatro oyunlarına, eğitici, öğretici programlardan eğlence programlarına kadar uzanan çok çeşitli programlarla sağlanabilirdi. Ama Türk radyosunun temel direği musıki programlarıydı. Aslında, cumhuriyetin gerçekleştirmek istediği “kültür devrimi”nin programında da musıki gündemin birinci maddesi durumundaydı.</p>
<p>“Osmanlı sanatları” arasında Cumhuriyet dönemine kadar yaşayabilen tek sanat musıkiydi. Geçmişin öteki sanatları ya Avrupa kültürünün etkisi altında farklılaşmış, değişmiş ya da çoktan ölmüş sanatlardı. Örnekse, divan şiiri daha onsekizinci yüzyılın sonlarında ölmüştü. Klasik Osmanlı mimarisi de onsekizinci yüzyılda gelişmesini tamamlamış, aynı yüzyılın sonlarında Avrupa etkisine girmişti. Ondokuzuncu yüzyıldan önce de çok yaygın bir sanat dalı olmayan “nakış”, yani Osmanlı resmi yerini bu yüzyılda perspektifli Batı resmine bırakmıştı. Öteki sanatlar “güzel sanatlar” kapsamına girmeyen, anonim halk sanatlarıydı. Kısacası, yaşayan, canlı bir gelenek olarak varlığını sürdürebilmiş tek Osmanlı sanatı musıkiydi.</p>
<p>Musıki geçmişin, Türklüğün “Osmanlı mazisi”nin son derecede canlı bir hatırasıydı. Bu bakımdan, Cumhuriyet’in ilanından sadece üç yıl sonra, 1926’da Osmanlı konservatuvarı Darülelhan’ın Türk musıkisi şubesinin kapatılması, o arada bu musıkinin ilk ve orta dereceli okulların müfredatından çıkarılması bir rastlantı değildi. Çok radikal bir adımdı bu. Ama Osmanlılık alâmetlerinden arındırılmış bir Türklük ve Osmanlı dünyasını hatırlatan simgelerden kurtulmuş bir kültür yaratmaya yönelik bir uygulama açısından kendi içinde son derecede tutarlı bir adımdı. Gariptir, bu resmî musıki siyaseti, devlet radyosunun yıllar sonra Osmanlı musıkisini cumhuriyet döneminde yaşatan en etkili kurum olmasına yol açacaktı. Ama Türk radyosunun kişiliğini kazanması bir çırpıda olmadı.</p>
<p>Köklü yeniliklerin toplum hayatına girdiği bir dönemin çalkantılarından radyo da payını alacaktı. Bu bakımdan, Türk radyosunun kimliğini tanıyabilmek için radyonun tarihine bir bütün olarak bakmak gerekir.</p>
<p><span><strong>Radyonun Tarihi</strong></span></p>
<p>İlk programlı radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlamıştır. Ankara Radyosu’nun ne zaman yayın hayatına girdiği resmî kayıtlarda görülemiyor, ama aynı yılın sonlarında başladığı tahmin ediliyor (bkz. Kocabaşoğlu: 31). İstanbul Radyosu’nda yayımlanan programların içeriği hakkında daha çok şey biliyoruz. 1927-1936 yılları arasında İstanbul Radyosu’nda yayımlanan programların yaklaşık olarak yüzde 85’i musıki programıydı; 1935’e kadar musıki dışı programların oranı yüzde 18’i geçmiyordu. Zamanla musıki dışı programların süresi arttı, bu sürenin de yüzde 30-50’si eğitici, öğretici nitelikteki konulara ayrıldı. 1934’te ilk kez bir futbol maçı radyodan canlı olarak yayımlandı. İlk çocuk programının yayın tarihi 1935’tir (Aksan: 293).</p>
<p>1930’lu yıllarda radyodaki musıki yayınlarının büyük çoğunluğu canlı yayınlardı. Gramofon plakları çok az kullanılıyordu. İstanbul’daki ilk radyo istasyonunun üç daimi musıkicisi vardı: Mesut Cemil (aynı zamanda yayın müdürü ve spiker), kemençeci Ruşen Ferit Kam, kanunî Vecihe Daryal. Üçü de geleneksel musıkinin icracısıydı; ama Mesut Cemil Batı musıkisinde viyolonsel de çalıyordu radyoda. Radyonun öteki musıkicileri kurumun daimi kadrosunda yer almayan, programdan programa değişen sazendeler ile fasıl hanendeleriydi. Söz konusu musıki programları canlı olduğu, kaydedilemediği için, icranın başarısı hakkında fikir verebilecek belgelerden yoksunuz. İstanbul Radyosu’nun dördüncü daimi sazendesi olan, Mesut Cemil ve Ruşen Kam’la birlikte ilk radyo programlarına çıkan udî Cevdet Kozanoğlu anılarında o yıllarda radyoda icra ettikleri musıkinin hiç de iyi bir seviyede olmadığını itiraf ediyor (bkz. s. 9-10). Yazar, romancı Aka Gündüz radyodaki musıkiyi sert bir dille eleştiriyor. 1934’te Hakimiyeti Milliye gazetesinde çıkan bir yazısında incesaz musıkisi yayınları hakkında şunları yazıyor: “Hele ince saz kısmı büsbütün yürekler acısı, evlere şenlik bir şeydi. Zurnanın en çatlağından, darbukanın en patlağına kadar… Sesin en cıyaklısından, gazelin en öksürüklüsüne, tıksırıklısına kadar. Neler, ne bangırtılar dinlemedik” (anan Kocabaşoğlu: 89-90). Bu eleştiri sadece incesaz musıkisine yönelik değildi, radyodaki musıkinin “Vasat kıymette sokak şarkıları ile musıki değeri sıfırdan aşağı olan caz havaları”ndan ileri gitmediğini söylüyordu Aka Gündüz (aynı yerde: 90). Neyzen Tevfik radyonun halka dinlettiği musıki karşısında kapıldığı öfkeyi dizginleyememiş olacak ki, radyoyu alışılmadık derecede sert, hattâ yakası açılmadık sözlerle kınayan “İstanbul Radyosu’nda Musıki” adlı bir taşlama yazmıştı (bkz. Yücebaş: 197).</p>
<p>Bu izlenimlere, gözlemlere karşı çıkabilecek durumda değiliz. Ancak, radyoda yayımlanan musıkinin seviyesini o günlerde radyo dışındaki musıki ortamının ortalama icra seviyesinin çok altında olduğunu düşünmek de pek gerçekçi görünmüyor. Söz konusu eleştiriler o günlerin “ortalama” icrasının iyi bir icra olmadığını, musıki disiplininden yoksun olduğunu, icracıların programlara belki de hazırlanmadan girdiklerini düşündürebilir bize; ama bundan, hiçbir musıkicinin bu ortalamanın üstüne çıkamadığı anlamını çıkarmak herhalde yanıltıcı olur. O yılların radyo dergileri ile gazetelerinde duyurulan günlük programlar, bu programlarda çalıp söyleyen sanatçıların adları söz konusu eleştirilerin yüzde yüz genelleştirilmeyeceği fikrini uyandırır niteliktedir. Unutmamak gerekir ki, o yılların en gözde, en usta sazları ile en güzel sesleri radyo programlarında yer almışlardır. Bunların tümünün hep seviyesiz icra örnekleri verdiklerini düşünmek gerçekçi olamaz herhalde.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p><span><strong>Türk Musıkisinin Radyoda Yasaklanması</strong></span></p>
<p>Radyonun ilk döneminde (1927-1938) meydana gelen en çarpıcı olay 1934’te Türk musıkisinin radyoda yasaklanmasıdır. 1 Kasım 1934’te Cumhurbaşkanı olarak Atatürk Kamutay’ı açış konuşmasında şunları söylemişti:</p>
<p><span><em>“Arkadaşlar!</em></span></p>
<p><span><em>Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, bana kalırsa, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan, Türk musıkisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün acuna (dünya, cihan, âlem) dinletmeye yeltenilen musıki bizim değildir. Onun için yüz ağartacak değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları birgün önce, genel son musıki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak, bu güzeyde (sayede) Türk ulusal musıkisi yükselebilir, evrensel musıkide yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığı’nın buna değerince özen vermesini, kamunun da, bunda ona yardımcı olmasını dilerim.”</em> </span>(Oransay: 26)</p>
<p>Atatürk burada kamutaya, Kültür İşleri Bakanlığı’na nasıl bir tavsiyede bulunuyor, bunu bu konuşmasından anlamak kolay değil. Düşündüklerini yoruma ihtiyaç bırakmayacak açık seçik sözlerle dile getirmemiş; belki de bilerek üstü kapalı sözlerle konuşmayı tercih etmiştir. Konuşma, tonu bakımından da Atatürk’ün inkılâplarını yeniliklere şüpheyle bakan halka duyururken Kullandığı özel dilin yeni bir örneği niteliğinde. Örneğin, “bizim değildir” dediği musıki ile kastettiği hangi musıkidir? Bugün “klasik” denilen “fasıl” musıkisi midir, yoksa Anadolu halk musıkisi mi; yoksa her ikisi birden mi? Sonra, kastettiği musıkinin kendisini mi beğenmiyor, yoksa icra şeklini mi? Atatürk altı yıl önce Arap alfabesini kaldırıp Latin alfabesini getirirken de benzer bir ifade kullanmış, eski alfabeyi “Arap alfabesi” diye nitelendirirken yeni alfabeyi “Türk harfleri” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, 25 Eylül 1928 tarihli demeç) diye tanıtmıştı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Atatürk modern Avrupa kültürüne uymadığı için mi kastettiği musıkiyi “yüz ağartıcı değerde olmaktan çok uzak” buluyordu? Öyleyse, Avrupa kültürüne zaten uymayan bir musıkiyi, hele “bizim” olmayan bir musıkiyi “musıkinin genel, son kurallarına göre işlemek” nasıl söz konusu olabilirdi? Bu soruların cevabını ancak satır aralarından yorumlayabiliriz. Nitekim, Atatürk’ün kullandığı kelime sayısını asgariye indirdiği bu konuşma sonradan çeşitli yönlerde yorumlanmıştır. Ama bu konuşmadan sonra Türk musıkisi (“alaturka” musıki de, halk musıkisi de) radyoda yasaklandı. Anlaşılan, Atatürk’ün konuşmasını yorumlayan resmî merciler “acuna dinletmeye yeltenilen” sözündeki “dinletme” kelimesiyle radyo yayınlarını kastettiğini düşünmüşlerdi. Kimi Türk musıkisi icracıları da yasaklamayı musikinin kendisine değil de radyodaki ve piyasadaki icranın disiplinsizliği ile seviyesizliğine bağlamışlardır. Yasaklama kararı Kültür İşleri Bakanlığı’nın mı, İç İşleri Bakanlığı’nın mı (bakan Şükrü Kaya’nın mı), yoksa Matbuat Umum Müdürlüğü’nün mü kararıydı? Bu nokta da açıklığa kavuşmadı. Ne var ki, söz konusu kararın bir buçuk yılı aşkın bir süre yürürlükte kalmış olması uygulamanın Atatürk’ün zımnî tasvibiyle gerçekleştiği fikrini uyandırıyor.</p>
<p>Türk musıkisi dersinin okul müfredatından çıkarılmasından da, Darülelhan’ın Türk musıkisi şubesinin kapatılmasından da daha radikal bir uygulama olan bu yasaklamanın ilk akla getirdiği şey, bundan böyle ülkede sadece Avrupa musıkisinin devletten destek görebileceğiydi. Gelgelelim, daha sonra görüleceği gibi, Türk musıkisi yeniden “sahneye çıkacak”, radyonun sağladığı ortamda ulusun kalbindeki yerini tekrar alacaktı. Ama bu, Atatürk’ün konuşmasına konu olan Türk musıkisinden farklı bir Türk musıkisi olacaktı.</p>
<p><span><strong>Radyonun İkinci Dönemi</strong></span></p>
<p>Radyonun ilk dönemi bir hazırlık dönemi, bir tecrübe dönemi oldu. Bu dönemde radyo yayınları malî ve teknik sebeplerle düzenli olarak sürdürülemedi. 1927 ile 1936 arasında İstanbul’da günlük yayın süresi sadece dört saat, Ankara’da ise üç saatti (bkz. Kocabaşoğlu: 57). Ankara Radyosu’nun da, İstanbul Radyosu’nun da pek az kadrolu musıkicisi vardı. Radyoda çalıp okuyanların çoğu kısa süreli sözleşmelerle yahut da davet üzerine programlara katılıyorlardı. Ne var ki, bu dönemde kamuoyunun, özellikle musıki kamuoyununun beklentisi yüksekti; radyodan çok şey bekleniyordu. Böylece, radyonun yeniden kurulması, kuruma yeni bir düzen getirilmesi ihtiyacı hissedildi.</p>
<p>Hükûmet 1938’de radyo yayıncılığını tekelleştirdi. İlk devlet radyosu Ankara’da kuruldu. Ankara radyosu ülkenin geniş bir kesiminde dinlenebiliyordu. Bu yeni radyonun yayınları modernleşen Türkiye’deki kültür hayatını ve musıki icrasını derinden etkileyecekti. İstanbul radyosu ise bu dönemde (1938-1948) malî sorunları yüzünden yayınlarını düzenli bir biçimde sürdürememişti. Sonunda 1949’da İstanbul Radyosu da yeniden kuruldu.</p>
<p>Ankara Radyosu Türk radyoculuğunun temellerini attı. Radyo yönetimi radyonun bütün bir ulusa hizmet veren bir kurum olması gerektiğinin bilinci içinde çalışmaya başladı. Bu anlayış toplumun her kesimine seslenen çok çeşitli programlar hazırlanmasını gerektiriyordu; böylece bir yandan, köylü, işçi, esnaf, iş dünyası gibi meslek çevrelerine, öbür yandan kadınlara, gençlere, çocuklara seslenen programlar yayımlanmaya başladı. Toplumun bellibaşlı kesimlerine yönelik programlar dışında herkesin dinleyebileceği, şiir ve edebiyat, din ve ahlak, görgü ve âdap, sağlık, mutfak kültürü, güzellik, spor, eğlence programları yayına sokuldu. Bir Batı dili (Fransızca, İngilizce, Almanca) öğretmeyi amaçlayan yabancı dil programları devlet radyolarının demirbaş programları arasında yer aldı. Radyo bir de tiyatro bölümü kurdu; “Radyo Tiyatrosu” saati radyonun düzenli programlarından biri oldu, yıllarca zevkle dinlenildi. Türk dilinin düzgün, temiz bir telaffuzla konuşulması da radyo açısından ulusal bir konuydu; dolayısıyla, radyoda görev alacak olan spikerler dikkatle seçildi ve eğitildi. Kısacası, radyonun asıl amacı halkı sadece eğitmek, toplumun kültür seviyesini yükseltmek değil, yeni, ulusal bir kültürün oluşumuna da hizmet etmekti.</p>
<p>Radyo programlarının içeriği her gün gazetelerde yayımlanıyordu. Ayrıca, radyonun iletişim ve eğlence dünyasının en saygın kurumu olduğu o yıllarda radyo dünyasını konu alan birçok gazete, dergi, bülten de çıkıyordu. Örneğin, Başvekâlet Umum Müdürlüğü’nce 1942’de çıkarılmaya başlayan Radyo adlı dergide musıki, edebiyat gibi konuların yanı sıra dış siyaset, ses fiziği, radyo yayınlarının teknik yönleri gibi çok çeşitli konulara yer veriliyordu.</p>
<p>Şüphesiz, radyo programlarının temeli musıkiydi. Başlangıçta musıki yayınları Türk musıkisi ve Batı musıkisi diye ikiye ayrılmıştı. Her iki bölümün de ayrı ayrı sorumluları vardı. Sonraki yıllarda klasik Türk musıkisi, Anadolu halk musıkisi, klasik Batı musıkisi, hafif batı musıkisi, hafif Türk musıkisi bölümleri kuruldu. Geçmişi cumhuriyetin kuruluşundan da önceki yıllara uzanan “Alaturka-Alafranga” tartışması hararetinden bir şey kaybetmemişti. Belli bir musıki türüne ayrılan süre bu yüzden sık sık sert eleştirilere konu oldu. Devlet radyosunun sorumluları, geçmişten de ders almış olacaklar ki, bu sonu gelmez tartışmanın dışında kaldılar, her musıki türü için ayrılan zaman yıldan yıla, dönemden döneme imkâna ve ihtiyaca göre değişse de, ilke olarak hepsi için gerektiği kadar zaman ayırmaya çalıştılar.</p>
<p>Besteciler ve eserleri hakkında bilgiler verilen açıklamalı Türk musıkisi ve klasik Batı musıkisi konserleri ile musıki sohbetleri de radyonun getirdiği yeniliklerdendi. Bu türa ciddi programlar halkın musıki kültürünü yükseltmeyi amaçlayan çalışmalardı.</p>
<p>Radyo 1940’tan itibaren Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses, Hasan Ferit Alnar ve Batı tekniğinde eser yazan öteki bestecilerin eserlerini yayımlamaya başladı. Ankara Radyosu yerli musıki malzemesinin Batı tekniğiyle işlenmesi görüşüne dayalı, devletçe de resmen desteklenen musıkinin örneklerini halka tanıtmaya, sevdirmeye çalıştı; bu yeni musıkinin etkili kurumlarından biri oldu. Sadece çokseslendirilmiş halk türkülerini okumak üzere bir de koro kuruldu; bu koro yıllarca Ankara Radyosu’nda haftalık programlar hazırladı.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Ankara Radyosu 1943’te “Dinleyici İstekleri” programları hazırlamaya başladı. Radyonun halka dönük programları arasında “Dinleyici İstekleri” programları özel bir önem taşır. Dinleyicilerin mektup yazarak isteklerini bildirdikleri bu programlar ilkin klasik Batı musıkisi türüyle sınırlıydı. Klasik Batı musıkisinde dinleyici isteklerine yer verilmesi devlet radyosunun bu seçkin musıkiyi halka sevdirmek istemesinin en açık göstergesiydi. Sonradan öteki musıki türlerinde de “dinleyici istekleri”ne yer verilmeye başlandı.</p>
<p>Radyo Batı musıkisi zevkini ülke çapında yaymak için büyük gayret gösterdi. Bu amaca ulaşmak için doğrudan doğruya devlet radyosunda çalmak üzere özel orkestralar kurdu. Batı musıki programları canlı konser ve plak yayınlarıyla da desteklendi. Türkiye gibi sadece iki şehrinde, Ankara ile İstanbul’da Batı musıkisi orkestraları bulunan bir ülkede radyo toplumun musıki zevkini derinden etkiledi, musıkiseverler üzerinde silinmez izler bıraktı.</p>
<p><span><strong>Devlet Radyosunda Türk Musıkisi</strong></span></p>
<p>Ulusal musıkinin icra biçiminde ve yurda yayılmasında da en etkili kurum radyo oldu. Radyo mikrofonundan yurt düzlemine yayılan musıki, her şeyden önce, örgütlü bir yayın organının belli bir üsluba, belli bir kalıba döktüğü bir musıkiydi. İlginçtir, 1934’te Osmanlı musıkisini yasaklayan radyo bu musıkiyi besleyip ayakta tutan kurumların büyük çoğunluğundan yoksun kaldığı Cumhuriyet döneminde, yeni Ankara Radyosu’nun açıldığı 1938’den başlayarak bu musıkinin sayılı kurumlarından biri oldu. Radyonun bu işlevi Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı’nın öğretime başladığı 1976 yılına kadar sürmüştür.</p>
<p>Osmanlı döneminde seçkin “incesaz musıkisi” sarayda, tekkelerde, musıki meşkhanelerinde, bir de özel musıki meclislerinde dinlenirdi. Bu musıki cumhuriyet döneminde söz konusu kurumlardan ilk ikisini kaybetmişti. Tekkeler 1924’te, 1926’da da İstanbul Konservatuvarı’nın Türk Musıkisi şubesi kapatılmıştı. Eski meşkhaneler İkinci Meşrutiyet döneminde (1908-1923) örgütlü musıki okullarına dönüşmüştü. Ne var ki, bu okulların da çoğu cumhuriyetin ilk on-on beş yılı içinde tarihe karışmıştı. Türk musıkisinin yeni bir ortama, eğlence musıkisinin ötesinde, ciddi bir musıki kurumuna ihtiyacı vardı. Musıki dünyası bir boşluk içindeydi. İşte radyo bu boşluğu doldurdu.</p>
<p><span><strong>Türk Musıkisinin Yeni Kurumu Olarak Cumhuriyet Radyosu</strong></span></p>
<p>1938’de Ankara Radyosu yayına başlayınca zamanın tanınmış musıkicileri Ankara’ya, radyoya davet edildi. Radyonun Cevdet Kozanoğlu yönetimindeki musıki yayınları şubesi değerli hanendeler ile usta sazendelerden oluşan bir kadro kurdu. Ayrıca, radyo alacağı yeni üyeleri akademik açıdan bile son derecede dikkate değer seviyedeki zorlu sınavlardan geçirdi. Eldeki icracıların sayıca ihtiyaca cevap veremez hale geldiği yıllarda da henüz musıkide yetişmemiş ama musıki yeteneği olan gençleri bünyesine aldı. Bu uygulama bir eğitim programı gerektiriyordu. Böylece Cevdet Kozanoğlu kendini kabul ettirmiş musıki adamlarının ders verdikleri bir eğitim programı hazırladı. Musıkiye heves edenlerin icracı olabilmek için gerekli bütün bilgileri öğrenip uygulayabilecekleri, doğrusu, bir konservatuvardakinden büyük bir farkı bulunmayan çokyönlü bir eğitim-öğretim programıydı bu. Eğitilmek üzere radyoya alınan gençlere “stajyer” deniliyordu. Stajyerler sabahtan akşama kadar radyoda verilen derslere giriyorlar, bir yandan da programlara ve provalara bazen dinleyici, bazen de icracı olarak katılıyorlardı. Dönem sonunda yeni bir sınava sokulan stajyerler başarılı olurlarsa eğitim programının bir sonraki, daha ileri basamağındaki derslere kabul ediliyorlardı. Ankara radyosu bir musıki okulu gibiydi. Atılan bu temel devlet radyosunda yıllarca sürdürülen bir gelenek haline geldi; daha sonra açılan İstanbul Radyosu’nda da uzun zaman solfej, nazariyat, repertuvar, teganni dersleri verildi, stajyer olarak radyoya alınan gençler eğitildi. Ama İstanbul radyosunun eğitim programı Ankara radyosununki kadar geniş kapsamlı, ayrıntılı olmadı.</p>
<p>Radyo sadece musıki heveslisi, tecrübesiz gençler için değil, ülkenin en yetenekli, en bilgili musıkicilerinin düzenli olarak bir araya gelebildikleri, musıkide ne kadar yetişmiş olursa olsun herkesin bir başkasından bir şeyler görüp öğrenebileceği bir mahfil yaratmış olması bakımından da bir okuldu. Böyle bir musıkici çevresinin kurulması icra seviyesinin yükseltilmesine çok önemli katkılar sağladı. Bu ortam, ayrıca, radyo icracılarının musıki dağarını da genişletti. Radyonun pek çok hanendesi, sazendesi “piyasa”nın talep etmediği, tarihî Osmanlı-Türk musıkisinin en seçkin eserlerini öğrendi. Musikide başlıbaşına bir seviye göstergesi olan bu tür eserleri öğrendikçe kendileri de musıkici olarak seçkinleştiler, zevklerini geliştirdiler, musıki bilgilerini, görgülerini artırdılar.</p>
<p>Devlet radyosu dinleyiciler için de bir okuldu. Osmanlı geleneğinde musıki eğitimi-öğretimi meşke, yani eserlerin notaya başvurmadan, usûl bilgileri temelinde hafızaya nakş edilmesi yöntemine dayanıyordu. Ama meşk basit bir ezberletme işlemi değildi. Aynı zamanda meşki veren hocanın, özellikle bir üstadın icra üslubunu ve tavrını öğrenmek demekti meşk. Geçmişte musıki öğrenmek çileli bir uğraştı. Musıkişinas adayı genç ilkin bir hocaya, bir üstada kendini kabul ettirecek kadar yetenekli olmalıydı. Kendini bir hocaya kabul ettirdikten sonra da düzenli bir biçimde, aksatmadan meşke devam etmek zorundaydı; meşk, hocanın musıki birikimini elde edip musıki dağarının hatırı sayılır bir bölümünü öğreninceye kadar, yıllarca sürerdi. İlkin gramofon, daha sonra da radyo bu zorlu öğrenimi kolaylaştırdı denilebilir. Radyo Türkiye’de birçok ünlü icracının ilk musıki öğretmeni oldu, onlara eğitim hizmeti götürdü. Musıkiye heves eden yahut yeni başlayan birçok hanende ve sazende ilk meşklerini ya gramofon plaklarından ya da radyodan, yüzlerini bile görmedikleri “hoca”lardan aldılar. Radyo yayınları gençlere musıki dağarlarını genişletmeleri, zevklerini geliştirebilmeleri, birbirinden farklı musıki üsluplarını tanıyabilmeleri için gerekli musıkiyi sunuyordu. Radyo yayınlarının sadece bu yönü bile gençler için başlıbaşına bir imkândı.</p>
<p>Ankara Radyosu’nun 1938’den başlayarak halka verdiği musıki sadece dinleyiciler ile musıkiseverler katında değil, musıki çevrelerinde de geniş yankılar uyandırdı. Osmanlı-Türk musıkisinin en seçkin eserlerini icra etmek üzere kurulan, Mesut Cemil yönetimindeki Klasik Türk Musıkisi Korosu; Şerif İçli yahut Fahri Kopuz yönetimindeki fasıl heyetleri; radyo ortamının sağladığı sanat disipliniyle programlara çıkan hanendelerin solo konserleri; özellikle Mesut Cemil, Ruşen Kam, Vecihe Daryal ve Cevdet Kozanoğlu’nun yer aldıkları saz musıkisi konserleri musıkinin geleneksel icrasını derinden etkiledi; genç kuşaklar için yeni ufuklar açtı.</p>
<p>Aslında, icradaki bu dikkate değer başarının kökleri radyo öncesine dayanır. Tanburî Cemil Bey’in saz musıkisinde, Münir Nurettin Selçuk’un sözlü musıkide ulaştıkları seviye söz konusu başarının doruk noktalarıdır. Onlardan sonra gelen genç musıkiciler bu mirasa sahip çıktılar, onların getirdikleri icra değerlerini pekiştirdiler. Radyo böyle bir sürecin ürününü yansıtmayı bildi.</p>
<p>Radyo mikrofonundan halka sunulan musıki icra yönünden gitgide olgunlaştırıldı. Öyle ki, radyo bünyesine aldığı kimi yetişmiş musıkicilerin bile sanatlarını geliştirdikleri bir ortam sağladı. Bu başarı başta Cevdet Kozanoğlu ile Mesut Cemil olmak üzere Ankara radyosunda ders veren değerli hocaların çalışmalarıyla gerçekleşmiştir.</p>
<p>Kozanoğlu ülkenin birçok değerli musıkicisini radyoda toplamış, piyasadaki disiplinsiz icraya karşı radyoda musıki icrasına disiplin ve ciddiyet getirmiştir; Mesut Cemil ise olağanüstü yeteneği ve sanatçı sezişiyle icrada hem seviyeyi yükseltmiş, hem de yeni bir anlayış ortaya koymuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki, radyonun yeni yöneticileri 1927-1938 döneminin radyosunu aşmak istemişler, geçmişteki sert eleştirilerden ders çıkarmışlardır. Ülkenin kendi musıkisini yasaklamak yahut gözden düşürmek isteyenlerin elindeki kozun seviyeli, iyi bir icrayla etkisiz kılınabileceğine inanmış olmalıydılar. Bu yüzden, 1940’ların radyo musıkicileri icrayı geliştirebilmek için canla başla çalışmışlardır. Ama bu başarının elde edilmesinde payı olan bir etmen daha vardır, bu etmen de göz ardı edilmemelidir. Münir Nurettin Selçuk’un gelenekte küçük mekânlarda icra edilen bir musıkiyi “konser musıkisi”ne dönüştürmesi ile, Mesut Cemil’in icraya Batı musıkisine has “koro” anlayışını getirmesi, hor görülen, aşağılanan bir musıkiyi daha “saygıdeğer”, yani daha “Batılı” bir dış görünüme büründürme gayretinden soyutlanamaz. Münir Nurettin’in de, Mesut Cemil’in de olağanüstü sanatçılar oldukları apaçık bir gerçektir; icraya eşsiz tatlar getirdikleri de söz götürmez. Ama getirilen yeniliklerin altındaki psikolojik mekanizma, yani aşağılanan, hor görülen bir musıkiyi savunma ihtiyacı da göz ardı edilmemelidir.</p>
<p><span><strong>Radyoda Saz Musıkisi</strong></span></p>
<p>Osmanlı musıkisinin dağarındaki eserlerin çoğu sözlü eserlerdir. Saz eserleri, daha çok, sözlü eserlerden oluşan fasıllara eklenmiş yardımcı parçacıklar gibi görünür; hiç olmazsa, yaygın uygulama bu yöndedir. Ne var ki, geçmişte seçkin musıki çevrelerinde yaşayan bir saz musıkisi geleneği de yok değildi. Günümüzden üç yüzyıl önce yazan Kantemiroğlu yalnızca saz eserlerinden oluşan bir “sazende faslı” da olduğunu hatırlatıyor bize (yak. 1700: f. 103). Kantemiroğlu’dan elli yıl kadar sonra yazan Fransız gözlemci Charles Fonton Türk musıkisi hakkındaki ciddi incelemesinde en çok peşrevler üzerinde durmaktadır (s. 71-73). Yirminci yüzyılın başlarında tanburî Cemil, udî Nevres ve daha başka tanınmış musikiciler 78 devirli plaklara pek çok saz eseri çalmışlardır. Bu gelenek en az üç yüzyıldır seçkin çevrelerde, özellikle musıki meclislerinde sessiz sedasızca sürüp gitmiş olmalıdır. İşte bu eski geleneği, Kantemiroğlu’nun tanımladığı, yani bir taksimle başlayan, sonra aynı makamdan bir peşrev ile bir saz semasinin ardarda çalındığı “sazende faslı”nı Cumhuriyet döneminde canlandıran kurum gene radyo oldu. “Piyasa”nın, gazinoların başaramayacağı bir şeydi bu.</p>
<p>1927’de yayına başlayan, Sirkeci’deki eski İstanbul radyosunun ilk daimi musıkicileri sazendeydi. Asıl kadrodaki Mesut Cemil, Ruşen Kam, Vecihe Daryal’ın yanı sıra, Neyzen Tevfik, Nubar Tekyay, Dürrü Turan, Muhlis Sabahattin, kemençeci Anastas, Lavtacı Ovrik, Şekip Memduh Bey ve daha başkaları sözlü eserlerin yanı sıra zaman zaman saz eserleri de çalmışlardı (bkz. Telsiz 1-18). Radyonun ilk üç icracısı, Cevdet Kozanoğlu’nun da katılmasıyla 1938’de Ankara radyosunda yeniden bir araya geldiler. İkili, üçlü ve dörtlü takımlar halinde bir sıra saz musıkisi programları hazırladılar. Ülkenin birçok yerinden dinlenebilen bu programlar musıki çevrelerinde ve musıkiseverler arasında büyük ilgi uyandırdı, zevkle dinlendi, sazendeliğe heves eden gençlere yol gösterdi. Bu programlar saz musıkisinin radyoda sözlü musıkiden ayrı, bağımsız bir musıki olarak kabul edilmesini sağladı. Sonraki yıllarda ikili, üçlü, dörtlü ve daha kalabalık takımlar kuran sazendeler radyodan yıllarca saz musıkisi dinlettiler. Bunlar arasında; Nubar Tekyay, Yorgo Bacanos, İzzettin Ökte, Sadi Işılay, Cevdet Çağla, Süleyman Erguner, Ulvi Erguner, Haluk Recai, Hadiye Ötügen, Paraşko Leondaridhis, Feyzi Aslangil, Cüneyd Orhon, Ercüment Batanay, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Doğan Ergin, Cüneyd Kosal ve İhsan Özgen’in adları öncelikle anılmaya değer. Radyonun öncü bir görüşle başlattığı saz musıkisi programları daha sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın konserlerinde de yer almaya başladı.</p>
<p><span><strong>İcranın Teknik Yönleri</strong></span></p>
<p>Münir Nurettin Selçuk musıkiye sade, “düz” okuyuşu getirmişti. Ondan önceki hanendeler “gırtlak nağmesi” denilen gırtlak süslemelerini bolca kullanma alışkanlığındaydılar. Hafızlara has bu tür okuyuşa “hafız tavrı” denirdi. Münir Nurettin Selçuk gırtlak nağmelerini büyük ölçüde düzleştirdi, “temizledi”. Bundan başka, dindışı musıkiyi dinî musıkiden ayırmak ihtiyacını duyarak her beste şeklinin ayrı bir üslup ve tavır gerektirdiği fikrini bir icracı olarak verdiği örneklerle gösterdi. Mesut Cemil’in “toplu okuyuş”a getirdiği, ilkin radyoda uygulanan “koro” üslubu birçok yönden, Münir Nurettin’in getirdiği yeniliklere paralellik gösterir. Mesut Cemil fasıl hanendelerinin, özellikle de hafız- hanende geleneği içinde yetişenlerin gırtlak süslemelerini kaldırmaktan başka, kâr, murabba beste, semai gibi büyük musıki şekillerinde bestelenmiş seçkin eserleri Batı musıkisini bilen bir musıkicinin zevkiyle “nüans”landırdı; bu tür eserlerin daha ritmik özellikler taşıyan sözsüz “terennüm” bölümlerinin ritme, dolayısıyla ezgiye zenginlikler getiren bir anlayışla seslendirilmesini sağladı.</p>
<p>İlginçtir, Mesut Cemil’in icraya getirdiği “koral” anlayış ilkin konser salonlarında değil, radyoda uygulandı. Aslında, Batılı anlamda koro icrasını ilk kez uygulayan musıkici Ali Rifat Bey’dir (Çağatay). Ali Rifat Bey koro icrasını 1920 yılında Kadıköy’de yönettiği bir konserde denemişti. Gelgelelim, bu deneme kalıcı bir iz bırakmamıştı. Bu bakımdan, Türk musıkisine koro icrasını getiren ve bu tür icrayı bir deneme olmaktan çıkarıp yerleştiren, hem Türk musıkisini, hem de Batı musıkisini iyi bilen bir sanatçı olan Mesut Cemil’dir.</p>
<p>Mesut Cemil yönetimindeki radyo “Klasik Türk Musıkisi Korosu” başlangıçta, geleneksel icraya bağlı çevrelerde yadırgandı, hattâ tepkiyle karşılandı. Mesut Cemil bu icradan vazgeçmedi, zamanla daha çok geliştirdi, zengin musıki birikimi ve olağanüstü yeteneğiyle olgun bir seviyeye çıkardı. Bu tarz okuyuşun Türk musıkisinin geleneğine uymadığı görüşünde olanlar bile koronun getirdiği güzellikleri teslim ettiler. Mesut Cemil’in çalışmalarından sonra “klasik” eserlerin korolarca icra edilmesi uygulaması gitgide yerleşti, nerdeyse kurallaştı. Bugün sadece radyolarda değil, ülkedeki bütün musıki topluluklarında klasik eserler solistlerden çok, koroya okutulmaktadır.</p>
<p><span><strong>Musıkide “Radyo Standartları”</strong></span></p>
<p>Radyo bir yandan musıki icrasını geliştirmiş, bir yandan da Türk toplumunun musıki zevkini yükseltmiştir; inkâr edilemeyecek bir gerçektir bu. Ama bu süreç içinde, hepsi de olumlu sayılamayacak olan, “radyo standartları” diyebileceğimiz ölçüler getirmiş, musıki icrasında yerleşmiş gelenekleri de değiştirmiştir.</p>
<p>Radyo topluluklarında şu üç icra şekli uygulanmıştır: “koro” tavrı (“klasik” denilen eserlerde); “fasıl” tavrı; “beraber şarkılar” tavrı.</p>
<p><strong>I. Koro tavrının başlıca özellikleri şöyle sıralanabilir:</strong> bütün koro üyelerinin aynı perdeden okuması ve çalması, çoğu zaman da “dört ses aşağıdan” diye anılan, pest kız neyi düzeninin kullanılması; usûlün/ritmin ağırlaştırılması; “fasıl” tavrındaki süslemelerden mutlaka kaçınılarak “düz okuyuş”un benimsenmesi; gırtlak süslemeleri yerine, Batı musıkisi zevkiyle uygulanan “nüanslar” kullanılması; nota değerlerini istenildiği kadar uzatan point d’orgue denilen seslere sık sık yer verilmesi.</p>
<p>Bu icrada hemen dikkati çeken nokta usûlün mümkün olduğu kadar ağırlaştırılmasıdır; Usûl ağırlaştırılınca sanki icra da bir “ağırbaşlılık” kazanmış, üslup sanki daha “akademik” hale gelmiştir; radyo korolarının dinleyicide uyandırdığı ilk izlenim budur.</p>
<p>Eserlerin pest perdeden okunması da “yürük” bir icrayı zorlaştırmıştır. Gerçi radyolardaki bütün koro şefleri pest kız neyi düzenini kullanmamışlardır; ama en çok kullanılan bu düzen olduğu için zamanla yerleşmiş, bugün tek düzen haline gelmiştir. Bu durum radyo dışındaki koroları da etkilemiştir. Hanendelerin ses alanı daralmıştır bu yüzden. Sesler zamanla daha da tembelleşmiştir; öyle ki, son yıllarda “dört ses aşağıdan” “beş ses aşağıdan”a dönüşmüştür. Sesin uğradığı bu kayıpta mikrofonun da büyük payı vardır. Oysa radyo öncesi musıkide icracıların önünde mikrofon gibi sesi yükselten bir araç olmadığı, kimi zaman da açık havada bile okumak         zorunda oldukları için eski hanendeler çok daha geniş bir ses alanı içinde okuyabiliyorlar, sazendeler de sazlarından daha yüksek hacimli ses çıkarmaya önem veriyorlardı.</p>
<p><strong>II. Fasıl tavrı:</strong> 1940’lı 50’li yıllarda Ankara, 1949’dan sonra da İstanbul radyosu fasıl musıkisinden çok güzel örnekler verdi. Fasıl musıkisinin geleneksel icrasında fasıl heyetini hanende yönetir, hem okur hem de elindeki tefle ritmi verirdi. Ama heyette çok kere birden fazla hanende bulunurdu, bu durumda faslı serhanende yönetirdi. Sazlardan da keman heyeti sürüklerdi. Faslın bu düzeni radyolarda 1960’larda bozulmaya başladı. Serhanende geleneği ortadan kalktı. Faslın başına bir şef, yani icraya sazıyla yahut sesiyle katılmayan bir musıkici geldi. Faslın başına şef gelmesi heyetin bütün üyelerinin aynı perdeden okuması demekti. Oysa geleneksel fasılda aynı perdeden okuma alışkanlığı yoktu; her hanende kendi ses alanı içinde okur, hattâ daha tez seslere çıkabilenler seslerini bastırmaz, öne çıkabilirlerdi; sazlar da peşrevi, saz semaisini ve aranağmelerini fasla has süslemelerle, daha yürük bir biçimde çalardı. Heyetin icraya faal olarak katılmayan bir şefin yönetimine verilmesiyle birlikte fasla has süslemeler ortadan kalktı; fasıl tavrı koro yahut “beraber şarkılar” (aşağıda) tavrına dönüştü. Günümüzde fasıl artık can çekişen bir musıki icrasıdır. Radyo dışındaki musıki çevrelerinde, gazinolarda bile sahici bir fasıl musıkisi dinleyebilmek bugün çok güçleşmiştir.</p>
<p><strong>III. “Beraber şarkılar”,</strong> radyodaki musıki programlarından birini olduğu kadar icradaki bir tavrı da adlandıran bir terimdir. Muzaffer İlkar’ın adlandırdığı ve getirdiği bu icra ilk defa Ankara Radyosu’nda uygulanmıştır. Beraber şarkılar, koro ile fasıl arasında kalan bir tavırdır. Bu tavırda okunan eserler koroda olduğundan daha yürük, ama geleneksel fasıldakinden daha ağır bir okuyuşla ve fasıl süslemelerinden arındırılmış olarak seslendirilir. Fasılda olduğu gibi aranağmeleri çalınmaz, eserler birbirine bağlanmadan, ayrı ayrı okunur. Kimi eserler solistlerce icra edilir, nakaratlarda soliste koro da katılabilir. Bu bakımdan, programın tam adı “Beraber ve Solo Şarkılar”dır. Bu programların musıki dağarı da farklıdır. Baştan sona “şarkı”lardan oluşur; korolara bırakılan büyük beste şekillerindeki eserler okunmaz. Seçilen şarkılar da “fasıl tavrı” dışındaki şarkılardır. Bu programlarda “günün” şarkılarına da yer verilir.</p>
<p>Gazel Osmanlı musıki geleneğinin çok dikkate değer musıki icra şekillerinden biridir. Hanende sanatını, yaratıcılığını ve makam bilgisini gazelde en iyi biçimde ortaya serer. Ne var ki, radyo Türk musıkisine bir “çeki düzen” verirken gazeli yasaklamış, öldürmüştür. Kimi radyo musıkicilerinin radyo çağında iyi gazel okuyan musıkici kalmadığı için gazele yer verilmediği yolundaki gerekçesi inandırıcı olmaktan uzaktır. Yetenekli gençleri sınavla alıp yetiştiren, bir okul gibi çalışan radyo isteseydi pekâlâ gazelhanlığı da özendirebilirdi. Gazelin radyoda yasaklanmasının asıl sebebi, gazelin, taksimden farklı olarak, dinî musıkinin etkisi altında olması, “hafız” tavrıyla okunması, gazel nağmelerinin dinî musıki nağmelerini andırması, dolayısıyla “şark” dünyasını daha çok çağrıştırmasıydı. Plaklara eşsiz güzellikte gazeller okuyan Münir Nurettin Selçuk da 1940’lı, 1950’li yıllarda, yani gazel üzerinde bir baskı olduğu yıllarda radyoda gazel okumamıştır. Radyoda gazele ancak söz konusu baskı kalktıktan sonra, zaman zaman yer verilebilmiştir.</p>
<p><span><strong>Dinî Musıki</strong></span></p>
<p>Osmanlı geleneğinde dinî musıki ile dindışı birbirinden kesin olarak ayrılmazdı. Dinî musıkinin merkezi olan tekkelerde bile dinî eserlerin yanı sıra dindışı musıki eserleri de icra edilirdi. Tekkeler 1924’te kapatılınca dinî musıki bir unutulma sürecine girmiş, ülkedeki musıki ortamı kendiliğinden “laik”leşmişti. İstanbul Sirkeci’deki ilk radyo istasyonundan başlayarak bütün radyolar bu laik bir ortamın içine doğdu. Bir okul niteliğindeki Ankara radyosu ile İstanbul radyosu yetiştirdiği genç musıkicileri dindışı musıki bilgileriyle eğitti; arşivlerinde de yakın bir geçmişe kadar sadece dindışı eserlerin notaları yer aldı.</p>
<p>1952’de hükûmet Konya’da Mevlana’yı anma haftası çerçevesinde sema törenleri düzenlenmesine izin verdi. Radyolarda mevlid okunması, ayin-i şerif, naat, ilahi gibi dini eserlere yer verilmesi bu tarihten sonradır.</p>
<p><span><strong>Radyoda Anadolu Halk Musıkisi</strong></span></p>
<p>Halk musıkisini yurt düzlemine yayan kurum radyo olmuştur. Genel halk kültürü, özel olarak da halk musıkisi Türk milliyetçiliğini besleyen başlıca kaynaklardan biriydi, bu bakımdan, cumhuriyet yönetimi için özel bir önem taşıyordu. Etnik bir temele dayanan Türk milliyetçiliği ideolojisi Ziya Gökalp’in pozitivist kuramı doğrultusunda cemaatçi nitelikteki “Osmanlı kültürü” ile millî nitelikteki “Türk kültürü”nü birbirinden ayırıyordu. Bu yaklaşıma göre, şark musıkisi, fasıl musıkisi, incesaz musıkisi, “alaturka” musıki gibi adlarla anılan musıki millî nitelikten yoksun bir cemaatler toplumunun musıkisiydi, bu yüzden de ulusal kültür kavramı içinde yer alamazdı. Oysa Osmanlı’dan da, İslamiyet’ten de önce varolan halk musıkisi Türklerin “millî” musıkisiydi, korunması saklanması gereken de bu musıkiydi. 1930’ların başında ortaya atılan bu kuramsal yaklaşım Halk Evi ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin ideologlarınca 1940’larda açık, somut bir biçimde uygulamaya konuldu.</p>
<p>Radyonun ilk döneminde (1927-1938) halk musıkisine pek az yer verilmişti. 1938’de açılan yeni Ankara radyosu halk musıkisine daha çok yer vermeye başladı. Tanburacı Osman Pehlivan, Sarı Recep gibi halk sanatçıları solo olarak hem çalıp hem söylüyorlardı. Radyonun bu musıki türündeki ilk sürekli programı “Bir Türkü Öğreniyoruz” adını taşır. Mesut Cemil ile Muzaffer Sarısözen her hafta bu programda bir halk türküsünü dize dize öğretiyorlar; programın sonunda da türkü radyo okuyucularınca bir bütün olarak seslendiriliyordu. Bu programlarda yüzlerce türkü öğretilmiş ve söylenmiştir. İşin ilgi çekici yanı, söz konusu türküleri öğrenenler sadece dinleyiciler değil, bu programa katılan radyo okuyucuları da söylenen türküleri bu eğitici programa hazırlanırken öğreniyorlardı.</p>
<p>Öte yandan, Mesut Cemil yönetimindeki klasik Türk musıkisi korosu “klasik” eserlerin yanı sıra halk musıkisi ezgileri de okuyordu; nitekim korodaki okuyucular da “Bir Türkü Öğreniyoruz” programının okuyucularıydı. Halk musıkisi ayrı bir tür olarak görülmüyordu. Daha sonra, Anadolu halk musıkisinin fasıl musıkisinden ayrılması gerektiği düşünüldü. Böylece Mesut Cemil halk musıkisi icrasını Muzaffer Sarısözen’e bıraktı. Sarısözen sadece halk ezgileri okuyacak olan bir koro kurdu. Koronun son derecede ilginç olan adını da Mesut Cemil koydu: Yurttan Sesler. “Bir Türkü Öğreniyoruz” böylece “Yurttan Sesler”in hazırlayıcısı oldu.</p>
<p>Sarısözen kurduğu radyo topluluğunu yıllarca yönetti. Derlediği ezgileri bu koroya okuttu. “Yurdun sesi” böylece devlet radyosunun mikrofonundan ülkeye yayıldı. Araştırmaları, derlemeleri dışında Sarısözen’in radyo çalışmaları da her zaman saygıyla anılacak değerdedir. Ama hemen eklemek gerekir: o dönemin bütün halk kültürü araştırmaları gibi Sarısözen’in çalışmaları da folkloru yeni devletin ulusal kültürünün temeli olarak sunan milliyetçiliğin ideolojik çerçevesi içinde kalır. Nitekim, getirdiği icra üslubu halk musıkisi icrasını köklü bir değişikliğe uğratmıştır.</p>
<p>Her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de halk musıkisi yerel nitelikte bir musıkidir. Anadolu’da her yörenin bir musıki göreneği, yani kendine özgü ezgi çizgileri, yerel renkleri, motifleri, türkü söyleme üslupları vardır. Yerel üslup halk musıkisinin en can alıcı yönüdür. Yurtttan Sesler Anadolu’nun musıkisini tanıtırken değişik yerel üslupları harmanlamış, ortak bir “ağız” getirmiştir. Yıllar geçtikçe bu ağız yerleşip kurumlaşmış, “radyo ağzı/TRT ağzı” denilen, yerel özelliklerinden “temizlenmiş”, “kültürlü”, “şehirli” diyebileceğimiz bir türkü söyleme üslubu oluşturmuştur.</p>
<p><span><strong>Radyo Musıkicileri</strong></span></p>
<p>Devlet radyosu 1938’de kurulduğu günden başlayarak “yeni” bir musıki getirmek, daha doğrusu, musıki icrasına ciddi bir biçimde bir çeki düzen vermeyi gerekli görmüştür. 1927’de yayına başlayan İstanbul ve Ankara radyolarının yayınlarında plaklardan pek az yararlanılabilmişti. Asıl yayın canlı yayındı, plak yayını sadece eksikleri giderme amacına yönelikti. Bu ilk dönemde, teknik ve malî sorunlar yüzünden radyo daimi bir kadro kuramamıştı. Piyasada çalışan musıkicilerden yararlanılması, icracıların programdan programa değişmesi yahut bunların kısa vadeli sözleşmelerle çalışmaları radyo için iyi sonuç vermemiş, radyodaki icraya istikrar getirmemişti. Bu tecrübe ile yayın hayatına giren Ankara radyosu daimi bir musıkicisi kadrosu kurmaya başladı. Radyodaki icracıların sayısı da yıldan yıla arttı. Zamanla, sadece Ankara ve İstanbul radyolarında çalan bir “radyo musikicisi” sınıfı ortaya çıktı.</p>
<p>Geçen her on yıl yeni bir radyo musıkicileri dalgası getirdi. Bu durum günümüze kadar sürdü. Devlet radyosu hiçbir zaman bu uygulamaya son vermedi. Bugün, özellikle İstanbul radyosunda, en genç kuşağın icracılarını görüyoruz, bunların çoğu, 1976’da açılan Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı’nda yetişmiş gençlerdir. Radyoda çalışan kadrolu icracıların başka yerlerde çalıp okumalarını yasaklayan kural bugün belki geçmişte olduğundan daha da sıkı bir biçimde uygulanmaktadır.</p>
<p>Radyonun ayrı bir musıkici kadrosu olması garip bir duruma da yol açmıştır. Türkiye’de, bugüne kadar radyo dışındaki ortamlarda hiç konser vermemiş, tek plak bile doldurmamış, ömrü boyunca sadece radyoda musıki icra etmiş çok sayıda musıkici vardır. Sadece Türkiye’ye özgü bir durum olsa gerektir bu.</p>
<p>Türk devlet radyosunun bir yönü daha vardır. Birçok ülkede “canlı yayın”, radyo dışındaki bir konser salonunda verilen bir konserin canlı olarak radyodan yayımlanması anlamına gelir. Ama Türk radyo dilinde, canlı yayın radyo stüdyolarında seslendirilen musıkinin canlı olarak yayımlanması demektir. Ses kaydeden mıknatıslı bantlar Türkiye’de kullanılmaya başladıktan sonra bile devlet radyoları bu anlamdaki canlı yayınları yıllarca sürdürmüşlerdir. Bugünkü devlet radyolarında da canlı yayından vazgeçilmiş değildir.</p>
<p><span><strong>Radyonun Toplumdaki Saygınlığı</strong></span></p>
<p>Hiç şüphesiz, radyo son üç çeyrek yüzyılda musıki icrasına damgasını vurmuş, silinmez izler bırakmıştır. Şunu önemle belirtmek gerekir ki, radyo cumhuriyet döneminin en saygın musıki icra kurumudur. Bu dönemin büyük bir bölümünde radyoda çalıp okumak, radyonun bir üyesi olmak musıkiye yeni başlayan sayısız gencin hayallerini süslemiştir. Türkçedeki “çalgıcı”, “davulcu”, “zurnacı” gibi sözler musıkiciliği meslek olarak seçmiş insanları küçülten, dolayısıyla musıki sanatını küçülten sözlerdir. İşte radyo bu zihniyeti yıkmıştır. Bir musıkici radyoda çalıp söylüyorsa, kimse onu horlayamamış, tam tersine, el üstünde tutmuştur. “Çalgıcı”yı, “davulcu”yu, “zurnacı”yı “sanatçı” katına yükseltmiştir radyo.</p>
<p>Devlet radyosu ilk yirmi yılında ister istemez radyo dışındaki ortamlarda yetişmiş musıkicileri “ödünç” alıyordu; ama bir icra kurumu olarak kendi kadrosunu kurduktan sonra piyasaya ses sanatkârı vermeye başlamıştır. Musıki hayatına radyoda başlayıp adını burada duyuran, bir başka deyişle, musikiciliğini bu saygın kurumda “ispat etmiş”, ama sonradan radyodan ayrılıp serbestçe çalışmaya başlayan çok sayıda hanende ve sazende vardır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet döneminde yeni bir musıki üretimi ortaya çıkmıştır. Bu yenilikler radyoda uygulamaya konmuştur. 1927’den günümüze ülkenin hemen hemen bütün değerli musıkicileri çeşitli dönemlerde radyolarda musıki icra etmişlerdir. Dört kuşak radyo çatısı altında toplanmıştır. Bu dört kuşağın radyo icraları yeniden gün ışığına çıkarılması, yayımlanması gereken çok zengin bir arşiv malzemesi bırakmışlardır.</p>
<p>Radyo 1970’li yıllarda bütün ülkeyi bir ağ gibi saran televizyonla rekabet edemedi. 1980’lerde devlet radyoları dinleyicilerinin çok büyük bir bölümünü devlet televizyonuna kaptırdı. Televizyon da, radyonun tersine, musıkiyi yayıncılığın temel unsuru olarak görmüyordu.</p>
<p>1990’larda radyo yayıncılığı üzerindeki devlet tekeli kaldırıldı. Bir anda bütün ülkede binlerce özel radyo ortaya çıktı. Sadece İstanbul’da en az 200 özel radyo istasyonu vardır bugün. Ne var ki, bu artışın musıki açısından sevindirici sonuçlar verdiği söylenemez. Bunların büyük çoğunluğu piyasada satılan pop müziği kasetlerinden başka bir şey yayımlayamamaktadır. Amatörce bir heyecanla yayın hayatına atılan ve değişik musıki türlerindeki nitelikli eserlere yer veren bir iki özel radyo dışında devlet radyosuyla karşılaştırılabilecek bir radyo yoktur.</p>
<p>Bugünün devlet radyolarına gelince, hepsi çok kan kaybetmiş, “eski güzel günler” geride kalmıştır. Günümüzde devlet radyosundan dinlenen musıki genellikle dinleyiciye sanat zevki vermeyen, mekanik bir musıkidir. Öyle görünüyor ki, radyo musıkicileri önceki kuşakların heyecanını yitirmişlerdir. Büyük bir bölümünü musıkicilerin oluşturduğu bir kurum olmaktan çok, bir devlet dairesini andıran radyoda bazı değerli gelenekler de bozulmuştur. Örneğin, geçmişte yönetim kademelerine hep musıki adamları yahut musıkiye çok saygılı yöneticiler atanırdı. Şimdi onların yerini musıkiden hiç anlamayan bürokratlar almışlardır. Bu ortamda bile, musıki heyecanını hâlâ kaybetmemiş musıkiciler vardır. Bunların da çoğu eski radyo günlerini bilen yaşlı musıkicilerdir. Bu durumun nesnel sebepleri vardır tabiî. Her şeyden önce, radyonun dinleyicisi azalmıştır; radyo musıkicisi dinlenmeyeceğini bile bile görevi gereği musıki icra etmektedir. Ayrıca, radyonun geçmişteki canlı yayınları bir konser heyecanı yaşatıyordu icracıya. Bant yayını bu heyecanı büsbütün söndürmedi, ama azalttı. İcranın stüdyoda banda alınması, kusurlu yerlerde her defasında başa dönülebilmesi, yarım saatlik bir programın düzinelerce defa kesintiye uğratılması da sanatçının musıki icra ederken duyduğu zevki azalttı.</p>
<p>Geçen elli yıla baktığımızda, radyoda yayımlanan musıkide seviyenin düştüğü bir gerçektir. İcra zayıflamış, sunulan musıkinin dağarı genişleyeceğine daralmıştır. Geçmişte, radyoda çalıp okuyan sadece o büyük musıkiciler değil, radyonun kendisi bir kurum olarak bir otoriteydi; musıkinin iyisi üzerinde titreyen, musıki dünyasına yön veren bir otorite. Gelgelelim, radyo kendi standartlarını düşürdükçe bir otorite olmaktan çıkmış, musıkinin ancak vasatını verebilen bir kuruma dönüşmüştür. Oysa geçmişin güzelliklerine erişmesi beklenemezse de, bugün dinlettiği musıkiden daha iyisini verebilecek bir kadrosu vardır. Devlet radyolarında çok yetenekli genç musıkiciler bulunuyor. Ama bunlar iyi musikiye yabancı, musıki dünyasının sorunlarından habersiz kimselerin iş başında olduğu bir kurumda heveslerini kaybetmekte, musıki olarak verebileceklerini veremeyecek duruma düşmektedirler.</p>
<p>Devlet radyosunun bugün gelinen noktadaki asıl önemi arşivindeki malzemede yatıyor. Bütün dünya radyoları gibi Türk radyosu da çok yaşlanmıştır artık. Çeşitli ülkelerde devlet radyoları arşivlerini koruyamayacak duruma düştükleri için ellerindeki kayıtları halka, özel şirketlere açmışlar; böylece kendi tarihlerini de sağlama almışlardır. Oysa Türk radyosu ülkenin öz musıkisi için bir hazine değerindeki zengin arşivini değerlendirmek için bugüne kadar ciddi bir adım atmamıştır. Devlet radyosunu bekleyen tarihî bir görev vardır; o da, büyük musıki değeri taşıyan elli yıllık kayıtların arşiv odalarının elverişsiz şartları içinde çürüyüp gitmekten kurtarılması, bu malzemenin kamuya açılmasıdır. Radyo bunu başarabilirse, kendi tarihini de yazmış olacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Bülent AKSOY</strong></span></a>
</p><p>Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 329-338</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Aksan, Tülay 1994. “Radyo”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI., Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ Aktüze, İrkin 1994. “Radyoda Müzik”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI., Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938), 1959, ikinci baskı, Türk İnkılâp Tarihi. Enstitüsü Yayınları I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III (1918-1937), 1959, ikinci baskı, Türk İnkılâp Tarihi. Enstitüsü Yayınları I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Cantemir, Dimitrie (Kantemiroğlu) (yak. 1700). Kitab-ı ‘ilmü’l-Mûsikî ‘alâ Vechi’l-Hurûfât, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesi TY. 2768.</span></div>
<div><span>♦ Fonton, Charles 1987 (1751 dolaylarında yazılmıştır). 18. Yüzyılda Türk Müziği, çeviren Cem Behar, Pan Yayıncılık, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Kocabaşoğlu; Uygur 1980. Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna-TRT Öncesi Dönemde Radyonun Tarihsel Gelişimi ve Türk Siyasal Hayatı İçindeki Yeri, Ankara Üniversitesi. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kozanoğlu, Cevdet 1988. Radyo Hatıralarım, yayıma hazırlayan M. Nazmi Özalp, TRT Müzik Dairesi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Oransay, Gültekin 1985. Atatürk ve Küğ, Küğ Yayını, İzmir.</span></div>
<div><span>♦ Radyo 1942-1943. No. 1-21.</span></div>
<div><span>♦ Tanju, Sadun 1991. “Adnan Saygun Anlatıyor”, Hürriyet Gösteri, sayı 124, Mart, s. 76-92. Telsiz 1926-1927. Nos. 1-18.</span></div>
<div><span>♦ Yücebaş, Hilmi 1961. Neyzen Tevfik ve Şiirleri, Aka Kitabevi, İstanbul.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Cevdet Kozanoğlu anılarında 1927-1938 döneminde İstanbul radyosunun Türk musıkisi programlarına katılan icracıların önemli bir bölümünün adlarını veriyor. Bunlar şu icracılardır:</span></div>
<div><span>Ahmet Yatman, Zeki Çağlarman, Vedia Rıza hanım (Giz), kemanî Ali Demir, klarnet Ramazan, Hikmet Rıza Hanım, kanunî Hasan Gür, hanende Bülbül Ali (İçinger), udî Hayriye hanım (Örs), Kemal Niyazi Seyhun, Müzeyyen Senar, Mustafa Sunar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Makbule Çakar, Belkıs Hanım (Lale ve Nerkis hanımların en küçüğü), Belma, Samiye, Sühendan hanımlar, kemanî Elize (Enise Can), piyanist Fulya Akaydın, Muzaffer İlkar, Refik ve Fahire Fersan, Necmi Rıza Ahıskan, Semahat Özdenses, Sadi Hoşses, Mustafa Çağlar, kemanî Reşat Erer, Dürrü Turan, Sedat Öztoprak, Neyzen Tevfik, Nuri Halil Poyraz, Bimen Şen, Radife Erten, Cevdet Çağla, Akile Artun (Kozanoğlu: 8-11).</span></div>
<div><span>İlk İstanbul radyosunu işleten Telsiz Telefon Şirketi’nin çıkardığı Telsiz adlı haftalık bültende ilk yayınların (1-18 sayı, 1927) içeriğini, Türk musıkisi programlarında kimlerin yer aldığını, hangi icracıların hangi programlarda bir araya geldiklerini öğreniyoruz.</span></div>
<div><span>İstanbul Radyosu’nun ilk on sekiz haftasında şu icracılar yayınlara katılmışlardır: Mesut Cemil (tanbur, viyolonsel), kemençeci Ruşen Ferit (Kam), kanunî Vecihe (Daryal), Münir Nurettin (Selçuk); tanburacı Osman Pehlivan, kanunî Naime (İspahi), kemençeci Anastas, İzak Al Gazi, kemanî Nubar (Tekyay), Hafız Kemal ile Sadettin Kaynak; tanburî Dürrü (Turan), kemanî Reşat (Erer), kemençeci Kemal Niyazi (Seyhun), udî Hayriye (Örs), kemençeci Hadiye (Ötügen), piyanist Cemal, Neyzen Tevfik, udî Şekip Memduh, kemanî ve rebabî Mustafa (Sunar), tanburî Refik- kemençeci Fahire (Fersanlar), udî şeyh Cemal Efendi, Hanende Nebile, Lavtacı Ovrik, udî Arşak, hanende Nezahat (Adula), Artaki (Candan), tanburî Laika (Karabey); hanende Fikriye (Şakrakses), piyanist Muhlis Sabahattin, kemençeci Aleko (Bacanos), udî Yorgo (Bacanos), hafız Yaşar, hanende Ağyazar, Neveser Hanım (Kökdeş, armonyum çalıyor), santurî Ziya (Santur), hanende Zahide (Şark Musıkisi Cemiyeti kurucularından, Darülelhan’da hoca), hanende Süheyla, hanende Kâmil, kemanî İrfan Hanım, hanende Hadiye Hüseyin, udî Fehime, hanende Hikmet (Hikmet Rıza Hanım), hanende Güzide, kanunî Mustafa, nısfiyezen Hicabî, kemençeci Kemal Bahri, nisfiyeci Fahrettin, kemanî Nigâr, udî Fahriye, udî Bedia Talat hanım, nısfiyezen Selahattin, nısfiyezen Şemsettin, hanende Adam Megamez, hanende İsmail, kemanî Ferruh, kemanî Bedriye, kavalcı Cemal Efendi, kemanî Naime.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Atatürk gene 1928’de “şark musıkisi”ni eleştirdiği ünlü Sarayburnu nutkunu Bolu mebusu Falih Rıfkı’ya (Atay) okutmadan önce de şu sözleri söylemişti: “Vatandaşlar, bu notlarım asıl hakikî Türk kelimeleri, Türk harfleriyle yazılmıştır. ” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, TTKB, 8 Eylül 1928 tarihli konuşma).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-devlet-radyosunun-turk-musikisi-uzerindeki-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bu musıkiye Cumhuriyet’in “resmî musıkisi” de denebilir. Anadolu halk musıkisinin Batı tekniğiyle işlenmesi görüşüyle özetlenebilecek bu tez ilk kez Ziya Gökalp tarafından formüllendirilmiştir. Atatürk Gökalp’ten etkilenmiş, geleceğin musıkisiyle ilgili özlemlerini çeşitli demeçlerinde dile getirmiştir. Ne var ki, Atatürk bu kuramın ürünlerini göremedi. Bu yaklaşıma göre bestelenen eserler gene aynı tezi destekleyen İsmet İnönü’nün döneminde ortaya çıktı. Bu akımın en tanınmış ürünü hiç şüphesiz Ahmet Adnan Saygun’un halk ve tekke musıkisi motifleriyle işlediği, güfteyi de Yunus’un şiirlerinden seçtiği Yunus Emre Oratoryosu’dur. Bu oratoryanın ilk seslendirilişi Ankara radyosundan canlı olarak yayımlanmıştı. Saygun’un bu seslendirmeyle ilgili bir anısını şöyle anlatmıştır: “Konserlerden on beş gün sonra bir gün evimin kapısı çalındı. Baktım, birkaç köylü. İçeri aldım. Büyük bir saygıyla bana bakıyorlardı. ‘Hoş geldiniz’ dedim. İçlerinden yaşlı olanı söze başladı: ‘Yunus Emre’yi siz radyoda iki defa verdiniz. Köyde halk odasında bizim bir radyomuz var. Orada köy halkı, kadın erkek hepimiz dinledik. Ciğerimize işledi. Allah senden razı olsun deyip elini öpmek için buraya geldik.’ Elindeki gazete kâğıdına sarılı paketi de bana uzattı. ‘Bunu da bacın sana armağan gönderdi, ’ dedi. Paketten bacımın benim için ördüğü bir çift yün çorap çıktı. Bugüne kadar aldığım hediyelerin en değerlisidir. Hâlâ saklarım.” (“Adnan Saygun Anlatıyor”, Hürriyet Gösteri, sayı 124, Mart 1991).</span></div>
<div><span>Saygun için eşsiz değerde bir anı olan bu olay Cumhuriyet’in popülist musıki ideallerini de çok iyi yansıtan bir örnektir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Toplum Hayatında Müziğin Yeri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri</guid>
<description><![CDATA[ Türk Toplum Hayatında Müziğin Yeri
Türkler tarihleri boyunca müzikle ilgilenmiş bir millettir. Gerek İslamiyet’ten önce gerekse İslamiyet’i kabullerinden sonra müzik Türk millet ve devletlerinin hayatındaki yerini ve canlılığını daima korumuştur. Bunu yakından görmek için tarihi akış içinde Türklerin müzikle olan münasebetlerine kısaca göz atmak yerinde olacaktır. 1. Eski Türklerde Müzik Milattan beş bin yıl önce Orta Asya’dan çıkarak Mezopotamya bölgesine […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66d31b063.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Toplum, Hayatında, Müziğin, Yeri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Turk-Halk-Muzigi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html">Türk Toplum Hayatında Müziğin Yeri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Fatma ODABAŞI</strong></span></a>
</p><p>Türkler tarihleri boyunca müzikle ilgilenmiş bir millettir. Gerek İslamiyet’ten önce gerekse İslamiyet’i kabullerinden sonra müzik Türk millet ve devletlerinin hayatındaki yerini ve canlılığını daima korumuştur. Bunu yakından görmek için tarihi akış içinde Türklerin müzikle olan münasebetlerine kısaca göz atmak yerinde olacaktır.</p>
<p><span><strong>1. Eski Türklerde Müzik</strong></span></p>
<p>Milattan beş bin yıl önce Orta Asya’dan çıkarak Mezopotamya bölgesine gelip yerleşen Sümer Türklerinin ibadetlerinde ve eğlencelerinde müzik ile raksın mühim bir yer tuttuğu bilinmektedir. Yapılan arkeoloji çalışmaları sonucunda, Sümer mabetlerinde tanrıların öfkelerini göstermek için ilahi ve münacat okunduğu; bu dinî şarkıları okuyanlara Kalu dendiği, bunların ibadet esnasında müzik aletleri çaldığı ortaya çıkarılmıştır. Kazılar neticesinde bu bölgedeki mezarlarda çeşitli müzik aletleri bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Zamanımızda kullanılan çalgıların hemen hepsinin prototiplerini, ilk örneklerini Sümerliler kullanmışlardır. Araştırmacılar, Sümerlerin nota kullandıklarını ve çivi yazısıyla sesleri tespit ettiklerini belirtmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Başka bir Türk kolu olan Etilerin günlük hayat, ibadet ve eğlenceleri içinde çeşitli müzik aletleri kullandıkları bilinmektedir. Ele geçirilen kabartmalarda müzik alemi resimleri dikkat çekmektedir. Kabartmaların birinde kopuz çalmakta olan bir sanatkâr ve karşısında oynayan bir rakkase vardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Müzik, Hun ve Uygur Türklerinin hayatında da önemli bir yere sahip olmuştur. Hun Türklerinde saray büyüklerine müzik aletlerinin hediye olarak verilmesi adetti. Hunların birbirlerine gönderdikleri hediyeler arasında müzik aletleri en önemli yeri tutardı. Uygurlarda kadınlar ve erkekler bir araya gelerek müzik aletleri çalarlar ve şarkılar söylerlerdi. Uygurların saza benzer iki türlü çalgıları vardı. Bunlara o kadar önem verirlerdi ki kırlara, uzak yerlere gitseler bile müzik aletlerini mutlaka yanlarında taşırlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Türk müzik aletleri arasında çok önemli yere sahip olan kopuz adlı saza benzeyen çalgının eski Türk folkloru içinde mühim bir yeri vardı. Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, aşk türküleri, milletin acı tatlı hatıraları, saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Türklerin bulunduğu her yerde mevcut olan kopuz atalarımızla birlikte pek çok yere yayılmış ve “kobos, kobzo, kopus” vb. adlar altında çok sevilen sazlardan biri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Türk Kültür Tarihi araştırmalarıyla tanınan Baheaddin Ögel kopuzun Türkler arasındaki önemini vurguladıktan sonra onun, velilik ve ululuk sembolü olduğunu, ulularla haberleşmek, yiğitleri övmek ve güç vermekte, halkı uyarmak, iyi ruhları çağırıp kötüleri kovmak gibi pek çok yerde kullanıldığını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Çin şimalinde yaşayan eski Türklerin hayat ve medeniyetlerini ortaya çıkaran kazılarda muhtelif yapılarda bulunan freskler arasında eski Türk çalgısı ve rakkaselerinin resimlerine de rastlanmıştır.</p>
<p>Tarihçiler milattan önceki yıllarda Çin’e inen Türklerin oraya millî raks ve müziklerini de birlikte götürdüklerini ve Çin müziğinin vücuda gelmesinde o zamanki Türklerin tesirli olduğunu belirtilmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Bütün ilk cemiyetlerde olduğu gibi, en eski Türk toplulukları içinde de güzel sanatların din ile birlikte vücut bulduğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> İlk din adamları, ibadet esnasında kütleyi heyecana getirmek için güzel söz, ahenkli ses ve bunlara uygun rakslardan faydalanmışlar, bediî heyecan, dinî heyecana destek olmuştur; yahut başka bir deyişle dinî heyecan bediî heyecana kaynaklık etmiştir. Cinler ve ruhlarla irtibat kurmak, yağmur yağdırmak, mabutlara kurban vermek, ölüleri anmak gibi dinî törenlerde manzum eserler bir müzik eşliğinde terennüm edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Zamanla toplumun din anlayışı değiştikçe önceleri dinî mahiyette olan şiir, müzik ve raks dinden ayrılarak sanat ağırlıklı devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>İlkçağlardaki Türk topluluklarında dinî kuralların öğretilmesi, öğütler verilmesi, ibadetlerin ve dinî törenlerin yapılması sırasında, konuşulan dilin ahenginden yararlanmak için şiir, bu şiirlerin tesirini arttırmak için de müzik kullanılırdı. Müzik eşliğinde dinî törenler yapan ve yaptıran, ayrıca toplumda şifacılık, büyücülük, ruhçuluk gibi özel meşguliyetleri olan ve Kırgızlarda Bekşir Bahçi, Oğuzlarda Ozan, Altaylarda Kam, Yakutlarda Oyun, Tunguzlarda Şaman adı verilen din adamları şiir ve müzik bilen kimselerdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Dinî merasimler dışında, özellikle düğünlerde yapılan ve şölen denilen eğlencelerde ziyafet ve müzik bir arada görülür, yemekli olan bu eğlencelere toy adı verilirdi. Türkler tahta çıkma, avlanma, beşik kertme, nişan, düğün, bayram, karşılama, ağırlama, ant verme veya ödünç alma gibi çeşitli toylar tertip ederlerdi. Bu toyların hepsinde, at yarışları ve çeşitli sürek avları gibi bütün eğlencelerde müziğe yer verirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Müzik, orduda askerin cesaret ve gayretini artırmak maksadıyla da kullanılırdı. Eski Türk Hakan saraylarında, mızıka takımları bulunur, bunlar sabah, akşam ve bazı merasimlerde muayyen eserleri çalarlardı. Hakan saraylarında ozanlara büyük itibar gösterilir ozanlar millî olaylara ait şiir ve destanlar tanzim edip bu eserleri kopuz denen çalgı eşliğinde söylerlerdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında, eski Türklerin müziğe çok önem verdiklerini, müziği, çoğunlukla dinî törenlerde, önemli olaylarla ilgili olarak düzenledikleri eğlence ve oyunlarda ve savaşlarda kullandıklarını söyleyebiliriz.</p>
<p><span><strong>2. Selçuklu Toplum Hayatında Müzik</strong></span></p>
<p>XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan ve Batı Selçuklu Devleti’ni kuran Oğuz boyları arasında da müzik önemini korumuş ve büyük ilgi görmüştür. Selçukluların günlük yaşantıları arasında önemli bir yeri olan av partilerinde, resmî ve büyük törenlerde, elçi kabullerinde muhteşem müzik icraları yapılmıştır. Batılı ve Rus bilginleri orta Asya ve çevresinde yaşayan Türk boylarında bu geleneğin hâlâ devam ettiğini belirtmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Selçuklu eğlence hayatının merkezini oluşturan hanlarda müzikli eğlenceler tertip edilmekte, çeşitli müzik aletlerini kullanan icracılar ve şarkıcılar bulunmakta idi.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Türk askerî müziğinin temelini teşkil eden “nevbet vurma” Selçuklu Devleti’nin kuruluşu ile başlamış daha sonra Anadolu Selçuklulularında ve Osmanlı Devleti’nde de devam ederek gelenekselleşmiştir. Bu müzik geleneğine göre, hükümdarların ve büyüklerin huzurunda her gün muayyen vakitlerde nevbet adı verilen konser verilirdi. Selçuklu hükümdarı için sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı olmak üzere beş defa nevbet vurulur, diğer Selçuklu prensleri için ise üç defa vurulurdu. Bu bir bağımsızlık simgesiydi. Bu işleme saygı duyulur ve ayakta dinlenirdi. Tarihçiler, Osmanlı Padişahı Osman Bey’e Selçuklu hükümdarı tarafından beylik nişanesi olarak tablü’l-alem yani müzika takımı ile sancak gönderildiğini bildirmektedirler. Bu da onların müziğe ne derece önem verdiklerini göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p><span><strong>3. Osmanlı Toplumunda Müziğin Yeri</strong></span></p>
<p>Osmanlı müziği, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askeri, dinî, klasik ve folklorik türde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanat olup bir ucu Çin’e, bir ucu Fas’a kadar uzanan yirmi beş yüzyıllık Türk müziğinin yaklaşık beş yüz yıllık bir bölümünü teşkil eder. Türk tarihinin en büyük devleti, dünya tarihinin de en uzun ömürlü devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti, Türk ilim, sanat ve siyasetinin her dalında zirveye çıktığı gibi, Osmanlı medeniyetinin ayrılmaz bir parçası olan müzikte de, Türk müziği içinde mümtaz bir yere sahip olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Osmanlı müziği, tezhibi, nakşı (minyatürü), halısı, hattı ve ebrûsuyla Batılıların sublime art dedikleri “ulvi” bir güzellik olan Osmanlı sanatının -mimarideki taş yerine- seste billurlaşmış şeklidir. Mehteri ile başkasına karşı olan küçük savaşı (cihad-ı asgar), ayin ve zikirleriyle ise kendi benliğine karşı olan büyük savaşı (cihad-ı ekber) kazanmayı hedeflemiş bir inanç müziğidir. Genel karakteri, kaynağı olan Türk müziğinin genel karakteri içinde mütâlaa edilen Osmanlı müziği, tarihi orijininde tek kişinin usullü veya usulsüz, ama mutlaka bir makama bağlı olarak çalıp söylediği; müziğin sadece ritm ve melodi unsurlarını kullanıp insan sesine ağırlık veren ve nihayet, nesilden nesile aktarımı Batı müziğindeki gibi nota yoluyla değil meşk yoluyla sağlanan bir şahsi üslup ve ifade müziğidir.</p>
<p>Osmanlı müziği bu genel karakteri bariz bir şekilde taşımakla birlikte, sonuç olarak bir imparatorluğun müziği olmak bakımından, müzikle doğrudan ilgili, askerî, dinî, tasavvufî, saray ve elit çevrelerde müesseseleşmiş, ayrıca mozaiğini meydana getiren çok çeşitli etno-kültürel unsurların katılımıyla renklenmiş ve zenginleşmiş büyük bir sentez sanatıdır.</p>
<p>Genel olarak Türk, özel olarak Osmanlı müziğinin karakteriyle ilgili bir başka husus da şudur: Bu müzik, -ordu, tekke ve eğlence uygulamaları dışında -bir toplu icra müziği değildir; hele koro ile hiçbir zaman icra edilmemiştir. Sarayda ve elit çevrelerde yapılan klasik veya halk tarzı fasıllar ise, gerek kadro gerek repertuar bakımından günümüz korolarının çok uzağındadır, koro Osmanlı müziğinin karakterine zıt bir uygulamadır.</p>
<p>Sarayın, devleti yalnız askerî ve mülkî olarak değil, aynı zamanda fikir ve sanat hayatı açısından da yöneten bir merkez oluşu sebebiyle, ülkenin en ileri fikir ve sanat adamları hep sarayda toplanmıştır. Şiir ve hat gibi müzikte de eğitimlerinin ayrılmaz bir parçası olan Osmanlı padişahları da sanatı -Selçuklu, Karahanlı ve diğer ataları gibi- ırk, dil din ve mezhep farkı gözetmeksizin kurup desteklemiştir. Osmanlı müziğinin, bir imparatorluk sanatı olarak, Türk müziğinin en fazla gelişmiş, zenginleşmiş ve incelmiş bölümü olmasının sebebi budur.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Osmanlı müziğinin genel karakterinden bahsederken, nesilden nesile aktarımının meşk yoluyla sağlandığını belirtmiştik. Burada bu meşkin yapıldığı mekanlar hakkında kısa bir malumat vereceğiz. Bu mekanlar bir mânâda müzik eğitiminin verildiği yerlerdir ki, Mehterhane, Mevlevihane, Enderun, Müzik esnafı loncaları ve özel meşkhaneler olmak üzere beş tanedir. Bunlardan Mehterhane, Mevlevihane ve Enderun Osmanlı’nın müzik hayatında önemli bir yere sahip olmuşlardır.</p>
<p><span><strong>A. Mehterhane</strong></span></p>
<p>Müzik eski Türklerden beri askerî alanda, askeri cesaretlendirmek, düşmanın moralini bozarak savaşacak güç bırakmadan harbi en kısa zamanda kazanmak maksatlarıyla kullanılmıştır.</p>
<p>Mehterhane, Osmanlı Türklerinin askeri müzik eğitiminin verildiği mekteptir. Selçuklularda, nevbet sistemi adıyla başlayıp Osmanlı döneminde daha çok geliştirilip kurumsallaştırılmış olan mehter müziğinin temel bazı özelliklerini belirtmek bu müziğin Osmanlı için önemini anlamamızda yararlı olacaktır.</p>
<p>İslam inancının itici gücü, din uğruna savaşmayı, İslâm dinine inanıp Peygamber’in yeşil sancağı altında cihat edenlerin gayretini yücelterek askerî fetih fikrini genişletmiştir. Osmanlılar ise fetih ruhuna davul müziğinin tılsımlı sesini, ordunun önünde taşınan tuğların cezbedici etkisini katmışlardır. Osmanlı’nın genişleme döneminde mehterin sesi Müslüman olmayan halklar için dehşet verici bir ses, Osmanlı halkında ise huşû duyguları uyandıran bir haykırıştır. Osmanlı hayat biçiminin bir özelliği olan mehter Arapça “ümmet” teriminin dile getirdiği, dünya İslâm cemaati birliği içinde yer alan insanların kendilerini tanımladıkları kimliğin müzikteki yüzyıllarca süren bir ifadesiydi. Ümmet kavramı bir bütün olarak ele alınırsa, millet cemaat, halk, din gibi varlıkları kaynaştırır. Hepsini İslâm’a özgü nitelikler ve ülküler içinde birleştirir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Mehter müziği başka müzik türlerinden farklı olarak herkes için icra edilen ve toplumun çok geniş bir kesimince dinlenen bir müzikti. Halk müziği hükümdarlardan en sade insanlara kadar toplum hiyerarşisinin bütün basamaklarına, Osmanlı toplumunun bütün tabakalarına sesleniyordu. Mehter gösterileri ile icraları Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal dokusunu meydana getiren bütün bir halkı günün belli bir saatinde tek bir cemaat sesinde simgesel olarak birleştiriyordu.</p>
<p>Mehter müziğinin kabul edilebilirliği din alimlerince hiçbir zaman tartışma konusu yapılmamıştır. İslam alimlerinin müziğin helâl olup olmadığı konusundaki uzun tartışmalarının ve açık olmayan görüşlerinin tersine, mehter müziğinin icra edilmesi konusunda hiçbir zaman fikir ayrılığı doğmamış; müzik nevileri arasında marşlar başlığı ile ele alınıp mübah olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Osmanlı mehter örgütü I. Murat zamanında (1360-1389) yeniçeri birliklerinin kurulmasıyla gelişmiştir. Başlangıçta yeniçerilere yardımcı nitelikte bir askerî kurum halinde iken, mehter takımlarının görevleri artıp genişledikçe, bütünüyle Yeniçeri Ocağı’na bağlı olmaktan çıkmış; her ordunun her karargâhın ve vezirlerin olduğu gibi her şehir ve kasabanın ve hatta her köyün bile büyüklüğü değişen mehter örgütü olmuştur. Mehter takımları bayramlarda, şenliklerde, düğünlerde de çalmış, halka hizmet etmişlerdir. Mehterhanenin kuruluşundan beri; bu örgüt ile sultanın gücü, sultanlık hak ve yetkileri arasında bir bağ kurulmuştur. Savaş dışında mehterler, sultanların tahta çıkışlarında, kılıç kuşanma törenlerinde, saraydaki kabul törenlerinde, yabancı elçiler için düzenlenen kabul törenlerinde, bayramlarda, zafer kutlamalarında, şehzadelerin şerefine verilen ziyafetlerde önemli bir yer tutmuşlardır.</p>
<p>Mehter gösterisi İslâm halifesi ve Osmanlı Sultanı olarak padişahın manevî gücünü ve iktidarını temsil eden bir simgeydi. Devlet kavramı ile din kavramı sultan kişiliğinde birleşiyordu. Mehterin bir başka dinî özelliği belirli durumlarda Sultan için dua edilmesiydi.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Batı dünyası mehterin gürleyen sesini ilk kez, Fatih İstanbul kapılarına dayanırken duymuştu. Osmanlı orduları batıya doğru ilerledikçe mehterin sesi daha geniş bir bölgeye yayıldı. Ordu ne zaman yeni bir sefer hazırlığına başlayacak olsa, yeniçerilere ve ordunun öteki askerlerine zafer duygusunu aşılamak için mehterhane yardıma çağırılırdı. Osmanlı fetihleri sona erince, mehter kültürü Osmanlı sınırları dışında yayılmaya başladı. Avrupa’ya gönderilen ilk Osmanlı elçileri ülkeye kendi müzik takımlarını da götürdüler. Böylece Avrupa ülkeleri de, Türk mehter takımlarının çizgilerini yansıtan kendi bando takımlarını kurmaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Mehter örgütü ile Yeniçeri Ocağı arasındaki yakın bağ ise mehterin âkibetini kaçınılmaz kılmış 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ile birlikte mehter örgütü de altüst olmuş, Batı örneğine göre kurulan yeni askerî bando şeklini almış ve 1834’te Müzika-ı Hümayun adlı bir müzik kuruluşu oluşturulup sultanın gözetimine verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Islahat hareketini izleyen dönem birbirine karşıt eğilimler doğurmuş, kimileri eski mehterin olduğu gibi muhafazasını, kimileri de mehteri yeniden canlandırmayı savunmuştu. Mehter uzunca bir süre ihmale uğramış, bu ihmal XX. yüzyılın başlarında çağdaş milliyetçi bir uyanışın harekete geçirdiği romantik aydınların mehterhaneyi canlandırma girişimine kadar sürmüştür. 1914’te askerî müzeye bağlı olarak Mehterhane-i Hâkânî kurulmuş ve bu tarihten itibaren mehter müziğine, Türk hayat tarzının geniş çerçevesi içinde, siyasî, askerî bir anlamı olan gerçek bir olgu değil tarihî bir eser gözüyle bakılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’ten sonra 1935’te mehter takımı, aslının bir kopyası olduğu gerekçesiyle bir kez daha ortadan kaldırılmıştır. Ancak mehterin efsanesi zihinlerden silinmemiştir. Mehterin taşıdığı tarihi anlamın anısı canlandırılmak istenmiş bu amaçla 1957’de geçmişteki kıyafetiyle bir kez daha kurulup örgütlenen, geleneksel sazları çalan küçük bir mehter takımı kurularak Askeri Müze’ye bağlanmıştır. Böylece mehter folklorik bir unsur olarak varlığını hep devam ettirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p><span><strong>B. Mevlevîhane</strong></span></p>
<p>XII. yüzyılın büyük velisi Hoca Ahmet Yesevî’nin eski Şaman geleneğine dayalı müzik ve raksa tarikat yolunu açmasından sonra XIII-XIV. yüzyıl Konyası’nda bir tarikat doğmuş ve bu tarikata mensup bestekârlar Osmanlı tekke müziğini zirveye çıkaran abideleri ortaya koymuşlardır. Sultan Veled tarafından kurulan ve Mevlânâ’nın tasavvuf? fikirleriyle ibadet şeklini (semâ) sistemleştiren Mevlevîlik, Türkçe, Arapça, Farsça, hat, tezhip, semâ, meşk gibi derslerin yanı sıra ciddi müzik eğitimi de veren dergâhları ve bir tür konser salonu niteliğindeki semâhaneleriyle, Osmanlı müziğinin gelişmesinde yüzyıllar boyu büyük bir ocak görevi yapmış, Anadolu’nun en ücra ve küçük şehirlerinden başka, İmparatorluğun Balkan ve Orta Doğu eyaletlerinde de açılmış mevlevîhaneler Osmanlı müziğinin yayılmasında başlıca rolü oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p><span><strong>C. Enderun</strong></span></p>
<p>I. Murad’ın Edirne’yi almasından hemen sonra 1363’te kurduğu, II. Murad, Fatih ve Bayezid’in geliştirip mükemmel bir saray üniversitesi haline getirdiği 1833’te II. Mahmut tarafından kapatılan saray okulunda II. Mahmut devrinden itibaren müzik dersleri de okutulmuştur. Enderun’daki müzik öğrenimi saz ve ses olarak, birer usta ve öğretmenin yanına çırak olarak verilen gençler, en az dört yıllık bir eğitimden sonra, haftada iki kere yapılan fasl-ı hümâyun’a (sarayda yapılan konser) katılabilmeye hak kazanırlardı. Enderun’dan yetişen müzikşinaslar sayılamayacak kadar çoktur. Hatta Polonya asıllı Ali Ufki Bey ve Romen Prensi Dimitri Kantemir dahi, enderunludur. Osmanlı teşkilatının Sultan II. Mahmut zamanında Batı saraylarına benzetilmeye başlanması ile Enderun’da seviye kaybı başlamış ve müzik eğitimi Muzika-ı Hümâyun’a geçmiştir. Enderun Mektebi 1908 Meşrûtiyeti’nde kapatılmıştır.</p>
<p>Enderun müzik mektebi, kalburüstü Osmanlı müzisyenlerinin sadece yetiştiği değil ders de verdikleri bir okuldu. Yeniçeri sarayının bu önemli müzik öğretim merkezi de II. Mahmut tarafından kapatılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Mehterhane ve Enderun gibi tarihi kökü devam ettiren eğitim kurumlarının yerine Tanzimat ideolojisinin yerleşmesiyle Batı modeli bando okulu olan Müzika-i Hümayun kurulmuştur. Ancak 1908 Meşrutiyeti’nden sonra beliren devlet konservatuarı ihtiyacı, 1916’da Darü’l-Elhan adlı ilk tiyatro ve müzik okulunu kurdurmuştur.</p>
<p>Talimatnameye göre Darü’l Elhan’da münhasıran Şark ve Türk müziği gösterilecek, burada okuyup çıkanlar mekteplerde müzik muallimi olacaklardı. Darü’l Elhan kurulup işe başladıktan bir sene sonra harp mağlubiyetle neticelenmiş İstanbul işgal edilmiş ve bu işgal dört sene sürerek sonunda Osmanlı hükümeti de yıkılmış olduğu için bu müessese istenildiği ve beklendiği gibi yaşayamamış ve yaşatılmamıştır.</p>
<p>Nihayet Anadolu’da Millî Hükümet kurulup da İstanbul bir vilayet haline getirilince Darü’l-Elhan’ın idaresi hükümetçe İstanbul Husûsi idaresine oradan da belediyeye geçmiştir ve Daru’l Elhan adı verilen müessese bir süre İstanbul Mûsikî Mektebi adı ile eğitim vermiş daha sonra konservatuara çevrilmiştir; başlangıçta hem Şark hem Garp müzikleri tedris edilirken, 1926 yılından sonra Şark müziği tedrisi ilga edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><span><strong>4. Cumhuriyet Döneminde Müzik</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet döneminde müzikle ilgili gelişmelerin nasıl bir seyir takip ettiğini anlamak için Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinin müzik anlayışına kısaca bakmak gerekecektir.</p>
<p>Tanzimat’ın ilanından beri Batı’nın birçok kurumunu aynen veya biraz değiştirerek alıp almamak hususlarında yapılan münakaşalar müzikte de kendini göstererek Osmanlı müzik hayatında Batı tesirinin ortaya çıkmasını hızlandırmıştır. Tanzimat’ın ilk yıllarında Beyoğlu’ndaki özel tiyatrolarda opera, komik ve operetler oynanmaya başlamıştır. Sultan Abdülmecit zamanında, Dolmabahçe Sarayı’nda yaptırılan tiyatro binasında da bir süre opera, operet ve temsiller verilmiştir. Sultan II. Mahmut’la başlatılan, Harem’de orkestra ve hatta bando teşekkülüne kadar giden müzik devrimi Sultan Aldülmecit zamanında daha da kuvvetlenerek devam etmiştir. Öyle ki bu dönemin sonlarında bazı aristokratlar arasında sarayı takliden piyano öğrenme merakı bile başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>II. Meşrutiyet’le birlikte millî kültür araştırmalarına daha bir yoğunluk verilmiş ve bu devrede Türkçülük eğilimleri kuvvet kazanmıştır. Bunların tesiriyle daha önce lağvedilen mehterhane, Mehterhane-i Hâkânî adıyla tekrar canlandırılmış; millî müziğin bağımsız bir kolu olarak eğitim veren Darü’l-Elhan açılmıştır. Bunlarla birlikte Batı müziğine ilgi devam etmiştir. Bando müziği gelişmeye devam ederek sayıları çoğaltılmıştır. Saray orkestrası senfonik çizgiye yaklaşma çabalarında olmuştur. Orkestra bünyesinden yetişen Batı musikişinasları Cumhuriyet dönemine intikal ederek Batı müziğinin Türkiye’de kökleşmesi için yapılan faaliyetlerde önemli roller üstlenmişlerdir.</p>
<p><span><strong>A. Müzik İnkılâbı</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet dönemi, Batı müziği-Türk müziği çatışması şeklinde bir müzik mirası devralmıştır. Diğer taraftan İstiklâl Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran idare yeni ve devrimci fikirler taşıyordu. Bu dönemin müzik politikası biri Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı diğeri de Türkçü düşünür Ziya Gökalp olmak üzere iki ana noktadan yönlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Cumhuriyetin ilk elli yılının resmi müzik politikasına ideolojik zemin teşkil etmiş olan Ziya Gökalp’in görüşlerinin ana başlıklarına göz atalım. Kendisi müzisyen ya da müzikolog olmamakla birlikte bir doktrin adamı, bir ideolog olarak ağırlığı ve Cumhuriyet resmi ideolojisinin oluşmasında oynamış olduğu stratejik rol göz önüne alınınca yazdıkları bir ülkü, bir siyasi program niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Gökalp’e göre Klasik Türk Müziği esas itibariyle Türk değildir. Bizans kökenli, Arap ve acem kırmasıdır, yani gayr-i millîdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Millî olan sadece halk türküleridir. Millî müziğimiz halk müziğiyle garp müziğinin imtizacından doğacaktır. Halk müziğinin melodilerini alıp bunları Garp müziği usulünce armonize edersek hem milli hem de Avrupâi bir müziğe sahip oluruz.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Gökalp’e göre başka hiçbir bileşim, hiçbir arayış çağdaş bir millî müzik oluşturulmasına izin vermez. Aslında Gökalpçi millî müzik politikası Ziya Gökalp’in en genel sosyolojik düzeyde yaptığı “hars-medeniyet” ayrımının müzik alanına yansımasından ibarettir. Kendisi halk arasında kendi kendine doğmuş olan Türk müziğini harsımızın; Bizans’tan tercüme ve iktibas olunan Osmanlı müziğini de medeniyetimizin müziği olarak görmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Atatürk de müzik konusunda genel olarak Ziya Gökalp’in tesirindedir. Fakat Gökalp’ten farklı olarak şu kanaattedir ki, gelişim süreci çok uzun süreceğinden Batı müziği hemen alınıp olduğu gibi uygulanmalıdır. Dört asır bekleyemeyiz demiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Ziya Gökalp’in katı müzik programı yayınının hemen ardından ortaya çıkan şiddetli tartışmalara rağmen Cumhuriyet dönemi müzik politikasının belkemiğini oluşturmuştur. Cumhuriyet dönemi müzik anlayışında dogmatizmin kaynağı, makul olan müzik türünün estetik ve kültürel değil, siyasal bir kararla belirlenmesinin ve estetik değerinin kullanılan tekniğe indirgenmesinin kökenini öncelikle Ziya Gökalp’in fikirlerinde aramak yanlış olmasa gerektir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Gökalp’in fikirleri sonraları Türk müziğinin kaynağını yalnızca Farabi’ye bağlaması ve dönemine çok yakın zamanlarda yazılmış müzik nazariyatı ile ilgili eserleri görmeden değerlendirilmelerde bulunmuş olmasından dolayı eleştirilmiş ve görüşleri şahsi arzu ve meyillere dayanan peşin hükümlü ve ilmi olmaktan uzak olarak nitelendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Esasları Ziya Gökalp tarafından belirlenen Türk müzik inkılâpları birbirini takip etmiştir. Darul’ Elhan’ın Garp müziği şubesinin açılması ile başlayan bu inkılâplar bir ara Türk müziğinin, Türk Devleti tarafından yasak edilmesine kadar varmıştır. Türk müziğinin devlet eliyle öğretilmesinden vazgeçilmiş ve devlet kanalıyla, devlet zoruyla, uzun süre sadece Batı müziği öğretilmiştir. Devlet Radyosunda Türk müziği bir ara tamamen yasaklanmış daha sonra da ancak ikinci hatta üçüncü planda neşrine izin verilmiştir. Buna karşılık Batı müziği, devletin bütün imkanlarıyla teşvik edilmiş, bu imkanlarla Türk kulağı kendisine yabancı bir müzikle yıkanarak, o yabancı müziğe tahammüle ve alışmaya zorlanmıştır. Bizzat devlet reisi yapabilecek en mühim inkılâbın müzik inkılabı olduğunu ifade buyurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Yapılan bu inkılâp, Türk müziğinde binlerce yıldan beri kullanılan sesleri bir tarafa bırakmak, buna karşılık, Batı tarzı çok sesliliği kabullenmek şeklinde hülasa edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Tamamıyla Batı müziği lehinde görülen bu gelişmelerin yoğun bir şekilde birbirini takip etmesi ve müzik inkılâplarının hızlandırılması, 1826’dan başlayan büyük müzik devriminin bir asır sonra adeta yeniden kutlanması veya canlandırılması ve milli müziği ezerek yok etmesi şeklinde bir görünüm ortaya koymuştur. Türk müzik inkılabı çerçevesine bağlı uygulamalar devam ederken Atatürk, dikkatli ve sıkı bir takiple yeni çok sesli müziğin meydana getirilme faaliyetini izlemiştir. Daha sonraki yıllarda Türk müziği yönünden muhtelif gelişmeler olmuştur. Bunlar arasında, İstanbul Belediye Konservatuarı’na Türk müziği derslerinin konulmasını, halk evlerinde milli müziğe tekrar yer verilmesini, Askeri Müze mehterhanesinin tekrar faaliyete geçmesini sayabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p><span><strong>B. Müzik İnkılâbına Yöneltilen Eleştiriler</strong></span></p>
<p>Cumhuriyet’le birlikte yapılan müzik inkılâbının Türk müziğinde yabancılaşma ve yozlaşmanın temeli olduğu belirtilmiş, Türk müziğinin, ancak Türk eğitim ve Türk kültürünün her türlü imkan ve vasıtası ile en yaygın biçiminde geliştirilebileceği, ilerleyebileceği ve yücelebileceği ifade edilmiş, bunun için de millî bir müzik istikametindeki yaratıcı faaliyetlerin hiçbir tahdide tâbi tutulmadan en üst seviyede gerçekleşmesinin temininin gerekli olduğuna vurgu yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devletin kültür-sanat alanındaki baskın konumu özellikle müzik politikalarında kendini göstermiştir. 1920’li yıllarda başlayan ve 1930’larda doruğa varan bilinçli ve sistematik müdahalenin temelinde hem müziğin kendi doğasından kaynaklanan hem de devletin ona atfettiği bir dizi özellik bulunmaktaydı. Başka bir anlatımla müzik sanatsal bir ifade aracı olarak duygu ve coşkuların seferber edilmesi açısından “kollektif” olma özelliği en belirgin olan, dolayısıyla da inkılâbın amaçlarına en iyi hizmet edeceği düşünülen bir araçtı. Öte yandan da “Batılı” bir toplum olma yönündeki çabalara görünürlük kazandırma açısından makbul bir “vitrin” oluşturmaktaydı. Osmanlı-İslam geçmişinden kopma sürecinde ve çeşitli toplumsal dönüşümlere hız kazandırıldığı bir dönemde, yönetici ve aydınlar söz konusu mirasa atıfta bulunan güçlü bir sanat kolunun varlığına karşı “Müzik İnkılabı”nı harekete geçirmiş oldular.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Tanpınar “Bir kültürün müzik anlayışı, zekâsının zamana en yüksek tasarruf şeklidir, bunun için de değişmesi zordur, müziğimiz değişene kadar hayat karşısındaki vaziyetimiz de değişmez” der. Yani bizim dünyaya, eşyaya bakış tarzımız ve insana bakış tarzımızla müzik anlayışımız ve müzik zevkimiz arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Dolayısıyla müzik değiştirilebilirse, bu toplumu geçmişe bağlayan bağlar daha çok zayıflatılmış ve kolayca koparılmış olacaktır. İlk planda müzik devre dışı bırakılırsa bizi Şark’a bağlayan, o estetiğe, dünya görüşüne bağlayan bağlar da koparılmış olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>1930’lu yılların Müzik İnkılabı’nın doğurduğu sonuçlardan biri, “alaturka-alafranga” çatışmasının ikincisi lehine çözüme kavuşturulması olmuştur. El yordamı, deneme-yanılma yöntemi ile sürdürülen bu girişimde müzik, diğer sanat dalları arasında en ayrıcalıklı ama aynı zamanda müdahaleye en açık bir alan haline gelmiştir.</p>
<p>Müzik inkılabının yer aldığı tarihsel kesit, 1930’lu yıllarda tek parti yönetiminin kurumsallaşma çabalarının başka bir anlatımla bütün güçleri tek elde toplama anlayışı doğrultusunda devletin kültür politikasındaki düzenleyici ve yönlendirici tutumunun en üst noktaya vardığı bir dönemdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Ancak devletin düzenleyici ve yönlendirici tutumu 30’lu yıllarla sınırlı kalmamış, müzik alanında Cumhuriyet dönemi boyunca, çok yakın zamana kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>“İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Sosyoloji ve Metoloji Anabilim Dalı Çalışma Günleri” çerçevesinde yürütülmüş olan “Türk Müziği” konulu çalışmada müzik devrimindeki başarısızlık sonrası yaşanan durum şöyle açıklanmaktadır: “Yeni kurulan devlet ile toplum kimliğinin zorlanmasına rağmen Batı ile bütünleşme, Batı kimliğini alma mümkün olmamıştır. Toplumun Batı müziği ile ilişkisi Batı’yı taklit etme düzeyinde ortaya çıkmıştır. Batılılaşma siyasetindeki belirsizlikler ve toplum için çözüm olmaması nedeni ile yeni müzikler toplum kimliğini belirtme vasfına sahip olmamıştır…”<a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Müzik, ilk dönemlerden itibaren tarih sahnesinde yer alan tüm Türk topluluklarında önemli bir yere sahip olmuştur. Türkler ibadetlerinde, eğlencelerinde, devlet törenlerinde ve savaşlarında müziğe daima yer vermişlerdir.</p>
<p>Bütün ilk cemiyetlerde olduğu gibi, eski Türk toplulukları içinde de müziğin din ile birlikte vücut bulduğunu görüyoruz. İlk din adamları, ibadet esnasında kütleyi heyecana getirmek için müzik ve danstan faydalanmışlardır. Ancak, zamanla toplumun din anlayışı değiştikçe önceleri dinî mahiyette olan şiir ve raks gibi müzik de dinden ayrılarak sanat ağırlıklı devam etmiştir.</p>
<p>Dinî merasimler dışında, özellikle düğünlerde, tahta çıkma, avlanma, beşik kertme, nişan, düğün, bayram, karşılama, ağırlama, ant verme veya ödünç alma gibi çeşitli merasimlerin hepsinde müziğe daima yer verilirdi. Tüm Türk devletlerinde müziğin en çok kullanıldığı yer hiç şüphesiz ordu idi. Bunun temel gayesi ise, askerin cesaret ve gayretini arttırmaktı. Türk askeri müziği Selçuklularda “nevbet” adıyla kurumsallaşmaya başlamış ve “mehter müziği” adıyla Osmanlı’da gelişerek zirveye ulaşmıştır.</p>
<p>Osmanlılar dönemi sadece askerî değil tüm müziğimizin de kurumsallaştığı bir dönemdir. Bu dönemde Mevlevihane tekke müziğinin icra edildiği ve yayıldığı, Enderun ise müzik eğitiminin verildiği kurumlar olmuştur. Tanzimat ile birlikte tüm alanlarda olduğu gibi müzikte de yeni anlayış ve yaklaşımlar meydana gelmiştir. Bu anlayışla birtakım yeni düzenlemelere gidilmiştir. Bu düzenlemeler Cumhuriyet döneminde de “müzik inkılâbı” adıyla devam etmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Fatma ODABAŞI</strong></span></a>
</p><p>Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 339-345</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Refik Ahmet Sevengil, “Eski Türklerde Mûsikî”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 26, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Laika Karabey Akıncı, “Türklerde Mûsikî”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 38, ss. 6-7, 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> R. A. Sevengil, “Eski Türkler’de Mûsikî”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 187, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988, s. 211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara 1977, s. 290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1987, C. IX, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> R. A. Sevengil, a.g.m., s. 181; Mahmut Ragıp Kösemihal, “Asırlar Boyunca Tarihi Türk Musiksi”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 239, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> M. Cahit Atasoy, “Milli Mûsikîmiz”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 159, s. 177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> R. A. Sevengil, a.g.m., s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İ. Hakkı Özkan, “Türk Mûsikîsinin Tarihi Gelişmesi, ”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 184, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ömer Tuğrul İnançer, “Osmanlı Tarihinde Dini Mûsikî”, Mûsikî Mecmuası, Özel Sayısı, sayı: 465, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Nebi Bozkurt, “Eğlence”, DİA, s. 483.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bedri Noyan, “Klasik Türk Mûsikisinin Tarihî Gelişmesi”, Mûsiki Mecmuası, sayı: 184, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mehmet Nazmi Özalp, Türk Mûsikisi Tarihi, I-II, Ankara 1986, s. 111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Aydın Taneri, Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı, Konya 1977, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Laika K. Akıncı, Garplı Gözüyle Türk Mûsikîsi, ss. 20-21; Selim Koca, “Selçuklularda Kültür ve Medeniyet”, Türk Yurdu, Eylül 1991, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Cinuçen Tanrıkorur, “Osmanlı Mûsikîsi”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, I-II, İstanbul 1998, C. II, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Cinucen Tanrıkorur, a.g.m, ss. 494-496.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Eugenia Popescu Judetz, Türk Mûsikî Kültürünün, Anlamları, Çev. Bülent Aksoy, İstanbul 1996, ss. 56-57; Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, I-IV, İstanbul 1977, c. I, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Süleyman Uludağ, İslam Açısından Mûsikî ve Sema, Bursa 1976, s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Judetz, a.g.e., ss. 60-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Judetz, a.g.e., ss. 68-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ergin, a.g.e., C. I, s. 369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Judetz, a.g.e., ss. 70-72; Tanrıkorur, a.g.m., s. 500.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Tanrıkorur, a.g.m., ss. 500-501.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Tanrıkorur, a.g.m., s. 502.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ergin, a.g.e., C. IV, ss. 1582-1588.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Haydar Sanal, “Batılılaşma”, DİA, C. V, ss. 184-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sanal, a.g.m., s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bu tarz görüşlere Hüseyin Saadettin Arel tarafından kaleme alınan “Türk Mûsikîsi Kimindir” adlı eserle cevap verilmiştir. Eserde Türk müziğinin Arap, İran, Yunan ve Bizans mûsikîsinden gelmediği, onu Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri delilleriyle ortaya konmuştur. Bkz. H. S. Arel, Türk Mûsikîsi Kimindir, Ankara 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul 1976, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Gökalp, a.g.e., s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Yümni Sezen, Atatürk Devrimleri ve Hümanizm, İstanbul 1997, s. 252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Cem Behar, Klasik Türk Mûsikîsi Üzerine Denemeler, İstanbul, 1987, ss. 93-104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ethem Üngör, “Ziya Gökalp’in Mûsikî Görüşleri ve Arel”, Mûsikî Mecmuası, sayı: 234, ss. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Mûsikî inkilabında, Türk müziğini yasaklama noktasına gelinmesinde Atatürk’ün değil, ondan ziyade inkilapçı görünmek isteyen dönemin Dahiliye vekilliğinin amil olduğu, yoksa Atatürk’ün şahsi toplantılarda daima Türk müziğini tercih ettiği ve ona büyük değer verdiği pek çok zevatın hatıraları ile de sabittir. Geniş bilgi için Bkz. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, C. V, ss. 1822-1850; Sadi Yaver Ataman, Atatürk ve Türk Mûsikîsi, Ankara 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Yalçın Tura, Türk Mûsikîsinin Meseleleri, İstanbul 1988, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Sanal, a.g.m., s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Tura, a.g.e., s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Füsun Üstel, “1920’li ve 30’lu Yıllarda Milli Mûsikî ve Mûsikî İnkılabı”, Defter, sayı: 22, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Beşir Ayvazoğlu, Cem Behar, İskender Savaşır, Semih Sökmen, “Müzik ve Cumhuriyet”, Defter, sayı: 22, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Üstel, a.g.m, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Yalçın Çetinkaya, Müzik Yazıları, İstanbul 1999, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-toplum-hayatinda-muzigin-yeri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> İÜEF. Genel Sosyoloji ve Metodoloji Anabilim Dalı Çalışma Günleri, Türk Müziği, ss. 40-41.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Döneminde Klâsik Türk Musikisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-klasik-turk-musikisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-doeneminde-klasik-turk-musikisi</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Döneminde Klâsik Türk Musikisi
Müzik geçmişi Orta Asya’ya kadar uzanan ve tarihin derinliklerine kadar inen Türklerin bu dönemlerde yapılan icrâlar, yorumlar ve üslûplar hakkında, bütün dünyâda olduğu gibi şifâhi ve ustadan çırağa olmaktan öteye somut bir dayanağı maâlesef yoktur. 14. yy.’dan itibâren ilmi kitaplar ve icat edilen notalarla tespit edilen ve bir çoğu günümüze ulaşamayan bu basılı eserlere rağmen, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66d0c2ce6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Döneminde, Klâsik, Türk, Musikisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Klasik-Turk-Muzigi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html">Cumhuriyet Döneminde Klâsik Türk Musikisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Osman Nuri ÖZPEKEL</strong></span></a>
</p><p>Müzik geçmişi Orta Asya’ya kadar uzanan ve tarihin derinliklerine kadar inen Türklerin bu dönemlerde yapılan icrâlar, yorumlar ve üslûplar hakkında, bütün dünyâda olduğu gibi şifâhi ve ustadan çırağa olmaktan öteye somut bir dayanağı maâlesef yoktur. 14. yy.’dan itibâren ilmi kitaplar ve icat edilen notalarla tespit edilen ve bir çoğu günümüze ulaşamayan bu basılı eserlere rağmen, dönemlere âit icrâların seviyesi hakkında kesin bir fikir edinmemize imkân olamamıştır. Kanunun mûcidi olan ve udun da bugünkü hâlini 10. yy.’da iken teşekkül ettirmiş olan ünlü bilgin Fârâbi’nin kanun çalarken, insanları önce kahkahalarla güldürüp sonra hıçkırıklarla ağlattığını yazan ansiklopedi ve târih kitapları da bir yönü ile kulaktan kulağa olmaktan öteye geçmemektedirler. Yâni, bir dinleyici günümüzde kanun sazını dinlerken gülüp yâhut ağlamadıkça bu icrânın nasıl olduğu hakkında kesin bir hüküm veremez. 19. yy.’ın sonlarına doğru icat edilen o zamanların teknoloji hârikası balmumu kovanlarına kaydedilen ilk sesler, bizim bu sanatçıları dinleyerek haklarında kesin hüküm verme aşamasına geldiğimiz somut materyallerdir. Biz bu yazımızda bu kayıtlardan hareketle yüce önder Atatürk’ün elleriyle kurarak gençlere emânet ettiği yetmiş dokuz yaşındaki çok genç Cumhuriyet Tarihimizdeki müziğimizin beş farklı boyutunu mukayeseli olarak incelemek istedik. Bu beş boyut;</p>
<ol>
<li>Beste</li>
<li>Toplu ses icrâsı, yorumu ve üslûbu</li>
<li>Toplu saz icrâsı, yorumu ve üslûbu</li>
<li>Solo ses icrâsı, yorumu ve üslûbu</li>
<li>Solo saz icrâsı, yorumu ve üslûbu dur.</li>
</ol>
<p>İcrâ mukayesesinde temel olarak düşünülen; ortaya konmuş olan ses, müzikalite,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> sonarite,<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ajilite<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> gibi kavramlardır. Yorum mukayesesinde icrâcının esere yaklaşımı, onu yaşayışı, kendi potasında nasıl erittiği, onu nasıl bir felsefe ile anladığı düşünülmüştür. Üslûp mukayesesinde ise sanatçının doğuştan beyninde, hançeresinde ellerinde olan şahsi yeteneği ile sonradan çalışarak kazandığı ve hocalarından öğrendiklerini bir araya getirerek edindiği icrâ tarzı olarak düşünülmüştür.</p>
<p><span><strong>Beste</strong></span></p>
<p>14. yy. ile 20. yy. arasındaki altı yüz sene boyunca dâhi bestekârlarını yetiştiren Türk-Osmanlı Müziği kendi tonal çerçevesi içinde bu bestekârların ortaya koydukları harikûlade eserlerle müzik sanatının en önemli bir kolu olan kompozisyon konusunda doruk noktalara ulaşmışlardır. Bu beste çeşitlerinin zamana, mekâna ve rûha hitap ediş şeklinden kaynaklanan ihtiyaçla, altı yüz yıl boyunca her çeşit form denenmiş ve her biri ayrı ayrı rağbet görmüştür. Asırlar içinde kaybolanlardan başka bugün elimizde olan bu klasiklerden çıkarılan sonuca göre ve lâ-dini müzik sahalarında,</p>
<ul>
<li>Kâr</li>
<li>Kâr-çe</li>
<li>Kâr-ı natık</li>
<li>Kâr-ı Nev</li>
<li>Beste</li>
<li>Ağır Semâi</li>
<li>Yürük Semâi</li>
<li>Şarkı</li>
<li>Türkü</li>
<li>Gazel</li>
<li>Köçekçe</li>
<li>Kanto gibi sözlü,</li>
<li>Peşrev</li>
<li>Medhâl</li>
<li>Saz Semâisi</li>
<li>Saz Eseri</li>
<li>Oyun Havası</li>
<li>Longa</li>
<li>Sirto</li>
</ul>
<p>Aranağmesi gibi sözsüz, dini sahada ise Mevlevi Âyini</p>
<ul>
<li>Mevlid</li>
<li>Naat</li>
<li>Müracaat</li>
<li>Tekbir</li>
<li>Salât ve Selâm Mahfel Sürmesi Tesbih İlâhi</li>
<li>Muvaşşah</li>
<li>Mirâciye</li>
<li>Tevşih</li>
<li>Şûgl</li>
<li>Temcid</li>
</ul>
<p>Durak gibi sözlü formlarda eserler günümüze ulaşmıştır.</p>
<p>Özellikle Klâsik repertuarımızın günümüze ulaşmasında Zekâi Dede’nin rolü çok mühimdir ve bu bestekârımızın hâfızasında olan eserler nota ile tespit edilmemiş olsaydı klâsik repertuarımızın kaybolan kadar bir bölümü de muhtemelen yok olacaktı. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, bu formlarda bestelenen eserler zamanına, mekânına ve rûha göre altı yüz sene her tabakadan insan tarafından zevkle dinlenmiştir. Ancak 19. yy.’ın ikinci yarısından itibaren Batı ile yakından ve her yönü ile kurulan bağların getirdiği yenilikler sonucunda daha 20. yy.’a bile girilmeden bu formların bazılarının artık zamana ve mekâna hitap edemeyişinin getirdiği ihtiyaçla bunlar dinlenilmemeye ve bestelenilmemeye başladılar. Dede Efendi’ye “Artık bu oyunun tadı kaçtı” dedirten, Kâr’ı eski bulup, arayışlar içinde “Kâr-ı Nev”i (Yeni Kâr) ve sarayda duyduğu “vals” ritminin etkisinde kalarak “Yine bir gül-nihal” şarkısını besteleten bu yenilik hareketleri, daha sonra Hacı Arif Bey’le son çizgisine ulaşmış ve “Şarkı” formu ile “Klasik” dönemini kapatan Hacı Arif Bey “Romantik” yahut “Neo-klâsik” ekolü açmıştır.</p>
<p>19. yüzyıl sonlarında dünyâya gelen ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde bestekârlıklarının olgun bir dönemine ulaşmış olan Lemi Atlı, Zeki Ârif Ataergin, Fehmi Tokay, Refik Fersan, Şekerci Cemil Bey, Ûdi Nevres Bey, Bimen Şen, Rakım Elkutlu, Osman Nihat Akın, Yesâri Âsım Arsoy, Sâdettin Kaynak, Selahaddin Pınar Münir Nureddin Selçuk gibi bestekârlar Hacı Arif Bey’in açtığı yolu daha da genişleterek “Klâsik Form”u artık kendi tahtında yalnız başına bırakmışlardır. Münir Nureddin Selçuk Alâeddin Yavaşca, Bekir Sıdkı Sezgin ve Cinuçen Tanrıkorur gibi 20. Y. Y.’ın son çeyreğinde de yaşamış olan bâzı bestekârlarca Mevlevi Âyinleri de dâhil olmak üzere “Klâsik Formlar” denenmiş, başarılı olmuş fakat icrâ aşamasında âkim kalmışlardır. Cumhuriyet döneminin başlangıcında sözlü müzikte en hakim görülen form şarkı türkü ve gazel olmuş, saz müziği alanında ise Peşrev, Medhâl, Saz Semâisi, Longa, Sirto ve Taksim rağbet görmüş, özellikle 20. yy.’ın başından itibâren yurda yayılan taş plâk ve zamanın sihirli kutusu Gramofon ile hemen her evde müzik dinlenir olmuştu.</p>
<p>Bu talep o dönem bestekârlarının zamana, mekâna ve rûha uygun olan bu formlara yönelmelerini sağlamış ve halkın ihtiyacına cevap veren ticâri amaçlı fanteziler, düettolar, mizâhi şarkılar ve kantolar bestelemişlerdir.</p>
<p>Yüce önder Atatürk, gençliğinde dinlediği Rumeli türkülerinin büyüsünü ve lezzetini asla unutmamış, Cumhuriyetin ilk yıllarında popüler olan şarkılarda bu türkülerin lezzetini bulmuş, bestekârları ve icrâkârları himâye etmiştir. O yıllarda pek gözde olan taş plakların kayıt cihazını da yurt dışından getirtmiş ve kendi sesini bizzat kaydetmiştir. Bâzı Rumeli türkülerini ve şarkıları okuduğu bu plâkları sonradan beğenmediği için imha etmiş fakat bu besteleri ömrünün sonuna kadar severek dinlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Bu dönemde yayına başlayan İstanbul ve Ankara Radyoları taş plâkların ulaşmadığı yurt köşelerine bütün bu yüksek zevkli besteleri taşımış ve toplumun her kesiminin bilinçlenmesini sağlamıştır.</p>
<p>20. yüzyıl’ın ikinci yarısına doğru değişen toplum zevkleri, mimârideki yozlaşma, yeşil alanların beton yığınlarına dönüşmesi, radyo kanallarının çoğalması daha sonra televizyonun devreye girmesi ile “Şarkı” formunun krallığındaki bütün türler yerlerini başka türlere bırakmak zorunda kaldılar. Bunların başında tango ve kantoların devâmı niteliğindeki Türkçe sözlü hafif müzik, aranjman ve pop müzik geldi. 1930’lu yıllarda bir müddet radyo yayınlarının yasaklanmasıyla halkın Arap radyolarını dinlemesi ve bazı Arap filmlerine Türk bestekârlarının müzikler yapması sonucunda kulaklara yer eden bu tür müziğin 1960’lı yıllarda doğurduğu arabesk müzik ikinci sırada yer aldı. Şarkı formunun asâletini muhafaza ederek yeni ve farklı türlere itibâr etmeyen, geleneğe bağlı bazı bestekârlar da yeni arayışlar içine girerek kendi hamlelerini gerçekleştirdiler, Arif Sami Toker Muzaffer İlkar, Sâdi Hoşses, Emin Ongan İsmâil Baha Sürelsan, Alâeddin Yavaşca, Selahattin İçli, Melahat Pars, Şekip Ayhan Özışık, Avni Anıl, Yusuf Nalkesen, Bekir Sıdkı Sezgin, Erol Sayan, Cinuçen Tanrıkorur, gibi isimler bir ölçüde yozlaşmaya yüz tutan değişik türlere karşı ikinci yeniyi oluşturdular. Kültür ve eğitim düzeyi yüksek belirli bir kesime hitabeden bu bestecilerin eserlerini ise 20. yüzyılın son çeyreğindeki daha yenilikçi daha güncel melodik yapıları daha akılda kalıcı eserler besteleyen Ziya Taşkent, Erdoğan Berker, Fethi Karamahmutoğlu Turhan Taşan, Bilge Özgen, Zekâi Tunca, gibi bestecilerin eserleri tâkip etti. Aynı dönemde ise arabeskin, pop müziğin, aranjmanın ve Türkçe sözlü hafif müziğin yerine onların kötü taklitleri türeyerek klip adı altında toplumun ruhunu sardı. 2000 yılının sonuna gelindiğinde her gün onlarca beste bir anda parlayıp on gün sonra unutulmaya başlandı. Tekrar geriye dönüşle 1960’lı yılların nostaljisi yaşanmak istendi ise de yozlaşma bunu bile engelledi. Aristokrat bir kesimin dinlediği Klâsik Batı Müziği ve Çağdaş ve Çok Sesli Türk Müziği ise önce LP’lerde, konser salonlarında ve daha sonra da kaset ve CD’lerde aynen Batı’da olduğu gibi toplumun sadece yüzde üçü tarafından dinlendi. Ama hiçbir zaman yozlaşmadı. Besteden para kazanmanın tadını alan şirketler, reklâm denilen halk tuzağının en âlâsını kullanarak milyarlar kazandıkları bu sektörü yerli Michael Jaksonlar, Madonnalar ve hermafroditler yaratarak hâlâ ayakta tutmaktalar. 21. yüzyıl’ın Türk müziği, beste alanında geleneksel müziğinden kopmayan yenilikçilere ve ideâlist bestecilere şiddetle ihtiyaç duymaktadır.</p>
<p><span><strong>Toplu Ses İcrâsı</strong></span></p>
<p>Müzik târihi, eski Türklerde bir meydanda toplanan üç bin kişinin bir arada müzik icrâ ettiğini yazmaktadır. Bugün bir stadyumda toplanan kırk bin kişinin toplu halde şarkı söyleyebildiğini gördüğümüze göre bu sayı az bile kalmaktadır. Binlerce kişinin söylediği şarkının müzikalitesi tartışma konusudur ama 20. yy.’da Amerika’da, İngiltere’de yahut Avrupa’da bazı ölüm törenlerinde bu sayıda insanın katılarak söylediği müzikleri de dinlemekteyiz. Olimpiyatlarda dinlediğimiz milli marşlar da bunların bir diğer örneğidir. Toplu icrâ hem söyleyeni, hem dinleyeni farklı bir boyuta taşımaktadır. Kolektif görev yapma şuuru, icrâkârların aynı duyguyu hissetmeleri, dinleyenleri de etkisi altına almaktadır. Özellikle mehter müziğinde bunun sonuçları apaçık görülmektedir. Bir araştırma sırasında Türk Müziği formlarından örnekler dinletilen bir Avrupalı dinleyiciye mehter müziği dinletildikten sonra ne hissettiği sorulduğunda “korku” cevabını vermiştir. Toplu icrâ burada amacına ulaşmıştır.</p>
<p>Ortaçağda Avrupa’da akıl hastaları zincire vurulurken Edirne Beyazıt Külliyesi Dâr’üşşifâsı’nda bulunan akıl hastaları toplu icrâ yöntemi ile müzikoterapi uygulanarak tedâvi ediliyordu. Osmanlı Sarayı Enderunu’nda padişah huzûrunda yapılan küme fasılları elli ila yüz kişiden oluşmaktaydı. Bunun bir kısmının sadece saz olduğu düşünülürse bir küme faslında yirmi beş ilâ elli kişi arasında toplu icrâcı olduğu farz edilebilir. O dönemde hanımların harem dışında sanat icrâ edemedikleri düşünülürse bu koronun sadece erkeklerden oluştuğu âşikârdır. Bu fasıl heyetinin dizilişi ve icrâ tarzları hakkında da, maâlesef şifâhi bilgilerin dışında bir kayıt örneği olmadığından fikir sahibi değiliz.</p>
<p>Fasıl zevkinin Osmanlı Sarayı dışında da yaygın olduğu bilinmektedir. Hattâ Dar’ül-elhan’ın kurulduğu yıllarda teşkil edilen okul fasıl heyetlerinin, yeni kurulmaya başlayan musiki cemiyetlerinin korolarının ve özel toplulukların çeşitli mekânlarda verdiği konserler, gerçekleştirdiği turneler bilinmektedir. Cumhuriyetin ilk disiplini korosu, Dar’ül-elhan’ın devamı olarak teşkil olunan İstanbul Konservatuarı’nın icrâ heyeti olarak telâkki edilebilir. Bu kurumda ve daha sonra Ankara ve İstanbul Radyolarında teşkil ettiği korolarla “koro disiplini” yerleştiren kişi ise Mesut Cemil Bey olmuştur. Önce Tarihi Türk Müziği” sonra “Klâsik Koro” ve “Küçük Koro” yu kuran ve yıllarca idâre eden Mesut Cemil Bey, Cumhuriyet tarihine koro yöneticiliğinin “Pîr” i olarak geçmiştir. Bugün elimizde onun yönettiği koroların icrâları mevcuttur ve bunların dinlenmesi sırasında idarecinin mimiklerini, nefes alışlarını heyecanını, hiddetini, sevincini, üzüntüsünü hissedebilirsiniz. Bu duygular, dinleyiciyi eserin bestekârına götürür ve icrâ amacına ulaşmış olur. Ancak bu icrâ da zamanın muhâliflerinin hücûmuna uğramış ve ağır eleştiriler almıştır. Meselâ “Bir hâdise var can ile cânân arasında” mısrâı ile başlayan meşhur Hisar Bûselik şarkının bestekârı Servet Yesâri Bey bir mektubunda şunları yazmaktadır:<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>20. yy.’ın ortalarında Ankara Radyosu’nda Muzaffer İlkar “Beraber ve solo şarkılar” adı ile yeni bir toplu icrâ gerçekleştirmiş ve bu tarz benimsenerek günümüze kadar ulaşmıştır. Resmi kurumların dışında Anadolu’nun her köşesinde sayıları bini aşan müzik cemiyetleri kurulmuştur ki bunlar da Mesut Cemil Bey’in çizgisi çerçevesinde mahâlli zevklerini ve repertuarlarını da kullanmak sûreti ile toplu icrâyı ve koro geleneğini 21. yy.’a taşımışlardır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin vazgeçilmez bir fasıl heyeti de şüphesiz piyasa fasıl heyetidir. Beyoğlu’nun Baloz’larından sonraları Çakır, Gar, Tepebaşı, Küçükçiftlik, Taşlık, Maksim, Bebek Belediye gibi mekânlarda icrâ edilen piyasa faslı, gazinoların televizyon ile rekabet edememesi sonucu nerdeyse ebediyen bu mekânlardan uzaklaşmış, yerini küçük mekânlarda az sayıdaki icrâcıların oluşturduğu fasıl heyetlerine bırakmıştır. Esâsen Peşrev, Ağır Aksak, Sengin Semâi, Aksak, Düyek, Curcuna, Semâi, ve Sofyan usûllerindeki şarkılar ve en son Saz Semaisi yâhut Longa ya da Sirto ile biten bu fasıllar “Klâsik Fasıl” denilen dizilişin güncelleştirilmesinden başka bir şey değildir. Hacı Ârif Bey’in “Klâsik”i yıpratması gibi piyasa faslı da “Klâsik Faslı” yıpratmıştır.</p>
<p>Ancak, yukarıda zikredilen Mûsiki Cemiyetlerinin İstanbul’da faâliyet gösterenlerinin başında gelen Üniversite Korosu, Üsküdar Mûsiki Cemiyeti, İleri Türk Musiki Konservatuarı gibi kurumlar ciddi müzik çalışmaları ile özellikle yüksek öğrenim gören kesime hizmet vermiş ve dejenere olmayan icrânın devâmını sağlamışlardır. 1950’li yıllarda önce Üniversite Korosu’nda sonra da İstanbul Radyosu’nda görev yapan Dr. Nevzad Atlığ, Mesut Cemil Bey’den devraldığı Koro yöneticiliğini onun çizgisinde devam ettirmiş ve 1976 yılında Devlet eliyle ilk Klâsik Türk Müziği Korosu’nun kurulmasını sağlamıştır.</p>
<p>Geleneksel icrâdaki goygoy’un, münferit icrâların, ses kaydırmalarının hâkim olmadığı bu icrâda; giyim, disiplin, ciddiyet, birlik ve beraberlik, ezber okuma, rutin konserler hazırlama gibi birçok unsur bir araya gelerek, Mesut Cemil Bey’in icrâsının da bir adım önüne geçilmiştir.</p>
<p>Atatürk’ün Sarayburnu’nda dinlediği Eyüp Musiki Cemiyeti yerine, Mesut Cemil Bey’in yahut Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın yönettiği modern bir koro konser vermiş olsaydı, Türk müziğinin kaderi o gün çok daha lehte gelişmeler kaydederdi. Ne yazık ki bu icrâ da, bugün bâzı çevrelerce “Kilise korosu” gibi icrâ, yâhut “hep aynı repertuar” nidâları ile eleştiri almaktadır. 20. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul’da kurulan Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu emsâl alınarak başta Ankara ve İzmir olmak üzere yirmiye yakın koro kurulmuştur. Hemen hepsi kuruluş, icrâ ve bir ölçüde repertuarları açısından ilk kurulan koronun birer küçük modeli tarzında faâliyetlerini sürdürmektedirler. Bugün; Klâsik faslın, Peşrev, Kâr, 1. Beste, 2. Beste, Ağır Semâi, Yürük Semâi, Saz Semâisi formlarını içeren ve Abdülkadir Merâgi ile Zekâi Dede, yâni 14. yy. ile 20. yy. arasındaki altı yüz yıllık repertuarı icrâ eden tek kurum olarak İstanbul Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu kalmış, Radyolarda ve diğer korolarda bu tarz icrâya ve repertuara rağbet azalmış, neredeyse yok olmuştur. Bu kurumlarda ağırlıklı olarak rağbet edilen repertuar günümüz bestecilerinden seçilen eserlerden oluşmakta, beraber ve sololar tarzı tercih edilmekte, eserlerin icrâlarında ise, çiçeklenme tâbir edilen melodilerin ilâve edilerek orjinalitesinin bozulduğu görülmektedir.</p>
<p>21. yy.’a adım attığımız bu günlerde ise T. R. T. kurumunda arabesk müziğin icrâ edilmekte olduğu, özel televizyon kuruluşlarında hâkim olan raiting endişesi ile bu icrânın yaygınlaştırıldığı görülmektedir.</p>
<p>1924 Yılında Dar’ül-elhan kurumunun verdiği konserlerin programları, o yılların tercih edilen ve dinlenen eserleri hakkında etraflı bir bilgi vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Dikkât edilecek olursa o zaman da günün bestekârlarının eserlerine yer verilmiş ve icrâsı sağlanmıştır.</p>
<p><span><strong>Toplu Saz İcrâsı</strong></span></p>
<p>Türk Müziğinde korâl icrânın yanı sıra enstrümental icrâ da her dönemde büyük rağbet görmüştür. Mehter müziğimizin vokal icrâları bir yana bırakılacak olursa, ağırlıklı bir bölümünün saz icrâsı olduğu görülmektedir. Altı yüzyıl içerisinde bestelenen binlerce saz eseri bize bunu bütün açıklığı ile ispat etmektedir. Yazımızın başında zikrettiğimiz saz müziği formları zaman zaman onlarca bazen üç-beş kişi bazen de sadece iki kişi tarafından icrâ edilmiştir. Toplu ses icrasında olduğu gibi toplu saz icrâsında da geleneksel metod bir ser-sâzendenin bulunmasıdır. Enderun müziğinde “şef” kavramı bulunmadığından elinde tef tutan sâzende yâhut hânende, heyetin idârecisi sayılırdı. Bu dönem kayıtları elimizde olmadığından şifâhi olarak biliyoruz ki değişik üstatlardan ve hocalardan farklı olarak meşk eden sâzendeler zaman zaman icrâda, hem melodi hem baskı olarak birbirlerinden ayrılıyorlardı. Taş plâk kayıtlarının dinlenebildiği 20. yy. başlarında yapılan Dâr’üt-talim Mûsiki Heyeti’nin icrâlarına bakıldığında bu şifâhi bilgi hemen hemen doğrulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Yâni o günkü icrâ anlayışına göre bir saz mutlaka başı çekmelidir, diğerleri ise ona tâbi olup onunla sürükleneceklerdir. Bu durum başka kayıtlarda başka sazların hakimiyeti şeklinde sürüp gitmiştir. Daha küçük guruplarla yapılan icrâlarda ise icrâ şekli daha da vahim bir hâl almaktadır. Meselâ Münir Nureddin Selçuk’a refâkat eden dört sazende: Kemanda Sadi Işılay, Ud da Yorgo Bacanos, Kanun da Ahmet Yatman ve Kemençede Aleko Bacanos, şarkı sonunda bir aranağmeyi çalarken bir yere geldiklerinde dördü de ayrı melodi icrâ eder. Yâhut başka bir ekip başka bir peşrev veya saz semâisi meselâ Tanbûri Cemil Bey’in çok bilinen Şedaraban Saz Semâisini çaldıkları zaman yine eserin bir yerinde dört ayrı melodi çalarlar. Bunun sebebi her sâzendenin ayrı ayrı büyük üstat oluşu fakat bir disiplin altına girmek istemeyişleridir.</p>
<p>1860’lı yıllarda bir Askeri okul bando mızıkasının sayısı altmışı bulan heyetinde bile sazlar bir şef öğretmen tarafından yönetildiğinde herhâlde birbirlerini dinliyorlardı. Batı disiplini ihtivâ eden icrâ bu açıdan bizim toplu saz icrâmız için de elzemdir. Toplu saz icrâsında, ikili çalışmalarda da sonuç pek farklı değildir. Tanbûri Cemil Bey ile Vasil Efendi’nin tanbur, kemençe, Tanbûri Cemil Bey ile Udi Nevres Bey’in kemençe-ud, Tanbûri Cemil Bey’in Kadı Fuat Efendi ile kemençe-tanbur, Udi Nevres Bey ile Necati Tokyay’ın ud-keman icrâları dinlendiğinde bu üstadların bâzen bir yâhut iki müzik ölçüsünü ayrı ayrı melodilerle çalıp, sonra bir yerde birleştiklerine şâhit olunur. Burada da zihniyet aynıdır.</p>
<p>Herkes bildiğini doğru kabul edip diğerine itaât etmemektedir. Bu hatâlı tarz ve gidiş Mesut Cemil Bey’in toplu ses icrâsına getirdiği batılı anlayışın toplu saz icrâsına da yansımasıyla 20. yy.’ın ilk yarısından itibâren düzelmeye başlamıştır.</p>
<p>Radyolarda yalnız saz sanatçılarından kurulu heyetler oluşmuş ve özellikle saz eserleri icrâ edilmiştir. Ankara Radyosu’nda Cevdet Kozanoğlu, Şerif İçli, Hakkı Derman, Vecihe Daryal, İstanbul Radyosu’nda Avni Atun topluluğu, Cahit Peksayar ve arkadaşları disiplinli icrâya önayak olmuşlardır. Prof. Dr. Nevzad Atlığ, İcrâ Heyeti’nde görev yapan saz sanatçılarının piyasalarda çalışmasına mâni olamadığından Heyet’ten istifâ etmiş, Toplu saz icrâsında hedeflediği ciddiyeti, müzikaliteyi, birlik ve beraberliği 1976 yılında kurulmasına önayak olduğu Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’nun saz heyeti ile sağlamıştır.</p>
<p>Yirmi üç yıl bu koro ile her hafta Pazar günü konser vermek sureti ile, Klâsik Türk Müziği’nin hem ses hem söz repertuarını yüksek icrâ zevki ile dinleyiciye ulaştırmış, batılı anlamda salon konserleri ile yirmi beş kişilik saz heyeti hiçbir ayrılık göstermeden uyum içinde çalışmışlardır. Hocasından koroyu idâre etme görevini devralan Ender Ergün aynı disiplin ve birlik içinde bu anlayışı devam ettirmektedir.</p>
<p>20. yy.’ın ikinci, özellikle üçüncü çeyreğinde bestecilik ve toplu ses icrâsında yaşanan erozyon, toplu saz icrâsında yaşanmamış, tam tersine umut verici çok yeni çalışmalar ortaya çıkmıştır. Enstrümental müziğin önemine inanan ciddi sâzendeler oluşturdukları ikili, üçlü, beşli, onlu gruplarla hem yeni besteler, hem de ciddi kayıtlar gerçekleştirmişlerdir. İkili çalışmalarda Niyâzi Sayın ile Necdet Yaşar’ın Ney ve Tanbur ile yaptığı gerek emprovize, gerek saz eserleri icrâsı, onları takip eden kuşağın en önemli yol göstericisi olmuştur. 1970’li yıllarda Kemâni Nurhan Hekimoğlu ile Osman Nuri Özpekel’in, sonraları Osman Nuri Özpekel ile Taner Sayacıoğlu’nun, Göksel Baktagir, Necati Çelik ve Udi Yurdal Tokcan’ın, Neyzen Aziz Şenol Filiz ile Tanburi Birol Yayla’nın, Derya Türkan ile Murat Aydemir’in ve Sâlih Bilgin’in oluşturduğu genç kuşak ikilileri konser ve CD kaset kayıtlarıyla çeşitli faâliyetler göstermişlerdir.</p>
<p>İkili çalışmalar dışında kemençe sanatçısı İlhan Özgen’in kurduğu Bosphorus, Neyzen Kudsi Erguner ve Topluluğu, Kemençe sanatçısı Fikret Karakaya’nın kurduğu Bezmâra, Doç. Rahmi Oruç Güvenç’in kurduğu Tümata isimli topluluklar olumlu çalışmalar yapıp ciddi ve başarılı projelere imza atmışlardır. Üçüncü yeni diyebileceğimiz bu toplu icrâlar arasından geleceğe çok ümit verici besteciler de gelişmiştir.</p>
<p><span><strong>Solo Saz İcrâsı</strong></span></p>
<p>Yazımızın başında belirttiğimiz gibi, tarihi kaynaklarından öğrendiklerimize göre ünlü bilgin Fârâbi kanun sazında yaptığı sololarla insanları önce güldürüp sonra ağlatırmış. Bu ifâde günümüzdeki anlayışa göre ancak bir saz virtüözünün elde edebileceği bir sonuçtur. Farabi’nin yaşadığı 10. yy. ile Tanburi Cemil Bey’in doğduğu 18. yy.’ın ikinci yarısına kadar geçen sekiz asır içinde birkaç isimden başka müzik tarihimizin kaydettiği bir saz virtüözüne rastlamıyoruz. Dünyâda belki sadece Türk milletine mahsus olan; tarihini ve özellikle sanat tarihini yazmama özelliği bu sahada da kendini gösterdiğinden belki de tarihin karanlığında kaybolan nice virtüözlerimizin varlığından haberdar değiliz. Şerif Muhiddin Targan’ın hâtıralarında zikrettiği Sultan Abdülaziz’in Mâbeyincibaşı Basri Bey’in icrâsını dinleyemediğimizden belki de Türk müziğinde udun piri sayılabilecek tek icrâcıyı bu yönüyle zikretmemekteyiz.</p>
<p>Tanburi Cemil Bey’in yakın arkadaşı Ûdi Şekerci Cemil Bey’in elimizde maâlesef bir kaydı yoktur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bir ud virtüözü böylece tarihin derinliklerine gömülmüş, onun ud meşk ettiği hocası Basri Bey’in tavrı da bu sebeple yok olmaya mahkum kalmıştır. Ud sazının elimizde bulunan ilk taş plağı Ûdi Nevres Bey’e aittir. Ûdi Âfet Efendi, Mısırlı İbrahim Efendi, Şerif Muhiddin Targan, İbrâhim Ziyâ Bey, Fethi Kopuz, Sedat Öztoprak, Yorgo Bacanos, Kadri Şençalar gibi ud sazının gerçek hakimleri 19. yy.’ın 20. yy.’a bağlandığı zamanların ve Cumhuriyet dönemine geçişin en canlı virtüözleri ve icrâcılarıdır.</p>
<p>Beste sahasında Hacı Arif Bey’in, toplu ses icrâsında Mesut Cemil Bey’in, toplu saz icrâsında Niyazi Sayın ve Necdet Yaşar’ın klâsik dönemi kapatması gibi Tanbur icrasında da Tanburi Cemil Bey klasik dönemi kapatmıştır. Tanburi Ali Efendi’nin, kendisinden daha iyi tanbur çaldığını söylemesi, Cemil Bey’in de Tanburi Osman Bey’e “Tanbura başladığım zamanlarda sizin gibi çalıyordum” demesi, şöhretini bir anda arttırmış bazı çevrelerce tanbur çalmayıp hokkabazlık yaptığı söylentilerin sebep olmuştur. Doğuştan sâhip olduğu zeka ve yeteneğe, çalışmasını ekleyerek deha derecesine ulaşan Tanbûri Cemil Bey, kemençe, lâvta ve yaylı tanburda da vitüözitesini kısa zamanda kabul ettirmiştir. Başta Ûdi Nevres Bey olmak üzere Kadı Fuat Efendi, Refik Fersan, İzzettin Ökte, Necdet Yaşar gibi önde gelen müzisyenlerin ekol olarak kabul ettikleri Tanburi Cemil Bey, saza hakimiyeti, müzikalitesi, ajilitesi, cümle kuruşundaki üstâdâne tarz, santimantâl ve felsefi müzik anlayışı ile sadece Anadolu’da değil bütün doğu ve batı ülkelerinde şöhret olmuş, tesiri altında bırakmadığı hiçbir müzisyen kalmamıştı. Taş plâkların en çok ve en kıymetli kayıtları günümüzde bile hâlâ Tanbûri Cemil Bey’e âittir. O’nun en kıymetli öğrencilerinden Udi Nevres Bey, taş plâklara yaptığı taksimlerde büyük bir performans sergilemiş, yine kıymetli öğrencilerinden Refik Fersan taş plâklara yaptığı baş taksimlerle hocasının ekolünü devam ettirmiştir. Günümüz tanbûrilerinden Necdet Yaşar, Tanbûri Cemil Bey’in icrâsını her yönüyle devam ettirmiş, gerek taksimlerinde, gerekse enstrümentâl icrâlarında Cemil Bey’i 21. yüzyıl’a taşımıştır. Üçüncü yeni olarak addedebileceğimiz Tanburi Murat Tokaç ve Murat Aydemir bu icrâ tarzını 21. yy.’ın sonuna kadar aktarmakta azimli görünmektedirler.</p>
<p>Şerif Muhiddin Targan, virtüözite örneği olan kendi eserlerini icra ilk ve tek ud sanatçısı olarak müzik târihimize geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Taksim icrâsında, mensup olduğu Hz. Peygamber neslinin en ulvi nağmelerini kendi potasında eriterek ruhumuzu dolduran bu yüce sanatkar, bütün bu üstün vasıflara hâiz olmasının yanında, zaman zaman gönlünü fetheden bir taksimini dinlemek için Kadri Şençalar’dan ricâda bile bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Mensup olduğu ırkın en hassas özelliklerine doğuştan sahip olan Yorgo Bacanos, bu fıtri kabiliyetini piyasa müziğinin kıvrak ve can alıcı nağmeleri ile birleştirince müzik otoritelerinin bile notaya almakta güçlük çektikleri taksimler icra etmiştir.</p>
<p>Klâsikçiler tarafından eleştirilen ve piyasa ûdisi olarak tanınan Kadri Şençalar ürettiği nağmeler, uddan çıkardığı ses, vibrato glisando ve trilleri ile değme ûdilerin başaramadığını başarmış ve şahsına mahsus üslûbu ile ud icrâcılığının doruğuna ermiştir. Tarzını ispat etmiş ud sanatçılarından biri de merhum Cinuçen Tanrıkorur’dur. Bâzı kesimlerce tanbur gibi ud çalıyor diye eleştirilmesine rağmen pozisyonlara hâkimiyeti, teknik imkânlarını en üst düzeyde kullanması ve sağ ve sol el hakimiyetinin verdiği rahatlıkla, dinlendiği anda kim olduğu anlaşılan ud icrâcılarındandır. 20. yüzyılın son çeyreğinde Tanbûri Cemil Bey başta olmak üzere, Ûdi Nevres Bey, Yorgo Bacanos, Şerif Muhiddin Targan, Kadri Şençalar gibi üstatları çok iyi inceleyerek onların üslûbunu 21. yy.’a taşımaya aday birçok ûdi yetişmiştir. Mutlu Torun, Sâim Konakçı, Samim Karaca, Osman Nuri Özpekel, Necâti Çelik, Serhan Aytan, Yurdal Tokcan gibi isimler, üçüncü yeni olarak ud icrâsını 21. yy.’a taşıyacaktır.</p>
<p>Kanun sazının piri Fârâbi’den sonra Cumhuriyet döneminin en büyük isim sahibi Ahmet Yatman’dır. Vecihe Daryal, Artaki Candan, İsmâil Şençalar gibi sanatçılar bu sazın ismi ile anılsalar bile üçüncü yeni olarak Erol Deran, Ahmet Meter, Halil Karaduman, Tahir Aydoğdu, Hacer Tısoğlu, Göksel Baktagir, Taner Sayacıoğlu gibi isimler kendilerine mahsus icrâları ile 21. yy.’a kanun sazının virtüözitesini taşıyan sanatçılardır. Özellikle Göksel Baktagir yaptığı solo icrâları ile Fârâbi dönemini hatırlatan teknik özellikler sergilemektedir.</p>
<p>Keman icrâsında hem Batı tekniğini hem Türk müziği nağmelerini bir rahatlıkla kullanabilen Nubar Tekyay birçok kemâninin örnek aldığı bir sanatçıdır. Sâdi Işılay, Hakkı Derman, Cevdet Çağla gibi kemâniler bir döneme tavırları ile imzâ atmış, daha sonra Cahit Peksayar, Yılmaz Özer, Kemâl Demir, Nurhan Hekimoğlu gibi klâsik üslûbu devam ettiren keman sanatçıları meşaleyi genç kuşak sanatçılarından Demir Karabaş, İhsan Arslan, Kemal Caba gibi kemanilere devretmişlerdir.</p>
<p>Yaylı tanburun mûcidi ve ilk icrâcısı olan Tanbûri Cemil Bey’den sonra İzzettin Ökte ve Ercüment Batanay bu sazı devam ettirmişler, günümüzde de altın parmak diye vasıflandırılan Fahreddin Çimenli bu sazın en iyi icrâcılarından biri olarak isim yapmıştır.</p>
<p>Hâlen Kemençe icrâsındaki tavır yine Cemil Bey ile anılmakta; Vasil, Paraşko, Cüneyt Orhon, İhsan Özgen, Kâmuran Erdoğru, Reşat Uca gibi ikinci kuşak sanatçılardan sonra üçüncü yenide Derya Türkan, Lütfiye Özer gibi kemençeciler bu sazı 21. yy.’a taşımaya aday olmuşlardır.</p>
<p>Taş plâkların bize dinlettiği ilk ney icrâcılarından biri Dar’üt-talim Mûsiki Heyeti sâzendelerinden Neyzen İhsan Bey’dir. Taksim icrâsı hakkında geniş bilgiye sahip olmadığımız İhsan Bey’den sonra Neyzen Tevfik bir çok plâğa yaptığı taksimlerle o döneme imzâsını atmıştır. Bir çok müzisyenin ittifakı neyi düdük gibi üflediği ve zaman zaman falso sesler de çıkaran Neyzen Tevfik şiirdeki başarısını sâzendeliğinde yakalayamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Neyzen Niyâzi Sayın 20. yy.’ın ikinci yarısında bu sazın yeniden canlandırıcısı olmuş ve 21. yy.’a girerken, merhum Aka Gündüz Kutbay başta olmak üzere, Selâmi Bertuğ, Fikret Bertuğ, Fuat Türkelman, Süleyman Erguner, Ümit Gürelman, Sadrettin Özçimi, Mustafa Güvenkaya, Salih Bilgin, Aziz Şenol Filiz gibi orta ve genç kuşak ney sanatçıları bu enstrümanı ölümsüzleştirmiş, Başta Hz. Mevlâna olmak üzere Şeyh Osman Dede, Aziz Dede, Salih Dede gibi üstadların tarzını ve tavrını 21. yy.’a aktarmakta büyük görev üstlenmişlerdir.</p>
<p>Bir Batı sazı olarak görülen Viyolonsel, yine Tanbûri Cemil Bey’in önderliği ile Türk Müziği’nde kullanılmaya başlanmış, oğlu Mesut Cemil Bey, Vecdi Seyhun, İsmail Akadeniz, Mekin Çetinöz, Fırat Kızıltuğ, Uğur Işık, Sermet Kutluğ gibi günümüze uzanan kuşak içinde lâyık olduğu çizgiye ulaşmıştır.</p>
<p>Bütün bu zikrettiğimiz isimlerden başka, klâsik ekolün dışına çıkarak tamâmen piyasa müziğine yönelip asli hüviyetini kaybeden bir çok çalgıcı ve sâzende mevcuttur. Bütün bunlara rağmen bugün Cumhuriyet Türkiye’sinde görülen gerçek, son derece doğru ve eskilerin bıraktığı yoldan devam eden birçok solo icrâcının var olduğudur.</p>
<p><span><strong>Solo Ses İcrâsı</strong></span></p>
<p>Türk Müziğinde Hacı Ârif Bey’in şarkı, Mesut Cemil Bey’in koro, Tanbûri Cemil Bey’in solo saz icrâsında yaptığı devrimi, solo ses icrâsında da Münir Nurettin Selçuk gerçekleştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> 12</p>
<p>Münir Nurettin Selçuk’un açtığı yolda; temiz üslûp ile dini müzik ile lâ-dini müziği birbirinden ayırt eden anlayışta, smokinle konser salonunda müzik icrâ eden sanatçılar müziğimizin yüz akı olmuşlardır. 20. yy.’ın ilk çeyreğinden itibaren Yesâri Âsım Arsoy, Alâeddin Yavaşca, Bekir Sıdkı Sezgin, Necmi Rıza Ahıskan, Ali Rıza Köprülüleroğlu, daha sonraları, Rahmi Sönmezocak, Ahmet Özhan, Tulûn Korman, Tülin Yakarçelik, Meral Uğurlu, Serap Mutlu Akbulut, Ayla Büyükataman, Selma Ersöz gibi sanatçılar bu modern üslûbu benimsemiş ve ciddi solo konserler gerçekleştirmişlerdir. Üçüncü yeni kuşağında ise Münip Utandı, Adnan Mungan, Doğan Dikmen, Çetin Körükçü, Koray Safkan gibi icrâkârlar 21. yüzyıl’a Münir Nurettin Selçuk’un icrâ tarzını taşıyan sanatçılar olacaklardır</p>
<p>1950’li yıllarda İstanbul Radyosu’nda ilk solosunu yapan Zeki Müren okuduğu bir eserin güftesini belki de en anlaşılır şekilde ifâde eden bir sanatkar idi. Müzeyyen Senar’ın Yesâri Âsım Arsoy’dan aldığı temiz okuyuş üslûbunu 20. yüzyılın ikinci yarısında değişen toplum değerleri ile birlikte dejenere etmesi, onun tarzını tâkip eden ses sanatçılarının da bu batağa saplanmasına sebep oldu. Başta Zeki Müren olmak üzere ismini burada zikretmeyeceğim ve uzantısı bugün TRT kurumuna bile erişen bir çok ses icrâcısı bu konvoya dahil oldu. Gazinolarda sanat icrâ eden Behiye Aksoy, Gönül Yazar, Neşe Karaböcek, Nesrin Sipâhi; daha sonraları, Alâeddin Şensoy, Taner Şener, Vedat Çetinkaya gibi sanatçılar bu konvoya dâhil olmadıkları gibi, hâlâ toplumumuzun ve kültür hayatımızın en büyük tehlikesi halindeki ve halk müziğimizi de saran arabesk tarzı okuyuşa karşı potansiyel bir güç görevi yapmışlardır.</p>
<p>Tamâmen süflileşen toplum zevklerinin ihtiyâcına karşılık vermek üzere 20. yüzyıl’ın son çeyreğinde cinsiyet değiştirerek Müzeyyen Senar ve Zeki Müren’in dejenere olmuş tarzını taklit eden başka güzel sesli icrâkârlar ise müzik târihinin hayırla yad etmeyeceği sayfalarına gömülüp kalacaklardır.</p>
<p><span><strong>Son bir asırda Türk Müziği:</strong></span></p>
<p>Beste, toplu saz icrâsı, toplu ses icrâsı, solo ses icrâsı, Solo saz icrâsı alanlarında “1881’de doğan güneşin” doğuşu gibi bir güneşin doğuşunu bazen görmekte bazen özlemektedir.</p>
<p>21. yüzyılın ikinci yarısından itibâren, müzik çınarımızın altı asır evvelindeki köklerinden aldığı öz suları, altı asır sonraki yapraklarına ulaştırabilmesi bizlerin; en büyük görevi ve temennisidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Osman Nuri ÖZPEKEL</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 346- 354</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Etem Rûhi Üngör, Türk Mûsıkisi Güfteler Antolojisi, ErenYayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Rona, Yirminci Yüzyıl Türk Mûsıkisi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sadâ, İstanbul, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Mûsıki Mecmuası, Sayı 12’den Sayı 244’e kadar.</span></div>
<div><span>♦ Yılmaz Öztuna, Türk Mûsıkisi Ansiklopedisi, Milli Eğitin Bakanlığı Basımevi, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Tarık Kip, T. R. T. Türk Sanat Müziği Repertuarı, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Mûsikisi Antolojisi, İstanbul, 1942.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Tûran Yarar, Güfte Şâirleri, Antakya, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Târihi, M. E. B. Yayınları, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Murat Bardakçı, Refik Bey, Pan Yayınları, İstanbul, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Nihat Ergin, Yıldız Sarayında Müzik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Etem Üngör, Türk Marşları, Ankara, 1966.</span></div>
<div><span>♦ Cumhuriyetin Sesleri, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Kaygusuz, Türklerde Müzik, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet Say, Müzik Tarihi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ İsmâil Hakkı Özkan, Türk Musikîsi Nazariyatı ve Usûlleri, Ötüken Yayınları, İstanbul1998.</span></div>
<div><span>♦ Vural Sözer, Müzik Ansiklopedik Sözlük, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ M. Sadık Yiğitbaş, Mûsikî ile Tedâvi, Yelkan Matbaası, İstanbul, 1972.</span></div>
<div><span>♦ Ayşe Kulin, Bir Tatlı Huzur, Sel Yayıncılık, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Yirminci Yüzyıl Türk Mûsikîsi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Sâdi Yâver Ataman, Atatürk ve Türk Mûsikisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik, Hâfız Yaşar Okur’un Anıları, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Fr. Bir eserin müziğe uyumu ve yatkınlığındaki yüksek seviye.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Fr. sonorité: Tannaniyet, tınlama özelliği.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Fr. agilité: çabukluk, çeviklik (saz icrâsında).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> “Atatürk’ün sesi güzeldi. Şarkı ve türküleri tavır ve üsluplarına göre pek güzel okuyordu. Celâl Bayar’ın anlattığına göre, Atatürk’e İngiltere’den bir plâğa ses alma makinesi gönderilmiş. Atatürk bu ses alma makinesine okuduğu şarkı ve türküleri dinlemekten çok hoşlanıyor, bozulmaya yüz tuttukları zaman kırıp atıyormuş. Celâl Bayar, bu plâklardan birini Atatürk’ün kendisine verdiğini ve büyük bir ihtimamla sakladığını söylemiştir. (Atatürk ve Türk Mûsikîsi, Sâdi Yâver Ataman Sa. 17-18).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Radyo Müdürü Sayın Vedat Nedim Tör’e açık mektup: Geçen akşam Mesut Cemil’in koro heyeti, kadınlı erkekli Hüseyni faslı yaptılar. “Gönüller uğrusu bir yâr-i bî-amânım var” semâisini söylediler. Semâi bitince, bu eserin bestekârından medetler diledim, “Başını kaldır, gel de eserin ne hâle girmiş, nasıl çığırından çıkmış gör ” diye feryat ettim. ”Cefâna sabredemem-, cevrine tahammül güç” mısrâını mûsiki dili ile söyleyen bestekâr mezarından kalkmalı da, Mesut Cemil’e hitâben, asıl şimdi “Terahhüm eyle a zalim, benim de canım var” çığlığını basmalı…</span></div>
<div><span>Hüseyni faslı yapılırken, merhum Mahmud Celâleddin Paşa’nın bestelediği Nedim’in meşhur “Sevdiğim cemâlin çünkü göremem/Çıkmasın hayâlin dil-i şeydâdan” koşmasını söylediler. Paşa sağ olaydı da, bu eserin ne hâle geldiğini göreydi. O güzelin besteyi yaptığına bin kere pişman olurdu.</span></div>
<div><span>Bu terennümleri izâh eden ince birtakım nağmeler vardır ki bu nağmeler yutuluyor, nağmelerin düz kısımları da tahrif olunuyor. Koşmanın bestelendiği zamanlardan hâlâ sağ olanlar var. İşte Bimen Şen. O zannediyorum ki Mahmud Celâleddin Paşa’nın bezmine bülbül gibi terennüm edenlerden biridir, o dinlesin. İşte Tanburi Dürri Bey… Bu gibi eserleri en doğru tespit eden bir yüksek musikişinas…Dürri bey acaba bunları dinliyor mu? Dinliyorsa mutlaka her dinleyişte “Âzâdedeyim mürg-i dili ten kafesinden” mısrâını tekrarla terk-i câna minnet bilir.</span></div>
<div><span>Bundan sekiz-on ay evvel yine bu heyet, Tanbûri Ali Efendi merhumun, o ilâhi adamın Nihâvend’ten bestelediği “Bilmezdim özüm gamzeye meftûn imişim ben” semâîsini söylemişlerdi. O vakit ben de kendi kendime “Ali Efendi Peygamber gibi adammış, bundan yetmiş sene evvel “Âtide Tanbûri Cemil gibi eşsiz bir virtüözün sulbünden Mesut Cemil gibi basit bir sazende gelecek, radyo icat olunacak, Orada Mesut Cemil Tarafından koro heyeti diye bir heyet teşkil olunacak, birçok eski musiki eserine nüanslar verilecek, bu vehime ile hepsi gülünç bir hale konulacak…”İşte hep bunları bir Peygamber gibi keşfetmiş de, ”Âfetzede dil hasta ciğer-hûn imişim ben” mısrâını bu semâiyle bestelemiş.</span></div>
<div><span>Zavallı Zekâi Dede merhum, yahut o büyük mûsiki allâmesinin kendi seviyesindeki oğlu muhterem Ahmet Efendi, hamdolsun sağ. Babasının eserlerini dinlese de, ne hâle geldiklerini duysa.</span></div>
<div><span>Mesud Cemil meydanı boş buldu, muttasıl bağırıyor. Şimdi ben ona diyorum ki, “Elinden geliyorsa yeni eserler yap ama Allah rızası için Hammamizade İsmail Dedeler’e, Şakir Ağalar’a, Zeki Mehmed Ağalar’a, Itriler’e Tab’iler’e dokunma, o zavallıların ruhlarını incitme. Elinden geliyorsa çalış da onlar gibi büyük eserler meydana getir, nüansları, diksiyonları, allegroları, andanteleri, furiosaları, velhasıl alafranganın pestten, tizden, ağırdan, yavaştan her türlü ânâtını, her şeklini onlarda dene.Eskileri rahat bırak.Ne yapalım ki, onlar bu gibi şeyleri düşünmemiş.</span></div>
<div><span>Hem bizi radyoda rahat bırak da, Tannhauser’in hacılar korosunu, Weber’in “Valse dâvet” nâmındaki o bî-misil eserini, Beethoven’in Pastoral’ini yahut ay aydınlığını, Lizst’i, Necib Aşkın heyetinde hem de allegroları, andanteleri, furıosoları. ve bütün musiki ânâtiyle rahat rahat dinleyelim.İşte bu kadar!. Belki bu yazılarıma karşı bir takım sesler yükselir.Varsın yükselsin. Ne yapayım ben de bunlara karşı Çamlıca’da, köşeciğimde “Ey dil ne bitmez bu âh u vâhın/Feryâd elinden baht-ı siyâhın”türküsünü söylerim. Büyük Hürmetler. (Refik Fersan ve Hâtıraları Sa. 45)</span></div>
<div><span>Servet Yesâri</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Şark Mûsikisi Şubesi:.</span></div>
<div><span>Eski mûsiki eserleri        Talebat tarafından.</span></div>
<div><span>Acemarişan Faslı           (Muallim: Ziya Bey).</span></div>
<div><span>Peşrev                              Emin Ağa.</span></div>
<div><span>Zencir Murabba              Dede Efendi.</span></div>
<div><span>Muhammes Murabba    Zekâi Dede Efendi.</span></div>
<div><span>Ağır Semâi                      Dede Efendi.</span></div>
<div><span>Yürük Semâi                   Dede Efendi.</span></div>
<div><span>Saz Semâisi                   Emin Ağa.</span></div>
<div><span>Raks parçaları:               Talebat Tarafından.</span></div>
<div><span>2. Gerdâniye makamından Köçekçe takımı. Muallim İsmail Hakkı Bey.</span></div>
<div><span>Küşad                               İsmail Hakkı Bey.</span></div>
<div><span>Ağırlama                          Hacı Faik Bey.</span></div>
<div><span>Dâğı                                  Bestekârı Mechûl.</span></div>
<div><span>Aydın                                Tanburi Mustafa Çavuş.</span></div>
<div><span>Aydın                                Bestekârı Meçhûl.</span></div>
<div><span>Türk Aksağı-Raks          Bestekârı Meçhûl.</span></div>
<div><span>(Yeni Mûsiki Eserleri)    Talebat Tarafından.</span></div>
<div><span>3-Tarz-ı Nevin (Muallim: Sedad Bey).</span></div>
<div><span>Peşrev                              Sedad Bey</span></div>
<div><span>Şarkı                                 Sedad Bey</span></div>
<div><span>Şarkı                                 Sedad Bey</span></div>
<div><span>Şarkı                                 Sedad Bey</span></div>
<div><span>Şarkı                                 Sedad Bey</span></div>
<div><span>Longa                               Sedad Bey</span></div>
<div><span>Sirto                                  Sedad Bey</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu heyetin çaldığı bir Peşrev veya Saz Semâisi dikkâtle dinlenecek olursa Neyzen İhsan Bey’in üflediği ney sazının neredeyse saz heyetinin tamamına hâkim olduğu görülür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Torunu Satvet Cemilzâde’nin şifâhen anlattığına göre Tanbûri Cemil ve Udi Şekerci Cemil Bey bir akşam zamanın eğlence yerlerinden birine giderler. Tanbûri Cemil Bey’in o sıralarda doldurduğu bir taş plâk gittikleri yerde çalınır. Orada bulunanlar, eğlencenin ve safânın tesiriyle hâsıl olan gürültüden dolayı Tanbûri Cemil Bey’in çalmakta olan taş plâğının farkında bile olmazlar. Bu hâle çok üzülen Şekerci Cemil Bey Tanbûri Cemil Bey’e dönerek: “Ben bu akşam, ömrüm boyunca plâk kaydı yapmamaya karar verdim. Benim çalacağım plâklar kim bilir nerelerde, nasıl, kimler tarafından dinlenecek, bunun vebâlini ben taşıyamam” diyerek hiçbir şekilde taş plaklara kayıt yapmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> 1955 yılında evlendiği 20. yüzyılın en meşhur hanım ses sanatkârlarından Safiye Ayla’nın, bir şarkı okuyacağı zaman kendisine eşlik etmesini istemesi üzerine “Hanımefendi ben çalgıcı değilim” diye cevap vermesi meşhurdur. (Safiye Ayla ile yapılan özel röporta) j.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Neyzen Niyâzi Sayın’la yapılan özel röportaj.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Merhum hocam Yesâri Âsım Arsoy, bana naklettiği bir hâtırasında Selahaddin Pınar’ın bir şarkısını Neyzen’le beraber icrâ ederken şarkının meyanında Neyzen Tevfik’in sazını bırakarak “Bu benim yiyeceğim halt değil” dediğini anlatmıştır. Merhum Yesâri Âsım Arsoy’un ud çalış tekniği göz önünde bulundurulursa Selahaddin Pınar’ın “Sızlayan kalbimi sev ruhu nevâzişle kanat” mısraıyla başlayan şarkısının meyânını Neyzen Tevfik’in çalamayışı onun sazına hâkimiyeti hakkında kesin bir fikir verebilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-doneminde-klasik-turk-musikisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> “Daha küçük yaşta iken sesinin güzelliği ile” ifâdesi dikkat edilirse Türk müziğinde adı geçen on müzisyenin sekizi için kullanılır. Sesinin çok güzel olduğu yazılı kaynaklarda belirtilen 14. yy. ile 20. yy. arasındaki Abdülkadir Merâgi’den başlayarak, Hafız Post, Buhûrizade Mustafa Itri Efendi, Tanbûri Mustafa Çavuş, Dede Efendi, Sâdullah Ağa, Zekâi Dede Efendi, Hacı Ârif Bey, Lemi Atlı, Bimen Şen, Ali İçinger gibi bestekârların ses kayıtlarını maâlesef bugün dinleme imkânımız yoktur. Ancak daha mahalle mektebinde iken ilahicibaşı seçilen geleceğin büyük Dede’si “İsmail”’in, Boğaziçi bülbülü diye adlandırılan Lem’i Atlı’nın, Bimen Şen’in ve daha nicelerinin büyük ses virtüozu olduğu şüphesizdir. Küçük yaşta iken Arapça’yı belki Farsça’yı öğrenen, Kuran-ı Kerim okuyan bu saydığımız isimler, hem dini hem lâ-dini müzik öğrenmişler ve din dışı müzikle uğraşmalarına rağmen az da olsa dini müziğin tesiri altında kalmışlardır. Bu yüzden Cumhuriyet yıllarına gelindiğinde geleneksel icra tarzına hâkim olan ağdalı ve goygoylu okuyuş, güftelerin dinleyici tarafından anlaşılmaması, fonetik aksaklıkları gibi bazı özellikleri ile bu icrâ tarzı ömrünü doldurmuştu.</span></div>
<div><span>Hâfız Kemal, Hâfız Sâmi, Hâfız Şaşı Osman, Hâfız Burhan, Hâfız Sâdettin Kaynak gibi bazıları tam hâfız, bazıları kısmen hâfız olan ses virtüözleri gibi tamâmen dini müzikle uğraşıp bunun dışında gazel formu ile meşhur olan bâzen de şarkılar söyleyen mûsikişinaslar bugün kayıtlarını dinleyebildiğimiz sanatçılardır. Bu ses virtüözlerinin yukarıda belirttiğimiz gibi okudukları bir gazel, şarkı, şiir yahut güftesinin anlaşılabilmesi imkânsızdır. Bu onların okuyuş tarzının ağdalı oluşundan kaynaklanmaktadır. Aynı yıllarda hanımların sahneye çıkmasının ve seslerinin yayınlanmasının bir ölçüde yasak olmasına rağmen bâzen isim değiştirerek, bâzen isimlerini yazmayarak bazen de büyük cesâretle isimlerini zikrederek plâklar doldurmuş ve sahneye çıkmışlardır. Deniz Kızı Eftalya, Zarife Emre, Peruz Hanım, Şamram Hanım, Bayan Semiha, Mahmure Suat Hanım, Seyyan Hanım, Makbule Enver Hanım, Mahmure Şenses, Mahmure Handan Hanım, Bayan Ruhat (Melahat Pars), Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi bazıları müslüman olmayan kantocu hanım ses sanatçılarının okuyuş tarzının biraz önce zikrettiğimiz geleneksel okuyuş tarzından hiçbir farkı yoktur. Bugün büyük bir ölçüde nostalji olarak dinlenen bu tarz okuyuş Münir Nurettin Selçuk tarafından âdetâ yok edilmiştir. Henüz on altı yaşlarında iken Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıktığında dudaklar ısırtan bu küçük sanatkâr çok kısa bir sürede solo okuyuşta, giyim kuşamdan repertuara, diksiyondan fonetiğe her şeyi ile büyük bir Cumhuriyet Devrimi yapmış ve 20. yy. ’a bu sahada önderlik etmiştir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhuriyet Devrinde Eski Eserlerimizin Değerlendirilmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Devrinde Eski Eserlerimizin Değerlendirilmesi
Büyük sanat eserleri bütün insanlığın malıdır. Yaratıldıkları toprak ve çevreden, bulundukları memleketin sınırlarından taşarlar ve şöhretleri bütün dünyaya yayılır. Her sınıftan insanlar, dünyanın dört bir tarafından gelerek bu sanat eserlerinin bulunduğu yerleri ziyaret ederler. Bu açıdan o değerli tarihi çevre ve yapıların korunması ve yaşatılması sadece o ülke mensupları için değil bütün insanlık için önemlidir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c66cce733f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhuriyet, Devrinde, Eski, Eserlerimizin, Değerlendirilmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Istanbul-Arkeoloji-Muzesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html">Cumhuriyet Devrinde Eski Eserlerimizin Değerlendirilmesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hicran ÖZALP</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Müge BOZDAYI</strong></span></a>
</p><p>Büyük sanat eserleri bütün insanlığın malıdır. Yaratıldıkları toprak ve çevreden, bulundukları memleketin sınırlarından taşarlar ve şöhretleri bütün dünyaya yayılır. Her sınıftan insanlar, dünyanın dört bir tarafından gelerek bu sanat eserlerinin bulunduğu yerleri ziyaret ederler. Bu açıdan o değerli tarihi çevre ve yapıların korunması ve yaşatılması sadece o ülke mensupları için değil bütün insanlık için önemlidir.</p>
<p>“Avrupa’nın mimarlık mirası, paha biçilmez kültürel değerinin yanı sıra, halklarına ortak tarihlerinin ve geleceklerinin bilincini aşılamaktadır. Bu nedenle yaşatılması çok önemlidir.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Kültürle ilgili toplum bilimlerine göre “kültür insanın manevi varlığının eseridir, denir. Amerikalı etnolog R. Linton kültürü; Toplum ya da toplum içi gruplar tarafından kabul edilen yaşam biçimi ve bilgiler setidir, şeklinde ifade etmekte ve kültür çok sesliliği içermektedir, büyük kitlelere aittir ve toplumda bütünleştirici bir rol oynamaktadır demektedir.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> (Tütengil 1995: 4)</p>
<p>Kültür varlıkları ise; dönemlerini ya da kültürlerini yetkiyle simgeleyebilen, bilim, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan, bütün taşınır, taşınmaz mallara, aynı nitelikteki her türlü bilgiye denir.</p>
<p>“Eski kent ve mahalleleri incelemek, bugünü anlamaya, kendimizi tanımaya, tanımlamaya yardımcı bir araçtır. Geçmiş uygarlıkların sosyal ve ekonomik yapısı, yaşam felsefesi, estetik duyarlılığı ile ilgili birçok ayrıntı bu çevrelerde saklıdır.</p>
<p>Tarihi çevreler insan ölçüsüne göre düzenlenmiş mekanlar olarak da öğretici, ilgi çekicidirler. Sosyal ilişkileri olumlu yönde etkileyen ve bireyler arasında birlik duygusunun pekiştirilmesine yardımcı olan bir ortamları vardır. Böyle bir çevrede bulunmak kişiyi mutlu kılar.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Çağdaş koruma olgusunda amaç; kültür varlıklarının biçimsel bütünlüğünü bozmadan eserleri; tarihi belge nitelikleri, estetik değerleri ve ait oldukları dönemin özelliklerini değerlendirerek onarmak, ya mevcut işlevini güncelleştirerek kullanmak ya da yeni işlevler kazandırarak kullanmak ve gelecek nesillere gerçek kültürlerini doğru aktarabilmek ve güncelleştirilerek kültür mirasını günümüz yaşamıyla bütünleştirmektir.</p>
<p>Koruma düşüncesi, yaşatarak mümkün olur ve bu konuda Venedik Tüzüğü<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> maddesinde “Anıtların korunması, her zaman onları herhangi bir yararlı toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Bunun için bu tür bir kullanma arzu edilir, fakat bu nedenle yapının planı ya da bezemeleri değiştirilmemelidir. Ancak bu sınırlar içinde yeni işlevin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir” denilmektedir.</p>
<p>“Koruma yaşatmaktır, dondurmak değildir. Koruma düşüncesi, insanın bugününün ve geleceğinin sorumluluğunu taşımalıdır. Geçmişi, var olanı dondurmak, çağın insanı için yaşanmaz duruma getirmek, koruma değildir. Kültür miraslarımıza güncel işlevler kazandırmamak, çağdaş gereksinimlerden, gelişmelerden uzak, yapıldığı günün koşullarında kalmak demektir. Yaşamı korumayan hiçbir girişim olumlu girişim olamaz. Yüzyıl önceki koşullarda, o günkü yapı yöntemi ile ve o günkü geçerli ilkeler ile doğmuş bir yapı bugün tıpkısını, benzerini yapmak en az yüzyıllık geri kalmışlığı gösterir. Geçmiş olan yüzyılı kavrayamamış olmayı gösterir. Yapıyı anlamayı becerebilmek, gerçek korumanın ilk basamağıdır.”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Değişen zaman ve yaşam koşulları, birçok tarihi yapının özgün işlevini yitirmesinin sebebidir, bu değerli tarihi yapılar farklı bir işleve hizmet etmek ve güncelleştirmek için yenilenmektedir. Yeniden işlevlendirmede öncelik, onarım ve koruma çalışmalarının etkili olabilmesi için en önemli şart, yapıtın özgün halinin bilinmelisidir. Bunun için de belgeleme çalışmalarının yapılması gerekir. Bu süreç içerisinde, yapıtın boyutlarını, biçimini, dokusunu, yapım şartlarını, süslerinin, üstündeki bozulmaları gösterecek çizim, resim, fotoğraf, yazılı ya da süslü betimlemelerden yararlanılır.</p>
<p>“Tarihi değer taşıyan yapılar, zamanla işlevsel olarak eskiyerek standart altı kalmakta, güncelleştirme yapılmadığında, terk edilerek harap olmaktadır. Güncelleştirme ve yeniden işlevlendirme eski binaların yıkımdan kurtulması için bir araçtır. Venedik Tüzüğü’nün 5. maddesinde “Anıtların korunması her zaman onları herhangi bir yararlı toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Bunun için bu çeşit bir kullanım arzu edilir, fakat bu nedenle yapının planı ya da süslemeleri değiştirilmemelidir. Ancak bu sınırlar içinde yeni işlevin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir. Uygulamada bu ilke daha çok tarihi ve sanat değeri yüksek olan binalar için geçerli olmaktadır”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> (Ahunbay 1996: 97).</p>
<p>” İnsan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini özümseyemedikleri, ilişki kuramadıkları sürece kendilerini gereğince anlayamazlar”<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> (Gençtan 1989).</p>
<p>Kültürel kimliğin oluşmasında tarihsel kültür varlıklarının toplumları birleştirici etkisi olduğunu Kuban<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> şöyle dile getiriyor: ’’Birleştirici anılar, kültürün ve kültürlerin ürünü olan uygarlıkların temelidir. Tarihin çağımız için yepyeni bir yorum ve değerlendirilmesini yapmak bugüne kadar yaratılmış maddi ve manevi verileri değerlendirmek, onlarla ortak olarak, yeni yaratmaları teşvik edecek bir kişilik tanımıyla ortaya çıkmak için ortak bir kültür düzeyinde birleşmek, belirttiğimiz nedenler dolayısıyla zor olduğu halde gereklidir.” Bu bakımdan, tarihi mirasın maddi verileri toplumun kendisi hakkında bilinçlenmesinin araçlarıdır. Tarihsel mirasın bağlayıcı ya da birleştirici özellikleri, insanları yanyana getirmekte, ulusal dokunun oluşmasına katkıda bulunmaktadır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde eski eserlerin yeniden değerlendirilmesi konusunda projeler oluşturularak, tarihi değer taşıyan yapılar ve çevreleri koruma altına alınarak, tarihi yapıları yaşatmak adına güncel işlevler verilmiştir. Akademik çalışmalara da konu olan bazı tarihi eserlerin değerlendirilmeleri örnek olarak verilebilir. Bunlar, İstanbul’da bulunan Eski Sultanahmet Cezaevi yapısı ve çevresi, çeşitli illerimizde bulunan turistik amaçla yeniden işlevlendirilen Osmanlı kervansaraylarına örnek olarak; Çeşme Kanuni Kervansarayı, Edirne Rüstem Paşa Kervansarayı, Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı, Diyarbakır Deliller Hanı’dır.</p>
<p>Değinilen bu çevre ve yapıları daha detaylı irdelemek gerektiğinde; Sultanahmet Cezaevi’nin bulunduğu yakın çevre; tarih içinde Bizans İmparatorluğu’nun, ilk çağdan itibaren başkent olarak benimsediği Byzantion sitesindeki ilk saray kompleksinin sınırları içerisinde yer almaktadır. Bizans Tarihçisi Jean Ebersolt, 1918 basımlı Bizans İstanbulu ve Doğu Seyyahları kitabında “O bir Regina Urbium yani kentlerin kraliçesiydi, ardı ardına gelen Grek, Roma, Bizans ve Türk uygarlıklarının egemenliği altına girerken kendisine sahip olanların elinde, sırasıyla bir başka fatihin eline geçecek bir av gibi görünüyordu… Atina kadar saf, Roma kadar zengin olmayan tuhaf ama acılı, heyecan verici ve gizemliydi” diyerek İstanbul’u bu etkileyici sözlerle tanımlıyordu.</p>
<p>Cumhuriyet Gazetesi<a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> “Sultanahmet Deyip Geçme” başlıklı yazı da Sultanahmet çevresini şu sözlerle anlatmaktadır: “İsa’dan 677 yıl önce kurulan çok tanrılı Grek dünyasının Byzantion’u, ondan tam binyedi yıl sonra dünyaya ilan edilen Bizans’ın Hıristiyan “Yeni Roma”sı ve Osmanlı’nın Müslüman İstanbul’u yani tarihi yarımada, Batı ve Doğu için ‘yeryüzünün yegane kenti’ ve bu kentin en can alıcı noktası olan Ayasofya ve çevresi, ‘yeryüzünün merkezi’ydi. Ve her bir ardıl, ihtişamını, kimi zaman yıkarak, kimi zaman da dönüştürerek bir öncekinin üzerine kurmuştu. Konstantinos’un Yeni Roma’sı ya da diğer adıyla Konstantinopolis, Bizans’ın kurduğu Byzantion’u yağmalanıp yıkılan tapınakları üzerinden yayılırken yeni ihtişamlara, yeni düşlere çağırıyordu insanları. Fatih’in İstanbul’u ise ince minareleriyle ihtişamın başka bir yüzü olan ‘büyülü Doğu’nun’ kapısını açıyordu.”</p>
<p>Tarihte Sultanahmet Cezaevi ve yakın çevresi; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları dönemleri askeri ve çoğrafi konumundan dolayı imparatorluk merkezi yönetimi ile sosyal fonksiyonları üstlenmiş ve tarih için önemli roller taşımış bir bölgedir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü başkanlığında oluşturulan 28.1.1987 gün ve 196 sayılı yazıları uyarınca, 2.2.1987 günü araştırma komisyonunca Sultanahmet Cezaevi ve çevresinde inceleme yapılmış ve bu inceleme sonucundaki görüşler aşağıda verilmiştir:</p>
<p>1. Sultanahmet ve Çevresi, İstanbul’un ilk kurulduğu dönemden itibaren yoğun iskan görmüş önemli bir bölgesidir. Özellikle Doğu Roma İmparatorluğu merkezi olduktan sonra anıtsal yapılar, anıtlarla süslü meydanlar ve bu meydanları birbirine bağlayan sütunlu caddeler inşa edilmişti. Bu meydanların en önemlisi Ayasofyanın önünde bulunan Augusteion idi. Augusteion’un kuzeyinde Ayasofya, güneyinde Zeushippes Hamamı, Doğusunda Senato ve Pittakia, doğu ve güneydoğusunda Marmara denizine kadar Büyük Saray uzanıyordu. Bu bölge Bizans İmparatorluğu’nun son döneminde önemini yitirdiğinden ve terkedildiğinden, fetih sırasında harap durumda bulunmaktadır. O dönemde bakımsız bulunan Ayasofya’nın camiye çevrilmesi ise, bu anıtın günümüze kadar sağlam kalmasını sağlamıştır.</p>
<p>Osmanlı döneminde Ayasofya’nın kuzeyine Topkapı Sarayı ve surları, Zeushippes Hamamı’nın bulunduğu yerin yakınına Mimar Sinan’ın Hamamı, Hipodrumun batısına İbrahim Paşa Sarayı, doğusuna Sultanahmet Camii inşa edilmiştir.</p>
<p>2. Sultanahmet Cezaevi binası Ayasofya önündeki meydanın doğusunda yer almaktadır (Levha 1). Antik kaynaklara göre burada Khalke Kapısı ve Sarayı, Senato binası ve Pittakia vardı. Khalke Kapısı’ndaki küçük şapelin yerine I. Johannes Tzimitzes (969-976) tarafından büyük bir kilise yaptırılmıştır ve fetihten sonra bu kilisenin yanına bir cebehane kurulmuştur. 16. yüzyıl veya 17. yüzyılda buradaki kilisenin içine vahşi hayvanlar yerleştirilmiş, üst katları da Nakkaşhane olarak kullanılmıştır. Aslanhane’nin eski bir Gravürü İnciyan’nın kitabında mevcuttur. Ayrıca Nasuhas- Silahi’nin Der beyan-ı menazili sefer-ı Irak’ındaki İstanbul minyatüründe görülen bir yapıyla, İnciyan’ın gravürü birbirine çok benzemektedir. (Levha 2)</p>
<p>1802’de çıkan bir yangında Nakkaşhane, 1808’de ise Cebehane tamamen yanmıştır. 1848’de bu arsa üzerine Fossati tarafından Darülfünun binası inşa edilmiştir. (Levha 3). Darülfünun binası temel kazısında bir takım kalıntılara rastlanmıştır. Bunlardan bazıları Ayasofya Müzesi’nde bulunan İmparator Arcadius’un karısı Eudoxia’nın gümüş heykelinin yazıtlı kaidesi, Arkeoloji müzelerindeki At meydanında duran yılanlı sutüna ait bronz yılan başı gibi önemli eserlerdir.</p>
<p>1933’de Adliye Sarayı olarak kullanılan Darülfünun binası yanmadan önce doğu yönündeki arsa üzerinde Th. Wiegand ve E. Mamboury tarafından araştırma yapılmış ve “Die Kaiserpalaeste von Konstantinopol, Berlin-Leipzig 1934” bir kitap halinde yayınlanmıştır (Levha 4).</p>
<p>Çağımızda Sultanahmet Cezaevi Yakın Çevresi; Sultanahmet Cezaevi’nin bulunduğu arsanın yeri; Eminönü, Sultanahmet, Tevfikhane ve Kutlugün Sokak, 67 pafta, 58 ada, 1-2 parseller olarak belirlenmiştir. Türk idaresi altında, bölgede, Sokullu Mehmet Paşa Konağı, I. Ahmet Külliyesi, Arasta gibi büyük yapılar, Büyük Saray kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. 1845 yılında, G. Fossati tarafından inşa edilen eski Darülfunun binasının güneyinde yer alan ve Mimar Kemaleddin Bey tarafından projelendiği zannedilen Sultanahmet Ceza ve Tutukevi binası 1916-1918 tarihli olup, Türk Neo-Klasik üslubundadır. Arsanın yakın çevresinde Ayasofya Müzesi ve avlusunda bulunan II. Selim, III. Murat ile I. Mustafa ve Sultan İbrahim’in türbeleri bulunmaktadır, Sultanahmet Camii, Mimar Haseki Hamamı, III. Ahmet Çeşmesi, Sur-u Sultani, Kabasakal Medresesi, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in II. Abdülhamit için yaptırdığı Alman Çeşmesi bulunmaktadır. Sultanahmet Meydanı ve çevresinde; Dikilitaş, Mısır’da Firavun Tutmosis’in (İ.Ö. 1504-1450) Karnak Tapınağı önüne diktirdiği, oradan da 1. Theodosius zamanında, 390 yılında Bizans’a getirtilen, üstünde hiyerogliflerin, kaidesinde imparatorun yaşamına ve at yarışlarına ilişkin kabartmaların bulunduğu 30 metre yüksekliğinde dikilitaş; Örme Sütun, 10. yüzyılın ilk yarısında VII. Konstantinus’un yaptırdığı söylenen üstündaki bronz kaplamaların 4. Haçlı Seferi’ni izleyen Latin İstilası (1204-1261) sırasında 32 metre yüksekliğindeki sütun; Burmalı (Yılanlı) Sütun, Yunanlıların İ.Ö. 479’da kazandığı “Plataia Zaferi”inden sonra Perslerin silahlarından dökülüp Delphoi’deki Apollon Tapınağı önüne dikilen ve 1. Konstantinus zamanında (4. yy.) Bizans’a getirilmiş olan sütun; 1. Ahmet Türbesi, Topkapı Sarayı, Aya İrini, Arkeoloji Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi’nin bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı bulunmaktadır. Çevrenin tarihsel değerinin oluşturduğu bu özellik, bu bölgenin yoğun turist ziyaret ve konaklama bölgesi durumuna getirmiştir.</p>
<p>Çevre Dergisi 1979 yılı 3. sayısı “Sultanahmet Meydanı Çevresi Ayasofya Soğukçeşme Sokağı Koruma ve Geliştirme Projesi” başlıklı Nezih Eldem, Atilla Yücel, Melih Kamil tarafından yazılan makalede dönemin Sultanahmet Cezaevi ve çevresi yeniden işlevlendirme projesi konularına değinilmiş ve Sultanahmet çevresinin tarihsel değeri sebebiyle turistik açıdan ziyaret merkezi olmaktan öte bir konaklama merkezi bölgesi durumuna geldiği, ancak bölgede bulunan otel, hostel ve benzeri tesislerin mekan, donanım ve denetim açısından yetersiz ve çevre açısından da olumsuz sonuçlar doğurmakta olduğunu vurgulanmış; ancak daha da büyük bir olumsuzluk olarak kentin merkezi iş alanına bağlı imalat-depolama-ticaret eylemlerinin baskısının bölgede meydana gelen yanlış tahsislerden kaynaklandığı belirtilmiş; bütün bu olumsuz etkilerin Sultanahmet’in tarihsel- kültürel-turistik anlam ve öncelikleriyle çatıştığı belirtilmiş ve yörenin bir bütün olarak ele alınıp projelendirilmesi ihtiyacı vurgulanmıştır. Makalede konunun, 1977 yılında T.C. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı tarafından İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne proje olarak verildiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p>Çevre Dergisi 1979 yılı 3. sayısı “Sultanahmet Meydanı Çevresi Ayasofya Soğukçeşme Sokağı Koruma ve Geliştirme Projesi” başlıklı Nezih Eldem, Atilla Yücel, Melih Kamil tarafından yazılan makalede Soğukçeşme Sokağı ve yöresi ile ilgili aşağıdaki ifadeler yer verilmiştir:</p>
<p>“Soğukçeşme sokağı ve yöresi, bugün İstanbul yarımadasının geri kalan kesiminden tümüyle yalıtılmış bir alan durumundadır. Giderek yoksullaşmış ve Merkezi İş Alanı’nın etkileriyle, toplumsal, içeriği değişmiştir. Sokak üzerinde kalan sınırlı sayıdaki ahşap ev, hem barınma koşulları, hem fiziksel durumları açısından en düşük düzeyde varlığını sürdürmektedir. Bunlar, bir iki istisna dışında görkemli soylu konakları değil, kökenleri bakımından alçak gönüllü ‘sıradan’ yapılardır. Ancak sırtlarını Sur-u Osmaniye’ye dayamış bu yapılar, diğer yanını Ayasofya Külliyesi’nin teşkil ettiği Soğukçeşme’ye olağanüstü bir pitoresk ve tipik bir Osmanlı sokağı görünümü verecek niteliklere ve bütünlüğe fazlasıyla sahiptir.”</p>
<p>Günümüzde fotoğraflardan gözlenebileceği gibi Sultanahmaet Cezaevi 5 yıldızlı otel, Soğukçeşme Sokağı ahşap evleri konaklama tesisleri olarak, turizm amaçlı yeniden kullanıma açılmıştır. İstanbul’un eşşiz tarihi zenginliklerine sahip Sultanahmet Meydanı’nın doğu kesiminde gelişen kültür aksını tamamlayan bir turistik doku oluşturulmuştur. İbrahim Paşa Sarayı, Alman Çeşmesi yapıları kültür ve sosyal gereklilikleri karşılamaktadır.</p>
<p>Tarihi yapıların yeniden değerlendirilemesine ikinci örnek olarak Çeşme Kanuni Kervansarayı incelenebilir. Çeşme İlçe merkezinde sahil kenarında bulunan Kervansaray kare bir iç avlu etrafında sıralanan iki katlı revak ve odalarla avlunun doğusunda yer alan “ahır” ve ön kısımda dışa açılan tek katlı dükkanlardan oluşmaktadır.</p>
<p>Kitabesinde 935 Hicri (1525 Miladi) yılında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Pabuçcuoğlu Ali’ye yaptırıldığı yazılıdır. Ünlü Seyyah Evliya Çelebi’ye göre Süleyman Han’ın (Kanuni) veziri iken maktul olan İbrahim Paşa’nın hayratıdır. İbrahim Paşa’nın Türbesi de Çeşme İlçesinde bulunmaktadır.</p>
<p>Kervansarayın ön (batı) cephesi, minavebi yonu taşı ve tuğla sıralarıyla inşaa edildiği halde, yan ve arka cepheler moloz taş ile daha az itinalı bir şekilde inşaa edilmiştir. Duvarlar üstte kirpi saçak korniş ile bitirilmiştir.</p>
<p>Kervansaray, zamanla fonksiyonunu kaybetmiş, özel mülkiyete ve Belediye’nin mülkiyetine geçmiş, ön kısmı ise baraka-dükkanlarla kapatılmış bir harabe halinde iken, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılarak, 1971 yılında restorasyon çalışmalarına başlanılmıştır.</p>
<p>Bir örnek olarak yeniden işlevlendirme süreci detaylı olarak incelendiğinde öncelikle mimari eserin vasıfları belirlenmektedir. Bu çalışmaya göre, eserin mimari vasıfları: Kareye yakın, dikdörtgen bir iç avlu etrafında önleri revaklı iki kat üzerine odalardan müteşekkil bir plan şemasına göre inşa edilmiştir. Denize nazır batı cephesinde dış duvarlar ve üst katlar hariç alt odalar oldukça sağlam kalabilmiştir. Bu izlerin tetkikinden, odaların beşik tonozlar, ön cepheden çıkıntı yapan giriş kısmına rastlayan fevkani iki odanın ise çapraz tonozla örtülü olduğu anlaşılmaktadır. Giriş kapısının avluya açılan yüzünde ve bugün mevcut olmayan revak içinde sağlı sollu iki merdivenle üst kata çıkıldığını gösterir izler mevcuttur. Revaklar tahmin edildiği üzere münavebeli olarak taş ve tuğla ile örülmüş ayaklara istinat eden çapraz tonozlarla örtülmüştür. Kervansarayların kuzeybatı köşesi kademeli bir çıkıntı ile bir nevi köşe burcu haline getirilmiş ve bu kısım üst katta diğer hacimlere göre daha alçak tutulmuş olup, müstakil dar bir koridor ile revakla bağlanmıştır.</p>
<p>Ön cephede, üstündeki odalarla birlikte çıkıntı yapan giriş eyvanının dış yüzü ve kemeri nisbeten büyük ebadda ve muhtelif cinste kesme ve yer yer tuğla hatıllı kaba yonu taşlarla örülmüştür. Bu eyvanın nihayetinde (ki üstte ikinci odanın altına isabet eder) motifli ve iki renkli teşkil edilmiş cümle kapısının sivri kemeri bulunmaktadır. Bu kapı ve üst (muhtemelen basık kemeri ve kitabeli alınlığı) atkısı şimdi yoktur. Kapı kanatlarının takıldığı konsol taşları kalmıştır. Diğer cepheler yer yer tuğla ve yassı küçük taşlarla mozaik şeklinde örülmüş, sıralı moloz taştan yapılmıştır. Odaların ve revakların tonozları tuğladandır. Hela kısmına geçilen koridorun dış cephesinde iki sıralı tuğla kirpi saçak izleri kalmıştır. Eski gravürlere göre beden duvarlarının üstünde moloz taş ve tuğla ile yapılmış dendanlar olduğu anlaşılmaktadır. Üst örtü muhtemelen kurşun kaplama idi. İç hacimler sıvalıdır. Üst odaların taş çerçeveli demir parmaklıklı ve üstte sağır alınlığı çevreleyen sivri tuğla kemerli dikdörtgen pencerelerle aydınlatıldığı ve birer ocakla ısıtıldığı mevcut izlerden anlaşılmaktadır. Oda döşemeleri klasik tuğla kaplamalıdır. Avlu ortasında evvelce (muhtemelen üstünde bir köşk mescidi bulunan) şadırvanı mevcuttur. Dilimli bir orta çanağı olan bu mermer şadırvanın parçaları sökülmüş olarak avluda durmaktadır.</p>
<p>Bu konuyla ilgili akademik çalışmalara dayanılarak incelenebilecek diğer örnek, Kuşadası Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’dır. Kervansaray, Aydın iline bağlı Kuşadası ilçesinin merkezinde deniz kenarında bir kale görünümündedir. Oğuz veya Öküz takma adıyla anılan Sadrazam Mehmet Paşa tarafından 1028h/1618 M. Yılında yaptırılmıştır.</p>
<p>Kuzeybatı köşesindeki çıkıntılar dikkate alınmazsa, üzerleri mazgallarla sonuçlanan kalın ve yüksek duvarların çevirdiği kervansarayın planı tam bir dikdörtgendir. Moloz taşlardan kuvvetli bir harçla yapılmış olan dış duvarlarda sadece, ikinci kattaki odaların sivri kemer alınlıklı ve silmeli pencereler açılmakta duvarların üzerindeki zarif görünüşlü mazgallar esere ayrı bir güzellik katmaktadır. Biri deniz tarafında, diğeri cadde üzerindeki iki kapısından başka bir de küçük kapısı bulunan eserin iç kısmında dikdörtgen avlunun etrafını iki kat halinde basık, kemerli revaklar çevirmekte, revakların arkasında, içinde ocakları bulunan beşik tonozlu odalar sıralanmaktadır.</p>
<p>Ortadaki dikdörtgen açık avluyu dört yönde tek sıra halinde iki katlı revaklar çevrelemektedir. Revaklarda alt ve üst katta toplam 42 kalın ayak birbirine ve duvarlara sivri kemerlerle bağlanmışlardır. Üst örtü tüm revak birimlerinde çapraz tonozdur.</p>
<p>Kare plan şemasındaki odalar revakların gerisinde yapının dört yönünde sıralanır. Hepsi eşit boyutlarda olan odalar her katta 28 adettir. Üst örtüleri beşik tonozlardan oluşur. Odaların tümünün girişleri dikdörtgen kapı şeklinde olup, alt kat odalarının revak yönüne açılan birer dikdörtgen pencereleri, üst katların revak yönüne açılan birer mazgalı dışa açılan dikdörtgen pencereleri bulunmaktadır. Odalarda dolap ve ocak nişleri vardır.</p>
<p>Kervansarayın biri deniz tarafında, diğeri cadde üzerinde basık kemerli iki kapısı bulunur. Avlunun kuzeybatı köşesindeki merdivenler üst kata çıkışı sağlamaktadır. Kapıların üzerinde bulunan odalar dönemin dizdarlarına ve gümrük emirlerine tahsis edilmiştir. Avlu ortasında daha önce bir köşk mescidin bulunduğunu Evliya Çelebi’den öğrenmekteyiz.</p>
<p>Kervansaray, moloz taş malzeme ile inşa edilmiştir. Yapının dış duvarlarında bulunan top delikleri bir liman şehri olan Kuşadası’nın hemen ağzındaki kervansarayın korsan saldırılarına karşı korunması için yapılmış savunmayı gösterir. Diğer taraftan kervansarayı bir kapısının da gene bugün yok olmuş olan çarşıya açılması, kervansarayın diğer bir görevini daha ortaya koymaktadır.</p>
<p>Günümüzde önemli bir turistik yörede bulunan kervansaray yerli ve yabancı turistlerin konaklayabileceği bir otel olarak değerlendirilmektedir. Bu bakımdan çağdaş koruma anlayışının ilkelerinin önemlilerinden biri nokta olan yaşatarak koruma ilkesi sağlanmaktadır.</p>
<p>Tarihi yapıların yeniden değerlendirilemesine bir diğer örnek olarak; Edirne Rüstem Paşa Kervansarayı gösterilebilir. Kervansaray Kanuni Sultan Süleyman’ın Veziri ve damadı Rüstem Paşa tarafından 16. yüzyılda yaptırılmıştır (1560-1565).</p>
<p>Eser, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Büyük kısım Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir, küçük kısım ise sonradan ilave olup mimarı belli değildir.</p>
<p>1877 Rus Harbi esnasında eser harap olmuş, sonra da yıkılmıştır. 1960 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünün kontrolünde restore edilmiş ve bu başarılı restorasyon daha sonra Ağa Han büyük ödülünü kazanmıştır.</p>
<p>Kervansarayların konaklama için yapılmış olduğu dikkate alınarak bu eser de 1983 yılına kadar Vakıflar Genel Müdürlüğünce kiraya verilmiş otel olarak kullanılması sağlanmıştır.</p>
<p>Edirne’ye giriş yolu üzerinde bulunan kervansaray, kuzeye bakan yol cephesinde, güzergahın istikametlerine uydurulmuştur. Her kısmın zemin katı hizasında boydan boya uzanan on yedi adet tonozlu dükkan mevcuttur. Hanlara girişler de bu dükkanlar arsından düzenlenmiştir. Duvarlar moloz taşla inşa edilmiştir.</p>
<p>Büyük kısım, ortadaki dikdörtgen avluyu iki katlı olarak çepeçevre sarar. Önleri revaklı, üstleri kubbeli odalardan oluşan bir plan şemasına sahiptir. Alt katın revakları dairevi, üst katınkiler ise sivri kemerlidir. Kuzey ve güneyde revak içinden üst kata çıkan yarım kemerlere ve revak ayaklarına bitişik kaidelere merdivenler yerleştirilmiştir. Alt kat odalarının pencereleri iç avluya bakmakta, üst kattakilerin bir kısmı ise avluya, bir kısmı dışarıya açılmaktadır.</p>
<p>Avlu ortasındaki şadırvanın üstünde bulunan, sütunları sekiz köşeli köşk, mescit, eski Selçuklu Kervansaray mimarisinin devam ettirildiği bir döneme aittir. Yine iki katlı olarak inşa edilmiş olan kısmın L şeklindeki bir iç avlusu mevcuttur. Alt katta avlunun güney ve doğusu, ortada bir sıra kesme taş ayağın ayırdığı, iki sahanlı planı, ahırların cephelerini sınırlandırır. Bu kısımlara avluya açılan iki kemerli kapı ile girilir. Üst katta ise, iç avluyu üç taraftan saran, revaklı odalar ve eyvanlı oda grupları yerleştirilmiştir. Güney revakından bir koridorla büyük kısma geçit verilmiştir.</p>
<p>Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1960-61 yıllarında başlayan restorasyona, 1964-65 yıllarında da devam etmiştir. Edirne’nin konumu ve kervansarayın durumu etüt edilerek, günün tarihi ve turistik otel anlayışına uygun şekilde kullanımı için 1966 yılında restorasyon çalışmalarına hız verilmiştir.</p>
<p>Otel fonksiyonu ile yeniden işlevlendirilen kervansaray, tarihi çevresi içerisinde çağdaş koruma anlayışının önemli noktalarından olan koruyarak yaşatma ilkesinin uygulanmasına bir örnektir.</p>
<p>Tarihi yapıların yeniden değerlendirilemesine bir başka örnek olarak Diyarbakır Deliller (Hüsrev Paşa) Hanı incelenebilir. Diyarbakır ilinin Mardin kapı semtinde ve gazi caddesi üzerinde bulunmaktadır. Diyarbakır’ın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesinden sonra İkinci Vali olan Hüsrev Paşa tarafından 1527 yılında yaptırılmıştır. Adının daha çok Deliller Hanı olarak tanınmasının nedeni, her yıl Hicaza götürülmek üzere toplanan hacı adaylarının kendilerine haç süresince refakat edecek Delil’leri bu handan temin etmiş olabilecekleri düşüncesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>45.64×52.65 metre ebadında dikdörtgen planlı iki katlı, ortası açık avlulu bir handır. Ön cephede alt katlar dükkan olarak kullanılmaktadır. Kapının sağ ve sol taraflarında hafif sivri beyaz siyah değişimi kesme taş kaplı dükkanlar vardır. Kapı üstü yine siyah beyaz taş değişimi şeklinde tezyin edilmiştir. Dükkanların arkasında ve avlunun etrafında önü revaklı han odaları yer alır. Kapının iki yanından ve kapı karşısındaki mescit gibi eyvanın iki tarafından üst kata çıkılır. Bu merdivenler de kesme taştır.</p>
<p>Oldukça geniş bir alanı kapsayan han, ortasında kareye yakın geniş bir avlusu bulunan iki katlı barınak bölümü ile tek katlı ahır kısmından meydana gelmiştir. Yapı malzemesi olarak; avlu cephelerinde, kemer ve ayaklarda, batı cephesinde siyah-beyaz kesme taş, diğer üç cephede ise moloz taş kullanılmış, tonoz ve kubbeler tuğla ya da taştan örülmüştür. Hana, siyah-beyaz taş sıralarının hareketlendirdiği ve yapının genel görünümü taştan, Gazi caddesi üzerindeki bir kapıdan girilmektedir. Yine bu cadde üzerinde, girişin sağında ve solunda olmak üzere beşik tonozlu, siyah- beyaz taş sıralarının biçimlendirdiği, yanyana sıralanmış 16 adet dükkan yer almaktadır. Giriş ve giriş kapısındaki tonozların sağında ve solunda yer alan dört adet merdivenle avludan üst kata çıkılmaktadır. Karşılıklı iki tonoz dışında avlunun etrafı revaklarla çevrilmiştir. Alt ve üst katlarda aynen korunan eyvanların gerisinde odalar yer almaktadır. Üst katta, batı cephesindeki odalar sıralanmaktadır. Üst katta, batı cephesindeki odalar alttaki dükkanlar nedeniyle iç içe iki hacimden meydana gelmişlerdir. Bunları da tek oda kabul edersek, altta ve üstte 72 oda, 1 mescit ve 3 özel mekan ortaya çıkmaktadır. Her bir odada birer dolap ve birerde ocak nişi bulunmaktadır. Alt kattaki oda pencereleri revaklara bakarken, üst kat oda pencereleri dışa bakmaktadır.</p>
<p>Ahır kısmına, güneydeki han odasından geçilmektedir. Ahır kısmı bu girişe paralel kemerlerin bağlandığı beş ayak sırasının altı nefe böldüğü oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır. Üst örtüsü ise doğu-batı istikametinden boydan boya uzanan altı tonozla örtülmektedir. Bu tonozların kilit noktalarında yan yana sıralanmış havalandırma ve kısmen de ışıklandırma görevini yapan delikler bulunmaktadır. Bugün restorasyon sonunda betonarme beşik çatısı bulunan hanın, üst örtüsünün toprak düzdam olduğu eski resimlerinden anlaşılmaktadır.</p>
<p>Hanın, Gazi Caddesi’ne bakan cephesindeki 16 adet dükkana da her türlü çağdaş donanım sağlanmış olup, düzenleme sonrası her birinin birer turistik dükkan olarak hizmet verebilmeleri öngörülmüştür.</p>
<p>Günümüzde Han’ın doğu cephesinde bulunan bir kapıdan yararlanmak suretiyle bu taraftaki boş alan yapılan düzenlemelerle otopark, açık oturma ve dinlenme alanları haline getirilmiştir.</p>
<p>Akademik araştırmaların da göstermiş olduğu gibi eski eserlerin ve bulundukları çevrelerin, tarihi süreç içerisinde yıpranarak unutulmaya yüz tutan, önemli eserlerimizin yeniden işlevlendirilerek değerlendirilmesi, gelecek nesillere doğru aktarımını mümkün kılacaktır. Tarih bilincinden yoksun toplumlar, yozlaşma ve yokolma yolunda ilerlemekte olduklarının bilincine varmalıdırlar. Tarihimizi tanıma, koruma ve tanıtma toplumsal değerlerimizin sağlıklı olarak yaşatılması açısından önemlidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hicran ÖZALP</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Müge BOZDAYI</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 355-362</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AHUNBAY, Zeynep, 1996, Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon, İstanbul Yem Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ASATEKİN, G. ve Diğerleri, 1979, “Tarihsel Çevre Korumasının Pratik Yönleri ve Gerekli Uzmanlıklar”. Mimarlık Dergisi 1: 17: 30 (Mimarlar odası ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Bölümünün Düzenlediği Panel).</span></div>
<div><span>♦ ALSAÇ, Ü. -E. MADRAN ve N. ÖZGÖNÜL, 1990, “Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması ve Onarılmasında kaynakça 1992 Türkiyede Restorasyon.</span></div>
<div><span>♦ BEKTAŞ, Cengiz, 1992, Koruma Onarım İstanbul: Yem Yayınları 1999 Selçuklu Kervansarayları Korunmaları, Kullanımları Üzerine Bir Öneri, İstanbul: Yapı Endüstri Merkezi.</span></div>
<div><span>♦ ÇEÇENER, B. ve E. MADRAN 1976, “Kültürel Varlıkların Korunması ve Onarılması”, Vakıflar Dergisi, 5 Ankara: Gaye Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ DİEZ, Ernst, 1993, Türk Sanatı, (Çev. Oktay Aslanapa) İstanbul: Doğan Kardeş Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GENÇTAN, Engin, 1989, İnsan Olmak, İstanbul: Remzi Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ GÜRAN, Ceyhan, 1975, Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Mimarisi, Ankara: Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İLTER, İsmet, 1969, Tarihi Türk Hanları, Ankara: Kara Yolları Genel Müdürlüğü.</span></div>
<div><span>♦ KUBAN, Doğan, 1975, Sanat Tarihimizin Sorunları Anadolu Türk Sanatı, Mimarisi, Kenti Üzerine Denemeler. İstanbul: Çağdaş Yayınları 1991 “Türkiye’de Restorasyon Sorunsalı” Yapı Dergisi, Sayı 124: 37-41.</span></div>
<div><span>♦ KTVK Genel Müdürlüğü, 1990 “Koruma Planlamasında İlk Aşama Tespit ve Tescil”, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurultayı Oturum I. 14-16 Mart, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖZALP, Hicran, 2000, “Türkiye’de Otel Olarak Yeniden İşlevlendirilen Kervansarayların İç Mimari Ve Çevre Tasarımı Açısından İrdelenmesi” (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara: Hacettepe Üniversitesi.</span></div>
<div><span>♦ ÖZALP, Hicran, 2001, “Sultanahmet Cezaevi Yeniden İşlevlendirilmesi Projeleri Araştırma Ve Analizi” (Yayımlanmamış Doktora Dönem Çalışması) Ankara: Hacettepe Üniversitesi.</span></div>
<div><span>♦ TÜTENGİL, A. 1995, “Yapısal Kültür Varlıklarının Fayda Değeri Analizine Bağlı Bir Yöntemle Değerlendirilmesi” İstanbul: İTÜ</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Amsterdam Bildirgesi, 1975.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Tütengil A., Yapısal Kültür Varlıklarının Fayda Değer Analizine Bağlı Bir Yöntemle Değerlendirilmesi, İTÜ, İstanbul, 1995 s: 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ahunbay, Zeynep, Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon, Yem Yayınları, İstanbul 1996 s: 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Venedik Tüzüğü 5. maddesi, Mayıs 1964.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bektaş Cengiz, Koruma Onarım, Yem Yayınları İstanbul 1992 s: 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ahunbay, Zeynep, Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon, Yem Yayınları, İstanbul, 1996 s: 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Gençtan, Engin, İnsan Olmak, Remzi Yayınevi 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kuban, Doğan, Anadolu Türk Sanatı, Mimarisi Kenti Üzerine Denemeler, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cumhuriyet-devrinde-eski-eserlerimizin-degerlendirilmesi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bayçın, Nermin, Dergi, Cumhuriyet Gazetesi, 16/08/1998</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tacikistan Ve Tacikistan Türklerine Genel Bir Bakış</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis</guid>
<description><![CDATA[ Tacikistan Ve Tacikistan Türklerine Genel Bir Bakış
Önümüzdeki yıllarda petrole dayalı enerji politikalarının değişime uğrayacağı, enerji kaynaklarının şekillendirdiği siyasî coğrafyanın da ağırlıklı olarak su kaynaklarına bağlı olarak değişeceği varsayılmaktadır. Orta Doğu bölgesinde Türkiye’nin su kaynakları ne kadar önemli ise, Orta Asya bölgesinde de Tacikistan’ın su kaynakları aynı değerdedir. Mezopotamya tarımına can veren Fırat ve Dicle nehirlerinin yerini, Maveraünnehir bölgesinde, Kırgızistan ve yoğun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6854ca262.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tacikistan, Tacikistan, Türklerine, Genel, Bir, Bakış</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Tacikistan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html">Tacikistan Ve Tacikistan Türklerine Genel Bir Bakış</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Kâmil YÜCEORAL</strong></span></a>
</p><p>Önümüzdeki yıllarda petrole dayalı enerji politikalarının değişime uğrayacağı, enerji kaynaklarının şekillendirdiği siyasî coğrafyanın da ağırlıklı olarak su kaynaklarına bağlı olarak değişeceği varsayılmaktadır. Orta Doğu bölgesinde Türkiye’nin su kaynakları ne kadar önemli ise, Orta Asya bölgesinde de Tacikistan’ın su kaynakları aynı değerdedir. Mezopotamya tarımına can veren Fırat ve Dicle nehirlerinin yerini, Maveraünnehir bölgesinde, Kırgızistan ve yoğun olarak da Tacikistan’dan çıkan Seyhun ve Ceyhun nehirleri almaktadır. Bir başka deyişle, binlerce yıl Türk Yurdu olmuş ve olmaya da devam eden Türkistan’ın can damarı olan su; Türk kimliğinden ve birliğinden uzaklaşan bir Tacikistan’ın denetimine bırakılmaktadır. En azından bu çok ciddî detay bile bu ülkenin ve Türklükle ilişkilerinin daha dikkatli incelenmesini ve olumlu yönde geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Kuşkusuz Tacikistan’ın günümüzdeki ve gelecekteki önemi su, kaynaklarının zenginliği ile sınırlı değildir. 1924 yılına kadar resmen ve Buhara Hanlığı’ndaki nüfus çoğunluğu ile Türk Yurdu’nun önemli bir parçası olan bu ülke, bu tarihten itibaren ayrı bir millî yapıya dönüştürülmüştür. Komşularıyla sıcak çatışmalara neden olan, özel olarak çizilmiş sorunlu sınırları, Afganistan ve radikal dinî gruplarla olan ilişkileri, iç savaşın oluşturduğu mültecileri ve uyuşturucu trafiğindeki yeri günümüzde hâlâ önemini korumaktadır.</p>
<p>Tacikistan yönetiminin güncel politikaları, nüfusunun üçte birini teşkil eden Türk asıllı vatandaşlarını ilgilendirdiği kadar, çevresinde yer alan Kırgızistan, Özbekistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Afganistan Türklüğünü de direkt olarak etkilemektedir. Kuşkusuz Türkiye dahil, bölge ve Türk dünyası ile ilgili tüm ülke ve uluslararası kuruluşlar da bu ülkedeki gelişmelerden kendiliğinden etkilenmektedirler.</p>
<p>Tacikistan’ın yer aldığı coğrafyanın daha iyi anlaşılabilmesi için gereken tarihî, kültürel (dil) ve etnik yapıya ilişkin kısa bilgiler vermeye ve Tacikistan’daki bazı son gelişmeleri vurgulamaya çalışacağız.</p>
<p>Orta Asya’nın yaz mevsiminda su ihtiyacının %70’ini karşılayan Tacikistan, 1.300 adet gölü ve 947 nehiri; Nurek, Karakum, Katla, Say, Muminabad ve diğer birçok baraja sahiptir. Tacikistan, bu sudan yararlanan Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ı, ülkesinin yüksek su maliyetlerine katkıya çağırmaktadır. Su kaynaklarının sağlıklı olarak kontrolü, ortak enerji tasarrufu konularına dikkat çekilmekte, aksine tavırların, bölgede Aral gölü faciası gibi onarılmaz daha nice yaralara neden olacağı ifade edilmektedir. Bu haklı uyarıların ardından doğalgazını ve petrolünü yüksek ücretlerle pazarlayan bu ülkelerin su için hiçbir bedel ödemediği hatırlatılarak gerekli ikaz yapılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu siyasal dozu yüksek bilimsel uyarıların “Sınır Aşan Sular”ın büyük önem kazandığı 2000’li yıllar için ne anlama geleceği çok açıktır. Bu arada Tacikistan delegasyonu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 55. oturumunda, 2001 yılını su muhafaza ve koruma yılı olarak ilan ettiler.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Kuşkusuz bu konudaki haklılığın bölge barışını koruyucu yönde, adil biçimde çözülmesi, herhalde Tacikistan Türkleri ve Orta Asya’da yaşayan diğer Türkler açısından da büyük önem taşıyacaktır.</p>
<p>Gorbaçov’un perestroikasının yaşandığı 1986-1991 yılları, merkezî Sovyet sistemini ortadan kaldırır, Tacikistan’a da bağımsızlık kazandırırken, yeni politik, ekonomik sorunları da birlikte getiriyordu. 1992 yılında başlayan acımasız iç savaşta ideolojiler çatışırken, aşiretler ve bölgeler de birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı. 1997 yılına gelindiğinde sonuç, enkaza dönen bir ülke ve ülkeleri dışına kaçmak zorunda olan yüz binlerce insandı. Hâlen bu mültecilerin 100.000 civarındaki kısmı da Özbek ve Türkmenlerden oluşmaktadır. Bunlar da Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, hatta Ukrayna ve Rusya’da yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Afganistan’a geçen binlercesi de son savaşın çatışan tarafları arasında hayatlarını kaybetmişlerdir. Ev sahibi ülkeler ve Şubat 1993’te Duşanbe’de ofis açan BM’nin çabaları bile, bu insanların acılarının dindirmeye ve onları ülkelerine, evlerine döndürmeye yetmemiştir.</p>
<p>1992-1997 yılları arası süren acımasız iç savaşın sonunda taraflar arasında varılan andlaşmaya bağlı olarak oluşturulan Milli Barış Komisyonu, bu sorunun politik, askerî ve yasal yanlarıyla uğraşmaya devam etmektedir. Ancak ülke içinde silahların teslimi konusu bile henüz tam olarak çözüme kavuşturulmuş değildir. Kuzeyde daha ziyade Özbek asıllı Türklerden oluşan Hoçendlilerin geleneksel olarak görev aldıkları yönetim kademelerinden, 1997 yılından itibaren artan bir süratle tasfiye edilerek, yerlerine Kölap Taciklerinin yerleştirilmesi de sorunlara ve gerilime yeni unsurlar eklemektedir. Nüfusun üçte birini teşkil ederken, hükümette bir sandalye bile alamayan Türk asıllı Tacik vatandaşları, tüm kamu görevleri ve eğitim ihtiyaçlarında da aynı dışlanmayı ve ikinci sınıf vatandaş olma statüsünü yaşamakta ve baskı altında, katlanmak zorunda bırakıldıkları bu acı durumdan bir an önce kurtulmak istemektedirler.</p>
<p>Tacikistan’da yaşayan Türkler, 1924’lerden önce Müslüman kardeşleri olarak kendileriyle eşit gördükleri Taciklerle, 1924-1992 yılları arasındaki Sovyet döneminde de yoldaş zihniyetiyle eşit şekilde birlikte oldular. Türkler, 1992’de elde edilen bağımsızlığın ardından oluşan Tacikistan Cumhuriyeti’nde başlayan Tacikleştirme hareketleri ile ilk defa dışlandıklarını hissetmeye başladılar. İç savaşın ardından yoğunlaşan bu ayrımcılık, bir yandan Kölaplı Taciklerin diğer Taciklere karşı yürüttükleri baskıcı bölgeciliğe, öte yandan da Tacik dışı unsurların genel olarak tedirgin edilmesine dönüştü. Bu durumdan da en çok nüfusun üçte birini teşkil eden Türkler etkilendiler ve bu olumsuz etki altında yaşamaya devam ediyorlar. Tacikistan hükümeti radikal dinci muhalefeti ile yapmış olduğu anlaşmayı, komşusu Özbekistan’a da tavsiye ederek bölge barışının başka türlü korunamayacağını ifade ederken, birçoğu yurtdışına iltica etmiş ve Tacikistan’ın sessiz çoğunluğu olan Türk vatandaşlarının haklarını esirgemeyi de sürdürmektedir. Hiçbir resmi açıklamada yer almayan, Türk vatandaşların haklarını barışçıl yoldan savunan uluslararası bir kuruluşa da rastlanmamaktadır.</p>
<p>Özbekistan’da yaşayan Tacikistanlı Türkler kendi haklarını koruyabilmek üzere yurt dışında Azad Tacikistan Partisi’ni kurarak, liderliğine de Tacikistan ordusunda Albay olan, millî şair ve yazarları Yaraş Kurban’ı getirdiler. Yaraş Kurban, yoğun olarak geliştirdiği uluslar arası temaslar ile bu ızdıraplı duruma son verilmesi için başta Türkiye olmak üzere, bütün dünya ülkeleri ve uluslararası kuruluşlardan yardım talep etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Tacikler, Özbekistan’ı iç savaşlarına müdahale etmekle suçlayarak, Karatekin vadisindeki köylerinin Özbek uçaklarınca bombalandığını, eski Tacik komutan Mahmut Hüdaberdiyev’in 1997 yılındaki başarısız darbe teşebbüsünden sonra, yüzlerce militanı ile birlikte Özbekistan’a sığındığını, bunların da Hoçend bölgesine saldırılar düzenlediğini ifade ediyorlar. Aynı zamanda, Özbekistan’da eşit sayıda Taciğin yaşadığını, çok sayıdaki Özbek Tacik evlilikleri ve Özbekistan’daki kültür mirasları nedeniyle de bu ülkeye en yakın ülke olduklarını da ekliyorlar. Tacikistan; yüzlerce Özbek dili öğreten okul, Özbek üniversitesi, koleji, lisesi, yerel gazete, televizyon ve radyo programı varken, Özbekistan’ın Tacik dilindeki benzer aktiviteleri yasakladığından yakınıyor. Tacik vatandaşlara Özbekistan sınırlarında uygulanan vizenin sorun yarattığını uzun yıllara dayanan, Tacik-Özbek ilişkilerinin sağduyu ile çözülebileceğine inandıklarını ifade ediyorlar.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu açıklamaların tam aksi de karşı tarafça yapıldığından (özellikle Türklerle ilgili haklar konusunda), kimin hangi oranda haklı olduğu şüphesiz tarafsız bir araştırma sonuçlanana kadar geçerliliğini korumaya devam edecektir.</p>
<p>Tacikistan’ın gerek kendi içindeki Tacikleri, gerekse ülkede yaşayan Türk asıllı vatandaşlarının sıkıntıları; kuşkusuz kökleri tarihe dayalı olaylara, Sovyetlerin diğer yerlerinde olduğu gibi, Tacikistan’ın da yapay sınırlara bölünmesine, bölgelerin ekonomik ve siyasal üstünlüğü ele geçirme mücadelelerine, kuzeyin ekonomik ve elektrik enerjisi açısından Özbekistan’a olan bağımlılığına, geleneksel pazar yerlerine ulaşım zorluklarına, Fergana bölgesinin muhafazakar yapısı ve Oş bölgesindeki uyuşturucu trafiğine de bağlıdır.</p>
<p>Tacikistan’ın sorunlarını çözebilmesi için önümüzdeki dönemde, içinde bulunduğu ekonomik gerilemeyi durdurması ve gümrük engellerinden kurtulması gerekiyor. Aksi takdirde özel teşebbüsün ortadan kalkması, ülkedeki tansiyonu artıracağa benziyor. Kölap klanlarının iktidarda olması, diğer bölgelerle beraber kuzeyi de dışlıyor. Ülke genelindeki muhafazakar yapının, Batılılaşma ve modernizasyona karşı direnci, toplum yapısındaki zayıflık, keskin gelir ayrımı, radikal dinci akımları geliştiriyor. Uyuşturucu trafiği, yüksek gelir getiren yapısını koruyabilmek için bölgesel istikrarsızlığı destekliyor. Uyuşturucu ile mücadelenin bölge dışı güçlerle birlikte yoğunlaştırılması, bölgenin süratle bir ortak pazara kavuşturulması, güçlü ekonomik alt yapı, telekomünikasyon, tren yolları ve kara yollarına kavuşmanın, sorunları çözmeye yardım etmesi bekleniyor.</p>
<p>Türkiye olarak; 8 Kasım 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve heyetinin Tacikistan’a yaptıkları resmi ziyaretle yeniden gündeme getirilen ilişkilerle; Tacikistan’ın sağlıklı ve çağdaş koşullara kavuşturulması ve Tacikistan’da yaşayan Türklere eşit haklar tanınarak yurt dışında yaşayan binlerce mültecinin ülkelerine dönmelerinin sağlanması konularının ele alındığı haberleri basına yansımıştır. Daha sonra 24 Ocak 2002 tarihinde resmi Tacikistan heyetinin Türkiye’yi ziyaretleri ile devam eden bu ilişkilerin, geliştirilerek sürdürülmesinin de mevcut sorunlara çok ciddî çözümler sağlayacağı açıktır.</p>
<p>Tacikistan’ın güncel konularına bakarken, geçmişi bilmek, etnik ve dil yapısı hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak gereklidir. Bu makalenin sınırlı kapsamı içinde kısaca bu bilgilere de değinmekte yarar vardır.</p>
<p>1924 yılına kadar Buhara ve Kokand Türk hanlıklarının bulunduğu bu topraklar, Enver Paşa’nın 1922 yılında şehadetine kadar, Tacik ve Türklerin birlikte kardeş olarak yaşadıkları bir ülke iken, bu yıldan itibaren, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına girmeye başlamıştır.</p>
<p>Enver Paşa’nın şehadetinden, bölge ve Tacikistan’ın oluşumunda bir milat olarak söz etmek mümkündür. Turan İhtilâl Ordusu Türkistan Cephesi Kumandanı ve Emir-i Leşker-i İslâm-ı Buhara unvanı ile ulaştığı şehadetinin raporuna göre, “Pek mukaddes ve âlî bir maksat peşinde Buhara-yi Şerifin ‘Belh-i Cevan’ vilayetinin ‘Çegan’ nam mahalde Milâdi 4 Ağustos 1922 ve Rumi 21 Temmuz 1338 ve Kameri 11 Zilhicce 1340 senelerinin Kurban bayramının ikinci Cuma günü, gündüz öğle vaktine karip bir zamanda hûn-i pakini mahall-i merkûr toprakları üstüne akıta akıta kahramane ve merdane bir surette rütbe-i şehadete nail olmuştur.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Kuşkusuz bu rapor, onunla birlikte bugünkü Tacikistan bölgesindeki Türk egemenliğinin de sona erdiğinin bir sembolüdür.</p>
<p>Enver Paşa’nın Türkistan harekâtının ortam ve tarihçesi bu makalenin kapsamı dışındadır. Bununla birlikte bölge için milat sayılabilecek bu hüsranı yaratan ortam ve şartların pek fazla da değişmediği düşünülürse, bu olayın ana hatlarıyla günümüzü de aydınlatmaya devam ettiği kabul edilebilir.</p>
<p>“Onu, Pamir eteklerindeki gelişmelerde, karşı tarafın silahlarından ziyade, jeopolitik şartlarla, çağın gelişmeleri ve hiç tanımadığı bir ülkenin sosyal çarkları yendi”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> diyen Şevket Süreyya Aydemir, Tacikistan Türklüğünün bu dönüm noktasıyla ilgili olarak özel bir yaklaşım sergilerken, Kâzım Karabekir Paşa ise o günlerden bugünleri görerek, kapsamlı ve stratejik bir tahlil yapmaktadır: “Hazırlanmadan başlanan bu işler Türk toprakları için maddî ve manevî pek mühim zararlara mucip olmuştur. Bu zararları burada teşrih etmek mecburiyetindeyiz. Zira bunlar yalnız maziye ait değil, istikbale ait birer ders hükmündedir.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Buhara ve Kokand Türk Hanlıklarının 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarındaki gereksiz çekişmelerine, 3 Aralık 1864 tarihinden itibaren Çarlık Rusyası’nın bölgeyi işgaline, 1910’lu yıllar ile birlikte Türk aydınları ile muhafazakarlarının Ceditçi, Basmacı ayırımları ile birbirlerine düşman haline gelerek, bir yanda Sovyet, diğer yanda Rus-İngiliz yanlısı olmayı bile kan kardeşliğine tercih etmelerine baktıkça, o günlerden bugünlere ne kadar çok dersler olduğunu düşünüyoruz. Bölgedeki Türk hakimiyetinin korunmasıyla ilgili olarak Türkiye Türklerinin o dönemdeki farklı yaklaşım ve çabalarına ilişkin olarak da Kâzım Karabekir Paşa şöyle demektedir:</p>
<p>“Buhara’da bulunan mektepler kâmilen Türk zabitlerinin elinde idi. Maarif seri bir surette inkişaf ediyordu. Esasen gerek Cemal Paşa, gerek yerli münevverler bu suretle muhiti kuvvetlendirmek fikrinde idiler. Enver Paşa harekatından sonra bu maarif ocaklarının hepsini söndürdüler. Sonra da harekat esnasında Rus kuvvetlerinin uğradığı yerler kâmilen mahvoldu. Birçok gençler, münevverler ve zenginler, yerlerini, yurtlarını bırakıp hicret ettiler. Binlerce halk dağ başlarında serseri kaldı, malları-mülkleri ellerinden gitti.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Tarih maalesef onu bilmeyenler için tekerrür etmektedir. Bölgede yaşayan Türkler ve Müslümanlar, biçimsel sorunları aşarak, birlik ve beraberlik içinde, çağdaş çözümler üretmek yerine, yine kendi dışlarında yandaşlar edinerek, kişisel hırslarıyla, sorunların daha da derinleşmesine neden olmaktadırlar. “Fikir, ideal veya devlet kurma mücadelelerinde, yalnız ihtiras, enerji ve kan yetmez. Bu mücadelelerde, çağın akımları ile jeopolitik ve sosyal şartları değerlendirebilmek, ihtirastan daha önde gelir. İhtiras ve ambisyon itici güçtür. Ama, üstünde koşulan zeminin şartları ile ayarlanamazsa, bu ihtiras atının ayakları tökezler ve süvarisi, bu itici gücün altında kalır.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Türkistan, Asya gibi mesafe ve saha bakımından uçsuz bucaksız bir kıtanın ortasında; büyük bir kısmı ovalık olan 5 milyon 200 bin kilometrekarelik muazzam bir ülkedir. Amu Derya ve Sir Derya (Ceyhun-Seyhun) tarım suları, bölgenin en büyük akarsuları olup, bütün tâbileri ile beraber bu coğrafyayı sular, Aral ve Lübnür göllerine dökülürler. Türkistan hudutsuz denilecek kadar geniş bir tarım kuvvetine maliktir. Toprak; altın, gümüş, bakır, petrol, kömür ve diğer bir çok madenler bakımından da çok zengindir. Tarih boyunca Türk yurdu olmuş Türkistan, 18. yüzyıldan itibaren bir takım hanlıklarca parçalanarak zayıflamış ve bu hal onun istilaya uğramasını da kolaylaştırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bugünkü Tacikistan’ın üstünde yer aldığı, tarihî Doğu Buhara ise eski Bedahşan’dır. Eski Bedahşan, tarihi Horasan ülkesiyle, ilk çağın Sogdiyanası arasına düşer. Horasan, Kuzey Afganistan’ı da içine alıp, Kuzey İran’a kadar yayılan bir sahanın adıdır. Tarihte Bedahşan da Horasan’ın bir parçası sayılmıştır. Bedahşan ülkesi, daima karlarla örtülü, yüksek Pamir dağları ile kaplıdır. Himalaya manzumesine bağlı olan bu yüksek dağlar, ne aşılır, ne geçilirler, ne de yerleşmeye elverişlidirler. Yalnız bu massifin güneybatısında, Afganistan ile Türkistan arasında, tarih öncesinden beri geçit ve akın yolu vazifesi gören, dar ama sulak bir saha yayılır. Şimdi Tacikistan Cumhuriyeti olarak adlandırılan bu eski Bedahşan’da yer alan sulak ve bereketli saha, bugünkü Tacikistan’ın %7.5’lik alanını teşkil eder. Topraklarının %92.5’ini kaplayan Pamirler ise, bugünkü Tacikistan’ın idarî taksimatında Dağlık Bedahşan Özerk Bölgesi olarak yer alır.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Bugünkü Tacikistan Cumhuriyeti, bulunduğu coğrafya nedeniyle yüksek dağlar ülkesi olarak da adlandırılmaktadır. 143.100 km2 yüzölçümündeki ülkenin doğusunda, 7.500 metre yükseklikte, Asya’nın en yüksek tepelerine sahip olan Pamirler vardır. Bu dağlar arasında uzanan kanyonlar, iklimi güzel vadiler, 400’ün üzerinde şifalı bitki çeşidi, kayısı bahçeleri, üzüm bağları, eşsiz güzellikte göller bulunmaktadır.</p>
<p>Türkistan’ın birçok akarsuyunu besleyen bu dağlar arasında inşa edilen barajlardan elektrik enerjisi elde ediliyor. Zengin kömür ve petrol yatakları çıkarılmayı beklerken, sağlıklı maden suları, hem kaplıcalarda kullanılıyor hem de içiliyor. Batısında Özbekistan, kuzeyinde Kırgızistan, doğusunda Çin, güneyinde Afganistan vardır.</p>
<p>Tacikistan doğal kaynaklarının yanında, tarihinden kaynaklanan çok zengin bir kültür birikimine de sahiptir. Tarihçilerin belirleyebildikleri kadar bölgenin bilinen en eski sakinleri olan Türkler, Maveraünnehir (Ceyhun-Seyhun nehirleri arasında) Kaşgar bölgesinde, Dest-i Kıpçak stepleri (bugünkü Kazakistan toprakları), Kuzey Karadeniz, Kırım, Kuban, Kafkasya, Altay bölgelerinde geniş bir coğrafyaya yayılmışlardı. Türklerin bu bölgede 2500-3000 yıl önce şehirler, kasabalar kurdukları, tarımla uğraştıkları tarihsel bir gerçek olarak anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bölge M.Ö. 6.-M.Ö. 4. yüzyıllarda Pers İmparatorluğu, M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender’in oluşturduğu Baktria Krallığı, M.Ö. 4.-M.S. 1. yüzyıllarda ise Kuşhanların hakimiyetine girdi. M.S. 1.-M.S. 7. yüzyıllarda bölgede Çin’in etkisi hissedilmeye başlandı. M.S. 7. yüzyılda başlayan Arap-İslâm yayılması M.S. 10. yüzyıla kadar sürdü. Farsça konuşan Samanilerin (875-999) yönetimleri süresince Farsça, yazı dili oldu. Buhara kültür merkezi haline geldi. 9. yüzyıldan itibaren yeniden kuzey ve güneyden gelen Türkler, şehirlere yerleşerek Fars kültürünü benimsediler ve bölge insanları ile evlenerek karşılıklı asimilasyon sürecine katıldılar. Farsça, devlette, eğitimde ve edebiyatta kullanıldı. 9. ve 10. yüzyıllarda Türklerin İslâm dinini kabul etmeleri ile birlikte kurulan Karahanlı (920-1212) ve Gazneli (926-1183) devletleri ile Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157), bölgede Türk-İslâm tarihinin en önemli devrini yaşattılar. Moğollar ise Cengiz Han (1206-1227) önderliğinde kurdukları imparatorluk ile bölgeyi bir asır yönettiler, büyük Türk lideri Timur’un ortaya çıkması (1369-1405) ile de Türkler bölgedeki yönetimi yeniden ele geçirdiler. 16. yüzyıldan itibaren de Özbek Hanlığı bölgeye hakim oldu (1428, Özbek Hanlığı’nın kurulması). 19. yüzyıl başlarından 1924’lere kadar ise, şimdiki Tacikistan üzerinde üç ülke hüküm sürdü. Bunlar;</p>
<ul>
<li>Özbek yönetiminde Buhara Hanlığı,</li>
<li>Fergana Ovası merkezli Özbek Kokant Hanlığı ve</li>
<li>Afganistan Krallığı idi.</li>
</ul>
<p>Bu dönemden itibaren yaşanan gelişmeleri de kısa cümleler ile özetlersek; 1868 yılında Rusya, Kuzey Tacikistan bölgesini ilhak etti, 1884’de İngiliz-Rus sınır komisyonu kuruldu. 1894’te Tırmız’da Afgan sınırının gözetimi için bir kale inşaa edildi. 1921 yılının Şubat ayında Sovyet Kızılordusu o zamanlar küçük bir pazaryeri kasabası olan Duşanbe’ye girdi. 4 Ağustos 1922’de Tacikistan veTürkistan Türklüğü için mücadele veren Enver Paşa Kızılordu tarafından şehit edildi. 1923 yılında Tacikistan’da yaşanan açlık ve salgın hastalıklar binlerce insanın ölümüne neden oldu. Ekim 1924’te Özerk Tacik Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak kuruldu. Ocak 1925’te Gorno-Badaksan Özerk Bölgesi oluşturuldu. 15 Ekim 1925 tarihinde, Tacik Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1931 yılında, Tacikistan Türklüğü için mücadele eden en önemli komutan olan Lakay İbrahim Bey idam edildi. 1937 yılında Tacikistan Komünist Partisi’nden büyük çapta tasfiyeler yapılarak yeniden yapılanmaya girişildi. Aralık 1979’da Sovyet birlikleri Afganistan’a girdi. Nisan 1989’da Sovyet birlikleri Afganistan’dan tamamen çekildi. Şubat 1990 Duşanbe’de yapılan yeni konutlardan bazılarına Ermeni mültecilerin yerleştirilmesi yüzünden gösteriler yapıldı, düzinelerle insan öldü. 1991 Ağustosu’nda başkan Kahar Mahkamov Moskova darbesine destek verdi. 7 Eylül’de Mahkamov istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Kadrettin Aslanov geçti. 23 Eylül’de Aslanov da yerini Rahman Nabiyev’e bırakmak zorunda kaldı. 24 Eylül’de yapılan genel seçimleri de oyların %58’ini alan Nabiyev kazandı. Mart 1992 tarihinde muhalefet, 51 gün süren protesto gösterilerine başladı. 25 Nisan 1992 tarihinde Kabil, Afgan mücahitlerinin eline geçti. 28 Haziran’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kurgan Tepe yakınındaki çarpışmada 100 kişi öldürüldü. 31 Ağustos’ta silahlı gruplar parlamento binasını zaptetti. 7 Eylül’de Nabiyev istifa etmek zorunda kaldı ve Kölyap kuvvetleri, Kurgan Tepe’ye saldırdı ve 27 Eylül’de dört Rus tankını ele geçirerek Kurgan Tepe’ye hakim oldular. Ertesi gün Rusya Tacikistan’a 2.000 asker daha gönderdi. Bugünden itibaren gittikçe yoğunlaşan Tacikistan iç savaşı, bölgelerin birbiriyle ve komünist merkezi yönetim ile radikal dinci gruplar arasında 1997 yılına kadar çok kanlı bir biçimde devam etti. 5 Nisan 1994’ten 27 Haziran 1997’ye kadar Moskova’da devam eden iç barış görüşmeleri, karşılıklı affedişi içeren Moskova Andlaşması ile sonuçlandırıldı.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>5.4 milyonluk nüfusa sahip olan Tacikistan’da yaşayan etnik gruplarda, geniş bir dağılım içinde şu anda en büyük nüfus oranına sahip olan Taciklerden (3,5 milyon) sonra Özbekler ikinci sırayı alıyor (1.5 milyon). Kırgızlar 60 bin civarı, Türkmenler 13 bin civarı, Kazaklar 9 bin civarı, Uygurlar 3 bin civarı, Kırım Tatarları 80 bin civarı olmak üzere Türk toplulukları, toplam nüfusun üçte birini oluşturuyorlar. Pamir dağlarında yaşayan, Bartagnlar, Iskaşmiler, Kûfiler, Oroshoriler, Roşhaniler, Şugniler, Vakşiler, Yagnabiler ve Yazgulamilerden başka, Buhara Yahudilerini (2 bin), Rusları (100 binden az), Ukraynalıları (40 bin), Beyaz Rusları, Gürcüleri, Osetinleri, hatta Ermenileri (6 bin), Korelileri (13 bin) ve İkinci Dünya Savaşı sonrası bölgeye gelen sayıları belirsiz Yunanlıları (esas grup Özbekistan’da) sayabiliriz.</p>
<p>Günümüzde Tacikistan’da yaşayan Türklerin yerleşimleri ile ilgili sağlıklı istatistiklere ve bilgilere ulaşmak güç olmakla beraber, bunları beş ana grupta tanımlayabiliriz. Özbekler; Kuzeydeki Hoçent şehrinde yoğunlaşırken, güneydeki Kurgan Tepe, Dursunzade illerinde yaşamaktadırlar. Lakaylar, Konguratlar, Kataganlar, Ballanlar ve Dörmenler aşiretleri ile Harezmli aileler de bu grupta mütalaa edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Türkmen gruplar ise Kabadiyan, Kumsengir, Çilli Göl yerleşimlerinde yaşamakta, Ersarı, Salur, Sağrık, Eski, Arabaçı aşiretlerinden oluşmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Kırgızlar; Badakşan bölgesinde ve Afganistan sınırına yakın yerlerde yaşamaktadırlar. Uygurlar; Özbeklere çok yakın, hatta iç içe yaşamakta, ancak evde yaptıkları lağman yemeği ile fark edilmektedirler. Kazaklar; Dursunzade ili ile Kabadyan, Şehrituz ilçelerinde yaşarken, Kazakistan’ın özendirme politikaları ile Kazakistan’a göç etmekte ve Tacikistan’daki sayıları süratle azalmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bu grupların dışında da Ankara ve Sivaslı Tacik Türkler gibi gruplara da rastlanmaktadır. Enver Paşa 9 Aralık 1921’de kaleme aldığı anılarında, bu ilginç gruplardan şöyle bahsetmektedir: “Timurlenk zamanında ve Timur’un Anadolu’dan topladığı hayvanları sürmek için; Ankara, Sivas taraflarından getirilmiş Türklerden (yani onların ahfadından) iki kişi, bugün geldiler. Bunların simaları, tıpkı bizim Türkler gibi. Şive de öyle. Duşanbe civarında 1000 kadar varmışlar. Devhev civarında da 3000 kadar.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu ifadeye göre Ankara ve Sivaslıların, Tacikistan’da %3.5 olan nüfus artışı oranı ile, bugün 60.582 kişi civarında olmaları beklenirdi. Durumları ve nüfusları ile ilgili güncel bir kayda rastlanamadı.</p>
<p>Bu kabilelerin 1920’lerin başındaki durumlarını anlayabilmek için de biraz daha detay gruplara girerek, Enver Paşa’nın bölgede mücadeleye başladığı zaman ona yardım eden Türk ve Türke kardeş aşiretler ve reislerine göz atmakta da yarar vardır.</p>
<p>“Doğu Buhara Basmacılarından (Korbaşıları), Şehrisebz ve Yeklabağ mıntıkaları, Kinegen ve Kognrat kabileleri reisi Cebbar Korbaşı, Karatekin vilayeti korbaşısı Fuzayl Makdum, Paşa Hoca (180 yiğidi ile beraber), Keski kasabası korbaşısı Kul Muhammed Bek (600 kadar askeri ile beraber), Babadan mıntıkasından Hayid Bek Dadha (400 kadar yiğidi ile beraber), Saip Nazar, Çilli-Göl kasabası Türkmen Başbuğu Abdülhâkim Bek Korbaşı (500 kadar askeri ile beraber), Azerî Türkü Danyal Bek (50 kadar askeri ile beraber), Muhiddin Mahdum (300 kadar askeri ile beraber, Lakaylar olarak üç ay süre ile Enver Paşa’yı tutuklamalarına rağmen daha sonra en azından karşı tarafta yer almayarak), Duşanbe’den İbrahim Bek ile Kurgantepe ve Kölap mıntıkalarına hakim Togay Sarı (8000 kadar askeri ile beraber) Darvaz’dan İşan Sultan; Bekiran ve Kenkürt’de Devletmend’den ayrı olarak, Semiz kabilesi reisi Aşur Bek; Karlukların reisi Abdülkayyum Bek, Türk Moğolları reisi Abdürrahim Bek; Karşi’de Cora Hoca; Guzar’da Evliyakul Korbaşı, Kerki’de Abdurrahman Batur, Seri Asyab ve Karadağ’da Abdurrahman Bek; Hisar’da Ali Merdan Bek; Saraykemer ve Aladağ’da Destankul ve Doksanbay; yine Kenkürd’de Mirza Salih ve Teber Dabha, korbaşı nâmı ile mücadeleye başlamışlar ve bilâhare Enver Paşa’ya iltihakı kabul etmişlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bu kişilerin büyük bir çoğunluğu Türk asıllı olmakla beraber bir kısmı da kendisini Türk gibi kabul eden Tacik aşiret reisleri idi.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Türkistan coğrafyasındaki hanlıklarda da asli unsur olan Türklerin, kendi millî kimliklerine vurgu yapmanın birliği zorlayacağı değerlendiriliyordu. Bu da Türk aydınlarının Türklük şuurunun uyanmasında gayret göstermelerine engel teşkil ediyor, “Müslüman” kimliği çerçevesinde bütünleşilmesinin doğruluğuna inanılıyordu. Önce Ruslar, sonra Sovyet sistemi ve günümüzde yaşayan sömürü ve paylaşım esaslı stratejiler bu iyi niyetli, fakat gerçekçi olmayan inancı çok kısa sürede geçersiz kıldılar. İyi niyet; böl, parçala ve yönet ilkesi karşısında fazla dayanamadı.</p>
<p>Benzer bir anlayış da dilde yaşandı. Gerek Türkistan coğrafyasında, gerekse Türklerin yerleştiği diğer bölgelerde birlik ve beraberliği sağlamak için farklı iletişim dilleri kullanıldı. Tacikistan ve yakın bölgelerde ise Türkler kendi aralarında Çağatay Türkçesi ile konuşurken yönetim ve eğitim dili olarak Tacikçeyi kullandılar. Tacikçe bir millî dil olmaktan çok, ortak bir iletişim dili olarak değerlendirildi.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde edebi dil olarak kullanılan Farsça gibi, Türkistan’da da Tacikçe yayıldı. Bu dile adını veren sözcüğün kökeni olan “Tat” da eskiden Türke yabancı olan kimselere veya topluluklara, özellikle Arap ve İranlılara verilen addı.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Tacik sözcüğünün de Türkçe olarak “Tat+cik”ten geldiği öne sürülmektedir. Bugün bile Tacik sözcüğü iki ayrı grup için kullanılmaktadır. Bunlar Dağlı Tacik de denilen ve aynı zamanda ana dilleri olan Pamir dillerini konuşan Pamir halkları ile ana dili olarak Tacikçeyi konuşanlardır. İkinci grupta olanlar içinde yer alan Hazaralar (Batı Derezinat, Doğu Berberi), Çaharoymaklar (Teymuri, Taymani, Firuzkuni, Çemsidi), bazı Kızılbaş Afşarlar, Yahudiler, Araplar, Çingeneler, Beluçlar, Brohoiler ise; Tacikçeyi ana dili olarak konuşmalarına rağmen kendilerini Tacik olarak tanımlamamaktadırlar.</p>
<p>“Orta Çağ’da Türkçenin konuşulduğu alan bugünkünden çok daha büyüktü. Tacik gruplarda zamanla iki dillileşmiş, sonra da Türki-Özbekleşmişlerdi. Fakat olayın tersi, yani Türki grupların, örneğin Kölyap ve Derehisar’da olduğu gibi Tacikleşmesi de görülmüştür.”<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Modern Tacik edebiyatının kurucusu, Sedrettin Eyni’dir (1878-1954). Orta Çağ’da şiire eğilimli olan Tacikçe, günümüzde bir düzyazı dili olarak gelişmektedir. 1992 yılından bu yana da Tacikçe, Tacikistan Cumhuriyeti’nin resmi dilidir.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Tacikçe de yerli, ölü veya yaşayan İrani dillerden (Ör. Venci ağzında) ve Pamir dillerinden sözcükler vardır. Farsçaya göre daha az Arapçaya sahip olan Tacikçeye, çok sayıda Türkçe (Özbekçe, Tatarca) ve Rusça sözcük girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Tacikistan çok dilli bir ülkedir. Bu ülkede Sovyet döneminde, Rusça ortak bir dil olarak kullanılırken, 1992 yılında bağımsızlığın ilanı ile birlikte Tacik dili resmi dil haline getirilmiştir. Bugün kuzey ve güneybatı bölgesinde konuşulan Özbekçe ikinci büyük dil iken, batıda Pamir dağlarında ise çok farklı Pamir dilleri (Şugni, Roşhani, Vakhi, Iskaşimi, Sarikoli, Baratangi, Kufi, Yazgulemi ve Oroşhori) konuşulmaktadır.</p>
<p>Tacikistan’ın çoğunluğu Müslümandır. Bu topluluğun büyük kısmı Sünnî Hanefî mezhebine bağlı iken, Pamir dağlarında yaşayan diğer ufak kısmı da Ağa Han’a bağlı Şiî-İsmaili’dir. Dinî inançlar Tacikistan politikasında büyük bir öneme sahiptir. İç savaşta yer alan Birleşik Tacik Muhalefeti, eski İslâmî Yeniden Doğuş Partisi ile birlikte hareket etmiştir. Radikal dinci yönetimlerin ve Suudi menşeli Vahabîliğin Orta Asya’ya yayılmasından çekinildiği bir dönemde, Tacikistan’daki bu yapılanma aynı zamanda dil benzerliği nedeniyle İran’ın radikal tavırlarından da etkilendi. İran İslâm Cumhuriyeti Tacikistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu ve bu ülkeyle siyasî-kültürel ve ekonomik bağların geliştirilmesine büyük önem verdi. İran İslâm Cumhuriyeti Tacikistan’ın Kril yazısını bırakarak Arap yazısına geçmesinde de önemli rol oynamış ve Arap yazısında yüz binlerce Farsça, Tacikçe kitabı basarak bu ülkeye göndermiştir.<a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Müslümanlığın yanı sıra, Ortodoks Hıristiyanlık ve Yahudilik de ülkenin dinleri arasında sayılabilir.</p>
<p>Tacikistan stratejik konumu ve Türkistan coğrafyasındaki farklı kültürel yapısı ile bölgede Rusya’nın paralelinde bir siyasi yol izlemektedir. Taşların henüz yerine oturmadığı bu kritik coğrafya ve bazı zamanda mevcut yapının çok yakından izlenerek çözümler üretilmesi gerekli görülmektedir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Kâmil YÜCEORAL</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı-Yazar / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 695-701</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Timur Valamat ZADEH Assistant  to the Minister of Economics and Foreign Economic Relations of Tajikistan, Central Asia and The Caucasus, Journal of Social and Political Studies, Sweden, 2001, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ashurboi IMOMOV (Ph. D. Law, professor, head, Department of Constitutional Law, Tajik National University), Central Asia and Caucasus, Journal of Social and Political Studies, Sweden, 3 (9), 2001, s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Azad Tacikistan Partisi lideri Yaraş Kurban bildirileri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ashurboi, a.g.m., s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Şevket Süreyya Aydemir (Rapor Enver Paşanın Naibi Miralay Ali Rıza’ya aittir), Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, İstanbul 1972, c III, s. 691.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aydemir, a.g.e., s. 688.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kâzım Karabakir, İstiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkânı, İstanbul, 1990, s. 353.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Karabekir, a.g.e., s. 353.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Aydemir, a.g.e., s. 619.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yahya Okçu, Türk-Rus Mücadelesi, Ankara, 2001, s. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Aydemir, a.g.e., s. 634-635.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Prof. Dr. Mehmet Saray, Özbek Türkleri Tarihi, İstanbul 1993, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ashurboi, a.g.m., s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Yaraş Kurban.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Dr. Ağacan Beyoğlu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Yaraş Kurban.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Aydemir, a.g.e., s. 654.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ali Bâdemci, 1917-1934 Türkistan Millî İstiklâl Hereketi ve Enver Paşa, İstanbul, 1975, C I, s. 498-502.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, Ankara 1959.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Rafael Blaga, İran Halkları El Kitabı (Handbook of Iranian Peoples), 1997, s. 235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Blaga, a.g.e., s. 235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Blaga, a.g.e., s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tacikistan-ve-tacikistan-turklerine-genel-bir-bakis.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Blaga, a.g.e., s. 240.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Afganistan’da Türklük ve Hazaralar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar</guid>
<description><![CDATA[ Afganistan’da Türklük ve Hazaralar
Asya ülkelerinden biri olan ve coğrafî konumu sebebiyle önemli bir stratejik kavşak noktasında bulunan Afganistan, yirmi yıldır işgal güçleri ve iç çatışmalarla uğraşmaktadır. Feodal anlayışın hakim olduğu ülkede farklı etnik gruplar vardır. Bunların başlıcaları Türk, Peştun ve Taciklerdir. Ayrıca az sayıda da olsa Hintli, Arabî ve Ari topluluklar da görülür. Tarihten günümüze Afganistan’da hakimiyet mücadelesi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6851a80d6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Afganistan’da, Türklük, Hazaralar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Hazaralar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html">Afganistan’da Türklük ve Hazaralar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Bilgehan Atsız GÖKDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Asya ülkelerinden biri olan ve coğrafî konumu sebebiyle önemli bir stratejik kavşak noktasında bulunan Afganistan, yirmi yıldır işgal güçleri ve iç çatışmalarla uğraşmaktadır. Feodal anlayışın hakim olduğu ülkede farklı etnik gruplar vardır. Bunların başlıcaları Türk, Peştun ve Taciklerdir. Ayrıca az sayıda da olsa Hintli, Arabî ve Ari topluluklar da görülür. Tarihten günümüze Afganistan’da hakimiyet mücadelesi ağırlıklı olarak Türkler ve Peştunlar arasında yaşanmıştır. Afganistan ismi 18. asırdan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde hakimiyet Türklerden Peştunlara geçmiş ve ülkenin ismi Afganistan olarak kabul edilmiştir. 18. asrın ikinci yarısına kadar Horasan adıyla anılan ülkede her bölgenin ayrı ayrı ismi bulunmaktaydı. Bugün bu bölgeler Afganistan’ın başlıca eyaletleri durumundadır. (Kabil, Kandehar, Herat, Hezaracat, Sistan, Noristan, Vahan, Bedehşan ve Türkistan)</p>
<p>Afganistan’da M.S. 50. yılından 18. asrın ortalarına kadar Türk hakimiyetini ve Türk devletlerini görüyoruz. Bunlar sırasıyla Saka (İskit), Kuşan Türkleri, Akhunlar, Samanoğulları, (ordusunun büyük bir kısmı Türklerden oluşmaktaydı) Gazne Türkleri, Selçuklu Devleti, Harezmşahlar, Timur ve Babür İmpartorluğu. Afganistan’a yerleşen ilk Türk boyunun Halaçlar olduğu ve bunların 480 yılında Akhunlarla bu bölgeye geldiği ve yönetimi ele geçirdiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Yine Halaç Türkçesinin Eski Türkçe unsurları koruması da<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Halaçların bu bölgede eskiden beri yaşadığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. Selçuklu Devleti yönetiminde Oğuz Türkleri, yani Türkmenler bölgeye gelmişlerdir. Yine bazı görüşlere göre Moğol istilası döneminde Türk-Moğol karışımı Hazaralar Afganistan’a yerleşmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Özbek Türklerinin Timur ve Babür Devletleri döneminde,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kazak ve Kırgızların Bolşevik saldırılarının önünden 20. asırda kaçarak buralara sığındıkları ve yerleştikleri bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Babür’ün hatıralarında Afganistan Türkleri hakkında detaylı bilgiler yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>18. asrın ortalarında Ahmet Şah Dürranî önderliğinde kurulan Afganistan Devleti, Afgan kabilelerini ön plana çıkarmış ve yönetimde etkin kılmıştır. Devletin kurucusu olan Ahmet Şah Dürranî ve onun oğulları Halaçların bir kolu olan Abdali<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> boyunun Sadozay koluna mensuptur. Daha sonra Afganistan yönetimi Dost Muhammed ile 1818 yılında artık Peştunlaşmış bir Türk boyu olan Barakzaylara<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> geçmiştir.</p>
<p>Afganistan çeşitli etnik grupları barındıran bir ülkedir. Bu etnik gruplar uzun yıllar bir arada yaşadığı için birbirleriyle karışmışlar, iç içe geçmişlerdir. Türk asıllı olan Hazaralar, Afşarlar, Halaçlar dillerini kaybetmişler Darice ve Peştunca konuşmaya başlamışlardır. Bazı Tacik gruplar da Türkçe konuşmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bu karışım nedeni ile bazı kavimlerin etnik menşeleri ile ilgili isimlendirmeler bulanıklık arz etmektedir. Afganistan’da ilk Türk yerleşimini oluşturan Halaç Türkleri dillerini kaybettikleri için ağırlıklı olarak Afganlaşmışlardır. Hazara Türklerinin menşei Türk-Moğol ve daha çok da Moğollara dayandırılmaktadır. Tarihte Türkler ve Moğollar, diğer milletler tarafından birlikte anılmışlar “Türk-Moğol halkları”, “Türk-Tatar halkları ve dilleri” gibi adlandırmalar neticesinde Hazaralar çoğu zaman Moğol olarak anılmışlardır. Türk ismi bugün bile daha çok Oğuz Türkleri ile ilgili kullanılmakta, diğer Türklerin menşei ile ilgili karışık düşünceler özellikle sürdürülmektedir. Batılı bir yazarın “Afganistan’ın kuzeydoğu uzantısı olan Vakhan koridorunda Kırgızlar yaşar. Bunlar da Özbek ve Kazaklar gibi Türk-Moğoldurlar. Dilleri Türkçe, görünüşleri Moğoldur.”<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> ifadeleriyle dile getirdiği kanaatleri bu konudaki bulanıklığı göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Kendisi de Hazar olan Hüseyn Ali Yazdanî kendisi ile yapılan bir söyleşi de Türk-Moğol meselesine yaklaşımını şu cümlelerle belirtir: “Türk ve Moğol arasında hiçbir fark yoktur. Türk de Moğoldur ve böylece Hazaralar, Türkmenler ve Özbeklerin kökü aynıdır ve akraba oluyorlar.”<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Afganistan Türkleri ile ilgili ülkemizde yapılan çalışmalar çok az ve yetersizdir. Bu çalışmalarda Afganistan’da yaşayan Türk gruplarının isimleri ve nüfusları birbirinden farklı yansıtılmaktadır. Özbek ve Türkmen Türkleri, Afganistan Türkleri deyince ilk akla gelenlerdir. Afganistan’da bunların dışında Kırgız, Kazak, Karakalpak, Uygur, Aymak, Tatar, Kızılbaş ve Halaç Türkleri vardır. Türkmen-Oğuz ana kitlesinden kopan Afşarlar da Kabil civarında yaşarlar. Yine Türklük grubunun dışında tutulmaya çalışılan ama son dönemlerde yapılan çalışmalarla Türk oldukları ortaya konulan Hazaralar da Afganistan’da önemli bir güce sahiptir.</p>
<p>Afganistan’da resmi nüfus sayımı bu zamana kadar yapılmadığı için Afganistan’ın ve Afganistan’daki Türklerin nüfusu ile ilgili farklı rakamlar verilmektedir. Afganistan’ın nüfusu 12-25 milyon arasında gösterilmekte, Türklerin nüfusu da 4 ile 12 milyon arasında birbirinden çok uzak rakamlarla ifade edilmektedir.</p>
<p>Son dönemde Sovyet işgaline karşı direnişte ve iç çatışmalarda bir çok Afganistan vatandaşı göç ve ölüm nedeniyle ülke nüfusunu farklı etnik grupların lehine veya aleyhine değiştirmiştir. Mesela 1978’de Afganistan nüfusunun %39’unu teşkil eden Peştunlar ülkeyi en fazla terk eden grup olduklarından 1987’de %22’ye gerilemişlerdir. Afgan resmî şahıslarının ifadelerine göre ülkede 12 milyon insan bulunmaktadır. Buna göre Tacik 4.080.000, Peştun 2.640.000, Hazara 1.680.000, Özbek 1.680.000, Türkmen 480.000, diğer 1.440.000 kişidir. Diğer hanesinin içinde Türkî boylar Kırgız, Kazak ve Karakalpaklar da dahildir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu rakamların içinde Özbek, Türkmen, Hazara ve diğer hanesinin yarısını topladığımızda 4.560.000 sayısı bulunur ki bu da Afganistan nüfusunun %40’ının Türklerden oluştuğunu gösterir. Yine bir başka kaynakta 1991 yılında Birleşmiş Milletler yardımıyla yapılan sayımda Afganistan’da 6.5 milyon Hazara Türkünün yaşadığı belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Türk lideri General Dostum da Afganistan’da 8 milyon Türk olduğunu söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Afganistan Türklerinin büyük bir çoğunluğu dillerini kaybetmişlerdir. Günümüzde de Türkçe aleyhine durum sürmektedir. Afganistan Avşarları üzerinde yapılan dil araştırmalarında onların Türkî adını verdikleri dillerini unuttukları,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> 30 yaşın altındaki Avşarların Avşarca bilmedikleri<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ifade edilmektedir. Halaç Türkleri Peştuca, Çağatay ve Kızılbaş Türkleri ise Farsça konuşmaktadır. Türk asıllı Tacikler ve Ghilzailer de Farsça ve Peştuca konuşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Afganistan’da çok kuvvetli bir Türk tabakası mevcuttur. Wilber’e göre Afganlar iki ana bölüme ayrılır: Durraniler ve Ghilzailer, bu boyların alt grupları içinde zikredilen Turan, Burhan, Tokki, Hotak, Andar, Taraki ve Baraklar orada bir Türk dilinin varlığının kesin kanıtıdır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Ghilzailerin Halaçların soyundan geldikleri görüşü kuvvetlidir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> 7-13. yüzyıllar arasında Türk aşiretleri bu bölgeye yerleşmiş ve adlarını vermiştir. Bu Türklerin bir bölümü güneye inmiş ve zamanla Afgan aşiretlerini oluşturmuştur.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Afganistan’da yaşayan ve ana Türk kütlesinden uzakta bırakılan Kızılbaş ve Aymak Türklerinden de kısaca söz etmek gerekir. 19. yüzyılda Afganistan’ın kuzey ve doğusunda diğer birkaç Türk grubunun da bulunduğu saptanmıştır. İzleyen yıllarda bu grupların Tacik, Özbek veya Afgan topluluklarına karışmış olması olasıdır. Bununla birlikte Türk gruplarından biri olan Kızılbaşlar ayırt edilebilirler. 19. yüzyılın ortalarında kendi aralarında hâlâ Türkçe konuşurlardı. Bugün ise Farsça konuşmaktadırlar. Nüfuslarının 20-60 bin arasında olduğu sanılmaktadır.</p>
<p>Afganistan’ın batısında çoğunlukla adlarından Çahar Aymak diye söz edilen ve zaman zaman Hazaraların içinde gösterilen birkaç aşiret yaşar. Dört aşiret anlamına gelen Çahar Aymaklar Firuzkuhiler, Taimeniler, Cemşidiler ve Taimurilerden oluşur. Taimurilere Sunni Hazaralar da denir. Bu aşiretlerle ilgili antropolojik ölçümler yapılmamıştır. Bir kayda göre bunların çoğu Şii-Müslümandır. Bilinen en yakın nüfus tahmini 1815’ler de 400-450 bin arasında olduklarıdır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<h2><span><strong>Hazaralar</strong></span></h2>
<p>Hazaraların etnik menşei ile ilgili değişik görüşler vardır. Hazaraları bir çok araştırıcı Moğollara bağlamakta ve onların Cengiz Han döneminde şu anki yaşadıkları yerlere geldiklerini söylemektedir. Bir kısmı ise onları Türk-Moğol karışımı olarak göstermekte, bazı araştırmalarda onların Türk oldukları vurgulanmaktadır. Zaman zaman Çerkezlere, Hintlilere ve Afganistan’ın yerli halklarına bağlandıkları da olmuştur. Hazaraları Moğol ve Türk-Moğol karışımı olarak gösteren çalışmaların çoğunda Moğol ve Türk kavimlerinin uzun asırlardır birlikte yaşamaları Moğolların Türk kültürünün kuvvetli tesiri altında bulunması ve Türk-Moğol dillerinin aynı dil grubu içinde bulunması etkili rol oynamaktadır. Nitekim daha önce belirttiğimiz gibi Wilber’in ve Yazdani’nin çalışmalarındaki görüşler Türk-Moğol iç içe geçmişliğini göstermesi bakımından ilginçtir. Ülkemizde yayınlanan iki eserde Hazaraların Türklüğü öne çıkarılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> İran’da, Afganistan’da ve Pakistan’da yayınlanan eserlerde onların Türklüğü ile ilgili bilgiler verilmiştir. Hazaraların etnik menşelerinin Türklerle olan bağlantısı bazı çalışmalarda dikkatlere sunulmuştur.</p>
<p>Hugjan Dutyanıs “Afganistan’da Hazara ve Moğollar” adlı makalesinde Şii Hazaraların Hazaracat bölgesinde, yine bazı şehirlerde toplu olarak yaşadıklarını ve onlar hakkında ilmi çalışmaların yapılmadığını belirtmektedir. Sünni Hazaralar Deh Zinet denen bir bölgede ve Herat şehrinin kuzeydoğusundaki Kale ye Nev Kodüst’te yaşamaktadırlar. Bunlar Çhar Aymak olarak da bilinirler. Bunların iki büyük dalı Firuzkuhi ve Cemşîdilerdir. S. İ. Brok adlı Rus araştırmacı Sovetskaya Etnografii adlı dergide Sünni Hazaraların nüfusunu 50 bin olarak göstermiştir. Bunlar diğer Hazaralarla aynıdır ve araştırmalara göre Türk asıllıdırlar. Türklere çok benzemektedirler. Tacikçe konuşuyorlar ama konuşurken Türkçe kelimeleri çok kullanıyorlar.</p>
<p>A. A. Poliak Deh Zinet’te yaşayan Hazaraların nüfusunu 40 bin olarak göstermiştir. Buna göre Hazaralar 31 küçük dala ayrılmakta olup, 6 tanesi önemlidir: Lugari, Pirangeri, Mumeli, Nacali, Feristani ve Kıpçak.</p>
<p>S. İ. Brok 1958’te yazdığı kitapta “Hazaraların Türk olduğunu söylemekte ve Pakistan’ın kuzeyinde Hazara denen bir grup insan yaşamakta bunlar Karluk yani Türktürler” ifadesini kullanmaktadır.</p>
<p>Hazaraların bir dalı Kıpçaktır. Bunların Kara isimli bir başka Türk komşuları vardır ki, onlarda Kıpçak Türklerinin önemli bir parçasıdır. Cahar Tegav’da yaşıyorlar. Krayetleri hatırlatırlar ve dil bakımından Kıpçak ve Kazakla akrabadırlar.</p>
<p>Dutyanis’e göre kuzeydeki Hazaralar eski Çahar Aymaklardır ve Kıpçaklar, Cemşidiler, Teymeniler ve Firuzkuhilerden oluşmaktadır. Hazaralar hakkındaki bilgiler çok az ve yetersizdir. Ama şurası bir gerçek ki onlar eskiden beri Afganistan’da yaşıyorlar ve Türk-Moğol karışımı bir kavimdir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Azadşah Mansur Rave adlı Özbek araştırmacı 1972’de yazdığı ve 1989’da Garjistan dergisinde yayınladığı “Hazaraların Sosyal ve İktisadi Hayatı” adlı makalesinde Hazaraların menşei ile ilgili bilgiler verir. Hazaraların hangi boydan oldukları hakkında şu ana kadar değişik görüşler ortaya konmuştur. Bazı araştırmacılar onları Moğol, Türkmen, Kalmık hatta Çerkezlere bile bağlamışlardır. Bazıları da onların İran asıllı olduklarını söylüyorlar. En son araştırmalara göre Moğollar Afganistan’a gittikten sonra bunlarla karışmışlar; ama araştırmacıların bir çoğu Hazaraların etnik yapısını Türklere ait ediyorlar. Y. M. Resnar’a göre Türk ve Moğollar Hindukuş Dağlarının orta kısımlarında yaşamak için kaldılar ve 14. asırda Hazara ismini aldılar. Babür zamanında dillerinin hemen hemen hepsini kaybettiler ve Darice konuşmaya başladılar.</p>
<p>Hazaralar 14. asırda Gor eyaletinde yaşamaktaydı ve Nikoderi eski ismiyle 4-5 asır bu bölgede hakim olmuşlar, 19. asırdan itibaren Teymeniler vasıtasıyla Gorden, Herat, Meymene ve Katagan’a göç etmişlerdir.</p>
<p>Hazaraların Türk oldukları hakkında deliller çoktur. Onlar Türkmenlere mensuptur. Hatta halâ bile Şeyh Ali bölgesinde Türkmen Hazara denen büyük bir boy yaşamaktadır. Onların büyükleri “aksakal” olarak adlandırılmıştır. Yine onlar etnik yapı olarak dayandıkları Türk, Halaç ve Karluk isimleriyle Moğollara karşı Afganistan’ın orta ve güney kısımlarında savaşmışlardır ki, bu da onların Türklüklerini ispat etmektedir. Yine Hazara dallarının isimleri halâ eski adlarıyla yani Halaç, Karluk, Türkmen, Barlas diye mevcuttur. Onların şahıs, hayvan ve yer adlarında Türkçe unsurlar çok fazla bulunmaktadır. Tarihçilere göre Türk asıllı olanlar orta asırlardan itibaren dillerini unutmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Hüseyin Ali Yazdani “Pejuhişi Der Tarihi Hazaraha”<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> adlı eserinde Hazaralar hakkında geniş malumatlar vermektedir. Yazdani’ye göre Hazaralar Moğoldur. Türklerde Moğoldur. Gaznelilerin sultanları, Uygur Türklerinden olup, Karluk dalındandır. Bugün Hazaraların arasında Şeyh Ali bölgesinde kendisini Hazara adlandıran bu soydan gelenler vardır. Bunlar önceden Türkçe konuşuyorlarmış, daha sonra Türkçeyi unutup Hazara lehçesiyle Farsça konuşuyorlar. Tacikler hariç Doğu Türkistan, Batı Türkistan ve Güney Türkistan (Afganistan) da genellikle Moğol soyundan gelen ve Türk diliyle konuşanlar yaşar ki bunlar Özbek, Türkmen, Tatar, Hazara diye anılırlar.</p>
<p>Hazarların menşei ile ilgili birçok kişinin görüşü Yazdani’nin eserinde yer almaktadır. Onların bir kısmına burada yer verelim:</p>
<p>İlk defa Hazaraların Cengiz Han’ın neslinden geldiğini Abdulfazl Dakani (Ekberşah döneminde) söylemiştir. Başka tarihçilerde buna dayanarak Hazaraların Cengiz Han soyundan geldiklerini söylemişler. Dairetü’l Maarifi-i İslamiyye adlı eserde Hazaraların Mengü Kağan’ın soyundan geldiği şüphelidir denmektedir. Bilu’ya göre bunlar bütün Afganistan’daki kavimlerden farklıdır. Hazaraların soyu Tatarlara dayanıyor ama açık olarak bir bilgi mevcut değildir.</p>
<p>Fransız tarihçi; Firir ve Demugref Hazaraların Afganistan’ın asıl ve yerli sahipleri olduğunu söylemekte. K. Ferdiyand, W. Bikan, Bermudin, Ch Şarman’a göre onlar Türk-Moğol karışımı bir kavimdir.</p>
<p>A. Alfenistin ve Abulkasım Hind’e göre Hazara kavimleri asıl olarak ulaş dalından ve Çerkez soyundan gelmektedir, Çerkez, Türklerin en büyük dallarından biridir. Çerkez adı Kafkas kavimlerinin ortak adıdır. Bunun dışında bu isim Türk kavimlerinin alt boylarının bazılarının da ismi olmuştur. Türkmenistan’da yaşayan Türkmenlerin bir kolunun ismi Çerkezdir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Şir Muhammed Han İbrahim Zay’a göre Tatar ve Moğol Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in soyundandır ve şüphesiz Karluk, Chakan ve Hazara Türk kökenlidir.</p>
<p>Pahand Hamam’a göre Moğollar asıl olarak Hung ve Hun kavmindendir. Türkler, Tatarlar ve Moğollar aynı ırktandır. Afganistan’a gelmişlerdir.</p>
<p>Celaleddin Sadıki’ye göre Afganistan’da yaşayan insanlar üç gruba ayrılır:</p>
<ol>
<li>Ariyalılar: Tacik, Peştun, Beluç ve Nuristanlılar</li>
<li>Türkler: Hazara, Aymak, Özbek, Türkmen ve Kırgız</li>
<li>Berahuyiler</li>
</ol>
<p>Wilber’e göre Hazaralar Cengiz Han’ın askerlerinin torunlarıdır ve buraya Kazakistan’ın güneyi, kuzeydoğu Afganistan ve Doğu Türkistan’dan gelmişlerdir. Hazara dili aslında Farsça olmakla birlikte birçok Türkçe sözcüğe sahiptir. Bunlardan bazılarının Çağatay Türkçesinden geldiği kesinlikle söylenebilir. Hazaralar üzerinde çok az antropolojik ölçümler yapılmıştır. Çıkık elmacık kemikleri ve çekik gözleri vardır. Afganistan’ın batısında yaşayanlar Batılı Hazaralar adıyla bilinir ve halâ Moğolca konuşurlar. Sünnidirler ve çadırda yaşamaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Z. V. Togan’a göre, Cengiz hakimiyetiyle beraber bazı Türk boyları Afganistan’a göçtüler. Moğollar zamanında alay manasında kullanılan Hazare ismini taşıyan bu kabileler günümüzde de hayatlarını devam ettirmekte ve Farsça konuşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Hazaralar Timur İmparatorluğu döneminde ve daha sonra İlhanlıların Erguniye kolu içerisinde aktif rol oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> 5 Ekim 1417’de Şahruh Hezare Emirleri üzerine Kandahar’a ordu sevk etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Babür zaman zaman yerel Hazara güçleri ile savaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Hazaraların tarihini üç dönemde ele almak mümkündür:</p>
<ol>
<li>Büyük ve Güçlü Hazaralar: 19. asra kadar</li>
<li>Diğer kabileler gibi Hazaralar: Abdurrahman Han dönemine kadar</li>
<li>Mahrum ve Mazlum Hazaralar: Bu dönemde Abdurrahman Hazaraların %65’ini öldürmüştür.</li>
</ol>
<p>Hazaralar Afganistan’daki kabileler arasında en fakir olanıdır. Hazaristan’ın iklimi soğuktur.</p>
<p>Hem krallar döneminde, hem de işgalden sonra Gülbettin Hikmetyar iktidarı sırasında Afganistan’da en fazla zulme Hazaralar maruz kalmıştır. Hikmetyar işgalden sonra hem Türkiye’den, hem İhvan-ı Müslimin yoluyla diğer İslam ülkelerinden yardım aldı ve Ruslardan çok Hazara Türklerine ve diğer Türklere saldırdı ve onlara her türlü zulmü yaptı. Son 200 yıldır Hazara Türklerinin okumaları engellendi. Çocukları zorla ellerinden alınıp dışarıda köle olarak satıldı. 20-30 yıl öncesine kadar Hazaralara kölelik muamelesi yapılmaktaydı. Bugün de Afganistan’da bütün alt hizmetler hammallık, çobanlık, lağımcılık bütün ağır işler Hazara Türklerine yaptırılmaktadır.</p>
<p>Peştunların Hazaralara bu düşmanlıkları hem onların Türk olmalarından, hem de CaferÎ mezhebine bağlılıklarından gelmektedir. Gördükleri zulümler Hazaraları diğer Türk topluluklarına daha fazla yaklaştırmış ve Türk gruplarla ortak hareket etmesini sağlamıştır. Hazaralar diğer Türklere kardeş veya soydaş anlamında “kavım” diye hitap etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Türkmenlerden amca oğlu anlamında “Abaga” kelimesi ile, Özbeklerden teyze oğlu anlamında “Bole” kelimesi ile bahsederler. Peştunların ağzında Hazara ve Kızılbaş sözü aşağılayıcı bir anlam taşıdıklarından, birçok Hazara Türkü kendini grubun dışında tutmuşlar ve başka isimlerle tanımlamışlardır. Bu durum da Hazara nüfusunun az olarak görünmesine yol açmıştır.</p>
<p>Hazaralar hayvancılıkla uğraşırlar. Koyun ve sığırları satarak diğer ihtiyaçlarını karşılarlar. Kışın el sanatları yapıyorlar. Metal işlemesinde çok ustadırlar. Onların arasında fakir olmalarına rağmen dilenci yoktur. Silah kullanmayı ve ata binmeyi iyi bilirler. Halı, kilim, çorap, eldiven, mendil dokuma işlemlerinin yanında “barak” diye isimlendirilen bir dokumayı da yaparlar. Tabii boyalarla yün boyarlar. Bölgelerinin etrafında savunma amacıyla yüksek yerlerde büyük kaleler yapıyorlar ki onlara tepe anlamında “tapur” diyorlar.</p>
<h2><span><strong>Tarihten Günümüze Hazara Toplulukları</strong></span></h2>
<p>Hazaraların eski isimleri tarihte geçmekte olup, bunlar onların küçük dallarını belirtmektedir. Değişik isimlerle anılan Hazara grupları daha sonra Hazara ismi altında toplanmışlardır. Onlar 13. asra kadar tek bir isimle tanınmamışlardı ve Hazara ismi bütün Gor bölgesinde duyulmamıştı. Bu yüzden tarihçiler onları Türk, Tatar, Türkmen, Zavuli, Barbari, Halaç, Karluk, Çagal ve Laçın adlarıyla isimlendirmektedirler.</p>
<p>Hazaraların içinde bir grup, Tatar dalını oluşturmaktadır. Bugün Hazaraların nüfus bakımından en büyüğüdür ve Hazaristan ile Türkistan arasındaki Daştı Safid bölgesinde yaşarlar. Onlar bütün gelenek ve göreneklerini korumuşlardır. Şeyh Ali bölgesinde Karluk, Kalak ismiyle tanınan Hazara grubu yaşar. Onlar Türkmenlerle akrabadır. Bugün Hazaraların çok güçlü kalabalık bir dalı Hazara-yı Türkmen olarak bilinir. Hazaristan’ın kuzeydoğusunda yaşarlar. Tulu dalı da Daymırdad Hazaralarına aittir. Soylarını Tolunoğullarına dayarlar. Kanger boyu da Daymırdad Hazaralarındandır.</p>
<p>Çegel çok eski bir Hazara boyudur. Bugün Nrave, Miş ve Hazaristan’ın batısında yaşıyorlar. Onlar asıl olarak Türkistan’da yaşıyorlardı. Baskılar sonucu göç etmişlerdir.</p>
<p>Türkçe bir unvan olan Tarhan da bir Hazara boyunun adıdır. Eskiden Bamyan ve Gurdu Tarhan diye bir kavim yaşıyordu. Bir kuş ismi olan ve Türkçede kullanılan Laçin adlı Hazaralar Belh Balhap, Sangçarak bölgelerinde yaşarlar. Zabûliler ismiyle tanınan ve Tohranistan’dan Gazne’nin güneyine kadar olan bölgede ve Zabul eyaletinde yaşayan Hazaralar nüfus bakımından kalabalık ve alt grupları olan bir boydur. Hazaraların tamamına önceden Zavuli deniyordu. Bugün Zavuliler; Caguri, Malistan ve Uruzgan bölgelerinde yaşıyorlar. Onların çoğu Abdurrahman Han zamanında katledilmiştir. Retbil, Şahan Zavulileri ismi ile tarihte anılan Hazara Türkleri vardır. Retbil İslam’dan önce Kandahar, Gazni, Hazaristan ve Sistan’ı içine alan bir devletin adıydı. Onların en son padişahı Yakup Leys 258’de öldürüldü ve böylece Retbiller Devleti yıkıldı. İslam tarihçileri Taberi ve İbnü’l Esir bunların Türk olduğunu söylüyor. 630-644 yılları arasında Afganistan ve Hindistan’ı dolaşan Hüen Tsang da biyografisinde Baba Dağ’ın eteklerinde ve behsuttaki bir kağandan bahisle onun kendisine Tukiyu dediğini, Toharistan kralının da Yelduz’un (Yıldız) oğlu ve Kavşangın’ın damadı olduğunu anlatır. Bu Türkçe isimler de onların Türk olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Bayançurlar adıyla anılan grup 10. asrın ilk yarısında Hazaristan’da hakim olmuştur. Bay Moğolca ve Türkçede zengin adam demek olup bugün de Hazara dilinde bu anlamıyla kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Hazaralar günümüzde ağırlıklı olarak Afganistan’da yaşamakta olup nüfusları yaklaşık olarak 3 milyon civarındadır. Yine Abdurrahman Han döneminde Pakistan’a göç eden 1,5-2 milyon Hazara ve Sovyet işgali sonrası İran’a sığınan 1-1,5 milyon Hazara bulunmaktadır. Hazaraların %90’ı Şiiliğin Caferi kolundan olup %10’u ise Hanefidir. Çok az sayıda Hazara da İsmailiyye mezhebindendir.</p>
<p>Afganistan Hazaraları Hazara-i Has, Hazara-yı Türkmen, Hazara-i Tatar gibi adlarla anılmakta, ayrıca yine yaşadıkları yerlerin isimleri ve boy isimlerine göre gruplandırılmaktadırlar. Bunların başlıcaları şunlardır:</p>
<ol>
<li>Badahşi Hazaraları: Bu Hazaralar tanınmamıştır. Çoğu Bedahşan ve Katagan eyaletlerinde yaşarlar. Aymak ve Şeyh Alilerle akrabadırlar.</li>
<li>Laçın Hazaraları: Balh, Balhap ve Sanckçerek çevresinde yaşarlar. Cengiz döneminde Hindistan’a göç etmişlerdir.</li>
<li>Kunduz Hazaraları: Kunduz eyaletinde 11 bin Hazara ailesi yaşamaktadır. Bazıları Şii, bazıları Sünnidir. Bunlar Karluk, Nekpay, Mayıl, Haşt Hoca, Daykalan, Nayman, Alicem adlı dallara ayrılmış olup, Şeyh Alilerle akrabadırlar.</li>
<li>Hulm Hazaraları: Hulm’dan Deresuf’a kadar olan bir bölgede yaşamakta olup Timur döneminde Timur’un yanında yer almışlardır.</li>
<li>İsmaili Kayan Hazaraları: Ziyşadi, Ziyhazar, Ziycana, Ziygol Babakolu adlı gruplardan oluşmuştur. CaferÎ ve İsmailiyye mezhebindendirler.</li>
<li>Kuzeydeki Hazaralar: 2 bin aile Bağlan’ın kuzeyinde, 2 bin aile de Nehrin ilçesinde, 1500 aile Hanarbat ilçesinde ve 2 bin aile Nehrin’in batısında Kozitoli, Delepeskundi, Cuykunda Draymırak Hazaraları adıyla yaşamaktadır. Hatan, Hodi, Çace Beg, Murat, Maksut Hazaralarından 15 bin kişi Seviasya, Şavalto, Ziymezit, Navamat, Kıpçak, Karahaval, Divan-ı Kışlak, Hacepak, Neylan, Şoraban bölgelerinde yaşarlar. Kolberes Hazaralarından 21 bin kişi Tohar bölgesinde, Karabatur, Çal, Yangı Kale Baybule ve Kuzner Hazaralarından 32 bin kişi İşkemiş ve Bağlan bölgelerinde yaşamakta, Türkistan bölgesinde Mezar-ı Şerif ve çevresinde yaklaşık 1, 5 milyon Hazara yaşamaktadır.</li>
<li>Tatar Hazaraları: Royidoab ve Batkak bölgelerinde yaşamakta olup Hanefidirler.</li>
<li>Pençşir Hazaraları: Raha ve Dereyi Hazara adlı ilçelerde yaşamaktadır. Celali, Baba Ali, Sangıhan, Golap Hil ve Dastahi dallarından oluşur.</li>
<li>Gor Hazaraları: 40 bin kişidir.</li>
<li>Moğol Hazaraları: Ferah, Herat, Bağlan Seripal vilayetlerinde yaşarlar.</li>
<li>Nekoderi Hazaraları</li>
<li>Badgis Hazaraları: 350 bin kişiden fazla Herat, Kaleyi Nev, Dayzenyat’da yaşarlar.</li>
<li>Sorh Parsa Hazaraları: Pervan eyaletinin batısı ve Hazaristan’ın kuzeydoğusunda yaklaşık 40 bin kişiden oluşur.</li>
<li>Meymene Hazaraları: Meymene eyaletinde 500 aile vardır.</li>
<li>Kolhol ve Kolhiç Hazaraları: Yaklaşık 3 bin kişidir.</li>
<li>Badarav, Bogal, Gadi Hazaraları: Kabil ve Kabil’in kuzeyinde yaşıyorlar.</li>
<li>German Hazaraları: İran’da yaşıyorlar.</li>
<li>Loger Hazaraları</li>
<li>Pektika Hazaraları: Afganistan’ın güneyinde yaşamakta olup şimdi kendilerini Hazara olarak kabul etmezler.</li>
<li>Çaç Hazaraları: Pakistan’ın doğusunda yaşamakta olup, sayıları bir milyon civarındadır.</li>
<li>Day Hazaraları: Daykalan, Dayzengi, Dayhata, Daypolat, Daymirak, Daymirkişi, Daykundi, Daydehcan, Daykuzi, Dayzinyat, Daymalak, Daykarlandrav, Dayhotan isimli Hazara grupları eskiden beri Afganistan’da yaşamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></li>
</ol>
<h2><span><strong>Hazara-Türk Münasebetleri ve Dil Meselesi</strong></span></h2>
<p>Hazaraların şifahi halk edebiyatında Türk dünyasının tamamında rastladığımız Ergenekon Destanı, Köroğlu Destanı, Ferhat ile Şirin Hikâyesi, Keloğlan Masalları, Nasrettin Hoca Fıkraları canlı bir biçimde yaşamaktadır. Hazaralara göre Türkler (Moğollar) iki kere hicret ettiler. Bu göçlerden biri Ergenekon diye bir bölgeye olmuştur. Ergene, dağın kenarı; kon, yeşil yer demektir. Dağlık yeşil bir yerin adını Ergenekon koymuşlar. Burada demir dağı eriterek köprü ve çıkış yeri yapmışlardır. Ergenekon bölgesi Hazaristan’daki Uruzgan şehri olmalıdır. Hazaralar arasında bilinen Ergenekon Destanı Oğuz Kağan’la da ilişkilidir. Destana göre Oğuz Kağan Karluk Türklerindendi. Onun çocukları 24 boya ayrılmıştı. O Allah’ın birliğine inandığı için amcaoğullarıyla geçinememiş ve Ergenekon’a göç etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Masallarda kullandıkları tekerlemeler “vardı, yoktu” şeklinde başlar. Kızılbaş adı altında toplanan Dulkadir, Birelü, Karaçalı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Ağaçeri, Afşar, Muslu, Teklu, Kaçar, Bayındır, Ustaçlu gibi isimler Hazaraların arasında yaşamakta olup, bunlar aynı zamanda Oğuz- Türkmen boylarının da isimleridir ve Anadolu, Azerbaycan, İran, Irak coğrafyasında da yaşamaktadır. Sosyal hayatlarında “Aksakal” müessesi çok canlı olarak yaşamaktadır.</p>
<p>Afganistan’da Peştu ve Dari dilleri resmî diller olarak kabul edilmiştir. Resmî dillerin dışında ülkede ayrıca beş millî dil ve yirmiden fazla mahallî dil konuşulmaktadır. 1980’den itibaren Özbekçe ve Türkmence de resmî dil olarak kabul edilmiştir. Bu dillerde ilköğretim için ders kitapları hazırlandığı gibi radyo, gazete ve kitap yayınları da yapılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Hazaralar Farsçanın bir lehçesini oluşturan Dari dilini konuşurlar. Babür Hatıratında Hazaraların bir kısmının Moğolca konuştuğunu söylerken<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> bu dönemde tam olarak Farsçaya geçmedikleri anlaşılmaktadır. Uzun yıllar boyunca İran dillerinin hakim olduğu bir çerçevede yaşamış ve hiçbir zaman yazı öğrenmemiş olan Hazarlar yavaş yavaş eski dillerini unutmuşlardır. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarından itibaren Darice konuşmaya başlamışlardır. Bugünkü Hazaraların dili Orta Asya’da ve Afganistan’da konuşulan Tacik diyalektleri arasında etnik bakımdan farklı bir bütün meydana getirdikleri gibi, dil bakımından da bir çok özelliklere sahip olan bir birlik teşkil ederler.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Hazaraların dilinde fonetik, morfolojik ve daha çok da leksikolojik olarak Türkçe ve Moğolca unsurların çokluğu göze çarpar.</p>
<p>Hazaraların yer adlarında bir çok Türkçe unsur görülmektedir. Yarkend, Oguzkend, Taşkargan, Aybek, Akçe, Akbulak, Akcım, Akrobat, Akzat, Akzarat, Karahaval, Karanala, Karabağ, Kara kul, Karasay, Karakatak, Özdağ, Bokra, Balaktu, Omballak, Terbolak, Cevbolak, Düzbolak, Karbolak, Karganatu, Çiçektu, Almatu, Arktu, Sumare, Sugili, Sure su, Şarhdag, Altemür, Cerekçür, Hormalık, Çomak, Kaş, Kala, Konak, Kıyak, Kurgan, Kamcak, Yahşı, Yurt, Cıdaran.</p>
<p>Bu isimlerin bir çoğunun İslam öncesi Hazaristan’da olduğunu Yazdani söylemektedir. Ona göre Aybek, Tekinabad, Aylagı gibi isimlerin İslam’dan önce kullanıyor olması bölgede Türklerin iskanını eski dönemlere götürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Tatar Han, Abdurrahim Beg, Hamatkul Yüzbaşı, Babı han Minbaşı gibi aşiret reislerinin isimleri,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Aybek, Kürşat, Berdi, Hüdayberdi, Berdibek, Berdibay gibi şahıs isimlerinde karşılaştığımız Türkçe unsurlardır. Hazara dilinde çok fazla Türkçe kelime bulunmaktadır. Bu kelimelerin Oğuz grubu Türk şivelerindeki kelimelerle uygunluk göstermesi dikkati çeker.</p>
<p>Aşağıda liste olarak bir kısmını verdiğimiz Hazara dilinde kullanılan Türkçe kelimelerin bazıları ülkemizde öğrenci olarak bulunan Muhammed Salihi adlı Hazara-Türkmen boyuna mensup öğrenciden,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> bazısı da Yazdani’nin kitabından alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Saha araştırmalarıyla yapılacak çalışmalarda Hazara dilindeki binlerce Türkçe kelime ortaya çıkarılacaktır.</p>
<p><strong>a</strong></p>
<p>abe: Abla, ace: Büyük anne, adli: Adlı, ad sahibi, ak: Beyaz, aka: Ağabey, akkara: Göz, aksakkal: İhtiyar, büyük, yaşlı erkek, aksakalla: Önderlik yapmak, alaca: Alaca, alagak: Ala bula-siyah-beyaz karışımı, alapençe: Ayağı beyaz, alçık: Çadır, alğa: Çekiç, alhatun: Alkarısı, alış-veriş: Alışveriş, aple: Abla, arpa: Arpa, aştük: Hizmetçi, ate: Baba, aya: Anne, aylak: Yayla,</p>
<p><strong>b</strong></p>
<p>babe: Baba, babay: Dede, bacanak: Bacanak, bacı: Bacı, baga: Kurbağa, bağalda: Kocaklamak, bala: Yavru, baralla: Açığa çıkartmak, basa: Sürekli, basur: Basur, başemir: Komutan, batga: Pislik, batur: Cesur, yiğit, bay: Zengin, baykuş: Baykuş, bayrak: Bayrak, beg: Bey, begum: Hanım, berbeyle: İlgisi olmayan şeylere bulaşmak, berelle: El ile sıkarak yıkamak, betgılık: Kötü huylu, beyle: O kadar, biye: Boy, boga: Boğa, bogra: Erkek deve, boguş: Boğaz, boy: Boy, boydak: Yetişmiş adam, boz: Boz, bölek: Bölüm, bölge: Bölge, börü: Kurt, bubaş: Daimi, ezeli, bulak: Pınar, busrak: Paça, büküli: Bükülmüş, bürgüd: Kartal,</p>
<p><strong>c-ç</strong></p>
<p>cağa: Yaka, cıl: Yıl, coğulle: Buğdayı tanelerine ayırmak, cuğulda: Gürültü, cül: Örtü, Çul, carçi: Ulak, çabuk: Çabuk, çaltak bir tür kir, çapat: Tokat, çapkun: Tipi, fırtına, kar yağışı, çapuş: İkiyaşındaki erkek keçi, çarık: Çarık, çelpek: Yufkanın yağda pişirilmesiyle yapılan bir tür yemek, çemüs: Çizme, çirmekle: Uyuşmak, Üşümek, çukur: Çukur, çüçele: Çok çocuk doğurmak, şişle ocaktaki ateşi karıştırmak, çührekde: Ağlamak, çürük: Çürük,</p>
<p><strong>d</strong></p>
<p>dalle: Deli, damak: Boğaz, damar: Damar, darazda: Uzamak, daruğe: İnzibat kuvvetinin başı, dayı: Dayıdepu: Depo, derrele: İkiye ayırmak, dilim: Dilim, direvle: Elle buğday toplamak, dökmek: Dökmek,</p>
<p><strong>e</strong></p>
<p>elek: Elek, ergaç: Yaşlıkeçi, ergin: dağaltı, erip: eğri, erke: Hayvanı, erkeği, başparmak, erketevle: Şımarmak, nazlanmak, erkun: Nazlı, esne: Esnemek,</p>
<p><strong>g</strong></p>
<p>gadgula: Karıştırmak, goygırla: Tartışmak,</p>
<p><strong>h</strong></p>
<p>hala: Hala, halavda: Yangının büyümesi, han: Han, hatun: Eş, zevce, hazakda: Sürünmek, emeklemek, horoz: horoz, hoşile: sevinmek,</p>
<p><strong>k</strong></p>
<p>kabarga: Kaburga, kaçak: Kaçak, kaçı: Keçi, kala: Kale, kali: Halı, kama: Kama, kamçın: kamçı, kanci: Susamış, kancik: Dişi köpek, kap: Kaplama, kapak: Kapak, kapgan: Tuzak, fare tuzağı, kara: Kara, karabaş: Hayvan adı, karış: Karış, karavul: Askeri kışlada nizamiye kapısı, kasbage: Kaplumbağa, kasmak: Kazmak, kaş: Kaş, kaşka: Atın alnındaki beyaz ben, katalma: Katlama, katlama: Yemek ismi, katmer, kavdala: Demetlemek, kayık: Kayık, kaymak: Kaymak, kaysı: Kayısı, kayt: Defa, kayze: Atın başını ettirememesi, kaz: Kaz, kel: Kel, kemuk: Kemik, kepenek: Kepenek, kerpi: Kirpi, kez: Kez, defa, kılıç: Kılıç, kıllık: Gıcıklık, kıprek: Kirpik, kırtakda: Zıplamak, kısır: Kısır, kısmak: Pıhtılaşmak, kışlak: Kışlak, kızıl: Kırmızı, kig: Koyun ve keçinin boyu, kilim: Kilim, kitele: Bıçağı vücuduna götürmek, kişmiş: Kuru üzüm, koç: Koç, kol: Kol, kolaç: Kulaç, koncağa: Yan, kotluk: Kutlu, koy: Koy, bırak, köç: Göç, köl: Göl, körpe: Körpe, kuçak: Kucak, kumri: Bir kuş adı, kunak: Konak, misafir, kundak: Kundak, kurme: Yemek ismi, kurut: Yemek ismi, yoğurdun kurumuş olanı, kuş: Kuş, kuşu: Kaşağı, kutan: Kuş ismi, kutur: Hastalık ismi, küde: Dünür, külçe: Bir tür pasta,</p>
<p><strong>l</strong></p>
<p>lağarda: Zayıflamak, lebegde: Hayvanların yerden ot toplaması, lingekde: Mızırdanmak,</p>
<p><strong>m</strong></p>
<p>malah: Böcek, çekirge, meyveci: Meyveci,</p>
<p><strong>n</strong></p>
<p>nene: Nine, nefesle: Nefes alıp vermek,</p>
<p><strong>o</strong></p>
<p>ocak: Ocak, oka: Ganimet, okre: Ak kara, orak: Orak,</p>
<p><strong>ö</strong></p>
<p>öç: İntikam, öç, ölce: Ganimet, ölçek: Ölçek,</p>
<p><strong>p</strong></p>
<p>paçak: Kavun-karpuz kabuğu, pade: İneklerin toplamı, papak: Şapka, pay: Pay, pazarçı: Pazarcı, peçe: Saçın etrafı, petek: Ayakkabının içine konulan keçe veya deri parçası, petir: Mayasız ekmek, puli: Para,</p>
<p><strong>s</strong></p>
<p>saçma: Saçma, sagıç: Sakız, sakal: Sakal, sakka: Büyük, sanaç: Başta taşınan tepsi,</p>
<p>sankar: Yırtıcı bir kuş, savgat: Armağan, say: Vadi, sel: Sel, selle: Sarık, serekde: Başını sallamak, sır: Sır, sırt: Sırt, sullada: Gevşemek, sule: Sulu, sulak yer, sune: Süne, haşarat, sorag: Soru, soragçi: Soran,</p>
<p><strong>ş</strong></p>
<p>şalakda: Ayakları sakat olan birinin yürümesi, şankar: Bir kuş adı, şaplak: Şamar, şirekde: Cesaretlenmek, şişek: Koyun, şulvar: Şalvar,</p>
<p><strong>t</strong></p>
<p>tabak: Tabak, tağa: Dayı, tal: Dal, talan: Talan etmek, tarak: Tarak, tavlay: Tavşan, tayak: Sopa, tayakla: Bastonla yürümek, tebne: Çuvaldız, teke: Erkek keçi, tekne: Büyük tencere, teleşla: Acele etmek, teppe: Tepe, ter: Ter, terkekde: Çok sert ve acı şeyler söylemek, terteğle: Kör gibi dolaşmak, tez: Hızlı, tirekde: Fırlamak, togru: Doğru, toh: Bakmak, tohum: Tohum, tokşı: Hızlı nefes al, tolga: Başlık, tolağa: Baş, tomı: Bin, tomuk: Topuk, toy: Düğün,</p>
<p>töre: Töre, töşek: Döşek, tulğala: Bir şeyin yardımıyla-asa ve duvardan tutarak-yürümek,</p>
<p>turşi: Turşu, tuş: Döş, bağır</p>
<p><strong>u</strong></p>
<p>uç: Uç, uçi: İçmek, ulag: Ulak, urke: Ülke, umaç: Yemek adı, uştuk: Uşak,</p>
<p><strong>ü</strong></p>
<p>üştük: Çocuk</p>
<p><strong>y</strong></p>
<p>yaka: Yaka, yar: Yar, yara: Yara, yel: Yel, yenge: Yenge, yerge: At yürüyüşü, yerğala: Rahvan gitmek, yürümek (atın yürüyüşü) yeşil: Yeşil, yılduz: Yıldız, yoğ: Yoğurt, yurt: Yurt.</p>
<p>Hazaraların dilinde görüldüğü gibi bir çok Türkçe kelime saklanmıştır. Bu kelimeler yapı bakımından yalın, türemiş ve birleşik kelimelerden meydana gelmiştir. Türkçe; akraba, organ, hayvan ve bitki isimlerinin ağırlıklı olarak korunduğu görülmektedir. Yine Türkçe isimden fiil yapım eki olarak kullanılan -da/-de eki ses uyumuna uygun olarak Hazara dilinde de aynı fonksiyonda işlektir: Bağal- da-; Bir şeyi kucağına alıp bir yerden başka bir yere götürme, Sılla-da-; Gevşemek vs. İsimden fiil yapım eki-la/-le canlı olarak Hazara dilinde de vardır: Nefes-le-; Nefes alıp vermek, Erketev-le-; Şımar-, nazlan-, Tayak-la-; Bastonla yürümek vs. Kıpçak grubu Türk şivelerinde gördüğümüz kelime başlarında-y->-c-değişimi ile ilgili bazı örneklere Hazara dilinde rastlanır: Cağa>Yaka, Cıl>Yıl vs. İsimden isim yapım eki-cı/-ci/-lı/-li/-lık/-lik az sayıda kelimede görülür: Meyveci, Pazarcı, Betgılık; Kötü huylar. Fiilden isim yapım eki-ı,-.i: Bükül-i-vs.</p>
<p>Türkler 9. asırdan itibaren İslam kültür çevresine girmeye başlamış ve Türkçe; Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalmıştır. Bu etki giderek bir baskıya, boyunduruğa dönüşmüş ve Türkçe öz kimliğini yitirerek bir başkalaşıma uğramıştır. Bu durum bazı Türk topluluklarının dillerini bırakarak başka dilleri kullanmalarına yol açmıştır. Gazneliler ve Selçuklular döneminde İran ve Afganistan toprakları üzerinde hakim olan Türkler adı geçen iki devletin Türkçe yerine Arapça ve Farsçayı yeğlemesi sonucu bu coğrafyada yaşayan bazı Türk topluluklarının Farsça, Tacikçe kullanmalarının nedenlerinden biri olmuştur. 13. asırdan günümüze Afganistan, Özbekistan ve İran’da yaşayan bazı Türk boyları kendi dillerini unutarak Farsça, Tacikçe konuşur ve yazar olmuşlardır. 20. asırda bu süreç hızlanmış, Afganistan’da Avşar ve Karakalpaklar,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> İran’da Horasan Türkleri ve Halaçlar,<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Türkçeyi unutmuşlardır. Hazara Türkleri ise dil değiştirme işine 16. asırdan itibaren başlamış ve artık günümüzde Darice konuşur olmuşlardır.</p>
<p>Zeki Velidi Togan’a göre bölgedeki Türk ve İran dilleri mücadelelerinin tarihi çok eskiye dayanır. Togan “Fergana’daki Tacik Unsuru” ile igili olarak “Grek Baktriye saltanatı devrinde gelmiş ve burada önce yaşayan Saka ve Kuşan kavimlerini yutmuşlardır. İslam devrinde edebi Farsça dili Maverâünnehir ve Horasan’da tekrar hayata dönebildi. Araplar ve Samaniler zamanında bu Fars- Tacik unsuru Türkistan ve Maverâünnehir’de öyle kalabalık idi ki İranlılar Maverâünnehir’i “İran Şehir” ve Yakut “İsaniyulala” tesmiye eder olmuşlardır. Bu meseleye temas eden Kaşgarlı Mahmud da “Maverâünnehir Türk ülkesi idi, şimdi tamamen bir acem ülkesi gibi oldu” diyor. İslam devrinde Maverâünnehir’e gelen Tacik unsurunun kesafeti ve medeni tagallübü her yerde kendini gösteriyordu. Gerek Samaniler ve gerek Karahanlılar devrinde buralara gelip yerleşen Araplar gibi bütün Türkler de Farslaşıyorlardı. Türk ve Tacik dilleri mücadelesindeki eski muvazene Çingiz ve Temür fütühatından sonra tamamen Türk dili lehine değişti. Çingiz oğulları zamanında Maverâünnehir Taciklerinin ekserisi Doğu Türkistan’a ve Horasan’a İlhanlılarla Çağataylıların mücadeleleri sırasında Tacik unsuru yine Horasan’a inmek mecburiyetinde kaldı. Bunların yerlerini Türkler doldurdular. Moğollar ve Temürlüler hakimiyeti zamanında eskiden Farsça konuşan Xarşı (Nesef), Çarcuy, Mergilan, Cızak gibi şehirlerde o dil ortadan kalktı. Ancak Buhara, Semerkant ve Hocend gibi eski Fars medeniyeti kökleşmiş ve kuvvetli olan şehirlerde, medreselerde öğretme dilinin Farsça olması dolayısıyla bu dil yaşayabildi. Her yeni gelen Türk unsuru da yutmaya devam etti. Bununla beraber bu devirde temsil edilen Türk unsuru büyük şehirlerin Tacik unsurunun dil, adet ve simalarını değiştirdi. Bugün Farsça konuşan şehirlerin ahalisi ekseriya menşe bakımından Türktürler. Türkler bu şehirlerde (Hocend, Mengilan, Taşkent, Sayram, Semerkant, Uratepe, Hokand), diğer şehirlerde olduğu gibi çok olarak gelip yerleşmiş, sonra yavaş yavaş ve azar azar gelip yerleşmişlerdir. Bunun neticesinde meselâ Uratepe gibi şehirlerde Fars unsuru az olup, ahalinin çoğu hatta Türk uruk adlarını bile saklayan Türklerden ibaret ise de Farsça konuşuyorlar, çoğu Farslaşmış Çağataylarla meskun olan ve bugün de ahalisi Çağatay adını alan Baysun, Külap ve Balcuvan gibi şehirler de öyledir. Bu türlü şehir Tacikler kendilerinin hiçbir vakit İranlı saymıyorlar. Kent Türkleriyle kendilerini bir kavim sayıyorlar.</p>
<p>Eski Arap coğrafya ve tarihi eserlerinden menşelerinin Türk olduğu öğrendiğimiz Şugnan, Kara Tegin Tacikleri ve ancak son zamanlarda Tacikleşmiş olan Külap ve Balcuvan’ın Farsça konuşan Çağatayları son basmacı hareketinde görüldüğü üzere savaşçılıklarını sakladıklarını göstermişlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> İfadeleriyle Türk kavimlerinin Farsça’ya yönelmelerinin tarihi sebeplerini açıklamaktadır.</p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>Hazaralar yeryüzünde kökenleri az bilinen milliyetler arasında yer alıyor. Kendileriyle ilgili kendi dillerinde kaynakların olmayışı, diğer milletlere ait eserlerde fazlaca bilginin bulunmaması kökenlerinin aydınlanması işini güçleştirmektedir. Ortaya konan teoriler Hazaraları Hazaracat’ın yerlileri; Moğollar olarak; Türk-Moğol olarak, Tacikler olarak ve Doğu’dan gelen diğer etnik gruplar olarak açıklamaktadır.</p>
<p>Hazaraların kökenini Türk-Moğollara bağlayan araştırmacıların sayısı az değildir. Bu teorinin savunucularından Prof. Dorn’a göre Hazaraların 1284-1291 yılları arasında Mengü Han’ın egemenliği sırasında Afganistan topraklarına taşınan Türk-Moğol göçmenlerinin soyundan gelmektedir. Teorisini daha çok Hazaraların dış görünüşüne bağlayan Wamun’un da onların Cengiz tarafından getirildiğini belirtmekte, Herat, Gazne ve Kandahar arasına yerleştirilen saf Türk kökenli insanlar olduğunu düşünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Hazaraların etnik terkibinde Türk-Moğol halkları ağırlıklı yeri işgal etse de, Tacik, Afgan ve Arap unsurlar da etnik tabakalanmada izler bırakmıştır.</p>
<p>Cengiz Han Balh, Kabil, Gazne ve Herat arasındaki bölgeyi istila ettiğinde bu topraklarda Türk kökenli insanlar yaşamaktaydı. Bu bölge Gazne ve Gurluların merkezi idi. Bu iki devlete sahip olan Türkler iki asır bölgede hakim olup özellikle Karluk ve Halaç Türklerini bu topraklarda yaşamaya teşvik ettiler. Sonraki asırlarda Moğollar ve Türkler öbür topluluklarla karışmak durumunda kaldılar. Bu sosyal karşılaşma Hazaraların etnik yapısında çok önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Türklerin bu bölgede dağılımının düz bir şekilde olmadığı görülür. Bazı yerlerde özellikle güneyde Kandahar ve Gazne’ye değin ve kuzeyde Balh’a değin bu grubun daha büyük toplanmaları vardı. Türk Halaçlar ve Karluklar Moğol istilasından evvel Afganistan’ın merkezi ve güneyinde yerleşerek Hazaraların etnik yapısında yer aldılar. Doğal olarak bu bölgelerde yaşayan Moğollar, dahili merkez dağlarına yerleşen Moğollardan daha çok Türklerin etkisinde kaldılar. Bu kültürel tesir bu bölgedeki Hazaraların dış görünüşü üzerine çok etki bırakmıştır. Günümüzdeki Jağuri Hazaraları ve Şeyh Ali Hazaraları böyle bir karışımın sonucunu göstermektedir. Bu bölgelerde yaşayan Türklerin yanı sıra Moğol ordusundaki Türklerde Hazaraların etnolojisinde çok büyük roller oynadılar. Cengiz Han bir fatih olarak ortaya çıkınca, tüm bozkır kabilelerini birleştirmeyi becerdi ve onlara dünyanın fethi için liderlik yaptı. Ondan sonra Doğu Türkleri, Tatarlar ve Moğollar birlik oluşturdular ve adları çoğu zaman karıştırıldı. Moğollar çok erken Türkleştiler çünkü ordunun en fazla onda birini Moğollar oluşturuyordu. Geride kalanlar Türkler, Kıpçaklar, Türkmenler ve Uygurlar idi.</p>
<p>Hazaraların etnik yapılarının oluşumunun ilk adımlarında Moğol etkisi Türk ve Tacik birleşimlerinin işbirliği görülmektedir. Juvai’nin yazdığı gibi İran ve bugünkü Afganistan’ın fethi için gönderilen Moğol komutanların askerleri sadece Moğollardan oluşmamaktaydı. Bunların çoğu Türk ve Tacik oğulları idi.<a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Çağataylılar kütlesinin liderleri Moğol olmakla beraber, çoğu Türklerden oluşmaktaydı. Gur, Kabil, Gazne ve Balh arasına yerleştikleri andan itibaren Hazara oluşumu başlamış oldu. Türklerin Moğollara hakimiyetinin yanı sıra Hazara etnik yapısı sonralardan bu bölgeye gönderilen saf Türk ordularından da etkilenmiştir. Timur’un generali Pir Muhammed Cihangir, Kandahar ve İndus kıyıları arasındaki bölgeye varınca çok sayıda askerleri ve onların ailelerini bu bölgeye getirdi.</p>
<p>Tacikler Hazaraların sosyo-kültürel hayatlarında çok etkili olmuşlardır. Onların dil, ziraat kabiliyeti ve köy hayatı Taciklerin tesiriyle değişti. Hatta Tacik adını taşıyan Şehristan Hazaralarının alt boyu vardır. Tacik kabile adının oluşması da bir Tacik alt sınıfının kalıntısının göstergesidir.</p>
<p>Ahmet Şah döneminden itibaren Hazara-Afgan temasları başlar. Bu Afgan-Hazara teması Hazara etnik yapısında çok önemli rol oynamasa da etnik sınır hatlarında yaşayan Jaguri Hazaraları üzerinde etkili olmuştur. Peştun küçük kabile adı Doda Day Kundi Hazaraları arasında bir boyun adıdır. Zaman zaman Afganlılar Hazaraların içine yerleşip çözülüyorlardı. Meselâ 30-40 sene önce beş Afgan ailesi Vardak’tan Doğu Besut’a yerleştiler ve tamamen kültürel ve sosyal alanda Hazaralara tabi oldular. Yekevleng bölgesinde yaşayan ve Seyit adı verilen Araplar da Hazaralar arasında çözülmüşlerdir. Onlar sosyal ve kültürel bakımdan Hazaradırlar. Sadece dış görünüşte farklıdırlar.</p>
<p>Hazaralar arasında etnik kökenle ilgili değişik inanışlar bulunmaktadır. Hazaraların çoğu kendini Cengiz Han’ın askerlerinin soyuna bağlamaktadır. Poladi Hazaralar Turan halkının Türk nesli Afrasiyab ırkından olduklarını iddia ediyorlar. Şeyh Ali Hazaraları ise kendilerini Nuh’un oğlu Yafes’e dayandırıyorlar.</p>
<p>Hazara folklorunda ad verme, halk hekimliği, halk inançları, halk takvimi eski Türklerden itibaren Türklerin içinde yaygın olarak bulunan dağ, deniz, ağaç, su ile bağlı inanışlar doğum, sünnet, düğün, ölüm gibi hayatın belirli evrelerinde yapılan pratikler Hıdrellez, Nevruz gibi belirli günler vs. bütün Türk dünyasında gördüğümüz inanç ve pratiklerle örtüşmektedir.</p>
<p>Hazaralar üzerinde yapılacak olan saha araştırmalarıyla onların etnik menşelerinde ağırlıklı bir yere sahip olan Türk kütlesi aydın bir şekilde görülecektir. Afganistan’da ve Güney Türkistan’da nüfus bakımından kalabalık olan Hazaraların arasında az sayıda aydın kendilerini Türklüğe ait olarak görmekte olup, bu yönde faaliyetlerin ve ilmi eserlerin hızla ortaya konulması gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Bilgehan Atsız GÖKDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 702-711</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mehmet Saray, Dünden Bugüne Afganistan, İstanbul 1981, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Gerhard Doefer-Semih Tezcan, Wörterbuch Des Chaladsch, Akademii Kiado, Budapeşt 1980, s. 11-62; Gehard Doefer, Eski Türkçe ile Halaçça Arasında Şaşırtıcı Bir Koşutluk, TDAY- Belleten 1974, Ankara 1974, s. 1-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. L. Dames, Efganistan, İslam Ansiklopedisi IV. s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981, s. 105-106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Baymirza Hayit, Basmacılar, Türkistan Milli Mücadele Tarihi (1917-1934), Ankara 1997, s. 328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Babürname-Babür’ün Hatıratı. Hazırlayan Reşit Rahmeti Arat. 3 cilt. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Dames, Efganistan, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Barak Türklerde kavim adı olarak ve ayrıca köpek anlamında kullanılır. İtbaraklar, Baraklar Türk kültüründe önemli rol oynamışlardır. Bkz. Bahaeddin Ögel Türk Mitolojisi I. Ankara 1993, s. 191-193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili, s. 81-84, Kıyamuddin Rai, Afganistan Türkleri, Tanıtım Sayı 78, İstanbul 1986, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> D. N. Wilber, Afganistan’da Etnik Gruplar ve Kökenleri 3, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 350. İstanbul 1978, s. 8443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Hüseyin Ali Yazdani, Musahabe ba Hackazım-i Yazdani. Sırat. Sayı 3. Kum-İran 1998, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Nadir Devlet, Çağdaş Türkiler, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Ek Cilt, Çağ Yayınları, İstanbul 1993, s. 435.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Atilla Şimşek, Türk Dünyası, Ankara 1998, s. 170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Afganistan’da Türk Fırtınası, Yesevi, Yıl 1, Sayı II, İstanbul 1994, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> L. Ligeti, Afganistan Avşarlarının Dili Üzerine, VIII. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler 1957, Ankara 1960, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mehmet Fuat Bozkurt, Kabil Avşar Ağzu, TDAY-Belleten, 1977, Ankara 1978, s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kıyameddin Rai, Afganistan Türkleri, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> D. N. Wilber, Afganistan’da Etnik Gruplar, s. 8442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> D. N. Wilber, a.g.m., s. 8409.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> D. N. Wilber, a.g.m., s. 8442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> D. N. Wilber, a.g.m., s. 8442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Atilla Şimşek, Türk Dünyası, Ankara 1998, Enes Turan, Afganistan’da Türkler, Yeni Orkun, Sayı 3, İstanbul 1988, s. 8-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Hugjan Dutyanis, Hazara ve Moğol Der. Afganistan (Afganistan’da Hazara ve Moğollar) Farsçaya Tercüme Şah Ali Ekber Şehristani. Garjistan 15, Kabil 1990, s. 42-52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Azadşah Mansur Rave, Derbareyi Vazi İçtimayi-yi İktisadiyi Merdumi Hazara (Hazaraların Sosyal ve İktisadi Hayatı) Farsçaya tercüme Halim Yakın, Garjistan, 12 Kabil 1989, s. 10-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Hüseyin Ali Yazdani, Pejuhişi Der Tarihi Hazaraha, I. Kum-lran 1992. 397, s. 126-134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> S. Ataniyazov, Şecere, Aşgabat 1994, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> D. N. Wilber, a.g.m., s. 8441-8442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, 1st. 1981, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yezdani, a.g.e., s. 341-370.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> l. Aka, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara 1994, TTK yayını, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Babürname, 2. Cilt.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Enis Turan, Afganistan’da Türkler, Yeni Orkun, Sayı 3, İstanbul 1988, s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Yazdani, a.g.e., s. 270-285.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Yazdani, a.g.e., s. 285-308.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Yazdani, a.g.e., s. 175-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> M. Saray, Afganistan, TDV İslam Ansiklopedisi, C. I., s. 402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Babürname, C. 2. s. 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Hazereler, Türk Ansiklopedisi, s. 206-207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Yazdani, a.g.e., s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> P. G. Mitlend, Hazaraha ve Hazaristan, Farsça Tercüme Muhammed Akrem Gezabi, Firanşehr-İran 1376, s. 256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Afganistan’dan ülkemize üniversitelerde okumak üzere gelen öğrencilerinden 43 tanesi Hazaradır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Hüseyin Ali Yazdani, Ferhangi Amiyaneyi Tavayif-i Hazara, Meşhad-İran, s. 106-120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Fuat Bozkurt, Afganistan Türkleri, Toplumsal Tarih, Sayı 46, İstanbul 1997, s. 36-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Gerhard Doerfes, İran’daki Türk Dil ve Lehçeleri ile Bunların Hayatta Kalma Şansı, 3. Uluslararası Türk Dil Kurultayı 1996, Ankara 1999, s. 303-310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1982, s. 81-82, 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Hasan Poladı, The Hazaras, California, 1989, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistanda-turkluk-ve-hazaralar.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> A.g.e., s. 29.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Afganistan Türklerinin Son Durumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/afganistan-turklerinin-son-durumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/afganistan-turklerinin-son-durumu</guid>
<description><![CDATA[ Afganistan Türklerinin Son Durumu
Taliban sonrası Afganistan, yeniden şekillenirken, kuşkusuz ilk aklımıza gelen soru da bu oluyor. Yakın tarih süresince uzun ve huzurlu bir nefes alamayan Afganistan Türkleri için yeniden yapılanma ne ifade edecek? Bonn toplantıları sonrası kurulan ve Afganistan Türklerinin üç etkisiz bakanlık ile bir de bakan yardımcılığı aldığı (ya da verildiği) yeni geçici hükümetin görev süresinin biteceği […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c684f3e5b7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Afganistan, Türklerinin, Son, Durumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Afganistan-Turkleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html">Afganistan Türklerinin Son Durumu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Kâmil YÜCEORAL</strong></span></a>
</p><p>Taliban sonrası Afganistan, yeniden şekillenirken, kuşkusuz ilk aklımıza gelen soru da bu oluyor. Yakın tarih süresince uzun ve huzurlu bir nefes alamayan Afganistan Türkleri için yeniden yapılanma ne ifade edecek?</p>
<p>Bonn toplantıları sonrası kurulan ve Afganistan Türklerinin üç etkisiz bakanlık ile bir de bakan yardımcılığı aldığı (ya da verildiği) yeni geçici hükümetin görev süresinin biteceği ve “Afganistan Yüksek Şura’sının toplanarak sürekli hükümetin kararlaştırılacağı Haziran 2002 tarihine kadar taraflar kendileri adına elde edebilecekleri avantaj ve mevzileri hesaplıyorlar. Şubat 2002 başında açıklanmaya başlanan yurtdışı görevleri (en cazip gözüken memuriyetler) ve büyükelçilik unvanları, Afganistan Taciklerine bırakılan Dışişleri Bakanlığınca dağıtıldı. Yeni büyükelçilerin büyük bir kısmının; Pencir vadisindeki ufak bir köyde yaşayan ailelerden oluşması Afganistan gerçeğinde fazla yadırganmadı. Türkler ise halâ Kazakistan, Türkmenistan, Türkiye gibi Türk devletlerindeki kadrolara atanmayı ümit ediyorlar. Kuşkusuz mevcut gelişmelerden başta Afganistan Türklerinin lideri General Abdul Raşit Dostum<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> olmak üzere Afganistanlı Türkler pek memnun gözükmüyorlar. Bu gerilimli ortamda yeni Başbakan Hamid Karzai başkanlığındaki geçici merkezi hükümetin otoriteyi tesis edebilmek için halktan talep ettiği silahların bırakılması operasyonu da büyük zorluklarla karşılaşıyor. Afganistan genelinde elde dolaşan, bir milyona yakın ateşli silah olduğu tahmin ediliyor. Halkın uzun yıllar süren savaşta güvenebildiği tek şey olan silahını vermesi birçok bakımdan güç. Afganistan Türklerinin; daha kuruluş aşamasında bile adil bir paylaşımı gözetmemiş olan geçici hükümete güvenerek ellerindeki en önemli kozlarını teslim etmelerini beklemek, şimdilik hayal gibi gözüküyor.</p>
<p>Paylaşımdan en avantajlı payı alarak çıkan Taciklere mensup ve kuzeyde Baglan, Takhar, Badakşan ve Kunduz bölgeleri sorumlu komutanı olarak geçici hükümetçe atanan General Atigullah Baryalai bile henüz 6 bin adet silah toplayabilmiş. Aynı komutan silahlarını teslim etmeyen Kala-i Zel halkını da Dostum’un kışkırttığını iddia ederek, dünya basını önünde kendi amiri durumunda olan Savunma Bakan Yardımcısına hakaret ediyor. Dostum’un Kala-i Zel ilişkisini kastederek; “Bu onun hobisi. İnsanlara para verip, köpekler gibi yüzünüze saldırtıyor” diyor.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Batı basınının sembolü Newsweek de bu beyanı alıp gayet haklı gösterir biçimde haber yaparak, “Bölgeye Hükümetin yeni atadığı General Atigullah Baryalai” derken Tacik komutanı övüyor. Aynı Hükümetin Savunma Bakan Yardımcısı’na da “Savaş lordu, Özbek Generali” sıfatını çekinmeden yakıştırıyor.</p>
<p>Kuşkusuz yukarıdaki habere bakarak genelleme yapmak çok güç ama burada ister istemez, Afganistan Türklerinin uzun yıllardır değişmeyen yalnızlığı akla geliyor. Sovyet işgali sırasında oluşturulan mücahit grupları içinde bile Pakistan ve Batılılarca dışlanan, hatta horlanılan bir konumda oldular. 1979 sonu ve 1980’li yılların başlarında, eski Kokand Hanının torunlarından olan Türk asıllı hukukçu devlet adamı Azad Beg Kerimi’nin önderliğinde, Pakistan’daki kamplarda bir araya gelen Türk mücahit gruplarının da, bölgeye ulaşan silah, teçhizat, para, gıda, ilaç ve benzeri yardımlardan çok az ya da hiç pay alamadıkları bir başka gerçek. “Düşmanla savaşta ön cephede çarpışırken arkasına saklanılan Türkler, her nedense barışta unutulup, önüne geçilmeye çalışılıyor.”</p>
<p>2 Ocak 1980 tarihinde Abdülkerim Mahmut Mevlevii’nin başkanlığında 1’nci kurultayı yapılan Kuzey Afgan Vilayetleri İslami Birleşmesi Siyasi Partisi de diğer gruplardan oluşan yedi partinin arasına katıldığı zaman bugünlerde benzer olaylar yaşanmış, müttefiklerce bu partiye uzun süre silah tahsisi yapılmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha sonra verilen kısıtlı imkanlar ise bu sefer parti içinde yaşanan paylaşım sorunları ile karşılaşmış ve bu siyasal hareket de dağılmak zorunda kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Daha sonra başka isimlerle Azad Beg’in liderliğinde sürdürülen Afganistan Türklüğünün siyasal yapısı; Çümbüşi Milli İslami Partisi ve General Raşit Dostum’un liderliği ile bugünlere kadar geldi. Düşmana karşı savaşırken bile silah dağıtımında unutulan, kendi silahını kendisi temin etmek zorunda bırakılan Türk mücahitler, bugün de silahlarını teslim etmemekle suçlanıyorlar. Haklı bir konu, adaletsiz bir uygulama nedeniyle daha baştan güvenilirliğini yitiriyor. Türk liderlerin bazı tavırları da istismar edilerek, bu hatalı uygulamalar sanki şahıslara özelmiş gibi gösteriliyor.</p>
<p>Birisi İngilizce dahil dört dil bilen hukukçu, batı değerleriyle eğitim görmüş Azad Beg,<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> diğeri savaş tekniklerini, insanını ve batıyı çok iyi tanıyan bir lider, Orgeneral Raşit Dostum. Kişilikleri, özgeçmişleri farklı fakat kimlikleri, kaderleri aynı iki Türk lider. Afganistan’ın kuzeyinde yer alan Güney Türkistan bölgesi ve Türk nüfusuna karşı batının ve merkezi Afgan Hükümetin önümüzdeki günlerde nasıl bir tavır alacağını hep birlikte göreceğiz. Biz Türkiye olarak en azından yakın tarihimizde Afganistan’la ilişkilerimizde nasıl davrandığımızı hatırlayarak geleceği kurgulamaya şimdiden hazırlanmalıyız. Bugün Kuzey Afganistan’ın doğalgaz, petrol ve benzeri kaynaklarını anlamak, Orta Asya enerji yolları üstündeki stratejik konumlarını analiz etmek için gerekli veriler bile doğru dürüst toplanamıyor.</p>
<p>Tabilan’lı yılların ekonomi, politiğinin anlaşıldığı, arkasındaki stratejik yaklaşımların görüldüğü günümüzde, kısa süreli dahi olsa General Raşit Dostum liderliğinde yaşanılan yılların önemi ve değeri daha da iyi anlaşılıyor. O yıllar ki; uzun süre ana dillerinde eğitim yapamayan Afganistan Türkleri General Raşit Dostum’un liderliği süresince çağdaş okullara kavuştular. Kız ve erkek öğrenciler (100 bin civarında öğrencinin eğitim ve öğretmen ihtiyacı karşılandı.) ayırımsız yetiştirildiler. Türkçe eğitimlerini tamamlayan 508 genç Türkiye’ye gelerek yüksek tahsillerini de burada tamamladı. Bu gençlerin arasında Özbek, Türkmen, Hazara, Peştun ve Tacik gençler de yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İran’ın bölgede, Farsça ve Arap alfabeleri ile sağlamış olduğu büyük kültürel avantajı siyasal sonuçlara çevirme çabaları, Türk bölgelerinde etkisini kaybetti, bölgede, uydu aracılığıyla Türk televizyonları izlenir oldu. Türkiye, Özbekistan ve Türkmenistan’la gelişen ilişkiler Afganistan Türklerinin kendilerine olan güvenlerini arttırdı. Belh ve Cozcan vilayetlerinde Özbekçe ve Türkmence yerel televizyon, radyo ve gazete, yayın dili oldu.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Türk Kızılayı tarafından bölgeye ilaç ve tıbbi malzeme sevkiyatı yapılırken, bir de tam teşekküllü hastane kuruldu. Sivil toplum örgütleri de Afganistan Türkleri için dört lise açtı. Türkçe ve İngilizce eğitim yapan yüzlerce öğrenci yetiştirdiler.</p>
<p>Bütün bunlar korkunç bir enkazın üzerine inşaa edildi. İnançlarından başka hiçbir varlıkları kalmamış insanlarla birlikte oluşturuldu. Bu enkazı bir kez daha hatırlarsak; Sovyetler Birliği’nin, Türkistan’da ve diğer Sovyet coğrafyasında yer alan Türk bölgelerinde açtığı yaralar yetmiyormuş gibi, benzer sorunları bulaştırmak üzere 1979-1989 yılları arasında gerçekleştirdiği Afganistan’a yayılma harekatı büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Teknolojik üstünlüğü de beraberinde taşıyan 140 bin kişilik muazzam bir orduyla gerçekleştirilen işgal, sade fakat kahraman bir direnişle yenilgiye uğruyor, Sovyet orduları hüsran içinde, 15 Şubat 1989 günü Özbekistan’ın Tımız şehrine dönerken geride 25 bin ölü, 60 bin yaralı, 85 milyar doların üzerinde maddi bir zararla Afganistan’ı terk etmek zorunda kalıyorlardı.</p>
<p>Tarih boyunca Türk yurdu olmuş Güney Türkistan bölgesi ve Afganistan’ın diğer bölgelerinin de zararları büyüktü. Ülke bir enkaz yığınına dönüşmüş, 18 milyonluk nüfusunun 5 milyonu vatanını terk etmiş, 2 milyonu hayatını kaybederken, 5 milyonu da yaralanmıştı. Hayatta kalanlar ise acı içinde, ekonomik ve siyasal sıkıntılarla boğuşuyor, ülke bu sefer de iç savaşa dönüşen bir kardeş kavgasına giriyordu. 1989’dan günümüze kadar Afganistan’da yaşayan etnik grupların dış güçler yardımı ile sürdürdükleri bu acı ve kör iç savaş da, ülkede arta kalan ne varsa silip götürdü. Tarihi eserler bile bu cehennemi andıran şiddetten nasibini aldılar. “Çetin coğrafyasında metin medeniyetler yeşerten ülke”<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> o yeşilliklerinden mahrum, kupkuru, çorak bir arazi gibi kalakaldı.</p>
<p>Afganistan’ın kendi içinden tahrip edilmesi geleneği de eskiye dayanıyordu. Afganistan’a 962 senesinden 1747 senesine kadar hakim olan Türklerin iktidardan uzaklaşması sonrası, Türk kültür ve medeniyeti de tahrip edilmeye başlandı. Güney Türkistan’da el yazması eserler toplatılıp yakılıyor, Belh’teki tarihi eserler, yazılı mezar taşları yol inşaatlarında kullanılıyor, köy ve kentlerin Türkçe adları yerine Farsça isimler veriliyor, Türk dilinin kullanımı yerine Farsçanın yaygınlaşmasına çalışılıyordu. Türkler, asimilasyon politikalarına maruz kaldılar, eğitimsiz bırakıldılar, bölgesel kalkınmaları engellendi.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Öte yandan kendi içlerinde bölünerek hatta birbirleriyle dövüştürülerek yok edilmeye çalışılan Afganistan Türkleri; Türkmen, Özbek, Hazara, Aymak, Tatar, Kızılbaş gibi gruplara ayrıldılar. Grupların birbirlerine olan güveni sarsıldı. 1890-1895 yılları arasında Afgan Emiri Abdullah, önce Özbek Türklerine, sonra da Hazaralara yönelik katliamlara kalkıştı. Hazaralar üç yıllık direnç sonrası yenildiler. Yarıdan çoğu öldürüldü ya da sürüldü. Hazaraların köle olarak satılmasına yasal izin verildi. 1892-1894 yılları arasında Kâbil şehrinde 9 bin Hazara asıllı kız ve erkek satıldı.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kuşkusuz günümüzde yaşananlar da tarihteki benzerlerinden farksızdır. Maalesef Pakistan’ın denetimi ve ABD’nin müsamahası ile 1994’de ortaya çıkan ve 1996’dan itibaren Afganistan yönetimine ağırlığını koyan Tabilanlar ve emirleri Molla Ömer de Afganistan Türklerine yönelik katliam yapmaya devam ettiler.</p>
<p>Taliban yönetiminin Türklerin yaşamış oldukları bölgeleri istila etmesiyle bütün okullar yakılıp yıkılmış, Türk büyüklerine ait türbeler ortadan kaldırılmıştır. Taliban’ın baskı ve zulmünden kaçabilen Afganistan Türklerinin birçoğu da Pakistan’ın çeşitli bölgelerinde bulunan kamplara sığınmışlardır. Bunlar kültür ve medeniyetten, eğitimden, tamamen mahrum olarak yaşamaktadırlar. Açlık, sağlık ve diğer sebeplerden her gün, ortalama 12 kişi hayatını kaybetmektedir. BM’in bile yardım yapmadığı bu kamplara son çatışmaları takiben 100 bin civarında Afganistan Türkü daha gelmiştir. Bu Türkler Pakistan kültürü ile yetişen, vatansız bir göçebe topluluğa dönüşmek üzeredirler.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Afganistan’a Batı medyasının son malum ilgisi ile birlikte konunun Türkiye medyasında da baş köşeye taşınması, Afganistan Türklüğünün kanayan yarasını tekrar gözler önüne serdiyse de, zaten ekonomik krizin gerilimi ile boğuşan Türkiye Türklerinin herhangi bir somut tavır almasına neden olamamıştır. Oysa 72 yıl önce Atatürk döneminde gerçekleşen Emanullah Han’ın ziyareti sırasında, internetsiz bir ortamda yayınlanan bir makalede şöyle diyor yazar:</p>
<p>“… (Hint) ve (Semit) ırklarına mensup (Puştu) lisanını görüşen ve yekûnu 750 bin kişiyi geçmeyen Afridi, Çinvari, Mangal, Kattak ve Weziri aşiretlerinden mürekkep ‘Pathan’ kitlesi. Bu kitlenin şimalinde Hindiguş ve Keşmir dağları arasında sıkışmış ve ancak bir asırdır İslamlaşmış 250 bin kişilik sarı saçlı, mavi gözlü kâfiriler… Şark’ta Hindistan hududu ile Belücistan ve garpte İran ve Kanhdahar’ın aşağısından Herat’a doğru çizilecek bir hattın cenubunda kain (Seyistan) eyaletinde mütemekkin Belüçler ve yukarıda Türkçe bilmeyen Tacikler çıkarılırsa.</p>
<p>Her ne nam altında olursa olsun ve her ne lisan görüşürse görüşsün, Afganistan’ın bütün eyaletlerinde-yani, Hezare, Türkistan, Badakşan memleketlerinde yerleşmiş veya göçebe halinde yaşayan nüfusun yüzde 80’i, yani umum Afgan ehalisinin dörtte üçü-tamamen Türk, Türkmen, Moğol, Tatar ve Türk Tacikleri’nden oluşan ırkan halis veya karışık Turani cinsindendir…”</p>
<p>Reşit Saffet, sanki bugünkü cehalet örneklerini öngörmüş gibi, yanlışların nedenine de işaret ediyor:</p>
<p>“… Merkezi hükümet olan Kabil’in Puştuca görüşenlerin hududunda ve Hindistan’ın pek yakininde ve bu komşuluktan dolayı medeniyetçe bu iki unsurun tahtı tesirinde bulunması; son asır zarfında, şimal Türk medeniyetlerinin Rus medeniyetine karşı ezildiğinden beri o civarda İran nüfuzunun rakipsiz olarak kök salmış olması; hükümetle temas mecburiyetinin etraf halkını farisi öğrenmeye sevketmesi; Avrupalı seyyahların ve alimlerin ekseriya tetkiklerini nisbeten en kolay gelen şarki cenubi sahalar ile toplu merkezlerde yapmış olmaları; ve gerek fikri, gerek hissi temayülleri Hint ile Avrupa arasında ‘Hint-Avrupa’ ırkların bilafasıla mevcudiyetini isbat etmek cihetinde bulunduğu; bütün bu amiller, Afganistan halkının ekseriyetini yanlış olarak gayri turani gösterir.”<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Düzenli nüfus sayımı yapılamadığından Afganistan’ın genel nüfusu hakkında kesin bilgiler bulunmamakta, dolayısıyla bu ülkede yaşayan Türkler hakkında da kesin sayılar verilememektedir. Belirsizlik günümüzde de sürerken, bölgede yaşayan Türkleri azınlık gösterme çabasıyla yapılan geleneksel açıklamaların kasıtlı olduğu ortadadır. Gerek Afganistan, gerekse dünyanın neresinde olursa olsun mevcudiyetlerini korumak ve insanca yaşamak arzusunda olan bütün toplulukların ve onların tarihi, sosyal, kültürel etkinliklerinin kaderi de birbirlerine benzemektedir. Hedef daima zayıf toplulukların yaşama alanlarının kuvvetliler tarafından ele geçirilmesi, yaşam standartlarının düşürülerek sömürülmeleridir. Bu evrensel sömürü düzeninden korunmanın tek çaresi ise daha bilgili, daha güçlü olmak ve ortak özellikleri taşıyan toplulukların daha organize biçimde dayanışmalarıdır. Bu bölge, bu ülke, çok eski tarihlere gitmeksizin bile bunun canlı örneklerini verdi. Hem kendi içinde hem de Türkiye ile büyük dostluklar kurdu.</p>
<p>Osmanlı devrinde, Afganistan’da Cuma hutbeleri, hilafeti de temsil ettikleri için, Osmanlı pâdişahları adına okunuyordu. Çok önemli bir örnek olarak; “XX. Asrın başlarından itibaren bu dostluğu takviye eden ve geliştiren, İstanbul tahsili görmüş olan Mahmud Beg Tarzî’nin faaliyetleri kayda değerdir. Sultan II. Abdülhamid’e kırgın olan bir grup Türk aydınını da Afganistan’a götüren Mahmud Bey, ülkesinde ilk modernleşmeyi başlatmaya muvaffak olmuştur. I. Dünya Harbi sonunda Cemal Paşa’nın Afganistan’a gelmesiyle bu kardeş ülkeye Türkiye Türklerinin yardımları artmıştır. Anadolu’da Millî Mücadeleyi başlatan ve liderliğini yapan Mustafa Kemal Paşa, Cemal Paşa ile muhaberesi sonucunda oluşturduğu emirlerle, Afganistan’a ne derece önem verdiğini gösteriyordu. Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa’nın Cemal Paşa’nın maiyetine zabit göndererek Afganistan’a yardım etme talimatları, Rusların Cemal Paşa’yı Tiflis’te öldürtmeleriyle inkıtaya uğramıştır. Cemal Paşa’nın değerli hizmetleri sonucu nihayet TBMM Hükümeti ile Afganistan Hükümeti arasında 1 Mart 1921’de ilk Türk Afgan ittifakı imzalanmıştır. Medine Muhafızı Faherttin Paşa’yı Kabil’e elçi tayin eden Türkiye, Müslüman Şark milletlerinin kalkınması ve kuvvetlenmesi için de elinden geleni yapmaya çalışmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Türkiye ve Afganistan arasındaki ilişkiler 1 Mart 1921’de imzalanan Türk-Afgan Anlaşmasına ek olarak, “Türkiye ve Afganistan arasında dostluk ve teşrik-i mesai mua hedanamesi” adıyla 1928 tarihinde imzalanan yeni bir anlaşması ile geliştirilmiştir. Bu önemli anlaşmada “her iki devletin birbirleriyle dost oldukları, düşmanlarına karşı ortak tavır alınması ve ilerlemek için gerekenleri sağlamada imkanları iyi olan tarafın diğerine yardımcı olması” gibi esaslar ele alınmıştır. Bu anlaşmaya bağlı olarak Türkiye; Kâzım Orbay başkanlığında bir heyetle; ilmi, hukuki ve askeri alanlarda yetişmiş uzmanlarını Afganistan’ın gelişmesi için yollamışsa da, ülkedeki iç isyanların kontrolü güçleştirmesi nedeniyle heyet görevini tamamlayamadan dönmüştür. Daha sonra ülkede kontrolü ele geçiren Nadir Şah’ın Türk Büyükelçisinin onayı ile Afganistan hükümdarı olması, 1934’te, “Afganistan-İran sınır sorununa hakem tayin edilen Türkiye’nin Kazım Orbay başkanlığında bir heyet göndererek sorunu çözmesi”, “Afganistan’ı Milletler Cemiyeti’ne taşıması”, “dünyadaki Türk Büyükelçiliklerinin Afganistan’ı da temsil ederek bu ülkenin çıkarlarını korumaları, savunmaları”, 1930’lu yıllarda Türk Büyükelçisi olan Mahmut Şevket Esendal’ın bölgedeki Türk etkisini artırması, askerlik, tıp ve hukuk alanlarındaki uzmanlarımızın bu ülkedeki faaliyetleri, halkta Türkiye’ye karşı büyük bir sempati oluşturmuştur.</p>
<p>II. Dünya Savaşı öncesinde İtalya ve Almanya’nın uyguladıkları işgal ve istila hareketleri çerçevesinde Afganistan’da da faaliyet göstermeleri ve burayı ülkelerinin nüfuz alanı olarak seçmeleri, Afgan liderlerini huzursuz etmiştir. Türkiye, tüm zor günlerinde olduğu gibi, bu günlerde de Afganistan’a yardımcı olmuş, 8 Temmuz 1937’de İran, Afganistan ve daha sonra Irak’ın da katılımıyla Sadabat Paktı’nı kurarak, Afganistan’ı Alman ve İtalyan nüfuzuna düşmekten kurtarmıştır. Böylece Balkan Paktı ile batından, Sadabat Paktı ile de kuzeyden gelebilecek tehditler önlenmiştir.</p>
<p>II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin Sovyet tehdidi nedeniyle NATO’ya girmesi, diğer dost ülkeler ve Afganistan’la olan dış ilişkilerinde değişiklik yapmasına neden olmuş, bu da Afganistan’ı yeniden yalnızlığa itmiştir. Aynı yıllarda Afganistan’ın, Amerika ile yakın ilişki kurması ve Amerika’dan ekonomik yardım temini ise ülkeyi rahatlatmıştır. Pakistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek olan bazı kabilelerin, Afganistan’dan ayrılmak istemeleri üzerine ortaya çıkan sorunlara, önce ABD’nin sonra Türkiye’nin hakem olma teklifleri, Pakistan’ca kabul görmemiştir. 1950’li yıllardan sonra, Türkiye’nin Afganistan’a olan yardımları sürmüş, fakat gerek Afganistan’ın Bağdat Paktı’na katılmayışı, gerekse yönetim zafiyetleri nedeni ile ülke yavaş yavaş Sovyet etkisi altına girmeye başlamıştır. Müteakip yıllarda da Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların çözülememesi üzerine Afganistan; Rusya’nın da çabalarıyla Pakistan’ın hasmı olan Hindistan’la yakın ilişkiler kurmuştur. 1953’den sonraki ABD yönetiminin Afganistan’ı dışlayarak İran ve Pakistan’a yaptığı yardımlar ve Sovyetlerin yeni yayılmacı politikalarının da etkisi ile 1954 yılında Sovyetlerle ilk kredi anlaşması imzalanmış ve 1956 yılından itibaren de Sovyet danışmanlar Afganistan’a gelmeye, Afgan gençler de Sovyetler Birliği’ne gitmeye başlamışlardır.</p>
<p>1960’lara kadar Sovyet etkisinde kalan Afganistan bu tarihlerden 1970’lere kadar yine Amerika’nın desteğine dönüş yapmıştır. 1970’lerde Sovyetlerin Afganistan’daki etkilerini artırmaları iç çekişmelere yansımış ve yönetim sürekli el değiştirmeye başlamıştır. Şubat 1979’da ABD Büyükelçisi Adolph Dubs’un, önce rehin alınması, sonra da öldürülmesi ile ABD’nin Afganistan’daki Sovyet işgali karşıtı politikası da sertleşmeye başlamıştır.</p>
<p>On yıl süreyle devam eden Sovyet işgali döneminde, Sovyetler Birliği büyük kayıp verirken, Çin ve ABD de Peşavar kamplarında örgütlenen mücahit gruplarına destek olmuşlardır. Sovyetlerin yenilgisinden sonra 14 Nisan 1988 tarihinde Cenevre’de imzaladıkları anlaşma 15 Mayıs 1988’de yürürlüğe girmiş ve 140 bin kişilik Sovyet ordusu 15 Şubat 1989 tarihine kadar Afganistan’dan çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Sovyet işgaline karşı mücadele eden, Afganistan da yaşayan Türklerin ve Türk mücahit gruplarının lideri olan Azad Beg, Peşaver vadisine göç eden ve Afganistan’da kalan Türkleri de bir araya toplamıştır. Türkiye, Pakistan’da yaşayan Afganlı mültecilerden 5 bin kişilik bir Türk grubu, Türkiye’ye getirmiş ve diğerlerine de özel yardım yapmıştır. Azad Beg savaş sonrası, Afgan Türklerinin liderliğini, bir zamanlar Afganistan ordusunda görev yapmış olan General Raşit Dostum’a bırakmıştır. General Dostum, Türk Mücahit gruplarını kısa sürede düzenli orduya çevirmiş ve haklarını korumaya çalışmıştır. Böylece Afganistan Türkleri uzun süredir hasret kaldıkları bir özerk yönetime kavuşmuşlar ve ilk defa barış içinde yaşamaya başlamışlardır. Bu huzurlu dönem fazla uzun sürmemiş, önce General Raşit Dostum’un yardımcısı Malik Şah tarafından bir darbeyle görevden uzaklaştırılması, ardından da bölgenin kanlı bir şekilde Taliban’ın kontrolü altına girmesiyle Türkler için acılı günler tekrar yaşanmaya başlamıştır.</p>
<p>Bunca zor bir dönemi geride bıraktıktan sonra, Yemeğe, hizmete aç, çocuklarının geleceğini inşa etmek isteyen, eğitim, sağlık, yol bekleyen Afganistan Türklerinin acil ve adil bir paylaşımı hak ettiklerine inanıyoruz. Barış içinde çağdaş bir ülke için her zaman en önde savaşmış, milyonlarca şehit vermiş olan Afganistan Türklüğü hiçbir zaman unutulmamalı, yaraları sarılıp, hak ettikleri ödüle ve saygıya kavuşmalılar. İşte o zaman çağdaş Afganistan’ı inşa edecek gerçek mimarların, mühendislerin ve daha da önemlisi müteahhitlerin kimler olacağını bütün dünya daha iyi görecek.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Kâmil YÜCEORAL</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı Yazar</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 S: 712-716</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Abdul Raşit Dostum: 1955 yılında Afganistan’ın Cozcan vilayeti, Şıbırgan şehrinin Hocaduku köyünde, Özbek Türk bir ailenin evladı olarak doğdu. Askerliği meslek olarak seçti, komando sınıfında ihtisaslaştı. 1992 yılında mücahit grupların yanında yer alarak Necibullah hükümetinin devrilmesini sağladı. Belh (Mezar-ı Şerif), Samangan, Baglan, Bedekşan, Kunduz, Bamyan, Cozcan, Sar-i pul, Fariyap vilayetlerini kontrolü altına aldı. Uzun yıllar sonra ilk kez Türkleri Afganistan’ın yönetiminde söz sahibi kıldı. 2001 yılında Taliban’a karşı Kuzey İttifakı’nca sürdürülen savaşın, muzaffer komutanı oldu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Newsweek, February 11, 2002, s. 20-21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> O dönemlerde silah tahsisleri, parti olarak tanımlanan, organize mücahit gruplarına yapılıyordu. Her grup kendi etki alanındaki dağıtımın sorumluluğunu üstleniyor ve uygun gördüğü plana göre silah, cephane, teçhizat ve diğer yardımları dağıtıyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Murat Argun, Afganistan Ankara Büyükelçisi</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> 1996 yılında askeri bir helikopterde, başına dipçikle vurularak şehit edildi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kalafat, a.g.e., s. 19</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kalafat, a.g.e., s. 21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Beşir Ayvazoğlu, Afganistan deyip geçmeyin, http://www.elele.gen. tr</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. İbrahim Mahdum, Kültürümüzü Yağmaladılar, http://www.buyukkurultay. gen. tr</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Dur muhammed Salih, Bizi Bilerek Parçaladılar, http://buyukkurultay.gen.tr</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mahdum, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Reşit Saffet, (yeniden aktaran Halit Kakınç, Star 20 Ekim 2001), Türk Yurdu Dergisi, Mart-Nisan 1929, s. 15-19</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Dr. Yaşar Kalafat, Kuzey Afganistan Türkleri, Türk Dünyası Araştırma Vakfı, İstanbul-1994, s. 18</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/afganistan-turklerinin-son-durumu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Meşkure Yılmaz Börklü, Tarihsel Boyutu İçinde Afganistan’daki Gelişmeler ve Türk Afgan İlişkileri, Avrasya Dosyası, Sonbahar-Kış 1988/99, Cilt 4, Sayı 3-4</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler ve Afgan Savaşı (1979&amp;amp;2001)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-ve-afgan-savasi-19792001</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-ve-afgan-savasi-19792001</guid>
<description><![CDATA[ Türkler ve Afgan Savaşı (1979-2001)
1978’de komünist Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin (ADHP) başa geçmesi ve radikal toplumsal ve iktisadi reformları uygulaması, ülkeyi geniş çaplı bir ayaklanmaya sürükledi. Sarsılan ADHP iktidarını sürdürmek için Sovyetler Birliği’nin Kızılordusu, 1979’un son günlerinde Afganistan’ı işgal etti. Bu işgal, günümüzde de devam etmekte olan savaşın patlak vermesine sebep oldu. Yaklaşık iki milyon savaş kurbanı, sekiz milyondan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c684baeac8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkler, Afgan, Savaşı, 1979&amp;2001</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Afgan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html">Türkler ve Afgan Savaşı (1979-2001)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Conrad SCHETTER</strong></span></a>
</p><p>1978’de komünist Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin (ADHP) başa geçmesi ve radikal toplumsal ve iktisadi reformları uygulaması, ülkeyi geniş çaplı bir ayaklanmaya sürükledi. Sarsılan ADHP iktidarını sürdürmek için Sovyetler Birliği’nin Kızılordusu, 1979’un son günlerinde Afganistan’ı işgal etti. Bu işgal, günümüzde de devam etmekte olan savaşın patlak vermesine sebep oldu. Yaklaşık iki milyon savaş kurbanı, sekiz milyondan fazla Afganın ülkeyi terk etmesi, bütün alanların yok edilmesi, Afgan toplumunu temelinden değiştirdi.</p>
<p>Bu makalenin amacı, Afganistan’daki Türk nüfusunun savaş şartlarından ne ölçüde etkilendiğini açıklamaktır. Aşağıdaki araştırmam, başlıca Türk kavimleri olan, Özbekler, Türkmenler, Kızılbaşlar ve Kırgızlar üzerinde yoğunlaşmaktadır.</p>
<h2><span><strong>1. Afganların Kitlesel Göçü</strong></span></h2>
<p>1979’dan bu yana devam etmekte olan savaşın sonuçlarından biri, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmüş en büyük göç olan birkaç milyon Afganlının komşu ülkeler, İran ve Pakistan’a sığınmaları olmuştur. Peştuların bu kaçışta sayıca en fazla olmalarının yanında, Doğu Afganistan’daki Vahan Koridorunda göçebe olarak yaşayan Kırgızların ülkeden kaçan ilk gruplardan biri olduğu, belirtilmesi gereken bir husustur. Göçebe olarak yaşayan Kırgızlar, daha 1978’de Pakistan’a göç etmişlerdi. Kırgızlar istisna, dış ülkelerde yaşayan Afganlılar arasında Türk nüfusunun sayısı daha az gösterilmiştir. Türkler Afganistan’ın kuzeyindeki ovalarda yaşadıklarından ülkeden kaçmak için diğer Afganlıların çoğuna göre daha fazla mesafe kat etmek ve Hindikuş dağları gibi birçok fiziki engeli aşmak durumunda kalmışlardır. Üstelik Türkler için Peştulara ve Farsça konuşan Taciklere nazaran kültürel engeller daha da büyüktü. Çünkü Farsça ve Peştuca İran ve Pakistan’da konuşulmaktaydı. Bu bağlamda Türkiye’nin de 1982 sonbaharında 3811 Türk asıllı Afgan muhacirini kabul ettiğini ve derhal Türk vatandaşlığını verdiğini zikretmek gereklidir. 1987 sonbaharında ise Afgan muhacirlerinin Türkiye’deki sayısı 4.500’lere ulaşmıştır. Yaklaşık 2000 kişi yukarda zikredilen göçebe Kırgızlara mensuptular. Diğerleri ise Türkmen, Özbek veya Kazaklardan müteşekkildi. Bunların çoğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne yerleştirildiler ve kendilerine Türk hükümeti tarafından düşük ve düzenli bir ödeme yapıldı.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Kitlesel göçe bağlı olarak Afganistan’ın etnik dağılımı geçmişte Afgan hükümetinde, hakim güç ve en büyük etnik grup olan Peştuların aleyhine, diğer azınlıklarınsa lehine değişti. 1980’lerde Türk nüfusunun ülke çapındaki oranı %10-12’den %15-20’ye yükseldi.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Özellikle Afganistan’ın kuzeyindeki etnik dağılım tamamen değişti. Savaşın başlamasıyla birlikte Afgan hükümetinin, 20. yüzyılın ilk yarısında, üzerinde Özbeklerin yaşadığı verimli Kuzey Afganistan topraklarına yerleştirdiği Peştular, Pakistan’a veya geldikleri yer olan Güney Afganistan’a göç ettiler. Yer değiştirmelerinin sebebini ise savaş şartlarında Özbek komşularının arasında kendilerini güvende hissetmedikleri şeklinde ifade ettiler.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Peştuların bölgeden ayrılması neticesinde, 1980’lerden beri Türkmen ve Özbekler Kuzey Afganistan’da sayıca çoğalmışlardır. Türkmen ve Özbekler Peştuların geriye bıraktıkları verimli arazileri işgal etmişlerdir. İran ve Pakistan’da bulunan mülteci kamplarındaki Türklerin sayısı ülkenin dışında olanların %3’ünü dahi aşamayacak kadar azdır. Türk göçmenlerinin büyük bir kısmı Güney Pakistan’ın Belucistan vilayetindeki mülteci kaplarında yoğunlaşmışlardır. Peştuların bütün mültecilerin %90’ını oluşturmasına bağlı olarak, etnik azınlıklar kampların kıyısında köşesinde marjinal bir hayat sürdürmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu da kamplarda alınan kararlarda etkisiz bir nüfuza sahip olduklarını göstermektedir. Ayrıca mülteci kamplarındaki şartların toplumda önemli değişikliklere yol açtığı, belirtilmesi gereken bir husustur. Savaş şartları, İran ve Pakistan’a uzun süredir devam eden göç sebebiyle aile ve kabile yapısının uzun etnisite unsurunun önplana çıkmasına yol açtı. Türk mültecileri için Özbek veya Türkmen olmak, hangi kabileden olduklarından daha önemli hale geldi.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu makalede belirtilmesi gereken önemli hususlardan biri de bu mültecilik hayatından çoğu mülteci zarar görürken, birçok Türkmen bu yeni durumdan yararlandı. Mülteci kamplarında, Türkmenlerin geleneksel el sanatlarından olan halı imalatı, muazzam bir ekonomik unsur olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle helikopterler, makinalı tüfekler ve savaş sahnelerini simgeleyen bazı sembolleri portreleyen bu halılar dünyaca ün kazanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<h2><span><strong>2. Afgan Toplumunun Etnikleşmesi (1979-1992)</strong></span></h2>
<p>Genel anlamda Komünizm-İslam savaşı olarak tanımlanan Sovyetlerin 1979’da Afganistan’ı işgali ve 1989’a kadar bu işgali sürdürmesi, soğuk savaşın zirvesini oluşturdu.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Çatışmanın ideolojik tanımının gölgesinde olan Afgan savaşı esnasında, partilerin kurulmasında, savaşçıların seferber edilmelerinde ve savaşın mantığında etnisite, en başta gelen yapısal unsur olarak ortaya çıktı. Komünist Necibullah rejiminin, 1992 baharında yıkılması, savaşın tanımının ideolojik olmaktan etnik olmaya kaydığı bir dönüm noktası olarak düşünülse de, etnisite zaten 1979’dan beri savaşın ana çerçevesini oluşturmaktaydı. Savaşın birinci safhası (1979-1992) sırasında Afganistan’daki Türk nüfusunun durumunu aşağıdaki koşullar belirliyordu.</p>
<ol>
<li>ADHP’nin “milliyetler politikası”</li>
<li>Mevcut partilerin Kuzey Afganistan’daki Türk nüfusuna karşı ilgisiz olmaları.</li>
</ol>
<p>Şimdi bu iki hususu ayrıntılı olarak ele almak istiyorum:</p>
<h3><strong>A. ADHP’nin “Milliyetler Politikası”</strong></h3>
<p>ADHP yöneticilerinin başta gelen çabalarından biri, etnik topluluklar arasında belirli bir etnik kimlik bilinci uyandırmaktır. Bu stratejiyle ADHP sadece etnik azınlıkların direncini kırmayı değil, aynı zamanda iktidardaki gücünü korumayı da hedefliyordu. Bu politikanın başka bir nedeni de, Afganistan’daki kargaşayı Pakistan’a sıçratmak seçeneğini elinde bulundurmak ve Afganistan’ı Kuzey Sovyet ve Güney Pakistan bölgesi olarak ikiye ayırmaktı.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu stratejinin ilk adımı, Kuzey Afganistan vilayetlerini kısmi özerk olan bir yönetime bırakması olmuştur.</p>
<p>Aynı zamanda Sovyet Cumhuriyetleri olan Özbekistan ve Türkmenistan ile Kuzey Afganistan arasındaki ilişkiler güçlendirilmiştir. Kuzey Afganistan gittikçe Sovyetlerin Orta Asya devletlerinin alt yapısıyla bütünleşmekteydi. Özbekistan’ın Kuzey Afganistan’a doğalgaz karşılığında elektrik sağlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Marie Broxup’un bildirdiğine göre Özbekistan ve Türkmenistan’dan aileler Kuzey Afganistan’a yerleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Afgan milliyetçilik politikası Sovyet örneğine uyumlu olarak yürütülüyordu. Afgan hükümeti etnik bilincin uyanması için, birkaç etnik grubu millet olarak sınıflandırdı ve dillerini milli dil ilan ederek kültürel geleneklerinin gelişmesini sağladı. ADHP ve Sovyet patronlarının da önemle üzerinde durdukları milliyetçilik politikası, Pakistan sınırında yaşayan Paşailer, Nuristanlılar ve Belucilerle Afganistan’ın kuzeyinde çoğunluğu oluşturan Özbekler ve Türkmenleri etkiledi. Gerçi Afgan hükümeti, Türkmenler ve Özbekler konusunda tutarsız davrandı.</p>
<p>Afgan hükümeti 1980’lerde, Özbekler ve Türkmenleri bir arada “Türk milleti” olarak ifade ederken zamanla bunun yerine Özbek ve Türkmen milletleri ifadesini kullanmaya başladı. Ne var ki; Afgan hükümeti hâlâ, Kızılbaş, Kıpçak, Karlık ve Kazak gibi küçük Türk kategorilerinin varlıklarını inkar etmekteydi. İlginçtir ki, Eden Nebi’nin ifadesine göre, Özbeklerin devlet tarafından gösterilen ayrıcalıklı muameleden yararlanmak için küçük Türk grupları giderek kendilerini Özbek olarak tanımladılar.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bu milliyet politikası örneğin; gazetelerin yayınlanmasında, radyo yayınlarında, belli azınlık dillerinde, okul müfredatının hazırlanmasında ve her milliyet için tören günleri hazırlanmasında açıklanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Türk topluluklarını ilgilendiren en önemli yenilik, Özbekçede “Yulduz (Yıldız)” ve Türkmencede “Gorash (kavga)” adlı haftalık gazetelerin kurulmasıydı. Ayrıca Özbekçe yazılmış ve Sovyetler Birliği’nden ithal edilmiş ders kitapları Özbek öğrencilerin eğitiminde kullanıldı. Özellikle tarih ders kitaplarında Ali Şir Nevai ve Babür gibi şahsiyetler mazinin kahramanları olarak yüceltildi. Artmakta olan Özbeklik ve Türkmenlik bilincine etnik temelli militan örgütlerin kurulması eşlik etti. Afgan ordusunun gittikçe etkisiz olduğunun ortaya çıkması ve derin bir şekilde kitlesel askerden kaçışlardan etkilenmesine karşı Afgan hükümeti 1980’lerin ortasından itibaren etnik temelli milis örgütler kurulmasını teşvik etti.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu etnik milis örgütlerinin kurulmasındaki hükümet desteği, etnik ağların kurulmasında ve bölgeler üstü örgütsel yapıların azlığının üstesinden gelinmesi yolunda büyük bir adımdı. Bu milis örgütlerle birlikte belli etnik kategoriler ilk defa örgütsel bir temele sahip oluyorlardı. Bu temel, kategorilerin üyelerinin siyasi ve askeri düzeylerde etnik bir grup olarak hareket etmelerini sağladı. Bunlardan en meşhur ve güçlü olan Cavzcan milisleriydi. Bu örgüt, militanlarını bilhassa Özbekler arasından seçiyordu ve Raşit Dostum tarafından yönetiliyordu. Cavzcan milisleri, kendisini en çok destekleyen Kuzey Afganistan’daki toplulukların güvenliğini garanti etti. Ayrıca Afgan hükümeti Cavzcan milislerinin Güney ve Doğu Afganistan’a, mesela Peştuların çoğunlukta oldukları bölgelere akınlar yapmalarını teşvik ediyordu. Bu akınlar Özbek ve Peştuların arasındaki etnik gerilimlerin yükselişine sebep oldu. 1989’da Kızılordu’nun geri çekilmesinden sonra Afgan hükümetinin ayakta kalması, temelde milis örgütlere bağlıydı. 1990’ların başlarında Özbek Cavzcan milis örgütü Kuzey Afganistan’ın birçok bölümünü kontrol altında tutuyordu ve Afgan hükümetinin en güçlü askeri destekçisiydi.</p>
<h3><strong>B. Direniş Hiziplerinin Türk Nüfusuna Olan İlgisinin Azlığı</strong></h3>
<p>Hükümetin Cavzcan milis örgütüyle başarı kazanmasının sebebi, mücahit direniş gruplarının başarısızlığı veya Kuzey Afganistan’daki Türk topraklarında kendilerine bir başlangıç noktası oluşturmak arzusunda olmamalarıydı. Direniş hiziplerinin ilgisizliğinin temel sebebi olarak yukarıda da zikredilen Kuzey Afganistan’daki coğrafi dezavantajlar gösterilebilir. Hindikuş dağları Kuzey Afganistan’da aşılması zor bir engel teşkil etmekteydi. Kuzey Afganistan’da bir direniş grubunu finanse etmek, Afganistan’ın başka bir yerine göre daha pahalı olmaktaydı. Bu değerlendirmelerden sonra İran ve Pakistan’dan Kuzey Afganistan’a giden tedarik yollarının uzun ve tehlikeli olması ve geçiş ücreti talep eden birçok direniş hizbinin sahasından geçme zorunluluğu, kayda değer hususlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Komünist rejime ve Sovyet işgalcilere karşı mücahit direnişini ortaya çıkaran İran ve Pakistan, etnik çatışma potansiyelini, aynı zamanda farklı din ve dil motiflerine sahip direniş hizipleri oluşturmakta kullandılar. Direniş hizipleri için 1980’in sonlarına kadar bu ayrılıkçı motifleri kabul etmek zor olmuştur. İran, Afganistan’ın merkezindeki Hazaracat’ta yoğunlukta olan ve 1980’de Hizb-i Vahdet grubu şemsiyesi altında birleşen Şiileri desteklemekteydi. Yedi Sünni hizbin merkezi ise Peşaver’de bulunuyordu. Pakistan, geçmişteki “Büyük Peştuistan” sorununa karşı direnişi küçük parçalara ayırarak bu direniş hiziplerinin tek bir “Peştu hizbi” adı altında birleşmesini önledi.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bunu yaparken hizip liderleri arasındaki düşmanlığı da göz önüne alarak; dini, siyasi, kabilevi ve etnik faktörlerden yararlandı. Zira Pakistan’daki Afgan mültecilerinin çoğu Peştulardan müteşekkildi. En önemlileri, “Hizb-i İnkılap ve Hizb-i İslami” olan Pakistan’daki altı hizbin üyeleri ve başta gelenlerini Peştular oluşturmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> İstisna olarak, Cemiyet-i İslami hizbinde Tacikler yoğunluktaydı. İçinde Türklerin olduğu bir hizbin eksikliğinin sebebi, direnişin Batılı destekçilerinin Türklerin Kızılordu’daki Türk asıllı askerlerle işbirliği yapmasından ve savaşta taraf değiştirmelerinden korkmalarıydı.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bununla birlikte, Oliver Roy’un raporuna göre Hareket-i İnkılap’ın savaşın ilk yıllarında Kuzey Afganistan’daki Özbekler için önde gelen hizip olduğu söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Hareket-i İnkılap’ın, 1980’lerde, çalışmalarını ve mali harcamalarını Güney Afganistan’da yoğunlaştırması, Kuzey Afganistan’daki nüfuzunu Cemiyet-i İslami’ye kaptırmasına sebep olmuştur. Cemiyet-i İslami’nin 1980’lerde gittikçe Tacik profili kazanması, Cavzcan milis örgütünün Kuzey Afganistan’daki çıkışı ile aynı zamana rastlaması, bu hizbin Özbekler arasındaki desteğini kaybetmesine sebep oldu. Küçük ve dağılmış bir hizip olan Hareket-i İslami, Şii ve şehir merkezliydi. Bu hizip daima çok miktarda Türkün üyesi olduğu tek direniş hizbiydi. Hareket-i İslami’nin erkanı Kızılbaş denen küçük etnik grubun üyesiydiler. Kızılbaşlar; Şii, Farsça konuşan, şehirli insanlardı. Bunlar kendilerinin İran’ın kuzeybatısında, Azerbaycan’ın tarihi bölgesindeki çeşitli Türk kabilelerinden geldiklerine inanıyorlardı.</p>
<p>İdeolojik karşıtlık, siyasi partilerin çıkarları yoluyla yok edilmişti. Aralıksız savaş geçmişi karşısında Afgan halkı, temel olarak güvenlik sorununda yoğunlaştı ve bu güvenliğin hükümet tarafından mı yoksa direniş hizipleri tarafından mı sağlandığı onlar için çok da önemli değildi. Birçok sebepten dolayı direniş hizipleri Türklere çok az ilgi gösterirken, Afgan hükümeti Özbeklerin ve Türkmenlerin kimlik bilinçlerini artırdı ve Afganistan’ın Türk nüfusunun -bilhassa Özbeklerin- örgütsel belkemiği olarak Cavzcan milisleri örgütünün kurulmasını sağladı.</p>
<h2><span><strong>3. Dostum’un Özbek Krallığı</strong></span></h2>
<p>1992’den itibaren en büyük dört etnik kategori, en büyük 4 savaş hizbi tarafından temsil edildi. Tacikler Cemiyet-i İslami tarafından; Hazaralar Hizbi Vahdet tarafından; Peştular Hizb-i İslami tarafından (1994’ten itibaren Taliban tarafından) ve Özbekler Cümbüş-i Milli tarafından temsil ediliyordu. Cümbüş-i Milli, Cavzcan milisleri örgütünün halefiydi ve 1992’de komünist rejimin yıkılışından sonra kurulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>1992-1994 arasında bu dört savaş hizbi, Kabil üzerinde kontrolü ele geçirmek için yıkıcı bir mücadeleye girişirken Afganistan, etnik hatlar boyunca çeşitli askeri liderlerce yönetilen küçük krallıklara bölündü. Cümbüş-i Milli’nin Özbek lideri Raşit Dostum’un 1997’ye değin en güçlü askeri lider olduğu düşünülebilir. Krallığı, batıda Maimanah’tan doğuda Şirhanbadar’a kadar tüm Kuzey Afganistan’ın ovalarını kapsıyordu. Dostum’un gücü, böl ve yönet (divide et impera) prensibine dayanıyordu. Böylece gücünü tüm iller üzerinde kendi başına hareket eden komutanlara dağıttı. Birkaç yıl için bu güç dengesi başarılı olurken, görüleceği gibi bu, nihayetinde Dostum’un imparatorluğunun çöküşüne sebep oldu.</p>
<p>1990’larda tüm Afganistan’da hükümet yapılarının çökmesine rağmen, Kuzey Afganistan’da yönetim sağlam kaldı. Dostum, Sovyet sisteminde eğitilmiş bürokratların, hükümetteki pozisyonlarında kalmalarını sağladı. Bunun sonucunda Kuzey Afganistan, ülkede az veya çok işleyen bir yönetimin bulunduğu tek bölgeydi. Dostum iyi düzenlenmiş bir kamu hayatı için temeller koysa da sert bir yönetim gösterdi. Gaddarlığıyla ün yapmıştı.</p>
<p>Dostum, kendi dışişleri bakanlığını kurdu, pasaport çıkarttı, kendi havayolunu kurdu (Balk havayollarını) ve kendi Afgan parasını bastı. Bunlar onun kurduğu özerk krallığı ifade ediyordu. İran, Suudi Arabistan, Pakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya ve Türkiye; Dostum’un ikametgahı olan Mezar-ı Şerif’te konsolosluk bile açtılar. Yabancı ülkelerin Dostum’un krallığına olan ilgisi Dostum’un askeri, ekonomik ve siyasi gücünü yansıtıyordu. O günlerde Afganistan’ın en büyük askeri gücü emrinde olan Dostum, Şibergan’da yeni keşfedilmiş petrol ve gaz yataklarını kontrol ediyordu. BDT için Dostum, politikasında İslami referanslara karşı gevşekliği ve hatta onları hafife alması nedeniyle çok büyük önem taşıyordu. Orta Asya devletleri, Dostum’un krallığını, kendi cumhuriyetleri ile Güney Asya’daki İslamcı militanlar arasında bir siper olarak görüyorlardı. Özbekistan, Dostum’un krallığına elektrik sağlayan ve askeri yardımda bulunan başlıca donördü. Barnet Rubin, süregelen savaş nedeniyle Kuzey Afganistan’ın, Afganistan’ın diğer bölgeleriyle olan ekonomik ilişkileri ortadan kalkarken, Özbekistan ekonomisiyle bütünleştiğine işaret etmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Dostum’un krallığına duyduğu aşırı ilgiden bahsetmek gerekir. Türk hükümeti ve Dostum arasında gelişen olumlu diplomatik ilişkiler, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra Türk hükümetinin Orta Asya ile olan bağlarını güçlendirmek için sergilediği çeşitli çabalardan biri olarak görülmelidir.</p>
<p>Eski Sovyetler Birliği’nde, bağımsız devletlerin kurulmasından etkilenen Dostum, zaman zaman Afganistan’dan ayrılma düşüncesiyle hareket etti. Düşman savaş hizipleriyle yapılan görüşmelerde Dostum, Özbek ve Türkmenlerin siyasi çıkarlarının geleceğin Afganistanın’ın politik yapısında yer almaması halinde, Kuzey Afganistan’ın ayrılma ihtimalini sık sık vurguladı. Dostum’un yönetiminin Özbek karakteri, Cümbüş-i Milli’nin liderlik yapısı tarafından yansıtılıyordu. Cümbüş-i Milli’nin merkezi karar organı olan Kuzey Afganistan Yüksek Mahkemesi altı Özbek, bir Türkmen ve bir dini liderden müteşekkildi. İkinci en önemli şura olan Kuzeyin en büyük şurasının (Şuray-i Ali Sefehat-i Şimal) otuz altı üyesinin on dördü Özbek, dördü Türkmendi.</p>
<p>1992-1997 yılları arasında Kuzey Afganistan’ın Dostum’un idaresi altındaki özerkliği tartışmasız bir şekilde Özbeklerin etnik kimlik bilinçlerini güçlendirdi. Dostum, geçmiş yıllarda Afgan hükümeti üzerinde sadece sınırlı bir etkisi olan Özbeklerin yeni siyasi taleplerini simgeliyordu. Ayrıca, Dostum’un duruma göre Pan-Türk ve katı bir Özbek milliyetçiliği arasında zikzak çizdiği dikkate alınmalıdır. Böylece Dostum sadece Özbekleri seferber etmeye çalışmadı, aynı zamanda diğer Türkleri politikası için kullanmayı amaçladı.</p>
<p>Bununla birlikte, Dostum, “Büyük Özbekistan” düşüncesine şiddetle karşı çıkıyordu. Çünkü bu seçenek onun politik bağımsızlığının sonu ve Özbekistan hükümetinin yönetimi altında bir ast olması manasına gelecekti. Dostum, her devletin kendi ordusunu devam ettirmek ve yabancı devletlerle diplomatik ilişkiler kurmak için Afgan Konfederasyonu’ndan ayrılmasına izin veren, serbest bir devletler konfederasyonu düşüncesini destekliyordu.</p>
<p>Dostum’un amacı Afgan Özbeklerinin merkezi hükümetten tam anlamıyla bağımsız olmalarıydı. Aslında Dostum, iktidarını başkalarıyla paylaşmaya istekli değildi. Ancak bütün ülke üzerinde sadece kendisi için iktidar talep etmeyecek kadar da ihtiyatlıydı. Dostum birçok defa Peştu olmayanların Afganistan’ı yönetmelerine izin verilmeyeceğini vurguladı. Kabil’in kontrolü için yapılan yıkıcı savaşta Dostum’un dikkat çekmemeye çalışmasının nedeni bu değerlendirmedir. O, savaş halindeki tarafları değiştirdi. Amacı kaybetmekte olan hizbi güçlendirmek ve kesin bir galibin ortaya çıkmasını önlemekti. Ne var ki bu strateji Kuzey Afganistan’daki savaş etkinliklerini önlemede başarısız oldu. 1994’te Kunduz’da ve Faryab’da Cemiyet-i İslami ile Dostum’un savaşçıları arasında çatışmalar meydana geldi.</p>
<h2><span><strong>4. Özbek İktidarının Gerileyişi</strong></span></h2>
<p>Taliban’ın (dindar öğrenciler) ortaya çıkışı ve daha sonra hızla yayılışı Afganistan’da siyasi bir değişim olduğunu gösteriyordu. 1996’da Kabil’in Taliban tarafından ele geçirilmesi ve onların kuzeye doğru ilerlemeleri, eski rakiplerin siyasi bir ittifak kurmalarına yol açtı. Yani Özbek Cümbüş-i Milli, Hazar Hizb-i Vahdet ve Tacik Cemiyet-i İslami, Kuzey ittifakı denen bir birlik oluşturdular. 1997’de Taliban’ın ilerleyişi, bu ittifakın çöküşünü hızlandırdı. Bunun sebebi, Batı Afgan savaşında, Faryab vilayeti sınırında Özbek askerlerini kumanda eden Özbek Malik Pehlivan’ın taraf değiştirmesi ve Taliban’ala ittifak kurmasıydı. Çünkü Malik Pehlivan, Dostum’un, kardeşi Resul Pehlivan ve dostu Mevlevi Abdurrahman Hakkani’yi öldürtmüş olduğundan şüpheleniyordu. İddialara göre Taliban, Melik Pehlivan’a kendi iktidarlarında Dışişleri bakanlığını teklif etmişti. Bununla birlikte Taliban Mezar-ı Şerif’e doğru ilerlerken Dostum, Özbekistan üzerinden Türkiye’ye kaçmıştı.</p>
<p>Taliban, 24 Mayıs 1997’de Mezar-ı Şerif’i ele geçirdikten sonra tablo, 29 Mayıs’ta tersine döndü. Mezar-ı Şerif’in Özbek ve Hazara nüfusu Taliban’a isyan ettiler ve Malik Pehlivan savaşçılarıyla birlikte yine taraf değiştirdi. Özbek ve Hazara birleşik güçleri binlerce Taliban’ı katletti ve geri kalan Taliban güçleri Kuzey Afganistan’dan püskürtüldü. Taliban, yenilmiş olsa da, bu olay Kuzey ittifakının zayıf ve parçalanmış olduğunu gösterdi. Askeri açıdan güçlü olan Cümbüş-i Milli’nin liderlik pozisyonu bile boş kalmıştı. Müteakip aylar esnasında Dostum tekrar Kuzey Afganistan’a girdi ve rakibi Malik Pehlivan’ı kovdu. Malik İran’a kaçtı. Bununla birlikte Dostum’un konumu zayıfladı. 1998 yazında, Taliban Kuzey Afganistan’ı ele geçirmek için ikinci bir girişimde bulundu. Bu sefer Kuzey İttifakı Taliban’a karşı koyma becerisi gösteremedi. Badahşan bunun istisnasıydı. Burada Tacikler çoğunluk taydı ve burası Cemiyet-i İslami tarafından yönetiliyordu. Birkaç gün içinde Taliban bütün Kuzey Afganistan’ı ele geçirebilmişti. Dostum tekrar Türkiye’ye kaçtı. Taliban Mezar-ı Şerif’te binlerce Hazara ve Şii sivili katlederek bir önceki yıl uğradığı bozgunun öcünü almıştı. Taliban Kuzey Afganistan’da ilerlediği sırada verimli arazilerin el değiştirmesi de bahsedilmesi gereken bir noktadır. Uluslararası Af Örgütü, Taliban’ın, Peştu olmayanların mülklerini, yıllar önce bölgeden kovulduğunu iddia eden Peştulara verdiğini bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<h2><span><strong>Sonuç</strong></span></h2>
<p>1992’de Moskova’nın son kuklası Necibullah’ın devrilmesine kadar, Afgan savaşı genellikle Soğuk Savaş terimleriyle komünistlerle İslamcı özgürlük savaşçıları arasında bir çatışma olarak tanımlandı. 1992’den itibaren etnisite bariz bir şekilde Afganistan’da çok önemli bir rol oynadı. Çünkü her savaş hizbi etnik bir kategorinin üyeleriyle ilişkiliydi. Neredeyse 1979’da Afgan Savaşı’nın başlamasından itibaren, etnisite, savaş hiziplerinin asker toplamasında yapısal rol oynamıştır. Pakistan ve onun Batılı ve İslam müttefikleri, Peştulara öncelik verirken, İran Şii Hazaraları destekledi. Afgan hükümeti ise öncelikli olarak Özbek ve Türkmenler üzerinde yoğunlaştı. Afgan hükümeti Cavzcan milis örgütü ile genel olarak Türkler, özelde ise Özbekler için örgütsel bir platform oluşturdu. Cavzcan örgütü uygulaması, Afgan hükümetinin “milliyetler politikası” ile uyum gösteriyordu. Afgan hükümeti, Özbek ve Türkmenlerin kendi dillerinde kitle iletişim araçları kurarak Özbek ve Türkmen kültürlerini öne çıkardı ve Özbekçe ve Türkmenceyi milli dillerden kabul ederek başarılı bir şekilde her iki etnik kategorinin üyelerinin kimlik bilinçlerini arttırdı.</p>
<p>1992’de Afgan hükümetinin çöküşü esnasında, Cavzcan milis örgütünün tartışmasız lideri olan Raşit Dostum ve Cavzcan’ın halefi olan örgüt Cümbüş-i Milli, Kuzey Afganistan’da bir Özbek krallığı kurdu. Bu Özbek krallığı, 1990’ların ilk yarısında gelişti ve özerk yarı devlet statüsü kazandı. Özbek liderliği için yapılan dahili kavgalar ve 1998’de Kuzey Afganistan’ın Taliban tarafından ele geçirilişi Özbeklerin başına buyrukluğuna son verdi.</p>
<p>11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar doğrudan doğruya Afganistan’a suçlamaları ima etti. Amerikan bombardımanı, Taliban’ın yerinden edilmesine ve 2001 baharında Kuzey İttifakı’nın canlanmasına yol açtı. Bu politik ve askeri değişiklikler, Özbek lider Raşit Dostum’u yeniden güçlü hale getirdi. 2001 Kasımı’ndan beri Mezar-ı Şerif onun kontrolü altındadır ve o Kuzey Afganistan düzlükleri üzerindeki iktidarını genişletmeye çalışıyor.</p>
<p>Uluslararası topluluk tarafından başlatılan bütün barış girişimleri, Afgan savaşının etnik boyutunun altını çiziyor. Buna örnek olarak Birleşmiş Milletlerin tüm etnik grupları içeren bir siyasi koalisyon inşa etme çabalarını gösterebiliriz. Gelecek, belli etnik gruplar adına ortaya konan taleplerin nasıl uzlaştırılacağım gösterecek. Genel olarak iki etnik talep biçimini birbirinden ayırabiliriz:</p>
<p>Bir tarafta kültürel özerklik, özellikle dillerin resmi olarak tanınması talep edilmekte. Birçok kuzey eyaletindeki resmi diller içinde Özbekçe ve Türkmence mevkiinin yükseltilmesi, bu etnik grupların kültürel miraslarını yaşatmalarını sağlayacaktır. Diğer tarafta ise savaş ağaları sahip oldukları etnik grup adına, ellerindeki alanların bütün olarak siyasi ve askeri özerkliğinden; federalist yaklaşımlardan hareket ederek milli hükümette bakanlık ve kamu kurumlarından uygun bir pay almaya kadar talepleri içeren güç paylaşımı anlaşmalarını teşvik ediyorlar.</p>
<p>Barış sürecine meydan okuyan temel olgu, çeşitli savaş ağalarının siyasi istekleriyle başa çıkmak olacak. Çünkü bu istekler yeni kanlı çatışmaların ortaya çıkması ihtimaline işaret ediyor. Kuzey Afganistan’da çözülmemiş ciddi bir problem de arazi sahipliği meselesi. Arazi son 100 yıl içinde iktidarı elinde bulunduran tarafa göre, Özbek ve Peştu malikler arasında birçok kere el değiştirdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Conrad SCHETTER</strong></span></a>
</p><p>Bonn Üniversitesi Kalkınma Araştırmaları Merkezi /Almanya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 717-722</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Amnesty International: Afghanistan: The Human Rights of Minorities (ReportASA, 11\14\1999; November 1999).</span></div>
<div><span>♦ Arnold, Anthony (1985): “Afghanistan. The Soviet invasion in Perspective”, Revised and Enlarged edition. Stanford: [1982]: Hoover Press.</span></div>
<div><span>♦ Bhattacharay, Sauri P. (1984): “Soviet Nationality Policy in Afghanistan”, Asian Affairs 15 (2): 125-137.</span></div>
<div><span>♦ Böhning, Walter (1993): “Afghaniche Teppiche mit Kriegsmotiven”, Wiesloch: Edition Saladin.</span></div>
<div><span>♦ Broxup, Marie (1983): “Afghanistan Update”, Central Asian Survey 2: 139-148.</span></div>
<div><span>♦ Centlivres, Pierre (1990): “La nouvelle Çarte Ethnique de l’ Afghanistan” Les Nouvelles d’Afghanistan 47: 4-11.</span></div>
<div><span>♦ Dorronsoro, Gilles & Lobato, Chantal (1989): “The Militia in Afghanistan”, Central Asian Survey 8 (4): 95-108.</span></div>
<div><span>♦ Franz, Erhard (1988): “Turkstammige Afghanistanflüchlinge in der Türkei”, Paul Bucherer- Dietschi yay.: Neue Beitrage zur Afganistanforschung, Vortrage auf der 7. Arbeitstagung der Arbeitsmeinsachaft Afghanistan in Eichstatt. 13 /14 November 1887, Liestal: 67-69 (Schriftenreihe der Stiftung Bibliotheca Afghanica 6).</span></div>
<div><span>♦ Giustozzi, Antonio (2000), “War Politics and Society in Afghanistan 1978-1992”, London: Hurst.</span></div>
<div><span>♦ Grilz, Almerico (1987): “Afghanistan: The Guerilla is Changing”: Military Technology 6: 76-86.</span></div>
<div><span>♦ Janata, Alfred (1981): “Notizen zur Bevölkerungskarte Afghanistan”: Afganistan Journal 8 (3): 940.</span></div>
<div><span>♦ Janata, Alfred (1990): “Afghanistan: The Ethnic Dimension”: Ewan W. Anderson&Nancy Hatch Dupree (yay): The Cultural Basis of Afghan Nationalism. Oxford: 60-70.</span></div>
<div><span>♦ Mecruh, Seyyid Bahaüddin&Elmi, Seyyid Muhammed Yusuf (yay.) (1986): “The Sovietaziation of Afghanistan”. Peçaver: Printing Corporation of Frontier Limited.</span></div>
<div><span>♦ Nebi, Eden, (1980), “The Ethnic Factor in Soviet-Afghan Relations”, Asian Survey 20 (3): 237-256.</span></div>
<div><span>♦ Nebi, Eden (1983): “The Afghan Resistance Movement”, Ralph H. Magnus (yay.): “Afghan Alternatives, Issues, Options and Policies”. New Brunswick: 59-81.</span></div>
<div><span>♦ Pohly, Michael (1992): Krieg und Widerstand in Afghanistan, Ursachen, Varlauf und Folgen seit 1978. Berlin: Das Arabische Buch (Studien zum Modernen islamischen Orient 6).</span></div>
<div><span>♦ Pstrusinska, Jadwiga (1990): “Afghanistan 1989 in Socialingustic”, London, (Central Asia Survey Incidental Paper Series 7).</span></div>
<div><span>♦ Roy, Olivier (1986), Islam and Resistance in Afghanistan. Cambridge: Cambridge Press.</span></div>
<div><span>♦ Roy, Olivier (1994): “The New Political Elite of Afghanistan”, Myron Weiner&Ali Banuazizi (yay.): “The Politic of Social Transformation in Afghanistan, Iran and Pakistan”. Syracuse: 72-100.</span></div>
<div><span>♦ Rubin, Barnett. R. (1995): “The Fragmentation of Afghanistan”. Michigan.</span></div>
<div><span>♦ Sliwinski, Marek (1988): “Évaluation des Conséquences Humaines, Sociales et Écologiques de la Guerre en Afghanistan”, La lettre du Bureau International Afghanistan (BIA), Paris.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Franz, Erhard (1988):, “Turkstämmige Afghanistanflüchlinge in der Türkei”, Paul Bucherer-Dietschi yay.: Neue Beitrage zur Afganistanforschung, Vortrage auf der 7. Arbeitstagung der Arbeitsmeinsachaft Afghanistan in Eichstätt. 13 /14 November 1887, Liestal: 67-69 (Schriftenreihe der Stiftung Bibliotheca Afghanica 6).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Janata, Alfred (1981): “Notizen zur Bevölkerungskarte Afghanistans”, Afghanistan Journal 8 (3): 940 Sliwinski, Marek (1988):” Évaluation des conséquences humains, sociales et écologiques de la guerre en Afghanistan”, La lettre du Bureau International Afghanistan (BIA) Paris.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Pohly, Michael (1992): Krieg und Widerstand in Afghanistan, Ursachen, Varlauf und Folgen seit 1978. Berlin: Das Arabische Buch (Studien zum Modernen islamischen Orient 6).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Janata, Alfred (1990): “Afghanistan: The Ethnic Dimension”: Ewan W. Anderson&Nancy Hatch Dupree (yay.): The Cultural Basis of Afghan Nationalism. Oxford: 60-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Centlivres, Pierre (1990): “La nouvelle carte ethnique de l’Afghanistan”. Les Nouvelles d’Afghanistan içinde, 47: 4-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Böhning, Walter (1993): “Afghaniche Teppiche mit Kriegsmotiven”, Wiesloch: Edition Saladin.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Arnold, Anthony (1985): “Afghanistan. The Soviet invasion in Perspective”, Revised and Enlarged edition. Stanford: [1982]: Hoover Press; Mecruh, Seyyid Bahaüddin & Elmi, Seyyid Muhammed Yusuf (yay.) (1986): “The Sovietaziation of Afghanistan”. Peşaver: Printing Corporation of Frontier Limited.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Pstrusinska, Jadwiga (1990): “Afghanistan 1989 in Socialingustic Perspective”, London, (Central Asia Survey Incidental Paper Series 7).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Broxup, Marie (1983): “Afghanistan Update”, Central Asian Survey 2: 139-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Nebi, Eden, (1980), “The Ethnic Factor in Soviet-Afghan Relations”, Asian Survey 20 (3): 237-256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Nebi, Eden (1983): “The Afghan Resistance Movement”, Ralph H. Magnus (yay.): “Afghan Alternatives, Issues, Options and Policies”. New Brunswick: 59-81; Bhattacharay, Sauri P. (1984): “Soviet Nationality Policy in Afghanistan”, Asian Affairs içinde 15 (2): 125-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Dorronsoro, Gilles & Lobato, Chantal (1989): “The Militia in Afghanistan”, Central Asian Survey 8 (4): 95-108; Grilz, Almerico (1987): “ Afghanistan: The Guerilla is Changing, Military Technology 6: 76-86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Büyük Peştunistan Sorunu Afganistan Pakistan arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirledi. 1940’lardan 1970’lere kadar Afgan hükümetleri, Pakistan’ın batısındaki “Peştun kardeşler”ine ait olan çeşitli kabilevi bölgelerin Afganistan’a ait olduğunu iddia etmekteydiler. Afganistan hükümeti eski Ahmet Şah imparatorluğu’nun (1747-1773) “Daha büyük Afganistan” topraklarını kapsadığını iddia ettiler. Bu topraklar, en azından Indus’a kadar uzanan kabilevi Peştun bölgelerini içermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Roy, Olivier (1994): “The New Political Elite of Afghanistan”, Myron Weiner & Ali Banuazizi (yay.): “The Politic of Social Transformation in Afghanistan, Iran and Pakistan”. Syracuse: 72-100; Rubin, Barnett. R. (1995): “The Fragmentation of Afghanistan”. Michigan.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Afgan Savaşının başlangıcında, Sovyetler Birliği Afgan toplumunda destek kazanmak için çoğunlukla Türklerden oluşan birlikleri, Asyalı sıfatını göstermek için gönderdi. Aslında, bir dostluk ortaya çıktı ama başka bir şekilde: Birçok Sovyet askeri firar etti, taraf değiştirdi ve Afgan direnişiyle dostluk kurdular.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Roy, Olivier (1986), Islam and Resistance in Afghanistan. Cambridge: Cambridge Press.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Giustozzi, Antonio (2000), “War Politics and Society in Afghanistan 1978-1992”, London: Hurst.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkler-ve-afgan-savasi-1979-2001.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Amnesty International, (ReportASA, 11 \14\1999; November 1999): Afghanistan: The Human Rights of Minorities.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batı Moğolistan’ın Göçebe Kazakları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bati-mogolistanin-goecebe-kazaklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bati-mogolistanin-goecebe-kazaklari</guid>
<description><![CDATA[ Batı Moğolistan’ın Göçebe Kazakları
Batı Moğolistan’daki Hovd kentinden kuzeye bakıldığında Altay dağlarının heybetli buzulları parlak gün ışığında gözleri kamaştırır. Bu dağlar arasındaki vadilerde küçük Kazak aulları (obaları), pek de uzak olmayan (yaylalara) çıkarlar ve güz yağmurları soğuğa kestiğinde, kışlık evlerine geri dönerler. Baharın ilk günleri ve koyunların kuzulama mevsimi yaklaştığında, göçebeler sürülerini ve denklerini toplarlar ve yağmur suyuyla yıkanmış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6849e3daf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batı, Moğolistan’ın, Göçebe, Kazakları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Kazaklar-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html">Batı Moğolistan’ın Göçebe Kazakları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Jeannine Davis KIMBALL</strong></span></a>
</p><p>Batı Moğolistan’daki Hovd kentinden kuzeye bakıldığında Altay dağlarının heybetli buzulları parlak gün ışığında gözleri kamaştırır. Bu dağlar arasındaki vadilerde küçük Kazak aulları (obaları), pek de uzak olmayan (yaylalara) çıkarlar ve güz yağmurları soğuğa kestiğinde, kışlık evlerine geri dönerler. Baharın ilk günleri ve koyunların kuzulama mevsimi yaklaştığında, göçebeler sürülerini ve denklerini toplarlar ve yağmur suyuyla yıkanmış temiz ve sıcak bahar meralarına göç ederler. Yeşil çimenlerin renginin solması yazın habercisidir ve bu göçebeler, Bayan Ölgey “Aymak”ında (oymağı) Çağatay nehrinin yakınlarındaki yüksek platolarda bulunan yeşil meraları ilk keşfettiklerinden bu yana neredeyse iki yüzyılı aşkın bir zamandır bildikleri bu yaylalara bir kez daha geri dönerler…<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<h3><span><strong>Bayan Ölgey Aymakı (Oymağı)</strong></span></h3>
<p>Moğolistan’ın uzak kuzeybatısındaki Altay dağları boyunca uzanan ve idari bir bölge olan Bayan Ölgey ‘Aymak’ı, 45.800 kilometre kare yüzölçümüne sahip bir alandır ve Moğolistan Kazaklarına ev sahipliği yapar.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Resmi olarak 1940’da sınırları belirlenen bölgenin başkenti Ölgey’dir ve Ulanbatur’un yaklaşık 1700 kilometre batısında uzanır ve denizden yüksekliği 6.000 fiti geçer (1.850 metre) Moğolistan’ın olduğu kadar bu bölgenin de en yüksek noktası; Moğolistan, Rusya ve Çin sınırının kesiştiği bölgede bulunan ve Tavan Bogd (Beş Tanrı) olarak bilinen zirvelerdir. Bayan Ölgey batıda Kazakistan, güneybatıda Çin ve kuzeybatıda da Rusya ile sınır komşusudur. Aymak (oymak) 13 “sum”a yani, idari bölgeye ayrılmıştır ve her “sum”un kendisine ait bir merkezi vardır. Bunlar çok küçük köylerden ibarettir ve esasında yazın, bölge sakinleri yaylalara çıktıkları için köyler bomboştur.</p>
<p>Özellikle Altay’ın yüksek sıra dağlarına yağan yağmur ve kar bakımından bölgede hüküm süren iklim özellikleri, bu yükseklikte hayvan yetiştirmeyi mümkün kılan temel unsurdur. Oymak boyunca en önemli yağışlar, esas olarak Mart ile Ağustos arasında yağmur olarak düşer. Tipik olarak böyle olmasına karşın, yağış rejimi bölgenin değişik noktalarında ufak tefek değişiklik gösterir. En yüksek yağış miktarı (metrekareye 300-400 mm), yüksekliğin en fazla olduğu kuzeybatıdaki noktalara düşer. Yağış miktarı oymağın güneyindeki düzlüklere doğru giderek azalır ve bölgenin geri kalan yerleri metrekareye 100-200 mm yağış alır. Hava sıcaklığı, kışın -20 ila yazın +20 santigrad derece arasında değişir. Kışın genellikle ayda 100 mm’den daha az yağış düşer ve yağışlar kar şeklindedir. Normalde bir kar fırtınasından sonra atlar meralara götürülür. Bu yolculuk sırasında atlar karı eşelerken, karın altında bulunan otlar ortaya çıkar ve böylece koyunlar ve diğer besi hayvanları bu otlarla beslenirler. Sürü için en büyük tehlike yoğun dondurucu bir kar örtüsünün oluşmasıdır. Bu durumda atlar, kar örtüsünü yararak geçemezler.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<h3><span><strong>Bayan Ölgey’de Günümüz Endüstrisi</strong></span></h3>
<p>Oymakta faaliyet gösteren önemli sanayi dalı, birkaç kaynaktan elde edilen birleşik enerji sektörüdür (18 milyon kilowat saat elektrik enerjisi ve 116 kilokalori termal enerji). Kömür madeni, Bayan Ölgey’nin yanındaki Uvs oymağında yaşayan Kazaklar tarafından işletilmektedir (192.000 ton kömür üretimi yapılmaktadır). Gıda sanayi kombinası, bir matbaa tesisi (5 milyon basılı kağıt üretiyor), bir yün yıkama tesisi (2.200 ton yün yıkama kapasitesine sahip), halı dokuma birimi (6.200 metrekare halı dokunuyor), volfram maden işleme fabrikası ve bir inşaat tröstü bölge sanayiini tamamlar. Sanayi sektöründe 2.400 kişinin (nüfusun yüzde 9.6’sı) istihdam ediliyor olmasına karşın, diğer imalat sektörlerinde 5.200 kişi (nüfusun yüzde 20.8’i) çalışıyor.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p><strong><span>Batı Moğolistan’da Kazakların</span></strong><span> Tarihi</span> <a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>1635 tarihinde Moğolistan’da, dört “orid”den (veya boy) meydana gelen Cungaryan Krallığı kuruldu. Kudretli hanların yönetimindeki Cungarlar, Moğolistan’da olduğu kadar, Cungar havzasında ve Çin’in batısından Kazakistan’ın güney steplerine akan İli nehri boyunca hakimiyetlerini korudular. 18. yüzyılda Mançuryalı kabilelerin sahneye çıkmasıyla Cungarların özenle korudukları huzur bozuldu. Kısa bir süre sonra Mançuryalılar, Moğolistan’ın batısından İli nehrine kadar uzanan otlak ve meraların hakimiyetini ele geçirdiler, bu arada Cungaryan Krallığı da yıkıldı.</p>
<p>18. yüzyıla kadar Kazaklar (Daha erken dönemlere ait literatürde Kırgız-Kazakları olarak geçiyorlar) dört “Cüz”e (ordaya veya boya) ayrılmışlardı. Küçük Cüz, sürülerini Kazakistan’ın güneyine, Büyük Cüz Kazakistan’ın orta bölgelerine, Orta Cüz da Kazakistan’ın kuzeybatı ve kuzeydoğusuna sürdü. Orta Cüz olan Kerey boyu,<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> sürülerini Zaysan gölü yakınlarında otlattıkları Kazakistan’ın doğusundaki Semipalatinsk’ten ayrıldılar ve önce Cengiz dağlarına, daha sonra da İli nehri vadisine ve Çin’in Sincan özerk bölgesinin kuzeybatısındaki Tarbagatay dağlarına göç ettiler. 1750’ye kadar Mançuryalılar, Kerey kabilesinin Sincan’dan Mançurya’ya sızmasını engellemek için Zaysan gölü ile İli nehri arasında askeri bir sınır çizdi. Buralarda sınır olmadığını ilan eden bu asi Orta Cüz grubu, Türkistan’ın kuzeyindeki Altay dağlarında göçebe hayatı yaşamaya başladı ve 1757’de Ablayhan’ın hakimiyeti altında Canabek’in liderliğinde Kerey boyu, Altay sıradağlarının arasındaki yüksek platolara göç ettiler.</p>
<p>1864 yılında Moğolistan ile Çin arasında sınır belirlendi ve böylece ilk kez Kazaklardan bir ulus doğdu. Çin Kazaklarından bir grup Cungaryan havzasına göç etti, başka gruplar, Urumçi’deki güney ve kuzey Tiyenşan dağlarına ve Gobi bölgesine, ötekilerse daha doğudaki Barkol ve Erenkabırga bölgesine göç etti. Çinli Kazaklar özgürlüğünü korudular, fakat meralardan yararlanma hakkı için vergi ödemek zorunda kaldılar. İki yıl sonra, 1866’da Pekin, Kuzey Türkistan’ın hakimiyetini ele geçiren Mançuryalılara yardım etmek üzere asker gönderdi.</p>
<p>Göçebeler için sorunu ağırlaştıran şey, Rus yayılmacılığı döneminde Çar’ın ordusunun üstün bir beceriyle, Mançuryalılar, Cungarlar, Naymanlar, Uygurlar ve Kazaklar arasında savaş kışkırtıcılığı yapması olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> 1881’de St. Petersburg’da Rus-Çin sınırının belirlendiği bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Kazaklar ikiye bölünmüş oldu, bunlardan bazıları Rusya’da kalmayı seçerken, bazıları da Çin’de kalmayı tercih etti. Bugün bu Kerey Kazaklarının torunları, Sincan’ın Tiyenşan dağlarında bulunan çok sayıda Kazak özerk bölgesinde yaşıyorlar. Fakat bir kısım Kazak, 1864 ila 1878 tarihleri arasında Cungar ve Uygur ayaklanmalarına katıldıkları için Sincan’dan başka yerlere zorla göç ettirildiler.</p>
<p>1830’larda Kazaklar kendilerine, toplam Kerey nüfusunun yaklaşık yarısını temsil eden ve alt- kabile (ana boylar birliğine bağlı bir boy) topluluğu olan Centekay ile Cadak boylarından dört lider seçtiler: Tapan, Kuken, Kulıbek ve Beycemı. Bu liderler, “tert orun” olarak bilinirler. Bu liderlerin, Kerey nüfusunun tamamını temsil ettiğinin farzedilmesine rağmen, liderler kendi boylarını kayırdılar, bu da huzursuzluk yarattı. Ayrıca bu durum bütün alt-kabilelerin (boyların) aksakalları arasındaki rekabeti derinleştirdi.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> 1880’lerin başlarında Kazakların Moğolistan’ın batısına göç etmeye başladıkları dönemde Kuken yaşayan tek “orun”du. Bu yıkıcı rekabete ek olarak, Moğolistan’a göçe sebep olan ikinci bir faktör daha vardı.</p>
<p>Bu faktör de, artan insan ve hayvan nüfusunu besleyecek toprak ve mera bulma sıkıntısıydı. Bazı kabileler, kış otlaklarıyla yazın çıkılan yaylalar arasında 200 ‘Şakirim’lik (uzaklık ölçüsü) bir mesafeyi katetmek zorunda kaldı ve buna rağmen hiçbir şekilde bahar veya güz otlağı bulamadılar. Bu dönemde Çin’den Moğolistan’daki yüksek Altay dağlarının kuzey yamaçlarına ilk Kazak göçü başladı. Aksakalların önderliğinde Kıbeş, Kocamcar, Samarkan (Bu son iki boyun, Cengiz Han’ın torunları olduğu söyleniyor), Cantekay, Karahas, Molke ve Şeruşi, Altay sıradağlarını geçerek yüksek Dayan gölü vadisine ulaştılar.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Kıbeş ve Samarkan aileleri Altay’ın kuzey eteklerinde yıl boyunca kaldılar. Kocamcar yaylası Sumdyayrik nehrine yakındır. Bu aileler Sagsay nehri ile Hovd nehrinin birleştiği bölgede kışı geçirdiler. Mançuryalıların belirlediği toprak vergisini ödemek istemedikleri için Kazakların mallarına üç kez el konuldu. Birçokları çıkan arbedede hayatını kaybetti ve göçebe ekonomisi bu olaylardan büyük zarar gördü. 1882 ila 1883 tarihlerinde Mançuryalılar Kazaklardan ya Sincan’a dönmelerini ya da vergilerini ödemelerini istedi. Şeruşi boyu, Mançuryalıları memnun etmek için 10.000 baş koyun ve keçi ve 1.000 baş da dana topladı. Cantekay boyu ise gerekli vergiyi veremediği için Mançuryalıların misillemesine maruz kaldı ve Mançuryalılar Kıbeş’in oğlu Aselbek’i öldürdüler. Fakat Moğolistan ile Çin arasındaki geçitlerin yoğun kar yağışı nedeniyle kapanması, sürülerin götürülmesini engellediği için Kazaklar Moğolistan’ın Altay dağlarında kalmaya mecbur oldular. Zamanla Mançurya’nın gücü azalırken, göçebe kalmakta direnen ve Mançuryalılardan zulüm görmüş olan Moğol göçebeleriyle birlikte Kazaklar da biraz huzura kavuştu.</p>
<p>Şimdi yüksek yaylalar için toprak vergisi ödeyen fakat Hovd nehri boyunca kışın daha sıcak iklimlere göç etmek isteyen Kazaklar, Moğol Uryanhayların meralarını taciz etmeye başladılar. Bundan dolayı 1882 ila 1883 tarihleri arasında Kazaklar Mançurya hükümetine başvurarak, Bayan Ölgey’de kendileri için toprak talep ettiler ve bu talepleri yönetimce karşılandı. 1903 yılına kadar Kazaklar, Sagsay ve Deluun ‘sum’larına (köylerine) kadar yayıldılar. Moğol Uryanhaylarla Kazaklar arasında başlayan çekişme aralıksız sürdü. Topraklarını genişletmek için Kazak aksakallıları, Mançuryalılara, hediyeler ve zengin Uryanhaylıların hayvanlarına yem verdiler. Moğolistan’a gelmelerinden otuz yıl sonra Kazaklar, artık Bayan Ölgey oymağında yıl boyunca yaşıyorlardı, kışı Hovd nehri kıyılarında geçiriyor ve yazın da yüksek yaylalara çıkmayı tercih ediyorlardı. Bugün ahalinin çoğunluğu Hovd kenti (Hovd oymağı, Bayan Ölgey’nin hemen güneyinde) civarındaki bölgelere taşındılar, Bayan Ölgey’de yalnızca pek az Uryanhay ile Tuvan Moğolu kaldı.</p>
<p>1990’da Moğolistan’daki Kazak nüfusu 112.000 kişi olarak saptandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Bayan Ölgey’deki binlerce Kazak Kazakistan’a göç etti, fakat bazısı sonra Moğolistan’a geri döndü.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Moğolistan’ın Haziran 2000 yılındaki tahmini nüfusuna dayanarak ve Kazakların toplam nüfusun yüzde 4’ünü oluşturduğu gözönüne alınarak, bugün Kazakların nüfusunun 106.000 civarında olduğu bulunur. Bunlardan çoğunluğu da hala Bayan Ölgey’de göçebe hayatı sürdürmektedir.</p>
<p><span><strong>Göçebe Ekonomisi </strong></span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn11" name="_ednref11"> [</a><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn11" name="_ednref11">1</a><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn11" name="_ednref11">1]</a></p>
<p>Bayan Ölgey’de yaşayan Kazakların ekonomisi daima yoğun olarak, başta koyun, keçi, at, deve ve yüksekliğin daha fazla olduğu yörelerde Tibet sığırı olmak üzere hayvan yetiştiriciliğine dayanır. Ticaret için pazara ulaşma imkanının daima kısıtlı olması sebebiyle bu göçebeler hemen hemen tamamen, besi hayvanlarına dayanan kendi kendine yeterli bir hayat tarzı kurmuşlardır.</p>
<p>Bol yemin bulunduğu yaz ve bahar aylarında koyunlar bir günde birden fazla sağılabilir; bu hayvanlar yüksek proteinli gıda sağlamalarının yanında et, kalpaklar için yün, palto için kürk ve elbise yapımında kullanılmak üzere ip sağlarlar. Daima binek hayvanı olarak beslenen atlar asla yük taşımak üzere kullanılmazlar. Atların sütü kımız yapmakta kullanılır ve ara sıra da özel günlerde ritüel yiyeceği olarak bu atlar kesilerek etleri pişirilir. Tibet sığırlarının yük hayvanı olarak kullanılmasına rağmen sütünden de faydalanılır. Daima yük hayvanı olarak kullanılan develer, bir meradan diğerine göç edilirken sökülen yurtları (çadırları) ve diğer erzakları taşırlar. Yazın başlangıcında, develer, bu hayvanları şiddetli kış soğuklarından koruyan uzun tüylerini dökmeye başlarlar. Bu dönemde bu hayvanlar ağıla kapatılır, tüyler ağılın zemininde birikir ve daha sonra bu tüyler elle toplanır.</p>
<p>Kartallarla,<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> tuzaklar kurarak ve tüfeklerle avlanmak, Kazaklara bir yan gelir sağlar. Bir kartalı ava yardımcı olmak için eğitmek aşırı pahalı ve zaman tüketici bir meşgaledir ve çok çalışmayı ve hünerli olmayı gerektirir. Bu yüzden de iyi bir avcı kartalın değeri 200 koyuna eşdeğerdir. Kazaklar gıda için kuşları ve tavşanları; kürkleri için de tilki, samur, dağ sıçanı ve kurtları avlarlar. Bu hayvanların kürkleri Çinlilere satılır. Kazaklar yirminci yüzyılın başlarında, Rusların dağ sıçanlarının kürklerine yönelik yoğun ilgisi yüzünden bu hayvanları avlamaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Kürk ticaretinden elde edilen gelir, Mançuryalılara ve Urahalılara toprak vergisini ödemekte kullanılır. Aslında bu vergi esas olarak evcil hayvanlarla ödenir. Örneğin 20. yüzyılın başlangıcında tek bir yıl Kazaklar, toprak vergisi olarak 1.000 at vermişlerdir. Buna ek olarak, Kazakların kışın ikamet ettiği bölgelerle yazın çıktığı yaylalar arasındaki güzergah üzerinde Mançuryalıların kurduğu çok sayıda barakada (resmi görevlilerin bulunduğu gişe), Kazaklardan at ve deve başına belli bir geçiş ücreti de alınır. Ayrıca kışın Kazakların, oymaktaki resmi görevlilere etinden vermek üzere koyunları kesmeleri gerekir: En yüksek mevkideki yetkili (200 koyun ve 10 dana aldığı söyleniyor) en çok, daha alt kademelerdekiler ise gittikçe azalan miktarda et alırlar.</p>
<p>Hayvanlar için 1960 yılına kadar özel mülkiyet geçerliydi. Fakat 1960’da Sovyet sistemi uyarınca hayvanlara devlet el koydu. 1991’de hayvanlar üzerinde tekrar özel mülkiyet hakkı tanındı ve her aile kendi payına düşeni aldı. Fakat ailelere geri verilen hayvan sayısı, onların 1960’dan önce sahip olduklarından oldukça azdı.</p>
<h3><span><strong>Ulaşım</strong></span></h3>
<p>Moğolistan’ın Miat havayolları tüm oymakların başkentine seferler düzenliyor. Bayan Ölgey’ye en hızlı varmanın tek yolu hava ulaşımıdır. Ulanbatur ile Ölgey arası uçakla beş veya altı saat sürüyor ve yolda yakıt ikmali yapmak gerekiyor. Hayvan kürkleri ve yükte ağır diğer mallar Ulanbatur ile Ölgey arasında kamyonlarla taşınıyor. Bakımsız ve bozuk yollar yüzünden karayoluyla Bayan Ölgey’ye gitmek yaklaşık beş gün sürüyor. Yakın zamanda Ölgey ile Kazakistan’ın Almata kentleri arasında hava ve karayoluyla ulaşım bağlantısı kuruldu, iki kent arasında otobüs seferleri yapılıyor, fakat bunlar iktisadi sebepler yüzünden azaltıldı. Rusya ile Ulangan oymağının başkenti Uvs arasında düzgün bir karayolu bağlantısı bulunuyor, fakat Ölgey’den başlayan ve Altay dağlarının üzerinden geçen engebeli yollardan geçerek Ulangan’a ulaşmak 9-10 saat sürüyor.</p>
<h3><span><strong>Ticaret ve İş Hayatı</strong></span></h3>
<p>Ağır toprak vergisine rağmen 19. yüzyılda Kazakların canlı bir ticari hayatları vardı ve ticaret onlar için oldukça karlıydı. 1881’de bir yıl içinde 800 bin baş koyunun yurtdışına satıldığı kaydediliyor. Hovd şehri, ticaret merkezi olarak gelişen ilk şehirdir. 1860’da Rusya Hovd’da yerli halkın palatku (çadır) dedikleri iki dükkan açtı; tüccarlar şehre baharda gelir, sonbaharda giderlerdi. 1875 yılına kadar Ruslar, Ölgey ve Tsengel (daha sonra bu şehre Tsaraangol dendi, şimdiyse Tsengel şehri, Bayan Ölgey’deki bir sum merkezidir) de dahil birçok şehirde alışveriş merkezi açtılar. İthal mamuller arasında tütün, metal mutfak eşyaları, çorba kaseleri, değişik türde bıçaklar, dikiş makinaları ve deri çizmeler en önemlileridir. Buna karşılık Ruslar, tilki, samur, dağ sıçanı ve yer sincabının kürklerini satın alırlardı. Tek bir samur kürkü 14 ruble değerindeyken, bir tilki kürkü 2.5 rubleydi. 1900’lerde Ruslar ulaşımı kolaylaştırmak için Hovd nehrine iskeleler yapma girişiminde bulundu fakat Çinliler bu gayretleri boşa çıkarttılar.</p>
<p>19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, Kazakistan’ın Sarımaak şehrinde 40 gün süren bir panayır (yarmika) kuruldu ve burada her Kazak obasının temsilcilerinden her biri ticaret yaptı ve bunlar memleketlerine çoğu seri üretim işi çok sayıda başlıkla döndüler. 1906’da Dungan’da<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> çıkan bir isyan yüzünden fiyatlar aniden yükseldi. 1909’a kadar fiyatlar tekrar düştü ve buna karşılık fiyatı aniden çok artan bir samur kürkünün fiyatı ancak 30-40 ruble civarına gerileyebildi. Rus işadamı Saliyahunin sanayileşme girişiminde bulundu ve Sagsay yakınlarında (Sagsay, Bayan Ölgey’de bir sum merkezidir) bir yün yıkama fabrikası kurdu.</p>
<p>20. yüzyılın başında beş Çinli şirket Hovd’da temsilcilik açtı ve ticari malları, cari piyasa fiyatından yüzde 30-50 oranında daha pahalı satmaya başladı. Ticaretin esas olarak takas yoluyla yapılıyor olmasına rağmen bir “lan” (eyer şeklinde bir gümüş parçası) 55 ‘kopek’e eşittir (100 kopek bir rubledir). Çinliler kürk, yün ve hayvan satın aldılar ve çay, un ve mamul mal sattılar. Bir koyunun değeri 2-3 çay kütüğüne eşitti. Bir at 15 çay kütüğü ediyordu. Kazaklar malları krediyle de satın alabiliyorlardı.</p>
<p>1924’de Çinlilerin bir obaya mallarını boşalttıkları, aksakallara fiyat listesi verdikleri ve daha sonra da obaya gelip paralarını topladıkları kaydediliyor. Bugün Bayan Ölgey’de bu alışveriş noktalarının ve pazarların tüm kalıntılarıyla birlikte Çinli ve Rus tüccarlardan da eser kalmadı.</p>
<p>1960 yılında yaşanan Sovyet kolektifleştirmesinden sonra Kazaklar, sürülerini Rusya’nın Sibirya’daki pazarına götürdüler ve orada koyunlarını pazarladılar. Bu uygulama, hayvanlar üzerinde özel mülkiyet hakkı yeniden tanınana kadar devam etti. Bu pazarlama stratejisi kesintiye uğradığı zaman, Bayan Ölgey’de iş hayatı hemen hemen tamamen durdu. Bugün Ölgey’de birkaç küçük kiosk (baraka şeklinde kurulmuş dükkan, büfe) ve mağaza, ayrıca bu küçük şehrin insanlarına erzak sağlamak üzere tüccarların kamyonlarında mal sattığı açık havada kurulan pazarlar bulunabilir. Buna karşılık sum merkezlerindeki dükkanlar esas olarak boştur. Bayan Ölgey’de tarım Sovyetler tarafından engellenmiştir.</p>
<p>Bugün göçebe usulü ticaret esas olarak Çinlilerle ve takas yoluyla yapılmaktadır. Yaz aylarının başında keçi kıllarından elde edilmiş kaşmirler taranır, yünler paketlenir ve birçok obadan Kazak erkekleri biraraya gelerek, devasa boyutlardaki yün denklerini Dayan Nur bölgesinin yukarılarındaki Çin sınırına götürmek için bir kamyon kiralarlar. Sınır boyunca oluşturulmuş kontrol noktasında Kazaklara Çin’e girme ve Çinlilerle ve geçici olarak kiosklar (büfeler) kurmuş olan Uygurlarla ticaret yapma izni verilir.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Takas sezonu aşırı derecede kısadır, yalnızca iki hafta kadar sürer ve Kazaklar kioskların ne kadar süre açık kalacağını bilemedikleri için karar vermekte güçlük çekerler, bu arada pazarın kurulduğu ve alışverişin başladığı haberinin, yaylalardan inmek için saatlerce yol katedilmesi gereken Ölgey’ye ulaştırılması gerekir. Nihayetinde haber obalara ulaştırılır ve önce Çin’e yol alınır, alışveriş sezonu sona erdiğinde de geri dönüş başlar. Engebeli ve düzgün olmayan karayolundan geri dönüş günler sürer. Kiosklarda Kazaklar, dünyadaki piyasa fiyatının altında sattıkları kaşmir karşılığında un, peksimet, şekerleme ve ara sırada çocuklarının giysileri için kumaş parçaları alırlar. Kazak göçebe tüccarlarını rahat ettirmek için yerel girişimciler bazen nehir geçiş noktalarının yakınlarında geniş bir çadır kurarak lokantalar açarlar ve onlara bunce (pasta-büyük kaselere doldurulmuş bir et yemeği) ikram ederler.</p>
<p><strong><span>Kazak Obaları (Aulları), Evleri ve Ağılları</span></strong><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Kazaklar, oba (aul) denilen ve 3-5 yurttan oluşan geniş ailelerden kurulu gruplar halinde sürüleriyle birlikte yaşarlar. Yurtlardan her birinde tek bir aile kalır. Göçebe Kazakların geleneksel evleri, mucizevi bir biçimde rüzgara dayanıklı, dondurucu soğuklara ve kara ikliminin aşırı sıcaklarına karşı korunaklı ve nihayetinde kolayca taşınabilir bir özelliğe sahip olan yurtlardır.</p>
<p>Kafes şeklinde bir çerçeveyle<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> kurulan çadırlar (yurtlar), en tepenin orta noktasına yerleştirilen çember biçimindeki bir çubuğa tutturulan dikey çubuklar sayesinde sağlam bir şekilde ayakta dururlar.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Çadırın iskeleti, boyanmamış koyun veya keçi tüyünden yapılmış ve genellikle koyu kahverenginde olan kalın keçeden battaniyelerle örtülür. Daha önceleri, beyaz keçeden örtü, yurdun han veya aksakal gibi çok saygın ve nüfuzlu bir kişiye ait olduğunun işaretiydi. Fakat bugün genellikle, güneşin yaydığı zararlı ultraviole ışınlarının keçeye vereceği tahribatı engellemek için çadırın ana örtüsü olan keçenin üzerine beyaz ipek bir örtü serilir. Çadırın üçgen biçimindeki en tepesinden başlayarak tüm gövde, elle dokunmuş yün urganlar ve/veya kalın dokunmuş şeritlerle sarılarak bağlanır. Urganlarla sarılarak tutturulmuş olan keçenin, çadırın tepesine rastlayan yerinde oluşturulmuş bir cep vardır. Bu cep, gün boyunca çadıra ışık girmesi ve çadırı havalandırmak için açılır, geceleri veya fırtınalı soğuk havalarda kapatılır.</p>
<p>Çadırın iç duvarlarına, başka keçeler veya renkli urganlarla bağlanan kamıştan dokunmuş hasırlar asılır. Çadırı ayakta tutan çubukları, elle dokunmuş ve muska biçimi verilmiş ince şeritler sarar ve rüzgarlı bölgelerde, çadırın çökmemesi için bu çubuklar, etraflarına büyük taşlar konarak desteklenir. Çadırın kapısı elle dikilmiş birkaç katmanlı keçeden yapılmış olabilir, ahşap kapılar büyük bir ihtimalle 20. yüzyılın bir buluşudur. Çadırın girişinden ve yanlarda bulunan çalışma mahallinden nispeten belli bir uzaklığa, yerin tozlu veya otlarla kaplı zeminine aplike işli veya değişik desenlerin işlendiği rengarenk kilimler serilir. Çadırın tepesindeki açıklığa uzatılmış boruları olan metal bir soba çadırın ortasına kurulur.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Aile bireylerinin ve konukların çadıra girerken ayakkabılarını çıkartması adettendir. Aksakal ve saygıdeğer konuklar daima kapının tam karşısına baş köşeye otururlar. Yurdun sol tarafının (kapının iç tarafına bakan) “erkekler tarafı” olduğu söylenir. Buraya dışarıdaki işleri yapmakta kullanılan araç-gereçler ve eşyalar konur. Sağ yandaki “kadınlar tarafında” ise deriden yapılmış kımız kesesi bulunur; kesenin ortasında dışarıya doğru bir çıkıntı vardır. Buradan büyük bir kepçe sokularak, kımız ikram edilmeden önce karıştırılır ve havalandırılır. Hemen bu torbanın yanında tahta bir sehpa üzerinde keten bir torba bulunur. Bu da peynirlerin suyunu süzmekte kullanılır. Tüm bu tertibatın yanında ise tahta bir dolap vardır. Buraya kaseler, kazanlar, tencereler, kepçeler ve diğer mutfak eşyaları konur. Çadırın her iki taraftan da arkasına doğru yatak ve yorganlar istif edilir. Bavullar en büyükten en küçüğe doğru üst üste dizilir ve bunlar kişisel eşyaları koymak üzere çekmece vazifesi görür. Fotoğraflar, ödüller ve diğer kişisel eşyalar, mutfağa geçici olarak yapılmış rafın üzerine konur. Yatakların arkasındaki duvara nakışlı rengarenk kumaş parçaları asılır, bir kısım nakışlı kumaş ise yatak örtüsü olarak kullanılır. Mahremiyet gerektiren şeyler için bir köşe oluşturmak üzere, yatağın üç tarafına perdeler asılır ve böylece herkesin içinde yapılamayacak olan elbise değiştirme gibi işler için bir parça özel alan yaratılmış olur.</p>
<p>Bebekler sıkı sıkıya kundaklanır ve beşiğe yatırılır. Beşikler, cereyandan korunması için geceleri küçük bir sedire konurlar. Anne, gece bebeğe gerekli bakımı verebilmek için beşiğin yanına yatar. Bebekler, yürüyene kadar her gün yalnızca birkaç saat beşikten çıkartılırlar. Bu, bebekler için oldukça kısıtlı bir hayatmış gibi görünmesine rağmen, kundaklama, çocukları, hayati tehlike taşıyan düşmelerden ve yanıklardan korur. Beşiğin tabanında küçük bir delik açılmıştır, bu delik vasıtasıyla bebek tuvalet ihtiyacını giderir. Bebeğin, üriner sistemine bağlanmış bir tüp (yani tüp, bebeğin penisine bağlanmıştır) vardır, bu tüp deliğin altına konulmuş bir kaba uzanır.</p>
<p>1960 yılı başında, kolektifleştirmenin hız kazanmasıyla birlikte göçebe Kazakların bir kış evi yapmaları icabetti. Her aile dikdörtgen biçiminde kerpiçten evler yaptılar. Kış evleri genellikle güneş ışığını alan ve kuzeyin sert rüzgarını kesen dik kayalıklara bakan güneye dönük olarak yapıldı. Evler ve kayalıklar arasına taştan yuvarlak biçimli ağıllar ve hayvanları korumak için küçük, çatısı olan barınaklar inşa edildi. Bölgenin yakınlarında küçük bir dere ve akarsular akıyordu ve bu otlaklar bahar aylarının başlarında terkedilerek yaylalara çıkıldı. Buralarda sonbahara kadar gür otlar büyüdü. Bu da göçebe Kazakların hayvanlarına kışlık yem sağladı. Yazın arada bir Kazak erkekleri, kışlık yem için otları biçmek üzere bölgeye kısa bir süre için geri döndü, otlar biçildi ve evlerin çatılarıyla, hayvanların ağıllarına depolandı. İlginçtir ki, yüksekliğin çok olduğu yerlerde otlar, az olan yerlere nazaran yalnızca daha hızlı büyümezler, aynı zamanda da daha besleyicidirler. Bundan dolayı Altay dağlarındaki otlaklardan beslenen besi hayvanları, Güney Rusya, Kazakistan ve Moğolistan’ın alçak steplerindeki meralarda beslenenlere nazaran daha hızlı büyürler.</p>
<h3><span><strong>Kazakların Beslenme Biçimi</strong></span></h3>
<p>Göçebe Kazakların beslenme biçimi, protein bakımından oldukça zengindir. Kazaklar esas olarak, süt ürünlerini, sütten peynir ve kımız yaparak tüketirler. Ayrıca, kurutulmuş-tuzlanmış koyun eti, soğan ve sarmısakla lezzet kazandırılarak bol miktarda tüketilir. Kışın esas olarak, zengin yağ bileşiminden dolayı değerli olan kuyruk yağı tüketilir. Bayan Ölgey’de ilk yıllarda avcılık, gıda sağlamanın ikinci en önemli yoluydu. Fakat bugün avlanabilecek hayvanların sayısı oldukça azaldı.</p>
<p>Hem yemek pişirmek hem de ısınmak için, demir sobada tezek yakılır. Bu, dönüştürülebilir enerji kaynağı, hızlı ve dumansız bir ısı sağlar.</p>
<p>Koyunlar kuzuladıktan sonra, sürüler bir gün içinde birkaç kez obaya getirilir. Koyunlar bir iple birbirine bağlanır ve Kazak kadınları koyunları sağarlar. Tibet sığırları sabah-akşam sağılır. Koyunlardan ve Tibet sığırından sağılan sütler karıştırılır ve daha sonra bu süt işlenerek iki çeşit peynir yapılır: Taze peynir, yumuşak ve nispeten tatsız-tuzsuzdur, fakat yazın en belli başlı yiyeceği olan tereyağı bakımından zengindir. Sert bir yapıya sahip olan ikinci çeşit peynir ise dayanıklıdır ve kış için saklanır. Yaz peyniri, sütün kısa bir süre kaynatılmasıyla elde edilir. Sütün kesilmesi için kaynayan süte peynir mayası eklenir, sonra kesik sütün suyunun süzülmesi için bir torbaya konur, peynir kalıplar haline gelene kadar bu torbada bekletilir ve sonra peynir küp şeklinde kesilerek yenir. Kış peynirini, “kurt” yapmak için ise süt hafifçe koyulaşana ve ilk hacminin üçte ikilik bir kısmını kaybedinceye kadar kaynatılır, bu süreç boyunca kazein (peynir özü) de artar. Daha sonra doğal peynir mayası eklenir ve kesilmiş sütün suyunun akması için torbalara konur ve peynir katı bir kalıp oluşturana kadar bekletilir. Sonuçta kış peyniri kalıp kalıp kesilir ve daha sonra peynirler, sert kalıplar haline dönüşene kadar genellikle çadırın çatısına ya da daha iyi bir yere konarak kurutulur. Kışın bu sert kalıplar, kolay yenilebilmesi için ufak parçalar halinde kesilir veya ıslatılır.</p>
<p>Kısraklar da sağılır ve süt hemen, içinde sütün biraz mayalanmasını sağlayan bakterilerin bulunduğu kımız torbasına konur. Kımız, simgesel anlamı bulunan bir içecek olmasının yanı sıra besleyicidir de. Kazaklar, kısraklar obaya getirilene ve tekrar sağılması için hazır olana kadar kımız kesesinin boş kalmamasını sağlarlar. Deve sütünden, kımızdan daha yumuşak bir çeşit mayalı içecek yapılabilir. Fakat Bayan Ölgey Kazakları develerini yazlık meralara salarlar, bu yüzden de develer diğer hayvanların sağıldığı sıralarda ortada yokturlar.</p>
<p>Koyunlar yazın nadiren kesilirler. Yılın bu döneminde temel besin, sütlü-tuzlu çay, peynir ve eğer un varsa, bauersak pişirilir yani, mayalanmış un fırında pişirilerek bir çeşit ekmek yapılır ve sonra yağda kızartılır.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Boyutlarından ve sertliğinden dolayı çay tuğlası, çay kütüğü denilen çay, Çinlilerden takas usulüyle satın alınır. Çay elde etmek için, çay kütükleri bezden bir torbaya konur ve parçalara ayrılması için kısa sopalarla dövülür. Ateşin üstüne su dolu bir kap konur, içine bir ya da iki avuç çay yaprağı atılır, aynı miktarda tuz eklenir ve bu karışım 5 veya 10 dakika kaynamaya bırakılır, daha sonra da koyun veya Tibet sığırının sütünün en iyi kısmı karışıma eklenir. Bazen bu karışıma tereyağı da eklenir. Tereyağ içeceğe hem lezzet katar hem de besin değerini arttırır.</p>
<p>Ağustos ayında gençlik dönemlerini geride bırakmış dişi koyunlar ve doğurmamış koyunlar bir kenara ayrılır, kesilir ve etleri kış nevalesi olarak tuzlanır ve kurutulur. Koyun eti derin ve geniş bir kazana konarak gür ateşte kaynatılır ve tuz ve yaban soğancığıyla lezzet katılır (Tuz suyun kaynama eşiğini yükseltir, bu yüzden bu yükseklikte bile et nispeten daha kısa sürede pişer). Yemek servisi yapmak için, et kazandan kevgir benzeri bir kaşıkla alınır, geniş bir kaba konur ve üzerine bir parça et suyu gezdirilir. Etin konduğu tabak, ortadaki sobanın çevresine serilmiş sofra bezlerinin çevresine oturan kişiler arasında elden ele dolaştırılır. Sofradaki kişilerden her biri, bıçakla bir parça et keser ve kaşıkla da et suyundan alır ve yemeğe başlamadan önce et tabağını bir sonraki kişiye verir. Özel günlerde pasta hazırlanır, hamur oklavayla açılır, geniş kareler şeklinde kesilir ve et suyunun içinde kaynatılır. Yemek aşağı yukarı beş-parmak usulüyle yani, parmaklarla yenir. Yemeğin sonunda herkese, hazmı kolaylaştırmak için bir bardak sıcak, lezzetli çorba ikram edilir.</p>
<p>Bayramların özel yemeği olarak yenmesi dışında, özellikle tüketilmek için pek az at beslenir; bunlar genellikle kışın kesilirler. Kazakların kıymetli at sucukları iki çeşittir. Karta denilen tür, kalın bağırsakların, kaz denilen türü de ince bağırsakların içi doldurularak yapılır. Sucuklar dilimlendiği zaman, üçte ikisinin yağ, üçte birinin et olduğu görülür. Bu yüksek kalorili besin, soğuk kış aylarında göçebelere güç vermesi için gereklidir, aynı zamanda çok önemli konuklara da ikram edilir.</p>
<h3><span><strong>El İşleri ve Bunları Üretme Yöntemleri</strong></span></h3>
<p>Kazaklar hem takas usulüyle satmak hem de kendi kullanımları için el becerisine dayanan bir takım eşya üretirler. Kazaklar bu eşyaları pazarda sattıktan sonra karşılığında tütün ve barut, un ve çay ve son dönemlerde de şekerleme alırlar. El yapımı bu eşyalardan bazıları turistler için kurulmuş pazarlara ulaştırılır.</p>
<p>Genç kızlar ve kadınlar daha çocukluklarından itibaren, bütün kumaş çeşitlerini dokumayı, dikiş dikmeyi, nakış işlemeyi öğrenirler. Genç kızlar evlendikten sonra, işledikleri bu çeyizleri çadırlarının iç kısmına asarak, yurtlarını süslerler. Kazaklar doğuştan bir renk kavramına, renk duygusuna sahiptirler ve renkleri vahşi ve doğal bir paletle başarıyla birleştirirler. Yetişkin kadınlar kendileri ve aileleri için elbiseler dikerler ve çocuklarının da yardımıyla sığırların ve koyunların yünlerini eğirerek ip yaparlar. Bazen aileler ip üretmek için bir iğ çemberi kullanırlar, fakat genellikle ip, kirmen denilen bir alet kullanılarak üretilir. Yurdun çatısını desteklemek için ve muska biçimindeki desenlerle süslenmiş dokuma şeritler bu yünden dokuma tezgahında dokunur.</p>
<p>Kadınlar ve erkekler yurdun cephesini saran, kimi zaman deve tüyünden keçeyi beraberce dokurlar, koyun yününden güzel keçeler, rengarenk boyanır ve bunlardan kilimler, denk yapmakta kullanılan torbalar ve diğer yararlı gereçler yaparlar. Bu keçelerle aynı zamanda, deriden yapılan kımız torbaları süslenir.</p>
<p>Erkekler özellikle kürkten kement örmekte ustadırlar, aynı zamanda demir ve gümüşü işleyebilirler; demirden gem parçaları, koşum takımları ve atı süslemek için kullanılan diğer gereçleri üretirler. Gümüşü işleyerek kendileri için süs eşyası yaparlar, kadın ve erkeklerin bellerini gümüş kemerler süsler. Aynı zamanda gümüşten ibadethanelerin avizeleri, kolyeler, bilezikler ve yüzükler üretilir. Süslenme tarzı, o kişinin hangi boya ait olduğunu belli eder ve aynı zamanda da süslenme, toplumsal statü sembolüdür. Bolşevik ordusunun 1930’lu yıllarda Kazakların tüm mücevherlerine ayrım gözetmeksizin el koymalarından önce, aileler, sürülerini oluşturduktan sonra tüm servetlerini kadınların altın ve gümüş mücevherlerine yatırırlardı. Her erkeğin, karısını ziynet eşyalarının sesinden tanıyabileceği söylenirdi.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Ağaç oymacılığı, birçok göçebe mezarlarının incelenmesinden elde edilen bilgilere göre tarihin eski devirlerinden bu yana biliniyor ve Kazak erkeklerinin bir özelliğidir. Metalden nefret eden Kazaklar, yiyeceklerini, ahşap kaplar içinde daha sağlıklı bir biçimde muhafaza ederler. Ahşap küçük taslar, bir şeyler içmek ve yemek yemek için kullanılır, buna karşılık geniş ve süslü taslar kımızı havalandırmak için kullanılır. Ağaçtan yapılmış bu kaplar çok değerlidir ve aile içinde bir yüzyıldan daha fazla bir süre muhafaza edilir. Dastarhan denilen kısa ayaklı ahşap bir masanın, kazılarda M.Ö. birinci binyıla ait olduğu ortaya çıkartıldı, fakat bu türdeki masalar hala Kazakların mekanında bulunuyor.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Koç boynuzu veya “Kazak Milli Motifleri” olarak tanımlanan küçük bir motif repertuarı bütün Kazak el işlerini süsler.</p>
<p>Çocukların ceketleri için ve yetişkinlerin paltolarını ve pantolonlarını astarlamak kullanılan koyun ve kuzu derilerinin ve kürklerin Kazakların yaşam tarzı için hayati önemi vardır. Kadınlar kuzu ve koyun derilerini, yüzülmüş deriyi sütten yaptıkları yoğurt kabına koyarak tabaklarlar. Deri bu kapta günlerce kalır, sonra bir nehirde veya buzul gölünde yıkanır. Kuruduktan sonra deriler elle ovularak yumuşatılır. At derileri temizlenir, kurutulur ve şeritler halinde kesilir. Deri kayışlar, üç ayaklı bir sehpaya, inek derisinden yapılmış birçok geniş şeritle tutturulmuş büyük bir taştan yapılmış bir aletle yumuşatılır. İki adam taşı, büyük sapından tutarak yukarı ve aşağı indirirler; bu hareket kayışı eğip büker ve sonuçta kayış yumuşar. Kayışlar kement örmekte, gemlerde ve koşum takımının diğer parçalarında kullanılır.</p>
<h3><span><strong>Giyim Tarzı</strong></span></h3>
<p>Bayan Ölgey’deki yaşlı Kazaklar daima ulusal kıyafetlerini giyerler. Zengin Kazakların ceketi, bugün çok az görülen kurt veya tilki kürkündendir. Daha çok, kışın orta sınıf Kazak erkeklerinin gardrobunda, koyun derisinden kaban, deve tüyünden şal, işlenmiş keçi derisinden imal edilmiş paltolar, koyun derisinden pantolonlar ve seri üretim işi ceketler bulunur. Kazak erkeklerinin şapkaları geleneksel olarak sık dokunmuş kırmızı ipekten yapılır, şapkanın içi tilki veya keçi derisiyle astarlanır.</p>
<p>Kadınlar esas olarak erkeklerinkine tıpa tıp benzeyen ceketler ve kabanlar giyerler. Bir yerleşim yerinde yaşlı Kazakların tamamının da siyah (kürkten dokunmuş) uzun paltolar giydiklerini ve paltolarını gümüş bir kemerle bağladıklarını sıklıkla görmek mümkündür. Hem kadınlar hem de erkekler yüksek deriden çizmeler giyerler, kadınlar dışarda hayvan ağılında çalışacakları zaman botlarının üzerine galoş takarlar. Kadınlar yazın etek, bluz ve yelek giyerler. Kadınlar başlarına, medeni hallerine uygun bir başlık takarlar. Bekar kızlar, baykuş tüyüyle süsledikleri nakışlı bir başlık, özel günlerde ise saulke dedikleri metal plakalarla süslenmiş uzun ve sivri uçlu bir çeşit başlık giyerler. Gelin oldukları zaman kırmızı saulkeleri beyaz bir peçe ve sarı (altın veya gümüş) takılarla süslenir.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Düğünlerde oynayan genç kadınlar da saulke giyerler. Genç kız, evlendiğinin işareti olarak başına, nakış işli beyaz keten başlık ve göğsünün üst kısmına kadar uzanan bir önlük giyer.</p>
<p>Önlüğe işlenmiş kırmızı süsler, kadının kocasının sağ olduğunu, sarı süslerse kadının dul olduğunu gösterir.</p>
<h3><span><strong>Zorunlu Eğitim</strong></span></h3>
<p>1960’lardaki Sovyetleştirme döneminden önce, resmi eğitimi, yalnızca zengin ve daha bilinçli göçebe aileleri alabiliyorlardı. Sovyet sistemi altında Bayan Ölgey’nin bütün sum merkezlerinde üçüncü sınıfa kadar okunabilen okullar açıldı. Çocuklar kışlık evlerinden sum merkezlerine gittiler ve buralarda okul dönemi boyunca kiraladıkları evlerde kaldılar. Yetenekli çocuklar Ölgey’de yedinci sınıfa veya on birinci sınıfa kadar devam ettiler. Liseden mezun olduktan sonra bu çocuklardan pek az bir kısmı, kamu yöneticisi, tıp doktoru ve öğretmen olmak üzere gerekli eğitimi almak için Ulanbatur ve Kazakistan’ın Almata kentlerinde üniversiteye gittiler.</p>
<p>Sovyet devriminden önce Kazaklar sözde Müslümandı. İsmen Müslümanlardı çünkü göçebe hayat tarzı medreseler ve camiler yapmalarını engelliyordu, bu yüzden de yalnızca çok az dini eğitim alabiliyorlardı. İslam öğretisi, hala etkisini güçlü bir şekilde hissettiren kadim Şaman inancıyla ve tabiat tanrıları inancıyla karışmıştı. Sovyetleştirmeyi takiben bütün dinler baskı altına alındı ve Kazakların hem erkek hem de kadın olan şamanları yeraltına indiler, ibadet için gerekli araçları imha ettiler ve ölüm veya Sibirya gulaglarına sürülme korkusuyla inançlarını reddettiler. 1996’da Bayan Ölgey’de şamanlık yapan yalnızca iki kadın vardı ve bu kadınlar şamanik yeteneklerini canlandırmaya çalışıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Fakat aynı zamanda çok sayıda saygın Kazak ailesi İslam dini konusunda yoğun bir eğitim alabilmeleri için çocuklarını Orta Doğu veya Türkiye’deki İslam merkezlerine gönderdiler. Bu çocuklar Ölgey’ye döndükten sonra ölüleri gömmek üzere düzenlenen cenaze törenlerini yürütüyorlar ve diğer dini vazifeleri yerine getiriyorlar. Dayan Nur bölgesinde orta yaş civarında, evli ve çocukları olan bir imam, Rusya’nın Gorny Altay bölgesinden gelen genç Kazak erkeklerine din eğitimi veriyor. O henüz, bölgenin yerlisi olan daha genç Kazak delikanlılarını derslerine katılmaya ikna edemedi. İmam ve öğrencileri, Dayan Nur’da bölgede yetişen köknar ağacının kütüklerinden bir cami yaptılar ve camiler halen diğer birçok sum merkezinde de hizmet veriyor. Ölgey’deki cami oldukça geniştir ve iyi döşenmiştir.</p>
<p><strong><span>Gelenekler ve Şenlikler</span></strong><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Dinin buyrukları ve yerel adetlere göre, bir Kazak erkeğinin üç ila beş kadınla aynı anda evlenmesine izin verilmiştir, ancak günümüzün ekonomik koşulları, birden çok evliliğe izin vermiyor. Kazaklarda aynı alt-kabile (boy) mensupları arasındaki evliliğe karşı sosyal bir yasak vardır ve Kazaklar etnik kökeni başka olan biriyle nadiren evlenirler.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Kazaklar da veraset baba soyundan geçmesine rağmen katı ve kadim eşitlikçi normlar da hala canlılığını koruyor. En büyükten küçüğe doğru sırayla evlenen kız ve erkek evlatlara, ailenin sahip olduğu mallardan eşit oranda pay verilir. Oğullara hayvan verilirken kızlara bir yurt ve yurdu döşemek için ev eşyaları verilir. Evlenen oğullara sürülerini otlağa (Bayan Ölgey oymağında bol miktarda gür otlak vardır) götürme izni verilir, ayrıca oğullar ailenin obasında veya yakınlarında kuracakları bir obada kalabilirler, fakat kızların kocalarının alt-kabilesine/obasına gitmesi gerekir. Ana-babasına bakmak için obada kalan en küçük oğul babanın ölümüyle geri kalan malları miras olarak alır.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Kazaklar geleneksel olarak çocuklarından birini, büyütmesi için büyük anne ve babalara verirler.</p>
<p>Kadim zamanlarda yazılı kayıtlar olmamasına rağmen Kazaklar en az 10 nesil öncesini kapsayan soy kütüklerini ezberlerlerdi. 18 nesil öncesine kadar soy kütüklerinin ezberlendiğinin bilinmesine rağmen bugün bu adet hala sürdürülüyor.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Müzik, şarkılar ve müzik enstrümanlarının kendisi yalnızca düğünler, bayramlar için değil nesiller boyu süregelen eğitim bakımından da önemli unsurlardır. Aites denilen ve iki şarkıcının şarkılarla karşılıklı olarak soru sordukları ve cevap verdikleri şarkılar da, Kazakların tarihi kayıt tutma yöntemlerinden birisidir. Aken denilen ve ancak ozanlarla karşılaştırılabilir yeteneğe sahip olan bir öykü anlatıcı bir yandan öyküsünü anlatarak dinleyenlere hoşça vakit geçirtirken, bir yandan da dombra denilen iki telli bir enstrümanı ve ön dişleri arasına aldığı tüp biçiminde bir enstrüman olan ‘cybyzgy’yi çalar, bir yandan söyler bir yandan da çalgısını üfler. Kobus denilen telli müzik enstrümanı ise bugün popüler bir çalgıdır, fakat derin ve gırtlaktan çıkan ezgi, şamanların ve ruhanilerin birbiriyle iletişim kurdukları ezgilerdir. Kazaklar 12 Hayvanlı Zodiak Takvimi’ni kullanırlar.</p>
<p>Kazak göçebelerinin kımızla kutlama yapacakları birçok sebep vardır: Geçiş törenleri sırasında düzenlenen şölenler, kokpar adı verilen at oyunları, Moğol usulü güreş müsabakaları veya komşu göçebelerin ziyaretleri. Kazaklar, daha eski dönemlerde aşık kemiklerini muhtemelen kehanetlerde bulunmak (fal bakmak) için kullanmalarına rağmen bugün bu kemiklerle oynadıkları 13 oyun olduğunu söylüyorlar.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>At yarışları da yapılır. Yarışlarda 8-10 yaşlarındaki jokeyler atlarını oba yakınlarındaki bitiş çizgisine doğru rahvan biçimde sürerler ve yaklaşık 15-25 kilometre yol katederler. Obada yaşlılar coşkuyla atlarının bitiş çizgisine gelmesini beklerler. Bu etkinliklere ek olarak, düğünler, doğumlar, çocuğun saçının ilk kez kesilmesi (yaklaşık 5 yaşında) ve ölülerin gömülmesi gibi bir dönemden başka bir döneme geçiş törenlerine tüm oba katılır ve bu etkinlikler hep birlikte gerçekleştirilir. Bu arada Nevruz Bayramı (21 Mart tarihinde yeni yıl kutlamaları yapılır), Ramazan Bayramı da kutlanır, hatta bir kısrağın ilk kez süt vermesi ve günlerce yağan yağmurun nihayet kesilmesi gibi durumlar bile, Kazakların kutladığı ayırdedici kutlamalar arasındadır.</p>
<p>Şölenler çok önemlidir ve kesin çizgilerle belirlenmiştir: Her statüden davetli için etler özel bir kesim uygulanarak hazırlanır. 19. yüzyılda Kazaklary küçük çaplı olası bir savaştan kurtarmış olan Kurumbai Batır adlı bir halk kahramanını anmak için Dayan Nur yakınlarında 1996 yılında bir kutlama yapıldı. Festivalde üç gün süren şölenler, at yarışları, güreşler ve şiir dinletileri düzenlendi. Kutlamaya katılanlar hayal bile edilemeyecek kadar bozuk yüzlerce kilometrelik yolu, çiseleyen yağmur altında, jiple, kamyonların kasalarında, tek başına veya gruplar halinde at sırtında katettiler. Dağlardaki buzulların beslediği gür nehir kenarında kurulan şölen yerine yurtlar kuruldu, biraraya gelme yerleri, dinlenme alanları ve konuk odaları oluşturuldu. Yurtların içinde geleneksel usulde hazırlanan koyun etinden sayısız yemeklere ek olarak, çok sayıda at kesildi ve açık havada yakılan ateşin üstüne konan büyük kazanlarda erkekler tarafından pişirildi ve şiirler 140 yıl önce ölen Kurumbai Batir’in kahramanlıkları üzerine yoğunlaştı.</p>
<p>Cenaze törenlerine ölenin yakınları katılırlar. Bir yetişkinin ölümü üzerine üç parça beyaz kumaş hazırlanır. Eğer ölen kişi kadınsa üç kadın (eğer erkekse üç erkek) cenazeyi gömülmek üzere hazırlar. Her biri ölenin bedeninin bir parçasını yıkar; baş, gövde ve bacaklar. Bu kısımlardan her biri önceden hazırlanmış kumaş parçasıyla örtülür. Daha sonra ölü bir yatağa konur ve ölenin yakınları yatağın kenarına otururlar ve sabaha kadar ölenle konuşurlar. Ertesi günü ölenin yakınları Kur’an okumak için toplanırlar. Yalnızca erkekler cenazeyi mezarlı</p>
<p>ğa götürürler ve mezarlıktan dönüşte cenaze yemeği verilir. Ölenin arkasından 7 gün boyunca yas tutulur. Bu sürede Kur’an okunur, cenaze yemekleri verilir: Ölenin 40. gününde ve yıldönümünde bu merasim bir kez daha yapılır. Bayan Ölgey’deki önemli ve saygıdeğer Kazakların (hem erkekler hem de kadınlar) cenazeleri, eski çağlara ait tepe mezarlarının (tümülüslerin) yanına sık aralıklarla kurulmuş taş ve kerpiçten mozolelere gömülürler. Cenaze yemeğinden sonra ölenin atının toynakları ve kuyruğu da ölenle birlikte gömülür.<a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p>Meralar için rekabet eden Moğol kabileleri ile Mançuryalıların yüzlerce yıldır süren baskılarına, onlarca yıl devam eden Sovyetleştirmeden kaynaklanan zulümlere ve yarım yüzyıldır uygulanmakta olan asgari ölçekte de olsa bir ekonomik hayat ve piyasa mekanizmasının çökmesine rağmen, Batı Moğolistan’daki göçebe Kazaklar şaşırtıcı ölçüde istikrarlı bir hayat tarzını korudular. Bu durum, eski çağlara özgü geleneklerin etkileyici bir biçimde sürdürülmesinde kendisini gösteriyor: Hayvan beslemeye dayanan bir ekonomik hayat tarzı, doğumdan ölüme kadar hayatın çeşitli geçiş dönemlerinde düzenlenen kutlamalar, tarihlerini ve kültürlerini korumak için çeşitli biçimlerde bilgilerin nesilden nesile aktarımı ve son dönemde kendilerine has dini inanç sisteminin yeniden canlandırılması. Öyle görünüyor ki, özelde Moğolistan içinde, genelde de dünyada tecrit edilmiş konumlarından dolayı, bu insanlar hayat tarzlarını gelecek on yıllarda da değişmeden muhafaza edecekler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Jeannine Davis KIMBALL</strong></span></a>
</p><p>Avrasya Göçebeleri Araştırma Merkezi Başkanı, Berkeley / A.B.D</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 723-733</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Allsen, Thomas T. 1987. Mongol Imperialism. Berkeley and Los Angeles, California ve Londra, İngiltere: University of California Press.</span></div>
<div><span>♦ Bacon, Elizabeth E. 1994. Central Asia under Russian Rule: A Study in Cultural Change. Ithaca, N. Y. and Londra, İngiltere: Cornell University Press.</span></div>
<div><span>♦ Benson, Linda and Ingvar Svanberg. 1998. China’s Last Nomads: The History and. Culture of China’s Kazaks. Armonk, New York and Londra, İngiltere: M. E. Sharp.</span></div>
<div><span>♦ Davis-Kimball. Jeannine. 2002. Women Warriors: An Archaeologist’s Search for. History’s Ancient Heroines. New York, N. Y.: Warner Books, Inc.</span></div>
<div><span>♦ Davis-Kimball, Jeannine, Vladimir A. Bashilov, and Leonid T. Yablonsky (eds.). 1995. Nomads of the Eurasian Steppes in the Early Iron A.g.e. Berkeley, California: Zinat Press.</span></div>
<div><span>♦ Donnelly, Alton S. 1968. The Russian Conquest of Bashkiria, 1552-1740. New Haven, Connecticut: Yale University Press.</span></div>
<div><span>♦ Christian, David. 1998. A History of Russia, Central Asia and Mongolia: Cilt I. Inner Eurasia from Prehistory to the Mongol Empire. Oxford, İngiltere: Blackwell Publishers.</span></div>
<div><span>♦ Grousset, René. 1996. The Empire of the Steppes: A History of Central Asia. New York, N. Y.: Barnes and Noble.</span></div>
<div><span>♦ Khazanov, Anatoly M. Julia Crookenden (tr.). Nomads and the Outside World Madison, Wisconsin: University of Wisconsin Press.</span></div>
<div><span>♦ N. P. 1989. Monuments Traditional: Culture of the People of Central. Asia, Kazakhstan and the Caucasus. Moskova, Rusya: Academy of Science and Institute of Ethnography named for Miklukho-Maklaya.</span></div>
<div><span>♦ Margulan, A. Kh. 1987. Kazakhskoe Narodnoe Prikladnoe Iskusstvo. (Kazak Peoples Applied Art). Almati, Kazakistan: Oner.</span></div>
<div><span>♦ N. E. 1984. Problemy sotzial’no-ekonomicheskoi istorii Kazakhstana narubezhe XVIII-XIV vekov. (Problems of the Socio-Economic History of Kazakhstan at the Cusp of the 18th-19th Centuries) Almati, Kazakistan: Nauk Kazakhstan SSR.</span></div>
<div><span>♦ Morgan, David. 1986. The Mongols. Cambridge, Massachussets: Basil Blackwell Ltd.</span></div>
<div><span>♦ Mukanov M. S. 1981. Lazaljstamaua Uprta. (Kazakstan Yurts). Almati, Kazakistan: Kainar.</span></div>
<div><span>♦ Olcott, Martha Brill. 1987. The Kazakhs. Stanford, California: Hoover Institute, Stanford University.</span></div>
<div><span>♦ Oralbekov, A. 1987. Kazakhskoe Prikladnoe Iskusstvo. (Kazak Applied Art) Almati, Kazakistan: Oner.</span></div>
<div><span>♦ Sharipzhan, Merhat. “Kazakhs of Eastern Turkestan in Threshold of 21 Century,” BëTIG” Journal of the Turkish World: Haarlem: Hollanda: S. O. T. A. Research Center for Turkestan and Azerbaijan. Ocak 1977: 18-21. Telzhanov. K. T. preface and compiler. 1981. The Kazakh SSR State Museum of Arts. Moscova, Rusya.</span></div>
<div><span>♦ Tymyshlaev, M. 1925. Materialny istorii Kirgiz-Kazakackogo naroda. (Historical Material of the Kirgiz-Kazakh People). Taşkent, Özbekistan: Kirgiz State Publishers.</span></div>
<div><span>♦ Zakharova, I. V., N. P. Lobacheva, F. D. Lyoshkevich, A. S Morozova, O. B.</span></div>
<div><span>♦ Naumova, R. Ya. Rassudova, M. V. Cazonova, and others. 1989. Tradtsionnaya odedjkda narodof Crednei Azii i Kazakhstana. (Traditional Garments of the Peoples of Central Asia and Kazakhstan). Moscova: Academy of Sciences.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Moğolistan’a ve özellikle de Bayan Ulgiyi’ye 1993, 1996 ve 1999’da yaptığım çok sayıda araştırma gezisi sırasında, bu makalede kullandığım çok sayıda materyal topladım. Beni bu denli sıcak bir misafirperverlikle ve incelikle obalarına ve hayatlarına alan bütün Kazaklara teşekkür etmek istiyorum. Diğer Kazaklar da Altay dağlarına yaptığım bu kısa gezileri kolaylaştırdılar, özellikle de Moğolistan’ın Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri Büyükelçisi Sairaan Kader ve Kazak tercümanım, Aigul Mckei.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Moğolistan’da Kazaklar, Ulanbatur’un doğusunda, Uzak Doğu’da Choibalsan civarında, Hovd oymağında, Bayan Ulgiyi’nin hemen doğusunda bulunan Uvs oymağında madenci topluluklar olarak da yaşarlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Böyle bir durum, 2000-2001 kışında yaşandı ve yüzlerce hayvan telef oldu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nüfusun şimdiki oranı aynı olmayabilir. Çünkü Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kazakistan’dan ve Kazakistan’a önemli oranda göçler yaşandı. Moğolistan’daki Kazak nüfusunun ne kadar olduğu bilinmiyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Rene Grousset. 1996: 551 ff.; Alcott 1987; Bayan Ulgiyi’de Kazakların anlattığı tarihçe.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> 7 grubun nüfusunun yaklaşık yüzde 90’u Kazak ve yüzde 10’u da Naymanlardan oluşuyordu. Bazı kaynaklarda Naymanlar Moğol kabilesi olarak yer alırken, bazılarında da Kazak kabilesi olarak geçer. Bayan Ulgiyi’de Naymanların benimsediği gelenekler, onların güçlü bir Kazak mirasına sahip olduklarını gösteriyor. (Bayan Ulgiyi’de Nayman halkına ilişkin kişisel gözlemler).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. Donnelly. 1968.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Aksakalın sözlük anlamı, “beyaz sakallı yaşlı adam” demektir. Fakat aksakala bilgeliğinden dolayı saygı duyulur ve o kişi genellikle alt-kabile veya obaya (boy) danışman/lider olarak seçilir. Apa (büyükanne) yaşlı kadın anlamında bir kelimedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kerey kabilesinin en büyüğü olan Abak Kerey 12 alt- kabileden oluşuyor: Jantekei, İteli, Shubaraigyr, Jadak, Sherushi, Karakhas, Merkit, Molki, Jastabdan, Sarydac, Kessedakh ve Kudtai Bulat. Kazak tarihçi M. Khurmrnkhan ile kişisel mülakat, Ulanbatur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Nüfus 112,000. Sharipzhan 1997: 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İkinci ve üçüncü tablolar hariç, bu bölümdeki bilgiler kişisel gözlemlere ve Moğol Kazaklarıyla yapılan sohbetlere dayanmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Geleneksel olarak şahin deniyor, fakat avlanmak için yalnızca kartallar eğitiliyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Daha sonra Moğollar tarafından gıda olarak çok talep ediliyor olmasına rağmen Kazaklar dağ sıçanlarını asla yemezler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Sincan’da Hui ve Kazakistan’da da Dunganlılar olarak bilinirler, bu insanlar, Sincan’a yüzlerce yıl önce gelen Han hanedanlığının yönetimindeki Çinliler ve Arap asker (ve/veya) tüccarların torunları olan çiftçilerdir. Sincan’da onlar “Beyaz Şapka” olarak da bilinirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Sincan bölgesinde Çinliler ve Uygurlar Kazak özerk bölgelerinde, örneğin, Sairam gölü yakınlarında yaz kioskları (barakadan geçici dükkanlar-büfeler) kuruyorlar. Göçebeler yüksek yaylalardan dükkana geliyor ve takas usulüyle alışveriş yapıyorlar. Aynı zamanda kiosklar sosyal bir merkez işlevi de görüyor. (Kişisel gözlemler. 1991)..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bu bölümdeki bilgiler, Moğol Kazaklarıyla yapılan mülakatlar ve kişisel gözlemlerden elde edilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Başlangıçta duvarlar, beş bölümlü kafesten yapılıyordu, bugün genellikle yedi bölümlü kafes kullanılıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Birçok bakımdan aralarında benzerlikler olmasına rağmen Kazak çadırının (yurt) üst kısmı, Moğol çadırınınkine (ger) nazaran daha diktir ve Kazak çadırının çapı, Moğol çadırına nazaran daha küçüktür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sobalar sum merkezlerinde imal edilirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Kazak mutfağına un, 1911 yılından önce Sincan’daki Çinliler sayesinde girmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> 1930’larda Bolşevik ordusu obadan obaya gitti ve her obada kadınlara ziynet eşyalarını yere koymalarını emretti. Daha sonra mücevherler eritilerek, devrimi mali yönden desteklemek için kullanıldı. Bu yüzden Kazakların orijinal mücevherlerinden pek azı bugüne gelebilmiştir, çok güzel birkaç parça Kazak mücevheri, Kazakistan Milli Müzesi’nde korunuyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sincan’ın Tiyenşan bölgesinde bulunan Kazaklar, mayalanmış hamuru yoğurmakta kullanılan geniş ahşap bir hamur teknesi de yapıyorlar ve bu hamur tekneleri Uygurlara satılıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> 19. yüzyılda saulkeler o kadar çok ziynetle bezenirmiş ki, tek bir saulkenin 40.000 at değerinde olduğu kaydediliyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bayan Ulgiyi’de yapılan kişisel araştırmalar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Makalenin hacmi, bu konuya ancak kısaca gözatmamıza izin veriyor, Kazak adetleri ve törenleri, özellikle de kadınlara mahsus adetler hakkında daha fazla bilgi, J. Davis-Kimball 2002’de bulunabilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Tercümanım Aigul Mckei’nin dedesinin babası bir Kazak kadınıyla evliydi ve bir Moğol kadınını da ikinci eş olarak aldı, bu durum Moğollarla Kazaklar arasında bir çekişmeye sebep olmadı. Moğol eş “yanlış” (kötü) anne olarak bilindi, “Doğru” (iyi) anne, Kazak eşti. Nihayetinde “yanlış” annenin bütün çocukları Kazakistan’a göç ettiler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bu gelenek, Cengiz Han zamanından günümüze kadar sürdürülen bir gelenektir. Cengiz Han’ın en küçük oğlu Tolui, şimdiki Karakurum yakınlarında bulunan Cengiz Han’ın bütün topraklarını miras olarak aldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Hotgor’da bir doktorun yaptığı gibi. Eğer üç nesil bir yüzyıla eşitse, bu, Kazakların, zamanımızdan altı yüzyıl önceki Cengiz Han dönemine kadar geriye giden soy ağaçlarını bildikleri anlamına gelir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Astragalus kemiği, üst vertebralardan aşık kemiği (talus) olarak bilinen kısmıdır. Göçebeler esas olarak, koyunların aşık kemiğiyle oyunlar oynarlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-mogolistanin-gocebe-kazaklari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Molke’nin lideri Ayşa ile kişisel mülakat.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sibirya Türk Toplulukları Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sibirya-turk-topluluklari-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sibirya-turk-topluluklari-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Sibirya Türk Toplulukları Tarihi
Tarihî kaynaklarda XIII. yüzyıldan itibaren karşılaşılan Sibir sözü, bir görüşe göre Moğolcada “bataklık yerde sık çalılık, balta girmemiş sık orman” anlamındaki kelimeden gelmektedir. Diğer bir görüşe göre bu kelime Sabir (Sıvır, Savar, Suvar) Türklerinin hatırasını taşımaktadır. Avarların baskısı altında M.S. 463 yılında Batı Sibirya’daki Tobol ve İşim nehirlerinin çevresinde yerleşen Sabirler, burada yarım asır kalarak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68474ba75.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sibirya, Türk, Toplulukları, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Dukha-Turkleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sibirya-turk-topluluklari-tarihi.html">Sibirya Türk Toplulukları Tarihi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Leysen ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Tarihî kaynaklarda XIII. yüzyıldan itibaren karşılaşılan Sibir sözü, bir görüşe göre Moğolcada “bataklık yerde sık çalılık, balta girmemiş sık orman” anlamındaki kelimeden gelmektedir. Diğer bir görüşe göre bu kelime Sabir (Sıvır, Savar, Suvar) Türklerinin hatırasını taşımaktadır. Avarların baskısı altında M.S. 463 yılında Batı Sibirya’daki Tobol ve İşim nehirlerinin çevresinde yerleşen Sabirler, burada yarım asır kalarak bölgede kendilerinden daha iptidaî seviyede bulunan kavimler üzerinde derin etki bırakmışlardır. Rus kaynaklarında Sibir adına ancak 1483’ten itibaren raslanmaktadır. Sibir adıyla önceleri yalnız Obi nehrinin orta ve aşağı kısımları kastedilmişken, Rus hâkimiyeti genişleyip İrtiş boyuna ve Baykal gölüne doğru yayılınca, bu ad oralara da verilmiş, en sonunda Kamçatka’ya kadar uzanan bütün Kuzey Asya sahaları Sibir (Sibirya) adını almıştır.</p>
<p>Sibirya’daki bütün Türk topluluklarının oluşma tarihinde bazı genel özellikler bulunmaktadır. Bunlardan biri, buradaki Türklerin tarihine Sibirya’nın yerli Ugor, Samoyed ve Ket kavimlerinin katkıda bulunmuş olmasıdır. Türklerin bölgeye Türk Kağanlıkları zamanında gelmeye başlayıp, Uygur ve Kırgız Kağanlıkları zamanında gelmeye devam etmiş oldukları tahmin edilir. Ondan sonraki etnik sürece Moğol kavimleri de katılmıştır. Bunların dışında Orta Asyalı Kazak, Nogay, Özbek ve Uygurlar da Sibirya Türklerinin oluşmasına belirli bir katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Çeşitli Türk unsurlarının kendi aralarında etkileşmesi neticesinde Sibirya’da dil bakımından Oğuz, Kıpçak ve Karluk-Uygur dil özelliklerini birleştiren karışık bir yapı ortaya çıkmıştır. Kavim ilişkilerinin sabit olması, etnik toplulukların geç zamanlarda oluşması, İslâm etkisinin zayıf olması, diğer Türk halklarıyla ilişkilerin az olması ve başka etkenler Sibirya Türklerinin dillerinde arkaik özelliklerin korunmasına yol açtığı gibi, eski Şamanist geleneklerini korumaları için de uygun şartlar yaratmıştır.</p>
<h3><span><strong>Yakut Türkleri</strong></span></h3>
<p>Kendilerini “Saka” veya “Saha” diye adlandıran Yakutların çoğu, Rusya Federasyonu içinde yer alan Saha (Yakutistan) Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır. Eski efsanelerde adları “Uraanhay Saha” şeklinde geçmektedir. Buna bakarak Sahaların eskiden Urenhaylar olarak adlandırılan Tuvalarla ve Telengitlerle ilişkileri olduğu düşünülebilirse de, bunun yer isminden kaynaklandığı, ayrıca Moğolların her üç kavmi aynı adla isimlendirmesinin de etkisi olduğu söylenebilir. “Saha” adının komşuları Tunguzlarda “Yako” olarak ve Buryatlarda -t çokluk eki ilâvesiyle “Yakut” şeklinde kullanıldığı bilinmektedir. Ruslar, Sahaların komşularından duydukları Yakut kavim adını kullanarak yaygınlaştırmalardır. Dilciler gerçekte Türkçe olan ve “kenar, kıyı” anlamına gelen “yaka” kelimesinin y~s, k~h ses değişiklikleri sonucunda “saha” şekline geçtiğini düşünmektedirler.</p>
<p>Yakutların menşei meselesi, XVIII. yüzyılın başlarından beri araştırmacıları meşgul etmiştir. Yakutçanın diğer Türk lehçelerinden farklı olmasından ve kelime hazinesinin yarısını eski Türkçe kelimelerin teşkil etmesinden dolayı bazı bilim adamları Yakutların Türk kütlesinden tarihten önceki bir devirde ayrıldığını iddia etmişlerdir. W. Radloff ise, Yakutların Çin tarihlerinde adı geçen Gulıgan kabilesinin Tunguzlarla karışmasından meydana geldikleri tahmininde bulunmuştur. Orhon Yazıtlarının keşfinden sonra bu Gulıganların Göktürk Hakanlığı’na tâbi Kurıkan boyu olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Daha sonra Baykal gölü ve Lena havzasında yapılan kazılarda elde edilen buluntularda ve kayalar üzerinde bulunan Orhon harfli yazılar da Radloff’un tahminini teyit etmiştir. Elde edilen bulgular, VI-X. Yüzyılda Baykal çevresinde ve Angara ile Lena ırmaklarının yukarı bölgelerinde yaşadığı tespit edilen Kurıkan boyuna nispet edilmiştir. Günümüzde ağırlık kazanan görüşe göre, Yakutların ataları kuzeye Baykal gölü civarından göçmüşler ve Lena ırmağı boyunca yerleşerek yerli kuzey uluslarını da Türkleştirmişlerdir. Türklerin güneyden Yakut ülkesine göçü yüzyıllarca devam etmiştir.</p>
<p>Ruslar Yakut ülkesine XVII. yüzyılın başlarında girmeye başlamışlardır. Yakutların bundan önceki tarihleri hakkında yazılı kaynak bulunmamaktadır. Rus hükümeti Sahaların varlığını ilk defa 1619 yılında esir düşen Tunguzlardan öğrenmiştir. 1620-1630 yıllarında Ruslardan ilk gruplar bölgeye gelmeye başlamışlardır. 1630 yılında Rusların Lena kıyısında bir koruma evi inşa etmişler, fakat Yakutlar bu evi ortadan kaldırmışlardır. Bunun üzerine 1633 yılında gönderilen İvan Galkin komutasındaki Rus kuvvetleri, Yakutlarla çarpıştıysa da bir başarı elde edememiştir. Bundan sonra daha büyük bir kuvvetle beş yıl boyunca Yakutlarla savaşan Ruslar, 1638’de Yakut Askerî İdaresi’ni kurmuşlar ve Yakutistan’ı Rusya’nın bir eyaleti olarak ilân etmişlerdir.</p>
<p>Yakutlar bu devirde Kangalas, Megin, Borogon, Betun, Baturus boylarının teşkil ettiği bir toyonluk sistemi içinde yaşıyorlardı. Hakanları Kangalas boyunun beği Tığın Toyon idi. Her boyun bayrağı, damgası, askerî parolası vardı. Yakutlar, Sibirya’nın sert iklim şartlarına bakmaksızın, eski yurtlarından getirdikleri ehli hayvanları (at, sığır) beslemeye devam etmişler; diğer Sibiryalı kavimlerden farklı bir ekonomik hayat kurmuşlardı. Balık ve kıymetli kürklü hayvanlar avlamada da ustalaşmış olan Yakutların birçoğu çok zengindi.</p>
<p>Yakutlar Ruslarla mücadelelerini uzun yıllar sürdürdüler, fakat teknik bakımdan ve sayı olarak yetersiz kaldıkları için sonunda Ruslar Yakut ülkesini tamamen ele geçirdiler. Bölgede Rus egemenliği tam olarak yerleştikten sonra başlangıçta idarî taksimat eski kabile teşkilâtı göz önünde tutularak kuruldu; buna göre eski toyonlar yeni idarenin alt basamağında vazife aldılar. Daha sonra toyon idare ve hukuku yasaklandı. 1670’ten itibaren yürütülen yoğun Hıristiyanlık propagandası sonucunda Yakutlarda çift inançlılık meydana geldi. Halkın çoğu, Hıristiyanlığın tören ve bayramlarını benimsemenin yanı sıra eski Şaman inançlarını da korumuştu.</p>
<p>Komşu halklar arasında itibarları yüksek olan Yakutların dili, bütün Doğu ve Kuzey Sibirya ulusları arasında anlaşma dili olmuş, hatta Rus sömürge idaresi memurları tarafından konuşulmuştur. Dönemin Rus yazarları Yakutça hakkında “Sibirya’nın Fransızcası” demişlerdir.</p>
<p>Sibirya’nın diğer bölgeleri gibi Yakutistan da çarlık devrinde siyasî suçluların sürüldüğü ülke oldu. Sürgün edilen kişiler, yerli halkın kültürünün öğrenilmesine büyük katkılarda bulunmalarının yanı sıra, buradaki insanlara Batı medeniyetinin değerlerini aşıladılar ve ulus olarak bilinçlenmelerinde büyük rol oynadılar. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ideologları Potanin ve Orhon Yazıtlarının kâşifi Yadrintsev olan bir grup, Sibirya’nın Rusya’dan bağımsız bir ülke olması fikrini yaymaya çalıştılar.</p>
<p>1905 İhtilâli’nin Yakutlara biraz hürriyet ve millî kültür alanında çalışma imkânı vermesi neticesinde 9 Ocak 1900 tarihinde “Yakut Millî Birliği” kuruldu. Yakut milliyetçilerinin 31 Aralık 1905’te yaptıkları toplantıda aldıkları kararlar, Rusya’daki en liberal partilerin talep ettikleri siyasî ve ekonomik haklardan farksızdı. Ocak 1906’da Rus idaresinden ayrı yerli idare kuruldu ve 5 Şubat’ta Yakutistan Vilâyeti Kongresi toplandı. Rus hükümeti Yakutların bu faaliyetlerinden ürkerek, Yakutistan’da sıkı yönetim ilân etti. 27 Nisan 1906’da Yakutlar ayaklandılar, fakat bu ayaklanma bastırılarak çok sayıda Yakut tutuklandı.</p>
<p>1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Yakut Millî Komitesi Sovyet yönetimini tanımadı. Yakut milliyetçileri önce “Saha Omuh” (Saha Milleti) ve “Saha Aymah” (Saha Kavmi) adlı teşkilâtlarını kurdular ve Şubat 1918’de Yakutistan’ın bağımsızlığını ilân ettiler. Bunun üzerine Kızılordu birlikleri 30 Mart 1919’dan itibaren Yakutlara karşı saldırıya geçti ve 1921 yılında ülkeyi tamamen işgal etti. 27 Nisan 1922’de Yakut Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.</p>
<p>Sovyet döneminde Yakutlar, bir taraftan çarlık devrinde mahrum oldukları birçok siyasî ve kültürel hakkı kazanarak bir yandan ana dillerinde eğitimleri ve genel olarak kültür bakımından gelişmeleri ilerlerken, diğer taraftan Ruslaştırma siyasetine maruz kalmışlar, maden ocaklarında çalışmak üzere gelen göçmenlerin topraklarına akın etmesi sonucu da cumhuriyetlerindeki oranları gittikçe düşmüştür. 1989’da Yakutların %95.5’i kendi cumhuriyetlerinde yaşadığı hâlde, bölgede ancak %38.4’lük bir oranı teşkil etmekteydiler. Yakutlar buna rağmen dillerini ve geleneklerini korumayı başarmışlardır.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından 27 Nisan 1992’de Yakutistan Cumhuriyeti (Saha Yeri) kuruldu. Bugün Rusya Federasyonu’nda yer alan 21 cumhuriyetten birini teşkil eden ve en son 13 Mayıs 2000 tarihli hükûmet kararı gereğince yapılan yeni idarî düzenleme ile Uzak Doğu Federal Okruğu’na dahil edilen Yakutistan, çok büyük yer altı zenginlikleri (bunların başında elmas yatakları gelmektedir) sebebiyle dünya ülkelerinin dikkatini çeken ve bu potansiyeli kullanmaya yönelerek uluslararası düzeyde yer edinmeye başlayan bir ülkedir.</p>
<h3><span><strong>Dolgan Türkleri</strong></span></h3>
<p>Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyudur. Kendilerini “Saha” olarak adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçenin etkisi altında kalan bir lehçesini konuşurlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Taymır yarımadası, Krasnoyarsk Krayına bağlı Dolgan-Nenets Millî Okruğu içinde yer almaktadır. Nenetslar, Kuzey Buz Denizi’nin Avrupa-Asya sahillerinde geniş sahaya yayılmış olan Fin kavmi Samoyedlerin bir bölüğüdür. Bazı Türkologların ve antropologların iddialarına göre, Dolganlar da Samoyedlerden olup Yakutlar tarafından Türkleştirilmişlerdir. Çünkü XIX. yüzyılın ortalarına kadar Sibirya’nın bütün yerlileri, hatta kolonist Ruslar, Yakutçayı ortak anlaşma dili olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Sert tabiat şartları yüzünden oldukça ıssız bir bölge olan 820.000 km2’lik Taymır yarımadasında, 1989 yılında ancak 55.000 civarında insan yaşamaktaydı. Dolganların sayısı yaklaşık 5.000 kadardı. 1989 yılında Dolganların %84.1’i ana dili olarak Dolgancayı, %15.2’si Rusçayı belirtmişlerdir. Ayrıca Dolganların çoğu Rusçayı ikinci dil olarak iyi derecede konuşmaktadır.</p>
<h3><span><strong>Hakas Türkleri</strong></span></h3>
<p>Hakaslar, Yenisey-Abakan havzasında yaşayan ve Sagay, Kaç, Koybal, Kızıl, Kamasin, Kırgız, Beltir boylarına ayrılan Kırgız kökenli Türk boyudur. Eskiden Rus etnografya edebiyatında bu Türkler Abakan veya Minusin Tatarları olarak adlandırılmıştır. Hakas halkının bundan etkilenerek kendi kendini Tatar olarak adlandırmaya başlamasına karşın, aydın kesim XX. yüzyılın başında ulusal ad olarak Kırgızlar için ilk kez M.Ö. II. yüzyılda Çinliler tarafından kullanılmış olan Hakas adını benimsemiştir.</p>
<p>Çin kayıtlarında “Heges” adıyla anılan Kırgızlar, M.Ö. II. yüzyılda Hunlara bağlanmışlar, M.S. IV. yüzyıla değin Çinlilerle yakın ilişki içinde olmuşlardır. VI. yüzyılda ise Göktürklerle uzun süren savaşlara girişmişlerdir. VIII. yüzyılda Yenisey ırmağı boylarından Sibirya’ya uzanan bozkırlarda Göktürklerden yarı bağımsız bir konum elde eden Kırgızlar, 758’de Uygurlara bağlanmışlar, 840’ta Uygur Kağanlığı’nı yıkarak hâkimiyet sahalarını güneyde Gobi çölüne, batıda İrtiş ırmağına kadar genişletmişlerdir. Daha sonraki yüzyıllarda bu sahaları bırakarak kuzeye çekilen Kırgızlar, XIII. yüzyılın başında Moğolların hâkimiyeti altına girmişlerdir.</p>
<p>XVII-XVIII. yüzyıllara ait yazılı belgelerde Hakasların yaşadığı bölge “Hongor” veya “Hongoroy” olarak adlandırılmaktadır. Bu ad Hakasların ve Hakas ülkesinin eski adı olarak onların folklor eserlerinde de geçmektedir. Rusların “Kırgız Yeri” olarak adlandırdığı bu ülke, siyasî bakımdan dört beyliğe (Altısar, İsar, Altır ve Tuba) bölünmüş olup, devlet meselelerinin tartışılması ve devlet başkanın seçimleri “çıın”larda (kurultaylarda) gerçekleşmiştir. Ruslar tarafından gayretli ve usta savaşçılar olarak tarif edilen Kırgızlar, Sayan-Altay ormanlık bölgesinde yaşayan “Kıştım” adını verdikleri yerli kabileleri egemenlik altında tutarak bunlardan haraç toplamışlardır. Kırgız Yeri, Moğolistan, Çin ve Orta Asya ile ticaret yapmıştır.</p>
<p>XVI.    yüzyılda dağılma sürecine girmiş olan Kırgız boyları, XVII. yüzyılın ilk yarısında Moğol Hanlarından Altın Hanlar sülâlesinin, 1667 yılında da Kalmuk-Oyratların (Cungar devleti) idaresine girmiştir. 1703 yılında Kalmuklar, geçici bir süre için asker ve işçi olarak kullanmak amacıyla o sıralarda sayıları 15 bin olduğu tahmin edilen Kırgızların neredeyse tamamını topraklarından kopararak Cungarya’ya geçirmişlerdir. Bu zorlu topyekûn göçün neticesinde Hongoroy Devleti ortadan kalkmış ve toprakları boşalmış, az sayıda Kırgız, dağlara ve ormanlara sığınmıştır. 1733 yılında serbest bırakılan Kırgızların çoğu ülkelerine geri dönmekle birlikte, bir kısmı geri dönüşte Kazak, Altay, Teleüt ve diğer boylarla karışmış, bir kısmı Kalmuklar ülkesinde kalmıştır. Bugünkü Hakas halkının, Yenisey Kırgızlarının yerli kabilelerle karışmasından meydana geldiği tahmin edilmektedir.</p>
<p>Hakasya topraklarının boşalması, XVII. yüzyıldan beri Yenisey-Abakan topraklarına nüfuz etmeye çalışan Rusların buraya yerleşmeleri için iyi bir fırsat olmuştur. 1727 yılında Hakasya resmî olarak Rus Çarlığı’nın Sibirya’daki sömürgelerine katılmış, verimli toprakları ise topraksız Rus köylülerine dağıtılmıştır. Rus yönetimi, “Tatar” olarak adlandırmaya başladığı yerli halkı Hıristiyanlaştırmak için yoğun çabalar sarf etmiştir. Hakas folklorunda Rus yönetiminin gaddarlığına karşı Hanza Bek önderliğindeki başkaldırı rivayet edilmektedir.</p>
<p>XVIII. yüzyılın ikinci yarısında 5.000-6.000 olan Hakas nüfusu, 1890’da 30.000’e ulaşmıştır. Fakat Sovyet döneminde bölgenin sanayileşmesi ve dışarıdan büyük miktarda işçinin gelmesinden dolayı Hakasların kendi topraklarındaki oranları gittikçe azalmıştır.</p>
<p>1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Abakan Tatarları, eskiden Çinlilerin Kırgızlar için kullandıkları “Hakas” adını benimseyerek M.Ö. II. yüzyıldan beri ayrı bir ulus oldukları savını ortaya atmışlar; Yenisey bölgesini de Hakasya olarak adlandırmışlardır. Ama Sovyet hükûmeti bir Hakas özerk yönetiminin kurulması önerisini geri çevirmiş, Hakasya özerkliğini ancak 1930’da kazanabilmiştir. 1930’da Rusya Federasyonu içindeki Krasnoyarsk Krayı’na bağlı Hakas Özerk Oblastı kurulmuştur.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin çözülme döneminde Hakas Özerk Bölgesi, Hakas Cumhuriyeti’ne dönüşmüştür (1990). Günümüzde Rusya Federasyonu’nda yer alan yirmi bir cumhuriyetten birini teşkil eden ve en son idarî düzenlemeye göre (13 Mayıs 2000) Sibirya Federal Okruğu’na dahil edilen Hakasya, tamamen bir Rus yerleşim merkezi görünümündedir. Hakasların çoğu kendi cumhuriyetlerinde yaşadığı hâlde, 1989 yılında bölge nüfusundaki oranları ancak %11’di.</p>
<p>Hakas kültürünün kökleri milâttan önceye kadar uzanmaktadır. Yenisey kazıları, Hakasların eski yaşam biçimi ve komşularıyla mücadeleleri konusunda ipuçları sağlamış, geleneklerinin önemli değişikliğe uğramadığı anlaşılmıştır. Hakasların zengin halk edebiyatı ve folkloru, ünlü Türkologlardan Radloff, Castren, Hakasların Sagay boyundan gelen Katanov ile Maynagaşov tarafından toplanmıştır.</p>
<h3><span><strong>Şor Türkleri</strong></span></h3>
<p>Şorlar, Altay Dağlarının kuzey yamaçlarında ve Tomi ırmağı boylarında yaşayan ve Hakasça ile Altayca arasında yer alan bir Türkçeyi konuşan küçük bir Türk topluluğudur. Bulundukları toprakların tamamı Rusya Federasyonu’na bağlı Kemerovo bölgesinin içinde yer almaktadır.</p>
<p>Etnografya biliminde Kuznetsk Tatarları, Mrass ve Kondom Tatarları, Abalarlar, Şorlar vb. gibi değişik adlarla bilinen bu topluluk için Şor etnik adını ilk defa XIX. yüzyılın sonunda Radloff kullanmıştır. Şor adının kullanımının yaygınlaşması Sovyet dönemine (1930’lu yıllar) rastlar.</p>
<p>Son olarak Sibir Hanlığı’nın yönetiminde bulunan Şor bölgesi, XVI. yüzyılın sonuna doğru Rusya’nın hâkimiyeti altına girmiştir. Şamanizm inancında olan Şorlar, Rus misyonerlerinin XIX. yüzyıldaki faaliyetleri sonucunda Hıristiyanlığı kabul etmişlerse de, Sovyet döneminde yapılan ateizm propagandası etkisinde bu dinle zaten zayıf olan ilişkilerini kesmişlerdir. Günümüzde Şorlar arasında Şamanist inançlar yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p>1926’da Şorların %70’ini içine alan Dağlık Şor Millî Bölgesi kurulmuştur. Fakat 1939’da bu bölge lâğvedilmiş ve toprakları Rusya Federasyonu’nun Kemerovo Oblastı’na bağlanmıştır.</p>
<p>Bundan sonraki dönemde Şorlar ana dilinde eğitimden ve millî kültürün gelişmesini sağlayacak diğer olanaklardan yoksun bırakıldıkları için millî geleneklerinden uzaklaşmışlar ve birçoğu ana dilini yitirmiştir. 1989’da Şorların ancak %6’sı, yani sadece 998 kişi ana dilini iyi derecede konuşmakta olup, %42’si sadece Rusça konuşmakta, kalan kısmı Şorcayı ana dili olarak kabul etmekle birlikte Rusça konuşmayı tercih etmekteydi.</p>
<p>Rusya’da 1990’lı yıllarda yaşanan değişimin etkisi altında ulus olarak bilinçlenmeye başlayan Şorlar, günümüzde ana dilinde eğitime eskiye nazaran daha çok önem vermektedirler. Novokuznetsk Pedogoji Entitüsü’nde Şor Dili ve Edebiyatı Bölümü açıldığı gibi, birkaç okulda da eğitim programına Şorca dilbilgisi dersleri koyulmuş, bazılarında da Şorca kursları açılmıştır, fakat bu faaliyetler şimdilik istenen sonucu vermemektedir. Son yıllarda kurulan Şor millî kurumlarının hedefleri arasında Şorcanın kullanım alanını genişletme, millî özerklik elde etme, geleneksel ekonomi yöntemlerini canlandırma gibi hedefler yer almaktadır.</p>
<h3><span><strong>Altay Türkleri</strong></span></h3>
<p>Altaylılar etnik terimi, Türkiye’de ve Rusya’da çeşitli dönemlerde farklı içerikler arz etmiştir. Önceleri Türkiye’de Altaylılar derken Sibirya’nın Altay-Sayan dağlık bölgesinde ve Ob, Abakan ve Yenisey ırmaklarının kaynak ve havzalarında yaşayan çeşitli Türk boylarının hepsi kastedilmekteydi. Eski Rus etnografya edebiyatında ise Altaylılar terimi, ancak Altay-Sayan bölgesindeki Altay Kiji, Teleüt, Telengit, Tölös gibi boylar için kullanılarak, Abakan ve Yenisey havzasında yaşayan Türk boylarına Abakan ya da Minüsin Tatarları denilmekteydi.</p>
<p>M. Fuat Köprülü, Altaylıları geniş manada Şor, Teleüt, Altay-Kiji, Tuba, Kumandın, Kuğu ve Telengitleri, dar manada ise Altay-Kijileri kapsayan bir Türk boyu olarak tanımlamıştır. Günümüz Rus etnografyasında Altaylılar adı altında kuzey (Tuba, Kumandın, Çalkan) ve güney (Altay, Teleüt, Telengit) lehçelerini konuşan Altay Kijiler (Oyrotlar) anlaşılmaktadır. Prof. Dr. Nadir Devlet, Altaylılar (Oyrotlar) adı altında kuzey [Tuba, Yiş Kiji (Karaorman Tatarı), Kumandi, Çelkan] ve güney (Altay Kiji, Teleüt, Tölös, Mayman) olarak ayrılan boyları birleştirmektedir.</p>
<p>Altaylılar, çoğunlukla Rusya Federasyonu’na bağlı olan Altay Cumhuriyeti’nde ve bu cumhuriyete komşu olan bölgelerde yaşamaktadırlar.</p>
<p>Orhon Yazıtlarında adı geçen Tölös boylarının kalıntısı olduğu tahmin edilen Altaylıların eski tarihi, bütün Türk ulusunun eski tarihinin aynıdır. XV. yüzyılda Batı Moğollarından olan Kalmuk-Oyrot (Cungar) boylarının kurdukları göçebe devlete tâbi olan Altaylılar, Kalmuklara kürk ve demirle vergi vermişlerdir. Altaylılar kendilerine Oyrot demektedir. Komşuları ve eskiden Ruslar tarafından Dağ Kalmukları olarak adlandırılmışlardır.</p>
<p>1756 yılında Kalmuk Devleti, Çin tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra Altay’da Çin egemenliği başlamıştır. Çinlilerin baskılarından kaçan Altay beyleri, Rusların himayesine sığınmışlardır. Böylece XVIII. yüzyıldan başlayarak, bölge Rusların egemenlik alanına katılmıştır. 1834 yılında Altay Dinî Misyonu kurulmuştur. Özellikle 1855 yılında Rus göçmenlerin istedikleri yerlere yerleşmelerine izin verilmesinin ardından bölgeye yoğun Rus göçü başlamıştır.</p>
<p>Topraklarını ellerinden alan ve kendilerine Hıristiyanlaşmaları için baskı yapan Ruslara karşı Altaylılar, Rus etnografyasında “Burhanizm” adıyla bilinen “Ak Yang” hareketiyle cevap vermişlerdir. Kalmuk-Oyrot egemenliği devri, Rus idaresine nazaran, ideal bir devir sayılmaya başlamış ve halkı Rus mezaliminden kurtarmaya “Oyrot Han”ın geleceği inancı hasıl olmuştur. “Ak Yang”a göre, “Kara Din” (Şamanizm) tanrıları Ruslara karşı birşey yapamıyor, öyleyse kurtarıcı Oyrot Han’ın “Ak Din”ine bağlanmak gerekiyordu. “Ak Din”, Şamanist inançlarla Budizm’in karışımı görünümünde olup, bu dine göre kanlı kurbanlar, Ruslarla yemek yemek, Ruslarla dost olmak, Rus paralarını kullanmak yasaktı.</p>
<p>1904 yılında binlerce Altaylının ayin yaparken basılmasıyla, “Ak Yang” hareketi Rus hükümeti tarafından açığa çıkarılmış ve harekete katılanlar tutuklanmıştır. 1905 İhtilâli’nden sonra kurulan I. Devlet Duması’nın müdahalesi Ak Yangçıları ölüm cezasından kurtarmıştır. Sovyet döneminde Burhanizm hareketinin sebebi olarak Çin ve Rus ticaret sermayesinin rekabeti gösterilerek hareket önderlerinin Çin ajanları olduğu iddia edilmiş; böylece Altaylılar hareketinin millî özelliği gizlenmiştir.</p>
<p>1922-1948 yılları arasında Oyrot Özerk Bölgesi olarak adlandırılan bölgenin adı bundan sonra Dağlık Altay Özerk Bölgesi olarak değiştirildi. Bu bölge Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Krayı’nın içinde yer alıyordu. 3 Temmuz 1991 yılında bölge Dağlık Altay Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne, 7 Mayıs 1992’de de Altay Cumhuriyeti’ne dönüştü. Günümüzde Altay Cumhuriyeti Rusya Federasyonu’nda yer alan yirmi bir cumhuriyetten birini teşkil etmektedir ve en son idarî düzenlemeye göre (13 Mayıs 2000) Sibirya Federal Okruğu’na dahil edilmiştir.</p>
<p>1991 ilkbaharında Altaylıların millî dini olarak görülen Burhanizm’i canlandırmayı amaçlayan “Ak-Burkan” adlı bir dinî dernek kurulmuştur. Günümüzde tabiat ile insan arasında uyum sağlama, kültürel değerleri canlandırma, Altaylıların tarihî mirasını koruma amaçlarını güden “Dağlık Altay Ekolojik-Ekonomik Alanı” adındaki kurum tarafından millî kültürü kalkındırmaya yönelik çeşitli programlar uygulamaya konulmaktadır.</p>
<h3><span><strong>Tuva Türkleri</strong></span></h3>
<p>Tuvalar, Soyonlar ya da Uranhaylar olarak da bilinen, büyük bölümü Rusya’ya bağlı Tuva Cumhuriyeti’nde, küçük bir bölümü ise Moğolistan’da yaşayan ve Moğolcadan etkilenmiş bir Türk lehçesi konuşan halktır. Geleneksel dinleri Şamanizm’le Tibet Budacılığı’nın bazı özelliklerinin karışmasından oluşmuştur. Tuvaların bir kolu olan Tofalar da (eski adları Karagaslar) bugün tamamen Tuvalar içinde kaydedilmektedir.</p>
<p>Tuva (Tuba) adına Çin’in Su sülâlesinin (581-618) kayıtlarında rastlanmaktadır. Bu kayıtlara göre Tubalar Kırgızların doğusunda “Küçük Deniz”in (muhtemelen Baykal Gölü’nün) güneyinde ve Uygurların kuzeyinde bulunmaktaydılar. Eski Türk boylarının batıya ve güneye göç ettikleri zaman yerlerini bırakmayan ve adları ile dillerini koruyarak çağımıza kadar gelen Türk boylarından biri olan Tuvalar, bugün de aynı topraklar üzerinde yaşamaktadırlar.</p>
<p>M.Ö. III. yüzyıl-M.S. II. yüzyılda Tuva ülkesi Hunlara tâbi olmuş, sonra Siyen-Pilerin ve bir müddet Cücenlerin idaresi altına girmiştir. V-VIII. yüzyılda Göktürkler ile Uygurların egemenliği altında olmuştur. IX. yüzyılda Kırgızlar, Uygurlardan egemenliği almışlardır. XIII. yüzyılın başlarından itibaren Tuva ülkesi Moğol İmparatorluğu’nun bir eyaletine dönüşmüş, 1280’den 1368 yılına kadar Moğol sülâlesine, sonra Çin-Mançu sülâlesine tâbi olmuştur. Çinliler ve Moğollar Tuvaları “Uranhay” olarak adlandırmışlardır.</p>
<p>Tuva bölgesi, 1757’den 1912’e değin Çin İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur. Çin-Mançu sülâlesi idaresindeki bu dönemde Moğolistan’da tatbik edilen yönetim sistemi buraya da uygulanmıştır. Tuvalar, Moğolistan’ın resmî dini olan Lamaizm’in tesirinde kalmışlar, yazılarında Tibet ve Moğol alfabesini kullanmışlardır.</p>
<p>XVII.   yüzyıldan sonra Tuvalar giderek Rus kültürünün etki alanına girmeye başlamışlar; 1860 Çin-Rus Antlaşması’ndan sonra Moğolistan’da ve Tuva’da tam hareket serbestliğini elde eden Rus hükümeti, bölgeye Rus iskânını başlatmış, Tuvaları Çin’e karşı kışkırtmış ve ayaklanmaları desteklemiştir. 1883’teki Tuva ayaklanmasını Çin hükümeti şiddetle bastırmış, birçok Tuva Abakan ve Altay’daki kardeş Türk boylarına sığınmıştır. Ruslar bu mültecileri Tuva’da Rus hesabına propaganda yapmak için kullanmışlar, diğer taraftan Tuva’da Rus dayanak noktaları hizmetini gören Rus köylerini kurmaya devam etmişlerdir.</p>
<p>1911’de bölgede Rus yönetiminin kışkırtmasıyla ayrılıkçı bir hareket başlamıştır. Bundan sonra 3 yıl fiilen bağımsız olan Tuva ülkesi, 1914’te Rus Çarlığı’nın himayesi altına girmiştir. Rusya’daki 1918-1921 yılları arasındaki iç savaş döneminde ülke tekrar bağımsızlığına kavuştuysa da 1921’de Sovyet hâkimiyetine girerek Tannu Tuva Halk Cumhuriyeti adını almıştır. 1926 yılında Sovyetlerin hâkimiyeti altında yarı bağımsız bir konum elde eden bölge, 1944’te SSCB’ye bağlanarak Rusya Federasyonu’na bağlı özerk oblast yapılmış; 1961’de ise özerk cumhuriyet statüsünü kazanmıştır. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra 1991’de Tuva Cumhuriyeti ilân edilmiştir.</p>
<p>Günümüzde Rusya Federasyonu’nda yer alan 21 cumhuriyetten biri olan ve en son idarî düzenlemeye göre (13 Mayıs 2000) Sibirya Federal Okruğu’na dahil edilen Tuva Cumhuriyeti’nde nüfusun yaklaşık beşte üçü Tuvalardan, geri kalanların çoğu da Ruslardan oluşmaktadır. Tuvaların %99’u Tuva dilini ana dili olarak kabul etmektedir; bu oran Türk boyları arasında en yüksek oranı teşkil eder. Diğer bir deyişle Tuvalar, Türk boyları arasında ana dilin korunmuşluğu açısından en üst sırada yer almaktadırlar. Millî kültürlerini iyi korumuş olan Tuvalar, şu anda sayıları az olmakla birlikte Ruslar arasında erime tehlikesinden uzak gibi gözükmektedirler.</p>
<h3><span><strong>Sibirya Tatar Türkleri</strong></span></h3>
<p>Batı Sibirya’da esas olarak Obi ve İrtiş nehirleri boylarında yoğunlaşan ve Tümen, Omsk, Novosibirsk, Tomsk ve Kemerovo oblastları içinde yer alan Sibirya Tatarlarının etnogenezinde Kıpçakların önemli rol oynadığı, ayrıca yerli Ugor kavimlerinin, Moğolların, Sayan-Altay Türklerinin, Orta Asyalı göçmenlerin (Özbek, Kazak, Karakalpak, Uygur, Tacik), Başkurtların ve Kazan Tatarlarının da etkili olduğu kabul edilmektedir. Sibirya Tatarları kendi içlerinde Tobol, Tümen, Tomsk, Baraba, Tara gibi yoğun olarak bulundukları bölgelerin adlarıyla anılan gruplara bölünmektedirler.</p>
<p>IX-X. yüzyılda Yenisey Kırgızlarının doğusunda Kimek birliği bulunmuştur. Bu birliği oluşturan boylardan biri de, Orta İrtiş, İşim ve Tobol nehirlerinin havzalarında yerleşmiş olan Kıpçak boyu idi. Kimeklerle mücadele eden Kıpçaklar daha sonra batı yönünde yayılmışlar ve XI. yüzyılda İdil Bulgarlarının güneyindeki topraklara, Yayık ile İdil nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdir. XIII. yüzyılda Batı Sibirya’dan İdil’e kadar uzanan sahadaki göçebe Türk-Kıpçak boyları Moğolların hâkimiyeti altına girmiştir. Altınordu’nun XV. yüzyılda dağılmasından sonra İdil’de Kazan Hanlığı, İdil ile Yayık arasındaki sahada ve Ural’ın doğusundaki bozkırlarda Nogay ordusu meydana gelirken, Batı Sibirya’da Orta İrtiş üzerinde Sibirya Hanlığı kurulmuştur.</p>
<p>XV. yüzyılda Batı Sibirya’nın güneyinde hâkimiyet kurmak için Cengiz nesline ait olmayan Taybuğalarla Cengizoğulları olan Şeybanîler ve Nogay mirzaları mücadele etmekteydi. XV. yüzyılın 20’li yıllarında Şeybanîlerden İbak Han, merkezi Tura ve Tobol ırmaklarının birleştiği yerdeki Çimki- Tura kasabası olan Tümen Hanlığı’nın başına geçti. Orta İrtiş ve Aşağı Tobol boylarında hüküm süren Taybuğalarla yakınlaşmak için kız kardeşini Taybuğalardan Mar Han’la evlendiren İbak Han, daha sonra Mar Han’ı öldürerek, ülkesini ele geçirdi. Mar Han’ın akrabalarından Muhammet, 1495 yılı civarında İbak Han’ı öldürerek, Tobol ve Orta İrtiş’teki Türk boylarını birleştirdi ve hanlığın merkezini İrtiş üzerindeki (bugünkü Tobolsk’un 17 km yukarısında) “İsker” (veya Sibir) adındaki kaleye geçirdi.</p>
<p>XVI. yüzyılın başında Tümen Hanlığı’nın topraklarını tamamıyla ele geçiren bu hanlık, merkezinin adından ötürü Sibir Hanlığı olarak anılmaya başladı. XVI. yüzyılın ortasında Sibir Hanlığı, batıda Tura havzasından doğuda Baraba’ya kadar uzanan sahaları, ayrıca Ural’ın doğu yamaçlarındaki bazı Başkurt kabilelerinin topraklarını kapsamaktaydı.</p>
<p>İbak’ın torunu Küçüm (1556-1598) Sibir Hanı Yadigar’a karşı savaşarak, sonunda onu öldürdü ve 1563’te Sibir Hanlığı’nı ele geçirdi. Küçüm Han’ın, Orta Asya’dan ve İdil boyundan din adamlarını davet ederek Sibirya’da İslâmiyet’i yaymak için büyük bir gayret göstermesi sayesinde İsker şehri ve civarındaki ahali Müslümanlaştı, fakat hanlığın kenar bölgelerindeki kavimler Şamanist inançlarını korudular. Kazan Hanlığı’nın yıkılmasından sonra Sibir Hanı Yadigar, Rus Çarı’na bağımlılığını bildirmişti. Küçüm Han, saltanatının ilk yıllarında bu bağımlılığı teyit etmediyse de, 1572’de Rus Çarı’na gönderdiği yarlıkta Rusya’ya yıllık vergi ödemeyi kabul etti.</p>
<p>Fakat hemen ertesi yıl Küçüm’ün yeğeni Mehmet Kul’un Ostyaklara karşı düzenlediği sefer esnasında Sibir’e gönderilen Rus elçisinin öldürülmesiyle Rusya ile Sibir Hanlığı arasındaki ilişkiler kesildi. Aradaki mesafenin fazlalığı dolayısıyla, Ruslar buna karşı hiçbir şey yapamadılar. Böylelikle Sibir Hanlığı, kısa bir süre için tamamen bağımsız olarak huzur içinde varlığını sürdürdü.</p>
<p>Sibir’de Rus hâkimiyetinin yerleşmesinde Stroganovlar adlı bir tüccar-kolonizatör ailenin faaliyeti çok mühim rol oynamıştır. 1558’de Grigoriy Stroganov’un ricası üzerine Rus Çarı IV. İvan, Kama nehri boyundaki Solikamsk’tan Çusovaya nehrine kadar olan geniş sahaları eskiden beri Moskova knezlerine destek olan bu zengin aileye bağışladı. Daha sonra topraklarını Ural dağlarına kadar genişleten Stroganovlar, buralarda bir taraftan tuz ocaklarını işletmekte ve kürk ticareti yapmakta, diğer taraftan yerli kavimlerin, özellikle güneyden Nogayların hücumundan korunmak için kaleler inşa ederek Rus hâkimiyeti için birer dayanak yerleri meydana getirmekteydiler. 1573’te Mehmet Kul’un Kama boyuna kadar akın yapması üzerine, Stroganovlar daha güçlü korunma sistemi oluşturmaya yönelerek, Sibirya’nın içlerine doğru kaleler inşa etmeye giriştiler ve yerli kavimlerden kıtalar kurmaya başladılar.</p>
<p>Moskova hükümetinin Don boyundaki yağmacı Kozaklara karşı başlattığı tenkil hareketinden kaçan birkaç binlik Kozak grubu, başkanları Yermak Timofeyeviç’in önderliğinde 1577’de Kama boylarına geldi. Strogonovlar, Rus Çarı’nın “hırsız ve kaçak kimseleri kabul etmeme” emrine rağmen, bunları yanlarında alıkoyarak, silâhla donattılar ve Sibirya’ya gönderdiler. Yermak’ın adamları 1578-1580 yıllarında Uralları aşarak, Sibirya’ya ulaşan nehirleri takiben Batı Sibirya’ya ulaştılar ve buraları yağma etmeye başladılar. 1581 yılının Temmuzu’nda Tavda ırmağı boyundaki Baba Hasan köyü yakınında Küçüm Han’ın kuvvetlerini yenilgiye uğratan Kozaklar, seferlerine devam ederek Eylül ortalarında Tobol nehrinden İrtiş ırmağına geçmeye muvaffak oldular. Bu sırada sayıları ancak 545 kadar kalmıştı. Fakat ateşli silahları sayesinde Küçüm Han’ın Türk-Moğol savaşçılarını ve Ostyak ile Vogul yerlilerinden ibaret ordusunu devamlı yenmekteydiler. 1581’in 25 Ekimi’nde Yermak, Sibir Hanlığı’nın başkenti İsker’i de ele geçirdi.</p>
<p>Destek olmadan uzun zaman tutunamayacağını anlayan Yermak, İsker’e yerleştikten sonra Moskova’ya elçi gönderip, ele geçirdiği bu geniş ülkenin idaresini Rus Çarı’na verme teklifinde bulundu ve bunun karşılığında önceden işlediği suçların affını diledi. O zamana kadar Sibirya’da olup bitenlerden habersiz olan Moskova’da Sibirya’nın zaptı haberinin gelmesi üzerine büyük sevinç yaşandı; Moskova kiliselerinin bütün çanları çalınarak, Rusya’ya “yeni bir padişahlığın” katılmış olduğu ilân edildi. Yermak ve arkadaşlarının suçları affedilerek, onlara kıymetli hediyeler gönderildi. Moskova hükümeti tarafından tayin edilen genel vali ile birlikte 1583 Kasımı’nda 500 kadar Rus askerî İsker’e geldi.</p>
<p>Aynı zamanda Küçüm Han’ın yeğeni Mehmet Kul’un kumandasındaki kuvvetler başarılı pusu savaşını devam ettirmekteydi. Fakat şahsî menfaatleri peşinde koşan Tatar beylerinin birbirlerine düşmanlığı, direniş hareketine büyük zarar veriyordu. Bir hainin ihbarıyla Mehmet Kul’un Kozaklara esir düşmesinden ve birçok Tatar büyüğünün Küçüm Han’ı terk etmesinden sonra Sibir yurdunda durum büsbütün karıştı. Bu şartlarda Kozak ve Rusların sayıca azlığı, Küçüm Han’ın lehine oldu. İsker şehrinde kuşatılan Kozak ve Ruslar arasında müthiş bir açlık ve hastalık başgösterdi. Yermak, yiyecek tedarik etmek ve ahaliyi itaat altına almak için İrtiş nehrinin yukarısına doğru sefere çıkınca kendini izleyen Küçüm Han’ın kuvvetleri tarafından bir adada kıstırıldı. 1584 yılının 5 Ağustosu’nda meydana gelen çarpışmada Kozaklar yenildi ve atamanları Yermak da öldürüldü. Sayıları 150’ye inmiş olan Kozak-Rus askerleri, bu durum karşısında İsker’i terk ederek Rusya’ya kaçmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Rus Devleti bundan sonra Sibir’in istilâsına kuzey tarafından girişerek, hanlığı yeni baştan adım adım fethetmeye koyuldu; ilerledikçe Tümen (1586), Tobolsk (1587), Tomsk (1604) askerî kolonilerini kurdu. Obi ırmağı üzerinde son çarpışmada yenik düşen Küçüm Han’ın (20 Ağustos 1598) Nogayların yanına sığındığı ve orada öldürüldüğü (1600) bilinmektedir. XVII. yüzyılın başlarında Rus nüfuz sahası, İrtiş ve Yenisey başlarına göç eden Kırgız-Kazak sahasına varıp dayanmıştı. Çarlık devrinde en iyi toprakları ellerinden alınan ve ağır vergilerle beraber çeşitli hizmet yükümlüklerine bağlanan Sibirya kavimleri, ekonomik sıkıntıların yanı sıra zorla Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikalarına da maruz kaldılar.</p>
<p>1822 yılına kadar Sibirya’daki Tatar kabileleri Rus idaresine tâbi olan kendi beylerinin yönetiminde kaldılar. 1822’de Batı Sibirya’da Rus devlet adamı Speranski’nin hazırladığı “Gayri Rusların İdaresi Hakkındaki Yasa” uygulamaya konuldu. Bu yasaya göre, Sibirya Tatarlarına devlet köylüleri statüsü verildi ve Tatar vilâyetleri oluşturuldu.</p>
<p>Rus yönetimi daha sonra bu Tatar vilâyetlerini lâğvederek, Rus vilâyetleri arasında bölüştürmeye yöneldi, fakat halkın tepki göstermesi üzerine bundan vazgeçti. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Sibirya Tatarlarının çoğu, Tobolsk Guberniyası’nın Tobolsk, Tara ve Tümen bölgeleri içinde bulunmaktaydı. 1897 yılı nüfus sayımı verilerine göre, Sibirya Tatarlarının toplam sayısı 44 bin civarında olup, bölgede bunların dışında 14.4 bin “diğer bölgelerden gelen Tatarlar”, 11,6 bin de “Buharalık” (Orta Asya kökenliler) bulunmaktaydı.</p>
<p>XIX. yüzyılın sonunda Rusya Türkleri arasında yenileşme ve millî mücadele hareketini başlatanlar arasında Sibiryalı aydın Abdürreşid İbrahim önemli bir yere</p>
<p>sahiptir. Son yıllarını ülkesinden uzakta, Japonya’da geçirmek zorunda kalan bu zat, ömrü boyu bulunduğu her yerde siyasî girişimler ve yayın faaliyetleriyle Rus şovenizmine karşı ve Türklerin millî bağımsızlığı için durmadan mücadele vermiştir.</p>
<p>XX. yüzyılın başında Rusya’nın çeşitli yerlerindeki Türk boyları, memleketin siyasal hayatında yaşanan çalkantılardan yararlanarak millî haklarını elde etmek için mücadeleye giriştiler. Bu mücadelede gerek yoğun yayın faaliyetleri, gerekse siyasî girişimler bakımından başı çeken Kazan Tatarları oldu. Kazan Tatarlarının Sibirya’daki Tatarlar üzerinde eskiden beri büyük etkisi vardı. İki halk arasındaki etkileşim Kazan Hanlığı döneminde başlamış olup, Kazan Hanlığı’nın yıkılışından sonra İdil ve Ural boylarından Sibirya’ya çok sayıda Kazan Tatarı göç ederek buradaki Türk topluluğuna karışmıştı. Kazan Tatarlarının çeşitli nedenlerle Sibirya’ya göçü sonraki yüzyıllarda da sürdüğü gibi, onların eğitim ve yayın faaliyetleri de, Sibirya’daki kültürel hayata önemli etkilerde bulunmuştu. Bunun neticesinde edebî Kazan Tatarcası bile Sibirya Tatarları arasında yayılmıştı. Bu nedenlerden dolayı Kazan Tatarları, Sibirya Tatarlarını kendilerine yakın görerek, onları kendilerin bir kolu saymakta idi.</p>
<p>Millî hareketin başlangıç etabında Kazan Tatar liderlerinin çoğu dinî kimliği etnik kimlikten üstün tutarak Rusya Müslümanları birliği fikrine yönelmiş ve Müslümanların Rusya içinde dağınık yaşadığını göz önünde bulundurarak onlar için toprak esasına dayanmayan millî medenî muhtariyet kurulmasının yerinde olacağını savunmuşlardı. Fakat “I. Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı”nda (Moskova, 1-11 Mayıs 1917) bu konuda çeşitli Türk boyları arasında fikir birliği sağlanamadı ve Rusya’daki çeşitli Türk boyları için ayrı ayrı topraklı muhtariyetler kurulması yönünde bir karar alındı. Çeşitli Türk topluluklarının bundan sonra sorunlarını tek başlarına çözme eğilimi içine girmesi, onların kültürel ve diğer yönlerden birbirinden farklı ve ortak tarih şuurundan yoksun oluşu ile anlatılabilir. Bu şartlar altında Kazan Tatar liderleri, ümmet birliği fikrinden vazgeçerek, İdil-Ural ve Sibirya bölgelerinde yaşayan Türkleri dönemin yaygın tabiri olan Türk-Tatar adıyla bir çatı altında toplama gayreti içine girdiler.</p>
<p>Kazan’da aynı tarihlerde toplanmış bulunan üç kurultayın (II. Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı, Müslüman Askerler ve Din Adamları Kurultayları) 22 Temmuz 1917’de gerçekleşen ortak oturumunda “İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarları İçin Millî Medenî Muhtariyet” ilân edildi. 20 Kasım 1917’de de büyük törenle “İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi” açıldı. Bundan sonra yoğun faaliyete girişen ve Rusya’nın diğer bölgelerindeki Türk soydaşların millî kuruluşları ile daima haberleşme içinde olan Türk-Tatar parlamentosu, Sovyet hükümeti tarafından 11 Ocak 1918’de resmen dağıtılana kadar Rusya’nın en karmaşık ihtilâl şartlarında disiplin içinde çalışarak, din, eğitim, kültür konularından malî işlere varana kadar çok değişik alanlarda önemli kararlar aldı. Fakat Sovyetlerin müdahalesiyle bu girişimler yarıda kalmış oldu.</p>
<p>Sovyet döneminde Sibirya Tatarlarının millî vilâyetleri lâğvedildi, kendilerine, Kazan Tatarlarının bir kolu sayıldıkları için, özerklik tanınmazken, Kazan Tatarcası, Sovyet döneminde Sibirya Tatarlarının resmî dili olarak kabul edildi.</p>
<p>Kazan Tatarları bugün de Sibirya Tatarlarını kendilerinin bir kolu saymaya devam ederken, Aralık 1990’da birinci kongrelerini düzenleyerek bir birlik kuran Sibirya Tatarları artık kendilerinin Kazan Tatarlarından farklı özelliklere sahip ayrı bir Türk boyu olduklarını savunmakta ve Rusya içinde özerklik elde etmek istemektedirler. Şimdilik bu yöndeki çabalarından bir sonuç çıkmamıştır. Rusya’da 13 Mayıs 2000’de yapılan yeni idarî düzenlemeye göre, bulundukları bölgeler Ural ve Sibirya Federal Okrugları arasında paylaştırılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Leysen ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü /Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 734-742</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Alekseyev, M. Y., “Şorskiy Yazık”, Krasnaya Kniga Yazıkov Narodov Rossii, “Academia”, Moskova, 1994, s. 67-68.</span></div>
<div><span>♦ Androsova, S. İ., “Dolganskiy Yazık”, Yazıki Mira: Tyurkskiye Yazıki, Bişkek, 1997, s. 235-242.</span></div>
<div><span>♦ Arat, Reşit Rahmeti, “Kırgızistan”, İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, Maarif Basımevi, İstanbul, 1955, s. 735-741.</span></div>
<div><span>♦ Arat, Reşit Rahmeti, “Kazakistan”, İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1967, s. 494-505.</span></div>
<div><span>♦ Arat, Reşit Rahmeti, “Kazan”, İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1967, s. 505-522.</span></div>
<div><span>♦ Atlasi, Hadi, Sibir Tarihi. Süyünbike. Kazan Hanlığı, Kazan, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Baktıgulov, C. S. -Mombekova, J. K., İstoriya Kırgızov i Kırgızstana s Drevneyşih Vremen do Naşih Dney, Bişkek, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Baskakov, N. A., “Altayskiy yazık”, Yazıki Mira: Tyurkskiye Yazıki, Bişkek, 1997, s. 179-187.</span></div>
<div><span>♦ Bikbulatov, H. V., Başkirı (Kratkiy Etnoistoriçeskiy Spravoçnik), Ufa, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Butanayev, V. Y., “Etniçeskaya İstoriya Hakasov XVII-XIX vv. ”, Materialı k Serii “Narodı Sovetskogo Soyuza”-Hakası, Moskova, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet, Türk Kavimleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>♦ Caynakova, Aynek, “Manas Destanında Nesillere Uzanan Mefhumlar ve Destanın Tarihle İlişkisi”, Bozkırdan Bağımsızlığa Manas, Haz. Emine Gürsoy-Naskali, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara, 1995, s. 145-159.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, “Rusya Federasyonu’nda Bağımsızlık Hareketleri-Tatarlar”, Unutkan Tarih (Sovyet Sonrası Türkdilli Alan), Haz. Semih Vaner, Metis Yayını, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, 1917 Ekim İhtilâli ve Türk-Tatar Millet Meclisi (İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi-1917-1919), Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, Rusya Türklerinin Millî Mücadele Tarihi (1905-1917), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1985.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir. “Çağdaş Türkiler”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Ek cilt, Çağ Yayını, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Engin, M., F. Agi, N. Devlet, A. Akış, Kazak ve Tatar Türkleri, Boğaziçi Yayını, İstanbul, 1976.</span></div>
<div><span>♦ Hızır Bek, Altaylarda Kanlı Günler, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul, 1977.</span></div>
<div><span>♦ Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, Çev. Reşat Uzmen, Ötüken Yayını, İstanbul, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Gürsoy-Naskali, Emine haz., Sibirya Araştırmaları, Simurg, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Hudyakov, Mihail, Oçerki po İstorii Kazanskogo Hanstva, Kazan, 1923.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir, “Sibirya Türkleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1976, s. 1272-1282.</span></div>
<div><span>♦ İshakov, Damir, Etniçeskoye Razvitiye Volgo-Ural’skih Tatar v XV-Naçale XX v., (Dissertatsiya v vide Nauçnogo Doklada), Moskova, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Kirişçioğlu, M. Fatih, Saha (Yakut) Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara, 1994. Komisyon, İstoriya Başkortostana s Drevneyşih Vremen do 60-h Godov XIX v., “Kitap”, Ufa, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Komisyon, İstoriya Kazahstana s Drevneyşih Vremen do Naşih Dney, “Devir”, Almatı, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, M. Fuat, “Altaylılar”, İslâm Ansiklopedisi, 1. cilt, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1950, s. 387-389.</span></div>
<div><span>♦ Kurat, Akdes Nimet, “Altın Ordu Devleti”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1976, s. 926-932.</span></div>
<div><span>♦ Kurat, Akdes Nimet, “Kazan Türklerinin ‘Medenî Uyanış’ Devri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi: XXIV. c., 3-4. sy., s. 95-96.</span></div>
<div><span>♦ Kurat, Akdes Nimet, Ahmet Temir, “Sibir (Sibirya) Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1976, s. 957-968.</span></div>
<div><span>♦ Nasilov, D. M., “Tuvintsev-Todjintsev Yazık”, Krasnaya Kniga Yazıkov Narodov Rossii, “Academia”, Moskova, 1994, s. 56-57.</span></div>
<div><span>♦ Nasilov, D. M., “Sibirya Türk Halkları (Etnik Azınlıklar) ve Dilleri, Sibirya Araştırmaları, Haz. Emine Gürsoy-Naskali, Simurg Yayını, İstanbul, 1997, s. 51-55.</span></div>
<div><span>♦ Özey, Ramazan, Dünya Platformunda Türk Dünyası, Öz Eğitim Yayını, İstanbul, 1997, s. 299-306.</span></div>
<div><span>♦ Özkan, Nevzat, Türk Dünyası. (Nüfus, Sosyal Yapı, Dil, Edebiyat), Geçit Yayını, Kayseri, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Pustagaçev, Y. A., “Altay ve Altaylılar”, Sibirya Araştırmaları, Haz. Emine Gürsoy-Naskali, Simurg Yayını, İstanbul, 1997, s. 277-287.</span></div>
<div><span>♦ Rorlich, Azade-Ayşe, Volga Tatarları (Yüzyılları Aşan Millî Kimlik), Çev. Mehmet S. Er., İletişim Yayını, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Şahin, Erdal, “Batı Sibirya Tatarlarının Tarımla İlgili Bayram ve Gelenekleri”, Sibirya Araştırmaları, Haz. Emine Gürsoy-Naskali, Simurg Yayını, İstanbul, 1997, s. 111-116.</span></div>
<div><span>♦ Şahin, Leysen, Tatar İctimai Merkezi’nin İlk Kurucu Kurultayı (17-18 Şubat 1989), Marmara Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Şen, Mesut, “Sibirya İsminin Menşei Üzerine”, Sibirya Araştırmaları, Haz. Emine Gürsoy- Naskali, Simurg Yayını, İstanbul, 1997, s. 17-22.</span></div>
<div><span>♦ Şimşek, A., Türk Dünyası, Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı Yayını, Ankara, 1998, s. 133.</span></div>
<div><span>♦ Tannagaşeva, N. N., Ş. H. Akalın, Şor Sözlüğü, Türkoloji Araştırmaları, Adana, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Taymas, Abdullah Battal, 1917’den 1919’a Rus İhtilali’nden Hatıralar 1, Turan Kültür Vakfı Yayını, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Taymas, Abdullah Battal, Kazan Türkleri, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayını, 2. bs., Ankara, 1966.</span></div>
<div><span>♦ Temir, Ahmet, “Nogay Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Ensitüsü Yayını, Ankara, 1976, s. 955-956.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet, “Kasım Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1976, s. 940-942.</span></div>
<div><span>♦ Tumaşeva, D. G., Slovar’dialektov Sibirskih Tatar, Kazan, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Türkoğlu, İsmail., Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Valeyev, Foat., Sibirskiye Tatarı: Kul’tura i Bıt., Kazan 1992.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Celalettin, Dış Türkler, Hun Yayını, İstanbul, 1977.</span></div>
<div><span>♦ Zekiyev, Mirfatih, Törki-Tatar Etnogenezı, Fikir ve İnsan Yayınevleri, Kazan-Moskova, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Zekiyev, Mirfatih, “Tatarskiy yazık”, Yazıki Mira: Tyurkskiye Yazıki. Bişkek, 1997, s. 357-372.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XX. Yüzyılın Sonlarında Batı Sibirya’da Şehirli Kazakların Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ XX. Yüzyılın Sonlarında Batı Sibirya’da Şehirli Kazakların Kültürü
Bilindiği gibi, maddi kültürde yaşanan evrim, esnekliği ve değişebilirliği ile tanımlanmaktadır. Endüstrileşme süreci sonucunda maddi kültürün birçok unsuru tekleşme ve standartlaşmaya uğramıştır. Şehir maddi kültürü ve endüstri üretiminin gelişmesi etnik özelliklerin kaybolmasına yol açmıştır. 1959-1968 yılları arasında Rusya Federasyonu (RSFSC) Bakanlar Kurulu ve Yüksek Şurası, “köy tipi yerleşim birimlerinin şehir tipi kasabalara reorganize edilmesi” ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c684465914.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XX., Yüzyılın, Sonlarında, Batı, Sibirya’da, Şehirli, Kazakların, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Bati-Sibiryada-Sehirli-Kazaklar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html">XX. Yüzyılın Sonlarında Batı Sibirya’da Şehirli Kazakların Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Şolpan K. AHMETOVA</strong></span></a>
</p><p>Bilindiği gibi, maddi kültürde yaşanan evrim, esnekliği ve değişebilirliği ile tanımlanmaktadır. Endüstrileşme süreci sonucunda maddi kültürün birçok unsuru tekleşme ve standartlaşmaya uğramıştır. Şehir maddi kültürü ve endüstri üretiminin gelişmesi etnik özelliklerin kaybolmasına yol açmıştır.</p>
<p>1959-1968 yılları arasında Rusya Federasyonu (RSFSC) Bakanlar Kurulu ve Yüksek Şurası, “köy tipi yerleşim birimlerinin şehir tipi kasabalara reorganize edilmesi” ve “sanayi bölgelerinde standartlaştırılmış yerleşim birimlerin kurulması”<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> hakkında bir dizi karar kabul etti. Kararlar gereğince verimsiz olduğu belirlenen ve tasfiye edilen yerleşim birimleri arasında birçok Kazak aulu (köy) da yer aldı. Bunun sonucunda 1970 ve takip eden yıllarda Kazakların, Batı Sibirya’nın küçük şehir, kasaba ve Omsk’a göçleri artış göstermiştir. Karar, betonarme ve demir çelik konstrüksiyonlu çok katlı binaların inşasını öngörmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Böylece son 30 yılda Kazakların mesken şartlarında, çok katlı, konforlu evlere yerleşmeleri nedeniyle önemli değişiklikler görülmüştür. 1970-1980 yılları arasında Kazakların yoğun olarak yaşadıkları Kirov ve Kuybışev bölgelerinde müstakil evlerin büyük bölümü yıkılmıştır. Buna rağmen küçük yerleşim birimlerinde yaşayan Kazakların büyük kısmı arsalı veya arsasız müstakil ev sahibidir. Müstakil evleri yapı şekli itibariyle yeni model ve XX. yüzyılın ilk yarısına ait modeller olarak ikiye ayırabiliriz. Yeni model evler, betonarme, tuğla vb. modern inşaat malzemeleri kullanılarak yapılmaktadır. O. M. Provatorova, bu evlerin genelde 2, 3 veya 4 odalı, geniş ve çok sayıda pencereli, ahşap zeminli olduğunu, temelinin beton veya tuğladan atıldığını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Evlerin ısıtma mekanizması, sanayi üretimi metal veya tuğladan yapılmış soba ve buharlı kaloriferlerle sağlanmaktadır.</p>
<p>Eski model evler, XIX. yüzyılın sonu XX. yüzyılın başlarındaki Kazak geleneksel yapısının temel özelliklerini taşımaktadır. O. M. Provatorova, eski model evlerin saman tuğlasıyla yapıldığına dikkat çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bununla birlikte, günümüzde bu tip evlere rastlanmamaktadır.</p>
<p>Evler genelde, zamanla değişen modaya uygun olarak modern mobilyalarla döşenmektedir. 70’li yıllarda salonlar, yatak, masa ve sandalye, vitrin dolap, büyük ayna ve bazen kitaplık veya yazı masasıyla donatılmaktaydı. 80’li yıllarda ise salonlar, sadece duvar boyu mobilya ve oturma grubu ile döşenmekteydi. Evlerde çamaşır makinesi, buzdolabı, televizyon, radyo, teyp, elektrik süpürgesi vb. gibi ev eşyaları yaygın olarak kullanılmaktaydı.</p>
<p>Çok katlı evlerde yaşayan Kazaklar geleneksel ev eşyalarına, fabrika üretimi eşyaları tercih etmektedirler. Konuyla ilgili yapılan ankette, katılımcıların Omsk’ta %61.7, Omsk vilayetinde %67.5 ve Novosibirsk vilayetinde %76.2’si evinde geleneksel ev eşyasının bulunmadığını belirtmiştir. Kısa Kazak masası sadece misafirleri ağırlarken kullanılmakta, geleneksel Kazak halısı (alaş) yerine fabrika üretimi halılara yer verilmektedir.</p>
<p>Anketlere katılan Kazakların büyük bölümü arsalı müstakil evleri apartman dairelerine tercih etmektedir. Günümüzde şehirlerde arsalı müstakil ev sahipleri, tavuk, ördek, kaz, koyun, keçi, inek, at vb. evcil hayvan beslemektedir. 80’li yıllarda, Rusların da etkisiyle, şehirli Kazaklarda bahçıvanlığa olan ilgi gittikçe artmıştır. Kazaklar bahçelerinde başta patates olmak üzere çeşitli sebze ve meyve yetiştirmektedirler. Kazakların büyük bölümü araba sahibidir. Şehirlerde el yapımı ve fabrika üretimi demir, betonarme veya tuğla garajlar kullanılmaktadır.</p>
<p>Batı Sibirya Kazaklarının giyim kuşamı da önemli değişime uğramıştır. Milli giysilerin esas kullanıcıları 60 yaş üstü insanlardır. Yapılan anketlerde katılımcıların büyük bölümü, daha fazla etnik özelliklerin baş giyiminde ve süs eşyalarında olduğunu belirtmişlerdir. Milli çizgiler ağırlıklı olarak kumaş seçiminde ortaya çıkmaktadır. Geleneksel giysiler, çeşitli ipek, atlas, kadife gibi kumaşlardan dikilmektedir.</p>
<p>Şehir tipi kıyafete geçişte erkekler kadınlara kıyasla öncü olmuştur. Yaşlı insanların kıyafetinde geleneksel çizgiler daha ağırlıktadır. Özellikle başa takılan eşyalarda (fesler, kürk şapkalar-tımak, borıklar), kıyafetlerde (şapan, beşmet), ayakkabı çeşitlerinde (yüksek erkek çizmesi-baypagı veya koyşe bar etık, hem erkek hem kadınlar için kısa çizme-maşe) geleneksel çizgiler dikkat çekmektedir. Bayramlarda ve günlük hayatta giyilmek üzere iki çeşidi olan şapan, en çok tercih edilen kıyafet çeşididir. Geleneksel giyim çeşitleri genellikle evde dikilir veya Kazakistan’dan getirilmektedir. Sadece milli kıyafet kullanan erkeklere rastlamak zordur. Genelde modern ve geleneksel giysilerin karması şeklinde kıyafet tarzı tercih edilmektedir.</p>
<p>Kadın kıyafetlerinde geleneksellik daha fazla göze çarpmaktadır. Erkeklerden farklı olarak, her yaş grubu kadında geleneksel süs eşyası kullanımı ve evli kadınların baş örtüsü takması yaygındır. Üst yaş grubu kadınlar, genellikle üstüne yelek giyilen geleneksel elbiseleri tercih etmektedirler. Ayrıca yaşlı bayanlar geleneksel alt pantolon-dambal ve kısa çizme-maşe<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> kullanmaktadırlar. Evli kadınlar, ensede düğümlenen baş örtüsü takmaktadırlar. Eski dönemlerde yaygın olan bezeklerden günümüzde altın veya gümüş küpeler (sırga), yüzükler (juzuk), bilezikler (blezık) kullanılmaktadır. Geleneksel süs eşyaları Kazakistan’dan satın alınmakta veya yerel Kazak kuyumcular (zerger) tarafından yapılmaktadır. Bezekler milli motiflerle süslenmektedir.</p>
<p>80’lerin sonları 90’ların başlarında ülkede etnik münakaşaların yoğunlaşması ve demokratikleşme sürecinin hızlanması, Kazak gençlerinde milli değerlere olan ilginin daha da artmasına yol açmıştır. Geleneksel kıyafetler son zamanlarda gençler tarafından da rağbet görmektedir.</p>
<p>Geleneksel kıyafetler esasen milli ve dini bayramlarda giyilmektedir. Yaşlı insanlar günlük hayatta da milli kıyafetleri kullanmaktadırlar. İş ve toplum içinde daha çok resmi kıyafetler tercih edilmektedir. Bu, aynı zamanda geleneksel ve resmi kıyafetlerin kullanım alanlarının belirlenmesi açısından da yararlı bir ipucu oluşturmaktadır.</p>
<p>Maddi kültürün esas unsurlarından biri de mutfak kültürüdür. Batı Sibirya Kazaklarının en önemli gıda maddesi et, un ve süt mamulleridir. Süt mamulleri içerisinde, inek sütü daha çok tercih edilmektedir. Kent kesiminde yaşayanların bir bölümü küçük ve büyük baş hayvan besleme olanağına sahiptir. Şehirlerde et ve süt mamulleri dükkan ve pazarlardan temin edilmektedir.</p>
<p>Kazak yemek kültüründe en önemli gıda maddesini koyun ve at eti oluşturmaktadır. Misafir ağırlarken, düğün ve cenaze törenlerinde tercih her zaman bunlardan yanadır. Kazaklar, genellikle, hazır et almak yerine hayvan kesmektedirler. Çünkü hayvan kesimi İslam gelenekleri çerçevesinde yapılmaktadır. Hayvanın ayakları bağlanır, başı kıbleye doğru olacak şekilde yere yatırılır ve dua okunduktan sonra boğaz kısmından başı kesilir. Derisi soyulduktan sonra parçalara ayrılır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> At kesildiği gün ev sahibi taze et, ciğer ve patates kızartması (kuurdak) şeklindeki geleneksel yemeğini hazırlamakta, daha sonra ise komşuları ve kesimde katkıda bulunanları davet etmektedir. Batı Sibirya Kazaklarında “sogım” olarak tanımlanan kışa at eti hazırlığı geleneği çok yaygındır. Baharın gelişiyle kıştan kalan et islenir. Et isleme, Omsk vilayeti Kazaklarında yaygınken Novosibirsk vilayetinde kurutulmuş et tercih edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Batı Sibirya bölgesi Kazaklarında bitkisel gıda bir diğer önemli besin maddesidir. Un ve unlu mamullerden ekmek, juka nan, taba nan, şelpek vb. çörek çeşitleri ve hamur yemekler hazırlanmaktadır. Kazak günlük mönüsünde ayrıca gözleme (kuymak), patates, et, ciğer, lahana, lor veya pirinç ve yumurta içli börek (birek) bulunmaktadır.</p>
<p>Kazak geleneksel mutfağında diğer halkların yemek çeşitlerinin de izini bulmak mümkündür. Örnek olarak Tatar mutfağından baliş (içi etle doldurulmuş bir çeşit hamur yemek), Rus ve diğer halkların mutfağından köfte, mantı, pilav, borş (lahanadan hazırlanan bir çeşit sulu yemek, sebze çorbası), tatlı ve pasta çeşitleri vb. gösterilebilir.</p>
<p>Rusların etkisiyle gelişen bahçe kültürü, patates vb. sebzelerin Kazak yemek mönüsüne girmesini sağlamıştır. Patates günlük mönünün ayrılmaz parçası haline gelmiştir.</p>
<p>Hem köy hem de şehirlerde misafirlere etli yemeklerin yanında çeşitli turşu ve salatalar verilir. Geleneksel bayramlarda yemek ve çay sofrası düzenlenirken doğum günü partileri, yılbaşı vb. kutlamalarda masalar Avrupa standartlarına göre kurulmaktadır.</p>
<p>Kazak mutfak kültürüne yabancı olan balık ve mantar çeşitleri günümüzde orta ve genç kuşak insanların sofralarını süslemektedir. Cenaze yemeklerinde ve yıl boyunca her perşembe şelpek pişirilir, düğün merasimlerinde kuyruk yağından pişirilmiş çörek (kuyruk baur), bebek doğumu nedeniyle düzenlenen törenlerde ise kuyruk yağı ve boyundan yemek hazırlanır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Günümüzde şehirlerde modern mutfak eşyaları yanında fabrika üretimi geleneksel eşyalar da kullanılmaktadır. Font kazanlar (kumra, kazan), çini ve porselen kaseler (kese) çok yaygındır. Eskiden et yemekleri için kullanılan büyük tahta tabakların yerini emaye, porselen, çini veya metal tabaklar almıştır. Fabrika üretimi olan büyük emaye tencereler (şara) misafir ağırlama törenlerinde yaygın bir şekilde kullanılarak geleneksel hale gelmiştir.</p>
<p>Görüldüğü gibi Kazak maddi kültüründeki değişim süreci yeni, modern ve geleneksel unsurların bir arada yaşatılması şeklinde ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Batı Sibirya Kazaklarında çift dilliliğin çok yaygın olduğunu söylemek mümkündür. A. Pranda çift dilliği bilinçaltında iki dil sisteminin oluşması ve iki dilde konuşma yatkınlığının ortaya çıkması şeklinde tanımlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Söz konusu toplulukta çift dillilik, Kazakça ve özellikle ağırlıklı olarak Rusçayı rahatça konuşabilme ve kullanma şeklinde kendini göstermektedir.</p>
<p>Rusça konuşma oranı her yaş grubunda yüksektir ve Batı Sibirya genelinde %91.5’tur. Kazakça konuşabilme oranı ise sadece %38.6’dır. Kazakça konuşma oranı üst yaş gruplarında diğer gruplara göre daha yüksektir.</p>
<p>Kazakça konuşan, fakat yazılı dilde kendini ifade etme yeteneğinden yoksun kent kesimi Kazakların oranı %30. 2, Rusça konuşanların ise %4.2’dir. Sadece Rusça konuşabilenlerin sayısı okuryazarlığı olmayan veya Kazakça eğitim gören üst yaş grubunda daha yüksektir. Kazakça konuşanların oranı 30-34 yaş grubu içerisinde %24.7, 50-59 yaş grubu içerisinde ise %33.6’dır.</p>
<p>Bölgede eğitimin Rusça olması, küçük ve orta yaş gruplarında Kazakça konuşma oranının düşük seviyede seyretmesinin başlıca nedenidir.</p>
<p>Novosibirsk ve Omsk vilayeti küçük yerleşim birimlerinde Rusça konuşabilenlerin sayısı Kazakça bilenlerin iki katından fazladır. Yapılan ankette 49 yaş altı gruplarda Rusça konuşabilme oranı %93, 50-59 yaş grubunda %81 ve 60 yaş üstü gruplarda ise %67.1 olarak belirlenmiştir.</p>
<p>Anket sonuçları bölgesel açıdan Omsk vilayeti küçük yerleşim birimlerinde Kazakça konuşabilme oranının Novosibirsk vilayetine kıyasla daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bunun başlıca nedeninin Novosibirsk vilayetinde Kazak sayısının düşük olması ve dağınık şekilde yerleştirilmeleri olduğu söylenebilir.</p>
<p>Rusça konuşanların oranı her iki vilayette de yüksektir. Omsk şehrinde yaşayan Kazakların Rusça ve Kazakça konuşabilme oranlarının analizi 50-59 yaş grubunda Kazakça konuşabilenlerin oranının yüksek olduğunu (%66.6) göstermektedir. 25 yaş altı grupta bu oran sadece %11.1 olarak belirlenmiştir. Rusça konuşma oranları 60 yaş üstü grup dışında diğer yaş gruplarında yüksektir.</p>
<p>Böylece elde edilen sonuçlar, bölgedeki kent kesimi Kazakların üst seviyede Rusça ve düşük seviyede Kazakça konuşabildiklerini göstermektedir. Rus dilli nüfusun ağırlıkta olduğu göz önünde bulundurulursa doğal olarak böyle bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Rusça günlük hayatın her alanında Kazakçaya oranla oldukça fazla kullanılmaktadır.</p>
<p>Kazak manevi kültür alanında genel kültür düzeyi oldukça düşüktür. Yapılan ankette Kazak şair ve yazarlarla ilgili bir soruya, katılımcıların %48’i Abay’ı, %23.5’i Sabit Muganov’u, %23.4’ü Muhtar Avezov’u, %22.1’i Saken Seyfullin’i, %17.5’i Oljas Süleymanov’u, %11.9’u ise Canbul Cabayev’i tanıdığı yanıtını vermiştir. Katılımcıların %34’ü halk destanlarının adını söylemekte zorlanırken, bazıları adlarını yanlış söylemiş, birçoğu ise konusu hakkında bilgi verememiştir.</p>
<p>1989 yılında yapılan ankette katılımcıların %94’ü Omsk okullarında Kazakça derslerinin verilmesinden yana olduklarını belirtmişlerdir. Fakat gerçekte durum bundan çok farklıdır.</p>
<p>1990’lı yılların ilk yarısında Kazak milli kültür merkezlerinin inisiyatifleriyle Omsk’da bulunan Znaniye (bilim) kitap evinde açılan Kazakça edebiyat bölümü ilgisizlikten dolayı kapatılmıştır. “Kazak Tili” Cemiyeti’nin çabalarıyla son 10 yılda okullarda açılan Kazakça dil öğretim kursları ilgi görmemektedir.</p>
<p>1989-1993 yılları arasında yapılan anketlerde tiyatro ve konser izleyicilerinin %53.7’si Kazakça, %29.5’i Rusça ve %16.8’i ise her iki dilde izlemeyi tercih ettiklerini belirtmiştir. Katılımcıların cevaplarından gençler ve orta yaş erkeklerde milli bilincin geliştiği sonucuna varmak mümkündür.</p>
<p>Uzmanlara göre Omsk vilayeti Kazaklarının dili, tarihsel ve bölgesel nedenlerden ve Rusçadan alınan kelime çokluğundan dolayı diğer Kazak şivelerinden farklıdır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Omsk Kazaklarının konuşmasını bu yüzden temiz Kazakça olarak tanımlamak çok zordur. Bu durum, günlük konuşma tarzında Rusçanın her alanda Kazakçanın yerine geçtiği gerçeğinin bariz örneğidir.</p>
<p>Sonuç olarak Batı Sibirya kent kesimi Kazaklarında eşitsiz çift dilliliğin yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Yüksek seviyede Rusça ve düşük seviyede Kazakça bilgisi, hayatın her alanında Rusçanın hakim olmasına yol açmaktadır. Bu durum, yakın gelecekte Kazakçanın fonk siyonlarını tamamen kaybetmesi tehlikesini de beraberinde getirmektedir. İngvar Svanberg böyle bir gelişmenin Türkiye’deki Kazaklarda görüldüğünü belirtmektedir. Türkiye Türkçesinde eğitim ve çevrenin, Kazakçanın unutulmasına yol açtığını ve genç Kazak kuşağının Kazakça bilgisinin çok zayıf olduğunu ve bu dilde okuyamadıklarını ve yazamadıklarını sözlerine eklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Fakat Rusça bölge Kazaklarının yüksek seviyede konuşabildiği ve kullandığı dil olsa da, 1989 yılı nüfus sayımı sırasında Omsk vilayetinde yaşayan Kazakların %92.1’i, Novosibirsk vilayetindeki Kazakların ise %79.1’i ana dili olarak Kazakçayı belirtmiştir. 1959 ve 1970 yıllarındaki nüfus sayımları bu dönemin nüfus asimilasyonunun hızlı bir gelişme kaydettiği dönem olduğunu göstermektedir. Bu dönemlerde Omsk vilayeti yerleşim birimlerinde yaşayan Kazakların, ana dili olarak Rusçayı belirtenlerin oranı %4.1’den %10.6’ya yükselirken, Kazakçayı ana dil olarak belirtenlerin oranı ise %95.7’den %89.1’e gerilemiştir. Bir sonraki nüfus sayımında tersi bir durum ortaya çıkmıştır. Bunun nedeni, 1959-1970 yılları arasında vilayetin kırsal ve komşu bölgelerinden göçün düşük seviyede seyretmesi ve bu dönemde RSFSC Bakanlar Kurulu ve Yüksek Şurası’nın kolhoz ve sovhozların büyütülmesi ve kırsal alanlardaki yerleşim birimlerinin işçi kasabalarına reorganize edilmesi yönündeki kararnameleri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> 1970 yılında kararların uygulanması sonucunda verimsiz olarak tanımlanan kırsal yerleşim birimleri arasında birçok Kazak aulu kaldırılmıştır.</p>
<p>Bunu, nüfus sayımlarında Omsk vilayeti yaşayan Kazakların oranlarındaki değişimden görmek mümkündür. 1959 yılında Omsk vilayetinde yaşayan kentli Kazakların oranı %12.7 iken 1970’de %19.3, 1979’da %30.7, 1989’da ise %43.8 olarak belirlenmiştir. 1959 yılından 1989 yılına kadar şehirleşme hızı %31.1 oranındadır. Böylece 1959 yılından 1970’e kadar geçen dönem içerisinde doğma büyüme şehirli olan Kazakların oranı 1979 ve 1989 yıllarından daha yüksektir.</p>
<p>Novosibirsk vilayetinde Rusçayı anadili olarak kabul eden Kazakların oranı 1959 yılına oranla 1970 yılında %8.1 artmıştır. Bu durum 1970 yılına kıyasla 1989 yılında bir artış kaydedilmemiş ve %25.3 oranında seyretmiştir. Novosibirsk vilayeti şehirli Kazak nüfusu 30 yıl boyunca aynı düzeyde kalmış ve toplam nüfusun %0.2’ni oluşturmuştur.</p>
<p>Bu veriler Novosibirsk vilayetinde ana dil değişim oranının Omsk vilayetiyle kıyaslandığında daha yüksek olduğunu göstermektedir. Omsk vilayetinde 1970 yılından itibaren ana dilini Rusça olarak belirtenlerin oranında sürekli düşüş kaydedilirken Novosibirsk vilayetinde 1959 yılından 1989 yılına kadar dil asimilasyonu sürecinde artış kaydedilmiştir.</p>
<p>N. E. Masanov’a göre göçebe kazak kültürünü oluşturan unsurlar uzun zaman zarfında doğal kaynakları kullanma stratejilerinin geliştirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Kazaklar, devrimden önce Alaş, Tore ve Koja gibi birkaç birlikten oluşan göçebe kültürünü temsil eden bir toplum olmuştur. Bu nedenle Kazaklarda gelişmiş etnik kültür oluşmamıştır. Ayrıca, Masanov tarımsal ve endüstriyel uygarlığın göçebe kültürünü gerilettiğini ileri sürmektedir. Bu büyük halk, belleğine kazılmış bin yıllık tarihinden koparılarak geçmişini kaybetmiş, göçebe ve kültür arasında marjinal toplum haline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Kültür, belli bir toplumun üyelerince uzun zamanda elde edilen birikimlerden oluşur. Toplumun dağılmasıyla kültür de parçalanmaya uğrar ve kuşaktan kuşağa aktarılan gelenekler yeni ortamda anlamını kaybeder. Hızlı şehirleşme ve tarımsal uygarlığa geçiş ve dünya uygarlığında yaşanan gelişmelerin Kazaklar tarafından benimsenmesi, Rusların sayısal ve kültürel egemenliği sonucu Ruslaşma süreciyle beraber cereyan etmiştir.</p>
<p>Günümüz Kazak geleneksel kültürü XV-XVI. yy.’da oluşan kültürün tam tersini oluşturmaktadır. Bu olumsuzluklara rağmen geleneksel kültürleriyle bağları hala kopmuş sayılamaz.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Modern Kazakların geleneksel yaşam tarzı kültür unsurları köken itibariyle göçebe atalarının kültürüne dayanmaktadır.</p>
<p>Batı Sibirya Kazaklarında aile başlıca sosyal kurum olmaya devam etmektedir. Ataerkil düzenin bir kalıntısı olan büyüklere saygı geleneği, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Bir Kazak atasözünde “Korgendi kogerşin aka şesesinin uş butak tomen konaktaydı” (Görgülü civciv velilerinden üç dal aşağı konar) denmektedir. Daha küçük yaşlardan itibaren çocuklara, büyükleri saygıyla karşılama ve onlarla tokalaşma kültürü öğretilmektedir. Kazaklarda yaşam ve adaptasyon için gerekli bilgiler ataerkil kanallarla aktarılmaktadır. Aynı zamanda ailenin genellikle hayvanlardan oluşan mal varlığı kuşaktan kuşağa, atadan oğula miras bırakılmaktadır. Batı Sibirya kent kesimi Kazak kültüründe erkeklerin kadınlara göre üstünlüğü bazı durumlarda açıkça görülmektedir. Düğün merasimi geleneklerinden biri olan kudalıkta dünürlerle önce yaş sırasıyla erkekler, daha sonra ise kadınlar selamlaşır. Kazak ailelerinde hala erkek çocuk kız çocuğuna tercih edilmektedir. “Ul tuganda kuanadı, şanırakka ie boladı (Erkek çocuğun doğumuna sevinilir, evin sahibi olacaktır). Kız çocukları ise Kazak aile yapısı içerisinde misafir olarak görülmektedir.</p>
<p>Atalarının göçebe hayatı, Kazaklarda “konuk ikram kabul ederse ev sahibini selamet bekler” inancını pekiştirmiştir. Temiz kalpten ikram, hediye, on katıyla geri döner. Çünkü her misafir kendi rızkıyla gelir. “Konak ozinin rızıgimden keledi” (Misafir kendi rızkıyla gelir), “Allahın bergen rızıgi eşkim alalmaydı” (Allah’ın verdiği rızkı kimse alamaz)</p>
<p>Şayet bir yolcu köye uğramadan geçip giderse bu dostça olmayan bir hareket ve hakaret olarak kabul edilir. Şehir ortamında bu türden gelenekler artık önemini kaybetmektedir. Genellikle köydeki yakın akraba ve dünürler şehre geldiklerinde saygı olarak buradaki akrabalarını ziyaret ederler. Misafirin ikramı reddetmesi hakaret olarak kabul edilir. Geleneksel etik kurallarına göre ev sahiplerinin ikram ettiğinden en azından bir dilim (ayız tiyu) almak gerekir. Şehir Kazaklarında uzakta yaşayan bir akraba geldiğinde komşuları davet etme geleneği varlığını sürdürmektedir. Misafirperverlik etiği olarak düğünden sonra yeni evlileri ve onların aile üyelerini akrabalarca davet etme geleneği çok yaygındır. Bununla beraber yemek daveti ölenin ailesine de verilmektedir. Yeni bir eve taşınan ailenin her şeyin yolunda gitmesi amacıyla toy veya kurmaldık merasimi düzenlemesi bir başka gelenektir. Şehir Kazaklarında askere giden, teskeresini alan, okula başlayan, üniversite kazanan veya bitirenler için toy ve kurmaldık düzenlenir. Göçebe soyundan gelen şehir Kazaklarının kışa hazırlık olarak at kesme geleneği çerçevesinde sogım ve kış boyunca belli bir akraba ve tanıdık çevresini davet etme geleneği çerçevesinde omırtka düzenlenir. Saygı gösterisi olarak hastaları ziyaret etmek, düğün sonrası yeni çocuğun doğumu nedeniyle hastaneden taburcu olma nedeniyle vb. olaylar sonrası tebrik ziyaretleri ve ölümler nedeniyle başsağlığı ziyaretleri yaygın gelenek halini almıştır. Bu etik kurallarına sadece yaşlı insanların riayet etmediği, gençlerin de bu kuralları yerine getirmesi sevindirici bir haldir. Kazak etnik grubu içerisinde zengin, konuksever ve geleneklere sadık insanlar şehir kültürü temsilcileri, bilimsel dereceleri olan insanlara kıyasla daha saygın bir konuma sahiptirler.</p>
<p>Etnograflar, şehirleşmenin hızlanması sonucu bir yandan yeni şehir kültürünün gelişmesini sağlarken öte yandan sürekli köylerden şehirlere olan göç ve şehir nüfusunun kırsal kesimle olan ilişkileri sonucunda geleneksel kültürün şehir ortamında korunduğunu ve geliştiğini belirtmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Şehirleşme hızının yüksek olması Batı Sibirya kent kesimi Kazak nüfusunun büyük bölümünü kırsal kesimlerden göç edenlerin oluşturması nedeniyle geleneksel yaşam biçimi ve geleneksel kültürü fazla etkilememiştir. Omsk ve Novosibirsk vilayetlerinde 1970 yılından 1989 yılına kadar toplam Kazak nüfusu içerisindeki şehirli Kazak nüfusunun oranı %19.7’den %42.6’ya yükselmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> N. V. Yukhneva’ya göre şehirleşme hızı ne kadar yüksekse kırsal kesim etkileri de o derece yüksektir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Etno sosyolojik anket sonuçlarına göre, köylerden göç eden nüfusun şehirde uzun süre ikamet etmesine rağmen geleneksel bağlılık ve milli gelenek ve göreneklerini bilme düzeyleri her zaman yüksektir. Sonuç olarak, Batı Sibirya kent kesimi Kazaklarında manevi kültür, modern şartlara mükemmel ayak uydurmakta ve geleneksel etnik özellikler taşımaktadır.</p>
<p>XX. yy. boyunca Kazak aile gelenekleri önemli değişime uğramıştır. Bu süreç SSCB’de yaşayan hemen hemen her halka has bir özelliktir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> N. P. Lobaçeva, bu süreci geleneklerin içerik ve şeklinin şehir ortamına adapte edilmesi ve yeni ortak Sovyet kültürünün benimsenmesi olarak tanımlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Bebeğin doğumuyla ilgili gelenekler bazı değişimlere uğramıştır. Bu geleneği, özünde bebeğin kırkıncı gününe kadar ve genellikle üst üste gelen yürümeye başladığı ve bir yılını tamamladığı süre olarak ikiye ayırabiliriz. Eski dönemlerde olduğu gibi, bebeğe ad koyma merasimi kırk günü dolmadan yapılmaktadır. Fakat bebeğin adı imam tarafından değil, ebeveynleri tarafından belirlenmektedir. Törene davet edilen imam gereken duaları okuduktan sonra bebeğin kulağına adını söyler. Bebeğin kırkıncı gününde “kırkınan şıgaru” (kırk çıkarmak) töreni yapılır. Bebeğin tırnakları ve saçları ilk kez kesilir, kırk kaşık gümüş paraların bekletildiği suyla yıkanır. Bu tören ebe tarafından yapılır.</p>
<p>Ayrıca, kırkıncı günde bebeğin doğumu nedeniyle sadece kadınların katıldığı kalja töreni (toy- düğün) düzenlenir. Geleneğe göre dişi kuzu kurban edilir. Kuyruk yağı ve boyun kemiklerinden geleneksel yemek yapılır. Kuyruk yağı bebeğe emmesi için verilir. Bu bebeğin mutlu ve zengin olması dileğini simgeler. Kuzunun boyun kemiği kadınlar tarafından, bebeğin boynu kuvvetli olsun diye dikkatlice temizlenir. Bu gelenek, hayatta fiziksel ve manevi olarak güçlü olmasını sağlamak anlamına gelmektedir. Eski dönemlerde, kadınlara doğum zamanı komşuları, akraba ve arkadaşları yardım ederlerdi. “Kalja” töreni sırasında doğuma yardım eden kadınlara kumaş parçaları, baş örtüsü gibi çeşitli hediye verilir. Düğüne katılan misafirler de bebeğe çeşitli hediye getirirler.</p>
<p>Ailede bebeğin yürümeye başladığı fark edildiğinde, annesi “tusau kesu” (iplerin kesilmesi) töreni düzenlemek üzere yakın arkadaş, komşu ve akrabalarını davet eder. Tören sırasında bebeğin ayakları siyah ve beyaz iplerle çapraz şekilde bağlanır. Davetliler arasından seçilen bir kadın bebeği kucağına alır ve misafirleri dolaşarak ipleri çözer. Tören sonunda misafirlere mendil, kumaş parçalar, ipleri kesen kadına ise önceden hazırlanmış hediye verilir. Günümüzde bebeğin doğumu ve gelişimi ile ilgili gelenekler modern şartlara adapte edilmiş olsa da bunlar içerik ve anlam bakımından hiçbir şey kaybetmemiştir.</p>
<p>İslam geleneklerinden, Batı Sibirya Kazaklarında erkek çocukların genellikle okul öncesi yaşlarda sünnet edilmesi geleneği, yani “sundetke otır gızu” yaygındır. Eskiden çocuklar özel imamlar (koja, hoca) tarafından sünnet edilirdi. Günümüzde ise sünnet ya hastanede ya da eve davet edilen doktorlar tarafından yapılır. Çocuğun sünnet edildiği gün düğün yapılır. Davetliler çeşitli hediye ve akrabaların yakınlığı derecesine göre para verirler. Geleneğe göre, yakın hısımlar, çocuğa büyük bir koç hediye etmelidirler. Fakat, şehir şartlarında bu gelenek koçun parasal değerinde bir hediye veya aynı değerde para verilmesi şeklinde değiştirilmiştir. Günümüzde diğer halklarla kültürel ilişkiler sonucu bir dizi yeni gelenek (örneğin, her sene çocuğun doğum günlerinin kutlanması gibi) ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bebek doğumu ve gelişimiyle ilgili gelenekler, modern ve milli unsurların bir arada yaşandığı bir şekil almıştır. Özellikle bebek bakımı ile ilgili gelenekler temizlik, giyim ve beslenme yöntemlerinin gelişimi nedeniyle değişime uğramıştır.</p>
<p>Aynı zamanda çocukların resmi kurumlarda kaydedilmesi, resmi nikahlara göre daha az yaygındır. Lobaçeva, buna benzer bir durumun Özbekistan’da da görüldüğünü belirtmektedir. Bunu, eski ve İslam öncesi yeni doğan bebek ve annenin, “nazar” şeklinde ortaya çıkan hassas bir durum nedeniyle çocukların kötü ruhların etkisi altında kalacağı endişesinden kaynaklanan inançlarla ilişkilendirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Bölgede yaşayan Kazaklarda evlilik ve düğün merasimleri de geleneksel ve modern unsurların birleşimi şeklindedir. Evlilik, artık her iki tarafın isteği ile yapılmaktadır. Düğün ve evlilik merasimleri kız isteme, düğün, kudalık ve düğün sonrası merasimlere ayrılmaktadır.</p>
<p>Kız isteme merasimi (kuda tusu) damat ailesi tarafından sosyal durumuna göre en saygın beş- on arası kişinin gelin evine gelişiyle başlar. Bu görüşmeye ne damat ne de gelin adayı katılır. Görüşme sırasında misafirlerin geliş nedeni açıklanır ve taraflar arasında anlaşma sağlanırsa düğün tarihi ve kalım (başlık parası) konusunda ayrıntılar konuşulur. Kalım, günümüzde gerçek anlamını kaybetmiştir. Kalım, gelin ve damat ailesinin yeni evlilere evi döşemek için ayrılan paradır. Genellikle gelin tarafı evi döşemek, damat tarafı ise mobilya almakla yükümlüdür. Eski dönemlerde kız tarafına başlık olarak verilen 47 küçük ve büyük baş hayvan yerine, günümüzde 47 küçük eşya konan hediye sepeti verme geleneğine dönüşmüştür. Taraflar anlaşmaya varınca köy evinde veya şehirde özel bir evde misafirlerin hayır duaları “bata” alındıktan sonra koç kurban edilir ve dünürler gelmeden kesilir ve Kazak geleneksel yemeği “et” hazırlanır. Dünürler yanlarında çikolata, kumaş parçaları, şekerleme, kuru meyve gibi 47 küçük hediye ile doldurulmuş sepet (korjun) getirirler. Korjunun dışı pul, bilezik, kurdele ve boncuklarla süslenir. Buna karşılık olarak gelin tarafı dünürlere çeşitli hediyeler (kıt) verir. Böylece kız isteme merasimi bitmiş olur.</p>
<p>Düğün merasimi, gelin evinde düğün, gelinin damat evine getirilmesi töreni ve damat evinde merasim olmak üzere üç bölümden oluşur. Gerdek gecesi damat evinde yapılır, resmi nikah töreni düğünden 1 veya 3 gün sonra düzenlenir.</p>
<p>Düğünler genellikle akşamları başlar. Gelin, evinde damadın arkadaşlarıyla onu almak için gelmesini bekler. Damat gelini düğün için aullarda kurulan çadıra götürür. İçeri girerken düğündeki diğer gençler sıraya dizilerek düğün şarkısı (toy-jirı) söylerler. Düğünü yöneten tayakakşe (konuşmacı kişi) gelinin ve damadın anne ve babasına, kardeşlerine ve diğer akrabalarına sırayla konuşma hakkı verir. (Konuşma sırasında gelin ve damat konuşmaları ayakta dinlerler). Şenlikler, çeşitli geleneksel oyunların düzenlenmesi (“kızoynay”, “bugubay” vb. gibi) sabah saatlerine kadar davam eder.</p>
<p>Son dönemler, Kazaklarda milli bilincin canlanması bir zamanlar unutulan geleneklerin tekrar ortaya çıkmasına yol açmıştır. Örnek olarak Omsk vilayetinde gelinin baba ocağını terk etmeden önce geleneksel nasihat şarkısı “jar jar” söyleme, damat evinde düzenlenen “bet aşar” (yüz açma) geleneklerinin yeniden canlanmasını göstermek mümkündür.</p>
<p>Düğün merasimlerinde İslam dini geleneklerinden sadece nikah kıyma merasimi (“neke kiyu) mevcuttur. Orta Asya ve Kazakistan halklarının aile ve nikah tarihi araştırmacısı N. A. Kisilyakov, neke kiyu merasiminin Kazaklarda İslam’ın daha geç dönemlerde yayılmasından dolayı kökleşmediğini, bu merasimin genellikle resmi nikah kıyıldıktan sonra, hatta gerdek gecesinden sonra yapıldığını vurgulamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Yakın akrabaların katıldığı neke kiyu merasimi esnasında imam dualar okuyarak, içi suyla dolu piyaleye metalik paralar atarak bu suyu önce gelin ve damada daha sonra da diğer konuklara içirir. Uğur getireceğine inanan yaşlı insanlar piyaledeki paraları torunlarına verirler.</p>
<p>Düğünden sonra yeni evlileri ve aile üyelerini yakın akrabaları ziyaret etmektedirler. Genellikle düğünden bir süre önce hem gelin hem damat tarafından kudalık merasimleri düzenlenir. Düğünden farklı olarak kudalık merasimi kesin kurallara dayanmaktadır. Merasimden birkaç gün önceden tarafların anneleri misafirliğe katılacak kadınlarla bir araya gelerek ayrıntılar ve hediye sepetinin içeriği konusunda anlaşmaya varırlar. Herkes sepetin doldurulmasına katkıda bulunmak zorundadır. Tören sırasında misafirlere çay ve et ikram edilir. Kudalık merasiminde kuyruk baur asatu, saykele, korındık, kalja ve kit gibi geleneklerin yerine getirilmesi şarttır.</p>
<p>Batı Sibirya Kazaklarında defin merasimleri dini normlarla etnik özelliklerin karmaşıklığıyla göze çarpmaktadır. Merasim defne hazırlıklar, ölünün gömülmesi ve gömülmesinden sonra verilen yemek ve ayinlerden oluşur.</p>
<p>Ağır hasta olan insanları, yakın akrabaları ve arkadaşları ölümüne kadar yalnız bırakmamakta, teselli etmekte ve kendisine acısını paylaştıklarını ifade etmektedirler (konul aytu). İnsan öldükten sonra cesedi (mait) evin sağ tarafına (on jak) götürülür ve perdeyle kapatılır. Ölüyü son yolculuğa uğurlamak için genellikle bütün aul, şehirlerde ise arkadaşları, akrabaları ve komşuları gelir. Defin merasiminin yapılmasında ölenin ailesine maddi yardımda bulunulur (bata). Defin merasiminin düzenlenmesi için akraba, yakın arkadaşlardan ve töreleri iyi bilen aksakal birisinden müteşekkil bir grup oluşturulur. Vefat akşamı koç kesilir ve gece yemek hazırlanır “konak as” (ölünün misafir yemeği). İslam öncesi inançlara göre ölen insanı tek başına ve ışıksız bırakmak yasaktır, çünkü ruhu şeytanlar tarafından çalınabilir. Kuzet adı verilen bu gelenek Müslüman gelenekleri çerçevesinde bazı değişimlere uğramıştır.</p>
<p>Cenaze yıkama merasimine 5, 7 veya 9 kişi katılır. Yıkamaya başlamadan önce bu kişiler (suekke tusu) kefen için (akiret) ölçü alırlar. Kefen, pamuk kumaştan biçilir. Ceset yıkandıktan sonra kefene sarılır ve baş tarafı Kıble’ye doğru olacak şekilde halıyla örtülür. Davet edilen molla cenaze duası okuduktan sonra İslam öncesi dönemlere dayanan ölünün günahlarının imama geçmesi töreni olan “iskat” düzenlenir. İslam dini ve Kuran’a aykırı olduğu düşüncesiyle Omsk’daki camilerin bazılarında bu tören yasaklanmıştır.</p>
<p>Cenaze mezarlığa cami tarafından verilen tabut veya özel sedyeyle götürülür. Köy kesiminde kadınlar mezarlığa alınmamaktadırlar.</p>
<p>Cenaze toprağa verildikten sonra törene katılan imamlar yaş sırasıyla dualar okur. Daha sonra mezarın köşelerine oturan dört kişi, bildiği duaları okumaya başlar. Bu gelenek, İslam öncesi inançlara dayanır. İnanca göre, dualar okunduğunda ölü kötü ruhlardan korunmuş olur.</p>
<p>Son zamanlar Omsk vilayeti Kazaklarında, mezarda ölüyü sorguya çekecek iki meleğe verilecek cevapların bulunduğu kağıdın kefene konması geleneği Müslüman inancına aykırı olduğundan dolayı unutulmuştur.</p>
<p>Cenaze törenleri bittikten sonra yemekler verilir. Yemekler üçüncü gün, yedinci gün, kırkıncı gün, yüzüncü gün ve ölümünün birinci yılında verilmektedir. Üçüncü gün genellikle cenaze töreniyle üst üste gelmektedir. Yemeklere İslam kurban kesme geleneğine uygun olarak at veya koç kesilir. Yedinci ve kırkıncı gününe uzakta yaşayan akrabalar ve arkadaşları katılır. Yüzüncü gün aile ve yakın akrabaların katılımı ile düzenlenir.</p>
<p>Mezarlar, kırmızı veya beyaz tuğladan veya bunların karışımından yapılır. Mezarın standart demir parmaklıklarla çitlenmesi ve mezara heykel yaptırımı geleneği Sovyet döneminde ortaya çıkmış, fakat bugün daha az uygulanmaktadır. Günümüzde mezar taşı olarak kullanılan mermer taşların üzerine ölünün resmi veya çeşitli süslemeler yapılır.</p>
<p>Orta kuşak insanlarda mezarlara gül dikmek, temizlemek ve belli günlerde ziyaret etme geleneği yaygınlaşmıştır. Mezarları ziyaret etmek İslam dinine aykırı değil, çünkü böylece insanlar yaşamın faniliği ve herkesin sonunun toprak olacağını sıkça düşünürler.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Lobaçeva aile gelenekselliği gelişiminde hemen hemen her halkta görülen bir noktaya dikkat çekmektedir. Yazar, Batı Sibirya Kazak geleneklerinden defin ve cenaze merasimlerinin hiç değişime uğramadığını, bebek doğumu ve gelişimiyle ilgili geleneklerde ise küçük değişmeler görüldüğünü söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Kazaklar arasında dini bayramların kutlanması çok yaygındır. Kazaklar, Büyük ayt (kurban veya bayram)-Kurban bayramı, Uraza-Ramazan, küçük ayt gibi dini bayramları artık milli bayram olarak benimsemişlerdir. Yapılan bir ankette Batı Sibirya Kazaklarının %65’den fazlası bu bayramların milli bayram olduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Uraza (Ramazan) süresince genelde yaşlılar oruç tutmaktadır. Kazaklarda oruçluları ayız aşar’a (iftar) davet etmek gelenek haline gelmiştir. Yemeğe başlamadan önce hoca (molla) ve oruçlular namaz kılar ve dua okurlar. Yaygın inanca göre bu gelenek, aile üyelerini kötülüklerden korumaktadır. Yemekten sonra her aile bireyi, molla ve oruç tutan yaşlı insanlara (sadaka) verir ve ayrıca aile reisi cami için (bıtır sadaka) yardımda bulunur. Orucun bitmesiyle büyük bayram kutlanır. Her aile koç satın almak ve kurban kesmeyi bir görenek haline getirmiştir. Üç gün boyunca kadınlar ve erkekler birbirinden ayrı olarak (şehirlerde böyle bir ayırım kalmamıştır) tanıdık ve akrabalarını ziyaret etmektedirler. Diğer Müslüman topluluklardan farklı olarak ziyafetler sırasında alkollü içkiler ikram edilmektedir. Son on yılda genç kuşak ve genel olarak Kazaklarda dine olan bağlılık artış göstermiştir. Omsk’ta 3 cami bulunmakta, Kazakların yaşadığı kırsal yerleşim birimlerinde de camiler yapılmakta, dini okullar faaliyet göstermektedir.</p>
<p>Omsk vilayetinde faaliyet gösteren Kazak Milli Kültür Merkezleri, milli kültürün gelişimine önemli katkılarda bulunmaktadır.</p>
<p>1989 yılında F. K. Yumaçikov ve M. A. Aljanova’nın çabalarıyla kurulan Moldir (kaynak, pınar) Kazak Gençlik Kulübü 1992 yılında Milli Kültür Merkezi, 2000 yılında ise Sibirya bölgesi Kazak Kültür Merkezi olarak faaliyetini sürdürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Merkezin esas faaliyetlerini çocuklarla grup çalışmaları, Rusya ve Kazakistan Resmi bayramları (Yılbaşı, 23 Şubat, 8 Mart, Naurız (Nevruz), Rusya ve Kazakistan Bağımsızlık Günleri, 9 Mayıs, Milli (dini) bayramlar nedeniyle konser ve tedbirler, S. Seyfullin, Abay, Ç. Velihanov, A. Baytursunov, M. Cumabayev vb. gibi yazar ve şairlerin anısına geceler, diğer kültür merkezleriyle ortaklaşa çeşitli etkinlikler oluşturmaktadır.</p>
<p>1990   yılı Şubat ayından itibaren “Kazak Tili” (Kazak dili) Cemiyeti’nin Rusya bölgesi Omsk şubesi faaliyetlere başlamıştır. 1992 yılından itibaren Cemiyet’in Omsk şubesi, Uluslararası “Kazak Tili” merkezinin vilayet şubesi olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Şube’nin, 1993 yılında Kazakça yayınladığı “Ombı Uni” (Omsk’ın sesi) gazetesi maddi problemler yüzünden bir süre sonra kapanmıştır. Ayrıca okullarda ek eğitim olarak verilen Kazakça, Kazak edebiyatı, Kazak tarihi ve Kazak halkı etnografisi dersleri, milli çalgı dombranın öğretilmesi ilgisizlikten dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.</p>
<p>“Kazak Tili” topluluğunun aktif üyelerinden R. K. Mukanova’nın girişimiyle 1989 yılında Omsk radyosunda Kazakça yayınlanan 10 dakikalık “Akku” (ak kuğu) programı yayın hayatına başladı. Daha sonraları yayın süresi 20 dakikaya uzatılan programın adı “Şugıla” (son haberler) olarak değiştirildi. Omsk vilayetinde yapılan geleneksel “Anşi Balapan” (şarkı söyleyen yavru kuş) çocuk milli folklor yarışması “Kazak tili” Cemiyeti tarafından düzenlenmektedir. İlk yarışmalarda sadece köylerden çocuklar katılırken 90’ların sonlarına doğru “Moldir”, “Amanat” gibi kültür merkezlerinin müzik, koreografi, vokal ve dram gruplarından şehirli çocukların da katıldığı görülmüştür.</p>
<p>1999 yılı Ekim ayında Omsk vilayetinde “Kazak Tili” Cemiyeti nezdinde “Omsk Kazakları Kültür- Eğitim Birliği” kurulmuştur. Birliğin “Amanat” (yatırım, emanet) folklor topluluğunun dombracılar grubu 1999 yılında yapılan “Omsk Yıldızı-99” yarışması ödülünü kazanmıştır.</p>
<p>1991   yılında Omsk Kazak gençlerinin girişimiyle tarihi-edebi “Dastan” kulübü ve “Jalın” gençlik merkezi kurulmuştur. Çeşitli aktivitelere katılan merkezler “Zemlya Sibirskaya, Dalnevostoçnaya” dergisi özel sayısı, 1992 yılında Omsk Üniversitesi, Kazak grubunun Sibirya etnografi gezisini, “Ombi Uni” gazetesinin yayınını finanse etmekteydi. Fakat Rusya Federasyonu’nun cemiyetler hakkındaki mevzuatı gereğince sivil toplum örgütleri ve cemiyetlerin ticari faaliyetlerde bulunmaları yasal olmadığından dolayı “Jalın” ticari kuruluş olarak yeniden yapılandırılmıştır.</p>
<p>1993 yılında “Dastan” kulübü parçalanınca bölgede faaliyet gösteren kamuya açık ilk Kazak kütüphanesi de kapandı.</p>
<p>Fakat bu milli kültürel cemiyet ve merkezler arasında birliğin olmaması üzücü bir olaydır. Her merkezin belli bir dinleyici çevresi vardır. Bu olumsuzluklara rağmen her bir merkez Kazak kültür ve geleneklerine ilgiyi artırmıştır. Gençler arasında milli folklora olan ilgi gün geçtikçe artmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak Batı Sibirya Kazaklarında etnokültürel değişim sürecini Kazak geleneksel ve modern şehir kültürü karması şeklinde özetleyebiliriz. Günlük yaşamda Kazak etnik kültürü ağırlıklı olarak içinde Rus ve modern kent kültürü özelliklerini barındıran bir karma oluşturmuştur.</p>
<p>Batı Sibirya Kazak kültürüne özgü öğeler, geleneksel göçebe kültürü çerçevesinde oluşmuştur. Belirli etnik yapı içerisinde cereyan eden ilişkilerde aile en önemli unsur olarak kalmaktadır. Modern Kazak düğün merasimi geleneksel esaslara dayanmaktadır. Gelenek ve görenekler modern hayat şartlarına uyarlanmış, basitleştirilmiş veya sembolik karakter taşımaktadır. Batı Sibirya Kazaklarında düğün merasimi geleneksel, milli ve modern manevi kültürün bir arada yaşandığının en güzel örneğidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Şolpan K. AHMETOVA</strong></span></a>
</p><p>Rusya Bilimler Akademisi Sibirya Bölümü /Rusya</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 743-751</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> “Sistematiceskoye Sobraniye Zakonov RSFSR, Ukazov Prezidiuma Verkhovnovo Soveta RSFSR i Reşeniy Pravitelstva RSFSR”, Cilt. 4, M., Yuridiçeskaya Literatura, 1968, S. 208, 315-328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> A.g.e., s. 319.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Provatorova O. M., “Sovremennıye Etniçeskiye Prosessı u Kazakhov Zapadnoy Sibiri”, Diss. na Soiskaniye Uç. Step. Kand. İst. Nauka, L., 1986, S. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> A.g.e., s. 93-94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ahmetova Ş. K., Etnografiçeskiye Koleksiya Omskogo Gordskogo Dvortsa Tvorçestva Detey i Yunoşestva, Problemi Muzeyevedeniya i Narodnaya Kultura, Nauka, Novosibirsk 1999, S. 182-183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ahmetova Ş. K., Pişa Kazahov Zapadnoy Sibiri, Materialnaya Kultura Narodov Rossii, Novosibirsk, Nauka, 1995, S. 201-202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A.g.e., S. 203-204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.g.e., s. 206-208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. Pranda, “Vliyanie Bilingvizma Na Nekotorıe Yavleniya Narodnoy Kulturı”, Sov. Etnografiya, 1972, N. 2, S. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kurmanaliyev K. A., “Klassifikasiya Leksiçeskih Osobennostey Yazıka Omskıh Kazahov”, Etniçeskie i Sosialno-Kulturnıe Prosessı u Narodov SSSR, 1. Kitap, Omsk 1999, S. 72-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Svanberg İ., Kazahskie Bejentsı V Turtsii, Kazahskaya Diaspora: Problemi Etniçeskogo Vıjivaniya, Almatı, Atamura, 1997, S. 200-201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> “Sistematiceskoye Sobraniye Zakonov RSFSR, Ukazov Prezidiuma Verkhovnovo Soveta RSFSR İ Reşeniy Pravitelstva RSFSR”, Cilt. 4, M., Yuridiçeskaya Literatura, 1968, S. 208, 315-328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Masanov N. E., Osobennosti Funksionirovanie Traditsionnogo Koçevogo Hozyaystva Kazahov, Kultura İ İstoriya Tsentralnoy Azii İ Kazakstana: Problemi İ Perspektivı İssledovanie, Almatı 1997, S. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Amrekulov, N., Masanov N., Kazakstan Mejdu Proşlım İ Buduşim, Almatı, MGP “Beren”, 1994, S. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> A.g.e., 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Budina O. R., Şmeleva M. N., “Problema Traditsionnosti Sovremennoy Bıtovoy Kulturı Russkogo Gorodskogo Naseleniya”, Sovetskaya Etnografiya, 1987, N. 6, S. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Rassçitano Po: Natsionalniy Sostav Naseleniya RSFSR Po Dannim Vsesoyuznoy Perepisi Naseleniya 1989 G., M., 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Yuhneva N. V., “İzuçeniye Goroda Kak Etnografiçeskaya Problema”, Etnografiçeskiye İssledovaniya Severo-Zapada SSSR, L., 1977, S. 146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Argımbayev H. A., Semeyno-Braçnıye Otnoşeniya u Kazahov v Sovetskuyu Epohu, Aktualnıye Problemi İstorii Sovetskogo Kazakstana, Alma-Ata 1980, S. 302-315; Kauanova H. A., Obraz Jizni İ Bit Raboçih Semey, Alma-Ata, Nauka, 1982, S. 158; Kultura İ Bit Kazakskogo Kolhoznogo Aula, Alma-Ata, Nauka, 1967, S. 179-235; Lobaçeva N. P., “O Prosesse Formirovaniya Novoy Semeynoy Obryadnosti”, Sov. Etnografiya, 1972, N. 1, S. 3-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Lobaçeva N. P., Ukaz Rab., s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Kislyakov N. A., Oçerki po İstorii Semi i Braka u Narodov Sredney Azii i Kazakstana, L., Nauka, 1969, S. 111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Muhammad İbn Camil Zinu, İslamskaya Akida (Verouçenie, Ubejdennie, Bozzrenie) po Svyaşennomu Koranu i Dostovernoy Sunne, M., İzadetlskiy Dom “Badr”, 1998, S. 115-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Lobaçeva N. P., Ukaz Rab., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilin-sonlarinda-bati-sibiryada-sehirli-kazaklarin-kulturu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> “Ombi Uni” gazetesi, 1998, N. 1, s. 2.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak’ta Türkmenler Kime Emanet?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/irakta-turkmenler-kime-emanet</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/irakta-turkmenler-kime-emanet</guid>
<description><![CDATA[ Irak’ta Türkmenler Kime Emanet?
Amerika’nın Irak’tan çekilmesinden sonra, Irak Hükümetinin askerî kuvvetleri ile bölgesel Kürt yönetiminin silahlı güçleri arasında sürekli bir problem ve gerilim meydana geldiği pek çok ajans tarafından dünyaya duyurulmuştu. Malikî hükümetinin, Irak topraklarındaki doğal zenginlikleri başka bir güçle paylaşmak istememesi; bölgesel Kürt yönetiminin de özellikle Kerkükteki zengin petrol kuyularını ve buralardan elde edilecek geliri, kendi “devletleşmesi” […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a0e4d66.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Irak’ta, Türkmenler, Kime, Emanet</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ayse-Ilker-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/irakta-turkmenler-kime-emanet.html">Irak’ta Türkmenler Kime Emanet?</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Ayşe İLKER</span></a></span></p>
<p><span>Amerika’nın Irak’tan çekilmesinden sonra, Irak Hükümetinin askerî kuvvetleri ile bölgesel Kürt yönetiminin silahlı güçleri arasında sürekli bir problem ve gerilim meydana geldiği pek çok ajans tarafından dünyaya duyurulmuştu. Malikî hükümetinin, Irak topraklarındaki doğal zenginlikleri başka bir güçle paylaşmak istememesi; bölgesel Kürt yönetiminin de özellikle Kerkükteki zengin petrol kuyularını ve buralardan elde edilecek geliri, kendi “devletleşmesi” için kullanmak istemesi görünür gerilimin ve meydana gelen çatışmaların temel sebebi.</span></p>
<p><span>Saddam’ın adı unutulalı çok oldu. Saddamı devirmek için, Kürtler ve Şii Araplarla işbirliği yapan Amerika, oradayken bile Şii çatışmasını önleyememişti, zaten bunun için de gelmemişti. Yegane amacı, petrol kuyularını emniyete almak ve bunun için de bu kuyuların başına her zaman kullanabileceği bir bekçi bırakmaktı. O bekçiye de bir çatı lazımdı elbette. Kar, yağmur, kış, yaz… Mevsim felaketlerinden korunaklı bir çatıyı kim istemez ki… Hele hele ömründe sağlam bir çatı görmemişler için.</span></p>
<p><span>Irak, şu anda üç parça. Kürtlerin inşa ettiği ve devletleşme sürecinin fiziksel olarak tamamlanmaya başladığı Kürdistan; Şiilerin hakimiyetindeki Irak Hükümeti ve Türkmenlerin yaşadığı Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil, Selahaddin gibi şehirlerin bulunduğu Türkmen Bölgesi.</span></p>
<p><span>Kerkük, Kürtlerin toprağı değildi. Orası yüzlerce yıldır Türkmen yurduydu. Osmanlı Salnamelerinde, diğer tarihî vesikalarda, nüfus kütüklerinde ve kayıtlarında, kimsenin inkar edemeyeceği biçimde Türkmen yurdu olan Kerkük’te, Kürtler’in yaptığı her türlü gasp ve kırım Amerika ve Avrupa tarafından görmezden gelindi. Nüfus idaresi ve tapu dairesi arşivleriyle birlikte yakıldı, talan edildi, demografik yapı değiştirildi. Bütün bunlar gözler önünde cereyan etti ve kimsenin sesi çıkmadı.</span></p>
<p><span>Şu anda, Kürtlerin sahibi Amerika. Türkiye, ise Kürdistan’ı her bakımdan ihya ediyor. Evet, Türk inşaat şirketleri, mobilya ve beyaz eşya firmaları, cemaatlerin kurduğu Türk üniversiteleri… Bunlar dış işlerinin başarısı olarak görülebilir. Peki Türkmenler’i kim gözetecek? Yıllardan beri Türkmenler neden savunmasız bırakıldı? Her türlü gelişmiş silahla donatılan Kürt güçleri, neredeyse bir ordu teşekkül ettirmiş durumda. Irak Hükümeti ise zaten el altından ve bazen göstere göstere İran’ca destekleniyor. Irak’ta, Amerika, İran, İngiltere ve Almanyanın casusları cirit atıyor. Mezhep çatışmaları körükleniyor. Türkmenler arasında bile ihtilaf zemini aranıyor. Son suikastlerin Türkmenlere yönelmiş olması manidar değil mi?</span></p>
<p><span>Türkmen temsilciler, daha bir kaç ay önce kendileriyle yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin televizyonlarından da yayımlanan röportajlarında, iki ateş arasında kaldıklarını, hem Kürtlerin hem Hükümet güçlerinin silahlı olduklarını, buna rağmen Türkmenlerin silahsız ve korunmasız olduğunu anlatmışlardı. Meydana gelen olaylar, Türkmenlerin gerçekten ne kadar korunmasız ve sahipsiz olduğunu gösteriyor.</span></p>
<p><span>Ajansların verdiği bilgilere göre Selahaddin iline bağlı Tuzhurmatı ilçesindeki son canlı bomba vahşetinde Türkmenler, daha önce şehit edilmiş Ahmed Salah Asker için taziye sebebiyle bir çadırda toplanmış bulunuyorlardı. 24 kişinin öldüğü ve onlarca kişinin yaralandığı Türkmen katliamında, avukatlar, şairler, öğrenciler ve Türkmen liderler vardı. Bu bilgiyi ise, eşimin Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde iken çok yakın arkadaşı olan bir Kerkük Türkmeni hekimden telefon yoluyla aldık.</span></p>
<p><span>Şehit olan Türkmenlerden biri de Mehmet Mehdi Bayat idi. Türk Dil Kurumunun düzenlediği Uluslar Arası Türk Dili Kurultaylarına katılmış değerli bir araştırmacıydı. “Irak Türkmenlerinde Oğuz Han Destanı ve Bayat Oymağı” adlı bildirisi, Türkmenistan’ın Aşkabat şehrinde Oğuzname Kurultayı’nda sunulmuştu. Kendisini 2008 yılındaki Kurultay’da tanımıştım. Irakta bombaların, roketatarların ve her türlü hile ve oyunun içinde, ilmî bildiriler hazırlamaya, bilgiyle, kültürle alakasını kesmemeye çalışan Mehmet Mehdi Bayat’ın yeri cennet olsun! Türkmen şairlerin, avukatların ve liderlerin yeri yeniden dolsun!</span></p>
<p><span>Ama bu kadar acı ve hayf içinde şu soruyu sormadan da edemeyeceğim: Irak’ta Türkmenler sahiden kime emanet?</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Ayşe İLKER</span></a>
</span></p>
<p><span>Haber Açısı</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kerkük’te Kanlı Petrol Savaşının Kirli Oyunları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kerkukte-kanli-petrol-savasinin-kirli-oyunlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kerkukte-kanli-petrol-savasinin-kirli-oyunlari</guid>
<description><![CDATA[ Kerkük’te Kanlı Petrol Savaşının Kirli Oyunları
10 Haziran 2014’de Musul’un işgalinin ve Irak ordusunun küresel güçlerin bir oyunu ile üniformalarını ve silahlarını bırakıp kaçmasının ardından Barzani’nin peşmergeleri, Türkmen şehri Kerkük’e girdi. Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Musul’da yaptığı hamle Kürtler’e en büyük hayalini gerçeğe çevirme imkanı sundu. Barzani, Kerkük’ü fiilen ele geçirmiş durumda. Öyle ki; Kürtler, dün bölgedeki bugüne kadar yaşanmış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c699fa2693.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kerkük’te, Kanlı, Petrol, Savaşının, Kirli, Oyunları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kerkuklu-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kerkukte-kanli-petrol-savasinin-kirli-oyunlari.html">Kerkük’te Kanlı Petrol Savaşının Kirli Oyunları</a></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ali KERKÜKLÜ</span></a></span></strong></span></p>
<p><span>10 Haziran 2014’de Musul’un işgalinin ve Irak ordusunun küresel güçlerin bir oyunu ile üniformalarını ve silahlarını bırakıp kaçmasının ardından Barzani’nin peşmergeleri, Türkmen şehri Kerkük’e girdi. Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Musul’da yaptığı hamle Kürtler’e en <em>büyük hayalini gerçeğe</em> çevirme imkanı sundu. Barzani, Kerkük’ü fiilen ele geçirmiş durumda. Öyle ki; Kürtler, dün bölgedeki bugüne kadar yaşanmış bütün savaşların başlıca nedenlerinden biri olan Kerkük petrollerine el koydu. Kürtler, Kerkük petrollerine el koymanın ötesine geçerek dünyaya da satıp parasını ceplerine indirecekler. Ancak AKP Hükümeti buna da hiçbir tepki göstermemesi manidardır.. <em>Hani Musul ve Kerkük</em> Türkiye’nin <em>milli meselesi</em> ve <em>kırmızı çizgisi idi</em>. Hani “Kerkük’e ve Telafer’e dokunan Türkiye’ye dokunur” sözü nerde kaldı?Evet<em>Türkiye’nin kırmızı çizgileri</em> silindi, ama üzerinde de durulmadı!</span></p>
<p><span>Bugün Irak Türkleri, IŞİD ve peşmerge arasında kültürel soykırım ve kitlesel soykırım tercihleri arasında bırakılmış. Yüz binlerce Irak Türk’ü, zorunlu göç ile yurtlarından uzaklaştırılmış durumda. Irak Türklerinin can ve mal güvenliği yok, yaşam mücadelesi veriyorlar. Türkiye’nin Irak Türklerine karşı insani, ahlaki ve tarihi sorumluluğu nerde? Türkiye’nin hiç mi sorumluluğu yok?</span></p>
<p><span>Türk Hükümeti’nin, Türkmenlerin haklarını korumak gibi ciddi bir gayret gösterdi mi? Türkmenlerin sorunlarını uluslararası platformlara taşıdı mı? Yaşadıkları acılara merhem oldu mu? Hayır, ne varsa yoksa Gazze, Suriye, Mısır,Myanmar ve yeni iş ortakları Iraklı Kürtlerin meseleleri ile ilgilenmek. Ya Türkmenler, Türkmenler insan ve <em>Müslüman</em>sayılmıyor! Türkmenler, kaderlerine terk edildi ve yalnız bırakıldılar. Herkes bilsin ki, AKP Hükümeti, Bağdat’taki merkezi <em>Hükümeti</em> devre dışı bırakarak Barzani aşireti ile<em> gizli petrol anlaşmaları yaparak, Irak Türklerini her zamanki gibi </em>birkaç varil petrol için yüzüstü bıraktılar ve sattılar.</span></p>
<p><span><strong>“Irak’ın üçe bölünmesi projesi”</strong></span></p>
<p><span>Irak işgalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan sözde Kürt devleti (İkinci İsrail) Irak’taki etnik ve dinsel bölünme operasyonuyla birlikte yürütüldü. Kürtler,  Kerkük’ü kontrol altına alarak ülkeyi farklı bir bölünmeye götürdü. Ülkeyi mevcut mezhep gerginlikleri ve terör saldırılarından öteye, bir iç savaşa taşıyan bu yeni gelişmeler, akıllara yıllardır dile dolanan “Irak’ın üçe bölünmesi projesini” getirdi. Bu konuyu ciddi anlamda gündeme getiren ilk isimlerden biri şu an ABD Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Joe Biden’di. Biden, Mayıs 2006’da New York Times için kaleme aldığı makalesinde Irak işgali sonrası oluşan ortamdan çıkış yolunu, ülkenin batıda Sünni, güneyde Şii, kuzeyde ise Kürt ekseninde olmak üzere üç bölgeye ayrılması olarak gösterdi. Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması İsrail’in bölgede giderek güçlenmesini de sağlayacaktır.</span></p>
<blockquote>
<p><span>İsrail Gibi, AKP Hükümeti’de Kürt Devletine Evet</span></p>
</blockquote>
<p><span>AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Financial Times Gazetesi’ne son gelişmeler ışığında Irak’ta bir Kürt devleti oluşumu hakkında açıklamada bulundu. Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtimalinin devlet erkini eskiden olduğu gibi rahatsız etmediğini ve bazı şeylerin değiştiğini söyledi. Hüseyin  Çelik, “Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor; onlar bizim kardeşimizdir” dedi. Yani açık ve net, Kürt devletine evet. Dünden bugüne ne değişti diyeceksiniz? Bugün AKP Hükümeti’nin petrol ortağı Barzani yönetimidir. Hani <em>Türkiye için Irak’ın toprak</em>bütünlüğü öncelik ve temel ilkeydi. Daha önce Irak’ın toprak bütünlüğünün önemine sık sık işaret eden Türkiye, bu açıklamalarını unutmuş gözüküyor. Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapıp bunun Türkiye’nin ‘kırmızı çizgi’si olduğuna dikkat çekiyorlardı.Petrol ortakları AKP Hükümeti’ne sırtını dayayarak Bağdat’a kafa tutan Barzani, Türkiye’nin desteğini sağlayabilmek için Irak’ın kuzey’nde gerçekleştirilen ihalelerde Türk şirketlere öncelik tanıyor. Köprüyü geçene kadar Türkiye’ye göz kırpan Barzani, iyice güçlendiğinde bugün Bağdat’a yaptığını hiç şüpheniz olmasın Türkiye’ye de yapacaktır. <em>Kerkük</em><strong>–</strong><em>Hayfa</em> arasında daha önce var olan <em>petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi halinde,</em> Irak petrollerini Akdeniz’e taşıyan <em>Kerkük</em><strong>–</strong><em>Yumurtalık petrol boru hattını devre dışı kalacaktır. Sizce </em>Barzani yönetiminin <em>tercihi</em><strong> </strong>İsrail <em><em>mi</em></em><strong>, <em><em>Türkiye mi</em></em> </strong>olur? Akıllı anlar!</span></p>
<p><span><strong><span>Kürtlerin Hayallerini Süsleyen: Petroldür</span></strong></span></p>
<p><span>Anlaması güç olmayan husus ise, Kerkük petrollerinin, bağımsızlık için Kürtlere gerekli olan ekonomik kaynağı sağlayacak olmasıdır. Neçirvan Barzani’nin, “Kerkük’ü, petrolü için değil, geçmiş acılarımızın şehri olduğu için istiyoruz” demesi de zaten kimseye <em>pek inandırıcı gelmiyor. Kürtlerin, Türkmen şehri Kerkük’te ne acıları olabilir? AslındaTürkmenlere büyük acılar yaşatan Kürtlerdir. </em>Kürtler, 14-17 Temmuz 1959’da, Kerkük’ün sokaklarını Türkmenlerin kanlarıyla kızıla boyadılar. Tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen ve üç gün üç gece süren katliamda, yüzlerce Türkmeni acımasızca ve hunharca katlettiler, kurşuna dizdiler, cesetlerin iplerle bağlayarak caddelerde sürüklediler. “<em><em>Kerkük Katliamı’nın”</em></em> üstünden 55 sene geçmesine rağmen acılarımız hala dinmedi. Türkmenlerin yerini yurdunu işgal ettiler ve tüm haklarını gap ettiler. Kürtler, Kerkük’ün yerel halkı iseler neden Kürtler tüm dünyanın gözü önünde Kerkük’ün nüfus ve tapu kayıtlarını imha ettiler, devlet dairelerini, okulları, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini yağmaladılar? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kürtler, Kerkük’ün yerel halkı iseler tarih, medeniyet ve kültür mirasları nerede? Yok.</span></p>
<p><span>1947 yılında Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani Irak ve İran‘ı karıştırdı sonrada Sovyetler Birliği’ne Kaçtı. 20 Temmuz 1958 de Cumhuriyetin ilanından bir hafta sonra genel af ilan edildi. Krallık döneminde gıyabında idam kararı verilen ve Sovyetler Birliğine kaçan Molla Mustafa Barzani, general Abdulkerim Kasım tarafından affedildi. Barzani’nin 11 sene sonra Irak’a dönüşü Kürtleri büyük ölçüde cesaretlendirdi. Kürtler, petrol yatakları ile zengin Türkmen şehri Kerkük’ü (hedef gösterdiler) kendi bölgeleri arasına katmayı planlamaya başladılar. Hayallerinde düşledikleri devlete ekonomik kaynak sağlamak için, zengin Baba Gürgür petrol yataklarının yer aldığı Kerkük’ü hedef seçtiler. Ancak bu planın karşısında büyük bir engel vardı. Bu da Kerkük’ün tamamiyle Türk şehri olması idi. O tarihlerde Kerkük’te çok az sayıda Kürt nüfusu vardı.</span></p>
<p><span>İşte bu petrol odaklı stratejik amacı güden Kürtler, ABD’nin Irak’a girmesiyle önceden hazırlanan bir planı devreye soktular. Amerikan gazetelerinin dahi zamanında ayrıntılarıyla tespit ettikleri gibi, niyetlerinin Türkmen şehri Kerkük’ü ele geçirmek olduğunu ilk günden belli etmişlerdi.Saddam’ın düşmesinden hemen sonra şehre giren peşmergeler, bir yandan Türkmenlerin evlerini ve işyerlerini talan ederken(1959, 1991ve 2003’de) diğer yandan Kerkük’teki resmi dairelere, Türkmenlerin arazilerine üstelik Amerikalıların gözleri önünde, el koydular. İlk iş olarak nüfus ve tapu dairelerini yakmaları ise, şehrin demografik yapısına dönük bir planın devrede olduğunu göstermişlerdi. Irak’ın tarihi boyunca Kürtler, İstikrarlı bir Irak’ı hiç istemediler. Irak’ı istikrarsız ve zayıf kılmak için hep dış güçlerle (Rusya, İsrail, İran, ABD, İngiltere, Suriye, Almanya….) işbirliği yaptılar. Özellikle Barzani’nin bölgede etkin konuma gelmesi İsrail, ABD, İngiltere ve Türkye’nin  destek vermesinden kaynaklanmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63466" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-2.jpg" alt="" width="800" height="546" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-2-768x524.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>“Bir Damla Petrol Bir Damla Kandan Daha Değerlidir”</span></strong></span></p>
<p><span>Dünya petrol üretiminin %72’ si “Büyük Ortadoğu” diye adlandırılan bu bölgede üretilmektedir. İstatistik rakamlara baktığımızda en az 200 yıl daha enerji olarak Petrol ve Gaz’a bağımlı olunacağından ve bu enerjinin neredeyse hepsinin Büyük Ortadoğu’da bulunması bu bölgeyi başlı başına bir hakimiyet arenasına dönüştürmektedir.</span></p>
<p><span>4 Ekim 2010 tarihinde Irak eski Petrol Bakanı Hüseyin Şehristani, Başkent Bağdat’ta düzenlediği basın toplantısında, yabancı petrol şirketleri ile Petrol Bakanlığının birlikte yaptıkları çalışmalar sonucunda: “ Irak’ın petrol rezervinin 505 milyar varil olduğunu ve bunun 143,1 milyar varilinin çıkarılabilir sabit rezerv olduğunu. yapılan çalışmalar sonucunda çıkarılabilir petrol rezervinin 115 milyar varilden 143,1 varile çıktığını ve bu rezervin petrol çıkarma çalışmalarının yıllardan beri devam etmesi sebebiyle 133,8 varile indiğini”  söyledi.</span></p>
<p><span>Irak küresel düzeyde, sahip olduğu 505 milyar varil toplam petrol rezervi ve çıkarılabilir 143,1 varillik rezervle, dünyada Suudi Arabistan’dan sonra en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülke konumunda bulunuyor. Görüldüğü gibi bugün Irak dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip bir ülke. Bu ülkede petrol olduğu sürece huzur de olmayacaktır.</span></p>
<p><span>1936 yılında İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in: “ Bundan sonra bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir” sözünde, yani küresel güçlerin petrol stratejisinin şifrelerinde yatıyor.Petrolün kıymetini anlayan Batılı ülkeler, petrol kaynaklarına sahip olabilmek için Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiler.</span></p>
<p><span>21inci Yüzyıl’ın dünya enerji haritası daha 1940’lı, 50’li yıllarda çizilirken, bunun mürekkebinin de bol miktarda insan kanı olduğu çok açık. Dünya petrol rezervlerinin en önemli bölümünün bulunduğu bölgemizde bugün var olan ve yarın daha da genişleyerek büyümesi olası olan kan gölünün sınırları, bugün “stratejik ortak” olmakla övünülen emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’dir. Bu projenin en önemli adımı, tüm dünya petrol rezervlerinin, bulundukları ülke halklarının değil, emperyalizmin tekeli altına alınması, dağılımının yine aynı güç tarafından denetlenmesidir.</span></p>
<p><span>Irak’ın Petrol yataklarını ele geçirmek için, 2003 baharında insanlık, doğanın güzelliklerinin tadını çıkarmaya hazırlanırken talihsiz Irak halkı, dünya tarihinin en büyük emperyalist güçleri olan Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin saldırı ve işgallerine maruz kaldı. Demokrasi ve özgürlük vaadi ile sahneye çıktılar, ama “Demokrasi ve özgürlük” oyununun her sahnesinde, insanlık adına yüz kızartıcı görüntülerden başka bir şey sergileyemediler. Bu toprakları, mazlum insanların kan ve gözyaşları ile suladılar. Okyanus ötesinde hazırlanan ve yirmi iki ülkenin sınırlarını değiştirmeyi öngören Büyük Ortadoğu Projesi bu coğrafyada adım adım uygulanıyordu.</span></p>
<p><span>ABD Eski Dışişleri Bakanı James Baker, 2003 Haziran’ında Mısırlı gazeteci-yazar Cihan El-Tahri’ye verdi­ği demeçte şöyle diyordu: “Körfez’in enerji rezervlerine ulaşmayı gü­vence altına alacak bir politika benimsedik. Çünkü bu olmazsa, Amerikan ekonomisi sar­sılır. Ekonomi sarsılırsa insanlar işlerini kay­beder, insanlar işsiz kalırsa, yönetimler de si­yasal desteklerini yitirirler. Saddam’ın Kör­fez’deki enerji kaynaklarını ele geçirmesine seyirci kalsaydık, bu dediklerimin hepsi ola­caktı. Birinci Körfez Savaşı’nın da gerçek ne­deni bu. ikincisinin de!”</span></p>
<p><span>Amerikan ekonomisini tam 18 yıl boyunca yöneten Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan, “Türbülans Yılları: Yeni Bir Dünyada Maceralar” isimli kitabında Irak’ın işgal gerekçesini ilk kez açık dille ifade etti. “Herkesin adı gibi bildiği ama bir türlü kabul etmediği şeyi size açıkça söyleyeyim. Irak Savaşı petrol için çıktı. Saddam Hüseyin’in Ortadoğu’daki petrol stokları için bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorduk. O yüzden kendisini devirmeye ve petrolü garanti altına almaya karar verdik” diye itiraf etmiştir. Görüldüğü gibi küresel güçlerin petrol yataklarını ele geçirmek için bölgede yaşayan insanları kan, ölüm, gözyaşına boğmuş ve hayatlarını cehenneme çevirmiştir.</span></p>
<p><span>ABD’nin Ortadoğu politikası iki faktör üzerine şekilleniyor. Birincisi  bölge petrollerine hakimiyet kurmak ve istediği fiyatlarla dünya pazarlarına ulaşmasını sağlamak. İkincisi ise Arap dünyası ile çatışmada olan İsrail devletini desteklemek ve güvenliğini sağlamak. Akdeniz’e sahili olan Suriye jeopolitik konumu nedeniyle İran ve Irak’tan dünya piyasalarına yapılacak petrol ihracatı konusunda büyük öneme sahip. Suriye, Irak kaynaklı kendi topraklarından geçen petrol boru hatlarını kontrol edilmesi için ideal bir jeopolitik konuma sahip.</span></p>
<p><span>Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasının bir başka amacı da 1948 yılında devre dışı bırakılan  Kerkük – Hayfa boru hattının yeniden gündeme getirilmesidir. Suriye’deki rejim değişikliği ile Batı; Irak ve İsrail’de yeterince değerlendirilemeyen bu doğal kaynakların paylaşım imkâna da kavuşmuş olacak. Boru hattının kapatılması ile Hayfa limanı önemini yitirmiş, İsrail’de petrol  gelirlerinden mahrum edilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63468" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-1.jpg" alt="" width="800" height="462" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Irak-Petrol-1-768x444.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Kerkük – Hayfa Boru Hattının Yeniden Hayata Geçirilmesi Projesi</span></strong></span></p>
<p><span>2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali bu boru hatlarının  tekrar tamir projeleri gündeme getirilmeye başlandı. Bu projenin gerçekleşmesi Kerkük-Yumurtalık Boru Hattını devre dışı bırakacaktır. Ortadoğu petrollerinin Akdeniz’e, yani Batı’ya bu şekilde tümüyle İsrail denetiminde açılması Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk perdesidir.</span></p>
<p><span>İsrail, Kerkük-Hayfa petrol boru hattının açılması için harekete geçmeye hazırlanıyor. Kerkük’teki petrol yataklarından Hayfa’ya uzanan 591 kilometrelik hat, bölgenin ilk petrol boru hattı güzergâhlarından biri. Kerkük’ten başlayan Ürdün’e uzanan, bir bölümü de Suriye’den geçen, Filistin yönetimindeki topraklardan İsrail’in Hayfa Limanı’na uzanan hattın, Irak petrolünün batı pazarlarına ulaştırılmasında ana hat olarak kullanılması planlanıyor.İsrail hattı işletildiği takdirde, hem Suriye hem de Türkiye devre dışı bırakılmış olacak, hem de İsrail’in enerji krizi çözümlenecek. Aynı zamanda Ortadoğu petrolleri de İsrail’in kontrolünde olacak.</span></p>
<p><span>Kerkük-Hayfa petrol boru hattının tekrar hayata geçirileceğine ilişkin tartışmalar ilk kez ABD’nin Bağdat”a girdiği 9 Nisan 2003 tarihinde İsrail Enerji ve Altyapı Bakanı Josef Paritzky tarafından gündeme getirildi. Paritzky’nin, uzmanlardan söz konusu hattın durumu ile ilgili bir değerlendirme raporu istediğine ilişkin haberlere ABD Enerji Bakanlığı”nın da benzer çalışmalar yürüttüğü bilgisi eklendi.</span></p>
<p><span>ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan İsrail Dışişleri Bakanlığı’na giden bir yazıda, ”Musul-Kerkük-Hayfa Petrol Boru Hattı ne durumda? Kısa sürede çalışır duruma geçebilir mi?” diye soruldu. Bunun üzerine İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın da ”4-5 aylık bir çalışmanın ardından boru hattı tekrar çalışır hale getirilebilir” yanıtını verdiği bildirildi.</span></p>
<p><span>ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı bir teknik heyet bir süredir boru hatları üzerinde çalışma yapıyor. Çalışmanın amacı yıllarca devre dışı kalan Kerkük-Hayfa petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesidir.</span></p>
<p><span>Kerkük-Hayfa ve Musul-Hayfa petrol boru hatlarının onarımı ile İsrail’in Hayfa Limanı’na günde 5 milyon varil petrol taşınacak. Tüm Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesi olan İsrail-ABD kaynaklı Büyük Ortadoğu Projesi’nde tabii Irak’ın güneyindeki dev petrol sahaları ve Suudi Arabistan petrolleri de unutulmuyor. Suudi petrollerini de Akdeniz’e taşımak için, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD  ordusunun desteği ile yapılan Trans-Arabistan (TAP) petrol boru hattı hayata geçirilmek isteniyor. Bir ucu Lübnan’a, bir ucu da İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nden Hayfa’ya giden bu hat, günde 2 milyon varil Suudi petrolünü İsrail’in Hayfa limanına taşıyacak. Günlük kapasitesi 1 milyon varil olan Rumeyla-Hayfa boru hattının eklenmesi ile Hayfa’ya günde toplam 3 milyon varil Güney Irak ve Suudi petrolü taşınması hedefleniyor.</span></p>
<p><span>İsrail’in Iraklı Kürtlerle olan ilişkilerinde en önemli meselelerden birisini de Kerkük-Hayfa boru hattının açılmak istenmesidir. İsrail’in Iraklı Kürtleri desteklemesi ve bölgede bağımsız bir kürt devletinin kurulmasınıistemesi her halde boşuna değildir.</span></p>
<p><span>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bölgedeki ılımlı güçlerle İsrail arasındaki ittifakın bir parçası olarak bağımsız Kürt devletinin kurulması gerektiğini söyliyor.</span></p>
<p><span>İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Josef Partiski, 2004 Mart’ında Haaretz gazetesine verdiği demeçte: “ bu petrol boru hattının İsrail’in enerji seçeneklerini çeşitlendireceğini ve petrol üreticisi ülkelere ve Rusya’nın pahalı petrolüne olan bağımlılığını azaltacağını” söyledi. İsrailli şirketlerin efsane projeyi geliştirmek için teklif üstüne teklif verdikleri, gizli görüşmeler yaptıkları ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi de İsrailli Ofer şirketidir. Şirketin bölgesel Kürt yönetimi ile görüştüğü ve servetlerinin büyük bir bölümünü Kerkük petrollerine yatırmak istedikleri belirtilmiştir.</span></p>
<p><span>Projelerdeki ana hedef İsrail’in enerji ihtiyacının karşılanması, bunun yanı sıra İsrail’in, Akdeniz’i bir çekim merkezi haline getirerek İran’ın Basra körfezi ticaretine de alternatif çıkarmayı amaçladığı düşünülmektedir. Görüldüğü üzere İsrail-Iraklı Kürtlerle ilişkilerinin 2003 yılından sonra genel olarak askeri-strateji-enerji başlıkları altında birçok gizli noktayı içerdiği bilinmektedir. Herkes bilmelidir ki, bu projenin (Kerkük-Hayfa boru hattı) gerçekleşmesi durumunda Kerkük-Yumurtalık Boru Hattına hiç gerek kalmayacaktır. Çünkü Ortadoğu petrolleri İsrail’in denetiminde olacak. Sizce ABD, Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının denetimini İsrail’e mi, yoksa Türkiye’ye mi verecek?</span></p>
<p><span>İsrail, Kürt egemen çevreleri ile sıkı askeri ve istihbarat ilişkileri geliştirmiş durumda. Aynı zamanda muhtemel bir provokasyon noktası olan Irak’taki Kürt bölgesi, şimdi, Türkiye’nin Ceyhan limanından (İsrail’e!!!) gelmeye başladığı sevkiyatlarla birlikte, İsrail tarafından kazançlı bir petrol kaynağı olarak değerlendiriliyor. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Obama ile buluştuğu Washington’da, gazetecilere, “Kürtler, fiili olarak kendi devletlerini kurmuş durumdalar” dedi ve Irak petrolünün çıkartılıp (kaçak) ihraç edilmesinde Türk hükümeti ile Kürt bölgesi arasında varolan sıkı ilişkileri vurguladı. Irak petrolünü, Türkiye üzerinden kaçak olarak İsrail’e ihraç edilmesi, Davos’taki, “one minute” çıkışı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonlarına tepki gösterilmesi ve protesto edilmesi, Türkiye’nin dış politikasının tehlikeli bir çıkmazda olmasının bir örneğidir bu. Hem İsrail’le hem de İsrail’e karşı, Ama ne olur bu politikayı anlayan varsa bize de anlatsın!BugünTürk Hükümeti’nin komşu ülkelerle ”Sıfır sorun” politikası, herkesle çatışma politikasına dönüştü. Barzani yönetimi hariç, Türkiye’nin sorunsuz tek bir komşusu yok. Tüm komşularıyla ağır sorunları var.</span></p>
<p><span><strong><span>Irak Petrolünü Kerkük’ten Akdeniz Limanlarına taşımak İçin Döşenen Boru Hatları</span></strong></span></p>
<p><span>Irak’ta petrolün varlığı, 1902 yılında Kerkük yakınlarında keşfedilen Baba Gürgür kuyusu petrol rezerviyle anlaşılmıştır (Keşif, İngilizler hesabına çalışan Yeni Zelanda’lı maden mühendisi William KNOX’a aittir). Ancak, Irak’ta ilk üretim, yine Baba Gürgür kuyusu olmak üzere, 1927 yılında başlar.</span></p>
<p><span>Petrol yatakları esas önemlerini, 1927 yılından sonra kazanmaya başlamışlardır. Ham petrolü Kerkük’ten, Filistin, Suriye ve Lübnan Akdeniz kıyısı limanlarına taşıyacak başlıca petrol boru hatları döşenmeye başlanmıştır. Bu hatlardan, Kerkük-Hayfa petrol boru hattı, 1935 yılında yapımı tamamlanmıştır. 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ile birlikte kapatılmıştır. Ancak, 1948’de İsrail devletinin kurulması ve Arap-İsrail anlaşmazlığı gibi siyasal sorunlar nedeniyle, yeni bir boru hattı yapılması gerekmişti. Bu da, 1952 yılında hizmete giren Musul-Kerkük-Sayda (Lübnan’da) ve Musul-Kerkük-Tartus-Banyas (Suriye’de) boru hattı olup,1360 km. uzunluğunda olan bu hattın yıllık taşıma kapasitesi, 35 milyon ton kadardı</span></p>
<p><span>Irak petrolünü Akdeniz’e çıkarmak, oradan da Batıya ulaşmasını sağlamak için Türkiye-Irak arasında yeni hatlar döşenmiştir. Bunlar, iki adet Kerkük-Yumurtalık petrol boru hatları olup, bu hatların döşenmesiyle Irak, ham petrolü, Türkiye’nin İskenderun körfezi (Yumurtalık terminali) üzerinden, daha güvenli bir biçimde, Batı pazarlarına taşınmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Irak ile 27 Ağustos 1973’de Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması imzalandı, Inşaatı 15 Ağustos 1974’te başlandı. 3 Ocak 1977’de Kerkük’te ve 5 Ocak 1977’de İskenderun’da (Yumurtalık) yapılan törenlerle açıldı. Boru çapı 40 inç olan bu hattın toplam 986 km. uzunluğunda, 345 km.si Irak’ta, 641 km.si ise Türkiye sınırları içinde bulunmakta. Bu hat 1976 yılında işletmeye alınmış ve ilk tanker yüklemesi 25 Mayıs 1977 tarihinde gerçekleştirilmiştir. İkinci boru hattı birinci boru hattına paralel olan ve inşaat çalışmaları 1985 yılında başlandı 1987 yılında tamamlandı. 46 inç çapındaki bu ikinci hat toplam 890 km. uzunluğunda, 234 km.si Irak’ta, 656 km.si ise Türkiye sınırları içinde bulunmakta. Bu ikinci hat ile yıllık ham petrol taşıma kapasitesi 70.9 Milyon ton’a yükseltilmiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye, enerji kaynakları son derece zengin olan ülkelerle sınır durumundadır. Dünya üzerindeki ispatlanmış petrol ve gaz rezervlerinin dörtte üçü Türkiye’nin çevresindedir. Ama ne ilginçtir, Türkiye’de petrol yatakları yok! Türkiye, bu ülkelere coğrafi olarak çok yakın. Yani taşıma maliyeti düşük. Zaten Türkiye’ye petrolün girişi de ucuz,O zaman neden Türkiye’de insanlar dünyanın en pahalı enerjisini kullanıyor? Türkiye’de İnsanlar pahalı enerjinin ağır bedeli altından kalkması mümkün mü?</span></p>
<p><span>Türkiye varil başına 0.90 ile 1.18 Amerikan Doları arası taşıma (geçiş ücreti) ücreti alıyor. Türkiye’nin sadece Kerkük-Yumurtalık petrol boru hatlarından ham petroltaşımadan kazancı yıllık 450 milyon doları aşıyor. Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’ndan ve Türk Boğazları’ndan geçen petrol tankerlerinden elde edilen geliri de hesaba katarsak, Türkiye’nin petrolden elde ettiği kazancı siz düşünün. Ama ne hikmetse dünyanın en pahalı benzini ve doğalgazı Türkiye’de!</span></p>
<p><span>Samsun-Ceyhan Boru Hattı da devreye girerse, Orta Asya ve Hazar petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz’e indirilecek. Yılda 70 milyon ton ham petrol taşıması planlanıyor. Bu hat devreye girdiğinde Türkiye’de petrol ve doğalgaz ürünleri ucuzlar mı? </span></p>
<p><span><strong> Zengin Petrol Yatağı Kerkük</strong></span></p>
<p><span>Kerkük’ün, sahip olduğu stratejik konumu ve yer altı kaynaklarıyla bu bölgedeki en önemli şehirlerden biri.Ayrıca Kerkük bölgesel ve uluslar arası öneme sahiptir. Kerkük, Irak’ın bilinen petrol kaynaklarının yüzde 40’ını oluşturan petrol kuyuları açısından anahtar konumda. Resmi rakamlar bu kentin dünya petrol rezervinin yüzde 7,5’ine sahip olduğunu teyit ediyor. Kerkük, Irak’ı ve halkını refaha taşıyacak zengin petrol yataklarına sahip bir kenttir.Bu nedenle 2003 yılında Irak’ın işgali ile Kürt grupları, ABD, İngiltere ve İsrail’in desteği ile Türkmen şehri Kerkük işgal ettiler. Dünyanın gözü önünde Kerkük’ü yakıp, yıkıp ve her yeri yağmaladılar. Kerkük’ün tapu ve nüfus kayıtlarını yaktılar. Kerkük petrollerini ele geçirmek için de 700 bin Kürt Kerkük’e ithal edildi.Kürt kentlerinden, Türkiye, İran ve Suriye’den on binlerce Kürt, 20 bin Dolar para, aylık maaş ve arazi vaadi ile Kerkük’e getirildi.İthal Kürtlere aş, iş, toprak, maaş ve konut yapmak için para verildi. “Cennete” bile olmayan böyle fırsatlara kim hayır der ki? Bu fırsatlardan yararlanmak için de sadece Kürt kökenli olmak yeterdi. Çünkü Türkmen şehri Kerkük’ü ele geçirmek için tezgahlanan oyunun başrol oyuncusu Kürtlerdi. Bu oyunun senaryosunu yazan ABD ve İsrail, başrol oyuncusunu seçmişti ve istediği gibi de kullanıyordu.</span></p>
<p><span>1927 yılında Türkmen Şehri Kerkük’te Baba Gürgür’den çıkan petrol herkesin can damarı olacaktı. Olacaktır da bunun Kerkük’e faydası ne? Kerkük, bu gezegende, aklımıza gelebilecek en büyük servetin (zengin petrol yatağı) üzerinde oturup, ama yoksulluk ve sefalet içinde yaşatılan insanların kenti. Muhtemelen Türkmen şehri Kerkük’ten başka Irak’ta ismi petrolle birlikte anılan ve bu yüzden de son 80 yıl boyunca birçok kanlı ve siyasi gelişmeye sahne olan ikinci bir kent yoktur.</span></p>
<p><span>Büyük güçler, tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi, toprağın üstündekileri yok edip toprağın altını ele geçirmeyi hedefliyor. Hedef büyük, küresel güçlerin sahip olmak istediği Kerkük’te dünyanın en kaliteli ve zengin petrol yatakları var. Herkes başka yanından çekiştiriyor! Etnik ve dini ayrım Batı’nın kılıcıyla şekilleniyor. Savaşın ortasında Türkmen şehri Kerkük’te bir demokrasi oyunu oynanıyor. ABD, Kerkük’e girdiği gün nüfus ve tapu daireleri (ABD’nin göz yummasıyla Kürtler tarafından) yakılmıştı … Şimdi Kerkük’e yeni bir kimlik biçiliyor. Bin yıllık Türk şehri Kerkük’ü, “Kürt şehri” yapmaya çalışıyorlar ve uyduruk Kürt devletinin başşehri ilân etmeye hazırlanıyorlar.Ne acı değil mi? </span></p>
<p><span>Kerkük’te petrol zenginliği olmasaydı Kerkük böylesine önem kazanır mıydı? Türkmen şehri Kerkük petrol kurbanıdır ve faturasını da Türkmenler canları ile ödüyor.</span></p>
<p><span>Nisan 2003’ten beri Irak Türklerini sindirmek ve yıldırmak için Türkmenlere yönelik bombalı saldırı, kamunun üst düzey Türkmen yetkililerine ve sivil kuruluşlarına yönelik bombalama eylemleri, tutuklama, tehdit, suikast, sivilleri öldürme, göçe zorlama, soygun, mallarını ele geçirme ve fidye istemek için Türkmenlerin kaçırılmaları, yani Türkmenleri dünyanın gözü önünde bölgeden arandırmak istiyorlar. Türkmenlerin yüz yüze kaldığı olaylar açıkça kıyımdır ve etnik temizliktir ama kimse ses çıkarmıyor. Gazze, Rabia için hüngür hüngür ağlayanların, katledilen Türkmen’ler için neden gözlerinin yaşı bile akmaz? İşte böyle iki yüzlü bir dünyada yaşıyoruz!</span></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ali KERKÜKLÜ</span></a>
</span></strong></span></p>
<p><span>(Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>1. Mustafa Salih, Suriye problemi ve petrol taksimi.</span></div>
<div><span><em>2. <a href="http://www.erusam.com/makale.php?id=99" target="_blank" rel="noopener">Can DEVECİ</a></em><em>, </em>İsrail-Kuzey Irak İlişkileri.</span></div>
<div><span>3. İdris DEMİR, “Kirkuk-Haifa Pipeline” Uluslararası Hukuk ve Politika, cilt:5, sayı:19 s:135.</span></div>
<div><span>4. Usak Gündem, “Ofer şimdi de Kuzey Irak’a yatırım yapıyor”, 24 Haziran 2010, <a href="http://www.xn--usakgndem-u9a.com/" target="_blank" rel="noopener">www.usakgündem.com</a>.</span></div>
<div><span>5. L.Tufan Erdoğan, “Büyük Ortadoğu Projesi Çerçevesinde Petrolün Yeniden Dağılımı”.</span></div>
<div><span>6. Aybüke İnan,  Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattının İstikrarı Niçin Önemli?</span></div>
<div><span>7. Banu Avar, “Böl ve Yut”, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>8. Muhammed Hadi,  Kerkük Petrolü ve Kürt liderlerin tutumu.</span></div>
<div><span>9. Prof.Dr. Hayati Doğanay ve Yrd.Doç.Dr. Selçuk Hayli, Irak’ın Başlıca Coğrafi Özellikleri ve Petrol Yatakları .</span></div>
<div><span>10. John Pilger, Blairin Zoruyla Utanç Sahibi Olduk.</span></div>
<div><span>11. Muhammed El Semmak, Kerkük petrol kurbanı.</span></div>
<div><span>12. Haşim Söylemez, “Irak bölünmeden parçalanıyor”,Aksiyon, 23 Haziran 2014.</span></div>
<div><span>13. Zubaida Umar, “The Forgotton Minority The Turkman’s Of Iraq”, “Afkar inquiry”;4/2, February 1987, s.37,43.</span></div>
<div><span>14. Ali Kerküklü, İstihbarat Oyunları Petrol ve Kerkük,<a href="http://www.kitapokuyoruz.com/yayinevi/860/IQ-Kultur-Sanat-Yayincilik-Hakkinda" target="_blank" rel="noopener">IQ Kültür-Sanat Yayıncılık</a>, İstanbul, 2008.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ey İnsafsızlar, Ey Vicdansızlar Irak’ta Türkmenlerin Yaşadığı Dramı Ve Trajediyi Görmüyor Musunuz?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ey-insafsizlar-ey-vicdansizlar-irakta-turkmenlerin-yasadigi-drami-ve-trajediyi-goermuyor-musunuz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ey-insafsizlar-ey-vicdansizlar-irakta-turkmenlerin-yasadigi-drami-ve-trajediyi-goermuyor-musunuz</guid>
<description><![CDATA[ Ey İnsafsızlar, Ey Vicdansızlar Irak’ta Türkmenlerin Yaşadığı Dramı Ve Trajediyi Görmüyor Musunuz?
Ey insafsızlar, ey vicdansızlar Irak’ta Türkmenlerin yaşadığı dramı ve trajediyi görmüyor musunuz? 19 Mart 2003 tarihinde Ankara‘da yapılan toplantıda başta ABD olmak üzere Irak‘taki bütün taraflar Kürtler‘in Kerkük ve Musul’a girmeyeceklerini garanti etmişti. Bugün ise Türkmen şehri Kerkük‘te ve Türkmen ilçeşi Tuzhurmatu’da Kürtler, Musul‘da ve Türkmen ilçesi Telafer’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)hâkim olmuştur.Hedefte ise Türkmenler vardır. Gerçekte, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c699e4bc36.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İnsafsızlar, Vicdansızlar, Irak’ta, Türkmenlerin, Yaşadığı, Dramı, Trajediyi, Görmüyor, Musunuz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmeneli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ey-insafsizlar-ey-vicdansizlar-irakta-turkmenlerin-yasadigi-drami-ve-trajediyi-gormuyor-musunuz.html">Ey İnsafsızlar, Ey Vicdansızlar Irak’ta Türkmenlerin Yaşadığı Dramı Ve Trajediyi Görmüyor Musunuz?</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a></span></p>
<p><strong><span>Ey insafsızlar, ey vicdansızlar Irak’ta <em>Türkmenlerin yaşadığı </em><em>dramı</em> ve trajediyi görmüyor musunuz?</span></strong></p>
<p><span><em>19 Mart 2003 tarihinde Ankara</em>‘da <em>yapılan toplantıda başta ABD olmak üzere Irak</em>‘<em>taki bütün taraflar Kürtler</em>‘in <em>Kerkük</em> ve <em>Musul’a girmeyeceklerini garanti etmişti</em>.<em> Bugün ise Türkmen şehri Kerkük</em>‘<em>te ve Türkmen ilçeşi Tuzhurmatu’da Kürtler</em>, <em>Musul</em>‘da ve Türkmen ilçesi Telafer’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)<em>hâkim olmuştur</em>.<em>Hedefte</em> ise <em>Türkmenler vardır</em>. Gerçekte, Türkmenler kaderlerine terk edildi.<em>Hani Musul ve Kerkük</em> Türkiye’nin <em>milli meselesi</em> ve <em>kırmızı çizgisiydi</em>. Hani “Kerkük’e ve Telafer’e dokunan Türkiye’ye dokunur” sözü nerde kaldı?</span></p>
<p><span>Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2 Ağustos 2012’de Türkmen şehri Kerkük’e yaptığı ziyarette aynen şöyle demişti: “(Irak Türkmenlerine) Sizin burada tırnağınıza küçük bir diken batsa, onun acısını 75 milyon Türk Anadolu’da hisseder.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63474" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_04.jpg" alt="" width="800" height="403" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_04-768x387.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Zihnimiz ve Gönlümüz Gazze ile Meşgul</span></strong></span></p>
<p><span>Konya’nın Beyşehir ilçesinde bir düğün salonunda bayramlaşma programları kapsamında konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu:”Bir taraftan Türkiye’de bayramı idrak ediyoruz, bir taraftan da bayramı idrak edemeyen Gazzeli kardeşlerimizle dertleşiyoruz. Onların derdini yüreğimizde taşıyoruz. 10 Ağustos seçimini sizler ne kadar yakından takip edecekseniz, aynı şekilde Gazze’deki her bir ev, her bir aile, her bir fert sizler kadar yakından takip edecek. Çünkü Gazze’dekiler biliyorlar ki; Türkiye’de onlara sahip çıkan bir lider cumhurbaşkanıysa, onlar da kendi evlerinde daha huzur içinde olacaklar. Başlarına bir bomba değil, bir küçük çakıl düşse Ankara’da oturan liderler, onlarla birlikte ağlayacaklar. Onun için günlerdir Gazze ile zihnimiz ve gönlümüz meşgul. Onlar bu huzura kavuşana kadar da gece gündüz çalışmaya, rüyalarımız da dahil Gazze’yi görmeye kararlıyız.” diyor.</span></p>
<p><span>IŞİD Türkmen illerinde katliam yaparken, Peşmerge’de Türkmenlere zulüm yaparken, Türkiye’de “Türkmen” ismini sahip çıkma manasında telaffuz eden bir devlet yetkilisi dahi yoktur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63473" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03.jpg" alt="" width="800" height="455" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03-768x437.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_03-180x101.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Türkmenlerin Sahibi Yok</strong></span></p>
<p><span>Terör ve çatışmalardan evlerini terk etmek zorunda kalan Türkmenler, derme çatma çadırlarda, depolarda, mezarlarda, inşaatlarda, yol kenarlarında yaşam mücadelesi veriyor.50 dereceyi bulan sıcaklık, açlık, susuzluk, zehirli akrepler ve salgın hastalıklarla boğuşarak barınaksız ve korumasız yaşamaya çalışan Iraklı Türkmenler, çöl ortasında kimsesiz… Türkmenler, “Burada Arap’ın, Kürt’ün sahibi var, bir tek Türkmenlerin yok. Türkiye neden bize sahip çıkmıyor?” diye isyan ediyor.</span></p>
<p><span>Türkmenler öldürülüyor ve göçe zorlanıyor, Türkmeneli’nin şeref, namus ve iffeti hedef alınıyor.<strong> Irak Türkmenleri tarihin en büyük dram, acı ve zulmüyle karşı karşıyadır.</strong>Bugün Irak Türkmenleri de kendi evlerinde huzur içinde yaşamak istiyorlar!</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63472" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02.jpg" alt="" width="800" height="455" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02-768x437.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_02-180x101.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türkmenler kan ağlıyor  görmüyorsunuz, Türkmenler yardım için yalvarıyor duymuyorsunuz, Türkmenler çaresiz ama el uzatmıyorsunuz, kimsesiz ve sahipsiz Türkmenler korku ve panik içinde, yerinden yurdundan göçe zorlanıyor sizden ses yok, 12-13 yaşındaki Türkmen kızlarına ayan beyan, ortalarda tecavüz ediyorlar ve o körpe kızları elektrik direklerine asıp öldürüyorlar ve siz bunları görmezlikten geliyorsunuz, Allah aşkına siz ne biçim insansınız!</span></p>
<p><span><strong>Gazze için destek olanlar, Türkmenleri niye görmüyorlar?</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63471" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_01.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmenler_01-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Not: Görünen o ki Musul’da IŞİD’in kaçırdığı Türk konsolosluğu çalışanları 10 Ağustostan önce serbest bırakacak ve bu olay Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri için de propaganda malzemesi olarak</strong><strong>kullanılacak.</strong></span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a></span></p>
<p><span>(Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zalimler, Çocukluk Cennetimizi Harabeye ve Hayatımızı da Cehenneme Çevirdiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/zalimler-cocukluk-cennetimizi-harabeye-ve-hayatimizi-da-cehenneme-cevirdiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/zalimler-cocukluk-cennetimizi-harabeye-ve-hayatimizi-da-cehenneme-cevirdiler</guid>
<description><![CDATA[ Zalimler, Çocukluk Cennetimizi Harabeye ve Hayatımızı da Cehenneme Çevirdiler
10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük’ün Amerikan Askerleri Desteğindeki Peşmergeler Tarafından İşgal ve İstilasından Sonraki (Şimdiki) Durumu. Bu Sürede 700 Bin Kürt Sahte Belgelerle Kerkük’e İthal Edilip yerleştirildi. Hani Kerkük Türkiye’nin milli meselesi ve kırmızı çizgisiydi! Türkmen şehri Kerkük düz bir ovada kurulmuştur. MÖ. 3. yüzyılda yapılan kale bir tepenin üzerinde yer alır ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c699bdf71e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Zalimler, Çocukluk, Cennetimizi, Harabeye, Hayatımızı, Cehenneme, Çevirdiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="806" height="504" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/zalimler-cocukluk-cennetimizi-harabeye-ve-hayatimizi-da-cehenneme-cevirdiler.html">Zalimler, Çocukluk Cennetimizi Harabeye ve Hayatımızı da Cehenneme Çevirdiler</a></p>
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63480" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-002.jpg" alt="" width="806" height="407" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-002.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-002-768x388.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"></p>
</div>
<div><center><strong><span>10 Nisan 2003 Tarihinde Türkmen Şehri Kerkük’ün Amerikan Askerleri Desteğindeki Peşmergeler Tarafından İşgal ve İstilasından Sonraki (Şimdiki) Durumu. Bu Sürede 700 Bin Kürt Sahte Belgelerle Kerkük’e İthal Edilip yerleştirildi. Hani Kerkük Türkiye’nin milli meselesi ve kırmızı çizgisiydi!</span></strong></center></div>
<hr>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük düz bir ovada kurulmuştur. MÖ. 3. yüzyılda yapılan kale bir tepenin üzerinde yer alır ve Kerkük’ün her tarafına kuş bakışı bakan bir konuma sahiptir. Kerkük’ün ortasından Hasa Su çayı geçer. Hasa Su çayı Kerkük’ü Eski yaka ve Korya yaka olmak üzere iki yakaya ayırır. Kale ile beraber şehir üç kısma bölünür. Kale şehrin ilk yerleşim yeridir. Çevresine hâkim surları ve dar sokakları vardı. Kalenin içindeki kesim Hamam, Ağalık, Meydan ve Zindan adlı dört mahalleden oluşmaktaydı. Şehrin kale dışına taşması muhtemelen nüfusun da baskısıyla 17. yüzyılda olmuştur. Eski yaka (Karşıyaka) kesiminde kale çevresinde zaman içerisinde ortaya çıkan İmam Kasım, Çay, Çukur, Musalla, Bulak, Avcı, Piryadi ve Ahi Hüseyin, adlarında mahalleler bulunuyordu. Korya yakasında ise Sarıkâhya, Begler, Mahatta (İstasyon), Şaturlu, Hasa, Elmas, Yeni Kerkük (Arafa) adlı mahalleler vardı. Kürtlerin yoğun yasadığı Şorca mahallesi de geçen yüz yılın kırkları ve ellilerinde yoktu. Kerkük’te sonradan ihdas edilen ‘’iskan (Azadi)’’ ile ‘’Rahimava’’ Kürt mahalleleri de yoktu. Bunlar sonradan Süleymaniye ve Erbil yolu istikametinden göç alarak kurulmuştu.</span></p>
<p><span>Kerkük’te, kale dışında İmam Kasım’ın küçük bir yerleşme çekirdeği olarak varlığını biliyoruz. Ayrıca kalenin yarım mil ötesinde ve Hasa Su çayının diğer tarafında Korya’nın, tıpkı Tisin köyü gibi küçük bir yerleşme olduğu tarihi belgelerle saptanmıştır. Daha sonraki tarihlerde bu iki yerleşme de Kerkük kentinin yerleşme dokusu ile bütünleşmişlerdir. Korya yakasında çokça resmi devlet binaları bulunuyor. Nitekim valilik, kışla, belediye binası, nüfus dairesi, tapu dairesi, adliye, kamu yapıları Korya yakasında inşa edilmişlerdir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63481" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63481" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-003.jpg" alt="" width="806" height="576" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-003.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-003-768x549.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türkmen Diyarı Kerkük’ten 70’lerden Bir Görüntü</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Büyük Pazar, Korya Pazarı, Kayseri Çarşısı Kerkük’ün Türkmen kimliğinin en yoğun şekilde hissedildiği yerlerin başında geliyor. Aslında Kayseri ’Kapalı Çarşı’ anlamında kullanılıyor. Geçmişten bu yana alışılagelmiş şekilde, Anadolu’nun ortasında yer alan ve ticaretiyle ünlü Kayseri’nin adı verilmiş ’Kapalı Çarşı’lara. Bu çarşılardaki dükkân mülkiyetlerinin hemen hemen tamamı Türkmenlere ait.</span></p>
<p><span>Kerkük’ün ilk yerleşme merkezinin çekirdeği olan kale, bu yüzden en eski mimarlık ve kentsel dokunun da merkezi idi. Kerkük kalesi 4 mahalle, 743 geleneksel ev ve onlarca tarihi eserden oluşuyordu. Kerkük Kalesi’nde oturanların hemen hemen tamamı Türkmen’lerdi. 1995 yılında Saddam Hüseyin’in talimatıyla kale sakinleri zorla boşaltılır ve 1997’den itibaren 2003’e kadar yüzlerce geleneksel tarihi Türk evi ve eseri buldozerlerle yerle bir edilir. Türkmenlere ait ne varsa, evleri, tarihi eserleri, hatta mezar taşları bile yok edilir. Amaç Kerkük’ün Türkmen kimliği ve izlerini silmekti.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63482" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63482" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-004.jpg" alt="" width="806" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-004.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-004-768x308.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kerkük Kalesi Yıkılmadan Önceki Durumu</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63483" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63483" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-005.jpg" alt="" width="806" height="347" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-005.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-005-768x331.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kerkük Kalesi Yıkıldıktan Sonraki Durumu</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Yıktılar kalamızı (Kalemizi)</span><br>
<span> Sürdüler balamızı </span><br>
<span> Daha can boğazdayken </span><br>
<span> Çektiler salamızı</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63484" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63484" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-006.jpg" alt="" width="806" height="552" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-006.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-006-768x526.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kalede Yıkılan Türk Tarihi Evleri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii Minaresi, 16 gözlü Taşköprü gibi 60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkün. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok. Diğer taraftan edebiyat ve kültür alanında da Türkmen ağırlığını görmek mümkün. Kerkük’teki sanatçıların çoğunluğu da yine Türkmenlerden. Kerkük Türküleri tüm dünyada hangi dille icra ediliyor? Türkçe.</span></p>
<p><span>Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63485" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63485" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-007.jpg" alt="" width="806" height="492" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-007.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-007-768x469.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kerkük Kalesi ve Şehitler Köprüsü Yıkılmadan Önceki Hali</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Araş­tır­ma­cı ya­zar Sa­ti Al-His­ri “Irak’ta Ha­tı­ra­la­rım” ad­lı ese­rin­de 1921 yı­lın­da, o dönemin Eği­tim Ba­kan­lı­ğı baş mü­şa­vi­ri gö­re­vin­de bu­lu­nan İn­gi­liz yüz­ba­şı N.Va­rel ile olan ih­ti­la­fı ve çar­pış­ma­sı­nı, Eği­tim Mü­dü­rü mu­avin­li­ği gö­re­vi­ni red­det­ti­ği­ni açık­lar­ken, Va­rel’in ken­di­si­ne: “Ker­kük’e git, ora­da Eği­tim Mü­dür­lü­ğü gö­re­vi­ni sa­na ve­re­lim, ora­da Türk­çe konuşulur, sen de Türk­çe bi­li­yor­sun”, de­di­ği­ni ha­tır­la­tı­yor. Va­rel bu öne­ri­si­ni Kra­li­yet Sa­ra­yı Baş­ka­nı Rüs­tem Hay­dar’a da tek­rar­la­mış ve Al-His­ri’den Türk­çe ko­nu­şu­lan Ker­kük’te ya­rar­lı ola­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ti. (Sati Al-Hisri, Irak’ta  Hatıralarım 1. Cilt, 1927, s.140, 141, 142.)</span></p>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük, tarihin her döneminde önemini korudu. Kültür varlığı, sanat, müzik, spor ve çevresinin mimarisi ile de dikkat çekici bir şehir. Kerkük, geleneksel yapı ve tarihe tanıklık eden kitabeleri ile de göz alıcı bir hazine.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63486" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63486" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-008.jpg" alt="" width="806" height="383" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-008.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-008-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kerkük Kalesi ve Şehitler Köprüsü Yıkılmadan Önceki Hali</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kerkük’ü karanlığa boğan onun kalesi, Gök Kümbeti, Dakuk Ulu Camii Minaresi, Sultan Saki Yatırı, Nakışlı Minaresi, Kerkük (Aziziye) Kışlası, Danyal Peygamber Türbesi ve Minaresi ya da kurumuş Hasa Su çayı değil, toprağın altında yatan karanlık, yani petroldür. Türkmen şehri Kerkük’ü gezerken insanı karşılayan perişan manzara, bu şehirde yaşayan sade insanların, toprağın altındaki dev zenginlik kaynağının sıkıntısından başka bir yanını görmediğini ispatlıyor. Başkaları için “petrol cenneti” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63487" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63487" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-009.jpg" alt="" width="806" height="564" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-009.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-009-768x537.jpg 768w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Selçuklular Döneminde Yapılan Gök Kümbet</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Çocukken yaşadıklarını hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü hafızanın en temiz en güçlü olduğu zamanlardır çocukluk. Çocukluk cennetimiz Kerkük, nasıl bir “yitik cennet”e dönüştüğünü görüyoruz. Bu da bize derin bir acı ve keder veriyor. Zalimler, çocukluk cennetimizi harabeye ve hayatımızı da cehenneme çevirdiler. Kerkük giderek solan, el değiştiren, artık tutunamayan bir kent. Ötesi, halen, belleğimizdeki yaşayan, kanayan haliyle çocukluk cennetimiz.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63488" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63488" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010.jpg" alt="" width="806" height="456" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010.jpg 806w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-768x435.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ali-Kerkuklu-010-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türkmen Şehri Kerkük’ten Bir Görüntü</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><div><span>Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsrail İle Kürtler Arasındaki İlişkiler Sürüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/israil-ile-kurtler-arasindaki-iliskiler-suruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/israil-ile-kurtler-arasindaki-iliskiler-suruyor</guid>
<description><![CDATA[ İsrail İle Kürtler Arasındaki İlişkiler Sürüyor
İsrail’in toprak anlamında stratejik bir derinliği yok. Bunun için Arap kuşağında, Arapların Araplarla ya da Arap olmayanlarla bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Böylece kendi üzerindeki yoğunluğu azaltmış olacak. Ayrıca bölgede Irak her zaman İsrail için en büyük tehdit olmuştur. Burada kurulacak bir ‘Kürt devleti’ ile Irak tehdidini ortadan kaldırmak istiyor. Kürt isyanına ta başından beri stratejik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c699aaba9f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsrail, İle, Kürtler, Arasındaki, İlişkiler, Sürüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Israil-ve-Kurtler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/israil-ile-kurtler-arasindaki-iliskiler-suruyor.html">İsrail İle Kürtler Arasındaki İlişkiler Sürüyor</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ali KERKÜKLÜ </strong></span></a>
</p><p><span>İsrail’in toprak anlamında stratejik bir derinliği yok. Bunun için Arap kuşağında, Arapların Araplarla ya da Arap olmayanlarla bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Böylece kendi üzerindeki yoğunluğu azaltmış olacak. Ayrıca bölgede Irak her zaman İsrail için en büyük tehdit olmuştur. Burada kurulacak bir ‘Kürt devleti’ ile Irak tehdidini ortadan kaldırmak istiyor. Kürt isyanına ta başından beri stratejik hesap yapan ve bu kartı Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye karşı kullanan ülke İsrail’dir.</span></p>
<p><span>Ta­rih­sel sü­reç, Or­ta­do­ğu’da dış güç­le­rin ha­ki­mi­yet kur­mak için di­ni, et­nik ve mez­he­bi farklılık­la­rı tah­rik ede­rek böl­ge üze­rin­de et­ki­li ol­ma­ya ça­lış­tık­la­rı­nı göstermek­te­dir. İsraillilerin uzun va­de­li plan­la­rı­na gö­re, Irak per­de­si­ni 1980 yı­lın­da ha­zırla­dık­la­rı “İs­ra­il İçin Sra­te­ji” ad­lı ra­por­la­rın­da da be­lirt­tik­le­ri gi­bi Irak, et­nik ve mez­he­bi te­mel­ler üze­ri­ne bölünecek, ku­zey­de bir Kürt dev­le­ti, or­ta­da bir sün­ni ve gü­ney­de şii dev­le­ti ku­ru­la­cak­tır.</span></p>
<p><span>İs­ra­il­li­ler, gü­nü­müz­de de bu ko­nu­da ha­zır­la­dık­la­rı plan­la­ra uy­gun po­li­ti­ka­la­rı­nı uygu­la­ma­ya de­vam et­mek­te­dir­ler. Her za­man güç­lü bir Irak dev­le­tin­den çe­ki­nen İsra­il, Irak’ı par­ça­la­dık­tan son­ra pla­nı­nın di­ğer bö­lüm­le­ri­ni da­ha ko­lay uy­gu­la­mak fır­sa­tı­nı bu­la­cak­tır. Ay­rı­ca İs­ra­il, ar­tık Kürt­ler sa­ye­sin­de Türkiye, İran ve Su­ri­ye üze­rin­de yap­tı­ğı plan­la­rı­nı ko­lay­ca uygulayabilecek­tir.</span></p>
<p><span>İsrail Devleti kurulunca Mossad’ın ilk başkanı olacak olan Reuven Zoslanski (1949-1952) yapacaktı. Zoslanski Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti için ‘Shiloah’ (vazifeli) kod adıyla Orta doğuda çeşitli milletler nezdinde zemin hazırlıyordu. İsrailli yazar Hagai Eshed’in One Man Mossad: Reuven Shiloah, Father of Israeli Intelligence (Tek Adamlık Mossad: İsrail İstihbaratının Babası) adlı uzun makalesinde belirttiği gibi, Shiloah, İsrail’in ilk 10 yılı boyunca istihbarat servisinin yapılanmasında olduğu kadar, dış politikanın oluşumunda da büyük pay sahibiydi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-63492" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-011.jpg" alt="" width="800" height="619"></p>
<p><span>Reuven Shiloah, 1930′lu ve 40′lı yıllarda yaptığı Ortadoğu gezileri sırasında (1931-1934 yılları arasında Irak’ta kalır ve Kürtlerle ilişki kurar) edindiği istihbarat birikimini Mossad’ın liderliğini üstlendiğinde yoğun biçimde kullanmaya başladı. Arap dünyasını iyi tanıyordu ve Yahudi Devleti’nin hayatta kalmak için bu dünyayı nasıl düzenlemesi gerektiğini de biliyordu. İyi bildiği işleri başında da, düşman gibi gözüken komşu ülkelerle gizli ilişkiler kurmak geliyordu. Shiloah tarafından geliştirilen bu “çevreleme stratejisi” Başbakan David Ben Gurion tarafından İsrail’in kuruluşundan bugüne kadar politikasının temel ekseni haline getirilecektir.</span></p>
<p><span>İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why? (İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor?) adlı kitabında Yahudi Devleti’nin bu strateji doğrultusunda, 1950’li yılların sonunda Irak’ın Kuzeyinde gelişen rejim muhalifi Kürt hareketine vermeye başladığı desteği şöyle anlatıyor :</span></p>
<p><span>“…Irak’taki Kürt isyancılar her zaman İsrail’in ilgi alanı içerisindeydi. Mossad’ın Kürtlere desteği 1958’de başladı. İsrailli askeri danışmanları, cephaneyi ve silahları kapsayan daha geniş çaptaki yardım ise 1963’de başladı. Ağustos 1965’de İsrailli askeri uzmanlar tarafından Kürt peşmergeler için Irak’ın Kuzeyindeki dağlarda eğitim kampları oluşturuldu. Haziran 1966’da Başbakan Levi Eshkol Irak Kürtleri ile görüşmeler yaptı. 1967 Savaşı sırasında, Kürtler İsrail’in isteği üzerine Kuzeyden Bağdat yönetimine bir saldırı düzenlediler ve Irak ordusunun diğer Arap ülkelerine yardım etmesini engellediler. Savaş sonrasında ise Kürtlere Mısır ve Suriye birliklerinden ele geçirilen Sovyet yapımı silahlarla yardım edildi. Her ay yaklaşık 500.000 dolarlık bir para yardımı da İsrail tarafından Kürt peşmergelere ulaştırılıyordu. Mesud Barzani ve babası Molla Mustafa Barzani önce Eylül1968’de sonra 1973’de İsrail’i ziyaret etti.”</span></p>
<p><span><strong>Hayfa Üniversitesi</strong> Modern Ortadoğu Tarih Bölümü`nden İsrailli Prof. Dr. <strong>Amatzia Baram</strong> ‘İsrail ve Irak’taki Kürt Sorunu’ isimli kitabında, 1963 yazında İsrail İstihbarat Örgütü (Mossad) Başkanı General Meir Amit, İran istihbarat örgütü SAVAK’ın başkanı ile görüşerek, SAVAK yolu ile Kürtlere silah gönderme konusunda anlaşıyor. Kürt İsrail işbirliğine İran da dahil olur ve İran üzerinden Irak’ın Kuzeyine geçen İsrailli subaylar burada Kürt peşmergeleri eğitmeye başlar.”</span></p>
<p><span>İsrail istihbaratı bu dönemde özellikle Kürt hareketinin Avrupa temsilcisi olan Kamuran Ali Bedirhan ile ciddi işbirliği içine girer. Bedirhan’ın İsrail devleti kurulduktan sonra Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu işleri bölümüne bir rapor sundu. Raporda; Suriye ve Lübnan’ın, İsrail’e karşı etkisiz kalması için buradaki azınlıkların isyana teşvik edilmesinin şart olduğunu ifade edilmiş ve Dürzî-Marunî-Kürtlerin, İsrail’in doğal müttefiki olduğunu belirtilmiştir. Bu doğrultuda İsrail’den Kürtlere destek istemiştir.</span></p>
<p><span>O tarih­te Kamu­ran Ali Be­dir­han va­sı­ta­sıy­la Pa­ris’te Ce­lal Ta­la­ba­ni ile Şi­mon Pe­res ara­sın­da giz­li bir gö­rüş­me gerçek­leş­ir. Bu gö­rüş­me­de Celal Ta­la­ba­ni, Kürt peş­mer­ge­le­re ağır si­lah yardı­mı ya­pıl­ma­sı için çağ­rı­da bu­lun­ur. Bu gö­rüş­me­nin ar­dın­dan Celal Talabani’nin eşi Hero’nun babası İb­ra­him Ah­med baş­kan­lı­ğın­da Ömer Mus­ta­fa De­ba­be ve Se­yid Aziz Şemzini’den olu­şan bir he­yet İran üze­rin­den gizlice İs­ra­il’e giderler. İsrail’in Kürt isyancılara giderek artan desteğinin en sembolik göstergelerinden biri Eylül 1968′de Mesud Barzani ve babası Molla Mustafa Barzani’in gizlice İsrail’e yaptığı ziyaret olarak gösteriliyor. Barzani kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a hediye olarak bir ‘Kürt Hançeri’ ile birlikte Türkmen şehri Kerkük’ün petrol rafinerilerinin nasıl vurulabileceğinin planlarını da vermişti. Daha sonra Mart 1969′da bu plan doğrultusunda yapılan bir operasyonla Mossad ve peşmergeler Kerkük rafinerilerini bombalayarak, çalışamaz hale getirdiler. Bu operasyon CIA raporlarında da yerini alıyor. Barzani’nin ziyaretinden sonra rafineri haritasına karşılık İsrail de ‘Altı Gün Savaşları’ sonucunda elde ettiği savaş ganimeti Sovyet yapısı silahları, Iraklıları öldürmek için, Tahran’daki İsrail askeri ataşesi Yaakov Nimrodi aracılığı ile Kürtlere ulaştırdı. Kendilerine verilen Doğu Blok’u silahlarına önce şaşıran daha sonra çok sevinen Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, ayrıca bulduğu İsrail yapımı bombalardan daha çok istemişti. Kendisini silah ve paraya boğan İsrail’in gücüne hayran kalan Barzani, İsraillilere ortak bir seferberlik de önermişti.</span></p>
<p><span>Amerika dış politika uzmanı Jack Anderson’un 18 Eylül 1972′de Washington Post gazetesinde yazdığı bir yazısında her ay İsrailli bir yetkili Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa’ya 500 bin dolar vermekteydi, dönemin CIA raporlarına göre MOSSAD şefi Zvi Zamir, Barzani’yi Irak’ın Kuzeyindeki kampında ziyaret ederek, Irak’a karşı yapılan saldırı ve sabotajların dozunun artırılmasını istemişti.</span></p>
<p><span>1973’ten sonra Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü CIA’de bu işbirliğine katıldı. CIA ajanları, Irak’ın Kuzeyine, İran üzerinden peşmergelere gizlice gelen askeri malzemenin akışını koordine etmeye başladılar.</span></p>
<p><span>Bölgede kendisine bağlı bir Kürt devleti isteyen İsrail’in ilişkileri baba Barzani’den sonra da devam etti. İsrail ile oğul Mesud Barzani arasındaki ilişkiler babası dönemindeki gibi aleni olmaktan çok, farklı konseptler de sürüyor. Bölgede bulunan 24 değişik grubun içinde Barzanilerin etkin konuma gelmesinin en önemli sebebi ABD ve İsrail’in verdiği destek olarak gösteriliyor. Araştırmacı Aytunç Altundal’a göre İsrail’in Irak’ın Kuzeyi ile olan ilişkilerini Kürt Yahudiler sağlıyor (İsrail’de 150-200 bin arasında Kürt Yahudisi yaşamaktadır) . Altundal; “İsrail ile ilişkiyi Barzani’nin yanında bulunan Sami Abdurrahman sağlıyordu (1 Şubat 2004 tarihinde Türkmen şehri Erbil’de bir intihar saldırı sonucunda öldürüldü. Sami Abdurrahman İsrail tarafından özel olarak eğitilip yetiştirilmişti, Irak Hükümetinde bakanlık yaptığı sırada Irak hakkında tüm bilgileri İsrail’e aktarıyordu). Barzanilerin Amerika ile CIA bağlantısı yine İsrail aracılığı ile sağlanıyor” diyor.</span></p>
<p><span>Mossad’ın Barzani ile ilişkileri, Londra ve Sidney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars – A History of Israel’s Intelligence Services” (İsrail’in Gizli Savaşı – İsrail İstihbarat Servislerinin Tarihi) adlı kitapta da sergilenmektedir. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmıştır. Kitapta Mossad-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Mossad yazışmalarına dayanılarak açıklanmaktadır. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği belirtilmektedir.</span></p>
<p><span>Bu bilgilerin dışında, 1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanmaktadır. Mossad-Barzani ilişkilerinin İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi aracılığı ile gerçekleştirildiği de bir başka önemli bilgidir. Nimrodi’nin üstlendiği görev de son derece ilginçtir; Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynamıştır.</span></p>
<p><span>Kitapta Mossad’dan Kürtlere 500 bin dolar para verildiği, sağlam bilgi kaynaklarına dayanılarak açıklanmaktadır. Bu durumda önemli bir soru gündeme gelmektedir: 70′li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürmekte midir? Kitapta ele alınan bilgilere göre bu sorunun cevabı, “evet”dir:</span></p>
<p><span>Ian Black ve Benny Morris’in deyimiyle, Kürtler ile İsrail arasındaki ilişkiler “Ortadoğu’nun en kötü saklanan sırrı”dır. Bütün bunların mâkul açıklaması Amerika ve İsrail’in Ortadoğu’da, başlangıçtan günümüze değin ortaklaşa sürdürdükleri kirli oyunları deşifre eden kilometre taşlarında saklıdır.</span></p>
<p><span>2003 Irak Savaşı öncesinde İsrail’in Irak Kürtlerine ilgisi daha fazla arttı. Kürt peşmergelerin ABD ve İsrail tarafından askeri eğitimden geçirildiği, bunlara Tel Aviv tarafından silah yardımı yapıldığı herkesin malumuydu. Ancak İsrail kendisinin Irak’taki tüm faaliyetlerini yalanladı. Savaştan sonra ise İsrail ajanları ve diğer personeli en küçük Irak karakollarına kadar girdi. Kürtlerin güçlendirilmesi çalışmaları tam hız devam etti. 2004’de Pu­lit­zer ödül­lü dünyaca tanınmış-saygın gazeteci Seymour M. Hers’in The New Yorker’da yayınlanan makalesi İsrail’in ‘Kürt Operasyonu’ konusunda tüm dünyayı açıkça bilgilendirdi. Buna göre İsrail gizli servisi ve askeri birimleri Irak’ın Kürt bölgesinde peşmergelere komando ve diğer askeri eğitimleri veriyor, ayrıca Irak dışında İran ve Suriye Kürt bölgelerinde operasyonlar düzenliyordu. Bu faaliyetlerde Mossad ajanları daha çok işadamı ve bilim adamı kimliklerini kullandılar. Hiçbirinde İsrail pasaportu yoktu. Tamamına yakını mükemmel Arapça ve Kürtçe konuşuyordu ve fiziksel olarak bir Irak’lıdan ayrılmaları imkansızdı. Bunlara ek olarak diğer İsrail birimlerinden gelenler de benzeri özellikleri taşıyorlardı. Hersh’in konuştuğu bir CIA ajanına göre İsrail’ uzun süredir Irak’ın Kuzeyindeydi ve Amerikan istihbaratçıları bunu uzun süredir biliyordu. İsrail’e göre Kürtler öncelikle İran’a ve İran’ın Irak’taki uzantılarına karşı kullanılacak. İsrail bu bağlamda sıradan komandoların dışında bir Kürt ‘Mistaravim’ oluşturmaya çalışıyor. Son derece hızlı ve etkili bir komando birliği. Bu birlik sadece savaşmayacak, suikastlar düzenlecek, özellikle Şii ve Sünni liderleri ortadan kaldıracak ve istihbarat toplayacaktı. Kısacası Amerikalıların yapamadığını yapacaktı.</span></p>
<p><span>Sey­mo­ur M. Hersh’in “Emir Ko­mu­ta Zin­ci­ri” ad­lı ki­ta­bın­da il­ginç bil­gi­ler yer al­mak­ta­dır: “Üst dü­zey bir CIA yet­ki­li­si, ken­di­siy­le bir gö­rüş­me­miz­de, ‘İs­ra­il­li­le­rin Irak’ın Kuzeyinde faali­yet gös­ter­dik­le­ri­ni ka­bul et­miş­ti. İs­ra­il­li­ler ora­da da ol­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yor­lar’ de­di. İs­ra­il­li­le­rin Was­hing­ton’un ona­yı­nı is­te­yip is­te­me­dik­le­ri­ni sor­du­ğum­da ise ay­nı yet­ki­li gü­le­rek “İs­ra­il­li­le­re ne yap­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­le­cek bi­ri­ni ta­nı­yor mu­sun? On­lar hep ken­di çı­kar­la­rı­na en uy­gun dü­şen şe­yi ya­par­lar” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di. CIA yet­ki­li­si İs­ra­il’in bölgede­ki var­lı­ğı­nın Ame­ri­kan is­tih­ba­rat çev­re­le­rin­de bi­lin­di­ği­ni de ila­ve et­ti.”</span></p>
<p><span>Es­ki bir İs­ra­il is­tih­ba­rat su­ba­yı, 2003 yı­lı son­la­rın­dan be­ri Kürt ko­man­do bir­lik­le­ri­ni, İs­ra­il’in en giz­li ko­man­do bi­ri­mi olan Mis­ta­ra­vim ka­dar et­kin bir güç­te eğit­tik­le­ri­ni açık­la­mış ve son­ra da şu­nu ek­le­miş­ti: “Ba­kın, İs­ra­il Sad­dam’a kar­şı bir den­ge un­su­ru ola­rak Kürt­le­ri hep destekle­miş­ti. (<a href="http://www.youtube.com/watch?v=XTt84I3bxF4" target="_blank" rel="noopener"><strong>http://www.youtube.com/watch?v=XTt84I3bxF4</strong></a>, Israel Training Iraqi Kurds-israil Irak Kürtlerini eğitiyor, youtube sitesinde video görüntüsü ), BBC televizyonu tarafından yayınlanan belgeselde İsrailli komandolar ve Mossad ajanlarının Irak’ın Kuzeyinde cirit attığının kanıtı adeta . Peşmergelere gizlice askeri eğitim veren İsrailli askerlerin arkasına dizilmiş peşmergeler marş söylemekteler.Videoda ki görüntüler İsrail’in Irak’ın Kuzeyinde faaliyet gösterdiklerinin bir ispatı. PKK’yi Türkiye’ye karşı silahlandıran, eğiten, barındıran ve lojistik destek verenler kimlerdir sizce?</span></p>
<p><span><strong>Mossad Irak’ta Cirit Atıyor</strong></span></p>
<p><span>İsrail’de yayınlanan Yedioth Ahronot Gazetesi ise, bazı İsrail şirketlerinin Irak’ın Kuzeyindeki bölgesel yönetimle anlaşmalı olarak, Kürt güvenlik güçlerini (peşmergeleri) gizlice eğittiklerini, onları milyonlarca dolarlık malzeme ile donattıklarını ve ayrıca Erbil´deki bir havaalanı inşaatına da gizli katkı sağladıklarını bildirdi. Mossad Başkanlığına Meir Dagan’ın atanmasıyla birlikte; Bağdat, Nasiriye, Kerkük ve Basra’da da şubeler açıldığı ve Irak genelinde aktif istihbari operasyonlar yürütülmeye başlandığı belirtiliyor. Mossad bu arada, Kerkük’te, en büyük casusluk ve dinleme istasyonunu kurdu (Mossad Kerkük’ün Arafa semtinde ve Bağdat yolunda “Kadınları Kalkındırma” ve “Demokrasiyi Yerleştirme” gibi kurumlar açtığını bölge istihbarat birimleri tarafından bilinmektedir). Beytülmukaddes’te yayınlanan El-Menar Gazetesi, Mossad’ın, Irak ile İran sınır bölgelerinde çok sayıda casusluk ve dinleme istasyonu kurduğuna dikkat çekiyor.</span></p>
<p><span>Mossad ajanları Bağdat’ın çeşitli ve hassas bölgelerinde yüksek fiyatlar ile birçok mülk ve arazi satın aldılar. Irak’a sızma eylemi, sadece arazi ve mülk satın almak veya gizli ekonomik ve ticari şirketler kurmakla sınırlı değil. Mossad ajanları, Irak ekonomik yapısını da yönlendirme, ekonomik politikalarını sevk ve idare etme mekanizmalarını da oluşturdu. Irak’ta yayınlanan El-Şule Gazetesi’nin haberine göre, Irak’a giriş yapan Yahudiler, Iraklı ailelere tahsis edilen gıda ve tahıl karnelerini satın almak için 60 milyon dolar tutarında bir teklifte bulundular. İsrailli şirketlerin Irak’taki faaliyetlerinin artması ve Irak halkının bu sızma girişimlerine tepki göstermesi sonucu, Yedioth Ahronot Gazetesi hedef saptırmak amacıyla, ABD’nin isteği üzerine alt yapı işleri uzmanı 8 İsrailli’nin Irak’ta görevlendirildiğini belirtti. İsrailli tüccar ve iş adamlarının Irak’taki faaliyetlerini kolaylaştırmak amacıyla Yahudi turistler veya göçmenlere yeni kimlikler hazırlıyor. İsrail’in Irak’ta rant elde etmek ve vurgun yapabilmek için kullandığı diğer bir ekonomik ve ticari yöntem ise, tüketim tarihi sona ermiş, ikinci el eşya ve malzemeleri Irak pazarına sevk etmektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63494 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-012.jpg" alt="" width="310" height="420"></p>
<p><span>2005’in Aralık ayında ise konuyu bu kez İtalyan <em>La Stampa</em> gazetesi gündeme taşıdı. <em>La Stampa</em>‘ya göre İsrailli onlarca asker ‘tarım uzmanı’ ve ‘mühendis’ kimliği altında Iraklı Kürtleri eğitiyordu. Gazeteye göre İsrailliler bölgeye Türkiye üzerinden geçiş yaptılar. Geçişin ardından ‘Z Bölgesi’ olarak kodlanmış gizli bir yere konuşlanan İsrailliler burada Kürtlere ağır askeri eğitim vermeye başladılar. Analizini İsrail’in <em>Yediot Ahronot</em> gazetesine dayandıran <em>La Stampa</em>‘ya göre Kürtler ile ilk temasları sağlayan da Mossad’ın eski başkanı Dany Yaton’du (1996-1998). İlk temasların ardından bağlantı İsrailli işadamı Şlomi Michaels tarafından sürdürüldü. Yatom’un kurduğu Magalcom şirketi yakın bir zamana kadar Kürtlere ‘stratejik danışmanlık’ yaptı. Yatom tüm bu iddiaları reddetti. Ancak eldeki belgeler bu yalanları boşa çıkarıyor. Bu arada İsrailli askerlerin bölgedeki varlığını İsrail gazetesi Yediot Ahronot da görüntüledi. Erbil yakınlarındaki Erbil Havaalanı’ndaki görüntüler İsraillilerin bu bölgedeki varlığını kanıtlayan önemli bir kanıt oldu.</span></p>
<p><span>Mossad’ın, Irak’taki operasyonlarının en önemli hedeflerinden biri de, ülkenin bilgin, alim, düşünür, yazar, araştırmacı ve stratejist gibi seçkin ve eğitimli insanlarını bir şekilde devre dışı bırakmaktır. Irak Üniversiteleri Öğretim Üyeleri Derneği’nin yayınladığı bir rapora göre, Irak’ın işgal edildiği tarihten beri yüzlerce Iraklı öğretim üyesi-bilgin ve aydın öldürüldü. Mossad’ın listesinde 800 kişinin daha bulunduğu öne sürülüyor. Saldırılardan kurtulmak amacıyla ülkeyi terk eden Iraklı bilgin-öğretim üyesi ve araştırmacı sayısı ise onbinleri aştı.</span></p>
<p><span>Özel jeopolitik konumu ve ülkenin Ortadoğu’daki güç ve kriz kaynaklarına yakınlığından dolayı Irak, daima İsrail ile Amerika’nın dikkatini çekmiştir. Elbette İsrail, Iraklı Kürtlerle ve partilerle çok gizli bir ilişki kurmuştur. Bu nedenle, İsrail’in Irak’taki örtülü varlığı ile yakından ilgilenen bölge ülkeleri, 1948 yılında, önce Filistin’de görülen yayılmacı politikanın benzerinin, şimdi Irak’ta uygulanıyor.</span></p>
<p><span>28 Eylül 1980 de İsrail Başbakan’ı Menahem Begin’in, İsrail’in Kürtlere para, silah ve eğitim sağladığını ilk kez açıklaması ve 29 ve 30 Eylül tarihli İsrail gazetelerinin Barzani’nin 1960larda ve 1970li yılların başlarında İsrail’e birkaç gizli ziyaret gerçekleştirdiğini yazmaları üzerine su yüzüne çıkar.</span></p>
<p><span>TRT’nin Arapça yayın yapan kanalın kordinatörü Sefer Turan ve gazeteci Hüsnü Mahalli’nin Bağdat’ta Celal Talabani ile yaptıkları röportaj 21 Ekim 2010 tarihinde Yeni Şafak Gazetesinde yayımlandı.</span></p>
<p><span>Soru : Bazı uluslararası medya kuruluşlarının çokça gündeme getirdiği bir konu var. Bu da İsrail’in Irak’taki varlığı. Sizden direkt olarak İsrail’le ilişkilerinizi sormak istiyoruz. İsrail’in Irak’taki varlığı doğru mu?</span></p>
<p><span>İsrail’in Irak’ta resmi bir varlığı yok. Hem Irak’ın Kuzeyinde, hem Orta Irak’ta, hem Güney Irak’ta… Tabi bazı batı ülkelerinin gönderdiği Yahudi temsilciler olabilir. Yahut İsrail’le ilişkileri olan kimseler olabilir. Bunu yalanlayamam. Çünkü biz insanlara yani buraya şirketler ya da başka kurumlar adına gelenlere bu tür sorular sormuyoruz. Ancak İsrailliler olarak ne Irak’ın Kuzeyinde ne de diğer bölgelerde İsrail yok. Irak’ın İsrail’le herhangi bir ilişkisi yok. Bu nedenle bu propagandalar Arap ulusalcılarının söylemleri. Yeni Irak’a karşı olanların propagandaları, başka bir şey değil. İşte Türkiye’nin yıllarca terör örgütü PKK konusunda medet umduğu “<strong>fırıldak</strong>” Celal Talabani’nin yalanlarını görüyorsunuz! İsrail’in Irak’ta resmi bir varlığı yok!    </span></p>
<p><span>2003’te Irak’ın, ABD tarafından işgaliyle ilişkiler gün yüzüne çıkmaya başlamış ve İsrail’in, Irak’ın Kuzeyinde askeri eğitim faaliyetleri videolar, araştırma yazıları ile belgelenmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63495" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-013.jpg" alt="" width="620" height="360"></p>
<p><span>Irak’ın Kuzeyinde görev yapan<strong><em> Kürtlerin ilan edilmemiş genel kurmay başkanı</em></strong> Mossad ajanı Sagi Chori  bakın nelerden bahsediyor:</span></p>
<p><span>“İsrail, Iraklı Kürtlere ilk desteği 1966 yılında vermeye başladı. O dönem Mossad adına çalışıyordum. Beni Kürt peşmergelere eğitim vermem için Irak’ın Kuzeyine gönderdiler. Bölgeye yalnız gittim. Orada Barzani’nin ofisinde Hacı Ümran’da, David Kron (Irak Kuzeyinin Mossad İstasyon Şefi)<strong> </strong> ve ismini hatırlamadığım bir Mossad ajanı ile buluştum. Burada Molla Mustafa, oğulları İdris ve Mesut Barzani’nin konuğu olarak kaldım. Kürtçe ve Arapça bilmediğim için bir tercüman vasıtasıyla konuştuk. Bu ziyaretin ardından Tahran’a geçtim. Burada da Kürt peşmergelere eğitim verdim. Sonra Şah istemedi ve söz konusu peşmergeleri İsrail’e götürüp orada eğittik. Verdiğimiz eğitim, “az kişiyle büyük güçlere karşı savaş” eğitimiydi.</span></p>
<p><span>Daha sonra tekrar Irak’ın Kuzeyine geçtim. Kürt peşmergelerle birlikte verdiğimiz eğitim çerçevesinde Irak’ta savaşmaya başladık. Barzani ile her gün görüşüyorduk. Verdiğim teknikler sayesinde büyük ordulara karşı az kişiyle nasıl başarılı olabileceklerini öğrendiler. İsrail’e geri döndüm. Döndükten sonra Barzani’nin el yazısı ile bana mektup gönderdiğini görünce çok sevindim.”</span></p>
<p><span>Irak Kuzeyinin Mossad’ın eski İstasyon Şefi<strong> </strong> Eilezer Tsafrir’i Kürt-İsrail ilişkileri üzerine İsrail ile Irak Kürtleri arasında tarihsel bağlar olduğu inkar edilmeyecek gerçeklerdendir. Özellikle 1970’li yıllarda Molla Mustafa Barzani ile sıcak ilişkiler yaşandığı ve İsrail Gizli servisi Mossad tarafından Irak ordusuna karşı kullanılmak üzere silah yardımında bulunulduğu artık sır olmaktan çıkmış durumdadır. Bir dönem Molla Mustafa Barzani ile yakın ilişkisi ile bilinen, Barzani’ye silah götüren ve peşmergelere eğitim veren Tsafrir, Mossad’ın Lübnan ve Irak Kürtleri büro şefliğini de yaptı.</span></p>
<p><span><strong>Odatv’den Barış Terkoğlu’nun Mossad’ın Eski İstasyon Şefi Eilezer </strong><strong>Tsafrir İle Yaptığı ropörtaj;</strong></span></p>
<p><span><strong>Sayın Tsafrir, siz uzun yıllar Mossad’da görev yaptınız. Mossad’ın KDP ve onun başkanı Molla Mustafa Barzani ile ilişkisi nasıl başladı?</strong></span></p>
<p><span>Mossad ile Irak’taki Kürtler arasındaki ilişki 1965 yılında başladı. İlk temas Irak Kürtlerinin İsrail’in Avrupa’daki bir elçiliğine müracaatı ile yaşandı. Asıl ilişki ise Kamuran Ali Bedirhan aracılığı ile kuruldu. Bedirhan Paris’te Kürtçe Profesörü idi. Kendisi Molla Mustafa Barzani adına İsrail’le ilişki kurmak için müracaat etti. İsrail’de dönemin başbakanı Ben Gurion kendisine olumlu cevap verilmesini istedi ve bu görevi Mossad’a yönlendirdi.</span></p>
<p><span><strong>Mossad, Irak Kuzeyin’de gerçekleşen operasyonlara nasıl destek verdi? (Eğitim, lojistik, saldırı vb. gibi)</strong></span></p>
<p><span>Ne Mossad ne de herhangi bir İsrailli Kürtlerin savaşına iştirak etmedi (bu söze kim inanır? Sadece saflar). Kendilerine danışmanlık yaptık ve kendilerini eğittik. Manga’dan tabur yönetimi kurslarına kadar kurslar verdik. Onlara Araplar’la yaptığımız savaşlardan elde ettiğimiz topları verdik. Karadan karaya atılan toplar ile uçaksavar toplarına kadar toplar verdik ( bu silahlar ne için veriliyordu? Tabi ki Iraklıları öldürmek için!). Bunların dışında Irak Kuzeyinde birkaç yıl boyunca Sahra Hastanesi bulundurduk. Bu hastane İsrail Savunma Kuvvetleri doktor ve hastabakıcılarının emekleriyle ayakta tutuldu.</span></p>
<p><span><strong>Siz Mustafa Barzani ile nasıl tanıştınız? Barzani, İsrail’e ve onun politikalarına nasıl bakıyordu?</strong></span></p>
<p><span>Molla Mustafa Barzani ile birçok kez karşılaştım. Orada bulunduğum bir sene boyunca neredeyse haftada iki kez buluştum kendisiyle. İsrail’e ve İsrail’in yardımlarına karşı büyük takdiri vardı. Irak bunalımı karşısında hiçbir ülkenin yardımlarına koşmadığı bir zamanda bizim yardım etmiş olmamızı takdir ediyordu. O da bizim Filistinliler karşısındaki konumumuza tavır koymuyordu. Mossad’ın Irak Kuzeyinde çekirdek bir biriminin olduğu yaklaşık 10 yıl boyunca diyebiliriz ki İsrail ve Kürtler arasında bir sevgi romanı oluştu. Fiili bir ilişki olsun veya olmasın bu sevgi hep mevcuttu.</span></p>
<p><span><strong>Mustafa Barzani, İsrail’e sadece pragmatik nedenlerle mi yakın davranıyordu? Yoksa İsrail-KDP ilişkileri stratejik mi? Aynı değerlendirmeyi İsrail’in Kürtlere bakışı için yapar mısınız?</strong></span></p>
<p><span>O yıllardaki jeopolitik sisteme göre, (hatta kısmen de bugün bile) özellikle İslam dünyasının büyük bir kısmının İsrail düşmanı olduğu bir ortamda, bizimle iyi ilişkileri korumaya hazır olan herkesle bu ilişkileri iyi tutmak bizim de görevimizdi. Hatta stratejik olarak şarttı. Bu ülkelerin başında da Türkiye ve İran gelmekteydi. Irak’ta Kürtler, Lübnan’da ise Hıristiyanlar ve daha başkaları da…</span></p>
<p><span><strong>Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti İsrail’in çıkarına mı? Siz yıllardır Mossad’la ilişkili olan bir isim olarak İsrail’in bu konudaki politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></span></p>
<p><span>Bütün Kürtler’in ( Türkiye, İran, Suriye ve Irak) her zaman iyi olmasını temenni ediyoruz. Özellikle Irak’taki Kürtlerin ki onlarla uzun ve iyi ilişkilerimiz olmuştu. Şayet Kürt halkının tamamından bahsedecek olursak; Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da<strong>“azınlık”</strong> olarak yaşamakta olan onlarca milyon insandan söz ederken, bölgedeki bütün milletler için neyin iyi olması gerektiğini söylüyorsak onlar için de aynısını söyleyebilmeliyiz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63496" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-014.jpg" alt="" width="620" height="521"></p>
<p><span><strong>Barzani ve Mossad Bağlantısı</strong></span></p>
<p><span>7 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu, Mossad-Barzani bağlantısını şöyle anlatmaktadır: ” Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.</span></p>
<p><span>MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?</span></p>
<p><span>Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.</span></p>
<p><span>Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.</span></p>
<p><span>CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da</span></p>
<p><span>MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.</span></p>
<p><span>MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.</span></p>
<p><span>Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.</span></p>
<p><span>Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.</span></p>
<p><span>Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.</span></p>
<p><span><strong>* * * </strong></span></p>
<p><span>Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.</span></p>
<p><span>Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)</span></p>
<p><span>70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?</span></p>
<p><span>Kitaba göre sürüyor.</span></p>
<p><span>“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)</span></p>
<p><span>Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.</span></p>
<p><span>MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.</span></p>
<p><span>Kitapta, Mesud Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.</span></p>
<p><span>Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek…</span></p>
<p><span>Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…</span></p>
<p><span>İlgi belli…</span></p>
<p><span>İlişki de belli…</span></p>
<p><span>Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?</span></p>
<p><span>Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”</span></p>
<p><span><em>Dış güçlerin(ABD, İsrail ve Avrupa Ülkerleri)</em> <em>desteği olmasaydı</em> Kütler bölgede<em> bu duruma gelebilir miydi</em>? Kürtlerin kime hizmet ettikleri açıkça ortaya çıkmıyor mu? Bu güçlerin desteği ile Kürtler neredeyse bölgede ikinci İsrail’i kuracak duruma getirildiler.</span></p>
<p><span>Irak Türkmenlerine gelince, Tarih boyunca devletine sadık ve bağlı kalan 3 milyon Irak Türkü bu sadakat ve bağlılığın bedelini ağır ödüyorlar. Bugün Türkmenler, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve Kürt peşmerge arasında kültürel soykırım ve kitlesel soykırım tercihleri arasında bırakılmış, yüz binlerce Irak Türk’ü, ölüm ve zorunlu göç arasında kalmıştır. Türkmenlerin yeri yurdu bu grupların işgali ve istilası altına girmiştir. Türkmenlerin yüz yüze kaldığı olaylar açıkça kıyımdır ve etnik temizliktir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ali KERKÜKLÜ </strong></span></a>
</p><p>(Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkmen Şehri Kerkük</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-sehri-kerkuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-sehri-kerkuk</guid>
<description><![CDATA[ Türkmen Şehri Kerkük
Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69970bfd8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkmen, Şehri, Kerkük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Kerkuk-Kalesi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkmen-sehri-kerkuk.html">Türkmen Şehri Kerkük</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ali KERKÜKLÜ </strong></span></a>
</p><p><span>Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii Minaresi, 16 gözlü Taşköprü gibi 60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkün. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok. Diğer taraftan edebiyat ve kültür alanında da Türkmen ağırlığını görmek mümkün. Kerkük’teki sanatçıların çoğunluğu da yine Türkmenlerden. Kerkük Türküleri tüm dünyada hangi dille icra ediliyor? Türkçe.</span></p>
<p><span>Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra<strong> </strong>sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63499" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-015.jpg" alt="" width="642" height="382"></p>
<p><span>Kerkük’ün ahalisinin büyük çoğunluğu Türk’tü. Ne Arap ne de Kürt’e rastlamazdınız. Şehirde herkes Türkçe konuşur. Biraz farklı bir lehçeyle, ama her şeyiyle Türkçe, etraf hep Türklerle dolu, evde, sokakta, pazarda, çarşıda, camide, parkta, sinemada, lokantada….. Türkler sadece okulda bir miktar Arapça öğreniyorlardı. Hatta Arap öğretmenler eğitim verebilmek için Türkçe öğrenmek zorunda idiler.</span></p>
<p><span>Gert­ru­de Bell, 1. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı­nın Irak’ını kur­muş, sı­nır­la­rı­nı cet­vel­le ken­di­si çiz­miş ve ya­rat­tı­ğı Irak’ın kra­lı­nı bi­le biz­zat ken­di­si ta­yin et­miş bir İn­gi­liz aja­nı­dır. 14 Ağus­tos 1921 tarihin­de ba­ba­sı­na yaz­dı­ğı mektubunda “Re­fe­ran­dum ya­pıl­dı ve Kral Fay­sal oy bir­li­ği ile seçildi, ama Ker­kük, Kra­lın le­hi­ne oy kul­lan­ma­dı. Ker­kük’ün içi ve il­çe­le­ri Türk­men­ler­den oluştu­ğu, ba­zı köy­le­rin ise Kürt­ler­den sa­kin ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır. (Ba­yan Ger­tu­de Bell “El-Irak Fi Re­sa­ili Miss Bell” ter­cü­me ve yo­rum. Ca­fer El-Hay­yat,s.383), Irak’ın ku­ru­cu­su Gert­ru­de Bell’in mek­tup­la­rın­da Ker­kük’ün Türk­men şeh­ri ol­du­ğu açık bir şe­kil­de yazılmaktadır.</span></p>
<p><span>Kerkük katliamı 1959’da Kerkük’te <strong>Kürt komünistleri, Kürt askerleri ve KDP peşmergeleri </strong>silahsız ve suçsuz Türkmenleri 3 gün 3 gece hünharca katlettiler. Ve bu tarihe “Kerkük Katliamı” olarak geçecektir. Bu olay Amerikan basınında da yankı bulmuştur. Amerika’nın tanınmış gazetelerinden The Newyork Times Gazetesi bu konuda haber vermiştir. “Bağdat’ın 150 mil kuzeyinde olan Kerkük’ün çoğunlu­ğu müreffeh Türkmenlerden oluşmaktadır. eyleme, çeşitli silahlarla donatılmış sivil Kürtlerle, ordu ile işbirliği içerisinde olan komünist ağırlıklı Halkın Direniş Grubu (çoğu Kürtlerden oluşuyordu) katılmışlardır. (The New York Times, 21 Temmuz 1959)</span></p>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük, tarihin her döneminde önemini korudu. Kültür varlığı, sanat, müzik, spor ve çevresinin mimarisi ile de dikkat çekici bir şehir. Kerkük, geleneksel yapı ve tarihe tanıklık eden kitabeleri ile de göz alıcı bir hazine.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63502" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Kerkuklu-016.jpg" alt="" width="642" height="522"></p>
<p><span>Kerkük’ü karanlığa boğan onun kalesi, Gök Kümbeti, Dakuk Ulu Camii Minaresi, Sultan Saki Yatırı, Nakışlı Minaresi, Kerkük (Aziziye) Kışlası, Danyal Peygamber Türbesi ve Minaresi ya da kurumuş Hasa Su çayı değil, toprağın altında yatan karanlık, yani petroldür. Türkmen şehri Kerkük’ü gezerken insanı karşılayan perişan manzara, bu şehirde yaşayan sade insanların, toprağın altındaki dev zenginlik kaynağının sıkıntısından başka bir yanını görmediğini ispatlıyor. Başkaları için “petrol cenneti” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.</span></p>
<p><span>Çocukken yaşadıklarını hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü hafızanın en temiz en güçlü olduğu zamanlardır çocukluk. Çocukluk cennetimiz Kerkük, nasıl bir “yitik cennet”e dönüştüğünü görüyoruz. Bu da bize derin bir acı ve keder veriyor. Zalimler ve eller, çocukluk cennetimizi harabeye ve hayatımızı da cehenneme çevirdiler.</span></p>
<p><span>Bugün Yerimizi yurdumuzu ve haklarımızı silah zoru ile gasp edenler, bizleri baskı ve zulüm altında tutanlar, ezmeye çalışanlar ve hürriyetimizi elimizden alanlar bilsinler ki haklarımızı mutlaka geri alacağız. Biz başaramazsak, çocuklarımız başaracak, çocuklarımız başaramazsa torunlarımız başaracaktır. Çünkü çocuklarımızı ve torunlarımızı da bu yönde eğitiyor ve yetiştiriyoruz. Dünya nice hükümdarlar, krallar, paşalar, tiranlar, firavunlar, despotlar, eli kanlı katiller gördü. Bu dünya kimseye kalmadı<strong>,</strong> bugünkü zalimlere mi kalacak? Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmaz, zulüm payidar olamaz çünkü eden bulur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ali KERKÜKLÜ </strong></span></a>
</p><p><span>Ali Kerküklü (Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı)</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Olmak Zordur – Irak’ta Türkmen Olmak Daha Zordur</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-olmak-zordur-irakta-turkmen-olmak-daha-zordur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-olmak-zordur-irakta-turkmen-olmak-daha-zordur</guid>
<description><![CDATA[ Türk Olmak Zordur – Irak’ta Türkmen Olmak Daha Zordur
Hemen sınırlarımızın ötesinde yıllardır bir şeyler oluyor, ama her nedense biz deve kuşu misali kafamızı kuma sokmaktan ve etrafımızda yaşananları görmezden gelmekten başka bir şey yapmıyoruz. Elli-yüzyıl sonrasının hesaplandığı veya planlı bir dış politikamızın olduğunu söyleyebilecek bir kişiyi tanımıyoruz. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ileriye dönük dış siyaseti olmayan bir ülkedir. Herkesin ağzında, büyük Atatürk’ün “yurtta sulh, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6995b6788.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Olmak, Zordur, –, Irak’ta, Türkmen, Olmak, Daha, Zordur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Saadettin_Gomec025.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-olmak-zordur-irakta-turkmen-olmak-daha-zordur.html">Türk Olmak Zordur – Irak’ta Türkmen Olmak Daha Zordur</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Hemen sınırlarımızın ötesinde yıllardır bir şeyler oluyor, ama her nedense biz deve kuşu misali kafamızı kuma sokmaktan ve etrafımızda yaşananları görmezden gelmekten başka bir şey yapmıyoruz. Elli-yüzyıl sonrasının hesaplandığı veya planlı bir dış politikamızın olduğunu söyleyebilecek bir kişiyi tanımıyoruz. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti ileriye dönük dış siyaseti olmayan bir ülkedir. Herkesin ağzında, büyük Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, anlamlı ya da anlamsız tekrarlanıp duruyor. Mustafa Kemal “yurtta sulh, cihanda sulh” derken, Hatay’ı ana vatanımıza katıyor, Batı Trakya, Musul-Kerkük ve Türkistan Türkleriyle ilgileniyordu. Erken vefat etmeseydi Musul da Türkiye’ye dâhil olacaktı. O, bu işi kafasına koymuştu.</span></p>
<p><span>Maalesef, yukarıda da söylediğimiz üzere Atatürk’ün zamansız ölümü güneyimizdeki bütün dengeleri tersine çevirdi. Onun yerini dolduracak dirayet ve kabiliyette bir siyaset adamının yetişmemesi de Türkler için bir şanssızlıktır.</span></p>
<p><span>Türkiye’den daha önce Türk vatanı haline gelen Suriye ve Irak’ta yaşayan Türkler bugün varlık ve yokluk savaşı veriyorlar. Türkiye’de belirli bir kesimin dışında, kimsenin umurunda değiller. Bilindiği üzere I. Dünya Savaşında, Irak ve Suriye bölgesi İngilizler tarafından işgal edilmiş, savaşın sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’ne göre, Türkler yenik sayılmışlar ve Osmanlı Devletinin değişik yerlerinde olduğu gibi Suriye ve Irak’tan da çekilmek zorunda kalınmıştı.</span></p>
<p><span>Anadolu’da bir Kurtuluş Savaşı verilip, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, önceleri Misak-ı Milli hudutları dâhilindeki Musul’un kimde kalacağı, Türk ve İngiliz hükümetleri arasında çözülememiş ve bu yüzden mesele Lozan Konferansına taşınmıştı. Buradan da bir netice çıkmayınca, konu Birleşmiş Milletlere taşındı ve malum sebeplerden dolayı (Şeyh Sait’in Kürt İsyanı vs.) Türkiye, İngiltere’nin teklifini kabul etmek zorunda kaldı. Biz, İngilizlerin nasıl yalancı ve sahtekâr bir millet olduklarını Kıbrıs’tan da biliyorduk. Osmanlı’nın zor bir zamanında geçici olarak bıraktığımız Kıbrıs’tan üzerinden yüz yıldan fazla bir vakit geçmesine rağmen çıkmadılar.</span></p>
<p><span>İşte Ankara ve Lozan Andlaşmalarından sonra Fransa ile İngiltere’nin kontrolünde kurulan Suriye ve Irak’taki uydu devletlerin insafına terk ettiğimiz Türkmenler, o günlerden beri kan ağlamaktadır.</span></p>
<p><span>Bu asil millet binlerce yıldır Araplara hizmet götürmesine rağmen sürekli onlar tarafından arkadan hançerleniyor. Bilindiği üzere 1932’de İngiltere mandasından kurtulmadan önce de, sonra da Irak’ı yönetenlerce Türkler hep düşman görüldü. Hiçbir vakit önemli görevlere getirilmediler. Yine 1937 senesinde, Sâdabat Paktı vesilesiyle Türk Dışişleri bakanının (Tevfik Rüştü) Kerkük’ü ziyareti söz konusu olmuştu. Türk’e ve Türkiye’ye o derece bağlı olan Irak Türkleri, abartmasız Türk heyetinin arabalarını bile omuzlarında taşımışlardı. Türkiye’ye karşı beslenen sevgiden korkan Irak hükümetleri bu tarihten sonra, Türkiye’den gelen hiçbir heyeti Kerkük’e sokmamaya özen gösterdikleri gibi, Türkmenleri de hep göz hapsinde tuttular.</span></p>
<p><span>Irak’da krallık rejimini kanlı bir ihtilalle, 14 Temmuz 1958 tarihinde deviren Abdülkerim Kasım zamanında Türkler rahat bir nefes alacaklarını sanırken, hayal kırıklığına uğradılar. Kendisini herkesten büyük gören ve Acem-Kürt karışımı bir soydan gelen Abdülkerim Kasım, yıllar sonra çocukları Türklerin başına bela olan Kürtlerin lideri Molla Mustafa Barzani’yi 11 yıldan beri yaşadığı Rusya’dan Irak’a davet etmişti. O, birkaç ayaklanmada Abdülkerim Kasım’a yardımcı olduğundan gücünü daha da artırdı. Kendi iktidarı ve kurmayı düşündüğü Kürt devleti için Türkleri engel gören Barzani ve emrindeki Kürt Demokrat Partisi, Abdülkerim Kasım’dan izin almak suretiyle harekete geçti. Türklerin umudu durumundaki II. Tümen komutanı Nazım Tabakçalı idam edilerek, büyük bir engelden kurtuldular. Üçbinden fazla Türk Turancılık iddiasıyla tutuklandı. Nihayet Irak devriminin yıl dönümü olan, 14 Temmuz 1959 günü Araplar ve Kürtler evlere saldırarak önlerine geleni kurşunladılar. Binlerce Türk sokaklar ortasında vahşi bir şekilde öldürüldü. Bu hadiseler karşısında Türkiye tıpkı bu gün olduğu gibi sessiz kaldı. Talihsiz bir şekilde, sanki cetvelle çizilen sınırlarımızın ötesinde kalan Türkmen kardeşlerimizi daha çok yıkan, bunlara seyirci kalan ve güvendikleri dal olan Türkiye’ydi.</span></p>
<p><span>Irak’taki diktatörlük rejimi fazla sürmedi. 8 Mart 1963’te Abdülkerim Kasım bu kez Kürtlerle işbirliği yapan Baasçılara iktidarı bıraktı. Kürtlere bu gün olduğu üzere, o gün de bütün imkanlar tanındı. Zavallı Türkler ise horlanıp, aşağılanmadan insanca bir hayattan başka bir şey istemiyorlardı. Bu sırada Baas ile Barzani’nin arası açılınca, o soluğu İran’da aldıysa da, Baasçılar Türklere karşı akla, hayale gelmeyen zulüm ve baskı politikalarına devam etti. Türklerin yaşadığı bölgelere hariçten Kürt ve Arap nüfus yerleştirildi. Çeşitli yollarla onların Irak’tan uzaklaştırılması sağlandı. Nihayet 1980’li yıllara doğru Türklere yapılan baskılar doruk noktasına vardı ve Türklerin lideri durumundaki pekçok kişi idam edildi.</span></p>
<p><span>Bugün Irak’ın en zengin toprakları bir zaman Türklerin yoğun olarak bulundukları yerlerdir. Ama bütün dünyanın gözü önünde bu kadim Türk yurtlarından Türkler kovulmakta ve azınlık durumuna düşürülmekteler. Şartlar hem Arapların yanlış siyasetleri, hem de Amerika Birleşik Devletlerinin dışarıdan müdahaleleri sebebiyle, Irak’ta azınlık halindeki Kürtler için olgunlaştırılmıştır. Nihayet onlar kendilerinin düşmanı gördükleri Türkleri tamamen tesirsiz hale getirme imkânını 2 Ağustos 1990’da başlayan Körfez Harekatıyla yakaladılar.</span></p>
<p><span>Türkiye, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulmasına ve Türkmenlerin haklarının çiğnenmesine asla razı olmayız, bu bizim kırmızı çizgimiz dese de, söylediklerini yalamak zorunda kaldı. Bugün Irak’ın kuzeyinde adı konmasa, BM tarafından henüz tanınmasa da bir fiili devlet mevcuttur. Bu hâl Türkiye Cumhuriyeti’nin takip ettiği yanlış dış politikalardan kaynaklanmıştır. Elbette Türkiye’nin milli bütünlüğüne zararlı bu oluşama seyirci kalan siyasetçiler en azından tarih önünde bu hatalarının hesabını vereceklerdir. Günümüz itibarıyla birileri yaptıklarının yanına kâr kalacağını sanıyorlarsa yanılıyor.</span></p>
<p><span>ABD ve onun sadık dostu İngiltere tarih boyunca asla Türkiye’nin müttefiki olmadılar. Onlar daima kendi çıkarları için Türkiye’yi ve Türkleri kullandılar. Bu iki devlet ne zaman Türkiye ile yakın ilişkilere girdiyse, daima sonuçta zarar gören Türkler oldu. Şimdi de Orta ve Yakın Doğu’daki enerji bölgelerine hükmedebilmek için Türklerin kanı değişik vesilelerle dökülmektedir. Türkiye’nin bütün hassasiyetleri törpülenerek sindirilmekte ve olanlara ancak dışarıdan bakmasına müsaade edilmektedir. Bir vakitler, Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin aleyhine teşekkül olacak bir siyasi çözümün savaş sebebi sayılacağını söyleyen Türkiye’ye şimdi, sesini çıkarma, sen kendi toprak bütünlüğünü koruyabilirsen dua et denmektedir. Yıllardır yanlış atılan adımlar yüzünden Türkiye ve çevresi ateş kazanına dönmüştür.</span></p>
<p><span>Irak ve Suriye’de yeni kukla sömürge devletler kurulmaya çalışılmaktadır. İşte 2014 yılı haziran ayı başlarında yaşananlar da göstermiştir ki, Türkiye’yi bölgede kimse önemsemiyor. Türkiye kendi menfaatlerini bile koruyamayacak hale gelmiş, birtakım marijinal gruplardan medet umar vaziyete düşmüştür.</span></p>
<p><span>Türkiye Cumhuriyeti Devleti her şeye rağmen ta başında Irak’a girmemekle ve oradaki Türkmen kardeşlerimizin hamisi olduğunu dosta ve düşmana göstermemekle hata etmiştir. Orada yaşayan iki milyondan fazla Türkmen, ABD ve kuzeydeki Kürt azınlığın insafına bırakılmıştır. Ne yazık!</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Düşmana Yurt mu Oldun Sen Kerkük ?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dusmana-yurt-mu-oldun-sen-kerkuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dusmana-yurt-mu-oldun-sen-kerkuk</guid>
<description><![CDATA[ Düşmana Yurt mu Oldun Sen Kerkük ?
Şimdi verirken son nefesimi Bu son seslenişim size Ya tutun elimizden Ya da “gardaş” demeyin bize Kerkük benim, demek ayrı gördüler Şu döşüme paslı hançer vurdular Sanki benim öz evime girdiler Oğlum gibi ağlayan vatan Kerkük Peşmergeye yurt mu oldun sen Kerkük? Bu nasıl özgürlük, sana hiç düşmez Garipleri kimse görmez, görüşmez Zalim değişir de, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69944ab4e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Düşmana, Yurt, Oldun, Sen, Kerkük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Kerkuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dusmana-yurt-mu-oldun-sen-kerkuk.html">Düşmana Yurt mu Oldun Sen Kerkük ?</a></p>
<p><strong><span><span><em>Şimdi verirken son nefesimi<br>
</em></span><span><em>Bu son seslenişim size<br>
</em></span><span><em>Ya tutun elimizden<br>
</em></span><span><em>Ya da “gardaş” demeyin bize</em></span></span></strong></p>
<p><span>Kerkük benim, demek ayrı gördüler<br>
</span><span>Şu döşüme paslı hançer vurdular<br>
</span><span>Sanki benim öz evime girdiler<br>
</span></p>
<p><span>Oğlum gibi ağlayan vatan Kerkük<br>
</span><span>Peşmergeye yurt mu oldun sen Kerkük?</span></p>
<p><span>Bu nasıl özgürlük, sana hiç düşmez<br>
</span><span>Garipleri kimse görmez, görüşmez<br>
</span><span>Zalim değişir de, mazlum değişmez<br>
</span></p>
<p><span>Ellerimde can çekişen can Kerkük?<br>
</span><span>Soysuzlara yurt mu oldun sen Kerkük?</span></p>
<p><span>Beni sorma, halkın kesiriyim ben<br>
</span><span>Mükemmel(!) bir çağın kusuruyum ben<br>
</span><span>Bir eski destanın esiriyim ben<br>
</span></p>
<p><span>Bir kendine, bir de bana yan Kerkük<br>
</span><span>Peşmergeye yurt mu oldun sen Kerkük?</span></p>
<p><span>Günahım çok ama gel gör gizlerim<br>
</span><span>Gelemem de içten içe sızlarım<br>
</span><span>Bıktırmıştır tutulmayan sözlerim<br>
</span></p>
<p><span>Ama bu son, ama bu son, son, Kerkük<br>
</span><span>Soysuzlara yurt mu oldun sen Kerkük?</span></p>
<p><span>Bayrağındır, mavi görsem, ölürüm<br>
</span><span>Tabutundur, çivi görsem, ölürüm<br>
</span><span>Mezarındır, evi görsem, ölürüm<br>
</span></p>
<p><span>Uykularım ve gözlerim kan, Kerkük<br>
</span><span>Düşmanıma yurt mu oldun sen Kerkük?<br>
</span></p>
<p><span>B</span><span>ilmez miyim, beni nerde kim bekler<br>
</span><span>Ak nineler, gün görmemiş bebekler<br>
</span><span>Kurda karşı bir olurmuş köpekler<br>
</span></p>
<p><span>İşte benim çıldırdığım an Kerkük<br>
</span><span>Peşmergeye yurt mu oldun sen Kerkük?<br>
</span></p>
<p><span>Iraktasın, başın yine dar da mı?<br>
</span><span>Bebeklerin, çoluk-çocuk zorda mı?<br>
</span><span>Ve Peşmerge, ve Barzani orda mı?<br>
</span></p>
<p><span>NAMUS SÖZÜ, GELECEĞİM BEN KERKÜK!<br>
</span><span>Soysuzlara, Peşmergeye yurt mu oldun sen Kerkük.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nevzat YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> http://anadolusairleri5.blogspot.com.tr</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erbil’in Türk Kimliği ve Tarihi Gerçekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler</guid>
<description><![CDATA[ Erbil’in Türk Kimliği ve Tarihi Gerçekler
Er­bil, Kerkük gibi bir Türk şeh­ridir. Türk­men­le­rin yoğun yer­le­şim mer­kez­le­rin­den bi­ri­dir. Erbil şeh­ri al­tın ça­ğı­nı Erbil Atabeği’nin Türk hükümdarı Mu­zaf­fe­rüd­din Gök­bö­rü (Mavi Kurt) dö­ne­min­de ya­şa­mış­tır. 1438 yı­lın­da da Türk­men­le­rin kur­du­ğu Ka­ra­ko­yun­lu Dev­le­ti­nin yö­ne­ti­mi­ne gir­miş­tir. Erbil, Aşağı ve Yukarı Zab suları arasında kurulmuştur. Musul, Altunköprü, Bağdat-Basra yollarının kavşak noktasında bulunan şehir, Irak Selçukluları idaresinden sonra 1144 […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69931de84.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erbil’in, Türk, Kimliği, Tarihi, Gerçekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Erbil-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html">Erbil’in Türk Kimliği ve Tarihi Gerçekler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>Er­bil, Kerkük gibi bir Türk şeh­ridir. Türk­men­le­rin yoğun yer­le­şim mer­kez­le­rin­den bi­ri­dir. Erbil şeh­ri al­tın ça­ğı­nı Erbil Atabeği’nin Türk hükümdarı Mu­zaf­fe­rüd­din Gök­bö­rü (Mavi Kurt) dö­ne­min­de ya­şa­mış­tır. 1438 yı­lın­da da Türk­men­le­rin kur­du­ğu Ka­ra­ko­yun­lu Dev­le­ti­nin yö­ne­ti­mi­ne gir­miş­tir. Erbil, Aşağı ve Yukarı Zab suları arasında kurulmuştur. Musul, Altunköprü, Bağdat-Basra yollarının kavşak noktasında bulunan şehir, Irak Selçukluları idaresinden sonra 1144 tarihinden itibaren Beytekin hanedanından Küçük Ali’nin ve Erbil Atabeklerinin başkenti olmuştur.</span></p>
<p><span>Muzafferüddin Gökbörü devrinde (1136-1190) imar edilen Erbil, iki kısımda gelişmiştir. Aşağı Erbil nehir kenarında, geniş bir vadide yayılırken, Yukarı Erbil tepe üzerinde kale içine sıkışıp kalmıştır. Erbil’in merkezinde olan kale, üç mahalleden oluşmaktadır. Doğuda Saray, güney batıda Tophane ve Kuzeyde Tekye (Tekke) Mahalleleridir. Kalenin surları, eski kalıntıları üzerine Gökbörü tarafından yeniden yaptırılmıştır. Gökbörü’nün evladı olmadığından, vasiyeti üzerine Abbasi halifesine kalan Erbil, Moğol istilasından sonra uzun müddet karışık ve sıkıntılı dönemler yaşamıştır. 1731’de, Nadir Şah’a karşı uzun süre dayanan kale, şehrin düşmesinden sonra harabe haline gelmiş, 1849’da esaslı bir şekilde tamir edilmiştir. Erbil, Osmanlı döneminde, 19. yy. başlarına kadar Bağdat’a bağlı bir kaza merkezi olarak idare edilmiştir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63509" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63509" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-017.jpg" alt="" width="620" height="380"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ulu Camii (Mu­zaf­feriye- Çöl) Mi­na­re­si ve Erbil Kalesi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Türk hükümdarı Mu­zaf­fe­rüd­din Gök­bö­rü, devletinin ve saltanatının küçük olmasına rağmen, İslam dünyasında büyük bir üne kavuşmuştur. Aşağı Erbil’de yüksek minareli bir ulu cami (1190 yılında), bir medrese, 4 darul-aceze, dul ve yetim yurtları ile ribatlar yaptırarak şehri mimari eserlerle donatmıştır. Ulaşım yollarının kavşak noktasında bulunan Erbil, 12-15. yy.larda büyük bir ticaret merkezi durumundaydı. 1309 (Rumi) Musul Salnamesi’ne göre, 4.000 nüfuslu Erbil merkezinde 4 bin nüfus yaşadığını ve bunların Türkçe konuştuğunu, 2 cami, 10 mescid, 6 medrese, 5 sıbyan mektebi, 5 darul-aceze, 1 kışla ve 3 hamam bulunuyordu. Kale içindeki Kale Camii, Hacı Molla İbrahim Camii, Ömerağa Medresesi ile Şeyh Şerif Tekkesi halen kullanılmaktadır. Er­bil’de­ki en önem­li ta­ri­hi ka­lın­tı­lar, Er­bil Ka­le­si, Kapalı Çarşısı, Se­yit Ah­met te­pe­si ve Ulu Camii (Mu­zaf­feriye- Çöl) Mi­na­re­si’dir. Erbil’de Türk mührü eser aramaya gerek yok. Erbil’de her şey, Erbil’in kendisi Türk mührü.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63510" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63510" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-018.jpg" alt="" width="620" height="390"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Türk Diyarı Erbil</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Se­la­hat­tin Ey­yu­bi’nin (Mu­zef­fe­rüd­din Gök­bö­rü’nün eniştesi) Kürt ol­du­ğu­nu id­dia edi­yor­lar. Oğul­la­rı­, Ağar Şerefeddin, Zahir Mücireddin, Muzaffer Kutbeddin, Eşref Muizzeddin, Muazzam Fahreddin, Muhsin Zahireddin, Rükneddin…. Ve kardeşlerinin ad­la­rı­na baktığımızda, <strong><em>ağabeyinin adı Turanşah</em>‘<em>tır</em>. <em>Kardeşlerinin adları ise</em>, <em>Tuğtekin</em> ve <em>Böri</em>‘<em>dir</em>, </strong>öz be öz Türk ad­la­rı­dır. Aca­ba bu id­di­ala­ra tarih­çi­ler ne di­yor. Irak’ta Ba­bil­li­le­rin yap­tı­ğı Babil’in as­ma bah­çe­le­ri­nin Kürt­ler ta­ra­fın­dan ya­pıl­dı­ğını ile­ri sü­rüyorlar. Ya­rın Fa­tih Sul­tan Meh­met’in de Kürt ol­du­ğu­nu id­dia eder­ler­se kim­se şa­şır­ma­sın. Zi­ra ta­rih­siz­ler, ya­pay geç­miş ya­rat­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Kürt ta­rih­çi­le­ri ve aydın­la­rı bir da­la tu­tun­mak ve ye­ni bir ta­rih yaratmak is­ti­yor­lar, ama ta­ri­hi da­ya­nak­la­rı yok ve id­di­ala­rı­nı da hiç­bir ta­ri­hi kay­nak doğrulamı­yor. Ya­pa­bil­dik­le­ri tek şey, baş­ka mil­let­le­rin tarihi şah­si­yet­le­ri­ni ve kül­tü­rel varlıkla­rı­nı ken­di­le­ri­ne mal et­me­ye ça­lış­mak.</span></p>
<p><span>Arap­ça ya­yın ya­pan Lüb­nan Te­le­viz­yon ka­na­lı anb’de Türk şeh­ri Er­bil hak­kın­da bir televizyon prog­ra­mı ya­yın­lan­mış­tı. 1190’da Er­bil Ata­bey­li­ği­nin Türk hü­küm­da­rı Muzefferüddin Gök­bö­rü (Ma­vi Kurt) ta­ra­fın­dan yap­tı­rı­lan ca­mii ta­ma­men yı­kıl­ma­sı­na karşılık mi­na­re­si­nin bü­yük kıs­mı sağ­lam ola­rak gü­nü­mü­ze ka­dar ge­le­bi­len ve Er­bil’in ka­le­den son­ra en önem­li ta­ri­hi ya­pı­sı olan bu eser hak­kın­da (Mu­zaf­fe­ri­ye ola­rak ad­lan­dı­rı­lan çöl minare­si), anb te­le­viz­yo­nu ka­na­lı­nın su­nu­cu­su­na ken­di­ni Kürt ta­rih­çi­si ola­rak ta­nı­tan bi­ri, “Mu­zaf­fe­ri­ye mi­na­re­si­nin mo­tif­le­ri­ne dik­kat­li­ce ba­kı­nız, ta­ma­men Kürt mo­ti­fiy­le ya­pıl­mış­tır” di­ye an­la­tı­yor­du. Ta­rih bu ka­dar çar­pı­tı­la­bi­lir mi? Ca­mii ve mi­na­re mo­tif­le­rin­de Kürt mo­ti­fi var mı­dır?</span></p>
<p><span>Kürtler şimdi de yeni bir tiyatro oyunuyla ve tarihi gerçekleri çarpıtarak öz be öz Türkmen şehri Erbil’in adını Kürtleştirmek için Hawler diye değiştirdiler, neden mi? Çünkü Kaynaklarda ve arşivlerde Erbil’in Türkmen olduğunu yazıyor. 1976 yılında diktatör Saddam Hüseyin Türkmen şehri Kerkük’ü Araplaştırmak için adını Al-Tamim olarak değiştirmişti. Kerkük’ün adı değişti mi? Değişmedi, şimdi Saddam nerede! Zindanlara atsalarda, kanımızı dökselerde, Erbil hep Erbil Kalacaktır. Bu tarih hırsızları Türkmen Şehri Erbil’in adını değiştirmekle kendilerini ele vermiyorlar mı? Sizce tarihi olan bir toplum bu gibi dayanıksız ve gülünç işlere tenezzül eder mi? Yorumu sizlere bırakıyoruz.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63512" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63512" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-019.jpg" alt="" width="620" height="380"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türkmen Kenti Erbil’den Bir Görüntü</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Er­bil, Irak Türk­le­ri­nin folklor ve halk ede­bi­ya­tı ba­kı­mın­dan çok zen­gin mer­kez­le­rin­den biridir. Ge­le­nek­le­ri­ne ve göre­nek­le­ri­ne sı­kı sı­kı bağ­lı olan Er­bil Türk­men­le­ri, uzun ha­va türün­den olan hoy­rat ez­gi­le­ri ve Tür­kü­ler ba­kı­mın­dan da renk­li bir yö­re­dir. Özel­lik­le Er­bil’in en bü­yük ses sa­nat­çı­sı ola­rak ün ya­pan Şa­ha­ba (1885 – 1945)’dan son­ra rah­me­te ka­vu­şan Muş­ko adı ile de ta­nı­nan Şev­ket Sa­it (1915 – 1990), Er­bil­li Hay­dar Ab­dur­rah­man (1926 – 1986). Bü­tün Irak Türk­le­ri tarafından çok se­vil­miş oku­yu­cu­lar idi. Ay­rı­ca Ha­cı Ce­mil Kap­kap­çı (doğ. 1904), Fa­ik Bezirgan (doğ. 1918), Meh­met Ah­met Er­bil­li (doğ. 1933) ve Yu­nus Hat­tat (doğ. 1933) gi­bi de­ğer­li ses sa­nat­çı­sı ve bes­te­kar­lar ye­tiş­tir­miş­tir.</span></p>
<p><span>Ta­rih­te de ün yap­mış olan Er­bil’in es­ki çağ­lar­dan be­ri var­lı­ğı bi­li­ni­yor. Irak’ta yurt edi­nen Türk­men­le­rin de ilk ka­le­si Er­bil sa­yı­lır. Hat­ta ve hat­ta Irak’ta Türk­lü­ğün ça­tı­sı­nın ilk de­fa Erbil’de ku­rul­du­ğu­nu söy­le­mek da­ha doğ­ru­dur. Onun için­dir ki Er­bil ve onun Türk­men kimliği Irak’ta ya­şa­yan her Türk­men’in en bü­yük övünç kay­na­ğı ol­muş­tur.</span></p>
<p><span>Rus araştırmacı V­la­di­mir F.Mi­norsky “Türk­men­ler; Te­la­fer, Er­bil, Al­tun­köp­rü, Ker­kük, Tazehurmatu, Ta­vuk, Tuz­hur­ma­tu, Kif­ri ve Ka­ra­te­pe gi­bi şe­hir ve ka­sa­ba­lar­da ve Mu­sul bölgesinin gü­ne­yin­den ge­çen ta­ri­hi “İpek Yo­lu” de­ni­len yol üze­rin­de­ki böl­ge­de ço­ğun­lu­ğu teş­kil etmek­te­dir­ler.”</span></p>
<p><span>Dr. Fa­zıl Hü­se­yin’in “Mu­sul So­ru­nu” ki­ta­bı­nın 2’nci bas­kı­sı­nın 92’nci say­fa­sın­da, Er­bil, Kerkük ve di­ğer Türk­men böl­ge­le­ri hak­kın­da Mil­let­ler Ce­mi­ye­ti ra­po­run­da şu­nu yaz­mış­tır: “Mil­let­ler Ce­mi­ye­ti ko­mis­yo­nu bu şe­hir­le­rin sa­kin­le­ri­nin asıl­la­rı­nın Türk ol­duk­la­rı­nı belirterek Er­bil’de, Türk­ler­den beş, ya­rı­sı Türk, ya­rı­sı Kürt olan ve bir de Ya­hu­di ma­hal­le vardır. Ko­mis­yo­nun ifa­de­sin­de, hü­kü­met dene­ti­min­de­ tek ga­ze­te ba­sıl­dı­ğı­nı, bu­ra­da yayınlanan res­mi fer­man­lar­da Arap­ça ve Türk­çe dilleri­nin kul­la­nıl­dı­ğı­nı be­lirt­miş­tir.”</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63513" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63513" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-020.jpg" alt="" width="620" height="460"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Erbil’in Kalesinde Tarihi Bir Türk Evi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Ame­ri­ka­lı ya­zar Khris­ti­na O’Do­nelly “The Hor­se­man” ad­lı ki­ta­bın­da Irak Türklerini ve maruz kaldıkları haksızlıkları şöyle anlatıyor: “Irak’ın üçün­cü mil­li­ye­ti olan Türk­men­ler, Or­ta As­ya’dan 1000 se­ne ön­ce göç edip Mu­sul, Ker­kük ve Er­bil’e yer­leş­miş­ler­dir. Kim­se de bunların çek­tik­le­ri acı­la­rı ha­tır­la­maz, hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan bu in­san­la­rın ise hiç mi ya­şa­ma­ya hak­la­rı yok? Aca­ba bunlar ikin­ci sı­nıf in­san­lar mı? Hü­kü­met­ler ise hep ger­çek sa­yı­la­rı­nı sakla­dı, ki Türk­men­ler gerçek­te 2 mil­yo­nun üze­rin­de bir nü­fu­sa sa­hip­ti. Al­lah aş­kı­na bil­mi­yor mu­su­nuz? bun­lar Türk asıllı­dır­lar, Tür­ki­ye, es­ki Sov­yet­ler Bir­li­ği­nin gü­ne­yin­de ya­şa­yan­lar gibi (Azer­bay­can, Öz­be­kis­tan, Türk­me­nis­tan, Kır­gı­zis­tan, Ka­za­kis­tan). Ba­zı Irak Hü­kü­met­le­ri ta­ra­fın­dan asi­mi­las­yo­na ve yok edil­me­ye ma­ruz kal­mış­lar­dır. Bu top­lu­ma kar­şı Ba­as re­ji­mi tara­fın­dan yo­ğun in­san hak­la­rı ih­lal­le­ri ya­pıl­mış­tır (Şimdi de Kürtler daha beterini  yapmaktadırlar, Ne yazık ki Türkmenlerin kaderi bu gün bile değişmemiştir). Özel­lik­le öğrenci ve ay­dın ke­si­mi­ne bas­kı, ha­pis ve idam­lar ya­pıl­mış­tır”.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63514" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63514" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-021.jpg" alt="" width="620" height="540"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Eski Erbil’den Bir Resim</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Eğer Türk­men­le­rin dı­şın­da Erbil ve çev­re­si­ne Türk­men­ler­den da­ha ön­ce baş­ka bir top­lu­luk yerleşmiş ise, ne­den ken­di dil­le­rin­de ad­lar kul­lan­ma­mış­lar­dır? Eğer bu top­rak­lar id­dia et­tik­le­ri gi­bi çok es­ki­den be­ri Kürt­le­re ait ise, o ka­dar çok ve­rim­li top­rak, me­ra ve su var iken Kürt­ler ne­den dağ­la­rı me­kan seç­miş­ler­dir? Kal­dı ki, Türk­men­ler va­tan ha­li­ne ge­tir­dik­le­ri bu topraklar­da ta­rih içeri­sin­de al­tı ta­ne dev­let ve bey­lik kur­muş­lar­dır.</span></p>
<p><span>Böl­ge­de Türk­ler ta­ra­fın­dan ku­ru­lan Türk­men dev­let ve bey­lik­le­ri şun­lar­dır:</span></p>
<p><span><strong>a.</strong> Irak Sel­çuk­lu Dev­le­ti 1118-1194</span><br>
<span><strong> b.</strong> Ata­bey­lik­ler</span></p>
<p><span><strong>(1)</strong> Mu­sul Ata­bey­li­ği 1127-1233</span><br>
<span><strong> (2)</strong> Er­bil Bey­li­ği 1144-1233</span></p>
<p><span><strong>c.</strong> İl­han­lı­lar Dev­le­ti 1258 -1339</span><br>
<span><strong> d.</strong> Ce­la­yir­li­ler Dev­le­ti 1339 -1410</span><br>
<span><strong> e.</strong> Ka­ra­ko­yun­lu Dev­le­ti 1411 -1468</span><br>
<span><strong> f.</strong> Ak­ko­yun­lu Dev­le­ti 1468 -1508</span></p>
<p><span>Bu böl­ge es­ki uy­gar­lık­la­rın be­şi­ği ol­muş­tur. Bu ne­den­le bu­ra­nın es­ki yer­li­si olan Türkmenlerin ya­rat­tı­ğı uy­gar­lı­ğın ka­lı­cı iz­le­ri­ne her adım­da rastlan­mak­ta­dır. Şayet <strong><em>Kürtler</em>, <em>Erbil’in yerel halkı iseler tarih</em>, <em>medeniyet</em> ve <em>kültür mirasları nerede</em>?</strong> Bu­na kar­şı­lık böl­ge­de Kürt top­lu­luk­la­rı­na ait bir ta­ne bi­le medeniyet ese­ri bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bugün da­hi Irak’ta yaşa­yan kit­le­ler ara­sın­da kül­tür dü­ze­yi en yük­sek olan top­lu­lu­ğun Türkmen­ler ol­ma­sı iddiamızın bir is­pa­tı­dır.</span></p>
<p><span>Ker­kük’te­ki de­mog­ra­fik ya­pı­nın Kürtler tarafından de­ğiş­ti­ril­mek is­ten­me­si­nin ne­de­ni, ay­nı po­li­ti­ka da­ha ön­ce Türkmen Şehri Er­bil’de uy­gu­lan­dı­ğı için bi­li­ni­yor­du. Amaç, ge­le­cek­te yapı­la­cak olan her­han­gi bir nü­fus sa­yı­mın­da üs­tün­lü­ğü sağ­la­ya­rak avan­taj­lı bir du­ru­mu yakala­mak­tı. Böy­le­ce ra­hat­lık­la Kerkük’ün bir Kürt ken­ti ol­du­ğu­nu id­dia edip ve Kerkük petrollerine el koyabileceklerdi. Ni­te­kim 1. Kör­fez Sa­va­şı’ndan son­ra Kürt grup­la­rın kontrolü­ne ge­çen Türkmen Şehri Er­bil’de de ay­nı pla­nı ba­şa­rıy­la uy­gu­la­mış­lar­dı. 1991’den be­ri Er­bil şeh­ri­ni Kürt­leş­tir­mek ama­cıy­la yü­rü­tü­len de­mog­ra­fik ya­pı­yı de­ğiş­tir­me po­li­ti­ka­la­rı se­me­re­si­ni ver­miş ve bu­gün ge­li­nen nok­ta­da Kürt nü­fu­su Türk­men­le­re yaklaşmaktadır. Erbil’de Türkmen kimliğini silmek için yoğun şekilde çalışmalar sürmekte. Erbil’in en eski yeri olan kale içerisinde yer alan ve Türkmenlerin yoğun şekilde yaşadığı yerler Kerkük’teki gibi boşaltılmıştır. 2005 Seçimlerinden bir kaç gün önce şehrin Türk olduğunu kanıtlayan kitapların olduğu kütüphane yakılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>KÜRTLER ARASINDA ÇATIŞMA VE BİRBİRİNİ BOĞAZLAMA SÜRECİ</strong></span></p>
<p><span>Ma­yıs 1994’te KDP ( Mesud Barzani) ve KYB (Celal Talabani) ara­sın­da kan­lı bir ça­tış­ma baş­la­dı. Ça­tış­ma ne­de­ni Ha­bur Sı­nır Ka­pı­sı’ndan el­de edi­len ge­li­rin pay­la­şı­la­ma­ma­sıy­dı. Kürtler arasında bu çatışmalar ve birbirini boğazlamalar yıllarca devam etti, bu çatışmalar sonucunda binlerce Kürt öldü.</span></p>
<p><span>Irak Türkmenleri 1. Körfez Savaşı sonrası maruz kaldıkları katliamların bir yenisini de, 31 Ağustos 1996’da Erbil’de yaşadı. Güvenlik bölgesi içinde olan Türkmen şehri Erbil, silah zoru ile Talabani’nin kontrolünde iken, Barzani, Saddam’la gizli işbirliği yapıp Talabani’yi Erbil’den çıkarma planını uyguladılar. Erbil’de bulunan Irak Türkmenlerinin önde gelen insanlarını, Barzani’nin peşmergeleri ve Kürt Kıyafeti giyimli Irak muhaberatı (Irak istihbaratı) tarafından, sığındıkları büro ve evlerden alınarak Bağdat’a götürülüp, vahşice katledildiler. Olaylarda Türkmen kurum ve kuruluşları, enformasyon, siyasi, yardım, radyo ve televizyon, matbaa ve Türkmeneli gazetesi büroları, ayrıca 22 Türkmen okulu yağmalanarak tahrip edildi.</span></p>
<p><span>Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, 31 Ağustos 1996 tarihinde yaptığı açıklamada “22 Ağustos 1996 tarihinde Mesut Barzani, Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e bir mektup gönderdi. 17 Ağustos 1996 tarihinden beri Celal Talabani güçleri ile İran tarafından Çoman ve Sidekan bölgeleri ciddi saldırılara maruz kalmışlardır. Mesut Barzani mektubunda; bu olay çok büyük bir planın başlangıcıdır. Bu hususta zat’ı alinizden Irak ordusuna emir verip tehlike saçtıran yabancı güçlerle, işbirlikçi Celal Talabani’nin ihanetine de son vererek Irak ordusunun Erbil’e girmesini rica ederiz.”</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63515" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63515" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-022.jpg" alt="" width="620" height="450"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>2 Eylül 1996 Tarihli AL-IRAQ Gazetesinin Manşeti, Mesud Barzani, Çağrısına Yetişen Saddam ve Liderliğine Teşekkür Ediyor. Resimde Mesud Barzani, Saddam Hüseyin ve İzzet El Duri’ye, Irak Ordusunun Türkmen Şehri Erbil’e Girmesi ve Kendisine Hediye edilmesinden Dolayı Teşekkür Ziyaretinde Bulunuyor.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Bölgede İsrail ve ABD’nin en güvendiği adamı Mesud Bar­za­ni’nin Irak hü­kü­me­tiy­le te­ma­sa geç­me­si ABD’yi te­laş­lan­dır­mış­tı. ABD Dı­şiş­le­ri Ba­kan Yar­dım­cı­sı R. Pel­let­re­au, Mesud Barza­ni ve Ce­lal Ta­la­ba­ni’ye bi­rer mek­tup göndererek ça­tış­ma­la­ra son ver­me­le­ri çağ­rı­sın­da bu­lun­du. ABD iki Kürt gru­bu­nu 30 Ağustos’ta Lond­ra’ya da­vet et­ti. Lond­ra’da­ki ABD büyükel­çi­li­ğin­de ya­pı­lan gö­rüş­me­de bir iler­le­me kay­de­di­le­me­di. 31 Ağus­tos 1996 gü­nü Irak or­du­su Bar­za­ni’nin is­te­ği doğ­rul­tu­sun­da sal­dı­rı­ya geç­ti. Irak’ın 10. zırh­lı tu­ga­yı, 40 bin as­ke­ri, tank­la­rı, uçak sa­var­la­rı ve her tür­lü si­lah do­na­nı­mıy­la silah zoru ile Ta­la­ba­ni’nin elin­de olan Türk­men Şeh­ri Er­bil’i ku­şat­tı. Kı­sa sü­re­de Er­bil’i Talaba­ni peş­mer­ge­le­ri­nin elin­den al­dı. Tele­fo­na sa­rı­lan Ta­la­ba­ni, Dı­şiş­le­ri Ba­ka­nı Yardım­cı­sı Pel­let­re­au’yu ara­ya­rak ABD’nin müda­ha­le­de bu­lun­ma­sı­nı is­ti­yor­du. 2 Ey­lül’de Irak or­du­su Er­bil’den ge­ri çe­ki­le­rek bu­ra­nın de­ne­ti­mi­ni Mesud Barzani ve KDP’li peşmergele­re bı­ra­kıp gi­der­ken Er­bil’de­ki her ye­re Irak bay­ra­ğı­nı as­mış­tı. Olan yi­ne Türk­menlere ol­muş­tu. İsrail ve ABD’nin işbirlikçileri ve İsyancıla­rı cezalan­dı­ma­sı bek­le­nen Sad­dam’ın he­de­fin­de Türk­menden baş­ka düş­man yok­tu. Irak is­tih­ba­ra­tı, Kürt kı­ya­fe­ti giy­miş KDP peş­mer­ge­le­ri­nin yar­dı­mıy­la yüz­ler­ce Türk­me­ni tutuk­la­yıp, kur­şu­na diz­di ve bir kıs­mı­nı da Bağ­dat’a gö­tür­dü, akı­bet­le­ri ise bu­gü­ne ka­dar meçhul kal­mış­tır. Kürtler her zamanki gibi Türkmenlerin siyasi parti, kurum, kuruluş ve okullarını yağmalayıp talan ettiler. Erbil’de Türkmenlere yapılan bu katliam, Irak’ın devrik Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in idam cezasına mahkum edildiği Duceyl davasına konu olan olaydan farklı değildir, Davada Saddam 148 Şii’nin ölümünden sorumlu tutuldu ve idam edildi. Türkmenlerde Erbil’deki katliamın peşinde olacaklardır ve bu olaydan sorumlu olanlardan mahkemelerde hesap soracaklardır. Kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır. Türkmenlere yapılan bu katliamın hesabını mutlaka ödeyeceklerdir, diktatör Saddam Hüseyin’in ödediği gibi.</span></p>
<p><span>Bu sı­ra­da Ce­lal Ta­la­ba­ni, hiç­bir çağ­rı­ya ku­lak as­ma­ya­rak Mesud Bar­za­ni ile her tür­lü diyalogu red­de­di­yor­du. “Bar­za­ni ha­in­dir.” di­ye ava­zı çık­tı­ğı ka­dar ba­ğı­rı­yor ve: “O, Bağ­dat’ın aja­nı­dır. Efen­di­siy­le gö­rüş­me­yi ter­cih ede­rim.” di­yor­du. Ki­min ki­mi ha­in ve ajan­lık­la suçlama­ya hak­kı var­dı? ”Kar­ga kar­ga­ya, yü­zün ka­ra” di­yor­du. Za­ten Mesud Bar­za­ni ve Ce­lal Ta­la­ba­ni, Kürt­ler ara­sın­da isim­le­ri­nin önün­de ta­şı­dık­la­rı sı­fat­la­rı olan ha­in, iş­bir­lik­çi an­la­mı­na ge­len Cahş di­ye anıl­mı­yor­lar mı? Cah­şın cah­şa söz söy­le­me­ye hak­kı var mı­dır? Bel­ki tek bir şey söy­le­ye­bi­lir­ler: Aca­ba han­gi­miz da­ha bü­yük cahş­tır?</span></p>
<p><span><strong><span>“BİR TÜRK­MEN ŞEH­Rİ ER­BİL’İN</span></strong><span> TA­RİH­ÇE­Sİ”</span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>“Er­bil, Zağ­ros Dağ­la­rı’nın ba­tı etek­le­rin­de Bü­yük ve Kü­çük Zap ne­hir­le­ri­nin ara­sın­da Mu­sul–Bağ­dat yo­lu ile Ana­do­lu ve İran’dan ge­len baş­lı­ca ker­van yol­la­rı­nın bir­leş­ti­ği as­ke­ri ve ti­ca­ri açı­dan önem­li bir nok­ta­da yer alır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ku­ze­yin­de Tür­ki­ye ile Mu­sul’un bir kıs­mı, Gü­ne­yin­de Ker­kük, Do­ğu­sun­da İran ve Sü­ley­ma­ni­ye, Ba­tı­sın­da Mu­sul ile sı­nır­lan­mış­tır. Yü­zöl­çü­mü 15.870 km ve 1957 yı­lı sa­yı­mı­na gö­re nü­fu­su 272.527’dir. Bağ­dat’ın 350 km ku­zey doğusunda yer alan Er­bil, çok es­ki bir şe­hir olup M.Ö. 2000’ler­de Sü­mer ya­zıt­la­rın­da “Urbelü” ve “Er-bul” ola­rak geç­mek­te­dir. Ba­bil ve Asur­lar za­ma­nın­da adı iki ke­li­me­den ibaret­ti: “Ar­ba-iy­lü<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Er­bil’in or­ta­sın­da bu­lu­nan Er­bil Ka­le­si es­ki ta­rih­li kay­nak­lar­da “Erbaelü” ola­rak zik­re­dil­mek­te­dir ve şeh­rin bü­yük bö­lü­mü­nü kap­sar. Ka­le, şeh­rin ye­ni kurulan böl­ge­sin­den 39 m yük­sek­lik­te­dir. Muh­kem ve sağ­lam sur­la çev­ri­li olan ka­le­nin iki kapı­sı var­dır. Bu özel­lik­le­riy­le (Ha­lep ka­le­si­ne ben­ze­mek­te­dir). Os­man­lı za­ma­nın­da ya­pı­lan ka­le­nin ka­pa­lı çar­şı­sı­nı Mu­zaf­fe­rüd­din Gök­bö­rü yap­tır­mış­tır. Dok­tor Efez, Er­bil Ka­le­si­ni şöyle ta­nım­la­mak­ta­dır:</span></p>
<p><span>“Ay­nen Ker­kük Ka­le­si gi­bi­dir. Bir yük­sek yu­var­lak te­pe üze­ri­ne ku­rul­muş an­cak Ker­kük Kale­si’nden 20 fe­et (fit) da­ha yük­sek­te­dir. 60 bin m2 bir ala­nı kap­sar ve için­de top­ha­ne, tek­ke ve sa­ray, üç de ma­hal­le var­dır”.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Ka­le için­de 4.000 ev bu­lun­mak­ta olup ana dil ola­rak Türk­çe ko­nu­şul­mak­ta idi.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ker­kük ve Er­bil böl­ge­si­ni yurt edi­nen Hac­lu ka­bi­le­si ve Do­ğan top­lu­luk­lar.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> bu Türk­ler­den­di. Es­ki yaban­cı ve Arap kay­nak­la­rın­da ve ko­mis­yon ra­por­la­rın­da Er­bil şe­hir hal­kı­nın Türk ol­du­ğu­na da­ir bir­çok bel­ge­ye rast­lan­mak­ta­dır.</span></p>
<p><span>Bir gez­gin, Ker­kük’ü gü­zel ve mu­az­zam bir şe­hir ola­rak ta­nıt­mış ve halk ara­sın­da yay­gın olarak kul­la­nı­lan di­lin Türk­çe ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mış, Er­bil’in de her ba­kım­dan ge­rek do­ğa gerek­se in­san­la­rı ve sos­yal ha­yat ba­kı­mın­dan Ker­kük’e ben­ze­di­ği­ni ifa­de et­miş­tir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Er­bil’in Si­ya­si va­li­si W. R. Hay, “Bel­li bir şe­rit üze­rin­de ba­zı şe­hir­ler var­dır. Bu şe­hir­ler­de yer­le­şik va­tan­daş­lar Türk­çe ko­nu­şur­lar. Ker­kük şeh­ri de Türk­le­rin yo­ğun ol­du­ğu mer­kez­di. 1.Dün­ya Sa­va­şı’ndan ön­ce nü­fu­su 30 bin olan şeh­rin et­ra­fın­da da Türk­çe ko­nu­şu­lan bir çok köy var­dı.” Ya­zar ki­ta­bı­nın baş­ka bir ye­rin­de ise “Hal­kı­nın Türk­çe ko­nuş­tu­ğu önem­le zik­re­dil­me­si gereken iki ay­rı yer­le­şim ye­ri de Er­bil ve Al­tun­köp­rü’dür”,<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> şek­lin­de ifa­de de bulunmaktadır. Bir Arap ya­za­rı ise Er­bil için “Son dö­nem­de Os­man­lı ka­le­si hâ­len şeh­rin ortasın­da olup üç yer­le­şik ma­hal­le­si mev­cut­tu. Bun­lar Do­ğu­da Sa­ray, Gü­ney­ba­tı­da Top­ha­ne ve Ku­zey­ba­tı’da Tek­ke’dir.” Yer­le­şim ad­la­rın­dan da an­la­şıl­dı­ğı üze­re Er­bil’in Türk­ler­le meskun bir şe­hir ol­du­ğu an­la­şıl­mak­ta­dır. Prof. Dr. Hü­se­yin Fa­dıl “Mu­sul Me­se­le­si” ad­lı kitabın­da ise Ker­kük ve Er­bil’in Türk nü­fus­lu ol­du­ğu­nu tes­pit et­miş ve mi­lat­tan son­ra­ki Türk yer­le­şim böl­ge­le­ri­ne kom­şu şe­hir­le­rin de asıl men­şe­le­ri­nin Türk ol­du­ğu­nu ve böl­ge­de en popü­ler ki­şi­le­rin Türk ol­du­ğu­nu te­yit et­miş­tir ki bu şe­hir­le­rin­den bi­ri de Er­bil’dir. Bu­nun ya­nı sı­ra Ker­kük’te­ki hü­kü­met kont­ro­lün­de­ki tek res­mi ga­ze­te­nin de Türk­çe ol­du­ğu res­mi yazışmala­rın da Türk­çe ve Arap­ça ol­du­ğu yi­ne tes­pit­le­ri ara­sın­da­dır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ya­ban­cı mü­el­lif­ler­den Fe­ric, ese­rin­de, “Ti­ki­ri ka­sa­ba­sı ve ci­va­rı Kürt iken Men­de­li, Ba­ku­ba, Şeh­ri­ban, Ben­de ve Erbil ka­za­la­rı İl­han­lı­lar za­ma­nın­dan kal­ma Türk­ler­le mes­kun idi. Di­ğer un­sur­la­rın taz­yik­le­ri­ne rağ­men mil­li li­san­la­rı ve vic­dan­la­rı­nı ta­ma­mıy­la kay­bet­me­miş­ler­di.”<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> şek­lin­de ifa­de­de bulun­muş­tur.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63516" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63516" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-023.jpg" alt="" width="620" height="470"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Tarih Fışkıran Türk Şehri Erbil</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Baş­ka bir kay­na­ğa gö­re ise: Dic­le’nin do­ğu­sun­da Mu­sul-Bağ­dat ana­yo­lu­nun çev­re­sin­de­ki yerle­şim bi­rim­le­ri­nden 1920’li yıl­la­rın baş­la­rın­da Al­tun­köp­rü bü­tü­nüy­le, Er­bil, Ka­ra­te­pe, Tuz­hur­ma­tu, Ta­za Hur­ma­tu, Ta­vuk ve Ker­kük, ço­ğun­luk­la Türk­le­rin ya­şa­dı­ğı kent­ler olup bu­nun dı­şın­da Ki­fi­ri, (Sa­la­hi­ye) ve Ha­na­kin’de de önem­li mik­tar­da Türk bu­lun­mak­ta idi.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ko­mis­yon İn­ce­le­me ra­por­la­rın­da (s.39) nü­fus bil­gi­le­ri ile il­gi­li ola­rak açık­ça bil­gi verilmektedir: Er­bil ken­tin­de­ki ye­di ma­hal­le­den be­şi­nin muh­ta­rı­nın Türk ol­du­ğu bi­ri­nin ya­rı Türk ya­rı Kürt, bi­ri­nin ise Ya­hu­di ol­du­ğu be­lir­til­mek­te­dir. Bun­dan da Er­bil ken­ti­nin bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu­nun Türk­ler­den oluş­tu­ğu an­la­şıl­mak­ta­dır. Ni­te­kim İn­gi­liz ya­zış­ma­la­rın­da da genellik­le Er­bil’in bir Türk­men ken­ti ol­du­ğu be­lir­til­mek­te­dir. Yi­ne ay­nı ko­mis­yon raporlarında ge­çen Irak nü­fus ve­ri­le­rin­de Er­bil Li­va­sın­da 2.780 Türk’ün ya­şa­dı­ğı ile­ri sürülmek­te­dir. Li­va (kent) mer­ke­zi dı­şın­da hiç­bir yer­de Türk ol­ma­dı­ğı var­sa­yıl­sa bi­le ki bu var­sa­yım yan­lış olur, yi­ne de kent mer­ke­zin­de ya­şa­yan Türk­le­rin sa­yı­sı­nın 4-5 kat faz­la olması ge­rek­mek­te­dir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> “Münş’ü Bağ­da­di” ad­lı eser­de Er­bil ka­le­sin­de 4.000 ev bu­lun­du­ğu ve ana dil­le­ri­nin de Türk­çe ol­du­ğu bil­di­ril­mek­te­dir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> 1919 yı­lın­da İn­gi­liz Ya­zar­la­rın­dan Wilson, No­el’in yaz­dı­ğı ki­tap­ta Er­bil’in bir Kürt ken­ti ol­du­ğu yo­lun­da­ki sa­vı­nın da ger­çe­ği yan­sıt­ma­dı­ğı­na, kent nü­fu­su­nun ço­ğun­lu­ğu­nun Türk soy­lu ol­du­ğu­na ve kent­te Türk­çe konuşul­du­ğu­na dik­kat çek­mek­te­dir. 06.12.1919’da İn­gil­te­re’nin Hin­dis­tan Ba­kan­lı­ğı, düzenledi­ği top­lan­tı­da, ka­tı­lım­cı­lar­dan Al­bay Le­ach­man, Bir Türk­men şeh­ri olan Er­bil’in kesin­lik­le Kürt yö­ne­ti­mi­ni yeğ­le­me­ye­ce­ği gö­rü­şün­de idi.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Mar­ga­ret Ba­in­bid­ge “Dün­ya Türk­le­ri” ad­lı ki­ta­bın­da (s.163): “Ba­zı ku­zey kent­le­rin­de Türk­men­le­rin Kürt nü­fu­su için­de­ki pay­la­rı değişmiş­tir. Ba­zı Türk­men­ler Bağ­dat, or­ta ve gü­ney Irak­ta ­ki kent­le­re göç­müş­ler­dir. 30-40 yıl ön­ce­si­ne ka­dar bü­yük Türk­men nü­fu­sa sa­hip Ker­kük, Er­bil, Ha­ne­kin gi­bi ku­zey kent­le­ri­ne de Kürt­ler ve Arap­la­rın iç göç­le­ri ol­muş­tur. 30 yıl ön­ce Ker­kük’te pek az Kürt vardı ve kent sakin­le­ri­nin bü­yük ço­ğun­lu­ğu Türk­men’di. Bu­nun gi­bi 1958 yı­lı­na ka­dar Er­bil nü­fu­su­nun %75’i Türk­men­di.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Türk­men top­lu­luk­la­rı Irak’ın Ku­zey dağ­la­rı­nın etek­le­rin­de ve Bağ­dat, Mu­sul es­ki ka­ra­yo­lu bo­yun­ca bir di­zi kent ve köy­de ya­şa­mak­ta­dır­lar. Bu yer­le­şim birim­le­ri ara­sın­da Ka­ra­te­pe, Kif­ri (Sa­la­hi­ye), Tuz­hur­ma­tu, Ta­vuk, Ker­kük, Al­tun­köp­rü, Er­bil ve Mu­sul öte­sin­de de Te­la­fer bu mer­kez­ler­den­dir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Ta­ri­hi ba­kım­dan Irak’ta Türk­lü­ğün ça­tı­sı ilk ön­ce Er­bil’de ku­rul­muş­tur. Gök­bö­rü dö­ne­mi­ne ait ka­lın­tı­lar bu­lun­mak­ta­dır. Kent­te Türk adı ta­şı­yan ma­hal­le­le­rin ol­ma­sı ve hal­kı­nın da kendile­ri­ne has öz Türk­çe şi­ve­le­ri kul­lan­ma­la­rı şeh­re Türk dam­ga­sı vur­muş­tur.</span></p>
<p><span>Bü­yük Sel­çuk­lu İm­pa­ra­tor­lu­ğu’nun yı­kı­lı­şın­dan son­ra Er­bil’de Zey­ned­din Kü­çü­ko­ğul­la­rı (1144-1233), Mu­sul’da Ata­bey­ler ve Ker­kük’te Kıp­ça­ko­ğul­la­rı adı­nı ta­şı­yan Türk bey­lik­le­ri ku­rul­muş­tur. Er­bil, 1190’dan 1233’e ka­dar ge­çen yıl­lar­da hü­küm sü­ren Mu­zaf­fe­rüd­din Gökbö­rü za­ma­nın­da al­tın ça­ğı­nı ya­şa­mış­tır. Böy­le­ce böl­ge­ye 1514’e ka­dar Türk ha­ne­dan­la­rı hük­met­miş­tir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63517" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63517" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-024.jpg" alt="" width="620" height="460"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Erbil Kalesinden Şehrin Görüntüsü</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Os­man­lı dev­rin­de ise Ya­vuz Sul­tan Se­lim dö­ne­min­de Bı­yık­lı Meh­med Pa­şa (1518) Mar­din’i fet­het­ti. Son­ra Bed­ri Bey’in yar­dı­mıy­la Mu­sul Os­man­lı ha­ki­mi­ye­ti­ne gir­di. Mu­sul ile be­ra­ber Te­la­fer, Sin­car, Ha­san­keyf, Or­mu, Oş­nu, Er­bil ve İma­di­ye, Os­man­lı Dev­le­ti’ne bağ­lan­dı.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Böy­le­ce bu dö­nem­de Di­yar­ba­kır, Irak’ın ku­ze­yi, Er­bil ve Ker­kük san­cak­la­rı ile Irak-ı Arap Bağ­dat Eya­le­ti, Dü­le­yim ve Di­va­ni­ye san­cak­la­rı­nı kap­sa­yan böl­ge Meh­med Pa­şa ta­ra­fın­dan Os­man­lı Dev­le­ti sı­nır­la­rı­na ka­tıl­mış­tır. Böy­le­ce Sa­fa­vi­le­rin en kıy­met­li top­rak­la­rın­dan 121.000 km’lik kı­sım ve Mu­sul, Er­bil ve Ker­kük Os­man­lı top­rak­la­rı­na ka­tıl­mış ol­du. Bu dönem­de Irak’ın ku­ze­yin­de Türk­men­ler ço­ğun­luk, Arap ve Kürt­ler azın­lık ko­nu­mun­da idiler.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Ka­nu­ni Sul­tan Sü­ley­man’ın Ira­keyn Se­fe­ri (1534) dö­nü­şün­de Gök­te­pe’de iken Er­bil’e Das­nı Hü­se­yin Be­yi ta­yin et­miş­tir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63518" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63518" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-025.jpg" alt="" width="620" height="720"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Erbil Kalesinin Giriş Kapısı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>529’da Er­bil, Bağ­dat’a bağ­lan­mış­tır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> 1560 yı­lın­da Er­bil, Ker­kük ve Şeh­ri-zor’un birleşmesi için hü­küm gön­de­ril­miş,<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> 1568’de Şeh­ri­zor’a bağ­lan­mış­tır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> H 977 1569 yılında Şeh­ri­zor san­ca­ğı­na Er­bil Be­yi Be­ge Bey ta­yin ol­muş­tur.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> (Ay­ni Ali Efen­di Risalesi’nde Şehri­zor Eya­le­tin­de, Ker­kük San­ca­ğı’na bağ­lı ola­rak gös­te­ril­mek­te­dir.)<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>17. yüz­yıl­da Er­bil San­ca­ğı iki kı­sım­dan iba­ret­ti; te­pe üze­rin­de ka­le ve di­ğe­ri de düz­lük kısımda­ki idi. Şe­hir sur­lar­la çev­ri­li idi. Akar­su­lar ba­kı­mın­dan zen­gin olan şe­hir­de iki keh­riz ve bir ca­mi var­dı. Er­bil ka­le­si­nin çev­re­si bir hen­dek­le çev­ri­li idi. Neh­rin iki­ye böl­dü­ğü şeh­rin hal­kı zi­ra­at­la meş­gul­dü.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>18. yüz­yıl baş­la­rın­da Ker­kük, Er­bil, Köy­san­cak, Şa­ra­ba­zar, Re­van­duz ve Ha­rir san­cak­la­rı Mu­sul eya­le­tin­den ay­rı­la­rak Şeh­ri­zor adıy­la Mer­ke­zi Ker­kük olan ye­ni bir eya­let ku­rul­muş­tur. 1850’de Mu­sul, Bağ­dat Eya­le­ti’ne bağ­lı bir mu­ta­sar­rıf­lık, 1867’de ise Şeh­ri­zor yi­ne Bağ­dat’a bağ­lı bir san­cak dü­ze­yi­ne in­di­ril­miş­tir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Ay­nı yıl Mu­sul tek­rar vi­la­ye­te tah­vil olu­na­rak Kerkük (Şeh­ri­zor) de Mu­sul’a il­hak olun­muş­tur.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> 1897’de Er­bil, Mu­sul vi­la­ye­tin­de Kerkük San­ca­ğı­na ka­za ola­rak bağ­lan­mış­tır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63519" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63519" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-026.jpg" alt="" width="620" height="740"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Erbil’in Türk Tarihi Evleri</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>20. yüz­yı­lın baş­la­rın­da es­ki bü­yük vi­la­yet­le­rin ye­ri­ne teş­kil olu­nan san­cak­lar (li­va) esas alındı­ğın­da Er­bil de bu san­cak­lar ara­sın­da yer al­mış­tır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Da­ha ön­ce­den ka­za dü­ze­yi­ne indirilen Er­bil’in 1919’da eya­let ya­pıl­ma­sıy­la tek­rar Os­man­lı mo­de­li­ne dö­nül­müş­tür.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>Eko­no­mik yön­den Er­bil 1600’le­rin üçün­cü çey­re­ğin­de Mu­sul’la ay­nı dü­zey­de idi. Er­bil, Kerkük, Za­ho gi­bi ka­sa­ba­la­rın ge­çim kay­na­ğı olan hay­van­cı­lık ve ta­rım, bu­na bağ­lı ola­rak deri, et, yün ve ta­rım ürün­le­ri sa­de­ce ken­di şe­hir­le­ri için de­ğil böl­ge için de önem arz ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Bu­nun ya­nı sı­ra Mu­sul, Er­bil, Al­tun­köp­rü, Ker­kük ve Ha­ne­kin’de ba­zı Türkmenler ti­ca­ret ya­par­ken ba­zı­la­rı da kü­çük za­na­at, kü­çük es­naf­lık­la uğ­raş­mak­ta idi­ler. Bir kıs­mı ise mes­lek­le­ri­ni ic­ra et­mek ve­ya me­mu­ri­yet için Irak’ın de­ği­şik şe­hir­le­ri­ne göç etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>Er­bil’de Türk­men kül­tür ve sa­na­tı­nın kök­lü ve zen­gin bir geç­mi­şi var­dır. Türk­men folk­lo­ru ve sa­na­tı açı­sın­dan da önem­li bir yer­le­şim bi­ri­mi olan Er­bil bir çok şa­ir ve ede­bi­yat­çı yetiştirmiştir. Bun­lar ara­sın­da Cer­cis, Ma­il (Ab­di), Ga­ri­bi, Nes­rin Er­bil yıl­lar­ca Er­bil’de Türkmen­le­rin kim­li­ği ve var­lı­ğı­nın ko­run­ma­sı için mü­ca­de­le et­miş­ler­dir. Er­bil’de 1970 yılında Türk­men Türk­çe’siy­le eği­ti­me baş­lan­mış­tır.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> 1980’de Ker­kük ve Er­bil’de Araplaştır­ma kam­pan­ya­sı çer­çe­ve­sin­de bu­ra­lar­da ya­pı­lan Türk­çe eği­ti­me son ve­ri­le­rek, Türkçe eği­tim ya­pan okul­lar ka­pa­tıl­mış­tır. Hâl­bu­ki 1922’de Irak’la İn­gil­te­re ara­sın­dan ya­pı­lan an­laş­ma­nın 3. mad­de­si ge­re­ğin­ce Ana­ya­sa­da va­tan­daş­lar ara­sın­da fark gö­ze­til­me­me­si, okullar­da ana dil­de tah­sil gö­rül­me­si te­mi­nat al­tı­na alı­nı­yor­du. Bu pren­sip­le­ri göz önün­de tu­tan hü­kü­met, 1925 yı­lın­da ya­yın­la­dı­ğı ilk ana­ya­sa met­ni­ni Arap­ça, Türk­çe ve Kürt­çe ola­rak basmış, 1931 yı­lın­da ya­yım­lan­mış olan “74” nu­ma­ra­lı “yer­li dil­ler” ka­nu­nu ile tes­pit edilmiştir. Bu ka­nun ge­re­ği baş­ta Ker­kük ve Er­bil ol­mak üze­re ba­zı Türk­men böl­ge­le­rin­de muhakeme­nin Türk­çe ola­rak ya­pıl­ma­sı ka­bul edil­miş­tir. Türk­men­le­rin ço­ğun­lu­ğu teş­kil et­ti­ği okul­lar­da da eği­ti­min ta­ma­men Türk­çe ya­pıl­ma­sı ka­rar­laş­tı­rıl­mış­tı.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Son ola­rak, Di­za­yi, Erbil’de asıl mil­let un­su­ru­nu Türk­le­rin teş­kil et­ti­ği­ni ya­zar­ken ne­den bir g­rup Kür­tün ken­di ara­la­rın­da ve özel gö­rüş­me­le­rin­de Türk­men­ce ko­nuş­tuk­la­rı­nı izah ede­me­mek­te­dir. Kal­dı ki bu bağ­lam­da asil ai­le­le­rin ad­la­rı­na ör­nek ve­rir­ken Av­cı­lı ve Doğ­ra­ma­cı gi­bi ai­le­le­rin ad­la­rı­nı zikre­der­ken bun­la­rın da Kürt ol­du­ğu­nu söy­le­mek­te bir mah­zur gör­me­miş­tir.<a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span><strong>TÜRKİYE’DE HACETTEPE VE BİLKENT ÜNİVERSİTESİ’NİN KURUCUSU ERBİLLİ TÜRKMEN İHSAN DOĞRAMACI</strong></span></p>
<p><span>Yüksek Öğretim Kurulu’nun kurucu başkanı, Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi kurucusu rahmetli Prof. Dr. İhsan Doğramacı Erbillidir. 3 Nisan 1915’te Irak’ın Erbil kalesinde doğan İhsan Doğramacı, İlk tah­si­li­ni Er­bil’de Türk­çe Yap­tı. Lo­zan ant­laş­ma­sı­na göre Irak’ın Türk şe­hir ve ka­sa­ba­la­rın­da eği­ti­min Türk­çe ya­pıl­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Bu se­bep­le İh­san Doğ­ra­ma­cı tah­si­li­ni Türk­çe yap­mış ol­du. On­dan son­ra İn­gi­liz­le­rin bas­kı­sı üze­ri­ne Lozan ant­laş­ma­sı­nın bu şar­tı göz ar­dı edi­le­rek Türk­çe eği­tim ya­sak­lan­dı. Bu­nun üze­ri­ne İhsan’ı ai­le­si or­ta tah­sil için Bey­rut’a, yük­sek tah­sil için İs­tan­bul’a gön­der­di. İs­tan­bul Üniversi­te­si Tıp Fa­kül­te­si­ni 1938’de bi­rin­ci­lik­le bi­tir­di. Londra’da 1971’de Kraliyet Tıp Koleji üyeliği yapmış, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1947-1954 yılları arasında öğretim görevlisi, doçent ve profesör olarak hizmet vermiştir. 1963-1965 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nde bulunmuştur. Prof. Dr. Doğramacı, ODTÜ Mütevelli Heyet Başkanlığı (1965-1967), Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü (1967-1975), Tıp ve Sağlık Bilimleri Milli Konseyi Başkanlığı (1974-1981) yapmıştır. Doğramacı, Yüksek Öğretim Kurulu’nun ilk başkanlığını (1981-1992) da üstlenmiştir. Değişik üniversitelerden fahri doktora unvanı verilen Doğramacı, birçok uluslararası akademi ve pediatri cemiyeti üyesiydi.</span></p>
<p><span>Prof. Dr. Doğramacı’yı akademik camia için ayrıca önemli kılan, 1985’te Türkiye’nin ilk özel üniversitesi Bilkent Üniversitesini kurması ve diğer birçok üniversitenin kurulmasına da destek vermesi olmuştur. İhsan Doğramacı, uluslararası birçok kuruluşta ve örgütte onursal başkanlık, başkanlık, yönetim kurulu üyeliği, üyelik, danışmanlık görevlerini de yürütmüştü. Çok sayıda makalesi ve kitapları yayımlanan Doğramacı, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok ödül kazanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>So­ru:</strong> Si­zin Irak ye­ri­ne Tür­ki­ye’de yer­leş­me­ni­zin se­be­bi ne­dir?</span></p>
<p><span><strong>Ce­vap:</strong> Bü­tün Er­bil­li­ler gi­bi ben de Türk ai­le­si­ne men­su­bum. Ana­mın, ba­ba­mın, de­de­le­ri­min, ni­ne­le­ri­min ev­de ko­nuş­tuk­la­rı dil Türk­çe idi. İn­gi­liz­le­rin bas­kı­sı ile okul­lar­da Türk­çe eği­tim ya­sak­la­nın­ca tep­ki ola­rak ai­lem be­ni Bey­rut’a son­ra da İs­tan­bul’a oku­ma­ya gön­der­di. As­lın­da mil­let­le­rin tü­rü­nü bil­di­ren en baş­ta ge­len hu­sus hat­ta un­sur ev­de ko­nuş­tuk­la­rı dil­dir.</span></p>
<p><span><strong>So­ru:</strong> Türk­men­le­re bir me­sa­jı­nız var mı?</span></p>
<p><span><strong>Ce­vap:</strong> Irak’ta­ki Türk­men­le­r bu­lun­duk­la­rı böl­ge­nin bü­tün­lü­ğü­nü boz­ma­ma­lı, öte yan­dan dille­ri­ni mu­ha­fa­za edip ge­liş­tir­me­le­ri ve bu se­bep­le Türk­çe eği­tim ve­ren ilk okul­la­rın açıl­ma­sı için ye­rel oto­ri­te­ler­le (Er­bil’de) te­ma­sa geç­me­li ve bu­nun sağ­lan­ma­sı için ça­lı­şıl­ma­lı.”</span></p>
<p><span><strong>ERBİL’İN TARİHİ SİMGELERİ</strong></span></p>
<p><span>Türkmenler, Erbil kalesinde nüfusun hemen hemen tamamını oluşturuyordu. Kaledeki onlarca evde hayat 2007 yılına kadar sürdü. O yıl başlayan onarım adı altında kale yerleşime kapatıldı.</span></p>
<p><span>Kerkük Kalesinde oturanların hemen hemen tamamı Türkmendi. Türkmenlerin simgesi Kerkük Kalesi, en eski tarihi eserleri de surları içerisinde saklamaktadır. Saddam rejimi 1990 yılında Kerkük Kalesinin tarihi eserlerini onarmak adı altında Kaleyi yıkma ve sakinlerini boşaltma planını uygulamaya koyar. Kale, 1995 yılında Saddam Hüseyin’in talimatıyla zorla tamamen boşaltılır ve 1997′den itibaren 2003′e kadar yüzlerce geleneksel Türk tarihi evleri ve eserleri dozerlerle yerle bir edilir. Türkmenlere ait ne varsa, evleri, tarihi eserleri, hatta mezar taşları bile yok edilir. Amaç Kerkükün Türkmen özelliğini ve izlerini silmekti.</span></p>
<p><span>Kalenin karşısında ve Şehir meydanının bir diğer köşesinde ise Erbil’in geleneksel Kayseri çarşısı bulunuyor. Osmanlı döneminde yaptırılan ve Erbil’in en önemli ticari merkezleri arasında yer alıyor. Yaklaşık 200 yıllık geçmişe sahip ” Kapalı (Kayseri) Çarşısı” içerisinde her çeşit ürünün bulunduğu 600 iş yeriyle Erbil’e gelenlerin uğrak mekanları arasında yer alıyor. Erbillilerin ‘Bazar’ dediği çarşı, kentin ekonomik can damarlarından biri. </span></p>
<p><span>Şimdiki hali 1850’li yıllarda Suriyeli yapı ustaları tarafından klasik Osmanlı çarşısı şeklinde inşa edilen Kapalı çarşısı, o dönemde Çin’den, Afganistan ve Pakistan’dan gelen kervanların hem konaklama hem de mallarını sergileme mekanı olarak kullanıldı.  </span></p>
<p><span>Erbil Kapalı (Kayseri) Çarşısı’nı ziyaret eden yabancıların uğramadan geçemediği çarşının çaycısı Halil Salih, 64 yıldır çaycılık yaptığı pazarda, içindekilerin sürekli değiştiğini fakat çarşının asıl yapısında hiçbir değişikliğin olmadığını söylüyor. </span></p>
<p><span>Işıl ışıl kuyumcular, farklı baharat kokuları ve rengârenk züccaciyeciler<strong>, Tarihi Kapalı Çarşısı</strong>’nı süslüyor. Bu çeşitlilik çarşıyı Erbil’in en renkli mekânı kılıyor. Erbil’in merkezinde yer alan Kayseri Çarşısı şehirde görülmesi gereken ilk duraklardan biri.</span></p>
<p><span>Tarihi Kapalı Çarşısı’nın İstanbul’daki <strong>Kapalı Çarşı</strong> ve <strong>Mısır Çarşısı</strong>‘nı andıran bir havası var. Kentin en büyük çarşısı olarak bilinen Kayseri Çarşısı, yüzyıllardır altın, hediyelik eşya, baharat, şifalı otlar, köylerden gelen organik ürünler, kahve, pekmez, bal, şekerleme, kuruyemiş, bakliyat ve geleneksel kıyafet arayanların uğrak yeri. Çarşıda ayrıca küçük eşyalar üreten marangoz ile terzilere de rastlamak mümkün. Kayseri Çarşısı’nın sokakları, satılan ürünlere göre sınıflandırılıyor. Kuyumcular, aktarlar ve süs eşyaları satan dükkânların hepsi farklı sokaklarda. Tarihi çarşının esnafı, çeşitli bölgelerden ziyaretçiler ağırlıyor.</span></p>
<p><span>Erbil’in tarihini en iyi yansıtan bir başka yapı da Mu­zaf­feriye-Çöl Minaresi. 12. yüzyılda Türk hükümdarı Muzafferüddin Gökbörü tarafından inşaa ettirilen minarenin birçok kısmı ve hatta minarenin bulunduğu ana camii yıllar içerisinde yıkıldı. Ancak doğuya eğilmiş 36 metre yüksekliğindeki Mu­zaf­feriye-Çöl Minaresi, asırlara meydan okumayı başardı.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63520" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63520" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-027.jpg" alt="" width="620" height="430"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Mu­zaf­feriye-Çöl Minaresi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Sekiz köşeli bir kaide üzerinde yükselen Mu­zaf­feriye-Çöl Minaresi aslında çift şerefeli inşa edilmişti. Ancak bugün minareden geriye sadece bir şerefe kaldı. Minare geçtiğimiz yıllar içerisinde daha fazla yıkıma uğramaması için güçlendirildi.</span></p>
<p><span>Erbil Kalesi, Kayseri Çarşısı ve Mu­zaf­feriye-Çöl Minaresi birçok savaş görmüş olsalar da yıllara meydan okuyan binalar arasında yer alıyor. Zira şehrin Türk tarihi hâlâ bu yapılarda yaşıyor.</span></p>
<p><span><strong>ERBİL’DE TÜRKMEN GERÇEĞİ</strong></span></p>
<p><span>Araştırmacı-yazar Dilşat Terzi’nin “Erbil’de Türkmen Gerçeği” yazısında, güzelim Erbil şehrini bakın nasıl anlatıyor: “Dün Erbil kapalı çarşısına yolum düştü. Eşim ve çocuklarımla birlikte bir şeyler almaya gittik. Kala kapısının hemen karşısındaki Bakkallar çarşısına girdik.</span></p>
<p><span>İlk anda gözüme bir şeyler çarptı. Buradaki esnafın kimi eski mesleğini koruduğunu, kimilerinin mesleğini değiştirdiğini gördüm. Bu çarşıda genellikle Irak çapında meşhur olan Erbil peynir ve yoğurdu satılır.</span></p>
<p><span>Fakat bazı esnaf artık eski mesleğinden vazgeçerek süt ürünleri satmıyorlar, bunun yerine dükkanlarını beyaz eşya veya elektrik malzeme tezgahına dönüştürmüşler. Yani burada bir meslek değişimi söz konusudur. Bu böyle olunca çarşının çehresi de değişiyor. Artık burada o nefis Erbil peyniri ve yoğurdunun koksunu fazla almıyor insan.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63521" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63521" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-028.jpg" alt="" width="620" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-028.jpg 620w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-028-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-028-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türkmen Şehri Erbil’in Kapalı (Kayseri) Çarşısı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Erbil kapalı çarşısındaki esnafın hepsi olmasa da yüzde yetmişi Türkmen’dir. Ben bunu şimdi için söylüyorum. Bu oran yetmişli ve seksenli yıllarda yüzde doksanın üzerinde idi. Bu çarşıda yetişip büyüyen birisi olduğum için bunu rahatça söyleyebiliyorum.</span></p>
<p><span>Çarşıda rahmetli babamın terzilik dükkanı vardı. Yanlız babam değil amcamın da dayı ve teyze oğullarımın da dükkanları vardı.</span></p>
<p><span>Erbil’deki önemli mesleklerin hepsi Türkmenler’in elinde idi. Çünkü kentin yerleşik sakinleri Türkmen’dir. Bu bir oranda şimdi için de geçerlidir. Erbil’in en zengin tüccarı Türkmenlerden’dir.</span></p>
<p><span>Erbil’de aynı zamanda bürokraside de güçlü bir Türkmen varlığı söz konusudur.</span></p>
<p><span>Erbil Türkmenleri çok iyi eğitim görmüş bir toplumdur. Bunun için eskiden olduğu gibi kentin en tanınmış doktorların, mühendislerin, avukatların, yargıçların ve diğer meslek erbabların çoğu Türkmen’dir.</span></p>
<p><span>Dün Bakkallar çarşısında kızım Sevgil, naylon takı ve süs eşyası satan bir dükkanda sergilenen eşyalar dikkatini çekince hemen “Baba bana biraz takı” al dedi. Ama ben takıdan anlamam bunun için annesi devreye girerek pazarlık yapmaya başladı. Dükkan sahibi Türkmen olduğumuzu hissetti ve mahalli şiveyle bizimle konuştu.</span></p>
<p><span>Erbil Türkmenleri diğerlerinden kolay fark ediliyorlar. Uzaktan da olsa birisini görsem Türkmen olup olmadığını hemen farkedebilirim.</span></p>
<p><span>Bir de Erbil’de Türkmenler içinde şöyle bir kanı var. “Hepimiz birbirimize akrabayız” deriz. Yani Erbilli Türkmenler’in aile şeceresi araştırılırsa gerek baba gerek ana tarafından olsun hepsi birbirlerine akraba çıkar. Bu birinci belden veya ikinci veya üçüncü belden olabilir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63522" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63522" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/02/Ali-Kerkuklu-029.jpg" alt="" width="250" height="314"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Av. Sanan Ağa Kasap’ın Erbil ve Erbilli Kitabının Kapağı</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Erbilli Türkmenler’in hepsinin birbirlerini tanımaları, bir zamanlar kentin tek sakinleri olmalarından kaynaklanıyor. Bu durum Erbil’in Hıristiyanların yaşadığı Ankava mahallesi için de geçerlidir. Mahalledeki Hıristiyan vatandaşların hepsi birbirlerini tanırlar. Çünkü burada kendilerinden başka milletler yaşamıyor.</span></p>
<p><span>Bir kaç yıl önce Erbil’in tanınmış simalarından sayın avukat Sanan Ahmet Ağa “Erbil ve Erbilli” adlı eserinde Erbil’in Türkmen gerçeğini gündeme getirdiğinde kıyamet koparıldı. Erbil’de Kürt medyası adama ağızlarına geleni söylediler, onu kötülediler, ama o sırf gerçekleri yazdı, hem de belgelere dayanarak.” Sanan Ahmet Ağa “Erbil ve Erbilli” adlı eserinde belgelere dayanarak Erbil’in kökeninin Türkmen olduğunu belgeler. Türkmen karşıtları, Kürtler ve Barzani’nin güdümündeki medya, Sanan Ağa’ya karşı büyük bir saldırıya geçerler. Bu sırada Sanan Ağa’nın evi de bombalanır. “Her zalim gerçeklerden korkar ve onların üstünü örtmeye çalışır.”</span></p>
<p><span>Dost ve düşman bilmelidir ki, Türkmen şehri Erbil Irak Türklerinin Kalesidir ve ata yurdudur. Türkmenler yerinden, yurdundan, toprağından ve haklarından asla vazgeçmeyecek, kimseye de boyun eğmeyecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>(Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı)</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><span><strong>Kaynaklar :</strong></span><span> </span></span></p>
</div>
<div><span>1- Suphi Saatçi, Kerkük dergisi, sayı:10 1992. </span><br>
<span> 2- Şemsettin Küzeci, Kerkük Dergisi, yıl: 1, sayı 2, Temmuz 2005.</span><br>
<span> 3- Stratejik Analiz, Sayı 35, Mart 2003</span><br>
<span> 4-<em> Öz­kan, Tun­cay, CIA Kürt­le­ri, Kürt Dev­le­ti’nin Giz­li Ta­ri­hi, Al­fa Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2004.</em></span><br>
<span> 5- Sadun Köprülü, 31 AĞUSTOS 1996 MESUT BARZANİ, ERBİL KATLİAMI.</span><br>
<span> 5-<em> Ali</em> <em>Kerküklü, Oyun İçinde Oyun Kerkük, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2006.</em></span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yazımızın bu bölümünde Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Bayatlı’nın “Kardaşlık” Dergisinin 27. sayısında aynı başlık ile yayınlanan makalesine yer verilmiştir. Bu bölüm, tamamen sayın Bayatlı’nın çalışmasıdır. Tarafımdan bir ilave yapılmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sami Es-Saka, “Erbil” mad. DİA, C.2, İstanbul 1995, s.273</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Nilüfer Bayatlı. XVI. Yüzyıl Musul Eyaleti, Ankara 1999, s.106 – 107</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ahmet Kuşcuoğlu, “Min Mealimin Erbil Et Tarihiye” Kardeşlik Dergisi, s.5 – 6</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bayatlı , a.g.e , s.107</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bahaeddin Ögel, Doğu Anadolu, Ankara 1922, s.22</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Longrigg, Four Centries of Modern Iraq (terc. Cafer Hayat), Bağdat 1941, s.12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ziyat Köprülü, Irak’ta Türk Varlığı, Ankara 1996, s.10 – 11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ziyat Köprülü, a.g.e., s.11 – 12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Feric, Kürtler Tarihi ve İctimai Tadkikat, İstanbul 1934, s.72</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İhsan Şerik Kaymaz, Musul Sorunu, İstanbul 2003, s.31 – 32</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Aynı Eser, s.458</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Seyyid Mehmed El Hassan, Münşi’ü- Bağdadi 1948, s.77</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e., s.129</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> R.L.lawless, Irak’ın Türk Halkları, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul 1995, s.163</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Aynı Eser, s.164</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ziyat Köprülü, a.g.e., s.31</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Hoca Saadettin efendi, Tac’üt-Tevarih, (haz. İsmet Parmaksızoğlu), C.IV, Ankara 1992, s.270</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi,C.5, İstanbul 1983, s.63</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bayatlı, a.g.e., s.29</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İsmet Parmaksızoğlu, Kuzey Irak’ta Osmanlı hakimiyeti, Ankara 1973, s.23</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> MD. No.3, Sıra 741, s.264</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Kamil Kepeci, No:17670, s.470</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> MD. No.3, Sıra 743, s.264</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ayni Ali Efendi Risalesi, Ayn-i Ali Risalesi Kavanin-i Ali Osman Der Hülasa-i , Mezamin Defter-i, Divan, İstanbul1018, s.34</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Bayatlı, a.g.e., s.106 – 107</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kaymaz, a.g.e., s.24</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mususl – Kerkük ile İlgili Arşiv Belgeleri, Ankara 1995, s.30</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Longrigg, a.g.e., s.339</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bayatlı, a.g.e., s.38</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kaymaz, a.g.e., s.86</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Dina RizakKhoury, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Taşra Toplumu, (çev. Ülkü Tansel) İstanbul 1999, s.27</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> R.L.Lawless, a.g.e., s.166</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Suphi Saatçi, “Türkmen Kitaplığının Yeni Konukları” Kardaşlık Dergisi, Sayı-24, İstanbul 2004, s.24-25</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ziyat Köprülü, a.g.e., s.48</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erbilin-turk-kimligi-ve-tarihi-gercekler.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Erşad Hürmüzlü, Türkmenler ve Irak, İstanbul 2003, s.99</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak Türkmenleri Petrol Kurbanıdır!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/irak-turkmenleri-petrol-kurbanidir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/irak-turkmenleri-petrol-kurbanidir</guid>
<description><![CDATA[ Irak Türkmenleri Petrol Kurbanıdır!
18 Ekim 2016 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Musul’a yönelik yaptığı açıklamada: “Misak-ı Milli’yi anlarsak Musul’u da anlarız. Musul için hem sahada hem masada olacağız derken, bunu boşuna söylemiyoruz. Bunu dostlar alışverişte görsün diye söylemiyoruz” ifadelerini kullandı. Türkmenler bin yıldan fazla süredir yaşadıkları topraklarda ayakta kalmak, varlıklarını sürdürmek için direniyorlar. Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c699061e46.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Irak, Türkmenleri, Petrol, Kurbanıdır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Irak-ve-Petrol.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/irak-turkmenleri-petrol-kurbanidir.html">Irak Türkmenleri Petrol Kurbanıdır!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>18 Ekim 2016 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Musul’a yönelik yaptığı açıklamada: “Misak-ı Milli’yi anlarsak Musul’u da anlarız. Musul için hem sahada hem masada olacağız derken, bunu boşuna söylemiyoruz. Bunu dostlar alışverişte görsün diye söylemiyoruz” ifadelerini kullandı.</span></p>
<p><span>Türkmenler bin yıldan fazla süredir yaşadıkları topraklarda ayakta kalmak, varlıklarını sürdürmek için direniyorlar. Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılmışlar ve İngiliz mandası olarak ihdas edilen Irak Devleti’nin vatandaşları olmuşlardır.</span></p>
<p><span>Türkmenler’in nüfusları 3 milyonu aşmaktadır. Irak’ın kuzeybatısından güneydoğusuna, Bağdat yakınlarına kadar uzanan geniş bir coğrafi sahada yaşayan Türkmenlerin en önemli yerleşim merkezleri, Musul’un batısındaki Telafer ilçesi ve çevresindeki Türkmen köyleri, Erbil, Altunköprü, Türkmenlerin en büyük kültür merkezi ve kalbi olan Kerkük, Tazehurmatu, Tavuk, Tuzhurmatu, Bayat köyleri, Kifri, Hanekin, Karatepe ve Mendeli’dir.</span></p>
<p><span> Irak’ın üçüncü unsuru olan Türkmen toplumu, özellikle dikta yönetiminin acımasız uygulamaları karşısında yıllarca dayanmaya çalışmışlardır. Her türlü mahrumiyet içinde varlıklarını günümüze kadar sürdüren Türkmenler, çeşitli yönetimler tarafından zaman zaman soykırımlara maruz kalmışlardır. 1924, 1939, 1946, 1959, 1980 ve 1991 yıllarında Türkmenler unutulması mümkün olmayan acılı günler yaşamışlardır. Bunların arasında 14 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük’te meydana gelen soykırım, Türkmenlerin yaşadığı en büyük facialardan biridir. Bu katliam 3 gün 3 gece sürer ve tarihe Kerkük Katliamı olarak geçer.</span></p>
<p><span>Önce Araplaştırılma, şimdilerde de Kürtleştirme politikaları ile Türkmen varlığı ortadan kaldırılmaya ve Türkmen şehri Erbil’de yapıldığı gibi Kerkük’ün kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Türkmenler, bir boyutu ile katliamlara, bir boyutu ile de etnik temizlik hareketlerine varacak düzeyde insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya kalmışlardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63526" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Ali-Kerkuklu-030.jpg" alt="" width="800" height="477" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Ali-Kerkuklu-030.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Ali-Kerkuklu-030-768x458.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2003 yılında Irak’ın işgali</strong></span></p>
<p><span>ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesi ile 10 Nisan 2003 tarihinde Irak askerlerinin Kerkük’ü boşaltıp güneye doğru çekilmeleri üzerine Kürt Peşmergeleri Kerkük’e saldırdılar. Türkmen şehrine girmekle kalmadılar, şehirdeki resmi daire binalarını, hastane, işyeri, evleri, özel araçları yağma ve talan ettiler. İlk yağmalanan yerlerin Tapu ve Nüfus Daireleri’nin olması, Kürtler’in maksadının Kerkük’teki Türkmen nüfus kayıtlarını yok etmekti. Irak Türkleri’ni azınlık durumuna düşürmek ve Türkmen şehri Kerkük’ün demografik yapısını değiştirmenin yolunu açmak olduğu açıkça anlaşılıyordu.</span></p>
<p><span>ABD’nin 2003 tarihinde Irak’ı işgal etmesinin hemen sonrasında ise, sistemli, planlı ve programlı bir şekilde şehri Kürtleştirmek amacıyla 700 bin Kürt sahte belgelerle Kerkük’e ithal edilip yerleştirildi. Kerkük’te 2003’ten beri değişen sadece nüfus dağılımı olmadı. Aynı zamanda kentin yönetimi de siyasi olarak da Kürtler’in kontrolüne geçti. Kürtler için Kerkük’ü önemli kılan zengin petrol kaynaklarıdır. Kürtler, Kerkük bizim diyor, Kerkük’te Kürtlere ait tarihi bir eser bile yok. Kürtlerin Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasları nerede? Yok.</span></p>
<p><span>İyi de insan kendine ait olan bir şehri hem talan edip, yağmalar mı hiç? İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna göre: Kerkük’te Türkmenler en temel haklarından yoksun bırakılıyor. Türkmenler’in kentin siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınmasına katılmalarına Kürt güvenlik güçleri (Peşmergeler) tarafından imkan tanınmıyor. Kürt güvenlik güçlerinin (Peşmergelerin) amacı, Türkmenler’in kentin kaderinde ciddi bir rol oynamalarına mani olmak ve onları yıldırmak, sindirmek, göçe zorlamak ve toplum arasında güveni sarsmak ve kaos yaratmaktır.</span></p>
<p><span><strong>IŞİD Musul’u, Peşmerge Kerkük’ü İşgal etti</strong></span></p>
<p><span>Musul 10 Haziran 2014’te tamamen Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) kontrolüne geçti. Musul olayını fırsat bilen peşmergeler Türkmen şehri Kerkük’ü işgal etti. IŞİD’in hamlesi Kürtlere yaradı ve peşmergenin Kerkük’ü işgal etmesi ile birlikte Kürtler ilk kez Kerkük hayalini gerçeğe çevirme yolunda bir fırsat yakaladılar. Kerkük, Kürtler’in önüne altın tepsiyle sunulmuş oldu.</span></p>
<p><span>IŞİD işgalini fırsat bilen peşmerge, IŞİD ile eşgüdümlü bir şekilde Türkmen kentlerine giriyor. Türkmeneli, IŞİD ile peşmerge arasında paylaşılıyor. Ayrıca ABD öncülüğündeki koalisyonun hava desteği ve askeri uzmanlarının katkılarıyla IŞİD aracılığıyla Türkmen ve Araplardan temizlenen bu geniş coğrafya Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin kolluk güçleri ve peşmergelere teslim ediliyordu. Bu duruma tepki gösteren Türkmenleri, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Barzani ile işbirliği yapın” diye azarlıyordu.</span></p>
<p><span><strong>Türkmen Coğrafyası Irak Haritasından Silindi</strong></span></p>
<p><span>IŞİD ve peşmerge teröründen dolayı o günlerde yüz binlerce Türkmen 50 dereceyi bulan cehennem sıcağında derme çatma çadırlarda, depolarda, mezarlarda, inşaatlarda, yol kenarlarında, çöl ortasında açlık, susuzluk, zehirli akrepler ve salgın hastalıklarla boğuşarak barınaksız, korumasız, sahipsiz ve kimsesiz kaldı. Türkmen coğrafyası Irak haritasından silindi.</span></p>
<p><span>Bu saldırılar nedeniyle yerinden ve yurdundan göç etmek zorunda kalan Türkmenlerin sayısı 600 bini aştı.  Irak’ta saldırılar sürerken ne Türkiye’den ne de dünyadan Türkmenlere yönelik bir adım atıldı. Türkmenler yüz üstü bırakıldı ve Kürtlerle petrol ticareti uğruna satıldı. Irak Türkleri bu yaşadıklarını asla unutmayacaklardır!</span></p>
<p><span><strong>Irak Kürtleri </strong><strong>Topraklarını</strong><strong> % 40 Oranında Genişlettiler</strong></span></p>
<p><span>2003’teki ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından Irak Kürtleri, IŞİD sayesinde Irak’taki yıllardır hayalini kurduklarıkendilerine ait olmayan toprak ve sınırları beklemedikleri bir anda ele geçirdiler ve topraklarını % 40 oranında genişlettiler. Topraklarını 30 bin kilometrekare daha büyüterek 78 bin kilometrekareye çıkardılar. Petrol zengini Kerkük ile Kerkük’e bağlı bölgeler, Musul’un Mahmur, Sincar, Başika, Telafer’e bağlı bölgeler, Tilkef, Zummar, Rabia nahiyelerini, güneyde Selahaddin iline bağlı Tuzhurmatu ilçesi, Diyala’ya bağlı Hanekin, Celavle ve Sadiye’yi de kontrolü altına aldılar. Mesut Barzani, bu bölgelerden kesinlikle çıkmayacaklarını ve bu toprakları Kürtlerin idaresi dışındaki sözde Kürdistan toprağı olarak kabul ettiklerini açıklıyordu. AKP’nin bu yanlış dış politikası, Türkmenlerin önüne koyduğu acı faturalardan sadece birisidir. Hani <em>Musul</em><em> </em>ve<em> </em><em>Kerkük</em> Türkiye’nin milli meselesi ve <em>kırmızı çizgisiydi</em>!</span></p>
<p><span><strong>IŞİD’in arkasında bakın kimler var? </strong></span></p>
<p><span>Rusya’ya sığınan ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve ABD ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) eski çalışanı Edward Snowden: “IŞİD, bölgede İsrail’in güvenliğini tesis ediyor. ABD, İngiltere ve İsrail istihbaratları, dünyadaki bütün terörü ‘eşek arısı yuvası’ adlı bir strateji ile bir araya getirmeye çalışıyor. Üç ülke böylelikle dünyanın her hangi bir noktasında ajanları tarafından yönetilen yerel bir terör örgütü sayesinde hem enerji kaynaklarına ulaşmayı hem de bölgelerdeki siyasi boşluğu doldurmayı hedefliyor.” diye vurguluyor.</span></p>
<p><span>İsrail’i korumak için, Ortadoğu’da İsrail’e karşı olan grupların kendi içlerinde savaştırılması, İslami değerlere zarar veren ve bölgeyi kaosa sürükleyen IŞİD’in ise İsrail hakkında hiçbir açıklamada bulunmaması ve sürekli savunmasız insanları hedef alması dikkat çekiyor. Terörizm birkaç kızgın adamın işi değil, tersine, “büyük” devletlerin organize suçudur. IŞİD bir cihat örgütü değil, emperyalizmin beşinci koludur.</span></p>
<p><span><em>Emperyalist ülkeler bölgeyi dizayn etmek</em> ve <em>bölgenin enerji kaynaklarına sahip olmak için Kürt grupları ve IŞİD’i sopa olarak kullanıyor.</em></span></p>
<p><span><strong>Türkmen şehri Kerkük’ün önemi</strong></span></p>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük’ün Kürtler için önemi duygusal sebeplere dayanıyor. Kerkük, Irak’taki en önemli petrol yataklarının merkezinde. Müthiş petrol rezervi ile de bölgedeki tüm ülkelerin iştahını kabartan bir cazibeye sahip. Dünya petrol rezervinin %4’ü Kerkük ve civarından elde edilirken, bu oran Irak’ın ürettiği petrolün de %50’sini oluşturuyor. Anlaşılması güç olmayan husus ise; Kerkük petrollerinin, bağımsızlık için Kürtlere gerekli olan ekonomik kaynağı sağlayacak olmasıdır.</span></p>
<p><span>Türkiye’nin Barzani yönetimine verdiği tavizler ve yaptığı gizli Petrol anlaşmaları, Türkmenlerin bölgede güçsüzleştirilmesi politikasının doğrudan nedenini oluşturdu. Petrol nelere kadirdir, 3 milyon Irak Türk’ü bir anda yok sayıldı ve kaderlerine terk edildi. Bugün Türkmenler petrol kurbanıdır ve faturasını da canları ile ödüyorlar.</span></p>
<p><span><strong>Misak-ı Milli</strong> <em><strong>Başka Bir Bahara</strong></em></span></p>
<p><span>Musul operasyonuna 36 ülke katılıyor, bu ülkeler bugün sahada yarında masada olacaklar. Türkiye nerede? Ne sahada nede masada! AKP hükümeti, Misak-ı Milli trenini 2003’de kaçırdı, çünkü bu trene binecek cesareti yoktu. 2003’te Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine girmesi için hem <em>ortam</em> hem de <em>şartlar</em> son derece <em>uygundu</em><em>.</em> Misak-ı Milli <em>başka bir bahara kaldı</em><em>.</em></span></p>
<p><span>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Musul’a yönelik yaptığı açıklamada, <em>Türkiye</em>‘nin <em>hem sahada hem de masada</em> olacağını söylemişti! Herkesin vicdanına sesleniyorum bugün Türkiye Musul’da hem <em>saha</em> hem de <em>masada mı? Yorumu vicdan</em> sahibi, <em>ahlak</em> sahibi ve Allah korkusu <em>olanlara bırakıyorum.</em></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>(Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı)</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Diyarı Kerkük Elden Gidiyor!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-diyari-kerkuk-elden-gidiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-diyari-kerkuk-elden-gidiyor</guid>
<description><![CDATA[ Türk Diyarı Kerkük Elden Gidiyor!
Perdeleri örtük, Lambaları sönük, Sırtında yıllar yük, Hatıraları kırık dökük, Bir yer olacak orada, Adı, Kerkük…” Arif Nihat Asya PKK’nin hamisi ve destekçisi Türkmen kenti Kerkük’ün  Kürt Valisi Necmeddin Kerim’in girişimiyle, resmi günlerde vilayetin tüm resmi dairelerine Kürt bayrağının asılması kararı kabul edildi. Kerkük İl Genel Meclisi’ndeki Türkmenler ve Arapların itirazlarına, Bağdat yönetiminin de tepkilerine rağmen […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c698ea4e87.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Diyarı, Kerkük, Elden, Gidiyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/01/Ali-Kerkuklu-10.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-diyari-kerkuk-elden-gidiyor.html">Türk Diyarı Kerkük Elden Gidiyor!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><em><span>Perdeleri örtük,</span></em><br>
<em><span> Lambaları sönük,</span></em><br>
<em><span> Sırtında yıllar yük,</span></em><br>
<em><span> Hatıraları kırık dökük,</span></em><br>
<em><span> Bir yer olacak orada,</span></em><br>
<em><span> Adı, Kerkük…”</span></em><br>
<span> <strong>Arif Nihat Asya</strong></span></p>
<p><span>PKK’nin hamisi ve destekçisi Türkmen kenti Kerkük’ün  Kürt Valisi Necmeddin Kerim’in girişimiyle, resmi günlerde vilayetin tüm resmi dairelerine Kürt bayrağının asılması kararı kabul edildi. Kerkük İl Genel Meclisi’ndeki Türkmenler ve Arapların itirazlarına, Bağdat yönetiminin de tepkilerine rağmen alındı. Bu karar, bölgede gerilimi iyice artırdı.</span></p>
<p><span>Bayrak provokasyonuna imza atan Kerkük Valisi Necmeddin Kerim, PKK ile sık sık bir araya geliyor. Kerim bir süre önce PKK’lı teröristlerin Kerkük’e girmesine ve  kontrol noktaları oluşturmasına da izin vermişti. Irkçı vali Necmeddin Kerim’in yönettiği Kerkük’teki bayrak provokasyonu bölgede gerilimi artırmaya yönelik son adım oldu.</span></p>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kenttir. Ancak  peşmerge, 2014 yılında IŞİD’le mücadele bahanesi ile, Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu. Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca Türkmen kenti ve petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Daha sonra hızla bölgeye/Kerkük´e göç etmeye başladılar (Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi). Aslında, bu göçler bir anlamda Kürt partileri ve dış güçler tarafından teşvik edildi ve desteklendi. Kürt grupları, Türkmenlere ve devlete ait arazilere ev yaptılar ve yerleştiler. Kerkük’ün demografik yapısı bu gruplar tarafından hızlı bir şekilde değiştirilmeye çalışıldı. Hedefleri Kerkük’ü de Kürt bölgesine dahil etmekti.</span></p>
<p><span><strong>Kerkük neden önemli?</strong></span></p>
<p><span>Uluslararası enerji ajansına göre, Irak petrolünün mevcut üretiminin yüzde 40’ı Kerkük’te gerçekleşiyor. Ülkenin kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 6’sı, potansiyel petrol rezervinin ise yüzde 9’u  Kerkük’te. Kerkük açısından Türkiye için hayati öneme sahip önemli nokta ise, Kerkük’teki yoğun Kerkük – Ceyhan petrol boru hattıdır. Türkmenler, zengin petrol yatakları üzerinde yaşıyor. Ama Petrol Türkmenlerin baş belası olmuş, insanlarına felaket, kan, ölüm ve gözyaşı getirmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Belgelerle Kerkük’ün Kimliği</strong></span></p>
<p><span>Kürtler, Kerkük konusunda siyasi çalışmalarının yanı sıra, siyasetçiler ve yazar çizerleri ile de, bölgenin yani Türkmeneli topraklarının Kürt bölgesi olduğu, nüfusunun da Kürt olduğu iddiasını yazarlar ve dünyayı yanıltmaya ve kandırmaya çalışırlar. Onlarca yazarın eserlerinde ve resmi devlet kayıtlarındaki mevcut bilgilerle Kerkük’ün Türk, nüfusunun çoğunluğunun Türk, konuşulan dilin de Türkçe olduğu belgelenmektedir. Birçok Arap, Türk ve yabancı araştırmacı ve yazarın bu konuyu yani Kerkük´ün bir Türkmen şehri olduğu teyit eden birçok eseri mevcuttur.</span></p>
<p><span>Gertrude Bell, 1. Dünya Savaşı sonrasının Irak’ını kurmuş, sınırlarını cetvelle kendisi çizmiş ve yarattığı Irak’ın kralını bile bizzat kendisi tayin etmiş bir İngiliz ajanıdır. 14 Ağustos 1921 tarihinde babasına yazdığı mektubunda “Referandum yapıldı ve Kral Faysal oy birliği ile seçildi, ama Kerkük, Kralın lehine oy kullanmadı. Kerkük’ün içi ve ilçeleri Türkmenlerden oluştuğu, bazı köylerin ise Kürtlerden sakin olduğunu yazmaktadır.[1] Irak’ın kurucusu Gertrude Bell’in mektuplarında Kerkük’ün Türkmen şehri olduğu açık bir şekilde yazılmaktadır.</span></p>
<p><span>Kerkük’te İki buçuk sene il danışmanlığını, idari müfettişliğini ve Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye de de yıllarca görev yapan C. J. Edmonds Kürtler, Türkler ve Araplar adlı eserinde: “Kerkük’te Belediye gibi şehri ilgilendiren konularla uğraşan Miller (Ingiliz subayı), daha önce de söylediğim gibi Türkçeyi düzgün ve akıcı bir biçimde konuşmaktaydı ve özellikle Belediye Başkanı Abdulmecid Yakubi ile dostane bir ilişki kurmuş, sık sık kentten ayrılmam gereken dönemlerde iyi bir iş çıkararak mükemmel bir zemin çalışması gerçekleştirmişti. Livanın resmi dilinin Türkçe olarak kalması ve memurların da yerel ahaliden olmasını güvence altına alacak bir bildirimde, bulunmasıydı. Bu formül, Kerkük için kaydedilen büyük bir aşamaydı.[2]</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Kerkük’ün Türk olduğunu ispatlayan bu belge açıkça gösteriyor ki Kerkük’ün resmi dilinin Türkçe kalmasının nedeni, şehrin ahalisinin Türk, dilinin Türk olmasıdır. Kürtlerin dostu, işgalci İngiltere tarafından bile kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>İngiliz işgali sırasında, Kürtlerin Lawrence´i diye tanınan İngiliz istihbarat subayı Binbaşı Edward William Charles Noel, Şeyh Mahmut Berzenci‘yi Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye temsilcisi olarak atama yetkisini almıştı. Noel bu yetkiyi hemen kullanmış, ancak “Kerkük bölgesi Türkmen olup, Türkçe konuştukları için, Şeyh Mahmut’un nüfuz alanında olmayı reddetmişler, bunun üzerine işgal kuvvetleri de bu bölgeyi, Kerkük Bölgesi ismiyle özel bir bölge olarak ilan etmişti.</span></p>
<p><span>Kerkük’te siyasi subay olarak görev yapan binbaşı Stephen Hemsly Longrigg “Irak’ın Yeni Tarihinde Dört Asır” adlı eserinde, Türkmenlerin yerleşim bölgelerini anlatarak şöyle demektedir: “Türkmenlerin, Telafer’de ve uzun bir çizgi olarak Musul yolunda Deli Abbas’tan Büyük zab’a kadar uzanmaktadır. Güzel Kerkük şehri ise son iki asırda pek değişmemiştir. Ve büyük güzergah üzerindeki Türkmen köylerinin konumu, hatta yağmura dayalı tarımla uğraşan çeşitli köylerin konumu da hiç değişmemiştir. Türk kanının hakim olduğu bölgelerde, Türkçe’nin ve Türk bariz bir şekilde görüldüğü yerlerde, her zaman Türk ağırlığı görülmüştür.”[3]</span></p>
<p><span>Longrigg bu kapsamda Kerkük’ü anlatırken, konuşulan dilin Türkçe olduğunu söylemektedir. Bir İngiliz subayı olarak Kerkük’te görev yapmış olan Stephen Hemsly Longrigg, Kerkük’ün bir Türk şehri olduğunu söylemektedir, bu Kerkük’ün bir Türkmen şehri olduğu tescili değil midir? </span></p>
<p><span>İngiliz işgali sırasında Erbil´in siyasi valisi olan W. R. Hay, bölge hakkında yazdığı bir kitapta şöyle demektedir:, “Kerkük şehrinin bölgedeki Türklerin ana merkezi olduğunu ve savaştan önce 30.000 nüfusu bulunduğunu, ayrıca civarda bir çok köy halkının da Türkçe konuştuğunu” yazmaktadır. [4]</span></p>
<p><span>Alman araştırmacı Reinhard Fischer’in Berlin üniversitesinde yüksek lisans diplomasını almak için sunduğu tezin konusu “Irak Türkmenleri”. Irak’taki Türkmenlerin en önemli merkezi Kerkük’tür. Kerkük’ün rolü yalnız önemli bir kültür merkezi olmaktan ziyade, Türkmenlerin en yoğun olduğu şehirdir“.[5)</span></p>
<p><span>Fransız araştırmacı ve yazar Chris KUTSCHERA’nın “Kürt Ulusal Hareketi” adlı kitabında: </span><br>
<span> “Kerkük’ün çok özel bir statüsü vardı. Teorik olarak Irak’a bağlıydı. Bağdat’la ilişkilerinde resmi dil olarak TÜRKÇE kullanılıyordu. Kerkük, danışmanları İngiliz olan bir Türk mutasarrıfı (vali) tarafından yönetiliyordu. İngiliz yetkililer (Faysal’ın 23 ekim 1922 tarihli genelgesi çerçevesinde) Kerkük eşrafını kendi bölgelerinde bir kurucu meclis seçimi yapılacağından haberdar etmişlerdi”.[6]</span></p>
<p><span>1890´lı yıllarda Duyun-i Umumiye müfettişi olarak bölgeye gelen Fransız Vital Cuinet, “Le Turquie î D´Asia” isimli eserinde, Kerkük şehrinin nüfusunu 30 bin olarak verirken, bu nüfusun 28 bininin Türkmen olduğunu belirtmektedir.[7]</span></p>
<p><span>Rus araştırmacı Vladimir F.Minorsky “Türkmenler; Telafer, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tazehurmatu, Tavuk, Tuzhurmatu, Kifri ve Karatepe gibi şehir ve kasabalarda ve Musul bölgesinin güneyinden geçen tarihi “İpek Yolu” denilen yol üzerindeki bölgede çoğunluğu teşkil etmektedirler.”[8]</span></p>
<p><span>Kerkük katliamı 1959’da Kerkük’te Kürt komünistleri, Kürt askerleri ve KDP peşmergeleri silahsız ve suçsuz Türkmenleri 3 gün 3 gece hünharca katlettiler. Ve bu tarihe “Kerkük Katliamı” olarak geçecektir. Bu olay Amerikan basınında da yankı bulmuştur. Amerikanın tanınmış gazetelerinden The Newyork Times Gazetesi bu konuda haber vermiştir. “Bağdat´ın 150 mil kuzeyinde olan Kerkük´ün çoğunluğu müreffeh Türkmenlerden oluşmaktadır. eyleme, çeşitli silahlarla donatılmış sivil Kürtlerle, ordu ile işbirliği içerisinde olan komünist ağırlıklı Halkın Direniş Grubu (çoğu Kürtlerden oluşuyordu) katılmışlardır.[9]</span></p>
<p><span>Kürt asıllı Prof. Dr. Nuri Talabani, Kerkük Bölgesinin Araplaştırılması adlı kitabında, Kerkük’ün 2. tümen komutanı Nazım Tabakçalı’nın Kerkükteki gelişmeleri Bağdat’ta ki Savunma Bakanlığı’nın askeri istihbaratına gönderdiği raporda:</span></p>
<p><span>Belge: Kerkük eyaletinin Arap, Hıristiyan (Asuri, Keldani, Ermeni) azınlıklarıyla bir Türkmen çoğunluğuna sahip olduğuydu. Kerkük eyaletinde Kürt Eğitim Müdürlüğü kurulması veya girişimi buradaki diğer milliyetler arasında projeye karşı huzursuzluk duyguları uyanmasına yol açacaktır. Ayrıca öğretmenler birliği (Arap milliyetçiler, Baasçılar ve Türkmenlerden oluşan “Ulusal Liste” içinde Öğretmenler Birliği seçimlerini kazanan hepsi Türkmen olan grup) bunu bana kamu yararı için bildirdiklerini, ilkeleri Kürt olmayan çoğunluğun yaşadığı bir eyalete asla uyarlanamayacak bir müdürlüğün varlığıyla tehdit altına girebilecek ülke geleceği, eğitimin birliği için yaptıklarını da söylediler.[10]</span></p>
<p><strong><span>İmzalı </span></strong><br>
<span> Tümgeneral Nazım el-Tabakçalı </span><br>
<span> ikinci Tümen Komutanı </span><br>
<span> Askeri istihbarat Müdürlüğü</span></p>
<p><span>Aslı Arap olan ancak Amerika´da yaşayan Said K. Aburish, Saddam hakkında İngilizce kaleme aldığı eserinde bir gerçeği aydınlatmak istiyor.</span></p>
<p><span>“Saddam, Kerkük´ü Araplaştırmaya çalışıyordu. Saddam Kerkük´ün bir Arap, Kürtler de bir Kürt şehri olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bu şehir ne Arap ne de bir Kürt şehridir. O şüphe götürmez bir Türkmen şehridir. Kürtler 1960 yıllarından itibaren planlı bir şekilde Kerkük´e gelmeye ve yerleşmeye başlamışlardır”.[11]</span></p>
<p><span>Filistinli yazar ve araştırmacı Hanna Batatu : “Kerkük şehri yakın tarihe kadar kelimenin tam manasıyla bir Türk şehri idi. Kürtler bu şehre yakın köylerden göç etmeye başladılar. 1959 yılında Kürtler şehrin yaklaşık üç-te birini oluşturmaya başladılar.[12]</span></p>
<p><span>Ferik El-Mızhır El-Firavn “Irak’taki azınlıklar şöyledir: Süleymaniye de Kürtler ve Kerkük’te Türkler.[13]</span></p>
<p><span>Seyyar El Cemil “Irak’ın kuzeyinde belirli bölgelerde yaşayan Türkmenler Dicle nehrinin doğusundaki Kerkük’te ve nehrin batısındaki Telafer’de yoğun olarak yaşamaktadır. Bunların asılları Irak’ta egemenlik kuran Türkmen Devletlerine dayanmaktadır.[14]</span></p>
<p><span>Araştırmacı yazar Sati Al-Hisri “Irak’ta Hatıralarım” adlı eserinde 1921 yılında, o dönemin Eğitim Bakanlığı baş müşaviri görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı N.Varel ile olan ihtilafı ve çarpışmasını, Eğitim Müdürü muavinliği görevini reddettiğini açıklarken, Varel’in kendisine:</span></p>
<p><span>“Kerkük’e git, orada Eğitim Müdürlüğü görevini sana verelim, orada Türkçe konuşulur, sen de Türkçe biliyorsun”, dediğini hatırlatıyor. Varel bu önerisini Kraliyet Sarayı Başkanı Rüstem Haydar’a da tekrarlamış ve Al-Hisri’den Türkçe konuşulan Kerkük’te yararlı olabileceğini söylemişti.[15]</span></p>
<p><span>Bir başka yazar, Abdulmecid Hasip Al-Kaysi’ye bakacak olursak, 1 Haziran 2000 tarihinde Londra’da çıkan el-Hayat gazetesinde Asuriler adlı kitabı hakkında yayınlanan bir eleştiriye verdiği cevapta, kendisini tanıtırken Irak’ın siyasi tarihiyle ilgilenmesinin elli yılı bulduğunu ifade eden bu yazar, adı geçen kitabında Kerkük’ün bir Türkmen şehri olup, halkının Türk ırkından olduğunu yazmaktadır.[16]</span></p>
<p><span>Dr. Mecit Khudduri “Cumhuriyet Döneminde Irak” adlı eserinde Kerkük, Altunköprü ve Telafer’e temas ederken, buraların Türkmenlerce meskun olduğunu yazar.[17]</span></p>
<p><span>Iraklı yazar Mir Basri “Yeni Irak’ın Edebiyat Yıldızları” adlı eserinde Irak’ta gelişen edebiyattan söz ederken, Kürtlerin Süleymaniye bölgesinde edebi eserler vermelerine karşın, Kerkük’te Türkmen edebiyatının yaygın olduğunu yazarak, Fuzuli, Fazli, Rizai, Ahdi, Şemsi ve Hüseyni ile başlayan edebiyat akımının, sadece Türkmen edebiyatı ile geliştiğini ve Hicri Dede, Hıdır Lütfü, Naci Hürmüzlü, Mehmet Sadık ve Ahmet Faiz ile doruğa çıktığını, Kürt asıllı Şeyh Rıza Talabani’nin de Türkçe yazmak durumunda olduğunu bildirmektedir.[18]</span></p>
<p><span>Irak’ın yeni tarihi üzerine pek çok araştırması ve eseri bulunan Hayri Emin Ömeri de, Irak’ın yeni tarihinden politik hikayeler (Arapça), Bağdat, 1969, S. 66. Irak tahtı üzerine yaşanan tartışma ve çatışmaları anlatırken Kerkük’te çoğunluğun Türkmen olduğunu yazmaktadır.</span></p>
<p><span>Dr. Fazıl Hüseyin’in “Musul Sorunu” kitabının 2’nci baskısının 92’nci sayfasında, Erbil, Kerkük ve diğer Türkmen bölgeleri hakkında Milletler Cemiyeti raporunda şunu yazmıştır: “Milletler Cemiyeti komisyonu bu şehirlerin sakinlerinin asıllarının Türk olduklarını belirterek Erbil’de, Türklerden beş, yarısı Türk, yarısı Kürt olan ve bir de Yahudi mahalle vardır. Komisyonun ifadesinde, hükümet denetiminde tek gazete basıldığını, burada yayınlanan resmi fermanlarda Arapça ve Türkçe dillerinin kullanıldığını belirtmiştir. Kerkük’te bulunan İngiliz siyasi subayı Arapça ve Kürtçe konuşmayı dahi bilmiyordu. Yalnızca Türkçe’yi öğrenmişti. Altınköprü ve Tuzhurmatu tamamen Türk veya Türkmen şehirleridir. Bunlar içinde birkaç aile Yahudi bulunmaktadır. Karatepe %75’i Türk, %22’si Kürt, %3’ü ise Araplardan oluşmaktadır. Tazehurmatu ve Dakuk tamamen Türk şehirleridir. Yalnız çevresindeki köyler Kürtlerden oluşmaktadır.”</span></p>
<p><span>Ansiklopedik bilgilere başvuracak olursak, Cambridge Üniversitesi yayını olan “Dünyanın Yöresel Mimarisi Ansiklopedisi” adlı eserin Kirkuk (Kerkük) maddesi, Kerkük’te çoğunluğun Türkmen olduğunu ve Irak’ta Türkmen nüfusunun 2.5 milyonun altında olmadığını yazmaktadır.[19]</span></p>
<p><span>Ana Britannica Ansiklopedisi’nin “Kerkük” maddesini J.H. Kramers yazmıştır. Kramers ilgili maddede “Kerkük’ün 1. Cihan Harbi’nden az evvel 20.000 kadar tahmin edilen nüfusunun hakim unsurunu Türkler teşkil ediyordu” diye yazmaktadır.[20]</span></p>
<p><span>Microsoft Ansiklopedisinde ise Kerkük Irak’ın petrol sanayisinin merkezidir. Akdeniz’e ham petrol taşınması için petrol boru hattıyla bağlıdır. Kerkük nüfus çoğunluğu Türkmendir. Ayrıca Kürt, Arap, Asuri ve Ermenilerde bulunmaktadır.[21]</span></p>
<p><span>28 Ekim 1992 tarihli Meydan Larousse’un Türkiye baskısının Kerkük maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “Kerkük’te yoğun bir Türk topluluğu ile onun geliştirdiği Türk kültürü vardır. Şehirde 350 aile kadar olan Hıristiyanlar da Türkçe konuşur ve Türkçe’yi Süryani harfleri ile yazarlar ve bir bölümü de Kerkük Kalesi’nde otururlar.”</span></p>
<p><span>Irak’ın kuzeyinde bütünüyle Türkmen kasaba ve köyleri vardır. Önemli bir kent olan Kerkük’te bunlardan biridir.[22]</span></p>
<p><span>Kerkük konusunda yalan söylemekten çekinmeyen Kürtler, Kerkük´ün aslında Osmanlı arşivlerine göre de Kürt şehri olduğunu söylerken, gerçek Osmanlı arşivleri bu konuda tam tersini söylemektedir.</span></p>
<p><span>Belgelerle dolu olan bu kitap, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Dairesi Başkanlığı Nu: 64, “Kanuni Devri”nde 111 numaralı Kerkük’e ait tahrir defteridir, yayın tarihi: 2003.</span></p>
<p><span>Tahrir defteri incelendiğinde, bölgede yaşayan toplumların etnik kimlikleri, bağlı oldukları aşiretler ve bu aşiretlerin kimliği, bölgenin idari yapısı, nüfusu, din ve mezhepleri, vakıflar, toprağın yani arazilerin tasarruf şekli ve kime ait olduğu, hayvancılık hakkında bilgilerin yanı sıra 7320 erkek nüfusunun bulunduğu ve bunların da % 90’ının TÜRK OLDUĞU GÖRÜLMEKTEDİR.</span></p>
<p><span>Kürtlerin gösterdiği ve her yerde ibraz ettikleri tek kaynakları, Arnavut asıllı Şemseddin Sami’nin verdiği bilgilerdir. Şemseddin Sami Türkçeyi öğrenerek kitaplar ve makaleler yazmaya başlamıştır. Semseddin Sami Kerkük’ü hiç görmeden bazı Fransız ansiklopedilerden yararlanarak Kamus-i A’lam’inin Kerkük maddesinde Kürtlerin Kerkük’te çoğunluğu oluşturuyor yazmaktadır. Verdiği bilgilerin bilimsel, gerçekçi ve doğru olduğunu kabul etmemiz gerekirse, Bağdatı’n da bir Türk şehri olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü Şemseddin Sami aynı eserinde, Bağdat’ta halk tarafından konuşulan birinci lisanın Türkçe, İkinci derecede ise Arapça olduğunu da tespit ettiğini yazmaktadır.</span></p>
<p><span>“Belge: ” Devlet arşivinden alınmış bir devlet belgesidir. Tartışma götürmez gerçek bir belgedir. </span><br>
<span> “Musul Vilâyeti-Salnâme-i Resmiyesidir”. 1904 yılında bundan 100 yıl önce yazılan bu belge, Şemseddin Sami’nin yazdıkları ile aynı tarihlere rastlar. İki belge arasındaki farklara bakılmak suretiyle bilimsel olarak konuyu iyi değerlendirmek gerekmektedir. Eski Türk alfabesi ile yazılan belgeden bazı satırları okuyalım. S. 212, 213, 214.: </span></p>
<p><span>“Kerkük Sancağına dair malûmat:</span></p>
<p><span>… Kerkük şehrinde 26510 İslâm ve 432 Keldani ve 463 Musevi, buna bir misli ünas (kadın), üç binden aşağı olmayan yabancı ilâve olunursa şehrin nüfus mecmuası 57810’a baliğ olur. Kerkük şehri “kale” ve “karşı yaka” ve “korya” namları ile üç kısma münkasim (bölünmüş) olup, bu her üç kısımda 14 mahalle vardır. AHALİ-İ ŞEHİR: UMUMİYETLE TÜRK OLUP TÜRKÇE TEKELLÜM EDERLER. (konuşurlar). GURABA (yabancı) OLARAK BİR MİKTAR ARAP VE KÜRT İLE KALİL’İL (az)-MİKTAR İRANİ BULUNUR”. Aynı yıllara rastlayan, biri resmi devlete, diğeri şahsa ait olan bilgi arasındaki farka bakanlar ve Kerkük’ü, çevresini yakından bilenler, tanıyanlar, orada yaşayanlar, Kürtlerin ne kadar tarih bilgisinden yoksun, hayal peşinde koştuklarını anlayacaklardır.</span></p>
<p><span>Kerkük Kalesini Kürtler mi Yaptı?</span></p>
<p><span>Sözde bazı Kürt araştırmacı, yazar ve çizerleri Kerkük’ü hayal edilen Kürt devletinin sınırları içine almak için türlü yalan ve uydurma belgelerle insanları yanıltıyorlar. Bu sözde Kürt Araştırmacıları:</span></p>
<p><span>“Bu bölgede yaşayan Kürtlerin bağımsız devletleri, imparatorlukları, devletçikleri ve emirlikleri olmuştur… Irak kuzeyinin kalesiyle meşhur olan şehri Kerkük´tür”.</span></p>
<p><span>Kürtlerin küçük ve dağınık beylikler kurduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak, devletler, hatta imparatorluklar kurduklarını iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu devletler ve imparatorluklar ne zaman ve nerede kurulmuştur? Adları nedir, hükümdarları kimlerdir? Hiç belli değildir.[23]</span></p>
<p><span>Zira tarihsizler, yapay geçmiş yaratmaya çalışıyorlar. Kürt siyasetçileri, tarihçileri ve aydınları bir dala tutunmak ve yeni bir tarih yaratmak istiyorlar, ama tarihi dayanakları yok ve iddialarını da hiçbir tarihi kaynak doğrulamıyor. Yapabildikleri tek şey, başka milletlerin tarihi şahsiyetlerini ve kültürel varlıklarını kendilerine mal etmeye çalışmak. Yarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucularının Kürtler olduğunu söylerlerse kimse şaşmasın.</span></p>
<p><span>Yoksa Kerkük Kalesini Kürtler mi Yaptı?!! Kerkük´te diktikleri, tarihi değeri olan bir mimari eserleri var mı? Bir tane yoktur. Ama bu hayalperestler utanmadan Kerkük’ün tarihi ve coğrafi olarak Kürt şehridir derler!</span></p>
<p><span>Bir Ortadoğu uzmanı olan David McDowall Modernn Kürt Tarihi isimli kitabında diyor ki: </span><br>
<span> “Az sayıda Kürt, 1958 gibi yakın bir tarihten bu yana daha büyük bir Türkmen nüfusa sahip olmasına rağmen, bugün bile Kerkük şehrinin kendilerinin olduğunu öne sürecektir”[24]</span></p>
<p><span><em><strong>Başkaları için</strong></em><strong> </strong><strong>“</strong><em><strong>petrol cenneti</strong></em><strong>” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Kerkük, asırlardan beri Irak Türkmenlerinin bu coğrafyada şekillenmiş Türk kültürünün merkezidir. Bir kentin aidiyeti ve kimliği, o şehrin tarihi mimari eserleri, sosyal ve kültürel yapısıyla da yakından ilgilidir. Kerkük Kalesi, Gök Kümbet’i, Nakışlı Minare ve Camisi, Aziziye Kışlası, Kayseri (Kapalı) Çarşısı, Kilciler Pazarı, Altunköprü, Kırdar Hanı ve Çarşısı, Kale Hanı, Mecidiye Sarayı, Dakuk Ulu Camii Minaresi, 16 gözlü Taşköprü gibi 60’tan fazla Türk eserine Kerkük’ün her noktasında rastlamak mümkün. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok. Diğer taraftan edebiyat ve kültür alanında da Türkmen ağırlığını görmek mümkün. Kerkük’teki sanatçıların çoğunluğu da yine Türkmenlerden. Kerkük Türküleri tüm dünyada hangi dille icra ediliyor? Türkçe. </span></p>
<p><span>Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?</span></p>
<p><span>Kerkük’ün ahalisinin büyük çoğunluğu Türk’tü. Ne Arap ne de Kürt’e rastlamazdınız. Şehirde herkes Türkçe konuşur. Biraz farklı bir lehçeyle, ama her şeyiyle Türkçe, etraf hep Türklerle dolu, evde, sokakta, pazarda, çarşıda, camide, parkta, sinemada, lokantada….. Türkler sadece okulda bir miktar Arapça öğreniyorlardı. Hatta Arap öğretmenler eğitim verebilmek için Türkçe öğrenmek zorunda idiler.</span></p>
<p><span>Türkmen şehri Kerkük, tarihin her döneminde önemini korudu. Kültür varlığı, sanat, müzik, spor ve çevresinin mimarisi ile de dikkat çekici bir şehir. Kerkük, geleneksel yapı ve tarihe tanıklık eden kitabeleri ile de göz alıcı bir hazine.</span></p>
<p><span>Kerkük’ü karanlığa boğan onun kalesi, Gök Kümbeti, Dakuk Ulu Camii Minaresi, Sultan Saki Yatırı, Nakışlı Minaresi, Kerkük (Aziziye) Kışlası, Danyal Peygamber Türbesi ve Minaresi ya da kurumuş Hasa Su çayı değil, toprağın altında yatan karanlık, yani petroldür. Türkmen şehri Kerkük’ü gezerken insanı karşılayan perişan manzara, bu şehirde yaşayan sade insanların, toprağın altındaki dev zenginlik kaynağının sıkıntısından başka bir yanını görmediğini ispatlıyor. Başkaları için “petrol cenneti” bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><strong><em>(</em></strong><em><strong>Irak’taki Türkmenlerin</strong></em><strong><em> Sessiz Çığlığı </em></strong><em><strong>Kitabının Yazarı</strong></em><strong><em>)</em></strong></p>
<hr>
<p><span><strong><span>KAYNAKLAR: </span></strong></span></p>
<p><span>1-Doç. Dr. Türel Yılmaz, Gazi Üniv. İİBF Uluslar arası İlişkiler Bölümü,Türkiyesiz Kerkük´te çözüm olmaz. </span><br>
<span> 2-Dr. Bülent Aksoy, Kerkük-Tarihi Türk Şehri.. </span><br>
<span> 3-Nihat Kaşıkçı, Irak’ta Yok Edilen Türk Mirası. </span><br>
<span> 4-Nefi Demirci, Belgelerle Kerkük’ün Kimliği, Orkun Dergisi, Sayı:80, Ekim 2004. </span><br>
<span> 5-Erşat Hürmüzlü, Irak’ta Türkmen Gerçeği, Kerkük Vakfı Yayınları, Ankara, 2005. </span><br>
<span> 6-Suphi Saatçi, Tarihten Günümüze Irak Türkleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2003. </span><br>
<span> 7-Mahir Nakip, Kerkük’ün Kimliği, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007. </span><br>
<span> 8- Raşit Kısacık, ABD’den Kürtlere Bir Demet Kerkük, Truva Yayıncılık, İstanbul, 2007. </span><br>
<span> 9-Kardaşlık Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 10, Nisan-Haziran 2001. </span><br>
<span> 10-Mesud Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi I,2. İstanbul Doz Yayınları, 2005. </span><br>
<span> 11-Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, İstanbul, 2001. </span><br>
<span> 12-Stephen Hemsley Longrigg, 1900 – 1950 Arası Yeni Irak, Tercüme ve Yorum, Selim Taha el-Tikriti, el-Fecir Yayınları, Bağdat, 1988. </span><br>
<span> 13-Ata Terzibaşı, Kerkük Matbuat Tarihi, Kerkük Vakfı Yayınları, İstanbul, 2005. </span><br>
<span> 14-W.R.Hay, Two Years in Kurdistan, Experiencies of a Political Officer 1918-1920, London 1921. </span><br>
<span> 15-FISCHER, Reinhard, Die Turkmenen Im Irak, frei Wissenchaftliche Arbeit zur erlangung des grades eines Magister Artrium, Universitat Berlin. </span><br>
<span> 16-Zekeriya Kurşun; “Kerkük’ün Sosyal ve Demografik Yapısı”, Global Strateji, Yıl:1 Sayı:1 İlkbahar 2005. </span><br>
<span> 17-Ferik El-Mızhır El-Firavn-1920 Irak Ayaklanması Liderlerinden, “Irak 1920 Ayaklanması” Bağdat-ikinci baskı,1995. </span><br>
<span> 18-Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Saddam Hüseyin: İntikamın Politikası), Blooms Bury, London, 2001. </span><br>
<span> 19- Hanna Batatu, Irak 1. Kitap, Komünistler, Baasçılar ve Özgür Subaylar, Arap Araştırmaları Yayınevi, Beyrut, 1992. </span><br>
<span> 20- Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Sadam Hüseyin : İntikamın Politikası, Blooms bury, London, 2001. </span><br>
<span> 21-Vladimir F. Minorsky, Musul Sorunu, Çeviri : Salim Şahin, Kürt Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, 1998. </span><br>
<span> 22-Hayri Emin Ömeri de, Irak’ın yeni tarihinden politik hikayeler (Arapça) , Bağdat, 1969. </span><br>
<span> 23-Philip G. Kreyenbroek, Kürtler (Güncel Araştırma) Cep Belgesel, İstanbul, 2.b.2003. </span><br>
<span> 24-Nefi Demirci, Sönmeyen Ateş Dinmeyen Hasret Kerkük, Türkmeneli İnsan Hakları Derneği Yayınları, İstanbul, 2006. </span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kerkük Bir Türk Şehri mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kerkuk-bir-turk-sehri-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kerkuk-bir-turk-sehri-mi</guid>
<description><![CDATA[ Kerkük Bir Türk Şehri mi?
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Irak’tan ayrılmayı öngören bağımsızlık referandumu kararı alarak, 25 Eylül tarihinde Eylül’de yapılması planlanan oylamanın hazırlıklarına başladı. Kürtler, toprakları paylaşım süreci içerisinde o topraklara dahil olmayan Türkmen şehri Kerkük gibi başka bölgeleri de topraklarına katmak istiyor. Bu durum bölgede yeni askeri-siyasi çatışmaları tetikleyebilir. Ancak Kürtlerin, başta İsrail olmak üzere destek almadan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c698d20268.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kerkük, Bir, Türk, Şehri, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Kerkuk-Koprusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html">Kerkük Bir Türk Şehri mi?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Irak’tan ayrılmayı öngören bağımsızlık referandumu kararı alarak, 25 Eylül tarihinde Eylül’de yapılması planlanan oylamanın hazırlıklarına başladı. Kürtler, toprakları paylaşım süreci içerisinde o topraklara dahil olmayan Türkmen şehri Kerkük gibi başka bölgeleri de topraklarına katmak istiyor. Bu durum bölgede yeni askeri-siyasi çatışmaları tetikleyebilir. Ancak Kürtlerin, başta İsrail olmak üzere destek almadan ayrılmaya yönelik adım atmaları zor. Kürtler, referandum sonrasında Kerkük’ü de topraklarına katmak istiyor. Öte yandan Bağdat, büyük petrol rezervlerinin bulunduğu Kerkük’ü kaybetmek istemiyor. Bu durum, ileride Arap-Kürt çatışmasına yol açabilir.</p>
<p><span><strong>Kerkük Bağdat’a Bağlı Bir Kent</strong></span></p>
<p>Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kenttir. Ancak peşmerge, 2014 yılında IŞİD’le mücadele bahanesi ile, Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu. Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Daha sonra hızla bölgeye/Kerkük´e göç etmeye başladılar (Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi). Aslında, bu göçler bir anlamda Kürt partileri ve dış güçler tarafından teşvik edildi ve desteklendi. Kürt grupları, Türkmenlere ve devlete ait arazilere ev yaptılar ve yerleştiler. Kerkük’ün demografik yapısı bu gruplar tarafından hızlı bir şekilde değiştirilmeye çalışıldı. Hedefleri petrol zengini Kerkük’ü de Kürt bölgesine dahil etmekti.</p>
<p><span><strong>Kerkük´ün Bir Türk Şehri Olduğunu Teyit Eden Gerçekler ve Belgeler </strong></span></p>
<p>Kürtler, Kerkük konusunda siyasi çalışmalarının yanı sıra, siyasetçiler ve yazar çizerleri ile de bölgenin yani Türkmeneli topraklarının Kürt bölgesi olduğu, nüfusunun da Kürt olduğu iddiasını yazarlar ve dünyayı yanıltmaya ve kandırmaya çalışırlar. Onlarca yazarın eserlerinde ve resmi devlet kayıtlarındaki mevcut bilgilerle Kerkük’ün Türk, nüfusunun çoğunluğunun Türk, konuşulan dilin de Türkçe olduğu belgelenmektedir. Birçok Arap, Türk, Kürt ve yabancı araştırmacı ve yazarın bu konuyu yani Kerkük´ün bir Türkmen şehri olduğu teyit eden birçok eseri mevcuttur.</p>
<p>Gertrude Bell, 1. Dünya Savaşı sonrasının Irak’ını kurmuş, sınırlarını cetvelle kendisi çizmiş ve yarattığı Irak’ın kralını bile bizzat kendisi tayin etmiş bir İngiliz ajanıdır. 14 Ağustos 1921 tarihinde babasına yazdığı mektubunda “Referandum yapıldı ve Kral Faysal oy birliği ile seçildi, ama Ker-kük, Kralın lehine oy kullanmadı. Kerkük’ün içi ve ilçeleri Türkmenlerden oluştuğu, bazı köylerin ise Kürtlerden sakin olduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Irak’ın kurucusu Gertrude Bell’in mektuplarında Kerkük’ün Türkmen şehri olduğu açık bir şekilde yazılmaktadır.</p>
<p>Kerkük’te İki buçuk sene il danışmanlığını, idari müfettişliğini ve Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye de de yıllarca görev yapan C. J. Edmonds Kürtler, Türkler ve Araplar adlı eserinde: “Kerkük’te Belediye gibi şehri ilgilendiren konularla uğraşan Miller (İngiliz subayı), daha önce de söylediğim gibi Türkçeyi düzgün ve akıcı bir biçimde konuşmaktaydı ve özellikle Belediye Başkanı Abdulmecid Yakubi ile dostane bir ilişki kurmuş, sık sık kentten ayrılmam gereken dönemlerde iyi bir iş çıkararak mükemmel bir zemin çalışması gerçekleştirmişti. Livanın resmi dilinin Türkçe olarak kalması ve memurların da yerel ahaliden olmasını güvence altına alacak bir bildirimde, bulunmasıydı. Bu formül, Kerkük için kaydedilen büyük bir aşamaydı.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi Kerkük’ün Türk olduğunu ispatlayan bu belge açıkça gösteriyor ki Kerkük’ün resmi dilinin Türkçe kalmasının nedeni, şehrin ahalisinin Türk, dilinin Türk olmasıdır. Kürtlerin dostu, işgalci İngiltere tarafından bile kabul edilmiştir.</p>
<p>İngiliz işgali sırasında, Kürtlerin Lawrence´i diye tanınan İngiliz istihbarat subayı Binbaşı Edward William Charles Noel, Şeyh Mahmut Berzenci‘yi Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye temsilcisi olarak atama yetkisini almıştı. Noel bu yetkiyi hemen kullanmış, ancak “Kerkük bölgesi Türkmen olup, Türkçe konuştukları için, Şeyh Mahmut’un nüfuz alanında olmayı reddetmişler, bunun üzerine işgal kuvvetleri de bu bölgeyi, Kerkük Bölge-si ismiyle özel bir bölge olarak ilan etmişti.</p>
<p>Kerkük’te siyasi subay olarak görev yapan Binbaşı Stephen Hemsly Long-rigg “Irak’ın Yeni Tarihinde Dört Asır” adlı eserinde, Türkmenlerin yerleşim bölgelerini anlatarak şöyle demektedir: “Türkmenlerin, Telafer’de ve uzun bir çizgi olarak Musul yolunda Deli Abbas’tan Büyük Zab’a kadar uzanmaktadır. Güzel Kerkük şehri ise son iki asırda pek değişmemiştir. Ve büyük güzergah üzerindeki Türkmen köylerinin konumu, hatta yağmura da-yalı tarımla uğraşan çeşitli köylerin konumu da hiç değişmemiştir. Türk kanının hâkim olduğu bölgelerde, Türkçe’nin ve Türk bariz bir şekilde görüldüğü yerlerde, her zaman Türk ağırlığı görülmüştür.”<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Longrigg bu kapsamda Kerkük’ü anlatırken, konuşulan dilin Türkçe olduğunu söylemektedir. Bir İngiliz subayı olarak Kerkük’te görev yapmış olan Stephen Hemsly Longrigg, Kerkük’ün bir Türk şehri olduğunu söylemektedir, bu Kerkük’ün bir Türkmen şehri olduğu tescili değil midir?</p>
<p>İngiliz işgali sırasında Erbil´in siyasi valisi olan W. R. Hay, bölge hakkında yazdığı bir kitapta şöyle demektedir: “Kerkük şehrinin bölgedeki Türklerin ana merkezi olduğunu ve savaştan önce 30.000 nüfusu bulunduğunu, ayrıca civarda bir çok köy halkının da Türkçe konuştuğunu” yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Alman araştırmacı Reinhard Fischer’in Berlin üniversitesinde yüksek lisans diplomasını almak için sunduğu tezin konusu “Irak Türkmenleri”. Irak’taki Türkmenlerin en önemli merkezi Kerkük’tür. Kerkük’ün rolü yalnız önemli bir kültür merkezi olmaktan ziyade, Türkmenlerin en yoğun olduğu şehirdir.“<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Fransız araştırmacı ve yazar Chris KUTSCHERA’nın “Kürt Ulusal Hareketi” adlı kitabında:</p>
<p>“Kerkük’ün çok özel bir statüsü vardı. Teorik olarak Irak’a bağlıydı. Bağdat’la ilişkilerinde resmi dil olarak TÜRKÇE kullanılıyordu. Kerkük, danışmanları İngiliz olan bir Türk mutasarrıfı (vali) tarafından yönetiliyordu. İngiliz yetkililer (Faysal’ın 23 ekim 1922 tarihli genelgesi çerçevesinde) Kerkük eşrafını kendi bölgelerinde bir kurucu meclis seçimi yapılacağından haberdar etmişlerdi”.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>1890´lı yıllarda Duyun-i Umumiye müfettişi olarak bölgeye gelen Fransız Vital Cuinet, “Le Turquie î D´Asia” isimli eserinde, Kerkük şehrinin nüfusunu 30 bin olarak verirken, bu nüfusun 28 bininin Türkmen olduğunu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Rus araştırmacı Vladimir F.Minorsky “Türkmenler; Telafer, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tazehurmatu, Tavuk, Tuzhurmatu, Kifri ve Karatepe gibi şehir ve kasabalarda ve Musul bölgesinin güneyinden geçen tarihi “İpek Yolu” denilen yol üzerindeki bölgede çoğunluğu teşkil etmektedirler.”<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Kerkük katliamı 1959’da Kerkük’te Kürt komünistleri, Kürt askerleri ve KDP peşmergeleri silahsız ve suçsuz Türkmenleri 3 gün 3 gece hunharca katlettiler. Ve bu tarihe “Kerkük Katliamı” olarak geçecektir. Bu olay Amerikan basınında da yankı bulmuştur. Amerika’nın tanınmış gazetelerinden The Newyork Times Gazetesi bu konuda haber vermiştir. “Bağdat´ın 150 mil kuzeyinde olan Kerkük´ün çoğunluğu müreffeh Türkmenlerden oluşmaktadır. eyleme, çeşitli silahlarla donatılmış sivil Kürtlerle, ordu ile işbirliği içerisinde olan komünist ağırlıklı Halkın Direniş Grubu (çoğu Kürtlerden oluşuyordu) katılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Kürt asıllı Prof. Dr. Nuri Talabani, Kerkük Bölgesinin Araplaştırılması adlı kitabında, Kerkük’ün 2. tümen komutanı Nazım Tabakçalı’nın, Kerkük’teki gelişmeleri Bağdat’ta ki Savunma Bakanlığı’nın askeri istihbaratına gönderdiği raporda:</p>
<p>Belge: Kerkük eyaletinin Arap, Hıristiyan (Asuri, Keldani, Ermeni) azınlıklarıyla bir Türkmen çoğunluğuna sahip olduğuydu. Kerkük eyaletinde Kürt Eğitim Müdürlüğü kurulması veya girişimi buradaki diğer milliyetler arasında projeye karşı huzursuzluk duyguları uyanmasına yol açacaktır. Ayrıca öğretmenler birliği (Arap milliyetçiler, Baasçılar ve Türkmenlerden oluşan “Ulusal Liste” içinde Öğretmenler Birliği seçimlerini kazanan hepsi Türkmen olan grup) bunu bana kamu yararı için bildirdiklerini, ilkeleri Kürt olmayan çoğunluğun yaşadığı bir eyalete asla uyarlanamayacak bir müdürlüğün varlığıyla tehdit altına girebilecek ülke geleceği, eğitimin birliği için yaptıklarını da söylediler.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p><strong>İmzalı </strong><br>
Tümgeneral Nazım el-Tabakçalı<br>
ikinci Tümen Komutanı<br>
Askeri istihbarat Müdürlüğü</p>
<p>Aslı Arap olan ancak Amerika´da yaşayan Said K. Aburish, Saddam hakkında İngilizce kaleme aldığı eserinde bir gerçeği aydınlatmak istiyor.</p>
<p>“Saddam, Kerkük´ü Araplaştırmaya çalışıyordu. Saddam Kerkük´ün bir Arap, Kürtler de bir Kürt şehri olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bu şehir ne Arap ne de bir Kürt şehridir. O şüphe götürmez bir Türkmen şehridir. Kürtler 1960 yıllarından itibaren planlı bir şekilde Kerkük´e gelmeye ve yerleşmeye başlamışlardır”.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Filistinli yazar ve araştırmacı Hanna Batatu : “Kerkük şehri yakın tarihe kadar kelimenin tam manasıyla bir Türk şehri idi. Kürtler bu şehre yakın köylerden göç etmeye başladılar. 1959 yılında Kürtler şehrin yaklaşık üç-te birini oluşturmaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Ferik El-Mızhır El-Firavn “Irak’taki azınlıklar şöyledir: Süleymaniye de Kürtler ve Kerkük’te Türkler. <a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Seyyar El Cemil “Irak’ın kuzeyinde belirli bölgelerde yaşayan Türkmenler Dicle nehrinin doğusundaki Kerkük’te ve nehrin batısındaki Telafer’de yoğun olarak yaşamaktadır. Bunların asılları Irak’ta egemenlik kuran Türkmen Devletlerine dayanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Araştırmacı yazar Sati Al-Hisri “Irak’ta Hatıralarım” adlı eserinde 1921 yılında, o dönemin Eğitim Bakanlığı baş müşaviri görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı N.Varel ile olan ihtilafı ve çarpışmasını, Eğitim Müdürü muavinliği görevini reddettiğini açıklarken, Varel’in kendisine:</p>
<p>“Kerkük’e git, orada Eğitim Müdürlüğü görevini sana verelim, orada Türk-çe konuşulur, sen de Türkçe biliyorsun”, dediğini hatırlatıyor. Varel bu önerisini Kraliyet Sarayı Başkanı Rüstem Haydar’a da tekrarlamış ve Al-Hisri’den Türkçe konuşulan Kerkük’te yararlı olabileceğini söylemişti.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bir başka yazar, Abdulmecid Hasip Al-Kaysi’ye bakacak olursak, 1 Haziran 2000 tarihinde Londra’da çıkan el-Hayat gazetesinde Asuriler adlı ki-tabı hakkında yayınlanan bir eleştiriye verdiği cevapta, kendisini tanıtırken Irak’ın siyasi tarihiyle ilgilenmesinin elli yılı bulduğunu ifade eden bu yazar, adı geçen kitabında Kerkük’ün bir Türkmen şehri olup, halkının Türk ırkından olduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Dr. Mecit Khudduri “Cumhuriyet Döneminde Irak” adlı esrinde Kerkük, Altunköprü ve Telafer’e temas ederken, buraların Türkmenlerce meskun olduğunu yazar.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Iraklı yazar Mir Basri “Yeni Irak’ın Edebiyat Yıldızları” adlı eserinde Irak’ta gelişen edebiyattan söz ederken, Kürtlerin Süleymaniye bölgesinde edebi eserler vermelerine karşın, Kerkük’te Türkmen edebiyatının yaygın olduğunu yazarak, Fuzuli, Fazli, Rizai, Ahdi, Şemsi ve Hüseyni ile başlayan edebiyat akımının, sadece Türkmen edebiyatı ile geliştiğini ve Hicri Dede, Hıdır Lütfü, Naci Hürmüzlü, Mehmet Sadık ve Ahmet Faiz ile doruğa çıktığını, Kürt asıllı Şeyh Rıza Talabani’nin de Türkçe yazmak durumunda olduğunu bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>Irak’ın yeni tarihi üzerine pek çok araştırması ve eseri bulunan Hayri Emin Ömeri de, Irak’ın yeni tarihinden politik hikayeler (Arapça) , Bağdat, 1969, S. 66. Irak tahtı üzerine yaşanan tartışma ve çatışmaları anla-tırken Kerkük’te çoğunluğun Türkmen olduğunu yazmaktadır.</p>
<p>Dr. Fazıl Hüseyin’in “Musul Sorunu” kitabının 2’nci baskısının 92’nci sayfasında, Erbil, Kerkük ve diğer Türkmen bölgeleri hakkında Milletler Cemiyeti raporunda şunu yazmıştır: “Milletler Cemiyeti komisyonu bu şehirlerin sakinlerinin asıllarının Türk olduklarını belirterek Erbil’de, Türklerden beş, yarısı Türk, yarısı Kürt olan ve bir de Yahudi mahalle vardır. Komisyonun ifadesinde, hükümet denetiminde tek gazete basıldığını, burada yayınlanan resmi fermanlarda Arapça ve Türkçe dillerinin kullanıldığını belirtmiştir. Kerkük’te bulunan İngiliz siyasi subayı Arapça ve Kürtçe konuşmayı dahi bilmiyordu. Yalnızca Türkçe’yi öğrenmişti. Altınköprü ve Tuzhurmatu tamamen Türk veya Türkmen şehirleridir. Bunlar içinde birkaç aile Yahudi bulunmaktadır. Karatepe %75’i Türk, %22’si Kürt, %3’ü ise Araplardan oluşmaktadır. Tazehurmatu ve Dakuk tamamen Türk şehirleridir. Yalnız çevresindeki köyler Kürtler-den oluşmaktadır.”</p>
<p>Ansiklopedik bilgilere başvuracak olursak, Cambridge Üniversitesi yayını olan “Dünyanın Yöresel Mimarisi Ansiklopedisi” adlı eserin Kirkuk (Kerkük) maddesi, Kerkük’te çoğunluğun Türkmen olduğunu ve Irak’ta Türkmen nüfusunun 2.5 milyonun altında olmadığını yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Ana Britannica Ansiklopedisi’nin “Kerkük” maddesini J.H. Kramers yazmıştır. Kramers ilgili maddede “Kerkük’ün 1. Cihan Harbi’nden az evvel 20.000 kadar tahmin edilen nüfusunun hâkim unsurunu Türkler teşkil ediyordu” diye yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Microsoft Ansiklopedisinde ise Kerkük Irak’ın petrol sanayisinin merkezidir. Akdeniz’e ham petrol taşınması için petrol boru hattıyla bağlıdır. Kerkük nüfus çoğunluğu Türkmendir. Ayrıca Kürt, Arap, Asuri ve Ermenilerde bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>28 Ekim 1992 tarihli Meydan Larousse’un Türkiye baskısının Kerkük maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “Kerkük’te yoğun bir Türk topluluğu ile onun geliştirdiği Türk kültürü vardır. Şehirde 350 aile kadar olan Hıristiyanlar da Türkçe konuşur ve Türkçe’yi Süryani harfleri ile yazarlar ve bir bölümü de Kerkük Kalesi’nde otururlar.”</p>
<p>Irak’ın kuzeyinde bütünüyle Türkmen kasaba ve köyleri vardır. Önemli bir kent olan Kerkük’te bunlardan biridir.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Kerkük konusunda yalan söylemekten çekinmeyen Kürtler, Kerkük´ün aslında Osmanlı arşivlerine göre de Kürt şehri olduğunu söylerken, gerçek Osmanlı arşivleri bu konuda tam tersini söylemektedir.</p>
<p>Belgelerle dolu olan bu kitap, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Dairesi Başkanlığı Nu: 64, “Kanuni Devri”nde 111 numaralı Kerkük’e ait tahrir defteridir, yayın tarihi: 2003.</p>
<p>Tahrir defteri incelendiğinde, bölgede yaşayan toplumların etnik kimlikle-ri, bağlı oldukları aşiretler ve bu aşiretlerin kimliği, bölgenin idari yapısı, nüfusu, din ve mezhepleri, vakıflar, toprağın yani arazilerin tasarruf şekli ve kime ait olduğu, hayvancılık hakkında bilgilerin yanı sıra 7320 erkek nüfusunun bulunduğu ve bunların da % 90’ının TÜRK OLDUĞU GÖRÜLMEKTEDİR.</p>
<p>Kürtlerin gösterdiği ve her yerde ibraz ettikleri tek kaynakları, Arnavut asıllı Şemseddin Sami’nin verdiği bilgilerdir. Şemseddin Sami Türkçeyi öğrenerek kitaplar ve makaleler yazmaya başlamıştır. Şemseddin Sami Kerkük’ü hiç görmeden bazı Fransız ansiklopedilerden yararlanarak Kamus-i A’lam’inin Kerkük maddesinde Kürtlerin Kerkük’te çoğunluğu oluşturuyor yazmaktadır. Verdiği bilgilerin bilimsel, gerçekçi ve doğru olduğunu kabul etmemiz gerekirse, Bağdatı’n da bir Türk şehri olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü Şemseddin Sami aynı eserinde, Bağdat’ta halk tarafından konuşulan birinci lisanın Türkçe, İkinci derecede ise Arapça olduğunu da tespit ettiğini yazmaktadır.</p>
<p>“Belge” Devlet arşivinden alınmış bir devlet belgesidir. Tartışma götürmez gerçek bir belgedir.</p>
<p>“Musul Vilâyeti-Salnâme-i Resmiyesidir”. 1904 yılında bundan 100 yıl önce yazılan bu belge, Şemseddin Sami’nin yazdıkları ile aynı tarihlere rastlar. İki belge arasındaki farklara bakılmak suretiyle bilimsel olarak konuyu iyi değerlendirmek gerekmektedir. Eski Türk alfabesi ile yazılan belgeden bazı satırları okuyalım. S. 212, 213, 214.:</p>
<p><strong>“Kerkük Sancağına dair malûmat:</strong></p>
<p>… Kerkük şehrinde 26510 İslâm ve 432 Keldani ve 463 Musevi, buna bir misli ünas (kadın), üç binden aşağı olmayan yabancı ilâve olunursa şehrin nüfus mecmuası 57810’a baliğ olur. Kerkük şehri “kale” ve “karşı yaka” ve “korya” namları ile üç kısma münkasim (bölünmüş) olup, bu her üç kısımda 14 mahalle vardır. AHALİ-İ ŞEHİR: UMUMİYETLE TÜRK OLUP TÜRKÇE TEKELLÜM EDERLER (konuşurlar.) GURABA (yabancı) OLARAK BİR MİKTAR ARAP VE KÜRT İLE KALİL’İL (az)- MİKTAR İRANİ BULUNUR”. Aynı yıllara rastlayan, biri resmi devlete, diğeri şahsa ait olan bilgi arasındaki farka bakanlar ve Kerkük’ü, çevresini yakından bilenler, tanıyanlar, orada yaşayanlar, Kürtlerin ne kadar tarih bilgisinden yoksun, hayal peşinde koştuklarını anlayacaklardır.</p>
<p><span><strong>KERKÜK KALESİNİ KÜRTLER Mİ YAPTI?</strong></span></p>
<p>Sözde bazı Kürt araştırmacı, yazar ve çizerleri Kerkük’ü hayal edilen Kürt devletinin sınırları içine almak için türlü yalan ve uydurma belgelerle insanları yanıltıyorlar. Bu sözde Kürt Araştırmacıları:</p>
<p>“Bu bölgede yaşayan Kürtlerin bağımsız devletleri, imparatorlukları, devletçikleri ve emirlikleri olmuştur… Irak kuzeyinin kalesiyle meşhur olan şehri Kerkük´tür”.</p>
<p>Kürtlerin küçük ve dağınık beylikler kurduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak, devletler, hatta imparatorluklar kurduklarını iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu devletler ve imparatorluklar ne zaman ve nerede kurulmuştur? Adları nedir, hükümdarları kimlerdir? Hiç belli değildir.<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Zira tarihsizler, yapay geçmiş yaratmaya çalışıyorlar. Kürt siyasetçileri, tarihçileri ve aydınları bir dala tutunmak ve yeni bir tarih yaratmak istiyorlar, ama tarihi dayanakları yok ve iddialarını da hiçbir tarihi kaynak doğrulamıyor. Yapabildikleri tek şey, başka milletlerin tarihi şahsiyetlerini ve kültürel varlıklarını kendilerine mal etmeye çalışmak. Yarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucularının Kürtlerin olduğunu söylerlerse kimse şaşmasın.</p>
<p>Yoksa Kerkük Kalesini Kürtler mi yaptı?! Kerkük´te diktikleri, tarihi değeri olan bir mimari eserleri var mı? Bir tane yoktur. Ama bu hayalperestler utanmadan Kerkük’ün tarihi ve coğrafi olarak Kürt şehridir derler!</p>
<p>Bir Ortadoğu uzmanı olan David McDowall Modern Kürt Tarihi isimli kitabında diyor ki:</p>
<p>“Az sayıda Kürt, 1958 gibi yakın bir tarihten bu yana daha büyük bir Türkmen nüfusa sahip olmasına rağmen, bugün bile Kerkük şehrinin kendilerinin olduğunu öne sürecektir”<a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p><span><strong>Çocukluğumuzun Cennetidir Kerkük</strong></span></p>
<p>Bazı gruplar Kerkük bizim diyor, o zaman haklı olarak şu soruları sormak gerekiyor, Kerkük sizin ise o zaman Kerkük’te tarih, medeniyet ve kültür mirasınız nerede? Yok. Kerkük sizin ise neden nüfus kayıtlarını ve tapu dairelerini tahrip edip yaktınız? Kerkük sizin ise devlet dairelerini, devlete ait araçları, okulları, hastaneleri, insanların evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini neden talan edip yağmaladınız? İnsan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Kerkük sizin ise Irak işgalinden hemen sonra sahte “Kerkük” nüfus kağıdı ve gıda karnesi düzenleyerek 700 bin Kürt’ü Kerkük’e neden yerleştirdiniz?</p>
<p>Bugün Kerkük ve Türkmenler bir yok olma, kimlik ve geleceğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Türkiye başta olmak üzere bütün Türk Dünyasının gözü önünde, bin yıllık bir Türk şehri göz göre göre Kürtleştirilmek istenmektedir!</p>
<p><em>Başkaları için</em><em> “</em><em>petrol cenneti</em><em>”</em> bizler için ise çocukluğumuzun cennetidir Kerkük.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>(Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı)</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR: </strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Doç. Dr. Türel Yılmaz, Gazi Üniv. İİBF Uluslar arası İlişkiler Bölümü,Türkiyesiz Kerkük´te çözüm olmaz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Dr. Bülent Aksoy, Kerkük-Tarihi Türk Şehri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Nihat Kaşıkçı, Irak’ta Yok Edilen Türk Mirası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nefi Demirci, Belgelerle Kerkük’ün Kimliği, Orkun Dergisi, Sayı:80, Ekim 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Erşat Hürmüzlü, Irak’ta Türkmen Gerçeği, Kerkük Vakfı Yayınları, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Suphi Saatçi, Tarihten Günümüze Irak Türkleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mahir Nakip, Kerkük’ün Kimliği, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Raşit Kısacık, ABD’den Kürtlere Bir Demet Kerkük, Truva Yayıncılık, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kardaşlık Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 10, Nisan-Haziran 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mesud Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi I,2. İstanbul Doz Yayınları, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Stephen Hemsley Longrigg, 1900 – 1950 Arası Yeni Irak, Tercüme ve Yorum, Selim Taha el-Tikriti, el-Fecir Yayınları, Bağdat, 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ata Terzibaşı, Kerkük Matbuat Tarihi, Kerkük Vakfı Yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> W.R.Hay, Two Years in Kurdistan, Experiencies of a Political Officer 1918-1920, London 1921.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> FISCHER, Reinhard, Die Turkmenen Im Irak, frei Wissenchaftliche Arbeit zur erlangung des grades eines Magister Artrium, Universitat Berlin.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Zekeriya Kurşun; “Kerkük’ün Sosyal ve Demografik Yapısı”, Global Strateji, Yıl:1 Sayı:1 İlkbahar 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ferik El-Mızhır El-Firavn-1920 Irak Ayaklanması Liderlerinden, “Irak 1920 Ayaklanması” Bağdat-ikinci baskı,1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Saddam Hüseyin: İntikamın Politikası), Blooms Bury, London, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Hanna Batatu, Irak 1. Kitap, Komünistler, Baasçılar ve Özgür Subaylar, Arap Araştırmaları Yayınevi, Beyrut, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Sadam Hüseyin : İntikamın Politikası, Blooms bury, London, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Vladimir F. Minorsky, Musul Sorunu, Çeviri : Salim Şahin, Kürt Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Hayri Emin Ömeri de, Irak’ın yeni tarihinden politik hikayeler (Arapça) , Bağdat, 1969.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Philip G. Kreyenbroek, Kürtler (Güncel Araştırma) Cep Belgesel, İstanbul, 2.b.2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kerkuk-bir-turk-sehri-mi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Nefi Demirci, Sönmeyen Ateş Dinmeyen Hasret Kerkük, Türkmeneli İnsan Hakları Derneği Yayınları, İstanbul, 2006.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kerkük’te Kızılca Kıyamet Kopmak Üzere!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kerkukte-kizilca-kiyamet-kopmak-uzere</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kerkukte-kizilca-kiyamet-kopmak-uzere</guid>
<description><![CDATA[ Kerkük’te Kızılca Kıyamet Kopmak Üzere!
Türk yurdu Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kenttir. Ancak peşmerge, 2014 yılında IŞİD’le mücadele bahanesi ile, Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu. Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Irak ordusu ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6989e8390.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kerkük’te, Kızılca, Kıyamet, Kopmak, Üzere</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="644" height="338" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kerkukte-kizilca-kiyamet-kopmak-uzere.html">Kerkük’te Kızılca Kıyamet Kopmak Üzere!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>Türk yurdu Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kenttir. Ancak peşmerge, 2014 yılında IŞİD’le mücadele bahanesi ile, Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu. Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler.</span></p>
<p><span>Irak ordusu ve Haşdi Şabi Birliklerinin Kerkük çevresinde yığınak yapmasının ardından, dün geceden bu yana onbinlerce peşmerge daha Türk yurdu Kerkük’e konuşlandırıldı bölgede tansiyon oldukça yükseldi. Türkmen kenti Kerkük, Kürt grupları ile Bağdat’ın çekişme sahası haline geldi. Irak ordusu, Haşdi Şabi Birliklerinin ve Peşmerge güçleri arasındaki mesafe 500 metreye düştü.</span></p>
<p><span>Kürt grupları işgali altındaki Türk yurdu Kerkük, büyük bir savaşın eşiğinde. Irak ordusu ve Haşdi Şabi Birlikleri kontrolü ele almak için Kerkük’ü batıdan kuşatmış durumda. Peşmergeler bazı temas noktalarından çekilirken <em>Irak Kürt Bölgesel Yönetimi</em> ABD, AB ve BM’yi yardıma çağırdı.</span></p>
<p><span><strong>Sözde Referandum, Karanlık Bir Dönemin Habercisidir</strong></span></p>
<p><span>Irak’ın tarihi boyunca Kürtler, İstikrarlı bir Irak’ı hiç istemediler. Irak’ı istikrarsız ve zayıf kılmak için hep dış güçlerle işbirliği yaptılar. Bölgede hüküm süren çatışma ve kargaşa ortamından yararlanarak fiili durum yaratma hevesinde olan ve uluslararası camiaya meydan okuma cüretini gösteren Kürt grupları ateşle oynamaktadırlar. Irak merkezi hükümetinin, bölge ülkelerinin ve uluslararası toplumun tüm uyarılarına kulak tıkayan Kürtler  bağımsızlığa giden ilk adım olarak gördüğü sözde referandum, bölge için çok karanlık bir dönemin habercisidir.</span></p>
<p><span><strong>Irak Türklerinin Varlığı, Canı ve Malı Tehdit Altında</strong></span></p>
<p><span>Türk yurdu Kerkük ve çevresi adeta cephanelik olmuş durumda. Irak ordusu, Haşdi Şabi Birlikleri ile peşmerge eller tetikte Kerkük için pusuya yatmış durumda. Peşmergeler kerkük ve Irak Türklerinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleşmiş. Silahlı güçlere her gün yeni takviyelerin eklendiği, Türkmen bölgelerinde ve özellikle Kerkük’te Kürtlere silah dağıtıldığı ve kentte savaş hazırlıkları görüldüğü gözleniyor. Irak Türkleri adeta sıkıştırılmış bir millet olarak tehdit altında. Bölgede silahsız ve korumasız olan tek toplum da Irak Türklerdir. Meydana gelen bu gerginlik Irak Türkleri açısından ağır sonuçlar doğurabilir niteliktedir. </span></p>
<p><span>Irak Türklerinin varlığını tehdit eden şiddet politikalarının sürmesi karşısında, Türk yurdu Kerkük bir zulüm ve ateş yurduna çevrilmiştir. Kürt grupların Kerkük’ü zorla ele geçirmek için uyguladığı sistemli yıldırma, sindirme ve göçe zorlama politikası herkesin malumudur. Türkmenlere verilen mesaj şu;  Türkmenler ana yurdunuzu terk edin!</span></p>
<p><span>Kürt gruplarının 25 Eylül 2017’da yaptıkları, hukuki ve siyasi meşruiyeti olmayan korsan referandumundan <strong>sonra Türkmen sivillere yönelik tehdit, kaçırma ve soygun olayları arttı.</strong> Kerkük’teki Türkmen sivillerin kaçırılmasının yanında ev ve işyerleri de soyuluyor.</span></p>
<p><span><strong>Irak</strong><strong>‘ın Parçalanması,<em>Türkiye’nin</em> Parçalanması Demektir </strong></span></p>
<p><span>Kürt grupları, Türkmenlerin tarih boyunca yaşadıkları topraklara göz dikmiştir. Türkiye’nin buna izin vermeyeceğini, Türkmenlere karşı girişilecek baskı, tehdit, zulüm ve saldırıların karşılıksız kalmayacağını herkes çok iyi bilmelidir. Bölgede bağımsız devlet ilanı Irak’ın nihai olarak parçalanmasına yol açacak ve Türkiye’nin milli güvenliği için çok ciddi bir tehdit oluşturacaktır. </span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>(Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı)</p>
<div class="su-youtube su-u-responsive-media-yes"></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsrail, Kürt Gruplarını Neden Destekliyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/israil-kurt-gruplarini-neden-destekliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/israil-kurt-gruplarini-neden-destekliyor</guid>
<description><![CDATA[ İsrail, Kürt Gruplarını Neden Destekliyor?
Bağımsız “Kürt devleti”ne destek veren yegane devlet şimdilik İsrail’dir. İsrail tarihi boyunca stratejik ilişki kurmaya çalıştığı Kürtlerin Irak’ta bir “Kürt devleti” istediğini gizlemiyor. Bölgede böyle bir devletin “ikinci İsrail’in” kurulması ile, İsrail üzerindeki baskıyı ve yoğunluğu azaltmış olacak. Bu Kürt devleti Akdeniz’e de ulaştığı takdirde İsrail’in Arap olmayan komşusu olacak bir kere. Irak’ın bölünmesi, Suriye’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6988c1437.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsrail, Kürt, Gruplarını, Neden, Destekliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Kurtler-ve-Israil.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/israil-kurt-gruplarini-neden-destekliyor.html">İsrail, Kürt Gruplarını Neden Destekliyor?</a></p>
<p><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ali KERKÜKLÜ </span></a></strong></p>
<p>Bağımsız “Kürt devleti”ne destek veren yegane devlet şimdilik İsrail’dir. İsrail tarihi boyunca stratejik ilişki kurmaya çalıştığı Kürtlerin Irak’ta bir “Kürt devleti” istediğini gizlemiyor. Bölgede böyle bir devletin “ikinci İsrail’in” kurulması ile, İsrail üzerindeki baskıyı ve yoğunluğu azaltmış olacak. Bu Kürt devleti Akdeniz’e de ulaştığı takdirde İsrail’in Arap olmayan komşusu olacak bir kere. Irak’ın bölünmesi, Suriye’nin bölünmesini daha da kolaylaştıracak. Bu, Türkiye ve İran’ın iç dengelerini bozabilecek bir süreci de beraberinde getirecek. Artan gerilimle birlikte bölge etnik çatışma arenasına dönüşecek. Sonuçta Ortadoğu’nun parçalı yapısı daha parçalı hale gelecek. Bu da İsrail’in bölge siyasetine muarız cepheyi daha da zayıflatacak. Yani, İsrail, kara kaşı kara gözleri için Kürtlere bir devlet kazandırmaya oynamıyor. Bir Kürt devleti kurulması süreci ve sonrasının ortaya çıkartacağı sonuçlara oynuyor.</p>
<p>Kürtler, Irak ve Suriye’nin başlıca düşmanıyla –İsrail- ittifak halindedirler ve bunun sonucunda, Büyük İsrail özlemi Kürtlerin ”Sözde Kürdistan” projeleriyle hemen hemen mükemmel bir şekilde uyuşmaktadır. Oded Yinon’un “Büyük İsrail” tasarısına göre, komşu ülkelerin daha iyi bölünebilmesi ve böylece genişletilmiş bir tahakküm planına hizmet edebilmesi için Kürtlerin kullanılması zorunludur.</p>
<p>İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, “Irak’taki Kürtler bağımsız devlete sahip olmalı. Kürtler, Batı’nın dostu ve bizimle aynı değerleri paylaşan bir halk. İsrail, Kürtlerin bağımsızlık umutlarını desteklemeli” ifadelerini kullandı.</p>
<p>İsrail’in toprak anlamında stratejik bir derinliği yok. Bunun için Arap kuşağında, Arapların Araplarla ya da Arap olmayanlarla bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Kürt isyanına ta başından beri stratejik hesap yapan ve bu kartı Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye karşı kullanan ülke İsrail’dir. İsrail’in bölgedeki projesi, Irak, Türkiye, Suriye ve İran topraklarında bağımsız bir “Kürt devleti” kurdurmaktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63537" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-01-1.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-01-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-01-1-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>‘Nil’den Fırat’a İsrail Devleti’</strong></span></p>
<p>1897′de toplanan Dünya I. Siyonist Kongresi’nde Yahudilere ‘Nil’den Fırat’a İsrail Devleti’ hedefini işaret eden modern siyonizmin babası Theodor Herzl, siyasi Kürtçülerle de ilk temas kuran Yahudi liderdi. Herzl bu durumu hatıralarında açıkça dile getiriyor. Türkiye Kürtlerinden Abdullah Cevdet ile bağlantıya geçen Herzl’in bu girişiminden sonra Irak’ın Kuzeyinde Yahudilerin ilgisi artmıştı. Bu bağlamda en önemli temasları İsrail Devleti kurulunca MOSSAD’ın ilk başkanı olacak olan Reuven Zoslanski (1949-1952) yapacaktı. Zoslanski Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti için ‘Shiloah’ (vazifeli) kod adıyla Orta doğuda çeşitli milletler nezdinde zemin hazırlıyordu. İsrailli yazar Hagai Eshed’in One-Man Mossad: Reuven Shiloah, Father of Israeli Intelligence (Tek Adamlık Mossad: İsrail İstihbaratının Babası) adlı uzun makalesinde belirttiği gibi, Shiloah, İsrail’in ilk 10 yılı boyunca istihbarat servisinin yapılanmasında olduğu kadar, dış politikanın oluşumunda da büyük pay sahibiydi.</p>
<p>Reuven Shiloah, 1930′lu ve 40′lı yıllarda yaptığı Ortadoğu gezileri sırasında (1931-1934 yılları arasında Irak’ta yaşar ve Kürtlerle ilişki kurar) edindiği istihbarat birikimini Mossad’ın liderliğini üstlendiğinde yoğun biçimde kullanmaya başladı. Arap dünyasını iyi tanıyordu ve Yahudi Devleti’nin hayatta kalmak için bu dünyayı nasıl düzenlemesi gerektiğini de biliyordu. İyi bildiği işleri başında da, düşman gibi gözüken komşu ülkelerle gizli ilişkiler kurmak geliyordu. Shiloah tarafından geliştirilen bu “çevreleme stratejisi” Başbakan David Ben Gurion tarafından İsrail’in kuruluşundan bugüne kadar politikasının temel ekseni haline getirilecektir</p>
<p>Hayfa Üniversitesi Modern Ortadoğu Tarih Bölümü`nden İsrailli Prof. Dr. Amatzia Baram ‘İsrail ve Irak’taki Kürt Sorunu’ isimli kitabında, 1963 yılında  İsrail İstihbarat Örgütü (MOSSAD) Başkanı General Meir Amit, İran istihbarat örgütü SAVAK’ın başkanı ile görüşerek, SAVAK yolu ile Kürtlere silah gönderme konusunda anlaşıyor. Kürt İsrail işbirliğine İran da dahil olur ve İran üzerinden Irak’ın Kuzeyine geçen İsrailli subaylar burada Kürt peşmergeleri eğitmeye başlar. 8 Şubat 1963′te Baasçılar’ın Irak’ta bir ay sonra da Suriye’de başa geçmesi ve 17 Nisan 1963′de Irak, Mısır, Suriye arasında yapılan üçlü Birlik Antlaşması ile Nasır’ın öncülük ettiği Pan Arabizm fikrinin birliğe hakim olmasını tehdit olarak algıladığı için İsrail Kürt meselesine karışır ve Kürt isyancıları desteklemeye başlar.</p>
<p><span><strong>Şah-Vezir-Piyon</strong></span></p>
<p>1963’te İran ve İsrail’in iki üst düzey yetkilisi Paris’te bir araya geldiler. İsrail, Kürtlerin kendilerinden yardım istediğini ve İsrail çıkarlarının Kürtlere yardım etmeyi gerektirdiğini, ancak bu yardımı İran’ın onayı olmaksızın yapmak istemediklerini açıkladı. MOSSAD Başkanının bir röportajında ifade ettiği gibi İran Şahını düşündüren bir durum vardı. Kürtlerin girişimini Irak’ı tedirgin etmesinden dolayı onaylasa da, Kürtlerin Irak’ta özerk bir yönetime kavuşması halinde bu durumun kendi ülkesinde yaşayan Kürtleri etkilemesinden korkuyordu.</p>
<p>Kürt isyanı kısa vadede her iki ülkeye de yararlıydı. İsrail’e karşı Irak’ın Suriye ve Ürdün’e takviye güç göndermesine engel olurken, bir yandan da İran için çok önemli olan Huzistan’dan ve Arap kıyılarından Irak’ın güçlerini geri çekmeye zorluyacaktı.</p>
<p>1963 Ha­zi­ran’ın­da KDP Po­lit­bü­ro­su ara­cı­lı­ğıy­la İs­ra­il ile iliş­ki ku­rul­ur. O tarih­te Kamu­ran Ali Be­dir­han va­sı­ta­sıy­la Pa­ris’te Ce­lal Ta­la­ba­ni ile Şi­mon Pe­res ara­sın­da giz­li bir gö­rüş­me gerçekleş­ir. Bu gö­rüş­me­de Celal Ta­la­ba­ni, Kürt peş­mer­ge­le­re ağır si­lah yar­dı­mı ya­pıl­ma­sı için çağ­rı­da bu­lun­ur. Bu gö­rüş­me­nin ar­dın­dan Celal Talabani’nin eşi Hero’nun babası İb­ra­him Ahmed baş­kan­lı­ğın­da Ömer Mus­ta­fa De­ba­be ve Se­yid Aziz Şem­zi­ni’den olu­şan bir heyetİİran üze­rin­den İs­ra­il’e gider.</p>
<p>Celal Ta­la­ba­ni’nin ka­yın­pe­de­ri İb­ra­him Ah­med, MOS­SAD baş­ka­nı Me­ir Amit (1963 – 1968) ile de gö­rüş­ür. Kendisin­den ba­zu­ka, mü­him­mat, tü­fek, pa­ra ve ben­ze­ri yar­dım­lar is­te­ri. İran, İsra­il’den gön­de­ri­len yar­dım­la­rın toprak­la­rı üze­rin­den ak­ta­rıl­ma­sı­na izin ver­ir, ka­pı­la­rı­nı aç­ar. Her­hal­de İs­ra­il ve İran bu yar­dım­la­rı Al­lah rı­za­sı için yap­mıyordu. Bu yar­dım­la­rın mut­la­ka bir be­de­li olacaktı.</p>
<p>İsrail açısından Iraklı Kürtlere verilen desteğin iki önemli nedeni olduğu açıktır. Birincisi isyanın sürmesi Irak’ta istikrarsızlık yaratmakta ve Bağdat hükümetini askeri, siyasi ve ekonomik anlamda yıpratmaktır. İkincisi Kürtler, Arap topraklarına sızmakta ve bilgi edinmekte zorluk çeken İsrail’in bölgedeki gözü kulağı olmaktı. İs­ra­il, kurulan iliş­ki­ler kapsamın­da Kürt is­tih­ba­rat ör­gü­tü­nün (PARASTİN) şe­kil­len­me­si­ne de yardım­cı ol­ur. Amaç Irak hakkında İsrail için istihbarat toplamaktı. MOS­SAD, Kürt is­tih­ba­rat­çı­la­rı ye­tiş­tir­ir. PARASTİN’nin ba­şı­na da Mesud Bar­za­ni ge­ti­ril­ir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63538" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63538" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-02.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-02-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Soldan Sağa Mossad Başkanı General Meir Amit, Mesud Barzani, İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan, Şemseddin Müfti ve Irak’ın Kuzeyinde Mossad İstasyon şefi David Kron- İsrail</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Mesud Bar­za­ni, “Bar­za­ni II” ad­lı ki­ta­bın­da: “O za­man bir gü­ven­lik ve is­tih­ba­rat var­lı­ğı­na ihtiyaç du­yul­du. Bu örgütün  (PARASTİN) ku­rul­ma­sı gö­re­vi ba­na tev­di edil­di. İlk baş­ta Şe­kib Ak­ra­vi, Muham­med Aziz Ka­dir, Fran­so Ha­ri­ri (18 Şubat 2001’de Erbil’de öldürüldü), Fa­hir Mer­ge­so­ri ve di­ğer­le­rin­den yar­dım alı­yor­dum” diye ifade ediyor.</p>
<p>İsrail’in yardımlarını öncelikle İran topraklarından geçirip, oradan SAVAK’ın (Devlet İstihbarat ve Güvenlik Örgütü) Kürtlere teslim ettiğini söylemekte yarar var.</p>
<p>Araştırmacı Edmond Gharib “Irak’taki Kürt Meselesi” adlı kitabında MOSSAD ve SAVAK’ın ortaklaşa kurdukları Kürt istihbarat biriminin (PARASTİN), elde ettiği tüm bilgileri İran ve İsrail istihbarat teşkilatlarına aktardığını yazıyor.</p>
<p>İranlı ve İsrailli müsteşarlar, teknik personel ve subaylardan oluşan dinamik bir teşkilat kurdular. Bu teşkilat, Barzani’ye çalışacaktı. Müsteşarlar yönetimde üç ay kalacak ve Tahran’daki MOSSAD yetkilileri periyodik olarak onları ziyaret edeceklerdi. Bunun yanında başkan yardımcıları, İsrail ordusundan tümgeneral rütbesindeki subayların da ziyaretleri olacaktı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63539" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63539" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03.jpg" alt="" width="800" height="452" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-768x434.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-03-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Sağ Başta Mesud Barzani, İsrail Genel Kurmay Başkanı Rehavam Zeevi (Beyaz  T-Shirtli, gözlüklü), Babası Molla Musta Barzani  (Ortada) ve  İsrailli Askeri Uzmanlar İle birlikte-Irak’ın Kuzeyi.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>İsrailli yazar Benjamin Beit Hallahmi ise “The İsrael Connection: Who İsrael arms and why / İsrail bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor” adlı kitabında Barzani ile İsrail arasında ki bu gizli ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Irak’taki Kürtler her zaman İsrail’in ilgi alanı dahilindeydi… MOSSAD’ın Kürtlere desteği 1958’de başladı. Askeri danışman, silah ve cephaneyi kapsayan daha geniş çaptaki yardım ise 1963’de uygulamaya kondu. Ağustos 1965’de İsrailli askeri uzmanlar Kürt peşmergeler için Irak’ın kuzeyinde dağlık bir bölgede eğitim kampları oluşturdu. Haziran 1966’da Başbakan Levi Eschol, Kürt yetkililer ile görüşmeler yaptı. 1967 Arap – İsrail savaşı sırasında Kürtler İsrail’in de teşviki ile Irak Hükümeti’ne saldırılar düzenlediler ve Irak ordusunun diğer Arap ülkelerine yardım etmesini engellediler. Savaş sırasında Mısır ve Suriye birliklerinden ele geçirilen Sovyet yapımı silahlar Kürtlere verildi. Her ay İsrail tarafından yaklaşık 500.000 dolarlık bir para yardımı da Kürt peşmergelere ulaştırılıyordu. Molla Mustafa Barzani önce 1968 ve 1973 yıllarında İsrail’i iki kez ziyaret etti.”</p>
<p><strong>İsrail Eski Başbakan’ı </strong><em>Menahem </em><strong>Begin’in, İsrail’in Kürtlere Para, Silah ve eğitim Sağladı!</strong></p>
<p>İsrail’in Kürt isyancılara giderek artan desteğinin en sembolik göstergelerinden biri Eylül 1968′de Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’in İsrail’e yaptığı ziyaret olarak gösteriliyor. Barzani kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a hediye olarak bir ‘Kürt Hançeri’ ile birlikte Türkmen şehri Kerkük’ün petrol rafinerilerinin nasıl vurulabileceğinin planlarını da veriyor.  Barzani, İsrail ile ilişkilerinin devamında 1973′te İsrail’e ikinci kez ziyarette bulunuyor. Kürtçe konuşan çocukluk arkadaşı Irak Yahudilerden 1950′den beri İsrail’de yaşayan David Gabayi’nin evinde kalıyor. Saklanan bu ziyaretler, 28 Eylül 1980 de İsrail Başbakan’ı <em>Menahem </em>Begin’in, İsrail’in Kürtlere para, silah ve eğitim sağladığını ilk kez açıklaması ve 29 ve 30 Eylül tarihli İsrail gazetelerinin Barzani’nin 1960larda ve 1970li yılların başlarında İsrail’e birkaç gizli ziyaret gerçekleştirdiğini yazmaları üzerine su yüzüne çıkar. Şubat 2004’te Radikal Gazetesinden Murat Yetkin’in sorularını yanıtlayan İsrail Dışişleri Eski Müsteşarı Alon Liel de 1960′larda, 70′lerde Mesud Barzani’nin Molla Mustafa Barzani’ye İsrail’in destek verdiğini gizlemiyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63540" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63540" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-04.jpg" alt="" width="800" height="387" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-04-768x372.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><center><span><strong><span>Kürtlerin İlan Edilmemiş Genelkurmay Başkanı MOSSAD Generali Sagi Chori (Sağda Geleneksel Kürt Kıyafetiyle) ve Molla Mustafa Barzani-Irak’ın Kuzeyi</span></strong></span></center></center></figcaption></figure>
<p><span>MOSSAD Generali Sagi Chori: Barzani’yi Biz Eğittik</span></p>
<p>1960’lı yallardan itibaren  <em>İsrail istihbarat</em> Servisi MOSSAD’a  bağlı olarak Irak’ın Kuzeyinde görev yapan General Sagi Chori, Kürt devletinin kendi projeleri olduğunu söyledi. Irak’ın Kuzeyinde Kürt isyanlarına komutanlık eden, savaş planlarını bizzat kendi eliyle yapan Chori İsrail-Kürt dergisinin 2010 Nisan sayısındaki röportajında, “Peşmergeleri eğitmek için uçakla İsrail’e bizzat ben götürdüm. Kürtlere savaşmayı ben öğrettim” <em>diye belirtti</em>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63541" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63541" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-05.jpg" alt="" width="800" height="335" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-05-768x322.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin Yoğun Yaşadığı Bölgelerde Yayın Yapan İsrail-Kürt Dergisi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Irak Hükümetine Sığınan Mesud Bar­za­ni’nin Ağabeyi Ubeydullah</strong></span></p>
<p>Irak hü­kü­me­ti, 1973 yı­lı so­nun­da üç KDP’li Kür­dü ya­nı­na çek­me­yi ba­şar­mış­tı. Bunlardan iki­si, KDP po­lit­bü­ro üye­le­ri olan Aziz Re­şit Ak­ra­vi ve Ha­şim Ha­san Ak­ra­vi idi. Bu iki­li İs­ra­il­li­le­ri çok iyi ta­nı­yor­lar­dı. Aziz Ak­ra­vi, 1962 yı­lın­da Irak or­du­sun­dan ka­ça­rak Kürt is­yan­cı­la­rı­na ka­tıl­mış­tı. İs­ra­il’i de zi­ya­ret eden Ak­ra­vi, Kürt – İs­ra­il iliş­kile­ri­nin bo­yut­la­rı­nı çok iyi bi­li­yor­du. Da­ha ön­ce Kürt­le­rin Irak or­du­su­na kar­şı yap­tık­la­rı sal­dı­rı­la­rın plan­la­ma­sın­da gö­rev al­mış­tı. Şüp­he­siz Iraklı­la­rın sa­fı­na ge­çin­ce, Kürt is­ya­nı­na ya­pı­lan İs­ra­il mü­da­ha­le­le­ri­nin ço­ğu­nu Irak’a anlatmıştır.</p>
<p>Bar­za­ni’yi “dik­ta­tör” ol­mak­la suç­la­yan KDP’nin po­lit­bü­ro üye­si Aziz Ak­ra­vi’nin, hü­kü­met safına geç­me­si, Irak hü­kü­me­ti için özel­lik­le yurt­dı­şın­da önem­li bir pro­pa­gan­da ko­zu ol­muş­tu.</p>
<p>Ha­şim Ak­ra­vi’ye ge­lin­ce, ona da Irak hü­kü­me­tin­ce be­le­di­ye iş­le­rin­den so­rum­lu bir dev­let bakan­lı­ğı gö­re­vi ve­ri­lir.</p>
<p>Son­ra­ki dö­nem­ler­de Ha­şim, Irak hü­kü­met tem­sil­ci­si sı­fa­tıy­la Pa­ris’e bir zi­ya­ret dü­zen­ler. Bu zi­ya­re­tin ama­cı, Irak hü­kü­me­ti­nin Kürt­le­re iyi ni­yet­li yak­laş­tı­ğı­nı gös­ter­mek­dir. Ha­şim Ak­ra­vi bu zi­ya­re­tin­de As­so­ci­ated Pres Ha­ber Ajan­sı mu­ha­bi­ri­ne, Bar­za­ni’nin ka­rar­ga­hı­na İs­ra­il­li danış­man­la­rın gel­di­ği­ne göz­le­riy­le ta­nık ol­du­ğu­nu ve Bar­za­ni’nin de İs­ra­il’i iki kez zi­ya­ret ettiği­ni söy­le­mek­ten çe­kin­mez. Ay­rı­ca Mesud Bar­za­ni’nin ağabeyi, Molla Mustafa’nın bü­yük oğ­lu Ubey­dul­lah, Al-Rı­sa­lah isim­li Ku­veyt ga­ze­te­si­ne ver­di­ği de­me­cin­de ba­ba­sı­nın ay­rı­lık­çı olduğun­dan dem vur­muş ve kar­de­şi Mesud ve İd­ris­le bir­lik­te İs­ra­il’i (Tel Aviv) zi­ya­ret ettiklerini söy­le­miş­tir. Ubey­dul­lah, Bar­za­ni’nin sü­rek­li İs­ra­il­li­ler­le iş­bir­li­ği yap­tı­ğı­nı, Irak­lı­la­ra dü­zen­le­dik­le­ri bü­tün sal­dı­rı­la­rın İs­ra­il­li­ler ta­ra­fın­dan plan­lan­dı­ğı­nı açık­la­mak­tan çekinmemiştir. Ve şun­la­rı ek­le­miş­tir:</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63542" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63542" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-06.jpg" alt="" width="800" height="503" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-06-768x483.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><center><span><strong><span>Sağda Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin Babası ve Mesud Barzani’nin Abisi İdris Barzani, Mesud Barzani’nin Babası Molla Mustafa Barzani  (Ortada) ve MOSSAD Generali Sagi Chori-Irak’ın Kuzeyi</span></strong></span></center></center></figcaption></figure>
<p>“<strong>Ba­bam mut­lak su­ret­le İs­ra­il gü­düm­lü­dür. Ka­rar­ga­hın­da sü­rek­li ola­rak ha­in ba­ba­ma danışman­lık ya­pan İs­ra­il su­bay­la­rı var­dır. Ba­bam on­lar­dan al­dı­ğı ta­li­ma­tı kar­deş­le­rim Mesud ve Bar­zan’a ile­tir. On­lar da dü­şün­mek­si­zin bu emir­le­ri ye­ri­ne ge­ti­rir­ler</strong>.”</p>
<p>20 Ni­san 1974’de Mil­li­yet ga­ze­te­sin­de ya­yın­la­nan de­me­cin­de de Ubey­dul­lah Bar­za­ni, babasını “iş­bir­lik­çi ol­mak ve Kürt­le­ri em­per­ya­list oyu­nu­na alet et­mek­le” suçluyordu. <strong>Barzani’nin oğ­lu</strong> suç­la­ma­la­rı da­ha da ile­ri ta­şı­ya­rak: “<strong>Irak hü­kü­me­ti Bağ­dat’ı da Kürt­le­re ver­se, ba­bam yi­ne Irak hü­kü­me­ti­nin tek­lif et­ti­ği özerk­li­ği ka­bul et­me­ye­cek­tir.</strong>” diyordu. Ubey­dul­lah, Mı­sır­lı ga­ze­te­ci Mu­ham­med Ha­sa­neyn Hey­kel’e ba­ba­sı Bar­za­ni’nin yanın­da her za­man İs­ra­il­li­le­rin bu­lun­du­ğu­nu ve bun­la­rın Irak’ta ca­sus­luk yap­tı­ğı­nı söy­le­di. Akra­vi ise, 12 Ara­lık 1974’te Chris­ti­an Sci­en­ce Mo­ni­tor ga­ze­te­si­ne ver­di­ği de­meç­te; İsraillilerin Irak’ın Kuzeyinde gö­rev­le­ri­nin İs­ra­il’i il­gi­len­di­ren ko­nu­lar­da bil­gi top­la­mak­tan ibaret ol­du­ğu­nu açık­la­dı.</p>
<p><strong>Ye­ni­den Öz­gür Gün­dem</strong> ga­ze­te­sin­de 1 Ara­lık 2002 ta­rih­li sa­yı­sın­da KDP-MOS­SAD iliş­ki­siy­le ilgi­li şu sa­tır­lar yer alı­yor­du: “KDP’nin en çe­kir­dek istihbarat ör­gü­tü PARASTİN’de­ki profesyonel­le­rin he­men he­men hep­si­nin is­tih­ba­rat eği­ti­mi­ni İs­ra­il’de gör­me­si, id­di­amı­zı yeter­li dü­zey­de is­pat­la­ma gü­cü­ne sa­hip­tir. Bu o ka­dar güç­lü bir iliş­ki ki, Irak’ın Kuzeyinde iki par­ti ara­sın­da ge­çen bir olay şöy­le bir kıs­kanç­lı­ğa da yol aç­mış­tır:</p>
<p>Irak’ın Kuzeyinde bu­lu­nan Öz­gür Ça­lış­ma Par­ti­si/Par­ti Ka­ri Serbx­we (PKS), KDP ta­ra­fın­dan kapa­tıl­dı. Bu ola­ya Av­ru­pa’dan tep­ki gös­te­ren <strong>PKS Baş­ka­nı Ab­dul­ha­lik Zen­ge­ne şöy­le bir ente­re­san açık­la­ma ya­pı­yor­du: “Par­ti­mi­zin ka­pa­tıl­ma­sın­da­ki ge­rek­çe doğ­ru­dur, biz İs­ra­il dev­le­ti ile iliş­ki içe­ri­sin­de­yiz. Fa­kat böy­le­si bir ka­pat­ma ge­rek­çe­si ile yal­nız PKS de­ğil, tüm Bar­za­ni ai­le­si ka­pa­tıl­ma­lı­dır. Çün­kü bu ai­le İs­ra­il’e gö­bek­ten bağ­lı­dır.</strong>” ifadesini kullandı.</p>
<p><span><strong>Kürtler İle İsrail Arasındaki İlişkiler Sürürüyormü?</strong></span></p>
<p>Amerika dış politika uzmanı Jack Anderson’un 18 Eylül 1972′de Washington Post gazetesinde yazdığı bir yazısında her ay İsrailli bir yetkili Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa’ya 500 bin dolar vermekteydi, dönemin CIA raporlarına göre MOSSAD şefi Zvi Zamir, Barzani’yi Irak’ın Kuzeyindeki kampında ziyaret ederek, Bağdat’a karşı yapılan saldırı ve sabotajların dozunun artırılmasını istemişti.<br>
Bölgede kendisine bağlı bir Kürt devleti isteyen İsrail’in ilişkileri baba Barzani’den sonra da devam etti. İsrail ile oğul Mesud Barzani arasındaki ilişkiler babası dönemindeki gibi aleni olmaktan çok, farklı konseptler de sürüyor. Bölgede bulunan 24 değişik grubun içinde Barzanilerin etkin konuma gelmesinin en önemli sebebi İsrail’in verdiği destek olarak gösteriliyor. Araştırmacı Aytunç Altundal’a göre İsrail’in Irak’ın Kuzeyi ile olan ilişkilerini Kürt Yahudiler sağlıyor (İsrail’de 150-200 bin arasında Kürt Yahudisi yaşamaktadır). Altundal; “İsrail ile ilişkiyi Barzani’nin yanında bulunan Sami Abdurrahman sağlıyordu (1 Şubat 2004 tarihinde Türkmen şehri Erbilde bir intihar saldırısında öldürüldü. Sami Abdurrahman İsrail tarafından özel eğitilip yetiştirilmiş, Irak Hükümetinde bakanlık yaptığı sırada Irak hakkında tüm bilgileri İsrail’e aktarıyordu). Barzanilerin Amerika ile CIA bağlantısı yine İsrail aracılığı ile sağlanıyor” diyor.</p>
<p>MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri, Londra ve Sidney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars – A History of Israel’s Intelligence Services” (İsrail’in Gizli Savaşı – İsrail İstihbarat Servislerinin Tarihi) adlı kitapta da sergilenmektedir. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmıştır. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanmaktadır. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği belirtilmektedir.</p>
<p>Bu bilgilerin dışında, 1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanmaktadır. MOSSAD-Barzani ilişkilerinin İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD ajanı) aracılığı ile gerçekleştirildiği de bir başka önemli bilgidir. Nimrodi’nin üstlendiği görev de son derece ilginçtir; Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynamıştır. Kitapta MOSSAD’dan Kürtlere 500 bin dolar para verildiği, sağlam bilgi kaynaklarına dayanılarak açıklanmaktadır. Bu durumda önemli bir soru gündeme gelmektedir: 70′li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürmekte midir? Kitapta ele alınan bilgilere göre bu sorunun cevabı, “evet”dir.</p>
<p>Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek…<br>
Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…<br>
İlgi belli…<br>
İlişki de belli…</p>
<p>Ian Black ve Benny Morris’in deyimiyle, Kürtler ile İsrail arasındaki ilişkiler “Ortadoğu’nun en kötü saklanan sırrı”dır. Bütün bunların mâkul açıklaması Amerika ve İsrail’in Ortadoğu’da, başlangıçtan günümüze değin ortaklaşa sürdürdükleri kirli oyunları deşifre eden kilometre taşlarında saklıdır.</p>
<p>Pu­lit­zer ödül­lü Ame­ri­ka­lı ga­ze­te­ci ve ya­zar Sey­mo­ur M. Hersh’in “Emir Ko­mu­ta Zin­ci­ri” ad­lı kita­bın­da ilginç bil­gi­ler yer al­mak­ta­dır: “Üst dü­zey bir CIA yet­ki­li­si, ken­di­siy­le bir görüşmemizde, ‘İs­ra­il­li­le­rin Irak’ın Kuzeyinde fa­ali­yet gös­ter­dik­le­ri­ni ka­bul et­miş­ti. İs­ra­il­li­ler ora­da da ol­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni düşünüyor­lar’ de­di. İs­ra­il­li­le­rin Was­hing­ton’un ona­yı­nı is­te­yip is­te­me­dik­le­ri­ni sor­du­ğum­da ise ay­nı yet­ki­li gü­le­rek “İs­ra­il­li­le­re ne yap­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni söyleye­bi­le­cek bi­ri­ni ta­nı­yor mu­sun? On­lar hep ken­di çı­kar­la­rı­na en uy­gun dü­şen şe­yi yaparlar” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di. CIA yet­ki­li­si İs­ra­il’in böl­ge­de­ki var­lı­ğı­nın Ame­ri­kan is­tih­ba­rat çevrele­rin­de bi­lin­di­ği­ni de ila­ve et­ti.”</p>
<p>Es­ki bir İs­ra­il is­tih­ba­rat su­ba­yı, 2003 yı­lı son­la­rın­dan be­ri Kürt ko­man­do bir­lik­le­ri­ni (peşmergeleri), İs­ra­il’in en giz­li ko­man­do bi­ri­mi olan Mis­ta­ra­vim ka­dar et­kin bir güç­te eğittikle­ri­ni açık­lamış (<a href="http://www.youtube.com/watch?v=XTt84I3bxF4" target="_blank" rel="noopener">http://www.youtube.com/watch?v=XTt84I3bxF4</a>,Israel Training Iraqi Kurds-israil Irak Kürtlerini eğitiyor, youtube sitesinde video görüntüsü ) ve son­ra da şu­nu ekle­miş­ti: “Ba­kın, İs­ra­il Sad­dam’a kar­şı bir den­ge un­su­ru ola­rak Kürt­le­ri hep des­tek­le­miş­ti. İsra­il’in Kürt­ler­le it­ti­fa­ka gir­me­si, Bush Yö­ne­ti­mi’nce o ka­dar da ka­bul edil­me­ye­cek bir şey değil­di.” İs­ra­il’in Irak’ın Kuzeyinde­ki var­lı­ğı, İran’nı iz­le­me im­ka­nı ve­re­cek­ti. Irak ve Su­ri­ye’de göz­le­re ve ku­lak­la­ra sa­hip ola­cak­tı.İs­ra­il’in ön­de ge­len ga­ze­te­le­rin­den Ye­di­ot Ah­ro­not, İsrailin Irakın kuzeyindeki gizli varlığını 2005 yı­lı son­la­rın­da tek­rar gün­de­me ge­ti­ri­yor­du. Ga­ze­te­ye gö­re ba­zı İs­ra­il şir­ket­le­ri­nin Kürt yetkilileri ile anlaşma­lı ola­rak, giz­li­ce peşmergeleri eğitmişler, on­la­rı mil­yon­lar­ca do­lar­lık malze­me ile do­nat­mış­lar, ayrı­ca Er­bil’de­ki bir ha­va­ala­nı (Erbil Havaalanı) in­şa­atı­na da giz­li kat­kı sağ­la­mış­lar­dı. Kürt yet­ki­li­le­ri, İsra­il fir­ma­la­rıy­la yürütü­len pro­je­le­rin ni­çin giz­li tu­tul­du­ğu so­rul­du­ğun­da, “gü­ven­lik ne­de­niy­le” diyorlar­dı. İs­ra­il ga­ze­te­si­ne gö­re, İs­ra­il­li gü­ven­lik şir­ke­ti ta­ra­fın­dan Irak’ın kuzeyine gön­de­ri­len es­ki komandolar(israilli askerler), bu­ra­da Bölgesel Kürt Yönetimi ta­ra­fın­dan dü­zen­le­nen özel bir prog­ram çer­çe­ve­sin­de, peş­mer­geleri eği­ti­yor­lar­dı.</p>
<p>Bölgede yer alan belli başlı tüm Kürt gruplarının İsrail ile uzun zamandan beri bağları vardır. Bütün bunlar Türkmenlere, Araplara ve Süryanilere karşı yürütülen ciddi etnik şiddetle bağlantılıdır.</p>
<p>Ocak 2012’de Fransız gazetesi Le Figaro İsrailli gizli ajanların Irak’ın Kürt bölgesindeki gizli kamplarda İranlı muhalifleri devşirdiğini ve eğittiğini belirtti. İsrail Kürtlerin safında yer alarak İran, Irak ve Suriye’de göz ve kulaklar kazanmış oluyor.</p>
<p>Wikileaks tarafından 2010 yılında ortaya çıkarılan belgeler İsrail MOSSAD’ının Başkanı Meir Dagan’ın İran Hükümetini devirmek için Kürtleri ve etnik azınlıkları kullanma isteğini gösteriyor. İsrail İstihbarat örgütü Başkanı bir ABD’li yetkiliye, İsrail casusluk servisinin, bugünkü Irak’a benzer, Kürtlerin kendi özerk hükümetlerine sahip olduğu zayıf ve parçalanmış bir İran yaratma niyeti olduğunu söylüyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63544" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63544" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-07.jpg" alt="" width="800" height="903" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-07-768x867.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><center><span><strong><span>İsrail Basın Organları Yediot Ahronot, Maarif ve Haaretz Gibi Gazetelerin Yayınladığı İsrail Askerlerinin Kürt Peşmergeleri Eğittiğini Belgeleyen Görüntü ve Haberler</span></strong></span></center></center></figcaption></figure>
<p>2005’in Aralık ayında ise konuyu bu kez İtalyan <em>La Stampa</em> gazetesi gündeme taşıdı. <em>La Stampa</em>‘ya göre İsrailli onlarca asker ‘tarım uzmanı’ ve ‘mühendis’ kimliği altında Iraklı Kürtleri eğitiyordu. Gazeteye göre İsrailliler bölgeye Türkiye üzerinden geçiş yaptılar. Geçişin ardından ‘Z Bölgesi’ olarak kodlanmış gizli bir yere konuşlanan İsrailliler burada Kürtlere ağır askeri eğitim vermeye başladılar. Analizini İsrail’in <em>Yediot Ahronot</em> gazetesine dayandıran <em>La Stampa</em>‘ya göre Kürtler ile ilk temasları sağlayan da Mossad’ın eski başkanı Dany Yaton’du (1996-1998). İlk temasların ardından bağlantı İsrailli işadamı Şlomi Michaels tarafından sürdürüldü. Yatom’un kurduğu Magalcom şirketi yakın bir zamana kadar Kürtlere ‘stratejik danışmanlık’ yaptı. Yatom tüm bu iddiaları reddetti. Ancak eldeki belgeler bu yalanları boşa çıkarıyor. Bu arada İsrailli askerlerin bölgedeki varlığını İsrail gazetesi Yediot Ahronot da görüntüledi. Erbil yakınlarındaki Erbil Havaalanı’ndaki görüntüler İsraillilerin bu bölgedeki varlığını kanıtlayan önemli bir kanıt oldu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63545" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63545" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-08.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-08-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Soldan sağa Mesud Barzani, Menahem Nahik Navut (MOSSAD 2. Başkanı 1984-1986), Barzani’nin Kara Kutusu ve KDP’nin Dış İlişkiler Sorumlusu Mahmud Osman, MOSSAD Başkanı Zvi Zamir (1968-1974), MOSSAD Başkanı Nahum Admoni (1982-1989) ve Bir Kürt Koruma- Irak’ın Kuzeyi (MOSSAD Arşivi)</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>MOSSAD başkan ve yardımcıları Irak’ın Kuzeyinde Görev Yapıyor</strong></span></p>
<p>Hemen hemen tüm MOSSAD başkan ve yardımcıları Irak’ın Kuzeyinde görev yapmış ve Kürtlerle yakın ilişkide bulunmuştur.Irak’ın Kuzeyinde görev yapan MOSSAD başkan ve yardımcıları: Reuven Shiloah (1949-1962) , Meir Amit (1963-1968) ,Zvi Zamir (1968-1974).</p>
<p>Zvi Za­mir’den bo­şa­lan MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı’na Yitz­hak Ho­fi (1974-1982) atan­mış­tır. Yitz­hak Ho­fi’nin yar­dım­cı­lı­ğı­na ise Da­vid Kimc­he ata­nır (1976-1980). İki­si de da­ha ön­ce Irak’ın Kuzeyinde gö­rev yap­mış­lar­dı. Bir sü­re son­ra MOS­SAD’ın Baş­kan Yar­dım­cı­lı­ğı­na Da­vid Kimche’nin ye­ri­ne, Na­hum Ad­mo­ni ge­ti­ri­lir (1980-1982).Na­hum Ad­mo­ni (1982 – 1989) senele­ri ara­sın­da MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı koltuğuna oturacaktır. Na­hum Ad­mo­ni da Irak’ın Kuzeyinde görevli olarak bu­lun­muş­tur.Nahum Admoni’nin yardımcılığına getirilen Menahem ‘Nahik’Navot (1984-1986 )Irak’ın Kuzeyinde görev yapanlar arasındadır. Na­hum Ad­mo­ni’nin ye­ri­ne MOS­SAD kol­tu­ğu­na 1989 – 1996 yıl­la­rı ara­sı Shab­tai Sha­vit otu­ra­cak­tır. O da Irak’ın Kuzeyinde gö­rev yap­mış­tır. 1998–2002 yıl­la­rı ara­sın­da MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı­nı ya­pan Ef­ra­im Ha­levy de Irak’ın Kuzeyinde gö­rev­len­di­ri­len­ler­den bi­ri­dir. Her hal­de Irak Kürt­le­ri­ne in­sa­ni yardım gö­tür­mek için git­miş­ler­dir!!!! Bu ün­lü isim­le­rin Irak’ın Kuzeyinde peş pe­şe görevlendiril­me­le­ri, böl­ge­nin İs­ra­il için ne ka­dar bü­yük bir öne­me sa­hip ol­du­ğu­nu göstermiyor mu? Böl­ge­nin öne­mi İs­ra­il­li­ler için her ge­çen gün da­ha da art­tı. Kut­sal top­rak­la­ra du­yu­lan sev­gi ve ener­ji kay­nak­la­rı­na gös­te­ri­len il­gi, İs­ra­il’i Irak’ın kuzeyi ve Kürt­le­rin sev­da­lı­sı ha­li­ne ge­tir­di.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63546" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63546" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-09.jpg" alt="" width="800" height="465" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-09-768x446.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin Babası ve Mesud Barzani’nin Abisi İdris Barzani (Solda), MOSSAD Başkanı Zvi Zamir Silah Eğitimi Verirken-Irak’ın Kuzeyi </span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Dış Güçler Tarafından Satılan Kürtler</strong></span></p>
<p>Mesud Barzani’nin Barzani II kitabında şöyle diyor: “Amerikan politikalarının bu mazlum ve mücadeleci halkın kaderi aleyhine komplolar kurmayı gerektireceğini ya da başkalarına bu mazlum halka kalleşlik etmelerinin yolunu açacağını aklımızın köşesinden bile geçiremezdik. Ama aklımızdan geçirmediğimiz bu ihanet gerçekleşti. İran Şahı’nın 6 Mart 1975 günü Kürt halkını arkadan bıçaklarken, Amerikan yönetimi Kürt halkına arkasını döndü. Bu halkın çağrılarına kulaklarını tıkadı. Bu trajedide en büyük günah (ABD’nin Yahudi asıllı Dışişler Bakanı) Henry Kissinger’in  omuzlarındadır. Sebep odur.”</p>
<p><span><strong>Halkını Felakete Sürükleyen Adam</strong></span></p>
<p>Amerikalı Araştırmacı Thomas Goltz Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’yi şöyle anlatıyor: “Halkını sürüklediği bütün o felaketlerin ardından Molla Mustafa Barzani’nin ayakta kalmasını sağlıyordu. Bu felaketler o kadar çoktu ki. En ünlülerinden biri, Ksenephon gibi bir paralı asker komutanı olarak Stalin’in 1946 da İran’da kurdurduğu, kısa ömürlü ‘Kızıl’, Mahabad Özerk Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanıydı. Britanya ve ABD’nin baskısıyla yıkıldı bu Cumhuriyet. Molla Mustafa ve adamları, kadınları, yaşlıları ve savaşamayacak durumda olan diğerlerini kaderlerine terk ederek Sovyetler Birliği’nin derinliklerine doğru 12 yıl sürecek yolculuklarına başladı.</p>
<p>Bağdat’la, Kürtlere petrol gelirlerinden pay veren ve kültürel özerklik tanıyan bir iktidar paylaşım anlaşması önerilmişti Molla Mustafa’ya. Muhtemelen dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Kürt gruba yaşadıkları ülkenin hükümet tarafından bu kadar iyi bir anlaşma önerilmemişti.<em> “</em><em>Nankör insan</em>, <em>herşeyin fiyatını bilen</em>, <em>fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen</em> kimsedir.”</p>
<p>Ama bununla yetinmeyen Molla Mustafa 1970′lerin başında bir kere daha isyan bayrağını açtı. Bu kez Bağdat’a ve Hüseyin Ağa Surçi gibi hükümete sadık Kürt aşiretlerine karşı İran Şahı’yla (ve İsrail gizli servisi MOSSAD’la) ittifak içindeydi. Kürtler arasında Barzani’ye karşı çıkanların (ya da belirsiz amaçlarını sorgulayanların hepsi) ‘caşh’ ya da hain olarak nitelendi ve buna göre muamele gördü. Barzani’nin Şah’la (ve MOSSAD’la dansı) 1975′te İran ve Irak arasında imzalanan (Henry Kissinger sayesinde), Şattülarap’ı İran’a veren ve Kürtlerin bir kez daha çöküşüne yol açan Cezayir Anlaşması’yla son buldu. Molla Mustafa ve adamları bu kez ABD’nin yolunu tuttu. Çok seyahat etti, çok harcadı ve sonunda kanserden Washington’da öldü.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63547" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63547" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-10.jpg" alt="" width="800" height="426" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-10-768x409.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban (Ortada), Mesut Barzani’nin Babası Molla Mustafa Barzani (Solda) ve Barzani’nin Yanında  MOSSAD Başkanı Meir Amit-İsrail.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Bütün sorun da burada yatıyor. Hafızamız, Iraklı Kürtlerin en az üç kez, silah sesleri kesildiğinde kendini yanlış tarafta bulduğunu gösteriyor. En son örnek 1991 baharında, Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında Başkan Bush Kürtleri kendi kaderlerine terk ettiğinde yaşandı. ABD’yi ikiyüzlülüğünden, kendi yöneticilerinin de hatalı yargılardan dolayı suçlayan Kürt mülteciler dalgalar halinde Türkiye sınırlarına aktı. Mezopotamya’da hatıralar uzar gider, özellikle de kimin iktidara karşı kiminle, neden ve ne zaman işbirliği yaptığına dair yerel <em>hatıralar.</em></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63548" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63548" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11.jpg" alt="" width="800" height="452" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-768x434.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-11-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Soldan Sağa M kod adlı İsrail Heyet Başkanı (Kürt kıyafetli olan), MOSSAD Başkanı Meir Amit, Mesud Barzani’nin Babası Molla Mustafa Barzani ve MOSSAD  İstasyon şefi David Kron -Irak’ın Kuzeyi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Kürtlere İftira ve Haksızlık Yapılıyor!</strong></span></p>
<p>Mesud Barzani Bar­za­ni II”ad­lı ki­ta­bın­da: “Son zamanlarda Irak’ta bazı kitaplar yayınlandı. Bu kitaplarda, güvenlik birimlerinin ve istihbarat yetkililerinin bazı konuları yazar­lara dikte ettirdikleri açıkça görülmektedir. Hatta bazı üst düzey subaylar ve istihbarat yetkilileri de kirli kalemleriyle, Irak tarihini çarpıtmak ve ulusal güçleri karalamak için kitaplar yazdılar.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, bu kindarların ana gayelerinin bir parçası, Kürt kurtuluş hareketinin tarihini ve büyük başkanını karalamak oluş­turmaktadır. <strong>Amaçları, Kürt halkını bu hareketin ve başkanının  yabancı güçlerle işbirliği içinde olduğuna ve isyanlarının sömürgecilerin direktifleriyle başladığına inandırmaktır(Kürt grupları dış güçlerle işbirliği içinde değilmidir?). </strong>Ama şunu unutuyorlar veya unutmuş gibi görünüyorlar. Bağımsız devletini kurma hususunda Kürt halkını meşru haklarından yoksun bırakanlar sömürgecilerdir (Sakın bu sömürgeciler ABD, İngiltere ve Fransa olmasın?). Şu şövenistlerin halklarının ensesine binip onlara kan kusturmalarına imkân sağlayan devletleri kuranlar da sömürgeci emperyalistlerdir.</p>
<p>Barzani’nin İngiliz (ABD,İsrail….) yetkilileriyle mektuplaşmasını işbirlikçilik ve karanlık ilişki olarak nitelendiriyorlar. Ben, taassupçu ve ırkçı kimselerin yazdıklarını ve bundan sonra yazacaklarını tartışmak niyetinde değilim. Çünkü Kürt halkının verdiği mücadelenin ve başkanlarının sergiledikleri fe­dakârlığın bu pis kalemlerin kirletemeyecekleri kadar yüce olduğuna ilişkin inancım sonsuzdur”.</p>
<p>Türk Gazeteci, araştırmacı ve yazar Uğur Mumcu: “Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD ‘ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63550" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12.jpg" alt="" width="800" height="452" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-768x434.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Ali-Kerkuklu-12-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>MOSSAD İstasyon Şefi General Eliyezer Tsafrir (Sağda) Mesud Barzani’nin Abisi ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin babası  İdris Barzani (solda)-Irak’ın Kuzeyi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Tarih boyunca İngiltere, ABD, İran, SSCB, Suriye ve İsrail Kürtleri kullanmış ve işleri bittikten sonra kendi kaderleriyle baş başa bırakmışlardır, ama Kürtler tarihten ders alamamışlardır.</p>
<p>Tarih, büyük devletler tarafından kullanıldıktan sonra çöplüğe atılan toplumlarla ve “tarih yazacağım, devlet kuracağım” diye kendi toplumlarını mahveden hayalperestlerle doludur. Irak Kürtleri’nin, kendi yakın tarihlerinden hiç de ders almamışa benziyorlar…</p>
<p><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ali KERKÜKLÜ </span></a></strong></p>
<p>Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihten Ders Almayan Kürt Grupları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihten-ders-almayan-kurt-gruplari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihten-ders-almayan-kurt-gruplari</guid>
<description><![CDATA[ Tarihten Ders Almayan Kürt Grupları
Mesud Barzani, “16 Ekim gecesi Kerkük’te meydana gelen büyük bir ihanetti. Kerkük teslim edildi ve zehirli bir hançer hem halkımız hem de peşmergenin sırtına vuruldu. Bu ihanet olmasaydı durum çok daha farklı olacaktı. Peşmerge’ye saldıran Irak ordusu ve  Haşdi Şabi güçlerinin ABD yapımı silahlar kullandığını. Tuhaf olan şey, ABD’nin terörist ilan ettikleri kişilerin (ABD yapımı) […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69870fb1f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihten, Ders, Almayan, Kürt, Grupları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/Kurtler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihten-ders-almayan-kurt-gruplari.html">Tarihten Ders Almayan Kürt Grupları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>Mesud Barzani, “16 Ekim gecesi Kerkük’te meydana gelen büyük bir ihanetti. Kerkük teslim edildi ve zehirli bir hançer hem halkımız hem de peşmergenin sırtına vuruldu. Bu ihanet olmasaydı durum çok daha farklı olacaktı. Peşmerge’ye saldıran Irak ordusu ve  Haşdi Şabi güçlerinin ABD yapımı silahlar kullandığını. Tuhaf olan şey, ABD’nin terörist ilan ettikleri kişilerin (ABD yapımı) Abraham tanklarına binip Kürtlere saldırmalarına seyirci kalması. Burada bir sorun var. Acaba ABD buna neden sessiz kaldı? Bu soruların sorulması lazım çünkü onların silahlarıyla peşmergelerimiz şehit edildi.” diye konuştu.</p>
<p>Kerkük’e operasyon düzenleyen Irak ordusu, federal polis ve Haşdi Şabi’den oluşan ortak güçler çatışmaya girmeden tüm kenti kontrol altına aldılar, Kerkük’te gücü elinde tutan Peşmerge, operasyonun başladığı 16 Ekim 2017 günü tüm mevzilerini tek bir kurşun atmadan, hiçbir direniş göstermeden terk ettiler.</p>
<p>ABD, İsrail ve Avrupa Birliği, Ortadoğu’yu dizayn etmek için kullandıkları Kürt gruplarını yine “bağımsız devlet hayalleriyle” ortada bıraktı. Batı’nın danışmanlığında hazırlanan kukla devlet projesi Türkiye, Irak ve İran’ın kararlı tutumu sonrası çöktü.</p>
<p>1947,1975, 1988 ve 1991’de 4 kez ve 2017’de ise 5.kez dış güçler tarafından terk edilen(satılan) Kürtler, doğal olarak Irak’la ilgili her politika değişikliğinde hemen paniğe kapılır ve “tarihin tekerrür edeceği” korkusunu yaşarlar. Geçmişte olduğu gibi <em>Kürtler silah sesini duyduklarında yanlış tarafta olduklarını görmezler</em>, <em>tarihin tekerrür edeceğini hesaba</em> katmazlar ve derste almazlar. Tarihten neden ders alınmaz? Yorum sizin.</p>
<p>Bölgesinde bulunan ülke ve toplumlarla uyum içerisinde, birlikte yaşama niyet ve iradesine sahip olmayan Kürt grupların dolduruşa gelerek büyük devletlerden medet umarlar. Büyük devletler, çıkarları doğrultusunda kullandığı bu grupları, işleri bitince kaderlerine terk ederler. Nitekim <em>tarih boyunca da hep öyle olmuştur</em>.</p>
<p><span><strong>Barzani, Başarıya Ulaşırsak ABD’nin 51. Eyaleti Olmaya Hazırız</strong></span></p>
<p>Irak ve <em>Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği</em><em> (SSCB)</em> arasında 9 Nisan 1972’de dostluk ve işbirliği anlaşması imzalandı. Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, bu antlaşmadan oldukça rahatsızlık duydu. 21 Nisan 1972’de Le Figaro gazetesine verdiği demeçte, bu anlaşmanın Kürtlerin aleyhine olduğunu, İran’la iyi ilişkileri olan Sovyetlerin Irak’a satacağı silahların İran’a karşı kullanılmaması hususunda bir şart koyduğunu hatırlattı. Irak bu silahları İsrail üzerinde de kullanamayacaktı. O halde geriye bir tek Kürtler kalıyordu.</p>
<p>Bir dönem batılılar tarafından “Kızıl Molla” olarak tanınan Molla Mustafa Barzani Irak’tan Sovyetlere ilticasında her türlü desteği Sovyetlerden görmüştü. Şimdi ise bu kartın değeri bitmiş ve Sovyetler çıkarları gereği Irak’la dostluk ve işbirliği anlaşmasını imzalamışlardı.</p>
<p>Yıllarca Moskova’yla yatıp Moskova’yla kalkan ve Moskova’yla her türlü siyasi ilişkilerde bulunan Iraklı Kürtler, dönemin iki süper gücünden olan SSCB’nin siyasi çıkarları gereği Kürtleri satmasıyla can hıraş bir şekilde feryat ediyorlardı.</p>
<p>Irak’la SSCB’nin imzaladığı bu anlaşmadan rahatsızlık duyan bir taraf da hiç şüphesiz İran’dı. Bu anlaşma İran çevrelerince, İran’ı batıdan ve kuzeyden kıskaç altına alan bir kerpeten hareketi olarak yorumlandı.</p>
<p>Bu anlaşmadan sonra, ABD’deki hava değişiverdi. Irak’ın bu şekilde açık bir Sovyet müttefiki haline gelmesi birdenbire Kürtlerin stratejik değerini artırmıştı.</p>
<p>9 Nisan 1972’de Irak ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan anlaşmadan bir ay sonra, Moskova’daki bir zirveden dönmekte olan Nixon ve Kissinger, Tahran’da Şah Rıza Pehlevi ile bir araya geldiler. Toplantıda gizli bir anlaşma sağlandı ve Amerika’nın Irak’taki Kürt isyanını desteklemesine karar verildi.</p>
<p>Amerika artık oyunun içine girmişti. Aslen bir Alman yahudisi olan Kissinger, bir ay sonra, Haziran 1972’de Tahran’a özel bir ulak göndererek Amerikan yardımının CIA kaynaklarından Kürtlere aktarılmaya başlayacağını bildirdi. İlerleyen üç yıl boyunca, CIA tarafından Irak’lı Kürtlere 16 milyon dolar aktarıldı. Şaha göre bu tür yardımlar Irak’ı, İran’a karşı bir savaşa girmekten alıkoyacak, ayrıca bundan sonra Irak’ın, İran Kürtlerini ve Huzistan’daki Arapları kışkırtması da mümkün olamayacaktı.</p>
<p>Molla Mustafa Barzani ise Henry Kissinger’e şaşırtıcı bir “hayranlık” besliyordu. Bir seferinde ona üç halı hediye etmişti. 1974 Martı’nda evlenmesi sırasında eşine bir altın inci, bir de kolye yollamıştı.</p>
<p>1974 tarihli bir CIA bilgi notunda, “Kürtler sadece “Irak’ın uluslararası maceralara kalkışmasını engellemeye yönelik eşi bulunmaz bir araçtır” deniliyordu. İran Şah’ı, ABD’nin onayını Barzani’ye bildirdi. Haziran 1972’de Kürtler gizlice Amerikalılarla görüşmek üzere ABD’ye doğru yola çıktılar. Barzani, KDP’nin Dışilişkiler sorumlusu Mahmud Osman ve oğlu İdris’i göndermişti.</p>
<p>Mahmud Osman’ın Amerikan PBS televizyonuna verdiği bir mülakatta; ABD ile temaslarımız Haziran 1972’de başladı, muhatabımız CIA’ydı. Barzani’nin oğlu İdris’le birlikte ABD’ye gittim. ABD’yle ilk resmi, ancak gizli temasımız böylece kuruldu. CIA karargahının bulunduğu Langley’e gittik ve CIA Başkanı Richard Helms’le görüştük. Görüşmede Dışişleri Bakanlığından ve Pentagon’dan da yetkililer vardı. CIA bu temasları Richard Helms başkanlığında yürütüyordu.</p>
<p>İlk kez 1976 yılında yayımlanan ve ABD temsilciler meclisi istihbarat komitesi başkanı Otis Pike’ın adıyla anılan meşhur Pike raporunda yer alan bazı ifadeler, Molla Mustafa Barzani’nin, Irak’ın Kuzeyinde özerkliği ancak ABD’nin doğrudan veya dolaylı yardımıyla elde edebileceklerine olan inancını gösteriyordu. Bu durum Irak’taki CIA yetkilisinin CIA Başkanı William Colby’e gönderdiği gizli bir mesajda görülüyordu. Buna göre Barzani, bir keresinde “Şayet davamızda başarıya ulaşırsak ABD’nin 51. eyaleti olmaya hazırım…” demişti.</p>
<p>ABD – İsrail – İran desteği Barzani’yi iyice şımartmıştı. Haziran 1973’te Washington Post’a şunları söylemişti: “ABD bizi kurtlar karşısında koruyacak olursa, Amerikan politikalarına göre hareket etmeye hazırım. Yeterli destek alabilirsek Kerkük’teki petrol yataklarını ele geçirebilir ve bu yatakların işletilmesini Amerika’ya veririz.”</p>
<p><span><strong>Pike Raporu</strong></span></p>
<p>ABD’nin CIA kanalıyla Kürtlere silah yardımı…”</p>
<p>Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamayla “gizli” damgası vuruldu. Yani halka açıklanmadı. Rapor bugüne kadar gizlilik derecesini koruyor.</p>
<p>Pike Raporu, ABD’nin Kürtlere nasıl silah sağladığını içeren bölümüne şöyle başlıyor: “16 milyon Dolar içeren programın, Dr. Henry Kissinger’ın yabancı devlet lideriyle (İran şahı) yaptığı özel görüşmeden sonra başkan (Richard Nixon)tarafından onaylandığı görülüyor…”</p>
<p>… O sıralarda ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger Tahranda İran Şahı’yla bir görüşme yapıyordu. Şah açık açık ABD’nin Kürtleri gizli silah ve para yardımıyla desteklemesini istiyordu. Görüşmede Şah, Kissinger’dan Kürtleri kazanmak ve Irak devletini tavize zorlamak için yardım istedi. İran Şahı’nın kafasındaki plan şuydu: “Kürtleri silahlandırarak ABD, Bağdat’taki Irak Devletini son derece zayıflatacak ve Kürt ayaklanmasına karşı koyamayan Irak’ı belirli tavizler vermeye zorlayacaktı. Tavizlerin başında da, Irak’ın, Körfez bölgesinde Şah rejiminin önderliğinde bir barışın sağlanmasına boyun eğmesi geliyordu. Bunun gerçekleşmesi halinde de ABD, anında Kürtlere verilen yardımı kesecek ve Kürtleri kendi kaderleriyle başbaşa bırakacaktı. İran da ABD’ye yardım bakımından sınır kapılarını Kürtlere kapatacaktı.</p>
<p>İran Şahı da Nixon ve Kissinger’ın Tahran’a gelişlerinde bu yardımların gerekliliği üzerinde ısrarla durmuş ve Barzani’nin ihtiyaç duyduğu silahların listesini vermiştir. Nitekim Irak’ın petrolü millileştirme siyasetinin ardından ABD, Kürtlere silah göndermek için 16 milyon dolar ayırmıştır. Özel Komite’nin bu konudaki açıklamaları şöyle: “Amerika Irak’taki Kürtlere bu yardımları zafere ulaşmaları için yapmıyor; çünkü bu iş İran Kürtlerine de etki edip Şah’ı güç durumda bırakabilir. Bu nedenle yardım miktarı belli bir sınırda kalmalı, böylece Irak Ordusu yıpratılmalı, öte yandan Kürtlerin zafere kavuşmalarına yetecek kadar da olmamalı.</p>
<p>Kürtler çeşitli dış güçler odaklarca kendi amaçları için kullanılmaktadır. Nitekim soğuk savaş yıllarında Kürt meselesi, Amerika ile Sovyetler Birliği arasında hep bir denge (hesabı) unsuru gözüyle görülmüştür. Kürtlere “milliyetçi” olmaları hatırlatılırken asıl amaçlanan onları bölgede caydırıcı bir güç pozisyonuna getirmek olmuştu.</p>
<p>Zaten devamlı dış güçlerin destek ve yönlendirmesiyle hareket eden Kürt grupları, hep hüsrana uğramışlardır. Sivil Kürt halkı da bu yanlışların bedelini canıyla ödemiştir.</p>
<p><span><strong>Irak Kürtlerinin Serüvenine Cezayir’de İndirilen Darbe</strong></span></p>
<p>Cezayir’de 4 Mart 1975’te başlayan OPEC zirvesi, Başkan Bumedyene, Şah’la Saddam Hüseyin’i bir araya getirme imkanı veriyordu. Her akşam OPEC toplantısında Şah’la Saddam tam bir gizlilik içinde yüzyüze geliyorlar ve tartışmalar şafak vaktine kadar devam ediyordu. Kahvaltı masası etrafında son bulan uykusuz son bir gecenin ardından OPEC üyelerinin huzurunda 6 Mart 1975 günü Cezayir Devlet Başkanı Bumedyen, çok önemli bir açıklama yaptı. Duyurulan açıklamaya göre, Irak ve İran arasında sorun tamamıyla çözülmüştü. İki devlet sınırının Şattul-Arab’ın ortasından geçmesini taraflar kabul etmişlerdi. Irak, İran’ın en zengin petrol yataklarına sahip Huzistan üzerindeki isteklerinden vazgeçtiğini duyuruyordu.</p>
<p>Barzani karargahında bir toplantı düzenledi ve şöyle dedi:</p>
<p>“Tek başımıza kaldık, hiçbir dostumuz yok, korkarım bu isyanı daha fazla idare edemeyeceğim ve İran’a gideceğim. İran bizimle olan sınırını 30 Nisan’da kapatıyor. Türkiye sınırları da kapalı. Irak ordusuna gelince güneyimizdeki ve batımızdaki bütün yolları tutacak. Ümidimizin kaldığına inanmıyorum. Eğer aranızda isyanı idare edebileceğine inanan varsa onu sonuna kadar destekleyeceğimi belirtmek isterim.”</p>
<p>9 Mart 1975’te Saddam Hüseyin ve Ahmet Hasan el-Bekir Kürt isteklerini tanımadıklarını açıkladı ve Irak hükümeti de Kürtlere şu mektubu gönderdi:</p>
<p>“Kendilerini KDP (Barzani’nin Partisi) diye isimlendirilenlere; biz ülkemize büyük zararlar veren kaçak ve hainlerin kökünü kazımaya kararlıyız.”</p>
<p>Barzani 10 Mart 1975’te Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’e telgraf çeker. “Ekselans Hazretleri” diye başlayarak, ABD’den medet isteyen Barzani, hiç bir şey elde edemedi.</p>
<p>Kissinger Barzani’nin bu mesajına cevap dahi vermedi. ABD Kürtlere sırtını dönmüştü (satmıştı). Kissinger, kendisine, neden bu tür bir politika izlediği yönünde yıllar sonra yöneltilen soruya, “gizli operasyonlar misyonerlikle karıştırılmamalıdır” cevabını verecektir.</p>
<p>Önemli olan Amerika için Kürtler değil, çıkarlarıdır. Yıllardır Sovyetler Birliği, İngiltere, İran ve İsrail’e uşaklık ve piyonluk yapan Kürt gruplarının (Barzani ve Talabani) iflah olamayış sebeplerinden biri de budur. Bu dış güçler, bu grupları her zaman işlerine geldiği gibi kullanırlar. İşi bittikten sonra da bir limon gibi sıkar, kenara fırlatırlar. Vatanına ihanet edenlerin ve dış güçlerden medet umanların sonu bellidir. Kürtler, yaşamış oldukları acı tecrübelerden ve ihanetlerden ders almışa benzemiyorlar. Şimdi Irak’ta olanlara bakıldığında senaryo, oyun ve oyuncuların aynı olduğu tüm yalınlığı ile görülüyor.</p>
<p>Daha sonra Barzani Kürtleri satan, İran ve ABD’yi suçlamaya başlayacaktır.“Bize gayrı resmi yollardan yardım yapmayı taahhüt etmişlerdi. Ayrıca Amerikalılar İran’la aralarında bir kriz söz konusu olsa bile bizi gözden çıkarmayacaklarını (satmayacaklarını ) söylemişlerdi. İran’a gelince o da Irak’la anlaşmak için Kürtleri kullandı; şüphesiz bu iki devletin bu anlaşmadan bekledikleri yüksek çıkarları vardı.”</p>
<p><span><strong>Iraklı Kürtler, Silah Sesleri Kesildiğinde Kendini Hep Yanlış Tarafta Buluyor</strong></span></p>
<p>Amerikalı Araştırmacı Thomas Goltz Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’yi şöyle anlatıyor: “Halkını sürüklediği bütün o felaketlerin ardından Molla Mustafa Barzani’nin ayakta kalmasını sağlıyordu. Bu felaketler o kadar çoktu ki. En ünlülerinden biri, Ksenophon gibi bir paralı asker komutanı olarak Stalin’in 1946 da İran’da kurdurduğu, kısa ömürlü ‘Kızıl’, Mahabad Özerk Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanıydı. Britanya ve ABD’nin baskısıyla 1947’de yıkıldı bu Cumhuriyet. Molla Mustafa ve adamları, kadınları, yaşlıları ve savaşamayacak durumda olan diğerlerini kaderlerine terk ederek Sovyetler Birliği’nin derinliklerine doğru 12 yıl sürecek yolculuklarına başladı.</p>
<p>Bağdat’la, Kürtlere petrol gelirlerinden pay veren ve kültürel özerklik tanıyan bir iktidar paylaşım anlaşması önerilmişti Molla Mustafa’ya. Muhtemelen dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Kürt gruba yaşadıkları ülkenin hükümet tarafından bu kadar iyi bir anlaşma önerilmemişti.</p>
<p>Ama bununla yetinmeyen Molla Mustafa 1970′lerin başında bir kere daha isyan bayrağını açtı. Bu kez Bağdat’a ve Hüseyin Ağa Surçi gibi hükümete sadık Kürt aşiretlerine karşı İran Şahı’yla (ve İsrail gizli servisi MOSSAD’la) ittifak içindeydi. Kürtler arasında Barzani’ye karşı çıkanların (ya da belirsiz amaçlarını sorgulayanların hepsi) ‘caşh’ ya da hain olarak nitelendi ve buna göre muamele gördü. Barzani’nin Şah’la (ve MOSSAD’la dansı) 1975′te İran ve Irak arasında imzalanan (Henry Kissinger sayesinde), Şattülarap’ı İran’a veren ve Kürtlerin bir kez daha çöküşüne yol açan Cezayir Anlaşması’yla son buldu. Molla Mustafa ve adamları bu kez ABD’nin yolunu tuttu. Çok seyahat etti, çok harcadı ve sonunda kanserden Washington’da öldü.”</p>
<p>Bütün sorun da burada yatıyor. Hafızamız, Iraklı Kürtlerin en az 5 kez, silah sesleri kesildiğinde kendini yanlış tarafta bulduğunu gösteriyor. En son örnek 1991 baharında, Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında Başkan Bush Kürtleri kendi kaderlerine terk ettiğinde yaşandı. ABD’yi ikiyüzlülüğünden, kendi yöneticilerinin de hatalı yargılardan dolayı suçlayan Kürt mülteciler dalgalar halinde Türkiye sınırlarına aktı. Mezopotamya’da hatıralar uzar gider, özellikle de kimin iktidara karşı kiminle, neden ve ne zaman işbirliği yaptığına dair yerel <em>hatıralar.</em></p>
<p><span><strong>Dış Güçler Tarafından Satılan Kürtler</strong></span></p>
<p>Mesud Barzani’nin “<em>Barzani</em> ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi II” kitabında şöyle diyor: “Amerikan politikalarının bu mazlum ve mücadeleci halkın kaderi aleyhine komplolar kurmayı gerektireceğini ya da başkalarına bu mazlum halka kalleşlik etmelerinin yolunu açacağını aklımızın köşesinden bile geçiremezdik. Ama aklımızdan geçirmediğimiz bu ihanet gerçekleşti. İran Şahı’nın 6 Mart 1975 günü Kürt halkını arkadan bıçaklarken, Amerikan yönetimi Kürt halkına arkasını döndü. Bu halkın çağrılarına kulaklarını tıkadı. Bu trajedide en büyük günah (ABD’nin Yahudi asıllı Dışişler Bakanı) Henry Kissinger’in  omuzlarındadır. Sebep odur.”</p>
<p>Rahmetli gazeteci yazar Uğur Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde köşesinde kaleme aldığı yazısında “Kürtler bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtlerin arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD antiemparyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi? diye sormuştu.</p>
<p>Tarih, büyük devletler tarafından kullanıldıktan sonra çöplüğe atılan toplumlarla ve “tarih yazacağım, devlet kuracağım” diye kendi toplumlarını mahveden hayalperestlerle doludur. Irak Kürtleri’nin, kendi yakın tarihlerinden hiç de ders almamışa benziyorlar…</p>
<p>5 kez (1947,1975, 1988, 1991 ve 2017’de) dış güçler tarafından terk edilen(satılan) Kürtler, Tekrar ihanete uğradıklarında belki akılları başlarına gelir!</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><strong>Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı</strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Peşmerge Ve Kürt Güvenlik Güçleri Bölgede İnsanlık Ve Savaş Suçu İşliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pesmerge-ve-kurt-guvenlik-gucleri-boelgede-insanlik-ve-savas-sucu-isliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pesmerge-ve-kurt-guvenlik-gucleri-boelgede-insanlik-ve-savas-sucu-isliyor</guid>
<description><![CDATA[ Peşmerge Ve Kürt Güvenlik Güçleri Bölgede İnsanlık Ve Savaş Suçu İşliyor
Kürt Güvenlik Güçleri, İşgal ettikleri Bölgelerde insanları Evlerinden Zorla Çıkarıp Evlerini Yaktı ve Yıktı. Amaç bölgeyi Kürtleştirmek. Irak Başbakanı Haydar İbadi, Irak’ın kuzeyindeki yönetime  bağlı Asayiş güçleri tarafından haksız yere tutuklanan ve aileleri tarafından şimdiye kadar kayıp yakınları hakkında bilgiye ulaşamayan sivillerin konusu hakkında soruşturma başlatılması emrini verdi . Kerkük’te tutuklu yakınları mahkeme kararı olmadan tutuklanıp […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6984da8d8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Peşmerge, Kürt, Güvenlik, Güçleri, Bölgede, İnsanlık, Savaş, Suçu, İşliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Pesmerge.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/pesmerge-ve-kurt-guvenlik-gucleri-bolgede-insanlik-ve-savas-sucu-isliyor.html">Peşmerge Ve Kürt Güvenlik Güçleri Bölgede İnsanlık Ve Savaş Suçu İşliyor</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>Kürt Güvenlik Güçleri, İşgal ettikleri Bölgelerde insanları Evlerinden Zorla Çıkarıp Evlerini Yaktı ve Yıktı. Amaç bölgeyi Kürtleştirmek.</p>
<p>Irak Başbakanı Haydar İbadi, Irak’ın kuzeyindeki yönetime  bağlı Asayiş güçleri tarafından haksız yere tutuklanan ve aileleri tarafından şimdiye kadar kayıp yakınları hakkında bilgiye ulaşamayan sivillerin konusu hakkında soruşturma başlatılması emrini verdi .</p>
<p>Kerkük’te tutuklu yakınları mahkeme kararı olmadan tutuklanıp Süleymaniye ve Erbil’e götürülen yakınlarının serbest bırakılması için gösteri yaptı.</p>
<p>Kerkük Valisi Rakan Sait, ”Tutuklu kişilerin sorunlarının çözümü için bir komisyon oluşturarak Irak İnsan Hakları Komiserliği ile görüşeceğiz. Tutuklu yakınlarından, mağdur olanlar hakkında hazırladıkları dosyalarını yakın zamanda bize teslim etmelerini istiyoruz. Kısa zaman içerisinde bu dosyaları hükümet ve ilgili yerlere ileteceğiz.” ifadesini kullandı.</p>
<p>Mahkeme izni gösterilmeden Irak’ın kuzeyindeki yönetime ait güvenlik güçlerinin oğlunu gözaltına aldıklarını belirten Hedle Ali adlı Irak vatandaşı ”Oğlum 11 yıl önce Kürt güvenlik güçleri tarafından evden alınarak Süleymaniye’ye götürüldü. Hiç bir gerekçe gösterilmeden yıllardır tutuklu olan oğlumun serbest bırakılmasını istiyorum.” dedi.</p>
<p>10 Nisan 2003-16 Ekim 2017 gününe kadar yani 14 yıldır Irak Türkleri kendi öz yurdunda ırkçı ve şovenist Kürt partileri ve bu partilere ait Peşmerge, Asayiş ve Kürt istihbaratı (KDP’ye ait Parastin ve KYB’ye ait Zenyari) tahakkümü altında garip ve esir olarak yaşıyordu.</p>
<p>Nisan 2003’te Irak ordusu Kerkük’ten çekildi, kentteki tüm inisiyatif peşmerge ve Kürt siyasi partilere bağlı Asayiş güçlerine kaldı. KYB ‘nin istihbarat örgütü Zenyari, KDP’nin istihbarat örgütü Parastin ve iki partiye ait Asayiş güçleri Türkmen ve Arapları fişliyor, keyfi tutuklama, fidye, suikast, işkence, tehdit, dayak ve adam kaçırma olaylarına karıştıklarını bilmeyen yoktu. Bu güçleri MOSSAD ve CIA’ın eğittiği de bilinmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63554" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031.jpg" alt="" width="620" height="350" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031.jpg 620w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-031-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px"></p>
<p><span><strong>Kürt Asayiş’ine Bağlı Tutuklama ve İşkence Merkezleri</strong></span></p>
<p>KDP ve KYB  Irak’ın Kuzeyinde iki ana partidir. Her birinin Asayiş olarak bilinen kendi özel güvenlik güçleri vardır. Hem KDP’nin hem de KYB’nin Asayiş güçleri Irak’ın Kuzeyindeki yönetime bağlı İçişleri Bakanlığı’ndan bağımsız olarak çalışmakta ve kendilerine ait tutuklama merkezleri işletmektedir. Her iki gücün elinde binlerce tutuklu bulunmaktadır.</p>
<p>Asayiş’e ait tutuklama merkezlerinde yapılan görüşmeler sırasında, tutuklular İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (Human Rights Watch) Asayiş güçlerinin kendilerini demir çubuklarla ve diğer araçlarla dövdüklerini, uzun süreler boyunca baskı altında tuttuklarını ve kendilerini birkaç gün boyunca gözü bağlı ve kelepçeli bir şekilde tuttuklarını belirtmişlerdir. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün görüştüğü tutukluların çoğunluğu uzun süreler boyunca tecritte tutulduklarını belirtmiştir. Bazı istisnalar dışında, İnsan Hakları İzleme Örgütü Asayiş tutuklama merkezlerinin çok kalabalık olduğunu ve hijyen standartlarına uygun olmadığını saptamıştır.</p>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca Asayiş güçlerinin yüzlerce tutukluyu yasal belirsizlik içinde tuttuğunu, tutuklanmaya itiraz etme hakkı dahil olmak üzere, adil yargılanma hakkından yoksun bıraktığını da saptamıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından araştırılan ve Asayiş tarafından tutuklu bulunan kişileri ilgilendiren yüzlerce durumda, Irak’ın Kuzeyindeki yönetim yetkilileri tutuklulara yönelik herhangi bir suç isnadında bulunmamış ve tutukluların yakınlarıyla veya avukatlarıyla görüşmesine izin vermemiştir. Buna ek olarak, tutuklular ne sorgu yargıcının önüne çıkarılmış ne de makul bir süre içinde yargılanmıştır. Tutukluların tutuklanmaya karşı itiraz edebilecekleri bir merci de bulunmamaktadır.</p>
<p>Diğer bazı durumlarda cezası kesinleşmiş mahkumların mahkumiyet süresi bitmesine karşın hala cezaevinde tutuldukları saptanmıştır. Bunların çoğunluğunun yasal durumlarının ne olduğunu, daha ne kadar süre tutuklu kalacaklarını ve durumlarının ne olacağını bilmedikleri ortaya çıkmıştır.  Rapora göre, gözaltındaki kişilerin ailelerine bilgi verilmiyor, nerede ve neden tutuldukları açıklanmıyor. Yargılamadan veya tutukluluğunun hukuksuzluğu ile mücadele etme şansı bile tanımaksızın insanları süresiz bir şekilde tutmak acımasızca ve hukuk dışıdır.</p>
<p><span><strong>Kürt Sorumlularını Eleştiren Kişilere Karşı Fiziki ve Silahlı Saldırı</strong></span></p>
<p>KDP ile KYB başkanlarını ve üst düzey sorumlularını eleştiren kişilere karşı sistematik bir saldırı gözleniyor. Fiziki saldırıların cinayete kadar gidildiği, saldırılarda KDP’nin istihbarat servisi Parastin ile KYB istihbarat servisi Zenyari’nin parmağı olduğu vurgu yapılıyor. Af Örgütü şunları belirtti: “Çoğu zaman fiziki saldırılar olan ama bazen cinayete kadar varan bu saldırılar genellikle bir çok insan tarafından Parastin ve Zenyari elemanları olduğu yada bu organlarla ilişkide oluğundan şüphelenilen kimliği belirsiz sivil silahlı adamlar tarafından gerçekleştiriliyor.” Bu iki istihbarat örgütü hiç bir mahkeme tarafından denetlenmemektedir. O yüzden yapabileceklerinin pek sınırı yoktur.</p>
<p>Türkmen şehri Erbil’de bulunan Selahaddin Üniversitesi’nde İngilizce bölümünde okuyan ve İşmani gazetesinde çalışan 23 yaşındaki Zerdüşt Osman, “Barzani’nin kızıyla aşk yaşıyorum” başlıklı yazısında, Mesud Barzani’nin damadı olsam yoksulluktan yakayı kurtaracağım temasını espiriyle kaleme almıştı. Osman’ın işkence edildikten sonra kafasına iki kurşun sıkılarak öldürüldü.</p>
<p>Kürt asıllı Avusturya vatandaşı öğretim görevlisi Dr. Kemal Seyyid Kadir, yıllar sonra döndüğü memleketine, KDP istihbarat servisi Parastin’in tarafından kaçırıldı, daha sonra tutuklandı. Kadir Sırf Barzani ve ailesini eleştiren yazılar yazdı diye yıldırım hızıyla 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.</p>
<p>Irak Türklerinin yoğun yaşadığı bölgelerde onlarca İstihbarat örgütü ve bunun dışında her mahallede Kürt Asayiş güçleri ve güvenlik birimlerine rağmen bombalı eylemler, adam öldürme, kaçırma, tehdit ve fidye isteme olayları özellikle Türkmenleri hedef alıyordu. Bu olayların arkasında siyasi bir hedefin olduğu ortadaydı, amaç Türkmenleri ata yurdundan göçe zorlamaktı. Kürt grupları, etnik temelli bir yapı kurarak, binlerce masum insanı, Kürtlerin hedefi haline getirdiği ortaya çıktı.</p>
<p><span><strong>Fanatik ve Irkçı Bir Kuşağın Yetiştirilmesi</strong></span></p>
<p>Kürt grupları, Kürt ırkını yücelten politikaları, Kürtlerin kendi etnik hedefleri için tehdit oluşturduğunu düşündükleri herkesle kavga etmeye başladılar, fanatik ve ırkçı bir kuşağın ortaya çıkmasını teşvik ettiler, düşünün vatandaşı oldukları ve  yaşadıkları ülkenin (Irak’ın) hakim dilini hiç bilmiyor ve öğrenmekte istemiyordu. Bölgede yaşayan Türkmen, Arap, Hıristiyan ve diğer  toplumları Kürtçe  konuşmaya zorluyor ve baskı altında tutuyordu.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) Raporları</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) <a href="https://www.amnesty.org/en/latest/news/2015/10/syria-us-allys-razing-of-villages-amounts-to-war-crimes/" target="_blank" rel="noopener">yayınladığı rapor</a>da: Türkmen ve  Arapları  zorunlu göçe tabi tutmak ve evlerini yıkmakla suçladı.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü Beyrut bölgesel ofisinin araştırmadan sorumlu direktör vekili Lynn Maalouf, “Kerkük’te yetkililer inkar edilemez bir şekilde ciddi bir güvenlik tehdidi ile karşı karşıya, ama bu insanların evlerinin yıkılmasını ve yüzlerce insanın yerlerinden edilmesinin gerekçesi olamaz. Bundan etkilenenler, halihazırda ülkeyi saran şiddet nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan kişilerdir. Şimdi onlar yine zorla yerlerinden ediliyor veya evsiz hale getiriliyor. Kürt yetkililer derhal sivillerin mülklerinin yasadışı yıkımına ve zorla yerinden edilmelere bir son vermelidir. Askeri bir gereklilik olmaksızın gerçekleştirilen kasti yıkımlar bir savaş suçudur. Kişilerin kendi güvenlikleri ya da askeri mecburiyet gerektirmedikçe sivillerin yerlerinden edilmesini emretmek de bir savaş suçudur” dedi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63556" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63556" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-032.jpg" alt="" width="250" height="330"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>İnsan Hakları Örgütü Peşmerge ve Kürt Güçlerine Yönelik Suçlamalarına Kanıt Olarak, Yıkılmış Evlerin Fotoğrafı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Uluslararası Af Örgütü’ne konuşan Muhayman, Kerkük kentinin Vahid Haziran mahallesinin Manşiya bölgesine askeri üniforma içinde erkeklerin nasıl geldiğini ve sakinlere sabah bölgeyi terk etme emri verildiğini anlattı. Ertesi gün sabah ise zorla tahliye edilmişlerdi ve o gece geç saatlerde evleri dozerlerle yıkılmıştı. Muhayman şöyle konuştu: “Peşmerge tarafından kendi köyümden çıkmam emredilmişti, ben de burada yeni bir ev inşa ettim. Şimdi tekrardan evsiziz ve hepimiz erkek kardeşime sığınıyoruz. Nereye gitmemiz bekleniyor?” Muhayman, yüzlerce evden oluşan mahallenin yerle bir edildiğini ve sadece on evin kaldığını anlattı.</p>
<p>Evi yıkılan Kerkük şehrinin bir sakini olan Ahmet de traktörler ve dozerler mahallesine girerken eşyalarını kurtarmaya çalışan sakinlerin kaotik görüntüsünü tarif etti. Ahmet, bir komşusunun evinin yıkılmasından sonra üzüntüden kendini vurduğunu anlattı. Diğer sakinlerle konuşan Uluslararası Af Örgütü, Ahmet’in bu ifadesini doğruladı.</p>
<p>Bir vatandaş Kürt güvenlik güçleri için “Bizi evden zorla çıkarıp evimizi ateşe verdiler… buldozerler de getirmişlerdi. Tüm köy yok olana kadar evleri sırayla yıktılar…” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü, Türkmen ve Arap evlerinin ve köylerinin Peşmerge güçleri tarafından yıkılma ve kişilerin zorla yerlerinden edilmelerinin tekrar eden biçimde gerçekleştiğini belgelemiştir.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü, peşmerge güçlerini Musul, Kerkük ve Diyala’da binlerce evi yıkmakla ve sivilleri zorla göç ettirmeye çalışmakla suçladı. İnsan hakları örgütü peşmergeye yönelik suçlamalarına kanıt olarak, yıkılmış köylerin uydu görüntülerini ve Musul, Kerkük ve Diyala eyaletlerini ziyaret eden ekiplerinin çektiği resimleri sundu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63557" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-033.jpg" alt="" width="620" height="440"></p>
<p>Af Örgütü’nün Paylaştığı Uydu Fotoğraflarında Irak’ın Kuzeyindeki Yıkım Görülüyor, Toplam 897 Binadan Yıkılan Ya da Hasar Gören 700 Bina (Kırmızı), Sağlam olan Binalar (Yeşil). Kürtlere ait (Yeşil) olan evlere dokunulmamış. Bu Uydu Gönüntüsü Peşmergenin İsgal Ettiği ve Kontrolü Altındaki  Köylerin Kasıtlı kitlesel Yıkımına Delil Oluşturur Nitelikte. Amaç bölgeyi Kürtleştirmek.</p>
<p>Uluslararası Af Örgütü, Uydu görüntüleri Peşmerge kontrolü altındaki  köylerin kasıtlı kitlesel yıkımına delil oluşturur nitelikte. Ayrıca, yıkıma ilişkin süreklilik arzeden durumun ise genellikle Peşmerge’nin ya da Kürt güvenlik güçlerinin, söz konusu bölgeyi işgal ve kontrol altına aldıktan sonra meydana geldiği belirtildi. Örgüt, Musul, Kerkük ve Diyala’ya  bağlı 21 köy ve kasabayı ziyaret etti, 120 görgü tanığıyla konuştu, 62 köyün uydu haritalarını inceledi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63558" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63558" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-034.jpg" alt="" width="620" height="200"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> İnsan Hakları Örgütü Peşmergeye Yönelik Suçlamalarına Kanıt Olarak, Yıkılmış Köylerin Uydu Görüntüleri-Kerkük</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), Kürtlerin Kerkük’te yerinden olmuş Türkmenlerin kenti terk etmeye zorlamakta olduğunu bildirdi. Türkmenlerin Asayiş güvenlik güçlerince kimliklerine el konulduğu, karşı çıkanların da taciz edildiği belirtildi. Türkmen unsurların Irak’ın başka bölgelerine hareket etmeleri yönünde baskı uygulandığı da raporda dile getirildi.</p>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü Orta Doğu müdür yardımcısı Lama Fakih konuyla ilgili olarak, “Kürtler, Türkmenleri rahatsız etmeyi bırakmalı ve yasa dışı olarak Kerkük’ü terk etmeye zorlamamalıdır” açıklamasında bulundu.</p>
<p>Af Örgütü’nün üst düzey danışmanı Donatella Rovera, “Sivillerin zorla yerinden edilmesi ve evlerin yıkılması savaş suçları anlamına gelebilir. Çoğu geçim kaynaklarını, mülklerini kaybetti ve çoğunun evleri yıkıldı, dönecek bir yerleri kalmadı ” dedi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63559" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63559" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-035.jpg" alt="" width="620" height="200"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> Kürt Güvenlik Güçleri Tarafından Sivillerin Zorla Yerinden Edilmesi, Kasten ve Sistematik Olarak Evlerinin yıkılmasının görüntüsü </span></strong></center></figcaption></figure>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Ortadoğu Direktörü yardımcısı Joe Stork, “Kerkük ve Musul’da Kürt güvenlik güçleri meşru askeri gerekçe yokken sivillerin evlerini yıktı fakat Kürtlere ait olan evlere dokunmadı” dedi.</p>
<p>Irak’ın Kuzeyindeki yönetimin Dışişleri Sorumlusu Yardımcısı Dindar Zebari: “Başka şansımız yok, kasabaya girmeden önce herşeyin güvenli olduğundan emin olmak için yıkabildiğiniz kadar yıkıyorsunuz” dedi.</p>
<p>Uydu fotoğrafları sivillerin evlerinin yıkımı güvenlik gerekçesi ortadan kalktıktan çok sonra gerçekleştiğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Af Örgütü’nün raporu, 13 köy ve kentte yapılan saha araştırmalarının yanı sıra 100’den fazla görgü tanığı ile evini terk etmeye zorlananların ifadelerine dayandırıldı. Kürt gruplarının ele geçirdiği bölgelerde güttüğü tehcir siyasetiyle savaş suçlarına imza attığı görülmektedir. Amaç bölgeyi Kürtleştirmektir.</p>
<p><span><strong>Talan Edip, Evleri Yıkıp Yaktılar</strong></span></p>
<p>Irak’taki Türkmen yerleşim bölgelerindeki Türkmen evleri de peşmerge tarafından bir bir yıkıldı. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşat Salihi, “Vali, Kürtlerin topraklarımızı gasp etmesine ses çıkarmıyor”diye konuştu.</p>
<p>Eski Kerkük Vali Yardımcısı İsmail el-Hadidi: “Kerkük içinde 1 Haziran, kentin güneyinde de Kutan, Kuşkaya ve Karatepe köyleri Kürt güvenlik güçleri (Peşmerge) tarafından boşaltıldı. 100’e yakın evin bulunduğu Kutan köyü tahliye edildikten sonra köydeki 40’tan fazla ev yıkıldı. Bunların yanında en az 400 hanelik Karatepe köyündeki halk da zorla göç ettirildi. 20’den fazla köy yakıldı. Olayın bir ilginç tarafı ise hiç tanımadığımız ve köyleri yakan gruplar evleri de talan etmeye başladı.” şeklinde konuştu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Ali-Kerkuklu-036.jpg" alt="" width="620" height="330"></p>
<p>Kerkük’ün güneyindeki Kutan köyü sakinlerinden İlham Abbud, “Kim olduklarını bilmediğimiz güvenlik güçleri köyümüze gelip önce tüm erkekleri alıp götürdü. Daha sonra da kadın ve çocukları köyün dışına çıkardı. Savaş uçaklarının köyü bombalayacaklarını bu nedenle köyden uzaklaşmamız gerektiğini söylediler. Köyü hemen terk ettik. Kısa süre sonra tanımadığımız kişiler gelip köyümüzü talan ederek, evlerimizi yıktılar. Tüm eşyalarımız yıkılan evlerin altında kaldı. ” diye konuştu.</p>
<p>Haksız ve kanunsuz tutuklama, göçe zorlama, tehdit, işkence, rüşvet ve yolsuzluğa adı karışan Kürt kökenli Kerkük İlçe ve Kasabalar Emniyet Müdürü Albay Serhat Kadir: “Bu köylerin sınırda olması Kerkük’ün güvenliğini tehdit etmektedir. Bu köylerin boşaltılması kentin güvenliği için yapılan bir uygulamadır.” ifadesini kullandı.</p>
<p>İnsan Hakları Raporu tam 80 sayfa, yıkılan evler raporda ele alınıyor. Yıkımlar Kürtlerin kontrolünün dışında yer alan Kerkük ve Musul bölgelerinde yoğunlaşıyor. Bu bölgelerde Bağdat hükümetinin kontrolü çok zayıf olduğu için esas kontrol Kürtlerin elindeydi. İnsan hakları gözlemcilerine göre Kürtler, Kerkük’te 17 köy ve kasabada, Musul’da ise 4 köy ve kasabada ‘kanun dışı’ yıkımlar yaptı. Ortadoğu İnsan Hakları Sorumlusu Joe Stork’a göre, bu yıkımlarının Kürt güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirildi. Rapora göre, insan hakları gözlemcileri Kerkük ve Musul bölgelerinde yıkılan evleri yakından inceledi. Raporda yer alan bilgiye göre, Kürt güçlerinin bölgeye girdikten sonra yaptıkları yıkımı uydu resimlerinden tespit ettiler.</p>
<p>Bu yapılanlar savaş ve insanlık suçu değil midir? Sivillerin tehdit edilmesi, kaçırlması, zorla yerinden edilmesi, dozerle evlerinin yıkılması ve yakılması, İsrail’in Filistin’e yaptığına benzemiyor mu? İnsanlara sesleniyorum; bu yapılanlar hangi insanlığa, hangi ahlaka, hangi hukuka, hangi vicdana, hangi dine sığıyor?</p>
<p>Yıllarca Kürtler mağdur ve mazlum edebiyatı yaptılar! Bırakın bu mağdur ve mazlum edebiyatını siz mazlum değilsiniz, zalimsiniz zalim.</p>
<p>Haziran 2011’de “Irak Kürtleri, Irak‘tan Toprak Talep Ediyor!” başlıklı yazımda şöyle demiştim: “Kürtler, kendilerine ait olmayan toprakları ısrarla talep etmeleri ve bölgeyi sürekli kargaşa ve kaosa sürüklemeleri, bölge insanları ve devletlerinin sabrını taşırmaktadır. Bilinmelidir ki başkalarının haklarına tecavüz eden Kürtler, Kürt toplumunun sonunu getirecektir.”</p>
<p>Bölgesinde bulunan ülke ve toplumlarla uyum içerisinde, birlikte yaşama niyet ve iradesine sahip olmayan Kürt grupların dolduruşa gelerek büyük devletlerden medet umarlar. Büyük devletler, çıkarları doğrultusunda kullandığı bu grupları, işleri bitince kaderlerine terk ederler.</p>
<p>16 Ekim 2017 Türkmen şehri Kerkük olayı, Iraklı Kürtler için tarihinin en büyük kırılması, hezimeti ve travması olarak kayıtlara geçecektir. Geçmişte olduğu gibi Kürtler silah sesini duyduklarında (1947, 1975, 1988, 1991 ve 16 Ekim 2017’de) yanlış tarafta olduklarını gördüler, ama Kürtler tarihin tekerrür edeceğini hesaba katmazlar ve derste almazlar. Batılı devletler (ABD, İsrail, İngiltere, Fransa…..) ipiyle kuyuya inen, kuyuda kalır!</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>Irak’taki Türkmenlerin Sessiz Çığlığı Kitabının Yazarı</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak Türkleri’nin Elçisi: Mehmet Özbek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/irak-turklerinin-elcisi-mehmet-ozbek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/irak-turklerinin-elcisi-mehmet-ozbek</guid>
<description><![CDATA[ Irak Türkleri’nin Elçisi: Mehmet Özbek
Kerkük türkülerini bilir misiniz? Kerkük hoyratlarını… Her birinin nice acılara şahit olduğunu kursakta kalmış yutkunulamayan, yarım kalmış nice duygular üzerine yazıldığını bilir misiniz? Her birinin bir feryat olup duymayan kulaklardan gönüllere sızmaya çalıştığını hiç fark ettiniz mi? Türkmenler Osmanlı Devletinden ayrıldığı 1918 yılından günümüze kadar vatan hasreti çekmiş, siyasi politikalarla yalnızlaştırılıp çeşitli katliamlara, zulme maruz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c698284c32.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Irak, Türkleri’nin, Elçisi:, Mehmet, Özbek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Ozbek.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/irak-turklerinin-elcisi-mehmet-ozbek.html">Irak Türkleri’nin Elçisi: Mehmet Özbek</a></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kürşat ÇAVUŞOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Kerkük türkülerini bilir misiniz? Kerkük hoyratlarını… Her birinin nice acılara şahit olduğunu kursakta kalmış yutkunulamayan, yarım kalmış nice duygular üzerine yazıldığını bilir misiniz? Her birinin bir feryat olup duymayan kulaklardan gönüllere sızmaya çalıştığını hiç fark ettiniz mi?</p>
<p>Türkmenler Osmanlı Devletinden ayrıldığı 1918 yılından günümüze kadar vatan hasreti çekmiş<strong>,</strong> siyasi politikalarla yalnızlaştırılıp çeşitli katliamlara, zulme maruz kalmıştır. Haklarını, hürriyetlerini  dillerini  milli kimliklerini  müdafaa konusunda insanın ciğerini delen, kayıtsız kalamayacağı bir mücadele vermişlerdir. Hala da bu mücadeleye devam etmektedirler. Bu mücadele esnasında haklı davalarında Türkiye Cumhuriyeti’nden destek beklemişler, gördükleri mezalimi başta dünya olmak üzere daha çok Türkiye’ye anlatmaya çalışmışlardır. Her ne kadar aramızdaki toprak bütünlüğü bozulmuş olsa da kültürel bağlar Türkiye ile Türkmen coğrafyası arasında bir köprü kurmuştur. Kerkük hoyratları, türküleri Türkiye Cumhuriyetine Türkmenlerin varlığını unutturmamış, hatırlatmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68235" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-%C3%96zbek-1.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-260x137.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-450x236.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-86x45.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-210x110.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-279x146.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-357x187.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-750x394.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-180x94.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-267x140.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-1-368x193.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Türküler, bir milletin yaşadıkları olayların sonucunda doğan derin duyguların ifadesidir. Halkın yaşadıkları olaylar karşısındaki  en saf en temiz, riyadan uzak, kişisel çıkarlar barındırmayan hislerinin vücut bulmuş şeklidir. Bu yüzdendir ki dinleyen herkesin ruhuna sızar ve anlatmak istediği duyguyu dinleyenlere yansıtır. Bir ülkenin toprakları hangi duygularla yoğrulmuşsa türküleri de o duygular neticesinde meyve verir. Aşk, ayrılık, hasret, vatan üzerine yakılmış türküler vardır. Kerkük’te ise bir asırdan beri devam eden ana vatandan ayrılık, dillerini, topraklarını, yaşadıkları kültürü terk etmek istemedikleri için gördükleri baskı ve zulmün ifadesi olan türküler, maniler, hoyratlar vardır. Özellikle de Kerkük’te hoyrat okuma geleneğine önem verildiği, hoyratların Türkmenlerin, insanlara özellikle de Türkiye ve dünyaya seslerini duyurmak için bir araç olarak kullandığı görülmektedir.</p>
<p>Kerkük türkülerinin duayen ismi Irak Türkleri’nin sesi Şanlıurfa’nın yetiştirdiği tüm Türk dünyasının yakından tanıdığı Türk’ün Türk bayrağını, türkü bayrağını 58 yıldır taşıyan İcracı, Derlemeci, Koro Yöneticisi, Halk Bilimci, Akademisyen Mehmet Özbek, Ulusal ve uluslararası arenada Irak Türkleri’nin sesi ve elçisi olmuştur. Mehmet Özbek ismini bilmeyen yoktur. Özellikle halk müziği tutkunlarının aşina olduğu Mehmet Özbek aynı zamanda klâsik mûsikîmizle ilgilenenlerin de çok yakından bildiği bir addır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68236" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-%C3%96zbek-2.jpg" alt="" width="800" height="476" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-2-768x457.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Mehmet Özbek, İstanbul Belediye Konservatuvarı Folklor Tatbikat Topluluğu, TRT İstanbul Radyosu ve TRT Müzik Dairesi Başkanlığında Şube Müdürü ve Müzik Dairesi Başkanı olarak da çalışmış olan Özbek, Kültür Bakanlığı Türk Halk Müziği Korosu’nu kurup şefliğini de üstlendi. 1945 Şanlıurfa doğumlu olan Özbek, bugüne dek 300’e yakın türküyü derleyerek ilk kez TRT repertuvarına kazandırdı. Anadolu ve Azerbaycan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelerde de derlemeler yapan Özbek, “Esas amacım Anadolu’da iller arasındaki bağlantıyı kurmak, türkülerle milli birliği sağlayabilir miyiz çabasıdır. Başarının tabi ölçüsü yok. Fakat bu derlemeleri yaparken elde ettiğim malzemelerin sevilip yaygınlık kazanması bu başarıya doğru gittiğimizi gösteren bir ibare” diyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68238 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-%C3%96zbek-4.jpg" alt="" width="300" height="373">Mehmet Özbek ile tanışan Kerküklü Sanatçımız rahmetli Abdurrahman Kızılay kısa sürede gerçek bir dayı yeğen olarak Kerkük türkülerini tüm Türkiye ve dünyaya tanıtmaya çalıştılar. Abdurrahman Kızılay ile Kerkük hoyrat ve türkülerinden oluşan bantlar doldurup bunların Türkiye’deki radyolarda okunmasını sağlamıştır… Mehmet Özbek ile ortaklaşa yaptığı “Türkülerin Dilinden”, “Mumu Kimin Yanan Kerkük” adlı müzik albümleri ile Türkiye’de büyük ilgi topladı. <em>40 yıl</em> beraber olduğu arkadaşı ve dostu Abdurrahman Kızılay ile beraber hazırladıkları “Kerkük Türküleri”ni ah bir dinleseniz? Kerkük hoyratlarının Kerkük’ün bir asırdan beri devam eden içerisinde zulüm, hasret, yalnızlık gibi hislerle örülmüş siyasi meselelerin Kerkük hoyrat ve türkülerine nasıl yansıdığını, adeta bir ateş çemberi içinde yanan Irak Türklüğünün acı feryadı olup dinleyenleri de bu ateşten haberdar ediyordu.</p>
<p>Mehmet Özbek: “Irak Türkleri’ne karşı yaklaşık elli yıldır sempati besliyorum ve Türkmenleri kardeşim gibi görüyorum. Irak Türkmenleri Urfa’ya daha yakın olmakla birlikte hem Urfa hem de Elazığ türkülerini çok sevmektedirler. Elazığ türkülerini adeta kendi türküleri gibi okumaktadırlar. Bu türkülerin büyük bir kısmı TRT Repertuarında da vardır. Kerkük türküsü olarak çalan eserleri dinlediğinizde bu eserlerin Urfa türküsü olduğu hissine kapılırsınız. Her ne kadar ağız farklılıkları olsa da onların Anadolu’ya olan bir hasretleri var. Bu hasretlerini türkülerinde görürsünüz. Çünkü onlar yıllar yılı Anadolu’ya bir baba gözüyle bakmışlardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68239 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-%C3%96zbek-5.jpg" alt="" width="300" height="535">Beni 2004 yılında Türkmen Kurultayı için Kerkük’e davet etmişlerdi. Oraya gittiğimde Türkmenlerin bir acz içinde olduğunu gördüm. Bir taraftan dış güçlerin ve Kürtlerin baskısı diğer taraftan Amerikan Askerleri’nin varlığının yarattığı baskı var. Amerikan Askerleri’nin bu topraklarda bu kadar rahat dolaşması sanki kendi toprağımda dolaşıyorlarmış gibi zoruma gitti. Amerikan Askerleri’nin baskıcı bir komutan edasıyla şehirde dolaşmaları ve halka son derece kaba davranmaları çok zoruma gitmişti.”</p>
<p>Mehmet Özbek, yıllardan beri Türkmenlerin yaşadığı hayatı ve yaşadıkları zulmü Anadolu ve dünyaya anlatmayı görev edindi.</p>
<p>Kerkük Vakfı’nın Kurucusu ve Başkanı, Diplomat ve Yazar rahmetli İzzettin Kerkük: “1965 yılından itibaren yurt dışında görevlere tayinim dolayısıyla Ankara’dan bazen yıllarca uzaklaşmaya başlamıştım. Fakat Ankara’ya her dönüşümde Kızılay’da buluşup ondan hoyratlarımızı dinler hasret giderirdik. Bir seferinde kıymetli dostumuz üstad Mehmet Özbek’in de hazır bulunduğu bir aile toplantısında bir araya gelmiştik. Bu toplantıda aziz kardeşimiz Özbek’le tanışmamıza vesile olmuştu. Aslen Urfalı olan Mehmet Özbek o gece bize kendi elleri ile çiğ köfte yapmıştı. Toplantıda değerli eski Urfa milletvekili Osman Doğan da bulunmuştu. Bilindiği üzere Kerkük ile Urfa “dayı-yeğen” olup lehçeleri, örf ve adetleri, müzikleri ve yemek kültürleri, adeta bir elmanın iki yarısı gibi birbirine çok yakındır. O tarihten sonra Abdurrahman Kızılay ile Mehmet Özbek adeta ikiz kardeşler gibi birbirlerinden ayrılmadılar. Televizyon programlarında ve özel konserlerinde hep beraber oldular. Bu sanat yolculukları 40 yıl kadar devam etmiştir. Ta ki Kızılay’ın anî vefatına değin.”</p>
<p><em>Gazeteci</em>, <em>yazar</em>, <em>şair Mevlüt Uluğtekin Yılmaz: “</em>Evet… Adlarıyla yüzyıllara, çağlara meydan okuyan ‘ölümsüzler’ var. Hangi sanat türünde olursa olsun, özellikle sanatçılar da, içinden çıktıkları topluma soluk veren ölümsüzlerdir. Bu nedenle sanatçılara daha bir sevgiyle, saygıyla bakarım. Yaşayan sanatçıların eserlerini dinlerken, izlerken, okurken; onlara duyduğum hayranlığı anlatamam. Hatta ‘hayranlık’ sağanağının altında sırılsıklam olurum. O sanatçıların her biri ruh ve gönül dünyamızın mimarları…</p>
<p>Mehmet Özbek, Türk Kültürü’ne Güneydoğu’nun bir armağanı. O nedenledir ki Barak havalarını, Hoyratlar’ı, Kerkük Türküleri’ni güzellik doruğunda seslendirir. Eğitimi ise bu ülkede yüksek eğitim neyse, onu yapmıştır… Şunu demek istiyorum; Türk ulusunun ortak değerlerini dile getirenlerin ‘doğduğu yer’ Türk ulusunun sinesidir! O insanların eğitimi ise, bence, çağını ‘aşan’ düzeydedir. İşte sevgili dostum Dr. Mehmet Özbek de böyledir!”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68237" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-%C3%96zbek-3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Mehmet-Özbek-3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Prof. Dr. <em>Suphi Saatçi:</em> “Onun sesini ilk kez TRT İstanbul radyosundan duymuştum. Kerkük’ten okuduğu Mazan hoyratı ve yine Kerkük’ten seslendirdiği “Elinde ayağında Acem kınası” türküsü ile hepimizi kendine bağlayan bir ses… Okuyuşu, tavrı, edası, vurguları ile o, bizden, içimizden biri idi. Türkiye’nin her yöresinin müzik yapısını inceleyen, Anadolu’nun en ücra yörelerindeki mahallî sanatçılara kadar uzanarak, Türk halk müziğinin yapısını anlamaya çalışan bir bilim insanı titizliğiyle eserler ortaya koymuş bir otorite ve bir hoca olmuştur. Halk müziğinin yöresel icra tekniklerini ve bölgelere özgü enstrümanları da repertuarına alarak icra geleneğimizi zenginleştirmiştir. Özbek’in en çok takdir edilmesi gereken yanı da, temsil ettiği alanda dik duruş sağlamasıdır. Halk müziği alanında hatır ve gönüle, ucuzluğa ve bayağılıklara yer vermeyen ve objektif kriterleri elden bırakmayan Özbek’e, belki incinenler olmuştur. Ancak geriye baktığımızda Özbek haklı çıkmıştır. Hiçbir zaman popülizme iltifat etmeyen soylu duruşu ile Özbek, genç kuşaklara örnek olmuştur. Sahip olduğu şahsiyet, takındığı vatansever bakış ve bütün bir Türk dünyasının ezgilerini geniş ufukla kucaklayışı, ona büyük bir düzey kazandırmıştır. Sanat yürüyüşünün ellinci yılını dolduran Özbek, geride leke bırakmayan, başı dik ve alnı ak bir ömür sürmüştür. Bundan sonra da asude ve mutlu bir hayat sürmesini dilediğimiz Özbek’e saygı ve sevgiler sunuyoruz.”</p>
<p><em>Mehmet Özbek, Türkiye ve Türk dünyasının ender bulunan sanatçılarından biridir</em>. <em>Halk tarafından</em> çok <em>sevilen</em> ve <em>sayılan</em> bir sanatçıdır. İcra ettiği eserleri ve derleme çalışmalarıyla seçkin bir kültür mirası oluşturan <em>Mehmet Özbek</em>, gönüllerde müstesna bir yer edinmiştir. Irak Türkleri’nin hoyrat ve türkülerinin tüm dünyada tanıtılmasını ve sevilmesini sağlayarak, Türkmen kültürünün yaşatılmasına büyük katkıları Irak Türkleri tarafından her zaman hatırlanacak ve saygıyla yâd edilecektir. Değerli sanatçımıza bu <em>katkılarından dolayı minnettarız, ayrıca</em> Kendisine ve ailesine <em>sağlık</em> dolu <em>uzun</em> bir <em>ömür dileriz</em>.</p>
<p><strong>Kürşat ÇAVUŞOĞLU</strong></p>
<p><strong>Irak <em>Türkmen Gazeteciler</em> Cemiyeti Dış İlişkiler Sorumlusu</strong></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA:</strong></span></div>
<div><span><em>♦ Burcu SESLİ, </em><em>Tarihi</em> ve <em>Siyasi Meselelerin Kerkük Türkü</em> ve <em>Hoyratlarına Yansıması Üzerine Bir Değerlendirme</em>. </span></div>
<div><span><em>♦ Mevlüt Uluğtekin YILMAZ</em>, Ölümsüzler ve Mehmet Özbek…</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İzzettin KERKÜK, Kerkük’ün Sesi Abdurrahman Kızılay</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Suphi Saatçi, Bu Toprağın Sesi Mehmet Özbek</span></div>
<div><span><em>♦ </em>https://www.yenisafak.com/hayat/milli-birligimiz-icin-turku-derliyorum-3410828</span></div>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altınköprü Katliâmı – 28 Mart 1991</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altinkoepru-katliami-28-mart-1991</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altinkoepru-katliami-28-mart-1991</guid>
<description><![CDATA[ Altınköprü Katliâmı – 28 Mart 1991
2. Körfez Savaşı sonrası, asrın başından beri demokratik bir düzen özleyen Irak halkına, büyük güçlerin propagandası, gü­ven vermesi etkili olmuştur. Bu baskıcı, soykırımcı idare­ye karşı ayaklanmalar olmuş ve her hareketin ardından da yine zararlı çıkan Türkler olmuştur. Güya ayaklanmayı bastıracak yönetim güçleri, olaylarla ilgisi olsun olmasın, çoğunluk kendi hâlindeki ço­luk, çocuk, kadın ve yaşlı kimi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69804f2fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altınköprü, Katliâmı, –, Mart, 1991</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="420" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Alt%C4%B1nk%C3%B6pr%C3%BC-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altinkopru-katliami-28-mart-1991.html">Altınköprü Katliâmı – 28 Mart 1991</a></p>
<p>2. Körfez Savaşı sonrası, asrın başından beri demokratik bir düzen özleyen Irak halkına, büyük güçlerin propagandası, gü­ven vermesi etkili olmuştur. Bu baskıcı, soykırımcı idare­ye karşı ayaklanmalar olmuş ve her hareketin ardından da yine zararlı çıkan Türkler olmuştur. Güya ayaklanmayı bastıracak yönetim güçleri, olaylarla ilgisi olsun olmasın, çoğunluk kendi hâlindeki ço­luk, çocuk, kadın ve yaşlı kimi yakalamışsa kurşuna dizmiş, yüzlerce insanı katletmiştir. Top, tank ve füzelerle her yere saldırmış, şehri harabeye çe­virmişlerdir. Her olay, her ba­hane “Türk’ü buluyor”. Arkasız kabul ettikleri bu toprakların gerçek sahiplerini topraktan silmeye çalışılmaktadır. Suçu­muz Türk olmaktı.</p>
<p>Binlerce yıldır devlet kurmuş, çoğunluğu şehir ve kasaba hayatında, silahlı ayaklanmayı düşünmeyen bu şerefli halkın bu şekilde silinip yok olacağı günü bekleyenlerin anlama­dığı bir başka şey ise Türk kültüründe var olan millet ve tarih şuuruyla her zaman bir çözüm üretebilmesi ve çaba­sını derinleştirmesidir. Bazen ölümler dirilişin habercisidir. Altınköprü‘de katledilenler 300 milyon Türklüğün şehi­didir. Her Türk onları ve diğer acı çeken can veren milletinin bu mazlumlarını unutmaya­caktır. Onların mücadelesini gerçekleştirecek, Saddam ve uşakları ve büyük güçlerin görmezlikleri ve kural tanı­mayan insanlık dışı kalabalık­ların hesabını görecektir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80398" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Alt%C4%B1nk%C3%B6pr%C3%BC-1.jpg" alt="" width="800" height="420"></p>
<p>Kerkük halkı böyle bir durumda çareyi kuzey bölgelerine Altınköprü, Erbil ve Süleymaniye’ye kaçmakta bulmuştur. Arkalarındaki Irak ordusu, ceylanın peşindeki vahşi sırtlanlar gibi kovalıyordu. Askeri güçler ve destekçileri de hızlı bir şekilde kuzeye doğru ilerliyor; yolları üstündeki Kerkük ile Erbil şehirleri arasında bulunan, şirin ve büyük bir Türk kasabası olan, Altınköprü’de, Tuzhurmatu’da yaptıklarından daha ileri gitmiş, yüzlerce masum Türk’ü kadın çocuk, yaşlı genç, erkek, özürlü insan, hamile kadın demeden kat­letmişlerdir. Evler, ev araları, sokaklar ölümü ça­ğırıyor, gerekçeleri ise “Ayaklandınız” oluyordu.</p>
<p>Altınköprü… Şehitler, gaziler şehri. Sığınılacak bir yaratan kalmış, bu vahşetin her tarafa yayılmasıyla birlikte, vahşetin kendilerini yakala­yacağı korkusuna kapılan binlerce kişi bu defa doğa şartlarını hiçe sayıp, aç, ayakkabısız, ara­balı, yaya daha yukarılara kaçıyor, bir kısmı İran topraklarına geçmeğe çalışıyor, ortada can pa­zarı yaşanıyordu.</p>
<p>Saddam ve ondan öncekiler döneminde yaşa­nan sistemin yarattığı katliamlarda Kurmançlar Türkmenlere sığınmış, onlar tarafından korun­muş, bu defa hepimizin ortak tarihi vatanı, mazi devleti Türkiye bu kaçanlara bağrını açıyor ve Hakkâri, Şırnak Vadisi kaçanlarla doluyordu. Yarım milyon (çoğunluğu Kurmanç aşiret men­subu) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkının yardım ve sevgisiyle canlarını kurtarıyordu.</p>
<p>Son gelişmeleri iyi kullanan ABD ve diğer güç­ler, stratejilerine uygun bir zemini kaçırmamış, güya, “Saddam’ın katliamından halkı kurtarmak adına”, BM’de bir karar aldırarak 36. paralelin kuzeyini “Uçuşa yasak bölge” ilân etmişti. Daha sonra çeşitli kararlarla güvenli bölge ilân ettikleri kuzeyde, değişik senaryoları gerçekleştir­mek üzere devreye giren güçler, bazı aşiret re­isleri ve maiyetine sağladıkları maddi ve siyasi haklar, yine biz Türkler için hiçte güvenli bir or­tam olmadığını, değişik bir kuşatılmışlığı ortaya çıkarıyordu.</p>
<p>Türkmenlerden Türkiye’ye sığınanların önem­li bir kısmı geri dönmeyecektir; bir kısmı dünyanın dört bir yanına, birçok ailenin her ferdi bir başka kıtaya, bir başka ülkeye dağılmak üzere. Çünkü Türkmenlerin büyük çoğunluğunun ailesi, ev barkı “güvenli bölge”’ ilân edilen 36. paralelin altındaydı. Ne Altunköprü ne Kerkük ne de Mu­sul (Manidar değil mi, Musul 36. paralelin üze­rinde olmasına karşın, güvenli bölge içerisine alınmamıştır) bu güvenli bölge içerisine girmiş­tir. Bu bölgeler Saddam rejiminin eli altındadır. Kerkük ve daha güneyde yaşayan iki milyondan fazla Türk, Saddam’ın insafına terk edilmiş.</p>
<p>Böylesi bir katliamı görmemek, bilmemek diye bir durum olabilir mi? 3 milyondan fazla Türkmen Türk’ü, bugün bile, bunca gelişme karşı­sında bile görmeyen güçler, Türkleri yeni bir soykırıma devretmiştir. 1992-1993’ten itibaren Irak’ta Türk varlığını yok etmeye, eritmeye, göçe, mal ve mülklerine el koymaya devam eden Irak yönetimi, bir yandan da değişik bir katliamı yapan BM ve “Süper Güçler!” işkenceyi görmezlikten, duymazlıktan gelmektir.</p>
<p>İki kara vahşetin arasında kalmış; binlerce yıllık şerefli bir mazinin, üstün insanlık şerefinin çocukları biz Türkler, Irak Türkleri dağıtılmaya, yanlarına ihtiyaçları olabilecek hiçbir şeyi almadan âdeta «Kırım sür­günleri gibi» dağıtılıyor, Türk’ü yok etme düşünceleri gerçekleşiyordu. Her gün aileler, ya güneye veya kuzeye sürülmektedirler. Bütün bu sü­rülmeler Türkmenlere ait ev, işyeri ve arazileri başka ailelere dağıtıl­ması plânına göre uygulanmaktadır.</p>
<p>II. Körfez Krizinin, Irak Türklerine getirdiği diğer bir sıkıntı da ailelerin düştüğü kopukluk, birbirlerinden haber alamama, birbirlerinin yanına gidip gelememeleridir. “Güvenli Bölge” dedikleri kısımda yaşayanlar üç milyondan fazla Türk’ün ancak onda biri iken, Saddam’a terk edi­lenler bu insanların yüzde doksanıdır. “Güvenli Bölge” ilân edilen yer­lerde yaşayan Türkmenler, (bir kısmı Kerkük’e yapılan saldırılar sonu­cu o yöreye yerleşmiştir) bu defa bir yüzyıldır, isyan, ayaklanma, bazen İran’ın, bazen Irak’ın yanında çarpışmak ve bundan statü çıkaran bazı “aşiret derebeylerinin” anlayışına bırakılmıştır.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Şemsettin KÜZECİ, Ortadoğu’da Türk Katliamları, 2017 İstanbul</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80399" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Alt%C4%B1nk%C3%B6pr%C3%BC-1-1.jpg" alt="" width="800" height="1025"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Adına Nevruz Denen Bayram</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/adina-nevruz-denen-bayram</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/adina-nevruz-denen-bayram</guid>
<description><![CDATA[ Adına Nevruz Denen Bayram
20-21 Mart , güneşin KOÇ burcuna girdiği yani, baharın geldiği gündür. Baharın gelişi, tarihin karanlıklarından bugüne kadar tüm kıt’alarda ve bu topraklarda , yörelerde uygun şartlarda , masallara , destanlara  uyarak kutlanmıştır, kutlanmaktadır.. Asya’da Türkler bu bayramı ERGENEKON destanıyla birleştirmişler ve ona Ergenekon bayramı demişlerdir. Fakat, maalesef Türk toplumuna giren Arapça ve Acemce yüzünden dilimizi, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69653580c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Adına, Nevruz, Denen, Bayram</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Haluk-Tarcan-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/adina-nevruz-denen-bayram.html">Adına Nevruz Denen Bayram</a></p>
<p><!-- [if lte IE 7]></p>





<style type='text/css'>.clearfix {display:inline-block;} * html .clearfix{height: 1px;}</style>

<![endif]--></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halük TARCAN</strong></span></a>
</p><div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span><strong>20-21 Mart</strong> , <strong>güneşin KOÇ burcuna girdiği</strong> yani, <strong>baharın geldiği</strong> gündür.</span></p>
<p><span>Baharın gelişi, tarihin karanlıklarından bugüne kadar tüm kıt’alarda ve bu topraklarda , yörelerde uygun şartlarda , masallara , destanlara  uyarak kutlanmıştır, kutlanmaktadır..</span><br>
<span> Asya’da Türkler bu bayramı ERGENEKON destanıyla birleştirmişler ve ona Ergenekon bayramı demişlerdir. Fakat, maalesef Türk toplumuna giren Arapça ve Acemce yüzünden dilimizi, kökenlerimizi, kültürümüzü kaybetmek yoluna girmiş olduğumuzdan, Ergenekon adı yerini, bu addan faydalanarak bilindiği gibi NEVROZ yani  Sultan Nevruz adına terk etmiştir.</span><br>
<span> Acemlerde bu bayram NEV-ROZ , Yeni- Gün adını almıştır.</span></p>
<p><span>Nevroz’un İran’daki kökenini araştıralım:</span><br>
<span> Mevcut söylentiler arasında en çok itibar edileni şudur : İran Hükümdarı <strong>Cemşit Mazenderan</strong>, ormanda tavşan avına çıktığı zaman bir zehirli yılan görerek ona ok atmıştır. Ok, yılanın bulunduğu kayalara çarparak kıvılcımlar çıkarmış ve otlar tutuşmuş, ilk kere ateşi gören İranlılar korku ile</span></p>
<ul>
<li><span><strong>ateşe secde etmişler</strong> ve onu <strong>kutsal saymışlar</strong>.</span></li>
</ul>
<p><span>Bundan sonra ateşin devamlı olması için</span></p>
<ul>
<li><span>ATEŞGEDELER , <strong>ateş kuleleri</strong>  yapılmış, bu ateş kültü</span></li>
<li><span>AHURA MAZDA; devamında</span></li>
<li><span>ZERDÜŞT dininin geleneği hâline gelmiştir(Abdülhalûk Çay – Ergenekon TKAE:1985 Ank).</span></li>
<li><span>İslâmiyetle, ateşgedeler yok olmuş, fakat  baharın gelişine Yeni-Gün, NEVROZ denmiş Ateşgedelerden kalan gelenek</span></li>
<li><span><strong>ateş yakma</strong> şeklinde süregelmiştir.  ..</span></li>
</ul>
<p><span>Irkçılıkla hiçbir ilgisi olmayan Ergenekon bayramının tarihi</span></p>
<ul>
<li><span>(-1400/1300)’dür.Öte yandan İran uygarlığının ortaya çıkış tarihi</span></li>
<li><span>(- 700)lerdir. Demek ki, Egenekon adlı bahar bayramının Türklerde varlığı, İran tarihinden</span></li>
<li><span>en az 600 yıl öncedir. Ergenekon adı da İran’da Nevroz’a dönüştürülmüştür.</span></li>
</ul>
<p><span>Gelelim ateş ve yılan motifine :</span></p>
<p><span><strong>ATEŞ KÜLTÜ:</strong></span></p>
<p><span>Ön-Türklerde <strong>halkına iyi hizmet etmiş olan BUĞ</strong>(bey)un ölümünden sonra Forum yaparak onu muhakeme eden halkı tarafından <strong>CAN’ının , Ruh’unun</strong>  <strong>Tanrıya eriştirilmesi</strong> ile ödüllendirilir :</span></p>
<p><span>1/ halkın topladığı OT/un-odun ile,</span><br>
<span> 2/ kutsal ateş, gene halk tarafından yakılır,</span><br>
<span> 3/ Buğ’un vücudu ateşe verilir.</span><br>
<span> Vücud yanar kül olur ,kül toprak kaplarda saklanır.</span><br>
<span> Can’ı ,Tanrı katına uçar, ASQAN olur ; Cennette AS’ılı olur.(K.Mirşan)</span><br>
<span> Ateşe verilme, birlikte azık yemeği, müzik ve halk oyunuyla sona erer</span></p>
<p><span>İşte bu Tanrıya erişme inancı etrafında halkalanmış olan merasim serisine ATEŞ KÜLTÜ denir: Bu kült , Ön-Türk üniversiteleri demek olan İB-İS BOLIQ’larda öğretilir. Ön-Türk kültüründe bu, ATEŞ KÜLTÜ’nü ifade eder.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Ön-Ataların belirli bir disiplin içinde öğrenerek icra ettikleri <strong>kült ,</strong> İran’da bu ciddiliğini kaybederek rivayet haline dönüşmüştür.</span></p>
<p><span>Yılan ise, Ön-Türk sembollerinden biri, en başta  gelenidir :</span></p>
<ul>
<li><span>Yeryüzünün bereketi gökyüzüne, güneşe kadar uzayan boğanın boynuzlarıyla erişir… Bunu bilen Tanrı,</span></li>
<li><span>yeryüzündeki <strong>bereketin devamı</strong>, aynı zamanda</span></li>
<li><span><strong>yeryüzündeki kötülüklerin yok olması, iyiliğin devamı</strong> İçin</span></li>
<li><span><strong>ışınlarını YILAN</strong> şeklinde yeryüzüne gönderir ve o sayede yeryüzünde bereket asla eksilmez . ilgili kaya resmini Kazakistan’da Tamgalı Say’ında, vâdisinde görürüz, tarihi (- 8bin)dir.</span></li>
</ul>
<p><span>Şu temalar eski Yunan uygarlığında karşımıza çıkar :</span></p>
<ul>
<li><span>İyilik/kötülük teması Yunanlılar’a mal edilmiştir.</span></li>
<li><span>Yılan motifi, Ön-Türklerden Eski Yunan’a geçmiş,</span></li>
<li><span>Delf tapınağında PİTON yılanı olmuş,</span></li>
<li><span>İran’da asâletini kaybederek bir <strong>tarla yılanı</strong> hâline gelmiştir.</span></li>
</ul>
<p><span>Orta Asya’dan, buzul döneminin sona ermesiyle oluşan büyük su baskınlarından kaçan Ön-Atalarımızın ilk yerleştikleri yerler olan</span></p>
<ul>
<li><span><strong>Doğu,</strong>  <strong>Güney Doğu</strong> ve devamında <strong>Mezopotamya </strong>olduğundan, <strong>bahar bayramı</strong> <strong>gelenek ve oyunları</strong> , önce <strong>bu yörelerin  halk oyunları</strong> hâline dönüşmüşlerdir.</span></li>
<li><span>(-8 bin)lerde Tamgalı Say’ında çekilen halay(K.Mirşan)</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61345" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Tarcan-1.jpg" alt="" width="539" height="308" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Tarcan-1.jpg 539w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Tarcan-1-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Tarcan-1-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 539px) 100vw, 539px"></p>
<ul>
<li><span><strong>Günümüzde Doğu ve Güney Doğuda aynen oynanmaktadır.</strong></span></li>
<li><span>Mezopotamya’ya 5 binlerde inmiş olduğunu toprak kaplar üzerinde görmekteyiz.</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61346" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Tarcan-2.jpg" alt="" width="540" height="156"></p>
<p><span>Hassuna  V’inci bin,  toprak vazo s.46</span><br>
<span> (Mezopotamya)(Sumer, A.Parrot, Gallimard, Paris, 1960)</span></p>
<p><span><strong>Doğu ve Güney Doğu kültürünü İran’a yamayıp, </strong>burunlarını iç işlerimize sokmuş olup, bundan siyaset yaparak <strong>Anadolu bütününü</strong> parçalamak isteyen dış güçlere ve onların işbirlikçilerine duyurulur.</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Halük TARCAN</strong></span><br>
<span> Kaynak: www.Haluktarcan.com</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yeni-yil-nevruz-bayrami-ve-toerenleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yeni-yil-nevruz-bayrami-ve-toerenleri</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
Kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’da ortaya çıkan ve Türklerle beraber Anadoluya ve bütün Türk coğrafyasına yayılarak binlerce yıldır ananevi törenlerle kutlanan Nevruz-Yeni yıl bayramı Türk topluluklarında Nevruz, Noruz, Navrız, Newroz, Naurus, Ergenekon ve Bozkurt gibi adlarla anılmakta ve bütün Türk boylarında kutlanmaktadır. Bu yazıda yer alan Nevruz bilgileri, Nevruz adet ve an’analeri genel olarak kitap […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6963c58d8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Yeni, Yıl:, Nevruz, Bayramı, Törenleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-yeni-yil-nevruz-bayrami-ve-torenleri.html">Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Sinan OĞAN</strong> </span></a>
</p><p><span>Kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’da ortaya çıkan ve Türklerle beraber Anadoluya ve bütün Türk coğrafyasına yayılarak binlerce yıldır ananevi törenlerle kutlanan Nevruz-Yeni yıl bayramı Türk topluluklarında Nevruz, Noruz, Navrız, Newroz, Naurus, Ergenekon ve Bozkurt gibi adlarla anılmakta ve bütün Türk boylarında kutlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu yazıda yer alan Nevruz bilgileri, Nevruz adet ve an’analeri genel olarak kitap ve ansiklopedilerden derlenen bilgiler değildir. Bu yazıda bahsedilenler Türkiyemizin cennet köşelerinden birisi olan ve benim de çocukluğumun geçtiği, doğup büyüdüğüm şehir, Iğdır ilimizde gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve yaşattıklarımız adet, an’ane ve geleneklerimizden bizzat yaşanarak derlenmiş bilgilerden oluşmaktadır. Bu yazının orjinali Türk Dünyası Tarih Dergis’nin Mart 1993 tarihli sayısında yayınlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Nevruz kutlandığı bütün coğrafyalarda aslını korumakla beraber, yaşatılan bütün coğrafyalarda bölgelere has bazı gelenekler de meydana getirmiştir. Kırgızlar yeni yılın ilk gününe <strong>Nooruz</strong> adını vermekte ve bu güne <strong>Nooruz Köcö</strong> denilen özel bir yemek yemektedirler. Uygur Türkleri bugünü bahar bayramı olarak kabul etmekte ve bu güne <strong>Novruz</strong> demektedirler. Mart ayına <strong>Navrız</strong> adı veren Kazaklarda bu gün ananevi bir şekilde kutlanmakta ve bugünde Kazaklar da Kırgızlar gibi <strong>Nooruz Köcö</strong> denilen özel bir yemek pişirmektedirler.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68881 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0061.jpg" alt="" width="250" height="250">Nevruzu en tenteneli (şaşalı) şekilde kutlayan Azerbaycan Türkleri bugüne Noruz/Yeni Yıl yada Ergenekon demektedirler. Kırım Tatar türklerinde de Nevruz geleneği bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Kırım Tatar türkleri bu kutlu güne <strong>Navrez</strong> adı vermektedirler. Batı Trakya Türklerinin Mevris, Çuvaş Türklerinin de Naurus dedikleri bu gün Osmanlı Türklerinde de kutlanmaktaydı. Osmanlı coğrafyasında sayılı günlerden birisi olarak kutlanan bu günde güneşin koç burcuna girdiği anda Nevruziyye adı verilen bir macun/tatlı yemek gelenek haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Milletleri millet yapan onların manevi değerleri, adet an’analeri, merasimleri ve diğer kültür unsurlarıdır. Bir milleti ayakta tutan, onu yaşatan ve devamını mümkün kılan bu tür kültür öğeleridir. Günümüzde bu tür kültür öğeleri milletler için temel güç unsurları olan; ekonomik güç, askeri güç ve ondan kuvvet alarak oluşturulan siyasi güç kadar temel ve stratejik öneme hâizdir. Bu sebepledir ki, Türk dünyasının en temel kültür öğelerinden birisi olan Nevruz/Yeni yıl bayramı bir çok doğu halkları tarafından kendilerine mal edilmeye çalışılmakta ve hatta bazı etnik gruplar tarafından siyasi hedefler doğrultusunda kullanılmak istenmektedir. Aynı şekilde bazı doğu halkları ve etnik gruplar Nevruz geleneğini kendilerine mal etmeye ve ona çeşitli rivayetler, efsaneler, masallar yakıştırmaya çalışmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Tarih boyunca başta Türkler olmak üzere Türklerle aynı coğrafyayı paylaşan ve yakın ilişkide olan bazı doğu halkları tarafından, an’anevi bir şekilde kutlanan Nevruz/Yeni Yıl bayramı, tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de birtakım rivayet, masal yakıştırmalarıyla siyasi/dini ve bazı etnik emellere alet edilmek istenmektedir.</span></p>
<p><span>Bu sebeple Nevruz/Yeni Yıl bayramının ne olduğu, muhtevası, kutlanış şekli ve amacı, hangi tarih ve şartlarda formalaşarak milli bayramlarımızdan birisi haline dönüştüğünün bilinmesi, Nevruzu birtakım emellere alet etmekten kurtarıp, gerçek ve milli bir kutlanış amacına dönüştürecektir.</span></p>
<p><span>Ünlü Rus gazeteci ve yazarı Georgi Kubliski daha Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya’ya yaptığı bir gezi sırasında şahit olduğu Nevruz törenleri için şçyle demektedir: Gerçek ilkbahar Orta Asya’ya Nevruz ile gelmektedir. Bu İslam öncesi bayram ilkbaharda gece ile güngüzün eşitlendiği nün olan 21-22 Mart tarihlerinde kutlanır. Eskiden Doğu takvimine göre yılbaşı da aynı tarihte başlıyordu.</span></p>
<p><span>Farsça bir kelime olan <strong>“Nevruz”, nev: yeni, ruz: gün,</strong> yani yeni gün manasındadır. Nevruz güneşin koç burcuna girdiği gün olup, Rumi takviminde Mart ayının dokuzuna rastlar. İlkbaharın başlangıcı 12 hayvanlı Türk takvimine göre yeni yıl olarak kutlanmaktadır. Eski Türkler ve nüfus yoğunluğu sebebiyle son bin yıldır Türklerin hükümranlığı ve egemenliğinde olan kalan İranlıların, yılbaşı olarak kabul ettikleri Nevruz, aslında sadece Türklerin değil Türklerle aynı coğrafyada yaşayan bütün halkların Yeni yıl olarak kutlamaları gereken bir gündür.</span></p>
<p><span>Güneş yıllık zahiri zahiri hareketleri zamanı, Mart ayının yirmibirinde (bazen yirmisinde) ekvatoru keserek, dünyanın güney yarımküresinden kuzey yarımküresine geçer. Bu zamanda güneş tam ekvatorda olduğundan, her yerde gece ile gündüz eşitlenir, yer yüzünün kuzey yarımküresinde ekonomik bahar başlar. Buna göre de güneşin Mart ayının yirmibirinde ekvatoru kestiği noktaya, yaz beraberliği noktası denir.</span></p>
<p><span>Onikinci yüzyılda Ömer Hayyam’ın düzenlediği güneş takviminde (ki, Selçukluların da kullandıkları takvim budur) yeni yıl Mart ayının yirmibirine denk gelmektedir. Yeni takvim yılının başlamasında güneşin yaz beraberliği noktasından geçtiği andan itibaren hesaplanır. Bu günde güneş ekvatoryal koordinatların başındadır. Bu gün Afganistan, İran ve Azerbaycan’da resmi yeni yıl olarak kutlanır.</span></p>
<p><span>Türkler uzun asırlardan beri baharın gelişini büyük bir coşkuyla kutlamaktadırlar. Baharın başlangıcına denk gelmesiyle de Türkler’de Nevruz bayramı ayrı bir anlam kazanmıştır. Ayrı bir bahar bayramı yerine Nevruz baharın gelişiyle yeni yıl bayramı olarak kutlanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu milli bayramımızın “bahar, işçi, emekçi, ideolojik, v.s” yerine Türklerde yeni yıl bayramı olarak kutlanılmasının tarihi gerçeklere daha uygun düşeceği kanaatindeyiz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68883" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Nevruz bayramı ilk doğduğu zamandan bugünre kadar, birçok kültürle iç içe olmuştur. Birçok millet böylesine köklü ulu Türk kültür unsurunu önce sindirmeye, bunu başaramayınca da kendi kültürlerinden birşeyler katarak, onu kendilerine mal etmeye çalışmışlardır. Bunun içindir ki, Nevruz/Yeni yıl bayramının kutlanış amacı üzerinde yapmış olduğumuz araştırmalarda yüzden fazla rivayetin olduğunu gördük.</span></p>
<p><span><em>Biz burada bu rivayetlerden sadece birkaçını vermekle yetineceğiz.</em></span></p>
<ul>
<li><span><em>– Nevruz, Türklerin Ergenekon’dan çıktıkları gündür. Ergenekon/ Nevruz bayramı Türkleri’de bir tabiat, varoluş ve diriliş bayramı niteliğindedir. </em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Hazreti Ali’nin doğduğu gündür. </span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Ateşperestlerden kalan bir bayramdır.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Tanrının dünyayı gece ile gündüzün eşit olduğu bir zamanda yarattığı gündür.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Kütlevi halk bayramıdır.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, gününde güneş balık burcundan koç burcuna girmiştir.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Türklerde bahar bayramıdır.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, İran ve Afganistan takvimine göre resmi yılbaşıdır.</span></em></span></li>
<li><span><em><span>– Nevruz, Türklerde demir dövme-örs bayramıdır.</span></em></span></li>
</ul>
<p><span>Nevruz, Türklerde aynı zamanda Ergenekon bayramı olarak da kutlanmaktadır. Bu efsaneye göre Çinliler tarafından bozguna uğratılan Türklerden “Nuhuz” ve “Koyan” adlı iki hakanzade ile iki kız kurtulurlar. Dereler aşar, tepeler aşar, karanlıklarda yürürler. Nihayet bir sabah önlerinde bir iz görürler. Bu bir insan izi değildi. Koştular, izin üzerinden saatlerce koştular… Kızın birisi sevinçle, …işte … diyerek haykırdı. Bu bir alageyik idi. Kovalamağa başladılar. Yol pek dar ve sarp idi. Nefes nefese koşarlarken dik bir yardan aşağı yuvarlandılar. Kendilerine geldikleri zaman şaşırdılar. Burası yeşillik ve ağaçlık bir yerdi. Güzel çiçekler açmıştı. Renkli kelebekler uçuşuyor, kuşlar ötüyordu. Girdiler, dolaştılar. Burası adeta cennetti. Öyle bir cennet ki, kapısı yok. Hiç insana rasgelmediler. Başlarını yere eğdiler. Ümitlerini kesmediler, <em>“yine bir gül gelir buradan kurtulur, vatanımıza kavuşuruz diyorlardı”</em>. Akşama doğru alageyik göründü. O da bir çukurda yalnız kalmıştı. Şimdi kaçmıyor, hatta sokuluyordu. Kızlar bu geyiği okşadılar, kendilerine alıştırdılar. Nuhuz ve Kayan’la birlikte sütünü içerek karınlarını doyurdular.</span></p>
<p><span>Tam dörtyüz sene etrafı büyük ve geçilmez kaf dağlarıyla çevrilen bu gizli yurdun içinde geçti. Bağ artık tamamıyla şenlenmiş, Türk yavruları çoğaldıkça çoğalmış, geyikler artmıştı. Ve herkes bir işle meşgul, çalışıyordu. Turanla ve tüm dünyayla ilişkilerini kesen bu gizli yurttan artık kurtulamayacaklarına hükmeden Türkler yine asla meyus olmuyorlar, yine Turan’a kavuşmaktan ümitlerini kesmiyorlardı. Bir gün bu gizli yurtta bir kurt göründü ve geyiklerden bir tanesini parçalayarak geçti. Bir çoban bu kurdun nereden geldiğini merak etmişti, arkasını bırakmadı ve küçük bir delikten çıktığını gördü. Koşa koşa yurda döndü. Gördüğünü anlattı. Hepsi birden deliğin başına geldiler. Bu delik dardı. Uğraştılar uğraştılar. Bir insan geçemeyecek kadar dardı. Nihayet içlerinden bir demirci çıktı. Ocak yaktı. Örs kurdu. Çekici örse vurarak taşları parçaladı. Ve yol açtı. Bu küçük dünyaya dörtyüz sene içinde çoğalarak sığamayan Türkler birdenbire taştılar, en önde elinde bayrak deliği açan demirci türk çıktı.</span></p>
<p><span>Türkler bugün çok sevindiler. Tekrar Turan’a kavuştukları için “yeni gün” diye bu çıkışlarını milli bayram adettiler. Ve deliği açan demirciye “Bozkurt” namını vererek kendilerine Han yaptılar. “Bozkurt” kelimesini Moğollar kendi lisanlarına tercüme ederek “Börteçine” dediler. Ve bu milli bayramı onlar da tanıdılar.</span></p>
<p><span>Artık her yıl yeni günde demir ayini yapmak kaide haline geldi. Yeni günde Hakan milli ocağın önüne gelir, bir demir parçasını kızdırır, sonra örs üzerine koyarak çekiçle döverdi.</span></p>
<p><span>İşte Türkler davullarla, ciritlerle, oyunlarla bu yeni günü takdis ve taziz ederlerken, Acemler de (İran) onlara imrendiler, bu bayramı kabul ettiler. Ve hatta yeni gün ismini kendi lisanlarına tercüme ederek Nevruz dediler. Acem tarihinde Nevruz’a esas olabilecek bir vak’a bir masal, bir an’ane bir rivayet yoktur. Halbuki Türk tarihinin, Türk an’anesinin devam eden akisleri Acemlerin Nevruz dedikleri şeyin tamamıyla bizim Yeni gün, biz Türkerin milli bayramıdır. Tarihimiz, mazimiz, masallarımız, an’anelerimiz ve nihayet ergenekon demir ayinimiz bu milli bayramımızın bir efsane değil, milli ve içtimai bir hakikat olduğunu ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span>Türklerin Ergenekon’dan çıktıkları bu günün güneş takvimine göre yeni yıla yani Mart’ın dokuzuna (Miladi 21 Mart) rastlaması bu güne ayrı bir mana kazandırmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68878" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Nevruz’a Hazırlık ve Nevruz Törenleri</strong></span></p>
<p><span>Türklerde Nevruz/Yeni yıl bayramının hazırlıkları 40 gün önceden başlar. Evler temizlenir, silinir, süpürülür, her şey baştan aşağı yıkanır, bütün yatak, yprgan, döşek, kilim, halı, yolluk ve benzeri şeyler güneşe çıkarılıp serilir. Kış boyunca içine sinen nemden arındırılır, ve bol bol güneş alması sağlanır. Sonra bunlar sopalarla dövülerek (çırpılarak) tozdan arındırılır. Bu esanada uyanan doğayla, bahçe işleri de büyük bir hızla yapılmaya çalışılır; bahçede biriken çöpler ocaklardan çıkan küllerle karıştırılarak, gübre olarak toprağa verilir. Ark ve kanallar toprak ve çamurlarından arındırılır. Ağaçlar budanır, fazla dallar kesilir ve ağaçların dibi havalandırılır.</span></p>
<p><span>Nevruz’la gelen yeni günle beraber, herkes kendisine yeni bayramlık elbiseler alır, dost ve akrabalara hediyeler alınır. Nişanlı kızlar bey çorabı örerler. Büyük şair Şehriyar “Haydar Babaya Selam” adlı şiirinde bu konuda şöyle der:</span></p>
<p><span><span><strong><em>“Bayramıydı gece kuşu ohurdu,<br>
Adahlı (nişanlı) kız bey çorabın tohurdu,<br>
Herkes şalın bir bacadan sohurdu,<br>
Ay ne gözel gaydaydı (adet) şal sallamak<br>
Bey şalına bayramlığın bağlamak.”</em></strong></span></span></p>
<p><span>21 Mart’tan önceki dört Çarşamba günleri daha bir tenteneli (eğlenceli) geçer. Bunların ilkine <em>“haberci”</em> veya “<em>güllü”</em> Çarşamba, <em>“ikinci”, “üçüncü”,</em> Çarşamba ve <em>“İl ahır”</em> yani son Çarşamba denir. İlk Çarşamba hazırlığa başlamanın işaretidir. Bu günde evlerde aş pişirilir, tongal kalanarak ateş yakılır. İkinci ve üçüncü Çarşambalar hazırlıklar hızlandırılarak devam ettirilir, semeni konulur. Sıra son Çarşambaya gelir. Son Çarşamba, Salı gecesini Çarşambaya bağlayan gecedir ki, bu, bayram günlerinin en şenliklisidir. Buna ilahır Çarşamba da denilir. Ahır (son) Çarşamba ölüleri anma günüdür. Bu günde mezar ziyaretlerine gidilir. Yemek ve helva hazırlanarak mezarlığa götürülür ve orada bulunanlara bilhassa fakirlere vefat eden hayrına dağıtılır. Vefat edenlere kuran okutulur.</span></p>
<p><span>Son Çarşamba artık Semeni yeşermiştir.</span></p>
<p><span><strong>Yumurta Dövüştürme</strong></span></p>
<p><span>Bayram günlerinde ikinci Çarşamba’dan sonra sokaklarda, köşe başlarında ve belirli mekânlarda toplanan çocuklar, gençler soğan kabuğu veya samanla boyanan yumurtaları dövüştürürler (tokuştururlar).</span></p>
<p><span>Şehriyar “Haydar Babaya Selam” şiirinde bizim sayfalarla anlattığımız bu hadiseyi birkaç mısrayla inci gibi dizmiştir.</span></p>
<p><span><span><strong><em>“Yumurtanı göyçek güllü boyardık,<br>
Çakkıştırıp, (tokuşturup) sınanların (kırılanları) soyardık,<br>
Oynamaktan birce meğer doyardık,<br>
Eli mene yaşıl aşşık (1) vererdi,<br>
İrza mene Novruz gülü dererdi.</em></strong></span></span></p>
<p><span><em>(1) Koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvanların diz kapaklarından çıkarılan kemik, enkaze. Bu kemikle çocuklar aşşık oyunu oynanmaktadır.</em></span></p>
<p><span><em><strong>Alav Alav </strong></em></span></p>
<p><span><em><strong>Gelin dostlar<br>
Gelin biz<br>
Bu ilk gününde<br>
Güneşi alkışlayak,<br>
Günü seher çağından<br>
İli Yazdan başlayak.<br>
Tongallar yandırılsın<br>
Üstünden tullanak biz<br>
Babaların ruhunu, oddan keçip anak biz.</strong></em></span></p>
<p><span><strong><span><em>Bahtiyar Vahapzade</em></span></strong></span></p>
<p><span>Üçüncü Ahır Çarşamba ve bayram gecesi -bu Salıyı Çarşambaya bağlayan gecedir- <em>alav alav</em> gecesidir. Bu gecede “tongal” denen ateşler yakılır, üzerinden atlanır. Eskiden bu ateşler evlerin damında yakılırdı. Ancak, yaşam şartlarının değişmesiyle bu ateşler şimdilerde bahçelerde veya boş meydanlarda, sokak aralarında yakılmaktadır. Ateşin yakılmasıyla içlerinden bir dilek tutarak ateşin üzerinden atlayan kimseler bu dileklerinin gerçekleşeceğine, tüm hastalıklarının bu ateşe dökülüp yanacağına, yeni yıla bu hastalık ve kötülüklerden arınarak girileceğine inanılır.</span></p>
<p><span>İnanışa göre, ateşin üzerinden bazı yerlerde üç bazı yerlerde ise yedi defa atlanılması gerekir.</span></p>
<p><span>Ateşin üzerinden atlanırken genellikle şöyle bir tekerleme okunur:</span></p>
<p><span><em><strong>“Ağırlığım, uğurluğum dökülsün bu ateşin üstüne”<br>
“Ağırlığım, uğurluğum, kelliğim, keçelliğim hep bu ateşe”<br>
“Ağırlığım, uğurluğum dökülsün, odda yanıp kül olsun”<br>
“Yansın alev saçılsın, menim bahtım açılsın”</strong></em></span></p>
<p><span>Bu arada yağlı paçavralardan yapılan ateş topları da bir telle bağlanır ve birkaç defa sallandıktan sonra havaya atılır. Daha sonra tongalın külleri bolluk getirsin diye evin bahçesine serpilir.</span></p>
<p><span>Dışarıdaki alav alav şenliği bittikten sonra eve gelinerek “en milli sofra sayılan” Nevruz sofrasına oturulur. Bu sofrada pilav, kavurga, yarma yemeği, et v.s gibi milli yemeklerin yanında boyanmış yumurta, çeşitli kuruyemiş (yeddilevin) çeşitleri ve semeni bulunur. Sofra başında aile fertleri birbirini tebrik eder, evin aksakallarının işaretiyle yemeye başlanılır. Nevruz/Yeni yıl bayramında aksakallar bütün dargınları barıştırır, gençlere öğüt nasihat verirler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-68884" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0031.jpg" alt="" width="750" height="597"></p>
<p><span><strong>Semeni</strong></span></p>
<p><span>Nevruz bayramı sürecinde bir kap içine konan buğdayların sulanarak yeşillenmesinden elde edilen yeşertilmiş çimene Semeni adı verilmektedir. Nevruz aynı zamanda yeşilliğin ve doğanın da bayramıdır. Onun için “SEMENİ”nin yeşillik ve bereketi temsil ettiğine inanılır. Semeni’den Helva ve tatlılar da yapılmaktadır. Semeni için bir çok şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Baca Baca/Şal Sallama</strong></span></p>
<p><span>Yeni güne en çok sevinenlerin başında çocuklar gelmektedir. Baca baca denilen günde –bu bayramdan bir gün öncesidir- Bu günde çocuklar bayram paylarını almak için mahallelerine ve yakın mahallelere gidip kapı kapı dolaşılarak, kapılar çalınır ve bayram payları istenir. Baca baca gecesi tongallar kalanır, ateşler yakılarak üzerinden atlanır ve gece olunca da herkes beline bir Şal (atkı) bağlayarak komşu evlerin yolunu tutar. Eskiden evlerin bacaları olduğu için bacadan sarkıtılan bir Şal’a (atkıya) bayram payı bağlandığı için bu adete “baca baca” denilmektedir. Ancak günümüzde artık bacalı ev kalmadığı için bu adet kapılar çalınarak içeri atılan Şal, geniş bez veya çantalarla yapılmaktadır. İçeri şal atan kimse şalın bir ucunu içeri atarken diğer ucunu elinde tutar ve saklanarak, kendisinin görülmemesine büyük bir özen gösterir. Fakat ev sahibi genellikle kimin geldiğini bilir, ama tanımamış gibi davranır. Kapının arkasına geçilerek bayram paylarını isteyen çocuklar, çok değişik sözler söylemekle beraber bazen <strong>“ev sahibi bayramçalığımızı verin”</strong> gibi sade birkaç söz veya aşağıdaki gibi birkaç mısra okunmaktadır:</span></p>
<p><span><span><strong><em>Ev yiyesi evde mi?<br>
Gümüş kemer belde mi?<br>
Ev yiyesi (sahibi) var olsun,<br>
Koynu (kucağı) dolu nar olsun,<br>
Doğduğu oğlan olsun,<br>
Doğradığı kuruk olsun,<br>
Ersin, ersin,<br>
Allah muradını versin,<br>
Taze gelin dursun (kalksın) bize pay versin,<br>
Verenin oğlu olsun,</em></strong><strong><em><br>
Vermeyenin kızı olsun.</em></strong></span></span></p>
<p><span>Bunu duyan ev sahibi önceden hazırlanmış kuru yemiş, boyanmış yumurta şekerleme, meyve v.s. gibi yiyecekleri veya çorap, mendil gibi şeyler çocuklara/gençlere verilmekte ve onları güler yüzle göndermektedir. Bazen şal sallayanların kendisi de şalın ucuna hediye bağlayarak içeri atarlar. Bu genellikle nişanlı gençler arasında görülür.</span></p>
<p><span>Nevruz günlerinde ve baca baca gününde geniş yaylaklarda ve meydanlarda at yarışları, ok atma, cirit, Zorhana, kement atma oyunu, boğa ve deve güreşleri, koç dövüşleri ve kılıç oyunları v.s. gibi oyunlar oynanır. Aşıklar atışır, şiirler okunur ve eğlenceler hayatın her yönüyle ilgili olarak sürüp gider.</span></p>
<p><span>Güney Azerbaycan Türklerinin ve bütün Türk dünyasının büyük üstadı Muhhammed Hüseyin Şehriyar, çocukluğunda görüp geçirdiği baca baca diğer adıyla şal sallama adetlerini “Haydar Babaya Selam” adlı şiirinde yine şöyle ifade etmektedir:</span></p>
<p><span><strong><em>“Şal istedim men de evde ağladım,<br>
Bir şal alıp tez belime bağladım,<br>
Gulam gile gaçdım şalı salladım,<br>
Fatma Hala mene corap bağladı,</em></strong><strong><em><br>
Han nenemi yada salıp ağladı.”</em></strong></span></p>
<p><span><strong>Kulak Asma (Kapı dinleme)</strong></span></p>
<p><span>Yeni günden önceki gece, yani baca baca gecesi, komşu ve akrabaların kapı ve pencerelerine gizlice yaklaşılıp, içeride konuşulanlar dinlenilmeye çalışılır. Tamamıyla iyi niyetle yapılan bu dinleme hadisesinde kapı dinlemeye gidenler içlerinden bir dilek tutarlar. İçeride konuşulanlara dayanarak duyduklarından dileklerine göre çeşitli yorumlar yaparlar. Bu yorumların gerçek olduğuna inanılır. Genç kız ve erkekler dileklerinin yeri,ne gelmesi için sabah erkenden kalkıp soğuk suda yıkanırlar.</span></p>
<p><span>O gün herkes kapılarının dinleneceğini bildiğinden bayram gününe uygun olarak iyi şeylerden bahsedilir.</span></p>
<p><span>Büyük şair Semet Vurgun bir şiirinde bu âdetimiz için şöyle demiştir:</span></p>
<p><span><em><strong>Hayalet başını bir an terkedir,<br>
Heyirhah bir haber eşitmek üçün,<br>
Komşu kapısına pusmağa gedir,<br>
Gayda beledir ki, birinci kere,<br>
Hayır söz eşitse şad olacaktır,<br>
Yaman söz eşitse yine gamlara<br>
Gargolup içine kavrulacaktır.</strong></em></span></p>
<p><span><strong>İyne İyne</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68881 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0061.jpg" alt="" width="250" height="250">Yeni gün/Nevruz gecelerinde çok güzel oyunlar ve adetler vardır. Bunlardan birisi de “iyne iyne” oyunudur. Nevruz gününden bir gün önce yani baca baca gününde bir kızla bir erkek hiç konuşmadan köy çeşmesinden veya evlerinin bahçesindeki çeşmeden (bu zamanda artık ev çeşmesinden) bir leğen (kap) su doldurarak getirirler. Bu su leğen içinde evin ortasına konur. Komşulardan gelen kız ve oğlanlar evin gençleriyle beraber su dolu leğenin etrafına toplanarak herkes sırasıyla dilek tutar. Bu dilekler genellikle gençlerin sevdikleri ile ilgili olur. Dilek tutulduktan sonra arka kısımlarına küçücük pamuk sarılarak suda batması engellenen iki adet iğne parmaklarla su batırıldıktan sonra suya bırakılır. Leğenin içinde bir halka şeklinde hızla dönen iki iğneden birisi kızı diğeri de erkeği temsil eder. Eğer iğneler gidip birleşir ve birbirine yapışırsa o dilek olacak ve gençler evleneceklerdir demektir. Eğer iğnelerin her birisi bir kenarda kalırsa o zaman gençler birleşemeyecek demektir. Dilek olumsuzdur. Bu gelenek de gençler arasında yaygındır ve gerçek olduğuna inanılır.</span></p>
<p><span><strong>Suya Yüzük atma </strong></span></p>
<p><span>Suya yüzük atma oyunu da iğne iğne oyunu gibi bir dilek oyundur. Yine bu oyunda da bir leğen su getirilir, herkes yüzüğünü leğene atar ve leğenin üstü bir yaylık (başörtüsü) ile kapatılır. Bu sırada bir dilek tutulur ve sırayla yüzükler sudan çekilir. Eğer yüzüklerini leğene atanlar kendi yüzüklerini ilk çekişte alabilirlerse dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Herkes sırayla sudan yüzük çekme işlemini tekrarlar.</span></p>
<p><span><strong>Yeni Gün İnanışları – Nevruz Adetleri</strong></span></p>
<p><span>Nevruz/Yeni yılla ilgili bir çok inanış vardır. Yeni günün ilk dört günü yılın mevsimleriyle alakalıdır. Eğer, birinci gün güneşli geçerse demek ki, ilkbahar ayları güzel geçecektir. İkinci gün yağmurlu geçerse yaz ayı yağmurlu olacaktır. İkinci günler de aynı şekilde sonbahar ve kış aylarına ışık tutmaktadır. Eğer yeni günün üçüncü ve dördüncü günleri yağmurlu geçerse <em>“godu godu” </em>denilen bir tören düzenlenir. Şaman inancından kaldığı düşünülen bu inanışa göre “Godu godu” meudanlarda dolaştırılır ve güneşi çağıran çeşitli nağmeler okunur. İnanışa göre Godunun doğayı etkileme ve iklimi iyileştirme güçleri bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Diğer Nevruz/Yeni gün gelenekleri gibi Godu Godu inanışı da, zarif bir Türk milli geleneğidir. Godu Godu törenlerinde Godu veya bazı yerlerde Dodu şu nağmeleri okumaktadır:</span></p>
<p><span><em><strong>Godu godunu gördün mü?<br>
Goduya selam verdin mi?<br>
Godu buradan geçende,<br>
Kırmızı gün (güneş) gördün mü?<br>
Yağ verin yağlamağa,<br>
Bal verin ballamağa,<br>
Godu gülmek isteyir,<br>
Koymayın ağlamağa,<br>
Goduya kaymak gerek,<br>
Kalara koymak gerek,<br>
Godu gün çıkarmasa,<br>
Gözlerin oymak gerek</strong></em></span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68885 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0041.jpg" alt="" width="250" height="375">Yeni Gün/Nevruz Adetleri</span></strong></span></p>
<p><span>Yeni gün/Nevruz bayramında birçok adetler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını bu yazımıza aldık.</span></p>
<ul>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da Semeni göyerderler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da Semeni helvası pişirirler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da üzerlik denen bir bitki yakıp dumanını eve, mala, cana ve çocuklara v.s. şeylere verirler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da yeni elbiseler alınır,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da yakınlara hediyeler alınır,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da at yarışları verilir,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da yumurta boyanır,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da kız beğenmeğe giderler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da küsülüler barıştırılır,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da misafirliğe gidilir,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da nişanlı kızlara Nevruz payı götürülür,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da kötü söz söylenmez,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da mezar ziyaretlerine gidilir,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da başkaları hakkında konuşulmaz,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da alış-veriş yapılmaz,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da şeker dağıtılır,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da atı, iti vurmazlar,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da Nevruz gülü dereler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da yılanı vurmazlar,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da kızlar kırmızı giyinir,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da ev sahipleri evde birisinin bulunmasına gayret ederler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da kavga etmezler,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da hasta olanlar ziyaret edilir, onlara pay götürülür,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da aksakallara Nevruz payı gönderilir,</span></li>
<li><span>Yeni günde/Nevruz’da şal sallayanlara pay verilir,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da güneş çıkmadan suyun üzerinden atlanır,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da düğün için ayrılmış koyunların boynuzlarına kırmızı bağlanır,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da evden para vermezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da borç ödemezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da komşuya elek vermezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da mum yakmazlar,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da eğer mum yanıyorsa bitmeden yarım söndürmezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da evden ateş, kibrit gibi şeyler vermezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da evden ekmek vermezler,</span></li>
<li><span>Son Çarşamba’da erkenden yatmazlar.</span></li>
</ul>
<p><span>Bu kısa yazımızda Türk milletinin yaşamından büyük bir kesiti, büyük bir motifi birkaç sayfaya işlemeye çalıştık. Hiç şüphe yok ki, Nevruz/Yeni yıl bayramı Türk kültür öğelerinin en temel ve köklü parçalarından birisidir. Bu sebeple de hakkında binlerce sayfa yazılacak kadar geniş ve engin bir konudur. Türkiye’mizin zor bir süreçten geçtiği bu günleri Nevruz gibi milli bayramlarımıza, adet ve an’analerimize sıkı sıkıya sarılarak, millet olarak birbirimize kenetlenerek atlatacağımıza inancımız sonsuzdur.</span></p>
<p><span>Uzun asırlardan beri Anadolu’nun bütün köşelerinde ve bütün Türk dünyasında kutlanılan ancak, Türkiye’de resmi olarak devlet nezdinde kutlanmadığı için gözlerden kaçan Nevruz/Yeni Yıl bayramı bugün bazı gruplar tarafından siyasi ve ideolojik amaçlara alet edilmek istenmektedir. Oysa Türklerde Yeni Yıl/Nevruz bayramı üzerine yapılacak tarihi ve bilimsel araştırmalar gösterecektir ki, bu kültür öğesi en az Türk ulusunun varlığı kadar kadim ve onun bekâsı kadar stratejik bir öneme sahiptir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Sinan OĞAN</strong> </span></a>
</p><p><span><strong>Not:</strong> Bu yazı ilk defa Türk Tarih Dergisi’nin 1993 yılı Mart sayısında yayınlanmıştır. Daha sonra önceki yıllarda Türksam Web Sayfasında yayınlanmıştır. Bu yıl aynı makale tarihi değiştirilerek yeniden yayınlanmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://www.turksam.org/tr/a271.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.turksam.org/tr/a271.html</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Nevruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-nevruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-nevruz</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Nevruz
Her çağda toprağın görünüşündeki değişiklikler insanları çok etkilemiştir. Yaşamının bu değişimle yakından ilgisi olduğunu düşünen insan, doğanın bu gücü karşısında onunla barışık olmanın yollarını aramış, ondan kendisine gelebilecek kötü sonuçlara karşı büyüsel ve törensel işlemler uygulamıştır. Taklit, eylem ve toplu katılma şeklindeki bu büyüsellerde bolluk, bereket nitelikli dualar söylemiş ve bunlar zamanla törenlere dönüşmüştür. Ritüel, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69604b52c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Nevruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html">Türk Kültüründe Nevruz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ayşe BAŞÇETİNÇELİK </strong></span></a>
</p><p>Her çağda toprağın görünüşündeki değişiklikler insanları çok etkilemiştir. Yaşamının bu değişimle yakından ilgisi olduğunu düşünen insan, doğanın bu gücü karşısında onunla barışık olmanın yollarını aramış, ondan kendisine gelebilecek kötü sonuçlara karşı büyüsel ve törensel işlemler uygulamıştır. Taklit, eylem ve toplu katılma şeklindeki bu büyüsellerde bolluk, bereket nitelikli dualar söylemiş ve bunlar zamanla törenlere dönüşmüştür.</p>
<p>Ritüel, bireyi toplumda yaşaması için eğitir. Bireyleri bir araya getirdiği için toplumsal bağları güçlendirir. Toplumun geleneklerinin sürmesi, inançlarının tazelenmesi, törelerin köklenmesine yardım ederek toplumu ayakta tutar. Ritüele katılan kişiye, yaşadığı toplumun bir üyesi olmanın mutluluğunu verir. Ritüeller toplu gösterilerdir. Törenlerin nitelikleri ne olursa olsun, amacı bireyleri bir araya getirmek, toplumsal bağları güçlendirmek, topluluk bilincini oluşturmaktır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Ritüeller, doğanın bilinmeyen yönlerini simgeler, yaşanılan dünya ile öbür dünyanın ilişkisine dayanır. Ritüel kökenli törenlerde şenlik, büyü, bereket iç içedir. Her ritüel bir semboldür. Ritüellerde eski inanç sistemlerine ait izler belirgindir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Ritüel törenlerin kökeni avcılık dönemine kadar uzanır. İlkel insan avının verimli geçmesi için büyüden medet ummuş, avın sonunda, avladığı hayvanı gezdirerek, avının bol olmasını dilemiştir. Avcı kültüründen tarım kültürüne geçildiğinde, bu kez de tarımda bolluk ve bereket için törenler düzenlemiştir. Böylece, mevsimleri etkileyebileceğini düşünen ilkel insan, yağmur yağdırmak, hayvanları çoğaltmak, topraktaki ürünleri arttırmak için büyüsel, törensel işlemler uygulamıştır.</p>
<p>Çeşitli kültürlerde mevsim değişiklikleri törenlerle kutlanır. Doğanın yenilenmesi ve tekrar yaşamaya başlaması demek olan baharın gelişi, İslamiyet öncesi Türk toplumlarında sevinçle karşılanmış ve şenlikler düzenlenmiştir. İslamiyet’i kabul eden Türkler, İslamiyet öncesine ait birçok adet ve inanmalarını yeni girdikleri bu dine de sokmayı başarmışlardır. Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da eskiden yapılan ayin ve şenlikler daha sonra kabul edilen semavi dinlere de girerek yeni bir nitelik kazanmıştır. Tarım kültüründe toprağa bağlı bir yaşam sürdüren insan, doğaya bağlı pratik takvimler oluşturmuş, doğanın yeşermesi ve sararmasını takvime bağlamıştır.</p>
<p>Anadolu’da doğanın canlanması, her dönemde çeşitli törenlerle kutlanmıştır. Cemrelerin düşmesiyle doksan günlük kara kış bitmiş, toprak uyanmaya başlamıştır. Tüm bunlar Anadolu insanı için de yeni bir yaşamın başlangıcı kabul edilmiş, sevinçle karşılanmış, yüzyıllardır süregelen geleneklerle kutlanmıştır.</p>
<p>Toplumlarda gelenekler süreklilik göstererek, zaman içinde o toplumun kültürünün değişmez unsuru olurlar. En eski toplumlarda da görülen, bazı toplumlarda unutulan baharın gelişinin kutlanması, Türk toplumunun inançlarında, geleneklerinde, dil ve edebiyatında devam ederek günümüze kadar gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</p>
<p>Türk dünyasında yılbaşı olarak kabul edilen ve yeni-yıl, yıl-başı, yeni-gün anlamlarında anılan Nevruz, Farsça nev (yeni), ruz (gün) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Gece ve gündüzün eşit olduğu Miladi 22 Mart, Hicri 9 Mart gününe rastlamaktadır. Güneşin Koç burcuna girdiği bu gün Anadolu’da Sultan-ı Nevruz, Nevruz Sultan, Mart Dokuzu, Mart Bozumu gibi adlarla anılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68883" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-01-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Nevruz Türk dünyası yanında Ortadoğu ve Ön Asya’daki çeşitli milletlerce de yeni yılın başlangıcı ya da bahar bayramı olarak kutlanır. 21 Mart gününün bayram olarak kutlanmasıyla ilgili olarak Sümerlerden, Türklerden, Japonlardan, Amerikalı Kızılderililerden, İranlılara kadar çeşitli milletlerle tarihe mal olmuş topluluklarda gelenekler tespit edilmiştir. İslamiyet öncesi de bahar kutlamaları yapan Türkler, bu kutlamaları daha sonra Nevruz adıyla sürdürmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>Nevruz günümüze kadar çeşitli efsanelerle örülerek değişik biçimler almıştır. Buna göre Nevruz:</p>
<ul>
<li>Güneşin Koç burcuna girdiği gün,</li>
<li>Tanrının insanı ve evreni yarattığı gün,</li>
<li>Hz. Adem’in yaratıldığı çamurun yoğurulduğu gün,</li>
<li>Hz. Adem ile Havva’nın cennetten kovulduktan sonra, Arafat’ta buluştukları gün,</li>
<li>Hz. Nuh’un gemisinden inip karaya ayak bastığı gün,</li>
<li>Hz. Yusuf’un kuyuya atıldığı gün,</li>
<li>Hz. Musa’nın Mısır’dan ayrıldığı gün,</li>
<li>Bir yunus balığı tarafından yutulan Yunus Peygamber’in karaya çıktığı gün olarak rivayet edilir.</li>
</ul>
<p>Alevi-Bektaşilere göre Nevruz:</p>
<ul>
<li>Hz. Ali’nin doğduğu gün,</li>
<li>Hz. Ali’nin Fatma’yla evlendiği gün,</li>
<li>Hz. Ali’nin Hz. Muhammed tarafından halife ilan edildiği gün olarak kutlanır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</li>
</ul>
<p>Anadolu’da bugün kutlanmakta olan Nevruz şenliklerinin biçimlenmesinde İslamiyet öncesi Türklerin kutladıkları bahar bayramları ile Anadolu Uygarlıklarında yüzyıllarca kutlanan bahar şenliklerinin etkisini bulmamız mümkündür. Eski Türk İmparatorluklarında ilkbaharda ve güzde yapılan bayramların ve ayinlerin devletin resmi dini bayramları olduğu yazılı kaynaklardan öğrenilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</p>
<p>Nevruz, toplum yaşantısını kolaylaştırmak amacıyla doğa güçlerini etki altına almak için düzenlenen törenlerdendir. Doğayla barışık olma isteğiyle kıştan yaza geçişte kutlanan bu bayram zamanla ilk çıkıştaki işlevselliğinden farklı olarak bugünkü şenlik halini almıştır. Bugün Nevruz, doğanın canlanmasının yarattığı coşkunun kutlandığı gündür. Bugünde yiyecekler toplanır, mesire yerlerine gidilir, ateşler yakılır, topluca yemekler yenilir; eğlenceler düzenlenir, doğanın uyanışı coşkuyla kutlanır.</p>
<p>Geçmişten günümüze kadar gelen Nevruz, Osmanlı döneminde kutlanan sayılı günlerden biridir. Müneccimbaşı Nevruz günü, hazırladığı yeni yıl takvimini padişaha sunar, karşılığında Nevruziye adı verilen bahşişler alırmış. Padişaha, sadrazama ve diğer devlet büyüklerine sunulan ve Nevruz Pişkeşi adı verilen bu takvim uğurlu günleri ve eşref saatlerini gösterirmiş. Hekimbaşılar da her yıl Nevruzda anber, afyon hulasası ve sair kokulu bitkilerden yaptıkları kırmızı renkli macunu, porselen kaplar içerisinde Nevruz gecesi padişaha, şehzadeye, sultanlara sunarlar ve karşılığında hediyeler alırlarmış. Nevruziye sunan hekimbaşılara, padişah huzurunda kürk giydirilmesi saray adetlerindenmiş<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Anadolu’da çeşitli adlarla bilinen ve kutlanan Nevruz yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan geleneklerde yaşamaktadır: Türkmenler Nevruzu eski Martın Dokuzu ve Sultan Nevruz olarak adlandırmaktadırlar. Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz 22-23 Mart günlerinde kutlanır. Ölülerin yedirilip, içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sistemi olan atalar kültü kendini göstermektedir. Mezar ziyaretleri yapılır, kabir öpülür, eğlenceler gün boyu sürer<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Yörükler arasında kışın bitişi ve baharın başlangıcı kabul edilir. Gaziantep ve çevresinde Sultan Nevruz adıyla kutlanır. Kars’ta kapı dinleme, baca-baca adetleriyle, Tunceli’de baca dizme ve taş dizme adetleriyle kutlanır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>.</p>
<p>Bolu ve çevresinde, Nevruzun başlıca özelliklerinden birisi de yakılan ateş ve bu ateşin üzerinden atlamaktır. Bu suretle, vücudun ağrıdan sızıdan kurtulacağına, her çeşit kötü etkilerden korunacağına inanılır. Alevlerin dumanlı çıkmasının bereketli yağmurları sağlayacağına inanıldığından, ateşe ara sıra su serpilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’de Nevruz şenlikleri Mart Dokuzu adıyla anılır. Mesire yerlerine gidilir. Eğlenceler tertiplenir, eski hasırlar yakılarak üzerinden atlanır. İzmir ve Uşak’ta Mart Dokuzu ve Sultan Nevruz Bayramı adıyla kutlamalar yapılır. Uşak’ta ” yıl yenilendi” tabiri kullanılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Nevruz, Anadolu dışındaki Türk dünyasında; Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Azerbaycan’da, Doğu ve Batı Türkistan’da, Kırım’da, Yakutlar’da, Balkan Türklerinde, Yugoslavya Türklerinde ve Kıbrıs Türklerinde kutlanıldığı görülür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</p>
<p>Azerbaycan’da Nevruza evler, bahçeler temizlenerek hazırlanılır. Elbiseler, kilimler yıkanır. Ağaç dipleri bellenir. Çocuklara, evlere, hayvanlara üzerlik yakılarak tütsüler yapılır. Nevruz sofrası hazırlanır. Nevruz günü sofraya çeşitli şekerler, ceviz içi, armut kurusu konur. Nevruzda kederli ve üzgün oturulmaz, küfür ve beddua edilmez. Yeni elbiseler giyilir. Mezarlıklar ziyaret edilir. Eşe dosta tatlı dağıtılır, küsler barıştırılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Kazaklar “Yeni yıl temiz bir eve girerse, o ev hastalıklardan, her türlü beladan kurtulur.” inancıyla evleri baştan aşağı temizleyerek Nevruza hazırlanırlar. Her evin sofrasında ak olan süt ve sütten yapılan yiyecekler, yeşillikler ve kırmızı et bulunur. Kuru peynir, buğday, pirinç, darı gibi yedi çeşit yiyecekten çorba hazırlanır. Yıl boyu tokluk olması inancıyla bu çorbadan bol bol içerler. Aile büyükleri güzel sözler söyler, küsleri barıştırırlar. Nevruz günü kar veya yağmur yağarsa, gelen yılın iyi olacağına inanılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>Özbekistan’da Özbekler, Nevruz sofrasına “S” ile başlayan yedi adet yemek ve yedi tür baharat koyarlar. Ayrıca, sofraya büyük bir ekmek, etrafına boyalı yumurtalar ve yeşil yapraklar konur. Bir hafta boyunca kutlanan Nevruz günlerinde çeşitli gösteriler yapılır, oyunlar oynanır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</p>
<p>Doğu Türkistan’da günümüz Uygurları, Nevruzun başlamasıyla, yeni yılın şerefine sevinç duygusunu ifade eden şiirler, şarkılar (nevruz Nameler) yazıp, hazırlarlar. Nevruz günü bayramlık elbiselerini giyerek kutsal ibadet yerlerine, kırlara, nehir kenarlarına, işlek alışveriş merkezlerine toplanırlar. Milli oyunlar oynarlar, ozanlar türkü ve şiir atışırlar. Şarkıcılar şarkılar söyler, dansçılar dans ederler. Nevruz törenlerine okul çocukları da, çiçeklerle bezenmiş tahtalara yazdıkları nevruz Nameleri ezgilerle okuyarak katılırlar. Törenler tamamlanınca büyük kazanlarda hazırlanmış Nevruz aşı topluca yenir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</p>
<p>Kısıtlı örneklerde de görüldüğü gibi, tarih boyunca Nevruz Türk topluluklarında baharın gelişini, doğanın canlanmasını kutlama amacıyla yapılan bir bahar şenliğidir. Kökeni çok eski bahar bayramlarına dayanan bu şenlikler, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneklerle günümüzde de yaşamını sürdürmektedir.</p>
<p>Anadolu’da yaşayan Türk toplumu, tarih boyunca çeşitli kültürlerle iç içe yaşamıştır. Anadolu’da yaşayan halkın kültüründe, çeşitli kültürlerin ve inanç sistemlerinin izleri mevcuttur. Türk toplumu, Orta Asya’dan getirdiği İslamiyet öncesine ait inanç ve geleneklerini, Anadolu’da bulduğu Anadolu Uygarlıkları kültürü ile harmanlayarak yeni bir sentezi “Anadolu Türk Kültürünü” oluşturmuştur. Anadolu’da bugün kutlanan Nevruz törenlerinde, İslamiyet öncesi Türk kültüründe kutlanan bahar ayinleri ile Anadolu topraklarında yaşamış uygarlıkların kutladığı bahar törenlerinin etkisi görülür. Bu törenler İslamiyet’in de etkisiyle İslami renge bürünerek bugünkü şeklini almıştır. Her toplumun dininde, dinler öncesi inanç sistemlerine ait inanç ve geleneklerin kalıntıları mevcuttur.</p>
<p>Nevruz kutlamalarında doğa kültü, atalar kültü ve ateş kültü yan yanadır. Tarih boyunca Türklerde ateşin önemli bir yeri olmuştur. Ateşin her şeyi temizlediğine, kötü ruhları kovduğuna inanılmış, hastalıklardan korunmak için girişilen arınma işlemlerinde ateşten yararlanılmıştır. Bugün, Anadolu’da ateş ve ocakla ilgili inanmalar atasözlerine kadar girmiştir. Anadolu uygarlıklarında da ateş hep kutsal olmuş, tanrılara sunulan adaklar ateşe atılmıştır.</p>
<p>Nevruz, bütün Türk topluluklarında olduğu gibi Anadolu’da da baharın gelişinin, doğanın uyanışının coşkuyla kutlandığı bir bahar bayramıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ayşe BAŞÇETİNÇELİK </strong></span></a>
</p><p>Çukurova Üniversitesi, Türk Dili Okutmanı</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Metin And, Dramatik Köylü Gösterilerinin Ritüel Niteliği, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1974, Kültür Bakanlığı MİFAD Yay. A.Ü. Basımevi, Ankara 1975, s.1-11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Erman Artun, Tekirdağ’da Hıdrellez Geleneği, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1990, Ayrıbasım, Neyir Matbası, Ankara , 1990, s.1-22</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Erman Artun, Türk Halk Kültüründe Mevsimlik Törenler ve Nevruz,İçel Kültürü, Mersin Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü Yayın Organı, Yıl:9, Sayı:39, Mayıs 1995, s.4-5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdülhaluk Çay, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:88, Seri. IV, Sayı: A.24, Ankara, 1988, s.120</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Eman Artun, Türk Halk Kültüründe s.4</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Abdülkadir Yuvalı, Nevruz Bayramı ve Çarşamba Günleri, Türk Kültüründe Nevruz, Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı:100, Ankara, 1995,s.55</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayınları, TTK Basımevi,1995 Ankara, s.97</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Müjgân Cumbur, Bir Osmanlı Müeccimbaşısı ve Nevruz, Nevruz ve Renkler, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı: 116, Ankara, 1996, s. 121-130</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Erman Artun, Türk Halk Kültüründe s.5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Abdülhaluk Çay, Türk Ergenekon s.125-126</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1984, s. 219<strong><sup> </sup></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Erman Artun, Türk Halk Kültüründe s.5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> a.g.e. s.5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Azad Nebiyev, Azerbaycan’da Nevruz, Kültür Bakanlığı Yayınları:1875 Ankara, 1997</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ahsen Turan, Kazakların Milli Bayramı Nevruz, Nevruz ve Renkler, Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı:116, Ankara, 1996, s. 341-344</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Akhmatali Askarov, Özbekistan ‘da Nevruz Tekrar Halkın Bayramı Oldu, Türk Kültüründe Nevruz, Uluslararası Bilgi Şöleni,Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı:100, Ankara, 1995, s.237-243</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-nevruz.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Abdulkerim Rahman, Tarihten Günümüze Nevruz Kutlamaları, Türk Kültüründe Nevruz, Uluslararası Bilgi Şöleni, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı:100, Ankara, 1995, s.221-227</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Halk Kültüründe Nevruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-halk-kulturunde-nevruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-halk-kulturunde-nevruz</guid>
<description><![CDATA[ Türk Halk Kültüründe Nevruz
Nevruz, Türk dünyasında, ortak kültürel değer olması yönüyle önemli bir yere sahip olup Türklük dünyasında ve Anadolu’da ortak inanmalarla, ortak heyecanlarla yüzyıllardır Türk kültürüne özgü özelliklerle kutlanılmaktadır. Tarihin ilk topluluklarından beri ay, mevsim yıl vb. değişiklikler törenlerle kutlanmaktadır. Avcı kültüründen tarım kültürüne geçildiğinde tarımda bolluk, bereket için çeşitli törenler yapılmaya başlanmıştır. Çeşitli kültürlerde mevsim değişiklikleri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c695dc1f74.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Halk, Kültüründe, Nevruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-halk-kulturunde-nevruz.html">Türk Halk Kültüründe Nevruz</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Prof. Dr. Erman ARTUN </strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Nevruz, Türk dünyasında, ortak kültürel değer olması yönüyle önemli bir yere sahip olup Türklük dünyasında ve Anadolu’da ortak inanmalarla, ortak heyecanlarla yüzyıllardır Türk kültürüne özgü özelliklerle kutlanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Tarihin ilk topluluklarından beri ay, mevsim yıl vb. değişiklikler törenlerle kutlanmaktadır. Avcı kültüründen tarım kültürüne geçildiğinde tarımda bolluk, bereket için çeşitli törenler yapılmaya başlanmıştır. Çeşitli kültürlerde mevsim değişiklikleri törenlerle kutlanır. İslamiyet öncesi Türk kültüründe bahar bayramı yapılarak kıştan sonra canlanan doğanın sevinçle karşılandığını ve şenlikler düzenlendiğini biliyoruz.</span></p>
<p><span>Takvimin olmadığı dönemlerde insanlar hayatlarını temel uğraş konularına göre düzenlerlerdi. Bunlar; ekin ekme, bağ bozumu, hasat, koç katımı, baharın gelmesi, tabiatın canlanması vb. gibi olaylardı. (Genç, 1995:15). Ayların, mevsimlerin, yılların düzenli geçişleri bunlara bağlı olarak bitkilerin düzenli olarak yeşermesi ve sararması, törenleri belirli bir takvime bağlamıştır. Bir yıl içerisinde doğadaki değişiklikler toplumların hayatını her zaman etkilemiş ve bu değişiklikler tarih boyunca bütün halklar tarafından çeşitli tören, ayin ve bayramlarla kutlanmıştır. (Pirverdioğlu, 2002:44).</span></p>
<p><span>Bütün milletlerin kültürlerinde görülen yeni yıl törenleri, yaşama biçimlerine, coğrafyalarına, ekonomik yapılarına, inanç yapılarına uygun koşullarda, uygun zamanlarda çeşitli pratiklerle kutlanır. İnanca bağlanan yeni yıl törenleri, Asya ve Ön-Asya toplumlarında benzer iklim ve coğrafya şartlarında zaman, ad ve pratik benzerliğiyle kutlanmıştır (Malinowski, 1998:152). Nevruz; uygulamalarda bazı farklılıklar olmakla birlikte, Orta Asya Türk Toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihler arasında her toplumca kendine özgü bir nedene dayandırılarak kutlanan geleneksel bir bayram niteliği kazanmıştır.</span></p>
<p><span>Nevruz sözcüğü Farsça nev (yeni) ve ruz (gün) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup yeni gün anlamına gelmektedir. Eski İran takvimine göre yılın ilk günüdür ve güneşin koç burcuna girdiği ilkbaharın başlangıcı sayılan bir gündür. Hayvancılıkla, tarımla uğraşan topluluklar için kışın bitip baharın gelmesi yapısal, işlevsel ve yeniden dirilişin sembolleşen başlangıcı olan, gece ve gündüzün eşitlendiği, doğanın uyandığı ve dolayısıyla üremenin başlangıcı olarak kabul edilen 21 Mart tarihi pek çok takvimde ve kültürde yılbaşı olarak kabul edilip kutlanmıştır (Çobanoğlu, 2000:34).</span></p>
<p><span>Nevruz şenlikleri, geniş bir coğrafyaya yayılmış, çeşitli kültürlerde yer almıştır. Nevruz şenliklerindeki pek çok motif ortak olmakla birlikte her kültür çevresinde farklılıkların görülmesi de doğaldır (Turan, 1998:90). Her sosyal grubun kutlama şekilleri Nevruzun içeriğini farklı belirlemektedir. Bazı toplumlarda mitolojik kaynağa, bazı toplumlarda dini kaynağa oturtulmaya çalışılmıştır. Nevruz, çeşitli toplumlarda kendi kültürünün derinliklerindeki bir olayı kaynak göstererek kültür değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirerek bayram niteliğinde kutlanılan gündür. (Tezcan, 1957: 37).</span></p>
<p><span>Tarih boyunca bütün Anadolu, çeşitli adlarla Nevruzu kutlamıştır. Nevruz; bahar ve bereketi, yeni yıl ve yılın başlangıcını çağrıştırır. Nevruz, Türk kültüründe baharı, yaşama sevincini, su ve kutsal arınmayı, yenilenmeyi, uyanan doğa ile birlikte bolluk-bereketi ve üremeyi simgeleyen anlam ve ögelerle yüklüdür. Geleneksel ve toprağa bağlı her sosyal grubun toprakla ilgili baharı, hasadı ve kışa girişi törenlerle kutladığı şenlikler vardır.</span></p>
<p><span>Anadolu dışındaki Türklük Dünyası’nda Nevruz’un Kazakistan’da (İbrayev 1996:189), Kırgızistan’da (Karatayev 1995:229 ), Özbekistan’da (Muratoğlu 1996:281), Azerbaycan’da (Nerimanoğlu 1995:125), Doğu ve Batı Türkistan’da (Nazar 1996:299), Kırım’da (Özkan 1995:173), Yakutlar’da (Kirişcioğlu 1995:16 ), Balkan Türkleri’nde (Dede 1978:123), Yugoslavya Türkleri’nde (Çay 1991:113-114), Kıbrıs Türkleri’nde (Çay 1991:116) kutlandığını öğreniyoruz. Aynı zamanda Türkiye dışında Azerbaycan, Bulgaristan, Kazakistan, Özbekistan gibi Nevruz geleneğinin yaşandığı coğrafyalarda konuyla ilgili çeşitli çalışmalar yapılıp kitaplar yayınlanmıştır. (Oğuz 1995:19)</span></p>
<p><span>Nevruz, kökü çok eski bir geleneğinin Anadolu’da yeniden şekillenip günümüzde de şenlik ve kutlama biçiminde sürdürülen bir örneğidir. Doğanın uyanması ateşle kutlanır. Çünkü ateş evreni canlandıran güneşin dünyadaki uzantısıdır.</span></p>
<p><span>Nevruz çeşitli efsanelerle örtülerek çok değişik biçimler almıştır. Nevruz Güneşin koç burcuna girdiği, Tanrının evreni ve insanı yarattığı gün olarak da yorumlanır. İslamiyet öncesi bahar kutlamalarını yapan Türkler bu kutlamaları Nevruz adıyla daha sonra da sürdürmüşlerdir. Anadolu’da kutlanan Nevruz şenliklerinin biçimlenmesinde eski Türk bahar bayramları ve Anadolu’da kutlanan eski bahar şenliklerinin etkisi olmuştur.</span></p>
<p><span>Nevruz Osmanlı devrinde, sayılı günlerden biri olarak kutlanmış, güneş koç burcuna girdiği anda Nevruziye adı verilen macun veya tatlı yemek adet olmuştu. Müneccimbaşı Nevruz günü padişaha yeni yıl takvimini sunar, aldığı bahşişe “Nevruziye Bahşişi” adı verilirdi. Nevruz dolayısıyla sadrazam padişaha donanmış atlar, silahlar ve pahalı kumaşlar gibi hediyeler verir, bunlara “Nevruziye Pişkeşi” denirdi (Levy,1998:234).</span></p>
<p><span>Kuzeydoğu Asya’dan merkezi Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Şamanist, Budist, Hıristiyan, Musevi, Müslüman Türk halkları arasında yılbaşı/bahar bayramı bugün de varlığını korumakta ve her yıl coşkuyla kutlanmaktadır. Bu bayram değişik adlarla adlandırılsa da fonksiyonel, anlam ve pratik açılardan bir bütün olarak ortaya çıkmaktadır (Pirverdioğlu, 2002:44).</span></p>
<p><span>Nevruzu yaşatan Türkistan-Rumeli yayına bakıldığında, yapılan çalışmaların özü itibariyle bölgeseli yerelleştirme ve daha dar bir topluluğa mal ettirme çabalarını içerdiği görülür. Nevruzu yaşamakta olduğu büyük coğrafyadan ve bu coğrafyada yaşama şansı bulduğu diğer kültürlerden soyutlamaya çalışmak, kendiliğinden oluşmuş bölgesel küreselleşmeyi yerelleştirmek olur. Yerelleşen kültür veya mitlerin zaman içinde küresel ve bölgesel etkilerle ortadan kalkabildiği, özellikle Batı kaynaklı yeni kültürel küreselleşme uygulamalarının bu süreci hızlandıracağı dikkatten uzak tutulmamalıdır (0ğuz,2002:ss.88-94).</span></p>
<p><span>Nevruzun nereden kaynaklandığı sorusuna kendi yerel ortamlarında cevap oluşturan bu mitlerin bir bölümü tarihten gelmekte, bir bölümü tarihi olaylardan yararlanılarak yakın dönemlerde kurgulanmaktadır. Nevruz üzerine yapılan aidiyet tartışmalarına her toplumda farklı olabilen daha doğrusu olması doğal olan bu köken mitleri neden olmaktadır. Nevruzla ilgili kimi mitler, ilk insanın bugün doğduğunu anlatır. Nevruzun doğumla ilişkilendirilmesi mantıksal açıdan doğrudur. Çünkü, Nevruzda tabiat adeta yeniden doğmaktadır (Oğuz, 2002: 88-94).</span></p>
<p>
</p><p><span>Nevruzun İslamiyet öncesi, İslamiyet sonrası ve günümüz olmak üzere üç boyutu vardır.</span></p>
<p><span><strong>İslamiyet Öncesi Nevruz:</strong></span></p>
<p><span>İslamiyet öncesi Nevruz’un inanç ve pratiklerini şöylece sıralayabiliriz. Nevruz, hayvancılık ve tarıma dayalı toplumlarda üreme ve üretme işlevlidir. Takvim bilgisine dayalı kutlama tarihi vardır. Nevruz, doğayla barışık olma ve onlardan yararlanma dileğine dayanır. Yaratılış ve türeyişe, yeniden doğuş ve doğanın canlandırma inancına ait inanma ve pratikleri vardır. Nevruz ateşinden atlama, günahlardan arınmadır. Ateş kutsanır, doğanın uyanması ateşle kutlanır. Ateş; evreni canlandıran güneşin dünyadaki uzantısıdır. Nevruz ateşi, ritüelin başlamasında önemlidir. Ateş kültü pek çok uygarlıkta aydınlık, kötülükten arınma, temizleyicilik ve bereket – bolluk sembolüdür. Aynı zamanda yakılan büyük ateş toprağın ısınıp uyanması simgesidir. Bahar bayramıdır.</span></p>
<p><span><strong><span>İslamiyet Sonrası Nevruz:</span></strong></span></p>
<p><span>Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu yurt tutan Türkler, göç yollarında kültürleşme yoluyla kültür alışverişinde bulunarak bunları Anadolu’ya taşımışlardır. Taşınan Orta Asya ve göç yolları kültürü yeni yurt Anadolu kültürü ve İslami kültürle yüzyıllar süren kültürleşme sürecinde yoğrularak günümüz kültürünü oluşturmuştur.</span></p>
<p><span>Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halkımızın yaşama biçimleri, hem kendisinden önce Anadolu’da yaşayan uygarlıkların hem de kendisinin Orta Asya’dan getirdiği kültür temelleri üzerine kurulmuştur. Nevruz doğa güçlerine törenler düzenleyerek bu törenlerin toplum yaşantısını kolaylaştırması dileği üzerine kurulmuştur. Doğayla barışık olma isteği bu şenliklerin temel taşını oluşturur.</span></p>
<p><span>Nevruz, İslamiyet sonrası, eski inanç ve pratikleri taşıyarak devam etmiş, yeni kültürde yeni anlamlar kazanmıştır. Nevruz’a İslami olmayan inanç ve pratiklerle, İslamiyet’in kabulü sonrası Anadolu ve Anadolu dışı Türk dünyasında inanılan dini inanışlar ve menkıbelerle kutsal kabul edilip yeni anlamlar yüklenerek İslami kimlik kazandırılmıştır. Bunlardan birkaçını sıralayalım. Allah, yeryüzünü 21 Martta yaratmıştır. Nevruz, Hz. Adem’in çamurdan yoğrulduğu, Adem ve Havva’nın buluştukları, Nuh’un gemisinin karaya vardığı, Yusuf Peygamber’in kuyudan kurtarıldığı, Hz. Musa’nın asasıyla Kızıldeniz’i yardığı gün olarak kabul edilmiştir (Kutlu 1990:109 ). Nevruz, Hz. Muhammed’in peygamber olduğu gün olarak kabul edilmiştir. İslamiyet öncesi, su kültünün Hızır’a, toprak kültünün İlyas’a yüklenmesi tesadüf değildir. Alevi-Bektaşi inanç ve pratiklerinde Nevruz farklı anlamlar kazanmıştır. Birkaç örnek verelim. Nevruz; Hz. Ali’nin doğum günü ve halife olduğu gün, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlendikleri gün, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in doğduğu gün, Kerbela olayının olduğu gün olarak kabul edilir (Temren 1995:152-155).</span></p>
<p><span>Nevruz özellikle toprakla ilgili mevsim değişikliği zamanında, kıştan yaza geçişte kutlanır. Nevruz doğanın canlanmasını karşılayan bir şenliktir. Uyuyan doğa için yiyecek toplanıp topluca yenir. Günümüze kadar bahar bayramı olarak kutlanmıştır.</span></p>
<p><span><strong><span>Günümüzde Nevruz</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruza çeşitli anlamlar yüklenmesi binlerce yıllık süreçte süreklilik kazanmasına neden olmuştur. Günümüzde ilk çıkışı işlevsel olan Nevruz, doğanın çözülebilmesi oranında işlev değiştirerek güncelleşmeğe başlamış ve şenlik şeklini almıştır.</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ:</strong></span></p>
<p><span>Bugün “Nevruz” adıyla yaygınlaşan; ancak Asya’da birçok Türk topluluğu tarafından hâlâ yeni yılın gelişi ritüelleri içinde kutlanan ve her yeni dönemde yeni mitlerle beslenerek zenginleşen olgu, başlangıç mitlerinin kitleselleşerek ve kültüre dönüşerek günümüze ulaşmasından başka bir şey değildir. Türklerdeki Nevruz ve Hıdrellez kutlamalarına ve bu kutlamalar içindeki inanmalara, ritüellere ve diğer pratiklere bakıldığında, yapılan her şeyin “yeni yıl”ın gelişini kutlamak olduğu açıkça görülür (Oğuz, 2002:77-88).</span></p>
<p><span>Nevruz, toplumsal yaşamda canlandırıcı etkisinin bulunması, geleneklerin sürmesine aracı olması, törelerin kökleşmesini sağlaması yönüyle işlevseldir. Nevruz geleneğini sürdürenler kültür taşıyıcıları olarak görev yapmaktadırlar. Nevruz, halkın ortak duygu ve düşüncelerini dile getiren, Türk kültürünün korunup yaşatılmasında önemli bir yeri olan mevsimlik törenlerimizdendir.</span></p>
<p><span>Bayramlar fertleri bir araya getirir, onlar arasında toplumsal bağları güçlendirir, ortaklıkları pekiştirir. İslamiyet’in kabulüyle birlikte Nevruz’un coğrafi ve tarihi nedenlerinin yanı sıra geniş halk kitlelerince inanılan ve menkıbevi nedenlerle kutsal olarak kabul edildiğini görüyoruz. Nevruz, yeni kültürde kutsanmış, bayram olarak kutlanmıştır.</span></p>
<p><span>Nevruz, ister ayini, dini ritüele dayansın, isterse din dışı bir ritüele dayansın takvime bağlı bir kültür veya folklor olayı olarak toplumu, belli değerler üzerinde birleştirir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68878" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Nevruz Kutlamaları Uygulamaları</strong></span></p>
<p><span>Nevruz Yörükler arasında kışın bitişi ve bahar bayramının başlangıcı olarak kabul edilir. Nevruzda “Nevruzunuz kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun” diyerek kutlanır, kurban kesilir. Nevruz, Gaziantep ve çevresinde Sultan Nevruz adıyla kutlanır. Diyarbakır’da halk nevruzu eğlence ve mesire yerlerine giderek kutlar.</span></p>
<p><span>Anadolu’da Türkmenler Nevruzu, Eski Martın Dokuzu ve Sultan Nevruz olarak adlandırmaktadırlar. Büyük ateşler yakılıp üzerinden atlanır. Aynı şenliği Karadeniz Bölgesinde de görüyoruz (Çay, 1995:17-139). Trakya’da Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’de Nevruz şenlikleri ve Mart Dokuzu adıyla şenlikler yapılır. Nevruz kutlamaları için mesire yerlerine gidilir. Eski hasırlar yakılarak üzerlerinden atlanır. İzmir ve Uşak’ta da Mart Dokuzu Şenlikleri ve Sultan Nevruz Bayramı adıyla kutlamalar yapılır. Uşak’ta “Yıl Yenilendi” tabiri yaygındır (Çay, 1995:17-134) Bu da bize hala törenin işlevsel yönünün olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>İslamiyet sonrası Anadolu ve Türklük dünyasında nevruzla ilgili yapılan pratiklerden birkaç örnek verelim: Nevruz günü, nevruz sofrası kurulur, “s” harfiyle başlayan yedi çeşit yemek hazırlanır. Nevruz kurbanı kesilir, bereket simgesi kabul edilen Hızır ve İlyas’ın evleri ziyaret etmesi için kapı önüne un serpilir. Nevruz ateşi yakma, ateşin etrafında dönerek çeşitli oyunları oynama gibi uygulamalar da yapılmaktadır.</span></p>
<p><span>Türk dünyasındaki nevruz kutlamaları sırasında yapılan uygulamalara baktığımızda eski kültür, inanış, mit, efsane, gelenek, örf ve âdetlerimizle ilgili yönleri görebiliriz. Türk dünyasındaki nevruz kutlamaları aşağıdaki sıraya göre uygulamaktadır.</span></p>
<p><span><strong><span>a.) Hazırlık Dönemi:</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruza hazırlık genel temizlikle başlar. Evlerin etrafı temizlenir, içi ve dışı badanalanır, halılar ve kilimler yıkanır. Aile üyelerine yeni elbise, alınır. Akrabalara hediye alınır. Bayrama birkaç gün kala tatlıların yapımına başlanır. Nevruz ateşi için gerekli ot, çalı ve odun hazırlanır.</span></p>
<p><span><strong><span>b.) Mezarlık Ziyareti:</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarında önemli bir yeri olan bu gelenek, eski Türklerdeki yuğ törenlerinin izlerini taşımaktadır ve bunların devamı niteliğindedir. Azerbaycan, Türkistan ve diğer yörelerde hâlâ nevruzda yapılan bu gelenek, ölmüşlerin mezarını ziyaret etmek, mezar üzerine şeker ve tatlı bırakmak, Yasin okumak, ağıt söyleyip ağlamak, mezarların etrafını temizlemek, bazı yörelerde de mezarlıkta kahve içmek ve yemek yemek gibi etkinliklerle devam etmektedir. Orta Anadolu’da Nevruz “Mart Dokuzu” adıyla bilinir. Diğer yörelerde de benzer adetler vardır. Mezarlar ziyaret edilir.</span></p>
<p><span>Nevruz Tahtacı Türkmenlerinde 22-23 Martta kutlanır. Ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültü kendini göstermektedir. Mezar ziyareti yapılır. Kabir öpülür. Eğlenceler gün ve gece boyu sürer (Yetişen,1951:365).</span></p>
<p><span><strong><span>c.) Kır Gezileri:</span></strong></span></p>
<p><span>Toplu şekilde kırlara çıkılarak eğlenceler, şölen ve yarışmalar düzenlenir. Bu gelenek Hun Türklerinde de mevcuttur. Türk dünyasının bazı yörelerinde bu etkinlik Nevruzda gerçekleşmeye devam etse de, diğer yörelerde Hıdrelleze kaymıştır.</span></p>
<p><span><strong><span>d.) Ateşle İlgili Pratikler:</span></strong></span></p>
<p><span>Geniş Türk coğrafyasında kutlanan Nevruz törenlerinin hepsinde ateşle ilgili pratikler bulunmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı büyük ateşler yakarak üzerinden atlama ve bu sırada “Ağırlığım, uğurluğum sende kalsın”, “kırmızılığın bana, sarılığım sana” gibi büyüsel duaların edilmesidir. İnanışa göre nevruz ateşinden atlayanlar hastalıklardan arınır ve yıl boyunca hastalanmaz. Bir diğer pratik, hayvanları ateş üzerinden atlatmak veya iki ateş arasından geçirmektir. Nevruz törenlerinde ateşin kullanılması, onun temizleyici, arındırıcı, hastalıkları, kötülükleri ve büyüyü yok edici özelliğinden kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><span><strong><span>e.) Su ile İlgili Pratikler:</span></strong></span></p>
<p><span>Sabah erkenden tüm su kaplarındaki suları yenileme, taze su içme ve ev hayvanlarına içirme, eski eşyaları suya atma, birbirinin üzerine su serpme ve su falına bakma şeklinde su ile ilgili pratikler uygulanır. Su kültü, eski Türk inanç sisteminde önemli bir yere sahiptir ve tüm pınarların, dere, ırmak, göl ve denizlerin kendi iyi ruhlarının olduğuna inanılmaktadır. Suyun şifa verici, arındırıcı gücüne inanç, Türk mit, efsane ve destanlarına da yansımıştır.</span></p>
<p><span><strong><span>f.) Eğlenceler:</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarında çeşitli yarışlar, gösteriler, seyirlik oyunlar ve müzik yer almaktadır.</span></p>
<p><span><strong><span>g.) Yardımlaşma:</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarının en önemli özelliği yardımlaşma, sevgi ve şefkat bayramı olmasıdır. Bayramdan önce fakir, hasta ve zor durumda olan kişilere para, giyecek yardımı yapılır ve bayram günü yapılan bayram aşından pay verilir. Yardımlar sırasında insanları kırmamaya dikkat edilir (Pirverdioğlu, 2002:46-49).</span></p>
<p><span>Manisa’nın ünlü “mesir bayramı” da Nevruz günü kutlanan bir bayramdır. Nevruz günü, türlü otlardan ve çiçeklerden alınmış maddelerle yapılmış ve kâğıtlara sarılmış küçük macun parçalarının minareden atılması ve aşağıda toplanmış halkın, şifalı saydığı bu macunları kapışması törenin en önemli kesimi sayılıyor.</span></p>
<p><span><strong>Nevruzla İlgili İnanç ve Adetler</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’da nevruz inancına bağlı düşünceler farklı olmakla birlikte geleneksel uygulamalar birbirine benzemektedir. Bu uygulamaları dört ana başlık altında toplayabiliriz.</span></p>
<p><span><strong><span>a.) Şifa ve Sağlık İsteğine Yönelik İnanç ve Âdetler:</span></strong></span></p>
<p><span>– Şebinkarahisar’da Nevruz sabahı akarsularda yıkanıldığı takdirde kuvvet ve sağlık kazanılacağına inanılır.</span></p>
<p><span>– Mart ayı içerisinde Anadolu’nun bazı yerlerinde (Nevruzla bağlantılı olarak) görülen bir başka gelenek de “kara çarşamba”dır. Bu günde bir yabani gül ağacı dalı, iki ucu kesilmeden ortadan ikiye ayrılır. Sonra iki ucundan tutularak bastırılır ve bir daire oluşturulur. Daha sonra, başta hastalar olmak üzere herkes bu dairenin içinden geçer. Böylece hastalığın geçeceğine, sıkıntıların yok olacağına inanılır.</span></p>
<p><span><strong><span>b.) Bolluk, Bereket, Mal, Mülk ve Uğura Yönelik İnanç ve Âdetler:</span></strong></span></p>
<p><span>– Doğu Anadolu’da Nevruzdan bir gece önce aile reisi, aile bireylerinin sayısı kadar küçük taş toplar. Bunları evin bacasının etrafına dizer. Taşların kimi temsil ettiği önceden belirlenir. Nevruz sabahı taşların altı kontrol edilir. Hangisinin altında kırmızı böcek bulunursa, uğur ona sayılır. Böylece ailenin o uğurlu bireyinden dolayı Tanrı’nın rızkının kendilerine verildiğine, o kişinin evin kaderi üzerinde etkili olacağına inanılır.</span></p>
<p><span>– Orta Anadolu’da Nevruz sabahı erkenden kalkılarak, mezarlar ziyaret edilir, dilekte bulunulur. Dilekte bulunan kişi, mezarlardan birer taş alarak kırka tamamlar. Bir torbaya koyup evine asar ve bir yıl bekler. Dileği kabul olursa taşların kırk bir adet olacağına inanılır. Bir dahaki Nevruzda dilek kabul olsa da olmasa da taşlar alındığı yere konur.</span></p>
<p><span>– Sivas’ta Nevruzda (mart dokuzu) gök gürlerse o yıl ürünün bol olacağına inanılır.</span></p>
<p><span>– Nevruz günü çimenler ne kadar çok çiğnenirse, o kadar çok büyüyeceğine inanılır.</span></p>
<p><span>– Tunceli’de de Nevruz baca dizme ve taş dizme adetleriyle kutlanır.</span></p>
<p><span><strong><span>c.) Kısmet Açma ve Şans İsteğine Yönelik İnanç ve Âdetler:</span></strong></span></p>
<p><span>– Gaziantep’te 22 Mart gününe “Sultan Navrız” denir. Halk arasındaki inanca göre 21 Marta bağlanan gece sultan Navrız, belli olmayan bir saatte, batıdan doğuya göç eden güzel bir kızdır. Sultan Navrızın geçtiği saatte uyanık olanların dileklerinin gerçekleşeceğine inanılır. Evdeki bütün kap kacağa su doldurulur, sabaha kadar beklenir. İnanca göre, dilek kabul edilirse sular altına dönüşür.</span></p>
<p><span>– Birçok yöremizde Nevruz günü gençler dilek dileyip soğuk suya girerler. En az üç kez bütün vücudu suya daldırırlar. Böylece kısmetlerinin açılacağına, dileklerinin gerçekleşeceğine inanılır.</span></p>
<p><span>– Yozgat’ta genç kızlar, gelecek yıl koca evinde çocuk kucakta olalım dileğinde bulunarak çimen veya sebzeleri düğümlerler.</span></p>
<p><span><strong>ç.) Geleceği Anlama ve Yönlendirme Amacına Yönelik İnanç ve Âdetler:</strong></span></p>
<p><span>– Ağrı’da gençler “gıllik” adı verilen, tuzlu hamurdan yapılmış bir çöreğin yarısını yer, hiç su içmeden yatarlar. Rüyada kendilerine su verileceğine ve suyu veren kişiyle evlenileceğine inanılır. Akşamdan kalma çöreğin diğer yarısı da sabahleyin evin damına bırakılır. Az sonra bir karga gelir bu çöreği alır giderse ve kimin damında yerse, dilek tutan kişinin o evin kızı ya da oğlu ile evleneceğine inanılır. Karga herhangi bir evin damına konmamış ve uzaklaşmışsa uzaklardan birisiyle evleneceğine inanılır.</span></p>
<p><span>– Genç kızlar bir evde toplanırlar. Hiç konuşmadan bir çeşmeye giderek su getirirler. Suyu derince bir leğenin içine dökerler. İki iğnenin ucuna iplik ve pamuk sarıp her birini leğenin bir tarafından suya bırakırlar. İki sevgiliyi temsil eden iğneler birbirine yaklaşırsa sevgililerin kavuşacağına uzaklaşırsa kavuşamayacağına inanılır.</span></p>
<p><span>– Uzun kış günlerinin sıkıntısından kurtulmak, yeni yılın sıkıntısız ve iyi olmasını sağlamak amacıyla suya 13 taş atılır, daha önceden çimlendirilen buğdaylar suya bırakılır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Prof. Dr. Erman ARTUN </strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Çay (Abdulhalûk M.), 1995, “Ergenekon Destanı ve Nevruz Bayramı, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Çobanoğlu (Özkul), “2000, “Türk Dünyası Sosyo-Kültürel Bağlamında Nevruz Bayramının Yapısal ve İşlevsel Bakımlardan Halk Bilimsel Çözümlemesi” Uluslar Arası Nevruz Sempozyumu Bildirileri, HAGEM Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Dede (Abdürrahim), 1978, Batı Trakya Folkloru, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Fischer (Ernest) 1985, Sanatın Gerekliliği, Ankara</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Genç(Reşat),1995 ,”Türk Tarihinde ve Kültüründe Nevruz” Türk Kültüründe Nevruz Sempozyumu Bildirileri, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>İnan (Abdulkadir), 1954, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>İbrayev (Şakir), 1996, “Kazak Folklorunda Nevruz” Nevruz ve Renkler, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Karadağ (Nurhan), 1978, Köy Seyirlik Oyunları, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Karatayev (Olcay), 1995, “Kırgız Tarihi ve Nevruz” Nevruz, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Kirişçioğlu (Fatih),1995, “Sahalarda Bahar Bayramı”, Milli Folklor, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Kostic (Petar), 1972, Preklo Znacenje Godisnijih, Obicaja, Beograd.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Kutlu (M. Muhtar), 2000, “Anadolu’da Nevruz Kutlamalarının Ritüel Niteliği”, Uluslar Arası Nevruz Sempozyumu Bildirileri, Hagem Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Kutlu (Mustafa), 1990, “Nevruz” Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c.VII, Dergah Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Malinowski (Bronislaw), 1998, İlkel Toplum, İstanbul.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Muratoğlu (Malik), 1996, “Nevruz ve Onun Özbek Halk edebiyatında Terennüm Edilişi” Nevruz ve Renkler, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Nazar (Khudai), 1996, “Afganistan Türklerinde (Güney Türkistanlılarda) Nevruz Kutlamaları”, Nevruz ve Renkler, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Nerimanoğlu (Kamil V. ), 1995, “Nevruz Geleneği ve Azerbaycan, Nevruz”, Nevruz, Ankara</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Nutku (Özdemir), 1985, Dünya Tiyatro Tarihi, İstanbul.</span></div>
<div><span>Prosic (Mirjana), 1976, Obredna Praska u Srbji, Teorijsko Hipoteticki, Okvir Za Proucavanje Poklada Kao Obreda Prelaza. Etnoloske Sveske I, Beograd.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Temren (Belkıs), 1995, “Bektaşi Geleneklerinde Nevruz Kutlamaları: Kırklar Bayramı”, Folklor/ Edebiyat, sayı:3</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Tezcan (Mahmut),1997, “Türk Coşkusunun Simgesi Nevruz”, Türk Dünyası, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Turan (Mustafa), 1998,”Tarihi Kaynaklar Işığında Nevruzun Menşei Meselesi”, Milli Folklor, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Oğuz (M. Öcal), 1995, “Türk Dünyasında Nevruz Kitapları”, Milli Folklor, c.4, S.25,Ankara.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihte ve Günümüzde Türk Kültüründe Nevruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihte-ve-gunumuzde-turk-kulturunde-nevruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihte-ve-gunumuzde-turk-kulturunde-nevruz</guid>
<description><![CDATA[ Tarihte ve Günümüzde Türk Kültüründe Nevruz
Nevruz, kelime anlamıyla “yeni gün” demektir. Kelime, dil açısından İran kökenlidir. Uygulama açısından ise, yeryüzünün bilinen en eski törenlerinden biridir. Bu yüzden hemen her “ilksel kültür”de, günümüzde “nevruz” adıyla simgelenmekte olan anlamda bir bayram veya özel gün uygulaması mevcuttur. Türkler, kendi özgün dilleri olan Türkçe’nin yanısıra, dönem dönem farklı diller ve lehçeler ile de konuşmuşlardır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c695ae7e89.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihte, Günümüzde, Türk, Kültüründe, Nevruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-gunumuzde-turk-kulturunde-nevruz.html">Tarihte ve Günümüzde Türk Kültüründe Nevruz</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Belkıs TEMREN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Nevruz, kelime anlamıyla “yeni gün” demektir. Kelime, dil açısından İran kökenlidir. Uygulama açısından ise, yeryüzünün bilinen en eski törenlerinden biridir. Bu yüzden hemen her “ilksel kültür”de, günümüzde “nevruz” adıyla simgelenmekte olan anlamda bir bayram veya özel gün uygulaması mevcuttur. Türkler, kendi özgün dilleri olan Türkçe’nin yanısıra, dönem dönem farklı diller ve lehçeler ile de konuşmuşlardır. Osmanlı döneminde de günlük konuşma dili olan Türkçe’nin yanı sıra, pek çok Türk düşünürün kitaplarını Arapça veya Farsça yazdıklarını biliriz. Bu durum bazen yanılgılara yol açmış ve bazı Türk düşünürlerinin kullandıkları dilin Arapça veya Farsça olması onların bu uluslarca sahiplenilmelerine bile yol açmıştır. Bugün dahi kullandığımız Türkçe içinde Arapça’dan veya Farsça’dan girme pek çok kelimeye rastlamak mümkündür. Hatta batı kültürüyle sıklaşan iletişimimiz sonucu, batılılaşmayı, batı dillerinden devşirilmiş birkaç kelimeyi Türkçeye yamayarak gerçekleştireceğini düşünen kişilerin çoğalması sonucu, günümüz Türkçesi bile büyük ölçüde yozlaştırılmaktadır.</span></p>
<p><span>Evet, “nevruz” kelimesi, dışarıdan alınmış bir kelimedir. Ama, vurguladığı anlam hiçbir yerden alınmamıştır. Tarih içinde Türklerin kendilerini bildikleri ilk dönemden bugüne, kutladıkları bir özel günü tanımlamak için bu kelime dilimize yerleşmiştir. Bu özel günün özelliği ise, “ölmek – dirilmek”, “batmak – doğmak” “cansız-canlı”, “karanlık-aydınlık” ikileminin doğada insanlarca fark edilmesinin ve kutsanmasının vurgulanmasıdır.</span></p>
<p><span>Varlığının bilincinde olan ve “homo-sapiens” olarak tanımladığımız atalarımız, hayret, hayranlık ve bazen de korku dolu gözlerle çevresini algılamaya çabalarken, doğanın sistemli bir şekilde dönüşüm içinde olduğunu izlemişlerdi. Günübirlik yaşam savaşı veren, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bu insanlar için soğuk ve verimsiz kış ayları çok çetin geçmekteydi. Avlanmak son derece zorlaşır, doğanın uykuya yatmasıyla toplayacak besin maddesi de bulmak zorlaşırdı. Sağ kalmayı başarabilenler için doğanın canlanmasını izlemek, ilkbaharın gelişini görmek inanılmaz bir mutluluk kaynağıydı. Bu olay, kendilerine “aşkın” olan yüce kudretlerin, onlara kendilerini hissettirişiydi. Dolayısıyla akıllara sığmayan, bu üstün güçlere, bu yüceliklere, aşkınlıklara, şükranlarını sunmaları gerekmekteydi. İşte bugün Nevruz adıyla kutladığımız bayram, ilksel zamanlarda atalarımızın çetin kış döneminde yaşam savaşını kazanıp, kurtulabilenlerin kutladığı “kurtuluş bayramı” idi. Yeni bir dönem gelmişti, doğa canlanıyordu, aydınlık artıyordu, bereketli günler tekrar doğuyordu. Yeni bir gün geliyordu. İşte bu nedenle “nevruz” (Yeni Gün) adı bu kutlamayı ve amacını güzel bir şekilde vurguluyordu.</span></p>
<p><span>Anlaşılacağı üzere bu bayramın gerçekte özel bir milliyeti yoktur. Bu bayram tüm insanlığın paylaştığı evrensel bir uygulamadır. Tüm ilksel kültürler, yani büyük büyük atalarımız bu bayramı kutlamışlardır. Anlamı ve temel mesajı aynı olmakla birlikte bu bayram her kültürde o kültürün “kurtuluş”, “yeniden doğuş” ve “bereket” simgelerinin çağdaş yorumlarıyla bezenerek şekillendirilmiş ve bazı farklı renkler katılarak kutlamalar yapılmıştır.</span></p>
<p><span>Bunlara birkaç örnek verecek olursak, en eskilerinden biri, insanoğlunun ilk dinsel edimlerinden biri olan Totemist uygulamaların hâkim olduğu dönemlerde kutlanan en görkemli şenlik, bayram “İntişuyuma” adını taşımaktaydı. Bu bayram kısa bir yağmur mevsiminden sonra gelen güzel mevsime geçişte yapılırdı. Yani ilkbaharda. Klanın üyeleri çırılçıplak, yani kutsal olmayan bütün giysilerini çıkarmış oldukları halde, belirlenen bir bölgeye gelir ve burada toplanırlardı. Genellikle toplandıkları bu bölgede efsanevi atalarını simgeleyen taşlar ve kayalar bulunmaktaydı. Burada, bulunan kayaların, taşların etrafına bolluk ve bereket getireceğine inandıkları tozları serperler ve bereket için dilekte bulunurlardı. Tabu adı verilen yasaklama kurallarına uyarak temizlenirler ve tamamen arınmış olduklarına inanarak başka zamanlar için dokunulması dahi yasak olan totem hayvanını kurban ederler ve bu kutsal hayvanı hep beraber yemek icin biraraya toplanırlardı. Böylece bu kutsal hayvanda bulunan kutsal özle haşır-neşir olurlar ve bu özü kendi benliklerine sindirirlerdi.</span></p>
<p><span>Anadolu topraklarındaki eski bir uygulamadan daha örnek verelim. Frigya topraklarında M.Ö. XII. Yüzyıl döneminde başlıca tapınma Ana-Tanrıça Kibele ve onun oğlu ya da sevgilisi olan Attis’e yönelikti. Efsaneye göre Attis ölür, Tanrıça ağlaya ağlaya onu aramaya çıkar, sonra genç Tanrı dirilir. Bu ölüş ve diriliş Mart sonunda bir çeşit kutsal hafta ile anılır ve yine vurgulama bitkilerin kayboluşları, sonra yeniden ortaya çıkışlarının simgelenmesidir.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi tarih içinde ve çeşitli coğrafyalarda doğanın canlanışı dönemine denk gelen ve hep benzer olguları vurgulayan bayram niteliğindeki kutlamalar olagelmiştir.</span></p>
<p><span>Her inanç gurubu veya ulus, kendi kurtuluşlarının simgesi haline gelen efsane veya efsanevî kişiliği bir şekilde bu doğanın kurtuluşu, yaşamın dirilişi simgesiyle özdeşleştirmiş ve kutlamaya yönelmiştir. Türkler için, Türklerin kurtuluşunu simgeleyen “Ergenekon” efsanesi ile özdeşleşmiş ve çok uzun zaman boyunca bugün Nevruz olarak kutladığımız bayram, Ergenekon Bayramı olarak kutlanagelmiştir. Dolayısıyla Türklerin Farsça’dan aldıkları Nevruz kelimesini bu bayramın adı olarak benimsemelerinden çok önceleri Türk geleneklerinde aynı bayram, “Ergenekon Bayramı” olarak bilinmekteydi ve çok canlı etkinliklerle kutlanmaktaydı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68878" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ergenekon Bayramı, eski Türklerin inanç sistemlerinde önemli yeri olan, atalar kültünün, ocak kültü ve ateş kültü ile etkileşerek oluşturduğu bir simgesel bütünlük ortaya koyar. Bu inanç etkinlikleri Türklerin, Kâm (şaman) kültürü ile yaşadıkları dönemin temel öğelerindendir. Eski Türkler arasında Asya Hunları’nın Lung-Ç’eng adı verilen bölgede her yıl haziran ayında; Göktürkler’in Atalar Mağarası adı verilen yörede; Tabgaçlar’ın ise yine ilkbahar başlangıcında ülkenin doğusunda bulunan bir tapınakta (bu tapınağa Taş-ev adını verirlerdi) ata ruhlarına kurbanlar sunarak ve kayın ağacı dikerek yaptıkları törenlerde atalar kültünün canlı örneklerini görmek mümkündür. Eski Türk geleneklerinde yoğun yer tutan Atalar Kültü’nü biraz açıklamakta yarar görüyorum. Bu kültün temelinde ölen atanın manevi varlığının yeryüzünde kalmakta olduğu ve geride bıraktıkları kimselerin hayatlarını olumlu ya da olumsuz yönden etkileyebildikleri inancı yatmaktadır. Örneğin ürünün verimli, bereketli olmasında, hayvanların sağlıklı ve verimli olmasında, insan soyunun çoğalmasında önemli rol oynadıklarına inanılmaktadır. Bu alanlarda ataların yardımlarını sağlamak amacıyla da onlara yakarmak, onları mutlu etmek isteği doğrultusunda bazı etkinliklerde bulunulur. Örneğin, ata ruhları için kurbanlar kesilir, yemekler, meyveler sunulur, ölmüş ataları simgeleyen maskeler takarak canlandırmalar yapılır ve onların anısına büyük taşlar dikilir. Bunlar genellikle doğanın canlanışı olarak kabul edilen baharın giriş günlerinde yapılır ve kıştan kurtuluş, ölümden diriliş simgelemeleriyle birleşir. Türklerin bu eski geleneklerinin bugün özellikle Alevi toplulukların pek çoğunda hâla derin izleri vardır. Günümüzde, Nevruz bayramını mezarlıkları ziyaret ederek oralarda düzenlenen özel kutlama etkinliklerinde bulunmaları bunun yaşayan bir örneğidir. Bu gelenek ayrıca, günümüzde çok sık rastlanan “Evliya” ziyaretlerinin de kökenini oluşturmaktadır.</span></p>
<p><span>Eski Türklerin yaradılış efsanelerinin odak noktasında “…Yüce Göktanrı’nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen, “Türk’ün Atası” yaratıldın” şeklinde yer alan sesleniş ve Ergenekon efsanesindeki “400 yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk’ün yaşam kavgasında bir bahar günü tekrar ata yurduna dönerek özgürlüğüne kavuşmasının ve varoluşunu haykırmasının” simgelenişi hep aynı ilkeye dayanır. Yeniden doğuş ve kurtuluş simgelerine. Bu simgesel aktarım ileriki yıllara bir ulusun kurtuluş günü olarak yansımış ve 21 Mart günü kurtuluş bayramı olarak eski Türk geleneklerinde kutlanagelmiştir. Hatta Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Ergenekon/Nevruz bayramı bir resmi bayram niteliğinde kutlanılmaktaydı.</span></p>
<p><span>Bu bayramın Kıbrıs’ta da yakın zamana dek yoğun bir şekilde kutlanıldığını görmekteyiz. Bu konuda araştırması bulunan Elmasiye Töre 21 Mart tarihinde hem köylülerin hem de ilkokul öğrencilerinin birlikte ortak bir mekânda toplandıklarını, kırda ip çekme, uzun atlama, koşma, güreş gibi müsabakalar da yaptıklarını ve hatta o gün ailelerin evlenecek çağdaki oğullarına kız beğendiklerini, gençlerin görüştüklerini ve yeni evlilikler için ilk adımların atıldığını kaydetmektedir. Hatta tarihte daha eskilere gitmekte ve 1877 yılında yayınlanan bir kitapta Larnaka Kazasına bağlı Xylophoghou, Ormidya, Avgoru ve çevresindeki Rum köylerinin bu günü papazlarının başkanlığında Pile Burnundaki “Kırk Şehitler Mağarası”nı ziyaret ederek kutladıklarını, ancak Rum Başpiskoposluğunun bu kutlamaları yasak ettiğini nakletmiştir. Bu yöredeki köylerin ise günümüzde Hıristiyanlaştırılan Türkler’in yaşadığı bölgeler olarak bilindiğini belirtir. Töre’nin 1974 teki tespitine göre Mart Dokuzu’nun (eski takvimde 9 mart, bugün kullandığımız takvimde 21 marta denk gelir) Kıbrıs’ta yoğun olarak kutlandığı bölgeler İskele (Larnaka) kazasına bağlı Akhisar, Aleminyo, Alaniçi, Akıncılar, Boğaziçi, Cevizli, Geçitkale, Tatlısu, Üçşehitler ve Vuda köyleri; Lefkoşe’ye, Kaççat, Matyat köyleri ve Boğaziçi köyleridir.</span></p>
<p><span>Türk kültüründe en yaygın “kurtarıcı simgesi” de “Hızır” olarak bilinir. Dolayısıyla “kurtuluş”u simgeleyen günümüz Nevruz’u veya eskinin Ergenekon’u “Hızır” kişiselleştirmesiyle kurtarıcıya kavuşmuştur. Böylece bu iki simge aynı süreçte birleşmiştir. Dolayısıyla kimi zaman da bu olgu, Hızır bayramı (Hızır Nebi) olarak da kutlanmıştır. Hızır, zorda olanın imdadına koşan, onu kurtuluşa eriştirendir. Kışın zorlu ve soğuk günlerinden çıkarak, sıcak ve doğanın canlanacağı günlere kavuşmak isteğiyle halk, baharın ilk günlerinde, Hızır’dan sıcaklık dileğinde bulunur. Böylece, burada, geleneklerimizde Hızır’ın ateşi getirmesi ile, sıcaklığı simgelediğini görürüz. Ancak, baharda doğanın canlanması için ikinci önemli öğe olan suyun da sıcaklığa eşlik etmesi, el ele vermesi gerekmektedir. İlyas ile simgelenen su da, sıcaklığa eklenince, simgesel bütünleme Hızır-İlyas olarak karşımıza çıkar. “Hızır İlyas, Hızır İlyas ; Bitti çicek, geldi yaz” deyişinde de bu vurgulamayı görürüz. Böylece kısaltılmış söylenişiyle Hıdırellez uygulamasına ulaşılır. Aynı öz anlamın çeşitli yorumsal anlam vurgulamalarıyla, Nevruz, Ergenekon, Hızır Nebi, Hıdırellez simgeleştirmeleriyle kutlandıklarını görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Aynı işlevden hareketle, yani “yeniden doğuşu” “dirilişi” simgelemesi özelliğiyle Türklerin İslam diniyle tanışmalarından sonra oluşturdukları bir sentez olan Bektaşi geleneklerinde de “insanın yeniden doğuşunun (irfan ve ilim diyarına doğuşunun) – cehaletten kurtuluşunun-) simgelenmesiyle özdeşleşerek, “Kırklar Bayramı” olarak anılmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Bektaşi geleneklerinde de, Nevruz kutlamaları, güneşin balık burcundan çıkıp koç burcuna girmesiyle başlar. Bu, kışla yazın ara kesitini, Bektaşi deyimiyle “hatt-ı istivasını” oluşturur. Eski deyimiyle koç burcu, “hamel” burcu olarak bilinir, kuzu burcu anlamındadır.</span></p>
<p><span>Bir yılda iki kez, gece ve gündüzün uzunlukları birbirlerine eşittir. Bunlardan biri koç burcunun girişinde, diğeri ise terazi burcunun girişindedir. Biri, ilkbaharın başlangıcı, diğeri ise, sonbaharın başlangıcıdır. Nevruzla, yani ilkbaharın gelmesiyle tüm doğa, herşey yeniden dirilir, bir anlamda yeni giysilerine bürünür. Böylece, koç burcuna giriş, “ölüm ile diriliş”in ayrıldığı noktayı; birinden ötekine geçişi de simgeler. Kışı zalim, baharı da adalet dağıtan bir hükümdar olarak simgeleştirir Nevruz. Böylece Bektaşi geleneklerinde Nevruz, “ölümden sonra dirilmeyi” (Basu ba’del mevt’i) simgelemektedir. Sonbahara geçişte gece ile gündüzün eşitlendiği dönem ise, “ölümden evvel dirilmeyi” (Basu kablel mevt’i) simgelemektedir. Bu da, terazi burcuna denk düşer. Yine gece ve gündüz bir olur. O zaman da Bektaşiler keşkül yaparlar. Bu özel güne de, “Kırmızı Perşembe” derler.</span></p>
<p> </p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68925" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İlkbaharla simgelenen bu ana etkenin dışında Nevruz’u Bektaşilerce önemli kılan başka bazı etkenler de vardır, örneğin:</span></p>
<p><span>Hz. Ali’nin doğum günü, eski Mart’ın dokuzu olarak kabul edilir. Bu tarih bugün kullandığımız takvim ile 21 Mart’a denk gelmektedir. Bazı yörelerde bu günün kutlanışında aldığı özel isim “Sultan Nevruz” kutlamasıdır. Örneğin İzmir Bornova’da çoğunluk Tahtacı Türkmenlerinden oluşan Naldöken köylüleri bu tarihte yaylaya çıkarlar. Halk arasında “Mart dokuzundan sonra dağlar mihman alır” deyişi yaygındır. Kutlamalar burada başlar. Bu tip uygulamaları Kırklarelinden başlayıp, doğu Anadolu köylerine dek ülkemizin pek çok yöresinde yaygın olarak görmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Ayrıca bu gün, Hz. Muhammed’in “nübüvvet”inin (peygamberliğinin) meydana konulduğu gün olarak bilinir.</span></p>
<p><span>Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Türklerin özgürlüklerine kavuştukları, kurtuluş günü olarak, yani Ergenekon bayramı olarak kutlanan gün de bu güne denk düşmektedir. Bu kutlamaların tümünde burçlar esas alınmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabullerinden sonra da “hicri” takvim kullanmış olmalarına rağmen, söz konusu kutlamaların tümü eski geleneklerin doğrultusunda tarihlenmiştir.</span></p>
<p><span>Tüm bu olayların aynı döneme rastlaması da Bektaşiler için bu günün kutsallaştırılmasına yol açmıştır. Ana tema doğumun, dirilişin simgelenmesidir. Hem doğanın dirilişi, hem Hz. Ali’nin doğumu. Böylece bir bakıma Mevlüt niteliği taşır. Söz konusu olan, Hz. Ali’nin Mevlütüdür. Kutlamalar sırasındaki törenlerde de “Mevlüd-ü şah-ı velayettir bugün…” şeklinde geçmektedir.</span></p>
<p><span>Hz. Ali’nin hem annesinin adı Fatıma’dır, hem de eşinin. Eşi, yani Hz. Muhammed’in kızı Fatıma-üz Zehra, Bektaşilerce “Fatıma Ana” diye anılır. Annesi olan Fatıma Hanım ise, “Büyük Fatıma Ana” adıyla bilinir. Büyük Fatıma Ana hamileyken, kâbeyi tavaf etmektedir. Bu sırada sancılanır ve bir Cuma günü Hz. Ali Kâbe’de doğar. Henüz peygamberliği müjdelenmemiş olan Hz. Muhammed Büyük Fatıma Ana’yı ziyaret etmeye gittiğinde ona, bir soğan sümbül götürür, “Nevruz’u getirmişiz” diyerek sümbülü verir. Buna çok sevinen Büyük Fatıma Ana, yavrusunu yani, Hz. Ali’yi Hz. Muhammed’in kucağına verir. Hz. Muhammed tarafından Kâbe’de doğan bu bebeğe “Ali” adı verilir. Hikâye böylece devam ederken, Ali doğuşun, dirilişin; sümbül de Nevruz’un simgelerinden biri olur. Bugün de Bektaşilerce hazırlanan Nevruz sofralarında mutlaka sümbül bulunur. Hz. Ali’yi anmak şeklinde her can sümbülün kokusundan bir nefes çeker.</span></p>
<p><span>Hz. Ali’nin annesi, Fatıma bint Esed, Kâbe’de doğum yaptıktan 3 gün sonra kucağında çocuğu ile evine döndüğü için (eski Martın 9.unda doğum yapar, 12.sinde eve döner) eski Bektaşi geleneklerinde de Nevruz kutlamaları bir gün öncesinden başlayarak beş gün boyunca sürdürülmekteydi.</span></p>
<p><span>Nevruz aynı zamanda Bektaşilerin en önemli prensiplerinden biri olan “ölmeden evvel ölmeyi” simgelemektedir. İnsanların ölmeden evvel ölebileceği ve öldükten sonra da dirileceği konusundaki yaklaşımlarını Bektaşiler, Nevruz yoluyla anlatmıştır.</span></p>
<p><span>21 Martta geceyle gündüzün bir olmasının simgelediği anlamlardan biri de şöyle açıklanabilir. Gündüz, nübüvvete işarettir. Peygamberler halkı gündüz ibadete davet etmiştir. Gece ise, velayete işarettir. Evliyalar da halkı gece ibadete davet etmiştir. O yüzden, Bektaşi ayini çerağlar (mumlar) uyanmadan başlamaz. Çerağlar uyandırılmadan hiçbir ibadet yapılmaz. Bektaşiler çerağların uyanması (mumların yanması) ile yani akşamın olmasının müjdelenmesi ile birlikte ibadete başlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68893" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03.jpg" alt="" width="800" height="586" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03-768x563.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Nevruz’da, nübüvvetle, velayet biribirine eşit olur. Bir elmanın iki yarısı gibi. Hz. Muhammed nübüvveti, Hz. Ali de velayeti temsil ettiğine göre Nevruz, “Muhammed Ali” nin birliğini, yani “tevhid”i vurgulamaktadır. İşte bu nedenle Nevruz için, “Kırklar meclisine girdi, Kırklar Bayramı oldu” denilmektedir. Kırklar Bayramı adı Hacı Bektaş Veli yoluna ve Balım Sultan erkannamesine bağlı olan Bektaşilerce kullanılır.</span></p>
<p><span>Kırklar Bayramında Bektaşilerce uygulanan özel erkanda</span></p>
<p><span>“Ey gönüllerimizi ve gözlerimizi iyiye döndürücü, ey geceleri gündüzlere çevirici.. Ey yılları yıllara ekleyen.. Bizim halimizi en iyi hâle çevir” anlamındaki dilekleri dile getiren cümlelere yer verilir. Nevruziye olarak yazılmış şiirler okunur.</span></p>
<p><span>Nevruz töreni sırasında, çoğunlukla özel olarak bestelenmiş olan bu Nevruziyeler bestelerine uygun olarak ve her zaman ayakta okunur. Törenin sonuna doğru Saki derviş törene katılanlara erkana uygun olarak süt ikram eder. Baba Erenlerin gülbankıyla tören sona erer. Bundan sonra herkes birbirinin Nevruz’unu kutlar. Bu tören sırasındaki tüm vurgulamalar, kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi, dışlarımızın bayındır, içlerimizin aydınlık olması, yüce toplantılardan ırak ve ayrı olmamak, doğru yoldan ayrılmamak gibi yüce istekler üzerinde yoğunlaşır. Ayrıca vatana, millete, din ulularına ve orduya hayır dualar edilir.</span></p>
<p><span>Ayrıca, Bektaşi geleneklerinde bulunan yıllık kayıt yenileme, yani “baş okutma” denilen işlem de bu dönemde yapılır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, bugün revaçta olan adıyla Nevruz, eski Türk geleneklerindeki adıyla Ergenekon Bayramı, veya çeşitli yörelerdeki değişik vurgulamalarıyla Mart 9’u, Hızır Nebi veya Hıdırellez dünyanın en eski bayramıdır. Belki de evrensel düzeyde kutlanan yegane bayramdır. Türkler de tarihlerini bildikleri en eski dönemden bu yana bu bayramı kutlayagelmişlerdir. Bayramın en önemli vurgulaması “yeniden doğma, dirilme, kurtuluş”tur. Böylece canlanmanın, doğanın canlanmasının, cehaletten kurtuluşun, özgürlüğe kavuşmanın iyiliğe erişmenin simgeleştirilmelerinin bütünleştiği ve neşe ve mutluluk içinde kutlanılan barış ve sevinç dolu bir bayramdır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Belkıs TEMREN</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Kaynak: Hacı Bektaş Velî Dergisi Yıl: 2001 Sayı:17</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ Çay, M. Abdulhalûk. 1991. Türk Ergenekon Bayramı Nevruz. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay. 119, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Temren, Belkıs. 1995. “Bektaşi Geleneklerinde Nevruz Kutlamaları: Kırklar Bayramı”, Folklor/Edebiyat. Nisan, Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Töre, Elmasiye.1990. “Türk Ergenekon Bayramı Nevruz’un Kıbrıs’taki İzleri” Kürk Kültürü 324. Nisan,. Ankara.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Yetişen, Rıza. 1951. “Naldöken Tahtacıları’nda Nevruz ve Hıdırellez” Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 23.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Challaye Felicien.1960. Dinler Tarihi. Çev. Camih Tiryakioğlu. Varlık Yay. İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nevruz Türk Birliğinin Vazgeçilmez Değeridir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-turk-birliginin-vazgecilmez-degeridir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-turk-birliginin-vazgecilmez-degeridir</guid>
<description><![CDATA[ Nevruz Türk Birliğinin Vazgeçilmez Değeridir
Türk milletinin birbirine bağlılığını daha da güçlendirmek için Nevruz Bayramı çok büyük bir önem taşımaktadır. Asırlardır Türk milleti tarafından kutlanan bu Kutlu Bayram maalesef Anadolu Türkleri tarafından bir ara unutulmaya yüz tutmuştu. Selçuklu olsun, Osmanlı olsun, Anadolu’da kurulan bütün Türk devletleri bu bayramı istikrarlı ve geniş çaplı olarak kutlamışlardır. Cumhuriyetin başında da bu kutlamalar devam […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69590658e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nevruz, Türk, Birliğinin, Vazgeçilmez, Değeridir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-Kutlamalari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nevruz-turk-birliginin-vazgecilmez-degeridir.html">Nevruz Türk Birliğinin Vazgeçilmez Değeridir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Murat GEDİK </strong></span></a>
</p><p><span>Türk milletinin birbirine bağlılığını daha da güçlendirmek için Nevruz Bayramı çok büyük bir önem taşımaktadır. Asırlardır Türk milleti tarafından kutlanan bu Kutlu Bayram maalesef Anadolu Türkleri tarafından bir ara unutulmaya yüz tutmuştu. Selçuklu olsun, Osmanlı olsun, Anadolu’da kurulan bütün Türk devletleri bu bayramı istikrarlı ve geniş çaplı olarak kutlamışlardır. Cumhuriyetin başında da bu kutlamalar devam etmiştir, hem de devlet ve millet elbirliğiyle. Sonra bir nevi unutulan Nevruz 90’lı yıllarda Anadolu’da tekrar kutlanmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Bütün Türk Coğrafyasında kutlanan Nevruz bayramı başka isimler altında da kutlanmaktadır. Bahar, Ergenekon, Bozkurt, Yeni Yıl gibi isimleri örnek olarak verebiliriz. Zamanla Batı’ya doğru açılan Türkler Fars kültür ve dili ile tanışınca bu bayramı genel olarak Nevruz adında kutlamaya başlamışlardır.Nevruz’un anlamı yeni gündür. İslam’la tanıştıktan sonra bu millet Nevruz’a İslam’i değerler bile katmışlardır.</span></p>
<p><span>Yukarıda yazılanlar göstermektedir ki Nevruz bir taraftan bahar ile tabiatın tekrar canlanması, diğer taraftan ise var oluşun ve kurtuluşun bayramıdır. Bir taraftan kış ile uykuya yatan tabiatın tekrar güzelleşmesi, diğer taraftan yok olmaktan kurtulan Türk milletinin Bozkurt önderliğinde Ergenekon’dan çıkmasıdır. Ve bu tarih asırlardır 21 Mart olarak benimsenmiştir. Osmanlı Devletinde yapılacak herhangi bir askeri hareket için hazırlıklar Nevruz’a kadar yapılır, ve Nevruz ile harekete geçilirdi. Bunun hava şartları sebeplerinin yanında, Nevruz’un uğurlu olması ve başarılar getireceği inancının hakim olmasıdır.</span></p>
<p><span>Türk’ün ortak bayramıdır Nevruz, Türk’ün milli bayramıdır Nevruz. Türk varlığı bu Bayram ile birlik ve beraberliği sağlayabilecektir. Var olan sürtüşmelerin, kardeş kavgalarının bertaraf edilebileceği gündür Nevruz. Çaldıran Ovasında Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in yapmış oldukları çarpışmada her iki taraf için ağıtlar yakmaktır Nevruz. Ankara’nın Çubuk Ovası’nda Yıldırım Bayezid ile Timur’un arasına sıkışıp kalmaktır Nevruz.   </span></p>
<p><span>Türk medeniyetine, tarihine, diline, örf ve adetine, töresine bağlı kalmanın ve bu değerleri daha iyi anlamanın ta kendisidir Nevruz. Atsız bey diyor ki: “Milli sembollere saldıranlara dikkat edilmelidir: Bunu cehalet veya ahmaklıktan mı, yoksa gizli maksatlarından mı yapıyorlar?” Sembol yerine diğer değerleri, örneğin Nevruz’u da koyabiliriz. Acaba Nevruz neden unutturulmak isteniyor diye kendi kendimize sorabiliriz. Nevruz’a sahip çıkmak demek aynı zamanda başkalarının oyunlarını bozmak demektir.</span></p>
<p><span>Türkler Ergenekon’dan çıktıkları günün yıldönümünde bir mesireye toplanırlar, hususi bir merasimle bir demir parçasını ateşte kızdırırlar; han bizzat kızan demiri ateşten çıkarır, örs üzerinde çekiçle döğer; halk da bu günü kutlu sayıp bayram eder <em>(Ebülgazi: Şecere-i Türk)</em>. Ta eskiden var olan Türkler’deki demirin kudsiyeti bu toyda halen yaşatılmaktadır, demircilik ise o dönemlerde bir milli meslektir. Günümüzde ise bu adet Nevruz kutlamaları ile yaşatılmakta olup, insanımıza ya demir ya da örs olmayı ve dövülen demir olmamayı öğretmektedir. Nevruz’da saklı olup da çıkarmış olduğum derslerden bir tanesi de budur.</span></p>
<p><span>Türk Kültürü’nde temizlenme ve arınma aracı olarak ateş çok önemli bir yer edinmektedir. Bu sebeple Nevruz’da ateş üzerinden atlama adeti vardır. Çünkü Nevruz demek aynı zamanda tertemiz yeni bir hayata başlama demektir.</span></p>
<p><span>Başta söylendiği gibi Nevruz milli ruh yapısı, Türklüğün yaşatılması ve Türk Birliği için çok önemli yer edinmekte olup vazgeçilmez bir değerdir. Tutsaklığa düşmemek, kendi değerlerini koruyabilmek, hür olmak, barış içinde yaşayabilmek için verilen mücadelenin ta kendisidir Nevruz. Her türlü emperyalizme karşı başkaldırıdır Nevruz. Nevruz, dik durabilmenin ta kendisidir.</span></p>
<p><span>Bütün ayrıntılar ortadayken halen Nevruz’u İslam’i sebeplerle dışlanmasını isteyenlere sorulacak tek soru yeterlidir. O da, siz Ebu’s- Suud Efendi’den daha mı iyi biliyorsunuz? Varın Nevruz’u bir de o Şeyhülislama sorun, ne cevap verecektir acaba?</span></p>
<p><span>Nevruz toyunun halkımız içinde tekrar hak ettiği yeri alması dileğiyle…..</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Murat GEDİK </strong></span></a>
</p><p><span>muratgedik@muratgedik.nl</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nevruz – Ergenekon Bayramı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-ergenekon-bayrami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-ergenekon-bayrami</guid>
<description><![CDATA[ Nevruz – Ergenekon Bayramı
Dede Korkut geleneğinin son temsilcilerinden Âşık Veysel, insanoğlunun en sadık yârinin toprak olduğunu söyler. Türklerdeki toprak anlayışı ve vatan sevgisi, destanlar çağında şekillenmiş ve değerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Toprak, Türk milleti için çok önemlidir. Ne istersek veriyor, ne verirsek alıyor. Karlı kış günleri geride kaldığı zaman, özellikle çocukların içi içine sığmaz, hepsini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6956c822a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nevruz, –, Ergenekon, Bayramı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-7.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nevruz-ergenekon-bayrami.html">Nevruz – Ergenekon Bayramı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Mustafa TURANCI </strong></span></a>
</p><p><span><em>Dede Korkut</em> geleneğinin son temsilcilerinden Âşık Veysel, insanoğlunun en sadık yârinin toprak olduğunu söyler. Türklerdeki toprak anlayışı ve vatan sevgisi, destanlar çağında şekillenmiş ve değerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Toprak, Türk milleti için çok önemlidir. Ne istersek veriyor, ne verirsek alıyor.</span></p>
<p><span>Karlı kış günleri geride kaldığı zaman, özellikle çocukların içi içine sığmaz, hepsini büyük bir sevinç dalgası kaplar. Şehirlerin insan akınına uğramadığı, henüz kimliğini kaybetmediği yıllarda, bizler de havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte, oyun alanımız olan kırlara, bayırlara koşardık. Güneşin sıcaklığını hisseder, toprağın kokusunu içimize çeker, tabiatın canlanmasını hep birlikte yaşardık.</span></p>
<p><span>Mor, eflatun ve sarı renklerin hâkim olduğu navrız çiçeğini, toprağın bağrını yararak çıkarmak için dere tepe koşuştururduk. Çiğdemlerle birlikte topladığımız navrızlar, birkaç saat sonra boyunlarını büker, nazenin yapıları bize hüzünle bakarlardı.</span></p>
<p><span><strong><em>Navrız – nevruz nedir?</em></strong> Bir kır çiçeğinin adı mıdır? Acaba şimdiki çocuklar kırlarda hala navrız topluyorlar mı? Yoksa Nevruz, Türk milletinin kader günlerinden birine verilen ad mıdır? Bu özel gün, Türk milletinin hayatında nasıl bir etki bırakmıştır?</span></p>
<p><span>Töreler, örf ve adetler milleti bir arada tutan, birlik ve beraberliği pekiştiren unsurların başında gelmiştir. Türk milletinin törelerini, destanlar çağında, Oğuz Han düzenlemiş ve nesiller boyunca yaşatılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Atalarımızdan bizlere intikal eden kutlu törelerden birisi de <em>Navrız-Ergenekon</em> Bayramı’dır. Bu bayram, ilk yıllardaki adet ve geleneklere uygun şekilde, bütün Türk dünyasında kutlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Türk milleti yaptığı bir savaşta düşmanları tarafından yenilmiş ve tamamen yok olmuştu. Bu savaştan yalnızca Hakanın oğlu, yeğeni ve onların karıları sağ kurtulabilmiş ve kaçarak sarp dağların arasındaki bir vadiye sığınmışlardı. Türkler, bu vadiye Ergenekon adını verdiler.</span></p>
<p><span>Ergenekon’da 400 yıl yaşayan Türkler, çoğalmışlar ve buraya sığamaz oldular. Vadiden çıkarak, atalarının yurduna yeniden hâkim olmak istediler. Bütün aramalarına rağmen sarp sıradağların arasından bir geçit bulamadılar. Bunun üzerine, bir demir ustası, demirden bir dağı eritip çıkış yolu açabileceğini söyledi. Ateşler yakılıp demir dağ eritildi ve bir geçit açıldı. Türklerdeki sevinç dağı taşı çınlattı. Ergenekon’dan çıkarken bir böri-bozkurt Türklere yol gösterdi ve atalarının yurduna yeniden hâkim oldular.</span></p>
<p><span>Türk milleti Ergenekon’dan çıktıkları o ayı, o günü ve o saati iyi belledi ve hiçbir zaman unutmadı. Destanlardaki Ergenekon’dan çıkış günü, Türk milletinin gönlünde bu şekilde yer etti.</span></p>
<p><span>Türkler daha sonra bu günü milli bayram olarak her yıl kutladılar. Demir dağı ateşle eritmelerinin anısını yaşatmak için, her obanın en yaşlısı, bir demir parçasını ateşte kor haline getirip örs üzerinde çekiçle döverdi. Sonra da obanın ileri gelenleri aynı işlemi yapardı. Ardından şenlikler başlar, hep birlikte yemekler yenir, eğlenceler ve spor müsabakaları düzenlenirdi. Devletin en üst düzeydeki yöneticisinden, en alt kademesindekine ve sivil halkın her kesiminde bu törenler düzenlenirdi ve herkes bu törenlere katılırdı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68884" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0031.jpg" alt="" width="540" height="430"></p>
<p><span>Destanlar çağından günümüze kadar ulaşan bu gelenek, bütün Türk illerinde hala yaşatılmaktadır. Türkler Ön Asya’ya geldiklerinde, Farsça’nın da etkisiyle bu güne, yeni gün anlamına gelen <em>nev-ruz</em> veya Oğuz Türkçesindeki ses uyumuna uygun olarak <em>navrız günü</em> dediler. Kış mevsiminin sona erip baharın başladığı ilk gün olan 21 Mart tarihini <em>Nevruz Bayramı </em>olarak kutlamaya devam ettiler.</span></p>
<p><span>Eski Türklerde <em>12 hayvanlı takvim</em> kullanılırdı. Rumi takvime göre 9 Mart, Miladi takvime göre de <em>21 Mart, Türklerde yılbaşı olarak kabul edilmiştir.</em> İsa’dan önceki dönemlerde kurulan Türk devletleri ile Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, bir dönemde Selçuklular ve bunların çağdaşı olan öteki Türk kavimleri ve akraba topluluklar da bu takvimi kullanmıştır.</span></p>
<p><span>Gece ile gündüzün eşit olduğu ve güneşin Koç Burcu’na girdiği 21 Mart günü, Orta Asya’da kurulan Türk devletlerinde her yıl bayram olarak coşkuyla kutlanırdı. Bu günde Türk devlet başkanları, ateşte kızdırılan demiri örs üzerinde çekiçle döverek kutlamaları ve şenlikleri başlatırdı. Oğuz törelerindeki orun ve ülüş geleneğine göre, protokolde yeri bulunan devlet adamları da aynı işlemi sırayla yerine getirirlerdi. Bu önemli günde, birçok şenlikler düzenlenir, ülkede bir bayram havası yaşanırdı. Ardından insan ve hayvanların sayımı yapılırdı. Bozkır kültüründe savaşan insan gücü ile ekonominin temel dayanaklarından birisini teşkil eden hayvanların, Türkler için önemi tartışılmazdı.</span></p>
<p><span>Türk tarihine ait kaynaklar da böyle söylüyor.</span></p>
<p><span>Türklerin en eski tarihinden günümüze kadar varlığını sürdüren <em>Nevruz-Ergenekon Bayramı,</em> bütün unsurlarıyla, adet ve gelenekleriyle bir Türk bayramıdır. Türk dünyasının her köşesinde büyük şenliklerle kutlanan bu bayram, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Azerbaycan Cumhuriyetlerinde resmi ve milli bayram olarak kutlanmaktadır. Başta Türkiye olmak üzere Kuzey Kıbrıs, Bosna, Sancak, Makedonya, Bulgaristan, Batı Trakya, Romanya, Moldova, Gagauz Yeri, Kırım, Kazan, İdil-Ural, Kafkasya, Sibir, Saha-Yakutistan, Doğu Türkistan-Uygur bölgesi, Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Kuzey Afrika gibi ülkelerde yaşayan Türkler, dost, kardeş ve akraba topluluklarda, yani Türklerin yaşadığı her coğrafyada, Nevruz Bayramı geleneği yaşatılmaktadır. Bu bayram Türk topluluklarında milli birliği güçlendiren, dayanışmayı artıran, birlik ve beraberliği pekiştiren unsur olarak görülmektedir.</span></p>
<p><span><strong><span>Kafkaslarda Nevruz Bayramı Kutlamaları:</span></strong></span></p>
<p><span>Nevruz Bayramı, modern Sovyet Rus Çarlarının işgalindeki Türk illerinde en son olarak 1925 yılında devlet seviyesinde kutlanmıştı. Ancak 1926 yılında hiçbir gerekçe gösterilmeden yasaklandı. Halkın hafızasında kesintili de olsa korunan Nevruz Bayramı geleneği, evlerde gizlice yaşatılmaya devam etti. Bazı Türk illerinde 1988 yılının 21 Mart gününde Nevruz Bayramı, 62 yıl aradan sonra açıktan kutlanmaya başladı.</span></p>
<p><span>1990 yılından itibaren de Nevruz günü bütün Türk Cumhuriyetlerinde resmen milli bayram ilan edildi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68878" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/01/Nevruz0021-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kafkasya ve Orta Asya’da Nevruz, Kün Bayramı, yılbaşı, halk bayramı olarak değerlendirilir. Kızır Ata’nın, yani Hızır Aleyhisselam’ın 21 Mart gecesinde ülkede dolaşarak iyi talih ve şifa dağıtan aksakallı bir ihtiyar suretinde insanlara göründüğüne inanılır. Kızır Ata, iyiliğin ve güzelliğin sembolü olarak nitelendirilir. Hızır Ata gecesi olarak da kabul edilen yeni yılın ilk gününde, evin başköşesinde bir çift mum yakılır. Bu gecede bir kabın içine buğday, darı veya arpadan yapılan ırıska, süt, ayran veya ağızdan yapılan ak ve kaynak suyu konur. Bu yiyecek ev halkı ve misafirler tarafından yenir.</span></p>
<p><span>Genç kızlar ve nişanlılar, sevdikleri delikanlılar için özel olarak hazırladıkları uykı aşar denilen ağızla pişirilmiş etten ikram ederler. Delikanlılar da onlara, temizlik ve gençliğin sembolü olan ayna, alımlılık ve güzelliğin timsali tarak, yeni tomurcuklanmış çiçek gibi parlaklık ve ışık anlamına gelen güzel kokular hediye ederler.</span></p>
<p><span>Türk milletinin özüne mahsus düşünce tarzı doğrultusunda gelişen bu anlayışın, bu ay, gün ve tarihin, özel bir önemi vardır. Bunlar ecdadımızın tarihin değişik dönemlerindeki görüş, inanç ve hayat felsefesi ile sıkı sıkıya bağlıdır.</span></p>
<p><span>Azerbaycan Türkleri de bu büyük geçmişin kültürünü ve izlerini, günümüzde de yaşatmaktadırlar. Erken dönemlerde şekillenen Türk düşünce yapısını, günümüze kadar koruyabilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Türklerin hayat ve dünya hakkındaki görüşleri, su, ateş, yel ve toprak ile yakından ilgilidir. Yazın gelmesi, su, hava, toprak ve rüzgârın değişmesi, tazelenmesi, ısınması, tabiata ve toprağa yeni hayat getirmesi, onu diriltmesi düşüncesi ile bağlıdır.</span></p>
<p><span>Türklerde 21 Mart tarihi yeni yılın ilk günüdür. Yılın son dört Çarşamba Akşamı, yani Salı gününü Çarşamba gününe bağlayan geceler mukaddes kabul edilmiştir. Bu çarşambalara, Ahır Çarşamba, İla-ahır Çarşamba veya Cemreler adı da verilmiştir.</span></p>
<p><span>Bu çarşambaların her birinde, tabiatın dört unsurundan biri olarak kabul edilen su, ateş, yel ve toprak dirilmektedir. Bundan dolayı, bu geceler, şenliklerle karşılanarak, şerefine kutlamalar düzenlenmektedir.</span></p>
<p><span>Mukaddes kabul edilen bu günler, insanlara, düz ve doğru olmayı, çalışmayı, helal kazancı, iş ve emeğe saygıyı, toprağa bağlılığı öğretmiştir.</span></p>
<p><span>Çarşamba akşamı inanışlarında adalete, alın teri ile kazanmaya, rahmete ve doğruluğa büyük bir saygı vardır.</span></p>
<p><span>Türk âlemi ve dünya için yarınlar bugünlerden daha güzel olacaktır. Türk milletinin geleceğini kurtaracak yeni ufuklar aydınlanmaya başlamıştır. Bunun için de sorumluluk sahibi her Türk evladı üstüne düşeni yapmalıdır. Önemli olan, uyanık vatanseverlerin şu soruya doğru cevap verebilmesidir:</span></p>
<p><span>“Türk çocuğu olarak biz ne yapmalıyız? Dünyada cihan devleti kurmuş birkaç ender milletten biri olan Türkler ne yapmalıdır?”</span></p>
<p><span>Birlik olunması halinde, hiçbir güç, Türk milletinin parlak geleceğini elinden almayacaktır.</span></p>
<p><span><strong><em>Çünkü çöken Marksizm karşısında Turan bayrağı yükselmektedir.</em></strong></span></p>
<p> </p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Mustafa TURANCI </strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ergenekun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekun</guid>
<description><![CDATA[ Ergenekun
Eski Türk yurdu ve coğrafyası üzerine şimdiye kadar çok değişik fikirlerin ortaya atıldığı bir gerçektir. Yani Türklerin ana yurdu meselesi çok tartışılmış ve halâ da tartışılmaya devam ediyor. Biz de, zaman zaman çeşitli yazılarımızda ve kitaplarımızda kısmen de olsa bu konu üzerinde durmaya çalıştık(1). Bununla beraber eski Türk vatanı veya ana yurdu hususunda bizim görüşümüz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c695325d1f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ergenekun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Ergenekon-Destani.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ergenekun.html">Ergenekun</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Eski Türk yurdu ve coğrafyası üzerine şimdiye kadar çok değişik fikirlerin ortaya atıldığı bir gerçektir. Yani Türklerin ana yurdu meselesi çok tartışılmış ve halâ da tartışılmaya devam ediyor. Biz de, zaman zaman çeşitli yazılarımızda ve kitaplarımızda kısmen de olsa bu konu üzerinde durmaya çalıştık(<strong>1</strong>). Bununla beraber eski Türk vatanı veya ana yurdu hususunda bizim görüşümüz Selenge ve Orkun Irmakları kıyıları olması gerektiği yolundadır(<strong>2</strong>). Ancak, özellikle Kök Türkçe kitabeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bu tarihi belgelerde zikredilen Ötüken kelimesini ele alıp, neresi olduğu konusunda fikir yürütmek gerekirse, bu coğrafi adın çok geniş bir manası olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla eski Türk kaynaklarında “il tutulacak yer” olarak gösterilen Ötüken’in(<strong>3</strong>) tek bir nokta olmaması lazımdır. Bizce, manası hakkında da münakaşaların sürdüğü Ötüken, büyük bir coğrafi mekânı ifade ediyordu.</span></p>
<p><span>Ötüken meselesini bu şekilde özetledikten sonra, Türk destanlarında geçen Ergenekun’un mevkiinin neresi olduğu hususundaki soruya da geçebiliriz. Tıpkı Ötüken’in yeri mevzuundaki tartışmalarda olduğu gibi, Ergenekun’un da ne anlama geldiği ve neresi olduğu yolunda farklı fikirlerin bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Eğer bu destanı hatırlayacak olursak; “her şeyin sahibi olan Tanrı bir gün yukarıda mavi gökleri yarattı. Sonra bu muazzam uzay boşluğu içerisine dünyaları yerleştirdi. Önce göğü, sonra da yağız-yeri ortaya çıkarmıştı. Bütün bunlara rağmen eksik olan şeyler vardı. Bu yaratmış olduğu evrene öyle bir şey eklemeliydi ki, hem kendisinin yarattıklarının en üstün varlığı, hem de bu dünyanın bir anlamı olmalıydı. Böyle düşünürken kendisinden de birşeyler kattığı insanı vücuda getirdi. Ve “yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer kılınmış; ikisinin arasında da insanoğlu yaratılmıştı”. Fakat Tanrı, insanların farklı farklı olmasını arzu etmişti. Onları çeşitli ırklara, kabilelere böldü. O, insan ırklarının bu şekilde birbirlerini tanımalarını ve karışmamalarını istiyordu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64582" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekon-1.jpg" alt="" width="800" height="505" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekon-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekon-1-768x485.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Binlerce yıl geçtikten sonra insanoğlu yeni yeni şeyler öğrendi, başka başka özellikler kazandı. Irklar zamanla birbirlerinden tefrik edilmek için çeşitli adlar almaya başladılar. İşte bunlardan birisi vardı ki, o zamana kadar yaratılmış olan hiçbir ırka, hiçbir soya benzemiyordu. Tanrı, bu ırka o vakite kadar meydana getirdiği hiçbir soyda olmayan meziyetler ve hünerler bahşetti. Bu ırk dünyanın en savaşçı, en zeki, en dürüst, en güzel ahlaklı ırkıydı. Bulunduğu coğrafyada ona korkuyla karışık bir saygı hissi vardı. Bu ırk zayıfların ve haklıların koruyucusu, zalimlerin ve haksızların düşmanıydı.</span></p>
<p><span>O zamanlar, bahsetmiş olduğumuz bu ırkın başında tıpkı kendisi gibi çok cesur, yiğit ve akıllı bir kişi vardı. Herkes onun sözünü dinler, yap dediğini yapar, yapma dediğini yapmazdı. Bu kişinin adı Türk’tü. Türk “güç, kudret, erdem” demekti. Onun soyundan gelen kişiler de bu özelliklerinden dolayı o öldükten sonra, bu adı almayı uygun buldular.</span></p>
<p><span>Türk’ün yeryüzünde bu kadar sevilmesi, bu ırkın üstünlükleri yüzünden dünyada bazı ayrıcalıklara sahip olması, çevredeki toplumların ve ülkelerin bazılarının ona düşman olmasına sebep oldu. Onun bu düşmanları aralarında gizli planlar yaparak; Türk milletini birgün tuzağa düşürerek büyük bir bozguna uğrattılar. Bu korkunç baskından bir çocuk haricinde kimse kurtulmamıştı. Düşman askerleri bu çocuğu öldürmemişler, fakat kol ve bacaklarını keserek bir bataklığa atmışlardı.</span></p>
<p><span>Yeryüzünde olup-biten bu işleri Tanrı makamından seyrediyordu. Kendi yaratmış olduğu, bu kutlu ırkın yok olmasına razı olmadı. Onun için bu çocuğun yanına bir dişi kurt gönderdi. Bu dişi börü, çocuğa et ve yiyecek getiriyordu. Bunlarla beslenen çocuk ölümden kurtuldu. Biraz büyüyen bu çocuk kurtla birleşti ve kurt ondan gebe kaldı. Etrafta kurt gibi yaşayan bir çocuğun olduğunu duyanlar, onu öldürmeye geldikleri zaman, kurt Tanrı’dan gelen buyruğu dinleyerek, çocukla birlikte yaşadıkları göl kıyısının kuzeyinde bulunan bir dağa kaçtı. Bu dağın içerisinde çok büyük bir mağara vardı. Börü çocuğa yol göstererek mağaranın içerisine girdi. Ortasında otları, ağaçları, nehirleri ve gölleri olan bir ova bulunuyordu. Bu ovanın genişliği onlarca km. idi. O kadar güzel bir yerdi ki, Tanrı bu Türk çocuğunu adeta cennetin dünyadaki bir eşi olan bu yere özellikle getirmişti. Onun burada çoğalmasını, güçlenmesini ve yeniden kendi adaletini uygulamasını istiyordu. Börü burada on erkek çocuk doğurdu. Bu on çocuk büyüyünce, bu dağı binbir güçlükle geçip, on tane kız kaçırarak buraya getirdiler ve burada çoğaldılar. Bunlardan birisi kendisine Börülü (Aşina) soyadını alarak, çadırının önüne kurt başlı bir sancak astı. Daha sonra bunların hepsinin başı oldu.</span></p>
<p><span>Aradan yıllar geçti, Türkler buraya sığmaz oldular. Artık Ergenekun (Kunların çoğaldığı, ergenleştiği yer-Halkın çoğaldığı yer) adı verilen bu kutlu yurttan çıkmak gerekiyordu. Çünkü onlar yıllarca atalarından çeşitli hikâyeler dinlemişlerdi. Yaşadıkları, çoğaldıkları bu yurdun dışında bir zamanlar atalarının hükmettiği çok geniş ülkeler vardı. Burada durup, oturmak onlara yakışmazdı. Türk’ün yaradılışının bir gayesi bulunuyordu. O sadece ok çekip, kılıç sallayan bir kavim değildi. Tanrı onu yeryüzünde adaleti ve düzeni sağlasın diye göndermişti. Dürüstlüğün ve iyi ahlakın timsali olması amacıyla vazifelendirmişti. Bu görevlerini icra etmesi için yeniden dünyanın içine dalmalıydı. Fakat buna bir engel vardı. Bu geniş ovadan kurtulmanın yolunu bilmiyordu. İçlerinden akıllı bir demirci çıkıp, kendisinin planı olduğunu söyledi. O, dağın bir yerinde demir madeni bulunduğunu ve burayı eriterek dışarı çıkabileceklerini söylüyordu. Buna herkes yürekten sevindi. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç herkes elinden geldiğince çalıştı. Kimi odun toplayıp-yığdı, kimi körük dikti. Dağın birçok yerinde sıra sıra kömür dizildi. Yamaçların sağına- soluna bir sıra odun, bir sıra kömür kondu. Dokuzyüz deve derisinden yapılan körükler çalıştı; en yaşlı Türk odunları ateşledi ve ellerini göğe kaldırarak ulu Tanrı’ya yalvarmaya başladılar. Türkler hep bir ağızdan “Tanrı Türk’ü korusun” diye bağırıyorlardı ve O’da yeryüzünün efendisi bu kavmi esirgedi. Tanrı yeryüzüne göndermiş olduğu bu kavmin dualarını işitti. Demir dağ eridi. Yol açıldı. Ancak onların bu günü unutmalarına imkân yoktu. Bu kutlu gün bayram ilan edildi. Hayatlarının yeniden başlangıcı, yeni yılın ilk günü olarak kabul gördü. Bütün Türk boyları yaşadıkları müddetçe bu günü unutmadılar. Ergenekun Bayramı’nda çeşitli oyunlar, eğlenceler ve spor müsabakaları düzenledikleri gibi, atalarının yeniden çoğaldıkları bu yere her sene giderek kurbanlar kestiler. Buraya “Ata sini” yani “Kutlu Atalar Mezarlığı” adını vererek, orada kurultaylar düzenlediler. Yeni yılı karşılarken, burada merasim yaptılar, hanedanlar devletin başına geçerken halkın da katıldığı, kağanlık seçimlerini burada yaptılar”.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64584" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekun-Destani-1.jpg" alt="" width="800" height="514" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekun-Destani-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekun-Destani-1-768x493.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Her milletin mitolojik devirlerinde, böyle gerçeklerle efsanelerin birbirine karıştığı bir dönem vardır. Dolayısıyla Türklerin tarihte yaşadığı acı ve tatlı bazı hadiseler onların beyinlerine öyle işlemiştir ki, bu genler vasıtasıyla günümüze kadar gelmiştir. Dünyanın bütün halklarının kendilerinin türediklerini kabul ettikleri mitolojik bir yaratık mevcuttur. Türkler de kendi ataları olarak kurtu kabul ederler ki, sosyologlar ve etnologlar bunun sebebini ilmi ölçüler çerçevesinde açıklamaktadırlar. Bizim asıl söylemek istediğimiz, bir destan şeklinde kulaktan kulağa ve yazılı bazı kaynaklarda zikredilerek gelen bu kurt ata motifinin arkeolojik malzemeler ışığında desteklenmediğiydi. Ama 1956 yılında Moğolistan’ın Bugut kasabasında bulunan, kurttan süt emen çocuk motifli yazıtın yanı-sıra, şimdiye kadar gözden kaçtığı biçimiyle veya bizim öyle öğrenmemizi istedikleri şekliyle, tepesinde bir ejderha motifinin olduğu söylenen Köl Tigin ve Bilge Kağan kitabelerinin üstünde açıkça kurttan süt emen çocuk figürleri yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Yukarıda anlattığımız destandan çıkan neticeye göre; bu Ergenekun denilen yerin dağlarla çevrili, içerisinde su ve otların bol bulunduğu geniş bir vadi olması gerekir. Aynı zamanda kanaatimizce, bu mekân günümüzdeki Moğolistan sınırları dâhilinde aranmalıdır. Yani, bu tarihi yurda Moğolistan dışında bakmak doğru değildir. Buna karşılık Çin ve İslam kaynaklarında sözü geçen ata yurda dair işaretlerin batıda ve özellikle de Turfan ile Turfan’ın batısında, daha doğrusu Issık Köl çevrelerinde gösterilmesi, Moğolistan’da anlatılan hikâyelerin 6-11. yüzyıllar arasında yine Türk boyları tarafından batıya taşınmalarından kaynaklanmaktadır, diye düşünmekteyiz.</span></p>
<p><span>Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1993 senesinde hazırlanan ve Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi (MOTAP) olarak adlandırılan(<strong>4</strong>) bir çalışma kapsamında yaklaşık sekiz senedir bu ülkede kazı ve yenileme faaliyetlerinde bulunmaktadır. Biz de, devletimizin sunduğu imkânlar dâhilinde bu proje kapsamında, çalışma gruplarının sorumlusu olarak iki kere Moğolistan’a gitme imkânına sahip olduk. Her ne kadar işlerimizin yoğunluğundan dolayı Moğolistan’ı pek tanıyamadıksa da, çalıştığımız mekânlar tarihi Türk yerleşim alanları, yani İslam öncesi Asya Türk devletlerinin ana merkezleri olan Orkun Havzası idi. Orkun Vadisi veya havzası olarak bilinen bu geniş bozkırlar neredeyse 11. asra kadar, Türklere başkentlik yapmış, Türk’ün beşiği olmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64585 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Ergenekon-3.jpg" alt="" width="300" height="380"></p>
<p><span>Orkun bölgesinde dikkati çeken iki vadi vardır: Birincisi, yukarıda Orkun’un Selenge’ye karıştığı yerden, Kara-kurum’a kadar uzanan geniş bozkırdır ki, binlerce km<sup>3</sup> alanı kapsayan bu vadi, Orkun ve onun kollarıyla sulanır, hayvancılığa ve şehir hayatına çok müsait bir yerdir. Zaten bugün Orkun Yazıtları veya Kök Türk Kitabeleri diye adlandırdığımız abidelerin burada dikilmesi; başta Kara-balgasun, Kara-kurum ve Türk Hanının Balığı gibi kent kalıntılarının mevcut olması bunu ispatlamaktadır. Buranın coğrafi önemi konusunda, yine daha önce bazı yazılarımızda bilgiler sunmuştuk(<strong>5</strong>). Kutlu Ötüken topraklarının ortalarına denk gelen bu yer, Türklerin sosyal hayatlarında vazgeçilmez bir bölge olduğu gibi, bugünkü Moğollar için de Orkun havalisi son derece mühimdir.</span></p>
<p><span>Orkun Havzasını teşkil eden ikinci kısım ise, Kara-kurum’dan Orkun Nehri’nin kaynağının çıktığı Altaylar mıntıkasına kadar uzanan alandır. Burası Orkun’un kuzeyinde kalan topraklardan daha dar bir vadiye sahiptir. Bölgenin üç tarafı yüksek sıradağlar ve ormanlarla çevrilidir. Buranın ilginç olan bir özelliği de, arazinin volkanik bir yapıda bulunmasıdır. Yani bazı yeryüzü şekilleri, dağ ve tepelerin oluşması birtakım volkan patlamalarıyla meydana gelmiştir. Bir başka hususiyeti de, burası bir deprem sahasıdır. Herhalde vadide bir fay hattı mevcut olup, zaman zaman yer sarsıntılarının olduğunu sanıyoruz. Bunun en büyük göstergesi, Moğolistan’ın en büyük şelalesi olan Orkun çağlayanının burada olmasıdır. Şöyle ki, Orkun Irmağı ve vadisi çıktığı dağlardan biraz yol aldıktan sonra söz konusu yerde birden seviye kaybetmekte, vadi neredeyse 100 metrelik bir çöküntüyle aşağıya inmektedir.</span></p>
<p><span>Biraz önce anlattığımız coğrafyaya ait güzellikleri göz önünde bulundurunca, insanın aklına Ergenekun acaba burası mıydı, gibi bir soru ister-istemez gelmektedir. Tabi ki, bazı şeyleri yazıyla anlatmak mümkün değil. Mutlaka zihinlerde canlandırabilmek için görülmesi, aklın somut bir şekilde o nesneyi algılaması şarttır.</span></p>
<p><span>Ergenekun Destanı’nı hatırladığımızda, işte bu geçit vermez dağların etrafında yetmiş yere, yetmiş körük konduğunu ve dağın eritildiği aklımıza geliyor. Orkun Şelalesi olarak adlandırdığımız bölge, adeta lavların püskürmesi sonucunda, toprağın üzeri erimiş demir cüruflarıyla bezenmiştir. Büyük ihtimal, binlerce yıl evvel bir deprem veya volkan patlaması sonucunda burada bir tabi felaket yaşanmış da olabilir. Ya da insanların gözleriyle gördüğü yamaçlardan inen lav akıntılarının, zamanla dağlardaki madenlerin insanlar tarafından eritilmesi şeklinde destanın içerisine de girme ihtimali vardır.</span></p>
<p><span>Bütün bu anlattıklarımızdan ayrı olarak, burayı gören herkesin hayran olduğu, özellikle biz Türklerin günümüzde bile cennetin bir parçası şeklinde telakki ettiği bu yeri, neden atalarımız geçmişte öyle görmesinler ve neden burası Ergenekun diye adlandırılan ana kucağı olmasın?</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Alıntı Kaynağı: <a href="http://www.altayli.net/ergenekun.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">www.ergenekun.com</a> <em><br>
</em></span></p>
<hr>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><span>1. “Ergenekun Yurdun Adı”, <strong>Meslek Hayatının 25. Yılında Prof. Dr. Abdulhalûk M. Çay,</strong> C. 1, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>2. Bakınız, S. Gömeç, <strong>Kök Türk Tarihi</strong>, 2. baskı, Ankara 1999, s.1.</span></div>
<div><span>3. Bakınız, <strong>Köl Tigin Yazıtı</strong>, Güney tarafı, 34. satır; <strong>Bilge Kagan</strong> Yazıtı, Kuzey tarafı, 3. satır: <em>İl tutsık yir Ötüken-Yış ermis</em>.</span></div>
<div><span>4. “Moğolistan’daki Türk Anıtları ve Eserleri Projesine Dair”, <strong>Orkun</strong>, Sayı 40, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>5. S. Gömeç, “Orkun”, <strong>Orkun</strong>, Sayı 46, İstanbul 2001.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dünyasında Hıdırellez Kutlamaları Ve İşlevleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dünyasında Hıdırellez Kutlamaları Ve İşlevleri
Türk ve İslâm mitolojisinde önemli bir yeri olan Hızır, birçok inanış ve ritüele de kaynaklık etmektedir. Hızır inanışı ve Hızır-İlyas geleneğinin temelini kış mevsiminin son bulup baharın gelmesi, tabiatın canlanması esası teşkil eder. İnsanların bu vesileyle çeşitli inanmalar neticesinde yaptıkları tören ve kutlamalar vardır. Esas itibarıyla Türk dünyasının birçok bölgesi ve Türkiye’de bahar bayramlarının en […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6950e81ee.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dünyasında, Hıdırellez, Kutlamaları, İşlevleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Altaylar-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html">Türk Dünyasında Hıdırellez Kutlamaları Ve İşlevleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Ayşe YÜCEL</strong></span></a>
</p><p><span>Türk ve İslâm mitolojisinde önemli bir yeri olan Hızır, birçok inanış ve ritüele de kaynaklık etmektedir. Hızır inanışı ve Hızır-İlyas geleneğinin temelini kış mevsiminin son bulup baharın gelmesi, tabiatın canlanması esası teşkil eder. İnsanların bu vesileyle çeşitli inanmalar neticesinde yaptıkları tören ve kutlamalar vardır. Esas itibarıyla Türk dünyasının birçok bölgesi ve Türkiye’de bahar bayramlarının en önemlisini oluşturur.</span></p>
<p><span>Hızır’ın Türk sosyal hayatındaki yerini, geleneğin içinde teşekkül eden inanışları ve fonksiyonlarını vermeden Hızır’ın kimliği üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim.</span></p>
<p><span>İslâm inancında Hızır ermiş bir şahsiyettir. Tanrı tarafından Müslümanlığı korumakla görevlendirilmiştir. İstediği yerde ve istediği zamanda, beklenilmeyen anda; ancak insanın kendi iç dünyasındaki iyilik ölçüsü veya çevresinin değerlendirmesi ile gelmesi beklenen ulu bir varlık, mübarek bir şahsiyettir.</span></p>
<p><span>Rivayete göre; Hızır İlyas ile kardeş<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> veya yaygın inanışa göre de arkadaştır. Halk arasında, halkın kendi idraki ölçüsünde teferruatıyla bilinen bir şahsiyetin ismi olup hikâyelerde ve efsanelerde önemli bir yer işgal etmektedir. Al-Hızır aslında bir sıfattır. Ancak bu sıfat zamanla unutulmuş<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>, sıfatın anlamını üzerine yüklenen bir manevî güçlerle donatılmış bir şahsiyettir. Halk arasında aldığı anlam ve yüklendiği görev itibariyle Hızır; âb-ı hayat (hayat suyu/ ölümsüzlük suyu) içerek ebedî hayata mazhâr olmuş ve zaman zaman insanlar arasında dolaşarak darda kalanlara yardım ve iyiliklerde bulunan, tabiatın yeşillenmesini sağlayan, bolluk ve bereket, kısmet ve sağlık bahşeden bir velidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Çeşitli kaynaklarda Hızır’ın adı, lakabı, soyu, yaşadığı yer, veli veya nebiliği, ölümsüzlüğü ile ilgili farklı rivayet ve efsaneler vardır. Halk muhayyilesinde Hızır, kimi zaman veli, kimi zaman Hızır Nebi adıyla Allah tarafından ledün ilmi verilmiş Peygamber olarak yaşadığı kabul edilmektedir.</span></p>
<p><span>Kaynağı nereye bağlanırsa bağlansın (Kur’an-ı Kerim, Gılgamış Destanı, İskendernâme, Musevî Kaynaklı efsaneler, vb.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Türk insanının zihninde Hızır, Hızır-Nebî, Hızır-İlyâs, Hıdrellez, Kidir gibi kelimelerle ifâde olunan bir Hızır kültü ve bu kült çevresinde teşekkül edip yaşamaya devam eden bir gelenek mevcuttur. Hızır’ın adı, hüviyeti, ölümsüzlüğü, yaşadığı dönem ve zaman, veliliği ve nebiliği tartışma konusu yapılmakla birlikte, gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye dışındaki Türk dünyasında kabul gören inanç, onun “Tanrı’nın yeryüzünde dolaşan güçlü ve yardımsever elçisi”<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> olduğudur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68900" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nevruz.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nevruz.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nevruz-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Hızır geleneği ve ilgili inançlar Türkiye, Balkanlar, Türkistan (Kazakistan, Kırgızistan, Altaylar, Özbekistan), Azerbaycan ve Gagauz Türkleri arasında bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Belki dinî, sosyo-kültürel ve ekonomik sebepler neticesinde Hızırın mahiyeti, bununla ilgili inanma ve pratikler değişmiş olabilir. Ancak Hızır ile ilgili inanmalar ve pratikler güçlü olarak yaşamaya devam etmekte, daha da önemlisi Türk insanın ortak bir kutlama takvimi çevresinde toplanmasını temin edecek kadar güçlü bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Hızır’ı darda kalanların imdadına koşan muayyen ve mutlak bir ulu olarak telakki eden Altay Türkleri “Kidir”,<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Kırgız ve Kazak Türkleri de Kidir ve Kizir adlarını kullanmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Hızır, zaman değişiminin ifadesi, yeşillenmenin, canlanmanın başlaması, baharın müjdecisi ve bereketin sembolüdür.</span></p>
<p><span>Hızır geleneğinde törenlerin yapıldığı güne genel olarak Rûz-ı Hızır veya Hıdrellez adı verilmektedir. Rûz-ı Hızır ve Rûz-ı Kasım diye iki mevsime ayıran takvim bilgileri, Rûz-ı Hızır’ı yaz mevsiminin başlangıcı sayıp 6 Mayıstan 8 Kasıma kadar süren 186 günlük bir dönemi içine aldığını belirtir. Rumî 23 Nisan gününe rastlayan bu tarih hâlen kullandığımız Miladî takvime göre 6 Mayıs gününe tekabül etmektedir. Yılın 9 Kasım-5 Mayıs tarihleri arasını içine alan Rûz-ı Kasım ise kış devresinin ifadesidir. Bu dönem Kasım günleri olarak adlandırılıp 179 gün sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Hıdrellez adlandırması ise Halk inançlarında âb-ı hayat içerek ölümsüzlük kazanan Hızır ile denizlerin piri kabul edilen İlyas’ın 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gecenin sabahında, denizle kara arasında bir kıyıda buluşacakları düşüncesinden doğmuş olmalıdır.</span></p>
<p><span>Hıdrellez, tabiatın önemli bir geçiş döneminin gerek İslamiyet öncesi ve gerekse de sonrası dönemlerdeki inançların birleşmesi ile, Asya ve Orta-Doğu kaynaklı bazı inançların inanç ve pratiğe dönüşerek kutlanmasıdır. Resmî ve dinî kutlamalardan olmamasına rağmen hem Türkiye’de hem de Türkiye dışında yaşayan Türkler arasında özel bir gün niteliğini, tarihî dönemlerde olduğu gibi günümüzde de korunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bahar ve buna bağlı olarak bahar bayramı, Türklerin yalnız Türkiye coğrafyasında kutladıkları gün ve bu günde yapılan törenler değildir. İslamiyet’ten önceki dönemlerde de Orta-Asya’da görülen bahar ve yaza ilişkin kutlamalar bulunmaktadır. Bir geçiş dönemi töreni niteliği taşıyan Hıdrellez, üç merhaleden oluşmaktadır. 1. 6 Mayıstan önce yapılan hazırlıklar, 2. 6 Mayıs’ta yapılan törenler, 3. Bitiş uygulamaları.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Hızır ile İlyas’ın buluştukları 6 Mayıs’ta güneş, Ülker Burcu’na girer, yıl yaz ve kış olarak ikiye ayrılır. Bu gece ve sabahında Hızır’ın yeryüzüne uğrayacağı, her yerin canlanıp yeşilleneceği, dokunduğu her şeyin ise bereket bulacağı düşüncesi hâkimdir. Bu hususta araştırma yapan Mirali Seyidoğlu, yazın gelmesinin Türk toplulukları için bir hayat meselesi olduğunu ifade eder. Ona göre, yılın bereketli olabilmesi için hava ve suyun de efsunlanması gerekir. Sıcaklığı Hızır, suyu İlyas temsil eder. İşte bu sebeple törenler yapılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Halk Hızır’a kavuşmak ve dileklerde bulunmak için günlerce öncesinden hazırlıklara başlar. Halk inançlarındaki her ritüel bir sembolden oluşurken, yaşanılan dünya ile öteki dünya arasındaki ilişkiye dayanır. Bu şenliklerin büyük bir kısmı bolluk ve bereket muhtevalıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>6 Mayıs öncesi ev, çevre ve giyim temizliği, evlerde badana ve boya yapılır. Azerbaycan’da Hıdır-Nebi bayramı öncesi hazırlıklarının Şubat ayından itibaren yapılmaya başlandığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Makedonya Kanatlar Yöresi Türkleri, Hıdrellez’de un, arpa ve buğday ambarlarına bereket taşı koyarlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Hıdrellez günü yapılacak yemekler için erzak tedarik edilip hazırlıklar yapılır. Hızır haftası bazı yörelerde üç gün oruç tutulur. Orucun son günü pişirilen çörekler dağıtılır. Ev ziyaretleri yapılarak pişirilen “Hızır Lokması” verilir. İftara doğru kesilen koyun, kuzu eti fakirlere dağıtılır. Gagavuzların altı mayısta Ederlez Bayramı olarak kutladıkları törenlerde bütün köylerde kurban kesildiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a><strong><sup>]</sup></strong> Bütün bu hazırlıkların temelinde Hızır ile karşılaşmak, onun yardımıyla dileklerini gerçekleştirmek vardır. Kırım Türkleri Kıdırlez adındaki mitolojik bir varlıkla Eumi 23 Nisan, 6 Mayıs günü karşılaşacaklarına refah ve zenginliğe kavuşacaklarına inanırlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu bakımdan pek çok şey Hızır hakkı için yapılır ve Hızır’a adanır. Bunun sebebi ise, İslamiyet’ten önceki dönem inanç sisteminde Türk insanının düşünce dünyasındaki Tanrı ve ahiret kavramının soyut bir kavramdan ziyade olabildiğince somutlaştırılması söz konusudur. Bundan hareketle, Hızır kültü de, sadece kült olarak kalmamış hayatın içinde yerini almıştır.</span></p>
<p><span>Hıdrellez günü kadın-erkek, yaşlı-genç herkes, beyaz elbiseler giyerek -geleneğe göre bugün Hızır beyaz elbise giymiştir- yeşil alanlara, su başlarındaki mesire yerlerine giderler. Her derde deva kabul edilen çiçekler toplanır, hazırlanan yiyecekler oyunlar ve müzik eşliğinde yenir. Burada dikkatimizden kaçmaması gereken bir noktayı hatırlatmakta fayda var. Mevsim değişmelerinden biri olan Nevruzda da olduğu gibi Hıdrellezde de insanın günahlardan arınması için ateşten atlanır, bununla ilgili dualar okunur.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Gelecek ile ilgili niyetler tutulur, sağlık ve mutluluk dilenir. Talih ve kısmet açtırmak için çeşitli pratikler uygulanır.</span></p>
<p><span>Hıdrellez kutlamalarında bazı gelenekler mutlaka yerine getirilir. Zira halk muhayyilesinde bunlarla ilgili birtakım inanışlar oluşmuştur. Geleneğin yaygınlık kazanması ve aralıksız olarak yüzyıllardır devam etmesine sebep olan başlıca inanışlar ve beklentiler şöyle sıralanabilir</span></p>
<ol>
<li><span>Sağlık-şifa arayışları,</span></li>
<li><span>Yeşillik-neşv u nema,</span></li>
<li><span>Bereket, bolluk</span></li>
<li><span>Uğru-şans,</span></li>
<li><span>Mucize-keramet</span></li>
<li><span>Talih ve kısmet arayış ve beklentileri.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></li>
</ol>
<p><span>Bu inanışları geleceği öğrenme, dilekler ve talih açma olarak tasnif edebiliriz.</span></p>
<p><span>Yukarıdaki inanışlar Hızır’ın fonksiyonlarının da belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Mutasavvıflar arasında hakikati temsil ettiğine inanılır. İlahî sırlara vakıf olması hasebiyle manevî mürşitlik isnat edilir. Birtakım kişileri velayet mertebesine ulaştırması<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>, tasavvufî sırları öğretmesi, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olması ve zor durumlarda imdada koşması<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>, Hızır’ın fonksiyonlarındandır.</span></p>
<p><span>Hızır’a tasavvufun yüklediği fonksiyonların yanı sıra halk da kendi inançları doğrultusunda tasavvur ettiği şekilde birtakım fonksiyonlar yüklemiştir. Bunların başında Hızır’la özdeşleşen zor durumda yardım etme ve kurtarma fonksiyonu yer alır. Halk inancının bu tezahürü “Hızır gibi yetişmek” ifadesinde açıkça görülür. Diğer bir fonksiyonu olan bereket ve bolluk ise “Hızır uğramış”, “Hızır eli Değmiş” deyimleri ile anlatılır. Yapılan törenlerin bu fonksiyonlarla ilgili olduğu da açıktır. Hızır’ın halk inanışlarında iyileri ödüllendirdiği, kötüleri cezalandırdığı kanaati oldukça yaygındır. Bunun yanında ferdî problemlerden başka toplum problemlerinde de Hızır’ın müessir olduğu bilinmektedir. Savaşlarda, göçlerde ve bunun gibi toplumsal hareketliliklerde Hızır, iyilere yardımcı olur. Kimi zaman yeşil sarıklı bir savaşçı, kimi zaman bir kılavuz kimliği ile ortaya çıkar.</span></p>
<p><span>Halk arasında Hızır’a atfedilen bu fonksiyonlar, yüzyıllardır sözlü ve yazılı ürünlerde (efsane, destan, masal, menkıbe, şiir, v.b.) karşımıza çıkar. Hızır’ın sahip olduğu vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde tezahür eder.</span></p>
<p><span>Halk inançlarında kült niteliği kazanan Hızır, İslamiyet öncesi “Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar”<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak telakki edilir. O, Çaresizliği, umutsuzluğu ve belirsizliği ortadan kaldıran İlahî güçle teçhiz edilmiş bir gücün sembolüdür. Bu bakımdan Hızır ile ilgili inanmalar efsane menkıbe ve benzeri şekillerle hemen her gün artarak yayılmakta ve sürekliliğini devam ettirmektedir. Hıdrellez adıyla yapılan törenlerde O’na atfedilen birçok vasıf, eski dönemlerin sosyal ve dinî hayatının İslâmî yapı ile tekrar şekillenerek yeni bir oluşum ortaya çıkardığı görülmektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Ayşe YÜCEL</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Milli Folklor Dergisi, 2002, Sayı:54</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Orhan HANÇERLİOĞLU, İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975, s.41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> A.J.WENSİNCK, İslam Ansiklopedisi (Hızır Maddesi), C:V, İstanbul 1964</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kemal GÜNGÖR, Anadolu’da Hızır Geleneği ve Hıdrellez Törenlerine Dair Bir İnceleme, Türk Etnografya Dergisi, S:1 (1956), s.56</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Daha geniş bilgi için bkz. “Hızır Maddesi”, İslam Ansiklopedisi C:5, İstanbul 1964; A. Yaşar OCAK, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Umay GÜNAY, Ritüeller ve Hıdrellez, Milli Folklor, S:26 (Yaz: 1995), s.3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> GÜNGÖR, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> GÜNGÖR, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi II, Ankara 1995, s.89</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Lütfü SEZEN, Türk Folklorunda Hıdrellez, Millî Folklor, S:14 (Yaz 1992), s.32</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> GÜNAY, a.g.m. s.3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Orhan ACIPAYAMLI, Türkiye’de Bahar Bayramı Hıdrellez, Antropoloji, S: 8, (1973-1974), s.s.22</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Abdulhalik ÇAY, Hıdrellez, Kültür-Bahar Bayramı, Ankara 1997, s.16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Yaşar KALAFAT, Yenigün / Nevruz ve Döneme Bağlı Merasimlerde Bereket Motifi, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Nevruz Özel Sayısı, S:12 (1997), s.39</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ebulfezkulu AMANOĞLU, Nevruz Öncesi Hıdır-Nebi Bayramı, Türk Dünyasında Nevruz, Üçüncü Uluslararası Bilgi Şöleni, Ankara 2000, s.62</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> KALAFAT, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Stepan KURUOĞLU, Gagauzlarda İlk Yaz Bayramı, Nevruz ve Renkler, Ankara 1996, s.266</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Metin KARAÖRS, Kırım-tatar Türklerinde Bir Efsane Kıdırlez, Türk Kültürü, S:385 (Mayıs 1995), s.313</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Pertev Naili BORATAV, 100 Soruda Türk Folkloru, İstanbul 1994, s.224</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> GÜNGÖR, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Fuat KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (6. Baskı), Ankara 1987, s.27, 89</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> OCAK, a.g.e., s.88-97</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinda-hidirellez-kutlamalari-ve-islevleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> ÖGEL, a.g.e., s.89</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk İnanışları İle Milli Geleneklerinde Renkler ve Sarı Kırmızı Yeşil</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanislari-ile-milli-geleneklerinde-renkler-ve-sari-kirmizi-yesil</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanislari-ile-milli-geleneklerinde-renkler-ve-sari-kirmizi-yesil</guid>
<description><![CDATA[ Türk İnanışları İle Milli Geleneklerinde Renkler ve Sarı Kırmızı Yeşil
Türk soylu topluluklar, Türk köküne bağlı halklar iki ana kolda gelişip yayıldılar: Oğuz ve Kıpçak.. Oğuz grubu yirmi dört boy olup, Kaşgarlı Mahmud’dan başlayarak bu konuda haklarında epeyce milli kaynak bulunan bir dünyadır. Diğer taraftan Asya’nın kuzey doğusundan kuzey batısına, Doğu Avrupa’ya- hatta Batı Avrupa’ya – Kafkaslara yerleşmiş olan Kıpçak kökenli halklar da yirmidört boydur. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c694e14456.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, İnanışları, İle, Milli, Geleneklerinde, Renkler, Sarı, Kırmızı, Yeşil</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-inanislari-ile-milli-geleneklerinde-renkler-ve-sari-kirmizi-yesil.html">Türk İnanışları İle Milli Geleneklerinde Renkler ve Sarı Kırmızı Yeşil</a></p>
<p>Türk soylu topluluklar, Türk köküne bağlı halklar iki ana kolda gelişip yayıldılar: Oğuz ve Kıpçak.. Oğuz grubu yirmi dört boy olup, Kaşgarlı Mahmud’dan başlayarak bu konuda haklarında epeyce milli kaynak bulunan bir dünyadır. Diğer taraftan Asya’nın kuzey doğusundan kuzey batısına, Doğu Avrupa’ya- hatta Batı Avrupa’ya – Kafkaslara yerleşmiş olan Kıpçak kökenli halklar da yirmidört boydur. Oğuzlarda olduğu gibi Kıpçak kökenli toplulukların da yirmi dört ayrı damga/tamga/tamka sahibi olduklarını biliyoruz; ancak Türkiye’de bu konularla ilgili bilimlik kamuoyu sayılacak birikime sahip değiliz, ne yazık ki…</p>
<p>Anadolu’da yaşayan Türk topluluklarının Türk dünyasındaki soydaşlarıyla ilgili bağlar açısından, tarihi,sosyolojik ve etnografik verilerinin yeniden araştırılıp değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Biz merasimlerde, ayinlere yatkın olmayan, sadece ve samimi Müslüman Anadolu Türkleriyiz. Anadolu’da bin yılık bir geçmişimiz var; bu geçmişin oluşturduğu zengin tarih ve zengin sosyokültürel hayat, dostlarımızın hayranlık duyup övüneceği, düşmanlarımızın haset edip dövüneceği kadar “özel” bir dünyadır.</p>
<p>Sosyo kültürel hayat alanındaki inanmalara bağlı merasimlerin büyük bir kısmı, Atayurt’tan, “Eski yurt’tan taşıyıp getirdiklerimizdir. Anadolu Türklüğü bin yıldan fazla bir zamandır buraya göçen soydaşlarımızdan oluşuyor. Pek az kısmı 1070 öncesinde, yüzde yetmişlik bölümü 1070’ten sonraki   225 yıl içinde, geri kalan kısmı ise, 1300’den sonra Anadolu’ya gelen Türk soylu halklar, hemen geldikleri Atayurt bakımından, hem izledikleri göç yolu açısından farklılıklar taşıyorlar. Bu farklılıklara yollarda karşılaştıkları, etkileyip etkilendikleri kültürler ile burada vatandıştırdıkları yerlerin bölgesi yüzünden oluşan farklılaşmaları da ilave etmek gerekir. Bu farklılıkların benzeşmezlik ölçüsünde olmadığını özelikle vurgulamalıyız . Bu yüzden, yaşayan kültürümüz içindeki inanmalara bağlı merasimlerin ve bu merasimlere ait ” gerekçe” lerin Türk duyuş, düşünüş ve kabulleniş ortak paydasına bağlı olması tabidir.</p>
<p>Türk duyuş, düşünüş, kabulleniş ve davranış dünyasının ortak paydasında yer alan merasimler konusunda ” Türk Adet ve İnanmalarına Bağlı Törenleri esas alan derli toplu bir araştırma veya ansiklopedik sözlüğümüz de ne yazıyor ki yoktur. Anadolu ölçeğine böyle bir kaynak esere ihtiyaç olduğu gibi, Türk soylu halklar arasındaki ortaklıklar göstermek açısından da aynı konuyu ihtiva eden kitaplar yazılması gerektiğini kimse reddedemez.</p>
<p>Bu ortaklıklardan biri, Nevruz’dur . Nevruz, Gök Tanrı (Şamanlık, Kamlık) dini çevresinde, tabiat, Tanrı, insan münasebetlerinin işaretlerini toplayan en eski törenimizdir.</p>
<p>Tabiat, zaman unsuruna göre, insana yiyecek, giyecek, hayat sunan bir ortamdır. Zaman, önce mevsimlere bağlı olarak canlıları ve cansızları da farklılaştıran bir oluşumdur.</p>
<p>İnsan, tabiattan ve zamandan, çalıştığı ölçüde, hakkını ve hissesini alan, Tanrısına teşekkür eden, başka insanlarla bir düzen kuran, düşünen ve inanan bir canlı.</p>
<p>Tanrı ise, yaratan, yaratığını yargılayan, esirgeyen, bağışlayan, koruyan, varlıklar üstü bir özel varlık…</p>
<p>Yeni Kün/ Yeni Gün Bayramı, işte bu çerçevede, Türklerin tabiatın dirilişini alkışladığı, yıl esaslı zaman değişiminin başlangıcı saydığı; değişmeler için Tanrı’ya şükrünü ifade ettiği özel bir törendir.</p>
<p>Bir taraftan destan ve efsanelere dayanarak yaşayan, diğer taraftan her yılın İlkbaharı’nda tabiat hadiseleriyle birlikte Türk Dünyası’nda yeniden diriliş, canlanış şenliği olarak yaşatılan Sultan Nevruz.. Zamanın Sultanı…</p>
<p>Nevruz’un; Navroz, Novruz, Sultan-ı Navrız, Sultan Nevruz, Navrez, Nevris, Naurus, Noruz, Norus, Ulustın Ulu Küni, Ulusun Ulu Günü, Ulı Kün, Ergenekon, Egen (Erkin) kün, Bozkurt, Yeni Gün, Mart Dokuzu, Mereke, Mevris ve Meyram olmak üzere Türk Dünyası’nda yirmibeşi aşkın ismi vardır.</p>
<p>Bu kutlama, sarı, kırmızı, yeşil yan yana gelmesiyle oluşan sembolleşmeyle tamamlanır gibidir. Kırgızlar’ın Manas kutlamalarında, Türkmenler’in ” Su Bayramı’nda sarı, kırmızı, yeşil bayraklarla geçişini o ülkelerde görünce, rahatlamıştım: Türkiye’deki bir takım insanlar da bir gün bunları görür, öğrenir, diye sevinmiştim.</p>
<p>Bu kavramı, ideolojinin, ideolojik-politik militanlığının elinde oradan oraya savrulan bir fitne malzemesi, bir slogan olmaktan kurtarıp, bilimin ölçüleriyle aydınlatmak gerekir. Atatürk Kültür Merkezi olarak biz, 1995 yılın bu konuda gösterilmekte biraz da geç kalınan idrakin ve hassasiyetin bir örneğini sergilemiş, Nevruz Bilgi Şöleni’nin bildirilerini kitaplaştırmıştık. 1996 yılın da, renkler konusun da meselemizin içine alarak, ilkine oranla bir hayli genişletilmiş ” Türk Dünyasın da Nevruz ve Renkler İkinci Bilgi Şöleni’mizi gerçekleştirdik. Bu bilgi şöleninin birbirinden değerli bildirilerini de bir cilt halinde yayınladık.</p>
<p>Türk Dünyasının gün ışığıyla yıkanmayı bekleyen nice ortak değerlerinden biri olan Nevruz’u , Türk dünyası olarak değerlerinden biri olan Nevruz’u, Türk dünyası olarak hepimizin atalarımızdan miras aldığımız hoşgörüyü, temizliği, saflığı, sevgiyi, birleşmeyi, bütünleşmeyi yeniden tesis edip aleme duyurduğumuz bu güzel bayramı, Özbek, Kırgız, Tatar, Türkmen, Kumuk, Azeri soydaşlarımızla bir araya gelip aydınlığa çıkarmaya katkıda bulunmakla, atalarımızı gülümsettiğimize inanıyoruz.</p>
<p>Renk veya don/ton, yahut boyag/boyah kelimeleri güneş ışığının varlıklardaki emilmesiyle ilgili bir durum. Tabiattaki bu ana renkler ki yedi tane olduğu kabul edilir- yanındaki bugün bilgisayar aracılığıyla üç bini aşkın renk elde edilebilmektedir.</p>
<p>Halkaların ve kültürlerin renklere yaklaşımı birbirinden farklıdır; ancak, asıl farklılık renkleri bir araya getirişleri sırasındadır. Sarı, kırmızı ve yeşil bir inanış ve varlık dünyasını yorumlayış sonucunda, yeşili, dirilik, tazelik, gençlik; sarıyı, merkeze, hükümranlık; kırmızıyı, Tanrı, koruyucu ruh, ocak (ev), dirlik, bağımsızlık, hürriyet anlamlarının sembolü halinde yorumlayan sadece Türk kökenli halklardır.</p>
<p>Bu konularda ilgili bir tebliğini geliştirmesini istirham ettiğim Atatürk Yüksek Kurumu’nun değerli başkanı kültür tarihimizin seçkin araştırıcılarından, aziz Prof. Dr. Reşat Genç beni kırmadı. Genişletilmiş tebliğlerini kitap düzeninde bastırırken, ilgili resimleri de ilave ettik.</p>
<p>Bayramlarımız, bütünlüğümüz, renklerimiz konusundaki fitnenin bitmesine vesile olmak arzu ve dileğiyle bu kitapçığı basarken, dostluk ve destekleri için Sayın Reşat Genç’e, Sayın Selahattin Yücel’e ve Tanıtma Fonu üyeleri ile Mehmet Biler’e alenen teşekkürler ediyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Sadık TURAL</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Kültür Merkezi Başkanı</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/TuRK-iNANIsLARI-iLE-MiLLi-GELENEKLERiNDE-RENKLER-VE-SARI-KIRMIZI-YEsiL.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Nazi Subayının Anılarından: “Üç Renkli Bayrak Kürtlere Hediyemdir”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-nazi-subayinin-anilarindan-uc-renkli-bayrak-kurtlere-hediyemdir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-nazi-subayinin-anilarindan-uc-renkli-bayrak-kurtlere-hediyemdir</guid>
<description><![CDATA[ Bir Nazi Subayının Anılarından: “Üç Renkli Bayrak Kürtlere Hediyemdir”
SARI, KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye’de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c694bbf022.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Nazi, Subayının, Anılarından:, “Üç, Renkli, Bayrak, Kürtlere, Hediyemdir”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kurt-Bayragi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-nazi-subayinin-anilarindan-uc-renkli-bayrak-kurtlere-hediyemdir.html">Bir Nazi Subayının Anılarından: “Üç Renkli Bayrak Kürtlere Hediyemdir”</a></p>
<p><span>SARI, KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye’de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.</span></p>
<p><span>Tabiî, söz konusu üç rengin Türkiye’de bölücü bir terör örgütü tarafından bölücülüğün simgesi olarak takdim edilmiş olması, terör örgütünün bu renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da neden olmuştur.</span></p>
<p><span>Elbette bizim zihnimiz de bu sorular ile meşguldü. Derken, günün birinde, belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan yayınladıkları, bir NAZİ Subayı’na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların cevaplarını ortaya koyuverdi.</span></p>
<p><span>Söz konusu anılar,Yeni Ufuk Gazetesi ’nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli nüshalarında, “Kuzey Irak’ta Bir Nazi: Hitler’in Petrol İçin, Kürt Devleti Pazarlığı” ve “Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi” başlıklarıyla yayınlandı. Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti.</span></p>
<p><span>Anıların ele aldığı konu kısaca söyledir: 22 Haziran 1941’de Almanya, üçbuçuk milyon askerle Sovyetler Birliği’ne saldırdığında, Hitler ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya başlanmıştır. Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya’daki petrol yatakları ile Almanya’daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem verimsiz hem de yetersizdir.</span></p>
<p><span>Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda hissedilmeye başlar. Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller ve arkadaşları, Almanya’nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî’nin Kuzey Irak’ta İngilizler’e karşı ayaklanma istekleri gelir (o sırada Irak İngiliz yönetimi altındaydı) ve Kuzey Irak’a dikkatlerini çevirirler. Bu, İngilizlerin kontrolündeki zengin petrol kaynaklarına, yani Kerkük ve Musul petrollerine yönelmek demektir.</span></p>
<p><span>Müller, düşüncelerini bir raporla Adolf Hitler’e aktarmak imkânı bulur. Raporunda, Kuzey Irak’ı ve burada yaşayan aşiretleri iyi tanıdığını ve izin verilmesi durumunda bölgeye giderek burada, İngilizler’e karşı bir Kürt ayaklanmasını örgütleyebileceğini bildirir. Müller, Kürtler’in İngilizler’e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran’daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler’e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu.</span></p>
<p><span>Hitler, Müller’in raporunu okuyunca keyiflenir ve “ivedi” kaydıyla raporu Genelkurmay Başkanı Wilhelm Kietel’e havale eder. Kietel de plânın derhal uygulamaya geçirilmesini emreder.</span></p>
<p><span>Müller vakit geçirmeden Kuzey Irak’a havadan inecek ekibi oluşturmaya ve gerekli malzemeyi derlemeye başlar. O, grubunu Arapça, Farsça ve Kürtçeyi iyi bilenlerden oluşturmak istemektedir. Nitekim, grubun üyelerinden biri olan Hofman, Orta Doğu uzmanı idi ve Tahran’da da üniversite hocalığı yapmıştı. Bir diğeri, Orta Doğu’yu çok iyi bilen Konechin adında Polonya kökenli bir subaydı. Ama bu ekibin, söz konusu harekât için bir Kürd’e de ihtiyacı vardı. Kuzey Irak’ı ve Kürt aşiretlerini iyi bilen, bölgede düşmanlıkları olmayan biri seçilmeliydi. Sonunda, aranan vasıflarda biri bulunur. Bu zat, Nafi Remzi Reşid’dir. Reşid, Kuzey Irak’ın büyük aşiretlerinden birine mensuptur, Amerika Birleşik Devletleri’nde öğrenim görmüştür.</span></p>
<p><span>Müller, Nafi Remzi Reşid ile İstanbul’da tanışır. Bu yıllar Alman casuslarının Türkiye’de cirit attıkları yıllardır. O, plânının Remzi tarafından bilinmesinde sakınca olmayan yanlarını ona heyecanla anlatır. Sonunda ikisi, Kuzey Irak petrolüne karşılık o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak şartıyla anlaşırlar. Buna göre Kuzey Irak Kürtleri Almanlara petrol verecek, bunun karşılığında da, İngilizler bölgeden kovulunca burada bir Kürt devleti kurulacaktı.</span></p>
<p><span>Bundan sonra Müller ve ekibi Almanya’nın dağlık bölgelerinde eğitime başlarlar. Hazırlıklar bitince de o sırada Almanların işgalinde bulunan Kırım’a gidip buradan bir uçak ile Kuzey Irak’a geçerek paraşütle Hakurk vadisine ineceklerdir.</span></p>
<p><span>1943 yılı Haziran ayında bir gece vakti, Kürt giysileri giyen ve sahte Irak kimlikleri taşıyan Almanlar, Remzi ile birlikte Karadeniz semalarından geçip Kuzey Irak’a ulaşırlar. Hemen Remzi’nin ailesinin ve aşiretinin bulunduğu Erbil şehrine gitmeye karar verirler. İngiliz devriyelerinin kontrolündeki yerlerden geçerek Erbil yakınlarındaki Kasr-ı Atevlaha bölgesine ulaşmayı başarırlar. Burası Remzi’nin aşiretinin kontrolü altındadır. Ne var ki, aşiretin önde gelenleri Almanlara yardım etmeyeceklerini söylerler. Çünkü, İngiliz istihbarat birimleri harekâttan, daha başlamadan önce haberdar olmuşlardır ve Almanları Erbil civarında aramaktadırlar. Artık yapılabilecek fazla bir şey kalmamıştır. Bu defa Kuzey Irak’tan kaçış plânları yapmaya başlarlar. Ancak, başlarına konan 1000 dinar ödülü almak isteyen bir Kürt tarafından ihbar edilerek yakalanırlar, tutuklanırlar. Önce Bağdad’a, oradan da Mısır’a götürülerek sorgulanırlar. Ağır işkenceler gören Remzi aklını yitirir. Müller’in esareti ise 1947’de sona erer ve Almanya’ya döner. Kendi ülkesinde de bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Müller, tutuklu kaldığı sırada bir İngiliz subayından, Londra’nın bu operasyonu, harekete geçmelerinden iki hafta önce haber aldığını öğrenir. Müller’e göre Kırım’dan bindikleri uçağın pilotu da İngiliz ajanıydı.</span></p>
<p><span>Yukarıda özet olarak anlattığımız olaylar zinciri içerisinde, konumuz olan “üç renkli bayrak” olayına gelince, bununla ilgili ayrıntıyı, maceracılıktan Nazi istihbarat subaylığına geçmiş olan Godfried Johannes Müller’in ağzından dinleyelim:</span></p>
<p><span>“O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî’nin İngilizlere karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra, Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı. Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü petrollerine daha rahat ulaşacaktık”.</span></p>
<p><span>Kendisine, “Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?” şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları söylemektedir:</span></p>
<p><span>“Berlin’den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi’nin ise el basacak bir bayrağı yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı. Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak koydum… Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da kullandı”.</span></p>
<p><span>Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller’in Kuzey Irak macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır.</span></p>
<p><span>Şimdi, bu macerayı öğrendikten ve Müller’in bayrak ve renkler hakkında söylediklerini dinledikten sonra, aşağıdaki hususlara da mutlaka işaret etmeliyim.</span></p>
<p><span><strong>a –</strong> Görüldüğü gibi Almanya’nın Kuzey Irak’la daha doğrusu Kürtlerle ilgisi, aslında bölgenin petrol zenginliğine olan bir ilgidir. Ekonomik ve buna bağlı siyasal çıkar hesapları sonucu ortaya çıkan bir ilgidir. Hiç süphe edilmemelidir ki bugün de başta Almanların bölücü terör örgütünün kendi ülkesindeki teşkilâtları olmak üzere, ülkemizdeki bölücü hareketlerle ilgilenmesinin altında yatan gerçek de aynı gerçektir. Yani, adam Kuzey Irak petrolüne, o arada Bakü petrolüne göz dikecek ve bunlardan öyle veya böyle çıkar elde etmek için bölge insanları üzerinde oyunlar oynayacak. Aslında Almanların II. Dünya Savaşı yılları ile sınırlı kalmayıp, günümüzde de sergilenmekte olan bu tip oyunları, bölgede ekonomik ve siyasal çıkar peşinde olan bütün dış güçlerin gizli veya açık politikalarının ana etkenini oluşturmaktadır. Ülkemizde yıllardır kan dökmekte olan bölücü terörü öyle veya böyle, açık veya kapalı kışkırtıp, besleyenler de işte bu mihraklardır.</span></p>
<p><span><strong>b –</strong> Nazi subayı Müller acaba gerçekten kırmızı, yeşil ve beyaz renkler üçlüsünden oluşan bir Kürt bayrağını, söylediği gibi kendiliğinden mi düşünmüştür, yoksa; yukarıdan beri kaynaklara dayanarak açıkça ortaya koyduğumuz üzere, tarihî Türk geleneğindeki beyaz, kırmızı, yeşil (ve sarı) tercihinden mi herhangi bir şekilde etkilenmiş veya esinlenmiştir? Çünkü, Birinci Dünya Savaşı başta olmak üzere Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki sıkı ilişkiler ve işbirlikleri, söz konusu yeşil, kırmızı ve beyaz renkler üçlüsünün alınarak “Kürt bayrağı” adı altında bir araya getirilmiş olmasında, Osmanlılardan esinlenilmiş olması ihtimali çok kuvvetlidir.</span></p>
<p><span><strong>c –</strong> Görüldüğü gibi Müller’in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerden olmuşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943’tür. Demek ki bu tarihe kadar Kuzey Irak’ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller’in Remzi için bir bayrak uydurması söz konusu bile olmayacaktı.</span></p>
<p><span><strong>d –</strong> Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır. Bu tip bir bölücülük simgesinin ortaya çıkışı ise 1943’ten epeyce sonra ve ancak 1970’li yıllardır. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir bayrağı hükümranlık bayrağı ve devlet başkanlığı forsu olarak kullanan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından yaklaşık 50 yıl sonra.</span></p>
<p><span><strong>e –</strong> Hatta daha sonraları, Kuzey Irak’taki bazı Kürt grupları da, muhtemelen bölücü terör örgütünün etkisinde kalarak, bayraklarını sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşacak tarzda düzenlemişlerdir. Bunlar, bu üç rengi enlemesine üç geniş şerit halinde yan yana getirdikten sonra, ortada bulunan sarı şeridin tam ortasına bir de beyaz güneş şekli koymak suretiyle, dört renkli yeni bir şekil meydana getirmişlerdir. Böylece bir anlamda Nazi subayı Müller’in bayrağı ile bölücü terör örgütünün bayrağı, tek bir şekilde birleştirilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>f –</strong> Görüldüğü gibi bu oluşumların hepsi, nihayet kırk-elli yıllık bir geçmişin oluşumlarıdır. Yani, Türk tarihinin başlangıcından beri millî semboller olarak ve daima millî birlik ve beraberliğimizin simgesi olarak kullanılmış olan sarı, kırmızı ve yeşil renkler, bir bölücü terör örgütünün elinde, bölcülüğe alet edilmek istenmiştir.</span></p>
<p><span><strong>g –</strong> İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu. Oysa, söz konusu renklerin Türk tarihindeki anlam ve öneminin, hiç değilse eğitim ve kültür programlarımız aracılığıyla unutturulmaması gerekirdi. Ama, maalesef bunları unutmuş olan halkımız, söz konusu renklerden oluşan böyle bir bayrağı görünce, bunu bölücülüğün bir simgesi gibi öğrendi ve her yerde ona göre tavır almaya veya tepki göstermeye başladı. Hatta, başta tarihî mehter takımımızın renkleri olmak üzere, pek çok yerde bu üç rengi yan yana getirmemeye veya birlikte kullanmamaya özen gösterir oldu.</span></p>
<p><span>Halbuki bu tavır fevkalâde yanlıştır. Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir. Bunları günümüzde de gelecekte de en geniş biçimde ve her yerde kullanmaya devam etmemiz gerekmektedir. Aksi bir tutum, bölücülerin amaçlarına göre hareket etmek olacaktır. O bakımdan, Osmanlı Devleti’nde devlet başkanlığı bandosu demek olan ve o yüzden devlet başkanlığı renkleri olan sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetlerden oluşan tarihî Mehter Takımlarında başta olmak üzere, gerek tarihî filmlerde gerekse tarihî ve kültürel geleneklerimizin gerektirdiği her yerde mutlaka kullanılmalıdır. Böylece, bu renklerin bölücülüğün değil, tam aksine millî birlik ve beraberliğin renkleri olduğu önem ve özenle vurgulanmalıdır.</span></p>
<p><span>Burada, şuna da önemle işaret etmeliyim ki, biz toplum olarak bir zamanlar, millî bayramlarımızdan olan Nevruz’u unutulmaya terkettik. Derken birileri bunu alıp Kürt bayramı diye takdim etmeye ve Nevruz’u bölücülüğe alet etmeye kalkıştılar. Tıpkı onun gibi, sarı, kırmızı ve yeşilin tarih boyunca bizde hükümdarlık renkleri olduğunu da unuttuk. Yine hemen birileri bunları alıp, bunlardan sözde bayraklar yaparak bölücülük simgesi yapmaya kalktı.</span></p>
<p><span>Bu iki olay bize, millî kültür geleneklerini, yani kültürel geçmişinin bir takım değerlerini unutmuş veya ihmal etmiş olan toplumların bu yüzden ne gibi acılar ve sıkıntılar yaşayabileceğini yaşayarak göstermiştir. Dileğim, bundan yeterli dersi çıkarmamızdır. Şüphe yok ki, bu değerlere en geniş şekilde yeniden sahip çıkmamız, bölücülerin heveslerini kursaklarında bırakacak ve millî birlik ve beraberliğimizin pekiştirilmesine büyük katkılar sağlayacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.altayli.net/turk-inanislari-ile-milli-geleneklerinde-renkler-ve-sari-kirmizi-yesil.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-bayraminin-halkbilimsel-coezumlemesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nevruz-bayraminin-halkbilimsel-coezumlemesi</guid>
<description><![CDATA[ Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi
Bilindiği gibi, bayramlar, kökenlerini grup hayatından alan kollektif bir olgu olarak (Stoeltje 1986:239) takvime bağlı günlerde topluluk tarafından paylaşılan ve grup kimliğinin dışavurulduğu çok amaçlı yahut çok işlevli ve karmaşık yapılara sahip davranış kalıplarını içeren kültürel formlardır. Bu özellikleriyle de bayramlar, bir toplumun ulusal kimliğini oluşturmada ve pekiştirerek sürdürmede kullandığı güç kaynaklarının başında yer almaktadır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c694a2e5f4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nevruz, Bayramının, Halkbilimsel, Çözümlemesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ozkul-Cobanoglu-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nevruz-bayraminin-halkbilimsel-cozumlemesi.html">Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Bilindiği gibi, bayramlar, kökenlerini grup hayatından alan kollektif bir olgu olarak (Stoeltje 1986:239) takvime bağlı günlerde topluluk tarafından paylaşılan ve grup kimliğinin dışavurulduğu çok amaçlı yahut çok işlevli ve karmaşık yapılara sahip davranış kalıplarını içeren kültürel formlardır. Bu özellikleriyle de bayramlar, bir toplumun ulusal kimliğini oluşturmada ve pekiştirerek sürdürmede kullandığı güç kaynaklarının başında yer almaktadır. Bu bağlamda, Türk kültüründe Yengi Kün, Yenigün, Ergenekün (Tural 1995:11), Ulustın Ulığ Küni (Eker 1993), gibi adların yanısıra mahallî söyleyişlerle Nawrez, Navrez, Nawroz, Neüruz, Nervüz, Nooruz, Navrız, Novrûz, Noruz, Noyruz (Çay 1988), şeklinde adlandırılan Nevruz bayramı da bunlardan birisidir.</span></p>
<p><span>En geniş anlamı ve sınırlarıyla, Türkiye’nin dört bir köşesinde yüzyıllardan beri kutlanılan  Nevruz Bayramı (Çay 1988), Başkurtistan da (Süleymanov 1995), Tataristan da (Çay 1988), Karaçay-Malkarlar da (Şamanov 1995), Kırım da (Çay 1988), Özbekistan da (Şahislâm 1995), Makedonya da (Çay 1988), Doğu Türkistan da (Rahman 1995), Çuvaşistan da (Çay 1988), kısaca Adriyatik’ten Çin Denizine varıncaya dek Türk Dünyasının dört bir yanında kutlanmaktadır.. Peki Nevruz’u Türk dünyasında ve komşu kültürlerde bu denli önemli ve yaygın kılan özellikler nelerdir ve bir halkbilimci olarak bunları nasıl izah edebiliriz?</span></p>
<p><span>Bu soruyu cevaplamadan önce, Nevruz Bayramı’nın takvime bağlı olduğu 21 Mart tarihininin Kuzey yarım kürede iklim ve ona dayalı olarak gelişen kültürel genel özelliklerine kısaca değinmekte fayda vardır.</span></p>
<p><span>Öncelikle tespit etmemiz gereken bir husus, günle gecenin birbirine eşit olduğu ve kış mevsiminin bitip bahar mevsiminin başladığı 21 Mart, gerek hayvancılıkla ve gerekse çiftçilikle uğraşan topluluklar için hayatın dönüm noktası olan önemli bir gün olmasıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68904" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Dahası aynı gün, bozkır hayatı yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan toplumlar için iklim ve coğrafya özelliklerine dayalı olarak kışın zorlu olduğu yörelerde ağıllarda, dam altında beslenen küçük ve büyükbaş hayvanların dışarıya salınma zamanını belirlerken, kış mevsiminin daha mutedil olduğu yörelerde yaşayıp yaylak ve kışlak sistemine göre kışın geçirildiği kışlaktan baharın ve yazın geçirileceği yaylaka, yaylalara göçün başlangıcını belirlemektedir. Dahası,  göreceli olarak kışın daha da mutedil olduğu yerlerde döl dökme yahut yavrulama döneminin başlangıcını işaretlemektedir.</span></p>
<p><span>Bunların yanısıra, toprağa yerleşik olarak yaşayan ve ziraatle uğraşan topluluklarda ise yine iklim ve cografyaya bağlı olmakla birlikte Kuzey yarım kürede bir yandan toprağın tav tutup ekime, dikime elverişli hâle gelmesi, ağaçların meyveye durduğu ve öte yandan da güzün ekilen ekinlerin karların kalkmağa başlamasıyla hâllerinin ve dolayısıyla toplumun yiyecek açısından muhtemel akibetlerinin görülüp anlaşılır olduğu dönemin de başlangıcıdır.</span></p>
<p><span>Hayat tarzının veya hayatın idamesindeki bu yapısal, işlevsel ve yeniden dirilişin sembolleşen başlangıcı olan 21 Mart tarihi, pek çok takvimde ve kültürde yılbaşı olarak kabul edilerek, bayram günü olarak kutlanacak kadar önemlidir. Bir başka ifadeyle tekrar edecek olursak, 21 Mart günü, Güneş etrafında dönen bütün gezegenlerin yörüngelerinde başlangıç noktalarına geldikleri, gece ve gündüzün eşitlendiği, bütün kültürlerde soğuk, kötü ve meşakkatli olarak kabul edilen kışın bitip, sıcak, iyi ve müşfik kabul edilen yazın başlangıcı olan baharın başladığı, tabiatın uyandığı ve dolayısıyla üremenin ve üretmenin başlangıcı demektir.</span></p>
<p><span>Nevruz bu özellikleriyle hemen hemen kutlandığı bütün kültürlerde bahar ve bereket kavramlarını çağrıştırmaktadır. Bu iki kavrama ulaşmayı, insanoğlunun kozmogonik mitlerin, insana, zamana ve evrene ilişkin bilinmeyenleri inanca ve kutsala dayalı açıklamaları sağlamıştır. Doğayı keşfe ve onu anlamaya çalışan insanlığın ilk keşfi, doğanın birbirini izleyen değişimlerini veya doğanın ritmini yahut zamanı ve onun akışını keşfetmek olmuştur.Yukarıda ifade edildiğince söz konusu zaman değişiminin hayatla ne denli sıkı sıkıya ilişkili olduğunun anlaşılması sonucu bu değişimi etkileyebileceği veya etki ve kontrol altına alabileceği inancıyla topluluklar çeşitli eylemlere ve bir örnek üzerinde kalıplaşan davranışlara yahut ritüellere yöneldiler. Bihassa, neolitik sonrası tarım ve hayvancılığın toplulukların geçiminde hâkim rol oynar hâle gelmesi, yaşamın iklim şartlarına artan bağımlılığı, baharı ve baharın getirdiği bereketi kutlayan ve kutsayan bereket temalı ritüellerin (Kutlu 2000: 111) kaynağını oluşturmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68905" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-01.jpg" alt="" width="800" height="633" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-01-768x608.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu nedenle insan zihninin benzer fizikî, coğrafî, psikolojik ve sosyo-kültürel şartlar altında benzer düşünceler üretebileceği görüşüne dayanan kuramlardan (Çobanoğlu 1999) hareketle 21 Mart’ın birden çok kültürde aynı veya farklı zamanlarda önem kazanıp Türk ve komşu kültürlerde bayramlaşmasını çok kaynaklı (Polygenesis) bir yaklaşımla ele alıp, karşılaştırmalı olarak yapısal ve işlevsel açılardan tahlili mümkündür.</span></p>
<p><span>Ancak, halkbilimi mahsüllerinin belli bir tarih ve coğrafyada ve dolayısıyla belirgin bir millî kültür içinde tek kaynaklı (monygenesis) olarak ortaya çıkışını ve gerek bir kültür içinde ve gerekse kültürlerarasında yayılışını araştırmaya yönelik olarak formüle edilmiş olan Tarihî- Coğrafî Fin Metoduna göre yapılan araştırmalar dikkate alındığında (Çay 1988) Nevruz’un, Türklüğün yeniden dirilişinin veya yaygın adıyla Türk Ergenekon Bayramı olduğu şeklindeki kabul ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu yaklaşımla ele aldığımızda, 21 Mart tarihi Türk kültüründe yukarıda kısaca işaret ettiğimiz coğrafya ve iklimden kaynaklanan yapısal ve işlevsel nedenlerin yanısıra, Türk mitolojisine yansıyan tarihî nedenlerle de kutsanmış olduğu görülen bir gündür. Türk mitolojisinde Ergenekon Destanı adıyla bilinen ve kaybedilen bir savaş sonrası var olma mücadelesi ve Köktürklerin sığındıkları derin bir vadide 400 yıl boyunca çoğalıp büyüyerek sığamaz olunca ve vadiden dışarı çıkarak kaybedilen vatan topraklarını ve atalarının 400 yıllık ahlarını almak istediklerinde bir pir demircinin önerisiyle Demir Dağı erittikleri ve taşra çıkıp, tekrar atayurtlarını ve istiklâllerini elde ettikleri gündür. 17. yüzyılda yaşayan, Şecere-i Terakkime adlı eserin sahibi Özbek Türklerinin hanı, Ebul Gazi Bahadır Han bunu Tanrı’nın gücü ile ateş kızdıktan sonra demir dağ eriyip akıverdi. Yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O günü, o ayı, o saati belleyip dışarı çıktılar. (Çay 1988: 27) şeklinde tespit etmektedir.</span></p>
<p><span>Bugün Nevruz adıyla kutladığımız  Türk Ergenekon Bayramı’nın muhtemelen İslâm öncesi kutlamaları hakkında ise Ebül Gazi Bahadır Han’ın verdiği bilgi O günden beri yeni yılın başladığı gece Köktürk’lerde âdettir. O günü bayram sayarlar. Bir parça demiri ateşe salıp kızdırırlar. Önce Kağan bunu kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra Beyler de öyle yapar. Bugünü mukaddes bilirler, böylece Tanrı’ya şükretmiş olurlar. (Çay 1988: 27) şeklindedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68906" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-02.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Nevruz-02-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İslâmiyetin kabulüyle birlikte 21 Mart’ın yukarıda sıraladığımız coğrafî ve tarihî nedenlerin yanısıra geniş Türk halk kitlelerince inanılan dinî ve menkabevî nedenlerle de kutsal olarak kabul edilip bayram olarak kutlandığını görüyoruz. Nevruz’a İslâmî bir hüviyet kazandıran bu rivayetlere göre 21 Mart tarihi, Allah’ın yeryüzünü gece ve gündüzün eşit olduğunda yarattığı gün, Hz. Adem’in çamurunun yoğrulduğu gün, Cennetten sürgün edilen ve yaptıklarına pişman olan Adem ve Havva’nın Tanrı tarafından affedilip buluşturuldukları  gün, Hz. Nuh’un gemisinin Ağrı Dağı’na konup Hz. Nuh’un karaya ayak bastığı gün, Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan bezirgânlarca kurtarıldığı gün, Hz. Musa’nın Kızıldenizi yardığı gün ve Hz. Ali’nin doğum günüdür. (Çay 1988: 21-22). Nevruz bu nedenlerle de kutsanmış ve bayram olarak daha da geniş çevrelerce kutlanılagelmiştir.</span></p>
<p><span>Ancak kanaatimizce Nevruz’un Türk dünyasındaki kutlanılış nedenleri içinde yer almaya başlayan en sonuncusu, binlerce yıldan beri birbirinden ayrı olan Özbek, Tatar, Kazak, Azeri, Türkmen ve diğer kardeşlerin birleşme ve yeniden buluşma günü oluşudur. Bu olayın ehemniyetini Dursun Yıldırım’ın (1988: 67) ifadesiyle söyleyecek olursak …tarih, Türklerin önüne, son bir kez daha, Köktürk çağı fırsatı koymuştur. Eğer bilimden, kaliteden ve üretimden taviz vermeden yaşamaya ve yaşatmaya devam edersek, Bilge Kağanlayın Törüyü tutubirmemize engel ne? Muasır medeniyet seviyesine erişip, geçivermemize engel ne ?</span></p>
<p><span>Türk dünyasının esaret altında geçen karanlık ve zulum dolu gecesinin sökmüş bulunan kutlu şafağında sözlerimin başından beri sıraladığım yapısal, işlevsel ve tarihî nedenlerin hiçbirisi dahi olmasaydı; ulu önderin Ne mutlu deyip övdüğü biz Türkler, atalarımızın binlerce yıl önce Demir Dağı eriterek esaretten kurtulup, hürriyetlerine kavuşmalarının şerefine bayram olarak kabul edip kutladıkları 21 Mart Nevruz Bayramı gibi bir günü, yüz milyonlara varan Türk kardeşimizin Demirperdeyi parçalayarak hürriyetlerine ve kardeşin kardeşe kavuşma gününün bayramı olarak kutlamalıydık, kutlayacaktık, kutluyoruz.</span></p>
<p><span>Türk Ergenekon Bayramı olması ve Demirdağı eritip Ergenekon’dan çıkan Türklerin kutladığı Hürriyet Günü oluşu, Demirperde’nin parçalanmasıyla Adriyatik’ten Çin Denizine dek esaret altında yaşayan dünya Türkleri için ikinci bir Ergenekon anlamı taşımaktadır. Bu ulusal boyutuyla Nevruz, TÜRK HÜRRİYET ve KARDEŞLİK BAYRAMIdır. Bu anlamı sembolize eden simge olarak binlerce yıllık devlet idarecilerinin örste demir dövme geleneği, mitolojik dönemden günümüze kültürel sürekliliğimizi göstermenin gereği olarak devam ettirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68893" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03.jpg" alt="" width="800" height="586" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Nevruz-03-768x563.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yukarıda bir kısmını sıraladığımız, bu bir güne yüklenen onlarca anlam bizi şaşırtmamalı acaba hangisi doğru yanlışlığına düşürmemelidir. Çünkü gelenek ve halk kültürünün doğası gereği hepsi doğrudur. En kestirme yoldan ifade etmek gerekirse, halkbilimi, halk kültürü veya folklor adıyla bilinen kültür unsurlarının bir folklorcunun veciz ifadesiyle, bazen binlerce yıllık şişelerde sunulan binlerce yıllık içki iken, bazen de binlerce yıllık içkinin yeni şişelerde veya binlerce yıllık eski şişelerde sunulan yeni içki olduğu unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span>Dahası, bu anlam çokluğu veya Nevruz’da meydana gelen anlam birikmesi yahut katmanlaşması kanaatimizce onun geniş toplum katmanlarınca benimsenip özümsenmesinde ve binlerce yıllık bir süreçte süreklilik kazanmasında en önemli rolü oynamış son derece mühim bir özelliğidir.</span></p>
<p><span>Bayram bir milletin, taşıdığı değerler manzumesi ve anlamı üzerinde ittifak ettiği bir gün olmak durumundadır. Tıpkı, Kazak Türklerinin Nevruz için kullandığı Ulıstın uluğ küni yani ulusun ulu/büyük günü ifadesinde olduğu gibi…. Buna göre ister ayinî/dinî bir ritüele dayansın isterse dindışı/seküler bir ritüele dayansın takvime bağlı bir kültür veya folklor hadisesi olarak ulusal bir bayram, bir toplumu derleyip toparlayıcı olmak durumundadır.</span></p>
<p><span>Bayramların bu özelliklerini gözeterek Nevruz Bayramı kutlamalarına işlevsel ve yapısal özelliklerini bozmadan pragmatik yaklaşmak zorundayız. Bu nedenle, Türk kültüründe yer alan ve bir kısmını yukarıda sıraladığımız anlam ve işlevlerinin yanısıra Nevruz’a tarih boyunca yapıldığı gibi yeni anlamlar ve işlevler kazandırılmalıdır. Bu yeni anlamlar ve işlevler neler olabilir sorusundan hareketle şunlar söylenebilir. Nevruz’un bu yapısal ve işlevsel özelliğinden istifade ederek günümüzde resmî törenlerle yenilenen kutlamaların daha geniş toplum katmanlarınca benimsenmesi için yeni anlamlar teklif edilebilir. Yani bin yıllık şişede yeni içki olarak verilecek yeni toplumsal mesajlar şunlar olabilir:</span></p>
<p><span>Nevruz Türk kültüründe küslerin barıştığı bir gün olarak bilinir ve kutlanır. Bundan hareketle içte ve dışta ırkçılıktan çok çeken bir millet olarak biz Türklerin, dünya insanlığına IRKÇILIKLA MÜCADELE GÜNÜ olarak Nevruz’u önermemiz ve kutlamamız mümkündür. Irkçı hoyratlıkları hortlatan, Yeni Dünya Düzeni dayatmasına, yaradılanı yaratandan ötürü kutsayan, yetmiş iki milleti bir sayan bir kültürün çocukları olarak verebileceğimiz en güzel cevaplardan birisinin bu olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p><span>Aynı şekilde binlerce yıldan beri bütün kültürlerde CİNSİYET AYIRIMCILIGI sürüp gitmektedir. İnsanın tercih hakkı bulunmadığı kişilik ve kimlik unsurlarının başında gelen kadın veya erkek olmaya dayanarak KADINLARIN AŞAĞILANMASI VE İKİNCİ DERECEDE BİR YARATIK MUAMELESİ GÖRMESİNE SON VERİLEREK, tıpkı gece ve gündüzün eşitlendiği gibi kadın ve erkek olmanın insan olmakta eşitlendiği bir bilincinin yeşertileceği, cinsiyet farkının tahakküm hakkını getirmediği bir dünya, insanın önce insan sonra da insan olarak kabullenildiği bir dünya için Nevruz’u aynı zamanda CİNSİYET AYIRIMCILIĞI İLE MÜCADELE GÜNÜ olarak da kutlamamız ve evrensel olarak kutlanılmasını önermemiz mümkündür.</span></p>
<p><span>Erozyon nedeniyle her yıl Kıbrıs Adası büyüklüğünde toprağı denize giden, kaybolan ve böyle giderse çok yakın bir gelecekte çölleşecek olan yurdumuzu düşünerek, Anadolu Türkleri olarak Nevruz’a yüklememiz gereken bir yeni anlam ve işlev de, AĞAÇ DİKME ve EROZYONLA MÜCADELE İÇİN AYAĞA KALKMA GÜNÜ olmalıdır.</span></p>
<p><span>Çok uzun bir müddetten beri toplumumuzun bünyesini kemiren avam/havas veya aydın/halk ayrımı günümüzde akademi veya üniversitelerin şahsında yaşanıyor gibidir. 21 Mart Nevruz Bayramına yüklenebilecek anlamlardan birisi de akademi ve halk buluşma yahut akademinin kapılarının toplumun bütün kesimlerine açıldığı gün olarak kutlanabilir. Bir başka ifadeyle bu günü bütün ÜNİVERSİTELERİN HALKLA KUCAKLAŞMA veya HALK KÜLTÜRÜYLE BÜTÜNLEŞME GÜNÜ olarak kutlamak son derece anlamlı olacaktır. Böylece hem söz konusu ayrıma bir son vermek hem de Nevruz Bayramlarını toplumumuzun bütün kesimleri bir arada ve ona yön verecek lokomotif görevini üstlenmiş kurumlar olarak akademilerde bir kucaklaşma ve birleşme günü tesis edilebilir. Aksi halde ayrı ayrı kurumların yer yer Nevruz salmasını çağrıştıran uygulamalarla, günümüzde gelenek çevresi tekrar genişleme eğilimine giren bu gün, bir müddet sonra coşkusunu yitirebilir veya yakın geçmişte olduğu gibi bazı art niyetli entrikacıların zavallı ve zevâlli emellerine alet olabilir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, başta Türk Hürriyet ve Kardeşlik Bayramı olmak üzere, geleneksel anlamlarının yanısıra bu dört yeni anlamıyla Nevruz Bayramı, uzunca bir zamandır darmadağınık bir hâlde olan Türk aydınlarını etrafında toplayabilir. Yeni bir toplumsal mutabakatın meydana gelmesinde ve oluşumu her geçen gün hızlanan yeni ve Cumhuriyetimize has, mitolojik dönemimizden günümüzü ve yarınlarımızı kucaklayacak mahiyetteki kültürel terkibimizin şekillenmesinde katolizör rolü oynayabilir. Nevruz’unuz kutlu, ömrünüz bereketli olsun!</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi</p>
<hr>
<div><span><strong><span><span>KAYNAKÇA</span></span></strong></span></div>
<div><span>♦⇒ Baytanrev, B.A.1995.(çev.Y. Pekcan). Nevrûz: Yenigün, Kaynak ve Âdetler. Tarih ve Coğrafya Açısından Nevruz. (çev. Y.Pekcan ve S. Öztürk), Ankara: Tüm Basın yayımları, s. 3-13.</span></div>
<div><span>♦⇒ Çay, Abdulhalûk.1988. Türk Ergenekon Bayramı Nevrûz. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayımları.</span></div>
<div><span>♦⇒ Eker, Süer ve A. Abatoğlu. 1993. (çev.). Ulusun Ulu Günü: Nevruz Ankara: L Ajans.</span></div>
<div><span>♦⇒ Kutlu, Muhtar.2000. Anadolu’da Nevruz Kutlamalarının Ritüel Niteliği. Uluslararası Nevruz Sempozyumu Bildirileri, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., s.109-114.</span></div>
<div><span>♦⇒ Rahman, Abdulkerim. 1995. Tarihten Günümüze Doğu Türkistan’da Nevruz Kutlamaları. Nevruz. (ed.S. K.Tural) Ankara: AKM yayımları, s. 221 -227.</span></div>
<div><span>♦⇒ Süleymanov, Ahmet. 1995. Başkurt Halkının Milli Bayramlar Sisteminde Nevruz. Nevruz. (ed.S. K.Tural) Ankara: AKM Yay., s. 181-188.</span></div>
<div><span>♦⇒ Stoeltje, J. Beverly.1986. Festival in America. Handbook of American Folklore  (ed. R.M. Dorson), Bloominton: Indiana University Press, s. 239-246.</span></div>
<div><span>Şahislâm, İsmail. 1995. Uygurlarda Nevruz Kutlamaları. Nevruz. (ed.S. K.Tural), Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yay. s. 245-250.</span></div>
<div><span>♦⇒ Şamanov, İbrahim. 1995. Kafkasyalı Karaçay-Malkar Türklerinin Halk Takviminde Yeni Yıl Nevruz  Nevruz. (ed.S. K.Tural), Ankara: AKM Yay., s. 193-197.</span></div>
<div><span>♦⇒ Yıldırım, Dursun.1996.Kültürel Açıdan Türk Dünyasının Durumu ve Geleceği Folkloristik: Prof.Dr. Umay Günay Armağanı. (ed. Ö. Çobanoğlu ve M. Özaslan), Ankara: Feryal Matbaacılık, s. 67-74.</span></div>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı: </strong><a href="http://www.azerikervani.com/turk-kulturu/nevruz-bayraminin-halkbilimsel-cozumlemesi-t7434.0.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.azerikervani.com</a></span></p>
<p>Resimler Facebook’tan alıntılanmıştır.</p>
<p></p><div class="su-youtube su-u-responsive-media-yes"></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geçmişten Günümüze Türk Kültüründe 21 Mart Nevruz Bayramı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-turk-kulturunde-21-mart-nevruz-bayrami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-turk-kulturunde-21-mart-nevruz-bayrami</guid>
<description><![CDATA[ Geçmişten Günümüze Türk Kültüründe 21 Mart Nevruz Bayramı
Kültür, bir milleti millet yapan değerler bütünüdür. Kültürün en önemli unsurları ise içinde binlerce yıllık bir geçmişi barındıran gelenek ve göreneklerdir. Yeryüzünde yaşayan en eski kavimlerden olan Türklerin, tarihi derinliklerinden gelen zengin kültürel değerleri, gelenek ve görenekleri vardır. Nevruz şenlikleri, Türklerin tarihin bilinen devirlerinden itibaren kutladıkları milli bayramlarından birisidir. Bahar bayramlarını, dünyanın muhtelif bölgelerinde, çeşitli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6948b804a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Geçmişten, Günümüze, Türk, Kültüründe, Mart, Nevruz, Bayramı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Ergenekon-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-kulturunde-21-mart-nevruz-bayrami.html">Geçmişten Günümüze Türk Kültüründe 21 Mart Nevruz Bayramı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arslan Ural KARABAĞLI</strong></span></a>
</p><p><span>Kültür, bir milleti millet yapan değerler bütünüdür. Kültürün en önemli unsurları ise içinde binlerce yıllık bir geçmişi barındıran gelenek ve göreneklerdir. Yeryüzünde yaşayan en eski kavimlerden olan Türklerin, tarihi derinliklerinden gelen zengin kültürel değerleri, gelenek ve görenekleri vardır. Nevruz şenlikleri, Türklerin tarihin bilinen devirlerinden itibaren kutladıkları milli bayramlarından birisidir.</span></p>
<p><span>Bahar bayramlarını, dünyanın muhtelif bölgelerinde, çeşitli toplumlarda ve milletlerde görmek mümkündür. Galerimizde Nevruz’u, Türk kültüründeki yeri ve önemi açısından ele alacağız.</span></p>
<p><span><strong>Türk Kültüründe Nevruz’un Kökeni Ergenekon Destanı ile İlişkilendirilir</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68910" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-001.jpg" alt="" width="800" height="409" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-001-768x393.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-001-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türkler’de Nevruz’la ilgili görülen en önemli rivayet bu günün <strong>Ergenekon</strong> günü oluşudur. Bununla ilgili olarak <strong>Çay</strong>’ın, <strong>Ebulgazi Bahadır Han</strong>’ın Şecere-i Türk adlı eserinden aktardığı Ergenekon Destanı şöyledir:</span></p>
<p><span>Bir gün bütün kavimler <strong>Kök-Türkler</strong>’e karşı birleşerek onları hile ile yendiler. Kök-Türkler’in çadırlarını, mallarını, yurtlarını yağmaladılar. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Küçükleri kendilerine köle yaptılar. Bu yağmadan kurtulan Kıyan/Kayan ve Negüş/Tukuz bir gece kadınlarıyla birlikte atlanıp kaçtılar. Yurda geldiler. Düşmandan kaçıp gelen dört maldan (deve, at, öküz, koyun) çok buldular.</span></p>
<p><span>Dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım deyip dağa doğru sürülerini sürüp gittiler. Vardıkları yerde akarsular, çeşmeler, türlü otlar, meyveli ağaçlar, türlü türlü avlar vardı. O yeri görünce Tanrı’ya şükürler kıldılar ve buraya Ergenekon adını koydular. Dört yüz yıl sonra Ergenekon’da kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki sığmadılar. Bu sebepten buradan çıkış yolları aramaya koyuldular. O zaman bir demircinin önerisiyle dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler ve ateşlediler. Tanrı’nın gücüyle ateş kızdıktan sonra demir dağ eriyip akıverdi. Yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O günü, o ayı, o saati belleyip dışarı çıktılar. O günden beri yeni yılın başladığı gece Kök-Türkler’de adettir. <strong>O günü bayram sayarlar</strong>. Bir parça demiri ateşe salıp kızdırırlar. Önce Kağan bunu kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra beyler de öyle yapar. Bugünü mukaddes bilirler, böylece Tanrı’ya şükretmiş olurlardı.</span></p>
<p><span><strong>Türkler Nevruz’u Ne Zamandan Beri Kutlamaktadır?</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68912" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-002.jpg" alt="" width="800" height="617" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-002-768x592.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Çinli Prof. Dr. <strong>Ch’in-Chung-Main</strong>’in eski <strong>Çin</strong> Takvimleri konusunda yaptığı araştırmalarda göre M.Ö. VIII. yüzyıllarda yaşayan eski Türk kavmi <strong>“Ti”</strong>ler; <strong>Nung-li</strong> adlı hem ay hem güneşe göre düzenlenen ve mart ayını yılbaşı sayan bir takvimi kullanıyorlardı. Chou Sülalesinin tarihinin <strong>“Göktürk Tezkeresi”</strong> bölümünde ise <strong>“Göktürkler, bitkilerin yeşerdiği zamanı yılbaşı olarak kutlamaktadır.” </strong>denilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Nevruz Kelimesinin Menşei</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68913" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-003.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-003-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk Dünyası’nın büyük bir coşkuyla kutladığı, Türk soylu halkların ortak bayramı olan Nevruz, tabiatın canlanmasını, yeniden dirilişi ifade eder. Farsça bir terkip olup “Nev” yeni, “rûz” gün “Nevruz” yeni gün gelir.</span></p>
<p><span>Nevruz gece ile gündüzün eşit olduğu, gün dönümü olarak da adlandırılan, ilkbaharın geldiği 21 Mart gününe tekabül eder. Güneşin koç burcuna girdiği gündür. Rumi takvimde Mart’ın 9’una rastladığı için halk arasında Mart 9’u diye anılır. Nevruz ile tabiat yeniden doğar ve yeni bir hayat başlar. Nevruz günü, aynı zamanda iyilik ve bereketi temsil eden baharla, kötülük ve sıkıntıyı temsil eden kışın mücadelesini sembolize eder.</span></p>
<p><span><strong>Nevruz’un Çeşitli Türk Topluluklarındaki Karşılıkları</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68914" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-004.jpg" alt="" width="800" height="494" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-004-768x474.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span>Altay Türkleri; <strong>Cılgayak Bayramı</strong></span></li>
<li><span>Azerbaycan; <strong>Ergenekon, Bozkurt Bayramı</strong></span></li>
<li><span>Başkurt Türkleri; <strong>Ekin Bayramı</strong></span></li>
<li><span>Doğu Türkistan; <strong>Yeni Gün, Baş Bahar</strong></span></li>
<li><span>Gagavuzlar; <strong>İlkyaz </strong></span></li>
<li><span>Hakas Türkleri; <strong>Cılsırtı, Ulu Kün</strong></span></li>
<li><span>Karaçay-Malkar Türkleri; <strong>Gollu, Gutan, Saban Toy, Tegri, Toy</strong></span></li>
<li><span>Kazak Türkleri; <strong>Ulus Günü</strong></span></li>
<li><span>Kazan Türkleri ve Karakalpaklar; <strong>Ergenekon Bayramı</strong></span></li>
<li><span>Türkmenler; <strong>Teze Yıl </strong></span></li>
<li><span>Uygur Türkleri; <strong>Yeni Gün</strong></span></li>
</ul>
<p><span><strong>Türkiye’nin Çeşitli Bölgelerinde Nevruz Bayramı:</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68915" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-005.jpg" alt="" width="800" height="532" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-005.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-005-768x511.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><em>Yılsırtı, Mart Dokuzu, Mart Bozumu, Sultan Nevruz, Güz Dönümü, Yeni Gün</em> isimleri altında kutlanır.</span></p>
<p><span><strong>Türklerin Nevruz Gelenekleriyle İlgili Bilgi Veren Tarihi Kaynaklar</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68916" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-006.jpg" alt="" width="800" height="723" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-006.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-006-768x694.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türklerin Nevruz gelenekleri ile ilgili olarak tarihi kaynaklarda geniş bilgiler bulmak mümkündür. Bu kaynaklardan bazıları;</span></p>
<ul>
<li><span>AbulKasım Firdevsi – Şahname</span></li>
<li><span>Kaşgarlı Mahmut – Divân-ı Lügat’it Türk</span></li>
<li><span>Yusuf Has Hacib – Kutadgu Bilik</span></li>
<li><span>Ömer Hayyam – Nevruzname</span></li>
<li><span>Hüca Ali Termizi – Nevruzname</span></li>
<li><span>Mevlana Lütfi – Gül ve Nevruz</span></li>
<li><span>Ebulgazi Bahadır Han – Şecere-i Türk</span></li>
</ul>
<p><span><strong>Türk Dünyasındaki Nevruz Kutlamalarının 7 Aşaması:</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68917" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-007.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-007.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-007-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Hazırlık:</span></p>
<p><span>Nevruza hazırlık genel temizlikle başlar. Evlerin etrafı temizlenir, içi ve dışı badanalanır, halılar ve kilimler yıkanır. Aile üyelerine yeni elbise, alınır. Akrabalara hediye alınır. Bayrama birkaç gün kala tatlıların yapımına başlanır. Nevruz ateşi için gerekli ot, çalı ve odun hazırlanır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68918" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-008.jpg" alt="" width="800" height="535" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-008.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-008-768x514.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Mezarlık Ziyareti:</strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarında önemli bir yeri olan bu gelenek, eski Türklerdeki yuğ törenlerinin izlerini taşımaktadır ve bunların devamı niteliğindedir. Azerbaycan, Türkistan ve diğer yörelerde hâlâ nevruzda yapılan bu gelenek, ölmüşlerin mezarını ziyaret etmek, mezar üzerine şeker ve tatlı bırakmak, yasin okumak, ağıt söyleyip ağlamak, mezarların etrafını temizlemek, bazı yörelerde de mezarlıkta kahve içmek ve yemek yemek gibi etkinliklerle devam etmektedir. Orta Anadolu’da Nevruz “Mart Dokuzu” adıyla bilinir. Diğer yörelerde de benzer adetler vardır. Mezarlar ziyaret edilir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68919" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-009.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-009.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-009-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Kır Gezileri:</strong></span></p>
<p><span>Toplu şekilde kırlara çıkılarak eğlenceler, şölen ve yarışmalar düzenlenir. Bu gelenek Hun Türklerinde de mevcuttur. Türk dünyasının bazı yörelerinde bu etkinlik Nevruzda gerçekleşmeye devam etse de, diğer yörelerde Hıdrelleze kaymıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68920" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-010.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-010.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-010-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Ateşle İlgili Pratikler:</strong></span></p>
<p><span>Geniş Türk coğrafyasında kutlanan Nevruz törenlerinin hepsinde ateşle ilgili pratikler bulunmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı büyük ateşler yakarak üzerinden atlama ve bu sırada <strong><em>“Ağırlığım, uğurluğum sende kalsın”,</em> “Kırmızılığın bana, sarılığım sana”</strong> gibi büyüsel duaların edilmesidir.</span></p>
<p><span>İnanışa göre nevruz ateşinden atlayanlar hastalıklardan arınır ve yıl boyunca hastalanmaz. Bir diğer pratik, hayvanları ateş üzerinden atlatmak veya iki ateş arasından geçirmektir. Nevruz törenlerinde ateşin kullanılması, onun temizleyici, arındırıcı, hastalıkları, kötülükleri ve büyüyü yok edici özelliğinden kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68921" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-011.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-011.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-011-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Su ile İlgili Pratikler:</strong></span></p>
<p><span>Sabah erkenden tüm su kaplarındaki suları yenileme, taze su içme ve ev hayvanlarına içirme, eski eşyaları suya atma, birbirinin üzerine su serpme ve su falına bakma şeklinde su ile ilgili pratikler uygulanır. Su kültü, eski Türk inanç sisteminde önemli bir yere sahiptir ve tüm pınarların, dere, ırmak, göl ve denizlerin kendi iyi ruhlarının olduğuna inanılmaktadır. Suyun şifa verici, arındırıcı gücüne inanç, Türk mit, efsane ve destanlarına da yansımıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68922" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-012.jpg" alt="" width="800" height="501" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-012.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-012-768x481.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Eğlenceler:</strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarında çeşitli yarışlar, gösteriler, seyirlik oyunlar ve müzik yer almaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68923" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-013.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-013.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-013-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Yardımlaşma:</strong></span></p>
<p><span>Nevruz kutlamalarının en önemli özelliği yardımlaşma, sevgi ve şefkat bayramı olmasıdır. Bayramdan önce fakir, hasta ve zor durumda olan kişilere para, giyecek yardımı yapılır ve bayram günü yapılan bayram aşından pay verilir. Yardımlar sırasında insanları kırmamaya dikkat edilir.</span></p>
<p><span><strong>Örneklerle Türk Dünyası’nda Nevruz</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68924" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-014.jpg" alt="" width="800" height="506" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-014.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-014-768x486.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span><strong>Azerbaycan’da Nevruz:</strong> Azerbaycan’da halk, Nevruz’a birkaç hafta kala her Çarşamba akşam şenlikleri düzenler. Ateşler yakılır, evler temizlenir ve insanlar tepeden tırnağa yeni elbiselerini giyerler. Mumlar yakılır, Nevruz şekerleri hazırlanır, gelen misafirlere gül suyu dökülür. Gecelerde ateş oyunları oynanır. İnsanlar ateş üzerinden atlayarak, kışın tüm belalarından korunduklarına inanırlar</span></li>
<li><span><strong>Kazakistan’da Nevruz:</strong> Kazakistan Türkleri, Nevruz Bayramı’nı SSCB tarafından yasaklandığı <em>1930</em> yılına kadar Ulusun Ulu Künü, yani Ulusun Ulu Günü, deyimi ile adlandırmışlardır. Kazaklar, 1929 yılına kadar 21 Mart’ı yılbaşı olarak kutlamışlardır. <strong>Kazak Türkleri,</strong> Kazakistan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına kavuşmasından sonra 1991 yılından itibaren tekrar bu güne <strong>Ulusun Ulu Günü</strong> ifadesiyle milli bayram ilan etmişlerdir.</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68925" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-015-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span><strong>Özbekistan’da Nevruz:</strong> Özbekistan’da Nevruz, özel mesire yerleri ve vadilerde kutlanır. Zurnalar çalan davetçiler insanları bayrama davet eder. Nevruz günü âşıklar <strong><em>Özbek</em></strong> Türklerinin güzel destanlarını söylerler. Bir taraftan halk oyunları oynanırken, bir taraftan da pehlivanlar güreş tutuşur. Büyük kazanlarda özenle hazırlanan yemekler davetlilere sunulur. Tüm halkın katılımıyla 21 Mart’ta başlayan törenler bir hafta kadar devam eder. Özbekistan’ın 1991’de bağımsızlığını kazanmasından sonra Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un hazırlattığı özel kararname ile 21 Mart, Nevruz Bayramı olarak belirlendi.</span></li>
<li><span><strong>Kırgızistan’da Nevruz:</strong> Kırgız Türkleri yeni yıla Nevruz Şenlikleri ile başlar. 22 Mart günü yeni yılın <strong>Başay</strong> denilen ilk ayının birinci günüdür. Nevruz’da Kırgızlar yedi gün önceden bayram temizliklerine başlar, insanlar da yıkanıp, Nevruz’da en güzel bayramlık elbiselerini giyerler. Nevruz akşamı avlu yakınında ateş yakılır ve bütün insanlar yaşlı-genç demeden ateşten atlarlar. Ateşten atlama; insanların ruhlarını, niyetlerini temizleyerek yeni yıla arınmış olarak girme düşüncesini ifade eder.</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68926" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-016.jpg" alt="" width="800" height="532" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-016.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-016-768x511.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span><strong>Türkmenistan’da Nevruz: </strong>Türkmenistan’da Nevruz Bayramı, halk arasında <strong>Oğuz Bayramı</strong> olarak geçmektedir. Nevruz gecesi, <strong>Oğuz</strong> gecesi olarak adlandırılır, milli oyunlarla meşgul olan Türkmen kızları da bu gecede türküler söyler. Türkmenistan’da Nevruz için oldukça geniş bir sofra hazırlanır. Nevruz için, Türkmen çöreği, Türkmen <strong>petiri, külce, yağlı börek, şekşeke</strong> ve Türkmen pilavı hazırlanır. Nevruz’un en özel yemeği ise <strong>Semeni</strong>’dir. Birkaç aile birleşip büyük bir kazanda buğday özüne un, su ve şeker ekleyerek <strong>Semeni</strong></span></li>
</ul>
<p><span><strong>Selçuklu ve Osmanlı’da Nevruz Kutlamaları</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68927" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-017.jpg" alt="" width="800" height="475" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-017.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-017-768x456.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Selçuklularda <strong>Nevruz</strong> bayramının eğlencelerle kutlandığı, şenlikler yapıldığı, özel yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin Koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>Osmanlı devrinde de Nevruz, çok canlı biçimde kutlanılmıştır. Çeşitli kaynaklarda Osmanlı padişahlarının Nevruz tebriklerini kabul ettiklerini, halkın arasına katılarak Nevruz coşkusuna ortak olduklarını kaydetmekte ve padişahın katıldığı bu törenlere Nevruz-ı Sultânî isminin verildiği belirtilmektedir.</span></p>
<p><span>Osmanlı ailesini çıkarmış olan <strong>Kayı Boyu</strong>’na mensup <strong><em>Karakeçililerin</em></strong> 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanarak burada bayram yaptıklarını biliyoruz. Bu bayramın bir diğer adı da <strong>“Yörük Bayramı”</strong>dır. Yine günümüzde de devam eden Manisa Mesir Şenlikleri’nin de yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi <strong>“nevruziye”</strong> denen çeşitli baharatlardan yapılmış macunların sarayla birlikte, halka ikram etme geleneği şekline dönüştüğü ve Nevruz’la ilgili olduğu bilinmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Nevruz’la İlişkilendirilen Bazı Renklerin Türk kültüründeki Anlamları</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68928" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-018.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-018.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-018-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span><strong>Sarı: </strong>Sarı rengin kutsallığı Şamanizm’den kaynaklanmaktadır. Sarı renk, dünyanın merkezinin sembolüdür. Tanrılar tanrısı Ülgen’in altın kaplı sarayı ve altın renkli tahtı dünyanın merkezini oluşturur.</span></li>
<li><span><strong>Yeşil:</strong> Türk mitolojisine göre, <strong>Tanrı Ülgen</strong>’nin yedi oğlundan birisinin adı Yeşil Kaan’dır. Görevi bitkilerin büyümesini ve yeşillenmesini sağlamaktır.</span></li>
<li><span><strong>Kırmızı:</strong> Al ve kızıl renkler, tarihimizin başlangıcından beri Türk ruhu ve inancını yansıtmaktadır. Türklerin Al bayrak kullanmaları ateş kültü ile açıklanır. Çin kaynaklarına göre Kırgız hanlarının otağında kırmızı bayraklar bulunmaktadır. XI. Yüzyıldan sonra al, bir renk adı olduğu kadar, bayrak adı da olmuştur.</span></li>
</ul>
<p><span><strong>Son Söz</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68929" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-019.jpg" alt="" width="800" height="524" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-019.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/11/Nevruz-019-768x503.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk kültüründe Nevruz; doğuş, diriliş anlamına gelir. Aynı zamanda baharın başlangıcı sayılır ve bir takvim değişikliğini anlatır. Türk kültüründe Nevruz’un bir adı da <strong>Ergenekon</strong>’dur. En eski Türk kaynaklarından itibaren böyle bir kültüre sahip olduğumuz anlaşılmaktadır. Türk tarihinin her döneminde Nevruz varlığını devam ettirmiştir. Cumhuriyetle birlikte yerleştirilmeye çalışılan ulus bilincine bağlı olarak özellikle <strong>Atatürk</strong> tarafından Nevruz’un daha geniş katılımlı kutlanması teşvik edilmiştir.</span></p>
<p><span>Ancak Nevruz son 50-60 yıl içerisinde çeşitli sebeplerden dolayı, Türk halk kültürü araştırmacıları hariç, Türkiye’de ve Türk Dünyasında pek gündeme taşınmamış; ihmal edilmiştir. Gündeme gelmemesi ve ihmal edilmesi sebebiyle aydınlar ilgisiz kalmış, devlet töreni olarak kutlanmamıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sovyetler Birliği</strong>’nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleri’nde 21 Mart 1991’den itibaren Nevruz resmi bayram ilan edilmiş ve bayram kutlamaları devlet töreni durumuna getirilmiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arslan Ural KARABAĞLI</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> http://onedio.com</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>http://www.jasstudies.com/Makaleler/1722073136_4Emrah%20%C3%87etin_59-67.pdf</span></div>
<div><span>http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/hayrettin_rayman_turk_kulturunde_renkler_nevruz.pdf</span></div>
<div><span>http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/erman_artun_turk_halk_kulturunde_nevruz.pdf</span></div>
<div><span>http://www.millifolklor.com/tr/sayfalar/53/53.pdf</span></div>
<div><span>http://www.necatidemir.net/images/demir/bkosem/nevruz.pdf</span></div>
<div><span>http://www.guncelmeydan.com/pano/turk-kulturunde-nevruz-mete-han-dan-ataturk-e-doc-dr-abdullah-sengul-t31013.html</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ergenekon Destanı ve Nevruz Bayramı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekon-destani-ve-nevruz-bayrami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekon-destani-ve-nevruz-bayrami</guid>
<description><![CDATA[ Ergenekon Destanı ve Nevruz Bayramı
1993 yılında beşinci baskısını yaptığımız “Türk Ergenekon Bayramı/Nevruz” adlı eserimizde yer alan Ergenekon destanı ve Nevrûz konusundaki düşüncelerimiz öyle anlaşılıyor ki bazılarını rahatsız etmiş bulunmaktadır. Kürtlerin bayramı Ergenekonize ediliyor veya Ergenekon Moğollar’ın söylencesidir, Nevruz İran halklarının bayramıdır vb. gibi fikirler öne sürülmüştür. Eserimizde Ebu’l – Gazi Bahadır Han’dan aldığımız Ergenekon destanının Türk topluluklarındaki çeşitli varyantlarını […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6946e98a7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ergenekon, Destanı, Nevruz, Bayramı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Abdulhaluk-Cay.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ergenekon-destani-ve-nevruz-bayrami.html">Ergenekon Destanı ve Nevruz Bayramı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülhalûk M. ÇAY</strong></span></a>
</p><p><span>1993 yılında beşinci baskısını yaptığımız “Türk Ergenekon Bayramı/Nevruz” adlı eserimizde yer alan Ergenekon destanı ve Nevrûz konusundaki düşüncelerimiz öyle anlaşılıyor ki bazılarını rahatsız etmiş bulunmaktadır. Kürtlerin bayramı Ergenekonize ediliyor veya Ergenekon Moğollar’ın söylencesidir, Nevruz İran halklarının bayramıdır vb. gibi fikirler öne sürülmüştür. Eserimizde Ebu’l – Gazi Bahadır Han’dan aldığımız Ergenekon destanının Türk topluluklarındaki çeşitli varyantlarını tespit ederek daha sağlıklı olarak destanı ortaya çıkarmaya çalıştık. Reşideddin’in eseri dışında daha önceleri Ergenekon’la ilgili hiçbir Moğol efsanesi olmadığı halde, Türk tarihinde çeşitli Türk topluluklarında bu destanın çeşitli varyantlarını bulmak mümkündür. Köktürkler’in türeyiş efsanesi sayılan, kabul edilen Ergenekon efsanesi ile ilgili özellikle Çin kaynaklarından Sui, Wei, Kuzey Chou hanedan tarihlerinde oldukça geniş bilgiler bulunmaktadır. Hatta bu bilgiler bazı tarihi olaylarla iç içe anlatılmış olup, efsane ile tarihi olaylar arasında ilişkinin kurulabilmesini mümkün kılabilecek durumdadır.</span></p>
<p><span>Sui devri (681-617) Çin tarihinde Köktürkler’in türeyiş efsanesi yer almakta ve V. yüzyıl tarihi olaylarına da ışık tutmaktadır. Bu dönemde Sarı Irmağın batısından Turfan’a kadar uzanan geniş coğrafyada Tsü-k’ü Hunları adı verilen bir Türk devleti bulunmakta olup Budizm inancında idiler. Budizm’le ilgili bu dönemden kalan sanat eserleri oldukça çoktur. Köktürkler’in hakan soyu olan A-Sihi-na soyunun hakimiyetinde Köktürk boyları Tsü-k’ü Hunları bünyesinde varlıklarını devam ettirmekte idiler. Köktürkler’in hakim olduğu bölge Batı Denizi çevresidir. Bu coğrafi çevre 35° Kuzey-106° Doğu, enlem ve boylamları arasında uzanan P’ing-Liang, King vadisi, bugünkü Kansu ve Batı Denizinden ibarettir. Batı Denizi, bugünkü Kansu’nun büyük bir bölümünü kapsadığı gibi, Ötüken’e kadar uzanan, Etsin-göl ırmağının döküldüğü Goşin-nor ve Soyo-nor tuzlu göller ve bataklıklardan meydana gelmektedir. Turfan havzası bu illerin batısında yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Sui tarihinde tarihî olaylar efsane ile iç – içe anlatılmakta olup, Ergenekon efsânesine önemli bir kaynak teşkil etmektedir:</span></p>
<p><strong><span>“Kök-Türkler’in ecdadı P’ing-Liang’da yaşayan çeşitli “Hu” cinslerinden karışık bir boy idi. Bu boyun adı A-Shi-Na idi…</span></strong></p>
<p><strong><span>Tabgaç Fagfûru T’ai Wu-ti, Tsü-k’ü Hunları’nı 444 yılında mağlûp edince, beşyüz aileden meydana gelen A-Shi-Na boyu kaçtı…”.</span></strong></p>
<p><span>Tsü-K’ü Hunları ile bunlara bağlı olan A-Shi-Na boyunun Çinliler’in önünden çekildikleri, Gobi’yi aşarak Turfan’a yerleştikleri anlaşılıyor. Budizm’in Turfan’da yayılması muhtemelen bu tarihten sonradır. Daha sonra 460 yılında Çin kaynaklarında Ju-Ju/Juan-Juan olarak geçen Avarlar’ın Turfan bölgesine saldırdıkları ve Ergenekon efsânesine temel teşkil eden katliâma sebebiyet verdikleri anlaşılmaktadır. Büyük katliâmın cereyan ettiği bölge olarak Etsin-göl mansabı bataklıkları tahmin olunmaktadır. Daha sonraki yıllarda bütün şiddetiyle devam edecek olan Köktürk – Avar mücadelesinin temeli bu tarihi olaya dayanmaktadır. Bu katliâmla ilgili olarak Sui hânedânı tarihi şu bilgileri ihtiva etmektedir: <strong>“Erkek veya kadın, yaşlı veya genç, istisnasız olarak hepsi düşman devletin askerleri tarafından öldürülmüştü. Bir küçük oğlan çocuk hayatta kalmıştı. Ona acıdılar ve onu öldürmediler. Fakat ayaklarını ve ellerini keserek onu orada bulunan büyük bataklığa attılar. Bataklıkta bir dişi böri yaşıyordu. Dişi böri çocuğa yiyecek ve et getirdi. Et yiyerek çocuk ölümden kurtuldu. Sonra dişi böri ile münâsebeti oldu ve dişi böri gebe kaldı. Komşuları olan (düşman) devlet bir adam yollayarak çocuğu öldürdü. Yanındaki böriyi de öldürmek isteyince, o anda, dişi böri sanki rûhani bir hüviyet aldı. Kendini ilk önce “Batı Denizinin (Etsin-göl mansabı, göller bölgesi) doğusunda, sonra Turfan’ın kuzey – batısında bir dağda buldu.</strong></span></p>
<p><strong><span>Dağın eteğinde bir mağara vardı. Dişi böri mağaranın içine girince, orada bir çayırlık buldu. İkiyüz li kadar genişlikte idi. Bu çayırda dişi böri on çocuk dünyaya getirdi. Birinin adı A-Shi-Na idi. Börinin çocuklarından en akıllısı olan A-Shi-Na hakan seçildi. Hakan ordusu kurdular ve önüne bir direk tepesinde böri başı tasviri diktiler…</span></strong></p>
<p><strong><span>Birkaç yüz aile olmuşlardı; Hep beraber mağaradan çıktıkları zaman, Ju-Jular’ın hizmetine girdiler…</span></strong></p>
<p><strong><span>Altın-dağ (Altın-yış)’ın güney eteklerinde yaşarlarken demircilik ederlerdi.”.</span></strong></p>
<p><span>Kuzey Chou Tarihi (556- 581) Kök-Türkler’in sığındıkları bu münbit ovanın dağ silsilesi ile çevrili olduğuna işaret etmekte ve Köktürkler’in <strong>“bir dişi böriden türedikleri”</strong> hususunda aynı şekilde vurgulanmaktadır.</span></p>
<p><span>Köktürkler’i mağaradan çıkaran kişi Sui Tarihine göre A-Hien-Şad’tır. Köktürk Devleti bunun torunu Bumin Kağan tarafından kurulmuştur. Buminden sonra Köktürkler’in kağanı olan Mokan (553- 572), Tapar (572-581) zamanlarında Juan-Juanlar, Çinliler ve Eftalitler (Akhunlar) mağlûp edilerek bütün Orta Asya’ya hakim olunmuştur.</span></p>
<p><span>Bu ilk Köktürk kağanlarının (Bumin, Mokan ve Tapar) mezarları Hangay silsilesinde Buguta’nın 10 km. kadar batısında <strong>“Kağan Mezarlığı”</strong>ndadır. Bu bölgede bu dönemden kalan Soğdca bir mezar kitabesinde Ergenekon efsânesini anlatan resmin yer aldığı görülmektedir. Resimde son Köktürk çocuğu, diz çökmüş elleri kesilmiş halde, kollarını yere dayamış ve başını eğmiş olarak gösteren ve dişi bir böri bu çocuğu karnı altında koruyan bir şekilde tasvir edilmiştir.</span></p>
<p><span>Köktürkler’in bu ilk yerleşim yeri olan Batı Denizi Zeki Velidi Togan tarafından <strong>“Si-Hay”</strong> olarak adlandırılmaktadır. Ergenekon denilen yerin yani kurtla çocuğun sığındığı yer ise Kao-Çang yani Uygur bölgesinin kuzeyindeki dağlarda bir yer olması gerektiğini ileri süren Togan, Kao-Tachang’ın şimdiki Urumçi bölgesi olduğunu, kuzey-batıdaki dağların ise Tanrı Dağları’nın kuzey kesimlerine tekabül ettiğini vurgulamaktadır. Efsânenin devamında Kök-Türkler’in demircilik yaptıkları yerin ise Doğu Türkistan’ın güney-doğusundaki Altın dağları olmalıdır.</span></p>
<p><span>Çinlilerin Wei sülâlesinin tarihinde de bu Köktürk efsanesinin başka bir varyantını bulabiliyoruz. Kaynakta Türk prenslerinden birinin ismi <strong>“Çu-çe”</strong> olarak geçmektedir ki bu Türk destanlarında <strong>“Şu”</strong> adıyla tanınan, Tanrı Dağları’nın orta kesimlerinde yer alan <strong>“Çu”</strong> havzasına hakim olan Türk hânedanının atası olacaktır. Kaynağımızda efsâne şu şekilde anlatılmaktadır:</span></p>
<p><strong><span>“Komşuları olan düşmanların hücumlarına uğrayınca bunların hepsi ölmüş, yalnız on yaşında bulunan kurt anneden doğmuş İ-Çini-Setu sağ kalmış. Buna bir dişi kurt rastgelmiş, onu bir mağaraya götürüp orada emzirip beslemiş. Büyüyünce bu ana kurttan dört oğlu olmuş. Bu çocuklardan dördüncüsünün adı Na – Tulu – Şa (İsİâmî rivayetlerde Nutel), halkını kurt ananın vatanı olan Ba-si-si-şı dağlarında yerleştirdi. Halkı ona “Türk ismini ve “A-hien-Şe” lâkabını verdi.”</span></strong></p>
<p><span>Diğer Türk gruplarından Sakalarda, Usunlar’da, Karluklar da, Kalaçlar’da, Uygurlar’da <strong>“kurttan</strong> <strong>türeyiş” </strong>motifi tespit edilmiştir. XII. yüzyıla kadar siyasi alanda pek varlıkları hissedilmeyen Moğollar’ın Çengiz Han’la dünya siyasetine kısa bir süre de olsa yön vermeleri “Türk” kavramından ürken Batılı bilim adamlarının Moğol faktörünü ön plâna çıkarma çabaları için bir gerekçe kabul edildi. Özellikle Türk tarihi ile ilgili bir çok unsur Moğollar’a mal edilmeye gayret gösterildi. Bunun son örneğini Talat Tekin teşkil etmiştir. 19 Nisan 1993 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde <strong>“Türklük Kurultayı, Nevruz ve Ergenekon”</strong> adıyla kaleme aldığı köşe yazısında Ergenekon destanının Moğollar’a ait olduğunu ileri süren Talat Tekin yazısını<strong> ”İran’ın yada İranlılar’ın 2500 yıllık malı olan Nevruz bayramını al, sonra bunu Moğollar’ın türeyiş söylencesi Ergene Kun ile birleştirip ‘Türk Nevruzu’ diye örs üzerinde demir döverek kutlamalar giriş. 1500 yıllık Türk tarihinde kutlanacak yeter sayıda bayram ya da anılacak yeter sayıda olay yok mudur ki bu gibi “maletmeler”e kalkışıyor ve ele güne karşı gülünç durumlara düşüyoruz.”.</strong></span></p>
<p><span>Talat Tekin öyle anlaşılıyor ki 21 Mart 1993 tarihinde Antalya’da yapılan <strong>“Türk Devlet Ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”</strong>nda 40’ın üzerinde Türk topluluğunun 1000’in üzerinde delegesiyle katıldığı muhteşem olaydan, ilk defa Türk dünyasını bu şekilde bir araya getiren bu kurultaydan rahatsızlık duymuştur.</span></p>
<p><span>Kurultay’ın 21 Mart’ta açılışı, o gün için Ergenekon’dan çıkışı temsil eden törenlerin yapılması ve bu törenlere Devlet büyüklerinin katılması Sayın Tekin’i Cumhuriyet gazetesindeki bu mahut yazısını yazmaya sevk etmiştir.</span></p>
<p><span>Yazıdaki iddialardan birisi <strong>”… bu kurultayda Nevruz böylece resmî ağızlar tarafından İlk kez bir “Türk bayramı” ilân edildi. Oysa Nevruz, adı üstünde, bir İran ya da İranlı bayramıdır. Çünkü bir kez Nevruz Türk bayramı olsaydı adı da Türkçe olurdu. Oysa Nevruz Türkçe değil, Farsça’dır. Bilindiği gibi Nev “yeni”, ruz da “gün” anlamındadır. Nevruz böylece “yeni gün”, “yıl başının ilk günü” demek olur. İkinci olarak, Nevruz bütün dünya literatüründe İran kökenli bir yılbaşı, ya da bahar bayramı olarak gösterilir… İran’ın ya da Iranlılar’ın 2560 yıllık malı olan Nevruz bayramı..”.</strong></span></p>
<p><span>Sayın yazar <strong>“Nevruz”</strong> kelimesinden hareketle bu bayramı İranlılara mal etmekte ve eğer Türk bayramı olsaydı adının da Türkçe olması gerektiği gibi ilginç bir iddia öne sürmektedir. Türk milleti gibi çeşitli din ve kültür çevrelerine girmiş, ilişkide bulunmuş, karşılıklı etkileşim içinde olmuş bir millet için bunu önemli bir husus gibi öne sürmek mümkün değildir. Aynı basit düşünceden hareketle adı Mehmet, Ahmet, Mustafa veya Talat olan kişilerin adları Türkçe olmadığı gerekçesiyle Türk olmadıklarınımı iddia etmek gerekiyor? Nevruz kelimesinin başındaki <strong>“Nev, nav, nay”</strong> kelimesinin menşeî Hind’tir. Oradan İran’a ve Avrupa dillerine geçmiştir. Rusça‘da <strong>“novi”</strong>, Almanca’da <strong>“neu”</strong>, Lâtince’de <strong>“neo”</strong>, Yunanca’da <strong>“neos”</strong> şekillerini almıştır. 21 Mart gününün bayram olarak kutlanmasıyla ilgili olarak eski Sümerler’den, Türkler’den, Japonlar’dan, Amerikan yerlilerinden, İranlılar’a kadar çeşitli milletlerde ve tarihe mal olmuş topluluklarda gelenekler tespit edilmiştir. Bu sahalarda çalışan bilim adamlarının mitolojik ya da kozmolojik olarak bu günle ilgili birçok araştırmaları vardır. İran’da bu bayramın 2500 yıldan beri kutlandığı şeklinde ki iddia gelişi – güzel ortaya atılan iddiaların bir yenisinden başka bir şey değildir. İran’ın kuruluşunun 2500. yıldönümünü kutladığı 1969 tarihini dikkate alırsak, kuruluş tarihi M.Ö. 531 yani Kuraş/Kuros /Keyhüsrev’in Med Kralı Astiyag’ı mağlûp ederek Pers krallığını kurduğu tarihtir. M.Ö. 539 ya da 538 tarihinde Kuraş’ın Babil devletine son vermesi ve Kral Nabukednazar’ı öldürmesi günü de Nevruz’a başlangıç yapılmaktadır. Aynı şekilde Med kralı Keyaksar’ın Asur Krallığına son verdiği M.Ö. 612 tarihi de Nevruz’a başlangıç kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>Sayın yazar hiç bir araştırmaya girme zahmetinde bulunmadan peşin hükümle Nevrûz bayramım İran’a mal etmekten çekinmemektedir. Ancak eski İran halklarının yılbaşı festivalleri genellikle sonbaharda yapılmakta idi. Eylül – Ekim aylarından zamanla yılbaşı festivali Nisan ayına daha sonra da Mart ayına alınmıştır. Demirci Gâve hikâyesiyle Şehnâme’de yer alan bayram günü 31 Ağustos’ta olup halen Demavend bölgesindeki Iran halkı bu günü Iyd-i Kürd adıyla kutlamaya devam etmektedir. Dolayısıyla yılbaşının 21 Mart’a tekabül edişiyle ilgili törenler mitolojik ve kozmolojik geleneklere dayanmaktadır. Bu manada Nevruz ya da Mart Dokuzu Türk mitolojisi, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi ile ilgili olduğu kadar Çin-Hind-İran-Mezopotamya uygarlıklarındaki bir takım geleneklerle de ilgili olabilir. Türkiye’de bu törenler Türk kültürünün bir parçası olarak ele alınmakta ve kutlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Türkler’in Ergenekon’dan 21 Mart günü çıkışıyla ilgili törenler yapmalarını esas alan Ergenekon Destanı’nın Türkler’e ait olmadığını bunun Moğollar’a ait bir “söylence” olduğunu ileri süren Sayın Talat Tekin, Ergenekon ve Börte Çine terimlerinin Türkçe değil Moğolca olduğunu Ünlü İranlı tarihçi Reşideddin’in Cıami’-üt-Tevarih adlı eserinde, destanın Moğollar’a ait olduğunun belirtildiğini iddia etmektedir.</span></p>
<p><span>Sayın Talat Tekin Türkler ve Moğollar’ın kurt’a Açina (Moğolca açino) adını verdiklerini ve bu terimin müşterek bir terim olduğunu bildirmektedir. Kök-Türkler’de de Açena terimi kullanılmıştır. Budha kültü ile ilgili höyüklere de <strong>“açina”</strong> denilmektedir. Hudud’ül-âlem kitabında bu terim <strong>“Asena”</strong> olarak geçmektedir.</span></p>
<p><span>Börte-çine şeklindeki Moğolca söyleniş, Türkçe Böritegin’in muharrefidir. Türkçe<strong> “t”</strong> sesi Moğolca’ da <strong>“ç”</strong> sesine dönmüştür. Bunun birçok örneği vardır. Türkçe Ot-tegin, Moğolca’da Ot-çegin halini almıştır. Türkçe Tengiz/Deniz, Moğolca’da Çengiz haline dönüşmüştür. Aynı şekilde <strong>“Kurt Prens”</strong> anlamında kurttan türeyen ataya Türkler Böri-tegin adını verirler bu terim Moğolca’da “Böri-çiğin, Börçigin, Börte-çino” şekillerini almıştır.</span></p>
<p><span>Böri Tegin adı Köktürkler’de ve Karahanlı prenslerinde oldukça yaygın bir Türkçe addır. Merkezi şimdiki Kabil yakınlarındaki Begram olan Saka/İskit Türkleri’nin atalarının adı da Böri-Tekin idi. El-birûnî’de bu<strong> “Borıh-tegin”</strong> olarak zikredilmiştir.</span></p>
<p><span>Sayın Tekin, <strong>“tarihçilerimiz İlhanlılar dönemi İran’da yaşayan Reşidüddin’in aslında Türkler’e ait olan bu türeyiş söylencesini, tam anlamıyla Moğollaştırmış, Moğollar’a mal etmiş olduğu görüşündedirler. Bu görüşe katılmak zordur.”,</strong> şeklinde destanın aslında Moğollar’a ait olduğu kanaatindedir. Reşideddin ve Ebu’I-gazi Bahadır Han’da Türk ve Moğol terimleri Sayın yazarın da bildiği gibi farklı mütalâa edilmemiş, aynı boyun, aynı soyun bir parçası olarak düşünülmüştür. Moğollar’da Reşideddin’den önce bu destanı hatırlatacak ne bir olay ne de başka bir efsane mevcut olmamıştır. Hatta Reşideddin’de zikredilen Ergenekon destanının değişik herhangi bir varyantına dahi rastlanmamıştır. Halbuki Türkler’de, Türkler’in değişik boylarında türeyişle ilgili olarak Ergenekon destanının bir varyantını bulmak mümkündür. Reşideddin XIII. yüzyılda yaşamıştır. Ancak ondan yediyüz yıl önceki Çin kaynaklarında yazımızın başında yer alan Kök-Türk türeyiş efsanesi kaydedilmiştir. Hatta Bugut (Buguta) bölgesindeki anıt mezarların kitabelerinde bu olayı anlatan kabartmalar yer almaktadır. Olay Türk topluluklarında tarihi tespit edilemeyen bir zaman diliminden günümüze kadar yaşamıştır. Dolayısıyla Moğolların Ergenekon Türk destanına kendilerine bir yücelik kazandırması bakımından diğer Türk kültür unsurlarına sahip çıkması gibi sahip çıkmışlardır. Kök-Türkler’e özenerek kendilerine <strong>“Kök Moğol”</strong> demişlerdir. Bundan da öte önemli olan Moğollar’ı bir devlet olarak yükselten Çengiz Han’ın menşei meselesidir. Bu konuya fazla girmeden bir küçük notla meseleye açıklık getirmek istiyorum. Emir Temir fermanlarına <strong>“Öge</strong> <strong>menü”</strong> şeklinde Moğolca olarak başlarken, Çengiz Han <strong>“Çengiz Han sözüm”</strong> şeklinde Türkçe başlardı. Moğollar, kendilerini Türklerle birlikte imparatorluk noktasına yükselten bu hükümdarın menşei ile ilgili Böritegin oğlu olmasından hareketle Türk destanına bal gibi sahiplenmişlerdir, Sayın Talat Tekin bu kanaatta olmasa da…</span></p>
<p><span>Yazısının sonunda Sayın Tekin 1500 yıllık Türk tarihi deyimini kullanmaktadır ki bu görüş de oldukça enteresandır. Kıstas nedir, bu tarih nasıl tespit edilmiştir. Belli değil.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi millî semboller, tarihin derinliklerine giden, başlangıç noktası açıkça belli olmayan millî ve estetik düşüncelerdir. Günümüzde uydurulmuş şekiller değildir. İnançlarda, geleneklerde, dil ve edebiyatta bunların yansıması günümüze kadar ulaşmıştır. İşte Nevrûz/Ergenekon bayramı da böyle bir geleneğin günümüzdeki uzantısıdır. Bugün için yapılan törenler, bu günle ilgili inançlar, gelenekler zamanla yoğrulmuş ve nesilden nesile intikal etmiş millî değerlerimizdir.</span></p>
<p><span>Bütün Türk milletinin, Türk dünyasının Nevrûzu, yeni yılı kutlu olsun.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülhalûk M. ÇAY</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe ve Tarihinde Nevruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-ve-tarihinde-nevruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-ve-tarihinde-nevruz</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe ve Tarihinde Nevruz
Türk dünyasının ortak kültür unsuru olan Nevruz, en eski dönemlerden bugüne kadar yaşayagelmiştir. Nevruz; Orta Asya’da yaşayan Uygur, Türkmen, Özbek, Azeri, Kazak, Kırgız gibi Türk topluluklar ile Anadolu ve Balkan Türklerinin ve İranlıların “yenigün” ve yılbaşı olarak kabul ettikleri gündür. Türklerde bahar, yılbaşı, Nevruz ve benzeri geleneklerle ilgili olarak Türk destan ve efsaneleri oldukça önemli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c694498ef8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Tarihinde, Nevruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/01/Ilk-Cag-204.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-ve-tarihinde-nevruz.html">Türk Kültüründe ve Tarihinde Nevruz</a></p>
<p><span>Türk dünyasının ortak kültür unsuru olan Nevruz, en eski dönemlerden bugüne kadar yaşayagelmiştir. Nevruz; Orta Asya’da yaşayan Uygur, Türkmen, Özbek, Azeri, Kazak, Kırgız gibi Türk topluluklar ile Anadolu ve Balkan Türklerinin ve İranlıların “yenigün” ve yılbaşı olarak kabul ettikleri gündür.</span></p>
<p><span>Türklerde bahar, yılbaşı, Nevruz ve benzeri geleneklerle ilgili olarak Türk destan ve efsaneleri oldukça önemli ipuçları vermektedir. Nitekim Ergenekon Destanı’nda;</span></p>
<p><span>“…Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü, arka yanını, beri yanını böylece doldurduktan sonra yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular. Ateşleyip, körüklediler.</span></p>
<p><span>Tanrı’nın gücü ile ateş kızdıktan sonra demir dağ eriyip akıverdi. Yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O günü, o ayı, o saati belleyip dışarı çıktılar.</span></p>
<p><span>O günden beri yeni yılın başladığı gece KökTürklerde adettir. O günü “bayram” sayarlar. Bir parça demiri ateşe salıp kızdırırlar. Önce Kağan bunu kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra beyler de öyle yapar. Bu günü mukaddes bilirler, böylece Tanrı’ya şükretmiş olurlar.” şeklinde ifadeler yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Demir dağın eritilmesi ve Türk hakanlarının her bahar bayramında örs üzerinde kızdırılmış demir döğmeleri, Türklerde demirciliğin milli sanat olması ve demir kültü ile açıklanabilir. KökTürklerde (Göktürk) büyük törenlerin yapıldığı ve ecdat mağarası olarak tanıtılan bu yer Türk ananesinde Ergenekon adını almıştır. Ergenekon’dan çıkış, yeni yılın başlangıcı yani Nevruz günüdür.</span></p>
<p><span>Türk destan ve efsanelerinde, bozkurt, demir ve demircilik, ateş ve yenigün motifleri işlenmektedir. Bozkurt rehberliği, demir ve demircilik medeniyeti, ateş kurtuluş ve temizlenmeyi, yenigün de yeniden varoluşu anlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Divanü Lûgatit Türk’te, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nde yılbaşı 21 Mart, yani Nevruzdur. Türkler bugüne “yeni gün” demektedirler. Takvimi Celali’de sene başı ve ilkbahar başlangıcı olan bu gün, Rumi takvime göre 9 Mart’a tesadüf etmekte ve Nevruz olarak kabul edilmektedir. Türklere ait bu kaynaklara göre, Türklerde yılbaşı ve baharın başlangıcı Mart ayıdır, Nevruz’dur. On İki Hayvanlı Türk Takvimi üzerine Türkiye’de doktora yapan İranlı Ebulfez Nebeyî, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nin başlangıcının 21 Mart tarihi ve Nevruz günü olduğunu çok net ve açık bir şekilde belirtmiştir. Yine Batılı Türkolog ve Sinologlar, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nin Türklere özgü ve onların icadı olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan ünlü Fransız Sinoloğu Abel Remusat (1788-1832), “Bu takvim Türklerin biricik buluşudur” derken, bir başka Fransız Türkolog ve sinoloğu Edouard Chavannes (1865-1918), “Kim ne derse desin her yönü ile Türk düşüncesine uygun olan bu takvim, Türklerin kendi buluşudur ve Çin’e M. 48 yılında Türkler tarafından sokulmuştur” demektedir.</span></p>
<p><span>Türk dünyasında en eski dönemlerden beri Nevruz, yılbaşı, baharın başlangıcı, yenigüne ilaveten Ergenekon’dan çıkış günü olarak da kullanılmıştır. Nevruzlu, Nevruz Köyü, Nevruz Yaylası gibi yer isimleri; Nevruz, Nevruzay, Atabeg Nevruz, Nevruz Han gibi şahıs isimleri ve baharın simgesi Nevruz Çiçeği de bitki ismi olarak Türk Kültür Tarihi’nde yerini almıştır. Nevruz Çiçeği kar altında, Şubat sonları ile Mart ayları içinde bitmeye başlayan içi mor damarlı, duru beyaz bir çiçektir.</span></p>
<p><span>Buna ilaveten Nevruz Çiçeği tabii özelliğini, önemli ve anlamlı bir motif olarak, Türk süsleme sanatlarında yaklaşık üç bin yıldır sürdürmektedir.</span></p>
<p><span>Nevruz Çiçeği motifi M.Ö. 1. bine ait Altun Yış mezarlarında bulunan (Pazırık V. Kurgan), Kagnılı boylarının kullanıldığı kagnının üstüne gerilen renkli keçelerden müteşekkil çadır örtüsünde yer almıştır.<strong><sup> </sup></strong>Tarihten bugüne gelen seyir içerisinde peynir veya kımız tulumunda, halı kilim motiflerinde, Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’nde, giyim kuşam ve ev eşyalarında Nevruz Çiçeği motifini görebiliyoruz.</span></p>
<p><span>Eski Türk imparatorlukları devrinde ilkbahar ve güz bayramlarının devletin resmi bayramı olduğuna dair çeşitli Çin kaynakları şahitlik yapmaktadır.<strong><sup> </sup></strong>Çin kaynaklarında Wusun/Usun (Vusun) olarak kaydedilmiş olan Türk grupları M.Ö. 150 sıralarında Çin baskısı yüzünden Isıkgöl’ün (Issık Göl) güneyine göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu olayla ilgili olarak Wusun Kağanı’nın oğlunun bir dişi kurt tarafından kurtarıldığı ve Isıkgöl bölgesine getirildiği efsanesi doğmuş ve Çin yıllıklarına bu şekilde geçmiştir.</span></p>
<p><span>Nevruz geleneği Orta Asya Türk topluluklarında çok eski tarihlere kadar inmektedir.<strong><sup> </sup></strong>Çin kaynaklarında Hunların, milattan yüzlerce yıl önceleri, 21 Mart tarihinde hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar şenlikleri yaptıklarını, bu bahar şenliklerinin o günden bugüne değişmeden gelen âdet ve gelenekler olduğunu öğreniyoruz.</span></p>
<p><span>Tsmachian’ın yazdığı Shihehi adlı kitabın “Hun Tezkeresi” bölümünde “Her yılın birinci ayı olan (yılbaşı) Mart ayında Hunların bütün beyleri Chanyü ordugahına toplanıp kendi adetlerine göre çeşitli kutlamalar ve ibadetlerde bulundukları”<strong><sup> </sup></strong>yazılıdır. Yine Çin kaynaklarında Tsmachian’ın yazdığı Shihehi adlı kitabın “Köktürk Tezkeresi” bölümünde Göktürklerin otların yeşermesini yani baharı yeni yılın başlangıcı olarak kabul ettikleri belirtilmektedir.<strong><sup> </sup></strong>Ergenekon efsanesine göre her yılbaşında, Ergenekon’dan çıkış gününde demir döverek çeşitli kutlamalar yapılırdı. Bu da Çin kaynaklarında yer alan “Göktürkler her yıl Atalar mağarasında Göktanrı ve Yersu’lara kurbanlar vererek kutlama törenleri yapar” yolundaki görüş ile aynıdır.</span></p>
<p><span>Uygurlarda Nevruz geleneği M.Ö II. yüzyıla kadar inmektedir. 840 yılında Turan bölgesine göç eden Uygurlar, Wangyente’nin anlattıklarına göre ilkbaharda toplu olarak civardaki mabetlere gitmekte idiler.<strong><sup> </sup></strong>Uygurlar da diğer Türk toplulukları gibi yeni yıl kutlamalarını Mart ayında düzenlemişlerdir. Bu gelenek daha sonra dinî, mitolojik ve folklorik bir özellik kazanmış ve Uygur Türklerinin vazgeçilmez adetleri arasına girmiştir.<strong><sup> </sup></strong>Çağdaş Uygur resminde Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolar yapılmıştır.<strong><sup> </sup></strong>Uygurlarda önemli bir bayram özelliği taşıyan Nevruz’la ilgili gelenekler kesintisiz günümüze kadar gelmiştir. 1938 yılında Aksu yaylasında 78 ilçeden gelen 300 bin kişinin katıldığı büyük Nevruz töreni, işgalci Çin yönetimini rahatsız etmiş ve bu tarihten itibaren Nevruz törenleri yasaklanmıştır.<strong><sup> </sup></strong>Buna rağmen Nevruz mahalli olarak Uygur Türkleri arasında kutlanmaya devam etmiş, son yirmi yıldan beri büyük törenlerle kutlanır hale gelmiştir.</span></p>
<p><span>Uygur Türklerinde Nevruz geleneği büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud’un kişiliğinde bir efsane olarak ortaya çıkmıştır. XI. yüzyıldan itibaren Kaşgar şehrinin Opal kazasında Kaşgarlı Mahmud’a ait olduğuna inanılan mezar “Hazreti Mollam Mezarı” olarak ün kazanmıştır. Her Nevruzda burada tören yapılması gelenek haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Uygur Türklerindeki Nevruz geleneğinin devamlılığı konusunda önemli bir belge de Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı’nın “Bahariye ve Nevruz Beyitleri”dir. Burada Nevruz’un mahiyeti, Türk düşüncesindeki yeri ve tarihi kökeni hakkında bilgi verilmektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Muzaffer TEPEKAYA</strong></span></a>
</p><p><span>Celal Bayar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/01/Ilk-Cag-204.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihte ve Mitolojide Nevruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihte-ve-mitolojide-nevruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihte-ve-mitolojide-nevruz</guid>
<description><![CDATA[ Tarihte ve Mitolojide Nevruz
Bir toplumun kültürünün en zengin örneklerinden biri bayramlardır. Bayramlar, milli veya dini olmak üzere, her millette görülür ve toplumun bütün fertlerinin ortak katılımıyla büyük bir coşkuyla kutlanır. Milli kimliğin oluşturulmasında ve sürdürülmesinde bayramların önemli bir yeri vardır. Türk devlet ve toplumlarında sevinç, mutluluk, neşe ve coşkuyla kutlanan bayramların başında, Nevruz Bayramı gelir. Nevruz Bayramı, tarihi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6943354ae.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihte, Mitolojide, Nevruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/01/Hizir-ve-Ilyas.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html">Tarihte ve Mitolojide Nevruz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hasan TUTAR</strong></span></a>
</p><p><span>Bir toplumun kültürünün en zengin örneklerinden biri bayramlardır. Bayramlar, milli veya dini olmak üzere, her millette görülür ve toplumun bütün fertlerinin ortak katılımıyla büyük bir coşkuyla kutlanır. Milli kimliğin oluşturulmasında ve sürdürülmesinde bayramların önemli bir yeri vardır. Türk devlet ve toplumlarında sevinç, mutluluk, neşe ve coşkuyla kutlanan bayramların başında, Nevruz Bayramı gelir. Nevruz Bayramı, tarihi süreç içinde olduğu gibi bugün de Akdeniz’in güneyinden Kuzey Denizi’ne, Küçük Asya’dan Orta Asya’ya kadar pek çok ülkede ve toplumda, çeşitli biçim ve yorumlarla kutlanmaktadır. Nevruz’u, bazı Türk toplumları 21 Mart’ta bir gün kutlarken, bazı Türk Cumhuriyetleri bir haftaya yakın bir sürede, çeşitli etkinliklerle kutlamaktadır. Nevruz Bayramı bugün, Türk toplumlarında aslına uygun, kültürel ve dini motiflerle kutlanırken, özellikle son yıllarda bazı çevreler Nevruz’u, aslından uzaklaştırarak, siyasi ve ideolojik amaçlı, bir isyanın yıl dönümü olarak kutlamaktadır. Oysa bilimsel tarihi kaynakların birleştiği ortak nokta, Nevruz bir bahar bayramıdır ve kini, kanı, öfkeyi değil; barışı hoşgörüyü ve yeniden dirilişi simgelemektedir.</span></p>
<p><span>Her millet, milli varlığını ve egemenliğini korumak için çeşitli kültürel motifler geliştirir. Ulusal kimliğini, kültürel unsurlarla ortaya koyar. Bu nedenle, tarihsel kökleri araştırmak, kültürü tanımak, yaşayan kuşaktan çok, gelecek kuşaklar için önem taşır. Bu nedenle, Nevruz bayramı, Türk toplumlarında milli benliğin ve milli kimliğin, bir diriliş şuuru çerçevesinde oluşturulmasında, büyük bir öneme sahiptir. Tüm doğu toplumlarının geleneğinde ve tarihinde, bir şenlik ve bayram havası içinde kutlanan Nevruz, son yıllarda sadece efsaneden ibaret olan ve etnik yapısı üzerinde kesin bir görüş birliği olmayan “Demirci Kawa”nın zalim İran hükümdarı Dahhak’a karşı isyanının yıldönümü olarak algılanıyor ve bu çerçevede tarihi ve kültürel bir zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Bilimsel hiçbir veriye dayanmayan bu çabalar, duygusallıktan öte bir anlam ifade etmiyor. Bir duygusallığın bilimsel takdimi imkansızdır; zira bilim, olan ile ya da olana göre olacak olanla ilgilenir, yoksa olması istenen veya olması gereken bilimin konusu değildir.</span></p>
<p><span><strong>1. Nevruz Kelimesinin Etimolojisi</strong></span></p>
<p><span>Nevruz, Farsça yeni (nev) ile gün (ruz) sözcüklerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Yılbaşının ilk gününe, yeni gün anlamında Nevroz veya Nevruz denmiştir. Nevruz, toprak altındaki canlıların uykudan uyanışlarının, dirilişlerinin, kısaca baharla buluşmalarının günüdür. Türk ve İran topluluklarında ortak bir kült ve kültür unsuru olarak görülen Nevruz, Türklerde tabiatın yeniden diriliş bayramı olarak kutlanılır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Nevruz’un İran efsanelerine dayanan bir yönü de vardır; ancak bu, XI. yüzyıl gibi geç bir döneme tekabül etmektedir. Oysa Nevruz, Türklerde, M.Ö. III. yüzyıldan beri kutlanan bir bahar bayramıdır. Nevruz kelimesi, Türk toplumlarının çoğunda ufak dil kaymalarına uğramış olsa da, bugün Türk dünyasında Nevruz, aynı anlam ve birbirine benzer törenlerle kutlanmaktadır ve Türk dünyasında bahar bayramının genel adı Nevruz’dur.</span></p>
<p><span>Türk dünyasında Nevruz; Navruz, Novruz, Sultanı Nevruz, Sultanı Navrız, Navrez, Nevris, Naorus, Novroz, Navrıs, Nevruz, Norus, gibi bazı ağız farklılıklarıyla ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Türk devlet ve topluluklarında; Ulustın Ulu, Ulusun Ulu Günü, Ulu Kün, Ergenekon, Çağan, Babu Marta, Körklü Marta, İlkyaz Yortusu, Yeni Gün, Yengi Kün, Yeni Yıl, Mart Dokuzu, Mereke, Meyram, Nartukan, Nartavan, Isıakh Bayramı, Altay Ködürgeni, Bahar Bayramı, Yörük Bayramı, Mevris gibi sözcüklerle de adlandırılmakta ve farklı Türk toplumlarında aynı gün kutlanmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>2. Nevruz Kutlamalarının Tarihi</strong></span></p>
<p><span>Çin kaynaklarına göre Türkler, milattan yüzlerce yıl önce, “21 Mart”ta hazır yemekleriyle bahar şenlikleri için kıra çıkar ve baharın gelişini yeniden diriliş anlayışı içinde kutlarlardı. Kaynaklar, Türklerde yılbaşı gününün baharın başlangıcında olduğunu işaret etmektedir. İlkbaharın başlangıcı, mart ayıdır. 12 hayvanlı Türk takviminde de yılbaşı, 21 Mart Nevruz günüdür ve Türkler bugüne “yengi gün” demektedirler.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> İslami dönemle ilgili kayıtlara baktığımız zaman, “Nevruz Bayramı”nın ilk izlerini genellikle XI. yüzyıl metinlerinde görüyoruz. Nevruz’u İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnamesi de dahil olmak üzere (Firdevsi 940-1020 tarihleri arasında yaşamış ve bu eserini de 1004 tarihinde tamamlamıştır), bu tarihten önceki dönemlere ait İran metinlerinde Nevruz’a rastlanılmaması, bu bayramın ilk kez Türkler arasında ortaya çıktığı kanaatini uyandırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Nevruz, Türk destanları içinde karşılığını, Ergenekon’da bulmuştur. Bu nedenle Nevruz kutlamalarının bir diğer adı da “Ergenekon Bayramı”dır. Bu isim, geçmişten günümüze kadar hâlâ çeşitli Türk boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram, aynı zamanda milletin, destanların gücüyle birbirlerine olan güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun Devleti Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. (Hunlar, Orta Asya’da en eski Türk devletini kurmuş olan boydur. İlk HunTürk hükümdarı Teoman Mete’nin babasıdır ve Mete M.Ö. 209’da Türklerin başına geçti) Çin kaynaklarında da (Çu Hanedanı Tarihi) yerini bulur. Hatta, ÇianKen’in M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir raporda, bu destandan söz ettiği bilinmektedir. Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmut’tan Bîrûnî’ye, Nizamülmülk’ün Siyasetnâmesi’nden Melikşah’ın takvimine, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide, Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan, Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devleti’nin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan IV. Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk’ün uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini kutladıklarını biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Netice itibarıyla görülmektedir ki, Nevruz, M.Ö. III. yüzyılda, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldan beri, diğer Türk gruplarının hemen hiçbirisiyle ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde, Nevruz geleneklerinin bugün de sürdürülmesinin hangi kanalla olduğunun açıklanması gerekir. Eğer Nevruz, İran kaynaklı bir gelenek idiyse, Nevruz bayramının Saha Türklerine kadar nasıl gittiğinin ve 1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan Sahalara nasıl etki ettiğini açıklamak gerekir.</span></p>
<p><span>Bu soru, bizi Nevruz’un bir Türk geleneği olduğu inancına götürmektedir. Netice itibarıyla Nevruz bugün Afganistan’dan, İran’a, Irak’a, Suriye’ye ve bütün diğer Türk dünyasına; Çin Seddi’nden Adriyatik’e, Hindistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlar’a kadar geniş Türk coğrafyasında bugün de canlı bir şekilde yaşatılmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>3. Osmanlı’da Nevruz</strong></span></p>
<p><span>Türkler tarafından M.Ö. III. yüzyıldan beri kutlanan ve genelde Yeni Gün olarak adlandırılan Nevruz, Osmanlılarda da bahar bayramı ve yeni yılın başlangıcı olarak kutlanmıştır. Bugün de içinden Osmanlı ailesini çıkaran Kayı Boyuna mensup bazı aşiretlerin, 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanıp, çeşitli törenler yaptıkları bilinmektedir ki buna Yörük Bayramı da denir.</span></p>
<p><span>Manisa’da bugün de Nevruz günü Mesir Bayramı törenleri yapılır. Mesir macunları, Sultan Camii’nin minare ve kulelerinden atılır. 1463-1552 tarihleri arasında yaşayan Musa Bin Müslihiddin tarafından 41 türlü baharat ve şekerle karışık yapılan bu macun, bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ı iyileştirmiş ve o da bu macunun yılda bir kere halka dağıtılmasını istemiştir. Nevruz ve Nevruziye adetleri II. Meşrutiyet’ten sonra terk edilmiş ve halk arasında yerini, Hıdrellez (5 Mayıs) şenliklerine bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Osmanlılar tarafından Nevruzı mübârek olarak da adlandırılan Nevruz, sayılı günlerden biri olarak kutlanmış, güneşin Koç (Hamel) burcuna girdiği, ilkbaharın ılımlı gününe “Nevruz” denilmiştir. Yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen bu günde eğlenceler tertip edilir, sarayda olduğu gibi halk arasında da eczahanelerde yapılan ve “Nevruziye” denilen macun rağbet görürdü. Eczacıdan gelen Nevruziye ve yedi sin (=heft sin) yani Arapçadaki sin harfiyle başlayan süt, simit, sukker, salep, sirke (sir), soğan, semek (balık) veya sefercil (ayva) bir tepsiye konulup evin efendisi önüne getirilir, evdekiler de, tepsinin etrafına iki diz üstünde otururlardı. Evin efendisi, herkesin önünde bu malzemelerden birer fincan veya tabak ile herkese dağıtır ve gün dönümü saati geldiği vakit, buyurun hitabıyla önce macundan, sonra diğerlerinden birlikte alınır, evin efendisi yılın saadetle geçmesi için uzunca bir dua yapar, eller öpülür ve merasim sona ererdi.</span></p>
<p><span>Diğer bir Türk devleti olan Selçuklularda da Nevruz bayramı; şenliklerin yapıldığı, özel yemeklerin pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği bir gün olarak kutlanmaktaydı. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir. İnanışa göre Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler, hep marttan başlar. Selçuklu Dönemi’nde, Sultan Melikşah tarafından hazırlanan Takvimi Celali’de de 21 Mart yılbaşıdır ve 21 Mart, Selçuklularda hem mali işlerin düzenlenmesinde hem de diğer devlet işlerinin düzenlenmesin de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Nitekim Uzun Hasan tarafından tanzim edilen Akkoyunlu Kanunlarında da 21 Mart ilk vergi toplama dönemi olarak kabul edilmiştir. Osmanlılarda da malî yıl başlangıcı, Nevruz olarak alınmıştır ve mart, hemen bütün kanunnâmelerde verginin ilk taksitinin toplandığı aydır. Mart ayı, Cumhuriyet döneminde malî yılbaşı olarak devam etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>4. Türkiye’de Nevruz Kutlamaları</strong></span></p>
<p><span>Nevruz, ülkemizin yaklaşık tüm bölgelerinde kutlanmaktadır. Güneydoğu illerimizden Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe, “Sultan Nevruz” adı verilir. Diyarbakır’da son yıllarda siyasi ve ideolojik amaçlı kutlamalardan önce, Nevruz günü halk, eğlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz’u kutlarlardı. Kars ve çevresinde; bu tarihte “kapı dinleme”, “baca baca” adetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca gezenlere verilir. Ayrıca Kars civarında, Nevruz günü bir evde toplanan genç kızlar ve erkekler, küçük bir çocuğu su almaya gönderirler. Çocuk hiç konuşmadan ve arkasına bakmadan bir kova su getirir, kovanın içine, orada bulunanları temsilen, renkli iplik ve iğneler atılır. Birbiriyle birleşen iğne ve ipliklerin sahiplerinin, birbirleriyle evleneceklerine inanılır.</span></p>
<p><span>Tunceli ve çevresinde Nevruz günü erkekler, alınlarına kara sürerek, su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Özellikle Orta Anadolu’da Nevruz, “Mart Dokuzu” olarak bilinir. Aslında hicri takvime göre Mart dokuzu ile miladi takvimdeki 21 Mart aynı gündür. Zira bu iki takvim arasında 13 günlük bir zaman farkı vardır.</span></p>
<p><span>Nevruz Bayramı’nda, MersinSilifke bölgesindeki Toros Türkmenlerinde, güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak yapılan “Mart ipliği” adeti vardır. buralarda Nevruz günü yaylalara çıkılır. Yayla evlerinde bulunanlar gelen misafirleri evlerinde ağırlarlar. Gelen grup, silah atarak gelişlerini bildirirken, yayladakilerin başkanı buna bir el silah atarak cevap verir. Daha sonra, karşılıklı silahlar atılır ve birbirlerine “Nevruz’unuz kutlu, dölünüz hayırlı ve bereketli olsun” temennisinde bulunulur. Giresun’da “Mart Bozumu” adeti önem taşır. Tekirdağ’da Nevruz soğukların sonu, baharın başlangıcı olarak kabul edilir ve “Nevruz Şenlikleri” adıyla kutlanır. İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar’da hemen hemen aynı geleneklerin devam ettiği görülür.</span></p>
<p><span>Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz “Sultan Nevruz” adı ile anılır, eski takvimle (Hicri) Mart ayının 9’unda kutlanarak yaylaya çıkılır. Bununla ilgili olarak halk arasında “Mart Dokuzundan sonra dağlar misafir alır” deyişi söylenir. Bugün herkes, yeni elbiselerini giyip, süslenerek mezarlıkları ziyaret ederler. Malatya’nın Arguvan ilçesinin bazı köylerinde halk, Nevruz’u “Kış Bitti Bayramı” olarak kutlar. Ağrı ve çevresinde, o gece gençler bir dilek tutarak, kapıları dinleyip, içerdeki konuşmaları yorumlayarak niyetlerinin tutup tutmayacağını anlamaya çalışırlar.</span></p>
<p><span>Iğdır ve çevresinde 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece, kız ve erkekler Tanrı’dan bir dilek dileyerek, akarsuda yıkanırlar ve en az üç defa suya dalıp çıkarlar. Sabah erken kalkılarak taze su içilir, hayvanlara da taze su verilir. Halk, yeni elbiseler giyer ve bayram namazından sonra pişmiş yumurta tokuşturulur. Evinden yeni cenaze çıkanlar dahi, bayrama katılmak zorundadır. O gün yas tutmak günah sayılır. İzmir Urla’da Nevruz “Mart Dokuzu Şenlikleri”, Tire’de “Sultan Nevruz Bayramı”, Uşak’ta ise “Yıl Yenilendi” gibi adlarla kutlanmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>5. Türk Devlet ve Topluluklarında Nevruz</strong></span></p>
<p><span>Bugün Nevruz, Türk devlet ve topluluklarında çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. Nevruz’un en coşkulu kutlandığı ülke, Nevruz’un büyük bir ihtimalle ortaya çıktığı coğrafya olan Azerbaycan’dır. Azerbaycan’da her yıl, Mart’ın 2123’ünde, Nevruz bayramı büyük törenlerle kutlanır.</span></p>
<p><span>Mezarlık ziyaretleri yapılır. Bu ziyaretlerde hazırlanan helva, pilav ve diğer yiyecekler fakirlere dağıtılır. “Gapı Pusma”, “Suya Yüzük Atma”, “Su Başı”, “Baca Baca” adetlerinde, uzun yılların gelenekleri çeşitli motif ve oyunlarla sürdürülür. Semeni göğertilir, (tohum çimlendirilir). Azerbaycan’da Nevruz’dan sonraki en önemli gün, ahir çerşenbe (son çarşamba) günüdür. Bu güne “ılin ahir tek tek” günü de denir. Mart ayı içindeki dört haftanın çarşamba günleri de önemlidir. Buna “üskü” denilmektedir. Ahir Çerşenbe’den önceki salı günü, mezarlığa giden erkekler, Fatiha okuyup dönerler. Azerbaycan’da Nevruz kutlamasının derin kökleri vardır. Zerdüştlükten önce M.Ö. 1500-1200 yıllarında bu bayramın, Azerbaycan topraklarında kutlandığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugün Nevruz, bir Türk boyu olan Tahtacı Türkmenleri’nde de büyük bir coşkuyla kutlanmaktadır. Nevruz bayramı, Mart’ın dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Tahtacı Türkmenlerinin yaylaya çıkışı günleri olan, 22-23 Mart günlerinde kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenleri Nevruz’u, ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul ederler. Burada eski Türk inanç sisteminin, atalar kültürünün derin izlerini görmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Yörükler, Nevruz’u kışın bittiği ve bahar mevsiminin başladığı gün olarak görürler. Yörüklerin Nevruz kutlamalarında bir farklılık vardır; Nevruz köy ve yaylalarda 22 Mart’ta, şehirlerde ise Nevruz günü pazara rastlamazsa, bu tarihi takip eden pazar günü kutlanır. Köy halkı, 22 Mart sabahı yaylalara doğru yola çıkar. Daha önceden “davar evleri”ne yerleşmiş olanlar, köylerden gelen akraba ve komşularına ev sahipliği eder çeşitli ikramlarda bulunurlar.</span></p>
<p><span>Nevruz’un bir bahar bayramı olduğunu ortaya koyan delillerden birisi de, Saha Türkleri arasında yaşatılan “Isıah bayramı”dır. Saha Türklerinin yaşadığı Sibirya’da uzun kış günlerinden sonra bahar yeni hissedilmeye başlanır. Isıah Bayramında törenlere, dualar eşliğinde kımızla tören alanının temizlemesiyle başlanır. Tören alanına yarım ay şeklinde genç ak ağaçlar dikilir. Alana, ateş yakılır ve bu ateş, törenler bitinceye kadar söndürülmez. Bugün de büyük coşkuyla kutlanan Isıah bayramı, 1991 yılında Saha Cumhuriyeti kurulduktan sonra, diğer Türk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi, resmi tatil olarak kabul edilmiştir. Diğer bir Türk boyu olan Altay Türkleri arasında 21 Mart’a tekabül eden günde kutlanan “Cılgayak Bayramı” vardır. Bu bayram da, Nevruz gibi baharın gelişi, tabiatın canlanması ve yeni bir yıla giriş bayramı olarak kutlanır.</span></p>
<p><span>Son yıllarda Amerika’daki yerli Kızılderili Kabileleri’nin “soy kütüğü” ile ilgili çalışmalarla ilgili olarak, Ahmet Ali Arslan şu bilgileri veriyor: “Son yıllarda bağımsız araştırmacıların, Sibirya ve Alaska’da ve Alaska’nın daha güneyinde bulunan insan kemikleri ve toprağa yayılmış insan yağı kalıntıları üzerinde yaptıkları “gen” araştırmaları, Amerika ve Asya kıtalarında, vakti ile yaşamış bu insanların, birbirleri ile yakın akraba oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Amerika yerli Kızılderili kabileleri ile Sibirya Saka, Altay, Hakas, Telvit ve Tuva bölgelerinde yaşayan eski Türk âdetlerinin ve mevsimlik dinî merasimlerin paralellikler göstermesi, oldukça ilgi çekicidir. Amerika’nın toprakla ve ziraatla uğraşan Kızılderili kabileleri arasında dinî ağırlıklı merasimlerle kutlanan mevsimlik bayramların başında, Mart ayında “yeni yılın başı” için yapılan kutlama törenleri ve şenlikleri gelir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Yeni yılın başlangıcı olan martta kutlanan diriliş kutlamaları ile ilgili Kızılderililerin yaptığı merasimlerde, kabilenin yaşadığı köy veya kampın tam orta yerine uzun ve düzgün bir direk dikilir. New Mexico, Arizona ve Kaliforniya eyaletinde yaşayan Kızılderili kabileleri, bu direğin dikildiği yerin kainatın merkezi olduğuna ve bir tek yaratıcıyı temsil ettiğine inanırlar. Bu törenlerin en ilginç yanı da, “Kabilenin Şamanı”nın gök tanrı olarak kabul edilen, Great Spirite (büyük ruh) daha yakın olmak ve kabilesi için onun yardımını talep etmek maksadıyla bu direğe tırmanmasıdır. Köyün orta yerine dikilen bu direğe tırmanma merasimine, Orta Asya, Sibirya, Altay, Hakas, Tuva Şaman toplumlarında ve bu bölgede yaşayan diğer Türk topluluklarında da rastlanmaktadır. Kaliforniya ve etrafındaki topraklarda dağınık olarak yaşayan Amerika yerli Kızılderili kabilelerinden Yurok, Karuk, Hupa, Yuki, Pomo, Modoc ve Maidu kabileleri yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen “Mart” ayında, bahar bayramını, tabiatın yeniden canlanması ve uyanmasına bağlı olarak, “yeniden doğuş”un bir sembolü olarak kutluyorlar.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Afganistan’da Nevruz, Türkler arasında “doğum günü” olarak kutlanmaktadır. Bugün herkes en yeni elbiselerini giyer, kabir ve akraba ziyaretleri yapar, güreş tutulur ve “oğlak oyunu” oynanır. İnsanlar arasındaki dargınlıkların kaldırılmasına çalışılır. Yeni yıla nasıl başlanırsa, yılın öyle geçeceğine inanılır. Afganistan’da aynı ülkede yaşıyor olmalarına rağmen, etnik gruplar içinde Nevruz’un sadece Türkler arasında kutlanması, bu bayramın bir Türk bayramı olduğunu ortaya koyar.</span></p>
<p><span>Kazaklar arasında Nevruz bayramı ile ilgili olarak pek çok mitoloji ve efsane bugüne kadar ulaşmıştır. Bunların kökleri Saka ve Hun Türklerine kadar uzanmaktadır. Kazaklar, Nevruz törenlerine dini bir hüviyet kazandırmışlardır. Nevruz günü mevlit okuturlar ve yüksek bir tepeye çıkarak güneşin doğuşunu karşılarlar. Bu törenler sırasında kadınlar eğilip “nasılsın güneş ana” diyerek güneşi selamlar.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Evler baştan başa temizlenir, herkes en iyi elbiselerini giyer. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya çeşitli eşyalar üzerine kil kaplar atılarak parçalanır. Ateş üzerinden atlanılır. Ateşten atlamaların, eski yılın kötülüklerinden ve hastalıklardan arınarak, yeni yıla yeni bir ruhla girmek anlayışı vardır. Kazaklar, Nevruz’da yaptıkları yemeğe “Nevruzköcö” adını verir. Nevruz çorbası veya lapa adı verilen başka bir yemek de yaparlar ki, bunları o gün komşulara dağıtırlar.</span></p>
<p><span>Küçük bir Türk boyu olan KaraçayMalkar Türkleri, yüzyıllardan beri, Kafkas Dağlarının en yüksek zirvesi olan Elbruz Dağı’nın (Mingi Tav) çevresindeki yüksek dağlık arazilerde, Kuban, Teberdi, Mara, Baksan (Bashan), Çegem, Çerek gibi ırmakların yukarı kısımlarında yaşamaktadırlar. Tarihî, antropolojik, arkeolojik ve lingüistik araştırmalar, KaraçayMalkarlıların bu bölgede uzun yüzyıllar hakimiyet kuran çeşitli Türk kavimlerinin torunları olduklarını, bazı sosyal tabakalarının çeşitli Kafkas halkları ile karıştıklarını ortaya koymaktadır. Karaçay Malkarlılar da yeni yılın başlangıcını 21-22 Mart olarak kabul etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Özbekistan’ın Semerkant, Buhara, Andican, taraflarında Nevruz törenleri, Nevruz günü (21 Mart) başlamakta ve bir hafta devam etmektedir. Halk Nevruz eğlencelerine “Seyil eğlenceleri” adını vermektedir. Seyil yerleri, dönme dolaplar, çalgıcılar, ‘beççeler’ seyyar satıcılarla dolar. Nevruz’un birinci günü halk çadır çadır dolaşarak, birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretler sırasında ikram edilen yemek, “aş” adı verilen pilavdır. Ayrıca çay ve çeşitli meyveler de sunulur. Köpkari, güreş at yarışları ve horoz dövüşleri gibi spor gösterileri düzenlenir.</span></p>
<p><span>Tacikistan’da da, Nevruz, mart ayının başından, 21 Mart gününe kadar baharın gelişini ve tabiatın canlanmasını karşılamak amacıyla kutlanmaktadır. 21 Mart resmi tatil olarak ilan edilmiştir. Nevruz’da yenilen “S” harfi ile başlayan 7 yiyecekten süt; temizliği, tatlı; yaşama sevincini, şeker; serinlik ve dinlenmeyi, mum; ateşe tapınmayı, tarak; kadının güzelliğini temsil eder. İslamiyet’ten sonra İslami geleneklere göre S ile başlayan 7 nesne bunların yerini almıştır. Yukarıda Osmanlı’da Nevruz kutlamaları üzerinde dururken, gösterdiğimiz gibi, bu yedi nesne, yedi sin olarak ifade edilir (=heft sin) yani Arapçadaki sin harfiyle başlayan süt, simit, sukker, salep, sirke (sir), soğan, semek (balık) veya sefercil (ayva) dir. Tacikistan ve Osmanlı’da aynı uygulamanın olması ve İran gibi diğer İslam toplumlarında böyle bir geleneğin bulunmaması, İslami dönemden sonra da, dinin etkisinde gelişen Nevruz geleneğinin bir Türk bayramı olduğunu gösterir.</span></p>
<p><span>Uygurlar arasında da, Nevruz şölenleri düzenlenmektedir. Uygurlarda Nevruz başlamadan önce insanlar, yeni yılın şerefine sevinç duygusunu ifade eden çeşitli şiirler, şarkılar (Nevruz name) yazıp hazırlarlar. Nevruz günü bayramlık elbiseler giyilir, tüm evleri, kutsal yerleri, mesire yerlerini, alışveriş merkezlerini ziyaret ederler. Bu arada meydanlarda şiir atışmaları, milli oyunlar icra edilir. Şarkılar söylenir, danslar edilir, güreşler tutulur. Kısaca herkes kendine has yeteneğini ortaya koyar. Bu faaliyetlere büyük küçük herkes katılır. Ayrıca bu günde herkes birbirine çeşitli hediyeler verir. Nevruz büyük bir coşkuyla kutlanır. Diğer taraftan bu günde okunan “Nevruz nameler”de, bugün ayrılıkçıların yaptığı gibi gençler kine, kana, öfkeye, düşmanlığa değil, ilim öğrenmeye, ahlaklı ve faziletli olmak gibi erdemlere yönlendirilir, buna ilişkin temalar işlenir.</span></p>
<p><span>Nevruz, diğer bir Türk boyu olan Karapapaklarda “Nevruz”, Kırım Türklerinde “Navrez”, gündönümü, Batı Trakya Türklerinde “Nevris”, Makedonya ve Kosova Türklerinde “Sultanı Navrız”, Gagauzlarda (Gök Oğuz) “İlkyaz bayramı” adıyla, ortak coşku ve geleneklerle kutlanır. Bu incelemeler, Nevruz’un tüm Türk devlet ve toplumlarında kutlandığını ve dolayısıyla bir Türk bayramı olduğunu göstermektedir. Nevruz çerçevesinde milli bir duygu oluşturmaya çalışan siyasi Kürtçü akımın dikkatinden kaçan bir şey var; eğer Nevruz onların iddia ettiği gibi bir Kürt bayramı olsaydı, hemen yanı başımızdaki Kuzey Irak Kürtleri arasında da kutlanması gerekmez miydi. Oysa Çin’den Avrupa içlerine, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Mısır’a kadar tüm Türk devlet ve toplulukları arasında ortak renk, tören ve anlamda kutlanmaktadır. Son yıllarda Nevruz törenleri, dini, mitolojik ve folklorik bir özellik kazanmış olsa da, Türklerin ortak bir milli karakter etrafında toplanmasında güçlü bir fonksiyona sahiptir.</span></p>
<p><span><strong>6. İranlılarda Nevruz</strong></span></p>
<p><span>Çok sayıda araştırmacı, Nevruz merasimlerinden ve tarihinden bahsetmiştir. Bazıları onu Zerdüştlükle, bazıları onun İslam öncesi bir döneme rastlamasına rağmen İslâm dini ile ilişkilendirmeğe çalışmış, fakat tüm bu çabalara rağmen, Nevruz nağmelerinde, kutlama figürlerinde, dinlerden önceki tasavvurlar, tüm aydınlığı ile ortadadır.</span></p>
<p><span>Ömer Hayyam “Nevruznâme”sinde şöyle diyor: “Cemşit bu günü Nouruz (yeni gün) olarak adlandırmak için ferman verdi. Her yıl Ferverdin ayının başlangıcında bayram etmeyi, yeni yılı o günden başlatmayı emretti. O zamandan itibaren Ferverdin ayının 1. günü (21 Mart) İran resmi takviminin ilk günüdür. Yukarıda da belirtildiği gibi, Firdevsi, “Şehname”sinde Nevruz bayramının İran takviminin ilk ayı olan Ferverdi’nin başında kutlandığını söyler. Nizami Gencevî “İskendernâme”, Alişir Navayî “Seddi İskender” adlı eserlerinde M. Ö. 350 senesinde Nevruz’un halk bayramı olarak kutlandığını yazar.</span></p>
<p><span>İranda Nevruz’un, İslamiyet’in kabulünden sonra, iki aşamada kutlandığı, birincisine Nevruzi Amme, (21 Mart) ikincisine Nevruzi Hasse denilmektedir. Nevruzii Amme’de, Adem Peygamber’in yaratıldığına ve yıldızların o tarihte dönmeye başladığına inanılmaktadır. Nevruzi Hasse ise, hükümdar Cemşit’in tahta çıkışı ve tebaasına adaletle hükmedişinin başlangıç günü olarak benimsenmişken, bu tarih Mart ayının 28. günü olarak belirlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>“Nevruz”, Türklerde çok eskiden beri bilinmekte ve çeşitli törenlerle kutlanmaktadır. Ancak bazı bilim adamları, Nevruz kelimesinin Farsça kökenli olmasından ve Firdevsi’nin “Şehname” adlı eserinde, Nevruz kutlamalarının İran Şahı Cemşid Dönemi’nde başladığı yolundaki mitolojik bilgilerden hareketle, Nevruz’un İran menşeli olduğu fikrini ileri sürmüşlerdir. İran mitolojisine göre, ihtişamın sembolü olan Cemşit, tahtına Nevruz günü oturmuş ve bayram etmiştir. Aynı mitolojiye göre Hz. Adem’in 7. torunu olan Cem güneşin Koç (hamel) burcuna girdiği 21 Mart günü Azerbaycan’a gelmiş, bu günü bayram olarak ilan etmiş ve halk ona “ışık” anlamına gelen “şid” unvanı takmıştır. Ayrıca Nevruz geleneğinin M.Ö. 628-551 tarihleri arasında yaşayan Zerdüşt dininden geldiği de sanılmaktadır. Ancak buna dair herhangi bir yazılı kaynak mevcut değildir. Kaymon Levy’e göre Nevruz, Musevi Yortusu’ndan gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Nevruz, eski İran takviminde birinci ay olan Ferverdi’nin ilk gününe rastlar. Bu günün karşılığı miladi takvimde, 21 Mart Nevruz günüdür. İran Kisraları, her yıl Nevruz bayramlarında bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçkarını karşılar, hapislerden mahkumları salıverirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>El Biruni XI. yy.’dan bir isim. Biruni’de eserlerinde Nevruz’dan söz etmiş ve bunun Türklerde dahil tüm Ön Asya ve Orta Asya toplulukları arasında canlı bir şekilde yaşatıldığı üzerinde durmuştur. Yine aynı yüzyılın Fars asıllı önemli devlet adamı Nizamülmülk de Siyasetname’sinde Nevruz üzerinde durmuştur ve Nevruz’un Türklere ait bir bahar bayramı ve yılbaşı olduğunu belirtmiştir. Fars asıllı bir devlet adamının Nevruz’dan Türklerin bayramı olarak bahsetmesi anlamlıdır. Buna rağmen, bugün bir ayrılıkçı olan Serbilinda Ezidiyan Nevruz’u: “İrani halkların yeni yılı olan Nevruz günü, her yıl İrani halklar tarafından kutlanılıyor, M.Ö. 612 başlayan Nevruz, bu yıl 2614’teyiz!” diyerek Fars asıllı Nizamülmülk’ün sahip çıkmadığı Nevruz’u “İrani halkların bayramı” nitelendirmesiyle sahiplenmektedir.</span></p>
<p><span>Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk milletinin evren tasavvurunda “baharın gelişi”, diğer toplumlardan daha önemli bir yere sahiptir. İç karartıcı, yeknesak günlerin ve kuzeyin uzun kış gecelerinin ardından doğan, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi karşısında, insanın bayram yapması, bayram sevinci yaşaması, çok doğal bir durumdur. Türklerin yaşadığı kuzey coğrafyası dikkate alınırsa, bahara karşı en büyük özlemin bu coğrafyada ortaya çıkması anlaşılır bir durumdur. Baharla birlikte ortaya çıkan muhteşem manzara, kıştan bahara geçişin bayramla karşılanmasını hak edecek güzelliktedir. Kışın ve karın, renksiz, şekilsiz ve monoton ikliminden, baharın bin bir türlü renk cümbüşüne ulaşmanın coşkusu bayramla değil de neyle ifade edilecektir. Bu nedenle Nevruz, karın yanında çiçek, kışın yanında bahar, ölüm sessizliğinin ve ölü soğukluğunun yanında, doğanın yeniden dirilişinin, üstelik yaşlı birinin yeniden dirilişinin değil, Nevruz yeniden doğuşun bayramıdır. Bu yönüyle Nevruz’un Türk toplumundaki algılanma biçimi doğanın bir reenkarnasyonu şeklindedir.</span></p>
<p><span><strong>7. Nevruz Kutlamalarının Dinler Tarihindeki Yeri</strong></span></p>
<p><span>Asya kavimlerinin bir kısmında, ortak olarak kutlanılan Nevruz bayramının, İslam tarihi kaynaklarında araştırmasını yaparken, bu kaynaklardan bazılarının Nevruz’u, Zerdüşt dinine bağladığına tanık olmaktayız. Şehristani’ye göre Zerdüşt Azerbaycanlıdır ve dolayısıyla Nevruz geleneği ilk olarak Azerbaycan Türkleri arasında ortaya çıkmıştır, Mecusttere göre de Zerdüşt Azeri asıllıdır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İslam tarihçisi Kalkaşandi’ye göre Nevruz miladi XV. yüzyılda, Mısır’da, Suriye’de ve Filistin’de Müslümanlar arasında kutlandığı gibi, Hıristiyanlar arasında da kutlanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Nevruz bayramı ile ilgili günümüze ulaşan dini inanışlardan bazıları şöyledir:</span></p>
<p><span>Ulu Tanrı, dünyayı gece ile gündüzün eşit olduğu Nevruz’da yaratmıştır.</span></p>
<p><span>İnsanlığın atası kabul edilen Hz. Adem’in çamuru, Nevruz’da yoğrulmuştur.</span></p>
<p><span>Nevruz’a ilişkin bir diğer dini inanışta kardeşleri tarafından bir kuyuya atılan Hz. Yusuf, bir bezirgan tarafından Nevruz’da kurtarılmıştır. Ayrıca Musa Peygamber’in asasıyla Kızıldeniz’i yararak taraftarlarını kurtardığı gün de Nevruz günü idi. Bir yunus balığı tarafından yutulan Yunus Peygamber, Nevruz’da karaya bırakıldı. Tanrı insanları yarattığı zaman, evrendeki bütün yıldızlar koç burcunda toplu halde bulunmakta idi. Nevruz’da Tanrı bütün yıldızlara feleklerine dönmelerini emretti.</span></p>
<p><span>Nevruz hakkındaki İslami rivayetleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:.</span></p>
<ol>
<li><span>Allah, dünyayı geceyle gündüzün eşit olduğu gün olan Nevruz’da yaratmıştır,</span></li>
<li><span>İlk insan olan Adem, Nevruz’da yaratılmıştır.</span></li>
<li><span>Muhammed’e peygamberlik bugün ihsan edilir.</span></li>
<li><span>Adem ile Havva cennetten kovulduktan sonra, tövbesinin kabul edilip, yeryüzünde uzun bir ayrılığın sonunda Nevruz günü buluşmuşlardır.</span></li>
<li><span>Nuh’un gemisinin karaya oturduğu gün Nevruz günüdür.</span></li>
<li><span>Musa peygamber asasıyla denizi yarıp, İsrail oğullarını karşı kıyıya Nevruz günü geçirmiştir.</span></li>
<li><span>Alevi Bektaşi rivayetlerine göre Nevruz Hz. Ali’nin doğum günüdür. Hz. Fatma ile evlendiği gün de Nevruz günüdür.</span></li>
<li><span>Şia inancına göre Hz. Ali’nin peygamber tarafından halife ilan edilmesi de Nevruz gününe rastlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></li>
<li><span>İbrahim peygamberin Urfa’da ateşte yakılmak istendiği gün,</span></li>
<li><span>Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü.</span></li>
</ol>
<p><span>Dinler tarihi açısından bakılınca Nevruz, kimi zaman Hz. Nuh’a, Hz. Yunus’a, Hz. Muhammed’e ve kimilerince Hz. Ali’ye bağlı yorumlara sığınılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak, törenler açısından bakılınca Nevruz hep Şamanlık kalıntısı ile sürdürülmüştür. Nevruz geleneği ne Sünnilikle ne Alevilikle ne de Bektaşilikle doğrudan ilişkilidir. Çünkü, Nevruz, İslâmiyet’ten çok öncelere giden bir gelenektir. Bilindiği gibi Gagavuzlar (Gök Oğuzlar) HıristiyanOrtodoks Türklerdir. Gelenek ve göreneklerinde dini etki var ise de, Orta AsyaOğuz kültürünün derin izlerini bugün de yaşatırlar. Gagavuzlar da Nevruz bayramını 20-22 Mart günlerinde kutlarlar. Bu durum, Nevruz’un Türklerin Hıristiyanlığı ve İslamı kabul etmeden önceki bir döneme ait olduğunu gösterir. Dolayısıyla Nevruz bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhebe, bir dine, bir etnik kökene aitmiş gibi gösterilemez. Bu Nevruz’un istismar edilmesi, bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmesi olur. Böyle bir takdim, tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırı düşer.</span></p>
<p><span>Nevruz bayramını İranlılar bugün de, dini bir bayram hüviyetinde kutluyorlar. Bu bayramın İran’da dini bir bayram niteliğinde, bunun yanında, tüm Türk devlet ve topluluklarında bir bahar bayramı şeklinde kutlanması, Nevruz’un dinsel bir tören değil, tabiatın yeniden dirilişinin insan psikolojisinde oluşturduğu coşkunun dışa vurumu olduğunu göstermektedir. Nevruz’un dinsel bir yönü olsa bile, bu yön Zerdüştlükle, tapılacak bir nesne olan ateş kültüyle veya kendi inanç sisteminde hiçbir yeri olmayan İslam’la açıklanamaz. Ateşin arındırıcı, temizleyici ve kötü ruhları kovucu özelliği ancak Şaman inancıyla açıklanabilir. Ateş üzerinden atlama, dinler açısından sadece Şamanizm’de bir dini tören niteliğindedir.</span></p>
<p><span><strong>8. Nevruz Törenleri ve Ateş Kültü</strong></span></p>
<p><span>Eski Türk inanç sistemlerinden biri de, ateş kültüdür. Türklerde dünyanın yaratılışı ile ateş ve bahar arasında bir bağ kurulur. Ateş Altay Türklerinde görülen bir efsanede, Tanrı Ülgen tarafından insanlara armağan edilmiştir. Bunun için ateş kutsaldır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Ayrıca, Türklerde güneşin yeryüzündeki temsilcisinin ateş olduğu kanaati de yaygındır.</span></p>
<p><span>Ateşe atfedilen bu kutsiyetten dolayı, gerek eski Türk topluluklarında, gerekse günümüz Türk topluluklarında, ona (İslami hiçbir içeriğinin olmamasına karşın) tükürmek, küfretmek, su ile söndürmek doğru kabul edilmez.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu inanışlar, bugün Anadolu’nun birçok yerinde kabul edilmekte ve yaşanmaktadır. Şaman inancında ateşin kötülükleri kovduğuna, hastalıkları yok ettiğine inanılır. Bununla ilgili Bizans imparatorlarından Zemerklios’un 568 tarihinde Göktürklere elçi olarak gittiği zaman, karşılaştığı muamele oldukça dikkat çekicidir. Türkler, elçilik heyetini yakılan büyük bir ateşten atlatmak suretiyle kötü ruhlardan temizlemişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Zerdüştlükten gelen Ateşperestlikle hiçbir ilgisi olmayan ateşe tapma, ateşe saygı, ateş kültünün saygın olduğu geleneklerin mevcut olduğu halkları “Ateşperest” olarak adlandırarak, Zerdüştlükten söz edilir. Fakat, ateşin Zerdüştlük inancının olmadığı yerlerde, örneğin; Meksika’da, Avusturya’da Afrika’da da saflaştırıcı, temizleyici ve arındırıcı bir kuvvet olarak görülmesi, ateş kültünün insanlığın ilk gelişim devriyle ilgili olduğunu gösteriyor.</span></p>
<p><span>Nevruz bayramlarında sık sık görüldüğü gibi, ateş üzerinden atlamak, bir şaman geleneğidir ve bir ateş kültüdür. Bir arınma ve temizlenme seremonisidir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Yalnız buradaki “kült”ü tapınma veya ibadet olarak değil, ayin olarak almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Ateş, özellikle günümüz Türk toplumlarında, Hindu ve Fars geleneğinde olduğu gibi, bir tapınma aracı olarak kullanılmamaktadır. Ateşin devamı için birtakım dini merasimler yapılmaktadır. Ama bu merasimlerin hiçbiri, bir tapınma ayini değildir. Fars kültüründe ateşin bazı mertebeleri vardır. Farslardaki (bugünkü İranlılarda değil) Tanrı olarak tapınılan ateşin en yüksek mertebesi Yezitlerde “ataş”tır. Bu ateşin tapınılacak kıvama getirilmesi, 12 ayı gerektiren bir süreçtir. İran’da bu tür tapınaklardan 2, Hindistan’da 8 tane vardır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Hindistan’da ateşin ilahi bir güç olarak somutlaştırılmasının en belirgin örneği, ateş ilahı “Agni”de görülür. Hindistan’da bütün ateşler “Agni”ye bağlıdır. Vedalar Dönemi’nde ise, ateşin büyüye karşı koruyucu olduğu inancı yayıldı. Kadim Yunan mitolojisinde ise, Zeus insanları cezalandırmak için onlardan ateşi almış; ancak Prometeus ondan ateşi çalarak, insanlara geri vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bütün bu mitolojilerden çıkan sonuç, ateş kültünün, kültürler ve medeniyetlerin etkileşimi sonucu ortaya çıktığı ve bazı toplumlarda bir tapınma, ibadet aracı iken, bazılarında daha farklı bir işlev yüklenerek, temizlenme ve arınma ayini veya seremonisi olarak algılanmasıdır.</span></p>
<p><span>Ateş kültüyle ilgili olarak dikkatlerden kaçan bir husus var ki, o da, insanın bir olay karşısında sevinmesi veya bir zaferi kutlaması durumunda, ortaya koyacağı davranış biçiminin ne olacağıdır. Böyle bir durumda insanın ortaya koyacağı davranış, bir ateşin etrafında halay çekmek, çeşitli oyunlar sergilemek olur; aksine ateşin üzerinden atlamak çok anlamlı değildir. Ateşin temizleyici doğasına inanılır. Bugün bile ateş, bir temizleyicidir. İlkel ortamlarda cerrahi müdahalelerde neşter önce ateşte temizlenir, sonra kullanılır. İnsanın ilkel aklıyla, ateşin temizleyici özelliğini keşfetmesi zor değildir. Bu yönüyle ateş seremonisi, bugün ayrılıkçı grupların sergilediği kanın, kinin ölümün değil, temizliğin, arınmanın, doğallaşmanın işaretlerini taşır.</span></p>
<p><span><strong>9. Nevruz’un Renkli Dünyası: Kırmızı Sarı Yeşil</strong></span></p>
<p><span>Milletlerin belli renklere karşı ilgi duymasına sebep olan, birtakım nedenler vardır. Bazı milletler; kırmızı rengi, bazıları yeşili, bazıları sarıyı, bazıları kırmızı beyazı, bazıları mavi beyazı, bir kısmı da yeşil beyaz renkleri benimsemişlerdir. Bu renklerle ilgili olarak da bayrak dediğimiz, o milletin sembolü olan, kutsal kabul edilen bir cisim ortaya çıkmıştır. En eski kaynaklardan, “Çin’in Şimal Komşuları” adlı esere baktığımızda Kırgız Türklerinden bahsederken, milattan önceki dönemlerde Kırgızlar için al rengi kutsaldı deniyor. Büyük Hun Devleti kurulduğu zaman, devletin kuruluşunda enteresan olan bir renk ayrımı kendisini göstermiştir. Bu renk ayrımında yağız yani kara renk, sarı renk, beyaz renk veya kızıl renk gibi şeyler ortaya çıkmıştır. Gerek eski Yugoslavya’daki Türk gruplarında, gerekse Gagavuz ve Çuvaş Hıristiyan Türk gruplarında, Doğu Avrupa Türk gruplarında Nevruz’da, bir gece öncesinden çocuklara sarı kurdele takılır. Nevruz sabahı o kurdele kırmızı kurdele ile değiştirilir. Dolayısıyla kötülüğü, hastalığı temsil eden sarı renk atılır; yerine sağlığı temsil eden kırmızı renkteki kurdele takılarak yeni yıla girilir. Bu bir gelenektir. Sarı rengin kendine özgü birtakım güzellikleri vardır. Fakat kızıl rengin Osman Gazi’den beri Türklerde, özellikle Osmanlı Devleti’nde mevcudiyeti biliniyor. Yani İlk Osmanlı bayrağının da kızıl (al) bayrak olduğu şeklinde kayıtlar elimizde mevcuttur. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Sultan Tuğrul’un çetresi (çadır) kırmızı renkliydi. Yani kırmızı, Sultan Tuğrul’a has bir hakimiyet sembolüydü. Kırmızı, sarı, yeşil renkleri Zerdüştlükte de vardı.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bugün ayrılıkçıların meseleyi İran Mitolojilerine dayandırarak takdim etmeleri, aynı zamanda küçültücü bir tutumdur.</span></p>
<p><span>1935’te, Altaylarda; VII-XI. asırlarda yaşamış Türk beylerinin mezarlarında yapılan kazılarda; yeşil, sarı, kırmızı ipekli elbise giydirilmiş cesetlerin bulunması, bu üç rengin Türklerde milli olduğu kadar, dini değeri de haiz bulunduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Bu renkler Türk devletlerin bayraklarına da yansımıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağı yeşil sarı kırmızı idi. 1110-1189 yıllarında yaşayan İranlı büyük âlim Abdülcelil el Kazvini (Miladi 1161-1165) yıllarında yazdığı Kitab’un Nakz adlı eserinin konu ile ilgili 608. sayfasında söyle diyor “Selçukluların melikleri ve sultanları eğer yüz bin asker toplarlarsa, siyah Sancak askerlerde bulunmazdı; yeşil, sarı ve kırmızı Sancak bulundururlardı.</span></p>
<p><span>Osmanlı İmparatorluğu ordularında da Sancaklar, Bayraklar ve Tuğlar YeşilSarıKırmızı renkleri taşımışlardır. Nevruz renkleri olarak bilinen “sarı, kırmızı ve yeşil”, eski Türklerden bu yana, çeşitli anlamlarda kullanıldı. Türkler, yeşili “dirilik, tazelik ve gençlik”, sarıyı “merkez, hükümranlık”, kırmızıyı ise “Tanrı, koruyucu ruh, ocak, dirlik, bağımsızlık ve hürriyet”in sembolü olarak kabul ediyordu. Kırmızı, sarı ve yeşil üçlüsü, hükümranlık sembolü olarak sancaklarda, Selçuklulardan Osmanlılara kadar kulanılagelmişti. Osmanlı teşkilat ve asker kıyafetlerinde de bu renkler, yan yana yer almıştı. Ayrıca, kırmızı bir zemin ortasında yeşile boyanmış oval bir zemin içinde sarı sırma ile işlenmiş üç hilalli sancak, bir bakıma “padişahlık forsu” olarak kullanılmıştı. Sarı, kırmızı ve yeşil rengin özellikle Türklerde beyler zümresinin bir sembolü olarak kullanıldığına dair en eski bilgi Göktürkler Dönemi’ne aittir.</span></p>
<p><span><strong>10. Kawa Efsanesi ve Nevruz İlişkisi</strong></span></p>
<p><span>Bugün hiçbir bilimsel temele dayanmayan ve ideolojik amaçlarla Nevruz’u Kürt topluluklarıyla irtibatlandırıp, onun Kürtlere ait bir bayram olduğunu ileri sürenler, bu görüşlerini “Demirci Kawa” efsanesine dayandırmakta, mitolojiden yola çıkarak, Nevruz bayramını, bayram havasından uzaklaştırıp, bir isyanın yıl dönümü olarak kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. İsyanın yıl dönümüne mesnet olarak Kawa Efsanesi kullanılmak istenmektedir. Kawa Efsanesi’nde önemli figür Dahhak veya Azdahak’tır. İslami kaynaklarda Dahhak olarak geçen kelime, Avesta’da (Zerdüşt’ün öğretileri) Azi Dahhak, Pers literatüründe Azdahag, Ermenice’de ise yine Azdahak şeklindedir. Avesta’da Azi, yılan veya ejderha anlamına gelir. Geleneksel Ön Asya folkloründe, Dahhak tarihi ya da mitolojik bir şahsiyet olarak ortaya çıkar. Fars literatüründe Dahhak bir Arap kralıdır. Nevruz Dahhak’ın öldürülüşünün yıldönümü törenlerini ifade eder. Efsaneye göre Dahhak, İranlıların büyük hükümdarı Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturan beşinci hükümdardı. Dahhak’ın iki omzunda kimilerine göre iki çıban, kimine göre de iki yılan çıkmıştır ve yılanlar insan beyniyle beslendiğinde Dahhak rahatlamakta aksi taktirde Dahhak’a büyük acılar vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Dahhak motifi, Hint İran ortak mirasının eski bir ürünü ise de, ona ait en erken referans Avesta’da bulunur. Pehlevi metinlerinde Dahhak ile ilgili en önemli anlatım, onunla Feridun’a atfedilen eskatolojik roldür. Rivayete göre Dahhak, Feridun tarafından yakalandığı zaman öldürülmeyip, Demavend dağında zincire vurulur. Ancak o zincirlerini kırarak kurtulur ve yeryüzündeki zulme devam eder. Daha sonra Kirsasp adında bir kahraman tarafından öldürülür. Bunun üzerine bütün yeryüzü bayram eder ve o gün Nevruz kutlamalarının başlangıcı sayılır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Efsanenin dini rivayetlerindeki yeri ise kısaca şöyledir: Rivayete göre Dahhak, Nuh Tufanı’ndan sonra gelen ve bütün dünyaya hakim olan hükümdara verilen bir addır. Nuh’un oğlu Yafes’in neslindendir. Omuzundaki yılanları insan beyniyle besleyen Dahhak’a karşı Kawa adındaki İsfahanlı bir demirci, iki oğlunun bu yüzden öldürülmesi üzerine baş kaldırır. Bütün halk Demirci Kawa’nın etrafında toplanır, Cemşid’in torunu Feridun’u şah ilan ederler. Feridun ile Dahhak’ın orduları arasında yapılan savaşta Dahhak yenilerek kaçar, ancak Kawa yakalayarak onu öldürür. Genel olarak kabul edilen şekliyle Dahhak mitosu Hint İran kabilelerinin birbirinden ayrılmadığı dönemde ortaya çıkmış bir “Ari Mitosu”dur. Dahhak’la ilgili efsane, eski Hint mitolojisinden İran mitolojisine, oradan da İslam mitolojisine geçerek ve İslami bir öz kazandığı rivayet olmaktadır. Dahhak’la ilgili söylentilerin Avesta’dan kaynaklandığı genel olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Mitolojilerle ilgili bu izahlardan sonra, bizzat efsanelerden kaynaklanan bazı çelişkileri ortaya koyacak olursak; efsanenin ilk referansı sayılan Avesta’da Dahhak’ı öldüren şahsın adı Kawa değil Kirsasp’tır. Dahhak mitosu, henüz Hint İran kabilelerinin birbirlerinden ayrılmadığı dönemlerin ürünü olan bir Ari mitosudur. Bununla birlikte, bizzat Fars metinlerine göre Dahhak bir Arap kralıdır. Kawa’nın etnik kimliği hakkında ise hiçbir bilgi yoktur. Dolayısıyla, varlığı ve etnik kimliği üzerinde bu kadar şaibeler olan bir mitoloji kahramanıyla, bir tarih ve kültür oluşturma çabaları, bilimsel olmaktan tümüyle uzak, ideolojik ve duygusal bir tutumdur.</span></p>
<p><span>Destanların milletlerin tarihinde önemli bir yere sahip olduğundan bahsetmiştik. Özellikle son yıllarda, Doğu ve Güneydoğu Anadolulu bir kısım kişiler Ergenekon Destanı’nda yansımaları olan Nevruz bayramını vesile ederek bölücülüğe yeltenmektedirler. Aslında Türk milletinin dirilişinin ifadesi olan Nevruz’u, Kürt bayramı gibi tanıtmaktadırlar. Bu iddialarına delil olarak, “Demirci Kava Mitosunu” almaktadırlar. Onlara göre bu günde (21 Mart’ta) Demirci Kawa’nın önderi olduğu Kürtler, Dahhak’a karşı ayaklanarak bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Bu iddialarını sabitleştirmek için bazı piyesler de kaleme almışlardır. Meselâ, Kemal Burkay imzasıyla yayımlanan “Dehak’ın Sonu” bunun bir örneğidir. Kawa efsanesi Ergenekon Destanı ile paralellik gösterir. Kawa Destanı’nın, Ergenekon Destanı’nın değişik bir rivayeti olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Ayrıca bu destanın bir benzerine de Dede Korkut hikâyelerindeki “Basat”ın Tepegöz’ü öldürdüğü destanda rastlıyoruz.</span></p>
<p><span>Kürt ayrılıkçıların efsaneye referans olarak gösterdikleri kaynaklardan biri de Firdevsi’nin Şehname’sidir. Fars metinlerinde Arap Kralı olarak gösterilen Dahhak, bu kez Firdevsi’nin “Şehname”sinde hükümdar Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturan beşinci hükümdar olarak karşımıza çıkar. 1020 yılında Gazneli Mahmut’a takdim edilen bu eserde, Turanlıların ve İranlıların efsanevi İran hükümdarı Feridun’un oğullarından Tur ve İr’ın soyundan gelen iki kardeş millet oldukları iddia edilmiştir ki, bu bilgi, eserin ne ölçüde güvenilir olduğunu göstermektedir. Buna rağmen, Şehname’de bile, Kürtlerin Dahhak’ın zulmünden dağlara kaçan insanların soyundan geldikleri iddia edilmesine rağmen, Kawa’nın etnik kökeni hakkında herhangi bir bilgi verilmemekte, sadece İsfahanlı bir demirci olduğu iddia edilmektedir. Böyle olsa bile bu şahsın Türk veya Fars olma ihtimali Kürt olma ihtimali kadar güçlüdür; çünkü İsfahan, tarih boyunca daha çok bu iki milletin yönetimi altında bulunmuş bir yerleşim yeridir ve demircilik Türklerin ata mesleğidir.</span></p>
<p><span>Ayrıca mitolojide Kawa’nın demirci olması da dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi, Ergenekon Destanı’nın en önemli motiflerinden biri, kuşkusuz “demircilik geleneği”dir. Göktürklerin demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan kahramanlarını da “demirci” sözüyle ebedîleştirmeleri bu yüzden önemlidir. O kadar ki, Türkler, bu günü bayram bilmiş; Ergenekon’dan çıktıkları günün yıl dönümünü temsilî törenlerle kutlamışlardır. Cengiz Han Dönemi kaynaklarında, demirci motifi işlenir. 5. yüzyılda Avarlar’ca demir ocaklarında çalıştırılan bir Türk boyunun ayaklanarak tutsaklıktan kurtulması anlatılır. Destanda demirci motifinin işlenmesi Nevruz’un bir ayaklanmanın yıl dönümü olsa bile, XI. yüzyılda Kawa’nın ayaklanmasıyla değil, V. yüzyılda Avarlara karşı ayaklanan bir Türk boyuyla ilişkilendirilmesi daha kolaydır. Arapların “hakiki Türk” dedikleri Hakanlı Türkler, kendilerini soy itibarıyla bir “demirci millet” olarak tanımışlar, demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler de, Cucenlerin (Avar) demircileri demişlerdir.</span></p>
<p><span>Göktürk Devleti’ni kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan “demirci” idi. Özbek Türklerinin şahları arasında da demirciler vardır. Yukarıdan itibaren vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında, Kürtleri Dahhak’ın zulüm ve esaretinden kurtaran Kawa’nın da bir “demirci” olması, bu bakımdan önemlidir. Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı Göktürklerde olduğu gibi, demirden savaş araç ve gereçleri yapan bir sanatkârdır.<a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Bütün bunlardan çıkan ortak sonuç, Nevruz bayramı bugün siyasi Kürtçülüğe zemin teşkil etmesi amacıyla kullanılmaktadır. Söz konusu ideolojik çabanın kültürel boyutu oldukça önemlidir. Bu çabaların arkasında çeşitli kültür unsurları ile bir topluluğun donatılması, gerekirse bir takım semboller uydurulması ya da var olan bazı sembollere sahip çıkılması gerekmektedir. Bunun için Nevruz’u, bir yeniden dirilişin, canlanmanın, değil, onun ruhuna aykırı olarak, ölümün ve can almanın bayramı olarak kutlamak istemektedirler. Oysa Nevruz bayramındaki kutlamalarda, Türk toplumları, bayramı farklı fakat bütünleştirici, diriltici ve sevdirici fonksiyonlarda kutlamaktadırlar. Nevruz’un asıl fonksiyonu; İnsanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıyı kuvvetlendirme, dargınlıkları unutturarak insanları kardeşçe kucaklaştırma, milli birlik ve beraberliğin, birlikte yaşama isteğinin güçlenmesi ve dayanışmayı sağlama, bolluk ve bereketin işareti, sembolü, huzur ve barış havasının evrensel ölçülerde geliştirilmesidir.</span></p>
<p><span>Nevruz bayramın yukarıdaki fonksiyonlarda kutlanması yerine, yeni yıla veya yeni güne, hâlâ Afrika’da bir kısım, bedevi ve vahşiler gibi kan dökerek, kan düşünerek, kan konuşarak değil; medeni insanlar gibi, sevinç, neşe ve sürurla girilmeli ve kutlanmalıdır. Evet Nevruz, Türk halkının bayramıdır ve eğer kutlanacaksa halkla iç içe kutlanmalıdır. Nevruz kelimesinin semantiği ve ortaya çıktığı coğrafya dikkate alındığında, “yeni gün”ün bir isyanın sonrasını değil, gece ile gündüzün eşitlendiği, uzun ve çetin kış koşulları arasında ilkbaharda bereketli toprakların sessizliğinde kardelen çiçeklerinin tomurcuklandığı, tarım ve hayvancılığa dayalı toplumların yeni bir yıla umutlar bağladığı, yağmurların bereketlerini saçtığı günlere denk gelmesinin yönlendirici bir anlamı vardır ve bundan da çıkan sonuç, Nevruz’un bir bahar ve yeniden diriliş bayramı olduğudur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hasan TUTAR</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 611-621.</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>♦ GENÇ; Reşat, Türk Tarihinde ve Kültüründe Nevruz, Atatürk Kültür Merkezi yayınları, Derleyen Sadık Tural, Nevruz, AKM Yayını, Ankara 1995, s., 15.</span></div>
<div><span>♦ TÜRKDOĞAN, Orhan; “Eski Bir Kültür Kodu Olarak Nevruz”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 100, İstanbul 1996, s. 29.</span></div>
<div><span>♦ ÇAY, M. Abdulhaluk; Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı Yayınları, Ankara 1994, s. 229.</span></div>
<div><span>♦ AŞA, Hatice Emel; Yeni Avrasya Dergisi, MartNisan 2000.</span></div>
<div><span>♦ BANARLI S. Nihat; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Destanlar Devrinden Zamanımıza Kadar, Yedigün Neşriyat, İstanbul 1971, s. 1050.</span></div>
<div><span>♦ ARSLAN, A. Ali; “Amerika Kızılderilileri ve Türk Dünyasında “Yeni Yılbaşı” Merasimlerinde Paralellikler” Nevruz (Sempozyum Bildirileri) Atatürk Kültür Merkezi Ankara 1995, 251212.</span></div>
<div><span>♦ Şakir İbrayev; “Kazak Folklöründe Nevruz ve Renkler”, Türk Dünyasında Nevruz ikinci Bilgi Şöleni Bildirileri, AKM Yayınları, Ankara 1996, s. 192.</span></div>
<div><span>♦ PEKOLCAY, Necla; “Türk İnanç Sisteminde Bir “İnanç Kodu” Olarak Nevruz”, Türk Dünyasında Nevruz, Üçüncü Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, AKMB Yayını, Ankara 2000, s. 253.</span></div>
<div><span>♦ Milli Eğitim Bakanlığı, İslam Ansiklopedisi “Nevruz” Maddesi.</span></div>
<div><span>♦ Cildi sani EzTercemei Burhani, Katı Matbaai Amire, 1281, s. 280-281.</span></div>
<div><span>♦ ŞEHRİSTANİ, Ebul Feth Muhammed Bin Abdülkerim, ElMilel Ve’n Nihal C. 2. s. 266’dan aktaran Şaban Kuzgun, İslam Tarihi Kaynaklarına Göre Nevruz Bayramı. Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1993, Nevruz, s. 101.</span></div>
<div><span>♦ KALKAŞANDÎ Ahmet Bin Ali; Subhul Afta c, 2. s. 445’ten aktaran KUZGUN aynı yer.</span></div>
<div><span>♦ ÇAY, M. Abdulhaluk; Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1989, s. 23.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, 4. Bsk., Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 10.</span></div>
<div><span>♦ YALGİN, Alirıza, Cenupta Türkmen Oymakları, Türk Sözü Basımevi, Adana 1937, s. 61. KAFESOĞLU İbrahim; Eski Türk Dini, 2. Bsk., Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980, s. 25. CAFEROĞLU Ahmet; Azeri lehçesinde Bazı Moğol Unsurları, AYR C. 1, s. 215-216.</span></div>
<div><span>♦ John R. HİNNELS; The Fact in the file Dictionary of Religion; New York, 23’den ARSLAN a.g.m. Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, “Ateş” Maddesi.</span></div>
<div><span><span>♦ ÇAY, Abdulhaluk; Nevruz Geleneği, Diyanet Aylık Dergi, Mart 1999, sayı. 98. </span><span>Sayı 43, 1941.</span></span></div>
<div><span>♦ Milli Eğitim Bakanlığı, İslam Ansiklopedisi, “Dahhak” Maddesi.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar :</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Genç, Reşat, Türk Tarihinde ve Kültüründe Nevruz, Atatürk Kültür Merkezi yayınları, Derleyen Sadık Tural, Nevruz, AKM Yayını, Ankara 1995, s., 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Türkdoğan, Orhan; “Eski Bir Kültür Kodu Olarak Nevruz”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi”, Sayı 100, İstanbul, 1996, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Çay, M. Abdulhaluk; Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı Yayınları, Ankara 1994, s. 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Genç; a.g.e., s., 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Aşa, Hatice Emel; Yeni Avrasya Dergisi, MartNisan 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Banarlı, S. Nihat; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Destanlar Devrinden Zamanımıza Kadar, Yedigün Neşriyat, İstanbul 1971, s. 1050.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Arslan, A. Ali; Amerika Kızılderilileri ve Türk Dünyasında “Yeni Yılbaşı” Merasimlerinde Paralellikler: Nevruz (Sempozyum Bildirileri) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1995, 251-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Arslan, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Şakir İbrayev; “Kazak Folklöründe Nevruz ve Renkler”, Türk     Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri, AKM Yayınları, Ankara 1996, s. 192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Pekolcay, Necla; “Türk İnanç Sisteminde Bir “İnanç     Kodu”   Olarak  Nevruz”, Türk Dünyasında Nevruz, Üçüncü Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, AKMB Yayını, Ankara 2000, s. 253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Milli Eğitim Bakanlığı, İslam Ansiklopedisi, “Nevruz” Maddesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Cildi sani EzTercemei Burhani, Katı Matbaai Amire, 1287, s., 280-281.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Şehristani, Ebul Feth Muhammed Bin Abdülkerim, ElMilel Ve’n Nihal c2. s. 266’dan aktaran Şaban Kuzgun, İslam Tarihi Kaynaklarına Göre Nevruz Bayramı. Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1993, Nevruz, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Kalkaşandî Ahmet Bin Ali; Subhul Afta c, 2. s. 445’ten aktaran Kuzgun aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Çay, M. Abdulhaluk; Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1989, s., 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İnan, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, 4. Bsk., Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara 1995, s., 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Yalgin, Alirıza, Cenupta Türkmen Oymakları, Türk Sözü Basımevi, Adana 1937, s., 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kafesoğlu İbrahim; Eski Türk Dini, 2. Bsk., Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s., 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Caferoğlu Ahmet; Azeri Lehçesinde Bazı Moğol Unsurları. AYR C. 1, s. 215-216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> John R. Hinnels; The Fact in the file Dictionary of Religion; New York, 23’den ARSLAN a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Ateş” Maddesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Çay, Abdulhaluk; Nevruz Geleneği, Diyanet Aylık Dergi, Mart 1999, sayı. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Belleten, Sayı 43, 1947.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Dahhak” Maddesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Milli Eğitim Bakanlığı, İslam Ansiklopedisi, “Dahhak” Maddesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihte-ve-mitolojide-nevruz.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Aşa, Hatice Emel; Yeni Avrasya Dergisi, MartNisan 2000.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sevgililer Günü Ve Nevruz – Kültürün Küreselleştirilmesi Açısından</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sevgililer-gunu-ve-nevruz-kulturun-kuresellestirilmesi-acisindan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sevgililer-gunu-ve-nevruz-kulturun-kuresellestirilmesi-acisindan</guid>
<description><![CDATA[ Sevgililer Günü Ve Nevruz – Kültürün Küreselleştirilmesi Açısından
“Kültürün küreselleştirilmesi” konusu Türkiye’de yeterince sorgulanmış bir alan değildir. Bu kavram, “ulusal kalıt” olarak adlandırdığımız seçilmiş yerel kültür değerlerinin bütün insanlığın ortak değerleri haline getirilmesini ifade etmektedir. Seçilmiş yerel kültür değerlerinin bütün insanlığın ortak malı haline getirilmesi mümkün müdür, dünyada bu başarılmış mıdır ve bu konuda biz nasıl bir yol izleyebiliriz sorularına, biri Batı, diğeri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c693e94411.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sevgililer, Günü, Nevruz, –, Kültürün, Küreselleştirilmesi, Açısından</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Ocal-Oguz-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sevgililer-gunu-ve-nevruz-kulturun-kuresellestirilmesi-acisindan.html">Sevgililer Günü Ve Nevruz – Kültürün Küreselleştirilmesi Açısından</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ</strong></span></a>
</p><p>“Kültürün küreselleştirilmesi” konusu Türkiye’de yeterince sorgulanmış bir alan değildir. Bu kavram, “ulusal kalıt” olarak adlandırdığımız seçilmiş yerel kültür değerlerinin bütün insanlığın ortak değerleri haline getirilmesini ifade etmektedir. Seçilmiş yerel kültür değerlerinin bütün insanlığın ortak malı haline getirilmesi mümkün müdür, dünyada bu başarılmış mıdır ve bu konuda biz nasıl bir yol izleyebiliriz sorularına, biri Batı, diğeri Doğu kültüründen kaynaklanan iki ritüelistik töreni ve bunların mitik kaynaklarını inceleyerek cevap aramaya çalışacağız.</p>
<p>Avrupa kültüründe Saint Valentin Günü olarak kutlanan bir gün vardır ve bu gün, yakın dönemde Türk ve Hıristiyanlık dışı öteki kültürlere “Sevgililer Günü” olarak geçmiştir. Bu günün mitik kaynakları eski Roma ve erken dönem Hıristiyan azizlerinin hayatlarına dayanmaktadır. Saint Valentin Günü üzerine Avrupa’da eş ve benzer metinler halinde anlatılan mitlerden birisi şöyledir: Roma İmparatoru İkinci Claude, kuzey ülkelerindeki vahşi Gothlara karşı savaşırken, çok sayıda yeni askere ihtiyaç duyar. Gençlerin askerliğe motive olmalarını sağlamak için de evlenmelerini yasaklar. Erken dönem Hıristiyan azizlerinden olan Valentin, bu emri tanımayarak gençleri gizlice kilisede evlendirir. İmparator bunu duyar ve 270 yılının şubat ayında Saint Valentin’i idam ettirir. Saint Valentin, ölmeden önce bir mucize göstererek, tutulduğu zindanın gardiyanının âmâ kızının gözlerini açar. Gençleri evlendirmekle toplumsal kimliğini ortaya koyan Valentin, kör bir kızın gözlerinin açılması kerametini de göstererek, efsaneleşmenin iki önemli basamağındaki sınavı başarır. Saint Valentin üzerine anlatılan bu efsane, iki yüz yıl sonra Kilise tarafından her yıl şubat ayının 15’inde bolluk tanrısı Lupercus onuruna düzenlenen eski Roma bereket törenleri “Lupercales”ın yerini alacak şekilde yeniden hikâyeleştirilir.</p>
<p>Saint Valentin’in Hıristiyan kültürü ve tarihi bakımından büyük önem taşıyan efsaneleşmiş kişiliği, onun birçok ülkede mezarının veya makamının bulunduğu tezlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Polonya’nın Lublin şehrindeki Saint Paul Kilisesi, Hac ve ziyaret yeri olarak İtalya’nın Temi şehri, İskoçya’nın Glaskow ve İrlanda’nın Dublin şehri günümüzde de önemini sürdürmektedir. “Sahiplenme” duygusuna bağlı olarak, bu şehirler arasında zaman zaman sürtüşmeler çıkmaktadır. Saint Valentin’in aslında kendi hemşehrileri olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar.</p>
<p>Eski bir Roma mitinin üzerine yerleştirilen bir Hıristiyan azizinin idamla sonuçlanan hazin hayat hikâyesi etrafında oluşan bir Avrupa ritüeli olarak olay, dünyanın her yerinde karşılaşılabilecek ve yöneten ile yönetilenler arasında görülebilecek türdendir. Mitik hikâyesi bakımından da doğal olarak bölgeseldir. Böyle bir bölgesel mitin ve buna dayalı ritüelin din ve kültür duvarlarını aşarak küreselleşmesi, bu mitin yapısından kaynaklanan küreselleşebilirlik özelliğinin değil, iyi kurgulanmış çağdaşlaştırma stratejisinin eseridir. Sevgililer Günü adıyla öteki kültürlerin dünyasına sunulan ile Saint Valentin olarak Hıristiyan kültürlerce benimsenen ve geçmişte yaşadığına inanılan anlatı ile ritüelistik uygulamalar aynı değildir. Anlatının dünyaya sunumunda, öteki kültürleri ilgilendirmeyen veya öteki kültürlere hoş gelmemesi söz konusu olabilen eski Roma bolluk tören ve tanrıları, Saint Valentin ve onun gençleri kilisede evlendirme törenleri yerel ortamlarında bırakılarak, sadece olayın geçtiği tarih ve evliliğin bir göstergesi olarak “aşk” ve “sevgili” motifleri küresele sunulmuştur. Buna bağlı olarak, yerel Avrupa kültürlerinde “Saint Valentin Günü” olarak tanımlanan bu kutlamaların, küresele “Sevgililer Günü” olarak sunulduğunu görüyoruz.</p>
<p>Bir yerel-dinsel mit ve ritüeli küresele sunmanın yakın dönemdeki en başarılı örneklerinden biri olan Saint Valentin Günü, içine ustaca yerleştirilen “hediyeleşme” motifi sayesinde sadece Hıristiyan mit ve ritüellerini küreselleştirmeye olumlu bakan kendi kültürüne mensup sermayenin değil, öteki kültürlere mensup sermaye sahiplerinin de desteğini alarak hızla küreselleşmiştir.</p>
<p>Kültürün küreselleştirilmesi açısından Nevruz’a gelince, büyük bir coğrafyada, tarihsel bakımdan çok eskilere uzanan zengin bir mitler dünyası ile karşılaşırız. Nevruz, Nevruz’u yaşatan topluluklar incelendiği zaman görülür ki, bu mitler bir çok ritüelistik uygulamayı da beraberinde getirmiştir. Nevruz’un nereden kaynaklandığı sorusuna kendi yerel ortamlarında cevap oluşturan bu mitlerin bir bölümü tarihten gelmekte, bir bölümü tarihi olaylardan yararlanılarak yakın dönemlerde kurgulanmaktadır. Nevruz üzerine yapılan aidiyet tartışmalarına her toplumda farklı olabilen daha doğrusu olması doğal olan bu köken mitleri neden olmaktadır. Saint Valentin’in mezarının nerede olduğu konusunda olduğu gibi çatışma yaratan bu konuya karşılık, “Türk Dünyası” olarak adlandırdığımız dünyanın Hıristiyan, Budist veya Şamanist olan az sayıdaki kenar toplulukları bir tarafta bırakılacak olursa, Müslüman Türklerin bütünü iç içe veya yan yana yaşadıkları öteki Müslüman topluluklarla birlikte “Nevruz” terimini bilmekte ve bu terimin yerel telaffuzlarla az-çok değişebilen biçimlerini kullanmaktadır.</p>
<p>Nevruz teriminin kullanıldığı coğrafya, Türkler ve yakın komşuları olarak sınırlanmaktadır. Nevruz teriminin kullanıldığı, nevruz mitlerinin yaşadığı ve ritüelistik törenlerinin icra edildiği coğrafya, kendi içinde iklim özellikleri bakımından önemli farklılıklar göstermemektedir. Yani bu coğrafyanın bir bölümü baharı yaşarken diğeri güz ayında değildir veya bir bölümü dört mevsime sahipken diğer bölümü kutuplar gibi soğuk veya tropik bölgeler gibi sıcak değildir. Kuzey yarımkürede yer alan bu coğrafyada, kışlar çok sert geçmekte ve yazın gelişi özlemle beklenmektedir. Bu özlemle bekleyiş, yaz ve kış mevsimlerinin nasıl oluştuğunu merak eden ilk dönem insanına büyük bir mitler dünyası hazırlamıştır: Yaz tanrısı, kış tanrısı, onların büyük kavgaları, turnalarla, leyleklerle veya öksüz oğlan, çiğdem, nevruz gibi çiçeklerle gelen Yaz tanrısının zafer müjdesi… Bu nedenle, doğal olarak yer yüzünde yaz ve kış mevsimleri arasında büyük iklim değişiklikleri olmayan coğrafyaların Nevruz mitleri yoktur ve bu bölgelerde Nevruz ritüelleri uygulanmamaktadır. Nevruz’un gece ile gündüzün eşitlendiği gün kutlanması, ertesi gün gündüzün uzamasına, dolayısıyla güneşin daha fazla yer yüzünü ısıtmasına karşı duyulan sevinci göstermektedir ki bu sevincin ritüele dönüşmesini Ekvator kuşağı için bekleyemeyiz.</p>
<p>Kuzey yarımkürede güneşin ısıtmaya başlaması hayatın dönüşü demektir. Nevruzla ilgili kimi mitler, ilk insanın bugün doğduğunu anlatır. Nevruz’un doğumla ilişkilendirilmesi mantıksal açıdan doğrudur. Çünkü, Nevruz’da tabiat adeta yeniden doğmaktadır. Doğum miti, zaman içinde farklı biçimler ve sembolik anlamlar kazanmıştır. Mitin hikâyeleri yeni eş metinler ve benzer metinler yaratarak yerelleştirilse bile, “doğum” miti özünü korumaktadır.</p>
<p>Nevruzun köken mitinin yerel eş metinler veya benzer metinlerinden hangisinin doğru olduğu yönündeki tartışmalar, halkbilimi açısından bakıldığında bilim dışıdır. Bir kültürün “yapay mit oluşturan ideologları bir kenarda bırakılarak” sözel dokusuna bakıldığında, halk arasında yaşayan bütün anlatıların doğru ve güvenilir kabul edilmesi zorunludur. Nevruz açısından bakıldığında halkbilim analizlerinin temeline, “yanlış-doğru ayıklaması” değil, durumun tespiti yerleştirilmelidir. Coğrafî adlandırmayla Orta Asya’dan Balkanlara, siyasî adlandırmayla Türkistan’dan Rumeli’ne uzanan yay üzerinde yaşayan ve birbirinden farklı olay ve hikâyelerle karşımıza çıkan Nevruz mitleri ve bunların törensel ritüelistik görünümleri son derece zengindir. Binlerce yıldan beri doğal, sözel doku içinde üretilip tüketilen bu birikimlerin araştırılması, incelenmesi ve arşivlenmesi gibi bilimsel süreçler, çeşitli iç ve dış olumlu ve olumsuz olaylar ve nedenlerle son yıllarda hızlanmış, bu konuda önemli bir yol alınmıştır. Bu nedenle biz ansiklopedik hale gelmiş Nevruz bilgilerini burada tekrar sizinle paylaşarak, Nevruz araştırmalarına zaman kaybettirmek istemiyoruz.</p>
<p>Bizim burada Nevruz’u ele alışımızın gerekçesi, Sevgililer Günü modeli ile karşılaştırarak yerelin ulusala, ulusalın küresele kazandırılması ve bilimsel bilginin küreselleştirilmesi süreçlerine dikkat çekmektir.</p>
<p>Nevruz’u yaşatan Türkistan-Rumeli yayına bakıldığında, yapılan çalışmaların özü itibariyle bölgeseli yerelleştirme ve daha dar bir topluluğa mal ettirme çabalarını içerdiği görülür. Nevruz’u yaşamakta olduğu büyük coğrafyadan ve bu coğrafyada yaşama şansı bulduğu diğer kültürlerden soyutlamaya çalışmak, kendiliğinden oluşmuş bölgesel küreselleşmeyi yerelleştirmek olur. Yerelleşen kültür veya mitlerin zaman içinde küresel ve bölgesel etkilerle ortadan kalkabildiği özellikle Batı kaynaklı yeni kültürel küreselleşme uygulamalarının bu süreci hızlandıracağı değerlendirilmelidir.</p>
<p>Küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, yerelleştirilerek korunan değil, genelleştirilerek yayılan kültür değerlerinin yaşamaya devam ettiği görülmüştür. Bu bakımdan Nevruz’un yerel hikâyelerini bilimsel araştırma alanında bırakarak, kültür planlayıcıları, genelleşebilir özelliklerini öne çıkaran ve küreselleşmesine katkı sağlayan mit, motif ve ritüellerini kitleselleştirmeyi denemelidirler.</p>
<p>Eski Roma’nın yerel bolluk törenleri ve erken Hıristiyanlık döneminde yaşayan bir Hıristiyan azizinin hayatını içine alan mitlerin “Sevgililer Günü” olarak küreselleştirilmesi karşısında, Nevruz gibi geniş bir coğrafyada yüzlerce mitik anlatı ve ritüelistik törenlerle yaşayan bir olgunun, dünya ölçeğinde küreselleşmese bile bölgesel küreselleşme dediğimiz kendi kültür havzasında özelliklerini aşarak bölgesel bir yapıya kavuşması mümkündür. Yeter ki Batı dünyasının kültürü kitleselleştirme birikimleri ile sermaye gruplarının tüketimi hızlandırma beklentilerinden yararlanılabilsin.</p>
<p>Bunun için önce Nevruz’un bölgesel ortak paydası çıkarılmalıdır. Nevruz’da gece ile gündüzün eşitlenmesiyle sembolleşen bir “eşitlik”, tabiatın uyanışı, ilk insanın doğuşu, mağarada çoğalış, bir topluluğun yeniden ortaya çıkışı şeklinde “doğum” ve “doğurganlık”, Yaz tanrısının kış tanrısını, mazlum yönetilenlerin zalim yöneticiyi yenmesi şeklinde “zafer” ve nihayet kış aylarının uzun sürmesi sonucu insanların ve besledikleri hayvanların yiyecek yokluğu nedeniyle ölümle karşı karşıya geldiği günlerde Yaz tanrısının zafer sevincinin bir kurdun ayak izinde, bir turna veya leyleğin kanatlarında, bir öksüz oğlan, çiğdem veya nevruz çiçeğinin ortaya çıkışıyla müjdelenen “açlığı yok etme” ve “bolluk-bereket” mit ve motifleri hem bölgesel ortak paydanın alınması hem de bölgesel kültürün küreselleştirilmesi açısından işlenebilir niteliktedir.</p>
<p>Özellikle nevruzun eşitliği vurgulayan mitleri, insanlığın özlemini duyduğu eşitlik, barış, adalet gibi evrensel değerler bakımından önemlidir. Diğer yandan, sanayileşmiş toplumların gittikçe yaşlanan nüfusu ve çoğalamama sorunu karşısında doğum mitleri, Nevruz’un batı toplumlarında küreselleşmesini sağlayabilir niteliktedir. Başta Afrika olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde insanlar açlıktan kitleler halinde ölmektedirler. Nevruz’un açlığı yok etmeyi ve yer yüzüne bolluğu bereketi getirmeyi anlatan mitleri bu bölgelerde küreselleşebilir niteliktedir. Sömürgecilerin işgallerine uğramış bölgelerde ise, nevruzun zafer konulu mitleri etkin bir küreselleşmede öne çıkabilir. Ulusal veya uluslararası sermayenin desteğini sağlamak için nevruzla hediyeleşme veya yardımlaşma arasındaki ilişki kurularak konuya tüketim motifleri eklenmelidir.</p>
<p>Yerelleştirilerek daraltılan değil, küreselleştirilerek çoğaltılan bir Nevruz’un yaşaması ve etkin olması mümkündür. Bu nedenle, Nevruz’u yerelleştirmeye çalışmak, yok olmasına çalışmakla aynı anlama gelir. Dünya veya ilgili bölge Sevgililer Günü gibi Nevruz’u da kutladığı zaman, Nevruz’u yaratan ve yaşatan kültürler mit yoksullaşmasının bir sonucu olan yer yüzünden silinme tehlikesini üzerlerinden atmış olurlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Fen – Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Ankara – TÜRKİYE</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ergenekon’un Yeri ve Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekonun-yeri-ve-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ergenekonun-yeri-ve-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Ergenekon’un Yeri ve Tarihi
Ergenekon muhayyel bir yer midir yoksa gerçek midir? Eğer gerçek ise neresidir diye artık ilmi bir tartışma yapılmalıdır. Hatta bu hususta geç kalındığı söylenebilir. Ortaya çıkan sonuçlara göre çeşitli ilmi geziler ve yüzey araştırmaları düzenlenmelidir. Bizim maksadımız burada kaynaklardaki verileri yorumlayarak tarihçiliğimizde bir tartışma başlatmaktır. Çin kaynaklarından edindiğim izlenimlere göre İslamiyet’ten önce Türklerin daha sonraları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c693ce4960.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ergenekon’un, Yeri, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Ergenekonun-Yeri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html">Ergenekon’un Yeri ve Tarihi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL</strong></span></a>
</p><p>Ergenekon muhayyel bir yer midir yoksa gerçek midir? Eğer gerçek ise neresidir diye artık ilmi bir tartışma yapılmalıdır. Hatta bu hususta geç kalındığı söylenebilir. Ortaya çıkan sonuçlara göre çeşitli ilmi geziler ve yüzey araştırmaları düzenlenmelidir. Bizim maksadımız burada kaynaklardaki verileri yorumlayarak tarihçiliğimizde bir tartışma başlatmaktır.</p>
<p>Çin kaynaklarından edindiğim izlenimlere göre İslamiyet’ten önce Türklerin daha sonraları Ergenekon veya başka bir isimle anılacak ilk çıktıkları ya da barındıkları bir mevki mevcuttur. Kutsal bir yer kabul edilmesi hafızalarda derin bir yer edinmesine, arkasından mitolojik hale gelmesine, yani efsanelere girmesine yol açmıştır. Ancak maalesef bu konuda tarihi bilgiler yetersizdir; bu ise mitolojik metinlerin önemini artırmaktadır. Fakat bunlar mutlaka tarihi hadiselerle bağlantılı olarak tetkik edilmelidir.</p>
<p>Türk tarihinin en eski kaynakları olan Çin tarihleri, Arapça ve Farsça eserler, maalesef Orta Asya’nın kuzey derinlikleri, bir başka ifade ile Altaylar, Sayan Dağları ve Yenisey Irmağı’nın kollarının bulunduğu mıntıka hakkında mesafenin uzunluğu yüzünden yeterli ve teferruatlı bilgi vermemektedir.</p>
<p>Kanaatimizce bu bölgede Türklerin Ergenekon ya da ona benzer barınıp düşmanlarından korundukları, sakladıkları bir yerleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Her şeyden önce Ergenekon adlı yer ve onunla ilgili özelliklerin Gök-Türk tarihinin başlangıcından ortaya çıktığı bilinmektedir. Bundan evvel Wu-sunlar ve Kao-ch’e’lar(Kanglılar)’da da Ergenekon’un prototipi sayılabilecek efsanevi kayıtlar bulunmaktadır. Ancak içinde taşıdığı motiflerin ortaya çıkışı ve belirli hale gelişi Gök-Türk tarihinin başlangıcıdır.</p>
<p>Diğer taraftan Gök-Türklerin kökenini anlatan kaynakların hepsi efsanelerle karışık bilgilerle başlamaktadır. Bu durum araştırmacıların işini kolaylaştırdığı gibi daha farklı görüşlerin ortaya atılmasına da sebep olmuştur. Aslında bütün metinler göz önüne alınsa bile neticeye ulaşmak zordur. Metinlerdeki bilgilerin tam olarak değerlendirilmesi, yer isimlerinin tespiti, tarihlemenin yapılabilmesi de kesin sonuca gitmek için yeterli değildir. Bu bakımdan Gök-Türklerin menşei konusunda ortaya çıkan en isabetli sonuç onların 542 yılına kadar Altay Dağları’nın güney eteklerinde yaşıyor olmaları ve bütün Çin kaynaklarında ittifakla bildirildiği üzere Hunlardan gelmeleri ve onların kuzeyinde bulunmuş olmalarıdır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><span><strong>Göktürkler Kimdir? İlk Çıktıkları Yer Neresidir?</strong></span></p>
<p>Gök-Türklerin menşei konusunda kaynaklara topluca baktığımızda göze çarpan ilk büyük özellik Hunların soyundan geldiklerine dair ifadelerdir. Dolayısıyla Göktürklerin, Hunlardan inmeleri, yani sonraki nesillerden oldukları konusunda hiç şüphe yoktur.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Kaynaklarda “Batı denizinin sağında, yani batısında veya kuzeyinde otururlardı” ve “Batı denizinin kuzeyi, batı tarafları ile Altay Dağları’nın güneyinde yaşarlardı” kayıtları vardır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Aslında kaynaklarının hemen hepsinin büyük bir önemle işaret ettikleri bölge merkezi oluşturmaktadır. Bu durum daha sonra bahsedilecek olan Ötüken’in beş yüz li (267 km) batısındaki yer ruhlarına kurban sunulan yer ilde tamamen uyuşmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Diğer taraftan arkeolojik araştırmalarda ele geçen malzemeler Altay Dağları’nın güney eteklerinin M.S 450’li yıllardan itibaren Gök-Türklere yurt vazifesini yaptığını teyit etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Netice olarak kaynaklardan açık bir şekilde anlaşıldığı üzere Gök-Türkler Hunların bir kolu idi. Önce kuzeyde bulunuyor iseler de sonradan Altay Dağlarının güney eteklerine yerleştiler. Onların yerleştiği bu bölgeyi Turfan’ın kuzeyi ve Etsin Göl bataklıklarının batısı ile sınırlayabiliriz. Gök-Türklerin menşei meselesinde Altay Dağları’nın güney eteklerini merkez olarak kabul ettikten sonra Suo ülkesi tabirini biraz açarsak Chou Shu, Pei Shih, Suei Shu, Ts’e-fu Yüan-kuei, T’ung Tien gibi kaynakların ifadesine göre Suo ülkesi Hunların kuzeyinde idi. B. Ögel Suo ülkesinin Tabgaçların ataları olan So-t’ou kabilesiyle ilgili olduğunu söylerken<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Liu Mao-tsai Moğol Hsien-pi kabilesiyle bağlantısı olduğunu ileri sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bize göre tamamen Hunların kuzeyi olarak gösterilen bölgenin Altay Dağları’nın kuzeyi, Yenisey Nehri’nin kaynaklarının bulunduğu geniş havza olması gerekmektedir. Bu konu ile ilgili efsanelerde de belirtildiği gibi fazla soğuk olması Abakan, Tuva, Yenisey gibi nehirlerden bahsedilmesi fikrimizi kuvvetlendirmektedir. Hunların oldukça doğusunda bulunan Moğol Hsienpi’ler ve Çin’deki Tabgaçlar’la bağlantısı olmayacağı açıktır. Zaten kelimenin Çince yazılışı tamamen farklıdır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span><strong>Efsanelerde Ne Var?</strong></span></p>
<p>Kaynak metinlerinde karşımıza Gök-Türklerin menşei konusunda iki efsane çıkmaktadır. Birincisi kurttan türeme, ikincisi yukarıda bahsettiğimiz Suo ülkesinde neşet etme hadisesidir. Her ne kadar gerçek dışı olaylarla bezenmişlerse de bilgilerin tetkiki için söz konusu efsanelere göz atmak durumundayız. Çünkü bunlarda geçen yer isimlerinden ve tarihi şahsiyetlerden bazı ip uçları yakalama imkanı vardır. Ayrıca daha sonra Orta Asya ve zamanın dünyasının en büyük devleti haline gelen Gök-Türk devletinde efsanelerde geçen Kurt (Böri ve A-shih-na) isimlerini taşıyan teginler ve küçük kağanlar bulunduğu gibi A-shih-na isimli bir prenses dahi vardır. Diğer taraftan kağanların muhafız kıtasında bulunanlar sadece A-shih-na ailesinden geliyor ve kendilerine börü (Fu-li/Pu-li) diyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>A-shih-na bilindiği gibi Gök-Türk hanedanının kurucu kabilesinin adıdır. Efsaneye göre A-shih-na kabilesi, Etsin Göl bataklarının kuzey tarafında bulunuyorken komşu bir devletin saldırısına uğradı. Bozguna uğrayan kabile tamamen yıkılıp yok oldu. On yaşındaki bir erkek çocuk haricinde insanların hepsi öldürüldü. Erkek çocuk küçük olduğu için askerler öldürmeye kıyamadılar, ama kollarını ayaklarını kesip bataklığın içine attılar. Bu esnada bir dişi kurt ortaya çıktı ve çocuğu etle besleyip ölmesini engelledi. Hayatta kalan çocukla kurt münasebet kurdular, kurt hamile kaldı. Bu sırada o komşu düşman ülkenin hükümdarı çocuğun hayatta olduğunu duyunca yeniden adam göndererek öldürmek istedi. Fakat kurt kutsal ruhlar tarafından bu durumdan haberdar edildi. Gönderilen kişi çocuğun yanında kurdun olduğunu görünce ikisini beraber öldürmek istedi. Ruhlar tarafından haberdar edildiği için kurt, Turfan (Kao-ch’ang)’ın batısındaki dağa çıktı.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>İşte bundan sonra Ergenekon olarak düşünebileceğimiz bir mekan karşımıza çıkmaktadır. Dağın yukarısında bir mağara vardı. Onun içinde düz geniş bol otlu bir yerle karşılaştı. Dört tarafı dağlarla çevrili idi. Kurt burada saklanarak on erkek çocuk doğurdu. On erkek çocuk büyüyünce dışarıdan evlendiler. Bundan sonra her birinin soyadı oldu. A-shih-na bunlardan biridir. Oğul, torun çok sayıda artarak birkaç yüz aileye ulaştılar. Birkaç nesil geçtikten sonra beraberce mağaradan çıkıp Juan-juan’lara vassal olarak Altay Dağları’nın güney eteklerinde demir işleriyle uğraştılar. Bu sırada başlarında A-hsien Şad bulunuyordu. Altay Dağları’nın şekli miğfere benzediği için, miğfere de onların dilinde T’u-chüe denildiğinden onların unvanını da bu oldu.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Bu bilgilerden şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Altay Dağları’nın güney etekleri Gök-Türklerin, Ergenekon’dan çıktıktan sonra ulaştıkları yerdir. Ondan önce yukarıda bahsettiğimiz gibi farklı bir yerde bulunuyorlardı.</p>
<p><span><strong>Başkanın Seçimi</strong></span></p>
<p>Diğer efsane ise yukarıda belirttiğimiz Suo ülkesiyle başlamaktadır. Göktürkler önce Hunlar’ın kuzeyindeki Suo ülkesinden çıktılar. O boyun büyük insanlarına A-p’ang-pu denir. Büyük küçük on yedi kardeş idiler. Onlardan birine İ-chih-ni-shih-tou derler ki kurttan doğmadır. A-p’ang-pu ve diğerlerinin karakterleri aptalca olduğunda onların ülkesi yıkıldı. Ni-shih-tou’nun çok başka havası vardı. Öyle ki rüzgar ve yağmuru devlet hizmetine çağırabilirdi. Yaz ruhunun ve kış ruhunun kızları olduğu söylenen iki kızla evlendi. Bu kadınlardan birisi hamile kaldı ve dört erkek çocuk doğurdu. Çocuklardan biri değişip beyaz ördek oldu. Onun ülkesi A-fu (Abakan Irmağı ve Ubssa Gölü) Suyu ile Chien Suyu (Kem ırmağı) arasında bulunuyordu. Unvanları Ch’i-ku (Kırgız) idi. Onlardan başka birisinin ülkesi Ch’u-che (Yenisey) Suyu kenarında idi. Yine onlardan birisi Chien-ssu-ch’u-shih dağında (Batı Sayan) oturuyordu. Bu büyük oğul idi. Dağın yukarısında A-p’ang-pu neslinden olanlar yaşıyordu. Burada çok kış olduğunda büyük oğul ateş çıkararak onları besledi ve bu şekilde hepsine yardım etti. Bu yardımlarından dolayı büyük oğula reislik sundular. Unvanı da Na-tou-liu Şad idi. Na-tou-liu’nun on karısı vardı. Doğan çocukların hepsi kendi annelerinin kabile isimlerini aldılar. A-shih-na, onun en küçük karısının oğludur. Na-tou-liu öldüğü zaman on ana oğulları arasında birini reis seçmek istediler. Bunun için büyük dağların olduğu bir yerde toplanıp, ağaçlar tarafından en yükseğe zıplayacak olanın reis seçilmesine karar verdiler. İsmi A-shih-na olan kadının oğlu gençti ve en yükseğe o atladı (zıpladı). Neticede reislik ona verildi.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Suei Shu, T’ung Tien, Ts’e-fu Yuan-kuei, Wen-hsien. T’ung-kao gibi kaynaklarda kayıtlı Gök-Türk bölümlerinin başlangıcını teşkil eden bir başka bilgi Gök-Türklerin kökenini Kansu bölgesindeki P’ing-liang ile irtibatlandırmaktadır.  Pek çok araştırmacı bu kaydı kesin doğru kabul etmiş ve Gök-Türkler’in P’ing-liang’lı Chü-ch’ü Meng-hsün ailesinden geldikleri ileri sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Buna göre Gök-Türkler önce Kansu’daki P’ing-liang’ın çeşitli Hu’larındandır (Bu devirde Hu adı Hunlar yani Hsiung-nu’lar için kullanılmaktadır. Soyadları A-shi-na’dır. Tabgaç (To-pa, sonra Wei) hükümdarı Ta’i-wu, 439 yılında Chü-ch’ü ailesinden Meng-hsün’ü yenilgiye uğrattığı zaman liderleri A-shih-na beş yüz aile ile Juan-Juanlar’a sığındı. Bu boyun hepsi Altay dağlarında ikamet etti.</p>
<p>Yine Çin kaynağı olan Pei-shih 93 tarafından bu bilginin doğru olmadığı anlatılmaktadır. Oradaki Chü-ch’ü Meng-hsün’ün biyografisindeki kayda göre zamanla uğranılan başarısızlık neticesinde bu ailenin bir kısmının Juan-juanlar ile birleştiğini bildirmektedir. Ancak, çölü geçerken halkın çoğu susuzluktan ölmüş arta kalanlar Shan-shan (Çerçen)’da yerleşmişlerdir. Bir kısmı da Turfan’da kalmış, bir kısmı da T’u-yü-hunlara sığınmıştır. Yani Altay Dağları’nın ismi metinde geçmediği gibi bu taraflara gittiklerine dair de hiçbir kayıt yoktur. Bu sebeble Juan-juanlar’a sığınmak üzere yola çıkan Chü-ch’ü ailesinin çölü geçtiği söylenemez. Arkasından birkaç yıl sonra söz konusu grubun reisi Wu-hui, Turfan bölgesinde gelişen olaylarda görünmekte, Shan-shan’a ulaştığı açıkça ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Dolayısıyla P’ing-liang Hunları ile ilgili rivayetin Ergenekon ya da düşman tarafından yok edilip savunması kolay bir mevki ile bağlantısı bulunmamaktadır.</p>
<p>Böylece Altay Dağları’nı Gök-Türkler’in çıktığı ilk kesin bölge olarak söylemek doğru olmaktadır. Orta Asya sahasında diğer kavim ve boylarda (Wu-sun, Kao-ch’e ve Moğollar’da) görülen kurtla ilgili efsanenin Gök-Türkler’de daha geniş ve enteresan motiflerinin bulunması dikkat çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Ayrıca, Ötüken’den beş yüz li batıda bir yer söz konusudur. Her yaz Gök-Türkler’in devlet adamları burasını ilk çıktıkları yer olduğu için kutsal kabul ederler, giderler ve kurban sunarlardı. Orada yüksek bir mağara bulunmaktadır. Dönerek çıkılan yüksek yerlerinde ot, çayır ve suyun mevcut olmadığı bildirilmektedir. Po-teng-ning-li derler gibi ifadeler de vardır.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Neticede Gök-Türklerin menşei ile ilgili bütün metinler ele alınarak incelendiğinde tarih sahnesine ilk çıktıkları yerin Altay Dağları’nın güney etekleri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, nereden buraya geldikleri yer hususunda ise rivayetler Altay Dağları’nın kuzey bölgesi, Sayan dağlarının batısı, Yenisey Irmağının kaynaklarının doğduğu yerleri işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p><span><strong>Ergenekon’la İlgili Tarihi Belge</strong></span></p>
<p>Yukarıda efsanelerdeki metinleri inceledikten sonra fikirlerimizi destekleyen tarihi bir metnin değerlendirilmesini ilave olarak verebiliriz.</p>
<p>Ergenekon’un yeri konusunda Çin tarihi kayıtlarında 648/649 yıllarına ait oldukça enteresan bir kayıt daha vardır. Bu kaydın en önemli tarafı Ergenekon hakkında yer tayin eden mitolojik değil, tarihi bilgi olmasıdır.</p>
<p>Doğu Göktürk Devleti 630 yılında yıkılınca devletin ahalisi çeşitli gruplara ayrılarak etrafa dağılmıştı. Bir kısmı Kuzey Çin’e gidip orada Çinliler tarafından yerleştirilirken bir başka grup da batıya yönelmiş, Beşbalık bölgesine gelmişti. Önemli bir kütle de Ötüken civarında kalıp yani yerlerini terk etmeyerek 627 yılında kağanlığını ilan eden Sir-Tarduşlar’ın reisi Bilge İ-nan’a bağlanmıştı. Ancak onlara bağlanan kütle Göktürk hanedanından birini kağan seçmek istemişti. Bu şahıs A-shih-na ailesinden geliyordu ve adı Ch’e-pi idi. Ataları küçük kağanlık vazifesini ifa etmişlerdi. Ch’e-pi’nin kendisi Doğu Göktürk Kağanı Shih-pi’nin oğlu T’u-li’nin bağlı olduğu kola mensuptu ve asıl adı Hu-po idi.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Doğu Göktürk devleti, 630 yılının başlarında kağanları İl (Hsie-li)’in mağlup olup yakalanarak Çin başkentine götürülmesi neticesinde son bulduğunda yukarıda söylediğimiz gibi Göktürk ülkesinin kuzeyinde kalan gruplar tarafından kağan seçilmek istendi. Fakat o, Sir Tarduşlar’ın gücünden çekindiği için kendisine sunulan kağan unvanını kabul etmedi ve onlara tabi oldu. Çok cesur ve akıllı bir kişiliğe sahip Ch’e-pi’nin etrafında bundan sonra birçok kişi toplandı. Milletin onun tarafına yavaş yavaş meyletmesi Sir Tarduş kağanını korkuttu. İleride büyük bir tehlike içinde kalmak yerine hemen saldırıp, onu öldürerek bertaraf etmek istediler. Bunun üzerine Ch’e-pi de yanına kendi boyunu alarak kaçtı.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Önemli bir tarihi belge olduğuna inandığımız bu konu ile ilgili bilginin tercümesini Çin tarihi kaynağı Hsin T’ang Shu’dan tercüme ederek veriyoruz. “Ch’e-pi de A-shih-na soyunda idi ve T’u-li’nin boyundan geliyordu. Asıl adı Hu-po olan Ch’e-pi’nin ataları küçük kağanlar idi. Hsie-li (İl Kagan) yenildiği zaman bütün boylar onu reis seçmek istediler ise de sonrada Sir Tarduşlar kaganlıklarını ilan ettiği için gidip ona itaat ettiler. O akıllı olduğu çoğu kişi onun etrafında toplanıyordu. Sir Tarduşlar zor durumda kalmaktan korktular, onu öldürecekler idi. O da, kendi boyunu alarak oradan kaçtı. Takip eden birkaç bin süvari kazanamadı. Altay Dağları’nın kuzeyine kaçtı. Üç tarafı sarp kayalık idi. Sadece bir taraftan araba ve süvari geçebilirdi. Toprağı düz ve genişti. Orayı işgal etti. Otuz bin mükemmel askere ulaştığında kendini İ-chu Ch’e-pi Kagan ilan etti. Ch’ang-an’dan on bin li mesafede idi ve batı tarafındaki Karluklar ile kuzeyindeki Kırgızlar onun itaat idaresi altına girdiler. Zaman zaman çıkıp Sir Tarduş sürülerini yağma etti. Sir Tarduşlar zayıflayınca Ch’e-pi’nin gücü askerlerinin çoğalması suretiyle arttı”.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Bundan sonra Ch’e-pi Kagan, Çinlilerle yakınlaşmak maksadıyla elçi göndermiş, fakat o sırada Gök-Türk ülkesinin büyük bir kısmını kontrolleri altında tutan Çinliler, onu da kendilerine tabi yapmak istemişlerdir. Çin İmparatoru An T’iao-ch’e ve Han Hua isimli generallerini onu alıp başkentine getirmekle görevlendirdi. Ch’e-pi Çin sarayına gelmek istemeyince Çinli kumandanlardan Han Hua, Karlukları onun üzerine saldırtmak istedi. Ancak durumun farkına varan Ch’e-pi adı geçen kumandanları öldürdü. Bunun üzerine tekrar harekete geçen Çin’deki T’ang hanedanının imparatoru T’ai-tsung, Kao K’an’ı, Uygur, Karluk ve Pu-ku (Bugut/Bugu) boylarına göndererek, adı geçen boyları Ch’e-pi’ye hücum ettirdi. Bu arada onun müttefikleri Karlukların reisi Ni-shu-ch’le İlteber ile Ch’u-muk’unların reisi Bagatur Erkin ihanet ederek Çinlilerin tarafına geçti. Çinli kumandan Kao K’an, A-hsi Dağına vardığında Ch’e-pi’nin yanındakiler de savaşmaktan vazgeçmişlerdi. Çaresiz kalan Ch’e-pi, yanında karısı ve birkaç yüz süvari olduğu halde kaçtı. Altay Dağlarına kadar takip edilip, orada yakalanarak Çin’in başkentine getirildi. Orada kendisine Sol muhafızları generalliği unvanı verilerek, başkentte ikamet etme izni verildi. Bundan sonra Doğu Göktürk devleti 681 yılına kadar Çinliler tarafından askeri valiler tayin edilmek suretiyle idare edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu kayıtta bahsedilen üç tarafı sarp kayalıklarla çevrili olup bir taraftan sadece at ve arabaların geçmesi hadisesi Cami üt-Tevarih’e kadar yaşayan Ergenekon destanlarına çok benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Altay Dağları’nın kuzeyinde olduğu belirtilen söz konusu yer, Ch’e-pi’nin düşmanı Sir Tarduşlar’dan korunmasını sağlamıştır. Arkasından gücü otuz bin askere ulaşınca sığındığı yerden çıkıp, etrafındaki Kırgız ve Karluk gibi diğer Türk boylarını itaati altına almıştır. Eski Doğu Göktürk Devleti’nin yeniden tesis edecek iken Çinlilerin kışkırtması sonucu Karluk, Uygur, P’u-ku gibi boyların hücumu neticesi gücünü kaybederek yakalanıp Çin başkentine götürülmüştür. Onun, Çin ile münasebete girdiği tarih 647’dir. Bağımsızlığı için verdiği bütün mücadelelerde başarısızlığa uğrayarak yakalanıp Çin’e götürülmesi ise 650 yılındadır. Metinlerde adı geçen A-hsi Dağı’nın yeri kesin olarak tespit edilemese de Altay dağlarının kuzey taraflarında olması muhtemeldir. Bugüne kadar batı dillerine tercüme edilmesine rağmen hiç dikkat çekmeyen söz konusu bu bilgi ilk defa burada sunulmaktadır.</p>
<p>Sonuçta gerek taşıdığı coğrafi özellikleri gerek ise arkeolojik kalıntılara göre tarihin ilk çağlarından beri en eski Türk anayurdu unvanını taşıması, Altay Dağlarını Ergenekon’un yeri konusunda hedef nokta olarak işaret etmektedir. Zaten, konuyu en çarpıcı şekilde işleyen Çin kaynakları Gök-Türklerin kökenini anlatırken olayı mitolojik halde detaylandırıp bezeyerek nakletmekte ve bölge üzerine odaklamaktadır. Yukarıda görüldüğü gibi 647 ve takip eden yıllara ait kesin tarihi bilgiler ise sığınılacak yurt (Ergenekon) hususuna açıklık getirmekte eski çıkılan vatan motifini bildirmektedir.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türk Yurdu Dergisi, Eylül 2009 – Yıl 98 – Sayı 265</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Reşideddin’in ünlü eseri Camii üt-Tevarih adlı eserindeki Ergenekon’la ilgili bilginler merhum büyük Türk tarihçisi Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi, I, adlı eserinde (Ankara 1993, s.59-77) değerlendirilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bu konudaki Çince metinlerin teferruatlı değerlendirilmesi için bkz. A. Taşağıl, Gök-Türkler, Ankara 1995, s. 19 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bu konu ile ilgili bilgilerin bulunduğu kaynaklar; Chou-shu 50, s. 909; Pei-shih 99, s. 3285; T’ung Tien 197, s. 1067; Tse-fu Yüan-kuei 958, 23a; T’ung Chih 636, 1C; Wen-hsien T’ung-k’ao 343, 2687a; Hsin T’ang Shu 215A, s. 6028.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Batı denizi (Hsi-hai) tabiri için bkz. Klyaştorny-U.A. Livcsik, “The Sogdian Inscription of Bugut”, Acta Orientalia, 1972, s.71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ts’e-fu Yüan-kuei 961, 216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Suei Shu 84, aynı yer; T’ung Tien 197, aynı yer; Tse-fu Yüan-kuei 956 3la; Wen-hsien T’ung-k’ao 343, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> B. Öğel, “Doğu Göktürkleri Hakkında Vesikalar ve Notlar”, Belleten 1957, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Liu Mao-tsai, Die Chinesischen Nachrieten Zur Geshicte der Ost-Türken II, Wiesbaden 1958, s. 489, not. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Taşağıl, a.g.e., s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> T’ung Tien 1068/b; Chou Shu 50, s.910, Suei Shu 84, s. 1865.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Chou Shu, 907; Suei Shu 84, s. 1863; Tse-fu Yüan-kuei 956, 316, T’ung Tien 197, 1067c.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bkz. Not 2 ve de 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bu bilgiler için Chou Shu 50, s. 908; Pei Shih 99, s. 3286,  Tse-fu Yüan-kuei 956, 306, 31 a;  Wen-hsien T’ung-k’ao 343, la; T’ung Tien 197, 1067, 1068’de kayıtlıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> De Guignes, L’Historie des Huns, des Mongol et des autres Tatares Occidentaux, Paris 1756-58, Türkçe trc. H.C. Yalçın, İstanbul h. 1235), s. 115vd; B. Ögel, Doğu Göktürkleri, s. 90-95; E. Esin, “Göktürklerin Ecdadından Tsü-kü Meng-hsün (M.367-433) Devrinde Sanat” Türk Kültürü, sayı. 100, yıl IX, s. 66 vd.; aynı müellif, Antecedents  Turkestan in Kansu, İstanbul 1967.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Pei Shih 93, s. 3083-3086; Wei Shu 4a, s. 89, 4 s. 93; Tsu-chih T’ung-chien 123, s. 3874 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bu konudaki tafsilatlı bilgi için, bkz., B. Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1993, s. 13, 14, 18, 22, 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Chou Shu 50, s. 910; Suei Shu 84, 1865; Tse-fu Yüan-kuei 961, 21b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Taşağıl, a.g.e., s. 13, 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Hsin T’ang Shu 215a, s. 6041.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Chiu T’ang Shu 194a, s. 5166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Hsin T’ang Shu 215A, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Chiu T’ang Shu 194A, s. 5166; Hsin T’ang Shu 215A, s. 6041, 6042.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ergenekonun-yeri-ve-tarihi-2.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> B.Ögel, a.g.e, s.61-65.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Divriği Ulu Camii</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/divrigi-ulu-camii</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/divrigi-ulu-camii</guid>
<description><![CDATA[ Divriği Ulu Camii
Külliyenin sadece batı cephesinde, portallerin iki tarafına simetrik olarak gelişigüzel açılmış, dört köşeli küçük pencereler vardır. Caminin batı cephesine, portalin her iki tarafında simetrik ikişer pencere olmak üzere toplam dört pencere yerleştirilmiştir. Caminin kuzey ve doğu cephesinde ise pencere yoktur. Külliyenin düz duvarlı dış cepheleri, her biri ayrı özellikte olan zengin süslemeli dört portalle canlandırılmak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68e50d8de.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Divriği, Ulu, Camii</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/divrigi-ulu-camii.html">Divriği Ulu Camii</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Abdulkadir DÜNDAR</strong></span></a>
</p><p><span>Külliyenin sadece batı cephesinde, portallerin iki tarafına simetrik olarak gelişigüzel açılmış, dört köşeli küçük pencereler vardır. Caminin batı cephesine, portalin her iki tarafında simetrik ikişer pencere olmak üzere toplam dört pencere yerleştirilmiştir. Caminin kuzey ve doğu cephesinde ise pencere yoktur.</span></p>
<p><span>Külliyenin düz duvarlı dış cepheleri, her biri ayrı özellikte olan zengin süslemeli dört portalle canlandırılmak istenmiştir. Bu dört portalden üçü camiye birisi ise darüşşifaya aittir. Portaller, üzerlerindeki süslemelere göre Barok, Tekstil, Selçuklu ve Gotik Kapısı şeklinde isimlendirilmiştir. Barok Kapı caminin kuzey cephesinde, Selçuklu Kapısı caminin doğu cephesinde, Tekstil Kapısı ise yine caminin batı cephesindedir. Gotik Kapı darüşşifaya ait olup, kapalı avlulu medrese olarak da kabul edilen darüşşifa yapısının batı cephesindedir. Külliyedeki bu portaller arasında bir üslup birliği yoktur. Her bir portal sanki birbiriyle yarışırcasına tezyinatlıdır ve her biri ayrı bir şah eserdir. Caminin kuzey ve batı taç kapıları cepheden bir metre, darüşşifanın portali ise iki metre kadar dışarı taşan kütleler halindedir. Caminin sadece batı portali cephe hizasındadır. Diğer üç portal de cephe yüksekliğini aşmaktadır.</span></p>
<p><span>Caminin Barok Kapı adıyla anılan ve asıl giriş kapısı yani cümle kapısı olan kuzey cephedeki taç kapı, birbiriyle çok gevşek bağlantılı, oldukça irileşmiş çifte yapraklar, palmet, lotus, yuvarlak ayna gibi fışkıran kuvvetli plastik ve tezatlı motiflerle çevrilmiş, nispeten dar, hafif şişkin, sivri kemerli derin bir niş şeklindedir. İrileşmiş taşkın barok motiflerinin yüzeyleri de, ince işlenmiş küçük çiçekler, rumiler ve yıldız şekilleri ile doldurulmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70035" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-1.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-1-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Caminin batı cephesindeki Tekstil Kapısı olarak adlandırılan batı portali, geometrik yıldız motif1erinden oluşan geniş bir bordürle çevrilmiştir. Portal, iki tarafında süs sütuncukları bulunan derin bir nişe sahiptir. Nişin üst tarafı, üçlü yonca yaprağı biçiminde nihayetlenen ve içi ağaç süslemelerini hatırlatan zengin işlenmiş prizmatik mukarnaslarla doldurulmuştur. Taşın adeta bir dantel gibi işlendiği bu portal, ince desenli ve oldukça zarif kompozisyonlarıyla, daha sakin ve daha huzur verici bir ifadeyi yansıtmaktadır. Batı cephedeki bu portalin duvara bitişen kuzey kenarında çift başlı stilize bir kartal figürü, portalin diğer tarafında ise tek ayak üstünde, başı eğik olarak yerleştirilmiş turna veya doğan kuşuna benzeyen bir kuş figürü vardır. Kartal figürü Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın arması olarak caminin batı dış cephesine yerleştirilirken, diğer kuş figürü ise belki de caminin banisi Mengücek Beyi Ahmet Şah’ın arması olduğu için konmuştur.</span></p>
<p><span>Caminin doğu cephesindeki Selçuklu Kapısı olarak bilinen portal, aynı genişlikte bir bitkisel bir de geometrik yıldız işlemeli iki bordürle çevrilmiştir. Mukarnas dolgulu nişin etrafı, Zengi mimarisine dayanan düğümlü geçmeler halinde, kabartma silmelerle kavranmıştır. Bu kapı caminin içerisindeki hünkar mahfiline yakın olan kapıdır. Dolayısıyla camiye gelen beyler muhtemelen bu kapıdan içeri girmekteydiler. Ayrıca bu kapıda “el-Mülkü Lillah” yazısı vardır. Camiye gelen beyler muhtemelen bu yazıyı görerek, mülkün Allah’a ait olduğunu hatırlamaktaydılar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70037" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Minberi.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Minberi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Minberi-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Gotik Kapı olarak anılan kapı yukarıda da belirttiğimiz gibi darüşşifanın giriş kapısıdır. Bu kapı, çok geniş ve büyük sivri kemeri, yüksekliği, seyrek yerleştirilmiş iri plastik aynalar ve palmet motifli süslemeleriyle cepheye gerçekten hakimdir. Bu portalin iki tarafında iri kaval silmeler üzerine biri kazınmış ve silinmiş halde iki insan başı tasvir edilmiştir. Örgülü uzun saçları ile bunlardan biri ayı, diğeri güneşi temsil etmektedir. Ayrıca bu portalin sol iç kenarında silmeler arasında iki insan başı daha tasvir edilmiştir. Bunlardan birinin caminin banisi Ahmet Şah’a, diğerinin ise darüşşifanın banisi ve Ahmet Şah’ın hanımı Melike Turan Şah’a ait olabileceği ileri sürülmektedir.  </span></p>
<p><span>Divriği Ulu Camii’ni, batı portalindeki üç satırlık sülüs kitabede Ahmed Şah’ın 1228-1229 yılında yaptırdığı belirtilmektedir. Kuzey portalindeki kitabeden ise Ahmet Şah’ın Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ı Sultan olarak tanıdığı anlaşılmaktadır. Caminin güneyine bitişik olarak inşa edilen darüşşifayı ise Melike Turan Şah aynı tarihte yaptırmıştır. Ahmet Şah bir Mengücek Beyidir. Hanımı Melike Turan Şah ise Mengüceklerin Erzincan ve Kemah kolundan Fahrettin Behram Şah’ın kızıdır.</span></p>
<p><span>Divriği Ulu Camii kıbleye dikey olarak uzanan beş sahından oluşan dikdörtgen planlıdır. Her bir sahında beş bölüm vardır. Mihrap mihverindeki orta sahın yanlardaki ikişer sahından daha geniştir. Böylece mihrap mihveri vurgulanmıştır. Bu orta sahnın,  orta mekanı ve mihrap önü kubbeyle örtülürken, caminin diğer bölümleri 25 değişik tonozla örtülmüştür. Caminin bu üst örtüsünü 16 serbest sütun taşımaktadır. Bu sütunlar aslında daha önceleri sekizgen oldukları halde sonradan kesme taştan kalın kaplamalarla takviye edilerek, kaba sekizgen ayaklar haline getirilmiştir. Tonozlardan dokuzunun özgünlüğü bozulmuş, diğer 16 tonoz ise orijinal biçimleriyle günümüze ulaşmıştır. Caminin içi çok etkili ve zengin bir ifadeye sahiptir. Çok ince işlenmiş taş tonozlarda, yıldızlı mukarnaslar, ayna ve kaburgalar, iri kabartma palmetler, geometrik örgüler ve gamalı haçlar gibi motiflerden meydana gelen siyah renkli taşlardan oluşan tezyini kompozisyonlar vardır. Bazı tonozlarda ise yine siyah renkle belirtilmiş rumilerden oluşan süslemeler de bulunmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70038" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Tac-Kapi.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Tac-Kapi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-Tac-Kapi-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İçten çok fazla belirtilmeyen mihrap önü kubbesi tromplu ve on dilimlidir. Dıştan kümbet biçiminde, kıvrımlı pramidal bir çatı ile örtülmüş olup bütün yapıya hakim bir vaziyettedir. Kuzeydeki portal ile batıdaki portal eksenlerinin birleştiği orta sahnın ortası, ortası açık olan yatık oval bir kubbe ile örtülmüş, kubbenin altına ise bir kar kuyusu açılmıştır.</span></p>
<p><span>Divriği Ulu Camii’nin örtü sistemindeki bu zenginlik mihrapta daha da yoğunlaşmaktadır. Mihrap, kuzey portalindeki barok palmetlerin daha da irileşmiş ve âdeta fışkırıyormuş gibi sıralanan plastik tarzdaki motifleriyle, çok kuvvetli silmelerin çevrelediği sivri kemerli bir niştir. Mihrap biraz mübalağalı bir biçimde çok kuvvetli olarak vurgulanmıştır. En dış kenarda muazzam şamdanları hatırlatan plastik şekiller yukarı doğru genişleyerek gelişmiştir. Anadolu’da bu ölçüde ve zenginlikte tek başına kalan bu mihrabın bir benzeri daha yoktur.</span></p>
<p><span>Mihrabın sağında yer alan minber abanoz ağacından yapılmıştır. Doğu yan aynalığının ortasındaki yıldız madalyon içinde yer alan “Ameli Ahmed bin İbrahim el-Tiflisi” şeklindeki kitabeden minberin ustasının Tiflisli Ahmet olduğu anlaşılmaktadır. Korkuluğun alt kenarındaki kitabede ise Ahmed Şah bin Süleyman Şah bin Şehinşah’ın adı ve 638(1241) tarihi yazılıdır. Böylece minberin camiden 11 yıl sonra 1241 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. Minber, ince rumiler ve kıvrık dallarla işlenmiş panoların geometrik yıldız örneğine göre sıralanmasından oluşmuş bir tezyini kompozisyona sahiptir. Minberin korkuluklarında ise aynı şekilde işlenmiş altıgen levhalar, kalın parmaklıklarla köşelerden ve yanlarından birbirlerine bağlanarak şebekeler oluşturmaktadır. Bu şaheser minberde ayrıca nesih yazılı 20 kadar kitabe bulunmaktadır. Çeşitli istiflerle yazılmış olan bu kitabeler minberde âdeta bir yazı koleksiyonu gibidir. Bu kitabelerde “Hattat Mehmed”in ismi zikredilmekte olup kimliği hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir.</span></p>
<p><span>Doğu kapısından girilen ahşap hünkar mahfilinden günümüze sadece döşeme kirişleri kalmıştır.</span></p>
<p><span>Caminin kuzey batı köşesindeki minare, kapısındaki kitabeye göre Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır. Kaba silindirik payanda duvarı üzerindeki kalın gövdeli minare caminin üslubuna uymayan ahenksiz bir unsur olarak görülmektedir.</span></p>
<p><span>Divriği Ulu Camii ve Külliyesi Türk İslam sanatları ve mimarisinde, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş yapıların oluşturduğu külliye planıyla, kıbleye dikey olarak uzanan beş sahınlı cami planıyla, mihrap önü kubbesiyle, harimin orta mekanındaki sembolik avlu formuyla (kar kuyusuyla ve şadırvanıyla),  her biri ayrı bir şaheser olan dört muhteşem portaliyle, Anadolu mihraplarında başka bir örneği bulunmayan mihrabıyla, abanoz ağacından hakiki kündekari tekniğiyle yapılmış olan minberiyle, çok çeşitli tonozlarıyla, batı portalinin iki yanındaki çift başlı kartal ve turna veya doğan kuşu figürüyle, minber ve portallerindeki kitabeleriyle, özellikle de dört portaller ve mihrabındaki zengin taş süslemeleri bakımından oldukça önemlidir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Abdulkadir DÜNDAR</strong></span></a>
</p><hr>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türk Ocakları Genel Merkezi</span></p>
<p><span><strong>Kaynaklar: </strong></span></p>
<ul>
<li><span>Oktay Aslanapa, Türk Sanatı I-II, İstanbul 1984;</span></li>
<li><span>Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Yapılışının 750 Yılı Hatıra Kitabı’ndaki Makaleler, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1978;</span></li>
<li><span>Doğan Kuban, Divriği Mucizesi, İstanbul 1999;</span></li>
<li><span>Doğan Kuban, Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı, İstanbul 2002</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70036" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Divrigi-Ulu-Camii-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orhun Âbideleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orhun-abideleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orhun-abideleri</guid>
<description><![CDATA[ Orhun Âbideleri
Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.. İlk Türk tarihi.. Taşlar üzerine yazılmış tarih.. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik san’atının esasları.. Türk gururunun ilahî yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68e367a5d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orhun, Âbideleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Orhun-Yazitlari-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orhun-abideleri.html">Orhun Âbideleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Muharrem ERGİN</strong></span></a>
</p><p><span>Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.. İlk Türk tarihi.. Taşlar üzerine yazılmış tarih.. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik san’atının esasları.. Türk gururunun ilahî yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.. Türk içtimaî hayatının ulvî tablosu.. Türk edebiyatının ilk şaheseri.. Türk hitabet san’atının erişilmez şaheseri.. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı.. Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı numunesi.. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı.. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser.. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.. Türk dilinin mübarek kaynağı.. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği.. Türk yazı dilinin başlangıcını miladın ilk asırlarına çıkartan delil.. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.. insanlık aleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikâzı.. v. s. v. s.</span></p>
<p><span>Orhun âbidelerini vasıflandırmak isteyince, insanın zihninde işte bu gibi ifadeler sıralanmaktadır.</span></p>
<p><span>Orhun âbideleri Göktürk devrinden kalma kitâbelerdir. Göktürkler, milattan önceki asırlarda Hunlar tarafından kurulup, değişen sülaleler ve boylar idaresinde devam ede gelen Asya’daki büyük Türk imparatorluğunun 6. asırla 8. asır arasındaki devresinde hüküm sürmüşlerdir. 6. asrın ilk yarısında Türk devletinin başında Avarlar bulunuyordu. 552 tarihinde Bumin Kağan, Avar idaresine son vererek Türk devletinin Göktürk hanedanı devrini açtı. O devirde büyük kağanlığın merkezi devletin doğu kısmında idi ve batı kısmı da doğuya bağlı tabi bir kağanlıkla idare ediliyordu. Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Kağan da 576’ya kadar bu batı bölümünün kağanı idi.</span></p>
<p><span>Bumin Kağan, Göktürk hakimiyetini kurduğu sene içinde öldü ve sırasıyla üç oğlu, büyük kağanlık yaptılar. Birincisi 553’te, ikincisi 553-572’de, üçuncüsü de 572-581 tarihlerinde hüküm sürdüler. Bunlardan ikincisi olan Mukan zamanında devlet Mançurya’dan İran’a kadar uzanan kuvvetli bir imparatorluk haline geldi.</span></p>
<p><span>Daha sonra devlet, bir yandan kuvvetli hakanların yokluğu ve devleti teşkil eden kavimlerin çekişmeleri, öte yandan ve bilhassa Çin entrikası yüzünden bir sürü karışıklıklar geçirdi ve nihayet 630’da devletin asıl doğu kısmı Çin hakimiyetine geçti. Zamanla Çin hakimiyeti batı kısmına da sirayet etmeğe başladı. Fakat bu Çin esareti daha fazla devam etmedi ve Kutlug Kağan veya ikinci adıyla İltiriş Kağan, Çin hâkimiyetine son vererek 680-682 senesinde devleti yeniden toparladı. İltiriş Kağan ve 691’de ölünce yerine geçen kardeşi Kapgan Kağan idaresinde devlet yeniden eski haşmetini buldu.</span></p>
<p><span>İltiriş Kağan’ın Bilge ve Kül Tigin adlı iki oğlu vardı. Öldüğünde bunlar 8 ve 7 yaşlarında idiler. Kapgan Kağan 716’da ölünce idareyi onun oğulları almak istedi. Fakat Bilge ve Kül Tigin kardeşler buna mani olarak ve amcazâdelerini tasfiye ederek babalarının devletine el koydular ve Bilge Kağan hükümdar oldu. İki kardeş babalarının ve amcalarının devrinden kalmış ihtiyar vezir ve Bilge Kağan’ın kayınpederi Tonyukuk’un da yardımıyla devleti daha da kuvvetlendirdiler. Sonra 731’de Kül Tigin, 734’te de Bilge Kağan öldü. Bilge Kağan’ın ölümünden 10 sene kadar sonra da Uygurlar, devleti ele geçirerek 745’te Göktürk hakimiyetine son verdiler.</span></p>
<p><span>İşte bu kitapta sunduğumuz Orhun âbideleri, bu Türk hanedanının Bilge Kağan devrinin mahsulleridir. Birincisi olan Kül Tigin âbidesini ağabeysi Bilge Kağan 732’de diktirmiş, ikincisi olan Bilge Kağan âbidesini de ölümünden bir yıl sonra 735’te kendi oğlu olan kağan diktirmiştir. Üçüncü olarak verilen Tonyukuk âbidesi ise 720 – 725 senelerinde kendisi tarafından dikilmiştir.</span></p>
<p><span>Orhun civarında Orhun yazısı ile yazılı daha başka kitâbeler de bulunmuştur. Belli başlıları altı tanedir. Fakat bunların en büyükleri ve mühimleri bu üç tanesidir.</span></p>
<p><span>Orhun âbidelerine Orhun kitâbeleri de denir. Şüphesiz bunlar kitâbedir. Fakat hem maddî bakımdan, hem manevî bakımdan bu kitâbeler söz götürmez birer âbidedirler. Muhtevaları gibi heybetli yapıları da âbide hüviyetindedir. Onun için bunları ifade eden en iyi isim Orhun âbideleri tâbiridir.</span></p>
<p><span>Kül Tigin âbidesi, kağan olmasında ve devletin kuvvetlenmesinde birinci derecede rol oynamış bulunan kahraman kardeşine karşı Bilge Kağan’ın duyduğu minnet duygularının ve kendisini sanatkârane bir vecd ve coşkunluğun içine atan müthiş teessürünün ebedî bir ifadesidir. Bilge Kağan bu ruh hali ile âbide inşaatının başında oturup, eserin hazırlanmasına bizzat nezaret etmiştir. Âbidedeki ulvî ve mübarek hitâbe onun ağzından yazılmıştır, âbidede o konuşmaktadır, müellif odur.</span></p>
<p><span>Kül Tigin âbidesi, kaplumbağa şeklindeki oyuk bir kaide taşına oturtulmuştur. Keşfedildiği zaman, bu kaidenin yanında devrilmiş bulunuyordu. Bilhassa devrik vaziyette rüzgâra maruz kalan kısımlarında tahribat ve silintiler olmuştur. Sonradan yerine dikilmiştir. Yüksekliği 3,75 metredir. İtina ile yontulmuş, bir çeşit kireç taşı veya saf olmayan mermerdendir. Yukarıya doğru biraz daralmaktadır.</span></p>
<p><span>Dört cephelidir. Doğu ve batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimdir. Güney ve kuzey cepheleri ise aşağıda 46, yukarıda 44 santimdir. Âbidenin üstü kemer şeklinde bitmektedir ve yukarı kısımda beş kenarlı olmaktadır. Doğu cephesinin üstünde kağanın işareti vardır. Batı cephesi büyük bir Çince kitâbe ile kaplıdır. Diğer üç cephesi Türkçe kitâbelerle doludur. Cepheler arasında kalan ve keskin olmayan kenarlarda ve Çince kitabenin yanında da Orhun yazısı vardır. Doğu cephesinde 40, güney ve kuzey cephelerinde 13’er satır vardır. Satırlar yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir. Satırların uzunluğu aşağı yukarı 235 santim kadardır. Cetvelden çıkmış gibi, çok muntazam, düzgün ve güzel harflerle yazılmıştır. Âbidenin Çince kitabesinde Türk-Çin dostluğu, Türk imparatorluğu ve Kül Tigin methedilmekte ve tanıtılmakta, “Gelecek hadsiz, hesapsız nesillerin dimağlarında, onların müşterek muvaffakiyetlerinin şaşaası her gün yeniden canlansın diye, uzakta ve yakında bulunan herkesin bunu öğrenmesi için, bilhassa muhteşem bir kitâbe yaptık” ve “Böyle adamların ebediyen payidar olacaklarının muhakkak olmadığını kim söyleyebilir? Uğurlu haberleri ebediyen ilan için şimdi dağ gibi yüksek bir âbide dikilmiştir” gibi ifadeler sıralandıktan sonra, tarih kaydedilmektedir.</span></p>
<p><span>Âbidenin civarında türbe enkazı, pek çok heykel parçaları ve âbideye çıkan iki tarafı heykeller, taşlar dizili 4,5 kilometrelik bir yol bulunmuştur. Bu heykel parçaları arasında son zamanlarda Kül Tigin’in başı ile karısının gövdesi ve yüzünün bir kısmı da bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Âbidenin ve türbenin inşâsında Türk ve Çin sanatkârları beraber çalışmışlardır. Âbidedeki kitabeleri Bilge Kağan ve Kül Tigin’in yeğeni Yollug Tigin yazmıştır.</span></p>
<p><span>Bilge Kağan âbidesi, aynı yerde Kül Tigin âbidesinin bir kilometre uzağındadır. Şekli, tertibi ve yapısı tamamiyle birincisine benzemektedir. Yalnız bu bir kaç santim daha yüksektir. Bu yüzden doğu cephesinde 41 ve dar cephelerinde de 15’er satır vardır. Bunun da batı cephesinde asıl Çince kitâbe vardır, Çince kitabenin üstünde ayrıca Türkçe kitâbe devam etmektedir. Çince kitâbe hemen hemen tamamiyle silinmiştir.</span></p>
<p><span>Bilge Kağan âbidesi kendisinin 734’te ölümünden sonra 735’te oğlu tarafından dikilmiştir. Bu âbidede de Bilge Kağan konuşmaktadır. Esasen âbidenin kuzey cephesinin ilk 8 satırı Kül Tigin âbidesinin güney cephesinin, doğu cephesinin 2-24 satırları ise Kül Tigin âbidesinin doğu cephesinin mukabil satırlarına benzemektedir. Bu âbidede ayrıca Kül Tigin’in ölümünden sonraki vakaların ilave edildiği görülür.</span></p>
<p><span>Bilge Kağan âbidesi hem devrilmiş, hem de parçalanmıştır. Onun için tahribat ve silinti bunda çok fazladır.</span></p>
<p><span>Bu âbideyi de yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Her iki âbidede de Bilge Kağan’ın sözlerinin dışında Yollug Tigin’in kitâbe kayıtları ve ilâveleri yer almaktadır. Bu âbidenin etrafında da yine türbe enkazı ve daha az olmak üzere heykeller, balballar ve taşlar vardır.</span></p>
<p><span>Tonyukuk âbidesi, diğer iki âbidenin biraz daha doğusunda bulunmaktadır. Devrilmemiş, dikili dört cepheli iki taş halindedir. Birinci ve daha büyük olan taşta 35, ikinci taşta 27 satır vardır. İkinci taşta yazılar daha itinasızdır ve aşınma da daha çoktur. Bu âbidenin yazıları Kül Tigin ve Bilge Kağan’ınki kadar düzgün değildir. Bu âbidede de yazı yukarıdan aşağı yazılmıştır. Fakat diğer ikisinin aksine satırlar soldan sağa doğru istif edilmiştir. Tezyinatı da diğer kitâbelerdeki kadar sanatkarâne değildir. Tonyukuk âbidesinin yanında da büyük bir türbe kalıntısı, heykeller, balballar ve taşlar vardır.</span></p>
<p><span>Tonyukuk âbidesini, İltiriş Kağan’ın isyanına iştirak eden ve o günden Bilge Kağan devrine kadar devlet idaresinin baş yardımcısı olarak kalan büyük Türk devlet adamı ve başkumandanı Tonyukuk, ihtiyarlık devrinde bizzat diktirmiştir.</span></p>
<p><span>Bu âbidede Tonyukuk konuşmaktadır, bu âbidenin müellifi odur.</span></p>
<p><span>Kül Tigin ve Bilge Kağan âbideleri Baykal gölünün güneyinde Orhun nehri vâdisinde Koşo Tsaydam gölü civarında 47,1. arz ve 102 1/2. tul derecelerinde bulunmaktadır. Ötüken ormanının da buradaki Hangay sıradağlarının bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Tonyukuk âbidesi ise biraz daha doğuda 48. arz ve 107. tul dereceleri arasında Tola nehrinin yukarı mecrasında Bayn Çokto denilen yerin yakınında bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Orhun âbidelerinin bulunuşu insanlığın en büyük keşiflerinden biridir. Orhun harfleri ile yazılı kitabelerden daha 12. asırda tarihçi Cuveynî Târih-î Cihangüşâ’sında bahsetmişti, ayrıca Çin kaynakları da çok eskiden bu âbidelerin dikildiğini bildirmekte idi. Fakat 18. ve 19. asırlara kadar Orhun harfli yazılar ve âbideler ilim âleminin meçhulü olarak kalmıştı. Önce Kırgızlara ait mezar taşlarından ibaret bulunan ve tek tük kelimelerle isimleri ihtiva eden Yenisey kitâbeleri bulunmuştur. İlk defa nebatatçı Messerschmidt 1721 yılında Yenisey vâdisinde bu yazı ile yazılı bir taşı tesbit etmiştir.</span></p>
<p><span>Fakat Orhun harfli kitâbelerin yolunu açan ve bu hususta ilim aleminin dikkatini çeken Strahlenberg olmuştur. 1709’da Poltava muharebesinde esir düşen bu İsveçli subayı Ruslar Sibirya’ya sürmüşlerdir. Sürgünde 13 sene kalan, Messerschmidt’e yardım eden ve serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde bulunan Strahlenberg 1722’de vatanına döndükten sonra, 1730’da araştırmalarının neticesini yayınlamış ve bu arada eserinde meçhul Yenisey kitâbelerinden de bahsederek bazılarını yayınlamıştır.</span></p>
<p><span>Bu yayın derhal ilim âleminin dikkatini çekmiş ve Orhun âbidelerinden bir iki asır öncesine ait bulunan Yenisey kitabeleri arka arkaya bulunmaya başlamıştır. Nihayet 1809’da Rus bilgini Yadrintsev, sonradan Kül Tigin ve Bilge Kağan âbideleri olduğu anlaşılan Orhun kitâbelerini bulmuş, bunun üzerine 1890 tarihinde Heikel’in başkanlığında bir Fin, 1891’de de Radolffun başkanlığında bir Rus ilmî sefer heyeti mahalline gönderilmiştir. Her iki sefer heyeti de âbideleri yakından tetkik etmiş ve fotoğraflarını alarak dönmüştür. Fin heyeti getirdiği mükemmel fotoğrafları Avrupa ilim merkezlerine dağıtmış, öte yandan hem Fin heyeti, hem de Radloff, getirdikleri malzemenin fotoğraflarını büyük atlaslar halinde neşretmişlerdir. Bu atlas yayınları ile âbidelerin okunması çalışmaları hızlanmış ve daha başka yazıları da çözmüş bulunan Danimarkalı büyük âlim Thomsen, kısa bir zaman sonra, 1893’te Orhun yazısını çözmeğe muvaffak olmuştur. Önce, âbidelerde çok geçen tengri, Türk ve Kül Tigin kelimelerini çözen Thomsen, sonra bütün âbideleri okumuş ve böylece Türk milletinin, ebedî minnettarlığına mazhar olmuştur.</span></p>
<p><span>Artık bu çözümden sonra bir yandan Thomsen, bir yandan Radloff âbidelerin metni ve tercümeleri üzerinde adetâ yarışa girmişler, bunu diğer âlimler takip etmiş ve zamanımıza kadar bu büyük Türk âbideleri elden düşmemiştir. Amerika’dan Japonya’ya kadar Avrupa’da ve medeni âlemde hemen hemen her dilde bu âbideler üzerinde araştırmalar yapılmış, 6 tanesi büyük olan Orhun harfli yeni kitâbeler ve metinler bulunmuş, neşirler birbirini kovalamıştır. Son zamanlarda Orhun sahası arkeolojik araştırmalarda da ön plana geçmiş ve burada yüzlerce heykel, balbal, çeşitli eserler ve şehir harabeleri bulunmuştur. Bu arada Çekoslovak alimi L. Jisi Kül Tigin heykelinin başını da bulup gün ışığına çıkarmıştır. Bugün, Orhun kitâbeleri üzerinde yapılan araştırmaların adları bile bir kitap teşkil eder.</span></p>
<p><span>Orhun âbidelerinin manzum olduğunu ileri sürenler vardır. Hattâ bir Rus bilgini bu hususta geniş bir deneme yapmış ve âbideleri manzum olarak yayınlamıştır. Tabiî, bu görüş doğru değildir. Fakat âbidelerdeki dilin ve üslubun âhengini göstermesi bakımından dikkate değer bir husustur.</span></p>
<p><span>Gerçekten Orhun âbidelerini, bugün Türkiye’den binlerce kilometre uzakta eski Türk yurdunda, bugünkü Moğolistan’da Türklüğün sehadet parmakları olarak yükselen bu mübarek taşları kana kana okumak, her kelimesi üzerinde derin derin düşünmek, resimlerini huşû içinde seyrederek ruhu yıkamak, her Türk için millî bir ibâdettir. İşte bu kitap, bu ibâdetin hizmetine sunulmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Muharrem ERGİN</strong></span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/ORHUN-%C3%82BiDELERi.pdf" target="_blank">Download</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alman Emperyalizmi ve Osmanlı Topraklarında Arkeoloji</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji</guid>
<description><![CDATA[ Alman Emperyalizmi ve Osmanlı Topraklarında Arkeoloji
Binyıllar boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin kurulduğu, Anadolu’yu da içine alan Güneybatı Asya (Ortadoğu), zengin tarihi değerleriyle bütün dünyanın dikkatini üzerine çekmiştir. Osmanlı Devleti’nin doğduğu, kültür ve medeniyetinin oluştuğu ve geliştiği yer de bu eski dünyanın harikalarının, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri halinde geride bırakıldığı topraklardır. Gözle görülüp, elle tutulamayan, ancak eski kültürlerden bir sonraki topluluğa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68e160c8e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alman, Emperyalizmi, Osmanlı, Topraklarında, Arkeoloji</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Hatice-Palaz-Erdemir.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html">Alman Emperyalizmi ve Osmanlı Topraklarında Arkeoloji</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hatice Palaz ERDEMİR</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr.Halil ERDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Binyıllar boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin kurulduğu, Anadolu’yu da içine alan Güneybatı Asya (Ortadoğu), zengin tarihi değerleriyle bütün dünyanın dikkatini üzerine çekmiştir. Osmanlı Devleti’nin doğduğu, kültür ve medeniyetinin oluştuğu ve geliştiği yer de bu eski dünyanın harikalarının, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri halinde geride bırakıldığı topraklardır. Gözle görülüp, elle tutulamayan, ancak eski kültürlerden bir sonraki topluluğa geleneksel yollarla yaşatılarak aktarılan manevi kültür ve geride bırakılan şekillenmiş her türlü eserle bütün ya da parça parça günümüze kadar ulaşmış olan maddi kültür kalıntıları artık yaşayan toplumun ve dünyanın da sahip çıkması gereken ortak değerler olmuştur.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kurulduğu ve geliştiği çağda, bu değerlerin ne kadar farkında olup olmadığı konusu tartışmalı olmakla birlikte, Devletin bu konudaki durumu ancak çağdaşı devletletlerin eski eser ve arkeolojiye bakış açılarının karşılaştırılması ile anlaşılabilir. Türklere karşı düşmanca söylenen sözleri arasında bugün bize acı gelse de, Krumbacher’in 1884’te, İstanbul’daki Eski Eserler Müzesi’nin Avrupalı kültür milletlerinin etkisi ile kurulduğunu belirten sözleri bütünüyle gerçek görünmektedir. Kendisine övüldüğü için ziyaret ettiğini söylediği Yeniçeri Müzesi’ni ise “gülünç bulduğu”nu belirten Krumbacher’in bu konuda da haklı olduğunu, eski eserlerin korunması konusunda belgelere yansıyan bilgilerden çıkarmamız mümkün olmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Osmanlı’nın klasik dönemlerinde, hayat anlayışı, “madde”den ziyade “mânâ” ağırlıklı olmuş ve üretilen, sadece yaşayan insanın hayatını kolaylaştırmak amacıyla yapıldığından, daha çok bunların insanın kullanımına uygun olmalarına önem ve öncelik verilmiştir. Yapı ve eserlerde, geçmişi yaşatmak amacıyla olup olmamak, muhafaza edilip edilmemek konularının ne derece düşünülüp değerlendirildiği halen bir muammadır.</p>
<p>Bununla birlikte Osmanlı, karşılaştığı yeni kültürlerin başka milletlerin ürünü olup olmamasını günümüz ‘aşırı’ milliyetçi bakış açılarından çok farklı değerlendirmiştir. Yani Osmanlı kültür ve medeniyetinde, yüzyıllarca farklılaşmış da olsa Hitit, Mısır, Pers, Asur, Hellen ve Roma gibi pekçok kültür ve medeniyetin yaşayan ve maddi kültür kalıntılarıyla günümüze kadar ulaşan izlerini görmek mümkündür. Osmanlı Devleti, kuruluş ve gelişmesi sırasında kendisini başarılı kılacak her türlü maddi ve manevi unsuru ya tamamıyla ya da uyarlayarak kabul edebilecek bir tevazuya sahipti ve bunu da yine ihtiyaçlarının ve gelişmesinin gereği olarak değerlendirmişti. Bir ümmet anlayışı içinde Osmanlı, kendi döneminde ve kendinden önce yaşamış değerler in hepsini kabul etmiştir. Farklı milletlere karşı takip ettiği hoşgörü siyasetini, kendi manevi değerlerine ters düşmemek kaydıyla farklı kültürel değerlere de göstermiştir. Ele geçirilen yerlerde ayakta kalan yapıların yıkılmak yerine, işe yarayacak halde restore edilerek kullanılmaları sayesinde bu yapılar, bakım ve onarım görebilmiş ve varlığını devam ettirmiştir. Bu, diğer küçük eserlerde de kendini göstermektedir. Ancak bu eserlerin aynı zamanda birer sanat, kültür ve tarihi değerinin olduğunun farkına varılmasının, Osmanlı’nın geç dönemlerine rastladığı belgelerden anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti, 18. yüzyıl sonları-19. yüzyıl başlarından itibaren toprakları üzerinde başlatılmış olan hummalı tarihi eser araştırmalarının neden kaynaklandığını ancak 20. yüzyıl başlarında anlamlandırmaya başlamıştır. Avrupa’da önce Ortaçağ’ın başlarında Antik kaynakların batı dillerine tercümeleri yapılmış ve bu kaynaklarda adı geçen yerler ve sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Avrupa dünyasında dikkatlerin eski dünyaya çevrilmesine yol açmıştır. Çünkü Antik kaynaklar, tamamıyla olmasa da eski kentler ve önemli kalıntıları hakkında oldukça açık ve kesin bilgiler sunmaktaydı. Bu eserlerin Avrupa’da çeşitli sebeplerle ilgi ve merak uyandırması, Ortaçağ’dan itibaren pekçok gezginin Osmanlı topraklarında belirmesine yol açmıştır. Gezgin ve seyyahların bir kısmı özellikle kendi kültürlerinin temeli olarak gördükleri Hellen ve Roma’ya ya da daha eskiye ait olan eserleri görmek, keşfetmek ve hatta ülkelerine görtürmek için uğraşmışlardır. Gezginlerin bir kısmı da Osmanlı Devleti’ne herhangi bir resmi görevle gelenlerden oluşmaktadır. Hangi sebeple Osmanlı topraklarında bulunurlarsa bulunsunlar, Avrupalı gezginlerin burada farkettikleri tarihi eserler, Avrupa dünyasında yeni bir hareketin başlamasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a></p>
<p>Önceleri Hellen, Roma ve Hıristiyanlık kültürünün eserleri ağırlıklı olarak aranmış olmakla birlikte zamanla, bunlardan daha önceki kültür ve medeniyetlere ait fevkalade eserler de Avrupalı araştırmacılar tarafından önemsenmiştir. Bu sebeple Alman araştırmacılar da diğer Avrupalı milletlerin yaptığı gibi, herhangi bir ayrım yapmadan bütün maddi kültür kalıntılarını tesbit etmek istemişlerdir. Önceleri, tarihi eserlerin yeri, dönemi, son durumlarının tesbiti ile başlayan araştırmalar, sonra bunların tamiri ve Almanya’ya taşınarak burada teşhir edilmeleri şekline dönüşmüştür. Çeşitli dönemlere ait tarihi eserlerin Avrupa ülkelerine taşınarak korunması, bakım, onarım ve teşhiri konusu Avrupalılar tarafından o derece önemsenmiştir ki bu konuda, devlet ve şahıslar nezdinde abartılı ve cüretkar girişimlerde de bulunulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>
<p>Diğer Avrupa devletleri ve Almanya’nın Osmanlı topraklarında arkeolojik ve diğer her türlü kaynak ile ilgilenmesinin Şark meselesi ve emperyalizm ile de doğrudan bağlantısı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Osmanlı topraklarına eski eserleri araştırmak üzere gelen Alfred Körte, Friedrich Naumann, Hugo Grothe, Paul Geister, Albercht Wirth, Awald Banse gibi araştırmacılar aynı zamanda bölgede diğer Avrupalı devletlerin çıkar sahalarını tesbit etmeye ve mümkün olan yerlerde kendi devletleri için uygun ortamlar bulmaya çalışmışlardır. Bu anlamda Osmanlı Devleti’nin işgali, I. Dünya savaşından çok önce başlamış ve Almanya diğer Avrupa Devletlerine göre bu konuda biraz gecikmiş olsa da, uluslararası ortamlara kadar taşıdığı eskiçağ ve arkeoloji araştırma çalışmalarıyla Alman “milli kültür” politikasının oluşmasını sağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>
<p>İngiltere, Fransa, Amerika, Avusturya ve Almanya’nın Osmanlı Devleti’ndeki tarihi eserlere olan ilgileri, yaptıkları kazılar, bu sırada karşılıklı olarak ortaya çıkan sorunlar ve Osmanlı hükümeti tarafından alınan kararlarla ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde doğrudan ve dolaylı bilgiler içeren çok sayıda belge bulunduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, adı geçen ülkelerin Osmanlı Devleti’nde biyoloji, coğrafya, jeoloji ve topoğrafya gibi bilimsel ve stratejik amaçlı çalışmalar yaptıkları belgeler de vardır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Bu çalışmada sadece, I. dünya savaşı yıllarında bir anda müttefikimiz olan Almanların, savaş öncesinde ve savaş yıllarında, Osmanlı topraklarında eskiçağ ve arkeolojiyle neden ve nasıl ilgilendikleri üzerinde durulacaktır.</p>
<p>Osmanlı topraklarındaki Alman arkeolojik çalışmaları belgelerin bize sunduğu bilgiler çerçevesinde iki kısımda ele alınmıştır.</p>
<p><span><strong>1. Almanların Kişisel Olarak Yaptıkları Eski Eser ve Kazı Çalışmaları</strong></span></p>
<p><strong>Karl Richard Lepsius:</strong> (23 Aralık 1810-10 Temmuz 1884) Saksonya’da doğmuştur. Grekçe ve Latince üzerinde çalışmış, Leipzig (1829-1830), Göttingen (1830-1832) ve Berlin (1832-1833) Üniversitelerinde toplam 4 yıl arkeoloji ile ilgili dersler almıştır. Prusya Kralı IV. Wilhelm’in emriyle 1842 yılında Mısır ve Sudan’daki antik uygarlık ve kalıntıları araştırmak üzere görevlendirilmiştir. 1846’ya kadar burada çalışmıştır. Eski Mısır tarihi ve dili üzerine çok sayıda önemli çalışmaları ve eserleri bulunmaktadır. Bu konuda önemli görevlerde yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Heinrich Schliemann:</strong> Troya’ya zarar veren ilk kazı çalışmaları sonrası, Yunanistan’da arkeoloji eğitimi alarak, 1871’de Troya’da Hisarlık tepesinde ilk resmi kazısına başlamıştır. Schliemann, 1890’a kadar çeşitli yerleşim katmanlarını araştırmış ve bazı eserleri de yurtdışına çıkarmıştır. 1893-1894 yılları arasında aynı bölgede, Wilhelm Dörpfeld araştırmalara devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Wilhelm Dörpfeld:</strong> (26 Aralık 1853-25 Nisan 1940) Alman mimardır. 1877 yılında Richard Bohn, Friedrich Adler ve Ernst Curtius’un Olympia’daki kazısı sırasında burada asistan olmuştur. 1882 yılında Heinrich Schliemann’ın Truva’yı kazması sırasında ona katılmıştır. Daha sonra Schliemann ile çalışmaya devam ederek Tiryns (1884-1885) kazısına da katılmıştır. 1878- 1886’da Carl Humann, 1900-1913 ve sonrası gelen Alexander Conze ile Acropolis (1885-1890), Pergamon ve 1931’de Agora ve Atina kazılarına katılmıştır. Dörpfeld, 1896’da kendinden sonra, “Dörpfeld Lisesi” olarak adlandırılacak olan Atina Alman Lisesi’ni kurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Karl Humann:</strong> (4 Ocak 1839-12 Nisan 1896) Mârksiche Demiryolu Şirketi’nde mühendis olarak çalışmıştır. 9 Eylül 1878’de Pergamon’daki kazı çalışmalarına başlamıştır. II. Abdülhamid devrinde, demiryolları yapımı dönemine rastlayan bu süreçte, Pergamon sunağı ve diğer çok sayıda buluntu Almanya’ya götürülmüş (ve halen varlığı devam eden) ve bunlar, Berlin’de bulunan “Pergamon Müzesi”nin açılması için ilk tarihi malzemeler olmuştur. Carl Humann kendi isteği ile İzmir’de Bergama Kalesi’ne gömülmüştür. Daha sonraki yıllarda Alexander Conze ve akabinde Wilhelm Dörpfeld çalışmalara devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a></p>
<p><strong> Karl Krumbacher:</strong> (23 Eylül 1856-12 Aralık 1909) Bavyera’da Allgâuer’de Kürnach adlı küçük bir köyde doğmuştur. Bir Yunan hayranı ve dostu olan Krumbacher, iyi bir eğitim aldıktan ve doçent olduktan sonra Bavyera İlimler Akademisi’nin kendisine sağladığı bursla 1884’te Yakın Doğu gezisine çıkmış ve buradan elde ettiği izlenimleri gezi notu halinde basılmıştır. Yunanlara duyduğu hayranlığın tam tersine Krumbacher’in, Türklere duyduğu düşmanlık, gezi notlarındaki ifadelerinden açıkca anlaşılmaktadır. Bu sırada 28 yaşında olan Krumbacher’in amacı, tezlerinde üzerinde çalıştığı Yunan medeniyetinin esasını oluşturan Yunan arkeoloji ve filolojisini tanımaktır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Theodor Wiegand:</strong> (30 Ekim 1864-19 Aralık 1936) Bendorf am Rhein’da doğmuştur. Carl Humann’ın asistanı olarak ilk kez 1895 yılında Priene’ye gelmiş ve hastalanan Humann’ın yerine kazı çalışmalarını sürdürmüştür. Priene, 1899 yılında ortaya çıkarıldıktan sonra 1899-1911 yılları arasında antik dünya kenti ve ticaret merkezi Milet’in bazı kısımları da ortaya çıkarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Gustav Körte:</strong> (8 Şubat 1852-15 Ağustos 1917) Klasik arkeologdur. Berlin’de doğmuştur. Göttingen Üniversitesi’nde klasik filoloji ve arkeoloji okumuştur. 1881’de Rostock Üniversitesi’nde arkeoloji profesörü olmuştur. 1900 yılında, filolog olan kardeşi Alfred Körte ile birlikte Gordion’da ilk kazıya başlamıştır. 1904 yılında iki kardeş bulgularını Gordion: Ergebnisse der Ausgrabung im Jahre 1900 başlıklı çalışmalarında yayınlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Doktor unvanıyla 1895 yılında Konya, Akşehir, Afyonkarahisar, Kütahya, Eskişehir, Bursa ve Bilecik Vilayetleri’nde eski eserler üzerinde çalışmak üzere Osmanlı Devleti’nden izin istediği ve kendisine izin verildiği Osmanlı belgelerinden anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Doktor Von der Namer:</strong> Konya, Ankara, Adana ve Sivas’ta 1900 yılının Mayıs ayında yüzey araştırması yapmak, fotoğraf çekmek ve resimlerini yapmak amacıyla Osmanlı Devleti’nden izin aldığı ve bölgede çalıştığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Hugo Grothe:</strong> 1900 yılında İstanbul, Trabzon, Erzurum, Kütahya, Ankara ve Konya ile Transkafkasya şehirlerini gezmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> 1902 yılında Grothe, Bağdat Demiryolu<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> üzerinde kuzey Suriye’nin Alman koloniyalizmi açısından önemli bir yer olacağını kendi memleketine rapor olarak yazmıştır. Kendi ‘milli beklentileri’ içinde, bölgede bir Alman kolonisi oluşturmanın zor olmayacağını da belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Eylül 1905’te Hitit yerleşimi olan Kayseri’deki Kültepe’de de bir araştırma yapmış ve buna ait izlenimlerini de yayınlamıştır. <a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Mösyö Andrea (Andreas):</strong> Musul’da Kale-i Şarkat’ta<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> 1903 tarihinden itibaren kazıya Berlin Dar’ül Fünun Muallimlerinden Mösyö Andrea (Andreas) tarafından başlanmış ve tahsis edilen bu izin 3 Temmuz 1912 tarihinde iki yıl süreyle uzatılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Karl Minhel:</strong> 1904 yılında Konya vilayeti dahilinde Isparta ve Antalya sancaklarındaki bazı şehir harabelerini gezmek ve eski eserlerin fotoğraflarını çekmek amacıyla Osmanlı Devleti’nden izin almıştır. Daha sonra İzmir’e gitmeyi planladığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Hans Herman (Graf von) Schweinitz:</strong> (21 Haziran 1883-4 Mart 1959) Liebenburgh’da doğmuştur. Alman imparatorluk donanmasında görev yapmış ve Çin’e kadar seyehatlerde yer almış bir Alman koramiralidir. Alman İmparatorluk Donanması’nda özel kurslar almış ve özel görevlerde bulunmuştur. Türk Savaş Madalyası ile ödüllendirilmiş olan Schweinitz, II. Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşmüştür.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Bu parlak geçmişi arasında Schweinitzin Afrika kıtasına keşif seyehatleri yaptığı bilinmektedir. Eşiyle birlikte çıkacağı gezi için, 1905 yılında Osmanlı Devleti’nden “ilmi araştırmalar yapmak” üzere aldığı izinle, bütün Küçük Asya’yı ve Basra Körfezi’ne kadar olan yerleri ayrıntılı bir şekilde gezmiştir. Takip eden yıl, araştırmalarını “1905 yılında Küçük Asya’da atla Seyehat” başlıklı bir kitapta yayınlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p><strong>Rudolf (Rudoph) von Mach:</strong> Konya, Bursa ve Aydın vilayetleri ile İzmit sancağı dahilindeki eski eserler üzerinde çalışma talebinde bulunmuş ve 19 Mayıs 1908 tarihinde kendisine Osmanlı tarafından izin verilmiştir. Von Mach’ın araştırmasını yaptığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p><strong>Karl Klinghard:</strong> Klinghard’ın isteği üzerine 7 Haziran 1910 tarihinde Konya, Ankara, Sivas ve Bursa vilayetlerinde eski eserleri incelemek ve resimlerini çekmek üzere kendisine izin verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><strong>Mösyö Hummar:</strong> 1910 yılında Bağdat’ta sahrada Mösyö Hummar tarafından kazı yapılması için üç yıl süreyle kendisine izin verilmiş ve bu izinin 1913 yılında bittiği tesbit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p><strong>Karl von Neufen:</strong> Konya, Halep ve Şam vilayetlerinde eski eserler hakkında araştırma yapmak amacıyla yapmış olduğu izin müracaatı Osmanlı Devleti tarafından değerlendirilerek 24 Mayıs 1911 yılında kendisine izin verilmiştir. Haziran 1911’den itibaren üç ay bu bölgelerde çalışmasını yapmış ve bir ek izin talebiyle Diyarbakır’da da aynı çalışmayı gerçekleştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Eistral:</strong> Alman vatandaşı olup, Eskişehir’de ikamet eden bir arkadaşı vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nden Konya, Bursa, İzmir ve Aydın vilayetlerinde çalışmak üzere izin almıştır. 7 Eylül 1913 yılında kendisine izin verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Mösyö Selbin (Celbin?):</strong> Nablus’ta Balat adındaki yerde kazı yapmak üzere 1913 tarihinde Osmanlı hükümeti tarafından izin verilmiş olmasına rağmen Selbin’in karşılaştığı zorluklar sebebiyle 16 gün kazı yaptığı ve geçici olarak kazıya ara verdiği anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Rudolf Berliner:</strong> Eski eser uzmanı olan Berliner, beraberinde Doktor Yaver ve tercümanı Şiliref (Schiliref)le birlikte 1913 yılında Osmanlı Devleti’nden izin alarak Haziran ayında Küçük Asya’nın muhtelif şehirlerinde (Bursa, Konya, Ankara, Sivas, Halep ve Adana vilayetleri ile Canik ve Urfa Mutasarrıflıkları dahilinde) araştırma yapmaya başlamışlardır. Samsun, Merzifon, Sivas, Tokat, Amasya, Ankara istikametini takip ederek araştırma yaptıkları anlaşılmaktadır. Berliner ve ekibi Ankara’da Bedesten ve Hacı Bayram-ı Veli camileri ile Rum ve Ermeni Ermeni kiliselerini de ziyaret etmişlerdir. Bu dini yapılar çevresinde bulunan tarihi eserler ile binalar içinde muhafaza edilen dini eserleri de inceledikleri anlaşılmaktadır. Özellikle Ermeni kilisesini ziyaretleri sırasında bir odada muhafaza edilen kitapları incelerken yanlarında görevlendirilmiş olan Türk görevliyi dışarı çıkarmaları ve buradan ayrıldıktan sonra da Ankara Postahanesi’ne giderek 6 adet resimli kart, iki kartpostal ve bir taahhütlü mektup göndermeleri o dönem hükümeti için şüphe oluşturduğu gibi bugün için de gizli birşeylerin yapıldığı düşüncesini uyandırmaktadır. Aynı yıl Berliner ve grubunun doğuya seyehatleri devam etmiş ve Adana, Halep, Urfa, Dersim, Erzincan ve Erzurum’a kadar araştırmalarını sürdürmüşledir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a></p>
<p>Rudolf Berliner’in şahsen katılmadığı bir başka gezi sonucunda Almanya’ya kaçırılmış olan tarihi eserlerin kendisi tarafından değerlendirilmesi, Berliner’in bu konudaki uzmanlığını ortaya koyduğu kadar, daha önceki çalışmalarındaki müphem tavırları gözönünde bulundurularak bu işteki ortaklığı hakkında da şüphe uyandırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Baron Opınhaym (Oppenheim):</strong> Zor Sancağı’nda Resülayn Kazası’nda 1913-1916 yılları arasında Baron Oppenheim tarafından üç yıl kazı yapılmak üzere izin istenmiş ve kazının bittiği Osmanlı Devleti tarafından tesbit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a></p>
<p>Açık ismi, Baron Max von Freiherr Oppenheim olarak tesbit edilen bu şahsın bugünkü Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Irak arasındaki jeostratejik bölgede, farklı düşüncelerle gezi, gözlem ve kazı yaptığı hatta daha da öteye giderek toprak satın aldığı anlaşılmaktadır. “Osmanlı makamları, arkeolojik kazıları bahane ederek bu havalide arazi satın alan ve üzerine çok sayıda bina yaptıran Oppenheim’ı dikkatle izlemiş, rahatsızlık duymuş, bunu gerek şahsına, gerek sefarete hissettirmiştir. 24 Temmuz 1912 (11 Temmuz 1328)’de Dahiliye Nezareti’nden kaleme alınan bir yazıda, Almanyalı Max Openhaym’ın Tel Halefa havalisinde arazi satın almaması hakkında kendisine etkili tebligat yapılması, bu şahsın, hafriyat sonunda buraları hükümet-i seniyeye terk edeceğine dair verdiği Taahhütname’nin Mukavelat Dairesi’nce de onaylattırılması gerektiği ifade edilmiştir. Zor Mutasarrıflığı da, “ahlâk ve ahvâli”, hükümet-i imparatoriyece meçhul olmayan Oppenheimer’ın satın aldığı arsaların Bağdat Şimendiferi güzergâhında ve değerli bir arazi olduğunu hükümete bildirmiştir. Oppenheim, Tel Halefa’ya geldiği günden itibaren ikametine mahsus oda ile müze ve depo olarak kullandığı binalara yenilerini eklemiş; hafriyat sona erdiğinde bu binaları hükümete teslim etmemiş, hatta ortadan kaybolmuştu. Mutasarrıflık, 9 Mayıs 1914 (26 Nisan 1330) tarihinde Dahiliye Nezareti’ne, Oppenheim’ın Tel Halefa hafriyat mevkıinde yaptırdığı binaların Bağdat Demiryolu mühendislerince hastane yapılmak istendiğini bildirmiştir”.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a></p>
<p>Baron Oppenheim’ın Beyrut, Ba’albek, Şam, Tel Nabi, Mendu, Hama, Humus, Selimiye, Halep, Urfa Viranşehir, Tel Halaf, Diyarbakır, Kazan Ali, Adana, Konya ve buralara arasında belki adı geçmeyen pek çok bölgenin jeolojik yapısı; bölge insanıyla iç içe yaşayarak, insan potansiyeli, etnik durumu ve kültürel yapısını incelediği ve çok sayıda fotoğraf çektiği anlaşılmaktadır. Bu fotoğraflardan zengin bir arşiv oluşturmuş ve bu arşiv Sal. (Salomon) Oppenheim şirketinin hazırladığı internet sitesinde yayınlanmıştır. Oppenheim’ın zengin Yahudi bir aileden geldiği düşünüldüğünde 1912-1916 yılları arasında, bu bölgede arkeolojik kazı faaliyetlerinin dışında, çevre ve zemin şartlarını araştırması ve toprak satın alarak, buralarda bina yaptırması, daha öte özel ekonomik, siyasi ve jeostratejik düşüncelerinin olduğu fikrini açıkça ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> II. Abdülhamit döneminde, 1883’te çıkarılan bir irade-i seniyye ile Yahudilere mülk satışı yasaklanmış, ancak Yahudiler her fırsatta farklı yollarla çeşitli bölgelerden ve özellikle Filistin ve buraya yakın bölgelerden toprak satın almaya çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Filistin’e gitmeleri konusunda teşvik edilen Diaspora’daki başta zengin Yahudiler gibi Oppenheim’ın da hem arkeolojik araştırma ve kazı yapmak bahanesiyle ve hem de toprak satın alarak bölgede sağlam bir yer edinmeye çalıştığı faaliyetlerinden anlaşılmaktadır. Kazılarda elde ettiği arkeolojik malzemeyi muhafaza etmek amacıyla yaptırdığı müze ve depo olarak kullandığı binaları Osmanlı Devleti’ne teslim etmesi gerekirken bir anda burayı terk ederek gizemli bir şekilde ortadan kaybolması ise, gerek Oppenheim’ın siyasi faaliyetleri ve çıkarılan tarihi eserlere ne olduğu konusunda zihinlerde soru işaretleri oluşturmaktadır.</p>
<p><span><strong>2. Almanların Devletler Nezdinde Yaptıkları Eski Eser ve Kazı Çalışmaları </strong></span></p>
<p><span><strong>A- Kurumsal Olarak Alınan Kazı İzinleri</strong></span></p>
<p><strong>Hugo Winckler:</strong> (4 Temmuz 1863-19 Nisan 1913) Saksonya’da doğmuştur. Alman Şarkiyat Enstitüsü, Assuroloji ve çivi yazısı uzmanı Hugo Winckler’i ve Türk arkeolog Theodor Makridi Bey’i Hattuşa’daki kazıları yürütmek üzere görevlendirmiştir. Orta Anadolu’da geniş bir alana yayılmış olan şehir kalıntıları 19. yüzyılda seyahat eden başka araştırmacıların da dikkatini çekmişti. 1906-1907’de ortaya çıkarılan çivi yazılı tablet arşivleri, Geç Tunç Çağı’nda Hitit Devleti başkentinin Hattuşa olduğu konusunda kesinlik kazandırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a></p>
<p>31 Mart 1914 tarihli bir kazı listesinde; Aydın Vilayeti’nde bulunan Didim Harabeleri’nde Berlin Müzeler Müdürü Mösyö Vikano (Wiccano?) tarafından sekiz seneden beri hafriyat yapıldığı ve daha sonra 1913 tarihinden itibaren uzatma suretiyle altı ay süreyle daha kazı izni verildiği anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a></p>
<p>Aydın Vilayeti’nde Bergama’da Almanya Asar-ı Atika Cemiyyeti tarafından yirmi seneden beri resmi izinle kazı yapıldığı ve ilk kazıların 1881’de gerçekleştirildiği belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a></p>
<p>Bağdat Vilayeti’nde Babil Harabeleri’nde onaltı yıldan beri (1888’den beri) Berlin Müzesi görevlilerinden Mösyö Kavaldi tarafından kazı yapıldığı ve en son 15 Mayıs 1913’te bir yıl süre için uzatma suretiyle izin alındığı belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Almanların Bağdat Demiryolu Kumpanyası:</strong> 16 Ocak 1912’de çıkarılan bir irade-i Seniyye ve takiben 5 Mart 1903’te yapılan bir anlaşmayla Bağdat demiryolu yapım hakkı Almanlara verilmiştir. Bu anlaşmayla Kumpanya, demiryolunun 20 km. çevresindeki maden yataklarının bulunması ve işletilmesi hakkıyla birlikte,<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> bu hat boyunca arkeolojik eserleri arama ve kazı yapma hakkını da elde etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a></p>
<p><span><strong>B- Kazılar ve Eski Eserler İle İlgili Talepler</strong></span></p>
<p><strong>a- Berlin Müzesi’ne Konulacak Eski Eserler:</strong> 9 Aralık 1899 tarihli bir Bab-ı Ali Hazine Evrakı, Berlin Müzesi’ne konulmak için istenilen ‘taşların’ teslim edilmesine dair Maarif Nezaretine gönderilen Tezkire’dir.<sup>45</sup> Bu yazıda, “Berlin Müzesi direktörlerinden Mösyö Vikano (Wiccano?) aracılığıyla defalarca istek yapılarak, Berlin’de tesis edilecek bir müzeye konulmak üzere İstanbul’un farklı yerlerinden ele geçen ‘yedi parça direk başlığı’ (sütun başlığı <a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a><sup> <a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></sup> olmalıdır) ile Selanik’de bulunmuş bir ve Karadeniz sahilinde Alaçam köyünden bulunmuş bir ve toplamda ‘9 parça taştan oluşan’ eski eserlerin başta Alman imparatoru olmak üzere Alman yetkililerin istekleri üzerine onlara hediye edilmesi istenmiş” ve Maarif-i Umumiye Nazır’ının 19 Aralık 1899 tarihli yazısında bu “eserlerin verilmesinde bir mahzur görülmediği” belirtilmekte ve bu konuda karar vermek üzere yazı Padişaha havale edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a></p>
<p>7 Ocak 1900 tarihinde, Maarif Nezareti’nin Bab-Ali Dersadet’e ulaşan yazısı, “Büyük Alman İmparatoru’nun Berlin’de açmayı düşündüğü Hıristiyanlık dönemine ait müzeye konulmak üzere istenilen eserlerin hediye edilmesinde bir mahzur görülmediğini” ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a></p>
<p><strong>b- Ele Geçen Eserlerin Almanya’ya Nakli ve Korunması:</strong> Babil’den Ele Geçen Eserler: 10 Şubat 1903 tarihli yazıda, “Bağdad Vilayeti dahilinde bulunan Babil harabelerinde birkaç seneden beri Berlin Müzesi tarafından yürütülmekte olan kazı sonucunda binlerce parçadan oluşan ‘eşya-yı saire’ (eski eser parçaları) ortaya çıkmıştır. Bu ‘çini parçalarının’ bir bütün halinde aslına uygun olarak restore edilmesinin burada ilim ve bütçe açısından mümkün olmaması sebebiyle Berlin’e götürülmesi ve orada ‘ba’de’t- terkip’ bir bütün halinde biraraya getirildikten sonra tamamıyla Müze-yi Humayun’a teslim edilmesi Berlin Müzeler Genel Müdürü Mösyö Şon (Schoen?) tarafından resmen kabul edildiğinden, bu teklifin kabul edilmesi uygun görülmüştür. Bu işi bilen elemanların Avrupa’dan getirilmesinin bile büyük masraf teşkil edeceği ve bu konuda Müze-yi Humayun’un görüşü de alınarak bu şartlarda Berlin’e gönderilmesine izin verilmesi” istenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a></p>
<p>17 Şubat 1903 tarihinde, Sardazam’ın (Bab-ı Ali Daire-i Sadaret) Bağdat Vilayeti’ndeki buluntularla ilgili olarak Padişah’a yazdığı kararı bildiren yazıda, “Maarif Nezareti’nden Şura-yı Devlet’e havale edilen tezkire üzerine Tanzimat Dairesi’nden kaleme alınan mazbatada Bağdat Vilayeti dahilinde bulunan Babil Harabesi’nde birkaç yıldan beri Berlin Müzesi tarafından icra edilmekte olan hafriyattan çıkarılmış çok sayıda tuğla ve parçaları toplanarak ‘şekl-i asliye icra edilmek üzere’ (gerçek şekli verilmek üzere) ilim ve sanat açısından tetkik ve tamirleri burada mümkün olmadığından Berlin’e nakledilmeleri ve daha sonra da biraraya getirildikten sonra Müze-yi Hümayun’a teslim edilmesi hususunda, bu konunun gereğinin adı geçen Nezarete bırakılmasının uygun bulunduğu” belirtilmektedir. Bu konuda son kararın verilmesi için Padişah’ın onayı istenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Kale-i Şarkat’tan Ele Geçen Eserler:</strong> 4 Ekim 1920 tarihli ‘Meclis-i Vükela Müzakeratına Mahsus Zabıt Varakası’nda, Maarif Nezareti’nin 9 Ocak 1920 tarihli tezkiresi okundu’ ifadesiyle başlayarak konu hakkında karar yazılmaktadır. Alınan karar şöyledir: “Adı geçen tezkirede Bağdat Vilayeti’nde Kale-i Şarkat adı verilen yerde Almanlar tarafından kazı icra edilmekte olan yerde ortaya çıkan asar-ı atikadan (eski eserlerden) müzeye getirilenler arasından pişmiş tuğladan yazılı levhalarla parçalarının ve topraktan imal edilmiş kırık vazoların tamir ve ıslahının burada mümkün olmaması sebebiyle sandıklarda durduğu ve Berlin Müzeler Genel Müdürlüğü’nce adı geçen eserlerin tamiri yapılarak, Müze Müdürlüğü’nün teklif ettiği üzere, bu işin masrafsız bir şekilde gerçekleştirilmiş olması dolayısıyla, karşılığında bir takımının Berlin Müzesi’ne bırakılması uygun görüldüğü ve adı geçen nezarete konunun bildirileceği” belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a></p>
<p><strong>Ba’albek’ten Ele Geçen Eserler:</strong> 9 Eylül 1905 tarihli Maarif-i Ummumiye Nazırı’nın üst makama yazdığı bir yazıda, “Almanya İmparatoru adına Ba’albek harabelerinde icra edilen ‘tanzimat ve tathirat-fen’ (bilimsel düzenleme kazı) çalışmalarında elde edilen ‘asar-ı atika’nın adı geçen yerde inşa edilen ‘Müze-i asar-ı atika-i mevcude’ (Eski Eser Müzesi’nde) bırakılarak müzenin anahtarının Maarif Müdüriyeti’ne teslim edileceği; daha sonra Berlin Müzeleri Genel Müdürü Mösyö Şon (Schoen?) ile adı geçen müze müdürlerinden Mösyö Vikano (Wiccano?) tarafından bize ulaşan mektuplarda, harabelerin kazılması ve orada bir müze ve merdiven yapılması karşılığında, harabede mevcut bazı mimari kalıntılardan hatıra olmak ve Berlin Kraliyet Müzesi’ne konulmak üzere kendilerine verilmesi isteği, Müze-i Hümayun memurlarından Makridi Bey’in ifadelerinden anlaşılmıştır. Yapılan iş karşısında istenilen ‘küsürat-ı mimariye’nin’ önemli bir kıymet oluşturmadığı ve verilmesinde beis bulunmadığı” belirtilerek bir üst kurumun görüşü sorulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn51" name="_ednref51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a></p>
<p>18 Eylül 1905, Sadrazam (Bab-ı Ali Daire-i Sadaret) tarafından da bu konuda olumlu görüş beyan edilmekte ve Padişah’ın kararı sorulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn52" name="_ednref52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>İncelenen çok sayıda arşiv belgesi, gezi notu ve diğer belgelerden Avrupa’nın diğer ülkelerinde başlamış olan Oriyentalizm ve doğu ülkeleri üzerindeki emperyalizm hareketlerine geç olmakla birlikte Almanların da katıldıkları anlaşılmaktadır. Doğu ülkelerinin yer altı ve yerüstü zenginlikleri ve Avrupa için önemli bir kaynak oluşturacağının farkedilmesi, dünyanın bu bölgelerinin araştırılması ve bulunanların hummalı bir şekilde Avrupa’ya taşınması düşüncesini uyandırmıştır. Bunlar arasında eski eserler ve arkeolojik buluntuların sadece bir önemli kaynak değil aynı zamanda doğuya adım atmak için önemli bir sebep oluşturduğu yadsınamaz bir gerçektir.<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn53" name="_ednref53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Buna göre Almanların Osmanlı Devleti’ndeki eskiçağ ve arkeoloji konusundaki çalışmaları sırasında ve sonucunda neler elde etmeye çalıştıklarını şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>Osmanlı Devleti topraklarında eski eser ve arkeoloji konusunda Alman devleti adına ve şahsen çeşitli kurum ve kişilerin çalışma yaptığı,</li>
<li>Çalışmaların tedricen düzenlenmiş, ve sık sık ihtiyaçlara göre düzenlenen bir izin ve takip prosedürüne tabi olmasına karşın kaçak araştırma ve kazı yapıldığı ve eserlerin zaman zaman yurtdışına kaçırıldığı,</li>
<li>Eski eserler hakkında çalışmak için Osmanlı topraklarında bulunan araştırmacıların bir kısmının bu konuda eğitim aldığı, bir kısmının eğitimsiz olup, sadece tarihi eser ve define arama gayesiyle geldikleri,</li>
<li>İzinlerin, eski eserler ve kazılar ile ilgili olarak alınmasına karşın araştırmacıların stratejik, sosyal, siyasi, kültürel ve ticari gibi diğer konularla da ilgilendikleri ve bunlar hakkında raporlar tuttukları (kıymetli maden yatakları, petrol kuyuları vb gibi), esas amaçlarının kazıdan başka konular olduğu anlaşılan Almanların ve diğer devlet mensuplarının -sözde- arkeolojik kazı yapma izinlerinin iptal edildiği,<a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_edn54" name="_ednref54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a></li>
<li>Araştırmacıların, Osmanlı Devleti içindeki gayr-i Müslimler (özellikle Ermeni ve Rumlar) ile bağlantı kurarak ve kiliseleri ziyaret ederek buralardan da yardım aldıkları,</li>
<li>Bağdat Demiryolu Kumpanyası’nın, Berlin-Bağdat demiryolunun tesisi sayesinde, siyasi, ticari ve lojistik olduğu kadar, elde etikleri arkeolojik araştırma ve kazı hakkı ile tarihi eserlerin Almanya’ya taşınmasında da etkili olduğu,</li>
<li>Almanların yaptıkları kazı ve buldukları eski eserlerden bir kısmını yaptıkları bu iş karşılığında talep ederek, Almanya’da özellikle Berlin’de Müze kurdukları (Hıristiyanlık dönemi Kilisesi, Bergama Müzesi gibi) ve günümüz Berlin Bergama Müzesi’nin temellerini atarak diğer müzeler için de malzeme temin ettikleri,</li>
<li>Almanya ile Osmanlı Devleti arasında diğer Avrupa devletlerine karşı tesis edilmek istenen denge politikasında, arkeolojik ve tarihi araştırmaların da yer aldığı ve tarihi eserlerin de hediye olarak kullanıldığı,</li>
<li>Eski eserlerin çıkarılması, korunması ve restorasyonu konusunda Osmanlı Devleti’nin bilgi, yetişmiş insan ve ekonomik güç eksikliği,</li>
<li>Tabii olarak, tarihi eser ve arkeoloji ile ilgili terminolojinin oluşmadığı (sütun, için “direk”; kil tablet ya da kitabe-yazıt için “pişmiş tuğladan yazılı levha”; neye ait oldukları belli olmamasına rağmen, keramik parçaları için “topraktan imal edilmiş kırık vazo parçaları”, “çini parçaları”, “eşyay-ı saire” gibi belirsiz ifadelerin kullanıldığı ve standart ve anlamlı bir terminolojinin oluşmadığı, bunun ise ancak, Cumhuriyet döneminden itibaren Türkiye’de bu alanda okulların açılmasıyla gerçekleşebildiği,</li>
<li>Bu eksikliklerin Almanlar tarafından bilinmesi sebebiyle, çıkarılan eserlerin Almanya’ya götürülerek restore edilmesinin Osmanlı’nın bilimsel ve ekonomik acizliğini belgelerle ortaya koyması,</li>
<li>Osmanlı Devleti’ne iade edilmek üzere Almanya’ya tamir ve restorasyon için götrülmüş olan küçük-büyük pek çok eserin takibinin yapılmamasından/yapılamamasından Osmanlı Devleti’ne teslim edilmediği, yukarıda incelenen belgeler ışığında ortaya çıkmaktadır.</li>
</ol>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hatice Palaz ERDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr.Halil ERDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarih Okulu Dergisi (TOD) Eylül 2013, Yıl 6, Sayı XV</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62627" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-62627 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-01.jpg" alt="" width="900" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-01.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-01-768x478.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, çeşitli ülkelerden gelen arkeologlar, özellikle Ege Bölgesi’nden irili ufaklı binlerce eser yurt dışına kaçırdı. Hatta tarihi eserleri kaçırmak için Efes civarında raylar döşendiği dahi biliniyor. İşte Türkiye’den gizlice kaçırılan ve görenlerin küçük dilini yutturacak cinsten 10 muhteşem eser Milet Güney Agora Kuzey Kapısı – Berlin müzesi Aydın ili, Söke ilçesi, Balat köyünde bulunan, kazılara ilk defa Berlin Müzesi Müdürlerinden Schoene tarafından başlanan ve bunu 1896 yılında T. Wiegand’ın yaptığı kazının izlediği Miletos antik kentinde yapılan kazılarda ele geçen bazı eserler, Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Almanlara hediye edilmiştir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62628" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-02.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-62628 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-02.jpg" alt="" width="900" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-02.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-02-768x452.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"></a><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Bu kazılar sırasında bulunan M.S. 2. Yüzyıla ait anıtsal Güney Agora Kapısı bugün Berlin Pergamon Müzesi’nde sergilenen en önemli eserler arasında yer almaktadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62629" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62629 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-03.jpg" alt="" width="900" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-03.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-03-768x290.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Bu kazılar sırasında bulunan M.S. 2. Yüzyıla ait anıtsal Güney Agora Kapısı bugün Berlin Pergamon Müzesi’nde sergilenen en önemli eserler arasında yer almaktadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62630" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62630 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-04.jpg" alt="" width="900" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-04.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-04-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Dışında ve iç mekanlarında bulunan mermer kaplama üzerindeki freskler sanat tarihinin en önemli yapıtları arasında sayılır. Dış cephe freskleri antik Helen dünyasının Olympos tanrıları ile devler -Gigantlar- arasındaki savaşı, iç alandaki freskler Pergamon’un kuruluş söylecesi olan Telefos söylencesini anlatır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62631" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62631 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-05.jpg" alt="" width="900" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-05.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-05-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Bu görkemli yapının kalıntıları 1870’li yıllarda Alman mühendisi Carl Humann tarafından, o zamanın Prusya’sına götürülmüştür. Bugün, Berlin’de bulunan Pergamon (Bergama) Müzesi’nde sergilenmekte ve her yıl binlerce insan tarafından ziyaret edilmektedir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62632" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62632 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-06.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-06.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-06-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>II. Eumenes dönemine ait olan ( M.Ö. 197 – 159 ) Pergamon Athena Tapınağı Propylon girişi Berlin Müzesinde tutulmaktadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62633" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62633 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-07.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-07.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-07-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Athena Tapınağı Propylonu (Bergama ) – Berlin müzesi</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62634" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62634 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-08.jpg" alt="" width="450" height="650"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Nereidler ANITI (Ksanthos) – British müzesi Ksanthos Kentinde M.Ö.400 yıllarında yapılmış olan bu esere sütunları arasındaki 12 adet Nereid heykelinden dolayı Nereidler Anıtı denmektedir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62635" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62635 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-09.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-09.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-09-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Troya (Truva) Hazineleri M.Ö. 1200 lerde yapılan Troya savaşında Akhaların başkumandanı olan Agamemnon Maskı gerçekte kendisinden 300 yıl önce yaşamış bir prense aittir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62636" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62636 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-10.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-10.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-10-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Mykene’de yapılan kazı çalışmaları esnasında gün ışığına çıkan eser günümüzde Atina Milli Müzesinde bulunmaktadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62637" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62637 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-11.jpg" alt="" width="900" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-11.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-11-768x341.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Resimde görülen aklınlık, küpe vb. diğer Troya hazinelerinin tamamına yakın bir kısmı ise Rusya’dadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62638" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62638 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-12.jpg" alt="" width="900" height="900" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-12.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-12-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Üç Güzeller Mozaiği – Paris Louvre müzesi Hera, Athena ve Aphrodite’nin Parisin hakemliğinde İda dağında yapmış oldukları güzellik yarışmasını gösteren mozaik M.S. 2.yy ait olup Antakya’da bulunmuştur. Günümüzde ise Paris Louvre Müzesinde sergilenmektedir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62639" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62639 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-13.jpg" alt="" width="900" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-13.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-13-768x444.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Dionysos Mozaiği ( Antakya ) Amerika Worcester Müzesi Hermes çocuk Dionysos’u kucağında taşımaktadır. Antakya’da bulunan M.S.4.yy tarihlenen mozaik Amerika Worcester Müzesinde bulunmaktadır.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62640" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62640 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-14.jpg" alt="" width="520" height="650"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Aphrodisias-İhtiyar Balıkçı Heykeli – Berlin müzesi Aydın Geyre yakınlarındaki antik Aphrodisias kentinde Prof. Dr. Kenan Erim başkanlığında sürdürülen kazılar sırasında 1989 yılında Tiberius Portikosu’ndaki havuzda bir mermer baş bulundu. Bulunan başın, 1904 yılında Fransız arkeolog Paul Gaudin tarafından yürütülen izinli kazılar sırasında bulunarak gizlice yurt dışına kaçırılan ve daha sonra Berlin Pergamon Müzesine satılan gövdeye ait olduğu tespit edildi.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62641" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62641 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-15.jpg" alt="" width="500" height="650"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Beyhekim Camii’nin çini mozaikli mihrabı Konya’nın Selçuklu ilçesi Beyhekim Mahallesi’ndeki Beyhekim Camii’nin çini mozaikli mihrabı, 1907’de Almanya’nın Konya Konsolosu Dr. J. H. Loytvedin tarafından onarım bahanesiyle numaralandırılarak yurt dışına kaçırılmıştı. Eser, hala Berlin’deki Pergamonmuseum (Bergama Müzesi)’da İslam Eserleri bölümünde sergileniyor ve Türkiye’ye iadesi için 1991’de Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla başlatılan çalışmalar devam ediyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62642" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62642 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-16.jpg" alt="" width="900" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-16.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Yurt-Disindaki-Tarihi-Zenginligimiz-16-768x478.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Hacı İbrahim Veli Türbesi Sandukası Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’yu aydınlatmak için gönderdiği şeyhlerin torunlarından olan Şeyh Hacı İbrahim Veli’nin türbesi, Konya’nın Akşehir ilçesine bağlı Alanyurt (Maruf) köyünde bulunuyor. Türbede bulunan ve ceviz ağacının gövdesinden oyma tekniğiyle yapılmış işlemeli sanduka, 1905 yılında çalınarak Almanya’ya götürüldü. İadesi için görüşmelerin sürdüğü eser, Berlin’de Doğu Asya ve İslam Sanatları Müzesinde sergileniyor.</span></center></figcaption></figure>
<hr>
<div><span><strong><u>BİBLİYOGRAFYA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BOA I. MF. 1317 N/1.</span></div>
<div><span>♦ BOA I. MF 1320 Z./3.</span></div>
<div><span>♦ BOA I. MF. 1323 N./1.</span></div>
<div><span>♦ BOA I.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span>♦ Politisches Archiv des Auswârtiges Amts, R 14149-Turkei No: 197, belge no. 76 ve eki-1901-1904.</span></div>
<div><span>♦ Anderson, Matthew Smith (2001), Doğu Sorunu, 1774-1923: Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, çev: İdil Eser, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Apaydın, Ahmet (2009), “Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Petrol Araştırmaları”, Yedikıta, Şubat 2009, sayı 6, İstanbul, 20-25.</span></div>
<div><span>♦ Armağan, Mustafa (2006), Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, Ufuk Kitap, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Berliner, Rudolf&Borchardt, Paul (1922), Silberschmiedearbeiten Aus Kurdistan, D. Reimer/E. Vohsen, Berlin. [Türkçesi için bkz. Berliner, Rudolf&Borchardt, Paul (2001), Kürdistan’da Gümüş ♦ İşlemeciliği, çev: Neşe Köker, Avesta Yayınları, İstanbul.]</span></div>
<div><span>♦ Çalık, Ramazan (2001), Atatürk ve 1900 Sonrası Türkiye Hakkında Yazılmış Almanca Eserler Bibliyografyası, Celal Bayar Üniversitesi Yüksek Öğrenim Vakfı, Manisa.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1896), Das griechische Theater, Weidmannsche Buchhandlung, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1902), Troja undIlion, Beck & Barth, Athens.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1914), Olympia in römischer Zeit, Weidmannsche Buchhandlung, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1927), Alt-Ithaka: Ein Beitrag zur Homer-Frage, Studien und Ausgrabungen aus der insel Leukas-Ithaka, R. Uhde, München, 1927.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1935), Alt-Olimpia: Untersuchungen und ausgrabungen zur geschichte des altesten heiligtums von Olympia und der alteren griechischen kunst, E. S. Mittler & sohn, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm (1937a), Meine Tatigkeit für die griechische Archaologische Gesellschaft, Archaiologike Hetaireia, Athenais.</span></div>
<div><span>♦ Dörpfeld, Wilhelm, and Walther Kolbe (1937b), Die beiden vorpersischen Tempel unter dem Parthenon des Perikles, Verlag von E.S. Mittler & Sohn, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Eisenstein, Baron Richard von (1912), Reise nach Konstantinopel, Kleinasien, Rumaenien, Bulgarien und Serbien, Wien.</span></div>
<div><span>♦ Endres, Franz Kari (1919), Die Ruine des Orients; Tûrkische Siaedtebilder, Mûnchen und Leipzig.</span></div>
<div><span>♦ Erdemir, Halil (2008), “The Turkish Role in the Establishment of Israel and its International Expectations”, Proceedings of the International Symposium on Turkish Republic 22-24 October 2008, </span></div>
<div><span>♦ Editörler: B. Kodaman & S. Seydi, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü, Isparta 2008, 402-409.</span></div>
<div><span>♦ Erdemir, Haiii (2009), “İkinci Meşrutiyet’in İlanı ve Uygulanmasında Nesim Masliah’ın Rolü”, 100.Yılında ILMeşrutiyet Gelenek ve Değişim Ekseninde Türk Modernleşmesi, Uluslar arası Sempozyumu Bildiriler, Yayına Hazırlayanlar: Zekeriya Kurşun ve diğerleri, Marmara Üniversitesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul 2009, 321-328.</span></div>
<div><span>♦ Eyive, Semavi (1985), “Bizantinoloji’nin Kurucusu Krumbacher’in 1884- 1885’te Osmanlı Devleti’nde Gördükleri”, Tarih ve Toplum, Kasım 1985, sayı 23, İstanbul, 57-64.</span></div>
<div><span>♦ Gündoğdu, Raşit, Erkan, Kemal ve Temiz, Ahmet (2008), Kırımîzade Mehmed Neş’et Efendi Tarafından Sultan İkinci Abdülhamîd Han’a Takdim Edilen Jurnallerin Tahkik Raporları, ikinci baskı, Çamlıca Basım Yayım, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Herzl, Theodor (1956), The Diaries of Theodor Herzl, edt. And transl. by Marvin Lowenthal, New York.</span></div>
<div><span>♦ Humann, Karl (1931), “Berichte”, in Der Entdecker von Pergamon. Carl Humann, Carl Schuchhardt & Theodor Wiegand (Ed.), Berlin 1931 (2<sup>nd</sup> ed.).</span></div>
<div><span>♦ Humbert, Gustav (1927), Konstantinopel-London-Smyrna. Skizzen aus dem Leben eines kaiserlich-deutschen Auslandsbeamten, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Kaiser, Hilmar (1997), İmperialism, Racisim and Development Theories- The construction of a Dominant Paradigm on Otoman Armenians, Gonidas Institute, Michigan.</span></div>
<div><span>♦ Koçoğlu, Özcan F. (2009), “Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Filistin’de Toprak Satışını Yasaklaması”, Yedikıta, Şubat 2009, sayı 6, İstanbul, 10-19.</span></div>
<div><span>♦ Körte, Gustav&Körte, Alfred (1904), Gordion: Ergebnisse der Ausgrabung im Jahre 1900, Jahrbuch des Kaiserlich Deutschen Archaeologischen Instituts, Erganzungsheft V, Reimer, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Lindenberg, Paul (1902), Auf deutschen Pfaden im Orient, Dümmler, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Marchand, Suzanne L., (2008), “Kultur and the World War” in Histories of Archeaology: A Reader in the History of Archeaology, edt. By Murray, Tim& Evans, Christopher, Oxford University Press, Oxford, NewYork, 238-278.</span></div>
<div><span>♦ Muşmal, Hüseyin (2009), Yabancıların İzinde Osmanlı (Konya ve Çevresinde Araştırma Yapan Yabancılar (1876-1914), Me-Sa Yayınları, Konya.</span></div>
<div><span>♦ Palaz Erdemir, Hatice ve Erdemir, Halil (2005), “Kültürel Mirasın Korunması ve Ülke Kalkınmasındaki Önemi”, Türk Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Sayı 505-506, Mayıs-Haziran 2005, Yıl XLIII, 129-144.</span></div>
<div><span>♦ P. Erdemir, Hatice ve Erdemir, Halil, “Kudüs’te Yahudi İsyanı ve Yahudiler” History Studies International Journal of History, Ortadoğu Özel Sayısı, Middle East Special Issue 2010, 117-136.</span></div>
<div><span>♦ Peck, William H (2001), “Lepsius, Karl Richard”, in The Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt, edited by Donald Bruce Redford, Vol. 2 of 3 vols., Oxford University Press and The American University in ♦ Cairo Press, Oxford, New York, and Cairo, 289-290.</span></div>
<div><span>♦ Pınar, İlhan (1997)a,“Talihsiz Bir Gezgin-Otto Friedrichs von Richter’in İzmir’i 1815”, Tarih ve Toplum, cilt 27, sayı 157, İstanbul, 50-53.</span></div>
<div><span>♦ Pınar, İlhan (1997)b,“Alman Gezgini J. P. Fallmerayer’in Gözüyle Trabzon”, Tarih ve Toplum, cilt 27, sayı 159, İstanbul, 8-11.</span></div>
<div><span>♦ Pınar, İlhan (1997)c, “Karsten Niebuhr’un Gözüyle 1760’larda Mardin ve Diyarbakır”, Tarih ve Toplum, cilt 27, sayı 161, İstanbul, 41-45.</span></div>
<div><span>♦ Pınar, İlhan (1997)d, Hacılar, Seyyahlar, Misyonerler ve Gezginlerin Gözüyle Osmanlı Döneminde İzmir (1608-1918), İzmir.</span></div>
<div><span>♦ Richter, Otto Friedrich von (1822), Wallfahrten im Morgenlande, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Schiltberger, Johannes (1995), Türkler ve Tatarlar Arasında (13941427), çev: Turgut Akpınar, İletişim Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Schulte, Eduard (1974), Humann, Carl, in Neue Deutsche Biographie, Band 10, Duncker & Humblot, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Schweinitz, Hermann, Hans Graf von, (1906), in Kleinasien-Ein Reitausflug durch das innere Kleinasiens im Jahre 1905, Dietrich Reimer, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Silberman, Neil Asher (1990), Between Past and Present: Archaeology, Ideology, and Nationalism in the Modern Middle East, Doubleday, New York.</span></div>
<div><span>♦ Stupperich, Reinhard (1985), Carl Humann, in Westfalische Lebensbilder, Band 13, Münster.</span></div>
<div><span>♦ Terzi, Arzu (2009), Bağdat-Musul’da Abdülhamid’in Mirası Petrol ve Arazi, Timaş Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Tolstikov, Vladimir and Treister, Mikhail (1996), The Gold of Troy, Searching for Homer’s Fabled City, (A catalog of the artifacts Schliemann excavated at Troy, with photographs), Harry N. Abrams.</span></div>
<div><span>♦ Traill, David A. (1995), Schliemann of Troy: Treasure and Deceit, St. Martin’s Press, New York.</span></div>
<div><span>♦ Türker, Orhan (1998), “İstanbul Rum Edebiyat Derneği (1861-1923)”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1998, sayı 175, İstanbul, 4-9.</span></div>
<div><span>♦ Yalçınkaya, Alaeddin (2006), Sömürgecilik Pan-tslamizm Işığında Türkistan 1856’dan Günümüze, Lalezar Kitabevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Yarcı, Güler (2009), “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Hastaneleri”, I. Uluslararası Tarihi ve Kültürel Yönleriyle Türk-Alman İlişkileri Sempozyumu, 8-10 Ekim 2009, Konya.</span></div>
<div><span>♦ Wratislaw, Wenceslaw (1981), Anılar: 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler, çev: M. Süreyya Dilmen, Karacan Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span><strong>İnternet</strong></span></div>
<div><span>♦ Fuhrmann, Malte “Visions of Germany in Turkey: Legitimizing German Imperialist Penetration of the Otoman Empire”, </span><span><a href="http://users.ox.ac.uk/~oaces/conference/papers/Malte_Fuhrmann.pdf-" target="_blank" rel="noopener">http://users.ox.ac.uk/~oaces/conference/papers/Malte_Fuhrmann.pdf-</a> (31.08.2009-saat 12.28).</span></div>
<div><span>♦ Fuhrmann, Malte (2003), <a href="http://cdlm.revues.org/index128.html" target="_blank" rel="noopener">“Cosmopolitan imperialists and the ottoman</a> <a href="http://cdlm.revues.org/index128.html" target="_blank" rel="noopener">port cities. Conflicting logics in the urban social fabric”</a>, Chaiers de la Mediterranee, vol. 67,<a href="http://cdlm.revues.org/index128.html" target="_blank" rel="noopener"> http://cdlm.revues.org/index128.html.</a></span></div>
<div><span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gustav_K%C3%B6rte" target="_blank" rel="noopener">http://en.wikipedia.org/wiki/Gustav_K%C3%B6rte.</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans%20Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm-" target="_blank" rel="noopener">http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans</a> <a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans%20Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm-" target="_blank" rel="noopener">Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20v</a><a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans%20Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm-" target="_blank" rel="noopener">on%20Kauder.htm-</a> (02.10.2009).</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Eyice 1985: 349. Kendi mefaatlerine fayda sağlayacağı düşüncesiyle, Osmanlı Devleti’nde bu tür kültür faaliyetlerinin batı dünyasıyla bağlantılı olarak gayr-i Müslimler tarafından da çeşitli vesilelerle desteklenmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Mesela, İstanbul Rum Edebiyat Derneği, “Osmanlı Devleti içindeki ve dışındaki edebi ve bilimsel kurumlarla çalışma” düşüncesiyle birlikte, 1863-1922 yılları arasında, Helen kültürü, edebiyatı yanında, arkeoloji ve tarih alanında çalışmaları destekleyerek hizmet vermiştir. Bkz. Türker 1998: 4-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Palaz Erdemir ve Erdemir 2005: 129-144. Osmanlı’nın son dönemlerinde tarihi eser ve define arama konularında da girişimlerin olduğu anlaşılmaktadır. 3 Ağustos 1893 (22 Temmuz 1309) tarihli bir ihbarname arzında, Beykoz Debbağhanesi civarında devlete ait sebze bahçelerinin boş kısımlarında bilinen bir yerde eski eser bulunduğu ve daha önce, ikiyüz kadar eski sikkenin adı geçen bahçenin icar sahipleri tarafından ele geçirildiği belirtilmektedir. O çevrede terzilik yapan Asitaneli Tahsin ve bahçeyi ekip biçen Dimitri adındaki kişinin kardeşi Vasil adlı şahıslar, Dimitri’nin ifadelerine dayanarak bir süre önce burada bahçıvan olan Anasti adındaki kişinin bu bahöeyi kazarken birkaç mermer kapak bulmuş ve bunları yerinden kaldıramamıştır. Bunların çevresinde de her biri birbuçuk gümüş mecidiye şeklinde olan ve bilinmeyen sayıda sikkeyi alarak kaçtığı, ancak adı geçen şahısların bu konuyu devlete ihbar edemekdikleri, daha sonra birilerinin gelip de buradaki mermerleri yerinden kaldırabilecekleri endişesiyle sonunda haber verdikleri anlatılmaktadır. Gündoğdu ve diğerleri 2008: sayfa 277278, orijinal belge numarası 575.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> “Alman Schiltberger, doğuya seyahati sırasında büyük ilgi görmüş, Bayezid ve Timur’un sarayında kalarak askerlik yapmıştır”. Hatıraları ve gözlemleri için bkz. (Schiltberger 1995).“Friedrichs Otto von Richter, yetişme sürecinde, Dorpat Üniversitesi profesörlerinden Johann Philipp Gustav Evers’ten Latince ve Yunanca öğrenerek antik döneme ve etnografik araştırmalara ilgi duymaya başlamış ve doğuyu tanımak amacıyla 1814-1816 yılları arasında İstanbul’a oradan da Yafa’ya gelmiş ve 1816 yılında yolda hastalanarak ölmüştür” (Pınar 1997: 50-53). “J. P. Fallmerayer yetişme döneminde Brixen’deki ruhban eğitimi sırasında aldığı Greko-Latin eğitiminden etkilenerek tarih ve hümanizmayla ilgilenmiş ve tarih ve doğu dilleri üzerine dersler alarak bu alandaki bilgisini arttırmıştır. İspanyolca, Yeni-Yunanca, Türkçe ve Farsça öğrenerek çok sayıda makale ve kitap yazmış ve 1840 yılında Tuna nehri yoluyla Karadeniz’e ve oradan Trabzon’a gelmiş ve gözlem ve araştırma yapmıştır” (Pınar 1997b: 8-11). “Karsten Niebuhr, hocalarından Johann David Michaelis’in öğretilerinin ve bizzat kendisinin etkisinde kalarak Eski Ahit’in filolojik anlamı bakımından önemli olduğunu düşündüğü Arabistan’a geziye çıkmıştır. 1761-1767 yılları arasında gerçekleşmiş olan gezinin finansmanını Danimarka Kralı V. Friedrich’in Bakanı Bernstorrf Baronu Johann Hartwig Ernst sağlamış ve geziye Karsten Niebuhr ile birlikte Danimarkalı filoloji profesörü Friedrich Christian von Haven, doğa tarihçisi Profesor Peter Forskal, ressam Georg Wilhelm Bauerfeind ve hekim Christian Karl Cramer katılmış ve bu yolculuktan sadece Karsten Niebuhr ülkesine dönebilmiş diğerleri ise iklim farklılığı vb gibi nedenlerle rahatsızlanarak ölmüşlerdir. Karsten, bu geziye ait notlarını yayınlamış ancak bunun değeri kendisinin ölümünden sonra anlaşılabilmiştir” (Pınar 1997c: 41-45). Ayrıca bkz. (Pınar 1997d; Wratislaw 1981).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Avrupa Devletlerinin müzelerinde pekçok sömürgelerinden ya da işgal ettikleri ülkelerden kaçırdıkları tarihi eserler bulunmaktadır. Bu eserlerin tarihi önemi ve Avrupalılar tarafından değerlendirilmeleriyle ilgili olarak bkz: Palaz Erdemir ve Erdemir 2005: 129-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Avrupalıların gizli ve açık sömürge anlayışları ve uygulamalarıyla ilgili olarak bkz: Yalçınkaya 2006: 137-146. Bazı araştırmacılar, “Şark Meselesi”nin 1774 Kaynarca Antlaşması ile başladığını ve 1923 tarihinde Lozan Antlaşması ile sona erdiğini savunmaktadır. (Bkz. Anderson 2001: 11). Ancak, “Şark Meselesi”nin, merhale merhale devam ettiği ve etmekte olduğu Batı ile olan ilişkilerimizde görülebilmektedir. Bkz. Armağan 2006, 103 vd. Diğer Avrupalı devletler karşısında Osmanlı-Alman yakınlaşması ve Alman empryalizminin sebepleri için bkz. Terzi 2009: 21 vd, özellikle 25-26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Alfred Körte, Friedrich Naumann, Hugo Grothe, Paul Geister, Albercht Wirth, Awald Banse bu konudaki izlenim ve görüşlerini çeşitli yazışmalarında ya da yayınlarında da ele almışlardır. Bkz. Kaiser 1997: 1-7 ve özellikle 9-32. Ayrıca Almanların I. dünya savaşı öncesi ve sırasındaki emperyalist yaklaşımı, kültür politikası ve eski eserlerle bağlantısı için bkz: Marchand 2008: 238-278. 1914 yılında İzmir’de bulunan Alman konsolosu Gustav Humbert’in savaş ve Osmanlı’nın durumu hakkında ayrıca bkz: Humbert 1927.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 98-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. Peck 2001: 289-290. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Karl_Richard_Lepsius" target="_blank" rel="noopener">http://en.wikipedia.org/wiki/Karl_Richard_Lepsius</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Palaz Erdemir ve Erdemir 2005: 133-136; Silberman 1990; Traill 1995; Tolskitov&Treister 1996; <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Heinrich_Schliemann%23References" target="_blank" rel="noopener">http://en.wikipedia.org/wiki/Heinrich_Schliemann#References</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Eserleri için bkz. Dörpfeld 1896; Dörpfeld 1902; Dörpfeld 1914; Dörpfeld 1927; Dörpfeld 1935; Dörpfeld 1937a; Dörpfeld 1937b.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Humann 1931; Schulte 1974: 32; Stupperrich 1985: 130-155; Palaz Erdemir ve Erdemir 2005: 136; <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Carl_Humann" target="_blank" rel="noopener">http://de.wikipedia.org/wiki/Carl_Humann</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Eyice 1985: 57-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Alman üniversitelerle gerçekleştirdiği işbirliği çerçevesinde her yıl kazı çalışmalarına devam edilen Priene, Milet ve Didyma Türkiye’nin batı sahilinde yer alan ve turizm açısından da önemli olan antik kentlerdir. Proje başkanları, Milet’te Volkmar von Graeve (Bochum Üniversitesi), Didyma’da Andreas Furtwângler (Halle Üniversitesi) ve Priene’de Frankfurt/Main Üniversitesinden Wulf Raeck’tir.<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%20Theodor_Wiegand-" target="_blank" rel="noopener"> http://tr.wikipedia.org/wiki/</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%20Theodor_Wiegand-" target="_blank" rel="noopener">Theodor_Wiegand- </a>(29.08.2009 saat 13.54).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gustav_K%C3%B6rte" target="_blank" rel="noopener"> http://en.wikipedia.org/wiki/Gustav_K%C3%B6rte;</a> Körte&Körte 1904.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 82-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Kaiser 1997: 15-17.</span></div>
<div><span><sup><sup><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> </sup></sup>II. Abdülhamit zamanında, çeşitli projelerle, ülke içinde yabancıların emperyal emellerine hizmet eden demiryollarının etkisini azaltmak için tamamıyla yerli sermye ile Hicaz demiryolunu inşaettirmiştir. Boğaziçi Demiryolu Kumpanyası’nın iki boğaz köprüsü projesi gibi, Yemen Demiryolu ise proje ve fizibilitelerinin bitmesine rağmen, İtalyanların burayı topa tutması sonucu tamamlanamamıştır. Bkz. Armağan 2006: 219-227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Kaiser 1997: 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 87-88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Musul’daki bu yerin adı, tarafımızdan ve Ahmet Apaydın tarafından “Kale -i Şarkat” olarak; Arzu Terzi tarafından “Kale-i Şirkat” ya da “Kale-i Şerkat” şeklinde okunmuştur. Adı geçen yerin isminin okunması konusunda yeni bir öneri getirilinceye kadar, bu çalışmada “Kale-i Şarkat” olarak geçecektir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> BOA İ.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Bkz. Schweinitz 1906; Kaiser 1997: 3. Ayrıca bkz. <a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans-Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm" target="_blank" rel="noopener">http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans-</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans-Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm" target="_blank" rel="noopener">Hermann%20Graf%20von%20Schwemitz%20und%20Krain%20FreiheiT%20von%20Kauder.</a> <a href="http://www.specialcamp11.fsnet.co.uk/Konteradmiral%20Hans-Hermann%20Graf%20von%20Schweinitz%20und%20Krain%20Freiherr%20von%20Kauder.htm" target="_blank" rel="noopener">htm.</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Muşmal 2009: 86-87. Ayrıca bkz. Schweinitz 1906; Kaiser 1997: 3, Çalık 2001: 109.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Muşmal 2009: 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Muşmal 2009: 91-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <sup>5</sup> BOA İ.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> BOA İ.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Muşmal 2009: 93-94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Rudolf Berliner 1916 yılında, bir Türk-Alman askeri heyetinin tercümanı olarak Kürdistan’a gitmiş olan Paul Borchardt’ın topladığı tarihi eser koleksiyonunu da sanat tarihi açısından değerlendirmiştir. Borchard, Kürdistan’daki günlerinde halkla yoğun temas içine girerek, Süleymaniye ve Zaho’daki çarşılarda bulunan Kürt, Asuri ve Yahudi gümüşçülerle dost olmuştur. Savaş ve açlığın hüküm sürdüğü yıllarda zengin Kürt aileler, eski eser özelliği taşıyan aile mücevherlerini elden çıkarmışlar ve Borchardt da bu fırsattan yararlanarak, birçok değerli parçayı toplamıştır. Koleksiyona 1918 yılında İstanbul’da İtilaf Devletleri el koymuş ancak 3 yıl sonra iade edilmiştir. Borchardt, eserlerin önemli bir kısmını Almanya’ya götürmeyi başarmış ve orada sergilemiştir. Bkz.<a href="http://www.netkitap.com/yazar_sayfa.asp?kisiID=13427" target="_blank" rel="noopener"> Borchardt </a>& Berliner 2001. Ayrıca bkz. Marchand 2008: 238-278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> BOA İ.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Yarcı 2009. Kıymetli meslektaşım sayın Güler Yarcı’ya bildiri metninde yer alan bu önemli bilgiden bu çalışmamızda faydalanmamızda yardımcı olduğu için teşekkürü bir borç biliriz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Henüz 17 yaşındayken, 1789 yılında, genç Salomon Oppehheim, Bonn’da bir döviz bürosu açmış ve Fransız ihtilalinin çıktığı ve bütün dünyayı etkilediği bu sırada, işini, büyük bir ticari şehir olan Kologna’ya taşımıştır. Ticari faaliyetleri sayesinde, kısa zamanda zenginleşmiştir. Max von Oppenheim bu aileden gelmektedir.<a href="http://www.oppenheim.lu/luxen/about_us_at_a_glance/history_max_von_oppenheim.htm%2011.05.2010-%2020.47" target="_blank" rel="noopener"> http://www.oppenheim.lu/luxen/about_us_at_</a> <a href="http://www.oppenheim.lu/luxen/about_us_at_a_glance/history_max_von_oppenheim.htm%2011.05.2010-%2020.47" target="_blank" rel="noopener">a_glance/history_max_von_oppenheim.htm 11.05.2010- 20.47.</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Theodor Herzl’in bu konudaki çalışmaları için bkz Herzl 1956: 77, 101, 121-144 vd. Ayrıca bu konu hakkında bkz. Erdemir 2008: 402-409; Erdemir 2009: 321-328; Palaz Erdemir ve Erdemir 2010; Koçoğlu 2009: 10-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hugo_Winckler" target="_blank" rel="noopener"> http://en.wikipedia.org/wiki/Hugo_Winckler-</a>(29.08.2009 saat 14.02).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> BOA 1.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> BOA 1.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a> BOA 1.92 (B.E.O) 320872/ 321077.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Musul ve çevresindeki petrol yataklarının tesbiti ve işletilmesi, Almanların ve diğer Avrupalı Devletlerin iştahını kabartmıştır. Petrol yataklarının zaman zaman açıkca, zaman zaman da farklı araştırmalar yapma bahanesiyle Almanlar tarafından tesbit edildiği, gerek Osmanlı gerekse Alman arşiv belgelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Alman arşivinden ele geçen bir belgenin 8 Mayıs 1901 tarihinde Bağdat’ta yazılarak, 6 Temmuz 1901’de İstanbul’a gönderilmiş ve Tarabya’dan 7 Temmuz 1901’de Almanya Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmiş rapor olduğu anlaşılmaktadır. Bülow tarafından yazılmış olan bu raporda, Ocak 1901 yılında İskenderun, Halep, Birecik, Siverek ve Diyarbakır yoluyla Fırat ve Dicle arasındaki petrol kuyularını araştırmak üzere yola çıktığı belirtilmektedir. Rapor, bölgedeki petrol kuyularının işlenebilirliği, iklim ve yeryüzü şeklinin tesbiti ve bu işlerin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair ayrıntılı bilgiler içermektedir. Bülow, raporuna Kerk’ün 15 km güneyi, Zaho ve Bağdat’ın 100 km doğusunda petrol kuyularının bulunabileceğine dair açıklamalar bulunan 8 adet arkası yazılı fotoğraf eklemiştir. Politisches Archiv des Auswartiges Amts, R 14149-Turkei No: 197, belge no. 76 ve eki-(1901-1904 yılları). Bu konuda Almanlar adına yapılan hummalı çalışmalar için ayrıca bkz. Terzi 2009: 25, 103, 108, 137, 171 vd, 214-215, 225-227, 244, 251; Apaydın 2009: 20-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a> Terzi 2009, 108, özellikle dn 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Bülow’un Almanya Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmiş raporun eklerinden, 8 adet arkası yazılı fotoğraftan biri ve harita. Politisches Archiv des Auswartiges Amts, R 14149-Turkei No: 197, belge no. 76 ve eki-(1901-1904 yılları). Osmanlı arşivlerinden temin edilmiş olan, yukarıdaki fotoğrafların benzerleri Terzi 2009’da da görülebilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> BOA İ. MF. 1317 N/1. Belge üzerinde tezkire numarası da belirtilmiştir. 1 [32629/ 767].</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> BOA İ. MF. 1317 N/1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> BOA İ. MF. 1317 N/1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> BOA İ. MF 1320 Z./3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> BOA İ. MFİ. 1320 Z./3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a> BOA MV. 148/ 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref51" name="_edn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> BOA İ. MF. 1323 N./1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref52" name="_edn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> BOA İ. MF. 1323 N./1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref53" name="_edn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Bu konuda ayrıntılı değerlendirme için bkz. Palaz Erdemir ve Erdemir 2005: 129-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alman-emperyalizmi-ve-osmanli-topraklarinda-arkeoloji.html#_ednref54" name="_edn54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> Apaydın 2009: 23.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güney Azerbaycan Millî Harekatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/guney-azerbaycan-milli-harekati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/guney-azerbaycan-milli-harekati</guid>
<description><![CDATA[ Güney Azerbaycan Millî Harekatı
Yirminci yüzyılın birinci yarısında Sattarhan ve Hiyabani harekatlarını yaşamış, milli özünü tanıma bakımından oldukça ilerlemiş olan Güney Azerbaycan, bu yüzyılın 20. yıllarından itibaren Rıza Şah istibdadı ile karşılaştı. Rusların yardımı ile ihtilal yaparak, Gacarları deviren, İngilizlerin yardımı ile Şahlık saltanatını ele geçiren Rıza Han, İran tarihinde Pehlevi sülalesinin temelini attı. Bu sülalenin yürüttüğü siyasetten en […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c685f03d2d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Güney, Azerbaycan, Millî, Harekatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Turk-Dunyasi-214.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html">Güney Azerbaycan Millî Harekatı</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cemil HESENLİ</strong></span></a>
</p><p>Yirminci yüzyılın birinci yarısında Sattarhan ve Hiyabani harekatlarını yaşamış, milli özünü tanıma bakımından oldukça ilerlemiş olan Güney Azerbaycan, bu yüzyılın 20. yıllarından itibaren Rıza Şah istibdadı ile karşılaştı. Rusların yardımı ile ihtilal yaparak, Gacarları deviren, İngilizlerin yardımı ile Şahlık saltanatını ele geçiren Rıza Han, İran tarihinde Pehlevi sülalesinin temelini attı. Bu sülalenin yürüttüğü siyasetten en çok zarar gören Güney Azerbaycan oldu. 60 seneye yakın İran’ı yöneten Pehlevilerin siyaseti, tamamen antitürk karakterde olup Farsçılık ideolojisine dayanmıştır. Azerbaycan’ın merkez şehri, veliahtların konağı olan Tebriz, Rıza Şah diktatörlüğü devrinde yavaş yavaş İran’ın basit şehirlerinden birine çevrildi. İkinci Cihan Savaşı başladıktan sonra Sovyet Azerbaycanı yöneticileri tarafından Moskova için hazırlanan “Güney Azerbaycan hakkında kısa rapor”da şöyle yazar: “Rıza Şah diktatörlüğü devrinde İran egemenliği Azerbaycan’ın kültürel- ekonomik gelişimine, şehirlerin ve köylerin yapılmasına dikkat etmedi. Azerbaycan’ın tüm servetleri İran’ın diğer illerine, yeni şehirlerin, demir ve otomobil yollarının yapılması için taşınırdı. Tahran şehri Azerbaycan’ın sayesinde tamamen yeniden yapıldı. Böylece Azerbaycan’ın kültürel-siyasi merkezi, eskiden İran’ın en büyük ticari şehri olan Tebriz, yavaş yavaş dağılmaya başladı.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>1939 yılının başlarında kabul edilen toplumsal düşüncenin eğitilmesine dair ferman; edebiyatı, sanatı, eğitim ve kültürü Farslaştırma siyasetine bağımlı olmakla tamamen Güney Azerbaycan’a karşı yönelmiştir. Bu ve bundan önce antitürk fermanların oluşturduğu takipler Güney Azerbaycanlıların itirazını, İran içi demokrasiyi ve göç etme isteğini ortaya çıkarmıştır. Yalnız, 1940 yılında 261 kişi gizli yolla Sovyet Azerbaycanı’na geçmeye çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> 1939 yılının sonlarında İran egemenliğine karşı eylemleri bastırmak için Erdebil’e büyük bir ordu gönderilmişti. 1940 yılının ortalarında Tebriz’de, Ekim ayında ise Eher’deki bu tür eylemler 1939 yılında İran’da yapılan arazi inzibatı ıslahatı siyasi-ideolojik bakımdan İranlaştırma amacını taşıyordu. Bu düzenlemelerde asıl amaç Azerbaycanlıların ve diğer halkların tarihte oluşmuş ulusal, etnik, coğrafi bölmeye göre Kuzeydoğu Azerbaycan, merkez Tebriz olmakla üçüncü Ostana, Batı Azerbaycan merkez Urmiya olmak üzere dördüncü Ostana dahil edildi. Bu bölme sonucu nüfusu tamamen Azerbaycanlılardan oluşmuş Zencan ve Gervin, özellikle onların çoğunluğu oluşturduğu Hemedan, Sultanabad, Reşt, Pehlevi ve diğer araziler Azerbaycan’dan kenarda kalıyordu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>1939 yılı bilgilerine esasen İran’da nüfus sayısı 16. 6 milyon idi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bunların 5.5 milyonu Güney Azerbaycan’da yaşamaktaydı. Azerbaycan’ın en büyük şehri olan Tebriz’de 300 bin kişi yaşıyordu. Genellikle Güney Azerbaycan nüfusunun %20’si şehirlerde, %80’i ise köylerde oturuyordu. Azerbaycan tüm İran’da nüfusun en yoğun yaşadığı bölge idi. Nüfus sayımı ile ilgili olarak 1937-1938 yıllarında Sovyet Azerbaycanı’ndan 50 bin insan Sovyet vatandaşı olmadığı için eski İran tebaları gibi Güney Azerbaycan’a sürgüne gönderildiğini belirtmek gerekir.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>İkinci Cihan Savaşı yıllarında Güney Azerbaycan’da 90 sanayi kurumu, 25 küçük elektrik enerji santralı vardı. Sene içerisinde 1 milyon ton buğday, 256 bin ton çeltik, 24 bin ton nohut, 135 bin sentner pamuk toplanmaktaydı. 30. yılların sonlarında Azerbaycan’da 7 milyon küçükbaş, 720 bin büyükbaş hayvanın 15 bini katır, 15 bini deve vb. olduğu belirtiliyor.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İkinci Cihan Savaşı’nın ilk günlerinde Batı Ukrayna ve Batı Beyaz Rusya sorununun çözülmesi Sovyetlerin Güney Azerbaycan’a ilgisini artırmıştı. Daha 1940 yılının ilk başlarında bu sorun Moskova’nın askeri-strateji planına dahil edilmiştir. Diğer bölgelerle yanısıra Sovyetler Birliği ilk önce burada arazi yayılmacılığı amacı taşıyordu. İran’ın Almanya ile işbirliği ve özellikle 1941 yılının ilkbaharında Yugoslavya ve Yunanistan’ın işgalinden sonra Almanya’ya güvenin kesinleşmesi Sovyetlere Güney sorununda ilave imkanlar sağlıyordu. 1941 yılının Mart ayında Sovyet Azerbaycanı Komunist Partisi Genel Kurulu’nun başkanı Mircafer Bağırov Stalin’e gönderdiği “Güney Azerbaycan hakkında kısa rapor”unda: “İran’ın Şah Hükumeti Azerbaycan halkının Sovyet Azerbaycanı’na kavuşmak isteğini bildiğinden her gün polis rejimi ve ceza önlemleri güçlendirilmektedir” diye yazıyordu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Sovyet ordularının İran’a müdahalesi sırasında Güney Azerbaycan’da çalışmak için Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden 3816 sivil gönderilmişti. Güneye uğurlanacak Sovyet Azerbaycanı heyetine Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurulu üçüncü sekreteri (genel başkan yardımcısı) Aziz Aliyev başkan tayin edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Devlet savunma kurulunun kararı ile Zakafkasya cephesi askeri şurasının emrine göre 25 Ağustos 1941 yılında Sovyet orduları Güney Azerbaycan’a girdi. Böylece Güney Azerbaycan’ın hayatında ve tarihinde yeni bir devir başladı ve 1946 yılının Aralık ayına kadar devam etti.</p>
<p>Sovyet-İngiliz ordularının İran’a girmesinin ilk sonucu, Ağustos ayının sonlarında İran hükumetinin istifaya gitmesi, 17 Eylül’de ise Rıza Şah’ın tahttan el çekmesi oldu. O gün 22 yaşlı veliaht Mehemmed Rıza yeni şah ilan edildi.</p>
<p>Sovyet orduları İran’a girdikten 20 gün sonra Sovyet Azerbaycanı’ndan 500 kişilik ilk memur takımı Eylül ayının ortalarında Güney Azerbaycan’a gönderildi. Bu takımın başlıca görevi Güney Azerbaycan’da Sovyet etkinliğini yaymak, oradan durumu öğrenmek, edebiyat, sanat, kültür, ekonomi ve diğer alanlarda Sovyet Azerbaycanı’nın başarılarını göstermek idi. M. C. Bağırov Güney Azerbaycan’a uğurlanan görevliler karşısında konuşma yaparak onlara söylemişti: “Güney Azerbaycan’a öyle yardım yapılması gerekiyor ki, ne Şah hükümeti, ne de İngilizler bizi İran’ın iç işlerine karışmakla suçlamasınlar”. Konuşmasının sonunda ise “siz çok büyük bir sorundan dolayı oraya gidiyorsunuz. Siz üzerinize düşen görevi yapmakla Azerbaycan halkına çok büyük bir hizmet yapmış olacaksınız. Siz bu şerefli görevi yapmakla yüzyıllardır ikiye ayrılmış kardeşlerimizin dileklerini yerine getirmiş olacaksınız.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Sovyetlerin ilk adımlarından sonra İran hükümeti Güney Azerbaycan’daki durumdan ciddi bir şekilde rahatsız olmaya başlamıştır. Yeni oluşturulmuş Forugi hükumetinin Dışişleri Bakanı görevini yapan Mirze Ali Han Soheyli yabancı ülkelerde bulunan İran diplomatik temsilcilerine gizli olarak, Sovyet tehlikesine karşı durmak için İngilizlere üstünlük vermelerini ve Azerbaycan sorunu ile ilgili cidden uğraşmalarını bildirmişti. O, Ankara’daki İran Büyükelçisine şöyle yazar: “Eğer çalışmalarınız bundan sonra da böyle devam ederse, biz Azerbaycan’ı kaybedeceğiz.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>İlk devirden başlayarak Sovyet yönetimi Güney Azerbaycan sorunu ile ilgili kararsız bir siyaset yürüttü. Sovyet özel hizmet idaresi İran’ı etkileyebilme vasıtası olarak “Kürt terörü” sorunundan yararlanmak konusunda önerge hazırlamıştı. Ama bu sorunu daha yakından takip eden Tahran’daki Sovyet Büyükelçisi A. Smirnov “Kürt sorunu ile oynamanın” aleyhine idi. O bu konuda şöyle yazar: “Bizim İran’ın kuzeyinde siyasi çalışmalarımız Azerbaycanlılara dayanmalıdır.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Böylece önceden kabul edilmiş 2500-3000 kişi yerine 1941-45 yıllarında Sovyet Azerbaycanı’ndan Güneye gönderilenlerin sayısı 600 kişiyi geçmedi. Bu da düşünülmüş çalışmaları yapmak için yeterli değildir. Ama toplu tirajla yayınlanan “Vatan Yolunda” gazetesi ve ayrı ayrı şehirlere gönderilmiş siyasi görevliler kısa süre içerisinde büyük işler yaptılar. Sovyet Azerbaycanı’na yönelme hızla artıyor, halkın milli özünü tanıma süreci derinleşiyordu. Hatta Ekim İnkilabı’nın 24. yıldönümü sırasında halk arasında 7 Kasım’da Güney Azerbaycan’da Sovyet hakimiyeti kurulacağı söyleniyordu. Lakin 1941 yılının Kasım-Aralık aylarında Sovyet-Alman cephesinde durumun gerginliğinden dolayı Sovyetler Birliği yönetimi Güney Azerbaycan sorunu ile ilgili ölçülü siyaset yürütmeye başladı. 1941 yılının sonlarında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı’nın gizli emriyle Tahran’da bulunan Sovyet Büyükelçiliği’nin, Tebriz’deki konsolosluğun görevlileri, Sovyet Azerbaycanı’ndan gelen siyasi memurlara karşı gizli belgeler toplamaya başlamışlardı. Bu belgeleri toplamakta amaç, A. Aliyev grubunun çalışmalarını yarım koymak ve onları Azerbaycan’dan dışarıya çıkarmak idi. Bundan dolayı Büyükelçi Smirnov 12 Ocak 1942’de Sovyet Azerbaycanı’ndan gelmiş siyasi grubun aleyhine Sovyet Dışişleri Bakanlığı’na geniş bir rapor göndermişti. Smirnov şöyle yazıyordu: “Aliyev grubunun geniş açıklamada bulunmasının bize yarar sağlama ihtimali çok az, oysa o, kendisi burada Komunist Partisi Genel Kurulu’nun katibi gibi tanımaktadır. Onun bu işi yönetmesi İranlıların, Türklerin, İngilizlerin rahatsızlığına neden olmuştur. Aliyev grubunun oluşumundan yalnız Soheyli değil, Buhard (İngiliz Büyükelçisi -C. H.) ve Türk büyükelçisi de haberdardır.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Lakin olayların böyle yürümesini ilk zamanlar Güney Azerbaycan sorunundan sorumlu olan M. C. Bağırov benimseyemiyordu. Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı mektubunda ne Aliyev, ne de grup üyeleri İngiliz, Türk ve diğerleri karşısında açıklamada bulunmadığını temellendirmeye çalışıyordu: “Ben ölçülü davranmaya çalışıyorum ki, hiçbir şeyi umursamadan kuşkulu insanlarla sarhoşluk yapan ayrı ayrı görevlilerimiz onları açıklasınlar. Mevcut durumun imkansızlığı, bizim orada ilk günlerde başlattığımız büyük çalışmaları sürdürmemizi Smirnov veya başkası belli ki, engellemeyi başarıyor.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>M. C. Bağırov Sovyet Azerbaycanı görevlilerinin Güney Azerbaycan’da bulunmasından dolayı Moskova’ya yazdığı mektuplar bir sonuç vermedi. 29 Ocak 1942’de Tahran’da Sovyetler Birliği, İngiltere, İran arasında ittifak (birlik) anlaşması imzalandı ve İran’ın arazi bütünlüğüne güvence verildi. Büyük savaşın Sovyetler için gergin safhasında İran askeri sorumlulukları daha önemli idi. Güney Azerbaycan sorunu Sovyetler Birliği’nin siyasetinde arka plana geçti ve 29 Ocak Antlaşması’ndan sonra orada bulunan Sovyet Azerbaycanı görevlileri geri çağrıldı. Ama bu görevlilerin 6 ay süre içerisinde orada bulunması Güney Azerbaycan’da olayların sonraki durumu için önemli rol oynamıştı. Türk dilinin, edebiyatının, siyasi bakışların tamamen milli gelişimine güçlü etki yapmıştır.</p>
<p>İran hakkında üç taraflı antlaşmanın imzalanması onun uluslararasındaki durumunu olumlu yönde etkiledi, batıya yönelmesini epey güçlendirdi. 1942 yılının Ağustos ayında kurulan Gevam es Seltene hükumeti ABD ile ilişkilerinin güçlendirilmesine özellikle dikkat ediyordu. Onun davetiyle Amerika maliye heyeti İran’a gelmişti. 1942 yılının sonbaharında ise ABD askeri heyeti İran’a davet edilmişti.</p>
<p>1942 yılının sonbaharında Sovyet siyasi daireleri Güney Azerbaycan’dan Sovyet Azerbaycanı’nın görevlilerini geri çağırmakla yanlışlık yaptıklarının farkına vardılar. Ekim ayının sonunda Sovyet Büyükelçisi Smirnov Tahran’da bulunan Sovyet askeri ve diplomatik görevlilerini topladı. Toplantıda müzakeresi yapılan konu Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği direktifte belirtmişti: “Bizim konsolosluğun görevlileri ve askeri arkadaşlarımız unutuyorlar ki, Kuzey İran’ın ahalisi esasen Azerbaycanlılardır… Asıl ve başlıca iş gibi tüm dikkat Azerbaycan halkının rağbetinin kazanılmasına yöneltilmelidir.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>1944’te Güney Azerbaycan’da durum yavaş yavaş değişmeye başladı. 1943’te gizli yapılan jeoloji keşif çalışmaları sonucu belli oldu ki, Azerbaycan’da, Gilan’da, Mazardaran’da bulunan petrol rezervleri, İngilizlerin gözetiminde bulunan Güney İran’daki petrol rezervlerinden hiç de az değildir. Petrol ilgisinin yanısıra Sovyet ordusunun savaşta kazandığı zaferler Güney Azerbaycan’da arazi ilgisini yeniden gündeme getirmişti. 1943 yılının Ağustos ayından başlayarak XIV. dönem İran parlamentosuna yapılan seçimlerde Sovyetlerden yardım alan Tude Partisi Azerbaycan’da epey faal oldu. 1944 yılının ortalarında İran Halk Partisi’nin Tebriz il kurulu yeni kuvvetleri kendisine çekmesi nedeniyle güçlendirildi. Sonuçta Güney Azerbaycan’dan seçilen 21 milletvekilinden 8’i Sovyetlerle işbirliği yapmaya hazır olanlar, 3’ü Sovyetler Birliği’ne loyal ilgi duyanlar, 2’si ise kararsızlık durumunda bulunanlar idi. Ama yeni seçilmiş İran Parlamentosu 1944 yılının Haziran ayında yapılan toplantısında 16 bin Tebrizlinin oyunu kazanmış ve halk arasında nüfuz sahibi olan Seyid Cafer Pişeveri’nin seçimini çeşitli mazeretler göstererek iptal ettiler.</p>
<p>1944 yılının ilk başlarında uluslararasında ve İran’da oluşmuş durumla ilgili Moskova Güney Azerbaycan sorununa yeniden döndü. 6 Mart’ta Sovyetler Birliği’nin Halk Komissarları Kurulu V. Molotov’un tavsiyesi ile “Güney Azerbaycan halkına ekonomik ve kültürel yardımın güçlendirilmesi ile ilgili” sorunun müzakeresini yapıp, uygun bir karar kabul etti. Karara esasen Sovyet Azerbaycan’ı siyasi görevlilerinin Güney Azerbaycan’da ve İran’da bulunan Sovyet askeri birliğine 33, ticari idarelere 11, diplomatik dairelere 14 Azerbaycanlı, askerî, siyasi ve ekonomi görevlisi gönderildi. İlk olarak Tahran’daki Sovyet Büyükelçiliği ve Tebriz’de Sovyetler Birliği konsolosluğu Azerbaycanlı görevliler sayesinde sağlamlaştırıldı. Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurul Sekreteri Ehed Yagubov Sovyet Büyükelçiliği’ne danışman tayin edildi, kısa süre sonra geçici işler vekili gibi büyükelçilik görevini yaptı. Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurulu’nun diğer sekreteri Hasan Hasanov ise özel görevle Güney Azerbaycan’a gönderilen siyasi memurların genel başkanı görevine atandı. 1944 yılının Nisan ayında Tebriz’de “Vatan Yolunda” gazetesinin işi düzene kondu. Yalnız bu gazeteyi çıkarmak için 27 basın görevlisi Tebriz’e gönderilmişti.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Özel görevle Güneye gidenlerin başlıca vazifesi Aras’ın aşağı tarafında yaşayan Azerbaycanlıların milli benliklerini, duygusunu yükseltmek, onların yalnız olmadıklarını, sınırın yukarı tarafında kardeşlerinin yaşadıklarını anlatmak idi. Bunun için siyasi propaganda yanısıra, tiyatro, konser grupları, gazete, yayın, sinema, okul, kültür merkezleri, kütüphaneler vb. yerleri kullanmayı düşünüyorlardı. 1944 yılının Mayıs ayında Sovyetler Birliği Halk Komissarları Birliği, Genel Kültürel İlişkiler Topluluğu’nun organı gibi Tebriz’de kültür merkezleri, agroteknoloji istasyonu, basımevi açılmasına izin verdi. Bu çalışmaların devamı olarak 24 Haziran 1944 senesinde V. Molotov Halk Komisarları Soveti’nin Tebriz’de Azeri Türkçesinde okul açılması konusunda karar imzaladı. Yeni açılan okulun çalışmasını sağlamak için Sovyet Azerbaycanı’ndan 36 öğretmen gönderildi. Tebriz’de Türk dilinde okulun açılması halk arasında büyük ilgiyle karşılandı. İlk öğretim yılında okula 800’ü aşkın çocuk alındı. Böylece 1944 senesinin ilkbaharında ve yazında Komunist Partisi Genel Kurulu’nun ve Halk Komissarları Soveti’nin 6 Mart kararına uygun olarak Sovyet Azerbaycanı’ndan Güney Azerbaycan’a 620 kişiyi aşkın çeşitli görevliler gönderildi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Aynı zamanda Güney Azerbaycan’da siyaset değiştiğinden Sovyetler Birliği Dışişleri Komissarlığı, Tahran’dan büyükelçi A. Smirnov’u geri çağırdı, Mihail Maksimov’u yeni büyükelçi tayin etti. 1944 yılının Aralık ayında Azerbaycan-İran Kültürel İlişkiler Topluluğu’nun oluşturulması, güneyde yapılan çalışmalara canlılık getirdi. İlk kez Stalin ödülü almış, meşhur şair Samed Vurgun topluluğun başkanı tayin edildi.</p>
<p>1944 yılının sonbaharında Sovyetler Birliği, İran petrolüyle ilgilendiğini açıkladı. 10 Eylül 1944’te Sovyetler Birliği Dışişleri Komissarı’nın yardımcısı S. Kavtaradze başkanlığında, Tahran’a büyük bir heyet gönderildi. Yolculuğun ilk günlerinde İran’ın Başbakanı Mehemmed Sait ve Mehemmet Rıza Şah’la yapılan konuşmalardan sonra Sovyet heyeti gruplara ayrılarak Azerbaycan’a ve Hazar Denizi’nin güneyine yolculuk yaptı. Birikmiş belgelere dayanarak Sovyet tarafı hala Eylül ayında “Sovyet-İran Petrol Konsorsiyumu” hakkında antlaşmanın projesini Tahran yöneticilerine sundu. Bir taraftan Sovyetlerle görüşmeler yapan İran Hükumeti diğer taraftan savaş bitene kadar yabancılarla petrol konsorsiyumunu yasaklayan kanunu kabul etti.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bir aydan çok süren görüşmeler hiçbir sonuç vermedi ve 25 Ekim’de Sovyet Hükumet Komisyonu Tahran’dan Moskova’ya döndü. O gün Tebriz’de ve Güney Azerbaycan’ın diğer şehirlerinde M. Sait Hükumeti’ne karşı miting ve gösteriler yapıldı. Sovyetler tarafından desteklenen bu itiraz dalgası 9 Kasım 1944’te Mehemmed Sait Hükumeti’nin istifası ile sonuçlandı. Tude Partisi’nin Azerbaycan kuruluşları hükumete karşı yönelmiş itirazlara katıldılar. Kasım buhranında Sovyetlerin onlarla gizli görüşmelerde bulunmuş Gevam es Seltene’yi yönetime getirmek planı gerçekleşmedi. Yeni hükumeti Mürtedakulu Beyan (Seham es-Sultan) kurdu.</p>
<p>İran’da oluşmuş duruma ilişkin Sovyet Azerbaycanı’ndan özel görevle gönderilen siyasi görevlilerin başkanı Hasan Hasanov 13 Şubat 1945’te M. C. Bağırov’a 67 sayfalık “Güney Azerbaycan’la ilgili rapor” göndermişti. Bu yazıda Güney Azerbaycan’da iyi hazırlıklı, halk işine sadakatlı çok sayıda görevliler olduğu” belirtilir. Onun içinde “Ajir” gazetesinin editörü Seyit Cafer Pişeveri gibi Azerbaycanlıların Tahran’dan Tebriz’e getirilmesini gerçekleştirmek gerekiyor.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>1944 yılının Aralık ayında H. Hasanov Tahran’a gidince, Sovyet Büyükelçisi M. Maksimov İran Azerbaycanı’nda burjuva demokratik topluluğu oluşturulmasının Moskova’dan söylendiğini ima etmiştir. Ama Güney Azerbaycan’da durumu daha yakından takip eden H. Hasanov sorunun böyle çözümüne razı değildir. O şunu belirtir: Şimdi Güney Azerbaycan’da en meşhur slogan “AzerbaycanlIların Farsların zulmünden kurtulması, demokratik devlet kurulması ve toprak sorununun çözülmesidir”.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Bu fikri gerçekleştirmek için o Azerbaycan’da Halk Partisi’ni ve onun yönetimini sağlamlaştırmayı, onlara maddi yönden yardımın gösterilmesini tavsiye ediyordu.</p>
<p>1945 yılının Ocak ayında Tebriz’de İran Halk Partisi’nin Azerbaycan kuruluşlarının birinci il konferansı yapıldı. Ama Tude yöneticileri Azerbaycan il kuruluşunun güçlenmesinden ihtiyat ediyor, çeşitli vasıtalarla bu süreci bozmaya çalışıyorlardı. 1945 yılının başlarında Tude’nin ne merkez, ne de il kuruluşlarının çalışmaları Sovyetleri tatmin ediyordu.</p>
<p>1945 yılının Mayıs ayında Almanya üzerindeki zaferden sonra Güney Azerbaycan’da durum ciddileşti. Sovyet Azerbaycanı Dışişleri Komissarı Mahmud Aliyev’e Kuzey ve Güney Azerbaycan’la ilgili acele belge hazırlaması söylendi. Sovyetler Birliği Dışişleri Komissarlığına gönderilen belgede her iki Azerbaycan’da aynı halkın yaşadığı, aynı kültürü ve tarihi paylaştıkları, sosyal, ahlak, maneviyat, edebiyat birliği gibi sorunlar esaslandırılmıştır. Belgede Güney Azerbaycan’ın kurtuluşu için uygun şartların oluştuğu vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Nihayet, 1945 yılının ilkbaharında Sovyetler Güney Azerbaycan’a münasebette kararsız siyasetten gerçek adımlara geçmeye başladı. 10 Haziran’da Halk Komisarları Soveti’nin başkanı İ. Stalin “Kuzey İran’da Sovyet sanayi kurumlarının oluşturulması hakkında” gizli karar imzaladı. Kararda, Tebriz’de ve diğer şehirlerde Sovyet Azerbaycanı sanayi kurumlan zincirinin oluşturulması sözkonusu idi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Bu karar Güney Azerbaycan’ın yakın gelecekte Sovyet Azerbaycanı’na birleştirilmesinden öngörüyordu. 10 Haziran kararı ile aynı zamanda Sovyetler Birliği Dışişleri Komissarlığı’na ve Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurulu’na, Güney Azerbaycan sorununu çözmek için önergeler hazırlamaları bildirildi. Alınan ilk öneriler sonucu İ. Stalin 21 Haziran’da “Kuzey İran’da petrolla ilgili jeoloji keşif çalışmaları hakkında” Devlet Savunma Kurulu’nun kararı imzalandı. Nihayet, bir aylık hazırlık çalışmalarından sonra “Güney Azerbaycan’da ve Kuzey İran’ın diğer illerinde terörist harekatın oluşturulmasıyla ilgili önlemler hakkında” gizli karar kabul edildi. Kararda İran’ın Azerbaycan illerine geniş hukuklu milli özerklik verilmesi konusunda hazırlık çalışmalarına başlanması maksada uygun sayılırdı. Güney Azerbaycan’da milli harekatı yönetmek amacıyla “Azerbaycan Demokrat Partisi”nin kurulması düşünülüyordu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Kararın yürütülmesi ayrı ayrı Sovyet yöneticilerinin denetimi altında Azerbaycan Komunist Partisi Genel kuruluna ve Sovyet Azerbaycanı Halk Komissarları Birliği’ne bildirildi. Karardan ileri gelen vazifeleri hayata geçirmek için Sovyetler Birliği’nin Devlet Bankası’na, Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurulu yanında tesis edilmiş özel fona bir milyon manat (altımilyonseksenaltıbindörtyüzyirmiyedi riyal, otuzbeş dinar) para aktarılması için bildirildi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>1945 yılının Temmuz ayında M. C. Bağırov Moskova’dan döndükten sonra onun emrine dayanılarak, Tude Partisi Genel Kurulu’nun üyesi, milletvekili E. Kambahış, o partinin Tebriz il kurulunun başkanı S. Padegan yazar M. E. Şebusteri “Ajir” gazetesinin editörü S. C. Pişeveri gizli olarak Bakü’ye getirildi. Yeni kurulan ADP’nin (Azerbaycan Demokrat Partisi) başkanı S. C. Pişeveri’nin olması kararı verildi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bununla ilgili o acele olarak İ. Stalin’e, 6 Haziran kararının yürütülmesinde yetkili olan V. Molotov, L. Beriya’ya ve G. Malenkov’a da rapor gönderdi.</p>
<p>Tahran’da Sovyet Büyükelçiliği’nin danışmanı E. Yagubov 1945 yılının Ağustos ayının ilk günlerinde Tebriz’e geldi. Asıl amaç Güney Azerbaycan’da durumu yakından takip etmek ve Azerbaycan Demokrat Partisi’nin kurulması ile ilgili çalışmaları hızlandırmak idi. Ağustos’un sonlarında ADP’nin ilan olunması ile ilgili çalışmalar sona erdi. 3 Eylül’de çeşitli zümrelere ait olan yaklaşık 80 kişinin imzaladığı, partinin kurulması ile ilgili başvuru açıklandı. Başvuruda şöyle deniyordu: “Tarihte bağımsızlığın bayraktarı gibi tanınan Azerbaycan daha Tahran’ın gerici hükumetinin zulmü ve etkisi altında kalamaz, o hür olmalıdır. Azerbaycan halkının kendisinin güzel ana dili vardır. Onlar bu dilde okulda okumalı, idarelerde yazmalıdırlar. Azerbaycan’ın zengin servetleri, onun kendisinin olmalı. Azerbaycan her yönden hür ve bayındır olmalıdır.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>ADP’nin müracaatının ilan olunması ve Güneyde yayılması, birçok şehirde miting ve gösterilere sebep oluyordu. Tebriz’e Marağa, Eher, Culfa, Erdebil, Maku, Salmas ve diğer bölgelerden gelen ADP’nin kurulmasını savunma telgrafları 5 Eylül’den basılmaya başlayan “Azerbaycan” gazetesinde yayınlanıyordu. ADP’nin kurulması ilan olunduğu zamandan dil uğrunda mücadele milli mücadelenin asıl sorununa çevrildi. Türk dilinin yasaklanması, ana dilinde okul ve basının olmaması Güneylilerin en sancılı sorunu idi. Bunu da ADP ilk isteminde kaldırmıştı.</p>
<p>6-7 Eylül’de İran Halk Partisi’nin Azerbaycan il kurulunun konferansı ADP’nin kurulmasına karşı olan İran Tudeçilerinin direnişini kırabildi. Konferansın kararına uygun olarak Tude’nin yerli kuruluşları kendini bıraktı ve onun üyeleri tamamen ADP ile birleştiler. Böylece İran Halk Partisi’nin Azerbaycan’da etkinliğine son verildi.</p>
<p>ADP’nin kurulmasıyla ilgili bilginin açıklanması İran yönetiminin, İngilizlerin ve Amerikalıların ciddi rahatsızlığına neden oldu. Tebriz’de İngiliz konsolosu Uoll “Bu parti, Sovyetperest kuruluş olan Halk Partisi’nden daha tehlikelidir. Halk Partisi’nde zengin insanlar yoktur… Yeni Demokrat Partisi’nin içinde çok sayıda nüfuzlu insanlar gözükür, onun programı çok akıllıca düzenlenmiştir. Eğer bu parti kendi ideallerini hayata geçirirse, onu tüm Azerbaycan halkı savunacaktır. Bu amaçla o, çok ileri gidecektir”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> diyordu.</p>
<p>Eylül ayında Güney Azerbaycan’ın tüm şehirlerinde ve birçok yerlerinde ADP’nin şubeleri kuruldu. 2 Ekim’de Tebriz’de partinin kuruluş kurultayı işe başladı. Kurultayda çeşitli yerlerden seçilmiş 237 temsilci bulunuyordu. Kurultay 41 kişiden oluşan denetleme komisyonu seçti. Seyid Cafer Pişeveri partinin başkanı, İ. Refili, S. Padegan, H. E. Sebusteri ise başkan yardımcıları görevine seçildiler. Kuruluş kurultayı ile halk partisinin il kurulunun ADP ile birlişmesi süreci sona vardı. Demokrat partisi yavaş yavaş Güney’deki durumu denetimi altına aldı.</p>
<p>Oluşmuş durumun ciddiliğini düşünerek 1945 yılının 8 Ekimi’nde Sovyetler Birliği Komunist Partisi Genel Kurulu ve Halk Komissarları Birliği Güney Azerbaycan’da askeri yönden sağlamlaştırmak konusundaki karar kabul etti. Bakü Askeri Dairesi’ne ve Azerbaycan Komunist Partisi Genel Kurul Yönetimi’ne, Güney Azerbaycan’da özerklik harekatına karşı direniş yapanları ortadan kaldırmak için görevli ayırmaları bildirildi. Bu karara uygun olarak 80 deneyimli operasyon görevlisi acele olarak Güney Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerine gönderildi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Ekim ayının son on gününde Sovyet Azerbaycanı’ndan gelen özel görevlilerin yöneticisi Hasan Hasanov, Ağaselim Atakişiyev (Devlet Güvenlik Kurulu Başkan Yardımcısı), Mirze İbrahimov (Eğitim Komissarı, yazar), Tebriz üçlüsü (Pişeveri, Şebusteri, Padegan) ile 4 toplantı yapıldı. Bu toplantıda Güney Azerbaycan’da durum parti kuruculuğu milli özerklik, ana dilinin uygulanması vb. sorunlar geniş olarak tartışıldı.</p>
<p>Ekim’de M. İbrahimov ve diğer Sovyet yetkili memurlarla konuşmasında Pişeveri ADP’de gizli bir fraksiyon mücadelesi olduğunu açıkladı. Ama ona genel kurulda hakimiyet kurması ve güç birliğini sağlamak için, soğukkanlı ve dayanıklı çalışmalar yapması tavsiye olundu.</p>
<p>Azerbaycan’da olayları önlemek için Tahran hükumeti ise karşı ekonomi boykot metodunu seçti. Ama bunun bir sonucu olmadı. Tahran ekonomi boykotunu etkisiz hale getirebilmek için Sovyetler Birliği Halk Komisarları Soveti’nin başkanı V. Molotov 4 Kasım’da İran Azerbaycanı ile ticaret ilişkilerinin genişletilmesi ile ilgili bir karar imzaladı. Acele olarak Tebriz’e 1500 bin metre kumaş, 1500 ton kesme şeker, 4880 ton petrol ürünleri, 200 ton iplik, 200 ton kağıt gönderildi. Ve Güneyde birikip kalmış mallar Sovyet ticaret organları tarafından alındı. Bu adımlar ADP’nin durumunu epeyce iyileştirdi. Propagandasını etkili kıldı.</p>
<p>Kasım ayında İran’ın yönetim organları Azerbaycan’daki duruma ilişkin bir sıra adım attı. Harbiye Bakanı Riyazi, Tahran’da Sovyet Büyükelçiliği’nin askeri ateşesi Albay Razin’le görüştü. 18 Kasım’da geçici olarak büyükelçi görevini üstlenen Ehed Yagubov başbakan Hakimül-mülk’ün kabulüne çağrıldı. İran Dışişleri Bakanlığı Sovyet Büyükelçiliği’ne nota sundu. Tüm görüş ve tartışmalarda, aynı zamanda notada Azerbaycan’da oluşmuş durumdan tedirgin olduğunu belirtti, orada çeşitli siyasi grupların etkinliği konuşuldu ve Azerbaycan’da İran askeri birliklerini göndereceğini duyurdu. İran hükumeti Sovyetlerin yanıtını beklemeden Tebriz’e ordu göndermeye başladı. Ama Şerefabat’ta İran ordusunun önü kesildi. Sovyet Ordusunun baş karargah amiri orgeneral A. Antopov’un emrinde “İran hakimiyetinin bizim bölgeye yeni ordu göndermesi ile ilgili herhangi bir çabasına izin verilmesin” denmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Tahran’ın korkutma çabalarına rağmen 19 Kasım’a kadar yapılan 180’i aşkın gösteri ve toplantıda Azerbaycan Halk Kongresi’ne seçilmiş 687 temsilci Tebriz’e geldi. 20-21’de kabul edilen Azerbaycan Halk Kongresi’nde S. C. Pişeveri “Şimdiki durumla ilgili” bir konuşma yaptı. Kongre İran Şahına, Meclis Başkanına ve Başbakana yöneldilmiş 7 maddeden oluşmuş beyanname kabul etti. Azerbaycan halkının başlıca istekleri bu belgeye yansımıştır. Beyanname aynı zamanda dünyanın demokratik devletlerine yöneltilmiştir. Beyannamede denirdi: “Biz dünyaya duyuruyoruz: Yeryüzünde bir millet mevcuttur ki, o kendi hukukunu tüm vasıtalarla korumaya karar vermiştir. Asya’nın bir köşesinde bu millet kendi azadlığı için demokrasi bayrağını kaldırmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Azerbaycan Halk Kongresi’nden 2 gün sonra milli heyet Azerbaycan parlamentosuna seçimleri Kasım ayının 27’sine tayin etti. 3 Aralık’ta parlamento seçimleri sona erdi. 100 kişilik Azerbaycan parlementosuna 95 milletvekili seçildi. İran’da ilk defa olarak kadınlar seçim bölgesine gelip oy kullandılar.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Tebriz’de parlamentonun açılışı ile ilgili olarak M. C. Bağırov Aralık ayının ikisinde gündemdeki konular hakkında Stalin’e, Molotov’a, Beriya’ya ve Malenkov’a bilgi ulaştırdı. 5 Aralık’ta V. Molotov’un ona gönderdiği telgrafta şöyle deniyordu: “Sizin 2 Aralık, 339 nolu telgrafınıza cevap olarak bildiririm; Milli Kurul ve Demokrat Partisi Genel Kurulu’nun önerileri ile anlaşabilir”.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Artık Aralık’ta tüm Güney Azerbaycan ADP’nin denetiminde idi. Son hazırlık çalışmalarından ve Sovyet siyasi daireleri ile anlaşmadan sonra 1945 yılının Aralık ayının 12’sinde (1324 yılı Azer ayının 21’inde) Azerbaycan parlamentosunun ilk toplantısı yapıldı. Azerbaycan halkının tarihinde ve kaderinde önemli bir olay olan “21 Azer” günü tarihe kavuştu. Mirze Ali Şebusteri Meclis Başkanı, S. C. Pişeveri başbakan seçilerek Azerbaycan hükumeti kuruldu. Zeynalabdin Giyami mahkeme başkanı, Firidun İbrahimi ise Azerbaycan savcısı görevine tayin edildi. Milli hükumetin kurulmasından sonra Azerbaycan valisi, İran’ın eski başbakanı M. Beyat Tebriz’den gitti. Kasım ayının sonlarından itibaren onun ADP liderleri ile yaptığı konuşmalar hiçbir sonuç vermedi. Azer’in 21’inden bir hafta sonra Tebriz’de ve diğer şehirlerde bulunan İran ordusu ve jandarma kuvvetlerini etkisiz hale getirmek için güvenlik önlemleri aldı. Aralık ayında Güney Azerbaycan’da yönetimin ele alınma süreci sona erdi.</p>
<p>İran hükumetinin Azerbaycan sorununu 3 devletin ABD, SSCB, Büyük Britanya Dışişleri Bakanlarının Moskova’da yapılan toplantısında gündeme getirmek çabası boşa gitti. ABD Devlet Sekreteri C. Brinsin ve Britanya Dışişleri Bakanı E. Bevin’in İran sorunu ile ilgili İ. Stalin’i ve Dışişleri Bakanı V. Molotov’u etkileme çabası da boşa gitti. İran başbakanının Moskova’yla direkt konuşmalara başlamak önerisine Sovyet tarafı hiçbir yanıt vermedi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Moskova görüşmeleri sırasında İ. Stalin’le görüştükten sonra C. Brins Azerbaycan sorununun ağırlaştığını ve problemin Birleşik Milletler’de tartışılmasının kaçınılmaz olduğunu vurguladı. O Aralık ayının 20’sinde Moskova’da Amerika Büyükelçisi A. Harriman vasıtasıyla İran hükumetine olan tavsiyelerini Tahran’daki Amerika Büyükelçisi V. Mörre’ye ulaştırdı. Orada şöyle deniliyordu: Lütfen gayri resmi ve gizli bir şekilde başbakana duyurun! Siz, İran hükumetinin Azerbaycanlılar tarafından sunulan istemlere toleranslı davranılmasını tavsiye ediyorsunuz. Özellikle okullarda Türk dilinin Fars diliyle birlikte öğrenilmesi ve İran anayasasına uygun olarak il encümenlerinin kurulmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Tabii, ayrı bir ülke olmasını önlemek için büyük adımların atılması mümkündür”.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Bu önergenin aksine başbakan Hakümül-mülk Amerikalıları inandırmaya çalışıyordu ki, Azerbaycan halkı hiçbir zaman Türk dilini kendi ana dili gibi görmemiştir. Moskova görüşmelerinde ABD ve Britanya’nın etkisi ile Sovyetler ordularını İran’dan çıkaracağını düşünen başbakan Hamümül- mülk’ün siyaseti iflasa uğradı. 21 Ocak 1946’da Hakimül-mülk istifa dilekçesini Şah’a sundu. Gevam es Saltanat’ın hakimiyet yolu açıldı. Güney Azerbaycan’da hakimiyeti ele alma sona erdikten sonra olayların hangi yönde gelişeceği hem Tebriz, hem da Bakü liderleri için özel bir önem taşıyordu. 31 Aralık 1945’te M. C. Bağırov Tebriz liderlerinden soruyordu: “Onlar İran’dan ayrılmak, özerklik, diğer şekilde yaşamak hakkında fikirlerini kesinleştirdi. Eğer İran’dan ayrılmak isterlerse, kendi devletlerini nasıl isimlendirecekler: Halk Cumhuriyeti yahut Milli Hükumet?” Yeni yılın ilk günlerinde Güney Azerbaycan’da durum yavaş yavaş yoluna girdi.</p>
<p>2 Ocak’ta Milli Hükumet tarafından Urmiya’ya, Erdebil’e, Eher’e, Hoy’a yeni valiler tayin edildi. 6 Ocak için Güney Azerbaycan milli harekatının tarihi günü, diyebiliriz. Çünkü aynı gün Milli Hükümet Türk dilinin devlet dili olmasını, Tebriz’de devlet üniversitesinin oluşumunu, öksüz ve sahipsiz çocukların eğitimiyle ilgili tarihi kararı kabul etti. Aynı zamanda parlamento despot Rıza Şah’ın Tebriz’deki anıtının kaldırılması, Sattarhan’ın ve Bağırhan’ın anıtlarının konulması kararını verdi. Kültür, öğretim ve eğitim alanında düzenlemelerin yanısıra ülkenin hukuk, coğrafi, ticaret, seçim ve yasama ve başka bu gibi işlerinde de birçok ıslahat yapıldı. 8 Ocak’ta parlamento il, yer, bölük encümenlerinin ve belediyenin seçimi ile ilgili kararları kabul etti. Ülkenin 20 yaşını doldurmuş tüm vatandaşlarına seçmek, 25-70 yaş arası vatandaşlarına ise seçkili organlara seçilme hakkı verildi. Ocak ayının ortalarına doğru ülke anayasasını hazırlayacak komisyon oluşturuldu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Ocak ayının ilk yarısında önce ıslahatlara başlanması nedeniyle halkın siyasi faaliyetleri hayli çoğaldı. Düzenlemelerin derinleşmesi Güney Azerbaycan’ı bağımsızlığa yöneltti. M. C. Bağırov’un 31 Aralık “Ülkenin geleceği” sorusunun yanıtı 16 Ocak’ta imzalanmış “Azerbaycan Halkının İstemleri” isimli belgede yansıtılmıştı. Bu tarihi belgeyi başbakan Pişeveri, Meclis Başkanı Şebusteri, ADC Başkan Yardımcısı S. Padegan, Eğitim Bakanı M. Birya, İçişleri Bakanı S. Cavid imzalamışlar. 12 maddeden oluşturulmuş bu belgede şöyle denilmektedir: “Bizim ülkemiz Azerbaycan Milli Demokratik Cumhuriyeti olarak adlandırılmalıdır. Biz tarihi, coğrafi ve etnoloji bölgelere dayanarak kurduğumuz Milli Demokratik Cumhuriyetin bünyesine aşağıdaki esas şehirleri dahil ederiz: Tebriz, Erdebil, Urmiya, Miandab, Marağa, Salmas, Hoy, Merend, Myana, Enzeli, Maku, Eher, Herovabad, Zencan, Gezvin ve Hemedan.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Ocak ayında Azerbaycan sorunu uluslararası müzakereye çıkarıldı. Ayın 19’unda başbakan BM’nin Londra’da yapılan ilk oturumunda İran temsilcilerinin başkanı, Britanya’da büyükelçi S. H. Tağızade’ye “İran’ın Sovyetler Birliği ile mübahesesi” sorununu tartışmaya çıkarması söylenmişti. O gün Tağızade İran’ın şikayet dilekçesini BM yönetimine sundu. İran’ın mektubunu okuduktan sonra SSCB’nin BM’de temsilci başkanı A. Vişinski 24 Ocak’ta güvenlik kurulu başkanına mektupla başvuru yaparak İran’ın tezini reddetti. Ertesi gün GK’nin toplantısında aynı konuda konuşma yaptı. Azerbaycan sorununun BMGK’nin müzakeresine çıkarılması ile ilgili olarak Milli Hükumetin lideri S. C. Pişeveri Azerbaycan halkı adına BM’ye başvurdu. Orada şöyle denilmektedir: “Azerbaycan Milli Hükumeti halkın iradesi ile büyük demokratik devletlerin halklara bağımsızlık vaadettiği Atlantik Hartiyası’na uygun kurulmuş ve yadsınmaz bir faktöre çevrilmişti. BM’ye müracaatta bulunan Azerbaycan halkı rica ediyor, Azerbaycan Milli Hükumeti gibi kabul edilsin, diğerlerinin müdahalesi olmadan ona kendi talihini belirlemek olanağı sağlansın.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> 30 Ocak’ta BM Güvenlik Kurulu Azerbaycan sorunu ile ilgili bir karar aldı. Kararda Sovyet ve İran tarafının bu sorunla ilgili konuşmalara hazır olduklarını, konuşmaların yakın zamanda başlayacağını düşünerek, Güvenlik Kurulu’na konuşmalarla ilgili bilgi verilmesini önerir ve bilgi isteminde bulunmak hakkını kendinde saklar.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>İran’da ve İran dışında Azerbaycan’la ilgili durum zorlaştığından 1946 yılının Şubatı’nda Milli Meclis halk ordularının oluşturulması hakkında bir kanun düzenledi. Ülkenin savunmasını sağlamlaştırmak için 1946 senesinin ortalarında askeri eğitim görmüş Azerbaycan ordusu hazırlıklı olmalı idi. 15 Şubat’ta orduya çağrı yapıldı. Ocak ayında başlanmış düzenlemeler Şubat ayında da yürütüldü. Meclis ve Milli Hükumeti Azerbaycan’dan mal ihracı nizami olmayanların yargılanması, 21 Azer Madalyası, toprakların bölünmesi ve diğer yönlerde çok önemli kararlar aldı. Tebriz radyosunu kurma çalışmaları başlandı.</p>
<p>Azerbaycan’da ıslahatların genişlediği, kuruculuk çalışmalarının yapıldığı bir zamanda yani Şubat ayında Tahran’da Gevam es Saltana hükumeti kuruldu. 18 Şubat’ta o, Meclis’te konuşmasında Sovyetlerle ilişkilerin karşılıklı saygı ve güvene dayalı şartlarla kurulacağını duyurdu. Ve hemen Moskova’dan davet aldı. 19 Şubat’ta Moskova’ya gelen Gevam 7 Mart’a kadar Sovyet yönetimi ile görüşmeler yaptı. İ. Stalin ve V. Molotov’la konuşmaların asıl konusu Sovyet ordularının İran’dan çıkarılması, Azerbaycan sorunu ve petrol sorunu idi. Her üç sorunla ilgili, tarafların bakış açıları birbirinden çok farklıydı. Gevan Moskova görüşmelerinde, sonraki iki sorunun doğrudan doğruya birinci sorun ile ilgili olduğunu vurguladı.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> İki haftadan çok devam eden Moskova görüşmelerinde hiçbir sorunda anlaşma olmadı, hiçbir belge imzalanmadı. Büyük umutlarla Moskova’ya giden Gevam eliboş Tahran’a döndü.</p>
<p>2 Mart 1946’da Sovyet ordularının İran’da kalma süreci bitti. Ama Sovyetler Birliği Telegraf Ajansı’nın (SBTA-TASS) yaydığı bilgiye göre, Sovyetler Birliği kendi ordularını yalnız Meşhet, Şebrut ve Semnan’dan çıkardı. Bu belgede bu durum çözülene kadar Kızılordu’yu İran’ın ilçelerinde bulunduracağını bildirdi. Tebriz’de Amerika başkonsolosu R. Rossou Devlet Sekreteri C. Birns’e 3 Mart’ta gönderdiği gizli belgede, 3 Mart’tan başlayarak SSCB sınırlarından Tebriz’e askeri kuvvetlerinin getirilmesini bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> 4 Mart’ta Amerika Birleşik Devletleri cumhurbaşkanı H. Truman Sovyetlerin Azerbaycan’da yürüttüğü siyaseti tartışmak için Devlet Sekreteri S. Birns’i kabul etti. 5 Mart tarihinde bu sorunla ilgili olarak ABD Sovyetler Birliği’ne nota verdi. 6 Mart’ta Tebriz’den Devlet katibine yazdığı gizli raporda, başkonsolos R. Rossou şöyle yazıyordu: “Sovyet askeri birleşimlerinin sınırı geçmeleri gece gündüz devam ediyor. Orgeneral Bagramyan Tebriz’e geldi ve Azerbaycan’da bulunan orduların komutanlığını kabul etti. Diyorlar ki, orgeneral Bagramyan tank savaşı konusunda uzmandır. Tebriz-Tahran yolu gayri askeri trafik araçları için kapatılmıştır. Sovyet orduları Tahran yönünde ilerliyor. Azerbaycan ordusunun niSSCBeten çok sayılı birlikleri de aynı zamanda hareket ediyor. Tebriz’de bulunan işgal ordusundan ve Rusya’dan Mahabad-Kürdistan yönüne askeri birlikler gönderiliyor. Dolayısıyla, Sovyet ordularının büyük askeri ameliyatlara hazırlıklı olduğu belli oluyor”. Tebriz’de gördüklerinden heyecanlanan Amerika başkonsolosu Devlet Departmanı’nı “Sovyetlere karşı resmi önlemler alınmalıdır” diye uyardı.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Bu bilgileri edindikten sonra ABD yetkilileri Sovyetlere ilişkin kararsızlıklara son verdiler. 7 Mart’ta Azerbaycan’dan alınmış bilgileri tartışmak için uzmanların katılımı ile Devlet Departmanı’nın yüksek makamlı şahısları toplantıya çağrıldı. Duvara asılı Azerbaycan haritası üzerinde Sovyet tanklarının İran’ın güneyine, Irak ve Türkiye’ye doğru ilerlediğini gösteren C. Birns elini avucuna vurarak şöyle dedi: “Şimdi bizim her iki petrol çelleğini onlara vermemiz gerekecek”.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> 8 Mart’ta devam eden tartışmalarda itiraf ediliyor ki, ABD’nin Güney Azerbaycan’dan Sovyetleri çıkarmaya yeterli gücü yoktur. Onun için Sovyetler konusunda uzman Çarlz Bohlen şunu teklif etti: “Kendini savunmak için korkutmadan daha iyi bir vasıta yoktur.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Toplantının sonucu olarak Sovyetlere 8 Mart’ta ikinci kez sert bir nota gönderildi. Notanın sonunda şöyle deniyordu: “ABD bilmek istiyor ki, Sovyetler İran’dan çıkmak yerine niçin oraya ilave ordu birlikleri getiriyor”. ABD hükumeti gönderdiği notada Sovyet yöneticilerinden son bir hafta içinde Güney Azerbaycan’da geçen olayların nedenlerini açıklamayı talep ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Sovyetlerin Azerbaycan’da askeri hazırlığı ABD’nin bu sorunla ilgili siyasi-diplomatik açıklamaları ve gizli askeri nitelikli kararların kabulü sonucunda uluslararası durum II. Dünya Savaşı’ndan sonra daha da gerginleşmişti. Güney Azerbaycan’da meydana gelen son olaylar, özellikle Pişeveri’nin merkezi hükumeti korkutan konuşmalarla ilgili bilgilerinin Tahran basınında yayınlanması İran’da büyük bir tedirginlik oluşturmuştu. “Yüzlerce Tahran’lı Sovyetlerin askeri saldırısını duyup kendi eşyalarını yok pahasına satarak güneye doğru kaçmaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Gevam Güvenlik Kurulu’na başvuruda bulunmak için Tahran’daki ABD ve İngiltere büyükelçileriyle gizli konuşmalar yaptı. Aynı zamanda M. C. Bağırov Culfa’da Milli Hükumet’in önderleri (Pişeveri, Şebusteri, Cavit) ile buluşup, Azerbaycan’ın savunma kabiliyetlerinin sağlamlaştırılması konusunu tartıştı. O gergin günlerde İran’a yeni tayin olunmuş büyükelçi İvan Sadçikov 18 Mart’ta Tahran’a geldi. O kendisiyle Sovyet ordularının çıkarılması, petrol, Azerbaycan sorunu ile ilgili Sovyetler Birliği’nin önergesini Tahran’a getirmişti. Buna rağmen İran yöneticileri, ABD ve Britanya’nın tavsiyesi üzerine sorunun müzakeresinin BM’ye çıkarılması ile ilgili başvuruda bulundu.</p>
<p>20 Mart’ta başbakan Ahmet Gevam yeni Sovyet büyükelçisini kabul ettiğinde Sadçikov İran’ın BM’ye başvurusundan dolayı Sovyetler Birliği’nin tedirgin olduğunu ifade etti. Cevabında Gevam bildirdi ki, eğer Sovyetler Birliği onu kanuna zıt davranışta bulunmaya zorlarsa, onun tek çaresi istifa olacaktır. Seçilecek yeni başbakanın ona nazaran daha çok Sovyetler Birliği’ne yönelik olacağını zannetmiyorum. Ahmet Gevam’ın bu yanıtı, Sovyetleri bir daha bu konu üzerinde düşünmeye sevk etti.</p>
<p>İran’ın BM’ye başvuruda bulunması, Sovyet büyükelçisi ile soğuk konuşma, Sovyetlerin ise Azerbaycan’a askeri yükleri taşımaya devam etmesi, Tahran’da tedirgin bir hava oluşturmuştu. Şimdi yalnız imkanlı şahısların değil, Şah ve Başbakanın Tahran’dan gitmesiyle ilgili haberler dolaşıyordu. Devlet Sekreteri S. Berns İran’daki Amerika Büyükelçisine “Eğer Şah ve Hükümet Tahran’dan giderlerse, onları müşahit olarak görevli ayırmalarını” söylemişti.</p>
<p>İran’dan Sovyet ordularının çıkarılması, Azerbaycan sorunu ile ilgili olaylar 20 Mart’ta Washington’da ve New-York’ta gergin bir hava oluşturmuştu. Birçok tarihçi H. Truman’ın Sovyetlere 21 Mart’taki sözlü uyarısına cevap olarak Sovyetlerin, kendi ordularını 24 Mart’ta Azerbaycan’dan çıkaracağı ile ilgili haberler yaydılar. Bu sorunla ilgili sonraki konuşmasında Truman şunu belirtiyordu. “Stalin razılaştırılmış bir zamanda, İran’ı terk etmekten imtina ederse, ona bildiririm ki, aksi halde ben İran körfezine yüzüp geleceğim.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>1979 yılında Sovyet orduları Afganistan’a girdikten sonra “Time” dergisi 1946 yılı Azerbaycan olaylarını hatırlayarak şunları yazmıştı: “1946 yılında Azerbaycan krizi zamanı Truman Sovyetler Birliği’nin ABD’deki büyükelçisi A. Gromıko’yu Beyaz Ev’e çağırdı ve “Eğer Kızılordu hemen 48 saat içinde İran’dan çıkarılmazsa, ABD’nin Sovyetler’e karşı atom bombasını kullanacağını” duyurdu.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>BM’deki tartışma sırasında, ABD’nin etkisinden dolayı geri çekilen Sovyetler, kendi ordularını Güney Azerbaycan’dan çıkarma kararı verdi. Böylece Mart ayının başında başlamış soğuk savaşın ilk karşı durması ABD’nin yararına çözümlendi. Tebriz’de bulunan Amerika başkonsolosu R. Rossou “Azerbaycan uğrunda savaş, 1946” isimli makalesinde şöyle yazıyordu: “Kesinlikle diyebiliriz ki, soğuk savaş 4 Mart 1946 yılından başlamıştır. Bir kurşun da atılmamasına rağmen Azerbaycan uğrunda savaş Vanker Tepesi, Ball Ran, Marna kıyısı savaşları gibi çok önemlidir. Bu olaylar şimdiye kadar soğuk savaşın en az araştırılan ve anlaşılan hadiseleridir.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>1946 Mart ayının sonu Nisan ayının başlarında Sovyet ordularının Güney Azerbaycan’dan ve tamamen İran’dan çıkarılması gerçekleşti. Tahran’da Sovyet-İran görüşmelerine başlandı. 2 Nisan’da Sovyetler Birliği Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı V. Molotov telefon aracılığıyla M. C. Bağırov’a şunu duyurdu: “S. C. Pişeveri Tahran hükumeti temsilcileriyle konuşmalara hazırlansın, toleranslar tanınsın, Tebriz’deki Sovyet temsilcileri onunla anlaşsınlar.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Nisan’ın 3’ünü 4’üne bağlayan gece Tebriz’de bulunan Sovyet temsilcileri Pişeveri ile buluşup Tahran hükümetiyle kararlaştırılmış Sovyet önergelerini tanıttılar. Sovyetlerin bu tavrı Pişeveri tartından sert itirazla karşılandı. O dedi: “Gevam başta olmakla şu anki hükumet sizi kandırıyor. O, Tahran’da sizin büyükelçiliğinizi kendi insanları ile kuşatmıştır. Eğer biz Gevam hükumetine öncelik verirsek, o zaman bu kendi amaçlarımızdan, kendi inancımızdan ve nihayet, İran’da yaptığımız büyük işlerden kaçınmamız olacaktır. Bu bizim için çok üzücüdür. Ben istesem bile bunu yapamam. Ben halkın menfaati için savaş meydanında ölmeye hazırım, ama halkı satamam, bu benim tarafımdan vicdansızlık olur. Ben hâlâ bizim çalışmalar sırasında bazen sizin hareketlerinizden kuşkulanırdım ki, acaba, siz hayata geçirmeye başladığımız çalışmalarda bize sonuna kadar yardımcı olacak mısınız? Şimdi bundan sonra tamamen size inanıyorum.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Lakin son anda Sovyet Azerbaycanı memurları belli koşullar içinde Pişeveri’yi bu adımı atmaya zorladılar. Yalnız onun Bakü üçlüğünden kimseye anlaşmadan İran Parlamentosu’nun Tude kolunun üyesi, Halk Partisi’nin yöneticilerinden olan A. Kambahşi’ni Tebriz’e çağırması ve onunla yalnız görüşmesi Sovyetlerde ciddi tedirginliğe sebep oldu. M. C. Bağırov onlara, “Sovyetlerden habersiz onların herhangi bir adım atması arzu olunmazdır ve önceden iflasa mahkumdur” ifadesiyle uyarıda bulundu.</p>
<p>5 Nisan, gece saat 3’te karma petrol topluluğunun oluşturulması, 24 Mart’tan başlayarak bir buçuk ay içinde Sovyet ordularının çıkarılması ve Azerbaycan sorununun halli yolları ile ilgili olarak A. Gevam’la İvan Sadçikov arasında yazılı anlaşmalar imzalandı. Sovyetler petrol topluluğu hakkında anlaşmayı yaptıktan sonra Azerbaycan sorunundan yavaş yavaş çekilmeye başladılar. M. C. Bağırov’un 7 Nisan’da Culfa’da Pişeveri’yle görüşte Güney Azerbaycan’ın savunma kabiliyetinin sağlamlaştırmak için birçok vaadde bulunmasına rağmen, Moskova tarafından desteklenmedi.</p>
<p>Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı’nın isteği doğrultusunda Sovyet büyükelçisi İ. Sadçikov İran hükumetini etkilemek için Azerbaycan sorunu ile ilgili anlaşmalar metni açıklanmasını İran tarafından istedi. Biraz kararsızlık gösterdikten sonra A. Gevam 2 Nisan’da Azerbaycan sorunu ile bağlı hükumetin kararını ilan etti.</p>
<p>İlan olunmuş önergeler üzerine Milli Hükumet’le İran hükumeti arasında görüşmelerin birinci devresi 29 Nisan’da Tahran’da başladı. Ne İran tarafı kendisinin 21 Nisan’da kabul ettiği kararından, ne de Azerbaycan tarafı “Azerbaycan’da şimdiki durumun korunması” isteminde bulunan 33 maddelik önergesinden vazgeçti. İki hafta süren Tahran görüşmeleriyle Sovyet ordularının Güney Azerbaycan’dan çıkarılmasının sona ermesi, aynı zamana rastladı. Sovyet ordusunun Güneyden geri çekilmesi Azerbaycan tarafının mevkilerini zayıflattı. Sonuçta Tebriz’de yapılan görüşmelerin 2. devresinde, 13 Haziran’da Devlet ve Azerbaycan temsilcileri arasında anlaşma belgesi imzalandı. Bu belgeye göre Azerbaycan parlamentosu il encümenine çevrildi. Pişeveri hükümet yönetiminden istifa edip ADC Genel Başkanı gibi faaliyetini sürdürdü. Milli Hükumet bırakıldı ve il encümeninin rızası ile Milli Hükumet’in Dışişleri Bakanı S. Cavid Azerbaycan valisi tayin edildi. Böylece, Haziran 1946’da Azerbaycan Milli Meclisi’nin, Milli Hükumeti faaliyetinin yarı yıllık tarihi devresi sona erdi.</p>
<p>Bundan sonra Güney Azerbaycan Milli Harekatı’nın karşıdaki yarı yılı kapsayan, yarım adımlarla gözlemlenen, biraz kararsız, daha çok savunma karakterli, fakat yenilgi sonuçlu yeni devri başlandı. Diyebiliriz ki, Haziran Antlaşması imzalandıktan sonra Sovyetler Ahmet Gevam’ın ve Cafer Pişeveri’nin tüm adımlarını dikkatle izliyordu. Gevam’ın “demokrat” görüntüsünden farklı olarak onun iç ve dış siyasetinin tehlikeli oluşu, özellikle İran-Sovyet karma petrol topluluğu hakkında anlaşmayı onaylayacak, XV. meclise seçimlerin belli olmayan bir zamana tayin edilmesi kuşku uyandırmıştı. Bu belli olmayan siyasetin, Azerbaycan Demokratik harekatının boğulmasına doğru ilerlediğini apaçık gösteriyordu.</p>
<p>Moskova’nın duyurusuna uygun olarak Pişeveri’nin konuşma ve nutukları, Tebriz gazeteleri, radyo programlarının konusu hakkında çoğunlukla kötü bilgiler Tebriz’deki Sovyet konsolosluğu tarafından hemen SSCB’nin Dışişleri Bakanlığı’na ulaştırıldı. M. C. Bağırov Pişeveri’ye karşı yönelmiş Sovyet diplomatik idarelerinin ulaştırdığı bilgilerin kanıtsız olduğunu düşünüyordu. Bu konuyla ilgili olan kendi düşüncesinin 5 Haziran’da Stalin’e yazdığı mektubunda belirtiyordu. Bağırov yazıyordu: “Bizim konsolosluğun görevlileri belki Azerbaycan ve Fars dillerini kötü bildiklerinden sık sık Pişeveri’nin konuşma ve beyanatındaki ayrı ayrı ifadelerde yersiz kusur aranır ve Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanlığı’na doğru olmayan bilgiler ulaştırılır”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>1946 yılının sonbaharında Güney Azerbaycan etrafında durum tehlikeliydi. 28 Ekim’de Gevam Tahran radyosu ile seçim öncesi nutuk çekti, Aralık ayında ise İran Meclisi’ne seçimlerin yapılacağını belirtti. Aynı zamanda Gevam illerde yapılacak olan seçimlerde disiplini sağlamak amacıyla Azerbaycan’a ordu gönderileceği hakkında doktor Cavid’e mektup gönderdi. Yapılan konuşmalara dayalı 13 Kasım’da Azerbaycan Halk Ordusu ve fedai takımlarının Zencan ilini terketmesi, merkezi hükumetin teşebbüsü ele almasıyla sonuçlandı.</p>
<p>İran ordularının Zencan’a girmesi ve orada yaptığı vahşilikler yalnız Güney Azerbaycan şehirlerinde değil, Bakü’de de ciddi rahatsızlığa sebep olmuştu. M. C. Bağırov 14 Kasım’da Güney liderlerini, Azerbaycan etrafında son derece ağır durumun oluştuğuna dair uyardı. “Düşmanın her türlü beklenmedik saldırısını defetmek için ilk önce, siz yöneticiler arasında sağlam birliğin ve dostluğun olması çok önemlidir. Oluşmuş durumun ciddiyetini düşünün, unutmayın ki, Azerbaycan halkı kazançları için büyük kurbanlar vermiştir.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>M. C. Bağırov’un rahatsızlığı tesadüfi değildir. Birçok konularda Pişeveri ile Cavit ve diğer yöneticiler, özellikle onunla Sovyet diplomatik idareleri arasında anlaşmazlık günden güne derinleşiyordu. Büyükelçi İ. Sadçikov ve Tebriz’de bulanan başkonsolos A. Krasnı gerek İran, gerekse de Moskova’ya Pişeveri’yi gözden düşüren asılsız bilgiler göndermişler. Pişeveri’yle ilgili olarak Bağırov şöyle yazıyordu. “Onun siyasi, manevi temizliğine benim hiçbir kuşkum yok. Becerikli, kültürlü, bilgili insan gibi ben ona çok güveniyorum. Lakin ne büyükelçilik, ne konsolosluk Pişeveri’nin yararına hiçbir şey yapmadılar. Aksine her zaman onu vurdular. Kabul etmek gerekiyor ki, bu durum ve koşullar içinde Pişeveri’nin ismi sembol oldu.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> M. C. Bağırov Pişeveri’ye karşı böyle bir yaklaşımda Moskova’yı değil, İran’daki Sovyet temsilcilerinin tavırlarında suç aranması yanlış bir düşünce idi. ABD tarihçisi M. H. Laytl haklı olarak belirtti ki, artık Moskova Pişeveri’yi kendine yük olarak görmeye başlamıştır ve bu nedenle onun yaptığı işin savunulmamasını düşünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p>21 Kasım’da seçimlerle ilgili olarak Azerbaycan’a İran ordusunun gönderilmesi hakkında Gevam’ın beyanatı gazetelerde yayınlandı. Tahran gazetesi Azerbaycan aleyhine güçlü propaganda kampanyası başlattı. Gevam’ın beyanatını tartışan Tebriz liderleri böyle karara vardılar ki, Azerbaycan valisi doktor Cavid ile ordu gönderilmesinin mevcut belgeye zıt olduğunu başbakan söylesin, eğer Gevam inat ederse, silahlı direniş yapılsın ve Tahran’dan gönderilen ordu Azerbaycan’a bırakılmasın.</p>
<p>Azerbaycan’da ağır bir savaş başlayacağını tahmin eden Gevam BM’ye bir müracaat hazırladı ve 24 Kasım’da ABD büyükelçisi C. Allen’den rica etti ki, onun ülkesi bu başvuruyu savunsun. 27 Kasım’da “Ettelaat” gazetesinin hükümetin Azerbaycan’a ordu göndermesi ilgili sorusuna yanıt olarak ABD’nin büyükelçisi şöyle dedi: “İran hükümetinin seçimlerle ilgili disiplinin korunması için İran’ın her tarafına güvenlik kuvvetleri göndermek isteğini ilan etmesi bana tamamen normal, kesin ve doğru bir karar gibi gözükmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a></p>
<p>Tüm hazırlık önlemleri alındıktan sonra İran orduları 4 Aralık’ta Azerbaycan’a saldırdı. Bu olayla ilgili olarak ADC Genel Kurulu, Azerbaycan halkını kendi vatanını ve bağımsızlığını savunmaya çağıran bir müracaatta bulundu. Tahran’ın orduları Azerbaycan’a saldırdığı anda Gevam’ın duyurusu ile İran’ın BM’nin Güvenlik Kurulu’ndaki temsilcisi Hüseyn Ala “Azerbaycan ilinde mevcut durum hakkında” hazırlanmış raporu 5 Aralık’ta Güvenlik Kurulu başkanına sundu. Orada 7 Aralık’a tayin edilmiş parlamento seçimleriyle ilgili İran ordusunun Azerbaycan’a girmesi esaslandırılır ve Azerbaycan tarafının bu adıma itiraz ettiği duyuruluyordu.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Kuvvetlerin eşit olmamasına rağmen, Azerbaycan demokratları İran ordusuna karşı direniş yapmakta kararlıydılar. 8 Aralık’a kadar ağır koşullar içerisinde olsa da Azerbaycan ordusu Zencan- Miyane hattı üzere İran ordularına karşı geldi. Tebriz liderleri o günü Sovyet hükumet yöneticilerine Güneydeki durum hakkında geniş bilgi göndererek yardım istediler. Ama Güney Azerbaycan liderlerinin ve M. C. Bağırov’un ciddi çabalarına rağmen Sovyet yöneticileri manevi destek dışında yardım yapamayacaklarını bildirdiler.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Sovyetlerin Azerbaycan’daki harekatı savunmaması Gevam’ı daha da azimli yaptı. 10 Aralık’ta Azerbaycan iline telgraf göndererek teslim olması isteminde bulundu. O gün İran ordularının hücumu karşısında ilave yardım alamayan Azerbaycan ordusu Tebriz’e doğru geri çekildi. 10 Aralık gecesi İran orduları Miyana’ya girdi. 11 Aralık’ta ADC’nin Genel Kurulu ve Hemkarlar Birliği özel bir çağrıyla halkı mücadeleye, düşmana karşı direnişli olmaya çağırdı. Ama o gün Tebriz’de vitse konsolos N. Nuliyev vasıtasıyla İ. Stalin duyurusunu Pişeveri, Şebusteri, Cavit ve Padegan’a ulaştırdı. Orada şöyle deniyordu: “Gevam başbakan olarak tabii ki İran’ın her yerine, dolayısıyla Azerbaycan’a ordu göndermek hakkına sahiptir. Onun için silahlı direnişin sürdürülmesi maksada uygun gerekli ve faydalı değildir. Siz seçimler zamanı sükuneti sağlamak için hükumet kuvvetlerinin Azerbaycan’a gelmesinin aleyhine olmadığını ilan ediniz. Tüm bunların Gevam’ın Cavid’e gönderdiği son telgrafına yanıt gibi dosyalara işlensin. Baş vali Cavid’in ve encümenin başkanı Şebusteri’nin imzasıyla acele olarak Şah’a ve Gevam’a gönderin!”<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Sovyet yöneticilerinin bu duyurusu ulaşır ulaşmaz Tebriz’deki SSCB konsolosluğu Azerbaycan’ın önderlerine karşı gelmeyi durdurmaları ve Tahran ordusunun Azerbaycan’a bırakılması hakkında karar çıkartıp, Şebusteri ve Cavit’in imzası ile Şah’a ve Başbakana gönderdiler. Bunu kabul etmeyen Pişeveri ADC yöneticiliğinden istifa edip Tebriz’i terketti. Şehirde heyecanlı bir durum oluştu. O akşam Milli Harekatın öncülerinden olan parti yöneticilerinin, ordu subaylarının, fedai takımlarının, birçok parti üyelerinin Sovyet sınırlarına doğru toplu herakatı başladı. Artık 11 Aralık gecesi Sovyet sınırlarında çok sayıda insan toplanmıştı. 12 Aralık’ta İran ordusundan önce “Vatanseverler” takımı denilen irticai gruplar Tebriz’e girdi. 14 Aralık’ta nizami ordu birlikleri gelene kadar onlar şehri yağmalamışlardı. 20 Aralık’a kadar İran ordusu Azerbaycan’da denetimi tamamen ele aldı. Bir hafta içinde 3 binden fazla insan öldürüldü, 11 binden çok insan tutuklandı, onlardan 8 bini İran’ın güneyine götürüldü.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Lakin tüm bunlar takiplerin başlangıcıydı.</p>
<p>M. C. Bağırov’un tekidi ile Sovyet sınırlarına toplanmış insanları kabul etmek için SSCB yöneticileri 12-19 Aralık’a kadar bir hafta sınırı açtı. Bir hafta içinde 5784 kişi sınırı geçebildi. 19 Aralık’tan sonra gelenler ise sınırı geçemeyip geri döndüler. Ve böylece İran irticasının eline verildiler.<a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Güney Azerbaycan’da 1941’de başlayan siyasi süreç bu kadar kötü bir sonuca ulaştı.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cemil HESENLİ</strong></span></a>
</p><p>Milletvekili, Baku Devlet Üniversitesi /Azerbaycan</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 640-651</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Azerbaycan Respublikası Siyasi Partiyalar ve İçtimai Herakatlar Merkezi Dövlet Arxivi (AR SPİHMDA), Fond 1, siyahı 89, iş 108, yaprak 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 18, y. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 67, y. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 18, y. 11-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 28, y. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 18, y. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 18, y. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 33, y. 1-269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 162, i. 28, y. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 35, y. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Azerbaycan Respublikası Merkezi Dövlet Yeni Tarix Arxivi, F. 28, s. 4, i. 2, y. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 35, y. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 35, y. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 38, y. 53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 84, y. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 71, y. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 77, y. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 108, y. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 108, y. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 108, y. 1-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 106, y. 8-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 90, y. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 107, y. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 90, y. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> “Azerbaycan” 1946, N: 9, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 90, y. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 107, y. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 107, y. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 90, y. 101-102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 101, y. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 90, y. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Foreigh Relation of th US (FRUS), 1945, C. VIII, Wash.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> FRUS, 1945, C. vııı, s. 504-505.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> “Azerbaycan”, 1946, 16 Yanvar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> AR SPİHMDA F. 1, S. 89, i. 118, y. 56-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> AR SPİHMDA F. 1, s. 89, i. 124, y. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Yearbook of the United Nations, 1946-1947, New York, 1947, s. 329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> AR SPİHMDA, F. I, s. 89, i. 113, y. 65-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> FRUS, 1946, C. VII, Wash, 1969, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> FRUS, 1946, C. VIII, s. 342-345.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> J. Cace. Acheson. The secretary of State, Who Created the American World, Simon Schucter, 1998, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> D. Mc Cullough. Truman, New York, 1998, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> FRUS, 1946, C. VII, s. 348.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> R. Rossow, The Battle of Azerbaijan, 1946. The Middle East Journal, Winter, 1956, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Harry S. , Truman Speaks, New York 1960, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Time, 1980, January, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> R. Rossow, The Battle of Azerbaijan, 1946, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 112, y. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 117, y. 45-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 112, y. 118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 117, y. 123-124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> AR SPİHMDA, F. 1, s. 89, i. 113, y. 230-233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Mark Hamilton Lytle, The Origins of the Inanion-American Alliance, 1941-1953, N. Y; London, 1987, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Ettelaat, 1946, 28 Noyabr.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Yearbook of the UN, 1946-1947, New York, 1947, s.  336.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> FRUS 1946, C. VII, s. 561.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> AP SPİHMDA, F. 1 s. 89, i. 112, y. 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> AP SPİHMDA, F. 1 s. 89, i. 116, y. 11-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/guney-azerbaycan-milli-harekati.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> AP SPİHMDA, F. 1 s. 89, i. 156, y.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran Avşarları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iran-avsarlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iran-avsarlari</guid>
<description><![CDATA[ İran Avşarları
Oğuzlar, Orta Asya topraklarından değişik coğrafyalara sökün ederek pek çok devlet kurup, değişik yönetimlere yön vermiş, tarih sayfasında inkar edilemez bir Türk gücünü ortaya koymuşlarsa da farklı nedenlere bağlı olarak değişik kollara bölünmekten kurtulamamışlardır. Devlet geleneğinin olmadığı bir yaşantının da etkisiyle zamanın akışı içerisinde önce Boz-Ok ve Üç-Ok şeklinde ikiye, daha sonra ise yirmi dört […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c685d289b7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran, Avşarları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Avsarlar-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html">İran Avşarları</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Enver UZUN</strong></span></a>
</p><p>Oğuzlar, Orta Asya topraklarından değişik coğrafyalara sökün ederek pek çok devlet kurup, değişik yönetimlere yön vermiş, tarih sayfasında inkar edilemez bir Türk gücünü ortaya koymuşlarsa da farklı nedenlere bağlı olarak değişik kollara bölünmekten kurtulamamışlardır. Devlet geleneğinin olmadığı bir yaşantının da etkisiyle zamanın akışı içerisinde önce Boz-Ok ve Üç-Ok şeklinde ikiye, daha sonra ise yirmi dört boya ayrılarak parçalanmışlardır. Bu kaçınılmaz parçalanmaların sonucunda ortaya çıkan boylardan birisi de Avşarlardır ki, onlar İslamiyet öncesindeki tarihlerde Türklerin en güçlü boylarından birisi olarak görülmüşlerdir.</p>
<p>Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lûgati’t Türk adlı eserinde “Yatuk” şeklinde adlandırılan Avşarları değişik kaynaklarda Avuşar, Avşr, Afşariye, Afşar uşağı, Avşar, Afşarlar, Ovşarî şekillerinde görmekteyiz. Günümüzde İran coğrafyasında yaşamakta olan bu boya mensup olan oymaklar ve köylüler, mensup oldukları boyların adını Afşar olarak dile getirmektedirler. Ebu’l Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime’sinde, “Avşar” sözünün işlerini çabuk yapan anlamına geldiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> A. Caferoğlu “Vambery’in bu kelimenin kökünü ‘Avşar’ olarak kabul ederek toplayan, toplayıcı anlamına geldiğini ve ‘avşamak’ fiilinden türediğini belirtirse de bu etimolojinin sadece bir tahminden ibaret olduğunu kaydeder.”<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> M. Fahrettin Kırzıoğlu da Gazvin’de saraya hakim olan sülâleler arasında Avşarların “Şamkhal’ı Cargazma” diye anıldıklarını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Ferhat Zeynelov ise Avşar sözünün “Av meraklısı” anlamına geldiğini ifade eder. Bu yaklaşımlar içerisinde en doğru yaklaşım A. Caferoğlu tarafından yapılmış olsa gerektir. Çünkü diğer etimolojik yaklaşımlar ilmî dayanaktan oldukça uzaktır.</p>
<p>Avşarlar Hazar havzası, İran, Azerbaycan, Anadolu ve Irak topraklarına kadar yayılmışlardır. Şüphesiz ki bu coğrafî arazilerde Avşarlardan önce değişik halklar, o cümleden değişik boylara mensup Türklerde yaşamakta idiler. Ona göre de Avşarların bu arazilere yerleşmeleri pek de kolay olmamıştır. Onlar kendilerini bu yerli sakinelere kabul ettirmiş ve zamanla yönetimleri ellerine almışlardır.</p>
<p>Ana Oğuz boylarından olan Avşarların esas yurtları Orta Asya’dır. Bir kısmı kuraklık, savaş, yeni yurt edinme isteği gibi değişik nedenlerle Selçuklular ile Anadolu’ya gelip yerleşirlerken, bir kısmı da Türkistan’da kalmayı yeğlemişlerdir. Türkistan’da kalanlar daha sonra Moğol istilâsıyla beraber Azerbaycan’a gelip yerleşmişlerdir. Bir kısmı da Suriye istikâmetinde Aşağı Fırat Havzası’nı kendilerine yurt edinmiştir.</p>
<p>Hazar Denizi etrafında yaşayan eski halklar arasında Oğuzlar, Türkmenler, Uzlar, Albanlar, Özbekler ve Kıpçakların bulunması ilginçtir. Demek ki, bu coğrafî alan Türk boylarının çok eskiden vatanı durumdaydı. Hatta Z. İ. Yampolski de Urmiye Gölü etrafında bundan 3500 yıl önce Türklerin yaşadıklarını belirtir. Gerek Hazar Havzası ve gerekse İran coğrafyası Türklerin eski meskun sahası durumundaydı.</p>
<p>Avşarların İran arazisine ayak basışları konusunda farklı fikirler söz konusudur ki, İ. P. Petruşevski’ye göre Avşarlar, Kaçarlar ve Moğollar ile birlikte Orta Asya’dan İran’a gelmişlerdir. 1400 yıllarında Şam’a sefer düzenleyen Timur’un zamanında baskı altında kalan Avşarların bir kısmı Türkistan’a dönmeye mecbur kalmışlardır. Bu zorunlu göç esnasında Avşarların bir kısmı Azerbaycan’a (Gence’ye) yerleşirken, diğer bir kısmı da Irak’a yerleşmeyi tercih etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Avşarlar XII. yüzyılda İran’ın Hûzîstan eyaletinde Arslan oğlu Yakup, Şumla ve oğulları idaresinde bir beylik kurmuşlar (550-1155). Bundan sonra XV. yüzyılın sonlarına doğru bu bölgede yeniden Avşarlara rastlanmaktadır. Bunlar, söz konusu bölgeye Anadolu’nun fethi neticesinde Anadolu’dan gelmiş olan Avşarlardır. 1501 yılında Safevî Devleti’nin kuruluşundan sonra da İran’a yeni Avşar oymakları geldi.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Avşarların bir kısmı daha sonra İran arazisini korumak amacıyla Horasan’a yerleştirilmiştir. Daha sonra bu göçerler Kırıklu Avşarları şeklinde ifade edilir ki, İmamguluoğlu Nadir Şah’ın ve Kafkas Kartalı İmam Şamil’in babasının da Avşar boyuna mensup oldukları bilinmektedir.</p>
<p>Meşhur Türk seyyahı Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde, Avşar ve Türkmenlerin Sehend, Urmiye ve Salmas arazilerinde yaşadıklarını belirtirken;<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ahmet Caferoğlu, İran arazisinde Avşarların göç bölgeleri olarak Urmiye Gölü’nün kuzeybatı kıyıları; Hamse eyâletinin güney kısmı; dağlık bölgelerde Hemedan ile Kermanşah eyaleti sınırları; Bocnurd’la Kuçan’ın güney çevresinde Sebzevar ile Nişabur arasındaki alan; Cumeyn’in kuzeyinde ve Kerman’ın güneyindeki bölgeleri göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ancak yıllardır dağınık ve göçebe şekilde yaşayan Avşarların kesin olarak hangi noktalarda bulunduklarını söylemek zordur. Bazıları belirli bölgelerde meskûnken, bazıları da küçücük aşiretler hâlinde yaşamaktadır.</p>
<p>XII. asırdan iki asır sonraya kadar İran’daki Avşarların Huzistan eyaletinde Arslanoğlu Yakub’un ve daha sonra da Şumla’nın hakimiyeti altında olmuşlardır. 877 olaylarıyla ilgili olarak büyük emirlerden Manşur Beg Avşar’ın adı geçmektedir. XV. yüzyılın sonlarına doğru Akkoyunluların fethi sonucunda Avşarların Anadolu’dan İran arazisine geldiklerini görmekteyiz. Onların başında Halep Türkmenlerinden olan Mansur Beğ bulunuyordu.</p>
<p>Uzun Hasan’ın tahta geçmek için on üç yaşında Lahican’dan yola çıkarak Akkoyunlular üzerine yürüdüğü zaman da etrafında bulunan oymaklar arasında Avşarları da görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Daha sonra 904 yılında Şiraz’da Pîrî Beg adlı bir Avşar reisine rastlıyoruz. Safevî Devleti’nin kuruluşundan itibaren (1501-1736) İran arazisinde Avşarların adına sıkça rastlamaktayız. Zira Avşarların Safevî Devleti’nin kuruluşunda yer alan birtakım Türk boyları arasında yer aldığı bilinmektedir. Bu nedenle Safevîler devrinde yüksek vazifeleri Şumlu, Ustaclı, Türkmen, Rumlu, Zülgeder, Kaçar, Tekeli, Talış, Avşar, Çağatay tayfalarının emirleri icra ederlermiş.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Onlar Kaçar Türkler ile birlikte İran’da bir Avşar hanedanı oluşturmuşlardır ki, bu hanedan Avşar boyunun Eberdülü dalının Kırıklu oymağı beyleri Türkmenleridir. Nazr-Kulı Bey’in oğlu İmam Kulı Bey’in oğulları Zahîrü’d-devle Muh. İbr. Han ve Nadir’dir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Avşarlar en uzun hâkimiyetlerini (1736-1747) Nadir Şah devrinde sürmüşlerdir. XVI. yüzyılın ilk yarısında Horasan’da görülen Avşar oymaklarından birisi olan Kırıklulara mensup olan ve Avrupalıların Şarkın Napolyonu adını verdikleri İmam-Kuli oğlu Nazr-Kulı Alî Nadir Şah olmadan önce Üveyislilerin İsfahan’ı ele geçirmeleri üzerine Tahmâsb-Kulı Hân adını alır. Safevî şehzadesi II. Tahmasıb’ı şah ilân ederek, onun adına ve onun sadrazam sıfatıyla hareket etmiştir. Daha sonra da onu bertaraf ederek Babek Oğlu III. Abbas adına devleti yönetmiş ve nihayet onu da saltanattan uzaklaştırarak Nadir Şah unvanını almıştı. Nadir Şah sonrasında da ülkeyi sırasıyla Â’dil Şah (1747-1749), İbrâhim Şah (1748-1749), Şâhruh Şah (1749) yönetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Böylece Nadir Şah zamanında Avşar emirleri yeniden önem kazanır. Ancak yine de Avşarların Nadir Şah devrinde tamamının değilse de bir kısmının Afganistan’a sürüldüğü şeklinde ifadeler vardır. Bu konu ile ilgili olarak Karluklulardan olan Fars valisi Emir Han, Fars serdarlığı yapmış olan Kelb-i Ali Hasan, Fath Ali Han, Saru Han, Kırklulardan Allahverdi Beğ ve Kasım Avşarlara mensuptur.</p>
<p>Nadir Şah döneminde gördükleri yakın ilgi ve himaye sonucunda Avşarlar devlet yönetiminde söz sahibi olurlar. Bu devrin en büyük tarihçisi kabul edilen Muhammed Kazım, Nadir Şah’ın ordusunu teşkil eden unsurların başında Avşarların geldiğini bildirir. Zira Avşarlar devlete karşı sadakatte bulunmuşlardır. Ancak yine de Nadir Şah’ı katledenlerin içerisinde Avşarların Kırıklu, Imırlu, Gündüzlü oymaklarına mensup kişilerin var oluşu dikkati çekmiştir. Nadir Şah, mensup olduğu kabileyi ihsan etmekle beraber güvenlik nedeniyle onları İran’ın değişik bölgelerine yerleştirmiştir. Kaçar Sülâlesi zamanında da Avşarların devlete karşı olan bağlılıkları dikkat çekici bir durum olarak göze çarpmaktadır. Kaçarlar döneminde Avşarlar her ne kadar ikinci plâna düşmüşlerse de iç ve dış olaylarda ve askerî kadrolarda yer almak suretiyle yine de yönetimde küçümsenemeyecek bir rol oynamıştır.</p>
<p>V. İ. Savina, Avşar tayfasının Safevîlerden önce Güney Azerbaycan’ın doğusunda (İran’ın doğu bölgesinde) yaşamış olduklarını ve Safevîlerden sonra da İran’ın bütün eyaletlerinde üstünlüğü elde ettiklerinden söz eder.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Şah İsmail’in devlet kurma çalışmalarında onun yanında Ustaçlu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Dulkadir, Avşar, Kaçar ve Varsak Türkmenleri ile Karaca Dağ Sufîlerinin bulunduğu bilmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Avşarların adının Akkoyunlular devrinde de yaygın olarak kullanıldığını görürüz.</p>
<p>Avşarlar varoluş mücadelesini zamanın akışı içerisinde hiçbir zaman kaybetmemişler zaman zaman İran yönetimini zorlamışlardır. Konar göçer hayatını devam ettirmekte olan Avşar Türklerinin büyük çoğunluğu, İran’daki diğer Türk aşiretleri ile yakın alâka sağlayarak kendi vatan toprakları olarak kabul ettikleri İran topraklarını yabancı işgalcilere karşı savunmada etkin rol almışlardır. Bu mücadele 1917-1918 yıllarında İran’da ki işgal güçlerinden İngilizlere karşı yapılan direnişte bariz olarak kendisini gösterir.</p>
<p>Avşarlar, İran coğrafyasında dağınık bir şekilde ve bir kısmı göçebe yaşasalar da R. Ayvazova bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: XV. yüzyılda İran Avşarları Kırıklı, Emirli, Güneşli, Arallı ve Paplı şeklinde kollara ayrılırlar. Onlar İran’ın arazisinde uzun yıllardan beri yaşayan Avşarlar İran tarihinde, sosyal ve kültürel boyutuyla İran coğrafyasında yer adı oluşturacak kadar bir iz bırakmışlardır. İran’ın değişik bölgelerinde Avşarlar ile ilgili yer adları şu şekilde ifade edilebilir: Kermanşah’da Afşar, Afşarcık, Afşaran, Tepe Efşar; Zencan’da Afşarlı; Şarkî Azerbaycan’ın Halhal şehrinin Sencenabad kazasının Gencegâh ve Şahrud kasabasında Afşar “Uşar”; Miyana şehrinin Türkmen kazasının Üçtepe kasabasında Afşarcık, Eher şehrinin Vezgân kazasının Mevezehan kasabasında Efşar; Serap şehrinde Paplular, Erdebil şehrinde Arallular, Merend şehrinde Afşarlar, Miyana şehrinde Afşarcıkların ve Meşkin’de Ağkasımlılar yer adları.</p>
<p>İran arazisinde Azerbaycan Türklerinden sonra ikinci derecede nüfusa Avşarlar ve Kaçarlar sahiptirler. Avşarların İran coğrafyasında genelde dağınık bir şekilde yaşamakta olmaları nedeniyle onların kesin olarak nerelerde yaşadıklarını belirtmek oldukça zor olsa da, değişik kaynakları esas almak suretiyle bu Oğuz boyu hakkında yine de bilgi edinme imkânı vardır. Avşarların İran coğrafyasının büyük bir kısmında bilhassa Urmiye Gölü’nün ve Hamze Eyaleti’nin güney kısımlarındaki dağlık arazilerde, Hemedan ve Kirmanşah Eyaleti’nin sınırları içerisinde yoğun olarak yaşadıklarını görmekteysek de şüphesiz bu, İran Avşarlarının yerleşimi ile ilgili olarak belirleyici olmaktan uzak bir durumdur. Değerli araştırmacı Ahmet Caferoğlu, Avşarların Heyder Mohammedşahlu, Seyfkuliouladi, Cahan-Kulişahlu, Mollataharlu, Sultanalilu, Mirikitlu, Ata Uşağı, Pir- Muratlu, Calalilu, Hallac, Afşarlu, Kasımlu, Mircanlu, Kamerbazlu, Gamzalu…vs. soy kollarına ayrıldıklarını kaydetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>İran arazisinde uzun yıllardır bazen inişli ve bazen de çıkışlı bir grafik çizmiş olan Avşarlar, pek çok kola ve emirliklere, oymaklara ayrılmışlarsa da onları Huzistan Avşarları, Kazerün Avşarları, Kûh- Gîlûye Avşarları, Hamse Avşarları, Horasan Avşarları, Urmiye Avşarları, İmanlu Avşarları, Alplu Avşarları, Eberlü Avşarları şeklinde tasnif edilmektedirler.</p>
<p><strong>Alplu Avşarları:</strong> Halep Türkmenleri içerisinde bulunan Köpeklü Avşarının bir koludur. Bu Avşar kolunun Şah Abbas zamanında İran coğrafyasına gelmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bunun gerekçesi, bu tarihten önce bu bölgede Alplu Avşarlarının adına tarihi kayıtlarda rastlanmamasıdır. İsmail Han 1003 yılında Kâzerûn hâkimliğinde, yine aynı şahsın ferah hâkimliğinde de bulunduğunu görüyoruz.<br>
<strong>Eberlü Avşarları:</strong> yüzyılda Eberlü Avşarları, Kazvin bölgesinde yaşamışlardır. XVIII. yüzyılda bu Avşar boyuna mensup boyların bazıları Tarûm ve Halhal’da yaşamıştır.<br>
<strong>Hamse Avşarları:</strong> Hamse, Kazvin ve Zencan arasındaki bölgede, bilhassa Kazvin’in güneybatı istikametinden Halhal’a kadar uzanmakta olan alanda, yerleşmişlerdir. Bunlar genelde “Hamselü Avşarı” şeklinde anılmaktadır. Söz konusu coğrafyada hayat sürmekte olan Avşarların çoğunluğunun Eberlü oymağına mensup oldukları ve onların beylerinin de XVIII. yüzyılda Hamselü, Târumî ve Halhalî şeklinde anıldıklarını görmekteyiz.</p>
<p><strong>Huzistan Avşarları:</strong> Şumla lâkabıyla tanınmış Kuçdoğan oğlu Aydoğdu tarafından 1152 yılında beylik kurmuş ve 1194 yılında ise bu beylik sona ermiştir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> 530 (1135-1136) kurulmuş olan Selçuklular zamanından Safevîler Devleti’nin kuruluşuna kadar Huzistan bölgesinde görülmüş olan Avşarlardır. Bunlar Karahıtayların Türkistan’da hakimiyet kurmaları sonucunda ortaya çıkan baskılardan dolayı bu bölgeye göç etmişlerdir. Bu obanın başında Arslan oğlu Yakup bulunmaktaydı. O, kendileri ile o bölgeye gelmiş ve Kûh Kuliye yöresine yerleşen Salurları ve Fars’ı kontrol altına almak için Salurlar üzerine birkaç defa sefer düzenlemiş fakat herhangi bir başarıya muvaffak olamamıştır. Ondan sonra bu beyliğin başına Küş Togan (Şumla) geçmiştir. O, Sultan Mesud zamanında Huzistan’ın bir bölümünü ve Lûristan’ın bazı yerlerini yönetmiş ve son Selçuklu hükümdarının ölümü üzerine bu bölgeleri kendi idaresi altına alarak Huzistan’da bir beylik kurmuştur. Nadir Şah zamanında 1155’te Tayyib Han Avşar, 1158 yılında ise Muhammed Rıza Han Kırklu Şuşter şehrine hâkim tayin edilmişlerdir. Huzistan Avşarları, 1003 yılında Şuşter hâkimi Şahverdi Sultan Gündüzlü’nün I. Abbas tarafından öldürülmesi sonucunda Araplar ile yaptıkları isyan sonrasında baskı altına alınmış; zaman içerisinde değişik Arap kabileleriyle yaptıkları savaşlar sonucunda başka yerlere göç ederek dağılmışlardır.</p>
<p><strong>İmanlu Avşarları:</strong> Bu Avşarların Safevîler zamanında İran’a geldikleri sanılmaktadır. Bu oymağa mensup olan Kasım Sultan, Hemedan emirlerinden birisiydi. O, Musul’un fethinde bulunmuş ve şehrin valiliğine getirilmiştir. Osmanlıların üzerine gelmesi nedeniyle şehri terk ettiğinden dolayı öldürüldüğü söylenmektedir. Urmiye Avşarlarının önemli bir kısmı İmanlu Afşarlarındandır.<br>
<strong>Kâzerûn Avşarları:</strong> Safevîlerden önce Şiraz, İsfahan, Kâzerûn sahalarında meskûn olan Kâzerûn Avşarları, I. Abbas döneminden başlayarak iki asırdan fazla Kâzerûn hâkimliğinde bulunmuşlardır. 1003 yılından önce Kâzerûn hâkimliğinde bulunan Emir Han’ın Küh-Kuliya’ya atanması nedeniyle Kâzerûn hâkimliğine Alpullu oymağına mensup İsmail Han getirilir. 1000-1250 yılları arasında da pek çok Avşar Kazerûn hâkimliklerinde bulunmuşlardır.<br>
<strong>Kirman Avşarları:</strong> Kirman yöresinde Şah Tahmasb devrinden beri yaşamakta olan Avşarlardır. Bu Avşar kolunun menşei ve nereden geldikleri konusunda yeterli bilgi yoktur.<br>
<strong>Kûh-Gîlûye Avşarları:</strong> Kûh-Gîlûye, İran coğrafyasında yaşamakta olan Avşarların en kalabalık kolunun oluştuğu yerdir. Kûh-Gîlûye Avşarları Gündüzlü ve Araşlu oymaklarına mensuptur. Çoğu zaman Huzistan ve Luristan Avşarları ile bir olup, pek çok kere mevcut yönetime baş kaldırdıklarından gözlem altında tutuluyorlardı. Bu baskı sonucunda 941 (1546-47) yılında Elvend Sultan öldürülerek yerine Muhammed Beğ atandı. 948 (1553-54) yılında Şahrup Sultan, 955’te (1560¬61) Mahmud Han ve Halil Han, daha sonra Şah Kuli Beğ’i katleden Hasan Han amacına ulaşır. Gelişen olaylar sonucunda Avşarlar bu bölgeden çıkarılır. Bir kısmı Horasan’a, bir kısmı Urmiye’ye gider.</p>
<p>Kûh-Gîlûye Avşarları, Araşlu ve Gündüzlü obalarından oluşmaktaydı. Gündüzlü Avşarlarının bir kolu XV. asırda yaşadıkları Suriye’den, Akkoyunluların fetihleri üzerine Mansur Bey’in başkanlığında İran’a göç etmişlerdi. Avşarlara mensup bir başka kolun, XVI. asırlarda Huzistan’da yaşadıkları bilinmektedir. Bu kolda aynı nedenle Mehdi Kulı Sultan’ın idaresi altında, bu bölgeye gelmişlerdi. Şah Abbas (1587-1628) devrinde 1003’te (1608-1609) ise Kûh-Gîlûye Avşarlarından bir kısmı Avşar Urmiye yöresine, bir kısmı da Horasan’a Ebiverd yöresine gönderildiler. Kuliya Avşarlarının Araplar ile birlikte yapmış oldukları bir isyan Fars valisi Allahverdi Han tarafından kanlı bir şekilde bastırılır ve neticede bu bölgedeki Avşarlar başka bölgelere dağıtılırlar.</p>
<p><strong>Horasan Avşarları:</strong> Şah Tahmasb zamanında Horasan’da, Herat’ın güney kısmında, Esfüzar ve Sistan bölgesi arazilerinin arasındaki bölgede yaşamışlardır. Ancak daha sonra bu Avşar kolunun dağılıp yok olduğu görülmektedir. Asıl Horasan Avşarlarının Gündüzlü ve Araşlu oymaklarına mensup obalar olduklarını görmekteyiz. Horasan Avşarlarının bu bölgeden dağılıp çıkmalarından sonra, söz konusu coğrafyada onların yerine Köse Ahmedlü ve Kırklu almıştır. Nadir Şah’ın Kırklu obasına mensup olduğu bilinmektedir.<br>
<strong>Urmiye Avşarları:</strong> Urmiye Gölü’nün batısında Selmas ve Uşnu arasındaki Urmiye şehri ve civarında da yaşamış ve yaşamakta olan Avşarlardır. Bu bölgeyi ilk olarak İmanlu Avşarlarının yurt edindiklerini görmekteyiz. İmanlu Avşarlarının bir kolunun sonradan Kasumlu adını almışlardır. Bunlar, I. Abbas zamanında Urmiye yöresine yerleşmiş olan Avşarlardır. I. Abbas’ın emirleri arasında adı zikredilen Urmiye hâkimi Kelb-i Ali Sultan, İnanlu oymağına mensuptur. O, Kirmanşah yöresinde Osmanlılara karşı sınır koruma hizmetinde bulunmuştur. Daha sonra Hudâd Beğ Kasımlı’yı beylerbeyliği görevinde, Feth Ali Han Araşlu Fars vali serdarlığında Urmiye Avşarları o yörede kürt aşiretlerle sürekli olarak mücadele etmişlerdir.</p>
<p>XVIII. yüzyıla gelindiğinde pek çok nedene bağlı olarak Avşar boyunun yerleşim alanlarının değişmesi gibi durmadan da küçük obalara bölünmüşlerdir. G. A. Delilî’ye göre XVIII. yüzyılda Avşarlar bir çok tayfalara bölünmüşler ve bu bölünme sonucunda Gırgırlı, Emirli, İnanlı, Güneşli, Arallı, Gündüzlü, Kosaehmetli, Areşlu, Beykişili, Alplı, İrli, Kasımlı, ve Papli kolları oluşmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Diğer Oğuz boylarının varlıklarını sürdürememelerine rağmen Kaçar ve Avşarlar, İran coğrafyasında güçlü durumlarını muhafaza etmeyi başarabilmişlerdir. Bunun neticesinde XIX. yüzyılın başlarında İran coğrafyasında meskûn olan Türk asıllı toplulukların içerisinden en kalabalık olanı Avşarlar olmuşlardır. Bugün İran arazisindeki Avşar nüfusunun 650.000 civarında olduğu söylenmekteyse de Avşarların İran arazisinde dağınık olarak yaşamalarına rağmen yine de yoğun olarak İran arazisinde büyük sayılabilecek bir oran oluşturmaktadırlar. İslâm Ansiklopedisi’nde Joannin’e istinat edilerek XIX. asır başlarında İran’daki göçebe Türk kabilelerinin 41 oymağa ayrılmış olduklarını ve bu göçebe Türk nüfusu içerisinde Avşarların 88.000 nüfusa sahip oldukları belirtilmekteyse de bu kayıtların doğruluğundan duyulan kuşkuların kaydı da göz ardı edilmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Avşarların İran arazisindeki sayılarıyla ilgili olarak verilen bu oran gerçekten de oldukça düşük bir orandır. Zira bu gün İran arazisindeki değişik bölgelerde yaşayan Avşarların sayısının, kesin olmamakla beraber, yaklaşık 650. 000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Sözü edilen tarihlerdeki rakamlar ile günümüzde ifade edilen rakamlar arasında açık bir fark söz konusudur ki, bir asır boyunca herhangi bir nüfusun altı kat artış göstermesi zor bir durumdur. Demek ki, yabancı kayıtlarda bilinçli olarak İran’daki Türk varlığını gösteren oran düşük gösterilmiştir. V. İ. Savina, İran arazisindeki Avşarların Safevîlere kadar Azerbaycan’ın doğu bölgesinde yaşadıklarını kaydeder. O, Safevîlerden sonra İran’ın bütün eyaletlerinde daha çok üstünlüğe sahip olduklarını, Urmiye Gölü’nün kuzey bölgesi, Hamze eyaletinin güney kısmı, dağlık alanlarda Kermanşah ve Hemedan eyaletlerinin sınırları bölgelerde yaşadıklarını kaydederken;<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> E. Z. Abdullayev, Azerbaycanlıların etnik yapısına katılmış Afşar tayfalarının yalnız Güney Azerbaycan arazisinde değil, aynı zamanda İran, Türkiye ve Afganistan’da (Kabil etrafında) da yaşadıklarını belirtir.</p>
<p>Azerbaycan’ın meşhur toponomistlerinden Gıyaseddin Geybullayev ise İran coğrafyasında Avşarların boy ve yerleştikleri araziler olarak şunları kaydeder. Aral Avşarları (Ağdaş kazasında iki köy), Allı Avşarları (Uçar kasabasında), Güneşli Avşarları (Deveci, Hacmaz kazalarında), Gırıklı Avşarları (Kasım İsmayilov Goranbay, Hanlar kazalarında)<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> (Kirmanşah’ta 54 oymak), Mazendaran’da 100 ev, Tahran’da 100 çadır, Hamse’de 200 ev, Kirman’da 1500 ev ve Fars bölgesinde de 250 evin olduğu tahmin edilmektedir. Güney Azerbaycan âlimlerinden Böyük Resuluoğlu da Güney Azerbaycan lehçeleri ile ilgili bilgi verirken Avşar lehçesinin Güney Azerbaycan’da konuşulduğu yerler hakkında da bilgi verir. Burada, Avşarların İran topraklarında nerelerde yaşadıkları konusunda da ip uçları vermektedir. Böyük Resuloğlu’na göre İran’da Avşar lehçesi şu bölgelerde mevcuttur: Maki (u), Urmiye, Soğukbulak, Marağa, Erdebil, Miyana, Zencan, Gazvin ve Erak.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Resuloğlu ayrıca Avşar lehçesinin konuşulduğu yerlere “Azerbaycan Yolunda” adlı makaleler toplusunda Karahasanlı Kasabası, Zeynallı, Yorganlı, Balov, Kecinveli, Kala, Toprakkale, Karaağaç’ı da ilâve eder.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Faruk Sümer ise seyyah A. Dupre’ye istinaden, Avşarların yerleştikleri yerlerle ve mevcut oranlarıyla ilgili olarak şu kayıtları verir: “Hamse’de 10.000 kişi, Kazvin çevresinde 5000 kişi, Hemedan yöresinde 7000 kişi, Tahran civarında 7000 kişi, Huzistan ve Şüşter yakınlarında 10.000 kişi, Kirman’da 6000 kişi, Horosan’da 8000 kişi, Fars’ta 5000 kişi. Faruk Sümer XIX. asır seyyahlarından Lady Shell’e istinaden de İran coğrafyasında yaşamakta olan Avşarların yurtları ve hayat tarzlarıyla ilgili şu bilgileri verir: Urmiye’de yerleşik vaziyette 7000 ev, Mazendaran’da 100 ev, Usanlu-Mazendaran’da 50 ev, Gazvin-Tahran arasında 900 çadır; Usanlu, Huvar ve Demadven de 1000 çadır ve ev; Avşar Şah sevenleri Hamse’de 2500 çadır, Hamse’de 200 ev, Kirman’da 1500 ev” vardır.<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>İran hükûmetinin resmî istatistik araştırmalarında, İran’daki Türkler ile ilgili resmî kayıtlar tahrif edilerek, İran nüfusunun yarısını oluşturan ve İran coğrafyasına ait toprakların %20 civarındaki bir alanında yaşayan Türklerin varlığı inkâr yoluna gidilir. Türkler, İran’daki değişik azınlıklar arasında kamufle edilmeye çalışılır. Bu meyanda azınlıkların hakları İran Anayasası’nda resmî dil ve yazısıyla ilgili 15.; milletin haklarıyla ilgili 19. maddesinde<a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> belirtilen haklardan hiçbirisi İran’daki Türkler için geçerli kılınmamıştır. Yapılan nüfus sayımlarında İran’daki Türk nüfusunun o cümleden Türk aşiretlerinin oranıyla ilgili rakamlar hakkında kasıtlı olarak yanıltıcı bilgiler verilmektedir. Bu nedenle İran coğrafyasında yaşamakta olan Türklerin olduğu gibi Avşar Türklerinin de nerelerde ve hangi oranlarda yaşadıkları konusu da kesin bir bilgi ortaya konmaktan uzaktır. Belki bunda Avşarların konar göçer bir hayat tarzını yaşam düsturu olarak görmelerinin ya da dışa kapalı bir aşiret ekonomisine sahip olmalarının da rolü olsa gerektir. Ancak esas olan İran yönetiminin ve yöneticilerinin İran’da her zaman Türk varlığından huzursuz oluşlarıdır. Buna göre de uzun yıllardır İran coğrafyasında yaşayan Azeri Türkleri, Kaşkay ve Avşar Türkleri her zaman baskı altında tutulmak istenmiş bunda da başarı sağlanarak onların belirli alanlarda yoğunluk teşkil etmelerinin önü alınmaya çalışılmıştır. Bu durum Kaşkay ve Avşar Türkleri için sonu hazırlamıştır denilebilir. Buna rağmen günümüzde İran coğrafyasında değişik Türk boylarıyla beraber Avşar Türklerinin de göçebe bir hayat sürdürerek varlıklarını korudukları açık bir gerçek olarak kabul edilmelidir. Bir yandan İran yönetiminin Türk kimliğini ortaya koyabilecek her türlü ifade ve faaliyetleri suç kabul etmesi, diğer taraftan resmî istatistik kayıtlarında Türk kimliğine yer verilmemesi, İran’daki Türklerin sayısı kadar buradaki Türk boylarının oranını da kesin rakamlarla ortaya koyma imkânı yoktur. Gizlice ortaya konulan veriler ise ya tahminî ya da kesinlikten uzaktır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Enver UZUN</strong></span></a>
</p><p>Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 652-657</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar :</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Arazoğlu, Mühteser Azerbaycan Tarihi, “Bütöv Azerbaycan Kitaphanesi Tarih Serisi”, Bakü 2001.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycan Tarihi (Ali mektepler için derslik), “Azerneşir”, Bakü. 1994.</span></div>
<div><span>♦ Abu’l Gâzi Bahadır Han, Secere-i Terâkime, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ Iran Islâm Cumhuriyeti’nin Anayasası, “Haz. Cenneti Muhammed Ali”, Tahran 1996.</span></div>
<div><span>♦ Islam Ansiklopedisi, TDV. yay, C. 2-4, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Evliya Çelebi, Seyahatname, “Üçdal Neşriyat”, C. 3, İstanbul. 1976.</span></div>
<div><span>♦ Dünya Azerbaycanlıları Kongresi’nin Esasnamesi, Haz. Güney Azerbaycan Aydınlar Cemiyeti, Bakü 1999.</span></div>
<div><span>♦ Geybullayev, G., Toponomiya Azerbaydjana, “Elm Neşriyat”, Bakü. 1986.</span></div>
<div><span>♦ Öztuna Yılmaz, İslam Devletleri (Devletler ve Hanedanlar), “Kült bak. yay”, C. 1, Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ Resuloğlu Böyük, Azerbaycan Yolunda (Makaleler toplusu) “Yayınlanmamıştır”, Bakü 2000.</span></div>
<div><span>♦ Delili, G.A; XVIII. Esrde Azerbaycan’ın Siyasi Hayatında Afşarların Rolü Azerbaycan CCP EA. Haberleri No: 3, Bakü 1969.</span></div>
<div><span>♦ Savina, V. İ, Etnonimi i Toponimi İran’a “Onomastika Vostoka”, Moskova 1980.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet; İran Türkleri, Türk Kültürü Yıl: V, S. 50, Aralık 1966.</span></div>
<div><span>♦ Türkolojinin Esasları, “Maarif Neşr”, S. 96, Bakü 1981.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk; Türkmen Asıllı Hanedanlar, Türk Dünyası Tarih Dergisi, “TDAV”, S. 83, Kasım 1993.</span></div>
<div><span>♦ Petruşevski, İ. P, Ocerki po İstorii feodalnıh otnoşenıy v Azerbaydjane İ Armenii v XVI. nacle XIX vv, Leningrad 1949.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ebu’l Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime, İstanbul, 1977, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Caferoğlu A, İran Türkleri, Türk Kültürü, Aralık 1966, Yıl: V, S. 50, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Türkolojinin Esasları, “Maarif Neşr”, Bakü 1981, s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Petruşevski, İ. P, Ocerki po İstorii feodalnıh otnoşenıy v Azerbaydjane İ Armenii v XVI. nacle XIX vv, Leningrad, 1949, s. 94; A. Caferoğlu, a.g.m., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İslâm Ansiklopedisi, “Avşar mad.”, TDV yay, İstanbul. 1991, C. 4, s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Evliya, Çelebi Seyahatname, “Üçdal Neşriyat”, İstanbul. 1976, C. 3, s. 1352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Caferoğlu, A., a.g,e., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Arazoğlu, Mühteser Azerbaycan Tarihi, “Bütöv Azerbaycan Kitaphanesi Tarih Serisi”, Bakü. 2001, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Azerbaycan Tarihi (Ali mektepler için derslik), “Azerneşir”, Bakü. 1994, s. 445.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Öztuna Yılmaz, İslâm Devletleri (Devletler ve Hanedanlar), Kült bak. yay, Ankara. 1989, C. 1, s. 790.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Öztuna Y, a.g.y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Savina, V. İ, Etnonimi i Toponimi İran’a “Onomastika Vostoka”, Moskova. 1980, s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Islâm Ansiklopedisi, Avş. Md., MEB yay, İstanbul, C. 2, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Caferoğlu A, a.g.m, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Sümer Faruk, Tarihte Türkmen Asıllı Hanedanlar, Türk Dünyası Tarih Dergisi, TDAV, Kasım 1993, S. 83, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Delili G. A, XVIII. Asırda Azerbaycan’ın Siyasî Hayatında Afşarların rölü, “Azerbaycan CCP EA. Haberleri” Tarih, Felsefe ve Hukuk Serisi, Bakü, 1969, No: 3, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Islâm Ansiklopedisi, Avş. Md., MEB yay, İstanbul, C. 2, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Savina V. İ, Etnonimi i Toponimi İran’a “Onomostika Vostoka” Moskova 1980, s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Geybullayev G, Toponomiya Azerbaydjana, “Elm Neşriyat”, Bakü 1986, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Dünya AzerbaycanlIları Kongresinin Esasnamesi, Haz: Güney Azerbaycan Aydınlar Cemiyeti, Bakü 1999, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Resuloğlu Böyük, Azerbaycan Yolunda (Makaleler toplusu) Bakü. 2000, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Islâm Ansiklopedisi, “Avşar mad”, TDV. yay, İstanbul 1991, C. 4, s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-avsarlari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Iran Islâm Cumhuriyeti’nin Anayasası, “Haz. Cenneti Muhammed Ali”, Tahran 1996, s. 41-43.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaşkay Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kaskay-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kaskay-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Kaşkay Türkleri
Kaşkayların menşei ve onların İran’ın güney vilâyetlerine nereden göçürüldükleri ve yerleştirildikleri hakkında da kesin bir bilgi yoktur. Bu konudaki görüş ve bilgilerin bir kısmı şöyledir: Arap istilâlarından başlayarak 19. asrın son yıllarına kadar Fars tarihini kronolojik olarak anlatan Fesaî, Kaşkayların menşei hakkında şu görüşlere yer verir: “Kaşkayların, Irak ve Kum’un çevresinde bulunan Halaçlardan olduğunu, sonra […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c685a30c5e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaşkay, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Turk-Dunyasi-216.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kaskay-turkleri.html">Kaşkay Türkleri</a></p>
<p>Kaşkayların menşei ve onların İran’ın güney vilâyetlerine nereden göçürüldükleri ve yerleştirildikleri hakkında da kesin bir bilgi yoktur. Bu konudaki görüş ve bilgilerin bir kısmı şöyledir:</p>
<p>Arap istilâlarından başlayarak 19. asrın son yıllarına kadar Fars tarihini kronolojik olarak anlatan Fesaî, Kaşkayların menşei hakkında şu görüşlere yer verir: “Kaşkayların, Irak ve Kum’un çevresinde bulunan Halaçlardan olduğunu, sonra oralardan ayrılıp, Fars’a göçen Halaçlar iki kola ayrıldılar. Onların bir kısmı yerleşik hayata geçerek Halaç adını da korudular. Konar göçer olan ikinci kısım Kaşkay İli bölgesinde yaşıyorlar.”</p>
<p>Kaşkayları “kaşgar” ile alakalandıran yazarlar, Kaşkayları Karahıtayların soyundan sayarak, onların kuzeydoğudan, Orta Asya’dan Fars’a gitme veya göçürülmeleri fikrini kabul ederler.</p>
<p>Azerbaycan seyyahı Zeynelabidin Şirvanî, Kaşkayların Türk tayfalarından olduğunu ve Cengiz zamanında Fars’a göçtüklerini yazmaktadır.</p>
<p>M. Keyhan ise eserinde, “Tarihçilerden bazıları, Kaşkayların Anadolu’dan İran’a göçtüklerini, bir kısmının da Cengizhan devrinde Turan’da yaşadıklarını, sonra Nadir Şah’ın emriyle İran’a göçürüldüklerini yazmaktadır.” İsmayil Buşehrî de, buna yakın görüşler ileri sürmüştür.</p>
<p>Melik Mansur Han, Kaşkayların İslâm sonrası buhranlı dönemin İran’a gelen Türkleri olduklarını, Horasan’dan Sistan’a ve Kirman yolundan Fars bölgesine geldiklerini, daha sonraları ise güneyden yavaş yavaş kuzeye doğru Bahtiyari ve mücaviri olan Acem Irakı’na yerleştiklerini belirtmektedir.</p>
<p>Ayrıca M. Mansur, 1953’te M. T. Shooten’e verdiği bilgide de, Kaşkayların İran’a gelmelerinin, 13. asırdaki Cengiz’in akınlarıyla alakalı olduğunu, bu akınlar sırasında Kaşkayların önce Kafkas Dağları eteklerine yerleştiklerini, sonradan Erdebil bölgesinde uzun süre kaldıklarını ve 16. asrın birinci yarısında Şah İsmail Safevî (1501-1524) tarafından Portekizlerin İran körfezinden Fars vilâyetlerine girmelerini engellemek için Farsa göçürüldüklerini” söyler.</p>
<p>Said Nefisi, Kaşkayların Şah İsmail veya Şah Abbas Safevî tarafından İran’ın güney illerine göçürüldüğünü, Kafkasya’dan İran’a göçürülme sebebinin de 1607-1618 yılları arasındaki Osmanlı- İran Savaşı esnasında Kaşkayların ve Kaçarların Osmanlılarla olan yakınlığı olduğunu, bu yüzden Azerbaycan’dan uzaklaştırıldığını yazmıştır.</p>
<p>Dr. Haşmetullah Tabibî, Bartold’dan şu görüşleri aktarmaktadır: “Kaşkay aşireti, Moğolistan’dan ve Türktistan’dan Cengiz’in ordusundan ve yağmasından kaçarak bu topraklara gelmiştir.” Ahmet Caferoğlu da benzer görüşlere yer vermiştir.</p>
<p>Franc-Jean Shor, “Kaşkaylar, Cengiz Han’ın öncüleri arasında Çin Türkistanı’ndan gelerek Afganistan’a ve Kuzey İran’a yayıldılar. İran’ın kuzeybatı sınırında, Azerbaycan’da yerleştikten sonra 1600’lü yıllarda güneye gelerek şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir.” demektedir.</p>
<p>V. Minorsky, Kaşkayların esas kütlesinin Moğol devrinden önce Selçuklular zamanında buralara yerleştirilmiş olmaları gerektiği görüşündedir.</p>
<p>Kaşkay İli ve aşiretlerinin, etnik bakımından “göçebe İranlı” olduğunu, tarihî olayların şokuyla ve diğer bazı sebeplerle kendi dillerini yitirip, işgalcilerin diliyle konuşmaya başladıklarını savunan İranlı araştırmacılar da vardır. Ancak bunlar hiçbir ilmî temele dayanmayan, hissi ifadelerden ibarettir.</p>
<p>Safevîler döneminde, özellikle Şah Abbas hakimiyeti zamanında Kafkas halklarından (Azerbaycanlı, Dağıstanlı, Gürcü, ve Ermeni) pek çoğunun İran’ın muhtelif vilâyetlerine göçürülmesi bilinen tarihi bir gerçektir. Ancak bu göçürülmeler Safevî hakimiyetinden önce de olmuştur. Halaçları Kaşkayların selefi kabul eden müelliflerden Lorens Lakhart, Kaşkay tayfalarından Farsimedan ve Şeşbloki (Altıbölüklü) gibi büyük tayfaların Safevî hakimiyetinden çok önce Kum vilâyeti bölgesinde olan Halacistan’a ve oradan Fars eyaletine göçürüldüğünü belirtir.</p>
<p>T. E. İbrahimov, Kaşkayları Azerbaycan Türkleri’nden kabul ederek, Cani Ağa Kaşkai tarafından dönemin siyasî ve sosyal şartları içerisinde bir üst kimlik olarak “Kaşkay” adı altında bütün aşiretlerin büyük bir il birliğine çevrildiğini yazmıştır. Bu adı almalarının da Cani Ağa’nın şahsıyla ilgili olduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Araştırmacıların üzerinde ittifak ettiği husus, Kaşkayların Türk soyundan olduğudur. Görüş ayrılıklarının bulunduğu nokta, Kaşkayların hangi Türk boyuna mensup olduğu hususudur.</p>
<p>Kaşkayları Azeri, Halaç, veya Anadolu Türklerinin bir kolu saymak tek başına doğru değildir.</p>
<p>Kanaatimizce Kaşkaylar, tarihî hadiselerin zorlamasıyla Türkistan’dan göçüp Kafkasya’ya geldiler. Uzun bir süre burada kalarak, Kafkas dillerinin (özellikle Azeri Türkçesinin) tesirinde kaldılar. 16. yüzyılın birinci yarısında, Şah İsmail Safevî (1501-1524) tarafından Fars’a göçürüldüler. Bu bölgeye geldiklerinde bazı Halaç unsurlarla temasları oldu veya bir kısım Halaç aşireti Kaşkay aşiretine dahil oldu. Özellikle Selçuklular döneminde de Anadolu Türkleriyle olan yakın münasebetleri, hatta Kaşkay aşiret birliğine karışan Anadolu’daki bazı Türk unsurlar olabilir. Dillerindeki karışıklık ve bazı özellikler bu ihtimali kuvvetlendirici niteliktedir. Yani Kaşkay aşiretleri içerisinde az veya çok değişik boylardan gelen unsurlar mevcuttur. Kaşkay İli’ni tek bir boy veya aşiret olarak kabul etmek mümkün olmadığı gibi onları, bir tek halka bağlamak da yanlıştır. Bu konunun kesin olarak tespit edilmesi için Kaşkay İlbirliği içerisinde yer alan tayfa ve tirelerin tek tek ele alınarak incelenmesi gerekir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Muhittin ÇELİK</strong></span></a>
</p><p>İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/KA%C5%9EKAY-T%C3%9CRKLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sungur Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sungur-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sungur-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Sungur Türkleri
Sungur Türkleri, Sungur şehrinde ve onun etrafındaki bazı köylerde (Galeyi-Ferhad ve Gurve) yaşıyorlar. Sungur şehri İran’ın batı sınırlarına yakın olan Kirmanşah şehrinin, 70 kilometre kuzey doğusunda küçük bir şehirdir. Şehrin nüfusu yüzbine yakındır. Nüfusun yarısına yakını Sungur Türklerinden oluşur. Minorski’ye göre Sungur Türkleri buraya Moğollar devrinde gelmişlerdir ve bunların reisi olan Sungur, Şiraz Moğollarının hizmetinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c68583f6e5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sungur, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Turk-Dunyasi-217.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sungur-turkleri.html">Sungur Türkleri</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cevat HEYET</strong></span></a>
</p><p>Sungur Türkleri, Sungur şehrinde ve onun etrafındaki bazı köylerde (Galeyi-Ferhad ve Gurve) yaşıyorlar. Sungur şehri İran’ın batı sınırlarına yakın olan Kirmanşah şehrinin, 70 kilometre kuzey doğusunda küçük bir şehirdir. Şehrin nüfusu yüzbine yakındır. Nüfusun yarısına yakını Sungur Türklerinden oluşur. Minorski’ye göre Sungur Türkleri buraya Moğollar devrinde gelmişlerdir ve bunların reisi olan Sungur, Şiraz Moğollarının hizmetinde bulunmuş olmalıdır. Sungur Türkleri Şii olup, Ehli-hakk temayülleri olduğu zenn olunur.<a href="https://www.altayli.net/sungur-turkleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bununla beraber Sungur şehrinde eskiden kalmış “Gonbedi-malik” binası Selçuk mimari üslûbuyla yapılmıştır.</p>
<p>Sungur şehrine İran-Irak Savaşı’nda binlerce Kürt gelip yerleşmiştir. Öyle ki, bugün şehirde Türkten çok Kürt ve az sayıda da Fars vardır. Farsların çoğunu hükümet memurları oluşturmaktadır.</p>
<p>Şehrin nüfusu iki veya üç dil biliyor ve başta Türk dilli şehirlerimizden daha çok Farslaşma cereyanına maruz kalmışlar.</p>
<p>Sungur Türkçesi, Azeri ve Eynallu lehçeleri arasında bir Türk lehçesidir. Hatta fonemler bakımından (o-u, ö-ü) Eynallu lehçesine daha yakındır. Eğer yavaş konuşulursa bir Azerbaycanlı tarafından anlaşılır ve Prof. Doerfer’e göre Azeri Türkçesinin bir lehçesidir.</p>
<p>Sungur Türkçesini ilk defa Prof. L. Windfuhr ve ondan sonra Prof. G. Doerfer (Alman Türkoloğu) tedkik etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sungur-turkleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Sungur Türkleriyle konuşmalarımızda lehçe veya ağızlarındaki bazı özellikleri Prof. Doerfer’in tespit ettiğinden farklı gördük. Mesela mastar eki olarak ax yerine ağ bulduk. Bu farkları sırası geldikçe yazımızda hatırlatacağız.</p>
<p>Sungur lehçesinin özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p><strong>Fonemler:</strong> Sungur Türkçesinde ı ve ö olmadığına göre sesli olarak yedi fonem vardır. Burada o-u, ö-ü seslerine deyişmektedir. O sesi ancak v, u, i seslerinden önce geldiği zaman olduğu gibi telaffuz edilir. Mesela: tovlamağ, kovmağ, dünov (dün), bizov, govcan (baston), tovux, goun veya govn, sovux veya soux, aloi (diftong gibi) E sesi i sesine çevrilir, mesela:Er yerine ir, ev yerine iv. denir.</p>
<p>Prof. Doerfer’in yazdığına göre eksi Türkçenin uzun fonemleri korunmuştur; hususiyle u, ü ve i seslerinde göze çarpar. Biz yaptığımız tetkiklerimizde bu korunma hadisesini görmedik.</p>
<p>Horasan ve İnallu lehçelerinde dahi özellikle G’den sonra ö sesi ü, ve o sesi de u telaffuz edilir.</p>
<p>Sungur lehçesinde de, İnallu’da olduğu gibi ikinci hecede ve son hecede u hakimiyeti vardır. Mesela: artux, aşux, yemelu, arux, biz tapdux (biz bulduk), bağlu, darlu (tatlı), ivlu (evli), açuğ (açık), mincuğ (boncuk), irelu.</p>
<p>İ bazı sözlerde birinci hecede i ile e arasında telaffuz edilir. Mesela:Bi(e)z, si(e)z.</p>
<p>e veya kapalı e çok vakit i okunur, ama y’den evvel e_sesi veriyor. Mesela: beyrağ, guzey, günecağ (güneş tutan), geynemağ. Daha başka yerlerde dahi e ’nin kaldığını görüyoruz: beş, üzek (yüzük).</p>
<p>a birçok yerlerde e (açık e) telaffuz edilir: qere, qerqe, yessi, urte, qisqe (kısa), yare, arem (adam), burde, urde, selxum, isitme (ateş), numurte (yumurta), seqqel (sakal), ervad (arvat=kadın), qeygene.</p>
<p>a Tebriz ağzında olduğu gibi y’den önce e okunur. eyran, geymağ, qeyin, yeylağ, beyrağ, qeynemağ. Nadir olarak e (açık) okunur:eyağ.</p>
<p><strong>Ünsüzler</strong></p>
<p>k kelimelerin sonunda, ince ünlülerden sonra y ve kalın ünlülerden sonra ğ veya x okunur. Mesela: ürey, çörey (ekmek), gerçey (gerçek), ürdey, iney ve durax, gulax, çux, yux, gırx,</p>
<p>uzağ, irağ, dırnağ, biçağ, turpağ, palçağ (palçık=çamur), ağ, mıncuğ, baluğ, bılağ (bulak=kaynak, pınar), günnermağ (göndermek).</p>
<p>b, p birçok kelimelerde v telaffuz edilir. Mesela: div (dip), davan (taban), gavağ (kabak=ön), güveğ (göbek).</p>
<p>y Azeri Türkçesinden daha geniş şekilde sözlerin başında düşmüştür. Mesela:üz, ulluz (yıldız), ilan (yılan), il (yıl), ürey.</p>
<p>d kelimenin ortasında ve son hecede çok vakit r okunur. Mesela: ar (ad), darmağ (tadmak), durağ (dudak), urin (odun), ervar (arvad=kadın).</p>
<p>d’den önce n gelirse d de n okunur. l gelirse l ve s gelirse s okunur. Mesela:gunnuz, yannırmağ (yandırmak), inni (indi=şimdi), yessi (yasdı, yastı).</p>
<p>Bazen de metatez olayına rastlıyoruz (Azeri Türkçesinde olduğu gibi). Mesela: turpağ, irelu, guşni (gonşu=komşu, kürpi=köprü).</p>
<p>Sağır n=ng birkaç sözde kalmıştır: dunguz, garaguluğ (kalanlık), danglamağ</p>
<p>(danlamak=azarlamak), teyzang (mesane=sidik kesesi (i ile e arasında).</p>
<p>t Azeri Türkçesinde olduğu gibi birçok sözün başında d olmuştur. dar (tad), duz (tuz).</p>
<p>Bazı iki heceli sözlerde ikinci hece düşürülür. Mesela: bern (burun), ağz (ağız), boyn (boyun), govn (kavun), güsk (göyüs), garn (karın).</p>
<p>Mastar eki daima mağ’dır (Tebriz ağzında max’tır). Mesela: darmağ, gitmağ, gelmağ, vermağ, govmağ…</p>
<p>Sıra sayıları daima çi’dir: üçümçi, dürdümçi.</p>
<p>Çoğul ekleri ler ve le’dir: kitabler.</p>
<p>dir, di titreşimsiz ünsüzlerden sonra ti telaffuz edilir: pisti. Titreşimlilerden sonra di okunur: ışşığdi.</p>
<p>L ile biten sözlerde (yüngül=hafif) li: yüngülli, n ile bitenlerde (yaxun=yakın) ni ve r ile biten sözlerde ri okunur (garri=kardır).</p>
<p><strong>Ad ve Zamir Halleri</strong></p>
<p>Eski Türkçede olduğu gibi genetiv (mensubiyet) eki yoktur:kişi ivi (erkeğin evi), elim bermaği (elimin parmağı).</p>
<p>Akuzatif eki çeşitlidir. Mülkiyet ekinden sonra düşer:Elim tut (elimi tut). Ancak elov (elin), eloii (elini) olur.</p>
<p>Başka yerlerde ünsüzlerden sonra i ve ünlülerden sonra ni olur (İnallu lehçesinde olduğu gibi): sen-seni, biz-bizi, siz-sizi ve u (o)-oni.</p>
<p>Datif, lokatif ekleri hem kalın, hem de ince hecelerde e, de, ne’dir. eloe (eline), bizde, ivde, urde, burde ve elunne (elinde).</p>
<p>Ablatif eki n’sizdir:ivde (evden), bizde (bizden), si(e)zde (sizden).</p>
<p>Vasıta eki instrumental ile, la yerine ine’dir: qelemine (kalemle).</p>
<p><strong>Mülkiyet ekleri şunlardır:</strong></p>
<p>im: menim (e ile i arasında), elim</p>
<p>u: senu (senin), elu (elin).</p>
<p>i: eli</p>
<p>imis, imiz: elimiz.</p>
<p>uz: eluz (o ile u arasında).</p>
<p>leri: elleri.</p>
<p><strong>Şahıs Zamirleri:</strong> me (ben), se (sen), u, biz, siz, ular’dır.</p>
<p><strong>Mülkiyet Zamirleri:</strong> menim=menom, senu, unu, bizim-bezem (i ile e arasında), sizu, ulardu.</p>
<p>Sungur Türkçesinde, Azeri Türkçesinde olduğu gibi dönüş zamirleri vardır: bilemi, bilovi, bilesini, bilemizi, bilovzi, bilelerini.</p>
<p>Tefzili sıfat için rax ve ter (Farsça) kullanılır: yaxçırax (daha iyi), yeketer (daha büyük).</p>
<p><strong>Fiil Zarfı:</strong> Haber şekli (müsnet predikalif) attribut.</p>
<p>Sungur Türkçesi’nde gelecek zamana mahsus ek yoktur (İnallu lehçesi gibi), fakat: isiyovrem gelem, isiyov se gelese, isiyov gele, isiyovrax gelax, isiyovsiz gelesiz, isiyola gelele şeklinde söylenir.</p>
<p>Yeterlik şekli gelebilmiyorem, gelebilmiyovsa şeklinde denir.</p>
<p>Sungur lehçesinde şart ekleri (se, sa) ve ip ve soru işareti yoktur. Şart forması Farsça’nın şart edatı olan eger-ege ilave etmekle meydana gelir: ege gellim (gelsem), ege geleydux (gelseydim).</p>
<p><strong>Söz Dağarcığı:</strong> Sungur lehçesinde esas sözler Türkçedir. Yalnız içtimai sözler ve terimlerin çoğu Farsça ve Arapça’dır. İran-Irak Savaşı sırasında şehire ve etrafına birçok Kürt gelip yerleşmiş, şimdi herkes iki ve üç dilde konuşabiliyor. Biz soruşturma yoluyla bine yakın Türkçe kelime tespit ettik. Bunlardan önemli olan bir kısmını veriyoruz:</p>
<p>dada (baba, ata), aba ve nene (anne), gardaş, bacı (kız kardeş), uğl (oğul), uğlan, gız, uşağ (çocuk), üz (kendi), üzge (başkası, yabancı), baş, güz, burn veya born, ağz, üz, elüz (yüz), buyn, bil (bel), dalbaşı (omuz), güsk (göyüs), emcey (meme), ürey, garn (karın), dal (arka), gul (kol), el, bermağ, düz (diz), gıç (bacak), eyağ, bağaruğ (bağırsak), durax (dudak), güvey (göbek), sürüy (sidik), ürdey, baluğ, ağ, qere, saru, gırmız, güy, yaşıl, işey (eşek), it (köpek), dovşan, taug, xurus, ilan, gügerçin, qerqe (av kuşu), yeke (büyük), kuçi, bi (bir), ikki, üç, dürd, beş, altı, yeddi, sekkiz, dugguz, un, yirmi, utuz, gırx, elli, üz (yüz), bice (birinci), ikimci, üçümci, onumci…, gece, gunnuz, gun urta (öğle), inni (şimdi), sure (sonra), us (üst), işaye (aşağı), iv (ev), ir (er=koca), çal (derin, çukur), gığ (koyun), riğino (tavuk), verşillemağ (parlamak), uzun, qisqe, inlu, inçe, dar, açuğ (geniş), yessi, deri, et, yağ, tük, gasıq, çux, az, yaxçı (iyi), pis (kötü, pis), aruğ, yoğun (şişman), yatmağ, uvanmağ (uyanmak), durmağ (kalkmak), çürey (ekmek), berk (katı), sulu, yağluz (tek-yalnız), içeru, yazı (dışarı), küreken (damat), naxoş (xeste) dünov (dün), baş yuxarı (yokuş), baş şağı (iniş), gürmağ, güzeklemağ (beklemek), sukmağ (sökmek), neme (ne), neme diro (ne diyorsun), neme ilero (ne yapıyorsun), bunna sure (bundan sonra), yoğun, ince, geşeng, igeri (iri), berk, buş, isitme (ateş, kızdırma), seher (yarın), biri gün, isirogün (evvelki gün) (i ile e arasında), üg (ön), gillir (yuvarlak), yaşurmağ (saklamak), yağluğ (mendil), yahalmağ (yanılmak), uce (yüce).</p>
<p>Sungurlar Tanrı’ya Xuda (Farsça) diyorlar, yalnız Tanrıverdi sözünde, bir de ata sözlerinde tarı sözü kalmıştır.</p>
<p>Şimdi birkaç cümle örneği verelim: unu arı nemeri (onun adı nedir), hara giyovse (nereye gidiyorsun), harde geliyovse (nereden geliyorsun), dunu hardeydu (dün neredeydin), haçan gelovse (ne zaman geliyorsun).</p>
<p><strong>Sungur Atasözlerinden Örnekler</strong></p>
<p>Ügde baci, arde qeyçi.</p>
<p>Ne bağdequ (koy) alu nekürde dine xalu (dayı).</p>
<p>Qiç gelmi issiyov tiz giye (gitsin).</p>
<p>Herkesu biderdi var deyirmançinu su derdi var.</p>
<p>Qerqe qerqeye diyer üzü gere.</p>
<p>Piçağ üz dessesini (kılp) kesmez.</p>
<p>Bize (i ile e arasında) gelen bize xoşer (benzer).</p>
<p>Bu atasözlerinin hemen hepsi Azerbaycan Türkçesinde de mevcuttur.</p>
<p>Şimdi halk türkülerinden örnekler verelim:</p>
<p>Damne dame damımız Yaxunni eyvanımız Se urde du me burde Kor ussi düşmenimiz Bilağ başında durme Bilağı buğlandirme Seno yaru burde deu (deyil)</p>
<p>Gaş-güzü unadırme (oynatma)</p>
<p>Çağdaş şairlerden Ruhullah Emiri, Ali Ekber Mezheri ve İkbal beni Ameriyan’la görüşebildik ve onlardan aldığımız şiirlerden örnekler veriyoruz:</p>
<p>Emiri’nin Farsça, Türkçe ve Kürtçe şiirleri vardır ve mahlası Emir’dir. Emiri’nin Farsça şiirleri Ustad Şehriyar’ın şiirleri kadar güçlüdür, ancak merkezden uzak küçük bir şehirde yaşadığı için pek tanınmamıştır:</p>
<p>Şehrimiz Dili (Şehrimizin Dili)</p>
<p>Şehrimiz şemi-şebistanına pervane menem Dağine, daşlerine aşiqi-divane menem</p>
<p>Getti (getirdi) dünyaye xuda çünki bu turpağde meni</p>
<p>Vermiyen turpağını mülki-süleymane menem</p>
<p>Çox ezizdi vetenim, çoxrax eziz hemvetenim</p>
<p>Bu mehebette ulan alemeefsane menem</p>
<p>Milleti xurdu iri güzlerimin ışırığı</p>
<p>Dulanen başlerunun dovrine pervane menem</p>
<p>Canım İran, vetenim Sungur, özüm Türk zeban (Türk dili)</p>
<p>Pakbaz (vurgun) aşiq ulan mihenim (vatanım) İran’e menem</p>
<p>Mene şair dime mecnuni-bu leylayem me</p>
<p>Şebnem eşki (gözyaşı çığı) veren cilve gülüstane menem</p>
<p>Yazmamı (yazmamış) Sungur’e tarixi-müdevven birisi</p>
<p>Bu cehetde giçen eyyamine bigane menem</p>
<p>Xoşneva (güzel sesli) bülbüli çox var bu gülüstanın Emir</p>
<p>Muri-miskin ki yiğer zehmetine (zahmetle) dene menem.</p>
<p>Şimdi Ali Ekber Mezheri’den bir şiir verelim:</p>
<p>Direm ey gusse ge el çek cigerim gan ileme</p>
<p>Bayeguş (baykuş) garnım içinne a bucur (böyle) lan (yuva) ileme</p>
<p>Güsgüme yığme verem, ut vuruse xermanime</p>
<p>Yanniren (yandıran) derd u qemi canime ferman ileme</p>
<p>Uğare (o kadar) gelluv o gidu yulimi saf ileru (ettin)</p>
<p>Xelleke (halka) yaxçı dimez buynimi re (de) yan (eğri) ileme İyesiz xelbimi dünya işi viran ilemi (etmiş)</p>
<p>Kişi (erkek) ul senne (sen de) ivim başime viran ileme</p>
<p>Hurmişov oxlu (örmüşsün okla) buğazını gute (götür= kaldır) bu ganlu elu</p>
<p>Ülmişem üz ganime bunna (bundan) beter gan ileme</p>
<p>Gatuğim kiseye tükni gücine çerxi-felek</p>
<p>Senne bu pis ganımi gırguren (ekşimiş) eyran ileme</p>
<p>Ta ki dünya varımı güclü zeif hegii yemi</p>
<p>Seni dovrunni bugün zülmine dovran ileme</p>
<p>Çilleler gari guru başime ey gem buluti</p>
<p>Gar suvi gözlerime az geti tufan ileme</p>
<p>Baş bulaşdirme bucur Mezheri’ye tageti yux</p>
<p>Unu heqqine xeravluğ (kötülük) bile asan ileme (kolay kolay yapka).</p>
<p>Son olarak İkbal Beni Ameriyan (Şahid)’ın Emir hakkında söylediği bir gazelini veriyoruz:</p>
<p>Ey ulen bostanımız bülbüli-şeydası Emir Me’deni-eşgu vefanun doro elması Emir Vermişov (vermişsin) şehrimize fexro mubahato sefa Yuxdi hiç zalimi divane re (den) pervası (korkusu) Emir Biz sene fexr eylerax se bize izzet verese Ey ulen himmet o hem geyret deryası Emir Bu gece çox bize xoş gişdi eceb meclis idi Mezheri gulleyi-eşg o edeb engası Emir Şehrimiz arını (adını)se addu cemaet diline (atdun)</p>
<p>Eşgo şeydai o divanegi me’nası Emir Diri (dedi) çox xatireler dovr cevanlugda bize Beski şirino şeker baridi inşası Emir Ömri var ussi, iki üz il yaşası U ki eşiq elemi gelbimi siması Emir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cevat HEYET</strong></span></a>
</p><p>Varlık Dergisi Editörü / İran</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 675-678</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sungur-turkleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Minorski, V., “Sungur” maddesi, İslam Ansiklopedisi, cilt 11, İstanbul 1970. M.E.B.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sungur-turkleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> G. Doerfer, Das Sungur Türkische Studia Orientalia, vol. 47. Helsinki. 1977, Prof. Dr. G. Doerfer’in adı geçen makalesi okunduktan sonra Sungur’da şahsen araştırma yapılmış ve ondan sonra bu makale hazırlanmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bayadistan İran’daki Türk Kavimleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bayadistan-irandaki-turk-kavimleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bayadistan-irandaki-turk-kavimleri</guid>
<description><![CDATA[ Bayadistan İran’daki Türk Kavimleri
Bayadistan ilk bakışta, Batı İran’da Hemedan ve Save arasındaki dağlık bölgede bulunan, Türkçenin konuşulduğu oldukça sınırlı bir bölge gibi görünebilir. Ama sözlü geleneklere göre bu bölgenin yerel nüfusu, İran’daki en önemli Türk kavimlerinin ilginç bir karışımını ortaya koymaktadır. Bu bölgedeki yerleşik halkın çoğunluğu, yerleşim yerleri düzgün bir biçimde ayrılan ünlü Afşar, Bayat veya Halaç kavimlerine […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6856565d6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bayadistan, İran’daki, Türk, Kavimleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Turk-Dunyasi-218.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bayadistan-irandaki-turk-kavimleri.html">Bayadistan İran’daki Türk Kavimleri</a></p>
<p>Bayadistan ilk bakışta, Batı İran’da Hemedan ve Save arasındaki dağlık bölgede bulunan, Türkçenin konuşulduğu oldukça sınırlı bir bölge gibi görünebilir. Ama sözlü geleneklere göre bu bölgenin yerel nüfusu, İran’daki en önemli Türk kavimlerinin ilginç bir karışımını ortaya koymaktadır. Bu bölgedeki yerleşik halkın çoğunluğu, yerleşim yerleri düzgün bir biçimde ayrılan ünlü Afşar, Bayat veya Halaç kavimlerine mensuptur. Ayrıca Şahseven ittifakının göçmen alt kavimleri ve isimleri sonradan verilecek olan kimi daha az bilinen Türk kavimleri, geleneksel olarak Bayadistan bölgesinin yazlık meralarına düzenli bir biçimde gitmektedir.</p>
<p><span><strong>Günümüzde Bayadistan: Coğrafya, Nüfus</strong></span></p>
<p>Resmî İran terminolojisine göre günümüzde, merkez vilayetteki Save’nin ilçesinde bulunan dört bölgeden biri Kuh-pâye Bayât ismini taşımaktadır.</p>
<p>Diğer yandan yerel nüfusun şivesel kullanımında eski Türk kavminin ismi Manflaqe-ye Bayât veya Bayadistan, açık şekliyle ‘Bayat diyarı’ olarak adlandırılan daha geniş bir bölgeye karşılık gelir. Nevberan’ın alt bölgesi etrafında yer alan Kuh-pâye Bayât’ın idarî birimi Bayadistan’ın en geniş bölümünü oluşturur. Öte yandan yörenin Türkçe konuşan halkı için; Bayadistan, doğuda Hemedan vilayetinin bir kısmını ve kuzeyde Kazvin vilayetinin Kharaqan dağlık alanını içine alacak biçimde daha geniş bir coğrafyaya uzanır.</p>
<p>Bölgenin merkezi Save’den Karafs’a, batıya doğru uzanan Mazdağan nehri (boylamı 35°/enlemi 49°-51° arasında) boyunca yayılan, yüksekliği 1500 ile 2000 metreye varan uzun dağlık bir vadiyi içerir. Kuzeybatının en ucundaki Kûh-e Kharaqan’a doğru yayılan 3000 metre yüksekliğindeki sıradağlar bölgenin kuzey sınırını oluşturur. Güney tarafında ise bölge, içerisinde Kûh-e Paşalu, Kızıl Dağ ve Kûh-e Dârsu bulunan daha alçak sıradağlar vasıtasıyla Mazdağan ırmağı veya Rıza Çayı’na paralel akan Kara Su’dan ayrılır.</p>
<p>Bayadistan’ın ve ona komşu bölgelerin nüfusu büyük oranda yerleşik Türk çiftçileri ve büyükbaş hayvan üreticilerinden oluşur. Nüfusun tümü ‘Şiî’ mezhebindendir. Köylüler kendi tüketimleri için ekin, üzüm, ceviz ve aynı zamanda bazı meyve ve sebzeleri yetiştirir. Çiftlik hayvanlarının üretimi oldukça yaygındır. Dağ otlaklarında veya yaylalarda, yetiştiriciler koyun ve keçileri tercih ederken, vadilerdeki yerleşik köylüler boynuzlu sığırları barındırırlar. Endüstri oldukça sınırlıdır. Geçmişin en önemli gelir kaynakları olarak tahmin edilen halı dokumacılığı ve doğal boya üreticiliği günümüzde hemen hemen bütünüyle terk edilmiştir.</p>
<p>İran’ın diğer birçok bölgesindeki gibi şehirleşme hızla gelişmektedir. Son elli yıl boyunca pek çok insan köylerini ve geleneksel yaşam tarzlarını terk etmekte ve Kum, Kazvin veya Save gibi şehir merkezlerine yerleşmektedir. Aynı zamanda birçok köylü başkent Tahran’a göç etmektedir.</p>
<p>Günümüzde isimleri hâlâ haritalarda yer bulan bazı köyler gerçekte terk edilmiştir. Bazı köylerde ise sadece birkaç aile veya bazı yaşlı kimseler kalmıştır. Birçok yaşlı insan, şehirlerdeki uzun çalışma hayatından sonra yaşamlarını sürdürmek üzere, emekli aylıkları veya tasarrufları ile köylere çekilmektedir. Bunun yanında yaz tatillerinde ebeveynleri ile birlikte üç dört ay geçirmek için her yıl hoş bir dağ iklimine sahip köylere giden bir nüfus da mevcuttur. Fakat bu iki grubun da köy faaliyetlerine tam anlamıyla katıldıklarından bahsetmek zordur.</p>
<p>İnsan kaynaklarındaki bu düşüş köy topluluğu için ciddî sorunlara neden olmaktadır. Birçok yerde karmaşık sulama sistemi senelerdir ihmal edilmiş ve günümüzde çökme noktasına gelmiştir. 1960’lardaki toprak reformundan sonra çiftçiler, göçebe veya yarı göçebe komşu kavimlerin yazlık mera olarak kullandığı aşağı dağlık bölgeleri, ekip biçmeye başlamışlardı. Bu durum geleneksel olarak, sabit senelik bir meblağ karşılığı otlak yerlerinin haklarını satın almaya yetkisi bulunan koyun üreticileri ile çatışmalara sebep olmuştur. Bu günlerde çoğu köy, ancak ekinlerin Temmuz ayında aşağı dağ yamaçlarındaki ekilip biçilen alanlara götürülmesinden sonra çobanları kabul ediyor. Yaygın ve yoğun ziraatçılık ile iyi otlak yerleri bulma mücadelesi ve ayrıca sürülerin yaz otlakları yani yaylalar ile kışlaklar arasında geleneksel olarak taşınması yönteminin terk edilmesi, bugün dağ meralarında belirsiz bir eko sisteme yol açmaktadır.</p>
<p>Elbette bu değişim süreçleri çevre ile sınırlı değildir. Bayadistan’ın oldukça geniş bir kısmı İslâm Ortaçağı boyunca aşağıda belirtileceği gibi kısmen stratejik ve politik bir öneme sahipken, Batı İran dağlarındaki uzak bir tarım bölgesi olması nedeniyle, asırlar önce büyük olasılıkla kısmî bir tecride maruz kalmıştı. Burada genel olarak yollar veya diğer ulaşım ve haberleşme sistemleri mevcut değildi. Hatta Schindler 19. yüzyılın sonuna doğru Batı İran’a seyahat ettiği zaman, Hemedan’dan Save’ye doğru uzanan ve Mazdağan’dan geçen eski, geniş anayol bile hemen hemen belirsiz, tozla kaplı ve yolcular için barınma olanakları bulunmayan bir yoldu. Schindler’in tasvirleri 18 ve 19. asırlar boyunca bölgeye uğramış gezginlerin anlatılarıyla tam anlamıyla örtüşmektedir. Bu gezginler aynı zamanda bu yöredeki birçok köyün yok edildiğinden veya terk edildiğinden bahsetmektedir. Kısacası birçok bakımdan bütün bir bölge onların zihninde harap bir izlenim bırakmıştı denilebilir.</p>
<p>Save’den çıkan ve Nevberan ile Dökhân üzerinden Hemedan’a ulaşan çok eski yol altmış yıl önce asfaltlandı. Rotası aşağı yukarı Mazdağan nehrini takip eden ve Bayadistan’ın merkez köylerini Nevberan ile birleştiren ana yol ise sadece beş veya altı sene önce inşa edildi. Elektrik, Saman gibi daha geniş köylere 1973 senesinde ulaşmasına rağmen çoğu küçük köyler 1979 yılındaki İslâmî devrimin sonrasına kadar bile bu donanıma sahip değildi.</p>
<p>Şurası açık ki sözgelimi şehirleşmeyle başlayan ve devam etmekte olan değişim süreçleri; çevre değişiklikleri ve genel olarak hayatın çağdaşlaşması, kitle iletişim araçlarının artan etkisi ve diğer faktörler de köylerin kültürel yapılarını oldukça değiştirmektedir. Asırlardır bölgede gelişmekte olan daha ikinci derecedeki Türk şiveleri fevkalâde güçlü bir tesiri olan İran resmî diline, belki yirmi veya otuz sene daha karşı koyabilecek ama sonunda dille birlikte bölgenin Türk karakteri, yerel gelenekleri ve folkloru da yok olacaktır.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen Türkçe günümüzde yaygın bir biçimde konuşulmaktadır. Altmış yaşının üzerinde olanlar arasında Türkçe evdeki günlük konuşmaların dilidir. Erkekler İran dilini de konuşurlarken, bu kuşağın kadınlarının çoğu medyanın etkisi ve şehirli yakınları ile kurulan bağlantılar nedeniyle İran dilinin bazı sınırlı ve genellikle pasif komutlarını almalarına rağmen, tek dilli olup sadece Türkçe bilmektedirler. Yaşlı kuşağın büyüme evresinde, İran dilinin bölgedeki etkisi oldukça düşüktü. Gelişmemiş ulaşım sistemi bölgedeki şehir merkezleri ile kurulması muhtemel yakın iletişimleri engelliyordu. İlavaten, yörede devlet okulları bulunmadığından eğitim dili Türkçeydi. Çoğunlukla köylerin Türkçe konuşan mollası çocuklara Arap alfabesini ve Kuran’dan bazı ayetleri öğretirdi. Aynı zamanda, çocuklar onun sayesinde Şiî bir Müslümanın temel ahlâkî ve dinî sorumluluklarına aşina oldular. Bu suretle, okullar bile İran’ın resmî dilinin kullanımını teşvik etmemekteydi.</p>
<p>Otuz ile altmış yaş arasındaki kuşağın çoğunluğu iki dillidir. Bu kuşağın temsilcileri Türkçe konuşulan bir geçmiş ile büyümekte ve İran dilini yaşamlarının ilerleyen safhalarında, okulda öğrenmektedirler. Bunlar ebeveynleri, yaşlı yakınları ve komşuları ile Türkçe konuşurken, hemen hemen tamamı çocuklarıyla İran dili ile anlaşmaktadır. Bu durum, hükümetin özel hayatı dahi içine alacak bir biçimde Türkçe kullanımını sınırlandırmaya yönelik baskılarından ziyade ebeveynlerin düşünüp taşınarak aldıkları bir kararın sonucudur. Çünkü bu kişilerin birçoğu, çocukların okuldaki derslerini takip edebilmeleri ve hayatlarında başarılı olabilmeleri için İran diline adamakıllı hakim olmaları gerektiğini düşünmekte ve bu bağlamda Türk dili kullanımının bir dezavantaj olmasından korkmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla, otuz yaşın altındaki genç kuşakta zayıf bir Türkçe hakimiyetine sahip, tek dilli ve Farsça konuşan oldukça fazla kimseye rastlamaktayız. Ortalama olarak, anadili Türkçeyi en azından evlerinde kullanmaya bilinçli bir biçimde karar veren çok az sayıda aile mevcuttur. Bu belki de bu bölgedeki Türk nüfus arasında güçlü bir etnik ve dilsel kimliğin bulunmaması ile alakalıdır. Yazı dilinin<strong><sup>5</sup></strong> çok uzun bir geleneğe sahip olduğu ve dahası İran Türklerinin himayesi altında, bölgesel ve bölgelerarası iletişim aracı konumuna erişen Azeri Türkçesinin Tebriz lehçesini konuşanlardan farklı olarak, Bayadistan’daki Türk nüfusu Türklüklerine ilişkin hemen hemen hiçbir farklılık sergilememektedir. Dolayısıyla, Bayadistan’ın ve komşu yörelerin yerel Türk lehçeleri sınırlı bir prestije sahiptir.</p>
<p>Özellikle genç kuşak yerel lehçeyi “gerçek dil” -sözgelimi bütün İran’da konuşulan ve anlaşılan Tebriz Azerî dili- olarak bile değerlendirmemektedir. Dolayısıyla ondan vazgeçmemek için neden uğraşmaya gerek duyulsun ki?</p>
<p>Bütün bunların sonucu olarak, temelde sadece orta ve yaşlı kuşaklar, bölgesel Türkçe biçimlerinin aşınmasına ve yerel kültürün çöküşüne kederlenmektedir. Pek çok yaşlı insan halk hikayelerinin ve yerel geleneklerin tükenmez bir kaynağıdır. Kimileri Türkçe yazılı kaynaklara ulaşabilmekte ve Azerî kitapları (özellikle Şehriyâr çok popüler) ile Köroğlu Destanı gibi eski efsanelerin ve halk şarkılarının yer aldığı kasetleri bulundurmaktadır. Birçoğu yerel halk şarkılarını – örneğin Marağe’deki ünlü yöresel aşık Tilim Han- toplamaktadır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Christiane BULUT</strong></span></a>
</p><p>Mainz Üniversitesi Institute of Oriental Studies / Almanya</p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/BAYAD%C4%B0STAN-%C4%B0RANDAK%C4%B0-T%C3%9CRK-KAV%C4%B0MLER%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saha Cumhuriyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/saha-cumhuriyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/saha-cumhuriyeti</guid>
<description><![CDATA[ Saha Cumhuriyeti
Saha Türklerinin vatanı Saha Cumhuriyeti Sibirya’nın stratejik yerinde bulunmaktadır. Üstelik Saha, elmas, altın, petrol ve gaz gibi stratejik doğal kaynaklar açısından da zengindir. Bu zenginlik bir yandan Saha’nın demografik yapısının değişmesine yol açarken, diğer yandan Saha Cumhuriyeti’nin 1990’lı yıllarda verdiği mücadelenin dayanağını oluşturmuş, ancak Rusya merkezi yönetiminin güçlendiği bu sıralarda merkezin dikkatlerini üzerine çeken niteliğe […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba606cfb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Saha, Cumhuriyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Turk-Dunyasi-162.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/saha-cumhuriyeti.html">Saha Cumhuriyeti</a></p>
<p><span>Saha Türklerinin vatanı Saha Cumhuriyeti Sibirya’nın stratejik yerinde bulunmaktadır. Üstelik Saha, elmas, altın, petrol ve gaz gibi stratejik doğal kaynaklar açısından da zengindir. Bu zenginlik bir yandan Saha’nın demografik yapısının değişmesine yol açarken, diğer yandan Saha Cumhuriyeti’nin 1990’lı yıllarda verdiği mücadelenin dayanağını oluşturmuş, ancak Rusya merkezi yönetiminin güçlendiği bu sıralarda merkezin dikkatlerini üzerine çeken niteliğe de sahip olmuştur.</span></p>
<p><span>Saha Cumhuriyeti’nin 1990’lı yıllarda başarılı bir egemenlik mücadelesinin diğer bir dayanağı ise Saha toplumunda canlanan milli şuur olmuştur. Ortaya çıkan milli hareket 20. asrın başındaki milli hareketi hatırlatarak, milli hareketin devamlılığını ortaya koymuştur. Sovyet yıllarında asimilasyona uğrayan, önderleri, aydınları ve ruhani dayanakları yok edilen Sahalar 1990’lı yıllarda yeniden doğuş yaşamış, milli kimliklerini bulma, devletlerini oluşturma yolunda önemli adımlar atmışlardır.</span></p>
<p><span>Rusya’nın bugünkü yapısında Saha’nın yeniden Sovyet yıllarındaki duruma dönmesi imkansız gibidir. Tersine belirli bir sürecin, devletleşme ve milli şuurlanma sürecinin başlandığı ve Rusya’da 1990’ların başında başlayan demokratikleşme devam ettiği sürece bu sürecin artık çok zor kesileceği söylenebilir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Anar SOMUNCUOĞLU</strong> </span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/SAHA-CUMHUR%C4%B0YET%C4%B0.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran’da Unutulmuş Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri</guid>
<description><![CDATA[ İran’da Unutulmuş Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri
Dünya üzerinde günümüzde, Oğuz-Türk boyları tarafından kurulan iki bağımsız ülke mevcuttur: Türkiye ve Türkmenistan. Ancak, bunların dışında, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik devletler içinde (Irak, İran, Suriye, Afganistan, Rusya Federasyonu, Çin ve Balkanlar) yaşayan milyonlarca Türk ile birlikte, bugün için olağanüstü bir Türk/Türkmen[1] nüfus ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de bugüne kadar dünya Türkleri/Türkmenleri ile ilgili pek çok şeyin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba431992.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran’da, Unutulmuş, Bir, Toplum:, Türkmen, Sahra, Türkmenleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Turel-Yilmaz-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html">İran’da Unutulmuş Bir Toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Türel YILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Dünya üzerinde günümüzde, Oğuz-Türk boyları tarafından kurulan iki bağımsız ülke mevcuttur: Türkiye ve Türkmenistan. Ancak, bunların dışında, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik devletler içinde (Irak, İran, Suriye, Afganistan, Rusya Federasyonu, Çin ve Balkanlar) yaşayan milyonlarca Türk ile birlikte, bugün için olağanüstü bir Türk/Türkmen<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> nüfus ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Türkiye’de bugüne kadar dünya Türkleri/Türkmenleri ile ilgili pek çok şeyin yazılıp çizilmesine rağmen, Oğuz boyundan gelen ve sayılarının 22.5 milyon arasında olduğu tahmin edilen İran Türkmenleri ihmal edildiği gibi, bu konuda hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bugün, Türkiye’de “Türk Dünyası” ile ilgili olarak yapılan hiçbir ulusal ve uluslararası toplantı veya konferanslarda İran Türkmenlerinden ya da onların asırlardır yaşadıkları Türkmen Sahra bölgesinden hiç bahsedilmemektedir.</span></p>
<p><span>Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve Türkmenlerin milli şairi Mahdum Kulu’yu sinelerinden çıkaran Göklenler başta olmak üzere bölgedeki bütün Türkmenler, İran’da “Türklüklerini” en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler. Ayrıca, Türkiye’ye olan bağlılıkları, cesaretleri ve inançları ile gerçekten önemli özellikler arz eden bir toplumdur.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Ancak, İran sınırları içinde kendi olanakları ile varlıklarını sürdürme savaşı veren Türkmenler, fazlasıyla ihmal edilmiş olup, sorunlarıyla baş başa yaşamaktadırlar. Bu çerçevede söz konusu çalışmadaki amacımız, İran sınırları içinde bulunan ve Türkmen Sahra adı verilen bölgede yaşayan, Orta Asya Türkleri ile Batı Türkleri arasında köprü konumunda olan ve sayıları 2 milyonu aşkın İran Türkmenlerinin durumunu, sınırlı kaynaklarla ele alarak incelemektir.</span></p>
<p><span><strong>İran’ın Etnik Yapısı</strong></span></p>
<p><span>İran, tarihin hiçbir döneminde, gerek etnik, gerekse siyasi, kültürel, sosyal, dilsel ve diğer alanlarda tek yönlü bir ülke profiline sahip olmamıştır. Ülkede farklı etnik grupların olması, bu ülke toplumunu siyasi, kültürel, dilsel ve diğer alanlarda da karmaşık hale getirmiştir. Ancak, 1925 yılından itibaren Şah Rıza Pehlevi’nin politikalarıyla, İran toplum yapısı, “Fars kimliği” başat konuma getirilerek, değiştirilmeye çalışılmıştır.</span></p>
<p><span>İran’da resmi nüfus sayımı, en son 1996 yılı Ekim ayında yapıldı. Yapılan sayım sonucunda, nüfusun toplam 59.5 milyon olduğu açıklandı. 1998’de yapılan Belediye Meclis seçimlerinde, nüfusun gayrı resmi olarak 61.839.435 olduğu belirtildi. Temmuz 1999’da tahmini olarak ise 65.179.752 olarak ifade edilen İran nüfusunun 2005 yılı itibariyle, 70 milyonun biraz üzerinde olduğunu söylemek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>İran nüfusunun yüzde 98’i Müslüman olup, bunun yüzde 90’ı Şii, yüzde 10’u ise Sünnidir. Söz konusu nüfusun iki ana unsuru ise Farslar ve Azeri Türklerdir. Bu iki unsurun genel nüfusa oranları yüzde 75 civarında olup, geri kalan yüzde 25’lik kesimi ise, Azerilerin dışındaki çeşitli sayıda Türk toplulukları (Türkmenler, Kaşgailer, Afşarlar, Hamseler, Halaçlar, Boyar Ahmet, Karagözlü, Agaçeriler vb.)<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>, Araplar, Kürtler, Beluciler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri oluşturmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> İran’da yaşayan Türklerin nüfusu ile ilgili kesin bir rakam olmamakla birlikte, Dünya Bankası ülke profilleri veri tabanına göre, yukarıda belirtilen tahmini nüfustan farklı olarak, İran’ın nüfusu 66.1 milyon olup, bunun yüzde 42’sini Türkler teşkil etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>İran Türkmenleri</strong></span></p>
<p><span>Türklerin İran’daki varlıkları miladi başlarına kadar uzanmaktadır. İran’a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin miladi başlarında “Kırmızı” ve “Ak Hun” gruplarının gelmeleriyle gerçekleştiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Türk akıncıları İran’a iki koldan, Kafkasya ve Amuderya üzerinden gelmeye başladılar. Türklerin İran’la temaslarının M.Ö. IV. yüzyıla kadar gerilere gittiğini, Bizans, eski Pehlevi, Gürcü, Ermeni ve Ablan kaynaklarında yer alan birçok bilgi kanıtlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>1040 yılında o dönemde İran topraklarında hüküm süren Gazneliler ile Selçuklular arasında cereyan eden Dandanakan Savaşında Gaznelilerin yenilmesinden sonra İran kapıları tamamen Türklere açılmış oldu. Bu tarihten başlamak üzere de yaklaşık 1000 yıl boyunca, Türkler İran’da egemen güç olacaklardır. Bu süreç içerisinde, İran’da arka arkaya Selçuklular, İlhanlılar, Celayirliler, Timürlüler, Kara-koyunlu, Ak-koyunlu, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar yönetimde bulundular.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>1925 yılına kadar devlet bazında İran’ın asli unsurları olarak kabul edilen Türkler, 1850 yılından itibaren, İran’da gelişen bir dizi siyasi olaylar nedeniyle itibar kaybetmeye başladılar. Nihayetinde, 1925 yılında İran’da Pehlevi hanedanlığının iktidarı ile birlikte, iktidar yapısının Pan-İranist ve Fars milliyetçisi söylemlere göre şekillenmeye başlaması/şekillenmesi, Türkleri karşı cephede yer almaya zorlamış oldu.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></span></p>
<p><span>Asırlar boyunca Türklerin yönetiminde kalan Farslar, 1925 yılında Kaçar Hanedanlığının sona ermesiyle yönetimi ele geçirdiler. Bu tarihten itibaren de olası bir Türk milliyetçiliğini kendi yönetimleri için bir tehlike olarak gördüler ve başta Azeriler olmak üzere İran’daki Türkler/Türkmenler üzerinde sistemli bir asimilasyon politikası uygulamaya başladılar.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>İran’da yaşayan Türk topluluklarının Azerilerden sonra ikinci en önemli grubunu Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve sayıları 2-2.5 milyon civarında olan Sünni Türkmenler oluşturmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></span></p>
<p><span>İran Türkmenlerinin yaşadıkları bölgeye İran kaynaklarında Deşt-e Gorgan denilmekle birlikte, bu bölge, Türkmenler arasında “Türkmen Sahra” olarak adlandırılmaktadır. Türkmenistan sınırından başlayıp, Hazar Denizine kadar olan söz konusu bölge, İran’ın 18.572 km kare yüzölçümüne sahip olan Gülistan Eyaleti içinde yer almakta olup, bu Eyaletin de 16.375 km. karelik alanını kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmen Sahra Türkleri, eski Oğuz boylarından Salur, İmur, Dodurga Türklerinin soylarından gelmekte olup, şimdi Göklen, Yomut ve Teke Türkmenleri adlarıyla anılmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> İran’da yaşayan bu Türkmenler, Safeviler döneminde Şiiliğin siyasi amaçlarla kullanılmasından sonra Sünni Türkistan Türkleri ile Şii İranlılar arasındaki mücadelelerde en çok zarar gören topluluk olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmenistan, Çarlık Rusya’sı ve İran arasında 1881 Aralık ayında imzalanan bir antlaşma ile iki ülke arasında paylaşıldı. Bu tarihten itibaren, Çarlık Rusya’sı içinde kalan Türkmen topraklarında yaşayan Türkler, genel bir adla “Türkmenler” olarak varlıklarını devam ettirirlerken, İran sınırları içinde kalanlar ise, aşiret yapısı içinde etnik ve milli oluşumlarını gerçekleştiremeden İran’da yaşamaya devam ettiler ve “İran Türkmenleri” olarak anıldılar.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, Türklüklerini, gelenek ve göreneklerini korumayı başardıkları gibi, İran yönetimine karşı tutum sergileyerek, bağımsızlıklarını ilan etme yolunda faaliyetlerde de bulundular.</span></p>
<p><span><strong>İran’daki Türkmenlerin Bağımsızlık Mücadeleleri</strong></span></p>
<p><span>Türkmenlerin, bağımsızlık mücadeleleri, 1920’li yılların başlarında ortaya çıktı ve 20 Mayıs 1924 tarihinde İran’dan koparak, İran Türkmenleri bağımsız “Türkmen Cumhuriyeti”ni ilan ettiler. Bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’nin başına Osman Ahund getirildi ve ayrıca, önemli konuların/sorunların görüşüleceği ve bir çeşit parlamento niteliğinde olan “Aksakal Meclisi” oluşturuldu. Türkmen Cumhuriyeti’ni ilan eden Türkmenler, sadece kendilerine ait olan ve o dönemde Esterabad Eyaleti içinde olan Türkmen Sahra bölgesinin bağımsızlığını savunmaktaydılar. Bağımsızlığını savundukları bölgenin sınırları ise, batıdan doğuya Hazar Denizinden Bocnurd’a ve güneyden kuzeye Esterabad’tan Türkmenistan’a kadar olan bölgeyi kapsamaktaydı. Diğer bir deyişle, Türkmenler, asırlardır yaşadıkları/yaşamaya devam ettikleri topraklarının bağımsızlığını istemekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmenlerin bu aşamada diğer bir deyişle, İran’a karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelelerinde, Türkiye ile ilişkiler kurmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Türkmenler, askeri anlamda yürüttükleri mücadeleleri için tecrübeli komutanlara ihtiyaç duymaktaydılar. Tecrübeli komutanların yetişmesi için de bir askeri teşkilat oluşturmak, diğer bir deyişle askeri bir okul açmak gerekliydi. Bu nedenle Türkmen yönetimi, Türkiye’den Türk subaylarını “öğretmen”” olarak davet etti. Öğretmen olarak davet edilen bu subayların hepsi, Enver Paşa ile birlikte “Türkistan hareketi”” içinde yer almış kişilerdi.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmenler, bağımsızlıklarını kabul ettirmek ve güçlerini artırmak için büyük bir çaba gösterirlerken, 1925 yılı içinde İran yönetimi tarafından Türkmenlere karşı tam bir seferberlik ilan edildi. Bu arada, İran yönetiminde de karışıklıklar baş göstermişti. Tahran’da Rıza Han, İngiltere’nin desteğiyle İran tahtına geçmek için hazırlıklara başlamıştı. Ancak, Rıza Han’ın tahta çıkması için son bir hamle kalmıştı: Türkmen ayaklanmasını bastırmak.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><strong>[19]</strong></sup></a></span></p>
<p><span>1925 yılı Haziran ayında Türkmenler ve hükümet birlikleri arasında Bocnurd bölgesinde çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalar neticesinde, Türkmenler, sayı ve teçhizat olarak kendilerinden üstün olan İran birlikleri karşında gerileyerek, Sahra’nın içlerine doğru çekildiler. Bunun üzerine, 1925 yılı Temmuz ayında Omçali’de Türkmen ileri gelenleri, bir toplantı düzenleyerek, durum değerlendirmesi yaptılar. Söz konusu toplantıda, katılımcıların büyük çoğunluğunun desteğiyle, “İran hükümeti, bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’ni tanıyana kadar mücadeleye devam etmek” yönünde karar alındı. Ancak, bu toplantının hemen akabinde, 22 Temmuz 1925 tarihinde Meşhed’te Bocnurd Hanı Moazzez ve yakınındaki birkaç akrabasıyla yakın adamları, “Türkmen boyları arasında hükümet aleyhine propaganda yapmak ve onları isyana teşvik etmek” suçuyla idam edildiler.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Bu idamlar, Türkmen hareketini durdurmamakla birlikte, hareketin İran hükümeti lehine zayıfladığının açık göstergesiydi.</span></p>
<p><span>1925 Ekim ayından itibaren, Türkmenler, İran birlikleri karşısında zor bir duruma düştüler. Hükümet birlikleri, Türkmenlerin yoğunluklu oldukları, Gümüş Tepe, Akkala ve Günbed-e Kavus istikametinde harekete geçerek, Türk direnişini durdurdular.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>Türkmen direnişinin kırıldığı dönemde, 31 Ekim 1925 tarihinde Beşinci Meclis, Kaçar Hanedanlığından Ahmet Şah’ı İran tahtından indirerek, yerine Rıza Han’ı “İran Şehinşahı” ilan etti. Böylece, İran’da yüzyıllardır hüküm süren Türk Kaçar Hanedanlığı dönemi resmen sona ermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> İran’da Pehlevi Hanedanlığının iktidara geldiği bu tarih, sadece Türkmen Sahra’daki Türkmenler için değil, başta Azeri Türkleri olmak üzere bütün İran’daki Türkler için zor bir dönemin başladığının ilk işareti idi.</span></p>
<p><span>Rıza Han’ın iktidara gelmesiyle, 12 kasım 1925 tarihinde başta bağımsız Türkmen Cumhuriyeti’nin Başkanı Osman Ahund olmak üzere birçok Türkmen boy liderleri Türkmen Sahra’yı terk ederek, Türkmenistan’a geçmek zorunda kaldılar. 1925 yılının Aralık ayına gelindiğinde ise, bu bölgedeki Türkmen ayaklanması/bağımsızlık mücadelesi tamamen bastırılmış bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>İran Yönetimlerinin Türkmen Politikası</strong></span></p>
<p><span>Şah Rıza Pehlevi, İran tahtına geçtikten ve Türkmen ayaklanmasını tamamen bastırdıktan sonra, hızlı bir şekilde Türkmenlerin bir daha harekete geçmelerini engellemek için tedbirler almaya başladı. Bu tedbirler çerçevesinde ilk iş olarak, Türkmenlerin silahlarını topladı. Bundan sonra, Türkmenlerin meskun olduğu bölgelerde, yönetimin her kademesine İranlı memurları görevlendirdi. Bunların dışında, bölgedeki Türkmen varlığı için asıl tehlike arz eden, Türkmenleri “İranlılaştırmak” ya da “Farslaştırmak”<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> amacıyla bölgedeki bütün Türkmen okullarının kapatılmasıydı. Kapatılan okulların yerine Farsça eğitim verme zorunluluğu olan okullar açıldı. Türkmen dilinde eğitim veren okullar, Farsça eğitim verme koşuluyla eğitimlerine devam edebileceklerdi. Pehlevi rejiminin yasakları, zaman geçtikçe farklı alanlara da kaydı ve Türkmenlerin milli kıyafetlerini giymeleri ve hatta geleneksel içecekleri yeşil çayı içmeleri bile yasaklandı.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></span></p>
<p><span>Şah Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesinden sonra İran hükümeti, Türkmenleri sindirmek ya da asimile etmek amacıyla en çok uygulanan yöntemlerden birine başvurdu: Sistematik göç. İran yönetimi, bölgedeki Türkmenleri dengelemek amacıyla, İran sınırları içinde yaşayan binlerce Berberi<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> asıllı kişileri Türkmen Sahra’ya göç ettirerek, bunları sistemli bir şekilde bölgeye yerleştirdi. Bunu yaparken İran hükümeti, Berberileri Türkmenlere karşı bir “silah” olarak kullanmayı amaçlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span>İran’da Pehleviler döneminde başlatılan Farslaştırma politikasında Kürtler de kullanılmıştır. Kuzey Horasan’daki Guçan kentinin kuzey bölgelerinde bir kısım Kürt nüfus da bulunmaktadır. Yine aynı bölgede bulunan Dergez ve Aşhane’de ise Türkmenler ve Kürtler karışık halde yaşamaktadırlar. Günbed-e Kavus’ta çok az sayıda Kürt mahalleleri mevcuttur. Türkmenler gibi Sünni inanca sahip olan söz konusu Kürtler, Pehlevi döneminde Kermanşah’tan Türkmenlerin bölünmesi amacıyla bölgeye zorla yerleştirilmişlerdir. Ancak, şunu önemle belirtmek gerekir ki, İran yönetiminin amacı burada gerçekleşmemiş, bu Kürtler, halihazırda “Türkmen-Kürt kardeşliğini” savunmakta olup, bölgede herhangi bir istikrarsızlığın çıkmasına meydan vermemektedirler.</span></p>
<p><span>1925 yılında Rusya-İngiltere ve İran tarafından yapılan nüfus tespitlerinde, Türkmen Sahra halkının tamamının Türklerden oluştuğu kaydedilmekteyken, bu demografik yapı, Pehlevi hanedanlığının başlamasıyla sistemli bir şekilde yukarıda bahsedilen politikalarla değiştirilmeye başlandı. Bu politikaya zaman zaman basına yansıdığı kadarıyla edinilen bilgiler doğrultusunda, 1979 İran İslam Devriminden sonra da devam edildi.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Özellikle son dönemde, İran Bakanlar Kurulunun 2005 yılında verdiği bir kararla, Kuzeydoğuda Hazar Denizi kıyısında bulunan Gülistan Eyaletindeki Türkmen köylerinin (Zeytunli ve Purhan) nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Beluç ve Sistanilerin oluşturduğu Nizamabad köyü ile birleştirilerek, bu birleşik köye Farsça bir isim olan “Neginşehr” adı verildiği kaydedilmektedir. Bundan başka, Türkmen ili olan Omçali’nin adının Farsça bir isim olan “Siminşehr” olarak değiştirildiği, Günbed-e Kavus’a bağlı Omçali, Garki ve Kotuk köylerinin isimlerinin ise, coğrafi haritalardan çıkarıldığı da ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></span></p>
<p><span>İran, bir Türkmen şehri olan Günbed-e Kavus’a yakın bölgelerde yer alan Türkmen köylerini, Türkmen yoğunluklu nüfus bölgelerinin oluşmasını engellemek amacıyla Günbed-e Kavus ile birleştirmekten özenle kaçınmaktadır. Nitekim, 15 Aralık 2005 Şehir Şurası seçimlerinde Türkmenler, en önemli kentleri olan Günbed-e Kavus’ta seçimleri kaybetmişlerdir.</span></p>
<p><span>Yaşar Kalafat’ın da belirttiği üzere, İran parlamentosunda, Türkmen Sahra Partisinden üç Türkmen milletvekili bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Ancak, Türkmenler, İran Parlamentosunda daha fazla milletvekili ile temsil edilmek istemektedirler.</span></p>
<p><span>Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, kültürel, siyasi alanlarda olduğu gibi ekonomik alanda da oldukça geri kalmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bölgeden gelen bilgi ve yapılan araştırmalar çerçevesinde, Türkmen Sahra’nın Hazar Denizi kıyısında yer alan Gümüş Tepe ilçesi civarında çok miktarda doğalgaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu kaydedilmektedir. Ancak, İran yönetiminin buradaki yeraltı zenginliklerinin işletilip, kullanılmasına izin vermediği belirtilmektedir. Yöre halkı, doğalgaz ihtiyacını Mazenderen ve Nika’dan karşılamaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Türkiye’nin Türkmen Sahra Politikası</strong></span></p>
<p><span>Bu başlık altında öncelikle sorulması gereken soru şudur: Türkiye’nin Türkmen Sahra bölgesine ilişkin bir politikası var mı? Yapılan araştırma ve incelemelere bakıldığında bu konuda Atatürk dönemi bir tarafa bırakılırsa, hiçbir şekilde olumlu bir gelişmenin olmadığı, hatta bunlar hakkında herhangi bir bilgi sahibi dahi olunmadığı ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Annaberdiyev’e göre, 1978-1980 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğini yapmış olan Turgut Tülümen, hatıralarında istemeyerek de olsa, bir gerçeği, yani Türkiye’nin sadece Türkmen Sahra’daki Türklere değil, bütün İran Türklerine olan ilgisizliğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Tülümen söz konusu hatıralarında Türkiye’nin İran Türklerine olan ilgisizliğini ortaya çıkaran bir anısını şu şekilde anlatmaktadır: “Rıza Şah Pehlevi’nin mozolesine çelenk koymak, o günlerde güven mektubu sunan büyükelçilerin en önemli fonksiyonlarından biri sayılıyordu. … Günü geldiğinde, bana refakat edecek mihmandarın değişmiş olduğu dikkatimi çekti. Arabaya bindikten sonra yeni mihmandarım İngilizce olarak içini dökmeye başladı: ‘Ben Azeri Türküyüm, ama iki kelime Türkçe bilmiyorum. Beni Fars kültürü ile yetiştirdiler. Babam bir Latin Amerika ülkesinde büyükelçidir. Mozoleye çelenk koyacağınızı duyunca, mihmandar arkadaştan yerini bana bırakmasını rica ettim. Böyle bir günde Türk Büyükelçisi’ne bir Azeri Türkünün refakat etmesinin daha doğru olacağını düşündüm.’ Kulaklarıma inanamıyordum. Azeri Türkleri üzerinde devamlı baskı yapıldığını ve ana dillerinde eğitim görmelerine müsaade edilmediğini biliyordum, ama böyle bir tezahüratı beklemiyordum. ”<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Türkiye’nin İran Türkleri konusundaki ilgisi aslında Atatürk döneminde mevcuttu. Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1924 yılında İran’daki Türkmenlerin askeri eğitimine yardımcı olduğu ve 1935 yılında da Türk Dünyasına yardım için oluşturduğu fondan İran Türkmenlerinin de pay aldıkları bilinmektedir.</span></p>
<p><span>6 Ekim 1925 tarihinde Atatürk tarafından Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğine atanan Mahmut Şevket Esendal, bu görevi sırasında Büyükelçilik olanaklarını da kullanarak, özellikle İran’daki Türkmen gençlerinin Türkiye’de eğitim almaları konusunda büyük yardımlarda bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Ancak, Atatürk’ün ölümünden sonra geçen süre içinde İran’daki Türkmenler de büyük ölçüde unutulup gittiler. Bu unutuş/unutuluş, 20. yüzyılın sonuna kadar devam etti.</span></p>
<p><span>Türkiye’de, özellikle 1990 yılından sonra İran’da Azeri Türklerle birlikte, diğer başka Türk grupların da yaşadıkları dikkat çekmeye başladı ve bazı eserlerde ve İran’a yapılan gezi notlarında yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Bunlardan bir tanesi, Yaşar Kalafat’ın 2005 yılında bir konferans için gerçekleştirdiği İran seyahati sırasında izlenimlerini anlattığı yazıdır. Yaşar Kalafat, İran’da Türkler arasında yaptıkları konuşmalarda, İran Türkmenlerinin, Türkiye’den kültür alanında destek beklediklerini ve TİKA’nın “10 bin öğrenci projesinden kendileri için ayrı kontenjan belirlenmesini istediklerini belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Bundan sonra da bölgeye ilişkin bazı yazılar, tezler yazılmasına rağmen, bunların yeterli olmadığı gözlenmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>İran’da yaşayan Türkmenler, kültürlerini/kimliklerini ayakta tutabilmek ve yaşatabilmek için tek başlarına mücadelelerini devam ettirmektedirler. Bunu da kurdukları ve son derece zor şartlar altında çalışan Mahdum Kulu Feraği ve Miras Şiir ve Edebiyat Cemiyetleri aracılığıyla yapmaya çalışmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Türkmen Sahra’daki Türkmenler, 1991 yılında oluşturulan “Dünya Türkmenleri İnsanperver Birliği” toplantılarında dönemin Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Niyazov tarafından hatırlanmış, ancak daha sonra Türkmenistan’ın İran ile yaptığı petrol-doğalgaz antlaşmaları nedeniyle, diğer bir deyişle, ekonomik çıkarlardan dolayı yeniden yalnızlığa itilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Tarihte ilk kez, 11 Eylül 2005 tarihinde Gürgen’de Mahdum Kulu Feraği Cemiyeti ve Türkmen Ansiklopedisi Merkezinin organizasyonu ile bir konferans yapıldı ve bu konferansa, sembolik sayıda da olsa Türkiye’den de temsilciler katıldı. Bu gibi bilimsel/kültürel faaliyetlerin yaygınlaştırılması hem İran’daki Türkmenlerin tanıtılması hem de onların durumlarına dikkat çekilmesi açısında oldukça faydalı olacaktır.</span></p>
<p><span>Kısacası, İran Türkleri, İran’da yaşayan bir toplum olarak, kültürlerini ve “Türklüklerini” yaşatabilmek/varlıklarını koruyabilmek için İran yönetiminden kendilerine biraz daha fazla ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda hak talep etmektedirler.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Türel YILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi, İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü</span></p>
<p><span>Kaynak: www.akademikortadogu.com</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>Annaberdiyev, Ahmet, İran Türkmenleri (1881-1979), (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Atatürk İlkleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), Alkım Yayınları, Genişletilmiş 15. Baskı, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>Attar, Aygün İran ’ın Etnik Yapısı (Yakın Dönem ve Günümüzde), Divan Yayıncılık, Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>Balbay, Mustafa, İran Raporu, Cumhuriyet Kitapları, 2.B., İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>Gökdağ, Bilgehan A.-Heyet, M. Rıza, “İran Türklerinde Kimlik Meselesi”, bilig, S.30, Yaz 2004.</span></div>
<div><span><a href="http://www.yorturkvakfi.com/turkish/modules.php?name=News&file=print&sid=274" target="_blank" rel="noopener">“İran Yönetimi Türkmen Sahra’yı Baskı Altında Tutuyof’</a> ;<a href="http://www/" target="_blank">http://www</a>. yorturkvakfı.com/turkish/modules.php?name=News&file=print&sid=274,05.02.2007.</span></div>
<div><span>Kafkasyalı, Ali, İran Türkleri Aşık Muhitleri, Eser Ofset, Erzurum, 2006.</span></div>
<div><span>Kalafat, Yaşar, “Horasan Türk Halk İnançları”; <a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://turkoloji.cu.edu.tr/</a> HALKBILIM/kalafat_horosan.pdf, 05.02.2007.</span></div>
<div><span>Saray, Mehmet, “İran Türkleri”, Yeni Türkiye (Türk Dünyası Özel Sayısı II), Yıl 3, S.16, Temmuz-Ağustos, 1997.</span></div>
<div><span>Sümer, Faruk, “Oğuzlar (Türkmenler)”, Yeni Türkiye (Türk Dünyası Özel Sayısı I), Yıl 3, S.15, Mayıs-Haziran 1997.</span></div>
<div><span><u>Dipnotlar:</u></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  Bugün, “Türkmen” olarak ifade edilen topluluklarla kast edilen Oğuz boylarından gelen Türklerdir. “Türkmen” kelimesinin nasıl ortaya çıktığını Faruk Sümer şu şekilde açıklamaktadır: “Bilhassa ticari münasebetler nedeniyle X. yüzyıldan itibaren aralarında yayılmaya başladığını bildiğimiz İslamlığın, XI. yüzyılda Oğuzlardan ezici çoğunluğun dini haline geldiği görülüyor. Bunun sonucunda, Oğuzlara XI. yüzyılda Türkmen adı verilmiştir ki, bu ad aşağı yukarı iki asır sonra her yerde Oğuz’un yerini almış ve Oğuz sözü destanlar ile hatıraları yaşatılan ataların adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet yaşamıştır.” Faruk Sümer, “Oğuzlar (Türkmenler)”, Yeni Türkiye (Türk Dünyası Özel Sayısı I), Yıl 3, S.15, Mayıs- Haziran 1997, s.252. (Bu makale, Faruk Sümer’in Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri- Boy Teşkilatı-Destanları isimli eserinin “Giriş” kısmıdır.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> <strong>Mustafa Balbay,</strong> İran Raporu, <strong>Cumhuriyet Kitapları, 2.B., İstanbul, 2006, s. 124.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Balbay, s. 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  İran’daki Türk toplulukları için ayrıca bkz. Bilgehan A. Gökdağ-M. Rıza Heyet, “İran Türklerinde Kimlik Meselesi”, bilig, S.30, Yaz 2004, s.51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Balbay, s.117-118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Bu konuda bkz. Gökdağ-Heyet, .52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  Ahmet Annaberdiyev, İran Türkmenleri (1881-1979), (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Atatürk İlkleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı, İstanbul, 2006, s.77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Aygün Attar, İran’ın Etnik Yapısı (Yakın Dönem ve Günümüzde), Divan Yayıncılık, Ankara, 2006, s.62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Attar, s.67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Attar, s.223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Balbay, s.121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Balbay, s.124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>Ahmet Annaberdiyev, s.xxxı. Türkmen Sahra Türklerinin yaşadıkları alan 23.000 km kare olarak da belirtilmektedir. Çünkü bu alana Horasan bölgesinde yaşayan bir kısım Türkmenler de dâhil edilmektedir. Bu konuda bkz. Ali Kafkasyalı, İran Türkleri Aşık Muhitleri, Eser Ofset, Erzurum, 2006, s.231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Kafkasyalı, s.231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Mehmet Saray, “İran Türkleri”, Yeni Türkiye (Türk Dünyası Özel Sayısı II), Yıl 3, S.16, Temmuz-Ağustos, 1997, s.1642.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Annaberdiyev, s.xıı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Annaberdiyev, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref18" name="_edn18"></a><sup>8</sup> Annaberdiyev, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Annaberdiyev, s.52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Annaberdiyev, s.53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Annaberdiyev, s.56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İran’da taht değişikliği hk. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), Alkım Yayınları, Genişletilmiş 15. Baskı, İstanbul, 2005, s.208-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Annaberdiyev, s.57-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Şah Rıza Pehlevi ile başlayan “Farslaştırma” ya da “Fars milliyetçiliği” hak. Geniş bilgi için bkz. Attar, s.88-103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Annaberdiyev, s.80-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Hazaralar, Doğu ve Batı olmak üzere iki gruptan oluşmaktadırlar. Doğu Berberi Hazaraları olarak bilinen grup, gerçek Hazaralardır. Bunlar asıl yerleşik olarak Afganistan’ın ortasında bulunmaktadırlar. Ayrıca, Türkmenistan, Tacikistan, İran ve Pakistan Belucistan’ında da önemli sayıda Doğu Berberi Hazara topluluğunun yaşadığı bilinmektedir. Bunların büyük bir çoğunluğu Şii’dirler. Bu konuda bkz. Rafael Blaga, İran Halklar El Kitabı, 1997, s.237 (Annaberdiyev, s.84’ten naklen).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Annaberdiyev, s.84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  Burada vurgulanması gereken önemli hususlardan birisi de İran Türkmenlerinin yeni İran yönetimine karşı da mücadele yürütmüş ol<strong>malarıdır. 1979 İran İslam Dev</strong>riminin hemen arkasından, Türkmenler, otonomi elde etmek için harekete geçmişler, ayrıca Türkmen Halkının Kültürel ve Siyasi Örgütü adı altında örgütlenmişlerdir. 7 Mart 1979 tarihinde İran yönetimi ile silahlı bir mücadeleye girmişler, ancak bu mücadele 7 Şubat 1980 tarihinde kanlı bir şekilde bastırıldığı gibi, lider kadroları, tutuklanarak idam edilmişlerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a>  Bu konuda bkz. “İran Yönetimi Türkmen Sahra’yı Baskı Altında Tutuyor”; http://www.yorturkvakfı.com/turkish/modules.php?name=News&file=print&sid= 274, 05.02.2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a>    Yaşar Kalafat, “Horasan Türk Halk İnançları”,<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/%20HALKBILIM/kalafat_horosan.pdf" target="_blank" rel="noopener"> http://turkoloii.cu.edu.tr/</a> <a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/%20HALKBILIM/kalafat_horosan.pdf" target="_blank" rel="noopener">HALKBILIM/kalafat horosan.pdf. </a>05.02.2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Saray, s.1642.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Turgut Tülümen, İran Devrimi Hatıraları, İstanbul, 1978, s.21 (Annaberdiyev, s.101’den naklen).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Annaberdiyev, s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>  Türkmen Sahra Türkmenlerinden, gerçekte önceden de yazılmış bazı bilimsel eserlerde bahsedilmiş olmasına rağmen, bunlar çok genel kalmıştır. Diğer bir deyişle, orada bir Türkmen varlığının bilinmesine rağmen, ihmal edilmişlerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iranda-unutulmus-bir-toplum-turkmen-sahra-turkmenleri.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Bu konuda bkz. Kalafat, “Horasan Türk Halk İnançları”.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stalin Dönemi Siyasetinin Kazan Tatar Türkleri Kültürüne Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/stalin-doenemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/stalin-doenemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Stalin Dönemi Siyasetinin Kazan Tatar Türkleri Kültürüne Etkileri
20. yüzyıl başında Çarlık Rusya’sındaki halkların geniş ve aktif katılımıyla gerçekleşen devrimci hareketleri kendi lehlerine ustalıkla kullanmayı bilen Bolşevikler, hakimiyete özgürlük ve adalet sloganları, ayrıca Rusya’daki bütün milletlere kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkını verme vaadi ile gelmişlerdi. Ancak ‘kızıl devrim’in akabinde kurulan Sovyetler Birliği’nde daha sonra bu slogan ve vaatlerden vazgeçilmiş, birliğin oluşumunu tamamlama […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba2af452.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Stalin, Dönemi, Siyasetinin, Kazan, Tatar, Türkleri, Kültürüne, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Erdal-Sahin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html">Stalin Dönemi Siyasetinin Kazan Tatar Türkleri Kültürüne Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Erdal ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p><span>20. yüzyıl başında Çarlık Rusya’sındaki halkların geniş ve aktif katılımıyla gerçekleşen devrimci hareketleri kendi lehlerine ustalıkla kullanmayı bilen Bolşevikler, hakimiyete özgürlük ve adalet sloganları, ayrıca Rusya’daki bütün milletlere kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkını verme vaadi ile gelmişlerdi. Ancak ‘kızıl devrim’in akabinde kurulan Sovyetler Birliği’nde daha sonra bu slogan ve vaatlerden vazgeçilmiş, birliğin oluşumunu tamamlama ve pekiştirme uğruna beklenmedik ve vicdanen kabul edilemez maddi ve manevi baskılara girişilmiştir. Lenin döneminde ilk belirtilerini gösteren bu baskı ve terör politikası, Stalin döneminde doruğa ulaşmıştır. Bir halk hareketi olarak gelişen ve halkların umutlarıyla beslenen devrimci değişim sürecinde Stalin, gönüllü katılımla ortak hedeflere ulaşma yerine hapse atma, öldürme, sürgün etme, korkutma vb. şekillerde halkı sindirerek emellerine ulaşmayı tercih ederek tam bir siyasi terör faili ve diktatör görüntüsüyle döneme imzasını atmıştır. Stalin dönemi, aydınların tasfiyesi, bazı halkların yurtlarından sürülmesi, kolektifleştirme, II. Dünya Savaşı vb. olaylarıyla hafızalara yerleşmiştir.</span></p>
<p><span>Sovyetler Birliği nüfusunun yaklaşık dörte biri Stalin dönemindeki tasfiye ve cezalandırmalardan etkilenmiştir. Tasfiye ve cezalandırmalarda bölge ve halk ayırımı yapılmamış, bu olumsuzluklara bütün ülke halkları maruz kalmıştır. Sovyetler Birliği genelinde olduğu gibi, Tataristan’da da tutuklama, hapsetme ve sürgün gibi cezalandırmalar, ilk sırada milletin üretici kesimine, sosyal ve kültürel hayatta etkili rol oynayan kişilere yöneltilmiştir. Stalin, diktatörlüğünü sürdürmek için her şeyden önce akıl ve zekâ sahibi aydınları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Öğretmenler, idareciler ve mülk sahipleri vb. ‘halk düşmanı’, ‘komünizm karşıtı’, ‘Turancı’, ‘Sultangaliyevci’, ‘Troçkici’, ‘Tuhaçevskici’ damgalarıyla, kulak<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> ve nepman<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>lar da bulundukları konum sebebiyle tutuklanmış ve çeşitli şekillerde cezalandırılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Öncelikle aydınları ve toplumun genel olarak faal ve nitelikli kısmını hedef alan kıyım, dolayısıyla halkın sosyal ve kültürel yaşamını da etkilemiş, kültürel gerilemeye ve sığlaşmaya sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>Tarihî geçmişi ve birikimi olan Tatar edebiyatı, özellikle 20. yüzyıl başında büyük gelişme gösterir ve Ekim İhtilali (1917) öncesinde millî ve demokratik geleneklere dayalı, çeşitli tür örnekleri içeren zengin bir görünüş arz eder. İhtilalden sonra, diğer bazı alanlarda olduğu gibi Tatar yazılı kültürü de kan kaybetmeye başlar. Millî bağımsızlık duygusuyla yazdıkları eserlerle halkı aydınlatmayı amaçlayan ve ihtilali tasvip etmeyen Gayaz İshaki (Ayaz İshaki), Sadri Maksudi (Arsal), Gabdulla Battal (Abdullah Battal Taymas), F. Tuktar gibi aydınlar ülkelerinden göçmeye mecbur kalırlar.</span></p>
<p><span>Yirmili yılların başında ülkede diktatörlüğün güçlenmesi ve bütün hayatın zorla ideolojik zincirler altına alınması neticesinde, yazarların da sanat hürriyeti günden güne daralır, yazılan eserlerin değeri sadece sınıf mücadelesi ilkesi gözlüğünden değerlendirilmeye başlanır. Bu dönemde edebiyat biliminde ‘vulgar sosyalizm’ diye anılan uydurma teori, edebî mirasa ait bakışı da değiştirir. Gabdulla Tukay’a ‘küçük burjuva dünya görüşünü destekleyen milliyetçi şair’, Derdmend ile Fatih Emirhan’a ‘büyük burjuva edipleri’, Galiesgar Kemal’a ‘liberal burjuva yazarı’, Sait Remiyev’e ‘ferdiyetçi sembolist şair’ diye damgalar vurulur. G. Gaziz, Cemaleddin Velidi, Gali Rehim’ler ise proleter edebiyata Tatar burjuvazisinin milliyetçilik görüşlerini sokmaya çalışan ajanlar olarak değerlendirilir.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyetler Birliği’nde yazarları bu tür damga ve etiketlerle tarif, gerek yazarlarda ve gerekse bu yazarları okuyan halkta korku ve geri durma hissi uyandırmıştır. Rizaeddin Fahreddin, tarihçi ve edebiyatçı olarak kalemi kırıldıktan sonra ilahiyatçı vasfıyla vazifeler almış, kadılık ve müftülük yapmıştır. Fatih Kerimi, ihtilalden sonra Orenburg’dan Moskova’ya taşınarak küçük bir memuriyet almış ve yazarlığı bırakmıştır. Çocuk felci yüzünden kötürüm olan Fatih Emirhan, Sovyet idaresini hiç beğenmediği hâlde, herhâlde hastalığı yüzünden kendisine dokunulmamış, ancak yazarlığa da devam edememiştir. Ceditçilik devri şairlerinden Derdmend ve Said Remi de Sovyet devrinde susmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Bununla birlikte, Komünist Partinin eğitimi ve yönlendirmesiyle, Mecit Gafuri, Musa Celil, Hadi Taktaş gibi genç şairler, komünizmin suç saydığı bütün vasıflardan arınarak, sanatta Maksist-Leninist estetiğin temelini atmışlar, bu temel üzerinde eserler vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet dönemi başlarında, Tatar yazarları üzerinde kurulan ideolojik baskı daha sonraları, 1928 sonlarında, özellikle Stalin’in marifetiyle OGPU (Obyedinennoye Gosudarstvennoye Politiçeskoye Upravleniye pri Sovete Narodnıh Komissarov SSSR)<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> organları tarafından ortaya konan ve ‘Sultangaliyevçilik ile mücadele’ diye adlandırılan siyasi süreçle, Tatar aydın zümresinin millî kadrolarını sistemli şekilde yok etmeye yöneltilmiş büyük terör hareketine dönüşür. Burjuva milliyetçiliğiyle ve bütün Türk-Tatar halklarını toplayıp tek devlet kurmak için gizli hazırlık yapmakla suçlanarak, ilk etapta 77 kişi göz altına alınır. 28 Temmuz 1930’da OGPU Kolegyumu kısaca ‘Sultangaliyevcilik’le suçlanan bu yetmiş yedi kişiden yirmi birini idam cezasına, on bir kişiyi on yıl, yirmi dört kişiyi beş yıl hapis cezasına, on bir kişiyi üç yıl toplama kampında hizmet etmeye ve dokuz kişiyi de üç yıl sürgün cezasına çarptırır. Daha sonra 1937-1938 döneminde Sultangaliyevcilikle suçlanan bu kişilerin hemen hemen hepsi, aynı suçlardan dolayı tekrar sorguya çekilirler ve bunların çoğu NKVD (Narodnıy Komissariat Vnutrennih Del)<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> üçlüsü ile ölüm cezasına mahkûm edilirler.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Bunların içinde bazı büyük devlet adamları, parti üyeleriyle birlikte F. Agiyev, S. Sünçeley, H. Atlasi, B. Urmançi, G. Mansurov, İ. Teregulov, Safa Borhan gibi meşhur yazarlar, bilim adamları, gazeteciler ve sanatçılar da bulunuyordu.</span></p>
<p><span>Bu idamlardan önce, Komünist Partisi Tataristan Ülke Komitesinin 9 Kasım 1929 tarihli kararı “bütün parti üyelerini Sultangaliyevciliği kökünden kazımaya, geride kalan halk kitleleri arasında millî hurafelere karşı mücadeleyi kuvvetlendirmeye, hâlen parti organlarında saklanmış Sultangaliyevci ideolojiyi öne süren kişileri açığa çıkarmaya” davet eder. Bu kararı yerine getirmek amacıyla yazarlar çevresinde mitolojik bir ‘yediler’ örgütü uydurulur ve basında ‘karşı ihtilalci gizli örgüt üyeleri’ Nekıy İsenbet, Gadil Kutuy, G. Minskiy, Çinekey aleyhinde yazılar yayımlanır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Dönemin meşhur Tatar yazarları olan bu kişiler edebiyat ortamından çıkarılıp Kazan dışına gitmeye mecbur edilirler. G. Minskiy Bakü’ye kaçar, Nekıy İsenbet bir köyde öğretmenliğe başlar, Gadil Kutuy yazarlıktan uzaklaşarak sanat okullarında öğretmenlikle geçimini sağlar.</span></p>
<p><span>Bu dönemde, hemen hemen her Tatar edibine potansiyel ihtilal karşıtı, Sultangaliyevci, komünizm karşıtı olarak bakılır; ediplerin yazdıklarında komünist ideolojiye aykırı fikir ve unsurlar aranır. Örneğin, Fethi Burnaş ‘Sultangaliyevcileri destekleyen, saraylar, hanlar, prensler, camiler şairi’, Çinekey ‘diniye nezareti, birahane, loto, nafaka ve çer çöp şairi’, Kerim Tinçurin ‘milli demokrasi taraftarı’, Ş. Usmanov ‘Tatar komiserlerine itibar eden ve sadece onları öne çıkaran’, Mansur Kriymov ‘küçük burjuva görüşlerinden arınmamış şair’ olarak dergi ve gazetelerde etiketlenirler.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>Stalin dönemi tasfiye siyaseti köylülerden, yerli idarecilerinden, parti üyelerinden, öğretmenlerden, din adamlarından vb. pek çok kurban almış, bundan birçok kurum ve meslek kuruluşu zarar görmüştür. Tataristan Yazarlar Birliği de en büyük kayıplarını bu dönemde vermiştir. 1934 yılında SSCB Yazarlar Birliği kurulunca, Tataristan Cumhuriyeti’nden üye veya üyeliğe aday olarak resmileştirilen otuz Tatar yazarın on altısı tasfiye siyaseti kurbanı olmuştur. Daha birçok yazar ve şair yazdıklarından dolayı tutuklanarak çeşitli cezalara maruz bırakılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Bilinç ve düşünce sahibi Tatar aydınları, Tatar halkının yüzyıllar boyu süregelen kültürünü, tarihî hassasiyetini, dil zenginliğini şahsiyetlerinde toplayan yazarlar, şairler, bilim adamları ve sanatçılar toplu hâlde yok edilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Sovyetlerin ilk yılları ve Stalin dönemdeki ‘etiketlemeler’, ‘açığa çıkarmalar’, ‘ihbarlar’, ‘suçlamalar’, ‘cezalandırmalar’ ve ‘sürgünler’ Tatar edebiyatının tabii gelişimini aksatmış, hatta durdurmuştur. Bütün bu olumsuzluklar sebebiyle, ölmeden, tutuklanmadan, sürülmeden kalan yazar ve şairler, demokratik ruhu, konulara özgür ve nesnel bakışı kaybetmişler, sanat imkânlarından tamamen yararlanamaz olmuşlardır. Yine, ihtilal öncesinde yazdıklarıyla meşhur olmuş N. Dumavi, M. Ukmasi, Z. Yarmeki, E. Segıydi, B. Rehmet, Z. Burnaşeva gibi edipler 30’lu yıllarda kalemlerini bırakarak edebiyattan uzaklaşmışlardır. Şüphesiz, bunda bu dönemde yaşanan ideolojik baskı ve sınırlamalar ile yaşananlar karşısındaki korku ve yılgınlık hissi etkili olmuştur.</span></p>
<p><span>Stalin’in sosyalizmin kuruluş aşamasında sınıf mücadelesinin daha da sertleştiğine dair uydurma teorisine inanış, yazarları sinsi düşmanlarla mücadeleyi abartılı bir şekilde tasvir etmeye, gerçek hayattaki çatışmalar yerine yapay çatışmaları göstermeye, gerçek hayatı süsleyip güzelleştirerek vermeye iter. Yeni toplumun inşa sürecini yazarlar, bu dönemde yukarıdan sunulan idari yönergeler ruhunda gösterirler. Ne yapılsa, “böyle gerek” diye düşünülür. Ülkenin sanayileşmesindeki zorluklar ve kolektifleştirmelerdeki aksaklık ve yanlışlar üzerinde durulmaz. Basında ve edebiyatta daha çok sınıfsal mücadele işlenmiş, yazılarda molla ve köy zenginlerine ilişmeler büyük yer almıştır. Bu konular, bazı evrensel düşünce ve duyguların önüne geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Böylece, edebî eselerde tasvir edilen hayat manzaralarının seçiminin belli kalıplarda olması, bütün edebî eserlerin konu ve işleyiş bakımından birbirine benzer olmasını sağlar.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> 1930’lu yıllarda Kazan’da, Moskova’da ve ülkenin diğer yerlerinde çıkmakta olan bazı Tatar gazete ve dergileri ile tiyatroları da kapatılır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Bu, kültür ve sanat faaliyetlerinin daralmasına ve sığlaşmasına götüren sürecin bir parçasını oluşturur.</span></p>
<p><span>Stalin döneminde, Tatar edebiyatı, bilimi ve basınının sadece içeriği ile temsilcileri değil, görünüşü de değiştirilmiştir. 5 Mayıs 1939 tarihi itibarıyla Tataristan’da Sovyet Türklerinin ortak Latin alfabesinden Tatar Kiril alfabesine geçilmiştir. Maddi ve manevi özveri ile büyük emek sonucu hazırlanan ve yaklaşık on yıldır kullanılan<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> ‘Sovyet Türkleri ortak Latin alfabesi’, Stalin’in Sovyetlerde Rus dilini ve alfabesini hakim kılma düşüncesiyle, yerini birbirinden ayrı Kiril esaslı Türk alfabelerine bırakır. Tataristan Cumhuriyeti’nde de Tatar Türkçesinin yazımında kullanılan Latin alfabesi (Yanalif) yerine, Tataristan Yüksek Kurulu Başkanlık Heyetinin 5 Mayıs 1939 tarihli kararıyla 1940 yılının Ocak ayından itibaren Kiril alfabesi kullanılmaya başlanır. Bilim adamlarına danışılmadan ve bilimsel temele oturtulmadan, üstten gelen buyrukla kabul edilen bu alfabe birçok sorunuyla birlikte kullanılmaya başlanır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Stalin siyasetinin yaydığı korkudan ve daha önceki Latin alfabesine karşı çıkanların akibeti<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> bilindiğinden bu yeni uygulamaya yüksek sesle hiçbir itiraz olmamıştır. Yeni alfabeyi Tatar dili özelliklerine uygun düşmediğini söyleyen herkese ‘milliyetçi’ damgası vurulur. Stalin sonrasında siyasi hava yumuşamaya başladığında alfabe konusunda düşünceler de basında yer almaya başlar. Diğer Türk halkları, Kazaklar, Kırgızlar, Başkurtlar, Azeriler, Türkmenler vb. bu yumuşama döneminde yeni Kiril alfabelerine bazı düzeltmeler eklerler. Ancak, böyle düzeltme ve değişiklikleri Tatarlar yapamazlar. Bunu meşhur Tatar âlimi Ebrar Kerimullin şöyle yorumlar: “Bizim sadece Moskova’nın işaret ettiğini yapmaya alışmış uslu ‘liderlerimiz’, Tatar mankurtlarının desteğine de dayanarak bu işin bir şekilde üstünü örtüp gömdüler.”<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></span></p>
<p><span>Komünist ideolojinin ve yönetimin hoş bakmadığı dinî hayat da Stalin döneminde büyük zarara uğramıştır. Sovyetlerde ‘parti çizgisi’ ve Tatarların çoğunluğun mensup olduğu İslamiyet hakkında resmî görüş, 1925’te yayımlanan Bolşaya Sovetskaya Entsiklopediya (Büyük Sovyet Ansiklopedisi)’da ortaya konur. İslamiyet, “feodal sistemin ideolojisi” olarak tasvir edilmiş, “sosyal ilişkilerin fanatikçe bir yansıması” ve “Sovyet rejimine karşı mücadelenin bir aracı” olmakla kötülenmiştir. “Karşı devrimci unsurlar, Kur’an’dan yararlanarak insanların dinî duygularıyla oynamaya, sosyalizmin inşasını engellemeye ve Sovyetler Birliği’deki işçilerin birleşik cephesini kırmak için, millî ve dinî düşmanlığı tahrik etmeye teşebbüs etmektedirler.” Bu politikanın kristalleşmesi, Müslümanları ilgilendirdiği ölçüde Stalin dönemindeki büyük temizliğe (1936-1938) zemin hazırlar. Bunu müteakip, Müslüman aydın kesiminin çok büyük kısmı imha edilir. Sadece İdil Ural bölgesinden 7.000 civarında ulemâ tevkif edilerek, Sibirya’daki toplama kamplarına sürülür. Ufa Dinî Nezaretinin başı Müftü Keşşafeddin Tercümanov, 1938’de Japonlara ve Almanlara casusluk yapmakla suçlanarak idam edilir. Din adamları Müslüman dinî teşkilatlarını ve camileri kolektifleştirme aleyhtarı hareketlerin merkezi olarak kullanmakla suçlanırlar. Din adamlarından pek çoğu, sünnet uygulamaları sebebiyle insan sakatladıkları gerekçesiyle hapse atılırlar veya Sibirya’ya kamplara gönderilirler.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> 1936 yılında Ufa Dinî Nezaretinin başı Müftü Keşşafeddin Tercümanov ile yardımcısı Ziya Kamaletdinov, Rusya Müslümanlarının ilk kadın kadısı Möhlise Bubi, Moskova Camii imamı Abdulla Şemsitdinov, Omsk Camii imamı Gali Gıymuş tutuklanmışlar ve çeşitli sebeplerle türlü cezalara çarptırılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>Bununla birlikte, Sovyet otoriteleri camilerin tahribine yönelik de bir kitle kampanyasına girişirler. 1928’de başlayan bu kampanya II. Dünya Savaşı’na kadar sürer. Camilerin tahribini, kapatılmasını ve okullara, sinemalara, kulüplere, kızıl köşelere ve okuma yerlerine dönüştürülmesini ihtiva eden kampanya öylesine müthiş bir hızla yürütülür ki, 1929-39 yılları arasında 25.000’e yakın cami ortadan kaldırılır. Bu on yıllık dönemde, Orta Asya’da 14.000, İdil Ural bölgesinde 6.000 (1917’de bu bölgede 8.000 cami vardı), Kuzey Kafkasya’da 4.000 ve Kırım’da 1.000 cami kapatılır. Bu dönemde, 50.000 kişilik Müslüman nüfusu olan Kazan’da sadece iki cami bırakılmıştır. <a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyetler dönemi, özellikle Stalin dönemi siyasetinden yazılı kültür, dinî hayatla birlikte sözlü kültür de olumsuz etkilenmiştir. Nekıy İsenbet tarafından hazırlanan Edigey destanı, 1941’de Sovyet-Alman savaşının başlamasından dolayı, yayımlanmadan arşive teslim edilir. Önceleri, Moğol-Tatar istilacılara ve sömürücü sınıflara karşı mücadele eden ‘Edigeyciler isyanı’ndan söz eden bir destan olarak tanıtılan bu eserin sonraları Altın Ordu ve Kazan Hanlığı tarihlerini araştırmaya yol açacağı düşünülür. Bunu biraz geç farkeden Komünist Partisi, savaş döneminde niyetlerini ertelemeyi uygun görür. Savaşın kaderi artık kesinleşince, Rus olmayan toplumların vatanseverlik duygularını körüklemeye ihtiyaç kalmamıştır. Komünist Parti Merkez Komitesi tarafından 9 Ağustos 1944 tarihinde çıkarılan “Tataristan parti teşkilatında kitle politik ve ideolojik işlerin durumu ve iyileştirilmesi çareleri hakkında” kararıyla destan metninin bir bütün hâlinde yayımlanması yasaklanır.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Destanı yeniden araştırma ve yayımlama ancak 80’li yılların sonunda mümkün olur. Mart 1988’de Galimcan İbrahimov Kazan Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsünün Filoloji Bilimleri Cumhuriyet Koordinasyon Kurulu toplantısında destanın toplanmış olan metinlerinin durumu ve yayımlanabilirliği görüşülür. Bundan sonra, destan, İlbaris Nadirov tarafından İdegey adıyla 1988 yılında Kazan’da Tataristan Kitap Neşriyatında basılır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, Stalin döneminde uygulanan tasfiye faaliyetleriyle tek ideolojili, tek dilli, tek yazılı, tek edebiyatlı, tek bilimli bir birlik ve bunları temsil eden vatandaşlar oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu uğurda, ülkenin maneviyatını temsil eden düşünce ve kalem sahiplerinin bir bir ve bazen topluca yok edilmesine girişilmiştir. Bu politikadan Tataristan da ziyadesiyle etkilenmiş, Tatar halkı kültürünün taşıyıcısı ve geliştiricisi olan binlerce aydınını; kültür, bilim, sanat, din vb. adamını kaybetmiştir. Herhangi bir cezaya maruz kalmayanlar ise dönemin tasfiye politikası karşısında sinmiş ve susmuşlardır. Temsilcileri öldürülen, hapsedilen, sürülen veya sindirilen Tatar edebiyatının gelişimi hâliyle duraklamış, zayıflamış ve alfabenin de değiştirilmesiyle âdeta felç olmuştur. Yeni bir alfabeyle başlayan bu dönemde Stalin, II. Dünya Savaşı ve komünist ideoloji edebiyatın, basının, sanatın ve sosyal bilimlerin yegâne konusu hâline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Bu alanlarda o dönemde göklere çıkarılan Stalin, özellikle kişisel özgürlüklerin arttığı seksenli yılların sonlarında, Sovyetler Birliği halkları edebiyatı ve tarihinde kişisel zaafları, gaddarlıkları, yaptığı kirli ve muzır işleri öne çıkarılarak yargılanacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Erdal ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p><span>Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.</span></p>
<p><span>(Stalin ve Türk Dünyası, Edt. Emine Gürsoy-Naskali, Liaisan Şahin, Kaknüs </span><span>Yayınları, İstanbul 2007, s. 233-244)</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Zengin köylü; köy burjuvazisi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Sovyetler Birliği’nde 1921-1928 yılları arasında uygulanan NEP (Novaya Ekonomiçeskaya Politika) – Yeni Ekonomi Politikası gereği serbest üretim yapma ve özel iş yerleri açma imkânı elde etmiş ticaret erbabı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Elde bulunan belgelere göre, 1918-1953 yılları arasında Tataristan Cumhuriyeti topraklarında 40.496 kişi tutuklanmış, bunların 4.399’unu çeşitli şekillerde cezalandırılmıştır. Aslında gerçek sayı bunun çok üzerindedir. GULAG (Glavnoye Upravleniye İspravitelno-Trudovıh Lagerey) – Çalışma Yoluyla Islah Kampları Genel İdaresi mahkûmları arasında 1939’da Tatarlar, Rus, Ukrain ve Belaruslardan sonra dördüncü sırada yer alır. (Telgat Gahuhin, “Stahn Devri Tatar Kültür Hayatı”, akt. Hatice Şirin, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, S. 6, Güz 1998, s. 647.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  Rafail Mostafin-Reis Davutov, “Repressiya Kurbanı Tatar Yazarları”, akt. Mustafa Öner, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, S. 3, Bahar 1997, s. 136-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Ahmet Temir, “Kuzey Türk Edebiyatı” (Tatar-Başkurt)”, Türk Dünyası El Kitabı, 3. C. (Edebiyat), 2. bs., Ankara 1992, s. 721-722.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Fatma Özkan, “Yirminci Yüzyılda Tatar Şiiri”, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı V (Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri), S. 531, Mart 1996, s. 1049.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  SSCB Halk Komiserleri Nezdinde Birleştirilmiş Devlet Siyasi İdaresi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> İç İşleri Halk Komiserliği.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Rafail Mostafin-Reis Davutov, age., s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Rafail Mostafin-Reis Davutov, age., s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Rafail Mostafin-Reis Davutov, age., s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  Stalin’in tasfiye siyaseti döneminde, Tataristan’da Gıylemdar Bayımbitov (1886-1933), Safa Borhan (1899-1937), Gaziz Gobeydullin (1887-1937), Lebib Gıylmi (1906-1937), Fatih Kerimi (1870-1937), Fatih Seyfi Kazanlı (1888-1937), Segıyd Sünçeleyev (1889-1937), Şamil Usmanov (1898-1937), Mehmüt Galev (1886-1938), Mansur Krıymov (1898-1938), Galim Möhemmetşin</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13"></a>(1911-1938), Kerim Tinçurin (1887-1938), Gomer Tolımbay (1900-1938), Fethi Burnaş (18981944) gibi meşhur yazar ve şairler ölüm cezasıyla cezalandırılmışlardır. Ayrıca, Gali (Nurgali) Galiyev (1902-1940), Gomer Galiyev (1900-1954), Mehmüt Bödeyli (1895-1975), Cemal Velidi (1887-1932), Ayaz Gıylacev (1928-), Galimcan İbrahimov (1887-1938), Gaziz İdilli (1905-1985), Gata İshakiy (1887-?), Fatih Kerim (1909-1945), Galimcan Nigmeti (1897-1941), Kavi Necmi (1901-1957), Mecit Refıykov (1925-1986), Söbbuh Refıykov (1913-1971), Gali Rehim (18921934), İbrahim Salahov (1911- ), Sirin Batırşin (1896-1969), Guriy Tavlin (1925- ), Adler Timirgalin (1931-), Hesen Tufan (1900-1980), Min Şabayev (1913-1963), Server Edhemova (1901-1978), Mirseyef Emirov (1907-1980), Sadri Celel (1891-1943) gibi yazar ve şairler ise hapis veya sürgün cezası almışlardır. Bunlardan bir kısmı, hapis veya sürgün esnasında ya da mahkûmiyetleri bittikten kısa süre sonra hayatlarım kaybetmiştir.</span></div>
<div><span><sup>13</sup> N. G. Yuziyev, F. S. Safiullina vd., Tatar Sovet Edebiyatı hem Tugan Tel 11, Kazan 1991, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Foat Galimullin, Ele Bez Tugançı, Kazan 2001, s. 290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> N. G. Yuziyev, F. S. Safiullina vd., age., s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> 1927-1939 yılları arasında Latin alfabesi ile yaklaşık 7.000 Tatarca kitap yayımlanmıştır. 19391990 yılları arasında Kiril alfabesi ile ise yaklaşık 10.000 kitap yayımlanmıştır. (Ebrar Kerimullin,</span></div>
<div><span>Tel-Milletnen Sakçısı, Kazan 1997, s. 56.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Tatar Kiril alfabesindeki sorunlar için bk. Erdal Şahin, “Kazan Tatar Türklerinin Latin Alfabesi Mücadelesi”, Türk Dünyası Tatih Kültür Dergisi, S. 199, Temmuz 2003, s. 42-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> 1925-1926 yıllarında Arap harflerinden Latin harflerine geçme meselesi için basında ve ilmî konferanslarda ateşli tartışmalar esnasında Arap alfabesini savunanların, (G. İbrahim, G. Alparov, G. Şeref vb.) konuşmaları, sonradan Sultangaliyevcilik şok dalgası başlayınca, kültür tarihi bakımından değerlendirilmeksizin “Tatar burjuvazi sınıfının ilgisi”ne bağlanmış siyasi bir hadise olarak kabul edilir. Arap alfabesini savunarak basında yer alan Tatar aydınlarına “Bunlar doğrudan doğruya proletarya diktatörlüğüne, Marksizm ideolojisine karşılar. Bunlar açıkça büyük burjuva sınıfının savunucuları olduğu için Yanelif (Latin alfabesi) hareketine tertip demeye kalkıştılar, bunlar bu hareketten kendi karşı devrimci örgütleri için faydalanmaya çalıştılar.” diye damga vurulur. (Rafail Mostafin-Reis Davutov, age., s. 137.) Bunlardan birçoğu GULAG (Glavnoye Upravleniye İspravitelno-Trudovıh Lagerey) – Çalışma Yoluyla Islah Kampları Genel İdaresi mahkûmu olurlar. (Ebrar Kerimullin, Tel-Milletnen Sakçısı, Kazan 1997, s. 50.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Ebrar Kerimullin, age., Kazan 1997, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Fazlur Rahman, “Rusya’daki Türklere Karşı Sovyet Politikasının Gelişimi (1917-1965)”, çev. Hakan Kırımlı, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 23, Nisan 1983, s. 155-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Bulat Soltanbekov, “Kanlı Ezler”, Kazan Utları, S. 860, S. 6, Kazan 1994, s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Fazlur Rahman, age., s. 153-154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Rüstem Sulti, Edigey, Ankara 1998, s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/stalin-donemi-siyasetinin-kazan-tatar-turkleri-kulturune-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Emine Gürsoy-Naskali, “Sovyet Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası Dil ve Edebiyatı Dergisi, S. 1, Nisan 1996, Ankara 1996; Emine Gürsoy-Naskali, “Soviet Turkic Literature”, The Balance of Truth – Essays in Honour of Professor Geoffrey Lewis, ed. Çiğdem Balım-Harding, Colin Imber, The Isis Press, İstanbul 1999, 113-124.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Suriyeli Türkmenler Dokuz Asırdır Suriye’de</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/suriyeli-turkmenler-dokuz-asirdir-suriyede</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/suriyeli-turkmenler-dokuz-asirdir-suriyede</guid>
<description><![CDATA[ Suriyeli Türkmenler Dokuz Asırdır Suriye’de
Suriye Türkmenleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı tarafından uzun yıllar ihmâl edilmiş bir konudur. Türk halkının Suriye Türkmenlerinin varlığından haberdar olması 2011’de Suriye’de Arap baharı kıvılcımlarının ortaya çıkması ile gerçekleşmiştir. Suriye’de 2011 yılında başlayan olaylarda halkın bir kısmı Beşar Esad’ın ülke yönetiminden çekilmesini istemektedir. Bu olaylarda Esad yönetime karşı silahlı bir karşı koyma başlamış ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba0adfae.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Suriyeli, Türkmenler, Dokuz, Asırdır, Suriye’de</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/suriyeli-turkmenler-dokuz-asirdir-suriyede.html">Suriyeli Türkmenler Dokuz Asırdır Suriye’de</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr.Muhtar Fatih BEYDİLİ</strong></span></a>
</p><p>Suriye Türkmenleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı tarafından uzun yıllar ihmâl edilmiş bir konudur. Türk halkının Suriye Türkmenlerinin varlığından haberdar olması 2011’de Suriye’de Arap baharı kıvılcımlarının ortaya çıkması ile gerçekleşmiştir. Suriye’de 2011 yılında başlayan olaylarda halkın bir kısmı Beşar Esad’ın ülke yönetiminden çekilmesini istemektedir. Bu olaylarda Esad yönetime karşı silahlı bir karşı koyma başlamış ve silahlı gruplarından bir kısmı da ülkede yaşayan Türkler tarafından kurulmuştur. 2011  tarihine kadar soydaşlık bağından dolayı Türkçülerin ilgilendiği bir mesele olan Suriye Türkmenleri Türkiyede yaşayan herkesin dikkatini çekmiştir. Suriye Türkmenlerinin gündeme gelmesi bazı kesimleri de rahatsız etmiş hatta ”Suriye olayları bizim iç meselemiz değil” diyenlerde ortaya çıkmıştır. Türkmenlerin yaşadığı coğrafyada gerçekleşen her olay Türk halkını  ilgilendirmektedir, iç meselemiz değil demek doğru bir ifade değildir. Suriye’de yaşayan Türkmenler bugün  Şanlıurfa, Kilis, Hatay, Gaziantep, Adana gibi illerde yaşayan insanların akrabalarıdır.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin Türkiye dışında tek toprak parçası da bu ülkede bulunmaktadır. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükümetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilatı ile beraber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye’ye burada muhafız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmıştır. Daha önce iki kez yeri değiştirilen Süleyman Şah Türbesi 21.02.2015 tarihinde Eşme adlı bir kasabaya yerleştirildi.</p>
<p><span><strong>Suriye’de Yaşayan Türkmen Oymak ve Cemâatleri Yerleşim Yerleri</strong></span></p>
<p>Türkmenler Suriye’ye Anadolu’dan önce yerleştiler. 1060’lardan itibaren Türkmenler Suriye’ye gittiler. Büyük Selçuklu komutanlarından Atsız, Şam, Kudüs gibi yerleri fethedip, buraların hâkimi olmuştu.</p>
<p>1077’de Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah kardeşi Tutuş’u Suriye meliki tayin etti. Tutuş’la birlikte yeni Türkmen kitleleri Suriye’ye geldi. 12. yüzyılda Musul emiri İmadeddin Zengi, Halep emiri olunca Irak’taki Yıva Türkmenleri’ni Halep’e getirdi. Daha sonraki yıllarda da Türkmen göçü devam etti. Suriye Türkmenleri yüzyıllardan beri yaşadıkları topraklarını ve kimliklerini korumak için bugün ciddi bir mücadele veriyor. Suriye’de ilk Türkmen yerleşmesinin daha çok Halep ve Lazkiye (Bayır Bucak ) şehirleri ile bunların kuzeyindeki bölgede olmuş olduğunu görmekteyiz. Ayrıca Şam, Humus,Hama, İdlib ,Tartus, Rakka’da; güney Suriye’de Suveyda, Kuneytra’da (Golan) Daraa ve Nava bölgesi de dâhil olmak üzere diğer bölgelerde de çok sayıda bir Türk nüfusu varlığı bulunuyor.</p>
<p>1063 yılında Türkmenler’in Suriye’yi fethinden itibaren, 1918 yılında Osmanlı-Türk kuvvetlerinin Halep’in kuzeyine çekilişlerine kadar; 900 yıla yakın bir müddet Suriye, Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Kuneytra’da 11.yüzyılda Atsız zamanında gelip yerleştirilen ve bugün Kuneytra Safad ve Taberiye Gölü arasındaki bölgede yerleşik olan 40.000 civarında (Golan) Türkmenleri de bulunmaktadır. Ayrıca, 93 Harbi (1877-1878) esnasında Kafkasya’nın Dağıstan ve Karaçay bölgelerinden getirilen Türkler de bu bölgeye yerleştirilmişlerdir  Sayıları 100.000 kadardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68215 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-01.jpg" alt="" width="300" height="424"></p>
<p>XVI. yüzyılda Suriye’de konar-göçer olarak yaşayan Türkmenler,Halep ve civarında Halep Beydili  Türkmenleri, Hama’da Selluriye (Salur) Türkmenleri ile Hama Bayadı, Humus’ta Salur, Avşar ve Bayındır boyuna mensup Türkmen aşiretleri yaşıyorlardı. Şam civarında da Bayatlar vardı.Lazkiye bölgesinde Bayır- Bucaklar’ında aralarında olduğu Türkmenler bulunuyordu. Lazkiye civarındaki Türkmenler genelde Üçok, Halep civarındaki Türkmenler ise Bozok boylarına mensuptular. Dolayısıyla, Salur ve Çoğun Türkmenleri, kuzeyde Halep’den başlayarak batıda Trablusşam’a, güneyde Hama, Hums ve Şam vilâyetlerine, doğuda ise Tedmür’e kadar uzanan geniş bir sahada konar-göçer olarak hayatlarını sürdürüyorlardı.Halep tahrir defterleri (Türkmen defterleri) tetkik edildiği zaman, Halep Türkmen İli’nin Beğdili (Beydili), İnallu, Köpeklü Avşarı, Gündüzlü Avşarı, Beyliklü (Beğlik Avşarı), İlbeyli,Harbendelü, Bayad ve Peçenek-Şah Meleklü olmak üzere 8 tâifeden32 ve çok sayıda müstakil cemâatlerden33 meydana geldiği görülmektedir. Bu müstakil cemâatlerin bazıları (meselâ, Eymîr, Döğer, Karkın, Kınık ve Kızık, Acürlü, Dayer, Bahadırlu gibi aşiret grupları da vardı. ), geçmişte birer Oğuz boyunu teşkil eden ve XVI. asırda Halep Türkmenleri arasında yer alan büyük teşekküllerdi.</p>
<p>Halep Türkmen cemaatlerinin hepsi Halep sancağında belirli bir yerde yaşamıyorlardı. Bunlar konar göçer oldukları için mevsimden mevsime yerlerini değiştirirlerdi. Halep Türkmenlerinin bir kısmı Halep sancağının doğu taraflarına, birkısmı da Şam, Antep, Birecik, A’zâz, Hamâ, Sürûc, Râvendân, Menbiç, Rum-kal’a, Gündüzlü, Bakrâs, Behisni, Kınık ve Malatya’ya kadar yayılmışlardı. Hatta doğuda başta Diyarbakır bölgesi olmak üzere, Mardin’in güneyindeki Deyr-i Zor’a kadar uzanan çöl bölgesi ile Erzurum’a bağlı muhtelif yerlerde sakin olan Boz-ulus Türkmenleri arasında dahi Halep Türkmenlerine rastlanıyordu.</p>
<p>Şam Türkmenleri  Şam sancağında da çok sayıda Türkmen vardı. Bu sancağa ait tahrir defterlerinde kayıtlı bulunan Şam Türkmenleri, Kanuni zamanında 25, 1569/70 yılında 28 ve 1596/97 yılında da 30 cemaatten müteşekkildi. Şam Türkmenlerinin toplam vergi nüfusu ise Kanuni zamanında 1.410 hane, 71 mücerred, 29 imam; 1569/70’de 1.621 hane, 136 mücerred; 1596/97 yılında da 1.693 hane ve 161 mücerredden ibaretti. Söz konusu defterlerde Şam sancağındaki Türkmenlerin hangi bölgelerde yaşadıkları zikredilmemiştir. Fakat, buradaki Türkmenler arasında Bayad, Döğer, Kızık ve İnallu gibi önemli Türkmen kabilelerine mensup cemâatlerin de olduğu görülmektedir.</p>
<p>Salur ve Çoğun Türkmenleri Suriye’de yaşayan Salur ve Çoğun Türkmenleri Oğuzlar’ın Üç-Ok koluna mensup olup, muhtemelen Çukurova bölgesine göç etmiş olan asıl zümrenin kalıntılarıydı.</p>
<p>1519’da Trablus sancağında Hısnü’l-Ekrâd kazasına tâbi olarak 20 hane vergi nüfuslu küçük bir Salur şubesi bulunuyordu.36 Bundan sonraki dönemlerde, Salur tâifesine bağlı muhtelif cemâatlerin olduğu ve bunların idarî bakımdan önce Hama’ya, 1570/71’de ise Hums’a tâbi oldukları anlaşılmaktadır. Çoğun Türkmenlerine gelince; bunlar idarî bakımdan 1570/71 yılına kadar Trablusşam sancağına, bu zamandan itibaren de Hums sancağına tâbi idiler. Salur Türkmeninden olan cemâatlerin isim ve vergi nüfusları aşağıdaki Tablo-5’te verilmiş olup,37 söz konusu tâifenin 1526/27’de 20, 1547-52’de 41 ve 1570/71’de de 39 cemâati vardı. Salur Türkmen tâifesini oluşturan grupların birçoğu, farklı bölgelerde bulunmaları sebebiyle birkaç kola ayrılmışlardı.Bunlar, aynı zamanda, Salur tâifesinin nüfus bakımından en kalabalık cemâatleri olup, tâifenin diğer önemli cemâatleri ise Beğiş Hacılu, İl-Basanlu, Kara Ahmedlü ve Süleymanlu idi.Suriye bölgesinde yaşayan bir başka önemli grup da Hama Bayadı idi. XVI. yüzyılın son çeyreğine kadar müstakil bir cemâat olarak varlığını sürdüren bu grup, 1570/71’de Salur tâifesi çatısı altında yer alıyordu ve idarî bakımdan, onlarla birlikte, Hums sancağına bağlı bulunuyordu. Yine, 1526/27 tahririnde vergileri Hama Bayadı ile birlikte yazılmış olan Çalışlu adlı cemâatin de müstakil olduğu; fakat, sonraki yıllarda Salur tâifesine dahil edildiği anlaşılmaktadır.Salur tâifesine nazaran daha az sayıda cemâati olan Çoğun tâifesinin 1519’da 10, sonraki senelerde ise 12 cemâati vardı . Fakat, Çoğun Türkmenleri hakkında tahrir defterleri haricindeki kaynaklarda pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Faruk Sümer, bunların sadece isimlerinden ve yaşadıkları bölgelerden bahsediyor ki, bu bilgiler de yine tahrir defterlerine dayanmaktadır. Bu tâifesinin nüfus bakımından önemli olanları Hızırlu (Hızır Hacılu), Said oğlu İsa, Eşkâflu, Yakubcalu, Köselü, Güneşli, Yahyalu ve Köse İsmail cemâatleri olup, bunların, Salur tâifesinde olduğu gibi, başka bölgelerde yaşayan kolları yoktu. 1570/71’de Köselü isimli iki cemâatin olduğu görülüyorsa da bunların biri (nüfusça kalabalık olanı) aslında Köse İsmail cemâatidir.Tahrir defterlerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Salur Türkmenleri XVI. yüzyılda Şam, Trablusşam, Haleb ve Hums bölgeleri ile neresi olduğu tam olarak açıklanmayan Suriye’nin doğusundaki vilâyetlerde yaşıyorlardı. Çoğun Türkmenleri ise kışın Tedmür tarafındaki vahalarda, yazın da Trablusşam ve Hums taraflarındaki yaylaklarda olurlardı. Hatta bu kabileden olan bir kısım cemâatler Antakya taraflarına giderek oralarda yerleşmişlerdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68219" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-Harita.jpg" alt="" width="1000" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-Harita.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-Harita-768x422.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></p>
<p><span><strong>Suriye  Türkmenleri Yerleşim ve Köyeleri</strong></span></p>
<p><span>1 – Şam’a Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p>Eski Türkmençe İsmi                     Yeni Araplaştırılmış İsmi</p>
<div>Bily …………………………………………………Bily</div>
<div>Rihayba……………………………………….. Rihaybeh</div>
<div>Kaldun ………………………………………….Marah</div>
<div>Hatit Türkmen….. …………………………Hatit Türkmen</div>
<p><span>2- Halep’e Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p>* El Bab</p>
<p><strong>Eski Türkmeçe İsmi                            Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Çobanbey…………………………………..……….. El Rai</div>
<div>Beş Çurın ……………………………………….….. Beş Çurın</div>
<div>Yağmacı ………………………………………….… El Mugira</div>
<div>Kalkım………………………………………………. El Nahda</div>
<div>Ufuk…………………………………….………..….. El Vakıf</div>
<div>Doyuran ………………………………….……….….El Toyran</div>
<div>Edebet ………………………………….……………Hadabat</div>
<div>Alıcı ……………………………………..……..……Tel Atiya</div>
<div>Mazıcı………………………………..………………El Amiriye</div>
<div>Sekizler………………………………..…….……… El Musemmene</div>
<div>Paltacık……………………………..………….…… El Zahra</div>
<div>Hava Hüyük ………………………………….…..…. Tel Hava</div>
<div>Öküz Öldüren …………………………..……….…. El Verde</div>
<div>Aşnenın Harabası …………………….…….……… Mazrat Haj Vali</div>
<div>Buzluca …………………………………………..…. Selce</div>
<div>Tililih ………………………….………………..…. Tililih</div>
<div>Babı Leylim…………………………………….….. Bab Leymun</div>
<div>Juppın …………………………………………..…. Juppin</div>
<div>kocalı ……………………….…………………….. El Misene</div>
<div>Memilli………………………………………….… Um El Sedeye</div>
<div>Zılıf …………………………………….…………. Zuluf</div>
<div>Kersenli…………………………………………… El kersenli</div>
<div>Ayyaşa ……………………………………………. El Ayyaşa</div>
<div>Halil Oğlu …………………………………..…….. El Haliliye</div>
<div>Haji Veli ………………………….……….……… Haj Vali</div>
<div>Çörten Hüyük………………….…………….…… Tel Mizab</div>
<div>Taş Kapı ………………………………………….. Bab El Hacar</div>
<div>Halsa …………………………………………….. Halisa</div>
<div>Arapçordik ……………………………….………. El Eyubiye</div>
<div>Askerin Harabesi ………………..………………. Hirbit Asker</div>
<div>Sinsile ……………………………………..…..… Sinsile</div>
<div>Mulla Yakup …………………………..……….…Şih Yakup</div>
<div>Boğaz ……………………………………………. Boğaz</div>
<div>Sandı ……………………………………….……. Sendi</div>
<div>Kabaren ………………………………………….. El Eseriyye</div>
<div>* Carabulus</div>
<p><strong>Eski Türkmeçe İsmi                       Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Zügara …………………………………… …… Zügara</div>
<div>Kantara ……………………………………….. Kantara</div>
<div>Belva Mirhan …………………………………. Selva</div>
<div>Arap Aziz …………………………………… Arap Ezze</div>
<div>Gındıra ………………………………………. Gındıra</div>
<div>Boz Hüyük …………………………………… Tel Agbar</div>
<div>Zugara ………………………………………. Tel Cimel</div>
<div>Gubut Türkmen ……………………………….. Gubba</div>
<div>Haydar Başa …………………………………… Haydar Başa</div>
<div>Debis ……………………………………….… Debis</div>
<div>Kanlı kuyu …………………………………….. Cubul Dem</div>
<div>Kadılar ………………………………………… El Kadi</div>
<div>Mirze …………………………………………. Mirza Şehit</div>
<div>Kurucu Hüyük ………………………………. Tel Kebir</div>
<div>Avşar Ocağı ………………………………… El Avşariye El Şakiyye</div>
<div>Amarine ……………………………………… Amarine</div>
<div>Dügünük…………………………………….. Dügünük</div>
<div>Taşlı Hüyük …………………………..……….Tel Hacar</div>
<div>Beliz …………………………………..…….. Bilis</div>
<div>Sipahiler ……………………………..…….… El Vursen</div>
<div>Yıldız ………………………………………… El Nicme</div>
<div>Gındırıya ………………………….………….. El Gındırıya</div>
<div>Zirbe ………………………………………….. Zirbe</div>
<div>Kullu ………………………………….………. El Kuliya</div>
<div>Nabgah ………………………………….……. Nabgah</div>
<div>Avşariyye …………………………………….. Avşariyye</div>
<div>Kara Göz ………………………………..……. Eyn El Suvde</div>
<div>Taflı …………………………………….………Tafli</div>
<div>Kerpiçli ………………………………….…….. Tel Ali</div>
<div>* Munbiç</div>
<div>Avşar Ocağı ………………………..…………. El Avşariye El Garbiyye</div>
<div>Ağ Taş………………………………………… Hacar El Abyad</div>
<div>Cubbul Arus ……………………………….…. Cubbul Arus</div>
<div>Cubbul Kader …………………………….…. Cubbul Kader</div>
<div>Hammem Sagir…………………………………. Hammem Sagir</div>
<div>Taffal ………………………………………….. Taffal</div>
<div>Boz Geyikli ………………………………….. Boz Geyikli</div>
<div>* Azaz</div>
<div>Barak Atlı ………………………………………. Baragite</div>
<div>Elbil ……………………………………….…… Elbil</div>
<div>Kara Köprü……………………………………… Kara Köprü</div>
<div>Tel Ar ………………………………………….Tel Ar</div>
<div>Çekkeh………………………………………….. Çekkeh</div>
<div>Harcele………………………………………… Harcele</div>
<div>Raeil…………………………………….……… Raeil</div>
<div>Muarin ………………………………………. Muarin</div>
<div>Saman Dere………………………………….… Sandara</div>
<div>İğde …………………………………………… Zeyzefun</div>
<div>Şiferin…………………………………………. Şiferin</div>
<div>Tel Şeir…………………………………………Tel Şeir</div>
<div>Kefer Kan ……………………………………… Kefer Kan</div>
<div>Mearıt Artig ……………………………………. Mearıt Artig</div>
<div>Telelin ……………………………………………Telelin</div>
<div>Kara Mezer……………………………………… Kara Mezer</div>
<div>Şemmerin………………………………………… Şemmerin</div>
<div>Sucu …………………………………………….….. El Selama</div>
<div>Muarrast El Hatib……………………………… Muarrast El Hatib</div>
<div>Yeni Yapan ………………………………………..Yeni Yapan</div>
<div>Delha ………………………………………………. Delea</div>
<div>Türkmen Bareh ………………………………. Türkmen Bareh</div>
<div>Uveylin ……………………………………………. Uveylin</div>
<div>Havar ………………………………………………. Havar Kılıs</div>
<div>Gidriş………………………………………………. Gidriş</div>
<div>Carıs ………………………………………………… Carıs</div>
<div>Migidin ……………………………………………… Migidin</div>
<div>Bahvarta……………………………………………. Bahvarta</div>
<div>Meryemin …………………………………………. Meryemin</div>
<div>* Afrin</div>
<div>Çeleme…………………………………………..…. Çeleme</div>
<div>İki dam …………………………………………….. İki dam</div>
<div>Muarrata …………………………………………… Muarrata</div>
<div>* Ayn Arab (Arap Pınarı)</div>
<div>Göbek Heyyele……………………………………….. Heyyele</div>
<div>Görük……………………………………………….……. Görük</div>
<p><span>3- Humus’a Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p><strong>Eski Türkmençe İsmi                       Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Tensin ………………………………………………….Tensin</div>
<div>El Kacer…………………………………….………… Gırnata</div>
<div>Kisin ………………………………………..…………. Kisin</div>
<div>Hazur …………………………………………………. Hazur</div>
<div>Arcun …………………………………………………. Arcun</div>
<div>Kala ………………………………………….………… Burç kayi</div>
<div>Hırbıt Sude…………………………………………… Hırbıt Sude</div>
<div>Telbise ……………………………………………….. Telbise</div>
<div>Rebiea ………………………………………………… Rebiea</div>
<div>Kefer Nen……………………………………..……… Kefer Nen</div>
<div>El Hüseyniye ………………………………………. El Hüseyniye</div>
<div>Cusey………………………………………..………… Cusey</div>
<div>Hulih…………………………………………………… Hulih</div>
<div>Hırbit El Tine ………………………………………. Hırbit El Tine</div>
<div>Teldu ……………………………………………………Teldu</div>
<div>Hubub El Rih……………………………………….. Hubub El Rih</div>
<div>Mesel Hule…………………………………………… Mesel Hule</div>
<div>Ganto ………………………………………..………….Ganto</div>
<div>Umulkasab………………………………….………..Umulkasab</div>
<div>Zare………………………………………….………. El Zare</div>
<div>Hasırciye ……………………………..…………… Hasırciye</div>
<div>Muhtariye………………………………………….. Muhtariye</div>
<div>Şabeniye …………………………………………… Şabeniye</div>
<div>Zafereni…………………………………………… Zafereni</div>
<div>Nizariye ………………………………………….. Nizariye</div>
<div>Harıt Türkmen …………………………….….. Harıt Türkmen</div>
<div>Düğerli……………………………………………. El Dukeryye</div>
<div>El kırad Dasniye………………………………. El kırad Dasniye</div>
<div>Kinyit El Asi………………………………..….. Kinyit El Asi</div>
<div>Kara hılı…………………………………………. Akrab</div>
<div>Umulkasab ………………………………….…..Umulkasab</div>
<div>Dar El kebir…………………………….……… Dar El kebir</div>
<div>Sinisil ……………………………………….……Sinisil</div>
<div>Gızhıl ……………………………………….……Gızhıl</div>
<div>Semekiyet ………………………………..……… semmekiyet</div>
<div>Semalil ……………………………………..……. Semalil</div>
<div>Cubeb El Zeyit …………………………………… Cubeb El Zeyit</div>
<div>Nizariye ……………………………………………. Nizariye</div>
<div>Fırıklus……………………………………………… Fırıklus</div>
<div>Sabuniye ………………….…………..………….. Sabuniye</div>
<div>Bıdede ……………………………………………… Bıdede</div>
<div>Sayid ………………………………………….…….. Sayid</div>
<div>Meşrue Geneye ………………………….……… Meşrue Geneye</div>
<div>Baruha …………………………………………….. Baruha</div>
<div>Resım Bagıl ………………………….………….. Resım Bagıl</div>
<div>Tel Keleh ………………………………….……… Tel Keleh</div>
<div>Haret ……………………………………………… Haret</div>
<div>Baruha …………………………………..………. Baruha</div>
<div>Tirmali ……………………………………..……. Tirmali</div>
<div>Zimemir …………………………………..…….. Zimemir</div>
<div>Cusi ……………………………………..…………Cusi</div>
<div>Gacer garbi ……………………………………. Mercıl Kıt</div>
<div>Kurtman ……………………………….………. Kurtman</div>
<p><span>4- Lazkiye’ye Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p><strong>Eski Türkmeçe İsmi                                      Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Gebelli ……………………………………………….…………..Gebelli</div>
<div>Şeren ………………………………………………….………… Hılva</div>
<div>Gülcük…………………………………………………………… El Dura</div>
<div>Salır ……………………………………………………..………. Salır</div>
<div>Cüb ………………………………………………………………. Cüb</div>
<div>Yukarı ……………………………………………….…………. Karamanlı –</div>
<div>Murutly………………………………………………..……… Murutly</div>
<div>Çemeren …………………………………………..…………. Şahrura</div>
<div>İsa Pinar …………………………………………..…………. İsa Pinar</div>
<div>Dervişen ……………………………………………………… Dervişen</div>
<div>Kara Bacak ………………………………………………….. Sude</div>
<div>Kepir ……………………………………………..…………… El Kabir</div>
<div>Yamadi …………………………………………..…………… Yamama</div>
<div>Nisbin……………………………………………………………..Nisbin</div>
<div>Gantara………………………………………..………………. Gantara</div>
<div>Günyeli………………………………………….…………….. Günyeli</div>
<div>Hamitli ……………………………………….………………. Hamitli</div>
<div>Sılayip Türkmen …………………………………………….. Sılayıp Türkmen</div>
<div>Katsal Maaf …………………………………………………. Katsal Maaf</div>
<div>Turunç ……………………….……………………………….. Umul Tuyur</div>
<div>Avanlı ……………………………………………….………… Beit Avan</div>
<div>Yukarı Almalı ………………………………..…………….. Tıfahiye Foganiye</div>
<div>Mılla Mahmutlu…………………………………………… El Mahmudiye</div>
<div>Fakıh Hasan……………………………………………….. Şih Hasan</div>
<div>Dağdağan………………………………………….………… Dağdağan</div>
<div>Ferizli……………………………………………..………….. Beit Feres</div>
<div>Kaymaz ……………………………………………..……….. Kaymaz</div>
<div>Keseçik …………………………………………….……….. El Halidiye</div>
<div>Keren Gül ………………………………………….………. El Berki</div>
<div>Yumurcak ………………………………………….……… Yumurcak</div>
<div>Kesecik………………………………………………………. Kesecik</div>
<div>Saldıran…………………………………………….…………Saldıran</div>
<div>Ayuşlu ……………………………………………………….. Ayuşlu</div>
<div>Rabiya ……………………………………………..…………. Rabiya</div>
<div>Gök Dağ …………………………………………..…………. El Hadrae</div>
<div>Çanlı ……………………………………………………………. Gameme</div>
<div>Akça Bayir ……………………………………………………. Akça Bayir</div>
<div>Cüb Torus……………………………………….…………… Cüb Torus</div>
<div>Aşağı Karamanlı ………………………………………….. Aşağı Karamanlı</div>
<div>Rihaniyye …………………………………………………….. Rihaniyye</div>
<div>Kabaklı ……………………………………………….……….. Kabaklı</div>
<div>İse Beyli ……………………………………………..………… İseviyye</div>
<div>Çükürçak ……………………………………………………… El Vadi</div>
<div>Aplaklı …………………………………………….……………. Beit Aplak</div>
<div>Kelez ………………………………………………….………… Kelez</div>
<div>Çardaklı ……………………………………………..………… Beit Çardak</div>
<div>Yümüçak ………………………………………….………….. Yümüçak</div>
<div>Gıbrıh ………………………………………………………….. Ravda</div>
<div>Ümmetli ………………………………………….…………. Ümmetli</div>
<div>Baldırlı ……………………………………………..………… Baldırlı</div>
<div>Burç İslam ……………………………………..…………… Burç İslam</div>
<div>Türkmenli ………………………………………..…………. El Temime</div>
<div>Zinzif …………………………………………………..……… Zinzif</div>
<div>Mılıklı …………………………………………………………. Beit Mılık</div>
<div>Aşağı Almalı ……………………………………….……….. Tıfahiye Tahtaniye</div>
<div>Bedruse…………………………………………….…………. Bedrusiye</div>
<div>Saray ………………………………………………………….. Saray</div>
<div>Keşiş…………………………………………………..………. El Gasseniyye</div>
<div>Çamırlı……………………………………………………….. Rihan</div>
<div>Çirit Ali………………………………………..…………….. Şekiriye</div>
<div>Fakılı Beit …………………………………….……………….Vali</div>
<div>Meydançık ……………………………………..…………… Meydançık</div>
<div>Gülcak ………………………………………..……………….. Gülcak</div>
<div>Çalkamalı …………………………………….……………… Çalkamalı</div>
<div>Kalabah ……………………………………….………………Kalabah</div>
<div>Filik……………………………………………..…………….. Filik</div>
<p><span>5 -Hama’ya Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p><strong>Eski Türkmençe İsmi                          Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Tirimis ……………………………………………………….Tirimis</div>
<div>Hırbınefsıh…………………………………………………. Hırbınefsıh</div>
<div>Caciyeh ……………………………………………………… Caciyeh</div>
<div>Circisi………………………………………………………… Circisi</div>
<div>Tıllıf ……………………………………………………………..Tıllıf</div>
<div>Hılleh ……………………………………………………….. Hılleh</div>
<div>Dir Firdis ………………………………………………….. Dir Firdis</div>
<div>Aşık Ali …………………………………………………… Aşık Ali</div>
<div>*  Selemiye</div>
<div>Muharam Tatani ………………………………………. Muharam Tatani</div>
<div>Osmaniye …………………………………………………… Osmaniye</div>
<div>Uveir ………………………………………………………….. Uveir</div>
<div>Tel Sinan ……………………………………………………. Tel Sinan</div>
<div>Tel Hasan Paşa…………………………………………. Tel Hasan Paşa</div>
<div>Kuputulhat…………………………………………………… Kuputulhat</div>
<div>Ayin El Nısır …………………………………………………. Ayin El Nısır</div>
<div>* Misyaf</div>
<div>Beyyada ……………………………………………………….. Beyyada</div>
<div>Huveir Türkmen ………………………………..…………. Huveir Türkmen</div>
<div>Ayin Debiş …………………………………………..………. Ayin Debiş</div>
<div>Hırmıl…………………………………….…………………… Hırmıl</div>
<div>El Beydae ……………………………………………………. El Beydae</div>
<div>Beit Nater …………………………………………………… Beit Nater</div>
<div>Beit Aslan …………………………………..………………. Beit Aslan</div>
<div>Gartman ………………………………………….…………. Gartman</div>
<div></div>
<div><span>6 -Kuneytra’ya Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></div>
<p>(İşgal altındaki Golan Tepeleri’ndeki Türkmenler çoğunlukla Şam’a goç etmiş durumdadır)</p>
<p>İl: Kuneytra (İşgal altındaki Golan Tepelerinde yaşayan Türkmenlerin büyük çoğunluğu Şam şehrine göç etmiştir)</p>
<p><strong>Eski Türkmençe İsmi                            Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>Eyn Ayşe ……………………………………………………Eyn Ayşe</div>
<div>El Rizeniye………………………………………………… El Rizeniye</div>
<div>Sindiyene El Cedide …………………………………… Sindiyene El Cedide</div>
<div>Eyn El Sumsum………………………………….……… Eyn El Sumsum</div>
<div>Eyn El Alak ………………………………………………. Eyn El Alak</div>
<div>Kefer Nefah ……………………………………………… Kefer Nefah</div>
<div>Hafar………………………………………………………… Hafar</div>
<div>El Dababiyye…………………………………….………. El Dababiyye</div>
<div>El Hışniyye……………………………………….……….. El Hışniyye</div>
<div>Eyn Zivan…………………………………………….……. Eyn Zivan</div>
<div>El Kadiriye ………………………………………………..El Kadiriye</div>
<div>El Sindiyene ……………………………………………. El Sindiyene</div>
<div>Eyn EL Kara…………………………………………….. Eyn EL Kara</div>
<div>El Elika………………………………………………..…… El Elika</div>
<div>El Ahmediye ………………………………….…………. El Ahmediye</div>
<div>El Mugir ………………………………………….……….. El Mugir</div>
<div>El Hüseyniye ……………………………………………. El Hüseyniye</div>
<div>Cuveize …………………………………………………….. Cuveize</div>
<div>Mumsiye ………………………………………………….. El Gasseniyye</div>
<p><span>7 -Tartus’a Bağlı Türkmen Koy ve kasabaları</span></p>
<div>* Safite</div>
<div>Zok Türkmen Mitras</div>
<div>Bisitin …………………………………………………………… Bisitin</div>
<div>Beit Ahmet Fenus………………………..………………… Beit Ahmet Fenus</div>
<p><span>8- Rakka’ya Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<div>*  Rakka Tel Abyad</div>
<div>Tel Hamam …………………………………………….. Tel Hamam</div>
<div>Hamam Türkmen Garbi …………………………… Hamam Türkmen Garbi</div>
<div>Menara…………………………………….…………….. Menara</div>
<div>Rucim El Cahaş ……………………….……………. Rucim El Cahaş</div>
<div>Doğaniye ……………………………………………….. Doğaniye</div>
<div>Tel Mendo ……………………………………………..Tel Mendo</div>
<div>Kantara ………………………………….……………… Kantara</div>
<div>Yargoy ………………………………….……………… Yargoy</div>
<div>El Vasita ……………………………….………………. El Vasita</div>
<div>Cubul Arus ……………………………………………. Cubul Arus</div>
<div>Hamam Türkmen Şarki ……………..………….. Hamam Türkmen Şarki</div>
<div>Zeybagiye ………………………………..…………….. Zeybagiye</div>
<div>Demeşliye …………………………………………….. Demeşliye</div>
<div>Belva …………………………………………………….. Belva</div>
<div>El Azize …………………………………….……………. El Azize</div>
<div>Biratvan ………………………………………………….. Biratvan</div>
<div>Sırt ………………………………………….…………….. Sırt</div>
<div>Tel Fendır ……………………………………………….Tel Fendır</div>
<div>Hırbıt Zirih ……………………………………………. Hırbıt Zırıh</div>
<p><span>9- dlib Türkmenleri</span></p>
<div>* Cisir Şugur</div>
<div>Vericine ……………………………………………………. Adneniye</div>
<div>Kesır İde ……………………………………………………..Sukkeriye</div>
<div>Heyte ……………………………………………………… Heyte</div>
<div>Selhap………………………………………………….. Selhap</div>
<div>Mended ………………………………………………… Mended</div>
<p><span>10- Dera’ya Bağlı Türkmen Koy ve Kasabaları</span></p>
<p><strong>Eski Türkmençe İsmi                         Yeni Araplaştırılmış İsmi</strong></p>
<div>El Hara …………………………………………………….. El Hara</div>
<div>Neva ………………………………………………………… Neva</div>
<div>Şih Miskin ………………………………………………… Şih Miskin</div>
<div>El Sahva …………………………………………………….El Sahva</div>
<div>El Cize …………………………………………….………. El Cize</div>
<div>Balay ………………………………………………………..Balay</div>
<div>Barak …………………………………………….……….. Barak</div>
<div>Mearaba …………………………………………………. Mearaba</div>
<div>El Hirak ……………………………………….………… El Hirak</div>
<div>El Gariye…………………………………………………. El Gariye</div>
<div>Inhıl ……………………………………………….………. Inhıl</div>
<div>Maraba …………………………………………………. Maraba</div>
<p><span><strong>Kısa Bir Tarihçe, ve Arap Baharının Etkileri  Suriye Türkmenleri</strong></span></p>
<p>Tarih içerisinde Suriye’ye gerçekleşen Türk göçlerini incelediğimiz zaman göçlerin çok çeşitli zamanlarda birbirinden farklı sebeplerle gerçekleşmiş olduğunu görmekteyiz. Suriye Türklerinin bugünkü durumlarına bakıldığı zaman Suriye Türkleri dillerini ve benliklerini koruma ve farkındalık yönünden çeşitlilik arz etmektedir. Suriye’ye yerleşmiş olan Türkler bölgeye farklı zaman ve nedenlerle yerleşmiş olan Kıpçak Türkleri ve Oğuz Türkleridir. Tarihçilerin hemen hepsi Küçük Asya’ya Selçuklular ile birlikte gelen Türklerin Dokuz Oğuz olduklarını dile getirmektedir. Türkmenlik yerleşik hayatta yaşayan Sasanilerin İslamiyet’i kabul eden Oğuzlara taktıkları bir ad olabilir  9. 10. Yüzyıllarda Türklerin Orta Asya’dan Avrupa’ya ve Orta Doğu’ya doğru göç ettiklerini görmekteyiz. Oğuzlar bu göçler sırasında bulundukları yerlerden daha güneye doğru göç ederek Orta Doğu’ya gelmişler ve burada Müslüman Devletlerle sınırdaş olmuşlardır. Oğuzlar bu şekilde İslamiyet’e girmeye başlamışlardır. Oğuzların İslamiyet’e girmelerinden önce de zaten Abbasi Halifeliği döneminde memluk ya da paralı askerlerin batıdaki paralı askerler grubuna alınmış olduklarını bilmekteyiz. Abbasi Halifeliğinin kuruluşundan itibaren özellikle orduda kullanılmak üzere Kıpçak Türkleri satın alınmış ve bir eğitim verilerek Abbasi Devleti’ne hizmet etmeleri sağlanmıştır. Abbasi Devleti’nde önemli bir yeri olan ve etkileri kuvvetlenen Türk birlikleri, önceleri İranlı unsurları dengelemek için getirilmeye başlanmıştır. Kısa zamanda sayıları 30.000’e ulaşan Türk birlikleri için halife Mu’tasım tarafından Bağdat’ın kuzeyinde yer alan Samarra şehri kurularak onlara geniş iktalar tahsis edilmiştir. Bunların Arap ve Acemlerle evlenip karışarak bozulmamaları için özellikle Türk kızları getirtilip onlarla evlilikleri desteklenmiştir. Bu Türk birliklerinin komutası da sadece Türk Beylerine bırakılmıştır . Böyle bir dönemin hemen sonrasında 960 yılında Oğuzlardan Selçuk Bey ve maiyetinin İslam’a girişi tamamlanmış ve tedrici olarak yaklaşık 200 bin kişi Müslüman olmuştur.</p>
<p>Bugün Suriye diye adlandırılan Araplar tarafından ”al-Şam” olarak bilinen topraklar Anadolu’dan daha önce Türk Yurdu haline gelmiştir. İlk olarak Abbasiler döneminde bölgede güç elde eden Türkler Tolunoğulları ve İhşidiler gibi devletler de kurmuşlardır. Tolunoğulları zamanında Mısır-Suriye-Filistin tamamen Türkler’in eline geçmişti. Bugünkü Kahire’nin o zamanki adı olan Fustat, hatta Şam, Kudüs ve Halep sokaklarında Türkçe şarkılar terennüm ediliyordu. Devlete bağlı valiler, vali muavinleri, kumandanlar ve birlikler tamamen Türkler’den meydana geliyordu. Bütün bunlara karşılık şimdi Suriye coğrafyasında olduğu gibi Arap kültür hakimiyeti vardı ve resmi yazışma dili de Arapça olup, özellikle Türkler arasında tıpkı şimdiki gibi Sünni-Hanefi inanç hakimdi. Tolunoğulları hakimiyetinden sonra bölgede İhşidiler’in idaresi 970 yılına kadar Suriye’de devam etmiştir. Fatimiler bu devlete son vererek bölge hakimiyetini ele almıştır. Yine Fatimiler döneminde vali ve komutanların bir kısmı Türkler’den oluşmaktadır. 1040’da Selçuklular’ın Dandanakan zaferinden sonra Oğuz İli veya diğer adı ile Türkmen-İli, dalgalar halinde yurt tutmak üzere Ön-Asya’ya intikal ederken, birçok Türkmen boy ve oymakları, 1063 yılından itibaren Suriye’ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek bölgeleri vatan edinmişlerdi. Suriye’deki ilk Türkmen yerleşmesinin Halep ve Lazkiye şehirleri ile bunların kuzeyi olduğu anlaşılıyor. Haçlı saldırılarına bölgeyi Selçuklular savunmuş ve Türk Yurdu haline getirmişlerdir. Selçuklularla beraber yine Oğuz Türklerinden olan Zengiler’de bölgenin Türkleşmesinde ve Haçlılara karşı korunmasında önemli hizmetler vermişlerdir. Bölge Eyyübi Hanedanlığı döneminde Güneydoğu Anadolu diye adlandırdığımız bölge ile bir hale gelmiş,  Türk kumandanları başa geçtiği Memluklar döneminde ”ed-Devletü’t Türkiyye” olarak adlandırılmıştır. Moğulların önünden Anadolu’ya doğru ilerleyen Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri Türk nüfusun artmasında etkili olmuştur. Şah İsmail’in kurduğu Safevi Devleti de Anadolu ve Suriye coğrafyasındaki Türkmenlerinin etkisiyle büyümüştür. Yavuz Sultan Selim’in doğu politikası sonucu Memluklar Devleti feth edilmiş ve Suriye artık Osmanlı toprağı olmuştur. Halep Osmanlı devrinde Antep, Urfa, Hatay gibi nüfus bakımından Türkler’in yaşadığı idari bölgelerin vilayet merkezi olmuştur.</p>
<p>Osmanlılar I. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeden çekildi. 25-26 Ekim 1918 gecesinde Halep’i terk edip kuzeye çekilen orduların sonuncusu 7. Ordu idi ve başında Mustafa Kemal bulunuyordu. Ordunun çekilmesi ile Suriye tarafında kalmış olan Türkler, Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurarak mücadeleye başlamışlardır. Suriye ve Filistin Kuvva-yı Milliye-i Osmaniye adıyla örgütlenen bölgedeki direnişin reisi “Özdemir” takma ismini kullanan Ali Şefik Bey’dir. Kurtuluş Savaşı boyunca bölgedeki Türkmen direnişinin temel hedefi Türkiye’ye katılmaktı. Şubat 1919 tarihinden 22 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’na kadar bölgede Fransızlara karşı sayısız çatışma ve taarruz yaşanmış, bu çatışmalarda çok sayıda işgal askeri öldürülmüş veya esir alınmıştır.</p>
<p>Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verildi. 20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden kabul edildi. 31 Ocak 1923 tarihinde Suriye ile sınırlar belirlenirken, Ekim 1921 tarihindeki Türk Fransız anlaşması temel esas olarak alınmıştı. Türkiye topraklarında kalmak isteyen köylerin isyanı olduysa da amaçlarına ulaşamadılar.</p>
<p>Türk ve Kürt silahlı milislerin Türkiye sınırına yakın bölgelerde Fransız manda idaresine yönelik baş kaldırıları 1924 yılına kadar sürmüştür. Fransız manda idaresi mahalli idarelerinden oluşan Suriye Devletler Birliği’ni meydana getirerek ülkeyi yönetmeye çalıştı. Bu düzen, Araplarla Arap olmayanlar arasındaki gerilimi arttırdı. Türkler, hem milliyetçiler hem de Manda idaresinin gözünde “dikkatli olunması gereken” bir azınlık durumuna düştü. Fransız mandası altında oldukları dönemde nüfusları 500binden fazla olan Türkmenlerin liderliğini Bekmişlilerin Hacı Ali aşiretinden Kel Muhammed yürütüyordu. Onun ardından Türkmenlerin lideri Hacı Nasen oldu. Türkmenler, Fransız mandası altındaki çalkantılı ilk on yıllık dönemden sonra daha sakin bir dönem yaşadılar; varlıklarını ve kimliklerini sürdürebildiler.</p>
<p><span><strong>Şapka Devrimi ya da Şapka İnkılabı</strong></span></p>
<p>Türk­men­ler böl­ge­nin 1000 yıl­lık ha­ki­miy­di­ler ancak Os­man­lı da­ğı­lın­ca sö­mür­ge ida­re­si­nin elin­de kalan böl­ge­de ya­şa­ma­ya devam et­ti­ler ve kim­lik ya­rıl­ma­la­rı ya­şa­dı­lar.Misak-ı Milli sınırlarının içerisinde Halep’İn 100 kilometre güneyinden geçer Misak-ı Milli sınırları. Halep Kuvayi Milliyesi kurulmuştur. Orada ki, Fransızlara karşı hem isyanı örgütlemesi açısından hem Halep’te yaşayan Türkmenleri örgütlemesi  Fransızlara karşı savaş yürütülmüştür. Ve bunlar Antep, Urfa, Maraş savunmasında da Halep bölgesinden hem insan hem lojistik destek sağlayarak oradaki Fransızlara karşı mücadele verilmiştir. Hatay ne kadar son­ra­dan Tür­ki­ye’ye ka­tı­la­bil­diy­se de diğer Türk­men şe­hir­le­ri o kadar şans­lı de­ğil­di.1939’da Hatay Tür­ki­ye’ye ka­tı­lır­ken 1941’de Halep’te Türk­men­ler ka­le­ye Türk bay­ra­ğı çe­ki­yor­du.Ger­çek­ten Tür­ki­ye bu­ra­da­ki soy­daş­la­rı­na hep bir umut oldu.Tür­ki­ye’deki in­kı­lap­lar da bu­ra­da­ki Türk­men şe­hir­le­ri ta­ra­fın­dan kabul gördü. Atatürk, Kurtuluş Savaşının ardından daha önce planladığı devrimleri tek tek yapmaya başlar. Kastamonu’nda halkın karşısına elinde şapka ile çıkar ve bundan sonra Türk halkının başına şapka giyeceğini ilan eder.Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının ardından, halkın kılık ve kıyafetinin düzenlenerek batı ülkelerindeki normlara uygun hâle getirilmesi için 1925 yılında yapılan kanuni düzenlemedir. Atatürk Devrimlerinin bir parçası olan bu kanunla, erkeklerin baş örtme uygulamaları ve şapka kullanımı düzenlenmiştir.Me­se­la Şapka Devrimini Suriye’de Halep’te Ce­rab­lus Türkmen bey­le­rin­den Bilmişliklerinin Hacı Ali oymağından Mus­ta­fa Paşa oğlu Kel Muhammed Mustafa Paşa ve sonrada oğlu Hacı Nasen Kel Muhammed Ağa yürütüyordu Türkiye ile arası çok iyi olan ve bunu Şapka Devrimi’ni izleyen yıllarda fötr şapka giyerek de tescilleyen Türkmen lideri Kel Muhammed Mustafa Paşa ve kardeşleri , Fransızlarca önce hapse atıldılar, sonra Fransızlar Suriye Türkmenlerinin Lideri olan Kel Muhammed Mustafa Paşa ile kardeşi Kel Halil Mustafa paşa hapiste zehirlenerek şehit edildiler.Kel Muh­mmed Mustafa Paşa Ağa şapka dev­ri­mi za­ma­nın­da Halep için­de Türkiye’den gelip Antep bölgesinden şapka getirerek Türkmenlere dağıtmışlar. Orada öyle bir kanun çıktı, sizde bunu giyecekseniz diye Türkmenlere dağıtmışlar. Türkmenler orada birkaç günlüğüne de olsa kendilerince Türkiye’ye bağlı hissettikleri için şapkayı giymişlerdir.İstik­la­li­ni 1946’da ka­za­nan Su­ri­ye Hüsnü Zaim dev­rin­de(1949) Tür­ki­ye’ye yakın bir po­li­ti­ka iz­ler­ken onun dev­ril­me­si üze­ri­ne Tür­ki­ye düş­man­lı­ğı baş­la­dı.1966’da Mısır et­ki­sin­de­dir ve Nasır sos­ya­list bir nizam tat­bik et­me­ye ça­lış­sa da Su­ri­ye kendi sos­ya­list po­li­ti­ka­sı­nı ya­ra­tı­yor­du.Bu sos­ya­list re­ji­min za­rar­la­rı­nı Türk­ler pa­ha­lı­ya öde­miş­tir.Çünkü Türk­ler büyük top­rak sa­hi­bi­dir­ler ve dev­let top­rak sa­hip­le­ri­nin ara­zi­le­ri­ne el koy­ma­ya baş­la­mış­tı.İşte Türk­men­ler Su­ri­ye dev­le­ti­ni bu kadar kor­kut­muş­lar­dı ve dev­let de on­la­rı sin­di­ri­ci bir po­li­ti­ka güt­müş­tü.Ve hatta hü­kü­met böl­ge­ler­de iz­le­nen Türk film­le­ri­ni yasak et­miş­ti,Türk­men­le­ri yok farz edi­yor­du.(Or­hon­lu,Türk Dün­ya­sı El Ki­ta­bı,1135)</p>
<p><span><strong><em>SURIYE TÜRKMENLERİN LİDERİ HACI NASAN KEL MUHAMMED</em></strong></span></p>
<p>1936 yılında Fransa’nın bölgedeki hâkimiyetinin zayıflaması ile birlikte baskılara maruz kalmaya başladı. 1936-1939’da sancağın Hatay adıyla Türkiye’ye katılması sürecinde Suriye sınırları içerisinde kalan Türkmenlere ilişkin hiçbir görüşme ya da anlaşma yapılmamış olması, Suriye Türkmenlerinin hukuki durumunu belirsizleştirdi. Bu belirsizlik Suriye yönetimlerinin Türkmenlere karşı baskı ve asimilasyon politikası uygulamasına neden oldu. 1946 v e 1972 anayasalarına göre Suriye Arap vatandaşı olarak kabul edilen Türkmenlere kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmadı. Türkçe gazete yayımlama imkanı ortadan kalktı; hatta Türkçe konuşmak bile yasaklandı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68216 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-02.jpg" alt="" width="300" height="452">1958’de yapılan toprak reformu ile Türkmenlere ait birçok tarla, bağ ve bahçe kamulaştırıldı. Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden 1950’ler boyunca Halep’ten Türk asıllı aileler, Türkiye’ye kaçmaya devam ettiler.</p>
<p>1963’te yaşanan darbeden sonra bakılar artarak devam etti. Türkmenler herhangi bir sivil ya da yasal örgütlenme oluşturamadı. Hafız Esad rejimi “Tek Suriyeli Kimliği” politikası çerçevesinde, Türkmenleri asimile ederek “Araplaştırma” politikası izledi.</p>
<p>Suriye Türkmenleri  Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılacak tüm toplantı ve görüşmelerde aktif bir şekilde müzakereci olarak birden fazla kişi olmasını istiyoruz. Bir de Türkiye’deki yetkili makamlarla daha hızlı ve etkin görüşme fırsatı bulmalıyız. Tarih bize gösteriyor ki tüm savaşlar masada kazanılmış ya da kaybedilmiştir. Bu nedenle haklarımızı, hukukumuzu masada güçlü bir şekilde savunmak arzusundayız. Suriye’deki Türkmen varlığının bekası için, göçe zorlanıp boşaltmak zorunda kaldığımız köylerimize, toprağımıza geri dönebilmeyi, yaşam hakkımızı ve gelecek nesillerin refahını garanti altına almak durumundayız. Yeri gelmişken şunu da ifade etmek gerek. Suriye’de Türkmenlerin güçlü bir şekilde var olması, milli kimliğini, dilini, kültürünü koruyarak toplumsal olarak gelişmesi aynı zamanda Türkiye’nin milli güvenliği için de elzemdir. Nitekim bu coğrafyada tecrübe ile sabittir ki güvenlik hatları sınırın ötesinden başlıyor. Bu nedenle biz diyoruz ki Halep, Rakka güvendeyse, Halep’te, Rakka’da Türkmenler güçlüyse Türkiye’nin güney sınırları güvendedir; Bayırbucak güvendeyse, Bayırbucak’ta Türkmenler güçlüyse Hatay güvendedir.</p>
<p>2010 yılında başlayan Arap Baharı çok kısa bir süre içerisinde Ortadoğu’nun tamamına yayılarak bölge devletlerini ve toplumlarını derinden etkilemiştir. 2011 yılında Suriye’ye sıçrayan bu süreç, etnik ve mezhebi temelde çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çatışmalardan en çok etkilenen grupların başında Türkmenler gelmektedir. Suriye Türkmenleri çatışmaların başladığı ilk günden itibaren ön cephede yer almışlardır. Türkiye’nin Arap Baharının başlamasıyla birlikte bölgede liberal anayasal rejimlerin kurulmasını destekleme politikası ve rejim tarafından Türkmenlerin Türkiye ajanı olarak görülmeleri sebebiyle Türkmenlere yönelik sistematik katliamlar ve göç politikalarının uygulanmıştır. Bu süreçten önce Türkmenlerin yeterli hazırlık ve organizasyona sahip olmamaları Suriye muhalefeti içinde yeterli bir güce ulaşamamalarına neden olmuştu. Yine de ilk etapta silahlı direniş başlatan Suriye Türkmenleri, daha sonra siyasal yapılarını da inşa etmişlerdir. Bu minvalde önce Türkmenlerin askeri yapılarına daha sonra da siyasi organizasyonlarını incelemek yararlı görülmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68217 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-03.jpg" alt="" width="300" height="201"></p>
<p>Türkmenlerin askeri yapılanmaları, Türkmen nüfusunun yaşadığı iki ana şehir ekseninde belirginleşmektedir. Bu şehirler Lazkiye ve Halep’tir  Rakka’da  İdlip’te, Humus ve Hama bölgelerinde  Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içinde yer almakta, Fırat Kalkanı Operasyonu ile birlikte 2017 Ekim’inde başlayan İdlip ve 20 Ocak 2018’de başlayan Afrin Operasyonlarında yer almaktadırlar. Türkmenler askeri yapılanmayla birlikte siyasi organizasyonlar da kurmuşlardır. Suriye Türkmenleri Platformu ve Suriye Türkmen Meclisidir.</p>
<p><span><strong>Sıkıntılar ve Türkiye’ye Türkmenlerin mesajı</strong></span></p>
<p>Savaştan sonra Türkiye’ye sığınarak sıkıntılarını gidermeye çalıştılar. Bireysel göçler de yaşandı. Türkmenler zaten ekonomik durumları zayıftı. Olanlar da plansız biçimde evlerini, imkanlarını bırakıp bir anda geldiler. Ellerinde olanları da kaybettiler. O gün doğan bebekler bugün 7 yaşına geldi. Temel ihtiyaçları karşılanamaz durumdaydı. Türk Devleti kurum ve kuruluşları ile bunu karşılamaya uğraşıyor. Sivil toplum örgütleri de bunda etkin. Bu çerçevede hepsine çok teşekkür ediyoruz. Ancak şunu unutmamak gerek. Suriye Türkmenleri diğer mültecilerden daha yüksek bir beklentiye sahipler.  Türkmenler şunu söylüyorlar “<strong>Suriye’deyken bize Türk derlerdi, Türkiye geldik biez Suriyeli diyorlar.”</strong> Halbuki orada nasıl yaşıyorsa burada aynılar. Anadolu insanından farklı değiller. Fakat ne olursa olsun biz sitem ve isyan etmeyiz. Türkiye varsa biz varız, Türkiye güçlüyse biz güçlüyüz. Türkmenler için Suriye bir vatanımız ama Türkiye’de bir ana vatanımız . Türkiye ve savaş sonrası yeniden şekillenecek olan Suriye iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Aksi takdirde bedelini en çok biz Türkmenler öderiz. Türkiye, Türkmenlere çifte vatandaşlık ya da mavi kart gibi uygulamalarla Türkmenlerin aidiyet duygusunu artırabilir.</p>
<p><span><strong>Uluslararası Hukuk Statü Açısından Suriye Türkmenleri</strong></span></p>
<p>Bu noktada konuya uluslararası hukuk perspektifinden de bakmak faydalı olacaktır. Konuyla ilgili olan 1921 Ankara, 1923 Lozan, 1939 Türkiye-Fransa Andlaşmalarında Suriye’de Türkmenlere yönelik herhangi bir statü öngörülmemiştir. Bu durum dönemin azınlık anlayışının dini temelde görülmesi ve Suriye Türkmenlerinin de çoğunluğu Müslüman bir ülkenin sınırlarının içerisinde bulunması ile de alakalı. Dolayısıyla Suriye Türkmenleri hâlihazırda Suriye’de direkt entite olarak ayrı bir hukuksal statü sahibi değil. Bu nedenle Suriye Türkmenlerinin önümüzdeki süreçte ilk hedefleri hukuki statü kazanmak olmalı. Bunun için de; ayrı bir aktör olarak; Suriye’yi oluşturan unsurlardan birisi olarak; mevcut içinde bulunulan şemsiyenin dışında masaya oturulması gerekir. Burada bu yönde kazanım elde edilirse bu durum Irak Türkmenleri için de model olabilir.Ayrıca hukuki statü kazanımı için Suriye’de kadim Türkmen varlığının ispatı noktasında Türk İmparatorluk Arşivlerinin yanı sıra Fransa’nın Manda Arşivleri de Türkmenler için çok önemlidir. İlgili arşivlerde konuyla alakalı belgelerin incelenmesine, yayınlanmasına ve kamuoyu ile paylaşılmasına yönelik bir proje faydalı olabilir.Suriye Türkmenleri ile ilgili olarak atılacak tüm adımların uzun vadede kazanım getirmesi hukuki statünün sağlamlığına bağlıdır. Hukuki statü Türkmenlere objektivite nesnellik kazandıracaktır. Suriye’de Türkmenlerin mevcut durumu ise maalesef sübjektivite öznellik halidir. Subjektivite hali devam ettiği sürece de Türkiye’den başka kimse Türkmenlerle ilgilenmeyecek ve onları dikkate almayacaktır. Her ne olursa olsun Türkmenlerin öncelikli hedefi bir statü belgesi kazanmak olmalıdır. Hukuki statü ilerleyen yıllar için (üstü silinmiş bile olsa) bir tapudur. Suriye Türkmenleri bu hedefine ulaşabilmek için önümüzdeki süreçte, Suriye’de siyasi istikrarın sağlanmasına katkıda bulunabilecek tüm taraflarla siyasi diyaloga açık olduğunu geçtiğimiz günlerde kamuoyu ile paylaştı. Suriye Türkmenlerinin bu konudaki tek kırmızı çizgisi Suriye’nin ve Türkiye’nin güvenliğine tehdit oluşturan terör örgütleriyle aynı zeminde yer almamak. Bu anlamda Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı çeşitli aksiyonlar içerisinde bulunmuş radikal dini etnik aktörlerin Suriye’nin geleceğinin tasarlanacağı masaya davet edilmemeleri doğru olacaktır. Türkmenler önümüzdeki süreçte her türlü parçalı yapıya otoriteye karşı olduğunu deklare etti. Bu doğru bir tavırdır. Zira, ülke bütünlüğüne zarar getirecek birtakım etnik dini gruplara federal otonom statüler verilmesinin hangi olumsuz sonuçlara yol açtığı Irak’ta tecrübe edildi. Türkmenlerin herhangi bir federal otonom bölge talebi yok çünkü bunu ülkenin bölünmesi olarak görüyorlar. Suriye Türkmenleri, Türkmenler dahil olmak üzere tüm halkların temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu üniter bir devlet modelini savunuyor. Bugün geldiğimiz noktada Türkmenlere hakları eksiksiz bir şekilde verilirse bu durum Suriye’de kalıcı barışın tesisi için çok önemli bir adım olacaktır. Ayrıca bu vesile ile Türkmenler yeni kurulacak demokratik Suriye’nin Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Dünyası ile ilişkilerini kolaylaştırıcı bir işlev de üstlenebilecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68218" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-04.jpg" alt="" width="800" height="543" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Turkmenleri-04-768x521.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Suriye’de Yaşayan Türkmenlerin Tahminî Nüfusu</strong></span></p>
<p>Suriye Türkmenleri Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Müslümanların kutsal bölgelere olan Hac yollarını korumak amacıyla yerleştirilmişlerdir. Bir kısmı Türk dilini unutmuş Arapça veya diğer dilleri kullansada Türk olduklarını bilmektedirler. Şam’da farklı geçmişe sahip üç ayrı Türkmen topluluğu yaşamaktadır. Bunlardan en dikkat çeken Osmanlı döneminden kalmış zengin Türkmen ailelerdir. İkincisi Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesinin ardından bölgeden göç etmek zorunda kalarak Şam’a yerleşen Türkmenlerdir. Üçüncü grup ise Türkiye’de Cumhuriyet devrimleri sırasında Türkiye’den Suriye’ye göç eden Türkmenlerdir.</p>
<p>Halep şehri Anadolu Türk’e yurt olmadan önce Türkleşmiş ve şehirde çok sayıda Türk sanat eseri ve mimarisi bulunmaktadır. XVI. yüzyılda tam anlamıyla göçebe hayatını sürdüren Halep Türkmenleri Moğol baskısı üzerine 13. yüzyılda Suriye’ye göçen binlerce çadırlık Bozok Türkmenleri’nin torunlarıydılar.16. yüzyılda nüfusları 60 binden fazlaydı. O dönemde bir şehrin nüfusunu 3-4 bin kişi olduğu gözönüne alınırsa Halep Türkmenleri’nin büyüklüğü anlaşılabilir. Ana geçim kaynağı koyun olan Türkmenler’in 2 milyondan fazla küçük baş hayvanları vardı. Halep’te kışlayan aşiretler bahardan itibaren Sivas bölgesine yaylaya gelirlerdi. Yaz bitince yaylada doğup, büyümüş kuzularıyla Halep civarına dönerlerdi. Kış şiddetli olursa Halep Türkmenleri Şam bölgesine giderlerdi. Genel olarak Sivas-Şam arası Halep Türkmenleri’nin yayıldığı sahaydı. Halep Türkmenleri 1930’lara kadar konar-göçerliği sürdürdüler. 1930’lardan itibaren köylerde yerleşerek çiftçiliğe başladılar. 1970’lerden itibaren bir kısmı köylerdeki hayatlarını sürdürürken bir kısmı ise şehirlere giderek işçi olarak çalışmaya başladılar. Şam bölgesindeki Türkler’in bir kısmı Türkçe’yi unuturken Halep bölgesindeki Türkmenler asimile olmadılar. Halep Türkmenleri’nin torunları günümüze kadar Halep ve civarındaki köylerde yaşadılar.</p>
<p>Türkmenlerin Tahminî Nüfusu Tahrir defterlerinde, vergi mükellefi olan yetişkin erkek nüfusu hane (evli) ve mücerred (bekâr) olarak verilmiş, bazen de hane ve mücerred ayrımı yapılmaksızın vergi nüfusunun toplamı (nefer) belirtilmiştir. Bazı defterlerde imam olarak vazife yapanlar da ayrıca gösterilmiştir.</p>
<p>16. yüzyılda Suriye’de yaşayan Halep Türkmenlerinin vergi nüfusu 1526’da 7.824 hane, 770 mücerred, 137 nefer iken 1536’da 8.047 hane, 2.694 mücerred, 1.140 nefer vergi nüfusuna, 1550-52’de 8.588 hane, 5.248 mücerred ve 228 nefer vergi nüfusuna ve 1570’te de 10.185 hane, 7.474 mücerred, 250 nefer vergi nüfusuna yükselmiştir.</p>
<p>Şam Türkmenleri’nin vergi nüfusunda da sürekli olarak bir artış meydana gelmiştir. Buradaki Türkmenler, Kanuni döneminde 1.410 hane, 71 mücerred ve 29 imam vergi nüfusuna sahip iken, 1569/1570’te 1.621 hane, 136 mücerred, 1596/97’de ise 1.693 hane ve 161 mücerred vergi nüfusuna yükselmişlerdir.Yine, Salur ve Çoğun taifelerinin vergi nüfusunda da 16. yüzyılın sonlarına doğru önemli oranda bir artışın meydana geldiği gözlenmektedir. Salur Türkmenleri 1519’da 20 hane, 1526/27’de 1.092 hane (ayrıca, müstakil yazılmış olan Hama Bayadı 72 hane, Çalışlu ise 35 hane), 1547-52’de 467 nefer, 1.269 hane, 553 mücerred, 1570/71’de 1.968 hane, 943 mücerred vergi nüfusuna sahip iken, Çoğun taifesinin toplam vergi nüfusu da 1519’da 297 hane, 1536/37’de 623 hane, 147 mücerred, 19 imam; 1547’de 680 hane, 250 mücerred ve 1570/71’de de 827 hane, 148 mücerredden ibaretti.Türkmenlerin yukarıda belirtilen vergi nüfuslarına dayanarak, muhtelif tarihlerdeki gerçek nüfuslarını tahminî olarak hesaplamak mümkündür. Bunun için, hane olarak gösterilen vergi mükelleflerinin her birini, anne, baba ve 5 çocuk olmak üzere, 7 nüfuslu bir aile itibar ederek, toplam hane sayısını 7 rakamı39 ile çarptığımızda tahminî nüfusu elde edebiliriz.</p>
<p>Buna göre, XVI. yüzyılda Suriye’de yaşayan Halep Türkmenlerinin toplam tahminî nüfusu 1526’da 55.405, 1536’da 66.621, 1550-52’de 61.180, 1570’te de 72.457 kişiden ibaret olmaktadır. Diğer Türkmen taifelerine gelince; Şam Türkmenleri’nin tahminî nüfusu; Kanuni döneminde 10.073, 1569/1570’te 11.347, 1596/97’de 11.851 kişi;. Salur ve Çoğun Türkmenlerinin tahminî nüfusu ise 1519’da 2.219; 1526/27-1536/37 yıllarında -müstakil yazılmış olan Hama Bayadı ve Çalışlu ile birlikte-12.887; 1547-52’de 15.820, 1570/71’de de 19.565 kişiden ibaret olmaktadır.40 Bütün bu Türkmen gruplarının tahminî nüfusunu topladığımızda ise, XVI. yüzyılda Suriye bölgesinde takriben yüz bin civarında Türk nüfusunun mevcut olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bugün Suriye’de yaşayan Türkmenlerin sayısı ile ilgili resmi bir rakam yok. Çünkü Suriye’de yapılan nüfus sayımınde etnisite dikkate alınmıyordu. 2004 yılında yapılan Suriye genel nüfus sayımına göre ülke nüfusu 17 milyon iken, savaş başlamadan hemen önce yani 2011 yılında bu sayının 23 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu nüfustan; 1 milyon kişi savaş esnasında öldü ve yaklaşık 11,5 milyon kişi (%50) ülke içinde (7 milyon kişi) yer değiştirdi veya ülke dışına (6 milyon kişi) göç etti. Bugünkü Suriye nüfusunun dağılımına bakarsak; 9 milyon kişi Esat yani rejim güçlerinin kontrolündeki bölgede yaşıyor. Öncelikle Suriye Türkmenleriyle ilgili sağlıklı nüfus bilgisi bulunmaktadır. Bunun en önemli nedeni Baas rejiminin asimilasyonist politikaları ve etnik kimliklerin kabul edilmemesi ile Arap Baharı sonrası yaşanan iç savaş, katliamlar ve göçler Suriye Türkmenlerinin nüfuslarıyla ilgili kesin bilgiye ulaşılamamasına neden olmaktadır. Buna karşın geçmişte ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı çalışmalarda Suriye’de bulunan Türkmen nüfusunun %1 olduğu belirtilmiş, 1983 yılında Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği bu rakamı kabul ederek %1 oranında Türk bulunduğu kabul edilmiştir. Bu rakamın gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Çünkü 1995 Suriye nüfus sayımında Türkçe konuşan nüfusun 1 milyon olduğu ve genel nüfusun da 14.171.000 olduğu bilinmektedir. 2012 yılında Suriye nüfusundaki artış oranı ve nüfusuyla birlikte tahmini olarak 1.600.000 Türkçe konuşan Türkmen nüfusundan bahsedilebilir. Ancak bu sayının Türkçe konuşmayan ama Türkmen kökenli olan nüfusun da eklenmesiyle 3.5 milyon civarında olduğu iddia edilmektedir (%15.2). Bunun yanında Suriye Türkmenlerinin Sünni olduğu bilinmektedir. Yaşadıkları bölgeler ise dağınık bir görünüm arz etmektedir.Bu Türkmenleri üç gruba ayırabiliriz;</p>
<ul>
<li>Türklük bilinci olup, Türkçe konuşanlar (1.5 milyon),</li>
<li>Türklük bilinci olup, Türkçe bilmeyenler (1.5 milyon),</li>
<li>Türklük bilincini kaybetmiş ve Türkçe bilmeyenler (0.5 milyon).</li>
</ul>
<p>Bu gruplardan ilk ikisi bugün daha çok muhalif grupların bölgeleri (İdlib, Humus) içinde ya da Türkiye’ye gelmişlerdir. Üçüncü grup ise çoğunlukla Esat güçlerinin (Halep, Hama) kontrolü altındaki bölgelerdedir.Suriye’de iç savaş çıkmadan önce Türkmenlerin bir etnik kimliği yoktu. Suriye rejimi onları Türkiye’nin bir uzantısı olarak görmüş, Türkçe kitap, kaset vb. her şey yasaklanmıştı. İddia edilenin ekonomik bakımdan ve eğitim seviyesi olarak en geri durumda bırakıldılar. Suriye Türkmenlerinin tamamı Sünni mezhebindendir (10 bin kişilik Abdal grubu gibi birkaç küçük grup hariç Alevi mezhebi) . Türkmenler yedi bölgeye dağılmış olduğu gibi, bu bölgeler içinde de dağınık durumdadırlar. Türkmenlerin Suriye içi dağılımı aşağıdaki gibidir;</p>
<ul>
<li><em>Halep (1 milyon 250 bin),</em></li>
<li><em>Hama ve Humus (1 milyon),</em></li>
<li><em>Bayır Bucak (Lazkiye) (250 bin),</em></li>
<li><em>Şam (750 bin),</em></li>
<li><em>Golan (40-50 bin),</em></li>
<li><em>Rakka (50 bin),</em></li>
<li><em>İdlib (50 bin).</em></li>
</ul>
<p>Türkiye’ye gelen 3.5 milyon Suriyeli yanında 500 bin civarında da Türkmen var. Suriye Türkmenleri en çok İstanbul (300 bin), Antep (50 bin), Osmaniye (50 bin), Hatay (30-40 bin), İzmir (20 bin), Malatya (20 bin) ve Konya’da (15 bin) yaşamaktadır. 150 bin civarında Suriyeli Türkmen’in Lübnan’a göç etmek zorunda kaldığını da not edelim.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Bu teorik yaklaşım bağlamında Türk dış politikasında Suriye Türkmenleri meselesi incelenecek olursa, karar vericilerin söylemleri ve Suriye Türkmenlerini ilgilendiren meselelere bakmak faydalı görülmektedir. Bu çerçevede Suriye Türkmenleri meselesi Türk dış politikası için yeni bir olgu/sorun olduğu söylenebilir. Çünkü Suriye’de yaşayan soydaşlar konusu Suriye iç savaşından sonra karar vericilerin söylemlerinde görülmeye başlanmıştır. Bununla birlikte Suriye Türkmenleriyle alakalı söylemler ve politik davranışları şekillendiren en önemli hususlar, Suriye iç savaşı ve bu savaş sırasında bölgede yaşanan küresel ve bölgesel güçler arasındaki ilişkilerin dönüşümü, çatışma sahasındaki durum ve Türkiye’nin güvenlik sorunudur. Bu etmenler, Türk dış politikasındaki hâkim kimlik paradigmasını şekillendiren karar vericilerin söylemlerinde ve dış politikada yaşanan gelişmelerde görülebilmektedir. Türkmenlerin  mücadelesi  ister bireysel ister örgütsel ister devlet düzeyinde olsun zulme ve baskıya karşıdır. Yarın iç savaş bitip yeni bir düzen geldiğinde bu zulüm devam ederse Türkmenlerin duruşu yine değişmeyecektir. Türkmenler Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayarak, kendi kimliğimini korumanın çabası içindedir . Bütün etnik ve mezhepsel yapılarla birlikte, onurlu bir şekilde yaşamak istiyor Türkmenler. Suriye Türkmenleri Suriye’de Araplardan sonra en büyük nüfusa sahip ikinci etnik grup. Türkmenler, Suriye’de geride bıraktığımız sürecin en büyük mağdurlarından birisi. Hiçbir zaman etnik dini terör örgütleri ile irtibatı olmamış ve her zaman Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmuş bir toplum olarak Suriye Türkmenleri bugün de masada kendi haklarını kendisi savunmak istiyor. Bu haklı bir istektir, Suriye’nin geleceği ile alakalı herhangi bir toplantıda Suriye Türkmenlerinin temsil edilmemesi, o toplantının samimiyetinin ve meşruiyetinin sorgulanmasına neden olacaktır. Türkmenlerin iki büyük kırmızı çizgisi  var bu konuda. Birincisi Türkmenler kimliğini korumak ve geliştirmek. İkinci kırmızı çizgi Türkmenler  yeni yapı içerisinde terör gruplarının içerisinde yer almamasıdır. Bu hem Türkiye hem Suriye için oldukça önemlidir. İki ülke uzun sınır hattında terörün varlığına son vermelidir. Bundan sahada en çok Türkmenler etkilenir. Bugün PYD-YPG var. Yarın başka örgütler de olabilir. Bu hat esasında Türkmeneli denilebilecek bir yerdir. Türkmenler birileri gibi kanton vb. özlemler içinde değil . Türkmenler  haklarını yasal olarak tescillenmesini istiyor. Özel okullar, Gazeteler, anadilin serbest olması, soyadlarının değiştirilmemesi, köy adlarının aynı kalması, değiştirilenlerin geri verilmesi gibi. Suriye Türkmenleri’ne sahip çıkılmalı yoksa Irak’ta Türkmenler’in başına gelen olaylar bu ülkede  de meydana gelecek ve Türkmenler sahipsiz kalacaklar. Suriye’nin Anadolu’ya yakın bölümü bu toprakların devamıdır. Suriye Türkmenleri Milli Mücadele döneminde nasıl Anadolu’ya destek verdiyse Anadolu Türkleri ve Türk Dünyası’da Suriye Türkmenleri’ne destek vermelidir. Suriye Türkmenlerinin, Baas rejimleri dönemlerinde ciddi baskılar gördüklerini, dillerini konuşmalarının yasaklandığını, köylerinin isimlerinin değiştirildiğini ve sosyo-ekonomik, idari ve siyasi hayatlarının kısıtlandığını belirterek, “Fransız Manda yönetiminden itibaren Suriye’deki tüm yönetimler tarafından, özellikle de Baas yönetimleri tarafından “Türkiye ajanı” olarak suçlanmışlardır. Bu çerçevede birçok Türkmen tutuklanmış, işkence görmüş ve infaz edilmiştir. “Şanslı” olanlar ise Türkiye’ye iltica etmek zorunda kalmıştır. Kısaca, Suriye Türkmenleri “Türk” olmanın bedelini 100 yıldır fazlasıyla ödemiştir. Ve maalesef ödemeye de devam etmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr.Muhtar FATIH</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>1*DAĞ, Ahmet Emin, (2010), “Halep Türkmenleri (1918-2008)”, Marmara Üniversitesi, Türkiya Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul.</span></div>
<div><span>2*GÜVENÇ, Bozkurt, (1993), “Türk Kimliği”, Kültür Bakanlığı: Ankara. KAFALI, Mustafa, (1973), 3*“Suriye Türkleri-I”, Töre Dergisi, sayı 21, Ankara.</span></div>
<div><span>4*KAFESOĞLU, İbrahim, (2005), “Türk Milli Kültürü”, Ötüken: İstanbul. KİRİSÇİOGLU, Mehmet Fatih, (2013), “Suriye’de İç Savaş Sürerken Suriye Türkleri”, 21.yy Türkiye</span></div>
<div><span>5*Toplum: Suriye Türkmenleri, Orsam-Ortadoğu Türkmenleri Programı Rapor No:14, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20121226_rapor14tum.</span></div>
<div><span>6*Ali Bademci, Suriye’de Türkmenler ve Bayır-Bucak, s. 43, Ötüken Neşriyet, İstanbul, 2014</span></div>
<div><span>7*Mustafa Kafalı, Makaleler 1, s. 429, Berikan Yayınevi, Ankara, 2005</span></div>
<div><span>8*Öztürk Mustafa, 1616 Tarihli Halep Avarız-Hane Defteri, s. 255.</span></div>
<div><span>9* ERHAN AFYONCU  Türkmenler dokuz asırdır Halep’te – sabah.com.tr</span></div>
<div><span>10* Suriye’de Türk Varlığı”, Ankara Üniversitesi’nde 1987’de</span></div>
<div><span>11* Işıl Bostancı, “Halep Türkmenleri”, Fırat Üniversitesi’nde 1998 yılında</span></div>
<div><span>12* AYŞE HÜR Meğerse Suriye’de Türkmenler yaşarmış! 2014 radikal.com.tr</span></div>
<div><span>13* ZORUNLU GÖÇ/SÜRGÜN SÜRECİNDE SURİYE TÜRKMEN MİLLİ KİMLİĞİ, Miray VURMAY GÜZEL, TÜRK YURDU DERGİSİ</span></div>
<div><span>14* SÜMER, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>15* Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskânı, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>16* HALAÇOĞLU, Yusuf, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorlu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>17* ŞAHİN, İlhan, “XVI. Asırda Halep Türkmenleri”, İstanbul Üniversitesi Tarih Enstitüsü Dergisi,</span></div>
<div><span>18* Mustafa Kafalı, “Suriye Türkleri I”, Töre Dergisi, XXI (1973), s. 32.</span></div>
<div><span>19* Türkmen Sancağı beği Murad Bey’e 11 Cemâziye’l-evvel 984 (6 Ağustos 1576)</span></div>
<div><span>20*Başbakanlık Arşivi</span></div>
<div>
<ol>
<li><span>Tahrir Defterleri: 68, 344, 372, 391, 397, 401, 418, 454, 491, 502, 1040, 1052 numaralı defterler.</span></li>
<li><span>Mühimme Defterleri: I, IV numaralı defterler.</span></li>
<li><span>Kâmil Kepeci Tasnifi, Ruus Defterleri: 211 numaralı defter.</span></li>
</ol>
</div>
<div><span>21*. Kuyûd-ı Kadime Arşivi: 99, 179 ve 203 numaralı tahrir defterleri. II. Tetkik Eserler</span></div>
<div><span>22* XVI. Yüzyılda Suriye Türkmenleri / Yrd. Doç. Dr. Enver Çakar</span></div>
<div><span>http://www.suriyeliturkmenler.com/suriyeli-turkmenler-dokuz-asirdir-suriyede/</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Suriye’de Güvenli Bölge Suriyeli Türkmenlere Öncelik Tanınmalı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/suriyede-guvenli-boelge-suriyeli-turkmenlere-oncelik-taninmali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/suriyede-guvenli-boelge-suriyeli-turkmenlere-oncelik-taninmali</guid>
<description><![CDATA[ Suriye’de Güvenli Bölge Suriyeli Türkmenlere Öncelik Tanınmalı
Güvenli bölgeler, genel anlamıyla sivil halkı çatışan taraflardan veya bir devletin baskı, şiddet ve insan hakları ihlallerinden korumak ve insani yardım sağlamak için emniyet altına alınan geniş coğrafi alanları tanımlamak için kullanılmaktadır  ve Suriye’de yaşanan insani dramlar ile ortaya çıkardığı insani ve ulusal güvenlik risklerinin IŞİD tehdidi ve ABD operasyonun etkileriyle arttığı bir ortamda tampon […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b9f28e1e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Suriye’de, Güvenli, Bölge, Suriyeli, Türkmenlere, Öncelik, Tanınmalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/suriyede-guvenli-bolge-suriyeli-turkmenlere-oncelik-taninmali.html">Suriye’de Güvenli Bölge Suriyeli Türkmenlere Öncelik Tanınmalı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Muhtar FATIH BEYDİLİ</strong></span></a>
</p><p>Güvenli bölgeler, genel anlamıyla sivil halkı çatışan taraflardan veya bir devletin baskı, şiddet ve insan hakları ihlallerinden korumak ve insani yardım sağlamak için emniyet altına alınan geniş coğrafi alanları tanımlamak için kullanılmaktadır  ve Suriye’de yaşanan insani dramlar ile ortaya çıkardığı insani ve ulusal güvenlik risklerinin IŞİD tehdidi ve ABD operasyonun etkileriyle arttığı bir ortamda tampon güvenli bölge kavramların karşı karşıya kalınan krizin insani boyutları ve askerî ,siyasi, coğrafi, kültürel, demografik müdahaleye karar verenlerin amaç, niyet, çıkar ve kapasitelerine bağlı uygulama alanı bulmaktadır. ABD’nin 1.Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ta 36. Paralel’in üstü ve 32.Paralel’in altında olmak üzere uyguladığı, ‘Uçuşa Yasak Bölge’ uygulamasından esinlenerek hazırlandı. Tampon Bölge, Turkiyenin önerisi. Sınır boyunca güvenli bir hat. Kuzey hattı Türkiye sınırı olmak üzere Irak ve Suriye hattı boyunca uzanan ve derinliği 20-30 kilometre olan bir alan.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68223" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge.jpg" alt="" width="800" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-768x720.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Ama Irak’ta olduğu gibi sadece havadan denetlenen uçuşa yasak bir alan değil, karadan da askeri birliklerce güvenliği sağlanan bir alan olarak öngörülüyor. BM Güvenlik Konseyi kararı gerekmesi ve ABD’nin sıcak bakmaması nedeniyle Tampon Bölge’ye fazla şans tanınmıyor.</p>
<p>Tampon güvenli bölge Suriyeli Türkmenlere öncelik tanınmalı  ve tehlike altındaki Suriye Türkmenleri içine alması öngörülüyor. Ayrıca bunların karadan da güvenliği sağlanacağı için, kara birliklerimiz arasında bir kopukluğun olmamasına özen gösteriliyor.Surıye Türkmenlerin Suriye’de varlığını sürdürebilmesi bu güvenli bölge bağlı  Suriye’de oluşacak yeni dönemde Türkmenlerin  kritik noktada Turkiye daha fazla sahip çıkılmalı. Uluslar arası koalisyonda Türkiye’nin Suriyeli  Türkmenler ön plana çıkarmalı. ve  Suriyeli Turkmenlerin yaşadıkları yerlerde söz ve özgurluk  yaşam hakkının tanınmadığı, ya ölümü ya da göçü tercihe zorlanmamlılar .</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68224" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-1.jpg" alt="" width="800" height="390" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-1-768x374.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Güvenli bölgenin hem havadan hem de karadan güvenliğinin sağlanması . Tampon Bölge ya da Güvenli Bölge konusunda Türkiye açısından önemli bir nokta var. 1,5 millon kişi olmak üzere Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların zaman içinde bu bölgelere nakledilmesi</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68225" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-2.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suriye-Guvenli-Bolge-2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a href="http://www.suriyeliturkmenler.com/suriyede-guvenli-bolge-suriyeli-turkmenlere-oncelik-taninmali/" target="_blank" rel="noopener">http://www.suriyeliturkmenler.com/suriyede-guvenli-bolge-suriyeli-turkmenlere-oncelik-taninmali/</a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran Türkmenleri: Türkmensahra</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkmenleri-turkmensahra</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkmenleri-turkmensahra</guid>
<description><![CDATA[ İran Türkmenleri: Türkmensahra
“Türkmensahra Türkmenlerinin tarihini uzun süre birlikte yaşadıkları Türk­menistan Türkmenlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. Türkmensahra Türkmenleri 1881’e kadar Türkmenistan ile ortak kaderi paylaşmıştır. 1881’de, Türkmenlerin Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusyası ordusuna yenilmesinden sonra, İran ve Çarlık Rusyası arasında yapılan Ahalteke anlaşması çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiştir.” Giriş Günümüz İran’ında Türkmensahra adın­da bir eyalet […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b9e17d4f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran, Türkmenleri:, Türkmensahra</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Turkmensahra-Iran.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html">İran Türkmenleri: Türkmensahra</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Abdurrahman DEVECİ</strong></span></a>
</p><blockquote>
<p><em>“Türkmensahra Türkmenlerinin tarihini uzun süre birlikte yaşadıkları Türk­menistan Türkmenlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. Türkmensahra Türkmenleri 1881’e kadar Türkmenistan ile ortak kaderi paylaşmıştır. 1881’de, Türkmenlerin Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusyası ordusuna yenilmesinden sonra, İran ve Çarlık Rusyası arasında yapılan Ahalteke anlaşması çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiştir.”</em></p>
</blockquote>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Günümüz İran’ında Türkmensahra adın­da bir eyalet bulunmasa da Türkmensahra olarak kabul edilen bölge İran’ın Gülistan ve Kuzey Horasan eyaletlerini içine alan geniş bir coğrafyayı temsil etmektedir. İran tarafından yapılan sosyal içerikli araştırmalarda etnik köken baz alınmadığı için Türkmensahra Türkmenleri hakkında ve özellikle bölgenin de­mografik yapısı hakkında net bilgi vermek çok zordur. Sadece bölgedeki nüfus dağılımı hakkın­da tahminler yapılabilmektedir.</p>
<p><span><strong>1. Tarihi Açıdan Türkmensahra: </strong></span>Türkmensahra Türkmenlerinin tarihini uzun süre birlikte yaşadıkları Türkmenistan Türk­menlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. Türkmensahra Türkmenleri 1881’e kadar Türk­menistan ile ortak kaderi paylaşmıştır. Bu tarihe kadar Türkmenler Hazar Denizi ve Ceyhun Ir­mağı arasında beylikler şeklinde yaşayan özgür bir millet olarak kabul edilirdi. 1881’de, Türkmenlerin Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusyası ordusuna yenilmesinden sonra, İran ve Çarlık Rusyası arasında yapılan Ahalteke anlaşması çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiş ve güneyde­ki Türkmenler İran sınırları içinde, kuzeydeki Türkmenler ise önce Çarlık Rusyası ve daha son­ra Sovyetler Birliği sınırları içinde kalmıştır. Gü­ney Türkmenlerin oturduğu bölgeye Şah Pehlevi döneminde Türkmensahra adı verilmiştir.</p>
<p>1924’te, Rıza Şah’ın iktidara geldiği dönemde, Türkmensahra Türkmenleri, Türkmen boyla­rının bir araya gelmesiyle, Osman Ahudn’un liderliğinde 1923 yılında bölgede bağımsız­lıklarını ilan ettiler. Türkiye Cumhuriyeti de, Türkmen Cumhuriyeti’nin ayakta kalması için yardımlarda bulundu. Bu yardımların yanında Türkmensahra’da yine Türkiye tarafından gön­derilen Türk subayları; Kadir Efendi, Cemal Bey, Mehdi Efendi, Mustafa Bey, Haydar Efendi, Mu­rat Bey ve Sultan Paşa gibi dönemin askeri yetki­lileri Türkmen askeri eğitim okulunda Türkmen gençlerine askeri ve siyasi eğitim verdi.<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Sovyetler Birliği ve İran hükümetlerinin karşılıklı baş­lattığı saldırılar sonucunda, Türkmen Cumhuri­yeti ancak iki yıl (1923-1924) varlığını koruyabil­di. Alınan bu yenilgiden sonra bölgeyi idare eden Türkmen liderleri de öldürüldü. Bu yenilgi aynı zamanda Türkmensahra bölgesinin yönetiminin resmen İran hükümetine geçmesi anlamına geliyordu. İran hükümetinin açtığı Farsça eğitim ve­ren okullar yoluyla bölgede İran kültürü egemen olmaya başladı. Bunun yanında göçebe olarak yaşayan Türkmenler de yerleşik hayata geçmeye mecbur edildi. Türkmensahra bölgesinde Annegeldi Aç gibi bazı şahsiyetler tarafından organize edilen isyanlar etkili olduysa da Şah Rıza sahip olduğu askeri güçle bölgeyi kendi kontrolü al­tında tutmaya devam etti. Bu isyan hareketleri­ne karşı Türkmenler arasında Mercan Ahun ve Muhammed Daz Curcani gibi İran hükümetiyle işbirliği yapan ve İran’daki Türkmen hareketini durdurup, bölgeyi kontrol altında tutmayı he­defleyen şahsiyetler de ön plana çıkmıştır. İran Devleti bu kişiler vasıtasıyla Türkmen isyanları­nı bastırmıştır. Ayrıca, Muhammed Ahund Daz, Sovyetler Birliği sınırları içindeki Türkmen ha­reketine önderlik yapan ve daha sonraları İran’a kaçan Cüneyt Han’ın yönettiği bölgesel güçlerin dağıtılmasında da önemli rol oynamıştır. Muhammed Ahun Daz elde ettiği nüfuz sayesinde on dönem boyunca milletvekili olarak Türkmensahra bölgesi halklarını mecliste temsil etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-73508" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-73508" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-T%C3%BCrkmensahra-1.jpg" alt="" width="800" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-1-768x490.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Gümbet şehrinde Ziyar ailesi emirlerinden, şair ve hattat Kabus bin Veşmgur’un türbesi önünde Türkmen bayanlar.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>2. Coğrafi Açıdan Türkmensahra: </strong></span>Türkmensahra, İran’ın kuzey doğusunda yer alan bir bölgedir. Batıdan doğuya 400 kilometre uzunluğunda olan bu bölge, batıda Hazar Deni­zi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti, doğuda Bocnurd ve Deregez, güneyde ise Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğu­ya, doğudan batıya Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe, Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren, Negin Şehir, Gümbet Kavus, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra şehirleri olarak tanınır. Ayrıca, Horasan Rezevi bölgesi­nin Türbet Cam şehrinde ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır. Toplam olarak İran’daki Türkmenlerin sayısı yaklaşık iki milyon olarak tahmin edilmektedir.</p>
<p>Türkmensahra bölgesi topraklarının özellikleri coğrafi konumlara göre farklılıklar göstermekte­dir. Elburz dağına yakın güney kesimleri tarıma elverişli ve su kaynakları açısından zengindir.</p>
<p>Kuzeyde ise Türkmenistan sınırına yaklaştıkça tarım bölgeleri azalmaktadır. Daha kuzeydeki bölge ise neredeyse tamamen çölleşmiştir.</p>
<p>Türkmensahra su, hava, bitki örtüsü, toprak ve hayvan yaşamı açısından da İran’ın Gilan ve Mazenderan gibi diğer kuzey bölgelerinden farklılık taşımaktadır. Coğrafi konumu itiba­riyle bölgenin özel bir meteorolojik yapısı var­dır. Elburz sıradağlarından uzak olması, batı rüzgârlarının nem getirmeyişi, bölgenin kuzey kesimini Türkmenistan’ın kuru ve yarı kuru çölünün uzantısı olarak göstermekte ve Karakum Çölü’nden gelen soğuk ve kuru hava akımı böl­geyi büyük ölçüde etkilemektedir. Bu bölgede batıdan doğuya ısı yükselmekte ve yazları hava derecesi bazı yerlerde 40 derecenin üstüne çık­maktadır, bazen 46 dereceye vardığı da saptanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<blockquote>
<p><strong><em>“Türkmensahra’da, seçim dönemi her zaman Sünni ve Şii kesimlerin mü­cadele alanına dönüşmektedir. Şii Şii’ye, Sünni Sünni’ye oy vermektedir. İran’da mezhep konusu millet kimliğinin bile önüne geçmektedir. Örneğin Gümbet’teki Azeriler Şii olduğu için Farslara oy verirken, Kazaklar Sünni olmalarından dolayı her zaman Türkmenlerin yanında yer almaktadır.”</em></strong></p>
</blockquote>
<p><strong>Türkmensahra’nın en önemli su kaynakları sıra­sıyla aşağıdaki ırmaklardır:</strong></p>
<p><strong>a- Gürgen Irmağı:</strong> Türkmensahra’nın en önemli ırmağıdır. Bu ırmak Aladağ <em>(Bocnurd civarında)</em>‘dan başlayarak, doğudan batıya doğ­ru akıp Gümbet şehrinden geçer. Gürgen çöllerine girdikten sonra 300 kilometrelik bir mesa­feyi aşar. Bender Türkmen şehrinin kuzeyindeki Hoca Nefes köyünden geçerek Hazar denizine akar. Bu ırmak Türkmen halkının hayvancılık ve tarım için kullandığı en önemli su kaynağıdır.</p>
<p><strong>b- Etrek Irmağı:</strong> 500 kilometre uzunluğu ile İran’ın en uzun ırmaklarındandır. Hezar Mescit Dağı’ndan <em>(Goçan civarında)</em> başlayarak doğu­dan batıya Gürgen Irmağı ile paralel uzanmaktadır. Bu ırmak, İran ve Türkmenistan’ın kuru ve yarı kuru arazisini sulandırdığı için önem­lidir. Etrek Irmağı Türkmenistan’ın Esengulu Körfezi’nden geçerek Hazar Denizi’ne akar.</p>
<p><strong>c- Karasu Irmağı:</strong> Gürgen’in doğusundaki dağ­lardan başlayarak, doğudan batıya 80 kilometre bir yolu aştıktan sonra Hazar Denizi’ne akar. Ka­rasu Irmağı konumu dolayısıyla Elburz Dağı’nın kuzey eteğinden akan küçük ırmakları kendine çeker. Ancak, Türkmen sahrasının kuzey ke­simi, bu ırmaktan bir pay alamaz. Dolayısıyla, Türkmensahra’nın doğu bölgeleri yeşil ve or­manlıktır, ama kuzey bölgeleri kırsaldır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-73509" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-73509" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-T%C3%BCrkmensahra-2.jpg" alt="" width="800" height="570" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-2-768x547.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Aktokay Köyü’nde, Türkmenlerin büyük klasik şairi Mahtumkulu Faragı’nın anıt mezarının çevresinde şairi anma töreni gerçekleştiriliyor.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>3. Türkmensahra’da Eğitim, Dil, Edebiyat ve Basın-Yayın</span></p>
<p>Muhammet Rıza Pehlevi hükümetinin son yıl­larında ve İslam devrimi döneminde, İran’ın bütününde eğitim konusuna gereken önem ve­rilmiş ve Türkmensahra’da bundan olumlu şe­kilde etkilenmiştir. Bugün Türkmensahra’nın hiçbir noktasında okulsuz köy görmek mümkün değildir. Köylerde ilkokul, dehistanlarda<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ise or­taokul ve liseler bulunmaktadır. Bu okullarda erkekler ve kızlar hiçbir engelle karşılaşmadan okuyabilmektedir. Bender Türkmen ve Gümbet şehirlerinde devlete bağlı ve özel üniversiteler bulunmaktadır. Türkmen gençleri ister bölgede­ki üniversitelerde isterse Tahran, Meşhed, Şiraz, İsfahan gibi İran’ın büyük şehirlerinde eğitim hakkına sahiptir.</p>
<p>İslami devrimden sonra Cahad-ı Sazendegi (Ba­yındırlık Mücadelesi) kurumunun çabalarıyla, şehir ve köy yollarının yapılmasında ilerleme­ler kaydedilmiştir. Dolayısıyla, bugün Türkmen şehir ve köyleri arasındaki ulaşım da çok iyi durumdadır. Asfaltlı yollar genellikle şehirler arasındadır. Köy yolları ise bazen asfalt, bazen taştır. Köyler ve küçük şehirlerde, sağlık ocakla­rı olmakla beraber, büyük şehirlerde hastaneler halka hizmet vermektedir. Bender Türkmen’in Azim Gül Hastanesi, Gümbet’in Sosyal Güven­lik, Buzuye, Şohada Hastaneleri başlıca örneklerdendir.</p>
<p>Türkmenistan’da kullanılan yazı dili, İran Türkmenleri arasında da geçerlidir. İran ve Türkmenistan Türkmenleri arasında edebi dilin kullanıl­dığını söylemek mümkündür. Ancak, lehçelerde biraz farklılık vardır. İran Türkmenleri arasında Türkmenistan Türkmencesinde nazal n (n) ve peltek telaffuz edilen “s” ve “z” ünsüzleri<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> geçerlidir. Türkmen aşiretler arasında Yomut, Teke, Göklen, Nohurlu, Salır gibi aşiretler bulunmak­tadır. Türkmenlerin büyük klasik şairi Mahtumkulu Fıragi’nin divanının etkisiyle bütün Türkmen boyları aynı edebi dili kullanmaktadır. Mahtumkulu 18. yüzyılda Oğuz Türkçesini esas alarak, Türkmenler için yeni bir edebi dil ortaya atmıştır. Ondan önce edebi yazılarında Çağatay Türkçesini kullanan Türkmenler, Mahtumkulu edebi dili ile yeni bir aşamaya geçmiştir. O dil hala hem Türkmenistan’da hem de Türkmensahra’da kullanılmaktadır.</p>
<p>İran Anayasası’nın 15. maddesine göre İran va­tandaşları anadilde eğitim hakkına sahiptir. Ancak, Anayasa’nın düzenlemesinden 29 yıl geçme­sine rağmen, bu madde İran’ın hiçbir bölgesinde uygulanmamaktadır. Bu maddenin uygulanması için devletin bütçe sağlaması, öğretmenler yetiş­tirmesi, azınlık dillerinde okul kitapları basması gerekmektedir. Bugüne kadar bu konuda önem­li bir adım atılmamıştır. Ayrıca, azınlıklar kendi dillerinde kendi bütçeleri ile kitap basma hakları vardır. Türkmenler için ne devlet tarafından ku­rulmuş ne de Türkmenlerin kendi katkılarıyla kurulmuş bir dil öğretim merkezi bulunmamak­tadır. Türkmen çocukları Türkmenceyi ebeveyn­lerinden öğrenmektedir. Bu eğitimin yetersizliği sebebiyle Türkmence Farsça karşısında günden güne zayıflamaktadır. Ancak, son günlerde, Ahmedinecad’ın, azınlık dillerinin okutulması yönünde aldığı bir karar dikkat çekicidir. Ahmadinecad, milli azınlık dillerinin üniversitelerde sınırlı bir şekilde okutulmasını içeren bir kararı 11 Temmuz 2009’da İlimler Bakanlığı’na gönder­miştir. D/88/2950 sayılı kararda, Anayasa’nın 15. maddesi esas alınarak, üniversitedeki öğrencile­re azınlık dillerinde 2 kredilik seçmeli ders alma­ya müsaade edilmiştir. Bu karar, Azeri, Türkmen, Kürt ve Beluç dillerini kapsamaktadır.</p>
<p>İran Türkmenlerinin basın-yayın faaliyetleri­ne baktığımızda, “Sahra” adındaki ilk gazete 1998’de, İran’daki reform döneminde yayın ha­yatına başlamıştır. 35×50 cm. boyutu olan gazete Türkmenlerin yaşadığı Horasan ve Gülistan ve­layetlerinde dağıtılmaktadır. 8 sayfadan oluşan “Sahra” Farsça ve Türkmence basılmaktadır. Ya­zıların yüzde 90’ı İran Türkmenleri ile ilgilidir.</p>
<p>Sahra gazetesinden sonra, 1998’de “Yaprak” der­gisi çıkmıştır. A4 boyutunda çıkan dergi, yaklaşık 50-60 sayfa olarak, renkli ve ciltli basılır. Yaprak dergisi özellikle Türkmen kültür ve edebiyatına önem vermektedir.</p>
<p>Türkmensahra’nın ikinci dergisi de Reform dö­neminde, Hatemi’nin İran Cumhurbaşkanı oldu­ğu yıllarda çıkmıştır. ‘Fıragi’ adını taşıyan dergi, ilk defa 2000 yılında basılmıştır. A4 boyutunda dışı renkli iç sayfaları siyah-beyaz olan bu der­gi de Farsça-Türkmence olarak iki dilde yayınlanmaktadır. Fıragi dergisi, Yaprak dergisi gibi kültür ve edebiyata önem vermektedir. Ancak bu dergide tarihi konular da özel bir yer tutmak­tadır.</p>
<p>Türkmensahra’da yayınevleri bulunmaktadır. Sa­yıları reform döneminde artmıştır. Ancak, aktif çalışıp sürekli kitap basan üç yayınevi bulun­maktadır. Bunlar; Gabus, Telayi ve Fıragi’dir.</p>
<p>Gümbet şehrinde bulunan Gabus, Türkmensahra’nın en eski yayınevidir. 1960’ta, Şah döneminde çalışmalarına başlayan yayınevi özellikle Türkmen klasik yazar ve şairlerin eserlerini yayınlamıştır. Bu yayınevinin müdürü Hac Murat Durdi Gazi, Türkmensahra’da İran Türk­men yayınının atası olarak bilinmektedir.</p>
<p>Türkmensahra’nın ikinci yayınevi Telayi’de Gümbet’te bulunmaktadır. 1965’te kurulan Telayi Yayınevi, Telayi kardeşlerine aittir ve aile­nin soyadını taşımaktadır. Telayi yayın evinin bastığı eserler genelde dini konulardadır. Telayi kitapları, genelde Farsça ve ağırlıklı olarak Türk­mence olmak üzere iki dilde çıkar. Sünni kitap­ların az bulunduğu İran İslam Cumhuriyeti’nde, Telayi’nin Türkmen dilinde yayınlayan Sünni-Hanefi mezhebi ile ilgili kitapları, Hanefi mezhepli Türkmenlerin kendi mezheplerini öğren­melerine katkı sağlamaktadır.</p>
<p>Türkmensahra’da üçüncü yayınevi Fıragi adını taşımaktadır. Fıragi Yayınevi 1999’da reform döneminde kurulmuştur. Fıragi dergisini çıkaran Araz Muhammet Sarlı bu yayınevinin müdürü ve imtiyaz sahibidir.</p>
<p>Türkmence yayın yapan Türkmen radyosu 1958’de Muhammet Reza Pehlevi döneminde Aşkabat radyosuna rakip olabilmek amacı ile kurulmuştur. Radyonun ilk yöneticileri arasında Türkmen şair Nurberdi Curcani ve Abdüllatif Güli’de bulunmaktadır. İslami devrimden sonra Gülistan Vilayeti’nin merkezi Gürgen’de haftada yarım saat Türkmen televizyon programı da ya­yına başlamıştır ve halen devam etmektedir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-73510" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-73510" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-T%C3%BCrkmensahra-3.jpg" alt="" width="800" height="571" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/05/Abdurrahman-Deveci-Türkmensahra-3-768x548.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Anbarolum şehrinde Türkmenlerin büyük klasik şairi Mahtumkulu’yu anma törenleri</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>4. İran Türkmenlerinin Mezhebi: </strong></span>Türkmensahra Türkmenleri Sünni-Hanefi mez­hebine mensuptur. Her bir mahallede cami bu­lunur ve namazlar cemaatle kılınır. Sünni mez­hepli kitaplar da halk arasında yaygındır. Bu ki­tapların bazılarını, Telayi ve Rical gibi Türkmen yayınevleri basmaktadır. Ama çoğunlukla Hanefi mezhepli olan ve Pakistan ile sınırdaş Belucistan bölgesinden gelmektedir. İlkokulda da hükümet tarafından Hanefi fıkhı öğretilmektedir.</p>
<p>Türkmensahra’da çok sayıda dini ders veren medrese bulunmaktadır. Medreselerde Türk­men öğrenciler 7 yıl okuduktan sonra Ahun (hoca) unvanını kazanırlar. Ancak bu eğitimden sonra İran Devleti tarafından tanınan bir diplo­ma verilmediği için genelde bu okul mezunları iş bulamamaktadır. Bu yüzden Sünni mezhepli din âlimlerinin durumu, Şii mezhepli âlimlere göre mukayese edilmeyecek kadar kötü durumdadır. Türkmensahra’nın en ünlü dini medreseleri Garabulak, İrfan Abad, Seyit Gılıç İşan’dir. Bunlar masraflarını Türkmen halkının maddi desteği ile karşılamaktadır.</p>
<p><span><strong>5. Türkmensahra’da Ekonomik Yaşam: </strong></span>Türkmensahra bölgesinde yaşayan halkın başlıca ekonomi kaynakları;, tarım, hayvancılık, doku­macılık ve balıkçılıktır.</p>
<p><strong><em>Tarım ve Hayvancılık</em></strong></p>
<p>Türkmensahra’nın güney kısmı bol yağış alma­sından ötürü kuzey kısmına nazaran tarımsal açıdan daha verimlidir. Kuzey kısmı ise yarı kuru bir iklime sahip olmasından ötürü tarım oldukça sınırlıdır. Bu bölgede yetişen ürünler şu şekilde­dir: Pamuk, arpa, buğday, kavun, karpuz, mer­cimek, kolza. Geçmiş yıllarda Türkmensahra’da sürekli pamuk ekilmesinden dolayı bölge Beyaz Altın Bölgesi olarak anılırdı. Ancak, son yıllar­da bölgede yağmurun azalması ile bölgedeki tarımcılık gerilemiş ve pamuk ekimi azalmıştır. Türkmensahra’nın doğusunda bulunan ve ge­çimleri tarıma bağlı olan Türkmenler son yıllar­daki kuraklıktan dolayı çok sıkıntı çekmiştir.</p>
<p>At, inek, koyun, keçi ve deve bölgedeki büyük ve küçükbaş hayvancılığın temel unsurlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> İnek, koyun ve keçi türleri Türkmensahra’nın he­men hemen her yerinde beslenirken, deve türleri çoğunlukla Gümbet’in kuzeyindeki yarı kuru bir iklime sahip çölde beslenir. Gümbet’in kuzeyin­de dağılmış olan develer Türkmenistan’ın çölle­rini hatırlatır. Türkmenlerin en sevdiği hayvan attır. Türkmensahra bölgesi içindeki coğrafi ve meteorolojik farklılıklara paralel olarak bölgede yaşayan hayvan türleri de farklılık göstermek­tedir. Doğusunda; kurt, tilki, sırtlan, tavşan, çöl faresi, oklu kirpi, yılan, geyik, kuzeyinde; ördek, kaz, güvercin, serçe, sığırcık, sülün kuşu, güne­yinde; kartalların değişik türleri görülmektedir.</p>
<p>Türkmenler İran’da Türkmen atı ve halısı ile tanınırlar. Geometrik motifli ve kırmızı renkli Türkmen halılarını İran’ın her köşesinde görmek mümkündür. 20 yıl öncesine kadar, halı dokuma Türkmen ailelerinin geçimlerine büyük katkıda bulunuyordu. Ancak İran’ın büyük şehirlerinde açılan fabrikalar ve onların Türkmen motifleri kullanarak ucuz malları pazara sokmaları Türk­men halıcılığına büyük zarar vermiştir. Böylece dokumacılığın ekonomik etkisi de önemli ölçü­de azalmıştır. Bu düşüşten sonra, Türkmen do­kumacılar açtıkları küçük halı fabrikaları ve kul­landıkları geleneksel metotlarla yüksek kalitede halılar üretmeye başlamışlardır.</p>
<p><strong><em>Balıkçılık</em></strong></p>
<p>Bender Türkmen ve Kümüş Tepe şehirlerinin en önemli ekonomik kaynağı balıkçılıktır. Hazar Denizi civarındaki bu şehirlerin tarım için elve­rişli toprağa sahip olmaması ve bölgedeki yüksek işsizlik oranının etkisiyle, insanlar geçimlerini balıkçılıkla sağlamaktadır. Ancak, sahil koruma ve balıkçılar arasında sık sık sorun yaşanmakta­dır. Türkmenler arasında ‘Karator’ diye adlandı­rılan büyük balık firmaları haricinde çok az kişi Hazar’da balık avlama iznine sahiptir. Kümüş Tepe’nin havyar ihracatı, İran’ın petrol dışındaki en önemli ihraç ürünüdür.<a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Buna rağmen, Bender Türkmen ve Kümüş Tepe şehirleri, sanayi ve iş merkezleri açısından en fakir şehirler arasın­dadır.</p>
<p><strong><em>Sanayi</em></strong></p>
<p>Türkmensahra, sanayi açısından İran’ın en yok­sul bölgelerinden biridir. Dolayısıyla bu bölgede işsizlik oranı diğer bölgelere göre daha yüksek­tir. İran’daki ortalama işsizlik oranı resmi veri­lere göre yüzde 20’dir. Ancak Türkmensahra’daki oran yüzde 30’un üstünde hesaplanmaktadır. 2006 yılında açılan Ak Kale’deki büyük petro-kimya fabrikası hükümetin bölgedeki önemli ya­tırımlarından birisidir. Türkmenlerin işsizlik so­runlarının çözülmesi konusundaki beklentileri arasında Kümüş Tepe’nin kuzeyinde Neftilce’de petrol tesisleri kurulması, Türkmensahra demir yolunun Türkmenistan demir yoluna bağlan­ması, serbest ticari ve turistik bölgenin oluştu­rulması, Hocanepfes’te ticari limanın yapılması bulunmaktadır.</p>
<blockquote>
<p><strong><em>“Türkmensahra Türkmenleri, Türk dünyasında da tanınmamaktadır. Ken­di milliyet, dil ve geleneğine çok değer veren bu halk, Türk dünyası ile daha fazla ilişki ve bağlantı kurarak dünyadaki Türk soydaşlarının var- etmektedir.”</em></strong></p>
</blockquote>
<p><span><strong>6. Türkmenlerin Siyasi Durumu ve Kamudaki Yeri</strong></span></p>
<p>İran Türkmenleri kendi istek ve arzularını ya­sal yollardan hükümete duyurmada, tek çareyi milletvekili olarak meclise girmekte bulmuştur. İran Anayasa’nın 115. maddesine göre sadece Şii mezhepli olanlar cumhurbaşkanı olabilmekte­dir. Ancak, Sünni mezhebe dahil vatandaşların bakan ve vali olamadıkları da bir gerçektir.</p>
<p>Türkmensahra’nın seçim bölgeleri öyle bölün­müştür ki, her bir veya iki Türkmen şehri, bir veya iki Fars şehri ile bir seçim bölgesine dâhil edilmiştir. Bender Türkmen ve Kümüş Tepe adlı Türkmen şehirleri, Kurdköy ve Bendergez adlı Fars şehirleri ile, Ak Kale Türkmen Şehri Gürgen Fars şehri ile, Kelale ve Marave Tepe Türkmen şe­hirleri, Minudeşt ve Galikeş Fars şehirleri ile aynı seçim bölgesine dahil edilmiştir. Ayrıca, Gümbet Türkmen şehri de yarı-yarıya Fars-Türkmen ha­line getirilmiştir. Kuzey Horasan’daki Türkmen köyler ise Bocnurd ve Aşhane gibi çoğunluğunu Farsların oluşturduğu şehirlerle bir havza oluş­turmaktadır. Böylece, Türkmenler ve Farslar ara­sında büyük bir rekabet ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Türkmensahra’da bir Türkmenin meclise gire­bilmesini garanti edebilen tek şehir Gümbet’tir. Çevresi çoğunlukla Türkmenlerden oluşan bu havzada Türkmenlerin oyu yüzde 70 oranında­dır. Bu şehirde, İran İslam devriminden sonra sadece ikinci dönemde Türkmenlerin güvenini kazanan Azeri kökenli Dr. Ziyapur milletve­kili seçilmiştir. Diğer milletvekillerinin hepsi Türkmendir. (Birinci dönem: Annamuhammet Garravi, üçüncü dönem: Etrek Teyyar, dördün­cü dönem: Memi Helaku, Beşinci dönem: Etrek Teyyar, altıncı dönem: Nagdi Gülçeşme, yedinci dönem: Abdullah Restgar)</p>
<p>Kelale’de rekabet eşit bir şekilde devam etmek­tedir. Bu bölgede, bazen bir Türkmen bazen de Türkmen olmayan bir aday seçimleri kazanmak­tadır. (Devrimden sonra üçüncü dönem: Yağmur Gulizade, beşinci dönem: Abdullah Saidisani, yedinci dönem: Bayramgeldi Bermek)</p>
<p>Türkmen nüfusun azınlıkta olduğu Bocnurd ve Ak Kale’de bugüne kadar hiç Türkmen vekil seçilmemiştir. Meclise iki Milletvekili gönderen Gürgen ve Ak Kale’de de 7. dönem seçimini Fars aday kazanmıştır. Türkmen aday Abdulnasır İzedi bölgede Şiiler ve Türkmen dışı unsurla­rın da desteğini almasına rağmen seçilememesi bölgedeki Türkmenlerin ümitlerini kırmıştır. Türkmenlerin itirazları da sonucu değiştirmeye yetmemiştir.</p>
<p>Bender Türkmen seçim bölgesinde nüfusun ya­rısının Türkmen yarısının Fars oluşu seçim reka­betini oldukça artırmaktadır. Devrimden sonra Bender Türkmen’de seçilen Türkmen milletve­killeri şunlardır. Üçüncü dönem: Yusuf Besencide, beşinci dönem: Azim Gül, altıncı dönem: Nazmuhammed Velipur.</p>
<p>Türkmensahra’da, seçim dönemi her zaman Sünni ve Şii kesimlerin mücadele alanına dönüşmektedir. Şii Şii’ye, Sünni Sünni’ye oy vermek­tedir. İran’da mezhep konusu millet kimliğinin bile önüne geçmektedir. Örneğin Gümbet’teki Azeriler Şii olduğu için Farslara oy verirken, Kazaklar Sünni olmalarından dolayı her zaman Türkmenlerin yanında yer almaktadır. Üst düzey görevler alamayan Türkmenler, en azından mec­lis yolunda engelle karşılaşmak istememektedir. Aslında, bu dikey bölünme tarzı Şah hükümeti döneminden kalmıştır. Türkmenlere göre, seçim bölgeleri değiştirilmeli ve bölgeler yatay hale ge­tirilerek, Türkmensahra şehirleri Fars şehirlerine bağlanmadan kendi aralarında bölünmelidir. As­lında böyle bir değişim İran için de yararlı ola­bilir. Etnik ve mezhebi mücadeleler ortadan kal­dırılıp, insanlar arasındaki dostluk ve beraberlik geliştirilebilir.</p>
<p>Belediye seçimleri her şehrin kendi sınırları için­de yapılmasından dolayı Türkmenler için daha olumludur. Belediye seçimleri İran Anayasası’na göre düzenlenmiş olsa da, ilk kez Hatemi’nin yönetime geldiği dönemde tam anlamıyla yürürlü­ğe girmiştir. Ondan önce Türkmen şehirleri Ak Kale ve Kümüş Tepe bazen Türkmen belediye başkanı atansa da Bender Türkmen ve Gümbet gibi büyük şehirlere hiçbir zaman Türkmen belediye başkanı atanmamıştır. İlk defa 1998’de İranlılar kendi şehir şurasını kendisi seçmeye hak kazanmıştır. Bu dönemde, Bender Türkmen ve Gümbet gibi Türkmen şehirleri de Türkmen şehir şurası seçebilmiştir. Belediye başkanını belirlemek ise şehir şurasının görevidir. Bu sü­rede, Türkmenlerden Gümbet’te: Annamuhammet Niyazi, Bender Türkmen’de Şahmuhammet Şiri belediye başkanı adayı olarak belirlenmiştir. Bender Türkmen nüfusunun yüzde 90’ı Türk­men olduğundan, o tarihten itibaren her zaman Türkmenler şehir şurasına seçilmekte ve sonuçta Türkmen belediye başkanı atanmaktadır. Türkmen oyların parçalanması yüzünden, yarısı Türkmen olmayan Gümbet’te, Türkmenler şehir şurasının çoğunluğunu kaybetmiştir. 2006’da ya­pılan son seçimde, Gümbet’te 5 kişiden oluşan şehir şurası seçimine sadece bir Türkmen (Ayşe Muhammedi) girebilmiştir. Bu oy parçalanması Türkmenler arasında bir organizasyon olmaması ve İran’da azınlıkların parti kurma hakkının ol­mamasından kaynaklanmaktadır. Seçimlerin 4 yılda bir yapılması nedeniyle insanları bir araya getirmede de birçok sorunla karşılaşılmaktadır. Türkmensahra’da Türkmenler adına hiçbir siyasi yasal örgüt veya parti yoktur ve Türkmen genç­leri genelde İran’daki reformcu partiler ile işbir­liği yapmaktadır.</p>
<p><span>7. Türkmenistan ile İlişkiler</span></p>
<p>1991’de Türkmenistan’ın bağımsızlığa kavuş­ması Türkmensahra Türkmenleri arasında da büyük sevinç yaratmıştır. Bu şekilde bölgede Türkmenlerin de bir devleti olmuştur. Türkme­nistan ve İran’daki Türkmenler sınır bölgesine ait pasaport kullanarak Türkmenistan’da yılda 4 kez bulunma hakkı kazanmıştır.</p>
<p>Türkmenistan’ın ilk Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov (Türkmenbaşı), dünyada yaşayan di­ğer Türkmenleri de göz ardı etmemiştir. Dünya Türkmenlerini bir araya getirmek, düşüncele­ri paylaşmak; medeni, ilmi ve kültürel işbirliği içinde bulunmak için Dünya Türkmenleri İn­sani Koordinatörlüğü’nü kurmuş, koordina­törlüğe, Türkmensahra Türkmenleri de aktif katkıda bulunmuştur. Türkmenistan televizyon kanallarında zaman zaman Türkmensahra’yı tanıtan programlar yapılmıştır. Türkmenistanlı ve Türkmensahralı sanatçılar karşılıklı kon­serler düzenlemiştir. Türkmensahralı gençlere Türkmenistan’da okuyabilmeleri için kolaylık sağlanarak, eğitim ödemelerinde yarı yarıya indirim yapılmıştır. Ancak, bu süreç içinde za­manla Niyazov’un Türkmen meselesine bakışı değişmiştir. Bu değişikliklerin arkasında şu se­beplerin olabileceği düşünülmektedir:</p>
<p>-Türkmenistan’ın Türkmensahra’daki Türkmen­lerle ilgilenmesinin İran Hükümetini rahatsız etmesi.</p>
<p>-İran’daki Türkmenlerin Türkmenistan Türkmenlerine nazaran siyasi anlamda yeniliklere daha açık olmasının Türkmenistan rejimi tara­fından bir tehdit olarak algılanması.</p>
<p>-İran’daki bazı dini grupların Türkmenistan hü­kümetine karşı faaliyetlerde bulunması.</p>
<p>2002’de Niyazov’a karşı düzenlenen terör saldırısının ardından, Türkmenistan’ın dış dünyaya daha da kapanması, iki taraftaki Türkmenlerin ilişkisini altüst etmiştir. Bunun ardından iki haftalık verilen sınırsal vizeler kısıtlanmıştır. Ön­celeri Aşkabat’a kadar gidebilen turistlerin sınır bölgesinden daha uzaklara gitmeleri engellen­miştir. Uluslararası vizelere de ağır şartlar getirilmiş, hatta İran üzerinden Türkmenistan’a vize almak imkansız bir hale gelmiştir. Türkmen öğ­rencilerine sağlanan eğitim kolaylığı da ortadan kaldırılmıştır. Türkmensahra’lı Türkmenlerin Türkmenistan’dan beklediği kültürel destek de bununla birlikte sona ermiştir. Türkmensahra’da kurulması beklenen Türkmen Kültür Evi kötü­leşen ilişkilerden dolayı kurulamamış ve Türkmence eğitim imkanı da hayata geçirilemeden bitmiştir. Hiçbir Türkmensahralı’ya Türkmen olduğu halde Türkmenistan vatandaşlığı veril­memiştir. Türkmenistan’ın yeni Cumhurbaşkanı Berdimuhammedov’un işbaşına gelmesiyle de, hissedilir bir değişiklik yaşanmamıştır. Halen İran ve Türkmenistan’ın kültürel ilişkileri, ba­ğımsızlık günleri ve “Mahdumkulu’yu anma” gibi özel günlerdeki karşılıklı resmi katkılarla sınırlıdır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>İran’ın kuzey doğusunda Türkmensahra bölge­sinde yaşayan 2 milyon Türkmen, İran’da hem mezhep hem de etnik olarak azınlık durumun­dadır. Türkmenistan’ın güney sınırının ötesinde yaşayan Türkmensahralı Türkmenler, Türkme­nistan ile ortak tarih, kültür, dil ve lehçeye sahip olsalar da, bugün İran’ın toprak bütünlüğü ve Anayasası’na saygı göstererek, kendi gelenek ve kimliklerini sorumluluk ile korumaya çalışmak­tadır. Kimliklerini koruyarak kendi dillerinde çocuklarına eğitim vermek, bölgede iş imkânları yaratarak işsizlik oranını azaltmak, Türkmenlerin İran hükümetinden talep ettikleri önemli konulardır.</p>
<p>Hatemi’nin 1997’de reformcuların adayı olarak seçilmesi, Türkmenler arasında yeni bir ümit yaratmıştır. 1997’den sonra, Türkmenler şehir şu­rasını kendileri seçip, Türkmenler arasından belediye başkanı belirleyebilmişler ve kendi dille­rinde gazete ve dergi çıkartabilmişlerdir. Ancak, meclis seçimlerinde seçim bölgelerinin dağılımı yüzünden Türkmensahra’dan Türkmen kökenli milletvekillerini meclise gönderme konusunda hala sorun yaşanmaktadır.</p>
<p>Türkmenler reformcuların vaatlerine umutla ba­karak sorunlarının çözülmesini arzu edip seçimlerde çoğunlukla reformcuları desteklemektedir. Türkmensahra Türkmenleri, Türk dünyasında da tanınmamaktadır. Kendi milliyet, dil ve gele­neğine çok değer veren bu halk, Türk dünyası ile daha fazla ilişki ve bağlantı kurarak dünyadaki Türk soydaşlarının varlıklarından ve bölgedeki güncel gelişmelerden haberdar olmalarını arzu etmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Abdurrahman DEVECİ</strong></span></a>
</p><p>rahmandieji@yahoo.com</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> https://www.orsam.org.tr/d_hbanaliz/6abdurrahman.pdf</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Matufi, Asadullah, “Tarih, Ferheng ve Honar-i Torkaman”, Cilt 2, Encümen-i Asar ve Mefair-i Ferhengi Yayınevi, Tahran, 1383 h.ş, s. 1302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Aynı eser, s. 1309.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bigdeli, Muhammedreza, “Torkamanhaye İran”, Psargad Yayınevi, 1369 h.ş.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Birbirine yakın birkaç köyün oluşturduğu topluluk.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kara, Mehmet, “Türkmen Türkçesi ve Türkmen Edebiyatı”, Akçağ Yayınevi, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <a href="http://www.rasekhoon.net/article/Show-29200.aspx" target="_blank" rel="noopener">http://www.rasekhoon.net/article/Show-29200.aspx</a>, 11 Haziran 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> “Kümüşdepe Havyarı”, <em>İktisad-i Gülistan</em>, 32. Sayı, İran-Gürgen, 1384-9-16.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orkun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orkun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orkun</guid>
<description><![CDATA[ Orkun
Orkun adını ilk defa bir çocukken rahmetli N. Atsız’ın kitaplarında ve şiirlerinde okumuştum. Atsız, bu adı o kadar sihirli bir uslûpla anlatıyordu ki, âdeta çocukluğumuzun erişilmez hayâllerinden birisiydi. Bugün de öyle değil mi? Hangi Türk ve hangi Türkçü’nün hayâlinde Orkun olmasın! Orkun Nehri; Türklerin hayat kaynağı, damarlarındaki kandı! Varlıklarının sebebi bu nehir idi. Onları besleyen […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b9b56269.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orkun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Orhun-Selalesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orkun.html">Orkun</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Orkun adını ilk defa bir çocukken rahmetli N. Atsız’ın kitaplarında ve şiirlerinde okumuştum. Atsız, bu adı o kadar sihirli bir uslûpla anlatıyordu ki, âdeta çocukluğumuzun erişilmez hayâllerinden birisiydi. Bugün de öyle değil mi? Hangi Türk ve hangi Türkçü’nün hayâlinde Orkun olmasın! Orkun Nehri; Türklerin hayat kaynağı, damarlarındaki kandı! Varlıklarının sebebi bu nehir idi. Onları besleyen ve büyüten Orkun kutluydu, çünkü gezdiği topraklar kutluydu. Neredeyse bir baştan, bir başa Kutlu Ötüken’i katetmekteydi! Suyunun bir damlası için yüzyıllar boyunca Türkler, can verip kan dökmediler mi? Ama bugün Orkun başka, çok mahzun, çok garip. Nazlı nazlı akışında bile bir burukluk var, coşmuyor, gülmüyor. Neden gülsün ki; bir zamanlar kenarlarında at koşturan, zaferden zafere akınlar yapan bir ırk yoktu artık! Nasıl coşsun ki; bir atlayışta Altaylardan Tuna’ya uçan Bozkurtlar ölmüşlerdi. Çocukları gitmiş, kendisini terk etmişti; bir ana, bir baba gibi üzgündü Orkun!</p>
<p>Yıl 1993. Orkun Abidelerinin bulunuşunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş. Dünyanın pek çok milletine mensup insanlar, Orkun’a gitmişler, oralarda araştırma yapmışlar. Bunlardan bir kısmı gerçekten ilmî kaygılarla bir şeyler ortaya koyabilmek amacıyla çalıştıkları hâlde, bir kısmı da ilim adamlığına yakışmayacak davranışlar sergilediler Orkun’da. Öyle acımasız hareket ettiler ki, neredeyse bir devrin kültürü yok olmak üzereydi. Nihayet, “Dişi Kurt’un çocukları”, hem Orkun’u, hem de ataları Bilge Kagan, Köl Tigin ve Tunyukuk’a olan vefa borçlarını hatırladılar. Orkun Yazıtları’nın ve Moğolistan’daki diğer Türk eserlerinin korunması ve onarımına dair bir proje hazırladılar.<a href="https://www.altayli.net/orkun.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Onların hayâline göre, Orkun’un çehresi yeniden değişecekti. Abideler, eski görkemleriyle ayağa kalkacak; Bilge, Köl Tigin ve Tunyuyuk külliyeleri asıl vaziyetlerine döndürülecek, çevredeki eserlerin toplandığı bir müze oluşturulacak ve bir zamanlar Türk tarihinin şeref tablosu yeniden gözler önüne serilecekti.</p>
<p>19 Haziran 2001. Türkiye’den yola çıkan 25 bilim adamı, o gün Orkun’a geldiler ve Orkun’un toprağını öptüler. Orkun’un yüzü yeniden gülmeye başladı. Nasıl gülmesin ki, binlerce km uzaktan “Dişi Kurt’un çocukları”, torunları gelmişti! Demek ki, hatırlanıyordu, unutulmamıştı. Sevinçten “Kök Tengri” ağlıyordu, Orkun ağlıyordu.</p>
<p>Orkun ve Selenge. Biri ana, biri oğul. Orkun, Selenge’nin oğlu. Türk, onların torunu! Bu iki kutlu ırmak; Türklerin tarihî ana yurdunu sulayan, iki ana damar. Binlerce yıl Türklere bakan, bu iki ana, oğul; maalesef bugün başkalarına hayat veriyor! Binlerce km<sup>2</sup>‘lik Orkun Havzası günümüzde Moğolistan’ın en verimli arazisini meydana getiriyor. Uçsuz-bucaksız havza bugün Moğol göçebelerinin yaşadığı bir yer durumundadır.</p>
<p>Kök Türk Kitabeleri olarak bilinen, Türk tarihinin kıymeti hiçbir şey ile ölçülemeyecek eserleri de bu Orkun Havzasındadır. Abidelerin bulunduğu yer, geçmişte olduğu gibi, bugün de stratejik bir öneme sahiptir. Burası Orkun Havzasının doğudan giriş kapısı olduğu gibi, en büyük düşman yani Çin’den gelecek tehlikelere karşı da ilk engelin oluştuğu mevkidir. Girişin her iki tarafında dağlar yer almakta ve bu bölge iyi bir şekilde korunduğu takdirde, doğudan vuku bulacak saldırıların önü alınabilir durumdadır.</p>
<p>Bize göre, Kök Türk atalarımızın abidelerini buraya dikmelerinin de bir sebebi vardır. Yukarıda söylediğimiz üzere, bölge Orkun Havzasının giriş yerinde ve dost ya da düşman, kim olursa olsun insanların Orkun’a geldiklerinde ilk gördükleri şey bunlardır. Onları sadece bir balbal olarak hayâl etmek bizce yanlıştır. Veya adına dikilen kişiye, bu düşmanları temsil eden taşların öbür dünyada hizmet edeceğini de düşünmek doğru değil. Bu balballar dosta güven, düşmana korku vermek için sıralanmışlardır. Orkun Havzasına giren bir kişi eğer dost ise, böyle güçlü bir milletin topraklarına geldiği için güven duyar. Çünkü yüzlerce krala, beğe ve komutana baş eğdirmiş, kılıçlarının darbeleriyle yok olmuş, düşmanlarına aman vermeyen bir milletin arazisine ulaşmıştır. Eğer iyi niyetli değil ise de, o yüzlerce düşmanın başına gelen âkıbetin kendi başına da geleceğini, bu taşları görünce hatırlayacaktır.</p>
<p>İşte Orkun böyle bir yer. Türk ırkının beşiği, ana kucağı, Bozkurtların yuvası!</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Orkun Dergisi, Sayı: 46 Yıl:2001</p>
<hr>
<p><a href="https://www.altayli.net/orkun.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Bu proje 1993 senesinde, o zamanlar TİKA’nın kuruluşunda yer alan iki genç ilim adamı, Prof. Dr. Sema Barutçu-Özönder ve Doç. Dr. Saadettin GÖMEÇ tarafından hazırlanmıştır.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nogay Soykırımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nogay-soykirimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nogay-soykirimi</guid>
<description><![CDATA[ Nogay Soykırımı
Hâkimi oldukları ve Nogay Bozkırı olarak adlandırılan devasa büyüklükteki bir coğrafyadan; bugün onlarca küçük bölgeye ve birçok ülkeye dağıtılmış olan cesur, mert ve büyük bir kültür birikimine sahip; savaşçı bir Türk halkının, uğradıkları birçok soykırımdan en büyüğünün 237. yılındayız. Nogay Türkleri’nin tarihi aynı zamanda Orta Asya ve Kafkasya’daki tüm halkların tarihini de içerir. Rus Çariçesi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b9853d22.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nogay, Soykırımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogaylar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nogay-soykirimi.html">Nogay Soykırımı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hakan BENLİ</strong></span></a>
</p><p>Hâkimi oldukları ve Nogay Bozkırı olarak adlandırılan devasa büyüklükteki bir coğrafyadan; bugün onlarca küçük bölgeye ve birçok ülkeye dağıtılmış olan cesur, mert ve büyük bir kültür birikimine sahip; savaşçı bir Türk halkının, uğradıkları birçok soykırımdan en büyüğünün 237. yılındayız. Nogay Türkleri’nin tarihi aynı zamanda Orta Asya ve Kafkasya’daki tüm halkların tarihini de içerir.</p>
<p>Rus Çariçesi 2. Katerina döneminde, General Suvorov, nam-ı diğer, Nogay Kasabı, 28 Haziran 1783’den başlayıp 1 Ekim 1783’e kadarki zaman dilimi içinde 30.000 ve yıl sonuna kadar kalan zamanda da binlerce Nogay Türkünü katletti. Rus kaynaklarında onbin olarak ifade edilen ancak dönemin söylencelerine göre onlarca bin, eli silah tutan tüm Nogay erkekleri ile yaşlılar ve kadınlar ve hatta çocuklar Rus askeri birlikleri tarafından katledildiler. Rus askerlerinden kaçabilenler ise yine bu birliklerin takibi ve kıstırması ile Kuban nehrinin soğuk sularında can verdi.</p>
<p>Tarihinde bir Nogay Mırza, Edige Han ve erkekleri kadar cesur ve mert olan Süyüm Bikeler çıkaran bir halkın makus talihinin başlangıcıdır 28 Haziran. Nogay Soykırımının başlangıç tarihidir.</p>
<p>Bu yazımızda belki içerik olarak Nogay Türklerinden bahsediyor olacağız ancak okuyucularımızdan ricamız, Nogay Türklerinin çok büyük bir halk olduğunu ve Kırgız, Kazak, az sayıda Özbek ve Kırım Tatarları içerisinde onlarla kaynaşmış olarak yaşıyor olmalarını da göz önünde bulundurmalarını istirham ediyoruz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80816" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-1.jpg" alt="" width="800" height="634" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-1-768x609.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Altın Orda Devleti dağıldıktan sonra. Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Kasım hanlıkları ile Nogay Ordası döneminde bölgede söz ve güç sahibi olan Türk halkları zaman içerisinde birbirleri ile uğraşmaya başladığından, bu güç zamanla Rusların lehine değişmeye başladı.</p>
<p>Kazan Hanlığı, 1552’ de Süyüm Bike’nin hazin bir şekilde esir edilmesiyle sona gelirken artık Rusların önünde Nogay Ordaları vardı. Nogaylar Rusların önündeki en güçlü askeri gücü oluşturmakla kalmıyor aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin önce eyaleti sonra da bir sancağı olarak hem Kırım ve Astrahan hanlığını hem de Osmanlı Devleti’ni Ruslara karşı koruma görevi de üstlenen bir halktı.</p>
<p>Dönemler içerisinde yaşadıkları iki büyük kıtlıkta büyük bir nüfus kaybına uğrayan Nogay Türkleri aynı zamanda Kalmuk saldırılarına ve Rus yayılmacılığına karşı koyuyorlardı. Üstelik aynı dönemde kendi aralarında yaşanan bölünmüşlükler ile uğraşırken Türk hanlıkları arasında da çetin savaşlar yaşanmaktaydı. Elbette Ruslar bu durumdan her şekilde istifade ederek günümüze kadar gelen süreci başlattılar.</p>
<p>Kuban bölgesinde yapılan kıyımlar neticesinde 1697’den itibaren Kırım Hanlığı’na ve Osmanlı Devleti’ne göçler başlayacaktı. Nogayların bir kısmı Çerkeslerin arasına karışacaktı.</p>
<p>1711 Yıllarında Ruslar sadece Nogaylara değil, bölgedeki tüm halklara saldırmaktaydılar. Bu durumda en fazla zararı Nogaylar ve Çerkesler almaktaydı.1735 ve 1737 yılları arasında Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti arasında set vazifesi gören ve silah taşıyan tüm Nogay birlikleri yok edilmiş, birçok yerleşim yerinde Rus resmi yazışmalarında belirtildiği gibi binlerce yaşlı, kadın ve çocuk katledilmişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80818" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-3.jpg" alt="" width="800" height="517" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-3-768x496.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Osmanlı – Rus savaşı öncesi bölgede Nogaylar üzerinde büyük bir baskı kuran Ruslar, 1768 yılında savaşın başlaması ile Nogaylara karşı tekrar şiddetle saldırmaya başlamışlardı. Kırım ve Osmanlı güçlerinden bir kez daha destek alamayan Nogay güçleri yine kıyıma uğruyordu.1770 yılında Yedisan Nogaları çaresizlik içerisinde Ruslarla anlaşmaya razı olduklarını bildirmek zorunda kaldılar. Buna göre Yedisan ve Bucak Nogayları Kırım ve Osmanlı Devleti’nden ayrı hareket edeceklerdi. Bunun karşılığında Rus saldırılarından muaf olacak ve kendilerine bir bölge tahsis edilecek, siyasi irade sağlanacaktı. Bu anlaşma Nogaylar arasında ikilik yaratmış ve büyük bir kısmı bunu kabul etmemişlerdi. 1771 yılına gelindiğinde Rusların kendilerine gösterdiği yerlerde yaşamaya mecbur edilmişlerdi.</p>
<p>1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca antlaşması ile sona eren Osmanlı – Rus savaşı, Osmanlı için büyük bir hezimet olurken Rus işgali altındaki Türk halkları için yıkım olmuştu. Bunun en büyük acısını Nogay Türkleri çekmekteydi.</p>
<p>Şahin Giray’ın Kırım Hanlığının başına geçmesi ve Rus yanlısı politikaları tüm Kafkasya’yı saran isyanlar ile neticelenmiştir. Nogay Türkleri bulunan duruma itiraz ederek Ruslara karşı bir kez daha ayaklanmıştı. Bu duruma şiddetle karşılık veren Ruslar, Nogay Türklerini, Ural bozkırlarına sürmek istiyorlardı.1782’de Kırım’ın işgal edilmesiyle Türk halkları sürgünlere ve göçlere maruz kalmaya başladılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80819" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-4.jpg" alt="" width="800" height="1108" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-4-768x1064.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>NOGAY SOYKIRIMI ve SÜRGÜNLER ( 1783 – 1944 )</span></p>
<p>Kafkas coğrafyasının ve halklarının kaderini köklü olarak değiştiren olaylardan sonuncusu ve en önemlisi Kırım’ın Çarlık Rusya’sı tarafından işgal edilmesidir. İslam ve Türk halkları üzerindeki Slav baskısını Kırım yarımadası üzerinden hafifleten Osmanlı Devleti bu toprağı kaybedince, neredeyse İstanbul’u ‘da kaybetmek üzereydi.</p>
<p>II. Katerina döneminde temellenen Rusların asimilasyon politikaları, işgal ettikleri coğrafyayı öncelikle İslâmsızlaştırma, Türksüzleştirme ve insansızlaştırma üzerine kurulmuştu. Bu doğrultuda hareket ederek Kırım ve Kafkasya’da yaşayan Müslüman ve Türk halklarını göçe zorlayacak politikalar belirlemeye ve uygulamaya başladılar. Bu süreç 1944 yılına kadar devam edecek olan büyük ve kitlesel göçlerin başlangıcı olmuştur.</p>
<p>Göçleri iki ana şekilde uygulamaya geçirmişlerdi. İlki nüfus dengesini kendi lehlerine çevirmeye yönelik olarak sürgüne gönderilen halkları sınırdışı etmek – bu durumda ilk hedef Osmanlı Devleti olmaktaydı -, ikincisi ise sürgünü Çarlık Rusyası’nın derinliklerine yönlendirmekti. Bu da genellikle Ural bölgesi olmaktaydı.</p>
<p>Yeni idari sistem ile bölgenin demografik yapısı tümden değiştirilerek Müslüman ve Türk halkın yerlerine Slav, Yunan, Yahudi, Ermeni ve diğer etnik gruplar yerleştirilmeye başlandı.</p>
<p>28 Haziran 1783 tarihinde Kuban bölgesinde Nogaylara, topluca imparatora – Çariçe II. Katerina –  sadakat yemini ettirilmiştir. Bu yeminin ardından Nogay Türkleri, Ural bozkırlarına sürülmek istendi. Nogay Türkleri buna karşı çıkarak bir kez daha ayaklandılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80820" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-5.jpg" alt="" width="800" height="1138" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-5-768x1092.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bu görevin başında bulunan Alexander Suvarov, Nogay Türklerini Ural Bozkırına gitmeye ikna edemeyince şiddete başvurmaya başladı. Temmuz sonunda Nogay Türklerinin ayaklanmaları yayıldı ve 10 bin kişilik bir kuvvet Rus birliklerine saldırdı. Geniş bir alana yayılan savaşta Rus birliklerine üstünlük sağlayamayan Nogaylar geri çekilmeye başladı. Nogayların birkaç büyük saldırısı Rus silahlı birlikleri tarafından dirençle karşılanırken 1 Ekim 1783 günü Suvorov komutasındaki kolordu ve Don Kozak birlikleri Nogay Türklerine karşı acımasız bir kıyıma giriştiler.</p>
<p>Silahlı tüm Nogay birliklerini kıyımdan geçiren Rus birlikleri bölgeden kaçan sivil Nogay halkını da yaşlı, kadın ve çocuk ayrımı yapmaksızın katletti. Kurtulabilenler ise Kuban nehrinde boğuldular. Rus askeri kaynaklarında binlerle ifade edilen rakamlar dönemin Nogayları tarafından onlarca bin Nogayın ölümünden bahsetmektedir.</p>
<p>Suvarov’a bu soykırım sonrasında, Nogay Kasabı lakabı verilecektir. Bu dönemde Nogayların bir kısmı Osmanlı Devleti’ne göç etmişlerdir.</p>
<p>Nogay Türklerinin bu direnişinden çekinen Ruslar, Nogayları Urallara sürme politikalarından vazgeçerek onları sınır dışı etmenin yollarını aramışlar ve diğer halklardan daha fazla dağıtma yolunu seçmişlerdir. Bu soykırım olayı 1783 yılının sonlarına kadar devam etmiş, hayatta kalan Kuban Nogay Türkleri bugün yaşadıkları bölgeler olan Hazar Denizi kıyılarına yerleştirilmişlerdir. Yedisan ve Cemboyluklar ise Azak Denizinin kuzeybatısına yerleştirilmişlerdir.</p>
<p>Bu olay Nogay Türklerinin tüm yaşantısını değiştirdi ve yerleşik hayata geçirilerek yeni idari sistem ile asimilasyon politikalarına maruz bırakıldılar.</p>
<p>1780 ve 1800 yılları arasında Kırım, Kazan, Kafkasya ve Özü bölgelerinden Anadolu’ya 300.000 ile 500.000 arasında göç meydana gelmiştir. ( I.Abdülhamid dönemi )</p>
<p>1812 Yılında II. Mahmut döneminde Nogayların bir kısmı Azak Denizi kıyısına, Ten ve Kuban nehirleri çevresine yerleştirilirken bir kısmı da Bükreş Antlaşması neticesinde Osmanlı Devleti’ne gönderilmişti.</p>
<p>1824 Yılında Çar I. Alexander döneminde 50.000 Nogay Azak topraklarından zorla göç ettirildiler ve yerlerine Hristiyan unsurlar yerleştirildi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80821" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-6.jpg" alt="" width="800" height="561" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-6-768x539.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>1853-1856 Kırım muharebelerinden sonra Besarabya’dan göç eden birçok Kırım muhaciri ile birlikte Nogay Türkleri de kendilerine yurt edinmek için Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardır. ( Sultan Abdülmecid dönemi )</p>
<p>1858 – 59 yıllarında Rus Çarı II. Aleksander tarafından Nogaylar bir kez daha Osmanlı Sultanı Abdülmecid döneminde Osmanlı Devletine sürüldüler. Bu tarih aynı zamanda Çerkes Sürgünüdür.</p>
<p>1860- 61 Sürgününde Nogay ve Kırım muhacirleri vardır. 1860 yılına ait bazı kayıtlar bu göçler sırasında Türkiye’ye yaklaşık 180.000 kişinin geldiğini göstermektedir. Bunun yarıya yakını yine Nogay Türkleridir.</p>
<p>1864 Büyük Çerkes Sürgünü olarak adlandırılan sürgünde 1,2 milyonu aşkın Çerkes ve diğer Kafkas halklarının yanısıra en az 180.000 Nogay olduğu tahmin edilmektedir. Sultan Abdülaziz döneminde muhacirlerin iskânı için devlet seferber edilmiş, yerleşik halk evlerini açmıştır.</p>
<p>Desti Kıpçak’tan Osmanlı Devleti’ne göç ettirilen veya göç etmek zorunda kalanların aşağıdaki rakamsal listesi durumun vahametini ortaya koymaya yetmektedir.</p>
<p>Kırımdan 1783 – 1856 da 73 yılda en az 1 milyon</p>
<p>Kırım ve Kubandan 1856  – 1862   6 yılda 450 bin</p>
<p>Kırım ve Kubandan 1867  – 1914   47  yılda 350 bin</p>
<p>Kafkaslardan 1862 – 1865   3 yılda 1.5 milyon</p>
<p>Kafkasladan 1865 – 1900  35 yılda 1 milyon</p>
<p>Kafkaslardan 1874 1877  3 yılda 125 bin</p>
<p>Balkanlardan 1877 – 78  800 bin</p>
<p>Balkanlardan 1878 – 1914  36 yılda 2milyon 200 bin</p>
<p>Toplamda 130 yılda 7 milyon 400 bin insan göç etti. Bu insanlar belki de şanslı olanlarıydı. Birde Ruslar tarafından katledilenler var.</p>
<p>17 Ekim devriminden sonra Sovyet rejiminin yıkıldığı 1991 yılına kadar geçen uzun ve vahşet dolu baskıcı bir dönem var. Bu dönem içerisinde başta Türk halkları olmak üzere tüm Müslüman halklara ve rejim muhalifi herkese uygulanan ve çoğu günümüzde dahi bilinmeyen yüzlerce insanlık suçu var. Bunlardan bazıları;</p>
<p>1918- 19 Yılları arasında Kazakistan’da oluşturulan suni açlıkta 1.2 milyon insan açlıktan öldü. 1921 – 22 Yılları arasında yine Kazakistan’da açlıktan 1.7 milyon insan ölürken nüfuslarının %40’ını kaybettiler. Kardeş Kazak halkının içerisinde yine kimliğini koruyan veya Kazaklaşmış Nogay nüfus azımsanmayacak orandadır. Ortak bir tarih ve kültüre sahip bu iki halk bu dönemde büyük acılar ve kayıplar yaşadılar.</p>
<p>1921 ve 1922 yıllarında ihtilal sonrasında yaşanılan ve tüm Rusya’yı ama özellikle Ural ve Kırım’ da yaşanılan çoğunluğu suni oluşturulan açlıkta 5 milyon insan hayatını kaybederken bu rakamın en az 100.000 ‘i yine Nogay Türkleriydi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80823" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8.jpg" alt="" width="800" height="536" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8-768x515.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>1932 – 33 Ukrayna Holomodor soykırımına suni olarak yaratılan açlık neticesinde başta Ukrayna ve Kırım olmak üzere Kafkasya ve Kazakistan genelinde 6 milyon insan, Rusya genelinde 11 milyon insan açlıktan öldü. Kazakistan’da 2.3 ile 3.3 milyon insan açlıktan öldü. Bu olayda gerek Kırım’da gerekse Kazakistan’da yaşayan onbinlerce Nogay Türkü’de hayatını kaybetti.</p>
<p>18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgününde bir gece içerisinde yüzbinlerce insan evlerinden ve yurtlarından edildi. Bu noktada Kırım Tatar ve Nogay ayrımı yapmak doğru olmamakla birlikte Kırım’da sürgün edilenlerin en az 100.000’i Nogay kökenlidir ve bu sürgün edilenlerden 195.000 insan hayatını kaybetmiştir.</p>
<p>23 Şubat 1944 Çeçen – İnguş Sürgününde 3 gece içerisinde Stalin’in emri ile 500 ila 700.000 Çeçen ve İnguş, Kalmık, Balkar, Karaçay, Mesket Türkleri ve Volga Almanları  Rusya içlerine sürüldü. Çeçen İnguş Cumhuriyetine yerleştirilen Nogay Türklerinin bır kısmı da bu sürgünde yer aldı.</p>
<p>2 Kasım 1943 tarihinde Karaçay’lar ve 8 Mart 1944’te de Malkar’lar sürgün edildi.</p>
<p>14 Kasım 1944 Ahıska Sürgününde, 200.000 insan sürgün edildi.</p>
<p>Yukarıda yazdıklarımızda da görüldüğü gibi Orta Asya ve Kafkas coğrafyasında acı çeken neredeyse her halkın içerisinde Nogaylar mutlaka vardı. Acılarımız ortak acılarımız.</p>
<p>1984 ve 1989 yıllarında Bulgaristan tarafından zorunlu göçe tabi tutulan 350 bin Türkün içerisinde Bulgaristan’da Tuna’nın güneyindeki Deliorman bölgesi ve Dobruca‘da ikamet eden Nogay Türkleri de vardı.</p>
<p>Nogay Türkleri 1783’den 1944 yılına kadar birçok sürgün, kıyım ve soykırıma maruz kalmış bir halk oldu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80817" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-2.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-2-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>NOGAY TÜRKLERİNİN GÜNÜMÜZDEKİ DURUMLARI</span></p>
<p>Nogay Türkleri bugün Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyeti olmayan ve birçok idari bölgelere dağıtılan tek halktır. Bu durum Çarlık Rusya tarafından başlatılıp S.S.C.B döneminde pekiştirilen ve halen devam eden bir uygulamadır. Kıpçak Bozkırı’na Nogay Bozkırı adını verecek kadar yoğun nüfusa sahip olan bir halk bugün Rusya’daki resmi nüfus sayımlarında 120.000 bile sayılmamaktadır. Aslında bu rakam Nogay Türklerinin uğradıkları kıyımların da büyüklüğüne bir delildir.</p>
<p>Nogay Türkleri günümüzde Rusya Federasyonu içerisinde toplu olarak Stavropol krayı, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti ile Çeçenya ve Dağıstan cumhuriyetlerinde yaşamaktadırlar. Nogay Türkleri ayrıca işgal altındaki Kırım’da, İdil-Ural bölgesinde, Sibirya’da Hazar Bozkırında da yaşamaktadırlar.</p>
<p>Bunların haricinde Batı Türkistan dediğimiz ve bugün Kazakistan sınırları içinde kalan bölgede Orta ve Küçük cüzde de yaşamaktadırlar. Doğu Türkistan, Kırgızistan, Litvanya, Romanya ve Bulgaristan’da yaşayan Nogay Türkleri hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler.</p>
<p>Nogay Türkleri ayrıca Türkiye’nin güneyinde, Suriye ve Lübnan’da da varlıklarını sürdürmektedirler. Görüldüğü üzere nerede Türk halkları var ise orada Nogay Türkleri de var denilebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80823" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8.jpg" alt="" width="800" height="536" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-8-768x515.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>NOGAY TÜRKLERİ’NİN KÜLTÜREL SOYKIRIMI</span></p>
<p>Nogay Türkçesi Karaçay-Çerkes ve Dağıstan cumhuriyetlerindeki resmi dillerdendir. Ancak ana dil konusu Rusya Federasyonu içerisinde son yıllarda büyük bir çıkmaza girmiş durumda. Putin idaresindeki Moskova yönetimi Rusya içerisindeki halkların ana dilde eğitim almaları konusunda yeni düzenlemelere gitti ve bu durum Nogay Türkleri ile birlikte tüm halkların dillerinin gelecek  20 ile 50 yıl içerisinde tamamen kaybolmasına ve halkların asimilasyonu ile kültürel soykırımına yol açacak düzeyde maddeler içermekte.</p>
<p>25 Temmuz 2018 tarihinde Devlet Duması tarafından üçüncü kez kabul edilen “Rusya Federasyonu’nda Eğitim”i düzenleyen Kanun, 28 Temmuz 2018 tarihinde de Rusya Federasyonu Federasyon Konseyi tarafından onaylandı. Yasa 3 Ağustos 2018 tarihinde Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80824 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Nogay-9.jpg" alt="" width="350" height="262">Rusya Federasyonu halklarının okul öncesi, ilköğretim ve orta öğretim esnasında anadilde eğitim alma durumlarına yeniden düzenliyor. Bu durumda cumhuriyetlerin resmi dillerini öğrenme hakkından söz ederken Rusçanın artık “devlet dili” durumundan tüm halkların ana dili statüsüne çıkarılmakta bu durumda Rusya Federasyonu halklarına kendi ana dilleri yanı sıra Rus dilini de anadil olarak seçme hakkı vermekte. Ayrıca eğitim dili tamamen Rusça olurken, reşit olmayan çocukların anadil seçiminde ebeveynlerin tercih hakkı ile olabilecek.</p>
<p>Aslında bu durum kısa bir zaman dilimi içerisinde Rusya’da yaşayan halkların yeni nesillerinin anadillerinde eğitim almalarını engelleyecek şekilde düzenlenmiş durumda.</p>
<p>Ruslar, Nikolay İlminskiy ile başlattıkları kültürel soykırımı bugün bu yasa ile perçinlemek istiyorlar. Başta Nogay Türkçesi olmak üzere tüm dilleri ölüme mahkum etmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Sonuç olarak Ruslar, hakimiyeti altına aldıkları geniş topraklardaki tüm halklara Çarlık döneminden, S.S.C.B’ne ve Rusya Federasyonu dönemine kadar büyük yıkımlar yaptılar. Dinlerine, dillerine, kültürlerine, edebiyatlarına ve ahlaki yapılarına sürekli baskılar ile insanlık suçları işlediler. Burada şunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor, burada anlatılanlar Rus düşmanlığı değildir, sadece gerçeklerin ifadesidir ve bilinmelidir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Azerbaycan Şehitleri 20 Ocak 1990</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycan-sehitleri-20-ocak-1990</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycan-sehitleri-20-ocak-1990</guid>
<description><![CDATA[ Azerbaycan Şehitleri 20 Ocak 1990
20 YANVAR 1990 Azerbaycan şüphesiz bir günde bağımsız bir devlet haline gelmemiştir. Bağımsızlığın elde edilmesi uzun bir mücadelenin sonucudur. Bağımsızlığa giden yolda 20 Ocak 1990 olayları önemli bir yere sahiptir. 20 Ocak 1990 olaylarına Ruslardan destek alan Ermenilerin Karabağ’a hakim olma istekleri damgasını vurur. 1829 Edirne Anlaşması’ndan itibaren Ruslar Karabağ’a hakim olabilmek için Ermenileri planlı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b7ae8f0d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Azerbaycan, Şehitleri, Ocak, 1990</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/10/20-yanvar-1990.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/azerbaycan-sehitleri-20-ocak-1990.html">Azerbaycan Şehitleri 20 Ocak 1990</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Meşküre YILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>20 YANVAR 1990</strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan şüphesiz bir günde bağımsız bir devlet haline gelmemiştir. Bağımsızlığın elde edilmesi uzun bir mücadelenin sonucudur. Bağımsızlığa giden yolda 20 Ocak 1990 olayları önemli bir yere sahiptir.</span></p>
<p><span>20 Ocak 1990 olaylarına Ruslardan destek alan Ermenilerin Karabağ’a hakim olma istekleri damgasını vurur.</span></p>
<p><span>1829 Edirne Anlaşması’ndan itibaren Ruslar Karabağ’a hakim olabilmek için Ermenileri planlı bir şekilde bu bölgeye yerleştirmeye başlamışlardır. Buna rağmen Ermeni nüfusu hiç bir dönemde Türklerden daha kalabalık olmamıştır.</span></p>
<p><span>Karabağ’da ilk Türk-Ermeni çatışması 1905 Rus İhtilali sonrası görülmüştür.</span></p>
<p><span>1. Dünya Savaşı sırasında Türk ordusunun 1918’de Karabağ’a doğru harekata başlaması, Ermenilerin Türklere karşı girişeceği muhtemel bir katliamı önlemiştir. Mondros Mütarekesi sonrasında bölgeye gelen İngilizler, 1920’de Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlı olduğunu kabul ve ilan etmiştir. Daha sonra burayı Ruslar Sovyetleştirse de Azerbaycan’a ait olduğunu kabul etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti, bir taraftan Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın hukuki arazi olduğunu onaylarken, diğer taraftan bölgenin ilhakına dair Ermenistan kararına karşı resmi cevap bildirmekten kaçınmıştır. Moskova, bölgedeki iki komşu millet olan Azeri ve Ermeniler arasında mümkün olduğunca ihtilaflı konu bırakmak suretiyle bir istikrarsızlık ve çatışma ortamı oluşturma siyaseti yürütmüştür.</span></p>
<p><span>Karabağ’da Rus hakimiyeti sonrası Ermenilerin tek ideali bölgeyi Ermenistan’a bağlamaktı. Bu amaçla Ermeniler, meşru ve gayri meşru her yolu denediler. Stalin, Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov dönemlerinde Ermeniler, sürekli Karabağ’ın kendilerine verilmesini talep ettiler. Özellikle Gorbaçov’un, “açıklık ve yeniden yapılanma prensipleri” Ermenileri çok heveslendirdi ve Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması meselesini bir kez daha gündeme getirdiler. Böylece Ermeniler, son yıllarda yaşanan kanlı olayların başlaması ve bugün dahi devam eden Türk-Ermeni çekişme ve anlaşmazlığına sebep oldular.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59781" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/10/20-Yanvar.jpg" alt="" width="800" height="603" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/10/20-Yanvar.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/10/20-Yanvar-768x579.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ağustos 1987’de Ermeniler, Karabağ’da nüfus çoğunluğunun kendilerine ait olduğunu iddia ederek buranın Sovyet Ermenistan’ına bağlanmasını Moskova’dan resmen istediler. Şubat 1988’de ise Karabağ Ermenileri, Ermenistan’a bağlanma kararı aldılar ve arkasından bölgedeki Azeri Türklerine saldırdılar. Ermeni isteklerinin Moskova tarafından geri çevrilmesi üzerine, Ermeni ve Azeriler arasında çatışmalar başladı. Azeri Türkleri, Karabağ’dan çıkarılmaya başlandı. 12 Temmuz 1988’de Karabağ Ermenileri, “Özerk Bölge” olarak resmen Ermenistan’a bağlandıklarını ilan ettiler. Azeriler, Atayurdu Dağlık Karabağ’ı vermemek, Ermeniler ise Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’dan koparıp almanın heyecanını yaşıyorlardı. Ancak gelişen olaylar Azerilerin Dağlık Karabağ’ı, Ermenilere kolay teslim etmeyeceklerini gösterdi. 1988 yılının Kasım ve Aralık aylarında her yaştan yüz binlerce Azeri Bakü’deki Lenin Meydanı’nda toplandı ve şiddetli soğuğa rağmen geceyi meydanda geçirdi. Bu tepki, Azerilerin konuya verdikleri büyük önem ve milli meselelerdeki şuur ve birliğin hassasiyeti açısından bir göstergedir. 1989 yılında SSCB Yüksek Sovyeti, Karabağ’ı yönetme yetkisini Ermenilerden almış ve özel bir komisyona devretmiştir. Sonraki günlerde Azeriler, bu komisyonun yetkilerini Ermeniler lehine kullandığını ve bu nedenden dolayı Karabağ’da tekrar Azerbaycan egemenliğinin kurulmasını istemişlerdir. Ayrıca Azeriler, kendi topraklarından Ermenistan’a giden bütün kara ve demiryolu bağlantılarını kesmişlerdir.</span></p>
<p><span>23 Eylül 1989’da ise Azerbaycan egemenliğini ilan etti. Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti, 28 Kasım 1989’da Karabağ’ın Azerbaycan’a iadesine karar verdi ve böylece “Özel Yönetim” sona erdi. Fakat Ermenistan Yüksek Sovyeti, 28 Kasım kararını tanımadığını ve 1 Aralık 1989’da Karabağ’ı ilhak ettiğini açıkladı. 1990 yılı ise kanlı çatışma ve Ermeni saldırıların arttığı bir yıl oldu.</span></p>
<p><span>1990 yılının 19 Ocak’ını 20 Ocak’a bağlayan gece Rus tankları Bakü sokaklarına girdi. Binlerce Rus askeri de şehri işgal etti. Köy ve kasabalara silahlı baskınlar yapıldı.</span></p>
<p><span>Azadlık Meydanı’nı dolduran binlerce Azerbaycan Türk’ü, katledileceklerini bildikleri halde “bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” diye haykırarak tankların üzerine yürüdüler.</span></p>
<p><span>20 Ocak sabahı, Azadlık Meydanı kan gölü halindeydi. Kadın ve çocuklar dahil olmak üzere 150-200 kişi dünyanın gözleri önünde Ruslar tarafından katledilmiş, yüzlercesi ağır yaralanmış, onlarcası ise kaybolmuştur. “Şehitler Hıyabanı”na defnedilen 20 Yanvar şehitleri bugün Azerbaycan’ın simgesi haline gelmiştir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Meşküre YILMAZ</strong></span></a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran Türkleri (I)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkleri-i</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkleri-i</guid>
<description><![CDATA[ İran Türkleri (I)
12 Kasım 1968’de, saat 19’daki Radyo Ajans Haberlerinde ve ertesi günkü gazetelerde bildirildiğine göre, İran Dışişleri Bakanı Zâhidî, Tahran hava alanında, bira yabancı gazetecinin sorusuna verdiği cevapta, bu ilişkilerin geçmişte olduğu gibi dostluk ve kardeşlik esaslarına dayanarak yürüdüğünü söylemişti. Türk – İran ilişkilerinin dostluk ve kardeşlik temeline dayanarak yürümesini, elbette, biz de isteriz. Çünkü “Kalkınma […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b79a1332.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran, Türkleri, I</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/05/Atsiz-Makaleler-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iran-turkleri-i.html">İran Türkleri (I)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>12 Kasım 1968’de, saat 19’daki Radyo Ajans Haberlerinde ve ertesi günkü gazetelerde bildirildiğine göre, İran Dışişleri Bakanı Zâhidî, Tahran hava alanında, bira yabancı gazetecinin sorusuna verdiği cevapta, bu ilişkilerin geçmişte olduğu gibi dostluk ve kardeşlik esaslarına dayanarak yürüdüğünü söylemişti.</span></p>
<p><span>Türk – İran ilişkilerinin dostluk ve kardeşlik temeline dayanarak yürümesini, elbette, biz de isteriz. Çünkü “Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği” analaşmasında İran’la müttefik olduğumuz gibi, sınırdaş bulunmaklığımız, aynı muhtemel tehlikelerden zarar görme durumunda olmamız da bizi dostluğa, ittifaka ve işbirliğine sürüklemektedir.</span></p>
<p><span>İran’la kardeşliğimize gelince bunda da büyük bir gerçek payı olduğu muhakkaktır. Çünkü 25 milyonluk İran’da Türkler 12 milyonla en büyük millî topluluğu teşkil etmekte ve Fars, Arap, Kürt, Lor, Belüç gibi etnik unsurlar arasında her alandaki cevvaliyetleri ile İran’ın âdeta bir Türk memleketi olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Unutulmamalı ki bugün İran’ın hâkim unsuru farz olunan Farslar ancak 8-9 milyonluk bir kütleden ibarettir ve bu unsur, bundan önceki uzun yüzyıllar boyunca daima İran’daki Türk topluluğunun hâkimiyeti altında yaşamıştır.</span></p>
<p><span>İran 1402’de tamamen Selçukluların hükmüne girip 12. asır sonlarına kadar bu hanedanın, daha sonra yine halis Türk olan Harzemşahların, Harzemşahlardan sonra Çengiz Hanedanının bir kolu olan İlhanlıların, ilhanlılardan sonra Calayırlar, Karakoyunlular, Temirliler, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarların hâkimiyeti altında kalmış ve bu hâkimiyet 1925 yılına kadar uzamıştır. 1042 ile 1925 arası 883 yıl eder. Bir ülke 883 yıl Türklerin elinde kalıp da halkının çoğu Türk olunca şüphesiz bir Türk memleketi sayılacaktır. Bir Türk memleketi olduğu halde zıt ve yabancı bir ülke sayılmasının tek sebebi ortaçağlardaki devlet kavramında en mühim faktör sayılan mezhep ayrılığının doğurduğu aralıksız ve lüzumsuz kavgalardır.</span></p>
<p><span>Tarihlerin Türk – Acem kavgası diye gösterdiği Çaldıran meydan savaşında Türklüğü temsil eden Yavuz Sultan Selim’in ordusunda 10.000 kadar devşirme yeniçeri vesaire bulunduğu halde Acemliği temsil eden Şah İsmail’in ordusu yüzde yüz Türkmenlerden mürekkepti. Saray ve ordu dili Türkçe olan İran’ın fiilen olmasa bile resmen Farslaşması 1925’te Pehlevî Hanedanının İran tahtına geçmesinden sonradır.</span></p>
<p><span>Zâhidî’nin bahsettiği dostluk ve kardeşliğin doğru olması için yalnız Dışişleri Bakanlarının siyasî nezaket çerçevesindeki sözleri hiç şüphesiz kâfi değildir. Bütün Dışişleri Bakanları, başka milletlerden bahsederken aşağı yukarı aynı şeyleri söylerler. Dostluk ve kardeşliğin gerçekleşmesi, bütün milletçe olmasa bile, aydınlar ve basın tarafından desteklenmedikçe hakikat olmuş sayılmaz.</span></p>
<p><span>İran’da hükümet kontrolünde olduğu herkesçe bilinen basının Türkler hakkındaki düşünceleri hiç de kardeşçe, hatta dostça değil, aksine düşmancadır. Örnek olarak son zamanlarda, üzerinde çok durulan bir İran gazetesinin Âyendegân’ın Türkiye’den bahseden makalesi gösterilebilir. Âyendegân, Türkiye’den “Don Kişotlar Ülkesi” diye bahsediyor. Doğuda ve Batıda Don Kişot karakterli bazı milletlerin bulunduğu malumsa da Türklerin bunlardan biri olmadığı millî karakterleriyle sabittir ve bir ülkeyi bu şekilde adlandırmak herhalde dostça bir bakışın neticesi değildir.</span></p>
<p><span>Âyendegân, Türklerin büyüklük iddiasında olduklarını, akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak istediklerini, fakat temelden mahrum olan bu iddianın sırf bir taassup mahsulü olduğunu, bu milletin içindeki bazı bilgisiz kimselerin Pantürkizm hülyasıyla yaşadığını, Türkçe konuşan başka milletleri kendi imparatorlukları içine katmak istediklerini yazıyor.</span></p>
<p><span>Türklerin büyüklük iddiası, böyle bir iddiaları varsa, temelden yoksun değil, tarihî temellere dayanan bir düşüncedir. 1918 yılına kadar Türklerin aralıksız olarak büyük devlet halinde yaşadıkları ve bazı asırlarda cihan birincisi oldukları da yine tarihî bir gerçektir. Farâbî’yi yetiştiren bir millete “akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak isteyenler” demek ilmî değerden mahrum, hakikatle ilgisiz bir iftiradır. Âyendegân’ın bilgisiz kimseler diye bahsettiği Pantürkistlerin “Türkçe konuşan başka milletleri kendi imparatorluklarına katmak” istemeleri ise düzeltilmeye muhtaç bir yanlıştır. “Türkçe konuşan başka milletler” yeni icad bir nazariye olacaktır. Çünkü Türkçe konuşanların Türk olduğu bütün dünya ilim âlemince kabul edilmiş, mantıkın ve tarihin desteklediği bir hakikattır. Âyendegân, İran Türkleri olan Azerilerin Türkmenlerin ve Kaşkayların “Türkçe konuşan başka milletler” olduğunu anlatmak istiyorsa bu fahiş yanlışı düzeltmeye kalkmak bile abestir. Aslında Fars olan bu Azeri, Türkmen ve Kaşkayların Moğol istilası sırasında zorla Türkçe konuşmaya mecbur edildiği hakkında İran okullarında öğretilen tarih bilgileri üzerinde ise söz söylemeye imkan yoktur. Anlaşılmayan, tarihî bir sır olarak kalan nokta, Moğolların Farsları niçin Moğolca değil de Türkçe konuşmaya icbar ettikleridir.</span></p>
<p><span>Âyendegân’ın dostluk ve kardeşliğe asla yakışmadığı gibi gerçekle ve mantıkla bağdaşamayan bir iddiası da, Türklerin büyüklük duygusuna kapılarak birçok Ermeni’yi yok ettikleri hakkındaki sözleridir.</span></p>
<p><span>Herhalde Birinci Cihan Savaşı sırasındaki olaylara dokunmak istiyor.</span></p>
<p><span>O Ermeni hâdiseleri büyüklük duygusundan değil, var olma direnişinden doğmuştur. Ölüm – dirim savaşına girmiş olan Türkiye’yi Ermeniler arkadan vurmak istemişlerdi. İhanet eden tebaalara karşı bütün devletlerin yapacağı muameleyi Türkler de yapmışlardı. Ya İkinci Dünya Savaşında ve bir de iki yıl önce Farsların Şiraz bölgesindeki Kaşkay Türklerine karşı giriştiği yok etme harekâtı neydi? İran’ın güneyinde Farslığın ortasında, bir ada halinde yaşayan bir iki yüz binlik Kaşkay Türkleri hangi düşmanla işbirliği yapmış veya İran’ın hangi hayatî çıkarını tehlikeye koymuştu?</span></p>
<p><span>Görülüyor ki tarihe mal olmuş olayları lüzumsuz yere kurcalamak faydasızdır. Hele bunların haksız şekilde tefsiri geriye tepen silah tesiri yapar.</span></p>
<p><span>İran gazetesinin unutmaması gereken nokta şudur: Türkiye, çevresinde düşman devletler olsa bile kendisini koruyacak kudrette olduğunu uzak ve yakın tarihiyle ispat etmiş bir devlettir. İran aynı durumda değildir ve İran’ı devlet halinde yaşatan güç İmam Rıza’nın türbesi veya Firdevsi’nın Şehnâmesi değil, 12 milyonluk sağlam, enerjik, müteşebbis ve cesur nüfusu ile İran Türkleri’dir.</span></p>
<p><span>İran’ın kendi devlet başkanları olarak saydığı Tuğrul Beğler, Alp Arslanlar, Melikşahlar, Sancar-Mâziler, Şah İsmâiller, Tahmasblar, Nadir Şahlar ve onların orduları tamamıyla Türk’tür. İran edebiyatını teşvik ve mükâfatları ile geliştirenler Türk hükümdarlarıdır. Fars edebiyatı şairlerinin mühim bir bölümü de Türk ırkından kimselerdir.</span></p>
<p><span>Hele İkinci Cihan Savaşı’nın kritik günlerinde, İran Ruslarla İngilizler tarafından istilâ edilir ve Pehlevî Hanedanının kurucusu “Büyük Şah Rıza Pehlevî” esir edilerek sürgüne gönderilirken Basra Körfezi’nde kuvvetli İngiliz filosuna küçük birkaç savaş gemisiyle karşı koyarak şehid olan İran amirali “Bayındır” da, adından da anlaşılacağı üzere, Türk’tü.</span></p>
<p><span>Zaten bu muhteşem deliliği de ancak bir Türk yapabilirdi.</span></p>
<p><span>Zâhidî’nin bahsettiği Türk – İran dostluğunun gerçekleşmesi bir takım şartlara bağlıdır. Bu şartların başında iki taraftaki basının rolü ile İran Türklerine karşı gösterilen muamele çok mühimdir. Basın hem umumî efkârı temsil etmek, hem de halka yol göstermek bakımından bu dostlukta güçlü bir faktördür. Şimdiye kadar Türk basınında İranlıları kıracak sistemli bir yayın görülmemiştir. Türk basını İranınıki gibi baskı ve sansür altında bulunmayıp hür olduğu halde İran düşmanlığı yapan bir gazeteye rastlanmamıştır. Aksine, gerek gazeteler gerekse dergiler İran’ı, İranlıları, özellikle İran saray çevresini memnun edecek yazılar yazmıştır. İran’da, bir taraftan lüks ve sefahat yapıldığı ve memleketin bütün servetinin birkaç yüz aile tarafından paylaşıldığı, öte yandan sokaklara dökülmüş sefaletin acıklı manzaralar arz ettiği sol temayüllü bazı gazeteciler tarafından dile getirilmişse de bunda pek fazla yalan ve yanlış yoktur. Türk basını, sırf ittifak bağlarına duyduğu saygı dolayısıyla bu meseleleri daha fazla kurcalamaktan çekinmiş, İran’ın iç işi sayarak üzerinde durmamıştır. Üzerinde durulan konu, İran’ın genç ve güzel kraliçesi Ferah Dibâ’nın zarafeti, meziyetleri, sosyal konularla ilgisi gibi meseleler olmuştur. Bu arada İran şahına da geniş yer verilmiş, hakkında övücü yazılar yazılmış, ilk iki evlenmesinde bahtiyar olmadığı için kendisine karşı şefkat ve sempati duyulmuştur.</span></p>
<p><span>İran hükümetinin bir yandan Türkiye ile dost ve müttefik geçinirken öte yandan Türkiye’de öğrenim yapmak isteyen Türk asıllı İran öğrencilerine pasaport vermemesi, buna karşılık herhangi bir Avrupa ülkesinde gidenlere hiçbir sınır konulmaması dikkatten kaçacak gibi değildir. Bu gençlerin Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık ülküleriyle aşılanmalarından korkuyorlarsa bunun çaresi Türklere Türkiye kapılarını kapamak değil, onları İran’a ısındıracak formülleri bulup uygulamaktır. Dokuz yüzyıldan beri İran’a hâkim olan Türklerin birdenbire bir sihirbaz değneğiyle mahkûm duruma düşüvermeleri herhalde onlar tarafından kolaylıkla ve baskı ile kabul olunacak bir şey değildir.</span></p>
<p><span>Âyendegân’ın Türklere bir takım kusurlar yakıştırması ve Türkiye’de Turancılık fikirleri revaçta olduğu için bu memleketi Don Kişotlar ülkesi diye tarif etmesi, sırça köşkte oturanların komşularına taş atması cinsinden tehlikeli bir davranıştır. Çünkü iş karşılıklı suçlamalara dökülünce bundan zararlı çıkacak olan herhalde Türkler olmayacaktır.</span></p>
<p><span>Türkiye’de Pantürkizm düşüncesi bütün Türkleri (Âyendegân’ın tabiriyle Türkçe konuşan milletleri) birleştirmek gayesini güder. Bu gaye tarihte birkaç defa gerçekleşmiştir. Selçuklu Alp Arslan ve Melikşah zamanlarında İran ile Türkiye tek devlet halinde yaşıyorlardı ve başında Selçuklu Hanedanı bulunan, başkenti Rey veya İsfahan şehirleri olan bu devlet şüphesiz bir Türk devletiydi. İşte bugün İran’da Türkçe konuşan Azeriler ve başka Türkler, İranlı dostlarının mizah konusu olacak iddiaları gibi Moğolların zorla Türkçe konuşturdukları Farslar değil, Selçuk Devletinin dayandığı unsur olan Türklerin torunları, yani İran’ın dünkü hâkimleridir.</span></p>
<p><span>Türklerin Pantürkizm ülküsünü gütmeleri bir kusursa İranlıların panaryanizm düşünceleri nedir? Pantürkizm, gerçekleşebilir bir ülkü olduğunu ve yalnız Türkleri düşündüğü halde Fars, Kürt ve Ermenileri içine almak hayalindeki panaryanizme ne demeli? Hele Farslarla Ermenilerin birleşmesi gibi asla gerçekleşemeyecek olan bir düşüncenin ardındakiler nasıl insanlardır?</span></p>
<p><span>Pantürkistler kendi tarihleri hususunda hiçbir mugalata veya mübalağaya kapılmış değillerdir. Buna ihtiyaçları olmadığı da malumdur. Ya geçende kutlanan “İran’ın 2500 üncü yıl dönümü” nedir? Acaba ortada gerçekten 2500 yıllık bir devlet var mı? İranlı müttefiklerimizi gücendirmek pahasına olsa da böyle bir devletin bulunmadığını söylemeye mecburuz. Medyalıları İranlı saysak bile Medyalılarla Perslerin kısa süren hakimiyetlerini İskender istilâsı yok edip İran uzun süre Makedonyalıların esareti altında kalmamış mıydı?</span></p>
<p><span>Makedonya hakimiyetine son veren Partların Fars olmadığı muhakkak olmamakla beraber bunları da İran kadrosuna alsak ve Sasanlılarla birlikte hesap etsek dört beş asır süren bu devreyi Araplar sona erdirip ondan sonra İran haritadan silinmemiş miydi? Asırlardan sonra kurulan ve İran’ın ancak bir parçasına hâkim olabilen Samanlılar, Saffarlılar, Büveyliler de nihayet İran’ı bütünüyle Türklere bırakmamışlar mıydı? Arada asırlarca süren Makedonya, Arap ve Türk hakimiyetleri bulunan bir ülkeyi 2500 yıllık Fars devleti saymak herhalde tarihe “seni saymıyorum” demekle birdir.</span></p>
<p><span>Hele adının “Muhammed Rıza” olduğu bütün dünya tarafından bilinen şimdiki İran şahının “Aryamihr” (yani Arya güneşi) adıyla anılması İslâmiyet’ten önceki İran tarih ve kültürüne çekilen özleyişin ifadesinden fazla bir mânâ ifade etmez.</span></p>
<p><span>Bizim tarihimizde buna benzer mübalegalar yoktur. Mustafa Kemal Paşa, “Atatürk” adını soyadı olarak almıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp gitmiş ve bu unvanı durup dururken almış değildi.</span></p>
<p><span>İranlı müttefiklerimizin bizi tenkit veya hicvederken kendilerinin toz kondurulacak tarafları bulunmaması icab ederdi. Meselâ, dost bir devlet, kendi sınırları içinde bulunan 12 milyon Türk’e başka türlü muamele etmeliydi. İran’ın en özlü ve savaşçı unsuru olan Türklerin o ülkedeki 50-60 bin Ermeni’nin yararlandığı azınlık haklarından faydalanmasının önlenişi Türk denilince ödü patlayan bir devletin başvuracağı çaredir. Farslar’ın beyninde Şehnâmedeki masallar yer etmiş olduğu için kuzeylerindeki Azerbaycan’da bir “Turan” ve her Türk’te de bir “Afrâsiyab” görmek kuruntusundan kendilerini kurtaramıyorlar.</span></p>
<p><span>Halbuki devlet ve onun politikası kuruntularla değil, gerçek müttefikleri ve sağlam dostlarla hakiki düşmanları kavrayabilmek hüneriyle yürütülür.</span></p>
<p><span>Türkiye’de hiçbir İran düşmanlığı bulunmamasına karşılık müttefikimiz İran’ın şuuraltında bazı karanlık noktaların bulunduğu muhakkaktır.</span></p>
<p><span>İranlılara, geleceklerinin Türk dostluğuna bağlı bulunduğunu, Türk düşmanlığının İran’ın lehinde olmayacağını hatırlatmak ise dostça bir uyarmadan başka bir şey değildir.</span></p>
<p><span><strong>Ötüken, Ocak – 1970</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran Türkleri (II)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkleri-ii</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turkleri-ii</guid>
<description><![CDATA[ İran Türkleri (II)
İran Türklerinden olduğu anlaşılan San’an Azer tarafından “İran Türkleri” adıyla 44 sayfalık bir kitap neşrolundu. Sekiz puntoluk harflerle dizilen ve resimlerle bezenen kitabın sonuna ayrıca iki tane de harita iliştirilmiştir. Bu haritalardan biri 1922’de Sovyetler tarafından İran Azerbaycan’ı haritası, ötekide İran Türklerinin yaşadıkları yerleri gösteren 1/400.000 ölçüsünde bir İran haritasıdır. Kitabın önsözünde İran’daki beş milyon […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b78362bd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran, Türkleri, II</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/05/Atsiz-Makaleler-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iran-turkleri-ii.html">İran Türkleri (II)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>İran Türklerinden olduğu anlaşılan San’an Azer tarafından “İran Türkleri” adıyla 44 sayfalık bir kitap neşrolundu. Sekiz puntoluk harflerle dizilen ve resimlerle bezenen kitabın sonuna ayrıca iki tane de harita iliştirilmiştir. Bu haritalardan biri 1922’de Sovyetler tarafından İran Azerbaycan’ı haritası, ötekide İran Türklerinin yaşadıkları yerleri gösteren 1/400.000 ölçüsünde bir İran haritasıdır.</span></p>
<p><span>Kitabın önsözünde İran’daki beş milyon Türk adına, Türkiye münevverlerine hitaben söylenen dokunaklı sözlerden bugün Türkiye’de 37.000 İranlı Türk mültecisi olduğunu öğreniyoruz. İşte kitap, 37.000’den birisi tarafından yazılmış ve İran Türklerini Türkiye Türklerine tanıtmak ülküsüyle kaleme alınmıştır.</span></p>
<p><span>Kitap, İran’da hükümet süren Türklerin kısa tarihini anlatmakla başlıyor. Burada en çok dikkate çarpan cihet, şimdiye kadar “Samanlılar” adı ile tanınmış olan maruf hükümdar sülalesinin “Yasaman Kutay Oğulları‘’ diye anılmasıdır. Muharrir, hangi tarihi kaynağa dayanarak bu adı ileri sürdüğünü, maalesef bildirmiyor. Malumdur ki Saman Oğulları devletinin ordusu Türk olmakla beraber hükümdar ailesinin ırkı katî olarak tespit edilmiş değildi. Ekser tarihlerde Saman, bazen da Şaman şeklinde yazılan sülale atasının Türk veya Fars olması ihtimalleri aynı zamanda mevcuttu. Eğer bu şahsın adının Yasaman Kutay olduğu tarihî bir vakıa olarak ispat olunursa Saman Oğullarının da Türklüğü ortaya çıkmış olur.</span></p>
<p><span>Müellif İran Türklerinin esasen Fars olup sonradan zorla Türkleştirildiği hakkında Acemler tarafından ileri sürülen boş iddiaları reddettikten sonra İran Türklerinin yaşadığı yerlerdeki Türkçe coğrafi isimleri ele alıyor ve köy, dağ, ırmak adlarından birçoğunun Türkçe olduğunu göstererek buraların Türk ülkesi olduğunu ispat ediyor. Bir ülkedeki coğrafya isimlerinin, o ülkede yaşayan halkın milliyetini tayin hususunda ne kadar sağlam bir delil olduğu malumdur. Bu delillerden başka kitabın 16. sayfasında Tebrizli iki Türk çocuğunun resmi var ki, kıyafetleri ve yüzleri ile tamamıyla yuvarlak yüzlü ve topaç kılıklı Türkiye çocuklarına derhal kanı kaynamaktadır.</span></p>
<p><span>Yine kitabın 17. sayısından öğrendiğimize göre İran’daki Türkçe coğrafi isimler değiştirilmekte, yerlerine Farsçaları konmaktadır. Hatta Türk çocuklarına Türkçe isim koymanın yasak olduğunu da yine burada hayret ve ibretle okumaktayız. İşte bu küçük ve değerli kitabın 22 sayfası bu ibret ve hayret verici hadiselerle doldur.</span></p>
<p><span>Kitabın son yirmi sayfası (yani yarısı) ise İran’daki Türk şehirlerinden bahsetmektedir. Bu bölüm, S. Aran’ın yazılarından alınmıştır. bu yazıların bir takımı evvelce Tasvir Gazetesinde ve Çınaraltı’nda çıkmıştı. Buradaki Tebriz’e ait halk türkülerinde hiçbir yabancılık sezmedik. Küçük bir farkla bunlar Anadolu halk edebiyatı örneklerinin aynıdır. Bundan sonra Azerbaycan şairlerinden Hatâi (16.asır), Saib (17.asır), Kavsi (18. asır), Serraf, Halhâli, Nebatî, Şükûhî, Râcî, (beşi de 19.asır) ve bir de şimdi İran’da yaşayıp Türklüğe hizmet eden Türkçü bir şair olduğu için adı verilmeyip A. rumuzu ile gösterilen bir şairin şiirlerinden örnekler verilmektedir. Bu malumatın hemen hemen hepsi bizim için orijinaldir. Yalnız meşhur İran Türkleri hükümdarı Safevi Şah İsmail’in şiirdeki mahlası olan “Hatâi” kelimesi hakkında kitapta verilen malumata dair birkaç söz söyleyeceğiz. Çünkü Hatay kelimesi hakkında revaçta olan kanaate iştirak etmiyoruz: Bu kelimenin eski şekli “Kıtay” olup Orhun yazıtlarında geçmekte ve bir Moğol kavminin adı olarak kullanılmaktadır. Kıtay yahut Hıtayların bir kısmı sonradan Şimalî Çin’i zapt edip orada devlet kurdukları için Şimalî Çine Kıtay veya Katay demek âdet olmuştur. Sonraları bu söz bütün Çin’in umumî adı haline gelmiştir. Türkistan Türkleri bugün Çin’e Katay demektedir. Bu tabir Türklerden Ruslara da geçmiştir. Kitapta Şah İsmail’in “Hatâi” mahlasını, mensup bulunduğu Hatay uruğundan aldığı söyleniyor. Kara Hıtaylar batıya gelip dağıldıktan sonra bunlardan bazıları Kazak ve Başkurt Türkleri arasında “Katay” adını taşıyan oymaklar halinde günümüze kadar yaşamışlarsa da Türkiye’de, bilhassa Antakya civarında, büyük bir Hatay uruğundan haberdar değiliz. Şah İsmail’in kendisi Türk olduğu halde, malûmdur ki şeceresini siyasî maksatlarla Peygambere ulaştırıyordu. Böyle düşünen bir adamın mensup bulunduğu uruk veya boyun adı taşımayacağı şüphesizdir.</span></p>
<p><span>Sanâb Azer’in kitabını Türkçü münevverler muhakkak okumalıdır. Azerî şivesiyle karışık o samimî satırlarda insanı İran Türkleriyle alakadar olmağa sürükleyen bir çekicilik var… Komşumuz İran’da yaşayan Türkleri az tanıyoruz. Az tanıdığımız bir şey değil, yanlış tanıyoruz. Bu yanlış düşünceleri silmek için bu kitap gibi birçok kitaplara daha ihtiyaç vardır.</span></p>
<p><span><strong>Çınaraltı, 1942, Sayı: 36</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Haray Haray Men Türkem”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/haray-haray-men-turkem</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/haray-haray-men-turkem</guid>
<description><![CDATA[ “Haray Haray Men Türkem”
Türk siyasetçilerine, mediyasına ve halkına açık mektubum! Ben bir Türk’üm, yaşadığım toprakların adı ise tarihi büyük Azerbaycan’ın bölünmüş kısmı olan Güney Azerbaycan’dır. Çocukluğumu hatırlarken, anne babamız, dayımız amcamız, halamız teyzemiz, komşumuz ve genel olarak yaşadığımız toplumun insanları, bizim, hepimizin Türk olduğumuzu söylerlerdi. Bunu bir milliyetçi düşünceye sahip oldukları için değil, çok eskilerden, nesilden nesile ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b76d591d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Haray, Haray, Men, Türkem”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="659" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/03/Guney-Azerbaycan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/haray-haray-men-turkem.html">“Haray Haray Men Türkem”</a></p>
<p><em><span>Türk siyasetçilerine, mediyasına ve halkına açık mektubum!</span></em></p>
<p><span>Ben bir Türk’üm, yaşadığım toprakların adı ise tarihi büyük Azerbaycan’ın bölünmüş kısmı olan Güney Azerbaycan’dır. Çocukluğumu hatırlarken, anne babamız, dayımız amcamız, halamız teyzemiz, komşumuz ve genel olarak yaşadığımız toplumun insanları, bizim, hepimizin Türk olduğumuzu söylerlerdi. Bunu bir milliyetçi düşünceye sahip oldukları için değil, çok eskilerden, nesilden nesile ve göğüsten göğüse, olağan bir kimlik mensubiyeti olarak yaşatıb ve yine de olağan bir miras olarak kendilerinden sonraki nesillere intikal ettiriyorlardı. Bu mesele o kadar normal idi ki, toplum kendisi farkında olmadan intikal etmekte ve benimsemekte idi. Var olan bu doğal geleneğe bizler, yani şimdiki nesil de uyarak kendimizi Türk olarak bildik, konuştuğumuz dili ise Türk’ü (Türkce). Yeni doğmuş bebeğin kulağına nasıl ki kendi adını okurlar, bizim de kulağımıza öyle okumuşlardı sanki, Türk olduğumuzu!</span></p>
<p><span>Daha doğrusu bizde toplumumuzda nesilden nesile miras kalan en doğal ve her hangi bir Türk milliyetçiliği etkisinden ve baskısından uzak, Türk kimliğini benimsedik ve kendimizi Türk diye tanımladık.</span></p>
<p><span>Esaretinde olduğumuz ve hakaretlere uğradığımız Fars hakimiyeti bile bize Türk derdi, eşşek Türk diye de hakaret ederdi. Ağır koşullarda Türk olduğumuzu ayıp bile bilseydik, mecburiyeler karşısında Türklüğümüzü bile saklasaydık, kendimize Azeri demezdik, tarafımızca Azeri sözüne kayıtsız kalmak, bir direnc olaraktan değil, kendimizi sadece Türk bildiğimizden dolayı idi. Tarihimizle ilgili, bilgiden yoksun olup ve hakarete uğradığımızdan dolayı “keşke Türk yaranmasaydık” deseydik bile, Azeri diyemiyorduk çünkü aklımızda kanımızda yeri yok idi Azeri olmağın!</span></p>
<p><span>Kendi kendimize sorardık “acaba biz Türklerden başka da Türkler var mı?” diye! Ara sıra gizli saklı şekilde Türkiye şarkılarından kasetler bulup dinlerdik, bu şarkılara “İstanbullu” ya da “Türkiye okumakları” derdik. Diyorduk ki; “Tanrım, bunların dilleri nasılda bizimkine benziyor, acaba bunlar da mı Türk? Acaba bunlar da mı okullarında Farsça veya başka bir dilde okuyorlar!” bazen de Türkiye dilini (Türkcesini) beğenmezdik ve bu dile “yabancı dillerin şivesi çok karışmış derdik!” Bütün bunları demekten maksadım, kendimizden başkasını, Türk olarak kabullenemediyimiz idi, çünkü sadece kendimizi Türk biliyorduk, belki de bu his, bize göre, Türk olacak insanın mutlu yaşayabileceğine inanamadığımızdan ve bizim gibi esir, ikinci sınıf bir insan olması gerektiği kanaatinden kaynaklanmakta idi, Türkiyelileri Türk sanmıyorduk, bize göre Türk olacak insan özgür olamaz idi ki! Çünkü bize okullarda, televizyonlarda ve qazetelerde Türklerin medeniyetsiz ve kültürsüz olduklarını hep anlatırlardı!</span></p>
<p><span>Bizler büyüdükçe ve teknolojiler geliştikçe uydular üzerinden yayım yapan TV kanalları, insanları ve kültürleri bir birlerine tanıtmaya ve yakınlaşmaya başladılar sanki! İran hâkimiyetinde uydu alıcıları yasak olduğuna rağmen, zor da olsa elde edip kanalları izlemeğe başladık, ilk olarak da Türkiye TV’lerini izlemek istiyorduk çünkü bizim için çok merak edici idi Türkce televiziyon kanalı seyretmek. Bizim için bu kanalların, bütün zevk verici yanlarına rağmen, hep karşı karşıya geldiğimiz bir tuhaf konu var idi, Türkiye kanalları kendilerine Türk bizlere ise Azeri diyorlardı! Düşünün tarihi yasak olan, dili yasak olan, Türk oldukları için her türlü hakarete uğrayan ve kendileri ile ilgili zerrece bilgiye sahip olmayan çaresiz milletim, manevi olarak nasıl bir hayal kırıklığına uğramaktaydı! Artık hakaretler ve asimilasyon siyasetleri bize karşı hızını artırarak yeni yöntemler de uygulamaya girdi, hâkimiyet de yavaş yavaş bize Azeri demeye, hitab etmeye ve kabul ettirmeye başladı, sanki dünya diye sandığımız çevremizdeki, o küçük dünya, bizleri mahfetmeğe birlik olmuşlardı! Farslar bize Azeri diyerek Türk olmadığımızı, aslımızın Fars kökenli olduğumuzu ve daha sonralar vahşi Türklerin ve Moğolların baskısı altında Türk olduğumuzu yüklemeğe çalışıyorlardı.</span></p>
<p><span>Daha sonralar söz konusu hakaretlere ve asimilasyon siyasetlerine karşı baş kaldıran milletim, Güney Azerbaycan milli harekâtı adı altına her fırsat da Türk kimliğine ısrar etti ve bu konuyu temel stratejilerinden olarak izlemeğe başladı ve yine de her fırsat da, bağırarak söylüyor ki “Haray haray men Türkem”. Eskiden olduğu gibi ne yazık ki yine de, Türk mediyası, siyasileri ve Türk toplumu bizi Azeri diye hitab etmektedir!</span></p>
<p><span>Şimdi size de haykırıyoruz; “Haray haray biz Türk’ük” diye. Bunu size özendiğimiz için değil ve sizin gibi olmak istediğimiz için değil, Türklüğümüzü tehlikede gördüğümüz için haykırıyoruz! Artık bu defa bilerek direniyoruz! Türk olduğumuzdan onur duyduğumuz için haykırıyoruz! Evet, size de haykırıyoruz, ey Türkiyeli Türk soydaşım, kandaşım bize Azeri diyemezsiniz, bize asılsız diyemezsiniz! Hatta Türk kökenli demeğiniz bile yanlıştır çünkü bizim kökümüzden ziyade dallarımız, yapraklarımız ve meyvelerimiz de Türk’dür. Bizim tapumuz, bayrağımızdaki gök (mavi) renktir.</span></p>
<p><span>Biz Azerbaycan Türküyüz.</span></p>
<p><span>Yazımda bilimsel araştırmalar, belgeler ve her hangi bir kanıt ortaya koymadım, koymıyorum da, ÇÜNKÜ KENDİMİ KANITLAMAK İÇİN BELGE GETİRMEĞE İHTİYAÇ YOKTUR.</span></p>
<p><span><strong>Seid Baykal</strong><br>
30/01/2012</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sen Ağlama Tebrizli Kız!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sen-aglama-tebrizli-kiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sen-aglama-tebrizli-kiz</guid>
<description><![CDATA[ Sen Ağlama Tebrizli Kız!
SEN AĞLAMA TEBRİZLİ KIZ! Deşilecek bağır kaldıysa etten Al hançeri bağrıma sapla â güzel Diyorsan; vazgeçme bir an ümidden Ümid ile ruhumu şenle â güzel Savalan’dan rüzgârı koyub heybene Urmu’nun suyunu doldur genzine Ölüm uykusuna yatmış millete Tebriz’in türküsünü söyle â güzel Sırtında bin yük ile duvar dibinde Kalk ayağa yükünü sırtıma ver de Burada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b7349ab3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sen, Ağlama, Tebrizli, Kız</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/03/Tebrizli-Kiz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sen-aglama-tebrizli-kiz.html">Sen Ağlama Tebrizli Kız!</a></p>
<p><span><strong>SEN AĞLAMA TEBRİZLİ KIZ!</strong></span></p>
<p><span><em>Deşilecek bağır kaldıysa etten<br>
</em><em>Al hançeri bağrıma sapla â güzel<br>
</em><em>Diyorsan; vazgeçme bir an ümidden<br>
</em><em>Ümid ile ruhumu şenle â güzel<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Savalan’dan rüzgârı koyub heybene<br>
</em><em>Urmu’nun suyunu doldur genzine<br>
</em><em>Ölüm uykusuna yatmış millete<br>
</em><em>Tebriz’in türküsünü söyle â güzel<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Sırtında bin yük ile duvar dibinde<br>
</em><em>Kalk ayağa yükünü sırtıma ver de<br>
</em><em>Burada olmaz ise bir gün mahşerde<br>
</em><em>Türk adının hakkını iste â güzel<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Dilerim ki Tebriz’e Gökçen olasın<br>
</em><em>Bay olup milletini hâkim kılasın<br>
</em><em>Ağlama! Vallahi felek utansın<br>
</em><em>Felekten öcümüzü al â güzel<br>
</em></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aslıhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bakü Halkının 1915&amp;amp;1917 Sarıkamış Esirlerine Kardeş Kömeği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/baku-halkinin-19151917-sarikamis-esirlerine-kardes-koemegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/baku-halkinin-19151917-sarikamis-esirlerine-kardes-koemegi</guid>
<description><![CDATA[ Bakü Halkının 1915-1917 Sarıkamış Esirlerine Kardeş Kömeği
3. Ordu’nun “Sarıkamış Meydan Muharebesi ve Çevirme Harekâtı” olarak tarihe geçen büyük savaş aslında 4 yıl süren Kafkas Cephesi’dir. Doğu cephesi Birinci Dünya Savaşında ilk açılan ve elemle kapanan bir cephedir. Nasıl ki Mısır Seferi başarısızlık ile sonuçlanınca İttihat ve Terakki ileri gelenleri ve Alman kurmaylar tarafından “Kanal Taciz Manevraları” olarak isimlendirilmiş ise 4 yıl […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b71f218d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bakü, Halkının, 1915&amp;1917, Sarıkamış, Esirlerine, Kardeş, Kömeği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Azerbaycan-Turkiye.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/baku-halkinin-1915-1917-sarikamis-esirlerine-kardes-komegi.html">Bakü Halkının 1915-1917 Sarıkamış Esirlerine Kardeş Kömeği</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>3. Ordu’nun “Sarıkamış Meydan Muharebesi ve Çevirme Harekâtı” olarak tarihe geçen büyük savaş aslında 4 yıl süren Kafkas Cephesi’dir. Doğu cephesi Birinci Dünya Savaşında ilk açılan ve elemle kapanan bir cephedir. Nasıl ki Mısır Seferi başarısızlık ile sonuçlanınca İttihat ve Terakki ileri gelenleri ve Alman kurmaylar tarafından “Kanal Taciz Manevraları” olarak isimlendirilmiş ise 4 yıl süren Kafkas Cephesi’nde de felaket minimalize edilmek için “Sarıkamış Meydan Muharebesi ve Çevirme Harekâtı” olarak isimlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Almanlardan alınan beş milyon altın kredi karşılığında girmek zorunda kaldığımız savaşta Osmanlı Silahlı Kuvvetleri müttefiklerinin yararına Rusya, Suriye, Irak, Filistin, Süveyş ve Mısır’a taarruz ederek Orta Avrupa’daki asıl cepheden ne kadar çok kuvvet eksiltirse Orta Avrupa’da Ruslar ile savaşan Almanlar o kadar rahat edeceklerdi. Biz anlaşma imzalamadan önce Almanlar Marn’da Fransız’lara yenilmişti. İttihat ve Terakkinin kurmayları bizim yenilmekte olan bir ülke ile ittifak yaptığımızı ancak Malta sürgününde (yani 4 yıl sonra) öğrenebilmişlerdi. Böylece müttefikimizi rahatlatmak için dokuz ayrı cephede, yedi düvele karşı, aynı anda savaşmak zorunda kaldık: Kafkas Cephesi (Sarıkamış), İran (Bağdat)- Irak Cephesi, Mısır (Kanal) – Filistin – Suriye Cephesi, Galiçya – Romanya Cephesi, Makedonya Cephesi, Çanakkale Cephesi.</span></p>
<p><span>Biz 22 Aralık 1914 – 5 Ocak 1915 arasında iki haftada sonuçlanan Sarıkamış Meydan Muharebesinde kaç yitiğimiz olduğunu hiçbir zaman kesin olarak öğrenemeyeceğiz. Genel Kurmay ilk kez 1933 te verdiği beyanatta “Cepheye giden 120 000 askerden 12 000 kişi geri döndü”, dedi. Fakat bu rakam daha sonra 60 000 ile sınırlandı. Larcher Büyük Dünya Savaşında Türk Savaşları isimli kitabının Kafkas Cephesi bölümünde 190 000 asker gittiğini yazmıştır. General Tevfık Sağlam 3. Ordunun 189 000 askeri olduğunu ve bunun 120 000 inin Erzurum ve ilerisinde olduğunu yazmıştır. Bir dram ile sonuçlanan bu 15 günlük meydan muharebesi sonunda kaç yitiğimiz olduğunu tartışmak siyaset bilimcilerin bizi bu savaşın nedenlerini konuşulmaktan uzak tutmayı sağlamak için yarattıkları suni bir olgudan başka bir şey değildir. Birinci Dünya savaşında 2 650 000 (bir raporda 2 850 000) er askere alınmıştır. Mustafa Kemal’in Büyük Taarruzdaki asker sayısı olan 126 000 ve Alman raporlarında yer alan 300 000 kaçak asker hesaptan düşülürse dünya savaşındaki asker kaybımız ortaya çıkar. Sivil kaybımızı öğrenmek ise hiçbir zaman mümkün olamayacaktır.</span></p>
<p><span>5 Ocakta savaş bittiği zaman 7.200 esir verilmiştir (9.Kolordu ve 29. Tümen komutanları, kurmay başkanları dâhil 600 subay). Bu sayı Kafkas Cephesi boyunca 15 000 olmuştur. Sadece Erzurum önünde 16 Şubat 1916 da 6 000 asker esir verdik. Yusuf Akçura Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Harp Tarihi Encümenliği için hazırladığı Rusya’daki Türk esirlerin miktarı konusundaki raporda; 20-30 bini Kuzey Kafkasya’da ve 30 bin kadarı da Rusya’nın diğer yerlerinde olmak üzere 60.000 Türk esiri olduğunu belirtmiştir. Kimdir bunlar: Osmanlı çekilip, Ruslar geri gelince yerli halka (içlerinde benim dedelerim de olan) “36 yıl boyunca tabyalarımızda Rus ekmeği yediniz, Osmanlı’nın askeri gelince onlara alkış tuttunuz” diyerek Kars, Ardahan, Batum ve daha sonra Erzurum-Erzincan gibi Anadolu’da işgal ettikleri yerlerden 12-85 yaş arası erkek nüfusu Sibirya’ya tehcire uğratmışlardır. Ayrıca yerli halk Ruslar tarafından vatan haini muamelesi görerek yargısız infaz edilerek katledilmiştir. Bunlar genellikle Ruslarca şüpheli telakki edilen ve daha çok da Ermenilerin kışkırtma ve iftiraları sonucu Rus askerleri tarafından yakalanan, içlerinde oldukça yaşlı kişiler, çok küçük çocuklar ve kadınların da bulunduğu esirlerdir.</span></p>
<p><span>Ruslara esir düşen asker ve siviller Omsk, Tomsk, İrkutsk, Uralsk, Şamara, Kazan, Nijniy, Novgorod, Harkov, Bakü ve diğer bazı şehirlerde özel kamplara götürülmüşlerdir. Türk esirlerin bir kısmı Bakü şehri karşısındaki Nargin adasındaki kampa götürülüyor, bir kısmı ise doğrudan Rusya’nın iç şehirlerine naklediliyordu. Askeri esirlerden, genellikle erler ve küçük rütbeli askerler Bakü’da bırakılıyor, subaylar ise kaçmalarını önlemek maksadıyla daha ziyade Sibirya’da Çin hududuna yakın İrkutsk’a gönderiliyordu.</span></p>
<p><span>Akrabam olan Rıfat Şeki esarete gönderiliş şekillerini anlatan yayınlanmış olan anılarında “Ebubekirgil’in Mehmet hasta olan ağabeyi Muhittin’i sırtında taşıyordu. Biraz sonra öldüğünü anladığımız ağabeyini yere bırakmasını istediysek de o razı olmadı. Geceden bekleyen Rum ve Ermeniler etrafımızı çevirmişti. Bir kısmı Mehmet’i döverken biride sopasını sırtındaki ölüye vuruyordu. Böylece dirimize ve ölümüze vura vura trene bindirip Kars’a götürdüler.”</span></p>
<p><span>Bu esirlerin dışında harpten önce Karadeniz sahilleri ahalisinden ve başlıca Trabzon ve Rize çevresinden olmak üzere binlerce kişi Novorosisk, Odessa ve diğer Rus şehirlerinde çalışıyordu. Bunlar ticaret, pastacılık ve başka türlü işlerle meşgul olmakta idiler. Limandaki iskelelerde ağır iş yapanlar da çoktu. Bunlardan başka birçok Türk amelesi de çeşitli Rus şehirlerinde çalışmakta idi. Ayrıca başta Batum ve Odessa olmak üzere Türkiye’den kaçan ve “İttihat ve Terakki” rejimine karşı duran bir miktar siyasi mülteci de Rusya’da bulunmakta idi. Savaş çıkınca bunların büyük bir kısmı Moskova’nın güneyindeki Kaluga şehrindeki kampa nakledildiler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59794" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-1.jpg" alt="" width="541" height="453"></p>
<p><span>Esirlerin tren ile nakilleri sırasında büyük olaylar yaşanıyordu. 3. Ordu Kurmay Başkanı Güze bir Alman gazetesinde (Deutsche Allgemeine Zeitung, Dienstag, 28.Juni 1921, Nr. 297, Berlin) verdiği röportajda: 1914-1915 kışında Türk savaş esirlerinin kamplara taşınmaları sırasında yük vagonlarına tıka basa istif edilmeleri büyük sorun idi. İstasyonlarda yük vagonlarının içinde ne olduğu unutulunca soğuk kış şartlarında bir o yana bir bu yana gönderilen vagonlar fark edilip açılınca içinde sadece üst üste yığılmış cesetler vardı. Buna benzer bir olay; Ruslara esir düşen Hüsamettin Tugaç’ın anılarında şöyle geçmektedir: “1915 yılının ilk ayının ikinci haftasında idik. Şimdi Kubişef adını taşıyan Şamara istasyonuna gelmiştik. Bir Rus askeri doktoru vagonumuza geldi. Hasta olup olmadığımızı sordu… Şehirde tifüs hastalığı salgın halinde imiş. Esir trenlerini karantina altına almışlardı. Sonradan Rus gazetelerinden öğrendik ki, o sıralarda bu istasyonda müthiş bir dram oynanmış. Trenler dolusu Türk esiri karantina var diye bulundukları hayvan vagonlarında kilitli kapılar altında haftalarca aç ve susuz bırakılmış hepsi açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan ölmüş gitmişlerdi…” Ruslar bu trenleri yakmışlardır.</span></p>
<p><span>Savaş meydanlarında esir düşen Türk askerlerinin yaşadıkları zorluklar ve sıkıntı daha Rusya’ya nakledilmeleri sırasında başlıyordu. Yaralı esirler ile sağlamlar bir arada tutuluyor, sonra genelde Kafkas Ermenilerinin idare ve kontrolü altında bulunan esirler cepheden ellişer ellişer vagonlara bindiriliyorlar ve yine çoğu Ermeni olan askerlerin kontrolünde aç-susuz bir halde gönderiliyorlardı. Vardıkları yerlerde vagonlar açıldığı zaman her vagonda 10-15 Türk askeri ölmüş oluyordu. Esirler trenin durduğu şehirlerde, gösteriş için “Bunlar Türk esiridir” diye dolaştırılıyordu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59796" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-3.jpg" alt="" width="540" height="392"></p>
<p><span>Xegani Memmedov, Azerbaycan Xalkınırı Milli İstiqlal Mubarizesi isimli eserinde esirlerin Bakü’ye getirilişini; “1915 yılında Bakü’ye ilk Türk esirleri gelmeye başladı. Esirlerin deste deste Bakının küçelerinden keçirilerek, gemi ile Nargin adasındaki hebs düşergesine aparılması halkın dini ve milli hislerini coşdururdu … din xadimleri öz hemdinlerini esir ve qolubağlı gördükde heyecan ve sarsıntı keçirmeye başladılar” şeklinde anlatır.</span></p>
<p><span>Bakü’ye getirilen esirler buradan Nargin adasına geçiriliyordu. Hemen her gün Bakü’ye Kafkas Cephesi’nden Türk esirler getirilmekte ve bazen bunların sayısı günde 1000 kişiyi geçmekteydi. Mesela 1 Ocak 1915 tarihinde Bakü’ye 1283 Türk esiri getirilmiş, bunlardan 46’sı hasta olduğu için Bakü’de bırakılmış, diğerleri buradan Sibirya’nın iç şehirlerine nakledilmiştir.</span></p>
<p><span>Bakü’ye getirilen esirlerin bir kısmını da sivil esirler oluşturmaktaydı. Bunların bir kısmı Nargin Adası’na götürülmeyip şehirde Hazar Denizi’nin kıyısında olan ve bütün masrafları Hacı Zeynelabidin Tagiyev tarafından karşılanan bir hapishanede kalıyorlardı. Bu hapishane Nargin’den çok farklı olup yaşam şartları oldukça iyiydi. Fahrettin Erdoğan, kendisinin de kaldığı bu hapishanede, “ekmek olarak beyaz francala, yemek olarak bol etli fasulye ve pirinç pilavı” verildiğini belirtmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Nargin Adası:</strong></span></p>
<p><span>Nargin’e “Yılan Adas”da deniliyordu. Esaretlerini burada her türlü zorluk ve mahrumiyet içinde geçiren Türk esirlerinin adaya taktığı isim ise “Cehennem Adası” idi. Doğal bir hapishane görünümünde olan ada, 1915 yılında Prens Oldenburg”un inisiyatifi ile harp esirleri için bir kamp durumuna getirilmişti. Bölgenin ikliminin Türkiye iklimine yakın olması sebebiyle buradaki kampın özellikle Türk esirleri için uygun bir kamp olması düşünülmüştü. Bu meyanda her biri iki katlı olmak üzere 40 tahta baraka inşa edilen Nargin Kampı’nda, taksimatsız her koğuşta 125 esir yerleştirmek suretiyle toplam 100 000 esir iskân edilmesi tasarlanmıştı. Kampın barakaları tahtadan yapılmış olup, döşemesizdi. Duvarlar ise her türlü dış tesire açık, örtüsüz ve kireçsizdi. Bu sebeple şiddetli rüzgâr bu barakaları kısa sürede örselemiş, pencerelerde kırılan camların yerine kâğıt parçaları ve paçavralar sokuşturulmuştu. İklim şartlarına uygun çatılar yapılmadığı için yağmur ve şiddetli fırtınalar esnasında yağmur suları ve aşırı miktarda kum, açık yerlerden içeri girerek koğuşların her tarafına nüfuz ediyordu. Bu barakalara balık istifi gibi yerleştirilen esirler için kişi başına kullanım alanı 4,5 m2 idi. Adaya ilk getirilen esirlere kamp idaresinin verdiği tek şey ince saman şiltelerdi. Bunun dışında yorgan, yastık gibi eşyalar verilmemişti. Kısa sürede parçalanan bu şiltelerin yerine yenileri verilmediği için adaya sonradan getirilen esirlerin pek çoğu kuru tahta üzerinde yatıyor, başlarının altına da yastık görevi görmek üzere tuğla parçalar koyuyorlardı. Barakalarda yer bulamayan esirler, barakalar arasında kurulan çadırlarda iskân ediliyorlardı.</span></p>
<p><span>Nargin’de 400 kişilik bir hastane barakası varsa da, bunun bir hastane olarak algılanmaması gerekir. Çünkü esir doktorların vermeye çalıştığı sağlık hizmeti dışında kampta sağlık hizmeti verilmiyordu.</span></p>
<p><span>Geceleri petrol lambaları ile aydınlatılan kampın müstakil bir yemekhanesi ve çamaşırhanesi yoktu. Bu sebeple esir subaylar yemeklerini yattıkları yerde pişirmek ve yemek zorunda kalıyorlardı. Bundan dolayı kamp her türlü haşerat ve farelerin istilasına uğramıştı. Bu durumlarda periyodik olarak yapılması gereken dezenfeksiyon işlemi yapılmadığından, kamp sıhhi şartlardan son derece uzaktı. Dr. Alekscmtrov bu durumu; “Pek kuvvetsiz ve ölüme yakın olan esirlerin üzerinde milyarlarca sinek vardı” şeklinde ifade etmektedir.</span></p>
<p><span>Adada deniz kenarında gayet fena ve pis; duvarsız ve damsız iki tuvalet var. Şiddetli rüzgârlarda veya geceleri bu tuvaletleri kullanan esirleri denize düşme tehlikesi tehdit ediyordu. Bundan dolayı esirler tuvalet ihtiyaçlarını barakalar civarında (hasta olanlar barakaların içindeki fıçılarda) gideriyorlardı. Dolayısıyla pislik ve fena koku tahammül edilemeyecek dereceyi buluyordu.</span></p>
<p><span>Adada su kaynağı olmadığı için kampın su ihtiyacı Bakü’den temin edilerek vapurlarla getiriliyordu. Ancak Bakü’den getirilen su, önce Rus kahvehanelerine ve muhafız Rus askerlerine verildikten sonra kalırsa esirlere dağıtılıyordu ki, bu şartlarda esirlerin bazen altı gün su içmedikleri oluyordu. Zaten dağıtılan su sıhhi olmadığı için, sık sık esirler arasında bağırsak hastalıkları zuhur ediyordu.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59795" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59795" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-2.jpg" alt="" width="541" height="345"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>1915 yılında Rusya’da Niva dergisinde (No 7, s. 129) yayınlanan fotoğrafın alt yazısı: Kafkas Cephesinde teslim olan Türk Subayları (Prof. Dr. Bingür Sönmez özel arşivi) Resmin ortasında bulunan (1) Resul Bey (Sancaktar Teğmen), Zilan aşireti reisi Hamidiye Alayı Paşası Eyüp Paşa’nın oğlu olup 1915 yılında, Eleşkirt Hamidiye alayı 4.Alay Kaymakamı olan Ahmet Paşa’nın oğlu (2) Mehmet Selim Bey (Miralay Zilanlı Selim Paşa) ile beraber Ruslara esir düşmüştür. Her ikisi de Rusya’nın Tiflis ve Revan vilayetlerinde görevli olan Eyüp Paşa’nın kardeşi General Ali Eşref Şemşeddinof tarafından kurtarılmış ve köylerine dönerek aşiret alayındaki görevlerinin başına geçmişlerdir. (Bilgi Resul Beyin torunu Ahmet Öner tarafından verilmiştir.)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Nargin Adası’nda Esirlerin Durumu:</strong></span></p>
<p><span>Yardım amaçlı kurulan “Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi” adadaki esirlerin durumunun gittikçe kötüleşmesi, yiyecek ve giyecek verilmemesi, başlarında bulunan Rusların da esirlere karşı olan kötü ve insafsız tutumunun artması üzerine, Türk esirlerinin en azından yiyecek ve giyecek gibi her türlü ihtiyacını karşılamak ve bu ihtiyaç maddelerini sağlamak amacıyla İsmailliye binasında “Muhtaçlara Kömek Cemiyeti” adıyla bir cemiyetin açılmasını sağlamıştı. Bu Cemiyet’in görünürdeki amacı bütün muhtaç Müslümanlara yardımcı olmakla beraber, asıl amacı Azerbaycan’da özellikle Nargin Adası’nda bulunan Türk esirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle, onlara yardımcı olmaktı. Cemiyet esirlerle daha yakından ilgilenmek ve daha serbest bir şekilde yardım yapmak amacıyla, Bakü’daki Türk esirlerinin resmi himayeciliğini üzerine almak istemiştir. Cemiyet hükümet nezdinde yapmış olduğu girişimler sonucunda, resmi olarak izin almış ve böylece esirlerin bulundukları yerlere rahatlıkla girip çıkma ve kontrol edebilme hakkına da sahip olmuştur. Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi, bu izni aldıktan sonra ilk iş olarak Nargin Adası’nda giyecek ve yiyecek yönünden mahsur kalan Türk esirleri yararına olmak üzere halktan yardım toplamaya başlamıştır. Bu amaçla çeşitli çaylar, toplantılar tertip edilmiş, tiyatro günleri düzenlenmiştir. Hacı Zeynelabidin Tagiyev’in kurmuş olduğu okulun öğretmenleri tarafından okul binasında Nargin Adası’ndaki harp esirlerinin yararına 3 perdelik “Bedbaht Bala” draması sahneye koyulmuştur.</span></p>
<p><span>Yardım cemiyetleri gazete haberleri vasıtası ile halkın adadaki esirlerin durumu hakkında haberdar olmalarını sağlamak amacıyla, geniş çaplı bir yardım faaliyeti sürdürülüyorlardı. Bu amaçla verilen bir haberde şöyle deniliyordu: “Nargin Ceziresindeki esirlerin hali son derece fenadır. Soğuklar gittikçe arttığından biçarelerin durumu gayet korkuludur. Her gün açlık ve soğuktan 30-40 esir telef oluyor. Binaenaleyh acil surette körnek lazımdır. Pul ile yorgan, döşek ve her ne kadar verirseniz onunla kömek edin.” Kasım 1917 tarihinde Cemiyetin Başkan Yardımcısı Oruç Orucov, Açık Söz gazetesinde halka şöyle sesleniyordu: “Cezirede beş binden fazla dindaş ve millettaşlarımız kötü bir halde yaşamaktadır. Onların bu gurbet ve esarette tek ümitleri ancak bizlerdir. İhtiyaç büyük olduğu için, büyük yardıma ihtiyaç vardır. Binaenaleyh insaniyet ve milliyet namına felaketzedelere merhamet elinizi uzatınız. Her türlü giyecek, yorgan, döşek, yastık vesaire yardımlarda bulununuz.”</span></p>
<p><span>Cemiyet tarafından adadaki Türk esirlerinin, haftada bir gün (Pazar günleri) Bakü’ye çıkarılarak gezdirilmesi içinde izin alınmıştır. Böylece Türk esirlerin haftada bir günde olsa rahat etmeleri ve dinlenmeleri sağlanmıştır. Aynı günlerde Bakü’de bulunan Fahrettin Erdoğan, bu konu ile ilgili hatıralarını şöyle anlatmaktadır: “…. Erzurum’un düşmesinden sonra Rus cephesi Erzincan’a kadar ilerlemiş, burada esir edilen subay ve erler Sibirya’ya değil, Bakü’nün karşısında Hazar Denizi’nin ortasındaki Nargin adasında esirler kampında topluyorlardı. Her Pazar bu kampta bulunan esir subaylar muhafızlarla şehri ziyarete geliyorlardı. Biz de onları görmek için iskeleye gittik. Halk yığılmış, otomobildekilerin kimler olduğunu sordum. Bakü milyonerlerinin kızları olduklarını öğrendim. Mesela; Topçubaşı Ali Merdan Bey’in, Nagiyev, Tagiyev ve Kuluyov’ların hususi taksilerindeki kızları en başta duruyordu. Motörler yanaştı. Esir Türk subayları kıyıya çıkdılar. Taksiden çıkan kızlar birer ikişer mevcuduna göre subayları kollarından tutup taksilerine oturttular. Şehrin her tarafını gezdirdikleri gibi subayların ve kamptaki arkadaşlarının ihtiyaçlarını mağazalardan alıyorlar ve paraları Cemiyet tarafından ödeniyordu. Bunları evlerine götürerek öğle yemeklerini aileleri arasında yetirttikten sonra tekrar taksilerle aldıkları kıyıya getirip teslim ediyorlardı. Türk ordusu Bakü’ye girinceye kadar bu gelenek her Pazar devam etmiş.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59797" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-4.jpg" alt="" width="552" height="442"></p>
<p><span>Muhtaçlara Kömek Cemiyeti, esirler için yardım kampanyalarını sürdürürken, Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi Türk esirlerin durumunu daha yakından görmek ve ihtiyaçlarını daha iyi tetkik etmek üzere adaya Mustafa Bey Alibekov’u göndermiştir. Mustafa Bey burada yapmış olduğu incelemeler sonucunda, Nargin esir kampında 9 binden fazla esir bulunduğu, bunların 3990’ını Türk esirlerin oluşturduğunu bildirmiş ve adadaki esirlerin yaşam şartları hakkında şu bilgileri vermiştir:</span></p>
<p><span>Ayrıca, Şehir İcra Komitesi Nargin Adası’ndan yaşlılarla, çocukları çıkarmak amacıyla girişimlerde bulunulması ve bütün esirlere yardım edilmesine karar vermiştir. Komitenin bu yardım kararları Daşnak Partisi’nin üyeleri dışında oy birliği ile kabul edilmiş ve Nerimanov’un başkanlığında bir komite oluşturularak, hasta esirler Bakü’ye taşınmasına, yiyecek ve her türlü erzak temini konusunda çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu konuda Bakü’de Şems Restoran’nının sahibi Hacı Aslan Mecidova ‘nın büyük hizmetleri olmuştur.</span></p>
<p><span>Şehir Duması’nda yapılan görüşmelerden sonra, İcra Komitesi tarafından Dr. Neriman Nerimanov (Himmet Partisi başkanı), esirlerin durumlarıyla ilgilenmek, Cemiyet-i Hayriye ve diğer teşkilatlarla görüşüp birlikte hareket edilmesi amacıyla, bir komisyon kurmakla görevlendirilmiştir. Dr. Neriman Nerimanov şehir dumasına sunduğu raporda: Burada içmeyede su tapılmıyor. Buraya su karadan geliyor. Cezirenin özünün içmelik suyu yoktur. Bazen oluyor ki deryada şiddetli külek oluyor. O günlerde barkazlar cezireye yanaşmıyorlar. Barkaz gelmeyince su da yok. Burası adeta arsa-i kerbeladır. Su olanda hörek yok, hörek tapılanda su yoktur. Bu yılanlar yuvasında yaşamaya değil ölmeye mahkûm olan zavallılar susuzluktan göğermiş, kurumuş dillerini ağızlarından çıkarıp, su su diye ah vah ediyorlardı.</span></p>
<p><span>Bakü Şehir Duması çeşitli millet ve fırka temsilcilerinden bir “Tahkik Komisyonu” oluşturarak Nargin Adası’na göndermiştir. Bu komisyonda, Sovyet ve Danimarka heyetleri, bir Alman doktoru, bir hemşire Himmet Fırkası adına Neriman Nerimanov, Abdülbaki Mehmedov, Muhtaçlara Kömek Cemiyeti adına Ağa Mehmet İbrahimov ve Türk esirlerinin himayeciliğini üstüne alan Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi temsilcisi olarak da Mürselov bulunmaktaydı. Komisyon adadaki incelemelerinde buradaki esirlerin ne kadar zor şartlar içinde yaşadıklarını görmüş ve büyük bir dehşete kapılmıştı. Komisyonun buradaki gözlemlerini 7 Aralık 1917 Açık Söz gazetesinde şunlar yazılmıştır: “Cezirede yaşayan insanların dehşetli durumunun izlerini gören komite azaları hüngür hüngür ağlamaktan kendilerini alamamışlardı. 400 kişi yerleştirilecek hastanede 1200 kişi hasta esirler balık gibi birbirlerinin üstüne dökülmüş, kimisi can veriyor, kimisi “Efendim su” kimisi “Efendim yemek” diye bağırıyorlar. Bir taraftan ise o gün ölmüş 40 esir aynı yekdiğerinin üzerine yığılıp durmuştur. Günde 40 kadar esir acından, susuzluktan, soğuktan ölüyor. Üstlerinde giyecekleri, yakmaya yakacakları yok. Birçokları başları altına kerpiç koymuşlar. Kuru tahta üstünde yatmaktan birçoklarının yanlarında büyük yaralar meydana gelmiştir. Sivil esirler içinde 80 yaşında bitmiş halde ihtiyar kişilerle, 2 yaşından 15 yaşına kadar körpe çocuklar vardı.</span></p>
<p><span>Daha sonra Nerimanov adada 700 kadar seksen yaşında, bitmiş bir halde ihtiyar kişilerin, 2 yaşından 15 yaşına kadar körpe çocukların bulunduğunu ve bunların hepsinin Kafkasya cephesinden geldiklerini bildirerek sözlerini şu cümlelerle tamamlamıştır: “Burası bir cezire değil, makberdir. Öyle bir makberdir ki 1000 kadar adem kenarında oturup, növbesini bekliyor. O yerlerde böyle bir növbeye hazırlanıyorlar. “</span></p>
<p><span>Savaş sırasında Kafkas Cephesi’nde ele geçirilen Türk esirlerinin ilk etap iskân mahalli olan Nargin, kamptaki yaşam şartları düzeltmek yerine zaman zaman yeni gelecek Türk esirlerine yer açmak için buradaki esirler iç Rusya’daki muhtelif kamplara sevk edilmişlerdir. Kamptaki askeri doktorlar 1916 Kasım’ında Tiflis’e gönderdikleri bir raporda, artık Nargin’e esir gönderilmemesini talep ettikleri halde, bu tarihten sonra da buraya mütemadiyen Türk esiri gönderilmişti.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59798" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59798" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-5.jpg" alt="" width="552" height="442"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Hazar denizinde, Bakü’ye 20 km. uzaklıkta olan Nargin Adası’nda Türk esirleri yemek yiyor. Fotoğraf Ruslar tarafından Uluslararası Kızılhaç yetkililerine verilmek üzere çekilmiş olan bir filmden alınmıştır.</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Xegani Memmedov, Azerbaycan Xalkının Milli İstiqlal Mubarizesi isimli eserinde Müselman Qadın Xeyriyye Cemiyeti’nin üzvü Sona xanım Hacıyevanın izahatından aydın olur ki, Bakı şeherinde hasta Türk esirlerine kömek göstermek barede elanları oxuduqdan sonra Müselman Xeyriyye Cemiyeti’nin serdi Ismayıl bey Seferaliyev’le, birlikte defalara şeher lazaretinde olmuş, xestelere müxtelif yardım göstermişdir. Esirleri Nargin adasına apardıqdan sonra da o, haftada bir defa cüma günleri hebs düşergesine getmiş, onlara yardım göstermiştir.</span></p>
<p><span>11 Mart 1915 tarihinde Nevruz Bayramı münasebeti (bayramın 3. günü) ile tüm Müslüman basın tek gazete çıkarmaya karar vermiştir. Kardaş Kömeği olarak isimlendirilen bu dergi 10 Kapikten satılmış, toplanan 1300 manat ile adada bulunanlara ilaç, tıbbi malzeme, yiyecek ve battaniye alınıp gönderilmiştir.</span></p>
<p><span>Nargin adasında esir olan Türk subaylarından Ahmet Göze, Azerbaycan Türklerinin kendilerine yapmış oldukları yardımlara değinirken Azerbaycanlı Ayşe Hanım adlı bir Türk kadınının göstermiş olduğu yardımseverliği şöyle anlatmaktadır: “… Ayşe Hanım zengin bir kadın, çok büyük bir vatanperver milli hisleri kuvvetli ve çok cömert bir hanımefendidir. Nargin Adası’nda yüzlerce Türk esirinin bulunduğunu bilmek de ve her fırsatta kendilerini ziyarete gelmektedir. Asker evlatlarım, ziyarete geldim diyerek hallerini hatırlarını sormaktadır her haliyle bütün servetini onlara feda etmeye hazır olduğunu belli etmektedir. Bu hamiyetli yaşlı hanım bütün kampın inası olmuştur adeta. Bilhassa bayramlarda sabah sabah kampa koşmakta ve “asker evlatlarının” bayramlarını tebrik etmektedir. Amma nasıl tebrik. Kâhyası arkasından bütün esirlere maaşları kadar maaş yani albaya albay, yüzbaşıya yüzbaşı maaşı bayram harçlığı ve herkese birer kat çamaşır, ayakkabı vesaire yi muhtevi bohçalar vermektedir.</span></p>
<p><span>Onun karşılanışı da bir âlemdir. Bütün esirler onu merasimle tabur halinde karşılayıp selamlamakta, kendisi de esir olan bu kadına en büyük saygıyı, o da onlara en büyük sevgiyi göstermektedir.”</span></p>
<p><span>Yine Nargin Adası’nda bulunan esirlerden Hakkı Mehmet de buradan kurtulduktan sonra, 1 Şubat 1918 tarihli raporunda, Bakü’de Türklerin esirlere yaptıkları yardımlar hakkında şunları kaydetmektedir:”… Bu zamana kadar Bakü milyonerlerinden merhum İsrafil Gacırof’un zevcesi Seniha Hanım her hafta zabıtan ve efradımızı ziyaret ederek birçok muavenette bulunmuş, hatta hastalarımıza bizzat pansuman ve masaj gibi büyüklükler de göstermişti. Fakat bir müddet sonra Ruslar bu hanımın da adayı ziyaret etmesini men etmişlerdi.</span></p>
<p><span><strong>Şehitlerin Defin İşlemleri:</strong></span></p>
<p><span>Cemiyet, Bakü’ye getirilip burada ölen Türk askerlerinin defin işlerini üzerine alarak bu işle İsmail Bey Sefer Aliyev’i görevlendirmişti. Aslında Rus Hükümeti ölen harp esirlerinin defin ücretlerinin karşılanması için belirli bir miktar ödenek ayırmıştı. Fakat Türk esirleri için bu hiç uygulanmamıştı. Bu sebeple de, Cemiyet-i Hayriye, Türk esirlerinin defin masraflarını kendisi karşılamıştır. Açık Söz gazetesinin bu konuyla ilgili bir haberi şöyledir: “Geçen yıl Ekim ve Kasım aylarında Kafkasya hattı harbinde Bakü’ye getirilen Türk esirleri arasında merhum olanların defin ve kefın işlemlerine bakmak üzere Cemiyet-i Hayriye namına İsmail Bey Sefer Aliyof cenahları görevlendirilmiş ve namazı kılınmak ve kefen biçilmek suretiyle 290 ölü (şehit) defnedilmiştir.”</span></p>
<p><span>Esirlerin nakli sırasında Türk esirleri için yapılan bu faaliyetler yalnızca Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi görevlileri tarafından değil, Sibirya’ya gidene kadar durulan bütün istasyonlarda, oradaki Türkler tarafından da yapılıyordu. Ölen Türk esirler vagonlardan alınarak İslami usullere göre defnediliyordu. Özellikle Gence istasyonunda ölmüş harp esiri Türklerin defnedilmesi için vilayet meclisinden izin alınarak bu işle Hasan Şahmuratov görevlendirilmişti.</span></p>
<p><span>“Gence Gençlik Teşkilatı” adıyla, Genceli Türk gençlerinin kurmuş olduğu teşkilat da, esirlerin nakledilişleri sırasında Gence İstasyonu’ndan geçen trenlerdeki Türk esirlerine yardımcı olabilmek için fedakâr çalışmalar yapmışlardır. Bu teşkilat içinde yer alan Naki Keykurun, hatıralarında Türk harp esirleri için yaptıklarını çalışmalarıyla şöyle anlatmaktadır: “Teşkilatımız esir trenlerinden bırakılan cesetler için istasyonda daimi bir nöbetçi bırakıyordu. Bir gün, istasyondan geçen bir trenden dört ceset bırakıldığını haber aldık. Hemen toplanarak aziz şehitlerimize cenaze merasimi yaptık. Gözyaşları arasında söylenen nutuklardan sonra onları ebedi istirahatgahlarına koyduk. Anadolu’da doğan Türk Mehmetçiği Türklük uğruna koşuyor, ölüyor ve yine Türk toprağı olan Azerbaycan’da toprağa veriliyordu.</span></p>
<table class=" aligncenter" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59790" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59790" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik.jpg" alt="" width="350" height="263" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Nargin Adası’nda esir iken yaşamını yitiren askerlerin kemikleri halen açıkta bulunmaktadır. Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Prof. Dr. İbrahim Yıldırım 2007 yılında Nargin Adası’na özel bir izin ile yaptıkları ziyaret sırasında açıkta buldukları kemiklerin bir kısmını Sarıkamış Şehitliğine defnetmek üzere getirmişlerdir.</strong></span></center></figcaption></figure></td>
<td>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59791" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59791" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01.jpg" alt="" width="350" height="236" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Nargin Adası’nda esir iken yaşamını yitiren askerlerin kemikleri halen açıkta bulunmaktadır. Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Prof. Dr. İbrahim Yıldırım 2007 yılında Nargin Adası’na özel bir izin ile yaptıkları ziyaret sırasında açıkta buldukları kemiklerin bir kısmını Sarıkamış Şehitliğine defnetmek üzere getirmişlerdir.</span></strong></center></figcaption></figure></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span><strong>Nargin Adası’ndan Esirlerin Kaçırılması:</strong></span></p>
<p><span>Xegani Memmedov esirlerin kaçırlamaları hakkında: “Azerbaycanın imkânlı şexsleri öz Türk qardaşlarına maddi ve manevi destek olmakla kifayetlenmir, mümkün oldukça öz hayatlarını tehlike karşısına koyarak, böyük xarclar hesabına esirlerin qaçırılmasına çalışır ve bazen buna nail olurdular. 1915-ci ilin iyul ayında Nargin adasındaki hebs düşergesinden türk zabitlerinin qaçırılması bela hadiselerdendir” diyor.</span></p>
<p><span>Bakü zenginlerinden İsmayıl bey Seferaliyev, Murtuza Muxtarov, Acar bey Aşurbeyov, Sona Hacıyeva tarafından esir Türk subaylarından Şükrü Şaban Bey, Süheyl İzzet, Fergat Tursun, Osman Nuri, Abdulla (Mustafa Oğlu), Yusif Ziya, Hüseyin Hilmi, Fikret Şakir ve Yusuf İbrahim isimli Türk subayları kaçırılmıştır. Kaçırılan subaylar bir müddet Bakü’de saklanmış daha sonra Ağabala Ouliyev ‘in yardımı ile İran’a gönderilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Ayrıca “1915 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında bayram münasebeti ile “Yüzbaşı İzzet, Yüzbaşı Tapeyev Farad Bey, Yusuf İbrahim Efendi, Yakup Mustafa Efendi, Hüseyin Hilmi Efendi, Şükrü Şaban, Fikri Şakan, Ziya Efendi isimli 8 subay kaçmayacaklarına dair yemin ettirilerek şehre bırakılmalarına rağmen Adaya geri dönmeyerek kaçmışlardır. Bu esirlerin kaçırılmasını Müslüman Hayriye Cemiyeti üstlenmiştir.</span></p>
<p><span>Ayrıca “Kafkasya Müslüman Talebeleri Komitesi”, Cemiyet-i Hayriye ile birlikte çalışarak 16 zabiti kaçırmışlardır.</span></p>
<p><span><strong>Kaçırılan Esirlerin Dönüşü:</strong></span></p>
<p><span>Nargin Adası’ndan kaçırılan Türk esirleri genellikle Bakü’den İran’a geçiriliyor, Tebriz yolu ile Anadolu’ya gönderiliyorlardı. Bunun için şehirli, köylü her Azerbaycan Türk’ü üzerine düşen hiçbir fedakârlıktan çekinmiyorlardı. Mesela, Karabağ’a kaçırılarak getirilen firari Türk esirlerine, burada en güzel ve güçlü atlar hediye ediliyor, böylece daha rahat kaçmaları sağlanmaya çalışılıyordu.</span></p>
<p><span>Cemiyet-i Hayriye’nin yardım faaliyetleri; adadan Türk esirlerinin kaçırılması olayından sonra çok kısıtlanmış, bu nedenle adadaki esirlerin durumu gerçekten çok kötü bir hal almış ve esirler iyice bakımsız kalmışlardır.</span></p>
<p><span>1917 devriminden sonra bunlar çarın esirleridir denilerek esir kamplarının durumu ortada kalmıştır. 1920 yılının Eylül ayına kadar esir kampı olarak kullanılan Nargin, Türk Ordusu’nun 15 Eylül 1920 tarihinde Bakü’ye girmesiyle bu vasfını kaybetmiş ve adadaki savaş esirleri tahliye edilmiştir.</span></p>
<p><span>Sarıkamış Dayanışma Grubu olarak Nargin Adası’na giden iskele civarına bir şükran anıtı koyarak bu cemiyetlerin ve bizzat yardım eden şahısların isimleri yazılarak Bakü Halkına 1915-1917 yılları arasında Sarıkamış’tan gelen esirlere yardım ettikleri için teşekkür etmeyi arzu ediyoruz.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59799" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59799" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Karde%C5%9F-K%C3%B6me%C4%9Fi-6.jpg" alt="" width="554" height="794"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Nargin Adası’nda bulunan Türk esirlere yardım amacıyla Bakü’de bulunan Müslüman basın ortak bir karar alarak; Nevruz Bayramının üçüncü günü olan 24 Mart I915’te bütün gazetelerin tek isim altında çıkmasına karar veriyorlar: KARDEŞ KÖMEYİ. Dergi şeklinde olan bu gazete 10 Kapik’ten satılıyor ve elde edilen 1300 Manat ile Nargin Adası’nda bulunan Türk esirlerin ihtiyaçları karşılanıyor.</strong></span></center></figcaption></figure>
<div class="mceTemp"></div>
<p><span><strong>Esirlere Yardım Eden Cemiyetler</strong></span></p>
<ul>
<li><span>Hilal-i Ahmer Cemiyeti</span></li>
<li><span>Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi</span></li>
<li><span>Bakü Müslüman İnas (Kadınlar) Cemiyet-i Hayriyesi</span></li>
<li><span>Kafkas Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi</span></li>
<li><span>Gence Milli Müslüman Komitesi ve Gence Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi</span></li>
<li><span>Necat Cemiyeti</span></li>
<li><span>Neşr-i Maarif Cemiyeti</span></li>
<li><span>Safa Cemiyeti</span></li>
<li><span>Erivan Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi</span></li>
<li><span>Amele ve Saldat Vekilleri Şûrası’nm Hususi Komitesi</span></li>
<li><span>Muhtaçlara Kömek Cemiyeti</span></li>
</ul>
<p><span><strong>Esirlere Yardım Eden Değerli Bakü Halkı</strong><strong> </strong></span></p>
<ul>
<li><span>Hacı Zeynelabidin Tagiyev</span></li>
<li><span>Ayşe Hanım, Aziz Bey</span></li>
<li><span>İsrafil Gacırof’un zevcesi Seniha Hanım</span></li>
<li><span>Dr. Nerimanov ile Dr. Anebikyan</span></li>
<li><span>Abdülbaki Mehmedov</span></li>
<li><span>Topçubaşı Ali Merdan Bey’in, Nagiyev, Tagiyev ve Kuluyovlar’ın kızları</span></li>
<li><span>İsmail Bey Sefer Aliyev</span></li>
<li><span>Gence Belediye Reisi Halil Bey</span></li>
<li><span>Naki Keykurun, Mehmet Emin Resulzade</span></li>
<li><span>Ağa Mehmet İbrahimov, Mürselov</span></li>
<li><span>Hacı Aslan Mecidova, Murtuza Muxtarov,</span></li>
<li><span>Acar bey Aşurbeyov, ve Sona xanım Hacıyeva</span></li>
<li><span>Oruç Orucov</span></li>
<li><span>ve DİĞERLERİ</span></li>
</ul>
<p><span><strong>Hepsinin ruhları şad olsun…</strong></span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong><strong> </strong></span></div>
<div><span>♦ Faik Tonguç, Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Sami Önal, Sarıkamış’tan Esarete, Tuğgeneral Ziya Yergök’ün Anıları (1915 – 1920), Remzi Kitabevi, 7. Baskı, Mart 2006.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet Rıza İrfanoğlu, Allahüekber Dağları’ndan Sibirya’ya (İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Esaret Yılları Hatıraları), İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ Tahsin İybar, Sibirya’dan Serendib’e, Ulus Basımevi, Ankara, 1950.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Arif Ölçen, Vetluga İrmağı, Kafkas Cephesinde Sarıkamış ve Sonrası, Ümit Yayınevi, 2. Basım.</span></div>
<div><span>♦ Necdet Öklem, Birinci Cihan Savaşı ve Sarıkamış, İzmir, 1985.</span></div>
<div><span>♦ M. Rıza Serhadoğlu, Savaşçı Doktorun İzinde (Kırım, Sarıkamış, Esaret Yılları ve Kurtuluş Savaşı), Remzi Kitabevi, 2. Basım.</span></div>
<div><span>♦ Yard. Doç. Dr. Ferhat Ecer, Esaret Yılları, Halil Ataman, Kasım 1990.</span></div>
<div><span>♦ Hüsamettin Tuğaç, Bir Neslin Dramı, Çağdaş Yayınları, Haziran 1975.</span></div>
<div><span>♦ Cemil Kutlu, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Savaş Esirleri ve Bunların Yurda Döndürülmeleri Faaliyeti, (Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi), Erzurum 1997.</span></div>
<div><span>♦ Betül Aslan, Kardaş Kömeği (Yardımı) ve Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınlan, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Merih Baran Erbuğ, Kaybolan Yıllar (Mülazım Ahmet Hilmi’nin Sarıkamış-Sibirya-Afganistan Hatıraları ve Hayatı), Vadi Yayınlan, 1. Baskı, Şubat 2007.</span></div>
<div><span>♦ Büyük Harpte Kafkas Cephesindeki Muharebeler, Alman Kaymakamı Güze, Türkçeye Çeviren: Kaymakam Hakkı, Askeri Mecmua, 1931, Sayı 20.</span></div>
<div><span>♦ İhsan Birinci, Sarıkamış Harekâtı ve Sonrası, Hayat Tarih Dergisi, 1969, No: 12.</span></div>
<div><span>♦ Ergun Göze, Rusya’da Üç Esaret Yılı (Ahmet Göze’nin Anıları), Boğaziçi Yayınları, 2. Baskı, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Rusya Üsera Murahhası Yusuf Akçura Bey’in Raporu, Dersaadet, Matbaa-i Orhaniye, 1335.</span></div>
<div><span>♦ Prof. Dr. Ahmet Temir, Yusuf Akçura, (İkinci Baskı), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 156, Seri: IX, Sayı: A.6, Ankara, 1997</span></div>
<div><span>♦ Keramettin Şenocak, Gaziler’in Gazisi Rifat Şeki, Emre Basımevi, I. Baskı, Ocak 2008,</span></div>
<div><span>♦ Xegani Memmedov, Azerbaycan Xalkının Milli İstiqlal Mubarizesi, Elm Neşriyatı, Bakı, 2005</span></div>
<div><span>♦ Tevfık Sağlam 1882-1963, İkinci cilt, İsmail Akgün Matbaası, 1968</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çarlık Yönetiminde Azerbaycan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/carlik-yoenetiminde-azerbaycan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/carlik-yoenetiminde-azerbaycan</guid>
<description><![CDATA[ Çarlık Yönetiminde Azerbaycan
1736 yılında İran’da tahta geçen Nadir Şah’ın 1747’de öldürülmesiyle İran, Azerbaycan üzerindeki hâkimiyetini kaybetti.[1] Tebriz Valisi Rıza Han Osmanlı hükümetine müracaat ederek, Azerbaycan’da müstakil bir saltanat tesisi için şehzade istemişse de bu fırsattan yararlanılamadı.[2] Çarlık Rusya’sı Kafkasya ötesini ele geçirmek için Gürcü Kralı İraklin’i, II. Katerina’nın vassalı ilan etti. 1775’te İran’daki Kaçar Hanedanı’nın lideri Ağa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b6fce1e1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çarlık, Yönetiminde, Azerbaycan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Erivanda-Rus-Askerleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html">Çarlık Yönetiminde Azerbaycan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okan YEŞİLOT</strong></span></a>
</p><p><span>1736 yılında İran’da tahta geçen Nadir Şah’ın 1747’de öldürülmesiyle İran, Azerbaycan üzerindeki hâkimiyetini kaybetti.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Tebriz Valisi Rıza Han Osmanlı hükümetine müracaat ederek, Azerbaycan’da müstakil bir saltanat tesisi için şehzade istemişse de bu fırsattan yararlanılamadı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Çarlık Rusya’sı Kafkasya ötesini ele geçirmek için Gürcü Kralı İraklin’i, II. Katerina’nın vassalı ilan etti. 1775’te İran’daki Kaçar Hanedanı’nın lideri Ağa Muhammmed Şah Kafkasya ötesini işgal edip Tiflis’e girdiği zaman Rusya Gürcistan’a yardıma geldi. 1801 yılında Çar I. Pavel birkaç yıl önce imzalanan anlaşmayı ihlal ederek, Gürcistan’ı bir Rus eyaleti haline getirdi.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Bölgede İran baskısı zayıflayınca Azerbaycan tarihinde Hanlıklar Dönemi başladı. Kurulan hanlıklar kuzeyde; Şeki, Karabağ, Gence, Bakü, Derbent, Kuba, Nahcıvan, Talış ve Revan, güneyde ise; Tebriz, Urmiye, Erdebil, Hoy, Makü, Meraga’dır.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Şeki ve daha sonra Kuba Hanlığı bütün hanlıkları birleştirip tek bir kuvvet olmak istemişlerse de başarılı olamadılar. Bunda en büyük etken; kendi aralarındaki çatışmalar, Rusya ve İran’ın bölgedeki nüfuzu ve baskısı, hanlıkların ekonomik ve sosyal durumlarıdır. Kafkasya’ya Rusya’nın olduğu kadar İran, İngiltere ve Fransa’nın da ilgisi vardı. İngiltere, İran’ı Rusya’ya karşı silahlandırmak istiyordu. Bunun için 1800 yılında İngiltere elçisini İran’a gönderip siyasi ve iktisadi münasebetler kurdu ve anlaşmalar yaptı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Çarlık Rusya’sı 1801’de Gürcistan’ı işgal ederek Kafkasya’daki ilerleyişine hız verdi. Daha sonra sıra Azerbaycan’a geldi. Rusya’nın Azerbaycan topraklarını işgal etmek için hanlıkları birer birer kendi tarafına çekmek ve hâkimiyet altına almak gibi çeşitli politikalar takip etti.</span></p>
<p><span>Çar ordularının Kafkas komutanı General Sisianov’un Çar-Balaken’den<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> sonraki hedefi Gence Hanlığı oldu.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Genaral Sisianov, Gence Hanı Cevat Han’a teslim olmasını teklif etti, fakat bu teklif kabul edilmedi. Ocak 1804’te Rus orduları Gence üzerine yürüdü. Cevat Han ve oğlu savaş meydanında öldükten sonra Gence Hanlığı Çarlık idaresine girdi.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Azerbaycan topraklarının Rusya tarafından işgal edilmesi Osmanlı ve İran Devletleri tarafından tepkiyle karşılandı. İran ve Rusya arasında 1804 yılında başlayan savaştan bir yıl sonra Karabağ Hanı İbrahim Halil ve Sisianov bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma ile Karabağ Hanlığı Rusya’ya bağlandı. Bundan bir hafta sonra Şeki Hanlığı da bir antlaşma imzalayarak ve Rus hâkimiyetine girmeyi kabul etti. Böylece sıra ile Gence, Karabağ ve Şeki Hanlıkları fazla bir mukavemet gösteremeden Rusya’ya bağlandı. Daha sonra Bakü Hanı Hüseyin Kulu Han, Sisianov tarafından yapılan teslim olma teklifini kabul etti, fakat antlaşmayı imzalamaya gelen Sisianov Hamza Bey tarafından öldürüldü.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>General Sisianov’un öldürülmesinden sonra Rus ordularının başına General Zavalşin atandı ve Bakü Hanlığı’nı hâkimiyet altına almaya çalıştı. 1806’da Rus orduları komutanı General Bulgakov teslim oldukları takdirde halka dokunulmayacağını söyledi ve teminat olarak da oğlunu Bakü’ye gönderdi. Halk buna inanmadı ve dağlara çekildi. Han ise önce Kuba’ya daha sonra da İran’a kaçtı.</span></p>
<p><span>Böylece Bakü Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildi. Bu olaydan bir süre sonra Kuba Hanlığı da teslim oldu<strong><sup>[</sup></strong>.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bu hanlıklardan bazıları zaman zaman Ruslara karşı isyan etti. Bu isyanlardan en önemlilerinden bir tanesi 1808’de Kuba Hanlığı tarafından çıkarılan isyandı ki, bu isyan kanlı çatışmalardan sonra bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59803" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Neft.jpg" alt="" width="800" height="461" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Neft.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Neft-768x443.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>1813 yılında Rus-İran Antlaşması (Gülistan Antlaşması) İran’ın savaşta mağlup olmasından sonra Karabağ’ın Gülistan bölgesinde imzalandı. Bu antlaşmaya göre; Talış, Şirvan, Kuba, Bakü, Gence, Karabağ ve Şeki Hanlıkları Rusya’nın hâkimiyetine bırakıldı. Böylece Azerbaycan topraklarının ikiye bölünme süreci başladı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>1826 yılında başlayan Rusya-İran Savaşı da İran’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Bu savaşın sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması’na (1828) göre Rusya Azerbaycan’ın güney topraklarından çıkacak, fakat Erivan ve Nahçıvan Rusya’nın hâkimiyetinde kalacaktı. Böylece Azerbaycan, “Kuzey” ve “Güney” olmak üzere ikiye ayrıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, 1828 yılında başlayan Osmanlı-Rus Savaşı’ndan mağlup ayrıldı ve savaş sonunda imzalanan Edirne Antlaşması (1829) ile Kafkasya ötesinin (Erivan ve Nahçıvan) Ruslar tarafından işgalini kabul etmek zorunda kaldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Böylece Azerbaycan halkı istiklalini tamamen kaybetti ve Azerbaycan toprakları iki ayrı bölgeye ayrıldı.</span></p>
<p><span>Kuzey Azerbaycan topraklarının Çar’ın orduları tarafından işgali sırasında hanların büyük kısmı karşı koymadan Rus hâkimiyetine girmeyi kabul etmişti. Bu hanlıklardan Karabağ, Şeki ve Şamahı Hanlıklarının idare sistemi olduğu gibi bırakılırken, Gence, Bakü ve Kuba Hanlıkları karşı koydukları için buralarda hanlık idaresi kaldırıldı. 1819-26 yılları arasında Şeki, Samahı, Karabağ, Lenkeran Hanlıklarında da hanlık sistemi kaldırıldı. Azerbaycan’da merkezi Suşa olan Müslüman Eyaletleri Reisliği kuruldu ve idarenin başına bir Rus subayı atandı. Daha sonra hanlıklara ait topraklar eyaletlere bölündü, eyaletlerin yöneticileri askerler oldu ve bu usul komen’dat (askeri) idare usulü olarak adlandırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Azerbaycan’da halk, zaman zaman Rus hâkimiyetine baş kaldırdı. En büyük isyanlardan biri Kuba’da 1837’de oldu, fakat başarıya ulaşmadan Çarlık orduları tarafından bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>1840 yılında komendat idare usulü kaldırıldı. Yerine vilayetler, kazalar ve mahalleler oluşturuldu. Kafkasya ötesi, merkezi Tiflis olan Gürcistan-İmeretiye vilayeti ve merkezi Şamahı olan Kaspi vilayetlerine bölündü. Fakat kısa süre sonra bu sistem de değiştirildi, bütün Kafkasya eyaletleri bir inzibati idare altında birleştirildi ve yönetici olarakta M. Baronsov atandı. Böylece milli mensubiyetler göz önüne alınmadan eyaletler yeniden oluşturuldu.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Azerbaycan coğrafyasında Çarlık Rusya’sı tarafından düzenlenen bu sistem 1917 yılına kadar ufak tefek değişikliklerle yönetim biçimi olarak devam etti.</span></p>
<p><span>XIX. yüzyılın başından itibaren yapılan İran-Rus savaşları halkın iktisadi durumunun bozulmasına sebep oldu. Savaşlar ve işgaller neticesinde halktan bir çok kişi öldü, bir çoğu esir alındı ve bir kısmı da başka yerlere kaçmak mecburiyetinde kaldı. Mesela, Karabağ Hanlığı’nda Rusya’nın işgalinden önce yaklaşık 10.000 kişi yaşarken, işgalden sonra (1812’den sonra) bu sayı 3.000’e kadar düştü. Savaş sırasında İran’a kaçanların bir kısmı Gülistan Antlaşması’ndan sonra geri döndüler.</span></p>
<p><span>Bu dönenler içerisinde Ermeni aileler de vardı. 1804-1813 ve 1826-1828 yıllarındaki İran-Rus savaşlarında ve bu savaşların sonunda Azerbaycan’a özellikle Karabağ’a İran, Türkiye ve Güney Azerbaycan’dan kitleler halinde Ermeniler göç etti. Bu göçlerle Ermeniler bölgede nüfuslarını arttırdılar.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Türkmençay Anlaşması’nın yapılmasından sonra halk tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başladı, özellikle buğday, arpa ve çeltik üretmeye yöneldiler. Ayrıca ipekçilik önemli bir gelir kaynağı oldu. Resmi rakamlara göre Şamahı, Şeki, Bakü, Karabağ, Kuba ve Lankeran’da ipekçilik ve dokuma işiyle uğraşan 8.000 kadar esnaf mevcuttu. 1830 ve 1840 yıllarından sonra halkın şehirlere yerleşmesiyle Şamahı, Bakü, Gence, Nuha, Nahçıvan, Ordubad ve Kuba birer yerleşim merkezi haline geldi.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Kuzey Azerbaycan toprakları Rus orduları tarafından işgal edildikten sonra hanlara ait topraklar, bu topraklarda çalışan insanlarla birlikte devletleştirdi ve onlara “devlet köylüleri” adı verildi.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>Devlet topraklarının yanında beylere ait topraklar olduğu gibi din adamlarının da kendilerine ait toprakları vardı. XIX. yüzyılın ilk yarısında Azeri köylülerin ellerinden alınan topraklar Rusya’dan göç ettirilen Rus köylülerine verilmeye başlandı. Bu uygulama Azeriler arasında huzursuzluk yarattı. Toprakları işleyen köylüler beylere ve devlet hazinesine vergi veriyorlardı. Azerbaycan topraklarının müstemlekeye çevrilmesi, yöneticilerin istismarları, ağır vergiler halkın huzursuzluğunun artmasına sebep oldu. Bu baskılara karşı 1837’de Kuba’da, 1838’de Şeki’de ve bazı bölgelerde silahlı ayaklanmalar oldu, fakat bunlar Çar orduları tarafından bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Çarlık tarafından uygulanmaya başlanan askeri idare usulü başarıya ulaşamayınca kaldırıldı. Çarlık, 1840 yılında yayınladığı kanunla bu usulün kalktığını ve Kafkasya ötesinin vilayetlere ayrıldığını bildirdi. Buna göre Azeri memurlar işten atılarak yerlerine Rus memurlar getirildi ve mahkemeler ise Rus kanunlarına göre faaliyet göstermeye başladı. 1844 yılında kurulan inzibati idare ile yeni vilayetlere bölünen Kafkasya ötesinin yönetimine M. Baronsov atandı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>1846 yılında yayınlanan bir fermanla beylerin ve ağaların topraklarını istedikleri gibi alıp satabilecekleri ve toprak üzerindeki özel mülkiyetleri tasdiklenerek karara bağlandı. Ayrıca 1847 yılında ilan edilen Köylü Kanunnamesi’ne göre, 15 yaşını geçen kişilere topraklardan pay verilmesi ve onların buna karşılık toprak sahiplerine vergi vermesi kararlaştırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>1861 yılında Çarlık yönetiminin yayınladığı kanunnameye göre, köylüler hür oldular ve toprak sahipleri artık onları istedikleri gibi alıp satamayacaktı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Rus köylüleri hükümetin verdiği borçlarla toprak sahibi olma hakkı kazandı. Bu kanun sadece Rusya’nın merkez vilayetlerinde yaşayan köylüler için geçerli oldu. 1870 yılında Kafkasya ötesi vilayetleri de Elizavetpol, Bakü, Erivan ve kısmen Tiflis’teki Müslümanların ve Ermenilerin topraklarında çalışan köylüler hakkında da bir kanunname yayınlandı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu kanun 1847 yılında yayınlanan kanunun aynısıydı. Köylü kendi toprağını satın alma hakkına sahip olsa da Rus köylülerine verilen borç para Azeri köylülere verilmedi. 1847’de yayınlanan kanuna göre, köylüler azad edildi. 1870 yılında yayınlanan kanundaki azatlığın bir farkı daha önce bir toprak sahibinin yanında çalışan köylünün diğerlerinin yanında çalışmasının bir takım şartlara bağlı olmasıydı ki, 1870 yılındaki kanunla bu şartlar kaldırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Azerbaycan’da halk, şehir ve köylerde özellikle kadınlar halı dokuma işiyle ve ipekçilikle Hazar ve Kür sahillerinde ise balıkçılıkla geçinmekteydi. Bu dönemde Hazar Denizi’nin kullanılmasıyla özellikle Rusya ve İran’la olan ticaret hayli artmıştı. İlk zamanlarda vergiler bazen mal bazen de para olarak toplanırken, 1852 yılından sonra bütün vergiler para olarak toplanmaya başlandı ve zaten kötü olan halkın durumu daha da bozuldu.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59805" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Baku-2.jpg" alt="" width="800" height="464" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Baku-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Baku-2-768x445.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>1861 Kanunnamesi’nin sadece Rusya’nın merkez vilayetlerinde uygulanması halk arasında huzursuzluklara sebep oldu ve bazı isyanlar çıktı. Bu isyanların en önemlilerinden biri 1863 yılında Zagatala’da çıkan isyandır. Fakat bu isyan sert bir şekilde bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Yayınlanan kanunnamelerle halkın yaşayışında, mahkeme, şehir idaresi ve askeri idarede bir takım değişiklikler yapıldı. Mahkemelere Rus hâkimlerin atanması ve mahkeme dilinin Rusça olması halk arasında huzursuzluk yarattı. 1878’den sonra Bakü’de vergi veren ve 25 yaşını geçen herkes seçimlere iştirak edebiliyordu. Şehir Duması valinin nezareti altında şehir altyapısının oluşturulması, ticaret, sanayi ve eğitim konularında çalışmalar yapan ve bunların dışında fazla etkinliği olmayan bir müesseseydi. XIX. yüzyılın birinci yarısından itibaren Azerbaycan’da ticaret daha da canlanmaya başladı. Kuba ve Derbent’te boya fabrikaları, Göyçay ve Cevat kazalarında pamuk dokuma fabrikaları, Zagatala, Nuha ve Kuba’da tütün fabrikaları açıldı. Ayrıca ekonomide tarım ve hayvancılık önemli bir yer tutuyor ve Şamahı, Kuba, Göyçay kazalarında da yaygın olarak bağcılık yapılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>XIX. yüzyılın sonlarına doğru halkının durumunda bazı değişiklikler meydana gelmeye başladı. Bu dönemde toplumun genel yapısı, topraklarının çoğunu ellerine geçiren ve buralarda işçi çalıştıran zenginler, az topraklı ve topraksız köylülerden oluşuyordu. Azerbaycan halkı Çar memurlarının baskısına karşı önce pasif direnişe geçerek binlerce şikayet dilekçesi yazdılar. Yazdıkları dilekçelerden olumlu bir netice alınamayınca silahlı bazı direnişler oldu ve Çar memurları öldürülmeye başlandı. Kaçak Hareketi XIX. yüzyılın sonlarında Çar memurlarını öldüren, zenginlerden aldıkları malları halka dağıtan, halk tarafından korunan ve kahraman olarak adlandırılan kişilerin başlattığı bir hareket tarzıdır.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bu kişilerden beyleri ve Çar memurlarını öldürüp aldıklarını halka dağıtan, halkın gözünde birer kahraman olan şahıslardan Kaçak Nebi<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> ve Kaçak Kerem’in<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> isimleri günümüzde de unutulmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>1860’lı yıllarda yakacak bir madde olarak kullanılan petrolün üretimi oldukça azdı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> 1872 yılında petrol çıkan toprakların işletilmesi hukuku yeniden düzenlenerek bu toprakların gruplara bölünerek müzayede yoluyla zenginlere satılmasına başlandı. Müzayedeye katılıp bu toprakları alan zenginlerin çoğu Rus ve Ermenilerdi. Azerilerden ise ilk önce sadece Hacı Zeynelabidin Tagi(yev)’in<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> adı geçiyordu. Bu arada petrol çıkan toprakların bir kısmı Rus yöneticilere hediye olarak verildi.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bu topraklarda petrol çıkmaya başlayınca fiyatlar çok arttı ve hızla petrol şirketleri kurulmaya başlandı. Bunların sayısı 1873’te Bakü’de 12 iken, yüzyılın sonunda 140 şirkete ulaşmıştı.</span></p>
<p><span>Bakü’de, Rusların ve Ermenilerin dışında kurulmaya başlanan Fransız ve İngiliz şirketlerinin sayısı her geçen gün artıyordu. Yabancı şirketlerin faaliyete geçmesiyle teknoloji Bakü’ye geldi ve modern metodlarla petrol çıkarılmaya başlandı. Petrol taşıma filoları, vagon sistemi, kemerler ve petrolün saklanacağı depolar yapılmaya başlandı. Bu sayede 1879-80 yıllarında petrol üretimi 10 kat arttırıldı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>XIX. yüzyılın son beş yılında çıkan yangınlar sonucunda petrol kuyusu sahipleri büyük zarara uğradı. Petrol yoğun olarak Surahan, Bibiheybet, Zabrat, Sabuncu ve Ramana’da çıkarılıyordu. Kısa zamanda Bakü’de pek çok zengin ortaya çıktı. H. Z. Tagi(yev), Musa Nagı(yev), M. Muhtar(ov), Şemsi Asadulla(yev) en meşhur Azeri zenginleriydi.</span></p>
<p><span>Bakü’de petrol ve petrol ürünleriyle ilgili sanayi tesisleri kuruldu. 1890 yılında Bakü’de 150 petrol kuyusu mevcuttu. Çıkarılan petrol başta Rusya’ya olmak üzere Çin’e, Hindistan’a ve Avusturalya’ya ihraç ediliyordu. 1897 yılında Bakü ve Batum arasında yapılmaya başlanan petrol kemeri ihracatını artırdı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Azerbaycan’ı Rusya ve Batı Avrupa pazarlarına bağlayan Bakü-Batum tren yolunun tamamlanması İstanbul’la teması kolaylaştırarak Azerbaycan’daki Türk nüfuzunun kuvvetlenmesine yol açtı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Azerbaycan’da petrolün çıkarılmaya başlanması ve yabancı şirketlerin Bakü’ye gelip yerleşmeleri Bakü şehrini dünya sanayi ve ticaret merkezlerinden biri haline getirdi. Bakü ve Nahçıvan’da çıkarılan tuz Kafkasya ülkelerinin yanı sıra İran, Türkiye ve Rusya’ya ihraç ediliyordu. Ayrıca bu dönemde ipekçilik, balıkçılık, tütüncülük, bağcılık ve Hazar Denizi taşımacılığı Azerbaycan ekonomisinde önemli bir yer tutuyordu.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>XIX. yüzyılın sonlarına doğru yeni yollar, evler, telefon ve telgraf şebekelerinin kurulmasıyla Bakü’nün çehresi tamamen değişti.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Moskova’dan ve Petersburg’dan Marksist grupların Bakü’ye sürgün edilmesiyle işçi hareketleri bu bölgede yoğunluk kazanmaya başladı.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Sonuç olarak Kuzey Azerbaycan Çarlık Rusya’sı tarafından işgal edildikten sonra bir bütün olarak ifade edilmenin yerine bölgelere ayrılarak yönetilmiştir. Ayrıca Hıristiyan halklara tanınan hakların bir çoğu Azeri Türküne tanınmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Ayrıca bu dönemde asker alınan Azeriler sadece geri hizmette çalıştırılıyor ve yükseltilmiyordu. XIX. yüzyıl ağırlıklı olarak madden ve manen Çarlık Rusyası’nın baskısı altında geçmiştir. Fakat bütün bu baskılara rağmen Hasan Melik Zerdabi<a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> gibi aydınların sayesinde bazı gelişmeler elde edilmiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okan YEŞİLOT</strong></span></a>
</p><p><span>Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 541-544</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> T. Swietochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycanı, (çev. N. Mert), Bağlam Yayınları, (İstanbul 1988), s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Z. V. Togan, “Azerbaycan”, İA., c. II, (1961), s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> D. Çelik, “XIX. ve XX. Yüzyıllarda Azerbaycan”, B, sayı 3 (1996), s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Z. M. Büniyatov, “Azerbaycan”, c. IV, DİA., s. 322.</span></div>
<div><span>N. Devlet, Çağdaş Türkiler, Çağ Yayınları, (İstanbul 1993), s. 271.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Devlet Neşriyatı, (Bakü 1994), s. 569.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Çar-Balaken Azerbaycan’da tarihi bir bölgedir. Dağıstan, Gence Hanlığı ve Gürcistan’la sınırdaştır. 1803’te Gürcistan’daki Rus ordusu Tümgeneral V. S. Gulvakov kumandanlığı altında Çar-Balaken’e hücum etti. Yerli halk, Çar ordusuna karşı mukavemet gösterdi. Gulvakov’un öldürülmesinden sonra Çar’ın vereceği cezadan çekinen halk 1804’te temsilcilerini Tiflis’e göndererek Rusya’nın hâkimiyetini kabul ettiklerini ve yılda 220 pud ipek vereceklerini söylediler. Çar-Balaken 1830’dan sonra eyalet haline getirildi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 570.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> S. Tekiner, ’’Azerbaycan Türkleri”, D, sayı 60 (1970), s. 6.</span></div>
<div><span>Gence şehrinin adı Yelizavetpol olarak değiştirildi.</span></div>
<div><span>M. Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler(1775-1875), TTK, (Ankara 1994), s. 136</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Azerbaycan Tarihi (En Gedim Dövrlerden XX. Esrin Evvellerine Geder), Elm Neşriyatı, Bakü 1993, s. 203. S. Tekiner, “İşte, Azerbaycan Tarihi ve Kültürü Böyle Tahrif Ediliyor”, D, sayı 4 (1956), s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 575.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> H. Baykara, Çarlık Rusyası’nın Azerbaycan’da Yaptığı İstila Savaşları, TK, sayı 19 (Mayıs 1964), s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Azerbaycan Tarihi (Uzak Geçmişten 1870 ci İllere Geder), Öğretmen Neşriyat, (Bakü 1996), s. 602-610.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> A. N. Kurat, Rusya Tarihi (Başlangıçtan 1917’ye Kadar), TTK, (Ankara 1993), s. 323. N. Devlet, “Azerbaycan ve Diğer Kafkasya Türkleri”, TM, sayı 6 (Ağustos 1994), s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> A. N. Kurat, Türkiye ve Rusya, A. Ü. Basımevi, (Ankara 1970), s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1993), s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A.g.e., s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 577.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> M. İsmail, Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Devlet Neşriyatı, (Bakü 1993), s. 217. S. Oğan, Azerbaycan (İktisadi Bünyesi, Ürünleri, Telefonları ve Adresleri İle Bütün Müesseseleri), TDAV, (İstanbul 1992), s. 3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 199S), s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 5B5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> A.g.e., s. 5B6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> M. İsmail, a.g.e., s. 225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> A.g.e., s. 227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> A. N. Kurat, Rusya Tarihi, s. 339.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1993), s. 211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 596.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> M. İsmail, a.g.e., s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> A.g.e., s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> A.g.e., s. 22B.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 603.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kaçak Nebi (1854-1895): Zengezur kazasının Aşağı Mollu köyünde doğan Nebi XIX. Asır halk kahramanıdır. Çocukluğunda çobanlık yapan Nebi daha sonra işçi olarak çalıştı. Köylülerin ellerindeki toprakları almaya çalışan beylere karşı mücadele ettikten sonra kaçak durumuna düştü. Nebi köylülerden birlik oluşturarak Nahçıvan ve Zengezur bölgelerinde Çar memurlarına ve beylere karşı fiili mücadele etti. Kaçak Nebi köylülerin haklarını müdafaa eden, zenginlerden alıp, fakirlere veren bir kahraman olarak tanınıyordu. Çar hükümeti Kaçak Nebi ve adamlarını yakalamak için tam 20 yıl uğraştı. 1895’te Kerbela’dan dönerken öldürüldü. Halk Kaçak Nebi adına türküler yakıp, destanlar söyledi. Kaçak Nebi, ASE, c. III, (1979), s. 104. Kaçak Nebi destanı için bkz. Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi I. Azerbaycan Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, (Ankara 1992), s. 385-390.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Bunlardan başka Çarlık hükümetinin Zengezur’da Kaçak Murtaza ve Cebrail kazasında Kaçak Süleyman ile mücadelesi 25 yıl sürmüştür. M. S. Aran, Azerbaycan ve Rusya, D, sayı 37 (1964), s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 604.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> M. İsmail, a.g.e., s. 246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Zeynelabidin Tagiyev hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız; Okan Yeşilot, Hacı Zeynelabidin Tagiyev’in Hayatı ve Faaliyetleri, (Marmara Üniversitesi, Türkiyat A. E., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 605.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> M. İsmail, a.g.e., s. 247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A.g.e., s. 248-249.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> S. A. Zenkovsky, Rusya’da Pan Türkizm ve Müslümanlık, (çev. İ. Kantemir), İstanbul 1983, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Azerbaycan Tarihi, (Bakü 1994), s. 607.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> A.g.e., s. 609.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A.g.e., s. 615.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bu konuda; Süleyman Eliyarlı, “Azerbaycan Milli Harekâtının İlkin Dönemleri”, Yeni Forum, Aralık 1991. s. 35-41. makalesi ayrıntılı bilgiler veren önemli bir makaledir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/carlik-yonetiminde-azerbaycan.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Hasan Melik Zerdabi ve Ekinci Gazetesi bu makalenin yazarı tarafından doktora çalışması olarak yapılmakta ve tamamlanmak üzeredir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkmençay Antlaşması ve Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkmencay-antlasmasi-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkmencay-antlasmasi-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Türkmençay Antlaşması ve Sonuçları
Bu çalışmada, 19. yüzyılın başlarında Azerbaycan coğrafyasında, İran ile Rusya arasında yapılan hâkimiyet mücadelesi ve bunun sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması ele alınacaktır. Antlaşmanın maddeleri ve bugüne yansıyan problemler ortaya konduktan sonra, Rusya’nın bölgeyi ele geçirmesi ve Türkmençay Antlaşması hakkında Azerbaycan tarihçilerinin yaptıkları değerlendirmeler incelenecektir. Rusya’nın Azerbaycan’ı zabtı ve Türkmençay Antlaşması İran’da Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b6c875cb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkmençay, Antlaşması, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turkmencay-Antlasmasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkmencay-antlasmasi-ve-sonuclari.html">Türkmençay Antlaşması ve Sonuçları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Okan YEŞİLOT</strong></span></a>
</p><p><span>Bu çalışmada, 19. yüzyılın başlarında Azerbaycan coğrafyasında, İran ile Rusya arasında yapılan hâkimiyet mücadelesi ve bunun sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması ele alınacaktır. Antlaşmanın maddeleri ve bugüne yansıyan problemler ortaya konduktan sonra, Rusya’nın bölgeyi ele geçirmesi ve Türkmençay Antlaşması hakkında Azerbaycan tarihçilerinin yaptıkları değerlendirmeler incelenecektir.</span></p>
<p><span><strong>Rusya’nın Azerbaycan’ı zabtı ve Türkmençay Antlaşması</strong></span></p>
<p><span>İran’da Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Azerbaycan’da siyasî bir birlik kurulamamış ve Azerbaycan siyasi tarihinde ‘Hanlıklar Dönemi’ olarak anılan süreç başlamıştır. 19. yüzyılın başlarında Kafkaslar, Rusya ile İran arasında tam bir hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Rusya ile İran arasında 1804’de başlayan Azerbaycan coğrafyasına hâkim olma mücadelesini Rusya kazanmış, 1806 yılına gelindiğinde, Revan, Nahçıvan, Gence, Karabağ, Şeki, Şirvan, Bakü, Kuba Hanlıkları Rusya tarafından ele geçirilmiştir. Ama bunun İran tarafından kabulü daha sonra yapılacak olan anlaşmalarla olmuştur. İran, Rusya ile yaptığı savaşta mağlup olmasından sonra Karabağ’ın Gülistan bölgesinde 12 Ekim 1813 tarihinde imzalanan Gülistan Antlaşmasına göre; Talış, Şirvan, Kuba, Bakü, Derbent, Gence, Karabağ ve Şeki Hanlıkları Rusya’nın hâkimiyetine bırakılmıştır.<strong><sup>[1]</sup></strong>İran bu antlaşmadan sonra Güney Kafkasya topraklarında hak iddia etmeyeceğini kabul etmesine rağmen, yönetimde bulunan Kaçar Hanedanı, İngiltere ve Fransa’yla işbirliği yaparak, Rusya’ya karşı saldırıya hazırlanmıştır. Kuzey Azerbaycan Hanlıklarını ele geçirmek üzere, 16 Temmuz 1826 tarihinde harekete geçen İran ordusu, ilk başlarda başarı kazanır gibi olduysa da savaşın daha sonraki safhalarında mağlubiyete uğramış, Rus ordusu 1 Ekim 1827 tarihinde Revan’ı,<strong><sup>[2]</sup></strong> ardından da Nahçıvan’ı<strong><sup>[3]</sup></strong> ele geçirmiştir.</span></p>
<p><span>İran ordusunun başkomutanı Veliaht Abbas Mirza<strong><sup>[4]</sup></strong> yaklaşmakta olan kış şartları yüzünden anlaşma yapmak istediğini General İvan Fyodoroviç Paskeviç’e<strong><sup>[5]</sup></strong> iletmiş,<strong><sup>[6]</sup></strong> bu fırsattan istifade eden Rus ordusu hiç zorlanmadan 3 Ekim’de Marendi’yi, 14 Ekim’de de Tebriz’i ele geçirmiştir.<strong><sup>[7]</sup></strong> Barış görüşmeleri 6 Kasım’da Dehkargan’da başlamış, görüşmelere Rusya’yı temsilen İ. F. Paskeviç, A. S. Griboyedov, A. M. Obrezkov, A. K. Amburger, N. D. Kiselyov, tercüman olarak A. A. Bakıhanov ve G. M. Vlagadi katılırken; İran tarafını ise Veliaht Abbas Mirza başkanlığında, Ferrahani, Beylerbeyi Fethali Han, kâtip Mirza Muhammed Ali ve tercüman Mirza Mesud’un yer aldığı bir heyet temsil etmiştir. Görüşmeler 7 Ocak 1828 tarihinde tazminat konusunda düğümlenerek kesilmiş ve Rus ordusu yeniden saldırılarına başlayarak, 28 Ocak’ta Urmiye ve 8 Şubat’ta da Erdebil’i ele geçirmiştir.<strong><sup>[8]</sup></strong> Bunun üzerine Antlaşma, 9 Şubat’ı 10 Şubat’a bağlayan gece saat 12’de Tebriz’in güneyinde Meyane şehrinin yakınlarında bulunan Türkmençay kasabasında Meşedi Muhammed’in evinde imzalanmış,<strong><sup>[9]</sup></strong> daha sonra 29 Temmuz 1828 tarihinde hazırlanan protokol Rusya’yı temsilen Paskeviç ve Griboyedov,<strong><sup>[10]</sup></strong> İran’ı temsilin de Mirza Cafer tarafından onaylanmıştır.<strong><sup> [11]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59808" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turkmencay_Antlasmasi.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turkmencay_Antlasmasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turkmencay_Antlasmasi-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Türkmençay Antlaşması’nın Maddeleri</strong></span></p>
<p><span>16 maddeden ibaret olan Türkmençay Antlaşması’nın;</span></p>
<p><span>1. ve 2. maddesinde bu antlaşmanın; ebedi barış, dostluk ve işbirliği antlaşması olması kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>Antlaşmanın 3. maddesine göre; İran, 6 ay içerisinde Revan ve Nahçıvan Hanlıkları’nı Rusya’ya bırakmıştır.<strong><sup>[12]</sup></strong></span></p>
<p><span>4. maddede, İran ve Rusya arasındaki sınır tespiti yapılırken, 5. maddede, tespit edilen sınırların kuzeyinde kalan, Kafkas sıra dağları ve Hazar Denizi arasında bulunan bütün toprak ve adaların, bu topraklarda yaşayan halkların Rusya İmparatorluğu’na ait olduğu kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>6. maddede İran, Rusya’ya tazminat ödemeyi kabul etmiştir.</span></p>
<p><span>7. maddede Rusya, İran Veliahdı Abbas Mirza’yı önce veliaht, tahta çıkmasından sonra da hükümdar olarak tanıyacaktır.</span></p>
<p><span>8. maddeye göre, Hazar’da her iki devletin de ticaret gemileri yüzebilecek, fakat yalnızca Rusya’nın savaş gemileri bulunabilecektir.</span></p>
<p><span>9. maddede karşılıklı elçilerin kabulü ve ağırlanması yer alırken, 10. maddede karşılıklı ticaretin geliştirilmesi ve ticaret ataşeliklerinin kurulması karar altına alınmıştır.</span></p>
<p><span>11. maddede, ‘savaştan önce yarım kalan işler adaletle halledilecek ve daha önceden var olan alacaklar ilgili hükümet tarafından ödenecek’ hükmü yer almıştır.</span></p>
<p><span>12. maddeye göre, taşınmaz malları bulunanlar üç yıl süre zarfında bunları değiştirmeli ya da satmalıdır. Sadece, Revan eski Serdarı Hüseyin Han ile kardeşi Hasan Han ve Nahçıvan eski Hâkimi Kerim Han bu haktan mahrum edilmiştir.</span></p>
<p><span>13. maddeye göre, her iki taraftan da esir düşenlerin tamamı dört ay içerisinde serbest bırakılacaktır.</span></p>
<p><span>14. madde ise, her iki devlete sığınanlarla ilgilidir. Rusya’nın tasvip etmediği kişilerin İran tarafından, belli bölgelere (Karabağ ve Nahçıvan) yerleşmesine izin verilmeyecektir.</span></p>
<p><span>15. maddeye göre, Güney Azerbaycan’da yerleşen ahalinin istedikleri takdirde Rusya’ya göçebilecekleri ve bunlara müsait imkânlar yaratılacağı ifade edilmiştir.</span></p>
<p><span>16. maddede ise, bu antlaşmanın Rusya İmparatoru ve İran Şahı tarafından imzalanması ve bir an önce her yere duyurulması karar altına alınmıştır.<strong><sup>[13]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Antlaşmayla Azerbaycan’ın İkiye Bölünmesi</strong></span></p>
<p><span>Bu antlaşmayı önemli kılan taraflarından birisi, üzerinde antlaşma yapılan Azerbaycan Türklerinin Antlaşmada hiçbir söz hakkı olmamasıdır. İran ve Rusya bir milletin kaderiyle oynamışlar, Azerbaycan Türkleri ve vatanları ikiye bölünmüştür. Bugün hâlâ bu problem bütün karmaşıklığıyla devam etmektedir. Azerbaycan Devletinin “Bütöv Azerbaycan veya Vahit Azerbaycan” ülküsü olarak dönem dönem dile getirdiği bu problemin çözümü yakın zamanda da mümkün gözükmemektedir, çünkü ne İran’da yaşayan Türklerde yeterli derecede bu konuda şuur, ne de Azerbaycan’da bunu gerçekleştirecek siyasî ve ekonomik güç vardır.</span></p>
<p><span><strong>Ermenistan’ın Temelleri Atılıyor</strong></span></p>
<p><span>Türkmençay Antlaşmasının sonuçları ve etkileri günümüze kadar gelmektedir. Rusya bu antlaşmayla, daha önce işgal ettiği topraklara Revan ve Nahçıvan Hanlıkları’nı da katmıştır. Daha sonra Revan Hanlığını lağvedecek olan Rusya, burayı Erivan Guberniyası (1850) olarak adlandırmış ve gelecekte Ermenistan’ı oluşturmak için ilk adımını atmıştır.</span></p>
<p><span>Türkmençay Antlaşmasının 15. maddesinde; Güney Azerbaycan’da yerleşen ahalinin istedikleri takdirde Rusya’ya göçebilecekleri ve bunlara müsait şartların yaratılacağı ifade edilmiştir. Bu maddede açıkça belirtilmese de Güney Azerbaycan’dan, özellikle de Marağa ve Urmiye’den alınan Ermeni ailelerin Kuzey Azerbaycan topraklarına yerleştirilmesine imkân sağlanmıştır. Bu maddenin antlaşmaya konulmasında G. D. Lazerev ve Griboyedov’un özel gayreti olmuştur.<strong><sup>[14]</sup></strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin Rusya’ya karşı gösterdikleri ilgi daha I. Petro devrinde başlamış ve o sıralarda Rus kuvvetleriyle birlikte İran’a karşı savaşmaktan çekinmemişlerdir. I. Petro, Doğu ticaretinden istifade etmek için Ermenilerden faydalanmayı düşünmüş ve bu temaslar neticesinde Çar, Ermenileri Rusya’ya yerleşmeye davet etmiş, kendilerine dinî ve dünyevî her türlü imtiyaz ve garantileri vermeye hazır olduğunu bildirmiştir.<strong><sup>[15]</sup></strong></span></p>
<p><span>1804-1813 ve 1826-1828 yıllarındaki İran-Rusya savaşlarında ve bu savaşların sonunda Azerbaycan’a, özellikle de Karabağ bölgesine İran, Osmanlı Devleti ve Güney Azerbaycan’dan Ermeniler kitleler halinde göç etmişlerdir.<strong><sup>[16]</sup></strong> Sadece 1826-1828 İran-Rus savaşı esnasında İran’dan Azerbaycan’a 18 bin Ermeni ailesi gelmiş, savaş sonrasında yapılan Türkmençay Antlaşmasıyla Ermeni göçleri daha da artmıştır. 1828-1830 yılları arasında İran’dan 40 binden fazla Ermeni, Osmanlı Devleti’nden ise yaklaşık 84 bin Ermeni, Gence ve Revan<strong><sup>[17]</sup></strong> bölgelerinin en verimli arazilerine yerleştirilmişlerdir. Rusya’nın Kafkasya’yı, Hıristiyanlaştırması veya Ermenileştirmesi 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş ve yaklaşık 1 milyon 300 bin Ermeni bölgeye yerleştirilmiştir.<strong><sup>[18]</sup></strong></span></p>
<p><span>Antlaşmadan önce Revan ve Nahçıvan bölgesinde yaklaşık 25 bin Ermeni yaşarken, antlaşmadan hemen sonra bölgeye İran ve Osmanlı Devleti’nden Ermenilerin göçürülmesiyle bu vilayetlerin etnik terkibi Ermenilerin lehine değişmeye başlamıştır. Bölgeye, İran ve Osmanlı Devleti’nden Ermeniler göçürülürken; Revan’ın; Kırkbulak, Zengibasar, Köprübasar, Vedibasar, Şerur, Sürmeli, Derekent-Parçanis, Saatlı, Talin, Seyidli-Ağsakallı, Serdarabad, Görnibasar, Abaran, Dereçiçek ve Göyçe bölgelerinde; Nahçıvan’ın; Elinçeçay, Mevazihatun, Hok ve Dereleyez bölgelerinde; Ordubad’ın ise Eylis, Deste, Bilev ve Cennep bölgelerinde yaşayan Türklerin birçoğu Osmanlı Devleti’ne ve İran’a göçmek mecburiyetinde kalmıştır.<strong><sup>[19]</sup></strong> Burada dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri de Ermenilerin planlı bir şekilde bölgeye yerleştirilirken burada yaşayan Türklerin de göçe zorlanmalarıdır. Bu siyaset Azerbaycan coğrafyasında günümüze kadar değişik zamanlarda (1905, 1918, 1948-1953, 1988) birçok defa Ermeniler ve Ruslar tarafından uygulamaya konmuştur.</span></p>
<p><span>General Paskeviç tarafından Ermenileri Nahçıvan ve Revan’a göç ettirmekle görevlendirilen aslen Ermeni olan Albay Lazerev bu konuda çalışmalarına hemen başlamış, antlaşmanın imzalanmasının ardından 14 Şubat tarihinde Lazerev hazırladığı raporu Paskeviç’e göndermiştir. Bu raporda Lazerev: “Ermeniler savaş sırasında üzerlerine düşeni yaptılar, şimdi onlar Rusya’ya göçmek istiyorlar. Ermenilerin hızlıca ve rahat bir şekilde göçürülmesi için şu tedbirlerin alınması gereklidir; 1- Göçürme işine memur edildiğine dair kendisine resmî belge verilmesi. 2- Göçürme işine yardım etmek için yeteri kadar Ermenice bilen subay tayin etme yetkisinin kendisine verilmesi. 3- İklim vesair şartlardan dolayı göçürme işinde karşılaşılan zorluklarda ordunun yardım etmesi. 4-Fakir Ermeni ailelerine göç için hazineden yardım edilmesi” tekliflerinde bulunmuş, bunun üzerine Paskeviç, 26 Şubat’ta Lazerev’e bu tekliflerin yerine getirilmesi için hususi talimat göndermiştir. Lazerev, 24 Aralık 1829 tarihli gönderdiği raporda ise, “26 Şubat – 11 Haziran 1828 tarihleri arasında 8249 Hıristiyan aileyi Revan, Nahçıvan ve Karabağ’a göçürdüğünü” yazmıştır.<strong><sup>[20]</sup></strong> İran’dan Ermenilerin göçürülmesine Mart 1828’de başlanmış ve kısa süre içerisinde Ermeniler, Ebregunus, Beneniyar, Kazancı, Halilli, Arınç, Karababa, Nurs, Eylis, Dize ve Çenneb gibi kasaba ve köylere iskân edilmişlerdir. İran’dan göçürülen Ermeniler çoğunlukla Müslüman toprak sahiplerinin ellerinden alınan arazilere yerleştirilmişlerdir. Türkmençay Antlaşmasının imzalanmasında önemli rol oynayan ve Rusya’nın İran büyükelçisi olan Griboyedov bu göçlerle ilgili, “Müslümanlar, geçici olarak buralara yerleştirilen Ermenilerin daha sonra bu topraklara sahip çıkmalarından korkuyorlardı. Bu yüzden Rusya’nın Kafkasya’da Ermenilere büyük hak ve avantaj sağlaması sebepsiz değildi” değerlendirmesini yapmıştır.<strong><sup>[21]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59810" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Azerbaycan.jpg" alt="" width="800" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Azerbaycan.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Azerbaycan-768x720.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Antlaşmanın İran’a Etkisi</strong></span></p>
<p><span>Türkmençay Antlaşmasıyla İran her yönden büyük zararlar görmüş, bu antlaşmanın neticelerinden dolayı yaklaşık bir asır diğer devletlerle olan siyasî ve İktisadî ilişkilerinde olumsuz etkilenmiştir. Bu antlaşmayla İran mahkeme bağımsızlığını kaybetmiş, yabancı devletler nezdinde mağlup ve zayıf bir devlet olarak görülmeye başlanmıştır. Türkmençay Antlaşmasıyla başlayan süreç İran tarihinde “tek taraflı antlaşmaların imzalandığı” bir dönem olarak adlandırılmıştır.<strong><sup>[22]</sup></strong></span></p>
<p><span>Antlaşmanın 6. maddesine göre, İran’ın Rusya’ya 20 milyon gümüş manat (5 milyon tümen veya yaklaşık 3.5 milyon sterlin) tazminat ödemesi gerekmektedir. İmzalanan antlaşmaya göre, tazminat altı ay içerisinde ödenmezse Güney Azerbaycan Rusya hâkimiyetine geçecektir. Rusya, ordularının geri çekilmesi için tazminatın üçte birinin ödenmesini şart koşmuştur. İran’ın ise ülkenin birçok yerinde (İsfahan, Kirman, vb.) ağır vergiler yüzünden çıkan ayaklanmalardan ve içinde bulunduğu ekonomik krizden dolayı bu parayı ödeyemeyecek durumdadır. Fakat Osmanlı Devleti ile savaş durumunda olan Rusya, ordularını Güney Azerbaycan’dan çıkarmış, bir grup askerini Hoy’da bıraktıktan sonra Tebriz’de bulunan birliğini de Mart 1828’de geri çekmiştir. İran tazminatı, ödemenin son günü olan 27 Ağustos’ta İngiliz sefiri Mc Donald’ın da yardımlarıyla parayı ödemiş ve Rusya da son askerî birliğini Hoy’dan çıkartmıştır.<strong><sup>[23]</sup></strong></span></p>
<p><span>Türkmençay Antlaşması’ndan sonra Kirman ve Horasan’da çıkan isyanlarla İran’ın bölgedeki hâkimiyeti aşırı derecede sarsılmış, 1831 yılında Tahran’dan ayaklanmaları bastırmak üzere bölgeye hareket eden Abbas Mirza komutasındaki ordu öncelikle Yazd ve Kirman bölgesindeki ayaklanmayı bastırmış, daha sonra da Horasan bölgesinde devam eden Terekeme isyanlarını bastırmak için bölgeye hareket etmiş ve 1832’de Meşhed’e giderek Amirabad kalesini ele geçirmiştir. İsyanlar ancak tamamen 1833 yılında kontrol altına alınabilmiştir.<strong><sup>[24]</sup></strong></span></p>
<p><span>Antlaşma, İran’ı ekonomik yönden de olumsuz etkilemiştir. İran devletinin, Gülistan ve Türkmençay Antlaşmaları’ndan önce, ithal ettiği mallardan aldığı iki vergi vardır. Bunlardan birisi ülkeye giriş yani gümrük vergisi; diğeri ise köprü ve anayol başlarında alınan “yol vergisi”dir. Bu vergiler transit, ithal veya ihraç olunan malların çıkış ve gidebileceği noktalar dikkate almaksızın mal sahiplerinden alınmaktadır. Büyük bir gelir kapısı olan bu vergiler sebebiyle iç piyasada Kuzeyde İngiliz, Güneyde ise Rus malları yerli mallarla rekabet edememektedir. Fakat Türkmençay Antlaşmasıyla artık Rusya, İran iç piyasasında serbest ticaret yapma imtiyazını elde etmiş ve İran’ın kuzeyinde yapılan ticarî faaliyetler tamamen Rusya’nın kontrolüne girmiştir.<strong><sup>[25]</sup></strong></span></p>
<p><span>Antlaşmanın İran açısından en önemli neticelerinden birisi de; Rus tüccarların İran sınırları içerisinde işlediği suçlardan dolayı sadece Rus mahkemelerinde yargılanacak olmasıdır. İranlı ve Rus tüccarlar arasında çıkan anlaşmazlıklar mutlaka Rus konsolosun huzurunda çözüme kavuşturulacaktır. Yapılan antlaşmaya göre; Rus tüccarlar, kendi aralarında veya başka milletlerden tüccarlara bir sorun yaşasa, hatta cinayet işleseler dahi İran mahkemelerinde yargılanmayacaktır. Bütün bunların neticesinde İran’ın siyasî bağımsızlığı tehlikeye düşmüş ve mahkeme bağımsızlığından ise söz edilemez duruma gelinmiştir.<strong><sup>[26]</sup></strong></span></p>
<p><span><span><strong>Kuzey Azerbaycan’ın Rusya Tarafından İşgalinin ve Türkmençay Antlaşması’nın Azerbaycan Tarihçileri Tarafından Değerlendirilmesi</strong></span><sup>[</sup><sup>27</sup><sup>]</sup></span></p>
<p><span>19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında, Azerbaycan tarihçileri yazdıkları eserlerde, Rusların bölgeyi işgalini tarif ve takdir etmişlerdir.<strong><sup>[28]</sup></strong> Bunun asıl sebebi olarak, yazılan eserlerin yönetimin kontrolünden geçmesi gösterilmektedir. 20. yüzyılın başlarında kaleme alınan bazı tarihî ve edebî eserlerde, Çarlığın Azerbaycan’da yürüttüğü müstemlekecilik siyaseti tenkit edilmiş ve bundan çıkış yolları aranmıştır.<strong><sup>[29]</sup></strong> Azerbaycan tarihçileri tarafından işgal, 1930’lu yıllarda, “nispeten az bir bela” olarak değerlendirilmiş, bu doğrultuda ilmî araştırmalar yapılmış ve mukayeseli eserler kaleme alınmıştır.<strong><sup>[30]</sup></strong> İşgal, tarihçiler tarafından, 1940-50’li yıllarda “birleştirme”<strong><sup>[31]</sup></strong>, 1960-80’li yıllarda “gönüllü dâhil olma” olarak görülmüştür. 1960’lı yılların ortalarında “Kuzey Azerbaycan’ın Rusya ile birleştirilmesinin 150. yılı” bir bayram havasında kutlanmış, bu istikamette yayınlar yapılmış<strong><sup>[32]</sup></strong> ve konferanslar düzenlenmiştir. Yazılan eserlerde ve düzenlenen konferanslarda “o devirde yaşayan halk, Rusya ile birleşmeye can atmakta, fakat İran, Osmanlı Devleti ve yerli zenginler bunu engellemeye çalışmaktadırlar” fikri işlenmiştir. 1990’lı yıllarda ise yaşanan hadise, “işgal” olarak değerlendirilmiş ve konuyla alakalı ilmî eserlerin yanında edebî eserler de yazılmaya başlanmıştır. 1990’lı yıllara kadar yazılan eserlerin önemli bir kısmında, işgal görmezden gelinmiş, işgalin neticesinde, bölge halkının iktisadî ve kültürel alanda ne kadar ileri gittiği ayrıntılarıyla anlatılmıştır.<strong><sup>[33]</sup></strong> 1990’lı yıllardan itibaren yazılan eserlerde, işgal sadece “Kuzey Azerbaycan’ın işgali değil, bütün Kafkas halklarına yapılan zulüm” olarak görülmüş ve bunun acı neticelerine değinilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Günümüzden yaklaşık 180 yıl önce imzalanan Türkmençay Antlaşması, her ne kadar İran ile Sovyet Rusya arasında 26 Şubat 1921 yılında imzalanan antlaşmanın<strong><sup>[34]</sup></strong> 11. maddesi gereğince geçersiz duruma düşse de, sonuçları itibariyle bölgede bugün yaşanan önemli problemlerin ana kaynaklarından birisi olmuştur. Kendi kaderini tayin etmede hiçbir söz hakkı verilmeyen Azerbaycan Türkleri, İran ve Rusya’nın hâkimiyet mücadelesi neticesinde imzalan bu antlaşmayla ikiye bölünmüştür. Sekiz milyon Kuzey Azerbaycan Türkü, 1991’de Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra özgürlüklerine kavuşmuş ve Azerbaycan Cumhuriyeti adı altında yaşamaktadırlar. Fakat Türkmençay Antlaşmasıyla İran sınırları içerinde kalan yaklaşık 30 milyon Türk, Fars egemenliği altında birçok haklarından mahrum olarak yaşamaya çalışmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu ikiye bölünmüşlüğün dışında en önemli sorunlardan biri de, her gün artarak daha çözümsüz bir hal alan Ermenistan sorunudur. Rusya Türkmençay Antlaşması’na koydurduğu 15. maddeye dayanarak, sistemli bir şekilde İran, Osmanlı Devleti ve Rusya’daki Ermenilerin Güney Kafkasya’ya göç etmeleri için ortam hazırlamış ve onları bu konuda teşvik etmiştir. Bu planlı hareket neticesinde bölgede Ermeni Devletinin temelleri atılmıştır. Ruslar bu bölgede güvenebilecekleri Hıristiyan bir müttefik aramışlar ve bu müttefik o günden bugüne Ermeniler olmuştur. Ermeniler de hamileri Rusların kendilerine olan güvenini boşa çıkarmamış ve elinden gelenin fazlasını yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. 1905-1907, 1918, 1948-1952 yılları ve 1988’de birçok defa Ermeniler Türklere karşı saldırılarda bulunmuşlardır. Geçici olarak yerleştirildikleri toprakları sahiplendikleri gibi, yayılmacı siyasetlerini devam ettirmişlerdir. Bugün Ermenistan, tarihte Türk olan toprakları kendi vatanı gibi kabul etmesi bir yana, Azerbaycan’ın %20’sini de işgal etmiş, bunun neticesinde de bu topraklarda yaşayan yaklaşık bir milyon insan “kaçkın ve mecburi göçkün” durumuna düşmüştür. Ayrıca Ermenistan kendi sınırları içerisinde yaşayan bütün Türkleri sınır dışı etmiştir. Ermenistan sadece Azerbaycan topraklarından değil, Türkiye’den ve Gürcistan’dan da toprak talebinde bulunmaktadır. Türkmençay Antlaşmasıyla temelleri atılan Ermenistan bugün de bölgede sorun olmaya devam etmekte ve gelecekte de durum değişmeyecek gibi görünmektedir.</span></p>
<p><span>Türkmençay Antlaşması’nın 8. maddesine göre, Hazar’a hâkimiyet ve buranın zenginliklerinin kullanım tartışmalarında Rusya üstünlük kazanmıştır. Bundan sonra Hazar’da yalnızca Rus askerî gemileri yüzebilecektir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Hazar’ın statüsü sorunu bir defa daha gündeme gelmiş fakat bu gün geldiğimiz noktada problem halen çözüme kavuşturulamamıştır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de Rusya’nın Hazar’daki menfaatlerini kaybetmemek istemesidir. Bu arada İran da Hazar’a kıyıdaş ülke olarak, bu çözümsüzlükten kendi lehine istifade etmeye çalışmaktadır.</span></p>
<p><span>Rusya ile İran arasında Azerbaycan coğrafyasında yapılan mücadelelerin ve antlaşmanın sonucunda İran bölgedeki hâkimiyetini, siyasî ve ticarî etkinliğini kaybetmiş, Rusya ise bölgedeki üstünlüğünü Edirne Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti’ne de onaylatmıştır. Böylece bölgede yaklaşık 200 yıl sürecek Rusya hâkimiyeti başlamıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Okan YEŞİLOT</strong></span></a>
</p><p><span>Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</span></p>
<p><span>Kaynak: A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 36 Erzurum 2008</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR:</strong></span></div>
<div><span>♦ ADIGÖZEL, Mirza Bey, “Garabağname ”, Garabağnameler, Yazıcı, Bakı 1989.</span></div>
<div><span>♦ AKBERNİYA, Ali, Tarih-i Siyasi ve Diplomasi-yi İran: Ez Gülnaba ta Türkmençay, Hicri 1243-1334, Tahran Üniversitesi Yayınları, Cilt. I, Tahran 1348.</span></div>
<div><span>♦ ALİYEV, Mehemmed, Şimali Azerbaycanın Rusiya Tarafından İşgalının Tarihşünaslığı, Adiloğlu Neşriyyat, Bakı 2001.</span></div>
<div><span>♦ ARZUMANLI, Vagif – MUSTAFA, Nazım, Tarihin Gara Sahibeleri, Deportasiya, Soygırım, Gaçgınlık, Gartal, Bakı 1998.</span></div>
<div><span>♦ ATNUR, İbrahim Ethem, Osmanlı Yönetiminden Sovyet Yönetimine Kadar Nahçıvan (1918-1921), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycan SSR Elmler Akademiyasının Azerbaycanın Rusiya Terkibine Dahil Olmasının 150 İlliyine Hasr Olunmuş Elmi Sessiyasının Tezisleri 20-22 Aprel 1964 cü il, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası Neşriyyatı, Bakı 1964.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycan Tarihi (Uzak Keçmişten 1870 ci İllere Geder), Redakdör Süleyman Aliyarlı, Azerbaycan Neşriyyat, Bakı 1996, s. 602-610.</span></div>
<div><span>♦ Azerbaycanın Rusiya İle Birleştirilmesi ve Onun Mutereggi İgtisadi ve Medeni Neticeleri, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası Neşriyyatı, Bakı 1956.</span></div>
<div><span>♦ BABANLI, Tomiris, Valide İmamaliyeva, Azerbaycan Salnamesinden Sahifeler, Boz Oğuz Neşriyatı, Bakı 1997.</span></div>
<div><span>♦ BAKIHANOV, A., Gulustanı-İrem, Bakı 2001.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLLİ, Kemal, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler, TTK, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ CARR, Edward Hallett, Sovyet Rusya Tarihi Bolşevik Devrimi (1917-1923), (Çev. Tuncay Birkan), C. III, Metis Yayınları, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ ESEDOV, Firudin – KERİMOVA, Sevil, Çarizmi Azerbaycana Getirenler, Gençlik, Bakı 1993.</span></div>
<div><span>♦ Gasımov, M., XIX. Asrda Rusiyanın Gabagçıl İdeyalarının Azerbaycanda İçtimai Fikrin İnkişafına Tesiri, Azerbaycan SSR Siyasi ve Elmi Bilikleri Yayan Cemiyetin Neşri, Bakı 1953.</span></div>
<div><span>♦ HACİYEV, İsmail- AMANOĞLU, Ebulfez, Tarihte ve Günümüzde Nahçıvan, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ İSMAİL, Mahmud, Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Dövlet Neşriyyatı, , Bakı 1993.</span></div>
<div><span>♦ MEHDİYEV, Gazanfer, Azerbaycanın Rusiya İle Birleşmesi ve Bunun Tarihi Ehemiyyeti, Azerbaycan SSR Siyasi ve Elmi Bilikleri Yayan Cemiyetin Neşri, Bakı 1952.</span></div>
<div><span>♦ MUSAYEV, İsmail, Azerbaycanın Nahçıvanın ve Zengezur Bölgelerinde Siyasi Vaziyet ve Harici Devletlerin Siyaseti (1917-1921. Yıllar), Bakı Üniversitesi Neşriyyatı, Bakı 1996.</span></div>
<div><span>♦ PAKREVAN, Emine, Abbas Mirza ve Azerbaycan, Farsçadan Çeviren Güntay Cavanşir, Kanun, Bakı 2007.</span></div>
<div><span>♦ SÜLEYMANOV, Mehman, İrevan Hanlığının Rusiyaya Birleştirilmesi Tarihinden, Harbi Neşriyyat, Bakı 1997;</span></div>
<div><span>♦ TAĞIVEYA, Şövket- REHİMLİ, Ekrem- BAYRAMZADE, Semed, Güney Azerbaycan, Orhan, Bakı 2000.</span></div>
<div><span>♦ VERDİYEVA, Hacar Y., “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine”, Türkler, C. 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 175-180.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> A. Bakıhanov, Gulustanı-İrem, Bakı 2001, s. 231; Azerbaycan Tarihi (Uzak Keçmişten 1870 ci İllere Geder), Redakdör Süleyman Aliyarlı, Azerbaycan Neşriyyat, Bakı 1996, s. 602-610.</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Revan’ın Ruslar tarafından ele geçirilmesinde Ermeni kilisesinin hususen de Başpiskopos Nerses Aştarakski’nin yardımları olmuştur. Bu yardımları karşılığında Nerses’e 25 Ocak 1828 tarihinde “Kutsal Aleksandr Nevski Madalyası” verilmiş ve bundan aldığı cesaretle bölgede yaşayan Türklere baskılarını artıran Nerses, ortaya çıkan huzursuzluklardan dolayı ve hakkında yapılan şikâyetler neticesinde Paskeviç tarafından sürgüne gönderilmiştir. Vagif Arzumanlı-Nazım Mustafa, Tarihin Gara Sahifeleri, Deportasiya, Soygırım, Gaçgınlık, Gartal, Bakı 1998, s. 20¬22. Daha fazla için bilgi bk. Mehman Süleymanov, İrevan Hanlığının Rusiyaya Birleştirilmesi Tarihinden, Harbi Neşriyyat, Bakı 1997.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Daha fazla bilgi için bk. İsmail Haciyev, Ebulfez Amanoğlu, Tarihte ve Günümüzde Nahçıvan, A4kara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1998.</span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> Abbas Mirza hakkında bk. Emine Pakrevan, Abbas Mirza ve Azerbaycan, Farsçadan Çeviren Güntay Cavanşir, Kanun, Bakı 2007.</span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> Paskeviç’e Revan’ın alınmasında gösterdiği başarılardan dolayı “Graf Erivanski” unvanı verilerek taltif edilir. İvan Fyodoroviç Paskeviç hakkında bilgi için bk. Firudin Esedov-Sevil Kerimova, Çarizmi Azerbaycana Getirenler, Gençlik, Bakı 1993, s. 30-35.</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> Bu savaşın kaybedilmesinin ve Türkmençay Antlaşması’nın imzalanmasını sebebi olarak; Veliaht Abbas Mirza’nın yardım ve destek isteklerinin, Babası Fethali Şah tarafından ciddiye alınmadığı ve savaşla ilgilenmediği gösterilmektedir. Tomiris Babanlı, Valide İmamaliyeva, Azerbaycan Salnamesinden Sahifeler, Boz Oğuz Neşriyatı, Bakı 1997, s. 160.</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> Rusların bölgeyi bu kadar kolay ele geçirmelerinde; Ermenilerin, Rus ordusunun direnen halklara yaptıkları zulmü abartarak anlatmalarının da etkisi olduğu iddia edilmektedir. Şövket Tağıveya, Ekrem Rehimli, Semed Bayramzade, Güney Azerbaycan, Orhan, Bakı 2000, s. 27.</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> Erdebil işgal edildikten sonra burada bulunan Şeyh Safi Camii’nin meşhur kütüphanesi St. Petersburg’a götürülmüştür. Şövket Tağıveya, “Türkmençay Mugavilesi Kimin Heyrına idi”, Tomiris Babanlı, Valide İmamaliyeva, a.g.e., s. 163.</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> Ali Akberniya, Tarih-i Siyasi ve Diplomasiyi İran: Ez Gülnaba ta Türkmençay, Hicri 1243-1334, Tahran Üniversitesi Yayınları, Cilt. I, Tahran 1348, s. 243.</span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> A. S. Griboyedov, Antlaşmadan sonra elçi olarak Tebriz üzerinden Tahran’a gitmiş, yolculuk sırasında ve Tahran’da kendisi ve mahiyetindekiler taşkınlıklar yapmışlardır. Nihayetinde de Tahran’da Asifuddevle’nin evinde bulunan iki Revan’lı hanımı zorla elçiliğe götürünce halk ayaklanmış ve elçiliği basarak Griboyedov ve mahiyetindeki 37 kişiyi öldürmüştür. Bunun üzerine İran, özür mektubu iletmek için Rusya’ya büyük heyet göndermiştir. Akberniya, a.g.e, 253.</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> Babanlı-İmamaliyeva, a.g.e., s. 158.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> 1850 yılında Nahçıvan ve Revan Hanlıkları lağvedilerek Nahçıvan, Gümrü, Yeni Beyazıt, Şerur- Dereleyez kazaları, ve Ordubad nahiyesi de dahil olmak üzere Erivan Guberniyası (Valiliği) teşkil olunmuştur. İbrahim Ethem Atnur, Osmanlı Yönetiminden Sovyet Yönetimine Kadar Nahçıvan (1918-1921), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2001, s. 5.</span></div>
<div><span><strong>[13]</strong> Antlaşmanın maddeleri hakkında daha fazla bilgi için bk. Azerbaycan Tarihi (Uzak Keçmişten 1870 ci İllere Geder, s. 618-624.</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> Tağıveya, vd…, a.g.e., s. 35.</span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> Lazerev ailesi de bu davete uyarak Rusya’ya gelip yerleşenlerin en önde gelenlerinden biri olmuştur. Moskova’da Lazerev Enstitüsü’nün bulunduğu sokak, ‘Ermeni Caddesi’ adıyla anılmaktaydı ki, bu da Lazerev’lerin şahsında bütün Ermenilerin eriştikleri yüksek konumlarının propagandaya yönelik bir göstergesidir. Kemal Bey dilli, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler, TTK, Ankara 1988, s. 368.</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> 1823-1827 yılları arasında Dağlık Karabağ’da % 91 Türk, % 8.4 Ermeni; Nahçıvan’da % 86.5 Türk, % 13.5 Ermeni; Erivan’da %76 Türk, % 24 Ermeni vardır. 1830-1834 yılları arasında ise demografik yapı şöyle değişir: Dağlık Karabağ’da % 34.8 Türk, % 34.8 Ermeni nüfusu olur. 1920’lerde ise Dağlık Karabağ’da Türk nüfus % 5-6’ya kadar düşer. Bu rakamlar Ermenilerin yoğun olarak bölgeye göç ettiklerini göstermektedir. Bu konu hakkında geniş bilgi için bk. Kemal Beydilli, a.g.e.; Bir başka eserde, 1832 yılında Nahçıvan’da yaşayanların, 17.138’i Türk, 1.340’ı ise Türkmençay Antlaşması’ndan sonra göç ettirilen Ermenilerdir. Aynı yıl, Revan’ın nüfusunun 49.875’i Türk, 45.207’si buraya göçürülen Ermenilerden oluşmaktadır. 1873 yılına gelindiğinde ise, Güney Kafkasya’nın % 16.5’ini Ermeniler oluşturmaktadır. Ancak aynı yıl göçler neticesinde Revan’da %54 oranında Ermeni nüfusa ulaşılmıştır. 1886’daki istatistiklere göre ise, Nahçıvan Şehrinde %70.2 Türk, %29.4 Ermeni, Zengezur’da %53.3 Türk, %46.3 Ermeni, Ordubad’da %90.2 Türk, % 9.8 Ermeni bulunmaktadır. İsmail Musayev, Azerbaycanın Nahçıvanın ve Zengezur Bölgelerinde Siyasi Vaziyet ve Harici Devletlerin Siyaseti (1917-1921. Yıllar), Bakı Üniversitesi Neşriyyatı, Bakı 1996, s. 33-34.</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> Revan’a yerleştirilen Ermeniler hakkında daha fazla bilgi için bk. Hacar Y. Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine”, Türkler, C. 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 175-180.</span></div>
<div><span><strong>[18]</strong> Mahmud İsmail, Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Dövlet Neşriyyatı, , Bakı 1993, s. 217-218.</span></div>
<div><span><strong>[19]</strong> Arzumanlı-Mustafa, a.g.e., s. 6-7.</span></div>
<div><span><strong>[20]</strong> a.g.e., s. 26,31.</span></div>
<div><span><strong>[21] </strong>Haciyev-Amanoğlu, a.g.e.,s. 29-30.</span></div>
<div><span><strong>[22] </strong>Akberniya, a.g.e, s. 259.</span></div>
<div><span><strong>[23] </strong>Tağıveya, “Türkmençay Mugavilesi…”, s. 165.</span></div>
<div><span><strong>[24] </strong>Akberniya, a.g.e., s. 254-255.</span></div>
<div><span><strong>[25] </strong>A.g.e., s. 259-260.</span></div>
<div><span><strong>[26] </strong>Akberniya, a.g.e, s. 261.</span></div>
<div><span><strong>[27] </strong>Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Mehemmed Aliyev, Şimali Azerbaycanın Rusiya Tarafından İşgalının Tarihşünaslığı, Adiloğlu Neşriyyat, Bakı 2001.</span></div>
<div><span><strong>[28] </strong>Buna örnek olarak, Mirza Adıgözel Bey, “Garabağname “, Garabağnameler, Yazıcı, Bakı 1989, s. 5-102. kitabı gösterilebilir. 1845’de yazılan eserde, “İran ordusu işgalci, Rus ordusu ise büyük kurtarıcı” olarak görülmektedir. Ayrıca Rus Generali Sisianov’un İbrahim Bey tarafından öldürülmesini “Saf ve temiz kalpli Serdar namertçe öldürüldü” olarak yazmıştır. Mirza Adıgözel Bey, “Garabağname”, Garabağnameler, s. 73. Bir diğer önemli örnekte; M. F. Ahundov işgali “Kuzey Azerbaycan’ın geri kalmış İran ve Osmanlı’dan kurtulup, gelişmiş Rusya ile birleşmesi” ve “Türkmençay Antlaşması’ndan sonra Kuzey Azerbaycan’ın iktisadî ve medeniyet olarak gelişmesinin esası” olarak görmektedir. Aliyev, a.g.e., s. 123.</span></div>
<div><span><strong>[29] </strong>Bunlara örnek olarak; N. Nerimanov, M. Resulzade, A. Hüseyinzade, C. Mehmet Kulizade, M. Hadi, Y. V. Cemenzeminli, H. Cavid ve M. A. Sabir vb. gösterilebilir. Aliyev, a.g.e., s. 130.</span></div>
<div><span><strong>[30] </strong>Bu grup tarihçiler, Azerbaycan’ın tarihte uğradığı diğer işgallerle, Rus işgalini mukayese etmişler ve Rus işgalini “nispeten az bela getirdi” şeklinde değerlendirmişlerdir.</span></div>
<div><span><strong>[31] </strong>Bu dönemin tarihçileri, Türkmençay Antlaşmasını “Azerbaycan’ın Rusya ile birleştirilmesi, Azerbaycan halkının tarihî gelişmesinde büyük rol oynamış, içtimaî, siyasî, iktisadî ve kültürel hayatında dönüm noktası” olarak değerlendirmektedirler. Aliyev, a.g.e., s. 164,191; Bu görüşe örnek olarak “Azerbaycan’ın Rusya ile birleşmesi Azerbaycan halkının hayatında fevkalade önemli ve terakkiperver bir hadisedir. Çünkü Azerbaycan’ın Rusya ile birleşmesi; feodal dağınıklığını ortadan kaldırmak, Türk ve İran işgalcilerinin baskılarından kurtulmak, halkın iktisadî ve medenî hayatını geliştirmek için yegâne çıkış yolu idi.” Gazanfer Mehdiyev, Azerbaycanın Rusiya İle Birleşmesi ve Bunun Tarihi Ehemiyyeti, Azerbaycan SSR Siyasi ve Elmi Bilikleri Yayan Cemiyetin Neşri, Bakı 1952, s. 30; Bir başka eserde; “Azerbaycan’ın Rusya ile birleşmesi, Azerbaycan halkını fizikî olarak ezilmekten ve ölümlerden kurtardı. Ülkeyi iktisadî ve manevî cihetten geri kalmış İran ve Türkiye gibi ülkelerden uzaklaştırıp ve yavaş yavaş terakki ve inkişaf yoluna koydu.” M. Gasımov, XIX. Asrda Rusiyanın Gabagçıl İdeyalarının Azerbaycanda İçtimai Fikrin İnkişafına Tesiri, Azerbaycan SSR Siyasi ve Elmi Bilikleri Yayan Cemiyetin Neşri, Bakı 1953, s. 8.</span></div>
<div><span><strong>[32] </strong>Bu yayınlara örnek olarak; Azerbaycan SSR Elmler Akademiyasının Azerbaycanın Rusiya Terkibine Dahil Olmasının 150 İlliyine Hasr Olunmuş Elmi Sessiyasının Tezisleri 20-22 Aprel 1964 cü il, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası Neşriyyatı, Bakı 1964 gösterilebilir.</span></div>
<div><span><strong>[33] </strong>Azerbaycanın Rusiya İle Birleştirilmesi ve Onun Mutereggi İgtisadi ve Medeni Neticeleri, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası Neşriyyatı, Bakı 1956. Bu eser konuyla ilgili güzel bir örnektir. Eserde “Azerbaycan’ın Rusya ile birleştirilmesinin neticesinde halkın madden ve manen büyük gelişmeler gösterdiği” anlatılarak bu görüş verilerle ispatlanmaya çalışılmaktadır.</span></div>
<div><span> <strong>[34] </strong>Anlaşma için bk. Edward Hallett Carr, Sovyet Rusya Tarihi Bolşevik Devrimi (1917-1923), (Çev. Tuncay Birkan), C. III, Metis Yayınları, İstanbul 2004, s. 275-276.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tebriz&amp;amp;Bakü&amp;amp;Ankara Traktor Sazi Sen Çok Yaşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tebrizbakuankara-traktor-sazi-sen-cok-yasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tebrizbakuankara-traktor-sazi-sen-cok-yasa</guid>
<description><![CDATA[ Tebriz-Bakü-Ankara Traktor Sazi Sen Çok Yaşa
Selam olsun Güney Azerbaycan’a… Selam olsun Tebriz’in simgesi Traktor Sazi Futbol Takımına… Traktor Sazi, İran’ın Tebriz kentinin simgesi haline gelmiş bir takım. Sadece Tebrizlilerin değil, bölgede yaşayan milyonlarca Türk’ün sesi olmuş. Bir ara ligden düşse de, 2009 – 2010 sezonunda tekrar ülkenin en üst seviyedeki ligi olan Pro – Lige çıkmıştır. Benim de taraftarı olduğum […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b67347fb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tebriz&amp;Bakü&amp;Ankara, Traktor, Sazi, Sen, Çok, Yaşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Traktor-Sazi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tebriz-baku-ankara-traktor-sazi-sen-cok-yasa.html">Tebriz-Bakü-Ankara Traktor Sazi Sen Çok Yaşa</a></p>
<p><span>Selam olsun Güney Azerbaycan’a… Selam olsun Tebriz’in simgesi Traktor Sazi Futbol Takımına…</span></p>
<p><span>Traktor Sazi, İran’ın Tebriz kentinin simgesi haline gelmiş bir takım. Sadece Tebrizlilerin değil, bölgede yaşayan milyonlarca Türk’ün sesi olmuş. Bir ara ligden düşse de, 2009 – 2010 sezonunda tekrar ülkenin en üst seviyedeki ligi olan Pro – Lige çıkmıştır. Benim de taraftarı olduğum Traktor, bu sezon gayet iyi bir performans göstermekte olup, şampiyonluğun en büyük adaylarından biridir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59813 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Tractor-Sazi.jpg" alt="" width="300" height="300">Adını Tebriz’deki traktör fabrikasından alan Traktor Sazi takımı, bölgedeki Türkler için bir sembol olmuş. Bunu taraftarlarıyla konuşma fırsatım olunca daha iyi anladım. Traktor, adeta onların Türklüklerini haykırmaları olmuş; senelerdir bastırılan duygularının ve düşüncelerinin dışa vurulması olmuş. Yani bu takım, sadece bir futbol takımı değil, onlar için <strong>Azerbaycan demek, Türkçe demek, özgürlük demek</strong>. Lakapları <strong>“Kızıl Kurt”</strong> olan taraftarlar, gönüllerinden geçirdiklerini maç sırasında bağırarak dile getirir olmuş. Karşılaşmalarında çoğunlukla <strong><span>“Türk dilinde medrese, olmalıdır herkese</span>”</strong> ve <strong><span>“Azerbaycan var olsun, istemeyen kör olsun” </span></strong>gibi sloganlar atılmaktadır. 80.000 kişilik stadını çoğu zaman bu ateşli seyircileriyle dolduran Traktor’un, Persepolis ile karşılaşması, 120.000 seyirciyi stat ve etrafına toplayarak İran tarihinin rekoru olarak 2009 – 2010 sezonunda kayıtlara geçmiştir.</span></p>
<p><span>Ermenistan’ın Karabağ’da ve Azerbaycan’ın bazı bölgelerinde işgali sürerken, Türkiye’nin, Batının isteğiyle hava yolu trafiğini açması ve Ermenilerle yakın ilişkiler kurma girişimleri onları doğal olarak yaralamış. Ayrıca İran’da yaşayan yaklaşık 40 milyon Türk’ün, anadilinde eğitim yapamaması, sosyal haklardan mahrum olması, hatta Türkçe adlar kullanması ya da işyerlerine Türkçe tabela dahi asması engellenirken, Türkiye’nin yanı başında olan bu olaylara sessiz kalması onların kanayan yarası desem yerinde olur. Hatta Güney Azerbaycanlı bir arkadaşım bana Anadolu Türkleri’nin gerçek dünyadan soyutlandırıldığından, duyarsız bırakıldığından dert yanmıştı. Bunca olumsuzluğa rağmen hala Türkiye’ye olan sevgi ve saygılarını kaybetmemiş olmaları, gurur verici bir olay.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59814" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Tractor-Sazi-1.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Tractor-Sazi-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Tractor-Sazi-1-768x396.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Her maçında <strong>Türkçü sloganlar</strong> atan Traktor Sazi taraftarları, geçenlerde Tahran’ın İstiklal takımıyla karşılaştı. Maçta Fransa ve Ermenistan aleyhinde sloganlar atıldı. Karşılaşmayı izlemeye gelen yaklaşık 80.000 Güney Azerbaycanlı Türk, Fransa senatosu tarafından kabul edilen yasayı hep bir ağızdan protesto ettiler. Stada Nicolas Sarkozy, Valerie Boyer ve Serj Sarkisyan’ın fotoğraflarını getiren taraftarlar stat içinde fotoğrafları yaktılar. Hep bir ağızdan Türkiye’ye destek veren Traktor taraftarları, açtıkları pankartlarda <strong>“Türkiye Soykırım Yapmamıştır, Soykırım yapan Fransa ve Ermenistan’dır”</strong> gibi yazılar da vardı. Karşılaşma sonrası kalabalık taraftar grupları, Tebrizlilerin de eşliğinde, kilometrelerce yürüyüş düzenlediler.</span></p>
<p><span>Türkiye medyasında o kadar gereksiz haber bulabilirken, yanı başımızda gerçekleşen bu önemli olayları gündeme taşıyan doğru düzgün bir medya kuruluşu görememek çok acı bir durum. On binlerce Türk, Fransa ve Ermenistan aleyhine sloganlar atıp, Türklük görevlerini yerine getirdiler ve Türkiye’ye sahip çıktılar. Türkiye onlara sahip çıkmasa da… Fransa’nın kararı sonrası bu duyarlı davranışın eşi benzeri Türkiye’de bile olmamıştır. Bu sebeple Traktor taraftarına ne söylesek, onların güzelliği karşısında sönük kalır.</span></p>
<p><span>Ayrıca Traktor takımı ve taraftarları her defasında Türkiye’nin büyük takımlarıyla karşılaşmak istediklerini dile getirmektedirler. Ancak bizim takımlardan henüz “tık” yok. Nede olsa bizim takımlarımız Avrupa’da zaferden zafere koşuyorlar(!) bu yoğunluktan olsa gerek zaman ayıramıyorlardır. Ama inanıyorum ki bir gün, Türkiye’den, Traktor takımıyla oynayacak gerçek bir “Türk” takımı çıkacak ve Tebriz’de Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in ruhlarını 500 yıl sonra buluşturacaklar.</span></p>
<p><span>Bölgedeki en büyük Türk takımı Traktor Sazi’ye başarılar.</span></p>
<p><span><strong><span>Bülent ERDİL<br>
</span></strong>Alıntı kaynağı: Haberiniz.com.tr</span></p>
<hr>
<p></p><div class="su-youtube su-u-responsive-media-yes"></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Azerbaycan’da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycanda-kibris-turk-cumhuriyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycanda-kibris-turk-cumhuriyeti</guid>
<description><![CDATA[ Azerbaycan’da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
KKTC’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra KKTC’yi tanıyan ilk devlet Türkiye olmuştur. Bengaldeş’de KKTC’yi tanımış ise gerek o dönemde ABD’nin sert tepkisi gerek ise Türkiye’nin üzerinde durmaması yüzünden Bengaldeş tanımasını geri almıştır. Keza Pakistan’ın da KKTC’yi tanımaması Ankara’nın yaklaşımının sonucudur. Ancak Türk dünyasının bağımsızlığını kazanmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinin KKTC’nin bağımsızlığını tanıması Ankara’nın hesaplarının farkında olmayan Türk kamuoyunda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b6602878.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Azerbaycan’da, Kıbrıs, Türk, Cumhuriyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Azerbaycan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/azerbaycanda-kibris-turk-cumhuriyeti.html">Azerbaycan’da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet Turan ESEN</strong></span></a>
</p><blockquote>
<p><span><em><span class="spot1">KKTC’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra KKTC’yi tanıyan ilk devlet Türkiye olmuştur.</span></em></span></p>
</blockquote>
<p><span>Bengaldeş’de KKTC’yi tanımış ise gerek o dönemde ABD’nin sert tepkisi gerek ise Türkiye’nin üzerinde durmaması yüzünden Bengaldeş tanımasını geri almıştır. Keza Pakistan’ın da KKTC’yi tanımaması Ankara’nın yaklaşımının sonucudur. Ancak Türk dünyasının bağımsızlığını kazanmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinin KKTC’nin bağımsızlığını tanıması Ankara’nın hesaplarının farkında olmayan Türk kamuoyunda bir talep olarak oluşmuştur.</span></p>
<p><span>Türkiye’den sonra KKTC’yi tanıması beklenen ikinci devlet Türk kamuoyuna göre Azerbaycan’dır. İki devlet bir millet söylemi çerçevesinde Türkiye’ye en yakın Türk devleti olarak görülen Azerbaycan; KKTC’yi tanıma konusunda temkinli davranmaktadır. Bakü’nün temkinli davranmasının temel sebebi Karabağ Meselesi’dir. Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıması karşısında Rumların ve birçok devletin Karabağ’ı tanıyacağı endişesi, Bakü’nün KKTC politikasının temel belirleyicisi olmuştur.</span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından KKTC meclisinde Azerbaycan’ın tanınmasına ilişkin bir karar alınmış ancak Bakü’den aynı doğrultuda bir karşılık görülemediği için, Azerbaycan’ı tanıma kararı askıya alınmıştır<strong>.</strong><sup>[<span>1</span>]</sup> KKTC ve Azerbaycan arasında ikili ilişkilerin sosyal ve kültürel bağlamda gelişerek devam ettiği dönemlerde devletlerin resmi makamlarınca karşılıklı ilişkiler geliştirilmeye çalışılsa da Rumların Bakü’yü Karabağ’ı tanınmakla tehdit etmesi resmi tanınmayı engellemiştir ve engellemeye de devam etmektedir. Bu bağlamda devletler ve uluslararası ilişkiler açısından Azerbaycan’ın resmi tanıma girişimleri olmuşsa da sonuçlandırılamamıştır. Bakü’nün KKTC’yi tanımasında kilit rol Türkiye’nindir. Türkiye karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesinde köprü rolü oynamalıdır.</span></p>
<p><span>KKTC ve Azerbaycan arasında karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve derinleştirilmesi açısından halkların çabaları devletlerin resmi olarak karşılıklı tanıma yolunu açacaktır. Bu bağlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Azerbaycan’da ve Türkistan’da tanıtmak amacıyla 15 Temmuz 2012’de ‘’Azerbaycan-Kıbrıs Türk Cemiyeti’’nin bir sivil insiyatif olarak Bakü’de kurulmuş olması önemlidir.</span></p>
<p><span><strong>Azerbaycan-KKTC İlişkilerinin Arka Planı</strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıması, Karabağ meselesiyle doğrudan ilişkilidir. Alında Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımak istediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Ali Hasanov’un bir röportajda KKTC’nin tanınması meselesi konusunda sorulan bir soruya verdiği cevap, Azerbaycan’ın KKTC politikasını ortaya koymaktadır.. Hasanov: ‘<em>’Türkiye KKTC’yi tanımamızı istiyor. Sanmayın KKTC bizim için önemsiz. Biz KKTC’yi tanırız fakat bu durumda birçok devlet de Karabağ’ı tanıyacak. Türkiye bunu istemez’’ demiştir.</em><sup>[<span>2</span>]</sup> Görüldüğü üzere Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıması meselesi tek başına değerlendirilecek bir konu değildir. Ayrıca Karabağ meselesi yalnızca Azerbaycan için değil Türkiye için de taviz verilmeyecek kadar önemlidir.<sup>[<span>3</span>]</sup></span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımasıyla birlikte işgal altındaki topraklarında oluşturulan sözde devlet Karabağ’ın tanınması endişesi, Azerbaycan’ı KKTC’yle ilişkilerini gayri resmi olarak sürdürmek zorunda bırakmıştır. Uluslararası baskılara rağmen Azerbaycan tarafı 1990’lı yıllarda sosyal ve kültürel alanlarda sınırlı kalan ilişkilerini 2000’lerden sonra ekonomik ve siyasal alanlara da taşımaya çalışmıştır. Bu bağlamda karşılık resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, vakıflar kurularak bağların kuvvetlendirilmesi kararlaştırılmış ve KKTC’den Bakü’ye direk uçuşlar gündeme gelmiştir<strong>.</strong> Türkiye ve Azerbaycan arasında ‘’iki devlet bir millet’’ söylemi yine bu dönemde ‘’üç devlet bir millet’’ olarak vurgulanmıştır.<sup>[<span>4</span>]</sup> Ancak bu gelişmeler Rumların ve Yunanistan’ın Azerbaycan’ı, Karabağ’ı tanımakla tehdit etmesi ve uluslararası örgütlerde Ermenilerle birlikte hareket ederek Azerbaycan ve KKTC karşıtı propagandalar yapmasıyla engellemiştir. Örneğin; Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Tayyip Erdoğan’ın 30 Haziran 2005’te Bakü ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, ‘’KKTC pasaportlarının kabul edileceğini, KKTC’ye doğrudan uçuşların başlatılacağını ve Azerbaycan şirketlerinin KKTC’de ofisler açacağını’’ açıklamıştır.<sup>[<span>5</span>]</sup> Bunun üzerine AB Komisyonunun dış ilişkilerinden sorumlu üyesi Benita Ferrero Waldner Azerbaycan’a KKTC ile ilişkilerini kesmesi çağrısında bulunmuş, aksi takdirde AB’nin Azerbaycan’la ilişkilerini gözden geçireceğini duyurmuştur.<sup>[<span>6</span>]</sup> Neticede Azerbaycan KKTC konusunda, yumuşak karnı olarak yorumlanan Karabağ meselesi yüzünden ihtiyatlı davranmak zorunda kalmıştır.<sup>[<span>7</span>]</sup></span></p>
<p><span>Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin Bakü ve KKTC arasında ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilerek, karşılıklı bağımlılığı artırmaya çalışması gerekmektedir. Entegrasyonun temel önkoşulu; ekonomik ilişkilerin geliştirilerek siyasi birlikteliğe yol açmasıdır. Ayrıca Bakü’nün KKTC’yi tanıma noktasında çekincelerini gidermek de yine Türk Dış Politikası yapıcılarının temel görevleri arasındadır.</span></p>
<p><span><strong>Türk Halklarının Entegrasyon Çabaları: “Azerbaycan-Kıbrıs Türk Cemiyeti”</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-59819 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Azerbaycan-Kibris.jpg" alt="" width="300" height="300">15 Temmuz 2012 de Bakü’de kurulan Azerbaycan-Kıbrıs Türk Cemiyeti’nden yapılan açıklamaya göre, “Kardeşini tanı ve tanıt” felsefesiyle yola çıkan cemiyetin başkanlığını Mehmet Akçay, Seymur Hesenli ve Cefer Mensimi üstlendi.<sup>[<span>8</span>]</sup> Azerbaycan-Kıbrıs Türk Cemiyeti, kuruluş amacını ve hedeflerini ise şöyle açıklamıştır: <em>“KKTC’nin ilanından bu güne kadar siyasi olarak tanınmamışlığı halen sürmekte olan, ekonomik, sosyal, kültürel ve sportif açıdan da ambargolar koyulduğu ve dünyanın çifte standartlı politikalar izlediği bugünlerde Türk milliyetçileri olarak kardeş ülke Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Azerbaycan devletinde ve elimizden geldiği kadarıyla Orta Asya’da tanıtmayı hedefliyoruz.”</em><sup>[<span>9</span>]</sup></span></p>
<p><span>20 Temmuz 2012’de Bakü’de hem ‘’Azerbaycan Kıbrıs Türk Cemiyeti’’nin tanıtım toplantısı hem de Kıbrıs Barış Harekatı’nın 38.yıldönümü birlikte gerçekleştirilmiştir. Cemiyetin kurucu üyelerinden Seymur Hesenli konuşmasında cemiyetin temel hedefinin ‘’her iki ülkenin gelişmesine katkıda bulunmak ve iki ülke gençleri arasında Hazar’dan Akdeniz’e bir köprü kuruculuğunu üstlenmek’’ olduğunu vurgulamıştır.<sup>[<span>10</span>]</sup> Bunun yanı sıra toplantıda Kıbrıs Barış Harekatı hakkında da bilgiler verilmiştir. Toplantıya siyasiler, akademisyenler, çeşitli Türk topluluklarının yöneticileri, sanatçılar ve çok sayıda basın mensubu katılmıştır. Toplantı vatansever sanatçıların şarkılarıyla sona ermiştir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Atılan bu adım; aynı soydan gelen aynı dine mensup ve aynı dili konuşan, aynı ortak kültür değerleriyle yaşayan iki halkın geciken bir adımıdır. Devletlerin politik kaygılarla gerçekleştiremediği ‘’tanıma’’nın devlet dışı aktörlerle aşılmaya çalışılması önemli bir gelişmedir.Bu gelişmenin ardından karşılıklı ilişkiler geliştirilerek KKTC’nin varlığı Azerbaycan’da da tescillenmelidir. Bu bağlamda Azerbaycan’ın resmi olarak KKTC’yi tanıması sağlanmalıdır. KKTC’nin Azerbaycan’da tanınmasının ardından diğer Türk Cumhuriyetlerinde de tanınması yolunun açılabileceğini söylemek mümkündür. Atılan bu adım Türk Dünyası’nın entegrasyonu açısından oldukça önemlidir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet Turan ESEN</strong></span></a>
</p><div>
<hr>
<ol>
<li><span>Turgut TURHAN, <em>‘’KKTC-Azerbaycan İlişkileri’’</em>, <a href="http://www.law.ankara.edu.tr/dergi/AUHF-60-01/AUHF-2011-60-01-turhan" target="_blank" rel="noopener">http://www.law.ankara.edu.tr/dergi/AUHF-60-01/AUHF-2011-60-01-turhan</a>, erişim:17.07.2012.</span></li>
<li><span><em>’’Azerbaycan KKTC’yi tanıyamaz çünkü…’’</em> <a href="http://www.haberturk.com/dunya/haber/650735-azerbaycan-kktcyi-taniyamaz-cunku" target="_blank" rel="noopener">http://www.haberturk.com/dunya/haber/650735-azerbaycan-kktcyi-taniyamaz-cunku</a>, erişim:16.07.2012.</span></li>
<li><span>Turgut ER, Azadlıktan Tiranlığa, Sarkaç Yayınları, Ankara, 2010, s.294.</span></li>
<li><span>TURHAN, a.g.m.</span></li>
<li><span>Sema SEZER, ‘’Kıbrıs Türkleri Tecridi Kırıyor’’, Stratejik Analiz, Sayı:64, Ağustos 2005, s.10.</span></li>
<li><span>Okan YEŞİLOT, Ateş Çemberinde Azerbaycan, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2010, s.215-216.</span></li>
<li><span>TURHAN, a.g.m.</span></li>
<li><span>‘<em>’Bakü’de Azerbaycan Kıbrıs Türk Cemiyeti Kuruldu’’</em>, <a href="http://1news.com.tr/azerbaycan/kulturyasham/20120716111326269.html" target="_blank" rel="noopener">http://1news.com.tr/azerbaycan/kulturyasham/20120716111326269.html</a>, erişim:16.07.2012.</span></li>
<li><span>‘<em>’KKTC’nin tanıtımı için Bakü’den önemli adım’’</em>, <a href="http://www.kibrissondakika.com/kktc/azerbaycan-kibris-turk-cemiyeti-kuruldu-h14786.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.kibrissondakika.com/kktc/azerbaycan-kibris-turk-cemiyeti-kuruldu-h14786.html</a>, erişim:16.07.2012.</span></li>
<li><span><em>‘’Azərbaycan-Kıbrıs Türk Cəmiyyətinin təqdimatı olub’’, </em><a href="http://gun.az/politics/45054" target="_blank" rel="noopener">http://gun.az/politics/45054</a>, erişim:23.07.2012.</span></li>
</ol>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Azerbaycan” İsminin Kökeni ve Anlamı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycan-isminin-koekeni-ve-anlami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycan-isminin-koekeni-ve-anlami</guid>
<description><![CDATA[ “Azerbaycan” İsminin Kökeni ve Anlamı
1. Giriş Günümüzde Türkçe dilbilgisinin hemen her alanında olduğu gibi etimoloji alanında da bilimsel çalışmaların sayısı hızla artmaktadır. Buna rağmen etimoloji alanı henüz olması gereken yere gelememiştir. Başta etimolojik çalışmaların esasları olmak üzere birçok eksiklikle yoluna devam etmektedir. Yazılan etimolojik sözlükler ve kelime etimolojisi üzerine çalışmalarla birçok kelimenin kökeni aydınlatılmıştır. Ancak etimolojik çalışmaların amacına uygun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b64ab789.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Azerbaycan”, İsminin, Kökeni, Anlamı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/01/Azerbaycan-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/azerbaycan-isminin-kokeni-ve-anlami.html">“Azerbaycan” İsminin Kökeni ve Anlamı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Şahap BULAK</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1. Giriş</strong></span></p>
<p><span>Günümüzde Türkçe dilbilgisinin hemen her alanında olduğu gibi etimoloji alanında da bilimsel çalışmaların sayısı hızla artmaktadır. Buna rağmen etimoloji alanı henüz olması gereken yere gelememiştir. Başta etimolojik çalışmaların esasları olmak üzere birçok eksiklikle yoluna devam etmektedir. Yazılan etimolojik sözlükler ve kelime etimolojisi üzerine çalışmalarla birçok kelimenin kökeni aydınlatılmıştır. Ancak etimolojik çalışmaların amacına uygun ve verimli olabilmesi için etimolojik çalışma esaslarının belirlenerek yapılacak çalışmaların bu esaslar çerçevesinde yapılması gerekir. Aksi takdirde yapılacak çalışmalar sağlıklı sonuçlar doğurmaz.</span></p>
<p><span>Bugüne kadar yapılan etimolojik çalışmalara bakıldığında bu çalışmaların daha çok kişi, kavim ve yer adları üzerinde yoğunlaştığı görülür. Fakat bu çalışmalar, sadece bilimsel yöntem ve amaçlarla değil; tanıtım, kendini yüceltme ve ideolojik amaçlarla da yapıldığından bilimsellikten uzaklaşarak bilgi kirliliğine sebep olmuş ve içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Bunun en önemli sebebi kişi kavim ve yer adlarının gerçek kökenleri yerine ideolojik veya hamasi sebeplerle gerçek dışı, kurmaca veya kulaktan dolma bilgilerle açıklanmaya çalışılmasıdır. Özellikle yer ve kavim isimlerinin etimolojik açıklamalarında bu durum zirve yapmıştır. Mülkî idareler, belediyeler veya kültür müdürlükleri tarafından hazırlanan il veya ilçe tanıtım eserlerindeki yer adlarının etimolojik açıklamaları buna en güzel örnektir. Bu tür tanıtım amaçlı kitapçık ve broşürlerde şehir adları mümkün olduğunca -ilgisi olsun veya olmasın- çok eskiye dayandırılmakta, bunun için değil fonetik benzerlik, fonetik yakınlık yeterli görülmektedir. Genellikle hamasi açıklamalarla süslenen bilimsellikten uzak, temenni veya varsayımlara dayanan bu tür etimolojik açıklamalar özellikle yer ve kavim adlarıyla ilgili büyük bir bilgi kirliliği oluşturmuş, gerçeğe ulaşma imkânını iyice zorlaştırmıştır.</span></p>
<p><span>Etimolojik çalışmalarda bir kelimenin kaynağının birden ve tam olarak ortaya konması oldukça zordur. Çünkü kelimelerin kaynağı belirlenirken sadece kökeni şudur demek yetmez. Aynı zamanda söz konusu kelimenin belirlenen kökeninden günümüze gelinceye kadar geçirdiği değişiklikler dil mantığı ve kaidelerine göre izah edilmelidir. Bu yüzden bir kelimenin kaynağının belirlenmesi ve o kelimenin günümüze gelinceye kadar geçirdiği fonetik, morfolojik veya semantik değişikliklerin tespiti bazen bir çalışmanın kapsamını aşabilir. Bu durumda o kelimenin köken veya tarihî gelişim süreci ile ilgili yapılan tespitler paylaşılarak bu bilgiler ışığında bir birikim oluşturmak gerekir. Bu birikimle zamanla gerçeğe ulaşılabilir.</span></p>
<p><span>Yazılı kaynakların yetersizliği ya da yokluğu etimolojik çalışmaların önündeki en büyük engeldir. Bu engelin artık ortadan kaldırılamayacağı dikkate alınırsa yapılacak bir tek iş kalmaktadır. O da, bilgi kalıntıları dahi olsa bu konuda yol gösterici ne varsa hepsinin değerlendirilmesidir. Yazılı belgeler başta olmak üzere, kişi adları, yer adları, yaşam tarzı, gelenek ve görenekler, sözlü edebiyat ürünleri ve ağızlardaki dil yadigârları gibi kaynaklara vurularak birçok kelimenin kökeni ve anlamı açıklığa kavuşturulabilir.</span></p>
<p><span>Bu çalışmada bugüne kadar hakkında pek çok görüş ileri sürülen “Azerbaycan” isminin etimolojik izi sürülecektir. Öncelikle bugüne kadar “Azerbaycan” isminin etimolojisiyle ilgili ileri sürülen görüşler değerlendirilecektir. Daha sonra milattan önceki dönemden itibaren “Azerbaycan” coğrafyasında yaşayan kavimler ve bu kavimlerin kurdukları devletlerin Azerbaycan coğrafyasıyla ilgileri ve bazı çağdaş Azerbaycan Türkçesi ağızlarındaki “Azerbaycan” ve “Azerî” kelimelerinin telaffuzundan hareketle “Azerbaycan” isminin kökeni ve anlamı tespit edilmeye çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>2. “Azerbaycan” İsminin Kökeni Hakkında İleri Sürülen Görüşler</strong></span></p>
<p><span>Toplum ve ülke isimlerinin kökeni genellikle coğrafi özelliğe veya insan unsuruna dayanır fakat bunların dışındaki etkileri de dikkate almadan bu tür kelimelerin çoğunun kökenini tespit etmek zordur. Bu zorluk genellikle yazılı kaynakların yetersizliği ve ülke, toplum ve yer adlarının kökeninin birden çok faktöre dayanmasından kaynaklanmaktadır. Hakkında ortaya atılan değişik fikirlerden dolayı açıklanması daha da zorlaşan isimlerden biri de coğrafi bir isim iken bugün siyasi bir toplumun ismi olan “Azerbaycan”dır. Bu ismin kökeni ve anlamı hakkında bugüne kadar tarihçi, edebiyatçı ve dilciler tarafından çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak gerçek kökeni, ne anlam ifade ettiği hakkında genel kabul gören bir sonuç elde edilememiştir.</span></p>
<p><span>Bugüne kadar “Azerbaycan” isminin kaynağı hususunda ileri sürülen görüşlerden en yaygın olanı, “Azerbaycan” isminin Persler döneminde bu bölgeyi yöneten “Atropates”in adından geldiğini savunan görüştür. Bu ismin Büyük İskender tarafından M.Ö. 329-328 yıllarında Media’ya vali tayin edilen ünlü komutan “Atropates’in isminden gelen “Atropatan” olduğunu söyleyen coğrafyacı Strobon eski Yunan kaynaklarındaki “Atropates”in İran dilinde “atar” ve “pata” kelimelerinden meydana gelen “Ataropota” şeklindeki birleşik bir kelimeden oluştuğunu söyler(Mirzali, 1993:13-15).Bu görüşe katılanlardan Zeki Velidi Togan, Media’nın Hemedan’ı ihtiva eden kısmından ayırt edilmek üzere, “Atropates’in idare ettiği bölgeye “Media Atropatanae” yahut “Media minör” veya sadece “Atropaten” denildiğini, bu ismin III. yüzyıldan itibaren “Azurbazagân” şeklinin görülmeye başlandığını, Arapların, g ’yic ile karşılayarak, bu ismi “Azarbaycân” şeklinde telaffuz ettiklerini ve ismin bu şeklinin daha sonraİranlılar ve Türklere geçtiğini belirtir (1997a:C2/93).</span></p>
<p><span>Yaygınlık kazanan bu görüşe kaynaklık eden kişi ismi “Atropates” in kim olduğu hakkında tarihçiler arasında bir görüş birliği yoktur. Coğrafyacı Strobon’un “Büyük İskender’in Media’ya vali olarak tayin ettiği ünlü komutan Atropates” diye bahsettiği kişinin Büyük İskender’in ünlü generallerinden değil, Ahameniş valisi olduğunu savunanlar vardır. Bunlara göre, Büyük İskender, M.Ö. 331 yılında Media üzerine yürüdüğü zaman, Atropates “Küçük Media” satraplığının başında bulunuyordu. Eski Guti ülkesi olan “Büyük Media”nın kuzeybatı kısmını oluşturan bu bölge, I. Dara’dan itibaren Ahamenişlerin önemli bir satraplığı idi. Atropat, Kafkasyalı askerleriyle katıldığı Gavgamel savaşında Pers ordusunun Yunanlılara yenilmesinden bir süre sonra, İskender’e tabii oldu. Bunun üzerine İskender, M.Ö.328 yılında, daha önce bölgeye atamış olduğu valiyi görevden alarakAtropat’ı yeniden Kuzey Media satraplığına tayin etti. Bu tarihten itibaren de bölgeye “Atropatene”, yahut “AtropatMedia”sı denilmeye başlandı (İpek, 2007:1-2).</span></p>
<p><span>Bu görüşe göre, “Atropatene” Pehlevi dilinde “Aturpategah”, Yunancada “Atropatios”, Ermenicede, “Atrpatekan/ Adurbaygan” Farsçada ise “Ataropota”, “Atar” ve “Pata” kelimelerinden meydana gelmektedir (Abbaslı 2001:26). Zamanla “Azerbağzan, Azerbadegan, Azerabadagan, Azerbican” gibi birtakım değişikliklere uğrayan “Atropatene” günümüzde “Azerbaycan” şeklini almıştır. Böylece “Atropat” dolayısıyla ülke adının M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren var olduğu, ülkenin “Atropat” adını şahıstan aldığı söylenmektedir (İpek, 2007:2).</span></p>
<p><span>Bu görüşe katılmayan ve bugünkü Azerbaycanlıların Med yenilgisinden sonra kuzeye doğru çekilerek Azerbaycan’da “Sakasen” adıyla varlığını sürdüren Saka boyunun torunları olduğunu belirten Hüseyin Cevizoğlu, bu topluluğun daha sonra Hun, Hazar Türkleri ve Oğuzlar ile takviye edildiğini, dolayısıyla “Azerbaycan” isminin Farsça “ataşperest” anlamına gelen “Azer” sözünden, ya da bazı tarihçilerin iddia ettiği gibi Perslerin Azerbaycan valisi Atropaten’in adından gelmediğini söyler (Cevizoğlu, 1991:14).</span></p>
<p><span>Şamil Cemşidov’a göre ise, “Azerbaycan” ismi Sümer dilinde “yurt, ülke” ve daha geniş manada “vatan” demek olan “mate” sözüyle aynıdır. “Mate (motun)” sözü, günümüzde Azerbaycan Türkçesinde “mete(motun)” şeklinde “doğma yer (doğum yeri)” ve “menzil, el, oba, vatan” anlamında kullanılmaktadır. Bu kelime aynı zamanda Hun hükümdarının ismidir. Tarihte bir isim, hem halkın adını hem onun ebedi yurdunun adını hem de o halkın hükümdarının adını ortaklaşa ifade edebilir. “Oğuz” ismi buna örnektir. Buradan hareketle “Atropat” isminin Mete gibi, Oğuz gibi çok anlamlı bir isim olduğunu savunan Cemşidov, “Aterpate” veya “Oderbad” isminin Ahameniş sülalesi hâkiminin veya Makedonyalı İskender’in komutanının adı olmadığını, Azerbaycan’ın eski devleti olan Küçük Media’nın içerisinde teşekkül etmiş etnik-coğrafi bir isim olduğunu, dolayısıyla ülkenin adını hükümdarın adından değil, aksine hükümdarın adını ülkenin adından aldığını savunur (1994:114).</span></p>
<p><span>“Azerbaycan” isminin kaynağı ile ilgili ileri sürülen görüşlerden biri de, bazı tarihçilerinde ifade ettiği gibi, “Azerbaycan” adının ülkedeki eski “ateşgede” ve “od” kelimelerinden meydana geldiği şeklindedir. Buna göre; “azer” (ator/atr) Pers dilinde “ateş”; “od” ve “pat (pad/bad)” da Pehlevi dilinde “nöbetçi, koruyucu” demektir. Arapça telaffuzu “can” şeklinde olan “-gan/-kan” ise yer veya nispet bildiren bir ektir. Öyleyse, “Azerbaycan” “ateşgedeleri, koruyan yer” demektir (Heyet,1994:94).</span></p>
<p><span>“Azerbaycan” adının “Ateş” veya “Ateş Mabedi”nden alınmış olabileceği görüşünün oluşmasında coğrafi şartların da etkili olduğunu söyleyen Ali İpek, genelde dağlık ve volkanik bir ülke olan Azerbaycan’ın Hazar denizinden Urmiye gölünün batı sahiline kadar, özellikle de Güney Azerbaycan kısımları, eskiden beri yanardağlar, yeraltı kaynakları ve gazlarla dolu olduğundan bu ülkenin “odla-ateşle abat olmuş ülke, od parıltısı ülkesi, sönmeyen ateş memleketi” kısa ifadesiyle “odlar yurdu” olarak bilindiğini belirtir. Bu durumun ülkenin adlandırılmasında etkili olduğunu, böylece yeraltı kaynakları ile ülke adı arasında bir bağ kurularak “Atrpatekan” kelimesinin bu anlamda tahlil edildiğini ifade eden İpek, bu kelimenin “ateş” anlamına gelen “ater, atro, oder” ile “yer, mekan, vatan, ebedi, abad” anlamındaki “bade” ve Farsça çoğul eki “kan” ile kurulan bir kelime olabilceğini, fakat bunun kesinlik arz etmediğini söyler (İpek, 2007:3-4).</span></p>
<p><span>Eskiçağda Azerbaycan bölgesine “Azerbeykan” dendiğini söyleyen Yakut el-Hemevî’ye göre Farsça “ateş” anlamındaki “azer” ile “mekân” anlamındaki “beykan” kelimelerinden oluşan “Azerbeykan” kelimesi “ateşgâh” anlamındadır. Bu kelime daha sonra Araplar tarafından “Azerbaycan” olarak değiştirilmiştir (Mirzalı, 1993:13-15).</span></p>
<p><span>“Azerbaycan” isminin Türkçe kökenli olduğunu savunanlar da vardır. Bunlardan Mir Ali Seyidov’a göre “Azerbaycan” ismi, eski Türk boylarından birinin adı olan “Az”, Türk kavim adlarına gelen ek olan “er”, “boy başkanı, zengin, hâkim” anlamındaki “bay” ile “gan” sıfat fiil ekinin birleşmesiyle oluşan ve “insanın güçlü atası veya mübarek güçlü” anlamına gelen bir kelimedir(akt. Heyet,1994:94-95).</span></p>
<p><span>Tebrizli Mehmet Hüseyin Bin Halef’ ise, hicri 1062’de Hindistan’da yayınladığı “Burhan-ı Kati” sözlüğünde Uçran Bozkır’ı alan ve burayı çok beğenen Agus (Oğuz)’larınburada oluşturdukları yapay tepeye “Azerbaycan” adını verdiklerini söyler. Ona göre “azer” Türkçe “yüksek”; “baygan” ise, “büyükler, muhteşemler” demektir (akt. Heyet,1994:94). Bu bilgiye benzer bir bilgi de Orta Çağ tarihçilerinden Ahmet İbn-i Muhammed’in, “Tarih-i Âlem” adlı kitabında yer alır. Buna göre “Azerbaycan”, Oğuz Han’ın “Uçran” sahrasında yaptırdığı suni tepenin adından türemiş ve “kuvvetliler yeri” anlamına gelmektedir(akt. Cemşidov,1994:114).</span></p>
<p><span>El-Harizmî, “Azerbaycan” isminin aslının “mart ayı” anlamındaki “azer” ve “rüzgâr” anlamındaki “bad” kelimesi ile “-gan” ekinden meydana gelen “Azerbâdegân” kelimesi olduğunu ve “kuzey veya kış rüzgârının estiği yer” anlamını taşıdığını, daha sonra Arapçaya aktarılarak “Azerbaycan” şeklini aldığını belirtir. İbnu’l-Mukaffa’da ise “Azerbaycan” ismi Hz. Nuh’un soyundan gelen Azerbaz b. İran b.El-Esved b.Sam b.Nuh adında bir şahsa isnat edilmiştir (akt. İpek, 2007:7).</span></p>
<p><span>Bu görüşlerden anlaşılacağı üzere “Azerbaycan” isminin kaynağı ve anlamıyla ilgili araştırmacılar arasında bir görüş/kabul birliği sağlanamamıştır. Bu konuda fikirlerini ortaya koyan dilci, edebiyatçı ve tarihçiler birbirinden farklı sebeplerle farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Bugüne kadar “Azerbaycan” kelimesi üzerine fikir yürüten hemen herkesin hemfikir olduğu iki husus vardır. Bunlardan biri, “Azerbaycan” kelimesinin birleşik bir kelime olması; diğeri ise, bu ismin siyasi veya etnik bir isim değil, coğrafi bir isim olmasıdır.</span></p>
<p><span><strong>3. “Azerbaycan” İsminin Kökeni ve Anlamı</strong></span></p>
<p><span>Esasen pek çok uygarlığın varlık gösterdiği coğrafi bir bölgenin ismi olan “Azerbaycan”, kuzeyde Kafkas dağlarının güney yamaçları, doğuda Hazar Denizi, batıda Ermenistan dağları, güneyde İran platosuna kadar uzanan çok geniş bir bölgedir (Abbaslı, 2001:23). 20.yüzyıldan önceki tarihî kaynaklarda bölgede yaşayan halk için değil, bölge için kullanılan bu coğrafi isim, siyasi amaçlarla 20.yüzyılın başlarından itibaren “Azerbaycanlı” veya “Azerî” şeklinde halk ismi olarak kullanılmaya başlanmıştır (Aslan,2008:11).Bu sebeple “Azerbaycan” isminin kökeni ve anlamının tespit edilebilmesi için Asya’dan Avrupa’ya geçiş güzergâhında yer alan Azerbaycan topraklarında yaşayan kavimlerin iyi incelenmesi gerekir.</span></p>
<p><span>Eski kaynaklar ve Azerbaycan topraklarındaki toponimik bilgiler incelendiğinde, Azerbaycan topraklarında M.Ö. IX-VIII. yüzyıllardan itibaren Hazarlar, Kutiler, Lullubeler, Kaslar, Subiler, Turukkular, Manna Madaylar, İskitler, Kemerler, Saklar, Gencekler, Albanlar, Şamaklar, Şarvanlar, Qarqarlar, Sabirler, Çullar, Goruslar, Terterler, Çıraklar, Kengerler, Aranlar, Kataklar, Peçenekler, Bulgarlar, Kıpçaklar, Dulular, Teleler ve Türgişlerin yaşadığı görülür. Bu topluluklar Azerbaycan toplumunun oluşumunda önemli rol oynamıştır (Paşayeva, 2007:2505- 2516). Bu kavimlerin önemli bir kısmı Hazar devletini oluşturan kavimlerden oluştuğu geri kalanların ise sonraki dönemlerde bu bölgeye gelen kavimlerden oluştuğu dikkate alınırsa Hazarların Azerbaycan topraklarındaki etkinliği ve Azerbaycan toplumunun oluşmasındaki önemli rolü daha iyi anlaşılacaktır.</span></p>
<p><span>Don-Volga-Kafkasya üçgenini içine alan Hazar Devleti, hâkim zümre Hazarlar olmak üzere etnik bakımdan Hazar, Bulgar, Macar, İskit, Uti, Avaz, Uz, Got, Onogur, Sabır, Kaliz, Türgiş, Uyur(Uygur), Burtaş, Vandır, Benze (Peçenek), Çeremiş, Suvar, Ağaçeri Semender, Belencer, Karaçur, Keber Barsıl gibi kabilelerden oluşmaktaydı. Bu kavimlerin arasına Göktürk hâkimiyeti sırasında başka Türk unsurları da karışmıştır. Heterojen bir toplum olan Hazar Devletinde Nemeth’in tespitlerine göre hâkim olan Bulgarca (S Türkçesi), Macarca, Türk ve Sabir Dili (Y Türkçesi) gibi dillerin dışında çok yaygın olmamakla birlikte çok çeşitli diller konuşuluyordu. Farklı dillerin konuşulmasına paralel olarak Runik, Yunan, Arap, İbranî ve daha sonra Kyrill yazısı olmak üzere çeşitli yazılar kullanılıyordu (Rasonyi, 1993:114).</span></p>
<p><span>İdil nehri sahilleri ile Kırım adasında VI.-X. Yüzyıllarda büyük bir devlet kuran Hazarlardan Hazar dili numunesi denilebilecek bir yazılı eser kalmamış veya henüz bulunamamış olduğundan, bunların kökenleri ile ilgili değişik fikirler ileri sürülmüştür. Hâlbuki, Arap, Yahudi ve Bizans kaynaklarındaki Ha­zarlardan kalan kelime ve tabirler ile bunların yaşam tarzına ilişkin bilgiler üzerine yapılan son araştırmalar Hazarların Türklerin bugün Çuvaş lehçesinin temsil ettiği Lz’Rlehçesi zümresine mensup olduklarını göstermektedir (Togan, 1997b:C5/1/397).</span></p>
<p><span>Azerbaycan Türklerinin etnik tarihinde büyük rol oynayan kavimlerden Hazarlar, bazı kaynaklara göre M.Ö. IV. yüzyıldan önce, bazı kaynaklara göre iseM.S. 193 yılından itibaren “Azerbaycan’a gelip buranın Türkleşmesini başlatmış ve bu bölgede kalıcı izler bırakmışlardır. Etnik bir isim olan “Hazer” ismi, önce Hazarların kurduğu devlete isim olmuştur. Daha sonra o bölgede yer alan ve daha önce “Giylan” olarak anılan denize isim olup coğrafi nitelik kazanmıştır. Bu coğrafi niteliğini yalnız denize adını vererek değil, aynı zamanda Hazar devletinin uzun yıllar hüküm sürdüğü bölgeye adını vererek karada da coğrafi ad olarak kullanılmıştır. Sâsânîlerden Kubad devrinin son yıllarına kadar Arrân, Gürcistan, Vaspurakan ve Sisecan Hazarlar ve onlara akraba olan kavimlerin elinde kalmış ve Kabala bunların merkezi olmuştur. Bundan dolayı, bu ülkelerle beraber Azerbaycan’a da, “Hazarlar memleketi” denilmiştir (Togan, 1997a:C2/99; İpek 2007:37). Bu durum, “Azerbaycan” isminin kökeni ve anlamı için önemli bir ipucudur.</span></p>
<p><span>Günümüzde Hazar etnonimi, Hazar denizinin adında olduğu gibi Azerbaycan’daki birçok yer isminde de varlığını sürdürmektedir. Kuzey Azerbaycan’da Lerik’de Hazaryaylak, Ordubad’da Hazaryurt, Dağlık Karabağ’da ve Fizuli’de Hazardağ gibi oronimler Hazarların izlerini taşırken Güney Azerbaycan’da Hazar etnonimine bağlı Hazarkent, Hazargeren, Hazarlı, Hazarşah gibi birçok toponime rastlanır. Azerbaycan’daki Hazarların içinde yer alan Belencer, Karaçur, Keber gibi kabilelerin izlerini taşıyan Bilecer, Qaraçorlu, Kebirli gibi toponimler de vardır (Paşayeva, 2007:2514).</span></p>
<p><span>Azerbaycan bölgesini 642 tarihinde fetheden Araplar geldiği zaman, ülkenin kuzey kısımları Arrân ve Ermeniye’nin Sisacân tarafı ile Gürcüstan bölgesi Hazarların elindeydi. Bu dönemde, Azerbaycan’ın güney sınırı, Sîser bölgesi dâhil olmak üzere, Kızılözen ve Beşparmak dağları; kuzey sınırı ise, Mugan dâhil Aras nehri bazen Derbend’e kadar uzanmıştır. Aras’ın Mugan tarafında bulunan Varasan şehri, her zaman Azerbaycan’dan sayıldığı hâlde, bu nehrin sol sahilindeki Baylakân ve Nahçivan şehirleri, ancak zaman zaman bu ülkeye dâhil olmuş, bazen de Zencân’dan Barda’a’ya kadar olan alan Azerbaycan sayılmış, böylece bütün Arrân, Azerbaycan’a dâhil edilerek Barda’a şehri “Yukarı Azerbaycan” sayılmıştır. Sâsânîler’in ilk devrinde, Aras’ın ve bilhassa Kür’ün kuzeyi Hazarların elinde olduğuna göre, Aras’tan geçen sınırın Hazarların daha kuzeye sürüldükleri zamanlarda kuzeye kaydığı anlaşılmaktadır (Togan, 1997a:C2/94-95; İpek 2007:16).Hazarların kuzeye sürüldükleri dönemde “Azerbaycan” olarak anılan bölgenin sınırlarının Hazarlarla beraber kuzeye kayması, coğrafî bir isim olan “Azerbaycan” isminin Hazarlarla ilgili olduğu hatta kökeninin Hazarlara dayandığını gösteren önemli bir delildir.</span></p>
<p><span>İlhanlılardan sonra Azerbaycan’ın tamamıyla Türkleşmesi ve her yerde aynı lehçenin konuşulması üzerine, Arrân ve Şirvan taraflarındaki Türklere “Azerbaycan Türkleri” veya “Azerî Türkler” denilmeye başlanmıştır. Bunların Azerbaycan’a yerleşerek aynı lehçeyi kullanan bir zümre oluşturmalarından sonraki dönemde “Azerbaycan” tâbiri artık güney ve kuzey Azerbaycan’ın ismi olmuştur (Togan, 1997a:C2/94). Böylece Azerbaycan topraklarında milattan önce yaşayan yerli Türk kabilelerle miladın ilk asırlarından itibaren Azerbaycan’a gelen İskit-Sak, Hun, Hazar, Bulgar, Kıpçak, Oğuz gibi birçok Türk kavim ile Selçuklu ve İlhanlı devrinde gelen Oğuz Türklerinin kaynaşmasıyla bugünkü Azerbaycan toplumu oluşmuştur.</span></p>
<p><span>Yapay yollarla işlenmiş yazı dillerinden daha zengin olan ağızlar, doğal dil malzemesini ve söz varlığını barındırdığı için yazı diline göre farklı özellik ve kelimeleri bünyesinde bulundurabilir. Bir kelimenin yaşamı veya ölümü çok uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleştiğinden ölen bir kelime bile lehçe ve ağızlarda çok uzun bir süre daha yaşamını sürdürmektedir (Aksan, 1971:261). Dilin özelliklerini, kelimelerin aslını veya aslına ilişkin ipuçlarını bünyesinde barındırabilen ağız verilerinin fonetik, morfoloji ve etimoloji çalışmalarına çözücü ve destekleyici katkıları vardır. Bu sebeple ağız verileri, dil ile ilgili sorunların çözümünde başvurulan önemli kaynaklardır.</span></p>
<p><span>Güney Azerbaycan Türkçesi ağızlarından Van Küresin ağzında “Azerbaycan” kelimesi, “Hazırbaycan” şeklinde de kullanılmaktadır: “küresınnile heqqınde en dürüs millettiler bu hazırbeycandan gelmişler” (Bulak,2015:286) Bu kullanım, “Azerbaycan” isminin bir dönem “hazerbaycan” şeklinde kullanılmış olabileceğini göstermektedir.Türkçe kelimelerde yansıma kelimeler dışında aslî ses olarak /h/, /h/ ve /h/ sesleri yoktur. Bugün yansıma kelimeler dışında Türkçe kelimelerde kullanılan /h/, /h/ ve /h/ sesleri ses olayları neticesinde oluşan ikincil seslerdir. Bu yüzden “Hazerbaygan/Hazerbaycan” isminin başındaki /h/ veya /h/ sesi kullanımdan düşmüş, “Hazer” kelimesi “Azer” şeklini almıştır. Kelime başındaki /h/ sesinin düşmesi, bugünkü Azerbaycan Türkçesi ağızlarında da görülen bir ses olayıdır (Sarıkaya, 1998:156).</span></p>
<p><span>Van Küresin Ağzı’nda ayrıca “Azerî” kelimesi, “Azarî” ve “Hazarî” olmak üzere iki farklı şekilde kullanılmaktadır (Bulak,2015:505). Küresinliler olarak bilinen Van Azerîleri kendilerini “Hazarî” olarak tanımlamaktadır: “evet küresinilerdiyiler biz azariyiz hazari”(Bulak,2015:362) “babam …iran şeyidir hazarisiydi hazari diyerdileiran hazarisi”(Bulak,2015:443)Bu durum “Azer” kelimesinin “Hazer” kelimesinden geldiğini gösteren güçlü bir kanıttır.</span></p>
<p><span>“Baycan” kelimesinin Farsça “bayegân” kelimesinden geldiği bu konuda fikir yürüten hemen hemen bütün araştırmacılar kabul gören bir husustur. “Bayegân” kelimesindeki vurgusuz orta hece ünlüsü /e/, düştüğünden bu kelime “baygan” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Vurgusuz orta hecelerde ünlü düşmesi, Türkçenin karakteristik sayılan ses bilgisi özelliklerindendir. Daha sonra bölgeyi fetheden Arapların /g/ sesini /c/ sesi olarak telaffuz etmelerinden dolayı “baygan” kelimesi “baycan” şeklinde telaffuz edilmeye başlanmış ve uzun süren Arap hâkimiyeti döneminde bu kelimenin “baycan” şekli yaygınlaşarak “baygan” şeklinin yerini almıştır.</span></p>
<p><span>Bu kelimenin kökeni hakkında hemfikir olan araştırmacılar anlamı hakkında farklı düşünmektedir. Bu konuda öne sürülen görüşlere bakılırsa hâkim olan görüşün bu kelimenin “yer/mekân,memleket/yurt/vatan” gibi anlamları ön plana çıkmaktadır(İpek, 2007:3-4; Heyet,1994:94). Coğrafî bir isim olarak ortaya çıkan ve uzun yıllar sadece coğrafî bir alanı ifade etmek için kullanılan “Azerbaycan” birleşik ismini oluşturan kelimelerden biri olan “bayegân>baygan>baycan” kelimesinin “yer/mekân, memleket/yurt/vatan” anlamını taşıması doğaldır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Bugüne kadar daha çok kişi, kavim ve yer adları üzerinde yoğunlaşan etimolojik çalışmalar sadece bilimsel yöntem ve amaçlarla değil, ideolojik ve siyasi amaçlarla da yapıldığından bilimsellikten uzaklaşarak bilgi kirliliğine sebep olmuştur. Bunun en önemli sebebi; kişi, kavim ve yer adlarının gerçek kökenleri yerine ideolojik veya hamasi sebeplerle gerçek dışı, kurmaca veya kulaktan dolma bilgilerle açıklanmaya çalışılmasıdır. Bu tür çalışmalarda etimolojisi yapılan isimler, çok eskiye dayandırılmakta, bunun için değil fonetik benzerlik, fonetik yakınlık yeterli görülmektedir. Genellikle hamasi açıklamalarla süslenen bilimsellikten uzak, temenni veya varsayımlara dayanan bu tür etimolojik açıklamalar özellikle yer ve kavim adlarıyla ilgili gerçeğe ulaşma imkânını iyice zorlaştırmıştır.</span></p>
<p><span>Kuzeyde Kafkas dağlarının güney yamaçları, doğuda Hazar Denizi, batıda Ermenistan dağları, güneyde İran platosuna kadar uzanan ve pek çok uygarlığın varlık gösterdiği çok geniş coğrafî bir bölgenin ismi olan “Azerbaycan”, 20.yüzyıldan önceki tarihî kaynaklarda bölgede yaşayan halk için kullanılmamış, 20.yüzyılın başlarından itibaren siyasi amaçlarla “Azerbaycanlı” veya “Azerî” şeklinde halk ismi olarak kullanılmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Coğrafi bir isim olarak ortaya çıkan ve 20. yüzyılın başlarından itibaren siyasi etnik bir nitelik kazarak bir toplumun ismi olan “Azerbaycan” kelimesinin kökeni ve anlamı hakkında bugüne kadar tarihçi, edebiyatçı ve dilciler tarafından çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu ismin kökeni ve anlamı hakkında genel kabul gören bir sonuç elde edilememiştir. Bu konuyu araştıranlar birbirinden farklı sebeplerle farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat bugüne kadar “Azerbaycan” kelimesi üzerine fikir yürüten hemen herkesin hemfikir olduğu iki husus vardır. Bunlardan biri, “Azerbaycan” kelimesinin birleşik bir kelime olması; diğeri ise, “Azerbaycan” isminin 20. yüzyıldan önce siyasi veya etnik bir isim değil, coğrafi bir isim olmasıdır.</span></p>
<p><span>Azerbaycan Türklerinin etnik tarihinde büyük rol oynayan kavimlerden biri olan Hazarlar, bazı kaynaklara göre M.Ö. IV. yüzyıldan önce, bazı kaynaklara göre ise, M.S. 193 tarihinden itibaren “Azerbaycan”a gelerek burada kalıcı izler bırakmışlardır. Doğu Avrupa’nın en eski Türk unsurlarından Hazarlar Don-Volga-Kafkasya üçgenini içine alan bölgede büyük bir devlet kurmuş ve “Azerbaycan” olarak anılan coğrafî bölgeyi içine alan geniş bir bölgede uzun süre hüküm sürmüşlerdir. Bundan dolayı, bu bölgeye “Hazarlar memleketi” denilmiştir. Bugün Hazar etnonimi, Hazar denizinin isminde olduğu gibi Azerbaycan’daki birçok yer isminde de varlığını sürdürmektedir.</span></p>
<p><span>Tarihî kaynaklar ve toponimik bilgilere bakıldığında Hazar toplumunu oluşturan Hazar, Bulgar, Macar, İskit, Uti, Avaz, Uz, Got, Onogur, Sabır, Kaliz, Türgiş, Uyur(Uygur), Burtaş, Vandır, Bezne(Peçenek), Çeremiş, Suvar, Ağaçeri Semender, Belencer, Karaçur, Keber Barsılgibi kabilelerin bugünkü Azerbaycan Türklerini oluşturan kabilelerin önemli bir kısmını oluşturduğu görülür. Yine kavim adı olan vedaha sonra “Giylan denizi” olarak bilinen denize adını vererek coğrafi bir nitelik kazanan “Hazer” isminin Hazar devletinin uzun yıllar hüküm sürdüğü bölgeye adını vermesi de kuvvetle muhtemeldir. Hazarların kuzeye sürüldükleri dönemde “Azerbaycan” olarak anılan bölgenin sınırlarının Hazarlarla beraber kuzeye kayması bu durumu teyit eder. Bütün bu sebepler coğrafî bir isim olan “Azerbaycan” isminin Hazarlarla ilgili olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Güney Azerbaycan Türkçesi ağzı olan Van Küresin Ağzı’nda “Azerbaycan” kelimesi, “Hazırbaycan” şeklinde de kullanılmaktadır. Bu kullanım, “Azerbaycan” isminin bir dönem “hazerbaycan” şeklinde kullanılmış olabileceğini göstermektedir. “Hazerbayegân” isminin başındaki /h/ veya /h/ sesi zamanla kullanımdan düşmüş, “Hazer” kelimesi “Azer” şeklini almıştır. Nitekim bugünkü Azerbaycan Türkçesi ağızlarında kelime başındaki /h/, /h/ ve /h/ seslerinin zaman zaman düştüğü görülür. Küresinliler olarak bilinen Van Azerîleri kendilerini “Hazarî” olarak kabul etmedirler.Bunların konuştuğu Van Küresin Ağzı’nda “Azerî” kelimesi, hem “Azari” ve “Hazari” olmak üzere iki farklı şekilde kullanılmaktadır. Bu durum “Azer” kelimesinin “Hazer” kelimesinden geldiğini gösteren güçlü bir kanıttır.</span></p>
<p><span>“Baycan” kelimesinin Farsça “bayegân” kelimesinden geldiği, bu konuda fikir yürüten hemen hemen bütün araştırmacılarca kabul gören bir husustur. “Bayegân” kelimesindeki vurgusuz orta hece ünlüsü /e/, düştüğünden bu kelime “baygan” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Bölgeyi fetheden Arapların / g/ sesini /c/ sesi olarak telaffuz etmelerinden dolayı “baygan” kelimesi “baycan” şeklinde telaffuz edilmeye başlanmış ve bu şekli yaygınlaşarak “baygan” şeklinin yerini almıştır. “Baycan” kelimesinin kökeni hakkında hemfikir olan araştırmacılar anlamı hakkında farklı düşünmektedirler. Bu konuda öne sürülen görüşlere bakılırsa hakim olan görüşe göre bu kelime “yer/mekân, memleket/yurt/vatan” anlamına gelmektedir. Coğrafî bir isim olarak ortaya çıkan ve uzun yıllar sadece coğrafî bir alanı ifade etmek için kullanılan “Azerbaycan” ismini oluşturan kelimelerden “bayegân>baygan>baycan” kelimesinin anlamının “yer/mekân, memleket/yurt/vatan” anlamını taşıması gayet normaldir.</span></p>
<p><span>Bütün bu sebeplere dayanarak şu kanıya varılabilir: “Azerbaycan” ismi, “hazer” ve “bayegân” kelimelerinden oluşan birleşik bir isimdir. Bu ismi oluşturan kelimelerden biri olan “hazer” kelimesi, Doğu Avrupa’da devlet kuran ilk Türk kavmi olan Hazarların ismi olan “hazer” kelimesinden gelmektedir. Bu sebeple anlam olarak Hazar kavmini ifade etmektedir. Türkçe kelimelerde yansıma kelimeler dışında aslî ses olarak /h/, /h/ ve /h/ sesleri olmadığından “Hazer/Hazer” isminin başındaki /h/ veya /h/ sesi kullanımdan düşmüş, “Hazer” kelimesi “Azer” şeklini almıştır. Diğer bir kelime olan “baycan” ise, Farsça “yer/mekân, memleket/yurt/vatan” gibi anlamlar taşıyan “bayegân” kelimesinden gelmektedir. Zamanla bu kelimedeki vurgusuz orta hece ünlüsü /e/ sesi düştüğünden bu kelime “baygan” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Arapların /g/ sesini /c/ sesi olarak telaffuz etmelerinden dolayı “baygan” kelimesi “baycan” şeklinde telaffuz edilerek yaygınlaşmıştır. Tarihî gelişimi “Hazerbayegân>Azerbayegân>Azerbaygan> Azerbaycan” şeklinde olan “Azerbaycan” ismi,”Hazar memleketi, Hazar yurdu, Hazar toprakları” anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Şahap BULAK</strong></span></a>
</p><p><span>Siirt Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, <a href="mailto:sahapbulak@gmail.com">sahapbulak@gmail.com</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 9 Sayı: 43 Nisan 2016</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ABBASLI, Nazile (2001) Azerbaycan Özgürlük Mücadelesi, Beyaz Balina Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ AHMEDOV, Tofik (1995) Azerbaycan Toponomikasının Esasları, Bakı.</span></div>
<div><span>♦ AKSAN, Doğan (1971) “Kelime Bilimi ve Anlam Bilimi Ölçütlerinden Yararlanarak Bir Yazı Dilinin Eksikliğini Saptama Yolları I: Kavram Alanı Kelime Aile İlişkisi”. TDAY Belleten, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ASLAN, Haver (1986) “Azerbaycan Türk Yurdu”, Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ASLAN, Mahir (2008) Atatürk ve Azerbaycan Politikası, Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Tilla Deniz Baykuzu), Edirne.</span></div>
<div><span>♦ BAYKARA, Hüseyin (1992) Azerbaycan İstiklal Mübarezesi Tarihi, Bakı.</span></div>
<div><span>♦ BULAK, Şahap (2015) Van Küresin Ağzı, İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, (Danışman: Doç. Dr. Özlem DEMİREL DÖNMEZ), Malatya.</span></div>
<div><span>♦ CAFEROĞLU, Ahmet (1949) Azerbaycan, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ CEMŞİDOV, Şamil (1994) “Azerbaycan Sözünün Menşei ve Manası Hakkında”, (Çev. Metin Karaörs), Türk Kültürü, Yıl XXXII, Sayı:370, Ankara, s. 114</span></div>
<div><span>♦ CEVIZOĞLU, Hüseyin (1991) Coğrafyadan Tarihe, Türk Tarihi İçinde Anadolu, Türkiye Stratejik Araştırmalar ve Eğitim Merkezi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ GEYBULLAYEV, Giyaseddin, (1994) Azerbaycan Türklerinin Teşekkülü Tarihi, Bakı.</span></div>
<div><span>♦ GEZENFEROĞLU, Fazıl (1998) Türk Kimliği ve Azerbaycan Vatanı, Yükseliş İktisadi ve Stratejik Araştırmalar Vakfı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin (1999) Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ HEYET, Cevat (1994) “Azerbaycan Adı ve Sınırları”, Avrasya Etüdleri, Ankara, For Ajans Matbaacılık, Cilt 1, Sayı 2. ss. 94-100</span></div>
<div><span>♦ İPEK, Ali (2007) “Azerbaycan Tarihine Giriş” Lalezar Kitabevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ MEMMEDOVA Feride (1993) Azerbaycan’ın Siyasi Tarihi ve Tarihi Coğrafyası, Bakı.</span></div>
<div><span>♦ MİRZALİ, A. Mirza (1993) “Azerbaycan’ın İsmi Hakkında Kayıtlar”, Azerbaycan, Yıl: 32, Sayı 243, ss. 13-15</span></div>
<div><span>♦ NESİBLİ Nesib, (2001) “Azerbaycan’ın Milli Kimlik Sorunu”, Avrasya Dosyası, Asam Yayınları, Cilt 7,Sayı 1:146 Ankara.</span></div>
<div><span>♦ PAŞAYEVA, Mehebbet (2007) “Azerbaycan Türklerinin Etnik Tarihine Kısa Bir Bakış”, 38. ICANAS, 5/2007, S.5, Ankara, s.2505-2516.</span></div>
<div><span>♦ RASONYI, Laszlo (1993) Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, (Çev. H. Zübeyir Koşay), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ SARIKAYA, Mahmut (1998) Güney Azerbaycan Türkçesi (Fonetik- Morfoloji -Sentaks) Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, (Danışman: Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY), Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ SÜLEYMANLI, Ebulfez, (2006): Milletleşme Sürecinde Azerbaycan Türkleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Zeki Velidi (1997a): “Azerbaycan”, İslam Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Zeki Velidi (1997b): “Hazarlar”, İslam Ansiklopedisi, Cilt:5/1, İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bahtiyar Vahabzade: Hayatı, Eserleri, Türkiye’de Tanınması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bahtiyar-vahabzade-hayati-eserleri-turkiyede-taninmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bahtiyar-vahabzade-hayati-eserleri-turkiyede-taninmasi</guid>
<description><![CDATA[ Bahtiyar Vahabzade: Hayatı, Eserleri, Türkiye’de Tanınması
Bahtiyar Vahabzade hakkında bu özel sayı çıkartılırken, amaca uygun olarak onun hâl tercümesini hazırlamak, eserleri ve fikirleri hakkında ana hatlarıyla bilgi vermek ve Türkiye’de ne zaman, nasıl tanındığı, eserlerinin kimler tarafından, nerelerde neşredildiğini ana hatlarıyla ortaya koymak yararlı olur, diye düşündük. Hâl tercümesi, Azerbaycan’daki kaynaklardan mümkün olduğu kadar öz bir şekilde derlendi. Ayrıca bu konuda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b62acae5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bahtiyar, Vahabzade:, Hayatı, Eserleri, Türkiye’de, Tanınması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/09/Bahtiyar-Vahapzade.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bahtiyar-vahabzade-hayati-eserleri-turkiyede-taninmasi.html">Bahtiyar Vahabzade: Hayatı, Eserleri, Türkiye’de Tanınması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yavuz AKPINAR</strong></span></a>
</p><p>Bahtiyar Vahabzade hakkında bu özel sayı çıkartılırken, amaca uygun olarak onun hâl tercümesini hazırlamak, eserleri ve fikirleri hakkında ana hatlarıyla bilgi vermek ve Türkiye’de ne zaman, nasıl tanındığı, eserlerinin kimler tarafından, nerelerde neşredildiğini ana hatlarıyla ortaya koymak yararlı olur, diye düşündük.</p>
<p>Hâl tercümesi, Azerbaycan’daki kaynaklardan mümkün olduğu kadar öz bir şekilde derlendi. Ayrıca bu konuda en önemli belge olan, Avtografiyam adlı eserine de bu özel sayıda özellikle yer verildi; çünkü şairin kendisi hayatının en önemli çizgilerini, nasıl bir muhit içinde yetiştiğini ve hangi şartlarla yüz yüze geldiğini, bazı eserlerini nasıl yazdığını otobiyografisinde etkileyici bir dille gayet güzel anlatıyordu.</p>
<p>Bahtiyar Bey’in Türkiye’de tanınması meselesi ise, ister istemez şahsımdaki bilgi ve belgelerle sınırlı oldu. Bu konunun ileride daha geniş bir şekilde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de de Bahtiyar Vahabzade hakkında ilmî araştırmalar epece erken başlamış, hatta bazı yüksek lisans ve doktora tezleri de yapılmıştır. Türkiye’de tanınması ve eserlerinin neşri konusunun, henüz gereği gibi ele alınmamış olması, önemli bir eksiklik olarak görülmelidir.</p>
<p>Bundan sonra Bahtiyar Vahabzade hakkında çok daha rahat ve çeşitli açılardan araştırmalar yapılabilme imkânı vardır; çünkü Prof. Ramazan Gafarlı, bizzat Bahtiyar Bey’in talimatlarıyla onun külliyatını 12 cilt hâlinde yayımlamış bulunmaktadır. Bu külliyat araştırmacılara büyük kolaylıklar sağlayacaktır.</p>
<p><span>Hayatı ve eserleri:</span></p>
<p>Sadece Azerbaycan’ın değil bütün Türk dünyasının önde gelen sanat ve fikir adamları arasında çoktan beri yer almış bulunan Bahtiyar Vahabzade 1925’te Şeki’de doğar. Bu dönemde Azerbaycan’da Sovyet rejimi iyi kötü yerleşmeye başlamış, sıra kolektifleştirmenin uygulanmasına gelmiştir. Azerbaycan’ın birçok yerinde olduğu gibi Şeki’de de halk kolektifleştirmeye sert bir şekilde karşı çıkar. Hatta 1932’de isyan eden halk; şehri ele geçirir. Durumu ancak bir hafta sonra kontrol altına alan Sovyet hükümeti, bazı isyancıları evinde sakladığı için Vahabzade’nin dedesini hapse atar. Bir yakınlarının kefil olmasıyla hapisten kurtulan dedesi, ailesini alarak Türkistan’a kaçar. 1934’te ortalık biraz yatışınca Bakü’ye dönerler.</p>
<p>Böylece daha küçük yaşlarından itibaren Sovyet yönetiminin sert ve acımasız yüzüyle karşılaşan Bahtiyar Vahabzade, 1942’de Bakü’de orta tahsilini tamamladıktan sonra Tıp Fakültesine girer fakat burada okumayarak 1947’de Bakü Devlet Üniversitesinin Filoloji Fakültesinde yüksek tahsilini tamamlar. Başarılı öğrenciliği sebebiyle asistan olarak üniversitede alıkonulur. Semed Vurğun’un Lirikası adlı teziyle “Filoloji elmler namzedi” (doktor, 1951), yine aynı şair hakkında yazdığı Semed Vurğun’un Yaradıcılıg Yolu adlı eseriyle de “Filoloji elmler doktoru” (doçent, 1964) unvanlarını alır, bir yıl sonra da profesörlüğe tayin edilir (1965).</p>
<p>Vahabzade bilim adamı olarak 1951’den emekli olduğu 1990’a kadar üniversitede öğretim kadrosunda değişik görevlerde çalışır. O hem şair hem de bilim adamı olarak gösterdiği başarılar sebebiyle çeşitli unvanlara, mükâfatlara layık görülür: “Azerbaycan Emekdar İncesenet Hadimi” (1974); “Leninle Söhbet” ve “Muğam” manzumeleri dolayısıyla “Azerbaycan Devlet Mükâfatı” (1976), Bir Geminin Yolcusuyuğ adlı kitabıyla da “Sovyetler Birliği Devlet Mükâfatı”na (1984) aynı zamanda “Oktyabr İnğilabı”, “Gırmızı Emek Bayrağı” gibi nişanlara ve “Azerbaycan Halğ Şairi” (1984) unvanına layık görülür. Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra 1995’te millî mücadeledeki hizmetleri sebebiyle de “İstiklal” nişanıyla taltif edilir.</p>
<p>Vahabzade, 1980’de Azerbaycan İlimler Akademisine muhabir üye, 2001’de de hakiki üye olarak kabul edilir. 1981’de hem Sovyet Yazarlar Birliğinin hem de Azerbaycan Yazarlar Birliğinin yönetim kuruluna üye olarak seçilir.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade siyasi hayatta da yer almış, Sovyet döneminde X. (1980-85) ve XI. devre (1985-90) Azerbaycan Parlamentosunda milletvekilliği yapmıştır. Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra da ömrünün sonuna kadar milletvekili olarak millî parlamentoda bulunmuştur (1991-2009).</p>
<p>Küçük yaşlarından itibaren sanata, şiire ilgi duyan Vahabzade’nin basılan ilk şiiri, yayınlandığında çok beğenilen “Yaşıl çemen, ağaç altı… bir de ki tünd çay”dır. Bu şiir, o zaman Azerbaycan Yazarlar Birliğinin başkanı Semed Vurğun’un dikkatini çeker ve şairi himayesine alır. Böylece Vahabzade’nin hayatının akışı değişir.</p>
<p>Yine Semed Vurğun’un tavassutu ile 1945’te Azerbaycan Yazarlar Birliğine kabul edilir. İlk şiir kitabı Menim Dostlarım’ı (1949), Bahar (1950) ve Dostluğ Neğmesi (1953) izler. Bu eserleriyle o daha çok belli bir konuya, bazen de hikâyeye dayanan, lirik, çoğu zaman da lirik-epik üslubuyla kendini gösterir; ama henüz olgunlaşıp şiirdeki karakteristik çizgilerini iyice belirgin bir şekle sokamamıştır. 1950’li yıllardan sonra asıl orijinal sanatkâr becerisini göstermeye başlar. Bu yıllarda sosyal, ahlaki konulu, basit insanların hayatlarından, duygu ve düşünce dünyasından esinlenmiş şiirleriyle dikkati çeker. 1960’lı yıllardan sonra -değişmeye başlayan siyasi hayatın da etkisiyle- başlangıçta biraz örtülü bir şekilde, sonraları daha da açık bir tarzda, millî problemleri dile getirir, insan ve zaman üzerinde düşüncelerini, duygularını derinleştirerek zamanla bilgece bir şiir kurmaya başlar.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade’ye halk arasında büyük bir şöhret kazandıran, geleneksel tahkiye tarzında, sade bir dille kaleme aldığı vatan ve millet sevgisi aşılayan, düşünce itibarıyla yoğun, büyük manzumeleridir (poema). O, 1958’de yazdığı, ama siyasi baskı sebebiyle ancak bir kaza gazetesinde yayınlatabildiği (Şeki Fehlesi, 23-26 Ekim 1960), Azerbaycan’ın Rusya’yla İran arasında ikiye bölünüp parçalanmasına sebep olan 1813 tarihli Gülistan antlaşmasını konu edilen “Gülüstan Poeması”ıyla halkın gönlünü fetheder. Azerbaycan Türklerinin kötü talihini, Azerbaycan’ın bütünlüğünü hürriyet ve bağımsızlık özlemlerini cesaretle dile getirdiği bu manzume, ülkede büyük yankılar uyandırır. Azerbaycan Komünist Partisi Merkezi Komitesi tarafından sorgulanır, bunun sonucu olarak 1962’de üniversitedeki işinden uzaklaştırılsa da 1964’te yeniden görevine iade edilir.</p>
<p>Karşılaştığı baskılara rağmen Bahtiyar Vahabzade, birçok şiirinde sosyal ve siyasi hadiselerin iç yüzünü, cemiyetteki haksızlıkları, ahlaksızlıkları üstü örtülü veya dolaylı bir şekilde ifade etmekten vazgeçmez. Baskı rejimlerinde sık sık görüldüğü gibi zaman ve zemini değiştirerek, asıl söylemek istediklerini, yüreğinden geçenleri, halka ulaştırmada büyük bir başarı sağlar. Nitekim 1970-1980’li yıllarda, şiir kitaplarının yüksek tirajla basılmasına rağmen kısa zamanda tükenmesi, onun halkın güven ve beğenisini sağladığını gösteriyordu.</p>
<p>Sovyetler Birliği çöktükten sonra eskiden yazıp da bastıramadığı şiirlerini Sandıkdan Sesler adı altında yayımladı.</p>
<p>Gorbaçov döneminde ortaya çıkan Karabağ problemi, 17 Kasım-4 Aralık 1988 tarihlerinde Bakü’de Azadlık Meydanı’nda başlayan, büyük halk yığınlarının katıldığı mitinglerle dünya gündemine oturdu. Birçok aydının korkup sustuğu bu dönemde cesaretle düşüncelerini açıklayan, halka yol gösteren “aksakallar” arasında Bahtiyar Vahabzade de yerini almıştı. Onun bu tavrı, yıllardan beri millî meseleler karşında gösterdiği büyük hassasiyetin doğal bir sonucuydu.</p>
<p>Vahabzade bu dönemde, Ermenilerin haksız istekleri ve Rus himayesine dayanarak gerçekleştirdikleri acımasız saldırılar karşısında, halkın sağ duyusunu cesaretle dile getirdi; makul ve uzlaştırıcı bir politika izleyerek Azerbaycan için önemli hizmetlerde bulundu. Gelin Açığ Danışağ (1988) adlı eserindeki yazılarını “açıklık, yeniden kurma ve demokrasi” siyasetinin oluşturduğu imkânlar çerçevesinde yazsa da döneminde birçok kimsenin söylemekten korktuğu, dile getirmekten çekindiği birçok problemi göz önüne serdi, halka yol gösterdi.</p>
<p>Daha sonraki hadiseler bilhassa Ermenilerin Rusları da arkalarına alarak yaptıkları saldırılar, toprak işgalleri, nihayet Rus ordusunun bir gece ağır silahlarla Bakü’ye girip halkın üzerine ateş açmakla sebep olduğu “Ganlı Yanvar” (19-20 Ocak 1990) trajedisi karşısında -birçok aydının tersine- cesaretle sesini yükselten aydınlar arasında Bahtiyar Vahabzade de vardı. Çeşitli haber ajansları bu hadiseyi dünyaya duyururken, korkmadan Rus vahşetini ızdıraplı sesiyle dünyaya anlatmaya çalışan Azerbaycan aydınlarının başında yine Vahabzade vardı. Şaşkınlığa düşen Azerbaycan parlamentosunu toplantıya çağıranlar arasındaydı ve korku bulutlarını dağıtan ilk oturumun başkanlığını yapan yine o olmuştu. Hatta o, bu vahşetle ilgili resmî toplantıların birinde hiç çekinmeden bir Rus generalinin üzerine yürümüş, onun suratına tükürmüştü. Araya giren nüfuzlu şahıslar Vahabzade’yi mutlak bir ölümden kurtarmış, Rus yetkililer de Bakü’nün Azatlık Meydanı’nda gittikçe büyüyen şiddetli halk tepkisi karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlardı.</p>
<p>Bütün bu hadiselerde ön planda olması, milletinin dertlerini yürek acısıyla dile getirmesi, zaten sevilen bir şahsiyet olan Bahtiyar Vahabzade’yi halk arasında daha da yüceltmiş, ona duyulan güveni arttırmıştı. Bu sebeple de o, son yılların bütün kritik hadiselerinde, siyasi gerginliklerde, halkı sükûnete, sağduyulu olmaya davet ettiğinde, ne yapılması gerektiğini açıkladığında, amacına ulaşmış, halkı doğru yola sevk etmişti. Halk, ona duyduğu sevgi ve saygıyı Vahabzade’nin defin töreninde unutulmaz bir şekilde açığa vurdu.</p>
<p>Vahabzade bütün bu gelişmelerin etkisiyle “Şehidler” (1990) adlı manzumesini ve Türkiye’de neşredilen Tavşana Kaç Tazıya Tut: Azerbaycan Olaylarının İçyüzü, Moskovanın Siyaseti (Aktaran: Yasin Aslan, Ankara 1990) adlı eserlerini yazarak Rus siyasetinin, Ermeni oyunlarının içyüzünü açıkladı.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade Sovyet rejiminde yumuşamanın başlamasıyla ve özellikle 1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, millî kimlik ve din anlayışının Azerbaycan’da yeniden oluşturulmasında ve olumlu bir şekilde gelişmesinde etkili olan şahsiyetlerin başında gelir. Şiirlerinde ve diğer eserlerinde İslamiyeti ve Türklüğü tarihî derinliği ve beşerî değerleriyle ele almış, ayrıca Türkiye- Azerbaycan kardeşliğini pekiştiren, Türk dünyası arasında siyasi, kültürel bağların kurulmasına hizmet eden eserler yazmıştır.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade’nin şimdiye kadar aralarında çeşitli dillerde tercümeler de olmak üzere 70 civarında şiir kitabı yayımlanmış, 2 monografisi ve 11 civarında da ilmî-popüler eseri basılmıştır.</p>
<p>Bakü Akademik Devlet Dram Tiyatrosunda Vicdan, İkinci Ses, Yağışdan Sonra, Yollara İz Düşür, Feryad, Hara Gedir Bu Dünya?, Özümüzü Kesen Gılınc, Cezasız Günah, Dar Ağacı gibi oyunları sahnelenmiştir. O aynı zamanda konularını tarihten ve çağdaş hayattan aldığı 20’den fazla büyük manzumenin-hikâyenin (poemanın) de yazarıdır.</p>
<p>Vahabzade’nin yazıldığı yıllarda büyük ilgiyle karşılanan bir başka manzumesi de Fuzulî’nin sanatkârlığını ele aldığı Şeb-i Hicranadır (1959). Azerbaycan klasik musikisinin makamlarına dayanarak felsefi düşüncelerini, Azerbaycan medeniyetinin özgün ve mümtaz yanlarını ifade etme imkânı bulduğu Muğam (1974) ve 1937’de iyice azgınlaşan Stalin dönemini, Sovyet devletinin baskı ve işkence günlerinin korkularını dile getirdiği İki Gorhu (1988) adlı manzumeleri, şairin en çok beğenilen eserleri arasında yer alır.</p>
<p>Vahabzade, Türkiye sanat, edebiyat ve fikir hayatına da daima ilgi duymuş, bu konularda da düşüncelerini birçok vesileyle dile getirmiştir. Onun özellikle İsmet Zeki Eyuboğlu’nun “Ölü Edebiyat” (Varlık, Ağustos 1972, Sayı: 779) başlıklı, klasik edebiyat hakkında kabul edilemez iddia ve hükümler taşıyan makalesine cevap olarak yazdığı ve aynı dergide yayımlanan “Yel Gayadan Ne Aparır” (Varlık, Şubat 1973, Sayı: 785) makalesi, Türkiye’de de ilgiyle karşılanır. Vahabzade’nin Türkiye seyahatinin intibalarını yansıtan yazıları “Ahtaran Tapar” başlığı altında Sadelikde Böyüklük (1978) adlı kitabında yer alır. Ayrıca yine Türkiye seyahatlerinin ilhamıyla yazılmış bazı şiirleri de vardır.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade 1960’lı yılların sonlarında ve 1970’li yılların başlarından itibaren, Türkiye’de tanınır. Sancak, Türk Edebiyatı, Kardaş Edebiyatlar gibi dergilerde şiirleri, yazıları ve değişik yayınevleri tarafından kitapları neşredilir. Bunlardan bazıları: Açılan Baharlara Selâm (Hazırlayan: H. Ahmed Schmide, 1976 Bu eser Türkiye’de yayımlanmış gibi gösteriliyorsa da aslında Almanya’da basılmıştır). Şiirler (Hazırlayan: Yavuz Akpınar, İstanbul, 1979); Nereye Gidiyor Bu Dünya- İkinci Ses-Feryad (Dramlar, Hazırlayan: Yavuz Bülent Bâkiler, Ankara, 1991); Gün Var Bin Aya Değer, (Şiirler, Aktaran: Beşâret İsmail, İzmir, 1993); Ürekdedir Sözün Kökü (Şiirler, Hazırlayan: H. Ahmed Schmiede, Ankara, 1993); Gülüstan-Poemalar (Hazırlayan Seyfettin Altaylı, Ankara, Kültür BakanlığıYayınları, 1998); Vatan, Milet Anadili (Çeşitli yazıları, Aktaranlar: F. Ordu, M. İbrahimova, S. Ağayeva, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı yayınları, 1999).</p>
<p>H. A. Schmiede, Bahtiyar Vabzade’nin bazı şiirlerini, yazılarını Almancaya çevirmiş bu eser Türkiye’de basılmıştır: Bahtiyar Vahabzade, “Aus Karabağ die Melodie…” (İstanbul, 1990 )</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade’nin şiirleri, sanatkârlığı hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Bazıları: İfrat Eliyeva, Behtiyar Vahabzade’nin Lirikası (Bakü, 1983); Yusif Seyidov, Şairin Fikir Dünyası (Bakü, 1985); Nizami Ceferov, Behtiyar Vahabzade (Bakı, 1996), Erdal Karaman, Türk Dünyasının Sesi Bahtiyar Vahabzade (Bakü, 2009).</p>
<p><strong>Diğer eserleri arasında şunlar sayılabilir:</strong></p>
<p>Şiir kitaplar: İnsan ve Zaman (1964), Bir Ürekde Dört Fesil (1966), Kökler… Budağlar (1968), Deniz, Sahil (1969), Bir Baharın Garanğuşu (1971), Dan Yeri (1973), Seçilmiş Eserleri (2. c., 1974-75), Acığ Söhbet (1977), Açılan Seherlere Salam (1979), Payız Düşünceleri (1981), Özümle Söhbet (1985), Ahı, Dünya Fırlanır (1987), Lirika (1990), Nağıl-Heyat (1991) gibi şiir kitapları, aynı zamanda şairin yaratıcılığındaki gelişmelerin merhalelerini de yansıtır.</p>
<p>Çeşitli yazılarını, edebiyatla ilgili makale ve görüşlerini topladığı kitaplar arasında Senetkâr ve Zaman (1976), Sadelikde Böyüklük (1978), Veten Ocağının İstisi (1982), Derin Gatlaraİşığ (1986), Şenbe Gecesine Geden Yol (1991)… sayılabilir.</p>
<p>Piyesleri ve diğer eserleri: Vahabzade bir yazar olarak da nesrin değişik türlerinde eserler verdi, hikâyeler, dram eserleri, seyahat notları, tenkitler, polemik yazıları ve popülist yazılar kaleme aldı. Vicdan, Dar Ağacı, Gızıl Alma, İkinci Ses, Yağışdan Sonra, Yollara İz Düşür, Feryad adlı manzum ve mensur piyesler yazdı. Feryad (1995, Bu kitabın içinde Vahabzade’nin Feryad dramından başka on büyük manzumesi de bulunmaktadır), Nesimî’nin hayat hikâyesine dayansa da temelde hürriyeti, insanın yüceliğini konu alan bir eserdir.</p>
<p>Yukarıda da belirttiğimiz gibi son olarak Bahtiyar Vahabzade’nin kendi denetiminde, hemen hemen bütün eserlerinin kapsayan, Prof, Dr. Ramazan Gafarlı tarafından neşre hazırlanan 12 cilt tutarındaki külliyatı Behtiyar Vahabzade, Eserleri (Bakı, Elm Neşriyatı, 2008-2009) adıyla yayımlanmıştır. Bu külliyat, şair hakkında yapılacak araştırmalarda ilk önce başvurulması gereken, güvenilir bir neşir olarak kültür tarihinde yerini almıştır.</p>
<p><span>Türkiye ile ilişkileri, eserlerinin neşri ve tanınması:</span></p>
<p>Bugün Türkiye’de Bahtiyar Vahabzade hakkında çok şey söylenebilir. Artık onun kitapları ülkemizde birçok kere basılmış; hayatı, eserleri, düşünceleri hakkında birçok makale yayımlanmış; eserleri hakkında ilmî araştırmalar başlamış bulunmaktadır. Daha doğrusu Türk dünyasından Türkiye’de en çok eseri yayımlananların başında Bahtiyar Vahabzade gelir desek, herhâlde pek yanlış olmaz.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade 1961’de bir Sovyet gemisiyle Afrika’ya giderken geçtiği İstanbul Boğazı ve öylesine gördüğü Türkiye kıyıları hakkında birkaç satırlık intibalarını ve “İstanbul” adlı şiirini yazar. Bu şiirde Doğu ile Batı arasında kalan Türkiye ve Türk insanı başarıyla anlatılır. Bu küçük “seyahati” onun Türkiye ile ilk temasıdır. Şiirlerinin yayımlanması ise 1960’lı yılların sonlarındadır. Sanırım Bahtiyar Vahabzade’den Türkiye’de ilk şiirleri neşreden Ahmed Schmiede (doğ. Berlin, 1935) olmuştur. O, Bahtiyar Vahabzade’nin eserleriyle karşılaşmasını şöyle anlatır:</p>
<p>“1968 yılında Bakü’de çıkan haftalık Edebiyyat ve İncesenet gazetesinde ilk kez büyük Azerbaycan Türk şairi Bahtiyar Vahabzade’nin bazı şiirleri ile karşılaştım. Şiirler şöyle adlanıyordu: “Baş”, “Menim” Anam”, “Fikir Ganadlarım” ve “Olurmuş”. Bu şiirler beni derin bir heyecana sevk etti. Âdeta satırların arasından şairin ızdıraplarını haykırarak dünyaya duyurmak istediklerini hissettim ve titredim. Bu heyecanı Türk dostlarımla paylaşmak istedim. Tuttum şiirleri vaktinde İstanbul’da Sancak mecmuasını çıkaran Kemaleddin Şenocak’a gönderdim. Sağ olsun, mecmuasında onlara geniş yer verdi.</p>
<p>O tarihlerden beri Almanya’da ve daha çok Türkiye’de Azerbaycan-Türk şiirini tanıtmaya çalıştım. Kemaleddin Şenocak, Mehmet Şevket Eygi ve nihayet değerli Ahmet Kabaklı hocamız davayı benimseyip naçiz çırpınışlarıma ses ve yer verdiler. Özelikle Türk Edebiyatı mecmuası uzun yıllardır Azerbaycan-Türk edebiyatının Türkiye’deki platformuna çevrildi. Dağın arkasında da Türkler yaşadığını, en az Türkiye Türkleri kadar onların da vatanlarını sevdiklerini, millî gayretlerini yitirmediklerini, korkunç zulmete rağmen varlık göstermek azminde olduklarını, Anadolu Türkü de anladı.”(Schmiede 1991: VII).</p>
<p>Kemaleddin Şenocak’ın Sancak dergisinin 25 Aralık 1967’de çıkmaya başladığını biliyoruz. Vahabzade’nin şiirleri Schmiede’nin belirttiği gibi bu dergide 1968 yılı başlarından itibaren yayımlanmış olmalıdır. Belki daha sonraki yıllarda da Sancak’ta bazı şiirleri çıkmıştır? (Ne yazık ki Sancak dergisini inceleme imkânımız olmadı). Yine de bu derginin okuyucu zümresinin sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Saadet Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri (2. c., Ankara 1972) adlı kitabına Bahtiyar Vahabzade’den “Ana Dili, “Kâğıtlar”, “Bize Ele Gelir ki” adlı şiirlerini örnek olarak alır. Böylece Bahtiyar Bey’in şiirleri Türk üniversitelerindeki derslere konu olmaya, Azerbaycan Türkçesi yazı dili örneği olarak okutulmaya başlanır.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade’nin Türkiye’de geniş okuyucu zümresine ulaşmasında gazeteci, yazar Ahmet Kabaklı’nın Ocak 1972’de neşrine başladığı Türk Edebiyatı dergisi önemli bir rol oynadı. Bu dergiye Vahabzade’nin şiirlerini yine Almanya’dan Ahmed Schmiede gönderiyordu. Bu şiirler çok az bir değişiklikle bizim Latin harflerine aktarılıyor ve kısa tanıtma yazılarıyla okuyuculara sunuluyordu. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Ahmed Shimiede’nin Türk Edebiyatı dergisinde Bahtiyar Vahabzade’den yayımladığı ilk şiir “Ele Bir Fikir ki…” adını taşıyordu (Eylül 1972, Sayı: 9, s. 14-15). Bu şiirin sonuna Bahtiyar Vahabzade’nin kim olduğunu açıklayan, basılan eserleri hakkında bilgi veren küçük bir tanıtma yazısı da eklenmişti.</p>
<p>Ahmed Schmiede onun şiirlerini sadece Türk Edebiyatı, Sancak dergilerine göndermekle kalmamış, Berlin Radyosundaki konuşmalarında ve 1973’te Münih İslam Merkezinde verdiği “Türk Şiirinin İslam’a Hizmeti” adlı konferansında da Bahtiyar Vahabzade’den söz etmiş, şiirlerinden örnekler vermiştir (Zapsu 1976: 2428).</p>
<p>Burada şunu da belirtmeliyim ki 1970’li yıllarda Türkiye’den doğrudan doğruya Azerbaycan ile ilişki kurmak pek kolay değildi. Bunu en iyi bilenlerden biri de benim. O sıralarda Almanya’dan Azerbaycan’a gidip gelmek ise çok daha kolaydı. Sovyet yönetimi, Avrupa’dan gelenlere, Türkiye’den gidenler kadar sıkı bir kontrol uygulamıyordu.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade mektuplaştığı Ahmed Schimiede ile 1972 yılındaki Almanya’da yüz yüze görüşür. Bu buluşma onların daha sıkı dostluklar kurmalarına yardımcı olur. O, bu seyahatinde Almanya’da yaşayan Türk işçileriyle de görüşmüş, onların Almanya’daki hayat şartlarını, problemlerini öğrenme imkânı bulmuştur.</p>
<p>Almanya izlenimlerini “İki Hafta”başlıklı seyahat notlarında anlattığı gibi, orada karşılaştığı Türk işçilerinden esinlenerek “Çörek-Saadet”, “Çörek-Veten” gibi şiirlerini de yazmıştı.</p>
<p>Ahmed Schmiede, Almanya’da görüştüğü Bahtiyar Vahabzade’yi Bakü’de de ziyaret eder. Böylece Azerbaycan edebiyat muhitini daha yakından tanıma imkânı bulur. Onun ilk defa ne zaman Azerbaycan’a gittiğini şimdilik bilemiyoruz. Bu seyahatinden sonra Bahtiyar Vahabzade’nin Açılan Baharlara Selâm adlı şiir kitabını yayımladı. Kitabın üzerinde nerede ve ne zaman basıldığı yazılı değilse de 1976’nın son ayları veya 1977’nin ilk aylarında basılmış olduğu A. Schmiede’nin aşağıdaki ifadesinden anlaşılmaktadır. Bazı Azerbaycan kaynakları bu eserin Türkiye’de basıldığını belirtiyor ki doğru değildir. Ayrıca Türkiye’de çok az kimsenin bu kitaptan haberi olmuştur.</p>
<p>M. Pertev Zapsu’nun Türk Şiirinin İslâm’a Hizmeti ve H. Achmed Schmiede adlı eserinde Ahmed Schmiede’nin kendi kaleminden verilen hayat hikâyesinin yanında “Tercüme ve Eserlerim”(Zapsu 1976: 13) adlı bir liste de bulunmaktadır. Ahmet Schmiede, bu listeye “Açılan Sabahlara Selam: Çağdaş Azerî şâiri Bahtiyar Vahabzade’nin seçilmiş şiirleri. Baskı beklemektedir, “şeklinde bir not düşmüştür. Bu da eserin 1976’da baskıya hazır olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirtiyor; ama, dediğimiz gibi basılan kitabın üzerinde tarih ve yer kaydının olmaması, ister istemez bizi bazı tahminlerde bulunmaya zorluyor.</p>
<p>Ahmed Schmiede Bahtiyar Vahabzade’nin sadece şiirlerini değil bazı yazılarını da Türkiye’de neşretmiştir. Bunlar arasında “Ömürden Uzun Bir Gün”ü (Türk Edebiyatı, sayı: 107, 1982, s. 24-25) gösterilebilir. O ayrıca Cengiz Aytmatov’un “Vahabzade’nin Şiiri Üzerine”(Türk Edebiyatı, 1984, Sayı: 123) adlı yazısını yayımlamıştır.</p>
<p>Bu söylediklerimizin yanında Bahtiyar Vahabzade’nin Türkiye’de edebiyatla ilgili geniş okuyucu zümresi ve aydınlar arasında tanınmasında büyük bir rol oynayan yazılarından biri de, yukarıda zikrettiğimizi gibi Varlık’ta yayımlanan “Yel Kayadan Ne Aparır”makalesidir. Vahabzade 1972’de Almanya’da iken Ahmed Schmiede kendisine Varlık dergisinde çıkan İsmet Zeki Eyuboğlu’nun “Ölü Edebiyat”(Ağustos 1972, Sayı: 779) başlıklı makalesini verir. Klasik Türk edebiyatı hakkında kabul edilemez iddia ve yersiz hükümler taşıyan bu makale, Bahtiyar Vahabzade’yi son derecede rahatsız eder. Makalede, Nesimî, Fuzulî gibi Anadolu ve Azerbaycan’ın ortak şairleri hakkında da ileri geri sözler sarf edilmiştir. Azerbaycan’a döndükten sonra bu makaleye cevap olarak yazdığı “Yel Kayadan Ne Aparır” adlı makalesini Varlık dergisine gönderir. Yazısı Varlık’ta olduğu gibi, Azerbaycan Türkçesiyle yayımlanır (Şubat 1973, Sayı: 785). İsmet Zeki Eyuboğlu bu yazıya cevap vermez; ama Bahtiyar Bey Türk aydınlarının, edebiyat çevrelerinin dikkatini üzerinde toplar. Bazı solcu aydınlar, Sosyalist bir ülke şairinin, klasik edebiyattan yana tavır takınmasını, hatta onu savunmasını, Batı edebiyatı hakkında ise bazı eleştirilerde bulunmasını -bunlar objektif bir yaklaşımın sonucu da olsa- bir başka deyişle “aykırı” fikirler ileri sürmesini, biraz da şaşkınlıkla karşılar. Milliyetçi aydınlar ise, komünist bir ülkede yaşamasına rağmen kendilerine oldukça yakın düşünceler sergileyen, bu Azerbaycanlı şaire büyük bir sempati ve hayranlık duymaya başlar. Daha sonraki yıllarda Oktay Akbal ve Bahtiyar Vahabzade arasındaki tartışmalar da benzeri bir seyir izler.</p>
<p>1976’da Ankara Belediye Reisi Vedat Dalokay’ın davetlisi olarak Bakü Belediye Reisinin heyetine dâhil olarak geldiği ikinci seyahatinde Türkiye hakkındaki izlenimlerini “Ahtaran Tapar” başlığıyla kaleme alır. Bu seyahatinde Türkiye’nin belli başlı problemlerinden söz eder; aydınlarımızın Batı kültürü karşısındaki olumlu ve olumsuz tavırlarını anlatır. Vahabzade’nin Türkiye hakkındaki düşüncelerini yansıtan bu yazısı Sadelikde Böyüklük (Bakı, 1978) adlı eserinde yer alır. Ayrıca yine Türkiye seyahatlerinin ilhamıyla yazılmış bazı şiirleri de bulunmaktadır.</p>
<p>Vahabzade’nin hem Türkiye seyahatleri hem de çeşitli vesilelerle Türkiye Türkleri hakkında yazdığı şiirler arasında “Ben Türküm” (1995), “Allah Beni Böyle Ağlat” (2001), “Azerbaycan-Türkiye” (Türkiyem Benim, 1996) sayılabilir.</p>
<p>Vahabzade’nin Türkiye hakkında yazdıklarına kısaca göz attıktan sonra, tekrar onun Türkiye’de hakkında çıkan yazılara, neşredilen eserlerine dönebiliriz.</p>
<p>Burada Ahmet Bican Ercilasun’un da, Türkiye’de Vahabzade’nin tanınmasında bir hayli etkili olduğunu belirtmek ve hiç olmazsa yazılarını -ismen de olsa- zikretmek gerekir: “Bir Azeri Şairi: Bahtiyar Vahabzade” (Milli Eğitim ve Kültür dergisi, Mart, 1979, Sayı: 2) adlı makalesinden sonra “Şiirler, Bahtiyar Vahabzade” (Yeni Sözcü, 16.2.1981, Sayı: 16); “Bahtiyar Vahabzade Anlatıyor”(Töre, Temmuz 1981, Sayı: 122) ve şairin Payız Düşünceleri (1981) adlı kitabı için de “Vahabzade’nin Şiirleri Arasında” (Türk Edebiyatı, Nisan 1982) adlı yazıları sıralanabilir.</p>
<p>Ben de 1977’de Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ne yazdığım ‘ ‘Azerî Edebiyatı” maddesi içinde, Azerbaycan’da “1945-1954 yılları arasında yetişen en önemli şahsiyetler”den söz ederken şiirde Bahtiyar Vahabzade’yi de isim olarak zikretmiştim. Küçük ve genel nitelikli bir ansiklopedi maddesinde daha fazla yer ayırmaya o zaman imkân yoktu, ama bu vesileyle Vahabzade ilk defa bir Türk ansiklopedisinde yer almış oldu. Daha sonra 1998’de aynı ansiklopedide “Vahabzade, Bahtiyar” maddesinde ise şairin nispeten geniş bir hâl tercümesini yazmış ve ana hatlarıyla eserlerinden, sanatından söz etmiştim. 1979’da Bahtiyar Vahabzade: Şiirler (Akpınar, 1979) adı altında ondan seçtiğim şiirleri neşrettim. Bu kitaba Bahtiyar Bey’in hâl tercümesini ve şiirlerinin özelliklerini anlatan bir giriş yazmış ve şiirlerini orijinal hâliyle Latin alfabesine aktarıp anlaşılması zor kelimeleri dipnotlarla açıklamıştım. Okuyucular bu esere büyük ilgi gösterdiler. Sovyetler Birliği’nde yaşayan bir şairin millî kültüre, ana diline göstermiş olduğu coşkun sevgi, birçoklarını şaşırtmıştı. 1982’den sonra Kardaş Edebiyatlar dergisinde de bazı şiirlerini neşrettik.</p>
<p>1982’de Dursun Yıldırım’ın Vahabzade hakkında “Payız Düşünceleri Üstüne Düşen Büyük Arzular” (Millî Kültür Dergisi, 1982, s. 58-59) adlı yazısı yayımlandı.</p>
<p>1980-1990 yılları arasında Türkiye’de Bahtiyar Vahabzade hakkındaki yazıların gittikçe arttığı, eserlerinin birbiri ardına yayımlanmaya başladığı görülür. Bunlar arasında özellikle Mehmet Kaplan hocamızın “Pırlanta Gibi Bir Şair” adlı makalesi (Türk Edebiyatı, Ocak 1984, Sayı: 123) dikkati çeker. O, bu küçük ama oldukça nitelikli makalesinde Vahabzade şiirinin gelenekle ilgisini ve orijinal yanlarını oldukça açık bir şekilde ortaya koymuştu. Vahabzade’nin bu makaleyi gördükten sonra bir hayli sevindiğini ve memnuniyetini defalarca ifade ettiğini biliyorum.</p>
<p>Ayrıca Ankara’da Azerbaycan Türklerinin çıkarttığı aylık kültür dergisi Azerbaycan’da ve daha başka dergilerde, gazetelerde Vahabzade hakkında birçok yazı yayımlandı. Bunlar arasında Beşir Ayvazoğlu’nun yazılarını, Fırat Kızıltuğ’un hem yazılarını hem de şiirlerini belirtmek gerekir. Fırat Kızıltuğ ayrıca Vahabzade’nin “Rast Mugam”ını besteledi. Bu eseri sahnede Esma Özcan yorumladı.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade, sadece Azerbaycan edebiyatının değil diğer Türk halklarına ait edebî eserlerinin de Türkiye’de yayımlanmasını, tanınmasını istiyordu. Dostu Fırat Kızıltuğ’un bu konuda çaba göstermesini istemiş hatta Özbek şairi Cemal Kemal’in bir gazelini Azerbaycan Türkçesine aktararak Fırat Bey’e göndermiş, ayrıca Cemal Kemal’in Türkiye’de “korunup kollamasını” da rica etmişti. Bunun üzerine Fırat Kızıltuğ gazeli yayımlamakla kalmadı, o gazele bir de nazire yazdı.</p>
<p>Bahtiyar Bey’in yakın dostları arasında bulunan Yavuz Bülent Bakiler de onun eserlerinin Türkiye’de neşri ve tanınması için büyük çaba harcadı: 1991’de onun Nereye Gidiyor Bu Dünya-İkinci Ses-Feryad (Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991) adlı eserlerini mükemmel bir şekilde yayımladı.</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade’nin 1990’lı yıllardan sonra Türkiye’de yayımlanan diğer eserlerini de sıralayarak bu konuyu tamamlamak istiyoruz; çünkü Vahabzade eserlerinin Türkiye’de yayımlanması, onun hakkında yazılanlar, başlı başına ayrı bir araştırma konusudur ve bu özel sayıyı hazırlanırken biz böyle bir çaba içinde olmadık; daha çok onu ve eserlerini ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştık.</p>
<p>1993 Ürekdedir Sözün Kökü (Şiirler, Hazırlayan: H. Ahmed Schmiede, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı, 1993).</p>
<p>1993 Gün Var Bin Aya Değer (Şiirler, Aktaran: Beşâret İsmail, İzmir, Nil Yayınları, 1993).</p>
<p>1998 Gülüstan-Poemalar (Aktaran: Seyfettin Altaylı, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998).</p>
<p>1998 Yücelikte Tenhalık (Şiirler, Aktaranlar: Fatih Ordu, Seriye Ağayeva, Melahet İbrahimova, İstanbul, Ötüken, 1998).</p>
<p>2000 Ömürden Sayfalar (Makaleler-yazılar, Aktaran: Yusuf Gedikli, İstanbul, Ötüken, 2000). Bu eserde Bahtiyar Vahabzade’nin geniş bir hâl tercümesi, fikirleri ve sanatı hakkında objektif değerlendirmeler de bulunmaktadır.</p>
<p>2000 Vatan, Millet, Ana Dili, (Hazırlayanlar: Fatih Ordu, Melahet İbrahimova, Seriye, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2000).</p>
<p>2002 Soru işareti (Ön Söz, Bayram Gündoğdu, Kaynak Yayınları, 2002)</p>
<p>Bahtiyar Vahabzade hakkındaki bazı bilimsel araştırmalar:</p>
<p>Necati Demir, Bahtiyar Vahabzade (Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas, 1992. Yüksek Lisans Tezi).</p>
<p>Maarife Hacıyeva, XX. Asır Azerbaycan Edebiyatı, (Samsun, 1994. B. Vahabzade, s. 185-194).</p>
<p>Sevda Kurtoğlu, Bahtiyar Vahabzade ve Seçilmiş Şiirlerinin Dil İncelemesi, (Edirne, 1994, 338 s. Yüksek Lisans Tezi, Yöneten: Prof. Dr. Hidayet Kemal Bayatlı).</p>
<p>Hüsniye Zal Mayadağlı, Bahtiyar Vahabzade: Hayatı ve Eserleri, (Ankara Türkiye</p>
<p>Diyanet Vakfı, 1998. Samsun, 1996, 458 s. Doktora Tezi, Yöneten: Prof. Dr. Celal Tarakçı).</p>
<p>Erdal Karaman, Türk Dünyasının Sesi: Bahtiyar Vahabzade, (Bakû, Gafkaz Araştırmaları Enstitüsü, 2009, 270 s.).</p>
<p><strong>* * * *</strong></p>
<p>Sanıyorum Bahtiyar Bey’in şimdiye kadar Türkiye’de 20’ye yakın kitabı yayımlandı. Bu sayıya onun hakkında üniversitelerimizde yapılan ilmî araştırmalar dâhil değildir. Bunların birçoğunun da yayımlanmadığını özellikle hatırlatmak gerekir.</p>
<p>Türk dünyasından Türkiye’de bu kadar kitabı yayımlanmış başka bir şair yoktur. Bu da bize onun Türk milleti tarafından ne kadar çok benimsendiğini, sevildiğini gösterir. Acaba Bahtiyar Bey, Türkiye’de niçin bu kadar çok sevilmiştir?</p>
<p>Bu soruya cevap vermeden önce, 1970’li yıllarda, Türkiye’de Türk şiirinin umumi durumun ne olduğunu açıklamak gerekir.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi’den sonraki yıllarda, Avrupa fikir ve edebiyatını yakından takip eden bazı sanatçılar, şairler, oradaki kültürel muhitten, fikir ve sanat anlayışından büyük ölçüde etkilenmişler ve özellikle şiiri şahsa, ferde ait bir sanat olarak görmeye başlamışlardı. Bu gibi şairler halkı umursamıyor, halk tarafından anlaşılmaya, okunmaya önem vermiyorlardı. Kendi kişiliklerini, duygu ve düşünce dünyalarını ön planda tutuyorlardı. Anlaşılmak, okunmak gibi bir problemleri olmadığı için dili de istedikleri gibi kullanıyorlardı, hatta ayrı ayrı şair dilleri oluşmaya başlamıştı.</p>
<p>Garip akımı, İkinci Yeniciler (Orhan Veli, Oktay Rıfat, Edip Cansever, Cemal Süreyya, Turgut Uyar, İlhan Berk vs.) klasik Türk şiirinde (divan şiirinde) olduğu gibi imaja önem vermelerine rağmen, anlaşılır olmaya değil hissedilmeye, tedaiye önem veriyor, kapalı bir dil kullanıyor, dil bilgisi kurallarına pek de uymuyorlardı. Bazı şairler gerçeküstücü, varoluşçu, sosyalist düşüncelerin etkisi altında idiler.</p>
<p>Bu büyük grubun dışında kalan şairler arasında sayabileceğimiz Necip Fazıl, Attila İlhan, Arif Nihat Asya, Hisarcılardan Mehmet Çınarlı, Gültekin Samanoğlu vs. Bunlar da artık kendi dönemlerini tamamlamışlardı. O dönemde neredeyse şiirde klasik geleneği tek başına temsil eden Yavuz Bülent Bakiler vardı. Abdurrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç da kendilerine özgü bir yol tutmuşlardı.</p>
<p>Kısacası bazı istisnaları olmasına rağmen şiir oldukça ferdîleşmiş, toplumdan ve toplumun problemlerinden uzaklaşmıştı. Dil olarak da halkın anlamakta zorlandığı veya hiç anlamadığı bir dil anlayışı şiire egemen olmuştu.</p>
<p>Böylece Türkiye’de halk ve âşık şiirinden, klasik şiirden gelen şiir anlayışı oldukça zayıflamıştı. İşte bu sıralarda Bahtiyar Vahabzade’nin şiirleriyle karşılaşan Türk okuyucusu aradığı, özlediği şairi bulmuş oldu. Azerbaycan Türkçesiyle yazmasına rağmen, birçok okur, onun dilini, Türkiyeli şairlerden daha iyi anlıyordu. Vahabzade’nin şiirleri halkın şiir zevkine, ahlak anlayışına, manevi değerlerine de uygundu. Türk halkı Bahtiyar Vahabzade’nin şahsında özlediği, hasret kaldığı bir sese kavuşmuştu. Üstelik bu şair, millî ve manevi duyguların yok edildiği iddia edilen Sovyet cemiyetinde yaşıyordu.</p>
<p>1970’li yıllardaki milliyetçi gençlik ise “esir Türkler” içinde, fikri, vicdanı hür bir şair keşfetmişti. Vahabzade, Türkiye’nin dışında yaşayan ve Türk okuyucularına, Türk halklarının tek millet olduğunu anlatan ilk şahsiyetlerden biri idi. Ondan önce bu işi Kırımlı yazar Cengiz Dağcı yapmıştı. Bahtiyar Vahabzade’den sonra Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov da aynı yoldan yürüdü. Şimdi de bunların ardından daha genç bir kuşak gelmeye başladı.</p>
<p>İşte Bahtiyar Vahabzade’nin Türkiye’de sevilmesinin bizce asıl sebebi budur. Azerbaycan ve Türkiye Türklüğünü birbirine kaynaştıran büyük fikir ve sanat adamları arasında Bahtiyar Bey, eşsiz bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Son olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Bahtiyar Vahabzade, dünya Türklüğüne asırlardır yol gösteren, bugün varlıklarıyla iftihar ettiğimiz, Nevaî, Fuzulî gibi bilge şahsiyetlerimiz arasında ebediyen yaşayacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yavuz AKPINAR</strong></span></a>
</p><p><strong>Kaynak: </strong>Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi 31. Sayı</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Akpınar, Yavuz (1979), Bahtiyar Vahabzade: Şiirler, İstanbul, Ötüken Yayınevi, 245 s.</span></div>
<div><span>♦ Akpınar, Yavuz (1989), “Bahtiyar Vahabzade’nin İki Gorhu Adlı Manzumesi”, Kardaş Edebiyatlar, Erzurum, Sayı: 18, s. 10-20.</span></div>
<div><span>♦ Akpınar, Yavuz (1998) “Vahabzade, Bahtiyar”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 8. c., İstanbul, Dergâh Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Schmiede, Achmed (1991), Zülmette Veten Duyğuları (Azerbaycan Şiiri Antolojisi), Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, s. VII.</span></div>
<div><span>♦ Zapsu, M. Pertev (1976), Türk Şiirinin İslâm’a Hizmeti ve H. Achmed Schmiede, İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>XX. Yüzyılda Azerbaycanda Liberal Düşüncenin Doğuşu Ve Gelişmesi.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi</guid>
<description><![CDATA[ XX. Yüzyılda Azerbaycanda Liberal Düşüncenin Doğuşu Ve Gelişmesi.
Liberalizm özü bakımından siyasi bir doktrindir ve modern çağın ürünüdür. “Siyasi” sıfatı, bir öğreti veya ideolojinin kapsayıcı bir felsefi sistem oluşturmadığına, fakat sadece devlet-toplum ilişkisi hakkında birtakım normatif önermelerden meydana geldiğine işaret eder.  XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Azerbaycan’da, eski geleneksel toplum biçiminden kopma anlamında, milletleşme ve milliyetçilik hareketinin yükseliş dönemi başlamıştır. 1850 – 1905 yıllarında kendisini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b60abf73.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>XX., Yüzyılda, Azerbaycanda, Liberal, Düşüncenin, Doğuşu, Gelişmesi.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Afgan-Veliyev-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html">XX. Yüzyılda Azerbaycanda Liberal Düşüncenin Doğuşu Ve Gelişmesi.</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Afgan VELİYEV</strong></span></a>
</p><p>Liberalizm özü bakımından siyasi bir doktrindir ve modern çağın ürünüdür. “Siyasi” sıfatı, bir öğreti veya ideolojinin kapsayıcı bir felsefi sistem oluşturmadığına, fakat sadece devlet-toplum ilişkisi hakkında birtakım normatif önermelerden meydana geldiğine işaret eder.  XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Azerbaycan’da, eski geleneksel toplum biçiminden kopma anlamında, milletleşme ve milliyetçilik hareketinin yükseliş dönemi başlamıştır. 1850 – 1905 yıllarında kendisini daha çok kültürel alanda gösteren milliyetçilik hareketi, 1905 Rus devriminin getirdiği yumuşamadan faydalanarak siyasal alana da geçmiştir. Azerbaycan’da “<em>milletleşme</em>” ve “<em>milliyetçilik</em>” sürecinin başlamasında ve gelişmesinde, Mirza Feth Ali Ahundov, Hasan Bey Zerdabi, Şeyh Cemalettin Esatabadi (Afgani), Hacı Mirza Hasan Rüştiye, Mehmet Ali Terbiyet, Celil Mehmetkuluzade, Mirza Ali Akper Sabir, Ali Bey Hüseyinzade, Ahmet Bey Ağaoğlu, Ali Merdan Bey Topçubaşov vs. gibi aydınların rolü olmuştur. Genişleyen sosyal ve siyasi hareket içerisinde, o dönemde Anayasa uğrunda yapılan İran Azerbaycanı’ndaki Setterhan Meşruti hareketi, Rus Azerbaycan’ında Mehmet Emin Resulzade’nin önderliğinde gerçekleştirilmiş Azerbaycan Cumhuriyeti, yine Güney’de Şeyh Muhammet Hiyabani’nin başını çektiği Azadistan Devleti ve Seyit Cafer Pişeveri’nin kurduğu Milli Azerbaycan Hükumeti, Azerbaycan’da milletleşme ve milliyetçilik sürecinin ve hareketinin gelişmesinin bariz belirtileridir.</p>
<p><span>Liberal Düşünücenin Oluşumu ve Tarihi Gelişim Süreci.</span></p>
<p>Azerbaycan’da milletleşme sürecinin tanımlanmasında iki unsur ortaya çıkmıştır,</p>
<p>1.- Toplum üyelerinin oluşturulmuş aynı milli kimlik bilinci etrafında toplanıp bütünleşmesi çabası.</p>
<p>2.- Demokratikleşme amacıyla geleneksel toplum biçiminden kopuş ve aktif vatandaş mevkiinin biçimlenip millî iradeye dönüşmesi çabası.</p>
<p>Milletleşmenin birinci yükseliş dalgası döneminde, Rusya egemenliğindeki Kuzey Azerbaycan’da, bu unsurların her ikisi de önem kazanıp öne çıktığı için hem “<em>Azerbaycan Türk milleti</em>” kavramı biçimlenmiş, hem de milletin bağımsızlık hedefi Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Bu gelişmede ortak görüş siyasi liberalizim biçimindedir.</p>
<p>Azerbaycan liberalleri kendilerini geniş bir şekilde teşekkül etmiş Rus liberal hareketinin takipçileri olarak görüyorlardı<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. Azerbaycanlı liberallerin çoğunluk bir bölümünü Rusya ve Batı’da eğitim görmüş aydınlar, sanayiciler ve tüccarlar oluşturmaktaydı. Rusya’da yenileşme ve milliyetçilik hareketinin doğurduğu siyasi, sosyal ve toplumsal gelişmelerin içerisinde yer alan liberalizm hareketi milli, kültürel ve entelektüel etkileriyle sadece Azerbaycan toplumunu değil, aynı zamanda Rusya Müslümanlarını da kapsayan bir hareket başlatmıştır. Bu hareket toplumun orta tabakasını, mevcut sisteme ve düzene karşı ayaklandırıyordu. Belirttiğimiz gibi, liberalizm Batı’da ortaya çıkan, Batı kaynaklı siyasi bir akımdır. Mevcut bütün siyasi akımlar ve partiler içerisinde, çeşitli şekilde ve çeşitli amaçlarda kendisini belli etmektedir. Rıchard Pips, Azerbaycan aydınları üzerinde de etkili olan Rus liberal düşüncesinin oluşumunu, Rusya’da meydana gelen hızlı siyasi ve toplumsal değişimlere ve Batı’dan gelen etkilere bağlamaktadır. Rus Azerbaycan’ı Rusya’nın egemenliğinde olduğundan burada da liberal hareket, Rus liberalizmi esasında oluşturulmuştur.</p>
<p>XX. yüzyılın başlarından itibaren Rusya ve Azerbaycan’daki siyasi harekette yeni bir toplumsal sınıf olarak ortaya çıkan burjuvazinin aktif rol üstlendiği görülmektedir. O dönemde faaliyet gösteren partiler, sosyalizmden etkilenerek sınıf partileri olarak tanımlanmıştır.  Bu partiler içerisinde burjuva partileri olarak tanımlananların sayısı daha fazla idi. Bir tarafta Çar hükümetine karşı muhalefet oluşturan burjuva demokrasisini savunan burjuva partileri karşı cephede ise liberal burjuva ve onu savunan burjuva partileri vardı. Lakin, Rusya’nın siyasi hayatında yaşanan değişiklikler bu partilerin de stratejisinin değişmesini sağlamıştır. Rusya’daki liberal burjuva olarak tanınan gruplar 1902 yılının yazından itibaren P. B. Struven’in yayın yönetmenliğini yaptığı “<em>Osvobojdeniye</em>” (Bağımsızlık) adı altında bir dergi çıkarmağa başlamış ve bu dergi aracılığıyla kendi siyasi, sosyal ve toplumsal görüşlerini, halka duyurmağa çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>Rusya’da liberallerin teşkilatlanması daha 1899 yılında “<em>Beseda</em>” (Sohbet) adlı yarı legal derneğin kurulması ile başlamıştır.</p>
<p>Bu dönemde Rusya Müslümanları arasında milli ve medeni haklarının temin edilmesi için bir yenileşme hareketi başlatıldı. Bu yenileşme hareketi içerisinde ilk olarak iki cereyan göze çarpıyordu. Bunlar liberaller ve inkılapçı radikal gençlik idi. “Azerbaycan’dan giderek Rusya’da eğitim gören, çoğunluğunu asilzade sınıflardan çıkan aydınlar Rus liberalizmi ile beraber gittikleri halde, milli terbiye gören genç ulus, Rusya cemiyetçiliğinin radikal ve inkılapçı cereyanlarına temayül gösteriyordu”.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>1905 yıllarında “<em>Rusya Müslümanları İttifakı</em>” döneminde dini görüşlerden ari bulunan radikal Azerbaycan gençliği kendilerini, sosyalizm akımının etkisine kaptırmışlardı. Rusya Müslümanları İttifakı Partisi’nin önderlerinden Ali Merdan Bey Topçubaşov ve diğerleri, düşünce itibariyle Rus liberalizminin mümessili olan P. N. Milyukov’un temsil ettiği Kadet teşkilatına kısmen de olsa yakınlık ve sempati gösteriyorlardı. Rusya Müslümanları İttifakının Duma’daki milletvekilleri Kadet teşkilatına Duma’da (siyasi seçimlere ve meclise dayalı meşruti, anayasal, reformcu harekete) siyasi destek veriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> “Onların bu tutumu, Bakü’de Türkçe olarak yayınlanan “<em>Tekamül”</em> adlı radikal – devrimci gazetede eleştiriliyordu. “Rusya Müslümanları İttifakı”nın önderleri  İsmail Bey Gaspırallı, Akçura Oğlu Yusuf, Sadri Maksudi, Fatih Kerimi Beyler ve diğerleri 1906 yılının Ağustos’unda Nijni Novgorod’da Ali Merdan Topçubaşov’un başkanlığını yaptığı İttifakın Üçüncü Kongresi’nde bir araya geldiler. Kongre aşağıdaki teklifleri kabul etmiştir; “<em>Mezahibi muhtelife arasındaki fark haizi ehemiyet değildir. Bu farklar Rusya Müslümanlarının ruhani işleri için umumi bir müessese vücuduna dini açıdan bir mana teşkil etmez.</em>”<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu şekilde Müslüman – Türk halklarının kültürel haklarının savunulması Ruhani İdaresi temsili altında, milliyetçi bir programın uygulanmasını gündeme getirmiştir. Rus liberallerinin de desteğini alarak hazırlamış oldukları programlarını, Duma’da yasallaştırmayı amaçlıyorlardı.</p>
<p>Liberaller bütün ümitlerini, Devlet Duma’sının oluşturulması hakkında A. G. Bulıgin’in hazırladığı kanun tasarısına bağlamışlardı. 5 Ağustos tarihli “<em>Kaspi”</em> gazetesinde bunu, “t<em>arihi karar</em>” olarak değerlendirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Liberaller kanun tasarısında yer alan bir çok maddelerde anlaşma sağlayamazlarsa da, Devlet Duma’sında Rusya Müslümanlarına ilk defa yer ayrılması tarihi bir olaydı.</p>
<p>A. G. Bulıgin’in Devlet Duma’sının oluşturulması hakkında hazırlayıp sunduğu kanun tasarısının onaylanması, Azerbaycan’daki liberal hareketi canlandırdı. A. M. Topçubaşov, A. Ağaoğlu, İ. Ziyathanov ve Raşithan Şirvanski halkın isteklerini ele alan bir belge hazırladılar. Talepname niteliği taşıyan bu belgede, Zemstvo idareleri formasında yerli idare organları oluşturmak, zengin ve köylü Bankalarının bölgelerde şubelerini açmak, Müslümanların devlet idarelerindeki hizmet ve görev alanlarını genişletmek, Hıristiyan kilise okulları gibi, Müslümanlar içinde medreseler açmak, bütün okullarda ana dilin öğretilmesine imkan sağlamak vb. yer almakta idi.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Azerbaycanlı liberaller önemli bir çalışma içerisine girerek “<em>Bütün Rusya Müslümanları Kongresi”</em>ni toplamak için harekete geçtiler. 1905-1907 yıllarında üç defa Azerbaycanlı liberallerinde katıldığı Rusya Müslümanları Kurultayı gerçekleştirilmişti. İlk kurultayda “<em>Rusya Müslümanları İttifakı</em>” adlı teşkilat kuruldu. Bu “ittifakın kurulmasındaki amaç; Rusya Müslümanlarını tek bir cephede birleştirmek ve onların birlikte hareket etmesini sağlamaktı. Topçubaşov’un başkanlığını yaptığı üçüncü kurultayda Rusya Müslümanları İttifakı’nı. Rusya Müslümanlarının çıkarlarını temsil eden siyasi partiye dönüştürmek kararlaştırıldı.</p>
<p>Ali Merdan Topçubaşov bu kongreler sürecinin önde gelen isimlerinden ve Kadetlerle yakın işbirliğinin başlıca mimarlarından birisiydi. Mayıs 1906’da Transkafkasya’da Birinci Duma seçimleri tamamlandı. Buradan altı Müslüman aday, Rusya’nın diğer bölgelerinden gelen on dokuz milletvekiline katıldı. Duma’daki Müslüman grubu temsil eden vekillerin çoğu Kadetlerin üyesi ya da sempatizanıydı. Ayrıca, Rus Anayasal Demokratları Duma’da çoğunluk oluşturmalarına rağmen, kontrolü ele geçirmek için Müslüman grubun desteğine ihtiyacı vardı. Topçubaşov Müslüman grubunun organizatörlüğünü ve başkanlığını yapıyordu. Müslüman grup Kadetlerle işbirliği yaparak, Güney Kafkasya bölgesinin sömürge statüsünden duydukları rahatsızlıklarını dile getiriyor ve Zemstvolar ve çeşitli yasal garantiler talep ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Rus Çar’ının 1907 yılında 3 Temmuz tarihli fermanından sonra, ister Rusya Müslümanları İttifakı Partisi ve isterse de Bakü Liberallerinin Konstitüsi Müslüman Partisi’nin Devlet Duma’sına olan güvenini sarstı.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Rusya Müslümanları ve Türklerine bir darbe de, liberallerden geldi. Çarlığın “<em>Türk Karşıtı</em>” politikasına Kadetlerden de destek geldi. Kadetler Çarlığın Türk karşıtı politikasını desteklediklerini ilan ettikleri zaman, Azerbaycan liberalleri onlara katılmakta tereddüt ettiler. Rus merkezi unitar devletine yapılan vurgu da Azerbaycanlıların Kadetlere sempatisinin azalmasına yol açtı.”<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bakü’de Kadet teşkilatının Kafkasya’nın özerkliği görüşünü ortaya atması, Azerbaycan burjuvazisi tarafından tepkiyle karşılanmış ve onların Kadetlerden ayrılmasına neden olmuştu. Bu da Bakü’de Kadetlerin prestijinin kaybına neden olmuştu. İnkılabın başarısızlığa uğraması sonucu, İttifak ve Azerbaycan’daki liberal teşkilat faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldılar.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Yeni gelişmeler Rusya’da devrimci – demokratları öne çıkarmıştır.</p>
<p><span><strong>Liberal ve Milliyetçi Eğilimler.</strong></span></p>
<p>917 yılında Azerbaycan gazeteleri St. Petersburg’da Çarizm’in devrildiği haberini manşetlerden büyük harflerle duyurdu. <em>“Mutlakiyet yıkılmıştır. Çar II. Nikolay  taht tacdan hakimiyetten vaz geçmiştir.</em>” haberi Azerbaycan’da milliyetçiler ve Bolşevikler tarafından sevinçle karşılanmıştır. St. Petersburg’da “işçi, asker ve köylü” dünyanın güçlü İmparatorluklarından birini yıkmıştı! Rusya’da ihtilâl sonucunda “<em>iki hakimiyetlilik</em>” (ikili iktidar) çıkmıştı: “<em>Sovyetler</em>” ve “<em>Geçici hükümet</em>”. İktidarı paylaşılamamıştır. Matbuatta, mitinglerde Rodzyanko, Lvov, Milyukov, Guçkov ve Kerenski`nin adları, yeni lider ve ülke başkanı olarak tartışılırken, devrimi gerçekleştiren Lenin önderliğindeki Bolşevikler, hakimiyet ortağı olarak gözüken Menşevik, Kadet, Oktyabristler ve diğer güçleri devre dışı bırakmanın hesaplarını yapıyordu. Bu durum Rusya`nın önemli bir çıkmazın içine girdiği görüntüsü veriyordu.  Mart ayının yedisine geçen gece Azerbaycan’da Bakü’de, Bakü İşçi Asker Deputatları (vekilleri) Sovyeti kuruldu. Ülkede bütün partiler açık faaliyete geçtiler. 9 Mart’ta Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki Kafkasya Valiliği geçici hükumetin fermanı ile “<em>Özel Kafkasya Komitesi</em>” olarak değiştirildi. V. A. Harlamov’un başkanlığında oluşturulan komitede Azerbaycan’dan IV. Duma vekili M.Y. Caferov’da yer almıştır.</p>
<p>Mart ayının 16’sında Bakü’ye gelen Caferov onu karşılayan kalabalığı; “<em>Azat Rusya’nın, azat vatandaşları</em>” diye selamlamıştır. Azerbaycan’daki Bolşeviklerin gücünden ihtiyat eden Rusya’daki yeni hükümet hakimiyetini kalıcı kılmak adına, Azerbaycan’daki burjuvazi ve diğer grupların desteğini almak uğruna bir takım tavizler vermiştir. Geçici hükumetin koyduğu yasaların uygulanmasını kolaylaştırmak için “<em>Bakü İçtimai Teşkilatları Şurası</em>” ve “<em>Bakü İcra Komitesi</em>” oluşturuldu. “<em>Azerbaycan’ın başkenti Bakü, o zamanki şartlarda, yalnız Rusya’da Sosyalist akımların ve Çar aleyhdarı hareketlerin kaynar bir ocağı değil, aynı zamanda Kafkasya’da yaşayan Müslümanların ve bilhassa Azerbaycan Türklerinin milli hareketlerine merkezlik yapan bir kent idi</em>”.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>  “<em>Müsavat”, “Himmet</em>” ve diğer partiler açık faaliyete başladılar. Bakü’de “<em>Rusya’da Müslümanlık</em>”, Gence’de “<em>Firgeyi Muhammediye</em>”, “<em>İttihat</em>”, İrevan’da “<em>İrşat</em>”, Bakü’de İran işçileri’nin “<em>Adalet</em>” adlı yeni teşkilatları meydana geldi. Bakü’lü Tatarlar’da “<em>Birlik</em>” gazetesini neşretmeye başladılar.  Müsavat Partisi halkı, İslam – Türk bayrağı altında birleşmeye çağırıyordu. Himmet Partisi de işçiler arasında inkılabi çalışma yapıyor sosyalizm düşüncesini yaymaya çalışıyorlardı. Bu sırada Rusya’da yaşanan siyasi ve toplumsal olaylardan Azerbaycan’da nasibini almakta idi. İşçi hareketi lideri Lenin’in mühaceretten Rusya’ya dönüşü Rusya’da olduğu gibi Azerbaycan’daki işçi hareketini canlandırmış, “<em>Bakinski Raboçi</em>” ve “<em>Himmet</em>” adlı Bolşevik gazeteleri yayınlanmaya başlamıştır. Azerbaycan’da hakimiyet ve otorite boşluğundan doğan kargaşa yaşanıyordu. Ekim ayında Sant Petersburgda yapılacak olan II. Umum Rusya Sovyetler Kurultayı’na Bakü Sovyeti, S. G. Şaumyan, M. S. Semyonov, A. M. Raşkeviç ve sol Es-er İ. A. Suhartsevi Azerbaycan’ı temsil edecek delege olarak seçmiştir. Ekim Sosyalist İhtilali’nin haberi Azerbaycan’a 26 Ekim’de ulaşmıştır.</p>
<p>2 Kasım’da Azerbaycan’da Sovyet hakimiyeti ilan edildi. İcra Komitesine ise Bolşevik S. G. Şaumyan, İvan Fioletov, Menşevik G. Ayolla, M. Mandelştam, Es-er M. Vasin ve Daşnak Arakelyan seçilmiştir. Azerbaycan’da Bakü Şehir Duma’sı hala faaliyetini sürdürüyordu. 3 Mart 1917 yılında Bakü Şehir Duma’sı önünde yapılan mitingde Rusya’daki geçici hükumetin tanınması ile ilgili karar çıkmıştı. 10 Kasım’da Dumaya yeni başkan seçmek için yapılan toplantıda Müsavatçılar ve Kadetler vekil Feth Ali Han Hoyski’nin, Bolşevikler ve Menşevikler ise doktor Okanşeviç’in adayılığını koymuş, Feth Ali Han Hoyski Duma’ya başkan seçilmiştir. Lakin  Bakü Şehir Duma`sının ömrü uzun sürmemiş, Çarlık dönemi idare şekli olduğu için itibarını kaybetmiş, onun yetkileri Bakü Sovyetine geçmiş, birkaç aydan sonra ise resmen kapatılmıştır. Komünist A. Caparidze Bakü Sovyeti Yönetim Kurulu başkanı seçilmiştir. Çar idareleri olan jandarma idaresi lağv edilerek, reisi hapis edilmiştir. Bakü Gubernatoru Batalov ve Garnizon reisi Klokfel ise görevinden alınmıştır.</p>
<p>12 Aralık 1917 yılında Bakü Sovyeti’ne seçimler başlamış, 48 Bolşevik, 85 Es-Er, 36 Taşnak, 18 Müsavatçı ve 13 Menşevik Bakü Sovyetine seçilmiştir. Bakü Sovyeti Azerbaycan’da tam hakimiyet sahibi değildir. Burjuvazinin ağırlık oluşturduğu Şehir Duma’sında, Müslüman Milli Şurası Bakü Sovyeti yönetimine tabi olmak istememiştir. Es-Er, Müsavat, Kadet ve Menşeviklerin desteğini alarak hakimiyetin Şehir Duması’na verilmesi talebinde bulunmuştur. Ekim Devrimi ve Bolşevik iktidarı, Bakü Sovyeti dışında Kafkasya milliyetçi partileri tarafından oybirliği ile reddedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p><span><strong>Milletleşme ve Liberalizm</strong></span></p>
<p>2 Nisan 1917 yılında Gence’de Nesip Bey Yusufbeyli Başkanlığında yeni oluşturulmuş “<em>Türk Ademi Merkeziyet Parti</em>”sinin mitingi yapılmıştır. Azerbaycan’ın istiklalini ve bağımsızlığını isteyen halk sloganlarla bunu ilk defa coşkulu bir şekilde bu mitinkte dile getirmişlerdir. Azerbaycan’daki teşkilatların programında 1917 yılına kadar Azerbaycan’ın “hür devlet” şeklinde teşekkülü isteği ve talebinde bulunulması meselesinden daha ziyade, Kafkasya’nın bağımsızlığı, diğer bir değişle konfederasyon çatısı altında kendi yönetimini oluşturma talebinden başka, ileriye dönük bir çalışmanın eksikliği söz konusu olmuştur. Milliyetçi hareket 1913 yılında Ramanovlar sülalesinin 300 yıllı münasebetiyle ilan ettiği af fermanından faydalanmıştır. Türkiye’deki muhaceret hayatından yurda dönen Mehmet Emin Resulzade gibi önderin aralarına katılması ile yeni bir boyut kazanmıştır. Resulzade Müsavat partisine katılarak, parti programının değiştirilerek İslamcılıktan Türkçülüğe yönelmesini ve milliyetçi hareketi örgütlemesini sağlamış, İkbal, Dirilik, Şelale gibi basın organlarında milliyetçilik, Türkçülük ideolojisinin tebliğ edilmesine öncülük yapmıştır. Azerbaycan yenileşme ve milliyetçilik hareketi tarihinde vurgulanması gereken diğer hususta, 26-31 Ekim 1917 yılında Nasip Bey Yusufbeyli liderliğindeki Türk Ademi Merkeziyet Partisi’nin, Mehmet Emin Resulzade liderliğindeki Müsavat Partisi çatısı altında birleşmesidir.</p>
<p>XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında Azerbaycan’daki siyasi gelişmeler sonucunda ortaya çıkan yenileşme ve milliyetçilik hareketi çeşitli siyasi akımların ve çeşitli siyasi güçlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Siyasi akımlar ve siyasi oluşumlar geniş halk kitlelerini hareketlendirerek, çeşitli ideoloji ve amaçlara yönelmesini sağlamıştır. Çağdaş Azerbaycan’da Batı ve Doğu, İslam ve Hıristiyanlık değerleri karşı karşıya durarak durumu daha da karmaşık hale getirmiştir. Milli kimlikte ve milli bilinçte var olan sorunlar yabancı etkilere karşı direnci zayıflatmaktadır. Türkçülük, İslamcılık, Azerbaycancılık veya Milliyetçi-Sosyalizm akımı ile liberalizim arasında belli bir ilişki vardır. Liberalizm, bu akımların hepsinin içerisinde yer alacaktır. Azerbaycan’da yenileşmenin ve modernleşmenin karşılığı liberalizmdir. Siyasi akımlar birbirinden farklı olmasına rağmen sonuçta Azerbaycan bayrağında bütünleşme çabasındadırlar. Azerbaycan bayrağındaki üç kuşak renkten biri olan mavi renk Türkçülüğü, kırmızı renk Modernleşmeyi, yeşil renk İslamcılığı ifade etmektedir. Türklerin mavi renge önem vermeleri ile ilgili çeşitli açıklamalar vardır.</p>
<p>Türklerin yaptığı anıtların çoğu mavi renklidir, bu açıdan mavi renk sembolik bir mana da taşımaktadır. Bir tanıma göre Mavi renk XIII. yüzyıldaki İlhaniler döneminin azametini, onların zafer yürüyüşlerini de ifade ediyor. Ancak yeni dönemde Türkçülük, esasen “sınırları düşmanlarla çevrili bir bölgede Türk gibi yaşama ve var olma azmi ve iradesi” olarak nitelendirilmektedir. (Azerbaycan Güney Kafkasya’daki üç devlet içinde arazi ve nüfus açısından büyük tek Müslüman – Türk devletidir, ayrıca açık şekilde Batıcılaşmaya ve Batıyla ilişki kurma çabası vardır.) Rus, Fars, Ermeni ve aynı zamanda Batı’nın ideolojik – siyasi baskısı bu akımları yapay hale getirmiştir. Her ideoloji içerik bakımından, ulusun ruhunu kapsamamakta ve ulusal çıkarlarla uyuşmamaktaysa ulusal güç unsurlarından destek alamayacaktır.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Azerbaycan bayrağındaki kırmızı renk modernleşmeyi temsil etmiştir. Azerbaycancılık da, yenileşmenin ve Batı ile ilişki kurmanın adı olacaktır.  Yeşil renk İslam ümmetine, İslam dinine mensup olmanın işareti anlamına gelmektedir. Türkçülük, İslamcılık, Azerbaycancılık (Modernleşme – sosyalizmi de kapsayacak biçimde) Azerbaycan ulusçuluğunun esasını oluşturmaktadır. Bu bütünleşmenin ne kadar başarılı olduğu soru konusudur. Sovyetler sonrası ve günümüzde bu yeni siyasetler bir birinden ayrı biçimde sunulmaktadır. Biz bu yüzden bu akımları ayrı ayrı ele alacağız. Esasta Liberalizim ile birlikte dört gibi görünmektedir. Ana temelde ise üç siyasî akım halinde mevcuttur. Sosyalizim ile Azerbaycancılık da birleştirilmiştir. Milliyetçi Sosyalizm tasfiye olduktan sonra, Azerbaycan’daki yenileşme ve milliyetçilik hareketi içerisinde yer alan siyasi akımların sayısı üçtür. Liberalizm Batı ilişkili olarak bütün akım ve partileri kapsayacaktır. Çarizmin ısrarla Türk kelimesini Azerbaycan – Müslüman yabancılaşması için kullanmasına rağmen, bu kelime her alanda etnik ve dilsel kullanım hakkı kazandı. Resulzade şöyle yazıyordu; “<em>Rus istilasının iyiliği şu oldu ki, Azerbaycanlılar kendilerini içtimai bir vücut, özel kültür tohumlarını taşıyan bir cemiyet yani Ruslardan ayrı bir millet olduklarını hissetmeye ve anlamaya başlamışlardır</em>”.<a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Yani Türkçülük, İrancılık ve Rusçuluğa karşı yönelmiş millı bilincin gelişimini, milli kültürün dirilişini ve siyasi idealin gerçekleşmesini amaçlayan siyasi kültürel hareket gibi ortaya çıktı. Böyle bir hareketin ortaya çıkması ilginçte olsa Rus yayılmacılığına yardım etti. Sonuçta, kaynağı Batı veya Rusya kaynaklı libaralizm Azerbaycan’da yenileşme ve milliyetçilik hareketine temel olmuş, siyasi düzeyde üç akım Türkçülük, İslamcılık ve Azerbaycancılık ortaya çıkmıştır.</p>
<p><span><strong>Sonuç.</strong></span></p>
<p>Liberalizm milletleşme sürecinde ortaya çıkan siyasi akımların içerisinde yer almıştır. Azerbaycanlı liberallerin çoğunluk bir bölümünü Rusya ve Batı’da eğitim görmüş aydınlar, sanayiciler ve tüccarlar oluşturmaktaydı. Azerbaycan`da yenileşme ve milliyetçilik hareketinin doğurduğu siyasi, sosyal ve toplumsal gelişmelerin içerisinde yer alan liberalizm hareketi milli, kültürel ve entelektüel etkileriyle sadece Azerbaycan toplumunu değil, aynı zamanda Rusya Müslümanlarını da kapsayan bir harekete dönüşmüştür. Belirttiğimiz gibi, liberalizm Batı’da ortaya çıkan, Batı kaynaklı siyasi bir akımdır. Varolan bütün siyasi akımlar ve partiler içerisinde, çeşitli şekilde ve çeşitli amaçlarda kendisini belli etmektedir. Azerbaycan`da ortaya çıkan liberal düşüncenin oluşumu, Rusya’da ve Batı`da meydana gelen hızlı siyasi ve toplumsal değişimlerle bağlantı teşkil etmektedir. Siyasi oluşumlar geniş halk kitlelerini hareketlendirerek, çeşitli ideoloji ve akımlara yönlendirmiştir. Liberalizm, Azerbaycan`da Batı ile ilişkili olarak tüm akım ve idolojileri kapsayacak bir türden harekat olarak bilinmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Afgan VELİYEV</strong></span></a>
</p><p>Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı yanında Strateji Araştırmalar Merkezi uzmanı.</p>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Arif Rehimoğlu, “Satranç Tahtasında Azerbaycan ve Farsistan”, Avrasya Dosyası Dergisi, Sayı; 1, Cilt; 7, Ankara, İlkbahar, 2001, s, 351.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Tadeusz Swıetochowski<strong>, </strong>Rusya ve Azerbaycan, Hazar Üniversitesi Yayınları, Bakü, 2000, s, 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> XX. Asrın Siyasi Tarihi, (Azerbaycan Devlet Üniversitesi Seminer Notları), Şur Neşriyatı, Bakü, 1995, s, 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mirza Bala Mehmetzade, Milli Azerbaycan Hareketi,<strong> </strong>Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları, Ankara, 1991, s, 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Süleyman Tekiner, “Azerbaycan’da Fikir Hareketleri” Kafkasya Dergisi, No:17, Aralık, 1952, Münih, s, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mirza Bala Mehmetzade, <strong>Milli Azerbaycan Azerbaycan Hareketi</strong>, Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları, Ankara<em>,</em> 1991, s, 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> “Kaspi” gazetesi<strong>, 05.08.1905</strong>, Bakü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> XX. Asrın Siyasi Tarihi, (Bakü Devlet Üniversitesi Seminer Notları), Şur Neşriyatı Bakü, 1995, s, 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Cengiz Çağla, Azerbaycan’da Milliyetçilik ve Politika, Bağlam Yayınları, İstanbul<em>,</em> 2002, ss, 74 -75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> XX. Asrın Siyasi Tarihi, (Bakü Devlet Üniversitesi Seminer Notları), Şur Neşriyatı, Bakü, 1995, s, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Cengiz Çağla, Azerbaycan’da Milliyetçilik ve Politika<em>, </em>Bağlam Yayınları, İstanbul, 2002, s, 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> XX. Asrın Siyasi Tarihi,<strong> (</strong>Bakü Devlet Üniversitesi Seminer Notları), Şur Neşriyatı, Bakü<em>,</em> 1995, s, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Mehmet Emin Resulzade, Bir Türk Milliyetçisinin Stalinle İhtilal Hatıraları, Turan Kültür VakfıYayınları, İstanbul, 1997, s, 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s, 294.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Halyeddin İbrahimli, Değişen Avrasya’da Kafkasya, Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi Yayınları<em>, </em>Ankara, 2001, s, 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/xx-yuzyilda-azerbaycanda-liberal-dusuncenin-dogusu-ve-gelismesi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Nesib Nesibli, “Azerbaycan’ın Milli Kimlik Sorunu”, Avrasya Dosyası Dergisi, Cilt; 7, Sayı; 1, İlkbahar, 2001, Ankara, s, 142 – 143. </span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rusların Ermenileri Güney Kafkasyaya Yerleştirme Siyaseti Ve Azerbaycan Topraklarının Parçalanması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi</guid>
<description><![CDATA[ Rusların Ermenileri Güney Kafkasyaya Yerleştirme Siyaseti Ve Azerbaycan Topraklarının Parçalanması
Rusların Güney Kafkasya’yı işgaline kadar tarihin hiçbir döneminde Ermenilerin Güney Kafkasya’da toprakları olmamıştır. Ancak Ermeniler, ne pahasına olursa olsun bu bölgede devlet kurmaya şartlanmış; bunu millî bir hedef olarak görmüş ve hedeflerini gerçekleştirmek için de buna ön­celikle bilimsel (!) bir zemin hazırlamaya çalışmışlardır. Ermenilerin (sözde) bilimsel kaynaklarına göre “Güney Kafkasya’nın en eski milletle­rinden biri Ermenilerdir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b5f51698.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rusların, Ermenileri, Güney, Kafkasyaya, Yerleştirme, Siyaseti, Azerbaycan, Topraklarının, Parçalanması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/03/Kafkasya.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html">Rusların Ermenileri Güney Kafkasyaya Yerleştirme Siyaseti Ve Azerbaycan Topraklarının Parçalanması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Vefa GULİYEVA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev, Dr. Semra ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Rusların Güney Kafkasya’yı işgaline kadar tarihin hiçbir döneminde Ermenilerin Güney Kafkasya’da toprakları olmamıştır. Ancak Ermeniler, ne pahasına olursa olsun bu bölgede devlet kurmaya şartlanmış; bunu millî bir hedef olarak görmüş ve hedeflerini gerçekleştirmek için de buna ön­celikle bilimsel (!) bir zemin hazırlamaya çalışmışlardır. Ermenilerin (sözde) bilimsel kaynaklarına göre <em>“Güney Kafkasya’nın en eski milletle­rinden biri Ermenilerdir ve Büyük Ermenistan’in toprakları Karade­niz’den Hazar denizine kadar uzanır”.</em> Bu akıl dışı, bilimsellikten tama­men uzak görüşün iki amacı vardır: Birincisi Ermenilerin kendine olan güvenini sağlamak ve artırmak; İkincisi ise, tecavüzkâr tavırlarına bilim­sel kılıf giydirmek. Ermeniler, sözde Büyük Ermenistan’ı Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye toprakları üzerinde kurulmuş gibi göstermektedir­ler. Oysa hem Azerbaycan’daki hem de Azerbaycan dışındaki birçok bilim adamı Ermenilerin Güney Kafkasya’ya gelişlerinin Rusya’nın Kaf­kasları işgalinden sonra olduğunu belgelerle ispatlamışlardır. Rus çarları, Özellikle de Çar I. Petro Ermenilere çok büyük yakınlık göstermiş; onlar da buna karşılık Rus ordusunda savaşçı olarak ön cephelerde yerlerini almışlardır. Ermeniler, 1722 yılında Çar I. Petro’nun iş başına geçişini kutlamak amacıyla Gürcü çarı VI. Vahtang ile birlikte İran Şahı Hüse­yin’e karşı ayaklanmışlar; ancak bunda başarılı olamamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Rus imparatoru Nikolay da İran ve Ermenistan Ermenilerini aynı patrikhane altında birleştirmek için büyük çaba göstermiştir. Çünkü o, Küçük Asya Ermenilerinin kendi kontrolü altında olmasını istiyordu. Yönetimi elinde bulunduran Rus devlet adamları Ermenileri himaye ederek hiç şüphesiz ki, onları kendilerine sadık hâle getirmişlerdir.</p>
<p>Ermeniler, Erivan Hanlığı’nın işgal edilişi sırasında Ruslara önemli yardımda bulunmuşlardır. Sisanov’un Erivan’ı işgali ile ilgili Yüzbaşı Gavriil bir mektubunda şunları kaydetmektedir: <em>Biz, Erivan ’dan Karaklis’</em>e <em>Rusların himayesi altında geçtik ve halkımızdan 200 aileyi kendimizle birlikte buraya getirdik. Şu an Erivan’da asker sayısı azdır; 3000 kişiden fazla olmaz. Size gözlerimiz yaşlı bir şekilde yalvarıyoruz. Ne olur oradaki 500 Ermeni ailesini kurtarınız.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></em></p>
<p>Yüzbaşı Gavriil, aynı mektupta Erivan Ermenilerinin İran’ın içlerine geri dönme niyetinde olduklarım da belirtmektedir. Buradan da anlaşıla­cağı üzere Erivan Hanlığı’nda Rusya’nın işgalinden önce toplam 700 Ermeni ailesi vardı ve bunlar da buraya İran’dan gelmişlerdi.</p>
<p>1803 yılında Doğu Bayezit’te yaşayan Ermenilere Çarlık Rusya’sı çağ­rıda bulunup, onlara kapılarının açık olduğunu bildirir. Bunun üzerine Ermeniler <em>“Eğer Erivan tamamen Rus askerleri tarafından kuşatılır ve bütün Ermeniler buraya yerleştirilirse, biz de gelmeye ve himayeniz altı­na girmeye hazırız”</em> diye haber gönderirler.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başlarında Ermeniler, Rusların teşvik ve destekleriyle Önemli ölçüde Güney Kafkasya’ya yerleştirildiler. Bu dönemlerde Rusya, Karadeniz ve Boğazlar’a (İstanbul ve Çanakkale Boğazları’na) hâkim olabilmek için sözde bir “Ermeni Sorunu” yaratıp, Hıristiyan Ermenileri, Müslüman Türklerin zulmünden kurtarıyormuş gibi bir rol üstlendi. Rusya ve Türkiye Ermenileri (başta Patrik Nerses olmak üzere) bunun üzerine Kafkas Valisi Knyaz Mihail Nikolayeviç’ten Türkiye ile aralarındaki durumun çözümlenmesi için kendilerinin yanında olmasını istediler.</p>
<p>San-Stefan Barış Antlaşması’na ek olarak Türkiye’den Ermenilerin yaşadıkları şehirlerde yenilikler ve iyileştirmeler yapması isteniyordu. Üstelik Ermeniler için bu yenilikler ve iyileştirmeler yapılmadan Rus askerleri işgâl ettikleri Türk topraklarından çekilmeyeceklerdi. Nitekim İngiltere Berlin Kongrensi’nde bu maddenin savunuculuğuna soyundu ve bunda da başarılı oldu. Varılan anlaşma sonucunda yeniliklerin ve iyileş­tirmelerin gözlemciliği Berlin Kongrensi’ne katılan altı ülkeye verildi.</p>
<p>Bu ülkelerden İngiltere, aynı zamanda Ermenilere Büyük Ermenistan’ı gerçekleştirme sözü de veriyordu. Berlin Kongrensi’ne katılan ülkelerden cesaret alan Ermeniler, Türkiye’nin birçok yerinde terör estirmeye başla­dılar. Ermenilerin dışarıdan destek alarak çıkardıkları isyanların dayanıl­maz boyutlara ulaşması üzerine Türkiye, isyancı Ermenileri ülke dışına çıkarmaya karar verdi.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> İşte Ermenilerin Güney Kafkasya’ya toplu hâlde göç etmeleri bu tarihten itibaren başlar. Bu göçler bir anlamda Rus Çarizmi’nin XIX. yüzyılın öncelerinde başlattıkları “göç/yerleştirme si­yasetinin devamı niteliğindedir. Bu siyasetin temelinde de hiç şüphesiz ki, Güney Kafkasya’nın Hıristiyanlaştırılması yatıyordu.</p>
<p>Ruslar, 1801-1828 yılları arasında Güney Kafkasya’da Azerbaycan Türkleri’nin sayısını azaltıp Ermenilerin sayısını artırmak amacıyla bir­kaç kez nüfus düzenlemesi yapmışlardır. Nitekim tamamı Azerbaycan Türkleri’nden oluşan Nahçıvan, Rusların bu maksatlı çalışmaları sonucunda Erivan yönetimiyle birleştirilmiştir. Söz konusu birleştirmenin temelinde de Eçmiadzin, Aleksandropol ve Erivan bölgelerindeki köyler­de bulunan Ermenileri Nahçıvan’a yerleştirme düşüncesi yatmaktaydı. Rus Hükümeti, Türkiye’den ve İran’dan getirdiği Ermenileri yalnız şehir­lere değil; Müslüman ahalinin yaşadığı köylere de yerleştiriyor, hatta bununla da kalmayıp (Dağlık Karabağ’da olduğu gibi) bazen de onlar için yeni yeni köyler inşa ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Yine Azerbaycan Türkleri’nin yoğun olarak yaşadığı Borçalı bölgesi, Çar I. Nikolay zamanında Tiflis yönetimine; Samur Tabasaran, Derbent bölgesi ise, Dağıstan yönetimine bırakılmıştır. XIX. yüzyılın başlarında Ruslar tarafından yürürlüğe konulan Azerbaycan’ı parçalama siyaseti 1920’li yıllarda sona ererken, artık Borçalı bölgesi Gürcistan’a; Samur Tabasaran, Derbent Dağıstan’a; Erivan ve Zengezur bölgeleri ise, Erme­nilere ait oluyordu. Karabağ’ın dağlık kesiminde de bölüp yok etme siya­setinin uzantısı olarak 1923 yılında özerk bir cumhuriyet kuruldu. Oysa Rusların Güney Kafkasya’yı işgalinden önce Nahçıvan ve Karabağ müs­takil birer hanlık idiler.</p>
<p>Nahçıvan Hanlığı’na Erivan bölgesinin güneyi ile, Şerur ve Derelyaz kazaları bağlı idi. Karabağ dağlarından gelen sulama kanallarının, yayla­ların, yolların ortak kullanımı sebebiyle Nahçıvan ve Karabağ arasında tarihî ve sıkı bir ilişki vardı.</p>
<p>O. V. Kaçaznuni Nahçıvan’ın Ermeniler için önemini şu cümleyle ifa­de etmektedir: <em>“Ermenistan, aslında Tatarlara ait olan Şerur ve Nahçıvansız asla yaşayamaz”</em>,<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> İşte bugün Ermenilerin Karabağ’ı işgâl etmeleri ve Nahçıvan’ı alabilmek için de can atmaları bundandır. Farklı ülkelerde yaşayan Ermenilerin Nahçıvan’ı tarihî Ermenistan toprağı (!) olarak gös­terme gayretlerinin arkasında da aynı düşünce yatmaktadır. Ancak tarihî gerçekler Ermenilerin çabalarını boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>1828-30 yılları arasında İran’dan 40.000; Türkiye’den ise 84.600 Er­meni Güney Kafkasya’ya yerleştirildi. Ermenilerin yerleştirilmiş olduğu toprakların başında da Yelizavetpol (Dağlık Karabağ arazisi), Erivan, Tiflis, Borçalı, Ahalsık, Ahalkelek geliyordu. Rusların resmî olarak yer­leştirdikleri Ermenilerin sayısı, gayriresmi göçlerle 200.000’i geçti. Ruslar, göç edip gelenlerin hepsine de Azerbaycan’ın en kıymetli topraklarını (Gökçe/Göyce Gölü’nün etrafını, Karabağ’ı, Zengezur’u) peşkeş çekmiş­lerdir.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>1877-79 yılları arasında gerçekleşen Türk-Rus savaşından sonra 35.000 araba dolusu Ermeni General Ter-Gukasov tarafından Sürmeli Kazası’na yerleştirilmiştir. Ermenilerin Güney Kafkasya’ya yerleştirilmesi en fazla da 1893-1894 yıllarında olmuştur. Zira bu tarihlerde Ermeniler, Anadolu’da Türklere karşı baş kaldırıp terörist faaliyetlerde bulunmuş; katliamlar yapmış, bunun üzerine de Türk topraklarını terk etmek zorun­da kalmışlardır. Bu terörist ruhlu Ermeniler de ne yazık ki, Azerbaycan topraklarına yerleştirilmişlerdir.</p>
<p>1897 yılında Kafkaslara yeni tayin edilen Çarlık Valisi G. S. Golisi’yi bölgeye getirmek amacıyla Ermenilerin sayısı (1884 yılında olduğu gibi) 100.000’den 900.000’e çıkarılmıştır. Söz konusu Ermenilerin hepsi de Rus vatandaşlığını kabul etmiştir. Bu konuda Şavrov şu tarihî kaydı nak­letmektedir: <em>“Hâlihazırda Transkafkasya’da yaşayan 1.300.000 Erme­ni’den 1.000.000’u köklü / yerli Ermeni değil; bunları biz buralara yer­leştirdik. Sahte belgelerden yararlanarak yersiz yurtsuz Ermenileri top­rak ve devlet sahibi yaptık.”<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></em></p>
<p>Griboyedov da aynı yıllarda şunları kaydetmektedir: <em>“Ermenilerin bü­yük bölümü Müslüman Türklerin topraklarına yerleştirilmiştir. Biz, Müs­lümanları Ermenilerin onların topraklarına geçici olarak yerleştirildikle­rine, buralarda fazla kalmayacaklarına inandırmalıyız. Aksi takdirde Müslümanlardaki Ermenilerin bu topraklarda ebediyen kalacağı korku­sunu yok edemeyiz.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></em></p>
<p>Rusların teşvikiyle başka ülkelerden (Türkiye’den ve İran’dan) göç eden Ermenilerin Azerbaycan topraklarına yerleştirilmesi, tahammül edilemez boyuta ulaştığında V. L. Veliçko <em>“Kafkasların Ermenileştirilmesine karşı radikal önlemler almak gerekir”</em> diye yazıyordu.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Ermenilerin Azerbaycan topraklarına yerleştirilmesiyle birlikte Azer­baycan Türkleri, bu topraklardan sistemli bir şekilde çıkarılmaya zorlan­dı. V. L. Veliçko, bu konuda da şunları kaydetmektedir: <em>“Transkafkasya’da Ermenilerin yerleştirildiği Müslüman şehirlerinde yaşayan ahali­nin (Azerbaycan Türkleri’nin) bugünlerde başka ülkelere (Türkiye’ye ve İran’a) gönderilmesinden söz edilmekte; hatta bu işe yavaş yavaş baş­lanmaktadır. Bu işin arkasında hiç şüphesiz ki Ruslar vardır. Ruslar, Müslüman ahaliyi yerlerinden yurtlarından, atalarının dedelerinin top­raklarından uzaklaştırarak onların yerlerine Ermenileri yerleştirmekte­dirler.<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></em></p>
<p>Azerbaycan Türkleri’ne ait topraklar V. L. Veliçko’nun da belirttiği gibi Rusların sinsi plânlarıyla ve oyunlarıyla Ermenilere peşkeş çekiliyor; İmparatorluk içindeki Ermenilerin ve Hıristiyanların sayısının artması için olağanüstü bir gayret gösteriliyordu. Nitekim Ahalsık’ın Ruslar tara­fından işgâl edilmesi üzerine burada yaşayan Türkler, 5-6 ay gibi kısa bir sürede Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmış; bunların yerlerine de 106.000 Ermeni Ruslar tarafından yerleştirilmiştir. V. L. Veliçko, Ahalsık’taki Ermeni nüfus hakkında da şunları yazmaktadır: <em>“Ermenilerin Ahalsık’ta ortaya çıkışları XIX. yüzyılın ilk yarısına rastlar. Ermeniler, Ahalsık’ın gerçek sahipleri değildirler. Bu topraklara Türkiye’den gelip yerleşmişlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></em></p>
<p>Ermeniler, nihayetinde Ruslardan gördükleri emsalsiz ilgi, yardım, destek ve teşvik sayesinde Güney Kafkasya’da özellikle de Azerbaycan topraklarında (Dağlık Karabağ, Zengezur ve Erivan bölgelerinde) bir devlet kurabileceklerine inanır hâle geldiler. Ermeniler’in bu inanç ve arzularını V. L. Veliçko, şöyle ifade etmektedir: <em>“Ermeni vekilleri ve ileri gelenleri arasında Rusya toprakları içinde özerk bir Ermeni devleti kur­mak isteyenlerin arzuları gittikçe şiddetlenmektedir. Bunların Türkiye’de iken böyle bir hakları ve toprakları yoktu. Burada onlar için sahte bir vatan vücuda getirildi. Bu sahtekârların ve fitnekârların gerçek niyetleri­nin bu topraklarda yaşayan Müslümanlar’ı yok edip onların topraklarını ele geçirmek olduğunu açıkça belirtmek isterim.”’<a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></em></p>
<p>Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Rusya’nın XIX. yüzyılda uygulamaya koyduğu “Ermenileri Göç Ettirme ve Yerleştirme Siyaseti”, tarihî Azerbaycan topraklarının parçalanmasının temelini teşkil etmekte­dir. Zira bu akıl almaz ve önlenemez siyaset sayesinde Güney Kafkas­ya’da özellikle de tarihî Azerbaycan toprakları üzerinde (Dağlık Karabağ, Zengezur ve Erivan bölgeleri başta olmak üzere) Ermeni yerleşim mer­kezleri oluşturulmuş; sonuçta (1920 yılında), Rusların ve Ermenilerin ortak eseri olan Ermenistan devleti kurulmuştur. Ruslar bununla da ye­tinmeyip 1923 yılında Dağlık Karabağ’da “Özerk Cumhuriyet” kurdur­muş; Borçalı bölgesini Azerbaycan’dan ayırıp Gürcistan’a, Derbent bölgesini ise Dağıstan’a bağlamışlardır. Rus-İran savaşları sonucunda, XIX yüzyılın başlarında toprakları Kuzey ve Güney diye ikiye bölünen Azer­baycan topraklarının kuzeydeki kısmı, XX. yüzyılın başlarında Rusların anılan taksimatıyla daha da azalmıştır. 1990’lı yılların başlarında ise, Kuzey Azerbaycan topraklarının %20’si Ermeniler ve himayecileri (Rus­lar) tarafından işgâl edilmiş ve binlerce Azerbaycan Türk’ü katledilip, bir milyondan fazlası da yerlerinden yurtlarından uzaklaştırılmıştır.</p>
<p>Azerbaycan Türkleri’ne karşı Ruslar, Ermeniler ve onların işbirlikçisi bazı Batılı emperyalist devletler tarafından oynanan oyunlar, yapılan haksızlıklar, belki de yakın gelecekte Türkiye Türkleri için de oynanmak istenecektir. Bu sebeple Ermenilere ve onları himaye edenlere karşı (baş­ta Azerbaycan ve Türkiye’de yaşayan Türkler olmak üzere) bütün Türk dünyasının birlik ve bütünlük içinde hareket etmesi; ortak tavır belirle­mesi gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Vefa GULİYEVA</strong></span></a>
</p><p>Azerbaycan İlimler Akademisi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü Öğretim Üyesi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev, Dr. Semra ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
<p>Kaynak: Karadeniz Araştırmaları Sayı: 2 (Yaz 2004)</p>
<hr>
<div><strong>Dipnotlar</strong>:</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref2" name="_edn2"></a><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref2" name="_edn2">[1] </a><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref1" name="_edn1"></a>Petruşevski İ. P. (1949), Azerbaycan ve Ermenistan Arasındaki İlişkiler, Lenin­grad, s.52, (Rusça).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kafkas Arzeografîk Kayıtları, 1868, s.604.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kafkas Arzeografîk Kayıtları, s.631.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İsyanlara karışmayan Ermeniler’in ülkede kalmaları, yerlerini yurtlarını terk etme­meleri için Osmanlı Padişahı’nın olağanüstü gayret gösterdiğini belirtmekte fayda vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Şepotyev, A. (1990), İlimler Akademisi Haberleri, Tarih, Felsefe ve Hukuk, No: 2, Bakü, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kaçaznuni, O, V. (1990), <em>Daşnaksutyunun Artık İşi Yoktur;</em> Baku, s. 18, (Rusça).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şavrov N. İ. (1988), Rus İşina Zaqafqaziyada Yeni Tohlüko: Muğanın Yadlara Harraca Goyulması, <em>AEA Haberler Tarih, Felsefe, Hukuk,</em> No: 3, Baku, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Şavrov N. İ., a.g.e., s.56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Griboyedov A. S. (1988), Ermonilorin İrandan Bizim Vilaystbra Köçürülmosi Haqqında Gcydlor. <em>AEA Haberler Tarih, Felsefe, Hukuk,</em> No: 3, söh. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> V. L. Veliçko (1990), <em>Qafqaz Rus İşi</em> vo <em>Millatlararası Msssklşr,</em> Bakü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> V. L. Veliçko, a.g.e., s.73</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> V. L. Veliçko, s.65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslarin-ermenileri-guney-kafkasyaya-yerlestirme-siyaseti-ve-azerbaycan-topraklarinin-parcalanmasi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> V. L. Veliçko, s.65.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ahmed Cevad – Stalin’in Mirası – Azerbaycan’ın En Büyük Aydınlarının Yok Edilmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ahmed-cevad-stalinin-mirasi-azerbaycanin-en-buyuk-aydinlarinin-yok-edilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ahmed-cevad-stalinin-mirasi-azerbaycanin-en-buyuk-aydinlarinin-yok-edilmesi</guid>
<description><![CDATA[ Ahmed Cevad – Stalin’in Mirası – Azerbaycan’ın En Büyük Aydınlarının Yok Edilmesi
1937’de öldürülen şair Ahmed Cevad’ın oğlu. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü. Yılmaz Ahundzâde 1937 yılında bir yetimhaneye yollandı. Sadece bir yaşındaydı. Babası, şair Ahmed Cevad tutuklanıp kurşuna dizilmişti. Annesi de, babasını, “halk düşmanı” olarak suçlayarak kendisinden boşanmayınca, 8.5 yıllığına sürgüne gönderildi. Geride dört çocuğunu bırakmıştı. Yılmaz, 5 Ocak 1936’da Azerbaycan’ın Şamkir bölgesinin Seyfali köyünde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b5b2f918.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ahmed, Cevad, –, Stalin’in, Mirası, –, Azerbaycan’ın, Büyük, Aydınlarının, Yok, Edilmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Ahmed-Cevad.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ahmed-cevad-stalinin-mirasi-azerbaycanin-en-buyuk-aydinlarinin-yok-edilmesi.html">Ahmed Cevad – Stalin’in Mirası – Azerbaycan’ın En Büyük Aydınlarının Yok Edilmesi</a></p>
<p><strong><em><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yılmaz AHUNDZÂDE (1936-2006)</span></a></em></strong></p>
<p>1937’de öldürülen şair Ahmed Cevad’ın oğlu.</p>
<p><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Çeviren: Doç. Dr. Ali EROL</span></a></strong></p>
<p>Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.</p>
<p>Yılmaz Ahundzâde 1937 yılında bir yetimhaneye yollandı. Sadece bir yaşındaydı. Babası, şair Ahmed Cevad tutuklanıp kurşuna dizilmişti. Annesi de, babasını, “halk düşmanı” olarak suçlayarak kendisinden boşanmayınca, 8.5 yıllığına sürgüne gönderildi. Geride dört çocuğunu bırakmıştı.</p>
<p>Yılmaz, 5 Ocak 1936’da Azerbaycan’ın Şamkir bölgesinin Seyfali köyünde doğdu. 1955’de Lenin Kend (Lenin köyü) Lisesi’nden mezun oldu. Azerbaycan Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki tahsilini ise 1961 de tamamladı</p>
<p>Bu tarihten, 2002 yılında emekli oluncaya kadar avukat olarak çeşitli görevlerde, daha sonra da Azerbaycan Yargıtayı’nda hakim olarak çalıştı.</p>
<p>Yılmaz Ahundzâde ile Kasım 2005 tarihinde görüştük. Ne yazık ki kendisi bu yılın Şubat ayında ameliyat sonrası komplikasyonlara bağlı olarak beklenmedik bir biçimde vefat etti. Onun önemli başarılarını anmak amacıyla burada yayınladığımız görüşmeyi, özellikle ilk çocukluk yıllarına damgasını vuran trajik şartlar da göz önüne alındığında, okuma imkanını dahi bulamamış olmasından büyük üzüntü duyuyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Babam, şair Ahmed Cevad (1892-1937), hayatı boyunca Azerbaycan’ın bağımsızlığı için mücadele etti. Her zaman bu mücadelenin ön saflarında yer aldı. I. Dünya Savaşı sırasında, orduya gönüllü olarak katıldı ve Türklerle birlikte Ermenilere karşı Bulgaristan sınırında çarpışmak üzere görevlendirildi. Daha sonra Azerbaycan’a döndü. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk meclisinin üyesi oldu ve meclis sekreteri olarak hizmet etti.</p>
<p>1923’de Azerbaycan’ın bağımsızlığı için savaşan diğerleri ile birlikte tutuklandı. Daha sonra salıverildi. Bugün daha çok bağımsızlığımızı kazanmamızdan sonra yeniden uyarlanan Azerbaycan Millî Marşı’nın sözlerini yazmış olmasıyla hatırlanmakla birlikte, kendisi, Türk Millî Şarkısı “Çırpınırdı Kara Deniz”’in sözlerini de yazmıştır. Bu şarkı, millî marş kadar güçlü olup sade vatandaştan cumhurbaşkanına kadar her Türk tarafından bilinir.</p>
<p>Ahmed Cevad esas olarak iki şiiri ile eleştirilmiştir: “Kür” ve “Göygöl”. “Kür”, Gürcistan’dan çıkan bir nehir olup, Azerbaycan’ın ortasından geçerek Hazar Denizi’ne akar. Göygöl ise Batı Azerbaycan’da Kafkas dağlarının eteklerinde güzel manzaralı bir buzul gölüdür.</p>
<p>Babam şu mısraları kaleme almıştır:</p>
<p><span><em>Kıvrıl Kür, kıvrıl ve geç,<br>
</em><em>Senin vaktin daha gelmedi”</em></span></p>
<p>Babamı eleştirenler, Bolşevikler ülkenin kontrolünü ele geçirdiklerinde (1920’lerin başları), onun yaşanan sıkıntılarla ilgili olarak milletine atıfta bulunduğunda ısrar ettiler. Göygöl lirik bir şiirdir. Fakat bir kez daha bazı mısralar yüzünden başı derde girdi:</p>
<p><span><em>Bir sözün var mıdır esen yellere?<br>
</em><em>Sipariş etmeye uzak ellere…<br>
</em><em>Yayılmı</em>ş ş<em>öhretin bütün ellere,<br>
</em><em>Olursa olsun koy nereli, Göygöl !</em></span></p>
<p>Cevad’ı eleştirenler “Göygöl üzerinde esen yeller”i yazdığı sırada, onun bu şiiri ile, Türkiye’den Musavat Partisi’ne selam gönderdiği yorumunu yapmışlardır.</p>
<p>İşte 1925’de yayınlanan bu şiir onun başına büyük musibetler getirmişti. Şiir çok acımasızca eleştirildi; babam “Milliyetçi” ve “Pan-Türkist” suçlaması ile karşı karşıya kaldı. Sonuçlar yıkıcıydı.</p>
<p>Toplam olarak babam üç kez tutuklandı (1923, 1925 ve sonuncusu da 1937’de olmak üzere). Böyle tecrübelerin bir insanı psikolojik olarak nasıl etkilediğini anlayabilmek mümkün değildir. Ajanlar beklenmedik bir zamanda evinizi basar, sizi dışarı çıkarır ve sahip olduğunuz her şeye el koyar.</p>
<p>Elimde, babamdan tek bir hatıra eşya, ona ait bir yadigâr olmadı. Onu hatırlatacak en küçük bir şey bile yok. Evimiz üç kez basıldı ve her şeye el konuldu. Bu nedenle bize ait hiçbir şey kalmadı. Zaten o dönemlerde şairlerin varlıklı insanlar olmadığını da biliyoruz. Zira onlar kendileri için değil, milletleri için çalışırlardı.</p>
<p>Baskıya maruz kalan ailelerin çoğu ebeveynlerini ele verenlerin adlarını biliyorlar. Ben babamın belirli bir kişi tarafından ihanete uğradığı bilgisine sahip değilim. Genel olarak çok eleştirilmişti. Diğer şairler ve yazarlar hakkında şikayette bulunan birçok isim vardı. Örneğin Mustafa Guliyev, Ahmed Cevad, Mikayil Müşfik ve Seyid Hüseyin gibi bir çok şair hakkında pek çok eleştirel makale yazdı. Samed Vurgun bile babama muhalif bir şiir yazdı: “Ben Sabir değilim, hayır, Cevad değilim, ben onların düşmanıyım; ben onlara yabancıyım.”</p>
<p></p><div class="su-box su-box-style-default"><div class="su-box-title">Yılmaz Akhundzade, 1937'de öldürülen şair Ahmed Cevad'ın oğlu.</div><div class="su-box-content su-u-clearfix su-u-trim"><em><strong>“Baskılar – tutuklamalar, idamlar, hapise atmalar ve sürgünler sadece yakın aile çevresinde yıkıcı bir etki yapmakla kalmadı, Azerbaycan’da millet olarak da derin bir etki bıraktı. Aktivistleri, milletin en parlak düşünürlerini ve en açık fikirlilerini yok etmek, bütün milleti yok etmekle eş değerdir”.</strong></em></div></div>
<p>Samed Vurgun babamın şiiri Göygöl’ü eleştirmekteydi. Daha sonra Vurgun’un kardeşi Gara, hatıralarında, onun bir defasında “O zamanlar Ahmed Cevad’ın Göygöl’unu eleştirmeye mecbur kaldım ama şiir gerçek bir sanat eseridir” dediğini yazmıştır.</p>
<p>Sülayman Rüstem de makaleleri ile babamı eleştirmekteydi: “Bırakalım Ahmed Cevad, şiirlerini Türkiye’ye basılmak üzere hangi rüzgarlarla gönderdiğini anlatsın”. O dönemlerde diğer ülkeler, özellikle de Türkiye hakkında konuşmaya cesaret edemezdiniz. KGB bunu tespit edebilir ve aleyhinize delil olarak kullanabilirdi.</p>
<p>Babamın şiirleri Türkiye’de yayınlandı. Aslında ben bunun, onun 1937’de tutuklanmasının temel sebebi olduğunu düşünüyorum. Sovyetler Birliği dışında hiç kimse ya da hiçbir ülke ile bağınızın olmasına izin verilmezdi. Ancak bu muhbirlerin hepsi vefat etti. Bana göre onların bugün hayatta olan çocukları, babalarının suçlarından dolayı sorumlu tutulamazlar.</p>
<p><span>Stalin’in Baskıları</span></p>
<p>Baskılar – tutuklamalar, idamlar, hapise atmalar ve sürgünler sadece yakın aile çevresinde yıkıcı bir etki yapmakla kalmadı, Azerbaycan’da millet olarak da derin bir etki bıraktı. Aktivistleri, milletin en parlak düşünürlerini ve en açık fikirlileri yok etmek, bütün milleti yok etmekle eş değerdir.</p>
<p>Babam öldüğünde oldukça gençti (sadece 45 yaşındaydı). Ancak çok faal bir yaşam sürmüştü. Shakespeare’in Othello’sunu ve Romeo ve Juliet’sini çevirdi. Yine Stalin’in tasfiye hareketleri içinde öldürülen Azerbaycanlı şair Mikayil Müşfik’e gönderdiği mektupta şöyle yazar: “Çeviri yapmaya geçtim bile. Ama hâlâ beni eleştiriyorlar”. Yani, kendi fikirlerini ifade etmekten ziyade, klâsiklerin çevirisine yönelerek saldırıları engellemeye çalışmış, ancak bu da onu kurtaramamıştı.</p>
<p>Ayrıca Puşkin, Lermontov, Gorki ve Tolstoy’un bazı eserlerini Rusça’dan Azerice’ye çevirmişti. Babam sadece, bir başkasının idaresi altında yaşamak zorunda olduğu gerçeğini kabul edemiyordu. Ülkemiz için bağımsızlık istiyordu. Tüm Türk halklarının (Turan) bütünlüğü fikrini desteklemişti.</p>
<p>Bakû’da Bolşeviklerin idareyi ele almasından önce (1920) babam Bakûlu milyonerler tarafından I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarından acı çeken Türklere yardım etmek üzere kurulan bir hayır kurumunun (organizasyonunun) sekreteriydi. Onların merkez büroları Batum (Gürcistan)’da idi; ancak Trabzon’da (Türkiye) da bir ikinci büroları vardı. Babam bütün enerjisini bu hayır organizasyonuna vererek Batum bürosunu idare etti. Çeşitli köy ve kasabalara giderek, fakirlere para, giyecek, yiyecek ve ihtiyaç malzemeleri konusunda yardım ettiler. Temelde onlar insanseverdi. Trabzon bürosunun başındaki yazar Ali Sabri daha sonra tıpkı babam gibi baskı gördü.</p>
<p><span>Sadık Anne Sükriye</span></p>
<p>Annemin adı Şükriye idi. Acaryan dükü, Süleyman Bicanoğlu’nun kızıydı. Babam ve annem 1916’da evlendiler. Aslında annemin ailesi bu evliliğe karşıydı. Ancak annem babamla kaçtı.</p>
<p>1937’de pek çok insan tutuklanıp kurşuna dizildiğinde, üç veya daha fazla çocuğu olanlara, kocalarını boşama kaydı ile sürgünden kurtulabilecekleri söylendi. Yetkililer annem Şükriye’ye de bu teklifi yaptılar. Ancak o reddetti. Onun için Ahmed Cevad’ı boşamaktan daha kötüsü, onun kurşuna dizildiğini öğrenmek olacaktı. Onunla evlenmekle anne babasının rızasına karşı gelmiş ve ondan asla ayrılmayacağına yemin etmişti. Bu nedenle babamı hemen öldürmelerine rağmen, onu 8.5 yıllık bir sürgüne, Kazakistan’da Aljir isimli bir kampa gönderdiler.</p>
<p>1937’de babam tutuklandığında, 3 kardeşimi de tutukladılar. Niyazi (1918-), Aydın (1921-) ve Tukay (1923-). Onları “halk düşmanı”nın çocukları olmakla suçladılar. Niyazi ve Aydın burada, Bakû’da kaldılar. O sırada, 13 yaşında olan Tukay, Stalingrad’da suçlu çocuklar için düşünülen “Gençlik Kümesi”ne yollandı. Bense, NKVD karargahı (merkez) ile bağlantılı bir yetimhaneye gönderildim. Oradaki en genç tutukluydum. Sadece bir yaşındaydım.</p>
<p>Bir süre yetimhanede kaldım ancak sonra çok hastalandım. Babaannem ve büyük ağabeyim geldiler ve beni eve götürmek için yalvardılar. Çünkü yetimhanede kimse benimle gerçekten ilgilenmiyordu.</p>
<p>Böylece babaannemle yaşamaya başladım. Onun ölümünden sonra, başka akrabalarımızın yanına taşındım. 2. Dünya Savaşı patlak verdi ve kardeşlerim cephede savaşmak için gönüllü oldular. Büyük ağabeyim Niyazi, hapisten çıkarıldıktan sonra, Leningrad’da Ekonomi Enstitüsü’ne kabul edildi. Ancak savaş başladığında o da orduya katıldı. Beş kez gizli polis tarafından sorguya çekildi ve işkence gördü. Bir şekilde bunların hepsinden sağ kurtuldu ve üniversiteye döndü. Orada Komünist Partisi üyeliği için başvurduğunda hakkındaki “halk düşmanı” suçlamasını gizlediği için soruşturma geçirdi. Ancak durum yetkililerce görüşüldü ve ağabeyim sonunda parti üyeliğini elde etti.</p>
<p>Ben o zamanlar çok genç olduğum için ailemizin karşılaştığı güçlükleri fazla anlayamıyordum. Bazı akrabalarımızın damgalanma korkusu ile bizden kaçtıklarını hissedebiliyordum. Ancak diğerleri maddi ve manevi yardımlarını esirgemediler.</p>
<p>1955’de liseyi bitirdikten sonra Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi’ne başvurmak istedim; ancak kabul edilmedim. Çünkü annem ve babam “halk düşmanı” ilan edilmişti. Bu, onların itibarlarının iade edilmesinden önceydi. Bu nedenle Azerbaycan Petrol Enstitüsü’ne başvurdum.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80288" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80288" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Y%C4%B1lmaz-Ahunzade-0.jpg" alt="" width="350" height="642"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Anne babası evliliğe karşı çıktığı için 1916’da Azerbaycanlı şair Ahmed Cevad ile kaçan Acaryan Dükü’nün kızı Şükriye. Beş çocukları oldu. Bu nedenle kendisine Cevad’dan boşanması ve onunla ilgisini kesmesi önerildi. Bu teklifi reddettiği için 8 yıl sürgüne mahkum edildi. Üç büyük çocuğu da tutuklandı. En küçükleri olan bir yaşındaki Yılmaz yetimhaneye yollandı. Ahmed Cevad 1937’de öldürüldü.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>1956’da baba ve annemin itibarları iade edildiğinde Azerbaycan Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçtim. Çocukluğumdan beri hep avukat olmak istemişimdir. Tabii babam aklanıp itibarını kazandığı tarihten 18 yıl önce vefat etmişti.</p>
<p>Anne, 8.5 yıl sonra sürgünden döndüğünde, orada yaşadıkları hakkında konuşmak istemiyordu ki, bu da anlaşılabilir bir şeydi.</p>
<p>O günleri unutmak istiyordu. Annemin gururlu ve güçlü bir kadın olduğunu da unutmayın. Evden o kadar uzakta, sürgünde iken bile savaşta çarpışan üç oğlu üzerinde güçlü bir etkiye sahipti. Onlara mektuplar gönderiyor ne yapmaları gerektiğini ve güçlüklerle nasıl başa çıkabileceklerini söylüyordu. Çok çalışmaları, dürüst olmaları gerektiğini ve babalarının “halkın düşmanı” olmadığını kanıtlamak zorunda olduklarını söylerdi. Annem askerler için kıyafet dikilen bir çalışma kampında çalıştı. Günde 16 saat çalışıyorlardı. Çabalarının, cephedeki askerlerin gücünü artırdığını biliyorlardı. Onun için bu herşey demekti. Çünkü savaşta üç oğlu vardı. Kazakistan’da mahkum olduğu 8.5 yıl boyunca asla onu ziyaret edip görmemize izin verilmedi. Ona mektuplar yazdık ki bu mektuplar bugün “Azerbaycan Millî Arşivleri”ndeki anneme ait şahsî bölümdedir.</p>
<p>Aslında bu trajik olaylar benim hayatımı çok derinden etkiledi. Anne ve babamın başına bütün bunlar gelmemiş olsaydı, hayatım çok farklı olabilirdi. Yaşamlarında acı çekmemiş ve güçlüklerle boğuşmamış insanların, herhangi bir alanda, özellikle insan yaşamı ve insanı ilgilendiren meselelerle ilgili alanlarda yükseleceklerine inanmıyorum.</p>
<p>Yaşamlarında zor durumlarla başa çıkmak zorunda kalmamış kişiler, genellikle dünyada bir iz bırakmadan giderler.</p>
<p><span>Avukat Olmak</span></p>
<p>İlk gençliğimden beri hep avukat olmak istedim. Bir anlamda anne ve babam böylesine çürümüş bir hukuk sisteminin insafına kaldığı için hayatımı bu şekilde adalete adamak mantıklıydı. Çok çalıştım ve önce avukat, sonra da hakim olmayı başardım.</p>
<p>Azerbaycan Yargıtayı’nda 10 yıl üye olarak görev yaptım. Bu süre zarfında sık sık mahkum olan kişilere ölüm cezası verilip verilmemesi konusunda kararlar almak zorunda kaldım. Ne zaman böyle bir kararla karşı karşıya kalsam, o konuda saatlerce çalışırdım. Meseleyi mümkün olduğu kadar en ince ayrıntısına kadar araştırır, suçun nedenlerini incelerdim. Gerçekten kim hatalıydı? Kim suçluydu? Anne babalar suçlu muydu? Toplum suçlu muydu? Hukuk mesleğinde çalıştığım 40 yıl boyunca kararlarımdan hiçbirinin feshedilmediğini söylemekten gurur duyarım. Bu bakış açısından baskıların hayatımı olumlu biçimde etkilediğini düşünüyorum…</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80289" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80289 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Y%C4%B1lmaz-Ahunzade-1.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Yılmaz-Ahunzade-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Yılmaz-Ahunzade-1-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Ahmad Cevad’ın ailesi (soldan): 1933 yılında Niyazi, karısı Şükriye, kızı Almaz, Ahmed Cevad, Aydın ve Tukay. Yazar Yılmaz 1936’da doğdu ve bu trajediyi yaşadıklarında bir yaşındaydı.</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Stalin’in baskılarının Azerbaycan’daki mirası nedir? Azerbaycan’da her aile baskılardan acı çekti. Bu korkunç tasfiye hareketlerinden etkilenmemiş bir tek aile yoktur – babalar, anneler, erkek kardeşler, kızkardeşler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, kuzenler. Herkesin baskıya uğramış bir yakını vardır. Bunları gören ve tanıklık eden herkes derinden etkilenmiştir. Baskılar bazı insanları tamamen mahvetti ve çökertti. Diğerleri ise daha da güçlendiler. Bu, o kişinin şahsiyetine ve karakterine bağlıydı.</p>
<p>Babam Ahmad Cevad üç kez tutuklanmasına rağmen hiçbir zaman yılmadı. Sonuna kadar mücadele etti. Annem, bize nereye gönderilirse gönderilsin kendisinin hiçbir zaman Ahmad Cevad’ın yolundan ayrılmayacağını söylerdi. Bazı insanlar mücadele eder, bazıları mücadeleyi bırakır ve bazıları da mahvolur. Bizim yakın ailemizin tüm üyeleri baskı gördü fakat hiçbiri acze düşmedi. Kötü yola sapmadı; kötü alışkanlıklar edinmedi. Hepsi kahraman oldu. Ağabeylerim savaştan döndüler ve yüksek öğrenimlerine devam ettiler.</p>
<p><em><div class="su-box su-box-style-default"><div class="su-box-title">Yılmaz Akhundzade, 1937'de öldürülen şair Ahmed Cevad'ın oğlu.</div><div class="su-box-content su-u-clearfix su-u-trim"><strong>“O zamanlarda insanlar boyun e</strong><strong>ğ<em>erlerdi ve bu</em> ş<em>ekilde kendi kendilerini yok ederlerdi.</em> İ<em>nsanın prensipleri olmalı ve ideallere göre ya</em>ş<em>anmalıdır.”</em></strong></div></div>
<p>“Halk düşmanı” ne demektir? Bir insan nasıl böyle olabilir? Bu, hükümetin milyonlarca insanı suçladığı bir yakıştırma idi ve aileyi geniş akraba ağından izole etmek için çok da etkili bir yoldu. Aile fertlerinden birinin tutuklandığı ve daha fazla ilgiye muhtaç olunan bir dönemde, eş dost yakın akrabalar korku nedeni ile ilişkiyi kesiyorlardı.</p>
<p>İnsan insana dost olabilir, milletini sevebilir. Ama kimse “halk düşmanı” olamaz. Bu kelime Sovyet ideolojisi tarafından üretilmiş yapay bir terimdir. Kim milletine düşman olabilir? Kimse. Bu terimin bir benzeri, Dünya’nın hiçbir yerinde yoktur.</p>
<p>Bu gelişmeler son derece gergin ve korkulu bir ortam yarattı. O zamanlar, insanlar kendi evlerinde hatta kendi aile üyeleri arasında bile politika veya hükümet hakkında konuşmaya korkuyorlardı. Bunun izlerini bugün hâlâ bazı insanlarda bulmak mümkündür. Şimdi özgürüz ve özgürlüğün en önemli tarafı insanların düşüncelerini ve duygularını ifade edebilmesidir. Ahmed Cevad “Dağlar” adlı şiirinde şöyle diyordu:</p>
<p><span><em>“E</em><em>ğ</em><em>ilmeyin da</em><em>ğ</em><em>lar,<br>
</em><em>E</em><em>ğ</em><em>ilenler ya</em><em>ş</em><em>ayamaz, ölürler”</em></span></p>
<p>O zamanlarda insanlar boyun eğerlerdi ve bu şekilde kendi kendilerini yok ederlerdi. İnsan prensip sahibi olmalı ve idealleri için yaşamalıdır. Güçlü olmalı ve hakları için mücadele etmelidir. Sorunlar daima olacaktır; insanın bunlarla mücadele etmek için bir çare arayışı içerisinde olması gerekir.</p>
<p>Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni kuran atalarımız çok zor koşullar altında yetiştiler. Eğer onlar o zamanlar özgürlüğümüz için mücadele etmemiş olsalardı, bu millet bugün mevcut olmazdı. O insanlar cumhuriyeti kurmamış olsalardı, Azerbaycan parçalara ayrılır, Ermenistan, Rusya, Gürcistan ve İran’a karışırdı. Küçük bir köy olurdu. Ancak o insanlar bütün dünyaya Azerbaycan gibi bir devletin mevcut olduğunu ilan ettiler. Bu varlığı kurdular, para bastılar eğitim sistemi, üniversitesi, ordu ve sanatı ile bir altyapı oluşturmaya çalıştılar. Ancak daha sonra onu Rusya’ya bırakmak (devretmek) zorunda kaldılar.</p>
<p>Ruslar milletimizi bir devlet olarak kabul edip, cumhuriyetimizi sonuna kadar bir bütün olarak muhafaza ettiler. 70 yıl boyunca pek çok sıkıntı çektirdikleri bir gerçektir. Ancak aynı zamanda o yıllarda bağımsızlığımızı sürdürmemize de yardım ettiler. Kendi dilimiz, edebiyatımız, bilimler akademimiz, yazarlarımızı vardı. Yazarlarımızın ideolojisinden bahsetmeyeceğim. Ancak en azından vardılar.</p>
<p>Ben Stalin hakkında ne mi düşünüyorum. Bana göre o “bir numaralı halk düşmanı”dır. Sadece ilkokul eğitimi almış bir kişi nasıl olur da 300 milyonluk bir ülkeyi idare edebilir? Marx’tan on kez daha zeki olsa bile hükümet seviyesinde bir problemi çözmek oldukça zordur. Stalin insanları nasıl bir arada tutmayı başardı?</p>
<p>Başaramadı. Bu nedenle çoğunu öldürdü. Eğitimsizleri idare edebilmek için aydınları öldürmek zorunda kaldı. Bir tek yolu vardı: öldürmek ve yok etmek. Kaba kuvvetle yönetti. Azerbaycan’ın yarısı hapisteydi. Sibirya’ya gönderilenlerden bahsetmiyorum bile. Açıkçası kafalarını kaldırma cüretini gösterenler tutuklandı ve kurşuna dizildi.</p>
<p>İnsanlar Stalin’i durduramıyorlardı. Belki herkes birleşmiş olsa, bir şey yapabilirlerdi. Ancak Stalin’in çevresini saranlar da onun gibiydiler. Stalin’in çalışma arkadaşları Molotov ve Gaganovich’in eşleri bile hapse atıldı. Nasıl bir lider bunu yapabilir? Sadece bir suçlu bunları yapabilir.</p>
<p>Ve Mir Cefer Bağırov! Bana göre o Stalin’den de kötü. Bağırov Stalin’e karşı bir şey yapamadı. Ya kendisini yok etmeliydi, ya da Stalin ile çalışmalıydı. Başka seçeneği yoktu. Bağırov’un çevresindeki idarî bürolarda bir tek Azerbaycanlı yoktu – bunların hepsi Ermeni ve Gürcülerdi: Grigoryan, Markaryan, Barshov, Yemilianov, Toparidze. Bunlar Azerbaycan halkının kaderinin belirleyen kişilerdi. Ne kadar insanın sürgüne gönderilip, ne kadarının öldürüleceğine dair kotaları vardı. Bu planı tamamlamak zorundaydılar. Azerbaycan’da daha az sayıda insan öldürülmesi durumunda, Moskova, “halk düşmanı tespit çalışmalarında zafiyet gösterildiği” suçlamasında bulunurdu.</p>
<p>Bu günlerde bazı insanlar Bağırov’u savunuyor ve on binlerce öldürülme olayına rağmen, onun, Azerbaycanlıları Sibirya’ya sürgün edilmekten kurtardığını söylüyor. Ancak ben buna inanmıyorum. Kanıt yok. Bırakılım o kişiler kanıtları bulsunlar, Bağırov’un gerçekten milletimizi kurtardığını gösteren kanıtları. Bana o belgeleri gösterin. Bana Bağırov’un imzasını gösterin.</p>
<p>Stalin öylesine kararlı bir kişiydi ki, hiçbir şart onu kararından vaz geçiremez, sözünü geri aldıramazdı. Bu mümkün değildi. O yüzden Azerbaycanlıların toplu olarak Orta Asya’ya gönderilmelerinden Bağırov sayesinde kurtulduklarına inanmıyorum. Hayır, temelde o gözü kapalı bir şekilde Stalin’in istediklerini yerine getirdi. Hepsi bu.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, Cilt: VIII, Sayı 1, Sayfa: 189-195, İZMİR 2008.<br>
(Azerbaijan International, Bahar 2006 (14.1) Los Angeles, s. 80-83)</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p></em></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SSCB’nin Azerbaycan’ı İşgali</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sscbnin-azerbaycani-isgali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sscbnin-azerbaycani-isgali</guid>
<description><![CDATA[ SSCB’nin Azerbaycan’ı İşgali
15. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Ruslar, Altınorda Devleti’nin baskısından kurtulmuştu, artık rahat bir şekilde hareket edebilirlerdi. Altınorda Devleti’nin 14. yüzyılın sonunda Timur tarafından mağlup edilmesi, hem Rus hem de Türk tarihinin dönüm noktası oldu. Altınorda, Rusların güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmalarına meydan vermedikleri gibi onların amacı olan güneye inme politikalarını engellediler. Ancak Altınorda’nın yerine kurulan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6b599ea3e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>SSCB’nin, Azerbaycan’ı, İşgali</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/SSCBnin-Azerbaycani-Isgali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html">SSCB’nin Azerbaycan’ı İşgali</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ülkü TOPÇU</strong></span></a>
</p><p>15. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Ruslar, Altınorda Devleti’nin baskısından kurtulmuştu, artık rahat bir şekilde hareket edebilirlerdi. Altınorda Devleti’nin 14. yüzyılın sonunda Timur tarafından mağlup edilmesi, hem Rus hem de Türk tarihinin dönüm noktası oldu. Altınorda, Rusların güçlü bir devlet olarak ortaya çıkmalarına meydan vermedikleri gibi onların amacı olan güneye inme politikalarını engellediler. Ancak Altınorda’nın yerine kurulan hanlıklar aynı görevi yapabilecek güçte değillerdi.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Orta Asya Türk devletlerinin koruyucusu niteliğinde olan Altınorda Devleti’nin 1502’de iç karışıklıklar nedeniyle yıkılması bütün Orta Asya tarihini etkilemiştir. Böylelikle Orta Asya devletlerinin hepsi işgallere açık hale gelmişti. Daha önce Altınorda Devleti’ne bağlı olan Moskova Knezliği bu durumdan yararlanarak zamanla Rus Çarlığı hâline geldi. Moskova Knezlikleri 15. yüzyılın başından beri Türk toprakları üzerinde hâkimiyet sağlamak için planlar hazırlıyor, bu planlarını hayata geçirmek için fırsat kolluyorlardı. Rusya’yı 1502’den itibaren engelleyecek güç olmaması onun güneye inmesini kolaylaştırdı. Türk hanlıkları kendilerini işgallerden koruyamamıştır. Bu hanlıklardan bir tanesi de Azerbaycan’dır.</p>
<p>Azerbaycan’a ilk Rus saldırısı 1804’te Gence Hanlığı’na olmuştur. Azerbaycan’daki Rus ilerleyişi İran ile Rusya’yı karşı karşıya getirdi. Rusların Kafkaslara doğru yayılması Osmanlı Devleti’nin gözünden kaçmadı. Bu yayılma hareketini istemeyen<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Osmanlı Devleti, İran’ı teşvik ederek bu Müslüman topraklarını geri almasını önerdi. İranlılar uğradığı büyük kayıpları telâfi etmek için Ruslarla yeniden mücadeleye başlamışlar ise de, tekrar ağır bir şekilde mağlup olarak 1828 Türkmençay Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar. Karabağ’ın da içinde olduğu Aras’ın kuzeyinde kalan Revan, Nahçıvan, Gence ve diğer Azerbaycan hanlıkları 1828’deki Türkmençay Antlaşması’yla Rusların eline geçti. Azerbaycan 1828 yılında Rus tabiyeti altına girmiştir ve 90 yıl Çarlık Rusya’nın bir eyaleti olarak yaşamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Rus tabiyeti altında yaşayan birçok millet bu otorite boşluğundan da yararlanarak Rusya’ya karşı ayaklandılar ve 1905’te ihtilal yaptılar. Bu ihtilal Türklerde Türkçü fikirlerin oluşmasında etkili olmuş hatta ihtilal Azerbaycan’da bağımsızlık mücadelesinin seyrini hızlandırmıştır. 1905 İhtilâli, Rusya’da yaşayan Türkler üzerinde çok büyük etki yaratmış ve böylece ileri gelenler milli benliği ve bağımsızlığı ortaya çıkarmak amacıyla kongreler düzenlemişlerdir. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı ve Azerbaycanlı âlimlerden topçubaşılar, 8 Nisan 1905 tarihinde St. Petersburg’da buluşarak, Rusya Müslümanları Umumi Kongresi’ni toplama planını hazırladılar. İdil üzerindeki Nijni Novgorod panayırı bahane edilerek burada Rusya Türklerinin ileri gelenleri toplandılar.</p>
<p>Rusya bu kongreleri düzenleyen Türk liderlerini yakalayıp hapse attı. 1911 yılı sonlarında Kasımzade Abbas ve Taki Nakioğlu’nun girişimleriyle Müsavat Partisi kuruldu.1913 yılında Rusya’da genel af ilan edildi bunun üzerine milliyetçiler Azerbaycan’a döndüler. Bu arada Müsavat Partisinin başına geçen Mehmet Emin Resulzade “Açık Söz” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Bu gazeteyle O, Ziya Gökalp’in Türkçülük fikirlerini yayıyordu böylece halkı uyandırmayı amaçlıyordu.</p>
<p>1917 yılının sonlarında Azerbaycan siyasi olarak yükseliş yaşamıştır. Artık milli harekette üç akım ön planda duruyordu: milli demokratlar, sosyalistler ve İslamcılar. Özel olarak farklılık gösteren milli demokratlar Azerbaycan’ın gelişimini milli devletçilikte görüyorlardı. 25 Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevikler Çarlık rejimini yıkmış yerine Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini kurmuşlardı. Bu esnada Azerbaycan, 1918 yılında bağımsızlığını ilan etmişti. Çarlık Rusya’nın yıkılması Kafkaslarda milliyetçi akımlarla birlikte savaşın getirdiği belirsizlik hareketliliğe sebep olmuştur. Bölgenin üç hâkim milleti vardı: Azeriler, Ermeniler, Gürcüler. Bu üç millet Çarlık Rusya sonrasında atılacak adımlarda nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı. Bunlar bir araya gelerek Tiflis’te 15 Kasım 1917’de Seim ya da Mavera-yı Kafkas hükümetini kurdular. Fakat bu hükümet uzun süreli olmamıştır. Ermenilerle Türkler arasında gerilimler ortaya çıkmaya başlamıştı ve bunun üzerine 26 Mayıs 1918’de Gürcistan’ın ayrılmasıyla hükümet dağılmıştı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80692" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80692" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/%C3%9Clk%C3%BC-Top%C3%A7u-1.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ülkü-Topçu-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ülkü-Topçu-1-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Bakü Kız Kulesi eşsiz ve Doğuda benzeri olmayan bir sanat yapısı olup deniz kıyısında yükselmektedir. Bir zamanlar Hazar denizi dalgaları kulenin eteklerine kadar ulaşmaktaydı. Kız kulesi ХII. Yüzyılda mimar Masud ibn Davut tarafından inşa edilmiştir. Kule, Rüzgarlar Şehri üzerinde 27 metre yükselmektedir</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>İhtilal ile Çarlık Rejiminin yıkılmasından sonra 20 Kasım 1917’de Lenin ve Stalin’in imzasıyla yayınlanan Rusya Milletlerinin Hakları Beyannamesinde şöyle deniliyordu: “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgız ve Sartları, Kafkas Ötesi Türkler ve Tatarları, Kafkasya Çeçenleri ve Dağlıları, Çarlar ve Rusya zorbaları tarafından cami ve ibâdet evleri yıkılmış, inanç ve gelenekleri ayakaltına alınmış olan sizler! Sizin inanç ve gelenekleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız bugünden başlayarak hür ve dokunulmazdır. Kendi millî hayatınızı özgürce ve herhangi bir engel olmadan kurun. Sizin buna hakkınız vardır. Rusya’daki bütün halkların hakları gibi, sizin haklarınız da ihtilâl ile onun kuruluşları olan işçiler, askerler ve köylüler Sovyetlerinin bütün gücünün koruması altında olduğunu biliniz. Bu yüzden, bu İhtilâli ve onun bağımsız hükümetini destekleyiniz”<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>“Rusya halkları kendi mukadderatlarına bizzat kendileri hâkim olacak ve istedikleri takdirde Rusya’dan tamamıyla ayrı bağımsız bir devlet kurabileceklerdi” maddeleri, Azerbaycan ve Türkistan Türklerine umut oldu.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Yıllardır Rus tabiiyeti altında bulunan Türkler için bu çağrı onların bağımsızlık mücadelelerine başlamalarını sağladı. Türkler, 1-11 Mayıs 1917’de Moskova’da Umum Rusya Müslümanları Kongresi’ni topladı ve burada Rusya’nın beyannamesi M. E. Resulzade’nin öncülüğünde kabul edildi. Böylece bağımsızlık için mücadele daha da etkili hal almaya başladı, siyasi faaliyetler hızlandı.</p>
<p>Lenin bir yandan her millet kendi geleceğini belirlesin derken diğer yandan Türklerin özellikle Azerbaycan’ın bağımsız olmasını istemiyordu, çünkü amacı Bakü petrollerini ele geçirmekti. Bu amaçla, Kafkasya Fevkalade Komiserliğine Ermeni asıllı bir komutan olan Stephan Şaumyan’ı getirdi.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Şaumyan, Bakü’ye geldikten sonra Ermeni Taşnak Partisiyle anlaştı ve 17 Mart 1918’de Bakü’de Türklere katliam yapmaya başladı. Bu katliamlar 21 Mart’a kadar devam etti. Süreçte 17.000 Türk’e katliam yapılmıştı. Bu hadiseler özellikle Bakü’de yapılıyordu, çünkü Bakü Türk milliyetçiliğinin merkeziydi ve Bolşevikler bu merkezi yok etmek istiyorlardı. Özellikle Müslüman mahallesinin başına ateş yağdırıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Yapılan katliam bardağı taşıran son damlaydı. Bu durum dayanılmaz bir hal almıştı, bunun üzerine 28 Mayıs 1918’de Mehmet Emin Resulzade’nin başkanlığını yaptığı Azerbaycan Milli Şurası Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etti ve aynı gün İstiklal Beyannamesi yayınlandı. Bu beyanname Azerbaycan Halk Cumhuriyeti yıkılana kadar devletin anayasası niteliğinde kalmıştır. Böylece Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kuruldu ve Başkent geçici olarak Gence oldu. Bunun nedeni ise Bakü’nün işgal altında olmasıydı. İstiklal beyannamesinin maddeleri şunlardır:</p>
<p>-Bu günden itibaren Azerbaycan halkı, hâkimiyet hakkına malik olduğu gibi, Güney ve Doğu Kafkas Ardı’ndan ibaret, bütün haklara sahip müstakil devlettir.</p>
<p>-Müstakil Azerbaycan Devleti’nin yönetim şekli Halk Cumhuriyetidir.</p>
<p>-Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, özellikle komşu devletler ve bütün milletlerle iyi ilişkiler kurmaya kararlıdır.</p>
<p>-Azerbaycan Halk Cumhuriyeti din, dil, ırk, sınıf, mezhep ayrılığı yapmadan sınırları içinde yaşayan halklara tüm vatandaşlık haklarını vermiştir.</p>
<p>-Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, devlet içinde yaşayan tüm milletlere gelişme imkânı verir.</p>
<p>-Kurucu Meclis toplanana kadar seçimle Azerbaycan idaresinin başında bulunan Milli Şura ve ona karşı mesul olan Geçici Hükümet durur.</p>
<p>Bu beyannamenin yayınlanmasından sonra ilk Azerbaycan Hükümeti kurulmuştur. Kurulan hükümet bir koalisyon hükümeti olup Fethali Han Hoylu başkalığında Azerbaycan Milli Müstakil Hükümeti adı altında oluşmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülke Osmanlı İmparatorluğu oldu. 4 Haziran 1918’de Osmanlı İmparatorluğu ile Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti arasında dostluk antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Osmanlı Hükümeti, var olan düzeni korumak ve ülkenin esenliğini sağlamak için, gerek duyulduğu takdirde, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne silahlı kuvvetlerle yardım etmeyi üzerine aldı. Bu sırada Bakü işgal altındaydı. Bunun üzerine Azerbaycan Hükümeti İstanbul’dan yardım istedi ve ardından İstanbul Hükümeti Nuri Paşa önderliğinde Kafkasya İslam Ordusu adı verilen Türk birliğini 1918’de Bakü’ye gönderdi. 15 Eylül’de Bakü’ye giren ordu Ermenilerin desteklediği Bolşeviklerden Bakü’yü kurtardı. Ancak, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olması nedeniyle imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin 11. maddesine göre, Türk ordusu Azerbaycan’ı boşaltmak zorunda kaldı<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Durum üzerine Ali Merdan Topçubaşı başkanlığında Avrupa’ya heyet gönderildi. Heyetin çabalarıyla, müttefikler 12 Ocak 1920’de Azerbaycan’ı bağımsız devlet olarak tanıdılar. Bu tanınan bağımsızlık uzun sürmedi; sadece üç buçuk ay yaşadı. Çünkü SSCB işgale girişti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80693" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80693" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/%C3%9Clk%C3%BC-Top%C3%A7u-1-1.jpg" alt="" width="1000" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ülkü-Topçu-1-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ülkü-Topçu-1-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Bakü, Şirvanşahlar Sarayı, 15. yüzyılda Şirvanşahlar hanedanının şahı İbrahim Halilullah’ın döneminde yapılmış saraydır. Bakü şehrinde şehrin İçeri Şeher olarak adlandırılan surlar ardındaki eski şehir bölümünde bulunmaktadır. Şirvanşahlar Sarayı, yakın doğunun en görkemli mimarli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir.</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Sol Hümmet Partisi, Adalet ve Rusya KP Bakü Komitesi 11-12 Şubat 1920’de ortak bir toplantı yaptı ve bu toplantı sonucunda Azerbaycan Komünist Bolşevik Partisi kuruldu. Kurulan parti SSCB yanlısıydı, bu arada AKBP örgütlenmeye ve gizlice silahlanmaya başladı. Bakü’ye Astarhan’dan ve Orta Asya’dan da silah gelmekteydi. Silahlar Kara şehir ve Bayıl’da’ki Rus ve gayri-Türk işçilerin çok olduğu bölgelerde saklanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Çünkü buradakiler Rusya destekçisiydi ve ne kadar da Türk desek de onlar, kendi milletinin özgürlüğünü kendi menfaatleri uğruna yok saymışlardı. Gelişmeler Azerbaycan’ın işgaline ortam hazırlanmıştı. SSCB, Kafkasya’yı Doğu’nun anahtarı görüyordu<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>. Rusya’nın tarihi emeli olan sıcak denizlere inme politikası buradan geçiyordu ve Rusya bu emeli gerçekleştirmesi için Azerbaycan gibi önemli bir coğrafyayı ele geçirmesi gerekiyordu. Aslında Sovyet Rusya’nın Bakü’süz ilerlemesi (teknolojik, askeri vb) imkânsızdı; çünkü Bakü’nün petrol ve madenlerine ihtiyacı vardı. Kısaca Rusya bu emelleri gerçekleştirmek ve Azerbaycan topraklarına sahip olmak için her türlü siyasi manevra yapmaya hazırdı. Sovyetler Azerbaycan’ı ele geçirmek için şu iki yolu takip etmişlerdi:</p>
<p>-Bolşevik fikirleri benimseyen kişileri bulmak ve onları her türlü vaatle kandırıp kullanmak,</p>
<p>-Azerbaycan’ın içinde bulunduğu kötü şartları abartarak anlatmak ve propaganda yapmak.</p>
<p>Bu suretle ümitsizliğe düşen halka komünizmi bir kurtuluş yolu olarak göstermek<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>17 Mart 1920’de Lenin, Kafkasya Cephesi Askeri-Devrim Konseyine bir mektup göndermişti. Gönderilen mektupta şöyle deniliyordu: “Bizim için Bakü’nün işgali hayati derecede önemlidir. Bütün güçlerinizi bu yönde seferber edin” cümlesi bize Rusya’nın hedefini açık bir şekilde göstermektedir. Kısaca SSCB’nin geleceği Bakü olarak görülüyor. SSCB Azerbaycan işgalini gerçekleştirmek için komünizm yanlısı olanları kandırıp kullanmıştır. Bu sırada Ortadoğu ve Kafkasya’da söz sahibi olan İngiltere’de yönetim değişmişti. Lloyd George hükümeti geldi ve bu hükümet SSCB ile iyi ilişkiler kurdu.</p>
<p>İngiltere’nin Kafkasya’da olaylara karışmayacağını beyan etmesi SSCB’ye Azerbaycan işgali için büyük bir fırsat verdi. Artık SSCB’yi engelleyecek bir güç yoktu. Bu sırada Kızıl Ordu, Kafkasya’ya çıkartma yapmaya başladı<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Mart 1920’de Ermenistan bütün sınır bölgelerinde saldırıya başlamıştı. AHC hükümeti bütün askeri güçleri bölgeye göndermişti. Böylece Rusya’nın eline büyük bir koz geçmişti, çünkü Azerbaycan sınırları savunmasız kalmıştı. Yine bu sırada Türk komünistler ile İttihatçıların başını çektiği grup (Nuri ve Halil Paşaların etkisi) Azerbaycan Müslüman toplumuna yönelik propaganda yapmaktaydı. AHC İngilizlerle iş birliği yapmakla suçlanmakta ve Anadolu’daki işgalci birliklerin kardeş Müslüman-Türk toplumuna karşı yapılan işgalci siyasetin destekçisi olarak gösterilmekteydi. Bu propagandalarla milletin hükümete karşı tavır almalarını sağlamışlar ve böylece halk hükümete isyan edecek komünist partiler yönetime gelecek ve Rusya’nın bölgeyi işgali kolaylaşacaktı.</p>
<p>Nitekim bu propagandanın etkisi çok büyük olmuştur. Bunun hemen ardından komünistlerin yaydıkları şu görüşü halk desteklemiştir. Bu propagandaya göre, “Anadolu’daki Müslüman kardeşlerine yardım için giden Kızıl Ordu’nun önü AHC tarafından kesilmekte ve onun Bakü’den geçip Anadolu’ya gitmesine izin verilmemektedir. Bunun sonucunda da Anadolu’da binlerce Müslüman suçsuz yere öldürülmektedir”. Bu propagandaya ittihad’ın “Komünizm İslamiyeti emrediyor” açıklaması da eklenince halk, gelen Bolşevik askerlerine tepki göstermemeye başlamıştı. Bu bağlamda Nisan işgali sırasında Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunan tek güç Müsavatçılar olmuştu<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Propagandacılar önce hükümeti kötüleyip halkın tepkisini çekmişler daha sonra ise Bakü’ye gelen ordunun Anadolu’ya gideceği yalanını söyleyip halkın orduya tepki göstermemesini sağlamışlardı. Gördüğümüz gibi, Rusya burayı alabilmek için elinden geleni ardına koymamış bütün fırsatları değerlendirmiş hatta fırsat bulamayınca fırsat yaratmıştır. Nisan ayına gelindiğinde artık işgal planı hazırlanmıştır. Bu doğrultuda Rusya Komünist Bolşevik Partisi Kafkasya Bürosu, AKBP ve XI. Kızıl Ordu birlikte hareket etmekteydiler. 22 Nisan’da Bakü’de, 25 Nisan’da ise Port-Petrovsk’da AKBP ve RKBP Kafkasya Bürosu toplantı yaptılar ve bu toplantı sonucu 27 Nisan 1920’de işgale başlama kararı aldılar. Azerbaycan’ı özellikle Bakü’yü savunacak birliklerin Ermenilerle savaşıyor olması dolayısıyla XI. Kızıl Ordu’nun önünde engel yoktu, ordu rahat bir şekilde hareket edebilirdi.</p>
<p>Rusya işgali meşrulaştırmak için içerden devrim süsü vererek darbe planı yaptı. Buna göre komünistler idareleri, limanları, demiryolu işletmelerini ele geçirerek hükümete karşı ayaklanacaklardı. Bu plana göre 27 Nisan sabahı çoğu Rus ve Ermenilerden oluşan devrimciler bazı bölgelerdeki idareleri ele geçirmeye başladılar. Olaylara ordunun müdahale etmeme sebebi ise ordudaki Osmanlı subaylarının komünistlerden yana hareket etmesindendi. Osmanlı subayları, askeri yetkilileri, generallerinin baskısı sebebiyle askeri bakan S. Mihmandarov yeni hükümetten yana olduğunu açıklamıştır<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Kısaca orduda bile baskı vardı. Rusya buranın işgalini aklına koymuştu bir kere ve onu durdurabilecek güç yoktu. Gelişmeler üzerine hükümet önlem alma fırsatı bile bulamadan 27 Nisan günü öğle saatlerinde XI. Kızıl Ordu birlikleri Azerbaycan sınırından içeri girmişlerdir.</p>
<p>Ülkenin içinde bulunduğu bunalım, Azerbaycan hükümetinin halka vadettiği toprak reformu ve ekonomik düzeltme planlarının gerçekleşmemesi, Müsavat Partisi’ni ve lideri M.E. Resulzade’yi zor durumda bırakmıştı. Sonunda, Sovyet taraftarlarının da içinde bulunduğu hükümet değişikliği olmuş ve Bolşevikler hızla duruma hâkim olmaya başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Resulzade gibi milliyetçilik savunucularının çabalarına rağmen, parlamentodaki müsavat karşıtı çoğunluk 27/28 Nisan 1920’de yapılan oturumda 7 maddelik anlaşma ile hâkimiyetin komünistlere verilmesini kabul etmişlerdi. Yedi maddelik anlaşmaya göre:</p>
<p>-Azerbaycan’ın tam bağımsızlığı korunacaktır;</p>
<p>-Azerbaycan Komünist Partisi’nin oluşturacağı hükümet geçici yönetim olacaktır;</p>
<p>-Her türlü yabancı müdahaleye karşılık Azerbaycan’ın idaresini ancak Azerbaycan İşçi, Köylü ve Asker Milletvekilleri Sovyeti kendi elinde tutacaktır.</p>
<p>-Hükümet dairelerinde çalışan bütün memurlar görevlerini sürdürmekte, sadece hükümet dairelerinin başında duranlar görevlerinden alınmaktadırlar.</p>
<p>-Oluşturulacak Geçici Komünist Hükümet parlamento üyelerinin can ve mal güvenliğinden sorumludur;</p>
<p>-Hükümet, Kızıl Ordu’nun Bakü’ye girişini önleyecektir;</p>
<p>-Yeni hükümet hangi güçler tarafından oluşturulursa oluşturulsun o, Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermeye çalışan bütün yabancı güçlerle mücadele etmeyi kendine amaç edinmelidir<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</p>
<p>Müsavatçılar yukardaki maddelerle bağımsızlığı korumayı amaçlamışlardır ama nafile SSCB yanlısı Türkler bunları göz ardı ederek ülkenin bağımsızlığını XI. Kızıl Ordu’nun eline vermişlerdir. Parlamento kararını vermeden XI. Kızıl Ordu Bakü’yü işgal etmiştir. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti yönetimi savaşsız teslim olmamıştır. Sovyet işgali birden fazla cephede ve iki yıllık çalışmayla AHC’ye son vermiştir. Böylece sadece 23 ay varlığını koruyan AHC, çağdaşlaşma sürecinde Türklerin kurdukları ve yaşadıkları ilk Cumhuriyet oldu. Kızıl ordu tarafından Azerbaycan bağımsızlığına 27 Nisan 1920‘de son verildi. Azerbaycan Milli Hükümeti çaresizlikten istifa etmek zorunda kaldı. Azerbaycan Türklerinin 2 yıl süren istiklal dönemi maalesef sona ermiştir. Mehmet Emin Resulzade ve diğer birçok milliyetçi Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmıştır. Kısaca Rusya’nın yayınladığı beyannamenin aldatma mahiyeti taşıdığını ve sadece kendini iyi göstermek için yapıldığı, siyasi bir oyun olduğu böylelikle ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Ekim Devrimi sonrası SSCB yanlıları, Azerbaycan’ın kurtuluşunu Rusya’da görüyorlardı. Bolşeviklerin milletler politikasına inanıp, onların bütün toplumların eşit ve özgür kültürel gelişimini sağlayacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, Azerbaycan ve diğer Ortadoğu ülkeleri için en büyük olumlu gelişim Rusya’nın varlığıydı. Sözde Bolşevik yönetimi var olduğu sürece sömürülen toplumların direnişine destekte bulunulacaktı. Buna göre de Azerbaycan’ın yeri Rusya ile birlikte kurulacak birliğin içindeydi<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. Kısaca SSCB’nin emellerini bilmeden körü körüne ona bağlılık sağlamışlardı; bu da Azerbaycan’ın kısa sürede Sovyet yönetimine girmesine neden olmuştur.</p>
<p>Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti: SSCB önce halkın gözünü bağımsızlık diye boyamış ve böylelikle onları kendine güvendirmişti. Ancak, Sovyet Hükümeti içten içe bağımsızlık olgusunun bu bölgede olmayacağını, sömürge bir hal almasını ve Türk milletini ikinci sınıf vatandaş haline getirmeyi amaçlamıştır. Doğu’da ilk demokratik cumhuriyet Azerbaycan idi. AHC’nin 27/28 Nisan 1920’de Bolşevik Rusya’nın işgali sonucunda yıkılması üzerine, yönetimi Azerbaycan Devrim Komitesi eline geçirmişti.</p>
<p>Komite, 28 Nisan’da yaptığı açıklamayla Bağımsız Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulduğunu duyurmuştu. Kısacası bu açıklama ile Azerbaycan’ın bağımsızlığı elinden alınmıştı. XI. Kızıl Ordu’nun işgali sonucunda görünürde bağımsız bir yönetim sergilenirken, ne yazıktır ki Azerbaycan gerçekte sömürge bir cumhuriyet haline gelmişti. Azerbaycan’ın işgali demek Rusya’nın yaşam sahası demekti; çünkü buranın petrol kaynağı onun sanayisi için hayati önem taşıyordu. Bolşevik rejimi için Azerbaycan başlıca iki şey ifade ediyordu: ilki Petrol kaynağı olarak Bakü’nün kontrol altında tutulması ve ikincisi de Bolşevik Rusya’nın ikinci büyük pamuk üretim deposu olarak Azerbaycan yönetiminin ikinci bir güce kaptırılmaması.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Bolşevik işgalinin sonucunda Azerbaycan artık bağımsız bir ülke değildi. İşgalin hemen ardından ulusal devlet yapısı ortadan kaldırılmıştır. Eski devlet yapısının yerinde zorla Proletarya Dikdatörlüğü oluşturuldu.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Sovyet ordusu halktan gereğinden fazla erzak talep etmekteydi, halk ise bundan şikâyetçiydi. N. Nerimanov, halkın yağmalanmasına ses çıkarmamasına rağmen uygulanan yağma biçimlerinde daha özenli ve titiz davranılması gerektiğini belirtmiştir. N. Nerimanov, Azerbaycan Komünist Bolşevik Partisi’nin ikinci kurultayında yaptığı konuşmada, “yağma gereklidir, ancak bir Müslümanın evine girildiğinde orada ki koşullar göz önüne alınmalıdır. Kadınların kulaklarındaki küpeleri söküp almak gerekmez, Müslüman kadının vücudunda pırlanta aramak yanlıştır” diyerek yağma hareketlerinde daha dikkatli olunmasının altını çizmişti.</p>
<p>Bolşevik yağma politikası Azerbaycan’da kitlesel açlığa neden olmuştur. İşgalden sonra bölgeye Rus menşeli halkın göç ettirilmesine başlanmıştı. Azerbaycan halkı her yere Rusların yerleştirilmesinden şikâyetçi idi. Çünkü onlar, Bolşeviklerin Azerbaycan’a göçmen göndermesinin arkasında Azerbaycan’da milli kimliği yok etmek olduğunu biliyorlardı. Sovyet Rusya, 2 Mayıs 1920’de bir buçuk milyon put değerindeki petrol ve petrol ürününü Bakü’den Astarhan’a aktarmıştı. Bu örnek, Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki işgal isteğinin göstergesidir. 15 Mayıs 1920’ye kadar, Nahçıvan hariç, AHC’nin topraklarının işgali neredeyse tamamlanmıştı.</p>
<p>Müsadereler, usulsüz toplanan vergiler, ülkenin kaynaklarının Rusya’ya taşınması Azerbaycan’ı ekonomik felakete sürüklemiştir. Fiyatların bir yıl içinde % 1200 yükselmesi ülkede açlığın toplumsal hal almasına neden olmuştur. Örneğin Nisan işgali öncesinde Bakü’de ekmek 25 kuruş ise, Nisan 1921’de 1000 manata, Haziran 1921’de 6500 manataya yükselmiştir<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>. Sovyet rejiminin Türk Kafkası’nda kurulması bir oldubittiye getirilmiştir. 27 Nisan gecesi Kızıl Ordu Azerbaycan’ı kuşatma altına aldı ve AHC hükümeti silah zoruyla iktidarı komünistlere terk etmekle karşı karşıya kalmış ama AHC pes etmeyerek Azerbaycan’ın bağımsızlığını, milli kültür ve değerlerinin korunması neticesinde iktidarı terk edeceklerini bildirdiler ve bu istekleri kabul edilince terk ettiler. Halkın bu oldubittiden haberi yoktu ve bu işgali anlayan halk hemen bağımsızlık mücadelesine girişti. Müslüman-Türk toplumu yeni rejimi benimsemediği işgalin ilk haftasında ortaya çıktı. İşgalin hemen ardından 1923 yılına kadar Azerbaycan Sovyet yönetimine karşı 53 büyük ayaklanma çıkmıştır. Buralarda çıkan ayaklanmalar bölgeye atanan Sovyet yetkilisi veya memurun değiştirilmesiyle sonuçlanmış topyekûn bir hal almamıştır.</p>
<p><span><strong>Sovyetlere Karşı Çıkan Ayaklanmalar</strong></span></p>
<p><strong>Terter Ayaklanması</strong> (21 Mayıs 1920): İlk büyük ayaklanma 21 Mayıs 1920’de, Sovyet işgalinin 23. gününde Terter’de meydana gelmiştir. Ayaklanma Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin dağıtılmış milli ordusunun askerlerinin de katılmasıyla daha da genişledi. Ayaklanmacılar XI. Kızıl Orduya karşı direnmişler ve sadece Terter’i değil, Berde ve çevre illeri de kontrol altına almışlardı. Terter Ayaklanması, Sovyet Azerbaycan tarihinin en büyük direniş hareketi olan Gence Ayaklanmasını da ateşlemişti. Böylece işgale karşı halk tepkisini göstermeye başlamıştır.</p>
<p><strong>Gence Ayaklanması</strong> (28 Mayıs 1920): Terter, Berde, Karabağ genelinde Sovyet işgaline karşı şiddetli çatışmaların sürdüğü sırada Milli Cumhuriyetin kuruluşunun ikinci yıldönümü günü, 28 Mayıs 1920’de, Gence garnizonunun 1800 askeri ayaklanarak şehrin Müslümanlarının yoğun olan bölgelerini ele geçirdiler. Bolşevik işgaline karşı Azerbaycan’da en büyük direniş Gence’de meydana geldi. Ayaklanmayı organize etmek için Askeri Konsey oluşturuldu. Konseye General Cevat Bey Şıhlinski, General Muhammed Mirza Kaçar, Albay Cihangir Bey Kazımbeyov ve diğerleri seçildiler. Direnişin öncü birliklerini Azerbaycan’ın subay ve askerleri oluşturmaktadır. İşgalin ardı sıra şehre 3.000 Rus askeri gönderilmişti. Şehirde soygun yapan, halkı yağmalayan Bolşevik birliklere Gence halkı tepki göstermiştir<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>.</p>
<p>Aslında ayaklanmaya 25/26 Mayıs gecesi Bolşeviklerin burayı silahsızlandırmak amacıyla saldırması neden olmuştu. Kısa süre sonra halk da ayaklanmaya katılmıştır. Ayaklanma 31 Mayıs’a kadar sürmüş ve Kızıl Ordu’nun bölgede askeri yığınak yapması üzerine güçlükle bastırılabilmiştir. Bu ayaklanma akabinde Gence’nin ele geçirilmesinde Ermenilerin etkisi büyüktür. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Bolşeviklerle beraber Ermeniler de yağma hareketlerine ve insanların öldürülmesine katılmışlardı. Gence ayaklanması, Güney Kafkasya ile İran’daki İngiliz-Sovyet çatışmasına Türklerin yerel direnişi olarak bakılmaktadır.</p>
<p><strong>Karabağ Ayaklanması</strong> (1920): Gence ayaklanmasının yankıları en çok Karabağ’ı etkiledi. İsyan 1920 Haziran’ında gerçekleşti. Karabağ’da Genaral Nuri Paşa komutasında süren ayaklanma ise Şuşa, Ağdam ve Berde’yi etkisi altına almıştı. Nuri Paşa Sovyet destekçisi Müsavat karşıtıydı. Anlaşılan o ki, SSCB’nin kurbanı olduğunu görmüş ve ayaklanmaya ön ayak olmuştur. Ayaklanmalarda ise en etkin güç yarı-göçebe hayat tarzlarını sürdüren Şahsevenlerden bir grup olan Boyahmetliler olmuştu. XI. Kızıl Ordu’ya bağlı 2. ve 32. Süvari birliklerinin bölgeye gönderilmeleriyle isyan bastırılmıştı<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>.</p>
<p><strong>Zakatala Ayaklanması:</strong> 6 Haziran 1920’de Zakatala’da Sovyetlerin baskısına karşı isyan çıkmıştır. Gence ve Karabağ’daki isyanlardan farklıdır. Çünkü Gence ve Karabağ’da isyanların başını askerler çekerken, buradaki isyanlar yerel halk tarafından meydana getirilmiştir. Kızıl Ordu, Gâh yakınlarında yapılan savaşta direnişçileri yendi. 20 Haziran günü ayaklanma bastırıldı. 1920 yılı sonbaharında Zakatala’da yeni bir ayaklanma meydana geldi ve kısa süre sonra bu ayaklanma da bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p><strong>Kuba Ayaklanması:</strong> Ağustos 1920 yılında Sovyet işgaline karşı en ciddi direnişin yaşandığı illerden biri de Kuba’dır. Kuba şehrinin Deveçi ve Kusar ilçelerinde Sovyet karşıtı söylemler genelde İslam kimliği altında yürütülmekteydi. Direnişçilerin başında Hacı Bey, Hamdullah Efendi, Mayil Efendi bulunmaktadır. Sovyet yönetimi bu ayaklanmanın bastırılması için ayrı bir çaba sarfediyordu. Çünkü bölge stratejik bir öneme sahipti. Burası Azerbaycan ile Rusya sınırında bir yerdi.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Buranın Azerbaycanlılar tarafından ele geçirilmesi demek Rusya ile Azerbaycan’ın bağlantısının sona ermesi demekti. Bu da isyanların daha başarılı olmasına neden olacaktı. Bu nedenle Rusya buradaki isyanda büyük çaba sarf etmişti.</p>
<p>Yapılan direnişler ve isyanlar Azerbaycan toplumunun işgallere tepkisiz kalmadığının kanıtıdır.<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Yukarıdaki ayaklanmalardan başka Aktaş’ta, Şeki’de, Şemahı ve Aksu’da, Salyan ve Muğan’da, Tovuz ve Kazak’ta, Nahçıvan’da, Bakü’de, Şamhor’da Yardımlı’da, Haçmaz’da ayaklanmalar meydana gelmişse de bölgeye sevk edilen çok sayıda Kızıl Ordu birliklerinin desteğiyle özellikle Kutkaşen-Nuha-Keh-Zakatala-Karabağ hattında cerayan eden şiddetli savaşlar sonucunda bu isyanlar kanlı biçimde bastırılmıştı. Halkın evleri yağmalanmış isyana katılanlar acımasızca katledilmişlerdi. İsyana sadece erkekler katılmamış; kadınlar da katılmıştı. Bu da bize gösterir ki, Azerbaycan halkı kadınlı erkekli bağımsızlık mücadelesi vermiş haklarını savunmuşlardı.</p>
<p>Sonucu kanlı da bitse asla pes etmemişlerdi. İsyanların bastırılmasından sonra hiç beklenmeden ülke genelinde Sovyetlerin askeri ve polisiye baskısı artırıldı. İlk iş olarak Milli Hükümetin temsilcilerine karşı suikastlar düzenlendi. Feth Ali Han Hoylu ve Hasan Bey Ağyev Tiflis’te, U. Yusuf Beyov Gürcistan’ın Kuruçay deresinde, Yusuf İbrahim Gürcistan’ın Sığınak şehrinde, Behbud Bey Cavanşir İstanbul’da öldürüldüler. Azerbaycan’ın Türk davasının savunucuları ise yurtdışına kaçmak zorunda kaldılar. Sovyet işgali ikinci yılına girmişti. Sovyet kuklası bir hükümet oluşturulmuş Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ismi değiştirilmiş yerine Sovyet Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuştu. Bundan iki yıl sonra Azerbaycan Komünist Partisi Rusya’nın desteğiyle bir anayasa hazırladı. 1922’de yürürlüğe giren bu anayasaya göre Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan Sovyetler Birliğine bağlı Federal Kafkas Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin üyesi haline getirilmişti<a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ülkü TOPÇU</strong></span></a>
</p><p>ASÜ, FEF, Tarih Bölümü IV. Sınıf Öğrencisi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 2</p>
<hr>
<div><span><strong>Kısaltmalar</strong></span></div>
<div><span>SSCB: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği</span></div>
<div><span>M.E RESULZADE: Mehmed Emin Resulzade</span></div>
<div><span>AHC: Azerbaycan Halk Cumhuriyeti</span></div>
<div><span>AKBP: Azerbaycan Komünist Bolşevik Partisi</span></div>
<div><span>RKBP: Rusya Komünist Bolşevik Partisi</span></div>
<div><span>ASSC: Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti</span></div>
<div><span>AHKS: Azerbaycan Halk Komiserleri Sovyeti</span></div>
<div><span>RSFSC: Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mustafa Gökçe, Sovyet Öncesinden Günümüze Hazar ve Çevresinin Durumu, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2008, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Gökçe, a.g.e, s.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ, Ankara 2000, s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Timur Kocaoğlu, Rus İhtilâlleri ve Türk Halkları/Sovyetler Birliği’nin Yayılma Siyaseti (1905- 1991), www.altayli.net</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Mehmet Saray, Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Gömeç, a.g.e, s.40-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan Cumhuriyeti, İrfan Yayıncılık, İstanbul 1990, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Hüseyin Baykara, Azerbaycan İstiklal Mücadelesi Tarihi, Azerbaycan Halk Yayınları, İstanbul, s.259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kocaoğlu, Rus İhtilalleri ve Türk Halkları/Sovyetler Birliği’nin Yayılma Siyaseti (1905-1991), s.748.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İsmail Mehmedov, Türk Kafkas’ında Siyasi ve Etnik Yapı Eski Çağlardan Günümüze Azerbaycan Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2009. s.602.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Musa Qasımlı, Azerbaycan Türklerinin Millî Mücadele Tarihi, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Saray, a.g.e, s.47-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Mehmetov, a.g.e ,s.602.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mehmedov, a.g.e, s.603.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Mehmedov, a.g.e, s.603-604.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Saray, a.g.e, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mehmetov, a.g.e, s.604-605.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Qasımlı, a.g.e, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mehmetov, a.g.e, s.607.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Qasımlı, a.g.e, s.41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Mehmedov, a.g.e, s.612</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Qasımlı , a.g.e, s.97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Mehmetov, a.g.e, s.615.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Qasımlı, a.g,e, s.116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Qasımlı, a.g.e, s.125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Qasımlı, a.g.e, s.138-139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sscbnin-azerbaycani-isgali.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Gömeç, a.g.e, s.60.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stalin’in Türkiye’ye Verdiği Gözdağını, Putin Kazakistan’a Vermek İstiyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/stalinin-turkiyeye-verdigi-goezdagini-putin-kazakistana-vermek-istiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/stalinin-turkiyeye-verdigi-goezdagini-putin-kazakistana-vermek-istiyor</guid>
<description><![CDATA[ Stalin’in Türkiye’ye Verdiği Gözdağını, Putin Kazakistan’a Vermek İstiyor
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 7 Haziran 2012 tarihinde Kazakistan’a yaptığı resmi ziyaret esnasında, Rusya’nın Astrahan bölgesinden fırlattığı Topol-M model kıtalararası füze Kazakistan’daki hedefini vurdu. Bu denemenin Putin’in resmi ziyaret için Astana’da bulunduğu bir ana denk getirilmesi uzmanlar tarafından bir tesadüf olmadığı belirtilerek, Rusya’nın Kazakistan’a verdiği bir gözdağı olarak yorumlandı. Bilindiği gibi Kazakistan’daki hedefe yönelik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6afc7e5a6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Stalin’in, Türkiye’ye, Verdiği, Gözdağını, Putin, Kazakistan’a, Vermek, İstiyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Stalin-ve-Putin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/stalinin-turkiyeye-verdigi-gozdagini-putin-kazakistana-vermek-istiyor.html">Stalin’in Türkiye’ye Verdiği Gözdağını, Putin Kazakistan’a Vermek İstiyor</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdulvahap KARA</strong></span></a>
</p><p><span>Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 7 Haziran 2012 tarihinde Kazakistan’a yaptığı resmi ziyaret esnasında, Rusya’nın Astrahan bölgesinden fırlattığı Topol-M model kıtalararası füze Kazakistan’daki hedefini vurdu. Bu denemenin Putin’in resmi ziyaret için Astana’da bulunduğu bir ana denk getirilmesi uzmanlar tarafından bir tesadüf olmadığı belirtilerek, Rusya’nın Kazakistan’a verdiği bir gözdağı olarak yorumlandı.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi Kazakistan’daki hedefe yönelik atılan kıtalararası füze Türkiye dışında, İsrail, Ermenistan, Lübnan ve Kafkaslar’da esrarengiz ışık olarak görülmüş ve bir UFO zannedilerek paniğe sebep olmuştu.</span></p>
<p><span>Rusya Savunma Bakanlığı’na basın bağlı Stratejik Füzeler Birliği yaptığı açıklamada, Topol model kıtalararası füze denemesinin gerçekleştirildiği bildirildi. Astrahan bölgesindeki Kapustin Yar poligonundan fırlatılan füzenin Kazakistan Cumhuriyeti’nde bulunan Sarı-Şagan poligonundaki hedefi başarılı bir şekilde vurulduğu kaydedildi.</span></p>
<p><span>Füzenin zamanlaması dikkat çekici bulundu. Siyasi gözlemciler bunun Rusya’nın Kazakistan’a taleplerinin yerine getirilmesi ve uluslararası ilişkilerde temkinli olması için bir ihtar özelliği taşıma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor.</span></p>
<p><span>Ayrıca Putin’in Kazakistan’a resmi ziyaretinin gerçekleştiği 7 Haziran 2012 tarihinde İzvestiya gazetesinde yayınlanan bir makalede Putin’in Astana ziyareti esnasında Nazarbayev’ten Kazakistan’ın bazı bölgelerini halkıyla birlikte kiraya vermesini isteyeceği ifade edildi. (Bkz.http://www.izvestia.ru/news/526760) Makaleye göre, Rusya Kazakistan’ın kuzeyinde bulunan Aktöbe ve Kostanay eyaletlerini hem de halkıyla birlikte yıllık 460 bin dolar karşılığında kiralamak istiyor. Bu bölgeler Rusya Uzay Araştırmaları Merkezi tarafından uzaydan geri dönen füze artıklarının düşme alanı olarak kullanılacak.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69606" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-1.jpg" alt="" width="800" height="460" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-1-768x442.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bundan bir kaç sene öncesine kadar, önceki anlaşmalarla bu bölgeler bu amaca yönelik kullanılmaktaydı. Ancak Kazakistan 2007 yılında o anlaşmaları fesh etmişti ve yeni bir hükümetlerarası anlaşma yapılana kadar bölgeye füze artıklarının indirilmeyeceğini bildirmişti. Kazakistan füze artıklarının ekolojiye verdiği zararlardan dolayı bu hususta yeni anlaşmaların gerekliğini vurguluyordu.</span></p>
<p><span>Kazakistan Eylül 2007’de taşıyıcı füze Proton’un infilak etmesi üzerine füze fırlatmalarını durdurmuş ve füzenin Karaganda bölgesinin ekolojisi ve ekonomisine verdiği zararların tazminatı olarak 61 milyon dolar talep etmişti.</span></p>
<p><span>Rusya Uzay Ajansının Mayıs ayında füze fırlatmalarına izin verilmesi yönündeki taleplerini reddetmiş ve yeni anlaşma yapılması gerektiğini bildirmişti.</span></p>
<p><span>Rusya Devlet Başkanı Putin’in İzvestiya gazetesinde Nazarbayev’ten Aktöbe ve Kostanay eyaletlerini halkıyla birlikte yıllık 460 bin dolarlık bir ücretle kiraya isteyeceğini belirttiği Astana ziyaretinde kıtalararası füzeyle Kazakistan’daki askeri poligondaki hedefine atış yapması bu ve başka isteklerinin yerine getirilmesi yolunda gözdağı olarak değerlendiriliyor.</span></p>
<p><span>Putin, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’ten rahatsızlığını 4 Haziran 2012 tarihinde devlet başkanı seçildikten sonra ilk Orta Asya ziyaretini Özbekistan’a yaparak da göstermişti. Putin ve Medvedev daha önce devlet başkanı seçildiklerinde, Orta Asya ziyaretlerinde önceliği Kazakistan’a vermeye özen gösteriyorlardı. Bu prensibin değişmesi Putin’in Orta Asya’da Kazakistan’ı ikinci plana attığının bir işareti olabileceği şeklinde yorumlandı.</span></p>
<p><span>Putin 6-7 Haziran 2012 tarihinde gerçekleşen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün zirve toplantısına katılmak üzere Pekin’e giderken Taşkent’e uğradı ve burada yarım gün kalarak Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ile görüşmelerde bulundu.</span></p>
<p><span>Bu görüşmelerde iki ülke arasındaki işbirliğinin durumu ve perspektifleri, bölgesel güvenlik ve istikrar ile 2014 yılında uluslararası koalisyon güçlerinin Afganistan’dan çıkmasından sonra yasadışı uyuşturucu ve terör tehditlerinin en aza indirilmesi konuları ele aldı.</span></p>
<p><span>Kerimov ve Putin, görüşmelerden sonra, Rusya ve Özbekistan arasında Stratejik Ortaklık İlişkilerinin derinleştirilmesine yönelik bir bildiri ile Özbekistan’ın Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkeleri arasındaki serbest ticaret bölgesine katılmasıyla ilgili Karşılıklı Anlayış Memorandumu’nu imzaladılar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69607" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-2.jpg" alt="" width="800" height="410" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-2-768x394.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kazakistan-2-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Rusya Devlet Başkanı Putin’in Astana ziyaretinde Kazakistan’daki füze hedeflerinin vurulmasıyla verilen gözdağının sadece Rusya Uzay Ajansının ihtiyacı olduğu füze fırlatma ve füze atıklarının düşmesi için kullanılacak olan Aktöbe ve Kostanay eyaletleriyle ilgili olmadığı açıktır.</span></p>
<p><span>Zaten Aktöbe ve Kostanay eyaletlerini cüzi bir fiyatla hem de halkıyla birlikte kiralama talebi Kazakistan’a topraklarındaki egemenlik hakları dahil, her alanda Rusya’yı dikkate almasına yönelik geniş çaplı bir baskı olduğu aşikardır.</span></p>
<p><span>Rusya üzerine çalışmalarıyla tanınan İlyas Kamalov’un tespit ettiği gibi, Rusya’yı küresel güç yapmak için kolları sıvayan Putin bunun için yakın çevreye hâkim olması gerektiğini düşünmekte ve yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmek ve onların Rusya’dan başka ülkelerle ilişkilerini sınırlandırmak istemektedir. Bu amaç doğrultusunda ilk adımını atan Putin Nazarbayev’e gözdağı vermekte sadece Uzay çalışmaları değil, uluslararası ilişkilerde de adımlarını dikkatli atması için ikaz etmekte, aksi halde güç kullanabileceği imasında bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Eski KGB Şefi Putin’in Rusya ile yakın dostluk ilişkileriyle bilinen Kazakistan’a yaptığı bu diplomatik kuralları aşan tek taraflı gözdağı verme yöntemleri 1945 yılında zamanın Sovyet Lideri Stalin’in Türkiye’ye yaptığı baskıları hatırlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi, Stalin Atatürk ve Lenin tarafından 16 Mart 1921 Moskova antlaşmasıyla temelleri atılan Türk-Sovyet dostluğunu tek taraflı olarak 1945 yılında bozmuş ve Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep ettiğini ve Boğazlar’da üs istediğini bildirmişti.</span></p>
<p><span>Ancak bu talepler geri tepmiş ve Stalin’in tehditleri Türkiye’yi Batı’ya daha çok yaklaştırmıştı. Batı’nın da açıkça Türkiye’nin yanında yer almasıyla Stalin haksız emellerine ulaşamamıştı. Stalin’in ölümünden sonra Sovyet Hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, “Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz” demek zorunda kalmış ve Stalin’in net biçimde dile getirdiği iddialarından geri adım atmıştı.</span></p>
<p><span>Yıllar sonra da bu haksız talepler Sovyet diplomatlarının vicdanın rahatsız etmeye devam etmişti. Turgut Özal döneminde Türk-Sovyet ilişkileri yepyeni bir dostluk dönemine girdiğinde Sovyet yetkilileri bu durumdan utanç duyup üzerinde konuşmak istemediklerini beyan ediyorlardı. 29 Temmuz 1986’da Milliyet gazetesindeki yazısında M. Ali Birand’ın belirttiğine göre, Sovyet yetkilileri Türk gazetecilerine bir zamanlar Stalin’in Türkiye’den toprak taleplerinin çok hatalı yaklaşım olduğunu, bunu unutmak ve bu konu üzerinde konuşmak istemediklerini söylüyorlardı.</span></p>
<p><span>Günümüzde Stalin’in Türkiye’ye yaptığı hatayı, aradan 67 yıl sonra geçtikten sonra Putin Kazakistan’a yapmaktadır. Bu tip tehditler ve haksız talepler geçmişte başarılı olamadı, bugün de başarılı olamayacak. Ancak dünyada yeni gerilimlere ve kutuplaşmalara sebep olacaktır. Belki Kazakistan’ı da Türkiye’nin izlediği yolu izlemek zorunda bırakacak ve onu Batı’ya daha çok yaklaştıracaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdulvahap KARA</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alman Dış Politikasında “Turancılık” Ve Kazakistan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alman-dis-politikasinda-turancilik-ve-kazakistan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alman-dis-politikasinda-turancilik-ve-kazakistan</guid>
<description><![CDATA[ Alman Dış Politikasında “Turancılık” Ve Kazakistan
Türk Dış Politikası için “tehlikeli” görülen Turancılığın Alman Dış Politikasındaki yeri nedir? Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde ortaya çıkan fikir akımları içinde Turancılık fikri, özellikle 1944 Türkçülük-Turancılık Davası sonrasında Türk Dış Politikası’nın “tehlikeli” bir seçeneği olarak görülmüştür. Kızılordu’nun Stalingrad’da Alman Ordusu’nu yenmesi ile birlikte Ankara II. Dünya Savaşı’nın kaderinin değiştiğini gördükten sonra Turancılık fikri, tek parti […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6afaaa578.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alman, Dış, Politikasında, “Turancılık”, Kazakistan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Kazakistan-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alman-dis-politikasinda-turancilik-ve-kazakistan.html">Alman Dış Politikasında “Turancılık” Ve Kazakistan</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turgay DÜĞEN</strong></span></a></span></p>
<blockquote>
<p><span><strong>Türk Dış Politikası için “tehlikeli” görülen Turancılığın Alman Dış Politikasındaki yeri nedir?</strong></span></p>
</blockquote>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde ortaya çıkan fikir akımları içinde Turancılık fikri, özellikle 1944 Türkçülük-Turancılık Davası sonrasında Türk Dış Politikası’nın “tehlikeli” bir seçeneği olarak görülmüştür. Kızılordu’nun Stalingrad’da Alman Ordusu’nu yenmesi ile birlikte Ankara II. Dünya Savaşı’nın kaderinin değiştiğini gördükten sonra Turancılık fikri, tek parti ideologları tarafından Osmanlı Devleti’ni felakete sürükleyen, II. Dünya Savaşı sırasında “vatan hainliği” olarak görülen, Soğuk Savaş döneminde tehlikeli kabul edilen ve Soğuk Savaş sonrasında hayal kırıklığına sebep olan bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir. 1960 sonrasında Türkiye’de sosyalist hareketlerin gelişmesi sürecinde Moskova güdümlü siyaset merkezleri de Türkiye’de SSCB’deki Türk halkları ile ilgilenen siyasal hareketi baskı altına almak amacı ile Turancılığa yönelik ağır politik-psikolojik saldırılar geliştirmişlerdir</span></p>
<p><span>Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Özellikle SSCB’nin 1990’da çökmesinden sonra Türkistan coğrafyasına yönelik politika geliştirmek, Orta Asya ile ilişkileri güçlendirmek ve Türk Cumhuriyetleri’ni dış politikada öncelikli hale getirmek gerçekten doğru bir seçenek değil midir? Bu sorunun cevabını Alman Dış Politikası’nda Türkistan’ı ve Almanya-Kazakistan ilişkilerini inceleyerek ortaya koymaya çalışacağız ve böylece Türkistan’ın yalnızca Türkiye için değil, uluslararası ilişkilerde etkin olan ve olmak isteyen her devlet için nasıl algılandığını değerlendirmiş olacağız.</span></p>
<p><span>Tarihi Türkistan coğrafyasının büyük bir kısmını kaplayan ve bugünkü Orta Asya Türk Cumhuriyetleri içinde ekonomik ve siyasi bakımdan güçlü bir ülke olan Kazakistan, coğrafi sınırları belirgin olmamak ile birlikte tarihsel olarak Turan coğrafyası diye anılan büyük bir parçasını oluşturmaktadır. Kazakistan’ın sahip olduğu coğrafya jeopolitik olarak önemli olmasının yanında yer altı zenginliklerine ve enerji kaynaklarına da sahiptir. Kazakistan’ın bu özel durumunun yanında Almanya-Kazakistan ilişkileri de tarih içinde özel bir yere sahiptir. Almanya’nın Kazakistan’a olan ilgisi jeo-kültürel, jeo-politik ve jeo-ekonomik olmak üzere üç başlık altında incelenebilir.</span></p>
<p><span><strong>Jeo-Kültürel İlgi</strong></span></p>
<p><span>Jeo-kültürel ilginin sebebi Kazakistan’daki yaklaşık 200 bin nüfuslu Alman azınlığın varlığıdır. Bu nüfusun Kazakistan’ın bağımsızlığı sonrasında 1 milyondan düştüğü düşünülürse durumun etkisi daha net anlaşılabilir.[1] Kazakistan’daki Alman azınlığının varlığı, Rusya’nın politikaları neticesinde ortaya çıkmıştır. Şöyle ki, 18. Yüzyılın ikinci yarısında Rusya’daki boş toprakları işletmek üzere Almanlar ülkeye davet edilmiştir.[2] 1. Dünya Savaşı sırasında bu nüfusun bir kısmı casusluk şüphesiyle Kazakistan’a sürülmüştür.[3] Buna rağmen Volga Bölgesi’nde yaşayan Almanların sayısı Sovyetler Birliği’nin ilk etnik özerk bölgesini oluşturmaya yetecek sayıda olmuştur.[4] 1924’te kurulan Volga Boyu Alman Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı esnasında, 1941’de, Sovyetler Birliği’nin güvenlik endişeleri sonucunda lağvedilmiştir.[5] 1933’de yüzde 66’sı Alman olan 576 bin nüfuslu Volga Alman Cumhuriyeti’nden 444 bin Alman Kazakistan’a sürülmüştür.[6] Kazakistan’daki Alman nüfusunun artışı 1979’da Kazakistan’da Özerk Alman Bölgesi oluşturma talebine neden olmuştur. Sovyet Yönetimi’nin bu talebi kabul etmesine rağmen Kazakistan‘daki protestolar sonrasında karar geri çekilmiştir.[7] Kazakistan’ın bağımsızlığı sonrasında, Kazakistan’daki uluslaşma süreci ve birleşen Almanya’nın dünyadaki tüm Almanlara kapılarını açmasıyla birlikte, Kazakistan’daki Almanlar Almanya’ya göç etmeye başlamıştır.[8] Fakat Almanya bu durumun devam etmesini istememiştir. 1996’ta Almanya Dış İşleri Bakanı Kazakistan’daki Almanların Kazakistan’da kalarak iki ülke arasında köprü olacağını belirtmiştir.[9] Almanya, Kazakistan ile ilişkilerinde yalnızca Kazakistan’daki Almanlara yönelik politika geliştirmekle kalmamaktadır. Almanya Kazakistan’a her yıl yaptığı 50 milyon Avro yardımıyla etkisini hissettirmekte[10], 1999’da açılan Alman-Kazak Üniversitesi ile eğitim alanında da kendine yer açmaya çalışmaktadır.[11]</span></p>
<p><span>Jeo-kültürel ilişkilerin bir başka boyutunu 20. yüzyılda Bağımsız Türkistan mücadelesini sürdürenlerin Almanya ile olan ilişkileri oluşturmaktadır. Özellikle 1925’ten önce Sovyetler Birliği’nin Türkistan’daki siyasi yapıları değiştirmesine karşı mücadele edenlerin merkezi Berlin olmuştur.[12] 1933’de Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinin ardından Sovyet karşıtı mücadelelerini Berlin’de yürüten, aralarında ünlü Kazak fikir adamı Mustafa Çokayoğlu’nun da bulunduğu, Türkistanlı mülteciler daha fazla önem kazanmıştır.[13] II. Dünya Savaşı sırasında Almanların safında savaşa katılan Türkistanlılar için, “Türkistan Lejyonu” oluşturulmuş,[14] ve “Yeni Türkistan Gazetesi” çıkarılmıştır.[15] Nazi Dönemi’nde Türklerin Slavlardan daha aşağı bir ırk olarak görülmesi sonucunda, ırkçı bir anlayışla katledilen Türkler ise Almanların Türkistan merakı ve Türklerle olan ilişkilerinde çelişki oluşturmakta ve Nazilerin Türklerle ilişkilerinde farklı bir boyutu göstermektedir.[16] Almanya’nın mağlubiyeti ile biten II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistem ve tarihi endişeler, Almanların Türkistan merakına müsaade etmemiştir.</span></p>
<p><span><strong>Jeo-Politik İlgi</strong></span></p>
<p><span>Almanya’nın Türkistan coğrafyası bağlamında Kazakistan’a olan jeo-politik ilgisi, Dünya hakimiyeti için Avrasya’ya odaklanan jeo-politik teorilerin ve Almanya’nın dünyada hakim güç olma isteğinin ortaya çıkardığı doğal sonucudur. I. Dünya Savaşı’nda Rusya’yı arkadan çevreleme amacıyla Türkistan’a önem veren Almanlar, II. Dünya Savaşı sırasında da hem Sovyetleri parçalamak hem de Hazar petrollerine sahip olmak amacıyla Türkistan’a yönelik politikalar geliştirmeye devam etmiştir. Soğuk Savaş sonrasında uluslararası örgütlerle ve demokratik ülkelerle işbirliği temelinde dış politika oluşturan Almanya,[17] Avrupa Birliği ile birlikte hareket etmiştir. Ocak-Haziran 2009’da AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, AB’nin önceliklerini sıralarken, güvenlik ve istikrar için Orta Asya coğrafyasının önemini vurgulamıştır.[18] Genel olarak AB’nin Orta Asya’ya yönelik politikalar geliştirmesinde Almanya öncülük etmektedir. Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier, “Orta Asya konumu itibariyle Rusya-Çin sınırında yer alıyorsa, bölgenin her iki ülkenin tekeline girmesi arzu edilmemektedir. Bölgede Avrupa’nın Orta Asya’ya ilgi göstereceğine inanan, Avrupa’ya yönelmiş geniş bir kesim var” diyerek bölgeye yönelik ilginin karşılıksız kalmayacağı ümidini dile getirmiştir.[19] Bunun yanında Avrupa’nın enerji kaynakları bağlamında Körfez Bölgesine bağımlı olması ve Rusya’nın da sahip olduğu enerji kaynaklarını jeo-politik çıkarları için kullanması, Almanya’ya göre Orta Asya enerji kaynaklarını ve bu kaynakların taşınmasında rol oynayacak olan Türkiye’yi daha önemli hale getirmektedir.[20]</span></p>
<p><span><strong>Jeo-Ekonomik İlgi</strong></span></p>
<p><span>Almanya’nın Türkistan coğrafyasında Kazakistan’a verdiği önemi en net gösteren iki ülke arasındaki ekonomik verilerdir. Almanya’nın Türkistan’a yönelik jeo-ekonomik ilgisi de bu bağlamda değerlendirilebilir. İki ülke arasında 2010’daki ticaret hacmi 27 milyar Dolar’a ulaşmıştır. Bu rakam Almanya ile Türkmenistan-Özbekistan ve Kırgızistan’ın toplam ticaret hacminden daha fazladır.[21] Bunun yanında Almanya, Kazakistan’ın dış ticareti açısından, ithalatta Rusya ve Çin’den sonra üçüncü sırada, ihracatta ise Çin’in ardından ikinci sırada yer almaktadır.[22] Şubat 2012’nin başında Almanya’nın Kazakistan ile gerçekleştirdiği ticaret anlaşmaları da bu ilişkinin güçlenerek devam edeceğinin göstergesidir. Özellikle Siemens, Linde, Thyssen-Krupp ve Leipzig Takraf gibi Alman şirketlerinin de yer aldığı Kazakistan’daki yer altı zenginliklerinin işletilmesi yönündeki anlaşmalar dikkat çekicidir. Kazakistan topraklarında da bulunan, lazer d iyotlarının yapımında kullanılan samaryum, güçlü mıknatısların yapımında kullanılan neodim gibi nadir yer altı kaynakları yüzde 95 oranında Çin tarafından kontrol edilmektedir fakat Almanya bu alanda Kazakistan’da yaptığı anlaşmalarla bu alana gireceğini göstermiştir.[23] Kazakistan ile Almanya arasında imzalanan anlaşmaların konusunu oluşturan ürünlerin özellikleri, anlaşmaları ticari boyuttan stratejik boyuta taşımaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Almanya dış politikası için Orta Asya özel bir öneme sahip olmakla birlikte, Orta Asya içinde Kazakistan ayrı ve daha önemli bir konumdadır. Almanya’nın dış politikasında ve Alman siyasi tarihinde Türkistan’a ve özel olarak Kazakistan’a olan ilgi, ideolojik yaklaşımların değil jeo-politik, jeo-kültürel ve jeo-ekonomik gerçeklerin gerektirdiği bir siyasettir. Bu durumun tarih içindeki her türlü değişime rağmen, imkânlar dâhilinde, süreklilik göstermesi, Türk Dış Politikası açısından da dikkatle incelenmesi gereken bir meseledir. Türkiye bu coğrafyada Almanya’nın gerekçelerine fazlasıyla sahiptir. Sosyo-kültürel, ekonomik ve jeo-politik bağlamda Türkiye’nin sorumlulukları da, imkânları da bu coğrafyada etkili olabilecek potansiyel güce sahiptir ancak Orta Asya ile ilgili, geleceğe yönelik stratejik planlara sahip değildir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turgay DÜĞEN</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Kaynak: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü</span></p>
<hr>
<ol>
<li><span>Murat Erdoğan, AB’nin Orta Asya Politikaları, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, 2011, s.31, https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/kz.html, (28.02.2012).</span></li>
<li><span>Tsypylma Darieva, “Recruting fort he Nation: Post-Soviet Transnational Migrants in Germany and Kazakhstan”, Rebuilding Identies, Pathways to Reform in Post-Soviet Siberia, Erich Kasten (Ed.), Berlin, 2005, s.156.</span></li>
<li><span>Nermin Güler, “Kazakistan’da Alman Azınlığı”, Avrasya Dosyası, Kazakistan Kırgızistan Özel Sayısı, Cilt: 7, Sayı:4, Kış 2001-2002, s.164.</span></li>
<li><span>GÜLER, “Kazakistan’da Alman…”, s.165.</span></li>
<li><span>Ali Yiğit, “Kazakistan’ın Değişen Etnik Yapısı”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10, Sayı:2, Elazığ, 2001, s.7.</span></li>
<li><span>GÜLER, “Kazakistan’da Alman…”, s.169.</span></li>
<li><span>GÜLER, “Kazakistan’da Alman…”, s.171.</span></li>
<li><span>ERDOĞAN, AB’nin Orta Asya…, s.31.</span></li>
<li><span>GÜLER, “Kazakistan’da Alman…”, s.172.</span></li>
<li><span>ERDOĞAN, AB’nin Orta Asya…, s. 32.</span></li>
<li><span>Germany and Central Asia, Federal Foreign Office, Division 607, Public Relations, Berlin, 2010, s.7.</span></li>
<li><span>A. Ahat Andican, Cedidizm’den Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi, Emre Yayınları, İstanbul, 2005, s.233.</span></li>
<li><span>ANDİCAN, Cedidizm’den Bağımsızlığa…, s.464.</span></li>
<li><span>ANDİCAN, Cedidizm’den Bağımsızlığa…, s.524.</span></li>
<li><span>ANDİCAN, Cedidizm’den Bağımsızlığa…, s.554.</span></li>
<li><span>ANDİCAN, Cedidizm’den Bağımsızlığa…, s.492. Ayrıca bazı Türkler, Nazilerin Yahudileri ayırmak için sünnetli olup olmadıklarına bakmaları dolayısıyla Yahudi sanılıp yakılmıştır. ANDİCAN, s.493.</span></li>
<li><span>Kemal İnat, “Birleşme Sonrası Almanya’nın Dış Politikası: Normalleşmenin Son Adımları”, Bilgi Dergisi, 2009/1, s. 2.</span></li>
<li><span>ERDOĞAN, Orta Asya…, s.31.</span></li>
<li><span>ERDOĞAN, Orta Asya…, s.30.</span></li>
<li><span>Wulfdiether Zippel, “Enerji Kaynaklarını Çeşitlendirme Yaklaşımları Altında AB’nin Enerji Politikası”, Avrupa ve Orta Asya Arasındaki Enerji Köprüsü Türkiye, Werner Guapel, Alpay Hekimler, Kondrad Adenaur Stifting Yayını, s.50.</span></li>
<li><span>ERDOĞAN, Orta Asya…, s.32.</span></li>
<li><span>https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/kz.html, (28.02.2012)</span></li>
<li><span>“Almanya, Kazakistan’ın Yeraltı Zenginliklerini Gözüne Kestirdi” http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1241481&title=almanya-kazakistanin-yeralti-zenginliklerini-gozune-kestirdi, (08.02.2012)</span></li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Almaatada 1986 Aralık Olayları: Jeltoksan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan</guid>
<description><![CDATA[ Almaatada 1986 Aralık Olayları: Jeltoksan
Giriş Tarih ve etnoloji bakımından Kazaklar, Türk kavimler grubunun Kıpçak bölümüne dahildir. Kazakistan’ın asıl nüfusunu teşkil eden Kazaklar, muhtelif devirlerde geniş bozkırlardan göç eden Türk kavimlerinin bakiyeleriyle, Sibirya kavimleri ve Moğol Kalmuklarının birleşmesi sonucu 15. yüzyılda teşekkül etmiş bir topluluktur[1]. Kazaklar, 15. yüzyılın 20. Yıllarında Deşt-i Kıpçak bölgesinde hüküm süren Cengiz Han soyundan gelen Özbek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6af50001a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Almaatada, 1986, Aralık, Olayları:, Jeltoksan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Kazakistan-Jeltoksan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html">Almaatada 1986 Aralık Olayları: Jeltoksan</a></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç. Dr. Füsun KARA</span></a></span></strong></span></p>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p><span>Tarih ve etnoloji bakımından Kazaklar, Türk kavimler grubunun Kıpçak bölümüne dahildir. Kazakistan’ın asıl nüfusunu teşkil eden Kazaklar, muhtelif devirlerde geniş bozkırlardan göç eden Türk kavimlerinin bakiyeleriyle, Sibirya kavimleri ve Moğol Kalmuklarının birleşmesi sonucu 15. yüzyılda teşekkül etmiş bir topluluktur<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>. Kazaklar, 15. yüzyılın 20. Yıllarında Deşt-i Kıpçak bölgesinde hüküm süren Cengiz Han soyundan gelen Özbek Hanlığı’na bağlı olarak yaşamaktaydılar. Bu topluluğun başında bulunan Barak Han’ın oğulları Kerey ve Canibek Sultanlar, Özbek Han’ı Ebu’l Hayr Han’a karşı giriştikleri mücadeleyi kaybedince 1440 yılında kendilerine bağlı boylarla birlikte Aral bölgesini terk ederek Çu nehri boylarına geldiler. Mal ve mülksüz olarak göç eden bu topluluğa yerliler “Kazak” adını verdiler<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>. Moğol Hanının desteğini alan Kazak hanları bu bölgede Kazak Hanlığı’nın temelini attılar. 15. yüzyılın sonlarına doğru Deşt-i Kıpçak’ın büyük bir bölümünü kontrol altına alacak kadar güçlendiler. 1456 yılında Kerey ve Canibek Sultanların bu bölgede Kazak Hanlığı’nı kurması sonucu Kazak halkı etnik bir topluluk olarak tarih sahnesine çıkmış oldu.</span></p>
<p><span>Canibek Han’ın oğlu Kasım Han devrinde güneyde Şeybani Han ile yapılan mücadelede üstünlük sağlanmış ve Sırderya bölgesinin kontrolü Kazak Hanlığı’nın eline geçmişti. Kuzeyde ise Nogay Hanlığı’nın iç mücadeleler neticesinde zayıflaması üzerine bir kısım halk Kazak Hanlığı’na katıldı. 1523 yılında Kasım Han’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tahir Han, Kazak birliğini koruyamadı. Dış baskılar ve iç çekişmeler sonucunda Kazak Hanlığı cüzlere bölündü. Kasım Han’ın ölümünden sonra ortaya çıkan siyasi boşluk ile başlayan siyasi mücadelelerin neticesinde Kazak boylarının siyasi bakımdan birbirlerinden ayrılması ile oluşan yön, taraf, bölüm anlamına gelen cüzler ortaya çıktı. Kişi Cüz, Orta Cüz, ve Ulu Cüz olmak üzere üç siyasi idari bölgeye ayrılan Kazakların, zaman içinde ayrıldıktan sonra da dirayetli hanların yönetiminde ya da ortak tehlike karşısında yeniden birleştikleri görüldü<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>1680 yılında han olan Tevke Han zamanında komşu ülkelerle dostane ilişkiler kurulmuş, dağınık Kazak siyasi birliği tekrar bir merkez etrafında birleştirilmeye çalışılmıştır. Tevke Han’ın ölümünden sonra Kazak siyasî birliği yeniden parçalanmış, bir taraftan doğudan gelen Moğol ve Kalmuk kabilelerin saldırıları sonucu sıkışan Kazak cüzleri, diğer taraftan da I. Petro’nun Çar olmasıyla birlikte Kazakistan ve Türkistan üzerinde ilgisi artan Rusya’nın istilasına maruz kalmışlardır. Asya ticaretinin önemli bir kapısı olarak Kazak bozkırlarını gören Çar I.Petro, Kalmuk ve Başkırt kabilelerinin saldırıları sonucunda sıkışan Küçük Cüz Han’ı Ebu’l Hayr Han’a Başkırt kabile reisi Aldarbay vasıtasıyla Başkırtlar ile barış içinde yaşamak istiyorlarsa Rusya’nın himayesini talep etmelerinin gerektiği haberini ulaştırmış, dış saldırılar neticesinde sıkışan Ebu’l Hayr Han’ın yardım talebi Rusya’nın Kazakistan’ı işgal sürecinin başlangıcı olmuştur. 19.yüzyılın ortalarına gelindiğinde Küçük, Orta ve Ulu Cüz olmak üzere Kazak bozkırlarının tamamını işgal eden Rusya, bir taraftan da işgal ettiği bölgelerde otoritesini sağlamlaştırabilmek için idari teşkilatlanmayı gerçekleştirmiştir. 1824 yılında çıkartılan kanunla Kazakistan’ın Turgay ve Ural bölgelerinin yönetimi Orenburg Genel Valiliğine devredilmiştir. Bu dört bölge daha sonraki yıllarda merkez kabul edilerek Step Genel Valiliği adı altında birleştirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>. Kazakistan’ın güneyinde kalan ve Kazakların yoğun olarak yaşadıkları Sirderya ve Semireçi eyaletleri ise bu bölgede kurulan Türkistan genel Valiliği yönetimine bırakılmıştır. Kazakistan’ın işgalini tamamlayan Rusya, işgal ettiği bölgelerde katı bir sömürge siyaseti izlemiştir. Rusya’nın Kazakistan’ı sömürgeleştirme hareketinin ilk adımı Kazak bozkırlarında uyguladığı iskân siyaseti olmuştur. Rus idareciler, bu siyasetlerini gerçekleştirmek için önce kale inşaatlarını bahane ederek Kazak arazilerini devletleştirip Rus Kozak birliklerinin buralara yerleştirdiler. Daha sonra Rusya’dan göç ettirilen fakir Rus köylüleri için tarım arazileri açma bahanesiyle hayvancılıkla uğraşan kazakların kullandıkları otlaklar ellerinden alınarak Rus köylüleri buralara iskân ettirdiler. Bu dönemde Kazakların sosyal hayatının kendisine özgü nitelikleri vardı. Kazakların sahip oldukları göçebe ve yarı göçebe hayat tarzı, sosyo-ekonomik hayatının biçimlenmesinde etkili olmuştur.</span></p>
<p><span>20. yüzyılın başında ise Rusya’da meşrutiyetin ilanıyla doğan fikri ve siyasi özgürlük etkisini Kazak bozkırlarında da gösterdi. Kazaklar arasında da siyasi ve fikri hareketler gelişmeye başladı. Bu hareketler önce Rusya’nın sömürü ve asimilasyon politikalarına karşı tepki niteliğinde doğdu. Rus politikalarına karşı Kazak aydınları ilk millî tepkilerini Rusya politikalarının aleyhinde yaptıkları mitingler ve şikâyet dilekçeleriyle gösterdiler.</span></p>
<p><span>1917 yılında Rusya’daki Şubat ihtilâli sonucu Kazakistan’da önemli siyasi gelişmeler meydana gelmiştir. Kazak önderleri öncülüğünde önce Kazakistan’ın muhtelif şehirlerinde bölgesel Kazak kongreleri toplanmış daha sonra ise bütün bölgelerden gelen delegelerin katılımıyla I. ve II. Kazak genel kongreleri düzenlenmiştir. II. Kongrede ise Rusya’daki 1917 yılı Ekim Bolşevik İhtilali de dikkate alınarak Alaş Orda otonomisi kurulması kararı alınmıştır<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>. Alihan Bökeyhanoğlu önderliğinde kurulan müstakil hükümet Bolşeviklerin Kazakistan’ı işgaliyle son bulmuştur. Ağustos 1920’de Kırgız(Kazak) Sovyet Otonom Sosyalist Cumhuriyeti kurularak Sovyet Rusya’ya bağlanan Kazak topraklarında yeni bir dönem başlamıştır.</span></p>
<p><span>Ancak Sovyet döneminde de Kazak halkının çektiği sıkıntılar son bulmamış, Rusya, çarlık döneminde geliştirdiği sömürü ve asimilasyon siyasetini bu dönemde de devam ettirmiştir. 1929-1934 yılları arasında yapılan kolektifleştirme çalışmaları sonucu Kazaklar arasında açlık başlamış, birçok Kazak hayatını kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Bu felâketten sonra Kazak halkı ülkesini terk edenlerle birlikte nüfusunun üçte ikilik bir kısmını kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>. Bu dönemde Kazaklar için başlayan bir başka tehlike ise 1930-1937 yılları arasında Kazak aydınlarına karşı başlatılan yok etme hareketidir. Alaş Orda hareketi içinde yer almış birçok Kazak aydını bu dönemde suçlanarak sürgün edilmiş ya da öldürülmüştür.</span></p>
<p><span>Kazaklar Sovyet döneminde de kültürel alandaki faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bu dönemde, Kuanış Satbayev, Muhtar Avezov, Yusufbek Aymatov, Saken Seyfulin, Gabit Musiperov, Sancar Asfendiyarov, Külaş Bayseyitova ve Sara Jiyenkulova gibi şahsiyetler yetişmiştir<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>. Sovyet Rusya’nın uyguladığı kültürel asimilasyona karşı Kazaklar milli kimliklerini korumak için mücadele etmişlerdir.</span></p>
<p><span><strong>1. Kazakistan’da Bağımsızlık Hareketleri</strong></span></p>
<p><span>1722 yılında Çar Petro, Kazak coğrafyasının Orta Asya’nın kapısı olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu nedenle Orta Asya hâkimiyetine girişen Ruslar öncelikle bu bölgelere hâkim olma amaçlarını gerçekleştirmeye başladılar. 1723 yılında Kalmukların, Sayram, Taşkent ve Türkistan gibi Kazakların yoğunlukta oldukları bölgeleri ele geçirmesi üzerine, Ruslarda Sirderya boyları başta olmak üzere birçok askeri garnizonlar kurmaya başladılar. Bunların yanı sıra Kazakları aldatma siyaseti de yürütmekte idi. Kazakların Rus hâkimiyetini kabul etmeleri yönünde Rus elçisine 1732 yılında “Biz sizlerle barış içinde yaşamak isteriz, ancak sizin hâkimiyetinizi kabul etmeyiz”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>. Bunun üzerine Ruslar “Rus imparatoru Kazaklara ayrıcalık tanımayacaktır. Kazaklarında hâkimiyetimiz altında yaşayan Kalmuk, Başkurt, Sibir halkı ve Yayık Kazakları (Kossaklar) gibi yok edilecek güçtedir. Rusların bu cevaplarından anlaşılmalıdır ki bundan önceki ve sonraki dönemlerde de Rusların ikili siyasetini görmekteyiz. Bu konuda Doğu Türkistan Kazakları tarihçisi, Jakıp Junısulı şu tespitde bulunmaktadır: “Ruslar Kazakları, Kalmuklara, Kalmukları da Kazaklara karşı kışkırtıp her iki tarafı güçsüzleştirip istilâ programını uygulamaya koyuldular”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> .</span></p>
<p><span>Sultan Kenesarı Kasımoğlu, Ruslara karşı giriştiği mücadelede büyük cesaret örneği sergilemiştir. Onun isyan hareketi başlamadan önce, Çarlık askerlerinin yoğun saldırıları sonucunda, Sibirya ve Orenburg Kazaklarıyla ilgili olarak 1822-1824 yönetmeliklerinin kabul edilmesine rağmen, siyasi soyutlanmasını hala muhafaza etmekte olan Kazakistan bölgelerinin bağımsızlığı tehlikeye düşmüş bulunuyordu. Bundan dolayı isyan çıkaran Sultan’ın temel amacı Kazakistan’ın Abılay Han devrindeki sınırlarının bütünlüğünü tekrar tesis etmek, divanları kaldırmak ve Rusya’ya iltihak etmemiş bulunan bölgelerin tam bağımsızlığını korumaktı. Kenesarı Kasımoğlu üç cüzdeki Kazak uruglarının önemli bir kısmını kendi sancağı altında toplamayı başardı. Bazen onun savaşçılarının sayısı 20 bin kişiye kadar ulaştı. İçinde Orta Cüz temsilcilerinin çoğunluk teşkil ettiği kazak sultanlarının büyük bir bölümü isyana katıldı. Kenesarı savaş hareketlerini 1838 baharında Akmola kalesini kuşatıp yakmakla başladı. 1841’de Kazakların üç cüz’ünün temsilcileri Kenesarı Kasımoğlu’nu han seçti. Kazak Hanlığı tekrar tesis edildi. Hanlık yönetiminin merkezileştirilmesine gayret eden Kenesarı Han, nüfuzlu feodal beyler arasındaki çekişmelerin sona erdirilmesine çalıştı. Han seçildikten sonra Kenesarı bağımsızlık mücadelesini eskisine göre daha kararlı bir biçimde yürüttü. Tüm çabalara rağmen, Kazak halkının hanlık temelinde kendi devletini tesis etme yolunda XIX. yüzyılın en geniş çaplı milli kurtuluş mücadelesi de, öncekiler gibi, başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat, bu hareket, Orta Asya ile Kazakistan halklarının hafızasında hiç silinmeyecek bir biçimde derin izler bıraktı<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>. Kenesarı Han’ın mücadelesi, halkın menfaatlerini korumadaki samimiyeti, komutanlık mahareti ve ince politikaların nadir görülen oyuncusu olarak daha XIX. yüzyılın kendisinde bile halkın takdirini kazanmıştı.</span></p>
<p><span>Kazakların Ruslara karşı gerçekleştirdiği en büyük başkaldırılardan biri de 1916 yılında gerçekleşti. 1916 isyânı Kazak Türklerinin asırlardır sürdüre geldikleri milli kurtuluş hareketleri tarihinde büyük bir önem arz eder. Ayaklanma tarihi süreç içerisinde gelişen üç derin ihtilafın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Seferberlik emri burada ateşleyici bir rol oynamıştır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi Rusların sömürgeciliğidir. Savaş sırasında her ne kadar yerleşimler hızını kaybetse de otlak alanlarının sürekli olarak azalması ağır vergiler ve zorunlu çalıştırma durumları, son olarak da Rus tüccarlar tarafından adilane olmayan bir şekilde belirlenen fiyatlar da isyana yol açmıştır. Kazak Türkleri bu isyanda büyük kayıplar vermiştir. On binlerce insan katledilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>2. 1986 Alma-Ata Olayları</strong></span></p>
<p><span>1985 yılında Sovyetler Birliği Genel Sekreterliği görevine gelen Mihail Gorbaçev Glasnost ve Perestroyka politikaları ile Sovyetler Birliği’ne yeni ufuklar açmayı planlamıştı. Ancak bu politikaların Kazakistan’a etkisi olumlu olmadı. Devletin yeniden yapılandırılması sırasında, 1986 yılının 16 Aralığında Moskova’nın kararıyla Dinmuhamed Konayev<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Kazakistan Komünist Partisi Birinci Sekreterliği görevinden alınarak yerine Kazakistan’ı tanımayan ve Kazak halkının da kendisini tanımadığı G.V. Kolbin atandı. Bu durum, Kazakistan’da özellikle gençlerin büyük tepkisini çekti. Almaata’da, bu atamayı protesto eden Kazak gençler sokaklara ve meydanlara çıkarak mitingler düzenledi, Sovyetler Birliği Merkezi idaresinin kararından geri dönmesini talep etti<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Her ne kadar ayaklanmanın görünürdeki nedeni bu hadise olarak gösterilse de aslında ayaklanma, Komünist Parti diktatörlüğüne, Ruslaştırma siyasetine, nükleer silah üretim sahalarının Kazakistan’da ve Kazakların yoğunlukta olduğu bölgelerde kurulmasına ve ekolojik kirlenmenin çok büyük boyutlara ulaşmasına karşı yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>. 17-18 Aralık 1986 yılında Almaata başta olmak üzere Kazakistan’ın altı şehrinde meydana gelen olaylar komünizm politikasının sonunun geldiğini gösteriyordu. Ruslaştırma siyaseti gereği Kazakistan’a yerleştirilen Slav toplulukları da 17-18 Aralık olaylarının tetikleyicisi oldu. Slav toplulukları Kazakları azınlık durumuna düşürmek için bilinçli olarak Kazakistan coğrafyasına yerleştirilmekteydi. İngilterede yayınlanan “The Harvest of Sorrov: Soviet Collectization and the Terorfamine” kitabında Robert Konkvest 1930-1933 yıllarında komünist politikacıların yürüttüğü yok etme politikaları neticesinde iki milyon Kazak Türkünün öldürüldüğünü ifade etmektedir<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Almaata da meydana gelen olaylarla ilgili ilk haberi komünist hükümetin resmi yayın ajansı SOTA duyurdu. Haber şu şekildeydi: “Dün gece ve bugün Almaata sokaklarında Kazakistan Komünist Partisi merkezi hükümet temsilcisi seçimlerini kabul etmeyen milliyetçi gruplarca olaylar çıkarıldı.” Sonrasında, Moskova televizyonunun verdiği bu haberi, 18 Aralıkta Budapeşte radyosu da duyurdu<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>. Bu organların tümü başkaldırı, isyan hareketinin sadece Kazakistan’ın Almaata şehrinde yaşandığı yönünde haberler yaptı. Ancak bu hareketler Kazakistan’ın beş şehrinde daha aynı gün ve saatte yaşanmakta idi. Buna rağmen o günkü imkânlar nedeniyle bunu ispatlamak mümkün değildi. Sonraki günlerde bunlarla ilgili haberler çıkması doğrulandı. Royters muhabiri Uomak, “Almaata’nın 750 km. kuzeybatısında bulunan Karaganda da 300 gencin katıldığı bir gösteri düzenlendi”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> haberini duyurdu. Muhabir, bu bilgiyi yerel halkla yaptığı röportajla doğruladı. Tutuklananların sonlarının belli olmadığına değindi. Sovyet ve Avrupa yayın ajansları, gençlerin sokaklarda Rus kökenli vatandaşları öldürdüğünü, araçları ateşe verdiğini ve kamu mallarını yağmaladıkları haberlerini yapmaktaydı. Sovyet APN ajansının muhabiri, Valeriy Navikov, 19 yaşlarında bir Kazak kızın bu haberleri duyunca “Kazakistan Kazaklarındır” gibi sloganlar atarak çevresindeki gençlerin milli duygularını harekete geçirmeye çalıştığını yazdı. Bu bağlamda bu hadise, Kazak gençlerinin milli bilincinin ne kadar yükseldiğinin kanıtıdır. Bu gençler, kendi halkları adına, artık her halka özgü olan milli gurur hissinin ezilmesine izin verilmeyeceğini açıkça ifade etti<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>. Ancak bunlar haber ajanslarınca gizlenmekteydi. D. Gardian muhabiri Martin Uolker, Moskova’da bulunduğu dönemlerde çeşitli kaynaklardan yararlanarak Almaatada olan olaylarla ilgili şunları yazdı: “Almaata’daki gösterilere on binden fazla kişi katıldı. Protestocular 17 Aralık öğleden sonra komünist parti merkezine üç koldan saldırdı. Bazı bölümler yağmalandı. Almaataya süratli şekilde yetmiş bin polis ve asker gönderildi. Edindiğim bilgilere göre; Moskovadan 15 uçak dolusu özel askerî birlikler gönderildi”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bazı haber kanalları ise Almaata’daki olaylara 30000 kişinin katıldığını duyurdu. Fransa haber ajansı AFP ise 30 polisin olaylar sırasında öldüğünü bildirdi. Gardian haberinde “1000 kişi tutuklandı. Göstericiler, sadece kendilerinin yönetim haklarını talep ediyor. 17-18 Aralık Almatı olayının tek sebebi Dinmuhammed Ahmetulı Konayev’in görevinden alınarak yerine Gennadiy Kolbi’nin getirmesi değildi. Bunu sadece bardağı taşıran son damla olarak görmek gerekir. Meselenin asıl sebebinin Prof. Dr. Aleksandr Bennigsen 30 Aralık 1986 “Newyork Tımes” te şu şeklide açıklamaktadır: “Kazakların bu isyanı 50 milyona aşkın Müslümanın yaşadığı çok uluslu son imparatorluğun Sovyet Rusya olduğunu dünyaya yeniden hatırlattı. Bu hareket Sovyetlere ilk karşı çıkış da değildir”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>. D.A Konayevi genel sekreterlik görevinden alan merkezi hükümet, 16 Aralık 1986 günü Kolbin’i atadı. Siyaset büro adına bu açıklamayı G.P. R Razumovskiy duyurdu. Bu haber, devlet radyosunda saat 15.00’da açıklandı. Akşama doğru İçişleri Bakanı ve Savunma Bakanlığının bu açıklamaya karşı çıktığı haberleri de yayıldı. Bu ani seçim genellikle öğrenci ve işçiler arasında en önemli gündem konusu olmuştur. Merkezi hükümetin bu atamasını protesto etmek için 200 – 300 kişilik bir grup 17 Aralık saat 07.00’da başlayarak ellerindeki pankartlarla merkezî hükümetin Kazakistan temsilciliği binasının önünde toplanmaya başladılar. Saat 09.30’ da bu durum Kazakistan İçişleri, Savunma Bakanlığı ve emniyet birimlerine bildirildi. Sovyet hükûmetinin Kazakistan temsilciliğinin kararı ile, alanın polis ve askerlerle kuşatılması yoluna gidildi. Alandaki durumu yakından görmek amacıyla savunma bakanı yardımcısı V.M Miroşnik, Knyazev in yardımcıları Basanov ve Serikov ile Almaata polis müdürü K.T Musin geldi<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>. Frunze’de bulunan 5449. askeri birlik de bölgeye sevk edilmiş idi. Her türlü toplumsal olaya müdahale için özel eğitilmiş olan bu askeri birlik öncelikle meydanda bulunanların resimlerini çekerek kamera kayıtları yaptı. Resmi olarak belgelenen alandaki kişilerin sayısı saat 10.00’da 1000’e çıkmış durumdaydı. Saat: 10.30’da Almaata askerî garnizonu birliğe gelen emir doğrultusunda hazırlıklarını tamamladı. Demir yolu, otogar ve havaalanı kapatıldı. Sonrasında alandaki kalabalık ikna edilmeye çalışıldı. Halk, Kolbin’ in atanmasına karşı çıkıp Konayev’in meydana gelmesini talep ediyordu. Bunun yerine getirilmesi Sovyet Hükümeti için imkânsız idi. Göstericilerin pankartlarda taşıdığı sloganlar da Sovyet Hükümetini tahrik edici nitelikte olsa da bunlar Lenin Prensipleri olarak bilinen sözlerden ibaret idi. Rusça ve Kazakça yazılan bu sloganlar ise “Lenin’nin halkçı siyaseti prensiplerine saygı gösterilmesine talep ediyoruz”, “Yaşasın Lenin idealizmi”, “Her Cumhuriyeti kendi halkı yönetsin”, “ Yaşasın Kazakistan”. Şeklinde yazılar idi. Göstericiler her hangi bir taşkınlıkta bulunmadan sadece bu sloganları atıyordu<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>. Saat 11.30’da gösteriler alandan ayrılarak caddelere dağıldı. Gösterilerde, S.M Muhaşev, N.E Nazarbayev, Z.K Kamalidenov, M.S Mendibayev, vb gibi isimlerde bulunuyordu. Bunlar, göstericilere, yapılan atamanın nedenlerini anlatarak ikna çabaları içinde idiler. Saat 13.30’da gençler toplanıp tekrar alana yöneldiler. Resmi kaynaklara göre sayıları 4500-5000 arasında idi. Bu sırada KAZMU (Rayon) yönünden gelen 600 kişilik bir grup “Nazarbayev’i istiyoruz” sloganlarıyla alana geldi. Ancak dışarıdan yeni katılımcılara engel olmak isteyen polis ve askerlerle ilk ciddi çarpışma burada yaşandı. Bunun üzerine İçişleri Bakanı siyasi bürodan Almaata’ya yakın sekiz şehirdeki bütün polis ve askerin en kısa sürede Almaata’ya gönderilmesini talep etti. Alana 7524. ve 7552. askeri birlikler gönderildi. Bunlar silah kullanmayan birliklerden oluşuyordu. Ancak İçişleri 7552.birliğe, içerisinde göz yaşartıcı bombaların ve zehirli gazların bulunduğu iki araç verdi<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>. Saat; 15.00’a kadar alanda toplananların önünde kürsüye çıkan S.M. Mukaşev gençlerin isteklerinin imkânsız olduğunu, alanı boşaltmaları gereğini ve evlerine dönmeleri yönünde telkinlerde bulundu. Saat; 17.00’a değin siyasi büronun Kazakistan üyeleri S.M. Mukaşev, Z.K. Kamalidenov, N.E Nazarbayev, M.S Mendibayev, sırayla kürsüye çıkıp konuştu. Ama her defasında gençlerin protestosu ile karşılaşıldı. Bununla birlikte askerlerle Şevçenkov ve Kalinin caddelerine kadar genişleyen yeni bir çatışma başladı. Bu sıralarda 600 kişilik komando birlikleri alana ulaştı. Bunlar Kazakistan Savunma Bakanlığı temsilcisi V. Miroşnik’in isteği üzerine Savunma Bakanı yardımcısı V.Çebrikov’un emriyle yollandı. Saat: 18.00’da G.N. Kyazev’in emriyle askeri güçler halkı sindirme hareketi başlattı bu saatten itibaren durum tamamen bir savaş halini aldı. Göstericiler ellerine geçen her türlü materyalle karşılık vermeye çalışıyordu<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>. Saat 19.30’da Almaata’ya merkezi hükümetin genel sekreteri Razumov ile Mişenko geldi. Durumu kontrol altına alması için İçişler Bakan yardımcısı General Elisov görevlendirildi. Saat 22 sıralarında Almaata İtfaiye Müdürlüğünden, göstericiler üzerine su sıkmak için yangın söndürme araçları istendi. 20 itfaiye aracı meydanın giriş ve çıkışından başlayarak su sıkmaya başladı. Saat24. 00’a kadar süren bu operasyon ile gençler etkisiz hale getirildi. Bu müdahalede, en acımasız olanı ise, aracın arkasına bağlanan yaralıların sokaklarda sürüklenmesiydi. 18 Aralık sabahı 1.5 saat süren bir toplantıda bundan sonra yapılacaklar konuşuldu. Aynı anda emniyet güçlerini 93 ceset ihbarı yapıldı. 17 Aralık olaylarında polis ve askerlerin darbeleriyle ölen bu gençlerin üzerinde herhangi bir kimlik çıkmadı<sup><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</sup></span></p>
<p><span>Katılan: 38 Komünist Üye</span><br>
<span>Oturum Başkanı: Ş. A. Fatkulin</span><br>
<span>Sekreter: R. A. Satekov</span></p>
<p><span><strong>Oturumun Konusu:</strong> Öğrenci ve işçi gençlerce çıkarılan ve bazı yerel yöneticilerce desteklenen milliyetçi geçlerin ortaya çıkması.</span></p>
<p><span>Genel görüşmede D. Dospolov, 17 Aralık 1986 günü meydana gelen olayların asıl sebebi 16 Aralık’ta merkezi hükümetçe atanan Kolbin’in bazı yerel yöneticileri kışkırtması sonucu Kazak öğrenci ve genç işçilerce protesto edilmesi olayıdır. İsyan başlatma girişiminde bulunan bir gurup halka baskı yaparak taşkınlıklar çıkararak taraftar toplamak istemişlerdir. Meydana gelen olaylarda 200 fazla kişi tutuklandı ve sadece birkaç genç yaralandı. Şehirdeki düzeni yeniden sağlamak zorundayız.</span></p>
<p><span><strong>Oturumda Söz Alan Üyeler:</strong></span></p>
<p><span><strong>Ş. S Belalov:</strong> Sovyet Merkezi Hükümeti ve Kazak KSR uyumunu bozmaya çalışanlara her türlü karşılık verilmelidir. Sovyet gençliğinin Komünist duygularına hiç bir güç nüfuz etmemelidir.</span></p>
<p><span><strong>A.E. Kaydauılov:</strong> Yoldaşlar, dünden beri Almaata sokaklarında meydana gelen tatsız olaylara şahit olmaktayız ancak bu durum halen daha sonlandırılabilmiş değildir. Biz Adalet Bakanlığının her bir çalışanını, kendi çocuklarımızı, yakınlarımızı ve tanıdıklarımızı sükûnete davet etmeliyiz. Bütün gücümüzü, varlığımızı vatanımız ve haklarımızın dostluğunu daim kılmaya harcamacayız.</span></p>
<p><span><strong>K.Y. Amandıkov:</strong> Milliyetçiliğin baş göstermesi hiçbir zaman mazur görülemeyecek, utanılacak bir durumdur. Kazak halkı ezelden beri Rus halkı ile huzurlu bir şekilde yaşayageldi.</span></p>
<p><span>Bu kendini bilmezlerin yaptığını anlamak mümkün değil Parti çalışmalarına karşı çıkmak bir cahilliktir. Bu harekete katılan gençlerin ve öncülük yapanların yakalanarak sorgulanması gelmektedir.</span></p>
<p><span><strong>K.E.Mınbayev:</strong> Kazak gençlerin yaptığı akıllara sığmayan harekete yetkililer en uygun cevabı verdi. Bundan önceki dönemde de Kazak Merkezî Hükümeti Ermeni veya Rus yöneticilerce idare edildi. Bundan dolayı illede bir kazak tarafından yönetilmesi zorunlu değildir. Bu olay bazı Kazak gençlerinin Sovyet ruhuna sahip olmadığını gösterdi. Bize düşen en büyük görev ise gençlerin bu eksik yönlerini giderecek nasihat heyetleri oluşturmamızdır.</span></p>
<p><span>Toplantı Sonunda Alınan Kararlar:</span></p>
<ol>
<li><span>G. Kolbin’nin Kazakistan K.P’nin beşinci başkanı olduğunu destekliyoruz.</span></li>
<li><span>Şehirdeki bazı öğrenci gruplarının milliyetçi hareketleri ayıplanıp kınansın.</span></li>
<li><span>Halk arasında, genellikle Almaata’daki öğrencilere yönelik nasihat heyetleri oluşturulsun<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>.</span></li>
</ol>
<p><span>Sonuçta bu gösterilere 10 bin civarında insan katıldı. Bunları bastırmak için 70 bin asker ve polis görev yaptı. Bu güçler Sovyetlere bağlı her bir devletten toplanıp bir gecede Almaata’ya taşındı. Bu nedenle sindirme hareketi oldukça kanlı sonuçlandı. Kendi benliklerinden uzaklaştırılan Komünist Kazak yöneticiler de bunda bük pay sahibi oldular. Olaylar sonrasında binlerce yaralanan ve yüzlerce ölen gencin yanı sıra akıbeti belli olmayan bir o kadar da insan bulunmaktadır. Buna rağmen şu anki Kazakistan devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev o günkü demecinde “Olaylara üç bin kişi katıldı iki kişi öldü, 200 kişi yaralandı”<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak Aralık soğuğunda itfaiye araçlarından sıkılan sular, tankların paletleriyle ezilen, demir coplarla dövülen Kazak gençlerin çekilen bazı resimlerine ulaşılabilmiştir. Kabullenilmesi çok zor olan durumlardan biri de, bazı yaralı gençlerin kamyon kasalarına doldurulup cesetlerle birlikte Almaata dağlarına bırakılması olmuştur. Bu şekilde ölüme terk edilen şu isimler Almaata’da ki hastane raporlarında da geçmektedir:</span></p>
<ul>
<li><span>-Katekova Cazira: Omurgası kırık</span></li>
<li><span>-Gulşat Ahmetova: Sol kalça kemiği kırık</span></li>
<li><span>-Gulzade Kanayeva: Sağ kol omuzdan kopuk</span></li>
<li><span>-Baktıgül Moldaşeyeva: Sol gözü çıkarılmış</span></li>
<li><span>-Nurcan Nurmuhanov: Her iki bacağı diz kapağı altında kesilmiş</span></li>
</ul>
<p><span>Hastane kayıtlarına geçen bu genç kızların yanı sıra ulaşılamayan ve kurtlarca parçalandığı tahmin edilen Kazak evlatlarının tek isteği bir Kazak tarafından yönetilmek ve yok edilmeye karşı çıkmaları idi<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>. Sovyet Rusya’nın Aralık operasyonu 1985 yılında Gorbaçov’un isteği ile hazırlanan ve bir isyanda uygulanacak olan “Metal Operasyonu” nun aynen hayata geçirilmesi idi<a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Tüm bunlara rağmen, Aralık olaylarının vasfı, büyüklüğü ve zararları konusundaki gerçekler hiç bir zaman söylenmedi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin “Kazakistan ülke parti teşkilatının emekçilere enternasyonalist ve vatanseverlik eğitimi vermesi hususundaki çalışması” ile ilgili kararıyla olaylara derin analiz, geniş kapsamlı tarafsız bir değerlendirme yapması beklendi. Ancak, bu karar bütün bir halkı suçlu duruma düşürdü ve halkta büyük bir düş kırıklığı meydana getirdi.</span></p>
<p><span><strong><span>Sonuç</span></strong></span></p>
<p><span>Sovyetler Birliği’nde kitlelerin meydanlara dökülerek kendi taleplerini bildiren büyük çaptaki mitingleri ilk defa Kazakistan’da olmuştur. 16 Aralık 1986 tarihinde Kazakistan’ın başkenti Almaata’da çıkan olaylar tüm Sovyetler Birliği’nde büyük yankı uyandırmıştır. Olaylar Kazakistan Komünist Partisi Merkez Komitesi 1. Sekreteri kazak kökenli Dinmuhammed Kunayev’in bir günde görevinden alınarak yerine Rusya’nın Ulyanov vilayeti Komünist Parti Sekreteri G. Kolbin’in getirilmesiyle başlamıştır.</span></p>
<p><span>1986 Aralık ayında Almaata’da meydana gelen olayların temelinde, bütün bir tarih, sosyoekonomik ve siyasi unsurlar yer almaktadır. Bunların tarihi kökleri Çarlık Rusya’nın sömürge politikalarına kadar uzanmaktadır. Daha sonra Bolşevikler bu politikaları endüstrileştirme, kolektifleştirme ve bakir toprakların tarıma açılması süreçleriyle devam ettirmişti. Bütün bunların sonucunda, Kazaklar demografik açıdan devamlı surette azaldı. Sovyet yetkilileri Kazakistan’ın milli zenginliklerini acımasızca sömürdüler.</span></p>
<p><span>1986 olayları, milliyetler meselesinin sosyalist ideolojilerle hiçbir zaman çözümlenmeyeceğini açık bir şekilde göstermiştir. Almaata olayları ile Sovyetlerin sınıf menfaatleri, milli menfaatlerden önce gelir şeklindeki ideolojilerinin hayatın doğruları ile hiçbir zaman bağdaşmayacağını ortaya koymuştur.</span></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç. Dr. Füsun KARA</span></a></span><br>
</strong></span></p>
<p>Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü,<br>
El-mek: fusunkara2004@yahoo.com</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 7/4, Fall 2012, p. 417-426, ANKARA-TURKEY</p>
<hr>
<p><span><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></span></p>
<div><span>♦  AKİNER Shirin, SovyetMüslümanlar, (çev. Tufan Buzpınar), İstanbul,1995.</span></div>
<div><span>♦  ARAT Reşit Rahmeti, “Kazakistan” İA, İstanbul, 1977, c.VI, S.499.</span></div>
<div><span>♦  ERTİSBAYEV Ermuhamet, Kazakstan i Nazarbayev, Astana, 2001.</span></div>
<div><span>♦  Eski Devirlerden Günümüze Kazakistan ve Kazaklar, (çev. Abdulvahab Kara) İstanbul, 2007. ENGİN Muhabay, Kazak ve Tatar Türkleri, İstanbul,1976.</span></div>
<div><span>♦  HEKİMOĞLU Sefa Fuad , “Sovyetler Birliği Döneminde Kazakistan”, Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya, Ankara, 2012, s.389-425.</span></div>
<div><span>♦  Jurnal Vazimnoy İnformatsii Mejdu KGB Kazakskoy SSR i MVD Kazakskoy SSR za Period, 16.12. 1986, pa 1.09. 1987.</span></div>
<div><span>♦  KARA Füsun, “Alaş-Orda Milli Hükumeti” Türk Dünyası Tarih Dergisi,192, İstanbul, 2002.</span></div>
<div><span>♦  KESİCİ A. Kayyum, Dün, Bugün ve Hedefteki Kazakistan, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦  KISTAVBAYEV Z., Kazakstanskaya Pravda, Kazan, 2001.</span></div>
<div><span>♦  KOZIBAEV Manas-SATTAR Majıtov, “Kazakistan Cumhuriyeti” Türkler,19. s.322.</span></div>
<div><span>♦  OLCOTT Martha Brill, The Kazakhs, Stanford,1987,s.30.</span></div>
<div><span>♦  ÖZDEMİR Emin, “Kazak Türkleri ve Kazakistan İle İlgili Bibliyografya”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 2011.</span></div>
<div><span>♦  SARAY Mehmet, Kazakların Uyanışı, Ankara,2004.</span></div>
<div><span>♦  ŞAHANOV Muhtar, Jeltıksan Epopiyasi, Almatı, 2006.</span></div>
<div><span>♦  TOGAN Zeki Velidi, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul,1981.</span></div>
<div><span>♦  TÖREHANİ D.; Jeltoksan Jarası, Almaata,1991.</span></div>
<div><span>♦  VAZNİSENSKİY A, İz Vıtupleniya na viçera payezii va dvortsii im Lenina, Almaata, 1990.</span></div>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz; Reşid Rahmeti Arat, “Kazakistan”, İA, c.VI, İstanbul, 1977, s. 499; Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981, s.36-37; Muhabay Engin, Kazak ve Tatar Türkleri, İstanbul,1976, s.34; Shirin Akiner, Sovyet Müslümanlar, (çev. Tufan Buzpınar), İstanbul, 1995, s. 245-247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Emin Özdemir, “Kazak Türkleri ve Kazakistan İle İlgili Bibliyografya” Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 2011, s.184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Martha Brill Olcott, The Kazakhs, Stanford, 1987, s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Emin Özdemir, agm., s.185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Füsun Kara “Alaş-Orda Milli Hükümeti” Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 192, İstanbul, 2002, s. 54-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Sefa Fuad Hekimoğlu, “Sovyetler Birliği Döneminde Kazakistan”, Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya, Ankara,2012, s. 403.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> A. Kayyum Kesici, Dün, Bugün ve Hedefteki Kazakistan, İstanbul, 2003, s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Emin Özdemir, agm., s.188-189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> M. Şahanov, Jeltıksan Epopiyasi, Almatı, 2006, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> M. Ahmetova, Jurnal Sputnik, No:1, Moskva, 1988, s. 331.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Eski Devirlerden Günümüze Kazakistan ve Kazaklar, Çev: Abdulvahab KARA, İstanbul,2007, s.301-310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Dinmuhamed Ahmedoviç Konayev (1912-1993) fakir bir köylü ailenin çocuğu olarak 12 Ocak 1912 tarihinde Almatı’da doğdu. Zorluklarla dolu çocukluk ve gençlik yıllarında Kazakistan’da ilk ve orta öğretimini tamamladı. Yüksek eğitimini 1931-1936 yılları arasında Moskova’da Metalürji Enstitüsünde tamamladı. 1942 yılı Mayıs ayında Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcılığı göreviyle devlet yönetimindeki hayatına başlamıştı. 1942-1952 yılları arasında da Halk Komiserleri Kazak Konseyi başkan yardımcısı oldu. 1948 yılında teknik bilimler doktoru derecesini aldıktan sonra, 1952 yılında Kazakistan Bilimler Akademisinin üyesi oldu ve 1955 yılına kadar da bu akademinin başkanlığı görevini yürüttü. 1955-1960 yılları arasında Kazakistan Bakanlar Sovyeti Meclisi başkanlığı da yaptı. Konayev’in, Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içindeki siyasi kariyeri hızla yükselmiş ve Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu başkanlığına gelişinden beş yıl sonra, 19 ocak 1960 da Kazakistan Komünist Partisi’nin 12. Kongresinde piramidin en yükseğine kadar çıkmış, Kazakistan Komünist Partisi Birinci Sekreterliğine yani Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin liderliğine kadar yükselmişti. Konayev ilk defa 1960-1962, ikinci defa 1964-1986 olmak üzere yaklaşık 30 yıl Kazakistan’ı yönetti. Kendisinden önceki Kazakistan’a liderlik yapmış olan Mirzoyan, Yakovlev,Şayahmetov ve Yusupov gibi liderlerden farklı olarak Konayev, insani özellikleri ve devleti için yaptıkları ile Kazak halkının sevgisini ve saygısını kazanmıştı. Bu sevgi ve saygı, günümüz Kazakistan’ında da devam etmektedir. 1964 yılında N. Kruşçev’in Sovyetler Birliği Genel Sekreterliğinden alınıp yerine L. Brejnev’in gelmesiyle, tüm ülkede yaşanan değişime bağlı olarak Kazakistan’da da Komünist Parti Birinci sekreterliği görevini yani Kazakistan’ın liderliğine, A. Yusupov’un yerine ikinci defa olmak üzere Dinmuhamed Konayev getirildi. Dinmuhamed Konayev yönetiminde Kazakistan’ın kültürel gelişimine de önem verildi. 1960-70’li yıllarda köylerde ve yeni kurulan sanayi şehirlerinde kültür merkezlerinin açılması faaliyetleri, daha önce görülmemiş hızla gerçekleştirildi. Dinmuhamed Konayev,her ne kadar merkezi yönetimin bilgisi dahilinde faaliyetler yürütse de kendisinden öncekilerden farklı olarak Kazak halkının milli ve manevi değerlerini göz önünde bulundurmuş, çalışmalarını her şeyden önce ulusal menfaat çerçevesinde oluşturmaya özen göstermiştir. Sefa Fuad Hekimoğlu, “Sovyetler Birliği Döneminde Kazakistan” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya, Ankara,2012,s.420-422.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> D.Törehani, Jeltoksan Jarası, Almaata,1991, s.76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Mehmet Saray, Kazakların Uyanışı, Ankara,2004, s.188-190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> A.Vaznisenskiy, İz Vıtupleniya na viçera payezii va dvortsii im Lenina, Almaata, 1990, s.27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> J. Kazakbalası, age., s.133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> D. Törehani, age, s.77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Manas K.Kozıbaev, Sattar Majıtov, “Kazakistan Cumhuriyeti” Türkler, C.19. Ankara,2002, s.322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Z. Kıstavbayev, Kazakstanskaya Pravda,Kazan,2001, s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> J. Kazakbalasi, age.,s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> M. §ahanov, age.,s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> A. Vaznisenskiy, age., s. 29</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> M. §ahanov, age.,s.101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Jumal Vazimnoy Informatsii Mejdu KGB Kazakskoy SSR i MVD Kazakskoy SSR za Period, 16.12. 1986, pa 1.09. 1987.</span></div>
<div><span><sup><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a></sup> M. Şahanov ,age., s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> M. Şahanov, , age.,s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> E. Ertisbayev, Kazakstan i Nazarbayev, Astana, 2001, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> J. Kazakbalası, age. s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/almaatada-1986-aralik-olaylari-jeltoksan.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> M. Şahanov, age., s. 118.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazaklar ve Kozaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazaklar-ve-kozaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazaklar-ve-kozaklar</guid>
<description><![CDATA[ Kazaklar ve Kozaklar
Çoğumuz bulmacalarda sıkça rastlanan “Kazaklarda başbuğ” sorusunu “ataman” şeklinde belki de yüzlerce kez yanılmadan cevaplamışızdır. Peki, bulmacalarda cevaplamakta zorlanmadığımız (aslında Kozak olması gereken) ancak kimlikleri konusunda bir türlü kesin bir sonuca varamadığımız bu “Kazak” (?) kelimesine son günlerde yazılı ve görsel basında değişik durumlarda karşılaşmaya başladık. Neden Kazak ve Kozaklarla ilgili bu kadar “anakronizm” yapılmaktadır? […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6af1ac546.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazaklar, Kozaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Almagu-Isina.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html">Kazaklar ve Kozaklar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Almagül İSİNA</strong></span></a>
</p><p>Çoğumuz bulmacalarda sıkça rastlanan “Kazaklarda başbuğ” sorusunu “ataman” şeklinde belki de yüzlerce kez yanılmadan cevaplamışızdır. Peki, bulmacalarda cevaplamakta zorlanmadığımız (aslında Kozak olması gereken) ancak kimlikleri konusunda bir türlü kesin bir sonuca varamadığımız bu “Kazak” (?) kelimesine son günlerde yazılı ve görsel basında değişik durumlarda karşılaşmaya başladık. Neden Kazak ve Kozaklarla ilgili bu kadar “anakronizm” yapılmaktadır? 20.10.2006 tarihinde Kazakistan`ın Atırav ili Teniz petrol işletmelerinde çalışan Kazak-Türk işçileri arasında meydana gelen kavga, Türk kamuoyunu, “Çin’den Adriyatik’e kadar” yayılan 250 milyonluk Türk Dünyası konusunda bilinçlendirmeye ve bilgilendirmeye yönelik çalışmalarda bir takım eksikliklerin mevcut olduğunu ve konu üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların büyük çoğunluğunun eski verileri tekrar etmenin ötesine gidemediğini ve doğal olarak güncel olmadığını da ortaya koymuştur.</p>
<p>Olaydan sonra gerek basında çıkan yazılar, gerekse okurların yorumlarından da açıkça anlaşılacağı üzere, Orta Asya Türkleri hala gerektiği seviyede tanıtılmamıştır. Öyle ki hatta genel anlamdaki Türk boyunun Kıpçak koluna mensup Müslüman Kazak Türkleri, bilimsel araştırmalardan uzak bilgiler esas alınarak, Rus Çarına itaat etmekten vazgeçen Slav ırkından bir Hıristiyan grubu olan (Kozaklarla ilgili ayrıntılara ulaşmak mümkündür)<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> (Rusçası “ Kazaki ”olup, kendilerini “Kozaki” şeklinde adlandıran ve çoğu zaman “Don Kozakları”, kimi yazılarda “Kossaklar”, “Kazakya” denilen) Kozaklarla ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Slav asıllı Hıristiyan Kozaklarla, Kıpçak Türklerinden Müslüman Kazakların arasında, sadece isim benzerliği dışında en ufak bir ortak nokta ve kan bağı bulunmadığı gibi, Kazak Türkleri de, Kozaklardan Çar Rusya’sı döneminde tıpkı Osmanlı Türkleri gibi büyük darbeler yemişlerdir.</p>
<p>Slav Kozak ve Türk soyundan Kazak isimlerinin Türkçedeki benzerliği tamamen fonetik kurallardan kaynaklanmaktadır. Slav Kozakları tarih biliminde Kozaklar şeklinde anılmakta olup, ancak bu terime çoğu zaman uyulmadığından dolayı Kazak Türkleriyle karıştırılmaktadırlar.</p>
<p>Slav Kozakları bugünlerde Rusya, Ukrayna ve Orta Asya’nın bazı bölgelerinde ve Kırım’da; Kazak Türkleri ise Kazakistan Cumhuriyetinde (Çin, Moğolistan, Türkiye, Almanya, Afganistan, İran vb ülkelerde) yaşamaktadırlar.</p>
<p>Bilindiği üzere, Kazak Türkleri Orta Asya bozkırlarında yaşamışlar ve bazı yazılarda iddia edildiği gibi, ne “kayıklara binerek İstanbul’a saldırmaya gelmişlerdir (Kazak topraklarının dışa açılan deniz kıyısının bulunmadığı herkesçe malumdur), ne de “Osmanlı İmparatorluğuna darbe vurma girişimlerinde bulunmuşlardır.”</p>
<p>Ancak ne yazık ki talihsiz isim benzerliği yüzünden bilinçli veya bilinçsizce iki grubun karıştırılması ve yan yana birlikte anılması, Türk kamuoyunda Kazak halkına karşı istem dışı da olsa olumsuz tepkileri körüklenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Söz konusu Kozaklar, “Kazaklar” şeklinde bazı internet sitelerinde Osmanlı İmparatorluğuna saldıran “hain ve vahşi” bir boy sıfatıyla “genişçe” işlenerek, kamuoyuna Kazakistan’da yaşayan Kazak Türklerinin “cetleri” sıfatıyla tanıtılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu tür yazılar tamamen yanıltıcı, kasıtlı ve bilimsel açıdan hiçbir temele dayalı olmayan eksik değerlendirmelerdir.</p>
<p>Başta büyük medya kuruluşları olmak üzere internet ortamının da söz konusu işçi kavgasından sonra Türk kamuoyunu bu şekilde yanıltma suretiyle, kardeş Kazak toplumuna karşı kışkırtmaları, Kazakistan’a ve Türkiye’ye bir yarar getirmeyecektir. Bu tür yazıların sadece reyting kaygısıyla kaleme alındığı, sağduyulu ve aydın Türk insanları tarafından gayet iyi anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Yukarıda kaynak gösterdiğimiz “Özü’den Tuna’ya: Kazaklar” isimli Aralık 2004 tarihinde Yeditepe yayınevi tarafından yayınlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ancak kitap, yazımızın başında da değindiğimiz Slav ırkından gelen Rus Kozaklarını araştırmakta olup, ismi ise yine karmaşık ve kamuoyunu yanıltıcı nitelikte “Kazaklardır”. Buradan da belli olduğu üzere, tarihçi bilim adamları bile hala Kazak ve Kozak terimi konusunda bir kargaşa içerisindedirler. Bilim adamları arasında bile hal böyleyken, sıradan bir vatandaşın Kazak-Kozak isimlerinin karıştırarak, bir yanılgıya düşmesi hiç de zor değildir. Söz konusu kitabın arka kapağında: “Kazak ve Kazaklık deyimleri, yerli araştırmalarımızda genel olarak ailesiz ve devletsiz olarak yaşayan, günümüz terminolojisinde terörize olmuş gruplara denk düşen toplum kesimlerini anlatmak üzere kullanılır. Kazakların kavmi bir boyutu olduğu düşünülmez. Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük düşmanlarından birisi olan Kazakların XVII. yüzyıl ortalarına kadar gelen tarihi karanlıktır. Yabancı tarihçiler, Kazakları Ortodoks Hıristiyanlığın yılmaz savunucuları olarak gösterme çabalarına rağmen, onların aslında Türk tarihinin bütünüyle dışında yer alması gereken topluluklar olmadığı araştırmanın ulaştığı çarpıcı sonuçlardan birisidir” gibi ifadeler yer almıştır. Kitabın isminin yanıltıcı bir biçimde “Kazaklar” şeklinde sunulmasının, akademik etik kuralları bakımından doğru olup olmadığına ancak tarih bilimi otoriteleri ve ilgili uzmanlar karar vereceklerdir .</p>
<p>Eserin -Kozaklar ve Kazaklar arasındaki farkı iyi bilmeyen bir okurun, bunu doğrudan Kazakistan’da yaşayan Kazak Türkleri olarak algılayabileceği olgusu göz önüne alındığında- son derece yanıltıcı bir yönlendirme içerdiğini belirtmekte yarar vardır. Konuyla ilgili en iyi açıklamalar, çeşitli dönemlerde çıkan bilgili Türk aydınlarının ve tanınan ilim adamlarının eserlerinde bulunmaktadır.</p>
<p>Slav asıllı Kozaklar günümüzde de Kırım Türkleri<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> başta olmak üzere, çeşitli Türk boylarına karşı beslemiş oldukları düşmanlık duygularını farklı şekillerde sürdürmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Hatta Kazakistan’ın batı kesiminde yaşamakta olan Kozaklar 1990–1991 yıllarında defalarca geleneksel kıyafetleriyle atlara binerek, sokaklarda gövde gösterisi gerçekleştirerek, bağımsız bölge talebinde bulunmuşlardır.</p>
<p>Kazak ve Kozak terimlerinin, kısa bir süre içerisinde ilgili bilim adamları tarafından belirginleştirilmesi lazım.</p>
<p>Sadece isim benzerliği yüzünden, hatta bir ulus bile olmayan bu grubun Osmanlı döneminde yapmış oldukları yağmalar ile zorbalıkları, Kazak Türklerine “yamama” ve mal etme çabalarının iyi niyet içerdiğini söylemek zordur.</p>
<p>Henüz çevrilme aşamasında olan Abhazya isimli ders kitabında: “XVII. y. Türk kıyılarına hafif kayıklarıyla Abhazya kıyılarına kadar gelen ve Pitsunda da dâhil olmak üzere bazı noktalarda duraklayan Don ve Dnyeper Kozaklarının saldırıları sıklaşmıştır… Kozakları Türklere karşı mücadelede kendi müttefikleri olarak değerlendiren Abhazlar, onlara çok büyük destek vermişlerdir. Don Kozaklarının efsanelerinde “Türk Müslümanlara” karşı “Hıristiyan Abhazlarla” birlikte yapılan seferlerine dair bilgiler yer almaktadır…”<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> denilmektedir.</p>
<p>Tarih biliminde çeşitli dönemlerde Rusçadaki isimlerinden hareketle “Kazaki ”, “ Kozaki” şeklinde isimlendirilen bu boy, Kazak bozkırlarına Çarlık Rusya döneminde göç ettirilmeye başlamıştır. Kazak ilim adamı Prof. Dr. Ordalı Konıratbay’ın kalem aldığı bir eserde Kozakların, Kazak bozkırlarına göçü ve yaptıkları zorbalıklar şu şekilde açıklanmaktadır:</p>
<p>”Çar yönetimi Kazakistan ve Orta Asya’yı (Türkistan’ı) tamamıyla işgal ettikten sonra, sömürge siyasetini planlı olarak güçlendirmeye başlamıştı. Yerli halk temsilcileri hükümet ve devlet yönetim idarelerine yaklaştırılmamıştır. Rusya, sömürge altına aldığı ülkeyi sömürmek ve Rusya’nın iç bölgelerindeki siyasi ve sosyal gerilimi yatıştırmak amacı ile Rus köylüleri ve Rus Kozak askerlerini Türkistan ülkesine göç ettirme işi hızlı bir şekilde yürütülmeye başlamıştır. Göçmen Kozaklar, yerli halktan (Kazaklardan) zor kullanma suretiyle alınan verimli ve bakir topraklı bölgelere yerleştirilmiştir, ülkenin asıl sahipleri ise topraklarından ve yurtlarından uzaklaştırılarak, iklimi elverişsiz, dağlı tepeli ve çorak bölgelere göçe zorlanmışlardır…</p>
<p>1917 yılında Geçici Hükümetin başında bulunan A.F. Kerenskiy 1915 yılında: “İngilizler ile Fransızlar sömürdükleri ülke halkına nasıl davrandılarsa, Ruslar da Müslüman Kazaklara aynen davranmalıdırlar ” şeklinde nutuk atmıştı… Prjevalsk komünistleri Kazaklardan 25.000 desyatina toprak gasp ederek, oralara Ural Kozaklarını yerleştirmişlerdir, böylece Kuropatkin ve İskân İdaresinin (sömürgeci Çarlık Hükümetin) planı uygulanmış oldu”, “Rus Kozakları, maddi bakımından varlıklı, yerli halkı sömürebilmek, yağma ve gasp etmek için hatta Rus köylüleriyle uzlaşmaya gelemeyen ve onlarla mücadele etmekte olan bir sosyal gruptur”…Turar Rıskul (Stalin tarafından katledilen Kazak asıllı liderdir-A.İSİNA) “ Çar hükümetinin sömürge siyasetini devam ettiren bir vârisi” sıfatıyla suçlar. Mevcut Sovyet hükümeti, eli silahlı Rus Kozakları ile Rus köylüleri üzerinde bir hâkimiyet kuramayacakları için bunun acısını ancak silahsız göçebelerden (Kazaklardan) çıkartabilmiştir” … Neticede sulanan toprak sahibi olamayan göçmen Rus Kozak köylüleri bir ekonomi krize girmişler ve Çar hükümeti ise bu krizden çıkmanın çözümü olarak yerli halkın (Kazakların) verimli topraklarını gasp ederek Kozaklara vermekten başka çare bulamamıştı… “Bu politika; özellikle, Rus Kozaklarının doyumsuz bir biçimde muazzam toprak parçasını asıl sahiplerinden gasp etme olaylarından sonra, Jetisu’daki toprak meselesini tırmandırmış ve doğal olarak Kazakların Jetisu’da 1916 yılındaki milli kurtuluş ayaklanmasının nedenlerinden birini oluşturmuştu… Rıskulov, Türkistan Cumhuriyetinin Anayasasına uygun bir şekilde kendine verilen yetki ve haklardan yararlanarak, Rus köylülerinin silahsızlandırılmasını, onların ekonomi durumunun yerli halkın durumu ile eşit hale getirilmesini, Rus köylüleri ve Rus Kozaklarının elindeki göçebe halkın topraklarının geri alınmasını sağladı…”<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu alıntılardan da görüldüğü gibi, Kazak Türkleri, Çar Hükümetinin desteğini arkasına alan ayrılıkçı Rus Kozaklarından büyük zararlar görmüşlerdir. Hatta günümüzde bile Kozak grubunun çeşitli Türk boylarına karşı düşmanca hareket ettikleri yukarıda da belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kozakların Osmanlı döneminde gerçekleştirdikleri çeşitli saldırı ve yağma faaliyetlerini, Kazak Türkleriyle özdeşleştirmeye yönelik kışkırtma amaçlı “aydınlatıcı” yazıların aynı zamanda Türk tarihini de saptırdığını özellikle vurgulamak gerekiyor.</p>
<p>Son olarak, herkesin bilmesi gereken bir durum var: söz konusu olay, Kazakistan ile Türkiye devletlerinin diplomatik ilişkilerinde herhangi bir soğukluk veya krize yol açmamıştır. Haliyle işçi kavgasını Kazak-Türk halkları arasında yaşanmış gibi çeşitli saptırma, yanıltma ve yanlış yönlendirmelere yönelik tüm çabalar başarılı olamayacaktır. Kavganın temelinde ise sosyal nedenlerin yanı sıra, kesin belli olmamakla birlikte Türk inşaat şirketlerinin Kazakistan’daki büyük başarılarından rahatsız olan dış güç odaklarının kışkırtma faaliyetlerinin yatması da ihtimaller arasındadır.</p>
<p>Olay; Kozakları kullanarak Kazak-Türk ilişkilerini zedelemeye çalışanların düşündükleri gibi körüklenmeye çalışılmasına rağmen, aksine her iki devletin ilgili kurumlarının ihmal ettikleri konularda daha sıkı ve ortak bir biçimde işbirliği yaparak, birlikte hareket etmeleri gerektiğini ortaya koymuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Almagül İSİNA</strong></span></a>
</p><p>TASAM Orta Asya Uzmanı</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> TASAM Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yücel Öztürk, http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=37879 Yeditepe Yayınları ; Aralık 2004, 1.baskı,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> http://www.hurriyet.com.tr/yasam/3438962.asp?gid=57 , http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5376833.asp?yazarid=28 gid=57</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=194918</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Prof. Dr. Nadir Devlet, Çağdaş Türk Dünyası (İstanbul: M.Ü. Yayınları No. 475, 1989).  s.147–168 Kazak adinin izahı: s.147. Çağdaş Türkler, (İstanbul: Çağ Yayınları 1993), s. 306’da ayni izah var. Bu kitap Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi’ne ek ve ayrıca Zaman gazetesi tarafından da okuyucularına dağıtıldığı için daha geniş kesime ulaşmıştı</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yücel Öztürk, http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=37879 Yeditepe Yayınları ; Aralık 2004, 1.baskı, 13.5×19.5, 486 sayfa, Türkçe, K.kapak. ISBN No: 9756480114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> http://www.usakgundem.com/haber.php?id=6528</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> http://www.millihareket.org/modules.php?name=HT-Icerik&ht_islem=goster&icerik=7</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Abhazya Ders Kitabı, (İstoriya Abhazii) Ders Kitabı “Alaşara” Yayınevi, 1991. Suhum/Abhazya</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ordalı Konıratbay, Turar Rıskulov.Almatı, 1997/Kazakistan, ilmi monografi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazaklar-ve-kozaklar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> http://www.trt.gov.tr/wwwtrt/hdevam.aspx?hid=54084</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Dağcı, Gurbette Veda Etti…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-dagci-gurbette-veda-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-dagci-gurbette-veda-etti</guid>
<description><![CDATA[ Cengiz Dağcı, Gurbette Veda Etti…
Kırımlı Yazar Cengiz Dağcı (92), İngiltere’de vefat etti. Dağcı’nın kitaplarını yayınlayan Ötüken Yayınevi’nden yapılan açıklamaya göre Dağcı, Londra’daki evinde dün hayatını kaybetti. Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Dağcı’nın eserleri üzerine araştırmaları bulunan, araştırmacı-yazar İsa Kocakaplan, Dağcı’nın vefatından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Kocakaplan, 2009 yılında Dağcı ile görüştüğünü aktararak, “Cengiz Dağcı, Londra’da Türkiye Türkçesiyle yazan önemli bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1fe0880.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Dağcı, Gurbette, Veda, Etti…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/06/Cengiz-Dagci-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cengiz-dagci-gurbette-veda-etti.html">Cengiz Dağcı, Gurbette Veda Etti…</a></p>
<p><span>Kırımlı Yazar Cengiz Dağcı (92), İngiltere’de vefat etti.</span></p>
<p><span>Dağcı’nın kitaplarını yayınlayan Ötüken Yayınevi’nden yapılan açıklamaya göre Dağcı, Londra’daki evinde dün hayatını kaybetti.</span></p>
<p><span>Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Dağcı’nın eserleri üzerine araştırmaları bulunan, araştırmacı-yazar İsa Kocakaplan, Dağcı’nın vefatından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.</span></p>
<p><span>Kocakaplan, 2009 yılında Dağcı ile görüştüğünü aktararak, “Cengiz Dağcı, Londra’da Türkiye Türkçesiyle yazan önemli bir romancıdır. Kırım Türklerinin acılarını ve şahsi acılarını yazı yoluyla bütün dünyaya duyurmuştur. Dağcı, Türk dünyasına Türkiye Cumhuriyeti’nden bir kuruş almadan hizmet eden nadir insanlardan biridir. Londra’da İngilizce yazabilecekken, hatta Kırım Tatarcası ile yazabilecekken Türkiye Türkçesi ile yazmayı tercih etti. Türk edebiyatına, kültürüne ve dünyasına hizmet etti. Bu bakımından Dağcı’nın vefatıyla Türk dünyasında büyük bir boşluk meydana gelecektir, edebi bakımdan”şeklinde konuştu.</span></p>
<p><span>Dağcı’nın roman ve hatıra olmak üzere yazdığı 25 eserin hem Dağcı’yı, hem Türkiye Türkçe’sini, hem de Kırım Türklüğünü dünyaya tanıtmaya devam edeceğini ifade eden Kocakaplan, “Bize, özellikle de televizyoncu ve sinemacılara düşen görev Dağcı’nın çok kolay senaryo olabilecek romanlarından filmler ve diziler çıkarmaktır” dedi.</span></p>
<p><span>Türk dünyasının önemli bir yazarını kaybettiğini belirten Kocakaplan, “Bütün Türk dünyasının başı sağ olsun. Dağcı kadar uzun yaşayan ve bu uzun ömrünü dolu dolu eserlerle kapatan başka bir yazar daha güç bulunur” diye konuştu.</span></p>
<p><span><strong>KIRIM, CENGİZ DAĞCI ve İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI</strong></span></p>
<p><span>Tarih bazen, bir milletin yaşadıkları ile o millete mensup bir ferdin yaşadıklarını aynı minval üzere şekillendirmektedir. Böyle durumlarda, bir ferdin tarihi üzerine eğilmek, aynı şahsın milletinin tarihi üzerine eğilmek anlamına gelmektedir. Cengiz Dağcı, doğumundan başlayarak Kırım Türklüğünün yirminci yüzyıldaki macerasını âdeta şahsında toplamış bir insandır.</span></p>
<p><span>Tarih ilmi, milletlerden ve milletlerin tarihinden söz ederken, mücerred bir dünyadan söz eder gibi tedaisi olmayan kelimelerden kurulmuş metinler sunmaktadır. Halbuki edebî metinler, insan hayatının, en az düşünce tarafı kadar insanî olan his yanını da ifade eden dünyalar kurarlar. Bu yüzden Cengiz Dağcı’nın romanlarındaki dünya, ferdî olarak, Dağcı’nın şahsî tarihi olabileceği gibi mensup olduğu Kırım Türklüğü’nün de tarihidir.</span></p>
<p><span>Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı imparatorluğu tasfiye edilirken, Anadolu coğrafyasında ve bu coğrafyanın dışında kalan bir yığın insan, insanlık tarihi boyunca, eşi görülmeyen ve görülmeyecek olan acılara şahit olmuşlardır. Tarih kitaplarının sözünü etmedikleri muzdarip insanların hayatı, Dağcı’nın “Korkunç Yıllar”ından başlayarak hemen hemen bütün eserlerinde anlatılmaya çalışılmıştır. Onun hayatı ve eserleri üzerine yapılan bu çalışmanın temel sâiki, yazılmamış bir tarihi, bir şahidin hayatından yola çıkarak, edebî metinlere yansıdığı biçimiyle gösterebilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>SAVAŞ VE ACI HAYAT ŞARTLARI</strong></span></p>
<p><span>Dağcı, çocukluğunu, sürgünlere, sorgusuz sualsiz kurşuna dizmelere şahit olmasına yol açan şartlar içerisinde geçirmiştir. Gençlik yıllarında, daha ilk edebî eserlerini yazmaya başladığı zaman, şuuraltına yerleşen, çocukluğunda şahit olduğu olayların izleri açığa çıkar. Sovyet Rusya rejiminin tüm telkinlerine rağmen, onun ne gençlik dönemi eserlerinde, ne de sonraki dönem eserlerinde, sosyalizmin propagandası mahiyetinde anlaşılabilecek mesajlara rastlanır. Kolhoz, kolhozla birlikte ailesinin sürgünü, daha evvel depremler, Yejov terörü yıllarında yaşanılan korkulu günler onun daha gençlik yıllarında yazdığı “Söyleyin Duvarlar” adlı şiirinde, gün ışığına çıkan pasif bir direnişi açığa vurur.</span></p>
<p><span>İkinci Dünya Savaşı ise, Türklerin resmî olarak iştirak etmedikleri, fakat Türkiye dışındaki Türklüğün, -bilhassa SSCB sınırları içinde yaşayan Türklerin- topyekün iştirak ettikleri ve sonuçlarına da herkesten çok muhatap oldukları bir savaştır. 1938-1945 yılları arasındaki bu savaşla ilgili olarak hazırlanmış hiç bir belgeselde, yazılmış hiçbir romanda, hikâyede, şiirde, piyeste ve çekilmiş filmde, Türklerin bu savaşa iştiraklerinden ve bu savaşta yaşadıklarından söz edilmez. Dağcı’nın romanları, yazılmamış bir tarihi arayan ve belgesel değeri olan edebî metinlerdir. Dikkat edilirse, görülecektir ki, onun romanları, sadece, ikinci Dünya Savaşı yıllarında Türklerin ve/veya Kırım Türkleri’nin çektiği acıları değil, 1920′li yıllardan başlayarak, SSCB coğrafyasında yaşayan Türklerin acılarını anlatır. Bu bakımdan dünya Türklüğünün tarihi yazılırken, ihmal edilmemesi gereken bir noktaya da dikkat çekilmiş olur. Sadık Turan, Ahmet Akın, Aksakal Huşnud, Azerbaycanlı, Kılıçbay, Muhan gibi binlercesi için Dağcı’dan başka kimse ağıt yakmadı. Dağcı’nın eserleri bir bakıma o insanların destanıdır.</span></p>
<p><span><strong>MİLLÎ ŞUUR – DİL ŞUURU</strong></span></p>
<p><span>Dağcı’nın sanatını oluşturan ilk büyük keşfi, mensup olduğu milletin ve kendisinin tarihi ise, ikinci büyük keşfi ana dilidir. Kırım Türkçesi’yle kaleme alınmış bir edebî eserin, kendisinin hedefleri bakımından yeterli olmadığını fark eden Dağcı, yerinde bir tercihle, eserlerini Türk şive/ lehçelerinin en gelişmişi olan Türkiye Türkçesiyle kaleme almıştır. Polonyalı bir yazarın “Ana yurt dediğin dildir aslında!” sözünü bir düstur olarak alan Dağcı, bu sayede, yarım yüzyılı aşkın bir zamandır, ana dilini konuşan insanlardan uzakta yaşamış olmasına rağmen, yurduna ve milletine bağlılığından zerre kadar taviz vermeden yaşamış ve yazmıştır. 1940 Aralık’ında, bir daha görmemek üzere kaybettiği vatanına, ana-ata yurduna kavuşma umudunu besleyen yegâne kaynak Türkçe’dir. 1990′ların dünyasında Kırım Türkleri’nin yurtlarına bin bir zorlukla karşılaşarak da olsa dönebilmeleri, bir bakıma, Dağcı’nın umutlarının yeşermesidir. Onun, elli iki yıldır gördüğü rüya nihayet gerçekleşmektedir.</span></p>
<p><span>Burada, Dağcı’nın, Kırım Türkleri’ne haksızlık yapanlara karşı düşmanca bir tavır içinde olmadığı, kin beslemediği, onlardan nefret etmediği de belirtilmelidir. Onun istediği, yurtlarından kan ve gözyaşı dökerek yarım yüzyıl evvel sürülmüş insanların, yurtlarına dönmesi ve oraya kendileri sürüldükten sonra yerleştirilmiş insanlarla kardeşçe yaşamalarıdır. Görüldüğü gibi, Dağcı’nın millet sevgisi, daha açıkçası milliyetçiliği insanî bir milliyetçiliktir.</span></p>
<p><span>Edebiyat eserlerinin malzemesi tabii olarak dildir. Dil ise millî bir olgudur. Ancak, edebiyatta millîlik ve milliyetçilik meselesi sadece dille sınırlı değildir. Romancının ya da şâirin duyuş ve düşünüş tarzı, bakış açısı edebiyat eserinin millîliğine veya gayr-i millîliğine tesir eden temel faktördür. Türk romanının 1960 – 1975 yılları arasındaki döneminde ortaya konulan ve “Köy Romanı” adıyla bilinen birçok romanın, bu anlamda millîliğinden sözedilemez.</span></p>
<p><span>Cengi Dağcı’nın, eserlerini neşrettiği yıllar Türkiye’de “Köy Romanı”nın gündemde olduğu yıllardır. Onun romanlarında da köylüler bir yığın problemle uğraşırlar. Fakat Türkiye’de yaşayan ve köy romanı yazan isimlerin eserleriyle Cengiz Dağcı’nın eserleri arasında köye ve köylüye bakış yönlerinden çok büyük farklar vardır. Onlar köylüyü geri kalmış/bırakılmış insanlar olarak görüyorlar ve devlete karşı bir öğretmen önderliğinde ayaklanmaları gerektiğini anlatıyorlardı. Bu bakış açısında Türk aydınının yaklaşık 150 yıldır üzerinde taşıdığı “halkına yabancılaşmışlık” söz konusudur. “Aydın despotizmi” adını da verebileceğimiz bu bakış açısı temelde, çoğunluğun cahil olduğunu ve onun, “ona rağmen” aydınlatılması gerektiğini kabul ettiğinden, bazen “cebrî” tedbirler de kullanmayı meşru sayar. Ki Tanzimat, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde bu durumun net örnekleri yaşanmıştır.</span></p>
<p><span><strong><span>İÇLERİNDEN BİRİ</span></strong></span></p>
<p><span>Cengiz Dağcı ise köye ve köylüye 60′ların köy romancısı gibi bakmaz. O her şeyden evvel dünyaya ve eşyaya bakış açısı yönünden köylüye yabancı değildir. Onların sahip oldukları değerleri o da korumaya çalışır. İdeolojik sebeplerle kendi insanına yabancılaşmamışlık Dağcı’nın romanlarında açıkça görülür. Bunların yanında Dağcı’yı 60′ların köy romancılarından ayıran mühim bir özellik de onun kolektif alt şuuru çok iyi tanımasıdır. Örneğin “Onlar da İnsandı” romanının kahramanı Bekir, Ruslarla veya başka milletlere mensup insanlarla münasebetlerinde Türklüğün şuuraltını ifade eden yaklaşımlar gösterir.</span></p>
<p><span>Dağcı’nın bir ferdi, o ferdin mensup olduğu milletin temsilcisi olacak derecede millî vasıflarla mücehhez kılabilmesi onun kendi milletini çok iyi tanıdığını gösterir. Edebiyat eserleri ancak temsilî nitelik taşıdıklarında büyük eser olabilmektedirler. Nitekim bu özelliği taşımayan köy romanları bugün gündemin dışındadır.</span></p>
<p><span>Cengiz Dağcı’nın eserlerinin önemli özelliklerinden biri de Türk destanlarından, efsanelerden, halk hikâyelerinden vs. yararlanılarak yazılmış olmalarıdır. Modern Türk edebiyatında Dağcı’dan önce de millî kaynaklardan faydalanan romancılarımız olmuştur. Fakat Dağcı’daki “doğum” arşetipi yenidir. Onun eserlerindeki “çoğalma, üreme” arşetipinin temelinde ise Kırım Türkü’nün yaşadığı trajedi vardır. “Korkunç Yıllar” yazarının eserlerinde Kırım Türkleri’nin nüfus bakımından artmaları gerektiği fikri, adı geçen arşetiple ele alınır, bu da Türkler’in Ergenekon’dan çıkışını hatırlatmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>SAMİMÎ VE GERÇEKÇİ</strong></span></p>
<p><span>Cengiz Dağcı’nın sanatı konusunda söylenecek sözlerin başında, eserlerinin realiteye bağlılığı ve üslubunun sadeliği, abartısızlığı gelir. Kendisi ile yapılan bir mülakatta, özellikle “Korkunç Yıllar” romanı için, bir muhayyile romanı değildir diyordu. Bu cümlenin mânâsı az çok farklılıklarla, onun bütün romanları için söylenebilir. Bütün romanlarında, Kırım acısını, abartısız bir üslupla anlatmaya çalışan Dağcı, SSCB’deki siyasî değişmelerle birlikte başlayan, Kırımlılar’ın Kırım’a dönüşlerinin etkisiyle yazdığı ve dönüşü anlatan son iki hikâyesinde bile bu sadelikten uzaklaşmamıştır.</span></p>
<p><span>Modernleşme devri Türk Edebiyatı Tarihi içerisinde bu bakımdan Dağcı’nın, hayatı, sanatı ve sanatının kaynakları bakımından ayrı bir yerinin olacağı tartışılamaz. Türkiye coğrafyasında yetişen ve daima, konu sıkıntısı çektiklerini, kendilerinin büyük eserler yazmasını sağlayacak trajik bir tarihlerinin olmadığını iddia eden romancılara da Dağcı, trajediyi görmelerini ve anlatmalarını sağlama bakımlarından iyi bir örnek olacaktır.</span></p>
<p><span>Bugün Türk dünyası bir dönüm noktasını yaşamaktadır. Türk entelektüeli de bu dönüm noktasını fark etmek, kaynaklarına inmek; hepsinden önemlisi “yerli” olmak mecburiyetindedir. Dağcı’nın yerliliği ve kendinden olan unsurlara, değerlere yabancılaşmamışlığı, Türk entelektüeli için ulaşılması gereken bir hedef olmalıdır. Yaklaşık yüz elli yıldır, halkla aydın arasındaki duygu-düşünce-ülkü-değer farklılığı ve kopukluğu, ancak entelektüellerimizin yerliliği tercih etmeleri ve mensup oldukları cemiyetle onun tarihini, mücerred bir lüks olarak değil, yaşanılabilir bir realite olarak kabul etmeleri ile mümkündür.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Sürgün’ü ve ‘Kırım’ın Yiğit Balaları’nı Hatırlarken…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-surgunu-ve-kirimin-yigit-balalarini-hatirlarken</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-surgunu-ve-kirimin-yigit-balalarini-hatirlarken</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Sürgün’ü ve ‘Kırım’ın Yiğit Balaları’nı Hatırlarken…
18 Mayıs 1944 Sürgünü Şehidlerine ve Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na… Önceki yazımda Güney Türkistan Türklüğü’nün yiğid evladı Ergeş Uçkun hakkında Arslan Küçükyıldız’ın hazırladığı Çapandaz kitabı üzerine sohbet ederken son asrın Türk kahramanları arasında yerini almış olan Ebulfeyz Elçibey, Azad Bek Kerimî gibi fani âlemden göç etmiş, Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu gibi yaşayan insanlarımızın sağlam birer biyografisinin yazılmasının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1eb3072.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Sürgün’ü, ‘Kırım’ın, Yiğit, Balaları’nı, Hatırlarken…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/01/Kirim-Turkleri-Surgunu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-surgunu-ve-kirimin-yigit-balalarini-hatirlarken.html">Büyük Sürgün’ü ve ‘Kırım’ın Yiğit Balaları’nı Hatırlarken…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hayati BİCE</strong></span></a>
</p><p><span><strong><em><span>18 Mayıs 1944 Sürgünü Şehidlerine ve Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na…</span><br>
</em></strong></span></p>
<p><span>Önceki yazımda Güney Türkistan Türklüğü’nün yiğid evladı <strong><em>Ergeş Uçkun</em></strong> hakkında Arslan Küçükyıldız’ın hazırladığı <strong><em>Çapandaz</em></strong> kitabı üzerine sohbet ederken son asrın Türk kahramanları arasında yerini almış olan <strong><em>Ebulfeyz Elçibey</em></strong>, <strong><em>Azad Bek Kerimî</em></strong> gibi fani âlemden göç etmiş,<strong><em> Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu</em></strong> gibi yaşayan insanlarımızın sağlam birer biyografisinin yazılmasının gerekliliğinden söz etmiştim. [1]</span></p>
<p><span>Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’ndan söz edip de Kırım Türklerinden; Kırım Türklerinden söz edip de 18 Mayıs 1944 kanlı kıyımından, Kırım’dan zorla sürgün edilen yüzbinlerce soydaşımızdan söz etmemek mümkün değildir. </span><br>
<span> <strong><em>Bu yazımda, 18 Mayıs 2012 günü 68. yıldönümü yaşanacak olan Kırım Türklerinin atayurtlarından sürülmesi zorbalığını okurlarıma hatırlatmak istiyorum.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>18 Mayıs 1944 Günü Kırım’da Ne Olmuştu?</em></strong></span></p>
<p><span>18 Mayıs 1944 Kırım Türk-Tatarları’nın binlerce yıllık atayurtlarından henüz şafak sökerken toptan sürgün edildikleri gündür. Bu zulüm günü, 2 Kasım 1943 gecesi bütün Karaçay Türkleri’nin anavatanlarından sürgün edilmeleri ile başlayan bir sürecin, bir insanlıkdışı zulmün son halkalarından birisiydi.</span></p>
<p><span>2. Dünya Savaşı’nda zaferin Ruslar ve müttefikleri lehine gerçekleşeceği anlaşılınca tarihteki en kanlı diktatörlerden Joseph Stalin, öteden beri “güve­nilmez” olarak kabul ettiği Türk halkları Kırım ve Kaf­kasya’dan sürmek ve böylece Kırım-Kafkasya-Türkiye ara­sında oluşabilecek “en hayâlî” yakınlıkları ebediyyen ortadan kaldırmak için aradığı fırsatın eline geçtiğini düşündü. Henüz savaş sonuçlanmadan “düşmanla işbirliği yapmak” gibi ağır bir suçlama ile 2 Kasım 1943 gecesi bütün Karaçay Türkleri’nin anavatanlarından sürgün ‘edilmeleri ile zalimâne bir süreci başlattı.</span></p>
<p><span>Sırasıyla Kafkasya’daki Karaçaylılar, Çeçenler, İnguşlar, Malkarlılar, Kalmuklar, Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri sadece ve sadece stratejik he­saplarla bütünüyle öz topraklarından koparılıp tarihin kaydettiği en büyük insanlık suçlarından birisi işlenerek Sovyetler Birliği’nin binlerce kilometre ötelerine sürgün edildiler. Hepsi birbirine benzer acılı sahnelerle sadece birkaç saat içinde hazırlanması istenen mazlum insanlar, toplama merkezlerinde bindirildikleri hayvan katarlarına tıka-basa doldurularak günlerce sürecek ve yüzbinlerce soydaşımızın ölümü ile sonuçlanacak nerede biteceği bilinmeyen talihsiz bir yolculuğa çıkarıldılar. <strong><em>Soydaşlarımızın toplama merkezlerine götürüldüğü kamyonların, SSCB’ye ABD yardımı olarak verilen GMC ve Studebaker markalı araçlar olması ilginç bir ayrıntıdır.</em></strong></span></p>
<p><span>Sovyet Rus Çarı Stalin, Ermeni yardakçısı Mikoyan ve Molotov’un kanlı ellerinin hazırladığı bir karar ile 2 Kasım 1943’te Karaçay Türkleri, 23 Şubat 1944’te Çeçenler ve İnguşlar, 8 Mart 1944’te Malkar Türkleri, 30 Mart 1944’te Kalmuklar Kafkasya’dan sürgün edildiler. 18 Mart 1944’te de Kırım Türk-Tatarları atayurtlarından çıkarıldılar. 2. Dünya Savaşı cepheleriyle uzak­tan bile olsa hiçbir ilişkisi bulunmayan Ahıska Türkleri’nin de 15 Kasım 1944’de sürgün edilmeleri ile bu kanlı operasyon tamamlandı.</span></p>
<p><span>Yıllar sonra açılan Sovyet arşivlerinden elde edilebilen kısıtlı bilgilere göre 18 Mayıs 1944 günü şa­fakla başlatılan Kırım Türk-Tatarları’nın “Vatan-Kırım’dan sürgünü, 11-21 gün süren meşakkatli ve sefil bir yol­culuktan sonra 29 Mayıs-8 Haziran 1944 tarihleri arasın­da bugün Özbekistan olarak bölünmüş olan Türkistan topraklarında son bulmuştu. Buna kıyasla Türkistan’ın uzak Kazak ve Kırgız bozkırlarına ve Sibirya içlerine sürülen Kırım Türk-Tatarları ve Kafkasyalı kardeşlerimizin yak­laşık bir ay süren bir tren yolculuğundan sonra sürgün yerlerine ulaşabildiklerini tahmin edebiliyoruz.</span></p>
<p><span>Sürgün esnasında henüz 2. Dünya Savaşı sona ermediği için, eli silah tutabilecek durumda olan erkek nüfus, yurtlarından uzakta, cephede bu­lunuyorlardı. Bu sebeple sürgün sırasında anavatanlarından çıkarılan kardeşlerimizin büyük kısmını bebekler, çocuk­lar, kadınlar ve askere alınamayacak kadar yaşlı olan ih­tiyarlar ile sakat veya hasta erkekler oluşturuyordu. Sürgün edilen kardeşlerimizin yaşları hususunda da yine Kırım Türk-Tatarları örneğinden yola çıkarak bilgi sahibi olabiliyoruz. Kırım’dan sürülen kardeşlerimizin % 41,7 sini bebek ve çocuklar, % 39,1’ini kadınlar % 5,6’sını ihtiyarlar ve büyük bir kısmı hasta ve sakat olmak üzere ancak % 13,6’sını ise erkekler teşkil ediyordu. <strong><em>Son yıllarda ulaşılabilen Sovyet arşiv belgelerinde sürgüne tabi tutulan 2.092.527 soydaşımızdan 755.278’inin 16 yaş altında olduğunun kaydedildiği görülmektedir.</em></strong> Atayurtlarından sürülen korumasız ve masum insanlarımızın bu nüfus yapısı iddia edilen <em>“düşmanla işbirliği”</em> suçlamasının ne kadar göster­melik olduğunu da gözler önüne sermektedir. <em>(Belge için bkz: FOTOGALERİ)</em></span></p>
<p><span>1943-1944 Soykırımı esnasındaki acımasız yolcu­lukta her türlü medeni imkândan mahrum iptidai sürgün kamplarında yüzbinlerce kardeşimizin hayatını kaybet­tiği bilinmektedir. Sürgün edilen soydaşlarımızın kesin sayısı bilinmediği -ve hatta sürgün vahşeti dünya ka­muoyundan yıllarca gizlendiği- için Sürgün Katliamı’nda katledilen kardeşlerimizin kesin sayısı hakkında hiçbir rakam söylenemiyordu. Ancak yine Kırım Türk-Tatarları’nın belirlemesine göre sürgün yolculuğuna çı­karılan mazlum Kırım Türk-Tatarları’ndan % 46,3’ü sürgün yolculuğu sırasında ve kamplarda hayatını kaybetmişti; buna kıyasla elimize 1939 sayımlarına göre nüfusları mevcut olan kardeşlerimizden yaklaşık % 40 kadarının vahşi 1943-1944 Sürgünü sebebiyle hayatını kaybettikle­rini tahmin ediyorduk. Bu tahminimize göre <strong><em>sürgüne maruz bırakılan 2 milyon kardeşimizden en az altıyüz bininin hayatını kaybetmesi ve adeta topyekun katledilmesi sözkonusudur.</em></strong> [2]</span></p>
<p><span><strong><em>Kırım’dan Sürgün ve “Cemiloğlu”nun Çileli Yılları</em></strong></span></p>
<p><span>13 Kasım 1943 tarihinde Kırım’da doğan Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu Kırım’dan sürgün edildiklerinde henüz yaşını doldurmamış bir bebekti. Sürgüne gönderilen ailesi Özbekistan’ın Andican kentindeki bir köyde ikamete tabi tutulmuştu. 1955 yılında bu köyden göç ederek Taşkent yakınlarındaki Çırçık kasabasına taşındılar. 1956’da ortaöğrenimini Rus dilinde tamamladı ve Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ne girmek istediğinde, o bölüme Sovyetlere sadık olmayan milletin mensuplarının ve tabiî ki, Kırım Tatarları’nın alınmadığını öğrendi. Mecburen bir fabrikada çalışmaya başladı ve 1961 yılında genç Türk-Tatar arkadaşları ile, Taşkent’te “Kırım Tatar Gençleri Milli Teşkilatı” adlı bir siyasi teşkilat kurdular. Arkalarına düşen KGB birkaç hafta sonra bu teşkilatın önderini tutuklarken Kırımoğlu’nun devletteki işine son verildi. 1962 yılında kaydolduğu Taşkent Sulama ve Ziraat Mekanizasyon Enstitüsü’nden de üç yıl sonra yine KGB raporu ile ihraç edildi.</span></p>
<p><span>KGB raporunda kendisine yönlendirilen suçlamalar Milliyetçilik, Komünist Parti’ye karşıtlık, Sovyet Hükûmeti’nin milli siyasetini tenkit etmek, Taşkent Sulama ve Ziraat Mekanizasyon Enstitüsü öğrencileri arasında “12.-18. Yüzyıllarda Kırım’da Türk Medeniyeti” adlı makalesini dağıtmak olarak sıralanmıştı. Enstitüden kovulurken Sovyet ordusunda askerliğe alınmak istediğinde, vatandaşlık hakkına sahip olamadığı bir devletin ordusunda görev almayı reddetti ve bu nedenle 12 Mayıs 1962 tarihinde ilk kez, birbuçuk yıl kalacağı hapishane ile tanıştı. İkinci mahkûmiyeti, 1969 yılında Kırım Tatarları’nın durumu ve millî hakları hususunda mektuplar ve makaleler yazarak Sovyetler’in milli siyasetlerini eleştirmek, Sovyet ordusunun 1968 yılında Çekoslavakya’yı işgalini protesto etmek gibi bahanelere dayandırılmıştı. Moskova’dan Taşkent’e getirerek aynı davada yargılanan Ukraynalı general Petro Grigorenko (1907-1987), Kırım Türklerine yardım ettiği gerekçesiyle beş yıldan fazla bir süreyi tımarhanede geçirmek zorunda bırakılırken Kırımoğlu, çalışma kampında 3 yıl süre ile zorunlu çalışma cezasına çarptırıldı.</span></p>
<p><span>Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun kendi anlatımına göre 1974 yılında üçüncü kez tutuklanıp Sibirya’daki bir çalışma kampında bir yıllık mahkûmiyetini çekmeğe yollandı. Tahliyesine üç gün kala kamptaki mahpuslar arasında Sovyetlere karşı propaganda yaptığı, kamptan yazdığı mektuplarla Sovyetlerin siyasetini kötülediği iddiası ile yeni bir dava açılarak mahkûmiyet süresi uzatıldı. Bu haksız mahkûmiyeti protesto etmek için 303 gün sürecek bir açlık grevine başladı. Yaklaşık 10 ay süren açlık grevi zamanında, 1975 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazanan nükleer fizikçi Andrei Sakharov (1921-1989), Kızılordu generali Petro Grigorenko ve diğer bazı insan hakları savunucusu kişiler, serbest bırakılmasını talep ederek Birleşmiş Milletler’e başvurarak ve dünya kamuoyuna duyurular yaparak isminin ve Kırım Türkleri’nin dramını dünya kamuoyuna mal ettiler. Ancak bundan sonradır ki, Türkiye’de de Cemiloğlu’nu kurtarmak için ülkücü gençlik yürüyüşler yaptı, yayınlar ve basın toplantıları ile Türkiye’deki Kırım Türkleri’nin de katkısı ile ülke kamuoyu “Mustafa Cemiloğlu” ismini öğrendi.</span></p>
<p><span>Soğuk savaş yıllarının bir kavramı olan Demirperde ötesindeki Türklerden hemen hiçbir sağlıklı haberin alınamadığı dönemde <strong><em>Samizdat</em></strong> olarak bilinen yeraltı haber kaynaklarından Türkiye’ye ulaşabilen bir haber ülke gündemini ve özellikle Türk milliyetçilerinin gönüllerini dalgalandırmıştı: 1944 yılındaki Kırım sürgününü protesto eden Mustafa Cemiloğlu isimli bir genç bulunduğu hapishanede açlık grevine başlamıştı. Kısa süre sonra bu haber “<strong><em>Mustafa Cemiloğlu hapishanede şehid oldu</em></strong>”ya dönüştü; 5 Şubat 1976 tarihinde TRT’nin yayınladığı <em>“Açlık grevi yapan Kırım Türk’ü Mustafa Cemiloğlu öldü”</em> haberi protestoları zirveye taşıdı. Bu haber öylesine etkili olmuştu ki, yurdun birçok köşesinde Cemiloğlu için yürüyüşler yapıldı; mevlidler okundu. Kısa süre sonra anlaşıldı ki, “<strong><em>Mustafa Cemiloğlu</em></strong>” diye “<strong><em>yiğit bir Kırım Tatarı kahraman</em></strong>” vardı; hapishanelere de atılmıştı ama ölmemişti.[3]</span></p>
<p><span>Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, bu şekilde ömrünün en verimli çağlarının 15 yılını hapishanelerde, Sibirya’nın zorunlu çalışma kamplarında ve Yakutistan’da sürgün ile geçirmek zorunda kaldı.</span></p>
<p><span>Daha sonraki yıllarda, Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, ülkemize geldiğinde, son çağın en önemli simalarından bu Türk-Tatar kahramanının ufacık-tefecik bir insan olduğunu görünce, karşılarında<strong><em> “efsanevî bir Yamtar” </em></strong>göreceklerini hayâl eden ve tabiî olarak hayâl kırıklığına uğrayan bazı ülküdaşlarımı uyarmıştım: <strong><em>“Siz o ufak-tefek bedene bakmayın; o ufak bedendeki koskocaman yüreği görün!…”</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>Son Çeyrek Yüzyılın Durum Raporu: 1987-2012</em></strong></span></p>
<p><span>1987 Mayıs ayında Özbekistan’da Kırım Tatar Milli Hareketi inisyatif gruplarının birleşik toplantısında Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı kurularak tüzük ve programı kabul edildi ve teşkilat başkanlığına Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu seçildi. 1991 Haziranı’nda Kırım’ın Akmescit (Sovyet döneminde Simferopol adı verilmiştir) şehrinde 1917 senesinde Kırım’da toplanan <em>‘ilk millî kurultay’</em>dan sonraki ikinci Kırım Tatar Milli Kurultayı yapıldı ve 33 kişiden oluşan Kırım Türk-Tatar Milli Meclisi seçildi ve meclis başkanlığına Kırımoğlu getirildi.</span></p>
<p><span>Kırım Türk-Tatar Milli Meclisi Başkanı olarak uluslararası bir saygınlığa kavuşan Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, başta Türkiye olmak üzere dünya ülkelerinde, 7 Şubat 1992 günü “tanışmak mutluluğuna eriştiği” <strong><em>Alparslan Türkeş</em></strong> başta olmak üzere birçok önemli isim ile resmî temaslarda bulundu.[3] Son olarak geçtiğimiz günlerde yapılan Türk Ocakları Genel Kurulu tarafından Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na, ‘Galip Erdem Şeref Armağanı’’ verildiği açıklandı.</span></p>
<p><span>Gorbaçev’in <em>“Açıklık” (=glasnost)</em> ve <em>“Yeniden Yapılanma (=perestroika)</em> politikaları ile yeniden yapılanan Sovyetler Birliği’nin kısmen yumuşayan politikasından yararlanan öncü Türk-Tatarları ile birlikte atayurduna dönen Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, bu zorlu süreçte, Vatan-Kırım’ın, 1991 sonrasında bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkan <em>‘Ukrayna’nın bir parçası’</em>na dönüştürüldüğüne tanık oldu. Bugün için Kırım’a dönebilen birkaç yüzbin kişilik Türk-Tatar topluluğu, Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun önderliğinde öz yurtlarında etnik bir “azınlık grubu” olarak demokratik haklarını kullanmağa çalışıyorlar. Hâlâ atayurtlarında yeniden kök salabilmek için cansiperâne bir gayret ile uğraşıyorlar.</span></p>
<p><span><strong><em>Sürgünün Görgü Tanıklarından Halimat Bayramuk’un “2 Kasım 1943” Romanı </em></strong></span></p>
<p><span>Kafkasya ve Kırım’ın Türk kökenli halklarını yok etmeğe yönelik Stalinist kampanya ne zaman aklıma gelse, ne zaman bu konuda konuşulsa Karaçay Türkleri’nden bir çocuk olarak sürgüne maruz kalan Halimat Bayramuk’un yazdığı ve Yılmaz Nevruz tarafından Türkiye Türkçesine başarı ile<strong><em> “2 Kasım 1943” </em></strong>romanını hatırlarım.[4]</span></p>
<p><span>Sürgünü nefsinde bütün acımasızlığı ile yaşamış olan naif bir yüreğin, Halimat Bayramuk’un yazdığı satırlar beni o kadar etkiledi ki, Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarındaki, damları çinko kaplı köyleri gördüğümde, her bir köye 3-5 hane olarak serpiştirilen soydaşlarım gözümün önünde canlandı. Kazakistan’da görev yaptığım sürede mütevazı evlerinde konuk olduğum, hâlâ sürgünden dönememiş gözleri yaşlı, ağzı dualı Ahıska Türkleri’nden aksakalları dinlerken çoğu zaman ben de gözyaşlarımı tutamadım. [5]</span></p>
<p><span>Yahudi soykırımını anlatan, döne döne anlatan onlarca filmi seyrederken, katı bir yumru gelir, boğazıma takılır: <strong><em>“Neden benim soydaşlarımın öyküsünü filme çeken bir sinemamız yok?” diye… Hattâ, “neden ülkemiz insanlarının büyük bir çoğunluğu soydaşlarının yaşadığı katliamlardan bu kadar habersizdir?” diye…</em></strong></span></p>
<p><span>18 Mayıs 1944 sürgününü yaşayan ve bugünlerde 70 yaş üzerinde olan hayatta kalan mazlumlardan kaç tanesi bir daha atayurtlarına dönebildiler? Kaç tanesi anaocağından uzaklarda can verdi? Kaç tanesi nerelerde toprağa verildi? Hesabını bilen yok!.. <strong><em>Hesabını bilen yoksa, hesabını soran da olmayacak demektir!..</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>1943-1944 sürgünlerinin mazlumu bütün soydaşlarımızı rahmetle anarken, 20 yılı aşkın süredir devam eden bir mücadele ile Vatan-Kırım’da tutunmağa çalışan 69 yaşındaki çilekeş Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na ile yoldaşlarına yâr ve yardımcı olmasını Allah-u Zülcelâl’den niyâz ederim.</em></strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hayati BİCE</strong></span></a>
</p><p><span><span>İletişim: <a href="http://www.hayatibice.net/" target="_blank" rel="noopener">http://www.hayatibice.net<br>
</a></span><span>Kaynak: Haberiniz.com.tr</span></span></p>
<hr>
<ol>
<li><span><strong><em>Hayati Bice, ‘Turan Şairi’ Ergeş Uçkun ve ‘Çapandaz’,</em></strong> 12.5.2012. <a href="http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi54045-Turan_Sairi_Erges_Uckun_ve_Capandaz.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi54045-Turan_Sairi_Erges_Uckun_ve_Capandaz.html</a></span></li>
<li><span><span>Bu konuda yazdığım ve Yeni Düşünce’de yayınlanan </span><strong>“<em>Kırım / Lionnes – Cemiloğlu / Hilton -Aykırılıklara Dair-”</em></strong><span> başlıklı yazım ve Kafkasya/Kırım sürgünlerine ilişkin arşiv bilgilerini yansıtan diğer yazılarım için bkz. </span><strong><em>Hayati Bice, Türk Yurtları Üzerine Notlar, Bilgeoğuz Yay., İstanbul-2010. </em></strong><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=468414" target="_blank" rel="noopener">http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=468414</a></span></li>
<li><span><span>O günlerde Türkiye kamuoyundaki Cemiloğlu’nun durumu hakkındaki bilgi kirliliğini Milliyet gazetesinin 15 Şubat 1976 tarihli şu haberinden izlemek mümkündür: </span><em>Ünlü Sovyet Matematikçisi Pliyuşç’un demeci:</em><strong><em>“Bütün Müslümanlar Mustafa Cemiloğlu’nu Savunmalı”</em></strong><span>, </span><em>Paris, Mişel Perlman bildiriyor:</em></span></li>
</ol>
<p><span><em>ÜNLÜ Rus matematikçisi Leonit Pliyuşç, <strong>Kırım Türklerinin Lideri Mustafa Cemiloğlu ölmeden iki gün önce</strong> Milliyet’e verdiği demeçte, “Bütün Müslümanların, Cemiloğlu’nun savunmasını üzerlerine almalarını” istemiştir.</em></span></p>
<p><span><em>Ukraynalı ünlü matematikçi, Sovyetler Birliği’nin Dniepropetrovsk kentindeki psikiatri hastahanesinde siyasal görüşleri yüzünden üç yıl tutulduktan sonra, Batılı aydınların çeşitli girişimleri sonunda bir süre önce Paris’e göç edebilmişti.</em></span></p>
<p><span><em>Pliyuşç, geçenlerde kendisiyle birlikte hastahanede yatan siyasi kişilerin durumlarını dünya kamuoyuna açıklamak amacıyla bir süre önce, Paris’te bir basın toplantısı düzenlemişti.</em></span></p>
<p><span><em>Ünlü matematikçi, bunun dışında görüştüğü üç gazeteciden biri olan bana, “Mustafa Cemiloğlu ile Moskova’da iki kere konuşmuştum” demiştir. Sovyet matematikçisi, hastahanede tutuklu bulunduğu sıralarda, Fransız Komünist Partisi’ne de bir mektupla başvurarak Mustafa Cemiloğlu’nun lehinde girişimlerde bulunmasını rica etmiştir. Ancak, Fransız Komünist Partisi böyle bir mektubun partiye ulaşmadığını açıklamıştır.</em></span></p>
<p><span><em>Pliyuşç, Cemiloğlu’nun ölmesinden iki gün önce verdiği demeçte <strong>“Mustafa Cemiloğlu, sekiz aydır açlık grevi yapıyor. Sibirya’ da Omsk Hapishanesi’nde hücrede yatıyor. Belki şu anda ölmüş veya ölmek üzeredir” </strong>demiş ve bütün Müslümanları Cemiloğlu’nu kurtarmaya çağırmıştır.</em></span></p>
<p><span><strong><span>MUSTAFA CEMİLOĞLU’NUN ÖYKÜSÜ</span></strong></span></p>
<p><span><em>32 yaşında, Omsk Hapishanesi’nde sekiz ay süren açlık grevinden sonra ölen Mustafa Cemiloğlu Paris’e gelen haberlere göre, <strong>ölmeden önce 35 kiloya düşmüştü.</strong> Cemiloğlu, 1944 yılından beri Özbekistan’a sürülen Kırımlı Türklerin vatanlarına dönebilmeleri için mücadele vermiş ve son on yılda beş defa açlık grevi yapmıştır.</em></span></p>
<p><span><em>Eski Sovyet generallerinden Piotr Grigorenko, Kırımlı Türklerin yanında yer alınca, tutuklanıp psikiatri hastahanesine kapatılmıştır. Bunun üzerine Cemiloğlu ve ünlü matematikçi Pliyuşç, Sovyet generalinin hastahaneye kapatılmasını protesto eden bildiriyi imzalamışlardır.</em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Cemiloğlu 1970 yılında, “Sovyet aleyhtarı faaliyet” nedeniyle üç yıl hapse mahkûm edilmiş ve çalışma kampına gönderilmiştir. Mustafa Cemiloğlu daha sonra askere gitmeyi reddettiği iddiasıyla bir yıl daha hüküm giymiştir. 1976 Kasımında Mustafa Cemiloğlu’nun annesi, “Dünya uluslarından oğlunu kurtarmalarını” istemiştir. Mustafa Cemiloğlu için ünlü Sovyet bilgini Sakharov ve General Grigorenko, iki kez girişimde bulunmuşlardır. Cemiloğlu’nun annesi, babası ve altı kardeşi geçtiğimiz aralık başında dünya komünist partilerine, Kızılhaç’a ve uluslararası af örgütüne başvurmuşlardır.</em></span></p>
<p><span><em>Sovyet aleyhtarı faaliyette bulunduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Cemiloğlu geçen haziran ayında cezasını bitirip serbest bırakılması gerekirken özgürlüğüne kavuşamamıştır. Bunun üzerine Sibirya’daki Omsk Hapishanesi’nde açlık grevine başlayan Mustafa Cemiloğlu tek başına bir hücreye kapatılmıştır. Cemiloğlu hücreden dünyaya ulaştırabildiği son mesajında, iftiraya uğramamak için tek başına hücreye kapatılmasını, kendisinin açlık grevi yaparak gerçekleştirdiğini bildirmiştir.</em></span></p>
<p><span><strong><span>KIRIM TÜRKLERİNİN DURUMU</span></strong></span></p>
<p><span><em>İkinci Dünya Savaşı sırasında. Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Stalin tarafından Kırım’dan Özbekistan’a sürülen 100 bin kadar Kırım Türkü, 1967’deki bir kararname ile eski haklarına tekrar kavuşmuş, fakat yurtlarına dönmelerine müsaade edilmemiştir.</em></span></p>
<p><span><em>Geçen nisan ayında 514 kişi, Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev’e başvurarak, Kırım Türklerinin yurtlarına dönmesini istemiştir Bu başvuruda, yurtlarına dönmek isteyenlere karşı baskı yapıldığı ve Kırım Türklerine iş vermenin yasaklandığı ileri sürülmüştür. </em></span><span>[4] Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, Alparslan Türkeş’in ebedî âleme intikalinden sonra yayınladığı ve en samimi duygularını yansıtan mesajında şunları kaydetmişti: <em>“Alparslan Türkeş bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, hür dünyadan sınırlı malumat alırken, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve O’nun Bozkurtlarından da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, Ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı. Demirperde aralanıp, hür dünyadan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya başlayınca anladık ki yanılmamışız. <strong>1975-1976 yıllarında benim için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve O’nun ülkücüleri hayatımı kurtarmış. </strong>Bu âlicenap insan ve O’nun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir. Gıyaben seneler önce tanıdığım ve sonra, Türkiye’ye birinci kere ettiğim ziyaret günlerinde, 1992, 7 Şubat’ta tanışmak mutluluğuna eriştiğim merhum Alparslan Türkeş’e yüce Allah’tan rahmet diliyorum. 1997, 4 Nisan saat 22.45’te Türk Dünyası en büyük evlatlarından birisini kaybetti. Allah Milletimize Alparslan Türkeş gibi daha çok insanlar yetiştirmeyi nasip eylesin.”</em></span></p>
<p><span><a href="http://www.kalgaydergisi.org/index.php?sayfa=dergiicerik&sayi=49&kod=748" target="_blank" rel="noopener">http://www.kalgaydergisi.org/index.php?sayfa=dergiicerik&sayi=49&kod=748</a></span></p>
<p><span><span><em> </em>[5] <strong><em>Halimat Bayramuk, 2 Kasım 1943, (Roman) , Aktaran: Yılmaz Nevruz, Ötüken Yay., İstanbul-2009. </em></strong></span><span><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=19850" target="_blank" rel="noopener">http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=19850</a></span></span></p>
<p><span>[6] Ahıska Türkleri’nin dramını yansıtma yolunda gayreti, azimle yayınladığı ve http://www.ahiska.org.tr adresinden tüm arşivine erişilebilir olan <strong><em>Bizim Ahıska</em></strong> dergisi ile kamuoyunu bu konuda bilinçlendirme çabası nedeniyle <strong><em>Dr. Yunus Zeyrek</em></strong>’i anmak bir hakşinaslık olacaktır. Dergide Ahıska Türkleri’nin sürgünü örneğinde birçok tanıklık dosyası, sürgün öyküsü yayınlanmıştır. Bu belgeler arasında Orhan Uravelli tarafından yayınlanan <strong><em>“Sovyet Resmî Belgelerinde Ahıska Sürgünü”</em></strong> yazısında yer verilen resmî Sovyet belgeleri sürgün gerçeğini bütün çıplaklığı ile sergilemektedir. Bkz:</span><br>
<span> <a href="http://www.ahiska.org.tr/wp_pdf/sayi16/parcali/09_sayi16.pdf" target="_blank" rel="noopener">http://www.ahiska.org.tr/wp_pdf/sayi16/parcali/09_sayi16.pdf</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım’da Aydın Kırımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimda-aydin-kirimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimda-aydin-kirimi</guid>
<description><![CDATA[ Kırım’da Aydın Kırımı
KIRIMLI AYDINLARIN SORUNLARI ÜZERİNE ÖZELEŞTİRİ: 10 Nisan 1783!.. Kırım’ın Rus egemenliğine girdiği bu meş’um günde, işgalci Rus orduları komutanı General Potemkin’in emriyle öldürülen Türklerin sayısı 30.000[1]… Sürgünler, hapisler, zoralımlar, en acımasız ulusal ve dinsel baskı yöntemleri, asimilasyon politikaları ve sonuçta “aktopraklara” yani Osmanlı Devleti’ne sığınmak üzere yola çıkan ancak yaklaşık yarısı Karadeniz’in azgın dalgalarına kurban […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1b7236b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım’da, Aydın, Kırımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Necip-Hablemitoglu-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimda-aydin-kirimi.html">Kırım’da Aydın Kırımı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Necip HABLEMİTOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong><span>KIRIMLI AYDINLARIN SORUNLARI ÜZERİNE ÖZELEŞTİRİ:</span></strong></span></p>
<p><span>10 Nisan 1783!.. Kırım’ın Rus egemenliğine girdiği bu meş’um günde, işgalci Rus orduları komutanı General Potemkin’in emriyle öldürülen Türklerin sayısı 30.000<strong><sup>[1]</sup></strong>… Sürgünler, hapisler, zoralımlar, en acımasız ulusal ve dinsel baskı yöntemleri, asimilasyon politikaları ve sonuçta “aktopraklara” yani Osmanlı Devleti’ne sığınmak üzere yola çıkan ancak yaklaşık yarısı Karadeniz’in azgın dalgalarına kurban verildikten sonra diğer yarısı hedefine ulaşabilen Türklerin sayısı ise yüzbinlerle. Böylece bir toplumun başta aydınları olmak üzere önemli bir kısmı, baskı, devlet eliyle terör ve tehcir politikalarıyla saf dışı bırakılıyor<strong><sup>[2]</sup></strong>… Çarlık hükûmetlerinin kültürel imha politikası sonucu verilen kayıpların yani yok edilen tarihi-mimari ve kültürel varlıkların ise haddi-hesabı bilinmiyor<strong><sup>[3]</sup></strong>… Elbette bu sayılanlar Çarlık dönemindeki Türk kayıplarını ifade etmekten çok ama çok uzak!… Bilinen şu ki, Çarlık hükûmetleri, Osmanlı ülkesi ile sınır bölgesindeki bu “güvenilmez” topluluğu, Kırım’da tutmamakta kararlıydı…</span></p>
<p><span>Buna karşılık, Kırım Türklerinin en büyük şansı ise, Gaspıralı İsmail Bey gibi bir aydın öndere sahip olmasıydı… Aktopraklara yönelik göçü durdurarak Kırım’daki örtülü etnik temizliğin önüne geçen; “Tercüman” gazetesi ve ek yayınları vasıtasıyla sadece Kırım’da ve diğer Rus esiri Türk topluluklarında değil, tüm Türk Dünyasında Türklük ve dayanışma bilincini uyandıran; önderlik ettiği eğitim reformu ile çağdaşlaşma ve batılılaşma yolunu açan; legal ve illegal siyasal kongrelerle örgütlenme sürecini başlatan; Türk kadının toplumsal ve siyasal hayata katılımını gerçekleştiren Gaspıralı İsmail Bey, başlı başına Rus asimilasyonuna direnişin adeta simgesiydi…</span></p>
<p><span>1917 İhtilâli gerçekleştiğinde, başta Kırım olmak üzere Rus esiri Türk toplulukları, kendi geleceklerini belirlemek amacıyla bir dizi yerel ve genel nitelikte kongre gerçekleştirmişlerdi<strong><sup>[4]</sup></strong>. Sonuçta, müşterek hareket yerine her Türk topluluğunun kendi bağımsızlığını kurtarma çabası içine girmesiyle, başta Kırım, Azerbaycan, Türkistan, İdil-Ural ve İç Rusya bölgelerinde ayrı ayrı cumhuriyet ve muhtar hükûmetler kurulmuştu<strong><sup>[5]</sup></strong>. Ekim ihtilâli ile Bolşeviklerin Rusya’daki iktidara el koymasından sonra, komünist liderler, ilk etapta eski Çarlığın siyasal sınırlarına sahip olabilmek için ikiyüzlü bir taktikle söz konusu Türk topluluklarına “zeytin dalı” uzatmışlardı:</span></p>
<p><span>“Cami ve mabetleri Çarlar tarafından tahrip edilen, örf ve âdetleri Rusya zalimleri tarafından ayaklar altında çiğnenen siz ey Rusya Müslümanları, İdil boyu ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan’ın Kırgızları ve Sartları, Cenubi Kafkasya’nın Türkleri ve Tatarları, Kafkasya Dağlıları ve Çeçenler! Bundan böyle sizin din ve âdetleriniz, sizin milli ve medeni müesseseleriniz hür ve masun olarak ilân ediliyor. Sizin buna hakkınız vardır. Milli hayatınızı bütün manasıyla hürriyetle tanzim ediniz, bu hakkınızdır… Biliniz ki, gerek sizlerin ve gerekse bütün Rusya’da yaşayan milletlerin haklarını inkılâp ve Sovyetler himaye ve müdafaa etmektedir. Bu inkılâba ve onun hükûmetine yardım ediniz… Arkadaşlar!.. Yükselttiğiniz bayrakla, her mahkûm millete hürriyet götürüyoruz… Müslümanlar!.. Biz sizden maddi ve manevi yardım bekliyoruz”<strong><sup>[6]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Çok değil, kısa bir süre sonra, komünist liderlerin ne denli yalan söyledikleri görülecekti. Örneğin, bizzat Lenin ve Stalin tarafından kaleme alınan 15 Kasım 1917 tarihli beyannamede, Rusya’daki ulusların eşitlik, egemenlik ve bağımsız devlet kurma hakkından söz edilmekteydi. Ancak bu hak, sadece proleterya sınıfına tanınıyordu. Oysa, Türk bölgeleri, geçmişte kasden geri bırakıldığı, sanayileşmesine izin verilmediği için proleteryaya yani işçi sınıfına sahip değillerdi. Dolayısıyla da söz konusu haktan peşinen mahrum bırakılıyorlardı. Sahtekârlığın püf noktası işte buradaydı… 1918 Yılına girildiğinde, Sovyet komünizminin Çarlık faşizminden hiç de farklı olmadığı, aksine yöntemleri itibariyle çok daha acımasız, daha pervasız ve de sadece Türklük değil, insanlık düşmanı da olduğu anlaşılacaktı…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67949" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri-1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İLK KURBAN: ÇELEBİ CİHAN</strong></span></p>
<p><span>Kırım Türkleri, Çarlık istibdadının çöktüğü 1917 İhtilâlinin henüz başlarında, 25 Mart 1917 tarihinde, Akmescit’te büyük bir kongre gerçekleştirmişlerdi. Kırım’ın her yerinden gelen 1500’ü delege toplam 2000 kişinin katıldığı bu kongrede, Kırım Türklerine bağımsızlık yolunu açan çok önemli kararlar<strong><sup>[7]</sup></strong> alınırken, bu kararları hayata geçirmek üzere geçici bir hükûmet görevini üstlenecek olan “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi” de oluşturulmuştu<strong><sup>[8]</sup></strong>. İşte, Çelebi Cihan, bu Komitenin Başkanı ve Kırım (Polonya-Litvanya dahil) Baş müftüsüydü<strong><sup>[9]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Çelebi Cihan, bağımsız bir devlet yapılanması yolunda atılabilecek her türlü adımın sorumlusuydu. Üstelik, Cafer Seydahmet, Hasan Sabri Ayvaz, Seyit Celil Hattat, Abdülhakim Hilmi, Cafer Ablay, Şefika Gaspıralı, İlhamiye Tuktar, Ayşe İshaki gibi iyi yetişmiş, aydın ve inançlı bir kadroya da sahipti. K.M.M.İ.K.’nin 25 Nisan 1917’de Rusya’nın bir Halk Cumhuriyeti esasında kurulmasını, topraklı-milli muhtariyetlerin tanınmasını isteyen bildirisi, bütün Rusya’dan ses getirmişti<strong><sup>[10]</sup></strong>. Kırımlı liderler, 1-11 1917’de Moskova’da toplanan “Bütün Rusya Müslümanları Birinci Kongresi”nde, “Federasyon”, “Kadın Hakları”, “Milli Şura” gibi konularda çağdaş ve milliyetçi bir tutum sergilerken, Türkçü bir bakış açısıyla da Rusya’daki Türk toplulukları arasında işbirliği ve dayanışmadan yana olduklarını ortaya koymuşlardı<strong><sup>[11]</sup></strong>. Çelebi Cihan ise, Kırım Başmüftüsü sıfatıyla Temmuz ayının ikinci yarısında Kazan’da toplanan “Müslüman Din Adamlarının Kongresi” (Ulema Kongresi)ne katılmış; aynı tarihlerde yine Kazan’da cereyan eden “Bütün Rusya Müslümaları’nın İkinci Kongresi” ile “Bütün Rusya Müslümanları Birinci Askeri Kongresi”nde temaslarda bulunma ve ilişkileri geliştirme fırsatını yakalamıştı<strong><sup>[12]</sup></strong>. Bu ve benzeri faaliyetleri dolayısıyla, Kerenski Hükûmeti’nin yakın izlemeye aldığı Çelebi Cihan, Kazan dönüşünde, Tavrida Valisi (Vilâyet Komiseri) Bogdanof tarafından 23 Temmuzda tutuklanmıştı. Bu Çelebi Cihan’ın Ruslar tarafından ikinci kez tutuklanmasıydı<strong><sup>[13]</sup></strong>. Haberin duyulmasından sonra, Kırım’ın her yerinden Akmescit’e gelen Türkler Vilayet Binasının etrafını kuşatmıştı. Hükûmete protestolar yağarken; Kazan’da devam etmekte olan üç kongreye mensup delegeler bu haber üzerine müşterek bir oturum yapmışlar ve ortak bir deklarasyon yayınlayarak Başbakan Kerenski’den Çelebi Cihan’ın serbest bırakılmasını, valinin azledilmesini istemişlerdi<strong><sup>[14]</sup></strong>. Sonuçta, Çelebi Cihan serbest bırakılırken, Valiye işten el çektirilmişti.</span></p>
<p><span>Çelebi Cihan’ın yönetimindeki K.M.M.İ.K., eğitim işleri başta olmak üzere hemen her alanda yeniden yapılanmaya gitmiş; kadınlar, işçiler, öğretmenler, gençler dahil toplumun tüm kesimlerinde örgütlenmeyi gerçekleştirmişti<strong><sup>[15]</sup></strong>. Bu suretle halkın politik bilinçlenme sürecini hızlandıran Çelebi Cihan ve kadrosu, 1 Kasım’da Akmescit şehrinde Kırım Türkleri’nin II. Kongresi’ni toplayarak KURULTAY toplama kararını çıkartmışlardı<strong><sup>[16]</sup></strong>. 17 Kasım’daki genel seçimlerin ardından, 26 Kasım’da Kurultay’ın muhteşem bir törenle açılışı yapılmıştı<strong><sup>[17]</sup></strong>. Çelebi Cihan, Kurultay’ın ilk gününde yapılan seçimlerde, Şefika Gaspıralı ile birlikte Başkanlık Divanı üyeliğine, akabinde de Kırım Anayasası’nın kabulü ve Kırım Halk Cumhuriyeti’nin ilânından ve de Kurultay’ın Parlamento’ya dönüştürülmesinden sonra Milli Hükûmetin Başkanlığına (İdare-i Milliye Reisliği) seçilmişti<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kırım’daki Milli Hükûmetin “Milli Ordu”nun teşkili kararının ardından, 18 Ocak 1918’den itibaren Bolşevik saldırıları başlamıştı. Yaklaşık 30.000 Bolşevik bahriyeli, piyade ve milisinin yürüttüğü kitle terörüne yönelik saldırılar kapsamında, çok sayıda Türk askeri ve sivili şehit düşmüş; esir düşen bir o kadarı da işkenceyle öldürülmüştü<strong><sup>[19]</sup></strong>. Albay Ali(yef), Miralay Osman Binaslan, Yüzbaşı A. Bayburtlu ve Burnaş(ef)’in de dahil olduğu 125 subayın cesetleri parçalanmıştı<strong><sup>[20]</sup></strong>. Öldürülenlerin kafaları kesilerek çit kazıklarına geçirilmiş ve Akmescit tren istasyonunun pencerelerinde teşhir edilmişti<strong><sup>[21]</sup></strong>. Tutuklananlar arasında Çelebi Cihan da bulunmaktaydı. Aluşta yolunda Bolşevikler tarafından tanınarak tutuklanan Çelebi Cihan, önce Akmescit Belediye Binasına hapsedilmiş, oradan da Akyar’daki Bolşevik Askeri Garnizonu içindeki hapishaneye getirilmişti. Olayların en yakın görgü tanıklarından Şefika Gaspıralı, o acılı günleri hâtıralarında şöyle anlatıyordu:</span></p>
<p><span>“23 Şubat 1961… Çelebi Cihan Efendinin ölümünden tam 43 sene geçiyor… Ölümünden dedim, şehit edilmesi ve ebedileşmesinden… Kurultay selâhiyetini Parlamentoya devrederek tatile girmişti. Akyar’dan da (Sivastopol) üzücü ve endişeli haberler gelmekte idi. Donanma efradı kâmilen Bolşevik’ti ve Akyar ile sair şehirlerde faaliyete geçmiş, tevkif, idamlar almış yürümüştü. Kırım’ı tamamiyle ele geçirmeye hazırdılar. Kırım Milli Parlamentosunu tanımadıkları gibi mevcudiyetine de tahammül edemeyecekleri aşikârdı. Bu son günlerimizdi artık! Parlamento olağanüstü toplantıya davet olundu. Akşama kadar müzakere, istişare ile günü geçirmiştik.</span></p>
<p><span>… Akşam olmuştu artık.. dağılıyorduk. Bu ara Çelebi Cihan Efendi, Bekir Odabaş, Dost Mambet Hacı, Veli İbrahim ve beni dinlenme odasına davet etti. Asabı gergin, bitkin halde idi. Çelebi Cihan Efendi: ‘Çaresiz haldeyiz. Türkiye’ye geçmek ve oradan Kırım’ın kurtuluşu için çare aramak, askeri yardım temin etmek için uğraşmak lâzım’ diyordu. Bana, kendisi ile birlikte Türkiye’ye tayyare ile gitmeye razı olup olmayacağımızı sordu. Konuştuk, düşündük ve teklifini kabul ederek ayrıldık”.</span></p>
<p><span>Şefika Hanım, Çelebi Cihan’ın aynı gece bolşevikler tarafından tutuklandığını; Çelebi Cihan’ın tebdili kıyafet etmediği gibi kimliğini de gizlemediğini anlatıyor. Hâtıralarında Bolşeviklerin Parlamento binasına baskınının yanı sıra, “Hür Kırım Kadınları” adına Bolşevik yöneticilerinden Jan Miller’den Çelebi Cihan’ı serbest bırakma talebinde bulunduklarını; söz konusu yetkilinin ümit verici bir konuşma yaptığını, hatta sonradan Akyar’a götürülen Çelebi Cihan’ın serbest bırakıldığında kullanması için (Akyar’dan Akmescit’e) bir yol geçiş belgesinin tanzim ile kendilerine teslim edildiğini; ancak oyalandıklarını fark edince de O’nu hapishaneden kaçırma niyetine girdiklerini anlatan Şefika Gaspıralı, şöyle devam ediyordu:</span></p>
<p><span>“1919 Senesi Akmescit’de çıkmakta bulunan Golos Tatar – Tatar Sadası gazetesinin bir nüshasında, Çelebi Cihan Efendi ile beraber aynı hücrede oturan ve nasılsa sağ salim hapisten çıkabilen monarşist bir Rus’un makalesi neşrolunmuştu. Bu zat, Çelebi Cihan’dan sitayişle bahsettikten sonra, kendisinin hapis müddetince çok sıkıldığını anlatmakta idi. Çelebi Cihan, hapisten kurtulmak, kaçmak çarelerini araştırıyor ve temin etmiş olmalı ki, ona ara sıra yemek getiren -isminin zikrini münasip görmüyorum- ihtiyar bir kadın vasıtası ile ailesi ile temasa geçmiş. Planın tatbiki için lâzım geleni temin etmek üzere iken 23 Şubat gelip çatmıştı. Bunları Çelebi Cihan Efendi’nin hanımından dinlemiştim. Kendisini idama götürmeye geldikleri vakit uyuyormuş. Uyandırmışlar. Vaziyeti kavrayarak kalkmış, vedalaşmış, celladın peşi sıra yürümüş. Hapisanenin avlusunda duvara dayayarak durdurtmuşlar. Başını yukarıya kaldırmış, gökyüzüne bakıyormuş ki arka arkaya sıkılan kurşunlarla yere serilmiş.</span></p>
<p><span>… 1919 Senesi Parlamento tekrar toplanınca, Akyar’da denizden çıkarılan cesetleri tetkik ve Çelebi Cihan Efendi’nin cesedini teşhis için üç şahıstan müteşekkil bir heyet ayrılmıştı. Abdi Efendi, ben ve biri daha vardı ki adını hatırlamıyorum. Ben, hassasiyet sebebiyle, gitmekten imtina etmiştim. Diğer arkadaşlar gittiler, perişan halde döndüler ve cesetlerin hiç birinin tanınacak halde olmadıklarını anlattılar.</span></p>
<p><span>Bahtsız Kırım’ın, tarihine lâyık bir hayat süren ve bu Türk yurdunun istiklâli için hayatının son dakikasına kadar mücadele eden Kırım Türklerinin büyük evlâtlarından biri olan Çelebi Cihan, davası uğrunda şehit oldu”<strong><sup> [22]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Çelebi Cihan ile birlikte Akyar’da tam 300 tutuklu işkence gördükten sonra vahşice öldürülmüştü. Çelebi Cihan’ın şehadet haberi, tüm Türk Dünyası’nda sert tepkilere yol açmış; Bolşevik makamları nezdinde protestolar yağmıştı<strong><sup>[23]</sup></strong>. Merhumun arkasından eşi de bu acıya daha fazla dayanamayarak vefat etmişti. Çelebi Cihan’ın şehadeti, Kırım Türklerini yıldırmak şöyle dursun, daha da kamçılamıştı. Alman, Beyaz Rus ve Bolşevik işgalleri ile geçen bu kanlı dönemde, Kırım Türkleri, Parlamento’yu sürekli açık tutmaya uğraşmışlar; hayatları pahasına vatanlarını, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını korumaya çalışmışlardı. Ancak, 1919’un ortalarından itibaren artık yapabilecek hiçbir şey kalmamıştı. 1917 Sonlarında “Müslümanlara hürriyet” mesajları veren Sovyet liderleri, gerçek yüzlerini bu tarihten sonra göstermişlerdi. Ufukta görünen, yalnızca baskı, sürgün, açlık, idam, kısaca her türlü etnik temizlik yöntemlerini içeren kıpkızıl bir esaret dönemiydi. Rus emperyalizminin beyazı, kızılı pek fark etmediği, ancak kızılının çok daha acımasız ve zalim olduğu anlaşılacaktı. Bundan böyle Karl Marx’ın “dünya halklarının-proleterlerinin bir bayrak altında toplanması” ütopyası, sadece rengi değişmiş Rus faşizmine hizmet edecekti. İlk kurbanı ise önce yüzler, sonra onbinler ve 1944’e gelince de bütün bir Kırım Türk toplumu izleyecekti…</span></p>
<p><span>Çelebi Cihan’ın yakın mücadele arkadaşı Cafer Seydahmet Bey, O’nun aziz hâtırasına saygı olarak bir hikâyesine “Antlı Kurban” adını verirken, merhumun “And Etkemen” şiiri de ebediyete kadar Kırım Türklerinin “Milli Marşı” olarak hafızalara kazınacaktı:</span></p>
<p><span><em>Ant etkemen Tatarların yarasını sarmağa,<br>
Nasıl bolsun bu zavallı kardaşlarım çürüsün;<br>
Onlar içun ökünmesem, kaygumasam, yaşasam,<br>
Yüregimde kara kanlar kaynamasın kurusun!</em></span></p>
<p><span><em>Ant etkemen şu karangı yurtka şavle serpmege,<br>
Nasıl bolsun eki kardaş birbirini körmesin.<br>
Bunu körüp buvsanmasam, mugaymasam, canmasam,<br>
Közlerimden akkan yaşlar derya deniz kan bolsun!</em></span></p>
<p><span><em>Ant etkemen, söz bergemen bilmek içun ölmege,<br>
Bilup, körup milletimin köz yaşını silmege<br>
Bilmi, körmi bin yaşasam Kurultay’lı Han bolsam</em></span><br>
<span><span> <em>Yine bir kün mezarcılar kelir beni kömmege</em></span><strong><sup>[24]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>VE SOVYET USULÜ SOYKIRIM YÖNTEMLERİ</strong></span></p>
<p><span>Başta İngiltere, Fransa gibi ülkelerin sömürgelerinde izledikleri emperyalist politikalar, sömürülen toplumu özgür düşünebilen entellektüellerden arındırma; onun yerine “sömürge aydını” olarak da nitelenen, sadece kendilerine hizmet etmeye koşullandırılmış, bağımsız ve özgür düşünüp hareket edemeyen bir kesimi ikâme etme gibi ince taktikler içermekteydi. Kızıl emperyalizmde ise, Çarlığın bu yöndeki deneyim kazanmış uygulamalarının yanı sıra, batının “parçala-yönet” politikası da esas alınmıştı. Ancak, Sovyet yöneticileri, iktidar gücünü ele aldıktan kısa bir süre sonra, bu yolda yepyeni taktikler geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştı: Örneğin, yapay kıtlık politikasıyla -aydınlar ayırd edilmeksizin- hedef kitleleri fiziksel olarak temizlemek!.. Böylece “düşman unsurların” bir bölümü, doğal (!) bir biçimde ortadan kaldırılırken, -aydınlar dahil- hedef kitlenin tüm direncinin kırılması hedeflenmekteydi.</span></p>
<p><span>1921-22 Kıtlık-Açlık Döneminde hayatını kaybedenlerin sayısı 100.000’in üzerindeydi. Resmi Sovyet istatistiklerine göre, Akmescit, Akyar, Gözleve, Canköy, Yalta, Kefe ve Kerç’de yani sadece istatistiğe konu olan 7 yerleşim merkezinde açlıktan “ölüm derecesinde” etkilenenlerin sayısı 377.533 kişi idi. Aynı yerleşim merkezlerinde Şubat-Mart-Nisan 1922’de ölenlerin sayısı ise toplam (13.644+19.522+13.598) 46.764 kişi idi<strong><sup>[25]</sup></strong>. Büyük çoğunluğu Türklerin oluşturduğu Bahçesaray’da açlıktan hayatını kaybedenlerin oranı, tüm şehrin % 55’ini oluşturmaktaydı<strong><sup>[26]</sup></strong>. Sovyet hükûmeti, her nasılsa, bu insanlıkdışı planlı kıtlık-açlıktan ancak 16 Şubat 1923’de haberdar (!) olabilmişti<strong><sup>[27]</sup></strong>. Aynı tasarlanmış senaryo, 1931-33 yıllarında da sahnelenmiş, 35.000’den fazla Kırım Türkü açlıktan hayatını kaybetmişti. Bu taktiğin sonucu olarak eğitim düzeyine bakılmaksızın aydını-avamı ile Kırım Türk Halkının mevcudiyetine kastedilmişti…</span></p>
<p><span>Sovyet yöneticilerinin geliştirip uyguladıkları ikinci bir kıyım yöntemi, geleneksel kültürü sürdüren köklü aile yapısını bozmak kasdıyla onbinlerce Kırım Türkünün Sibirya ve Orta Asyaya sürgün edilmesiydi. Sürgüne esas suçlama basmakalıptı; ya eski rejimde toprak sahibi olanlar için “kulak-toprak ağası” ya da kolhoz sistemine ayak uyduramayanlar için “sabotör”!.. Böylece Kırım Türkleri, yine aydını-avamı, şehirlisi-köylüsü ile onbinlerce evlâdını Sibirya’nın buzlu tundralarında, Türkistan’ın çöllerinde kaybediyordu… Dr. Edige Kırımal’a göre, 1921-1941 yılları arasında açlık-kıtlık, hapis, sürgün v.b. yöntemlerine maruz kalan Kırım Türkleri, 160.000-170.000 arasında bir kayıp vermişti ki, bu 1917 yılındaki Türk nüfusunun yaklaşık yarısı kadardı<strong><sup>[28]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>VE DE ÖZELLİKLE AYDIN KIRIMI</strong></span></p>
<p><span>Kırımlı Türk aydınları için Sovyet esareti altında ulusal kimliği korumak, her şeyin başında gelmekteydi. Onca baskıya rağmen, politik hayattan çekilmediler. Sovyet sisteminin kurallarına göre oynamayı, bütünüyle mahvolmamak için de Kırım’ın yönetiminde ağırlıklarını koymayı yeğlediler. Nitekim, başlangıç itibariyle başarılı da oldular. 1922’de Akmescit’te 1. Hükûmet Matbaası’nda basılan ve kapağının üst köşesinde “Bütün Dünyanın İşçileri ve Mazlum Milletleri Birleşiniz” sloganı yazılı olan “1922 Senesi May 2’de Akmescid’de Toplanan Umum Kırım Tatarları 2’nci Bitaraf Konferansiyası” broşürü, Sovyet işgali öncesi Kırım Halk Cumhuriyeti’nin en önemli siyasal dayanağı olan “Milli Fırka” yöneticilerinin hâlâ var olduklarını kanıtlaması açısından oldukça önem taşımaktadır<strong><sup>[29]</sup></strong>. Kırım Merkezi İcraat Komitesi Reisi Gaven’in başkanlığında toplanan bu konferansta, Kırım Türklerinin açlık konusu başta olmak üzere eğitim ve diğer sorunlarını dile getirenler arasında Dr. Ahmed Özenbaşlı, Bekir Odabaş, Osman Akçokraklı, Halim Baliç, Osman Derenayırlı gibi milli bilince sahip, “Milli Fırka” üyesi Türk aydınlarının isimleri dikkat çekiyor. Bir şey daha dikkat çekiyor, o da broşürün sonundaki şu paragraf: “Bütün bu meseleler bitdikten sonra son defa olarak Konferansiyayı selamlayan Gaven, Selim Muhammedof, Aynelhayat, Hattatof, Osman Derenayırlı arkadaşların ateşli ve müessir nutuklarından sonra ‘İnternatsional’ ve ‘And Etkemen’ yırlanarak (okunarak) Konferansiyanın son meclisi kapanmışdır”<strong><sup>[30]</sup></strong>. Gaven, biliyoruz ki, Çelebi Cihan’ın öldürülmesinden birinci derece sorumlu olan kişidir. Akyar (Sivastopol) şehrinin Bolşevik İhtilal Komitesi Başkanlığını yapmıştır. Sovyet egemenliğinin kurulmasından sonra da Kırım’ın başına getirilerek ödüllendirilmiştir. Yukarıda tam metnini verdiğim “And Etkemen” ise, yalnızca bu yüce şehidimizin şiiri olmayıp, Kırım Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık aşkını ifade eden ulusal marşıdır da. Rus esaretini ve baskısını ifade eden “Enternasyonal” ile “And Etkemen”in birlikte okunması, Kırımlı Türk aydınlarının ölüm tehdidi altında bile ulusal kararlılığını ve cesaretini sergilemesi açısından ayrıca bir anlam ve önem taşıyor…</span></p>
<p><span>Gerçekten de, hapis-sürgün-idam riskine aldırış etmeyen Kırımlı Türk aydınları, politik alanın yanısıra, eğitim alanında da birdizi başarıya imza atmışlardı<strong><sup>[31]</sup></strong>. Çünkü, büyük önderleri Gaspıralı İsmail Beyin öngördüğü gibi eğitim, bir milletin bugününü ve geleceğini belirleyen en önemli anahtardı. Eğitilmiş bir milletin ise yok edilmesi kesinlikle olanaksızdı. Kırım Türkleri, 1923 yılı itibariyle yaklaşık 150.000 kişilik nüfusuyla, Kırım’ın toplam nüfusunun ¼’ünü oluşturmasına karşılık, eğitim ve politik olgunluk düzeyinin diğer topluluklardan daha yüksek olması gibi bir avantaja sahip bulunmaktaydı<strong><sup>[32]</sup></strong>. Aynı şekilde, 1925 yılı itibariyle Kırım’daki Komünist Partisi’nin toplam 6450 üyesinden sadece 333’ü Kırım Türkü idi. Buna rağmen, 1924-28 yılları arasında Kırım Sovyet Muhtar Cumhuriyeti’nin İcra Komitesi Reisi, eski “Milli Fırka” üyesi bir Türk olan Veli İbrahim’di<strong><sup>[33]</sup></strong>. O’nun sayesinde Türk aydınları kilit mevkilere gelerek, Kırım’ın yönetiminde söz sahibi olmuşlardı. Gaspıralı İsmail Beyin yanında yetişen Veli İbrahim, Kırım Türklerini elinden geldiğince Moskova’nın baskılarından korumaya çalışmıştı. Örneğin, ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk Dili ve Edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti<strong><sup>[34]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Sovyet yöneticileri, 1928’in Ocak ayına gelindiğinde, Kırım’ı “Sovyetleştirme” aşamasından “Ruslaştırma” aşamasına geçerek Veli İbrahim’i görevden almış, üstelik “burjuva milliyetçiliği” ile itham ederek hapse atmıştı. Aylar süren hukuk komedisi bir yargılamadan sonra Veli İbrahim, 9 Mayıs 1928’de suçu -temyizi kabil olmaksızın- sabit görülerek kurşuna dizilmek suretiyle idam edilmişti<strong><sup>[35]</sup></strong>. Bu yargılamanın bir başka ilginç yönü de şuydu: Sovyet yöneticilerine rağmen Yahudilerin Kırım’a iskânını engelleyen Veli İbrahim’i yargılayan yargıç Schults ve savcı Fridberg Yahudi idi. İdamdan sonra Yahudi iskânı gerçekleşti idiyse de, II. Dünya Savaşı sırasında Kırım Alman Orduları tarafından işgal edildiğinde, söz konusu Yahudi göçmenlerin önemli bir kısmı SS’ler tarafından saptanarak anında kurşuna dizilerek idam yoluyla ya da temerküz kamplarında insanlık dışı türlü yöntemlerle imha edilmişti.</span></p>
<p><span>Veli İbrahim’in idamından sonra Kırım’da geniş çaplı bir aydın tasfiyesi başlatılmıştı: Türk aydınları, devlet kademelerinden uzaklaştırılırken, 9 Ekim 1928’de yüzlercesi hapis ve sürgün cezasına çarptırılmıştı<strong><sup>[36]</sup></strong>. Bu tasfiye kampanyası, asgari 32.500 Türk aydınını kapsamıştı. Bir araştırmacının ifadesiyle, “İbrahimov’un tasfiyesini müteakip yıl içinde hemen hemen bütün ihtilâl öncesi Tatar aydın zümresi tasfiye edilmişti”<strong><sup>[37]</sup></strong>. 1928-29 Yılları arasında Kırım’dan Sibirya’ya sürgün edilenlerin sayısı 35.000-40.000 arasında tahmin edilmekteydi<strong><sup>[38]</sup></strong>. Kırımlı Türklerin sürgün bölgelerinde yok oluşunu görgü tanığı bir Rus, Grigorii Aleksandrov şöyle değerlendiriyordu: “Binlerce kişiyi topladılar… Güneyin mutedil ikliminde büyümüş ve dağlarla deniz sahilinden hiç ayrılmamış olan insanlar zorla tayga ve tundralara (Sibirya’nın buzlu orman ve stepleri-bozkırları) göç ettirilince daha göçün ilk safhasında yok oldular. Bu herhangi bir genel tedbir değil, fakat kitle imhasıyla, bütün bir milletin manasız ve merhametsizce yok edilişiydi”<strong><sup> [39]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türk aydınlarını idama, sürgüne ya da hapis cezasına mahkûm eden yargı kararları, hep aynı basmakalıp suçlamalara dayanmaktaydı: “Burjuva Milliyetçisi”, “Kulak-Toprak Ağası”, “Karşı Devrimci-Troçkist”, “Anti-Sovyet Unsur” v.b. Örneğin, Yalta’daki Şark Müzesi Müdürü olan Yakub Kemal, müzede teşhir edilen tarihsel kıymetteki sanat eserleri dolayısıyla “Hanlık dönemine özenmek ve halkı da özendirmekle” suçlanıyordu. Dr. Ahmed Özenbaşlı, benzeri bir başka suçlamayla idama mahkûm edilmişse de sonradan cezası 10 yıl hapse çevrilmişti. Habibullah Odabaş ve daha pek çok eğitimci yargılanmaya bile gerek görülmeksizin Sibirya’ya (Solovki Adalarına) sürgüne gönderilmişti. Veli İbrahim döneminde Halk Eğitimi Komiseri (Eğitim Bakanı) olan Hüseyin Baliç, özel olarak yargılanmış ve 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 1934 Yılı içinde gerçekleştirilen tasfiye sırasında, Çarlık döneminde eğitim almış hemen tüm Türk aydınlarının işlerine son verilmişti. Özel girişimciliğin yasak olması nedeniyle işsizlik, açlık ve ölüm manasına gelmekteydi. Sovyet yöneticileri, 1937-38 yılları arasında Kırımlı Türk aydınlarına karşı büyük bir tutuklama kampanyası başlattılar. Başlarına gelebilecekleri daha önceden sezinleyerek Kırım dışına kaçmış olan Osman Akçokraklı Bakû’den, Mahmut Nedim Moskova’dan, Hüseyin Badaninski’yi ise Tiflis’den getirten Sovyet yöneticileri, 17 Nisan 1938 tarihli mahkeme kararıyla adı geçenlerin yanı sıra, Kırımlı aydınların -tabii ki o tarihe kadar hayatta kalabilenlerin- en seçkinlerini idama mahkûm ettirdiler. Bunlar arasında, Gaspıralı İsmail Beyin yanında yetişen ve O’nun güvenine mazhar olan Hasan Sabri Ayvaz ve Osman Akçokraklı ile birlikte, Ramazan Aleksandroviç, Yakub Aziz, Seyitcelil Hattat, Cafer Gaffar, Hüseyin Badaninski ve Mahmut Nedim bulunmaktaydı. İdam kararının verildiği gün içinde de tüm sanıkların idam cezası infaz edilmişti. Bu dönemde idam ya da başka yollarla öldürülen, sürgün yerlerinde çeşitli nedenlerle hayatlarını kaybeden Kırımlı Türk aydınları arasında, Osman Derenayırlı, Hamdi Giraybay, Ömer İpçi, Abdullah Lâtifzade, Hasan Şumin, Eşref Şemizade, Kerim Cemalettin, Abdülhakim Hilmi, Ali Hasan, Yahya Şerafeddin, Raşit Bağçivan, Mahmut Aziz, Kerim Cemalettin, Yahya ve İbrahim Bayraşevskiy, Eşref Şemizade, Seyit Ömer Turpçu ve daha pek çokları bulunmaktaydı<strong><sup>[40]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yazmış olduğu son derece değerli eserleri ve yetiştirdiği bilim adamları ile tanınan, Türkoloji biliminin kurucuları arasında seçkin bir yere sahip olan Kırımlı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Çobanzade ise, Azerbaycan’da öğretim üyeliği yapmasına karşılık bu aydın kırımından yakasını kurtaramamıştı<strong><sup>[41]</sup></strong>. 12 Ekim 1937 Tarihli üçlü mahkeme kararıyla Sibirya’ya sürgüne gönderilmişti. Her ne kadar idama mahkûm edildiği ve 13 Ekim 1937’de kurşuna dizildiğine ilişkin duyumlar geldiyse de, 7 Ağustos 1942 tarihli “Azat Kırım” gazetesinde çıkan Abdullah İsmail imzalı bir yazı, bu dünyaca ünlü Kırımlı aydının hazin, dramatik sonunu anlatıyordu:</span></p>
<p><span>“1938 Yılının Aralık ayında, 38 derece soğuk bir havada, Sibirya’daki küçük akarsulardan biri olan Troyk-Peçorski’nin kenarındaki Pokrovka köyü civarında ucu bucağı olmayan ormanda gardiyanın emri altında odun kesiyorduk. Kampımızın karşısından bir mahkûmlar sürüsünün geçtiğini gördük. Onlar da bizi görmüş olacaklar ki, sigara içmek bahanesiyle durdular. Bizden 10-15 adım kadar uzak idiler. Nereden geldiklerini sorduk. Kafkaslardan geldiklerini söylediler. Merakımız daha da arttı. İnsan kılık ve rengini kayıb etmiş olan zavallılar birbirlerine bakıştılar. Bu arada içlerinden birisi benim adımı ağzından kaçırdı. O’na dikkatle baktığım zaman, Bakû’de yayınlanan (Yeni Yol) gazetesinde tam on yıl beraber çalıştığım eski gazeteci, lisan ve tarih öğretmeni Hasan İmamof’un solmuş çehresini güçlükle tanıyabildim. Sürgün mahkûmları içinde, 1924 senesinde Kırım’dan Azerbaycan’a gelip Bakû Üniversitesi’nin Türkoloji kısmında Türk Dili ve Edebiyatı profesörlüğü yapmış olan Bekir Sıtkı Çobanzade, tanınmış tarihçi Abdullah Takizade, Cebbar Mehmetzade ve daha birçok münevver bulunuyordu.</span></p>
<p><span>‘Sizleri niçin kapattılar?’ sorumun cevabını aynı soru ile aldım: ‘Ya seni niçin kapattılar?’.</span></p>
<p><span>Bundan çıkarttığım sonuç, pek acı ve düşündürücü oldu: GPU ve NKVD bütün Türk-Tatar halklarının aydın kişilerinde kendilerinin düşmanları görüyor, onları Sibirya’nın taygalarına ve tundralarına sürgün ediyorlardı.</span></p>
<p><span>Uzaktan birbirimize yaklaşmayarak, 15 dakika kadar konuştuktan sonra, ÇEKA ajanının yırtıcı ‘Kaalk!..’ sesi Kafkas sürgünlerini bizden ayırdı. Uzaklaştılar ve gözden kayboldular… Anlaşıldığına göre daha Kuzeydeki Barkut’a gittiler…</span></p>
<p><span>Şimdi, sevimli şair ve profesörümüz ve arkadaşlarının kaderi göze görünmeyen o kuvvetin elindedir. Kim bilir, belki yine görüşürüz…”<strong><sup> [42]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Oysa bu satırların yazarı bilmiyordu ki, Prof. Bekir Sıtkı Çobanzade, aynı kış, soğuk hava ve diğer olumsuz koşullara dayanamayarak bu dünyadan göçmüştü… Geride bir yığın bilimsel eser, çok sayıda duygusal şiir ve unutulmazlığını bırakarak…. Milletinin aydınlarının acı kaderini paylaşarak… Diğer Sovyet kırımına uğramış aydınlar gibi bir mezar taşına bile sahip olmaksızın!… Tıpkı o sımsıcacık dizelerinde dediği gibi:</span></p>
<p><span><em>Ezan sesi biyaklarga kelalmay,<br>
Tatlı, tatlı yüregime tiyalmay…</em></span></p>
<p><span>(Türkiye Türkçesi ile)</span></p>
<p><span><em>Ezan sesi bu taraflara gelemiyor,<br>
Tatlı tatlı yüreğime değemiyor…</em></span></p>
<p><span>Sadece vatansever ve milliyetçi aydınlar mıydı ki sürülenler, hapse atılanlar ve idam edilenler!.. Elbette ki hayır!… Kendi insanına, toplumuna ihanet ederek Moskova’ya hizmet etmiş olanlar da bu kırımdan paylarına düşeni almışlardı. Örneğin, Çobanzade’yi ihbar eden Yakub Musanif, Dr. Ahmed Özenbaşlı ve Habibullah Odabaşı’nı Moskova’ya hedef gösteren Tevfik Boyacı gibileri de bir süre sonra idam edilmişlerdi. Veli İbrahim’in idamından sonra bu göreve Moskova tarafından atanan Mehmet Kubay<strong><sup>[43]</sup></strong> ve son olarak İlyas Tarhan ve İbrahim Sameddin de sözkonusu kurbanlar kervanında yerini almışlardı. Sovyet yöneticileri, Alman Ordularının Kırım’a yaklaştığı 1941’in Ekim-Kasım aylarında, yeni bir kırım hareketine girişmişlerdi. Almanlarla işbirliği yapabileceklerinden kuşkulandıkları Türkler, aydını-köylüsü, kadını-erkeği, yaşlısı-sütbebeği ile bu kırımdan kurtulamamışlardı. Hapishanelerdeki tüm mahkûmlar kurşuna dizilirken; hastanenler ve hasta taşıyan vagonlar içindekilerle birlikte ateşe verilmişti. 4 Kasım 1941’de Almanların önünden kaçan NKVD mensupları, hınçlarını halk üzerine rastgele ateş açarak çıkarıyorlardı<strong><sup>[44]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İşte, II. Dünya Savaşı’nın sonunda, muzaffer (!) Sovyet orduları Kırım’a giriyor… 18 Mayıs 1944’de sadece aydınlar değil, en küçük ferdine kadar bütün Kırım Türkleri evlerinden toplanıyor; hayvanlara mahsus vagonlarda sürgün mahallerine doğru yola çıkarılıyor… Köklerinden sökülen bir ağaç gibi, Kırım’dan binlerce kilometre uzaklıkta Urallardan Sibirya’nın buzlu tundralarına, Türkistan’ın çöllerine yok olmaya terkediliyor… Toplam nüfusunun % 46’sını sadece bu iki ay süren insanlık dışı yolculukta kaybeden Kırım Türkleri, Sovyet vahşet ve faşizmine, kıpkızıl emperyalizmine kurban ediliyor… Çarlık müstebitlerinin yapmak isteyip de yapamadıklarını, kızıl müstebitler yapıyor… Bugün bile devam etmekte olan bu insanlık dramını bütün dünya vurdumduymazlıkla izliyor… Özbekistan bu ezilmiş halkın evlâtlarından haraç almaya devam ediyor… Ukrayna, vatandaşlık ve seçmenlik haklarına kısıtlama getiriyor… Kırım’daki Rus yöneticiler, parasıyla da olsa ev ya da arsa sattırmıyor; vatana dönüşü iskâna ve çalışmaya getirilen kısıtlamalarla engellemeye çalışıyor… Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı’nın vaadlerini hayata geçirmiyor… K.G.B. yine tüm gücüyle provakasyonlar yapıyor… C.I.A., Kırım’da Türklük bilincinin yerleşmemesi doğrultusunda yönlendirmeye dayalı pasif politika izlerken, Türkiye’deki işbirlikçileri Kırım davasını, bir Türklük davası olarak kamuoyuna geniş bir siyasal yelpazede maletmek yerine uçtaki iki partiye M.H.P. ve F.P.’ne yamamaya gayret ediyor… Ya da bir avuç Kırım Türkünü “Çöl Tatarı” ve “Tat” olarak ikiye bölmenin, yapay dernekçilik kavgası ile birbirine düşürmenin ihanetini sergiliyor… Kırım’daki liderler bütünleştirici olamıyor… Kısaca, Kırım Türkleri, aydın kırımına uğramanın tüm sancılarını çekiyor… Ve tüm bu olumsuz koşullar, Kırım’daki aydınların yanısıra, Türkiye, A.B.D., Almanya gibi ülkelerde yaşayan Kırım kökenli aydınlara birlik ve dayanışma bilinci ile önemli bir sorumluluk yüklüyor… Kısaca, Kırım’ı sevmek yetmiyor; tüm sorunlarına birlikte omuz vermek gerekiyor…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67951" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Kirim-Turkleri-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span><span>SONUÇ:</span> </span></strong>Kırım Türklerinin geleceği açısından yakın dönem tarihinin günümüze ışık tutması ve de geçmişte yaşanmış tüm tarihsel olayların günümüz koşulları açısından değerlendirilmesi kaçınılmaz. Yakın geçmişten alınacak öylesine çok ders ve ibret var ki!.. Kırım Türkleri, geçmişin hatalarını tekrarlayacak lükse asla sahip değiller. Bugün Kırım’da entelektüel düzeyi hayli yüksek; mücadele deneyimi büyük olan aydınların sayısı ise küçümsenemeyecek ölçüde. Bir o kadarı da sürgün mahallerinden henüz yurduna dönememiş. Aynı şekilde, Türkiye’de, A.B.D.’de ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde çok sayıda Kırımlı aydın, Kırım’ı unutmaksızın yaşamakta…</span></p>
<p><span>Yakın geçmişte Kırımlı liderler, örneğin Gaspıralı İsmail Bey, tüm Türk Dünyasıyla bütünleşmeyi başarırken; Kırım Halk Cumhuriyeti’nin liderleri, Çelebi Cihan ve Cafer Seydahmet, sağcısı-solcusu tüm Kırım Türkleri ile etle-tırnak olmuştu. 21. Yüzyıla girerken, kamuoyu oluşturma yöntemlerini bilmeden; uluslararası kurum ve kuruluşları ve işleyiş mekanizmalarını tanımadan; kitle iletişim araçlarının -internet dahil- gücünü sadece Kırım değil, dünyaya ulaşacak biçimde kullanmadan; henüz ulus-devlete sahip olmazken ama yarın olacakmış gibi ulus-devlet yapılanmasının üç ayağını yani kültürel eğitimi, toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin eğitimi ve teknoloji-bilgi eğitimini vermeden; kadınları siyasal-toplumsal alana -erkeklerle eşit olarak- kazandırmadan; başta A.B.D. gibi stratejik desteği önemli olan ülkelerde lobiciliğin önemini ve yürütülüş biçimini kavramadan; Türkiye’nin kullandığı biçimiyle Latin alfabesine geçmeden; dolaylı vergiyi haraç biçimine dönüştürecek ve mafya ile işbirliği görünümü verecek sapmalara kaçmadan; aydınların önemli bir bölümünü, sırf kişisel muhalefetleri dolayısıyla dışlamadan; görüş ayrılıklarını kişiselleştirmeden; eski usul “nasılsa halkımın bir bölümü bana oy veriyor” hatasına düşüp oy vermeyenleri dışlamadan; halkta ekonomik ve sosyal kalkınma talebinin nasıl uyandırılacağını, uluslararası projelerin Kırım’a yönelik olarak nasıl kanalize edileceğini bilmeden; sadece yardım bekleyerek alaturka liderlik yapmak mümkün değil!.. Yapılırsa da ancak bu kadar oluyor… Hiçbir sorun çözümlenmiyor, aksine katlamalı olarak büyüyor; Kırım Türkleri içte-dışta kırk parçaya bölünüyor…</span></p>
<p><span>Eğer aydınlar bütünlükçü yaklaşıma kanalize edilemezlerse, bu defa bilinçli aydın zararı sözkonusu olabilir ve hatta bu zarar ihanet boyutlarına kadar varabilir. Örneğin Kırım Türklerini soy açısından Kimmerlere dayandırmak, çöl-tat ayırımı yapmak, kaynakları kişisel çıkarlarına kullanmak gibi… Kırım Türklerinin efsanevi lideri Mustafa Cemiloğlu, mücadele azmi ile Sovyet hapishane ve kamplarında kazandığı liderlik şansını çok iyi değerlendirmek zorunda. Elbetteki herşeyi bilmesi olanaksız. Ama bilen Kırımlı aydınlardan yararlanması da gerek. Kendisine her konuda danışmanlık hizmeti verebilecek o kadar yetişmiş Kırımlı Türk aydını var ki, tüm dünyaya dağılmış… Örneğin, Türkiye’deki temaslarında yabancı istasyon ya da servislerin en alt düzeyinde yer alan bir-iki kişi ile yetinmemesi gerekiyor (bir lider, politik açıdan ille de bir yabancı servisle ilişki kurmak istiyorsa, bunu en tepedekilerle ve kendisini ve de temsil ettiği kitleyi kullandırmadan gerçekleştirebilmelidir). Keza, İstanbul Büyük Şehir ve Keçiören Belediye Başkanları ile dostluk kurmak başka, sadece ve sadece Kanal 7, Samanyolu, TGRT gibi kanallara çıkarak Türkiye’nin siyasal yelpazesinin en ucundakiler ile Kırım Türklerini özdeşleştirmek başka şeyler. Önemli olan, Kırım davasının yaklaşık beş milyonluk Kırım kökenli Türk vatandaşı gerçeğinden hareketle, sağ-sol ayırd etmeksizin tüm siyasilere anlatabilmek; Türk kamuoyuna mal edebilmek!.. Kısaca Mustafa Cemiloğlu’nun Kırım davasının selameti ve geleceği açısından önce yakın çevresini yeniden gözden geçirmesi ve imaj tazelemesi gerekiyor. Oysa, Sayın Cemiloğlu’nun, tipik bir örnek olarak, Konya’daki Kırım kökenli akademisyenlerin uluslararası nitelikte panel gerçekleştirebilecek güç ve yetenekte olduklarını; İzmir’deki Kırımlıların aydın bir kadın yönetici ile çalıştıklarını; Eskişehir’deki aydın yöneticilerin, Kırım milli kültürünü -en az Kırım’da yaşayanlar kadar- muhafaza edilmesindeki unutulmaz katkılarını; Polatlı’da Kırım davası söz konusu olduğunda sağ-sol ayırımının ortadan kalktığını bilmesi, diğer şehirlerdeki Kırım kökenli aydınları onore etmesi ve bu yolda yeni bir yapılanma oluşturması, mevcut olanakları Kırım’a yönlendirmesi gerekirdi. Yine bir örnek olarak, internetle haberleşmeyi ve bilgi akışını gerçekleştirmek için, sadece örnek teşkil etmek üzere, ABD’de Mübeyyin Batu ALTAN, İnci BOWMAN, Almanya’da Yankı PURSUN, Türkiye’de Fevzi ALİMOĞLU’ndan aktif biçimde yararlanabilmeliydi.</span></p>
<p><span>Hiç şüphesiz ki, Kırım dışında yaşayan aydınların da özeleştiri yapmaları gerek. Önce kişisel kırgınlıklara son verilmesi ve derneklerin tek çatı altında toplanması halledilmesi gereken en önemli sorun. Bugün tüm dünyada “yükselen değerler” arasında, NGO (Hükümet Dışı Kuruluşlar-Sivil Toplum Örgütleri), insan hakları, insani yardım ve cinsiyet eşitliği konuları var. Bu yükselen değerleri Kırım davasıyla özdeşleştirmek kaçınılmaz. Kırım Derneklerinin hepsi, bu bağlamda birer NGO. Dernekler, Kırım Türkleri açısından önemli bir şans ve bu şansın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Örneğin, ABD, insan hakları, insani yardım konularında kendi NGO’larını gönüllü katılımcı organizasyonları yetersiz olduğundan bizzat CIA vasıtasıyla oluşturuyor. Bu, Rusya’nın yanı sıra yeni kurulan Türk devletlerinde, özellikle Azerbaycan’da, CIS ülkelerinde, Afganistan’da, Irak Kürdistan’ında v.s. hep böyle. Kırım Türklerinin böyle bir sorunu yok, önemli olan dernekleri yeni bir yapılanma içine sokabilmek ve marjinal faydayı sağlayabilmek. Aksi takdirde kaynak israfı, hem de en sorumsuzca yapılanı, insan kaynakları israfı söz konusu oluyor. Örneğin, Türkiye’nin yaptığı yetersiz yardımların nasıl değerlendirildiği konusunda ne Türkiye’ye ve ne de kamuoyuna bilgilendirme yapılmıyor. Keza, Ankara’daki Kırım Derneklerinden birine Türk Hükûmetince yapılan -bu sene için 100.000.000.000 (yüzmilyar TL)- yardım, Gaspıralı’nın asla güncelliğini yitirmeyecek vasiyeti doğrultusunda öğrenci başına ayda en az 20.000.000 (yirmi milyon TL) bursla 400 Kırımlı öğrencinin Türkiye’de eğitim görmesine sarf edilebilirdi. Bu öğrencilerin bilinçli birer yurtsever olarak yetişmeleri için gerekli eğitim ve gözetim programları ise hiçbir masraf yapılmaksızın yürürlüğe konulabilirdi. Ya da bir kısmıyla Gaspıralı İsmail Beyin Bahçesaray’daki evi satın alınabilir, restore edildikten sonra Milli Müze olarak açılabilirdi. Ya da yine bir kısmıyla şehitlerimizin büstleri yaptırılabilir, bunlarla ilgili genç nesilleri bilgilendirecek kitaplar bastırılabilirdi. Tüm bunlar akla gelen alternatif öneriler. İşbirliği olmayınca, bireysel sorumluklar yönlendirilemediği için beklenen yararlar da sağlanamıyor, hiç kimse hesap vermeye yanaşmıyor ve kıt kaynaklar resmen heba ediliyor…</span></p>
<p><span>Kısaca, bugün anavatanlarına dönmeye çalışan ve bu geçiş döneminin bütün sancılarını fazlasıyla yaşayan Kırım Türklerini, dünyadaki küresel yönelimlerin dışında tutmak imkânsız. Tutulursa bugünkü gibi oluyor. Bu iş için Kırımlı aydınların “Tatarcısı”, “Türkçüsü”, “İslâmcısı”, “Sosyalisti”, “Kapitalisti” ile bütünlükçü bir yaklaşım içinde, Kırım’ın bugünü ve yarınları için işbirliğine girmeleri gerekiyor. Bu tür ayrılıklar, Kırımlı aydınlar için ortak sorunlara entelektüel bakışın temel yapı taşları; asla kavga ve düşmanlık nedeni değil. Birlik, Kırımlı aydınlar için tarihi bir sorumluluk. Tıpkı, “Antlı Kurban” Çelebi Cihan’ın dediği gibi:</span></p>
<p><span>“Kırım’ı kana boğabilirler. Fakat bütün bunlar, Kırımlıların istiklâl imanlarını yıkmaya değil, kuvvetlendirmeye yarayacaktır. Tarihin ergeç yazacağı şey: MÜSTAKİL VE MESUT KIRIM’dır”.</span></p>
<p><span>Ama önce inanmak gerek…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Necip HABLEMİTOĞLU</strong></span></a>
</p><hr>
<p><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></p>
<ol>
<li><span>Kırım’ın işgali ile başlayan şiddet uygulamalarının ve soykırım girişimlerinin örnekleri hakkında özet bilgi için bkz. Ethem Feyzi Gözaydın, KIRIM – Kırım Türklerinin Yerleşme ve Göçmeleri, (İstanbul: 1948), s. 64-66.</span></li>
<li><span>Kırım’dan “Aktopraklar”a göç için Çarlık Rusyası’nın arşivlerinden yararlanılarak hazırlanmış tek temel eser için bkz. Dr. Ahmed Özenbaşlı, Çarlık Hakimiyetinde Kırım Faciası, (Akmescid: 1925).</span></li>
<li><span><span>Çarlık işgali altında yok edilen kültürel varlıkların genel bir dökümü ve değerlendirmesi için (Rus ve Batı kaynaklarından) bkz. Prof. Alan Fisher, The Crimean Tatars, (Stanford-California: Hoover Inst., 1978). Sözkonusu eserin Sayın Eşref Bengi Özbilen tarafından yapılan ve “Emel” dergisinde tefrika halinde yayınlanan Türkçe çevirisinde yer alan bilgi ve kaynaklar için bkz. “Emel”, XXXII, 124, Mayıs-Haziran 1981, s. 11, dpn. 27 ve 29. Tahribat örnekleri hakkında derli-toplu bilgi için bkz. Müstecib Ülküsal, Kırım Türk Tatarları (İstanbul: 1980), s. 129 v.d. İşgalin ilk yıllarındaki tahribatın canlı tanığı olan İngiliz asıllı Edward Daniel Clarke, konuyla ilgili makalesinin bir yerinde şöyle örnek vermekteydi: “Rusların sayısız mezalim ve adaletsizce hareketlerle Kırım’ı istila ettikten sonra ne yaptıkları bana sorulursa, bir kaç kelime ile şöyle cevaplandırırım: Onlar memleketi yakıp yıkmış, ağaçları kesmiş, evleri, kutsal yerleri, umuma ait binaları ve kanalları tahrip etmiş, Tatarları soymuş, dinlerine saygısızlık göstermiş, mezarları ortadan kaldırarak Tatar atalarının ceset kalıntılarını havaya savurmuş veya murdar hayvanlara eğlence olsun diye çöplüklere atmışlardır. Onlara göre yakmak, yıkmak, yağma etmek ve öldürmek, hâkimiyetlerini kurmaktır; her yeri çöle çevirmek ve barışı sağlamaktır”: Dr. Edige M. Kırımal, “Çarlık Rusyası Hâkimiyeti Altında Kırım”, Dergi, XII, 46, 1966, s. 53-54</span></span></li>
<li><span><span>1917 Yılı içinde Rusya’nın hemen her tarafındaki Türk topluluklarınca gerçekleştirilen yerel ve genel kongreler için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917), (Ankara: Ankara Üniversitesi Mat., Kırım Dergisi Yay., 1997), s. 89-111.</span></span></li>
<li><span><span>Bu Cumhuriyetlerin kurulması, Rus esiri Türk topluluklarının müşterek organizasyonu olan ve 1-11 Mayıs 1917’de Moskova’da toplanan “Bütün Rusya Müslümanlarının I. Kongresi”nde oluşturulan “Milli Şûra”nın da sonu olmuştu. Bu suretle birlik ve dayanışmadan yoksun kalan Türk Cumhuriyetleri, birer birer Kızılordu tarafından yutulmuştu. “Milli Şûra”nın feshedilmesi ile ilgili olarak bkz. Hablemitoğlu, “Rusya Türklerinin Milli Şûrası”, Kırım, IV, 16, Tem.-Ağus.-Eylül 1996, s. 8-11.</span></span></li>
<li><span><span>Mirza Bala, “Rusya İhtilâlinde Türkler”, Dergi, III, 9, 1957, s. 13.</span></span></li>
<li><span><span>Alınan önemli siyasal kararlar arasında: “50 Kişiden oluşacak Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nin oluşturulması; KURULTAY’ın toplanması ve seçme-seçilme hakkına sahip 21 yaşını doldurmuş kadın-erkek seçmenlerin milletvekillerini seçmesi; Çelebi Cihan’ın Başmüftülüğe ve K.M.M.İ.K. Başkanlığına getirilmesi v.d.” bulunmaktaydı.</span></span></li>
<li><span><span>Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi üyeleri arasında, Cafer Seydahmed, Hasan Sabri Ayvaz, Seyitcelil Hattat, Cafer Ablay gibi Gaspıralı ekolünde yeralan aydınlar girmişti. Eskilik taraftarı (kadimci) olarak temayüz eden; devrim niteliğindeki tüm gelişmelere, özellikle de kadın-erkek eşitliğine karşı çıkan İbrahim Tarpi, zararlı faaliyetlerinden (Ulema Cemiyeti girişimleri sonrası) dolayı Komite üyeliğinden çıkarılmıştır. Onun yerine Komite üyeliğine, Eylül 1917’de, Litva Türklerinden olup da Kırım’da hizmet veren deneyimli kadın liderlerden Ayşe İshaki alınmıştır.</span></span></li>
<li><span><span>Kırım Türklerinin ünlü lideri ve şehidi Çelebi Cihan, 1885’de Kırım’da (Canköy’e bağlı Sonak köyünde) doğdu. Kırım’daki medrese eğitimi sonrasında İstanbul’a gitti. Liseyi (Mercan İdadisi) bitirdikten sonra bir süre Hukuk ve İlahiyat eğitimi aldı. 1906’da İstanbul’da eğitim gören Kırımlı öğrencilerle gizli olarak faaliyet gösteren “Vatan Cemiyeti”ni kurdu. 1912’de Kırım’a döndükten sonra Petersburg’da eğitimini sürdüren ve 10 Şubat 1918’de (yeni takvimle 23 Şubat) Bolşevikler tarafından kurşuna dizilinceye kadar tüm mesaisini özgür ve bağımsız Kırım için sarfeden Çelebi Cihan’ın biyografisi için bkz. Mübeyyin Batu ALTAN, “Çelebi Cihan – Biyografi ve orjinalleri ile İngilizceye çevrilmiş şiirleri”, Hollanda’da internet alanında faaliyet gösteren SOTA Merkezinin web sayfalarında yeralmaktadır. Ayrıca, en yakın mücadele arkadaşı Cafer Seydahmet Kırımer’in Bazı Hatıralar (İstanbul: 1993) kitabının pekçok yerinde Çelebi Cihan ile ilgili ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Aynı şekilde Dr. Edige Kırımal’ın Der Nationale Kampf Der Krimturken, (Emsdetten: 1952) adlı temel eserinde de oldukça ayrıntılı bilgi sunulmaktadır. Çelebi Cihan’ın Kurultay kapsamındaki faaliyetleri ve buna ilişkin hiç yayınlanmamış orjinal dokümanlar, tarafımdan kitap olarak hazırlanmakta olup yakın bir gelecekte yayınlanacaktır. Ayrıca, bu aziz şehidimizin biyografisi için bkz. A. Bozgöz, “İki Hususun Açıklanması”, Emel, XIX, 112, Mayıs Haziran 1979, s. 27-28; Emel dergisinin Romanya’da basılan sayılarında yeralan ilgili makalelerin dökümü için bkz. “Çelebi Cihan İçin”, I, 3, Mart 1961, s.1-2.</span></span></li>
<li><span><span>Necip Hablemitoğlu Arşivi, Kurultay Dosyası, Z.1.B22</span></span></li>
<li><span><span>Ayrıntı için bkz. Hablemitoğlu, a.g.e., s. 91-109.</span></span></li>
<li><span><span>Kırımer, a.g.e., s. 81 vd.</span></span></li>
<li><span><span>Çelebi Cihan’ın Rus resmi makamlarınca ilk tutuklanması olayı 1916 yılında vukubulmuştu. Askerlik görevini yaptığı sırada bilinmeyen bir nedenden ötürü tutuklanan ve Akmescit Hapisanesine kapatılan Çelebi Cihan, burada ünlü “BASTIRIK” şiirini yazmıştır. Bir aylılık tutukluluğun sonrasında (cepheye gönderilmek üzere) Odesa’ya sevkedilmiştir.</span></span></li>
<li><span><span>Bünyamin Ahtem(ov)’un sözkonusu kongreler adına hükûmete çektiği telgraf: “Kazan’daki üç kongrenin müşterek istişare meclisi (Rusya Müslümanları Kongresi, Rusya Müslümanları Savaş Meclisi Kongresi ve Rusya Müslüman Uleması Kongresi), Kırım Müftüsü ve Müslüman Taburunun komutanının Simferopol’de (Akmescit) tevkif edildikleri haberinden büyük bir teessür duyarak derhal bu tevkifatın sebeplerini açıklaması isteği ile Geçici Hükûmete başvurur ve bu kanunsuz hareketin suçlusu olan mahalli memurlardan sert bir şekilde hesap sorulmasını ve mevkufların derhal serbest bırakılmalarını talep eder. Rusya müslümanları bu tevkifleri ihtilâle karşı atılmış bir adım olarak görmekte ve cevap beklemektedirler. İmza-Başkan Bünyamin Ahtemov”: Dr. Edige Kırımal, “Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 131, Temmuz-Ağustos 1982, s. 29. Ayrıca bkz.N.H. Arşivi, II. Kongre Dosyası, Z.5.B.1</span></span></li>
<li><span><span>Sözkonusu örgütlerin hiçbir yerde yayınlanmamış yazışmaları ve faaliyetleri için bkz. N.H. Arşivi, 1917-Kadın Dosyası, Z.2.B.1-10.</span></span></li>
<li><span><span>II. Kongreye 20’si kadın olmak üzere 200 delege katılmıştı. Kongrenin üzerinde durduğu iki önemli konunun ilki, “Rusya Kurucu Meclisi”ne, ikincisi ise “Kırım Milli Meclisi”ne (Kurultay) yapılacak seçimlerle ilgiliydi. Kongrenin ikinci günü, daha ziyade Kırım’ın bağımsızlığını talep eden söylemlerle geçmişti. Nihai bildiride, Kurultay için bir komisyon oluşturulmasına ilişkin kararla, seçim ve Kurultay’ın açılış gününe (sırayla 17 Kasım ve 24 Kasım 1917) yer verilmişti (not: tarihler eski takvime göre verilmiştir. Yeni takvime uyarlamak için belirtilen tarihlere 13 gün eklemek gerekecektir – N.H.).</span></span></li>
<li><span><span>Kurultay’ın açılışına ilişkin olarak, Şefika Gaspıralı’nın elyazısı hatıralarının yanısıra, Kırımer’in hatıralarında da bilgi verilmektedir. Ayrıca bkz. Ülküsal, a.g.e., s. 176-78.</span></span></li>
<li><span><span>Milli Hükûmetin üyeleri şu isimlerden oluşuyordu: Cafer Seydahmet (Dışişleri), Ahmet Şükrü (Din İşleri), Dr. Ahmet Özenbaşlı (Eğitim), Seyitcelil Hattat (Maliye ve Vakıf). Kurultayın Parlamentoya dönüşmesinden sonra Parlamento Başkanlığına Hasan Sabri Ayvaz seçilmişti.</span></span></li>
<li><span><span>27.1.1918-25.4.1918 Tarihleri arasına rastlayan işgal dönemindeki olaylar ve gelişmeler için bkz. M. Alaç, “Kırımı Bolşeviklerin Birinci İşgalleri”, Emel, II, 7, Kasım 1961, s. 10-12.</span></span></li>
<li><span><span>Ülküsal, a.g.e., s. 192.</span></span></li>
<li><span><span>Kırımal, “Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi (XVIII)”, (Çev. Eşref B. Özbilen), Emel, XXXVI, 149, Temmuz-Ağustos 1985, s. 41.</span></span></li>
<li><span><span>N.H. Arşivi, K.7.Z.1.B.5</span></span></li>
<li><span><span>Çelebi Cihan’ın katledilmesine ilk tepki, İdil-Ural Türklerinden gelmişti. Kısa süre içinde İstanbul’dan Türkistan’a kadar tüm Türk Dünyasından protesto sesleri yükselmişti. Protestolar, Şefika ve Rıfat Gaspıralı’nın yönetimindeki “Tercüman”da aynen yayınlanmıştı. Tepkilerin yoğunlaşması üzerine, Kırım’daki Bolşeviklerin sesi konumundaki “Al Bayrak” gazetesi, bu cinayeti tel’in etme gereğini duymuştu.</span></span></li>
<li><span><span>Aziz Bozgöz, “New York’ta Çelebi Cihan Günü Münasebetiyle”, Emel, XIX, 114, Eylül-Ekim 1979, s. 11. Sözkonusu şiirin orjinali, Kırım’da yayınlanan “Millet” gazetesinde basılmış; İstanbul’da yayınlanan “Kırım” Dergisi (No.8, Mart 1918) buradan iktibas etmiştir.</span></span></li>
<li><span><span>1922 Senesi May 2’de Akmescid’de Toplanan Umum Kırım Tatarları 2’nci Bitaraf Konferansiyası, (Akmescit: 1922), s. 9.</span></span></li>
<li><span><span>Dr. Edige Kırımal, “Kırım’da Topyekûn Tehcir ve Katliam”, Emel, III, 15, Mart-Nisan 1963, s. 39.</span></span></li>
<li><span><span>Ülküsal, a.g.e., s. 230.</span></span></li>
<li><span><span>14 Mart 1957’de “İslâm Cemiyeti”nin Münih’de düzenlemiş olduğu bir toplantıda, Kırım Milli Merkezi Temsilcisi Dr. Edige Kırımal’ın sunmuş olduğu tebliğin özeti için bkz. “Moskova’nın Sürgün ve İmha Ettiği Milletler”, Dergi, III, 9, 1957, s. 122.</span></span></li>
<li><span><span>Sözkonusu kitapçığın tam çevirisi, “Kırım” dergisinin önümüzdeki sayısında yayınlanacaktır – N.H.</span></span></li>
<li><span><span>1922 Senesi…, s. 30.</span></span></li>
<li><span><span>Kırımlı Türk aydınlarının Sovyet işgalinin tüm baskıcı yöntemlerine karşın eğitim alanında sağladığı başarılar (açılan okullar, enstitüler, müzeler v.b.) için derli-toplu bilgi için bkz. Temircili, “Kırım’da Eğitim Meseleleri Hakkında Bazı Notlar”, Emel, IV, 20, Ocak-Şubat 1964, s. 12-13.</span></span></li>
<li><span><span>Prof. Dr. Alan Fisher, “Kırım Tatarları”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 130, Mayıs-Haziran 1982, s. 13.</span></span></li>
<li><span><span>Veli İbrahim, Gaspıralı İsmail Beyin “Tercüman” Matbaasında uzun yıllar müretteplik ve düzeltmenlik yapmış; ilkokul eğitimi almış olmasına rağmen siyasal konularla yakından ilgilenmiştir. “Milli Fırka”nın sol kanadında yer alan Veli İbrahim, Kurultay’a milletvekili seçilmiş; idam edildiği 1928 yılına kadar toplumunu Moskova’nın yıkıcı baskılarından korumaya çalışmıştır. Şefika Gaspıralı’nın gözünde eski bir dost ve mesai arkadaşı olarak Veli İbrahim’in özel bir yeri olsa gerek. Zira Şefika Hanım O’nun idam kararını dinlerken çekilen fotoğrafının yeraldığı rusça gazete kupürünü düzenli bir biçimde kartona yapıştırarak saklamış.</span></span></li>
<li><span><span>Ayrıntı için bkz. Ülküsal, a.g.e., s. 236. Veli İbrahim’in yardımcılarından eski “Milli Fırka” üyesi Dr. Ahmed Özenbaşlı, Veli İbrahim’in sağladığı göreceli rahatlık ortamında buram buram milliyetçilik kokan ve komünizmi dışlayan şu satırları yazabilmekteydi: “Sadece çalışan sınıfın diktatörlüğüne dayanan Sovyet rejimi, sanayi kapitalinin gelişmesinin doruğuna vardığı merkezi Rusya’da haklıdır… Fakat bu rejim, göçebe müslüman kitlelerine veya merkantil kapitalizm dönemine daha yeni girmiş olan kitlelere uygulandığı zaman yaşama kabiliyetinden mahrumdur. Bu yüzden biz iktisadi gelişmenin safhalarından normal bir geçiş için yardım edilmesini arzu ediyoruz. Bu gelişmeyi süratle aşıp ne anlayabildiğimiz ne de uygulayabildiğimiz hükûmet şekillerine baştan kara dalmak istemiyoruz… Kırım’da sınıf hükûmeti prensibi değil de milli hükûmet prensibi kabul edilmelidir”: A.K. Bochagov, Milli Fırka, (Simferopol: 1930), s. 83-84’den iktibas eden: Prof.Dr. Alan Fisher, “Kırım Tatarları”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 130, Mayıs-Haziran 1982, s. 15.</span></span></li>
<li><span><span>Veli İbrahim’in mahkeme safahatı ve idam kararının ayrıntıları için bkz. Ülküsal, a.g.e., 234-49.</span></span></li>
<li><span><span>Ülküsal, a.g.e., s. 249.</span></span></li>
<li><span><span>Moskova’nın emriyle tasfiye edilen Kırımlı aydınların bazılarının akıbetleri hakkında bkz. Prof.Dr. Dmitriy P. Ursu, “Kırım Bilim ve Kültürünün Faciası”, (Çev. Doç.Dr. Hakan Kırımlı), Emel, XXXXVI, 208, Mayıs-Haziran 1995, s. 4-6.</span></span></li>
<li><span><span>Fisher, a.g.m., Emel, XXXIII, 131, Temmuz-Ağustos 1982, s. 14.</span></span></li>
<li><span><span>Fisher, a.g.m., s. 15.</span></span></li>
<li><span><span>İdam edilen ya da hapisane ve toplama kamplarında olumsuz koşullar nedeniyle ölen aydınların meslek gruplarına bakıldığında, büyük bir bölümünün eğitimci, şair, din adamı, yazar, ressam, ziraatçı, yönetici, kompozitör ve diğer mesleklerden olduğu görülür. Bu tasfiye kampanyasından şans eseri olarak canını kurtarabilen az sayıdaki aydın, maalesef 1941’deki komünist terörü ile II: Dünya Savaşı sırasında ve 18 Mayıs 1944 topyekûn sürgün esnasında ve sonrasında ölümden kaçamıyacaklardı. Komünizm ve onunla pratikte özdeşleşen Rus faşizmi, Kırımlı aydınlar için sadece ölüm anlamına geliyordu…</span></span></li>
<li><span><span>Kırım Türklerinin yetiştirdiği en önemli dilbilimci olan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Çobanzade’nin hayatı ve eserleri için bkz. A.Battal Taymas, Kırımlı Filolog-Şair Bekir Çobanzade’yi Tanıtma Tecrübesi (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1954’den ayrıbasım), (Ankara: 1954), s. 233-63; Nazif Gahramanlı, “Karasubazarlı Profesör Bekir Çobanzade’nin Hayatı ve Edebi Şahsiyeti”, Emel, XXXXVI, 210, Eylül-Ekim 1995, s. 4-22.</span></span></li>
<li><span><span>“Büyük Şair ve Tanınmış Prof. Bekir Sıtkı Çobanzade’nin Öldüğü Yer ve Tarih”, Emel, XIX, 112, Mayıs-Haziran 1979, s. 43.</span></span></li>
<li><span><span>Sovyet yöneticileri tarafından 1931-33 yılları arasında Kırım’da soykırım amacına yönelik olarak planlı biçimde yürütülen açlık, onbinlerce Türkün canına malolunca, Moskova’nın en güvendiği isim olarak Kırım Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi Reisliğine getirilen Mehmet Kubay daha fazla dayanamamış ve Moskova’yı suçlamıştı: “Moskova Kırım Cumhuriyetini yağma ve bütün tabii servetini ihraç ediyor ve buna mukabil açlıktan kırılan ahaliye yiyecek bile vermiyor”. Bu yüksek sesli serzeniş sonrasında Mehmet Kubay görevinden alınmış ve gönderildiği sürgün mıntıkasında hayatını kaybetmişti. Bkz. Fisher, a.g.m., s. 16.; Kırımal, a.g.m., Emel, III, 16, Mayıs-Haziran 1963, s. 32 vd.</span></span></li>
<li>
<p><span><span>Kırımal, a.g.m., s. 35-37.</span></span></p>
</li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım’ın Hıristiyan Türkleri: Urumlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimin-hiristiyan-turkleri-urumlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimin-hiristiyan-turkleri-urumlar</guid>
<description><![CDATA[ Kırım’ın Hıristiyan Türkleri: Urumlar
Bugün Türk coğrafyasında İslam dinin dışında Musevi Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimsemiş Gagauzlar, Tatarlar (Kreşen), Hakas, Saha, Dolgan ve Karagasların da yaşadığı bilinmekle beraber, anılan gayri Müslim Türklerle ilgili bilimsel çalışmalar yürütülse de, Türkiye Türklerinin toplumsal hafıza­sında henüz yeterince yer edememişler­dir. Bunda yüzyıllar boyunca İslam dinin bayraktarlığını yapmış olmanın, kimliği […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1a49a86.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım’ın, Hıristiyan, Türkleri:, Urumlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kirimin-Hiristiyan-Turkleri-Urumlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimin-hiristiyan-turkleri-urumlar.html">Kırım’ın Hıristiyan Türkleri: Urumlar</a></p>
<p class="WordSection1"><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU</strong></span></a></span></p>
<p><span>Bugün Türk coğrafyasında İslam dinin dışında Musevi Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimsemiş Gagauzlar, Tatarlar (Kreşen), Hakas, Saha, Dolgan ve Karagasların da yaşadığı bilinmekle beraber, anılan gayri Müslim Türklerle ilgili bilimsel çalışmalar yürütülse de, Türkiye Türklerinin toplumsal hafıza­sında henüz yeterince yer edememişler­dir. Bunda yüzyıllar boyunca İslam dinin bayraktarlığını yapmış olmanın, kimliği belirleyen unsurun inanç olmasının ve “öteki” konumundaki batılının gözünde her Müslümanın Türk, her Türkün Müs­lüman olduğu yönündeki yanılsamanın etkisi şüphesiz ki önemli bir yere sahip­tir. Oysa ki, son ilahi din olan İslam dini dışında Budizm, Maniheizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık da Türkler arasında ka­bul görmüş inançlar olarak Türk tarihi­nin sayfaları arasında yerini almıştır.</span></p>
<p><span>İslamiyet dışında farklı bir inancı benimseyen Türklerin bugüne kadar bi­linmeyen bir kolunu oluşturan Urumlar bugün Ukrayna’nın farklı yerleşim yer­lerinde yaşamaktadırlar. Türkçe konuş­makta, Türkçe soy isimleri taşımakta ve Greklerle inanç dışında hiçbir benzerli­ğimiz yoktur demektedirler.</span></p>
<p><span>Bugüne kadar Urumlarla ilgili özel­likle Rus bilim adamlarının yaptığı araş­tırmalar dışında Türk akademik çevre­sinde adına dahi rastlanmayan Urumlar bugün varlıklarını devam ettirme konu­sunda ciddi kaygılar yaşamaktadırlar.</span></p>
<p><span><strong>Urumların Tarihi Nerede ve Ne Zaman Başlar?</strong></span></p>
<p><span>Bugün Ukrayna’nın Donetsk böl­gesinde, Donetsk merkez dışında, Ma­riopol, Manguş, Staro Kırım, Granitnaya, Starolaspa, Staroignatovka, Mirna, Starobeşevo, Komar, Ulaklı, Bagatiri gibi yerleşim yerlerinde yaşamakta olup resmi kayıtlarda Greko-Tatar olarak ad­landırılan ama Grek-Yunan dili değil de, Urumca adı altında “bizces ayt, bizces laf et” diyerek Türkçe konuşan, kendilerine “Urum” diyen Ortodokslar, Ukrayna dı­şında kuzey Kafkasya, özellikle Pyatigorski (eski adı Beş Tavi Beş Dağ), ve Mozdok’ta yaşamaktadırlar.</span></p>
<p><span>Kendileri ile ilgili toplumsal hafıza­larında yer eden ilk tarih 1780, ilk yer­leşim yeri ise Kırım’dır. Bu tarihten ve yerleşim yerinden öncesine ait her hangi bir yazılı veya sözlü bilgiye rastlanma­yan Urum tarihinde bu yıl içinde Os­manlı Devleti’nden koparılan Kırım’da yaşayan tüm Hıristiyanlar Rus Çariçesi II. Katerina tarafından Ukrayna toprak­larına iskân ettirilmek üzere Kırım’dan çıkarılarak yukarıda belirtilen yerlere yerleştirilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Urumlar için 1780 yılının karşılığı “sürgün” dür. Urumlara göre Hıristiyanları Kırım’dan çıkarılmasının arsında ya­tan gerçek Kırım Hanlığı’nın ekonomik gücünü ellerinde tutan Hıristiyanları Kırım’dan çıkararak Hanlığı ekonomik anlamda çökmeye zorlamaktır. Urumlar arasındaki bu yaygın inanış akademik çevre tarafından da, örneğin Donetsk Devlet Üniversitesi Matematik Profesör­lerinden Stephan Kalayerov ve Urumlar üzerine araştırmaları ile tanınan Aleksander Garkavets tarafından da, doğrulanmaktadır.( Stephan Kalayerov: 08.05. 2002 Donetsk, Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit) Bu bilgiden hare­ketle, Urumların sürgün edilmesinden bir süre sonra Kırım Hanlığı’nın, Rus topraklarına katıldığı da burada zikre­dilmelidir.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan, Kırım’ı terk etmek durumunda kalan Hıristiyanların tama­mı Urum değildir. Ermeni ve Grekler de Urumlarla birlikte Kırım’dan ayrılmış­lardır. Uzun süren göç sırasında açlık, soğuk ve hastalıktan ölen Hıristiyanla­rın dışında hayatta kalanlardan Ermeniler 5 köy, Grekler ve Urumlar da 22 köy kurmayı başarmışlardır. (Aleksander Garkavets: 13.05.2002 Akmescit)</span></p>
<p><span>Kırım’dan çıkarılan Urumların dı­şında, daha sonraki yıllarda 1821-1825 yıllarında Anadolu’nun Trabzon, Gi­resun, Erzurum ve Kars illerinden ve İran’dan Gürcistan’a göç edip daha son­ra 1981-1986 yılları arasında Kırım, Do­netsk ve Dniyepropetrovsk’a yerleşen iki üç bin civarında kendilerine Urum deni­len kişilerin katıldığına dair de bilgiler mevcuttur. Anadolu kökenli bu Urum topluluğunun yeni yerleşim yerlerine Yedikilise, Aşkala, Çolan, Daşbaş gibi Anadolu’daki yerleşim yerlerinin adını vermiş olmaları dikkat çekicidir (Altın- kaynak 2005: 22-23). Bu dikkat çekici durum kadar Anadolu’nun Doğu Kara­deniz ve Kuzey Doğu Anadolu bölgeleri dışında özellikle orta Anadolu merkez olmak üzere Karamanlılar olarak adlan­dırılan Ortodoks Hıristiyan olup Türkçe konuşan Türkçe isimler taşıyan ve yine Urumlar gibi Greklerden farklı oldukla­rını sahip oldukları adet gelenek ve göre­nekleri ile gösteren bir başka Hıristiyan Türk topluluğunun bulunması konuyu daha ilgi çekici hale getirmektedir. Bu noktada Urumlarla Karamanlılar ara­sında bir bağ olup olmadığı da ortaya çıkarılması gereken bir diğer önemli ko­nudur. Bu noktada, 1821-1825 tarihleri arasında Anadolu’dan Kafkasya’ya geçen Urumların varlığının ötesinde yüzyıllar öncesinde 13. yy.’da Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus ile Kardeşi II. Kılıçaslan arasındaki taht kavgası İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması onu ta­kip eden binlerce askerinin aileleri ile birlikte Bizans tarafından Balkanlara iskan edilmesi, içlerinden oğulları dahil olmak üzere, bazılarının Hıristiyanlığı kabul etmesi bunun dışında Bizans ordu­sunda görev almaları, daha sonra İzzeddin Keykavus’un hapsedilmesi ile Berke Hanı’ın olaya müdahale ederek İzzeddin Keykavus’u Kırım’a maiyetindeki bir çok askeri ile götürmesi gerçeklerinin de göz önünde bulundurulması önemli katkılar sağlayacaktır (Anzerlioğlu: 2003)<sup>1</sup>.</span></p>
<p><span>Urumlar arasında saygın bir yeri olan ve Urum tarihi üzerine araştır­malar yapan akademisyen Valeri Kior, Urumlar kimlerdir sorusuna uzun yıl­lar cevap aramış ve sonunda şu sonuca varmıştır: Urumlar, yüzyıllar boyunca Türklerin hâkim olduğu Deşt-i Kıpçak sahasında yaşamışlar ve halen de ya­şamaktadırlar. Dil olarak hem güney hem de kuzey Türkçesinin özellikle­rini taşımakta olup, adet, gelenek ve görenek olarak Greklerden farklı olup Türklere benzemektedirler ve Urumlar Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımı­dırlar (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kı­rım) Kior’un da altını çizdiği gibi Deşt-i Kıpçak sahası yüzyıllar boyunca Türk göçlerine sahne olmuş ve Bulgar, Hazar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin ya­şam alanı olmuştur. Türkler bu coğraf­yaya ulaştıklarında ise Roma Katolik ve Bizans Ortodoks kiliselerinin misyon faaliyetleri ile karşılaşmışlar ve bu faa­liyetler sonucunda Hıristiyanlığın hem Katolik hem de Ortodoksluk mezhepleri Türkler tarafından kabul edilmiştir<sup>2</sup>. Bu bağlamda, bugün Ukrayna’da farklı şe­hirlerdeki müzelerde sergilenen Kuman-Kıpçaklara ait mezar taşlarına bakıldı­ğında istisnasız bütün taşlar üzerindeki insan figürlerinin elinde dikdörtgen bir nesne tuttuğu dikkati çekmektedir. Bu nesnenin bir kap mı yoksa bir kitap mı olduğu ile ilgili müze yetkililerinin yap­tığı açıklamada bunun İncil olduğu yö­nünde hâkim bir görüşün bulunduğuna vurgu yaptığını burada belirtmek gerekmektedir (11.05.2002 Mariopol müzesi, 13.05.2002 Donetsk Müzesi).</span></p>
<p><span>Bugün müzelerde sergilenen Kuman-Kıpçak mezar taşlarının dışında Grek harfleri ile yazılan Urumlara ait ol­duğu söylenen Türkçe Mariopol yazmala­rının izine ne yazık ki ulaşmak mümkün olamamıştır. Bu yazmalara ulaşıldığı takdirde Hıristiyan Türklerin bir kolunu oluşturan Urumların 18.yüzyıl öncesi ta­rihi de aydınlığa kavuşacaktır.</span></p>
<p><span>Her ne kadar şu an için tarihi öne­mi olan bu yazmalara ulaşılamadıysa da, 2002 yılında Ukrayna’nın farklı yer­lerinde yaşamakta olan Urumlara ulaş­mayı başarmak Urum tarihi alanında yapılacak çalışmalar için bir katkı sağla­mıştır denilebilir.</span></p>
<p><span><strong>Urumlarda Dil, Gelenek ve Gö­renek</strong></span></p>
<p><span>Yüzyıllarca Rusça’nın egemen oldu­ğu bir ortamda yaşamanın etkisi bugün günlük yaşamda ve özellikle de Urum gençleri üzerinde etkisini gösterse de, kendi aralarında konuşmalarını Urumca dedikleri Türk dili ile yapıyor olmaları, Rusça konuşanları “bizces ayt” şeklin­de uyararak kendi dillerini kullanma konusunda uyarmaları oldukça dikkat çekicidir. Kendileri dışında konuştuk­ları dile batı literatüründe verilen isim ise Greko-Tatar dilidir (Podolsky 1985). Urumlar bu isimlendirmeyi kullansalar da Greko isminin kendilerini nitelendir­mediğini Greklerle bir ilgilerinin olma­dığını vurgulayarak “Biz Helen değiliz, Greko Tatarız. Helen başka Greko-Tatar başka” demektedirler. Ancak, bu isim­lendirmeler karşısında Urum yaşlıları kendilerini Urum olarak adlandırmak­tadırlar. Bizces dedikleri Urumcanın genç kuşak tarafından unutulacağı en­dişesi ise Urumları bu konuda tedirgin etmektedir. Bu tedirginlik sonucudur ki Eski Kırım’da (Staro Kırım) Valeri Kior (Kör) Urum gençlerine Krill alfabesi ile kendi dillerini öğretmeye çalışmaktadır. Bunun dışında, Kior’un Krill alfabesi ile gerçekleştirmeye çalıştığı dil öğretimi dı­şında Donetsk’e bağlı başka bir yerleşim biriminde daha ilgi çekici bir uygulama dikkatleri çekmektedir.</span></p>
<p><span>Urumların Karan adını verdikleri yerleşim yerinde emekli bir kütüphane­ci olan Dora Vasilevna Famiçova, Urum gençlerine kendi çabalarıyla kültürleri­ni ve dillerini çalışma hayatı süresince öğretmeye çalışmıştır. Karan kütüp­hanesinde bir köşede Urum kültürünü yansıtan etnografik malzemelerin ser­gilenmesi onlar için gerçekten büyük önem taşımaktadır. Bunun dışında kül­türün aktarımında en önemli araç konumundaki dilin Urum gençlerine nasıl öğretileceği konusunda da Famiçova’nın Urum diline en uygun alfabeyi bulma konusunda özenli bir araştırma yaptığı dikkati çekmektedir. Bu araştırmasının sonunda ise Famiçova şu sonuca varmış­tır: Türkiye’de kullanılan alfabe Urum diline en uygun alfabedir. Bu tespiti son­rası Urum dilini Türk alfabesine uyarla­yarak gençlere kendi dillerini öğretmiş­tir. 2002 yılında kendisi ile yapılan mü­lakatta maddi imkansızlıklardan dolayı bu faaliyetlerine devam edemediklerine vurgu yapmıştır (Dora Vasilevna Famiçova : 09.05.2002 Donetsk-Karan)</span></p>
<p><span>Yüzyıllarca Rusçanın hakimiyeti altında dillerini korumayı başaran ve gençlerin kendi dillerini unutmamaları için çaba sarf eden Urumların bugün sa­dece Rusça’ya karşı değil bunun yanında Yunan hakimiyeti ve Yunanca’ya karşı da varlık mücadelesi verdiği söylenebi­lir.</span></p>
<p><span>1990 yılında Yunan hükümeti des­teği ile Donetsk’de Grek federasyonu adıyla kurulan organizasyonun amacı Ukrayna’da yaşamakta olan tüm Grekleri ve Urumları aynı kökten geldikleri tezi doğrultusunda birbirlerine yaklaş­tırmaktır. Ancak, federasyonun başkan­lığını yapan Feodor İstanbulçi’nin be­lirttiğine göre bu hedefe ulaşılamamış, hatta ciddi gerginlikler yaşanmıştır. Gerginliğin sebeplerini açıklamak iste­meyen İstanbulçi’nin aksine Urumlar Grek federasyonundaki sorunlarla ilgili olarak yaptıkları açıklamalarda Greklerin kendilerini Grekçe konuşmadıkları için dışladıklarına vurgu yapmışlardır. Bunun dışında federasyon Urumlara, Helen soyundan geldiklerini kabul et­tirmeye çalışmıştır. Urumların Grekçe bilmemeleri ve Türkçe’den hiçbir farkı olmayan Urumca dedikleri dili konuş­maları ile ilgili olarak ise ‘Türk idaresi­nin baskısı’nı sebep göstermişlerdir. Fe­derasyon yine bu propaganda faaliyetleri bağlamında Urumların ‘asıl dilleri olan Grekçeyi’ öğrenmeleri için Urum gençle­rini Yunanistan’a göndermekte bunun da ötesinde Yunan vatandaşlığına geçmele­rini sağlamaktadır. Ancak, Yunanistan’a giden Urum gençlerinin Yunan toplumu tarafından nasıl karşılandığı sorusunun cevabı ise oldukça anlamlıdır. Bu konu­da Staroignatovka’da yaşamakta olan Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız’ın açıklamaları doğrultusunda Yunan toplumunun Yu­nanca konuşmayan Urumları kabullen­medikleri ve dışladıkları açıkça söylene­bilir (Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova, Evdokia Tırnaksız: 09.05.2002 Staroignatovka)</span></p>
<p><span>Grek Federasyonunun Urumları Helen soyundan geldikleri, asıl dillerini Türk baskısı ile kaybettikleri gibi asıl­sız propagandalarla Greklerle bir ara­ya getirme çabaları Grekçe konuşmayı reddeden, kendilerinin Helen soyundan gelmediğini belirten Urumları harekete geçirmiş ve federasyon karşıtlığı ortaya bir Urum federasyonu fikrinin çıkmasını sağlamıştır. Bu tür bir girişimin ilk adı­mını ise Birlik isminde çıkardıkları ga­zete oluşturmuştur denilebilir. Bu gaze­te dışında Urumlar arasında tanınan bir akademisyen olan Valeri Kior’un ve ünlü bir Urum güreşçisi ve aynı zamanda şa­iri olan Viktor Borata’nın Krill alfabesi ile yazdıkları Urumca eserlerin Urumlar tarafından takip edildiği söylenebilir.</span></p>
<p><span>Grek Federasyonunun faaliyetleri karşısında harekete geçerek Birlik ismi ile çıkardıkları gazete ile seslerini du­yurmaya çalışan, kendi isimlendirmele­ri ile Urumca dedikleri dili Türkiye’den gelen bir araştırmacının nasıl konuşa­bildiğini “Urumcayı nerden biliyorsun” diyerek bazı yaşlı Urumların anlamaya çalışmaları, buna cevap olarak yine ken­di toplumunun üyeleri arasından bir çok kişinin Urumca’nın Türkçe’den farklı bir dil olmadığı açıklaması yapmaları da oldukça dikkat çekici bir durum olmuş­tur. Türkiye’deki Türklerle Urumların aynı dili konuşmalarının, bunun ötesin­de onları Greklerden ayıran ve Türklere benzeten adet gelenek ve göreneklerinin sebeplerini araştıran Valeri Kior’un bu sorulara cevabı daha önce de belirtildi­ği gibi oldukça nettir: Urumlar bugün olduğu gibi geçmişte de Deşt-i Kıpçak’ta yaşamıştı ve onlar Kıpçak-Oğuz Türk­lerinin bir karışımı idi kısacası onlar Türk’tü (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım)</span></p>
<p><span><strong>Urumlarda Adet, Gelenek Göre­nek</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda belirtildiği gibi Urumları Greklerden ayıran dilleri kadar taşı­dıkları soy isimleri, sahip oldukları adet gelenek ve görenekleri de farklılıklar göstermekteydi. Onlar Ortodoks Hıristiyanlardı ama soy isimleri Arabacı, Yağmurci, Nalça, Karasakal, Kör(Kior) Karamanıts, Hırım-girey, Kumanets, Kürpe, Kotlubey,Begim, Beyata, Oguzov, Sultanbey, Temirbek, Tatar, Tarhan, gibi Türkçe idi (Valeri Kior:10.05.2002 Staro Kırım, Altınkaynak 2005: 22) Bunun da ötesinde dilleri ve soy isimleri Türkçe olan Urumları Greklerden ayıran adet­leri, gelenek görenekleri nelerdi?</span></p>
<p><span>Urumların Greklerden farklı oldu­ğunu vurgulayarak sözlerine başlayan Starokırım’da yaşayan Feodora Mihaeliç, neden farklı olduklarını kültürlerin önemli birer parçası olan düğün, doğum ve ölüm olaylarının Urumlarda nasıl ol­duğunu anlatarak açıklamaya çalışmış­tır.</span></p>
<p><span>Mihaeliç’in anlattıklarına bakılır­sa bir Urum düğünü şöyle olmaktadır: Düğünün ilk gününde iki at süslenir. Süslenen bu iki at ile gelin evine gidi­lir. Hristiyanlıkta olan vaftiz annelik kavramı Urumlarda da bulunmaktadır ve gelinin evine gidilirken vaftiz annesi gelinin temizliğini simgeleyen kırmızı bir bayrakla en önde gider ve gelin evine ulaşıldığında geline damat ile paylaşaca­ğı yastığı satar. Düğünün ikinci günü ise köy meydanında oluşturulan bir çember içinde dünürler davul, klarnet ve kemençe eşliğinde karşılıklı oyunlar oynayarak eğlenirler. Bu her iki ailenin de birbirle­rine karşı gösterdikleri saygının bir ge­reği olarak değerlendirilmektedir. Düğü­nün üçüncü ve son gününde ise gelinin çeyizi anne evinden alınır, çalınan gelin havası ile gelin ağlatılır ve sonrasında (K)Haytarma, Yarım (H)ava, Ağır Hava, Ağırlama gibi oyunlarının oynandığı eğ­lencelerle düğün sona erer.</span></p>
<p><span>Gerçekleşen evlilik sonrası çiftin bir çocuğu olduğunda her şeyden önce aile kendilerine göz aydınına gelen misafir­lere göz aydını sofrası hazırlar. Bebeği kötü ruhlara karşı korumak için yatağı­na haç konulması gerekir. Bebeğin, yada Urumların ifadesiyle balanın kırklan­ması da gerekir. Yeni bir bebek dünyaya getiren anne loğusadır ve bastığı yerde ot bitmeyeceği inancından hareketle 40 gün boyunca dışarı çıkmaması gerekir. 40. Gün yıkandıktan sonra kiliseye gidip dua etmesi gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).</span></p>
<p><span>Urumların yeni dünyaya gelen be­bek veya tüm bireyler için geçerli olabi­lecek bir inançları vardır. Nazar değme­si, bazı insanların her hangi bir başka insana gözünün değmesidir. Esneme ve baş ağrısı ile ortaya çıkan nazar değme­si için Incil’den dua okunması gerekir. Ancak, bu duayı herkes okuyamamaktadır. Mihaeliç, kendi ailesinde nazara karşı dua okumayı kızı Ludmila’nın ya­pabildiğini, bunun Ludmila’ya elini sü­rüp sırtını sıvazlayan büyükannesinden geçtiğini belirtmiştir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).</span></p>
<p><span>Doğup büyüyen ve kendi akranları ile oyun oynayabilecek yaşa gelen Urum çocukları hangi oyunları oynar dendiğin­de cevap hiç de yabancı gelmeyecektir: aşık oyunu, dip düştü, çaka oyunu ve çelik çomak Urum çocuklarının oyunla­rıdır. Dinledikleri masallar ve hikayeler ise Aşık Garip, Köroğlu, Arzu ile Kanber, Tahir ile Zühre gibi Anadolu Türkünün dinledikleri ile aynıdır.</span></p>
<p><span>Bir Urum evinde hangi yemekler pi­şer denilirse de: Kavurma sızık adıyla bi­linir, ayran Urum sofrasında aryan’dır, kaymak-haymah olarak Urum sofrasın­da yerini alırken pekmez-bekmez, yoğurt- süzme yoğurt olarak bilinmekte bunun dışında köbete ve kolbası da Urum sof­rasının vazgeçilmezleri arasındadır (Fe­odora Mihaeliç Staro-Kırım: 10.05.2002). Evde kullanılan gereçler ise balta, tokaç, sandık, bardak, sofra, dügeç, kürek, gömlek, yüzbezi, fırın, güzgü’dür (Valeri Kior: 10.05.2002 Staro Kırım, Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım, Altın- kaynak 2005: 28).</span></p>
<p><span>Doğum kadar hayatın bir gerçeği olan ölüm karşısında Urumların sahip olduğu inançlar ve uygulamalara ba­kıldığında ise şunlar görülür: hayatını kaybeden bir Urum, toprağa verilmeden önce evinde bir gece yatmalıdır. Yattığı odada mum yakılması gerekir. Ölen ki­şinin çenesinin, ayaklarının bağlanması gerekir, ayrıca, karnının üzerine bir mık­natıs konulmalı eline de bir haç verilme­lidir. Eğer evde beslenen kedi, köpek gibi evcil hayvan varsa onların da kapalı bir mekanda tutulmaları gerekir. Evdeki tüm aynaların üzeri örtülmelidir. Erte­si gün defin merasiminden sonra önemli olan günler 8. Ve 40. Günlerdir. Bu süre zarfında ölen kişinin yasını tutanların traş olmamaları gerekmektedir (Feodora Mihaeliç: 10.05.2002 Staro-Kırım).</span></p>
<p><span>Evlilik, doğum ve ölüm gibi haya­tın önemli dönüm noktalarında sahip oldukları adet ve gelenek görenekleri ya­şatmaya çalışmış olan Urumların dilleri kadar bugüne kadar sahip oldukları tüm bu değerleri de kaybetme kaygısı ya­şadıklarının belirtmek gerekmektedir. Çünkü, gençlerin düğün töreninde yada doğumda ve ölümde eski Urum adetle­rini bir kenara bırakmaya başlamala­rı, yüzyıllarca dilleri ve sahip oldukları gelenek ve göreneklerinin yaşaması için varlık mücadelesi veren Urum büyükle­rini endişelendirmektedir.</span></p>
<p><span>Sonuçta, Urum gençleri Helen so­yundan gelmeyip Urumca dedikleri Türkçe ile aynı dili konuştuklarını, din dışında Greklerden farklı olup Türk adet gelenek ve göreneklerinden farkı olma­yan bir yaşam tarzı sürdürdüklerini, ni­hayetinde Deşt-i Kıpçak sahasının tarihi derinliklerinin görülmeye başlanması ve Urum akademisyenlerin çalışmaları ile ortaya çıkan bilgilere dayanarak Türk olduklarını unutmamaları gerekmek­tedir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Türk coğrafyasındaki geniş hoşgörü anlayışının sağladığı ortamda Budizm, Maniheizm, Musevilik yada Hıristiyan­lık gibi farklı inançlara mensup ama aynı soydan gelen çeşitli Türk boylarının var olduğu bilinmekle birlikte çok fazla üzerinde durulan bir alan olmamıştır. Oysa Türk tarihinin derinlemesine in­celenmesi ve bu inanç yelpazesinin par­çasını oluşturan tüm Türk boylarının ve sahip oldukları inançlarının esaslarının ortaya çıkarılması ve toplumsal hafızamız­da yer edinmesi gerekmektedir. Bundan hareketle, dilleri, taşıdıkları soy isimleri ve adet, gelenek ve görenekleri ile Grek­lerden farklı olduklarını, son dönem itibariyle de açıkça Türk olduklarını, Karadeniz’in kuzeyinden Türkiye Türk­lerine duyurmaya çalışan Urumların bu seslenişine cevap verilmeli ve tarihi, sos­yolojik, etnografik ve dil alanında yapı­lacak disiplinlerarası çalışmalarla Urum tarihine katkıda bulunulmalıdır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU</strong></span></a>
</span></p>
<p><span><span>Hacettepe Üniv. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi, yonca@hacettepe.edu.tr</span><br>
</span></p>
<p><span><span><strong>Kaynak:</strong> Milli Folklor Dergisi, 2009 Yıl: 21 Sayı: 84</span> </span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar</strong><strong>:</strong></span></div>
<ol>
<li><span>Karamanlılar ve yine Karamanlı-Urum ilişkisi ile ilgili olarak bkz. Yonca Anzerlioğlu, Ka­ramanlı Ortodoks Türkler, Ankara, 2003; Yonca Anzerlioğlu “Karamanlılar, Gagauzlar ve Urumlar Arasında Tarihi ve Sosyo-Kültürel Bağlar Var mıdır ?”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, An­kara Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü, 8-­10 Mayıs 2002.</span></li>
<li><span>Dest-i Kıpcak sahasında misyonerlik faali­yetleri hakkında detaylı bilgi icin bkz.: Peter Gol­den, “Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eu­rasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1998; Istvan Vasary,“ Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”, Central Asia­tic Journal,vol.32, no. 3-4, 1988; Gyula Moravcsik, “ Byzantinische Mission im Kraise der Turkvolker an derNordkuste des Schwarzen Meeres”, Proceedingss of the 13th International Congress of ByzantineStu- dies, Oxford, 5-10September 1966, ed. J.M. Hussey, D. Obelensky and S. Runciman, Oxford Un.Press, London, 1977; Anzerlioğlu, a.g.e.</span></li>
</ol>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span><strong>Mülakatlar</strong></span></div>
<div><span>♦ 11.05.2002 tarihinde Mariopol müzesi ve 13.05.2002 tarihinde Donetsk Müzesi yetkilileriyle yapılan mülakatlar.</span></div>
<div><span>♦ Aleksander Garkavets ile 13.05.2002 tarihin­de Akmescit’te yapılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ Dora Vasilevna Famiçova, ile 09.05.2002 tari­hinde Donetsk-Karan’da yapılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ Stephan Kalayerov ile 08.05. 2002 tarihinde Donetsk’de yapılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız 09.05.2002 tarihinde ile Staroignatovka’da yapılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ Valeri Kior ile 10.05.2002 tarihinde Staro Kırım’da yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><strong>Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>♦ Altınkaynak, Erdoğan, 2005, Ortodoks Türkler Urumlar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Anzerlioğlu, Yonca, 2003, Karamanlı Orto­doks Türkler, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Podolsky, Baruch, 1985, A Grek Tatar-English Glossary, Otto Harrassowitz, Wiesbaden.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım: Sürgünde Yeşeren Vatan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-surgunde-yeseren-vatan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-surgunde-yeseren-vatan</guid>
<description><![CDATA[ Kırım: Sürgünde Yeşeren Vatan
KIRIM, “Kemal Çapraz”ın Kırım’la ilgili eserine de ismini verdiği gibi; “SÜRGÜNDE YEŞEREN VATAN” dır. Milatdan çok öncelerden itibaren Türk vatanı olan Kırım MS. 1736’da Rus ordularının Bahçesaray’a girip binlerce evi ve Han Sarayı yaktıkları günden bugüne “yangın yeri” olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı Osmanlı Devletinden koparılmıştır. 1783’de Rus işgaline uğramış ve Kırım […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1891e72.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım:, Sürgünde, Yeşeren, Vatan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Kirim-Surgunu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirim-surgunde-yeseren-vatan.html">Kırım: Sürgünde Yeşeren Vatan</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hilmi ÖZDEN</strong></span></a></span></p>
<p><span>KIRIM, “Kemal Çapraz”ın Kırım’la ilgili eserine de ismini verdiği gibi; “SÜRGÜNDE YEŞEREN VATAN” dır. Milatdan çok öncelerden itibaren Türk vatanı olan Kırım MS. 1736’da Rus ordularının Bahçesaray’a girip binlerce evi ve Han Sarayı yaktıkları günden bugüne “yangın yeri” olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı Osmanlı Devletinden koparılmıştır. 1783’de Rus işgaline uğramış ve Kırım Türklerinin esaret yılları başlamıştır. Rusların Kırımlılara yaptıkları zulüm ve baskı yüzyıllarca göçlere sebep olmuştur. En büyük göç dalgaları, 1792, 1860-1863, 1874-1875, 1891-1892 yılları arasında Osmanlı topraklarına yaşanmıştır.  1783’de Kırım’daki Türk nüfusu % 98 iken, 1897 Türk nüfusu % 35’e düşmüştür. Rus Çarlığı 1917 Bolşevik ihtilâli ile yıkılınca Kırım Türkleri, Numan Çelebi Cihan başkanlığında 13 Aralık 1917’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Fakat 1918’de Rus orduları Kırım’ı istila ettiler. Devlet başkanı Numan Çelebi Cihan kurşuna dizildi. 11 Kasım 1920’de Kırım’da tamamen Rus hâkimiyeti sağlandı. 18 Ekim 1921’de Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat bu cumhuriyetin merkez icra komite başkanı Veli İbrahim’de 1927’de idam edildi. Kırım Türk aydınları katledildi. 1920-1941 yıllarında Kırım’da sunî kıtlık meydana getirildi. Binlerce Kırım Türkü açlıktan hayatını kaybetti. 1941 yılında Alman orduları Kırım’ı işgal etti.  8 Nisan 1944’de Kırım’a Rus hücumu başladı.</span></p>
<p><span>İnsanlığın yüz karası Josef Stalin, İkinci Dünyâ Harbi bitince 18 Mayıs 1944 günü, Kırım’da kalmış olan bütün Türkleri, (genç erkekler askerde idi; kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları) 15 dakika içinde hayvan vagonlarına doldurarak Sovyetler Birliğinin çeşitli yerlerine sürdü. Aç, susuz olarak bir bölümü 22 gün boyunca giden bu insanların yarısı yolda öldü. Gittikleri yerlerde de ‘kaçkınlar geliyor’ diye aleyhlerinde yapılmış olan Rus propagandasının sonucu olarak, çok sıkıntı çektiler, meramlarını anlatmaları uzun zaman aldı.(2) Kırımlı tarihçi Elvan Kazas’ın anneannesi Lütfiye Bulat şöyle anlatmaktadır: “Öyle idi ki, bu vagonlar seyyar bir zehirli gaz odasından farksızdı. Hava almak için yeterli penceresi dahi olmadığı gibi vagonlarda çömelmek bile imkânsızdı. Ancak sımsıkı ayakta durabiliyorduk. Çoğu ailenin fertleri başka vagonlara sıkıştırılmışlardı. Ölüm, ihtiyarlar, çocuklar ve zayıflar arasında kol geziyordu. Susuzluktan, açlıktan ve havasızlıktan boğularak öldüler… Yazın sıcaktan dolayı pek çabuk kokmaya başlayan cesetleri Rus askerler istasyonlarda dışarı atıyorlardı. Beyim Bilal Bulat Alman ordularına karşı savaşıyordu. Ama bizi yine de 6 çocukla birlikte sürgüne gönderdiler. 4 hafta süren yolculuktan sonra 6 çocuktan sadece 3’ü sağ kalabildi”. Sürgüne gönderilen Türklerin, bulunduğu yerlerin dışına çıkması yasaklanmış, teşebbüs edenler 25 yıl  ağır çalışma kampı cezasıyla cezalandırılmışlardır.” (1)</span></p>
<p><span>‘Almanlarla işbirliği’ yapmakla suçlanan bu zavallı insanların çocuklarının bir kısmını, Kırım’ı işgal eden Almanlar zorla (gönüllü olmayanları kurşuna dizerek) askere almışlardı. Kırımlıların çocuklarının bir kısmı da Ruslar tarafından askere alınmıştı. İki kardeşten birinin orak-çekiçli, öbürünün gamalı-haçlı bayrak altında çarpıştığı olmuştu. ‘Almanlarla işbirliği’ boş lâftan ibaretti. Hâlâ hayatta olan Kırım Tatarlarında, Rus ordusunda gösterdikleri yararlıktan dolayı almış oldukları madalyalar vardır. 1944 sürgünü sırasında, Arabatski-Strelka geçidi üzerinde bulunan bir Tatar köyü, unutularak kalmış. Yetkililer, durumu İçişleri Bakanı Beria’ya bildirmişler. O da, durumdan Stalin haberdar olmasın diye, Arabat geçidindeki Sejdt-Cuğut köyünde kalan Tatarların derhâl öldürülmeleri için emir verdi. Sovyet askerleri, köyün kadın, çocuk ve ihtiyarlarını, süngülerle dürterek bekleyen vapura bindirdiler. Sonra da vapuru, Azak denizinin iç kesimine doğru açılarak batırdılar. Yüzerek karaya çıkmak isteyenleri de, kıyıya yerleştirdikleri keskin nişancılar vurdu. 2001 yılında vefat eden Mihail Blohin, ölmeden önce, komşusu, Karasubazar rayonu Argın köyünde yaşamakta olan İbrahim Kurtosman’a anlatmış, olay, Kırım’da çıkan “Yanı Dünya” gazetesinin 30 Hazran 2001 günü, 7. sayfasında yayınlanmıştır. Komşunun acı hikâyesi adı altında kaleme alınan, 57 yıl önce yaşadığı olayı, Mihail şöyle anlatmıştır:</span></p>
<p><span>“Şimdi sana anlatacağım olayı, bütün ömrüm boyu yüreğimde saklayıp geldim, fakat artık dayanamayacağım. O zaman biz komsomollara (genç komünistler) gördüklerimizi hiçbir kimseye söylemememiz için yemin ettirdiler. Bizler de Azak denizi kıyısında geçen bu facialı olayı hiç kimseye söylememek için söz verdik. Yemin ettik ve yarım asırdan beri yeminimi bozmadım, fakat artık gücüm kalmadı, çünkü bir ömür vicdanım sızlayarak bu olayı içimde sakladım. 1944 senesinin yazı idi. Bizim ailemiz Azak denizi boyunda bulunan Seyit-Cuğut köyünde yaşıyordu, köyümüz ise, bir liman ile ikiye bölünmüş Kırımtatar Seyit-Cuğut’u ve Rus Seyit-Cuğut’undan ibaretti. Tatarlar sürgün edildikten sonra, Tatar Seyit-Cuğut’una adeta ölüm sessizliği çöktü. Akşam üzeri köyün bütün komsomollarını köy idaresi binasının önüne topladılar ve ertesi günü kazadan gelecek yetkililerin bizimle bir toplantı yapacaklarını ilan ettiler. Sabahtan ilan edilen yerde bütün komsomollar toplandık. Orada bir üniformalı yetkili, biz gençlere bir konuşma yaparak, gençlerin devlete sadakat göstermeleri ve bunun bir borç ve görev olarak kabul edilmesi gerektiğini söyledi.</span></p>
<p><span>Devletin idaresine karşı gelip devleti çirkefleştirmeye gayret edenlerle mücadele etmemizi söyleyerek, Almanlarla işbirliği yapan Tatarlara karşı nefret beslememiz gerektiğini söyledi. Sonra bizleri kamyonlara doldurup Azak denizinin kıyısına getirdiler. Biraz ileride buldozerler çalışıyor ve hendekler kazıyordu. Sahile biraz daha yaklaşınca, gördüğümüz dehşet verici manzaradan hepimiz irkildik. Sahil ölülerle doluydu, yere basacak bir yer yok, sahile yakın kesiminde ise su üstündeki cesetler, hafif dalgalarla sallanıyorlardı. Bize bu ölüleri ikişer olarak hendeklere taşımamızı emir ettiler, biz pek çok çalıştık. Bütün vücudumuzu korku sarıp aldı ve bu dehşet karşısında ağzımızı açmaya mecalimiz bile kalmadı. Bir bebeği bağrına basan anne, çocuğuyla öyle bir katıp kalmış ki, adeta granitleşmiş, onları birbirinden ayıramadan bir hendeğe gömdük. Bu acı manzarayı son nefesime dek unutamam… Ölüler; ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklardan ibaretti. Erkekleri ise cephede olan bu zavallılara reva gördüler. Bu biçare yüzlerce insanı hendeklere gömdükten sonra, vilayetten gelen yetkililer, bizlere bu gördüğümüz vahşetin nedenlerini anlatmaya çalıştılar. Meğer, Arabat geçidinden çok şiddetli dalgalar geçmiş ve o azgın sular birkaç köyü yerle bir etmiş, evleri yıkmış ve insanları da boğmuşmuş. Buna pek inanan olmadı ama, kimse de sesini çıkartamadı, zira hepimiz korktuk.</span></p>
<p><span>Bizlere bu gördüğümüz feci manzaraları ebediyen unutmamız ve kimselere söylemememiz için, tam üç kez yemin ettirdiler. Ondan sonra geçen ömrüm, korku ve dehşet içinde geçti ve geceleri bana uyku vermedi. Vücuduma ağrı ve sızılar girdi. Bu vahşeti yarım asır hiçbir kimseye anlatmadım. Sürgüne uğrayıp da Kırım’a dönenlerden 1920 doğumlu Pakize Hanım’ın, 1994 yılının Ramazan ayında görevle Kırım’a giden Türkiye Diyanet Vakfı Dış ilişkiler Uzmanı Abdurrahman Kaya’ya, Albat köyünde anlattıklarını nakledelim:</span></p>
<p><span>“18 Mayıs 1944, gece saat 02.00-03.00 arası silah sesleriyle uyandık, kapılarımız, pencerelerimiz Rus askerleri tarafından parçalanırcasına dipçiklerle ve tekmelerle dövülüyordu. Ne olduğunu anlayamamıştık. Kapıyı açtığımızda Rus askerleri: ‘Size 15 dakika müsaade ediyoruz. Bu süre içinde kendinize gerekli olan eşyaları alın ve evi terkedin. Eğer 15 dakika sonra kapı önünde hazır olmazsanız, kurşuna dizilirsiniz!’ dedi. Tam bir şaşkınlık içindeydik. Neye uğradığımızı anlıyamadık. Allah’ım başımıza bu da mı gelecekti? Ev içinde çoluk-çocuk bir birimize sarılarak ağlamaya başladık. Ağlayan sadece biz değildik. Bütün evlerden, sokaklardan ağlamalar, inlemeler, canhıraş vaveylalar işitiliyordu. Kırım’ın üstüne çöken bu korkunç kâbusu sadece bizler değil hayvanlar dahi hissetmiş olacaklar ki, ahırlardaki koyunlarımız meleşiyor, atlarımız kişniyor, kümesteki tavuklarımız, kapı önündeki köpeklerimiz adeta kıyametin koptuğunu haber veriyordu. Evden ayrılırken ahırların, kümeslerin kapılarını açıp tüm hayvanları serbest bıraktık. Bütün halkı bir yerde toplayıp kamyonlara doldurmaya başladılar. İşlemler bitinceye kadar gün ağardı. Ahırlardan boşalan hayvanların harman yerlerindeki bağrışları yeri-göğü inletiyor, Usan-ı halleriyle arkamızdan ağlaşıyorlardı. Ne derece doğrudur bilmiyorum ama yıllar sonra karşılaştığımız bir Rus: ‘Siz Kırım’dan ayrılırken mezarlarınızdaki ölülerin dahi ağladığını duyanlar olmuş’ demişti. İşte böyle bir ortamda anavatanımız Kırım’ı terketmek zorunda kaldık.</span></p>
<p><span>Ne olduğunu, nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Kamyonlarla istasyona getirilip yük vagonlarına tıka basa doldurulduk. Bırakın oturmayı, ayakta dahi duracak yer yoktu. Tam bir korku ve şaşkınlık içinde sonu bilinmeyen bir yola çıktık. Pek çok kardeşimizi yollarda kaybederek, iki haftalık bir yolculuktan sonra sürgün mahalli olan Tacikistan’a ulaştık. Gerek yolculuğu, gerekse Tacikistan’da çok büyük sıkıntılar içinde geçirdiğimiz ilk yılları, anlatmak istemiyorum. Kırım sürgününü yaşayan başka insanlardan aynı olayı değişik biçimde dinlemiş olabilirsiniz. Sürgün olayı başlı basına bir destandır. Bu destanın kahramanlarından çoğu şu anda hayattadır. Gelecek nesillere ibret olması açısından canlı şahitlerin ağzından destanımız yazılmalıdır.</span></p>
<p><span>Ben burada destanın sadece bir bölümünü anlatacağım. Bildiğiniz gibi sürgünden sonra bizim turistik amaçlarla da olsa anavatan Kırım’a gitmemiz yasaklanmıştı. Hatta ikamet mahallinden 5 km. uzağa gideceksek izin almamız gerekiyordu. Yetkililerden izin almak kaydıyla Rusya’nın her tarafına gidebilirdik. Fakat Kırım’a asla. Bizi en çok kahreden de buydu. Vatanımızı ziyaret etmeyi dahi çok görmüşlerdi. Sürgün yıllarında Kırım’dan elimizde kalan resimlerle avunduk. Kırım’a ait tek tük eşyamızı mukaddes bir emanet gibi sakladık. Bir fırsatını bulup ta Kırım’a gidip gelen kardeşimizi hacca gidip gelmiş gibi hürmetledik. Kırım’ı hiç ama hiç unutmadık. Hasılı Kırım’la yatıp, Kırım’la kalktık. Kalbimizdeki Kırım sevgisi bütün şiddetiyle artarak devam etti ve aradan tam 40 yıl geçti. 1984 yılı da bizi sevince boğan bir düğün davetiyesi aldık. Daha önce Kırım Türklerine, anavatanlarına dönme imkânı tanıyan, ancak çok az kişinin yararlandığı kanundan istifade ederek Kırım’a yerleşen bir akrabamız, bizi düğüne davet ediyordu. Eğer bu fırsatı değerlendirebilirsek Kırım’ı görebilecektik. Allah’ım bu ne büyük fırsattı. 24 yaşında ayrıldığım Kırım’ı 40 yıllık ayrılıktan sonra 64 yaşında tekrar görebilecektim.</span></p>
<p><span>Gelen davetiye ile gerekli mercilere başvurarak Kırım’a gidiş vizesini aldık. Eşim, ben ve torunumla birlikte yıllardır hasretini çektiğimiz Kırım’a kavuştuk. İlk iş olarak Albat’taki evimizi görmeye gittik. Çok merak ediyorduk. Acaba evimiz yerinde duruyor muydu? Yoksa yıkılıp yeni ev mi yapılmıştı? Ana cadde üzerinde otobüsten inip, evimize giden sokağa girdik. Özen ırmağı üzerindeki köprüden geçip, evimize yaklaştık. Bir de baktık ki evimiz olduğu gibi duruyor. Ne evde ne de bahçede en ufak bir tadilat yapılmamıştı. Tabiri caizse bir çivi bile çakılmamıştı.</span></p>
<p><span>Büyük bir heyecanla nefes nefese bahçe kapısının önüne geldik. Gözlerimiz dolu dolu oldu. Büyük bir teessürle ve içimiz kan ağlayarak baba ocağını seyrediyorduk. O sırada, bizim bu halimizi gören bir Rus evden çıkarak, ne istediğimizi sordu. Biz de, 1944 yılında bu evden sürgün edildiğimizi, şimdi ise davetli olarak Kırım’a geldiğimizi, eğer mümkün olursa evi şöyle bir görmek istediğimizi ifade ettik. Rus anlayışlı insanmış. Bize: ‘Hay hay, buyrun görebilirsiniz’ dedi. Büyük bir sevinçle bahçe kapısını açıp içeri daldık. Eşim ve torunum evi görmeye giderken, ben evin önünden akıp giden Özen suyuna doğru koştum. Bahçedeki meyve ağaçlarının arasından geçerek Özen’e ulaştım. Önce abdest almak ve o şekilde evime girmek istedim. Özen’in, Aypetri dağından akıp gelen buz gibi temiz ve berrak suyu ile abdestimi aldım. Evime giderek yaşlı gözlerle ve içimden, evimin-yurdumun iadesi için Allah’a dua etmeye başladım. Eşimle Rus konuşurlarken ben de bir taraftan dualarımı tekrarladım.</span></p>
<p><span>O sırada bitişik odadan sarhoş bir adam çıkageldi. Leş gibi içki kokuyordu. Ev sahibi: ‘Benim damadımdır.’ diye tanıttı. Bizim de kim olduğumuzu söyledi. Bunun üzerine sarhoş damat, kayınpederine: ‘Bu vatan hainlerini niye eve alıyorsun? Derhal bunları defet. Yoksa ben tekme-tokat kapı dışarı atarım.’ diyerek bağırmaya başladı. Bir tatsızlığa sebebiyet vermemek için hemen evden ayrıldık. Bahçe kapısına gelince, kapının bitişiğindeki kuyu gözümüze takıldı. Kuyuyu görünce, o anda Tacikistan’da hasta yatağında yatmakta olan ve 85 yaşında bulunan annemin ricası aklımıza geldi. Annem, Kırım’a gideceğimizi öğrenince: ‘Aman kızım, Kırım’a gittiğinizde evimizin önündeki kuyunun suyundan bana bir şişe su getirmeyi unutma!’ demişti. Belki de bu hasta annemin son arzusuydu. Yerine getiremezsem ömür boyu vicdan azabı çekerdim. Bir an kuyunun yanında donup kaldık. Çünkü su koyacak şişemiz veya başka bir kabımız yoktu. Etrafta tanıdık biri de yoktu. Ne yapsak acaba? diye düşünüp dururken, evimizin sahibi Rus tekrar çıktı. ‘Ne oldu? bir problem mi var?’ diye sordu. Biz de kendisine annemin isteğini anlattık. Derhal eve giderek boş bir şişe getirdi. Kuyudan su çekerek şişeyi doldurduk. Annemin isteğini yerine getirmekten mutlu olduk.</span></p>
<p><span>Kırım’da günler göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçti. Ayrılık günü geldi ve Tacikistan’a döndük. Anacığıma Kırım suyunu takdim ettik. Bir çocuk sevinci içinde, şişedeki suyun yarısını içti ve şişenin ağzını itina ile kapatarak şöyle dedi: ‘Bu şişeyi ve içinde kalan suyu iyi saklayın. Ben ölürken bu Kırım suyunu ağzıma damlatmanızı size vasiyet ediyorum.’ Kısa bir süre sonra annem, Kırım hasretiyle aramızdan ayrılıp, Allah’ın rahmetine kavuştu ve vasiyeti yerine getirildi.</span></p>
<p><span>Nihayet 1989 yılına geldik. Bildiğiniz gibi Rusya’da değişiklikler oldu. Kırım’a dönüş başladı. Biz de diğer soydaşlarımız gibi anavatana dönme hazırlıklarına başladık. Büyük oğlumu Kırım’a göndererek evimizi satın almasını istedik. Kırım’a hem de kendi evimize dönmek istiyorduk. Evimizde oturan Rus’la görüşüldü, konuşuldu. Rus evi satmak istemedi. Büyük oğlum ne pahasına olursa olsun evi alacağımızı, eğer satmazlarsa evle birlikte kendisini yakacağını söyleyince Rus razı oldu ve evimizi bize sattı. 46 yıllık ayrılıktan sonra tekrar evimize gelip yerleştik. Allah Teâla dualarımızı kabul etti. Şu anda çok mutluyuz. Artık anavatanda yaşayacak ve öldüğümüzde Kırım’ın sıcak toprağına gömüleceğiz. Allah, kimseyi vatansız bırakmasın evladım dedi ve Pakize hanım sözünü tamamladı.”(2)</span></p>
<p><span>Kırımlılar, insan kasabı Stalin tarafından, Ahıska Türkleri gibi, ‘Batı ile işbirliği içindeki Türkiye’ye karşı Sovyet sınırla­rını güven altına almak’ için sürüldüler. Kendilerine ‘Nohçu’ diyen, ‘Çeçen’ olarak bilinen, dünyanın en yürekli ve yiğit kavminin Şeyh Şâmil’in torunlarının sürülmesinin de Ruslar açısından stratejik sebepleri vardır, haklarındaki suçlamalar, bahaneler uydurmadır. Kırım, Ekim 1921 de Kırım Muhtar Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti olarak Sovyet Rusya’nın bir parçası yapılmıştı. Bu Muhtar Cumhuriyet, 1954 yılı Şubat ayında Rusya Federasyonu’nun bir oblast’ı hâline getirildi ve Kırım, Rus-Ukrayna Birliğinin 300. yıldönümü dolayısıyla, Ukrayna Sosyalist Sovyet Cumhuriyetine hediye edildi.'” Bu ‘hediye’yi lütfeden de o tarihte Sovyetlerin başında bulunan Ukrayna asıllı Khruşçov (Kruşçev) idi.(2)</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin sürgünüyle ilgili sessizlik zalim Stalin’in ölümüne kadar sürmüştür. Stalin’den sonra başa geçen Kruşçev’in, Stalin dönemini karalama kampanyası başlamıştır. Kruşçev, Komünist Partisi’nin 1956’daki 20. Kongresi’nin gizli oturumunda yaptığı konuşmasında sürgün hadiselerine de temas etmiştir. Bu tarihten itibaren sürgüne gönderilen bazı Kafkas Türklerinin bir kısım hakları iade edilirken, Kırım’ın stratejik önemi bakımından Türklerin geri dönüşüne müsaade edilmemiştir. Kırım Türkleri’nin de “Özel Yerleştirme Rejimi” kaldırılmış, Kırım hariç Sovyetler Birliği’nin herhangi bir yerinde oturma izni verilmiştir. Ayrıca bu tarihte Kırım Türklerinin Taşkent’te “Lenin Bayrağı” isimli gazetelerini yayınlamaya müsaade edilmiştir. “Kaytarma Ansambi” isimli folklor ekibi de kurulmuştur. Ama Kırım Türkleri bu tarihlerde başlattıkları mücadele ile insanca yaşama haklarını istemeye” başladılar. Yine bu tarihlerde tutuklamalara, hapis cezalarına rağmen Kırım Türkleri’nin binlerce imzalı dilekçeleri Moskova’ya ulaştırılıyordu. 1962 yılında “Kırım Tatarları Gençlik Birliği”, 1965’ten itibaren de Kırım Türklerinin bulunduğu bütün yerleşme merkezlerinde “Kırım Halkının Milli Meselelerini Halletme Yolunda Parti ve Hükümete Yardımcı Faaliyet Grupları” kurulmaya başlamıştır. Daha sonra Kırım davası ile ismi özdeşleşecek olan Mustafa Cemiloğlu’nun adı ilk defa “Kırım Tatarları Gençlik Birliği”nin oluşması sırasında duyulmuştur. Cemiloğlu, bu teşkilatta yer aldığı için, okulundan atılmış, dövülmüş ve tevkif edilmiştir. 1966-67 yıllarında Kırım Türkleri Sovyet rejimine karşı büyük bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu tarihlerde baskı ve şiddet hareketlerine maruz kalan Kırımlı Türklerin sayısında büyük bir artış görülmektedir. Sonunda 5 Eylül 1967 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanı N. Podgomi ve Genel Sekreter Georgadze imzasını taşıyan, Kırım Türkleri’nin sosyal, siyasi, medeni ve kültürel haklarının iade edildiğini bildiren bir kararname yayınlanmıştır. Bu kararname, Kırım Türklerinin vatana dönüş mücadelesini daha da kamçılayacaktır ama bunun da göstermelik olduğunun öğrenilmesi uzun sürmemiştir. Bu kararnameye inanarak Kırım’a dönen Türkler yine polis zoruyla Yeşilada’dan çıkartılmış, bir kısmı tutuklanmıştır.(1) 1960-1980 arası yıllarda Kırım’a geri dönen aileler tekrar sürgün ediliyordu, bazıları ise hapis cezasına çarpılıyordu. Kırım Türklerinin itibarının iadesi 14 Kasım 1989 yılında bir kararname ile gerçekleşti. Bu kararname SSCB Meclisi tarafından onaylanmıştır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hilmi ÖZDEN</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Alıntı Kaynağımız: <a href="http://www.eskisehirturkocagi.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskisehirturkocagi.org</a></span></p>
<p><span><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></span></p>
<p><span>1- Çapraz Kemal.: Sürgünde yetişen Vatan: Kırım. Turan yayıncılık. İstanbul 1995.</span></p>
<p><span>2- Maksudoğlu Mehmet.: Kırım Türkleri. Ensar yayınları. İstanbul.2009.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım’ın Kanlı Tarihi !…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimin-kanli-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimin-kanli-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Kırım’ın Kanlı Tarihi !…
18 Mayıs 1944 Kırım Türklerine uygulanan top yekûn sürgün ve soykırım günüdür. Kırım Yarımadası tarihi bakımından, soydaşlarımızın çektiği acılar açısından ve stratejik konumu nedeniyle çok önemlidir. Çünkü Karadeniz’in güvenliği Kırımdan geçiyordu. Akdeniz de Kıbrıs neyse Karadeniz de, Kırım oydu. Türkiye için Kırım, Ukrayna’ya, Rusya Federasyonuna ve bütün Türk Cumhuriyetleri’ne de açılan bir kapı demekti. Sovyet […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1573882.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım’ın, Kanlı, Tarihi, …</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kirim-Turkleri-Surgunu-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimin-kanli-tarihi.html">Kırım’ın Kanlı Tarihi !…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Sacide ERÇETİN </strong></span></a>
</p><p><span>18 Mayıs 1944 Kırım Türklerine uygulanan top yekûn sürgün ve soykırım günüdür.</span></p>
<p><span>Kırım Yarımadası tarihi bakımından, soydaşlarımızın çektiği acılar açısından ve stratejik konumu nedeniyle çok önemlidir.</span></p>
<p><span>Çünkü Karadeniz’in güvenliği Kırımdan geçiyordu. Akdeniz de Kıbrıs neyse Karadeniz de, Kırım oydu. Türkiye için Kırım, Ukrayna’ya, Rusya Federasyonuna ve bütün Türk Cumhuriyetleri’ne de açılan bir kapı demekti.</span></p>
<p><span>Sovyet hâkimiyeti altındaki Kırım Türklerini top yekûn imha etmek, milli kültürlerini ortadan kaldırmak kısaca Kırım’ın Ruslaştırılması politikası sonucu Kırım Türklerinin 1918-1941 devresinde uğradığı katliamların her biri başlı başına ayrı araştırma konusudur.</span></p>
<p><span>Sadece imha edilmek istenen fiziki yapı değildi elbet edebiyat, folklor, milli benlik, milli kültürdü.</span></p>
<p><span>Katliamın ilk perdesi Milli Hükümet Başkanı Çelebi Cihan’ın vahşice katledilmesi ile başlar, kısa zamanda milliyetçi olarak gördükleri aydınların imhası tamamlanmış olur. 1920 yılında 60-70 bin Türk kurşuna dizilmiş bir kısmı Sibirya’ya sürülmüştür.</span></p>
<p><span>Katliamın ikinci perdesinde ise 1921 yılında yaratılan suni kıtlık olmuştur. Türkiye’nin buğday yardımları yerine ulaştırılmamış, İtalyan Kızılhaç’ın yardımları ise reddedilmiştir. Açlık sonucu ölenlerin yüzde 60 Türk’tür.</span></p>
<p><span>Üçüncü perdesinde ise 1927 yılı sonunda Veli İbrahim’in kurşuna dizilmesi ile onun 724 kişilik kadrosu da sürgüne gönderilmiş, hemen arkasından 3500 kadar Türk aydını da kurşuna dizilmiş, bir kısmı tekrar sürülmüştür.</span></p>
<p><span>Dördüncü perdesi ise büyük ve orta çiftlik ağaları olarak 40-50 bin Kırımlı Türk köylüsünün Sibirya’ya ve Ural’ların işçi kamplarına sürülmesi ve bir çoğununda ulaşmadan yolda ölmesidir.</span></p>
<p><span>Beşinci perdesi ise 1929’da Alakat ihtilalı ile başlar ve bu ihtilala katılan binlerce Kırım Türkü kurşuna dizilir ve yine sürgün edilirler.</span></p>
<p><span>Altıncı perdesi ise Sovyet hükümetinin 1930-1933 yılları arasında Ukrayna ve Kırım’a ait buğdayları elinden zorla alarak Avrupa’ya ihraç etmesi sonucu kıtlıktan ölenlerin sayısı yedi milyonu bulmuştur.</span></p>
<p><span>Yedinci perdesi ise 1931-1936 yılları arasında din adamlarının tasfiyesidir, Sibirya’ya çalışmaya kısacası ölüm kamplarına gönderilmiş bin kadar da camide kapatılmış ve din üzerine baskı uygulanmıştır.</span></p>
<p><span>Dünyada Kırım Türkleri kadar sürgün edilmiş başka bir millet yoktur.</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin tarihlerini unutturmanın,  milli kültürlerini yıkmanın mümkün olmadığını, aksine yapılan tüm baskı ve katliamlar ile halkın daha çok bütünleştiğini gören Moskova top yekûn sürgün etme planını devreye sokmuştur.</span></p>
<p><span>İkinci Dünya Savaşının sürdüğü dönemlerde ise Kırım Türklerinin acıları katlanarak çoğaldı.</span></p>
<p><span>Savaş sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin Rus olmayan milletlerin sürgün kararını müzakere edilerek karara bağlanmıştır.</span></p>
<p><span>Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emreder. Hâlbuki durum öyle değildi Rusların baskısından vahşetinden kurtulmak içindi bir nevi mecbur bırakılmışlardı.</span></p>
<p><span>“18 Mayıs 1944 gecesi gelen emir”in ardından 100 binin üzerinde soydaşımız katledilmiştir.</span></p>
<p><span>Stalin’in emri Kırım Türkleri’ne iletilir. 15 dakikada içerisinde, evlerinden hiçbir eşyayı almaksızın, bulundukları şehrin meydanında toplanmaları istenir. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürülür. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen oracıkta öldürülür. Sağ kalan Kırım Türkleri hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, istif eder gibi yerleştirildiler. İki ay süren bu zor yolculukta çok sayıda insan ölmüştür. Ölüm sebebi susuzluk, hastalık, açlık, havasızlık ve pislikti. İlk göç ettirilenler eşler, çocuklar ve yaşlı insanlardı; erkekler savaşa devam ettikleri için onlar daha sonra göce tabi tutulmuşlardır.</span></p>
<p><span>Dayanamayıp yolda can verenlerin gömülmesine bile izin yoktu, cesetlerini dışarı çıkartamazlar yaşayanların arasında çürürdü, ancak kısa molalarda demiryolu hattı üzerine bırakırlardı. İnsanlar havasızlıktan boğuluyor, birçokları da akıllarını kaybediyordu.</span></p>
<p><span>Kırım Türkleri Ural, Sibirya, Kazakistan, Özbekistan, Orta Asya’nın binlerce kilometre içlerine naklediliyorlardı.</span></p>
<p><span>Sürgün işlemleri tamamlanınca hayatta kalmayı başarabilenler ulaştıkları yerlerdeki kötü şartlar altındaki hayata dayanamadılar. Açlık, sıtma, verem ve diğer hastalıklar sebebiyle ilk altı ay içerisinde de yarısı ölür, kalanların ise bulundukları yerleşim alanının dışına çıkmaları yasaktır. İzinsiz çıkanların cezası yirmi beş yıl mahkûmiyetti. Eğitim görmeleri engelleniyor, kültürlerini korumalarına izin verilmiyordu. Kırım şivesiyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler cezalandırılıyordu. Adeta açık hava hapishanesi şartlarında yaşamaya mahkûm edilmişlerdi.</span></p>
<p><span>Bütün Türkleri ayrı ayrı yerlere sürerek aralarındaki iletişimi koparıp direnişi kırıp parçalamaya amaçlamışlardı ama 1956 yılına kadar bu zor koşullar altında yaşamlarını sürdürerek, ülkenin ahalisi içinde erimeyerek milli benliklerini korumayı bilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Büyük sürgünün ardından Kırım’ın Arabat bölgesinde bir köyde, 150 civarında Türk’ün unutulduğu anlaşılmış ve Stalin  “Bunların işini 24 saat içerisinde bitirin !” talimatı vermiştir. Emir yerine getirildi: Bebek, ihtiyar ve genç… Köy halkı, küçücük bir tekneye dolduruldu. Tekne, kıyıdan bir kaç mil açılınca batırıldı. Karadeniz’in hırçın dalgaları soydaşlarımıza mezar olmuştu.</span></p>
<p><span>Kırımlıların dışında aynı akıbete uğrayan diğer milletler şöyledir, Kalmuk, Çeçen-İnguş, Volga-Germen, Kabartay-Balkar ve Karaçaylılar da sürgüne tabi tutulmuşlardır.</span></p>
<p><span>Sovyet Hükümetleri tarafından Kırım Türkleri ve diğer halkların halen bulundukları yerler, ısrarla gizli tutulmaktadır ve dünya kamuoyundan da büyük bir maharetle de yıllarca gizlenmiştir.</span></p>
<p><span>5 Eylül 1967 tarihli kararname ile Kırım Türklerinin itibarının iade edilmesine karar verildi. Bundan cesaret alan Kırım Türkleri, kitleler halinde vatana döndüler ama bunun aldatmaca olduğunu ve yerleşme izinlerinin olmadığını, görünce tekrar geri dönmek zorunda kaldılar.</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin millî mücadelesi, kitle hareketine dönüşmüştü. Miting ve protesto toplantıları düzenlendi. Toplantılara katılanlar ağır şekilde cezalandırıldı. Kırım Türkleri’nin efsaneleşen lideri Abdülcemil Mustafa Kırımoğlu hapse mahkûm edildi. Moskova gösterilerinden sonra, SSCB yönetimi, Kırım Türklerinin haksız yere suçladıklarını yıllar sonra anladı.</span></p>
<p><span>Ama Sovyet hükümetinin Kırım Türklerini vatanlarından uzak tutmak için gösterdikleri gayretlerin hepsi boşa çıkmıştı,  Onlara sunulan “yeni vatan” seçeneği kabul görmemiş anavatanlarına dönme kararlılığından asla taviz vermemişlerdi.</span></p>
<p><span>1990 yılının Temmuz ayında VATANA DÖNÜŞ’E izin çıktı. Kırım Türklerinden bir grup, 2-3 ay süren çileli yolculuktan sonra ata yurduna dönmüşlerdir, 15 dakikada terk ettikleri evlerine Ruslar yerleştirilmişti, hükümet de ev ve toprak vermediği için birçoğu vatana döndükten sonra aylarca naylondan yapılmış çadırlarda yaşadılar. İmkânı olanlar kendi evlerini kendileri inşa ettiler.</span></p>
<p><span>Sürgünden dönenlerin sayısı 260.000 civarındadır. Daha bir o kadarı dönüş izni bekliyor ve imkân arıyorlar.</span></p>
<p><span>Kırım Türkleri; büyük önderleri Gaspıralı İsmail Bey’in söylemi ile: “Dilde, fikirde ve işte birlik” sağlayabilirlerse, arzuladıkları çözüme ulaşabilirlerdi.</span></p>
<p><span>Tarihte olduğu gibi ve halende esas katliamlara hep Türkler maruz kalmıştır, fakat tarih bilmez aklı evveller birilerine yaranmak için bunları görememekte.</span></p>
<p><span>Kırım da, Balkanlar da, Kafkaslar da, Azerbaycan da, Irak da, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan katliamlar, Bugün Kerkük’de, Musul’da Türkmen kardeşlerimize yapılan soykırımın hangi çeşidine giriyor acaba diye sormak gerekir.</span></p>
<p><span>Bu soykırımları bu vahşetleri her an hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekir.</span></p>
<p><span>Neden mi sadece tarihi ve insani bir borç olarak değil, uluslar arası arenada başvurabileceğimiz karşı koz olarak önemlidir.</span></p>
<p><span>Sen kendi gücünü kendine karşı değil de dünyanın önde gelen gerçek soykırımcılarına karşı kullanabilmeyi başardığın takdirde ülkeyi ileriye taşıyabilirsin.</span></p>
<p><span>Dik durmayı bilmezsen, bağımsızlığını koruyamazsan, kendini kullandırırsın emperyalizm ister doğudan,  ister batıdan gelsin, nereden gelirse gelsin hep aynıdır. Peki, bunun için ne yapmak gerek; Titreyip kendine gelmen gerek.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Sacide ERÇETİN </strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: Kırım’da Türk Soykırımı – Dr. Necip Hablemitoğlu</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım’da Rus Kolonizasyonu (1783&amp;amp;1850)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimda-rus-kolonizasyonu-17831850</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimda-rus-kolonizasyonu-17831850</guid>
<description><![CDATA[ Kırım’da Rus Kolonizasyonu (1783-1850)
Altınordu Devleti’nin yıkılmasından sonra Kırım yarımadasında Hacı Giray tarafından kurulan Kırım Hanlığı, Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı Devleti’ne bağlanmış ve Osmanlı Devleti’nin aktif desteği ile Karadeniz’in kuzeyinde uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmüştür. 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşının sonucunda imzalan Küçük Kaynarca Antlaşması ile bağımsızlığı hem Rusya hem de Osmanlı Devleti tarafından tanınan Kırım’ın bu bağımsızlığı kısa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1300f3d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım’da, Rus, Kolonizasyonu, 1783&amp;1850</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirimda-Rus-Kolonizasyonu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html">Kırım’da Rus Kolonizasyonu (1783-1850)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Alper BAŞER</strong></span></a>
</p><p><span>Altınordu Devleti’nin yıkılmasından sonra Kırım yarımadasında Hacı Giray tarafından kurulan Kırım Hanlığı, Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı Devleti’ne bağlanmış ve Osmanlı Devleti’nin aktif desteği ile Karadeniz’in kuzeyinde uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmüştür.</span></p>
<p><span>1768-1774 Osmanlı Rus Savaşının sonucunda imzalan Küçük Kaynarca Antlaşması ile bağımsızlığı hem Rusya hem de Osmanlı Devleti tarafından tanınan Kırım’ın bu bağımsızlığı kısa sürmüş ve hanlık 1783 yılının Nisan ayında Rusya tarafından ilhak edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>. 9 Ocak 1784 yılında imzalan Aynalı Kavak Tenkihnamesi ile Osmanlı Devleti Rusya’nın Kırım’ı ilhakını ka­bul etmek zorunda kalmıştır <a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>19. yüzyılın ilk yarısında Napolyon’u durduran ülke olarak Avrupa si­yasetinde kendisini başat unsur olarak gösteren Rusya, seyyahların ilgi odağı haline gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Genel olarak Rusya, özelde ise Kırım hakkında çok sayıda eser bu yıllarda kaleme alınmıştır. Bu çalışmada 18. yüzyılın ikinci yarısında Kırım’ın Rus kontrolüne girmesinden sonra meydana gelen kolonizasyon sürecinin ekonomik, kültürel, idari ve demografik sonuçları İngilizce seyahatname ve gözlemlere göre incelenmeye çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>RUS KOLONİZASYONU VE DEMOGRAFİK BOYUTU</strong></span></p>
<p><span>Rus Çarlığı Kırım’ı işgal ettikten sonra Kırım’ın demografik yapısını değiş­tirmeye yönelik çift yönlü bir politika izlemeye başlamıştır. Rusya ilk aşa­mada Kırım’dan Müslüman Tatar nüfusunu göç ettirmiş, ikinci aşamada Kırım’a dışarıdan Rus, Kazak, Alman gibi çeşitli toplulukları getirerek iskân etmiştir <a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>. Rus devlet adamlarından Grigoriy Potemkin bu iskan politikası çerçevesinde Kırım’a İngiltere’den getirilecek suçluların iskan edilmesi teklifini bile gündeme getirmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>18. yüzyılın sonundan itibaren Kırım’ı ziyaret eden seyyahlar Kırım’da Rus kolonizasyonunun II. Katerina dönemi ile başladığını, bu kolonizasyon sürecinin feodal yapıyı destekleyici bir tutum içinde geliştiğini bunun da tarıma darbe vurduğunu belirtmişlerdir. Bu seyyahların geneli kolonizasyon sürecinin temel gayesinin vergi gelirlerinin arttırılması olarak görmüşlerdir <a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Rusya’daki askeri kolonizasyon sistemine dair olan eserinde Robert Lyall, kolonizasyon sisteminin hedeflerini şu şekilde özetlemiştir: 1. Bazı bölgelerde nüfus artışını sağlamak, bunlardan düzenli birlikler oluş­turmak. 2. Bilgiyi ve medeniyeti arttırmak. 3. Ordunun devlet üzerindeki mali yükünü hafifletmek. 3. Çok sayıda askeri barış zamanında tarımda kullanmak<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>. Diğer bir seyyah Charles Koch, bu iskan olayının nedenleri ara­sında Rus ordusunun ikmal sıkıntısını azaltma fikrinin de olduğunu belirt- mektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>. General Borozdin, kolonizasyonun askeri boyutunu seyyah James Webster’e şu şekilde açıklamıştır. Borozdin’e göre, kraliyete ait köy­ler beş yüz altı yüz civarında askere sahip olup her hanenin bir askeri bes­lemek, giydirmek ve desteklemek zorunda idi. Ayrıca, evin en büyük oğluna askeri eğitim verilirdi. İmparator Nikola tarafından bunlara askeri kıyafet giyme yükümlülüğü getirilmişti<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Robert Lyall, Tatarların ilk büyük göç dalgasının Rusların baskı ve ent­rikaları ile salgın hastalıklar yüzünden 1785-1788 yıllarından hemen sonra gerçekleştiğini, on binlerce Kırım Tatarı’nın mülklerini çok ucuza satarak Türkiye’ye, özellikle Anadolu ve Rumeli bölgelerine göç ettiğini, Kırım’ın Rus işgalinden sonraki yirmi yılda üç yüz bin kişilik bir nüfus kaybettiğini belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>. Tatar nüfusu göçe zorlamak amacıyla Rusların işgal sıra­sında gerçekleştirdikleri katliamlar içinde özellikle Potemkin’in emriyle Potemkin’in kardeşi tarafından gerçekleştirilen katliam dikkat çekmektedir. Otuz bini aşkın Tatar’ın bu katliamda öldürüldüğü bildirilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>. Belir­tildiğine göre, Özü ve Kazak arasındaki Tatar grupları Kırım’ın merkezinde­ki Tatarlara göre daha az göç vermiş, göç süreci sonucunda Kırım’ın nüfusu onda dokuz oranında azalmıştır <a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kırım’dan Tatar nüfusu göçe zorlayan diğer bir neden olarak da bölge­deki Tatar nüfusun mülkiyet hakkının ellerinden alınması görünmektedir. Tatarlara ait arazilerin mülkiyetinin Ruslara verildiği, Tatarların bu konuda başvurdukları mahkemelerin çok uzun sürerek Tatarları yıldırdığı, Rus mahkemelerindeki çürümüşlüğün bu durumu daha da zor hale getirdiği belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>. Rusların bu arazi sorunları için Sborniee Comissie adı altında bir kurul oluşturdukları ve bu tartışmalı arazinin boyutunun Kı­rım’da Karadeniz’deki diğer koloni bölgelerine göre daha fazla olduğu ifade edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Lyall, göçün nedenlerini bu şekilde açıkladıktan sonra Mr. Reuilly vası­tasıyla Pallas’tan alıntılayarak Kırım nüfusunu vermektedir. Buradaki veri­lere göre Kırım’a iskan edilen yerleşimcilerin nüfusu şu şekildedir: 1164’i erkek ve 1561’i kadın olmak üzere toplam 2725 Bohemyalı ve çingene; kra­liyet tarafından iskan edilen yerleşimciler, 4861’i erkek 3397’si kadın ol­mak üzere toplam 8258 kişi, soylular tarafından yapılan iskânın 1987’si erkek 1672’si kadın olmak üzere 3659 kişi; Ortodoks inancından olup yer­leştirilenler, 1165’i erkek 586’sı kadın olmak üzere 1751 kişidir. Bunlara ilaveten Karadeniz Kazak askeri birliklerine mensup 5803 Kazak askeri de Kırım’a yerleştirilmişlerdir. Kraliyet hizmetlisi olarak ayrıca 89’u erkek 33’ü bayan olmak üzere toplam 122 dini görevli ve kraliyet hizmetlilerinden 382’si erkek 270’i kadın olmak üzere 652 kişi Kırım’a iskan edilmiştir. Bu grupların dışında Anapa kalesinin Osmanlı Devletinden alındığı sırada Anapa civarında bulunan Nogaylardan 4331’i erkek ve 3593’ü kadın olmak üzere toplam 7924 kişinin Kırım’a iskan edildiği görülmektedir. Reuilly’e göre Kırım nüfusunun 157.133 kişi olduğu düşünülürse toplam iskan edilen nüfusun 25071 kişi olduğu görülmektedir. Bu, nüfus dengesiyle nasıl oy­nandığını ortaya koymaktadır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Koch’ın ifadesinden hareketle, Kırım’a iskan edilen gruplar içerisinde önemli sayıda Rum’un da bulunduğu görülmektedir. Bunlar 1768-1774 ve 1787-1792 Osmanlı Rus Savaşları sırasında Ege denizindeki adalarda yaşa­yan ve Ruslarla işbirliği yapan Rumlardır. Bunların özellikle Balıklava civa­rına yerleştirildiği ve sayılarının sekiz bin civarında olduğu belirtilmekte­dir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>. Kendilerine çeşitli ayrıcalıklar tanınan bu grubun imparatorluğa 500 kişilik askeri birlik sağladığı fakat sayılarının salgın hastalıklar nedeniyle oldukça azaldığı belirtilmiştir. Bu grubun ayrıcalıkları arasında kendi hukuk sistemlerine sahip olmaları ve gümrük sistemini yürütmeleri örnek olarak gösterilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>. Bu grup hakkında Edmund Spencer de kısaca bilgi vermiş, II. Katerina döneminde Mora’dan getirildiklerini belirttikten sonra karak­terlerinin kötülüğü nedeniyle seyyahların bu grubun yanındayken dikkat etmesi gerektiğini söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rumlar dışında Yahudiler ve Almanların da Kırım’a iskan edildiğini be­lirten Koch Kırım’daki en çalışkan tarımcıların Almanlar olduğunu belirt­miş, Almanya’dan gelenlerin Kefe civarına yerleştirildiğini ifade etmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>. Spencer iskan konusunda Rusya hükümetine en fazla katkıda bulunan top­luluğun Almanlar olmasına rağmen Ruslarca “Aptal Alman” nitelenmesi ile karşılaştıklarını belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>. Almanlara tanınan ayrıcalıkların hükümetin merkezleştirme politikaları nedeniyle geri alındığı (1837-1838], bu yüzden Almanya’ya küçük çaplı geri dönüşlerin de yaşandığı görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusların Kırım’a getirdikleri topluluklar arasında Bulgarlar da bulun­maktadır. Osmanlı Devleti sınırları içinden göçerek Kırım’a gelen Bulgarlar çalışkan ve ağırbaşlı bir topululuk olarak tanımlanmaktadır. Bulgarların Eski Kırım ve Odessa civarına yerleştirildikleri, Alman göçmenlere tanınan idari ve sosyal hakların aynısına sahip oldukları belirtilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusların yürüttüğü iskan politikalarından etkilenen sadece Müslüman nüfus olmamıştır. Kırım’ın yerli Rumları ve Ermenileri<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> de Kırım’dan sü­rülmüştür. Türk-Tatar idaresiyle geçmişten gelen ilişkileri Rusları rahatsız etmiş ve Ruslar Kırım’ın yerleşik Rumlarını sürerek mülklerine el koymuş­lardır. Bu grupların Azak Denizi’nin batısında Mariopul civarına yerleştiril­diklerini görmekteyiz. Bunların burada 24 tane büyük köyleri bulunduğu ve bu köylerin hızla geliştiği Holderness tarafından ifade edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>. Milner’in verdiği (bilgiler de] bu yöndedir; Milner, bu Rumların daha önce Nogayların yaşadığı bölgeye iskan edildiğini fakat göç sırasında hastalık ve açlık gibi nedenlerle büyük bir kısmının öldüğünü belirttikten sonra şimdi 80 kadar köyleri vardır diye belirtmektedir. Milner Kırım’ın merkezinden sürülen bu grubun sayısını 75 bin olarak vermektedir. Bu rakamı W. Etondan almakta­dır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>. De Hell bu sürgün olayının 1778’den sonra gerçekleştiğini belirttikten sonra bunun Kırım’ın ticari ve ekonomik yapısına büyük darbe vurduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67960" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-01.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-01-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>RUS KOLONİZASYONU’NUN EKONOMİK BOYUTU</span></strong></span></p>
<p><span>Ruslar Kırım’ı ele geçirdikten sonra Kırım yarımadasında ekonomik değere sahip olan kaynakları hızlı bir şekilde kontrollerine almışlardır. Bu konuda­ki örnekler arasında Kırım ekonomisinin en önemli gelir kaynaklarından birisini oluşturan Or Kapısı yakınlarındaki tuzlalar özel bir yere sahiptir. Güney Rusya’nın tuz ihtiyacının Or Kapısı yakınlarındaki tuzlalardan sağ­landığı, bunların adının Krasnoye Ozero ve Staroye Ozero olduğu, Robert Lyall tarafından belirtilmiştir. Lyall Kırım’ın işgalinden sonra bu tuzlalarının kraliyet ailesinin mülkü haline getirilip iltizama verildiğini, bu tuzlalardan yaz boyunca yaklaşık yirmi bin arabanın Güney Rusya’ya tuz taşıdığını, 1794 yılında 4 yıllığına Perets ve Steiglets’e verildiğini belirttikten sonra, Castelnau’ya dayanarak bu tuzlalardan ortalama 650.000 ruble gelir elde edildiğini, 1815 yılında elde edilen gelirin 1.200.000 ruble olduğunu belirt­miştir. Bu bilgileri verirken Rusların Kırım’ı işgalinin en önemli sebeplerin­den birinin bu tuzlalar olduğunu belirtmeyi de unutmamıştır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a>. Holderness Lyall’ı tamamlayarak Or Kapısı yakınlarındaki tuzlalarda 1815 yılında 5 milyon poundluk (bir pound=16.4kg) bir üretim gerçekleştirip 1814 de 2.800.000 ruble gelir elde ettiklerini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kırım’ın Rus kontrolüne girmesini müteakiben gerçekleşen diğer bir olay da verimli tarım arazilerinin Tatarlardan alınarak göçmenlere ve Rus soylularına verildiği şeklindedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>. Arazinin bu şekilde Tatarlardan alınması, seyyahların dikkatini çeken olaylardandır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>. Tatarlardan ele geçirilen bu arazilerin imparatorluk ailesi mensuplarına, ve diğer soylulara verildiği görülmektedir. Nikita civarında 1811 yılında kurulan İmparatorluk Bahçe­leri ve Sudak’taki İmparatorluk Üzüm Bağları kraliyet ailesinin ele geçirdiği arazilere güzel bir örnektir. Sudak’taki bu üzüm bağlarının yöneticisi Alman kökenli Esell’dir. Burada farklı üzüm türleri yetiştirilip Zante’nin kırmızı şarabı ve beyaz şarabı örnek alınarak üretim yapılmaktadır. 1821 yılı itiba­riyle 60.000 vedroluk üretim yapıldığını (her birinde küçük 15 şişe bulun­maktadır] ve her bir şişenin 2.5 ile 4 ruble arasında değişen fiyatlarla satıl­dığını belirttikten sonra toplam gelirinin 200.000 ruble olduğunu yazmak­tadır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>. Sudak’ta imparatorluk ailesi dışında Amiral Mordvinoff’unda yüzbin vedroluk* bağlarının bulunduğunu Holderness belirtmektedir. Holderness’ın bu ifadesini teyit eden Clarke, bu araziler yüzünden Rus Çar­lığının Karadeniz donanmasının komutanı olan bu Amiral’in bölgedeki Ta­tar halkı ile mahkemelik olduğunu ve Tatarların Amiral’i hiç sevmediklerini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a>. Kırım’da ilk olarak Kont Woronzof’un arazileri eline geçirip kendisi için dinlenme mekanı haline getirdiği, Onu Kraliyet ailesi ve diğer soyluların takip ettiği görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>. Kont Pototzki, Prens Galitzin, Gene­ral Leon Narişkin, Alupka ve Yalta arasındaki değerli arazileri ele geçirmiş­lerdir. Bu araziler ilk olarak Prens Galitzin’in emriyle Rusların eline geçme­ye başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>. Spencer da bu bilgileri teyit eden ifadeleri verdikten sonra Kont Worrenzow’un Alupka’da Rus İmparatorluğu’nun en güzel şatoların­dan birini inşa ettirdiğini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a>. Rusların kendi kontrollerine aldık­ları bu arazilerde zirai üretime devam ettikleri, şarap üretimi gibi gelir geti­ren kaynakları kontrolleri altına alıp daha da geliştirdikleri görülmektedir. Rusların kontrolleri altına aldıkları arazilerde Tatarlar hayatlarını devam ettirmişlerdir. Örneğin Küçük Uzen’de Tatarlar yılda sekiz gün Rus yöneti­cinin arazisinde çalışmak, bütün ürettikleri ürünler ve yetiştirdikleri hay­vanlar için yüzde on oranında bir vergi vermek zorunda kalmışlardır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus soylularının, tarım arazilerinin yanı sıra Kırım’da özellikle Kefe ve Akmescit arasında bulunan step arazisindeki su kaynaklarına da el koyduk­ları ve o bölgedeki halkı kendilerine mahkum ettikleri görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus işgali ekonomik açıdan Kefe için büyük bir yıkımla sonuçlanmıştır. Rus hükümetinin Kefe yerine Kerç’e destek vermesi bunun temel nedeni olarak görülmektedir. Öyle ki, Spencer Kefe’de yaşayanlar ya Kerç’e göç edecekler ya da dilenmek zorunda kalacaklar demiştir. Ruslar Kerç şehrinin yanı sıra Odessa’yı da geliştirmek için büyük destek vermişlerdir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a>. Kefe’nin Rus işgali sonrasında yaşadığı yıkım Clarke tarafından da ifade edilmiştir. Clarke, Rus işgalinden önce şehirde otuz altı bin , şehrin varoşunda ise sekiz bin evin bulunduğunu, Kefe’de toplam kırk iki bin evin yer aldığını, şimdi ise (1800’lerin başı itibariyle] ancak elli ailenin yaşamakta olduğunu bil­dirmektedir <a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>. Clarke’ın Kefe nüfusu için verdiği bu rakamlar Holderness tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. O, Rus işgalinden ziyade 1812 yılın­da yaşanan veba salgınının büyük nüfus kaybına neden olduğunu düşün­mektedir. Şehir nüfusunun 1820’den sonra tekrar artmağa başladığını sa­dece 1820 yılında Kefe’de elli evin yapıldığı ifade edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>RUS KOLONİZASYONUN KÜLTÜREL BOYUTU</strong></span></p>
<p><span>Kırım’daki Rus kolonizasyonunun kültürel boyutu hakkında seyyahların yargılarını değerlendirirken ilk göz önünde tutulması gereken nokta, dö­nemin “medeniyet götürme” anlayışının seyyahların eserlerine az ya da çok olarak yansıdığıdır. Öyle ki, Barker, “Kırım’ın verimli ovalarının Ruslardan daha medeni ve daha çalışkan Avrupalılarca kolonileştirileceği zamanlar da gelecektir” şeklinde bir ifade bile kullanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus işgalini takip eden dönemde, Rus Çarlığı tatarların Kırımla kültürel ilişkilerini yansıtan maddi ve manevi değerlerini yok etmeye yönelik bir politika izlemiştir. Bu politika Kırım’ı ziyaret eden seyyahların da dikkatini çekmiştir. Rus yönetimi öncelikle Türkçenin izlerini taşıyan yer adlarını hızlı bir şekilde değiştirmeye başlamış ve antik çağlardaki yer isimlerini kullanmaya başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a>. Seyyahlar isimleri değiştirilen yerleşim yerleri olarak şunları belirtmektedir: Kırım / Tavrida<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a>, Kefe/Teodosia<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a>, Akmesçit/Simferopol<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a>, Gözleve / Evapatori<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a>, Kızı Kerman / Belaya Veja<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a>; Sivastapol / Akyar<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a>; Or Kapısı / Perekop<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a>. Bu örnekleri çoğaltmak müm­kündür. Rus hükümetinin yeni isimler verirken antik isimleri canlandırma­ya çalıştığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>Rus hükümetinin kültürel açıdan Tatarlara karşı izlediği politikanın di­ni boyutunu ise Hıristiyanlaştırma gayretleri oluşturmuştur. Kırım, misyo­nerlik faaliyetlerinin hedeflerinden biri haline gelmiştir. Kırım’da misyoner­lik faaliyetlerinin yürütülmesi için Akmescit’te Tavrida İncil Topluluğu ku­rulmuştur. 1822 yılında bu kurumun liderliğini Shegulin’in yaptığı görül­mektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a>. Bu kuruma bağlı olarak Kefe’de de Kefe İncil Topluluğu (Theodasian Bible Society) bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn51" name="_ednref51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a>. 1820’li yıllarda Bahçesaray’da faaliyet gösteren İskoç Misyonu misyonerlik faaliyetlerinin yürütüldüğü diğer bir önemli merkez olmuştur. Buradaki yabancılar Tatarca öğrenmişler ve faaliyetlerini Tatarca olarak yürütmüşlerdir. İskoç Misyonu temsilcile­rinden Mr. Carruthers 2 Mart 1824 tarihinde Bahçesaray’daki misyonerlik faaliyetlerin başarılı bir şekilde devam ettiğini belirttikten sonra Hıristiyan- laştırılan tatarlar için ayrıca koloniler kurulması tasarısından bahsetmiştir. İlahi hizmetlerin Tatarca olarak yürütüleceğini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn52" name="_ednref52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a>. Kırım’da yü­rütülen misyonerlik faaliyetlerinin sembol ismi ise Kırım hanlarının soyun­dan gelen Kattı Giray olmuştur. Karass’daki İskoç misyonerler tarafından önce Petersburg’a ardından Edinburg Üniversitesinde eğitim almaya götü­rülen Kattı Giray tatarlara Hıristiyanlığı kabul ettirmek için büyük çaba harcamıştır. İmparator Aleksandr tarafından bu hizmetlerine karşılık olarak Kattı Giray’a altı bin rublelik bir gelir bağlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn53" name="_ednref53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a>. Misyonerlik faaliyetle­ri, tarihi manastırların restorasyonu,<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn54" name="_ednref54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> camilerin kiliseye çevrilmesi,<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn55" name="_ednref55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> yeni kiliseler inşası<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn56" name="_ednref56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a> gibi faaliyetler desteklenmiştir. Rus yönetiminin dini konu­lardaki görüşünü en iyi yansıtan eserlerden birisi ise Akmescit’te Rusların Kırım kahramanı olarak ifade ettikleri Prens Dolguruki’nin anısına dikilen obeliskte kendini göstermektedir. Bu obeliskin bir yüzünde prensin portre­si, diğer yüzünde prensin arması, üçüncü yüzünde Rus kartalı ve dördüncü yüzünde ise Hıristiyanlığın İslamiyet’e karşı zaferini temsil eden vaftiz edi­len bir Tatar nakşedilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn57" name="_ednref57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a>. Spencer Rus hükümetinin bütün bu çabaları­na karşın Hıristiyanlığın tatarlar arasında kabul görmediğini söyleyerek bu reddin nedeninin tatarların Ruslara karşı duyduğu nefret olduğunu belirt­miştir Kattı Giray’ın faaliyetlerinin de netice vermediği, hatta bir tane bile Tatar’a Hıristiyanlığı kabul ettiremediği de ifade edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn58" name="_ednref58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İşgali takip eden dönem İslam dinini temsil eden cami, minare ve türbe gibi eserler saldırıya uğrayarak yıkılmışlardır. Kefe’deki camilerin kiliseye ya da dükkana çevrildiğini, minarelerin ve çeşmelerin yıkıldığını, türbelerin yağmalandığını ve içindeki kalıntıların çıkarılıp alay edilmesi gibi olaylar da yaşanmıştır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn59" name="_ednref59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a>. Bu yıkımdan tarihsel dokunun önemli unsurlarından olan hamamlar, saraylar ve mezarlıklar da kurtulamamıştır. Mezarlıklarda bulu­nan mezar taşları sökülüp inşaat işlerinde kullanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn60" name="_ednref60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a>. İşgalin ilk yılla­rında bu yıkımdan antik döneme ait eserler de büyük zarar görmüştür<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn61" name="_ednref61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu olumsuz tavırların yanı sıra olumlu olaylar da gerçekleşmiştir. Bun­ların içerisinde II. Katerina’nın Bahçesaray şehrindeki Han Sarayı’nı üç yüz bin ruble harcayarak restore ettirmesi<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn62" name="_ednref62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a>, Karasubazar ve Bahçesaray şehir­lerinde halkın kendi geleneklerine göre yaşamasına izin verilmesi dikkat çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn63" name="_ednref63"><sup><sup>[63]</sup></sup></a>. Olumlu gelişmelerin yaşandığı diğer bir alan da eğitimdir. Rus hükümeti Kırım’da okullaşmanın yaygınlaşması için çaba göstermiş- tir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn64" name="_ednref64"><sup><sup>[64]</sup></sup></a>. Kefe’de İmparator Aleksandr tarafından kurulan okulda Tatarca, Rus­ça, Grekçe, İtalyanca ve Fransızca öğretildiği ifade edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn65" name="_ednref65"><sup><sup>[65]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67961" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-02.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Kirim-02-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>RUS İŞGALİNDEN SONRA ORTAYA ÇIKAN İDARİ YAPI</span></strong></span></p>
<p><span>II. Katerina döneminde elde geçirilen topraklarda yeni bir idari düzenleme­ye gidilmiştir. Ele geçirilen bölgeye Yeni Rusya adı verilmiştir. Yeni Rusya, doğuda Ekaterinador’a, batıda Bessarabya ve Moldovya’ya kadar uzanmak­ta olup üçe bölünmüştür. Bunlar Tavrida (Kırım], Ekaterinoslaf ve Kerson hükümetleridir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn66" name="_ednref66"><sup><sup>[66]</sup></sup></a>. Daha geç tarihli bir eserde ise Güney Rusya Bessarabya, Kerson, Ekaterinoslaf, Tavrida (Kırım’la birlikte ifadesiyle] ve Ten Kazakları şeklinde belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn67" name="_ednref67"><sup><sup>[67]</sup></sup></a>. Rus işgalinden sonra Kırım Yarımadası’nın idari merkezi Akmescit olmuş ve Bahçesaray şehri önemini kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn68" name="_ednref68"><sup><sup>[68]</sup></sup></a>. Rus idari yapısında Akmescit Kırım’ın sivil idari merkezi olurken, askeri yapıya ait kara ve deniz kuvvetlerinin merkezi Akyar olmuştur. Bu iki şehirdeki Rus görevlilerin birbirlerini küçümsediklerinden bahsedilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn69" name="_ednref69"><sup><sup>[69]</sup></sup></a>. Akyar’da Rus idari elitinin sahile yakın bölgede yaşadığı görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn70" name="_ednref70"><sup><sup>[70]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus işgalini takip eden ilk yıllarda, özellikle Potemkin döneminde idari yapının halka karşı çok sert olduğu, fakat zamanla daha iyiye gittiği yönün­deki ifadeler seyyahların genel kanısı gibidir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn71" name="_ednref71"><sup><sup>[71]</sup></sup></a>. Rus idareciler arasında özel­likle Kont Woronzof idarede meydana gelen olumlu değişikliklerin kaynağı olarak görülüp övülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn72" name="_ednref72"><sup><sup>[72]</sup></sup></a>. 1835-1836 yılları sırasında Kont Woronzof’la görüşüp tanışan Lord de Ross, Woronzof’un Güney Rusya’nın yöneticisi olduğunu ve Odessa’da ikamet ettiğini belirtmektedir. Onun da Woronzofla ilgili düşünceleri genel olarak olumludur<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn73" name="_ednref73"><sup><sup>[73]</sup></sup></a>. Rus idarecilerin yanı sıra tatarlar arasında da yerel ihtiyar meclisleri bulunduğu ve çoğu zaman sıkıntıların bunlar tarafından çözüldüğü görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_edn74" name="_ednref74"><sup><sup>[74]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Alper BAŞER</strong></span></a>
</p><p><span>Afyon Kocatepe Ünv. Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, A.N.S. Kampüsü, AFYON<br>
</span><span>E-Posta: <a href="mailto:baseralper@mynet.com">baseralper@mynet.com</a>.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Karadeniz Araştırmaları, Cilt: 6, Sayı: 24, Kış 2010</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦  Barker, W. Burckhardt; A Short Historical Account of The Crimea From The Earliest Ages And During Russian Occupation, London 1855.</span></div>
<div><span>♦  Cross, A.; “Russia Through The Eyes Of The Foreigners”, www. <a href="http://www.idc.nl/pdf/350_titlelist.pdf" target="_blank" rel="noopener">http://www.idc.nl/pdf/350_titlelist.pdf</a>.</span></div>
<div><span>♦  Clarke, E. D.; Travels ın Various Countries of Europe Asia and Africa, Part First, Russia Tahtary and Turkey, Fourth Edition, Volume:2, London 1823.</span></div>
<div><span>♦  Hayri Çapraz, “XIX. Yüzyılda Çarlık Rusyasının Kırım Politikası” Karadeniz Araştırmaları, Sayı 11, Güz 2006, s.59-62.</span></div>
<div><span>♦  Dearborn A. S. Henry.; A Memoir On The Commerce And Navigation Of The Black Sea And The Trade And Maritime Geography Of Turkey And Egypt, Boston 1819.</span></div>
<div><span>♦  De Hell, Xavier Hommaire.;Travels In The Steppes Of The Caspian Sea, The Crimea, The Caucasus, London 1847.</span></div>
<div><span>♦  Duran, James A.; Catherine II, Potemkin And Colonisation Policy In Southern Russia, Russian Review, Vol:28, No.1, Jan.1969, s. 23-36.</span></div>
<div><span>♦  Fisher, W. Alan.; The Russian Annexation of Crimea, Cambridge University Pres, 1970.</span></div>
<div><span>♦  Fisher, W. Alan, The Crimean Tatars, California 1978.</span></div>
<div><span>♦  Henderson, Ebenezer.; Biblical Researches And Travels In Russia Including A Tour In The Crimea And The Passage Of Caucasus, Gosport 1826.</span></div>
<div><span>♦  Holderness, Mary.; Journey From Riga To The Crimea With Some Account On The Manners and Customs Of The Colonists of New Russia, London 1827.</span></div>
<div><span>♦  Koch; Karl Heinrich Emil.; The Crimea and Odessa: Journal of a Tour With an Account of the Climate and Vegetation, İng. Çev. Joanna B Hornet, Lond­ra 1855.</span></div>
<div><span>♦  Kırımlı, Hakan.; “Crimean Tatars, Nogays and Scottish Missionaries. The Story Of Kattı Geray And Other Baptised Descandats Of The Crimean Khans”, Cahier Du Monde Russe, 45/1-2, Janvier-Juin, s. 61-108.</span></div>
<div><span>♦  Kırımlı, Hakan.; “Kırım’dan Türkiye’ye Kırım Tatar Göçleri”; Uluslar arası Göç Sempozyumu 8-11 Aralık2005; İstanbul 2006, s. 147-152.</span></div>
<div><span>♦  Kırımlı, Hakan; Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916),Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦  Lyall, Robert.; An Account of the Organisation, Administration, and Present State of the Military Colonies ın Russia, London 1824.</span></div>
<div><span>♦  Lyall, Robert, Travels In Russia, The Krimea, The Caucasus and Georgia, Vol. I, London 1825.</span></div>
<div><span>♦  Milner, Thomas.; The Crimea Its Ancient and Modern History, London 1855.</span></div>
<div><span>♦  Oliphant, Laurence.; The Russian Shores Of The Black Sea In The Autumn of 1852 With A Voyage Down The Volga And A Tour through The Country Of The Don Cossacks, Basım yeri ve tarihi belirtilmemiş.</span></div>
<div><span>♦  De Ross, Lord.; Journal Of A Tour In The Principalities, Crimea And Countries Adjacent To The Black Sea In The Year 1835-1836, London 1855.</span></div>
<div><span>♦  Sears, Robert.; An Illustrated Description Of The Russian Empire, New York 1855.</span></div>
<div><span>♦  Sertkaya, Osman Fikri.; “Kırım’ın Rusya’ya İlhakına Dâir 17 Ekim 1783 Ta­rihli Ve Knez Grigori Potemkin İmzalı Osmanlı Türkçesiyle Yazılmış Ferman”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 11, Güz 2006, s.13-18.</span></div>
<div><span>♦  Spencer, Edmund.; Travels ın Cırcassia, Krım Tartary, V.I, London 1839.</span></div>
<div><span>♦  Urry, James.; ” ‘The Snares Of Reason’—Changing Mennonite Attitudes To ‘Knowledge’ in Nineth Century Russia”, Comparative Studies In Scoiety And History, Vol:25, No:2, April 1983, s.306-322.</span></div>
<div><span>♦  Ülküsal, Müstecib.; Kırım-Türk Tatarları, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦  Webster, James.; Travels Through The Crimea, Turkey And Egypt, Performed During The Years 1825-1828, Volume:I, London 1830.</span></div>
<div><span>♦  Akyar şehrinin ve limanın görüntüsü. Robert Sears, An Illustrated Description Of The Russian Empire, New York 1855, s.187.</span></div>
<div><span><span>♦  Bir Tatar köyünün görüntüsü. Robert Sears, An Illustrated Description Of The Russian Empire, New York 1855, s.199</span> </span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bu ilhaka dair Grigori Potemkin’in Osmanlı Türkçesi ile Kırım halkına, Mansur ve Şirin Mir­zaları gibi önde gelenlerine yönelik olarak yayınlanan tahriratın bir kopyası için Bkz. Osman Fikri Sertkaya, “Kırım’ın Rusya’ya İlhakına Dâir 17 Ekim 1783 Tarihli Ve Knez Grigori Potemkin İmzalı Osmanlı Türkçesiyle Yazılmış Ferman”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 11, Güz 2006, s.13-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Alan W. Fisher, The Russian Annexation of Crimea, Cambridge University Pres, 1970, s. 135­138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> A. Cross, “Russia Through The Eyes Of The Foreigners”, www. <a href="http://www.idc.nl/pdf/350_titlelist.pdf" target="_blank" rel="noopener">http://www.idc.nl/pdf/350_titlelist.pdf</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Alan W. Fisher, The Crimean Tatars, California 1978, s.78-80; Müstecib Ülküsal, Kırım-Türk Tatarları, İstanbul 1980, s. 137-140; James A. Duran, Catherine II, Potemkin And Colonisation Policy In Southern Russia, Russian Review, Vol:28, No.1, Jan.1969, s. 23-36; Kırım nüfusunun göçlerden önceki ve sonraki durumu hakkında Bkz, Hayri Çapraz, XIX. Yüzyılda Çarlık Rusyasının Kırım Politikası” Karadeniz Araştırmaları, Sayı 11, Güz 2006, s.59-62;1917 yılında kadar Kırım’a en azından yirmi iki millete mensup yerleşimcilerin Rus Çarlığı tarafından yerleştirildiği görülmektedir, Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Ankara 1996, s. 11-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Hakan Kırımlı; “Kırım’dan Türkiye’ye Kırım Tatar Göçleri”; Uluslar arası Göç Sempozyumu 8­11 Aralık 2005; İstanbul 2006, s. 147-152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Mary Holderness, Journey From Riga To The Crimea With Some Account On The Manners and Customs Of The Colonists of New Russia, London 1827, s.113; Karl Heinrich Emil Koch Kırımla ilgili seyahatnamesinde arazisinin soylulara özellikle kolonizasyon şartıyla verildiğini açıkça belirtir. Bkz. Karl Heinrich Emil Koch / Charles Koch, The Crimea and Odessa, Journal of a Tour With an Account of the Climate and Vegetation, İng. Çev. Joanna B Hornet, Londra 1855, s. 244.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><strong><sup>[7]</sup></strong></sup></a> Robert Lyall, An Account of the Organisation, Administration, and Present State of the Military Colonies in Russia, London 1824, s.18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 9</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><strong><sup>[9]</sup></strong></sup></a> James Webster; Travels Through The Crimea, Turkey And Egypt, Performed During The Years 1825-1828, Volume:l, London 1830, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></a> Robert Lyall, Travels In Russia, The Krimea, The Caucasus and Georgia, Vol. I, London 1825.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><strong><sup>[11]</sup></strong></sup></a> Thomas Milner, The Crimea Its Ancient and Modern History, London 1855, s.248;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><strong><sup>[12]</sup></strong></sup></a> Xavier Hommaire De Hell, Travels In The Steppes Of The Caspian Sea, The Crimea, The Caucasus, London 1847, s.410.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 341-342; Arazi sorunlarının farklı boyutları için Bkz. Çapraz, a.g.m, s.63-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 130-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 345-347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> De Hell; Balıklava’da altı yüz ailelik bir Rum topluluğunun bulunduğunu, bu topluluktan altı yüz kişilik bir askeri birlik oluşturulduğunu, askerlerin kendi donanımlarını sağlamak zorun­da olduğunu belirtmektedir. Bu askerlerin yılın dört ayında asker olarak devlete hizmet ettik­lerini belirtmektedir. Kırımlı Müslüman halkın bunlara Arnavut dediğini belirtmektedir. Bu, iskan edilen Rumların içinde Arnavut kökenlilerin de olduğunu düşündürtmektedir. Bkz., De Hell, a.g.e, s. 351; Laurence Oliphant da Tatarların Balıklava’daki Arnavutlar’a Rum dediğini belirtmektedir . Bkz., Laurence Oliphant, The Russian Shores Of The Black Sea In The Autumn of 1852 With A Voyage Down The Volga And A Tour through The Country Of The Don Cossacks, Basım yeri ve tarihi belirtilmemiş s.250-251 .</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 126-128; Webster 1827 yılında Balaklava’da Rumlardan oluşan askeri birliğin başında Colonel Revoliottin’in bulunduğunu belirtmektedir, Webster, a.g.e, s.68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Edmund Spencer; Travels ın Cırcassia, Krım Tartary, V.I, London1839, s.76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 40. Koch’un bu konudaki fikirleri Holderness’in görüşleri ile tam bir uyumsuz­luk içindedir. Holderness, Alman göçmenlerin Rus hükümeti tarafından korunmalarına rağ­men aptallıkları ve sarhoşlukları nedeniyle kolonilerinin gelişmediğini söylerek onları sertçe eleştirmektedir (s. 215-216). Bununla birlikte Holderness kendisiyle çelişerek sayfa 157-162 arasında Or Kapısı havalisine yerleştirilen Mennonitleri överek çok çalışkan olduklarını be­lirtmektedir. Kefe yakınlarındaki Swabian kökenli Almanların da sebze ve meyve yetiştiricili­ğinde iyi olduklarını söylemektedir. Kırım’da en iyi ekmeğin Swabian kökenli Almanlar tara­fından yapıldığını belirtmektedir. Mennonitler Frizyalı Anababtist lider Menno Simons’dan (1496-1561) adını alan ve reform döneminde ortaya çıkan bir Hıristiyanlık anlayışıdır. Avru­pa özellikle Aşağı Ülkeler ve Prusya’da yaygınlık kazanmıştır. İlk kolonileri Özü Nehri yakan­larındaki Hortitse’de daha sonraki kolonileri ise Azak Denizi yakınlarındaki Molochina Vadisi civarında kurulmuştur. 1812 yılında 5.279 olan nüfuları 1837’de 13.812 ve 1868’de 39.742 olmuştur. James Urry, “‘The Snares Of Reason’—Changing Mennonite Attitudes To ‘Knowledge’ in Nineth Century Russia”, Comparative Studies In Scoiety And History, Vol:25, No:2, April 1983, s.306-322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> De Hell, a.g.e, s. 81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 163-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Clarke, Nahcıvan’a göçürülen Ermenilerin Bahçesaray kökenli olduklarını ve bu zorunlu göçte Azak Denizi yakınlarında büyük nüfus kaybına uğrayarak nüfuslarının yedi bine düştü­ğünü belirtmektedir. Bu göç sırasında gerçekleşen ölümlerin nedenin soğuk, açlık ve hastalık­lar olduğunu belirtmiştir. E. D. Clarke, Travels ın Various Countries of Europe Asia and Africa, Part First, Russia Tahtary and Turkey, Fourth Edition, Volume:2, London 1823, s. 184, dip- not:2; Bu göçün sonucunda oluşan Nahcıvan’ın Rostov’un yaklaşık bir mil kadar yukarısında ve 1800 yılında 2000 kişilik nüfusa sahip, büyük bir fuara da evsahipliği yapan Ermeni kasa­bası olarak zikredildiğini görmekteyiz, Henry A. S. Dearborn, A Memoir On The Commerce And Navigation Of The Black Sea And The Trade And Maritime Geography Of Turkey And Egypt, Boston 1819, Vol. I, s.345-349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 142-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Milnerr, a.g.e, s. 277-278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> De Hell, a.g.e, s. 410.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 228-230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Kırımlı, a.g.e, s. 8-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 40, 244; Milner, a.g.e, s. 303-304; Holderness, a.g.e, s.130-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s.323, 337-338.</span></div>
<div><span>* Vedro: Rusça kova demektir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 285; Clarke, a.g.e, s. 339.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Laurence, a.g.e, s.240-241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 161-166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s. 40-41. Kırım güney sahillerine yerleşen soylular arasında Koch’un verdiği isimlere ilaveten Kont de Witt’i de saymaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s.42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s. 73-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> Clarke, a.g.e, s. 144; De Hell’de Kefe’nin Rus işgalinden sonra Rus işgaline uğrayan her yerde olduğu gibi büyük bir yıkım yaşadığını belirtmektedir, a.g.e, s. 392.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 136-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><strong><sup>[41]</sup></strong></sup></a> W. Burckhardt Barker; A Short Historical Account of The Crimea From The Earliest Ages And During Russian Occupation, London 1855, s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Bu isimlendirmenin tarihsel gerçeklikten uzaklığı konusunda Bkz. Kırımlı, a.g.e, s. 7-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a> Barker; a.g.e,s. 194</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Barker, a.g.e, s. 224; De Hell, a.g.e, s. 394; Holderness, a.g.e, s.135, Lyall, Travels, s. 371.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 238-239; Barker, a.g.e, s. 218-219; Spencer, a.g.e, s. 88-90; Milner, a.g.e, s. 356; Holderness, a.g.e, s. 108; Spencer, s. 47; Webster; a.g.e, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Barker, a.g.e, s. 232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s.38; Lyall, Travels, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s.225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><strong><sup>[50]</sup></strong></sup></a> Ebenezer Henderson, Biblical Researches And Travels In Russia Including A Tour In The Crimea And The Passage Of Caucasus, Gosport 1826, s.294.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref51" name="_edn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> Henderson, a.g.e, s.373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref52" name="_edn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s.275-276.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref53" name="_edn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 238-239; Spencer, Kattı Giray’ın misyonerlik faaliyetlerinin büyük bir başarısızlıkla neticelendiğini belirtmektedir, Spencer, a.g.e, s. 89-90. Holderness, Kattı Gi- ray’ın Kırım’a dönüş tarihi olarak Ocak 1823 yılını vermektedir. Han ailesi kökenli olmasının misyonerlik faaliyetlerinin başarı ihtimalini arttırdığını belirtmektedir, Holderness, a.g.e, s. 127-129. James Webster’in seyahati sırasında Kırım’a geldiğinde Kattı Giray’a yazılmış refe­rans mektuplarını yanında bulundurması, Kattı Giray’ın ne kadar tanındığını göstermesi açısından özel bir öneme sahiptir, Webster, a.g.e, s.50. Kattı Giray’ın ilgi çekici hayat hikayesi için bakınız, Hakan Kırımlı; “Crimean Tatars, Nogays and Scottish Missionaries. The Story Of Kattı Geray And Other Baptised Descandants of The Crimean Khans”, Cahier Du Monde Russe, 45/1-2, Janvier-Juin, s. 61-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref54" name="_edn54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref55" name="_edn55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> Kefe’deki camilerden birinin Katolik kilisesi haline getirildiği görülmektedir, Lyall, Travels, s. 375.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref56" name="_edn56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 138; Akmesçit’te tam General Suvarov’un zafer kazandığı yerde inşası­na başlanan katedral bu gruba güzel bir örnektir, Lyall, Travels, s. 241-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref57" name="_edn57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 55; Milner, a.g.e, s. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref58" name="_edn58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s.16, 89-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref59" name="_edn59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a> Clarke, a.g.e, s. 145-147, 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref60" name="_edn60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a> Lyall, Pallas’tan alıntılamaktadır, Travels, s. 361.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref61" name="_edn61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a> Barker, a.g.e, s. 235; Lyall, Travels, s.286, Spencer, a.g.e, s. 79-80; Clarke, a.g.e, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref62" name="_edn62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 259-260; Henderson sarayın restorasyonundan bahsetmemekle birlikte işgalin ilk yıllarında sarayın olduğu gibi korunması için askerlere emir verildiğini belirtmek­tedir, Henderson, a.g.e, s.299.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref63" name="_edn63"><sup><sup>[63]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s.46. Lyall, Bahçesaray şehrinin idaresinin tamamen Tatarların elinde bulundu­ğu, şehirde çok az sayıda Rus görevlinin bulunduğunu, hiçbir Rus tüccarın bulunmadığını belirtmiştir, Lyall, Travels, s. 263.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref64" name="_edn64"><sup><sup>[64]</sup></sup></a> Spencer okullaşmanın yaygınlaşmasını övmekle birlikte okulların mollaların kontrolünde olmasını eleştirir, Spencer, a.g.e,, s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref65" name="_edn65"><sup><sup>[65]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref66" name="_edn66"><sup><sup>[66]</sup></sup></a> Holderness, a.g.e, s. 107-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref67" name="_edn67"><sup><strong><sup>[67]</sup></strong></sup></a> Robert Sears, An Illustrated Description Of The Russian Empire, New York 1855, s.161,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref68" name="_edn68"><sup><sup>[68]</sup></sup></a> Lyall, Travels, s. 260; Koch, a.g.e, s.41; Milner, a.g.e, s.356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref69" name="_edn69"><sup><sup>[69]</sup></sup></a> Barker, a.g.e, s. 218-219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref70" name="_edn70"><sup><sup>[70]</sup></sup></a> Koch, a.g.e, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref71" name="_edn71"><sup><sup>[71]</sup></sup></a> Holderness ve Clarke gibi erken dönem seyyahları idari yapıyı eleştirirken daha sonra gelen seyyahlar idari yapı hakkında daha olumlu konuşmaktadır, Holderness, a.g.e, s. 119, Clarke, a.g.e, s. 327; Öyle ki Spencer Tatarların idare sultanın zamanındakinden daha iyidir dedikleri­ni belirtmektedir, Spencer, a.g.e, s. 151-152; Lyall, Aleksandr’ın imparatorluğu ile birlikte hükümetin Kırım Tatarları’na yönelik olumlu bir tutum takındığını belirtmektedir, s.234. Kırım Hanlığı arazisi üzerinde Tavriçeskaya Oblast 1783 yılında kurulmuş ve 1783-1791 yılları arasında buranın yöneticisi II. Katerina’nın gözdesi olan Potemkin olmuştur, Duran, a.g.m, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref72" name="_edn72"><sup><sup>[72]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s. 151-152; De Hell’de Woronzofu Tatarlar’a iyi davranıp haksızlıkları önle­meye çalıştığını fakat başarısız olduğunu belirtmektedir, De Hell, a.g.e, s. 431, Webster, a.g.e, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref73" name="_edn73"><sup><strong><sup>[73]</sup></strong></sup></a> Lord De Ross; Journal Of A Tour In The Principalities, Crimea And Countries Adjacent To The Black Sea In The Year 1835-1836, London 1855, s. iv, 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimda-rus-kolonizasyonu-1783-1850.html#_ednref74" name="_edn74"><sup><sup>[74]</sup></sup></a> Spencer, a.g.e, s.151-152.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>‘Kırım Tatarları Göçe Zorlanıyor’</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tatarlari-goece-zorlaniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tatarlari-goece-zorlaniyor</guid>
<description><![CDATA[ ‘Kırım Tatarları Göçe Zorlanıyor’
Rusya’nın Kırım’ı ilhakının ardından geçen bir yılda artan siyasi baskılar ve ekonomik sorunlar nedeniyle binlerce Kırım Tatarı ana yurtlarını terk etti. Geçmişte de büyük bir sürgün yaşayan halkın lideri Mustafa Kırımoğlu, “Biz ne kadar nasihat etsek de insanlar mecbur kalıyor” dedi. Kırımoğlu her türlü zorluğa rağmen Kırım Tatarları’nı yurtlarını terk etmemeye çağırıyor. [AA-Arşiv] Geçen yıl […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a1093b46.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>‘Kırım, Tatarları, Göçe, Zorlanıyor’</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Mustafa-Cemiloglu-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirim-tatarlari-goce-zorlaniyor.html">‘Kırım Tatarları Göçe Zorlanıyor’</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Gökhan YİVCİĞER </strong></span></a>
</p><p><span>Rusya’nın Kırım’ı ilhakının ardından geçen bir yılda artan siyasi baskılar ve ekonomik sorunlar nedeniyle binlerce Kırım Tatarı ana yurtlarını terk etti. Geçmişte de büyük bir sürgün yaşayan halkın lideri Mustafa Kırımoğlu, “Biz ne kadar nasihat etsek de insanlar mecbur kalıyor” dedi.</span></p>
<p><span><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67964" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirimoglu.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirimoglu.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirimoglu-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">Kırımoğlu her türlü zorluğa rağmen Kırım Tatarları’nı yurtlarını terk etmemeye çağırıyor. [AA-Arşiv]</span></strong></span></span></p>
<p><span>Geçen yıl Ukrayna’ya bağlı Özerk Kırım Cumhuriyeti’nde parlamento Rus milisler tarafından işgal edildiğinde ve yarımadayı Rusya’nın ilhakına götüren sürecin fitili ateşlendiğinde bölgede yaşayan yaklaşık 250 nüfuslu Müslüman halkın acılarla dolu hafızası yeniden canlandı. Kırım’ın Ukrayna’dan koparılıp, yasadışı bir şekilde Rusya’ya bağlanması sürecinden en fazla tedirginlikle izleyenler, yüz yıllardır yarımadayı yurt edinmiş olan Kırım Tatarları oldu.</span></p>
<p><span>Hepsinin ortak korkusu 1944’teki gibi yeniden sürgün edilmekti. Geri kalan bir yılda bu korkuyla yaşamak istemeyen, siyasi ve kültürel baskılara dayanamayan, işsizlik ve ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalan çok sayıda Kırım Tatarı yaşadıkları yerleri terk etti. Bir kısmı Kiev’e bir kısmı ise Kırım sınırlarını hemen dışındaki Ukrayna kenti Herson’a göç etti.</span></p>
<p><span>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin raporlarına göre yeni dönemde Kırım’da Rusya vatandaşlığı almak istemeyenler ayrımcılık ve tehditle karşılaşıyor. Ukrayna’yı destekleyenlerin tehdit ediliyor, Kırım Tatarlarının liderleri ve aktivistleri soruşturma geçiriyor ve kültürel hakları kısıtlanıyor.</span></p>
<p><span>Kaçırılma ve faili meçhul cinayet iddiaları arttı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Kırım’ın işgalinden bu yana en az yedi Ukraynalı veya Kırım Tatarı aktvist kayboldu.</span></p>
<p><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67966" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim.jpeg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim.jpeg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim-768x432.jpeg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">26 Şubat 2014’te Rusya yanlıları Kırım parlamentosunu basmış, Ukraynalı ve Kırım Tatarları’nın karşı gösterisini üzerine çatışma çıkmştı. [AP-Arşiv]</span></strong></p>
<p><span>Ülkede basın özgürlüğü de baskı altında; Tataraca yayın yapan ATR televizyonu ile Kırım Haber Ajansı’nın lisanslarının yenilenmeyeceği duyuruldu. Bu yayın organları 1 Nisan itibariyle Kırım’daki faaliyetlerine son vermek zorunda kalacak. Bu süre zarfında çok sayıda Ukraynalı gazeteci gözaltına alındı, sınırdışı edildi.</span></p>
<p><span>Bütün bunları hayatını Kırım için mücadeleye adayan, ömrünün bir kısmını cezaevlerinde ve çalışma kamplarında geçirmiş ve bizzat sürgünü yaşamış olan Kırım Tatar halkının ulusal lideri Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile konuştuk. Bir süredir oğlu da Moskova’da bir cezaevinde tutuklu olan Kırımoğlu’na geride kalan bir yılın Kırım’a ve halkına neler getirdiğini, ülkesini nasıl bir gelecek beklediğini sorduk.</span></p>
<p><span><strong><em>Kırım’ın ilhakının üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılda ne değişti? Kırım Tatarları yaşamlarına nasıl devam ediyor?</em></strong></span></p>
<p><span>21’nci yüzyılda kimse böyle bir şeyi beklemiyordu. Büyük bir ülkenin askerleri göz göre göre başka bir ülkeyi işgal edecekti ve bir halkın vatanını oradan koparıp alacaktı bu hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu. Bu işgalden iki ay önce Putin’e (Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin) sormuşlardı ‘Kırım hakkında böyle söylentiler var’ diye. O da ‘kesinlikle olacak şey değil, biz Ukrayna’nın bütünlüğüne saygımız var öyle bir şeyi provokatörler söyleyebilir’ diye cevap vermişti. Ama gerçekler bambaşka olup çıktı. Şubat ayı sonunda ilk Rus askerleri girdi Kırım’a. Bu konuda çok yayınlar oldu, dünyanın gündemi oldu. Putin kabul etmedi bunların Rus askeri olduğunu, yalanladı. Ama şimdi itiraf ediyor Kırım’ı işgal etmek için plan yaptıklarını.</span></p>
<p><span>İşgal altında birçok insanın tanımadığı bir referandum yaptılar. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda neredeyse ülkelerin tamamı bu referandumu tanımadı ve Ukrayna’nın bütünlüğüne oy verdiler, Türkiye de bunlardan bir tanesiydi.  Yalnız Kuzey Kore ve Ermenistan gibi hiçbir etkisi, saygınlığı olmayan ülkeler referandumu tanıdı. Rusya hiç bunlara bakmaksızın işgale devam etmektedir.</span></p>
<p><span>Şimdi Kırım’ın içerisinde ne değişmeler oldu? Bu işgal sürecinde halkı Rusya’nın yanına çekmek için memur ve emekli aylıklarını yükselteceklerini söylediler, yükselttiler de. Ama şimdi eski vaziyete geri geldi. Çünkü fiyatlar çok yükseldi, enflasyon çok arttı. İşsizlik, ekonomik canlılık Ukrayna zamanından çok daha kötü. Ama bizim için en önemlisi, bütün insanlar için olduğu gibi demokratik düzen ve hürriyetin kalmaması. Toplantı özgürlüğü yok, bütün telefonlar dinleniyor. Her tarafta ispiyoncular dolaşıyor, insanlar birbirleriyle konuşmaya korkuyorlar.</span></p>
<p><span><strong><em>Siz Sovyet döneminin büyük çoğunluğu yaşamış bir insansınız, kıyaslarsanız?</em></strong></span></p>
<p><span>Ondan da beter durumda şuan Kırım. Sovyet döneminin kötü dönemlerinde bile kimseyi kaçırıp öldürmüyorlardı. Öyle yada böyle hukuki bir prosedür vardı. Ama şimdi insanlar prosedürsüz sokaktan kaçırılıp öldürülüyorlar. Çok yıllardan beri böyle şeyleri görmemiştik. Bir de ‘yasak kitaplar’ diye bir şey ortaya çıktı. Biz bunu Sovyet zamanından sonra unutmuştuk. Liste yapmışlar 3 binden fazla kitap ismi var, halk hiçbir şekilde bilmiyor. Bu listeye dayanarak evlerde aramalar yapıyorlar. Normal bir insanın evindeki kütüphanesinde 2-3 tane bu kitaplardan bulunabilir. Eve gelip yapılan aramalarda kitap bulamasalar bile bilgisayarlardaki bilgileri kopyalayıp gidiyorlar.</span></p>
<p><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67967" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">Parlamentonun işgalinden çok kısa süre sonra Kırım’ın dört bir yanını Rus milisler sardı. [Gökhan Yivciger/Al Jazeera-Arşiv]</span></strong></p>
<p><span><strong><em>Tatarca Ukrayna döneminde resmi dil olarak kabul edilmemişti. Rusya’nın ilhakı sonrası yıllardır istediğiniz bir talep yerine getirildi, Tatarca resmi dil oldu. Bu az şey mi?</em></strong></span></p>
<p><span>Bunu hiçbir önemi yok çünkü kağıt üstünde kaldı. Bu teoride doğru ama pratikte, Tatar dilinin durumu işgalden önce Ukrayna döneminde daha iyiydi. Baskı ve şiddet olaylarından dolayı insanlar korku içinde kimliklerini doğru dürüst ifade edemiyorlar, konuşmaya bile korkuyorlar.</span></p>
<p><span><strong><em>Çok sayıda Kırım Tatarının ülkesini terk ettiğine dair bilgiler var. 1944’te halk silah zoruyla vagonlara bindirilerek sürgün edilmişti. Bugünkü durum da dolaylı bir sürgün müdür?</em></strong></span></p>
<p><span>Sürgün değil ama insanları bu vaziyete koyarsanız, çaresizlikten göç etmeleri normal. Şuanda Kırım’da geçim sıkıntısı var, iş yok, ekonomi zor durumda. Kırım yarımadasının eskiden beri geçim kaynağı turizmdir. Ancak bu çökmüş durumda çünkü uçuş yok. Kırım’a ulaşmanın tek yolu Rusya üzerinden. Eskiden turistlerin yüzde 60’ı Ukraynalılardı, ama artık gelemiyorlar. Fiyatlar uygundu, bu nedenle Kırım tercih ediliyordu. Ancak bu değişti.</span></p>
<p><span><strong><em>Göçler yeni bir yurt arayışına mı işaret ediyor? Vatanınızın tamamen terk edilecek diye bir endişeniz var mı?</em></strong></span></p>
<p><span>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği 20 bin civarında insanın Kırım’dan ayrıldığını, bunun yarısından fazlasının Kırım Tatarı olduğunu söylüyor. Benim kanaatime göre bu daha fazla. Ama biz halkımıza devamlı nasihat ediyoruz. ‘Ne kadar zor olsa bile siz vatanınızı terk etmeyin. Böyle tarihi olayları biz yaşamıştık, kendi toprağımızda azınlık olduk. Şimdi siz de gidecek olursanız tamamen terk etmiş olacağız’ diyoruz. İnsanlarımız ne kadar zor olsa bile Kırım’da kalmaya çalışıyor. Ama insanalarda korku var ve bazısı maalesef terk ediyor.</span></p>
<p><span><strong><em>Bütün uluslararası girişimlere, Rusya’ya uygulanan yaptırımlara rağmen Kırım ilhak edildi. Sizce yarımadanın Ukrayna’ya dönme ihtimali var mı ve bu nasıl olacak?</em></strong></span></p>
<p><span>Öyle olacağından aslında eminiz. Çünkü aksi takdirde hiçbir uluslararası anlaşmanın mânâsı kalmıyor. Biz 1994’te Budapeşte Anlaşmasını imzalamıştık. Buna göre biz Ukrayna olarak nükleer silahtan vazgeçecektik. Bunun karşılığında büyük devletler (ABD, İngiltere ve Rusya) bizim güvenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü koruyacaktı. Eğer şimdi bu anlaşmanın şartları yerine getirilmezse hiçbir uluslararası anlaşmanın değeri olmayacak. Bu bir, ikincisi nükleer silahın dağılmasına yol açılacak. Çünkü benzer bir anlaşmada güvenlik garantisi karşılığında nükleer silahtan vazgeçmesi istenen bir ülke bu devletlere “görüyoruz Ukrayna’yı nasıl koruduğunuzu” diyebilir.</span></p>
<p><span>Şimdi söz konusu Ukrayna ya da 300 bin civarında Kırım Tatarı değil, uluslararası toplumun kendisini koruması için mutlaka bu işgalcileri bizim topraklarımızdan çıkmaya mecbur etmesi gerek. Biz istedik ki bu silahsız ve savaşsız olsun, çükü savaş olduğunda önce Kırım Tatarları öldürülecek.</span></p>
<p><span><strong><em>Batı’ya ne kadar güvenmeye, bel bağlamaya devam edebilirsiniz? Çünkü ya yaptırımları yetersiz kalıyor ya da Rusya’ya karşı çekingen davranıyorlar?</em></strong></span></p>
<p><span>Şimdi Kırım için ambargolar var; uçaklar uçmuyor, trenler gitmiyor, banka sistemi çalışmıyor, bataklık gibi oldu. Rusya orayı askeri depoya çevirdi. Öğreniyoruz ki nükleer silah da götürmüşler. Bu Budapeşte Anlaşmasına aykırıdır, yarımadada nükleer silah olmayacaktı ama işgalden sonra değişti. Bütün dünyanın bu işgalin bitmesi için çaba göstermesi gerekir yoksa bu sorun bu şekilde donacak,. Tıpkı Karabağ gibi.. On yıllar sürecek bir sorun bizim halkımız için gerçekten büyük bir faciadır. Onun için hızlı hareket edilmeli ve Kırım Yarımadası bir an önce işgalcilerden kurtarılmalı. Çünkü şimdi bir bedel ödenmezse gelecek yıllarda bu bedeli daha ağır ödemek zorunda kalabilirler.</span></p>
<p><span><strong><em>Siz bu halkın lideri olarak görülüyorsunuz. İnsanlarınız arasında bir bölünme gözlüyor musunuz? Mesela bir taraf Rus vatandaşlığını tercih ediyor, bir tarafsa bunu reddediyor. Bu bir bölünmeye neden olabilir mi?</em></strong></span></p>
<p><span>Halkımızı bölmek için oldukça büyük bir çaba var işgalciler tarafından. Kimine şantaj yapıyorlar, kimini korkutmaya çalışıyorlar, kimini hapse atıyorlar. İşlerinden, memuriyetten atılanlar var. Böylelikle bir bölünme yaratmaya çalışıyorlar. Biz böyle şeyleri aşmıştık Sovyet zamanında.</span></p>
<p><span><strong><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67968" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim-01.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Kirim-01-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">18 Mart 2014, Kırım’da tarihi bir an. Parlamento binasından Kırım Özerk Cumhuriyeti yazısı sökülüyor. [Gökhan Yivciger/Al Jazeera-Arşiv]</span></strong></span></p>
<p><span>Şimdi bütün Kırım Tatar halkını dikkate alırsak üç gruba ayırabiliriz. Birincisi, belki halkın yüzde 90’ı sabır gösteriyor, bu günlerin bitmesini ve bu işgalcilerin gitmesini bekliyorlar. İkinci bir grup var bu işgalin uzun süreceğini düşünüyor ve pragmatik davranıyor, geçinmek için işgalcilerle ilişkiye girmek zorunda kalıyor. Üçüncü bir ufak grup var bunları parmakla saymak mümkün, onlar açık şekilde işgalcilerle işbirliği yapıyor. Bu kişiler işgalden çok önce Rus istihbaratı tarafından ispiyoncu olarak göreve getirilmişler. İşgalin sürmesi için büyük çaba gösteriyorlar ve halkı kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Bütün amaçları Kırım’ın işgalini meşrulaştırmak.</span></p>
<p><span><strong><em>Kırım Tatarları’ndan bir siyasetçiye, sizin meclisinizin (Kırım Tatar Milli Meclisi) üyesi Remzi İlyasov’a Kırım Parlamentosu başkan yardımcılığı verildi? Bunun bir önemi yok mu?</em></strong></span></p>
<p><span>İşte maalesef bahsettiğim işbirlikçilerden biri kendisi. Remzi İlyasov bir haindir. 33 üyeli meclisimizdeki bir haindir. Rusların Kırım Tatar Milli Meclisi’ni ele geçirme amacı var, Remzi İlyasov da tamamen buna hizmet ediyor. Yüzde yüz onlar ne derse onu yapıyor. Ruslar meclisimizi tamamen yok edemiyorlar çünkü söz konusu sadece 33 üye değil. Beş yılda bir seçilen 248 kurultay üyemiz var, yerel ve bölge meclislerimiz var. Amaçları meclisimizi etki altına alıp işgali meşrulaştırmak.</span></p>
<p><span><strong><em>Kırım’ın ilhak edilmesine Türkiye başından beri karşı çıktı, sizin yanınızda yer alan mesajlar verdi, bu süre zarfında siz birkaç kez Ankara’yı ziyaret ettiniz, aynı şekilde Dışişleri Bakanlığı görevindeyken Ahmet Davutoğlu Kiev’e gelmişti. Bu süreçte Ankara hükümetinin sizin için gereken her şeyi yaptı mı? Bundan sonra ne yapabilir?</em></strong></span></p>
<p><span>Strateji Kırım’ı işgalden kurtarmak olmalı. Batı ülkeleri Rusya’ya karşı yaptırımlar uyguluyor. Ama maalesef Türkiye’de yaklaşım başka. Yaptırımlara katılmıyor. Bunu görüşmelerimizde hep söyledik, istedik ki yaptırımlarda Türkiye birinci sırada yer alsın, mutlaka katılması lazım. Çünkü onlar bizim akrabalarımız kardeşlerimiz. Şuanda Ukrayna’da gazeteciler yanımıza geldiğinde Türkiye ile ilgili bir şey soracaklar diye korkuyoruz, çünkü artık söyleyecek bir şeyimiz kalmadı.</span></p>
<p><span>Son zamanlarda daha da üzüldüğümüz şeyler görüyoruz Türkiye gazetelerinde; bakıyoruz Sabah gazetesinde tam Ruslara uygun makaleler yayınlanıyor, ‘mutluymuş’ oradaki Kırım Tatarları. Biliyoruz yol paralarını otellerini karşılıyorlar ceplerine de bir şeyler sokuyorlar böyle yazdırıyorlar. Gazeteci olduysan o kadar ucuz olmayacaksın. İnsanlar kan kusuyorlar, onlar Rus propagandasını yapıyorlar. Bu çok acı çok utanç verici bir şey.</span></p>
<p><span><strong><em>Putin’le geçen yıl Kırım’ı ilhak edilmeye götüren süreçte telefonla görüşmüştünüz, yeniden görüşme ihtimaliniz var mı? Ona ne söylemek istersiniz?</em></strong></span></p>
<p><span>Ne söyleyeyim? Defol git bizim toprağımızdan demek isterim. O kadar…</span></p>
<p><span><strong><em>Görüşme ihtimaliniz var mı?</em></strong></span></p>
<p><span>Bizim öyle bir niyetimiz isteğimiz yok. Geçen aylarda Londra’dayken aracılarla haber geldi ‘Putin sizinle görüşmek istiyor’ diye. Biliyorsunuz ailemde de bir facia var, oğlum Rusya’da hapiste.</span></p>
<p><span>Dedim ki ‘Nerede görüşeceğiz? Benim Rusya’ya girmem yasak. Ülkenize girmesini yasakladığınız birisiyle mi görüşmek istiyorsunuz? Kendisi Kiev’e mi gelecek, yoksa Herson’da (Ukrayna) mı görüşeceğiz sizin padişahınızla’ dedim. O da dedi ki ‘Eğer görüşmeyi kabul ederseniz hem Rusya’ya hem Kırım’a giriş yasağınız kaldırılacak. Oğlunuz da serbest bırakılacak’ dedi. ‘Sizin padişahınız benim oğlumu rehin olarak mı tutuyor’ dedim. ‘İsteklerini kabul ettirmek, işgali kabul ettirmek için rehin olarak mı tutuyor’ dedim. ‘Git söyle ona biz teröristlerle pazarlık yapmıyoruz’ dedim. Bu kadar başka bir görüşme olmadı.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Gökhan YİVCİĞER </strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> http://www.aljazeera.com.tr</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım: “Tamgalı, Gök Bayrakta Gizli Sırrım”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tamgali-goek-bayrakta-gizli-sirrim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tamgali-goek-bayrakta-gizli-sirrim</guid>
<description><![CDATA[ Kırım: “Tamgalı, Gök Bayrakta Gizli Sırrım”
Şair Erdoğan Kırmızıoğlu’nun şiirinde vatan toprağı Kırım’ın kısa bir tarihçesini bulmak mümkündür: “Her yıl on sekiz mayısta Kırım’da Hatırlanır sürgün yılı acıyla, Gözyaşı dökülür, her bir mekânda, Cuci hanın öz yurdu güzel Kırım, Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım. Kırım hanı, Cengiz hanın soyudur, Mertlik, yiğitlik hep onun yoludur. Yurda saldırı düşmanın sonudur, Batu hanın öz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a0f09451.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım:, “Tamgalı, Gök, Bayrakta, Gizli, Sırrım”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kirimin-Hiristiyan-Turkleri-Urumlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirim-tamgali-gok-bayrakta-gizli-sirrim.html">Kırım: “Tamgalı, Gök Bayrakta Gizli Sırrım”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a>
</p><p><span>Şair Erdoğan Kırmızıoğlu’nun şiirinde vatan toprağı Kırım’ın kısa bir tarihçesini bulmak mümkündür:</span></p>
<p><span><em>“Her yıl on sekiz mayısta Kırım’da<br>
Hatırlanır sürgün yılı acıyla,<br>
Gözyaşı dökülür, her bir mekânda,<br>
Cuci hanın öz yurdu güzel Kırım,<br>
Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kırım hanı, Cengiz hanın soyudur,<br>
</em><em>Mertlik, yiğitlik hep onun yoludur.<br>
</em><em>Yurda saldırı düşmanın sonudur,<br>
</em><em>Batu hanın öz yurdu güzel Kırım,<br>
</em><em>Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Rus askeri, Yalta, Bahçesaray’da,<br>
</em><em>Akmescit, Aluşta, Sudak, Akyar’da<br>
</em><em>Bir gecede baskın yaptı, tüm Kırım’da<br>
</em><em>Bike hanın öz yurdu güzel Kırım,<br>
</em><em>Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Sürgün yolculuğu zordu vagonda,<br>
</em><em>Binlerce Kırım Türkü öldü yolda,<br>
</em><em>Yurt hasreti çekildi Sibirya’da,<br>
</em><em>Giray hanın öz yurdu güzel Kırım,<br>
</em><em>Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kırım-Tatar Türkü dönse de yurda,<br>
</em><em>Tekrar özlemdir, devlet Altın Orda,<br>
</em><em>Özgürlük düştedir, her genç Tatar’da,<br>
</em><em>Kırımlıoğlu’nun yurdudur Kırım,<br>
</em><em>Tamgalı, gök bayrakta gizli sırrım.”</em></span><em><br>
</em></p>
<p><span>1783 yılında Rus işgali ile başlayan ve Kırım Türklerinin yaklaşık 150 yıl süren zorunlu göçü neticesinde boşaltılan vatan Kırım’a 2012 yılının Ağustos ayında gitmek nasip oldu. 1954 yılında Ukrayna’ya bağlanan bu yemyeşil yarımada, aslında pek çok insanın geçmişi, özlemi, dileği ve varlık nedeni olagelmiş.</span></p>
<p><span>18. yüzyıldan itibaren Çarlık Rusya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve daha sonra da Sovyetler Birliği içerisinde kalan Kırım’a ayak basar basmaz ilk karşılaştığınız, çok uzun yıllar boyunca Kırım Türklerinin vatanı olagelen bu topraklarda kiril alfabesi kullanılmasıdır. Sayılara baktığımızda ise, neden Kırım’da bizi kiril alfabesinin karşıladığını daha rahat anlayabilmekteyiz. Bugün nüfusunun yarıdan fazlasının Rus, yaklaşık yüzde yirmibeşinin Ukraynalıların oluşturduğu Kırım’da, Kırım Tatarları’nın oranı sadece yüzde onikiler seviyesindedir. Hatta Rus etkisi ve kontrolü halen o kadar güçlüdür ki, bu vatan toprakları içerisindeki şehirler artık Rusça isimleri ile bizleri karşılar.</span></p>
<p><span>Kırım’ın bugünkü merkezi olan Simferopol’de (Türkçe adıyla Akmescit), havaalanından ayrıldıktan sonra ilk ziyaretgâhımız Kırım Hanı I. Mengli Giray döneminde 1508 yılında yaptırılan Kebir Camii idi. Kırım Tatarlarının sürgün yıllarında harabeye dönen bu mabet, iki kez restore ettirilerek bugünkü görüntüsüne kavuşturulmuş olup, ziyaretimiz sırasında yapı çevresinde çalışmalar devam etmekteydi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67972" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-03.jpg" alt="" width="402" height="252"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67975" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-05.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-05-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bugün Kırım Türklerinin bu öz vatanında ayakta olan cami sayısının sadece birkaç ile ifade edilmesinin üzerimizdeki etkisi ile Kebir Camii’nden ayrılırken, buranın çok yakınındaki Petropavlovskiy Kilisesi’ne geçtik. XIX. yy. başında inşa edilen kilisenin duvarlarındaki desenlerin canlılığı, orada bulunduğumuz süre içerisinde tanık olduğumuz iki bebeğin vaftiz töreni haricinde dikkat çeken en önemli nokta ise, Ortodoks halkın kilisenin daha bahçesinde başlayan saygı dolu davranışlarının, yalnızca yapı içerisindeki ritüelleri sırasında değil, kilisenin bahçesinden ayrılıncaya kadar devam etmesiydi.</span></p>
<p><span>Eğer bir gün Rusların geçmişte yada günümüzde hakim olduğu topraklara ayak basarsanız ve kiril alfabesi okuyabiliyorsanız, etrafta dolaşırken en başta dikkatinizi çekecek unsurlardan birinin Lenin adı olduğunu görürsünüz. Rusya’daki Ekim Devrimi’nin lideri olan bu kişinin ismini neredeyse şehrin her tarafında görmeniz mümkündür. Her ne kadar Ukrayna toprakları içerisinde olsa da Kırım’da da bizi aynı manzara karşıladı. Her sekiz, on caddeden birinin adı olan Lenin’in azametli heykeli, Akmescit’in (Simferopol) meydanında karşınıza çıkar. Ve buraya gelen ziyaretçiler her ne kadar Slav ırka mensup olmasalar da önünde fotoğraf çektirmekten kendilerini alamazlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67976" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-06.jpg" alt="" width="800" height="823" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-06-768x790.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Başta Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı olmak üzere çeşitli üniversitelerin katkılarıyla, Kırım Devlet Mühendislik-Pedagoji Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “10. Uluslararası Türk Dünyası Soyal Bilimler Kongresi”nde iki gün boyunca sunulan bildiriler ardından katılımcılar onuruna düzenlenen kapanış organizasyonunda, Kırım Türklerinin şarkılarını dinleyip, halk oyunlarını izledik. Bu kapanış töreninde kongre organizasyonunda yer alanlara sunulan teşekkürler bir yana, Kırım Türklerinin küçük ama dev adamı Mustafa Abdülmecil Kırımoğlu’nu görebilmek özel bir duyguydu. Ellerinden alınan haklarının iadesi için büyük mücadele veren, bu mücadeleyi zor, şiddet kullanmadan tamamen demokratik prensipler çerçevesinde yürüten biri Kırımoğlu. Kendisi yaşadıkları ülkelerin kanunlarına mutlak surette riayet ederek, sadece kendi milli ve insani haklarını değil, diğer toplumların milli, dini ve insan hakları zedelendiği zaman sessiz kalmamakta, onlara da destek vermektedir. Bu yönüyle örnek gösterilen Kırım Tatar Milli Hareketinin kazandığı saygınlıktaki yönlendirici etkisiyle pekçok kuruluş tarafından Nobel Barış Ödülüne aday gösterilen Mustafa A. Kırımoğlu’nun bütün faaliyetlerinin özeti aslında Gaspıralı’nın sözlerinde gizli: “Dilde, fikirde, işte birlik”. Bu sözün önemli savunucularından biri olan Kırım Devlet Mühendislik-Pedagoji Üniversitesi yetkilileri de üniversite bahçesine bir temsil yaptırmakla ve bu temsil üzerine düştükleri notla, kendi tarihlerine ve Kırım Tatar hareketine destek verenleri bir an olsun akıllarından çıkarmamak için ellerinden geleni yapmaktalar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67977" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-07.jpg" alt="" width="800" height="1084" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-07-768x1041.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67978" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-08.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-08-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67979" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-09.jpg" alt="" width="800" height="267" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-09-768x256.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kırım Devlet Mühendislik-Pedagoji Üniversitesi Rektörü Fevzi Aga Yakubov, temsili anlatırken, aslında tarihlerine, kültürlerine bağlılıklarını da bizlere hissettirmiş oldu. Ayrıca Tatar olmayıp da Kırım Tatar milli hareketine katkı yapan insanların isimlerinin yazılı olduğu plakaları bize tanıtırken, anıtın girişinde yazılı olan “minnettarlık temsili”nin sözden ibaret olmadığını da göstermiş oldular. Şu anda hayatta olmayan Andrey Saharov, Petro Prigorenko, Aleksey Kosterin, İlya Gabay, Grigoriy Aleksandrov, Viçeslav Çernovil, Aleksandr Nekriç’in isimlerinin yazılı olduğu bu plakalar sekiz adet olup, sonuncusu ise boş bırakılmıştır. Bunun nedeni, üniversite yönetimince bu son plakanın Kırım Tatar hareketine en çok emeği geçen kişi olan Abdülmecil Kırımoğlu’na ayrılmasıdır.</span></p>
<p><span>Kırım’da varolan Ruslaştırma faaliyetlerinin belki de en az etkilendiği yerlerden biri, hiç şüphesiz Kırım Hanlığı’nın başkentliğini yapmış olan Bahçesaray’dır. Kırım’daki tüm yerleşim birimlerinin Tatarca isimlerinin yerini Rusça karşılıkları alırken, bu tarihi başkent, yine kiril alfabesiyle yazılmakla birlikte eski ismiyle varlığını sürdürmektedir. Bütün yer isimlerinin değiştirilmesine rağmen, buranın halen eski adıyla var oluşunun, ünlü Rus şair ve yazar Puşkin’e borçlu olduğumuzu öğrendiğimizde ise şaşkınlığımızı gizleyemedik. Çünkü 1822 yılında Bahçesaray’a sürgüne gönderilen ve o zaman Hansaray’ı gezen ünlü Rus şair ve yazar Aleksander Sergeyeviç Puşkin, Hansaray’daki Gözyaşı Çeşmesi’nin dramatik hikâyesini bir Tatar çocuğundan dinleyince çok etkilenir ve “Bahçesaray Çeşmesi” (Bahçisarayskiy Fontan) adlı şiirini kaleme alır. Rusların kalbinde ve hafızasında Puşkin’in dokunulmaz yeri olması, bu özel yerin adının aynen kalmasını sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Bahçesaray’daki ilk ziyaretimizi Kırım Hanlarının oturduğu Hansaray’a yaptık. İçerisinde bulunan büyükçe bir Cuma Camii ile birlikte zengin kültürel dokusunu koruyan Hansaray’ın her yanı ince işlemelerin bulunduğu ahşaplar, hanlık döneminden kalma yazmalar, askeri aletler, ev eşyaları gibi materyalleri ile tam bir müze görevindedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67980" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-10.jpg" alt="" width="800" height="326" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-10-768x313.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67981" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-11.jpg" alt="" width="800" height="326" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-11-768x313.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67982" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-12.jpg" alt="" width="800" height="326" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-12-768x313.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Puşkin’in hikayesinden etkilenerek kaleme aldığı şiirine kaynaklık eden Gözyaşı Çeşmesi ise, Hansaray’ın en değer verilen unsurudur. Gözyaşı Çesmesi ile ilgili değişik anlatımlar mevcut.  Çeşmeyi yaptıranın I. Giray Han olduğu konusunda ittifak var; ancak âşık olduğu hatun ve çeşmeyi yapan sanatkâr konusunda rivayetler muhtelif. Giray Han, biricik gözdesi, belki de eşi, Dilâra Bikeç’in harem entrikalarına dayanamayarak müzmin ve dermansız bir hastalığa yakalanıp, günden güne eriyip bitmesine çok üzülüp “Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın” diyerek Bahçesaraylı bir mermer ustasına yaptırıyor bu çeşmeyi. Başka bir rivayet ise; hanlar hanı Giray Han, hareminde Leh asıllı Maria Potocka adında genç, güzel kızı görüyor ve gönlüne bir ateş düşüyor. Yaşlı hana genç güzel gönlünü açmıyor, bir gün olur da bu sevdama karşılık verir diye han bekliyor, Maria da sıkıntıdan amansız bir hastalığa tutuluyor. Gencecik yaşta ruhunu teslim ediyor. Çok üzülüp günlerce gizli gizli gözyaşı döken Giray Han, İranlı şair ve sanatkâr Ömer Ustaya bu karşılıksız aşkını unutulmaz yapan Gözyaşı Çeşmesi’ni yaptırtıyor. Usta, öyle bir şaheser yapıyor ki geceleri sessizlikte sarayı “hıçkırık” kaplıyor. Çeşme yapıldığı yerden kaldırılmadan önce, her bir damla ortam akustiğiyle “ağlama ve hıçkırık” gibi sesler çıkararak saray ahalisini derinden etkilermiş. Çariçe II. Katerina’nın isteğiyle bugünkü yerine konulduğu ve bu nedenle sesin bozulduğu söylenmektedir. Çeşmenin hikayesinden etkilenen Puşkin’in bir büstü de daha sonra buraya konulmuştur. Puşkin dinlediği bu hikayeden çok etkilenerek “Bahçesaray Çeşmesi” adlı şiirini yazmış, çeşmeye sarayın bahçesinden kopardığı kırmızı ve sarı iki gül koymuştur. O günden beri kırmızı aşkın, sarı da acının simgesi olarak Gözyaşı Çeşmesi’ni simgelemektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67983" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-13.jpg" alt="" width="800" height="1145" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-13-768x1099.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bahçesaray’ın diğer önemli mekanları Hacı Giray Han Türbesi, Zincirli Medrese ve tarihi kabristanlıktır. Zincirli Medrese, adını girişinde asılı duran zincirden alır. Buraya her girenin ilmin önünde eğilmesi için bu zincir kapı medrese girişine asılıdır. Tarihi kabristanlıkta ise, İsmail Gaspıralı’nın mezarının yanı sıra sürgünde öldükten sonra buraya getirilen Ahmet Özenbaşlı ve Mustafa Edige Kırımal’ın mezarları da bulunmaktadır. TİKA tarafından yeniden düzenlenen tarihi yapılarda ve kabristanlıkta Mustafa Edige Kırımal’ın mezarı üzerinde Odunpazarı Belediyesi’nin adını gördüğümüzde, buranın restorasyonunda yer alan şehrimizin temsili ve insanlığa katkısı bizi gururlandırdı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67984" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-14.jpg" alt="" width="467" height="719"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67985" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-15.jpg" alt="" width="800" height="524" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-15.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-15-768x503.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67986" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-16.jpg" alt="" width="800" height="444" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-16.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-16-768x426.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Tatarca adı Akyar olan Sivastopol, tarihteki stratejik önemini günümüzde de korumaktadır. Kırım’ın ikinci büyük şehri olan Sivastopol’ün, Rusya ve Ukrayna deniz kuvvetlerine ait savaş gemilerinin yan yana demirli olduğu bir deniz üssü rolü devam etmektedir. Şehrin bir başka önemi dünyanın en büyük panoramik müzesi olan Sivastopol Müzesi’ne ev sahipliği yapmasıdır. Haziran 1855 yılında Kırım Savaşı esnasında İngiliz, Fransız, Sardinya-Piemonte ve Osmanlı kuvvetlerinden oluşan birleşik ordu tarafından kuşatılan Sivastopol kenti ve çevresinde cereyan eden çatışmalar, savaşın sonucunu belirlemiştir. Kırım Savaşı sonucunda Ruslar mağlup olmalarına rağmen, bunu kendileri açısından tarihlerinde övünülecek büyük bir tarihi olay olarak kabul etmektedirler. Bunun sonucunda kurulan bu müze ile Kırım Savaşı’nı önemi bir propaganda merkezi haline getirmişlerdir. Panorama, Rus panoramik resim sanatının kurucusu sayılan, Petersburg Sanat Okulu profesörlerinden Odessalı ressam Franz Alekseyeviç Rubo (1856 – 1928) başkanlığında bir heyet tarafından yapılmıştır. Rubo, 6 Haziran 1855 günü itibariyle Sivastopol kuşatmasında en kanlı çatışmaların yaşandığı 4. Tabya üzerinden bütün savaş alanının panoramik görünüşünü film şeridinden izler gibi resmetmiştir. 20. yüzyılın hemen başında savaş alanı ile ilgili yapılan araştırmalar neticesinde çeşitli taslak resimler oluşturulmuş, Alman ressamlar ve öğrencilerin yardımıyla 14 metreye 115 metre ebatındaki dev bir yelken bezine savaş panoraması işlenmiştir. Savaşın 50. yılında Sivastopol’de sergilenmeye başlanan resimlerin bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı sırasında tahribata uğramış, savaştan sonra Yakovlev başkanlığında toplam 17 ressamdan oluşan bir heyetin 3 yıl süren restorasyon çalışmalarının ardından müze 16 Ekim 1954’te (Sivastopol kuşatmasının 100. yıldönümünde) büyük bir törenle tekrar ziyarete açılmıştır. Müzenin tamamen gün ışığıyla aydınlatılan seyir terasına yerleştirilen resimlerle ziyaretçiler arasında yer alan 12 metre mesafedeki boşluğa savaşı temsil eden gerçek boyutuna uygun maketler, mermi kovanları, çadır, cephe çukurları gibi unsurlar yerleştirilmiştir. Şu an ziyaret edildiğinde savaşı yaşıyormuşcasına bir his uyandıran müzenin bahçesinde de yine Kırım Savaşı’na ait malzemeler sergilenmektedir. Müze, Rusların bu savaşta yenilmesine rağmen, adeta kahramanlık destanları gibi algılanmakta ve bu yönüyle de önemli bir propaganda unsuru olmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67987" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-17.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-17.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-17-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sivastopol’deki bir başka ziyeret yerimiz 1853-56 arasındaki Kırım Savaşı’nda şehit düşen Türk askerlerinin anısına 2004 yılında Kırım Harbinin 150. yılı nedeniyle yaptırılan Türk şehitliği idi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67988" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-18.jpg" alt="" width="800" height="409" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-18.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-18-768x393.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-18-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kırım’ın önemli yerleşim yerlerinden biri de Tatarca adı Kezlev, Osmanlıca Gözleve olan ve bugün Yevpatorya olarak yarımadanın batısında Karadeniz kıyısında yer almaktadır. Bugün Kırım Tatarlarının yoğun olduğu bölgelerden biri olan Kezlev, Karadeniz kıyısında geniş kumsallara sahip olması bakımından tatil yerlerinden de biridir.Şehrin Tatarlar açısından en önemli mekanı Cuma Han Camii olup, Mimar Sinan bu güzel yapının mimarıdır. I. Devlet Giray tarafından 1552 yılında yaptırılan caminin en önemli özelliği İstanbul’daki Fatih Camii’nin küçük bir örneği olmasıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67989" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-19.jpg" alt="" width="800" height="329" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-19.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-19-768x316.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Caminin haziresindeki mezarlık içerisinde dikkat çeken önemli şahsiyetlerden biri Numan Çelebi Cihan’dır. Bilindiği üzere Çelebi Cihan, 1885 yılında Kırım’ın Or bölgesindeki Sonak köyünde dünyaya gelmiş, Kırım Tatarlarının bağımsızlık hareketinde önemli roller üstlenmiştir. 1917 yılında Kırım Milli Parlementosu oluşturulduktan sonra hükümet başkanlığına getirilen Çelebi Cihan, verdiği mücadele ile Kırım Milli hareketinin liderlerinden sayılmaktadır. 1917 Bolşevik İhtilali sırasında Miller tarafından tutuklanmış, faaliyetleri dolayısıyla dava arkadaşları ile birlikte kurşuna dizilerek şehit edilmiştir. Naaşının bulunamaması için Karadeniz’e atılan Numan Çelebi Cihan’ın Cuma Han Camii avlusundaki temsili mezarlığının üzerindeki yazıyı okurken, Çelebi Cihan’ın yazarı olduğu Kırım Tatar Milli Marşı kulağımıza çalındı:</span></p>
<p><span><em>“…</em><strong><em>Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmege<br>
</em></strong><strong><em>Bilip, körüp, milletimniñ köz yaşını silmege.<br>
</em></strong><strong><em>Bilmey körmey, biñ yaşasam, qurultaylı han bolsam,<br>
</em></strong><strong><em>Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.”</em></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67990" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-20.jpg" alt="" width="800" height="939" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-20.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-20-768x901.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><em>“MİLLİ VE ANTLI </em><em>ŞEHİDİMİZ </em><em>NUMAN ÇELEBİ CİHAN </em><em>1918 AK YARDA KATLEDİLDİ </em><em>KARA DENİZ MEZARIMDIR </em><em>AK DALGALAR KEFİNİMDİR </em><em>BAKIP GEÇME RİCAM BUDUR </em><em>EY MUHAMMED ÜMMETİ </em><em>MEVTANIN DİRİDEN </em><em>BİR FATİHA UMUDU </em><em>RUHUNA EL FATİHA”</em></span></p>
<p><span>Kezlev’de Cuma Han Camii’nden sonra iki katlı ve bazıları cumbalı olan restore edilmiş evlerin bulunduğu dar sokakları dolaştıktan sonra yemek için sahibi Tatar olan merkezdeki bir lokantaya ulaşıyoruz. Lokanta ve han ile birlikte işletilen bu yerin sahibi hanımefendi bizi, müze olarak tasarladığı han içerisine sokuyor. Hanın üst katına çıktığımızda ise, emek ürünü bir sergi ile karşılaşıyoruz. Burada gördüğümüz büyük maket, eski Kezlev yerleşiminin küçültülmüş hali. Bir anda söndürülen lambalar yerini ezan ve horoz sesi ile başlayan yapay ışıkla aydınlatılan Kezlev manzarasına bırakıyor. Daha sonra burada sergilenen eşyaları seyre dalarak tarih yolculuğumuzu sürdürüyoruz.</span></p>
<p><span>Kırım’da Yalta’nın kuzeydoğusunda bulunan Sudak, tarihi belgelerde sıkça karşımıza çıkan bir isim. Çünkü burası konumu ve oldukça sarp bir yerde bulunan kalesi nedeniyle bölge için oldukça stratejik öneme sahiptir. İÖ. 3. yüzyıla kadar bir geçmişe sahip olan kent, Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesi ardından Trabzon Rum İmparatorluğu bünyesinde kalmıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubat’ın emriyle 1224 yılında Kastamonu Emiri Hüsamettin Çoban tarafından ele geçirilmiştir. Türkistan’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yolları için oldukça önemli bir yeri olan Sudak şehri, Türk dünyasını sarsan Moğol akınları sonrasında eski önemini kaybetmiştir. 14. yüzyıl ortalarında Cenevizlilerin eline geçtiği görülen şehir, Fatih Sultan Mehmed döneminde 1475 yılında fethedilerek doğrudan Osmanlı yönetimine başlanmıştır. II. Katerina döneminde 1783 yılında Rusların eline geçen Sudak’ta önemli bir kale yapısı bulunmaktadır. Cenevizliler tarafından sarp kayaların üzerine inşa ettirilen kale içerisinde gezerken, Sudak’a tepeden bakabilir, bu geniş alan içinde Osmanlı’dan kalma tek yapı olan mescidin içinde sergilenen arkeolojik buluntuları görebilirsiniz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67991" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-21.jpg" alt="" width="800" height="329" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-21.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-21-768x316.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67992" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-22.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-22.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-22-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67993" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-23.jpg" alt="" width="800" height="628" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-23.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-23-768x603.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67994" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-24.jpg" alt="" width="800" height="329" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-24.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-24-768x316.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kırım’daki son günümüzde Yalta tarafına seyahat ettik. Buraya giderken Mishor bölgesinde adına Kırlangıç Yuvası denilen ve denizden yaklaşık 40 metre yüksekte kayalıkların ucundaki yapı, masal ülkesinden bir görüntü içerisinde. Kırlangıç Yuvası, Petrol zengini Baron Shteingel için Amerikalı Mimar Sherwood tarafından 1912’de inşa edilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67995" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-25.jpg" alt="" width="800" height="632" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-25.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-25-768x607.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kırlangıç Yuvası’ndan ayrıldıktan sonra Dünya tarihi açısından son derece önemli bir başka mekana geçtik. Adını Livadiya adlı bulunduğu yerden alan Livadiya Sarayı yada diğer ismiyle Beyaz Saray, Rus Çarı II. Nikolay için 1911 yılında yaptırılmış, yazlık bir saraydır. Mimari açıdan Bizans, İngiliz, Gotik ve Arap izleri taşıyan saray, Mimar Nikolay Krasnov imzasını taşımakta, ayrıca İtalyan Rönesans tarzında inşa ettirilmiştir. Dünya siyasi tarihi için oldukça önemli bir yere sahip olan Yalta Konferansı 4 – 11 Şubat 1945 yılında burada toplanmıştır. Stalin, Churchill ve Roosevelt, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın nasıl şekilleneceğini bu sarayda görüşmüşlerdir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulması konusunda fikir birliği edilmiştir. Resimde saray bahçesinde görülen üç palmiye ağacı ise bu üç lider anısına toplantı sonrası dikilmiş ve halen onları simgelemektedir. Sarayın hemen yanından başlayıp, aşağıda deniz kıyısına kadar uzanan oldukça geniş bir alan içinde uzun ve sık ağaçlarla kaplı patika yürüyüş yolları mevcut olup, sarayı ziyarete gelenlerin dolaştığı sakin bir park bulunmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67996" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-26.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-26.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-26-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Livadiya Sarayı’ndan ayrıldıktan sonra gezimizin son durağı olan Yalta sahiline gidiyoruz. İki burun ortasında ve yüksek dağların arasında bulunan Yalta, bugün turistik değeri yüksek olan Kırım şehirlerinden biridir. Buna ek olarak Ukrayna’nın en büyük uluslar arası tatil ve sağlık merkezi olduğunu söylememiz gerekir. Ayrıca Kırım Tatarlarının en az yoğunlukta bulunduğu yerlerden birisi olduğunu belirtmemiz gerekir. Turistik değeri nedeniyle Kırım’ın en pahalı bölgelerinden biri olup, yat marinası, eğlence mekanları gibi yerlere sahiptir. Tarihi açıdan da son derece önemli olan Yalta, İttihat Terakki’nin üç önemli şahsiyeti olan Talat, Enver ve Cemal Paşa’nın İstanbul’dan ayrıldıktan sonra geldikleri ilk yerdir. Yine burada tam sahilde bir Osmanlı yapısı dikkati çekmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67997" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-27.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-27.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-27-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67998" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-28.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-28.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Kirim-28-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Gezimizin son durağı olan Yalta’dan ayrıldıktan sonra tekrar Simferopol’e hareket ettik. Akşam uçağı ile alandan ayrılmadan önce kabin ekibi tarafından çekilen son karede, içimizde vatan toprağı ve Türk Dünyasının önemli bir merkezi olan Kırım’ı görebilmenin sevinci vardı. Vakit darlığı nedeniyle Kırım’da göremediğimiz daha nice yer ve ecdat yadigârını görebilmek dileğiyle ayrıldık Yeşil Kırım’dan…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a>
</p><p><span>Eskişehir Osmangazi Üniv. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Elemanı. </span></p>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu makale, Eskişehir Valiliği’nin yerel süreli yayını olan Eski-Yeni Dergisi’nin 53. sayısında (Güz 2013) yayımlanmıştır.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1944 Kırım Türklerinin Sürgünü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1944-kirim-turklerinin-surgunu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1944-kirim-turklerinin-surgunu</guid>
<description><![CDATA[ 1944 Kırım Türklerinin Sürgünü
Karadeniz’in kuzeyinde Azak Denizi’nin güneyinde yer alan ve Karadeniz hâkimiyetinin sağlanmasında önemli bir rol oynayan Kırım Yarımadası, tarih boyunca çeşitli milletlere ev sahipliği yapmıştır. Oldukça stratejik bir öneme sahip olan bölgeye, başta Hunlar olmak üzere Alanlar, Hazarlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Tatarlar gibi birçok Türk kavminin de geldiği bilinmektedir. Özellikle Hazarlar ve Kıpçaklar, bölgede önemli bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a0dc186d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1944, Kırım, Türklerinin, Sürgünü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/01/Kirim-Turkleri-Surgunu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html">1944 Kırım Türklerinin Sürgünü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Cemile ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p><span>Karadeniz’in kuzeyinde Azak Denizi’nin güneyinde yer alan ve Karadeniz hâkimiyetinin sağlanmasında önemli bir rol oynayan Kırım Yarımadası, tarih boyunca çeşitli milletlere ev sahipliği yapmıştır. Oldukça stratejik bir öneme sahip olan bölgeye, başta Hunlar olmak üzere Alanlar, Hazarlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Tatarlar gibi birçok Türk kavminin de geldiği bilinmektedir. Özellikle Hazarlar ve Kıpçaklar, bölgede önemli bir etki bırakan Türk kavimlerindendir.</span></p>
<p><span>Kırım bölgesi, XIII. yüzyılda önce Cengiz Han’ın ardından da Altın Orda Devleti’nin kurucusu Batu Han’ın hâkimiyeti altına girmiştir. Bundan sonra bölgeye Tatar göçleri başlamış ve bölge, Tatarların sistemli bir şekilde yerleşimine sahne olmuştur. XIII. yüzyılın ilk yarısından itibaren bir Tatar yurdu haline gelen bölgede, Berke Han’ın Müslüman olmasıyla birlikte İslamiyet de yayılmaya başlamıştır. Neticede bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı üzerinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir.</span></p>
<p><span>Altın Orda Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan hanlıklardan biri olan Kırım Hanlığı, 1438’li yıllarda Hacı Giray tarafından merkez Bahçesaray olmak üzere kurulmuş olup, anavatanı Kırım bölgesidir. Altın Orda Devleti’nin mirası olarak tarih sahnesine çıkan ve yaklaşık 300 yıl varlığını devam ettiren Kırım Hanlığı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki siyasi gelişmelerde etkileyici ve belirleyici bir konuma sahip olmuştur (Özcan, 2005: 36). İlerleyen süreçte Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasında da çeşitli münasebetler başlamış olup, özellikle bölgedeki Cenevizlilere karşı Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı’nın işbirliği yaptıkları anlaşılmaktadır (Şahin, 2011: 45-46).</span></p>
<p><span>Hacı Giray’ın ölümünden sonra Kırım Hanlığı’nda başlayan taht kavgaları neticesinde, Karadeniz hâkimiyetini sağlamak isteyen Osmanlı Devleti, 1475’te Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanmasını bölgeye göndererek, Kırım sahillerini Cenevizlilerden almış ve bölge Osmanlı Devleti’nin eline geçmiştir. Diğer yandan taht kavgalarının ardından başa geçen Kırım Hanı Mengli Giray da Osmanlı tabiiyeti altına alınmış ve böylece Kırım Hanlığı için Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edildiği 1783 tarihine kadar yaklaşık üç asır devam edecek Osmanlı himayesi başlamıştır (İnalcık, 2002: 450-453).</span></p>
<p><span>Kırım Hanlığı, her zaman ve her yönden Osmanlı Devleti’nin yardımcısı konumunda olmuş, Kırım ordusu Osmanlı Devleti’nin yanında katıldığı seferlerde önemli hizmetlerde bulunmuştur. Osmanlı Devleti için, gelişen Rus tehlikesi karşısında Kırım Hanlığı’nın önemi giderek arttığı gibi, konumu itibariyle Avusturya ve İran’a karşı da kullanılabilecek bir durumda olması, Osmanlı Devleti’nin Kırım’la daha yakından ilgilenmesini gerekli kılmıştır (Gökbilgin, 1973: 8). Ancak, 1578 – 1606 yılları arasında Osmanlıların İran ve Avusturya ile giriştiği uzun savaşlar esnasında Kırım Hanlığı kuvvetlerinin sürekli olarak yardıma çağırılmasının Kırım’da savunma zaafını ortaya çıkarması, İran, Mısır gibi uzak yerlere sefere katılmaları sonucunda Rusya’nın saldırılarına karşı Kırım’ın açık hale gelmesi, Kırım Hanlarının Osmanlı kuvvetleri arasında sıradan bir kumandan gibi muamele görmeleri sıkıntı yaratmış, ciddi muhalefetlerin oluşmasına ve isyanlara neden olmuştur. Kırım Hanlarının seferlere bizzat katılmayıp kendi yerlerine veliahtlarını göndermesi, seferlerin uzun sürmesi ve yaklaşan kış şartları gibi sebeplerle geri dönmeleri sonucunda, görevden alındıkları görülmüştür. Osmanlı’nın Kırım ordusunu istediği yerde istediği süre kullanmak istemesi, Osmanlı’ya ne kadar ve ne zamana kadar güvenilir sorusunu gündeme getirdiği gibi, Osmanlı Sadrazamlarının, Kırım Hanlarına karşı protokol dışı hareketleri de kırgınlığa neden olmuştur. XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin iç karışıklıklarla uğraştığı ve zor günler geçirdiği dönemlerde, Kırım’daki Osmanlı nüfuzu da sarsılmış ve padişaha bağlı hanlar ile bunların muhalifleri arasında mücadeleler başladığı gibi, kuzeyde Ruslar da büyük bir tehdit haline gelmiştir. XVII. yüzyılın sonlarında Doğu Avrupa’daki güç dengelerinin değişmesi, Karlofça ve Azak’taki mağlubiyetler sonucunda Osmanlıların gerilemesi, Rusların güçlenmesi ve iç zaafiyetin artması gibi sebeplerle bu dönemde Kırım Hanlığı, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda açıkça gerilemeğe başlamıştır (Karakuş, 2007: 36-37).</span></p>
<p><span>Rus Çarlığı, coğrafi konumu itibari ile önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Boğazlara ve Balkanlar’a, doğuda Kafkasya’ya hâkim olarak güneye inme siyasetini takip etmiştir. Jeopolitik konumu itibari ile Kırım, Rus topraklarının Karadeniz ve Akdeniz havzasına açılmasının tek yoludur (İpek, 2006: 27). Ayrıca Kırım, Rusya’nın Karadeniz’deki askeri ve ticari üssü olacağı gibi, aynı zamanda Rusya’nın, kendisine karşı mücadele eden Kuzey Kafkasya halklarını denizden kuşatmasına imkân sağlayacak stratejik bir noktadadır. Bu nedenle Rusya, Kırım’ı ilhak ederek, bölgede iktidarının kurulması ve daimi olması doğrultusunda hareket etmiştir (Çapraz, 2006: 59).</span></p>
<p><span><strong>Kırım’ın Rusya’ya İlhakı</strong></span></p>
<p><span>Timur’un, Altın Orda Devleti üzerine düzenlediği seferler sonucunda, Altın Orda Devleti’nin parçalanarak Kırım, Kazan, Astrahan, Nogay ve Sibir Hanlıklarına bölünmesi, bölgede önemli değişikliklere yol açmıştır. Ruslar üzerinde hâkimiyet kurarak, Rusların güneye inmesini engelleyen Altın Orda Devleti’nin yıkılması ve yerine kurulan hanlıkların kendi aralarındaki şiddetli mücadeleler, Rusların toparlanarak güçlenmelerine fırsat vermiştir. Neticede, giderek güçlenen Moskova Knezliği, XVI. yüzyıldan itibaren yeni bir siyasi güç olarak ortaya çıkmış, zamanla bölgenin siyasi dengesini değiştirebilecek bir nitelik kazanarak, Osmanlı Devleti için de bir tehlike unsuru haline gelmiştir. Nitekim Rusya’nın, 1552’de Kazan ve 1556’da Astrahan Türk Hanlıklarını ele geçirmesi, Kafkasya’ya doğru Rus ilerleyişinin ve aynı zamanda bölgedeki Türkleri asimile etmek için önce Hıristiyanlaştırma ve ardından Ruslaştırmaya yönelik Rus siyasetinin de başlangıcı olmuştur. Bölgeye, demografik yapıyı bozacak şekilde Rus nüfusunun yerleştirilmesiyle, sömürge politikasının da temeli atılmış, ardından Kafkasya’nın kuzeyden kontrolünü sağlamak, Kafkasya’da rahatça ilerleyebilmek ve Karadeniz’e inebilmek isteyen Rusya, Kırım’a yönelmiştir (Saydam, 1993: 10-11; Sertçelik, 1999: 395).<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Rusya için, Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Kırım’ı ele geçirmek kolay olmadığından, Kırım’ın Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız olması için büyük çaba sarf etmiştir. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı bir dönüm noktası olup, Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan bu savaştan sonra imzalanan 1774 – Küçük Kaynarca Antlaşması’nın üçüncü maddesi<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> ile Kırım, sadece dini bakımdan Halifeye bağlı sayılmış, siyasi bakımdan tamamen müstakil olmuştur. Böylece, şartlar olgunlaştığında Kırım’ı ilhak etmek amacını taşıyan Rusya, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Kırım’ı kendi topraklarına katmak için fırsat kollamaya başlamış ve hanlığın idaresine mümkün olan her türlü müdahaleyi yapmaktan geri kalmamıştır. Bu doğrultuda, Kırım’da yapılan hanlık seçimlerine müdahale ederek kendi taraftarlarını başa geçirmek ve karışıklık çıktığı anda bölgeyi zapt etmek şeklinde özetlenebilecek bir politika izlemiştir. Nitekim, aradığı fırsat eline geçmiş ve Kırım’daki iç karışıklıktan yararlanarak, kendilerine yakın olan Şahin Giray’ın Kırım Hanı olmasını sağlamıştır (Saydam, 1997: 33-34; Bice, 1991: 31-35). Bu durumda, Kırım halkının Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi üzerine Rusya, Şahin Giray’ı korumak amacıyla Kırım’a girmiştir. Rusya ile yeni bir savaş tehlikesinin baş göstermesi üzerine, Fransa’nın aracılığı ile Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Aynalıkavak Tenkihnâmesi adı verilen yeni bir antlaşma imzalanmış (1779), buna göre Rusya Kırım’dan askerlerini çekmeyi, Osmanlı Devleti de Şahin Giray’ın hanlığını kabul etmiştir. Ancak Kırım Hanı Şahin Giray’ın Rusya ile birlikte hareket etmesi, Kırım halkının tepkisine ve isyanına neden olmuştur. Nitekim çok geçmeden Kırım’da ortaya çıkan hanlık mücadelelerini fırsat bilen Rusya, kendi desteği ile han olan Şahin Giray’a karşı ülke çapında tepkiler ve protestolar doğunca, burayı ilhak ettiğini duyurmuştur. Böylece, Osmanlı Devleti’nin bu sıradaki buhranlı döneminden faydalanan Rusya, 1783’te Kırım’ı işgal etmiştir. Kırım’ın kaybını içine sindiremeyen Osmanlı Devleti, 1787 yılında Rusya’ya savaş açmış, ancak Avusturya’nın da Rusya ile ittifak yaparak katıldığı bu savaşı kaybetmiştir. Savaş sonunda imzalanan 1792-Yaş Antlaşması ile Kırım’ın Rusya’ya ait olduğu, Osmanlı Devleti tarafından resmen tasdik edilmiştir (Şahin, 2011: 56-58).</span></p>
<p><span><strong>Kırım’da Rus Sömürge Siyaseti</strong></span></p>
<p><span>Rusya, Kırım’ın ilhakından sonra bölgede iktidarının yerleşmesi ve kalıcı olması için hemen harekete geçmiş, bölgenin idaresi, nüfusu, toprak sistemi ve kültürel alanlarında reformlar yapmıştır (Çapraz, 2006: 59). Kırım’daki Türk kimliğini ve Türk izlerini silmek amacıyla, öncelikle yer isimlerini değiştirme yoluna gitmiştir. Buna göre; Kırım “Tavrida”, Akmescid “Simferopol”, Gözleve “Yevpatoriya”, Kefe “Feodosiya” ve eski bir Tatar köyü olan Akyar üzerine yeni kurulmuş olan liman şehri de “Sivastopol” olarak isimlendirilmiştir. Diğer yandan Kırım’ı, Rus anavatanının gerçek ve bölünmez bir parçası haline getirebilmek amacıyla Kırım Devleti’ne, han sülalesine, ülkeden kaçan ya da sürgüne gönderilenlere ait olan Kırım toprakları müsadere edilerek, Ruslara verilmiş veya satılmıştır. Araziler üzerinde bulunan ve gerçek sahibi olan insanlar dikkate alınmamıştır. Kırım Hanlığı döneminde toprak satışları yazılı belgelerden ziyade geleneksel usullere dayandığından ve mevcut yazılı belgelerin çoğunluğu karışıklık ortamında kaybolduğundan, Kırım Türkleri toprakların kendilerine ait olduğunu ispat edememişler ve toprakları ellerinden alınarak topraksız bir hale getirilmişlerdir. Sonuçta, Kırım’ın ilhakından sonra başta Rus ve Ukraynalılar olmak üzere çok sayıda Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Sırp, Alman, Leh ve diğerleri Kırım’a yerleştirilmiş ve böylece 1850’lere gelmeden kolonistlerin toplam nüfusu 70.000’i geçmiştir. 1917’ye kadar en az yirmi iki millete mensup kolonist Kırım topraklarına yerleşmiş olup, Rus kolonizasyonunun ve Kırım Tatar göçlerinin boyutlarına bağlı olarak, Kırım’ın yerli olmayan nüfusu artık çoğunluk haline gelmiştir (Kırımlı, 1996: 5-11; Başer, 2010: 36-38; Çapraz, 2006: 62-64). Görüldüğü gibi Rusya, Kırım’ı ilhak ettikten sonra burada müstemleke siyaseti takip ederek yerli adli, idari ve eğitim kurumlarını lağvetmiş, kültürel değerleri tahribata uğratmış, yerli halka sosyal ve dini tehditler koymuştur. Bu siyaset, Kırım Türklerinin bu dönemden itibaren başlayan ve belirli aralıklarla 1900’lü yıllara kadar devam eden kitlesel göç hareketlerinin de başlangıcını oluşturmuştur (Arıkan, 1994: 20-21). Kırım’ın Rusya’ya ilhakından sonra, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Kırım Hanlığı nüfusunun üçte ikisi Osmanlı topraklarına göç etmiş olup, Kırım’ın nüfusu yaklaşık olarak 100.000 kişi azalmıştır (Grigoriantz, 1999: 75-81).</span></p>
<p><span>Rusya, Kırım ve Kafkas toplumlarını ilk aşamada Hıristiyanlaştırma, ikinci aşamada ise Ruslaştırma politikası doğrultusunda; Müslüman veya putperest olan yerli halkı baskı, şiddet, propaganda veya menfaat yoluyla Hıristiyanlaştırmaya çalışmak, ticaret ve ulaşım merkezlerine Rus göçmenlerini iskân ederek yerli halka karşı üstünlük kurmalarını sağlamak, yerli halkı Rus göçmenlerinin yararına angaryaya zorunlu kılmak, ellerindeki tarım aletlerine ve hayvanlarına el koymak, yerli halka ait verimli arazileri, verimsiz ve kurak arazilerle değiştirerek, bunları Rus göçmenlerine tahsis etmek şeklinde sıralanabilecek uygulamalarda bulunmuştur. Karşı çıkanları ise katliam, devlet terörü ve sürgün yolu ile yani asimilasyon ve soykırım uygulayarak sindirmeye çalışmıştır (İpek, 2006: 31; Gözaydın, 1948: 68-70; Başer, 2010: 36).</span></p>
<p><span>Kısacası, XVIII. yüzyılda ve XIX. yüzyılın başlarında devam eden Osmanlı-Rus mücadelesi, Rusya’nın Kırım ve Kafkasya’yı işgal etmesi ile sona ermiştir. Rusların Kırım’ı istila etmelerinden sonra, göç ve sürgüne gönderme başta olmak üzere, Rus yayılmacılığının bir yöntemi olarak çeşitli politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Kırım ve Kafkasya bölgelerinde Müslüman nüfus çoğunluğu oluşturduğundan, işgal edilmiş olan bu bölgelerdeki nüfusun demografik dönüşümü “Rus Sömürge Siyaseti”nin ana unsurunu teşkil etmiştir. Bu siyasetin usulü ise; Müslümanların bölgeden sürülmeleri, alternatif olarak bu bölgelere Hıristiyanların yerleştirilmesi şeklinde olup, bu sadece savaş döneminde değil, barış döneminde de aktif bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Ruslar, Türklerle yaptıkları her barış anlaşmasında Müslümanların Osmanlı Devleti’ne gönderilmesini, buna karşılık, Hıristiyanların da Rusya’ya göç ettirilmesini içeren maddeyi anlaşmaya dâhil ettirmeye çalışmışlardır (Firuzoğlu, 1999: 687; Sarısır, 2006: 63). Sonuçta, 1783’te Kırım’ın Rusya’ya ilhakından hemen sonra Kırım ve Kafkasya’dan Osmanlı Devleti’ne göçler başlamış ve bazen hızlanarak, bazen de yavaşlayarak yıllar boyunca devam etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Kırım’dan Osmanlı Topraklarına Yönelik Olarak Yapılan Göçler</strong></span></p>
<p><span>1783 yılında Kırım’ın Rusya’ya ilhak olunmasıyla birlikte, Kırım Türkleri için yıllarca devam edecek olan esaret, göç ve sürgün yılları da başlamıştır. Kırım’ın Rusya’ya ilhakından hemen sonra, Müslüman halkın yaşadığı tedirginlik ve Rusya’nın burada yaşayan Müslüman halka yönelik olarak takip ettiği Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikaları sonucunda, belirli dönemlerde olağanüstü rakamlara ulaşan ve hiç kesintisiz olarak sürekli devam eden bir süreç halinde, Kırım’dan Anadolu’ya ve o dönemde Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan Balkanlar’a kitle göçleri başlamıştır.</span></p>
<p><span>Aslında 1783 tarihinden önce de Kırım’dan Osmanlı topraklarına yönelik göçler olmuştur. 1771 yılında Kırım’da yaşayan Müslüman halkın, Rusya’nın çeşitli baskıları neticesinde göç etmek zorunda kalması örneğinde de görüldüğü gibi bu yıllarda başlayan göçlerden sonra, 1782’de Rus Generali Potemkin’in 30.000 Kırım Türkünün ölüm emrini vermesi ile göç edenlerin sayısı sürekli artış göstermiş ve sonraki süreçte de kitleler halinde göçler devam etmiştir (Saydam, 1999: 677; Pinson, 1972: 37-38; Sarısır, 2006: 63; Koçak, 2014: 1-2). 1783 sonrasında 1785-1788, 1789-1790, 1792-1793, 1802-1803, 1812-1813 ve 1830’lu yıllarda göç dalgaları yaşanmıştır. Rusya, Kırım Türklerini Osmanlı Devleti’nin işbirlikçisi olarak kabul ettiğinden, yapılan her savaş halkın üzerindeki Rus baskısını arttırmış ve göç dalgalarını da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, göç dalgalarının genel olarak Osmanlı-Rus Savaşlarının hemen ardından yaşandığı dikkat çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. En büyük göç dalgası ise, 1853-1856 Kırım Savaşı’nı takiben on yıl içerisinde olmuştur. 1860-1861 göç dalgasından sonra 1874, 1890 ve 1902 yıllarında da göç dalgalarının devam ettiği görülmektedir (Gözaydın, 1948: 70-86; Kırımlı, 1996: 11-16; Mc Carthy, 1995: 14-20; Başer, 2010: 31; Ilyina, 2014: 17-20). Kısacası Rusya’nın izlemiş olduğu baskı ve asimilasyon politikası neticesinde Kırım Türklerinin Osmanlı topraklarına yönelik göç hareketlerinin, özellikle 1856-1857, 1860-1862, 1864-1865 yılları arasında büyük ivme kazandığı, diğer zamanlarda da inişli-çıkışlı olarak devam ettiği anlaşılmaktadır (Saydam, 1997: 81; Çapraz, 2006: 60-61).</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin doğrudan Anadolu’ya yaptıkları göçlerin dışında, aslında çok fark edilmeyen ve Rumeli’den Anadolu’ya doğru yapılan ikinci bir göçleri daha vardır. Buna göre; XIX. yüzyılın ortalarına kadar özellikle 1860’larda yapılan göçlerle Kırım muhacirleri Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerine ve aynı zamanda Rumeli bölgesine de iskân edilmişlerdir. Ancak Rumeli bölgesine iskân edilen Kırım muhacirleri, daha vatanlarından ayrılalı yirmi yıl bile olmadan, bu bölgelerin kaybedilmesiyle, kendilerini tekrar Hıristiyan idaresi altında bulmuşlar ve sonuçta bu insanların büyük çoğunluğu ikinci bir göçe yani Rumeli’den Anadolu’ya göçe başlamışlardır. Özellikle 1878 sonrasında Bulgaristan, Yunanistan ve Makedonya gibi bölgelerden Anadolu’ya gelen muhacirlerin içerisinde Kırım Türkleri de yer almıştır (Karpat, 2010: 162-163; Halaçoğlu, 1995: 29-45; İpek, 1999:150-154)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusya’nın Kırım’ı ilhakından itibaren Kırım’dan ne kadar nüfusun göç ettiğine dair çelişkili bilgiler mevcuttur. İşgalden yüzyılın sonuna kadar geçen süre zarfında bu sayının 80.000 olduğu (Fısher, 2009: 128) belirtilirken, 1785’ten 1800 yılına kadar olan göçlerde göç edenlerin sayısının 300.000’den fazla olduğu ve bu rakamın o dönemde toplam nüfusun yaklaşık yüzde 35’ini oluşturduğu da verilen rakamlar arasındadır (Gözaydın, 1948: 71; Karpat, 2003: 108-109; Erkan, 1996: 9-10). Kırım’daki Rus hâkimiyetinin ilk on yılı içerisinde Kırım Türklerinin %75’inin göç ettiği (Kırımlı, 1996: 14) belirtilirken, 1860 yılında ise 100.000 kadar Kırım Türkünün göç ettiği (Pinson, 1972: 47), böylece 1850’de 275.000 olarak tahmin edilen Kırım’daki Türk nüfusunun 1860’da 194.000’e düştüğü sanılmaktadır (Fısher, 2009: 129). 1860-1862 yılları arasında göç edenlerin sayısı 227.361 olarak verilirken (Gözaydın, 1948: 84), Kırım Savaşı ile 1860 yılı arasında göç edenlerin sayısının 141.667 kişi olduğu dikkate alındığında 1862’ye kadar göç edenlerin sayısının yaklaşık olarak 369.000 kişiye ulaştığı anlaşılmaktadır (Saydam, 1997: 86). Diğer yandan Kemal Karpat, 1783’ten 1922’ye kadar uzanan süreçteki göçmen sayısını 1.800.000 olarak tahmin etmiştir (Karpat, 2010: 163). Dönemin şartları gereği, göç edenlerin sayısı hakkında kesin rakamlar vermek oldukça zordur<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kırım’dan Osmanlı Devleti’ne yönelik göçler Birinci Dünya Savaşı’na kadar ferdi boyutlarda da olsa devam etmiştir. 1920’li yıllara gelindiğinde ise kesin olarak Bolşevik yani Sovyet Rusya’nın hâkimiyeti altına giren Kırım’a yönelik izlenen asimilasyon siyaseti neticesinde yaklaşık 10.000, 1930’lu yılların başında ise Stalin’in Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etmesiyle yaklaşık 5-10 bin Kırım Türkü Türkiye’ye gelmiştir. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı sırasında “doğu işçisi” sıfatı ile Almanya’ya götürülen veya esir düşen Kırım Türklerinden, Orta Avrupa’daki mülteci kamplarından kurtulabilen birkaç bin kişi de 1940’lı yılların sonlarında Türkiye’ye gelmiştir. 1944 yılında Kırım Türklerinin topyekûn olarak Orta Asya ve Urallar’a sürülmesi nedeniyle Türkiye’ye göç etmeleri pek mümkün olmamakla birlikte, yine de dolaylı olarak göçlerin devam ettiği anlaşılmaktadır. Özellikle bu göçler, XX. Yüzyılın ikinci yarısı boyunca Romanya ve Bulgaristan’daki Kırım Türklerinin bazen toplu bazen de münferit olarak göç etmeleri şeklinde devam etmiştir (Şahin, 2011: 111).</span></p>
<p><span>Kısacası, yukarıda da bahsedildiği üzere, Çarlık Rusya döneminde Kırım’da, toprak yağmaları, müsadere, katliamlar, sürgün, kolonizasyon, iktisadi ve dini baskılarla halkı göçe zorlayarak Kırım’ı öz sahiplerinden ayırma şeklinde sıralanabilecek politikalarla kendini gösteren Rus yayılmacılığı neticesinde, işgalden yaklaşık yüz yıl sonra Kırım Türklerinin % 47’si topraksız kalırken, binlerce Kırımlı da Kırım’ı terk etmek zorunda kalmıştır (Arıkan 1994: 13-14; Sarısır, 2006: 67).</span></p>
<p><span><strong>Kırım’da Sovyet Hâkimiyeti ve Kırım Türklerine Yönelik Uygulamalar</strong></span></p>
<p><span>Rusya’da yaşanan 1917 Bolşevik İhtilali neticesinde Çarlık Rusya’nın yıkılmasıyla, Kırım Türklerinin de milli-kurtuluş hareketleri başlamış ve giderek hızlanmıştır. Bu doğrultuda Kırım Türklerinin milli-kültür muhtariyeti ilan edilerek, Kırım Türklerinin Kurultayı’nın kararı ile “Kırım Demokratik Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Ancak bu devlet uzun ömürlü olamamıştır. 1917 İhtilali’nden sonra Rusya’da, 1921 yılından itibaren idari değişiklikler yapılarak, devlet teşkilatı yeniden organize edilmiş ve eski Rusya Çarlığı, on beş cumhuriyetten oluşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği haline getirilmiştir. Kırım’da ise 1917-1918 yıllarında Kırım Türklerinin Kurultayı’nın kararı ile ilan edilen Kırım Demokratik Cumhuriyeti, Bolşevikler tarafından ortadan kaldırılmıştır. Ardından, İhtilalin liderlerinden olan Lenin, bir yandan Kırım halkının mukavemetini kırmak, diğer yandan da Rusya’daki bütün Müslümanların sempatisini kazanmak için, 18 Ekim 1921’de “Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (MSSC)” adıyla, Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı bir cumhuriyet kurmuştur. Böylece, görünüşte Kırım Türklerinin milli muhtariyetlerini tanıyan bu Cumhuriyet, sadece bir göz boyamadan ibaret olup Rusya’ya bağlanmıştır. Halklara özgürlük vaadinde bulunan ve milletlerin ezilmişliklerine son verileceği şeklinde açıklamalarla taraftar toplayan Sovyet yönetimi, rejimlerinin yeni olmasından dolayı halkların isyan etmesinden çekindikleri için, otoriteyi tesis edene kadar gerçek amaçlarını saklamış, hoşgörülü ve özgürlükçü görünmüştür. Diğer yandan yeni sisteme göre bir takım yeni kurumlar oluşturulurken, ekonomik hayata da bazı uygulamalar getirilmiş, mülkiyet hakkı kaldırılmıştır (Arıkan, 1994: 22-23; Kalkan, 2007: 170; Monteil, 1992: 34-36). Bu yıllar, Kırım Türkleri için büyük baskı ve sıkıntıların yaşandığı dönemler olmuştur.</span></p>
<p><span>İster Çarlık, ister Bolşevizm ya da Komünizm rejimi olsun, Rusların Kırım Türklerine yönelik “yok etme” politikası hiçbir dönem değişmemiştir. Sovyet Rusya’nın hâkimiyeti altına giren Kırım’da Sovyet rejimi, Çarlık döneminde olduğu gibi Kırım’ın Ruslaştırılması ve Kırım Türklerinin tedricen yok edilmesi politikası doğrultusunda hareket etmiş ve bunu da; kültür yoluyla tasfiye, yok ederek tasfiye, içten ve dıştan zor kullanarak sürgün etme yoluyla tasfiye metotlarını kullanarak gerçekleştirmeye çalışmıştır. Sovyet Rusya’nın Kırım Türklerine yönelik başlatmış olduğu topyekûn imha siyasetini şu şekilde özetlemek mümkündür (Hablemitoğlu, 2002: 35-38; Arıkan, 1994: 23-24; Bektöre, 1990: 8-9; Kırımlı, 2002: 458-461)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>:</span></p>
<ul>
<li><span>1920’de Kırım’ın Bolşeviklerin hâkimiyeti altına girmesinden sonra, öncelikle Milli Hükümet Başkanı Çelebi Cihan’ın, ardından diğer Türk aydınlarının katledilmeye başlamasıyla, Kırım Türklerine yönelik imha siyasetleri hız kazanmıştır. Bu doğrultuda iktidara getirilen Macar komünisti Bela Kun’un, korku ve dehşet siyaseti neticesinde 60-70 bin Türk kurşuna dizilmiş veya Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir.</span></li>
<li><span>Sovyet Rusya’nın Kırım Türklerine yönelik topyekûn imha siyaseti, Sovyet Hükümetinin uygulamış olduğu iktisat politikaları neticesinde ortaya çıkan suni kıtlıkla devam etmiştir. 1921 Kasımından 1922 Haziranına kadar devam eden açlık sonucunda, Sivastopol nüfusunun %11’i, Bahçesaray nüfusunun %55’i hayatını kaybetmiş, yaklaşık 100.000 kişi ölmüş, Kırım’ın nüfusu %21 oranında azalmış, 50.000 kişi de Kırım’dan göç etmiştir. Hayatını kaybedenlerin %60’ını Türkler oluşturmuştur.</span></li>
<li><span>1923-1927 yılları arasındaki beş yıllık süreçte ise, Kırım’ın muhtariyet haklarını korumak amacıyla harekete geçen 3500’den fazla Türk aydını kurşuna dizilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir.</span></li>
<li><span>Ardından 1929-1930’lu yıllarda yaşanan çiftçiliğin zorunlu kollektifleştirilmesi<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> faaliyetleri neticesinde, 40-50 bin Kırım Türk’ü Sibirya ve Urallar’ın işçi kamplarına sürgüne gönderilmiş, bunların büyük çoğunluğu buralarda hayatını kaybetmiştir.</span></li>
<li><span>Sovyet Rusya’nın imha siyasetine karşılık, 1929’da çıkarılan Alakat İhtilali’nin çok kanlı bir şekilde bastırılması neticesinde, binlerce Kırım Türkü kurşuna dizilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir.</span></li>
<li><span>Sovyet Rusya’nın, zorunlu kollektifleştirme, Kırım mahsulüne ve hayvanlarına el koyma faaliyetleri neticesinde 1931-1933 yılları arasında yaşanan açlıkla birlikte yaklaşık 7 milyon insan hayatını kaybetmiştir.</span></li>
</ul>
<p><span>Toplu imha siyaseti doğrultusunda yukarıda saydığımız katliamları gerçekleştiren Sovyet Rusya, bunlarla yetinmeyerek, Kırım Türklerine yönelik maddi ve manevi imha faaliyetlerine devam etmiş, 1931­1936 yılları arasında Müslüman din adamlarının tasfiyesine başlamıştır. Bütün dini önderler “sosyal parazit” ilan edilmiş, milliyetçilik ve ihtilal aleyhtarlığı ile suçlanan binlerce aydın ve din adamı, idam ya da sürgün edilmiş, camiler ve medreseler kapatılmıştır. “Sovyetleştirme” çalışmaları altında, Kırım Türklerinin milli edebiyat, folklor çalışmaları yasaklanmış, milli yaşayış, kültür ve aile geleneklerinin yok edilmesi yolunda hareket edilmiştir (Paksoy, 1991: 74-75; Kalkan 2007: 170-171)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>. Sovyet Rusya’nın geliştirdiği “Milliyetler Politikası” stratejisine bağlı olarak, halkların özgün tarih ve dilleri inşa edilerek, diğer Türkî halklarla bağlarının koparılması ve farklılaşmaları amaçlanmıştır (Aksakal, 2009: 24; Monteil, 1992: 126-127).</span></p>
<p><span>Bolşeviklerin Kırım’a hâkim oldukları 1921-1941 yılları arasındaki 20 yıllık süreçte, Kırım’ın 1917 yılındaki Türk nüfusunun yarısı imha edilmiş ya da sürülmüştür (Hablemitoğlu, 2002: 37). Sovyet Rusya’nın Kırım Türklerine yönelik imha hareketleri sonraki süreçte de artarak devam etmiş ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında en acımasız şekilde, toplu sürgünler yoluyla uygulanmıştır.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi, Rus yayılmacılığının bir yöntemi olarak kabul edilen ve Rus egemenliği altında yaşayan Müslümanların varlığı sorununa kesin çözüm getirecek tek çıkar yol olarak görülen “sürgüne gönderme politikası” ilk olarak Kırım’da uygulanmış ve sonraki yıllarda da sürgün politikası Ruslar tarafından etkin olarak kullanılmıştır. Ruslar, Kırım’daki uygulamalardan sonra, Kafkaslardaki işgalleri sırasında da sürgün politikasını etkili bir şekilde uygulamış olup Çerkes, Abaza, Ahıska, Çeçen, Kalmuk sürgünleri bu duruma örnek olarak gösterilebilir (Mc Carthy, 1995: 19; Kolukırık, 2011: 168).</span></p>
<p><span><strong>1944 Sürgünü</strong></span></p>
<p><span>Batı ve İslam kaynaklarında çeşitli şekillerde geçen sürgün kelimesi, Arapça’da “nefy, menfî, menfâ” olarak gösterilirken (Develioğlu, 1986: 734, 979), Türkçe’de ise sürmek fiilinden yapılmış bir isim olarak geçmektedir. Ceza olarak belli bir yerin dışında oturtulan kimse, anlamına gelen sürgün kelimesi uzaklaştırmak, kovmak anlamlarında kullanılmaktadır (TDK, Türkçe Sözlük, 1983: 1099). Sürgün kelimesi; “Kendi ülkesinden, malından, mülkünden, kültüründen, sosyal yaşantısından, ailesinden ve mensup olduğu toplumdan koparılma” (Sağır, 2012: 358-359) şeklinde veya “bir kişinin politik ya da adî suçlar nedeniyle, genel otoriteler tarafından ülkesinden zorla ya da rızasıyla geçici ya da daimi olarak uzaklaştırılarak cezalandırılması” (Sarısır, 2006: 42-43) gibi çeşitli şekillerde tanımlanmıştır.</span></p>
<p><span>Tarih boyunca, farklı coğrafyalarda farklı birçok milletin ya da topluluğun zorunlu göçler ve sürgünlerle karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir. Ancak, özellikle XIX. ve XX. yüzyıllarda, başta siyasi olmak üzere çeşitli nedenlerden kaynaklanan kitlesel sürgün hareketlerine en çok maruz kalan toplulukların başında, Müslüman-Türk unsurların yer aldığı görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>. Kırım Türkleri de bu uygulamaya maruz kalmış ve büyük acı ve kayıplar yaşamış Müslüman-Türk unsurların başında gelmektedir.</span></p>
<p><span>1940’lı yıllarda birçok halka yönelik olarak uygulanan kitlesel sürgünler, Sovyet Rusya tarihinin en karanlık dönemleridir. Sovyet Rusya’nın zorunlu göç ve sürgün politikasının temelinde<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>, ilk dönemlerde, Sovyet Rusya topraklarında yaşayan bütün ulusları eşit ve adil bir sistem etrafında birleştirme düşüncesi yer almıştır. Bu politika ile her Orta Asya devletinin ya da özerk bölgenin kendi ulusal kimliğini oluşturması ve diğerlerinden farklılaştırılması amaçlanarak, böylece bu devletlerin, dönemin sosyolojik yapılanmasına yaklaştırılması da istenmiştir. Ancak halkın kendi kimlik, töre, anlayış ve kültürünü koruma yönünde gösterdiği direnç neticesinde bu politika tam anlamıyla istenilen sonucu vermemiştir. Bu durumda, bunlara direnen aydınlar ortadan kaldırılırken, topluluklar da çeşitli bahanelerle sürgün edilmişlerdir (Sağır, 2012: 370-371; Ilyina, 2014: 27). Sovyetler Birliği’ne karşı sadakatsizlikle suçlanan ve kendilerine hiçbir şekilde savunma hakkı tanınmayan, çoğunlukla Sovyetler Birliği’nin Asya kısımlarına zorunlu göçe tabi tutulan bu halklar arasında Kırım Türkleri de yer almıştır (Krindaç vd., 1993: 12). Kırım Türklerine yönelik uygulanan fiziki ve kültürel imha hareketlerinin istenilen sonucu vermemesi üzerine, Kırım Türklerini topyekûn sürgün etme planları yapılmıştır. 11 Mayıs 1944’te Stalin tarafından imzalanan ve Kırım Türklerinin son ferdine kadar Kırım’dan sürülmesini emreden karardan sonra Kırım Türkleri için asıl büyük felaketler başlamıştır (Kırımlı, 2002: 462 ; Koçak, 2014: 2).</span></p>
<table class=" aligncenter" width="450">
<tbody>
<tr>
<td><span><strong>Tablo 1: SSCB’de Sürgün Edilen Halklar ve Sayıları</strong></span>
<table class=" aligncenter">
<tbody>
<tr>
<td width="291">
<p><span><strong>SURGUN EDİLEN HALKLAR</strong></span></p>
</td>
<td width="62"><span><strong>SAYILAR</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Sovyet Almanı</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>774.174</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Kulak (SSCB’nin her halkından mülk sahibi köylü)</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>577.121</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Çeçen-İnguş</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>400.478</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Tatar-Bulgar-Kırımlı Rum</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>193.959</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Savaş Tutsağı Alman</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>121.459</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Vlasovcu (Savaşta Nazi Tarafında Yer Alan Rus)</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>95.386</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Türk, Kürt, Hemşinli</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>84.402</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Kalmuk</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>81.673</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Karaçay</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>60.131</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="291">
<p><span>Balkar</span></p>
</td>
<td width="62">
<p><span>32.817</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Seyit Tuğul (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul: Chiviyazıları Yay. s.176. Tablo 2: SSCB’de Sürgün Edilen Halkların Sürgün Yerleri ve Sayıları</span></p>
<table class=" aligncenter">
<tbody>
<tr>
<td width="187"><span><strong>SURGUNE GÖNDERİLEN</strong></span></td>
<td width="61"><span><strong>SAYILAR</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span><strong>YERLER</strong></span></p>
</td>
<td width="61"><span><strong> </strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Kazakistan</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>890.698</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Özbekistan</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>179.992</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Kırgızistan</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>120.858</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Kemerova Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>129.423</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Sverdlovsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>113.746</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Krasnoyarsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>112.316</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Novosibirsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>92.968</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Tomsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>83.276</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Tümen Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>56.611</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Çelyabinsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>51.865</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Omsk Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>44.767</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="187">
<p><span>Altay Bölgesi</span></p>
</td>
<td width="61">
<p><span>35.381</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Seyit Tuğul (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul: Chiviyazıları Yay. s.176-177.</span></p>
<p><span>Yukarıda da bahsedildiği üzere, Sovyet Rusya’nın Kırım Türklerine yönelik çeşitli şekillerde uyguladığı toplu imha siyaseti neticesinde Kırım Türklerinin sayısı oldukça azalmış<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> (Fisher, 1980: 6) ve Kırım, İkinci Dünya Savaşı çıktığı zaman, bir Slav bölgesi haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>İkinci Dünya Savaşı öncesinde hem Almanlar hem de Ruslar Kırım’a dair çeşitli planlar yapmışlardır. Almanlar, Kırım’ı Almanlarla iskân edip bölgeyi Alman subayları için bir tatil beldesi yapmayı ve İtalyanlarla ihtilaf halinde oldukları Güney Tirol Almanlarını buraya yerleştirmeyi planlarken, Ruslar da bilindiği gibi, bölgeyi Türklerden temizlemeyi planlamışlardır. Her iki amacın gerçekleşebilmesi için de bölgede yaşayanların sürgün edilmesi gerektiğine inanmışlardır (Özcan, 2005: 66; Fisher, 1980: 6).</span></p>
<p><span>İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından binlerce Kırım Türkü Sovyet Rusya tarafından askere alınarak, Kızıl Ordu saflarında cepheye sürülmüştür. Savaşın başlamasından yaklaşık iki yıl sonra Kırım’a girmeye başlayan Alman ordusunun Kırım’a hâkim olması üzerine, bölgeyi Almanlara teslim eden Ruslar, bölgeden çekilirken büyük bir katliama girişmişlerdir. Karasubazar şehrinde, şehir hastanesini ateşe vererek kendi askerlerinin de içinde bulunduğu hastaları diri diri yakmışlar, Akmescit’te şehir hapishanesinde bulunan tutukluları kadın-erkek ayırımı yapmadan kurşuna dizmişler, rastladıkları her yerde sivil halka ateş açarak öldürmüşler, geride Almanlara yardım edebilecek bütün unsurları temizlemeyi hedefleyerek binlerce masum insanı katletmişlerdir (Arıkan, 1994: 34-36; Bektöre, 1990: 10; Özcan, 2002)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Almanların Kırım’a girmesinden sonra, Almanları kurtarıcı sanan Kırım Türkleri, ellerindeki imkânlar doğrultusunda onlara yardım etmişlerdir. Vatanlarının Sovyet hâkimiyetinden kurtarılarak bağımsız bir devlet kurmak, maddi ve manevi hak ve hürriyetlerine kavuşmak isteyen Kırım Türklerinden bir kısmı bu amaçla, Alman ordusu bünyesinde kurulan “Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburları” denilen askeri taburlarda yer almıştır. Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburlarında yer alan Kırım Türklerinin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, bu sayı Alman askeri belgelerine göre 9255 kişi olarak bildirilmektedir. Ruslar ise bu sayının yirmi bin kişi civarında olduğunu iddia ederek, Kırım Türklerine yönelik yapmış oldukları baskıyı haklı gösterme gayreti içerisinde olmuşlardır (Hablemitoğlu, 2002: 43-47; Fısher, 1980: 6-7; Özcan, 2005: 68­75; Williams, 2002: 328-329).</span></p>
<p><span>Kırım’da 1941-1944 yılları arasında Alman işgali yaşanmıştır. Alman ırkını “en üstün ırk” olarak kabul eden Naziler, işgal ettikleri diğer bölgelerde yaptıkları gibi, Kırım’da da halkı “üstün” ve “üstün olmayan ırk” şeklinde ayırmışlar ve “aşağı ırk” saydıkları halklara karşı etnik temizlik başlatmışlardır. Dolayısıyla, Kırım Türkleri için bu dönemde de fazla bir değişiklik olmamış, onlar da diğer Sovyet halkları kadar Nazi Almanya’sının zulüm ve sömürüsüne uğramışlardır (Tuğul, 2003: 157-158, 162). Bu dönemde Kırım Türklerine sadece dini ve kültürel hayatta kısmi serbestlik tanınırken, siyasi, idari ve sosyal hayatta herhangi bir hak tanınmamıştır. Yani Almanların Kırım’a gelmeleri Kırım Türkleri için bir çözüm getirmemiş, Kırım Türkleri iki ateş arasında kalmıştır. Almanlar, Sovyet ordusuna karşı Kırım Türklerinden faydalanabilmek için harekete geçmişler, zorla gönüllü olarak Alman ordusuna askere almaya, gelmeyenleri veya desteklemeyenleri Almanya’ya çalışma kamplarına göndermeye ya da esir kamplarında toplayarak salgın hastalık ve açlıktan yok etmeye başlamışlardır. Almanlar, Kırım Türklerinden faydalanarak Sovyetlere karşı sınır birlikleri kurarken, aynı şekilde çok sayıda Kırım Türkü de Ruslar tarafından Almanlara karşı en ön saflarda istihdam edilmiş ve savaşta, aynı milletin insanları iki düşman ordu saflarında birbirlerine karşı savaştırılmıştır (Kırımlı, 2002: 461; Bektöre, 1990: 10-11).</span></p>
<p><span>Sovyet birliklerinin 8 Nisan 1944’te başlayan saldırıları neticesinde Alman orduları geri çekilmiş ve Kırım, 10-25 Nisan 1944 tarihinde Ruslar tarafından yeniden işgal edilmiştir. Rusların yeniden Kırım’a hâkim olmalarıyla birlikte, Kırım Türkleri için asıl felaketler bundan sonra başlamıştır.</span></p>
<p><span>Ruslar Kırım’ı yeniden işgal ettikten sonra “Almanlarla işbirliği yaparak, Ruslara karşı savaştıkları ve vatana ihanet ettikleri” gerekçesi ile Kırım Türklerine çok ağır baskılar uygulamışlar ve kitle halinde katletmeye başlamışlardır. İki kişinin ifadesi ya da ihbarı, herhangi bir kimseyi Almanlarla işbirliği ile suçlamaya ve ölüme mahkûm etmeye yeterli olup, bu kimseler derhal katledilmiştir. O dönemde Akmescit şehrinin sokaklarındaki ağaçlar darağacı olarak kullanılırken, cadde ortasında toplu kurşuna dizme şeklindeki katliamlar sonucunda binlerce Kırım Türkü öldürülmüştür (Arıkan, 1994: 37-38). Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesi ile vatan haini ilan edilen Kırım Türklerine yönelik tarihin en büyük soykırımlarından biri, Stalin’in 11 Mayıs 1944’te imzaladığı, bütün Kırım Türklerinin sürülmesini emreden karardan sonra başlamıştır.</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin sürgünü, 2 Kasım 1943 gecesi bütün Karaçay Türklerinin anavatanlarından sürgün edilmeleri ile başlayan bir sürecin halkasıdır. Stalin’in, güvenilmez olarak gördüğü Türk unsurları Kırım’dan uzaklaştırma, Kırım-Kafkasya-Türkiye arasında oluşabilecek yakınlıkları önleme, bölgeyi tamamen Slavlaştırma ve Kırım’ı stratejik bir üsse çevirebilme amacıyla, tüm Türk halklarını Kırım ve Kafkasya’dan sürme politikasının bir gereğidir (Arıkan, 1994: 41; http://hayatibice.net)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin topyekûn sürgün edilmesi olayı, Sovyet ordusunun Kırım’a girmesinden iki ay sonra gerçekleştirilmiştir. Devlet Güvenlik Komitesi (GKO)’nin onayı ile Kırım Türklerinin aileleri ile birlikte topyekûn Kırım’dan çıkarılmasına ve “özel sürgünler” olarak, Özbekistan’ın belirlenen bölgelerinde sürekli ikamete tabi tutulmalarına karar verilmiştir. Sürgün edilecek olanların yanlarında kendi özel eşyalarını, elbiselerini, günlük demirbaş eşyalarını ve aile başına 500 kg. erzak almalarına izin verileceği belirtilmiştir (Tuğul, 2003: 168-169; Özcan, 2002; Ilyina, 2014: 31-33)<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Son derece organize ve titiz bir şekilde yapılan operasyonlar, “potansiyel tehlikeli” olarak nitelendirilen kişilerin tutuklanmasıyla başlamıştır. İlk verilere göre 140-160 bin kişi olarak hesap edilen Kırım Türklerinin sürgününün, 20-21 Mayıs’ta başlayıp 1 Haziran 1944’e kadar tamamlanması kararlaştırılmıştır. Ancak operasyonun başlangıç tarihi iki gün önceye alınmış ve Kırım Türklerinin sürgünü 18 Mayıs 1944’te saat:03.00’da başlamıştır. 18 Mayısı 19’a bağlayan gece, şehir ve kasabalarda yaşayan Türklerin tamamı kendi evlerinde, silahlı askerlerin baskınına uğramış, elleri kaldırtılarak ve duvar diplerine dizilerek, “elde götürebilecek eşyanızı alın ve 15 dakika içerisinde hazır olun…” emri doğrultusunda, 15 dakika içerisinde bulundukları yerlerin meydanında toplanmaları istenmiştir. Zaten yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu Sovyet ordusuna alındığı için, geride kalanların çoğunluğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar meydana getiriyordu. Ne olup bittiğini anlamayan ve uyku sersemliği içerisinde olan Kırım Türklerinin yanlarına, kararnamede belirtilenin aksine sadece taşıyabilecekleri eşyalarını almalarına izin verilmiş, birçok yerde buna dahi izin verilmemiştir. Evlerinden çıkarılan halk meydanlarda toplanarak, kendilerini demiryolu istasyonlarına taşıyacak nakliye araçlarını beklemeye başlamış, korku ve endişe içerisinde bekleyen halk, bir de askerlerin taşkınlıklarına maruz kalmıştır. Sürgünü gerçekleştiren askerler sadece verilen emirleri yerine getirmekle kalmamış, aynı zamanda çaresiz halka karşı insanlık dışı hareketlerde de bulunmuşlardır. Askerlerin taşkınlıkları o derece artmıştır ki, yaşlı kadınları, acıdan çılgına dönenleri kaçmaları için serbest bırakmışlar, sonra da arkalarından kurşun yağdırmışlardır (K. Özcan, <a href="http://www.surgun.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org</a>; Kırımlı 2002: 462-463; Hablemitoğlu, 2002: 66-70; Maksudoğlu, 2009: 111-112; Williams, 2002: 332-335; Uehlıng, 2004: 37-41).</span></p>
<p><span>Nakliye araçları ile istasyonlara taşınan Kırım Türkleri, burada kendilerini bekleyen, hayvan ve yük nakline mahsus vagonlara tıka basa doldurulmuş, kapıları sıkı sıkıya kapatılarak, mühürlenmiş ve askeri birlikler tarafından muhafazaya alınmıştır. Sürgün operasyonunun yolculuk safhasında da insanlık dışı muameleler devam etmiştir. Tıka-basa vagonlara doldurulan halk günlerce aç-susuz bir şekilde, en temel ihtiyaçlarını gideremeden, sonunun ne olacağını bilmediği bir yola çıkarılmıştır. Yol boyunca çok sayıda insan hastalanmış, özellikle çocuklar ve yaşlılar açlığa, susuzluğa, vagonların havasızlığına dayanamayarak hayatını kaybetmiştir. Ölenler ise durulan ilk yerde vagonlardan indirilerek, gömülmelerine izin verilmemiş ve demiryolu hattı kenarında bırakılmışlardır (K. Özcan, <a href="http://www.surgun.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org</a>). Sürgüne gönderilen Kırım Türklerinin sayısı hakkında çeşitli ihtilaflar vardır. Yaklaşık olarak 191.000 Kırım Türkünün sürgün edildiği sanılmakla birlikte, zaten olumsuz koşullar altında sürgün edilenlerin büyük bir kısmı daha yolda iken telef olmuştur. Yolculuk esnasında yaşamını kaybedenlerin sayısı ise 128 bin olarak verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kırım Türklerinin toplu sürgün hareketi gerçekleştirilirken yaşanan şu olay, durumun vahametini daha da arttırmaktadır. Buna göre; Azak Denizi ile Sivaş arasında yer alan, geçimini balıkçılık ve tuz üreticiliği ile temin eden “Arabat” isimli bir Türk köyünün unutularak boşaltılmadığı görülmüştür. Bunun üzerine, Arabat’taki bütün Türk halkı toplanarak, eski ve büyük bir gemiye bindirilerek mahzene kapatılmışlar ve gemi denizin en derin yerine getirilerek, içindeki insanlarla birlikte batırılmıştır. Bu olay sonunda Arabat köyünde yaşayan tek bir kişi bile kurtulamamıştır (Yurter, 2001: 9-10; Kaya, 2014: 365; Maksudoğlu, 2009: 108-110; Soysal, 2012: 189-202).</span></p>
<p><span>Sürgün operasyonunda, uzun geçen bir yolculuktan sonra, Sovyet yönetimi tarafından önceden belirlenen yeni yerleşim yerlerine ulaşan Kırım Türkleri, çoğunlukla fabrika ve işletmelerin bulunduğu köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdir. Buralarda uzun bir süre son derece ağır şartlar altında çalışarak hayatta kalma mücadelesi vermişler, ağır yaşam koşulları, ciddi boyutlara varan can kayıplarına neden olmuştur. Buna göre sürgüne gönderilenler arasında bulunan yaklaşık 113.000 çocuktan 60 bini, 93.200 kadından 40 bini, 33.600 erkekten 12 bini hayatını kaybetmiştir. Bu rakam, sürülen bütün halkın %46.2’si yani neredeyse yarısı demektir (K. Özcan, <a href="http://www.surgun.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org</a>; Uehlıng, 2004: 79-80).</span></p>
<p><span>Sürgün edilen Kırım Türkleri, Özbekistan topraklarının çeşitli bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Sovyet yetkilileri, Kırım Türkleri ile Özbek Türkleri arasında bir yakınlık olmaması için çalışmalarda bulunmuşlardır. Yetkililer tarafından “vatan haini, düşmana satılmış, casus, hırsız ve cani” olarak tanıtılan Kırım Türklerine, Özbek Türklerinin yaklaşımı hakkında değişik görüşler vardır. Özbek Türklerinin ilk dönemlerde bu tür propagandaların etkisi altında kaldıkları, ancak bir süre sonra onların söylenildiği gibi olmadıklarını, kendileri gibi Müslüman ve Türk olduklarını görerek yardım ettikleri, zaten çok ağır koşullar altında yaşayan Kırım Türklerinin, Özbek halkının yardımlarıyla ayakta kalabildikleri ifade edilmektedir. Diğer yandan, Sovyet hükümeti tarafından kışkırtılan mahalli halkın kin ve düşmanlıklarına maruz kaldıkları, düşman olarak görüldükleri de ifade edilmektedir (Hablemitoğlu, 2002: 69-70; Williams, 2002: 335-336).</span></p>
<p><span>“Nazi işbirlikçisi” olarak suçlanan Kırım Türklerinin topyekûn vatanlarından sürgün edilmelerinin ardından, onlardan geriye kalan bütün taşınır ve taşınmaz mal varlıklarına Sovyet yönetimi tarafından el konularak müsadere edilmiştir. Sürgün operasyonunun başladığı gün “Eşya Kayıt ve Kabul komitesi” oluşturularak, kısa süre içerisinde kalan malların dökümü çıkarılmış, müsadere edilen bütün mal-mülk yerel yönetimlere devredilmiştir. Bölge komiserleri tarafından, Almanlarla işbirliği yapmayan halklara (Ruslar ve Ukraynalılar gibi) paylaştırılması kararlaştırılmıştır (Tuğul, 2003: 169). Sürgün edilen Kırım Türklerinin mallarının koruma altına alınması, yağma ve hırsızlıklara karşı korunması kabul edilmesine rağmen, Kırım ahalisinin Türklerden kalan malları yağmalayarak, evlerini işgal ettikleri, inşaatlarda kullanmak üzere Türklere ait mezarların taşlarını söktükleri ve mescitleri talan ettikleri dikkat çekmektedir. Kırım’ın Türk- İslam geçmişine ait bütün tarihi binalar, abideler ve eserler yerle bir edilmiş, bu arada, Kırım’daki Türk kültürünün izlerini ortadan kaldırabilmek için de çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu doğrultuda; Kırım’daki bütün Türkçe yer adlarının Rusça isimlerle değiştirilmesi, 1944’ten 1980’lerin sonuna kadar Sovyetler Birliği’nde fiilen “Kırım Tatar” sözünün kullanılmasının yasaklanması, Türklere ait mezarlıkların sürülerek, naaşların yerlerinden çıkarılmaları, Kırım Türkçesi ile yazılan binlerce kitabın yakılması gibi uygulamalar, Kırım’da yapılan tahribatın boyutlarını göstermesi açısından önem taşımaktadır (Çervonnaya, 1992: 6; Kırımlı, 2002: 462).</span></p>
<p><span>Kırım Türkleri ve Kırım’da yaşayan bazı toplulukların sürgün edilmelerinden sonra, adeta boşalan Kırım’da her alanda son derece ciddi iş ve işçi gücü açığı ortaya çıkmış, Kırım ekonomisinde önemli bir yere sahip olan bağ ve bahçeler harap olmuştur. Ancak Rus sömürge siyasetinin ana unsurunu, nüfusun demografik dönüşümü oluşturmuştur. Dolayısıyla Kırım Türklerinin sürgününü çok önceden planlayanların asıl amaçları, Slav halkı yerleştirerek bölgeyi Slavlaştırmak daha doğrusu Ruslaştırmak olduğundan, bunun önlemini de önceden almışlardır. Ukrayna ve Rusya Federasyonu bölgelerinde yaşayan insanların Kırım’a göç etmelerine karar verilerek, bunlara geniş imkânlar tanınmış, gerekirse zor kullanılmıştır. 1944 tarihinden itibaren yaklaşık 101.707 ailenin (yani 406.828 kişi) yerleştirilmek üzere Kırım’a getirildiği anlaşılmaktadır (Kırımlı, 2002: 458; Firuzoğlu, 1999: 687; Mc Carthy, 1995: 19). Kırım topraklarına yerleştirilenlerden bazılarının anlattıkları, yaşananlar hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bir Rus kadınının aşağıdaki ifadeleri, bu konuda örnek olarak ele alınabilir (Aydıngün vd., 2004: 26-31):</span></p>
<p><span>“Kocam hep anlatır. Onlar Kuban’da iyi yaşıyorlarmış. Babası okul müdürü imiş; annesi de kreşte çalışıyormuş. Kırım Tatarları’nın yerine başkalarını yerleştirmek gerektiği zaman onlara gelip hemen hazırlanın demişler. Ama onlara, Kırım Tatarlarına olduğu gibi 24 saat değil, 3 gün vermişler… Kırım’a götürülmüşler. Sonra onları köylere dağıtmışlar. Kırım Tatarlarının köylerine. Kocam diyordu ki: ‘Tatarları buradan çıkartmasaydılar biz buraya gelmezdik. Belki de yeni yere geldiğimiz için ne yapacağımızı bilmiyorduk; üzüm yetiştirmiyorduk, buğday ekmiyorduk, mısır, ayçiçek ekmiyorduk. Üzümle ne yapacağımızı bilmiyorduk. Bu yüzden hayatımız çok zordu. Tatarlar üzüm yetiştirmeyi biliyorlardı; üzümle ne yapılır, üzüm kullanarak nasıl geçinilir, biliyorlardı. Ama biz bilmiyorduk. Mısır, buğday olmadan nasıl yaşanır? Tatarlar çok çalışkandır. Biz birkaç yıl yarı aç yaşadık. Kuban’da yaşasaydık belki de hayatımız çok farklı geçerdi’. Sürgün kararı elbette ki yanlıştı. Nasıl bütün bu insanları çocuklarıyla beraber sürersiniz? Bizim tanıdıklarımız vardı (Kırım Tatarı), beraber oturup çay içerdik, çok kültürlü insanlardı. Onlar anlatıyordu, onları çocuklarıyla bozkıra bırakmışlar. Onlar da toprağı kazmaya başladılar. Bu insanca mı sizce? Bu hiç insanca değil. Bunları hain millet ilan ettiler. Beni bağışlayın ama kaç Tatar gerillaların (Almanlara karşı savaşan) hayatını kurtardı! Babam anlatıyordu, Ruslar da gerillaları Almanlara satıyormuş. Basıl Kırım Tatarlarını hainlikle suçlarlar? Belarus’lar alalım. Ben okudum, Vasil Bıkov diye bir Belarus yazarı okudum. Diyorlar ki, savaş sırasında her dört Belarus’tan biri öldü. Ama bu yazarın kitaplarına göre her altı Belarus’tan biri de hain, Almanlara çalışan polis idi. O zaman bu milleti de hain ilan edin. Kocamı zorla buraya yerleştirdiler, bu insanca mı? Bu köye geldiler. Sonbaharın sonlarında; bu sobalar nasıl yakılır, bilmiyorlar. Su yok. İnsanın başka yere yerleşmesi çok zor… Hainler cezalandırılabilirdi, onlar bunu hak ettiler. Ama hepsini yerlerinden çıkartmak! Kaç Tatar savaştı, Berlin’e kadar gitti, madalyalar kazandı. Ama dönünce hiçbir şey bulamadılar; ne aile, ne başka bir şey. Çok üzücü.”</span></p>
<p><span>Sonraki süreçte, 1921’de Lenin tarafından kurulmuş olan “Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti”, 30 Temmuz 1945 tarihinde kaldırılarak, Kırım bölgesi olarak Rusya Federasyonuna dâhil edilmiştir. Daha sonra Kırım, Stalin’in ölümünün ardından, Ukraynalı olan Kruşçev’in iktidara geçmesiyle, Ukrayna’nın Rusya’ya bağlanışının 300. yıldönümü münasebeti ile 19 Şubat 1954’te Ukrayna SSC’ne hediye edilmiştir.</span></p>
<p><span>18 Mayıs 1944’te vatanlarından topyekûn sürülen Kırım Türkleri, 26 Kasım 1948’de kabul edilen bir kararname ile vatanlarından ebediyen çıkarılmış ve bir daha yurtlarına dönme hakları ellerinden alınmıştır. Bundan sonraki süreçte ise Kırım Türklerinin vatana dönüş mücadelesi uzun yıllar boyunca devam etmiştir. 2013 Ukrayna Krizi Doğrultusunda Kırım’da Yaşanan Gelişmeler ve Kırım’ın Rusya’ya İlhakı Doğusunda Rusya, kuzeyinde Beyaz Rusya, batısında Polonya, Slovakya ve Macaristan ile güneyinde Karadeniz ve Azak Denizi’nin yer aldığı bir Doğu Avrupa ülkesi olan Ukrayna, konumu itibarı ile tarih boyunca Doğu ve Orta Avrupa’daki güçlerin mücadelelerine sahne olmuş ve çeşitli devletlerin kontrolü altına girmiştir. 1920’de SSCB tarafından işgal edilerek, SSCB’yi oluşturan on beş cumhuriyetten biri olan Ukrayna, SSCB’nin dağılma süreciyle birlikte, 1 Aralık 1991’de yapılan halk oylaması sonucu bağımsızlığını kazanmıştır (Armaoğlu, 2007: 933; Bingöl, 2014: 18).</span></p>
<p><span>Ukrayna, sahip olduğu jeopolitik ve jeo-ekonomik değerlerinden dolayı büyük önem taşımaktadır ve tampon bölge konumundadır. Herşeyden önce Kırım, Kerç Boğazı vasıtasıyla Avrupa’yı Kuzey Kafkasya’ya bağladığından, Rusya için Avrupa’ya açılan kapı vazifesini görmekte olup Rusya’nın savunmasında merkezi bir role sahiptir. Diğer yandan verimli topraklara, genç nüfusa, Odesa ve Sivastopol gibi Rusya için büyük önem taşıyan iki önemli limana sahip olan Ukrayna, Avrupa’ya sevk edilen doğalgazın yaklaşık %67’sinin Ukrayna’dan geçtiği örneğinde de görüldüğü gibi, Rusya, Orta Asya ve Hazar Denizi enerji kaynaklarının da toprakları üzerinden Avrupa ülkelerine taşınmasında önemli rol oynamaktadır. (Bingöl, 2014: 23; Erol, 2014: 6).</span></p>
<p><span>Bağımsızlığını kazandıktan sonra devletin yeniden inşa edilme sürecinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalan Ukrayna’da, Batı yanlıları ile Rusya yanlılarının mücadele halinde olduğu iç siyaset, oldukça kırılgan bir yapıya sahip olmuştur. Bu durumun oluşmasında, devlet-toplum ilişkisinin sağlıklı bir yapıya sahip olmaması, çok sık iktidar değişikliğinin yaşanması, iç ve dış faktörlerin etkisi gibi birtakım etkenler önemli rol oynamıştır. Neticede, Turuncu Devrim örneğinde de olduğu gibi Ukrayna, tarihsel süreç içerisinde çeşitli siyasi ve sosyal çalkantılara sahne olmuştur. Son olarak Ukrayna’da Kasım 2013’te başlayan iç kriz, Rusya’nın Kırım’a müdahalesi ile uluslararası bir boyut kazanmıştır.</span></p>
<p><span>2013 Krizi, ülkedeki siyasal sistemin kırılganlığı, oligark yapılanma ve halkın sosyo-politik taleplerinden doğmuştur. Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in, Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması yapmak yerine, batıdan uzaklaşarak Rusya ile işbirliği yapması ve Rus hâkimiyetini istemesi neticesinde muhalefetin, başkent Kiev’in merkezindeki Bağımsızlık Meydanı’nda yaptığı gösterilerle başlamıştır. AB ile bütünleşmeyi savunan muhalefetin şiddet yoluyla bastırılmaya çalışılması, gerilimi iyice tırmandırmıştır. Rusya ile Batı arasında sıkışan Ukrayna’da kriz, Rusya’nın 27 Şubat’ta Kırım’a özel kuvvetlerini çıkarması ile ülke içi krizden, uluslararası bir soruna dönüşmüştür (İmanbeyli, 2014: 1-2).</span></p>
<p><span>Ukrayna’nın AB ile bütünleşmesini kendi ulusal güvenliğine hayati bir tehdit olarak gören ve Ukrayna’daki politik istikrarsızlığı ve krizi fırsat bilen Rusya, Kırım’a bir askeri çıkarma yaparak, bölgeyi fiilen işgal etmiştir. 27 Şubat’ta Kırım’a çıkarılan askeri birlikler, Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu’nu kontrol altına alarak hükümetin değiştirilmesi ve mevcut özerklik statüsünün güçlendirilmesiyle ilgili bir referandum kararının alınmasını sağlamışlardır. Ardından, 11 Mart’ta Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan ederken, 16 Mart’ta yapılan referandumda da Kırım Parlamentosu, Rusya’ya bağlanma kararı almıştır. Her ne kadar referandumdan çıkan Rusya’ya bağlanma kararı, Rusya dışında uluslararası alanda tanınmamış olsa da bundan sonraki süreçte Kırım krizi yeni bir boyut kazanmıştır (Erol, 2014: 2; İmanbeyli, 2014: 5).</span></p>
<p><span>Çalışmamızın başında da anlatıldığı gibi Kırım, Rusya için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Gerek tarihi bağları gerekse de askeri bakımdan Rusya için büyük önem arz eden Kırım ve Ukrayna bölgesi, Rusya’nın güneye inme politikasının ayrılmaz bir parçasıdır. Rusya, 1853-1856 Kırım Savaşı sonrasında uğradığı hezimeti ve bunun sonucunda Batı’ya yönelik ilerleme çalışmalarına ara vermek zorunda kaldığını unutmadığından, bir kez daha aynı duruma düşmek istememekte, dolayısıyla uluslararası anlaşmaları da hiçe sayarak, savaş da dâhil olmak üzere, bölgeye yönelik aktif politikalar takip etmektedir. Karadeniz Rusya’nın askeri, ekonomik ve ticari açıdan yumuşak karnı olup, Rusya’nın bitmeyen Avrasya hayalini uzun vadede gerçekleştirebilmesi için bu bölgeleri hâkimiyet altında tutmak istemesi ve Kırım’ı kendisine hareket sahası olarak seçmesi, Rusya için doğal kabul edilmektedir (Tarakçı, 2014: 2-3; Erol, 2014: 6-7).</span></p>
<p><span>Kırım’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve yapılan referandum sonucunda Rusya’ya bağlanması bölgede dengelerin değişmesine neden olmuş ve yaşanan gelişmeler, bu süreçte Türkiye’nin aktif bir rol alması zorunluluğunu ortaya koymuştur. Özellikle Kırım Türkleri ve Karadeniz’in güvenliği boyutuyla Türkiye, bu mesele ile çok yakından ilgili olmak zorundadır. Türkiye, olayların başlangıcından itibaren Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmuş ve yaptığı yazılı açıklamayla<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>, gelişmelerle ilgili hassasiyetlerini ortaya koymuştur. Yapılan açıklamada da görüldüğü gibi Türkiye, bölgedeki Kırım Türklerini de göz önünde tutarak, barış ve huzurun sağlanması için gerekli gayretin gösterileceğini ifade etmektedir.</span></p>
<p><span>Son yaşanan gelişmeler, Kırım bölgesinin asıl unsuru olmalarına rağmen, Çarlık Rusya’sının yürüttüğü politikalar neticesinde sayıları oldukça azalan ve azınlık durumuna düşen Kırım Türkleri için oldukça önem arz etmektedir. Çalışmamızın başında da ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız gibi, 1783’te Kırım bölgesinde nüfusun yaklaşık %95’ini oluşturan Kırım Türklerinin sayısı, çeşitli politikalar ve göçler neticesinde %50’lere kadar düşmüştür. Yine çalışmamızın ana konusunu oluşturan 1944 sürgünü ile topluca Orta Asya’ya sürülen Kırım Türkleri, uzun mücadelelerden sonra ancak Perestroyka döneminde vatanlarına geri dönmeye başlamışlardır. Günümüzde ise yaklaşık %15 civarında bir nüfusa sahip olup, yerel parlamentoda ancak dört milletvekili ile çok alt bir düzeyde temsil edilmektedirler. Son gelişmelerin yakından ilgilendirdiği grupların başında gelen Kırım Türkleri, doğal olarak Rusya’ya bağlanmaya karşı çıkmakta ve sivil direnişlerini sürdürmektedirler. Kırım’ın fiilen Rusya’da kalması durumunda, “tarih tekerrürden ibarettir” varsayımından da hareketle, Kırım Türkleri için ciddi baskıların ve göçlerin yeniden yaşanma olasılığı oldukça yüksektir. Zaten, Rusya’nın Kırım’ın nüfus yapısına şimdiden müdahale ederek bölgeye toprak ve mülk vaatleri ile Don Kazaklarını sevk etmeye başlaması, Kırım Tatar Meclisi’ne baskın yapılması (“Kırım’daki Tatar Meclisi’ne yapılan Rus baskınının perde arkası”: <a href="http://www.hurriyet.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.hurriyet.com.tr</a>), Kırım Tatar televizyon kanalına baskın düzenlenmesi (“Rus polisi Kırım Tatar televizyon kanalına baskın düzenledi”: <a href="http://www.duzenlihaber.com/" target="_blank" rel="noopener">www.duzenlihaber.com</a>.), Kırım Tatar önderi Mustafa Cemilev’in (Kırımoğlu) Kırım’a girişinin yasaklanması, Kırım Türklerinin sürgünü anmak amacıyla her yıl 18 Mayıs’ta Simferopol (Akmescit) şehrinin merkezi meydanında düzenledikleri geleneksel gösterilerin yasaklanması ve Kırım Türklerine yönelik çeşitli baskılar<a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> (“Kırım Tatarlarına tacizler yoğunlaştı”: <a href="http://www.aa.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.aa.com.tr</a>) şeklinde sıralanabilecek son gelişmeler de bu olasılığı güçlendirmektedir.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi, son dönemde yaşanan gelişmeler doğrultusunda özellikle Kırım Türklerine yönelik olarak artan insan hakları ihlalleri, tehditler ve hoşgörüsüzlük ortamı neticesinde bölgeden göçler başlamıştır. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin 21 Mayıs’ta açıklanan raporuna göre, Mart ayından beri yaklaşık 10 bin kişi Kırım’ı ve Ukrayna’nın doğu bölgelerini terk ederek Ukrayna’nın merkez ve batı bölgelerine gitmiş olup, göçmenlerin çoğunun Kırım Türklerinden oluştuğu belirtilmiştir (“Kırım’da yerinden edilen Tatarların sayısı artıyor”: <a href="http://www.haberler.com/" target="_blank" rel="noopener">www.haberler.com</a>).</span></p>
<p><span>Kısacası, son yaşanan gelişmeler ve Kırım’ın Rusya tarafından ikinci kez işgal edilmesi, Kırım Türkleri açısından önceki dönemlerde yaşanan acı ve sıkıntılı günlerin yeniden başlamasına kapı aralamış gözükmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Sovyet Rusya’nın kendi politik anlayışına uygun bulmadığı toplumlara yönelik olarak uyguladığı “Zorunlu Göç ve Sürgün politikaları” tarih boyunca, Rus yayılmacılığının en etkili yöntemlerinden biri olmuştur. Stratejik bölgelerde Rus olmayan unsurlara karşı duyulan güvensizlik, birçok halkın sürülmesine neden olmuştur. Tatarların, Çerkezlerin ve Abazaların sürgünü, bu politika doğrultusunda şekillenen Rus yayılmacılığının getirdiği sürgünlere önemli bir örnektir.</span></p>
<p><span>1771’de Rusya’nın Kırım’ı istila etmesiyle birlikte bu topraklarda uygulanmaya başlanan zorunlu göç ve sürgün politikaları, binlerce Kırım Türk’ü için büyük dramların başlangıcını oluşturmuştur. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yaşanan her savaş, Rusların Kırım Türkleri üzerindeki baskısını arttırmış ve göçleri de beraberinde getirmiştir. Neticede çeşitli dönemlerde Kırım Türklerinin Osmanlı Devleti’ne yönelik göç hareketleri inişli-çıkışlı olarak sürekli bir şekilde devam etmiştir.</span></p>
<p><span>Rus yayılmacılığının yöntemlerinden biri olan sürgüne gönderme politikası, ilk olarak Kırım’da uygulamaya koyulmuş, sonraki yıllarda da özellikle Müslüman-Türk unsurlara karşı etkin bir yayılma aracı olarak kullanılmıştır. Kırım Türklerinin Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiaları ortaya atılarak, 1944 sürgünü için gerekçe oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak, bu sürgünün arka planı elbette farklı amaçlar taşımakta olup, Kırım’ın stratejik önemi ve Sovyet Rusya’nın Boğazları kontrol altında tutabilme amacıyla, sınırları Müslüman-Türk unsurlardan temizleme politikası, sürgünün temel sebepleri arasında yer almıştır.</span></p>
<p><span>Sovyet-Rusya’nın kendinden olmayan uluslara karşı, özellikle Stalin döneminde yapmış olduğu sürgünler tüm dünyada bilinmesine rağmen, bu sürgünlerden en çok etkilenen halkların başında Müslüman-Türk unsurların yer aldığı gerçeği, çoğu zaman çeşitli sebeplerle göz ardı edilmektedir. Bu bağlamdan hareketle hazırlanan bu çalışma, zorunlu göç ve sürgün politikalarının en çok etkilediği uluslardan biri olan Kırım Türklerinin yaşadıkları drama dikkat çekmeyi amaçlamıştır.</span></p>
<p><span>Nihai hedefi Kırım’daki Türk varlığına son vermek olan Rusya, bilindiği gibi, 2013 Ukrayna Krizi doğrultusunda Kırım’ı ikinci kez ilhak etmiştir. Bu kriz ve yaşanan gelişmeler özellikle Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir. Öncelikle, tarihi ve kültürel bağlarla bağlı olduğumuz Kırım Türklerinin geçmişte yaşanmış katliam, sürgün ve acılara yeniden maruz kalmaması için, Türkiye’nin daha aktif bir rol oynaması ve Rusya’ya yönelik caydırıcı politikaların izlenmesi gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Türkiye, diğer ülkelerin bölgeye olan ilgisini daha da arttırabilmek, bölge ülkeleri ile işbirliğini geliştirebilmek ve Rus tehdidine karşı koyabilmek için elindeki fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Bu arada, bölgeye yönelik politikalarda Kırım Türklerinin geleceği de daima göz önünde tutularak, barış ve huzurun sağlanması için çalışılmalıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Cemile ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p><span>Karabük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, <a href="mailto:cemilesahin@karabuk.edu.tr">cemilesahin@karabuk.edu.tr</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Cilt: 8 Sayı: 39 Ağustos 2015</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ AKSAKAL, Hasan (2009). “Stalin ve II. Dünya Savaşı Bağlamında Milliyetler Politikası”, Karadeniz Araştırmaları, C.6, S.21, s.23-30.</span></div>
<div><span>♦ ARIKAN, Sabri (1994). Kırım’daki Soykırımı Unutmayınız, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ AYDINGÜN, Ayşegül – İsmail Aydıngün (2004). Kırım Tatarlarının Vatana Dönüşü: Kimlik ve Kültürel Canlanma, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü (1992). Osmanlı Devleti İle Kafkasya, Türkistan ve Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BAŞER, Alper (2010). “Kırım’da Rus Kolonizasyonu (1783-1850)”, Karadeniz Araştırmaları, S.24, s.29-42.</span></div>
<div><span>♦ BAYRAKTAR, Rasim (Mart 2013). “Sovyetlerin Kurulum Sürecinde Stalinin Sürgün Kararları: Stalinizim-Gulag-Reperssiya-Ukaz”, Türk Yurdu, C.XXXIII, S. 307, s.230-238.</span></div>
<div><span>♦ BEKTÖRE, Yalkın (1990). Tepreş, Eskişehir: Eskişehir Kırım Folklor Derneği Yay.</span></div>
<div><span>♦ BİCE, Hayati (1991). Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.</span></div>
<div><span>♦ BİCE, Hayati (Aralık 2012). “1943-1944 Yıllarında Kafkasya ve Kırım’da Türk Sürgünleri”, <a href="http://hayatibice.net/?p=901" target="_blank" rel="noopener">http://hayatibice.net/?p=901</a>, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span>♦ BİNGÖL, Oktay (2014). “Ukrayna Krizinin Ulusal, Bölgesel-Küresel Bağlamı ve Gelecek Öngörüleri”, Karadeniz Araştırmaları, S.41, s.15- 38.</span></div>
<div><span>♦ BOA, HAT, 1010/42415.</span></div>
<div><span>♦ ÇAPRAZ, Hayri (2006). “XIX: Yüzyılda Çarlık Rusyasının Kırım Politikası”, Karadeniz Araştırmaları, S.11, s.57-70.</span></div>
<div><span>♦ ÇERVONNAYA, Svetlana (1992). “Kırım Tatar Halkının Mukadderatı: Devlet ve Kültürün Geçmişi, Bugünkü Problemleri ve Geleceği”, Çev. İ. Yıldıran – A. Mertol, Emel, S.191, s.1-7.</span></div>
<div><span>♦ DEUTSCHER, Isaac (1991). Tarihin İronileri, İstanbul: Belge Yay.</span></div>
<div><span>♦ DEVELİOĞLU, Ferit (1986). Osmanlıca-Türkçe Lugat, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ERKAN, Süleyman (1996). Kırım ve Kafkasya Göçleri, Trabzon: K.T.U. Kafkasya ve Orta Asya Uygulama ve Araştırma Merkezi.</span></div>
<div><span>♦ EROL, M. Seyfettin (2014). “Ukrayna-Kırım Krizi Ya Da İkinci Yalta Süreci”, Karadeniz Araştırmaları, S.41, s.1-14.</span></div>
<div><span>♦ ERŞAHİN, Seyfettin (1996).”Rusya’da Müslümanlar: Tatar Kavimlerinin Tarihçesi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Dergisi, C.XXXV, s.561-602.</span></div>
<div><span>♦ FİRUZOĞLU, Safarov Rafik (1999). “Kırım ve Kafkasya’dan Osmanlı İmparatorluğu’na Göçler”, Osmanlı, C.IV, s.687-695.</span></div>
<div><span>♦ FİSHER, Alan (1980). “Kırım Tatarları’nın Hayatta Kalma Mücadelesi”, Emel, Çev. E. Bengi Özbilen, S.121, s.5-13.</span></div>
<div><span>♦ FİSHER, Alan (2009). Kırım Tatarları, İstanbul: Selenge Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKBİLGİN, Özalp (1973). 1532-1577 Yılları Arasında Kırım Hanlığı’nın Siyasi Durumu, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÖZAYDIN, Ethem Feyzi (1948). Kırım Türklerinin Yerleşme ve Göçmeleri, İstanbul: Vakıf Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ GRİGORİANTZ, Alexandre (1999). Kafkasya Halkları Tarihi ve Etnografik Bir Sentez, Çev. Doğan Yurdakul, İstanbul: Sabah Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ HABLEMİTOĞLU, Necip (2002). Kırım’da Türk Soykırımı, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yay.</span></div>
<div><span>♦ HALAÇOĞLU, Ahmet (1995). Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), Ankara: TTK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ILYİNA, Julia (2014). The Evolution of the Crimean Tatar National İdentity Through Deportation and Repatriation, MA Thesis, The Netherlands: Leiden University.</span></div>
<div><span>♦ İMANBEYLİ, Vügar (2014). “Ulke-İçi Krizden Uluslararası Soruna Ukrayna-Kırım Meselesi”, Seta Perspektif, S.36, s.1-8.</span></div>
<div><span>♦ İNALCIK, Halil (2002). “Kırım/Kırım Hanlığı”, İslam Ansiklopedisi, C.XXV, s.447-458.</span></div>
<div><span>♦ İPEK, Nedim (1999). Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span>♦ İPEK, Nedim (2006). İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler, Trabzon: Serander Yay.</span></div>
<div><span>♦ KALKAN, Mustafa (2007). Sovyetler Birliği’nin ve Rusya Federasyonu’nun Orta Asya Üzerindeki Stratejik Planları, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yay.</span></div>
<div><span>♦ KARAKUŞ, Y. Bünyamin (2007). Osmanlı-Kırım Münasebetleri Çerçevesinde 2. Viyana Kuşatması, Eskişehir: Eskişehir Kırım Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT, Kemal (2003). Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri, Çev. Bahar Tırnakçı, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT, Kemal (2010). Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, İstanbul: Timaş Yay.</span></div>
<div><span>♦ KAYA, Turhan (2014). “Kırım Türklerinin 1944 Sürgününün 70. Yılında Kültür ve Sanattaki İzdüşümleri Uzerine Düşünceler”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S.51, s.357-378.</span></div>
<div><span>♦ KIRIMLI, Hakan (1996). Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span>♦ KIRIMLI, Hakan (2002). “Kırım”, DİA, C. XXV, s.458-465.</span></div>
<div><span>♦ KIRIMLI, Hakan (2006). “Kırım’dan Türkiye’ye Kırım – Tatar Göçleri”, <a href="http://www.kirimdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=457" target="_blank" rel="noopener">http://www.kirimdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=457</a>, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK, Muhammed (2014). “Rusya’nın İlhakı Sonrası Kırım ve Kırım Tatarları”, Seta Perspektif, S.45, s.1-8.</span></div>
<div><span>♦ KOLUKIRIK, Suat (2011). “Sürgün, Toplumsal Hafıza ve Kültürel Göç: ABD’deki Ahıska Türkleri Uzerine Bir Araştırma”, Bilig, S.59, s.167-190.</span></div>
<div><span>♦ KRİNDAÇ, A. – R. Turovskiy (1993). “Kırım Türkleri’nin Vatan’a Dönüşü”, Çev. İ. Yıldıran, Emel, S.195, s.12-18.</span></div>
<div><span>♦ MAKSUDOĞLU, Mehmet (2009). Kırım Türkleri, İstanbul: Ensar Yay.</span></div>
<div><span>♦ MC CARTHY, Justin (1995). Ölüm ve Sürgün, Çev. Bilge Umar, İstanbul: İnkılap Yay.</span></div>
<div><span>♦ MONTEİL, Vincent (1992). Sovyet Müslümanları, İstanbul: Pınar Yay.</span></div>
<div><span>♦ Muahedât Mecmuası (2008). C.III, Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Kemal (2002). Kırım Türklerinin Sürgünü ve Milli Mücadele Hareketi (1944-1990), İstanbul: Tarih ve Tabiat Vakfı Yay.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Kemal (2005). “II. Dünya Savaşı Sırasında Kırım Türklerinin Almanlarla İlişkileri Meselesi Uzerine”, Karadeniz Araştırmaları, S.4, s.65-78.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Kemal (2005). “Kırım Hanlığı’nın Kuruluş Süreci: Yarımadada Tatar Hâkimiyetinin Tesisi”, Karadeniz Araştırmaları, S.5, s.26- 36.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Kemal (2009). “Kırım Türklerinin Sürgünü ve Milli Mücadele Hareketi(1944-1990)”, <a href="http://www.surgun.org/tur/makale.asp" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org/tur/makale.asp</a>? yazi=ozcan_surgun, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span>♦ PAKSOY, H. B. (1991). “Kırım Tatarları”, Belgelerle Türk Tarihi, S.72, s.72-75.</span></div>
<div><span>♦ PİNSON, Mark (1972). “Russıan Polıcy And The Emıgratıon Of The Crımean Tatars To The Ottoman Empıre, 1854-1862”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, C.I, s.37-56.</span></div>
<div><span>♦ SAĞIR, Adem (2012). “Sürgün Sosyolojisi Bağlamında Göçün Sosyo-Politiği: Sovyet Rusya Örneği”, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD), I/1, s.355-391.</span></div>
<div><span>♦ SARISIR, Serdar (2006). Demografik Oyun Sürgün (1919-1923), İstanbul: IQ Kültür Sanat Yay.</span></div>
<div><span>♦ SAYDAM, Abdullah (1993). Kafkasya’da Bağımsızlık Mücadeleleri ve Türkiye, Trabzon: T.C. Karadeniz Teknik Üniversitesi Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri Uygulama ve Araştırma Merkezi.</span></div>
<div><span>♦ SAYDAM, Abdullah (1997). Kırım ve Kafkasya Göçleri (1856-1876), Ankara: TTK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SAYDAM, Abdullah (1999). “Kırım ve Kafkasya’dan Yapılan Göçler ve Osmanlı İskân Siyaseti (1856-1876)”, Osmanlı, C.IV, s.677-685.</span></div>
<div><span>♦ SERTÇELİK, Seyit (1999). “Rus İmparatorluğu’nun Avrupa Yakasında Yaşayan Türklerin Demografik Dağılımı ve Çarlık Rusyası’nın Türklere Yönelik Politikaları”, Türkler, C.XVIII, s.385-399.</span></div>
<div><span>♦ SOYSAL, Murat (2012). Zaman Tünelinden Çığlıklar-1944, İzmir: Y Yay.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, Cemile (2011). XIII. yüzyıldan Günümüze Eskişehir Yöresinde Tatarlar, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.</span></div>
<div><span>♦ TARAKÇI, Nejat (2014). “Yeni Bir Soğuk Savaş İçin Ukrayna mı Kullanıldı?”, Yurt Gazetesi, 11 Mart 2014, s.8.</span></div>
<div><span>♦ TUĞUL, Seyit (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul: Chiviyazıları Yay.</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük (1983), C.II: 1099. Ankara: Türk Dil Kurumu.</span></div>
<div><span>♦ UEHLING, Greta Lynn (2004). Beyond Memory: The Crımean Tatars’ Deportatıon And Return, Newyork: Palgrave Macmıllan.</span></div>
<div><span>♦ WİLLİAMS, Brian Glyn (2002). “The Hidden Ethnic Cleansing of Muslims in the Soviet Union: The Exile and Repatriation of the Crimean Tatars”, Journal of Contemporary History, Vol. 37(3), s.323-347.</span></div>
<div><span>♦ YURTER, Feyzi Rahman (2001). “Arabat Geçidi Faciası”, Emelimiz Kırım Dergisi, S. 34, s.8-11.</span></div>
<div><span><strong><span>İnternet Kaynakları</span></strong></span></div>
<div><span><a href="http://hayatibice.net/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://hayatibice.net</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.surgun.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org</a></span></div>
<div><span>♦ http://<a href="http://www.tatar.net/" target="_blank" rel="noopener">www.tatar.net</a></span></div>
<div><span>♦ http://<a href="http://www.vatankirim.net/" target="_blank" rel="noopener">www.vatankirim.net</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.kirimdernegi.org.tr/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.kirimdernegi.org.tr</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.mfa.gov.tr</a></span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Devleti İle Kafkasya, Türkistan ve Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri, s.XXII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Maddenin tam metni için bkz.: MuahedâtMecmuası, C.III, TTK Yay., Ankara 2008, s.255-257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> BOA, HAT, 1010/42415: Osmanlı Devleti ile Rusya arasında H. 29/Z/1227’de kabul edilen muahedeye göre Rusya’ya terk olunan mahallerde bulunan ahali ve Tatarlardan isteyenlerin aileleri ile birlikte Osmanlı ülkesine hicret etmelerine izin verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Hakan Kırımlı, “Kırım’dan Türkiye’ye Kırım-Tatar Göçleri”, kttp://<a href="http://www.kihmdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=457" target="_blank" rel="noopener">www.kihmdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=457</a>, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz.: Safarov Firuzoğlu (1999). “Kırım ve Kafkasya’dan Osmanlı İmparatorluğu’na Göçler”, Osmanlı, C.4, Ankara, s.687-695.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Sovyetler Birliği’nde Stalin dönemine ait şiddet, baskı ve ceza içeren sürgün kararları ile ilgili bilgi için bkz.: Rasim Bayraktar (Mart 2013). “Sovyetlerin Kurulum Sürecinde Stalinin Sürgün Kararları: Stalinizim-Gulag-Reperssiya-Ukaz”, Türk Yurdu, C.XXXIII, S. 307, s.230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz.: Isaac Deutscher (1991). Tarihin İronileri, İstanbul: Belge Yay.,s.143-144; Vincent Monteil, a.g.e., s. 157-161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz.: Seyfettin Erşahin (1996) “Rusya’da Müslümanlar: Tatar Kavimlerinin Tarihçesi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Dergisi, C.XXXV, Ankara, s.588-595.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Sürgün kavramı ve dünya tarihinde uygulanmış sürgünler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Serdar Sarısır (2006). Demografik Oyun Sürgün (1919­1923), İstanbul: IQ Kültür Sanat Yay.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Sovyet Rusya sürgünleri ve bunların arka planı ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Seyit Tuğul (2003). SSCB ’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul: Chiviyazıları Yay.; Mustafa Kalkan (2007). Sovyetler Birliği ’nin ve Rusya Federasyonu ’nun Orta Asya Üzerindeki Stratejik Planları, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yay.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> 1940 yılındaki nüfusları 500.000’den azdır. A. Fisher (Kasım-Aralık 1980). “Kırım Tatarları’nın Hayatta Kalma Mücadelesi”, Emel, S.121, Ankara s.6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> K. Özcan (2009). “Kırım Türklerinin Sürgünü ve Milli Mücadele Hareketi (1944-1990)”,</span></div>
<div><span><a href="http://www.surgun.org/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun</a>, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Hayati Bice (Aralık 2012). “1943-1944 Yıllarında Kafkasya ve Kırım’da Türk Sürgünleri”, <a href="http://hayatibice.net/?p=901" target="_blank" rel="noopener">http://hayatibice.net/?p=901</a>, (Erişim tarihi: 11 Eylül 2014).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><strong><sup>[14]</sup></strong></sup></a> K. Özcan, <a href="http://www.surgun.org/" target="_blank" rel="noopener">http://www.surgun.org</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz. Seyit Tuğul (2003). SSCB’de Sürgün Edilen Halklar, İstanbul: Chiviyazıları Yay.,s.170-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Bu konudaki açıklama ile ilgili olarak bkz. <a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://www.mfa.gov.tr</a>: “No: 77, 6 Mart 2014, Kırım’daki Son Gelişmeler Hk.; Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu, bugün, 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’ın statüsüyle ilgili bir referandum düzenleme kararı almıştır.</span></div>
<div><span>Ukrayna’daki siyasi krizin, ülkenin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü temelinde, demokratik ilkeler çerçevesinde, uluslararası hukuka ve anlaşmalara uygun şekilde çözülmesi gerektiğini vurgulaya geldik. Ayrıca, soydaşlarımız Kırım Tatarlarına da ev sahipliği yapan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ndeki koşulların özel bir hassasiyet taşıdığının altını çizerek, Kırım’da gerilimin düşürülmesi için ilgili tüm taraflara itidal ve sağduyu çağrısı yaptık.</span></div>
<div><span>Bu anlayışla, söz konusu referandum kararının, ülkedeki krizin çözümü gayretlerine katkı sağlamayacağına inanıyoruz. Kararı, Kırım’daki farklı gruplar arasında ciddi kırılmalara yol açabilecek, bölgede ve ötesinde olumsuz sonuçlar doğurabilecek, tehlikeli ve yanlış bir adım olarak değerlendiriyoruz.</span></div>
<div><span>Ukrayna’daki siyasi krize, oldu bittilerle değil, yukarıda anılan temelde, uzlaşı ve diyalog yoluyla çözüm bulunabileceğini bu vesileyle bir kez daha anımsatmak istiyoruz”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1944-kirim-turklerinin-surgunu.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> <a href="http://www.benguturk.com/" target="_blank" rel="noopener">www.benguturk.com</a>: “ Rus polisi keyfi uygulamalarını sürdürüyor.</span></div>
<div><span>Rus işgali altındaki Kırım’da Türklere yönelik baskılar giderek artıyor. Rus polisi, Başkent Akmescit başta olmak üzere büyük kentlerde Müslümanlara karşı ağır yaptırımlar uygulamaya başladı.</span></div>
<div><span>Kırımın başkenti Akmescit başta olmak üzere birçok şehirde Rus polisi sokaklarda Müslüman kadınları durdurarak şüpheli muamelesiyle kimlik kontrolü yapmaya başladı. Kontrollerin Rusya lideri Vladimir Putin ve kabinenin bölgeye gelmesinden önce sıklaşması dikkat çekiyor.</span></div>
<div><span>Rus polisinin kimlik kontrolü sırasında “Türk müsün?” sorusu da sorması, ülkedeki Türk varlığını tehdit ediyor.</span></div>
<div><span>Aynı Rus baskısı Kırım’ın bir başka şehri Bahçesaray’da da yaşandı. Müslüman kadınların ve erkeklerin kimliğini kontrol eden polisler bunun nedenini açıklamadı.</span></div>
<div><span>Rusya’nın Kırım’ı işgalinin hemen ardından Rus yanlılarının Türklere ait işyerlerine saldırması ve şimdi de Rus polisinin sokaktaki Türklere yönelik baskısı kaygıları arttırıyor.</span></div>
<div><span>Rusya Devlet Başkanı Putin’in Kırım gezisi öncesi yaşanan bu baskının artmasından endişe ediliyor ” (16.02.2015).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırımlı Musevi Türkler Kırımçaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar</guid>
<description><![CDATA[ Kırımlı Musevi Türkler Kırımçaklar
Kırımçaklar, tarihte Kırım’ı vatan tutmuş, bugün de çoğunluğu Kırım’da yaşayan Türk topluluklarından biridir. 1989 nüfus sayımı sonuçlarından eski Sovyetler Birliği’nde 1400 civarında insanın kendini “Kırımçak” olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bunun yüzde 34,9’u ana dilinin Kırımçak dili olduğunu kabul etmekte; yüzde 30.2 Rusçayı iyi bildiğini; yüzde 13.3’ü ise başka dilleri konuşabildiğini söylemektedir. Bugün Kırım’da yaşayan Kırımçak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a0a6cf45.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırımlı, Musevi, Türkler, Kırımçaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Kirimcaklar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html">Kırımlı Musevi Türkler Kırımçaklar</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazan : Prof. Dr. Kenesbay MUSAULl</strong></span></a></span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aktaran : Aşur ÖZDEMİR</strong></span></a></span></p>
<p><span>Kırımçaklar, tarihte Kırım’ı vatan tutmuş, bugün de çoğunluğu Kırım’da yaşayan Türk topluluklarından biridir. 1989 nüfus sayımı sonuçlarından eski Sovyetler Birliği’nde 1400 civarında insanın kendini “Kırımçak” olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bunun yüzde 34,9’u ana dilinin Kırımçak dili olduğunu kabul etmekte; yüzde 30.2 Rusçayı iyi bildiğini; yüzde 13.3’ü ise başka dilleri konuşabildiğini söylemektedir. Bugün Kırım’da yaşayan Kırımçak sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, toplumun bazı liderleri bu sayının 200 kadar olduğunu belirtmektedir. Eski sayımlarda Kırımçaklar, Yahudi ve Tatar toplulukları içinde sayılmıştır. Bu yüzden yıllara göre de Kırımçaklar’ın sayısını tam olarak tespit etmek zordur.</span></p>
<p><span>Kırımçaklar, diğer Yahudilerle karıştırılmamak için bu şekilde adlandırılmış olsa gerektir. Birbirlerinden kolay ayırt etmek maksadıyla değişik yerlerde yaşayan Yahudi topluluklarının yaşadıkları coğrafyanın adı ile adlandırıldığı bilinmektedir. Meselâ, Buharalı, Litvanyalı, Polonyalı… gibi.<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>     .</span></p>
<p><span>Kırımçaklar’ın tarihi, medeniyeti, kültürü, dili zamanında araştırılıp incelenmemiştir. Bu sebepten bu topluluk hakkında güvenilir, İlmî kaynaklardan ve belgelerden de mahrumuz; sâdece tahminler ve nazariyelerle yetinilmektedir. Bunlardan en meşhur olanı ise şudur; Kırımçaklar, 2000 yıl kadar önce Kudüs’teki mabetleri<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> düşmanlar tarafından yıkıldıktan sonra yer yüzüne dağılan Yahudilerin bir koludur, ikinci görüş ise şudur: Bunlar aslında Türk uluslarından biridir. Fakat, mezkur Yahudiler Kafkaslara ve Kırım’a göçünce, onlarla olan kültürel alış veriş neticesinde Museviliği kabul etmişler, Talmut’u<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> kutsal kitap saymışlardır.</span></p>
<p><span>Müslüman Türk ulusları arasında etnik ve dinî kavramları birlikte düşünüp kabul ediş çok yaygındır. Yâni, Türk denince akla Müslüman gelir. Bu sebepten kendilerini Hz. Muhammed (S.A.V.)’in soyundan kabul edenler az değildir. Bunun gibi, Kırımçaklar’ın da şuur altına dinlerine uygun olarak “Israil’in oğluyuz.” fikri iyice yerleşmiş olabiliri.<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu çok sık rastlanan bir durumdur. Meselâ, Hristiyanlar yâni, Almanlar, İslavlar, İtalyanlar… bugün kendilerini “İsrail’in oğluyuz.” diye tanıtmazlar. Fakat, bunların ataları da kendilerini bir kaç asır önce “İsa (A.S.)’nın oğluyuz.” diye tavsif etmişlerdir. Hz. İsa’nın ise İsrail oğulları arasından çıktığı malum.</span></p>
<p><span>Rus Çarlığı, Kırımçakları Yahudi olarak kabul ettiğinden onlara da, Karayımlar’a da diğer topluluklarla eşit haklar vermemiştir. Önlerine gelen Yahudileri öldürerek ilerleyen Alman askerleri, 11 Aralık 1941 tarihinde Kırım’a girince Yahudilerden önce Kırımçaklar’ı öldürmeye başlamışlardır. Çünkü, Kırımçaklar’ın “Karayımız.” veya “Kırım Tatarıyız.” diyerek kendilerini aldatıp ölümden kurtulmalarından korkmuşlardır. Almanlar, Kırım’da bir tane bile Kırımçak bırakmamışlar, hepsini öldürmüşlerdir. Kaçıp kurtulabilenler, değişik bölgelere göçmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Kırımçaklar, Museviliği kabul etmiş olmalarına rağmen, bugün cemaatin belli bir ibâdet şekli ve ibâdethânesi yoktur. Zaten, eski dinine inanan adam da pek yoktur.</span></p>
<p><span>Hemen her evde bulunan sözlü halk edebiyatı verimlerinin (efsane, masal, destan vs.) ve tarihi vakaların yazıldığı el yazması mecmualara Karayımlar, “mecmua”; Kırımçaklar ise “conki” demektedirler.<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Arami harfleriyle yazılmış ve her nasılsa günümüze kadar gelebilmiş olan bu mecmualar, tetkik edilmek bir yana henüz okunmamışlardır da. Bunları okuyup inceleyebilecek uzmanlara ihtiyaç vardır.</span></p>
<p><span>Sözlü halk edebiyatı: Destan, atalar sözü, bilmece gibi verimler toplanıp muhafaza edilmemiştir. Bu tür halk edebiyatı verimleri, sürgünler, göçler, katliamlar sebebiyle kaybolup gitmiştir. Bunları sadece gençler değil, yaşlılar da unutmuşlardır. Yaşlıların söylediğine göre, Kırım Tatarlarının şifahî (sözlü) halk edebiyatında olan bir çok edebî tür ve eser Kırımçaklar’da da varmış. Mezkur sürgünler ve göçler yüzünden, Kırım Tatarlarıyla ortak olan kültürel-etnolojik değerler ve el sanatları da yok olup gitmiştir. Ata mirası da korunup saklanamamıştır.</span></p>
<p><span>Kırımçaklar’ın ev hayatı, yiyecekleri, yemekleri, örf ve âdetleri, asırlarca iç içe yaşadıkları Türk ulusları Karayımlar ve Kırım Tatarları ile aynıdır. Millî müziklerinin ve oyunlarının da Kırım Tatarlarınınkinden farkı yoktur.</span></p>
<p><span>Kırımçaklar da, diğer küçük topluluklar gibi Sovyet hükümetinin eritme ve yok etme siyâsetine çok direndiler; fakat fazla dayanamadılar. Kırımçaklar önceleri, başka milletlere kız vermedikleri gibi, onlardan kız da almazlardı. Son yıllarda ise kız verip kız alma hadisesi çok olağan hale gelmiştir. İsimler ise Rus ve Hristiyan isimleri olmuştur. Fakat, Kırımçaklar’ın Yahudîler’le sıkı bir münâsebeti yoktur; Türk uluslarıyla münâsebeti daha çoktur. Kırımçaklar, Yahûdilerderı ayrı dururlar; Yahudiler’i “aşkenazi” diye isimlendirirler. Kırımçaklar, boylara ayrılmazlar.</span></p>
<p><span>Kırımçaklar, Museviliğin bütün kitaplarını kabul ederler; bunların içinde Talmut da vardır. Kırımçaklar’ın Karayımlar’dan farkı Talmut’a inanmalarıdır.</span></p>
<p><span>Kırımçaklar’ın soy adları İncil’deki insan isimlerinden alınmıştır; Rebi, Yosif, Avram, İshak, İlya… gibi. Bazan çok ilginç isimlere rastlamak da mümkün. Meselâ “Gotta” adı, Kırımçaklar’ın eski Gotlar’la ilişkisini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Karayımlar’ın ruhanî lideri S.M. Şapşal, kendi halkının dilini, tarihini, medeniyetini incelemiş; ayrıca halkının edebiyatıyla da ilgilenmiştir. Meselâ, “Padişah kızı hakkındaki masalı” derleyip yazıya geçirdiği söylenmektedir. Fakat bu eser, henüz elimize geçmemiştir.</span></p>
<p><span>Kırımçak dilinin, Kırımçaklar’ın bin yıldan beri Kırım’da komşu olarak yaşadığı Türk ulusları Karayımlar’ın ve Kırım Tatarları’nın dili ile ilgisi nedir? Kırımçak dili, müstakil bir dil mi, yoksa Kırım Tatar dili midir? Bu mesele, Kırımçaklar arasında çok tartışılmıştır.</span></p>
<p><span>Kaya İsaak Samuiloviç, Kırımçak dilinin Kırım Tatar Türkçesi olduğu fikrini savunmuştur. K. İ. Samuiloviç, Kırım Tatar diline göre ders kitabı çıkarmış, sonra ayrıca Kırımçaklar için de bir dil kitabı çıkarmıştır. E. I. Peysah, Kırım Tatarcası ile çıkan “Lenin Bayrağı” gazetesini on yıl boyunca okumuş; bu dili Kırımçak dili ile karşılaştırdıktan sonra, Kırım Tatar dili ile Kırımçak dili arasında Kazakça ile Özbekçe arasındaki farklılıktan daha çok farklılık olduğu fikrini ortaya atmıştır. Peysah’a göre Kırımçak dili, Kırım Tatarcası’ndan ziyâde, Azerbaycan ve Balkar Türkçeleri’ne yakındır. Fakat, Kırımçaklar’ın dili İlmî usullerle incelenmemiş; Kırım Tatar ve Karayım dilleriyle mukayese edilmemiştir. Bu sebepten tam ve doğru bir hükme varmak zordur.<a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Kırımçak dilindeki Ibranice kelimelerin sayısı Karayım dilindeki İbranice kelimelerden daha fazladır. Bunlar sâdece dinî ve teknik terimlerle sınırlı değildir. Günlük hayatta kullanılan bir çok kelime İbranice asıllıdır. Meselâ, “gupıl” (yemek çatalı) gibi.</span></p>
<p><span>Eski Türkçe’nin bazı kelimelerdeki “i” ünlüsü kalınlaşarak Kırımçak dilinde “ı” ünlüsüne dönüşmüştür (i>ı). Meselâ, bizde>bızde, sizde>sızde, sekiz>sekız, edin>edın… gibi. Bu şekilde Türkçe’nin genel kaidesi olan ünlü uyumu da bozulmuştur. Kırım Tatar ve Karayım dillerinde ünlü uyumu bu kadar bozulmamıştır. Kırımçak dilindeki ünlü uyumunun bozulması, bu talihsiz halkın hayatındaki uyumun bozulmasıyla doğrudan ilgilidir.</span></p>
<p><span>Gençler arasında Kırımçak dilini yayma çalışmaları öğrenim imkânlarının azlığı, gençlerin isteksizliği gibi sebeplerden dolayı başarılı olamamaktadır.</span></p>
<p><span>Halk, toplanarak “Kırımçaklar” adlı bir cemiyet kurmuştur. Bu cemiyetin başkanı olan Rebi David İliç, akşam okulunda dört yıl Kırımçak dili okutmuştur. 1993 yılında Rusça olarak 52 sayfalık Kırımçak dili ders kitabını Simferopol’da çıkarmıştır. Tiyatro eserlerini, ana dilinde sahneye koymaktadır. Kırımçak diliyle şiir yazan şâire Boginskaya Viktoriya Iliniçna, Rusça öğretmenidir. B.V.Iliniçna çiftçilikle de uğraşmaktadır. Kırımçak halkının kültürünü, dilini, örf ve âdetlerini korumak yolunda “Kırımçaklar” cemiyeti faydalı çalışmalar yapmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugün, Kırımçaklar’ın dilini, kültürünü, edebiyatını tetkik etmek oldukça zordur. Çünkü, malzeme bulmak çok zorlaşmıştır. Araştırma ve inceleme yapacak kişileri bulmak, onları yetiştirmek, özellikle Kırımçaklar’ın içinden bu tür insanları bulup çıkarmak kolay iş değildir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazan : Prof. Dr. Kenesbay MUSAULl</strong></span></a></span></p>
<p><span>Kazakistan Cumhuriyeti Millî İlim Akademisi Yedek üyesi.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aktaran : Aşur ÖZDEMİR</strong></span></a></span></p>
<p><span>Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak üniversitesi Öğretim Üyesi. Türkistan/Kazakistan</span></p>
<div><span><strong>Not:</strong> Bu makale, 21 Aralık 1994 tarihli “Türkistan” gazetesinden notlarla Türkiye Türkçesi’ne aktarılmıştır.</span></div>
<div></div>
<div><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Yıl: 1995 Sayı: 3</span></div>
<hr>
<div><span><strong>DİPNOTLAR</strong></span></div>
<div></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kırım’da yaşayan Tatarlar da diğer Tatarlar’dan ayırt edilmek için “Kırım Tatarları” diye isimlendirilirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Yahudiler M.S.60 yıllarında Roma İmparatorluğu’nun idaresine girerler. Süleyman Mabedi, M.S.70 yılında Romalı kumandan Titus tarafından yıkılır. Yahudiler vatanlarını terk ederek dünyanın her tarafına yayılırlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yahudiler‘in kutsal kitap külliyatı ikiye ayrılır. Yazılı kısma Tanah, şifâhî kısma ise Talmut denir. Talmut, Tevrat’ın yorumlarıdır. Bu yorumlar, önceleri sözlü olarak yayılıyordu. Bunların sayısı artınca toplanıp yazıya geçirildi. Yahudilere göre Talmut, Tevrat kadar önemlidir. Bunların ilâhı ilhamla yazıldığına inanırlar. Talmut’a inanmayanlar gerçek Yahudi sayılmaz. Nitekim, Karayımlar, Talmut’a inanmadıkları için Yahudiler tarafından Yahudi olarak kabul edilmezler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Hz. Muhammed (S.A.V.)’in soyundan gelme meselesi, bir kabullenmeden ibâret değildir; şecerelere ve tarihi gerçeklere dayanan bir olgudur. Musevî olanların kendilerini “İsrail’in oğluyuz.” diye tavsif etmeleri ise tamamen saygıya dayanan bir kabul ediştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kırımçaklar’ın bu çileli hayatı, sonraki yıllarda da devam etmiş ve bir halk böylece yok olmanın eşiğine gelmiştir. Tıpkı, Kırımlı Türkler ve Ahıskalı Türkler gibi…</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu kelimeler, Türkiye Türkçesi’ndeki “mecmua” ve “cönk” kelimelerinin müştakıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kirimli-musevi-turkler-kirimcaklar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kırımçaklar’ın dili ile Kırım Tatarca’sı arasında aslında fark yok gibidir. Fakat, Sovyet hükümetinin “böl, parçala, yut” ilkesine uygun olarak bu Türk topluluğu da önce ayrılmış daha sonra korkunç bir eritme siyâsetine tâbi tutularak yok olmanın eşiğine getirilmiştir. Aynı şekilde Türkistan Türkleri de bölünmüş, her birine ayrı yurt, ayrı dil, ayrı kimlik kazandırılmaya çalışılmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım Tatarlarının Milli Lideri 76 Yaşında!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tatarlarinin-milli-lideri-76-yasinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-tatarlarinin-milli-lideri-76-yasinda</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Tatarlarının Milli Lideri 76 Yaşında!
Kırım Tatarlarının milli lideri, Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu bugün, 13 Kasım tarihinde 76 yaşını doldurdu. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, 13 Kasım 1943 tarihinde Kırım’ın Bozkoy köyünde dünyaya geldi. 18 Mayıs 1944 yılında Kırım’dan Özbekistan’a sürgün edildi. Taşkent’te tornacı olarak fabrikada çalıştı. 1969 yılında Kırımoğlu, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) İnsan Hakları Koruma Grubu kurucularından biri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a08ef1d9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım, Tatarlarının, Milli, Lideri, Yaşında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Mustafa-Cemiloglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirim-tatarlarinin-milli-lideri-76-yasinda.html">Kırım Tatarlarının Milli Lideri 76 Yaşında!</a></p>
<p>Kırım Tatarlarının milli lideri, Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu bugün, 13 Kasım tarihinde 76 yaşını doldurdu.</p>
<p>Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, 13 Kasım 1943 tarihinde Kırım’ın Bozkoy köyünde dünyaya geldi. 18 Mayıs 1944 yılında Kırım’dan Özbekistan’a sürgün edildi. Taşkent’te tornacı olarak fabrikada çalıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-77119 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemilo%C4%9Flu-1.jpg" alt="" width="800" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-1-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>1969 yılında Kırımoğlu, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) İnsan Hakları Koruma Grubu kurucularından biri oldu. Verdiği insan hakları mücadelesi için 15 yılını hapis ve sürgünlerde geçiren Kırımoğlu, 1970’li yıllarda kendisine karşı açılan bir davadan dolayı açlık grevi ilan etti. Kırımoğlu açlık grevini 9 ay devam ettirdi.</p>
<p>1986 yılında serbest bırakılan Kırımoğlu, 1989 yılında ailesi ile beraber Kırım’a döndü. 1991 yılının Haziran ayında, Kırım Tatar Milli Kurultayı toplandı. Ardından Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) kuruldu ve KTMM Başkanı olarak da Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu seçildi.</p>
<p>1998 yılından bu yana Ukrayna milletvekilliği yapan Kırımoğlu, 2014 yılında Ukrayna Cumhurbaşkanının Kırım Tatarlarından Sorumlu Yetkilisi olarak göreve atandı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-77120 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemilo%C4%9Flu-2.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-2-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kırımoğlu, Ekim 1998’de Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından Kırım Tatarlarının barışçı mücadelesine katkısı nedeni ile Nansen Mülteci Ödülü layık görüldü.</p>
<p>Kırımoğlu bir grup batılı aydın ve bilim adamı tarafından 2011 Nobel Barış Ödülüne de aday gösterildi.</p>
<p>15 Nisan 2014 tarihinde de Kırım Tatarlarının Sovyet Yönetimi tarafından maruz bırakıldığı sürgünü sürekli gündemde tutan ve Ukrayna Parlamentosunda Kırım Tatarlarının temsilciliğini yapan Kırımoğlu’na, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Cumhuriyet Nişanı tevcih edildi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-77121 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemilo%C4%9Flu-3.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Cemiloğlu-3-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>2014 yılında işgalci Rus yönetimi, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na Rusya’ya 2019 yılına kadar girişi yasakladı. Daha sonra, Rusya tarafından işgal edilen Kırım’daki Akmescit’in, Kremlin kontrolündeki sözde Kievskiy Bölge Mahkemesi, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkardı. Kırım Tatar halkının milli lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na karşı, Rusya Ceza Kanunu’nun üç maddesi gerekçe gösterilerek dava açıldı.</p>
<p>QHA ailesi olarak Sayın Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na sağlıklı uzun ömürler ve en yakın zamanda özgür Kırım’a dönmesini diliyoruz.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://qha.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">Kırım Haber Ajansı</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-77136 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemilo%C4%9Flu-4.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemiloğlu-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemiloğlu-4-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"> <img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-77137 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemilo%C4%9Flu-5.jpg" alt="" width="800" height="525" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemiloğlu-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Cemiloğlu-5-768x504.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nesiller Arası Bir Türklük Köprüsü: Sabri Arıkan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nesiller-arasi-bir-turkluk-koeprusu-sabri-arikan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nesiller-arasi-bir-turkluk-koeprusu-sabri-arikan</guid>
<description><![CDATA[ Nesiller Arası Bir Türklük Köprüsü: Sabri Arıkan
SABRİ ARIKAN ( 1911 – 8 Nisan 2013 ) 19. yüzyılın ikinci yarısı Türk milliyetçiliğinin doğduğu yıllardır. Türk milliyetçiliğinin doğduğu, temellerinin ve ülküsünün şekillendiği 19 yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarındaki bu tarihi dönemi, değerli hocamız Prof. Dr. Mehmet Saray eserine verdiği adla “Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği” olarak nitelendirmiştir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6a067def7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nesiller, Arası, Bir, Türklük, Köprüsü:, Sabri, Arıkan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Zafer-KARATAY.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nesiller-arasi-bir-turkluk-koprusu-sabri-arikan.html">Nesiller Arası Bir Türklük Köprüsü: Sabri Arıkan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Zafer KARATAY</strong></span></a>
</p><p><strong><span>SABRİ ARIKAN</span></strong><br>
<strong><span>( 1911 – 8 Nisan 2013 )</span></strong></p>
<p>19. yüzyılın ikinci yarısı Türk milliyetçiliğinin doğduğu yıllardır. Türk milliyetçiliğinin doğduğu, temellerinin ve ülküsünün şekillendiği 19 yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarındaki bu tarihi dönemi, değerli hocamız Prof. Dr. Mehmet Saray eserine verdiği adla “Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği” olarak nitelendirmiştir. Bu tarihî dönemin en büyük özellikleri arasında insanların, artık günümüzde az rastlanır idealistliklerini, vatanseverliklerini, fedakârlıklarını sayabiliriz. Onlar vatanın ve milletin menfaatlerini her şeyden üstün tutmuşlar ve ömürleri boyunca ülkülerinin peşinde koşmuşlardır.</p>
<p>İsmail Gaspıralı’dan Yusuf Akçura’ya, Mehmet Emir Resulzade’den Ziya Gökalp’e, Şehabettin Mercani’den Ömer Seyfettin’e, Abdullah Tukay’dan Zeki Velidi Togan’a, Ali Merdan Topçubaşı’ndan Hamdullah Suphi Tanrıöver’e, bir çok aydın insanımız Türk Dünyası’nın medeniyetinin ve kültürünün gelişmesi, Türklüğün daha iyi bir istikbali olması için hizmet etmişlerdir.</p>
<p>Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e uzanan bu devirde yaşayan Türk milletinin hizmetkârlarının yaptıklarını, bıraktıkları eserlerden, onlar ve eserleri üzerine yapılan çalışmalardan öğrenebiliyoruz Ama onların taşıdığı ruhu, heyecanı, ülkülerini ve ilkelerini bir sonraki nesile aktaranlardan çok iyi öğrenebiliyoruz. İdrak edebiliyoruz, gözümüzle görüp, gönlümüzde ve yüreğimizde hissedebiliyoruz ve onlardan kalan bu ruhu, bu kutsal mirası bir sonraki nesillere aktarmaya gayret ediyoruz.</p>
<p>Sabri Arıkan da Türk Dünyası’nın, Tüklük ülküsünün birinci nesilinin çok değerli insanları ile tanışmış, onlarla birlikte mücadele etmiş bir kişidir. Allah ona 102 yıl ömür vererek, birinci nesil Türk milliyetçilerinin ilkelerini ve ruhunu bir değil birçok nesile aktarma, taşıma imkânı vermiştir. Bir bakıma o bir asırlık bir Türklük köprüsü olmuştur.</p>
<p>Kırım’dan, önce Romanya’ya, oradan da Bursa’ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin en büyük çocuğu olarak 1911 yılında dünyaya geldi. 1927 yılında taşındığı İstanbul’da liseyi bitirdi. Kendisi gibi Kırım’dan Bursa’ya göç etmiş ve yine aynı yılda, 1911 yılında doğmuş İsmail Otar ve kardeşi İbrahim Otar aracılığıyla İstanbul’da Cafer Seydahmet Kırımer ile tanıştı.</p>
<p>Cafer Seydahmet Kırımer, 1917 yılında Kırım’da kurulan Kırım Ahali Cumhuriyeti’nin Harbiye ve Dışişleri bakanı idi. Bolşeviklerin Kırım’ı işgali üzerine, Kırım İstiklal Davası’nı yürütmek üzere İstanbul’a gelmişti. Bolşeviklerin esaretinden kaçan diğer Türk Dünyasından gelenlerle birlikte esaret altına düşmüş vatanları için mücadele ediyorlardı.  Cafer Seydahmet Kırımer, onu, bir grup Kırımlı ile birlikte Polonya’ya yüksek eğitimini tamamlamak için gönderdi. Dört yıllık lisans eğitimini üstün başarıyla üç yılda bitirdi ve Türkiye’ye döndü.</p>
<p>1930 yılında Romanya’da yayına başlayan Kırım Türklerinin sesi Emel dergisi etrafında toplanan Müstecib Ülküsal önderliğindeki Emelciler de Cafer Seydahmet Kırımer’e bağlandılar. Sabri Arıkan da, hem maddî olarak hem de imzalı ve imzasız yazı ve haberler yollayarak bu yayını desteklemiştir. Emel’de  “M. Alaç” adı altında yayınlanan ve Bolşevik devriminden sonra Kırım’da gelişen siyasî olaylar hakkındaki yazılar Sabri Arıkan’a aittir.</p>
<p>1960 yılında Ankara’da yayına başlayıp, yayın hayatını İstanbul’da sürdüren Emel Dergisi etrafında toplanan Emelciler Türk Dünyası’nın, bu meyanda Kırım Türklerinin istiklali ve geleceği uğrunda mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Cafer Seydahmet Kırımer’in vefatından sonra Müstecib Ülküsal önderliğinde mücadelesini sürdüren bu ülkücüler, 1980’den sonra kendilerine katılan gençlerle birlikte 1986 yılında Emel Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı’nı kurdu. Sabri Arıkan da bu vakfın kurucularından ve ona en büyük maddî desteği verenlerden biri idi.</p>
<p>Sabri Arıkan’ı 1981 yılında tanıdım. Ankara’da bir grup arkadaş bir araya gelip, Kırım için, sürgünde vatanları Kırım’a dönmek için mücadele eden Kırım Türklerini desteklemek ve onların yaşadığı sürgün faciasını Türk ve dünya kamuoyuna tanıtmak için faaliyetler yürütüyor, toplantılar yapıyorduk. Mektuplaştığımız, amaç ve faaliyetlerimizden haberdar olan Müstecib Ülküsal’ın davetiyle dört arkadaş İstanbul’a geldik. Müstecib Ülküsal, İsmail ve İbrahim Otar, Murat Yakuboğlu, Nurettin Mahir Altuğ ve Sabri Arıkan ile Kadıköy’de buluştuk. Bu görüşmelerimiz 1983 yılında Emel Dergisi’nin yayınını, mücadele bayrağını devir almamız ile birlikte, dava arkadaşlığına dönüştü. Tanıştığımız yıllarda Toprak Mahsulleri Ofisi Bölge Müdürlüğü görevinde iken emekli olmuştu ve Kırım Derneği ve Emel’e büyük yardımları olan Edib Bekman ile Taksim’de ticaret hayatına atılmıştı.</p>
<p>Sabri Arıkan, titizdi. Üstüne aldığı bir işi titizlikle ve çok düzgün bir şekilde yerine getirirdi. Yapamayacağı bir şey için asla söz vermezdi. Fikirlerini ve düşüncelerin açık sözlülükle, ama nezaketle dile getirirdi. Fikirlerini ve düşüncelerini hararetle savunurdu. Ama karşısındakini mutlaka sabırla dinlerdi. Torunu yaşında olsak bile tartışma ve istişarelerimiz sırasında asla sözümüzü kesmezdi. Bir konu üzerinde uzun tartışmalara rağmen aynı fikirde buluşmasak bile, kızmaz ve küsmezdi. Kimi zaman sert olsa da eleştirileri her zaman yapıcı idi. Türk Dünyası ve Kırım için mücadelesinde ilkeleri vardı ve bu ilkelerinden asla taviz vermezdi.</p>
<p>Ondan çok şey öğrendik. Hem yaptıklarıyla hem tutum ve davranışlarıyla hem de özel olarak anlattığı hatıralar, bilgiler ve tavsiyeleriyle 100 yıllık bir tecrübeyi bize aktardı. Adeta Gaspıralı’dan günümüze uzanan bir Türklük köprüsüydü. Sağlam, ne yaptığını, ne aktardığını niçin aktardığını bilen bir köprü idi.</p>
<p>Günümüzde şehir ve iş hayatının yoğunluğu bahane ederek, vakıf ve dernek faaliyetlerine katılmayan ya da çok az katılan, çeşitli bahaneler üreterek Türk Dünyasına bir yönüyle hizmetten kaçınanları utandıran bir kişidir. 102 yaşına kadar, mürşidi İsmail Gaspıralı Bey’in “milletine hizmet etmek istiyorsan elinden gelen işle başla” sözüne uyarak milletine hizmet etmeyi sürdürmüştür.</p>
<p>İsmail Gaspıralı Bey’in hayranı, fikirlerinin ve hizmetlerinin sadık bir takipçisi idi. Gaspıralı’yı iyi anlamak ve onu tanıtmak için onu kendi kalemiyle tanıtmanın en iyi yol olduğunu düşünürdü. Ömrünün son dönemini de bu amacını gerçekleştirmekle geçirdi.</p>
<p>“Tercüman Gazetesi” koleksiyonunun bir araya getirmek ve buradan seçme yazılar hazırlamak için ona en büyük desteği ve yardımı Türk Dünyası’nın bir diğer aksakalı, ölümüyle geride büyük bir boşluk bırakmış merhum Turan Yazgan hocamız yaptı. Rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan hocamız ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı mensupları “Tercüman Gazetesi” koleksiyonunu toplamaya, o da bu gazetelerden İsmail Gaspıralı Bey’in kaleminden çıkmış yazı ve haberleri Latin harflerinde hazırlamaya başladı. Bu yazı ve haberleri Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın yayınladığı Tarih Dergisi’nde seri olarak çıkmaya başladı. Türk Dünyası Tarih Dergisi’nde çıkan bu haber ve yazılar belli bir sayıya ulaşınca, “Kendi kaleminden İsmail Bey Gaspıralı – İdealleri, İşleri, Tavsiyeleri ve Haberleri”  adıyla Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından 2006 yılında kitap olarak basıldı. 577 sayfalık ilk ciltten sonra Türk Dünyası Tarih Dergisi’ndeki diğer haber ve yazıların ikinci cildi yine aynı adla 2011 yılında 406 sayfa olarak yine Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını olarak çıktı. Arzusu bunu 5 cilde tamamlamaktı, ama ömrü yetmedi.</p>
<p>Prof. Dr. Turan Yazgan hocamız ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, bu desteğinin yanında 2011 yılında 100. yaşında Sabri Arıkan’a Saygı günü düzenleyerek büyük bir kadirşinaslık gösterdiler.</p>
<p>Ömrünün son devrinde, en büyük amaçlarından birini gerçekleştirmesini sağlayan, dava arkadaşı Prof. Dr. Turan Yazgan’ın vefatı onda büyük üzüntü yarattı. Sevenlerinin katıldığı bir merasimle 9 Nisan 2013 günü İstanbul’da son yolculuğuna uğurladık.</p>
<p>Sabri Arıkan, Emel dergisinde seri halinde basılmış Cafer Seydahmet’in hatıralarının ve hikâyelerinin kitap halinde toplanıp yayınlanmasını da sağlamıştır. “Nurlu Kabirler” (1992) ve “Bazı Hatıralar” (1993) Emel Vakfı tarafından basıldı. Bunlardan maada, Kırım Tatarlarının vatanlarından sürülmesinin 50. yıldönümü vesilesiyle, Edige Kırımal’ın “Kırım’da topyekûn tehcir ve katliam” isimli makalesini, daha önce Emel’de yayınlanmış Sürgün hatıralarını ve ilgili dokümanları bir araya getirerek “Kırım’daki Soykırımı Unutmayınız” (1994) adlı eseri yayınlamıştı.</p>
<p>Alıntı Kaynak: http://emelvakfi.org/</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kerkük ‘Sevdalısı (!)’ Kürtler ve Petrol</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kerkuk-sevdalisi-kurtler-ve-petrol</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kerkuk-sevdalisi-kurtler-ve-petrol</guid>
<description><![CDATA[ Kerkük ‘Sevdalısı (!)’ Kürtler ve Petrol
Başlangıçtaki Araplaştırma politikası ile Türk kimliğini eritme çabaları, günümüzde, yani ABD’nin Irak’ı işgali ile “Kürtleştirme” politikasına dönüştü. 2003 Nisan ayında ABD işgalinin hemen ardından Kürt peşmergelerin (10 NİSAN 2003 ) Kerkük’e girmeleri, Irak’taki bu Türk şehri için sonun başlangıcı oldu. Peşmergeler, şehre girer girmez nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yağmalayıp yaktılar(17 MART 1991’de aynısını yapmışlardı). […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69b304fbe.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kerkük, ‘Sevdalısı, ’, Kürtler, Petrol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/06/Kerkuk-Kalesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kerkuk-sevdalisi-kurtler-ve-petrol.html">Kerkük ‘Sevdalısı (!)’ Kürtler ve Petrol</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p>Başlangıçtaki Araplaştırma politikası ile Türk kimliğini eritme çabaları, günümüzde, yani ABD’nin Irak’ı işgali ile “Kürtleştirme” politikasına dönüştü. 2003 Nisan ayında ABD işgalinin hemen ardından Kürt peşmergelerin (10 NİSAN 2003 ) Kerkük’e girmeleri, Irak’taki bu Türk şehri için sonun başlangıcı oldu. Peşmergeler, şehre girer girmez nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yağmalayıp yaktılar(17 MART 1991’de aynısını yapmışlardı). Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Bundan sonra, diğer bir deyişle işgalden hemen sonra Kürtler hızla bölgeye/Kerkük’e göç etmeye başladılar. Aslında, bu göçler bir anlamda teşvik edildi. Boş buldukları arsalarda ev yapmaları için bu göçler, o kadar düzensiz ve acele gerçekleştirilmeye çalışılıyor ki, bu kadar göçü kaldıramayan Kerkük’te Saddam Hüseyin döneminde, Araplar ve Kerkük petrol şirketi çalışanları için yapılan konutlara ve hatta Kerkük Stadyumu’nun soyunma odalarına bile Kürtler yerleştirildi. Toplam Kürt göçü 700 bin üzerindedir. Hızlı bir şekilde Kürtleştirilmeye çalışılan Kerkük şehrinin Türklerin yaşadığı şehir olduğunu belgeleyen/kanıtlayan bir çok kanıt bulunuyor. Bunlardan en dikkat çekeni, BM İnsan Hakları Komisyonu Özel Raportörü Hollandalı Diplomat Max Van Der Stoel’in 74/1991 ve 74/1993 sayılı BM Genel Kurulu kararlan doğrultusunda hazırladığı “Irak’ta İnsan Haklan İhlalleri” başlığını taşıyan raporun 5. bölümüdür. Söz konusu raporda, Türkmenlerin karşılaştıkları insanlık dışı eylemler vurgulanırken, bunların çoğunluklu olarak yaşadıkları bölgelerin de altı çizilmektedir. Raporun 114. maddesinde yer alan bir paragrafa göre; “Türkmenler, Irak’ta üçüncü büyük etnik grubu oluşturmaktadır. Kökeni Orta Asya’ya dayanan bu toplumun Irak’a yerleştiği tarihin üzerinden bin yıl geçmiştir. Halen Irak’ın kuzey ve orta bölgelerinde oturan Türkmenlerin yoğunlaştıkları yerler ise, Musul, Erbil, Kerkük, Selahaddin ve Diyala vilayetleridir. Nüfusları 2,5 milyonu aşmaktadır..”</p>
<p>Bu rapor, birçok eserden/belgeden sadece bir tanesidir. Birçok Arap, Türk ve yabancı araştırmacı ve yazarların bu konuyu yani Kerkük’ün bir Türk şehri olduğunu teyit eden birçok eseri mevcuttur.</p>
<p>Gert­ru­de Bell, 1. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı­nın Irak’ını kur­muş, sı­nır­la­rı­nı cet­vel­le ken­di­si çiz­miş ve ya­rat­tı­ğı Irak’ın kra­lı­nı bi­le biz­zat ken­di­si ta­yin et­miş bir İn­gi­liz aja­nı­dır. Bell, 1868’de zen­gin bir İn­gi­liz ai­le­nin ço­cu­ğu ola­rak dün­ya­ya ge­lir. Ox­ford’un Mo­dern Ta­rih, Coğ­raf­ya ve Ar­ke­olo­ji Bö­lü­mü­nü iyi bir de­re­cey­le biti­ren ilk ka­dın olur.</p>
<p>İn­gi­liz is­tih­ba­ra­tı saf­la­rı­na ka­tı­lır. Gert­ru­de Bell ve Tho­mas Ed­ward Law­ren­ce’ın (Ara­bis­tan­lı Law­ran­ce) İn­gil­te­re’nin men­fa­at­le­ri için bir­lik­te üze­rin­de ça­lış­tık­la­rı önem­li ko­nu, Mek­ke Şe­ri­fi Hü­se­yin İbn Ali’nin oğ­lu Fay­sal’ı Irak Kra­lı yap­mak­tır.</p>
<p>Gert­ru­de Bell, bu­gün­kü Irak’ın oluş­ma­sı ve sı­nır­la­rı­nın çi­zil­me­sin­de be­lir­le­yi­ci isim ol­muş­tur. İs­mi Arap dün­ya­sın­da ef­sa­ne ha­li­ni alan Gert­ru­de Bell, Arap­lar ara­sın­da “Çö­lün Kı­zı” ya­hut “Irak’ın taç­sız kra­li­çe­si” di­ye bi­li­ni­yor­du. Ni­san 2003 ta­ri­hin­de Bağ­dat’ta iş­gal sı­ra­sın­da yağ­ma­la­nan Irak mü­ze­si­nin ku­ru­cu­su (1923) Gert­ru­de Bell’dir. Irak’ın ilk Es­ki Eser­ler Ge­nel Mü­dü­rü odur. Bu gö­rev­de üç yıl ça­lış­mış ve bu­gün Me­zo­po­tam­ya me­de­ni­ye­ti­nin en önem­li ve es­ki eser­le­ri mer­kez­le­rin­den sa­yı­lan Bağ­dat Mü­ze­si­ni ku­rup ba­şı­na geç­miş­tir. Ölü­mü son­ra­sı (1926) bı­rak­tı­ğı va­si­ye­tin­de 50 bin Ster­lin tu­ta­rın­da­ki pa­ra­sı­nı Bağ­dat Mü­ze­si­nin geliştirilmesi için ba­ğış­la­mış­tır.</p>
<p>Irak’ın Man­da yö­ne­ti­mi Do­ğu sek­re­te­ri ba­yan Ger­tu­de Bell “El-Irak Fi Re­sa­ili Miss Bell” ter­cü­me ve yo­rum. Ca­fer El-Hay­yat, s.383, 14 Ağus­tos 1921 ta­ri­hin­de ba­ba­sı­na yaz­dı­ğı mek­tu­bun­da “Re­fe­ran­dum ya­pıl­dı ve Kral Fay­sal oy bir­li­ği ile se­çil­di, ama Ker­kük, Kra­lın le­hi­ne oy kul­lan­ma­dı. Ker­kük’ün içi ve il­çe­le­ri Türk­men­ler­den oluş­tu­ğu, ba­zı köy­le­rin ise Kürt­ler­den sa­kin ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır.</p>
<p>Irak’ın ku­ru­cu­su Gert­ru­de Bell’in mek­tup­la­rın­da Ker­kük’ün bir Türk­men şeh­ri ol­du­ğu açık bir şe­kil­de belirtmekte ve ispatlamaktadır. Irak Devletini kuran İngilizlerin tüm Devlet Arşiv belgelerinde de Kerkük’ün bir Türkmen şehri ve kente yaşayanların çoğunluğu Türkmenler olduğu yazmaktadır.</p>
<p>Aslı Arap olan ancak Amerika’da yaşayan <strong>Said K. Aburish</strong>, Saddam hakkında İngilizce kaleme aldığı eserin­de bir gerçeği aydınlatmak istiyor: <em>“Saddam, Kerkük’ü Araplaştırmaya çalışıyordu. Sad­dam Kerkük’ün bir Arap, Kürtler de bir Kürt şehri oldu­ğunu iddia ediyorlardı. Aslında bu şehir ne Arap ne de bir Kürt şehridir. O şüphe götürmez bir Türkmen şehri­dir. Kürtler 1960 yıllarından itibaren planlı bir şekilde Kerkük’e gelmeye ve yerleşmeye başlamışlardır”</em> (Sey­yar El Ce­mil “Li­der­ler ve Efen­di­ler, Os­man­lı pa­şa­la­rı ve Arap İle­ri­ci­le­ri” ki­ta­bı, Am­man – Ür­dün. 1. bas­kı, 1999, s.131 Said K. Aburish, Saddam Hussein, The Political Of Revenge (Saddam Hüseyin: İntikamın Politikası), Blooms Bury, London, 2001, s.88 )</p>
<p>Bir Ortadoğu uzmanı olan David McDowall Mo­dern Kürt Tarihi isimli kitabında diyor ki:</p>
<p><em>“Az sayıda Kürt, 1958 gibi yakın bir tarihten bu yana daha büyük bir Türkmen nüfusa sahip olmasına rağ­men, bugün bile Kerkük şehrinin kendilerinin olduğunu öne sürecektir</em>” (David McDowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk, İstanbul  2004, s.24)</p>
<p>Irak Türkleri Milli varlıklarını korumak ve yaşatmak için bir asırdan fazladır baskı zülüm ve asimilasyona rağmen ayakta kalmaya devam etmişlerdi.</p>
<p>Bugün Kerkük ağırlıklı olarak işgal kuvvetleri ve Kürt peşmergeleri tarafından kontrol edilmektedir. Kürt peşmergeler şehrin kontrolünü büyük oranda ve etkin olarak ellerinde bulunduruyorlar; birçok kıdemli resmi pozisyon Kürtler ile müttefikleri tarafından işgal edilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Türkmenler, Irak Devleti içinde Araplar, Kürtler ile birlikte üç “asli unsur”dan biridir. Türkmenler, en eğitimli, kültürel düzeyi en yüksek ve en şehirli olan unsurdur. Buna rağmen önce “Araplaştırılma”, şimdilerde de “Kürtleştirme” politikaları ile Türkmen varlığı ortadan kaldırılmaya ve Kerkük’ün kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>Türkmenler, Irak Devleti uluslararası sistemin bir parçası haline geldikten sonra birtakım anayasal haklara kavuştular ise de bunların çoğu zaman hayata geçirilemediği görülmektedir. Buna ilave olarak Türkmenler, bir boyutu ile “katliamlara”, bir boyutu ile de “etnik temizlik hareketlerine” varacak düzeyde insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya kalmışlardır. Dünya bütün bunlara kulaklarını tıkamış, gözlerini kapatmıştır.</p>
<p>10 Nisan 2003 tarihinden beri Türkmenler, Kürtlerin insanlık dışı baskılarına maruz kalmış ve çok acı günler yaşamışlardı.</p>
<p>Mesud Bar­za­ni ve Ce­lal Ta­la­ba­ni sa­va­şın son­la­rı­na doğ­ru peşmergelerinin Mu­sul ve Ker­kük’e gir­me­siy­le bu ko­nu­da­ki ya­yıl­ma­cı bek­len­ti­le­ri­ni per­va­sız­ca di­le ge­tir­me­ye baş­la­mış­lar­dır. On­la­rın ağ­zın­dan şu söz­ler sık­ça du­yu­lur ol­muş­tur: “Biz­ler Ker­kük ve Mu­sul top­rak­la­rı­nı ta­rih, coğ­raf­ya ve sos­yal ola­rak Kürt top­rak­la­rı say­mak­ta­yız.” Ne gariptir Kerkük ve Musul’da tek bir tarihi eseri olmayan Kürtler, bu toprakların kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Herkesi bölgeye davet ediyoruz, bölgede bulunan tarihi eserleri görsünler ve bu eserlerin hangi millete ait olduğunu göreceklerdir. Bir milletin bir toprak parçası üzerinde herhangi bir tarihi eseri yoksa, o toprakları vatan edinme hakkını kaybetmiş demektir. Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin dışındaki milletlerin buna benzer acaba kaç tane tarihi eseri vardır? Yok, Ama en güçlü delil sayılabilecek cami, tekke, medrese, han ve hamam gibi sivil yapılar oldukça önemlidir. Bunların sahipleri kimse, o kentin sahipleri de onlardır. Yapıların dili yoksa da kimlikleri vardır. Kerkük, bütün bunları tamamlayan; okullar, kütüphaneler, hamamlar, ticaret hanları, folklor, şairleri, edipleri, basın ve yayın hayatı, halk müziği, ses ustaları, tiyatrosu, ressamları, spor hayatı gibi bütün diğer kültür unsurları açısından da tamamıyla bir Türkmen şehridir.</p>
<p>Özel­lik­le üze­rin­de dur­du­ğu­muz Ker­kük’te­ki de­mog­ra­fik ya­pı­nın de­ğiş­ti­ril­mek is­ten­me­si­nin ne­de­ni, ay­nı po­li­ti­ka da­ha ön­ce Türkmen Şehri Er­bil’de uy­gu­lan­dı­ğı için bi­li­ni­yor­du. Amaç, ge­le­cek­te ya­pı­la­cak olan her­han­gi bir nü­fus sa­yı­mın­da üs­tün­lü­ğü sağ­la­ya­rak avan­taj­lı bir du­ru­mu ya­ka­la­mak­tı. Böy­le­ce ra­hat­lık­ la Ker ­kük’ün bir Kürt ken­ti ol­du­ğu­nu id­dia edip ve Kerkük petrollerine el koyabileceklerdi. Ni­te­kim 1. Kör­fez Sa­va­şı’ndan son­ra Kürt grup­la­rın kont­ro­lü­ne ge­çen Türkmen Şehri Er­bil’de de ay­nı pla­nı ba­şa­rıy­la uy­gu­la­mış­lar­dı. 1991’den be­ri Er­bil şeh­ri­ni Kürt­leş­tir­mek ama­cıy­la yü­rü­tü­len de­mog­ra­fik ya­pı­yı de­ğiş­tir­me po­li­ti­ka­la­rı se­me­re­si­ni ver­miş ve bu­gün ge­li­nen nok­ta­da Kürt nü­fu­su Türk­men­le­re yaklaşmaktadır. Erbil’de Türkmen kimliğini silmek için yoğun şekilde çalışmalar sürmekte. Erbil’in en eski yeri olan kale içerisinde yer alan ve Türkmenlerin yoğun şekilde yaşadığı yerler boşaltılmıştır. 2005 Seçimlerinden bir kaç gün önce şehrin Türk olduğunu kanıtlayan kitapların olduğu kütüphane yakılmıştır.</p>
<p>Irak’ın işgali öncesinde 830 bin olan Kerkük’ün nüfusu, bugün Irak’ın kuzeyinden, Türkiye, İran ve Suriye’den getirilip yerleştirilen Kürt unsurlar sayesinde 1.5 milyonu aşmıştır. 10 Ni­san 2003 ta­ri­hin­de Irak as­ker­le­ri­nin şeh­ri bo­şal­tıp gü­ne­ye doğ­ru çe­kil­me­le­ri üze­ri­ne Kürt peş­mer­ge­le­ri Ker­kük’e sal­dır­dı­lar. Türk­men şeh­ri­ne gir­mek­le kal­ma­dı­lar, şe­hir­de­ki res­mi da­ire bi­na­la­rı­nı, has­ta­ne, iş­ye­ri, ev­le­ri, özel araç­la­rı yağ­ma ve ta­lan et­ti­ler.</p>
<p>İlk yağ­ma­la­nan yer­le­rin Ta­pu Ve Nü­fus Da­ire­le­ri­nin ol­ma­sı, Kürt­le­rin mak­sa­dı­nın Ker­kük’te­ki Türk­men nü­fus ka­yıt­la­rı­nı yok ede­rek, Irak Türk­le­ri­ni azın­lık du­ru­mu­na dü­şür­mek ol­du­ğu açık­ca an­la­şı­lı­yor­du. Kürt peş­mer­ge­le­ri, 11 Ni­san 2003 ta­ri­hin­de, Mu­sul’a gi­re­rek Ker­kük’te­ki­ne ben­zer yağ­ma ve ta­lan olay­la­rı­nı ger­çek­leş­tir­di­ler.</p>
<p>Bu tah­rip, ta­lan ve yağ­ma­la­rın mey­da­na gel­me­si, Irak or­du­su­nun Ker­kük’ten gü­ne­ye doğ­ru çe­kil­me­sin­den son­ra ol­muş­tur. Her­han­gi bir sa­vaş ve­ya ça­tış­ma­nın ya­şan­ma­dı­ğı bir or­tam­da Kürt­ler, dev­let da­ire­le­ri­ni ve in­san­la­rı­n evlerini, özel araçlarını ve iş yerlerini yağ­ma­la­mış­lar­dır.</p>
<p>ABD’nin iş­bir­lik­çi­le­ri Mesud Barzani ve Celal Talabani, Türk­men şeh­ri Ker­kük’ün Kürt­le­re ait ol­du­ğu­nu id­dia edi­yor­lar­. Şayet Kürtler, Kerkük’ün yerel halkı iseler tarih ve kültür mirasları nerede, hiç yok. El­le­rin­de bu asıl­sız id­di­ayı doğ­ru­la­ya­cak bir bel­ge, Ker­kük’te ya­şa­dık­la­rı­na da­ir ta­pu­la­rı ol­ma­dı­ğı için ken­tin Türk kim­li­ği­ni yok et­mek ga­ye­siy­le nü­fus ve ta­pu ka­yıt­la­rı­nı im­ha­ya kal­kış­tı­lar. Kürtler Kerkük’ün kendilerine ait olduğu iddiasında bulunuyorlar. Sayın Okuyucular Allah aşkına insan kendine ait olan bir şehri talan edip, yağmalar mı hiç? Ayrıca bu talan ve yağmalama Kürtlerin yoğun yaşadığı Süleymaniye ve Dohuk şehirleri ile Çamçamal, Akra, Hac Umran, Selahaddin, Zaho gibi kent ve kasabalar da olmamıştır. Kürtler tarafından bu yağma ve talanın sadece Türkmen şehri Kerkük ve Musul’da olması bir anlam taşımıyor mu sizce?</p>
<p>Küçümsemek için değil her işin saygınlığı vardır, Kerkük’te düne kadar Kürtler ayakkabı boyacısı, hamal, çöpçü, amele, hizmetçi, seyyar satıcı, kanalizasyon işçisi, bahçivan, tellak, garson, kebapçı çırağı ve kahvehanede çırak gibi işlerde çalışıyorlardı. Şehrin sahibi Türkmenler onlara iş veriyordu. Bugün Kürtler ‘Kerkük bizim!’ diyorlar, ne garip değil mi? Dağdan gelen bağdakini kovuyor. Gazeteci-yazar Nur Batur’un Mesud Barzani ile yaptığı röportaj 3 Ağustos 2009 tarihin de  Sabah gazetesinde yayınlandı. Röportajda Kerkük’e ithal edilen Kürtlerin durumu sorulduğunda bakın Mesud Barzani nasıl cevaplıyor: <strong>-Nüfus sayımı yapılsın diyorsunuz ama Kerkük’e 500(700) bin Kürt taşıyıp demografiyi değiştirmediniz mi? Kerkük patlamaya hazır bir bombaya dönüştü. </strong>İddiayı ortaya atanın elinde belge olması lazım. Böyle bir zamanda 500 bin Kürdü, İran’dan ve Türkiye’den getirip oraya nasıl yerleştirebiliriz? Bütün Kerkük nüfusu ancak 500 bin olabilir (10 Nisan 2009 günü Kerkük işgal, yağma ve talan edildiğinde Irak Devletinin arşivine göre Kerkük’ün nüfusu 830 bin civarındaydı bugün ise 1 milyon 600 bini aşmıştır. Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi. Bu Kürtler çevre iller, Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden getirildi. İthal edilenlere aş, iş, toprak, maaş ve konut yapmak için 20 bin dolar para yardımında bulunuldu. Bu getirilen Kürtlere sahte “Kerkük” Nüfus Kâğıdı ve gıda karnesi verildi. Kerkük’te 2004 yılında 369 bin olan toplam seçmen sayısı 2009 yılı itibarıyla 840 bine yükselmiştir,840 bin rakamı sadece seçmen sayısıdır. Bu bilgiler Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komisyonu tarafından yayınlanan bilgilerdir. Nüfusuna güvenenler neden Kerkük’ün Tapu ve nüfus kayıtlarını yaktılar, yağmalayıp talan ettiler?). 500 bini nereden yerleştirdik? Gidip bakın. İddiası olan ispat etsin. Yarım milyonu yerleştirmişiz? Nerede bunlar? Bunlar yersiz iddialar ve ithamlar. Ortaya atanlar gerçek durumu ve tarihi dokümanları da biliyorlar. Israr ediyorum. Süleymaniyeli, Erbil’li tek bir Kürdü bile Kerkük’e yerleştirmişsek gelip göstersinler. Bizi yersiz suçlayanlarla gelmesinler. İspat etsinler. (1,5 saat boyunca en fazla sinirlendiği an) Kürtlerin iddialarının aksine Kerkük’teki ger­çek durumu 30 Aralık 2004 tarihli Mark McDonald imzalı Mercury News’in haberi gayet açık olarak özetlemektedir. Kerkük’te bir asimilasyon ve sürgün programı Kürt peşmergelerce yürürlüğe konmuştur: “Baskın ve iyi silahlanmış Kürt grupları ve memurları Ker­kük’teki pek çok hükümet binalarına, telekom binalarına, TV istas­yonlarına, askeri ve polis kurumlarına ve eski Baas rejimine ait ça­lışma mekanlarına yerleşmiştir. Yüzlerce Kürt polis (peşmerge) memuru Kürt bölgelerinin değişik yerlerinden şehre getirilmiştir.</p>
<p>Kerkük, bu kültürel ve siyasi taarruzların yanı sıra, demo­grafik yapısının hızla değiştirildiği hızlı bir Kürtleştirme sürecine girmiştir. Bu süreç henüz başladığında Kerkük’ten sorumlu 2. Tü­men komutanı Mark Davey’in beyanatıyla, Kerkük’e giren Kürt sa­yısı günlük ortalama 500 olmuş ve sadece Ağustos ayı itibariyle şehre 20 bin Kürt yerleşmiştir. Savaşın bitişini takip eden 18 ayda bu rakam 70,000’lere ulaşmıştır. Kürtlerin yaşadığı kentlerden 3 bin 987 Kürt ailesinin (21 bin 517 kişi) Kerkük’e geldiği, bu ailelerden 1146’sının boş olan evlere, diğerlerinin ise kiraladık­ları veya kullanılmayan kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirildi­ği” basına bu hususta yansıyan bilgilerden bir tanesidir. İşgalleriyle beraber ilk iş olarak nüfus ve tapu dairelerini yağ­malayan Kürt peşmergeler, Türkmenleri sadece askeri ve kültürel bir baskı altına almakla da yetinmemişler. Tüm devlet daireleri ve müdürlüklerin başına Kürtler yerleştirilmiş. ABD’nin desteği ile işbirlikçileri Kürtler silah zoruyla Kerkük’ü “yönetiyorlar”!!!!!!9 Şubat 2005 tarih­li The New York Times’ta yayınlanan makalede Sandra Mackey şöyle di­yor: “Kerkük’teki Kürtleştirme hareketlerinin ne derece tehlikeli bir noktaya geldiğini kanıtlayabilecek en önemli durum, Erbil-Süleymaniye yolu üzerinde kurulan çadır kentlerdir (Bu çadır kentlerin yerine konutlar yapılarak yeni Kürt mahalleleri oluşturuldu, yani dün çadırıyla gelen Kürtler konut sahibi oldular. Bu Kürtler Kerkük’e yerleştiği içinde Kürt partiler ve Devlet’ten de “göçmen adıyla” maaş almaktadırlar). Çeşitli vaatlerle Kerkük’e getirilen Kürtler’in oluşturduğu bu çadır kentler Kerkük’ün demografik yapısının nasıl değiştirilmeye çalışıldığına en güzel örneklerinden bir tanesidir.</p>
<p>Kerkük Irak’ın bi­linen petrol kaynaklarının %40’ını oluşturan petrol kuyuları açısından anahtar konumunda. Bu kuyular en kötü ihtimalle Irak’ın geleceğine dair pazarlıklarda önemli bir koz olacak. En iyi ihtimalle de müstakbel bir Kürt devletinin ekonomik temelini teşkil edecek.” Gerçekten Kerkük’te olanları sadece Ankara değil, Tahran ve Şam da dikkatle izlemektedir. Halen Irak’ta devam eden iç savaşın dışında kalan Kürt bölgelerinde başlayabilecek çatışmalar, Ker­kük petrollerinin paylaşımından kaynaklanacaktır. Çünkü Kerkük’e yönelik Kürt nüfus kaydırması, seçimlerden sonra da devam etti. “Kendilerine ait olmayan yerleri parselleyip, el koyarak oralarda binalar yapıyorlar. Hatta devlet dairelerini bile Parsellediler. Şimdiye kadar 500 bin kişi geldi.” diyor.2007 yılına girildiğinde ortaya çıkan tablo şöyleydi: Kerkük’e 600 bin Kürt yerleştirilmiş; 227 bin Kürt’ün seçmen kaydı yapılmış; okul, nüfus ve tapu müdürlüklerinin büyük çoğunluğu Kürtlerin eline geçmişti. Tüm bunlar “MİT’in Gizli Kerkük Raporu” şeklinde basına yansıyan kısımlarında da belge ve görüntülerle ortaya konmuştu. 1997’de 760 bin olan Kerkük nüfusu, 2007’de 1 milyon 600 bin olmuştu.( Milliyet, “MİT’in gizli Kerkük raporu”, 28 Aralık 2006.)</p>
<p>ABD’de yayımlanan The New York Times gazetesinin 29 Mayıs 2009 tarihli sayısında, Timothy Williams/Suadad Al-Salhy imzalarıyla ve ”Irak Petrolünün Paylaşılması Husumeti Artırabilir”  başlığı altında yer alan Kerkük çıkışlı gazete yazısı şöyledir:“Petrol kenti Kerkük’e yerleşen ve ev kurmak için geniş araziler üzerinde hak iddia eden binlerce Kürt, Kerkük üzerinde hak iddialarını güçlendirmek için kurduğu evlerden bir kısmı, dumanların yükseldiği doğal gaz tesislerine sadece yarım mil uzaklıkta.( 15 Ekim 1927 tarihinde Kerkük yakınlarında ve şehre 15 kilometre uzaklıktaki Baba Gürgür bölgesinde zengin petrol yatakları bulunmuş, sondaj yapılarak adeta bir “ırmak” gibi petrol çıkarılmıştı. Kerkük petrol rafinerisi de aynı bölgede kurulmuştu. Ama maalesef fışkıran bu petrol bizlere refah ve huzur getireceği yerde felaketler getirdi bunun adı da kan, ölüm ve göz yaşı olmuştur. Keşke bu petrol çıkmasaydı bizler de huzurlu yaşasaydık. İşgal sonrası Kerkük’e ithal edilen Kürtler, Kerkük petrol yataklarını ele geçirmek için Kerkük’ün zengin petrol yatakları ve rafinerisi etrafındaki arazilere kanunsuz konutlar yaparak yerleştiler)</p>
<p>Kerkük’ün geçirdiği bu kritik dönem sırasında karşılaştığı baskılardan biri de Kürtlerin bölgedeki varlığıyla ilgili. Bölgedeki petrol sahalarının ihalesi en yüksek teklifi yapan uluslararası petrol şirketine verilmesi planlanıyor. Irak’ın Kuzeyi ve Irak’ın geri kalan toprakları arasında bulunan Kerkük kenti, Connecticut’tan küçük fakat Alaska kadar petrol üretiyor. Kentin, Irak’ın tüm petrol rezervlerinin altıda biri kadar petrol bulundurduğu sanılıyor.</p>
<p>Kürtler uzun süredir Kerkük’ün kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Pek çok kişi bu durumun Irak’ın birliğini bozmasından ve tartışmalı bölgede şiddetin büyümesine yol açmasından endişe ediyor (Dünyanın neresinde görülmüştür Irak’ın ekmeğini ve suyunu içen, Irak’ın milli gelirinden %17 pay alan ve Irak Hükümetinin izni olmadan kendi başına yabancı firmalarla petrol çıkarma anlaşması yapan Irak vatandaşı Irak Kütleri sözde tartışmalı bölge diye Irak Devletinden Musul, Kerkük, Selahaddin ve Diyala şehirlerinden toprak talep ediyorlar. Tarihçilerin Bilgisi dışında bölgede bir kürt devleti mi vardı? Yoktu. O zaman bu sözde tartışmalı bölgeler neyin nesidir. Bölgeyi ateşe vermek, kaosa sürüklemek ve kardeşi kardeşe kırdırmak Kürtlerin umurunda bile değildir). En kötüsü de bölge güvenliğinin peşmergelere devredilmesinin ardından beklenen etnik savaşın çıkması olur.</p>
<p>Kerkük’ün, çoğunluğu Kürtlerden oluşan güvenlik güçleri (Peşmergeler), çoğunluğunun Arap olan Irak ordusunun gelmesini istemiyorlar.Bir başka engel ise Irak petrol bakanlığının kendilerine(Kürtlere) ait olmadığını söylediği arazide evlerini inşa etmiş olan Kürt nüfusunun artması olabilir.” Bu arazilere kanunsuz yerleşen Kürtler şayet Kerküklü iseler daha önce nerede yaşıyor ve oturuyorlardı. Neden sadece Kürtler kendilerine ait olmayan bu petrol arazilerini işgal ediyorlar?Me­sud Bar­za­ni’nin, “Bar­za­ni I” ad­lı ki­ta­bın­da,Türkmen şehri Ker­kük hak­kın­da­ki gö­rüş­le­ri bakın nasıldır” Ker­kük şeh­ri bir çok ne­den­den do­la­yı önem ka­za­nı­yor. Bun­la­rın en önem­li­si de bü­yük bir pet­rol re­zer­vi­ne sa­hip ol­ma­sı­dır. Ay­rı­ca bir eko­no­mik mer­kez ol­ma­sı da öne­mi­ni ar­tı­rı­yor. Ker­kük’te bir Türk azın­lı­ğı­nın (Türk azınlığı mı ?!!) bu­lun­du­ğu ger­çe­ği­ni kim­se in­kar ede­mez. Bu bir re­ali­te­dir. Ama bu­nun ya­nın­da Asu­ri azın­lı­ğı da var­dır. Türk­men­le­rin Ker­kük’te ve Ker­kük’e bağ­lı ba­zı il­çe­ler­de ço­ğun­lu­ğu oluş­tur­duk­la­rı­na da­ir söz­le­ri işi­ti­yor ya da oku­yo­ruz. Bu nok­ta­yı tar­tış­mak is­te­mi­yo­rum. Di­ye­lim ki bu id­dia doğ­ru­dur, o za­man Ker­kük’ün Kürt top­rak­la­rın­da yer al­dı­ğı, Türk top­ra­ğı ol­ma­dı­ğı ger­çe­ği açık bir şe­kil­de ka­bul edil­me­li­dir. Bu­nun­la be­ra­ber Türk­men kar­deş­le­ri­miz   bir et­nik azın­lık ola­rak her tür­lü hak­lar­dan ya­rar­lan­ma­lı­dır­lar. Di­ğer azın­lık­lar­la bir­lik­te on­la­rın da hak­la­rı ve­ril­me­li­dir.”(Mesud Barzani, Barzani I, s.375,376,377)1947 yılında Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani Irak ve İran‘ı  karıştırdı sonrada Sovyetler Birliği’ne  Kaçtı. 20 Tem­muz 1958 de Cumhu­ri­ye­tin ila­nın­dan bir haf­ta son­ra ge­nel af  ilan edil­di. Kral­lık dö­ne­min­de gı­ya­bın­da idam ka­ra­rı ve­ri­len ve Sov­yet­ler Bir­li­ği­ne ka­çan Mol­ la Mus ­ta­fa Bar­za­ni, ge­ne­ral Ab­dul­ke­rim Ka­sım ta­ra­fın­dan af­fe­dil­di. Bar­za­ni’nin 11 sene sonra Irak’a dö­nü­şü Kürt­le­ri bü­yük öl­çü­de ce­sa­ret­len­dir­di. Kürtler, pet­rol ya­tak­la­rı ile zen­gin Ker­kük’ü ken­di böl­ge­le­ri ara­sı­na kat­ma­yı plan­la­ma­ya baş­la­dı­lar. Ha­yal­le­rin­de düş­le­dik­le­ri dev­le­te eko­no­mik kay­nak sağ­la­mak için, zen­gin Ba­ba Gür­gür pet­rol ya­tak­la­rı­nın yer al­dı­ğı Ker­kük’ü he­def seç­ti­ler. An­cak bu pla­nın kar­şı­sın­da bü­yük bir en­gel var­dı. Bu da Ker­kük’ün ta­ma­miy­le Türk şeh­ri ol­ma­sı idi. O ta­rih­ler­de Ker­kük’te çok az sa­yı­da Kürt nü­fu­su var­dı. (Zubaida Umar, “The Forgotton Minority  The Turkman’s Of  Iraq”, “Afkar inquiry”;4/2, February 1987, s.37,43)O günden beri Türkmen şehri Kerkük baba Barzani tarafından Kürtlere hedef  gösterildi ve Kürt milliyetçiliğini tetiklemek için hep Kerkük koz olarak kullanıldı.Şimdi kardeşlikten bahsediliyor? Kardeş adaletli olur kardeşine haksızlık etmez. Kardeşinin topraklarına göz dikmez ve kardeşinin hayatını cehenneme çevirmez.Ta­bii Ker­kük bü­yük bir pet­rol re­zer­vi­ne sa­hip, Türk­men­le­rin ya­şa­dı­ğı çi­le, zu­lüm, kat­li­am ve idam­lar bu­nun yü­zün­den de­ğil miydi? Ame­ri­ka’nın 10 bin ki­lo­met­re uzak­tan ge­lip, Kürt­ler­le iş­bir­li­ği ya­pa­rak bu böl­ge­le­ri iş­gal et­me­si­nin ne­de­ni pet­rol de­ğil midir?</p>
<p>Pet­rol Kürtlerin ve dış güç­le­rin iş­ta­hı­nı ka­bar­tı­yor. Kerkük’te petrol olmasıydı, Kürtler ve dış güçler Kerkük’le ilgilenirmiydi hiç? Bar­za­ni, Kürt­le­rin Irak’ta­ki 4 mil­yon­luk nü­fu­su­na bak­mak­sı­zın 3 mil­yon­luk Irak Türk’ünü azın­lık ola­rak gö­re­bi­li­yor ve bu nok­ta­yı tar­tış­mak is­te­me­di­ği­ni söy­le­ye­bi­li­yor. Oy­sa Irak’ta Türk­le­ri, azın­lık ola­rak ni­te­len­di­ren­ler, Tür­ki­ye Baş­ba­kan­lık Dev­let Ar­şiv­le­ri Ge­nel Mü­dür­lü­ğü ve An­ka­ra Dev­let Ka­dast­ro ve Ta­pu Ge­nel Mü­dür­lü­ğü­ne mü­ra­ca­at edil­di­ğin­de otur­duk­la­rı böl­ge­nin ta­pu­su­nun ki­me ait ol­du­ğu­nu öğ­re­ne­cek­lerdir.</p>
<p>Gazeteci yazar Ardan Zentürk’ün 29 Mayıs 2010 tarihinde Kerkük hakkında “Savaş Kenti’nin Kırsalında…. Kerkük” yazısında: “Erbil’den yola çıkıp, savaşın izlerini iki yanında hala taşıyan yoldan petrol kulelerinin bulunduğu o bölgeye vardığında, seni karşılayan kadim bir kenttir Kerkük… Aslında hepimiz biliyoruz, bu kentten çıkan servet, dünyanın başka ülkelerinde yaşanılan o debdebeli yaşamların da ana zeminini oluşturuyor. Petrol, 20’nci yüzyıldan 21’ncisine miras kalan kara yağ… Topraklarında bu yağdan olanlar pek mutlu olamadılar. Zenginlik yaşasalar bile, başları hep belada oldu. O kuyulara sahip olup, o kara yağı kullananlar. Yani “ötekiler…” Bakın işte onlar zengin ve rahat yaşadılar.</p>
<p>Kerkük’ün bir turisti çekecek herhangi bir yeri yok. Ama bu kentin sokaklarına adım attığım andan itibaren, bu gezegenin nasıl bir adaletsizlik diyarı olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Bu kentin öyküsü, her ne kadar 5 bin yıl önce başlamış olsa da, günümüze damgasını vuran gelişmeler, henüz daha dün gibi… Takvimlerin 1927 yılını gösterdiği günlerde, tam da Osmanlı’nın bu topraklardan çekildiği anlarda, Baba Gürgür bölgesindeki bir petrol kuyusundan ‘fışkıran’ petrolün yazdığı bir tarihten söz ediyoruz. Bir de… Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun bu topraklarda 400 yıla varan hakimiyetten sonra sadece dört yıl içinde nasıl buharlaşıp gittiğini anlayabiliyoruz. Birinci Dünya Savaşı sonrasında sadece Amerika’nın değil, Avrupa’nın da bütün topraklarında büyük bir sanayileşme hamlesi yaşadığı günlerdir o günler ve Baba Gürgür’den çıkan, hatta o günün kısıtlı teknolojik birikimiyle birlikte günde 95 bin varili bulan petrol herkesin can damarı olacaktır. Olacaktır da bunun Kerkük’e faydası ne? Kerkük, bu gezegende, aklımıza gelebilecek en büyük servetin üzerinde oturup, ama yoksulluk ve sefalet içinde yaşatılan insanların kenti…</p>
<p>Petrol kulelerini sağımızda bırakıp, sayısını unuttuğumuz güvenlik kontrollerinden (Peşmerleri) geçtikten sonra kente vardığımızda bizi karşılayan eski binalar, gecekondular ve yoksulların günlük ihtiyaçlarını karşıladıkları o koskoca ve kaotik çarşı… Oysa hemen altımızda, 20 milyar varil petrol var! Nasıl oluyor da, sadece bir yıl içinde dünyanın ikinci Dubai’si olabilecek bir kentte bu kadar yoksulluğun içinde yaşayabiliyorlar? (Elektrik günde en fazla 5-6 saat veriliyor, su kısıtlı, alt yapı ve belediye hizmetleri hemen hemen yok. Ama belediye hizmetleri 50’lerden sonra kurulan ve Kürtlerin yoğun yaşadığı Şorca, Rahimava ve İskan mahalleleri, 2003’ten sonra silah zoru ile Türkmen ve Devlet arazilerine kurulan yeni Kürt mahallelerine yapılmaktadır. 2003’ten beri Kerkük’ün yönetimi ABD’nin himayesinde Kürtlerin elindedir. Dünyanın en zengin şehirlerinden biri Kerkük işin ehli olmayan insanlar tarafından idare edilmektedir, fazla izaha gerek var mı? Sonuç ortada istilaya uğramış harabe bir şehir)  Sözünü ettiğim bu… Gezegenin adaletinden şüphemin derinleşmesinin nedeni. Buradan çıkan petrol yıllar boyu bir diktatörlüğü desteklemek ve sonsuz gibi görünen savaşlar için kullanılınca, geriye kalan işte bu (Bugün ise Türkmen şehri Kerkük’ten çıkan petrol  ABD ve onun işbirlikçileri Kürtler paylaşmakta. Ya Türkmenler, 3 milyon Türkmen de kim oluyor)</p>
<p>Kerkük sizi, milletinize bakmada bağrına basar, biliyor musunuz? Kerkük… Dedim ya, bir taş atımı mesafe kadar yakın. “Kerkük petrollerini ele geçirmek için Türkmen şehri Kerkük’e ithal edilen ve Kerkük ile hiç ilgisi olmayan 700 bin Kürt’ün durumu ne olacaktır bir bilen var mıdır ?  Kürtler, ABD’nin desteği ile Kerkük’te hemen her cadde ve sokağın üzerinde Kürt bayrakları ile donatmaya başladılar. Bugün Kürtler’in yoğun olduğu bölgelerde hiç Irak bayrağına rastlanmazken Kürt bayraklarının yoğunluğu dikkat çekiyor. Kerkük’ün ‘Kürt kenti’ olduğunu göstermek amacıyla asılan yoğun Kürt bayraklarını kentin girişindeki Rahimava kesimindeki PKK’nın Irak yapılanması olan Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK) bayraklarıyla birlikte sallanıyor. Bugün Kürtler utanmadan Kerkük’te nüfus sayımının yapılmasını ısrarla istiyorlar. 2004’te Kerkük’te seçmen sayısı 369 bin iken bugün ise 840 bin olmuştur yani artış yüzde yüzün üzerinde. Saddam döneminin Irak’ında ve BM kaynaklarına göre, Saddam Hüseyin döneminde Kerkük’ten göçe zorlanan Türkmen, Kürt, Arap ve Keldo-Asuri’nin toplam sayısı ise 11 bin 800 civarında… Saddam’ın devrilmesinden sonra Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edilmiş durumda.8 sene önce Kerkük’ün nüfus sayısı 830 bin iken bugün ise 1 milyon 600 bin civarındadır. Bu da gösteriyor ki Kerkük’ün nüfus yapısı kökten değiştiriliyor. Kerkük’le ilgisi olmayan bu insanları Kerkük’e yerleştiren, finansını sağlayan ve maaşa bağlayan kimlerdir ve hedefleri nedir? Sakın hedef Kerkük petrollerini ele geçirip bir Kürt devleti (İkinci İsrail’i) kurmak olmasın! Türkmen şehri Kerkük’ün başına ne geldiyse petrolden geldi, şehrimizde petrol olmasaydı bu acıları, katliamları, baskıları ve zulmü yaşar mıydık? Allah milletimizi aç gözlülerden ve düşmanlardan korusun.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geçmişten Günümüze Irak’ta Türkmen Politikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi</guid>
<description><![CDATA[ Geçmişten Günümüze Irak’ta Türkmen Politikası
Irak’taki Türkmenler eski zamandan beri vatanlarından şimdiki yurtlarına ya akarak, ya sığınarak, ya da saldırarak gelmişlerdir. Türkmenler değişik zamanlarda Irak’a yerleşip halkla kaynaşmışlardır. Ama çoğu zaman onlar Osmanlı Devleti’nin kalıntısı olarak nitelendirilip kendi kültür ve medeniyetlerinden uzak tutulmuşlardır. Türkmen adı hakkında birbirinden farklı birçok görüş ortaya atılmıştır. Tarihçiler, Türkmen kelimesinin anlamı konusunda belirli bir görüş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69b0037d7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Geçmişten, Günümüze, Irak’ta, Türkmen, Politikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmeneli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html">Geçmişten Günümüze Irak’ta Türkmen Politikası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İlhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Irak’taki Türkmenler eski zamandan beri vatanlarından şimdiki yurtlarına ya akarak, ya sığınarak, ya da saldırarak gelmişlerdir. Türkmenler değişik zamanlarda Irak’a yerleşip halkla kaynaşmışlardır. Ama çoğu zaman onlar Osmanlı Devleti’nin kalıntısı olarak nitelendirilip kendi kültür ve medeniyetlerinden uzak tutulmuşlardır.</p>
<p>Türkmen adı hakkında birbirinden farklı birçok görüş ortaya atılmıştır. Tarihçiler, Türkmen kelimesinin anlamı konusunda belirli bir görüş üzerinde birleşmemekle birlikte, Türkmenlerin Türk’ten ayrı bir soy belirtmediği, sadece Oğuzların Müslüman olan kısmına “Türkmen ’ denildiği, Türk boylarından biri olduğu hususunda görüş birliğine varmışlardır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılıp, Irak adı ile kurulan Devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren soydaşlarımızdan, uzun yıllar “Türkler” diye söz edilmiştir. Ne var ki 1959 yılından sonra, Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak için, soydaşlarımıza, devlet tarafından resmî olarak “Türkmen” denilmeğe başlanmıştı<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Irak’ta 1959 yılından sonra, Bağdat yönetimi tarafından “Türkmen” topluluğu diye isimlendirilen Türkler, bilindiği gibi, Lozan Konferansı sıralarında İngiliz heyeti tarafından da “Türkmenler” olarak ifade edilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. O zaman Türk heyeti başkanı olan İsmet Paşa, “Türkmen” ve “Türk”ün eşanlamlı olduğunu, hatta bu anlamda Türkiye Türklerinin de Türkmen olduklarını söyleyerek, sonuçta bunun bir politik manevra konusu yapılamayacağını ileri sürmüştü. Böylece İngiliz tezi, daha o sıralarda çürümüştü<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>1988 yılında Irak’ta yayınlanan devlet istatistiklerinde yer alan bilgilere göre Irak’ta kilometre kareye düşen nüfus yoğunluğu 42 kişi, ortalama doğum oranı % 4.5, yıllık nüfus artış hızı % 3.7, doğurgan kadına düşen ortalama çocuk sayısı 7, ölüm oranı % 87’dir. Bu istatistik verilere göre yapılan nüfus yansıtımı 1976 sayımında 11.505.000 iken, 1988’de Irak Planlama Başkanlığı verilerine göre 18.100 olarak bulunmuştur.</p>
<p>Irak’ta yapılan tahminlerde ise yine aynı sonuç alınmıştır. Buradaki rakamlardan yola çıkarak “1921, 1926, 1947, 1957, 1969 ve 1965 yılları” içerisinde yaşayan etnik yapıya göre elde edilen nüfus oranları; Hıristiyanlar % 3, Türkler % 16, Kürtler % 18, Araplar % 63 olarak ortaya çıkmaktadır. Bu oranlara göre nüfus sayısı 18.100.000 iken Irak’ta yaşayan etnik nüfusların sayısı; Hıristiyanlar 546.000, Türkler 2.880.000, Kürtler 3.240.000, Araplar 11.444.000’dir. Irak Planlama Bakanlığı verilerine göre, 2000 yılı için Irak’ın nüfusu 20.000.000 olarak gösterilmektedir. Bu rakamı doğru kabul edersek Irak’ta Türkmenlerin nüfusunun 3.200.000 civarında olması gerekir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>Bu grupların yerleşim bölgeleri, günümüze kadar uzanan savaşlar ve çatışmalar bakımından jeostratejik bir öneme sahiptir. Türkmenlerin Irak içerisindeki ana yerleşim merkezleri Musul, Erbil, Kerkük, Duhok, ve Diyala gibi iller ve bu illerin kasaba ve köyleridir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Bunlara Selahaddin ve Bağdad’ı da ilave edebiliriz.</p>
<p>Irak hükümetinin, Türkmenlerin sayısı hakkında telaffuz ettiği en düşük rakam 136.800’dür. 1957 yılında, Irak’ta yaşayan halkların etnik yapısına dayalı olarak yapılan nüfus sayımından sonra açıklanan bu rakamın, gerçekleri yansıtmaktan çok uzak olduğu açıktır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</p>
<p>Irak yönetimi, Türkmenleri asimile etmek ve bölgelerini Araplaştırmak için özellikle 1980’den sonra çeşitli baskılarını arttırmıştır. Açık yerlerde Türkçe konuşmayı yasaklamakla kalmamış, telefonda kendi ailesiyle konuşanları cezalandırma yoluna gitmiştir. Yüzlerce Türkmen köy ve kasabası çeşitli bahanelerle yıkılmış, Türkmen halkı başka yerlere göçe zorlanmış, Irak’ın güneyinde yüz binlerce Arap vatandaşın Türkmen Bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız teşvik primleri verilmiş ve arazi dağıtılmıştır.</p>
<p>Irak’ın İran ile giriştiği savaş, ülkede genel olarak durumu kötüleştirirken, Türk toplumunun durumu daha çok zorlaşmaya başlamıştı. Bağdat yönetimi Türkleri bir yandan savaş cephelerinin ön saflarına sürerken, diğer yandan Türklerin ileri gelenlerini idam etmeye devam etmiştir.</p>
<p>Türkmen kenti Kerkük’te 600 metre genişliğinde bir otoban inşa edileceği gerekçesiyle, yaklaşık iki bin ev yıktırılmıştır. Otoban inşaatı bitince bütün bu evler, Araplara verilmiş ve Kerkük’ün Araplaştırılması planında bir adım daha ileriye gidilmiştir. Türklerin Türk bölgelerinde taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Türkmenlerin siyasî hareket ya da partileri, 1970’li yılların sonunda ortaya çıkmıştır. Genel olarak bakıldığında kuzeyde Kürtler ile orta ve güney Irak’taki Şiîlerde olduğu gibi Bağdat yönetimlerine karşı muhalefet, Türkmenler arasında rastlanan bir olgu değildir. Söz konusu örgütler Irak’ın siyasî alanında etkili olamamıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>1991 Körfez Savaşı akabinde gerek vatanda gerekse yurt dışında diğer muhalefet grupları gibi açık faaliyete geçen Türkmen siyasi hareketi, Türkmen varlığını tanıtmakta ve davasını kabul ettirmekte büyük çabalar harcamıştır. Irak muhalefeti ile birlikte rejime karşı mücadele vermesinin yanı sıra, bu gruplar nezdinde haklarını tespit etmek için de mücadele vermiştir. Dünya kamuoyu nezdinde ise, komşu ve hür dünya ülkeleri ile temasa geçerek ve çeşitli vesilelerle Irak’taki Türkmen varlığını tanıtarak, mazlumiyetlerini ve durumlarını anlatarak dünya kamuoyunun desteğini almaya çalışmıştır.</p>
<p>24 Nisan 1995’te kurulan Irak Türkmen Cephesi (ITC), Irak muhalefetinin bir araya gelmesine yönelik çalışmalara ilk günden katılarak Beyrut, Viyana ve Selahaddin toplantılarında bulunmuş ve muhalefet şemsiyesi olarak kurulan Irak Ulusal Kongresi’nin(INC) kurucu üyelerinden biri olmuştur<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>.</p>
<p>Irak’ta Türkmen politikasına bakacak olursak sırasıyla Kürtlerin, ABD’nin ve Arapların izlediği politikayı incelemek faydalı olacaktır.</p>
<p>Kürtlerin Türkmenlere yönelik politikası genel olarak, Irak’ta ulaşmak istedikleri hedefi gerçekleştirmek amacıyla Türkmenleri kendi yanlarına çekmek şeklinde olmuştur. Bu doğrultuda ciddi sayılabilecek öneriler sunulmasına rağmen Türkmenler, verilen vaatlere olumlu yaklaşmamışlardır. Burada Kürtlerin bu alandaki girişimlerine değinerek, Türkmenlerin tutumunu ve Türkiye’nin tavrını da ortaya koymakta yarar vardır. 1959 katliamı sonrasında Türkmenler ve Kürtler arasında gerilen ilişkilerin normalleştirilmesi için Kürtler tarafından politik amaçlarla değişik adımlar atılmıştır. Bunlardan birisi de Molla Mustafa Barzani’nin girişimi olmuştur. Mustafa Barzani, Türkmenlerin önde gelen kişileriyle görüşmeler yaparak Türkmenlerin desteğini kazanmayı amaçlamıştır. Mustafa Barzani, yapılan görüşmelerde Kerkük’ün yönetimi başta olmak üzere Türkmenlerin kültürel ve siyasal hakları konusunda cazip önerilerde bulunmuştur. Bunun karşılığında Türkmenlerin Kürt hareketine katılması ya da Kerkük konusunda Irak hükümeti ile olan anlaşmazlıkta Kürtlere destek vermeleri beklenmiştir.</p>
<p>Barzani’nin söz konusu önerisi değişik nedenlerden dolayı Türkmenler tarafından olumlu karşılanmamıştır. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen, Türkmenlerin tarafsız kalmayı tercih etmeye devam etmeleri, daha fazla acıya maruz kalmak istememeleri ve Kürt hareketinin nihaî hedefinin bağımsızlık olması endişesi en önemli faktörleri teşkil etmiştir. Sözü edilen nedenlerden dolayı bir güvensizlik havasının hâkim olduğu ilişkilerde, Kürt grupları başka adımlar da atmışlardır. Kürtler, Türkmenlere verdikleri sözler hakkında güvence sağlamak için Türkiye’nin garantör olması önerisinde bulunmuştur. Bu doğrultuda Mustafa Barzani, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e radyo yoluyla açık bir mesaj göndererek yardım istemiştir. Türkiye’nin cevabı ise olumsuz olmuştur. Türkiye’nin bu tutumunun, Türkmenlerin duyduğu aynı endişelerden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Çünkü böyle bir desteğin sağlanması ve dolayısıyla Türkmenlerin de Kürt hareketine katılması ya da en önemli konulardan biri olan Kerkük hakkında Türkmenlerin de Kürt gruplarına destek olması, Kürt gruplarını daha güçlü bir konuma getirerek, Irak çapında Kürtlerin nihaî emellerine ulaşmalarına ciddi bir katkı sağlayacaktı. Aslında Kürt liderlerinin, Irak ve Kürt hareketi için Türkmenlerin siyasî dengelerdeki rolünün ve Kerkük konusundaki etkilerinin farkında oldukları görülmektedir. Türkmenlerin Kürtlerle aynı safta durması, 1970’ten önce Kürtlerin Irak Hükümeti ile özerklik bölgesine Kerkük’ün de katılması hakkındaki pazarlık gücünü artıracaktı<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>1990’lı yılların başından bu yana Kürt grupları Türkmenleri, bağımsızlık girişimlerinin önünde büyük bir tehlike olarak algılamaktadır. Bu algılamanın bir sonucu olarak, Kürt grupları Türkmenlerin 1990 yılında Irak Milli Türkmen Partisi (IMTP)’nin kurulmasıyla başlayan, Türkmenlerin siyasi teşkilatlanma sürecini endişe ile takip etmişlerdir. 1996, 1998 ve 2000 yıllarında Türkmenlere karşı düzenlenen saldırılar, Türkmen örgütlenme süreci ve hareketine ağır bir darbe vurmuştur. Ayrıca Kürt grupları Türkmen örgütlenme hareketinde çalışan Türkmenlere karşı büyük bir baskı operasyonu başlatmıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra Kürt partileri, Türkmenlere verdikleri geçici fırsatlarla Türkmenleri bir kez daha kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Ancak Kürtlerle aynı hedefleri paylaşmayan Türkmenler bu plandan uzak durmuşlardır. Kürt grupları, bu konudaki amaçlarına ulaşamayınca Türkmen Cephesinin Erbil şehrinden çıkması talebi gibi<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> ciddi baskıların yanı sıra, Türkmenleri bölücülük ve dış güçlerin aracı olmakla suçlayarak onların aleyhine bir atmosfer yaratmaya başlamışlardır.</p>
<p>Kürt gruplarının, Türkmen davasına zarar verebilecek ve Türkmenler arasında bölünmeyi sağlayabilecek en tehlikeli adımlarından biri de “sözde Türkmen partilerini’ kurmaları olmuştur. Ayrıca Türkmen Cephesi’ne baskı yaparak ve bazen de saldırılarda bulunarak, Türkmen halkının resmî temsilcisi olan Türkmen Cephesinin etrafında toplanmayı ve örgütlenmeyi engellemeye çalışmaktadırlar<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Kürdistan Demokratik Partisi (KDP), Türkmenleri tanımadığı gibi, Türkmenleri Türkiye’nin elinde bir araç olmakla suçlamaktadır. Bu nedenle Türkiye’yi eleştirmektedir. Türkmenlerin Kürt parlamentosuna (1992 seçimleri) aktif olarak katılmamalarının Türkiye’den kaynaklandığını iddia ederek, Türkmenleri Türkiye’nin politikasından uzak durmaya teşvik etmektedir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>KDP, Kerkük’ün Türkmenlerin yaşadığı bir şehir değil, tamamen bir Kürt şehri olduğunu iddia ederek, Kerkük’ü ‘Kürdistan’ın kalbi” şeklinde nitelendirmektedir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Yaklaşık bir milyon nüfusu olan Kerkük şehrindeki Türkmenlerin oranı % 60’dan fazla<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> olmasına rağmen, Türkmenlerin sayısını % 21,4 ve Arapları % 28,4 olarak gösterirken, Kürtleri çoğunluk göstererek sayılarının % 48,3 olduğunu iddia etmektedir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</p>
<p>KDP yayınlarından “Gulan” Dergisi, Türkmen Cephesi’nin Türkiye tarafından yönetildiği ve Cephe’nin, yani Türkiye’nin “Kürdistan tecrübesini” zedelemek istediğini iddia ederek böyle bir bağlantının devam etmesi halinde Türkmenlere ağır bir fatura çıkaracağına dair açık tehditlerde bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</p>
<p>Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin arasında Türkiye ve Türkmenlere karşı nefret hisleri ortaya çıkarmayı başaran KDP, bunun değişmeyen bir gerçek haline gelmesi için daha da öteye gitmektedir. Bu doğrultuda, Türkiye’nin Türkmenlere siyasî amaçla yaklaştığı iddiasının yanı sıra, Türkiye’nin “Turancılık” hedefini gerçekleştirmek için Türkmenleri kullandığını ve dolayısıyla 1970 ve 1980’li yıllarda Türkmenlerin idam kampanyasına maruz kaldıklarını ileri sürümektedir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</p>
<p>Irak’a karşı savaşın kesinleştiği günlerde telaşa kapılan KDP ile KYB, savaş sonrası Irak’ta beklentilerini gerçekleştirmek için harekete geçmişlerdir. 17 Aralık 2002’de KDP ve KYB başta olmak üzere<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Londra’da Amerikalı ve İngilizlerin gerçekleştirdiği Irak muhalefetinin toplantısında Irak, “Araplar, Kürtler ve diğerlerinin ülkesi” olarak tanımlanmıştır. 1992’de ABD-İngiltere tarafından uygulanan 36. paralel vasıtasıyla Kerkük’ün merkezî hükümetin kontrolünde kalması da baştan beri Türkmenlerin ikiye bölünmesine yol açmıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>.</p>
<p>Barzani ve Talabani güçleri Kerkük’e ”girmeyeceğiz” sözü vermeleri ve 18 Mart 2002’de Ankara Anlaşması’nı imzalamalarına karşın anlaşmaya uymayarak Kerkük’e girmeleri Türkmenler arasında büyük bir hayal kırıklığı ve kızgınlık yaratmıştır. Türkiye’nin garantör olmasına karşın sessiz kalması nedeniyle kısa zamanda sürtüşmeler çatışmaya dönüşmüştür<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>.</p>
<p>Irak’taki Kürt oluşumları ve Irak hükümeti’nin politikaları geçmişte bölgedeki petrol konusunda birleşmiştir. Kürt grupları, gelecekte her türlü oluşumun, petrol gibi önemli bir ekonomik destek olmaksızın başarılı olamayacağı kanaatindedirler. Bu nedenle özellikle Kerkük konusunu gelecekleri açısından hayati bir mesele olarak görmektedirler. Bu doğrultuda Kürt grupları Irak’ın işgalinden önce Kerkük ve yöresine göçü teşvik etmeye başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>.</p>
<p>Irak’a karşı savaşın başlamasından önce Irak’ın yeni yapılanması konusunda değişik düşünceler ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi federal yapılanmanın politik ve etnik hatlar boyunca olmasıdır. Irak’ta federal yapılanmanın etnik hatlar boyunca değil, siyasî hatlar boyunca olması halinde de bu durum en başta Türkmenler için tehlikeli olacaktır. Çünkü politik hatlar boyunca Irak’ın kuzeyinde oluşturulacak federe devletin Kürtlerin kontrolünde olacağı şimdiden bellidir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>Savaş sonrasında, farklı şekillerde ABD’nin desteğini aldığı görülen Kürt grupların Türkmenlere karşı sertleşen tavırları değişik alanlarda su yüzüne çıkmıştır. 22 Ağustos 2003’te Türkmenlere ait Tuzhurmatu ve Kerkük’teki olaylar örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>Kürt grupların söz konusu saldırıları 2. Körfez Savaşı’ndan sonra Türkmenlere karşı izledikleri tutumun bir halkasını oluşturmaktadır. Aslında bu saldırının amaçlarından birisinin de, politikaya katılmanın ve mücadelenin zirvede olması gereken bir dönemde Türkmenlerin politikadan uzaklaşmaları ve verilen haklara razı olmalarını sağlamak yani bir nevi caydırma politikası olduğunu söylemek mümkündür. ITC başkanına düzenlenen saldırının da aynı doğrultuda değerlendirilmesi gerekir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>.</p>
<p>Türkmen okullarında tam bir Kürt terörü yaşanmaktadır. Erbil’de Kürtçe baskısı yapan Kürtlerin, arkalarında ABD’nin desteğine rağmen, Kerkük’te bu baskıyı yapmaya güçleri yetmemektedir. Ancak Türkmen okullarına giden her türlü malzemeye KDP bölgesindeki kontrol noktalarında el konulmaktadır. Bu gün Kerkük bölgesindeki Türkmen okullarında Türkçe kitap sıkıntıları yaşanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>.</p>
<p>Arapların Türkmenlere Yönelik Politikasında Türkmenler, milli kimliklerinin yok edilmesi ve ülkedeki varlıklarının sona erdirilmesi amacıyla Arap olan Irak iktidarları tarafından çeşitli baskı ve asimilasyon hareketlerine maruz kalmışlardır.</p>
<p>Yüzlerce Türkmen köy ve kasabası çeşitli bahanelerle yıkılmış, birçok yerleşim yerlerinin Türkçe olan adları Arapçayla değiştirilmiş, Türkmen halkı başka yerlere göçe zorlanmış, Irak’ın güneyinde yüz binlerce Arap’ın Türkmen Bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız teşvik primleri verilmiş, Türkmenlerin arazilerinin istimlâk edilerek güneyden getirilen Araplara dağıtılması sağlanmış, Kerkük’te Türkmenlerin gayrimenkul alım-satımı ve her türlü ticari aracın alım-satımı yasaklanmış ve Türkmen bölgelerinde, camilerde Türkçe vaaz ve hutbe verilmesi yasaklanmıştır. Göç ettirilen Türkmenlere hiçbir tazminat ödenmediği gibi gönderildikleri yerlerde kendilerine kalacak yer dahi gösterilmemiştir. Aileler can güvenliği ve barınabilecekleri bir yer bulabilmek ümidi ile yasadışı yollardan sığınmacı kabul eden ülkelere gitmek için teşebbüs etmek zorunda kalmıştır. Irak, Körfez Savaşları’nda Türkmen askerlerini savaşın ön saflarında kullanarak kırdırmıştır. 1991 yılında Türkmenlere karşı Altunköprü katliamı uygulanmış, 1996’da KDP ile işbirliği yapılarak ITC büroları basılmış ve 34 kişi tutuklanmış ve öldürülmüştür. Ekim 1997’de yeni bir nüfus sayımı yapılmıştır. Irak yönetimi ve güvenlik birimleri Türkmenler arasında, “kendilerini Türkmen yazdıranların ellerinden her türlü vatandaşlık hakları alınarak sürgün edilecekleri” şayiasını yaymışlardır. Halk korkutulmuştur. Ayrıca, hazırlanan formlarda da Türkmen toplumu inkâr edilmiştir. Bu nedenle, birçok Türkmen can ve mal güvenliği nedeni ile kendini Arap yazdırmak zorunda kalmıştır. Irak yönetimi, baskılarla elde ettiği bu sonucu gerçek kabul ederek ülkede Türkmen toplumunun yaşamadığını veya çok az sayıda olduğunu iddia etmiştir. Yukarıda anlatılan baskıların önemli bir kısmı BM İnsan Hakları Raporlarında da yer almıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</p>
<p>Baas rejimi, Telafer’in tamamı Türkmen olduğu ve Arap olmayı kabul etmedikleri için şehre hiçbir zaman trafik lambası yaptırtmamış, sinema, tiyatro gibi kültürel yerler hiçbir zaman inşa edilmemiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>.</p>
<p>Irak Savaşı sonrası, Arap medyasında yaşanan Kürt karşıtı eğilim neticesinde, Türkmenleri savunma olgusu ortaya çıkmıştır. Operasyon tarihine kadar haberlerde bile gündeme getirilmeyen Türkmenlerin, artık bazı yazarların ve çalıştıkları gazetelerin odak noktası olduğu görülmektedir. Türkmenlere yapılan haksızlıklar, Arap medyasının gündemine oturmuştur.</p>
<p>Son dönemlerde bazı Arap hükümetlerinin, Irak Türkmen Cephesi Başkanını ülkelerine davet ettiği ve Arap medyasının Türkmenlere daha fazla yer vermeye başladığı görülmüştür. Örneğin, 2004 yılında Irak Türkmen Cephesi Başkanı Faruk Abdullah Abdurrahman’ın, Mısır devletini ziyaret ederek Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Mahir ve Arap Ligi Genel Sekreteri Amr Musa ile görüşmesi Arap medyasında büyük ilgi görmüştür. Hatta Cephe Başkanı’nın Kahire’de düzenlemiş olduğu basın toplantısında dile getirdiği, Türkmenlerin, Kürtlerin “etnik esaslara dayalı bir Kürt federasyonunu kabul etmeyiz” beyanatı, Arap medyasında büyük yankı uyandırmıştır.</p>
<p>Türkmenler, Arap medyasında kendi davalarını savunurken, Türkiye ile Arap kamuoyu arasında bir köprü olmaya çalışmaktadır. Arap kamuoyunun desteğini kazanmak, Irak’ta söz sahibi olmak için birçok açıdan önem taşımaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>.</p>
<p>İran, hiçbir zaman Türkiye’nin Irak’ta söz sahibi olmasını istememektedir. Soydaşlık bağı itibarıyla Türkiye ve Türkmenler arasında güçlü bir bağın var olduğunu bilmektedir. Türk dünyasında Türkiye’ye en bağlı Türk grubun Irak Türkleri olduğu da söylenebilir.</p>
<p>Son dönemlerde İran’ın Türkmen ilgisi artmıştır. İran istihbarat teşkilatının, Sünnî Türkmen bölgelerinde Sünni Türkmenler ile ilişki kurmak uğraşında olduğu da bir gerçektir. İran’ın Türkmenlere verdiği mesaj şudur: “Türkiye Türkmenlere yeterli derecede sahip çıkmamıştır. Sahip çıksaydı, bugün Türkmenler İrak’ın yeniden yapılandırılması sürecinde daha etkili olabilirlerdi”. Görülen o ki, Irak’ın orta ve güneyinde oldukça etkili olan İran, Kuzey Irak’ta da etkisini artıracak bir arayış içindedir. Bu arayışına en uygun platformu da Türkmenlerin oluşturduğu bir gerçektir. Yani İran, Kuzey Irak’ta, bir Türkmen kartı oluşturmayı planlamaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</p>
<p>ABD’nin Türkmenlere yönelik politikası, İngiltere’nin bölgede uyguladığı politikanın devamı niteliğinde olduğundan öncelikle İngiltere’nin Türkmen politikası incelenmelidir.</p>
<p>İngilizler, bütün sömürge ve dominyonlarında uyguladıkları, işgal ettikleri bölgelerde kalıcılığın genel kavramını oluşturan yöntemlerini bu coğrafyaya da getirmişlerdi. Bu genel kavram, bölgedeki toplumun unsurları arasında azınlıkta olan ancak kendisine müzahir unsuru genele egemen kılmak, çoğunluktaki unsurlar arasına da nifak tohumları atılarak birbirine kırdırmak biçiminde olmuştur.</p>
<p>Her guruba karşı izledikleri politika farklı olmakla beraber Irak’ın kuzeyinde yaşayan ve çoğunlukta olan Türkleri, Türkiye ile birleşmenin çimentosunu teşkil edecekleri için tedrici bir biçimde eritmek yoluna gitmişlerdir.</p>
<p>İngilizler bölgeden çekildikten sonra bile, kurmuş oldukları güdümlü yönetimleri bu esas üzerine biçimlendirdiler. Ortadoğu’da kurulan birey odaklı güdümlü uydu devletçikler, kuruldukları evreden itibaren diğer uydu devletçiklere karşı kullanıldılar. Bölge halkları, kendi ülke coğrafyalarında kültürel fay hatlarında kırılganlığa sebep olacak tarzda ayrımcılığın körüklendiği, bir başka deyimle bölücülüğün alabildiğince dışarıdan desteklendiği bir sistemle karşı karşıya kaldılar<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>.</p>
<p>ABD temel politikasını, dünya enerji kaynaklarının kontrol edilmesi üzerine kurduğu strateji ile yürütmektedir. Bu stratejisini de açık açık bütün dünyaya bildirmekte ve gereğini de yapmaktadır. “Petrol ve diğer enerji kaynaklarının, ABD ve onun müttefiki olan gelişmiş ülkelerin ekonomilerine zarar vermeyecek şekilde çıkarılması, işletilmesi ve uygun fiyatlarla kesintisiz bir şekilde çıkarılmasının ve işletilmesinin devamı” diyebileceğimiz bu temel politika gereği, ABD, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya gibi petrol ve doğalgaz bakımından çok zengin ülkeleri ve bu ülkelerin yer aldığı coğrafyayı daimi bir şekilde kontrol etmek istemekte ve bu bölgedeki güç dengelerinin hep kendi ulusal çıkarlarına uygun biçimde şekillenmesine çalışmaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>.</p>
<p>Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) coğrafî sınırları ve proje kapsamında kendisine biçilen vazife doğrultusunda ABD’nin Türkmen politikası da ülkemizi ve bütün Türklük âlemini yakından ilgilendirmektedir.</p>
<p>Körfez Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile Irak topraklarında kuzeyde ve güneyde olmak üzere güvenlik bölgeleri oluşturulmuştu. Bu güvenlik bölgeleri oluşturulurken teoride kuzeyde Kürt ve Türkmenler, güneyde de Şîiler Saddam rejiminin baskılarından korunuyordu.</p>
<p>Pratikte bu böyle olmadı. 32. paralelin güneyinde kalan Kürtler güvenlikli bölgeye dâhil edildiği hâlde, kuzeyde kalan Türkmenler dâhil edilmemişti. Irak Savaşı’na kadar geçen dönem içerisinde Türkmenler bir yandan Saddam rejiminin baskılarına maruz kalırken, diğer taraftan da Kürtler arasında zor günler yaşamaya mahkûm bırakılmışlardı. Bu anlamda Irak Savaşı Türkmenlerin kaderi açısından bir dönüm noktası olabilirdi. Ancak savaş öncesinde ve sonrasında Türkiye’nin Türkmenlere dair kalıcı ve etkin bir politikasının bulunmayışı, ABD’nin bölgedeki açılımlarında Türkmenlere yer verilmemesinde etkili oldu.</p>
<p>ABD ve İngiliz yöneticileri, Iraklı muhalif grupları savaş sonrasına hazırlamak maksadıyla savaş evvelinde Amerika ve İngiltere’nin çeşitli merkezlerinde gerçekleştirdikleri toplantılara Türkmenleri davet etmediler. Irak’ın geleceğine dairse Şiiler ve Kürtler dikkate alındığı halde Türkmenlerin ismi dahi geçmedi. Bu durum savaş sonrasında da aynı şekilde devam etti. Türkiye’nin Irak Savaşı’na katılmayışının veya kendisine yardım etmeyişinin bedelini âdeta ülkedeki Türkmenlere ödeten ABD, Türkmenlerin yaşadığı bölgelerin siyasî, kültürel ve nüfus dengelerini değiştirebilecek gelişmelere ses çıkarmayarak seyirci kalmayı yeğledi.</p>
<p>Irak’ın düşmesinden sonra Kerkük ve Musul’u işgal eden Amerikan askerleri Peşmergelerin bölgeye girmesine göz yumdular ve bu şehirlerin günlerce yağmalanmasına sessiz kaldılar. Bu esnada peşmergeler özellikle resmi dairelerdeki tapu kayıtlarını imha ederek, bölgedeki Türk kimliğini silmeye çalıştılar. Ne yazık ki, Türkiye de o günlerde yaşanan bu olaylar karşısında “kırmızı çizgiler” olarak tanımladığı stratejik değerlerine saldırıda bulunulduğu halde herhangi bir aktif girişimde bulunamadı.</p>
<p>Savaş sonrası ABD yönetimi Türkmenlerin çoğunlukta yaşadığı Kerkük ve Musul’da Saddam rejiminin atadığı valileri kendisine göre geliştirdiği bir seçim sistemi ile değiştirdi. Demografik yapı gözetilmeksizin, Kürtler lehine olacak şekilde kendileri tarafından atanan delegelerle gerçekleştirilen bir Kürt vali getirildi.</p>
<p>Türkmenlerin dışlandığı en önemli gelişme Geçici Yönetim Konseyi (GYK)’nin oluşturulmasında yaşanmıştır. Çünkü bu hâdise bundan sonraki yönetimle ilgili açılımlarda Türkmenlere yer verilmeyeceği anlamına da gelmekteydi. Amerikalı yetkililer tarafından seçilen ve 14 Temmuz 2003’te göreve başlayan GYK, 13 Şii, 5 Sünni-Arap, 5 Kürt, 1 Türkmen ve 1 Asurî-Hıristiyan olmak üzere toplam 25 üyeden oluşmaktaydı.</p>
<p>Geçici Irak Anayasası, hazırlanmasını müteakip uzun tartışmalardan sonra Mart 2004’te GYK’nin ve ABD makamlarının onayını alarak yürürlüğe girdi. Anayasanın hükümlerini Türkmenler açısından özellikle şu üç hususa göre değerlendirebiliriz:</p>
<ol>
<li><strong> Türkmenlerin varlığı:</strong> Anayasa’ya göre Türkmenler, kurulacak yeni devlette Araplar ve Kürtlerin yanında asli unsur olarak kabul edilmemişlerdir. Nüfus bakımından çok az olan Asurî ve diğer unsurlarla eşdeğer tutularak idari ve kültürel azınlık sayılmışlardır.</li>
<li><strong> Federasyon:</strong> Anayasa’ya göre Irak’ın etnik kökene dayanmayan bir federasyondan oluştuğu kabul edilmiştir. Irak, vilayet idarî yapısı göz önünde bulundurularak 3 + 15 = 18 formülü uygulanarak Kürt ve Arap federasyonlarına ayrılmıştır. Dohuk, Erbil ve Süleymaniye vilayetleri Kürdistan coğrafyası olarak tanımlanarak Kürt yönetimine ve diğer 15 vilayet de Arap yönetimine bırakılmıştır. Her iki federasyonun üzerinde merkezî Irak yönetimi bulunmaktadır.</li>
<li><strong> Kerkük’ün Statüsü:</strong> Anayasada Kerkük’ün statüsünün ileride belirleneceği vurgulanmaktadır. Kerkük, federasyon yapısında Kürdistan’a dâhil edilmemiş görülmektedir. Ancak yakında gerçekleştirilecek plebisit (halk oylaması) ile belirlenmesi muhtemel statüsü için Kerkük’ün Nüfus dengesini bozacak hazırlıklar yapıldığı anlaşılmaktadır.</li>
</ol>
<p>ABD’nin Irak politikasında Türkmenlerin adı yoktur. Türkmenlerin iddiasına göre; ITC, ABD’nin Kürt kartı karşısında zaman zaman ılımlı tepkiler verse de Türkiye’nin gerekli tavrı koymayışı ve kendilerine yeterli desteği vermeyişi nedeniyle bu konuda çok etkin politikalar üretememektedir. Bu sebeple de Türkmenlerin sesi arzu edilen derecede çıkmamaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>.</p>
<p>Irak Devleti’nin kuruluşuyla birlikte Türkmenler kendilerini yeni bir durumla karşı karşıya bulmuşlardır. Söz konusu durum bir önceki döneme nazaran sosyal, ekonomik ve politik olarak farklı olmasının yanı sıra Türkmenlerin yeni yönetimi tamamen reddetmesi, kendi kısıtlı imkânlarıyla mümkün olmamıştır. Ayrıca yeni durumla bağdaşmaları psikolojik ve tarihsel açılardan kolay olmamıştır. Çünkü yönetimdeki tarihi rolleri çağlar boyunca hâkim durumdayken bu kez yönetilen durumuna dönüşmüştür. Bunun yanı sıra yeni Irak toplumundaki rolleri üçüncü ve dördüncü sınıf vatandaş seviyesine düşmüştür. Emrivakii reddeden bu psikolojik dürtü bir nevi düşünce felcine yol açarak, Türkmenleri içe kapanmaya yöneltmiştir. Bu durum ise, Irak’ta Türkmenlerin milli varlığını yok etmeye çalışan Irak hükümetlerinin işini daha da kolaylaştırarak, Irak’ta nüfus bakımından üçüncü millet olan Türkmenlerin yerleşim birliğinde de demografik bir soruna yol açmıştır.</p>
<p>Yeni Irak’ın oluşumundan sonra Türkmenler Irak’taki diğer toplumlarla etnik ve dini çatışmalara girmemişlerdir. Türkmenler, Irak’ta cumhuriyet sisteminin inşa edilmesine dek Arap, Kürt, Asurî ve Yezidiler ile mezhepsel ve milliyetçi çatışmalara da girmemişlerdir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>.</p>
<p>Irak Türkmenleri, üniter bir Irak Devleti’nin, ırk, din, dil ve mezhep ayrımı yapılmayan, çoğulcu demokratik, parlamenter, insan haklarına saygılı bir çizgi içinde yeniden yapılanmasından yanadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>.</p>
<p>Tarihi süreç içerisinde tarih ve coğrafya faktörleri Türk-Irak ilişkilerini belirleyen temel etkenler olmuşlardır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>.</p>
<p>Türkiye’nin Irak Türklerine yönelik çok etkin bir politikasının varlığından söz etmek mümkün değildir. Atatürk Döneminde, 5 Haziran 1926’da Türkiye ile Irak arasında yapılan antlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında bu ülkede yaşayan Türklerin problemleri ve hatta varlıklarından bile söz edilmemiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>.</p>
<p>Türkiye’nin Türkmen politikası bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi İkinci Körfez Savaşı ve sonrasında başlamamıştır. Türkiye’nin Kerkük’e yönelik “yeniden ilhak politikası”nı terk ettiği görülse de, Türkmenlere yönelik ilgi daima var olmuş ve bu ilgi 1990’lı yıllardan sonra fiilî desteğe dönüşmüştür. Örneğin, Türkiye, 1959-1960 yıllarında Türkmenlere karşı Irak’ta gerçekleştirilen katliam ve asimilasyon hareketlerinin tekrarlanmaması için ciddi girişim ve müdahalelerde bulunmuştur<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>. 1959 yılında Irak Türk’ünün yaşadığı büyük katliamdan sonra dönemin Dışişleri Bakanı Zorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri dışında konuyla hiç kimse ilgilenmemiştir. Bu ilgisizliğin sebebi olarak Irak’la, bu ülkede yaşayan Türklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına alacak bir anlaşmanın yapılmamış olması gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanın olmadığının cevabı da verilebilmiş değildir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</p>
<p>Baas Partisi’nin 1968’de iktidara gelmesi ile Türkmenlere verilen haklar sonucunda Türkiye ile bölgenin ilişkilerinde bir canlanma görülmüş, Türkiye’den bölgeye uzmanlar gönderilmiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>. 1991’de Türkmenleri temsil eden Irak Millî Türkmen Partisi Ankara’da kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</p>
<p>Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucunda başlayan İkinci Körfez Savaşı’nda dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, müttefiklerin yanında yer almasıyla, Türkiye’nin Irak politikasında bir değişiklik yaşanmıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>.</p>
<p>2 Eylül 1991’de güvenli bölgenin 36. paralelden 34. paralele çekilmesiyle, 36. paralelin dışında kalan Kerkük Türkmenlerinin de güvenli bölgeye alınması, Musul ve Kerkük Türkmenlerinin de Kürt muhalefetiyle bir araya getirilmesinin yollarının arandığı bir seçenek, Barzani ve Talabani ile dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bir toplantısında görüşülmüştür. Ancak bu konu Ankara bürokrasisinden çok sert tepki almıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>.</p>
<p>1991’de güvenli bölgenin inşası sırasında Kerkük’ün bu bölgenin dışında bırakılması Türkiye için stratejik bir tercihti. Türkmenlerin her açıdan en önemli merkezi sayılabilecek Kerkük’ün, bu bölgenin dışında bırakılması tercihinin arkasında yatan neden, Kerkük petrollerinin bu bölgeyi ekonomik olarak beslemesi ve Kuzey Irak’ta bağımsız bir yapıya doğru gidilmesinin önünü kesmekti. Ancak bu stratejik tercihin doğal sonucu olarak, Saddam Hüseyin’in kontrolünde olan Kerkük’te güçlü bir Irak Türk muhalefetinin örgütlenememesi, Türkiye’nin Kürtlere karşı Türkmen faktörünü ön plana çıkarmasını engellemiştir. Bunun sonucu olarak Irak Türklerinin gücü sadece Erbil ve birkaç yerleşim merkezi ile sınırlı kalmıştır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>.</p>
<p>Türkiye’nin 1991’den 1996’ya kadar Türkmenlere yönelik faaliyetleri giderek yoğunlaşmış, ancak bu faaliyetler genellikle eğitim ve kültürel alanlar ile Kızılay’ın gıda yardımlarıyla sınırlı kalmıştır.</p>
<p>Türkiye’nin girişimiyle, dağınık ve birlikten yoksun olan parti ve hareketlerin bir araya gelmesi sonucunda 24 Nisan 1995’te Irak Türkmen Cephesi(ITC) kurulmuştur. Türkiye’nin Türkmenler politikasında önemli bir adım teşkil eden Türkmen Cephesi’nin kurulmasını, sosyal destekten siyasî desteğe geçiş şeklinde nitelendirmek mümkündür.</p>
<p>İki parti arasında (KDP-KYB) ateşkesin gerçekleştirilmesi için yapılan birçok toplantı ve görüşmelerden biri de Ankara görüşmeleri olmuştur. Ankara’da Ekim 1996 sonunda yapılan görüşmeler, Türkiye’nin 1991’den beri izlediği Kuzey Irak politikasında bir değişiklik ortaya çıkarmıştır. Türkiye, Ankara Nihai Bildirisi’nde Türkmenlerin bölgedeki siyasî sisteme dâhil olmasını kabul etmiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a>. 1991’den sonra Türkiye’nin Kuzey Irak politikası, bölgede istikrarın sağlanması ve merkezî yönetimin bölgeye yeniden hâkim olması şeklinde ifade edilebilir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>.</p>
<p>KDP ve KYB arasındaki sorunların çözülmesi için 1996 yılında yapılan Ankara toplantılarında dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Türkmenleri ön plana çıkarmıştır. Bu dönemde, Türkmenlerin, hesaba katılması gereken bir denge unsuru olduğu savunulmuş, KDP ve KYB arasında ateşkesin gözetilmesi için oluşturulması kararlaştırılan barış gücüne Türkmenlerin katılımı konusunda ısrar edilmiştir. Türkmenlerin kendilerini korumaları için bir “Akıncılar Grubu” kurulması projesi başlatılmış, Ankara Süreci’nde Türkiye’nin desteği ile eğitim ve silah donanımı nitelikli olan bir Türkmen barış gücü oluşturulmuştur<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a>.</p>
<p>Irak Rejimi, Türkiye’nin bölgedeki varlığından ve Türkmenler meselesini gündeme getirmesinden rahatsız olduğunu bildirmiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a>.</p>
<p>ABD ve İngiltere, 20 Mart 2003’te Irak’a karşı savaşı başlatmıştır. Türkiye, savaşın başında Kuzey Irak konusunda “kırmızı çizgileri”nin olduğunu açıklamış ve bir “Kürt Devleti” oldubittisine karşı bu kırmızı çizgileri koyduğunu ilan etmiştir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>.</p>
<p>Kürt grupları, ABD ile işbirliği yaparak Kuzey Irak’ı savaş güçlerine açmıştır. Türkiye’nin beklenen desteği ABD’ye vermemesi Kürt gruplarınca bölgede nüfuz sağlama amacıyla kullanılmış ve bu durum Türkiye ile Kürt grupları arasında bir savaşa dönmüştür. Ancak bu, sıcak çatışma değil soğuk bir savaştır. Türkmenlerin kendi haklarını elde etmelerinin engellenmesi yoluyla hem ABD, hem de Kürtler tarafından Türkiye’ye karşı yürütülen soğuk savaş doruğa çıkmıştır. Böylece Türkiye, Irak’ın yeniden oluşumunda devre dışı bırakılmıştır. Dahası, Türkiye’nin dünyaya ilan ettiği kırmızı çizgilerin üzerine bir Federe Kürt Devleti kurulması için büyük bir hızla çalışma yapılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>.</p>
<p>Bugünkü yapıda, Irak Türkmen Cephesi Irak Meclisi’nde sadece bir sandalye ile temsil edilebilmektedir. Bunda Irak’ta yapılan seçimlerin adil olmamasının büyük payı vardır. Siyasi temsil açısından Şii Türkmenler daha aktif durumdadır. Ancak onların da tüm irtibatları Irak’taki Şii grupların siyasete katılımı üzerinden gerçekleşmiştir. Türkmenlerin sahipsizliği gerçekten endişe verici boyutlardadır. Tıpkı Telafer katliamında olduğu gibi… Telafer, her şeyiyle bir Türkmen kentidir. Telafer’de Peşmergeler ve Bedir Güçleri tarafından takviye edilen işgal kuvvetleri tarafından, Körfez Harekâtı’nın başlangıcından beri “Türkmen Katliamı” yapılmakta, evlerini terk eden Türkmenlerin yerlerine Kürtler yerleştirilmektedir. İşgal güçleri ve Peşmergeler, Türkiye’ye sadece 70 km mesafede bulunan ve Türkiye ile Irak arasında açılması planlanan Ovaköy sınır kapısının geçiş güzergâhında bulunan Telafer’in tamamıyla Türkmen olmasını hazmedememektedirler. Ovaköy sınır kapısıyla Türkiye arasında Kürtlerden bir tampon bölge oluşturmayı planlamaktadırlar. Telafer, geçmişte 1920 yılında da İngiliz işgal güçlerine karşı direnmiş ve ‘‘Kaçakaç Yılı Destanı”nı yazmıştır. Bu nedenle Irak yönetimleri tarafından cezalandırılmış, il yapılmamış, altyapısına önem verilmemiş, trafik ışıklarından dahi mahrum bırakılmıştır.</p>
<p>Kerkük’te de işgalin başından beri Kürtleştirme çabaları devam etmekte, Kürtlere karşı Türkmenlerle Arapların ortak mücadelesi devam etmektedir.</p>
<p>Bugün Türkmenlerin Irak’ta yalnız bırakılmalarının ve haklarının verilmemesinin Irak’ın kurulmasından beri devam eden aynı politikanın bir uzantısı olduğu söylenebilir<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a>. Irak Türklerine karşı yürütülen bütün bu asimilasyon politikalarına karşı Türkiye fazlasıyla suskun kalmaktadır.</p>
<p>Türkiye’den yeterli ilgiyi görmemelerine rağmen, Türkmenlerin içinde hep zor durumda kaldıklarında Türkiye’nin yardım edeceği güvencesi var olmuştur. Bu güvence olmasaydı kendi ayakları üzerinde daha rahat durabilirlerdi. Irak’ın üniter devlet yapısı içinde hayatını sürdürebilme, bir takım kültürel hakların elde edilmesi ülküsü, Türkmenleri birleştirmede çok yetersiz kalmıştır. Belki de Kürtlerin ‘‘Kürt Devleti kurma” idealleri gibi Türkmenler de “Türkmeneli” hedefine ulaşmak için ortak bir çaba gösterselerdi, bütün Türkmenleri aynı amaç etrafında birleştirebilirlerdi.</p>
<p>Türkiye, Irak’ta yaşayanların tamamına akrabalık bağıyla bağlı olduğu, hepsine eşit mesafede olduğu savını bir tarafa bırakmalıdır. Türkiye’nin İngilizlerin oyunlarıyla kendisinden kopartılan bir vatan parçası ve orada yaşayan soydaşlarıyla ilgilenmesi son derece doğaldır. Türkiye’nin bölgedeki tek dostu Türkmenlerdir. Türkmenlere karşı uygulanan asimilasyon politikaları Türkiye’ye yakın olmaları ve Türk olmaları nedeniyledir. Türkiye’nin Türkmen konusuna daha fazla önem vermesi gerekmektedir. Türkmenlerin de Türkiye’ye güvenmeden, kendi içlerinde liderlik mücadelesini ve gruplaşmayı bir kenara bırakarak, güvendikleri bir lider etrafında toplanarak, kendi ayakları üzerinde durması gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İlhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p><strong>Kaynak:</strong> Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: V, Sayı: 12, Yıl: 2006/Bahar</p>
<hr>
<div><span>KAYNAKÇA</span></div>
<div><span><span>Süreli Yayınlar</span></span></div>
<div><span>♦ Milliyet.</span></div>
<div><span>♦ Hürriyet.</span></div>
<div><span>♦ Birayeti Gulan</span></div>
<div><span>♦ El Şark El Avsat</span></div>
<div><strong><span>Kitaplar</span></strong></div>
<div><span>♦ GÖZEN, Ramazan, Amerikan Kıskacında Dış Politika Körfez Savaşı Turgut Özal ve Sonrası, Liberte yay., Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ HÜRMÜZLÜ, Erşat, , Türkmenler ve Irak,, Kerkük Vakfı yay., İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ MERAY, Saha L. Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, I, A.Ü.S.B.F.yay., Ankara, 1969.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDAG, Ümit, Türkiye, Kuzey Irak ve PKK: Bir Gayri Nizami Savaş’ın Anatomisi, ASAM yay., Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ ÖZMEN, Hasan, Irak ve Türkmen Dosyası, TİKV yay., Kasım, 2001.</span></div>
<div><span>♦ SAATÇİ, Suphi, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri, Ötüken yay., İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span><span><strong>Makaleler</strong></span></span></div>
<div><span>♦ ARSLAN, Esat, “NATO Zirvesine Doğru Irak’ın Yeniden Yapılandırılması”, 2023 Dergisi, S.38 (15 Haziran 2004).</span></div>
<div><span>♦ BİLGİ, Mustafa Sıtkı, “Türk Irak İlişkilerinin Tarihsel Boyutu (1534-2002)”, Irak Krizi (2002-2003), ASAM yay., Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ BÖRKLÜ, Meşkure Yılmaz, “Lozan’dan Sonra Irak Türklerinin Durumu ve Genel Problemleri”, http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span>♦ Demiral, Necdet; Şükür, Soran ve Hasan, Mazin, “Arap Medyasının Türkmenlere ve Kürtlere Bakışı”, Stratejik Analiz, C.3, S.46 (Şubat 2004)</span></div>
<div><span>♦ EROĞLU, Cengiz, “Irak’ta Türkmen Var Mı?”, Global Strateji, S.1 (İlkbahar, 2005), Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>♦ HASAN, Mazin ve ŞÜKÜR, Soran, “Kerkük, Kerkük”, Stratejik Analiz, C.4, S.47.</span></div>
<div><span>♦ HASAN, Mazin, “Türkiye’nin Türkmen Politikası: Yapılması Gerekenler”, Stratejik Analiz, C.4, S.48 (Nisan, 2004).</span></div>
<div><span>♦ HASAN, Mazin, “Irak’ın Gizlenen Gerçeği Türkmenler”, Irak Krizi (2002-2003), ASAM yay., Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ KAZANCI, Hicran, “Irak’ın Hassas Dengelerindeki Türkmenler”, 2023 Dergisi, S.3B (15 Haziran 2004).</span></div>
<div><span>♦ KETENE, Orhan, “Kuzey Irak’ı Türkiye’ye Bağlayacak Yegâne Güç Türkmenler”, Stratejik Analiz,, S.22 (Şubat, 2002).</span></div>
<div><span>♦ SAATÇİ, Suphi, “Kürtlerin Haklarına Peki Ya Irak Türkmenleri”, Milliyet, 15 Haziran 1991.</span></div>
<div><span>♦ SEVGEN, Nazmi, “Kerkük Türkleri I”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.38 ( Kasım 1970).</span></div>
<div><span>♦ TAŞKIRAN, Cemalettin, “Türkiye ve ABD’nin Irak ve Ortadoğu Politikaları”, http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span>♦ YENERER, Vedat, “Türkmen Belgeseli Çekmeye Geldiğim Irak’tan Çarpıcı Notlar”, http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><strong><span><span>Internet Siteleri</span></span></strong></div>
<div><span>♦ http://<a href="http://www.mysite.irakturklerikyd.sitemynet.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.mysite.irakturklerikyd.sitemynet.com.tr</a>.</span></div>
<div><span>♦ http://bizturkmeniz-com.</span></div>
<div><span>♦ http://www.turkmencephesi.org|yerleşim.htm.</span></div>
<div><span>♦ http://www.turkmencephesi.org|yerleşim.</span></div>
<div><span>♦ http://<a href="http://www.kerkukkurdistan.com/" target="_blank" rel="noopener">www.kerkukkurdistan.com</a></span></div>
<div><span><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Erşat Hürmüzlü, Türkmenler ve Irak, Kerkük Vakfı yay., İstanbul, 2003, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Nazmi Sevgen, “Kerkük Türkleri I”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S. 38 ( Kasım 1970), s.s. 11-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Saha L. Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, I, A.Ü.S.B.F.yay., Ankara, 1969, s.345-346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Suphi Saatçi, “Kürtlerin Haklarına Peki Ya Irak Türkmenleri”, Milliyet, 15 Haziran 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Cengiz Eroğlu, “Irak’ta Türkmen Var Mı?”, Global Strateji, S.1 (İIkbahar, 2005), Ankara, 2005, s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Savaş Karakaplan, “Irak Dosyası”, http://www.mysite.irakturklerikyd.sitemynet. com.tr/.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Erşad Hürmüzlü, a.g.e., s.81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Suphi Saatçi, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri, Ötüken yay., İstanbul, 2003, s.258-262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mazin Hasan, “Irak’ın Gizlenen Gerçeği Türkmenler”, Irak Krizi (2002-2003), ASAM yay., Ankara, 2003, s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mazin Hasan ve Soran Şükür, “Kerkük Kerkük”, Stratejik Analiz, C.4, S.47(Mart, 2004), s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mazin Hasan, “Türkiye’nin Türkmen Politikası: Yapılması Gerekenler’. Stratejik Analiz, C.4, S.48 (Nisan, 2004), s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hasan ve Şükür, a.g.m., s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Orhan Ketene, “Kuzey Irak’ı Türkiye’ye Bağlayacak Yegâne Güç Türkmenler”, Stratejik Analiz, S.22 (Şubat, 2002), s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hasan, a.g.m., s.38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Birayeti, 22 Ağustos 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Hasan, “Irak’ın Gizlenen Gerçeği…”, s.56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> http://www.turkmencephesi.org/yerleşim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> http://www.kerkukkurdistan.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Gulan, 22 Aralık 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Hasan, “Irak’ın Gizlenen Gerçeği…”, s.57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> El Şark El Avsat, 18 Aralık 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> http://www.turkmencephesi.org/yerleşim.htm.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Vedat Yenerer, “Türkmen Belgeseli Çekmeye Geldiğim Iraktan Çarpıcı Notlar”, http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Hasan ve Şükür, a.g.m., s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Hasan, a.g.m., s.60; Hasan ve Şükür, a.g.m., s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Hürriyet, 15 Mart 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Vedat Yenerer, a.g.m., http://www.hizturkmeniz-com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Hicran Kazancı, “Irak’ın Hassas Dengelerindeki Türkmenler”, 2023 Dergisi, S.38 (15 Haziran 2004), s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Yenerer, a.g.m., http://www.bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Necdet Demiral, Soran Şükür ve Mazin Hasan, “Arap Medyasının Türkmenlere ve Kürtlere Bakışı”, Stratejik Analiz, C.3, S.46(Şubat 2004), s.55-5B.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Hasan ve Şükür, a.g.m., s.25-26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Esat Arslan, “NATO Zirvesine Doğru Irak’ın Yeniden Yapılandırılması”, 2023 Dergisi, S.38 (15 Haziran 2004), s.27-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Cemalettin Taşkıran, “Türkiye ve ABD’nin Irak ve Ortadoğu Politikaları”, http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Yenerer, a.g.m., http://bizturkmeniz:com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Hasan, a.g.m., s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Hürmüzlü, a.g.e., s.102-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Mustafa Sıtkı Bilgi, “Türk Irak İlişkilerinin Tarihsel Boyutu (1534-2002)”, Irak Krizi (2002-2003), ASAM yay., Ankara, 2003, s.234-235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Meşkure Yılmaz Börklü, “Lozan’dan Sonra Irak Türklerinin Durumu ve Genel Problemleri”, http:||bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Saatçi, a.g.e., s.227-232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Börklü, a.g.m., http://bizturkmeniz.com.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Saatçi, a.g.e., s.235-237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Hasan, “Türkiye’nin Türkmen Politikası…”, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Ramazan Gözen, Amerikan Kıskacında Dış Politika Körfez Savaşı Turgut Özal ve Sonrası, Liberte yay., Ankara, 2000, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Ümit Özdağ, Türkiye, Kuzey Irak ve PKK: Bir Gayri Nizami Savaş’ın Anatomisi, ASAM yay., Ankara, 1999, s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Hasan, a.g.m., s.34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Özdağ, a.g.e., s.148-149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Hasan, a.g.m., s.35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Hasan Özmen, Irak ve Türkmen Dosyası, TİKV yay., Kasım, 2001, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Hasan, a.g.m., s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> El Beyan, 21 Mart 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Hasan, a.g.m., s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-irakta-turkmen-politikasi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> A.g.m., s.41.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kıbrıs’tan Sonra Kerkük</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kibristan-sonra-kerkuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kibristan-sonra-kerkuk</guid>
<description><![CDATA[ Kıbrıs’tan Sonra Kerkük
Kerkük demekle Irak Türklerini anlatmak istiyorum. Aslına bakılırsa Kerkük davası, Kıbrıs davasından öncedir. Birinci Cihan Savaşının sonunda, Osmanlı İmparatorluğunun içinde Türkler için teknik bir sınır çizilirken o zaman ki Musul vilayeti bu sınırın içinde sayılmış, fakat Lozan barışında ve ondan sonraki Musul anlaşmasında İngilizlerin sonuna kadar direnişleri yüzünden Irak Türkleri yabancı hakimiyeti altında bırakılmıştı. Son […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69ad3c4d3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kıbrıs’tan, Sonra, Kerkük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/05/Atsiz-Makaleler-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kibristan-sonra-kerkuk.html">Kıbrıs’tan Sonra Kerkük</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p>Kerkük demekle Irak Türklerini anlatmak istiyorum. Aslına bakılırsa Kerkük davası, Kıbrıs davasından öncedir. Birinci Cihan Savaşının sonunda, Osmanlı İmparatorluğunun içinde Türkler için teknik bir sınır çizilirken o zaman ki Musul vilayeti bu sınırın içinde sayılmış, fakat Lozan barışında ve ondan sonraki Musul anlaşmasında İngilizlerin sonuna kadar direnişleri yüzünden Irak Türkleri yabancı hakimiyeti altında bırakılmıştı. Son gücünü harcayarak doğuda Ermenileri yenen, batıda Yunan ordusunun yarısını yok edip yarısını Yunanistan’a kaçıran, fakat buna rağmen Yunanistan’dan Adalarla Batı Trakya’yı alamadığı gibi tazminat da koparamayan yorgun ve bitkin Türkiye için Musul yüzünden İngiltere ile çarpışmaya imkan yoktu. Ancak, Irak Türklerinin millî varlıklarını korumaları için İngiltere’den ve ona halef olan Irak devletinden sağlam teminat almak mümkündü. Bu yapılmadı veya yapılmadı.</p>
<p>Irak bağımsız bir devlet olduktan sonra Irak Türklerinin iptidai ve düşman bir idare altında oldukları düşünülerek o yünde bir siyaset izlenmemesi Cumhuriyet hariciyesinin milli bir dış siyaset gündeme vasfının normal sonucudur. “Balkan vatandaşı olmayı Türk vatandaşı olmaya tercih ederim” diyen Tevfik Rüştü Aras ve “bizim için Kıbrıs davası diye bir dava yoktur” diyen Fuad Köprülü gibi şaheser bakanlar gayrı millilik hastalığının arazlarıydı.</p>
<p>Bugün durum değişmiştir. Son Dışişleri Bakanlarından Fatih Rüştü Zorlu ile Feridun Cemal Erkin’in şahıslarında, bu ikisinin eksiklikleri ne olursa olsun, milli bir dış siyasetin kuvveti gibi gözüküyor. Demek ki milli şuur dış Türklere yöneltilmiştir. Zaten yaşamak isteyen millet, güçlü millet, siyasi sınır dışındaki ırktaşlarını unutmayan, unutamayan millettir. Geçmişi unutmak, soydaşını ve kardeşini hatırlamamak, bilmemek hayvanlara mahsus bir özelliktir.</p>
<p>Bugün Kerkük Türkleri dediğimiz 1.000.000 Irak Türkünün mukadderatı ile ilgilenmek milli görevimizidir. Çünkü altı yıl önce, 14 Temmuz bu Türklere karşı girişilen kırgın hareketi, Irak Türklerinin asla emniyet altında bulunmadıklarını gösteren korkunç bir delildir. Bir yandan İsrail’e yenilmesinin suçunu Türkiye’ye yüklemeye çalışarak Türk düşmanlığını milli bir siyaset haline getiren Arap devletlerinden biri olan Irak, öte yandan Moskova’da yetiştirilmiş önderleriyle komünist düşüncelerini benimseyen ve bağımsız devlet hayali ardından koşan iptidai kürtler bu 1.000.000 Irak Türkünü yok etmek için fırsat bekliyor. Bu Türklerin, Irak’ın petrol bölgelerinde yaşamaları da hem önemlerini, hem de kendilerini tehdit eden tehlikeyi arttırmaktadır.</p>
<p>Milletlerde bir düşünce olgunlaştığı zaman o düşüncenin “davranış” haline gelmesi için küçücük bir sebep yetişir. Böyle zamanlarda düşüncenin bayrağını açan kimse “Türk tarihinin kişileri” arasına girer, Türkiye’nin pasif bir dış siyaset güttüğü yıllarda, meslektaşları arasında oldukça geri saflarda bulunan bir gazeteci, merhum Sedat Simavi, Kıbrıs davasını milli bir dava diye öne sürmekle tarihte şerefli bir satır olmuş ve onun ileri attığı düşünce artık milli bir siyaset, bir ülkü haline gelmiştir.</p>
<p>Kıbrıs davasında hemen her devlet, dost ve müttefik sandıklarımız bile aleyhimizde olmasına rağmen işte 100.000 Türk, 400.000 Rum’la boğuşuyor. Bu oransız vuruşmada yenilmeyişinin sebebi anayurdun kendisini desteklediğini bilmesidir. Hele bu destek, kritik anda Erenköy’ünde yapılan hava saldırısı gibi olunca Kıbrıs Türkü’nün savaşı daha yıllarca sürer. Türk birlikleri Kıbrıs’a çıkıncaya veya Selanik’e girinceye kadar…</p>
<p>Kerkük Türkü’nün de desteğe ihtiyacı var. Üstelik Kerkük Türkü daha da talihsizdir. Nasıl talihsiz olmasın ki Barzani adında bir kürt eşkıyası devlet kurmaya kalkıyor. Kurtuluş Savaşındaki bir türkü, Yunan gibi aşağılık bir düşmanın Türkiye topraklarına ordu sokmasını:</p>
<p><em><span>Ankara’nın taşına bak,</span></em><br>
<em><span>Gözlerinin yaşına bak.</span></em><br>
<em><span>Biz Yunan’a esir olduk,</span></em><br>
<em><span>Şu feleğin işine bak.</span></em></p>
<p>mısralarıyla anlatılıyor ve talihin böyle hain bir tecellisine karşı Türk milletinin öfkeli şaşkınlığını belirtmiş oluyordu. Bu acı hatıra yetişmiyormuş gibi, şimdi bir de kürt devlet kurulacak da 1.000.000 Türk’e azınlık hakkı mı verecek?</p>
<p>Bu küstahça iddialar karşısında Türkiye’nin kültür ve fikir hayatında söz sahibi olan, söz sahibi olduğunu iddia eden bunca kalem sahibi arasında, Sedat Simavi gibi biri çıkıp da Kerkük Türkleri’ni milli bir dava haline getiremez mi?</p>
<p>Yaşamak ve güçlenmek isteyen insan da, millet de iştahlı olur. Bu gerçek ortada iken tarihi hakların dile getirilmesini emperyalizm diye şamataya alan alıklara söz hakkı verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki bir milletin meseleleri yalnız iktisadi değildir. İktisadi problemler birer vasıtadan ibarettir.</p>
<p>Kafalara ve gönüllere kazılması gereken başka bir gerçek de şudur: Türkiye 67 ilden ibaret değildir.</p>
<p><strong>Ötüken Dergisi, 17 Temmuz 1965, Sayı: 19</strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkmen Şehitleri ve Necmettin Erbakan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-sehitleri-ve-necmettin-erbakan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-sehitleri-ve-necmettin-erbakan</guid>
<description><![CDATA[ Türkmen Şehitleri ve Necmettin Erbakan
4 Ocak 1980 Cuma idi.. dış haberler sayfasında Irak’taki Türk Cemaati’nin önde gelenlerinden 5 kişi idama mahkum edildi başlıklı haberin yanında Irak’ta neler oluyor? Başlıklı bir de yorum yer almıştı. Özetle şunlar anlatılıyordu: Irak’ta 1979’da tutuklanan Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve Türk Cemaati’nin önderlerinden doçent, tüccar, doktor ve öğretmen 4 arkadaşı, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69ac08d81.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkmen, Şehitleri, Necmettin, Erbakan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Ali-Kerkuklu-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkmen-sehitleri-ve-necmettin-erbakan.html">Türkmen Şehitleri ve Necmettin Erbakan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span>4 Ocak 1980 Cuma idi.. dış haberler sayfasında Irak’taki Türk Cemaati’nin önde gelenlerinden 5 kişi idama mahkum edildi başlıklı haberin yanında Irak’ta neler oluyor? Başlıklı bir de yorum yer almıştı. Özetle şunlar anlatılıyordu: Irak’ta 1979’da tutuklanan Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve Türk Cemaati’nin önderlerinden doçent, tüccar, doktor ve öğretmen 4 arkadaşı, Irak Devrim Komuta Konseyi Mahkemesi’nce idama mahkum edildi. Ayrıca Musul, Kerkük ve Erbil’ de yüzlerce üniversite ve lise öğrencisi Türk tevkif edilerek Bağdat’a gönderildi.</span></p>
<p><span>6 Ocak 1980’de Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca, Gün Işığında köşesinde Türk Irak dostluğuna suikast mi? başlıklı yazısıyla bu zulmün durması için adeta yalvarıyordu. Basının da yardımıyla, bu katliam ve soykırım teşebbüsü kamuoyuna mal edilmiş, bu arada devrin Enerji Bakanı Esat Kıratlıoğlu Bağdat Gezisi’ni iptal etmiş, ama karar değişmemişti. İdama mahkum edilen 5 kişiden 3’ü, Irak Ordusu Albaylarından, Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı Abdullah Abdurrahman (1913‐1980), cemiyet üyelerinden Doç. Dr. Necdet Koçak (1939‐1980) ve Tüccar Adil Şerif (1928‐1980) hakkında verilen idam cezaları, 16 Ocak 1980 de başlanılarak, sırayla infaz edilmişti. Ancak Dr.Rıza Demirci(1928‐ ) ise bugüne kadar ne cenazesi teslim edilmiş, ne de idamı doğrulanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>IRAK TÜRKMEN ŞEHİTLERİ</strong></span></p>
<table border="0" cellpadding="5" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63427" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Erbakan.jpg" alt="" width="300" height="240"></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Kerkük Şehitlerinin Katili… !!!</strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Rahmetli Doç. Dr. Ekrem Pamukçu’nun yıllar önce hazırlayıp o zamanki Kerkük Dergisinde yayınladığı <strong>“Irak Türklerinin Büyük Şehidi Necdet Koçak”</strong> adlı yazısında şöyle diyordu: Necdet Koçak’ın eşi Ayten Koçak hanımefendinin belirttikleri gibi, Saddam’ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Necdet Koçak’ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu <strong>“Ebu Garib”</strong> denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Necdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman ve Adil Şerif’in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay Abdullah Abdurrahman şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi. Bir kaç saat sonra asılacak olan Necdet Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu:</span></p>
<p><span><strong>“Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah’ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. DOĞRULUKTAN VE ALLAH’IN YOLUNDAN ASLA ŞAŞMAYIN. ALLAH’A EMANET OLUNUZ.”</strong></span></p>
<p><span>Bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte idam edilerek şehit edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Necmettin Erbakan’ın Sözleri…</strong></span></p>
<p><span>DİKTATÖR Saddam’ın emriyle işlenen bu cinayetler yüreğimizi kavuran ne ilk, ne de son olay olacaktı (Saddam’ın idamını hepimiz gördük, zulmün sonu yoktur ve insanlar ektiklerini biçerler, Saddam on binlerce suçsuz Irak’lının idam fermanını imzalamıştı. Boynuna ip geçirildiğinde bu sahnenin bir tiyatro oyunu olduğunu zannediyordu ama değildi). 1980 Yılı Ağustos Ayı başlarında, üstelik de Ramazan Ayı içinde, Irak ve Kuveyt’e bir seyahat yapan o zamanki MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Irak ve Kuveyt seyahatlerimin intibalarıdır diyerek, TRT mikrofonlarının karşısına geçmiş, akıllara sığmayan şu korkunç sözleri söylemiş ve yaralı gönüllerimizi kavrulmuş vaziyete düşürmüştü… <strong>“Irak’ta Türklere yapılan bir zulüm söz konusu değil “(10 Ağustos 1980 Tercüman ve Cumhuriyet) ile “Irak’ta öldürülenler suçlu idi” (Hürriyet 10 Ağustos 1980)</strong></span></p>
<p><span>Necmettin Erbakan Irak’tan döndükten sonra medya karşısında şöyle diyordu ; “Irak yetkilileri, istismar edilen(!) olayların mahiyetini izah ettiler. Kerkük’te cereyan eden olayların, ırk farkı gözetmekten dolayı olmayıp, terörizme karşı her ülkede tatbik edilen umum mahiyette muameleler olduğunu belirttiler. Münhasıran Türk oldukları için yapılan bir zulüm söz konusu değildir. Irak’ta idam edilen Türkler’in bomba atmak, cinayet işlemek ve camilerde namaz kılanların yüzlerine kezzap atmak gibi suçlar işledikleri bana bildirilmiştir” (Kim bildirmiştir? Cihaz El‐Muhabarat (Irak İstihbaratı) mı?</span></p>
<p><span>Irak’da idam edilen Türkmen liderler yüksek tahsilli (Albay, doçent, doktor, iş adamı, öğretmen..) ve dinine bağlı insanlardı. Irak Türk’leri hangi tarihte terörü mücadele yöntemi olarak benimsemişlerdir? Hiç bir zaman. Hangi Müslümanlara bomba ve kezzap atılmış? Eğitimli, kültürlü ve yüksek tahsili Türkmen liderler mi yaptı?Bu iftiraya kim inanır? Allah o kadar büyüktür ki 29 sene sonra gerçekler ortaya çıkmıştır.)</span></p>
<p><span>Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca, 15 Ağustos 1980 günü <strong>“Vicdanınıza sığdırabilir misiniz” </strong>başlıklı yazısında, bu beyanı korkunç laflar ve bardağı taşıran damlalar diye tarif ederek. Erbakan’ın yaptığını da cani BAAS ırkçılığı’na sözcülük ve propagandacılık olarak niteliyordu. Ağustos 1980 de Necmettin Erbakan medya karşısında Irak Türkmenleri Şehitlerine iftira atmıştır. Bu olay Irak Türklerinin içlerini sızlatmış ve incitmiştir. Bu iftiranın arkasındaki neden ne olabilirdi ? Irak Türkleri Necmettin Erbakan’a bir kötülük mü yapmışlardı ki bu ağır iftiraya maruz kalsınlar. O gün bu iftiralara karşı yaramızı sarmaktan başka çaremiz yoktu. Ama bu gün elimizde bulunan belgeler ışığında Irak Türklerine ve şehitlerimize atılan iftiranın nedenini öğrenmiş bulunuyoruz. Kimseye iftira veya haksızca suçlamada bulunmak istemiyoruz, isterseniz elimizde bulunan belgelere dayanarak konuşalım.</span></p>
<p><span>Irak istihbaratının (Cihaz EL‐Muhabarat) arşivlerinden ele geçirdiğimiz Arapça Yazılı belgelerin Necmettin Erbakan hakkında tutulan bilgileri aktaralım; 23 Mayıs 1991 tarihli ve 140/2D/3/846 sayılı Irak İstihbaratına ait çok gizli ve şahsi olan belgelerde 9 maddeden oluşmaktadır. 1‐4. maddelerinde Necmettin Erbakan’ın özgeçmişi ile ilgili bilgiler içermektedir. “ Türk uyruklu,1926 doğumlu,Makine Mühendisi ve 1974 ‐1978 tarihleri arasında Başbakan yardımcısı olduğunu yazıyor. 5. madde de (ÇOK ÖNEMLİ) 1978 – 1980 yılları arasında Cihaz EL‐Muhabarat (Irak istihbaratı) ile ilişkisi bulunduğu. Ve 1980 yılında ülkeyi (Irak) ziyaret ettiği ve liderimizle (Saddam Hüseyin) buluşma şerefine nail olduğu “ALLAH ESİRGESİN” ayrıca kendisine (Necmettin Erbakana) İKİ (2) MİLYON DOLAR yardımında bulunuldu (Neyin karşılığında, bu DOLARLAR Irak Türkmenlerine iftira atmak için olmasın sakın?!!!) . Eylül 1980 darbesinden sonra ilişkiler kesildiğini yazıyor.</span></p>
<p><span><strong>IRAK İSTİHBARATININ ARŞİV BELGELERİ</strong></span></p>
<p><span>6. Maddede ise (ÇOK ÖNEMLİ) 1987 senesinde politikacıların siyasi faaliyete dönmesiyle kendisiyle tekrar ilişkiler kuruldu ve halen cihazımızla (Cihaz EL‐Muhabarat) ilişkileri devam etmektedir. 7‐9. maddeleri ise Necmettin Erbakan’ın Türkiye’de parti, din hareketi, gençler ve üniversite öğrencileri üzerinde etkili olduğu yazmaktadır.Milli gazete ise Refah Partisinin görüşlerini yansıtır, 1989 seçiminde</span><br>
<span> % 9.8 ve şehirlerde 4 belediye başkanlığı kazandığını. Erbakan’ın İslami Arap ve Uluslararası Federasyonlar, örgütler ve dernekleriyle ve eskiden beride Suudi Arabistan ile de ilişkileri bulunmaktadır. Körfez olaylarından sonra ülkeyi(Irak) iki defa ziyaret etmiştir yazıyor.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali KERKÜKLÜ</strong></span></a>
</p><p><span><span><a href="http://www.yusufiye.net/modules.php?name=News&file=article&sid=191" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak: Yusufiye.Net</a></span><span> </span></span></p>
<hr>
<p><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<p><span>Servet Kabaklı‐Tercüman Gazetesi, 19 Eylül 2003</span><br>
<span> Dr. Alptürk Ünlü – Ufuk Ötesi Aylık Gazete, Kasım 2008</span><br>
<span> Irak İstihbaratının Arşiv Belgeleri, 23 Mayıs 1991</span><br>
<span> Nuh Gönültaş – Bugün Gazetesi, 10 Ocak 2009</span><br>
<span> Murat Güzel – Memleket Gazetesi, 9 Eylül 2006</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>16 Ocak 1980 Türkmen Şehitlerimiz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/16-ocak-1980-turkmen-sehitlerimiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/16-ocak-1980-turkmen-sehitlerimiz</guid>
<description><![CDATA[ 16 Ocak 1980 Türkmen Şehitlerimiz
4 Ocak 1980 Cuma idi.. dış haberler sayfasında Irak’taki Türk Cemaati’nin önde gelenlerinden 5 kişi idama mahkum edildi başlıklı haberin yanında Irak’ta neler oluyor? Başlıklı bir de yorum yer almıştı. Özetle şunlar anlatılıyordu: Irak’ta 1979′da tutuklanan Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı Emekli Albay Abdullah Abdurrahman ve Türk Cemaati’nin önderlerinden doçent, tüccar, doktor ve öğretmen 4 arkadaşı, Irak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69aaafb82.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ocak, 1980, Türkmen, Şehitlerimiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/16-ocak-1980-turkmen-sehitlerimiz.html">16 Ocak 1980 Türkmen Şehitlerimiz</a></p>
<p><span>4 Ocak 1980 Cuma idi.. dış haberler sayfasında Irak’taki Türk Cemaati’nin önde gelenlerinden 5 kişi idama mahkum edildi başlıklı haberin yanında <strong>Irak’ta neler oluyor?</strong> Başlıklı bir de yorum yer almıştı. Özetle şunlar anlatılıyordu: Irak’ta 1979′da tutuklanan Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı Emekli Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> ve Türk Cemaati’nin önderlerinden doçent, tüccar, doktor ve öğretmen 4 arkadaşı, Irak Devrim Komuta Konseyi Mahkemesi’nce idama mahkum edildi. Ayrıca Musul, Kerkük ve Erbil’ de yüzlerce üniversite ve lise öğrencisi Türk tevkif edilerek Bağdat’a gönderildi.</span></p>
<p><span>6 Ocak 1980′de Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca, Gün Işığında köşesinde Türk Irak dostluğuna suikast mi? başlıklı yazısıyla bu zulmün durması için adeta yalvarıyordu. Basının da yardımıyla, bu katliam ve soykırım teşebbüsü kamuoyuna mal edilmiş, bu arada devrin Enerji Bakanı Esat Kıratlıoğlu Bağdat Gezisi’ni iptal etmiş, ama karar değişmemişti. İdama mahkum edilen 5 kişiden 3′ü, Irak Ordusu Albaylarından, Türkmen Kardeşlik Cemiyeti(Ocağı) Başkanı <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> (1913‐1980), cemiyet üyelerinden Doç. Dr. Necdet Koçak (1939‐1980) ve Tüccar Adil Şerif (1928‐1980) hakkında verilen <span class="st_tag internal_tag">idam</span> cezaları, <span class="st_tag internal_tag">16 Ocak 1980</span> de başlanılarak, sırayla infaz edilmişti. Ancak Dr.Rıza Demirci(1928‐ ) ise bugüne kadar ne cenazesi teslim edilmiş, ne de <span class="st_tag internal_tag">idam</span>ı doğrulanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>IRAK TÜRKMEN ŞEHİTLERİ</strong></span></p>
<p><span>Rahmetli Doç. Dr. Ekrem Pamukçu’nun yıllar önce hazırlayıp o zamanki Kerkük Dergisinde yayınladığı <strong>“Irak Türklerinin Büyük Şehidi Necdet Koçak”</strong> adlı yazısında şöyle diyordu: Necdet Koçak’ın eşi Ayten Koçak hanımefendinin belirttikleri gibi, Saddam’ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Necdet Koçak’ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu <strong>“Ebu Garib”</strong> denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Necdet Koçak, Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> ve Adil Şerif’in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi.</span><br>
<span> Bir kaç saat sonra asılacak olan Necdet Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu:</span></p>
<p><span><strong>“Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah’ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. DOĞRULUKTAN VE ALLAH’IN YOLUNDAN ASLA ŞAŞMAYIN. ALLAH’A EMANET OLUNUZ.”</strong></span></p>
<p><span>Bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilerek şehit edilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63432" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-1.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-1-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Necmettin Erbakan’ın Sözleri…</strong></span></p>
<p><span>DİKTATÖR Saddam’ın emriyle işlenen bu cinayetler yüreğimizi kavuran ne ilk, ne de son olay olacaktı (Saddam’ın <span class="st_tag internal_tag">idam</span>ını hepimiz gördük, zulmün sonu yoktur ve insanlar ektiklerini biçerler, Saddam on binlerce suçsuz Irak’lının <span class="st_tag internal_tag">idam</span> fermanını imzalamıştı. Boynuna ip geçirildiğinde bu sahnenin bir tiyatro oyunu olduğunu zannediyordu ama değildi). 1980 Yılı Ağustos Ayı başlarında, üstelik de Ramazan Ayı içinde, Irak ve Kuveyt’e bir seyahat yapan o zamanki MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Irak ve Kuveyt seyahatlerimin intibalarıdır diyerek, TRT mikrofonlarının karşısına geçmiş, akıllara sığmayan şu korkunç sözleri söylemiş ve yaralı gönüllerimizi kavrulmuş vaziyete düşürmüştü… <strong>“Irak’ta Türklere yapılan bir zulüm söz konusu değil “(10 Ağustos 1980 Tercüman ve Cumhuriyet) ile “Irak’ta öldürülenler suçlu idi” (Hürriyet 10 Ağustos 1980)</strong></span></p>
<p><span>Necmettin Erbakan Irak’tan döndükten sonra medya karşısında şöyle diyordu ; “Irak yetkilileri, istismar edilen(!) olayların mahiyetini izah ettiler. Kerkük’te cereyan eden olayların, ırk farkı gözetmekten dolayı olmayıp, terörizme karşı her ülkede tatbik edilen umum mahiyette muameleler olduğunu belirttiler. Münhasıran Türk oldukları için yapılan bir zulüm söz konusu değildir. Irak’ta <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilen Türkler’in bomba atmak, cinayet işlemek ve camilerde namaz kılanların yüzlerine kezzap atmak gibi suçlar işledikleri bana bildirilmiştir” (Kim bildirmiştir? Cihaz El‐Muhabarat (Irak İstihbaratı) mı?</span></p>
<p><span>Irak’da <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilen Türkmen liderler yüksek tahsilli (Albay, doçent, doktor, iş adamı, öğretmen..) ve dinine bağlı insanlardı. Irak Türk’leri hangi tarihte terörü mücadele yöntemi olarak benimsemişlerdir? Hiç bir zaman. Hangi Müslümanlara bomba ve kezzap atılmış? Eğitimli, kültürlü ve yüksek tahsili Türkmen liderler mi yaptı?Bu iftiraya kim inanır? Allah o kadar büyüktür ki 29 sene sonra gerçekler ortaya çıkmıştır.)</span></p>
<p><span>Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca, 15 Ağustos 1980 günü <strong>“Vicdanınıza sığdırabilir misiniz” </strong>başlıklı yazısında, bu beyanı korkunç laflar ve bardağı taşıran damlalar diye tarif ederek. Erbakan’ın yaptığını da cani BAAS ırkçılığı’na sözcülük ve propagandacılık olarak niteliyordu. Ağustos 1980 de Necmettin Erbakan medya karşısında Irak Türkmenleri Şehitlerine iftira atmıştır. Bu olay Irak Türklerinin içlerini sızlatmış ve incitmiştir. Bu iftiranın arkasındaki neden ne olabilirdi ? Irak Türkleri Necmettin Erbakan’a bir kötülük mü yapmışlardı ki bu ağır iftiraya maruz kalsınlar. O gün bu iftiralara karşı yaramızı sarmaktan başka çaremiz yoktu. Ama bu gün elimizde bulunan belgeler ışığında Irak Türklerine ve şehitlerimize atılan iftiranın nedenini öğrenmiş bulunuyoruz. Kimseye iftira veya haksızca suçlamada bulunmak istemiyoruz, isterseniz elimizde bulunan belgelere dayanarak konuşalım.</span></p>
<p><span>Irak istihbaratının (Cihaz EL‐Muhabarat) arşivlerinden ele geçirdiğimiz Arapça Yazılı belgelerin Necmettin Erbakan hakkında tutulan bilgileri aktaralım; 23 Mayıs 1991 tarihli ve 140/2D/3/846 sayılı Irak İstihbaratına ait çok gizli ve şahsi olan belgelerde 9 maddeden oluşmaktadır. 1‐4. maddelerinde Necmettin Erbakan’ın özgeçmişi ile ilgili bilgiler içermektedir. “ Türk uyruklu,1926 doğumlu,Makine Mühendisi ve 1974 ‐1978 tarihleri arasında Başbakan yardımcısı olduğunu yazıyor. 5. madde de (ÇOK ÖNEMLİ) 1978 – 1980 yılları arasında Cihaz EL‐Muhabarat (Irak istihbaratı) ile ilişkisi bulunduğu. Ve 1980 yılında ülkeyi (Irak) ziyaret ettiği ve liderimizle (Saddam Hüseyin) buluşma şerefine nail olduğu “ALLAH ESİRGESİN” ayrıca kendisine (Necmettin Erbakana) İKİ (2) MİLYON DOLAR yardımında bulunuldu (Neyin karşılığında, bu DOLARLAR Irak Türkmenlerine iftira atmak için olmasın sakın?!!!) . Eylül 1980 darbesinden sonra ilişkiler kesildiğini yazıyor.</span></p>
<p><span><strong>IRAK İSTİHBARATININ ARŞİV BELGELERİ</strong></span></p>
<p><span>6. Maddede ise (ÇOK ÖNEMLİ) 1987 senesinde politikacıların siyasi faaliyete dönmesiyle kendisiyle tekrar ilişkiler kuruldu ve halen cihazımızla (Cihaz EL‐Muhabarat) ilişkileri devam etmektedir. 7‐9. maddeleri ise Necmettin Erbakan’ın Türkiye’de parti, din hareketi, gençler ve üniversite öğrencileri üzerinde etkili olduğu yazmaktadır.Milli gazete ise Refah Partisinin görüşlerini yansıtır, 1989 seçiminde % 9.8 ve şehirlerde 4 belediye başkanlığı kazandığını. Erbakan’ın İslami Arap ve Uluslararası Federasyonlar, örgütler ve dernekleriyle ve eskiden beride <span class="st_tag internal_tag">Suudi Arabistan</span> ile de ilişkileri bulunmaktadır. Körfez olaylarından sonra ülkeyi(Irak) iki defa ziyaret etmiştir yazıyor.  (kaynak : yusufiye.net)</span></p>
<p><span><strong>Şehit <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span></strong></span></p>
<p><span>1913 tarihinde Kerkük’te doğmuştur. Öğrenimini burada tamamladıktan sonra Bağdat’a gitmiştir. Burada Bağdat Harp Okulu’na girdi. Harp Okulu’nu başarı ile tamamladıktan sonra 1941 yılında İngilizlere karşı olan milli harekette yer aldı. 1948 yılında büyük Türk Generali Mustafa Ragıp ve Ömer Ali Paşalarla birlikte başarılı bir şekilde Filistin’i kurtarma harekâtına katılır. 1958 yılında Irak’ta Krallığa karşı yapılan ihtilalden sonra Kerkük İkinci Tümen Komutan Yardımcılığı görevinde bulunur.</span></p>
<p><span>19 Temmuz 1959 yılında Kerkük Katliamı’ndan kurtulmuş ve Bağdat’a giderek, burada Irak’ın o zamanki devrimi yapan Devrim Komuta Konseyi Başkanı General Abdulkerim Kasım ile görüşerek, kendilerine Kerkük’teki olayları haber verir. Bunun üzerine General Kasım Kerkük’e bir ordu gönderir. Böylece Kerkük’ü daha büyük bir katliamdan ve felaketten kurtarmış olur. Emekli olan Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span>, 1960 yılında kurulan Türkmen Kardaşlık Ocağı’nın 1964-73, 1973-76 tarihleri arasında başkanlığını yürütmüştür. Başkanlık yaptığı zaman zarfı içerisinde diğer arkadaşları ile birlikte Türkmen köy, kasaba ve şehirleri dolaşmış, buralardaki Türkmenlerin meseleleri ile yakından ilgilenmiş. İnsanları için elinden gelen her türlü çalışmayı yapmıştır.</span><br>
<span> Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> milliyetçi, mert, cesur ve vatanını seven birisiydi. Baas Partisi’nin Irak Türklerine karşı güttüğü yok etme politikası sebebiyle Albay, 1976 yılında, Kardaşlık Ocağı başkanı iken, rejim tarafından Ocak’tan uzaklaştırılmış. 1979 yılında tutuklanmış. “Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah’ın yolunda asla şaşmayın. Allah’a emanet olunuz.” Bu son derece kısa konuşmasından birkaç saat sonra, diğer dava arkadaşlarıyla birlikte asılarak şehit edilmiştir. <span class="st_tag internal_tag">16 Ocak 1980</span> tarihinde, 65 yaşını geçmiş olmasına rağmen <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilerek şahadet mertebesine ulaşır.</span></p>
<p><span><strong>Şehit Necdet Koçak</strong></span></p>
<p><span>Necdet Koçak, 07.04.1939 tarihinde Kerkük’te doğmuştur. Babası Nurettin Ali Tevfik’tir. N. Ali Tevfik, bir Türkmen öğretmeniydi. Necdet, ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladı. 1958 yılında Türkiye’ye gelerek <span class="st_tag internal_tag">Ankara</span> Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden yüksek ziraat mühendisi olarak mezun olmuştur. Kerkük’e dönmüş ve 1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığı’na bağlı Zirai Donatım Müdürlüğü’nde çalışmıştır. 1964 yılında Türkiye’ye tekrar gelmiştir ve 1966 yılında <span class="st_tag internal_tag">Ankara</span> Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Master öğrenimini tamamlamıştır.1969 yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamlamıştır. Daha sonra Irak’a dönerek 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başlamıştır. 1976 yılında Doçent olmuştur. Daha sonra da profesörlük tezini takdim etmiştir.</span><br>
<span> 22.03.1979 tarihinde kendisine Türkçülük suçu isnat edilerek tutuklanmış ve <span class="st_tag internal_tag">16 Ocak 1980</span> tarihinde Bağdat’ta Saddam rejimi tarafından <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilerek şehit olmuştur.</span></p>
<p><span>Necdet Koçak, milli dava uğruna daha orta okul ve lise dönemlerinde çalışmıştır. Nitekim, 1959 yıllında Kerkük Katliamı’nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah’ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında çalışmış ve başkanlık yapmıştır.</span><br>
<span> Necdet Koçak tam manasıyla bir lider ve dava adamıydı. İnsani değerlerin en üst kademesine ulaşan, milletine ve dinine sımsıkı bağlı olan bir insandı. Hayatını Irak Türkleri’nin milli kimliklerinin korunması ve Irak Türklerinin meşru siyasi, kültürel haklarının elde edilmesi uğruna hiç çekinmeden harcadı. İleri sürdüğü fikirleri bizzat yaşayan ve yaşamında uygulayan gerçek bir fikir adamıydı.</span><br>
<span> Doç. Dr. Ekrem Pamukçu’nun yıllar önce hazırlayıp o zamanki Kerkük Dergisinde yayınladığı “Irak Türklerinin Büyük Şehidi Necdet Koçak” adlı yazısında şöyle diyordu;</span></p>
<p><span>Değerli eşleri Ayten Koçak hanımefendinin belirttikleri gibi, Saddam’ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Necdet Koçak’ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu “Ebu Grep”denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Necdet Koçak, Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> ve Adil Şerif’in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay <span class="st_tag internal_tag">Abdullah Abdurrahman</span> şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi.</span></p>
<p><span>Bir kaç saat sonra asılacak olan Necdet Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan kalabalık dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu;</span></p>
<p><span>“Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah’ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah’ın yolunda asla şaşmayın. Allah’a emanet olunuz.”</span></p>
<p><span>Bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilerek şehit edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Şehit Adil Şerif</strong></span></p>
<p><span>1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlkokul tahsilini burada tamamlamış. İlkokul tahsilinden sonra iş hayatına atılır. İş hayatında yaptıklarıyla çok başarılı olur. İş hayatındaki başarıların yanında, milli davada büyük özveriler gösterir. Milli dava uğruna her türlü çalışmayı, gerek maddi gerekse manevi her türlü fedakârlığı yapar. Kerkük’ün yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden birisidir. Tüm maddi ve manevi imkânlarını milleti uğruna sarf etmekten çekinmemiştir. Sevilen ve sayılan ve sözü dinlenen birisiydi. Halk içinde yetiştiği için halkın büyük sevgisini ve saygısını kazanmış.</span></p>
<p><span>1959 yılında yapılan katliamın intikamını almak için kurulan mücadele timlerinin başına geçip, milletine her şeyini vererek hizmette bulunmuş. Bir süre sonra Bağdat’a yerleşir. Burada milli davaya elinden gelen her türlü yardımı yapmaya devam eder. Mart 1979 yılında tutuklanır ve <span class="st_tag internal_tag">16 Ocak 1980</span> günü diğer dava arkadaşları ile birlikte <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilerek diğer arkadaşları gibi şahadet mertebesine ulaşır.</span></p>
<p><span><strong>Şehit Rıza Demirci</strong></span></p>
<p><span>Rıza Demirci, 1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlk,orta ve lise öğrenimini burada tamamlamıştır. Liseyi Kerkük Lisesinde bitirdi. Liseden mezun olduktan sonra yüksek tahsilini yapmak üzere Türkiye’ye gelmiştir. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’ne girdi. Orman Fakültesi’ni 1951 yılında bitirdi. Buradan mezun olduktan sonra aynı yıldan itibaren Irak’a dönmüştür. Aynı yıl içerisinde Erbil ve Kerkük Orman Bölge Müdürlüklerini kurmıştur. Bundan sonra Türkiye’ye dönmüş ve 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Ambalaj Bölümü’nden doktorasını almıştır. Daha sonra Bağdat Orman Genel Müdürlüğü Teknik İşleri Daire Başkanlığı ve Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Dr. Rıza Demirci, 07.05.1960 yılında Bağdat’ta kurulan Türkmen Kardaşlık Ocağı’nın kurucularındandır. Türkmen Kardeşlik Ocağı en aktif üyelerinden birisiydi. Ocak bünyesi içerisinde çok başarılı işler yapmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi, Kardeşlik Ocağı içerisinde bir Öğrenci yurdu açıp,burayı yönetmesidir. Bu vesile ile yüzlerce Türk öğrencisinin en iyi şekilde tahsillerini yapmalarını sağlamıştır. Ayrıca, Kardaşlık Dergisi’nin çıkarılmasında, Irak Türkleri hakkında gerek coğrafik gerekse tarihi araştırmalar yapmasında, Irak’ta bulunan Türk nüfusunun yerleşim sahalarının tespitinde büyük çabalar harcamıştır. Dr. Rıza Demirci, Irak Ormancılık ihtisasındaki gelişmelere büyük katkılar sağlayıp, başarılı bir bilim adamı olduğunu da ispatlamıştır. Bununla birlikte milli şuuru yüksek, mütevazı, yardım sever, milli davasını her şeyin üstünde tutan, görevine bağlı ve cesur bir kişiliğe sahipti. Mart 1979 tarihinde diğer dava arkadaşları ile birlikte tutuklanıp <span class="st_tag internal_tag">16 Ocak 1980</span>′de <span class="st_tag internal_tag">idam</span> edilmiştir. Ancak bugüne kadar ne cenazesi teslim edilmiş, ne de <span class="st_tag internal_tag">idam</span>ı doğrulanmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63434" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-2.jpg" alt="" width="800" height="467" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/02/Turkmen-Sehitleri-2-768x448.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><em><span>Albay, doktor, kuşlarla, söylenir şan adınız<br>
Kımızla, kanımızdan, gelmektedir tadınız<br>
Küçük, büyük, unutmaz, her an anar yadınız<br>
Siz  oğlusuz, Oğuzla, Cengiz, Fatih, İlhan’ın<br>
Kan  yazdınız onurla, tarihini Türkmen’in</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Duygu, töre, doğruluk, Türkmen’cedir, dil bizim<br>
İnan ki, her  çalışkan,her  yorulan,el bizim<br>
Toprak bizim, yurt bizim, bayrak  bizim, il bizim<br>
Türk”ü, düşünen varsa , düz doğruluk, yol bizde<br>
Yorgunluk hiç  bilmeyiz, demir polat  kol bizde</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Mert Adil, ağa Adil, Bey Adil, paşa Adil<br>
Canda, tende, yıllarca var ol, sen yaşa Adil<br>
Adın şanın Türkmenle yazdık dağ ,taşa Adil<br>
Milletini düşünen yiğit atılgan ersin<br>
Türkmençin şehit diye alana gençler varsın</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Necdet  Koçak  şehitçin, millet  ağlar, il ağlar<br>
Kerkük ağlar, coşuru  Köprü  ağlar , yol ağlar<br>
Toprak ağlar   kucaklar, Horyat diyen dil ağlar<br>
Tarihte  ad  kazanmış, can vermiş Türkmen kardeş<br>
Gittiğiniz bu yolda  bizlerde  kurban kardeş</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Zindanlara düştük biz, özgürlük yoldaşımız<br>
Dünya olanı varız, belli değil yaşımız<br>
Necdet, Abdullah ,Adil, Demirci kardeşimiz<br>
Türkmeniz yan durmayız, Türkmeniz  hiç korkmayız<br>
Ne kadar şehit versek yolumuzdan bıkmayız</span></em></span></p>
<p><span><em><span><strong>Şiir: Sadun Köprülü- <span class="st_tag internal_tag">Ankara</span></strong></span></em></span></p>
<p><span><strong><a href="http://www.kerkukfeneri.com/" target="_blank" rel="noopener">www.kerkukfeneri.com</a></strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Mücadele Yolunda Şehit: Emel Muhtar Fuat</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-yolunda-sehit-emel-muhtar-fuat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-yolunda-sehit-emel-muhtar-fuat</guid>
<description><![CDATA[ Milli Mücadele Yolunda Şehit: Emel Muhtar Fuat
Irak Türkleri uzun yıllardan beri topraklarını, yurtlarını, milletlerini can gönülden iç duygularıyla severek gençleri, yaşlıları, erkekleri kızları kadınları her bir alanda çalışarak Milli Mücadele dava Yolunda canlarını, kanlarını adak vererek tüm düşmanlara, kıyıcı dikta rejimlere karşı korku, ölüme tutuklanmaya, uzaklaşmaya rağmen dillerinden vazgeçmeyerek yollarından dönmeyerek Direnerek her alanda Türk milletlerini savunarak şehit olmuşlardır. Irak Türklerinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a90d096.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Mücadele, Yolunda, Şehit:, Emel, Muhtar, Fuat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-yolunda-sehit-emel-muhtar-fuat.html">Milli Mücadele Yolunda Şehit: Emel Muhtar Fuat</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Sadun KÖPRÜLÜ </strong></span></a>
</p><p><span>Irak Türkleri uzun yıllardan beri topraklarını, yurtlarını, milletlerini can gönülden iç duygularıyla severek gençleri, yaşlıları, erkekleri kızları kadınları her bir alanda çalışarak Milli Mücadele dava Yolunda canlarını, kanlarını adak vererek tüm düşmanlara, kıyıcı dikta rejimlere karşı korku, ölüme tutuklanmaya, uzaklaşmaya rağmen dillerinden vazgeçmeyerek yollarından dönmeyerek Direnerek her alanda Türk milletlerini savunarak şehit olmuşlardır.</span></p>
<p><span>Irak Türklerinin kutsal tarihlerinin en büyük acımasızlıklarının sahnelendiği Kerkük Türk topraklarda işlenen korkunç katliamlardan 14 Temmuz 1959 Kerkük soykırımında genç yaşta kıyıcı Kürt peşmerger, komünistler tarafından şehit edilen 12 yaşında Emel Muhtar Fuat ve üç kardeşi ile birlikte dünyanın sonsuzluğuna kadar unutulmayan Irak Türklerinin Milli Mücadelemizi aydınlatan tarihimizin parlak bir simgemizdir.</span></p>
<p><span>Türk Milletimizin tümünü ezdirmekle yok etmeye çalışarak kendi topraklarında, sindirme, asimilasyon politikası Abdulkarim Kasım ve Molla Mustafa işbirliğiyle uygulanmıştır.</span></p>
<p><span>Kıyıcılar daha küçücük yaşta Irak Türk çocuklarının genç kızları, kadınlar genç yaşlı bilmeden öldürerek milletimizi ortadan kaldırmak istiyordular.</span></p>
<p><span>Ama Allah’a inanan milletimiz hiç korkmadan kendisini savunarak yüzlerce şehitler vererek, düşmanlara aldanmadı baş eğmedi toprağına sahip çıkarak haklarını almıştır.</span></p>
<p><span>Emel Muhtar O kara 14 Temmuz gününde diğer çocuklar gibi mutlu idi Bayramı kutlamaya katılmış, sevinerek eğlenmişti, yüzünde umutlar gülümseyerek koşuyordu, çocuklarla oynuyordu.</span></p>
<p><span>Emel çocuk arkadaşlarıyla oyununu yarıda bırakarak sabah erkenden başlayan kurşun sesleri duyunca eve koşarak kendisini annesinin kucağına atarak, gelen haberlere göre caddelerde, sokaklarda Türklerin öldürüldüğü ailesine ulaşarak herkes eve saklanmakla, tüm ailenin çocukları bir yere kıpırdamadan birbirlerine sarılarak annelerinin, babalarının karşına geçmişlerdir.</span></p>
<p><span>Hepsi evde olmalarına rağmen yalnız oğulları Cihat Bağdat´a giderek yurt dışından gelen kuzenini karşılamak için, O gün haber alınarak Kerkük´ün her yerinde kan gövdeyi götürüyor söylenirdi.</span></p>
<p><span>Gözlerini Kan boğan ve kana susamış olan katiller, kıyıcılar Türkleri silah zoruyla evlerinden alarak ve birçoğunu öldürerek sürüklemişleredir.</span></p>
<p><span>15 Temmuz Bağdat´tan Dönen Cihat evde ailesiyle birlikte öğleye doğru evin çatısından yabancı sesler duymaya başlamışlardı.</span></p>
<p><span>Canılar komşunun evinin çatısından Muhtar Fuat’ın atlayarak evine sızarak dolmuşlardır.</span></p>
<p><span>Türk kanına duymayan Kürt peşmergeler, komünistler ellerinde silahlarını evdeki Muhtar ailesine karşı tutarak önce evinin her yerini kurşun yağmuruna yağdırdılar, yiğit yürekli anne dayanmayarak korkmadan erkekçesine, Ne istiyorsunuz? Ne isterseniz evden alın götürün, ama yavrularıma dokunmayın, en sonunda anne baktı çocuklarını, yavrularını öldürecekler yalvarmaya başladı.</span></p>
<p><span>Kıyıcılar, katiller Kürt peşmergeler (komala) ve Komünist Halk Direnişçileri annenin yalvarışlarına aldırmadan onu tokatlayarak her türlü kötü laflar söylemeye başlayarak, ondan sonra tüm aileyi bir odaya toplayarak katiller gözlerini kırpmadan her kese ailenin çocuklarına bile ateş açarak küçük büyük yaşlı, kadın, kız demeden tüm aileyi kurşun yağmuruna tutarak dizdiler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58845" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2.jpg" alt="" width="800" height="453" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-768x435.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-2-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Cihat ve Nihat şehit düşerler. Daha on iki yaşındaki Emel ise açılan ateş sonucu yaralanır ve kan kaybından annesinin kucağında, ruhunu verir, hayatını kaybeder.</span></p>
<p><span>Bu acı olayda benzeri olmayan soykırım, katliamda çok sayıda Türkmenler suçsuz, günahsız kıyıcı Kürt komünistler tarafından, öldürülmekle, birçok Türklerde yaralanmıştı, aile çocuklarının gözü önünde, kurşunlanarak şirin canlarını vermişlerdir, bunun yanında iki kardeşle 12 yaşında EMEL MUHTAR da, Gözyaşlarına, çığlık, feryat figanlarına aldırış edilmeden canavarca katledilmiş.</span></p>
<p><span>Küçük yaşlarına acımadan, şehit etmişlerdi</span></p>
<p><span>Küçük Emel, İlkokulda öğrencisi olarak, bir genç kız idi, Azize, Semire adında iki kız kardeşi vardı, Nihat, Cihat, Kubat, ayrıca Sedat ve üç ağabeyi, babası Fuat mahalle muhtarlığı yaparak, hep bir evde yaşıyordular, 15 Temmuz evin içerisine girerek silahlı peşmergeler, bunlar çakallar sürüsü gibi Marksist, Tanrı tanımaz kimselerdir, Nihat, Cihat ve Kubatı vura, vura tutuklayarak, sürüklediler, Babanın ilerlemiş yaşına, aksakalına bakmadan, yine çaresiz, güçsüz zavallı annenin gözyaşları, taştan olan yüreksizleri bile etkilememiştir.</span></p>
<p><span>Ağlamak, gözyaşı dökmek, yaka yırtmak bu canilere, cellâtlara insan olmayanlara, ALLAH, PEYGAMBER tanımayanlara, ne yapacaktır?</span></p>
<p><span>Baba, bu katillerin önüne atıldı, beni öldürün onların yerine demiştir, Yüreği yaralı annenin çırpınışları, İle Beni götürün, öldürün onlara kıymayın, çocuktular, anne, baba yalvarıyorlar. O eli kanlılar, zalimler ne anlarlar çocuk, anne, babalık hakkı, ciğer yanmasını, yuva dağılmasının ne bilirler.</span></p>
<p><span>Adamı ve kadını o kadar döverek bir kenara atıp ardından Nihat’ı kurşuna dizerek, şehit ettiler.</span></p>
<p><span>Küçük kız Ağabeycisine koşan 12 yaşında Emel de, hainler tarafından kurşunlanarak, kardeşinin yanına düşerek, şirin canını göğsü üstünde vermiştir.</span></p>
<p><span>Ardından bu gaddarlar, kıyıcılar kurşunu Cihatta doğru çevirmişlerdir. Bu vahşiler, Emel ve iki kardeşi dışarıya doğru sürükleyerek, araba arkasına iple bağladıktan sonra, Kerkük caddelerinde sürüklediler…</span></p>
<p><span>Gözleri kanla dolan katiller, Türk düşmanları, nerde Türkmen evi olarak bırakmadılar, aramaya başladılar.</span></p>
<p><span>Cihat, Nihat, Emel Kardeşler baba, annelerinin öteki küçük kardeşlerinin önünde kıyarcasına şehit olurlar, Henüz 12 Yaşında Acımasızca öldürülür Emel Ve Altı yaşında olan Semirenin koluna üç kurşun değerek kolunda ağır yaralanarak, yere düşerek bayılır, Çok küçük yaşta çocuk olan Kubat bacağından ve göğsünden yaralanır ve bir yaşındaki Sedat ile annesi Allah’ın yardımıyla kurtulurlar.</span></p>
<p><span>Bu ailenin başına gelen bu katliamdan sonra, Nihat, Cihat ve Emel´in şirin cesetleri Komünist, peşmergeler tarafından iple bağlanarak cadde, sokaklarda sürüklenerek iki ters yöne giden arabaya bağlanarak parçalanırlar.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-58844 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Emel-Muhtar-1.jpg" alt="" width="300" height="406">Çaresiz anne ve baba şehit düşen çocuklarının katliamdan sonra cenazeleri kanlı yaşlar içinde ağlayarak gömerek hastanede yaralı yatan iki çocuklarıyla ilgilemek en acı günlerde yaşamaktaydılar.</span></p>
<p><span>Bu katillerin idam edilmeleri. Ve baba yiğit atılgan milli mücadele yolunda çalışan teşkilat milli dava adamlarımızın yoluyla haklarının alınması, annelerinin yüreğine su serperek gözyaşlarını azda olsa dindirmişti.</span></p>
<p><span>Şehit edilen çocuklarının ardından her gün Türkmen şehitler mezarlığına giden anne, baba, bacılar, çocuklarının mezarı başında “Emel, Nihat, Cihat bağırarak feryat eden ağlayan anne, bu üzücü, can yakıcı acıya, çileye daha dayanamadan Allah’ın rahmetine kavuşarak vefat etmiştir.</span></p>
<p><span>Düşmanların Türkmenlere karşı bu kadar kin ve sevmemezliği nefreti Türkmenlerin çağlar boyunca kendi vatanları, toprakları olan Kerkük şehitlerinin kanlarıyla yoğurarak hiçbir kimsenin eline geçmeden yüzlerce şehitler vererek, temiz kanlar aktırtarak yene bu vatanın ata topraklarını hep bizlerin kalacaktır.</span></p>
<p><span>Emel Muhtar Fuat 12 yaşlarında suçsuz, günahsız bir çocuk olarak bu kıyıcı soykırımda kardeşleriyle kurşuna dizilmiştir şirin canını vermiştir.</span></p>
<p><span>Bir ailenin üç çocuğu şehit olması ve iki çocuğunda yaralanması büyük bir katliam olarak acı dolu anılar bırakan bu zorla öldürmek, yok etme sahneleri, Kerkük’ün tarihinde kolay, kolay unutulmadan silinemeyecektir, yüreklerde, gönüllerde acı dolu, özlem çile izler bırakacaktır.</span></p>
<p><span>Bu katliamda, soykırımda yüzlerce Irak Türkleri her türlü baskı, acılarla öldürme araçlarıyla şehit olarak yaralanmıştır.</span></p>
<p><span>Onları asla kahraman, yiğit Milletimiz unutamadı ve unutmayacaktır.</span></p>
<p><span><a href="http://www.kerkukfeneri.com/milli-mucadele-yolunda-sehit-emel-muhtar-fuat/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Yazan: Sadun Köprülü – Kerkük Feneri</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak’ı Kuran İngiliz Kadın Casus Gertrude Bell Ve Kerkük</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iraki-kuran-ingiliz-kadin-casus-gertrude-bell-ve-kerkuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iraki-kuran-ingiliz-kadin-casus-gertrude-bell-ve-kerkuk</guid>
<description><![CDATA[ Irak’ı Kuran İngiliz Kadın Casus Gertrude Bell Ve Kerkük
Gert­ru­de Bell, 1. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı­nın Irak’ını kur­muş, sı­nır­la­rı­nı cet­vel­le ken­di­si çiz­miş ve ya­rat­tı­ğı Irak’ın kra­lı­nı bi­le biz­zat ken­di­si ta­yin et­miş bir İn­gi­liz casusudur. Bell, 14 Temmuz 1868’de zen­gin bir İn­gi­liz ai­le­nin ço­cu­ğu ola­rak dün­ya­ya ge­lir. Ox­ford’un Mo­dern Ta­rih, Coğ­raf­ya ve Ar­ke­olo­ji Bö­lü­mü­nü iyi bir de­re­cey­le bir­ti­ren ilk ka­dın olur. Gittiği yerlerde gördüklerini günlüklerine yazıyor […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a802885.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Irak’ı, Kuran, İngiliz, Kadın, Casus, Gertrude, Bell, Kerkük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iraki-kuran-ingiliz-kadin-casus-gertrude-bell-ve-kerkuk.html">Irak’ı Kuran İngiliz Kadın Casus Gertrude Bell Ve Kerkük</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ali KERKÜKLÜ </strong></span></a>
</p><p><span>Gert­ru­de Bell, 1. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sı­nın Irak’ını kur­muş, sı­nır­la­rı­nı cet­vel­le ken­di­si çiz­miş ve ya­rat­tı­ğı Irak’ın kra­lı­nı bi­le biz­zat ken­di­si ta­yin et­miş bir İn­gi­liz casusudur. Bell, 14 Temmuz 1868’de zen­gin bir İn­gi­liz ai­le­nin ço­cu­ğu ola­rak dün­ya­ya ge­lir. Ox­ford’un Mo­dern Ta­rih, Coğ­raf­ya ve Ar­ke­olo­ji Bö­lü­mü­nü iyi bir de­re­cey­le bir­ti­ren ilk ka­dın olur. Gittiği yerlerde gördüklerini günlüklerine yazıyor ve çizdiği haritaları İngiliz Kraliyet Coğrafya Merkezi’ne gönderiyordu. 1913’te İngiltere’ye döndüğünde artık herkes Gertrude Bell’i bir Ortadoğu uzmanı olarak görüyordu.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63438" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63438" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-01.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-01-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Irak’ı Kuran Gert­ru­de Bell 1911 Mart’ında Türkmen Bölgelerinde Çektiği  Kerkük  Kalesi, Altun Köprünün Taş Köprüsü ve Dakuk’un (Tavuk) Ulu Camii Minaresi Fotoğraf Görüntüleri.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>rtadoğu’ya sayısız ziyaretler yaptı. Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Bell, bu ziyaretlerde kadınlığını da kullanarak o zamanlar Osmanlı’nın kontrolünde olan Kudüs’te, Suriye’de ve Irak’ta yerel halk ve tüccar ve aşiretlerle güçlü dostluklar kurdu. 1900-1914 yılları arasında  Musul-Kerkük-Erbil ve Süleymaniye bölgesinde aşiretler arasında defalarca dolaştı, fotoğraflar çekti ve yörenin haritalarını çizdi. 1911’ın Mart’ında Kerkük, Erbil, Altun Köprü ve Dakuk gibi Türkmen bölgelerini dolaşıp haritasını çizip fotoğraflarını çekti.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken İngiliz hükümeti, bilgilerinden faydalanmak için onu İngiliz istihbarat Servisine davet etti. 1915’in Kasım ayında Gertrude Bell, İngiliz İstihbaratına katıldı. Londra’dan kalkan gemiyle Kahire’ye geldi. Teşkilatta artık “Queen of Desert (Çöl Kraliçesi)” olarak tanınıyordu. Bell, İngilizler’in Irak’ı işgalinde ve yerel halkın onlarla birlik olmasında kilit rol oynadı. Hizmetleri ülkesinde o kadar takdir edildi ki Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından 1921’de düzenlenen Kahire Konferansı’na katılan tek kadın oydu. 1917’de de Bağdat İngilizlerin eline düşünce, Bell’in İngiltere için önemi daha da arttı. Yeni Irak’ın sınırlarının çizilmesinde en büyük söz sahibi Bell oldu. Çoğu günler kendini odasına kapatıp, haritaların başında saatler geçiriyordu. 1919’da Paris’te düzenlenen konferansta Bell’in ve birlikte çalıştığı Arabistanlı Lawrence’ın fikirleri dikkate alındı. Yeni sınırları çizilmiş Irak’ın ileri gelenleri tarafından “El Hatun” olarak tanınıyordu. Bell, Birinci Dünya Savaşından sonra 1920’de Irak’taki İngiliz Yüksek Komiserliği’nin Ortadoğu Sekreteri olduğu için sıfatı artık “siyasi memur”du, tüm günü Irak’ın ileri gelenlerini, şeyhleri dinlemek ve yeni bir devlet kurmaktı. Irak’ın gölgedeki lideri o olmuştu. Osmanlı himayesinde yüzlerce yıl yaşadıktan sonra İngiltere’nin himayesine giren Iraklıar, Irak’a bir lider arayışına girildi.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63440" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63440 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-02.jpg" alt="" width="800" height="440" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-02-768x422.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-02-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-02-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Irak’ta Bir Piknikte, En Önde Oturan Irak Kralı 1.Faysal ve Ortada Oturan Bayan Gert­ru­de Bell</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Gert­ru­de Bell ve öğrencisi Tho­mas Ed­ward Law­ren­ce’ın (Ara­bis­tan­lı Law­ran­ce) İn­gil­te­re’nin men­fa­at­le­ri için bir araya gelerek, Irak’ın başına en iyi seçimin 1919’da Paris konferansında tanıştığı Emir Faysal olduğu kararına vardılar. 1921’deki Kahire Konferansı’nda Churchill’i de ikna ettiler. Ve Osmanlı Devleti’nin dağılmasın da büyük rol oynayan Mek­ke Şe­ri­fi Hü­se­yin İbn Ali’nin oğ­lu Fay­sal, 23 Ağustos 1921’de İngiletere’nin himayesinde Irak Kralı olarak taç giydi. Bell, Faysal’ın en büyük danışmanı oldu. 1920’de­ki San Re­mo kon­fe­ran­sın­da İn­gi­liz­ler ve Fran­sız­lar “man­da”la­rı­nı pay­la­şır­lar. İn­gi­liz­ler Irak’ı ve Fi­lis­tin’i alır­ken Fran­sız­lar’ın pa­yı­na Su­ri­ye dü­şer.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63441" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63441 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-03.jpg" alt="" width="800" height="440" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-03-768x422.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-03-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Kerkuklu-03-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Irak Kralı I.Faysal (Önde) ve İngiliz Casusu Arabistanlı Lawrece (Kralın solunda)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Gert­ru­de Bell, bu­gün­kü Irak’ın oluş­ma­sı ve sı­nır­la­rı­nın çi­zil­me­sin­de be­lir­le­yi­ci isim ol­muş­tur. İs­mi Arap dün­ya­sın­da ef­sa­ne ha­li­ni alan Gert­ru­de Bell, Arap­lar ara­sın­da “Çö­lün Kı­zı” ya­hut “Irak’ın taç­sız kra­li­çe­si” di­ye bi­li­ni­yor­du. Ni­san 2003 ta­ri­hin­de Bağ­dat’ta iş­gal sı­ra­sın­da yağ­ma­la­nan Irak mü­ze­si­nin ku­ru­cu­su (1923) Gert­ru­de Bell’dir. Irak’ın ilk Es­ki Eser­ler Ge­nel Mü­dü­rü odur. Bu gö­rev­de üç yıl ça­lış­mış ve bu­gün Me­zo­po­tam­ya me­de­ni­ye­ti­nin en önem­li ve es­ki eser­le­ri mer­kez­le­rin­den sa­yı­lan Bağ­dat Mü­ze­si­ni ku­rup ba­şı­na geç­miş­tir. Bell, 12 Temmuz 1926’da 58 yaşındayken aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar etti. Bağdat’ta gömüldü,  bı­rak­tı­ğı va­si­ye­tin­de 50 bin Ster­lin tu­ta­rın­da­ki pa­ra­sı­nı Bağ­dat Mü­ze­si­nin ge­liş­ti­rilme­si için ba­ğış­la­mış­tır. Gertrude Bell anne babasına yazdığı 1600 detaylı ve canlı ifadeli mektuptan, gezi sırasında tuttuğu 16 günlükten ve 40 diğer kalemden oluşur. Arşivinde <strong>7000 </strong>fotoğraf da vardır; <strong>1900-1918</strong> tarihlerinde çekilmiştir. Ortadoğu tarihi eserlerine ait olanları paha biçilmezdir, çünkü bunların çoğu aradan geçen sürede yıkılıp gitmiş, ve bazen de tamamen izleri silinmiştir; öte yandan çöl kabileleri ile ilgili resimler antropolojik ve etnografik açıdan kıymetlidirler.</span></p>
<p><span>Irak’ı kuran, sınırlarını cetvelle çizen ve Kralını tayin eden Gert­ru­de Bell’in mek­tup­la­rın­da Ker­kük’ün bir Türk­men şeh­ri ol­du­ğu açık bir şe­kil­de belirtmektedir. Ger­tu­de Bell “El-Irak Fi Re­sa­ili Miss Bell” <em>(Bayan Bell’in Mektuplarında Irak)</em> ter­cü­me ve yo­rum. Ca­fer El-Hay­yat, s.383, 14 Ağus­tos 1921 ta­ri­hin­de ba­ba­sına yaz­dı­ğı mek­tu­bun­da “(Irak’ta)Re­fe­ran­dum ya­pıl­dı ve Kral Fay­sal oy bir­li­ği ile se­çil­di, ama Ker­kük, Kra­lın le­hi­ne oy kul­lan­ma­dı. Ker­kük’ün içi ve il­çe­le­ri Türk­men­ler­den oluş­tu­ğu, ba­zı köy­le­rin ise Kürt­ler­den sa­kin ol­du­ğu­nu yaz­mak­ta­dır. (<em>El-İrak fi Resail el-Miss Bell (Bayan Bell’in Mektuplarında Irak), Tercüme ve yorum: Cafer el-Hayyat, Arap Ansiklopediler Yayınevi, Beyrut 2003, s.383 </em>)</span></p>
<p><span>Kerkün’ün bir Türkmen şehri olduğu şüphesi olanlara bu belge ithaf edilir. Bu arada, Türkmen şehir, kasaba ve köylerin adlarını değiştirmeye yeltenenler bilsinler ki özü değiştirmeye güçleri yetmeyecektir, çünkü biz bu toprakların sahibiyiz ve buradayız, sonuna kadar da burada olacağız, Irak’taki Türkmen varlığını silmeye, yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Türkmenler Allah’a bir can borçları var, hiçbir Türkmen günü geldiğinde bu borcu ödemekten de geri kalmayacaktır.</span></p>
<p><span><strong>“<em>Keser Döner Sap Döner Gün Gelir Hesap Döner”.</em></strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1923’de Musul İşte Böyle Koptu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1923de-musul-iste-boeyle-koptu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1923de-musul-iste-boeyle-koptu</guid>
<description><![CDATA[ 1923’de Musul İşte Böyle Koptu
Kuzey Irak, Musul ve Türkmenlerin sorunları hakkında çok yazıldı, konuşuldu ve tartışıldı. Bugun yaşadığımız ve çınar gibi büyüyen bu sorunların kökü nereye kadar iniyor ve tohumu ne zaman atıldı diye tarih sayfalarına dalmak gerekir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti 1914’de 1.Dünya savaşın macaresına itilerek miljonlarca asker ve sivil şehit vererek Ortadoğudan geri çekilmek zorunda kaldı. 30 […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a6ceb80.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1923’de, Musul, İşte, Böyle, Koptu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/1923de-musul-iste-boyle-koptu.html">1923’de Musul İşte Böyle Koptu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ekrem KARADENİZ</strong></span></a>
</p><p><span>Kuzey Irak, Musul ve Türkmenlerin sorunları hakkında çok yazıldı, konuşuldu ve tartışıldı. Bugun yaşadığımız ve çınar gibi büyüyen bu sorunların kökü nereye kadar iniyor ve tohumu ne zaman atıldı diye tarih sayfalarına dalmak gerekir.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi Osmanlı Devleti 1914’de 1.Dünya savaşın macaresına itilerek miljonlarca asker ve sivil şehit vererek Ortadoğudan geri çekilmek zorunda kaldı. </span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63444" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63444" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-1.jpg" alt="" width="800" height="707" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-1-768x679.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> 1917’de Bağdat’ta esir düşen Türk askerleri </span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı Devleti Mondros Ateşkeş Antlaşmasının imzalandığı sırada Musul, Türk ordularının kontrolü altında ve milli hudutlar içinde bulunuyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmadan önce Ingilizler Musul’a sahip olmak istedilersede Ali Ihsan paşa’nın komutasındaki 6.ordu buna engel oldu. Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra ise Ingilizler Musul’da sivil Hıristiyanların topluca öldürüldüğünü iddia ederek Türk birliklerinin Musul’u terk etmesini istediler.  Ali Ihsan Paşa bunu red edince  ‘ateşkes antlaşması’na rağmen diğer bölgelerden gelen destek kuvvetler ile iyice güçlenen İngiliz ordusu, petrol bölgesi olan Musul’a doğru ilerlemeye başladı. </span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63445" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63445" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-2.jpg" alt="" width="800" height="760" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-2-768x730.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> II.Abdulhamid tarafından hazırlanan Irak’taki petrol kuyuların tespit haritası </span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Durumu Istanbul’a bildiren Ali Ihsan Paşa ne yazık ki, Mondros ateskes Antlaşmasından üç gün sonra 3 Kasım 1918’de, Istanbul‘un emrine uyarak Musul’u boşaltarak şehrin 15 km kuzeyine doğru geri çekildi. Bunun üzerine Ingilizler hiç bir direnişle karşılaşmadan halkının büyük çoğunluğunu Türklerin teşkil ettigi Musul’a girdiler.</span></p>
<p><span>Fakat Anadolu halkın Mondros ve Sevr antlaşmalarını kabul etmeyip topluca kurtuluş savaşını başlatıp zafer ile neticelenmesi üzerine başta Ingilizler ve Fransızlar olmak üzere yine barış masasına oturmak zorunda kaldılar. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-63446" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-3.jpg" alt="" width="800" height="600"></p>
<p><span>1923 yılın başlarında başlayan Lozan barış görüşmelerin tekliflerini görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 mart Cumartesi saat 13.15’de Ali Fuat Paşa‘nın başkanlığında toplanılır. Bu toplantı gizli ve halka kapalı yapılır. Toplantıda Ingiltere’nin teklif ettiği tüm maddeler görüşülür. Yapılan Ingiliz teklifin bir tanesi de  Musul’un durumu hakkında. Musul’un bir sene sonra iki hükümet arasında görüşülerek çözüleceği okunur. Meclisde çok tartışmalar çıkar. Bu tartışmaların en şiddetlisi Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey tarafından gerçekleştirilir. </span></p>
<p><span><em><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63447 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-4.jpg" alt="" width="300" height="420">Hüseyin Avni Bey  3 mart 1923 Cumartesi günü saat 13.15’de Ali Fuat Paşa başkanlığındaki  meclis toplantısında söyledikleri sanki ilerde Türkiye’nin başına gelecek felaketleri görür gibi özet olarak şunları söylemiştir:</em></span></p>
<p><span><em>Kendi kendimizi aldatmayız efendiler! Musul’u bugün sana vermeyen ne için yarın versin? Gayesi orada bir kürt hükümeti teşkil edip, senin memleketini parçalayıp neticede bir Ermenistan teşkil etmek değilmidir.</em></span></p>
<p><span><em>Yarın oralara Ermeniler hakim olacaktır. Ermeni harsı hakim olacaktır. Yarın orada Ermeniler hükümet kuracaklardır (bravo sesleri, şiddetli alkışlar)</em></span></p>
<p><span><em>Süleymaniye’de cephe tuttuğumuz zaman, kürdün münevveranı bize gelecektir efendiler. Ingilizlerin içinde durmayacaktır efendiler.</em></span></p>
<p><span><em>Bunu millete anlatamam. Musul‘u satmıştır diye bu kürsüden bağıracağım! </em></span></p>
<p><span><em>Misak-i Milliyeyi çizerken Türk Kürt düşünmemiştik</em></span></p>
<p><span><em>.(TBMM gizli celse zabıtları 4.cilt sayfa 93-97)</em></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61333" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg" alt="" width="800" height="367" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli-768x352.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Netice itibari ile 24 ekim 1923 senesinde Lozan Barış Antlaşması imzalanıp Türkiye bağımsızlığına kavuşup bütün sınırlar da belirlendi. Bütün sınırlar mı?</span></p>
<p><span>Hayır! Irak sınırı hariç. Bu da elbette Kuzey Irak ve özellikle Musul’daki petrol kuyulardan kaynaklanıyordu.  Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince, sorunun çözümü, dokuz ay içinde bir sonuca ulaştırılmak üzere Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakıldı. Bu tarihte Türk ordusu Musul’a 15 km mesafedeydi. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63448" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-5.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Musul-5-768x396.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Lozan antlaşmanın üzerine 2 yıl süren pazarlıklar yapılarak antlaşmaya varılır.</span></p>
<div><span>5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan antlaşma, iki gün sonra yani 7 Haziran 1926’da Meclis’de kabul edilir.</span></div>
<p><span>Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan antlaşmanın 14. maddesine göre, Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye’nin 25 yıl süre ile petrolden alacağı gelirin % 10’unu alacaktı. Fakat bu haktanda Türkiye sonraki yıllarda 500.000 İngiliz altın karşılığında vazgeçmiştir.</span></p>
<p><span>Peki şimdi durum ne? Özellikle son 10 yılda Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmenlerin siyasi, ekonomik ve sosyal hakları gasp edildi. Gasp edilen hakları yazmaya kalksak buna ne klavye ne de kalem dayanır.</span></p>
<p><span>Bu tarihi süreçten ne Türkiye ne de Irak memnun.  Ileride bu bölgede ne olacağı da belli değil. Ama Türkiye’nin nasıl askeri harekat ile Kıbrıs’a sahip çıktıysa, Bosna-Hersek ve Kosova ile nasıl sosyal kültürel antlaşmalar yaptıysa ve Davos’ta nasıl Filistin çıkartması yapıldıysa bir benzerinide Kuzey Irak’taki Türkmenlerin beklemeye hakları olup olmadığına kim karar verecek?</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ekrem KARADENİZ</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkmen Bir Ailenin Dramı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-bir-ailenin-drami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkmen-bir-ailenin-drami</guid>
<description><![CDATA[ Türkmen Bir Ailenin Dramı
Amerikalı askerin silahının namlusu ucunda Eli ve Yüzü Kan İçinde 5 Yaşındaki Türkmen Kızı Samar Hüseyin‘in Yüz İfadesi Sizce Her Şeyi Anlatmıyor Mu? İşte İşgalcilerin ve İşbirlikçilerinin Irak‘a Getirdikleri “Demokrasi ve Özgürlük“. 20 Mart 2003’de, Irak’ı işgal operasyonu başladı. ABD ile İngiliz işgal güçleri, “Irak’a Özgürlük” operasyonu adı altında Bağdat’a ilk bombayı atışı, ülkede on […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a595db9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkmen, Bir, Ailenin, Dramı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="840" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turkmen-Bir-Aile.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkmen-bir-ailenin-drami.html">Türkmen Bir Ailenin Dramı</a></p>
<p><span><em><strong>Amerikalı askerin silahının namlusu ucunda Eli ve Yüzü Kan İçinde 5 Yaşındaki Türkmen Kızı Samar Hüseyin</strong></em>‘<em><strong>in Yüz İfadesi Sizce Her Şeyi Anlatmıyor Mu? İşte İşgalcilerin ve İşbirlikçilerinin Irak</strong></em>‘<em><strong>a Getirdikleri </strong></em>“<em><strong>Demokrasi ve Özgürlük</strong></em>“<em><strong>.<br>
</strong></em></span></p>
<p><span>20 Mart 2003’de, Irak’ı işgal operasyonu başladı. ABD ile İngiliz işgal güçleri, “Irak’a Özgürlük” operasyonu adı altında Bağdat’a ilk bombayı atışı, ülkede on binlerce masum sivilin katledildiği, bir o kadarının sakat kaldığı, ülkenin mezhep çatışmaları karanlığına gömdüğü felaketin başlangıcı oldu. Irak halkının tarihine, kültürüne, ulusal kimliğine ve varlığına yönelmiş bir şiddete dönüştü. </span></p>
<p><span>Irak’taki kan ve dehşet, Musul şehrine bağlı Türkmen kenti Telafer’e de sıçradı. Gözlerini kan bürümüş işgalci ABD askerlerinin Kürtlerin önünü açmak için Türkmenlere yönelik saldırıları sürdü. Türkmenleri katleden işgalci Amerikalılar evlere zorla girerek çok sayıda Türkmeni tutukladı ve binlerce Türkmeni de göçe zorladı. Telafer’de katliam üstüne katliam yapmalarına rağmen hakimiyeti sağlayamayan ve direnişçilerden büyük darbeler yiyen işgalciler, kentte Türkmenleri birbirine düşürme oyunları başladı. ABD ve Peşmerge güçleri Mezhep çatışmasını körüklediler. Telafer’e tank ve uçaklarla insanlık dışı saldırılar yapıldı. Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç ve yaşlı demeden insanları katlettiler. Telafer’de tam bir katliam yaşandı. Kentin onlarca yerinde kontrol noktası kuran Amerikan askerleri, bir sokaktan diğer bir sokağa geçişi bile kontrol altında tutmak istediler. Bu kontrol noktalarında onlarca hamile, yaşlı ve çocuk öldürüldü.</span></p>
<p><span>Türkmen kenti Telafer’de kendi halinde kimseye zararı olmayan, sevilen sayılan ve hep hoşgörü ile anılan Türkmen Hüseyin Hasan ve ailesi (Eşi Kamila, Çocukları; Ceylan, İntisar, Sevsen, Samar, Rana, Muhammed ve Rakan) yaşıyordu. Bu Türkmen ailenin mutlu ve sakin bir hayatı vardı.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63452" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63452" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Telefarle-Bir-Aile.jpg" alt="" width="800" height="583" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Telefarle-Bir-Aile.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Telefarle-Bir-Aile-768x560.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> Telafer’li Türkmen Ailenin Birlikte Fotoğrafları </span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Ta ki 18 Ocak 2005’e kadar, O gün Ailenin en küçüğü olan Muhammed hastalanır ve ailesi tarafından hastaneye götürülür. Hastanede Muhammed’in sağlık durumunun ciddi olmadığını ve hastanede yatmasına gerekli olmadığına doktorlar belirtir. Ama kaderin ağlarını örmüş olduğunu bu Türkmen aile nereden bilebilirlerdi ki ölüm ve bir aile dramının onları beklediğini? </span></p>
<p><span>Aile o gece hastaneden araçla eve geri dönerken kaderi bir anda değişir, Telafer’in onlarca yerinde kontrol noktası kuran korku ve panik içinde Amerikan askerlerine yaklaştıklarında, yayılım ateşine tutulurlar. Aracı otomatik silahlarla tarayan Amerikan askerleri ön koltukta oturan anne Kamila ve aracı kullanan baba Hüseyin’i delik deşik ederek öldürürler. Arka koltukta oturan çocuklar; Kuzen Rajda, kardeşler; Samar, Ceylan, Rana, Muhammed ve Rakan bir anda kanlar içinde kalırlar. Çocuklar sadece otomatik silahlardan çıkan kurşun seslerini duyarlar. Rakan karnından ağır yaralanmış ve kurşun omurgasına saplanıp, omuriliği zarar görmüştür. Rakan sağ ayağını hissetmiyordu. Rakan’ın 14 yaşındaki ablası Ceylan yüzü ve üstü başı kan revan içinde, dehşete düşmüş ve yaşananlara inanamıyordu, Türkçe yüksek sesle tercümana bağırarak: <em>“bizler sadece eve gidiyorduk!, silahımız yok, bizleri Amerikalı askerler neden yayılım ateşine tuttular?”</em> diye isyan ediyordu. Anne ve babaları gözleri önünde öldürülen çocuklar şoka girmişti. Bu Türkmen ailenin tek suçu vardı, yanlış zamanda yanlış yerde olmasıydı. Kana susamış Cellatlarının pusuya yattığını bilemezdiler!</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63454" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63454" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen_cocuk1.jpg" alt="" width="800" height="532" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen_cocuk1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen_cocuk1-768x511.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> Ağır Yaralı kanlar içinde Türkmen Çocuğu Rakan’ın Ağrıdan kıvranırken görünüyor </span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kaderin cilvesine bakın 12 yaşındaki Rakan o gün ölümden kurtulmuştu. Rakan hastanede uzun süre yatıp tedavi gördü ve İyileşti. Ancak talihsiz Rakan bu trajik olaydan 3 yıl sonra, 16 Haziran 2008’de evlerinin yakınında patlayan bir bomba sonucu hayatını kaybeder. Bu Türkmen ailenin yaşadığı gerçek bir dram hikayesidir ve yürekleri sızlatıyor. </span></p>
<p><span>Rakan’ın tedavisinde büyük rolü ve katkısı olan uluslararası bir yardım kuruluşunda görevli iyilik meleği 28 yaşındaki Marla Ruzicka’da 16 Nisan 2005’de yaşamı, hazin sonla noktalandı. Otomobiliyle Bağdat havaalanına giderken, havaalanı yolunda bomba yüklü bir aracın infilak etmesi sonucu hayatını kaybeder. Marla Ruzicka, Irak’taki tüm gazetecilerin ve sivil toplum örgütlerinin tanıdığı biri idi. Yetinmedi; tek başına bir sivil toplum örgütü kurdu:<strong> “Campaign for Innocent Victims in Conflict- CIVIC”</strong> yani <em>“Çatışmaların Masum Kurbanları İçin Kampanya.”</em> Örgütün amacı savaşların sivil kurbanlarının zararlarının tazmin edilebilmesi için finansman kaynakları bulmaktı. Marla Ruzicka’ın Akranları podyumlarda mankenlik yapıp, sinema perdelerinde boy gösterirken o ABD’nin Irak’ı işgaline karşı çıkıyor ve bir uluslar arası yardım kuruluşunda görev alarak ölüm pazarı Bağdat’a geliyor ve görev başındayken, inandığı ilke ve idealleri uğruna hayatını feda ediyordu, aynı bir dava adamının davasına inandığı gibi. Marla Ruzicka, dünya tarihine adını altın harflerle bir kahraman olarak yazdırıyor.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63455" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63455" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/maria1.jpg" alt="" width="800" height="522" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/maria1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/maria1-768x501.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> İyilik Meleği Marla Ruzicka Iraklı Bir Çocukla Beraber </span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Savaş muhabiri Chris Hondros’ın Telafer’de Çektiği ve basında <em>“Bir Gece Telafer’de”</em> başlığı ile sık sık kullanılan eli yüzü kan içindeki Türkmen kızı Samar Hüseyin’in fotoğrafını şimdiden fotoğrafik bir ikon olmuş durumda. Bu arada Hondros bu fotoğrafı Amerikan ordusuna embedded (iliştirilmiş) olduğu bir dönemde iken çekmiş, Samar ve ailesinin dramını dünyaya yayınlamasını sağlamıştı. Samar’ın ve ailesinin fotoğraflarının yayınlanmasından sonra Amerikan ordusu bir daha Hondros ile çalışmak istemediğini açıklamıştı. Chris Hondros 18 Ocak 2005 gecesi çektiği eli yüzü kan revan içindeki Türkmen kızı Samar Hüseyin’in fotoğrafı, 2006’de savaş fotoğrafları dalında en saygın ödüllerinden biri olan Robert Capa altın madalyasını kazandırır.</span></p>
<p><span>20 Nisan 2011’de Libya’nın Misrata kentinde hükümet güçleri ile muhalifler arasındaki çatışmada Fotoğraf çekerken başından ağır yaralanan Chris Hondros, daha sonra kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Bu cesur muhabir dünya üzerindeki neredeyse bütün savaş alanlarında görev yaptı. inandığı şeyi yapmaktan çekinmeyen, korku nedir bilmeyen bir kişiydi, dünya onu hep anacaktır. Allah insanlarımıza bu özellikleri nasip etsin. </span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63456" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63456" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/hondros1.jpg" alt="" width="800" height="537" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/hondros1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/hondros1-768x516.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span> Savaş Muhabiri Chris Hondros Libya’nın Misrata Kentinde Ölümünden İki Gün Önce, 18 Nisan 2011’de Çekilmiş bir Fotoğrafı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Irak’ta herkes Saddam’ın zulmünden çekti, Saddam rejimi baskı, zulüm ve diktatörlük üzerine kurulmuştu, bunu anlayabiliyoruz. Ama Irak’a <em>“özgürlük ve demokrasi”</em> getirmek isteyenlerin<em> “özgürlük ve demokrasisi”</em>  ise bizleri öldürüyor, işte bunu anlamakta zorlanıyoruz! </span></p>
<p><span>ABD ve İngiltere’nin petrol zengini Irak’a getirdikleri <em>“özgürlük”</em> ise kan, ölüm, gözyaşı, yıkım, huzursuzluk, mezhep çatışması ve kargaşadır. Kalleşçe bir ülkenin topraklarında <em>“Korkut ve dehşete düşür” </em>stratejisi, kuşatmanın yegane yoludur. Yiyecek ve su yolunu kapat, okulları, hastaneleri yak, evleri ve dükkanları bombala, insanların hayatını cehenneme çevir, korku ve dehşete düşmüş gözleri keyifle seyret ve iştahlan kara altın (Petrol) için. Adına da <em>“özgürlük ve demokrasi” </em>deyin. Bugün Irak’ta yaşanan kaos, şiddet, tedhiş, korku ortamı ve insanlık dramı sizce kimlerin sinsi ve kirli planıdır? İşgalcilerin ve işbirlikçilerinin çirkin tezgahı olmasın sakın! Irak bugün can güvenliğinin olmadığı dünyanın en tehlikeli ülkesidir. </span></p>
<p><span>ABD ve İngiltere<em> “Irak halkını özgürleştirmek” </em>için başlattığı bu savaşta 1 milyon 200 bin kişinin ölümüne neden oldu. İşgalcilerin, Irak serüveninin sonunda geriye harabeye dönmüş bir ülke kaldı. İşgal sadece ölenlerin ve mülteci durumuna düşenlerin aleyhine olmadı. Kalanların hayatını da cehenneme çevirdi.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63457" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63457" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen-bir-ailenin-drami1.jpg" alt="" width="800" height="430" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen-bir-ailenin-drami1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/turkmen-bir-ailenin-drami1-768x413.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Amerikalı askerin silahının namlusu ucunda Eli ve Yüzü Kan İçinde 5 Yaşındaki Türkmen Kızı Samar Hüseyin’in Yüz İfadesi Sizce Her Şeyi Anlatmıyor Mu? İşte İşgalcilerin ve İşbirlikçilerinin Irak’a Getirdikleri “Demokrasi ve Özgürlük”</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Düşman Nedir veya Düşman Kimdir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dusman-nedir-veya-dusman-kimdir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dusman-nedir-veya-dusman-kimdir</guid>
<description><![CDATA[ Düşman Nedir veya Düşman Kimdir?
Kime, kimlere düşman denir? Düşündürücü ve aynı zamanda milletimizi, günlük yaşantımızdaki olayların hakikatlerini anlamak için de, araştırılması gereken önemli bir konu… Genelde sömürgeci devletler egemenlikleri altına aldıkları toprakların üzerinde yaşayanları nasıl, hangi duygu ve amaçla, ne için ülkeleri sömürdüklerini, tutum ve davranışlarını, oyunlar çevirerek, bahaneler uydurarak girdikleri ülkelerin halkını bugünlere nasıl getirildiğini, geldiğini, getirdiklerini anlamak, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c69a41224e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Düşman, Nedir, veya, Düşman, Kimdir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Turkmeneli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dusman-nedir-veya-dusman-kimdir.html">Düşman Nedir veya Düşman Kimdir?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Nefi DEMİRCİ</strong> </span></a>
</p><p><span>Kime, kimlere düşman denir?</span></p>
<p><span>Düşündürücü ve aynı zamanda milletimizi, günlük yaşantımızdaki olayların hakikatlerini anlamak için de, araştırılması gereken önemli bir konu… Genelde sömürgeci devletler egemenlikleri altına aldıkları toprakların üzerinde yaşayanları nasıl, hangi duygu ve amaçla, ne için ülkeleri sömürdüklerini, tutum ve davranışlarını, oyunlar çevirerek, bahaneler uydurarak girdikleri ülkelerin halkını bugünlere nasıl getirildiğini, geldiğini, getirdiklerini anlamak, aydınlığa kavuşturmak bakımından, düşman kime denir ve düşman kimdir konusu, daima korku içinde yaşayan Orta Doğu insanları için bilinmesi ve araştırılarak üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu…</span></p>
<p><span>Düşman; çıkarı doğrultusunda karşısındakinin, iktisadi, siyasi ve kültürel olarak kötülüğünü, kötü durumlara düşeceğini bilerek hazırlayan ve isteyenlere, halkına şirin görünerek nefret eden ve kendi menfaati için zarara uğratanlara, yaşamalarına ve topraklarında barınmalarına korku yaratarak engel olanlara denir veya tanımlanır. Bu, kişi veya devlet olabilir.</span></p>
<p><span>İki devletin savaşması, savaşan iki veya birkaç devletin savaşı sonucunda mağlup olan taraf devletin halkına veya yönetimine hiçbir şiddetten, maddi ve manevi zarar ve tahripten çekinmeyenlere de düşman denilir veya demek gerekir.</span></p>
<p><span>Bugün ABD’nin “demokrasi” adına Afganistan ve Irak’ta insan hakları gölgesi ve kandırması altında öldürdükleri, ölülere yaptıkları çirkin hakaretler, kinle beslenen düşmanlığın verdiği nefretin insanlığa ve işgal ettikleri ülkelerin halkının yaşamalarına engel olmak, kendi çıkarı ve egemenliği için milyonlarca canlının ölümü, sömürücü zihniyetinin ezelden beri gelen düşmanlığının canlı bir örneğidir.</span></p>
<p><span>Yeniden başlattıkları Haçlı seferleri geçmişten kalan ve bugüne kadar devam eden içsel bir güdünün kalıntısının açığa vurduğu düşmanlığın tekrarıdır.</span></p>
<p><span>Düşman veya düşmanlık;</span></p>
<ol>
<li><span>Siyasi düşmanlık,</span></li>
<li><span>İktisadi düşmanlık,</span></li>
<li><span>Kan davası, mal mülk, arazi, ağalık, şeyhlik çıkarlardan kaynaklanan sebeplerin düşmanlığa dönüşmesi,</span></li>
<li><span>Bunlar içinde en önemli olanı, siyasi ve iktisadi çıkarlardan kaynaklanan ve kuvvete dayanan düşmanlıktır.</span></li>
</ol>
<p><span>Türkmenlerin siyasi tarihi incelendiğinde (Musul’un Siyasi Tarihi ve Sönmeyen Ateş, Dinmeyen Hasret Kerkük kitaplarımızda bu konular belgelere dayanarak geniş anlatılmış) görülecektir ki, yapay olarak kurulan Irak’ta Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalan, 1926 Antlaşması’ndan sonra zorunlu olarak bırakılan Türk varlığına (Türkmenlere) düşmanlıkları ta 1918 yılından bugüne kadar devam etmektedir. İsteklerini elde edene kadar da devam edecektir. Amaç o yerleri elde etmek, yönetmek, altında bulunan kaynakları kullanmak, üstünde yaşayanları fakirleştirip iktisadi ve siyasi olarak sömürerek kendilerine bağlamak…</span></p>
<p><span>Bu düşmanlık, 1918 Mondros Mütarekesi’nden itibaren, 1920 yıllarında yapay olarak Irak Krallığı İngilizler tarafından kurulduktan sonra yapılan referandumda İngiliz yanlısı olan bölgede yaşayan halkının (Türk olmayan Müslümanlar) evet kabul oylarına karşı, Irak’ta zamanın şartları gereği o topraklarda kalan veya bırakılan Türkler (Türkmenler) “hayır, biz İngilizlerle 1916 yılından beri iş birliği yapan Faysal’ı kral olarak kabul etmiyoruz, istemiyoruz” diyerek ve sandık başına giderek hayır oyu verdiler. Verdiklerinden sonra dün İngiliz’in, bugün ABD’nin icazeti altında olanların, devam eden baskıcı, korkutucu düşmanlıkları bilinçli olarak İngilizlerin ortaya koyduğu Irak politikalarının temeli oldu, olmuş, uygulanan bu düşmanlık siyasetin özünde iktisadi çıkarlarının gerçekleşmesinde, yeraltı zengini topraklarda yaşayan Türklerin engel olduğunu unutmamışlar.</span></p>
<p><span>Şark meselesinde, Wilson prensiplerinde ve Sevr’de muratlarına varamadıkları sızıyı ve hayal kırıklığını, Türk Milleti karşısında aldıkları yenilgiyi BOP ile Müslümanlığı, Bahar olarak İslam’ı kullanarak düşmanlık yaratarak, kan dökerek, mezhep kavgası çıkartarak, Anavatanda Türk’ün yurdunu bölmeye çalışarak hayata geçirmeye çalışıyorlar, çalışmaktadır. Dün İngilizlerin çıkarttığı isyanlarla, bugün ABD, ülkeleri işgal ederek!</span></p>
<p><span>Kerkük, Araplar için vazgeçilmez, Kürtler için hayal ettikleri Büyük birleşik Kürdistan’ın temel dayanağı, Kerkük olmadan hayalleri gerçekleşmez, o zaman Türk varlığını ortadan kaldırmak, onları öldürmek, göçe zorlamak, nefretlerini kan gözyaşı içinde korkutarak, korku salarak düşmanlıklarının kinini kusarak ve Anavatanımızın duymazlıktan görmezlikten gelen siyasi bakışları altında bulunduğunu iddia ettikleri Kerkük’ü yağma ettiklerini unutarak, her olayda olduğu gibi yaptıklarını inkâr ederek “Kerkük bizimdir, Kerkük olmadan B. Kürdistan olmaz, düşmanımız olan Türkler (Türkmenler) Kürtlerin bu isteğine engel olmaktadırlar, düşmanımızı ortadan kaldırmak birinci görevimizdir” açık olarak demektedirler.</span></p>
<p><span>Güce dayanan düşmanlığın ortaya koyduğu siyaset, daha önceleri İngilizler, bugün ABD’nin başını çektiği BOP’un ortak çıkarlar amacında, bahar serinliği yaratarak kanla yıkadıkları ülkeleri parçalamak ve bu ülkelerin merkezinde, üstü örtülü olarak Türk Milleti, özel olarak ta Türkmenler ta Wilson ve Sevr’den başlayan bu projenin amacı olan yeraltı kaynakları ve B. Kürdistan’ın kurulmasına engel teşkil edenlere, edecek olanlara kinlerini nefret olarak bilinçli düşmanlığa çevirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Gözleri o topraklarda ve Türk kimliğinde olanların düşmanlığı BOP’u gerçekleştirmek isteyenler ve buna alet olup yardım edenler, ister Anavatanda ister Türkmeneli’nde, düşmanlığın temel amacını göremeyenler yarın Türk Milleti ve toprağı için şehit olanların karşısında biz düşmanlarımızı dost olarak gördük bizleri af edin mi diyecekler?</span></p>
<p><span>Düşman nedir, düşman kimdir? Düşman benim toprağımda, kimliğimde gözü olandır. Ve şehitlerin yatağı olan toprakları korumak, düşmana aman vermemek karşı koymak hakkı savunmak ve istemek için düşmana düşmanını davrandığı gibi davranmalı. Ben yanıyorum o beni seyir edip keyiflenmemeli, o da yanmalı, yakılmalıdır. Hadi Gençler hazırlanın bugün artık cenk günüdür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63461" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-1.jpg" alt="" width="800" height="464" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-1-768x445.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Hasan Saatçi’nin Ardından</span></strong></span></p>
<p><span>Irak Türkmenlerinin değerli bir evladı olan Hasan Saatçi, 9 Ekim 2011 Pazar günü tedavi gördüğü Isparta Özel Şifa Hastahanesinde hayata gözlerini yumdu. 1931 Kerkük doğumlu olan Saatçi, ilk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. 1952-1957 yıllarında öğretmenlik yaptı. Daha sonra yüksek tahsilini tamamlamak üzere Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesine girdi. 1961’de buradan Ziraat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1962’de Türkiye’den Kerkük’e döndü ve 1963’ten itibaren 2 yıl kadar asteğmen ve teğmen olarak Irak ordusunda vatani görevini ifa etti. Askerliğinin bir kısmı Kerkük’te bir kısmı Erbil’de geçti. Yedek subay okulunu da Bağdat’ta tamamladı.</span></p>
<p><span>Askerlikten sonra Tarım İl Müdürlüğüne girdi. Kerkük, Riyaz, Havice ve Dibis gibi yerlerde çalıştı (1965-1980). Irak’ta Türkmenlere baskılar artınca ailesi ile birlikte Türkiye’ye geldi. Uzun yıllar Irak’ta yaptığı hizmetleri de bırakarak Ocak 1981 Türkiye’ye geldi. 1981-1982 yıllarında Isparta’da, 1982 yılından itibaren de Antalya’ya taşınarak orada ikamet etti. 2002 yılından beri de düzenli bir şekilde yazları Isparta’da geçiriyordu. 2009 yılında baypas, 2010 da ise katarakt ameliyatı olmuştu.</span></p>
<p><span>Irak Türkmen davasının her zaman bir eri olan Saatçi, öğrencilik yıllarından itibaren mücadeleci ruhu ile bu sahada yerini almıştır. Millî konularda hiçbir zaman taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Ankara’daki talebelik yıllarında şehit Necdet Koçak’la birlikte aktif şekilde çalışmıştı. Bu yüzden rahmetli Necdet Koçak’ın hatırasını her zaman yâd eder, onun idam edilmesinin büyük bir kayıp olduğunu söylerdi. Türkiye’ye gelen daha genç öğrencilere ağabeylik; seyahat, iş yahut sağlık sebepleriyle Türkiye’ye gelen hemşerilerine yardım ve rehberlik etti. Dostlarını hep arar sorardı. 20-30 seneden beri görmediği dostlarını bile, onları tanıyanlara sorarak anardı. 4-5 yıl öncesine kadar bayramlarda kart atma âdetini sürdürdü. Son birkaç yılda ölüm haberlerini aldığı dostlarının, akrabalarının vefatı onu çok üzmüştü. Bunların arasında kardeşi Tahsin, Dr. Selahattin Hürmüzlü, Dr. Sati Arslan ve eniştesi Saatçi Enver Mustafa’nın ebediyete intikali onu derinden sarsmıştı. Ömrünün son 30 yılını geçirdiği ana vatanda da çok değerli dostlar edinmişti. Türkiye’de yeni neslin Kerkük’ü tanımaması onu çok üzerdi. Hasan Saatçi 9 Kasım 1965 de Isparta’da olan dayısının kızı Gülhan Gündüz Hanım ile evlenmişti. Dayısı Şevket Gündüz eski tarihlerde Türkiye’ye göç etmiş ve Isparta’ya bağlı İslamköy’e yerleşmişti. Önder (22.10.1966) ve Oral (13.08.1972) adlarında 2 oğlu oldu. Oğlu Önder’den bir erkek (Alper, 27.01.2006); Oral’dan ise bir erkek (Kerem, 27.02.1999) ve bir kız (Selin, 09.06.2005) olmak üzere 3 torun sahibi oldu. Hayatının son yıllarını torunları ile avunarak geçiriyordu. Zaman zaman telefonlaşarak, şaka yollu şöyle derdi:</span></p>
<p><span>“Emmioğlu, ev uşağ bastı bizi”. Hemşerilerine onun kadar düşkün birini görmedim desem, yalan olmaz. Dinî ve millî bayram gibi münasebetlerde, hemşerilerine telefon eder, hal hatırlarını sorardı. Nazik, saygılı, insanları sayan, seven ve herkese değer veren bir üslubu vardı. Isparta’da toprağa verilen Saatçi’nin, bu bakımdan arkadaşları ve sevenleri çoktu. Kendisine Allah’tan rahmet dilerken, kederli ailesine, Türkmen camiasına ve bütün sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyoruz.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak: Erbil Gazetesi 15 Şubat 2012 Sayı: 9</strong></span></p>
<hr>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63462" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-2.jpg" alt="" width="800" height="518" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Erbil-2-768x497.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>ARAP BAHARI</span></strong></span></p>
<p><span>1914 yılında İngilizler Basra’yı işgal ettikten sonra, Arap şeyhlerini de “DEVLET” vaadiyle yanına çekmeyi başarmıştır. Bu fotoğrafta Şeyh Abdülaziz İbn Su’ud 1916 yılında Basra’yı ziyaret ettiği sırada çekilmiştir. Yanında Sir Percy Cox ve meşhur İngiliz casus Miss Gertrude Bell görülmektedir. İşte Orta Doğu devletlerinin sorunlarının temeli o gün atılmıştır. Halkına değil, başkasına güvenin sonu hüsrandır. Bugün “ARAP BAHARI” diye adlandırılan demokratik taleplerin etkilediği Orta Doğu coğrafyasındaki Arap devletleri 1. Dünya Savaşı döneminden itibaren Batı kampında yer almıştır. Orta Doğu ülkeleri artık isyanlar, halk ayaklanmaları ve halk devrimleriyle sarsılmaktadır. Düne kadar sırtını Batı’ya ve ABD’ye dayamış olan otoriter, totaliter ve dikta rejimler birbiri ardına devrilmektedir. Bu toplumsal olayların tabi ki, iç ve dış sebepleri vardır. Ancak, uzun yıllardan beri ülkelerini Batı’nın desteği ile silah zoruyla idare eden, yöneten veya yönetmeye çalışan rejimlerin sonu gelmiştir. Yolsuzluk, temel insan hakları, siyasal haklar, kişi hak ve özgürlükleri, özgürlük talepleri, demokratik talepler, onurlu dış politika, yönetime katılım ve benzeri haklı talepler sürecektir.</span></p>
<p><span><strong><span>TARİHTEN DERS ALMAK GEREK</span></strong></span></p>
<hr>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Nefi DEMİRCİ</strong> </span></a>
</p><p><span><a href="mailto:nefidemirci@mynet.com">nefidemirci@mynet.com</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılderili Sepet Örücülüğü ve Türk Sepet Örücülüğü İle Ortak Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderili-sepet-oruculugu-ve-turk-sepet-oruculugu-ile-ortak-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderili-sepet-oruculugu-ve-turk-sepet-oruculugu-ile-ortak-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Kızılderili Sepet Örücülüğü ve Türk Sepet Örücülüğü İle Ortak Özellikleri
Doğayla bütünleşerek çeşitli ihtiyaçları karşılamak amacıyla yaratmak ve üretmek ilkel çağlardan günümüze kadar gelmiş ve devam etmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı ortam ve iç içe bulunduğu doğa şartları onları yönlendirmekte ve etkilemektedir. Doğa’daki olayları, varlıkları sürekli önemsemiş ve mümkün olduğu kadar daha çok yararlanma yolunu seçmiştir. İnsanoğlu var olduğu günden itibaren barınma ,yiyecek, giyinme v..b. ihtiyaçlarını karşılamak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c4a134da.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılderili, Sepet, Örücülüğü, Türk, Sepet, Örücülüğü, İle, Ortak, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-Orme.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kizilderili-sepet-oruculugu-ve-turk-sepet-oruculugu-ile-ortak-ozellikleri.html">Kızılderili Sepet Örücülüğü ve Türk Sepet Örücülüğü İle Ortak Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. H. Feriha AKPINARLI</strong></span></a>
</p><p><span>Doğayla bütünleşerek çeşitli ihtiyaçları karşılamak amacıyla yaratmak ve üretmek ilkel çağlardan günümüze kadar gelmiş ve devam etmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı ortam ve iç içe bulunduğu doğa şartları onları yönlendirmekte ve etkilemektedir. Doğa’daki olayları, varlıkları sürekli önemsemiş ve mümkün olduğu kadar daha çok yararlanma yolunu seçmiştir.</span></p>
<p><span>İnsanoğlu var olduğu günden itibaren barınma ,yiyecek, giyinme v..b. ihtiyaçlarını karşılamak için çevresindeki doğayı ve doğa üstü güçleri kullanmışlardır. Bu nedenle sanat kavramı doğaüstü güçlere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Toplumlarda doğa sevgisi ve korkusu her türlü sanatın özünü oluşturmuştur. Toplumlar ister yerleşik, isterse konargöçer yaşam biçiminde olsun doğadan etkilenmiş ve doğayı keşfetmek, işine yarar biçimde yönlendirmeye çalışmıştır. Dünya’da doğadan yararlanarak yapılan en eski sanat bitkisel örücülüktür. İnsanlar doğada bulunan bitkilerin dallarından, yapraklarından, gövdelerinden yararlanarak evlerini, giysilerini, yiyecek v.b. korumak için çeşitli özellikte kapları ve sepetleri yapmışlardır.</span></p>
<p><span>M.Ö. 3000 ait sepet örnekleri müzelerde görmek mümkündür. Ayrıca Oxford‘ta Pitt Rivers ve Londra‘da British Museum‘da da Mısır ve Amerika yerlilerine ait sepet örnekleri mevcuttur. (Crampton,1972) Eski mısırlılara ait kazılarda ortaya çıkarılan M.Ö. 8000-10000’e ait olan sepetler Britanya Müzesindeki Asuri kralı Asur Banibal’ın başının üzerinde tuttuğu M.Ö. 668 senesine ait resim ve Romalıların, Yunanların destanlarında sepetten bahsetmeleri çok önceleri sepet örücülüğünün bilindiğini göstermektedir. (Gürtanın, 1961)</span></p>
<p><span>Sir Leonard Woolley M.Ö: 3000‘e ait Mezopotamya Ur bölgesinde sarma tekniği ile yapılmış sepetlerin bulunduğunu vurgulamıştır. Herodotus “yer sakızı ile kaplanmış sepet botların M.Ö 5. Yüzyılda Fırat nehrinde kullanıldığını” söylemiştir. Bunun gibi botlar halen yerliler tarafından deri ile kaplanarak kullanılmaktadır. Kuzey Avrupa da sepet tiplerinin başlangıcı artı taban tekniğiyle yapılmış, sarma teknikleri kullanılmamıştır. Artı taban tekniğinin kullanılmasının en önemli nedeni sepetlerin söğüt bitkisinden örülmesidir. Eski Mısır çalışmalarında da artı taban görülmemiştir. (Bkz.Şekil11 ) (Crampton,1972;12 )</span></p>
<p><span>Yunan adalarında son Roma dönemine ait bulunan örneklerden, bir seramik parçasının dokusundaki şekiller o bölgede artı tabanlı sepetlerin örüldüğünü göstermektedir. (M.Ö. 2500 yılına ait örnek Oxford Ashmoleon müzesinde bulunmaktadır.)</span></p>
<p><span>Yunan ve Roma dini törenlerinde tanrıya sunulan giyeceklerin sepetlerde olduğu bilinmektedir. Treves müzesinde Romalılar döneminde yapılmış hasır mobilyalar, söğüt kanepeler bulunmaktadır. Kelt ve Galler M.S. 1. yüzyılda Evlerinde, Çitlerinde, gemilerinde ve kapılarında sepet örgülerinden yararlandıkları bilinmektedir. (Arlı, 1983; Atay, 1987) İngilizlere sepet örücülüğü “kelt” erden mirası kalmıştır. Söğüt sepetlerin en mükemmeli kuzey Avrupa da yapılanlardır. Norveç ve İsveç’te yarılmış Ağaç şeritlerinden yapılmış sepetler halen District ve Bewdley nehri kıyılarında bulunmaktadır. (Gürtanın, 1961; Crampton,1972; Arlı,1983) Fransa, Almanya, İtalya‘da söğüt, fındık, kestane v.b. materyallerden yapılmış çeşitli şekillerde sepetler yapılmıştır. Londra da halen sepet yapanlar mevcuttur. Almanya’nın merkezinde yapılan sepetler ve sepet okulları ve küçük sepet müzeleri mevcuttur. Bir tanesi de Viyana’dadır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64117" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64117 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-01.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-01-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 1 Mısır sepet örücülüğü çalışması örnekleri Şekil – 2 Kuzey Amerika Yerlileri sepetleri (Crampton,1972)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Antalya-Finike arasındaki Kaledonya Burnundan çıkarılan, zamanımızdan 3300 sene kadar eskiye dayanan Hitit gemisindeki gram ve aletlerin taşındığı hasır sepet de Bodrum müzesinde bulunmaktadır. (Akpınarlı, 2000:245)</span></p>
<p><span>Sepet örücülüğü günümüzdeki sanatların en eskisi olduğu yukarıda açıklamalardan da anlaşılmaktadır. Dünyanın en eski el sanatlarından biri olan sepet örücülüğünün hammaddesi Buğday, Mısır, Yulaf, Çavdar, Pirinç v.b. tahılların ilk kez Orta Asya’da Türkler tarafından yetiştirildiği, göçlerle diğer bölgelere yayıldığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. (Kovankaya,1975; Akgül 1998)</span></p>
<p><span>Amerika yerlileri çömlekçilik, gümüş işçiliği, boncuk işçiliği, deri çalışmaları, dokumacılık, sepet örücülüğü, yorgan (quılt ) mask, bebek, tahta, taş, kemik oymacılığı v.b. konularda eşsiz güzellikte eserler yapmışlardır. Kızılderililer en eski el sanatları olan sepet örücülüğünü, doğadaki hammadde olan çeşitli bitkilerin ince dal, yaprak, kabuk v.b. kısımlarını kullanarak çeşitli form, desen ve kullanım alanlarına yönelik üretmişlerdir. Türklerin el sanatları tarihine baktığımızda da bitkisel örücülük konusunda Kızılderililerle aynı geçmişin paylaşıldığını görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Kızılderili sepetleri, çoğu kabilelerdeki dini aktivitelerinde önemli unsurlardır. Navajolar seremonilerde çok çeşitli sepetler kullanmaktadır. Kangal sepet levhalar futbol yarışmalarında kullanılır. Her çeşit sepet danslarda özellikle üstü delikli sepetler halen çoğu hopi evlerinde kullanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Apachi ergenlik törenlerinde genç kadınlar ağır yüklü sepetler taşırlar. Sepetler bazı kabilelerde seremoni için özel ücretle üretilerek kullanılmıştır. Dini dua Seremonileri boyunca bir çok kabile mısır v.b. yiyeceklerini sepetlerde sunmuşlardır. Bir çok özellikteki yerli seremonilerde sepetler, çeşitli kullanım için yapılmaktadır. Bazı kabilelerde ölüler sepetlerde yakılmakta bunun için yerli kadınlar en güzel sepetlerini cenazeleri için üretmişlerdir.. (Bahti,1997; 42)</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64118" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64118 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-02.jpg" alt="" width="800" height="614" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-02-768x589.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 3 Söğütten Yapılmış Jıcarılla Apache Sepetleri ( Bahti,1997 ;46)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Navajolar sığınak ve barınaklarını sert ot, bitki. hasır ve bitki sicimlerle oluşturmuşlardır. Yazlık ve kışlık hoganlarının (evlerinin ) yapısında bitkisel materyal ağırlıkta kullanmışlardır. En büyük kabile olan Navajolar dokumacılığı Pueblo halkından öğrenmiş olsalar da; sepet, kilim, kumaş dokumacılığında mükemmel eserler yapmışlardır. Bükülmüş halatlar, örülmüş şeritler ve düğümler kullanılarak küçük objeleri taşımak için ağlar yapmışlardır. (James,1974) Hasırlar, sandallar, sandaletler, kapı kaplama parçalarının yapımında bitkisel lifler, sedir ağacı kabukları ve diğer bitkileri kullanmışlardır. Yerliler pamuğu buluncaya kadar ürettikleri bir çok üründe yoğunlukla bitkisel materyalleri kullanmışlardır. İlk örücülük örneklerinden biri sepet olmuştur. Daha sonra çeşitli dokumalar yapılmıştır. Ağaç kabuğu lifler keten, kenevir, ısırgan otu ve diğer bitkilerden çeşitli ölçülerde eğrilmiş ipler, ağaç tahtaları, ince dallar, kökler, sarmaşıklar iğneli dikenler, tüyler ve çeşitli hayvansal dokuları, bükmeden, örerek kullanmışlardır. Bu materyallerden hasır ,sepet, kutu, ağlar, tuzaklar ,düz giysiler, kemer sandalet, şapka, ceket v.b. eşyalar yapmışlardır.. (W.h. Holmes Bureau of Ethnology)</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64119" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64119 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-03.jpg" alt="" width="800" height="565" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-03-768x542.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 4 Söğütten Yapılmış Navajo Sepetleri ( Bahti,1997; 46)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>The great kabileleri sepet sanatı olarak huş ağacı kabuklarından kutular, kaplar, giysi, savaş kapları ve dekoratif eşyalar yapmışlardır. Kuzey Amerika boyunca çeşitli formlarda ve farklı materyallerle sepetler yapılmıştır.</span></p>
<p><span>Kuzey Kaliforniya kabilelerinde Pomo, Hıpo, Washoe ve Yurok da deniz kabuğu, tüy kullanarak yapılmış sepet örnekleri çok etkileyicidir…</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64120" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64120 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-04.jpg" alt="" width="800" height="571" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-04-768x548.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 5 Pomo ve Yukot Kabileleri Sepeti San Dıego Museum Of man –California (Sommer, 1994;50)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Bu kabileler ve diğerleri tarım ve avcılıktan çok sepet yapımcılığı ile meşhur olmuşlardır. Ayrıca ihtiyaçları için su geçirmez sepet geliştirmişlerdir. Kaliforniya nın merkezinde, Chumash’ta en iyi sarma tekniğiyle sepetler yapılmıştır. Kuzeybatı kıyılarında ki kabilelerden olan Haida, Tligıt ve Makah’ ta şapka ve kapaklı sepetlerin en güzel ve kompleks örnekleri görülmüştür.. (Sommer, 1994; 12-13 )</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64121" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-05.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-05-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yerliler, Kaliforniya kıyılarına yerleştiğinde oradaki kabileler dokuma bilmiyorlar ancak düğümlerle fileler ve doğal materyallerle kaliteli sepet ve seremonilerde kullanmak için hediye sepetler yapıyorlardı. Güneyde bazı kabileler sarma tekniği sepetleri kırmızımtırak tonlarda yapmışlar, çıngıraklı yılan desenleri kullanmışlardır. Güneyde sarma tekniği, bükme ve burma teknikleri ise kuzeyde uygulanmıştır. Sepetleri ile tanınan Yurak ve Karok kabileleri çeşitli şekillerde yumru kapaklı, sarı iğneli, tüylü, bakire saçlı, eğrelti otu dalı ve söğüt çubuklarından geometrik desenler sepetler örmüşlerdir..</span></p>
<p><span>Güneydoğu bölgesinde ise, kamış ve saz sepet yapımında kullanılmıştır. Güneybatı kabilelerindeki göçebe Apachiler de geniş ağızlı kaplar ve tepsiler örmüşlerdir.. Pueblo halkı da çeşitli ürünlerini depolamak ve çiftçilikte kullanmak için yüksek, düşük formlu sepetler yapmışlardır. (Sommer, 1994 ;16)</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64122" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64122 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06.jpg" alt="" width="800" height="443" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06-768x425.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-06-180x101.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 7 Kabarık Örgüler Tekniğiyle (twill) Dokunmuş Sepet. (Sommer, 1994)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kızılderili sepet örücülüğü, Amerika’nın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler de farklı bitkilerle, tekniklerde ve formlarda yapılmıştır. Bu sepetleri kullanılan materyal, teknik, motif ve renk açılarından incelediğimizde; Sepet örücülüğünde kullanılan materyal kabilelerin yaşadıkları bölgedeki iklim durumuna göre yetişen bitkilerden oluşmaktadır. Genel olarak baktığımızda en çok söğüt ve yukka bitkileri kullanılmıştır. Yarılmış çeşitli ağaç, saz, kökler, ağaç kabukları, Tahıllar, mısır ve otlar daha soğuk bölgelerde kullanılmıştır. Ilıman yerlerde ise; kamış, palmiye yaprakları, bambu v.b. lifler kullanılmıştır. Bu materyaller diş ve eller yardımıyla keskin taşlarla kesilir kabukları soyularak kullanıma hazır hale getirilmiştir.. Yerlilerin hepsinde sepet örücülüğü materyalleri yaşadıkları bölgedeki bitkilerin türüne göre kullanıldığından çok çeşitli materyalle karşılaşmak mümkündür. Kullanılan materyaller sepetlerdeki doku ve renklerle de ilgilidir.</span></p>
<p><span>Sepet yapımında kılçık veya ince kemikten yapılmış tığa benzer bir araç kullanılır. Sepet yapımında kullanılan araçlar ve sepet örnekleri, insanların ilk yıllarına ait mezarlardan tespit edilmiştir. Mezarlara konulan sepetler gelecek için belge olmuştur. Kulübe ve ilkel evlerde, avlanmak için tuzak, bot, kuş yuvası, saklama ve bunun gibi ürünler sepet örme teknikleriyle yapılmış örneklere rastlanmaktadır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64123" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64123 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-07.jpg" alt="" width="800" height="1171" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-07-768x1124.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 8 Sepet Örücülüğünde Kullanılan Materyaller</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Doğadan sepet örmek amacıyla toplanan materyaller özelliğine göre soyularak veya soyulmadan kullanılır. Soyulması gereken ağaç dalları kurumadan yeşil kabukları soyularak demetler haline getirilir. Bu demetler örgü yapılacağı zaman ıslatılarak kırılmadan çalışılması sağlanır. İnce yapılacak çalışmalarda kalın saplar yarılarak ta kullanılır. Kızılderililer yaptıkları sepetlerin materyallerinin toplama mevsimini ve yerlerini bilmektedirler. Dokuyucular sepet örme materyalini toplamak için 50-100 mil seyahat ederler ve topladıkları bitkileri toplamak, kurutmak, korumak ve örgüye hazırlamak için yoğun emek harcarlar. Hazırlanmış materyal; budanmış, soyulmuş, ıslatılmış, boyanmış, ve ağartılmış olmalıdır.. (Bahti, 1997)</span></p>
<p><span>Yani sepet yapımında yapılacak ilk işlem bitkilerin toplanması ve örgüye hazırlanmasıdır. İkinci işlem olarak renkli çalışmalar için bitkilerin doğal veya anilin boyalarla boyanması ve üçüncü işlem olarak da yapılacak teknik, motif ve kompozisyona karar verilerek sepet örülmeye başlanmasıdır.. Sepet örücülüğünün başlangıcında kullanılan teknikler sınırlı olsa da örücülerin yeteneklerine dayalı olarak gelişmiştir. Bu teknikleri şöyle sıralayabiliriz;</span></p>
<p><span>Düz Örgüler: Boyuna hazırlanan çubukların arasından enine çubukların alt-üst geçerek oluşturdukları dokulardır. Bunlar bir, iki veya üç çubukla yapılmaktadır. (Bkz şekil-8)</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64124" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64124 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-08.jpg" alt="" width="800" height="557" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-08-768x535.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 8 Amerika da Düz Örgü Teknikleri ile Yapılmış Sepetler (Özgün 2002)</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64125" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64125 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-09.jpg" alt="" width="800" height="1086" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-09-768x1043.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 9 Sarma Tekniğiyle Sepet Ören Yerli Kadın (Sommer, 1994)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Şerit Örgüler: Yassı ve Yuvarlak şerit dokumalar olarak incelemek mümkündür. Yassı şerit Örgüler: Saç örgüsü (üçlü, beşli yedili saplarla), Balıksırtı Örgüler (yedili, dokuzlu saplarla), Zikzak örgüler (dörtlü, altılı saplarla) ve Fantezi örgülerdir. (Akpınarlı,1992) New Meksiko yerlileri özellikle şaç örgülü yukka bitkisinden sepetler yapmışlardır.</span></p>
<p><span>Kabarık Örgüler: Dikey çubukların arasından geçen yatay çubukların eşit olmayan sayıda oluşturdukları dokulardır. (Bkz. Şekil 7)</span></p>
<p><span>Bükerek Örgüler: Dikey çubukların arasından çift sapların bükülerek alt üst geçirilmesinden oluşan dokulardır. (Bkz. Şekil 10)</span></p>
<p><span>Sarma Örgüler: Bir demet bitkinin çevresine diğer bitkinin sarılmasıyla yapılan dokulardır. Sarma tekniğine dolama tekniği de denmektedir. Sık, seyrek ve düğümlü sarma teknikleri uygulanmaktadır. (Bkz. Şekil 9 )</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64126" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64126 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-10.jpg" alt="" width="800" height="614" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-10-768x589.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 10 Düz ve Bükerek Örgülerle Yapılmış Sepetler Sarma Örgü ve Hasır Örgü (Özgün, Anadolu da yapılmış örnekler)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Sepet örücülüğünde yapım tekniklerinde en önemli bir konuda sepet tabanı örme yani sepetleri başlama teknikleridir. Sarma örgülerde; sepet veya yapılacak ürünün şekline göre yuvarlak, oval ve bir zemin üzerine başlamadır. Amerika yerlilerinde en çok yuvarlak başlama tekniği uygulanmaktadır. Diğer sepet örme tekniklerinde ise; Yuvarlak, oval, kare (artı) ve dikdörtgen başlama tekniği kullanılmaktadır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64127" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64127 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-011.jpg" alt="" width="800" height="257" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-011.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-011-768x247.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 11 Kare (Artı ) Sepet Başlama Tekniği</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Bu teknikleri yerliler halen uygulamaya devam etmektedir. Ancak Amerika yerlileri başlangıçtan beri en çok sarma tekniğini kullanmışlardır. Türklerde ise bütün teknikler yörelerdeki bitkilere göre değişmektedir. Eski sepet örneklerinde sarma ve bükme teknikleri tespit edilmektedir. Anadolu da mısır ve çavdar üretimlerinin yapıldığı Karadeniz, iç Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgelerinde sarma teknikleri daha çok kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Sepet örücüleri sepet materyalleri hazırlıyor ve motifleri oluşturuyorlardı, eski sepet örenler ölmüş olsalar bile kabilelerdeki yaşlı üyeler onların tasarımlarındaki motiflerin anlamlarını bilmektedirler. Bu bireylerin verdikleri bilgiler bizler için önemlidir. Motiflerde özel isimler kullanılmıştır. Geometrik motifler sepet örücülüğü tekniklerine uyumu açısından çok işlenmiştir. Kullanılan hatların, çizgilerin açılarının dekoratif değerine önem verilmiştir. (Bkz. Şekil 3-4-8 )</span></p>
<p><span>İlk insanların kendilerine yaptıkları ve kullandıkları sepetlerin motifleri daha az kapsamlı fakat estetiktir. Bu nedenle ürettikleri eserlerin güzelliği bizleri sık sık şaşırtmaktadır.</span></p>
<p><span>Yerli kadınlar sepetleri kendi evleri için yapıyorlar ancak iyi bir örücü ise değeri artarak onun sepetleri aranan sepetler özelliği kazanıyordu. Onlar sepetlerinin dokumasına aşklarını, avcılık olaylarını, üzüntülerini yansıtıyor ve farklı seremoniler için sepetler üretiyorlardı. Meksika ve Amerika yerlileri arasında hala sepet dansı ve sepet fırlatma v.b. seremoni sepetleri üretilmektedir.</span></p>
<p><span>Yoğun olarak kullanılan motifler: güneş, ay, yıldız, hayvanlar, bitkiler, bulutlar, ağaçlar, danslar, silahlar, göldeki dalgalanma, kuşların uçuşlar v.b.dir. Sepet örneklerini incelediğimizde kullanılan bezemeleri şöyle sıralamak mümkündür.</span></p>
<p><span>Geometrik bezemeler; düz, verev, zikzak çizgiler, kare, eşkenar dörtgen, üçgen, artı v.b.dir. Bu şekillerden oluşan motiflere çeşitli isimler verilmektedir. (Bkz. Şekil 12)</span></p>
<p><span>Bitkisel bezemeler; doğadaki çeşitli çiçeklerin konu edilmesidir.</span></p>
<p><span>Figürlü bezemeler; Çeşitli insan, hayvan figürleri işlenmektedir. Şekil 12’de söğüt ve şeytan pençesi bitkilerinden Apachi Kabilesi tarafından 1900’lerden önceye ait olduğu belirtilen sepet üzerinde insan, hayvan figürleri ve geometrik bezemeler işlenmiştir. Çeşitli kabilelerde yapılmış çok sayıda örnekler bulunmaktadır. (Bkz. Şekil 5-13)</span></p>
<p><span>Doğadan Esinlenerek Yapılan Bezemeler; Güneş, ay, yıldız, dağ, ırmak v.b. motifler Kızılderililer tarafından en çok işlenmiş olanlardır.</span></p>
<p><span>Soyut (sembolik) Bezemeler; Kabilelerde yaşayan bireylerin yaşadıkları iyi, kötü olayları, sevinçlerini, aşklarını, üzüntülerini anlattıkları sembollere çeşitli isimler vermişlerdir. (kuyruk, selamlamak, yerinden çıkarma, insan eli, aslan pençesi v.b.) isimler vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Bu motifleri yerleştirme şekillerine baktığımızda, sepetin şekline göre boyuna, yatay, verev, dairesel, Merkezden dağılım ve bütün yüzey benekli kompozisyon şekillerinde yerleştirilmiştir. Yerleştirme şekilleri kabileler arasında farklılık olsa da benzerliklerde çok yaygındır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64128" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64128 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-012.jpg" alt="" width="800" height="514" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-012.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-012-768x493.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 12 Kızılderili Sepetlerinde Uygulanan Geometrik Bezemelerden Örnekler</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64129" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-64129 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-013.jpg" alt="" width="800" height="914" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-013.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sepet-013-768x877.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><strong><span>Şekil – 13 Geometrik ve Figürlü Bezemelerin İşlendiği Apache Olla Sepet</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Yerlilerde renk sembolleri de yaygındır. Renkler kabileler arasında benzerlik gösterir, aynı zamanda motiflerde de benzerlikler çok fazladır. Boyanmış renklerde başlıcaları kahverengi, siyah, sarı, kırmızı olmak üzere diğer renklere de rastlanmaktadır. “Kızılderililer renkleri tanrının hediyesi olarak sembolize ederler. Kırmızı doğu ile ilişkili ve başarı sembolüdür. Mavi kuzey, savunma ve sıkıntıdır. Siyah doğu ölüm, Beyaz ise barış ve mutluluktur. Kahverengi gri ve siyah çöl ve dağları yansıtır, yeşil ise vadi vaha bozkır rengidir”. (Dockstader,1987) Arizona yerlileri kaliteli söğüt sepet, hasır tepsi ve çanakların yapımında bitkisel ve anilinli boyalarla boyanmış ve boyanmamış saplar kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Kızılderili – Türk sanatlarındaki benzerliklere daha geniş açıdan baktığımızda: Ön – Türk Etrüsk (M.Ö.1000) heykelleri ile Amerindian topluluğu olan Olmek (M.Ö.800) heykelleri arasındaki benzerlikler, Ön-İnka, Çimu, Aymara geometrik desenleri ile Türklerin bozkır sanatındaki benzer motifler; Peru, Meksika ve Kuzey Amerika -Navajo kilimleri, sepetleri ile Türk kilim ve sepetlerinden ayırt edilemeyecek kadar benzerlikleri; Türklerin Orta Asya Pazırık kurganında ki en eski halı, çorap v.b. desenleri ile Kızılderili kilim, çorap, heybe, testi, sepet v.b. ürünlerin benzerlikleri; Kızılderililerde başa takılan tüy sembolü ile Türklerde başı tüylü Truska (M.Ö.1000) korsanları, Sibirya (Tuva) Türklerinde başlarda tüyler (Türkkan, 2003).</span></p>
<p><span>Ve günümüze kadar gelen Türkmen boylarındaki toylarda gelinin başının tüylerle süslenmesi en önemli vurgular olarak görülmektedir. Bu benzerlikleri sepet örücülüğünde de görmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Amerika ‘da 2002 yılında yapmış olduğum müze, kütüphane, Kızılderili ürünlerinin satış yerleri ve ulaşabildiğim Kızılderili bireylerle yapmış olduğum görüşmelerin sonuçlarında Kızılderili sepetleriyle elde etmiş olduğum verilerin değerlendirilmesini kısaca açıkladıktan sonra; Ülkemizin doğu, Karadeniz, güney ve iç Anadolu bölgelerinde yapılan sepet örücülüğü konusundaki araştırma verilerine dayalı olarak şöyle karşılaştırmak mümkündür. Araç olarak her iki toplulukta da tığa benzer, biz olarak ta nitelendirilen araçlar, çubuk yarma, soyma v.b. aletlerin aynı özellikte olduğu ancak günümüzde farklı araçlarında kullanıldığı görülmektedir. Gereç açısından bakıldığında doğada bulunan bitkilerin benzer bitki örtülerinden bulunmasından dolayı Türk sepetlerinde de söğüt, kamış, kargı, buğday, çavdar, hayt, yukka, fındık, kestane, meşe mısır v.b. bitkilerin bölge iklimine göre kullanıldığı görülmektedir. Yapım teknikleri, motif ve kompozisyon açılarında da benzerlikler ve farklılıklar içermektedir. Ancak yapılan araştırma sonucunda farklılıkların çok az olduğu görülmektedir. İlk çağlardan günümüze kadar ulaşan sepet örnekleri ve günümüzde üretilen örnekler iki toplum arasındaki ortak özellikleri yansıtmaktadır. Bu özelliklerin çeşitli nedenlerini şöyle açıklayabiliriz;</span></p>
<p><span>1- Her iki toplumunda konar -göçer yaşam tarzları,</span></p>
<p><span>2- Dünyanın her tarafında doğanın benzer özellikleri ve bitki yapısı,</span></p>
<p><span>3- Bazı kaynaklara göre Türklerin Orta Asya’dan göçleri sırasında Kızılderililerin yaşadıkları bölgelere doğru yayıldıkları,</span></p>
<p><span>4- Bitkisel materyallerden üretilecek tekniklerin belirli sınırlık ta olması,</span></p>
<p><span>5- Motiflerdeki benzerliklerin insan doğasının benzerliklerinden ve tekniklere dayalı olarak üretilen şekillerdeki sınırlılıktan v.b.</span></p>
<p><span>Benzerliklerin nedenlerini daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak eşsiz güzelliklerde yapılan sepet örücülüğünün her iki ülkede de korunması gerekmektedir. Çünkü 1960’lardan sonra bilim, teknik ve teknolojideki gelişmeler sonucunda farklı materyallerden daha kolay, ucuz üretilen ürünler sepetlerin yerini almaya başlamıştır. Toplumsal değişimlere de dayalı olarak eski örneklerdeki estetik değer yozlaşmaya başlamıştır. Eski örnekler müzelerde ve koleksiyonlarda kalmıştır.</span></p>
<p><span>Kültürel yapının önemli bir parçası olan sepetlerin yeni kuşaklara tanıtılması, öğretilmesi ve yeniden üretilmesi çalışmalarının yapılması ve sepetlerin hammaddesinin doğal materyal olmasının insan, toplum, çevre sağlığı açısından da öneminin vurgulanması gerekmektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. H. Feriha AKPINARLI</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></span></div>
<div><span>♦ AKGÜL, Esra. “Sakarya iİi Bitkisel Örücülük Ürünleri Üzerine Bir Araştırma” G.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ AKPINARLI, H. Feriha “Türkiye de sepet örücülüğünün önemi ve Günümüzdeki değerlendirilmesi” 1. Kastamonu Kültür Sempozyumu Bildirileri. Ankara 2000</span></div>
<div><span>♦ AKPINARLI, H. Feriha Bitkisel Örücülük Ders notları Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi. Ankara:1992.</span></div>
<div><span>♦ ARLI, Mustafa. Bitkisel Örücülük Ders Notları. M.E.B. Hizmet-içi Eğitim Dairesi. Ankara, 1983</span></div>
<div><span>♦ ATAY, Ayten.. Örücülük M.E.B. Yayınları. İstanbul, 1987</span></div>
<div><span>♦ BAHTİ, Tom; Mark Bahti. Southwestern Indıana Arts and Crafts .America, 1997</span></div>
<div><span>♦ CRAMPTON, Charles. Canework .New- Jersey, 1972</span></div>
<div><span>♦ DOCKSTADER, Frederick J. The Song Of The Loom New Tradatıons In Navajo Weavıng. Newyork: 1987</span></div>
<div><span>♦ GÜRTANIN, Neriman. Türkiye de Nebati Örücülükte Kullanılan Hammaddeler ve Bunlardan Yapılan Mamuller İle Bu Hammaddelerin Selüloz Ve Alfa Selüloz Değerleri Üzerine Araştırmalar. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları: 185 ANKARA,1961</span></div>
<div><span>♦ GÜRTANIN, Neriman; Firdevs KAYA. Serin İklim Tahılları, Saplarının Bitkisel Örücülük Yönünden Değerlendirilmesi Üzerine Araştırmalar. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları: 337 ANKARA,1976</span></div>
<div><span>♦ JAMES, George, W. Indıana Blanket And Theır Makers. Newyork: 1974</span></div>
<div><span>♦ KOVANKAYA, Kerra. Bitkisel Örücülük, Mektupla Öğretim Merkezi Yayını. Ankara 1975</span></div>
<div><span>♦ SİLER, Lyn. Handmade Basket .Newyork 1992</span></div>
<div><span>♦ SOMMER, Robin Langley. Natıve Amerikan Art. London, 1994</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Anadolu Masalı: ‘Miss Mellink’in Külleri’</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-anadolu-masali-miss-mellinkin-kulleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-anadolu-masali-miss-mellinkin-kulleri</guid>
<description><![CDATA[ Bir Anadolu Masalı: ‘Miss Mellink’in Külleri’
Adı Prof. Machdelt Mellink. O ‘arkeolojinin büyükannesi’ olarak adlandırılıyordu. 60 yılını Anadolu arkeolojisine verdi. Ölümünden önce Türk geleneklerine göre Elmalı’da gömülmeyi diledi. 2006 Şubat’ında 86 yaşındayken Amerika’da bir bakımevinde öldü. Ölümü üç gün sonra öğrencileri tarafından farkedildi. Ancak Mellink’in dileği gerçekleşemedi. Anadolu’ya tutkuyla bağlı olan Mellink, ölümünden yedi ay sonra, bu kez külleriyle buluştu Anadolu’yla. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c47ef2f1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Anadolu, Masalı:, ‘Miss, Mellink’in, Külleri’</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-anadolu-masali-miss-mellinkin-kulleri.html">Bir Anadolu Masalı: ‘Miss Mellink’in Külleri’</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ</strong> – Odatv.com</span></a>
</p><p><span><em>Adı Prof. Machdelt Mellink. O ‘arkeolojinin büyükannesi’ olarak adlandırılıyordu. 60 yılını Anadolu arkeolojisine verdi. Ölümünden önce Türk geleneklerine göre Elmalı’da gömülmeyi diledi. 2006 Şubat’ında 86 yaşındayken Amerika’da bir bakımevinde öldü. Ölümü üç gün sonra öğrencileri tarafından farkedildi. Ancak Mellink’in dileği gerçekleşemedi. Anadolu’ya tutkuyla bağlı olan Mellink, ölümünden yedi ay sonra, bu kez külleriyle buluştu Anadolu’yla. Amerika’da yakılan Prof. Mellink’in külleri, kavanozla yaptığı uçak yolculuğunun ardından, 2006 Eylül’ünde çok sevdiği Antalya Elmalı’daki Kızılbel tümülüsüne serpildi… </em></span></p>
<p><span><strong>İşte tanıklarının anlatımıyla bu çarpıcı Anadolu masalının ilk kez yayınlanan öyküsü… </strong></span></p>
<p><span>Yaşamının 60 yılını Anadolu arkeolojisine adayan Amerikalı arkeolog Prof. Machdelt Mellink, 2006’da Amerika’da bir bakımevinde öldü. Türkiye’ye ilk kez 1947 yılında Tarsus Gözlükule kazıları için gelen Prof. Mellink’in yaşamöyküsü, ‘keşfedilmemiş son kıta’ olarak tanımlanan Anadolu’nun son 60 yılıyla paralel ilerliyor.</span></p>
<p><span><strong>NAZİ BASKISINDAN ABD’YE GÖÇ ETTİ</strong></span></p>
<p><span>Aslen Hollanda’da doğumlu olan Prof. Mellink, 1943 yılında Utrecht Üniversitesinde doktora eğitimini tamamladı. Mellink’in savaş pilotu olan biriyle evlilik yaptığı söylense de bu konuda fazla bilgiye sahip değiliz. II. Dünya Savaşı koşullarında Nazilerin baskısından ABD’ye göç eden Mellink için, 1949’da Amerikan Bryn Mawr College Üniversitesine öğretim üyesi olarak göreve başlamasıyla birlikte uzun ve zorlu bir mücadele de başlamış olur.</span></p>
<p><span><strong>ANADOLU ARKEOLOJİSİNİN SÖZCÜSÜYDÜ</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62289" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62289" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellnk.jpg" alt="" width="300" height="373"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Prof. Machdelt Mellink</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Gazeteci Özgen Acar, Prof. Mellink’in ölümünün ardından yazdığı yazıda, onun Anadolu arkeolojisi için önemini şöyle vurguluyordu: “Onbeş yıl süre ile de Troia kazılarına bilimseş danışmanlık yaptı. Hiç kuşkusuz Mellink’in bir başka önemli yanı, 1995-94 yıllarında AIA’nın (Amerikan Arkeoloji Enstitüsü) yıllığına yazdığı Türkiye’deki tüm arkeolojik kazı ve buluntuları bilimsel açıdan değerlendiren yıllık raporlarıdır. Bu raporlarla Mellink, Anadolu arkeolojisinin sözcülüğünü yaparak dünyada saygın bir ün kazandı ve Anadolu arkeolojisinin dünyadaki önemini öne çıkardı. 1980 yılında AIİ Başkanlığına dört yıl seçildi. AIA, Mellink’i 1991’de örgütün ‘seçkin arkeoloji başarısı altın madalyası’ ile ödüllendirdi. Meslektaşları Mellink için Anadolu arkeolojisine katkısının 50. yıldönümünde İstanbul’da özel bir çalıştay düzenlediler. Çalıştayda meslektaşları Mellink’in çeşitli dönemlerini anlattılar. Öğrencilerinden Prof. Dr. Mehmet Özdoğan AIA’ya ileti göndererek ‘Anadolu arkeolojisinin anneannesini yitirmesinden duyduğu üzüntüyü’ bildirdi.”</span></p>
<p><span><strong>LİDYA VE ELMALI HAZİNELERİNİ GERİ GETİRMEK İÇİN UĞRAŞTI</strong></span></p>
<p><span>“Benim için Prof Mellink çok önemlidir” diye yazan Özgen Acar, “Karun Hazinesinin Metropolitan Müzesinde olduğunu saptamakla kalmadı, New York Federal Mahkemesinde ‘bilirkişi’ olarak Türkiye adına lehte rapor verdi. ‘Elmalı Definesi’nin Bostonlu iş adamı William Koch’ta olduğunu saptayıp ilk ipucunu bulmama önemli katkıda bulundu. New York’ta Sothby’s müzayesine çıkarılan bir mermer erkek heykelinin Erdek’ açık hava müzesinden çalındığını, onun AIA’ya 1970’lerde yazdığı bir makaleden saptama olanağını verdi. Bütün bu tarihsel mirasın Türkiye’ye kazandırılmasında Anadolu arkeolojisini seven gerçek bir bilim insanı gibi davrandı” sözleriyle yurtdışına kaçırılan Anadolu kültür mirasının ait olduğu topraklara geri dönmesinde Mellink’in önemli katkılarını anıyor. (Özgen Acar, <em>25 Şubat 2006. Cumhuriyet)</em></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62291" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62291" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Kazi-calismalari-Sirasinda.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Kazi-calismalari-Sirasinda.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Kazi-calismalari-Sirasinda-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Mellink kazı çalışmaları sırasında</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>MELLİNK’İN ELMALI GÜNLERİ</strong></span></p>
<p><span>1947’den, 2000’li yılların başlarına kadar Anadolu arkeolojisine hizmet eden Mellink, 1963 yılından itibaren başladığı ve yaklaşık kırk yıl emek verdiği Elmalı bölgesindeki kazılar sırasında bir çok önemli arkeolojik buluş gerçekleştirdi. Mellink’in Semahöyük’te (Bozhöyük) yaptığı kazılarda,ortaya çıkarılan ve erken bronz çağına tarihlenen yerleşimde bulunan küp mezarlar ve diğer eşyalar bugün Antalya Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.</span></p>
<p><span>Elmalı’da iki önemli mezar anıtını ortaya çıkaran Prof. Mellink, Karaburun ve Kızılbel olarak bilinen mezar anıtlarının bulunuşunun ardından bölgeyle kurduğu bağı daha çok güçlendirdi. Bir çok arkeolojik buluşta olduğu gibi ilk kez definecilerin girdiği Kızılbel’deki mezar anıtında bulunan boyalı duvar resimleri, ‘ünik’ olmalarının yanında bir dönemin yaşayışını da canlandırıyor. Elmalı’nın batısında, Yuva köyü yolu üzerinde bulunan İ.Ö. 5.yy ortalarına tarihlenen Kızılbel mezar anıtı, ilerleyen yıllarda Mellink’in kariyerine yaptığı katıkının yanında, onun yaşam yolculuğunun da son durağı olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>‘ELMALI, ONUN ÇOCUĞU GİBİYDİ’</strong></span></p>
<p><span>Gerçek bir Anadolu bilgesi olan Elmalılı arkeolog Ünsal Özçakır, İstanbul Üniversitesi’nde arkeoloji eğitimi aldığı 1964 yılında Mellink’in Semahöyük’te yaptığı kazılara misafir öğrenci olarak katılır. Ünsal Özçakır’la birlikte 46 yıl sonra Mellink’in izinden Semahöyük’ten Kızılbel’e uzanan bir yolculuk yapıyoruz. “İki yıl kazılarına katıldım” diyor Özçakır. “Ancak daha sonra uzun yıllar birlikte olduk. Elmalı onun için bir tutku gibiydi, çocuğu gibiydi” diye anlatıyor Mellink’i.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62292" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62292" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Gavurkalesinde.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Gavurkalesinde.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellink-Gavurkalesinde-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Mellink Gavurkalesi’nde</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>‘TURİST TEPESİ…’</strong></span></p>
<p><span>Elmalı-Korkuteli yolundan yaklaşık 10-15 kilometre ilerledikten sonra sağa sapıyoruz. Semahöyük, bugün ‘Bozhöyük’ olarak adlandırılıyor. “Uzun yıllar oldu gelmeyeli, höyüğün yerini tam olarak bilemeyebilirim, köylülere soralım” diyor, Ünsal Özçakır. Köyün girişinde tarlada çalışan gençlere soruyoruz, “bilmiyoruz” diyorlar. Biraz daha ilerledikten sonra bir kadına soruyoruz, ondan da “bilmiyorum” yanıtını alıyoruz… Nihayet orta yaşlı bir köylü “turist tepesi mi, şöyle doğru gidin…” diye tarif ediyor höyüğün yerini…</span></p>
<p><span><strong>TARİHE YUVA YAPAN KÖSTEBEKLER</strong></span></p>
<p><span>İçinden tarihi değeri çok yüksek olan küp mezarların çıktığı Semahöyük, bugün onlarca köstebek ve tarla faresine ev sahipliği yapıyor. Höyükten çıkarılan toprak yığını adeta termit karıncaların yuvaları gibi köstebekler tarafından oyulmuş. Tepemizde dolanan sahinler, tarlalardaki fareleri avlama derdindeler.</span></p>
<p><span><strong>‘HER TOPRAĞIN TADI FARKLIDIR’</strong></span></p>
<p><span>Bir yandan höyüğün içler acısı halini gezerken, bir yandan da Mellink’i anlatıyor Özçakır: “Çok şakacı bir yanı da vardı. Bir gün bana toprak yedirdiğini anımsıyorum. ‘toprak çok önemli’ derdi. Strografiyi toprak yiyerek de öğrenirsin, her toprağın tadı farklıdır’ derdi. Ben de saf saf toprağı yedim, sonra gülüştük…”</span></p>
<p><span><strong>ELMALI’NIN IŞIKLA SEVİŞEN ASMA BAHÇELERİ</strong></span></p>
<p><span>Semahöyük’ten, 46 yıl öncesinin anıları eşliğinde ayrılıp, güneşi batırmadan Kızılbel’e doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca Elmalı’nın muhteşem asma bahçelerinin ışıkla sevişmelerine tanıklık ediyoruz. Yuva-Fethiye yolu üzerindeki Kızılbel’in eteklerinde, sarıdan kızıla boyanan asma yaprakları ve kızıla çalan toprak, bölgenin adını çağrıştırıyor sanki. Anayoldan patikaya sapıp, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşten sonra tümülüsün bulunduğu tepeye ulaşıyoruz. Dağların çevrelediği Elmalı ovasına hakim bir yükseklikteki Kızılbel mezar anıtı işte tam bu noktada. Önce çevreyi gezip ardından muhteşem ışığın altında oturup teybimi Ünsal Özçakır’a uzatıyorum.</span></p>
<p><span><strong>ROMALI DEFİNECİLERİN SOYGUNU</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62293" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62293" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel-Kazilarinda-Bulunan-Mezar-Aniti.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel-Kazilarinda-Bulunan-Mezar-Aniti.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel-Kazilarinda-Bulunan-Mezar-Aniti-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Kızılbel kazılarında bulunan mezar anıtı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Özçakır, “Burayı ilk kez defineciler kazmış” diye başlıyor anlatmaya: “ilk kez 1967’de doğu kenarını kazmaya başlıyorlar bu anıtın. Tümülüsün kıyısında küçük, insanın girebileceği kadar bir açıklık buluyorlar. Sonra defineciler buradan mezar anıtının içine giriyorlar ancak daha önce burası Romalılar tarafından soyulduğu için işlerine yarayacak bir şey bulamıyorlar. Bir kaç keramik kırığıyla, bir kaç koku şişesi parçası bulmuşlar. Bir iki de mermer parçası, o kadar.”</span></p>
<p><span><strong>HELVACI DÜKKANINDA HACİVATLA KARAGÖZ SOHBETİ</strong></span></p>
<p><span>Daha önce değindiğimiz gibi o yıllarda genç bir arkeoloji öğrencisi olan Özçakır, yaz tatilinde memleketi Elmalı’ya gelir. Kızılbel’deki bu defineci hikayesi, Elmalı’nın Helvacı dükkanlarından birinde çoktan konuşulmaya başlanmıştır. Helvacı dükkanında toplanan arasta esnafı, “Kızılbel’de bir mezar bulunmuş, içindeki duvar resimleri Hacivat’la Karagöz’e benziyor” sözleriyle Kızılbel’in keşfini ilan ederler.</span></p>
<p><strong>ÇIRALARI YAKIP MEZAR ODASINA GİRDİK…</strong></p>
<p><span>Ünsal Özçakır’ın arkeoloji okuduğunu duyan esnaf, ” hadi gidip bir bakalım” diye merakla gelip Özçakır’a söylenirler. “Bir el feneri bulalım dediler, yok. Sonra çıra alıp Kızılbel’e geldik. Çıraları yakıp içeri girdik, ilk dikkatimi çeken duvar resimleri oldu. Truva savaşı ya da efsanelerle ilgili resimleri andırıyordu. Resimlerde balıkçı kadınlar vardı. Sonra İstanbul’daki Hocam rahmetli Arif Müfit Mansel’e durumu anlattım. Çünkü benim yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Son sınıf öğrencisiydim o yıllarda. Hocam Mansel, ‘git burayı mezuniyet tezi olarak çalış’ dedi bana. Buranın fotoğrafını çekecek imkanımız bile yok o dönem. ‘Ben yapamam Hocam’ dedim. O yıllarda Perge kazılarında çalışıyordu Arif Müfit Mansel. ‘Siz gelip bir bakın, misafirimiz olun’ dedim, gelemedi. Sonra Mellink Semahöyük kazılarını bitirdi ve Kızılbel’i kazmaya başladı. Mellink’le ben de bir kaç kez geldim buraya o yıllarda. İ.Ö 525’e tarihlenen ve sanat değeri çok yüksek olan bu boyalı mezar anıtının başka bir örneği yok.”</span></p>
<p><span>Ünsal Özçakır’ın ‘ünik’, biricik olarak tanımladığı Kızılbel Likya mezar anıtının bulunduğu bölge gerçekten çok görkemli. Prof. Mellink bölgede bir kaç alanda kazı yapmış olsa da yakınları onun Kızılbel’e olan tutkusunun farklı olduğunu belirtiyorlar.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62294" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62294" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Kizilbel-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Kızılbel</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>MELLİNK’İN PEŞİNDE ÜÇ YIL…</strong></span></p>
<p><span>Kızılbel’deki gezimizi bitirip dönüyoruz. Yaklaşık üç yıl önce duyduğum ve beni çok etkileyen bir hikayenin peşinden defalarca geldiğim bu toprakların her defasında insana huzur veren ikliminden ayrılıp, duyduğum hikayenin, Mellink’in hikayesinin ayrıntılarını birer birer tamamlamak için yeniden çalışmaya koyuluyorum. Aslında Likya’nın tavan arası diye adlandırdığım Elmalı bölgesi’ne uzun yıllardır gidip geliyorum ve her gidişimde bir başka hikayenin peşine düşüyorum.</span></p>
<p><span>Bu kez peşine düştüğüm hikayenin, aslında masal gibi bir gerçeğin, bir elin parmaklarını geçmeyen tanıklarına birer birer ulaşmaya çalışıyor ve bu naif öykünün ayrıntılarını öğrenmeye çalışıyordum. Bu uzun süre içinde bu sırrı paylaşan son tanıkla da konuştuktan sonra ayrıntılar birer birer netleşiyor.</span></p>
<p><span><strong>‘BENİ ELMALI’YA GÖMÜN’</strong></span></p>
<p><span>Şimdi yeniden 2006 yılına, Amerika’ya dönüyoruz. Anadolu arkeolojisine ömrünü adayan Prof. Mellink’in öldüğü 23 Şubat gününe. Trajik biçimde bir bakımevinde yaşamı son bulan Prof. Mellink’in ölümü, kimilerine göre ölümünden ancak üç gün sonra öğrencileri tarafından farkedilir. Yaşamı boyunca çok sevdiği ve tutkuyla bağlandığı Anadolu, onun yaşamının son günlerini geçirmek istediği bir coğrafyaydı.Yakınlarına, “beni Müslüman Türk geleneklerine göre Elmalı’ya gömün” diye bir dilekte bulunduğu söylenen Mellink’in bu dileği ne yazık ki gerçekleşmez. Ünsal Özçakır, “bundan haberimiz olsaydı, Ömer Paşa Camisinden 5 bin kişiyle uğurlardık onu son yolculuğuna” diyor.</span></p>
<p><span><strong>AMERİKAN UÇAĞINDAKİ KAVANOZ</strong></span></p>
<p><span>Ölümünün ardından Amerika’da yaşanan ayrıntılar konusunda fazla bilgiye sahip olmadığımız Prof. Mellink’in Türk geleneklerine göre gömülme dileği gerçekleşemese de, onu son kez Anadolu’ya taşıyan uçak, ölümünden yaklaşık altı ay sonra İstanbul’a doğru havalanır. <strong>Mellink’in bedeni ölümünün ardından Amerika’da yakılarak külleri bir kavanozlara doldurulur.</strong> Ardından o çok sevdiği topraklara doğru yola çıkan Mellink’in külleri, önce tanınmış bir kültür adamına teslim edilir. Ardından da onun Türkiye’deki yakınlarına…</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62295" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62295" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kullerinin-Dokuldugu-An.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kullerinin-Dokuldugu-An.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kullerinin-Dokuldugu-An-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Mellink’in küllerinin döküldüğü an</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>MELLİNK’İN ELMALI’YA SON YOLCULUĞU</strong></span></p>
<p><span>Tarih 16 Eylül 2006, Cumartesi. Güneşli bir sonbahar günü. Mellink’in Türkiye’deki yakınlarından oluşan 7-8 kişilik ekip, öğleden sonra saat beş dolaylarında Kızılbel’deki tümülüsün bulunduğu tepeye doğru tırmanır. İçlerinde Mellink’in Elmalı’daki yakınlarının da olduğu ekip, yanlarında getirdiği masayı Kızılbel mezar anıtının bulunduğu tepeye kurarlar.</span></p>
<p><span><strong>TÜRK ŞARABI, TULUM PEYNİRİ VE ELMALI EKMEĞİ</strong></span></p>
<p><span>Bundan sonrasını orada bulunanlardan dinleyelim: “Güzel bir Eylül günüydü. Miss Mellink’in çok sevdigi Türk şarabı, fırından yeni çıkmış taze Elmalı karafırın ekmegi, beyaz peynir, tulum ve kaşar peyniri ve Elmalı üzümü. Ayrıca elma. Elmalı elması. Yemeğimizin menüsü bunlardı…”</span></p>
<p><span><strong>VE KAVANOZ AÇILIYOR…</strong></span></p>
<p><span>Ardından özenle hazırlanan masada, Prof. Mellink’in çok sevdiği yiyeceklerden ve Türk şarabından oluşan sembolik yemek törenine geçilir. Yemeğin ardından, Elmalılı dostlardan birine teslim edilen kavanozun kapağı açılır ve 23 Şubat’tan beri Anadolu’ya duyduğu özlemle yanarak kül olan Mellink’in külleri, orada bulunan az sayıdaki insanın iyi dilekleri arasında Kızılbel’deki tümülüsün üzerine serpilir…</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62296" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62296" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kulleri-Bu-Tumulusun-uzerinde.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kulleri-Bu-Tumulusun-uzerinde.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Mellinkin-Kulleri-Bu-Tumulusun-uzerinde-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Mellink’in Külleri Bu Tümülüsün Üzerinde</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>MELLİNK ELMALI OVASINDA KAZILARI İZLİYOR</strong></span></p>
<p><span>O anı yine orada bulunanlardan dinleyelim:<strong> “Küllerin serpilmesiylebirlikte çıkan hortumsu bir rüzgar külleri ovaya serpistirdi. Bu Miss Mellink’in bizimle son vedalaşmasıydı. Miss Mellink ‘invarlığının ve gözlerinin ovada bir yerlerde, yapılan arkeolojikaraştırmaların üzerinde oldugundan hic süphemiz olmaksızın, güneşinbatmasıyla birlikte Kızılbel’den ayrıldık…”</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62297" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62297" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Elmali-Kizilbel-Likya-Mezar-Aniti.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Elmali-Kizilbel-Likya-Mezar-Aniti.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Elmali-Kizilbel-Likya-Mezar-Aniti-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Elmalı Kızılbel Likya mezar anıtı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>KIZILBEL, LİKYA KÜLTÜRÜNÜ YANSITIYOR</strong></span></p>
<p><span>Neden Kızılbel’in seçildiği yönündeki sorumuza, “Kızılbel tümülüsü ve mezar odası Miss Mellik’in cok sevdigi yerlerden biriydi. Karaburunmezar odası ile karşılastırıldığında, yerel özelliklerin bulunduğu ve Likyakültürünün sergilendigi bir mezar anıtıydı. Bu nedenle küllerin serpilmesi için en uygun yer olarak Kızılbel düşünüldü” yanıtını veren yakınları, bu naif öykünün yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için bugüne kadar az sayıda insanın bildiği bir sır olarak kaldığını söylüyorlar.</span></p>
<p><span><strong>MELLİNK’İN BIRAKTIĞI HAZİNE</strong></span></p>
<p><span>Türk geleneklerine göre Elmalı’ya gömülme dileği gerçekleşmese de, Miss Mellink’in külleri artık Kızılbel’den Elmalı ovasına, oradan da bütün Anadolu’ya yayılacaktı. Ölümüyle de bize bir çok dersler veren Prof. Miss Mellink, Gordion’dan Eflatunpınar’a, Nemrut’tan Patara’ya kadar Anadolu’yu karış karış gezdiği 1947’den 2000’li yılların başlarına kadar binlerce fotoğraftan oluşan bir hazine de bıraktı.</span></p>
<p><span><strong>KEŞFEDİLMEMİŞ SON KITADAN KARELER</strong></span></p>
<p><span>Mellink’in tutkuyla bağlandığı Anadolu’dan yansıyan karelerde, topraktan, taştan ve ahşaptan kurulmuş bir masal ülkesiyle karşı karşıyayız. Kapitalizm tarafından henüz yağmalanmamış olan içine kapalı bir ülkenin, gerçekten ‘keşfedilmemiş son kıta’ olan Anadolu’nun naif yüzünün yansıdığı bir eski zaman masalı. O karelerden yansıyan insan yüzleri ve ifadeleri, Hitit kabartmalarından fırlayıp gelmiş figürler gibiler. Alanya’dan Side’ye, Bergama’dan Eğirdir’e; Anadolu’nun yitirdiği değerleri bugünle kıyaslama olanağı veren Mellink’in bu çok değerli arşivi, Bryn Mawr College Üniversitesi tarafından dijital kütüphaneye iki yıl önce aktarıldı. Kültürel mirasın yanında, mimari ve etnografik açıdan da bir çok değer barındıran bu arşiv, genç araştırmacıların ilgisini bekliyor.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ</strong> – Odatv.com</span></a>
</p><p><span><b>İşte Prof. Mellink’in tutkuyla bağlandığı Anadolu’dan 60 yılda derlediği o kareler…</b></span></p>
<p align="center"><a href="https://www.altayli.net/prof-mellinkin-objektifinden-turkiye.html" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>MİSS</strong> <strong>MELLİNK’İN</strong> <strong>FOTOĞRAG GALERİSİ </strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ahilik Teşkilatı Ve Günümüz Ekonomisi, Çalışma Hayatı Ve İş Ahlakı Açısından Değerlendirilmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ahilik-teskilati-ve-gunumuz-ekonomisi-calisma-hayati-ve-is-ahlaki-acisindan-degerlendirilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ahilik-teskilati-ve-gunumuz-ekonomisi-calisma-hayati-ve-is-ahlaki-acisindan-degerlendirilmesi</guid>
<description><![CDATA[ Ahilik Teşkilatı Ve Günümüz Ekonomisi, Çalışma Hayatı Ve İş Ahlakı Açısından Değerlendirilmesi
Ahlak ile sanatın uyumlu bileşimi olarak tarif edilen Ahilik, Anadolu’da XIII. yüzyılın başından itibaren görülmeye başlanmış, başta Kayseri, Konya ve nihayetinde Kırşehir’de esnaf birlikleri olarak teşekkül etmiş bir sosyo-ekonomik müesseseleşmenin adıdır. Amacı, zenginle fakiri, üretici ile tüketici, emek ile sermaye, halk ile devlet arasında iyi ve sağlam ilişkiler kurarak “sosyal adaleti” gerçekleştirmek olan Ahilik, bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c46d1fd5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ahilik, Teşkilatı, Günümüz, Ekonomisi, Çalışma, Hayatı, İş, Ahlakı, Açısından, Değerlendirilmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ahilik-teskilati-ve-gunumuz-ekonomisi-calisma-hayati-ve-is-ahlaki-acisindan-degerlendirilmesi.html">Ahilik Teşkilatı Ve Günümüz Ekonomisi, Çalışma Hayatı Ve İş Ahlakı Açısından Değerlendirilmesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Nurettin ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Ahlak ile sanatın uyumlu bileşimi olarak tarif edilen Ahilik, Anadolu’da XIII. yüzyılın başından itibaren görülmeye başlanmış, başta Kayseri, Konya ve nihayetinde Kırşehir’de esnaf birlikleri olarak teşekkül etmiş bir sosyo-ekonomik müesseseleşmenin adıdır.</span></p>
<p><span>Amacı, zenginle fakiri, üretici ile tüketici, emek ile sermaye, halk ile devlet arasında iyi ve sağlam ilişkiler kurarak “sosyal adaleti” gerçekleştirmek olan Ahilik, bu amacına, sağlam bir teşkilatlanma modeli ve köklü bir eğitim sistemi aracılığıyla ulaşmaya çalışmıştır. Ayrıca yerleşik hayata geçiş esnasında birbirleriyle çatışma içerisinde olan grupları uzlaştırmak, zayıflayan boy ve aşiret bağlarının yerine, yerleşik hayat şekline uygun koruyucu değerler koymak, toplumun huzurunu temin etmek de en büyük uğraşı idi.</span></p>
<p><span>Ahilik, toplumun bütün varlıklarına üç-beş kişinin hâkim olmasına müsaade eden bir teşkilatlanmanın adı değil, toplumun orta kesiminin kalkınmasına yardımcı olan bir örgütlenmenin adıydı.</span></p>
<p><span><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69524 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-1.jpg" alt="" width="300" height="405">Bugün Japonya ve Almanya’nın bazı meslek ve ticari konularda Ahilik’ten yararlandığı</span><strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong><span> düşünülürse Ahilik sisteminin, üzerinde gerekli araştırmalar yapılarak ortaya konmasının bir zorunluluk olduğu karşımıza çıkar.</span></span></p>
<p><span>Ahilik dört temel sahada fonksiyonunu yerine getirmiştir: Ahlaki, Ekonomik, Sosyal, Siyasi ve Askeri sahalarda. Bu çalışmada ahiliğin yalnızca sosyo-ekonomik boyutu ele alınmakta, fütüvvet ve Ahilik ile ilgili temel görüşlere değinilmekte, sosyal ve ekonomik hayatta ahiliğin gördüğü roller üzerinde durulmakta, Osmanlı ekonomisini güçlü kılan temel prensipler bu şekilde ortaya konduktan sonra günümüz açısından önemli bir konu olan ”İş Ahlakı” konusu Ahilik gözlüğüyle ele alınmaktadır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>1. FÜTÜVVETÇİLİK VE AHİLİKLE İLGİLİ TEMEL GÖRÜŞLER</strong></span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>1.1 Fütüvvetçilik</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Temelde Kur’an’a ve Peygamberin sünnetine dayandırılan prensipleriyle İslami anlayışa doğrudan bağlı olan Ahilik teşkilatının Anadolu’da kurulmasında, fütüvvet teşkilatının büyük önemi vardır. İslam’ın ilk asrından itibaren görülmeye başlanan fütüvvet teşekkülleri içinde Hicri III. (Miladi IX.) yüzyıldan itibaren de esnaf birlikleri ortaya çıkmıştır. Fütüvvetçiliğin, İslam’ın yayılmasına paralel olarak Suriye, İran, Irak, Türkistan, Semerkant, Endülüs, Kuzey Afrika ve Mısır’da esnaf ve sanatkârlar arasında yaygın olduğu bilinmektedir. Türkler de, İslamiyet’i kabul etmeleri ve Anadolu’ya yerleşmelerinin ardından fütüvvet ülküsünü benimseyip kendilerine has yiğitlik, cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslemişlerdir.</span></p>
<p><span>Fütüvva ”gençler” anlamında ”fityan”dan gelir. Farsçası ”civanmerdan”dır. Hammer, Fütüvveyi bir çeşit ”ata binicilik” olarak görür. Önceleri fütüvvet değil “feta” kavramı mevcuttu. “Feta”, genç, güçlü ve yardımsever bir kişiyi ifade etmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.  Fütüvveyi temsil eden gençler dayanışma, karşılıklı yardımlaşma ve arkadaşlık ilkelerine uygun yaşamışlardı. Birlikte yaşamayanlar da aralarında dayanışmayı sürdürmüşlerdi. İçlerinde alt tabaka zanaatçı ve meslek sahipleri varsa da teşkilat, daha sonraki Anadolu Ahileri’nden farklı olarak, mesleki nitelik taşımazdı. Ayrıca teşkilat, bir kentin sınırlarını aşar, birçok kentlerin fityanları arasında fütüvva teşkilatı kurulurdu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>1.2. Fütüvvetçilik ve Ahilik Arasındaki Farklar</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Fütüvvetçilik daha çok kişisel erdemlere ve askeri niteliklere önem verdiği halde, Ahilik, XIII. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin askeri ve yönetim kuruluşlarını düzene koymasına dek, hem esnaf ve sanatkâr gibi, hem de devletin askeri güçleri yanında Abbasiler yönetimindeki fütüvvetçiler gibi onlara yardımcı olarak görev yapmış bir kuruluştur. Amaçtaki bu farklılık, kendisini teşkilatlanmada da belli eder. Fütüvvet teşkilatı üyeleri temelde üç gruba ayrılmaktaydılar:</span></p>
<ul>
<li><span>Kavli</span></li>
<li><span>Seyfi</span></li>
<li><span>Şurubi</span></li>
</ul>
<p><span>Kavli fütüvvet grubu sanatkârlardan, seyfi fütüvvet grubu askerlerden meydana gelmekteydi. Bu grupların dışındakiler ise şurubi grubunu meydana getirirdi. Ahi birliklerinde ise meslek dalları esasına göre bir teşkilatlanma vardı. Her şehirdeki değişik meslek gruplarının (sarac, debbağ, terzi, kuyumcu vb.) ayrı birlikleri vardı.</span></p>
<p><span>Bu bakımdan Ahi birlikleri, fütüvvetten farklı olarak mesleki-ahlaki bir kuruluştu. Ne fütüvvetçilik gelişerek Ahilik halini almıştır, ne de Ahilik fütüvvetin halk arasındaki yaygın şeklidir. Çünkü Ahilik herşeyden önce fütüvvetçilik meslek ve sıfatlarına haiz olduktan başka adayın bir meslek ve sanatı olması şartına da bağlıydı. Halbuki fütüvvetçi olmak için, meslek ya da sanat sahibi olmaya gerek yoktu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>1.3. Ahilik Teşkilatı ve Yapısı</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Ahilik, XIII. yüzyıldan XIX. yüzyıla dek Anadolu’da Balkanlarda ve Türkistan’da yaşamış olan Türklerin sanat ve meslek alanlarında yetişmelerini, ahlaki yönden gelişmelerini sağlayan bir müessesenin adıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türklerin Anadolu’ya gelmesinde ve burada yer yurt sahibi olmasında bu kuruluşun çok önemli rolü olmuştur. Ahiler, Anadolu’ya gelen Türkleri, önce misafirhanelerde misafir etmişler, sonra bir sanatı olanlara işyeri açmış, kurdukları zaviye ve onun yanında inşa ettikleri evler ile mahalle ve sokaklar oluşturmuş, işyerleri, siteler, çarşılar ve şehirler kurmuşlardır.</span></p>
<p><span>1727 yılına kadar 500 yıl Türk milletini, iktisadi sosyal ve siyasal bakımdan yönetip yönlendiren ve güçlü bir imparatorluk ve toplum meydana gelmesinde belirleyici bir ağırlığı bulunan ahiliği, sadece dönemin esnaf zümresiyle sınırlı bir yapı olarak görmek, hele günümüzde sahipsiz ve desteksiz kalmış, dağınık, yeterince örgütlenip bütünleşememiş esnafımız ile özdeşleştirmek, yanlış ve yanıltıcı olur<sub>.</sub></span></p>
<p><span>Ahilerin kurdukları teşkilat bir bakıma, bu günkü Esnaf Odaları, İşveren Sendikaları, Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, İşçi Sendikaları, Eğitim Hizmetleri veren Kuruluşlar, Bağ-kur, Türk Standartları Enstitüsü ve Belediye gibi kurum ve kuruluşların temeli sayılmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Kısaca Ahiliği bütün çalışan ve üretenlerin modeli olarak anlamalıdır.</span></p>
<p><span>Çalışmayı, emek ve sermaye barışını, çevreyi temiz tutmayı, kaliteli mal üretmeyi, gençleri eğitmeyi, üretici-tüketici, devlet-millet toplumun tüm fertlerinin barışık olduğu bu sistem, Anadolu’da sosyo-ekonomik düzenin kurulmasında önemli roller üstlenmiştir.</span></p>
<p><span>Ahilik Orta Asya’dan beri görülen “Akı” yani cömertlik felsefesinin, İslami fütüvvet geleneği ile kaynaşması sonucu meydana gelmiş önemli bir teşkilatlanmadır. Ahilik, insanların her yönden yetişmelerini sağlayan (mesleki ) bir “Ahlak Mektebi”dir. Ahilik, ilim sahasına yönelip, ilim yapmak, meslek hayatına yönelip sanat öğrenmektir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bütün prensiplerini dinin asıl kaynağından alan ahiliğin nizamnamelerine, ”Fütüvvetname” adı veriliyordu. Ahiliğin esasları, ticaret kuralları bu kitaplarda yazılıydı. Teşkilata girecek olan kimse ilk önce bu kitaplarda belirtilen dini ve ahlaki normlara uymak zorunda idi.</span></p>
<p><span>Fütüvvetnamelere göre teşkilat mensuplarında genel olarak bulunması gereken hususlar şunlardır:</span></p>
<ul>
<li><span>Doğruluk</span></li>
<li><span>Emniyet</span></li>
<li><span>Cömertlik</span></li>
<li><span>Tevazu</span></li>
<li><span>Arkadaşlarına nasihat etme, onları doğru yola sevk etme</span></li>
<li><span>Affedici olma</span></li>
<li><span>Bencil olmama</span></li>
<li><span>Realizm (uyanıklık)</span></li>
</ul>
<p><span>Çobanoğlu Fütüvvetnamesi’nde<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> çırakların görevlerinin mahiyeti hakkında verilen açıklamalar önemlidir. 740 maddeyi ihtiva eden Ahiler Nizamnamesinin, şeyh rütbesini temsil edenlerce tamamıyla öğrenilmesi ve başkalarına da öğretilmesi fütüvvetnamede emredilmektedir.</span></p>
<p><span>Fütüvvetnamelerde yer alan güzel ahlak kuralları, sadece Anadolu’da değil, Selçuklu Devletinde ve ardından Osmanlı Devletinin egemen olduğu Asya-Avrupa-Afrika’nın diğer ülkelerinde de sanayi ve ticari tüm işletmelere rehberlik edip ışık tuttuğu görülmüştür. Doğruluk, haklılık ile sevgi ve saygıya dayalı ahenkli bir çalışma sistemi, adı geçen ülkelerde verimliliği artırmış, böylece hallerinden memnun, gelecekten emin, yararlı hizmetler başarma azim ve yetenekleriyle donatılmış sağlıklı ve mutlu toplumlar oluşturulmuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69525" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-2.jpg" alt="" width="800" height="571" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-2-768x548.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2. SOSYAL HAYATTA AHİLİĞİN ROLÜ</strong></span></p>
<p><span><strong>2.1. Sosyal Güvenlik Kuruluşlarımızla Ahiliğin Karşılaştırılması</strong></span></p>
<p><span>Bilindiği gibi Selçuklularda Atabeylik, eğitim işlerine üst düzeyde yön veren bir kurumdu. Atabey denen tecrübeli, bilgili, bilge kişiler, vezirleri, komutanları, şehzadeleri eğitirdi. Hem kurumsal hem de uygulamalı olarak eğitim işlerine bakarlardı. Ahilik’te de buna benzer alanlarda muallim Ahi, pir denen eğiticiler vardı. Sosyal güvenlik sorunlarını yaşayarak eğitirlerdi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ahilik kurumunun iş ve çalışma düzenine ait düzenlemeleri ile Anayasamızın Sosyal Güvenlik ve İş Hukuku’na dair düzenlemeleri arasında çok yakın benzerlikler vardır.</span></p>
<p><span>Ahilik, kişinin alın terini değerlendirmiş, ticaret ve üretim alanında kaliteyi amaçlamıştır. İşçi, ürettiği meta ile neredeyse özdeşleşmiş onunla kaynaşmıştır. Kalitesiz ve bozuk mal üretimi yasaklanmıştır. Sosyal dayanışmaları Ortak Sandığı’yla kurulmuştur. İş alanı, üretim, insanın aynası haline getirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Ahilik kurumunu iş ve çalışma alanında hatırlatan yasa İş Kanunundur.</span></p>
<p><span>Ahiliğin baştan beri izahına çalışılan ilkeleriyle Türk İş Hukuku düzenlemeleri çok yakın benzerlikler içermektedir. Bunlar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<ul>
<li><span>Kıdem tazminatı</span></li>
<li><span>İşverenin sorumluluğu</span></li>
<li><span>Yeni iş arama izni</span></li>
<li><span>Çalışma belgesi</span></li>
<li><span>İşverenin ödeme sorumluluğu</span></li>
<li><span>Asgari ücret</span></li>
<li><span>Fazla çalışma ücreti</span></li>
<li><span>Sigorta primi</span></li>
<li><span>Çocukları çalıştırma yasağı ve benzeri hükümleriyle, işçinin sosyal güvenliği amaçlanmıştır. Bu bakımdan İş Kanunu, Türk tarihinin sendikal kesiti olan Ahilik kurumuna çağrışımlar yaptırmaktadır.</span></li>
</ul>
<p><span>Ahilik kurumunu çağrıştıran diğer bir yasal düzenleme de Sosyal Sigortalar Yasası’dır. Sosyal Sigortalar Kurumu; Genel Müdürlük, Yönetim Kurulu, Genel Kurul organlarından oluşur ki, bu durum, Ahilik kurumunun sistematiğini hatırlatmaktadır. Sosyal güvenlik açısından Ahilik, Sosyal Sigortalara da kaynaklık etmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kişiyi güvence altına alma, sosyal bakımdan kişiyi koruma ilkesini ilk kez gerçekleştiren kurum Ahilik olmuştur. “Kişilere gelirleri ne olursa olsun, belli sayıdaki tehlikeler karşısında güvence sağlamak görevine sahip kurum veya kuruluşlar topluluğu” olarak tanımlanan “sosyal güvenlik” kavramı Ahilik’ten ancak yüzyıllar sonra; XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren düşünce alanında olgunlaşmaya başlayabilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>2.2. Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Yaşantıyı Düzenlemedeki Rolü</strong></span></p>
<p><span>Ahiler, ilk sıralarda sadece debbağlık ve ona bağlı deri işçiliğiyle uğraşırken, sanat kolları sonradan 32’ye çıkmış, örgütün gerçekleştirdiği sağlam mesleki ve ahlaki düzen karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma, onların öteki esnaf ve sanatkârlar üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuş, gitgide, Osmanlı ülkesindeki bütün Türk esnaf sanatkâr ve meslek sahipleri Ahi Babalardan veya onların yetki verdiği kişilerden aldıkları yeterlilik ve izin belgeleriyle iş görür duruma gelmişlerdir. Böylece her şehir ve kasabadaki esnaf ve sanatkâr grupları için çarşılar, arastalar, uzun çarşılar, kapalı çarşılar kurulmuş, her türlü iş bu esnaf birliklerince görülmüştür<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu arada esnafın meslek ve sanatları için gerekli hammadde alım, satım, onların işlenmesi, işlendikten sonra alınıp satılması; kanunnameler, tüzükler, narh ayarlamaları ile kontrol edilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu şekilde sosyo­ekonomik hayatın düzenli bir şekilde sürdürülmesi sağlanmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69526" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>3. EKONOMİK HAYATTA AHİLİĞİN ROLÜ</strong></span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3.1. İş Bölümü</strong></span></p>
<p><span>Ahilik’te iş bölümüne önem verilirdi. Birlik mensupları kabiliyetlerine en uygun bir işte çalışır, başka ikinci bir iş peşinde koşmazlardı. İnsanların iş değiştirmeleri veya birden fazla işle uğraşmaları hoş karşılanmazdı.</span></p>
<p><span>Ahi birliklerinde iş bölümü ekonomik olduğu kadar bir ahlak problemi olarak da ele alınmıştı. Herhangi bir işte karar kılmayarak sık sık iş değiştirmek, ancak sebatsız ve istikrarsız bir ruh yapısına sahip olanların yapacağı bir davranış tarzı olduğu için böyle insanlar Ahi olabilecek ruh disiplinine sahip olarak kabul edilmezdi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ahilik iş değiştirmeme, sanatkârın bütün düşünce ve gayretiyle kendisini işlerine vermelerini sağlamıştır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3.2. Üretim Anlayışı</strong></span></p>
<p><span>Ahi birlikleri, üretimi, ihtiyacın bir fonksiyonu olarak düşünmüşler ve onu ihtiyaca göre ayarlamışlardır. İhtiyaçların sürekli kamçılanarak tüketimin çoğalmasına ve israfa karşı olan Ahi birlikleri, bunu sağlamak için gerektiğinde üretim sınırlamalarına gitmişlerdir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ahilik ahlak ve ekonomi anlayışı, sanatkârların işleriyle bütünleşmesini sağlayacak, işin zevk olduğu çalışma şartlarını meydana getirmiş, bunun sonucu olarak üretilen eşya, sanatkâr için ekonomik değerinin üzerinde bir anlam taşımıştır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3.3. Dayanışma</strong></span></p>
<p><span>Ahi birlikleri Ortaçağ Avrupa’sındaki benzerlerinden farklı olarak, daha fazla kazanmak, spekülasyon ve serbest rekabet yerine karşılıklı yardım ve sosyal dayanışma esaslarına bağlı kalmıştır.</span></p>
<p><span>Ahi birliklerinde “can ve mal beraberliği” olarak ifade edilen dayanışma duygusu o kadar ileriye götürülmüştür ki, ahinin kazancının, geçiminden arta kalanını bütünüyle fakirlere ve işsizlere yardım için kullanmaları ahlak kuralı haline gelmişti.</span></p>
<p><span>Ahi birliklerinde dayanışmanın en güzel örneği Orta Sandıklarında görülür. Teşkilatta “kazancın şahsiliği” prensibine bile pek rastlanmaz. Teşkilat üyesi olan esnaf ve sanatkârın kazancı bütünüyle kendine ait değildir. Bu kazanç şahsi olmaktan çok teşkilata ait genel sermayeyi meydana getirmektedir. Teşkilatın Orta Sandığında toplanan bu sermaye ile, herkese dağıtılacak şekilde alet ve hammadde alınmakta, tezgahlar kurulmakta, tereddütlü fertlere teşebbüs cesareti verilmekte, bir yandan da ihtiyacı olanlara yardım edilmekteydi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Orta Sandıkları, gerek ihtiva ettikleri prensipler, gerekse insanlığa ve çalışanlara tuttuğu ışık ve yol bakımından kooperatifçilik ilkeleri ile büyük bir yakınlık göstermektedir. Nitekim İngiliz John B. Higgins bu benzerlikler üzerinde durmuş ve dünya kooperatifçiliğinin oluşmasında Ahi birliklerinin önemli etkileri olduğu sonucuna varmıştır. Kooperatifçiliğin temeli olan demokratik idare, karşılıklı yardımlaşma, üyelere sosyal yardım götürme ve sermayeden çok insana önem verme prensipleri, bu kurumdan çok daha önce kurulmuş bulunan Ahi birliklerinde mevcuttu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ayrıca sendikacılığın da ilk temellerinin Ahi birliklerinde olduğunu ve gerçek sendikacılığın bu müessesede yüzyıllarca yaşadığını savunan görüşler de vardır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3.4. TSE ve Ahilik</strong></span></p>
<p><span>Kalite denetimi ve standardizasyon hem üreticilerin hem de tüketicilerin uzun vadeli çıkarlarının korunması anlamına gelir. Bugünkü anlamıyla standardizasyon çalışmalarının sanayi devrimiyle ortaya çıktığı savunulmaktadır. Hâlbuki daha önceleri Osmanlıda değişik şekillerde standartlara rastlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Dünya standartlarını ilk kez tesbit ederek uygulayan ülke Osmanlılar olmuştur, denilebilir. Fatih Sultan Mehmet’i izleyen İkinci Beyazıt tarafından yürürlüğe giren Kanunname-i İktisab-ı Bursa (Bursa Belediyesi Yasası), bu konuda anlamlı bir belge niteliği ile ortaya çıkmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlılarda tesbit edilen standartlar o dönemde kadı sicillerine işlenmekteydiler<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Karmaşık bir ekonomik yapı içerisinde elde edilen mallarda belli bir ölçüyü korumak amacıyla bugün kurulan TSE de çağımızın getirdiği bir zorunluluk sonucu ortaya çıkmış bir kurumdur.</span></p>
<p><span>Ahilik teşkilatında standartların altında mal üreten ve tüketiciyi zarara sokan kişiler ikazlara aldırmayıp bu fiillere devam ettikleri takdirde teşhir edilmekte, dükkânları esnaf idarecileri veya ilgili kurumlar tarafından kapatılabilmekte, daha ileri gittikleri takdirde esnaflıktan ihraç edilmeye kadar varan müeyyideler uygulanabilmekteydi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3.5. Bir Otokontrol Müessesesi Olarak Ahilik</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı döneminde bazı malların üretim miktarları ve şekilleri devlet tarafından kararlaştırılır ve bunun dışında imalata izin verilmezdi. Örneğin, fırıncıların çıkardığı ekmek cinsleri belirlenmişti. Öncelikle savaş yıllarında normal ekmek dışında lüks sayılan ekmek cinslerinin çıkarılmasına izin verilmezdi. Bu sınırlamalara rağmen kuralları bozan olursa divana kadar varan şikâyetler yapılırdı. Nitekim bunun bir örneğini 1665 yılında İstanbul fırıncıları tarafından yapılmış bir müracaatta görmekteyiz. Esnaf, kendi kendini kontrol ediyor ve şikâyette bulunabiliyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlı esnafının işyeri açabilmesi için bir heyet huzurunda ustalığını kanıtlaması gerekirdi. Hatta bir kalfa bütün şartları taşısa ve ustalık belgesi alsa dahi sanatını yürüteceği uygun bir işyeri yoksa, o zamanın deyimiyle “münhal bir gedik yoksa” yine işyeri açamazdı. Çünkü işyeri sayısı sınırlı idi ve bu sayının artırılıp artırılamayacağına esnaflar yönetim kurulu karar verirdi. Bununla beraber son dönemlerde alışılmışın dışında işyeri açmaya kalkışanlar oluyorsa da oto kontrol müessesesi bu konuda iyi çalışıyor ve şikâyetlerde bulunulabiliyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ahilik sisteminde inanarak ve bütün gücüyle çalışarak üretme sadece bencil bir düşünceyle değil, başkaları için, halk için, toplum refahı için dürüstçe üretme ve güçlüye göre değil, adalet ve hak üzere paylaştırma anlayışı, zaman içerisinde sıkı bir oto kontrol sistemini geliştirmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69527" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-4.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-4-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>4. İŞ AHLAKI VE AHİLİK DÜŞÜNCESİ</strong></span></p>
<p><span>İş ahlakı, bir meslekle ilgili herkes tarafından benimsenmiş, genel kabul görmüş ve o mesleğe mensup olanların ulaşmak için gayret ettikleri, aykırı hareket edenleri kınama, ayıplama, yalnızlığa terketme, işbirliği yapmama gibi yollarla cezalandırdıkları, ideal tavır, davranış, hareket ve düşünce biçimidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bütün geri kalmış toplumların ortak özelliklerinden birisi, ya ahlaki kuralların çözülmesi veya tarifteki ideal olma vasfını, dolayısıyla dinamizmini yitirerek çürümesi ve bir takım katı ve anlamsız kurallar haline dönüşmeleridir. Böyle toplumların yeniden canlanıp hayatiyet bulabilmesi için, ahlaki kavramların yeniden yorumlanması, ahlaki değerlerin ideal ölçülere kavuşturulması gerekir. Bunun dışında bir yol takip etmek, başka toplumların kıymet hükümlerine sarılmak sağlıklı bir davranış tarzı değildir. Başka bir deyişle ahlak, eşya gibi, teknoloji gibi, hatta bilim gibi ithal malı bir meta değildir. İlerlemek isteyen bir toplum, kendi tarihi, sosyal ve kültürel değerlerinden hareketle, kendi “ideal” ahlakını oluşturmaya çalışmalıdır. Genel ahlak için varılan bu hüküm, onun bir parçası olan iş ahlakı için de geçerlidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi, iş hayatımızda rüşvet, vurgun peşinden koşma, kalitesiz mal üretme, vergi kaçırma, lüks tüketim için aşırı kar peşinden koşma, hayali ihracat, vb. sorunlar iş ahlakının üzerinde durduğu ve çözmeye çalıştığı sorunlardır.</span></p>
<p><span>Bu tür sorunların çözümü için maziden devraldığımız bütün değer hükümlerini zamanın icaplarına göre yeniden yorumlayarak bunlara yeni anlamlar ve yeni fonksiyonlar yükleyip yepyeni bir iş ahlakı ve müteşebbis ideolojisi oluşturulmalıdır. Bizim Ahlak anlayışımızın temelinde Ahilik vardır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>5. AHİ BİRLİKLERİNİN ÇÖZÜLMELERİ</strong></span></p>
<p><span>XVI. yüzyılın sonlarında Batı sanayi ürünlerinin Anadolu pazarlarını kaplaması sonucu Türk esnafı bir yandan hammadde sıkıntısı çekerken, bir yandan da ürettiği eşyaya alıcı bulamamaktaydı. Bu ekonomik krizde iki ayrı grubun esnaf arasına karıştığı görülmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>:</span></p>
<p><span>Bu gruplardan birincisi sermaye sahipleridir. Bunlar mamül eşyadan çok hammadde ticareti yapıyor, esnaf ve sanatkârları bu yolla kendilerine bağımlı hale getirmeye çalışıyorlardı. Sermaye sahiplerinin sanayi alanına yönelmeleri sonucu, Ahi birliklerinde sermaye-emek bütünlüğü parçalanmaya başlamış, bu durum teşkilat organizasyonunun temelini sarsmıştır.</span></p>
<p><span>Esnaf arasına katılmak suretiyle Ahi birliklerinin çözülmesini hazırlayan ikinci grup ise kendilerine esnaflık hakkı verilen askerler ile çift bozarak şehre inen köylülerdir. Başlangıçta loncalaşmış olan Ahi birlikleri köyden şehire yapılan bu göçlere karşı çıkmıştır. Ancak hükümetin de bunlardan “çift bozan akçesi” adında bir ceza almasına rağmen, bu göçlere engel olunamamıştır.</span></p>
<p><span>Osmanlı ekonomisinin zayıflamasının bir sonucu olarak yeniçeri ve sipahi gibi askeri zümreler zanaat hayatına el atmışlar, bunlara 1587 yılında çıkartılan bir fermanla esnaflık hakkı tanınmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Esnaf arasına katılan bu gruplar Ahi birliklerinin çözülmesinde bazı etkiler yapmışlardır. Bu etkilerin başında; bu grupların bazı kârlı alanlara bütünüyle hakim olmaları, burada da Ahilik ahlak ve kurallarına uymayan bir üretim ve ticaret hayatı geliştirmeleri gelmektedir. Bunlar el birliğiyle Ahi birliklerinin imtiyaz ve selahiyetlerini çiğneyerek en karlı iş alanlarına yönelmişler ve “yeniçeri zorbalığı” sayesinde buralara hâkim olmaya başlamışlardır.</span></p>
<p><span>Bütün bu nedenler Ahi birliklerinin fonksiyonlarını kaybederek çözülmelerine sebep olmuştur. Başka bir görüşe göre Kapitülasyon imtiyazları da çözülmeyi hızlandırmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69528" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-5.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Ahilik-5-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Balk10"><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Günümüzde, üretici ile tüketici, devlet ile halk, emek ile sermayenin barışık olduğu bir iş yaşamı ortamının sağlaması, sağlam bir ekonomik yapı için gerekli bir koşuldur. Bu ortamın Ahilik teşkilatının var olduğu dönemlerde Anadolu’da sağlandığı görülmektedir. Aynı barışık iş ortamının tekrar sağlanması bugün de mümkündür.</span></p>
<p><span>Sağlam bir iş ahlakının geçerli olduğu bir sistem ekonomik kalkınma için ön şarttır. İş ahlakı konusunda çalışmalar yapılırken Ahilik teşkilatında yüzyıllarca geçerli olmuş iş ahlakının değerlendirmeye alınmasında yarar vardır.</span></p>
<p><span>Ahilik teşkilatı konusunda oldukça doyurucu düzeyde akademik çalışmalar yapılmıştır. Bu konuda yaygın bir literatür mevcuttur. Ancak yapılan çalışmaların kütüphane raflarında kalmayıp uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Günümüz sosyal yaşamı için gerekli olabilecek düzenlemeler araştırılırken tarihimizde yaşamış 500 yıllık bir sistemden yararlı olabilecek bir kısım düzenlemelerin çıkarılabileceği düşünülmelidir. Ahilik prensipleri ve Ahilik sosyal yapısı incelenerek toplumumuza yararlı olacak sonuçların günümüz şartlarına uyarlanabilir olarak ortaya konması yararlı olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Nurettin ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Zonguldak Karaelmas Üniversitesi, Çaycuma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br>
<span> Dumlupınar Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Sayı: 7 Yıl: Aralık: 2002</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>1</strong><strong>]</strong> Galip Demir, “Ahilik Sisteminde Emek ve Sermaye Barışıktır”, Beyaz Eşya Dergisi, İstanbul, Ekim 1993, s.90-91.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>2</strong><strong>]</strong> İbrahim Öztürk, “Ahilik”, Ahilik Yolu Dergisi, Sayı 84, Şubat 1993, s.4.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>3</strong><strong>]</strong> Adil Gülvahaboğlu, Ahi Evran Veli ve Ahilik, Memleket Yayınları, Ankara, 1991, s.174.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>4</strong><strong>]</strong> Yusuf Ekinci, Ahilik, 3.Baskı, Sistem Ofset, Ankara, 1991, s.13-14.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>5</strong><strong>]</strong> Galip Demir, “Ahilik”, Ahilik Yolu Dergisi, S.86, İstanbul, Nisan 1994, s.22.</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> Galip Demir, “Ahilik = Çalışma, Bilim, Akıl, Ahlak”, Perpa Dergisi, Yıl 3, Sayı 22, İstanbul, Temmuz 1993, s.45.</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Bülteni, İstanbul, 1984, s. 1.</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> Naime Karatay, Osmanlılarda Ahi Teşkilatı, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul, 1942, s.13.</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> Refik H. Soykut, “İşletmecilikte Disiplin ve Ahlak”, Ahilik Yolu, Sayı 77, İstanbul, Temmuz 1992, s.13.</span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> Gülvahaboğlu, s.286.</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> A.g.k., s.289.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> A.g.k., s.290.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>13</strong><strong>]</strong> Neşet Çağatay, Ahilik Nedir?, Kültür Bakanlığı Halk Kültürünü Araştırma Dairesi Yayınları No:137, Ankara, 1990, s.35.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>14</strong><strong>]</strong> A.g.k., s.35.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>15</strong><strong>]</strong> Ekinci, Ahilik, s.63.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>16</strong><strong>]</strong> A.g.k., s.64.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>17</strong><strong>]</strong> A.g.k., s.67.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>18</strong><strong>]</strong> Ekinci, s.67.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>19</strong><strong>]</strong> Gülvahaboğlu, s.302.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>20</strong><strong>]</strong> Beşir Hamitoğulları, “Ahiliğin Çağdaş Türkiye Bakımından Önemi ve Değerlendirilmesi”, Türk Kültürü ve Ahilik, (XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları No.1, İstanbul, 1986, s.126.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>21</strong><strong>]</strong> Ahmet Tabakoğlu, “Sosyal ve İktisadi Yönleriyle Ahilik”, Türk Kültürü ve Ahilik, (XXI.Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları No.1, İstanbul , 1986, s.66.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>22</strong><strong>]</strong> Galip Demir, “Geçmişten Günümüze Ahilik ve Tüketici Koruma İlişkisi”, Standart Dergisi, Şubat 1993, s.14.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>23</strong><strong>]</strong> İhsan Cora, Ahilik Örgütünün Osmanlı Toplumundaki Yeri ve Ahilik Örgütü İlkelerinin Günümüz Esnaf ve Zanaatkarlarına Uyarlanabilirliği, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1990, s.44.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>24</strong><strong>]</strong> A.g.k., s.62.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>25</strong><strong>]</strong> Mehmet Şahin, “İş Ahlakının İktisadi Gelişmedeki Önemi Üzerine Bir Deneme”, Türk Kültürü ve Ahilik, (XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları, No.1, İstanbul, 1986, s. 110.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>26</strong><strong>]</strong> A.g.k., s. 111.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>27</strong><strong>]</strong> Yusuf Ekinci, Ahilik ve Meslek Eğitimi, MEB Yayınları No: 862, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi No.132, İstanbul, 1989, s.54.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>28</strong><strong>]</strong> Sebahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1977, s.64.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>29</strong><strong>]</strong> Cemal Anadol, Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Kültür Bakanlığı Halk Kültürünü Araştırma Dairesi Yayınları No.150, Ankara, 1991, s.116.</span></div>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Bülteni, İstanbul, 1984.</span></div>
<div><span>♦ ANADOL, Cemal, Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnameler, Kültür Bakanlığı Halk Kültürünü Araştırma Dairesi Yayınları No.150, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ CORA, İhsan, Ahilik Örgütünün Osmanlı Toplumundaki Yeri ve Ahilik Örgütü İlkelerinin Günümüz Esnaf ve Zanaatkarlarına Uyarlanabilirliği, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1990.</span></div>
<div><span>♦ ÇAĞATAY, Neşet, Ahilik Nedir? Kültür Bakanlığı Halk Kültürünü Araştırma Dairesi Yayınları No:137, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Galip, “Geçmişten Günümüze Ahilik ve Tüketici Koruma İlişkisi”, Standart Dergisi, Şubat 1993.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Galip, “Ahilik”, Ahilik Yolu Dergisi, Sayı 86, İstanbul, Nisan 1994.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Galip, “Ahilik = Çalışma, Bilim, Akıl, Ahlak”, Perpa Dergisi, Yıl 3, Sayı 22, İstanbul, Temmuz 1993.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Galip, “Ahilik Sisteminde Emek ve Sermaye Barışıktır”, Beyaz Eşya Dergisi, İstanbul, Ekim 1993.</span></div>
<div><span>♦ EKİNCİ, Yusuf, Ahilik ve Meslek Eğitimi, MEB Yayınları No:862, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi No.132, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ EKİNCİ, Yusuf, Ahilik, 3.Baskı, Sistem Ofset, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ GÜLLÜLÜ, Sebahattin, Ahi Birlikleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1977. GÜLVAHABOĞLU, Adil, Ahi Evran Veli ve Ahilik, Memleket Yayınları, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ HAMİTOĞULLARI, Beşir; “Ahiliğin Çağdaş Türkiye Bakımından Önemi ve Değerlendirilmesi”, Türk Kültürü ve Ahilik, (XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları No.1, İstanbul, 1986.</span></div>
<div><span>♦ KARATAY, Naime, Osmanlılarda Ahi Teşkilatı, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul, 1942.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK, İbrahim, “Ahilik”, Ahilik Yolu Dergisi, Sayı 84, Şubat 1993. SOYKUT, Refik H., “İşletmecilikte Disiplin ve Ahlak”, Ahilik Yolu, Sayı 77, İstanbul, Temmuz 1992.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, Mehmet, “İş Ahlakının İktisadi Gelişmedeki Önemi Üzerine Bir Deneme”, Türk Kültürü ve Ahilik, ( XXI. Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları No:1, İstanbul, 1986.</span></div>
<div><span>♦ TABAKOĞLU, Ahmet, “Sosyal ve İktisadi Yönleriyle Ahilik”, Türk Kültürü ve Ahilik, (XXI.Ahilik Bayramı Sempozyumu Tebliğleri), Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınları No: 1, İstanbul, 1986</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>500 Bin Kripto Ermeni Var</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/500-bin-kripto-ermeni-var</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/500-bin-kripto-ermeni-var</guid>
<description><![CDATA[ 500 Bin Kripto Ermeni Var
Ermeni Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın çevrelerinde “Müslüman Kürt” olarak bilinen Ermenilerin asıl kimliklerine dönmeye başladığı yolundaki açıklaması, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “kripto Ermeniler” konusundaki suskunluğunu bozmasına yol açtı. Prof. Halaçoğlu, ülkemizde en az 500 bin “Kripto Ermeni” olduğunu belirterek, bu gerçeği söylediğinde kendisini “kafatasçılıkla” suçlayıp, yargısız infaza tabi tutanların, bugün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c4544986.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>500, Bin, Kripto, Ermeni, Var</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/500-Bin-Kripto-Ermeni.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/500-bin-kripto-ermeni-var.html">500 Bin Kripto Ermeni Var</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Ermeni Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın çevrelerinde <strong>“Müslüman Kürt”</strong> olarak bilinen Ermenilerin asıl kimliklerine dönmeye başladığı yolundaki açıklaması, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun <strong>“kripto Ermeniler”</strong> konusundaki suskunluğunu bozmasına yol açtı. Prof. Halaçoğlu, ülkemizde en az 500 bin <strong>“Kripto Ermeni” </strong>olduğunu belirterek, bu gerçeği söylediğinde kendisini <strong>“kafatasçılıkla”</strong> suçlayıp, yargısız infaza tabi tutanların, bugün bunu açıklamasının sebebinin, Ermenilere emlak verme ve Türkiye’yi tazminat ödemeye zemin hazırlama olduğunu öne sürdü.</span></p>
<p><span>15 gün kadar önce eşini kaybeden Prof. Halaçoğlu, Akdamar Kilisesi’nin ayine açılmasının ardından Ermeni Patrik Vekili Ateşyan’ın yaptığı açıklama üzerine Türk Ocakları internet sitesinde bir yazı kaleme aldı.</span></p>
<p><span>Halaçoğlu’nun, <strong>“Kimliklerine Hırıstiyan Yazdıranlarla İlgili Bir Değerlendirme”</strong> başlıklı yazısı şöyle:</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61351 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Yusuf-Halacoglu.jpg" alt="" width="300" height="400">“21 Eylül 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Van kaynaklı Okan Konuralp tarafından bir haber yayınlandı. Haber, <em>‘Artık kimliklerine Hıristiyan yazdırıyorlar”</em> başlığı altındaydı. Aslında gündemde Van Gölündeki Akdamar kilisesindeki ayin vardı. 95 yıl sonra bu kilisede yapılan ilk ayin olarak verildi. Bu ayin Türkiye’de hep gizli kalmış bir konunun ortaya çıkmasına vesile oldu ve <strong>demokratikleşmenin sonucu olarak, şimdiye kadar kimliklerini gizlemek zorunda kalmış olan Ermenilerin tekrar asıl kimliklerine dönmesi olarak değerlendirildi. </strong>Gerçek böyle miydi yoksa farklı bir boyut mu vardı? Bu arada Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Sayın Aram Ateşyan’ın Müslüman olan yeğenlerinin 4 ay önce nüfus cüzdanlarına Hıristiyan yazdırdıkları yer almaktaydı bu haberde. Bu kimselerin bölgede <em>‘Müslüman Kürt’</em> olarak bilindiği de eklenmişti. <strong>Öte yandan <em>‘dışarıda Müslüman ama aile içinde Ermeniydik’</em> dedikleri de yer aldı.</strong> Bu şekilde son bir yıldır önemli şekilde asıl kimliklerine dönmeler olduğu vurgulandı.</span></p>
<p><span>2007 yılında Kayseri’de Avşarlar Sempozyumunda bir konuşma yapmıştım. Bu konuşmamda, <strong><em>‘Kendisini Kürt ve hatta Kürt Alevi gösteren Ermeni dönmeleri’</em>nden bahsetmiştim</strong>. Yer yerinden oynamıştı ve benim kafatasçılığım dahil, söylenmedik söz ve hakaret kalmamıştı. Konu öylesine sunulmuş ve çarpıtılmıştı ki, yargısız infaza uğramıştım. Halbuki gerek Türkiye’deki Ermeni soykırımını savunanlar, gerekse diaspora, Anadolu’da yaşayan Ermeniler nerede diye sormaktaydılar. Sözlerimde ne Kürtlere, ne de Alevi vatandaşlarımıza hakaret vardı. Ben, bir bilim adamı olarak nerede olduklarını belgeyle açıklamıştım. O zamanki söylediklerimin tümü Amerikan arşiv belgelerine dayanmaktaydı ve hatta isim ve köy adlarına kadar bilgi bulunmaktaydı. <strong>Arşiv belgesi Ermeni asıllı görevliler tarafından hazırlanmıştı ve raporun adı da <em>‘Ermeni Kürtleri’</em> ismini taşımaktaydı</strong>. Bu belgede hangi Ermeni cemaatinin hangi Kürt aşireti ismini aldığı, bunların bulundukları yerler ile alt birimleri ve oturdukları köylere kadar her şey kaydedilmişti. Ama bana bu bilgileri nereden aldığım hiç sorulmadı. Sadece neden konuştuğum ve bunu açıklamakla ırkçılık yaptığım suçlamalarında bulunuldu. Bugün ne oldu da beni darağacına çektikleri bir konuda rahatça herkes binlerce Ermeni’nin bu şekilde Müslüman kisvesi altında olduğunu söyleyebilmekteler. <strong><em>‘Mahalle baskısından kurtuldukları’</em> iddiası tamamen safsata.Çünkü o tarihte beni o bölgeden arayan vatandaşlarımız bunların hepsini bildiklerini ifade etmişlerdi ve gerçekten de başta Patrik Hazretleri olmak üzere herkes kimlerin ve hangi köylerin bu şekilde <em>‘kripto Ermeni’</em> olduğunu bilmekteydi.</strong> Hatta 1977 yılından beri misyonerlerin bu türden Ermenileri tespit etme gayreti içinde olduğu, toprağı bol olsun Hrant Dink tarafından da dile getirilmişti. Benim tespitim bugün en azından 500 bin Ermeni’nin bu şekilde bulunduğudur.</span></p>
<p><span>Ermeni olmak ne suçtur ne aşağılanacak bir durumdur. Türkiye’de bugün Ermeni asıllı vatandaşlarımız bulunmaktadır ve birçoğu ile de yakın ilişkilerimiz mevcuttur. Bence asıl <strong>Ermeni vatandaşlarımızın çektikleri sıkıntı, bu şekilde kendini gizleyen Ermeni asıllı olanlarla, soykırım safsatasını ortaya atanlardır.</strong> Tarihte hoş olmayan birçok olay olmuştur. Fakat hiçbirinin bu kadar uzun süre ve kangren haline geldiği görülmemiştir. Konunun kişiselleştirilmesi kimler tarafından yapılmıştır; bunun iyi değerlendirilmesi gerekir. Nitekim hatırlanacağı üzere ben kişiler üzerinden hareket etmemiştim ve bu şekildeki kişilerin kendilerinin açıklama yapmasının doğru olacağı kanaatindeydim. Halen de aynı düşünceyi taşıyorum. Ancak Türkiye’de meydana gelen bir takım olayların iyi anlaşılabilmesi için de bu konunun açıklığa kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Ama maalesef son zamanlarda Türkiye bir etnisite cenneti haline getirildi. Bence asıl ırkçılık bu şekilde ülke insanlarının farklılaşmasına zemin hazırlamaktır. Şimdiki ortam Türkiye’nin yakın bir gelecekte tamamen ayrışmasına yol açacak bir biçimde gelişmektedir. Bu son durum da, üstü örtülü olarak Ermenilere emlak vermek ve bir yerde tazminata zemin hazırlamaktır.</span></p>
<p><span>Gerçekte ise bu olay tamamen aydınlandığında, Ermeni soykırım iddialarının ne kadar yersiz olduğu kesinlikle ortaya çıkacaktır. Türkiye, terör meselesinde ve ayrılıkçı Kürt konusunda ciddi merhaleler kazanacaktır. Hatta ülkemizde öz be öz Türkmen olan Alevi vatandaşlarımız üzerinde oynanan oyunlar ortaya çıkacaktır. Tabii bütün mesele, bu konuyla korkmadan yüzleşebilmek veya bunu bilmek isteyip, istemediğimizdir. Tıpkı bu günlerde Akdamar Kilisesi’nin haçının yerine takılması taleplerinde, gerçek haçın Alman arşiv belgelerinde yer aldığı üzere, 1907 yılında Ermenistan tarafından gelen Michellian çetesinin, kiliseyi yağmaladıktan sonra haçını da çıkarıp eşine hediye götürmesini bilmek isteyip, istemediğimiz gibi. <strong>Yoksa biz çevremizde binlerce Ermeni asıllıların olduğunu çok iyi bilenlerdeniz.”</strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yörüğün Ölümü Ottan Olur</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yoerugun-olumu-ottan-olur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yoerugun-olumu-ottan-olur</guid>
<description><![CDATA[ Yörüğün Ölümü Ottan Olur
(Bu yazı, Bulkaz Dağlarında kara çadırda doğan ve son Sarıtekeli Yörüklerinden olan A. KOLUKIRIK’ın anlatımlarına dayandırılarak kaleme alınmıştır. 1964 yılı Kasım ayının 19’u Perşembe günü başa gelen bu acı olay hakkında duyumu ve duygusu olanların yorumunu bekliyorum. Selam, sevgi ve saygılarımla…) Kışlaktan yaylağa yola koyuluş, turnaların gelişinden (nisan ayı başları) bir ay kadar sonra olurdu. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c4387991.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yörüğün, Ölümü, Ottan, Olur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="700" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorugun-Olumu-Ottan-Olur.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yorugun-olumu-ottan-olur.html">Yörüğün Ölümü Ottan Olur</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>(Filozof Torlakon)</strong></span></a>
</p><p><span><strong><em>(Bu yazı, Bulkaz Dağlarında kara çadırda doğan ve son Sarıtekeli Yörüklerinden olan A. KOLUKIRIK’ın anlatımlarına dayandırılarak kaleme alınmıştır. 1964 yılı Kasım ayının 19’u Perşembe günü başa gelen bu acı olay hakkında duyumu ve duygusu olanların yorumunu bekliyorum. Selam, sevgi ve saygılarımla…)</em></strong></span></p>
<p><span>Kışlaktan yaylağa yola koyuluş, turnaların gelişinden (nisan ayı başları) bir ay kadar sonra olurdu. Yaylaktan kışlağa dönüş ise, turnaların gidişinden (ekim ayı başları) bir ay sonraya vardırılmazdı… O yıl güz ayları oldukça kurak geçtiği için, bol otlu yaylalarda bir gün daha kalabilmenin hesabındadır Sarıtekeli Yörükleri. Kara kışın her an bastırabileceğinin de bilincindedirler. Nasip olursa Cuma günü kurulan Sinanpaşa (Sincanlı-AFYON) pazarında alışveriş eyleyip, 21 Kasım cumartesi günü de çadırın kazığını sökeriz derler. Fakat nasipte yazılı olan yazgılar bambaşkadır…</span></p>
<p><span>Ege Bölgesinde yerleşik olan Sarıtekeli Yörükleri, dünyanın en büyük ikinci kanyonu (75 Km) olan Karahallı-Ulubey Kanyonu’nun iki yakası boyunca yol eyleyerek, İç Ege’deki yaylalara göçerler. Aydın-Denizli-Manisa yörelerinden (Kuyucak – Buldan – Güney) ve (Ödemiş – Alaşehir – Sarıgöl – Eşme) ekseninden doğuya doğru ilerleyerek, Hasköy – Kırkyaren – Kavaklı – Paşalar – Külköy – Coğuplu merâlarında konup göçe göçe, Akdere yolundan Bulkaz dağlarına ve ardından da Kızıldağ üzerinden Ahır Dağının zirvelerine son olarak çakarlar kara çadırlarının kazıklarını… Bu dağın gedikleri Yörük mezarlarıyla doludur. 1930’lu yıllarda 100-150 kadar karaçadır barındırırken, şimdilerde hemen hiç kalmamış denebilir… Annacındaki Bulkaz dağlarının zirveleri bile odunsuz bırakmazken, Ahır Dağı da otsuz bırakmaz. Ee, adı üstünde “<strong>ahır</strong>” dağı…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69536" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler1.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler1-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kışlağa dönüş yolları ise; Balcıdam – Düzkışla – Ahat – Susuz – Karaboyalık – Kökez – Budaklar – Karayakuplu – Avgan – Ulubey – Eşme üzerinden, yani, kanyonun karşı yakasından olmaktadır… Bu göç yolları üzerinde bulunan isimsiz ve sahipsiz mezarlar “Yörük mezarı” diye bilinir hep. Büyük çoğunluğu define arayıcıları tarafından talan edilmiş ve her bir yana saçılmıştır gariplerin kemikleri. İşte bu; Türk’ün öz yurdunda garip edilişinin ibretlik özeti gibidir. “Garibin mezarı nerde bilinmez; bir çalıdır mezartaşı garibin” Türkü’müzdeki dikenli bir “çalı”ya imrendirircesine…</span></p>
<p><span>Koskoca Osmanlı İmparatorluğunu kara çadırlarda kuran fakat, hep ihmâl ve kaderine terk edilmişliği yaşayan Yörükler, Türkiye Cumhuriyetini kurma yolunda da hep ön saflarda çabalayıp can verenler olmuştur. Okuma yazmaları ve maddî varlıkları pek olmadığı için, vatan için ölme konusunda en önlerde oldukları halde, devleti yönetme sırasında en sonlardadırlar… Varsıllar malla öderler “<strong>bedel</strong>“i, yoksullarsa canla… Yörükler “canla” ödeyenlerdendirler… Zâten, cüzdanı elverse bile, yüreği elvermez askerlikten kaçınmaya Yörük insanımızın. Onların varlığı, milletimizin özgürlüğünün güvencesi demektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69535" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yoruk_Ataturk.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yoruk_Ataturk.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yoruk_Ataturk-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Büyük Önder ve Son Başbuğ Atatürk’ümüzün;</span></p>
<p><span>“<strong><em>Arkadaşlar! Gidip, Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez!.</em></strong>” diye şiddetli uyarısına rağmen, sürüp gitmektedir Yörüğün sahipsizliği ve garipliği. Şehit düşen oğulun, askerlik öncesi çekilmiş tek bir fotoğrafı bile yoktur, haber sayfalarına koymak için. Cep telefonuna kontör alacak parası olmadığı için, son kez ailesiyle görüşüp “hakkınızı helal edin” diyemeden sessizce toprağa düşer gider…</span></p>
<p><span>“Ne zaman adam oluruz?” diye bir soru sorulduğunda verilecek en kestirme cevap “Torlakon öğretileri hayâta geçirildiği zaman!” şeklinde olmalıdır. Çünkü o öğretiler Yörüğün yüreğinden, Türk’ün yüreğinden, insanlık-adamlık derdinde olan bir canın yüreğinden yansımaktadır… Vatan için can verenin yerine kendimizi koyduğumuz zaman; “kul hakkı” denildiğinde titrediğimiz zaman; sevdiğimizin tükrüğünü hazmedebildiğimiz halde, sokağa tükürülmesini hazmedemediğimiz zaman adam oluruz…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69538" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İşte o 19 Kasım 1964 tarihli kara günün öğle sonrası, şıvgın şeklinde fırtınalı bir sağanak yağmur yağar ki; zemheride dereye düşmüş gibi ıslatıp titretir bedenleri. Şiddetli poyraz jilet gibi keser elleri, yüzleri… Akşama doğru da lapa lapa kara dönüşür ve iki gün boyunca da hiç durmadan yağar. Yıllar yılı memleket böyle bir yağış ne görmüş ne de duymuştur bu mevsimde. Başlar çadırlardan dışarı çıkarılamaz olmuştur. Kimi yerlerde iki metreyi aşan karların ağırlığına dayanamayıp göçer bazı çadırlar. Ege’nin ovalarına bile, diz boyunu aşan seviyede kar yağmıştır… Okullar açıldığı için, okul çağında çocukları olan ailelerden bazı büyükler, bir ay kadar öncesinden yerleşim yerlerine dönmüş; çadırlarında yalnız kalanlar da akrabalarının çadırlarında konaklar oldukları için 12 kara çadırdan 5-6 çadıra düşülmüş; 50-60 kişi varken, 35-40 kadar kişi kalmıştır. Sürülerin yanında ise 10-12 kadar çoban bulunmaktadır…</span></p>
<p><span>Çadırlardan 500 metre uzakta bulunan sürülerden birinin başında bulunan Deli Ahmet, yoğun karda sürüsüyle birlikte sığınıp mahsur kaldığı ormanda iki gün boyunca donmamak için direnir. Sırtında sâdece paltosu vardır ve sağanak yağışta adamakıllı ıslandığı için de sırılsıklamdır. Ateş yakabilmek için deli divâne olur, döneler durur. <strong>Cebindeki paraları bile yaktığı halde</strong> bir türlü tutuşmak bilmemektedir ıslak otlar. Kardan önce yağmur yağmamış olsaydı, belki bu kadar inatçı olmayıp tutuşacaklardır. Çaresizce sığındığı koyunların arasında donmamak için direnip, karın dinmesini bekler. Ve iki gün sonra sürüyü bırakarak çadırına dönebilmeyi başardığında, ayakları kangren olmak üzeredir. Şişip moraran ayaklarını çıkarmak mümkün olmadığı için, çizmelerini keserek çıkarabilirler ancak. 2004 yılında vefat edene kadar sızlayıp karıncalanıp durdukları için “Ayaklarımı ovuverecek yok mu?” diye sızlanıp durmuştur…</span></p>
<p><span>Diğer çadırlar rahatlıkla seslenilip haberleşilecek mesafede oldukları halde, Ese Bey’in çadırı 1500 metre kadar uzakta ve kuzeye bakan koyaktadır. Eşi, Yağcı köyüne yakın Eldizan mevkisindeki evlerinde bulunduğu için, iki kızı ve yeğeni (Morgoyun Mustafa’nın oğlu Mehmet) ile çadırda kalmaktadır. Kuzey yönüne baktığı için, soğuğun en şiddetli vurduğu çadırda… Pek yaygın olmayan ve “yarı yanmış odun” anlamına gelen “Ese” Îsa isminin yerine kullanılmaktadır. Ese Bey, sobayı yakabilmek için saatlerce uğraştığı halde, odunları bir türlü tutuşturamamış ve donarak ölmüştür. Yeğeni Mehmet’in (14-15 yaşlarında) ise, bürülendiği yorganın içinde, dayısından daha önce donup öldüğü sanılıyor. Kızları ise son bir umutla karlara vuruyorlar kendilerini. Köy yönünde karlara gömüle gömüle bir kilometre kadar ancak gidebiliyorlar. Yolun yarısına bile varamadan, önce küçük kardeşin direnci tükenip can veriyor, 80-100 metre kadar ötede de ablası Fatma… Henüz 18-20 yaşlarında, hayatlarının tam da baharında. Ahırdağının beyaz karlarına gömülerek kararıp giden tâlih, nice mâsum hayalleri de alıp gidiyor. Ölene kadar neler çektiklerini bir Allah biliyor, bir de onlar. Aaah, ah! Keşke dile gelip de bir söyleyebilseler; üstlerine yığılan karların altından bakıp duran çam ağaçları…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69537" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler2.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yorukler2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Şiddetli kışın bastırmasıyla yüreğine kor düşen Eldizan’daki anneleri ise hop oturup hop kalkar iki gün boyunca. Ne çare ki, hiç göz açtırmamıştır kar boran. Üçüncü gün yağış kesilip de ortalık durulunca yola düşülebilir ancak. Önce çadırdaki acıklı durum anlaşılır; sonrasında da, izleri takip edilerek bulunan tâlihsiz kızcağızların durumları… O zamanlar şimdiki gibi cep telefonu filan mı var ki “<strong>Ne haldasınız?</strong>” diye sorula…</span></p>
<p><span>Öte yandan yine üçüncü gün, Uluköy ileri gelenleri de “Bu kışta dağdaki Yörüklerin hâli nic’oldu acep?” diyerek 50-60 kişiyle yardıma giderler. En önde gidenin açtığı yolağı izleyerek, bir saatte alınabilecek 4 km kadarlık yolu ancak 5-6 saatte alıp çadırların bölgesine varabilirler… Çadır, hayvan ve eşyalar olduğu gibi bırakılıp, yaşlı ve çocuklar sırtlarda taşınarak köye inilir. Sürülerin toparlanması ise on gün kadar sürer… Bu süre içinde Uluköy muhtarının yönlendirmesiyle köylülerin evlerine dağılınıp misafir olunur… Hayvanlardan telefat ise sâdece, iniş sırasında ayağı kırılan bir deve olur ve kesilerek köylülere dağıtılır. Anadolu’nun civanmertlerinden olan muhtar Deli Ali, “<strong><em>Eğer ki, Yörük misafirlerimizin canlarına veya mallarına en  ufak bir halel getiren olursa, köy meydanında kafasına sıkarak gebertirim!</em></strong>” diye ferman buyurur. Bu baba adamın 2008 yılında vefat ettiğini duyuyoruz ve Mevlâ gani gani rahmet eylesin diyoruz…</span></p>
<p><span>Dağda değişik mevkilerde bulunan çobanlardan bâzıları ise, Çobanözü, Kınık ve Yağcı köylerine sığınmışlardır sürüleriyle birlikte. Bu köylere sığınan havyan sürüleri, Dumlupınar’dan tirene bindirilerek yolcu edilir memleketlerine. Uluköy’deki asıl yekün ise hayvanlarla birlikte yaya olarak ulaştıkları Banaz’dan binerler tirene. Ve böylece, yaylaktan kışlağa dönüş ilk kez motorize olur ve o zamanların tıraktörü gibi olup Yörüğün evini sırtında taşıyan develer de tiren yolcusu olur…</span></p>
<p><span>Bir Yörükler sözü şöyle der:</span></p>
<p><span>“Yörük ottan, şehirli etten, köylü de inattan ölür.”</span></p>
<p><span>Ve böylece bir kez daha; Yörüğün ölümü ottan olmuş olur…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>(Filozof Torlakon)</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kaynak:</strong><a href="http://www.torlakon.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.torlakon.com</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toroslar’ın Son Göçerleri Sarıkeçililer</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/toroslarin-son-goecerleri-sarikecililer</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/toroslarin-son-goecerleri-sarikecililer</guid>
<description><![CDATA[ Toroslar’ın Son Göçerleri Sarıkeçililer
Kendi dünyalarını sırtlarında taşımaya devam eden bir Yörük aşireti… Katarlanmış develerle göçe başlıyor, keçileriyle birlikte otlak peşinde koşuyorlar. Ne belirli bir yaylakları, ne belirli bir kışlakları var. Yaz kış yaşadıkları kıl çadırlarını kondurdukları yer, onlara ‘‘yurt’’ oluyor. Mezarlıkları bile yok, ölüm hangi dağ başında yakalarsa onlardan birini, oracıkta gömüyorlar… Göçerliği ısrarla sürdüren Sarıkeçililer, Toroslar’ı aşıp […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c41e269a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Toroslar’ın, Son, Göçerleri, Sarıkeçililer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/toroslarin-son-gocerleri-sarikecililer.html">Toroslar’ın Son Göçerleri Sarıkeçililer</a></p>
<p><span>Kendi dünyalarını sırtlarında taşımaya devam eden bir Yörük aşireti… Katarlanmış develerle göçe başlıyor, keçileriyle birlikte otlak peşinde koşuyorlar. Ne belirli bir yaylakları, ne belirli bir kışlakları var. Yaz kış yaşadıkları kıl çadırlarını kondurdukları yer, onlara ‘‘yurt’’ oluyor. Mezarlıkları bile yok, ölüm hangi dağ başında yakalarsa onlardan birini, oracıkta gömüyorlar… Göçerliği ısrarla sürdüren Sarıkeçililer, Toroslar’ı aşıp Anadolu’nun içlerindeki yaylalara uzanıyor, sonra oralardan Akdeniz’in ılık sahiline savrulup duruyorlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69543" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-2.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-2-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Doktorsuz, ebesiz dağ başında ağaçlara tutunarak doğurur Sarıkeçili kadınları. Sonra da bebekleri sırtlarına bağlayıp işlerini yürütürler. Çocuklarsa keçi ya da deve güder anneleri gibi. Akşam olunca da en önemli yaşam mekânları olan kara kıl çadıra çekilip gün boyu yanan ateşin etrafına toplanırlar. Ateşin kızıllığı, Emine Can ve kızlarının yüzünde bu katıksız doğal yaşamın sıcaklığı olarak yansır.</span></p>
<p><span><em><strong>“Develer sunadır.</strong></em><em><strong><br>
Koyun berber,</strong></em><em><strong><br>
Keçi çerçidir,</strong></em><em><strong><br>
At server…”</strong></em></span></p>
<p><span>Yörükler, atalar sözleri ile hayatlarını düzenlemeyi, deyişler, manilerle renklendirmeyi pek sever. Ama mani deyip geçmemek gerek; her mani, her deyiş binlerce yıldır sürdürdükleri o çok zor hayatın bir gerçeğine tekabül eder, bir bilinmezine ışık tutar.</span></p>
<p><span>Eğer bir Yörüğe yukarıdaki deyişin ne anlama geldiğini sorarsanız, bilmece yanıtlar gibi arka arkaya sıralar:</span></p>
<p><span>”Deve başını kaldırmadan yiyemediği için sunaya, koyun merada santim şaşmadan bidüziye otları biçtiği için berbere, keçi şuradan buradan çöplendiği için çerçiye, at ise hayvanların yiğidi olduğu için servere (ulu, yüce) benzer. Başka bir şey değil.”</span></p>
<p><span>Deve, koyun, keçi, at… İşte göçebeliğin temel unsurları. Çoktan sonu gelmiş bir hayat tarzının, bugünün karşısında tutunamayan göçebe geçmişin simgeleri…</span></p>
<p><span>Asırlar önce ‘Evlad-ı Fatihan’ namıyla Avrupa’ya yürüyen ve gözlerinin göremeyeceği kadar toprağın efendisi olan göçebelerden geriye ne kaldı? Giderek daha az şey. Bir kısmı yazları yaylalara çıksa da çoğu yerleşik. Yerleşmeye direnenlerin sayısı ise çok az. Onlar da şimdi bir çadırlık düzlüğü mumla arıyor Anadolu’da.</span></p>
<p><span>Sarıkeçililer, Mut yakınlarında. Daha günlerce sürecek yolculuğun son durağı kışı geçirmek üzere çadırlarını kuracakları Gülnar olacak.</span></p>
<p><span>Sarıkeçililer… Kendi dünyalarını sırtlarında taşımaya devam eden bir Yörük aşiretinin son göçerleri… Ana baba, oğul, kız kısrak, hörgücüne kıl çadır, ala çuval yerleştirilen katarlanmış develer ve birkaç yüz keçisiyle Toroslar’ın mor vadilerinin kuytusundan, karanlık uçurumlarından aydınlığa, dağların sivri doruklarındaki yaylalara, oradan Akdeniz’in ılık sahiline savrulup duruyorlar. Kışlakları da yaylakları gibi sürekli değişiyor: Köylerin, kasabaların kıyısında kıl çadırlarında yaşıyor, yaz gelince ‘şurdan burdan çöplenen keçi’lerinin peşinde Toroslar’a vuruyorlar. Karaman’a kona göçe ulaşıyorlar. Sonbahar kışa gebe kalınca da yılın ikinci ve son büyük göçünü başlatıp bu kez yeni bir kışlak bulmak üzere geriye, Akdeniz kıyılarına dönüyorlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69544" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-3.jpg" alt="" width="800" height="547" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-3-768x525.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İşte tam bu sıradaydı, ikinci göç başlamıştı ve dağların sarp yamaçlarına vurmadan yakalamak istiyorduk onları. Yol göstericimiz de bir Sarıkeçili: Kerim Yagal, yerleşik, Karaman’da yaşıyor. Buluşur buluşmaz yola çıkıyoruz. ‘Vakit kaybetmemeliyiz’ diyor Kerim Yagal, ‘yarın nerede olacakları belli olmaz, çok ararız sonra’. Konya’nın Güneysınırı ilçesinden Toros Dağları’nın hafif kabarmış kuzey eteklerine sokuluyoruz.</span></p>
<p><span>Göğün mavisi lekesiz. Bol güneş, bol sıcak var. Oraya buraya dağılmış bodur meşeler arasında onları görüyoruz. Yaklaşık 400 metre arayla yedi ayrı yere, yedi Yörük ailesi, yedi kara kıl çadır kondurmuş. Rehberimizin adaşı Kerim’in, Kuzulu Hasan’ın, Sarı Musa’nın, Akış Mehmet’in ve daha aşağıdaki Çavuş Ramazan’ın çadırlarından sonra, Cafer’in ‘yurt’una varmadan, Pehlivan lakaplı Mehmet Can’a konuk oluyoruz. Eskiden birkaç kez tuttuğu güreşten sonra Pehlivan lakabını almış Mehmet Can. Çadırın toprak zemini ‘yazgı çulu’ denilen kara kıl sergilerle kaplanmış. Onun üzerine örtülen beyaz keçeye oturup çuvallara yaslanıyoruz. Keçenin üzerindeki motifler gök mavisi, alev kırmızısı ve yosun yeşiliyle canlanmış. Gün ışığı kıl çadırın deliklerinden binlerce parçaya bölünerek dökülüyor içeri. Delikler buğday tanesi büyüklüğünde. Ne üşüyoruz, ne terliyoruz.</span></p>
<p><span>Sonbahar gelmiş ve kışlaklara doğru göç başlamış. Deli lakaplı Bekir Bacak ve Razaman Bacak’ın, Akış Mehmet’in ve Pehlivan Mehmet’in katarları bir sıra olmuş. Tüm yükleri ve yaz boyunca ürettikleri yağ, peynir develerin sırtında. Katarın başını Pehlivan Mehmet’in karısı Emine çekiyor.</span></p>
<p><span>Ağaçtan yapılmış beş direk, kıl çadırı iyice germiş. Ortasındaki sivri yükseklik deve hörgücünü andırıyor. Diğer Yörük aşiretleriyle karşılaştırıldığında Sarıkeçililerin alamet-i farikasıdır dikilen beş direk. Öteki aşiretlerin çadırları üç direkli. Yörükler, türbe ve kubbe biçimindeki ak keçeli çadırda yaşıyordu eskiden. Adı da ‘topak ev’di. Ama zamanla sahipsiz bir karış toprak bulunmaz. Ege ve Akdeniz bölgelerindeki dağlara sığındıklarında koyun yerine ondan daha dayanıklı keçi beslemek zorunda kalırlar. Böylece ak keçe çadır, kara kıl çadıra dönüşür. Sarıkeçililer ‘ev’ diyor kıl çadıra. Pehlivan Mehmet’in evinin hemen aşağısındaki çukurda oynayan iki kız çocuğu sessizce gelip dikildi karşımıza. Utangaç bakışlarla beni tanımaya, ne yaptığımı anlamaya çalışıyorlar. Tıpkı birden, çadırın bir köşesinde belirip meraklı nazarlarla tepeden tırnağa beni süzen, sonra da kayboluveren nineleri Emine Gök ve çadırın büyük kızı Havva gibi. Ortalıkta başkaca kimse görünmüyor. Akşamın alaca karanlığında Sinan keçileri, Hasibe’yle küçüğü Dürdane de develeri yaylımdan getiriyor. Sinan göç boyunca keçileri dağlardan tepelerden geçirir, kışlaklarına varana kadar bütün Toroslar’dan aşırır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69545" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-4.jpg" alt="" width="800" height="547" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-4-768x525.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu büyük göç eylül ve ekim aylarında yapılır. Tekrar Seydişehir, Beyşehir, Karaman çevresindeki yaylalara iki aylık yolculuklarının başlama tarihi olan mayıs ayına kadar kışlaklarda kalırlar. Kışlaklara kıl çadır kurar Sarıkeçililer ve her yıl kışlak yerleri değişir. Çadır başına 300-400 milyon ortalama kışlak parası verirler kıyısına konakladıkları köyün muhtarına.</span></p>
<p><span>Kara kıl çadırdaki yaşam, altı insanın ihtiyacını altı deve yüküne sığdırmış. Cümle varlıkları hepsi topu topu dokuz çuval, yedi yorgan ve yastık, birkaç keçe, iki heybe, dört beş tencere ve plastik leğen, bir sacayağı, bir krema (süt) makinesinden ibaret. Bir de 230 kadar keçi ve yavrularıyla birlikte dokuz deve. Onlarla yaşadığım dokuz on günde her ailenin üç aşağı beş yukarı aynı şeylere sahip olduğunu gördüm. Zenginliğin alameti sahip olunan yaklaşık 30 devedir. Bu katıksız hayatın doğal sessizliğine, iki pilli el fenerinin ışığı, radyodan yayılan cızırtılı müzik ve süt makinesinin gürültüsüyle arada bir sürtünüyor teknoloji.</span></p>
<p><span>Yörük kadını çuvalları ıstar adlı tezgâhta dokuyor. Hem de üç çeşit: ala, kara ve ak çuval. Kara çuvala keçi kılı, koyun yünü, ak çuvala yiyecekler, ala çuvala da allı güllü giyecekler konuyor. Bir anlamı olmalı ala çuvalı baştan aşağı desenleyen geometrik yanışların (motiflerin). Mehmet Amca renk cenneti yanışlarda bir yabancının bakıp da göremediği sırları söylüyor. ‘Bunları, birkaç yaşlı Yörükten başka bilen çıkmaz’ diyor. Yaşamlarındaki ayrıntıları nakışlara sığdırmışlar. Yan yana, alta alta işlenen onlarca koç boynuzu. Çuvalın uzun kenarına yukarıdan aşağıya sıralanmış. Emine Yenge ve kızlarının boğazlarına taktıkları irili ufaklı, süslü püslü boncukların beyaz renklileri kat kat enine halkalanmış. Bir hallacın yayını geren ucu sivri çengelli yaybaşının yanışı her boncuk halkasının üstüne nakşedilmiş.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69546" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-5.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-5-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Toroslar’daki otun, ağacın, kurdun kuşun, börtü böceğin, yerin göğün, güneşin doğuşu ve batışının, yıldızların, rüzgârın ve fırtınanın sırrına ermişler. Hemen her tabiat olayı geleceğe dair bir şeyleri anlatıyor. Bunu görüyor, duyuyor, tenleriyle hissediyorlar.</span></p>
<p><span>Karaman, Seydişehir, Beyşehir yörelerinde yaylayan Sarıkeçililerin yolları ara sıra Mut-Silifke karayolunda olduğu gibi asfaltla kesişiyor.</span></p>
<p><span>Alagöz Tepesi’nin kuzeyindeki sırtlardan güneş doğmadan bir kızıllık peydahlanırsa, sabahleyin dağlar terleyip de ıslanırsa, yaz gecesinde yıldızlar kuvvetlice şavkırsa ve eylülde kuyruklu yıldız doğarsa kışın karlı, fırtınalı olacağına inanır Yörükler.</span></p>
<p><span>Yaylalara doğru göçün başladığı mayıs ayının altısına tarihlenen Hıdırellez, Yörükler için yazın başlangıcıdır. Göçmekte gecikenlerin develeri yıldızları takip ederek yaylalara kaçıyormuş. Mehmet Amca öyle söylüyor. Önümüzdeki kışı da yorumluyor ardından.</span></p>
<p><span>‘Davarların yatışına bakarsın. Hiçbir şey yokken üşümüş gibi birbirlerine sokulurlar. Ota fazla yüklenirler. Bunlar, kışın çok olacağına işarettir. Şimdi davarlar sokularak yatıyor. Zannedersem kış sert geçecek.’</span></p>
<p><span>Güneşin ve ayın çevresindeki bulutların durumu, solucanların toprağın üstüne çıkması, tavukların bitlenmesi, eşeğin kulaklarını sallaması, ağaçların yaprağının tepeden ya da dibinden dökülmesi ve daha birçok olay… Yörükler için bunların tümü iklimsel değişimlerin göstergesi.</span></p>
<p><span>İnanışlar bunlarla da sınırlı değil. Günlere bile özellik yüklenir; yapılacak işler bu özelliklere göre belirlenir. Örneğin biçki biçmek, çamaşır yıkamak gibi işler pazar, pazartesi, çarşamba, perşembe günlerinde yapılırsa iyi sayılır. Cuma ise yolculuk günüdür. ‘Perşembe günü tırnak kesenin, traş olanın dini artar. Cuma günü tırnak kesenin, traş olanınsa malı artar.’ Binlerce yıllık bir geleneğin, tükenen göçebe yaşam tarzının orada burada kendini gösteren işaretleri bunlar.</span></p>
<p><span>Aylar, mevsimler ve yıllar da bu işaretlere ya da yaşanan deneyimlere göre uğurlu ya da uğursuz sayılıyor. Ortalığı kasıp kavuran fırtınalar eğer bir Yörüğün canını almışsa ölenin adı o döneme veriliyor. Apıl’ın Kışı’nda olduğu gibi. Rivayete göre günlerden bir gün, bir fırtına patlamış. Kasıp kavurmuş ortalığı. Apıl adlı bir çocuğu ve anasını bu dünyadan göçürmüş. Bu fırtınalı dönemin adı o günden bu yana ‘Apıl’ın Kışı’ diye bilinegelmiş. Fırtına ve rüzgârın uğursuzluğuna, Yörüklerin ataları Orta Asya Türklerinin Şamanizm inancında da rastlanır. Yakutlar, Altaylılar ve diğer Türk aşiretlerinde, rüzgârın hastalık taşıdığına inanılırdı.</span></p>
<p><span>Fırtınalar, hastalananlar ve ölenler… Eksilen her cana karşılık dünyaya yeni gelenler… Onları dağ başında doğurup neslin devamını sağlayanlar… Bunlar Kerim’in Gümüş’ü, Cafer’in Emine Ana’sı, Ramazan’ın Ayşesi, Mehmet Amca’nın Emine’si ve Seydişehir, Beyşehir ve Karaman çevresindeki Yörük kadınları. Gül yüzlü ve utangaç kadınlar. İlk birkaç günde Emine Yenge’yle, kızları ve diğerleriyle konuşmak pek mümkün olmuyor. Rüzgârsız bir ağaç kadar sessizler. Bu çekingenlik karşısında kendimi bazen çadır sahibi gibi hissediyorum. Onları da misafir. Akşam olup da çadırda laflarken odun ateşinin yanına çömeliyorlar. Ateşin titreyen kızıllığı gözbebeklerine vuruyor. Yüzlerinde parlayıp kırmızı eteklerinde yaldızlanıyor. Ramazan’ın karısı Ayşe de kimi akşam gelip çöküveriyor bir köşeye. Ara sıra kıkırdaşıp elleriyle yüzlerini kapayarak gülüşüyorlar.</span></p>
<p><span>Pehlivan Mehmet, ‘Bunlar cahildir. Hep dağda yaşadıkları, fazla insan görmedikleri için böyleler’ diyor.</span></p>
<p><span>Göç sırasında keçi yavruları ya da ayakları kırılan keçiler, katarın başında giden eşeklerle taşınır. Bekir Bacak’ın kızı Hatice de keçilerle ilgilenmeyi, onları beslemeyi iş edinmiş kendine.</span></p>
<p><span>Aradan bir hafta geçince, utangaç gülüşlerin yerini yavaş yavaş kelimeler alıyor. Kelimeler çoğalıyor. Bir gün çadırda otururken Emine Yenge’yle altıncı çocuğuna gebe kalan küçük yeşil gözlü Ayşe’ye Yörük kadınının nasıl doğurduğunu biraz da çekinerek soruyorum.</span></p>
<p><span>‘Doğumu ebe mi yaptırıyor?’</span></p>
<p><span>İkisi de gülüyor. Göz göze geliyorlar. Utanıyorlar. Boğuk sesiyle bir şeyler söylüyor Emine Yenge:</span></p>
<p><span>‘Kim doğurtturacak!..’ Dışarıdaki ardıç ve meşe ağaçlarını göstererek, ‘Bak. Hep şo ağaçlar ebedir. Dağ başında, sürü güderken doğururuz. Ormanın, çalıların arasında, devenin, davarın yanında onlar gibi sessizce kuzularız’ diyor. Doğurtturan ağaçlar… Bunun yalnızca nesiller ötesini anlatan Dede Korkut hikâyelerinde yaşanıp kaldığını sanıyordum. Uygur Türklerinin türeyiş efsanesini hatırlatıyor bu bana. Ağaçlar, efsaneye göre şimdiki gibi ebe değil, doğuran kutlu bir varlık. Hakanların onlardan türediğine inanılır. Dede Korkut, Uruz oğlu Basat Han’ın, ‘Atam adın sorar olsan Kaba Ağaç, anam adın der isen Kağan Aslan, benim adım sorarısan Uruz oğlu Basat’tır’ dediğini anlatır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69547" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-6.jpg" alt="" width="800" height="427" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-6-768x410.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-6-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-6-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Çadırın kalabalığına eklenen her acar Yörük doğumun hemen ertesinde, kirmen eğirerek sürüyü güden anasının sırtına bağlanıyor. Aldığı ilk nefesler keçilerinkine karışıyor. Ya sonrası? Emine Yenge anlatıyor.</span></p>
<p><span>‘Icık büyüdüğünde, bir yaşına değdiğinde belinden çadırın direğine uzunca bir iple bağlarız. Ta üç dört yaşına kadar. Davar gütmeye, su getirmeye gideriz. Bazen akşama kadar bağda kalır. Ağlarsa bir gelesiye uyur. Yaykanacaksa yaykarız. Acıktıysa doyururuz.’</span></p>
<p><span>Anasının yanında ezilip büzülen Dürdane, gülerek söze giriyor: ‘Anam bizi köpek gibi bağlardı.’</span></p>
<p><span>Yörük kadını, çocuk güzel olsun ister. Bunun için bellerinden bağlamadan önce çocukların kafasına ‘çelme çeler’. Bebeğin kafası yuvarlak ve güzel olsun diye. Kırkı çıkana kadar bezlerde sarılı kalır kafası. Bunun olabilirliğini Pehlivan Mehmet’in dört beş yaşlarındaki küçük ve yuvarlak kafalı kız torunlarında gördüm.</span></p>
<p><span>Çoğunlukla okula gitmiyor çocuklar ya da ilkokuldan sonra dağlara dönüyorlar. Zorunlu bir dönüş bu. Develeri, keçileri kim güdecek yoksa? Yörüklerin üreme düşüncesinin asıl çıkış noktası burada. Pehlivan Mehmet’in söylediği gibi, ‘Horantalar (aile bireyleri) çok olmalı’.</span></p>
<p><span>Bir sabah, güneş doğarken sürüyü yaymaya çıkaran Sinan’ın peşine takıldım. Hayvanları bir tepeciğin arkasındaki insan boyunu aşan meşeliğe soktu Sinan. Sarıkeçililer ve diğer Yörük aşiretlerinin kara tarlasıdır kara keçiler. Bu hayvanın yılda bir kez kırkılan kılı çadır olup üstlerine gerilir, soğuktan, yağmurdan, rüzgârdan esirger. Çul olup altlarına serilir. Eşyaları yüklenen çuval, su tuluklarını taşıyan heybe olur. Kokmayan sütü yoğurt, kaymak, ayran olup sofrayı bereketlendirir; peynir olup şehirlerde satılır. Derisi tuluk olup içilecek suyu depolar, peyniri zulalar. Her yıl satılan otuz kırk kadar keçinin parası, Yörüğün bükülen belinin dayanağı olur.</span></p>
<p><span>Sinan keçilerle konuşuyor. Ben de Sinan’la.</span></p>
<p><span>‘Keçi başka sürüye karışırsa onu nasıl tanırsın?’</span></p>
<p><span>‘Hep güdüyom ya. İnlerinden tanırım. Kulaklarını keserek yaptığımız işarete ‘in’ denir. Her sürünün ini ayrı.’</span></p>
<p><span>Keçilere bir de isim takmışlar. Pehlivan Mehmet bunu ayrıntısıyla anlatmıştı bana. Keçiye, henüz kuzulamadan isim koymak gerekirmiş. Bir ad verilmemişse kuzuladıktan sonra çağırırsan gelmezmiş. Bu isimleri Sinan da biliyor. Sağa sola dağılmış keçileri deyneğiyle göstererek, ‘Şunun adı Çomulu, şunun adı Sakar, bu Akkız. Keçi sürüden ayrılıp oraya mı gitti? Adını çağırırsan şöyle bir dönüp bakar, meler. Anlar.’ diyor.</span></p>
<p><span>Bu kez ‘şehirde yaşamak ister miydin?’ diye soruyorum Sinan’a.</span></p>
<p><span>‘Biz şehre havas etmeyiz.’</span></p>
<p><span>‘Niye?’</span></p>
<p><span>‘Bize gelmez. Duramayız. Kapalı, baskın gelir. Evleri sıktır. Yel almaz.’</span></p>
<p><span>Yörüklerde delikanlılar, alımlı genç kızlar keçi otlatırken birbirlerine gönül indiriyor. Evliliğin harcı orada karılıyor. Her defasında kız kaçırma düğün yapmaya yeğleniyor. Söz açılınca kız kaçırmadan, gülüyor Sinan. Kafasına koymuş o da. Kaçıracak kızı. Babasının anasını kaçırdığı gibi.</span></p>
<p><span>‘Kızla böyle davar güderken görüşürsün. Tenha yerde buluşursun. Kimse olmadığı zaman kızın çadırına varırsın. Vermezlerse ben de kaçırırım. Bu, düğünden iyi olur. Kaçırıverirsin. Hemen dini nikâh kıyarsın. Bir milyar lira başlık parası verirsin. Kızın en güzel çeyizlik hediyesi de ala çuvaldır.’</span></p>
<p><span>‘Bir Yörük erkeğinin evleneceği kız nasıl olmalı?’</span></p>
<p><span>‘İşi iyi olsun. Ekmek atsın, çay pişirsin. Köylüleri almayız, bize gelmez.’</span></p>
<p><span>Yörüklerin sadece yüklerini değil, kültürlerini de taşır develer tek hörgücünde. Akdeniz’den Karaman, Seydişehir, Beyşehir’e ve buralardan tekrar aynı yıl içinde Akdeniz sahiline. Karaman’ın batısından kona göçe kışlaklarına doğru giden Sarıkeçililerin en önemli zenginliği develerin besin kaynaklarından biri de ağaç dalları.</span></p>
<p><span>Evlilik için ana babasının rızasını alamayan oğlan ve kız, onların, ‘Yandığı yerde sönsün, kendi çilesini kendi çeksin’ ahına katlanır çaresizce.</span></p>
<p><span>Ertesi günün sabahında önce Kerim, kalkıp göç eyledi batıya. Öğleyin Gürağaç köyünün sınırlarındaki bir tepeliğin koyağına konduruverdi çadırı. Dört beş gün sonra da Pehlivan Mehmet, Çavuş Ramazan, Akış Mehmet ve Cafer yüklediler yatak yorganlarını, çuvallarını, çadırlarını develerine. Yarım günlük bir yolculuktan sonra, Karagüney köyünün içinden köylülerin meraklı bakışları altında, yakındaki bir düzlüğe kurdular çadırları. Belki birkaç gün kalacaklar, belki de hemen gidecekler. Kendileri de bilmiyor. Köylülerin inisiyatifine kalmış. Daha sonra Mehmet Can ve Çavuş Ramazan, onları kışlaklarına kadar takip eden fotoğrafçı arkadaşım Ayaz’ın verdiği bilgiye göre, Aydıncık ve Gülnar bölgelerinden kışlaklar kiralamışlar. Mut yakınlarında doğum sancısıyla kıvranan Ayşe’yi de Karaman’daki bir hastaneye Ayaz kendi aracıyla yetiştirmiş. Bir kızı olmuş Ayşe’nin. Ertesi gün sırtına sarıp çocuğu, göç katarını hazırlamış. Yörüklüğü en gerçekçi ve en bakir haliyle yaşayan Toroslar’ın son göçebeleri Sarıkeçili Yörükleri, gelecek mayıs ayında başlayacak göçü özlemişler şimdiden…</span></p>
<p><span><strong>Atlas Şubat 1999, sayı: 71</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkeçililer’in İki Aylık Akdeniz Göçü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarikecililerin-iki-aylik-akdeniz-goecu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarikecililerin-iki-aylik-akdeniz-goecu</guid>
<description><![CDATA[ Sarıkeçililer’in İki Aylık Akdeniz Göçü
Türk yörük geleneğinin Anadolu’daki son temsilcisi olan Sarıkeçililer’in, Toroslar’ın yüksek kesimlerinden Akdeniz kıyılarına 2 ay sürecek olan göç yolculuğuna başladılar. Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, Sarıkeçililer’in Orta Asya’dan gelen binlerce yıllık bir Türk geleneği olan yörük yaşamının son temsilcisi olduğunu ve bu kültürü binlerce yıl daha yaşatmak için mücadele verdiklerini söyledi. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c406242c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarıkeçililer’in, İki, Aylık, Akdeniz, Göçü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sarikecililerin-iki-aylik-akdeniz-gocu.html">Sarıkeçililer’in İki Aylık Akdeniz Göçü</a></p>
<p><span>Türk yörük geleneğinin Anadolu’daki son temsilcisi olan Sarıkeçililer’in, Toroslar’ın yüksek kesimlerinden Akdeniz kıyılarına 2 ay sürecek olan göç yolculuğuna başladılar.</span></p>
<p><span>Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, Sarıkeçililer’in Orta Asya’dan gelen binlerce yıllık bir Türk geleneği olan yörük yaşamının son temsilcisi olduğunu ve bu kültürü binlerce yıl daha yaşatmak için mücadele verdiklerini söyledi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69548" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-7.jpg" alt="" width="800" height="373" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-7.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-7-768x358.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk yörük geleneğini Toroslar’ın eteklerinde ve yüksek kesimlerinde yaşattıklarını anlatan Savran, “Sarıkeçililer kışın Mersin’in Silifke, Mut, Aydıncık, Gülnar, Silifke, Bozyazı ve Anamur ilçelerinde, yazın da Karaman ve Konya’nın ilçelerinde yaşamlarını sürdürüyorlar” dedi.</span></p>
<p><span>Savran, yörük kültürünün doğal sonucu olarak devamlı göç ettiklerini dile getirerek, sözlerine şöyle devam etti:</span></p>
<p><span>“Kışı Akdeniz sahillerinde geçirdikten sonra Nisan 15 gibi göçe başlıyoruz. Bu dönemdeki göçümüz 30 ile 45 gün arasında değiş iyor. Göç sırasında geçtiğimiz bölgedeki köylülerin tarlalarına zarar vermemek için hızlı bir göç gerçekleştirmekteyiz. Göçü tamamlamamızın ardından Toroslar’ın yüksek kesimlerinde yaz boyunca yer değiştirmekteyiz. Hayvanlarımızın ot ihtiyacını karşılamak için bir yerde 1 aydan fazla kalmıyoruz. Güneye olan göç yolculuğumuz ise otlakların durumuna bağlı. Kışın kar yağışı fazla olması halinde otlaklar da fazla olacağı için havalar soğuyuncaya kadar kalmaktayız. Eylül ve Ekim ayında Akdeniz kıyılarına başlayan göç yolculuğumuz ise çıkışın aksine yavaş olmakta ve iki ayı bulmaktadır. Kışlık noktalarımıza indiğimizde ise kuzu ve oğlaklarımız dünyaya gelmekte ve onları büyütmekteyiz.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69549" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-8.jpg" alt="" width="800" height="373" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-8-768x358.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Pervin Çoban Savran, bu yıl kar yağışının az olmasının Sarıkeçililer’i olumsuz etkilediğini belirterek, “Kış mevsiminde kar yağışı az olunca otlaklarda zayıf kaldı ve Eylül ayının 15’inden itibaren güneye 2 ay sürecek göç yolculuğumuz başladı” dedi.</span></p>
<p><span>Develer ve atlarla göç yapanların sayısının her geçen gü n azaldığını ifade eden Savran, “Teknolojik gelişmeler Sarıkeçililer’i de etkiliyor. Bazı yörelerde traktörlerle yükler taşınıyor. Bu göçün aslı ise deve ve atlarla yapılanıdır. Biz Taşkent yöresinde bu kültürü yaşatmak için deve ve atlarla göçümüzü sürdürüyoruz. Sabah erkenden çadır toplanırken, yü kler at ve develere yükleniyor. Keçi sürüleri ve develerle devam eden göçte bir sonraki konaklama noktasına gidiliyor. Binlerce yıllık bir kültür olan göç kültürünü yaşatıyoruz. Tamamen doğaya bağlı bir yaşamımız var. Göç ettiğimiz yerlerde doğaya hiçbir tahribat vermeden hareket ediyoruz” diye konuştu.</span></p>
<p><span>Savran, yörük kültürünü devam ettiren Sarıkeçili aile sayısının 180 civarında olduğunu ifade ederek, “Aile sayımız zaman zaman değişiyor. Yörük kültürünü terk ederek yerleşik hayata geçen Sarıkeçililer zor durumda ve dönmek isteyenler var” dedi.</span></p>
<p><a href="http://altayli.net/toroslarin-son-gocerleri-sarikecililer.html" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sarıkeçililerin Yürek Burkan Bir Haftalık Yaşam Hikayesi için Tıklayınız</strong></span></a>
</p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-9.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-9.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Sarikecililer-9-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dinle Anadolu, Yitip Giden Senin Hikâyendir!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dinle-anadolu-yitip-giden-senin-hikayendir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dinle-anadolu-yitip-giden-senin-hikayendir</guid>
<description><![CDATA[ Dinle Anadolu, Yitip Giden Senin Hikâyendir!
Yedi yaşında kimsesiz kalınca doğaya sığındı. Bir daha da geriye dönmedi. Dedesinden kalan mendil kadar tarlada ürettikleriyle kırk yıl bölge köylerini besledi. İşte Toroslar’da küçük bir çocukken sığındığı doğanın dilini çözerek kendi kendine yetmenin kitabını yazan Hasan Dayı’nın inanılmaz öyküsü… DİNLE ANADOLU, YİTİP GİDEN SENİN HİKÂYENDİR! Yıl 1914. Antalya, Isparta ve Konya’nın coğrafi sınırlarının kesiştiği […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c3d4dc20.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dinle, Anadolu, Yitip, Giden, Senin, Hikâyendir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf-Yavuz-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dinle-anadolu-yitip-giden-senin-hikayendir.html">Dinle Anadolu, Yitip Giden Senin Hikâyendir!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ –  Odatv.com</strong></span></a>
</p><p><span>Yedi yaşında kimsesiz kalınca doğaya sığındı. Bir daha da geriye dönmedi. Dedesinden kalan mendil kadar tarlada ürettikleriyle kırk yıl bölge köylerini besledi. İşte Toroslar’da küçük bir çocukken sığındığı doğanın dilini çözerek kendi kendine yetmenin kitabını yazan Hasan Dayı’nın inanılmaz öyküsü…</span></p>
<p><span><strong>DİNLE ANADOLU, YİTİP GİDEN SENİN HİKÂYENDİR! </strong></span></p>
<p><span>Yıl 1914. Antalya, Isparta ve Konya’nın coğrafi sınırlarının kesiştiği bir bölge. Torosların en güzel yaylalarını, dağlarını barındıran bir coğrafya. Tota, Kuyucak ve Dedegöl dağlarının ortasında derin bir vadi. Vadinin tam ortasından kıvrıla kıvrıla akan nehrin adıyla anılan Yukarı Köprüçay Havzası. Yukarı Köprüçay Havzasında büyüklü küçüklü onlarca köy bulunuyor. İşte bu köylerden biri olan Darıbükü’nde yaşayan Hasan Demir, 1914 yılında, tam da savaşın ortasında gözlerini açtı dünyaya. Yedi yaşındayken babasını kaybedince annesi yakın köyden bir başkasıyla evlendi. O annesiyle gitmedi. Bir süre yakınlarının yanında yaşadı. Ancak o uzakları düşlüyordu. Yaşadıkları onu hızla büyüttü. Gözü dağlardaydı. Elma deresi denilen bölgeye gitti. Dedesinden kalan mendil kadar tarlayı sürdü ve buğday ekti. Buğdaylar topraktan çıktığında daha da büyüdüğünü anladı. Artık yaşayacağı yeri seçmişti.</span></p>
<p><span>Hasan Demir, Elma deresinin yamacındaki düzlüğe, aynı derenin taşlarından bir ev, karşısına da bir bahçe yaptı. Dünyanın en güzel eviydi. Dere taş getirdi bahçesinin kenarlarını duvarla ördü. Dere ağaç getirdi, çitle çevirdi. Dere su getirdi, toprağı suladı. Güzle’nin yaşlı, kurumuş ağaçlarından bir köprü yaptı, Elma deresiyle evini, eviyle bahçesini birbirine bağladı. Hasan Demir biraz daha büyüdü…</span></p>
<p><span><strong>BANA TEK BİR TOHUM GETİRİN, DÜNYAYI YERİNDEN OYNATAYIM!</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-69562" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-07.jpg" alt="" width="300" height="225">Elma deresinin kıyısında bir dünya kuruldu. Torosların bereketli coğrafyasında, Yukarı Köprüçay Havzasının tam ortasında saklı bir cennet. Hasan Demir de o cennetin Adem’i. Havva’sını bulması uzun sürmedi. Evlendi. Çocukları oldu. Çocuk yetiştirir gibi ağaç yetiştirdi. Al yanaklı elmalar, altın sarısı armutlar, salkım salkım asmalar, dutlar, kirazlar, ayvalar… Doğanın dilini çabuk çözüyordu. Toprağı, ağaçları dinliyor, arılarla kuşlarla konuşuyor, sincaplarla dost oluyordu. Karısıyla kaderleri bir yerde ayrıldı. Karısı öldü. Karısını da, acısını da toprağa gömdü. Köyden yarım günlük yol boyu uzaktaydı. Ancak o yarım asra yakın köye gitmedi. Nazım’ın şiirinde anlattığı, “Topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerdendi.” Topraktan öğrendiklerine yenilerini ekledi. Ziyaretine gelenlerden tek bir şey istiyordu; yalnızca tek bir tohum. Fasulye, buğday, şeftali ya da susam. Ne olursa. “Tek bir tohum getirin gittiğiniz yerden bana” diyordu. Askere gidenlerden, gurbete gidenlerden, giden herkesten tek bir tohum. Nasıl olursa…</span></p>
<p><span><strong>KENDİ KENDİNE YETMENİN KİTABI YAZILIYOR</strong></span></p>
<p><span>Hasan Demir tohumlar geldikçe daha da büyüdü. Gelen tohumları Elma deresinin kenarındaki bahçesine ekti. Pırasa, havuç, lahana, turp, çilek, aklınıza ne gelirse. Elma deresinin suyuyla dünyanın en lezzetli sebzeleri çıktı topraktan. Yaşlı meşelerden karakovan yonttu, içini arılarla doldurdu. Terazi, düven, yaba, kaşık… Yaşlı karaağaçlardan yaşamını yonttu. Doğadan öğrendikleriyle acıyı bal eyledi. O bir yaşam ustasıydı. Yaşayarak ustalaştı. Dağların ve suların dilini kendi diliyle birleştirdi. Aynı dili konuşmaya başladıklarında, o dille dünyanın en eski kitabını yazmaya başlamıştı; kendi kendine yetmenin kitabı. Yazdıkları giderek bir ansiklopediye dönüştü. A’dan Z’ye her maddesi için söyleyecek sözünün olduğu bir yaşam ansiklopedisi.</span></p>
<p><span><strong>YEŞİLÇAM’IN EZBERİNİ BOZAN HASAN DAYI…</strong></span></p>
<p><span>Kendi kendine yetmeyi öğrenen Hasan Demir, ürettiklerinin başkalarına da yetebileceğini düşündü. Düşündüğü gibi de oldu. Havuçlarını, çileklerini, elmalarını tadanlar bir daha vazgeçemediler. Hele de o dillere destan domatesler. Etraftaki köylerde adı çoktan konuşulmaya başlanmıştı. Güldallı, Darıbükü, İbişler, Kasımlar, Kesme, Kartoz, İncedere… Adı köylerde anıldıkça biraz daha büyüdü Hasan Demir. Artık heskes ondan ‘Hasan Dayı’ diye söz ediyordu. Soyadını herkes unuttu. Kendisi bile. Bölgedeki köylerden gelen kadınlar, adamlar, çoluk çocuk herkes yarım günlük, bir günlük yolu katedip Hasan Dayı’nın Elma deresindeki bahçesine koşuyor, her türlü ihtiyacını karşılıyordu. Yeşilçam filmlerinde bolca kullanılan “Kasabaya alışverişe gidiyorum” repliklerini tersine çevirmişti Hasan Dayı. Kasaba O’na, dağ başına alışverişe geliyordu. Ektiği sebze- meyvelerin kendi ihtiyacı dışında kalanlarının bir kısmını taze olarak satıyor, kalanını ya kurutuyor, ya da toprağa gömerek kış için ayırıyordu. Ne bir buz dolabı ne de bir depo. Doğayla aynı dili konuşarak yazdığı ansiklopedinin sayfalarını çeviriyor, hangi sebzeyi nasıl kurutacağını, hangi meyveyi nasıl toprakta saklayacağını eliyle koymuş gibi buluyordu. Hasan Dayı ürettiklerini depolamak için kuyular kazdı. Yüzlerce kilo sebzeyi kış boyunca bozulmadan, donmadan korumanın yollarını geliştirdi. Kentte sebzeler ancak mevsiminde tüketilirken, Hasan Dayı yılın 12 ayı taze sebze bulunduran bir büyücüye dönüşmüştü…</span></p>
<p><span><strong>ELMA DERESİNE 79 YAŞINDA VEDA ETTİ</strong></span></p>
<p><span>Hasan Dayı’nın Elma deresinde kurduğu dünyadaki krallığı tam 79 yıl sürdü. Kırk yıl zorunlu haller dışında hiç köye inmedi. Kırk yıl zorunlu haller dahil bütün köylüler O’na gitti. Yedi yaşında bir öksüz olarak başladığı yaşamla olan mücadelesini, doğayla aynı dili konuşarak kurduğu dünyasında kimseye muhtaç olmadan, ‘ihtiyaç olunan’ olarak tamamladı. Hasan Dayı, 1993 yılında Elma deresinin yamacındaki evinde öldü. Küçük evinin verendasından seyrettiği Elma deresine veda ettiğinde 79 yaşındaydı. Elma deresi yoldaşını, derenin kavuştuğu Yukarı Köprüçay Havzası da bir yaşam bilgesini kaybetmişti. Torosların kendi kendine yetme ustasının yokluğu asla unutulmadı.</span></p>
<p><span>33 yıl sonra yeniden…</span></p>
<p><span>Ama Hasan Dayı’nın öyküsü burada bitmedi. Bundan tam otuz üç yıl önce küçük bir çocukken annemin elinden tutup gittiğim Hasan Dayı’nın bahçesine geçen hafta bu kez de Hasan Dayı’nın oğlu Memiş Demir’in koluna girerek gittim. Gazeteci dostlarım Ali Orhan, Ali Aktaş ve Başak Karakaya ile birlikte masalla gerçeğin iç içe geçtiği bir yolculuktan sonra Elma deresine ulaştık. Memiş Demir eski bir fotoğrafçı. Isparta Gönen’deki Köy Enstitüsü’nün devamı olan öğretmen okulundan mezun olduktan sonra uzun yıllar milli eğitimde çalışmış. Bir kaç yıl önce de emekli olmuş. “İki yıldır Elma deresine gelmemiştim” diyor. Bir yandan yürüyor, bir yandan da Hasan Dayı’yı konuşuyoruz. “Babam buradaki ağaçların koruyucusuydu” diyor Memiş Demir. Darıbükü yolundan Ortataş mevkiine geliyoruz. Aşağısı Köprüçay’ın buradaki adı olan Aksu ırmağı, karşısı Kasımlar beldesi, daha ilerisi Tota Dağı. Tota bu mevsimde karla kaplı. Kaplan taşı, Örencik, Ballık… Çocukluğumdan zihnime kaydedilen yer adlarını saya saya ilerliyoruz. Bir saatlik yürüyüşün ardından Elma deresindeyiz. İşte Hasan Dayı’nın cenneti!</span></p>
<p><span><strong>HASAN DAYI’NIN EKMEK TEKNESI</strong></span></p>
<p><span>Elma deresi 18 yıldır Hasan Dayı’sız akıyor. Ancak bahçenin kirazları, şeftalileri vadiyi çiçeğe boyamış. Buraya özgü nergisler ışık ışık. Elma deresini ve Hasan Dayı’nın evinin bahçesini nergisler, dağ menekşeleri bürümüş. Evin içine giriyoruz. İşte Hasan dayının ekmek hamurunu yoğurduğu teknesi, işte ballarını sakladığı sandık. İşte havuçlarını tarttığı ahşap terazi. İşte yayık yaydığı şişek, işte ocakta yemek pişirdiği bakır tencere…</span></p>
<p><span><strong>AT KUYRUĞUNDAN KABAK KEMANE!</strong></span></p>
<p><span>Bir çeşit kendi kendine yetme ustası olan Hasan Dayı’nın dünyası zamana direniyor. Hasan Dayı, bin yıldır Torosları mesken tutan Yörüklerin doğayla aynı dili konuşarak sürdürdükleri yaşamın son temsilcilerinden biriydi. Oğlu Memiş Demir’e “bu masal burada bitmeli mi?” diye soruyorum. “Bir yolu yok mu sürdürmenin” dediğimde, yazları zaman zaman gelip hasret giderdiğini söylüyor. Bölge köylerinin hemen hepsinde hala anısı yaşıyor Hasan Dayı’nın. Darıbükü köyü Muhtarı Mehmet Avcı, “doğayla iç içe kurduğu yaşamla kendine özgü bir insandı Hasan Dayı” diyor. Muhtar Mehmet Avcı da hala O’nun meyvelerinin tadını unutamayanlardan. “İlk kez havucu onunla tattık” diyor. Muhtar Avcı’dan bir başka özelliğini daha öğreniyoruz Hasan Dayı’nın. Kendi yetiştirdiği su kabağı ve at kuyruğundan yaptığı kabak kemanesi ile bölge köylerinin gençlerine müzik ziyafeti çektiğini de anlatıyor muhtar.</span></p>
<p><span>Hasan Dayı’nın öyküsü burada da bitmiyor. Ancak Yukarı Köprüçay Havzası’nın özeti denilebilecek bir yaşamın, bu tevazu öyküsünün sonunu getirecek olan kıpırtıların ayak sesleri uzaklardan, taa Ankara’dan duyuluyor.</span></p>
<p><span><strong>GÜZEL AKIŞLI SU’YA KELEPÇE VURULACAK!</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’nun binlerce deresini eşzamanlı olarak özel şirketlere satan AKP iktidarının uygulamalarından Elma deresi gibi yüzlerce derenin beslediği Köprüçay da nasibini aldı. Dedegöl Dağı’nın eteklerinden, Sorgun Yaylasından doğan ve yaklaşık 140 kilometrelik yolculuktan sonra Akdeniz’e dökülen Köprüçay’a Kasımlar Kanyonunun ağzında kilit vuracaklar. Antik adı Euromedon (güzel akışlı su) olan Köprüçay, Kasımlar Barajı ve HES projesiyle zincire vurulurken, Antalya sınırlarına ulaşan sularında kurulacak HES’lerle binlerce yıllık “güzel akışlı su” adına da veda edecek. Sadece ve sadece bir kaç kişinin daha çok para kazanması uğruna, havzada yaşayan binlerce insanın yaşamı derinden etkilenecek. Işıklı nergisler, dağ menekşeleri solacak. Torosların özetini çıkaran Hasan Dayı’nın doğanın diliyle yazdığı ‘yaşam ansiklopedisi’nin sayfaları bir bir kapanacak. Yörüklerin, Türkmenlerin; Anadolu halkının binlerce yılda dokuduğu rengarenk yaşam kilimi lime lime olacak. Hitit tabletlerinde yazıldığı gibi, yalnızca “ekmek yinen ve su içen” insanların binlerce yıldır kendi kendilerine yeterek döndürdüğü yaşam çarkının çivisi çıkacak. Peki bütün bunlar neyin uğruna yaşanacak?</span></p>
<p><span><strong>BÜYÜK ANADOLU YÜRÜYÜŞÇÜLERİ ELMA DERESİ’NDE</strong></span></p>
<p><span>Yapay gündemlerle boğulduğumuz akıllara zarar ülkemizde bu soruyu hepimizin derin derin düşünmesi gerekiyor. 12 Nisan’da Antalya’dan yola Çıkan Büyük Anadolu Yürüyüşü’nün Antalya Kervanı, Nisan sonunda Yukarı Köprüçay Havzasındaki yolculuğunu, Hasan Dayı’nın Elma deresini selamlayarak sürdürecek. Taner, Elif, Tuğba, Çağlar… Yürekleriyle yürüyen kardeşlerim… Hasan Dayı’yı sizinle tanıştırmak istedim. Elma Deresini geçerken O’nun da peşinize takılacağından şüphem yok.</span></p>
<p><span>Hasan Dayı, Anadolu’daki yaşam bilgeliğinin binlerce yıllık sessiz ortağından biriydi.</span></p>
<p><span>Dinle Anadolu, yitip giden senin hikâyendir…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ –  Odatv.com</strong></span></a>
</p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69563" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-08.jpg" alt="" width="600" height="860"></p>
<p><span><strong>Hasan Dayı</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69562" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-07.jpg" alt="" width="600" height="450"></p>
<p><span><strong><span>Hasan Dayının Evi</span></strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Devlet Amerika Biz Kızılderiliyiz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/devlet-amerika-biz-kizilderiliyiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/devlet-amerika-biz-kizilderiliyiz</guid>
<description><![CDATA[ Devlet Amerika Biz Kızılderiliyiz
Türkiye’nin gündeminden düşmeyen HES mücadelesi, “Dereler ve İsyanlar” adıyla kitaplaştı. Gazeteci Mahmut Hamsici, karış karış dolaştığı Anadolu vadilerinde HES direnişini yazdı. Nota Bene Yayınlarından çıkan kitap, bu alanda ilk çalışma olma özelliğini taşıyor. KÜREKLİ ÇAPALI HES DİRENİŞİ Türkiye’de iki yıldır sıklıkla tartışılagelen hidroelektrik santrallerin (HES) yarattığı etkiler Anadolu’nun bir çok yerinde sessiz sedasız halk hareketlerine […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c39d5890.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Devlet, Amerika, Biz, Kızılderiliyiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf-Yavuz-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/devlet-amerika-biz-kizilderiliyiz.html">Devlet Amerika Biz Kızılderiliyiz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ – Odatv.com</strong></span></a>
</p><blockquote>
<p><span><em>Türkiye’nin gündeminden düşmeyen HES mücadelesi, “Dereler ve İsyanlar” adıyla kitaplaştı. Gazeteci Mahmut Hamsici, karış karış dolaştığı Anadolu vadilerinde HES direnişini yazdı. Nota Bene Yayınlarından çıkan kitap, bu alanda ilk çalışma olma özelliğini taşıyor. </em></span></p>
</blockquote>
<p><span><strong>KÜREKLİ ÇAPALI HES DİRENİŞİ</strong></span></p>
<p><span>Türkiye’de iki yıldır sıklıkla tartışılagelen hidroelektrik santrallerin (HES) yarattığı etkiler Anadolu’nun bir çok yerinde sessiz sedasız halk hareketlerine dönüşerek tepkiyi de beraberinde getirdi. Kimi yerde sert kimi yerde daha sakin bir seyir izleyen HES karşıtı harekete yakından bakıldığında bir çok açıdan ilgiyi ve incelemeyi gerektiren sayısız veri barındırıyor. Siyasetin ve toplum bilimlerinin neredeyse hiç ilgi göstermediği HES mücadelesi, bir yanıyla internet çağında dünyanın diğer coğrafyalarındaki benzer sorunları yaşayan halklarla buluşurken, diğer yandan da Artvinliyle Muğlalıyı kardeşleştiren bir toplumsal dokuyu da örüyor. Anadolu köylüsü, vahşi kapitalizmin iş makinelerine karşı çapayla, kürekle ve sazıyla ve sözüyle destansı bir direnişin tam ortasında.</span></p>
<p><span>Öyle ki, derelerindeki isyanı anlatmak, seslerini duyurmak için Muğla Yuvarlakçaylı köylüler Harlem makamında rap şarkısı söylüyor, Erzurumlu köylüler türkü, Artvinliler şiir yazıyor. Köçekli, sarı yazmalı eylemlere, santurlu neyli konserler ekleniyor. Ressamından müzik adamına, dağcısından çobanına Anadolu insanı, dereleri için bir araya geliyor.</span></p>
<p><span><strong>‘EKOKIRIM’I TEŞHİR ETMEK </strong></span></p>
<p><span>Gazeteci Mahmut Hamsici’nin, neredeyse Anadolu’nun HES kıskacındaki bütün vadilerini tek tek dolaşarak hazırladığı kitabı “Dereler ve İsyanlar”, bu alanda ilk kitap olma özelliği taşıyor. Hamsici, Anadolu’daki HES direnişinin yoğunlaştığı bölgelerden izlenimler ve belgesel aktarımlarla desteklenen ve geçtiğimiz ay Nota Bene Yayınları’ndan çıkan kitabı yazmaktaki amacını şu sözlerle aktarıyor: “Bu çalışmayla devlet kurumlarının değil, yurttaşların gözüyle ‘çevre etki değerlendirmesi’ yapmayı, yaşanan ‘ekokırımı’ teşhir etmeyi,şirketlerin ve devlet kurumlarının projeleri yaşama geçirmek adına devreye soktukları türlü hukuksuzlukları ortaya sermeyi, üzerinde emekleri olmayan bir doğal kaynağı kullanarak gerçekleştirdikleri projelerle inanılmaz hızla büyüyen, büyüyecek, önemli bir bölümü AKP yandaşı sermaye gruplarının kimliği hakkında ön fikir vermeyi, enerji bahanesiyle yaşama geçirilen santrallerin arkasındaki gerçek niyetleri anlamak üzere bir kapı aralamayı, HES’leri farklı açılardan ele alan özet ama bütünlüklü bilgiler vermeyi ve yaşam mücadelesi veren yerel halkın mücadele deneyimlerini paylaşıma açmayı amaçladım.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69558" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-03.jpg" alt="" width="800" height="547" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-03-768x525.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ADIM ADIM ANADOLU DERELERİ</strong></span></p>
<p><span>Dereler ve İsyanlar, Türkiye’nin HES inşa edilen, planlanan yörelerinde sürdürülen ve aslında çoğunlukla kendi olağan koşulları içinde gelişen HES karşıtı hareketlerin romanı niteliğinde. Kitapta, Kastamonu; Sakarya; Düzce; Amasya; Tokat; Ordu; Giresun Çanakçı; Trabzon Tonya, Solaklı; Rize Salarha, Güneysu, Fındıklı, Senoz, İkizdere, Fırtına; Artvin Ardanuç, Şavşat, Murgul, Borçka, Macahel, Yusufeli; Erzurum Tortum, İspir; Tunceli; Antalya Üzümdere, İbradı, Gençler, Akseki, Sülekler, Alakır, Gökbük; Muğla Saklıkent, Yuvarlakçay’dan gözlemlerle bu yörelerde yaşayanların HES karşıtı, su ve yaşam hakkı mücadelelerine yer veriliyor. Bilgi bölümlerindeyse HES konusu genel bilgiler, suyun ticarileştirilmesi, HES’lerin yarattığı çevresel tahribat, ÇED raporları, HES’lerin tarım ve hayvancılığa etkisi, hukuk, enerji, küresel karbon ticareti ve HES’lerin sosyal etkileri başlıkları altında inceleniyor. Kitapta her yöreyle ilgili HES’lerin yarattığı çevresel tahribatı ortaya seren çarpıcı fotoğraflar da yer alırken, HES direnişinin simgesel isimlerine dönüşen onlarca yerel insan figürünün öyküsü de kendi ağızlarından aktarılıyor.</span></p>
<p><span><strong>‘SU AKAR TÜRK YAPAR’ ANLAYIŞI GELİYOR</strong></span></p>
<p><span>Hamsici, Türkiye’nin su politikalarının da izini sürdüğü kitabına, Başbakan Erdoğan’ın 1 Temmuz 2008’de AKP’nin meclisteki grup toplantısında yaptığı konuşmayı anımsatarak başlıyor: “Su akar, Türk bakar anlayışı kalkıyor. Su akar, Türk yapar anlayışını getiriyoruz.”</span></p>
<p><span><strong>ŞİMDİ GÖZÜMÜZ AÇILDI</strong></span></p>
<p><span>Ardından 9 Temmuz 2008’de DSİ Genel Müdürlüğü’nde düzenlenen toplu HES temel atma törenlerinde konuşan SANKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdülkadir Konukoğlu’nun konfeti yağmuru altındaki konuşmasını anımsatıyor: “ Şimdi sen tekstilcisin, ne işin var enerji sektöründe diyeceksiniz. Çünkü herkes böyle bakıyor. Tekstilde beşinci, enerjide birinci kuşağız. Yıllarca barajlar yapılmış biz bakmışız, ama şimdi gözümüz açıldı.”</span></p>
<p><span><strong>TÜRKİYE’NİN 50 MİLYAR DOLARLIK SU PAZARI</strong></span></p>
<p><span>Birbirini izleyen bu konuşmaların ardından bu kez de 8 Eylül 2008 tarihinde TÜSİAD’ın İstanbul’da düzenlediği suyla ilgili konferansta konuşan Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun sözlerini aktarıyor: “ Türkiye’de 25 milyar dolar hidroelektrik santralleri, 20 milyar dolar sulama yatırımları ve yaklaşık 5 milyar dolar da içme suyunda yapılabilecek yatırımlar olmak üzere, aşağı yukarı 50 milyar dolarlık bir yatırım pastası var. Özel sektörün devreye girmesi isabetli olur. </span></p>
<p><span><strong>VE İŞ MAKİNELERİ VADİLERE GİRİYOR</strong></span></p>
<p><span>Türkiye’de en üst düzeydeki yetkililer ve yatırımcılar tarafından dillendirilen bu görüşlerin yaratıldığı iklimin, 2009’un başlarında İstanbul’da toplanan Dünya Su Forumu’nun hemen öncesine rastlaması hiç kuşkusuz bir tesadüf değildi. Mahmut Hamsici, Başbakan Erdoğan’ın “devleti şirket gibi yöneteceğiz” sözlerini de anımsatarak bu sürecin ardından ortaya çıkan atmosferi şöyle anlatıyor kitabında: “ Anadolu’nun dört bir yanında vadiler şantiyeye dönmüş. Kamyonlar, iş makineleri vızır vızır çalışıyor, HES inşaatları son hızıyla devam ediyor. Projeler yerel halkın hukuki ve fiili mücadelesiyle karşı karşıya kalmış durumda. Hükümet yurttaşların hukuki kazanımlarını yeni yasal düzenlemelerle püskürtmeye çalışıyor. Bazı yörelerde jandarmanın ve özel güvenlik şirketlerinin sert müdahalesiyle karşılaşıyor.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69559" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-04.jpg" alt="" width="800" height="693" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-04-768x665.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ŞİRKETLERİN KÖYLÜYE ‘DEVLET YATIRIMI’ YALANI</strong></span></p>
<p><span>HES şirketlerinin yerel halka yönelik akıl almaz propaganda ve rüşvet yöntemlerinin aktarıldığı kitapta, bazı yetkililerin de bu oyunlara alet olduğuna dair çarpıcı anekdotlar dile getiriliyor. Kastamonu Loç Vadisi’nde HES inşaatına başlayacak olan Or-Ya Enerji şirketi, bölge köylerinin muhtarlıklarına gönderdiği yazıda, yatırımlarını ‘devlet yatırımı’ olarak tanıtıyor; devletin ormanına köylüler için ‘şenlik alanı’ yapacağını, yöre halkına istihdam yaratacağını, huzuru bozmayacağını köy konağı yapacağını vs. vaad ediyor. Ancak sonuç Türkiye’nin en değerli doğa alanlarından biri olan Loç Vadisi’ni katleden çalışmalar, ardından inşaatların durdurulması yönünde yargı kararları ve Cidelilerin direnişini beraberinde getiriyor.</span></p>
<p><span><strong>‘DOĞA KENDİ PLANLAMASINI YAPMIŞTIR…’</strong></span></p>
<p><span>Rize’de ve Doğu Karadeniz’de Derelerin Kardeşliği Platformu adıyla örgütlenerek HES’lere karşı hukuki, bilimsel ve eylemsel mücadele yürüten platformun sözcüsü Mehmet Gürkan’ın aktardıkları aslında vadilerde nasıl bir sürecin yaşandığını da gözler önüne seriyor: “ platform olarak yerel halkın çağrısı üzerine o bölgelere gidiyoruz. İnsanlar gönüllü olarak burada çalışıyorlar. Biz dışarıdan gelen insanlar değiliz, biz yerel halkız. Çevre ve Orman Bakanı ‘doğalgaz lobileri onları destekliyor’ diyor. Ben her yere cebimden para harcayarak gidiyorum, çoluk çocuğumun rızkından yiyorum, hiçbir lobi bizi desteklemiyor. (…) Su insan hakkı değildir, buna da karşı çıkıyoruz. Su tüm canlı ve cansız varlıkların hakkıdır. Biz de ihtiyacımız olan suyu kullanacağız. Biz suya para olarak bakmıyoruz, yaşam olarak bakıyoruz. (…) Biz Derelerin Kardeşliği olarak can suyunu tartışmıyoruz. ‘Derede akan zaten can suyudur’ diyoruz. Bütüncül havza planlamasına karşıyız. Doğa kendi planlamasını yapmıştır.”</span></p>
<p><span><strong>CAMİDE HES TOPLANTILARI</strong></span></p>
<p><span>Kitabın en dikkat çekici yanlarından biri de yerel halkın suyuna sahip çıkmak için gösterdiği direnişin boyutlarını gözler önüne sermesi. Ardanuç Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan Kamile Kaya, birbirinden uzak olan köyleri bir araya toplamanın zorluğundan dolayı buldukları yöntemi şöyle anlatıyor: “ Bunun üzerine toplantıları camide yapmaya karar verdik… O gün camide ölmüş birinin mevlidi okunuyordu. Muhtar, ‘mevlid bitince başlayın, Cuma namazına kadar anlatın’ dedi. Anlatmaya başladık. Namaz vakti gelince ‘ben sözü fazla uzatmayayım namaz kılacaksınız’ deyince ‘sen anlat, biz namazı sonra kılarız’ dediler. Biz her Cuma bir namazdan önce bir de namazdan sonra olmak üzere en az iki yerde toplanıyorduk.”</span></p>
<p><span><strong>PİZİMLE UĞRAŞMASUNLAR!</strong></span></p>
<p><span data-wp-editing="1"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-75941 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Yusuf_Yavuz-05.jpg" alt="" width="300" height="228">Anadolu insanını vareden yüzlerce yıldır içinde yaşadığı doğanın birden ellerinin arasından kayıp gitmesi karşısında yaşadığı şokun etkisi de yansıyor kitabın sayfalarına. Mahmut Hamsici’ninderlediği birbirinden çarpıcı insan öyküleri, HES’lerin gündelik hayata izdüşümünü aktarıyor. Çok sayıda HES projesinin bulunduğu Trabzon/Tonya’da, sağcısı solcusu, dincisi laiği bir araya gelerek HES’lere karşı ortak mücadele yürütüyor. Ancak Tonyalı Ayşe Teyze’nin (Lermi) şirketlere yönelik mesajı bölge insanının ortak tepkisini yansıtması bakımından önemli: “ Piz ha şimdi kalksak pu koyde 100 payan ‘haydeyin’ desem gider onlari linc ederuk o dereye. İnan ki yapabiliruk yani. Pizim Tonya kadinimuz oyledur. Kuyruğumuza pasma, pastun mi çapalariz. İnişallah pağa bi haber verurler nerede çaluşiyorsalar siz o zaman tuyarsinuz. Kadunlarimiz silah taşir, eşkiyalık yapar. Vallahi pillahi apdestliyim bak. Aç kaliruk gene koymayiruk. Pizimle uğraşmasunlar.”</span></p>
<p><span><strong>‘DEVLET AMERİKA, BİZ KIZILDERİLİ’YİZ’</strong></span></p>
<p><span>Türkiye’de HES tartışmalarının ve doğal olarak mücadelesinin ilk başladığı bölge olan Fırtına Vadisinin bulunduğu Çamlıhemşin’de adını su için verdiği mücadele ile duyuran Vatandaş Mustafa anlatıyor: “ Bir kısmı için şehir çok güzeldir. Şusu vardır busu vardır ama benim hayatım bu ormanın içindedir. Şurada kayalar vardır. Onların üzerine bakın koca koca çamlar bitmiş. Hep o dere sayesinde. Sonra o nebatla konuşmak var ya… Konuşmak derken yanlış anlama, hakikaten konuşmak. Bilmiyorsunuz ama o ağaçların hepsiyle konuşulabilir, o kuşlarla konuşulabilir, o ayılarla konuşulabilir. Tulum sesi duyduğunuzda sizin ayağınız kımıldar, siz farkında değilsinizdir ama kendiliğinden oynar. Siz nereye giderseniz gidin bu yöreyle ilgili bir şey duyduğunuz, gördüğünüz zaman tüyleriniz diken diken olur. Çünkü hayata başladığınız yerdir, sevdiğiniz yerdir. Hiçbir şey tesadüfi değildir. Allah her şeyi yerli yerine yerleştirmiş. Demiş ki, ‘ Vatandaş Mustafa’ da burada yaşasın.’ Ama şu anda biz Kızılderililer gibiyiz. Devlet Amerika’dır, biz Kızılderili’yiz.”</span></p>
<p><span><strong>ANADOLU’NUN SU SAVAŞLARI BELGESELİ</strong></span></p>
<p><span>Dereler ve İsyanlar, küresel kapitalizmin Anadolu’nun kılcal damarları olan dereleri, vadileri ele geçirme süreciyle başlayan ve buna paralel olarak direnen yerel toplulukların su savaşlarını belgeleyen önemli bir başvuru kitabı olmuş. Belgesel niteliğinde ama bir gazeteci üslubuyla kaleme alınan kitabın sayfalarında gezinirken, ‘tabiat bilgisi’ başlığını taşıyan bilgi kutularında aktarılan HES’lerle ve enerji politikalarıyla ilgili düzenlemelerin ayrıntıları, aynı zamanda bu ayrıntıların gündelik hayata olan yansımalarının aktarıldığı deneyimlerle HES meselesine bütüncül bir bakış açısı sunarken, fotoğraflarla belgelenen HES tahribatları da gözler önüne seriliyor.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun binlerce deresinden yükselen çığlık Mahmut Hamsici’nin tanıklığında, güncelden tarihe aktarılıyor. Dileriz ilk kitap olma özelliği tapıyan bu çalışma, başka araştırıcıların ve sosyal bilimcilere yeni kapılar açar.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yusuf YAVUZ – Odatv.com</strong></span></a>
</p><p><span><em>Dereler ve İsyanlar. Mahmut Hamsici, Nota Bene Yayınları-1. Baskı,Kasım 2010-Ankara</em></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın Çözemediği Gizem: Göbekli Tepe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-coezemedigi-gizem-goebekli-tepe</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-coezemedigi-gizem-goebekli-tepe</guid>
<description><![CDATA[ Dünyanın Çözemediği Gizem: Göbekli Tepe
Her şey, 1983 yılının sıradan bir gününde tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı! İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi. 1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu! Kazı devam ettikçe, klasik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c387db8e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, Çözemediği, Gizem:, Göbekli, Tepe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobekli-Tepe.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dunyanin-cozemedigi-gizem-gobekli-tepe.html">Dünyanın Çözemediği Gizem: Göbekli Tepe</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62092" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe.jpg" alt="" width="800" height="700" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-768x672.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Her şey, 1983 yılının sıradan bir gününde tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı!</span></p>
<p><span>İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi.</span></p>
<p><span>1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu! Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu.</span></p>
<p><span>Fakat soru işaretlerini gidereceği düşünülen bulgular, tam tersine kafa karıştırmaya başladı! Kazı alanı belirginleşmeye başladıkça, arkeologların şaşkınlığı daha da arttı! Ortaya çıkan yapılar, heykeller ve simgeler, insanlık tarihiyle ilgili bildiğimiz hiçbir şeyle uyuşmuyordu!</span></p>
<p><span>23 Nisan 2008’de The Guardian’ın attığı başlık kafa karışıklığını oldukça iyi anlatıyordu: “Arkeologları Sersemleten Kazı Alanı!”</span></p>
<p><span>Şanlıurfa’nın 17 kilometre doğusunda yer alan Göbekli Tepe’nin ünü bir anda dünyaya yayıldı! Konuyla ilgili haber ve köşeyazıları katlanarak artmaya başlamıştı! Herkes, hiçbir tarihçi ve arkeologun tatmin edici bir açıklama getiremediği Göbekli Tepe’yi konuşmaya başladı!</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62093" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-2.jpg" alt="" width="800" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-2-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<blockquote>
<p><span><strong><span>Peki neydi Göbekli Tepe’yi bu kadar esrarengiz kılan?</span></strong></span></p>
</blockquote>
<p><span>Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!</span></p>
<p><span>Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!</span></p>
<p><span>Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ’emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!</span></p>
<p><span>Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!</span></p>
<p><span>Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!</span></p>
<blockquote>
<p><span><strong><span>Tarih bilimi altüst oluyor!</span></strong></span></p>
</blockquote>
<p><span>Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!</span></p>
<p><span>Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.</span></p>
<p><span>Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:</span></p>
<ul>
<li><span><strong>Sümer Uygarlığı</strong> (İÖ.4000): Dicle ve Fırat</span></li>
<li><span><strong>Mısır Uygarlığı</strong> (İÖ.3500 ): Nil Nehri</span></li>
<li><span><strong>Maya Uygarlığı</strong> (İÖ. 2600): Güney Amerika</span></li>
<li><span><strong>Hint Uygarlığı</strong> (İÖ.2500): İndüs Irmağı</span></li>
<li><span><strong>Çin Uygarlığı</strong> (İÖ.1500): Sarı Irmak</span></li>
</ul>
<p><span>Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!</span></p>
<p><span>O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?</span></p>
<p><span>Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!</span></p>
<p><span>Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62094" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”</span></p>
<blockquote>
<p><span><strong><span>Anlaşılması güç sembolizm!</span></strong></span></p>
</blockquote>
<p><span>İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span>Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok!</span></p>
<p><span>Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor!</span></p>
<p><span>Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.</span></p>
<p><span><strong>T</strong> şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor!</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62095" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-4.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-4-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor.</span></p>
<p><span>Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil!</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı!</span></p>
<p><span>Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62096" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-5.jpg" alt="" width="800" height="1190" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Gobelitepe-5-768x1142.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yörükhan ÜNAL</strong></span></a>
</p><hr>
<p></p><div class="su-youtube su-u-responsive-media-yes"></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göbekli Tepe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goebekli-tepe</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goebekli-tepe</guid>
<description><![CDATA[ Göbekli Tepe
Hakkında Göbekli Tepe, insanlık tarihindeki birçok sırrı açığa çıkartırken çözülmesi gereken birçok gizemi de beraberinde getiriyor. Göbekli Tepe’de yapılan kazılarda, yerleşik yaşama geçişle ilgili mevcut bilgileri altüst edecek buluntular ortaya çıkmıştır. Göbekli Tepe, Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl, milyonlarca turistin ziyaret ettiği İngiltere’deki ünlü Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c350059f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göbekli, Tepe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobekli-Tepe.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gobekli-tepe.html">Göbekli Tepe</a></p>
<p><span><strong>Hakkında</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe, insanlık tarihindeki birçok sırrı açığa çıkartırken çözülmesi gereken birçok gizemi de beraberinde getiriyor. Göbekli Tepe’de yapılan kazılarda, yerleşik yaşama geçişle ilgili mevcut bilgileri altüst edecek buluntular ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe, Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl, milyonlarca turistin ziyaret ettiği İngiltere’deki ünlü Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan da 6.500 yıl daha eskidir.</span></p>
<p><span>İnsanlık tarihi, insanoğlunun avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik topluma geçmesi ile başlar. Şanlıurfa’da özellikle Harran Ovası’nı 30-40 kilometrelik mesafelerle bir hilal şeklinde çevreleyen tepelerde bulunan 80 dönümlük alana sahip olan ören yeri Göbekli Tepe, Karahan Tepe, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Balıklıgöl çevresi Neolitik Dönem’in en önemli yerleşimleridir. Buluntular bu bölgede yaşayan insanların Göbekli Tepe’ye gidip ibadetlerini yaptıklarını gösteriyor.</span></p>
<p><span>Bölgenin yerleşim alanı olarak algılanması doğru değildir. Göbekli Tepe, M.Ö. 10.000 yani günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’e ait bir inanç merkezidir. Yapılan arkeolojik araştırmalar göstermiştir ki; Göbekli Tepe Neolitik Tapınak Alanı, dönem insanlarının belirli zamanlarda bir araya gelerek ibadet ettikleri bir yerdir. Kesin olmamakla beraber tapınağın bizzat onu kullananlar tarafından gömüldüğü öngörülmektedir.</span></p>
<p><span>‘Göbekli Tepe, tarımın insanları yerleşim birimleri kurmaya ve sanat ile dini geliştirmeye ittiği tezini çürütüyor.’</span></p>
<p><span>Kazı çalışmaları Yakın Doğu’da başlayan insanlık tarihinde en önemli radikal değişiklerden biridir. Bu değişiklik, insanlık tarihin de bilinen her şeyden öte avcı toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçen ve hayvanları ehlileştiren bir toplum olduğunu işaret ediyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69571" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-6.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-6-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe’nin Konumu</strong></span></p>
<p><span>Uygarlık Kronolojisini altüst eden Göbekli Tepe, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan Şanlıurfa İli’nin 17 km doğusunda Örencik Köyü’nün 3 km kuzeydoğusunda, bir dağ sırasının en yüksek tepesinde, deniz seviyesinden yaklaşık 800 m. yüksekte yer alıyor. Adını bölgede bulunan taş yatır mezardan (Ziyaret) almaktadır. Höyüğün üzerinden kuzey ve doğuya bakıldığında Toros Dağları ve Karacadağ ́a kadar olan bölge, güneye bakıldığında ise Suriye ́ye doğru uzanan Harran Ovası görünür. Batı ́da ise Şanlıurfa ile Fırat Ovası arasında yer alan dağ sırası görünmektedir. Şanlıurfa’da özellikle Harran Ovası’nı 30-40 kilometrelik mesafelerle bir hilal şeklinde çevreleyen tepeler Neolitik Dönem’in en önemli yerleşimleridir.</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.</span></p>
<p><span>Bu yerleşim yerlerinin neredeyse tamamı günümüzden 12.000 yıl öncesine aittir. 80 dönümlük alana sahip olan ören yeri, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2005 yılında 1. Derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir.</span></p>
<p><span>Dünyanın en eski ‘’tapınak merkezi’’ olduğu belirtilen Göbekli Tepe, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69572" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-7.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-7.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-7-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe’nin ve Şanlıurfa’nın Konumu</strong></span></p>
<p><span>Şanlıurfa, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde İpekyolu güzergâhındaki en eski yerleşim yerlerinden biridir. Tarihi gelişim sürecinde, üzerinde birçok bağımsız devlet ve beylik kurulmuş, birçok bağımsız devlet ve beylik kurulmuş, birçok uygarlığa beşiklik etmiştir.</span></p>
<p><span>Tarımın ilk olarak yapıldığı, ilk üniversitenin kurulduğu, üç semavi dinin yeşermesine ev sahipliği yapan ‘ateşin Hz. İbrahim’i yakmadığı’, farklı kültür unsurlarının bir arada yaşadığı ve misafirperver insanların harmanladığı kadim bir şehirdir.</span></p>
<p><span>Şanlıurfa tarihi, Balıklıgöl’de, Nevali Çori’de, Göbekli Tepe’de ve bugüne kadar il genelinde yapılan arkeolojik kazıdan, elde edilen bulgulara göre, günümüzden 12.000 yıl öncesine kadar gitmektedir. Balıklıgöl çevresinde yapılan kazı çalışmalarında günümüzden 12.000 yıl öncesine ait insan boyutunda olan dünyanın en eski heykeli bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Şanlıurfa tarihi süreç içerisinde birçok peygambere ev sahipliği yapmış bir şehir olarak ‘Peygamberler Şehiri’ adıyla anılmaktadır. Tarihsel birikimiyle birçok medeniyete beşiklik eden bu şehir din, dil, ırk, kültür ve medeniyetlerin buluştuğu, kaynaştığı, bir hoş görü şehri olmuştur. Şanlıurfa, dün olduğu gibi bugün de insanlıkla paylaşacak önemli değerleri bağrında taşımaktadır.</span></p>
<p><strong>Kültür ve İnançlar Diyarı Şanlıurfa</strong></p>
<p><span>Yeryüzünde önemli, özel ve kadim şehirler vardır. Bu şehirler geçmişten günümüze tarih, bilim, hukuk, inanç, kültür, sanat, edebiyat, medeniyet gibi insanlık kültürünün oluşumuna ve gelişmesine mekân olmuş önemli merkezlerdir.</span></p>
<p><span>Arkeolojik bulgulara göre Urfa, dünyanın en eski kenti, insanlık tarihinin başlangıcı, tüm insanlığın ortak ata yurdudur. Urfa taşı toprağı tarihle yoğurulan ve tarihin her döneminde mutlaka izi bulunan; il genelinde ortaya çıkan her arkeolojik bulguda tarihin yeniden yazılmasına vesile olup tarihe kaynaklık eden tarihin gelecekle buluştuğu kadim bir şehirdir.</span></p>
<p><span>Urfa, ilkel dinlerden, çok tanrılı ve tek tanrılı dinlere ait inançların ve bu inançlarla bağlantılı kültürlerin binlerce yıl yoğrulduğu, kaynaştığı tarihi bir kent olarak kültür ve inanç turizminde bir çok peygambere bağrından çıkarmış bir şehirdir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69573" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-8.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-8-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe Keşifi</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe, ilk kez 1983 yılında tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren bir çiftçi sayesinde fark edilmiştir. Daha önce 1963 yılında İstanbul ve Chicago Üniversitelerinin işbirliği ile hazırlanan ‘Güneydoğu Anadolu Bölgesi Araştırma Projesi’ çerçevesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında, İstanbul Üniversitesinden Prehistorya Bölüm Başkanı Prof. Dr. Halet Çambel ve Chicago Üniversitesinden Prof. Dr. Robert Braidwood tarafından keşfedilmiştir. Ayrıca 1980 yılında Peter Benedict’in ‘Güneydoğu Anadolu’da Anket Çalışması’ makalesinde bahsedilmiş, ama önemi anlaşılmamıştır. 1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Harald Hauptmann’ın danışmanlığında yüzey araştırmaları yapılmış ve 1996 yılından 2006 yılına kadar Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmaları sürdürülmüştür. Göbekli Tepe’deki kazı çalışmaları 2007 yılından itibaren Bakanlar Kurulu kararı ile Alman Arkeoloji Enstitüsünden Arkeolog Klaus Schmidt başkanlığında yürütülmektedir.</span></p>
<p><span>Süren kazılar hala heyecan verici…</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’de yaklaşık 5 bin metrekarelik alanda yapılan jeomanyetik ve georadar taramalarda çapları 8 ile 30 metreye varan daire biçimli 20 adet tapınma amaçlı kullanılan alan tespit edilmiş, bunlardan ancak 6 yapı katı bugüne kadar ortaya çıkarılabilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69574" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-9.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-9.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-9-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Neolitik Dönem</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe yerleşiminin özelliğini anlamak için öncelikle Neolitik Dönem hakkında bilgi vermek gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Neolitik Dönem, Paleolitik ve Mezolitik dönemlerden sonra gelir. Neolitik; “Yenitaş” anlamına gelmektedir. Bu döneme “Cilalı Taş Devri” de denir. İnsanoğlu ilk kez, Neolitik Dönem’de doğa ile olan ilişkisini kendi lehine çevirerek, avcılık ve toplayıcılık ile birlikte tarıma da yönelmiştir. Yaba- ni şekilde yetişen buğday, arpa, mercimek türü ürünleri deneme yanılma yoluyla ekmeye başlayan insanoğlu, zamanla en iyi ürünü bulmuştur. Yine bu dönemde hayvanların evcilleştirilmesi gerçekleşmiş, ilk dini ve sivil mimari örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştır.</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’de yapılan kazılarda, yerleşik yaşama geçişle ilgili mevcut bilgileri alt üst edecek buluntular ortaya çıkmıştır. Dünyada kabul gören arkeolojik görüşe göre insanoğlunun avcı ve toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik hayata geçmesindeki en önemli faktörler; açlık korkusu ve korunma içgüdüsüdür. Ancak Göbekli Tepe bu tabuyu yıkmıştır. Zira yapıldığı dönem göz önüne alındığında; yerleşik yaşama geçişte dinsel inanışların da etkisinin olabileceğini ispatlamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69575" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-10.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-10-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe’deki Buluntular</strong></span></p>
<p><span>Kazı Başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında bölgedeki kazı çalışmaları her yıl Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim aylarında başlıyor ve yaklaşık 10 hafta sürüyor.</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’nin en ilginç bulguları genelde üzeri hayvan betimleriyle süslenmiş ‘T’ biçimli anıtsal dikilitaşlardan oluşan yapı kompleksleridir. Ortadaki bir çift karşılıklı dikilitaşın çevresindeki dikilitaşlar yuvarlak ya da oval biçimli kapalı mekânlar oluşturmaktadır. ‘T’ ve ‘ters L’ biçimli dikilitaşların insanları simgelediği düşünülmektedir.</span></p>
<p><span>Yapılan arkeolojik araştırmalar göstermiştir ki; Göbekli Tepe Neolitik Tapınak Alanı, dönem insanlarının belirli zamanlarda bir araya gelerek ibadet ettikleri bir yerdir. Kesin olmamakla beraber tapınağın bizzat onu kullananlar tarafından gömüldüğü de öngörülmektedir. Prof. Dr. Klaus Schmidt, “Önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi” sözüyle bu görüşü destekler niteliktedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69576" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-11.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-11-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe Kazı Hakkında</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe üzerinde yapılan jeomanyetik ve georadar taramalarda çapları 20 ile 30 metreye varan daire biçimli 20 adet tapınma amaçlı kullanılan alan tespit edilmiş, bunlardan ancak 6 yapı katı bugüne kadar ortaya çıkarılabilmiştir. Yapılan arkeolojik kazılar, Göbekli Tepe’nin olağan dışı buluntuları ile dinsel/kutsal bir buluşma merkezi olduğu kanısını uyandırmaktadır.</span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’deki tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor. Duvarlarının kalınlığı 1.4 metre olan 12 metre boyundaki ‘T’ biçiminde sütunlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde iki ‘T’ biçiminde sütun karşılıklı olarak yer alıyor. Arkeologlar boyları 3 ila 6 metre arasında değişen bu ‘T’ biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünüyorlar. Bunun sebebi ‘T’ biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirleridir. Ayrıca bu sütunlar üzerine işlenmiş hayvan tasvirleri ve soyut semboller var.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69577" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-12.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-12-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Dilek Ağacı</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe doğal bir tepe değildir. Dümdüz kireçtaşı platosunda yükselen insan eliyle yapılmış yapay devasa bir tepedir. Bu tepe üzerinde tek başına duran yalnız, zamana tanıklık etmiş yaşlı bir karadut ağacı vardır. Bu karadut ağacını yöre halkı Dilek Ağacı olarak adlandırır.</span></p>
<p><span>Onlar için bu tepe bir ziyaret, bir hac bölgesi gibidir. Bu ağacı yöre halkı ziyaret edip dallarına dileklerini söyleyip kumaş parçaları asarlar. Ayrıca burada isimsiz mezarlar bulunmaktadır. Bu taş yatır mezarlardan dolayı bu tepe ‘Ziyaret’ adıyla da anılmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69578" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-13.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-13-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Hayvan Figürleri</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan ilginç buluntular arasında çöl varanı, sürüngen kabartmaları, ağzı açık ve dişleri korkunç bir şekilde betimlenen kurt kafaları, yaban domuzları, turna, boğa, yaban ördeği, leylek, tilki, yılan, akrep, yabani koyun, aslan, örümcek ve kafası olmayan insan kabartması, erkeklik organı abartılı olarak tasvir edilmiş erkek heykelleri vb. yer almaktadır. Ortaya çıkan bulgular 12.000 yıl önce yerleşik hayata geçen bu dönem insanının inançlarını yansıtan önemli bulguları oluşturmaktadır.</span></p>
<p><span>Boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, turna ve yaban ördekleri en sık görülen hayvan tasvirleridir. Taşlar üzerine kazılan bu hayvan tasvirlerinin yanında üç boyutlu kabartma şeklinde yapılan başka betimlemeler de tespit edildi. Bunlardan en önemlisi ‘T’ biçimindeki sütunun yan tarafından aşağı doğru iner biçimde tasvir edilen aslan kabartmasıdır.</span></p>
<p><span>Stilize edilmiş insanları tasvir eden ‘T’ biçimindeki sütunların ağırlıkları 40 ila 60 ton arasında değişiyor. İlkel el aletlerinden başka bir aletin olmadığı bu dönemde sütunların nasıl taşındığı ve dikildiği arkeologlar tarafından henüz çözülemedi. İnsanlığın avcı toplayıcı döneminde yerleşim ve tarım kavramlarından çok uzak olduğu 12.000 yıl öncesinde bu yapıların nasıl tasarlandığı sorusu da henüz cevaplanmadı. Belki tüm bu sorular cevap bulduğunda insanlık tarihi yeniden yazılacak.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69579" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-14.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-14.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-14-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Neden Tapınak Deniyor?</strong></span></p>
<p><span>Buluntular, Taş Devri’nde yaşayan avcı-toplayıcı insanların hayatta kalma, günlük gereksinimlerini gidermenin yanı sıra doğayı anlamaya çalışma, doğaüstü güçlerin ya da tanrının/tanrıların varlığına inanma, dinsel törenler için düzenli aralıklarla bir araya gelme eylemlerini gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Bu dinsel törenlerde hep birlikte inançlarını simgeleyen hayvan ve insan kabartmalarıyla süslü tapınaklar, dev boyutlu dikili taşlar yapmışlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69580" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-15.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-15.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-15-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Uzmanlara Göre Göbekli Tepe</strong></span></p>
<p><span>Göbekli Tepe Kazı Başkanı Schmidt, “Önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi” demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.</span></p>
<p><span>Klaus Schmidt, “Avcı-toplayıcı toplumlara ait eş zamanlı olarak kurulan birçok yerleşim birimi var. Göbekli Tepe, bu yerleşimlerde yaşayan insanlar için bir ibadet yeriydi.” dedi.</span></p>
<p><span>Schmidt’e göre, bu tapınağı yapanlar yeryüzünde ilk kez “evren nedir, biz neden buradayız” sorusunu kendilerine soran kişilerdi.</span></p>
<p>*** *** ***</p>
<p><span>Medeniyetler İttifakı Eşgüdüm Komitesi Başkanı ve Başbakanlık Başmüşaviri Prof. Dr. Bekir Karlığa:</span></p>
<p><span>Medeniyetin doğuşundan önce insanoğlu göçebe bir hayat sürüyordu. Bu göçebe insanoğlu Mezopotamya’ya gelerek buranın faunasından etkilenmiş ve bu avcı toplayıcı topluluklar buraya yerleşmiştir. Yerleşik hayata geçen bu topluluklar bir taraftan tarımla ve hayvanların evcilleştirilmesiyle uğraşırken bir yandan da doğal bir tepe olmayan Göbekli Tepe üzerine muhteşem anıtlar dikmişlerdir. Bu yapılar, insanoğlunun yerleşik hayata geçtiğini gösteren delillerdir. Ayrıca Göbekli Tepe ile aynı zamana denk gelen Çatalhöyük’te taştan ve obsidiyen taşından yapılma tarım aletlerine rastlanmaktadır. Bunlar buğdayı öğütmek için kullanılan taş tarım aletleri, obsidiyen taşından orak, kama ve avcı aletleridir. Tarımla birlikte yerleşik hayata geçen insanoğlu büyük gruplar halinde yaşamaya başladı ve medeniyetin ilk formunu da oluşturmuş oldu. İnsanoğlu tarihindeki bu büyük gelişme, verimli topraklar olan doğuda Mezopotamya ve batıda Akdeniz’e doğru genişledi. Oradan da M.Ö. 5.000 yılına kadar çiftçilik ve yerleşik hayata geçiş Avrupa’ya kadar gelip batı sınırına kadar dayandı.Yerleşik hayata geçiş yapan insanoğlu korku ve sığınma dürtüsüyle inanç kavramına da yönelmiş ve Göbekli Tepe’de o zamanın mimari tekniklerinin ötesinde mabet olarak tanımlayabileceğimiz muhteşem yapılar inşaa etmişlerdir. Böylelikle Doğu’nun büyük nehirleri boyunca bu zengin ve verimli topraklarda medeniyet ile birlikte inanç da doğmuş oldu.</span></p>
<p><span>Tarımla birlikte yerleşik hayata geçen insanoğlu büyük gruplar halinde yaşamaya başladı ve medeniyetin ilk formunu da oluşturmuş oldu. İnsanoğlu tarihindeki bu büyük gelişme, verimli topraklar olan doğuda Mezopotamya ve batıda Akdeniz’e doğru genişledi. Oradan da M.Ö. 5.000 yılına kadar çiftçilik ve yerleşik hayata geçiş Avrupa’ya kadar gelip batı sınırına kadar dayandı.</span></p>
<p><span>Yerleşik hayata geçiş yapan insanoğlu korku ve sığınma dürtüsüyle inanç kavramına da yönelmiş ve Göbekli Tepe’de o zamanın mimari tekniklerinin ötesinde mabet olarak tanımlayabileceğimiz muhteşem yapılar inşaa etmişlerdir. Böylelikle Doğu’nun büyük nehirleri boyunca bu zengin ve verimli topraklarda medeniyet ile birlikte inanç da doğmuş oldu.</span></p>
<p><span>“Doğu’dan Batı’ya bakacak olursak Mezopotamya’da Dicle ve Fırat havzalarını medeniyetin beşiği olarak görebiliriz”, diyen Prof. Bekir Karlığa’nın, bu sözü bu görüşü destekler niteliktedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69581" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-16.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-16.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Gobelitepe-16-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Göbekli Tepe Hakkında Kim Ne Dedi?</strong></span></p>
<p><span><em><span>“Medeniyetten ve her şeyden önce Göbekli Tepe vardı.” </span></em>İngiliz Daily Mail gazetesi</span></p>
<p><span><span><em>“Dinin doğuşu”</em> </span>National Geographic</span></p>
<p><span><em><span>“Göbekli Tepe tarihin gelmiş geçmiş en büyük arkeolojik keşfi”</span></em> Witwatersrand Üniversitesi’nden David Lewis Williams</span></p>
<p><span><span><em>“Burası insan aklının anlamakta zorlanacağı kadar olağanüstü.”</em> </span>Reading Üniversitesi’nden Steve Mithen</span></p>
<p><span><span><em><span>“Burası çok ayrıntılı, kompleks ve tarım öncesi döneme ait. Sadece bu, burayı çok uzun zamandır yapılan en önemli arkeolojik buluş haline getirdi.”</span></em></span> Stanford Üniversitesi’nden Ian Hodder</span></p>
<p><span><span><em>“Göbekli Tepe Piramitler Gibi Olacak”</em></span> İngiliz The Guardian gazetesi</span></p>
<p><span><span><em>“Adem ve Havva Cennet’ten atıldıktan sonra Göbekli Tepe’de buluştu.”</em></span> İngiliz yazar David Rohl, <em>‘Efsane/Legend’</em> adlı eserinde</span></p>
<p><span><span><em>“Şanlıurfa Neolitik Çağ’ın ‘İnanç ve hac merkezi”</em> </span>Kazı İkinci Başkanı Yrd. Doç. Dr. Cihat Kürkçüoğlu</span></p>
<p><span><em>“Göbekli Tepe’de muhteşem anıtsal bir mimariyle karşılaştık”</em></span></p>
<p><span><em><span>“Önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi”</span> </em></span><span>Prof. Dr. Klaus Schmidt</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı Öncesi İstanbul Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı Öncesi İstanbul Tarihi
Tarih boyunca Byzantion, Antonina, Konstantinopolis gibi değişik isimlerle anılan ve kaynaklarda “şehirler kraliçesi” olarak adlandırı­lan İstanbul, Roma, Bizans ve Osmanlı olmak üzere üç imparatorluğa başkentlik yapmış bir kenttir. Bütün zamanlar süresince Doğu’nun ve Batı’nın hayran kaldığı bu şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri ol­duğu bilinmektedir. Rivayete göre şehir milâttan önce 660-659 yılında Yunanistan’daki Megara’dan gelen […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c3224b46.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, Öncesi, İstanbul, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="585" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Istanbul-Tarihi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html">Osmanlı Öncesi İstanbul Tarihi</a></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç.Dr. Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU</span></a></span></strong></span></p>
<p><span>Tarih boyunca Byzantion, Antonina, Konstantinopolis gibi değişik isimlerle anılan ve kaynaklarda “şehirler kraliçesi” olarak adlandırı­lan İstanbul, Roma, Bizans ve Osmanlı olmak üzere üç imparatorluğa başkentlik yapmış bir kenttir. Bütün zamanlar süresince Doğu’nun ve Batı’nın hayran kaldığı bu şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri ol­duğu bilinmektedir. Rivayete göre şehir milâttan önce 660-659 yılında Yunanistan’daki Megara’dan gelen ve bundan dolayı Megaralılar olarak adlandırılan kolonistler tarafından kumandanları Byzas’ın öncülüğün­de Sarayburnu ve Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede kurulmuş ve Byzas’tan dolayı bu isimle anılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Belirtildiğine göre Megaralılar yola çıkmadan önce Delphi kâhinine giderek bir şehir kurmak istediklerini, bunu nerede kurabileceklerini sormuşlar, kâhin de onlara “körler ülkesinin” karşısında kurabilecekle­rini söylemişti. Kâhinin “körler ülkesi” olarak ifade ettiği yer Khalkedon (Kadıköy) bölgesiydi ve buraya daha önce gelerek yerleşen halkın, kar­şılarındaki bu güzelliği göremedikleri için körlükle itham edilmeleri se­bebiyle bölge bu şekilde anılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Şehir, 35 stadion, takriben 6300 m. uzunluğunda olduğu söylenen sağlam bir sur ile çevrilmiş ve surlar Byzas’a veya eşi olduğu söylenen Pheidalia’ya ithaf edilmişti. Son dere­ce büyük taşlardan yapılmış ve birbirlerine madenî kenetlerle bağlanan surlar Eskiçağ’ın en güçlü yapılarından biri olarak kabul edilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu tarihten sonra şehir kısa zamanda gelişme kaydederek zenginleşmeye başladı. Bunda hiç şüphesiz ticaret yolları üzerinde bulunmasının, limana ve verimli topraklara sahip olmasının payı çok büyüktü. Bu re­fah doğal olarak dış güçleri hareketlendirdi ve şehir zamanla Traklar’ın, ardından da Perslerin saldırı ve işgaline uğradı. Milâttan önce 512 veya 513’de Pers Kralı I. Darius’un egemenliğine giren Byzantion, milâttan önce 500 yılında muhtemelen Pers hâkimiyetine karşı başlayan Ionia ayaklanması sırasında Ionialılar tarafından, milâttan önce 478’de Atinalılar tarafından zaptedildi. Milâttan önce 411’de Atina’dan ayrılan şehir, zorlukla da olsa tekrar toparlanabildi. Milâttan önce 340-339 yılında Makedonya Kralı II. Philippos tarafından hem denizden hem de karadan kuşatılsa da kurtulmayı başarabildi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Byzantion, muhtemelen milâttan sonra I. yüzyılda Roma İmparatoru Vespasianus (69-79) döneminde Roma’ya bağlandı. 123 yılında burayı ziyaret eden İmparator Hadrianus şehrin su ihtiyacının temin edilmesi ve bu amaçla tesisler yapılması emrini verdi. Şehir ilerleyen yıllarda İm­parator Septimus Severus ile rakibi Pescenius Niger arasındaki müca­delede Niger’in yanında yer aldı. Ancak bu zorlu mücadeleyi Septimus Severus kazanınca Niger’i desteklediği için şehri cezalandırarak yakıp yıktı; hatta bununla da kalmayarak muhtemelen köy olarak Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) bağladı. Fakat daha sonra şehrin stratejik önemini dikkate alarak yeniden imar edilmesini istedi. Herhalde imparatorun fikrinin değişmesinde oğlu Antoninus Bassianus’un (Caracalla) Byzan­tion lehinde gösterdiği tavrında etkisi vardı. Bundan dolayı Septimus Severus, Byzantion’un tam teşekküllü şehir olması için uğraş veren ve bunu ilk başlatan kişi kabul edilir. İmparator oğlunun görüşleri doğ­rultusunda bu kararı verdiği için şehre onun adını Augusta Antonina olarak vermeyi uygun görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>İmparator Severus önce yıktırdığı surların yerine yenisini inşa ettir­mek için çalışmalar başlattı ve şehrin surlarını Topkapı Sarayı’nın bu­lunduğu yerden 300 veya 400 m. kadar daha batıya doğru inşa ettirdi. Bu surlar muhtemelen Galata Köprüsü’nün olduğu yerden başlayarak Çemberlitaş’a kadar gelmekte ve buradan Kadırga’ya doğru inmekteydi. İmparator daha sonra bugün Sultanahmet olarak isimlendirilen bölgeye Hipodromu yani Sirkus Maximus’u ve yine aşağı yukarı aynı bölgeye Zeuksippos Hamamı’nı inşa ettirdi. 203 yılında yapımına başlanan Hi­podrom 20.000 kişilik olarak düşünülmüştü. Ancak her ikisi de impara­torun ölümü ile tamamlanamadan yarım kaldı. İmparator bundan baş­ka adı daha sonra Mese adını alan iki tarafı sütunlu bir cadde yaptırdı. Günümüzdeki Divanyolu caddesi buraya tekabül etmektedir. Bundan başka bugünkü Ayasofya Kilisesi’nin önünde bulunan meydanın etrafı­nın revaklarla çevrilmesini emretti ve şehre ayrıca bir tiyatro ile kynegion yaptırdı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Roma İmparatorluğu’nu 324-337 yılları arasında tek başına ida­re eden ve imparatorluk başkentini İstanbul olarak belirleyen Büyük Konstantinos’tu. Konstantinos, Roma’nın, başkent olma özelliğini yitir­diğini anladığından yeni bir başkent arayışına girişti. Burası hem doğu­dan Fırat boylarından hem de batıdan Tuna sınırından gelecek saldırı­lara karşı iki tarafa da cevap verebilecek bir yer olmalıydı. İmparator ilk başta selefi olan imparator Dioclatianus gibi İzmit’i seçmeyi düşündü ancak ana yoldan uzak olduğu için vazgeçti. Daha sonra doğduğu şehir Niş’i (Naissos) ardından Sofya’yı (Sardike) ve Selânik’i (Thessalonike) düşündü fakat olmadı. Bir ara aklından Truva geçti ve burada güzel ve muhteşem bir şehir planladı. Rivayete göre şehrin sınırlarını bizzat ken­disi çizdi. Ancak gördüğü bir rüya üzerine burayı da bırakmak zorunda kaldı. Tarih yazarı Sozemenos’a göre imparator rüyasında Tanrı’yı gör­müş ve Tanrı ona başka bir şehir aramasını söylemişti. Oysa imparato­run inşa emrini verdiği bu yerde şehrin kapıları bile tamamlanmış, hatta denizden görünür hale gelmişti. Bu rüya üzerine imparator buradan da vazgeçti ve en sonunda yine Tanrı’nın yol göstermesiyle coğrafî konu­mu kadar siyasî, askerî ve ticarî bakımdan merkez olma özelliğine sahip Asya ile Avrupa’nın birleştiği yerde bulunan Byzantion’da karar kıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Konstantinos’un göz koyduğu bu şehir o zamanlarda büyük bir ihti­malle 20.000 kişinin yaşayacağı büyüklükte bir yerleşim yeriydi. Şeh­rin inşasına muhtemelen 324 yılında başlandı ve alanı öncekinden dört kat daha genişletildi. İmparator kuracağı başkent için bütün imkânları kullanmaktan çekinmedi. Karadeniz kıyılarından kereste, Marmara adasından mermer getirtildi. Pek çok işçi, usta, kalfa ve mimar şehrin imarı için çalıştı. Hatta imparatorun 40.000 Got askerini işçi olarak ça­lıştırdığından bahsedilmekte ve şehri süslemek için Roma, İskenderiye, Efes, Atina ve Antakya’dan değerli sanat eserlerinin gelmesini sağladığı ifade edilmektedir. Rivayete göre imparator şehrin sınırlarını kendisi belirledi, hatta bazı güçler tarafından yönlendirildi. Elinde mızrak (veya asâ) olduğu halde maiyetiyle yürürken sanki önü sıra yol gösteren biri varmış gibi hareket etmekteydi. Etrafında bulunanlar bu kadar geniş bir alanın seçilmesi karşısında şaşkınlığa düşmüş ve imparatora, “Efendim, ne zaman duracaksınız” diye sormuşlardı. İmparator ise “önümde yürü­yen durduğu zaman” şeklinde onlara cevap vermişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Konstantinos, şehri düşmanlara karşı korumak için kara tarafını Marmara’dan Haliç’e kadar uzanan bir surla çevirtti. Bu surlar büyük bir olasılıkla Samatya’dan (Rabdos) başlamakta, Cerrahpaşa’dan geçe­rek Çukurbostan’dan (Makios) Bayrampaşa deresine (Lykos) yani Va­tan caddesine inmekte ve Cibali yakınında son bulmaktaydı. Bu surlar eski surlardan aşağı yukarı 3 km. kadar daha batıda yapılmıştı. Yeni başkente saray, senato binası, Hipodrom ve Forum yapıldı. Birbirinden hoş pek çok sanat eseriyle süslenen şehir 11 Mayıs 330’da kırk gün sü­ren eğlenceler sonunda resmen açıldı. Başkent, Yeni Roma (Nea Roma), İkinci Roma (Secunda Roma) veya kurucusuna izâfeten Konstantinopolis olarak adlandırıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İmparator şehri Roma’ya benzetmek için elin­den geleni yaptı. İstanbul, Roma belediye teşkilâtına göre düzenlendi ve ikisi sur dışında olmak üzere on dört bölgeye ayrıldı. Blakhernai ve Galata (Sykai) bölgeleri sur dışında bırakıldı. On dördüncü bölge olan Blakhernai sonradan V. yüzyılda Theodosios surları içine alındı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>İmparator az olan nüfusu artırmak için çok uğraş verdi. Özellikle se­natör ailelerin Roma’dan İstanbul’a gelmesini sağlarken, başka şehir­lerden insanların da buraya gelmesini emretti. Şehirde bulunanlara ve gelenlere yiyecek tedarikinde bulundu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Konstantinopolis’in yönetim biçimi de Roma’ya benzetildi. Şehir aynen Roma’da olduğu gibi “prae-fectus” (vali) tarafından idare edildi. Bu valiler yani Konstantinopolis ve Roma valileri, imparatorluk valileri olan “praefectus praetorio”lardan sonra bütün devlet memurları içindeki en yüksek dereceli görevliler­di. Vali aynı zamanda senatonun da en yüksek temsilcisi kabul edilirdi. Askerî kıyafet giymeyen sıradan bir Roma vatandaşı gibi toga giyen vali, bu haliyle toga taşıyan tek devlet memuru olma özelliğine sahipti. Yeni başkentin valisi sonraları eparkhos adını alarak şehrin hayatında önem­li rol oynayacaktı. Konstantinopolis’in adalet mekanizması ona teslim edilmiş; asayişin temini de onun emrine verilmişti. Ayrıca şehre ait eko­nomik ve ticari hayat da valinin kontrolü altında bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>İmparator tarafından yaptırılan ve Palatium Magnum olarak adlan­dırılan Büyük Saray I. bölgede inşa edilmiş olup, bugün Sultan Ahmed Camii’nin bulunduğu yerden Marmara kıyısına kadar yaklaşık 100.000 m<sup>2</sup>’lik bir alanı içine almaktaydı. Etrafı duvarlarla çevrili bu alanın için­de çeşitli binalar, bahçeler, hamamlar, kütüphaneler, kiliseler, yönetim mekânları, hapishane ve sütunlu revaklar bulunduğundan başlı başına bir şehir görünümü vermekteydi. Bu kompleksin ilk binaları olan Daph­ne, Magnaura ve Khalke ile on dokuz divanlı Triklinos, Büyük Konstantinos tarafından yaptırılmıştı ve her gelen imparatorun ilâve binalarıyla büyümeye devam etti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Tören salonlarının da bulunduğu bu komplekste yabancı devlet adamları ve elçiler kabul edilir ve onlara imparatorluğun haşmetinin gösterilmesine çalışılırdı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Saray en büyük hasarı İmparator Iustinianos zamanında 532 yılında meydana gelen Nika isyanı sırasında aldı ve bu ilk binalar kullanılamaz derecede zarar gördü. Bunun üzerine İmparator Iustinianos bunların tekrar yapılmasını emretti. Büyük Saray imparatorluğun debdebesini ve görkemini gösteren en büyük yapılar­dan biri olarak varlığını XI. yüzyılın sonlarına kadar devam ettirdi. Bu tarihten sonra önemini kaybeden Büyük Saray’ın yerine genelde Komnenos hanedanı zamanında Blakhernai Sarayı tercih edildi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Septimus Severus zamanında yapımına başlanan ancak bitirileme­yen Hipodrom ise Büyük Konstantinos tarafından yeniden ele alındı ve daha da genişletilerek kapasitesi 20.000’den 80.000’e çıkarıldı. Büyük Saray’ın kuzeybatısında inşa edilen Hipodromun uzunluğu takriben 500, genişliği ise 117 m. olup, basamak basamak yükselen sıralara sa­hipti. İlk başlarda ahşap olarak yapılan oturma sıraları daha sonra mer­merden inşa edildi. Hipodrom’un kuzey taraflarında atların ahırları ile gösteriler için malzemelerin saklandığı yerler bulunmakta, altında ise özel olarak yapılmış bölümler yer almaktaydı. Buralarda görevliler ile başka yerlerden getirilen hayvanlar kalmaktaydı. İstanbul’daki hipod­romda Roma’da uygulanan vahşet görülmemekteydi. Hipodrom’un or­tasında uzunlamasına duran duvar Spina olarak adlandırılmaktaydı ve bu spina dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş sanat eserleri ile süslen­mişti. Meselâ Yılanlı Sütun ile Dikilitaş (Obelisk) bunlardan bir kaçıydı. Yılanlı Sütun’un şehri akrep ve yılanlardan koruduğuna inanılırdı. İm­parator Büyük Konstantinos tarafından hipodromda Kathisma denilen imparatorluk locası yaptırıldı ve bu loca spiral bir merdivenle Büyük Saray’a çıkabilmekteydi. Hipodrom çok yönlü kullanılabilen bir alan ol­makla beraber en çok atlı araba yarışları ile tiyatro gösterileri için kul­lanılmaktaydı. Girişin serbest olduğu hipodromda oyunlar, imparato­run elinde tuttuğu beyaz bir mendili yere atması ile başlamaktaydı. Atlı araba yarışları Mavi, Yeşil, Kırmızı ve Beyaz denen gruplar tarafından gerçekleştirilmekteydi; ancak zaman içinde bu gruplardan sadece Mavi ve Yeşiller kaldı. Bu iki grup ilerleyen dönemlerde siyasi bir hüviyet ka­zanarak halkın dinî, siyasî ve sosyal anlamda duygularının tercümanı oldu. Maviler, İstanbul’un zengin ve soylu kesimini, Yeşiller ise toplu­mun daha alt gruplarının tüccar ve zanaatkârları temsil etmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bu iki grubun kavgaları yüzünden başkent kimi zaman büyük sıkıntılar yaşamıştı. Nitekim İmparator Anastasios zamanında 498 yılında mey­dana gelen yangın Hipodrom’da yarışları izleyen imparatora tutuklu ar­kadaşlarının serbest kalmasını isteyen Yeşiller’in taş atması yüzünden başlamış ve Konstantinos Forumu’na kadar her şeyin yanıp kül olma­sıyla sonuçlanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Hipodrom bu yarışlar dışında zamanla törenlerin tertip edildiği ve siyasi olayların yaşandığı bir yer olmaya başladı. Halk yönetime karşı tavrını en fazla hipodromda gösterebilmekte, yeni impa­ratorun tahta çıkışını burada toplanarak onaylamakta veya imparato­run tavrına buradan itiraz edebilmekteydi. Hipodrom en şiddetli vah­şeti İmparator Iustinianos zamanında Nika isyanı sırasında gördü. 532 yılındaki bu isyanda kaynaklara göre 30.000-40.000 arasındaki isyancı hipodroma kapatılarak katledildi.</span></p>
<p><span>İmparator Konstantinos tarafından yaptırılan ve Mese caddesinin sonunda bulunan Konstantinos Forumu gerek kendi dönemi gerekse sonraki dönemler için en orijinal yapılardan biri oldu. İmparatorun bu­günkü Çemberlitaş’ta inşasını emrettiği Forum, zemini mermerle kap­lanmış iki sıra sütunlu revaklar ve doğu-batı yönlerinde iki mermer ke­merle biçimlendirilmişti. Forum’da Helana’nın heykelinden başka fil, as­lan ve domuz heykelleri bulunmaktaydı. Büyük Konstantinos Forum’un orta yerine Roma Apollon Tapınağı’ndan 50 m. yüksekliğindeki porfir sütunu getirtmiş ve bunun üzerine heykelini koydurmuştu. İmparator burada Helios (güneş tanrısı) olarak tasvir edilmiş ve imparatorun başı yedi ışından bir hale ile çevrelenmişti. Sağ elinde bir mızrak sol elinde ise küre bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>İmparator Büyük Konstantinos Ayasofya’nın önünde bulunan mey­danı yeniden düzenlemiş ve annesi Helena adına buraya bir heykel diktirmişti. Bundan dolayı burası Augusteion Meydanı olarak anılmaya başlandı. VI. yüzyılda başkentin en önemli yerlerinden biri kabul edilen Augusteion, insanların buluşma yeri ve aynı zamanda çarşı ve pazarlara yakınlığı ile dikkat çekmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Sonraki dönemde buraya İmparator Iustinianos’un yaldızlanmış bronzdan yapılmış atlı bir heykeli dikildi. Bu heykelde imparator Romalı başkumandan giysileri içinde, başında miğferi ile zırhlı olarak durmakta, sağ eliyle doğuyu, dönemin rakip imparatorluğu olan Sâsânîleri işaret etmekte, sol elinde ise bir küre tutmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Augusteion Meydanı’nın güney tarafında bulunan ve İmparator Septimus Severus tarafından yapımına başlanan ancak tamamlanamayan Zeuksippos Hamamı Konstantinos tarafından bitiri­lerek heykellerle süslendi. Hamamın yapımında çok değişik renkli ve güzel mermerler kullanıldı. Ancak bu hamam 532 yılındaki Nika isyanı sırasında büyük zarar gördü.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Başkentin kuruluşu sırasında İmparator Konstantinos şehir halkının su ihtiyacını karşılamak için, Istranca dağlarından, Byzantion’a kadar uzanan takriben 250 km. uzunluğunda bir su kemeri yaptırmaya başla­mıştı. Ancak bu su kemerinin tamamlanışı onun ölümünden otuz altı yıl sonra, İmparator Valens (364-378) döneminde 373 yılında gerçekleşti. Günümüzde Bozdoğan Kemeri olarak bilinen bu su kemeri o dönemde Valens Kemeri (Valens Aqueduct) olarak adlandırılmıştı.</span></p>
<p><span>Büyük Konstantinos döneminde 325 yılında İznik’te (Nikea) bir konsil toplandı. Bizzat imparatorun başkanlık ettiği bu konsilde Hristiyanlığın iman esasları belirlendi. Halkının gözünde Büyük Konstantinos’un Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine ve evrensel bir güç olduğuna inanılmaktaydı. Zira Bizans’ın geleneklerinde imparatorun Tanrı tarafından seçildiği ve bu göreve onun tarafından getirildiği inancı hâkimdi ve bu inanç imparatorluğun sonuna kadar devam etti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Konstantinos ile birlikte eski yönetim sisteminden tamamen farklı yeni bir dö­nem başlamıştı. Ancak onun 337 yılında ölümünden sonra başa geçen oğulları babaları kadar başarılı olamadı. Üç oğlundan en büyüğü olan Konstantios diğer kardeşlerinin erken ölümü ile imparatorluğu yönet­meye başlayınca hem iç hem de dış sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Bununla birlikte babası kadar olmasa da başkentin gelişimine katkıda bulundu. Mesela İmparator Konstantinos döneminde yapıldığı belir­tilen Ayasofya Kilisesi aslında Konstantios zamanında inşa edilerek 15 Şubat 360 tarihinde açıldı. Birinci tepe üzerinde ahşap çatılı bir bazili­ka şeklinde yapılan bina 404 yılında Patrik Ioannes Khrysostomos’un sürgünü esnasında hasar gördü.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Konstantios’un halefi İmparator Iulianos da Marmara kıyısında muhtemelen 362 yılında bir liman yap­tırdı. İmparator II. Iustinos (565-578) bu limanı daha da genişleterek eşi Sophia’nın adını vermiş ve bundan dolayı bu liman Sophia Limanı olarak anılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>379-395 yılları arasında imparatorluğu idare eden Theodosios, Hı­ristiyanlığın imparatorluğun resmî dini olmasını sağladı ve 381 yılın­da İstanbul’da toplanan II. Genel Konsil ile İznik kararları aynen kabul edildi. Bu şekilde “doğru inanç” yani Ortodoksluk doğmuş oldu. İmpa­rator Theodosios döneminde artık İstanbul tam bir başkent haline dö­nüşmeye başladı. Bu dönemin şüphesiz en değerli eseri Hipodrom’daki Spina’ya dikilen Obelisk yani Dikilitaş oldu. Theodosios, imparator­luğun batı tarafında imparator ilân edilen Maximus’a karşı kazandığı başarıdan dolayı bunun dikilmesini istemişti. Obelisk dört köşeli bir mermer kaide üzerinde durmakta ve bu kaide üzerinde imparator ve ailesi ile ilgili kabartmalar, saraya ve hipodroma dair bölümler ve çeşitli oyunlar tasvir edilmektedir. Ayrıca Hipodrom’da yapılan araba yarışla­rını gösteren kabartmalar da bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>İmparatorun kendi adına şimdiki Beyazıt Meydanı’nın olduğu yere yaptırdığı ve Forum Tauri diye bilinen Forum da yine dönemin göze çarpan eserlerindendi. Bu yapı büyük bir ihtimalle Gotlar’a karşı ka­zanılan zaferden sonra inşa edilmeye başlanmıştı. Roma’daki Traianus Forumu’na göre planlanan bu Forum’un batı tarafında kemerli bir kapı ve güneyinde bazilika bulunmakta, Forumda yer alan ve 393 yılında dikildiği sanılan sütunun üzerinde imparatorun gümüş kaplama tunç bir heykeli yer almaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Theodosios döneminde şehrin nüfusunun arttığı görüldü. Bunda herkesin kendi imkânlarına göre ev yapmasının rolü olduğu gibi vergilerin mâkul duruma çekilmesinin ve imparatorun buğday depolarını yeniletmesinin de etkisi vardı ve imparator Horrea Aleksandrina ve Horreum Theodosianum ambarlarını yaptırmıştı. Bu vesile ile daha önce ağır vergilerden kaçarak şehirden uzaklaşan halkın tekrar geri dönmeye başladığı görüldü. Şehrin yeni bir sur yapımına ih­tiyacı olduğu özellikle 384 yılından itibaren çok açık bir şekilde kendini hissettirse de böyle bir şeye girişilmesinin zamanı olmadığı anlaşıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Theodosios’un 395 yılında ölümü ile vasiyeti üzerine devlet, oğulları arasında idarî bakımdan ikiye ayrıldı. Honarios ülkenin batısını Arkadios ise doğusunu idare edecekti. Her ne kadar imparatorluğun sadece idarî bakımdan ikiye ayrıldığı, devletin bütünlüğü düşüncesinin sürdü­ğü ifade edilse de bu kesin bir ayrılık oldu ve bundan sonra imparator­luğun iki tarafı hiç birleşemedi.</span></p>
<p><span>Arkadios zamanında görülen en önemli olaylar şehirde çıkan yangın­lardı. 12 Temmuz 400 tarihinde Gotlar yüzünden meydana gelen yan­gında özellikle Büyük Saray çevresi büyük zarar görürken,<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> İstanbul Patriği Ioannes Khrysostomos’un sebep olduğu yangının etkisi başkent için daha büyük oldu. Khrysostomos ve İmparatoriçe Eudokia arasın­daki mücadele ve bu nedenle patriğin sürgüne gönderilmesi başkentte tepkilere yol açmış ve halkın sevgisini kazanmış olan Khrysostomos le­hinde gösterilerin yaşanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine patrik geri getirildi; ancak yine imparatoriçe ile aralarında sorunlar ortaya çık­tı. Buna başka sebepler de eklenince patriğin kesin olarak sürülmesine karar verildi. 404 yılında cereyan eden bu olaydan sonra halk ayaklandı ve şehri ateşe verdi. Bu yangında aralarında Ayasofya’nın da olduğu pek çok bina zarar görürken başkent de büyük yıkıma uğradı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Arkadios’tan sonra iktidara gelen oğlu II. Theodosios dönemi siyasî olayların çokça yaşandığı bir dönemdi. Hun Hakanı Attila’nın impara­torluğa karşı seferleri bu dönemde yaşandı ve imparatorluk hem Hun korkusu hem de uzun süredir duyulan ihtiyaç sebebiyle surların yapı­mına başladı. Bu işi Prefektus Antemius üstlendi. Yeni sur, Konstantinos surlarından 1.5 veya 2 km. daha dışa ve batıya doğru alınmıştı. Surların yapımı muhtemelen 447’deki Attila’nın tehdidinden önce bi­tirildi. Ancak 26 Ocak 447’de meydana gelen korkunç depremde yeni surlar büyük bir hasara uğradı ve yıkıldı. Attila’nın tehdidi devam ettiği için imparatorluk bir an önce tedbir aldı ve muhafız kuvvetleri komu­tanı Kontantinos Cyrus iki ay içinde surun yıkılan yerlerini onarmayı başardı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> 5650 m. uzunluğunda olan ve Marmara’dan Haliç’e kadar uzanan kara surları üzerindeki en önemli kapılardan bazıları, Belgrat-kapı, Yaldızlıkapı (Porta Aurea veya Altın Kapı), Topkapı, Edirnekapı ve Eğrikapı’dır. Bunların içinde şüphesiz en çok bilineni Yaldızlıkapı oldu. Zira bu kapı kapıların en büyüğü idi ve batıdan gelen Via Egnatia (Draç-Okhrida-Vodena-Selânik-Silivri’den geçerek İstanbul’a giden yol) yoluna açılmaktaydı. Üç kemerli olarak inşa edilen kapı mermer bloklu iki kule arasında yer almakta ve ortadaki giriş kısmı altın yaldız­la kaplanmaktaydı. Surun günlük geçişe mahsus olan diğer kapılarına mukabil bu Yaldızlıkapı sadece askerî ve dinî törenlerde, imparatorun ve ordunun zafer alayları ile şehre girişinde kullanılırdı. İmparatorlar bu kapıdan giriş yaptıktan sonra Mese caddesi yoluyla Ayasofya’ya ge­lirler buradan da Büyük Saray’a ulaşırlardı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Meselâ Komnenos hane­danının meşhur hükümdarı Manuel Komnenos (1143-1180) Macarlar’a karşı giriştiği savaşta başarılı olunca başkente Yaldızlıkapı’dan giriş yapmış ve Ayasofya’ya kadar bu yoldan ilerlemişti. Bizans tarih yazarı Niketas’ın kaydına göre imparatoru ve zafer alayını görmek için bu böl­geye gelen halka daha iyi izleyebilmeleri için yolun her iki tarafına iki ve üç katlı ahşap tribünler inşa edilmişti. İmparatorun önünde bembeyaz dört at tarafından çekilen bir araba yürümekte ve bu araba altın ve gü­müş yaldızlarla süslenmiş durumdaydı. Arabanın üzerinde “Tanrı’nın annesi” olarak isimlendirilen Hz. Meryem tasviri bulunmakta, arabanın ardından imparatorun akrabaları, senatodan yüksek devlet memurları ve imparatorun sevgisine mazhar olmuş yüksek unvan sahipleri ile di­ğerleri yer almaktaydı. İmparator Manuel ise bunların arkasından süslü imparator kıyafetleri içinde ve bir atın üzerinde ilerlemekteydi. Manuel doğruca Ayasofya’ya giderek Tanrı’ya şükür duasında bulunmuş ve bu­radan da sarayına geçmişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>II. Theodosios devrinin diğer bir olayı da İmparator Büyük Konstantinos zamanından beri var olan üniversitenin imparatorun 27 Mart 425’de yayımladığı ferman ile genişletilerek yeniden düzenlenmesi oldu. Üniversite muhtemelen Theodosios Forumu’na yakın bir yerde bulun­maktaydı. Dersler amfiteatr şeklindeki salonlarda yapılıyordu. Bu yük­sek okulda otuz bir profesör ders vermekteydi. Yirmi yaşına kadar olan tahsil süresi sonunda okulu bitirenlere diploma verilirdi. Burada görev yapan profesörlerin özel ders vermeye hakları yoktu. Bunlar bütün ça­lışmalarını ve zamanlarını yüksek okuldaki dersleri için harcayacaklar­dı. Hocaların maaşları devlet tarafından ödenmekteydi. Bunların mal ve mülkleri vergiden muaftı. Ayrıca mahkeme huzuruna da çıkarılamazlar­dı. Yüksek okul kısa zamanda bütün imparatorluğun ilim merkezi ha­line geldi. Nika isyanı sırasında okulun binaları yandı fakat İmparator Iustinianos tekrar inşa ettirdi. 7. yüzyılın başında İmparator Phokas za­manında kapatılan üniversite İmparator Herakleios devrinde yeniden açıldı. Ancak bu defa okulun yönetimi kilisenin elinde olduğu için laik öğrenimden ziyade bir medrese görünümü aldı. 9. yüzyılda ise yüksek okul İmparator III. Mikhail (842-867) zamanında tamamen Grekçe öğrenim ile yeniden düzenlendi. Dönemin en önemli hocalarından biri olan Leon bu kurumun başkanlığını yapmakta ve aynı zamanda mate­matik ve felsefe dersleri vermekteydi. İstanbul Patriği Photios’un da bu­rada ders verdiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>II. Theodosios zamanında şehir en geniş haline gelmiş hatta planı dahi belirlenmişti. II. Theodosios’un 450 yılında ölümünden sonra im­paratorlukta iç ve dış sorunlar devam etti ve nitekim İmparator Zenon zamanında (474-491) imparatorluğun Batı kısmı 476 yılında Germen kavimlerinin saldırısı sonucu yıkıldı. Doğu tarafı ise bu tehlikeden kur­tulmayı başararak Doğu Roma İmparatorluğu veya bilinen adıyla Bizans İmparatorluğu şeklinde 1453 yılına kadar devam etti. II. Theodosios’dan sonra gelen imparatorlar başkent şehircilik ve gelişim açısından önemli bir yere geldiği için sadece anıtsal eserler ve savunma amaçlı çalışmalar yapmakla yetindiler. Meselâ Markianos zamanında (450-457) dikilen ve bugün Kıztaşı adıyla anılan Markianos Sütunu praefectus Tatianus tarafından imparatora ithafen dikilmiştir ve günümüzde Fatih’te Malta semtinde bulunmaktadır. Mermer bir kaidenin üzerinde yer alan sütu­nun üzerinde muhtemelen imparatorun heykeli yer almaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> İm­parator Anastasios zamanında ise (491-518) Silivri’den Karadeniz’e ka­dar uzanan ve “uzun sur” veya “Anastasios Suru” olarak adlandırılan sur inşa edilmişti. Rivayete göre İmparator Anastasios özellikle Bulgar teh­likesini bertaraf edebilmek için uzun surun yapılmasını emretmişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>527 yılında Bizans’ın başına geçen Iustinianos imparatorluğun en ilgi çekici siması oldu. İmparatorun devleti eski görkemli günlerine döndürme isteği ve bu gaye için yaptığı çalışmalar dikkat çekti. Kay­bedilen devlet topraklarını geri almak için seferlere girişen impara­tor Kuzey Afrika’da Vandallar’a, İtalya’da Ostrogotlar’a ve İspanya’da Vizigotlar’a karşı başarılar kazandı. Dönemin en önemli ve aynı zaman­da hem başkent hem de imparatorluk açısından en tehlikeli olayı, 532 yılında İstanbul’da görülen Nika isyanı oldu. Başkent 532 yılının Ocak ayında büyük bir isyanla sarsıldı. Âsilerin parolası “NİKA” yani zafer idi. Ayaklanma bütün şehre yayıldı. Her taraftan ateşe verilen şehir­de büyük yangınlar meydana geldi. Büyük Konstantinos’tan bu tarafa her gelen imparatorun katkısı ile gelişip büyümekte olan İstanbul bu isyanla âdeta yok oldu. En güzel binalar, en âbidevî sanat eserleri çı­kan yangınlarla ortadan kayboldu. İmparator Iustinianos Hipodrom’da halka hitap ederek onları yatıştırmaya ve isyanı durmaya çalıştı, ancak sonuç vermedi. İmparator çaresiz bir şekilde ne yapacağını bilemezken ve kaçmayı planlarken onu bu düşünceden eşi Theodora vazgeçirdi. Iustinianos eşinden aldığı cesaretle önemli kumandanlarından Belisarius ve Narses’i isyanı bastırmak için görevlendirdi. Bu iki kumandan ke­sin, kararlı ve kurnaz bir siyaset ile ayaklanmayı bastırmaya çalıştılar. 30.000-40.000 arasındaki isyancı Hipodrom’da vahşice öldürüldü. Altı gün süren, imparatorluk başkentini alt üst eden ve binlerce kişinin ölü­mü ile neticelenen isyan güçlükle de olsa bastırıldı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>İmparator Iustinianos’un kendisine olan güvenin gelmesinde, yapa­cağı işler ve uygulayacağı politikalarla yeni bir dönemin başlamasında Nika isyanının çok büyük rolü oldu. Zira imparator bundan sonra sü­ratle toparlanarak iç ve dış politikalarını belirledi. İlk yaptığı iş başken­tin yeniden inşası için çalışmaları başlatması oldu. Yangın esnasında tahrip olan her şeyin onarılmasını veya yeniden yapılmasını emretti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> İsyan sırasında şehirde çıkan yangında Ayasofya da yanmıştı. İmpara­tor çok geçmeden elinde bulunan bütün imkânları kullanarak ve hiç­bir masraftan çekinmeyerek binanın yapılması için emir verdi. Bunun için dönemin meşhur iki mimarı Trallesli Anthemios ve Miletli Isidoros görevlendirildi. Bu iki mimar beş yıllık bir çalışma sonunda (532-537) Ayasofya’yı inşa etti ve bu eser günümüze kadar geldi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></span></p>
<p><span>İstanbul, tarih boyunca görülen en tehlikeli veba salgınlarından bi­risini İmparator Iustinianos zamanında 542 yılında yaşadı. Üstelik bu salgın sadece İstanbul ve civarına değil neredeyse bütün dünyaya ya­yılmış ve sonraki 200 yıl boyunca da aralıklarla kendini göstermişti. Bu sebeple Pandemi yani kıtalar arası bir salgın olarak kabul gördü. Ve­banın yıkıcı etkisi başkentte özellikle ilk üç ayda kendini göstermiş, ilk başlarda ölenlerin sayısı günde 5.000 iken sonraları 10.000 rakamının üzerine çıktığı görülmüştü. Hatta salgın esnasında imparatorun kendisi de bu hastalığa yakalandığı için çoğu yazar 542 yılındaki vebadan Iusti­nianos vebası olarak bahsetmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Iustinianos’un ölümünden sonra halefleri onun kadar iddialı olama­dılar. Özellikle İmparator Tiberios (578-582) ve Mavrikios zamanında (582-602) Balkanlar’da Avarlar imparatorluğu zor durumda bıraktılar. Hatta hanları bayan idaresinde harekete geçerek en önemli şehirlerden biri olan Sirmium’u ele geçirdiler. Onların bu imparatorluğa yönelik hasmane tavırları bundan sonraki süreçte de devam etti ve özellikle İmparator Herakleios zamanında Avarlar’ın Sâsânîler’le iş birliği içinde başkenti kuşattıkları görüldü. 626 yılı Haziran ayında Sâsânîler bütün Anadolu’yu geçerek İstanbul önlerine kadar geldiler ve Kadıköy ile Üs­küdar arasında karargâh kurdular. Bundan bir ay kadar sonra da Tem­muz 626’da Avarlar İstanbul’u kuşattılar. Ağustos ayının ortalarına ka­dar süren ve Bizans’a korku dolu anlar yaşatan Avar kuşatması ne yazık ki başarısız oldu. Sonuçta Avarlar geri çekilmek zorunda kaldılar. Onla­rın bu çekilmesinden sonra müttefikleri Sâsânîler de ümitsiz bir şekilde karargâhlarını boşaltıp geri dönmeye başladılar. Böylece büyük umutla­rın bağlandığı kuşatma bir şey elde edilemeden sona ermiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>VII. yüzyılda başlayan İslâm fetihleri gerek İmparator Herakleios’u (610-641) gerekse haleflerini zor durumda bıraktı. Bu ilerleyişten başkent İstanbul da payını aldı. Emevîler döneminde müslüman Araplar’ın 668-­669, 674-678 ve 717-718 yıllarında üç İstanbul kuşatması vuku buldu. İlk kuşatma yiyeceklerin bitmesi ve çekilen açlık yüzünden başarılı olamadı ama bu kuşatmadan en çok akılda kalan Hz. Muhammed’i Medine’ye hicretinden sonra evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin has­talanarak vefat etmesi ve surların dışında bir yere gömülmesi oldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> 674-678 kuşatması da başarısızlıkla sonuçlandı ve müslümanlar Bizans imparatoru ile otuz yıllık bir anlaşma yapmak durumunda kaldılar.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> 717-718 kuşatması da müslüman gemilerinin Bizans askerleri tarafın­dan Grek ateşi ile yakılması, kış mevsiminin çok sert geçmesi ve güçlü surların da etkisiyle başarılı olamadı.</span></p>
<p><span>726-843 yılları imparatorlukta tasvir kırıcılık veya ikonoklazma (ikonoların kırılması) hareketinin görüldüğü yıllardı ve bu hare­ket her alanda kendini hissettirmişti. Dinî resimlerin kutsallığına ve bunların önünde ibadete karşı çıkan tasvir kırıcılık hareketi 726 yılında III. Leon’un (717-741) yayınladığı bir fermanla başladı ve bu hareketin ilk devresi VI. Konstantinos adına ülkeyi idare etmekte olan İmparatoriçe Irene’nin 787 yılında tasvirlere ibadeti yeniden canlandırmak için konsil toplaması ile sona erdi. Ancak 813 yılında tahta çıkan V. Leon’un tekrar tasvirlere düşman olmasıyla başlayan ikinci dönemi 843 yılında II. Mikhail adına devleti yöneten Theodora zamanında tasvirlere iba­detin yeniden başlaması ile son buldu. Bu hareket nedeniyle imparator­luk özellikle de başkent çok sıkıntı yaşadı. Tasvir kırıcılık öncesi şehirde görülen tiyatro, toplantı mekânları gibi yerler bu hareket yüzünden za­rar görmüş, Hipodrom bile bu durumdan etkilenerek eski parlak gün­lerinden çok şey kaybetmişti. Şehrin kendine özgü duruşunu değiştiren bu hareket sonrası başkent kendini toparlamaya çalıştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Bu toparlanma aslında tasvir kırıcı hareketin ikinci döneminden iti­baren yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. İmparator Theophi­los (829-842) çoktandır ara verilen eser yapımı ve onarımını yeniden ele aldı. Meselâ Küçükyalı civarında Bryas Sarayı’nın yapımına izin verdi. Kaynakların bildirdiğine göre imparator Araplar ile mücadelesi esnasında Bağdat’a Abbâsî sarayına elçi olarak hocası Synkellos Ioannes Grammatikos’u göndermiş ve hocasının Bağdat sarayı anlatımların­dan çok etkilenen imparator Abbâsî sarayının bir benzerinin bu mev­kide yapılmasını emretmişti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Theophilos’un ölümünden sonra yerine geçen oğlu III. Mikhail dönemindeki en önemli olay Ruslar’ın ilk defa İstanbul önlerine kadar gelerek şehri kuşatmaları oldu. İmparatorluk, haklarında hiçbir bilginin olmadığı bu kavimden zorlukla da olsa kurtulabildi. Fakat bu kesin bir kurtuluş olmadı; zira Ruslar bu tarihten son­ra sıklıkla İstanbul önlerine kadar gelerek imparatorluğu güç durumda bıraktılar.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>I. Basileios ile (867-886) başlayan Makedonya hânedanlığı zamanın­da ise başkentte manastırların yapımı hız kazandı ve 907 yılında Kons­tantinos Lips Manastırı (Fenârî Îsâ Camii) inşa edildi. Ayrıca şehrin su yollarının yenilenmesi de bu hânedan döneminde gerçekleştirildi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Başkentin nüfusunda da yavaş yavaş artış görüldü. Bu yapılanma ve ye­nilenme döneminde İstanbul yine depremlerle sarsılmaya devam etti. 9 Ocak 869 tarihinde görülen büyük deprem başta Ayasofya olmak üzere pek çok binanın yıkılmasına sebep oldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>İmparator I. Basileios’tan sonra tahta çıkan oğlu VI. Leon (886-912) iyi eğitim almış, yazar ve hatip olarak isim yapmış çok yönlü bir impa­ratordu. Belki bu hali dolayısıyla kendisine “ hakîm” veya “bilge” de­nilmekteydi. Onun zamanında imparatorluk ilmi, kültürel ve ekonomik hayatta ilerlemeler kaydetmeye devam etti. İstanbul’daki esnaf ve mes­lek sahiplerinin loncaları hakkında bilgi vermek için yazılan Eparkhos Kitabı (valinin kitabı) bu dönemin ürünüydü. Bu kitaba göre X. yüzyıl­da başkentte noterler, kuyumcular, bankacılar, parfüm satıcıları, mum­cular, sabuncular, dericiler, kasaplar, balıkçılar, fırıncılar vb. adı al­tında yirmi iki adet lonca bulunmaktaydı. Loncaların satış yaptıkları dükkânları genelde Konstantinos Forumu ile Lausus Sarayı arasında uzanmaktaydı. Meselâ bakırcıların (chalcopratai) dükkânları Ayasofya Kilisesi’nin batı kapısı tarafında; ekmek fırınları (artopoioi) Kons­tantinos Forumu ile Theodosios Forumu arasında Mese üzerinde yer almaktaydı. Büyük Saray ile Konstantinos Forumu arasında kuyumcu dükkânları bulunmaktaydı. Bakkallar (saldamarioi) dükkânlarını hal­kın ihtiyaçları söz konusu olduğundan şehirde istedikleri yerde açabilir­lerdi. Başkent İstanbul’un ekonomisi daha önce belirtildiği gibi şehrin valisi “eparkhos” tarafından denetlenmekte, ticaret ve sanatla uğraşan­lar da loncalar halinde teşkilâtlanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></span></p>
<p><span>Bizans’ta işlenecek olan mallar kontrol altında tutulur, özellikle başkente dokuma işlerinde kullanılmak için gelen pamuk ve kenevir; Suriye’den gelen ipekli kumaş ile Ruslar’ın Karadeniz kıyılarına kadar getirdiği altın, gümüş, bal, bal mumu ve kürklerin satışı sıkı bir şekilde düzenlenirdi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></span></p>
<p><span>Bizans’ın en önemli ekonomik gücü ipekti. İpek Bizans için çok de­ğerli olup ihracatı bile yasaklanmıştı. İlk başlarda ipek Çin’den gelmek­teydi. Ancak İmparator Iustinianos zamanında keşiş kılığındaki casus­lar sayesinde ipek böceği İstanbul’a getirildi ve burada ipek endüstrisi kuruldu. Hatta başkentte İpek örücüleri, ham ipek satıcıları gibi sade­ce ipekle uğraşan beş lonca bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> İpek imparatorlukta çok önemli sayıldığından hediyelik olarak bile ülke dışına çıkmasına izin verilmezdi. İpek dışında keten ve yünlü kumaş dokumacığı da ileri saf­hada idi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Ayrıca gümüş işleme de önemli olup, imparator için gümüş eşyalar imparatorluk atölyelerinde yapılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></span></p>
<p><span>VI. Leon’un oğlu VII. Kontantinos (913-959) tarafından Bizans’ın her anlamda gelişmiş durumu daha da ileriye götürüldü. Siyaset ve devlet işlerinden ziyade ilimle uğraşmayı tercih eden VII. Konstantinos diplo­masi, siyaset ve askerlik alanlarında kıymetli eserler kaleme aldı. İmpa­ratorun De Ceremoniis ve De Administrando Imperio adlı eserleri Bizans saray hayatı ve yönetimi ile ilgili çok değerli bilgiler içermektedir.</span></p>
<p><span>VII. Konstantinos’un vefatından sonra yerine geçen oğlu II. Romanos’un (959-963) erken denebilecek bir yaşta hayatını kaybetmesi ile taht oğulları Basileios ve Konstantinos’a kaldı. Bunlardan Basileios, İmparator II. Nikephoras Phokas ve Ioannes Çimiskes’ten sonra tahta çıkabildi ve dedesi ile babasına lâyık bir evlât olduğunu kanıtladı. İm­paratorluğu hem içte hem de dışta iyi bir duruma getirerek sınırları Adriyatik’ten Kafkaslar’a kadar genişletmeyi başarabildi. Bundan baş­kent İstanbul fazlasıyla payını almış ticarî, ekonomik ve kültür alanın­daki ününü daha da ileri götürmüştü. Dönemin en önemli dâhilî olayı Bardas Phokas’ın isyanıydı ve âsinin hedefinde başkent İstanbul’u ele geçirmek vardı. İmparator II. Basileios’un, Ruslar’dan aldığı yardımla Bardas Phokas tehlikesi bertaraf edilebildi ve İstanbul bu sayede büyük bir tehlikeden kurtuldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> II. Basileios’un bu başarısı ne yazık ki halef­leri tarafından devam ettirilemedi. İlerleyen yıllarda doğuda Selçuklu Türkleri, batıda Normanlar, kuzeyde Peçenek, Uz ve Kumanlar impara­torluğun en önemli dış tehdit unsurları olmaya başlamışlardı. Bu sorun­lara 1032, 1033, 1036, 1038 ve 1041 yıllarında yaşanan şiddetli deprem­ler ile 1040 yılının Ağustos ayında görülen yangın eklendi ve başkent ciddi yıkımlarla karşılaştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Ayrıca İstanbul kilisesi ile Roma kilisesi ilk defa 1054 yılında birbirinden ayrıldı ve hiçbir zaman da birleşemedi.</span></p>
<p><span>X. Konstantinos Dukas (1059-1067) zamanında Selçuklular’ın do­ğudan ilerlemesi devam ederken Bizans, Türkler’den en büyük darbe­yi İmparator Romanos Diogenes zamanında (1068-1071) 26 Ağustos 1071’de meydana gelen Malazgirt Savaşı ile aldı ve bu savaş ile Türkler’e Anadolu kapıları ardına kadar açıldı. Bu tarihten sonra Türkler’in Ege ve Marmara kıyılarına, hatta Kadıköy ve Üsküdar’a kadar uzayan akınları başlamış oldu. Bizans’ı içine düştüğü bu durumdan Komnenoslar hânedanının ilk temsilcisi Aleksios kurtardı. 1081-1118 yılları arasında hüküm süren Aleksios Bizans’ın en önemli imparatorlarından birisi ola­rak tarihe geçti. Aleksios bir yandan Selçuklular, bir yandan Tuna’nın güneyine kadar toprakları ele geçirmiş bulunan Peçenekler, diğer yan­dan da İtalya bölgesinde Normanlar’la uğraştı. Ayrıca imparatorluğu döneminde I. Haçlı Seferi ve 1101 Haçlı Seferi ordularını ağırlamak zo­runda kaldı. Birbiri ardından İstanbul’a ulaşan I. Haçlı Seferi orduları gerek imparatorluğu gerekse halkı çok tedirgin etti. Bu tedirginliğin ne kadar haklı olduğu kısa sürede anlaşıldı. Zira I. Haçlı Seferi reislerinden Aşağı Lorraine dükü Godefroi de Bouillon Bizans’a öfkesini askerleriy­le başkente saldırmakla gösterdi. Godefroi 2 Nisan 1097’de Blakharnae Sarayı yakınındaki sur kapısını ateşe verdi. Ancak bu teşebbüsü impa­rator tarafından engellendi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> İmparator Aleksios’un oğlu II. Ioannes ve torunu Manuel dönemlerinde imparatorluğun sorunları hiç bitmedi. Manuel döneminde yine Haçlılar imparatorluk için sorun teşkil etme­ye devam etti. İmparator, Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile dostane ilişkiler kurdu ve bu ilişkilerin sonucu olarak sultan 1162’de İstanbul’a geldi. Bizans tarih yazarı Kinnamos’un kaydına göre inci, sa­fir ve çok kıymetli taşlarla süslenmiş olan altın tahtında mor kıyafeti ile oturmakta olan imparator Sultan Kılıçarslan’ı saygıyla karşılamış ve kendisiyle bir anlaşma imzalamıştı.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></span></p>
<p><span>1180 yılında ölen Manuel‘in halefleri onun gibi başarılı olamadılar ve Komnenoslar hânedanı 1185 yılında sona erdi. Bu hânedan zamanında imparatorluğun Marmara kıyılarındaki Büyük Saray’dan uzaklaşarak Haliç kıyılarına geldiği ve burada inşa ettirilen Blakhernai Sarayı’nda yaşamayı tercih ettikleri görüldü. Bu durum diğer sivil ve dinî binaların da genelde söz konusu bölgede yoğunlaşmasıyla sonuçlandı. l087 yılın­da İmparator Aleksios’un annesi Anna Dalassena tarafından inşa ettiri­len Pantepoptes Kilisesi ile (Eski İmaret Camii) Zeyrek’te bulunan Pan­tokrator Kilisesi (Zeyrek Camii) döneme ait dikkat çeken eserlerdendi.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Pantokrator Kilisesi’ni İmparator Ioannes Komnenos’un eşi Eirene baş­latmış ancak vefatı üzerine imparator tarafından tamamlatılmıştır. Bi­zans tarih yazarı Kinnamos bütün hayatını kendisinden bir şeyler iste­yen insanlara yardım için harcadığını belirttiği Eirene’nin, Pantokrator (Yüce Îsâ) adında bir manastır kurduğunu ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Pantok­rator Kilisesi’nin elli yataklı bir hastanesi ile cüzzamlıların tedavi gördü­ğü bir yeri bulunmaktaydı. Diğer bir Bizans tarihçisi Niketas Khoniates, İmparator Manuel Komnenos’un Alman asıllı eşi Eirene’nin ölümüyle ilgili bilgi verirken, İmparator Manuel’in muhteşem bir törenle eşini, babasının yaptırdığı bu kiliseye defnettiğini kaydeder.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Yine Niketas, İmparator Manuel’in de öldükten sonra bu manastıra gömüldüğünü bildirir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></span></p>
<p><span>II. Isaakios Angelos ile birlikte (ll85-ll95) imparatorlukta Ange­los hânedanı başladı. Bu döneme damgasını vuran en önemli olay hiç şüphesiz İstanbul’un Haçlı istilâsına uğramasıydı. 23 Haziran 1203’te İstanbul’a gelen Haçlılar İstanbul’un güzelliği karşısında âdeta büyülen­diler. Başkente yönelik l7 Temmuz l203’te hem karadan hem de de­nizden olmak üzere iki taraflı bir saldırıya geçtiler. Ancak Bizanslılar’ın çabası onları kısmen durdurunca bu sefer de Blakhernai’dan (Ayvansaray) Evergetes Manastırı’na (Balat) kadar olan alandaki her şeyi ateşe verdiler.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Bunu onların çıkardığı l9 Ağustos’taki ikinci yangın takip etti ve bu yangından aralarında Ayasofya Kilisesi’nin de olduğu pek çok bina zarar gördü. Bundan sonra Haçlılar 6 Nisan ve l3 Nisan l204’de şehre saldırıda bulundular ve l3 Nisan’daki saldırı ile şehre girmeyi başardılar. Niketas’ın “…değerlilerin en değerlisi olan yüce şehir” diye taltif ettiği İstanbul, aynı gün yani l3 Nisan l204’de Haçlılar’ın eline geçti.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Haç­lılar genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden binlerce kişiyi öldürürken, kadın ve kızlara da insanlık dışı muamelelerde bulundular. Bizans’ın olası bir saldırısından korktukları için üçüncü defa İstanbul’u ateşe veren Haç­lılar üç gün boyunca şehrin yağmalanmasına da izin verdiler. Bununla ilgili olarak Niketas, “ … Kana susamış, kibirli, doymak bilmez, kalbi kin dolu insanlardı. Hiç insanlık göstermeden herkesten para, mal ve eşya aldılar ve Romalılar’a kullanacak hiçbir şey bırakmadılar” demekte; Haçlılar’ın yaptığı zulmü Kudüs’ün fethi sırasında müslümanların asla yapmadıklarını, Latinler’e karşı merhametli bir şekilde davrandıklarını ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></span></p>
<p><span>Haçlılar, evlerden başka kiliseleri, sarayları, kütüphaneleri de yağma­ladılar ve en nâdide, en değerli eserlerin kimini parçalayıp attılar kimini ise ülkelerine giderken beraberlerinde götürdüler. Meselâ Ayasofya’daki çok değerli halı ve ikonaları çalmışlar, Ayasofya’nın kapılarını söküp parçalara bölerek yanlarına almışlar ayrıca gümüşten yapılmış sunağın incisini de gasbetmişlerdi. Şehirdeki bronz heykeller eritilirken, kilise ve saraylardaki mozaikler sökülüp alınmıştı. Böylesine büyük ve zen­gin bir şehir karşısında kendilerinden geçen Haçlılar taşıyabildikleri her şeyi yanlarına almışlardı. İstanbul’dan kaçırılan en değerli parça meş­hur dört at heykeli oldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></span></p>
<p><span>Üç gün süren yağma sonucunda toplanan ganimeti Haçlılar, arala­rında bölüştüler. Bundan sonra bir imparator seçmeleri gerekmekteydi ve bunu da en kısa süre içerisinde gerçekleştirdiler. Venedik Doge’u En­rico Dandolo’nun desteği ile Flandre Kontu Baudouin imparator seçil­di. Ardından aralarında Bizans topraklarını paylaşmaya başladılar. Bu hazin durum elli yedi yıl sürdü ve nihayet VIII. Mikhail Palailogos’un, 1261 yılının Temmuz ayında İstanbul’a girerek şehri ele geçirmesi ile sona erdi. Bu tarihten sonra Bizans’ta yeni bir dönem ve aynı zaman­da yeni bir hânedanlık, Palaiologoslar hânedanlığı başladı. Bu dönem­de şehrin gelişimi sürdü ama hiçbir zaman eskisi gibi olamadı. Palaiologos hânedanı da Komnenoslar’ın yaşadıkları bölgelerde yerleşmeyi uygun buldu. Buralarda bir taraftan dinî ve kamu binaları yapılırken, diğer taraftan da eski yapıların onarımı sürdü. Bu döneme ait en önemli dinî yapılar arasında Edirnekapı’daki Khora Manastırı Kilisesi ile (Ka­riye Camii) Çarşamba’daki Pammakaristos Manastırı (Fethiye Camii) söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></span></p>
<p><span>Bizans İmparatorluğu bu süreçte içte ve dışta pek çok sorun ile mücadele etmek zorunda kaldı. İmparatorluğu en çok uğraştıran yine Türkler’di. Osman Gazi’nin (1302-1324) liderliğinde kurulan Osman­lı Beyliği Bizans’a karşı ilk büyük başarısını 1302 yılında göstermiş ve Bapheus (Koyunhisar) savaşında Bizans’ı yenilgiye uğratarak zamanla Güney Marmara’da pek çok kaleyi ele geçirmişti. Bu ilerleyiş Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi (1324-1362) ve halefleri zamanında da devam etti. İlk defa 1359 yılında İstanbul surları önünde görünen Osmanlılar bu tarihten itibaren Bizans’a yönelik baskıları daha da artırdılar. En bü­yük gayeleri İstanbul’u ele geçirmekti ve bu da Fâtih Sultan Mehmed ile (1451-1481) gerçekleşecekti. Sultan var gücüyle İstanbul’u almak için çalışmalara hız verdi. Önce Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi; ardından da süratle kuşatma hazırlıklarına girişti. Bizans’ın son imparatoru XI. Konstantinos Dragazes de Doğu ve Batı kiliselerini birleştireceği sözü ile yardım alabilmek için Batı’ya başvurdu. Bir taraftan surları tamir ettirirken bir taraftan da erzak stoku yapılmasını emretti. Kuşatma ha­zırlıklarını bitirerek İstanbul’u hem karadan hem de denizden abluka altına alan II. Mehmed imparatora barış teklifinde bulunmayı da ihmal etmedi. Ancak imparator bu teklifi reddetti ve bundan sonra Bizans baş­kentinde korkulu bir bekleyiş başladı. Yüzyıllardır söylenen kehanetler akıllara gelmekte ve morallerin daha da bozulmasına sebep olmaktaydı. Anlatılanlara göre imparatorluk Byzantion’u başkent yapan Konstantinos ve annesi Helena örneğinde olduğu gibi yine annesi Helena olan Konstantinos isminde bir imparator zamanında yok olacaktı. Şimdiki imparator aynen bu tarife uymaktaydı. Bundan başka şehirde acayip olaylar cereyan etmekte bu da hayra yorulmamaktaydı. Meselâ tam do­lunay esnasında ay tutulmuş ve şehir üç saate yakın bir süre karanlıkta kalmıştı. Sonrasında başlayan yağış ve fırtına ise başkenti perişan etmiş ve bunu yoğun bir sis tabakası izlemişti. Bu esnada devam eden Türk taarruzu ise şiddetini artırmaktaydı. Surlar sultanın döktürdüğü bü­yük toplar sayesinde öylesine şiddetle dövüldü ki Topkapı bölgesindeki kısımda gedikler açıldı. 29 Mayıs’ta gerçekleşen genel taarruz sonucu Türkler şehre hücum etti ve şehir, aynı gün Türkler’in eline geçti. Böylece Bizans İmparatorluğu Konstantinos Dragezes ile sona ermiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Yüzyıllardır pek çok milletin ele geçirmek için uğraştığı “şehirler kraliçe­si” İstanbul, bundan sonra Türk hâkimiyetinde başkent olmayı sürdüre­cek ve Osmanlı Devleti ile devam edecekti.</span></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç.Dr. Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU</span></a></span><br>
</strong></span></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı.</p>
<hr>
<p><strong><span>Dipnotlar</span></strong></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Petrus Gyllius, İstanbul’un Tarihi Eserleri, trc. Erendiz Özbayoğlu, İstanbul 1997, s. 29; Steven Runciman, Byzantine Civilization, New York 1956, s. 9-10; Oğuz Tekin, “Eskiçağda İstanbul: Byzantion”, Dünya Kenti İstanbul. İstanbul-World City, İstanbul ts, s. 102, 104; A. Decei., “İstanbul”, İA., V/II, 1145; Işın Demirkent, “İstanbul”, DİA, XXIII, 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Gyllius, İstanbul’un Tarihi…, aynı yer; Runciman, Byzantine Civilization, aynı yer; Semavi Eyice, “Tarih İçinde İstanbul ve Şehrin Gelişmesi”, Atatürk Kon­feransları, VII, 1975, Ankara 1980, s. 90; aynı yazar, Tarih Boyunca İstanbul, İstanbul 2006, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Feridun Dirimtekin, Fetihten Önce Haliç Surları, İstanbul 1956, s. 1-2; Eyice, “Tarih İçinde…”, s. 91; aynı yazar, Tarih Boyunca., s. 22; A. Decei., “İstanbul”, aynı yer; Yıldız A. Meriçboyu, “Tarih Öncesi Çağlardan Osmanlı Devrine Kadar İstanbul’un Tarihsel Gelişimi ve Bizans’ın Temel Yapıları”, İstanbul İçin Şehr-Engiz, İstanbul 1991, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Afif Erzen, “Eskiçağ Tarihinde Marmara Denizi ve Boğazlar”, Güneydoğu Avru­pa Araştırmaları Dergisi, 1972, s. 60-61; Tekin, a.g.m., s. 106-107; Demirkent, aynı yer; Meriçboyu, a.g.m., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Gyllius, İstanbul’un Tarihi, s. 29, 31; Runciman, Byzantine Civilization, s. 10-11; Dirimtekin, Haliç Surları, s. 2; Eyice, “Tarih İçinde… s. 92-93; aynı yazar, Tarih Boyunca …s. 25; Tekin, a.g.m., s. 107; Meriçboyu, a.g.m., s. 13-18; A. Decei., “İs­tanbul”, s. 1145; Demirkent, “İstanbul”, 205; Asnu Bilban Yalçın, “Byzantion’un Tarihsel Topografyası”, 60. Yaşında Sinan Genim’e Armağan Makaleler, İstan­bul 2005, s. 673.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Gyllius, İstanbul’un Tarihi., s. 31;Cyril Mango, Bizans Mimarisi, trc. Mine Kadiroğlu, İstanbul 2006, s. 40; Eyice, Tarih Boyunca., s.25-26; aynı yazar, “Ta­rih İçinde.”, s. 93; Meriçboyu, a.g.m., s. 18; A. Decei., “İstanbul”, s. 1145; Yalçın, a.g.m., s. 673-674.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Sozomenos, The Ecclesiastical History. History of the Church, II, 3, s. 259-260; Zosimus, New History, trc. Ronald T. Ridley, Canberra 1982, II, 30, s. 37; Pet­rus Gyllius, İstanbul Boğazı, trc. Erendiz Özbayoğlu, İstanbul 2000, s. 18; aynı yazar, İstanbul’un Tarihi., s. 32 vd.; ayrıca bk. A.A. Vasiliev, Bizans İmpara­torluğu Tarihi, Türkçe trc. A. Müfit Mansel, Ankara 1943, I, 71; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1991, s. 41; Auguste Bailly, Bizans İmparatorluğu Tarihi, trc. Haluk Şaman, İstanbul 2006, s. 11; Charles Diehl, Bizans İmpara­torluğunun Tarihi, İstanbul 2006, s. 19-20; Runciman, Byzantine Civilization, s.11; Demirkent, “Bizans”, DİA., VI, 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Vasiliev, a.g..e., I, s. 71;Bailly, a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sozomenos,, a.g.e., s. 260;Zosimus, a.g.e., s. 37; Gyllius, İstanbul’un Tarihi., s. 33; Vasiliev, a.g.e., I, s. 71-72;Bailly, a.g.e, s. 11-12; Eyice, Tarih Boyunca., s. 28; A. Decei., “İstanbul”, s. 1146; Meriçboyu, a.g.m., s.24-25;Demirkent, “İstan­bul”, s. 206; aynı yazar, “Bizans”, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Meriçboyu, a.g.m. s. 24; Demirkent, “İstanbul”, s. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Sozemenos, a.g.e., II, 3, s. 260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ostrogorsky, a.g.e., s. 33; Tamara Talbot Rice, Bizans’ta Günlük Yaşam, trc. Bil­gi Altınok, ty, s. 92-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Chronicon Paschale, 284-628, trc. Michael Whitby-Mary Whitby, Liverpool 1989, s. 16; Ioannes Malalas, The Chronicle of John Malalas, İng. trc. E. Jeffreys, M. Jeffreys, R. Scott, Melbourne 1986, s. 173-174. Ayrıca bkz. J.B.Bury, History of the Later Roman Empire, London 1970, I, 78 vd; R. Janin, Constantinople Byzantine, Developpement urbain et repertoire topographique, Paris 1950, s. 106 vd;Eyice, “Tarih İçinde.,” s. 102-103; Eyice, “İstanbul’da Bizans İmpara­torlarının Sarayı:Büyük Saray”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, 3(1986), s. 4; A. Decei., “İstanbul”, s. 1155; Meriçboyu, a.g.m., s. 32-33; A. Bilban Yalçın, Bizans Büyük Saray Yapıları ve Kurumları (doktora tezi), İstanbul 2000, s. 22, 152; aynı yazar, a.g.m., s. 676.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Yabancı elçilerin kabulü için bk. Birsel Küçüksipahioğlu, “Bizans Sarayı’nda Ya­bancı Elçilerin Kabulü”, Tarih Boyunca Saray, Hayatı ve Teşkilatı Semineri (23 Mayıs 2005), Bildiriler, İstanbul 2006, s. 97-104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Eyice, “Büyüksaray.”, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Chronicon Paschale, s. 16; Malalas, a.g.e., s. 173; ayrıca bk. Bury, a.g.e., s. 81 vd.; Janin, a.g.e., s. 177 vd; Rice, a.g.e., s. 96 vd, 143 vd.; Meriçboyu, a.g.m., s. 34; Demirkent, “İstanbul”, s. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Chronicon Paschale, s. 99 vd; Malalas, a.g.e., s. 221 vd.; krş. A.M. Schneider, “Brände İn Konstantinopel”, BZ, 41 (1941), s. 384; B. Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıllarda İstanbul’da Doğal Afetler”, Afetlerin Gölgesinde İstanbul. Tarih Bo­yunca İstanbul ve Çevresini Etkileyen Afetler, İstanbul 2009, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Janin, a.g.e., s. 67 vd; Mango, 5; Eyice, “Tarih İçinde…,” s. 94; Eyice, Tarih Bo­yunca., s. 29; A. Decei., “İstanbul”, s. 1151; Ödekan, a.g.m., s.112-113; Meriçbo­yu, a.g.m., s. 40; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 24-25; aynı yazar, a.g.m., s. 678-679.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Chronicon Paschale, s. 16; ayrıca bk. Bury, a.g.e., I, s. 75; Janin, a.g.e., s. 65 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Prokopios, İstanbul’da Iustinianus Döneminde Yapılar, trc. E. Özbayoğlu, İs­tanbul 1994, Birinci Kitap, s. s. 24-25; Gyllius, İstanbul’un Tarihi., s. 73 vd.; T.E.,Gregory, Bizans Tarihi, trc. Esra Ermert, İstanbul 2008, s. 135; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.. , s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Chronicon Paschale, s. 16; Malalas, a.g.e., s. 174; Gyllius, İstanbul’un Tarihi., s. 70 vd.; ayrıca bk. Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 22; aynı yazar, a.g.m., s. 676.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ostrogorsky, a.g.e., s. 28; aynı yazar, “Bizans İmparatoru ve Hiyerarşik Dünya Düzeni”, Bizans, Cogito 17(1999), s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Zosimos, a.g.e., V, 24, s. 111; Sozomenos, a.g.e., VIII, 22, s. 413; Chronicon Paschale, s. 59; ayrıca bk. Mango, a.g.e., s. 40, 90 vd.; Semavi Eyice, “Ayasofya”, DİA, IV, 206 vd.; Meriçboyu, a.g.m., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Wolfang Müler-Wiener, Bizans’tan OsmanlIya İstanbul Limanı, trc. Erol Öz­bek, 2. bs., İstanbul 2003, s. 8; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Theophanes, The Chronicle of Theophanes Confessor A.D. 284-813, trc. Cyril Mango-Roger Scoth, New York 1997, s. 104 vd.; ayrıca bk. Vasiliev, a.g.e., I, 99 vd.; Janin, a.g.e., s. 69 vd.; Ostrogorsky, a.g.e., s. 49; Demirkent, “İstanbul”, s. 207; aynı yazar, “Bizans”, s. 231-232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Chronicon Paschale, s 55; ayrıca bk. Janin, a.g.e., s. 69 vd.; Jonathan Bardill, Brickstamps of Constantinople, Oxford 2004, s. 130; Eyice, Tarih Boyunca, s. 32-33; aynı yazar, “Tarih İçinde.,” s. 96-97; A. Decei., “İstanbul”, s. 1151; Me­riçboyu, a.g.m., s. 41; Ödekan, a.g.m., s. 115; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 29-30; Yalçın, a.gm., s. 683-684.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 28; Yalçın, a.g.m., s. 682.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Sozomenos, a.g.e., s. VIII, 4, s. 401 vd.; Zosimus, a.g.e., 5, 13-19, s. 105 vd.; Chronicon Paschale, s. 57-58; Theophanes, a.g.e., 5894, s. 116-117; ayrıca bk. Bury, a.g.e., I, s. 129 vd.; Vasiliev, a.g.e., I, s. 113 vd.; Diehl, a.g.e., s. 22-23; Ba- illy, a.g.e., s. 19; Ostrogorsky, a.g.e., s. 50; M.V. Levtchenko, Kuruluşundan Yı­kılışına Kadar Bizans Tarihi, trc. Maide Selen, İstanbul 1999, s. 32 vd.; Gregory, a.g.e., s. 104-105; Schneider, a.g.m., s. 382; Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıl­larda İstanbul’da., s. 31-32..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Zosimus, a.g.e., V, 24, s. lll; Sozomenos, a.g.e.,. VIII, 20, 22, s. 4l2 vd.; Chro- nicon Paschale, s. 59. Theophanes, a.g.e., s. l20-l2l; ayrıca bk. Bury, a.g.e., I, s. l49 vd.; Robert Payne, The Holy Fire. The Story of the Early Centuries of the Christian Church in the Near East, New York l957, s. 224 vd.; W. Müller­Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, trc. Ülker Sayın, İstanbul 200l, s. 52; Schneider, a.g.m., s. 383; Meriçboyu, a.g.m., s. 30; Küçüksipahioğlu, “IV- VII. Yüzyıllarda İstanbul’da., s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Chronicon Paschale, trc. s. 76; ayrıca bk. Vasiliev, a.g.e., I, s. l28; Bury, a.g.e., I, s. 70 vd.; Eyice, Tarih Boyunca… s. 38; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı., s. 30 vd.; Meriçboyu, a.g.m., s.25 vd.; Işın Demirkent, “Bizans Kaynaklarına Göre IV-XI. Yüzyıllarda İstanbul ve Çevresinde Depremler”, Tarih Boyunca Anadolu’da Do­ğal Afetlere ve Deprem Semineri, (22-23 Mayıs 2000), İstanbul 200l, s. 55-56; Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıllarda İstanbul’da., s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Gyllius, İstanbul’un Tarihi., s. 54 vd.; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı.., s. 31; Rice, a.g.e., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Niketas Khoniates, Historia, trc.. Fikret Işıltan, Niketas Khoniates. Historia. Joannes ve Manuel Komnenos Devirleri, Ankara l995,s. l09-ll0.; Ioannes Kin- namos, Historia. trc. Işın Demirkent, Joannes Kinnamos’un Historia’sı ııı8- U76), Ankara 200l, s. l79-180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Vasiliev, a.g.e., I, s. l24 vd.; Ostrogorsky, a.g.e., 5l, 209-2l0, not l; Runciman, Byzantine Civilization, s. l79-l80; Casim Avcı, İslam-Bizans İlişkileri, İstanbul 2003, s. l82; A. Adnan Adıvar, “Bizans’ta Yüksek Mektepler”, İstanbul Üniver­sitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 8 (l953), s. ll-l2; Meriçboyu, a.g.m., s. 35 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Eyice, Tarih Boyunca., s. 34; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Bury, a.g.e., II, 447 vd.; Vasiliev, a.g.e., I, l37; L. Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara l97l, s. 90, İbrahim Kafesoğlu, “Türk-Bulgarların Tarih ve Kültürüne Kısa Bir Bakış”, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, lo-ll G983), s. 95, not l9; Eyice, “Tarih İçinde.,” s. loo; Ödekan, a.g.m., s. ll5; Küçüksipahioğlu, “Ankhialos Savaşı’nın Sonuna Kadar Bizans-Bulgar İlişkileri”, Güneydoğu Avru­pa Araştırmaları Dergisi, l4 (2008), s. 2l2-2l3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Chronicon Paschale, s. ll4 vd.; Prokopios, Wars, I, 24; Malalas, a.g.e., s. 276 vd.; Theophanes, a.g.e., 6024, s. 276 vd.; krş. Schneider, a.g.m., s. 384-385; Rice, a.g.e., s. 98-99; Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıllarda İstanbul’da., s. 34­35; Demirkent, “Bizans”, s. 232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Müller-Wiener, İstanbul’un., s. 5l, 65, ll2, 230, 248; Ödekan, a.g.m., s. ll7; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı., s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Prokopios, İstanbul’da Justinianus Döneminde Yapılar, trc. Erendiz Özbayoğlu, İstanbul l994, I. Kitap, s. l9 vd.; ayrıca bk. Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıllar­da İstanbul’da., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Küçüksipahioğlu, “IV-VII. Yüzyıllarda İstanbul’da., s. 26 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Chronicon Paschale, s. l70-l7l; Theophanes, a.g.e., 6ll7, s. 446-447; ayrıca bk. Vasiliev, a.g.e., I, s. 25l; F. Barisic, “Le Siége de Constantinople par les Avares et les Slaves en 626”, Byzantion, XXIV (l954), s. 378-379; Demirkent, “Bizans”, s. 233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> İbnü’l-Esîr, el-Kâmilfi’t-târîh, III, s. 459; ayrıca bk. C. Avcı, “Müslüman Arapla­rın İstanbul Seferleri”, 2005-2006 Fatih Sempozyumları I-II, Tebliğler, İstan­bul 2007, s. l09; Demirkent, “Bizans”, s. 233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Theophanes, a.g.e., s. 495-496; Nikephoros, Patriarch of Constantinople, Short History, trc. C. Mango, Washington D.C. l990, s. 87; ayrıca bk. Ostrogorsky, a.g.e., s. ll5-ll6; Avcı, a.g.m., s. l09 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Theophanes, a.g.e., s. 559 vd.; Nikephoros, a.g.e., s. l29-l3l; Ostrogorsky, a.g.e., s. l5l; Paul Lemerle, Bizans Tarihi, trc. Galip Üstün, İstanbul 2004, s. 85 vd.; Avcı, İslam Bizans İlişkileri, s. l5l vd.: Ödekan, a.g.m., s. ıl9 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Avcı, İslam Bizans İlişkileri, s. 97-9S; Eyice, “İstanbul’da Abbasi Saraylarının Benzeri Olarak Yapılan Bir Bizans Sarayı”, Belleten, 23 (l959), s. 79 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Küçüksipahioğlu, “IX-X. Yüzyıllarda Bizans-Rus İlişkileri ve Kiev Prensesi Olga’nın Hristiyanlığı Kabulüne Dair Bazı Görüşler”, Kafkas Dosyası, İstanbul, 2006, s. 1-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Mango, a.g.e., s. 165; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı., s. 36; aynı yazar, a.g.m., s. 690.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Ebru Altan, VIII-XI. Yüzyıllarda İstanbul ve Çevresinde Doğal Afetler”,Afetlerin Gölgesinde İstanbul. Tarih Boyunca İstanbul ve Çevresini Etkileyen Afetler, İs­tanbul 2009, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Ostrogorsky, a.g.e., s. 235 vd.; Demirkent, “XII. Yüzyıla Kadar Bizans’da Lonca­lar”, Osmanlı Öncesi ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Esnaf ve Eko­nomi Semineri (9-10 Mayıs 2002), Bildiriler, İstanbul 2003, I, 64, ayrıca not 17, 68 vd.; Esin Ozansoy, “Eparkhos’lar Kitabına Göre X. Yüzyılda İstanbul’da Esnaf ve Ekonomi”, Osmanlı Öncesi ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Esnaf ve Ekonomi Semineri (9-10 Mayıs 2002), Bildiriler, İstanbul 2003, I, s. 55 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Demirkent, “XII Yüzyıla Kadar.”, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Demirkent, “XII. Yüzyıla Kadar.”, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Abdülhalik Bakır-Pınar Ülgen, “Geç Ortaçağlarda İstanbul’un Endüstriyel Kapa­sitesine dair Bir Değerlendirme”, İmparatorluk Başkentinden Kültür Başkenti­ne İstanbul, ed. Feridun M. Emecen, İstanbul 2010, s. 133 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Rice, a.g.e., s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Mikhail Psellos, Khronographia, trc. I. Demirkent, Ankara 1992, s. 10 vd.; ayrı­ca bk. Ostrogorsky, a.g.e., s. 281-282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Demirkent, “Bizans Kaynaklarına Göre IV-XI. Yüzyıllarda İstanbul.. 64; Altan, a.g.m., s. 47, 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Anna Komnene, Aleksiad. trc. Bilge Umar, Anna Kommena. Alexiad, İstanbul 1996, 313 vd. Krş. Steven Runciman, A History of the Crusades, 3 cilt, London 1951-54, trc. Fikret Işıltan, Haçlı Seferleri Tarihi, 3 cilt, 2. bs, Ankara 1989, I, s.115 vd.; Birsel Küçüksipahioğlu, “Haçlı Seferlerinin Başından 1204’e Kadar Batılıların Bizans’ı Zapt Etme Plânları/The Western Plans to Capture Byzantium from the Beginnings of the Crusaders to 1204, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergis.Prof. Dr. Işın Demirkent Hatıra Sayısı, 42 (2005), s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Kinnamos, a.g.e., s. 149-150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Mango, a.g.e., s. 197 vd.; Eyice, Tarih Boyunca…, s. 57 vd.; aynı yazar, “Tarih İçinde…”, s. 104, 110-111; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı…, s. 36-37; aynı yazar, a.g.m., s. 691.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Ioannes Kinnamos, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Niketas Khoniates, a.g.e., s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Niketas Khoniates, a.g.e., s. 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Niketas Khoniates, Historia, trc. I. Demirkent, Niketas Khoniates’in Historia’sı (1195-1206), İstanbul 2004, s. 109 vd.; G. Villehardouin, Konstantinopolis’te Haçlılar, trc. A. Berktay, İstanbul 2001, s. 60 vd.; Robert de Clari, İstanbul’un Zaptı (1204), trc. B. Akyavaş, Ankara 1994, s. 13 vd.; ayrıca bk. J.J. Norwich, A History of Venice, London 1983, s. 131 vd.; Runciman, Haçlı Seferleri…, III, s. 104; J. Riley-Smith, The Crusades. A Short History, London 1987, s. 127; C.M. Brand, Byzantium Confronts The West, Cambridge 1968, s. 235 vd.; D.M. Nicol, Bizans ve Venedik, trc. G. Ç. Güven, İstanbul 2000, s. 128 vd.; D. E. Queller- T.F. Madden, The Fourth Crusade, 2. bs, Philadelphia 2000, s. 96 vd.; Küçük- sipahioğlu, “İstanbul’un Lâtinler Tarafından İşgali ve Zaptı”, 2005-2006 Fatih Sempozyumu I-II Tebliğler, İstanbul 2007, s. 127 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Niketas, a.g.e., s. 138 vd.; Villehardouin, a.g.e., s. 90 vd.; Robert de Clari, a.g.e., s. 35 vd.; İbnü’l-Esîr, el-Kâmilfi’t-târih, trc. A. Özaydın – A. Ağırakça, XII, 158­159; Ebü’l-Ferec (İbnü’l-İbrî), trc. Ö.R. Doğrul, Abû’l-Farac Tarihi, 2 cilt, An­kara 1945-50, II, 483-484; ayrıca bk. Runciman, Haçlı Seferleri., III, 108; Brand, a.g.e., s. 254 vd.; Norwich, a.g.e., s. 138 vd.; Nicol, a.g.e., s. 135 vd.; Qu­eller – Madden, a.g.e.,s. 184 vd.; I. Demirkent, Haçlı Seferleri, İstanbul 1997, s. 177;Küçüksipahioğlu, “İstanbul’un Lâtinler.”, s. 130 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Niketas, a.g.e., s. 151-152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Robert de Clari, a.g.e., 41 vd.; krş. Runciman, Haçlı Seferleri.., III, s. 109 vd.; Demirkent, Haçlı Seferleri., s. 177-178; Küçüksipahioğlu, “İstanbul’un Lâtinler.”, s. 131 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Eyice, Tarih Boyunca., s. 59; aynı yazar, “Tarih İçinde.,” s. 111; Ödekan, a.g.m., s. 127 vd.; Yalçın, Bizans Büyük Sarayı., s. 39 vd.; aynı yazar, a.g.m., s. 693 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/osmanli-oncesi-istanbul-tarihi.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Feridun Dirimtekin, İstanbul’un Fethi, 1976; Mustafa Daş, Bizans’ın Düşüşü, İstanbul 2006, s. 205 vd.; Mahmut Ak-Fahameddin Başar, İstanbul’un Fetih Günlüğü, İstanbul 2003, s. 27 vd.; Demirkent, “Fetih Öncesinde Bizans’ın Siyasi Durumu”, Bizans Tarihi Yazıları, İstanbul 2005, s. 63-72; Demirkent, “Bizans”, s. 240 vd.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkeçililer</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarikecililer</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarikecililer</guid>
<description><![CDATA[ Sarıkeçililer
Anadolu’ya göç etmeden önce Türkler Orta Asya’da çoğunlukla bozkırlarda hayvancılıkla uğraşır, kısmen de şehirlerde otururlardı. XI.yüzyılda Anadolu kapıları Türklere açılınca göçebe kesim, yani geçimi hayvancılığa bağlı unsur, Anadolu’da ya dağlık bölgelere ya da dağla sahilin kesiştiği çizgilere yerleşmiştir. Pek tabiîdir ki, bu tercihte etki eden faktör, hayvancılık için gerekil olan yayla-sahil iklimidir. Nitekim Xlll.yüzyılda Moğol […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c2fd16c5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarıkeçililer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sarikecililer-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html">Sarıkeçililer</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hilmi DULKADİR</strong></span></a>
</p><p><span>Anadolu’ya göç etmeden önce Türkler Orta Asya’da çoğunlukla bozkırlarda hayvancılıkla uğraşır, kısmen de şehirlerde otururlardı. XI.yüzyılda Anadolu kapıları Türklere açılınca göçebe kesim, yani geçimi hayvancılığa bağlı unsur, Anadolu’da ya dağlık bölgelere ya da dağla sahilin kesiştiği çizgilere yerleşmiştir. Pek tabiîdir ki, bu tercihte etki eden faktör, hayvancılık için gerekil olan yayla-sahil iklimidir. Nitekim Xlll.yüzyılda Moğol önünden kaçan Türk unsurlarda da aynı tercihi görüyoruz. Ve Anadolu’ya gelişten bu tarafa yaklaşık Vll.yüzyıldan beri halâ bu hayatı Toroslar’da devam ettiren oymaklar vardır.</span></p>
<p><span>Selçuklulardan, Osmanlıların hüküm sürdüğü 17.yüzyıla kadar ‘yörük’ olarak adlandırılan bu göçebe Türklerin yerleşik toplum düzenine giremeyişlerini öteden beri devam eden bir nevi gelenekleri dışında devlet tedbirlerinin lehlerine oluşundan da beslendiğini kabul ediyoruz. 17.11.1017 (1608) tarihli kanunnâme’de bulunan “yörük maddesi”nden “Toprak dolayısıyle yörük kadınına, Gerdek vergisine karışılmaz. Yani, yörük karıları, Gerdek vergisine dahil edilmezler. Bu vergi, ancak toprak sahibi olanların ve bir yerde daimi surette oturanların karılarına aittir.<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> “Tütün vergisi, bir köyde oturup vergi gibi bir şey vermeyen halkın evlilerden yılda (6) akçe olarak alınır.<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> “Yörük taifesi, konar-göçer halktır. Belli yerleri, sancağa taallûkları ve ihtisasları olmayıp ağaları subaşı’lardır”.<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Görüldüğü gibi pekçok vergiden muafiyet, asıl önemlisi de Ketm-i nüfus (nüfusa kayıtsızlık) oluşları onları vergi dışında askerlikten de muaf kılmıştır.</span></p>
<p><span>19.Yüzyılda durum, konar-göçerlikten yerleşiğe geçiş için devlet gücünün kullanıldığını görüyoruz. Fırka-ı İslahiye’nin Toroslar üzerine gönderilişinin nedenlerinden biri de bu idi. Yerleştirme çabalarında zorun dışında teşvik tedbirlerinden de yararlanılmıştır. Kura toplama denen asker celbi sisteminde köyden evlenen erkeklerin askerlikten muaf tutulması bu amaca yöneliktir.</span></p>
<p><span><strong>Sarıkeçililer:</strong></span></p>
<p><span>Sınırlı tabiat kaynakları karşısında artan hayvan ve insan sayısı zamanla tarıma yönelmeyi zorunlu kılmıştır. Böylece tarımla da uğraşmaya başlayan konar-göçer unsurların şimdi sözünü edeceğimiz Sarıkeçililerden bir kısmı dışında tamamı köyleşmiştir.</span></p>
<p><span>XI.Yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlar’ın Türkiye Türkleri ile Iran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları olduklarını biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ancak, Sarıkeçililer’in Oğuz boylarından hangisine mensup olduğunu belirtemiyoruz. Sarıkeçili oymağının Sarıkeçi, Sarıkeçili (Sarıkeçilü), Sarıkeçilili (Sarıkeçülülü),<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> adlarıyla da anıldığını İçel, Aydın, Konya, Kara-hisâr-ı Sahib, Akşehir ve Saruhan sancakları, Doğanhisarı Kazası (Konya sancağı), Antalya Kazası (Feke Sancağı), Eğridir, İsparta, Burdur, Dazkırı ve Uluborlu kazaları (Hamid sancağı), Tavşanlı, Honoz Kazası (Kütahya sancağı)<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> onların yaşadığı çevreler idi.</span></p>
<p><span>Yaptığımız araştırmalarda, yukarıda sözü edilen yerleşim birimlerindeki Sarıkeçililerin tamamı yerleşmiştir. Bugün sadece 200 hanelik bir Sarıkeçili ailesi konar-göçer hayat sürdürmekte, bir başka ifade ile topraksızdır. Kışları Içel-Silifke-Gülnar-Anamur sahillerinde yazları da Konya’nın Seydişehir-Beyşehir yaylalarında kira ile yazlamaktadırlar.</span></p>
<p><span>Her geçen gün tarım alanlarının genişlemesi, devletin orman dikim çalışmaları ve en önemlisi çağın gereği bu hayatı sona erdirmeye zorlayan etkilere karşılık tükenmekte olan konar-göçer Sarıkeçililer’in folklor ve etnografyasını tespit ettik.</span></p>
<p><span>Bu tebliğimizde onların daha çok dokumacılık sanatından söz edeceğiz. Asıl konumuza geçmeden burada birkaç hususa daha değinmekte fayda görüyorum.</span></p>
<p><span>Sarıkeçililer, asıllarının Orta-Asya’dan geldiğinden başka bir şey bilmiyorlar. Kendisi ile konuştuğum Sarıkeçili Hacı Ali Atar bu konuda şöyle diyordu:</span></p>
<p><span>– Öteden, Orta Asya’dan gelmiş, dedelerimizin dedeleri. Buralarda, Konya’nın Çumra kazasında yaşamışlar. Devir hep böyle gidecek sanıp, yer yurt tutmamışlar. O zamanlar bizimkilere kimse kafa tutamazlarmış. İstediğimiz her yerde yazlar, kışları da Akdeniz’de kışlanmışız.</span></p>
<p><span>1928 yılında Ali Rıza Yalgın’ın görüştüğü bir Sarıkeçili yukarıdaki ifadeyi doğrular mahiyette şöyle demişti. “Bizim kötelekle (bir çeşit kavga değneği) döğmüş olsalardı biz buralarda (Yörükeli’ne) konmazdık. Ama geçim daraldıktan sonra bak biz de Araplar gibi yaylâsız, güzlesiz yaşıyoruz”.<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Sarıkeçililerin bütün varlığı deve, davar ve deve sırtında taşınan ev eşyalarıdır. Sabah gün doğmadan çadırlar sökülüp, develere sarılır, öğleye yakın müsait bir alana çadırlar kurulur. Ertesi sabah aynı uygulama yenilenir. Bazı konaklamalar 2 günü bulabiliyor. Genellikle göç yolları bellidir. Yolun geçtiği köylerin muhtarlığından geçiş izni alırlar. Her geçtikleri ilçede adamları vardır. Bu vasıta ile sürünün aşısı ve doğum-ölüm gibi işlemleri yapılır. Hemen belirtelim halen pekçok Sarıkeçili nüfusa kayıtlı değildir.</span></p>
<p><span>Yolculukları süresince güneşe bakarak saatlerini tespit ederler. Kendilerince geliştirilen takvimlere bakarak ve geceleyin yıldızların durumuna göre hava tahminleri yapılır. Kimi fırtılanar yaklaştığında çadırlar kaldırılmaz, kimi belli günlerde sürüler güneşe çıkarılmaz.</span></p>
<p><span>Düğün ve cenaze merasimleri en yakın köyde yapılır. Ölüleri hayvan sırtında yakın bir köyün mezarlığına taşınıp gömülür, ölüleri dağda bırakma adeti yoktur. Düğün için kız tarafı başlık alır. Başlık deve ve keçi olduğu gibi kısmen altın ve nakit para da olabilir. Para miktarı 500 ila 1.000.000.- TL. dolaylarındadır.</span></p>
<p><span>Kadınların başı feslidir. Fesin önünde üç-dört katar altın veya gümüş olur. Üç peşli entari giyerler. Uzun gömlek giyilir. Önde “öncek” bulunur. Yeni yetişen nesil bu usulü devam ettirmiyor. Erkekleri de şalvar, şapka ve ceket giyerler. Başkaca erkeklerin değişik bir giysileri yoktur.</span></p>
<p><span>Sarıkeçililerin dili başlıbaşına incelenecek bir konudur. Çok güzel Türkçe konuşurlar. Kadınları erkekten kaçınmaz. Yabancı erkeklerle beraber otururlar ancak konuşmaktan imtina ederler.</span></p>
<p><span>İslamiyete olan inançları tamdır. İbadetlerini yaparlar. Cuma ve Bayram namazlarını bulundukları yerden ayrılıp mutlaka bir köye giderek topluca yaparlar. Aralarında imamlık yapacak kişiler bulunduğu halde bir yerleşim birimine gitmeyi her zaman tercih ederler.</span></p>
<p><span>Sarıkeçili çadırlarının ikisini birarada görmek mümkün değildir. Birbirine asgari 500 metre uzaklığa kurulur. Her hane sahibinin 100’ün üzerindeki hayvan sayısının birbirine karışmaması için bu tür uygulamaya zorunludur. Ayrıca her sürü kendi çadırını bilir; akşam dağdan dönünce doğruca kendi çadırlarının etrafına koştukları gözlenmiştir.</span></p>
<p><span>Sarıkeçili çadırı 5 direklidir. Boyu 2 metreyi bulan “orta direk”, bu direği aynı çizgi üzerinde karşılıklı 2 de yan direk takip eder. Boyları ortadireğe göre 10 cm. kadar kısadır. Orta direğe karşı 2 de ön ve arka direk vardır. Bunlar da yan direkten 10 cm. kadar kısadır. Çadırın çözgülük ve atkılığı 2 kat bükülmüş kıldan dokunur. 2-3 metre uzunluk, 50 cm. enlidir.</span></p>
<p><span>Çadırın içinde 4 m2’lik bir alan oluşur. Kapı kısmı güneye açılır. Girişin sağına yatak eşyaları dizilir. Karşısında yiyeceklerin sklandığı çuvallar dizilidir. Girişin hemen solunda ocak vardır. Geriye kalan tek yöne de çeşitli giyecek ve kıymetli eşyaların saklandığı “alaçuvallar” dizilmiştir.</span></p>
<p><span>Yer döşemesinde çokça 2,5 x 1,5 cm. ebadında keçe kullanılır. Keçenin yünü kendilerinden verilmek şartıyla başkalarına yaptırılır. Sarıkeçililerce yaptırılan hemen bütün keçelerde karşılıklı uzun kenarlarda 20 cm enli iki bordur ile ortada da ayrı bir bordur dikkati çeker. Ortada keçe sahibinin isminin yazıldığı görülmektedir.</span></p>
<p><span><strong>DOKUMALAR:</strong></span></p>
<p><span>Konar-göçer hayatta, akşam konaklanarak sabah yürümek topoğrafik nedenlerle taşıma araçları, at, deve ve eşekle sınırlanmıştır. Dolayısı ile tüm eşya ve ihtiyaç duruma uygun biçimde doğup gelişmiştir.</span></p>
<p><span>Eşyanın hammaddesi, yaşantının sürdüğü tabiat şeridi üstündeki bitki, hayvan ve diğer doğal maddelere bağımlı kalmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>ISTAR:</strong></span></p>
<p><span>Her türlü dokumanın yapıldığı tezgaha “ıstar” adı verilmiştir. 5 dakikada sökülür, aynı sürede de monte edilebilir. Taşıma için hayvan sırtına yüklendiğinde dengeli durabilecek biçimde 4 parçadan oluşmuştur.</span></p>
<p><span><strong>DOKUMA TÜRLERİ:</strong></span></p>
<p><span><strong>ALAÇUVAL:</strong></span></p>
<p><span>Kilim tekniği ile dokunur, eni 70 cm. boyu 200 cm’dir. Bu mesafenin 100 cm’si yanışlı<a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> kalan kısmı yanışsız dokunmuştur. Alaçuvalların içine giyecek eşyaları konur. Bir nevi, genç kızların çeyiz sandığıdır. İki kenarına dikilen “kolonlar deve sırtına yüklenmesinde kolaylık sağlar. Aynı kolonun uzantılarıyla da çuvalın ağzı bağlanır. Çadır içine yanışlı kısmı gözükecek şekilde dizilir. Renk renk yanışlarla bu çuvallar çadır içine estetik bir görüntü verir. Dahası, oturanlar sırtını bu çuvallara yaslar. Bütün bu özellikleri, dokuma türleri içinde en fazla itinanın sanat gücünü Alaçuvallara gösterildiğini açıklamaktadır.</span></p>
<p><span>Alaçuvallar üzerinde görülen yanışlar, bütün Sarıkeçili aileleri ile diğer yerleşik yörükler arasında da bir benzerlik göstermektedir. Mesela: Mut’ta yerleşik Köselerli, Ceritler, Tekeli, Bozdoğan, Hacıahmetli, Elbeyli (llbeyli) Menemenci ve Bahşişlerde de aynı yanışlar kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Gerek Sarıkeçililer gerekse diğer Türk oymaklarından hiçbirisinde motif kelimesi kullanılmaz. Biz de bu yazımızda motif yerine yanış kelimesi kullanıyoruz.</span></p>
<p><span>Alaçuval üzerindeki bütün yanışlar bantlar halinde enine uzanmıştır. Resimde görülen alaçuvalların alt kenarı yere geleceği için yanışsızdır. Sağ üst köşede kısa bir parça halinde “gelin çatlatan” yanışı görülüyor. Çuval sahibi buradaki yanışı “damga” olarak kullanmıştır. Hemen üstünde düz bir çizgi halinde “çubuk” yanışı var. Sade renkli çubuklar arasında görülen renkli yanışın adı “Karagöz’dür.</span></p>
<p><span>Üstüste getirilmiş iki büyük yanışın adı “Heykel”, Heykel yanışı bütün alaçuvallarında görülür. Başka hiçbir dokuma türünde bu yanışı göremezsiniz.</span></p>
<p><span>Gerek islamiyette gerekse Türkler’de Heykel kullanılmaz. Nereden Türk dokumalarına girdiğini bilemiyoruz.</span></p>
<p><span>Halk arasında şöyle bir söz var: “Heykel yanışı dokuyacağıma, heykire, heykire (hıçkıra, hıçkıra) davar gütseydim de heykel dokumasaydım” bu ifade, sözkonusu yanışın ne kadar zor yapıldığını gösteriyor.</span></p>
<p><span>Heykel yanışının üstünde yine çubuklar ve Karagöz yanışı görülüyor. İkinci ana yanışın adı “Kıvrımlı”. Bu yanışın içine “Sındı gulpu” (Sındı: Makas” yanışı yerleştirilmiş. Hemen üstünde yine “Heykel” ve en üstte “Turunç” denilen bir başka yanış ile Alaçuval dokuması tamamlanmıştır.</span></p>
<p><span>Burada resmi verilen örnek dışında dokunmuş alaçuvalların üzerindeki yanışlardan sadece isim olarak bahsetmekle yetinelim: “Boncuklu”, “Tazı kuyruğu”, “Sıgıç”, “Eğrice”, “Koca yanış”, “Sarı yanış”, “Sığır sidiği”, “Kilim ayağı”, “Köpen yanışı”, “Aklı yanış”, “Maya gözü”, “Keklik ayağı” ve “Aslan ağzı”.</span></p>
<p><span><strong>KIL ÇUVAL:</strong></span></p>
<p><span>İçine buğday, arpa ve kap-kacak taşınan atkılığı ve çözgülüğü kıl dokumalardır. Bazıları tamamen yanışsız olduğu gibi bir kısmında da küçük ve basit yanışlar kullanıldığı görülür. Alaçuval ebadında olan kıl çuvalların bir kat büyüklerine de “harar” denir. Saman vb. hayvan yiyeceği taşınır.</span></p>
<p><span><strong>UN ÇUVALI:</strong></span></p>
<p><span>Un çuvalları kıl çuvalların aksine atkılığı ve çözgülüğü yündür. Un çuvalları üzerinde “Bıtırak yanışı”, “Gelin çatlatan” ve “Sığır sidiği” kenar suları arasına serpiştirilir.</span></p>
<p><span><strong>SOMAT</strong></span></p>
<p><span>Üzerinde, leğen içinde hamur yoğrulur. Saçta pişirilen ekmekler arasına konarak kuruması önlenir; kurumuş ekmekler elle sulanıp arasına konarak yumuşaması sağlanır ve nihayet yemekler üzerinde yenilir. Türklerin misafiri sevmeleri ve en leziz yemekleri ile sofra dizmeleri geleneği dikkate alınırsa sofra için dokunan eşyada da aynı itinanın gösterilmesi normaldir.</span></p>
<p><span>Resimde görülen Somat’ın dört kenarını “parmak” adı verilen kenar suları çevreler. Ortada “farda” denilen tek bir yanış vardır. Hemen altında her hane sahibinin özel bir de damgası göze çarpar.</span></p>
<p><span><strong>HEYBELER:</strong></span></p>
<p><span>Çobanların içinde yiyecek taşıması, alış-veriş merkezlerinden karşılanan ihtiyaçların eve getirilmesi, yerleşim yerine uzak olan pınarlardan alınıp kaplara konulan suyun taşınması gibi pekçok fonksiyonu olan heybeler, diğer yörüklerde olduğu gibi Sarıkeçililer’de de vazgeçilmez bir dokuma türüdür.</span></p>
<p><span>Resimde “Seğmen” yanışı bir heybe görülüyor. Bu heybenin ortası yarıktır. Yarık kısmı eşek-at veya devenin semerinin kaşına takılır. Heybenin bir başka özelliği de hayvanın silkelenmesiyle içindeki eşyaların dökülmemesi için kendinden kilitlenebilen bir tertibat konulmuştur.</span></p>
<p><span>Bir değişik yanışlı heybe türünde de kilimlerde gördüğümüz adına “armutlu” denilen bir ana yanış bastı kullanılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>SECCADE:</strong></span></p>
<p><span>Islamiyetin kabulünden sonra Türk dokuma türleri arasına giren Seccadeler, tamamı Müslüman Sarıkeçililer’de de kullanılır. Seccadeler “farda” tekniğiyle dokunur. Yani iki yüzü de aynı görüntülüdür.</span></p>
<p><span>Genellikle “farda” ve “Saksağan” yanışlarını kullanmak tercih edilmiştir. Resimde iki sıra halinde “saksağan” yanışı görülüyor.</span></p>
<p><span>Bu resimde “morgulak” (Mor kulak) seccade görülüyor. Üç sıra halinde kolları yanlara açılarak uzanan kısımlar “eğerkaşı” yanışıdır. Kolların, diğer sütun kolları ile birleştiği kısımda gördüğümüz eşkenar dörtgen de “morkulak” olarak adlandırılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>KİLİMLER:</strong></span></p>
<p><span>Diğer yörüklere nazaran Sarıkeçililer’de ev sergisi olarak kilim kullanma geleneği daha zayıftır. Yer döşemesinde keçe kullanıldığını belirtmiştik. Buna rağmen sergi için veya eşya örtüsü için her aile birden fazla kilime sahiptir.</span></p>
<p><span>Resimde, eşya üzerine örtülmek için yapılmış bir kilim görülüyor. Ana yanışına “eşek dişi” denilmiş.</span></p>
<p><span>Aynı türden bir başka kilim çeşidi “meneg çal”. Asıl değerli kilimlerden birisi, “palan çul”, bu kilimde görülen her ana yanışı diğerinden ayıran kısma “palan” deniliyor. Ortada “yıldız” uçlarında beyaz nokta halinde konulanları “cindik” yıldızın alt ve üst aralarında uzanan dört noktalı çıkıntı “armut” ve yine yıldızların ortasında gördüğümüz dikdörtgende “sandık” olarak adlandırılmıştır. Resimde bir kenarını gördüğümüz kilimin diğer üç kenarı da aynı kenar suları ile çerçevelenmiştir.</span></p>
<p><span>Kilimlerin hemen hepsinde “yıldız” ve “armut” mutlaka görülür.</span></p>
<p><span><strong>NETİCE:</strong></span></p>
<p><span>Sarıkeçililer’de diğer yörüklerde olduğu gibi dokuma sanatı usta-çırak ilişkisi içinde gelişmektedir.</span></p>
<p><span>Bu durum yanışları bir kalıp halinde hafızalara yerleştirmek suretiyle zamandan kazanmak için gereklidir. Bilinmeyen bir yanışı dokumalarında kullanmazlar. Davarın sağımı, kırkımı, döl alımı, çadırın sck:’.’!Jp kurulması, yiyecek hazırlama hatta davar otlatma gibi bütün günü meşgul geçen Sarıkeçili kadını bilmediği bir yanışı dokumasına yerleştirmek için zaman harcamıyor. Bu hal asırları bulan geçmişi ile yanışları günümüze aslını bozmadan getirmiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hilmi DULKADİR</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar :</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Cevdet Türkay, Oymak Aşiret ve Cemaatla, Tercüman Kaynak Eserler dizisi 1, syf: 822.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Cevdet Türkay, Oymak Aşiret ve Cemaatla, Tercüman Kaynak Eserler dizisi 1, syf: 822.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> a.g.e. syf: 823.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Prof.Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar Ana yayınları No:1, syf: V.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Cevdet Türkay a.g.e., syf 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Cevdet Türkay a.g.e., syf 657.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ali Rıza Yalgın Cenupta Türkmen Oymakları Cilt II. syf 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sarikecililer.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yanış: Motif, anlamında kullanılmıştır. Motif kelimesinin aslı Fransızcadır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihi Verilerle Karamanlı Ortodoks Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler</guid>
<description><![CDATA[ Tarihi Verilerle Karamanlı Ortodoks Türkler
Lozan görüşmelerinin devam ettiği dönemde 1923 yılı Ocak ayında Türki­ye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol gereği Batı Trakya hariç olmak üzere Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar ile İstanbul hariç, Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rum Ortodoksların karşılıklı mübadeleye tabi tutulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Anadolu’da yaşayan tüm […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c2d6627c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihi, Verilerle, Karamanlı, Ortodoks, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/10/Yonca-Anzerlioglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html">Tarihi Verilerle Karamanlı Ortodoks Türkler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Lozan görüşmelerinin devam ettiği dönemde 1923 yılı Ocak ayında Türki­ye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol gereği Batı Trakya hariç olmak üzere Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar ile İstanbul hariç, Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rum Ortodoksların karşılıklı mübadeleye tabi tutulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Anadolu’da yaşayan tüm Ortodokslar karşılıklı göç etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Bu göçün tüm Milli Mücadele dönemi boyunca Yunan ordusunun ilerle­yişine destek olan Rum Ortodoksları kapsaması dışında, onların tam tersi bir tavır takınıp Anadolu’nun işgaline ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin Anadolu’da girişmiş olduğu Osmanlı ve daha sonrasındaki dönemde de An­kara hükümeti karşıtı faaliyetlerine karşı gelerek Ankara hükümetinin yanında yer alan ve kendilerine son dönemde kurmuş oldukları Anadolu Türk Orto­doks Patrikhanesi çatısı altında toplanarak Türk Ortodokslar diyen Karamanlı Ortodoksları da kapsamıştır.</p>
<p>Yukarıda belirtildiği gibi Milli Mücadelenin son döneminde kendilerini açık bir biçimde Türk Ortodoks olarak adlandıran ve tarihi süreçte ise Ortodoks Rum toplumu içerisinde ayrı bir kimlikle Zımmiyan-ı Karaman veya Karamanyan olarak adlandırılan bu topluluk üyelerinin kim oldukları bugüne kadar tartışılan bir konu olmuştur. Bu makalede Karamanlı Ortodoksların tarihî sü­reçteki izleri eldeki veriler ışığında incelenmeye çalışılacaktır.</p>
<p><span>Din ve Dil</span></p>
<p>Osmanlı idaresi altında dinin esas alındığı Millet sistemi dahilinde Orto­doks milleti bünyesine dahil edilen Karamanlıların, tüm diğer topluluklar gibi, toplumsal bilinçlerinin en temel unsurunu dinleri oluşturmuştur. İçinde yaşa­mış oldukları topluma bakıldığında dinleri onları diğerlerinden ayıran önemli bir özellikleriydi. Ancak, bu özellikleri kadar, onlara hitaben kaleme alınan Yunan alfabesiyle Türkçe yazılan ve literatürde Karamanlıca eserler olarak ayrı bir isimlendirmeye tabi tutulan eserlerin hitapları ve bunun dışında en önemli özellikleri olarak eserlerin dili dikkat çekmektedir. Karamanlıca eser­lerde Hıristiyanlar veya Anadolu Hıristiyanları, Ortodoks Hıristiyanlar, kardeş Hıristiyanlar ve dindaş olarak hitap edilmiştir (Balta 1990: 82) ve onlara hita­ben yazılan bu kitaplar Yunanca değil, Türkçedir.</p>
<p>Osmanlı idaresi altında kimliği belirleyici etkenin din olması yanında Pat­rikhanenin de anlayışına göre din ve soy arasında bağ olduğu inancı karşısın­da din temelli hitapların ön plana çıkması doğal olarak kabul edilebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda ulus-devletlerin oluşum sürecinde, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin tüm çabalarına rağmen, bu insanların kendilerini birer Yunanlı olarak ifadelendirmedikleri de dikkat çekicidir.</p>
<p>Yunanistan bir Karamanlı için vatan ya da memleket diyebileceği bir yer değil­dir. Onun için vatan, memleket Anadolu’dur. Elines-Yunan sözcüğü Yunanlıların konuştukları dili nitelemek için kullanılan bir tabirdir. Tüm bunlar bir yana, kendi­leri de Yunanca konuşmamaktadır ve Yunanlı değildir, Onlar Anadolu Rum’udur. Konuştuğu dil ise yavan Türkçedir, sade Türkçedir (Balta 1990: 84).</p>
<p>Diğer taraftan ise inanç olarak onlar Yunanistan ile aynı dini paylaşmakta olup Ortodoks kilisesine mensupturlar. Resmiyette Yunanlılarla aynı dini pay­laşıp Ortodoks kilisesi mensubu olsalar da, bu onların Yunan ulusal bilinci taşıdıkları anlamına gelmemiştir. Çünkü, 19. yüzyıl boyunca var olan milli­yetçilik hareketleri ile Patrikhanenin Yunanistan destekli faaliyetleri çerçe­vesinde kendilerinin aslen Yunan etnik kimliğine sahip oldukları propagan­daları<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> karşısında çok az Karamanlı olumlu cevap vermiştir. Büyük oranda Yunanistan’daki olaylara karşı sessiz ve hatta ilgisiz kalarak Yunanistan’ın is­tediği olumlu yaklaşımı göstermemiştir (Benlisoy ve Benlisoy 2000: 83-84).</p>
<p>Karamanlılar inanç olarak Yunanlılarla aynı kiliseye mensup olup Or­todoks inancının gereği sahip oldukları değerler dışında Yunanlı Ortodoks­larla fazla bir benzerlikleri olmayıp din dışında, sosyo-kültürel yapıları çer­çevesinde daha çok Müslüman Türk komşularıyla ciddi benzerlikler göster­mektedirler. Bu durum ise, Karamanlıların zihinlerinde kaçınılmaz olarak bir ikileme sebep olmuştur. Bu ikilemin en çarpıcı unsurunu da dil oluşturmuştur denilebilir. İnanç olarak Ortodoks olup konuştukları dil açısından Müslüman Türklerle aynı kategoride yer almalarının yaratmış olduğu ikilem şu dizelerde açıkça görülebilmektedir:</p>
<p>Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz<br>
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz<br>
Öyle bir mahludi hattı tarikatimiz vardır<br>
Hurufumuz Yonanice Türkçe meram eyleriz (Şakiroğlu 1974: 761).</p>
<p>Dil, toplumların sahip oldukları kültürlerinin sürekliliğini sağlayan en temel öğe durumundadır. Dolayısıyla, toplumların tüm kültürel varlıklarının kuşak­lar arası aktarımında önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, bugün hayatta olan birinci kuşak yanında ikinci kuşak Karamanlı mübadillerin ara­sında Türkçe’nin korunduğu açık bir biçimde belirtilebilir<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. Geçmişte Osmanlı idaresi altında Karamanlıların yoğun olarak yaşadıkları coğrafi alan, ve aynı zamanda Osmanlı karşısında kuvvetli bir Türkmen beyliği olarak uzun süre mücadele etmiş olan Karamanoğullarının hüküm sürdüğü, Orta Anadolu’nun esas alınarak yapılan incelemelerde ortaya ilginç sonuçlar çıkmıştır. Bu bağ­lamda, Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun yoğun olduğu bu bölgede Rumca konuşan köylerin de var olması dikkat çekici bir durum yaratmaktadır. Şöyle ki, Orta Anadolu’da toplam 81 cemaat içerisinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaat sayısı 49 iken Rumca konuşanlar sadece 32 cemaatten oluşmak­taydı. İç batı Anadolu’da ise mevcut 19 yerleşim biriminden 14’ü Türkçe, 5’i Rumca, Antalya ve civarında var olan 6 yerleşim biriminin tamamı ise Türkçe konuşan Ortodokslardan oluşmaktaydı (Dawkins 1916: 10-38; Paschalidis ve Aleksandris t.y.: 20).</p>
<p>Bu verilere dayanarak Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun varlığını Müslü­manlarla bir arada yaşamaya, ticari ilişkiye veya baskıya dayandırarak açık­lamak pek mümkün görünmemektedir. Eğer Türkçe konuşan Ortodokslar açısından çevrelerindeki yoğun Müslüman nüfus sosyal yaşamın gereklerini yerini getirmede bir baskı oluşturuyorsa bu baskının tüm Ortodoks nüfusa sahip köyler üzerinde hissedilmesi gerekmektedir. Oysa verilere göre durum hiç de bu şekilde değildir.</p>
<p>Diğer taraftan, 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışması bu­gün dahi Yunanistan’da yaşamakta olan Karamanlılar arasında Türkçe’nin varlığını devam ettirmekte olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Yunanistan’ın farklı yerleşim birimlerinde mülakatlar yapılan Karamanlıların mübadele öncesi Anadolu’daki köylerinde konuşulan dil ile ilgili olarak verdikleri bilgiler önemli bir veridir. Bu bağlamda, Yunanistan’da Karditsa’ya bağlı Kapadokiko köyü sakinlerinin günlük yaşamlarında kendi aralarında Türkçeyi devam ettirmeleri ve genç kuşaklara bizim dilimiz dedikleri Türkçeyi öğretmeye çalışmaları önemli bir örnek oluşturmaktadır<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Köy halkının mü­badele öncesi yaşadığı yer olan Kayseri’ye bağlı Çukur Köyü, Müslüman ve Ortodoks mahallelerinden oluşan karışık bir köydür. Bu köyden 78 yaşındaki Maria Sütoğlu köylerinde konuşulan dil ile ilgili şunları söylemektedir: “Türkçe konuşuyorlardı. Buraya gelincik de Türkçe konuşuyorduk. Urumca bilen yok idi. Çocuklarımız bilmiyordu Urumca.Yasak ettiler bizim dilimizi mektepte”.<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn4" name="_ednref4"><em>[4]</em></a> Karışık bir köy olarak Çukur örneği bir tarafa bırakılarak nüfus yapısı olarak sadece Ortodokslardan oluşan Kayseri’ye bağlı Taşlık köyüne bakıldığın­da ise konuşulan dil ile ilgili Serafim Papadopoulos: “…Urumcayı burda öğrendiler” demekteydi. Serafim Papdopoulos’un ağabeyi Mihail Papadopoulos ise köyün durumunu şu şekilde açıklamaktaydı: “vardı 185 hane. Alayı da Rumudu, Türkyoğudu” demekte ve köylerine yakın bir mesafade Müslü­man köyü de bulunmadığını belirtmekteydi<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. 88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu ise köyde yine “Türkçe… Urumca kim biliyor… Türkçe….” konuşulurdu derken başka bir konuya dikkat çekmekte ve kilisede ibadet ederken de : “Türkçe, Türkçe okurlardı”<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> diyerek konuşma dili yanında ibadet dili olarak da Türkçenin kullanıldığına vurgu yapmaktaydı.</p>
<p>Ürgüp’e bağlı, iki Müslüman köy arasındaki Potamya-Başköy ve Melekopi-Derinkuyu köyleri ise nüfus yapısı itibariyle sadece Ortodoks nüfus ba­rındıran iki köy olup günlük konuşma dili Rumcadır. Potamya-Başköy’de konuşulan dil ile ilgili 84 yaşındaki Suzanna Evyenidou evde Rumca konuşul­duğunu, halı dokumacılığına dayanan ticari ilişkilerini yürütürken de Türkler­le Türkçe konuştuklarını belirmektedir<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Yine, Ekaterini Evyenidou’da köyde Rumca konuşulduğunu, köy halkının Türkçeyi de anladıklarını, gerektiğinde de konuşabildiklerini dile getirmektedir. Evyenidou’nun evde Rumca konu­şulduğunu belirtmesi bir tarafa, konuşması sırasında ilginç bir noktaya da temas etmiştir. Evyenidou’nun annesi gece yatmadan önce şu duayı etmek­tedir:</p>
<p>“Anam söylerdi: Aman Panaiyam, tatlı panaiyam sağdan sola yokla panaiyam. Yoklayasında bekleyesin. Hristos efendinin kilitleri başıma yastık. Yattım sağıma döndüm soluma melekler şahad olsun datlı canıma, gümüş dinime, altın imanıma. Ben de proskinis (?) edeyim gideyim mekanıma”.<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Bu duanın “Yattım sağıma, döndüm soluma şahit olsun melekler dinime imanıma eşhedüenlailaheillallah ve eşhedüennamuhammedünresulallah” şeklindeki Müslüman Türkler tarafından edilen duaya benzerliğine burada dikkat çekmek gerekmektedir. Rumca konuşulan bir köyde gece dua eder­ken Türkçe bir dua edilmesinin sebebi anılan kişinin Rumca konuşan bir ai­leye gelin giden ana dili Türkçe olan bir kişi olması ihtimalini akla getirirken, diğer taraftan köyün Anadolu’ya Rum kültürünün nüfuz ettirilmesi ve özellikle Türkçe konuşan Ortodoksların asıl kökeninin Yunanlı olup yeniden Helenleştirilebilmeleri adına açılan Rum okullarının en önemlisi denilebilecek bir yer olarak Sinasos’a (Mustafa Paşa) yakın olmasının köydeki Rumca kullanımına etkisinin olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak değerlendirilebilecek bir durum denilebilir.</p>
<p>Evlerinde ve köyde konuşulan dil ile ilgili olarak başka bir örneği Yunanistan’da Selanik şehrinde yaşayan 55 yaşındaki bir mübadil Chrisula Oikonomidou oluşturmaktadır. Oikonomidou’nun anne ve babası mübadele öncesi Niğde’nin Ovacık köyünde yaşamaktaydılar. Köylerinin Müslümanlar­la karışık olup köyde Türkçe konuşulduğunu belirten Oikonomidou, evlerinde ise sadece dedesinin Türkçe konuştuğunu diğer aile üyelerinin Rumca ko­nuştuğunu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu şekilde yukarıda verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta karışık bir köyde Türkçe konuşulması nor­mal kabul edilebilecekken insanların kendi evleri içinde Rumca konuşmala­rı, gerektiğinde Türkçe kullanmaları gibi sadece Ortodoks nüfus barındıran, Müslüman köylerle teması bulunmayan köylerde sadece Türkçe konuşuluyor olması Türk yönetiminin baskısı ya da hayat şartlarının gereği ile açıklanamaz bir durum ortaya koymaktadır.</p>
<p><span>Tarihî Verilerde Karamanlı Ortodokslar</span></p>
<p>Genelde tarihte Ortodoks Karamanlı isimlendirmesine ilk olarak 16. yüzyıl seyyahlarından Alman Hans Dernschwam’ın eserinde rastlandığı üzerinde durulmaktadır. İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Dernschwam’a göre Ka­ramandan gelerek İstanbul’da Yedi kule’de bir mahallede oturan ve Karamanos denilen Ortodoks Hıristiyan bu topluluğu İstanbul’a getiren Sultan I. Selim’dir. Sultanın emriyle İstanbul’a getirilen bu insanlar sadece Türkçe konuşmaktadırlar (Dernschwam1992: 78). Evangelios Misailidis ise Karamanlı adının Karamandan geldiğinin altını çizmekte ve bu isimlendirmenin Sultan Murat Han döneminden itibaren varolup İstanbul’un Karamanından kaynak­landığını ileri sürmektedir. Misailidis’e göre Anadolu’dan İstanbul’a gelen ve büyük Karaman ve küçük Karaman olarak adlandırılan mahallelerde yaşayan inşaat ustası ve amelelerin devletin veya kişiye ait binaların inşası sırasında çağrılmalarına bağlı olarak Karamanlı adı ortaya çıkmıştır (Anhegger 1979­-1980: 19; Ekincikli 1998: 124).</p>
<p>Diğer taraftan, Türkçe konuşan Ortodokslarla ilgili olarak bir diğer tarihi bilgiye Dernshwam’dan tam bir yüzyıl önce, 15. yüzyılda batı kilise tarihine ait bir raporda rastlamak mümkündür. 1437 yılında Basle Konsili’ne sunulan Latince raporda Türk kafirlerin kıyafetlerini giyen din adamlarının, piskopos­ların ve başpiskoposların Anadolu’da değişik yerlerde dolaştıklarına, Türkçe konuştuklarına ve ibadet sırasında vaazın Türkçe verildiğine dikkat çekil­mekteydi (Vryonis 1971: 452-453).</p>
<p>15 ve 16. yüzyıllara ait bu bilgilerin ötesinde, adı geçen topluluk ile ilgili tarihî veriler bugün artık bu yüzyılların da gerisine götürülebilmekte ve Kara­manlı isimlendirmesine 13. yüzyılda da rastlandığı anlaşılmaktadır. İstanbul’un Latin hakimiyeti altında bulunduğu bu yüzyılda Edirne’ye düzenlenen bir sal­dırıya ait bilgilere yer verilen Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronog- raphes Slavons adlı eserde Ulahya ve Karamanie krallarının Edirne’yi 1205 yılında kuşatmasına ve 120.000 kişilik Bulgar, Kuman ve Ulah’tan oluşan bu ordunun Latinleri yenilgiye uğratıp krallarını esir aldıklarına dikkat çekilmekte­dir. Yine aynı eserde 1304 yılında Anadolu’da Alaşehir’in (Filedelfiya) Türkler tarafından kuşatılması sırasında kuşatmaya takviye kuvvetlerin gelmesini en­gellemek amacıyla Bizans hizmetinde bulunan Alişir ve emrindeki Karaman­lılardan bahsedilmektedir. Burada adından bahsedilen Alişir, Bizans hizme­tindeki binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkü yanında Bizans’a hizmet etmiş Anadolu Türklerinden birisidir ve emrinde kendilerine Karamanlılar denilen askerleri bulunmaktadır (Muralt t.y.: 8, 285).</p>
<p>Bizans devleti bünyesindeki bu Türk varlığının kökenlerine bakılacak olursa ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Aslında tarihî süreçte Hıristiyanlık misyon geleneği çerçevesinde gerek Roma Katolik kilisesi gerekse Bizans kilisesi misyonu sonucu Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin olduğu bugün bilinmektedir. Yine bu bağlamda Ortodoks dünyasında yaşanan Kristolojik tartışmalar sonucu aforoz edilen İstanbul patriği Nestorious’un adıyla anılan Nasturi kilisesi İç Asya’ya kadar uzanan bir etki sahasına sahip olmuş hatta bir Türk, kiliseye bir süreliğine patriklik de yapmıştır (Anzerlioğlu 1999: 121). Katolik kilisesinin özellikle Kuman-Kıpçaklara yönelik misyonu hakkında en önemli kaynaklarından birisini Codex Cumanicus’un oluşturduğu da bilin­mektedir (Kurat 1972: 100-101).</p>
<p>Özellikle Bizans kilisesinin yürüttüğü misyon<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> sonucu Karadenizin kuzeyi ve Balkanlara hakim olmaya başlayan Hun, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinden Hıristiyanlığı benimseyenler olmuştur. Bizans kilisesinin bu misyonunun siyasi saha açısından da ayrı bir önemi olduğuna burada dik­kat çekmekte fayda vardır. Bizans Devleti açısından Balkanlarda Türk varlığı­nın ortaya çıkması bir tehdit oluşturmuş ve bu tehdit Bizans tarafından Türk boylarının birbirlerine karşı kullanılması dışında Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartıyla Bizans’a asker olarak hizmet etmeleri ve yine bu hizmet dahilinde Bizans imparatorluk arazilerine ve özellikle sınır bölgesi olarak Anadolu’da Kapadokya bölgesine iskan edilmeleri sağlanarak bertaraf edilmeye çalışıl­mıştır. Bizans ordusunda hizmet eden Türklerin varlığına yönelik olarak özel­likle 1071 Malazgirt Savaşı ve onu takiben Miryakefalon Savaşı Bizans tarih yazıcılarının eserlerinde de yer aldığı gibi önemli örnekler olarak tarihteki ye­rini almıştır denilebilir. Ancak, Bizans ordusunda hizmet eden ve imparator­luk topraklarına iskan edilen Türkler Balkanlardakilerle sınırlı kalmamıştır. Bu bağlamda, Anadolu Türklerinden de Bizans ordusunda görev yapanlar oldu­ğu bilinmektedir. Hatta, Anadolu Türkleri diğer Türk boylarından ayrı olarak Türkopoller isimlendirmesi ile anılmışlar ve 13 ve 14. yüzyıllarda Bizans ordu­sunun standart birlikleri olarak Bizans tarihindeki yerlerini almışlardır<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Tüm bu tarihi verilerin dışında Selçuklu tarihinde Karamanlılar açısından önem arz eden tarihi bir olaydan ve ona bağlı gelişmelerden de kısa bir şe­kilde bahsetmek gerekmektedir. 13.yüzyılda Selçuklu Sultanlığı’nın Konya merkez olmak üzere batı kesimini idare eden Sultan İzzeddin Keykavus ile sultanlığın doğu kesimini idare eden kardeşi Rukneddin Kılıçarslan arasında­ki taht mücadelesi 1259 yılında Sultan Keykavus’un, Bizans’a sığınması ile son bulmuştur. İşte bu tarihten sonra sultanı takip ile Anadolu Türklerinden aileleriyle birlikte Bizans topraklarına iskan edilenler olmuştur. İskan bölgesi, Gagauz Türkleri’nin yaşadıkları saha göz önüne alınırsa, ağırlıklı olarak Dobruca bölgesi olmuştur. Bizans’a hizmet gereği veya zaman içerisinde Müslü­manlığın kaybedilerek Hıristiyanlığın kabulü ile bugünkü Gagauz Türkleri’nin kökenlerinin dayandığı, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri yanında, Anadolu Türkleri’nin arasında Selçuklu Sultanı Keykavus’a verdikleri destekle tanınan Karamanlıların var olup olmadıkları konusunda sanırız yukarıda anlatılan, özellikle Alaşehir olayındaki Karamanlılar önemli bir tarihî veri durumundadır denilebilir. Bundan sonra ise 14. yüzyılın başlarında, 1311 yılında Dobruca bölgesindeki Türklerden bazılarının Anadolu’ya geri döndükleri de bilinmek­tedir. İşte bu noktada, Anadolu’ya dönen Türkler arasında Hıristiyanların da olabileceği ihtimali gündeme gelmektedir (Wittek t.y.: 666). Bu konuda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri adlı eserini ve İrene Beldiceanu’nun Bitinya bölgesi gayrimüslim nüfusu üzerinde tahrir defterlerine dayanarak yapmış olduğu çalışmasını dikkatle incelemek gerekmektedir. Uzunçarşılı (1982: 96), Anadolu’ya dönen Dobrucalı Alevi Türkmenlerin Çanakkale-Balıkesir bölgesinde hüküm süren Karesi Beyliği topraklarına yerleştiğine dikkat çekerken, Beldiceanu (1997: 18) ise 15.yüzyılda aynı bölgeye ait tapu tahrir defterlerinde yazılı bulunan gayri Müslim nüfus arasındaki öz Türkçe isimli Ortodoksların yoğunluğu karşısında ve özellikle doğrudan Yüreğir ve Çepni isimleriyle anılan köylerde, Yüreğir’in tüm nüfusu ile Çepni köylülerinin yarı­sının Hıristiyan olarak belirtildiklerini, köylerde Grek Ortodoks takviminden isimlerle birlikte öz Türkçe isimlerin de yer aldığını vurgulamakta ve buna bağlı olarak da Hıristiyanlık inancını benimseyen bir Türk-Tatar topluluğunun var olduğuna dikkat çekmektedir. Beldiceanu’nun bu tespitleri dışında, tüm Osmanlı imparatorluğu idaresi boyunca ağırlıklı olarak bir zamanlar Karamanloğullarının hüküm sürdüğü topraklarda, Orta Anadolu bölgesindeki birçok şehre ait tapu tahrir defterinde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır. Nitekim, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Ankara, Tokat, Sivas gibi illerde yaşayan Ortodoks nüfus arasındaki Türkçe isim kullanımının yoğunluğu oldukça dik­kat çekicidir. Bu konuda Sivas Sancağını esas alarak kişi adları üzerinde bir çalışma yapan Yılmaz Kurt, adı geçen sancağa bağlı olan Tokat Zile-Artıkabad yöresindeki gayri müslim nüfus arasında Türkçe isim yoğunluğu­na dikkat çekerek (%50.7), bu durumun Türkçenin Ortodoks nüfus üzerin­deki etkisiyle, ticarî ilişki zorunluluğuyla veya baskı ile açıklanamayacağını vurgulamaktadır (Kurt 1993: 233-239)<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Yine, Ömer Lütfi Barkan (Ekim 1955-Temmuz 1956:13,19) Süleymaniye Camii ve imaretinin inşaatına ait mufassal muhasebe defterlerini incelerken karşılaştığı gayri müslim isimlerinin dikkat çekici bir biçimde öz Türkçe isimlerden oluştuğunu vurgulamaktadır.</p>
<p>Bu örneklerin dışında Osmanlı Şeriye sicilleri de incelendiğinde Ortodoks nüfus içinde benzer isimlerin yer aldığı görülecektir. Bugün Kayseri iline ait olan şer’iye sicilleri Erciyes Üniversitesi bünyesinde yer alan Kayseri Araş­tırmaları Merkezi (KAYTAM) bünyesinde yapılan tez çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmaya çalışılmaktadır. Adı geçen merkezde yer alan tezlerden bazıları tarafımızdan yeniden gözden geçirilmiş ve aşağıda yer verilen ilginç isimler tespit edilmiştir. 1609-1611 yıllarına ait Kayseri Şer’iye Sicilinde yer alan gayri müslimlerin taşıdığı Türkçe isimler arasında:</p>
<p>Tanrıverdi veled-i Timur, Yağmur, Sefer ve Altun (?), Beşe Balı ve Devlet ve Öksüz oğlu, Sinan veled-i Uğurlu, Meryem bint-i Beyler, Sultan, Şahin (?) veled-i Balı, Dede Balı veled-i Şahbalı, Küçük veled-i Tarşad(?), İbrahim veled-i İse Balı, Bulgar veled-i Mihal ve İne, Karaman ve Sultan ve Yovan, Murad ve Bayram, Beğli veled-i Todori, Dostum veled-i Karaca. Uğurlu veled-i Yardım­cı. Erkilet nam Karyeden; Nurlu veled-i Sefer, Yovan veled-i Kel Murad. Umur veled-i Aydın, Kumrı veled-i Keşiş, Gülabi veled-i Kayser (Ertürk 1994: varak 50) isimlerinin yer aldığı tespit edilmiştir.</p>
<p>Diğer taraftan, bir gayri müslim ailenin üç kuşak boyunca taşıdıkları isim­lerine bakıldığında “Kayseri’ye müzafatından İstefane nam karyeden Hüseyin bin Abdullah nam kimesne mahfil-i kazada Mihail veled-i Saka nam yetimin vasi-i şer’isi olan Anna Peşe nam zımmiye üzerine takrir-i dava edüp Karye-i mezburede Tavlı tarlası demekle maruf ma’lümetü’l-hudud bir kıt’a tar­la dedem Küçük tarlası olup, Küçük mürd olup babam Karlı’ya kaldı. Karlı mürd olup bana kaldı. Şer’e sual olunmasın taleb ederim… 1019/5 Nisan 1610” (Ertürk 1994: varak 50) denildiği görülmektedir. Babasının adı Abdullah olan Hüseyin (bin Abdullah) bir Hıristiyanken Müslüman olmuştur. Dedesi Küçük’ün ve babası Karlı’nın mürd olmak tabiriyle nitelenmesi bu kişilerin Hı­ristiyanlığına bir delil teşkil ederken, bu ailenin her ne kadar Hüseyin’in Müslüman olmadan önceki ismi belirtilmemişse de, dedesi ve babasının taşıdığı isimler oldukça ilgi çekici görünmektedir.</p>
<p>Şer’iye Sicilleri dışında Tapu tahrir defterleri de benzer örnekler içer­mektedir. Bu bağlamda, 16.yy. Tapu tahrir defterinde yer alan isimlere bakıl­dığında bugün Yunanistan’ın Kapodokiko köyünde yaşayan Karamanlıların Türkiye’deki yerleşim yerleri olan Çukur ilginç bir örnek oluşturmaktadır:</p>
<p>Karye-i Çukur’da: mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (yani Karlı’nın oğlu Hızır), Yağmur veled-i Aydoğdu, Satılmış veled-i Ineverdi ve Yardım birader-i O (yani Satılmış’ın kardeşi Yardım), Aydoğdu veled-i O (Yardım’ın oğlu Aydoğdu), Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (emir’in kardeşi Yörük), Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, mirerşah veled-i Uğurlu, Tekir veled-i O, Garip veled-i Ayurdı ve Durmuş birader-i o, Sefer veled-i Çalap- verdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O, Kayser birader-i O, Yardım veled-i Karaca, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey birader-i O ve Yasef birader-i O ve Bahadır veled-i O, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey veled-i O, Aydığdu veled-i Seydi,Hızır veled-i Hızır ve Sefer veled-i O, Balıcan veled-i Hızır(Kırpık 1997: 60-62) isimlerine rastlamak mümkündür.</p>
<p>Bu örneklerin sayısını artırmak mümkündür. Bu şekilde, özellikle Kara­manlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları yerlerdeki gayrimüslim nüfus arasın­da Türkçe isim kullanımının yoğunluğu kadar sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri ve bugün dahi dilimiz dedikleri Türkçeyi konuşmaları Kara­manlıları Anadolu’da yaşamış olan Rum Ortodoks nüfustan ayıran en önemli özellikleridir. Ancak, geçmişte onları Rumlar’dan ayıran başta dilleri olmak üzere, tüm bu özellikleri kadar, yine onları büyük benzerlikler gösterdikleri Müslüman Türkler’den ayıran dinleri kimlikleri konusunda bazı Karamanlılar’ın hafızasında bir ikilem yaratmıştır denilebilir. Diğer taraftan ise, bu ikilem so­rununu yaşamayan binlerce Karamanlı için ortada aslında bir sorun yoktur.</p>
<p>Çünkü onlar sadece din açısından farklılık gösterdiği Müslüman Türkler ile aynı soydan gelmektedir. Yukarıda da açıklanmaya çalışılan bu tarihî gerçeği bilen Karamanlılar bilindiği gibi Papa Eftim önderliğinde tüm Milli Mücadele boyunca Ankara hükümetinin yanında yer alarak ve her fırsatta Türklükleri­ni tüm dünyaya haykırarak Anadolu’nun işgaline karşı mücadele etmişlerdir. Ancak sonuç onlar açısından büyük bir olumsuzlukla noktalanmıştır.</p>
<p>Hakimiyeti altında yaşadıkları Osmanlı idaresi altında dini esas alan Millet sistemi dahilinde Ortodoks milletine dahil edilmelerinin yarattığı ortamı Cum­huriyetin ilk yıllarında gerçekleşen ve yine dinin esas alındığı bir mübadele süreci izlemiştir. Bu süreçte İstanbul hariç olmak üzere Anadolu’da yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanların Yunanistan’a gönderilmeleri kararı alınmıştır. Ancak bu karardan Türk Ortodoks Patrikhanesi patriği Papa Eftim ve aile­si muaf tutulmuştur. Bu noktada Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunanistan’a gönderilmeleri ile Türkiye ve Yunanistan açısından o günlerde homojen bir nüfusa sahip olma düşüncesinden hareketle, ki bu homojenlik de maalesef din bazında olmuştur, iki ülke arasındaki sorunlar belirli bir oranda çözüme kavuşmuş olabilir. Ancak, bu süreç sonunda en az Müslüman Türkler kadar mücadele eden Karamanlıların Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmaları onlar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Diğer taraftan, Türkiye’yi terk etmeyen Papa Eftim açısından mücadele sona ermemiştir<a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Çünkü her ne kadar patrikhane cemaatini kaybettiyse de, bu defa az sayıdaki aile mensup­larıyla Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine karşı Türk Ortodoks kimliğiyle ayakta durmak için mücadele etmiş ve bunda da tüm olumsuzluklara rağmen büyük bir başarı elde ederek kendinden sonra da Türk Ortodoks Patrikhane­sinin varlığını devam ettirmesi için uygun ortamı hazırlamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yonca ANZERLİOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi Sayı: 51</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR Kitap ve Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ AMANTOS, K. (1933): “Tourcopoloi”, Ellinika, v.40.</span></div>
<div><span>♦ ANHEGGER, Robert (1979-1980): “Hurufumuz Yunanca. Ein Beitrag zur Ken­ntnis der Karamanisch-Türkischen Literatür”, Anatolica, no.VII. ANZERLİOĞLU, Yonca (1999): ‘İç Asya’da Nasturilik’, KÖK Araştırmalar,1/1, Bahar.</span></div>
<div><span>♦ ANZERLİOĞLU, Yonca (2003): Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara. AGUSTİNOS, Gerasimos (1997): Küçük Asya Rumları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BALTA, Evangelia (1990): “Anadolulu Türkofon Hıristiyan Ortodoksların “Ulu­sal Bilinçlerini” Araştırmaya Yarayan Kaynak Olarak Karamanlıca Kitapların Ön Sözleri”, Tarih ve Toplum, 13/74, Şubat.</span></div>
<div><span>♦ BARKAN, Ömer Lütfi (Ekim 1955-Temmuz 1956 ): “Türk Yapı Malzemesi İçin Kaynaklar”, İktisat Fakültesi Mecmuası, c.17.</span></div>
<div><span>♦ BELDİCEANU, İrene (1997): “Bitinya’da Gayri Müslim Nüfus (14. yüzyılın ikin­ci yarısı- 15. yüzyılın ilk yarısı), Osmanlı Beyliği, der. Elizabeth Zachariadou, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ BENLİSOY, Foti ve Stefo BENLİSOY (2000): “Nevşehir Mektepleri”, Tarih ve Toplum, Şubat.</span></div>
<div><span>♦ BRAND, Charles M. (1989): “The Turkish Element in Byzantium, eleventh- twefth centuries”, Dumbarton Oaks Papers, vol. 43.</span></div>
<div><span>♦ CİHANGİR, Erol (1996): Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÇETİN, Ensar (2004):Toplum Bütünleşmemizde Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ DAWKİNS, R.M. (1916): Modern Greek in Asia Minor, Cambridge.</span></div>
<div><span>♦ DERNSCHWAM, Hans (1992): İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Prof. Dr. Yaşar Ören, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ EKİNCİKLİ, Mustafa (1998): Türk Ortodoksları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ERCAN,Yavuz (1967): “Fener ve Türk Ortodoks Patrikhanesi,” DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, sa.XIII-IX, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ERGENE, Teoman (1951): İstiklal Harbinde Türk Ortodoksları, İstanbul,;</span></div>
<div><span>♦ ERTÜRK, Mustafa (1994): Kayseri’nin 13 nolu Şer’iye Sicili, Yayımlanmamış Yük­sek Lisans Tezi Kayseri, Erciyes Üniversitesi, Tarih bölümü.</span></div>
<div><span>♦ KIRPIK, Güray (1997): Kayseri, Niğde ve Aksaray Livalarında Hıristiyan Türkler, Ya­yımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, G.Ü. Eğitim Fakültesi.</span></div>
<div><span>♦ KİTROMİLİDES, Paschalidis M. ve Alexis Aleksandris (t.y.): “Ethnic Survival, Nationalism and Forced Migration, The Historical Demography of the Greek Community of Asia Minor at the close of the Ottoman Era”, Deltio, c.4. KURAT, Akdes Nimet (1972): IV-XVIII.yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, TTK, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KURT, Yılmaz (1993): “Sivas Sancağı Kişi Adları”, OTAM; sa.4.</span></div>
<div><span>♦ MORAVSCİK, Gyula (1958): Byzantino Turcica, II, Sprachste der Türkvölker in den Byzantine Quellen, Leiden.</span></div>
<div><span>♦ MURALT, Edouard de (t.y.): Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronog- raphes Slavons 395 á 1057, Petersburg, c.1,2.</span></div>
<div><span>♦ ONGAN, Halit (1958): Ankara’nın I Numaralı Şer’iye Sicili, TTK, Ankara, ÖZKAN, Salih (2003): Kayseri’de Türk Ortodoks Kilise Kongresinin Toplan­ması ve Anadolu’da Ortodoksluk Sadası Gazetesi, Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ ÖNEN, Ragıp (1959): “Bor Halil Nuri Bey Kütüphanesindeki Mahkeme-i Şer’iye Sicilleri ve bunlarda Görülen Türkçe Kişi ve Köy İsimleri”, Türk Etnoğrafya Dergisi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ PROKOPİOS (1990): Bizans’ın Gizli Tarihi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ RASONYİ, Lazlo (1982): Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ SAVVİDES, Alexis (1993): “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in Greek and Latin Armies: Turcopoles/Tourkopouloi”, in Making of Byzantine History, studies dedicated to Donald M. Nicol, ed. Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, Süleyman (1996): Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ŞAKİROĞLU, Mahmut (1974): “S. Salaville ve Dallegio, Karamanlıdıka, Bibli­ographie Analitique D’ourrages en Langue Turque İmpremes en Caracteres Grecs, III, 1866-1900”, Belleten, c.XXXVIII, sa. 149-152, Ankara. “TOURCOPOLOİ” (1933): Megali Ellniki Egkylopedia, c.23,</span></div>
<div><span>♦ TURGAL, Hasan Fehmi (t.y.): “Anadolu’da Gregoryen ve Ortodoks Türkler”, Ülkü, c.4, sa.2.</span></div>
<div><span>♦ UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı (1982): Osmanlı Tarihi, I, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ VRYONİS, Speros (1971): The Decline of the Medivial Hellenism in Asia Mi­nor and the Process of Islamization from 11th through the 15th centuries, Los Angeles.</span></div>
<div><span>♦ WİTTEK, Paul (t.y.): “Yazıcıoghlu Ali on the Christian Turks of the Dobrudja”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, vol. 14, part: 3, s.666.</span></div>
<div><span><strong>Mülakatlar</strong></span></div>
<div><span>♦ Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakat­lar.</span></div>
<div><span>OİKONOMİDOU, Chrisula ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat. EVYENİDOU, Ekaterini ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat. SÜTOĞLU, Maria ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan müla­kat.♦ </span></div>
<div><span>♦ PAPADOPOULOS, Mihail ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde ya­pılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ PAPADOPOULOS, Serafim ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mü­lakat.</span></div>
<div><span>♦ ÇİÇEKOĞLU, Sultan ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde ya­pılan mülakat.</span></div>
<div><span>♦ EVYENİDOU, Suzanna ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Karamanlı Ortodokslar ile ilgili detaylı bilgi için bakınız: (Anzerlioğlu 2003; Agustinos 1997).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> 2000 yılı Eylül ve Ekim aylarında Yunanistan’ın farklı şehir ve köylerinde Karamanlı mübadillerle yapılan mülakatlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Maria Sütoğlu ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Serafim Papadopoulos ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat; Mihail Papadopoulos ile 6.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sultan Çiçekoğlu ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Suzanna Evyenidou ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Ekaterini Evyenidou ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Chrisula Oikonomidou ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Detaylı bilgi için bakınız: (Prokopios 1990: 51); (Muralt t.y.: 326); (Moravscik 1958: 26); (Rasonyi 1982: 135); (Kurat, 1972: 239).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bizans’a hizmetindeki Anadolu Türkleri, Türkopoller için bakınız: (Megali Elleniki Egkylopedia, 1933;, c.23); (Savvides 1993); (Ellinika, 1933: v.40, 325); (Brand 1989); (Anzerlioğlu, 2003: 79-95).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız. (Ongan 1958); (Önen 1959: sa.3-4); (Turgal, t.y.: c.4, sa.2).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tarihi-verilerle-karamanli-ortodoks-turkler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Türk Ortodoks Patrikhanesi ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi için bakınız. (Şahin 1996); (Çetin 2004); (Cihangir 1996); (Ergene 1951); (Ercan 1967); (Ekincikli, 1998); (Anzerlioğlu 2003); (Özkan 2003).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Prof. Mellink’in Objektifinden Türkiye</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/prof-mellinkin-objektifinden-turkiye</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/prof-mellinkin-objektifinden-turkiye</guid>
<description><![CDATA[ Prof. Mellink’in Objektifinden Türkiye
 
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c2b9d717.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Prof., Mellink’in, Objektifinden, Türkiye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Mellink.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/prof-mellinkin-objektifinden-turkiye.html">Prof. Mellink’in Objektifinden Türkiye</a></p>
<p> </p>

<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Acemhoyuk.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Acemhoyuk.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Adıyaman-Cendere Irmağı, 1983" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Acemhoyuk.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Acemhoyuk-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Cendere-Irmagi-1983.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Cendere-Irmagi-1983.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Alacahöyük, Çorum-1978" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Cendere-Irmagi-1983.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Cendere-Irmagi-1983-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alanya-1961.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alanya-1961.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Alanya, 1961" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alanya-1961.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alanya-1961-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-1957.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-1957.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Ankara, 1957" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-1957.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-1957-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-Nallihan-1956.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-Nallihan-1956.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Ankara- Nallıhan, 1956" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-Nallihan-1956.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ankara-Nallihan-1956-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Antalya-Demre Kıyıları, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954-2.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Antalya-Demre Kıyıları, 1954-2" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-Kiyilari-1954-2-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-St.-Nicolaus-Kilisesi-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-St.-Nicolaus-Kilisesi-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Antalya-Demre St. Nicolaus Kilisesi, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-St.-Nicolaus-Kilisesi-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Demre-St.-Nicolaus-Kilisesi-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/ANTALYA-Kemer-Bugun-Ayisigi-Plaji-Olarak-Bilinen-Bolge-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/ANTALYA-Kemer-Bugun-Ayisigi-Plaji-Olarak-Bilinen-Bolge-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Antalya, Kemer- (Bugün Ayışığı Plajı Olarak Bilinen Bölge-1954)" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/ANTALYA-Kemer-Bugun-Ayisigi-Plaji-Olarak-Bilinen-Bolge-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/ANTALYA-Kemer-Bugun-Ayisigi-Plaji-Olarak-Bilinen-Bolge-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Konyaalti-Caddesi-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Konyaalti-Caddesi-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Antalya Konyaaltı Caddesi, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Konyaalti-Caddesi-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Antalya-Konyaalti-Caddesi-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Bergama-1960.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Bergama-1960.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Bergama, 1960" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Bergama-1960.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Bergama-1960-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957-2.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Çorum, Boğazkale. 1957-2" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957-2-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-1957.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-1957.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Çorum-Boğazkale, 1957" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-1957.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-1957-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Çorum, Boğazkale. 1957" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale.-1957-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-detay.-1957.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-detay.-1957.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Çorum-Boğazkale, Detay. 1957" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-detay.-1957.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/corum-Bogazkale-detay.-1957-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Efes-1960.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Efes-1960.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Efes, 1960" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Efes-1960.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Efes-1960-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Egirdir-Golu-ve-Davraz-Dagi-1957.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Egirdir-Golu-ve-Davraz-Dagi-1957.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Eğirdir Gölü ve Davraz Dağı, 1957" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Egirdir-Golu-ve-Davraz-Dagi-1957.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Egirdir-Golu-ve-Davraz-Dagi-1957-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Elmali-Karamik-Koyunde-Tahil-Ambari-1958.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Elmali-Karamik-Koyunde-Tahil-Ambari-1958.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Elmalı Karamık Köyünde Tahıl Ambarı, 1958" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Elmali-Karamik-Koyunde-Tahil-Ambari-1958.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Elmali-Karamik-Koyunde-Tahil-Ambari-1958-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Fethiye-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Fethiye-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Fethiye 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Fethiye-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Fethiye-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Gordion, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Gordion, 1958" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958-2.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Gordion 1958-2" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Gordion-1958-2-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Harran-1982.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Harran-1982.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Harran 1982" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Harran-1982.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Harran-1982-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kas-Liman-1962.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kas-Liman-1962.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Kaş Liman 1962" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kas-Liman-1962.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kas-Liman-1962-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kekova-Kalekoy-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kekova-Kalekoy-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Kekova-Kaleköy, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kekova-Kalekoy-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kekova-Kalekoy-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Mellink-Gavurkalesinde-1959.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Mellink-Gavurkalesinde-1959.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Mellink, Gavurkalesi'nde, 1959" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Mellink-Gavurkalesinde-1959.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Mellink-Gavurkalesinde-1959-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nigde-1958.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nigde-1958.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Niğde, 1958" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nigde-1958.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nigde-1958-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Semahoyuk-1964.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Semahoyuk-1964.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Semahöyük 1964" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Semahoyuk-1964.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Semahoyuk-1964-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Side-1954.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Side-1954.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Side, 1954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Side-1954.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Side-1954-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Toroslarda-Bir-Kir-Kahvesi-1955.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Toroslarda-Bir-Kir-Kahvesi-1955.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Toroslar'da Bir Kır Kahvesi, 1955" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Toroslarda-Bir-Kir-Kahvesi-1955.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Toroslarda-Bir-Kir-Kahvesi-1955-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Karakus.-1988.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="1000" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Karakus.-1988.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Acemhöyük" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Karakus.-1988.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Adiyaman-Karakus.-1988-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alacahoyuk-corum-1978.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="1000" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alacahoyuk-corum-1978.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="Adıyaman, Karakuş. 1988" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alacahoyuk-corum-1978.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Alacahoyuk-corum-1978-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>

<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dünyası ve Vatan Şuuru</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-ve-vatan-suuru</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-ve-vatan-suuru</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dünyası ve Vatan Şuuru
“….Geniş kütlelerdeki “aşiretçilik” “kabilecilik”-ve bir uzantısı olarak- “hemşehricilik” Türk dünyasında vatan şuurunun şümulünü daraltmakta; birlik, müştereklik düşüncelerinin önünde engel olarak durmaktadır.” Bizde folklor çalışmaları genellikle – Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ın tasnifiyle – “İlmî dönem”e ge­lene kadar Anadolu’ya münhasır kalmıştır. Türk dünyasının kültür unsurlarıyla ilgili hükümler bu sahadan elde edilen materyala bakılarak verilmiştir. Folklor çalışmalarında tarihî […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6c29aeee5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dünyası, Vatan, Şuuru</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Saadettin-Gomec-020.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-ve-vatan-suuru.html">Türk Dünyası ve Vatan Şuuru</a></p>
<p>“….Geniş kütlelerdeki “aşiretçilik” “kabilecilik”-ve bir uzantısı olarak- “hemşehricilik” Türk dünyasında vatan şuurunun şümulünü daraltmakta; birlik, müştereklik düşüncelerinin önünde engel olarak durmaktadır.”</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Öcal OĞUZ</strong></span></a>
</p><p>Bizde folklor çalışmaları genellikle – Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ın tasnifiyle – “İlmî dönem”e ge­lene kadar Anadolu’ya münhasır kalmıştır. Türk dünyasının kültür unsurlarıyla ilgili hükümler bu sahadan elde edilen materyala bakılarak verilmiştir. Folklor çalışmalarında tarihî metoda ancak -en i­yimser söyleyişle- bin yıllık bir zaman diliminden istifade etmek üzere müracaat edilmiştir. Mesela, Köroğlu’nun 50-60 yıldır tartışılan ve bir türlü sonuçlandırılamayan “tarihî şahsiyeti” meselesi, Celalî ayaklanmalarından öteye götürülememiştir. Halbuki, bugün açıklıkla görmekteyiz ki Köroğlu, bütün Türk dünyasının tespit edemediğimiz zaman­larından beri bilinen bir destanıdır.</p>
<p>Siyasî sahadaki ufuksuzluğumuz bir yana, İlmî çalışmalardaki bu “Anadolu’ya kapanma” hadisesi, bizi meselelerin tahlilinde işimize yarayacak bir çok kaynağın uzağında kalmaya mahkum etmiştir. Siyasîlerin gözüyle “ilim yapma” an­layışı, bazı âlimlerimizi “Türklük Anadolu’da vücut bulmuştur” gibi bir hükme götürmüştür. Yabancı bir âlimin şu sıradan tespitine bile biz yıllarca kulaklarımızı tıkamışız: “Türk deyince yalnız İstanbullu Türk hatıra getirilmemelidir. Türk yalnız Mustafa Kemal’in milleti değildir, ondan gayri İç-Asya’da, Sibirya’da İran’da, Doğu-Rusya’da, Kaf­kasya’da başka başka adlarla daha şöyle böyle kırk türlü Türk kavim veya kabilesi yaşamaktadır. (L. Ligeti, Bilinmeyen İç Asya, TDK Yayımı , Ankara 1986, s.26)</p>
<p>Türk dünyasında son yıllarda meydana gelen siyasî ve kültürel hareketlenme bizde de “nostaljik” bir yaklaşımın doğmasını sağlamıştır. Folklor âlimi, bu havanın getirdiği imkânlardan da faydalanarak süratle Türk dünyasının kültürel bütünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunacak mal­zemenin toplanması için gayret sarf etmelidir.</p>
<p>Az da olsa son yıllarda bu yönde yapılan çalışmaların ümid verici bir başlangıç olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu çalışmalar, adeta ya­bancısı olduğumuz bir dünyaya açılan birer pencere gibidir. Bu pencereden bakınca varlığından haberdar olmadığımız bir dünyada, insanların bizim değerlerimizi taşıdıklarını ve tamamen bizden ol­duklarını gördük.</p>
<p>Bu yazıda biz, bu pencereden gördük­lerimizden bir unsuru; “Türk’ün vatan şuurunu” seçerek, tespit ettiğimiz örnekleri size sunmak, böylece hem Türk dünyasının dil ve kültür zenginliliğini bu yazı vesilesiyle de dile getirmek hem de folklor çalışmalarında Türk dünyasını bir bütün olarak görmek gerektiğine bir kez daha dikkat çekmek istedik. Bu yazıyla belki de sadece -Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un ifadesiyle- “ayrılan parçalar için ağıt yakmaya, ıstırap çeken uzuvlar için acılı şiirler söylemeye devam eden şairlerin” hissiyatına sizi de ortak edeceğiz, hepsi o kadar.</p>
<p>Prof. Dr. Şükrü Elçin’in Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları arasında çıkan “Şiirle Selam” adlı eseri, Türk Dünyasının kültürel bütünlüğü düşünülerek ve iki alfabede (Arap-Latin) hazırlanmış, “Türk’ün ortak fikir ve ülkülerini te­rennüm eden” bir kaynak hüviyetindedir. Aşıklık geleneğinin yetiştirdiği büyük ustalardan Şenlik, burada örneklenen “Koçaklama”sının bir kıtasında yiğitliği, kahramanlığı ve vatan şuurunu şöyle dile getiriyor:</p>
<p><span><em>“Asker olan bölük bölük bölünür</em></span><br>
<span><em>Sandınız mı Kars Kal’ası alınır</em></span><br>
<span><em>Boz atlar üstünde kılıç çalınır</em></span><br>
<span><em>Can sağ iken yurt vermeniz düşmana”</em></span> (s. 165)</p>
<p>Kuzey Azerbaycan, Türk dünyası içinde son yıllardaki siyasî hareketliliğinin yanında, kültür ve sanat, bilhassa şiir ve musiki yönünden altın çağını yaşamaktadır. Bu sahanın yetiştirdiği güçlü âşıklardan Azaplı Mikail, Ali Kafkasyalı tarafından hazırlanan “Koca Kartal Azaplı” adlı eserle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bir kez daha seslenme imkânı buldu. Ömrü vatanına söylediği şiirler yüzünden hapishanelerde geçen Azaplı, vatanı için şöyle sesleniyor:</p>
<p><span><em>“Döşünden süt emdim koynunda yattım</em></span><br>
<span><em>Sinende büyüdüm kemâle çattım</em></span><br>
<span><em>Men senin aşkınla yazdım yarattım</em></span><br>
<span><em>Ölürüm çevirsen yüzünü vatan”</em></span> (s.37)</p>
<p>Güney Azerbaycan, son yıllarda sesini bize en çok Şehriyar ve onun meşhur şiiri “Haydar Baba’ya selam” ile ulaştırdı. Güney Azerbaycan’ın duygu, hasret ve hürriyet iklimini şimdi H.M. Savalan ile bir kez daha yaşıyoruz. Seyfettin Altaylı tarafından hazırlanan ve Kültür ve Turizm Ba­kanlığı tarafından yayımlanan “Apardı Seller Sa­ranı” adlı eserinde Savalan bildiğimiz bir dille, ya­bancısı olmadığımız duyguları dile getiriyor:</p>
<p><span><em>“Tabiattan bunu öğren</em></span><br>
<span><em>Ot öz kökü üstü biter</em></span><br>
<span><em>Sen de asla dönmelisin</em></span><br>
<span><em>Yad olduğu artık yeter”</em></span> (s.128)</p>
<p>Doğu Türkistan, büyük ekseriyetle Uygur Türklerinin yaşadığı bir Türk anayurdudur. Mil­yarlık Çin’e karşı 10 milyonluk nüfusuyla var olma, kültürel varlığını devam ettirme mücadelesini uzun yıllardır veren Uygur Türkleri, destanlar yarat­maktadır. Yard. Doç. Dr. İsa Özkan tarafından yapılan bir incelemeyle Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan “Abdurrahman Han Destanı”, XIX. asrın ikinci yansında Çin’e karşı istiklâl mücadelesi ve­ren Abddurrahman Han’ın kahramanlıklarla dolu hayatını ve destanını ihtiva etmektedir. Abdurrah­man Han, beyi olduğu Hoten şehrinin işgal altındaki halini hemşehrisi bir ihtiyara şu şiirle dile getiriyor:</p>
<p><em><span>“Öz yurdunu âlemde</span></em><br>
<em><span>Sevmeyen er var mı</span></em><br>
<em><span>Şehidâne Hoten gibi</span></em><br>
<em><span>Gaflet basan yer var mı</span></em></p>
<p><em><span>Şimdiye kadar görmedim</span></em><br>
<em><span>Gündüz ile gecenin farkını</span></em><br>
<em><span>Ezelden kara yazılmış</span></em><br>
<em><span>Hotenlinin bahtını”</span></em> (S. 137)</p>
<p>Özbekistan, Doğu Türklüğünün önemli kültür merkezlerinin bulunduğu bir Türk yurdudur. İrfan Ünver Nasrattınoğlu, “Çağdaş Özbekistan Şiiri An­tolojisi” adlı eseriyle, yeni dönem Özbek şiiri ve şairleri hakkında bize bir kültür penceresi açmaktadır. Bu antolojide şiirlerine yer verilen çağdaş Özbek şairlerinden Erkin Vahidov, “Özbeğim” adlı şiirinde, Özbek Türkleri’nin tarih içerisinde çektiği acıları şu mısralarla dile getir­mektedir:</p>
<p><span><em>“Tarihini yazmak için halkım</em></span><br>
<span><em>Binlerce Firdevsi gerek</em></span><br>
<span><em>Çünkü bir defada çektiğin âhın</em></span><br>
<span><em>Binlerce destandır, Özbeğim”</em></span> (S. 120)</p>
<p>Kazak Türkleri, Türk dünyasının ıstırap çeken bir başka grubudur. Türk’ün anayurdu iki emperya­list devlet tarafından bölüşülünce Kazaklar’ın bir kısmı Doğu Türkistan’da Çin hakimiyeti altında kalırken, diğerleri de batı Türkistan’da bugünkü adı Kazakistan Sosyalist Cumhuriyeti olan büyük coğrafî alanda Rus hakimiyeti altına girmişlerdir. Türkistan Türklüğünün asırlara mal olan mücadelesinin canlı hatıraları Halife Altay’ın hazırladığı. “Anayurttan Anadolu’ya” adlı Kültür Bakanlığı yayımları arasında çıkan eserinde Anado­lu’ya ulaştı. Türkistan’da 1917 yılında Kurulan Alaş Orda Hükümetinin marşı hem vatan şuurunun hem de Türk dünyasının birliği idealinin kuvvetli bir şiirdir:</p>
<p><span><em>“Dip ecdadım er Türk, biz Kazak eliyiz</em></span><br>
<span><em>…   …   … </em></span><br>
<span><em>Turanda serbest yaşayan biz Türk eriyiz</em></span><br>
<span><em>Aynı mirâsın vârisi, değişmez kökümüz</em></span><br>
<span><em>Ezelden er Türk, ok delmiş vücudumuzu,</em></span><br>
<span><em>Çekinip dökmemiştir, hiç düşmandan yüzümüz”</em></span> (s. 13)</p>
<p>Türkmenistan, Batı Türlüğü ile Doğu Türk­lüğü arasında bir köprü gibidir. Bu köprüde duran­lar, Batı ve Doğu Türklüğünün dil ve kültür zengin­liğini hissetme imkânına sahiptirler. Bu sahanın yetiştirdiği meşhur şairlerden biri de XIX. asırda yaşayan Oraz Âşıkî’dir. Şiirleri, Murad Durdu Kadı tarafından İran’da yayımlanan Aşıkî, bundan yak­laşık bir asır önce “Sahipsiz vatanın batması haktır” demektedir:</p>
<p><em><span>“Ün salıp ad çıkarmaya</span></em><br>
<em><span>Kılıç ile aş gerektir</span></em><br>
<em><span>Hakimsiz yurt kalır zora</span></em><br>
<em><span>Ferasetli baş gerektir”</span></em></p>
<p>Kumuklar, Dağıstan bölgesinde yaşayan bir Türk boyudur. XIX. asırda artan Rus baskıları sonunda bir kısmı yurtlarını terk ederek Anadolu’ya göçmüşlerdir. Anadolu’ya göçen Kumuklar arasında bir araştırma yapan Çetin Pekacar, Türk Folklorun­dan Derlemeler 1987’de “Tokat ve Sivas Yöresinde derlenen Kumuk Türklerine ait sarınlar (Maniler)” adıyla bir makale yayınlamıştır. İşte Kumukların acı akıbetini dile getiren bir sarın:</p>
<p><span><em>“Bozulsun Hasan Kal’a</em></span><br>
<span><em>Taş üstünde daş kalınmayınca (ya kadar)</em></span><br>
<span><em>Yahşi yiğitler kırıldı</em></span><br>
<span><em>Ata yurtta genç kalmağınca (ya kadar)”</em></span> (S. 184).</p>
<p>Rumeli Türkleri, Osmanlı’nın Rumeli’den çekilmesinden sonra vatanlarını terke mecbur bırakılmış bir başka Türk grubunu meydana getirmektedir. Bugün ekseriyetle Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanva’de yaşayan Rumeli Türkleri hakkında Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın çalışmaları dikkat çekicidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Yugoslavya’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi (3 Cilt)”,” Bulgaristan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Anotoljisi (2 Cilt)” Priştine’de yayınlanan “Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri” ve MİFAD tarafından yayınlanmakta olan “Bulgaristan Türk Halk Edebiyatı Metinleri (2 Cilt)” hemen göze çarpan eserleridir. Yer darlığı sebebiyle örnekler veremediğimiz bu eserlerde de Türk’ün vatan şuurunu, ıstıraplarını duru bir Türkçeyle şiirlere yansıttığını görmekteyiz. Ayrıca bu şiirlerde şairlerin hiç de bedbin olmadıklarını vatanlarının güzelliklerine ve yarınlarına gurur ve ümid dolu mısralar söylediklerini gördük.</p>
<p>Irak Türkleri dil ve kültür itibariyle Erzurum’daki, Urfa’daki. Türk’ten hiç bir farkı olmayan bir Türk grubudur. Irak’ta Baas Rejiminin kurulmasından sonra katliama uğratılan, asimile edilmeye çalışılan Irak Türkleri, bugün de Türklük şuurlarını daha da güçlendirerek hayatiyetlerini devam ettirmektedirler. Bunun en güzel örneklerini Atâ Terzibaşı’nın çalışmalarında görmekteyiz. Ötüken Yayınevi tarafından basılan “Kerkük Hoyrat ve Manileri” adlı eserinde yazar, Irak Türkleri arasında canlı bir şekilde yaşayan sözlü geleneği bize göstermekledir. Bu eserden aldığımız şu anonim hoyrat Türk milletinin vatan şuurunun abidevî bir şiiri kabul edilmelidir:</p>
<p><span><em>“Yad elinde</em></span><br>
<span><em>Ot bülbül yad elinde</em></span><br>
<span><em>Bir diyar mezar olsun</em></span><br>
<span><em>Kalmasın yad elinde”</em></span> (S-422)</p>
<p>Ele geçen ilk yazılı belgelerimiz olan Orhun Abidelerinden başlayarak çeşitli devir ve eserlerimize bakıldığında, siyasî hadiseler değerlendirildiğinde Türk’ün vatan şuurunun ne derece kuvveti olduğu hemen görülür. İslamiyet sonrasında bu şuur. “Hubu’l-vatan mine’l-iman “(Vatan sevgisi imandandır) hadisinde de ifadesini bularak devam emiştir. Ne var ki, geniş kütlelerdeki “aşiretçilik”. “kabilecilik” -ve bir uzantısı olarak- “hemşehricilik” Türk dünyasında vatan şuurunun şümulünü daraltmakla; birlik, müştereklik düşüncelerinin önünde engel olarak durmakladır. Vatan Şuuru, – yukarıda görüldüğü gibi – Abdurrahman Han’da Hoten’e, Yozgatlı Hüznü’de Yozgat’a münhasır (Bkz. M. Öcal Oğuz, Hüznî’nin Şiirlerinde Yozgat, Birliğe Çağrı, Şubat 1988, s. 24-25) kalmaktadır-. Bu tür örnekleri bir hayli çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>Gerek folklor çalışmalarının sıhhati gerekse Türk dünyasının kültürel bütünlüğü bakımından bu sığ düşünceden başta folklor âlimi olmak üzere herkesin kurtulması ve “vatan şuuru”yla “milliyet şuuru”nun bir terkibe tâbi tutulmak, “ayrılan parçaların” ıstırabının dindirilmesi yönünde ilk ciddî teşebbüs olacaktır.</p>
<hr>
<div><span>(*) Azerbaycanlı ses sanatçısı</span></div>
<div><span>(**) Müge Oruçkaptan; İstanbul Televizyonu spikeri.</span></div>
<div><span>♦ Ethem HAŞİM Uygur Halk Masalları, (Türkiye Tarihçesine aktaranlar. Prof. Dr. Ahmet B. ERCİİLASUN- A. Şekür TURAN Ankara 1989, 141 s.</span></div>
<div><span>♦ Nilgün TANGÜÇ, Uygur Halk Koşakları, (Basılmamış mezuniyet tezi), Ankara. 1989,136 s.</span></div>
<div><span>♦ Ali YAKICI , “Irak Türklerinde Deyimler ve Atasözleri” . Türk Kültürü, 229. Mart 1988. s. 190</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gazneli Mahmud ve Gazneliler – Afganistan’da Tarihi Türk Şehri (Gazne) 963–2013</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gazneli-mahmud-ve-gazneliler-afganistanda-tarihi-turk-sehri-gazne-9632013</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gazneli-mahmud-ve-gazneliler-afganistanda-tarihi-turk-sehri-gazne-9632013</guid>
<description><![CDATA[ Gazneli Mahmud ve Gazneliler – Afganistan’da Tarihi Türk Şehri (Gazne) 963–2013
Tarihi Türk-İslam Şehri Gazne’nin Fethi’nin 1050 Yılına ithaf edilmiştir. Giriş Türkler’in tarih boyunca yayıldıkları ve devlet kurdukları ülkelerden biri de Afganistan’dır. Türkler bu bölgede M.Ö. II. yüzyıldan itibaren devlet kurmuşlardı. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler adını başkentleri Gazne şehrinden almışlardı, ancak bu devlet tarihi kaynaklarda Yeminiler ve Serbükteginiler olarak da zikredilmiştir. Samani Devleti (819-1005)’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bd1d1336.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gazneli, Mahmud, Gazneliler, –, Afganistan’da, Tarihi, Türk, Şehri, Gazne, 963–2013</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turan-Can-005.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gazneli-mahmud-ve-gazneliler-ve-gazne.html">Gazneli Mahmud ve Gazneliler – Afganistan’da Tarihi Türk Şehri (Gazne) 963–2013</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</span></p>
<p><span><em>Tarihi Türk-İslam Şehri Gazne’nin Fethi’nin 1050 Yılına ithaf edilmiştir.</em></span></p>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p><span>Türkler’in tarih boyunca yayıldıkları ve devlet kurdukları ülkelerden biri de Afganistan’dır. Türkler bu bölgede M.Ö. II. yüzyıldan itibaren devlet kurmuşlardı. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler adını başkentleri Gazne şehrinden almışlardı, ancak bu devlet tarihi kaynaklarda Yeminiler ve Serbükteginiler olarak da zikredilmiştir.</span></p>
<p><span>Samani Devleti (819-1005)’nin en parlak devrinde büyük sayıda Türk grupları Maveraünnehir yoluyla İslam dünyasına getirilmekteydi. Bunların büyük kısmı Abbasi Halifeleri ve eyaletlerdeki Arap ve İranlı valilerin hizmetinde asker veya muhafız kuvveti olarak hizmet görmekteydiler. Böylece 3/9 ve 4/10. yüzyıllar esnasında Türk askerlerinin İslam dünyasının doğu ve merkezi kısımlarına tedrici bir girişi vardı. Bu sırada İran’daki iki büyük devlet, Büveyhiler ve Samaniler de mahalli kuvvetlere ilave olarak Türk askerlerini kullanmağa başlamışlardı. Nitekim 300/912 yılından sonra, Samani Devleti’nin valileri ve kumandanları arasında Türk isimlerine de tesadüf edilmeğe başlamıştı. Bu Türkler artık İran dünyasında askeri lider ve vali olarak seçkin bir sınıf teşkil ediyorlardı. Merkezi hükümetin otoritesi zayıfladığı anda, bu Türk kumandanlar devlet içinde kuvvet ve kudreti ele geçirerek yarı-bağımsız bir şekilde hüküm sürüyorlardı. Samani Devleti zayıflamağa başladığı sırada Simcuriler, Kara Tegin İsticabi ve Baytuz gibi Türk aile ve komutanı bazı bölgelerde hâkimiyet kurmuşlardı.</span></p>
<p><span>Nitekim Gazneliler de, Samani Devleti’nin dağılma ve isyanları içindeki atmosferinden yararlanarak ortaya çıkan Türk devletlerinden birisidir. Samani Devleti içinde Türklerin en mühim şahsiyetlerinden biri olan Horasan orduları kumandanı Alptegin 350/961’de Vezir Ebu Ali Muhammed Bel’ami ile birleşerek, kendi adayını zorla Samani tahtına oturtmak istedi. Fakat bu arzusunda başarısızlığa uğradı. Alptegin bu başarısızlıktan sonra, beraberindeki çok az bir kuvvetle, doğu Afganistan’daki Gazne şehrine çekilmeğe mecbur kaldı ve mahalli bir hanedan olan Levikleri uzaklaştırarak adı geçen şehre hâkim oldu. (351/963), Bu suretle Gazneliler Devleti’nin temeli atılmış oldu. Gazne şehrinin bulunduğu Afganistan bu bölgesinde Türkler’in mevcudiyetinin İslam’dan daha önceki devrelere dayandığını kısaca belirtmiştik. Bu bakımdan Gazneliler devleti sadece Alptegin’in beraberinde getirdiği Türk askerlerine dayanmamaktadır. Muhakkak ki, bu bölgeye önceden gelenler devlete bir temel olmuş, daha sonra kuzeyden gelecek Türkler de Gaznelilerin gelişmesini sağlamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63626" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-768x432.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Gazneli Mahmud</strong></span></p>
<p><span>Mahmud-ı Gaznevi, Ebü’l Kasım Yeminü’d devle ve eminü’l-mille Kehfü’l İslam Nizamü’d-din Gazi Mahmüd b. Sebük Tegin (Ö.421/1030) Gazneli hükümdarı (998–1030)</span></p>
<p><span>10 Muharrem 361 (2 Kasım 971) tarihinde Buhara da doğdu. Gazneli Hükümdarı Sebük Tegin’in oğludur. Annesi Doğu Afganistan’daki Zabülistan bölgesinden asil bir ailenin kızı idi. Bundan dolayı kendisine Mahmud-ı Zabuli de denilir. Gazneli Mahmud’un çocukluğu hakkında fazla bilgi yoktur. Geleneğe uygun olarak küçük yaştan itibaren gerekli dini tahsili yaptı ve Kur’an’ı ezberledi. Ayrıca siyasi eğitimi de ihmal edilmedi ve iyi bir devlet adamı olarak yetiştirildi.</span></p>
<p><span>Mahmud, daha gençlik yıllarının başında devlet idaresinde görev almaya başladı. Nitekim Sebük Tegin, Saffariler’e karşı Sistan bölgesini daha iyi kontrol edebilmek için Büst şehrine çekildiğinde Mahmud’u Gazne’ye vekil olarak bırakmıştı. Mahmud bu dönemde babasıyla birlikte katıldığı savaşlarda cesaret ve zekâsıyla kendini gösterdi.</span></p>
<p><span>Mahmud, Karahanlılar ile bir anlaşma yaparak kuzey bölgesini emniyete aldıktan sonra Hint seferlerine başlamaya karar verdi. Şevval 390 (Eylül 1000) tarihinde ilk Hint seferine çıktı. Kabil’in doğusunda Lamgan bölgesinde Hintliler’in elinde bulunan birkaç kaleyi ele geçirdikten sonra Gazne’ye döndü. Sultan Mahmud’un ikinci seferi Vayhand Racası Caypal üzerine olmuştu. Mahmud, Hintliler’e karşı kazandığı bu zaferden (392/1002) sonra Hinduşahi hanedanının merkezi Vayhand (Und) şehrini zaptetti ve Gazne’ye döndü. Bu başarısından dolayı kendisine “Gazi” lakabı verildi.</span></p>
<p><span>Sultan Mahmud, dokuzuncu Hint seferini Nandana’ya (Naradin, bugünkü Salt Range bölgesinde) gerçekleştirildi ve burasını ele geçirildi. (404/1014) Sultan Mahmud daha sonra Raca Triloçanpal’ın çekildiği Keşmir’e doğru ilerledi ve onu mağlup etti. Mahmud yeni hâkim olduğu bölgelere İslamiyet’i tebliğ için din âlimleri gönderdi ve camiler yaptırdı. Halife Kadir-Billâh bu başarısından dolayı kendisine “Nizameddin” lakabını verdi.</span></p>
<p><span>Gazneli ordusu 16 Zilkade 416’da (8 Ocak 1026) Somnat Kalesi’ni fethetti. Buranın tapınağındaki büyük put yerinden sökülerek dört parçaya ayrıldı. Parçalardan ikisi Gazne’deki ulucami ve sarayın kapıları önüne konulmuş, diğer ikisi Mekke ve Medine’ye gönderilmişti. Halife Kadir-Billâh bu başarısından dolay kendisine “Kehfüddevle ve İ-İslam” lakabını verdi Sultan Mahmud Hindistan’a son seferini, kendisine saldıran bölgenin yerli halkı Catlar’ı cezalandırmak ve yol güvenliğini sağlamak için yaptı. (418/1027) İndus nehrinin iki yakasına hâkim olan Catlar aynı zamanda usta gemicilerdi. Mahmud, onlarla savaşabilmek için Mültan’da 1400 gemiden oluşan bir nehir filosu yaptırdı. İndus nehri üzerindeki savaşta Catlar mağlup edildi. Sultan Mahmud, bu seferleriyle Hint ülkesinde yüzyıllarca sürecek olan Türk-İslam hâkimiyetinin temellerini atmış, onun hâkimiyeti altındaki bölgelerde İslam dininin yayılması, 1947’de kurulan bağımsız Pakistan Devleti’nin teşekkülünde birinci derecede etken olmuştur.</span></p>
<p><span>Sultan Mahmud, 23 Rebiülahir 421’de (30 Nisan 1030) Gazne’de 59 yaşındayken vefat etti. İdari kabiliyeti, siyaseti ve muazzam fütühatı ile Türk-İslam dünyasının müstesna devlet adamlarından bir olan Sultan Mahmud hayatının büyük kısmını savaş meydanlarında geçirmiştir. Öldüğü zaman Gazneli Devleti batıda Azerbaycan topraklarından doğuda Hindistan’ın Yukarı Ganj vadisi, Kuzeyde Harizm, Güneyde Hint Okyanusu sahillerine kadar uzanan çok geniş bir sahayı içine alıyordu. Mahmud, dindar, zeki, ileri görüşlü, ihtiyatlı ve adil bir hükümdardı. İranlı Şair Firdevsi, büyük eseri olan “Şahnamesini” Sultan Mahmud adına sunmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63628" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazneliler.png" alt="" width="800" height="472" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazneliler.png 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazneliler-768x453.png 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Gazne</strong></span></p>
<p><span>Gazne, Horasan, Arap ve Çin tarih ve coğrafya kitaplarında adı geçen Afganistan’ın en eski şehirlerinden biridir.</span></p>
<p><span>Sözcük olarak kanz ve kanj anlamlarını taşıyan “Kanzag” Gazne, sözcüğüdür. Buda Gazne’nin İslam döneminden önce kurulduğunu göstermektedir. O dönemde Zabilistan bölgesinin merkezi olmuştur.</span></p>
<p><span>Gazne’deki son kazı çalışmalarına göre eskiden bu cıvadra Budist ve Budizm’in kalıntılarına rastlanmıştır. Buda kalıntıları ve şehir bulunmuştur. İslam tarihinin ilk yıllarında Gazne şehri çok önemlidir. Horasan’da bulunan Arapların ve Sistanlıların Abdülmelik döneminde bu şehre saldırmış ve şehrin yerel hükümdarının yazlık sarayında savaşmışlardır.</span></p>
<p><span>Gazne’nin yerli halkı “Arian”lar (Ariler) olmuştur. Sonra Türkler ve onlarla birlikte Türkistan’dan da bu şehre büyük oranda göç edilmiştir. 9. yüzyılda Layis oğulları, Yakup ve Amru Safari Gazne’ye saldırmışlardır.</span></p>
<p><span>Yazımızın maksadı, 1050 yıllık Türk-İslam şehri olan, Gazne, 963 yılında Memlukun komutanı Alptegin ordusuyla Gazne’ye gelmiş ve şehrin yerel hükümdarı olan Ebu Ali Laveski’i yenerek Gazne şehrini Türkleştirmiştir. 977 yılında Sübüktegin iktidara gelince Gazne’yi imar ederek, Gazne’ye en parlak dönemini yaşatmıştır.</span></p>
<p><span>Bu dönemde Gazne Büyük bir imparatorluğun merkezi olmuş ve Mahmud’un (1030 yılında) İran’ın batısından Gang vadisi ve Kabil’e kadar genişlemiştir.</span></p>
<p><span>İtalyanların yaptığı son kazılarda, İmparatorlukta üst düzey görev yapmış insanların evleri şehrin doğusundaki, Sultan’ın mezarının yanındaki yol üzerinde yeni kalıntılara rastlanmıştır. Aynı bölgede üçüncü Mesut ve Bahramşah tarafından tuğladan yapılmış iki kule bulunmuştur. Bunlarda bir Cami’nin minareleri, yâda özgürlük kuleleri olarak tahmin edilmektedir.</span></p>
<p><span>Mahmud, “Afgan Şal’da bir saray yaptırmıştır. Bu sarayın yanında çok güzel bir bahçe meydana getirmiş, Sultan Mahmud vefatında bu bahçeye defnedilmiştir. Oğlu Mesud ise bu saraydan daha ihtişamlı bir saray yaptırmaya karar vermiş, bu sarayda Hint Sanatından örnekler sergilemiştir. Mahmud’un Hindistan’dan elde ettiği ganimetlerden yaptırdığı medreselerin kütüphanelerinde Horasan ve Batı’dan getirdiği kıymetli kitaplarla donatmıştır. Mahmud dönemine ait başka yapıtlar da meydana getirilmiştir. 1000 fil’i içinde barındıran Filhane ve Sultan barajından bahsetmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Gazneliler’in zayıflamasından sonra bölgede Selçuklu nüfusu arttı. Sultan Sencer 510 (1117) ve 529 (1135) yıllarında Gazneyi iki defa istila etti. Gurlular bölgede Gazneliler’in yerini almaya başladılar. Alâeddin Hüseyin, Gazneliler tarafından öldürülen iki kardeşinin intikamını almak için Gazne’ye hücum ederek şehri baştanbaşa yakıp yıktı. (545/ 1150–51) ve bu yüzden “Cihansüz” (dünyayı yakan) lakabıyla anıldı. Şehir bir ara Oğuzlar’ın eline geçti. Daha sonra Moğollar Ögedey Han kumandasında Gazne önlerine geldiler. Ögedey halkı acımasızca kılıçtan geçirdi ve bazılarını da esir olarak yanında götürdü. Gazne, Cihansüz hadisesinden sonra en büyük tahribata 1221’de maruz kalmış ve eski canlılığını kaybetmiştir. Timur ve Babür dönemlerinden sonra Birinci Afgan-İngiliz savaşında (1839–1842) Gazne, iki kez İngilizler tarafından işgal edildi. İngilizler’in Afganistan’ı işgali 1880’de sona erdi. Gazne 1979’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin askeri müdahalesine maruz kaldı ve Sovyet-Afgan birlikleriyle Afgan mücahitleri arasında şiddetli çarpışmalara sahne oldu.</span></p>
<p><span>Bugün Gazne vilayetinin merkezi olan şehir Kabil-Kandahar yolu üzerinde yer alır. Afganistan’ın önde gelen ticaret ve sanayi merkezlerinden bir olan Gazne’de kürk, ipek ve tarım ürünleri ticareti yapılır. Resmi olmayan rakamlara göre vilayet nüfusu 676.416 olup bunun 31.985’i Gazne merkezde yaşamaktadır. Halkın çoğu sünni’dir ve Farsça konuşur. Sultan Mahmud, Mesud ve İbrahim’in türbeleri Gazne’de bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Yerinde yapmış olduğumuz incelemelerde ve Afganistan Kültür Bakanlığı yetkilileriyle yapılan görüşmelerde Sultan Mahmud ve efradının türbe ve mezarları bakımsız bahçe duvarlarının ve zemindeki mermer döşemelerinin yer yer su aldığı ve tahribata uğradığı, Türbenin eski orijinal kapısının sökülerek Hindistan’a götürüldüğü ve Hindistan’da bir müzede sergilendiği ifade edilmiştir.</span></p>
<p><span>Gazne, Kabil’in 145 km, güneybatısında yer alır; aynı adı taşıyan eyaletin merkezidir. Bir yayla manzarası arz eden Gazne şehrinin denizden yüksekliği 2225 metredir. Gazne’de yapılan arkeolojik kazılardan da anlaşıldığına göre milattan önce kurulmuştur. Asıl adı Genzek olan şehir İslam kaynaklarında Gazne ve Gaznin şeklinde kaydedilmiştir. Şehrin X. yüzyılda Samaniler’in hâkimiyetinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Samaniler’in hizmetinde bir Türk kumandanı olan Alptegin 13 Zilhicce 351’de (12 Ocak 963), Gazne’yi ele geçirmiştir.</span></p>
<p><span>X. yüzyıl coğrafyacıları, Gazne’nin Hindistan ticaretinde önemli bir ambar şehri olduğunu söylerler. 1186 yılına kadar Afganistan ve çevresine sahip olan Gazneli hükümdarların çoğu Gazne’de oturuyordu. Gazne’nin şehir olarak gelişmesinde en etkili rolü Sultan Mahmud oynamıştır. Kültür ve medeniyet alanında da Gazne en parlak devrini. (963–1186). Gazneliler zamanında yaşadı.</span></p>
<p><span>Gaznelilerin tarihte oynadıkları en önemli rol, İslam dinini Hindistan’ın içlerine kadar yayabilmeleridir. Bu yüzden bazı tarihçiler, bugünkü Hindistan-Pakistan ayrılığının temelinin Gazneliler tarafından atıldığını savunur.</span></p>
<p><span>Gazneliler, siyasi alanda oldukça güçlü bir saltanat sürmekle birlikte ilim ve edebiyat alanında da çok değerli ürünlerin ortaya konmasına vesile olmuşlardır. Gazneliler tarafından esir edilen Biruni, astronomi ve matematik çalışmalarının doruğuna Gazne’de geçirdiği on yıl zarfında ulaşmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63629" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Gazne-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Gazneli Devleti, Maveraünnehir, Hindistan’ın kuzeyi ve Horasan’da hüküm sürmüş olan Türk Devleti, Gazneliler adlarını başkent edindikleri şuan Afganistan sınırları içinde bulunan, Gazne şehrinden almışlardır.</span></p>
<p><span>İnsanlar daha güvenli ve huzurlu yaşamak, daha çok medeniyetin imkânlarından faydalanmak için şehirler kurdu. Her toplum şehirlerini, kendi medeniyetinin insan, doğa ve öteki ile ilişkisi tasavvuruna göre yapılandırdı. Bizim medeniyetimizde şehirlerini Türk-İslam kültür alanının ekseninde yapılandırdı.</span></p>
<p><span>Tarihsel süreç içeresinde farklı dönemlere ait fiziksel, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal izleri bugüne taşıyarak şekillenen şehirler, demokratik yönetim tarzının ortaya çıkmasında ve özümsenmesinde tartışmasız önemli bir etkiye sahiptir.</span></p>
<p><span>Bizler bugün bu medeniyetin birer mensubu olarak, gelecek nesillere karşı taşıdığımız sorumluluğun farkındayız. Kentler barındırdıkları değerlerin zenginliği, sosyal ve kültürel yaşantıları, sanatsal ve ekonomik birikimleri, doğal çevresi ve diğer güzellikleri ile ayırt edici bir kimliğe sahiptirler.</span></p>
<p><span>Bahis konusu olan değerlerin sürekliliğinin sağlanması, geçmiş ile gelecek arasında sağlam köprülerin kurulabilmesi bu değerlerin korunması ile mümkün olacaktır. Ancak, içinde bulunduğumuz medeniyetin hangi aşamalardan geçerek bu günlere ulaştığını bilmek en az geleceği planlamak kadar önemlidir.</span></p>
<p><span>Bu çalışmamızın amacı bir süre görev yaptığımız Afganistan’da, tarihi Türk-İslam Şehirlerinden biri olan, Gazne’nin Türkler tarafından fethi’nin, 1050’nci yılında, Gazne Şehri ve Gazneli Sultan Mahmud’u hatırlatmak ve yeni nesillere aktarmaktır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Yusuf Hikmet Bayur, 1987 Hindistan Tarihi, Cilt 1, TTK Yayını, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan Merçil, 1987 Gazneliler Devleti, Tarihte Türk Devletleri Sempozyumu, Ankara Üniversitesi Yayınları, Nu: 98, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan Merçil, 1996 Gazne, Afganistan’da tarihi bir şehir, TDV, İslam Ansiklopedisi, Cilt,13, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan Merçil, 2003 Mahmud’ı Gaznevi, TDV. İslam Ansiklopedisi, Cilt, 27, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Avni Çebi, 2011 Şehirlerimizin Geleceği, Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu, Üsküdar Belediyesi Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Erol Kaya, 2008 Selçukludan Cumhuriyete, Şehir Yönetimi, Türk Dünyası Belediyeler Birliği Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Turan Can, 2010 Türkiye Afganistan İlişkileri ve Afganistan’da Türklük, 2023 Dergisi, yıl, 9, sayı 107, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Turan Can, 2011 Afganistan’da Milli Bilinç, Türk Yurdu Dergisi, Cilt 31, sayı 285, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Mojiburahman Rahimi, 2008 Gazne, Afganistan’a Bakış Dergisi, Afganistan Büyükelçiliği Yayını, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Faruk Sümer, 1984 Eski Türklerde Şehircilik, Türk Dünyası Araştırmaları Yayını, İstanbul</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Girit Açılımı” Masal Gibi…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/girit-acilimi-masal-gibi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/girit-acilimi-masal-gibi</guid>
<description><![CDATA[ “Girit Açılımı” Masal Gibi…
YIL: 1909 İttihat ve Terakki mensubu Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türkün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi. Mesajı açıktı: Girit elden gidiyor! Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, açılım yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bcf6f07c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Girit, Açılımı”, Masal, Gibi…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/girit-acilimi-masal-gibi.html">“Girit Açılımı” Masal Gibi…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mete GÜLMEN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>YIL: 1909</strong></span></p>
<p><span>İttihat ve Terakki mensubu Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türkün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi.</span></p>
<p><span>Mesajı açıktı: Girit elden gidiyor!</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, açılım yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı…</span></p>
<p><span>Kafanız fazla karışmasın; en iyisi olayları baştan yazalım…</span></p>
<p><span>Osmanlı Ordusu Akdeniz’in en büyük adalarından olan Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venediklilerden aldı.</span></p>
<p><span>Adanın Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlarda “şenlendirme” adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı. Fakat zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin evlenme yasağını kaldırdı.</span></p>
<p><span>Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumların da din değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı.</span></p>
<p><span>Anımsatmalıyım: İhtida eden Rumların bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı. Bu gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis (1883-1957) idi. El Greco’ya Mektuplar eserinde Arap soyundan (Abadyotlardan) geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco da (1541-1614) Giritliydi. Neyse…</span></p>
<p><span>1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler hemen hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın Giritçe dediği dildi. Bu dil Rumca’ya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı idaresinin Türkçe’ye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.</span></p>
<p><span>Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde akrabalık sayısı arttı. Et ve tırnak gibi oldular. Ancak ne zaman Osmanlı ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü. 1768’de Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis Daskoloyanis önderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı.</span></p>
<p><span>Osmanlı isyanı bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır et ve tırnak gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı.</span></p>
<p><span>Ne yazık ki, yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman edecekti.</span></p>
<p><span>Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle, siyasi, sosyal ve ekonomisi altüst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni ittifaklar oluşturuluyordu.</span></p>
<p><span>Bu nedenle 1821’de Mora Yarımadasında başlayıp Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi kültürel yanı da vardı; Rönesans’la birlikte Batıda antik Yunan hayranlığı başlamıştı.</span></p>
<p><span>Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını; Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı. Can güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumlar şiddeti her geçen gün artırdı. Osmanlı, Mısırdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşadan yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı.</span></p>
<p><span>İsyanın bastırılması ve Osmanlının Doğu Akdeniz’e tekrar hâkim olma ihtimali, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlıdan Yunanlılara, Sırbistan ve Romanya’da olduğu gibi prenslik vermesini istedi. Avrupa’da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek çıktı.</span></p>
<p><span>Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora’daki Navarin Limanındaki 57 Türk gemisini batırıp sekiz bin Mehmetçiki şehit ettiler.</span></p>
<p><span>Avrupa Konseyi: Osmanlı şaşkındı; ne yapacağını bilemedi. Çünkü, Yeniçeri Ocağını daha yeni tasfiye edip, Asakir-i Mansure-i Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü yoktu. Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora Yarımadasında Yunan Prensliği kurulmasını kabul etti.</span></p>
<p><span>Aradan çok geçmedi. Rusya da Osmanlıya iki yandan saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu. Buradan ne karar çıktı dersiniz; Yunanistan’ın bağımsızlığı!</span></p>
<p><span>Enosis (birleşme) için ilk adım atılmış oldu…</span></p>
<p><span>Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek için hemen ayaklandılar. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da gerekli desteği bulamadı. Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlıyı nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değillerdi. Öyle ki, Osmanlı; İngiliz ve Fransızların Avrupa Konseyi’ne alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı.</span></p>
<p><span>Ruslar da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da Rusların bu hülyasıydı… Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi hak elde ettiler. Nasıl mı?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63329" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-1.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-1-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Açılımın birinci aşaması:</strong> Genel af çıkarıldı.</span></p>
<p><span>RUSLAR dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i Yunanlılara verecekti! Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas önderliğinde ayaklandılar. 16 Ağustos 1866da Selino kazasındaki Müslümanları kadın çocuk demeden öldürdüler. Osmanlı ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi.</span></p>
<p><span>Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara verilemezdi ancak Osmanlı da Girit Açılımı yapmalıydı.</span></p>
<p><span>Nasıl olacaktı bu açılım?</span></p>
<p><span>1. İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı.</span></p>
<p><span>2. Ayrıca silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.</span></p>
<p><span>Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:</span></p>
<p><span>3. Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.</span></p>
<p><span>4. İdari reformlar da yapılmalıydı; Padişahın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı.</span></p>
<p><span>5. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.</span></p>
<p><span>Osmanlı açılımı kabul etti. Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü. Müslümanlar, “Bu açılım ne kadar güzelmiş,” demeye başladı.</span></p>
<p><span><strong>Açılımın ikinci aşaması:</strong> Jandarma yeniden düzenlendi.</span></p>
<p><span>OSMANLI’nın 1878’de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir ayaklanmaya neden oldu. Olan, köylerine dönen açılım kurbanı Türklere oldu; evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular.</span></p>
<p><span>Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü. Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı.</span></p>
<p><span>25 Ekim 1878’deki bu Halepa Sözleşmesi/Açılımı şöyle olacaktı:</span></p>
<p><span>1. Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı.</span></p>
<p><span>2. Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı.</span></p>
<p><span>3. Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.</span></p>
<p><span>4. Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.</span></p>
<p><span>5. Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti.</span></p>
<p><span>Osmanlı bu açılıma da “Evet” dedi. “Yeter ki kardeşkanı dursun,” diyordu.</span></p>
<p><span>Fotyadi Paşa, Sava Paşa, Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girit’e vali atadı. Diyeceksiniz Artık bu açılım adaya sükûnet getirmiştir! Hayır…</span></p>
<p><span><strong>Açılımın üçüncü aşaması:</strong> Avrupa’ya müdahale hakkı</span></p>
<p><span>1885-1888 de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu. Fakat, en büyük isyan 1896’da oldu. Artık taraflardan biri asker değildi; Ağride, Kaliveste, Resmoda, Hanyada vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular birbirine silah sıkmaya başladı. Girit yanıyordu.</span></p>
<p><span>Tabii yine beklenen oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler. Ve Osmanlıya yine, yeni bir sözleşme/açılım dayattılar.</span></p>
<p><span>1. Girit valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı.</span></p>
<p><span>2. Bu Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batıdan silah ve asker yardımı isteyebilecekti.</span></p>
<p><span>3. Hemen genel af ilan edilecekti.</span></p>
<p><span>4. Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı.</span></p>
<p><span>5. Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı. </span></p>
<p><span>Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi. Başkent İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü.</span></p>
<p><span>Ancak 25 Ağustos 1896 Nizamname / açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı. Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu Selim Ağanın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk öldürüldü. Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra, hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik edildi. Türkler korunaksızdı.</span></p>
<p><span>Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlıdan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini istiyordu. Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu. Tek tek öldürmeler kısa zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika, Lisinsi, Mulina, İskalavos, Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü.</span></p>
<p><span>Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık. Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlının Girit’e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Handan yardım istedi!</span></p>
<p><span>Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı kapalıydı.</span></p>
<p><span>Sonunda Osmanlı, 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti. Türk ordusu Atina’ya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamid Türk ordusunu durdurdu.</span></p>
<p><span>Yapılan barış görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını bile alamadı. Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63330" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-2.jpg" alt="" width="800" height="490" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Girit-2-768x470.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Açılımın dördüncü aşaması:</strong> Girit Özerk/Otonom ilan edildi</span></p>
<p><span>DİYECEKSİNİZ ki, Osmanlı ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne gezer! En acıklısı Girit’te yaşandı. Türkler, Rumları kesecek iddiasıyla Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı!</span></p>
<p><span>O halde Girit’te Türk askerine gerek var mıydı? Diyorlardı ki, Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı!</span></p>
<p><span>Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor…</span></p>
<p><span>1. Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri 1898’de Girit’ten çekildi.</span></p>
<p><span>2. Ada özerk ilan edildi.</span></p>
<p><span>3. Giriti’n kaderi, Avrupalılara bırakıldı. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini güvence altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı. Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!</span></p>
<p><span>4. Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük devletlerin o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı. Ne oldu dersiniz; Osmanlının karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi yapıldı.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi. Rumlar hemen adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı adanın üzerinde? Osmanlı büyük bir diplomasi başarısıyla (!) bayrağı indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen Girit adlı tiyatro oyununu sansürledi. Şaka gibi…</span></p>
<p><span><strong>Ve sonuç: Toprak Kaybı</strong></span></p>
<p><span>OSMANLI, Avrupalı dört devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve “açılım masallar”na hep inandı. Bunun karşılığında Girit’i kaybetti. Bu da şöyle oldu: 1910’da Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Anadolu’nun birçok yerinde mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker olma müracaatında bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı; Osmanlı konuyu Lahey Hakem Mahkemesine götürmek istedi vs. vs.</span></p>
<p><span>Bunların pek yaptırımı olmadı. Girit onca açılıma rağmen 1913’te Osmanlının elinden kuş olup uçtu, gitti! Giden toprağın yüzölçümü 8.336 kilometrekare idi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak: Rumeli Platformu</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkistan’da Türklerin Bilime Katkıları ve Günümüz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkistanda-turklerin-bilime-katkilari-ve-gunumuz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkistanda-turklerin-bilime-katkilari-ve-gunumuz</guid>
<description><![CDATA[ Türkistan’da Türklerin Bilime Katkıları ve Günümüz
Bir zamanlar biz de millet, hem de nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz! (M. Akif) İslam Medeniyeti, düşünce üzerine bina edilmiştir. Kur’anî düşünce, tefekkür düzeninin bel kemiğini teşkil etmiştir. Bu düşünce, “Oku!” emriyle başlayarak tefekkürü her türlü faa­liyetin merkezine koymuştur. Bu tefekkürün tam merkezinde de Allah düşüncesi vardır. Varlık felsefesinin, düşüncenin mihverini teşkil ettiği […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bce29d20.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkistan’da, Türklerin, Bilime, Katkıları, Günümüz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="512" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turkistan-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkistanda-turklerin-bilime-katkilari-ve-gunumuz.html">Türkistan’da Türklerin Bilime Katkıları ve Günümüz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ</strong></span></a>
</p><p><span><em>Bir zamanlar biz de millet, hem de nasıl milletmişiz:<br>
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!</em></span><br>
<span> <strong>(M. Akif)</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İslam Medeniyeti, düşünce üzerine bina edilmiştir. Kur’anî düşünce, tefekkür düzeninin bel kemiğini teşkil etmiştir. Bu düşünce, “Oku!” emriyle başlayarak tefekkürü her türlü faa­liyetin merkezine koymuştur. Bu tefekkürün tam merkezinde de Allah düşüncesi vardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Varlık felsefesinin, düşüncenin mihverini teşkil ettiği bu düzende, âlem yaratılmıştır. İnsana düşen görev, bu yaratı­lışı en ince noktalarına varıncaya kadar araştırıp bulmak ve insanların gözlerinin önüne sermek, idraklerine sunmaktır. O zaman, yaratılışın gerçek Fâili tespit edilmiş olacak ve ge­rekli saygı O’na gösterilecektir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Okumak, incelemek, araştırmak ve gerçeği idrak etmek, bu suretle “Nereden geldiğini ve nereye gittiğini’’ bilmek. İşte bütün faaliyetin özü budur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Nereden geldiğini bilmek”, kâinatın yaratılışının başlan­gıcından itibaren bu güne ve daha sonrasına ait bilgileri arayıp bulmak ve gerçeği ortaya koymaktır. Yaratılışla ilgili olarak elan mevcut “Big Bang” teorisinin bütün cephelerini araştır­mak ve tahkik etmek, inanan kişiye düşen bir görevdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İşte bu gaye iledir ki, o zamanlar herhangi bir teori mev­cut olmasa bile, Müslümanlar, yaratılışın sırrını araştırmaya girişmişlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Öncelikle doğru düşünmeyi şiar haline getirmişler ve bunun için gerekli kuralları ihtiva eden Mantık ilmini geliş­tirmişlerdir. Daha sonra bu doğru düşüncenin sayı itibariyle ifadesi demek olan Matematiği en olgun hale getirmişlerdir. Sırası gelince de Tabiat Bilimlerini teker teker gözleyip, in­celeyip, araştırıp varlığın var oluşunu ortaya koymaya çalış­mışlardır. Fiziki bilgilerin yanında sosyolojik, psikolojik ve tarihi bilgiler yer almıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu araştırma ve incelemeler, İslam Medeniyeti adı veri­len bir medeniyeti ortaya çıkarmıştır. Öyle ki, 9.10.11 ve 12. asırlar, Müslümanlar için, Altın Çağlar olmuşlardır. Bu çağ­ların başında ilmi kitapların mevcut olduğu bütün dillerden yapılan tercümeler yapılmıştır. Bunun için kurulan Beytü’l-Hikme de, Sabit b. Kura, İshak b. Huneyn ve oğlu Huneyn b. İshak büyük mütercimler olarak görev yapmışlardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu büyük medeniyetin ortaya çıkmasında, Türklerin kat­kıları pek büyük olmuştur. İslam Medeniyetini vücuda geti­ren âlimlerin yüzde elliden fazlası Türk’tür. Onlar, Kur’an-ı Kerim’in “Oku ” emrine uygun olarak faaliyet gösteren ki­şilerdi. Okuyup araştıran ve öğrenen bilginler olarak Bilim Tarihine geçtiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Okumak, araştırmak ve incelemek, bir zihniyet mesele­sidir. Bu zihniyet, Türk insanından alınmış veya insanımız onu kaybetmiştir. Türk insanı sözü edilen okuma, inceleme ve araştırma zihniyetini yeniden kazanmak mecburiyetindedir. Artık taklitçilikten kurtulmalı, kendi kültürüne sahip olmalı, adıyla sanıyla Türk ve Müslüman olmalıdır. Müslümanlığın dışında başka bir hüviyet yoktur. Mamafih Türk milleti kadar İslam’a hizmet etmiş başka bir millet de yoktur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türkler, İslam Dininin, bütün âleme yerleştirmek istediği, “eşitlik, hürriyet, adâlet” mefhumlarının uygulanmasını gös­termiş müstesna bir millettir. Gazneliler, Karahanlılar, Sel­çuklular ve Osmanlılar, bu hususun en belirgin misalleridir. Tabii bu eşsiz örneklik, Kur’an-ı Kerim’e tam itaate müm­kün olmuştur. Şimdi M. Akif’in mısralarıyla yukarıda verdi­ğimiz millet olma niteliğini ortaya koyan büyük ilim adamlarından bazılarını zikrederek peygamberi şuurun nelere kâdir olduğunu göstermeye çalışalım.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Büyük Müslüman Türk bilgini Mehmet b. Musa el-Harezmî (780-850) ilk cebir kitabını yazan ve batıya cebir öğreten kişidir. Adı algoritmaya isim olurken, rakamları Avrupa’ya öğreten kişi olarak tanınır. Harezmî, ilk defa, birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla, bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geo­metrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini tespit etmiş bilgindir. Matematikte ilk kez sıfır rakamını kul­lanan Harezmî, cebir bilimini metodik ve sistematik ola­rak ortaya koymuş, kendisinden önceki cebire ait konu­lan, yine ilk kez cebir adıyla sistemleştirmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Matematik, Astronomi ve Coğrafya sahasında çok sayıda eser yazan Harezmî, yeryüzünün çapına ait he­saplarını Kitâbu Sûreti’l-Arz adlı eserinde toplamıştır. Harezmî, Batlamyus’un astronomik cetvellerini de dü­zeltmiştir. Zîcü’l-Harezmî adlı eserinde, güneş ve ay tutul­masına dair incelemelerini toplayan Harezmî, Astronomi için gerekli olan trigonometriye ait bilgi ve cetvellerini de vermiştir. Harezminin Matematikle ilgili en mühim eseri Kitab fî’l-Hisab’dır.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Bir başka Müslüman Türk bilgini İbn Heysem: Arit­metik, geometri ve fizikte üstat bu zat, göz ve görme hu­susunda çok büyük bilgiler vermiş ve karanlık odayı bul­muştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Hazar Denizi’nin güney kıyılarında bulunan Cil’de doğan İbn Türk el-Cili, hesap ilminde çok bilgili ve maharet sahibi olan bu zatın, Matematikle ilgili biri Kitâbü’l-Câmic fi’l-hisâb, diğeri Kitâbü’l-Mucâmelât adlı iki eseri mevcuttur. Cebirin sembol kullanmayarak her şeyin sözle ifâde edilmesi şeklini temsil eden “Katışık denklemlerde mantıkî zaruretler” adlı makalesi, modern matematikçilerce dikkat çekici bulunmaktadır.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Gökbilim (Astronomi), Matematik, Tabiat (doğa bilimleri), Coğrafya ve Tarih alanındaki çalışmalarıyla tanınan, Astronomi üzerine yaptığı en iyi çalışmayı Gazneli Mahmut’un oğlu Mesut’a sunduğu zaman Sultan Mesut’un kendisine bir fil yükü gümüşü hediye etmesine, “Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır.’’” diyerek hediyeyi geri çevirmesiyle meşhur olan Birunî, ayrı bir Türk bilginidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Timur İmparatorluğu’nun 4. sultanı Türk Matematikçi ve gökbilimci Uluğ Bey, dünyâ ilim târihinin zamânına kadar yetiştirdiği en büyük astronomi âlimidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Felsefe, Musiki, Siyaset Felsefesi, Mantık gibi pek çok konuda çok önemli eserler veren Abü Nasr Muhammed el-Farabî et-Türki, İslam’ın <em>altın çağı</em>’nda yaşamış ünlü filozof ve bilim adamıdır. Aynı zamanda gökbilimci ve müzisyendir. Yorumları ve incelemeleri sayesinde Ortaçağ İslam aydınları arasında muallim-i sânî (ikinci öğretmen) olarak bilinir ve varlık felsefesinin üstatlarından biridir.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Eski ile övünmek, bir şey kazandırmıyor. Verdiğimiz bu misaller, bizim kültürümüzde, bilime katkıda bulundurabilecek esasların bulunduğunu ifade etmek içindir. Türk milleti, yeniden, bilime ilaveler yapabilir. Bunun için daha önce sahip olduğu inanca, ilme ve irfana dönmelidir. İlimsiz iman kuru, imansız ilim de faydasızdır. Gençlik, varlığını, kendisine yeni hamleler kazandıracak temelin üzerine oturtmalıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Bu temel, Kur’anî bir anlayışın hâkim olduğu yaratılışın sırrını arama gayretinin varlığıyla vücut bulur. Peygamberi değerler, insanlığın aradığı hususlardır. Batının ilmi var ama irfanı yok. Onun için lutî faaliyetlere kucak açıyor, ahlaken gayri meşru yollarda kendini kaybediyor. Katolikliğin başında bulunan Papa, Vatikan’da eşcinsellik lobisinin bulunduğunu itiraf ediyor. Bizde de, maalesef bazı üniversitelerde, gay kulüplerinin varlığından söz ediliyor. Az bir kesim bile olsa, adı Ayşe olan bir kız, Ayşe gibi, adı Mustafa olan bir delikanlı Mustafa gibi davranmıyor. Kendilerince “idol” kabul ettikleri artistler, şarkıcılar, mankenler gibi yaşıyorlar. Buna mukabil inançlı imanlı bir gençlik varsa da etkili olan birinciler.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>Artık kendine dönmek, aslına rücu etmek, kişileri gerçek insan yapan Peygamberi değerleri kazanmak gerekiyor vesselam. <span>444</span></span></p>
<p class="Gvdemetni50"><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ</strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni50"><span>Kaynak: Yesevi Aylık Sevgi Dergisi, Yıl:20 Sayı:235 Temmuz 2013</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Kafkas Sürgünü’nde Vatan (21 Mayıs 1864)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-kafkas-surgununde-vatan-21-mayis-1864</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-kafkas-surgununde-vatan-21-mayis-1864</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Kafkas Sürgünü’nde Vatan (21 Mayıs 1864)
Rus çarlığı, asırlarca coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Türk boğazlarına ve Balkanlara, doğuda Kafkas­ya’ya hâkim olarak güneye inme siyasetini takip etmiştir. Ancak, Kafkasya, Rusya’nın Anadolu, İran ve Suriye’ye inişini engelleyen doğal bir settir. Kafkasların bu özellikleri ile Ruslar için askerî ve ticarî bir önemi vardır. Bu nedenle Rus çarlarının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bccf3b8d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Kafkas, Sürgünü’nde, Vatan, 21, Mayıs, 1864</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/1864-Cerkez-Surgunu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-kafkas-surgununde-vatan-21-mayis-1864.html">Büyük Kafkas Sürgünü’nde Vatan (21 Mayıs 1864)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hilmi ÖZDEN</strong> </span></a>
</p><p><span>Rus çarlığı, asırlarca coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Türk boğazlarına ve Balkanlara, doğuda Kafkas­ya’ya hâkim olarak güneye inme siyasetini takip etmiştir. Ancak, Kafkasya, Rusya’nın Anadolu, İran ve Suriye’ye inişini engelleyen doğal bir settir. Kafkasların bu özellikleri ile Ruslar için askerî ve ticarî bir önemi vardır. Bu nedenle Rus çarlarının çoğu bu geniş ve verimli sahayı Ruslaştırmayı ve ahalisini kendine bağlamayı ilke edinmişti.</span></p>
<p><span>Rusya, 1552’de Kazan’ı ve 1556’da Astrahan’ı hâkimiyeti altına aldıktan sonra Kuzey Kafkasya’ya doğru ilerlemeye başladı. Bu iki hanlığın zaptından sonra Ruslar, Kabartaylar üzerine yoğun taarruz hareketine başladılar. Bu taarruzlar neticesinde bölge işgal edildi. Osmanlı Devleti, 1774 Küçük Kay­narca Antlaşması’yla Kırım’ın bağımsız olması yanı sıra Kabartayların Rusya’ya terk edilmesini de kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Rusya Kuzey Kafkasya’ya sokulmaya başlayınca 1777’de Rus-Çerkes çatışması patlak verdi. Ruslar, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da askerî harekâtın yanı sıra kolonileştirme faaliyetine de giriştiler. Rus kolonileştirme metodu: Askerî harekât sonrası işgal edilen sahalara kaleler inşa etmek ve çevresine Kozakları (Rus Kazakları) ve Rusya’nın içerilerinden getirtilen Rus göçmenlerini iskân etmekti.</span></p>
<p><span>İlhak sonrası Kuban bölgesindeki Müslümanlar genel bir kıyıma maruz kaldılar.</span></p>
<p><span>1832 yılında Kuzey Kafkasya’da tüm bölgeyi boydan boya birbirine kaleler ve çiftçi Hıristiyan topluluklarla bağlayan ünlü Kozak Hattı tamamlanacaktır. Öte yandan, Ortodoks kilisesi vasıtasıyla bölge halkının bir kısmı Hıristiyanlaştırılacak ve özellikle Osetlere karşı misyonerlik faaliyetleri yürütülecekti. (2,3)</span></p>
<p><span>Kuzey Kafkasyalıların ilk örgütlü direnişi, 18. yüzyılın sonlarına doğru Dağıstanlı Şeyh Mansur tarafından gerçekleştirildi. Şeyh Şamil döneminde Dağıstan ve Çeçenistan’ın bütününü etkisi altına alacak olan Müridizm (Gazavat) hareketini de başlatmış oldu. Asıl adı Uçerma (Ruslar Uçurma der) olan Şeyh Mansur, Ruslara karşı beş yıl savaştıktan sonra 1791 yılın­da tutsak edilerek Petersburg’a götürüldü ve 13 Nisan 1791’de de idam edildi. 1790’a kadar İmam Mansur’un yönetiminde Çerkes kuv­vetleri ve Rus orduları savaştılar. 16 Şubat 1801’e gelindiğinde Rusya, Gürcistan’ı ve Abhazya’yı ilhak ettiğini açıkladı. Bu tarih­ten sonra Rusların Kafkasya’da hâkimiyeti daha da artmaya başladı. (1)</span></p>
<p><span>Kafkasya Dağlılarının İstiklâl Mücadelesinde Müslüman din adamları önemli rol oynadılar. Özellikle, Çerkesya’daki halkın özgürlüklerine düşkünlüklerinde İslami duruş önemli bir mevzi sağladı, 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkasları işgal etmesini yıllarca geciktirdi ve Kafkasya halkları arasında birlik ve dayanışma oluşturulmasına vesile oluşturup, Ruslara karşı ortak kimlik özelliği vererek Kafkas halklarının <strong>“Birleşik Kaf­kasya”</strong> ideali etrafında toplaşmasını sağlamada alternatif mey­dana getirdi. (1)</span></p>
<p><span><strong>1829 tarihi, Kuzeydoğu Kafkasya’da başlayan aynı zamanda Kafkasya’nın özgürlük mücadelesinde önemli dönüm noktalarından biri olan “Gazavat” savaşlarının da başladığı tarihtir.</strong> Aynı zamanda Çarlık Rusya’sının ordularına karşı dire­niş, zamanla birkaç kabilenin direnişi olmaktan çıkıp tüm Kuzey Kafkasya’nın özgürlük savaşına dönüşecek yeni bir dönemin adıdır. İmamların öncülüğünde yavaş yavaş <strong>bütün Kafkasya’ya yayılan özgürlük savaşı, cesareti, halkları harekete geçirmedeki ustalığı, politik ve taktik yeteneği ile Şeyh Şamil bu hareketin en kıdemli ve en karizmatik önderi oldu.</strong> (1)</span></p>
<p><span>İmam Gazi Muhammed, 1829’da Kafkasya özgürlük Mücadelesinden en etkili Gazavat (Ruslara karşı cihad) hareketini, arkadaşı Şamil’le Dağıstan’da  başlattı. 1832’de Gazi Muhammed, Ruslar tarafından Gimri’de şehid edildi. Şamil son anda kurtuldu, aylarca yaralı yattı. İmam Hamzat, Gazi Muhammed’in yerine geçti. O’nunda 1834’de Hunzah’da Cuma namazı kılarken şehit edilmesinden sonra, İmamlığa Şamil seçildi. Ruslara karşı yaklaşık 25 yıl mücadele verdi. 1834 tarihinden itibaren Dağıstan’da, Çeçenistan’da, Osetya’da, Karaçay ile Kabardey’de ve Batı Çerkesya’da ortaya çıkan kurtuluş mücadeleleri ortak ulusal karakter kazandı. (5)</span></p>
<p><span>1848’de Şamil’in naibi Muhammed Emin, Kuzeybatı Kafkasya’da faaliyet gösterdi. Muhammed Emin, Şamil’e bağlı ama gerçekte tamamen adige geleneklere göre yönetilen bir yönetim biçimi kurarak önemli bir başarı sağladı. Onun sayesinde, halk, sömürgeciliğe ve baskılara karşı olduğu için “Gazavat” bayrağı altında Ruslarla mücadele etti. (1)</span></p>
<p><span>Kafkasya’da bütün bunlar olurken. Batılı devletler ve Osmanlı da olayları yakından takip ediyordu. Artık Avrupa, Kaf­kas-Rus Savaşı’nın acımasız ve haksız olduğu kadar, kanlı ve dengesiz olduğunu iyice anlamıştı. Fakat İngiltere kendisinin Uzak doğuda menfaatleri için kuzey Kafkasya ile ilgilenmekte, Rusya ile arasının açılmasını istememekte idi. Osmanlı ise mağlubiyetler sonucu; Türk-İslâm coğrafyasının dört bir yanından gelen göçler karşısında elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Fakat bu gaileler ile baş edecek gücü yoktu.</span></p>
<p><span><strong>Rusya, Kırım Savaşı (1853-1856) sonrasında kendisini Kafkasya’da tamamen serbest hissetti. Kafkas topluluklarına karşı uzun yıllar sürecek olan taarruzlarını artırdı. Şeyh Şamil’in 1859 yılında teslim olma­sıyla Müslümanların Ruslara karşı yaptıkları savunma harekâtı kuvvetinden çok şey kaybetti. Bu tarihten sonra mücadele bir süre daha devam ettiyse de genel direniş 1863-1864 yıllarında sona erdi. </strong>Osmanlı ülkesine Çerkes göçü esasında 1829 Edime Antlaşması’ndan sonra başlamış ve 1860’larda ivme kazanmıştı. Fakat sayıları yüz binlerle ifade edilen Çerkes kafilelerinin toplu göçünün başlaması 1864 yılına denk düşmektedir. <strong>Bu tarihten itibaren Kafkas­ya’dan Anadolu’ya ve Rumeli’ye yönelik kitle göçleri yeniden başladı. (2,3)</strong></span></p>
<p><span><strong>1860’a kadar Rus memurları Kafkas toplumlarının göçlerini memnuniyetle karşılıyorlardı.</strong> Baskı, tahsil edilen ağır vergiler ve Sibirya’ya yapılan sürgünler göç hareketlerini hızlandırmıştı. Osmanlı Devleti kendisine sığınan Kafkas göçmenlerini Anadolu ve Rumeli’ye yerleştiriyordu. Oysa <strong>Rusya ileriki yıl­larda Tuna’dan Ege denizine kadar uzanan sahada kendine bağımlı bir Bul­garistan kurmayı plânlamıştı. Bu nedenle, Kafkas göçmenlerinin bir kısmı­nın Tuna’nın güneyine yerleştirildiğini gören Rusya, derhal Kafkas politika­sını değiştirdi. Yeni plâna göre, yerli ahali zorla Kafkasya’da tutulacak ve Hristiyanlaştırılacaktı. Yahut Hristiyan olmayanlar Osmanlı topraklarına gitmeye mecbur bırakılacaktı. (2,3)</strong></span></p>
<p><span><strong>Ruslar Çerkeslerin vatanlarından sürülmelerini düzenle­mek amacıyla 10 Mayıs 1862’de bir komisyon oluşturdular. </strong>Resmi olarak Kafkasya’dan yerli halkların Osmanlı topraklarına sürülmesi, 1862 yılında işte bu Kafkas Komisyonu’nun konuyla ilgili kararı onayladıktan sonra, askeri ve siyasi bir önlem olarak uygulandı. Bu dönemden sonra da artık Çerkesler için ölüm ka­lım savaşları başladı. Çar döneminin şoven tarihçisi <strong>R. A. Fadayev</strong> bu döneme ilişkin olarak 1865’te şöyle yazdı: “<strong>Çerkes toprakları devlete lazımdı, onların kendilerine ise hiç gerek yoktu.”</strong></span></p>
<p><span>Bu karardan sonra Çarın orduları işgal edilen top­raklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmeye, imha etmeye başladılar ve yerlerine Rusları veya Rus Kazakları yerleştirmeyi yoğunlaştırdılar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63335" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kafkasya1.png" alt="" width="800" height="525" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kafkasya1.png 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kafkasya1-768x504.png 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Çerkeslerin nasıl topyekûn imha ve sürgün edildikleri bir başka Rus askeri hatırasında şu şekilde kayda geçilmişti: <strong>Savaş son de­rece amansızsa cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkânsız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Çerkeslerden temizlenerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce yüzlerce köyleri ateşe veriyorduk. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşımımız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına rastlıyordu. Fakat bezen askerlerimizce canavar­lığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu. </strong>(1)</span></p>
<p><span>Amerikalı bilim adamı Justin McCarthy Ölüm ve Sürgün isimli eserinde şu acı hatıraları nakleder: “Kendisi de Kafkasya’daki kıyıma tanık olmuş bulunan [ünlü yazar] Kont Lev Tolstoy, Kafkasyadaki Müslüman köylerinin Ruslarca işgalini şöyle anlatıyor: “<strong><em>Avul’lara (köylere) gece karanlığında dalıvermek âdet edinilmişti; böylece, tam baskına uğramış olan kadınlar ve çocuklar kaçacak zaman bulamıyordu ve gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerin, ikişer üçer, evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki bunları hiçbir resmî rapor görevlisi [raporunda] aktarmağa cesaret edemezdi”.</em></strong></span></p>
<p><span>“Ruslar, Çerkesler için kendi köylerinde yaşam sürdürmeyi imkânsız kılacak bir saldırı ve zulüm dizisine başvurdular. Köyler önce talan ediliyor, arkasından yakılıp yıkılıyordu. Sürü hayvanları ve yaşam sürdürebilmek için gerekli başka her şey, halkın elinden alınıyordu. Rusların benimsediği yöntem, daha sonra Kafkasya’da ve Balkanlarda tekrar tekrar uygulanacak olan, göçe zorlamanın klâsik yöntemi idi: evleri, tarlaları yak, yık; kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka seçenek bırakma.” (4)</span></p>
<p><span><strong>1862-1864 Çerkesya’nın çaresiz kaldığı yıllardı. Çerkeslerin önlerinde üç seçenek bulunuyordu: Hıristiyan olmak, Kuban’ın sol kıyısına yerleşmek ya da Osmanlı’ya gitmek. Çerkesler, Osmanlı Devletine gitmeyi seçtiler. Osmanlı Devleti, Rus zulmü karşısında yüzyıllarca kahramanca mücadele etmelerine rağmen, çaresiz kalan soydaşlarına, dindaşlarına, kucak açtılar. O yıllarda Osmanlının kendisi, girdiği savaşlardan sürekli yenik çıkmakta, borç batağında yüzmekte idi. Tamamen kardeşlik ve  insanlık duyguları ile hareket ve yardım ediyordu.</strong></span></p>
<p><span><strong>Bazı yazarların zaman zaman iddia ettiği gibi, Osmanlı bu göçü teşvik etmemişti. Hıristiyan unsurlara karşı kullanma gibi bir düşüncesi de yoktu. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bununla ilgili onlarca belge bulunmaktadır.* (*BAO, İrade, Dahiliye. 30579, lef-2) Üstelik Balkanlara ve Anadolu topraklarına yerleştirilen göçmenler uzun bir süre vergiden ve  askerlikten muaf olacaklardı. Osmanlı devleti, muhacirleri bir an evvel verimli arazilere yerleştirmek ve üretken hâle getirmek istiyordu. (4) Fakat kader, ne Osmanlıyı, ne de Kafkas göçmenlerini rahat bıraktı. Sırp, Bulgar isyanları, çarlık ordularının baskısı neticesinde Osmanlı Türkleri ile omuz omuza düşmanlara karşı savaşmışlar birlikte İkinci bir göç dalgası ile Balkanlardan Anadolu’ya gelmişlerdir.</strong></span></p>
<p><span>Üstelik Ruslar, Osmanlı makamlarının Kafkasya göçmen­lerini Kafkasya sınırından uzak yerlere iskân edebileceklerini belirtti ve uygulattı. Avrupalılar da Osmanlı içindeki Hıristiyan azınlıkları korumak maksadı ile Kafkasya göçmenlerini Hıristiyanlardan uzak yerlerde iskân edilmelerini istiyorlardı. Onlarda isteklerini Osmanlı’ya kabul ettirdiler.</span></p>
<p><span><strong>1864 yılı Mayıs ayının 20’sine gelindiğinde Çarlığın 4 ayrı ordusu Ubıh bölgesinin Soçi yakınlarındaki kıyıdan 50-60 km içeride, Mzımta nehrinin sağ kıyısında bulunan Kbaada Vadisi’nde buluştular. Bir gün sonra 21 Mayıs 1864’te bu dört ordu birleşerek Kafkasya’yı boşaltmanın şenliğini yaptılar, sava­şın sonunu ilan edip Çarlık döneminin zaferi olarak andılar. Fa­kat aynı tarih bugün Çerkeslerin sürgünün yıldönümü olarak andıkları tarihtir. (1)</strong></span></p>
<p><span><strong>İşte bütün bu yaşanan olaylar neticesinde Kafkasya, Kaf­kasya’nın gerçek sahipleri olan Çerkeslerden arındırılmıştır. </strong>1864 sürgününden önceki dönemlerde Adıgelerin nüfusu 1 milyondan fazla idi. Ama 1864 sürgününden sonra toplam 50 binden azdı. Bu nüfusun 418 bini sadece 1863-1864 yılları arasında yerlerinden edildiler. 1858-1864 yılları arasında sadece Kuzeybatı Kafkasya’dan 398.955 kişi Osmanlı topraklarına göç ettirilmiştir. Bir tek yıl içerisinde, 1864’te 342.748 Adige yerlerinden olmuştur. 1865’te ise 106.795 Adige sürülmüştür. Kısacası <strong>Çerkeslerin %10’luk bir kısmı hariç tamamı yerlerinden yurtlarından sürüldüler.</strong></span></p>
<p><span><strong>Bazı Çerkesler zor koşullar karşısında her şeyi göze alıp anavatanları Çerkesya’ya dönmek istedi. Fakat İstanbul’daki Rus konsolosluğuna başvuran göçmenlere verilen cevap “Dağlı­ların geri dönüşü söz konusu bile olamaz” şeklinde oldu.</strong></span></p>
<p><span>Kısa bir süre içerisinde Kafkas sıra dağlarını aşan on bin­lerce dağlı, bütün mallarını ve mülklerini bırakarak Anapa, Novorossiysk, Tuapse, Soçi ve diğer limanlara birikti. Karadeniz’in Kafkasya kıyısına yüzlerce gemi doldu.</span></p>
<p><span>1864’de Kafkasya’yı tamamen işgal eden Rus­ya, Abazaların meskûn olduğu yerleri istilâ edince kendi­lerine emniyet duymadığı gerekçesiyle Abazaları Kuban bölge­sine yerleştirmek istedi. Kabile mensuplarının bir kısmı bu uygulamaya ria­yet ederken, yaklaşık 50.000 kişi Türk topraklarına göç etmek istedi. Hatta 5.000 kadarı Babıâli’nin kararını beklemeksizin Trabzon’a geldi. Bu tarih­ten sonra Kafkas toplulukları hür olmak, can, mal ve ırz güvenlik­lerini teminat altına alabilmek amacıyla göç kararı aldılar.</span></p>
<p><span>Göç etmeye karar verenler, taşınabilir veya taşınamaz mal varlıklarını hiçbir tazminat almaksızın Ruslara terk ederek köylerinden ayrıldılar. Kadın, çocuk, ihtiyar binlerce kişi, kitleler halinde dağlardan inerek Karadeniz sa­hillerinde birikti. Buralarda kış ortamında korunmasız ve giyeceksiz uzun bir süre beklemek zorunda kaldılar. Ekserisi perişan ve telef oldu.</span></p>
<p><span>Samsun ve Trabzon ana çıkış limanlarıydı, bu limanlara gelenler hastalığa tutuldu. Açlık, soğuk ve salgınlardan binlerce insan ölüyor ve adeta bir can pazarı yaşanıyordu. O döneme ta­nık olan ve Çar yönetiminin askeri sömürgeci işgaline hak veren <strong>A. P. Berje</strong> bile şöyle yazdı: <strong>“17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını gö­renler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hay­vanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın sağunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş anne­lerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı; genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalışıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu.”</strong></span></p>
<p><span>Öylesine korkunç dramlar yaşanmakta idi ki, bugün ancak sinemalarda izleyebileceğimiz olaylar yaşandı. Örneğin, <strong><em>“ölü ço­cuğu günlerce saklayıp ninnilerle uyutur gibi yapan, ama kokan çocuk kucağından sökülüp denize atılınca, bir an bile düşün­meden kendini onun ardından azgın dalgalara fırlatan Kafkas­yalı anne. Bunun gibi nice örnekler anlatılır. Bu yüzden o yolcu­lukta sağ kurtulup yüz yaşına kadar Anadolu’nun bir dağ kö­yünde yaşayan bir Çerkes ninenin hayatı boyunca bir kez bile olsun balık yemediği söylenmektedi</em></strong><em>r.</em>” Benzer acı hatıralar Kırım Türkleri tarafından da yaşanmıştır.</span></p>
<p><span>Göç hareketi 1865’ten sonra her ne kadar kitlesel boyutunu kaybettiyse de yine de devam etti. 1856-1876 seneleri arasında göç edenlerin miktarını kesin olarak ortaya koymak mümkün görünmemektedir. Bu hususta verilen rakamlar 600.000 ile 2.000.000 arasında değişmektedir. 1877-1878 Savaşı’nı müteakip göç yine kitlesel, boyuta ulaştı ve 1877-1900 yıllan arasında Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan en az 300.000 kişi göç etti. Osmanlı Hükümeti (Babıâli), <strong>Saltanat-ı seniyyenin tebaası (nüfusu) yeterli olmakla birlikte, iltica emeliyle vatanlarını terk edenleri reddederek Rusya’nın kahır ve şiddetine bırakmayı hilâfetin şanına muvafık bulmadığı</strong> için göçmenlerin kabul edil­mesini kararlaştırdı. Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinde biriken göçmenler, ilk olarak bu­labildikleri sandal, kayık, vapur ve benzeri vasıtalarla Trabzon’a geliyorlar­dı. Buradan Osmanlı Devleti’nin kendilerine tahsis ettiği deniz vasıtaları ile Varna, Köstence, Bergos ve Lom gibi Rumeli limanlarına taşındılar. Bu limanlarda birikenler ise Tuna nehir yolu, demiryolu ve karayolu vasıtalarıy­la Rumeli’nin iç kesimlerine sevk edildiler. Göçmenlerin taşınmasında Fevaid-i Osmaniye, Tersane-i Amire, Tuna, Bursa ve Rus kumpanyaları ile tüccarlara ait gemilerin kiralanması yoluna gidildi.</span></p>
<p><span>Anadolu’ya yerleştirilecek olan göçmenler ise iskân bölgesine en ya­kın Karadeniz limanına taşınıyordu. Bu limanlar, başta Trabzon olmak üzere Samsun, Sinop ve İnebolu idi. Göçmenler, Bursa Şirketi veya sair şirketlere ait vapurlarla Trabzon, Samsun ve Sinop’tan İstanbul’a oradan da İzmir’e sevk edildiler. Bazı göçmen grupları ise karayolu ile Türk topraklarına giriş yaptı.</span></p>
<p><span><strong>Kayıt altında olan sürgün veya göçe zorlanmış Çerkeslerin miktarı hakkında hiçbir zaman gerçek sayı tespit edilememiştir. Çünkü birçok nüfus hareketi kayıt dışı gerçekleştiği gibi ölüm oranı da tespit edilememiştir.</strong> Sayısı 10’dan fazla olan çıkış limanlarında düzenli bir kayıt tutulmaması ve bu limanlarda hiçbir bağlantının bulunmaması; yüksek oranlara varan ölümün kesin olarak bilinememesi, tutulan kayıtların ise belli bir yer ve zamanla sınırlı tutulması ve kesin olan rakamların da kamuya duyurulmasının engellenmesi gibi nedenlerden ötürü ‘Büyük Çerkes Sürgünü’nde Kuzey Kafkasya’dan çıkarılanların kesin sayısını gösteren tam güvenilir istatistikler yoktur. Fakat buna rağmen bazı araştırmacılar yaklaşık belli bir sayı vermektedir. <strong>Bunların en azı 600 bin ve en çoğu ise 2 milyon arasında değişmektedir. </strong>(1) Fakat, sürgün sırasında bu insanların neredeyse yarısı hayatlarını kaybetmiştir. Batan gemiler, kıyılara vuran binlerce cesetler, varılan liman veya şehirlerde çeşitli hastalıklardan ölenlerin bilinen sayıları bile korkunç boyutlardadır. Sadece Trabzon’da 1865’e kadar 53.000 Kafkasyalı vefat etmiştir.(3)</span></p>
<p><span>Kafkasya’da ne kadar nüfusun yerlerinde edildiği konu­sunda oldukça farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Rus verile­rini dikkate alan veriler bu sayının 500 bin ile 1 milyon arasında olduğunu belirtirken, Türkiye kaynaklı çalışmalarda 1 ile 2 mil­yon civarında olduğu iddia edilmektedir. Örneğin, Habiçoğlu ve Polatkan için bu rakam 1,5 milyon civarındadır. Polatkan’a gö­re. Büyük sürgün sürecinde yerlerinden edilen Çerkeslerin 200 ile 400 bini Balkanlara, 1 milyonu Anadolu’ya, 25 bini Suriye ve Ürdün’e ve 10 bin kadarı ise Kıbrıs’a yerleştirilmişlerdir. Yine, Rus kaynaklarını referans gösteren Avagyan’a göre ise bu ra­kam 398 bin kişi ile sınırlı idi. Aynı belgelere dayanan Ceridei Hava­dis gazetesi(8 R 1278/Ağustos 1861) 1855’ten 1861’e kadar 350 bin göçmenin Osmanlı topraklarına geldiğini yazarken, Sadrazam Ali Paşa 1864’te padişaha verdiği raporda 1855-1864 arası dönemde 311.333 kişi olduğunu belirtiyordu. Fakat 1861’den sonra da çok yoğun bir şekilde Kafkasya’dan ayrılmalar/sürü­lmeler olmuştur. Bu döneme ait sürgün ancak 1865’te tamam­lanabilmiştir. Yine McCarthy’e göre 1856-1864 arası toprak­larından çıkartılan Çerkes sayısı takriben 1.200.000 kişidir. Bunlardan 400 bin kişi yollarda yaşamını yitirmiş ve 800 bin kişi de yerleşim yerlerine ulaşabilmiştir. Avagyan’ın kendisine göre 1857-1866 arasında 1 ile 1,5 milyon arasında nüfus Osmanlı İmparatorluğuna yerleştirilmiştir. Berzeg’e göre, 1857-1876 yılları arasında 1.400.000; Akarlı’ya göre, 1860-1878 arası 400.000; Karpat’a göre, 1859-1879 arası 2 milyon; Kafkasya Genel Valisi’ne göre 1858-1864 arası 398.000; Ali Meram Ke­mal’e göre, 1 milyon (ve bu nüfusun 300 bini Balkanlara ger­çekleştirilmiştir); Dündar’a göre 1859-1979 arası 2 milyon; Erkan’a göre 1860-1876 arası 700.000; Bice’e göre, 1859-1879 arası 2 milyon; Journal de Costantinople’nın 11 Ocak 1865 ta­rihli haberine göre, 520.000; Bianconi’e göre, 1876 tarihi itibariyle 600.000; Fadeyev’in 1864 tarihi itibariyle 1 milyon; D. E. Eremeev 1875 tarihi itibariyle 1.800.000; genel olarak Aydemir’e göre, 1,5 milyon (300 bini Balkanlara); İpek’e göre, 1.508.000 (yine 300 bini Balkanlara); Tuna’ya göre, 800 bin; R. G. Landa’a göre, 1-3 milyon arası; Kaflı’ya göre, 1.616.000; İstanbul’da ilk defa Çerkesce basılan Guaze dergisine göre, 1.760.000 kişi Kafkasya’dan sürülmüştür. 1864 tarihi itibariyle yine bu sürgünlerden F. Ph. Kanitz’a göre 250.000’i ve Pinson’a göre, 420.000’i Balkanlara doğru gerçekleşmiştir. Bilindiği üze­re, bu sürgün mağdurları kısa bir süre sonra bu yerlerinden de sürülerek, Anadolu’ya, Suriye ve Ürdün’e yerleştirilmişlerdir. (1)</span></p>
<p><span>Sürgün edilen toplam nüfus hakkında iddia edilen farklı rakamlara rağmen şurası açıktır ki, gerçekler belgelenen rakamların çok üstündedir: <strong>Tüm Kuzey Kafkasya’da kalan ve yer değiştirmeyen bütün Çerkeslerin sayısı 150 ile 200 bin dolayındadır. 19. yüzyılın ilk yarısında yalnızca Kuzeybatı Adıge­lerinin bir milyona yakın nüfusa sahip olduğu düşünülürse Kaf­kasya’daki soy kırımın ne kadar bir nüfusu yok ettiği anlaşılacaktır.</strong></span></p>
<p><span><strong>Özellikle 1864 ve daha sonraki tarih­lerde Kafkas-Rus Savaşları neticesinde Kafkasya’dan 2 milyon 200 bin kişi yerlerinden edilmiştir; bunların 1 milyonu savaş ve göç esnasında uğradıkları şiddet karşısında hayatını kaybet­miştir. (1)</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden itibaren, bulundukları memleketlerde dinî, siyasî ve ekonomik baskılarla bunalan toplulukların sığınağı olduğu bilinmektedir. Kafkasyalılar ise hem akrabaları hem dindaşları idiler. Çoğu Osmanlı padişahının annesi de, Kafkasyalı idi.</span></p>
<p><span><strong>Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen İslâm  ahlâkı’da muhacire kol kanat germeyi kardeş olmayı öğütlüyordu:</strong></span></p>
<p><span><strong>“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnuddurlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”( 9/100)</strong></span></p>
<p><span>“Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (51/19)</span></p>
<p><span><strong>“Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. «Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.» derler.” (76/8-9)</strong></span></p>
<p><span>O yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için yapmaz.” (92/19)  “Ancak yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapar.” (92/20)</span></p>
<p><span>Osmanlı hükümeti, muhacirlerin tahminlerin çok üstünde gelmesi karşısında, Belediyelerin yürüttüğü işleri, 1 Ocak 1860 tarihinde <strong>Muhâcirîn Komisyonu’nu</strong> kurarak, ona devretti. Komisyon, büyük kitleler halinde Osmanlı Devleti’ne göç edenlerin düzenli bir şekilde yerleştirilmesi için önemli hizmetler gören, hatta muhacir­lerden kimsesiz olanları durumlarına göre sanayii, idadî, askerî okullara gönderme, yetişkin kızları evlendirme, manevî evlâtlık verme, hür oldukları halde zorla esir tutulanların durumunu araştırıyordu. Bu bilgileri Şeyhülislâmlığa gönderiyor, bilgilendiriyordu.</span></p>
<p><span>Düşmanlar, Osmanlı Devletini ve Kafkasyalıları rahat bırakmamıştır. Birlikte omuz omuza, düşmana karşı mücadele verildi. Kafkasyalı, elinden silahını hiç bırakmadı. O’nu her zaman Allah yolunda cihad için kullandı.</span></p>
<p><span>Sonuçları ve süreç itibarıyla bakıldığında Kafkas-Rus Sa­vaşları, zalimce, gayri insani koşullarda gerçekleşmiştir. <strong>Yaşa­nan süreç ve sonuçların kendisi ise, çağın değerleri ile söyle­necek olursa ‘İnsan Hakları’na aykırıdır ve bir soykırımdır.</strong> Çün­kü Çerkesler, Rusların önünden kaçmış halk değildir. <strong>Çerkesler tarihte örneği olmayan vatan savunması vermiş ve kaybettiği için de ülkelerinden zorla çıkartılmış bir halktır. Yaşanılan olay­ları izah etmeye, değil göç hatta sürgün kavramı bile zayıf kalır. Ancak katliam hatta soykırım bu olayın karşılığı olabilir. Kaldı ki. Resmi Rus tarihinde, “Dağlıların Göçü” olarak tanımlanan, 19. yüzyılın bu büyük nüfus hareketinin bir sürgün olduğu artık kabul ediliyor olmasına ve tarihin en önemli sürgünleri arasın­da olmasına rağmen, Kafkasya halklarının uğradığı bu dramatik facialar ne yazık ki uluslararası düzeyde dikkate değer bir ilgi görmemiştir. </strong>Oysa sürgün, Çerkeslerin tarihi gelişiminde olum­suz rol oynamıştır. Bu yaşananlar sosyoekonomik, politik ve kültürel gelişmeler açısından Kafkasya sınırları içinde dahi onlarca yıl onları geri bıraktı. Rus Çarının politikası sonucunda Çerkes halkı darmadağın oldu. Şimdi ortada sürgün öyküsün­den başka bir sorun daha var: Çerkeslerin Çarlığın uyguladığı soykırım sonucunda yitirdiği büyük, telafi edilemez maddi, kültürel, insani ve toprak kayıplarını kim nasıl tazmin edecek? <strong>Çarlık dönemindeki Rusya’nın, yani Rus Çarlığının katliam/soykırım bir yana Çerkesleri sürgün ettiğine dair bir karar almış veya aldırılmış bile değildir..! (1)</strong></span></p>
<p><span><strong>“Birleşik Kafkasya” ülküsü, Şeyh Şamil’in öncülüğünde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aynı ülkü, Bolşevik ihtilalinden sonra 11. Mayıs 1918’de “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”nin istiklâli ile ilan edilmiştir. Osmanlı “Gönüllü Kafkas İslâm ordusu” Kafkasya’da kurulan Cumhuriyetlere yardımcı olmuştur. Fakat Osmanlı Ordusunun Mondros Mütarekesi sonucu geri çekilmesi sonucu; bu Cumhuriyetler (Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya), Bolşevikler  tarafından Rus çarlarından miras aldıkları şekilde tarihe hapsedilmek istenmiştir. 1921 yılının haziran ayında Kuzey Kafkasya’yı Bolşevikler tamamen işgal etmiştir.  </strong>Bugün,siyasi coğrafya açısından <strong>Ku­zey Kafkasya</strong>; Karaçay-Çerkes, Kabardin-Balkar, Adıgey, Kuzey-Güney Osetya, Abhazya, Çeçen-İnguşetya ve Dağıstan gibi bölgelere ayrılmıştır. Kuzey Kafkasyalı hemşehrilerimizin <strong>“Birleşik Kafkasya” </strong>ülküsünü gönüllerinde daima canlı tutmalarını dileriz.</span></p>
<p><span><strong>Yüce Allah, Ay yıldızlı bayrağımızı, devletimizi başımızdan eksik etmesin. Cenâb-ı Allah, Anavatan Türkiye’de, Kafkasyalıları Osmanlı Türkleri ile Kafkasya boylarını birbirleri ile süt kardeşi, kan kardeşi ve ahret kardeşi kıldı, akraba kıldı. Bu, birliğin, bu dirliğin Ata vatan “Birleşik Kafkasya”ya da nasip olacağına inancımız tamdır. Birlik için gayret edenlere ne mutlu. Dirlik için gayret edenlere ne mutlu.</strong> Allah’ın selamı ve nuru, bugünleri bize miras bırakanlara ve gelecekte “Birleşik Kafkasya”yı kuracak olanların üzerine olsun.</span></p>
<p><span>Sözlerimi “1965”yılında “Kuzey Kafkasya Türk Kültür ve Yardım Derneği”nin hazırladığı “Şimali Kafkasya İstiklâli”ni anma gününe Ötüken Dergisi yazı işleri müdürü Mustafa KAYABEK’in gönderdiği mesajla bitirmek istiyorum:</span></p>
<p><span><strong>“Anadolumuz’un yüksek dağlarından Kafkasya’mızın doruklarına selâm. TANRI TÜRKÜ KORUSUN.”</strong> (6) <span>404</span></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hilmi ÖZDEN</strong> </span></a>
</p><p><span>Alıntı Kaynağı: <a href="http://www.eskisehirturkocagi.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eskişehir Türk Ocağı</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<div><span>1. Aslan Cahit.: 1864 Trajedisi. Sürgün Circassian Exile. 21 Mayıs 1864. Büyük Çerkes Sürgünü 147.yıl. Kafkas araştırma kültür ve Dayanışma Vakfı. 2011.s.89-115.</span></div>
<div><span>2. İpek Nedim.: İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler. Serander Yayınları. 1. Baskı. 2006.</span></div>
<div><span>3. Saydam Abdullah. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876). Türk Tarih Kurumu. 1997.</span></div>
<div><span>4. McCarty Justin.: Ölüm ve Sürgün. İnkılâp yayınevi.1995.</span></div>
<div><span>5. Bice Hayati.: Kafkasyadan Anadoluya Göçler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.1991.</span></div>
<div><span>6. Kayabek Mustafa.: Kuzey Kafkasya Türk Kültür ve Yardım Derneği Yönetim Kuruluna. 11 Mayıs 1918 Şimâlî Kafkasya’nın İstiklâli. Kuzey Kafkasya Türk Kültür ve Yardım Derneği Yayınları. İstanbul 1965.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihten Gelen Dostluk – Türkiye Afganistan İlişkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihten-gelen-dostluk-turkiye-afganistan-iliskileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihten-gelen-dostluk-turkiye-afganistan-iliskileri</guid>
<description><![CDATA[ Tarihten Gelen Dostluk – Türkiye Afganistan İlişkileri
Afganistan, İran platosu, Orta Asya bozkırları ve Himalaya silsilesinin kuzeybatı köşesinin kesiştiği bir geçiş bölgesinde yer almaktadır. Orta Doğu, Orta Asya, Hindistan alt kıtası ve Uzak Doğu’nun buluştuğu jeopolitiği nedeniyle, kültürel olarak pek çok hareket bu bölgede gerçekleşmiştir. Etnik çeşitlilikten, arkeolojik ve tarihsel bulgulardan da anlaşılacağı üzere Afganistan, uzun tarihi boyunca Batı, Orta ve Güney […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bcad770c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihten, Gelen, Dostluk, –, Türkiye, Afganistan, İlişkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihten-gelen-dostluk-turkiye-afganistan-iliskileri.html">Tarihten Gelen Dostluk – Türkiye Afganistan İlişkileri</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63639 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-1.jpg" alt="" width="300" height="443"></p>
<p><span>Afganistan, İran platosu, Orta Asya bozkırları ve Himalaya silsilesinin kuzeybatı köşesinin kesiştiği bir geçiş bölgesinde yer almaktadır. Orta Doğu, Orta Asya, Hindistan alt kıtası ve Uzak Doğu’nun buluştuğu jeopolitiği nedeniyle, kültürel olarak pek çok hareket bu bölgede gerçekleşmiştir. Etnik çeşitlilikten, arkeolojik ve tarihsel bulgulardan da anlaşılacağı üzere Afganistan, uzun tarihi boyunca Batı, Orta ve Güney Asya arasında bir “fetih yolu” olmuştur.</span></p>
<p><span>Ülke, tarih boyunca, bir dizi imparatorluğun sınırlarına dâhil edilmiş, pek çok devletlerin orduları tarafından geçiş yolu olarak kullanılmış ve aynı zamanda çok sayıda irili ufaklı yerel imparatorlukların ortaya çıktığı topraklar olmuştur. Orta Asya, Güney Asya, Çin, Orta Doğu ve Avrupa’nın büyük merkezlerine bağlanan ticaret yolları ve göçler de bu toprakların içine nüfuz etmiş ve farklı, dil, kültür, politika ve dinlere ait miraslar burada birleşerek birbirlerine karışmıştır. Afganistan çok zengin bir kültür ve medeniyet tarihine sahiptir.</span></p>
<p><span>Afganistan’ın jeopolitik konumu ve coğrafi yapısı, Afgan devletinin oluşumunda kendine özgü bir yapının oluşmasına yol açmıştır. Ülke, Asya’nın en uzun süren üç medeniyetinin ortak etkilerine maruz kalmıştır. Bunlar Hint, Çin ve İran-İslam medeniyetidir. Aynı zamanda, başta Hint-Aryanlar, Türkler (Hun, Gazneli, Harzemşah, Timur, Babür, Özbek ve Türkmen) ile Moğollar olmak üzere, Orta Asya’nın pek çok göçebe halklarının geçici yerleşimine sürekli olarak açık olmuştur.</span></p>
<p><span>Bu gün Afganistan dediğimiz ülke, Güney Türkistan’dır. Bütün tarih boyu buralarda Türkler yaşamışlardır. Ancak Birinci Cihan Harbi’nden sonra bazı Afgan Kabileleri Hindikuş Dağlarından inerek buraları işgal etmişler ve burada tampon bir devlet kurmuşlardır. O zaman İngilizler Hindistan’da, bulunuyordu, Hindistan bir İngiliz sömürgesiydi. Ruslar da Türkistan’daydılar İngilizler ve Ruslar doğrudan doğruya kendileri hudut olmak istememişlerdir. Her ikisi de aralarında zayıf bir tampon devlet bulunmasını o zamanki siyasetlerine daha uygun görmüşler ve Afgan kabilelerini kışkırtarak orada bir Afgan devleti kurmuşlardır. Afganistan’ın bulunduğu coğrafya’da yüzyıllar boyunca birçok Türk devleti kurulmuştur. Bugün ülke nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız, Hazara ve Karakalpak Türkleri Afganistan’ın kuzeyi ile Hindikuş dağlık bölgesinde yaşamaktadırlar. Çöller, dağlar, sulak ovalar ve çamlık tepelerle değişik bir bitki örtüsüne sahip bu ülkede şartlar bölgeden bölgeye, hatta vadiden vadiye bile değişiklik göstermektedir.</span></p>
<p><span>Afganistan coğrafi itibariyle Orta Doğu ile Uzak Doğu arasında bir köprü ve geçiş yeridir. Gerek kuzeyden gelen gerekse güney ve batıdan gelen istilacı kavimler gözünde aşılamayan dağlarıyla, savaşçı kavmiyle tarih boyunca oldukça önemli stratejik bir özellik arz etmiştir. Kuzeyden gelenler için Hindistan ve İran’a güneyden ve batıdan gelenler için Orta Asya ve daha kuzeye bir kapı olması ve Rusya için sıcak denizlere inen yol üzerinde olması sebebiyle stratejik önemini her zaman korumuştur.</span></p>
<p><span>Orta Asya, Hindistan ve Orta Doğu’nun kesiştiği bir alana yerleşen Afganistan, 647.500 km2 yüzölçümüyle kuzeyde Türkmenistan, 744 km, Özbekistan, 137 km ve Tacikistan, 1.206 km, doğuda Çin (Doğu Türkistan), 76 km, güney ve güneydoğuda Pakistan, 2.430 km batıda ise İran, 936 km ile komşudur. Afganistan, ülkenin en batısı ile en doğusu arasındaki uzaklık 1.350 km, kuzeyle güney arasındaki mesafe ise 900 km’dir.</span></p>
<p><span>Dağlık bir ülke olan Afganistan’ın, 34 vilayeti, en büyük kentleri sırasıyla: kabil, Kandahar, Herat, Mezar-ı Şerif, Kunduz ve Celalabad’dır. Bu şehirlerden ikisi geçmişte kurulmuş, Türk devletlerine başkentlik etmişlerdir ve bu devletler Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsunda şimdi birer yıldızla temsil edilmektedir. Afganistan’ın iklimi, karasal; kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-71145" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan011.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan011.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan011-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Coğrafi ve stratejik konumundan dolayı tarih boyunca Afganistan sömürgeci ve emperyalist devletlerin hedefi haline gelmiştir. Tarihten günümüze kadar Afganistan defalarca istilaya ve işgale uğramıştır. Bütün bu saldırı ve istilalarda Afgan halkı büyük maddi ve manevi zararlara maruz kalmış, kitlesel ölümler yapılmıştır. Ülke harap olmuş, şehirler, kasabalar, tabii, tarihi varlıkları yok olmuş ve yıkılmıştır. Yabancı güçlerin işgal ve istilaları her seferinde Afgan halkının direnişi karşısında sona ermiştir. Bu işgal ve saldırılar maddi zararların yanında ülkenin toplumsal yapısı ve halkın sosyolojik karekteri üzerinde olumsuz etkiler bırakarak büyük toplumsal travmalara sebep olmuştur. Yakın tarihe baktığımızda Afganistan halkı 30 yıllık işgal ve iç savaştan sonra büyük ve acı tecrübelerle uluslararası arenada yerini almaya çalışıyor. Yaşanmış olan bunca acıların ardınndan Afgan halkı kendi çabaları ve uluslararası camianın yardımlarıyla yaralarını sarmaya ve bozulan toplumsal yapıyı normalleştirmeye çalışıyor.</span></p>
<p><span>Afganistan ile ilgili mevcut olayları takip edenler bu ülkenin zengin yeraltı kaynaklarıyla ilgili dünya medyasında çıkan haberleri hatırlayacaklardır. Açıklanan verilere göre, bu fakir ülke aslında yeraltında çok zengin demir, bakır, kobalt ve lityumun yanı sıra pek çok değerli madeni, topraklarının altında barındırmaktadır. Afgan Hükümeti bu değerli madenlerin çıkarılması için girişimlerini sürdürmektedir. Sanayi ve Madenler Bakanı Vehidollaha ŞEHRANİ’ye göre, Bamiyan Eyaletindeki Hacıgecek demir rezervlerinin toplam değeri üç trilyon dolardır. Bu zengin madenlerin yeraltından çıkarılması için gerekli olan kaynak, teknoloji ve yetişmiş işgücünün bulunmaması, şimdilik Afgan halkının yaşam seviyesinin yükseltilmesi ve ülke kalkınmasına fayda sağlayacak gibi görünmemektedir. Afganistan vatandaşı yıllık ortalama 800 dolarlık GSMH ile yaşamlarını sürdürmektedir. Bu doğrultuda güvenlik ve istikrarsızlık da en önemli handikap ve sorun olarak kalkınmanın önündeki en büyük engeldir.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Afganistan’da Nüfus</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Afganistan’ın nüfusu hakkında bilgiler birbirini tutmamaktadır. Afganistan’da hiçbir zaman kapsamlı bir nüfus sayımı gerçekleştirilmemiştir. 1979’da yapılan son nüfus sayımına göre ülkenin nüfusu 15 milyon civarındadır. Bu sayımda savaş sırasında yapıldığı için gerçekçi görünmemektedir. Ayrıca o sırada bir-iki milyon Afgan mülteci Pakistan ve İran’da bulunmaktaydı. Ayrıca mücahitlerin kontrolündeki bölgeler de sayım dışı kalmıştır.</span></p>
<p><span>2008’de tahmini olarak, Afganistan’da 32–33 milyon arası bir nüfustan söz edilmektedir. Ancak bu rakam da pek sağlıklı gözükmemektedir.</span></p>
<p><span>Afganistan’da, Özbek, Hazara, Kazak, Türkmen, Kırgız, Kıpçak, Karluk ve Karakalpak Türk grupları bulunmakta ve bu gruplar, Afganistan’ın kuzeyi ile Hindikuş dağlık bölgesinde toplu olarak yaşamaktadırlar. Türklerin, bugünkü Afganistan’da oturduğu kuzey kesimine “Afgan Türkistan’ı” “Afgan Türkmenistan’ı” veya “Çahar vilayeti” de denmektedir.</span></p>
<p><span>Özbekler; Herat, Bala, Murgab, Maymana, Şıbırgan, Seripul, Akça, Belh, Mezar-ı Şerif, Tükurgan, Katagan ve Bedehşan bölgesindeki bazı köy ve kasabalarda yaşamaktadırlar. Genellikle tüccarlık, ziraatçılık ve zanaatkârlık yaparlar.</span></p>
<p><span>Afganistan’daki diğer büyük Türk grubu Türkmenlerdir. Türkmenistan dışında, Türkmenlerin en yoğun yaşadıkları yer Afganistan’dır. Türkmenler, Teke, Yamut, Herat, Maymana, Maruçak ve Andhoy, Taş-Kurgan, Mezar-ı Şerif, Belh, Akça, Katagan, Bedehşan ve Bala Murgab’da yaşamaktadırlar. Büyük çoğunluğu hayvancılıkla uğraşan Türkmenler, yetiştirdikleri hayvan ürünleriyle Afganistan’ın ihracatında önemli bir yer işgal etmektedirler.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Afganistan’da Dil</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Tarih ve çevre Afganistan’da geniş bir insan ve dil farklılığı sağlamıştır. Sürekli göç ve istila süreci daha fazla etnik ve kültürel karışım, çeşitli dini değişim dalgaları, düzensiz nüfus artış ve azalmaları meydana getirmiştir. Afgan dili, Afganistan’da çeşitli diller konuşulmaktadır. Ülkede Hint-Avrupa, Ural-Altay, Dravit ve Semihtik olmak üzere dört dil grubuna bağlı yirmiden, bazı araştırmacılara göre ise elliden fazla etnik topluluk yaşamaktadır. Bunlar da kendi içlerinde çeşitli kabilelere ayrılmaktadır.</span></p>
<p><span>Afganistan’da her bölgede değişik yerel diller konuşulmasına karşın genel olarak iki resmi dil kullanılmaktadır. Bunlardan Peştu dili, ülkenin güney bölgelerinde, Dari dili ise kuzey ve batı bölgelerinde kullanılmaktadır. Farsçanın değişik bir şivesi olan Dari’yi (Afgan Farsçası) eski bir terim olan Dari edebi olarak ”mahkeme lisanı” anlamına gelmektedir. Aslında halen Afgan mahkemelerinde bu lisan kullanılmaktadır. Dari dili daha çok ülkenin kuzey ve batı bölgelerinde yaygın olarak konuşulmaktadır. Ülkenin iki resmi dilinden biri olmasına karşın Peştu, pek geçerli bir dil değildir. Çünkü ülke nüfusunun yüzde 60 gibi önemli bir bölümü bu dili bilmemektedir. Oysa ülkenin ikinci resmi dili olan Dari’yi herkes konuşabilmektedir. Bu yüzden Dari, genel iletişim dili olarak çeşitli etnik gruplar arasında önemli rol oynamaktadır. Afgan topraklarında konuşulan Türk ağızları arasında Kıpçak, Oğuz, Özbek ve Türkmen ağızları büyük yer tutar.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Afganistan’da Din</span><br>
</strong></span></p>
<p><span><strong> </strong>Afganistan’da İslam hem milli dindir hem de önde gelen kültür ve değerlerin temelidir. Son zamanlar haricinde bir millet kavramının gelişmediği, devletin, toplumun dışına düştüğü, halkın esas bağlılık duygularının doğrudan içinde bulunduğu cemaate yönelik olduğu Afganistan gibi bir ülkede, tüm halkın müştereken sahip olduğu tek unsur İslam’dır. İslam, etnik farklılıkların üzerinde yer alarak ve bağlılığın ana odağını oluşturarak, cemiyet ve ümmet kavramlarıyla çoğu zaman ülkede birlik duygusunu hâkim kılmıştır. Afganistan nüfusunun yüzde 99’u Müslüman’dır.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Afganistan’da Türkler</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Türklerin tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi olan Afganistan’da Türkler, girdikleri devreden itibaren 18. yüzyılın ortasına kadar bu ülkeye ve onun siyasi ve sosyal yapısına hâkim olmuşlardır. Yaklaşık iki bin yıl Türklerin hâkimiyetinde olan Afganistan’da yaşayan bütün milletler ve dinler varlıklarını korumuşlardır.</span><br>
<span> Bu topraklara Afganistan adı 1747 yılında bugünkü Afganistan’ın kurucusu Ahmet Han Abdalı tarafından verilmiştir. Afganlar olarak iktidara gelen Abdallıların, Eftalit-Akhunların uzantısı olduğu kesinleşmiş durumdadır.</span></p>
<p><span>Bu arada Abdalılar, Gılcaylar veya Halaçlar, Çağatay Türkleri ve Taymaniler Afganlaşmış Türk kabileleridir.</span></p>
<p><span>Bugün Peştunların kalabalık bir bölümünü teşkil eden Gılcayların, tarihi kaynaklarda Halaç (Kalaç) Türkleri olarak geçtiğini biliyoruz. Bugün Peştuca, Gılcay olarak telaffuz edilen bu kabilelerin isminin aslında Halaç olduğu ve iktidarı kaybettikten sonra Afgan kabileleri ile kaynaşmış ve yavaş yavaş dillerini kaybetmiş oldukları tarihi kaynaklarda ayrıntılı şekilde verilmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63640" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Afganistan’ın Başkenti Kabil</span></strong></span></p>
<p><span><strong>Böylelikle Afganistan nüfusunun büyük bir çoğunluğu yani yüzde yetmişinden fazlasının Türkler ve Türk asıllı kavimlerden oluşmuş olduğu ortaya çıkmaktadır.</strong></span></p>
<p><span>Afganistan’daki Türk nüfusu yirminci yüzyılın başlarında SSCB’nin kurulması sırasında gelişen bazı olaylar sonucu artmıştır. Daha sonra SSCB’de gelişen olaylar, baskı ve şiddet neticesinde kitleler halinde Afganistan’a Türk kökenli halkların göçünü arttırmıştır.</span></p>
<p><span>Türkiye ile Afganistan arasında yüzyıllar öncesine dayanan tarihi dostluk ilişkileri bulunmaktadır. 1747 yılında bu coğrafyada kurulan Afgan Devletini tanıyan ilk ülke Osmanlı Devleti olurken, 1923 de kurulan TBMM Hükümetini tanıyan ilk ülke de Afganistan olmuştur. TBMM Hükümetinin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmada Afganistan’la imzalamıştır. 1921 yılında imzalanan bu Askeri ve Teknik İşbirliği antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK, Afganistan’daki temel devlet kurumlarının tesisi için örneğin, Afganistan’da bilahre geleceğin Kabil Üniversitesi’ni oluşturulacak fakülteler arasında yer alacak olan ilk Tıp Fakültesi 1932 yılında, Prof. Dr. Kamil Rıfkı URGA tarafından, ilk Bakteroloji Bölümü 1932 yılında Prof. Dr. Zühtü BERKE tarafından, Afgan Ordusunda ilk Bando’nun teşkil edilmesi 1933 yılında Dz. Bando subayı Halil Recep ARMAN tarafından, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi ilk defa 4 Ekim 1938 tarihinde Prof. Dr. M.Ali DAĞPINAR tarafından kurulmuştur. Mühendislik Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yanı sıra, Harp okulu ve Devlet Konservatuvarı, Türkiye tarafından Afganistan’da kurulan ilk kurumlar arasındadır. Bu yardımlar, yirminci yüzyılın devletten devlete kalkınma yardımlarının ilklerinden birini hatta muhtemelen ilkini teşkil etmektedir. Askeri personel, öğretim üyeleri, doktorlar, teknik uzmanlar ve diğer alanlar için eğiticiler göndermiştir. Afganistan Kralı Emanullah Han 20 Mayıs 1928 tarihinde Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Atatürk’ün reformları ile genç Cumhuryetin değerlerini ilham almış olarak ülkesine dönmüştür. Türkiye’nin Afganistan’a yardımları ve özel ilişkileri ve Kardeş Afgan halkına beslediği sevgi ve muhabbet tarihten günümüze kadar artarak devam etmiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye ile Afganistan arasında diplomatik ilişkiler 1920’lerde başlamış olup Türkiye’nin Milli Mücadele döneminde doğulu devletler içersinde yakın münasebetler kurduğu ilk devlet Afganistan olmuştur. Türkiye ile Afganistan arasında ilk resmi ilişkileri kuran belge, 1 Mart 1921’de Moskova’da imzalanmış olan Dostluk anlaşması’dır. Anlaşma, Moskova’da bulunan Türk delegeleri Yusuf Kemal TENGİRŞENK ve Rıza NUR Bey’le Afganistan’ın Moskova olağanüstü elçisi Veli HAN arasında imzalanmıştır. Cumhuriyet dönemi, Türkiye’nin yurt dışındaki ilk resmi temsilcilikleri, Birincisi Azerbaycan’da ikincisi Afganistan’da açılmıştır.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Sovyet İşgali Döneminde Afganistan</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Afganistan, 27 Aralık 1979’da Sovyetlerin işgaline uğramıştır. Sovyet işgali karşısında Afganistan’daki tüm etnik gruplar kısa sürede ulusal direnişe geçmişler ve 1980’in başlarında kendi örgütlerini kurmuşlardır. Bu örgütlenmeler arasında yalnız “Kuzey İttihadiyesi” denilen ve Türkiye’deki yaygın ismiyle “Kuzey Afganistan İlleri İslami Birliği” olarak bilinen örgüt Türk kimliği taşımıştır. 1980 yılının ortalarında Peşaver’de kurulan bu örgüt, Afganistan’daki diğer partilerde Türklere ikinci sınıf insan muamelesi yapılması ve dış kaynaklardan faydalandırılmamaları üzerine kurulmuştur.<strong> </strong></span></p>
<p><span><strong><span>Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>SSCB’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından Batılı ülkeler Kabil’in mücahitler tarafından işgale uğrayacağı düşüncesiyle 1989 başından itibaren Kabil’deki elçiliklerini boşaltmaya başlamışlardır. Türkiye ise Kabil’de maslahatgüzarlık düzeyinde bulunan personelinden tek bir diplomat dışında kalanları geri çekmemiştir.. Böylece Türkiye 1989–1992 arasında Kabil’deki diplomatik temsilciliğini açık tutan birkaç ülkeden biri olmuştur.</span></p>
<p><span><strong><span>TİKA’nın Yaptığı Çalışmalar</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Afganistan’ın jeopolitik konumu ve coğrafi yapısı ile tarihten gelen Türk-Afgan dostluğunun günümüzde en üst seviyede seyretmesinden dolayı, Türk halkının dost ve kardeş Afgan halkına yapmış olduğu faaliyetler içinde, Afganistan’ın yeniden imarı, halkın barış ve huzur içersinde hayatını idame ettirmesi için Türkiye Cumhuriyeti TİKA aracılığıyla birçok faaliyetlerde bulunmaktadır. Halk için sağlanan imkânlar artarak devam etmiş, bazı sektörlerde karşılaşılan aksaklıklar giderilmeye çalışılmış, ülkede istikrarın sağlanması refah seviyesinin yükseltilmesi, zarara uğrayan altyapıların yeniden yapılandırılması kapasite geliştirme ile eğitim ve sağlık alanında olduğu gibi diğer alanlarda da birçok projeler gerçekleştirilmiş olup, bazı projeler halen devam etmektedir. TİKA’nın sağladığı katkılarla Afganistan’da istikrarın sağlanması, yoksulluğun ortadan kaldırılması, insan kaynaklarının geliştirilmesi ve Afgan halkının yararına olabilecek her alanda Türkiye’nin dost elinin uzatılması hedeflenmektedir.</span></p>
<p><span>20–21 Nisan 2005 tarihleri arasında Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN, Afganistan’a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Erdoğan, ziyaret kapsamında Afganistan İslam Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hamit KARZAİ ile görüşmüştür. Bu görüşme sonunda bir açıklama yapan Başbakan Erdoğan, “Ortak tarih, din ve kültür birlikteliği olan Afganistan’ın yeniden yapılandırılması kapsamında, güvenlik ortamının sağlanması, istikrara kavuşması ve kalkınmasına destek olunması konusunda Türkiye Cumhuriyeti olarak eskiden olduğu gibi bundan sonra da Afganistan’ın yanında olunacağını” ifade etmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63641" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-Haritasi.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-Haritasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Afganistan-Haritasi-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Sonuç</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Türkiye ile Afganistan arasında yüzyıllar öncesine dayanan tarihi dostluk ilişkileri bulunmaktadır. Türk halkının Afgan halkına sevgi beslediği gibi Afgan halkı da Türklere hep sevgi ve muhabbet beslemiştir. Afganistan’daki Türk Büyükelçilik binası, Kabil şehrinde bulunmaktadır. Büyükelçiliğin arazisi Amanullah HAN, döneminde Türkiye Cumhuriyeti’ne hediye edilmiştir. Taliban döneminde Kabil’deki yabancılara ait bütün binalar yağmalanmış olmasına rağmen Türk Büyükelçiliği zarar görmemiş olan tek büyükelçilik binası olmuştur. Türkiye tarafından Kabil’de yaptırılan ve Taliban rejimi boyunca açık kaldığı gibi adı da değiştirilmeyen Atatürk Çocuk Hastanesi, Bu durum, Afganistanlıların Türklere vermiş olduğu değer ve özeni ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Türkiye ile Afganistan arasında şimdiye kadar birçok anlaşmalar imzalanmış, Türkiye tarafından Afganistan’ın yeniden imarı için birçok alanda yardım ve katkı sağlanmıştır. Türkiye’nin bir özelliğide Afganistan’daki tüm kesimleri kucaklayan dostane yaklaşımı Afgan tarihinin bahse konu sıkıntılı yıllarında da değişmeden sürmüş ve Afganistan halkını oluşturan tüm kesimlere eşit mesafede olmuştur Türkiye 1 Kasım 2009 tarihinde Kabil Bölge Komutanlığını 1 yıl süre ile Fransa’dan devir almıştır.</span></p>
<p><span>Türkiye Afganistan’da güçlü bir ulusal Ordu ve etkin bir ulusal Polis gücü kurulmasının yanlızca ülkenin uzun vadedeki güvenliği için değil, Afganistan’ın ulusal birliği ve toprak bütünlüğü için de önem taşıdığına inanmaktadır. Türkiye her alanda verdiği desteği sürdürmekte olup, bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetleri, Afganistan Silahlı Kuvvetleri’nin ve Polisi’nin çağdaş normlarda bir güce sahip olabilmesi için çalışmalarını her geçen gün artırmaktadır.</span></p>
<p><span>Afganistan ile Türkiye arasında ilk defa 01 Mart 1921 tarihinde imzalanan ve 2003 yılında yenilenen Türk-Afgan İttifak Antlaşması ve Türkiye’nin Afganistan’ın Moderenleşmesine katkıları çerçevesinde, Türkiye’de ve Afganistan’da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Afganistan Askeri Personeline eğitim verilmeye başlanmış olup, bu eğitimler halen devam etmektedir. Afganistan’da görev yapan Türk Birliği’nin diğer güçlerden farklı yanı bölgede kalıcı bir barışın yerleşmesine katkıda bulunmak, Afgan halkının güvenliğini sağlayarak, azami ölçüde yardımcı olmaktır.</span></p>
<p><span>Türkiye, Afganistan’da barış ve istikrar için önemli bir diğer koşulun, yeniden imar projelerinin süratle yaşama geçirilmesi olduğu görüşündedir. Türkiye, bu bağlada özellikle eğitim, sağlık, tarım, ulaşım, alt yapının iyleştirilmesi ve kapasite geliştirme alanlarında aktif bir tutum benimsemiştir. Türkiye Afganistan’ın yeniden yapılanma sürecindeki gelişmesine katkı sağlayarak, uluslararası camiada saygın bir yer elde etmesine yardımcı olmak amacını taşımaktadır.</span><br>
<span> Türkiye, Afganistan’da, yaşanan gelişmeler sonrası, bu ülke ile mevcut ilişkilerinin “karşılıklı dostluk, sevgi ve saygı ile sorunların barışçı yollarla çözümü” ilkeleri çerçevesinde geliştirilmesi için her alanda katkıda bulunmayı sürdürmektedir Geçmişte olduğu gibi gelecekte de kardeş iki halkın aydınlık yarınlara işbirliği içinde yürüyeceklerine olan inancımız tamdır.</span></p>
<p><span> <a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a></span></p>
<p><span>TİKA-Araştırmacı-Kabil-Afganistan</span></p>
<hr>
<p><span><strong><span><span>Kaynaklar</span></span> </strong></span><br>
<span>♦ Afganistan Türkistanı, Mazlum Türklerin Ülkesi, İstanbul 2001</span><br>
<span>♦ Z.Velidi TOGAN, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970</span><br>
<span>♦ Bilal N. ŞİMŞİR, Atatürk ve Afganistan, Ankara 2002</span><br>
<span>♦ Mehmet SARAY, Afganistan ve Türkler, Ankara 2002</span><br>
<span>♦ TİKA 2008 Faaliyet Raporu, Ankara 2009</span><br>
<span>♦ Geçmişten Günümüze Türk-Afgan İlişkileri,TCGKBY,Heyet Ankara 2009</span><br>
<span>♦ Esadullah OĞUZ, Afganistan, İstanbul 1999</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Macaristan ve Turancılık</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/macaristan-ve-turancilik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/macaristan-ve-turancilik</guid>
<description><![CDATA[ Macaristan ve Turancılık
Orta Avrupa bölgesinin merkez ülkesi olan Macaristan, bir Türk boyu olan Macarların bin iki yüz yıl önce Volga kıyılarından kalkıp göç ederek, Tuna kıyılarında yerleşerek kurdukları bir devlettir. Milattan Önce (M.Ö.) V. yüz yıllarda, Asya’dan gelen Turan kökenli kavimlerin, Tuna kıyıla­rına yerleşmesiyle bu bölgede yeni bir yapılanma başlamış, önce Hunlar daha sonra da Avarların orta […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bc8a4007.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Macaristan, Turancılık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="690" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Anil-Cecen-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/macaristan-ve-turancilik.html">Macaristan ve Turancılık</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN</strong></span></a>
</p><p>Orta Avrupa bölgesinin merkez ülkesi olan Macaristan, bir Türk boyu olan Macarların bin iki yüz yıl önce Volga kıyılarından kalkıp göç ederek, Tuna kıyılarında yerleşerek kurdukları bir devlettir. Milattan Önce (M.Ö.) V. yüz yıllarda, Asya’dan gelen Turan kökenli kavimlerin, Tuna kıyıla­rına yerleşmesiyle bu bölgede yeni bir yapılanma başlamış, önce Hunlar daha sonra da Avarların orta Avrupa bölgelerini ele geçirmeleriyle Tuna kıyılarında Türkleşme başlamıştır. Peçenekler ve Kumanların göçlerini, sekizinci yüzyıl da Hazar’ın kuzeyinden Macarların göç­leri izlemiş ve Milattan Sonra (M.S.) 900 yılında Avrupa kıtasının ortasında büyük çoğunluğu Türk kökeninden oluşan Macar Krallığı kurulmuştur. Macarları, Volga kıyılarından Tuna kıyılarına getiren Arpad’ın soyundan gelen Geza Krallığını, orta Avrupa da yaşayan bütün Türk kavimlerine kabul ettirerek, Macar Devletinin ilk kurucu kralı olarak resmen başa geçirmiştir. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun çöküşünden sonra, otorite boşluğu yaşayan Orta Avrupa’da, Kral Geza’nın oğlu İstvan devletin sınırlarını genişleterek M.S. 1000 yılında Macar İmparatorluğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’nın orta bölgeleri, kenar bölgelerindeki gelişmelerden daha çok etkilendiği için, Macaristan bir orta Avrupa devleti olarak tarihin her aşamasında önemli siyasal gelişmelere sahne olmuştur. Avrupa kıtası üzerindeki yeni devlet oluşumları öncelikle merkezi bölgeleri etkilediği için, Macarlar sürekli olarak, başka devletlerin hegemonya ve emperyalizm arayışlarının tehdidi altında kalmışlardır. Bizanslılar tarafından, Türklerin kralı olarak ilan edilen Macaristan Devletinin kurucu kralı Geza ve oğlu İstvan zamanlarında Macar Krallığı; Adriyatik’ten, Tuna boylarına kadar uzanan doğu Avrupa ülkelerini bir anlamda Balkanları sınırları içerisine almıştır. Macar Krallığı, Avrupa’nın ortalarından doğu bölgelerine kadar uzanan önemli bir devlet olarak, 1200’lü yıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Bizans İmparatorluğu gerilerken, Bizansın Balkan bölgeleri Macarların kontrolü altına geçmiştir. Osmanlıların, Balkanlara yerleşmelerinden önce, Doğu Avrupa üç yüzyıla yakın bir zaman Macar Devletinin denetimi altında kalmıştır. Bir İslam devleti olarak Osmanlılar, Balkanlara girdiğinde Vatikan’ın yönlendirmesi altındaki Hıristiyan Macar Devleti, Balkanlar’da Müslümanların yerleşimlerini sağlayarak, bu bölgede yeni bir dinler ve devletlerarası denge oluşmuştur. Daha sonraki aşamada XIII.yüzyıl sonra­sında Türk asıllı Hıristiyan Macarlar ile Türk asıllı Müslüman Osmanlılar, Balkanlarda karşı karşıya gelmişlerdir.</p>
<p>Macar Krallığı, Osmanlı Türklerinin Balkan­lar’da Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman bölgeler üzerinden etkinliğini artırması üzerine, geri çekilmek zorunda kalmış ve bu aşamadan son­ra daha çok Hıristiyan Avrupa’nın sorunları ile uğraşmak zorunda kalmıştır. XV. Yüzyıldan itibaren, Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleri devreye girmesi, en çok Macaristan’ı etkilemiştir. Katolik Vatikan’ın baskı­larıyla yönetilen bu devlet, zaman içerisinde yeni bir Protestanlık doğu­şunu kendi içinde yaşamıştır. Luther ve Calven Vatikan ile uğra­şırken, Protestanlık bütün Avrupa’ya yayılmış ve Macaristan’da da Katolik yönetim Protestanları ezerken, Osmanlı İmparatorluğu 1526 yılında Macaristan’a girmiş ve Türk asıllı devlet üzerinde, Müslüman Türk yönetimini kurmuştur. Böylece; Macar Krallığına da son verilmiş ise de bir yandan da Macarları da Katolik Vatikan baskısından kurtarılmıştır.</p>
<p class="Gvdemetni1"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68143" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Jobbik-2.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Jobbik-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Jobbik-2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>29 Ağustos 1526’da Mohaç Meydan Savaşı’nı kazanan Kanuni Sultan Süleyman, Budin Kalesini ele geçirerek, bağımsız Macar Krallığını Osmanlı’nın eyaletine dönüştürmüş ve Avusturya’ya yönelmiştir. İki kez Viyana kuşatmasına rağmen Viyana Osmanlılar tarafından alınamamıştır. Macaristan’daki Osmanlı egemenliği, bu ülkenin kontrolü altındaki Balkan ülkelerinin Macar yönetiminden Osmanlı yönetimine geçişini sağlamış ayrıca Katolik Vatikan baskılarını önlediği için de bu ülkede yayılmasının önünü açmıştır. Viyana’yı kuşatmasıyla, Orta Avrupa’da Müslüman Osmanlı baskısı, Katolik Vatikan’ın hegemonyasını sona erdirmiş ise de, Osmanlıların oluşturdukları karşı denge ortamında, Protestanlık Avrupa kıtasında yayılmıştır.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun, Orta Avrupa’da hakimiyeti bütünüyle Vatikan’ın kontrolü altında bir Hıristiyan Katolik Avrupa yapılanmasını önlerken, Vatikan’da Osmanlı Devletini, doğu bölgelerinde köşeye sıkıştırmış ve gelecekte islam dünyasını bölmek üzere İran ve Kafkasya bölgesi üzerinden, Şii yayılmasını desteklemiştir. Avrupa kıtası Protestanlığın örgütlenmesiyle ikiye bölünürken, Osmanlı Devleti ile doğu bölgesindeki komşusu olan İran’ın ve gelecekte bir araya gelmemesi için bir yeni oluşum olarak Şiilik desteklenmiştir. İran ve Osmanlı Devletlerinin, Türk ve Müslüman asıllı olmaları, bu iki devletin bir araya gelerek, çok daha büyük merkezi bir Türk İslam imparatorluğu oluşturma şansı var iken, araya giren Vatikan, iki büyük Türk ve Müslüman devletin birleşmelerini Şiiliğin yayılmasını destekleyerek önlemiştir. Üstelik Osmanlı Devleti, doğu bölgelerinde sürekli savaş ve savaşmaya hazır güç bulundurmak zorunda bırakılarak, gücü bölündüğü için Avrupa’da ilerlemesi önlenmiş ve zamanla çekilmek zorunda bırakılmıştır. O dönemin Osmanlı ve İran’ın temsil etitği İslam dünyası Şii ve Sünni olarak bölününce, orta Avrupa’daki Türk hegemonyası zamanla kendiliğinden sona ermiş ve Osmanlılar ikinci kez kuşattıkları Viyana kentini ele geçiremeden geri dönmek durumunda kalmıştır. Osmanlı Devletinin gücünün en üst aşamasında kuşatılan Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasında Vatikan siyaseti etkili olmuş, Osmanlı İmparatorluğu’nun da gerileme süreci başlatılmıştır.</p>
<p>Avrupa kıtasında Protestanlığın başlaması ile birlikte, Hırıistiyan inançlı Türk devleti Macaristan, Osmanlı Türk Devleti ile karşı karşıya kalmıştır. Aynı süreçte, İslam dünyası Şiiliğin çıkışı ile ikiye bölünerek, Osmanlı Türk Devleti’ni, Avusturya ve Macaristan’dan geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’nın ortalarına giderek Macar krallığını kuran Türk boyları ile yine Hazar Devleti sonrasında, Anadolu ve Avrasya bölgesinde Türk Devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk boyları, tarihsel kesişme noktasında ancak 1526–1699 tarihleri arasında ortak devlet bir­likteliğini yaşamışlardır. Orta Avrupa Türk devleti ile ön Asya Türk devleti tarihin belirli bir dönemecinde ortak bir çatı altında yer almışlar ise de, daha sonraki aşamada da kıtasal gelişmeler yüzünden ayrılmak durumunda kalmışlardır. Bir buçuk yüzyıllık birliktelik, daha sonraki dönemler için bir başlangıç oluşturmuş ve dünya değişirken, Asya kökenli Türk boyları, ortak bir dayanışma içerisinde yeni bir gelecek arayışı içine girmişlerdir.</p>
<p>Avrupa ile Asya arasında yer alan orta ve doğu Avrupa bölgeleri ile Balkanlar, Anadolu ve Kafkasya bölgeleri Türk kökenli grupların tarihsel yayılma bölgeleri olarak öne çıktığı için, Macar Krallığı, Osmanlı Devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti gibi siyasal yapılanmalar bazen tarih sahnesinde öne çıkarak, hep bu bölgelerin halkları arasındaki siyasal gelişmeler ya da örgütlenmeler olarak gündeme gelmiştir. Macar Krallığı sonrasında, doğu Avrupa’da etkili olan Osmanlı İmparatorluğu geri çekilmek zorunda kalınca, devreye Avusturya girmiş ve Macarlar ile birleşerek Avusturya- Macaristan İmparatorluğunu kurmuşlardır. Turan kökenli Macarlar, Germen asıllı Avusturyalılar ile ortak bir devlete yönelince, eski siyasal ortak olan Osmanlılara karşı bir konuma gelmişler, bu nedenle de; zaman zaman doğu Avrupa sorunları çerçevesinde karşılıklı olarak savaşmak durumunda kalmışlardır.</p>
<p>Fransız Devrimi bütün Avrupa kıtasını sarsınca, Avrupa ülkelerinde krallıklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Bu nedenle Macarlar ile Avusturyalılar birbirleriyle savaşmışlardır. Osmanlı sonrasında Balkanlar’da Avusturya hegemonyasının kurulması, Prusya tarafından da desteklenmiş, Macarlar isyan etmelerine rağmen Avusturya önderliğinde ikili imparatorluk içinde kalmışlardır. 1848 ihtilalinin başarıya ulaşamaması üzerine, Macarlar yine Avusturya’ya bağlı kalmışlar ama bu duruma tepki olarak da Macaristanda ciddi bir milliyetçilik akımı ortaya çıkmıştır. Germen asıllı Avusturyalılara bağımlı kalmak istemeyen Turan kökenli Macarlar, eskisi gibi kendi bağımsız siyasi düzenlerini oluşturmak için siyasal mücadelelerini yürütmüşlerdir.</p>
<p class="Gvdemetni1"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68145" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turks.jpg" alt="" width="800" height="700" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turks.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Turks-768x672.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Orta Avrupa’da, Prusya Devleti’nin kuruluşu ile artan Germen etkisi ve Balkanlar’da giderek artan Slav topluluklarının çoğalan nüfusu karşısında, Macarlar eskisi gibi bağımsız bir gelecek aramağa başladıklarında, Germen ve Slav topluluklarına karşı kendi güçlerini gelecekte yeniden oluşturabi­lecek bir Turancılık arayışı içine girmişlerdir. Germenlerden ve Slav’lardan farklı olduklarını gören Macar milliyetçileri, orta çağda orta Avru­pa’da kurdukları bağımsız büyük Macar devletini yeniden kurmak yönünde harakete geçmişlerdir. Artan Germen ve Slav nüfuslarına karşılık güçlü bir Macar Devletini yeniden gündeme getirmek doğrultusunda, Macar milliyetçiliğini “Turancılığa” dönüştürmüşlerdir. Slav ve Germen toplulukları arasında sıkışıp kalan Turan kökenli Macarlar, bu bağlamda; yaşadıkları ülkenin Avrupanın ortasında bir ada devlete dönüşmesi noktasında, uluslaşma sürecinin etkisiyle bir çıkış noktası aramışlar ve tek çıkar yol olarak da kendilerinin gel­diği Turan bölgesinin, Türk asıllı topluluklarıyla yakınlaşma ve dayanışması arayışı içerisine girmişlerdir. 1848 yılındaki ulus devlet olma hareketi başarısız kalınca, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra Macarlar, Turancılığı gündeme getirerek, Slav ve Germen topluluklarına karşı bir büyük Turan dayanışmasına girişmişlerdir.</p>
<p>Ulus devlet döneminde, Macaristan’da Turanın çizgide milliyetçilik hareketleri hızla gelişirken, bu ülkede yaşayan bazı Hıristiyan unsurlar ile Yahudiler, Avusturya ile dayanışmayı güçlendirmişlerdir. Böylece; Macar milliyetçiliğini dengeleyerek ve bu ülkenin doğuya kayarak bir Turan macerasına girişmesinin önünü kesmeğe çalışmışlardır. Avusturya devletinin çok uluslu bir yapıya sahip olması, ortada bir Avusturya ulusunun olmamasının yanı sıra, bu ülkedeki Katolik ve Yahudi unsurlar, Macaristan’ın Avrupa’da kalarak Avusturya ile dengelenmesini Turan macerasına karşı bir önlem olarak Avusturya’yı desteklemişledir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Almanya, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile beraber hareket etmesi sonucunda, Macar Turancılığı Macaristan-Bulgaristan ve Osmanlı Devletleri arasındaki bir Türk asıllı ülkeler dayanışmasını geliştirerek, İngiliz, Alman Rus emperyalizmlerine karşı bir yeni dengeyi doğu Avrupa üzerinden Turan bölgesine yönlendirmeğe çalışmışlardır. Macar Turancılığının bu dönemde aktif olması ve Rus emperyalizminin öncülüğünde bir panslavizmin doğu Avrupa’yı etkisi altına almaması ya da Prusya’nın öncülüğünde panslavizme doğu Avrupa kıtasının ortasında bir Büyük Alman İmparatorluğu yaratmaması doğrultusunda, Macar milliyetçileri panturanizmi slav ve germen hegemonya arayışlarına karşı bir denge arayışısı olarak devreye sokmağa çalışmışlardır. Doğu Avrupa’nın yeni yapılanmasında panslavizm ve pangermenizm çekişmesi tırmanırken, Macarlar kendi ada devletinde sıkışıp kalmamak ve erimemek üzere, panturanizmi bir kurtarıcı olarak görmeğe başlamışlardır.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sürecinde, Macaristan Turancılık ile büyümeğe çalışırken, savaşı Almanya’nın kaybetmesi üzerine, tıpkı Osmanlı Devleti gibi yıkılmış ve Trianon Antlaşması savaş sonrasında imzalanınca da top­raklarının üçte ikisini kendisini çevreleyen beş devlete vermek zorunda kalarak, küçük bir orta Avrupa devleti konumuna düşürülmüştür. İki savaş arasında büyük bocalamalar geçiren Macaristan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyalist bir rejime sürüklenerek, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına giren doğu Avrupa ülkelerinin içerisinde yer almıştır. Macaristan Yahudileri tarafından desteklenen sosyalist rejim Rusya destekli olarak göreve gelince, hem milliyetçi akımlar hem de Turancılık hareketinin önünü kesmiş ve böylece; ülkede yeni bir denge oluşturmağa çalışmıştır. Doğu Avrupa ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sosyalist bir yolu seçmesi, Balkanlar’da Rusya’nın etkisini artırdığı için pangermenizim ile beraber panturanizmin önü kesilmiş ama Rusya destekli panslavizm bu bölgede etkili olmuşutr. Macar milliyetçiliği ile beraber Alman hegemonya­sından çok çekinen Balkan bölgesindeki Musevi topluluklar da, sosyalist rejimleri desteklemişlerdir. Macaristan’ın sosyalizme kayması üzerine Turancılık gerilemiş ve Macar milliyetçiliği duraklamıştır. Macar komü­nist partisi bütün sol partileri birleştirerek ülkedeki sosyalist yapılanmayı güçlendirmiş ve diğer siyasal akımlar bu dönemde yasaklanmıştır.</p>
<p>Macaristan, Sosyalist rejim altında Stalinizm’in toplumları ve ulus­ları ezen tuzağına sürüklendiğinde, Macar ulusu bu gidişe karşı çıkmış ve 1956 yılında isyan ederek ülkede var olan milli potansiyelin desteği ile Stalinist baskı düzenine karşı direnen ilk doğu Avrupa Ülkesi olmuş­tur. Macarların tarihten gelen “milli” karakteri, Turancılığın uzun yıl­lar boyunca oluşturduğu siyasal birikim ile birleşince panslavizmi sos­yalist görünüm altında uygulamaya çalışan Rus emperyalizmine karşı ilk çıkış bu ülkede gerçekleşmiştir. On iki yıl sonra Macarların izinden gi­den Çek’ler de 1968 yılında Stalinizme karşı isyan ederek, hak ve özgürlük arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu aşamadan sonra, soğuk savaşın son dö­nemine girilmiş ve bütün dünyada gençlik hareketleri öne çıkarılarak, sosyalist düzenlerin sarsılması sağlanmıştır. Bir toplumsal ara kademe olan gençler, dış destekler ile örgütlenerek, işçi sınıflarına karşı çıkmışlar ve böylece toplumsal dinamikler yavaş yavaş işçiler üzerinden gençlere kaydırılarak, sosyalist bloğun dağılmasına giden yol açılmıştır. Macar ülkesi böylesine bir süreçte ciddi çalkantılar geçirmiş, Avusturya emperyalizmine karşı 1848, Rus emperyalizmine karşı da 1956 ihtilallarını yapan bu ulusal toplum; bin yıl önce kurmuş olduğu bağımsız devlet yapılanması arayışı içerisindeyken, Sovyetler Birliği dağılmış ve bunun sonucunda Varşova Paktı ortadan kalkınca da Macar Halk Cumhuriyeti yeniden bağımsızlığa kavuşarak, “Macar Cumhuriyeti” adını almıştır. Soğuk savaş sonrasında bağımsızlığına kavuraş Macarlar, bu kez Trinon Antlaşmasıyla kaybettikleri eski bölgelerini yeniden ülke sınırlarına katmak için arayışa girmişlerdir. Voyvodina bölgesinin Sırbistan’dan, Transjivanya bölgesinin Romanya’dan bazı kuzey topraklarının Polonya ve Slovakya’dan geri alınabilmesi için, yeniden Macar milliyetçiliği devreye girmiş ve ülke politikasında etkili olmağa başlamıştır. Macar milliyetçiliğinin emperyal bir Turancılığa kaymasını önleyebilme doğrultusunda, Macar Yahudileri liberal ve sosyalist kesimler ile işbirliği yapmışlar, bu ülkenin soğuk savaş sonrasında yeniden Turancı bir arayışa girmesinin kesmek istemişlerdir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sürecinde, Almanya doğu Avrupa ülkelerini işgale başlayınca, Macar Yahudilerinin önemli bir kısmı Amerika Birleşik Dev­letlerine göç etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu ülkede çok başarılı bir ekonomik yapılanma içerisine giren Macar asıllı Yahudiler, zamanla güçlenerek kapitalist sistem içerisinde önemli yerlere gelmişlerdir. Macar Yahudileri, ABD’de daha da ileri giderek Siyonist lobilerin yönetimlerini ele geçirmişler ve böylece ABD üzerinden geliştirilen Siyonist politikaların Macaristan Devleti üzerinde etkili olmaya başladığı görülmüştür. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra, Macar milliyetçiliği yeniden güç kazanmaya başlayınca, Turan­cılık bu ülkede tekrar önem kazanmış, orta Avrupa’da Alman baskısına ve doğu Avrupa’da ise Rus baskısına karşı Macarlar, yeniden Turancı bir siyaset ile doğuya açılarak, Bulgaristan ve Türkiye üzerinden geldikleri bölge olan Kafkasya ve Hazar bölgesine doğru arayış içerisine girmişlerdir. Macar Yahudileri ise ABD’de güçlenerek ortaya çıktıklarında kendi içlerinden George Soros gibi bir kapitalist sistem önderi çıkarmışlar ve bu önderlik üzerinden de yeni bir Hazar yapılanması arayışı içerisine girmişlerdir. Soros’tan sonra Sarkozy gibi Macar asıllı bir Musevi’nin Fransaya Devlet Başkanı olması da, küreselleşme döneminde Siyonizm’in uluslar­arası alanda güç kazanmasına büyük katkıda bulunmuştur.</p>
<p>Macar milliyetçileri, sosyalizm sonrasında yeniden panturanizme yönelerek, Turan ülkeleriyle Germen ve Slav dünyalarına karşı bir ortklık oluşturmaya çalışırken, Macar Musevileri de ABD’deki güçlü lobileri üzerinden, Siyonist bir arayışa girerek, dünyanın merkezi coğrafyasında bir Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail yapılanmalarını gerçekleştirmeye yönelmişlerdir. Turancılık Macaristan’ı Hazar bölgesi ve Turan boyları ile birlikteliğe yönlendirmek isterken, batı ülkelerinde örgütlenen Siyonizm, Macaristan’ı merkezi coğrafya planlarında kullanmağa öncelik vermiştir. Çok fazla gücü olmayan küçük bir ülke olan Macaristan Cumhuriyeti küreselleşme döneminde Turancı arayışlar ile Siyonist politikalar arasına sıkışıp kalmıştır. On milyon nüfuslu bu küçük ülkenin yirmide biri oranında nüfusa sahip olan Macar Yahudilerinin, ABD’deki Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmeleri, bu orta Avrupa ülkesini son döneme ciddi bir gerginlik ortamına sürüklemiştir. Ülkeyi karıştıran birçok beklenmeyen gelişme hızla bu küçük devletin siyasal gündeminde yerini almıştır.</p>
<p class="Gvdemetni1"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58562" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/06/Jobbik.jpg" alt="" width="800" height="535" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/06/Jobbik.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/06/Jobbik-768x514.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Yüzyılı aşkın bir sure Turan ülkeleriyle büyük bir Turan birliği peşinde olan Macar Cumhuriyeti, küreselleşme döneminde tamamen tersi bir doğrultuda yönlendirilerek, doğudan batıya doğru yöneltilmiş ve Avrupa Bir­liği içerisinde tam üye olarak yerini almıştır. Macaristan’ın, Panturanizm peşinde koşan bir ülke olarak daha sonraları tamamen tersi bir doğrultuda panAvrupacılık olarak gündeme gelen Avrupa Birliği içerisinde yer alması, tarihin bir garip cilvesi olarak gündeme gelmiştir. Üyelik sonrasında bu ülke gele­ceğini Avrupa Birliği çatısı altında aramaya başlamıştır. PanAvrupacılık, PanTurancılığın yerini alınca, bu ülkedeki milliyetçi akımlara karşı Macar Musevileri liberal ve sosyalist partileri, Avrupa Birliği üzerinden yönlendirmeğe çalışmışlardır. Böylece; Macaristan’ın Turancı bir çizgide doğuya kaymasının önünü kesmeğe çaba göstermişlerdir. Sosyalist sistem zamanında Rusya üzerinden panslavizme teslim olan Macaristan, Avrupa Birliği çatısı altında da yeniden pengermenizmin etkisi altına sürüklenmek durumunda kalmıştır. İmparatorluk döneminde Avusturya germen etkisini bu ülke üzerinde kurarken, Avrupa Birliği döneminde de Almanya açıktan Macar Devleti üzerinde komşuluk haklarını kullanarak büyük bir baskı örgütlemye çalışmıştır. Böylece; Macarlaristan’da, Rusya üzerinden panslavizm ile Almanya üzerinden pangermenizm arasına sıkışmaya başlayan milliyetçi kesim yeniden Turancılığa yönelirken, Macar Musevileri de ABD üzerinden yeni dönem Siyonist politikaları bu ülke üzerinden doğu Avrupa bölgesine yansıtmağa başlamış ve Doğu Avrupa’dan, Orta Doğu’ya yönelmişlerdir.</p>
<p>Kuzey Hazar bölgesinde yer alan bir Türk devleti olan Başkırdistan asıllı Macarlar, ana vatanlarına doğru Turancılık ile yönelmeye çalışırlarken, Rusya panislavzm, Almanya pangermenizm, Museviler de Siyonizm ile bu küçük ülkenin önünü kesmeğe ve kendi politikaları doğrultusunda kullanmağa yönelmişlerdir. Orta Avrupa’nın lideri Almanya ile doğu Avrupa’nın lideri Rusya bu küçük ülke üzerinde çekişirken, Macar Musevileri de Siyonist lobileri üzerinde ABD’yi devreye sokarak, Alman ve Rus etkilerini kırmağa çalışmışlardır. Bu ülkenin Turanlı akrabaları olan Türk asıllı toplumlar ya da devletler ile bir araya gelmesinin önünü kesmeğe çalışmışlardır. Tuna boylarında bir küçük ülkeye hapis olan Macarlar, kendi bağımsız geleceklerini bir türlü kuramamışlar ve sürekli olarak büyük güçlerin çatıştığı bir çekişme alanı konumunda jeopolitik duruma istemeden gelmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ABD’nin tek dünya gücü olmak istemesi üzerine, ABD’li Siyonist lobiler Macaristan üzerinde etkilerini artırmışlardır. Bu dönemde Soros’un bazı adamları bu küçük ülkenin üst yönetimine gelerek, Macaristan’ın her dönem Siyonist politikalara yönlendirilmesinde önde gelen roller oynamışlardır. ABD ve İsrail’in Orta Doğu politikalarına destek verici bir konuma getirilen Macaristan, kendi ulusal çıkarlarını aşan bir diplomatik sürece doğru itilmiştir. Okyanus ötesinden gelen rüzgârlar, Macaristan’ı Büyük Orta Doğu projesinin Balkanlardaki önemli atlama tahtalarından birisi konumuna getirmiştir.</p>
<p>Küresel sermayenin desteğinde ABD tek dünya devleti olmağa çalışırken, doğu ülkeleri kendisine rakip olmaması için bir süre Avrupa Birliği’ni desteklemiş ama kendi istediği gibi yeni bir dengeyi bu yoldan kuramayınca, bu kez Avrupa Birliğini desteklemekten vazgeçerek, Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesine girişi gündeme getirmiştir. Kosova savaşı ile başlayan yeni dönemde ABD ve İsrail ikilisi küresel sermayenin desteği ile küresel Balkanlar projesini gündeme getirmiş ve bu doğrultuda Balkan ülkeleri üzerinde Avrupa Birliğinin dışında yeni politikalar uygulamaya başlamıştır. Almanya ve Rusya’nın doğu Avrupa’daki etkisi kırılmak istendiği için eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü varisi olan Türkiye Cumhuriyeti yeni Os­manlıcılık görünümü ile Balkanlarda öne çıkarılmağa çalışılmış, Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, Avrupa Birliğinden önce NATO üyesi yapılarak, NATO üzerinden Atlantik politikalarının Balkanlara taşınmasına öncelik verilmiştir. ABD ve İsrail ikilisi küresel sermayenin desteği ile AB’ye karşı bir Balkan politikasına yönelmesi, Polonya ve Macaristan Almanya ve Rusya arasında yer alan orta Avrupa ülkeleri olarak önem kazanmışlar ve bu doğrultuda ABD’li Siyonist lobiler bu iki ülkeyi Almanya-Rusya yakınlaşmasına merkezi güç olarak karşı kullanmağa başlamışlardır.</p>
<p>ABD, yirmi yıllık küreselleşme döneminde tek bir dünya devleti kurmayı başaramayınca, BRİC ülkeleri üzerinden Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin yeni süper güçler olarak ortaya çıkmıştır. ABD’de bunun üzerine politika değişikliğine giderek; bu ülkeleri karşısına almadan G-20 bloğunu kurmuştur. G-20 politikaları ile yeni dünya dengelerini oluşturmağa, çalışan ABD, Avrupa Birliğine olan desteğini keserek, küresel Balkanlar projesine önem vermesiyle de Polonya, Macaristan ve Makedonya ülke­leri Doğu Avrupa’da merkezi konumlarıyla önem kazanmışlardır. ABD desteği azalınca, Avrupa Birliği’nin Akdeniz ülkeleri ekonomik olarak çökmeğe başlamış, Avrupa Birliği’nin sarsıntı geçirmesiyle birlikte, Macaristan gibi küçük birlik üyesi devletlerde büyük ekonomik sarsıntılar öne çıkmıştır. Yunanistan ve İtalya IMF destekli yönetimlere doğru kayarken, Balkanlar’da daha ileri bir aşamaya geçilmiştir. Yunanistan’ın yeniden eski Osmanlı hinterlandına dönmesi konuşulmaya, Makedonya’da yeni bir ABD yapılanması hazırlanmaya başlanmış, Macaristan’da, Kosova’ya yerleşen ABD’nin yön­lendirmesi ile Avrupa Birliği’nden küresel Balkanlar projesine doğru bir kayma göstermiştir. Euro bölgesindeki ekonomik sarsıntı Akdeniz ülkelerinden sonra Macaristan’da da ortaya çıkarak, Avrupa Birliğini merkezi bölgede de sarsmağa başlamıştır. Ekonomik sarsıntı üzerine IMF ve Dünya Bankası devreye girerken, ABD ve İsrail ikilisinin Avrupa kıtasal oluşumuna alternatif olarak gündeme getirmiş olduğu, küresel Balkanlar projesi hız kazanmıştır. İşte Macaristan’ın son günlerde fazlasıyla tartışılması konusu, bu süreç iç inde öne çıkmıştır.</p>
<p>Dünya basınında ve medyasında artık bir Macaristan sorunu vardır. Bu sorun Avrupa Birliği’nin devam edip etmeyeceğinin kilit konusu haline gelmektedir. Tıpkı Yunanistan ve İtalya gibi IMF ve Dünya Bankasından yardım dilenmek zorunda kalan Macaristan’ ne Avrupa Birliği ne de Almanya kurtaramamıştır. Bu küçük ülke, giderek bir ekonomik krize sürüklenmiştir. Avrupa Birliğine giriş ile beraber bütün ekonomik varlığını yabancı şirketle­ri kaptıran Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri gibi giderek yoksul bir ülke konumuna düşmüş ve eski sosyalist rejimi arar hale gelmiştir. Küresel sermayenin denetimi altındaki uluslararası tekelci şirketler, girdikleri bütün ülkelerdeki ekonomik varlıklara el koyarken, Macar ulusunun zenginliklerini de elinden almışlardır. Euro bölgesine giren diğer ülkeler gibi Macar ulusu kendi ülkesini ekonomik yönden yönetme yetkisini uluslararası tekellere devretmek zorunda kalmıştır. Yeni dönemde bu tekeller üzerinden hem de ABD üzerinden Siyonist lobiler yönlendirici olmaya başlayınca, Macaristan normal bir Avrupa Birliği ülkesi olmanın ötesine geçmiştir. Küreselleşmenin Balkanlar ve Orta Doğu politikalarının atlama tahtası konumuna gelen Macaristan, bu aşamada dünyanın siyasal gündeminde öne çıkmağa başlamıştır.</p>
<p>Son dönemde Macaristan da iktidar olan merkez sağ parti, ekonomik çöküşü önlemek ve ülkeyi bu darboğazdan kurtarmak üzere bazı otoriter önlemler almaya başlayınca, Avrupa kamuoyu ayağa kalkarak tepki göstermiş ve bu ülkenin kendi kaderini ulusal programlar yolu ile kurtarmasına izin vermemiştir. Hükümet, yeni bir anayasa ile Macar Cumhuriyeti’nin adını; “Macaristan Ülkesi” olarak değiştirerek, küreselleşmenin ulus devletleri tasfiyesi planına uygun bir adım atmıştır. Macar ülkesi bir ülke adı olarak anayasada sadece Macaristan biçiminde yer almıştır. Macaristan Halk Birliği adı altında iktidara gelen merkez sağ iktidar, aldığı olağanüstü önlemler aracılığı ile ülkeyi çıkmazdan kurtarmağa çalışırken, dünya medyasında bu ülke demokrasiden uzaklaşmakla suçlanmış ve başbakanın diktatörlüğe kaydığı öne sürülmüştür. Sosyalizm sonrasında liberal politika ile bir sömürge durumuna sürüklenen Macaristan, devlet olarak çökerken, Macar ulusu içinde yeniden milliyetçilik akımları güçlenmeğe başlamış ve bu durumun doğal sonucu olarak da Turancılık yeniden Macar politikasında ön plandaki yerini almıştır. Küresel liberal politikalar Avrupa Birliğini sarsarken, birlik üyesi ülkeleri ekonomik olarak çökertirken Macaristan gibi eski ülkelerde yeniden kendini koruma refleksi doğrultusunda milliyetçi akımlar güç kazanıyordu, Bugünkü Macar iktidarı merkez sağ bir parti olarak diğer milliyetçi grupların desteği ile iktidara gelmiş ve küresel liberal politikaların çökerttiği ülkeyi kurtarabilme doğrultusunda olağanüstü önlemlere yönelmek zorunda kalmıştır. Macaristan ikinci bir Yunanistan olmamak için mücadele ederken, küresel medya ve sermaye bu ülkeyi diktatörlüğe kaymakla suçlamaya başlamıştır. Sosyalizm sonrasında batı kapitalizmi doğu Avrupa ülkelerini yeniden sömürgeleştirirken, köklü bir devlet geleneğine sahip olan Macarlar, bu duruma isyan ederek yeniden Tuancı arayışlara yönelmişlerdir.</p>
<p>Merkez sağ bir parti Macar ulusunun desteği ile ülkeyi kurtarmaya yönelirken, daha uç noktada milliyetçi akımların Turancı siyasetlere yöneldiği görülmüştür. Yeni anayasa iktidara daha otoriter yetkiler getirerek, ülkenin dağılmasını önleme yolunda gündeme gelmiş, daha sağdaki milliyetci akımlar, “Daha iyi Macaristan Hareketi” adı altında yeni bir siyasi parti oluşumu ile kısa adı JOBBİK olan bir örgütlenmeyi Macarlara yeni bir alternatif olarak sunmuşlardır. Eski Turancılar gibi batı emperyalizmine ve Siyonizm’e karşı çıkan bu yeni Turancı siyasal oluşum, bir Ural-Altay kardeşliğini, Turan ülkeleriyle bir araya gelerek aramaya başlamıştır. Sovyetler Birliği sonrasında “Tanklar çekildi, bankalar geldi” sloganı ile ortaya çıkan bu yeni Turancı hareket, küresel emperyalizmin küçük devletleri ve ulusları köleleştirmesine açıktan karşı çıkmaktadır. Avrupa Birliğine girdikten sonra bütün ekonomik zenginliklerini küresel şirketlere kaptıran Macar ulusunun yeniden kendi geleceğine egemen olabilmesi için JOBBİK isimli Turancı parti bugünkü iktidardaki FİDESZ partisini küresel emperyalizme ve Siyonizm’e karşı desteklemektedir. Sağ kanattaki parti ve gruplar bugünkü iktidarın milli programını dayanışma içinde desteklemektedirler.</p>
<p>“Macaristan Macarlarındır” sloganı ile ülkeyi, yeniden bir mili düzene kavuşturmağa çalışan FİDESZ partisi, Trianon Antlaşmasıyla Macaristan’dan koparılan üç büyük bölgenin yediden Macaristan’a dahil edilmesini gündeme getirmektedir. 10 milyon nüfusu ile varlığını korumağa çalışan Macaristan, sınır dışında bırakılan 5 milyon Macarın da yeniden Macaristan vatandaşı olmasını istemektedirler. 15 milyonluk bir Büyük Macaristan kurmak beklentisi, Macar milliyetçilerini ve Turancıları yeniden seferber etmiştir. Trianon Antlaşmasının bir asırlık kapanmayan yarasını artık kapat­manın zamanının geldiğini bütün Macar partileri dile getirmektedirler. Komşu ülkelerde sıkıntıda yaşayan Macarları kurtarmak, yeniden Macaristan devletinin ana politikası haline gelirken, büyüyen Macaristan kendine yeterli bir ülke haline gelerek, dışa bağımlı olmaktan kurtulma çabasındadır. Hükümetin, Macaristan merkez bankasını denetimi altına almasına batılı ülkeler bu nedenle karşı çıkarken, küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda bu ülkenin yeniden toparlanmasına izin vermemektedirler. Çökmüş olan Yunanistan sonrasıda, yeni Yunan batağının bu ülkede ortaya çıkması, Macaristan’ı yeniden Turancı bir arayışa götürecek gibi görünmektedir. Bu aşamada küresel emperyalizm ve Siyonizm’in dünya dengelerini yeniden düşünmelerinin zamanı gelmiştir. Türkiye’nin de artık, bu yaşanan olaylardan bir ders çıkarması gerekmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN</strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni1"><span>Kaynak: http://www.kemalistyaklasim.info</span></p>
<hr>
<div><span><strong>YARARLANILAN KAYNAKLAR:</strong></span></div>
<div class="Gvdemetni1"><span>1-Şerif Beştav, Türk-Macar İlişkileri, Türk-Macar dostluk derneği yayını, Ankara, 2005.</span></div>
<div class="Gvdemetni1"><span>2-Mehmet Ergün, Macar İhtilali, Akşam yayını, İstanbul, 1967.</span></div>
<div class="Gvdemetni1"><span>3-Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Tarih Vakfı yayını, İstanbul, 2000.</span></div>
<div class="Gvdemetni1"><span>4-Nizam Önen, İki Turan, İletişim yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div class="Gvdemetni1"><span>5-Hicaran Yusufoğlu, Osmanlı-Macar İlişkileri, Türk-Macar Dostluk Derneği yayını, Ankara, 1998.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Türk Lider Olan Org. Abdurreşid Dostum</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-turk-lider-olan-org-abdurresid-dostum</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-turk-lider-olan-org-abdurresid-dostum</guid>
<description><![CDATA[ Bir Türk Lider Olan Org. Abdurreşid Dostum
Abdurreşid Dostum, 1955 yılında Cevzican (Cuzcan) iline bağlı Hace Dukûh köyünde doğmuştur. Babası Rahim ve annesi ise Hacı Anbar Şah’dır. El Sari ise babasının babası yani Abdurreşid Dostum’un dedesidir. Çocukluğu köyünde geçen Abdurreşid Dostum 26 yaşındayken Sovyetlerin açtığı bir doğal gaz kurumunda Şibirgan’da çalışmaya başlar. Üstün zekâsı ve yetenekleri sayesinde kısa bir süre içinde kurum […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bc72db8d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Türk, Lider, Olan, Org., Abdurreşid, Dostum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Abdurresid-Dostum.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-turk-lider-olan-org-abdurresid-dostum.html">Bir Türk Lider Olan Org. Abdurreşid Dostum</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muhammed Fahim TİNMES</strong></span></a>
</p><p><span>Abdurreşid Dostum, 1955 yılında Cevzican (Cuzcan) iline bağlı Hace Dukûh köyünde doğmuştur. Babası Rahim ve annesi ise Hacı Anbar Şah’dır. El Sari ise babasının babası yani Abdurreşid Dostum’un dedesidir. Çocukluğu köyünde geçen Abdurreşid Dostum 26 yaşındayken Sovyetlerin açtığı bir doğal gaz kurumunda Şibirgan’da çalışmaya başlar. Üstün zekâsı ve yetenekleri sayesinde kısa bir süre içinde kurum içinde örgütlenerek işçi sendikasının başkanı olur. Bu sıralarda Sovyetlerle mücahit denilen gruplar savaşmaktaydı. Mücahitler Suudi Arabistan ve Pakistan’ın desteğiyle Afganistan’da Sovyetlerle çatışıyorlardı. Bu mücahit denilen grupların Afganistan’da yaşayan Türklere ve mazlum halka karşı aldıkları tavırları Abdurreşid Dostum’da bir milli şuurun uyanmasına neden olmuştur. Kuzey Afganistan’da kendi arkadaşlarıyla beraber bir birlik oluşturarak savaşa katılır.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68148 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Abdurresid-Dostum-1.jpg" alt="" width="300" height="228">General Dostum’un uzun yıllardır Afganistan’daki Türklerin çektiği çileye son vereceği, bir lider olacağı o yıllarda belki kimsenin aklından bile geçmemiştir. Fakat zamanın akımıyla başarı basamaklarını kateden Abdurreşid Dostum, milletine geçmişte yaşatılmış olan zulüm ve haksızlıkların önüne geçecekti. Aslında, hor görülen, hakkı ve hukuku gasp edilen Türkler böyle bir fırsatı asla kaçırmazlardı. Böyle bir lidere sahip çıkamamaları bir anlamda onlar için belki de bir daha uzun bir süre yakalanamayacak bir fırsattı. Fakat o sıralarda Abdurreşid Dostum tüm Afganistan Türkleri tarafından bilinmemekteydi. Kısa bir süre içinde Abdurreşid Dostum başarıları ve üstün zekâsı ile kendini ispat edecekti. O zaman da sadece Afganistan Türkleri değil, onu bütün Türk dünyası ve dünya duyacaktı. Öyle de oldu.</span></p>
<p><span>Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinden sonra Dr. Necibullah hükümeti içinde mücadelesine devam eden Abdurreşid Dostum kısa bir sürede Afganistan Türklerinin yoğunlukta yaşadığı Kuzey Afganistan (Güney Türkistan)’ın başta Mezar-i Şerif (Belh) olmak üzere yedi ilini kontrolü altına almıştır. Daha sonra gücünü iyice sağlamlaştırdıktan sonra mücahitlerle işbirliği yapan Abdurreşid Dostum, Dr. Necibullah’ı devirerek Rusların son kukla hükümetine son vermiştir. Dr. Necibullah’ın devrilmesi ülkede İslami hükümetin kurulmasını beraberinde getirmiştir. Uzun zamandır Necibullah hükümetini deviremeyen mücahitler, ancak Abdurreşid Dostum’un onlara katılmasıyla bu işi başarabilmişlerdir. Bu durum, aslında Abdurreşid Dostum’un Afganistan’da İslami hükümetin kuruluşundaki en kilit isim olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Asker kimliğiyle bilinen Abdurreşid Dostum, siyasi bir birliğinin de olmasını istiyordu. Dr. Necibullah hükümeti devrildikten kısa bir süre sonra 1992 yılında Cünbiş-i Milli İslami Afganistan (Afganistan Milli İslami Hareketi) adında kendi siyasi partisini de kurarak oy birliğiyle partinin başkanı seçilerek lider kabul edildi. 1992–1997 yılları arasında hem siyasi hem de askeri açıdan Abdurreşid Dostum ülkedeki grupların en güçlüsüydü. Hatta bu dönemde kendi parasını da bastırarak ekonomik açıdan da güçlenmişti. Abdurreşid Dostum kendi dışişleri bakanlığını kurdu, pasaport çıkarttı ve kendi havayolunu kurdu (Belh Havayollarını). Böylece kısa bir süre içerisinde askeri, ekonomik ve siyasi bakımdan ülkenin en güçlü ve güvenli bölgesi durumuna gelen kuzey Afganistan (Güney Türkistan) kültür ve eğitim alanlarında da gelişmeye başladı.</span></p>
<p><span>Bu başarıları ile Abdurreşid Dostum birçok ülkeye de milletinin varlığını ve sesini duyurmayı başarabilmiştir. O dönemde, Suudi Arabistan, İran, Özbekistan, Türkmenistan, Pakistan, Rusya ve Türkiye, Abdurreşid Dostum’un ikametgâhı olan Mezar-i Şerif’te konsolosluklarını açan ülkelerdir.</span></p>
<p><span>Mücahit grupların hemen hemen hepsinin dışarıdan desteklendiğini biliyoruz. Suudi Arabistan, Pakistan ve İran gibi Müslüman ülkeler tarafından desteklenen mücahit gruplar kendi aralarında Kabil’de birbirleriyle çarpışırken Abdurreşid Dostum kuvvetini kuzey Afganistan’a çekerek en azından bu acı olaylara dâhil olmamış oldu. Kuzey Afganistan’da ise gücünü iyice toparlayan Abdurreşid Dostum, kuzey Afganistan halkına uzun yıllar beklediği müreffeh bir hayat yaşatmayı başarabilmiştir. Bu dönemde kuzey Afganistan eğitim, sanat, kültür, ticaret ve ziraat başta olmak üzere her alanda gelişme göstermiştir. Abdurreşid Dostum dönemin Türkiye cumhurbaşkanı Turgut Özal ile çok yakın ilişkiler kurmuştur. İlişkiler o kadar dostane olmuştur ki, Turgut Özal kendi makam arabasını bile Abdurreşid Dostum’a hediye etmiştir.</span></p>
<p><span>Mücahit grupların kendi aralarında iktidar kavgaları başkent Kabil’de devam ediyordu. Bu sırada Pakistan medreselerinde Taliban denilen talebeler medeniyetten uzak bir biçimde dini eğitim görmeye başladılar. Mücahitlerin bu kavgası 1996 yılında Taliban örgütünün Kabil kapılarına dayanarak başkenti ele geçirmesine sebep oldu. Bu dönemde kuzey Afganistan’daki insanlar eğitim, ticaret v.s. alanlarda gelişme göstererek güvenli bir biçimde hayatlarına devam etmekteydiler. Afganistan halkının özgürlüğüne düşman bazı ülkeler kuzey Afganistan’ın da Taliban’ın eline düşmesini istiyorlardı. Fakat kuzey Afganistan’da ise devrilmesi güç bir kuvvete sahip olan Abdurreşid Dostum vardı. Kabil, Taliban’ın eline düştüğü zaman birbirleri ile çatışan mücahit gruplar ne kadar da büyük bir hata yaptıklarının farkına varmışlardır. Ama artık geçti…</span></p>
<p><span>Dışarıdan gelip de Abdurreşid Dostum’un egemen olduğu bölgeleri ele geçirmenin kolay olmadığını düşünen iç ve dış düşmanlar Dostum’u içeriden devirme yöntemine başvurdular. Tarihin her döneminde olduğu gibi bu dönemde de düşmanlar, Abdurreşid Dostum’un safındaki, kişiliği zayıf olan Melik adındaki dâhili düşmanı kullanarak kuzey Afganistan’ın da Taliban’ın eline düşmesini sağlamışlardır. Ne yazık ki bu iç ihanet binlerce Afganistan Türk’ü başta olmak üzere masum insanların katliamlara maruz kalmasına neden olmuştur. 1997 yılında kuzey Afganistan’ı Taliban ele geçirince Abdurreşid Dostum milletin büyüklerinin de ısrarıyla Türkiye’ye gelmek zorunda kalmıştır. Dostum her ne kadar milletimle beraber ölmek benim için bir onurdur dese de orada yaşayan Türk milleti Türkiye’ye gitmesinin daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bir daha gelip mücadelesine devam etmesi için Türkiye’ye gitmesi daha önemli idi. Bir yıl sonra Türkiye’den Afganistan’a dönen Dostum yine Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68150" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Afgan-Savascilar.jpg" alt="" width="800" height="700" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Afgan-Savascilar.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Afgan-Savascilar-768x672.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Taliban’ın zulmünün arttığı, milletin feryadının yükseldiği bir dönemde 11 Eylül saldırısı gerçekleşmiştir. Amerika başta olmak üzere bütün dünyanın gözü unutulan Afganistan’a çevrilmiştir. ABD daha önce güney Afganistan’dan Taliban’ı devirmek istedi. Fakat bunun faturasını Komutan Abdul Hak’ın ölümü ile ödeyen Amerika bu sefer kuzey Afganistan üzerinden bu planını uygulamak istedi. Kuzey Afganistan’dan da Abdurreşid Dostum olmadan bu işin hiç de kolay olmadığının farkında olan ABD, bu konuyu Dostum’a teklif eder. Milletinin çektiği sıkıntı ve acıları da göz önünde bulunduran Abdurreşid Dostum, bu fırsatı değerlendirerek ABD ile birlikte Taliban zulmünden milletini kurtarmayı başararak milletinin kalbinde bir kez daha yer almayı başarmıştır.</span></p>
<p><span>Geçici Hükümet ve sonraki devirde hükümette çeşitli görevlerde bulunan Dostum, Afganistan Silahlı Kuvvetleri Kurmay Başkanı (Genel Kurmay Başkanı) olarak Afgan Ordusunda görev yapmaktadır. Karzai hükümeti döneminde ülke istikrarı ve barışın sağlanması için yeri geldi en sert muhalefeti General Dostum göstermiştir.</span></p>
<p><span>Afganistan Milli İslami Partisi ‘Kurucusu’ ve ‘Lideri’ olan General Dostum, Afganistan Gençler Hareketi (Junbush-i Jawanan-i Afganistan) tarafından manevi ata (Peder-i manevi) olarak ilan edildi. Ayrıca “Türk Dünyası Gençlik Topluluğu” tarafından da bütün “Türk Dünyası Gençleri’nin Manevi Atası” olarak ilan edildi.</span></p>
<p><span>Afganistan Türkleri için büyük bir öneme sahip olan Abdurreşid Dostum orada yaşayan Türkler için büyük bir mücadele vererek Afganistan’da Türk varlığını dünyaya duyuran en önemli liderdir. Ayrıca Türklerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde Farsça ve Peştunca’nın yanı sıra Türkçe’nin (Özbek Türkçesi ve Türkmen Türkçesi) de resmi bir dil olarak kabul edilmesi Abdurreşid Dostum’un Afganistan Türklerine olan hizmetlerinden biridir.</span></p>
<p><span>20 Ağustos 2009 Cumhurbaşkanlık seçiminde Karzai’nin Cumhurbaşkanı seçilmesindeki en önemli rolü Abdurreşid Dostum önderliğinde Afganistan Türklerinin oynadığı da kaçınılmaz bir gerçektir. Afganistan’ın birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğunun altını çizerek belirten Abdurreşid Dostum, Afganistan’ın yükselmesi ve Afganistan halkının refaha kavuşması için milli birlik düşüncesiyle Karzai’yi destekleyerek seçime katılmıştır. Aslında bu duruşu ile Afganistan’da yaşayan etnik grupların birliğini istediğini belirterek, yaşanması olası bir krizi engellemiştir.</span></p>
<p><span>Yeni hükümette Silahlı Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan Abdurreşid Dostum, Afganistan’ın birlik ve bütünlüğü için, Afganistan’da yaşayan tüm etniklerin eşitçe yaşayabilmeleri için mücadelesine devam etmektedir…</span></p>
<p><span>Yazan: <strong>Muhammed Fahim Tinmes</strong> – Turansam.org</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ahıska Türklerinin Dramı – Bu Bir Soykırım Değil mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ahiska-turklerinin-drami-bu-bir-soykirim-degil-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ahiska-turklerinin-drami-bu-bir-soykirim-degil-mi</guid>
<description><![CDATA[ Ahıska Türklerinin Dramı – Bu Bir Soykırım Değil mi?
1578’den 1828 Rus işgaline kadar Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska, bugünkü Gürcistan sınırları içerisinde yer alan, Türkiye sınırına 15 km. uzaklıktaki eski bir Türk yurdu merkezidir. Bölgede, 642 yılında Hz. Osman döneminde Müslümanlar, 1068’de Selçuklular, 1268’de Moğollar yönetime hâkim olmuşlardır. Moğol hâkimiyetinden sonra devam eden Derebeylik yönetiminin ardından, yarı bağımsız olarak İlhanlı, Karakoyunlu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bc530925.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ahıska, Türklerinin, Dramı, –, Bir, Soykırım, Değil, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ahiska.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ahiska-turklerinin-drami-bu-bir-soykirim-degil-mi.html">Ahıska Türklerinin Dramı – Bu Bir Soykırım Değil mi?</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yrd. Doç. Dr. Nergis BİRAY</span></a></strong></span></p>
<p><span>1578’den 1828 Rus işgaline kadar Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska, bugünkü Gürcistan sınırları içerisinde yer alan, Türkiye sınırına 15 km. uzaklıktaki eski bir Türk yurdu merkezidir.</span></p>
<p><span>Bölgede, 642 yılında Hz. Osman döneminde Müslümanlar, 1068’de Selçuklular, 1268’de Moğollar yönetime hâkim olmuşlardır. Moğol hâkimiyetinden sonra devam eden Derebeylik yönetiminin ardından, yarı bağımsız olarak İlhanlı, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletlerine bağlı kalan bölge, 1578 yılında Osmanlı Devleti yönetimine geçmiş ve Eyalet merkezi haline getirilmiştir.</span></p>
<p><span>Ruslar, sıcak denizlere inme ülküleri doğrultusunda X. asırdan itibaren Kafkasya’yı ele geçirme mücadelesine başlarlar. Çünkü sıcak denizlere inmek için en kısa yol yani hedef Osmanlı topraklarıdır. Ahıska da işte bu stratejik noktada yer almaktadır. 1807, 1810, 1811 ve 1828’de Rusların bu amaç uğruna yaptığı vahşi katliamlara, kaynaklarda bolca rastlanmaktadır.</span></p>
<p><span>1829 Osmanlı-Rus Savaşından sonra imzalanan Edirne Anlaşması’yla bu topraklar Ruslara terk edilir. 1853–1856 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı ordusuna yardım ettikleri gerekçesiyle Çarlık Rusya’sı tarafından acımasızca cezalandırılan Ahıska Türklerinin bir kısmı Erzurum’a kaçar. 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında kısa bir süre Millî Şûra Hükümeti yönetiminde bağımsız olan bölge, 1919’da Gürcistan tarafından işgal edilir. Ahıska, işgalden bu yana Gürcistan yönetimindedir.<strong><sup>[1]</sup></strong></span></p>
<p><span>1919 İngiliz işgali sırasında Osmanlı’dan yana tavır aldıkları için SSCB yönetimince de mimlenen Ahıska Türklerinden bir kısmı savaş bitiminde ya sürgüne gönderilir veya öldürülür. Gürcü şovenizmiyle soyadları ve uyrukları değiştirilir. II. Dünya Savaşı’na kadar askere bile alınmadıkları halde savaş başlayınca Ahıska Türklerinden 40.000 kadarı Almanlarla savaşmak üzere, tecrübesiz oluşlarına bakılmaksızın cephelere gönderilir. 25.000 kadarı savaşta ölür, birçoğu da yaralanır, sakatlanır.</span></p>
<p><span>Savaşa gitmeyen kadın, yaşlı ve çocuklar, yapımında çalıştırıldıkları demiryolu vasıtasıyla yük ve hayvan vagonlarına doldurularak Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülürler. Vagonlar, 8–10 saat aralıklarla sadece ölüleri alelacele açılan çukurlara gömmek için durur. Bunun dışında vagonların kapıları sürekli kilitli tutulur. Yola çıkanların hemen hemen yarısı, daha gidecekleri yere ulaşmadan ölür. Sağ kalanlar kendini Sibirya veya Orta Asya’da bulurlar.</span></p>
<p><span>Savaştan yaralı, sakat dönen askerlerden bir kısmı yurtlarında bulamadıkları ailelerine çok uzun süren aramalar sonucunda kavuşurlar, bazıları da hiç kavuşamaz.</span></p>
<p><span>47 yıl boyunca dünya kamuoyundan gizlenen sürgün belgesinde şunlar yer almaktadır: “31 Temmuz 1944, Stalin imzalı Devlet Savunma Komitesi’nin Gizli Raporu: Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek, Bogdanovka rayonlarıyla, Acaristan Özerk SSCB’den Türk, Hemşin, Kürt olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000’i Kazakistan SSC’e, 30.000’i Özbekistan SSC’e 16.000’i de Kırgızistan SSC’e tahliye edilsin. Bu tahliye SSCB Halk İçişleri Komiseri Beriya tarafından 1944 Kasımında gerçekleştirilsin. Ahıska Türklerinin malı mülkü ise buralarda iskân ettirilecek Gürcü ve Ermenilere verilsin.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68153" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ahiska.gif" alt="" width="800" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ahiska.gif 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ahiska-768x326.gif 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu karar gereği 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece Ahıska bölgesi, 25–26 Kasımda da Acaristan bölgesinde tahliye işlemi gerçekleştirilir. Sürgün sayısı raporda belirtildiği gibi 90 bin civarında değil, 115.000 kişi kadardır. Bu sayı bazı kaynaklarda 137.921 kişi şeklinde gösterilmektedir. Savaştaki 40 bin kişi de buna eklendiğinde sürgün insan sayısı 180 binleri bulmaktadır.<strong><sup>[2]</sup></strong></span></p>
<p><span>Rusya’nın bu sürgündeki amacı, Ahıska Türklerini diğer boylar içinde eritmek, asimile etmekti. Fakat onlar, dil, din, kültür ve geleneklerini bırakmadılar, asimile olmadılar.</span></p>
<p><span>1956 yılına kadar köyünden dışarı çıkması, öbür köydeki akrabalarıyla görüşmesi bile yasak olan Ahıska Türkleri, bu yasak kalktıktan kısa bir süre sonra, 1957’de Moskova’ya gidip vatanlarına dönmek için başvuruda bulundular. Azerî oldukları ve Azerbaycan’a gidebilecekleri cevabı verildi. 1958’de bazı aileler Ahıska’ya yakın olduğu, ileriki zamanlarda rahatça vatanlarına gidebilecekleri düşüncesiyle Azerbaycan’a göç etti.</span></p>
<p><span>2 Mayıs 1970’de Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne başvuran Ahıska Türkleri öncelikle vatanlarına dönme, eğer bu kabul edilmiyorsa Türkiye’ye göç etme isteklerini bildirdiler. “Biz Türk’üz!” diye başlayan bu belge, Batı âlemine de ulaşan en aydınlatıcı belge olmasının yanında, millî kimliklerinin açıklanması bakımından da önemlidir. Ne yazık ki, Sovyet makamları bu isteğe cevap bile vermedi.</span></p>
<p><span>1972’de Sovyet KP Sekreteri Brejnev, BM Genel Sekreteri Waldheim ve Türkiye Başbakanı Ferit Melen’e tekrar müracaat ettiler. Ne yazık ki bunlardan da bir sonuç alamadılar.<strong><sup>[3]</sup></strong></span></p>
<p><span>1989 Nisan’ında oynanan bazı oyunlar sonucunda karşı karşıya getirilen Özbek ve Ahıska Türkleri arasında maalesef kan döküldü. Yüzlerce insanını kaybeden,  yüzlercesi de yaralanan Ahıska Türkleri ne yazık ki, Rus askerlerinin himayesine sığındılar. Kiminin üçüncü, kiminin dördüncü sürgünü yaşadığı Ahıska Türkleri, savaş uçaklarıyla Rusya’nın iç kesimlerine, Azerbaycan’a, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’a taşındılar.<strong><sup> [4]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bugün yarım milyona yakın Ahıska Türk’ü, Kazakistan (145 bin), Kırgızistan (57 bin), Türkmenistan, Azerbaycan (106 bin), Özbekistan (30 bin), Türkiye (200 bin), Rusya (70 bin), Ukrayna (18 bin), Sibirya, Kuzey Kafkas ülkeleri ve çeşitli ülkelerde (3 bin) dağınık bir halde (toplam 629 bin) hayat mücadelelerine devam etmektedirler.</span></p>
<p><span>Bugün 1989 Fergana olaylarından kaçarak Rusya’nın Krasnodar bölgesine yerleşen Ahıska Türklerini yeni bir göç beklemektedir. Buradakiler, bölge yöneticileri tarafından topraklarını terk etmeleri konusunda zorlanmakta, kimlik belgeleri, oturma izni ve çalışma izni verilmemekte, istilacı konumuna düşürülüp işkencelere maruz kalmakta,  bölgede yaşayan Ermenilerle yüz yüze getirilmeye çalışılmaktadır. Buradaki Ahıska Türklerinin sayısı 15 bin kadardır. Bunlardan 5 bini ABD’nin yardım sağlamasıyla (fakat sebebi meçhul) Amerika’ya göçmüş, 4 bin kadarının da göç başvurusu onaylanmıştır.</span></p>
<p><span>1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsız bir devlet olan Gürcistan, sudan sebeplerle, soyadlarını ve uyruklarını Gürcüce yapma vs. gibi asimile şartları öne sürerek Ahıska Türklerinin vatana dönüşlerine izin vermemektedir.</span></p>
<p><span>T.C. tarafından 2.7.1992 tarih ve 3835 numara ile çıkarılan “Ahıska Türklerinin Kabul ve İskânına Dair Kanun” gereğince, Ahıska Türklerinin bir kısmı Türkiye’ye gelmektedir. Türkiye’ye gelen Ahıska Türkleri Erzurum, Artvin, Iğdır, Kars, İstanbul, Bursa gibi şehirlere yerleşmişlerdir.  Her şeylerini yok pahasına satıp uçak parasını toplar toplamaz Türkiye’ye göçen Ahıska Türklerinin durumu ülkemizde de iyi değil. 3835 sayılı kanunun üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen bazı konulardaki –özellikle resmî işlemler-  sıkıntılar maalesef devam etmektedir. Özellikle oturma izni, çalışma izni, diploma denklikleri ve T.C. vatandaşlığını alma konusunda düzenlemelerin bir an önce yapılması gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Geçtiğimiz 6–7 yıllık zaman diliminin farklı dönemlerinde şehrimizin Honaz ilçesine de 70 aile (tahminî 400 kişi) civarında Ahıska Türk’ü yerleşmiş bulunmaktadır. Aynı problemler onlar için de geçerlidir.</span></p>
<p><span>Ben, dilimin döndüğü gücümün yettiğince Ahıska Türklerini sizlere tanıtmaya çalıştım. En önemli birkaç problemi belirttim. Zannediyorum ki onlardan birinin kaleminden çıkan daha açıklayıcı satırlar, problemlerini daha iyi anlatacaktır.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yrd. Doç. Dr. Nergis BİRAY</span></a>
</strong></span></p>
<p>Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi<em>, </em></p>
<hr>
<div><span><span><strong><strong>Dipnotlar:</strong></strong></span></span></div>
<div><span>1. Rasim BAYRAKTAR, <strong>Ahıska-Çıldır Beylerbeyliği</strong>, İstanbul, 2000; Yunus ZEYREK, <strong>Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, </strong>Ankara, 2001; Yunus ZEYREK, Acaristan ve Acarlar, Ankara, 2001; A. Zeki Velidî TOGAN, <strong>Umumî Türk Tarihine Giriş</strong>, İstanbul, 1981; M. Fahrettin KIRZIOĞLU, <strong>Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar</strong>, Ankara, 1992; Akdes Nimet KURAT, <strong>Türk Kavimleri ve Devletleri, </strong>Ankara, 1972; Akdes Nimet KURAT, <strong>Türkiye ve Rusya</strong>, Ankara, 1990; İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, <strong>Osmanlı Tarihi</strong>, 3.C., Ankara, 1982; M. Fahrettin KIRZIOĞLU, <strong>Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi,</strong> Ankara, 1998; N.BERDZENİŞVİLİ, S. CANAŞİA (Çev. H. HAYRİOĞLU), <strong>Gürcüstan Tarihi</strong>, İstanbul, 2000; Ottar MİMİNOŞVİLİ, (Çev. H. ÖZKAN), <strong>Gürcüstan’da Etnografik Yolculuk</strong>, İstanbul, 1999; vd.</span></div>
<div><span>2. Seyfettin BAYRAMLI, <strong>Stalin Cehenneminde Ahıska Türkleri</strong>, Bursa 2004; Yunus ZEYREK, <strong>Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, </strong>Ankara, 2000;</span></div>
<div><span>3. Yunus ZEYREK, <strong>Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, </strong>Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>4. Yunus ZEYREK, <strong>Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, </strong>Ankara, 2000; V. MUHTAROĞLU, Türk Yurdu, Aralık 1993; Tekin TAŞDEMİR, <strong>Türkiye’nin Kafkasya Politikasında Ahıska ve Sürgün Halk Ahıskalılar</strong>, İstanbul,  2005.</span></div>
<div><span><span><strong>KAYNAKÇA:</strong></span></span></div>
<div><span>♦ BAYRAKTAR,  Rasim, <strong>Ahıska-Çıldır Beylerbeyliği</strong>, Birleşik Yay., İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ BAYRAM, Seyfettin, <strong>Stalin Cehenneminde Ahıska Türkleri</strong>, Bursa, 2004.</span></div>
<div><span>♦ BERDZENİŞVİLİ, Nikoloz,  CANAŞİA, Simon,  (Çev. HAYRİOĞLU, H.),  <strong>Gürcistan Tarihi,</strong> 2.bsk., Sorum Yay., İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ KIRZIOĞLU, Fahrettin, <strong>Kars Tarihi,</strong> İstanbul, 1953.</span></div>
<div><span>♦ KIRZIOĞLU, Fahrettin, <strong>Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar</strong>, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦ KIRZIOĞLU, Fahrettin, <strong>Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi</strong>, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet, <strong>Türk Kavimleri ve Devletleri</strong>, Ankara, 1972.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet, <strong>Türkiye ve Rusya</strong>, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ SEZGİN, Mehmet Nejat, AĞACAN, Kâmil, <strong>Dünden Bugüne Ahıska Türkleri Sorunu</strong>, ASAM Yay., Ankara,  2003.</span></div>
<div><span>♦ TAŞDEMİR,  Tekin,    <strong>Türkiye’nin    Kafkasya     Politikasında   Ahıska   ve  Sürgün Halk Ahıskalılar</strong>, IQ  Kültür-Sanat Yay., İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A. Zeki Velidî, <strong>Umumî Türk Tarihine Giriş</strong>, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, <strong>Osmanlı Tarihi</strong>, 3 ve 4. C, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ ZEYREK, Yunus, <strong>Dünden Bugüne Ahıska Türklüğü</strong>, Türk Federasyonu, 1995.</span></div>
<div><span>♦ ZEYREK, Yunus, <strong>Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri</strong>, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ ZEYREK, Yunus, <strong>Acaristan ve Acarlar</strong>, Ankara, 2001.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültür Coğrafyasında Karacaoğlan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-cografyasinda-karacaoglan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-cografyasinda-karacaoglan</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültür Coğrafyasında Karacaoğlan
Giriş Tarihin hemen her döneminde önemli bir yerleşim merkezi olan Anadolu coğrafyası, Orta Asya’dan akıp gelen, binlerce yıllık bir tarihe sahip olan Türk insanının bu süreç içersinde bu coğrafyada ortaya koydukları kültürel değerlerin en önemlilerinden birisi hiç şüphesiz Türk halk ve sanat musikisi’dir. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman, kendi ses düzenleri ve makamlarını da getirdiler. Dünyanın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bc17b593.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültür, Coğrafyasında, Karacaoğlan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/07/Karacaoglan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kultur-cografyasinda-karacaoglan.html">Türk Kültür Coğrafyasında Karacaoğlan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p><span>Tarihin hemen her döneminde önemli bir yerleşim merkezi olan Anadolu coğrafyası, Orta Asya’dan akıp gelen, binlerce yıllık bir tarihe sahip olan Türk insanının bu süreç içersinde bu coğrafyada ortaya koydukları kültürel değerlerin en önemlilerinden birisi hiç şüphesiz Türk halk ve sanat musikisi’dir. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman, kendi ses düzenleri ve makamlarını da getirdiler.</span></p>
<p><span>Dünyanın çok geniş sahasına yayılmış, oldukça köklü ve zengin bir birikime sahip olan Türk kültürü içersinde, Türk kültürünü yoğun ve orijinal bir şekilde yansıtan; Müzik kültürü günümüze ulaştırdığı bu orijinal değerleri ile büyük önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span>Türk Halk Müziği ürünlerini her yerde olduğu gibi yaratıldığı yerin tabiat şartları, iklimi, coğrafi özellikleri, yaşayış biçimi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı şekillendirir. Bu bakımdan farklı özelliklere sahip Anadolu’nun çeşitli yörelerinde birbirinden farklı zengin halk müzik ve ezgileri ile karşılaşırız. Kuzey Anadolu’da balıkçılıkla uğraşan halkın yarattığı ezgilerle, Doğu Anadolu’nun dağlık kesimlerinde hayvancılıkla uğraşanların yarattığı ezgiler arasında, Orta Anadolu’da tarımla uğraşan halkın yarattığı ezgiler arasında hem söyleyiş (ifade etme anlatma) hem de ezgi yapısı bakımından fark vardır. Eski Anadolu medeniyetlerine kaynaklık etmiş şehirlerde bugün tarım, sanayi ve teknik bakımından ileri yörelerin ezgileri daha da farklıdır.</span></p>
<p><span>Her milletin milli halk edebiyatı ve milli müziklerini besteleyen birçok kaynak vardır. Bu kaynaklar bazen sıradan bir insan, bazen bir mahalli halk şairi, bazen de ünü ve başarısı, yaşadığı sosyal çevrenin çok dışına taşan saz şairleridir.</span></p>
<p><span>Eğer bu halk edebiyatı mahsulleri nazım türleri (mani, koşma, semai, varsağı vb.) bir şekilde müzikle irtibatlandırılmamış ise çok geniş bir alana yayılma imkânı bulamamaktadır.</span></p>
<p><span>İşte Karacaoğlan’da Türk saz şairleri içersinde belirli bir temayı esas alacak olur isek, nitelik ve nicelik bakımından en önemli saz şairlerimizden birisidir. Türk kültür coğrafyasında çok geniş bir alanı kapsamakta ve etkisini günümüze kadar devam ettirmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Karacaoğlan’ın Hayatı</strong></span></p>
<p><span>Karacaoğlan, ünlü saz şairi, Türk halk (âşık) edebiyatının yetiştirdiği en önemli isimlerdendir. Halk şairleri arasında hakkında en çok araştırma ve yayın yapılmasına rağmen doğum tarihi bilinmemekte, yaşadığı dönem yüzyıl olarak bile tahmin edilmemekte, ihtimaller XV. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyıl başları arasında iki yüz yıldan fazla bir zamanı içine almaktadır. Latifi’nin 1546’da tamamlanan <em>Tezkire’</em>sinde bir manzum parçaya III. Murat devrindeki bir düğünü 1582 tasvir eden <em>Surname-i Hümayun</em>’daki ibarelere, Ali Mustafa Efendi’nin XVI. yüzyıl sonlarında yazdığı <em>Mevaidü’n-nefais fi kavai-di’l-mecalis</em>’inde zikrettiklerine göre XVI. yüzyıl, hatta belki de XV. yüzyılın sonlarında yaşadığının ileri sürülmesine karşılık Karacaoğlan’a ait şiirlerin en eski örneklerine XVII. yüzyıl cönklerinde rastlandığını, bu şiirlerde geçen olay ve kişilerin XVII. yüzyıla ait olduğu, şiirlerinin dilinin de bu dönemin özelliklerini taşıdığı sanılarak şairin yaşadığı dönemin XVII. yüzyıldan daha önce olamayacağı görüşü benimsenmiştir.  Daha yakın yıllara ait yayınlarda ise ortaya konan delillerin ışığında şiirlerde bahsedilen olay, yer ve kişilerin XVII. yüzyılda bulunabileceği kadar, XVIII. Yüzyılda da olabileceği, başka ipuçları da dikkate alınarak Karacaoğlan adında belki birden fazla (Başgöz’e göre beş) şairin yaşamış olabileceği ileri sürülmüştür.</span></p>
<p><span>Şiirlerindeki yer adları oldukça geniş bir coğrafyayı kapsayan Karacaoğlan’ın doğduğu ve yaşadığı yer de kesin olarak belli değildir. Araştırmacıların büyük çoğunluğu Toroslar ve Güney Anadolu’da, özellikle Maraş-Antep dolaylarında yaşadığını belirtmekle beraber, Kırşehir, Kilis, Rumeli ve Belgratlı olduğunu söyleyenler de vardır. Karacaoğlan’ın memleketi hakkında yapılan son ve ciddi bir araştırmada ise şairin Maraş yöresinden olabileceği ileri sürülmüştür.</span></p>
<p><span>Karacaoğlan’ın nerede öldüğü ve mezarının nerde olduğu da belli değildir. Mezarının bulunduğu yerler arasında Mersin, Adana, Maraş ve Erzurum zikredilmekle beraber bunların hiç birinin kesin olduğu söylenemez.</span></p>
<p><span>Karacaoğlan’ın hayatı hakkındaki şüpheler şiirleri için de geçerlidir. Her saz şairi gibi onun şiirlerini de söylendiği ilk şekilleriyle tespit etmek mümkün olmamıştır. Yaygın bir şöhrete sahip olduğu bilinen Karacaoğlan’a kendisinin olmayan birçok şiirin mal edilmiş olması muhtemeldir. XIX. yüzyılda biri Yozgat’ta, diğeri Güney Anadolu’da küçük Karacaoğlan adıyla anılan iki adaşı da bulunan Karacaoğlan’ın 500 civarında şiiri olduğu tahmin edilmektedir.</span></p>
<p><span><span><em>Gariplik gurbetlik düşmüş özüme</em></span><span><em><br>
Kudret sürmesini çekmiş gözüne</em></span><span><em><br>
Dökünce zülfünü bedir yüzüne</em></span><span><em><br>
Ben sandım ki bulut aya bağlandı</em></span></span></p>
<p><span>Karacaoğlan’ın şiirlerindeki dil ve söyleyiş güzelliği Türk halk şairlerinin pek çoğuna öncülük etmiş, ancak bu güzelliğe az sayıda şair ulaşabilmiştir.</span></p>
<p><span>Karacaoğlan’la birlikte, özellikle şiirleri Türk Halk Müziğinde güfte olarak kullanılan saz şairlerinden en yaygınları; Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Köroğlu, Ruhsati, Gevheri, Ercişli Emrah, Erzurumlu Emrah ve Şah İsmail Hatayi’dir.</span></p>
<p><span>Söz konusu bu saz şairleri; lirik, mistik, siyasi-ideolojik epik-milli, hümanizm gibi konu ve temaları kendi meşreplerince işlemişlerdir.</span></p>
<p><span>Araştırmacılar, altı farklı Karacaoğlan mahlaslı saz şairinin varlığından bahsetmektedirler.</span></p>
<p><span>Dünyada, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında ilk ses kaydının 19. yüzyılın başlarında yapıldığını biliyoruz. Ayrıca bugün icra edilmekte olan anonim ezgili Karacaoğlan eserlerinin yetmiş-seksen yıl öncesine ait nota kaydı da bulunmadığına göre, söz konusu Karacaoğlan türkülerinin, bestelerinin şahsen kendisine ait olup olmadığı hükmen bilinmemektedir.</span></p>
<p><span><span><em>Ak imiş gerdanı beyaz kar gibi</em></span><span><em><br>
Boyu gül ağacı selvi dal gibi</em></span><span><em><br>
Seherde açılmış gonca gül gibi</em></span><span><em><br>
Sandım kan damlamış karın üstüne</em></span></span></p>
<p><span>Karacaoğlan şiirlerinin bestelenmiş olanları; Çukurova, Toroslar, ağırlıklı olmak üzere İç Anadolu, Akdeniz, Karadeniz’in iç kesimleri, Güneydoğu (Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa) Doğu Anadolu, Ege Bölgesi, Trakya, Rumeli, Azerbaycan, Irak-Kerkük ve Türkmenistan bölgelerine kadar yayıldığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>Türkler’in yaşadığı tüm bölgelerde benimsenen Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Nasreddin Hoca, gibi değerlerimizden biri olan, Karacaoğlan, da en çok benimsenen ozanlarımızdandır. Sözlü gelenekle, 400 yıllık bir gelenek içinde yaşayıp, bugüne gelen Karacaoğlan’a Balkanlar’da, Azerbaycan’da, Kerkük’te, Türkmenistan’da da rastlamamız ne kadar büyük ve benimsenmiş bir ozan olduğunun kanıtıdır. Yazarların birden fazla Karacaoğlan tespitine rağmen en çok Adana ve çevresinde ki (Toroslar ve Çukurova bölgesinde), Karacaoğlan’ın yaygın olduğu görülmektedir.</span></p>
<p><span>Sevdanın, aşkın ozanı Karacaoğlan doğayı sevgiyi o kadar güzel ve berrak bir Türkçe ile anlatmıştır ki; bu yüzden Anadolu’nun en sıcak bölgesi olan Adana ve civarının sıcak insanları tarafından benimsenmesi çok normaldir.</span></p>
<p><span><span><em>Yaşa Karaca Oğlan yaşa</em></span><span><em><br>
Ben söylerim coşa coşa</em></span><span><em><br>
İş düşünce garip başa</em></span><span><em><br>
Düşünerek gider gelir</em></span></span></p>
<p><span>Karacaoğlan’ı, edebi ve müzik yönüyle sadece bugünkü Türkiye coğrafyasında değil, Osmanlı hâkimiyetinde bulunmuş coğrafyada ve Türk dünyası coğrafyasında araştırıp tespit, tahlil ve tasnif etmemiz gerekiyor. Halk edebiyatçıları, daha önce Karacaoğlan derlemeleri ve araştırmaları yayımlamışlardı. Ancak, Karacaoğlan’ın şiirlerinin müzikle irtibatlandırılmış, yani bestelenmiş hali ve bu anlamda bir Karacaoğlan Antolojisi ilk kez yayınlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Kuşkusuz Karacaoğlan’ın kendi şiirleri ya da ona mal edilen şiirlerin tümü bestelenmemiştir. Bunlar içersinde beğenilen, hoşa gidenler değişik yörelerde o yörelerin ezgileri ile türkü olarak bestelenmiş / yakılmış yâda sanat müziği bestekârlarınca değişik makamlarda bestelenmiştir.</span></p>
<p><span><span><em>Fani Karacaoğlan fani</em></span><span><em><br>
Veren alır tatlı canı</em></span><span><em><br>
Sevmediğim gara donu</em></span><span><em><br>
Dost karşımda giydin bugün</em></span></span></p>
<p><span>Karacaoğlan şiirlerinde işlenen tema, daha çok aşk, sevgi, tabiat olduğu için türkü ve şarkıların melodileri de çoğunlukla bu ruha uygundur. Bestekârları, daha ziyade anonim (bilinmeyen) olan bu sanatçılar, genellikle temaya uygun ezgiler kullanmışlar. Ancak istisnaları; Anadolu ve Trakya’da icra edilmekte olan bir kısım Semahlarda söz unsuru olarak kullanılmasıdır. Sonuçta “Semah-Sema” her ikisi de bilindiği üzere “dönerek zikretme” anlamına gelmektedir. Kaldı ki Karacaoğlan şiirlerinde mistizm (dini içerik) yok denecek kadar azdır.</span></p>
<p><span><span><em>Bir yiğit gurbete düşse</em></span><span><em><br>
Gör başına neler gelir</em></span><span><em><br>
Sılası fikrine düşse </em></span><span><em><br>
Yaş gözüne dolar gelir.</em></span></span></p>
<p><span>Edebi form olarak; Türk Müziğinde (THM-TSM) Karacaoğlan şiirleri en yaygın şekliyle türkü olarak yakılmış, bestelenmiştir. Bu form kendi arasında sözlü kırık havalar (Türkü, Semah, Oyun Havası) ve Uzun Havalar (Bozlak, Barak, Maya, Tecnis, Amik Ağzı vb.) dir.</span></p>
<p><span>Bunların dışında; İbrahim Ağa, Saadettin Kaynak, Kasım İnaltekin, Alâeddin Yavaşça, Turhan Toper, Sadi Hoşses, Selahattin İnal, Mutlu Torun gibi Türk Sanat Müziğinin değerli sanatçı-bestecileri de saz şairleri içersinden en çok Karacaoğlan’a ilgi duyup yaklaşık yirmi şiirini otuz değişik makamda şarkı ve türkü formunda bestelemişlerdir.</span></p>
<p><span>Karacaoğlan’ın kimliği edebi ve şiir-şair yönü birçok akademisyen ve araştırmacı tarafından araştırıldı ve eserler yayınlandı. Söz konusu bu araştırmacıların önde gelenleri; Sadettin Nüzhet Ergun, Müjgan Cunbur, Cahit Öztelli, İlhan Başgöz, Saim Sakaoğlu, Hüseyin Seçmen, Öner Yağcı, Bayram Durbilmez, Refika Altıkulaç, Bilgen Aydın, Hayrettin Baymen, Hayrettin İvgin ve Mustafa Necati Karaer onun doğum yeri, ölüm yeri, ölüm tarihi, nereli olduğu, yaşadığı yerler konusunda çok net bilgiler veremiyorlar. Hatta şiirleri konusunda da yüzde yüz ittifak sağlanmış değildir. Bu durum ise adı geçen araştırmacıların eksikliği olmayıp konunun kendi tabiatından kaynaklanan zorluklardan meydan gelmektedir.</span></p>
<p><span><span><em>El ariftir yoklar senin fendini</em></span><span><em><br>
Dağıtırlar tuzağını bendini</em></span><span><em><br>
Alçaklarda otur gözet kendini</em></span><span><em><br>
Katı yükseklerden uçucu olma</em></span></span></p>
<p><span>Son yıllarda hazırlanan (2010), Notalarıyla, Karaca Oğlan Türkü ve Şarkıları adlı Antoloji büyük bir boşluğu gidermektedir. Bizimde istifade ettiğimiz bu değerli eserde Karacaoğlan’a ait olduğu tahmin edilen eserlerin toplu olarak bir arada bulunması genç araştırmacıların istifadesine sunulmuştur.</span></p>
<p><span>Ancak her şeye rağmen başka şairlere ait türkülerin, şarkıların Karacaoğlan’a aitmiş gibi gösterilmesi mümkündür. Yapılan bu antolojide Türk müziği (THM-TSM) içersinde şiirleri en çok bestelenen Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Hatai’nin yanında yine şiirleri Karacaoğlan’a ait olmak üzere 2010 yılı itibariyle toplam, 195 türkü, 32 şarkı tespit edilerek notalarıyla bu antolojide yer almıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Karacaoğlan, saz şairleri içersinde şiirleri en çok bestelenen şairlerimizdendir. Saz şairlerimize ait bu ve benzeri antolojilerde dağınık halde bulunan öz değerlerimiz olan, kültür birikimimiz disiplin altına alınmış oluyor ve geleceğe yönelik önemli sayılacak doküman bırakılmış oluyor. Bu dokümanlar üzerinden sanatla ilgili birçok hizmetin üretilmesi kolaylaşmış da oluyor.</span></p>
<p><span>Karacaoğlan, hayata, tabiata, insana, güzelliklere ve günlük olaylara çok farklı açıdan bakan bir kişidir. Yaşadığı ve gördüğü olayları çok farklı anlamlandıran bir Türk şairi ve ozanıdır.</span></p>
<p><span>17. yüzyıl Türk saz şairlerinden Karacaoğlan’ın Türk Halk ve Sanat Müziğinde oldukça önemli bir yeri vardır. Onun şiirleri; türkü ve şarkı formatlarında olmak üzere ismi bilinen yâda bilinmeyen bestekârlar ve halk sanatçıları tarafından değişik bölgelerde yine değişik zamanlarda farklı usul, makam ve ezgilerle bestelenerek günümüze kadar gelmiştir. Dilinin akıcı ve anlaşılır olması sebebiyle günümüzde de Karacaoğlan şiirleri halen bestelenmektedir. Belki gelecek zamanlarda da bestelenmeye devam edecektir. Şairin hayatı bir filme de konu olmuştur. (Atıf Yılmaz. “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası”, 1959)</span></p>
<p><span>Türk kültürünün önemli bir parçası olan, Türk Halk ve Türk Sanat Müziğimizin budandığı ve yozlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde bu mütevazı çalışmamızla, konunun önemine binaen dikkat çekmek istedik.</span></p>
<p><span>Müzikolog ve alanının uzmanı olmamamızla birlikte, arşivimizde bulunan kaynaklardan istifade etmek istedik. Bazı kaynaklarda Karacaoğlan bitişik, bazılarında ise Karaca Oğlan ayrı ayrı yazılmış, biz bitişik olanını tercih ettik.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Refika Altıkulaç, Karaca Oğlan Şiiri’nin Birleştiriciliği, Milli Folklor, S. 55 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Halil Atılgan, Çukurova Türküleri-1 1998 Ankara</span></div>
<div><span>♦ İlhan Başgöz, Karaca Oğlan, 1984 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Müjgan Cunbur, Karaca Oğlan, 1985 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Saadettin Nüzhet Ergun, Karaca Oğlan, Hayatı ve Şiirleri, 9. baskı, 1945 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Necati Karaer, Karaca Oğlan, 1988 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Samim Sakaoğlu, Karaca Oğlan, 2004 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Hüseyin Seçmen, Karaca Oğlan, Yaşamı, Sanatı, Şiirleri, 1983 İstanbul,</span></div>
<div><span>♦ Salih Turhan, Yıldız Çam, Notalarıyla Karaca Oğlan, Türkü ve Şarkıları, 2010 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Hayrettin İvgin, Karaca Oğlan, Notalarla Karaca Oğlan Türkü ve Şarkıları, 2010 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Notalarla Harput Musikisi, Cilt 1–2. Haz. Heyet, 1999 Elazığ</span></div>
<div><span>♦ Nurettin Albayrak, Karacaoğlan, TDVA, Cilt 24, 2001 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Coşkun Elçi, Armağan, Muzaffer Sarısözen, (Hayatı, Eserleri ve Çalışmaları), 1997 Ankara</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>18. Yüzyılda Sibirya’da İslama Karşı Saldırı Ve Tatarların Zorla Hristiyanlaştırılması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi</guid>
<description><![CDATA[ 18. Yüzyılda Sibirya’da İslama Karşı Saldırı Ve Tatarların Zorla Hristiyanlaştırılması
Rusya İmparatorluğu, 15. yüzyılda bütünüyle Tatarları zorla Hristiyanlaştırma faaliyetlerinden ibarettir. 1552 yılında Kazan işgal edildikten sonra Korkunç İvan’la başlayan bu kötülük, sonradan bütün Rus çarları tarafından da devam ettirilir, Tatarlar zorla Hristiyanlaştırılır, camileri yıkılır, yeni cami yapmalarına izin verilmez. Rus çarı Fedor İvanoviç’in 18 Temmuz 1593 tarihli fermanı ile Kazan’da kiliseler yapılması ve oraya yeni […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bbe3cb0a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>18., Yüzyılda, Sibirya’da, İslama, Karşı, Saldırı, Tatarların, Zorla, Hristiyanlaştırılması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/07/Tatarlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html">18. Yüzyılda Sibirya’da İslama Karşı Saldırı Ve Tatarların Zorla Hristiyanlaştırılması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fevziye BEYREMOVA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Akt. Doç. Dr. Ercan ALKAYA</strong></span></a>
</p><p><span>Rusya İmparatorluğu, 15. yüzyılda bütünüyle Tatarları zorla Hristiyanlaştırma faaliyetlerinden ibarettir. 1552 yılında Kazan işgal edildikten sonra Korkunç İvan’la başlayan bu kötülük, sonradan bütün Rus çarları tarafından da devam ettirilir, Tatarlar zorla Hristiyanlaştırılır, camileri yıkılır, yeni cami yapmalarına izin verilmez. Rus çarı Fedor İvanoviç’in 18 Temmuz 1593 tarihli fermanı ile Kazan’da kiliseler yapılması ve oraya yeni Hristiyanlaştırılmış Tatarların getirilmesi emri verilir. Çar, böylece Tatarların bütün camilerinin yıkılmasını ve bundan sonra yenilerinin yapılmamasını buyurur, Hristiyan olmayan Tatarları, Hristiyanlaştırılan Tatarlarla birlikte yaşamaktan men eder. Aynı buyrukları 1713 yılında I. Petro da çıkarır, Hristiyanlaşmayan Tatar mirzalarının bütün servetinin, mal mülklerinin, topraklarının ellerinden alınmasını söyler. I. Petro, böylece 19 Ocak 1722’de 10-12 yaş aralığındaki erkek Tatar çocuklarının rekruta<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> alınması hakkındaki karara imza koyar, böylece Müslüman çocukları Rus askerlerinin ve subaylarının hizmetine verilir, Hristiyanlaştırılır, köle yapılır. 19 Kasım 1742 tarihli yazıda: “Kazan eyaletinde cami yapımına izin verilmemesi, İslami hükümlere başvuran valiler ve askerlerin idareden men edilmesi” hakkında buyruk çıkarılır. Bu buyrukta: “Kazan eyaletinde çıkarılan emirler uyarınca inşa edilen bütün yeni camiler yıkılmalı ve bunların ileride yeniden yapılmasına izin verilmemelidir. Ayrıca bu emirlere Kiliseler Birliği tarafından belirlenip Kazan eyaleti ofisine gönderilen emir doğrultusunda, özellikle de Grek inançlarının kabul edilerek yaşandığı yerlerde ve Kazan, Sibirya, Astrahan, Voronej eyaletlerinde de sıkı şekilde uyulmalıdır” denmektedir. Bu buyruğa dayanılarak İdil-Ural arasında, Sibirya’da, Astrahan’da, Orenburg taraflarında Tatarların binlerce camisi yıkılır, ateşe verilir. Arşiv bilgilerinden göründüğü kadarıyla Kazan eyaletinde 536 caminin 418’i yok edilir, Sibirya’da 133 caminin 98’i yakılır, Astrahan eyaletinde 40 caminin 25’i yıkılır, 270.000 Tatar zorla Hristiyanlaştırılır.</span></p>
<p><span>Sibirya ne kadar uzak görünse de, bu zulüm ve cezalar burada yaşayan Tatarlara da gelip ulaşır. Bunlar hakkında tarih bilgini Aydar Nogmanov “Samoderjaviye i Tatarı/Mutlakiyet ve Tatarlar” adlı eserinde: “Bu yasakların en ağırı Sibirya Tatarları arasında görülüyor, diye yazmaktadır. Mesela, 18. yüzyılın kırkıncı yıllarının başında, Tobol ilçesinde 5843 Müslümanın yaşadığı yerde 66 cami yıkılmış, 23’ü bırakılmıştır. Tümen’de ve merkez ilçede 19 cami yıkılmış, 13’ü bırakılmıştır. Neticede, bölge halkı yalnızca bırakılan camilerde ibadet etmek zorunda kalmıştır. Ancak hem bu camilerin sayısının az olması hem de 70 km’ye kadar kimi yerleşim yerlerine uzakta bulunması, bu inanç sahiplerine büyük zorluklar doğurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>”</span></p>
<p><span>Ural’da ve Ural’ın öte taraflarında Müslüman Tatarlara karşı uygulanan cezalar korkunç bir hâl alır. Mesela, 25 Ağustos 1740’ta General Urusov’un emrindeki cellatlar, Orenburg dolaylarındaki vadiye 6000 Tatarı kovalayıp getirirler, bunların arasında Hristiyanlaşmak istemeyen hayli Sibirya Tatarı da bulunmaktadır. Burada 85 Tatar’ı asarlar, 21 Tatar’ın başı kesilir, 11 Tatar kaburgalarından asılarak öldürülür, 5 Tatar sivri kazığa oturtulur. Kalanların diri olarak derileri yüzülür, dilleri, kulakları, burunları kesilir… Aynı gün Sakmar Kalesinde 170 Tatar aynı şekilde cezalandırılarak öldürülür, 301 Tatar’ın dili, burnu, kulakları kesilip alınır, 4000 Tatar erkeği öldürülür, 3000 Tatar kadını, kızı ve çocuğu Ruslara köle olarak dağıtılır, 802 Tatar ebedî sürgüne gönderilir<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Tatarlar, bu cezaların hepsine de Hristiyanlaşmak istemedikleri için veya zorla Hristiyanlaştırılınca tekrar İslam dinine döndükleri için, özgürlükleri uğruna mücadele ettikleri için duçar olurlar.</span></p>
<p><span>18. yüzyılda Rusya İmparatorluğunda Tatarlara karşı vahşette engizisyon hükümleri de uygulanır. Mesela, 28 Şubat 1737’de, Rus askeri Vasiliy Tatişçev’in emri ile Sibirya Tatarlarından Bekşura Nazarov ve Saban Sabırkolov, tekrar İslam dinine döndükleri için diri diri parçalanarak öldürülür. Orta Çağ’da yalnızca Avrupa engizisyoncularının kullandığı bu cezalandırma yöntemi, dünyadaki en acımasız yöntemlerden biri olarak kabul edilir ve bu devirde sadece Rusya’da kalır. Cezaya çarptırılan Tatarların önce diri diri kemikleri ezilip kırılır, sonra ayakları başlarına değecek şekilde, özel bir tekerleğe bağlanıp döndürülürler, bu şekilde büyük azaplar çekerek can verirler. Bu cezalandırma yöntemi “dörde ayırma” veya “tekerlek” yapma, diye adlandırılıp arşiv belgelerinde yer almaktadır. Hristiyanlaşmak istemeyen pek çok Sibirya ve Ural Tatar’ı bu yüzden din uğruna şehit düşerler. Mekânları cennet olsun…</span></p>
<p><span>Bu devirde Rusya’da Hristiyanlaşmak istemeyen Müslüman Tatarları diri diri yakarak öldürme de yürürlükteki kanun hükmündedir. 1649 yılında kabul edilen yasayla Hristiyanlık dininin resmî devlet dini olduğu kanunlaştırılır, Müslüman Tatarlara karşı ise en vahşi cezalandırma yöntemleri uygulanır. “Hristiyan olmayan bir Rus kişisi çeşitli yollarla, zorla veya kandırılarak Hristiyanlık dışında başka bir dini kabul etmeye mecbur bırakılırsa ve yine sünnet edilirse, bu konu etraflıca soruşturulacak ve bu işin faili hüküm olunarak, merhamet edilmeksizin ateşte yakılacaktır”<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>. Yani, bir Rus kişisi Tatar etkisiyle İslam dinine girerse, bu Tatar’ı yakarak öldürmeye mecbur olmuşlardır. Ve yakmışlardır da, bu konuda da çeşitli bilgiler arşiv belgelerinde bulunmaktadır. Tatar kişisi, zorla Hristiyanlaştırıldıktan sonra tekrar İslam dinine dönerse, onu bu şekilde diri diri yakarak öldürmüşlerdir. Bu konuda da tarihî bilgiler bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>20 Haziran 1738’de Sibirya Tatarı Toygildi Cülekov, zorla Hristiyanlaştırıldıktan sonra yeniden İslam dinine döndüğü için Ekaterinburg şehrinde diri diri yakılarak öldürülür. Bu vahşi ceza, bütün şartlarıyla yerine getirilerek padişah fermanı doğrultusunda uygulanır. Rus generali Vasiliy Tatişçev gizli mektubunda şöyle haber etmektedir: “Tatar milletinden olan Toygildi’nin Hristiyanlaşıp, tekrar İslam dinine döndüğü için, başkalarını caydırmak ve korkutmak amacıyla, tüm Hristiyanlaştırılan Tatarların huzurunda yakılması; Toygildi’nin karısı ve çocuklarının toplanarak paylaştırılması için Rus şehirlerine gönderilmesi, çocuklarından ikisinin bana verilmek üzere Samaraya gönderilmesi”. Tatar’ın ölümünü çariçe emirle resmîleştirir. Güzel bir yaz gününde, Ekaterinburg şehrinin ortasında, İset suyu boyunda büyük bir ocak hazırlanır, orada Sibirya Tatarı Toygildi’yi çarmıha gererek bağlarlar. Bu kanlı temaşayı görmeleri için Hristiyanlaştırılan Tatarları sürüp getirirler ve onların huzurunda çarın fermanı yüksek sesle okunur. İşte, o vahşi ferman:</span></p>
<p><span>“Birleşik Rusya İmparatoru yetkisinde ve onun belirlediği emir doğrultusunda, General Vasiliy Nikitiç Tatişev’in uygulamasıyla Tatar Toygildi’nin Hristiyanlaştıktan sonra tekrar İslam dinine dönmesi, sadece dinî bir suç değildir. Toygildi, itin kustuğu yere dönmesi gibi, kendi yeminini bozmuş, Tanrı’ya ve onun gerçek emirlerine karşı gelmiş ve kâfir olmuştur. Bunun gibi diğer İslam dininden ayrılıp Hristiyanlığa girenlerin ve tüm Hristiyan olmuş Tatarların huzurunda ölüm cezasına çarptırılması ve yakılması kararlaştırılmıştır”.</span></p>
<p><span>Rus askerlerinin borazan, davul sesleri, papazların duaları, Tatarların tekbir sesleri altında, Toygildi diri diri yanarak ölür… Bu konuda devlet arşivlerinde bilgi vardır, yine tarihçi N. K. Çupin’in “Sojjeniye Na Kostre v Yekaterinburge v 1738 Godu/1738 Yılında Ekaterinburg’da Ateşte Yakma (Russkaya Starina, 1878, C. 23, s. 309-311)” adlı eserinden, yazar Mamin- Sibiryak’ın 1888 yılında yazılan “Gorod Yekaterinburg/Ekaterinburg Şehri” adlı kitabından, âlim Y. B. Anisimov’un “Dıba i Knut. Politiçeskiy Sısk i Russkoye Obşçestvo v XVIII veke/Diba ve Kamçı. Siyasi Araştırmalar ve 18. Yüzyılda Rus Toplumu (Moskova 1999, s. 541-542” adlı kitabından, günümüz Tatar ve Başkurt tarihçilerinin eserlerinden okuyup bilgi edinmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Evet, dinlerinden dönmemek için Tatarlar ateşte yanar, suda boğulur, sürgüne gönderilir. İdil-Ural’ı artık hallettik diye düşünen Rus misyonerleri, haçlarını tutarak Sibirya’ya doğru yol alırlar. 1749 yılında İdil-Ural’da bütün camileri yıktıran ve Tatarları zorla Hristiyanlaştıran piskopos Silvestr Glovatskiy, Tobol Piskoposluğuna atanır. “Bu atamanın, Rus kilisesinin Sibirya’da, özellikle Müslüman Sibirya Tatarları arasında misyonerlik faaliyetlerini güçlendirmek amacıyla olduğunu söylemek mümkündür” diye yazmaktadır Tatar tarihçisi Feyzilhak İslayev. “Dcixad Tatarskogo Naroda/Tatar Halkının Cihadı” adlı kitapta “Bu meseleyi Silvestr Glovatskiy İdil boyunda adet edindiği üzere, tamamen zor kullanarak halletmiştir… Sibirya Tatarlarının Metropolit Silvestr Glovatskiy tarafından zorla Hristiyanlaştırıldıkları hakkındaki şikâyetleri Tobol Piskoposluğunun ilan edilmesine kadar devam eder. Sibirya Tatarları her zaman da “Hristiyanlaşmanın kendi istekleriyle olmadığı”na dair şikâyette bulunurlar<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</span></p>
<p><span>Senat<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> arşivi bilgilerinden göründüğü kadarıyla, Silvestr Glovatskiy’in ihbarı üzerine 1750 yılının güzünde Tobol’un Tüben Tatar semtinden 6 Tatar’ı tutuklarlar. Onların hepsi de Hristiyanlaşan Tatarlara hakaret etmek, onları Hristiyanlığa karşı kışkırtmaktan dolayı suçlanır, kendilerinde İslam diniyle ilgili kitaplar bulunur. Sibirya Tatarı Sundulla Seitov’u iki gün boyunca şiddetle döverler, neticede aklını kaybeder. Kaygısından deliren Tatar’ı Rus papazı Silvestr çabucak vaftiz eder, 19 Kasım günü ona Stefan ismini verirler, Tara ve İrtiş şehirlerinde ticaret yapmasına izin verirler. Kilise, diğer Tatarların da zindandan çıkarılmasını buyurur, sözde. “… başka din mensupları bu merhameti görüp Hristiyanlaşmaya karşı şüpheleri olmaz.<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>”</span></p>
<p><span>Rus papazları ne kadar çabalasalar da, Sibirya Tatarları, zorla Hristiyanlaştıktan sonra da uygun ortam oluştukça yeniden İslam dinine dönerler veya bulundukları yerden kaçarak dinî baskı olmayan yerlere giderler. “Kilise mensuplarının, Tatarların yaşadığı yerleri ziyaret etmelerinin neticeleri, Sibirya Tatarlarının şekli olarak Hristiyanlaştırıldıklarını kabul ettiklerini gösterir”, diye yazmaktadır Tatar tarihçisi Feyzilhak İslayev. “Ruhani Stefan Nikitin, Tara’daki Ayevskiy köyünde yeni Hristiyanlaştırılanlar için haç olmadığına rast geliyor. Onlar, “Eski alışkanlıkları üzere kafalarını tıraş ederler ve takke giyerler, başpiskoposa çeşitli sözlerle karşılık verirler ve haç yerine “cinsel organlarını” gösterirler. Tara’ya inceleme yapmak üzere, Tobol’dan Binbaşı Beznalov gönderilir. Tatarlar, köyde papazı görmediklerini söylerler. Yeni Hristiyanlaştırılan ve “cinsel organ”ını gösteren Fedor Lukyanov tutuklanarak Tobol’a getirilir ve “İnancını ispatlamak için Başpiskoposun karşısına çıkarılır”<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</span></p>
<p><span>Zorla Hristiyanlaştırılmaya tahammül edemeyen Sibirya Tatarları, hemşehrileri Elim Şihov ile Bünyamin Buharetdinov’u Sank-Petersburg’a şikâyetçi olarak gönderirler. Onlar, metropolit Silvestr Glovatskiy’in kendilerine çok zulmettiğini Sinod’a<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> haber ederler, çocuklarının ve eşlerinin esir edilerek, Rus papazları tarafından alıkonulduklarını söylerler. Rus tarihçisi S. M. Solovev’in dediğine göre, “… Başpiskopos onları sebepsiz yere öfkelendirmiştir. Tatarların ve Buharalıların, kadınların ve çocukların, saray eşrafının tutuklanıp metropolit sarayına götürülmüşlerdir. Burada, onları zincirleyip açlıktan inletip çoğunu Hristiyanlaşmaya mecbur ederler, bunlarla birlikte küçük çocukları da “kendi isteğimizle Hristiyanlaşıyoruz” fikrine getirene kadar işkence ederler. Başpiskopos, onların evlerine kilise mensuplarını hâl soruşmaları ve Hristiyanlığı kabul etmeleri için gönderir; fakat bu kilise mensupları onların atlarına binerler, sarhoşturlar ve onlardan hediye talep ederler. Vermediklerinde de dönünce, mahsus, Tatarların ve Buharalıların Hristiyanlığa ve kendilerine karşı olumsuz sözler sarf ettiklerini söyleyerek iftirada bulunurlar. Özellikle de onlar arasında yaşayan yeni Hristiyanlaşmış olanlar, yalandan, onların Hristiyanlığa sövdükleri hakkında başpiskoposa bilgi verirler ve hiç araştırmadan öldüresiye döverler ve Hristiyanlaşmak istedikleri hakkında yazı yazmaya zorlanırlar. Ve iftiracıları ödüllendirerek gönderirler. Bu yüzden Tatarlar ve Buharalılar fakirleşmeye başlarlar, ticaretle ve hayvancılıkla uğraşamazlar. Çünkü başpiskoposun kendileri dışında eşlerini ve çocuklarını Hristiyanlaşmaya mecbur etmemesi için evlerinden ayrılmazlar<a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>.</span></p>
<p><span>Metropolit Silvestr de boş durmaz, Sibirya Tatarları hakkında Sinod’a yalan ihbar üzerine ihbarda bulunur, onları Rusya İmparatorluğunun kanunlarını bozmakla itham eder. Silvestr Glovatskiy, 14 Ocak 1754’de Tobol’da yaşayan Tatarlar hakkında Sinod’a aşağıdaki şikâyet dilekçesini yazar, onları kiliseden uzak olmayan bir cami yapmakla suçlar. “Tatarlar, günde birkaç kez camilere toplanırlar, Hz. Muhammed’i anıp yüksek sesle överler, bu duaları yüksek sesle tekrarlayarak Hristiyanları tahrik ederler, diye yazar. Burada Müslüman Sibirya Tatarları çevre yerlerden küçük yaştaki oğullarını sünnet etmek için alıp getiriyorlar, kilisenin etrafında eğleniyorlar, kurban kesiyorlar”.</span></p>
<p><span>Metropolit Silvestr Glovatskiy’in Sibirya Tatarlarını aşağılamasına diğer Rus papazları da katılır. Yosif Nagibin adlı kilise mensubu onları Tatar düğünü yaptıkları için, at yarışları düzenledikleri için, hatta Tatarca şarkı söyledikleri için de suçlar. “Tobol’un şehir dışındaki aşağı bölümünde yaşayan Tatarlar, Hristiyanların Ulu Oruç vaktinde kendi yeni yıl bayramlarını kutluyorlar, sokaklarda gezip, evden eve girip bayram yaptıklarında, Ortodoks halk kiliseye gider” diye Sinod’a ihbar eder.</span></p>
<p><span>Rus papazları ne kadar uğraşsalar da, korkutsalar da bütünüyle Sibirya Tatarlarını istedikleri gibi yaşatamazlar, Hristiyanlaştıramazlar. 25 Temmuz 1754’te Sibirya Tatarları meselesi Sinod’da da ele alınır ama Petersburg’daki yöneticiler de, “… Tobol, Tara ve Tümen Tatarlarının Hz. İsa’ya karşı saygısızlıkta bulundukları ve Ortodoksluk inancını hafife aldıkları ve daha başka olumsuzları oldukları dolayısıyla” Tatarları suçlarlar” .</span></p>
<p><span>O sırada 1755 yılının Mayıs ayında Batırşah Molla, Sibirya Tatarlarını, bütün Müslümanları zorla Hristiyanlaştırmaya, Rus işgallerine karşı cihat için toplanma çağrısında bulunur. Artık bıçağın kemiğe dayandığı Tatarlar silaha sarılır, Ural-Sibirya arasında halk isyanları başlar. Bu durumdan korkuya kapılan çar hükümeti Müslüman-Tatarlara bazı haklar vermeye mecbur olur; zorla Hristiyanlaştırma kısmen durdurulur, camiler yıkılmamaya başlar ve yine halkın canını yakan metropolit Silvestr Glovatskiy de Tobol Başpiskoposluğundan azledilir. Ural-Sibirya Tatarları pek çok kurban vermiş olsalar da kendi dinlerini ve hukuklarını korumayı başarırlar, tarihî topraklarında Müslüman-Tatar olarak hayatlarını devam ettirirler… Ama, imparatorluk zindanının istendiği zaman Tatarlarla doldurulmasının mümkün olduğunu, mücadele etmeseler de dilsiz, dinsiz kalacaklarını onlar iyi bilmektedirler. Tarihin acı dersleri Tatar’ı uyanık olmaya, birlik olmaya çağırmakta, kendi bağımsız devletin olduğunda kendi kanunların ile yaşamanın ancak mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.</span></p>
<div><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fevziye BEYREMOVA</strong></span></a></div>
<div></div>
<div><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Akt. Doç. Dr. Ercan ALKAYA</strong></span></a></div>
<div></div>
<div><span>Fırat Ü. İnsani ve Sos. Bil. Fak. Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Böl.</span></div>
<div><span>El-mek: ealkaya16@gmail.com</span></div>
<hr>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu yazı, tarihçi Dr. Fevziye Beyremova’nın çeşitli bilimsel ve popüler yazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan “Turan İli, Ayaz Neşriyatı, Kazan 1989, 336s.” adlı eserinde yer alan“XVIII Gasırda Sabarde îslamga Karşı Höcüm hem Tatarlarnı Köçlep Çukındırular” (s. 227-232) başlıklı makalenin Tatar Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmış şeklidir.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/4 Spring 2014, ANKARA-TURKEY</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦  ANISIMOV Y. B., Dıba i Knut. Politiçeskiy Sısk i Russkoye Obşçestvo v XVIII veke, Moskova 1999.</span></div>
<div><span>♦  ÇUPIN N. K., “Sojjeniye Na Kostre v Yekaterinburge v 1738 Godu”, Russkaya Starina, 1878, C. 23, s. 309-311.</span></div>
<div><span>♦  EMİRHAN Ravil-İMAMOV Vahit, Tatarlarnıg Vatan Sugışı, Yar Çallı 1993.</span></div>
<div><span>♦  İSLAYEV Fayzulhak, İslam i Pravoslaviye v Povolje XVIII Stoletiya ot Konfrontatsii k Terpimosti, Kazan 2001.</span></div>
<div><span>♦  İSLAYEV Feyzilhak, Dcixad Tatarskogo Naroda, Kazan 1998.</span></div>
<div><span>♦  MAMİN-SİBİRYAK D. N., Gorod Yekaterinburg, Yekaterinburg 1889.</span></div>
<div><span>♦  NOGMANOV Aydar, Samoderjaviye i Tatarı, Kazan 2005.</span></div>
<div><span>♦  Polnoye Sobraniye Zakonov Rossiskoy İmperii. 1830., T. 1-No. 1, S. 156.</span></div>
<div><span>♦  Senatskiy Arxiv, 8, S. 328-329.</span></div>
<div><span>♦  SOLOVYEV S. M., Soç. v 18 T., Kn. 12, 23-24, S. 114.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> rekrut: Çarlık Rusya devrinde, vergi veremeyen fakir ailelerin çocuklarının, 25 yıllığına askere alınması</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Aydar Nogmanov, Samoderjaviye i Tatarı, Kazan 2005, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ravil Emirhan, Vahit İmamov, Tatarlarnırç Vatan Sugışı, Yar Çallı 1993, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Polnoye Sobraniye Zakonov Rossiskoy Imperii. 1830., T. 1-No. 1, S. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Polnoye Sobraniye Zakonov Rossiskoy Imperii. 1830., T. 1-No. 1, S. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Senat: 1711-1917 yılları arasında Rusya’da kanun yapma işlerinden sorumlu kurum ve devlet idaresi yüksek organı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Senatskiy Arxiv, T. 8, s. 328-329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Fayzulhak İslayev, İslam i Pravoslaviye v Povolje XVIII Stoletiya ot Konfrontatsii k Terpimosti, Kazan 2001, s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sinod: Rusya Ortodoks Kilisesi Yüksek İdare Merkezi</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-yuzyilda-sibiryada-islama-karsi-saldiri-ve-tatarlarin-zorla-hristiyanlastirilmasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> S. M. Solovyev, Soç. v 18 T., Kn. 12, T. 23-24, S. 114.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1917 Bolşevik İhtilâlinin Türk Dünyasındaki Yansımaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1917-bolsevik-ihtilalinin-turk-dunyasindaki-yansimalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1917-bolsevik-ihtilalinin-turk-dunyasindaki-yansimalari</guid>
<description><![CDATA[ 1917 Bolşevik İhtilâlinin Türk Dünyasındaki Yansımaları
1. GİRİŞ 1917 Bolşevik İhtilâline kadar Rusya’daki Çarlık idaresi kısmen feodal ve kısmen kapitalist düzende ve koyu bir Ortodoks inancı içerisinde olduğu bilinmektedir. Çarlığın dış siyaseti bu yapının uzantısı mahiyetinde idi. Dünya siyasetinde İngiltere, Fransa, Almanya vb. gibi yeni sömürgeler elde etmeye çalışmaktaydı. Feodal geleneklere uygun olarak da askerî işgallerle ele geçirdiği toprakları Rusya’nın bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bbca1811.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1917, Bolşevik, İhtilâlinin, Türk, Dünyasındaki, Yansımaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Ekim-Devrimi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/1917-bolsevik-ihtilalinin-turk-dunyasindaki-yansimalari.html">1917 Bolşevik İhtilâlinin Türk Dünyasındaki Yansımaları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜNDÜZ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1. GİRİŞ</strong></span></p>
<p><span>1917 Bolşevik İhtilâline kadar Rusya’daki Çarlık idaresi kısmen feodal ve kısmen kapitalist düzende ve koyu bir Ortodoks inancı içerisinde olduğu bilinmektedir. Çarlığın dış siyaseti bu yapının uzantısı mahiyetinde idi. Dünya siyasetinde İngiltere, Fransa, Almanya vb. gibi yeni sömürgeler elde etmeye çalışmaktaydı. Feodal geleneklere uygun olarak da askerî işgallerle ele geçirdiği toprakları Rusya’nın bir parçası haline sokup bu ülkelerdeki halkın arazisini ellerinden alarak Rus feodallere vermekteydi. Irkçı Rus karakteri icabı olarak da ele geçirdiği milletleri Ortodoks-Rus yapmaya çalışıyordu.</span></p>
<p><span>Bu politika sonucunda Rusya, bütün iktisadî imkânları özellikle toprağı elinde tutan bir Rus asiller sınıfının tahakkümü altında inleyen kültür ve milliyetleri hor görülen müşterek bir hapishane haline gelmiştir. İşte Lenin bu ortamdan faydalanarak ihtilâli başarmıştır<strong><sup>[1]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>A-Bolşevik İhtilâlinin Sebepleri</strong></span></p>
<p><span><strong>1. İktisadî Sebepler:</strong> Bolşevik ihtilâlini hazırlayan temel sebep korkunç sosyal adaletsizliktir. Rusya bu dönemde büyük servete sahip olan zenginler ile son derece fakir olan köylü ve işçi olmak üzere kesin çizgilerle ikiye ayrılmaktaydı. Lenin’in bunlardan sonunculara dayanarak ihtilâli yaptığı<strong><sup>[2]</sup></strong> bilinmektedir.</span></p>
<p><span><strong>2. Kültürel Sebepler:</strong> XX. Yüzyıla girildiğinde Rusya’da aydınlar arasında fikir hareketleri çok güçlenmiş bulunuyordu. Aydınlar ülkenin içinde bulunduğu sosyal huzursuzluğun bir yansıması olarak derin bir kaynaşma içindeydiler. Fransız İhtilâlinin ortaya çıkardığı hürriyetçi akımlar Rusya’da daha 1825’den itibaren Çar idaresine karşı ayaklanmanın çıkmasına sebep olmuştur. Çarlığın sert ve hiç kimseye söz hakkı vermeyen idaresi aydınları yer altına itmiş onlara gizli ihtilâl çalışmaları tecrübesini kazandırmıştı. Marksistler de dahil bütün fikir akımları ya siyasî etkinliği olmayan akademik ve halktan kopuk durumdaydı yahut da grupların teşkil ettiği ve amaçları devlet adamlarını öldürmek olan terörist teşkilat halindeydi. Çarlığın bu zorba idaresi ve halkın isteklerinin dikkate alınmaması rejimin değil muhaliflerin gücünü artırıyordu<strong><sup>[3]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>3. Siyasî Sebepler:</strong> Bu sebeplerin başında çarlık iç politikasının gittikçe halktan uzaklaşması ile dünya savaşının doğurduğu iktisadî ve moral çöküntüsü de gelmektedir. I. Dünya Savaşı’na büyük umutlar ile giren Çarlık Rusya’sının Alman cephelerinde mağlup olmasının sonucunda bütün ümitleri boşa çıkmış, savaş esnasında ülke içerisinde sosyal ve ekonomik sıkıntılar baş göstermiştir. Bir yandan savaş zenginleri ortaya çıkarken diğer yandan yoksul halk tabakaları ve cepheden kaçan askerler güruhu ortaya çıkmıştır. Çaresizlik içindeki aç ve sefil bu kitlelere Lenin’in yapmış olduğu propaganda “EKMEK ve BARIŞ” idi<strong><sup>[4]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>4. Millî Sebepler:</strong> 1917 tarihine gelindiğinde çarlık Rusya’sı emperyalist ve yayılmacı siyasetinin sonucu olarak hemen hemen bütün Türk illerini hakimiyeti altına almış durumdadır. Çarlık Rusya’sı bu geniş coğrafyaya yayılan dil, din ve kültürel yönlerden değişik özellikler gösteren Türk topluluklarını iktisadî ve kültürel yönden sömürürken aynı zamanda bu Türk topluluklarının siyasî ve kültürel haklarını elinden alarak yoğun bir Ruslaştırma politikasına tabi tutmuştur. Türkleri sömürme ve Hristiyan-Ruslaştırmaya çalışan Çarlık idaresi ile millî şuuru gittikçe gelişen ve siyasî bir kuvvet olarak mücadele sahasına giren Türklük karşı karşıya gelmiştir<strong><sup>[5]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türklere yapılan bu baskıların bir benzeri de Çarlık Rusya’sının hakimiyeti altında bulunan Finlilere, Lehlilere, Ukraynalılara ve Yahudilere de uygulanmaktaydı. Bu milletler Çarlığın baskısından kurtulmak için yollar aramakta ve Çarlığı yıkmak ve sınırlamak isteyen “Hürriyetçi-Aydın” hareketlerini desteklemekteydiler. En çok destekleyecekleri hareket ise elbette Çarlığı yıkacak olan hareket olacaktı<strong><sup>[6]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yukarıda verdiğimiz bilgilere göre Bolşevik İhtilâli, Rusya içindeki sosyal, ekonomik ve kültürel huzursuzlukların sonucunda Marksist ve Leninist bir ideolojinin iktidara gelmesini sağlayan sosyalist nitelikli bir ihtilâl<strong><sup>[7]</sup></strong> olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>B-Bolşevik ihtilâli Karşısında Türkler</strong></span></p>
<p><span>1917 yılı Rusya açısından birçok birikimlerin ülkenin siyasî yapısında köklü değişikliklere yol açtığı bir yıl olmuştu. Bir taraftan 1905 Japon Savaşı yenilgisi ile başlayan demokratik yönetim istekleri ülke çapında şiddetlenerek artarken diğer taraftan I. Dünya Savaşı’nın getirdiği sıkıntılar ülkenin iktisadî ve sosyal yapısını sarsmaktaydı. Her iki gelişme bir noktadan sonra birbirini destekleyerek hızlanmış ve Çarlık idaresini yıkmıştı. Daha demokratik, daha sosyal yönetim isteklerini savunanlar, savaş şartlarının yıprattığı rejim karşısında seslerini daha gür çıkarırken, rejimin karşısında gittikçe güçlenen ve genişleyen muhalefet cephesi de moral bakımından orduyu zayıflatarak cephe başarısını engellemeye çalışıyordu. Ancak rejimin muhalefete karşı yumuşamaması üzerine muhalefetin daha güçlü ve güvenli hareket etmesini sağlamıştır. Sonunda Ekim ayında Petrograd olaylarından sonra Kerensky hükümeti yönetimi bırakmak zorunda kalmış ve sonunda Bolşevik İhtilâli gerçekleşerek Lenin döneminin başladığını görmekteyiz<strong><sup>[8]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kerensky’i bertaraf eden Lenin ve arkadaşları Rusya’nın karşı karşıya bulunduğu tehlike ve tehditler karşısında Kasım 1917 ve Ocak 1918 ayında yayınladıkları deklarasyonlarda Rus olmayan milletlere Rusya’nın himayesinde muhtar idareler kurma hakkını tanıdıklarını bildirdiler<strong><sup>[9]</sup></strong>. Lenin ve Stalin’in yayınladıkları bu deklarasyonda Çarlık rejimi altında ezilen halkların ihtilâl içerisinde desteğini almak ve sistemi oturtabilmek amacıyla yapmış oldukları samimî olmayan siyasî bir hareket olarak ortaya çıkmaktadır. Lenin’in bu vaadinde samimi olmadığını gören Türkler arasında millî idealin yeniden yeşermeğe başladığı görülmektedir. Bunu fark eden Lenin casusları ve satın almış olduğu kişiler vasıtası ile (parçala ve hükmet) Türk Millî Birliğini bozarak parçalamayı gerçekleştirdiğini görmekteyiz<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Lenin bir taraftan sözde muhtar olacak olan cumhuriyetlerin liderlerini Moskova’da yapılacak olan kongreye davet ederken diğer taraftan da Stalin’in başında bulunduğu Sovyet Milletler Komiserliği ve buna bağlı teşekkül ve ajanlar, muhtar olma vaadiyle parçalanmış olan Türkistan’da Bolşevizm’i yaymak ve Türklerin dil, din, örf ve adetlerini bozarak onları tam manasıyla Ruslaştırmak için gizli ve büyük bir faaliyete girmiş bulunuyordu<strong><sup>[11]</sup></strong>. Şubat 1919’da toplanan Moskova Kongresi Lenin ve arkadaşlarının gerçek niyetlerini ortaya koyması bakımından önemlidir. İhtilâlin Moskova’da yerleşmesinden sonra doğuya yani Başkurdistan, Kafkaslar, Kazakistan ve diğer Türkistan topraklarına taşınma konusu Lenin döneminin en temel problemlerinden birini oluşturmuştur. Çarlık yönetiminin çöküş döneminde Kazaklar arasında kurulmuş olan Alaş Orda ve diğer özgürlükçü hareketler siyasî bilinçlenmeyle beraber kültürel, iktisadî ve askerî gelişme ve oluşumların yolunu açtığını görmekteyiz. Bu şartlar altında Türk Halkları ve onların her geçen gün halkın gözünde artan bu gelişmeler sonucunda Moskova’dan daha bağımsız hareket etmeye başladıklarını<strong><sup>[12]</sup></strong> görüyoruz. Türklerin bu faaliyetleri karşısında harekete geçen Sovyetler eskiden de başvurdukları bir yöntemi yeniden kullanmaya başladılar ve Türkler arasındaki eski düşmanlıkları kışkırtarak kabileler arasında rekabeti körükleyerek onları birbirine karşı düşürmeye başlamışlardır. Bir müddet sonra 1924 Mart ayında Taşkent’te toplanan Türkistan Birlik Kongresi’ni de teşkilatlandırdıkları birlik aleyhtarı insanlar ile bastırıp münakaşa ve kavga çıkmasını sağladılar. Bu karışıklık üzerine Türklerin kurdukları komünist partileri beraberce Rus Komünist Partisine müracaat ederek ayrı cumhuriyetler halinde yaşamak istediklerini bildirmişlerdir<strong><sup>[13]</sup></strong>. Bu nedenle Rus Komünist Partisi durumu görüşerek Türkistan’daki komünist partilerin isteklerini kabul ettiklerini ve her Türk grubunun ayrı ayrı cumhuriyetler oluşturacağını 12 Haziran 1924’de ilân etmiş ve aynı yılın Eylül ayında Merkez Toprak Komitesi’ne bu cumhuriyetlerin sınırlarını tespit ettirerek bugünkü statüyü gerçekleştirmişlerdir<strong><sup>[14]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Toprak Komitesi’nin bu taksimi Komünist Partisi tarafından kabul edilerek her komünist partisinin ileri gelenleri komiteler kurarak kendi idarî, iktisadî ve kültürel programlarını yapmaya başlamışlardır. Yapılan bütün programlarda her cumhuriyet halkının isteyerek Ruslar ile birleştikleri tezi ve teması iyi bir şekilde işlenecekti. Nihayet bu çalışmalar Ekim 1924 sonunda tamamlanarak Moskova’ya bağlı olarak kurulan beş sosyalist cumhuriyet (ki Kazakistan USSR, Özbekistan USSR, Türkmenistan USSR, Kırgızıstan USSR, Tacikistan USSR)’in kuruluşu tamamlanıyordu<strong><sup>[15]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkistan’ı parçalayarak kendisine bağlamış olan Sovyetler doğuda bulunan Başkurdistan Cumhuriyeti’ni de 23 Mart 1919 tarihinde Başkurd Özerk USSR haline getirmiştir<strong><sup>[16]</sup></strong>. Diğer taraftan Kafkas ve Türkistan’ın dışında bulunduğu halde önemli bir Türk Yurdu olan ve Rusların Kafkaslar politikası ile tarihî ve staretejik ilgisi bulunan Kırım Türkleri de aynı şekilde Sovyet Rusya’sına bağlı bir cumhuriyet haline getirilmiştir<strong><sup>[17]</sup></strong>. Bu Sovyetler Birliği politikalarının en bariz başarılarından biridir. Türklerin anayurdu manasına gelen Türkistan gibi siyasî ve kültürel mana ifade eden terimler birden bire resmî yazışmalardan ve beyanlardan kaldırılarak yerine sosyal tansiyonu yükselten ve milletler arasında staretejik kaynakların rekabetine yönelen “milliyetçilik” kavramı getirilmiştir<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>C-Stalin Döneminde Türkler Üzerinde Sovyetleştirme Politikaları</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda açıkladığımız üzere 1924 tarihinden Lenin’in ölümüne kadar olan dönemde Sovyet Rusya içerisinde olan Türk Halkları komünist teşkilatlanma aracılığıyla federatif cumhuriyetler haline gelmişlerdir. Lenin’in ölümünden sonra gerek parti genel sekreterliği içinde gerekse devletin bütün kademelerinde yetkiyi elinde toplayan Stalin devrinde uygulanan politikalar Lenin’in politikalarından birkaç yönden ayrılırlar. Bunlardan birincisi Stalin’in milliyetler meselesine bakış açısı diğeri ise İhtilâl yönetiminin devamlılığı meselesidir. Bu politika sonucunda Stalin, Sovyet sınırları içinde bulunan bütün halk topluluklarını sosyalist düzene adapte etmeye çalışan tek tip insan yaratmaya çalışacak ve bu doğrultuda baskı ve şiddet yöntemine başvuracaktır<strong><sup>[19]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Rusya’nın Türkistan’da takip ettiği sömürgeci, iskân ve koloni siyasetleri her ne kadar Türkler için büyük bir tehlike arz etmekte ise de dil, din, kültür ve millî tarihleri yok etmek ve tahrif etme politikaları ondan daha büyük bir tehlike olarak görülmektedir. Ruslar, Türkleri parçalama siyasetlerini uzun vadeli bir planla Stalin döneminde şu şekilde tatbik etmeye başlamışlardır<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>1. Dil Kolunda Yapılan Faaliyetler: </strong>Dil kolundaki tahribata ilk önce alfabe alanında başlamışlardır. Sovyet ideologlarının bir kısmı Rus alfabesinin kullandırılması gerektiğinden bahsetmişlerdir. Fakat bunun eskiden Rus olmayan milletleri özellikle Türkleri Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma siyasetinde İlminsky metodunun takip edildiği okullarda Kiril Alfabesinin kullanıldığını, aynı alfabenin kullanılmasının Çarlık idaresinin kötü anılarını Türklere hatırlatacağını halbuki yeni Sovyet rejimini Türklere sevdirmek mecburiyetinde olduklarını ileri sürerek bu alfabenin kullanılmasına itiraz edilmiştir<strong><sup>[21]</sup></strong>. 1926 tarihine kadar Latin Alfabesi’nin kabulü için sadece bir takım teşviklerde bulunuluyor, yerli halk ise bu konuda ikna edilmeye çalışılıyordu. Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi, reformu prensip olarak kabul etmiş ve bunu takiben Latin Alfabesi ve tek tip bir transkripsiyon eskiden beri Arap harflerini kullanan bölgelerde öğretilmeye başlanmıştır. Fakat bu uygulamanın 1939’da yaygınlık kazanamadığı görülmektedir<strong><sup>[22]</sup></strong>. İkinci reform uygulamasına yani Kiril Alfabesi’nin yerleştirilme çabalarına 1935’de başlandı fakat bu uygulama da 1939’a kadar ciddî bir gelişme gösterememiştir<strong><sup>[23]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İlk alfabe reformunu hem siyasî hem pratik düşünceler ile ortaya konulmasına karşılık, ikinci reform sadece siyasî amaçlar ile uygulanmıştır<strong><sup>[24]</sup></strong>. Sonuçta Ruslar 1940­-1941 yıllarına doğru her Türk lehçesi için birbirinden farklı Kiril Alfabesi’ni uygulama alanına koymuş ve Latin Alfabesi’yle yazılan kitaplar toplanarak imha edildiği yetmezmiş gibi Türk lehçelerine girmiş olan İslamî kelimeler ile Türkiye lehçesinden geçen terimler ve ıstılahlar atılarak yerlerine Rusça terimler ve ıstılahların yerleştirilmesine karar verilmiştir. Özellikle siyasî, iktisadî, ilmî ve teknik terimlerin Rusça olması mecburiyeti de getirilmiştir<strong><sup>[25]</sup></strong>. Bütün bunların yanında Türk lehçelerinin birbirinden kelime almaları da yasaklanmıştır<strong><sup>[26]</sup></strong>. Türkistan’da Kiril alfabesinin kabulü iki önemli sonuç yaratmıştır. Bunlardan birincisi Rusya’dan ödünç alınan kelimeler ile sun’i olarak doğan bu yeni diller zenginleşerek biri birlerinin dillerini anlayamaz hale gelmişlerdir. İkincisi ise yeni neslin hem Türkçe Çağatay alfabesiyle yazılmış çok sayıdaki edebî mirastan mahrum olmalarına hem de Sovyetler Birliği dışındaki diğer Müslüman ülkelerde yazılan eserleri anlamamalarına, hatta inkâr etmelerine ve eski kültürü bilenleri de modası geçmiş fikirlerle dolu kabul etmelerine sebep olmuştur. Bu durum Orta Asyalıların genel anlamda dünyanın geri kalan kısmından ve özel anlamda da Müslüman dünyasından fikir ve kültür açısından tecrîd edilmelerine yol açmıştır<strong><sup>[27]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>2. Kültürel Alandaki Faaliyetler:</strong> Sovyetlerin, Sovyet Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkleri, Sovyetleştirme politikalarını dil sahasından sonra tarih sahasına kaydırdıklarını görmekteyiz. Sovyet yöneticileri Rus olmayan milletlerin özellikle Türklerin Sovyetleştirilmesi gerektiğine inanmışlardı. Yukarıda açıkladığımız üzere dil sahasında yapılan çalışmalardan sonra şimdi de Rus olmayan milletlerin tarihini Sovyetleştirmeye başladıklarını görmekteyiz. Bu çerçevede Türk kökenli tarihçilere millî tarih ve kültürlerini yansıtan eserler yazmaları ve eserlerinde Çarlık döneminde Türklere reva görülen haksızlık ve zulümlerden bahsetmeleri yasaklanmıştır. Buna karşılık Çarlık ve Sovyet dönemlerinin Türkistan’ı istilası konusunda objektif ve mantıkî açıklamalarının yapılmasını ve bu işgalin bir kurtarıcı niteliğinde olduğunun yansıtılması istenmiştir<strong><sup>[28]</sup></strong>. Bunun yanında Türkistan Türkleri arasında millî duygu ve heyecanların canlı kalmasını sağlayan ve çoğu millet tarafından ortak bir değere sahip olan millî destanların halk arasında söylenmesi ve okutulmasının da yasaklandığını<strong><sup>[29]</sup></strong> görüyoruz.</span></p>
<p><span><strong>3. Dinî Alandaki Faaliyetler:</strong> Dil ve tarih meselesinden sonra Sovyetleştirme yolunda en büyük engel olarak görülen din konusu (İslam Dini) ele alınarak bu konuda çalışılmıştır<strong><sup>[30]</sup></strong>. İslam Dini’nin Rusya’daki durumuna baktığımızda Çarlık Rusya’sı devrinde İslam Dini ikinci sırada bulunmaktadır. Aynı zamanda Rusya, bu dönemde bünyesinde en fazla Müslüman bulunduran ülke konumundadır. Ülkede dinî kuruluş sayısı 24.321 olup, 26.379 adet de câmi bulunmaktadır. Bundan sonraki dönemlerde Marksist-Leninist felsefesinin bir gereği olarak camiler başta olmak üzere dinî kuruluşların tasfiyesine başlanmıştır<strong><sup>[31]</sup></strong>. Bu tasfiye hareketinin boyutu hakkında ise Türkistan’da 1942’ye gelindiğinde 26.379 camiden sadece 1.342 caminin ibadete açık olması yeterli bir fikir vermektedir<strong><sup>[32]</sup></strong>. Dine karşı yapılan yok etme hareketleri sadece İslam Dini’ne münhasır kalmamış aynı zamanda Ortodoks Rus dini temayül ve kurumlarına da yöneltilmiştir. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki bu tasfiye hareketinin başında bizzat Rusların bulunmuş olmasından dolayı Müslüman halka ve kurumlara yapılan baskı ve zulümlerin derecesi biraz daha fazla olmuştur<strong><sup>[33]</sup></strong>. Lenin döneminde Müslüman halka karşı daha yumuşak bir politika takip edilmiştir. Bunun sebebi ise Çarlık döneminde küstürülen halkın yeni rejime kazandırılmak istenmesidir. Stalin’in, rejimin sosyal ve iktisadî temellerini atmaya başladığı ikinci dönemde İslamî kurum ve kuruluşlara karşı sistematik bir saldırı başlatılmıştır. Ancak 1941’den sonraki savaş nedeniyle tekrar bu konuda da bir yumuşama göze çarpmaktadır<strong><sup>[34]</sup></strong>. Bütün bunların yanında yoğun bir din karşıtlığı propagandası yapılmış Müslüman-Türk halkının kutsal kitabı olan Kur’an’ın hükümlerinin gerçek olmadığı açıklanarak “Allahsızlar Birliği” adı altında teşkilatlar meydana getirilmiştir<strong><sup>[35]</sup></strong>. Sovyetlerin İslamiyete ve onun yeniden canlanmasını ve devamını sağlayacak kurumlara yönelen saldırılarının temelinde hem ideolojik hem de pragmatik sebepler bulunmaktadır. İdeolojik açıdan İslamiyetin laik, ferdiyetçi, rasyonel, sanayileşmiş, modern sosyalist hayatın ihtiyaçlarıyla uyuşamayacağını düşünmüşlerdir. Bunun için İslamiyete karşı çıkmışlardır. Pragmatik açıdan ise İslamiyet, Türkistan’daki heterojen halkın fikren ve manen birleşmesini sağlamaktaydı. Müslüman liderler, sufiler ve ulemalar Sovyet hakimiyetine karşı merkez teşkil edebilecek tek güç kaynağı idiler. Bu sebeple İslamiyet, Sovyet devleti tarafından düzenli, sistemli ve yoğun bir şekilde yapılan saldırılara hedef olmuştur<strong><sup>[36]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>4. İktisadî Politikalar:</strong> Sovyet iktidarının ilk yıllarında (1924-1928) henüz rejimin oturmamış olması sebebiyle Lenin “NEP” adı verilen iki adım ileri, bir adım geri olarak ifade edilen iktisadî bir politikanın devreye sokulduğunu görmekteyiz. Bu dönemde komünizmin iktisadî alandaki programı uygulanmaya başlanmıştır<strong><sup>[37]</sup></strong>. Lenin döneminde komünizmin iktisadî politikasının uygulanmaması parti içinde de muhalefete sebep olmuştur. Rejimin iktisadî politikası olan köylü topraklarının kamulaştırılması (kolhoz) ve bankaların devletleştirilmesi toprakların köylülere dağıtılması sanayi ve ticarette işçilerin söz sahibi olacağı yönündeki politikaları Stalin döneminde 1929’dan sonra uygulanmaya başlanmıştır<strong><sup>[38]</sup></strong>. Kolhozlaştırma faaliyetleri öncelikli olarak göçebe köylülerin uygun olarak bulunduğu Kazak topraklarında uygulanmaya başlanmış bunun sonucunda binlerle ifade edilebilecek Kazak köylüsü Kolhozlara zorla götürülmüştür. Bütün bu zorlamalar sırasında direnen Kazakların bir kısmı öldürülmüş bir kısmı ise elverişsiz hava şartları nedeniyle açlık ve soğuktan hayatını kaybetmiştir. Kazaklardan birçoğu toprak ve hayvanlarını bırakarak göç ettiği gibi birçoğu da hayvanlarını vermemek için onları öldürdüklerini görüyoruz. Bunun sonucunda bu dönemde tarım ve hayvancılık üretiminde büyük bir düşüş gözlenmektedir<strong><sup>[39]</sup></strong><sub>.</sub></span></p>
<p><span>Aynı politika Kırgızistan’da da istenmişse de büyük bir tepki ile karşılanmıştır<strong><sup>[40]</sup></strong>. 1941 yılından sonraki dikkati çeken bir diğer gelişme ise savaş nedeniyle batıdaki sanayi tesislerin Türkistan’a kaydırılması ve bunun sonucu olarak bu bölgeye gelen yoğun RUS GÖÇMENİ ve bölgedeki Rus olmayan unsurların sayısında görülen azalmadır<strong><sup>[41]</sup></strong>. Sovyetlerin Türkistan üzerinde uyguladıkları başka bir politikası da “MONO KÜLTÜR” olarak ifade edilen sanayi politikasıdır. Bunun sonucu olarak her Türk Cumhuriyetine ayrı ayrı görevler tahsis edilerek bu bölgeler iktisadî yönden Moskova’ya bağlı hale getirilmiştir. Örneğin; Özbekistan’a pamuk yetiştirme görevi verilmiş, fakat yetiştirilen bu pamuk Moskova’da işlenerek külfetli bir şekilde mamul madde olarak tekrar Özbekistan’a satılmıştır<strong><sup>[42]</sup></strong>. Tarlalara sadece pamuğun ekilmesi ve diğer ürünlere izin verilmemesi ülkeyi bir pamuk tarlasına dönüştürdüğü gibi Özbekistan’daki bu uygulama yalnız tarımı değil eğitimi, kamu ahlakını da (resmi kurumlardaki bozulma ve rüşvet gibi) çürütmüştür<strong><sup>[43]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>D- Osmanlıların Bolşevik İhtilâli’ne Bakışı</strong></span></p>
<p><span>1917 Şubat İhtilâlinin yankıları Osmanlı başkentine olaydan birkaç gün sonra ulaşmıştır. Ancak Harbiye Nazırlığı, Almanya aracılığı ile elde edilen bilgileri askerî sansür mülahazaları sebebiyle hemen duyurmadığını görmekteyiz. Bundan dolayı Osmanlı basınında ihtilâl haberleri ancak 20 Mart tarihinden itibaren çıkmaya başladığını görmekteyiz<strong><sup>[44]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Devrin en önemli gazeteleri olan “İkdam”, “Tasvir-i Efkâr”, “Vakit”, ve “Tanin” de çıkan yazılarda Rusya’nın iç hadiseleri hakkında doğru dürüst bir bilgi bulunmamaktadır<strong><sup>[45]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yukarıda adlarını verdiğimiz gazetelerde kesin bir bilgi bulunmamasının sebeplerine baktığımız zaman; Türkiye’de uygulanan askerî sansür, alınan haberlerin Alman ve Avusturya makamlarının süzgecinden geçirilmesi ve haberlerin çoğu defa gerçeklerden uzaklaştırılması düşünülebilir. Bununla beraber şurası gayet iyi bilinmekteydi ki Osmanlı’nın ebedî düşmanı olan Çarlık Rusya’sında büyük bir çatlak meydana gelmişti ve bu Osmanlı halkı üzerinde (Rum ve Ermeniler hariç) büyük bir sevinç kaynağı olmuştu. Çünkü Osmanlılar bu sayede savaştan en az bir yara ile ve İstanbul ve boğazları Rusya’ya kaptırmadan çıkabilecekti<strong><sup>[46]</sup></strong>. Rusya’nın savaştan geri çekilmesi ve savaş öncesi emellerinden vazgeçtiğini bildirmesi Osmanlı Devleti açısından son derece önemli idi. Rus İhtilâlinin (Mart İhtilâli) önemi Osmanlı basınında daha çok bu açıdan incelenmeye başlanmış bu yönde gazetelerde haberler çıkmaya başlamıştır<strong><sup>[47]</sup></strong>. Dönemin en önemli gazetelerinden biri olan Tasvir-i Efkar’da “Rus İhtilâlinin mahiyeti”, “Osmanlının Çarlık Rusya’sının tehlikesinden kurtulma ümitleri”nin belirtildiğini görmekteyiz. Her ne kadar Yunus Nadi Bey yazılarında bu gibi pasajlar vermekteyse de İhtilâl Rusya’sında henüz böyle bir emare görülmemekteydi. Çünkü Rusya’daki İhtilâl hükümetinin harp ve barış hakkında ne düşündükleri hakkında İstanbul doğru bir habere ulaşmış da değildi<strong><sup>[48]</sup></strong>. Osmanlıların Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa’dan Nisan ayında alınan telgrafa göre Rusya’nın barış taraftarı olduğu belirtildikten sonra Rus İhtilâli hakkında İstanbul’da daha geniş haberler çıkmaya başlamıştır. Dönemin gazetelerinde olaylar hakkında verilen geniş bilgilerin yanında Lenin ve Rus Amele ve Asker Cemiyeti gibi tabirler de geçtiği gibi<strong><sup>[49]</sup></strong>, Lenin’in adı da ilk defa Tasvir-i Efkâr gazetesinde 18 Nisan 1917’de verilmiştir. Aynı gazetede Lenin’in 30 kadar arkadaşıyla İsviçre’den hareketle Almanya’ya ve oradan da Rusya’ya geldiği yönünde haberler yer almaktaydı. Yine aynı gazetenin 18 Nisan 1917 tarihli “Yeni Rusya’da Amele ve Hükümet” adlı makalede Rusya’da amelelerin hakim duruma gelişi ve bundan böyle toprak ilhakına izin verilmeyeceği yönünde beklentilere yer verilmekteydi. Bu beklentiler bütün Türklerin beklentisi olarak değerlendirilmekte ve amele hakimiyeti Osmanlılar açısından olumlu değerlendirilmekteydi<strong><sup>[50]</sup></strong>. İhtilâl yapan gruplar içerisinde Lenin’in önderliğini yaptığı Bolşeviklerin kısa sürede sivrilmesi ile birlikte Rusya dışındaki haberlerde de sık sık “Amele ve Asker Sovyetleri” tabiri görülüyordu<strong><sup>[51]</sup></strong>. Bu tabir Türkiye’de ilk defa 4 Mayıs 1917 tarihinde kullanılmıştır. “Lenin ve Asker Amele Cemiyeti” başlığı ile çıkan bir yazıda Yunus Nadi Bey, Lenin’in Rus asker ve amelesi üzerinde gittikçe artan nüfuzundan bahsetmektedir. Bundan sonra Lenin ve Asker Amele Cemiyeti’nden, Osmanlı basınında sık sık söz edildiği gibi bu cemiyetin ileri sürdüğü görüşlerin Türkiye açısından faydalı olacağı kanaati yerleşmeye başlayacaktır<strong><sup>[52]</sup></strong>. Ancak Rusya’daki hükümetin dışişleri bakanı Milükov ve Harbiye vekili Güçkov “zafere kadar savaş kararı” vermişti ve boğazların Rusya’ya ait olduğunu ileri sürmekteydi. Böyle olunca da geçici hükümete sempati beslenemezdi<strong><sup>[53]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bolşevik İhtilâlinden sonraki gelişmelere baktığımızda Lenin’in idare ettiği komünist partisi 7 Kasım 1917’de Petrograd’da yaptıkları hükümet darbesiyle Kerensky’i devirerek iktidarı ele geçirmişti. Rusya’da meydana gelen bu İhtilâl İstanbul’a ilk defa Stockholm’de bulunan Esat Bey tarafından duyurulmuştu. Esat Bey telgrafında yeni hükümetin tazminatsız ve ilhaksız barış yanlısı olduğu belirtilmekteydi<strong><sup>[54]</sup></strong>. Bolşevik İhtilâline ait Osmanlı basınında ilk yazı Ahmet Emin Yalman’ın başyazarlığını yaptığı Vakit Gazetesi’nde 9 Kasım 1917’de çıkmıştır. “Kerensky yerine Lenin” başlığını taşıyan bu yazıda Petrograd’da cereyan eden olaylar hakkında kısaca bilgi verilmekte ve iktidarın Lenin tarafından ele geçirildiği belirtiliyordu<strong><sup>[55]</sup></strong>. İhtilâlin ertesi günü yapılan kongrede Lenin’in yayınladığı sulh kararı ile bütün savaşan devletlere tazminatsız ve ilhaksız sulh teklif edilmekte ise de bu teklif Lenin’in iktidarı tam olarak tanınmadığı için diğer devletler tarafından pek hesaba alınmaz iken İstanbul basınında büyük bir yankı yapmıştır<strong><sup>[56]</sup></strong>. Yunus Nadi Bey, Tasvir-i Efkâr gazetesinde başyazarlık yaptığı dönemde 10 Kasım 1917 tarihinde “Bolşevik İhtilâli” ve 12 Kasım 1917 tarihli “Sulh Emelin Galebesi” adlı iki ayrı makalesiyle hem barış teklifini tasvip etmekte hem de Lenin’in fikirlerini makul ve mutedil bulmaktaydı. Yine aynı yazar “Rus İhtilâlinde Tekâmül” adlı makalesinde ise Lenin’in barışçı prensiplerini uzun uzadıya övmekte bu suretle Ekim İhtilâli’nden birkaç gün sonra İstanbul gazetelerinin belli başlı yazarları bu ihtilâli benimsemişler ve Bolşevik idaresinin kurucusu Lenin’in barışçı icraatını sempati ile karşılamışlardır<strong><sup>[57]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İhtilâl önderlerinin 23 Kasım’da Pravda ve İzvestia gazetelerinde Çarlık Rusya’sının yapmış olduğu gizli anlaşmaları yayınlamaları üzerine olay ertesi günkü İngiliz basınında bir bomba gibi patlamıştır. Bu haber üç dört günlük bir gecikme ile Osmanlı basınında da geniş bir şekilde yer almaya başlamıştır. Bolşeviklerin, Kasım ayının son haftası ve Aralık ayı boyunca Osmanlı kamuoyundaki kredisinin arttığını görmekteyiz<strong><sup>[58]</sup></strong>. Gizli anlaşmalarla ilgili ilk haberler 27 Kasım tarihli Vakit gazetesinde yer aldığını görmekteyiz. Bu haberde verilmek istenen belli başlı bilgiler Rusya’nın gizli anlaşmaları “Sarı Kitap” adı altında yayınlayacağından bahsedilmekteydi. Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren gerçek haberler 28-30 Kasım tarihlerinde kamuoyunun bilgisine sunulmuştur<strong><sup>[59]</sup></strong>. 28-30 Kasım tarihinden 1 Aralık tarihine kadar çıkan yazılarda “bütün hırslar ve rezaletler ortaya çıktı” şeklinde değerlendirmeler yapılmaktaydı<strong><sup>[60]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu açıklamalardan sonra gazetelerde ihtilâle ve liderlerine yer veren detaylı haberler çıkmaya başlamıştır. Bolşevik liderlerine ait ilk detaylı bilgiler 1917 Kasım sonları ile Aralık ayının başlarında yazılar yazılmakla birlikte Bolşevik liderlerin fotoğraflarda çoğu zaman karıştırıldıkları da görülmektedir. Örneğin; Lenin’e Troçki, Troçki’ye de Lenin adının verildiği görülmektedir. Liderlere ilişkin bu haberlerde bile Osmanlı basınının barış teklifini ön plana çıkardığı görülmekteydi<strong><sup>[61]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Rusya’daki yeni yönetimin ateşkes ve barış istemesinin ardından gizli anlaşmaları açıklayarak bu konudaki kararlılığını göstermesi itilaf ülkelerinin Osmanlı Devleti ile tek başına barış yapmak ya da savaşı sürdürmek tercihinden birini seçmek durumunda bulunmalarına rağmen barış umudunu gerçekten de arttırmıştı. Aralık ayı içerisindeki gazete yayınlarında Barış ve Rusya Ahvali adlı bölümler gazete sütunlarının satırlarının bir hayli büyük bir kısmını işgal etmekteydi. Hemen hemen her gün birinci sayfada yeni bir haberin yanı sıra ikinci sayfada ise “Rusya’da” veya “Rusya İşleri” başlıklar altında pek çok haber yer almaktaydı. 1917 yılının son ayındaki gelişmeleri başlıca dört başlık altında toplayabilmek mümkündür. 1- Ateşkes ve Barış, 2- Meclis-i Mebusanda Barış, 3- Rusya’da Durum, 4- Rusya’daki Müslümanların Durumu<strong><sup>[62]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; 1917 yılında Rusya’da kendi bünyesi içerisinde iktisadî, kültürel ve millî sebeplerden kaynaklanan bir ihtilâl çıktığı görülmektedir. Ruslar hemen hemen bütün Türk illerini ele geçirdikten sonra Türk illerinde millî bir oluşumun meydana gelmemesi için kendilerine göre önlemler aldıklarını görmekteyiz. Yapılan bu çalışmalar sonucunda Türk toplulukları komünist teşkilatlanma aracılığı ile federatif cumhuriyetler haline getirildiği görülmektedir. Özellikle Stalin döneminde Türkleri Ruslaştırmak için dil-alfabe, tarih ve dinî yönlerden yaptıkları olumsuz faaliyetler yetmezmiş gibi iktisadî yönden de Türk illerini sömürmüşlerdir. Osmanlıların Bolşevik İhtilâline bakış açısını değerlendirdiğimizde ilk etapta ayrıntılı bilgi sahibi olamadıkları görülmektedir. Dönemin Tasvir-i Efkar, Vakit gibi gazetelerde bir takım bilgilerin yer aldığı görülmekle beraber kesin bir bilgi sahibi olamadıklarını da anlamaktayız. Lenin’i Troçki’ye, Troçki’yi Lenin’e benzetmelerini örnek olarak verebiliriz. Bolşeviklerin, Çarlık döneminde yapılmış olan gizli anlaşmaları açıklamaları da dönem açısından Osmanlı devri Türk Tarihi için önemli bir gelişme olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜNDÜZ</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Programı Öğretim Üyesi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> GAZİ ÜNİVERSİTESİ KIRŞEHİR EĞİTİM FAKÜLTESİ, Cilt 6, Sayı 1,(2005)</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> Taha Akyol; Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye, C.I, İstanbul, 1976, s.38.</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Zeki Velidî Togan; Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul,1970, s.227.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Akdes Nimet Kurat; Rusya Tarihi, Ankara,1948, s. 374.</span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> T. Akyol; Sovyet Rus Stratejisi…, s.41-42.</span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> Mehmet Saray; Türk-Rus Münasebetlerinin Bir Analizi, İstanbul, 1998, s.234.</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> T. Akyol; Sovyet-Rus Stratejisi…, s.45-46.</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> George Crell; Rusların Asya Siyaseti, (Çvr. Serhat Bayram), İstanbul, 1976, s.111.</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> Alaeddin Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, İstanbul, 1999, s.99.</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> Mehmet Saray; Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1979, s.207.</span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> M. Saray; Türk-Rus Analizi., s.236.</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> Vincent Monteil; Sovyet Müslümanları, (Çvr. Mete Cendereli) İstanbul, 1992, s.112-113.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.68.</span></div>
<div><span><strong>[13]</strong> M. Saray; Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği, İstanbul, 1992, s.77.</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> M. Saray; Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Ankara, 1996, s.156.</span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> Baymirza Hayit; Türkistan Rusya İle Çin Arasında, İstanbul, 1973, s.260.</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.61.</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> Aleksander Bennigsen- C. Quelguejay, Lemercier; Step’te Ezan Sesleri (Çvr. Nezih Uzel), İstanbul,1994, s.132.</span></div>
<div><span><strong>[18]</strong> Nazif Shahrani; “Orta Asya ve Sovyetler Dönemi Uygulamalarını Sorgulama”, ( Çvr. Vildan Serin), Akademik Araştırmalar Dergisi, S.6.</span></div>
<div><span><strong>[19]</strong> Serge A. Zenkovsky; Rusya’da Pan Türkizm ve Müslümanlık (Çvr. İzzet Kantemir) İstanbul, 1990, s.35.</span></div>
<div><span><strong>[20]</strong> Baymirza Hayit; Sovyetler Birliğinde Türklüğün ve İslam’ın Bazı Meseleleri, İstanbul, 1987, s.174.</span></div>
<div><span><strong>[21]</strong> Michael Rywkin; Asya’daki Rusya, İstanbul, 1975, s.98.</span></div>
<div><span><strong>[22]</strong> S. A. Zenkovsky; Rusya’da Pan Türkizm…, s. 73.</span></div>
<div><span><strong>[23]</strong> A. Bennigsen; Step’te Ezan Sesleri, s.273.</span></div>
<div><span><strong>[24]</strong> M. Rywkin; Asya’daki Rusya, s.98.</span></div>
<div><span><strong>[25]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.149.</span></div>
<div><span><strong>[26]</strong> M. Saray; Dil ve Kültür Birliği, s.179.</span></div>
<div><span><strong>[27]</strong> Nazif Shahrani; “a.g.m.”, Akademik Araştırmalar Dergisi, S.6.</span></div>
<div><span><strong>[28]</strong> İsmail Kayabal-Arslanoğlu, Cemender; Orta Asya Türklüğünün Tarihî ve Bugünkü Durumu, Ankara, 1978, s.219.</span></div>
<div><span><strong>[29]</strong> B. Hayıt; Türklüğün ve İslamın Bazı Meseleleri, s.241.</span></div>
<div><span><strong>[30]</strong> A. Bennigsen; Step’te Ezan Sesleri, s.293.</span></div>
<div><span><strong>[31]</strong> V. Monteil; Sovyet Müslümanları., s.194.</span></div>
<div><span><strong>[32]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.91.</span></div>
<div><span><strong>[33]</strong> M. Saray, Türk-Rus Analizi, s.243-244.</span></div>
<div><span><strong>[34]</strong> B. Hayıt; Türklüğün ve İslam’ın Bazı Meseleleri, s.248.</span></div>
<div><span><strong>[35]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.93.</span></div>
<div><span><strong>[36]</strong> Nazif Shahrani; “a.g.m.”, Akademik Araştırmalar Dergisi, S.6.</span></div>
<div><span><strong>[37]</strong> Oral Sander; Siyasî Tarih, Ankara, 1990, s.14.</span></div>
<div><span><strong>[38]</strong> V. Monteil; Sovyet Müslümanları., s.164.</span></div>
<div><span><strong>[39]</strong> A. Yalçınkaya; Yetmiş Yıllık Kriz, s.144.</span></div>
<div><span><strong>[40]</strong> M. Rywkin; Asya’daki Rusya, s.78.</span></div>
<div><span><strong>[41]</strong> S. A. Zenkovsky; Rusya’da Pan Türkizm…,s.275.</span></div>
<div><span><strong>[42]</strong> T. Akyol; Sovyet-Rus Stratejisi., s. 110.</span></div>
<div><span><strong>[43]</strong> Nazif Shahrani; “a.g.m.”, Akademik Araştırmalar Dergisi, S.6.</span></div>
<div><span><strong>[44]</strong> Akdes Nimet Kurat; Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990, s.37.</span></div>
<div><span><strong>[45]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.318.</span></div>
<div><span><strong>[46]</strong> 46   A.N.Kurat; Türkiye ve Rusya, s.320.</span></div>
<div><span><strong>[47]</strong> 47   Uygur Kocabaşoğlu; Berge, Metin; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, Ankara,1994, s.80.</span></div>
<div><span><strong>[48]</strong> 48   U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.81-82</span></div>
<div><span><strong>[49]</strong> 49   A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.322.</span></div>
<div><span><strong>[50]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.322.</span></div>
<div><span><strong>[51]</strong> A. N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.322.</span></div>
<div><span><strong>[52]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.84-85.</span></div>
<div><span><strong>[53]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.324.</span></div>
<div><span><strong>[54]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.327.</span></div>
<div><span><strong>[55]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.95.</span></div>
<div><span><strong>[56]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.327.</span></div>
<div><span><strong>[57]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.102-103.</span></div>
<div><span><strong>[58]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.106.</span></div>
<div><span><strong>[59]</strong> A.N. Kurat; Türkiye ve Rusya, s.329.</span></div>
<div><span><strong>[60]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.112.</span></div>
<div><span><strong>[61]</strong> U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.113.</span></div>
<div><span><strong>[62] </strong>U. Kocabaşoğlu; Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, s.116.</span></div>
<div><span><strong><span>KAYNAKLAR</span></strong></span></div>
<div><span>♦  Akyol, T., 1976, Sovyet Rus Staretejisi ve Türkiye, C.I., İstanbul,</span></div>
<div><span>♦  Bennigsen, A., ve C. Quelguejay, 1994, Step’te Ezan Sesleri (Çev. Nezih Uzel), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Crell, G., 1976, Rusların Asya Siyaseti, (Çev. Serhat Bayram), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Hayıt, B., 1987, Sovyetler Birliğinde Türklüğün ve İslam’ın Bazı Meseleleri, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Hayıt, B., 1973, Türkistan Rusya İle Çin Arasında, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Kayabal, İ., ve Arslanoğlu C., 1978, Orta Asya Türklüğünün Tarihi ve Bugünkü Durumu, Ankara</span></div>
<div><span>♦  Kocabaşoğlu, U., ve Berge, M., 1994, Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  Kurat, A., N., 1934. Rusya Tarihi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  Kurat, A., N., 1990, Türkiye ve Rusya, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  Monteil, V., 1992, Sovyet Müslümanları, (Çev. Mete Cendereli), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Rywkin, M., 1975, Asya’daki Rusya, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Sander, O., 1990, Siyasî Tarih, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  Saray, M., 1979, Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Saray, M., 1992 Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Saray, M., 1998, Türk-Rus Münasebetlerinin Bir Analizi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Saray, M., 1996, Yeni Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  Shahrani, N., “Orta Asya ve Sovyetler Dönemi Uygulamalarını Sorgulama”, (Çev. Vildan Serin), Akademik Araştırmalar Dergisi, S.6.</span></div>
<div><span>♦  Togan, Z., V., 1970, Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Yalçınkaya, A., 1999, Yetmiş Yıllık Kriz, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  Zenkovsky, S., A., 1990, Rusya’da Pan Türkizm ve Müslümanlık, (Çev. İzzet Kantemir), İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni Haçlı Șövalyeleri “Pegida” ile; Almanya Nereye?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yeni-hacli-soevalyeleri-pegida-ile-almanya-nereye</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yeni-hacli-soevalyeleri-pegida-ile-almanya-nereye</guid>
<description><![CDATA[ Yeni Haçlı Șövalyeleri “Pegida” ile; Almanya Nereye?
Pegida, Türkçe açılımı ile “Batı´nın İslâmlaşmasına Karşı Avrupalı Vatanseverler“ örgütü ve katılımcıları her ne kadar ırkçı olmadıklarını söyleselerde, bu farklı ve de aydınların başını çektiǧi yeni haçlı şövalyeleri, güya Almanya ve Avrupa´da  yayılmakta olan islâmlaşmayı önlemek istiyorlarmış. Peki nasıl? Dünyada okur yazar ortalamasına göre,  günde ortalama 27 dakika okuyan Alman bireyinin din değiştirmeye veya dini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb931c4a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, Haçlı, Șövalyeleri, “Pegida”, ile, Almanya, Nereye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Remzi-Uysal.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yeni-hacli-sovalyeleri-pegida-ile-almanya-nereye.html">Yeni Haçlı Șövalyeleri “Pegida” ile; Almanya Nereye?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Remzi UYSAL</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Pegida,</strong> Türkçe açılımı ile “<strong>Batı´nın İslâmlaşmasına Karşı Avrupalı Vatanseverler</strong>“ örgütü ve katılımcıları her ne kadar ırkçı olmadıklarını söyleselerde, bu <strong>farklı ve de aydınların başını çektiǧi yeni haçlı şövalyeleri</strong>, güya Almanya ve Avrupa´da  yayılmakta olan islâmlaşmayı önlemek istiyorlarmış. Peki nasıl?</span></p>
<p><span>Dünyada okur yazar ortalamasına göre,  günde ortalama 27 dakika okuyan Alman bireyinin din değiştirmeye veya dini inkâr etmeye karar vermesi bile,  o´nun özgür iradesinden kaynaklanmış olmasının kabul edilmesi zor mu olur?</span></p>
<p><span>Aslında olayın gerçek yüzü, bizce farklı. Üretim dışına çıkmıs, yaşlanmış, Almanların yapmadıǧı en aǧır işlerde çalışmış olup, erken emekli olmak zorunda kaldıklarından, aldıkları emekli maaşı ile geçinemeyip, devlet yardımı ile yaşamak zorunda bırakılmış, her geçen gün Alman ekonomisine yük olduğu  iddia edilen ve de  sayıları da her geçen gün artan yabancı kökenli vatandaşlardan kurtulmak mı isteniyor?</span></p>
<p><span>Yoksa bu gizli bir devlet politikası da olabilir mi? İnsan elinde olmadan, geçmişte yaşadıǧı acıların etkisinden, böyle şeyleri de düşünmekten, kaygı ve şüphelere kapılmaktan kendini alamıyor, işte.</span></p>
<p><span> <strong>11 haftadan beri her Pazartesi günü Dresden şehrinde</strong> binlerce kişiyi peşine takıp yürüyen ırkçı grup, bu gücü ve ilhamı kimlerden ve nasıl alıyor?</span></p>
<p><span><strong>Pegida</strong>, ilk çıkış ve doǧuş yeri olan Doğu Almanya´nın Dresden şehrinde, 05 Ocak 2015 günü, Yeni Yıl´ın ilk Pazartesi yürüyüşünde, <strong>Șansölye Dr. Angela Merkel´in</strong> uyarılarına raǧmen 20 bine yakın İslâm karşıtı insanı sokaǧa dökebilmiştir. </span></p>
<blockquote><p><span><strong>KÖLN, BERLİN, STUTTGART, ROSTOCK ve SCHWERİN´DE DE “GİDALAR” DEVREDE</strong></span></p></blockquote>
<p><span>Yine aynı gün Köln şehrinde, şehrin kendine özgü bir ırkçı grubu olarak örgütlenen “<strong>Kögida</strong>” <strong>(Köln´ün Gida´sı)</strong> istediǧi sayıda taraftarını toplayamadığı gibi, <strong>Kögida</strong> karşıtı Türk ve Almanlar´dan oluşan binlerce kişi de, <strong>Kögida</strong>´nın karşısına dikilmiştir. </span></p>
<p><span>Yine aynı şekilde, <strong>Pediga</strong> tarafından tanınmış olup,  Berlin´de eski bir CDU (Hırıstiyan Birlik Partisi) politikacısının önderliǧinde ve geçen sonbaharda Berlin´de kurulan “<strong>Yurtseverler</strong>” <strong>(Patrioten e.V</strong>.) adlı bir derneǧin taraftarları ile 500 ´e yakın yabancı ve İslâm düşmanını “<strong>Bärgida</strong>”, Berlin´de, halkının diǧer Batı kentlerine göre tutucu olduǧunu söyleyebileceǧimiz  <strong>Stuttgart´da da ırkçı bir „Gida“ grubu</strong> halkı sokaǧa dökmeyi başarmışlardır.</span></p>
<p><span>Berlin´deki Alman sol grupları ile Türk toplumu da Berlin marka „<strong>Bärgida“</strong>nın karşısına dikilip, püskürtülmüştür. Tehlikenin büyümekte olan boyutu bizleri ürkütmektedir.</span></p>
<p><span>Hamburg kentinde, bir Pediga hareketi oluşmadan, 4000 kişi sokaǧa çıkıp, yabancı düşmanlarına dişlerini göstermiştir.</span></p>
<p><span>Rostock kentinde yayınlanan Nordkurier gazetesinin bugün  yayınladıǧı ve az önce bilgilendiǧimiz bir habere göre, Rostock kenti halkı, yabancı veİs lâm karşıtı grupların kıpırdanışlarını sezdiǧinden 05 Ocak Pazartesi günü 800 kişi ile, tıpkı Hamburglular gibi Almanya´daki  yabancı dostlarına sahip çıkmak için, sokaǧa dökülmüşler.</span></p>
<p><span>Ama buna raǧmen <strong>Rostock ve Schwerin</strong> kentlerinde <strong>İslâm ve Yabancı Düşmanları</strong>´nın „<strong>Rogida“ </strong>ve<strong> „Schwegida</strong>“ adlı ırkçı kurumlarını oluşturmuş ve 12 Ocak Pazartesi günü için sokaklara çıkmak için hazırlıklara başlamış olduklarını öǧrenmiş bulunuyoruz. </span></p>
<p><span>Kanser hücreleri gibi vücuda yayılan „<strong>İslâm ve Yabancı Düşmanlıǧı</strong>“, böyle giderse, bu „<strong>Gida</strong>“  modası ile tüm  Almanya´yı teslim de alabilir.</span></p>
<blockquote><p><span><strong>TAPINAK ȘÖVALYELERİ Mİ YARATILMAK İSTENİYOR?</strong></span></p></blockquote>
<p><span>Almanya´daki bu ırkçı gösteriler böyle devam ederse, Almanya´da pek çok kentte, şehrin adının ilk harflerini <strong>“….gida</strong>” sözcüǧü ile birleştirilmiş pek çok İslam karşıtı kışkırtıcı eylemci grubun, sokaklara döküldüklerine tanık olabileceǧimiz gibi,  bu gösteri ve eylemler diǧer Avrupa ülkelerine de sıçraması mümkün olacaǧı gibi, bu ırkçı şövalyeler, „<strong>Tapınak Șövalyeleri´</strong>ne“,  <strong>12. ve 13. YY´da Anadolu´da,  Ortadoǧu´da, Doǧu Akdeniz ve Ege adalarında</strong> tarihin kaydettiǧi acımasız cinayet şebekelerine dönüşebilirler.</span></p>
<blockquote><p><span><strong>IRKÇI GÖSTERİLER BİR ANAYASAL HAK OLABİLİR Mİ?</strong></span></p></blockquote>
<p><span>Almanya Anayasa´sının 5. ve 8. maddeleri, Almanyada yaşayan herkese izin dahi almaksızın „<strong>barışçıl yürüyüş,  toplanma ve de gösteri“</strong> yapma hakkı tanımaktadır.</span></p>
<p><span>Peki, <strong>Pegida</strong> denen kitlesel eylem yapan grubun <strong>Anayasa´nın 5. ve 8. Maddelerini</strong> istismar etmediǧi söylenebilir mi? Bu eylemcilerin, kendilerinden farklı dini inançlara sahip insanlara karşı, halkı kışkırtmaya çalıştıklarını söylersek, yanlış mı olur?</span></p>
<p><span>Bu kişiler, deǧişik sosyal ve din kültürlerine farklı yaklaşan kesim,  <strong>”Almanya´yı ve de Avrupa´yı islâmlaştırmak istemiyoruz“ </strong>safsatası ile ülkenin iç huzurunu bozmaya ve de ileride yaşanabilecek kitlesel çatışmalara zemin hazırlamaktadır.</span></p>
<p><span>Alman Adalet Bakanlıǧı ve de Alman Başsavcılıǧı kışkırtıcı yöne giden bu eylem ve yürüyüşlerin başını çeken kişilere karşı <strong>Alman Ceza Yasası´nın 130. Maddesi´</strong>ne dayanarak dava açması gerekmez mi?</span></p>
<p><span>Son 30 yıl içinde bunların, yabancılara, dolayısı ile öncelikle Türkler´e, Afrikalılar´a ve de siyahilere karşı yapılan saldırı ve katliamların acıları bu ülkede yeterince yaşandı. Ve bu acılar tekrar yaşansın istemiyoruz.</span></p>
<p><span>Almanya´da yaşayan yabancılar arasında, <strong>2´nci Dünya Savaşı</strong> sonrası en fazla saldırıya, ve hatta kitle katliamlarına uǧrayan Türkler ve Afrikalı siyahiler olmuştur.</span></p>
<blockquote><p><span><strong>YAȘADIĞIMIZ ACILAR UNUTULMADI</strong></span></p></blockquote>
<p><span>Almanya´da Türklere karşı 18 Aralık 1988 günü yapılan ilk ev kundaklama olayının yaşandıǧı <strong>Oberpfalz bölgesindeki Schwandorff  köyünde Can ailesinin 3 bireyi</strong> yanarak can vermiştir.</span></p>
<p><span>Ardından takip eden yangınlarda <strong>1992 yılında Mölln´de 3,  1993 yılında Solingen´ de 5 Türk insanımız</strong> yakılarak öldürülmüşlerdir.</span></p>
<p><span>18 Ocak 1996 günü <strong>Lübeck Hafenstraße´deki (Lübeck Liman Sokaǧı)  Yangın´da 11 Afrikalı ve Ortadoǧulu mültecinin katilleri </strong>halen ortaya çıkarılmış deǧildir.</span></p>
<p><span>Lübeck Hafenstraße yangının birgün sonrasında ABD´de Yahudiler´in <strong>“Almanlar yine yakıyor”</strong> diye sokaklara dökülmesinden sonra acele bir suçlu aranır ve aynı binada ailesi ile yaşayan bir Lübnanlı kurban seçilir. Bu şekil olsa da dünyada Almanya´ya yönelik tepkiler bir süre de olsa bastırılmış olur.</span></p>
<p><span>Yıllar süren duruşmaların sonunda, olay unutturulmaya, en azından etkisinin azalmasına yardımcı olur. Sonunda beraat eden kurban çektiǧi manevi acılarından dolayı, devletten büyük miktarda maddi tazminat alır. Ve böylece devlet ile birlikte suçlanan kurban da aklanmış olur.</span></p>
<p><span><strong>NSU</strong> diye bilinen 3´lü Çete´nin 2003 ilâ 2008 yılları arasında Almanya´nın deǧişik kentlerinde,  dükkânlarında öldürdüğü 8´i Türk ve de Türk sanılarak öldürülen 1 Yunan vatandaşı ile 1 Alman polisinin (!) davaları,  her geçen duruşmada çözülme ve açıklık kazanma yerine, bir bilmeceye bürünmektedir.</span></p>
<blockquote><p><span><strong>HAVADA UÇAN BEBEĞİMİZ</strong></span></p></blockquote>
<p><span><strong>03 Șubat 2008 günü Almanya´nın Ludwigshafen kenti yangınında</strong>,  2 küçük Türk kız çocuǧunun ilk ifadelerinde; yangının bodrum katına inen merdivenlerde çıktıǧını ve bodrum mervinlerinde yabancı bir yetişkin erkeǧin çocuk arabalarını ateşe verirken gördüklerini söylemişlerdi. </span></p>
<p><span>Psikologlara bir iki hafta teslim edilen bu kız çocukları, sonraki ifadelerinde  <strong>„öyle bir şey görmediklerini</strong>“ söylemiş olmaları, halen hafızalarımızdaki yerini korumaktadır. Üstelik Türk polisi araştırmaya dahil edilmedi.</span></p>
<p><span><strong>Bu yangında da 9 Türk vatandaşımız canından olmuştur.</strong> Ateşin binayı sardıǧı ve kurtuluş yolunun kalmadıǧı bir anda Türk anne 4´ncü Kattan bebeǧini pencereden aşaǧıya fırlatıp, bebeǧinin yaşamını kurtarırken, kendi yaşamını feda etmiştir. <strong>„Havada uçan bebek“</strong>  beynimizin en ince kıvrımlarına yerleşmiş olup, unutulması mümkün olmayan bir taplo oluşturduǧu için,  halen gözlerimizin önünden gitmiyor.</span></p>
<blockquote><p><span><strong>DEMOKRATİK ALMANYA NEREYE?</strong></span></p></blockquote>
<p><span>Elinde olmadan insan kendine de olsa sormak istiyor!  Avrupa´nın en güçlü polis ve istihbarat teşkilatına sahip ülke Almanya’dır. Bu yaşanmış ve halen yaşanmaya devam eden olayların aslında Almanya´da artık yaşanmaması gerekir. </span></p>
<p><span><strong>Pegida</strong> denen, İslâm ve göçmen, yabancı karşıtı,  kışkırtıcı olduǧu gün gibi ortada olan bu grubun durdurulmaması ve eylemlerine son verdirilmemesi halinde, sonuçların;  <strong>„2´nci Dünya Savaşı“</strong> sonrası harabeye dönmüş bu ülkenin imarını yapıp, ülke insanlarının refahını artıran insanlara büyük acılar çektirebileceǧi gibi, bu insanlara karşı yapılacak en büyük ihanet olacaktır.</span></p>
<div><span><strong>Remzi UYSAL</strong></span></div>
<div><span><strong>TÜRGEM Başkanı</strong></span></div>
<div><span>Almanya/Lübeck, 07 Ocak 2015</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rusyanın Türkistan Siyaseti: “Böl&amp;amp;Yönet”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rusyanin-turkistan-siyaseti-boelyoenet</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rusyanin-turkistan-siyaseti-boelyoenet</guid>
<description><![CDATA[ Rusyanın Türkistan Siyaseti: “Böl-Yönet”
1. Giriş Altın-Orda hakimiyetinin 1502’de son bulmasının ardından bu topraklar üzerinde irili ufaklı hanlıklar kurulurken, Moskova knezliği de bağımsızlığını kazanmış oldu. Altın-Orda topraklarındaki bu siyasi parçalanma, Moskova için yeniden doğuş anlamına gelmekteydi. Çünkü Moskova, coğrafi talihsizliğini yenme fırsatını elde etmiş, bu siyasi otorite boşluğunu değerlendirerek ilk ciddi politikalarını geliştirilmeye başlamıştır. Bu politikalar doğrultusunda ilk somut […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb75d323.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rusyanın, Türkistan, Siyaseti:, “Böl&amp;Yönet”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Oktay-Berber.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html">Rusyanın Türkistan Siyaseti: “Böl-Yönet”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1. Giriş</strong></span></p>
<p><span>Altın-Orda hakimiyetinin 1502’de son bulmasının ardından bu topraklar üzerinde irili ufaklı hanlıklar kurulurken, Moskova knezliği de bağımsızlığını kazanmış oldu. Altın-Orda topraklarındaki bu siyasi parçalanma, Moskova için yeniden doğuş anlamına gelmekteydi. Çünkü Moskova, coğrafi talihsizliğini yenme fırsatını elde etmiş, bu siyasi otorite boşluğunu değerlendirerek ilk ciddi politikalarını geliştirilmeye başlamıştır. Bu politikalar doğrultusunda ilk somut hamle, IV. İvan döneminde, 1552 yılında bir Altın-Orda varisi olan Kazan Hanlığı topraklarının ele geçirilmesi ile olmuştur. Daha sonra yine Altın-Orda varisleri üzerine gidilmiş, 1556’da Astrahan Hanlığı ele geçirilerek Hazar Denizine kadar ulaşılmıştır. Devam eden süreçte Yermak Kazakları adlı Rus Kazakları ise 1558-1582 yılları arasında Uralların ötesine seferler düzenleyerek Sibirya’yı hakimiyetlerine almakla bir diğer Altın-Orda varisi olan Sibir Hanlığı’na son verilmiştir.</span></p>
<p><span>Moskova’nın Altın-Orda mirası üzerine hareketi, coğrafi talihsizliğini yenme isteğinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü Korkunç İvan (IV. İvan), Rusya’nın kendisinden intikam almayı düşünen devletler ile, ki burada özellikle Moğol korkusu ön plandadır, denize ve batıya giden yolu kesmeye çalışan güçler tarafından kuşatıldığını düşünmekteydi. Bu bakımdan Altın-Orda mirası üzerine hareket etmek, Moskova’nın doğuya ve Asya içlerine açılma yönündeki engellerini kaldırmak anlamına gelmekteydi. Buna ek olarak bir diğer hedef olan Sibirya toprakları ise, Rus sömürge zihniyeti ve kürk ticaretinin getireceği kazanç yönünden önem taşımaktaydı (d’Encausse, 2003: 64).</span></p>
<p><span>XVI. asrın son 50 yılına sığdırılan bu hızlı toprak kazanımları XVII. yüzyılla birlikte duraklamıştır. Ancak bu duraklama gerileme olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü XVII. yüzyıl Moskova için büyük bir devlet oluşturma yolunda mevcut sınırların içerisinde halledilmesi gereken askeri, bürokratik, toplumsal problemlerin çözümlenmeye çalışıldığı yada bu problemlerin çözümüyle oluşturulacak büyük bir imparatorluğa gidişin temellerini hazırlayan dönemdir<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. 1584 yılında başlayan ve 1613’e kadar devam eden <em>Karışıklık Dönemi</em>nde yaşanan olaylar, Çarlık için büyük bir darbe anlamına gelmekle birlikte, o güne kadar sağlanan uluslar arası saygınlığın da azalması ile karşı karşıya kalınmıştı. Leh ve İsveç müdahalelerinin bertaraf edilmesi ve kendi durumunu istikrara kavuşturmak için uğraşan Rus devleti, XVII. yüzyılın ilk yarısı boyunca doğudaki etkisini azaltmıştı. Bu nedenle Moskova’nın politikası, Sibirya topraklarını kendi egemenliği altına almak olarak belirlenmiş, bu politika ise gerek siyasi gerekse ekonomik bakımdan adım adım ve barışçıl yollarla hedefe ulaşma üzerine kurulmuştu (Цюрюмов, 2007a: 26). Yüzyılın sonunda Çarlık tahtına oturan Deli Petro olarak tanıdığımız Çar I. Petro, hayallerini bu yüzyılın birikimiyle oluşturmuştu.</span></p>
<p><span>Rus tarihi incelendiğinde az önce sözünü ettiğimiz hızlı sıçramaların çokça yaşandığı ve bu sürecin hemen arkasından neredeyse her 40-50 yılda bir duraklamaların yaşandığı görülecektir. Aslında bu dönemlere hızlı sıçrayışların getirdiği yorgunluğun giderilmesi ve yeniden bir güç toparlama süreci olarak bakarsak, bu süreçlerin duraklama olmadığı tam tersine dış politikada gerçekleştirilecek hızlı ilerleyişlerin hazırlık süreci olduğunu görürüz<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</span></p>
<p><span>Altın-Orda hakimiyetinin son bulduğu XVI. asrın ilk çeyreği Türkistan için de benzer bir sürecin gerçekleştiği dönemdir. Hemen hemen Altın-Orda ile aynı tarihe denk gelen Timurlu Devletinin yıkılışı, Türkistan’da o güne kadar sağlanmaya çalışılan istikrar ortamının bozulmasına sebep olmuştur. Çünkü Timurlu hakimiyetinin sonu, Türkistan’da Maveraünnehir, Harezm ve Horasan’ın yeni hakimi olan Özbeklerle Safeviler arasında Şiî-Sünnî çatışmalarının yaşanmasına sebep olmuştur. Bu çatışma Türkistan’daki Özbek hakimiyetini de sürekli sarsmış, hatta Timur önderliğinde bölgede başlayan ve Asya’nın son medeni inkışafı olarak tanımlayabileceğimiz <em>Timurlu Rönesansı</em>nın medeni birikimini de tahribata uğratmıştır.</span></p>
<p><span>XVII. asır ise Türkistan’daki siyasi istikrarsızlığın devam ettiği bir dönemdir. Bölgenin kuzeyindeki Kazaklar, Büyük Cüz, Orta Cüz ve Küçük Cüz olarak üç ana grup halinde varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydılar. Bu siyasi istikrarsızlık ortamanında Moğolların batı kolu olarak bilinen Kalmukların, Türkistan’ın merkezine ve İdil-Ural bölgesine doğru başlayan akınları bölgenin sosyo-kültürel ve ekonomik dengelerinin bir anda değişimine neden olmuştur. En şiddetli devresi yaklaşık bir yüzyıl boyunca devam eden ve ardı arkası kesilmeyen bu akınların önünden kaçan Kazak, Kırgız, Özbek, Nogay gibi gruplar sürekli göç ederek adeta yaşam savaşı vermişlerdir. Türkistan’da Kalmukların neden olduğu bu hayatta kalma mücadelesini ve yaklaşık bir buçuk asır süren bu istila hareketini, Zeki Velidi Togan, <em>Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi</em> adlı eserinde, <em>, “Türkistan’ı baştan başa soyan, yıkan, kesen ve bu ülkenin siyasi, etnografi yönleriyle asrımızdaki şeklini almasına sebep olan</em>” şeklinde tanımlamaktadır (Togan, 1981: 152).</span></p>
<p><span>Togan’ın sözünü ettiği Kalmuk baskısı, Türkistan çalışmaları konusunda dikkatle incelenmesi gereken bir konudur<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>. XVII. yüzyılda Rusya ile elçilik ilişkilerinin de kurulmasıyla birlikte batıya doğru hızlı bir ilerleyiş başlatan Kalmuklar, Hazar’ın kuzey bölgesine Samarskaya Luka<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ile Aral arasında Nogay ordaları ile büyük çatışmalar yaşamışlardır. Bu mücadele ise, Nogayların Astrahan’a çekilmelerine sebep olmuş, topraklarının büyük kısmı boş kalmıştır. Boş kalan bu topraklar, Yayık (Ural) Nehrinden Volga (İdil) Nehrine kadar uzanan Nogay stepleri idi. Kalmukların güney ve doğu yönünde hareketleri, buralarda bulunan Kazaklar ve Halha Moğollarının varlığı sebebiyle hızlı gerçekleşemediğinden, özellikle bu Nogay stepleri Kalmuk akınlarının en çok yaşandığı bölge olmuştur. M. L. Kiçikov da Büyük Nogay Ordası’nın düşmesinden sonra Ural ve Volga havzasında azalan nüfusun Kalmukların ilgisini çektiğini ve Kalmuklar’ın ilk etapta Volga’ya doğru hareket ettiklerini düşünmektedir (Цюрюмов, 2007b: 29).</span></p>
<p><span>Kazaklar, XVII. asrın sonlarına doğru bu yüzyılın başına oranla daha güçsüz halde bulunmaktaydılar. Kazaklar’ın bu durumunu fırsat bilen Kalmuklar, bu yüzyılın sonlarında akınlarını Sır Derya’nın aşağı bölümlerine sirayet ettirmiş, buradaki Küçük Cüz (Yüz) Kazaklarını yerlerinden etmiştir. Kalmukların bu baskısından bunalan Yedisu bölgesindeki Kazaklar mal ve mülklerini bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardır. Çarlık Rusyası’ndan tabiiyet istenmesine kadar varan bu devre, Kazakların tarihinde çok büyük bir felaket dönemini anlatan <em>Aktaban Şubrındı</em> olarak bilinmektedir (Doğan, 2002: 674-676, Togan, 1981: 167-171).</span></p>
<p><span>Yukarıda özet olarak söz ettiğimiz Türkistan’da yaşanan kavimler arası çekişmeler, XVII. asrın sonlarından itibaren büyük bir güç haline gelen Çarlık Rusyası için oldukça önemli bir fırsat niteliğindedir. Çünkü özellikle I. Petro ve II. Katerina dönemlerinde Asya içlerinde meydana gelen bu türden çekişmeler, huzursuz ve birbirine karşı düşman olan halkların mücadelesi birini diğerine karşı güçsüzleştirme yoluyla, desteklenmiştir. Böylece Çarlık hükümetinin dış politikasında önemli bir unsur olan <em>böl ve yönet</em> ilkesi başarıyla uygulanmıştır (Kolesnikov, 2010: 34). Bu ilke, XVIII. yüzyılda Çarlık yönetiminin Türkistan’a yönelik uygulanan politikaların en temel karakteristiğidir. Aşağıda <em>böl-yönet</em> ilkesinin ana unsurları aktarılmaya çalışılarak, bu yönüyle Rusya’nın Türkistan politikası değerlendirilecektir.</span></p>
<p><span><strong>2. XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya’nın Türkistan Politikasının Genel Mahiyeti</strong></span></p>
<p><span>Moskova yönetimi için ağır, bir o kadar da bunalımlı geçen ve çeyrek asırdan fazla süren<em> Karışıklık Dönemi</em>nde duraksayan Rus ilerleyişinin XVIII. yüzyıla gelindiğine tekrar başladığı görülmektedir. Devam eden Rus yayılışının bu kez güneye ve doğuya olmak üzere iki eksende gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Güney yönündeki ilerleyiş Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden Osmanlı topraklarını hedef alırken, doğu yönündeki ilerleyiş, Kazak toprakları üzerinden Türkistan istikametinde gerçekleşmiştir (Çapraz, 2011: 52). Çarlık yönetiminin, kendisi dışındaki diğer siyasi güçleri de analiz etmeye çalışarak XVIII. yüzyılda gerçekleştirdiği politikalara bakıldığında, gerçekleştirilen siyasal faaliyetlerin kültür alanındaki politikalarla da desteklendiği ve bütünlük oluşturulduğu görülecektir.</span></p>
<p><span><strong>2.1. Siyasal Politikalar</strong></span></p>
<p><span>Çar I. Petro’nun döneminde özellikle dış politikadaki seyrin kendisinden sonra da devam ettirildiği gerçeği dikkate alınırsa, Çarlık Rusyası’nın güney siyasetinin fikri alt yapısının I. Petro döneminde temellendirildiği noktasında birleşmek mümkündür. Türkistan’a yönelik politikaların geliştirilebilmesi ise, bu toprakların dikkatli bir şekilde analiz edilmesi ile mümkün olabilecekti. Bu doğrultuda, I. Petro döneminde Türkistan’a bir heyet gönderilmiş, Amuderya’da altın bulunduğu rapor edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Hemen aynı dönem içerisinde 1713 tarihinde Sibirya Valisi, ki gubernatör adını taşır, Doğu Türkistan tarafında da altın tozu bulunduğu bilgisini iletmiştir. Bunun üzerine Çarlık, 1714’te Yarkend’in alınması emrini vermiştir. Kalmuk baskısı ve Rus ordusundaki hastalık sebebiyle bu sefer başarısızlığa uğrasa da 1719-1720 yıllarında tekrar harekete geçilmiştir. Ancak bu kez öncekinden farklı olarak, çeşitli menzil mesafelerinde Rus ordusunun ilerlediği topraklarda kaleler inşa edilmeye başlanmıştır. Çünkü herhangi bir sebeple, gerçekleştirilen seferler başarısızlığa uğrasa bile gidilen en son noktada kalıcı olmak amaç edinilmiştir. Bu doğrultuda 1716’da <em>Omsk</em>, 1718’de <em>Semipalatinsk</em>, 1719’da <em>Ust-Kamenogorsk</em> kaleleri inşa edilmiştir (Çapraz, 2011: 54). Kaleler, Türkistan içlerine ilerleyebilmek için gerekli altyapının oluşmasına yardımcı olmuştur.</span></p>
<p><span>I. Petro ile II. Katerina dönemi arasındaki otuzyedi yıllık süreç, biraz önce de sözünü ettiğimiz Rus tarihinde yaşanan duraklama dönemlerinden biridir. Dış politika açısından I. Petro ve II. Katerina dönemlerine nazaran çok fazla bir gelişmenin yaşanmadığı dönem birbiri ardına altı Çarlık yönetimi görmüştür. Rusya için bu dönem <em>Saray İhtilalleri Dönemi</em> olarak da adlandırılmaktadır. Hatta Rus tarihinde yaşanan kırılmaların, değişimlerin, iniş-çıkışların önemli bir sentezinin yapıldığı <em>Tamamlanmamış Rusya</em> adlı eserde bu otuzyedi yıllık süreç şu şekilde özetlenir (d’Encausse, 2003: 125):</span></p>
<p><span><em>Üç kadın, oniki yaşında bir oğlan, küçük yaşta bir çocuk ve bir akıl hastası.</em></span></p>
<p><span>Küçük Cüz Kazaklarının artan baskılar sebebiyle Çarlık’tan yardım talebinde bulunması ise, Rusya için büyük bir fırsat niteliğindeydi. Bu isteği geri çevirmeyen Çarlık yönetimi, Tevkelev’i elçi olarak Kazaklara göndermiş, bunun karşılığı olarak Kazak halkının tamamı istemese bile Küçük ve Orta Orda Kazakları 1732 yılında Rus hakimiyetini kabul etmek durumunda kalmıştır. Üstelik Or nehrinin Ural’a döküldüğü yerde bir Rus kalesi inşasına onay verilmiştir. Daha sonra ise 1734’de Orenburg’da bir merkez oluşturulması, Türkistan ile ilişkilerin yürütülmesini kolaylaştırmıştır<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Orenburg’daki komisyon, Rusya’nın Asya’daki güney sınırlarında tarım, sanayi ve ticaret konularında araştırmalarda bulunmakla görevlendirilmiş, daha sonra da Çarlığın doğu komşuları ile ticari ve diplomatik ilişkilerini geliştirme yetkisini de almıştır. 1744 yılında Orenburg’a Nepluev adında bir vali tayin edilmesi ise, bu şehri tam bir merkez haline getirmiştir. Hatta Nepluev ilk faaliyet olarak, Türkistan şehirleri ve Hindistan ile olan ticaretin geliştirilmesi için buralara ticaret kervanları göndermiştir (Çapraz, 2011: 54-55)<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>. 1744’ten sonra ise Orenburg, Türkistan’ın işgaline ve <em>Genel Türkistan Hükümeti</em>nin kuruluşuna kadar, Kırgız stepleri ile Türkistan’daki ticari ve diplomatik ilişkilerin idare edildiği bir merkez olmuştur (Barthold, 2004: 306).</span></p>
<p><span>Türkistan şehirleri ve Hindistan’a gönderilen bu ticaret kervanları şüphesiz ki, bölge için XVIII. yüzyılda da hayati önem taşıyan ticaret yollarına erişmek için gerekli bir adımdır. Çok eski devirlerden beri Türkistan’daki siyasi çekişmelerin pek çoğu buradan geçmekte olan ticaret yolları ile doğrudan ilgilidir. Bölgede özellikle Timurlu döneminde sağlanan siyasi istikrar devresi Türkistan’ı her yönüyle medeni bir merkez haline getirmiştir. Türkistan’ın bu şekilde bir merkez olarak algılanmasının en önemli nedenlerinden birinin, bölgenin ticaret yollarının kesişme noktası olmasıyla açıklanabilir.</span></p>
<p><span>Kazak bölgesinde daha sağlam tutunabilmek için Ural, Orenburg, Yedisu’da (Semireçensk) Rus kolonilerinden oluşan yerleşim birimleri kuruldu. Ural, Orenburg ve Sibirya’da mevcut ordu birliklerinden askeri kuvvetler alınarak İrtiş boyunca yeni bir hat meydana getirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Daha sonra Sempzlatinsk Kazakları olarak bilinen bu hattakilere ek olarak, Rus topraklarından getirilen köylüler kendilerine ev inşasında gerekli aletler ve zirai faaliyetlerde desteklenerek bu hat üzerine yerleştirilmişlerdir. Bu grup da Yedisu Kazak ordusunun önemli bir kısmını teşkil etmiştir (Çapraz, 2011: 155). Çarlık Rusyası bu şekilde oluşturduğu hatlarla kendisine güvenli bölgeler oluşturmaktaydı. Böylelikle Çarlığa karşı olabilecek herhangi bir saldırıda buralar tampon bölge olarak kullanılacak, buraların askeri gücünden faydalanılmış olacaktı. Bu uygulama, başta da söz ettiğimiz Çarlık Rusyası’nın coğrafi talihsizliğini yenmek adına oluşturulmuştur. Çünkü ancak bu şekilde doğal sınırlarına sahip olamayan bir ülke dış tehditlerden kendini koruyabilmiştir.</span></p>
<p><span>XVIII. yüzyılda Çarlık yönetiminin özellikle Kazak toprakları üzerinden Türkistan’a yönelik uyguladığı bu politikalar yalnızca siyasi emellere hizmet etmiyordu. Daha doğrusu izlenen siyasi politikaların bir tamamlayıcısı olarak kültürel alanda da bir takım uygulamaların yapıldığı bilinmektedir. Bu nedenle incelediğimiz dönem itibarıyla kültürel politikalara da değinmek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>2.2. Kültürel Politikalar</strong></span></p>
<p><span>I. Petro ile birlikte Çarlık Rusyası’nın dış dünya ile bağlantısı ve ilgisi artmıştır. Özellikle Uzak Doğu ve İslam dünyasıyla olan ilişkiler için yeni bir dönemin başladığı ifade edilmektedir. XVII. yüzyılın getirdiği siyasi ve ticari sorunlar Petro ile farklı şekilde çözümlenmeye çalışılırken, kültürel faaliyetlere de başlanmıştır. Örneğin şarkiyat araştırmaları alanında bilimsel nitelik taşıyan ilk Rus çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Çeşitli şehirlerde bulunan kalıntıların muhafaza edilmesinden, başka dillerde yazılmış yazıtların kopyalarının çıkarılarak tercüme edilmesine kadar pek çok faaliyetin bizzat Petro’nun emriyle gerçekleştirildiği bilinmektedir. Buna ek olarak, başta Asya olmak üzere, yakın ve uzak bölgelerin coğrafi olarak keşfi de önemli bir hedef haline gelmiştir. Örneğin, Petro’nun Sibirya ve uzak kuzey bölgeleri keşif merakı, büyük bir seferin düzenlenmesine sebep olmuştur. <em>Büyük</em> <em>Kuzey Seferi</em> olarak adlandırılan ve oldukça kalabalık olan bu büyük heyetin gerçekleştirdiği seyahat, aynı zamanda <em>Akademinin İlk Seferi</em> adını da taşımaktadır<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Çünkü gerçekleştirilen sefer, I. Petro’nun kurduğu akademiler için oldukça kıymetli bilgiler ifade etmektedir. Barthold, bu hereketi yerine getirdiği görevlerin genişliği açısından <em>o güne kadar tarihte hiçbir devletin meydana getiremediği bilimsel sefer</em> olarak tanımlamaktadır(Barthold, 2004: 285, 296). Yazarın bu tespiti abartılı bir ifade olarak değerlendirilecek olsa dahi, buradan elde edilen verilerin kıymetini ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span><em>Büyük Kuzey Seferi</em> yada diğer adıyla <em>Akademinin İlk Seferi </em>adını taşıyan ve Asya’nın kuzeyinde gerçekleştirilen bu hareket, bir keşif niteliği taşımaktaydı. Buralardan elde edilen coğrafi, kültürel, ticari bilgiler Çarlık için bölgede nasıl bir politika izlenmesi gerektiğinin ip uçlarını vermiştir. Dolayısıyla görünüşte kültürel bir mahiyet içeren hareket, aslında izlenecek siyasal politikalara da yön verme amacını gütmektedir.</span></p>
<p><span>Kültürel alanda gerçekleştirilen politikalar, aslında Türkistan üzerinde hedefleri olan Çarlık yönetimine bölge için geliştirilecek siyasetin hangi esaslar çerçevesinde olması gerektiği konusunda fikir vermekteydi. Bu nedenle Türkistan ve Türk tarihi, kültürü üzerine I. Petro döneminde temelleri atılmaya başlanan çalışmalar başlatılmıştır. Siyasi politikaların kültür politikaları ile nasıl bir bütünlük oluşturduğunun en önemli kanıtlarından biri 1733 yılında hazırlanan bir planla ortaya çıkmaktadır. Bu yılda Rusya Bilimler Akademisi’nde görev yapan Arapça Profesörü Ker tarafından Anadolu ve Orta Asya’nın fethine ilişkin daha önce hazırladığı planlara atıfta bulunduğu özel bir <em>Şark Akademisi</em>nin kurulması hakkında proje sunulduğu bilinmektedir (Barthold, 2004: 305).</span></p>
<p><span>Türk toprakları üzerinde uygulanan kültürel politikaların bazı dönemlerde şiddet unsuru içerdiği de görülmektedir. İlk defa Kazan Türkleri arasında başlayan kitleler halinde Türklerin Hıristiyanlaştırılması olayı çoğu kez güç kullanarak gerçekleştirilmiştir. Bunlar arasında çocukları ailelerinden ayırma gibi uygulamalar da bulunmaktadır ve buradan yola çıkarak Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin bunu gönül rahatlığı ile yapmadığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu faaliyetler için XVIII. yüzyılın ilk yarısında Rus ordularının askeri seferlere çıkarıldıkları bilinmektedir (Tacemen, 1994: 8-9). Ayrıca Kazan’da bulunan <em>Din Değiştirenler Bürosu</em>nun varlığı da Çarlık yönetiminin bu politikaya ne kadar önem verdiğini vurgular niteliktedir. 11 Eylül 1740 tarihinde merkez tarafından bu büroya gönderilen bir buyrukla <em>vaftiz olanların vergiden ve askerlikten muaf tutulacağının ve vaftiz olmayanlardan ise iki kat vergi alınacağı</em>nın bildirilmesi Hıristiyanlaştırılma politikasına verilen önemin bir başka göstergesidir. Buna ek olarak 1744 yılında Kazan bölgesindeki 536 camiden 418’inin yıktırıldığını da belirtmek gerekir (Barthold, 2004: 310).</span></p>
<p><span><strong>3. Uygulanan Politikaların “Böl – Yönet” İlkesi Açısından Analizi</strong></span></p>
<p><span>XVIII. yüzyılla birlikte büyük bir güç haline gelen Çarlık yönetiminde Çar I. Petro’nun uygulamaya koyduğu politikalar<a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> sayesinde günden güne güçlenen bir yapı karşımıza çıkmaktadır. Bu yapının kendi dinamikleri ile hayata geçirdiği politikalar pek çok unsuru içerisinde barındırır niteliktedir. Doğal sınırlarından yoksun olduğunun farkında olan ve bu nedenle pek çok siyasi güç karşısında geri kaldığını hisseden Çarlık yönetiminin içeride sağlam bir yapı oluşturarak işe koyulması son derece önemli görülmüştür. Bu nedenle kısmen de olsa yukarıda özet olarak sözü edilen reformlar birbiri ardına hayata geçirilmiştir. İçerideki durumu bu şekilde düzeltmeye çalışan yönetim, dış politikada da kendisine önemli hedefler koymuştur. <em>Rus yayılmacılığı</em> olarak da adlandırılacak dış politikanın en önemli özelliği, kavimleri, toplulukları yada siyasal yapıların herbirini diğerine karşı desteklemektir. Çarlık Rusya bu yolla, hem karşısına çıkabilecek yada kendi politikalarına ters düşecek güç unsurlarını günden güne güçsüzleştirmeyi başarırken, hem de gerektiğinde bu unsurların topraklarını ele geçirebilmekte veya onlara karşı <em>koruyuculuk</em> görevini üstlenerek maddi ve manevi açıdan kendine bağlılık sürecini oluşturmaktadır. Bu nedenle uygulanan bu politikanın en kısa ve öz ifadesi <em>böl-yönet</em> olarak kullanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Yukarıda sözü edilen Kazakların cüzler şeklindeki ayrılışı, aslında Çarlık politikalarının önemli bir dayanak noktasıdır. Çünkü Kazaklar, kendi içerisinde bölünmüşlük ve birlikte hareket edememe gibi bir durum içerisindedir. Çarlık ise, onların bu görünümünden oldukça fazla yararlanmıştır. Çarlık yönetimi birlik olamayan, dolayısıyla güçten yoksun dağınık grupların, kendi aralarında da devam eden mücadelesini destekleme yolunu seçmiştir. Böylelikle hem bu dağınık gruplar günden güne güç ve nüfuz kaybederken, Çarlık ise artan gücüyle onlara bir koruyucu olarak görünmeye başlamıştır. Nitekim, Kazakların zaman içerisinde Çarlık yönetimine bizzat başvurarak hakimiyetine geçmeyi kabul ettiklerini görmekteyiz. Bu sürecin en önemli örneklerinden birisini de yine yukarıda sözünü ettiğimiz Kalmuk hareketinin gerçekleştiği dönem oluşturmaktadır. Çünkü Kalmuk akınları devam ettiği yüzelli yıllık süreçte, en büyük darbeyi Kazaklara vurmuştur. Bu akınlardan bunalan Kazaklar ise, Kalmuk akınlarından bıktıklarını dile getirip, Çarlık himayesine geçmek için adeta yalvarmışlardır.</span></p>
<p><span>I. Petro döneminde Kalmukların, Kozakların ve başka grupların açıkça desteklendiği görülmektedir. Çünkü onlara verilen bu destek yoluyla özellikle Türkistan, Hazar, Kafkaslar, Karadeniz’in kuzeyi gibi bölgelerde askeri birimler oluşturulmuştur. Yerleşimler vasıtasıyla oluşturulan bu birimler, Çarlık Rusyası’nın sınır bölgelerini güvence altına alınmasını sağlamıştır. Ayrıca farklı noktalara yerleştirilen bu birlikler yoluyla bölgedeki halkların birbirleriyle olan iletişimi veya yakınlaşması da engellenmeye çalışılmıştır. Ayrıca dış politikada etkin biçimde kullanılan Kalmuk, Kozak gibi grupların askeri gücünden de faydalanılmıştır. Örneğin Çarlık Rusyası, İsveçle olan mücadelesinde Kalmuk askerlerinden yararlanmıştır (Khodarkovsky, 1988: 9-10). Kalmukların askeri gücüne dikkat edilmesi gerektiğinin İsveç subaylarının notlarına geçtiği de bilinmektedir.</span></p>
<p><span>Çarlık Rusyası’nın böl-yönet ilkesi açısından göze çarpan önemli bir uygulaması Kazaklara yönelik olarak çıkarılan <em>Dala Vilayeti Gazetesi</em>’dir. Bu gazete ile Rusya’nın genel amacı, hükümetin yayınladığı emirleri halkın dili ile yayımlayarak Rusya’nın Kazakistan ve Türkistan’daki hakimiyetini kevvetlendirmekti. Gazete, Çarlık yönetiminin bu ana hedefine hizmet edecek bir takım amaçlara sahipti. Bunlardan ilki, <em>oluşturulacak müstakil bir Kazak yazı dili ile Rus hakimiyetindeki kültürel birliği bozmaya yönelik çalışmalara destek vermek</em>ti. Gazetenin ikinci amacı, <em>yapılan yayınlar yoluyla Tatarların Kazakistan ve Türkistan üzerindeki sosyo-kültürel etkilerini engellemek</em>ti. Bir diğer amacı ise, <em>yerel halkın çocuklarının Rus okullarına gönderilmesini sağlayarak Rusça’yı yaygınlaştırıp, asimilasyonu desteklemek</em>ti. Gazetenin son amacı da <em>Rus idaresine karşı doğabilecek tepkileri hafifletmek için bölgede yaşanan sosyo-ekonomik gelişmeleri göstererek, Rus işgalinin bölge halkları için ilerici bir hareket olduğunu anlatmak</em>tı (Özdemir, 2009: 1700). Bölgede yaşayanların kültürüne yönelik bir takım ilkeleri bulunan yayının bu açıdan <em>Ruslaştırma</em> amacı taşıdığı görülmektedir. Ayrıca Rus egemenliğinde yaşayan Türklerin tarihi süreç içerisinde alfabelerinde meydana gelen değişimler sonucu günümüzde kiril alfabesini kullanıyor olmalarının, uygulanan politikaların başarıya ulaştığının bir kanıtı olduğu görüşündeyiz.</span></p>
<p><span><strong>4. Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Timur dönemi sonrasında Türkistan’da oluşan siyasi otorite boşluğu, bölgede sürekli devam eden çekişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Çarlık Rusyası için önemli bir hedef haline gelen Türkistan üzerinde politikalar geliştirilmiştir. Uygulanan politikalar yalnızca siyasi özellik taşımayıp, aynı zamanda kültürel boyutlarıyla da dikkat çekmektedir. Çünkü özellikle uygulanan kültürel politikalar siyasi emellerin tamamlayıcısı niteliğindedir.</span></p>
<p><span>Gerek Kazak topraklarında, gerekse Türkistan’da gerçekleştirilmek istenen bu politikalar, bölge halklarının kültürel kodlarını kısmen bozmaya veya ortadan kaldırmaya hizmet etmekteydi. Çarlık Rusyası, bu yolla  başta Kazak halkı olmak üzere, diğer kavimler arasındaki ortaklığı bozmuş olacaktı. Bu da Türkistan için millet kavramının ortadan kaldırılması anlamına gelmekteydi.</span></p>
<p><span>Bugün gerek bölgede yaşayan, gerekse dünyanın çeşitli bölgelerindeki Türkler olmak üzere başka milletler tarafından <em>Türkistan</em> denilen geniş bölgenin <em>Orta Asya</em> olarak adlandırılması uygulanan politikaların başarıya ulaşıp ulaşmadığının da cevabı niteliğindedir. Hatta tarihi ve kültürel adıyla Türkistan coğrafyasında günümüzde yaşamakta olan insanların Rusça’yı ana dilleri gibi konuşması ve özellikle bölge halkının büyük bir kısmının geçmişteki Sovyet yönetimini halen en ideal yönetim tarzı olarak görerek övgüyle bahsetmeleri tarihten beri uygulanan politikaların bölgenin genetik kodlarına etkisini ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a>
</p><p><span>Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Tarih Bölümü <a href="mailto:oberber@ogu.edu.tr">oktayberber@gmail.com</a></span></p>
<p>Not: <em>Bu çalışma, 28 Ağustos-2 Eylül 2012 tarihlerinde Kırım’da düzenlenen 10. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi’nde </em><span><strong>“XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Çarlık Rusyası’nın Türkistan Siyasetine “Böl – Yönet” İlkesi Bağlamında Bir Bakış.”</strong></span><em> adı ile bildiri olarak sunulmuş ve bildiri kitabında yayımlanmıştır.</em></p>
<div>
<hr>
<p><span><span><strong>Kaynaklar</strong></span></span></p>
</div>
<div><span>♦ ACAR, Kezban (2004), Başlangıçtan 1917 Bolşevik Devrimi’ne Kadar Rusya Tarihi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, Vasili Viladimiroviç (2004), Rusya ve Avrupa’da Oryantalizm, Çev., Kaya Bayraktar – Ayşe Meral, Küre Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÇAPRAZ, Hayri (2011), Çarlık Rusyasısı’nın Türkistan’da Hakimiyet Kurması, SDU Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 24, s. 51-78.</span></div>
<div><span>♦ d’ENCAUSSE, Helene Carrere (2003), Tamamlanmamış Rusya, Çev., M. Reşat Uzmen, Ötüken Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ DOĞAN, Orhan (2002), Kazak – Kalmuk (Jungar) Savaşları, Türkler, (Uluslararası Türk Tarihi Projesi), C.VIII, s. 670-686.</span></div>
<div><span>♦ DOĞAN, Orhan (2011), Çarlık Rusyası’nın Uyguladığı İstila ve Asimile Siyasetine Karşı Başkırtların Çıkarttığı İsyanlar (XVII. Yüzyılın İkinci Yarısı ve XVIII. Yüzyıl), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 26, s. 117-135.</span></div>
<div><span>♦ KHODARKOVSKY, Michael (1988), Uneasy Alliance: Peter the Great and Ayuki Khan, Central Asian Survey, Vol. 7, No. 4, s. 1-45.</span></div>
<div><span>♦ KOLESNİKOV, Aleksandr (2010), Rus Seyyahların Gözüyle Kaşgar XIX. Yüzyılın İkinci Yarısı – XX. Yüzyılın Başı, Çev., Rakhat Abdieva, Haz., İlyas Kamalov, TTK Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ONAY, Yaşar (2002), Rusya ve Değişim, Nobel Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEMİR, Emin (2009), Rusya’nın Kazakistan’da Uyguladığı Kültür Siyasetine Örnek Olarak “Dala Vilayeti Gazetesi”, Turkish Studies, Vol. 4/3, Güz, s. 1697-1715.</span></div>
<div><span>♦ TACEMEN, Ahmet (1994), Rus Egemenliğindeki Türklerin Alfabelerinin Değiştirilmeleri 1769 – 1940, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Ahmet Zeki Velidi (1981), Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ЦЮРЮМОВ, Александр Викторович (2007a), Руссия и Калмыцко-Ногайские Отношения Первой Трети XVII в., Востоковедные исследования в Калмыкии : сб. науч. тр., Элиста, s. 29-42</span></div>
<div><span>♦ ЦЮРЮМОВ, Александр Викторович (2007b), Начальный Этап Вхождения Калмыков в Состав Русского Государства, Востоковедные исследования в Калмыкии : сб. науч. тр., – Элиста, s. 25-32</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref1" name="_edn1"><em>[1]</em></a><em> Bu çalışma, 28 Ağustos-2 Eylül 2012 tarihlerinde Kırım’da düzenlenen 10. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi’nde bildiri olarak sunulmuş ve bildiri kitabında yayımlanmıştır.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref2" name="_edn2"><em>[2]</em></a><em> 1613 yılında Michael’in Rus yönetiminin başına geçmesiyle başlayan Romanovlar dönemi, Çarlık Rusyası için en parlak dönemin ifadesi niteliğindedir. Michael işbaşına geldikten hemen sonra, otoritesini sağlamlaştırmak adına idari reformlara ağırlık verdiği görülmektedir. Bölgelerin yönetimi tekrar yapılandırılmış, merkeze daha çok bağlı olan, ancak kendi alanında yargılama, vergi toplama gibi çeşitli haklar vermiştir. Ancak bir takım problemlerle de karşılaşılmıştır. Örneğin Michael’den önce merkezden diğer bölgelere gönderilen yöneticilerin bir takım keyfi uygulamaları da devam etmiştir. Bu dönemde feodalizm (serflik) oluşumunun da tamamlanması sosyo-ekonomik alanda gelinen durumu göstermektedir. Askeri birlikler içerisinde aristokrat süvari birlikleri olan profesyoneller, diğer tarafta da yarı profesyonel mahiyette “streltsi”, silahşörler (tüfekli askerler) ve Kozaklar yerini almıştı (Acar, 2004: 105-106, 108, 110).</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref3" name="_edn3"><em>[3]</em></a><em> XVII. yüzyıl, Korkunç İvan’ın oluşturduğu ve imparatorluğa dönüşme güdüsünü belleklere yerleştiren dönemdir. Çünkü İvan Rusyası alışık olmadığı yeni bir düzenlemeye kavuşmuştur. d’Encausse’ye göre bu yeni düzeni şöyle özetleyebiliriz: “Bir tarafta kurumların tekdüzeliğini ve statülerin sağlamlığını yerleştiren kurallar ve devlet tarafından egemen olunan bir merkez oluşturulmuştur. Her toplumsal grup yavaş yavaş orada kendisine kesin bir yer edinmişti: Devletin işlevini yerine getirmek ve yapılan fetihleri savunmak üzere kurulan, mükafat olarak hükümdar tarafından bağışlanan beylik arazilerin dışında başka yaşama imkanı olmayan hizmete adanmış soylular ve görevlerini yerine getirmede devlet ve soylulara maddi kaynak sağlayan köylüler.”</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref4" name="_edn4"><em>[4]</em></a><em> Türk tarihi üzerine önemli çalışmalar gerçekleştirmiş Togan ve yurt dışında hazırlanan bazı çalışmalarda (özellikle Rusça eserlerde) Türkistan ve Türk dünyası açısından oldukça önemli görülen Kalmuk konusuna değinilmektedir. Son yıllarda ülkemizde de konuya ilgi duyulması ile birlikte ele aldığımız Kalmuk hareketini, 2014 yılında tamamladığımız “Kalmuk İstilası ve Türk Dünyasına Etkileri” adlı doktora çalışmamızda etraflıca ele almıştık. </em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref5" name="_edn5"><em>[5]</em></a><em> Samarskaya Luka, İdil Nehri üzerinde Simbir ve Stavropol’un hemen güneyinde yer almaktadır.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref6" name="_edn6"><em>[6]</em></a><em> I. Petro döneminde “Elçilik Hizmetleri Şark Masası Sekreteri” Florio Beneveni, Kafkasya ve İran üzerinden 1721 yılında Buhara’ya gitmiş, buradan da Hive’ye geçerek bir takım incelemelerde bulunmuştur. 1725 yılında Rusya’ya döndüğünde ise, gördüğü yerler hakkındaki izlenimlerini rapor halinde Çarlık yönetimine sunmuştur. Rapora göre, Amu Derya ve buranın yukarısındaki bölgelerden olan Bedahşan’da altın kaynakları bulunmaktadır. Ayrıca Beneveni, Sir-Derya yatağının her noktası ile Andican ve Mergilan’da da yeterli miktarda altın bulunduğunu rapor etmiştir. Barthold, söz konusu raporda bölgenin siyasi durumu hakkında da bilgiler verildiğini, ancak raporun Türkistan’ın altın rezervi konusunda abartılı ifadeler içerdiğini söylemektedir (Barthold, 2004: 290-291).</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref7" name="_edn7"><em>[7]</em></a><em> Orenburg’da oluşturulan bu merkez, XIX. yüzyılda Çarlık için daha önemli bir konum kazanmıştır. Bu yüzyılda ruhani bir merkez konumuna da kavuşan Orenburg’da oluşturulan dini merkez, çeşitli yerleşimlerde bulunan ve o bölgenin dinsel açıdan önde gelen kişisi olan müftü tayinlerini de yapar hale getirilmiştir. Doğal olarak buradan gerçekleştirilen müftü atamaları da Rus kontrolünde gerçekleşmekteydi. Böylelikle XVIII. yüzyılın siyasi-askeri merkezi olan Orenburg, XIX. yüzyılla birlikte kültürel bir hüviyet de kazanmıştır. Ayrıca 1824 yılında çıkarılan kanunla Kazakistan’ın Turgay ve Ural bölgelerinin yönetimi Orenburg Genel Valiliği’ne bağlanmasıyla Orenburg’un siyasal anlamdaki işlevi artmıştır.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref8" name="_edn8"><em>[8]</em></a><em> Orenburg’da merkez oluşturma fikri I. Petro’ya aitti. Petro bu merkezde, içeride ve Orenburg sınırında huzurun sağlanabilmesi, itaat altına alınan yabancıların soydaşları tarafından saldırıya uğramamaları ve Putperest yada Müslümanlıktan Ortodoksluğa geçenlerin baskı görmemesi için askeri bir güç bulundurmak gerektiğini düşünmüştür. Bu yüzden Orenburg bölgesinin istihkamlarla donatılması ve Ruslarla iskan edilmesi düşünülmüştür (Doğan, 2011: 125).</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref9" name="_edn9"><em>[9]</em></a><em> Türkistan’ın kuzeyinde oluşturulan bu hattın aynı amaç doğrultusunda bir başka örneği de Azak’tan başlayan ve Kafkasların kuzeyine uzanan Kozak Hattıdır.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref10" name="_edn10"><em>[10]</em></a><em> Gerçekleştirilen Büyük Kuzey Seferinden elde edilen topografik ve astronomik çalışmaların sonucu olarak 1745 yılında Rusya’nın ve Asya’daki topraklarının akademik atlası yayınlanmıştır (Barthold, 2004: 299).</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rusyanin-turkistan-siyaseti-bol-yonet.html#_ednref11" name="_edn11"><em>[11]</em></a><em> Çar I. Petro’nun gerek içeride, gerekse dışarıda belirlediği politikaları şu şekilde özetlemek mümkündür: “1- Rus ulusunu Avrupalılaştırmak, 2- Olabilecek ani saldırılara karşı orduyu hazır tutmak, 3- Denize açılabilmek için Baltık ülkelerine ve Özellikle İsveç’e yönelik politikalar üretmek, 4- Ticari eksikliği gidermek için İngiltere ile ittifak kurmak, 5- Kuzeyde Baltık, güneyde de Karadeniz kıyıları boyunca genişlemek, 6- Dünya gücü olabilmek için İstanbul ve Hindistan’a doğru ilerlemek, 7- Karadeniz ve Baltık Denizi’ne ulaştıktan sonra dünya hakimiyetinde söz sahibi olmak için Habsburg ve Fransızlarla ilişkiler kurularak, ortaklık teklif etmek, 8- Bu iki kuvvet ile birliktelik kurulduğunda onları zayıflatmaya çalışmak ve tek güç olarak kalmak” (Onay, 2002: 26-27). Bazı yönleriyle ütopik olarak değerlendirildiğinden bilim dünyasınca gerçekliği tartışılan “Petro’nun Vasiyetnamesi” bu ilkeler üzerinde odaklanmıştır. Her ne kadar gerçekliği tartışmalı da olsa, uygulanan politikaların pek çoğunun burada sözü edilen ilkeler etrafında şekillenmektedir. </em></span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aral Gölü Çevre Felaketi ve Orta Asya</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aral-goelu-cevre-felaketi-ve-orta-asya</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aral-goelu-cevre-felaketi-ve-orta-asya</guid>
<description><![CDATA[ Aral Gölü Çevre Felaketi ve Orta Asya
GİRİŞ Orta Asya’da çevre konusunda şu andaki hassasiyetin esas ne­deni, çevre problemlerinin duyarsız kalınamaz boyutlara ulaşmış olmasıdır. Aral Gölü’nün kurumasıyla en ilgisiz insanların dahi fark edebileceği düzeye ulaşan kirlenme aydınların ve halkın ilgi­sini kaçınılmaz bir şekilde çevre sorunlarına yoğunlaştırmıştır. Bu makalenin birinci bölümünde Aral Gölü’nün kuruma noktasına gelmesinin sebepleri, ikinci bölümünde Aral Gölü çevre felaketi­nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb515bf8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aral, Gölü, Çevre, Felaketi, Orta, Asya</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Salih-Yilmaz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html">Aral Gölü Çevre Felaketi ve Orta Asya</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Salih YILMAZ </strong></span></a>
</p><p><span>GİRİŞ</span></p>
<p><span>Orta Asya’da çevre konusunda şu andaki hassasiyetin esas ne­deni, çevre problemlerinin duyarsız kalınamaz boyutlara ulaşmış olmasıdır. Aral Gölü’nün kurumasıyla en ilgisiz insanların dahi fark edebileceği düzeye ulaşan kirlenme aydınların ve halkın ilgi­sini kaçınılmaz bir şekilde çevre sorunlarına yoğunlaştırmıştır. Bu makalenin birinci bölümünde Aral Gölü’nün kuruma noktasına gelmesinin sebepleri, ikinci bölümünde Aral Gölü çevre felaketi­nin Orta Asya sosyal hayatında meydana getirdiği değişiklikler ve son bölümde ise Aral Gölü’nün kurtarılması için yapılan çalışma­lar ile uluslararası platformda Aral’a verilen önem anlatılmaktadır.</span></p>
<p><span><em>Aral ölüp giderken,<br>
</em><em>Hiçbir kimse çıkıp ah demez,<br>
</em><em>Ölüp giden vatan bu<br>
</em><em>Ölüp giden su değil.</em></span></p>
<p><span>Türkistanlı şair Mahkam Rahman’ın bu mısraları Aral Gölü çev­re felaketinin yalnızca bir su sorunu olmadığını çok açık bir şekil­de ifade etmektedir.</span></p>
<p><span>Aral Gölü, Kazakistan ve Özbekistan arasındadır. Hazar, Superior-Michigan-Huron (Amerika) ve Victoria (Afrika) göllerinden sonra dünyadaki en büyük dördüncü göldür. Bu gölü besleyen Amu Derya (Ceyhun) ve Sır Derya (Seyhun) nehir sularının % 90 oranında sulama amacıyla kullanılmaya başlanmasıyla göle dökü­len akarsular hemen hemen yok denebilecek düzeye inince Aral Gölü ortadan kaybolmaya başlamıştır. Göldeki su seviyesi 1996 yılı itibariyle onaltı metre düşmüştür. Bu duruma paralel olarak göl alanı 68.000 km<sup>2</sup>’den 37.000 km<sup>2</sup>’ye inmiştir.</span></p>
<p><span>Aral Gölü havzası 690.000 km<sup>2</sup>’nin biraz üzerindedir. Bu hav­zada kısmen veya tamamen Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi ülkeler yer almaktadır. Bu su havzasında Seyhun ve Ceyhun gibi Asya’nın iki büyük nehri bulunmaktadır. Her iki nehir, dağlara düşen karların erimesi sonucu oluşan sular ile ya­ğışlardan beslenmektedir. Ceyhun Nehri esas itibariyle Tacikistan, Seyhun Nehri ise Kızgıristan’dan kaynaklanmakta Tacikistan ve Özbekistan’dan yol alıp Aral Gölü’ne dökülmektedir. Aral Gölü havzasında 1996 yılı tahminlerine göre yaklaşık kırk milyon insan yaşamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Sulama, tarımla uğraşan Orta Asya devletlerinde sosyo-ekonomik gelişmenin en temel unsurlarından biridir. Günümüzde bu bölgede geniş çaplı sulama ve ıslah çalışmaları neticesinte pamuk-pirinç ve diğer tarım ürünleri yetiştirilmekte ve çok iyi rekol­teler alınmaktadır. Elbette bu durum halkın gıda ihtiyacını karşı­ladığı gibi hammadde ihtiyacına da yeterince cevap vermektedir. Ancak yerüstü ve yeraltı stoklarını gelişi güzel ve hatta hor bir şe­kilde kullanmak ve sadece pamukçuluğa önem vermek, Aral Gö­lü havzasındaki sulama problemlerini endişe verici bir noktaya getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Orta Asya’da pamuğun çok özel bir yeri vardır. Pamuk, Türk Dünyası’nın büyük zenginliklerinden olduğu gibi, yanlış ekolojik şartlar sözkonusu olduğu hallerde çevre felaketine de yol açacak konuma gelmektedir. Orta Asya’da pamuk tarımının en geniş alan kapladığı bölge Özbekistan’dır. Özbekistan’da 1994 yılında ekilen alanların %37.3’ü endüstri bitkilerine %35.7’si tahıllara, %21’i yem bitkilerine ve %6’sı sebze ve bostan üretimine ayrılmıştır. Ülke, 1.7 milyon hektar alanda ürettiği 4.2 milyon ton kütlü pamuk üre­timi ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nda birinci sırada yer al­maktadır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Yani eski Sovyetler Birliği dahilindeki pamuk ekim alanlarının %65’i Özbekistan’dadır. Bu oran Türkmenistan’da %9.5, Tacikistan’da %8.2, Kazakistan’da %5.5, Kırgızistan’da %3.6’dır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu durum Orta Asya’yı pamuk tarımının esaretine bı­rakmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68165" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-001.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-001-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>ARAL GÖLÜ ÇEVRE FELAKETİNİN SEBEPLERİ</span></p>
<p><span>Dünyadaki en büyük çevre felaketlerinden birini oluşturan Aral Gölü Sovyet döneminin yanlış ekonomik politikalarının bir neticesidir. Aral Gölü’nün yüzölçümünün ikibin yılında 35.000 km<sup>2</sup>’den az olacağı tahmin edilmektedir. 1987’den sonra suyun azalması neticesinde Aral, büyük göl ve küçük göl olmak üzere ikiye bölünmüştür. Maloye Gölü de ayrı bir göl olarak ortaya çık­mıştır. Aral Gölü’nün kurumasının esas sebebini Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin sularının göle varmadan önce, aşırı derecede tü­ketilmesidir. Ceyhun Nehri sularının büyük miktarının Türkmen kanalına sevki, aynı zamanda bölgedeki pamuk üretimi için suni sulama kanallarına yollanması, ekili alanların devamlı genişletil­mesi Ceyhun ve Seyhun nehirleri sularını Aral Gölü’ne ulaşamaz duruma getirmiştir. Bu arada topraktan fazla ürün almak maksa­dıyla anormal bir şekilde suni gübre ve kimyevi maddelerin kul­lanılması neticesinde, toprak ve su, sağlığa zararlı olacak şekilde zehirlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu zehirlenme ve kirlenme önüne geçilmesi zor sonuçlar doğurmuştur ve Aral Gölü’nü kuruma noktasına ge­tirmiştir. Aşağıdaki tablo bu durumu daha açık bir şekilde göster­mektedir.</span></p>
<p><span>Aral Gölü’nün Genel Durumu</span></p>
<table class=" aligncenter" width="482">
<tbody>
<tr>
<td width="215"><strong><span>Aral Gölü</span></strong></td>
<td width="89"><strong><span>1961</span></strong></td>
<td width="89"><strong><span>1985</span></strong></td>
<td width="89"><strong><span>2000 Yılı Tahmini</span></strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Su Yüzölçümü (km<sup>2</sup>)</span></td>
<td width="89"><span>66.000</span></td>
<td width="89"><span>46.000</span></td>
<td width="89"><span>35.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Boyu (km)</span></td>
<td width="89"><span>492</span></td>
<td width="89"><span>360</span></td>
<td width="89"><span>330</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Eni (km)</span></td>
<td width="89"><span>290</span></td>
<td width="89"><span>210</span></td>
<td width="89"><span>195</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Sahil Şeridi (km)</span></td>
<td width="89"><span>3000</span></td>
<td width="89"><span>1.150</span></td>
<td width="89"><span>1.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Ortalama Derinlik (m)</span></td>
<td width="89"><span>16</span></td>
<td width="89"><span>12</span></td>
<td width="89"><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Maksimum Derinlik (m)</span></td>
<td width="89"><span>69</span></td>
<td width="89"><span>58</span></td>
<td width="89"><span>52</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Yıllık Buharlaşma (km<sup>3</sup>)</span></td>
<td width="89"><span>60</span></td>
<td width="89"><span>40</span></td>
<td width="89"><span>30</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="215"><span>Tuzlanma Oranı (g/lt)</span></td>
<td width="89"><span>          11,28</span></td>
<td width="89"><span>20</span></td>
<td width="89"><span>40</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Kaynak: Geología Aral’s Koga Morya, Taşkent 1987</span></p>
<p><span>Tabloya göre Aral Gölü ikibin yılından itibaren yok olma teh­likesiyle karşı karşıyadır. Bu yok olma insanları da kapsamaktadır. Aral Gölü yüzeyindeki su seviyesinin azalmasıyla, gölün eski ya­tağında, yumuşak kumlar ve tuzlar ortaya çıkmış, yılda yaklaşık yüzmilyon ton tuz, rüzgarların da etkisiyle toz halinde çevreye sa­çılmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Tuzlanma oranındaki artış, Türkmenis­tan’da %80, Kazakistan’da %60-70, Özbekistan’da %60, Kırgızis­tan’da %40, Tacikistan’da %35 olarak ölçülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ayrıca su­lanan alanlardaki tuzlanmanın Özbekistan’da %30, Türkmenis­tan’da %40, Kazakistan’da %33 ve Kırgızistan’da %20’lik bir verim kaybına neden olduğu da tesbit edilmiştir. Etrafa dağılan bu kum­lar günümüzde 200.000 km<sup>2</sup>’den fazla ziraat toprağını kaplamıştır. Göl etrafında 10 milyon ton miktarında tuz alanı meydana gelmiş­tir. Ortalama bunların günde 700 kg’ı ziraat alanlarına düşmekte­dir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Aral Gölü havzasındaki iklim de değişmiştir. Çevrede or­talama kış sıcaklığı 2°C artmıştır. Aral Gölü, çevresindeki Kızılkum ve Karakum çöllerinin iklimini artık dengeleyemediğinden kışlar daha uzun, daha soğuk ve daha kuru, yazlar da fevkalade sıcak ve kuru geçmektedir. Böylelikle çevre üzerindeki tahribat büyü­mekte, bu tahribat Aral ve yakın çevresinden uzaklardaki alanla­ra doğru yayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Karakalpakistan’da günümüzde suların çekilmiş bulunduğu Aral Gölü alanı bir tuz gölüne dönüşmüştür. Buradan kalkan kum ve tuz bulutları, çevredeki tarım alanlarına her yıl hektar başına hemen hemen yarım ton kum ve tuz yağdırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Yakın bir zamanda bu sorunun önüne geçilmezse, tamamiyle afet böl­gesi ilan edilen Karakalpakistan çöller ülkesine dönüşecektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68166" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-002.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-002-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Aral Gölü’nün durumu dünyanın dördüncü büyük iç denizle­rinden bir tanesinin ölümü olsa dahi bazı hususlar gözardı edile­mez. Denizin ölmesi yanında insanlar, bir kısım hayvanlar ve bit­ki dünyası da yok olmaktadır. Bu yıkımın sorumluluğu, daha faz­la pirinç-pamuk yetiştirmek isteyen mahalli yöneticilere düşmek­tedir. Onlar, kendi emirlerini yerine getirmeyenleri partiden uzak tutup hapse atmakla göz dağı vermeyi, emir ve kararlarıyla onla­rı korkutmayı daha kolay bir yol olarak benimsemişlerdir. Suçlu­lara yardım edenler, üst makamların baskı ve tehditlerine sabırla itaat eden, doğruyu bilmeyen basit kooperatifçi ve köylülerdir. Ancak son zamanlarda milyonlarca ton pamuk elde eden bu in­sanlar Aral Gölü’nün de yok olduğunu fark etmişlerdir. Lenin’den Brejnev’e kadar hepsi yıllardır pamuk yetiştirilmesini desteklemiş­lerdir. Pamuk tarımını teşvik etmek için de bazı sözler kullanmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Örneğin: “Pamuk yetiştirmeyi beceremiyenler hapishanede yatmayı becersinler bari…” gibi.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>SSCB döneminde komünist sistemin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne yaptığı en büyük kötülük, bu toplumları inisiyatif almaktan uzaklaştırmış, rahat toplumlar haline getirmiş olmasıdır; ekmek elden, su gölden. Toplumları kendilerine, kendi ülkelerine karşı sorumsuz hale getirmiştir. Yukarıda belirttiğim örnekler bu duru­mu açıkça gözler önüne sermektedir.</span></p>
<p><span>1965-1985 yılları arasında tarıma açılan ikibuçuk milyon hektar arazi sadece pamuk tarımı için kullanılmıştır. 1965 yılına kadar Orta Asya’da bulunan dörtbuçuk milyon hektar arazinin sulanma­sı 50-54 km<sup>3</sup> su ile sağlanırken (hektar için 10.000 m<sup>3</sup>), yeni elde edilen ikibuçuk milyon hektar için 30 km<sup>3</sup> değil 60 km<sup>3</sup> su gerek­mektedir. Bu da yeni her bir hektara su, kimyasal gübre, pestisidenin (böcekleri öldürücü ilaçlar) iki katı demektir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu artış beraberinde felaketin artacağını da müjdelemektedir.</span></p>
<p><span>Özbekistan’da pamuk, ekili arazinin %75-80’ini kaplamıştır. Bu gerçekten de çok yüksek bir orandır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bir bitkinin ekim alanı bu kadar yüksek değildir. Ayrıca buralarda halkın ziraat tecrübesi olmadığından, toprağın sürekli ekilmesi iş­lemi ortaya çıkmış ve toprak bir süre sonra kullanılamaz hale gel­miştir. Bu topraklarda başka bitkilerden verim almak için uzun za­man beklemek gerecektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68167" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-003.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-003-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Orta Asya’da sulanan topraklardaki humusun %40’ı kaybol­muştur. Böylece pamuk ve diğer ürünlerin verimi de düşmüştür. Toprakların verimini arttırmak için ise su, kimyasal gübre ve pestisideleri kullanma yoluna gitmişlerdir. Bu kullanıma izin veren yönetim sadece kendi ülkelerine değil dünyaya da zarar vermeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Sonuç bellidir. Aral ölmüş ve Orta Asya’nın bir­çok yerinde çevre sıkıntıları ön plana çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Pamuğa verilen önemden dolayı Orta Asya’nın değişik yerle­rinde su toplamak, depo yapmak ve su dağıtmak için yeni kanal­lar ve borular döşenmiştir. Bu kanalların çoğu ikiyüzbin kilomet­re olduğu halde, içinde su arıtıcı makinalar bulunmamaktadır. Bu proje için yaklaşık doksan milyon rouble harcanmıştır. Ama yine su yetmeyince bu sefer Su Ekonomisi Bakanlığı daha fazla para harcayarak verimi arttırmaya çalışmıştır. Bunun sebebi de “Ame­rika ekonomisi düzeyine çıkmak hatta onu geçmek” sloganıdır. Sonuçta pamuk üretimi yılda 8-9 milyon tona ulaşmıştır. Ancak ni­çin bu kadar çok pamuk üretildiği bilinmemektedir. Çünkü bu ka­dar üretim için fabrikalar yetersizdir. Korkunç ve basit ihtiraslar sonucu Aral Gölü kolay bir şekilde yokolmuştur.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Şu anda göl 400-430 km<sup>3</sup> suya sahiptir.</span></p>
<p><span>1970’li yılların başından itibaren ırmaklardan alınan su miktarı pamuk üretimiyle doğru orantılı olarak artmıştır. 1970’li yılların ortalarında Ceyhun göle ulaşamıyorken, Seyhun ise sadece yılda 5-8 km<sup>3</sup> su getirebilmiştir. Aral Gölü çok hızlı bir şekilde yok ol­maktadır. Çünkü gölün yıllık buharlaşma hızı 36-40 kn<sup>3</sup>’dür. Bu felaket belki telafi edilebilir, daha doğrusu edilmelidir. Dünya ta­rihinde buna benzer bir felaket olayı daha vardır. Aşırı şekilde kir­lenen Erie Gölü (ABD ile Kanada arasında) ekolojik temizliğini kırkiki milyon dolar gibi bir masrafla yeniden elde etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Son yıllarda Aral Gölü’nün derinliği onaltı metre azalırken kı­yısı da 60-80 km içeriye doğru çekilmiştir. Eskiden göl kıyısı olan üçmilyon kilometrekarelik bir alan, Aral-Kum isimli bir çöle dö­nüşmüştür. Bu çöl tamamen tuz bulutlarıyla kaplanmıştır ve rüz­garın da etkisiyle kumlar etrafa yayılmaktadır. Öyle ki kilometre­lerce uzakta, Aral Gölü’nün çok küçük bir kısmı zorlukla görül­mekte ve bir çok tekne ve gemi göl yerine tuzların ve kumların üzerinde oturmaktadır. Ayrıca felaket öncesinde gölde yetmişbin ton balık avlanırken bugün miktar ikibin tona kadar düşmüştür. Daha önceleri iki balık kombinası, on suni balıkçılık, onsekiz ba­lıkçılıkla ilgili kolhoz tarafından balıkçılık yapılırken ve bu balık­lar Moynak’ta bulunan fabrikada konserve haline getirilerek bü­tün Sovyetlere dağıtılırken, bugün bu fabrika ihtiyacının çoğunu Baltık ülkelerinden karşılamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Fakat bu bağın ne kadar süreceği bilinmemektedir.</span></p>
<p><span>Orta Asya’da Aral Gölü’nün kurumasıyla meydana gelen eko­lojik dengenin bozulmasıyla ortaya çıkan sonuçlarla Türkiye’nin de karşı karşıya gelmesi içten bile değildir. Konya, Aksaray, An­kara illerinin sınırları içinde bulunan Dünya’nın ikinci büyük tuz gölü konumundaki Tuz Gölü’nün iki binli yılların ilk yarısında yok olacağı bildirilmektedir. Ekolojik dengenin giderek bozulma­sı sonucu Tuz Gölü’nün can çekişir hale geldiğini belirten Konya Çevre İl Müdürü Mehmet Bilgiç, Türkiye’nin tuz ihtiyacının % 65’ini karşılayan gölde, tuz konsantrasyonunun % 98’den % 78’lere kadar düştüğünü söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Yakın bir zamana kadar gözle görülebilir tedbirler alınmazsa Tuz Gölü’nün çevreye vere­ceği zarar Aral Gölü’nden daha fazla olacaktır. Çünkü Tuz Gö­lü’nün kurumasıyla ortaya çıkan tuz ve kumlar rüzgarın da etki­siyle Konya, Aksaray ovalarını kullanım dışı bırakabilecektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68168" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-004.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-004-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ARAL GÖLÜ ÇEVRE FELAKETİNİN ORTA ASYA SOSYAL HAYATINDA MEYDANA GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER</strong></span></p>
<p><span>3/5’ü çöl ya da yarı çöl olan Özbekistan’da tarım yapılan ara­zinin hemen tümünün sulanması gerekmektedir. 1960’larda pro­jesi hazırlanan ancak 1980 yılında yüksek maliyet nedeniyle Mos­kova’nın çalışmalarını durdurduğu Sibirya’dan Aral Gölü’ne su nakli planları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tamamen iptal edilmiştir. Yine yakın zamanlara kadar Moskova’daki Su Ba­kanlığı, Orta Asya’daki her Cumhuriyet’te kullanılabilir durumdaki sudan pay tahsis etmekte, ancak suyun belirli bir miktarını Aral Gölü’ne bırakılmasını şart koşmaktaydı. Sovyetlerin yıkılmasıyla bu proje de askıya alınmıştır. Suyun kaynak tarafındaki ovalarda yaşayan çiftçiler, kendi yaşam tarzlarını muhafaza edebilme endi­şesiyle daha fazla su almaktadır. Bunun anlamı da suyun aşağı ta­rafında, Özbekistan’daki çiftçilere daha az su kalması demektir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Eski bir Özbek deyimiyle “Hayat ancak suyun olduğu yerde vardır” fakat Özbekistan’daki hayat suyun azalmasıyla sıkıntılı günler geçirmektedir.</span></p>
<p><span>Irmaklar ve göller, sanayi artıkları ve arıtılmamış kanalizasyon atıkları ile tarım alanlarından gelen gübre sızıntıları ile kirlenmek­tedir. 1988 yılında Sovyetler Birliği’nde ülke çapında alınan ör­nekler üzerinde yapılan incelemeler içme sularının % 18’inin sağ­lık standartlarına uygun olmadığını ortaya koymuştur. Sovyetler Birliği’nde sayıca altıbini bulan resmi dalga işlemlerinin hemen hemen yarısı sağlık kurallarına aykırı yönler içermektedir. Türk­menistan ve Özbekistan’da bulunan atık dalga alanlarının 3/4’ü bu özelliktedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Bu gibi sorunlar Orta Asya toplumlarını da­ha da içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir.</span></p>
<p><span>Aral Gölü’nün kuruması, çevrenin zehirli çöllerle kaplanması ve kumların rüzgar sayesinde bir yerden diğer bir yere taşınması bölge halkında çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuş­tur. Bölgede aneminin çok yaygın olduğu, bilhassa kadınların %80’inin bu hastalığa yakalandığı bilinmektedir. Verem’de eskiye nazaran 2/3 oranında artmış durumdadır. Taşauz, Nukus gibi bü­yük yerleşim merkezlerinde de suyun kirli olmasının (suni gübre ve kimyevi madde atıklarının suya karışmasıyla) sebep olduğu çe­şitli hastalıklar vardır. Taşauz da halkın tahminen % 70’i çeşitli iç hastalıklara yakalanmış bulunmaktadır. Hepatit (sarılık) ve malar­ya (sıtma) yaygındır. Halkın direncinin az olması bu yerlerde “Ekolojik Aids” tabirinin yaygınlaşmasına neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>Karakalpakistan’a bağlı Moynak’ta belli yerler balık yetiştirmek için sularla doldurulmuştur. Bu su bir çok kimyasal karışım içer­mektedir. Ancak balık ve diğer tarım ürünlerini yememek açlıktan ölmek demek olduğundan halk bu zehirli balıkları yemek duru­mundadır. Buna bağlı olarak bu bölgelerde bebek, çocuk ve ha­mile kadın ölümlerinin oranı yükselmiştir. Tıbbi araştırma ve ista­tistiklere göre Aral Gölü’nün etrafındaki bölgelerin eski Sovyetlerde en yüksek çocuk ölümü oranına sahip olduğu bildirilmiştir. Binde yetmişaltı hatta bazı yerlerde binde doksansekiz ve binde yüzonsekiz olduğu söylenmektedir. Aralsk’ta, Moynak’ta bebekler annelerinin normalden 3-4 kat fazla tuzlu sütünü içmeyi reddet­mektedirler. Türkmenistan’da ki Taşauz Oblastı tüm Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri arasında en yüksek çocuk ölüm ora­nına sahiptir. Nukus hastanelerinde yatanların % 90’ının böbrek­lerinde kum ve taş bulunmaktadır. Suyu kaynatarak içmek çözüm getirmemektedir. Çünkü kum kaynatılarak yok edilememektedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Halk su yerine kök adı verilen çay içmektedir.</span></p>
<p><span>Aral havzasında yüz kişiden altmışdokuzu hastadır. 1980-1987 yılları arasında Özbekistan’da hastaneye yatan hasta oranında bü­yük artışlar gözlenmiş ve bu oran % 21.8’den % 26.3’e, Karakalpakistan’da ise %20.2’den % 24.9’a yükselmiştir. Karakalpaklar’ın yaşadığı Bozatav Rayonu çevresinde her bin bebekten yüzonu ölmektedir. Orta Asya’da gübre üretimi ile kanser oranları ve kan dolaşımı bozuklukları arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Kara­kalpak Muhtar Cumhuriyeti bütünüyle afet bölgesi ilan edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Karakalpakistan’da halkın çoğunda allerji vardır. Otuz ya­şın üstündeki insanların göz kapakları siyahlaşmış ve vücutların­da felaketin izleri bulunmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68169" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-005.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-005.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-005-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bugün Karakalpakistan’da ikibin beşyüz doktor ve onbin hem­şire doksaniki hastanede Aral Gölü ve diğer sorunların meydana getirdiği problemlerle uğraşmaktadırlar. Ancak hastaneler gerekli teknolojiye sahip bulunrnadıkları gibi ilaç temininde de güçlük çekilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Çünkü Sovyetlerin dağılmasından önce gerek­li ilaçlar Bulgaristan ve Moskova’dan karşılandığı için, bugün Sov­yetlerin dağılmasıyla ilaçlar karaborsaya düşmüştür.</span></p>
<p><span>Orta Asya’da yaşam standartı ülke ortalamasının ancak yarısı­dır. Oysa kaderin bir cilvesi olarak nüfusun en hızlı arttığı bölge burasıdır. Bu bölgede yaşanan sosyal streslerde de büyük artışlar olmuş, özellikle boşanma sayısında yükselmeler tespit edilmiştir. Örneğin Özbekistan’da her bin kişiden boşananların sayısı 1960 yılında 0.3 iken 1987’de 1.5’e yükselmiştir. Ayrıca Aral bölgesin­deki yoğun bölgesel problemler ve milliyetçilik duygularındaki artışın uygulanan su ve sulama yöntemleriyle ilişkisi olduğu belir­tilmektedir. Aslında yukarıdaki bütün istatistikler aşırı iyimserdir. Orta Asya Cumhuriyetlerindeki bu oranların gösterilenlerden da­ha fazla olduğunu bizzat son Gorbaçov dönemi Sovyet araştırma­cıları iddia etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Bu sonuçlar Aral Gölü’nün etrafındaki ortamın kirlenmesinin kısmi sonuçlarıdır. Aral Gölü’ndeki mevcut kirlenme dünya tari­hinde insanlar tarafından gerçekleştirilen en büyük kirlenmedir. Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin Su-İktisadiyeti Bakanlığı Birinci Müsteşarı “Aral güzel ölmelidir” dedikten sonra “Halk denizsiz – gölsüz yaşamayı öğrenmeli” diye beyanatta bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu da göstermektedir ki devlet adamları insanlara önem vermezken çok paraya önem vermişlerdir. Buna karşılık biyoloji Profesörü Koboloviç “Bizler bir nesilde koca bir denizi yeryüzünden yok eden dünyada ki yegane memleket olduk”<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> diyerek Aral’ın durumunu açık bir şekilde izah etmektedir. Sovyet-Rus uzmanı Fedoroviç’in deyimiyle “İnsanlık tarihinde ilk defa bir göl yok edilmektedir”.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68170" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-006.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-006.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-006-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>ARAL GÖLÜ NÜN KURTARILMASI İÇİN YAPILAN ÇALIŞMALAR</span></strong></span></p>
<p><span>Aral Gölü’nü kurtarmak, açlığı önlemek, doğayı yeniden yaşat­mak, göle ümit vermek için son yıllarda bazı çalışmalar yapılmış­tır. Ancak bu çalışmaların henüz bir etkisi görülmemektedir. Çün­kü kamuoyunda, yapılacak havasının oluşturulması ile göle bir metreküp su bile eklenmiş değildir. Özbek ozan Muhammed Sa­lih’in deyimi ile “Aral Gölü’nü gözyaşları ile dolduramayacak­lar” dır.</span></p>
<p><span>Aral Gölü ile Orta Asya devletlerinden çok Avrupa basını ve B.M. ilgilenmektedir. 1990 yılında Indiana Üniversitesi’nde (A.B.D.) Aral hakkında bağımsız kuruluşlar tarafından bir konfe­rans organize edilmiştir. Aynı yılın sonbaharında Nukus’da Sovyetler Birliği Coğrafya Enstitüsü tarafından benzeri bir konferans daha organize edilmiştir. Ancak bu konferans, halkta çok kötü bir intiba bırakmıştır. Çünkü, düzenleyiciler Moynak hatta Nukus ve diğer şehirlerde yaşayan halkın sefil ve berbat durumunu katılanlara anlatamamışlardır. 1990 yılında Nukus ve Moynak B.M. Çev­re Komisyonu Programı tarafından ziyaret edilmiştir. Daha önce­ki yıllarda Aral problemi Sovyetler Birliği’nin Yüksek Sovyet’inde ve onun ekolojik komisyonunda tartışılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Fakat herhan­gi bir sonuç alınamamıştır.</span></p>
<p><span>C.P.S.U. (Merkez Komite ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Bir­liği) tarafından alınmış 10 Eylül 1988 tarihli karara göre Aral Gölü’ne 1990’dan başlayarak 8.7 kilometreküp su gönderilecekti.</span></p>
<p><span>Ama maalesef bu, sadece bir oyalama ve yalandı. SSCB almış ol­duğu acil önlemlerle ülkenin çevre problemlerini, özellikle Aral Gölü’nün kurtarılmasını gerçekleştirecekti. Aral Gölü’nü kurtar­mak için yaklaşık 700 kilometreküp su lazımdı (35 km küp bu­harlaşmasını da göz önüne alarak). Bu kadar suyu elde etmek için en azından 50-70 yıl ya da en kötü ihtimal 140 yıl gerekmektedir. Maalesef bu kararı alanlar değil, onların çocukları bile bu planın sonuçlarını göremeyeceklerdi.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Acaba, bu insanlar onca yıl bu felaketin sonuçlarına dayanabilecekler miydi?</span></p>
<p><span>1990lı yıllarda SSCB Bakanlar Kurulu Aral ile ilgili problemleri araştırıp idare edecek bir merkez oluşturmuştur. Bu merkezin ba­şına da Coğrafya Kurumu’nun Başkanı olan V. Katlyakov seçilmiş ve benzeri bir merkez de Nukus da kurulmuştur. Nukus’daki bu merkez “Aralvodstroi” (Aral suları tamir) kurumunu oluşturmuş­tur. Bu kurum Aral Gölü çevresinde yaklaşık ikiyüz temizleme merkezi kurmuştur. Ancak bu merkezler yetersiz kalmıştır. 1990 yılında su temizlemek için dev bir makina V. Michitoryan ve bir uzman grubu tarafından düzenlenip geliştirilmiştir. Bu makina bir kil kalkanı yardımıyla saatte 300 m<sup>3</sup> su temizleyebilmektedir. On veya onbeş yıl içinde bu makina suyu temizleyebilecekti. Makina, kanal ve depolarda su akımını durdurmadan çalışabilmekteydi. Bu aletin işletmeye girmesiyle Aral Gölü problemi ortadan kalk­mış olacaktı. Ama ne yazık ki bu proje, buralarını muhafaza et­mek ve para kazanmak için gölün korunmasına seyirci kalan idarecilerin işine gelmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68171" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-007.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-007.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-007-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Çevre bilimciler, bilim adamları, mühendisler, ekonomistler bu soruna çözüm yolu bulabilmek için birçok defa biraraya gelmiş­tir. 1992 yılında Stokholm Çevre Enstitüsü, Boston Merkezi, Aral Gölü havzasındaki mevcut su dengesi ve su kullanım stratejisi ile ilgili olarak simulasyon tekniği yoluyla yaptığı mikrokompütür ça­lışmalarının sonuçlarını yayınlamıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre Aral Gölü’nü kurtarmak amacıyla bir “Eylem Planı” hazırlan­madığı takdirde Aral Gölü yüzey alanı 2015 yılında dokuzbin kilometrekareye düşecektir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bu da gösterir ki Aral, gelecekte ufak bir gölcük olacaktır.</span></p>
<p><span>Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) bu durumu ekolo­jik, ekonomik ve sosyal yönleri itibariyle XXI. yüzyılın en büyük çevre felaketi olarak tanımlamaktadır. UNEP, Aral sorununu çev­re, nüfus ve ekonomik yönleriyle ele alan bir “Tanımlama” çalış­masını 1992 yılında tamamlamıştır. Hazırlanan rapor, Aral Gölü sorununu tüm boyutlarıyla ortaya koymakla birlikte, özel bir çö­züm önerisi getirmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>SSCB’nin dağılmasından sonra Dünya Bankası’nca BDT ülkele­rine yönelik çeşitli projeler yürütülmesi planlanmıştır. 1993 yılın­da Özbekistan’ın tarım, su kaynakları ve çevre konusundaki pro­jelerinin finansmanı için 16.614.151.-$ ayrılmıştır. Bu projelerin 1993 ile 1996 yılları arasında tamamlanması düşünülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Ancak BM ve Dünya Bankası’nca çevre problemleri için yapılan bu yardımların yönü saptırılarak, paralar ekonomik darboğazın aşılmasında kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>1994 yılında Orta Asya Devlet Başkanları’nın katıldığı iki top­lantı yapılmıştır. Bu toplantılarda konuya ilişkin üç ayrı bölgesel kuruluş oluşturulmuştur.</span></p>
<ul>
<li><span>Ülkelerarası Konsey (Yönetimi Taşkent’te)</span></li>
<li><span>Uluslararası Konsey (Yönetimi Alma-Ata’da)</span></li>
<li><span>Sosyo – Ekonomik Kalkınma ve Bilimsel Teknik ve Ekono­mik İşbirliği için Ülkelerarası Komisyon.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></li>
</ul>
<p><span>1993-94 yıllarında Dünya Bankası, UNDP (BM Kalkınma Prog­ramı) ve UNEP’ten uzmanlar “Eylem Planı I”i hazırlamışlardır. Bu plan 1994 yılı Haziran ayında Paris toplantısında revize edilmiştir. Katılımcılar bu plan için yaklaşık 40 milyon Dolar destek sağlama­yı vaad etmişlerdir. Orta Asya ülkeleri başkanlarının Nukus’ta yap­tığı toplantıda BM katkısı da istenmiş, 18-20 Mayıs 1995 tarihinde bu amaçla Nukus’da uluslararası bir toplantı yapılmasına karar ve­rilmiştir. Ev sahipliğini Özbekistan’ın yapması, konferansa UNDP yanında Orta Asya devletleri, Dünya Bankası, UNEP, BM’nin WHO, UNICEF, FAO, WMO gibi yan kuruluşlarının da katılması kararlaştırılmıştır. Konferans için iki ayrı doküman hazırlanmıştır. Bunlar Aral Gölü havzasındaki sürdürülebilir kalkınmanın ve mevcut toplumsal yapının acil ihtiyaçları konularını kapsamakta­dır. Amaç geleçekteki ihtiyaçların karşılanmasını amaçlayan hu­suslara ilişkin olarak Orta Asya devletleri ve uluslararası kuruluş­ların onayının alınmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></span></p>
<p><span>Dünya Bankası, UNEP-UNDP ortak stratejisi, her bölge ülkesin­den beş adet olmak üzere yirmibeş bankadan müteşekkil “Aral Gölü için Devletlerarası Konsey” (ICAS)’in teşkili olmuştur. Orta Asya ülkeleri Devlet Başkanları’nca 26 Mart 1993 ve 11 Ocak 1994’te onaylanan fikir, bu devletlerin Aral Gölü felaketinin ciddi­yetini anladıklarını gösterir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>Dünya Bankası, yardımcı ülkeler ve organizasyonların kaynak­larını birarada toplayacak uluslararası Aral Denizi fonunu kurmuş­tur.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Aral Gölü’nü kurtarmak amacıyla Uluslararası Donörler (yardım eden ülkeler) 31.4 milyon Dolarlık yardım vaadinde bulunmuşlardır. Bu para gölün nehirlerle beslenmesini tekrar sağla­yacak ve çevre sorunlarını çözecek olan 220 milyon Dolarlık da­ha büyük bir yatırımın fizibilite çalışmalarında kullanılacaktır.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>Dünya Bankası ile Türkmenistan arasında yapılan bir anlaş­mayla Aral Gölü’nün kurtarılması projesi çevçevesinde Dünya Bankası’nın Türkmenistan’a 25 milyon Dolar kredi vereceği bildi­rilmiştir. Türkmen Press’in haberine göre Türkmenistan ve Dünya Bankası tarafından hazırlanan “Aral Gölü Bölgesi Sulama, Çevre ve Sağlığı Koruma Projesi” Türkmenistan’ın Taşauz Bölgesi’nde sulama ve Aral Gölü’nün kuruyarak çekilmesi sonucu ortaya çı­kan sağlık sorunlarının çözümünü amaçlamaktadır. Proje 2000 yı­lında tamamlanacaktır. Ayrıca Dünya Bankası – Türkmenistan or­tak projesinin hazırlık çalışmaları sırasında kullanılmak üzere Ja­ponya’nın da 850.000 Dolar kredi verdiği kaydedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></span></p>
<p><span>Beş Orta Asya Devleti’nin “Aral Sorunu” ile ilgili sosyal, ekono­mik, bilimsel, teknik ve ekolojik çalışmalarında işbirliğini sağla­mak amacıyla kurdukları “Devletlerarası Konsey”e bağlı olarak kurulan “Dengeli Gelişme Komisyonu”nun uzmanlar grubu 1996­-1997 döneminde Aral Bölgesi’nin ekolojik durumunu iyileştirmek için çalışmalara başlamıştır. Çalışmaların kapsamı, bölgesel bir bil­gi merkezi sistemi oluşturulmasını, bölgede ki yasama etkinlikle­ri konusunda temel prensiplerin, bölgesel ve ulusal kriterlerin değerlendirilmesini ve “Aral Bölgesi’nde Dengeli Gelişme Konusun­da Uluslararası Konvansiyon” için hazırlık düzenlemeleri yapma­yı içermektedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Dengeli Gelişme Komisyonu’nun etkinliklerinin koordine edil­mesi amacıyla 15 Temmuz 1996 yılında Aşkabat’ta bir sekreterya oluşturulmuştur. BM Kalkınma Teşkilatı’nın (UNDP) 1996 yılının sonuna kadar Sekreterya ve Araştırma Bilgi Merkezi’ni modern ci­hazla teçhiz etmesi istenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Ancak şimdiye kadar gerekli teknik düzenlemeler yapılamamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68172" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-008.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-008.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Aral_Golu-008-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Günümüzde Aral Gölü ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. Aral Gölü için 100 milyon Dolardan fazla yardım yapılmıştır. Aral’ın kurtarılması için birçok çözüm önerisi getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Ancak görünürde yapılan fazla birşey yoktur. Önümüzdeki yirmi yılda Orta Asya’daki nüfus yaklaşık iki katı yükselerek çoğunluğu müslüman olmak üzere altmış milyona çıkacaktır. Dolayısıyla Ku­zey Afrika ve Ortadoğu’da olduğu gibi gelecekte bir yandan nü­fus patlarken diğer yandan da su kaynaklarının ve tarımsal üreti­min azalmasından doğacak ihtilafların ortaya çıkacağını tahmin etmek zor değildir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Aral Gölü meselesi aslında Orta Asya’nın demografik, etnik, si­yasal ve ekonomik unsurlarını daha da içinden çıkılmaz hale ge­tirmektedir. Şüphesiz bu sorun, ancak Aral’ın çevresinde yaşayan halkın sayesinde çözülebilecektir.</span></p>
<p><span>Aral Gölü çevre felaketi dünya basınında oldukça geniş bir yer almıştır. Özellikle ABD’li ve Hollandalı araştırmacılar bu konuya büyük önem vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Aral ile ilgili konferanslara birçok Avrupa’lı devlet katılırken Türkiye Orta Asya Cumluriyetleri’nin bu sorunu ile fazla ilgilenmemiş hatta hiç ilgi göstermemiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye’nin karşısındaki ilk soru: “meydana gelen bu bağımsız devletler konusunda ne yapacağız” meselesidir. Orta Asya, Türki­ye’nin “Burada ne olursa olsun” diyemeyeceği bir bölgedir.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Evet Türkiye, bu ülkelerle işbirliği yapmaya devam edecektir. Tür­kiye için bu herşeyden önce manevi bir mecburiyettir. Ayrıca kar­deşlik borcudur, insanlık borcudur. Çünkü Türkiye büyük bir devlettir. Büyük devlet olmanın, büyük millet olmanın faturası vardır. Büyük devletseniz bu faturayı ödeyeceksiniz, ödeyemez­seniz, büyük devlet olmaktan çıkarsınız.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>Türkiye’ye lazım olan sadece kendi ülkesini kalkındırmak, onun sorunları ile ilgilenmek değildir. Gayet tabii bunu yapacak ama, aynı zamanda kardeşlerini düşünürse veya insanı bakımdan, büyük sıkıntılar içinde olanları düşünürse, Türkiye yapacağı işle­ri çok daha iyi yapar.<a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Türkiye’nin bu sorunlarla ilgilenmeme­si, buralara sırt çevirmesi geleceğin buralarla ilgili kapılarını ka­patması demektir. Türkiye’nin Orta Asya’ya gereken önemi vermesi her bakımdan kendi yararına olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Salih YILMAZ </strong></span></a>
</p><p><span>Sakarya Üniversitesi, Tarih Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi</span></p>
<p><span>Yazı Kaynak: Avrasya Etüdleri (TİKA) Sayı:18 Sonbahar – Kış, 2000</span></p>
<p><span>Görsel Kaynak: <a href="http://www.dunyabulteni.net/" target="_blank" rel="noopener">http://www.dunyabulteni.net</a></span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><span>DİPNOTLAR</span></strong></span></p>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Nukus’ta faaliyet gösteren Amu-Derya ve Aral Denizi’nin Savunma ve Koruma Derneği Başkanı Yusuf KAMALOV ile özel görüşme, Nukus 17 Ağustos 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Murat YAKUBOV, Orta Asya’da Sulama ve Ekoloji Problemleri, Yesevi, Sayı: 33, 1 Eylül 1996, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Özbekistan. TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), Ankara 1995, s. 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Yakup DELİÖMEROĞLU, Türk Dünyası ve Çevre, Türk Yurdu, Cilt XI, Temmuz 1991, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Geologia Aral’s Koga Morya, Taşkent 1987, 247 s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Özbekistan, age, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yakup DELİÖMEROĞLU, Aral Krizi, Türk Yurdu, Cilt XIII, Temmuz 1993, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Baymirza HAYIT, Tarihte ve Zamanımızda Aral Gölü ve Çevresindeki Kültür, Av­rasya Etüdleri, Sayı: 3 Sonbalar 1994, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Keith MARTIN, Orta Asya’nın Unutulmuş Trajedisi, Yeni Forum, Eylül 1994, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> W.S.ELLIS, “Bir Sovyet Denizi Yatağında Ölürken”; National Geographic, Şubat 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Özbekistan ilimler Akademisi, Akademi Nauk Eski Başkanı, Nukus Milletvekili Prof. Dr. Sabır KAMALOV ile özel görüşme, Nukus, 8 Temmuz 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Grigori REZNICHENKO, The Aral Sea Tragedy, Moskow 1992, s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Karakalpak Milli Şairi ve Yazarı Gülayşa ESEMURATOVA ile özel görüşme, Nukus, 6 Eylül 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Grigori REZNICHENKO, age, s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Yusuf KAMALOV, age, özel görüşme, 2 Eylül 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Şair – Yazar Gülayşa ESEMURATOVA ve Prof. Dr. Sabır KAMAOV ile özel görüşme, 5 Eylül 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Konya Çevre 11 Müdürü Mehmet BİLGİÇ ile özel görüşme, Konya, 7 Haziran 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Paul KENNEDY, Yirbirinci Yüzyıla Hazırlanırken, Çev. Fikret Üçkan, Ankara 1995, İş Bankası Yayınları, s. 317-318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> D.J. PETERSON, “Çevrenin Durumu: Katı Atıklar” Report on the USSR Özgürlük Radyosu, 11 Mayıs 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Salih YILMAZ, Karakalpak Türkleri ve Bugünkü Karakalpakistan, Yeni Türkiye, Türk Dünyası özel sayısı, sayı 16, Temmuz – Ağustos 1997, s. 1328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Salih YILMAZ, age. s. 1328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Keith MARTIN, age. s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Salih YILMAZ, age. s. 1328.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Keith MARTIN, age. s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Baymirza HAYIT, age. s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Baymirza HAYIT, age. s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Grigori REZNİCHENKO, age. s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Karakalpak Türkleri Milli Şair ve Yazarı Gülayşa ESEMURATOVA ile telefon görüş­mesi, 29 Mayıs 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Prof. Dr. Sabır KAMALOV ile telefon görüşmesi, 29 Mayıs 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Özbekistan, age., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Diagnastic Study for the Development of Action Plan for the Aral Sea, UN-Envi­ronmental Protection Agency.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Özbekistan, age, s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Özbekistan, age, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Aide Memorie on the UN Sponsered Conference on the Aral Sea: 18-25 Haziran 1995 (Konferans iç haberleşme ve hazırlık grubu belgesi).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> World Bank Briefing Paper, p.p. ix.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> World Bank Briefing Paper, p.p. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Avrasya Dosyası (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı), Sayı: 13, Temmuz 1994/2..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Avrasya Dosyası, TÎKA, sayı 56, Nisan 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Avrasya Dosyası, TlKA, Sayı: 64, Eylül 1996/1, s, 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Avrasya Dosyası, age, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Aral Gölü’nün kurtarılması için ortaya atılan öneriler için bkz. Ç.Ş. MİNZAER, Aral Denizi’nin Sorunları ve Onun Çözüm Önerileri, Taşkent Sulama Meliorasyon ve Mekanizasyon Enstitüsü, Taşkent 1994, 53- s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Bir Yaşam Tarzı Kayıplara Karışıyor, The Economist,  21 Eylül 1991, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Temmuz – Ağustos – Eylül 1996 yılında Karakalpakistan’a yaptığım araştırma gezi­sinde Aral Gölü çevresinde birçok ABD’li Hollandalı ve Avustralyalı basın mensu­bu ve araştırmacılarıyla görüştüm. Araştırmacıların büyük çoğunluğu Türkiye’nin bu felakete karşı duyarsızlığını hayretle karşılamakta ve Türkiye’nin de Aral Gölü sorununa katkıda bulunmasını istemektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman DEMİREL’in Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın üçüncü çalışma yılının başlangıcında “Günümüzde Avrasya” konulu toplantıda yaptıkları konuşma, 14 Eylül 1994, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Süleyman DEMİREL, age, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aral-golu-cevre-felaketi-ve-orta-asya.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Süleyman DEMİREL, age, s. 31-32.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Polonya – Litvanya Tatar Türkleri (Lipkalar)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/polonya-litvanya-tatar-turkleri-lipkalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/polonya-litvanya-tatar-turkleri-lipkalar</guid>
<description><![CDATA[ Polonya – Litvanya Tatar Türkleri (Lipkalar)
Devlet Arşivinde bulunan 1393 tarihli en eski yarlık, Polonya-Litvanya toplumu ile Tatar Türk toplumu arasındaki ilişkilerin oldukça eskilere, hatta Osmanlı Devleti ile ilişkilerden çok daha öncesine gittiğini göstermektedir (Abrahamowicz 1954; 42)[1]. Nitekim Rus prenslikleri fethedildikten sonra Tatarlar doğrudan Litvanya devletiyle karşı karşıya kalmışlardı. Prens Gedvmin (1315-1341), daha sonrasında da Kiejstut, Olgierd, Zakon Haçlı Devleti ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb3c50ec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Polonya, –, Litvanya, Tatar, Türkleri, Lipkalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Lipkalar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/polonya-litvanya-tatar-turkleri-lipkalar.html">Polonya – Litvanya Tatar Türkleri (Lipkalar)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sabire ARIK</strong></span></a>
</p><p><span>Devlet Arşivinde bulunan 1393 tarihli en eski yarlık, Polonya-Litvanya toplumu ile Tatar Türk toplumu arasındaki ilişkilerin oldukça eskilere, hatta Osmanlı Devleti ile ilişkilerden çok daha öncesine gittiğini göstermektedir (Abrahamowicz 1954; 42)<a href="https://www.altayli.net/polonya-litvanya-tatar-turkleri-lipkalar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>. Nitekim Rus prenslikleri fethedildikten sonra Tatarlar doğrudan Litvanya devletiyle karşı karşıya kalmışlardı. Prens Gedvmin (1315-1341), daha sonrasında da Kiejstut, Olgierd, Zakon Haçlı Devleti ve Moskova ile vaptıkları savaşlarda pek çok kez Kıpçak divanından Tatarlarla ittifak yapmışlardı. Dolayısıyla bu ittifaklar sırasında askerî birlikler Litvanya ordularım desteklerken çeşitli şehir ve saray çevrelerine de yerleşmekteydiler (Kryczynski 2000: 3). Fransizkan tarikatının 1324 yılına ait kayıtlarında Hanın ülkesinden gelen ve ibadetlerinde bir Asya dilini kullanan halkın yaşadığı kayıtlıdır (Muhlmski 1857: 54). Yine ünlü İngiliz elçisi Gilber de Larmov da 1414’de, Litvanya Büyük Prensi Witold’ün sarayının bulunduğu Troki çevresinde, Hıristiyanlığın dışında bir dine ve farklı bir dile sahip olan kalabalık Tatar uluslarının yerleşmiş olduğu bilgisini vermektedir (Kryczvhski 2000: 7). Ancak en kapsamlı göç dalgasının XIV ve XV yüzyıllarda, özellikle de Litvanya Büyük Prensi Witold zamanında (1392-1430) olduğu bilinmektedir. Nitekim bundan dolayı kaynaklar Litvanya Büyük Prensini bu topraklardaki Tatar yerleşiminin mimarı olarak göstermektedir</span></p>
<p><span>Tatarların Litvanya-Rus topraklarına gelişlerinin nedenlerini öncelikle coğrafî ve politik nedenlere, Altın Ordu Devletinde yaşanan iç karışıklıklara, Büyük Litvanya Prenslerinin politik eğilimlerine ve Tatarların steplerdeki yaşam şartlarına bağlayabiliriz Prens Witold, büyük haçlı lidere yazdığı 17 Mart 1427 tarihli bir mektubunda “savaştan yorulmuş, sakin bir yaşamı arayan Tatarların” kendi ülkesine gelerek yerleştiklerini belirtmiş olsa da (Kryczynski 2000: 10) ilk planda öne çıkan olgu, Litvanya Büyük Prensi Witold’iin ülkesini ve sınırlarını güçlendirmeye yönelik bir sistem kurmayı planlamasıdır. Topraklarına göç eden Tatar halklarını doğu sınır bölgelerinde kolonileştirmek ve Moskova Prensliğine karşı bir set oluşturmak onun bu planlarının ana noktasını oluşturmaktadır; savaş sanatını çok iyi bildiğini düşündüğü bu yiğit Tatar halklarını sürekli askerî hizmette tutarak, hem doğu sınırlarını korumuş, hem de şehir ve saray çevresinin güvenliğini sağlamış olacaktır. Nitekim Altın Orduda XIV. ve XV. yüzyıl aralığında yaşanan taht kavgaları da prensin planlarını mümkün kılacak nitelikteydi. Dolayısıyla Litvanya topraklarına gelerek yerleşen Tatar halkının arasında gönüllü olarak yerleşenler, Altın Ordu’da yaşanan taht kavgalarından kaçanlar ve savaş esirleri bulunmaktaydı. Litvanya prenslerinin politikaları gereğince gelenlere olumlu şartlar sunulmaktaydı; nitekim dinî özgürlüklerinin garanti altına alınması, genel olarak vatandaşlık haklarının verilmesi, yerel halktan Hıristiyan kadınlarla evliliklere müsaade edilmesi, evlilik durumunda yeni doğan çocukların babanın dininde kalmasına izin verilmesi göç açısından olumlu nedenlerdi şüphesiz. Verilen toprak ve ayrıcalıklar karşılığında onlardan askeri hizmet beklenmekteydi Nitekim prens Witold onları iç savaş durumunda kendine bağlı süvari birliği olarak kullanmakta, özellikle Moskova ve işgalci Zakon Haçlılarıyla yaptığı savaşlarda onlardan büyük ölçüde faydalanmaktaydı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68177" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Lida.jpg" alt="" width="800" height="170" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Lida.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Lida-768x163.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>1386’da ikili devlet olma yolunda ilk adımı atan Polonya – Litvanya Cumhuriyeti için bir ölüm kalım mücadelesi olan Gruravald savaşında Tatarlar büyük başarı göstermişlerdir. 1410’daki bu savaşa Litvanya Büyük Prensliğinde yerleşmiş olan Tatarların yanı sıra, Altın Ordu tahtını elde etmek için Litvanya’dan destek isteyen, Toktamış hanın en büyük oğlu Celaleddin’nin komutasındaki Tatarlar da katılmışlardır. Hatta bu savaş sırasında Polonya-Litvanya ordularına komuta eden Polonya kralı Wladyslaw Jagiello’nun Tatar savaş taktiği kullandığı belirtilmektedir. Gruravald savaşına katılan Tatarların sayısı belirsizdir; Polonya’nın en önemli kronik yazarı Dhıgosz’a göre 3000 iken (Dhıgosz 1876: 15), Zakon Haçlılarına göre 30 000 (Zdan 1930: 23), yine kendisi de bir Tatar olan Risale-i Tatar-ı Lalı yazarına göre ise birkaç bin kadardır (Muhliriski 1858:252). Bu savaşın ve göç olaylarının yankısı Tatar halkların arasında yüzyıllar boyunca sürmüştür. Aldıkları ayncalıklar sayesinde Müslüman kalabilen bu toplum minnettarlığını, XVI. yüzyılda, Polonya kralı Zygmunfa gönderdiği notada “Hatırası şanlı Witold artık yaşamıyor. O bize Hazret-i Muhammed’i unutmamızı emretmedi Biz de bu nedenle gözlerimizi mukaddes yerlere-Mekke ve Medine’ye çevirdiğimizde onun adını da kendi halifelerimizin adlarıyla birlikte zikrediyoruz” (Czacki, 1835:95-96) diyerek belirtir.</span></p>
<p><span>Tatarların eski Litvanya topraklarına yerleşimi XVI. yüzyıl boyunca da devam etmiştir Polonya-Litvanya birlik anlaşması imzalandıktan sonra (1569), artık resmî olarak Polonya kralına bağlı, iki uluslu Cumhuriyetin sakinleri hâline geldiler. Bu toplumun geleneksel mesleği savaş sanatıydı. Polonya-Litvanya devletinin orduları içinde kendi özel sancakları altında askerî hizmette bulunmaktaydılar. Belirli soydan gelen Tatarlar hukukî açıdan Polonya-Litvanya soylu sınıfıyla aynı haklara sahiptiler, yalnızca Müslüman olduktan için ülkenin politik yaşamında söz sahihi olamıyorlardı. Büyük yerleşim yerlerinde camiler yaptırabiliyor, dinî okullar kurabiliyorlardı. Tatarlar Müslüman doğuyla da bağlantılıydılar, hatta zengin olanlar yeni dinî bilgiler kazandıkları Mekke’ye giderek hac ibadetini de yerine getirebiliyorlardı. Nitekim bu toplum hakkında ilk elden bilgiler edindiğimiz Risale-i Tatar-ı Leh’in yazarı da bu toplumun bir üyesi olarak Hac yolculuğuna çıkmış, bu sırada İstanbul’a uğradığında, Bab-ı Ali görevlileri tarafından kendi toplumu hakkında bilgi istenmiş, o da Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmak üzere bu risaleyi kaleme almıştır (Muhliriski 1858:131, GökbÜgin 1917:121).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68178" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Pochod_tatarski1.jpg" alt="" width="800" height="504" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Pochod_tatarski1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Pochod_tatarski1-768x484.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>XVII. yüzyılda Polonya-Litvanya devletinde ortaya çıkan Kozak, Rus, İsveç ve Osmanlı savaşları, diğer taraftan yoğunlaşan dinî baskılar Tatar toplumunun da sosyo-ekonomik durumunu gittikçe kötüleştirmiştir. Polonyalılarla birlikte savaşmış olmaları nedeniyle yaşadıkları zorlukların yanı sıra, bir de daha önce elde ettikleri bazı ayncalıklarını kaybetmişlerdi; örneğin, yeni kutsal yerler inşa etmelerine izin verilmediği gibi, ölüm tehdidi altında oldukları için Hıristiyanlarla artık evlenemivorlardı. Özellikle Rus, İsveç istilası sırasında ölüm ve yıkım Tatar yerleşim yerlerinin peşini bırakmadı. Arka arkaya yaşanan savaş ve işgaller sırasında çok zayıflayan devlet askerlere maaşlarını veremez hâle geldi. 1667 Meclisi Tatar birliklerine maaşlarının yalnızca dörtte birinin verilmesine karar verdiğinde (Bohdanowicz 1997:24), aslında Tatar halkın büyük bölümünün artık ne ayrıcalığının ne de toprağının kalmış olduğu faktörü göz ardı edilmişti, üstelik elde kalan malları da tamamen harap olmuştu. Bir de yeni vergilerin konması Tatar toplumu arasındaki sıkıntıyı daha da büyütmüştür.</span></p>
<p><span>Bütün bu olumsuz şartlar altında 1671 kışı Ukrayna’da yerleşik olan Tatar birliklerinde kaos başladı, bir somaki yılın bahar ayında, büyük Osmanlı seferinden önce açık bir isyana gittiler. Pek çok Tatar lider birlikleri ile birlikte Türk tarafına geçti, 1672’de ise artık bütün Tatar birlikleri Türk tarafında bulunuyordu. Bu olaylar tarihe “Lipka isyanı” olarak geçer. 1674 yılı sonunda – Bar’ın Polonya orduları tarafından ele geçirilmesinden sonra – III. Jan Sobieski anları tekrar Polonya tarafına çekmeye çabaladı. 1676 yılında meclis Polonya hizmetine yeniden dönen bütün Müslümanlar için bir af çıkardı (Grygajtis 2003:103). Devlet hâzinesi boş olduğu için, III. Jan Sobieski Tatarlan ancak devlet hâzinesinden verdiği topraklarla ödüllendirerek eski maaşlara dair tartışmaları bitirdi; Grodno meclisinde 12 Mart 1679’da verdiği ayrıcalıklarla krallık hâzinesine ait olan topraklara onları birlikleri ile birlikte yerleştirdi (Grygajtis 2005:192). Bu gün hâlâ kültürel özelliğini sürdüren Kruszniany ve Bohiniki köylerinin böyle oluştuğu bilinmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68179 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/bohcem1.jpg" alt="" width="360" height="268"></p>
<p><span>İşgal altında geçen XIX. yüzyılda, Varşova Prensliği kurulduğu yıllarda Müslümanlar bütün politik haklarını elde etmişlerdir. Her alanda birlikte yaşayan Tatarlar işgal yıllarında yaşanan Kasım ve Ocak Ayaklanmalarında da Polonyalılarla birlikte savaşmış ve pek çok kayıp vermişlerdir. Napolyon’un Tatar Süvari Alayı’nda savaşan Tatarlar (Kryczynski 2000: 38) I. Dünya savaşı sırasında da Polonya ordularında hizmet vermişlerdir; örneğin Madej Bavraszewski, Aleksander Sulkiewicz gibi. Özellikle Sulkiewicz Jözef Pilsuclski’nin çok yakın arkadaşıdır. 1916’da Wolyn’da savaş sırasında kahramanca savaşarak ölmüştür. 1919da ise lider Pilsudski’nin onayıyla Tatar Alayı kurulmuş, erkek sayısı yeterli olmadığından, bu Alayda Polonyalıların yanı sıra sınır bölgelerinden gelen çeşitli ulusların temsilcileri de bulunmaktaydı. Genel olarak Mustafa Ahmetowicz’in Ulan Tatar Alayı olarak adlandırılan bu Alay, Kijow savaşına katılmış, büyük kayıplar vererek Bolşevik saldırısına karşı Polonya ordularına siper olmuştur. 1920’de diğer Polonya birlikleri ile birlikte Bolşevik ordularına karşı zafer kazanarak Plock savunmasına da katılmıştır</span></p>
<p><span>I. Dünya Savaşı sonrasında yeni kurulan Cumhuriyette yaklaşık olarak 6000 Tatar yaşamaktayken, Belarus’da 1000, Litvanya’da ise 2000 kadardı. Polonya’da Tatar yerleşimin en yoğun olduğu yerler kuzey doğu bölgeleriydi; Nowogrod ve Wilno çevreleri. Dinî kültürel merkez Wilno’daydi. Bu şehirde 1926’dan itibaren Polonya’daki Müslümanların dinî lideri olarak bir Müftü bulunmaktaydı. 1925’de hayata geçirilen Cumhuriyetteki Müslüman Dinî Birliğinin merkezi de buradaydı. Ülkede o zamanlar 19 Müslüman köyü ve 18 cami bulunmaktaydı. Aynı zamanda Cumhuriyet Tatarlarının Kültürel Eğitim Birliğinin 28 şubesi faaliyet göstermekteydi. Birliğin çalışmaları çerçevesinde çok geniş çaplı toplumsal kültürel faaliyetler gösteren eğitim merkezleri kurulmuştu. Burada aynı zamanda iki dergi çıkartılmaktaydı: Rocznik Tatarski ve Zycie Tatarskie (Kryczynski 2000:46).</span></p>
<p><span>1936’da bir kez daha, 13. Wilno Ulan Alavının içinde Tatar Süvari Birliği hayata geçirildi Genel Polonya askerî kıyafetleri içindeki Tatar askerlerinin yakalarında, ortasında mavi şeritli pembe flama üzerinde yaldızlı hilal bulunmaktaydı. Birliğin tuğları da bu oluşuma doğu karakterini vermekteydi. 1939’da Aleksander Jeljaszewicz’in komutasında bu Birlik Polonya tarafında savaşlara katildi; Eylül ayında yapılan savaşlarda Tatar Birliği yaklaşık olarak üçte ikisini kaybetti. Savaş süresince Tatarların çoğu ülkenin direniş faaliyetlerine katılırken, Doğuda ve Batıda Polonya birlikleri ile omuz omuza savaştılar (Miskiewicz 1993:76).</span></p>
<p><span>II. Dünya Savaşı sonrasında, Polonya’nın doğu sınırlarının değişmesi sonucunda Tatar yerleşim yerlerinin çoğunluğu Rusya hâkimiyetindeki topraklarda kaldı, ülke sınırları içinde ise sadece Bialystok bölgesinde çok az sayıda Tatar yerleşim yeri vardı. Fakat sınır dışanda kalan Tatarlar 1945’den sonra tekrar Polonya topraklarına dönmeye başladılar. Dolayısıyla kırklı yılların sonlarında öncelikle Gdansk, Gorzow Wlkp, Trzdanka, Szczedri, Wroclaw, Olesnic’de yerleşmeye başladılar. Polonya sınırları dışında kalan ve kendi ata evlerini, camilerini, mezarlarını bırakmak istemeyen Tatarların sayısı ise yaklaşık olarak iki bin kadardı.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68180 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/karaimairev1.jpg" alt="" width="300" height="300">XVII. yüzyılda Tatarlar aşama aşama ana dillerini unuturlar, fakat dinlerini, geleneklerini, kültürlerini özenle korumaya çalışırlar. Arap alfabesi ile yerel dillerde yazdıkları el yazması eserleri, onların dillerini kaybetmelerine rağmen, günümüze kadar kültürel dinî kimliklerini korumalarında etkili olmuştur.</span></p>
<p><span>Şu an Polonya’da yaklaşık 4000 kadar dinini ve kendi kültürünü korumuş Tatar kökenli Polonyalı yaşamaktadır. En yoğun olarak, Bialystok’ta yaklaşık 1800 kişi yaşamaktadır Bu bölgede savaş öncesi Müslüman köylerinden Kruszniany ve Bohiniki hâlâ ayakta durmaktadır. Dinî yaşamla ilgili konularla bir Müftünün başkanlığında bulunan Müslüman Din Birliği ilgilenmektedir. 1992’de savaş öncesi geleneğe uygun olarak Polonya Tatarlar Birliğinin kültürel – toplumsal organizasyonu gerçekleştirilmiştir. Bu birliğe Müslüman Tatarların yanı sıra, din değiştirmesine rağmen kendi kökenini unutmayan Tatarlar da katılmışlardır.</span></p>
<div><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sabire ARIK</strong></span></a></div>
<div><span><em>Ankara Üniversitesi</em></span></div>
<div>
<hr>
<p><strong><span>Kaynak:</span></strong></p>
</div>
<div><span>Modem Türklük Araştırmaları Dergisi</span></div>
<div><span>Cilt 5, Sayı 3 (Eylül 2008)</span></div>
<div><span>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi</span></div>
<div><span>Çağda; Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü</span></div>
<div><strong>Görseller: <a href="http://www.angelfire.com/jazz/ntstar/history.htm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.angelfire.com/jazz/ntstar/history.htm</a></strong></div>
<hr>
<p><span><strong>Kaynaklar</strong></span></p>
<div><span>♦  ABRAMOWICZ Abrahamowicz (1954) Dokumenty Tatarskie i Tureckie w Zbiorach Polskich. Przeglqd Orientalistyczny, 2(10), Warszawa.</span></div>
<div><span>♦  BOHDANOWICZ Leon, Selim Chazbijewicz, Jan Tyszkiewicz (1997) Tatarzy Muzulmanie w Polsce, Gdansk.</span></div>
<div><span>♦  BORAWSKI Piotr, Aleksander Dubinski (1986) Tatarzy Polscy, Dzieje, Obrzçdy, Legendy, Tradycje Warszawa: Iskry.</span></div>
<div><span>♦  CZACKI Tadeusz (1835), Rozprawy Tadeusza Czackiego; Pornniki historyi i literatury polskiey, wyd. M. Wiszniewski, c.II, Krakow.</span></div>
<div><span>♦  DLUGOSSII J. (1876) Historian Polonicae Libri XD, IV, Cracoviae. Encyclopaedia of Islam, New Edition, cilt. V, Leiden E.J.Brill.</span></div>
<div><span>♦  GRYGAJTİS Krzysztof (2003) “Rocznik Tatar mo Polskich”, T. VEIL Gdansk.</span></div>
<div><span>♦  GÖKBİLGİN Tayyib (1971) Lehistan Tatarları Hakkında Bir Risale – Risale-i Tatar-ı Leh, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1971, sap 2,121-130. KRYCZYNSKİ Stanislaw (2000), Tatarzy Liteıocy. Proba Monografi Historyczno-etnograficzrıej, Wydanie II, Gdansk.</span></div>
<div><span>♦  MISKIEWICZ AH (1990) Tatarska Legenda. Tatarzy Polscy w latach 1945-1990, Bialystok. MUHLINSKI Antoni (1858) “Zdarıie spraıoy o Tatarach litezoskich, przez jednego z tych Tataröw zlozone Sultanoıvi Sulejmanozvi w r.1558”, Teka Wileriska, 4-6, Wilno 1858,131.</span></div>
<div><span>♦  ORHONLU Cengiz (1971) Lipkalar, Türkiyat Mecmuası, İstanbul 1971, dit XVI, 57-87.</span></div>
<div><span>♦  ZDAN Michal(1930) Stosunki liteıosko-tatarskie za czasoıo Wttolda W.Ks. Litıoy, Wilno.</span></div>
<div>
<hr>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/polonya-litvanya-tatar-turkleri-lipkalar.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Polonya Merkez Arşivinde bulunan en eski yarlık Altın Ordu Hanı Toktamış’ın Jagiello’ya yazmış olduğu belgedir (8 Recep 795h. / 20 Mayıs 1393). Timur tarafından yenilgiye uğratılarak Don’a sürülen Han maddî ve manevî destek için komşusu olan Litvanya Prensliğine Uygur harfleriyle Türkçe yazılmış bir yarlık yollamıştır. Bu belge Altın Ordu Devletiyle Polonya- Litvanya Devletinin arasındaki çok eski ilişkileri gösteren altı orijinal belgeden biridir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi
Bağımsız Türk devletlerinde ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Türk boy ve topluluklarının ortak bir paydada buluşmaları adına bugüne kadar pek çok toplantı, sempozyum, kurultay, panel düzenlenmiş ve projeler yapılmıştır. Söz konusu projelerden biri de Atatürk Üniversitesi Orta Doğu ve Orta Asya Kafkaslar Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) kapsamında “Türk Dünyası Vatandaşlığı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb24b68c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dünyası, Vatandaşlığı, Projesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-Vatandasligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html">Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Semra ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Bağımsız Türk devletlerinde ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Türk boy ve topluluklarının ortak bir paydada buluşmaları adına bugüne kadar pek çok toplantı, sempozyum, kurultay, panel düzenlenmiş ve projeler yapılmıştır. Söz konusu projelerden biri de Atatürk Üniversitesi Orta Doğu ve Orta Asya Kafkaslar Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) kapsamında “Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi”<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> adıyla sürdürülmektedir.</span></p>
<p><span>Projenin yöneticiliğini: Doç. Dr. Semra ALYILMAZ (Atatürk Üniversitesi); danışmanlığını ise Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ (Atatürk Üniversitesi) yapmaktadır.</span></p>
<p><span>Proje ekibinde: Doç. Dr. Osman MERT (Atatürk Üniversitesi), Doç. Dr. Erdal BAY (Gaziantep Üniversitesi), Doç. Dr. Murat YAKAR (Selçuk Üniversitesi), Doç Dr. Servet DEMİR (Gaziantep Üniversitesi), Prof. Dr. Hilmi BAYRAKTAR (Gaziantep Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Ayhan DOĞAN (Gaziantep Üniversitesi), Arş. Gör. İsmail ÇOBAN (Artvin Çoruh Üniversitesi), Arş. Gör. Nurşat BİÇER (Kilis 7 Aralık Üniversitesi), Arş. Gör. Kürşad Çağrı BOZKIRLI (Kafkas Üniversitesi), Arş. Gör. Onur ER (Kafkas Üniversitesi), Arş. Gör. Fatma ALBAYRAK (Ahi Evran Üniversitesi), Arş. Gör. Nilüfer SERİN (Karadeniz Teknik Üniversitesi)… görev yapmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Atatürk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında sürdürülen Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi’nin içeriği, genel ve özel amaçları proje formunda aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:</span></p>
<p><span><strong>Genel amaçlar:</strong></span></p>
<p><span>Çoğunluğu Orta Asya’da olan ortak inanç ve kültürel değerler ile ortak tarih gibi pek çok doğal ortak paydaları bulunan birçok devlet ve topluluklar arasında kurulabilecek olan bir birlik, bu dengeleri milletimizin lehine çevirip bu sayede geleceğin etkin güçlerinden biri olmamızı sağlayabilecektir. Bu amaçla hem dünyanın ortak değerleri olan insan haklarına saygılı, demokrasiyi özümsemiş, kendisi dışındakileri ötekileştirmeyen, birlikteliğin şuuruna ermiş, ortak değerlerin önemini kavramış, kendi toplumunu ve dünyadaki gelişmeleri doğru algılamış vatandaşlar yetiştirmek gerekmektedir. Bunu sağlamanın yollarından biri ise bu konuyla ilgili ortak eğitim programlarının geliştirilmesidir.</span></p>
<p><span>Devamlılığın sağlanabilmesi benzerlik ve farklılıkların tek amaçta bütünleştirilebilmesine bağlıdır. Önemli olan farklı seslerden oluşan bir kompozisyonu oluşturmak ve Türk Milleti’nin geleceğini bu şekilde yetişen vatandaşlarla garanti altına almaktır. Bu hedef ise iyi şekilde hazırlanmış ders programları ile mümkündür. Bu nedenle projenin genel amacı öncelikli olarak Türk Dünyası’ndaki üniversiteli gençlerde Türk Dünyası Vatandaşlığı bilincini geliştirecek bir “Türk Dünyası Vatandaşlığı” eğitim programının geliştirilmesidir.</span></p>
<p><span>Bu çalışmanın genel amacı, farklı coğrafyalarda yaşıyor olsalar da, aynı soydan gelen, ortak tarih ve kültürel değerlere sahip olan toplumların homojen toplumlar olarak, ortak paydada iş birliği içerisinde geleceği inşa edebilmelerini sağlamak için üniversiteli gençlerde “Türk Dünyası Vatandaşlığı” bilincini geliştirmektir. Bu bağlamda “Türk Dünyası” olarak tanımlanan coğrafyada yer alan üniversitelerde seçmeli ders olarak okutulmak üzere “Türk Dünyası Vatandaşlığı” isimli bir ders programı geliştirilerek uygulanacak ve bu programın etkililiği değerlendirilecektir.</span></p>
<p><span><strong>Özel amaçlar:</strong></span></p>
<ol>
<li><span>Türk Dünyası’ndaki üniversiteli gençlere “Türk Dünyası Vatandaşlığı” hususunda farkındalık kazandırmak ve bilinç düzeylerini geliştirmek,</span></li>
<li><span>Türk Dünyası’ndaki üniversiteli gençlerin ortak kültürel ve tarihsel değerleri benimsemelerini sağlamak,</span></li>
<li><span>Paylaşılan ortak değerlerin korunmasının ve geliştirilmesinin önemini kavratmak,</span></li>
<li><span>Türk dünyasında üniversiteli gençlerin Türk dilinin lehçeleri konusunda farkındalıklarını geliştirmek,</span></li>
<li><span>Türkiye’deki ve Türk Dünyası’ndaki üniversiteler arasında iş birliğini geliştirmek,</span></li>
<li><span>Türk Dünyası’nda yer alan üniversitelerin deneyimlerini paylaşıma aktarmak.</span></li>
</ol>
<p><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi’nin Atatürk Üniversitesi tarafından desteklenmesinden sonra Gaziantep Üniversitesi, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Bitlis Eren Üniversitesi, Kırgızistan Arabayev Üniversitesi, Valeh Hacılar Uluslararası Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı, Uluslararası TEKE (Türkçe, Edebiyat, Kültür ve Eğitim) Derneği ve Uluslararası TEKE Dergisi de projenin paydaşları olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Projenin tanıtımını yapmak ve projenin nihai hedeflerini dünya kamuoyu ile paylaşmak amacıyla Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te 8 ülkeden 80 bilim adamının katılımıyla 22-23 Ekim 2014 tarihleri arasında “Türk Dünyası Vatandaşlığı Çalıştayı” gerçekleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Planlandığı gibi başarılı bir şekilde gerçekleştirilen çalıştayda Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi’nin geleceğine dair önemli kararlar alınmış; bir sonraki toplantının Viyana’da yapılması kararlaştırılmıştır.</span></p>
<p><span>“Türk Dünyası Vatandaşlığı Çalıştayı” sırasında yapılan anlaşmaları, çalıştaya ait bazı görüntüleri tarihe bir belge sunmak adına ilgilileriyle paylaşmak yararlı olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Semra ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi Yürütücüsü, semraalvilmaz@mvnet.com.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> TEKE Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 4/1 2015, TÜRKİYE</span></p>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu yazı 22-23 Ekim 2014 tarihleri arasında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirilen “Türk Dünyası Vatandaşlığı Çalıştayı”nda bildiri olarak sunulmuş; daha sonra ekleme ve düzeltmeler yapılarak makaleye dönüştürülmüştür. “Türk Dünyası Vatandaşlığı Çalıştayı” sonrasında birçok basın yayın kuruluşu ve medya organı bildirimizin sunumundan hareketle haber nitelikli yayın yapmış ve görüntüleri kullanmışlardır. Yapılan haberler projenin tanıtımına katkı sağlamıştır.</span></p>
<hr>
<p><strong><span><span>Dipnotlar:</span></span></strong></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ, “Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi”nin hayata geçirilmesi için uzun yıllar uğraşmış; proje 01 Nisan 2013 tarihinde cüzi bir destekle (15.000 TL) uygulamaya konulmuştur.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> 22-23 Ekim 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Türk Dünyası Çalıştayı” sonrasında Türkiye’den ve Türk Dünyası’nın farklı bölgelerinden bizlere ulaşan pek çok üniversite ve sivil toplum kuruluşu bu proje içinde yer almak istediklerini bildirmişlerdir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligi-projesi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Çalıştay katılımcıları çalıştay sonrasında Kırgızistan Cumhuriyeti ve Kazakistan Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan tarihî bölgeleri, ecdat kabirlerini ve müzeleri ziyaret etmiş; 26 Ekim 2014 tarihinde ülkelerine dönmüşlerdir.</span></p>

<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-012.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-012.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-013.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-013.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-002.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-002.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-003.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-003.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-004.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-004.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-005.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-005.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-006.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-006.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-007.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-007.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-008.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-008.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-009.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-009.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-010.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-010.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-001.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="1250" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-001.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-011.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="1250" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-011.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt=""></a>

<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dünyasının Dünya Görüşü Üzerine Bazı Mülahazalar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinin-dunya-goerusu-uzerine-bazi-mulahazalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinin-dunya-goerusu-uzerine-bazi-mulahazalar</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dünyasının Dünya Görüşü Üzerine Bazı Mülahazalar
Son yıllarda Rusya’nın siyâsî ve manevî hayatında “Rus dünyası” olarak isimlendirilen kavramın geniş bir şekilde  yayılmakta olduğu dikkât çekmektedir. Kanaatimizce bu gelişme, devlet tarafından Rus milletinin, Rus dili ve kültürünün rolünü ve önemini takviye ederek, devleti güçlendirme ve idare sisteminde üniter yapısını daha da sağlamlaştırılma çabalarını  göstermektedir. Bu haliyle “Rus dünyası” kavramı, günümüzde bir ideoloji […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bb0afc06.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dünyasının, Dünya, Görüşü, Üzerine, Bazı, Mülahazalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Turk-Dunyasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-dunya-gorusu-uzerine-bazi-mulahazalar.html">Türk Dünyasının Dünya Görüşü Üzerine Bazı Mülahazalar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rafael MUHAMETDİNOV – Kazan</strong></span></a>
</p><p><span>Son yıllarda Rusya’nın siyâsî ve manevî hayatında “Rus dünyası” olarak isimlendirilen kavramın geniş bir şekilde  yayılmakta olduğu dikkât çekmektedir. Kanaatimizce bu gelişme, devlet tarafından Rus milletinin, Rus dili ve kültürünün rolünü ve önemini takviye ederek, devleti güçlendirme ve idare sisteminde üniter yapısını daha da sağlamlaştırılma çabalarını  göstermektedir. Bu haliyle “Rus dünyası” kavramı, günümüzde bir ideoloji haline gelmektedir. Bu görüşe uygun olarak ideologların çoğu, Rusya’daki Rusların yanında, bu ülkedeki Rus olmıyan bütün yerli milletlerinin, Ukrayna ve Beyaz Rusya devletlerinin, Kuzey Kazakistanda yaşayan Rusların, Bağımsız Devletler Birliğindeki yaşıyan ve Rus dilini ana dili olarak kabul etmiş ve Rus kültürünü kendilerine yakın gören insanlarının da “Rus dünyası”na ait olduklarını ileri sürmektedirler.</span></p>
<p><span>Ancak burada unutulan bir şey var ki, o da  Avrasya enginlerindeki Türk Dünyası varlığı olup, bunun en somut halinin Kazakistan’ın  Avrasya Gümrük ve Ekonomi Birliğine olan üyeliğidir. Türk dünyası, “Rus Dünyası”ndan çok daha  kadimdir ve onun içindeki iktisadi ve kültürel ilişkiler, Türk Dünyasını sürekli olarak <strong>(s.20)</strong> sağlamlaştırmakta ve pekiştirmektedir. Tabii olarak, Rusyadaki Türk halkları, kendi dilleri ve kültürleri açısından “Rus Dünyası”na değil, kesinlikle  Türk Dünyasına aittir.</span></p>
<p><span>Son yirmi yıl içinde bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı da Azerbaycan’da olmak üzere müteaddit defalar Türk Devletleri ve Toplulukları Dostluk ve İşbirliği Kurultayları gerçekleştirildi. Türk halklarının kültürlerinin  gelişmesinde bir takım kültürel teşkilatlar oldukça faâl rol üstlenirken, Türk Devletleri Parlamenterler Birliği, toplantılarını Bakü’de yaparak, bu gelişmelere katkıda bulunmaya devam ediyor. Sözkonusu birliğin kendine özgü resmi amlemi de bulunmaktadır. Bunun yanında, yine toplumsal bazda, 1991 yılından beri, Bütün dünya Türk Halkları Asamblesi (BTHA) adlı milletlerarası kurum çalışmalarından olmak üzere  Birlik,  6. Kurultayını  2014 yılı Mayıs’ında Kazakistan’ın Çimkent şehrinde gerçekleştirmiştir. Geçen yıllarda Asamblenin üç iş programı kabul edilmiştir. Bunun dışında bilindiği gibi Türk dünyasında çoktan beri “Türkovizyon” adlı pop müzik ve şarkı yarışmaları yapılmakla, son yarışma (Kasım 2014) ile,  yine  2014 Eylülünde Türk Gençleri Şöleni, Kazan’da gerçekleştirilmiş ve   Kazan şehri Türk Dünyası Kültür Başkenti seçilmiştir.</span></p>
<p><span>Türk dünyası ilişkilerini pekiştiren bu tür faaliyetler dikkâte alındığında,  acaba geleceğe yönelik bir ideoloji oluşmak mümkün müdür?  Elbette böylesi bir ideolojinin teşekkülü için Türklerin “dünya görüşü” dediği daha geniş ve daha derin ortak bir temel ideolojiye ihtiyaçları vardır.  Aşağıda serdedeceğimiz satırlarda, söz konusu ideolojik oluşumla ilgili olarak, ortak temellerimizin, Türk halklarının “dünya görüşü” üzerine bazı mülâhazalar olacaktır.</span></p>
<p><span>Dünya görüşü tabii olarak oldukça geniş bir kavramdır. Bu takdirde o, son derece genelleşmiş şekilde ifade edilen nesnel dünyaya ilişkin görüş biçimi, onun [nesnel dünyanın] üzerinde insanın yeri, insanın çevredeki gerçeklik, topluma karşı olan sorumluluğu, inançları, ülküleri ve değerler manzumesini içermektedir. Sosyal yanıyla bu “ dünya görüşü”  bir ideoloji için de temel olabilir. Dünya görüşü gelişimi, sadece kişiliğin değil, aynı zamanda belirli bir sosyal grubun, halkın olgunluğunun da göstergesidir.</span></p>
<p><span>Türk halkları arasındaki ilişkiyi pekiştirip, aralarındaki dayanışmayı sağlayabilecek olan umûmî Türk dünya görüşünün sadece dini olması mümkün değildir, hele belirli bir dinin değerlerine istinat etmesi mümkün değildir. Çünkü,  Türk halkları sadece bir tek dine değil;  islâm, hristiyanlık, budizm, musevilik ve paganizm gibi değişik dinlere mensup oldukları gibi, laikliği kabul etmiş  halklar da vardır. Bu haliyle Türk ülkelerin hiçbirinde resmi devlet dini yoktur. Hepsinde vicdan hürriyeti ilân edilmiştir.</span></p>
<p><span>Bu açıdan bakıldığında, Türk halklarını birleştiren dünya görüşü, dünya dinleri ortaya çıkmadan çok önce biçimlenmiş, kökleri ile doğa, insan ve dünya üzerindeki telakkilerine kadar uzanan görüş ve değerlerden oluşur. Elbette bu, Ön Türk telakkileri tanrısız değildiler, ancak Türkler, onlarla ilgili bilgileri bilinen peygamberlerden (İbrahim, İsa, Muhammed) almayıp, tanrı kavramını doğayı sezgi ile ve bütünsel olarak yorumlayarak öğrenmişlerdi. Dolayısıyle, benzeri dünya görüşü esasında dine değil, tabiat felsefesine daha yakındırlar. Fiilen doğa felsefesi ilk tarihsel felsefe biçimiydi.</span></p>
<p><span>Bu itibarla Türk halklarının dünya görüşü,  bir yanıyla kadim çağların köklerine, diğer yanıyla çağdaş bilim ve felsefe temeline dayanan, laik ve millî mizaca dayanmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Türk Halklarının ve  Kadim Kültürün Geçmişi</strong></span></p>
<p><span>Türk halkları dünya görüşünün hareket noktası, dünyanın en eski milletlerinden  olduğu kabûl edilmelidir. Bunu, Türk kelime hazinesinin Sümer (Asya), Etrüsk (Avrupa), Kızılderili (Amerika) ve Hint-Avrupa dillerindeki Türkçe kelimelerin varlığı ispat etmektedir. Hâtta bu durum pek çok prototürkçede kelimeler yanında, bazı gramer kuralları bile farklı dillere geçmiştir (insanlar, <strong>(s.21)</strong> Asya’dan Amerika’ya M.Ö. 30 000 ve M.Ö. 14 000 arasındaki dönem içinde geçmişlerdir).</span></p>
<p><span><strong>Dünya ve Maddenin Oluşumu: Türk Kozmogonisi </strong></span></p>
<p><span>Türk kültürünün gerek dilbilim, gerekse mitolojik malzemeleri, dünya oluşumunun manzarasını şöylece anlatabilir: İlkel madde, hava ve su kaosuydu (karışımıydı). Sonra bu kaostan su (yer) ve gök (hava, güneş) ayrılarak, dünya oluşmuştur. Bu dünya, ilk önce onu yumurta şeklinde tasvir eden Türk mitolojisine uygundur. Muhtemelen, yumurtanın sarısı güneş ve göğü, akı ise okyanus sularını ifade ediyordu. İlk maddeye – gök (hava) ve su kaosuna- Türkler “yer-su” ya da “tengiz/tengir” (deniz) ya da “bütün” , Sümerler ise “absu”demişlerdir.</span></p>
<p><span>Yâni atalarımız dünyanın homojen bir maddeden, yani sudan (H<sub>2</sub>O) oluşan bir evrensel birimden meydana geldiğini düşünmüşlerdir. Su, kendiliğinden ortaya çıkmış, bu oluşuma ne demiurgos ne de tanrı karışmıştır. “Kaosun”’ su ve havadan oluşmuş olması, bizi yanıltmamalıdır, zira Türk halkları havayı aynı suyun, su buharı şeklinde bir görüntüsü olarak tahayyül etmişlerdir. Bunu Tatarca’da  “sulamak” (nefes almak) fiili ile ifade edilmekle, “kuk/kük” (gök) kelimesi ise “sug” (su) kelimesine dayanmaktadır. Türk dillerinde “s“/ “h“ geçişi, daha sonra “h”/”k” geçişleri mümkündür. Böylelikle su, hava ve suya ayrılmıştır. Nitekim, dünyanın homojen bir maddeden (sudan) teşekkül ettiğine dair eski Türk telakkisi, son astrofizik buluşlarla da örtüşmektedir. </span></p>
<p><span>Günümüz bilim adamlarının tezlerine göre; evren, ilk önce tek bir atomdan ibaret olup, sonra “Büyük Patlama” dediğimiz bir patlamayla gazlar, sonra da yıldızlar ve galaksiler oluşmuştur. Evrenin ilk maddesi, önceleri bir tek hidrojenden (H) ibaret, homojendi, ancak daha sonra helyum ve başka kimyasal elementler ortaya çıkmıştır. Tam da bu noktada, atalarımızın dünya ve maddenin oluşumuna dair telakkileri oldukça  mantıklıydı.</span></p>
<p><span>Konuyla ilgili olarak ilk antik Yunan filozoflarından Thales de, bütün  nesnelerin ilk elementin su olduğunu düşünmüştü. Bilindiği gibi Thales, Mısır’a gidip, orada Sümer ilim aleminden pek çok şey öğrenmişti. Sümerler ise, ya prototürkler olan iki halkın kaynaşmasından oluşmuş bir halktır veya Sümerler, prototürklerin büyük medeni tesir etmesi neticesinde oluşmuş bır halktır. Bunu kaynaşma sonucunu aşağıdaki dil ve felsefe malzemelerinde görebiliriz. Türk dillerine ait olan ‘”sug/suv’” (su) kelimesinin anlamdaşları “(b) at”  (Türk dillerine ait “batmak” kelimesi ile karşılaştırın), “<u>par” </u>(buhar), “buz” kelimeleriydi. Hangisinin daha eski olduğu bilinmemekle beraber meselâ, Tatar masallarında büyük su alanlarına “at” (“bat” tan olma) denir. Muhtemelen, böylece “atıl” (Volga) ve “<u>At</u>lantik” kelimeleri ortaya çıkmış olmalıdır. Aynı kaynaktan “bar” (birşeyin varlığıdır), “ma”  (bir eylem veya bir eylemin sonucunu ifade eden ek) sözcükleri de. Meselâ, “gelmek” – “gelme”, yani “gelme” kavramı. “Yazmak”- “yazma”.</span></p>
<p><span>Türkçede “<strong>ma</strong>” sözcüğüne tanrı tarafından verilen ve “bir anlam” manâsını ifade eden Sümer felsefi ve dini “<strong>me</strong>” kelimesiyle ilgilidir. Meselâ, “hükümdar iktidarı” <strong>mesi</strong>, yâni, “hükümdar iktidarı” anlamını ifade eden kelime. Yine aynı şekilde, “tac” <strong>mesi</strong>, “tapınak” <strong>mesi</strong> v. b. vardır. Bu <strong>ME</strong>’lerden Sümerce’de toplam yüzsekiz tane bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-dunya-gorusu-uzerine-bazi-mulahazalar.html#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>Türk dillerine ait olan bu “<strong>ma</strong>” Rus dilinin “pismo” (mektup), “rezba” (oyma) ve benzeri kelimelerine geçmiştir.</span></p>
<p><span>Eski Mısır’da “ilâhi hakikat” veya “uzaysal dünya düzeni”ni ifade eden “Ma(at)” (“at”) sadece dişil gramer göstergesidir) kelimesi, “firavun iktidarı” teolojik doktrinin temel telakkisidir. Firavun, ülkesini kaos gücünden savunan bir muhafız konumdadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-dunya-gorusu-uzerine-bazi-mulahazalar.html#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></p>
<p><span><strong>(s.22)</strong> Türk dillerine ait olan “ma” sözcüğünün pek çok anlamı vardı: “(b)at” -su, ”neme” – bir şey, nesne, “yaz<u>ma</u>dı” (olumsuzluk eki), “yazdı <u>mı”</u> – (soru eki).</span></p>
<p><span>Suyun varlık temeli olduğunu gösteren “ma/va” sözcüğünün görevlerini biz Hint-Avrupa dillerinde de görmekteyiz. Meselâ, Almanca’da – Wasser (su) – et<u>was</u> (bir şey) – was? (ne?). Aynı olayı Sâmi dillerde görmek mümkündür. Meselâ, Arapça’da: ma (su) – ma (bir şey) – ma (hayır) – ma? (nasıl…? hangi?).</span></p>
<p><span><strong>Türk Diyalektiği</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Türk halklarının gök, hava, güneş, tanrı telâkkileri, “su” telakkisi ile sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. “Bal”, ”bay” güneş isimleri de bundan kaynaklanmaktadır. Bunu (güneş) “balktı” –  (güneş) “parladı”, (güneş) “bayıdı” – (güneş) “battı”  fiilleri de gösteriri. Anlaşılacağı üzere,  “ba (ma)” kökü, aynı zamanda güneşin varlığı ve yokluğunu ifade eder.</span></p>
<p><span>“Su” (tuk, sug, suv) telakkisine bağlı olan Türk dillerine ait “tuk” kelimesinden “yok” (bir şeyin bulunmaması), “çok” (Oğuz dillerinde “bolluk”) gibi birbirine zıt  telâkkiler ortaya çıkmıştır. Bu, eski prototürk atalarımızın her nesne veya olay içinde çelişkiler taşıdığı, her nesne iki karşıtı içerdiğini anladıklarını göstermektedir. Meselâ, güneş eğer ılıman ısı verirse, bol hasata yardımcı olabilir (“ma” – bir şeyin varlığı, “çok” – bir şeyin bolluğu), eğer fazla ısı verirse hasatı yakar (“ma” – olumsuzluk, “yok” – bir şeyin bulunmaması). Şu fenomenin varlığın ve gelişimin kaynağı olan bu iki ilkenin mücadelelerini pek çok fenomen içinde de farketmişlerdir. Örnek olarak “iktidar” telâkkisini ele aldığımızda, onun iki ilkesi vardır, bulunmamasına yakın aşırı zayıf ve zorba iktidar. Normal veya haddi zatında iktidar ancak bu iki ilkenin etkileşiminde var olabilir. Bununla ilgili Tatarların şöyle bir atasözü vardır: “Yuaş bulsang, basarlar, usal bulsang asarlar, urtada bulsang, il başı iterler” (Yumuşak olsan ezerler, zalim olsan asarlar, ortada olsan devlet başkanı ederler). Bu, atalarımız nesnelerin dialelektiğinden ve onların çelişikliğinin farkında olduklarını gösterir.</span></p>
<p><span>Yakın çağ tarihinde bu dialektik anlayış, Alman felsefesindeki ünlü Hegel diyalektiği olarak bilinmektedir. Diyalektikçi Hegel’e göre, canlı doğadaki ”her şey başlı başına çelişkilidir. Çelişki, her türlü hareket ve hayatın esasıdır. Bir şey çelişkiyi içerirse, o hareket eder, itkiye, etkinliğe sahip olur”<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-dunya-gorusu-uzerine-bazi-mulahazalar.html#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></span></p>
<p><span><strong>“Dağ/Tau” Güneş Dağının Varlık Kavrayışı</strong></span></p>
<p><span>Su kaosunun göğe (güneşe) ve suya (yere) ayırılmasından başak bir dağ ve ağaç, Türk halkları için göğü ve yeri bağlayan bir etken olmuştur. Bu sebeple, dağlara özel saygı gösterilmiş, dağlara Han-Tengri, Kazbek, Elbrus gibi isimler verilmiştir. Türk dillerinde dağa “dağ/tau” denir.</span></p>
<p><span>Bu kelime bir yansıma kelime olup, mesela, ağaçkakanın ağaça vurmasında çıkardığı ses; “tuk-tuk” sesini ifade eder ki, dahasonra bu kelime, bu kuşun ismini işaret eder olmuştur. Ağaçkakanın Tatarcası  “<u>tuk</u>ran” olup,bazı Kızılderili dillerinde ise,”tukan”dır. “tak/tau” kelimesinde olduğu gibi, “urdak” kelimesi de (Türkçe “ördek”) bu şekilde  oluşmuş olması muhtemeldir. Bunun  kökünü de Hint-Avrupa dillerinde şu şekilde görebiliriz: “<u>duck”</u> (İngilizce ördek), Rusça “utka”. Gerçek şu ki, Türk halkları çoğunun mitolojisinde güneşi tehşis eden altın veya beyaz ördek mevcuttur. Atalarımızın çağrışımlı (asosyatif) düşünmeleri sayesinde yükseklerde uçan kuşun ismi güneşe geçmiş, kendisi [güneş] de “tuk” ismini almıştır. Eski Türklerin aynı isimli bir de tanrıları vardır. Güneşi işaret eden konik dağa ise, “tak/dag/tau” ismi koymuşlardır. Keza aynı şekilde Etrüsklerin “Tag” adlı bir tanrıları olduğu gibi, antik Yunanlar da büyük reislerine “Tag”, Orta Amerika Kızılderililer ise yine büyük/ulu reislerine “Kon Tiki”  yani “güneş (kon) oğlu (tiki)” demişlerdir. Muhtemelen, antik Yunanın “Teos”u, Romalıların <strong>(s.23)</strong> “’Deus”u ve İranlıların “Dev/Div”sı, Türkçe “tau”  kelimesi ile ilgiliydi. Dikkâte değer bir başka husus ise, Maya dilinde “Teo” kelimesi de, tanrı anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span>Türk halkları reislerini/beylerini dağ başlarında gömdükleri gibi, kurban sunularını dağlarda, ziyafetleri dağlarda vermişler, âyinlerini de dağ başlarında icra etmişlerdir. Böylece “tag/tau” kökünden “tuy” (ziyafet), “tuk” (tok), “suymak” (hayvan kesmek), “takmak” (Tuk tanrısını öven şarkılar), “sukmak” (yol, bu kelime dağların Tuk tanrısı, Göğü kavrama yolu anlamına gelmektedir) kelimeleri var olmuştur.</span></p>
<p><span>Daha sonra Türk halkları bozkırlarda, dağlar üzerindeki ovalarda yaşamaya başladıklarında,  gömülme ve dini törenleri için suni tepe-kurganlar yapmışlardır. Tepe (kurgan), tanrı ile temas, gök, evren kanunları, varlık kavramı öğrenmek için bir araçtı. Bu da, Türk halklarının dünya kavrayışı yöntemiydi. Büyük ihtimâlle bundan, Çin felsefe kavramı “tao” (taoizm) doğmuştur. Çince “tao” yolu ifade eder. Kısaca “tao”- hiç kimse ve hiçbir şeye bağlı olmayan varlığın gelişme  kanunu olup, o, zaman ve uzayın dışında durur. Tao’yu kavramak, doğa kanununu anlamak ve ona uymak demektir. Tao’ya uymak, doğa ve dünya ile uyum içinde yaşamaktır. Sonraları, Japonlar da bu felsefeyi benimsemişler ve ona Japonca “sinto” (sintoizm) adını koymuşlar – “tanrılar yolu”, yani “sin”– tanrı, “to” (Çince “tao”) – yol.</span></p>
<p><span><strong>Tabiata Karşı İhtimam  </strong></span></p>
<p><span>Türk halklarının topluma ait dünya görüşleri ve toplumun nasıl olması gerektiği, insanın toplum içindeki rolü, insanın tabiatla olan ilişkisine dair  görüşlerine bakıldığında, onları diğer toplumlardan ayıran bir özelliği fark ediyoruz. Bazı uluslar, kendilerini Tanrılarının kulları, bazıları da önderlerinin bir kulu olmaya razı oldukları dikkâte alındığında, Türk halklarının hiçbir zaman soydaşlarını köleleştirmedikleri görülür.  Kendilerini Gök’ün (güneş, evren, ve sonuç itibari ile ulu tabiat) oğulları olarak saymakla, tabiata karşı her zaman saygılı, onunla uyum içinde yaşamaya gayret etmişlerdir. Meselâ, Cengiz Han’ın Yasu (yasa)’sını göre, tabiata zarar verecek en ufak hareket bile, ölüm cezası ile cezalandırılır.  Tabiatın “temizliği” Türklerde bir kült haline gelmiş, Türkler, kendilerini tabiatın efendisi değil, onun organik bir parçası olarak saymışlardır.</span></p>
<p><span>Günümüzün ekolojik meseleleri göz önüne alındığında, Türklerin tabiata dair dünya görüşleri bu yönüyle, sadece Türkler için çağdaş ve aktüel olmakla kalmıyor, aynı zamanda evrensel bir karakter taşıyor.</span></p>
<p><span><strong>Tabiat Estetiği </strong></span></p>
<p><span>İlke olarak Türklerdeki tabiata olan  hürmet, tabiatı sevme, onun güzelliğinden zevk alma ile ilgilidir. Günümüzde bunun akislerini Japonların Sakurı (Japon vişnesi) çiçeklerine olan sevgi gelenekleriyle, Ekibani sanatında  (çiçek buketi oluşturma) görmek mümkündür. Gerçek şu ki, köken itibari ile  Japonlar, Türk halklarının en eski akrabalarıdırlar. Türk, Moğol, Mançu, Koreli ve Japonların dili, Altay dil ailesinden gelmektedir. Türklerdeki bu doğa sevgisi, kanaatimizce tabiatın oldukça bir yekun tuttuğu edebiyatta (şiir) kendini korumuştur.</span></p>
<p><span><strong>Atalara Saygı ve Vatan Sevgisi </strong></span></p>
<p><span>Türk halklarının dünya görüşünün bir başka özelliği, onların vatanlarına olan sevgidir. Yеr-Su (b), Türk halklarına göre bir anlamı ifade eder, “vatan” kelimesinin eşanlamlısı diyebiliriz buna. Vatanlarına, vatan toprağına sevgilerini eski Türkler bir kült haline getirmişlerdir. Dünyanın yer üstü tanrısı, Uduk (Kutsal) Yer-Su(b) tu. Bu kült, dağ, göl, nehir tapınması ile bağlantılıydı.Atalara, anayurda olan saygı ve sevgi, Türk halklarının siyâsî görüşlerinde kilit kavramdır. Atalara saygı hususunda, Türk halklarının ölülerini 3., 7., ve 40. günlerde anmaları bir şeyler anlatır. Genelde, bütün bu gelenekler vatanseverliğe ve tarihin, özellikle eski tarihin bilinmesine katkı sağlar. Bu durum, özellikle günümüz için çok  önemlidir, çünkü yakın zamanlara kadar Türk <strong>(s.24)</strong> tarihine Avrupa-merkezci bakış açısı, Türk halklarının genç, barbar ve özellikle göçebe bir kavim olarak tasvirine dayanıyordu. Son zamanlarda bu görüş her ne kadar sarsılmış olsa da, tamamen çürütülmesi için daha çok uğraş gerektirmektedir.</span></p>
<p><span>Prototürkleri, dünyada ilk uygarlık olarak bilinen Sümer uygarlığından daha önce oluşan bir uygarlık olarak kabul etmenin zamanı gelmiştir. Türkler kendileri, Sümer uygarlığının oluşmasında yer almışlardır. Bu konuda zengin dilbilim malzemeler konuşmaktadır. Bu tarih, sadece dar bir bilim çevresinin konusu değil, bizim kadim tarihimizi, her Türk öğrencisi, her nerede yaşıyor olursa olsun bilmelidir. Bununla biz, eski Türklerin vatan sevgileri ve atalarına saygı ilkelerine doğruluğu bugünümüzde de saklarız.</span></p>
<p><span><strong>Sosyal Adalet ve Türk Halkalarını Toplumsal Gelişme Yolu </strong></span></p>
<p><span>Türk halklarının devlet yapısı, elit ve halk ilişkileri, sosyal adalet ile ilgili görüşleri eski çağlardan gelmektedir. Türk kağanlıklar devrinde (VI-VII yy.) yapılan mezar taşı yazıtlarından o zamandaki toplum hayat hakkında bir şeyler öğrenebiliriz. İktidarın başında kağan vardır ve kağanın iktidarı miras yoluyla aktarılmıştır, ama bu aktarma “bekler” (beyler) kurultayında onaylanmış olmalıdır. Kağanın varisleri olmadığı takdirde, kağan “bekler” arasından seçilmektedir. “Bekler”den daha aşağıda “Budun”du (halk). Türklerin köleleri de vardı, fakat bunlar yabancılardan esirlerdi.</span></p>
<p><span>Kağanın esas görevleri; 1. Devleti savunmak ve genişletmek, 2. Devlet ve halkın iktisadî refahını sağlamak, 3. Devletin azametini sağlamlaştırmak ve şanını artırmak. Kağanın ana sıfatları şunlar olmalıydı: 1. Bilgelik, 2. Yiğitlik, 3. Doğruluk. Uyrukluların ana sıfatları şunlar olmalıydı: 1. İtaat, 2. Görev bilinci, 3.Kağan ve elit tarafından düzenlenen iş ve seferlerde disiplin.</span></p>
<p><span>Ancak kağan iradî olarak , “bekler”e danışmadan ve “Töre”ye (gelenek/yasa) aykırı biçimde  devleti yönetemez. Eğer bu kuralı bozacak olursa, kurultayda görevinden alınabilir ve yerine bir başka kağan seçilebilirdi.</span></p>
<p><span>Kabul etmek gerekir ki, Türklerin böylesi bir toplum yapısı günümüze kadar geldi. Fakat günümüzde “bekler”e milletvkiller ve başkanlar, kağanlara ise başbakanlar, v.b. haline geldiler.Kavramlar değişse de, esasları aynı kaldı.</span></p>
<p><span>Toplumsal tabakalaşma geçmiş dönemlerde de mevcuttu. Kağanlıkta 100 00,  koyun ve 10 000 ata sahip olan aileler varmış. Meselâ, “bek” unvanı, hayatta kalındığı sürece geçerli olup,  miras yoluyla aktarılmamıştır. Bu unvan savaşlara katılma ve devlet yönetim sisteminde becerikli çalışma sayesinde kazanılırdı. İktisadî  alanda şahsi yeteneklerden dolayı başarı kazanılırdı. Mesela, bir olay biliniyor ki, yetim bir çocuk, gençliğinden kağanın hizmetinde çalışmaya başlayıp, 30 yaşına doğru 10 000 baş at sürüsüne sahip olmuş ve yüksek unvanları kazanmıştır.</span></p>
<p><span>Türk eliti, özellikle de kağanın dünya görüşüne, halkın kaderi ve refahı için sorumluluk sahibiydi. Yani kağanlığı toplum ihtiyaçlarına uygun bir şekline getirmeye çalışmışlardır. Bu konuda Kül-Tigin’in ağabeyi, halka karşı tavrı hakkında şöyle demektedir: “Halkım için geceleri uykusuz geçirdim. Gündüzün  aylaklık hiç etmedim. Kardeşim Kül-Tigin ve iki şad ile birlikte, bitkimliğe kadar savaşlara katılmıştım. Az kalsın ölecek bir halkı kaldırdım, çıplak halkın giyimini sağladım, fakir halkı zengin ettim, sayısı az olan halkın sayısını çok ettim”.</span></p>
<p><span>Türk-Moğol halkları vaktiyle Hun İmparatorluğu, Türk kağanlığı, Cengiz Han Moğol-Türk İmparatorluğu dünyadaki en büyük devletler kurmuşlar. Bu, toplumlarında askeri üstünlük dışında, belirgin sosyal adalet ve sosyal hareketlilik vasıtaları mevcut olduğunu gösterir. Dolaylısıyla sosyal adalet prensibi, günümüzde Türk halkları için günceldir, onların dünya görüşü ve ideolojilerinin ayrılmaz bir parçasıdır.</span></p>
<p><span><strong>(s.25)</strong> Öyle görünüyor ki, Türk halklarının zihniyeti ne totaliter sosyalizmin mekanik eşitçiliğine, ne de oligarşik kapitalizmin her şeye karşı tekelciliğini kabul edemez.. Bu yüzden biz Türk halkları için halk kapitalizmi diyebileceğimiz bir yönteme göre gelişme yolu tayin etmeliyiz.</span></p>
<p><span>Halk kapitalizminin bir örneği Kazak akademisyeni, Türk Halkları Dünya Asamblesi başkanı Yermentay  Sultanmuratov’un  “Transformatsıya mira”, Almatı, 2002 (Dünya dönüşümü) kitabında gösterilmiştir. Bu, iki faktörlü pazar modeli olup, ona göre girişimin bütün  işçileri aynı zamanda onun ortakları ve sahipleri olmalıdır. Şimdi bu modele Türk halkları toplum gelişimi yöntemi diyoruz. Büyük ölçüde bu modele dayanarak, Kazakistan Başkanı Nursultan Nazarbayev “Genel emek toplumu” tezini öne sürmüştür.</span></p>
<p><span>Aynı konuda, ama güçlü bir felsefî temeli uygulayarak, seçkin bir Tatar bilim adamı, akademisyen, mülkiyet ve milletler arası iletişim felsefe uzmanı Burganov Agdas  Hüseyinoğlu, bu konuda pek çok eser kaleme almıştır. Bu eserlerin ana fikri;  insan sadece mülkiyete sahip olduğu zaman hür ve bağımsız olabilir. Hür mülk sahiplerin rekabeti, toplum gelişmesine yardımcı olabilir. Oligarşik tekelci kapitalizm değil, ama rekabet eden geniş mülk sahipleri tabakası, toplumu, halkın gelişmesi ve refahın güvencesi olabilir. Bu hususta, Hüseyinoğlu’nun hem  Rusya’yı çıkmazdan kurtarmak, hem de Tataristan için millî bir karakter taşıyan konsepti vardır<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-dunya-gorusu-uzerine-bazi-mulahazalar.html#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Netice olarak, Türk halklarının dünya görüşünün ilkelerini şöyle özetlemek mümkündür: Ontoloji (varlık bilimi) açısından, Türk halklarının dünya görüşüne göre:</span></p>
<ol>
<li><span>Bütün varlık, tek bir kaynaktan (kaostan) meydana gelmiştir.</span></li>
<li><span>Bu kaynak (kaos) homojen maddeden (sudan) oluşmuştur.</span></li>
<li><span>Bütün nesne ve olaylar onların ayrılmaz parçası olan ve iç değişme ve gelişim temeli olan çelişkiyi içerir.</span></li>
</ol>
<p><span>Sosyal açıdan ise:</span></p>
<ol>
<li><span>Tabiata  karşı özenli davranış, onunla uyum içinde yaşama</span></li>
<li><span>Tabiatı izlerken estetik zevk alma, ona hayranlık duyma</span></li>
<li><span>Atalara saygı duyma, vatanseverlik, tarihlerinden gurur duyma</span></li>
<li><span>Sosyal adalet, elitin halk ve devlet için sorumluluk duygusu</span></li>
</ol>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda sözü edilen Türk dünya görüşünün temelleri binlerce yıl içinde şekillenmiş, kökleri tarih öncesi Türk halklarına uzanmakta, özgündür ve halklarımızın milli zihnine nüfuz etmiştir. Aynı zamanda onlar, tamamen çağdaş  aktüel, ve çağdaş Türk halkları için ve uluslararası değerler sistemine de mükemmel bır şekilde uyumludur.</span></p>
<p><span>Umut ediyoruz ki, Türk devletlerinde sözünü ettiğimiz bu dünya görüşü, temellerinin genişletilmesi ve derinleştirilmesi, yerel malzemelerle zenginleştirilmesi yoluyla, tarih ders kitaplarının yazımında, sosyal bilimler ve millî ideolojiler ders kitaplarının yazımında kullanılmalıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rafael MUHAMETDİNOV – Kazan</strong></span></a>
</p><p><span>Bütün Dünya Türk Halkları Birliği (BTHA) Koordinasyon Kurulu Üyesi, Tarih Bl. pHD (Dr), Tataristan</span></p>
<p><span><strong>Not: </strong>Tatarca’dan çevrilmiştir.</span></p>
<hr>
<p><span><strong><span>KULLANILAN EDEBİAT</span></strong></span></p>
<ol>
<li><span>Gudava Tengiz. “Do i posle Bibliyi” (İncil’den önce ve sonra), 2. bölüm, Sümer/ME, <a href="http://www.netslova.ru/gudava/sumer/gl2.html%20-%2027.03.2014" target="_blank" rel="noopener">www.netslova.ru/gudava/sumer/gl2.html – 27.03.2014</a>)</span></li>
<li><span>Rol David. “Genezis tsivilizatsiyi” (Uygarlık genesisi), s, 353, M.: EKSMO Yay., Moskva, 2003</span></li>
<li><span>G. Hegel, Bütün Eserleri, C. 5, s, 520, Moskva-L., 1937</span></li>
<li><span><span>Sm. Burganov A. H. Filosofiya i sotsiologiya sobstvennosti: russkiye i tatarskiye realiyi. 4-e </span><span>izdaniye (Burganov A. H. Mülkiyet Felsefesi ve Sosyolojisi: Rus ve Tatar Gerçekleri, </span><span>4. baskı.), Moskva, 2004.</span></span></li>
</ol>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Türk Dünyası Vatandaşlığı”na Doğru</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru</guid>
<description><![CDATA[ “Türk Dünyası Vatandaşlığı”na Doğru
Türk boy ve toplulukları bugün dünyanın farklı bölgelerinde ve devletlerinde farklı yönetim şekillerine tabi olarak yaşamaktadırlar. Birbirlerinden çeşitli sebeplerle ayrılan Türk boy ve topluluklarının adına Ulu Türkistan denilen coğrafyadaki birlikteliği Türk Milletinin güçlü devlet(ler) kurmasına; adının ve sanının bugüne kadar gelip ulaşmasına vesile olmuştur. Ancak artan nüfus, çakışan çıkarlar, yaşanan çekişmeler, huzursuzluklar ve mücadeleler Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bae768fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Türk, Dünyası, Vatandaşlığı”na, Doğru</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-Vatandasligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html">“Türk Dünyası Vatandaşlığı”na Doğru</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Türk boy ve toplulukları bugün dünyanın farklı bölgelerinde ve devletlerinde farklı yönetim şekillerine tabi olarak yaşamaktadırlar.</span></p>
<p><span>Birbirlerinden çeşitli sebeplerle ayrılan Türk boy ve topluluklarının adına Ulu Türkistan denilen coğrafyadaki birlikteliği Türk Milletinin güçlü devlet(ler) kurmasına; adının ve sanının bugüne kadar gelip ulaşmasına vesile olmuştur. Ancak artan nüfus, çakışan çıkarlar, yaşanan çekişmeler, huzursuzluklar ve mücadeleler Türk boy ve toplulukları arasındaki birlikteliğin ve dayanışmanın bozulmasına, aralarındaki ilişkilerin zayıflamasına hatta bazı bölgelerde bitmesine sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>Türk boy ve toplulukları arasındaki huzursuzluklar, egemenlik savaşları ve dağınıklık Türklere yakın coğrafyalarda yaşayan ve Türklerle tarihsel hesabı olan milletler için her zaman fırsat doğurmuştur.</span></p>
<p><span>Orta Asya’da ve Kafkasya’da Çin’in ve Rusya’nın süreklilik arz eden çok yönlü politikaları, Türk boy ve topluluklarının uzun süre birbirlerinden kopuk yaşamalarında; birbirlerine yabancılaşmalarında büyük rol oynamıştır. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılıp yeni Türk Cumhuriyetleri’nin kurulması Türk boy ve toplulukları için tarihin en büyük fırsatı olmuştur. Ancak bu fırsatın yeterince değerlendirilebildiğini söylemek de mümkün değildir.</span></p>
<p><span>Aynı etnik yapıya ve kültürel kimliğe sahip milletlerin birlik ve bütünlükleri, gönül ve akıl birlikteliğiyle oluşturulmuş stratejiler sayesinde gerçekleştirilir ve korunur. Aklın ve gönlün bir araya getirmediği; yalnızca çıkar ilişkilerinin veya duygusal bağların bir arada tuttuğu toplulukların ve milletlerin birlikteliklerinin uzun sürmesi mümkün değildir. Aralarında “kan bağı”, “akrabalık” veya “dostluk” bulunan devletlerin, milletlerin ve toplulukların birbirleriyle ilişkileri “güçlü” ve “sağlam” olduğu kadar “hassas” ve “kırılgan” özellik taşır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bu ilişkilerde “duygu ile mantık”ın, “gönül ile akıl”ın ittifakı, ilişkilerin kalıcılığı ve sürekliliği bakımından çok önemlidir (Alyılmaz, 2011: 55).</span></p>
<p><span>Türk boy ve topluluklarının 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki dönemlerde farklı adlar ve oluşumlar altında bir araya gelme girişimleri, çoğunlukla duygusal temelli olduğu için başarılı ol(a)mamıştır. Ancak geride kalan 20 yılı aşkın sürede bazı kazanımların olduğu da inkâr edilemez.</span></p>
<p><span>Türk devletleri arasında gerçekleştirilmeyen pek çok ilişkinin ve oluşumun kitle iletişim araçları sayesinde toplumun alt tabakalarında gerçekleşmiş olması; ulaşımın nispeten kolaylaş(tırıl)ması ve maliyetinin düş(ürül)mesi, TÜRKSOY, Türk Keneşi / Türk Konseyi (Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi), TÜRKPA (Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi), Türk Üniversiteler Birliği… gibi ortak teşkilatların kurulması bu kazanımlar arasında sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Ancak Türk boy ve topluluklarının bugün gelinen noktada birbirlerini iyiden iyiye tanıdıkları, aralarında eski Sovyetler Birliği’nin yapısına veya Avrupa Birliği’nin bugünkü durumuna benzer bir ilişkinin oluştuğu; duygusal temelli ve içerikli söylemlerin yerini akılcı ve gerçekçi kararlara ve eylemlere bıraktığı hiçbir şekilde söylenemez.</span></p>
<p><span>Geride kalan uzun yılların oluşturduğu iletişim ve güven sorunun bir anda ortadan kalkması elbette beklenemez. Çünkü zaman ve şartlar Türk boy ve toplulukları arasında ciddi yaşayış ve inanış farklılıkları doğurmuştur. Aynı etnik ve kültürel kimliğe sahip olmalarına rağmen aralarında farklılıklar olanlar yalnızca Türk devlet ve toplulukları da değildir. Hızla değişen ve gelişen dünyada Türk devlet ve topluluklarının akılcı bir noktada tekrar buluşmaları ancak ve ancak geride kalan tarihsel süreçte ortaya çıkan inkâr edil(e)mez farklılıklara hoşgörü ile yaklaşıp bunun bilincinde aralarındaki aynılıkları ön plana çıkarmalarından geçmektedir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki: Ayrıntıda direnenler yollarını ayırırlar. Ayrıntıda direnmek ayrılık getirir (Gemalmaz, 2010: 431).</span></p>
<p><span>Aynılıklarını, birleşenlerini ön planda tutup birleşemeyenlerin de, ayrışanları yüzünden ayrılıklar yaşamaları kaçınılmazdır. Bugün dünyada yaşanan pek çok huzursuzluğun ve savaşın temelinde de insanoğlunun (bunun doğal uzantısı olarak milletlerin) bitmez tükenmez ihtiraslarının bilinçli bir şekilde yönlendirip ön plana çıkardığı “farklılıklar” yatmaktadır. Oysa tarih boyunca insanların farklılıklarını ön planda tuttuklarında birbirleriyle savaştıkları; birleşen veya benzeşen yönlerini ön planda tuttuklarında ise hem kendilerine hem de bütün insanlığa yararı dokunacak işler başardıkları bilinmektedir. Bu savın en açık kanıtını hiç kuşkusuz ki Avrupa Birliği oluşturur.</span></p>
<p><span>Bugün Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin birçoğu yakın tarihe kadar birbirleriyle savaşmışlardır. Çünkü Avrupa Birliği ülkelerinin (birçoğunun dini aynı olsa da) onların da birleşen yanları kadar ayrışan yanları; aralarında çıkar çekişmeleri vardır. Ancak Avrupalılar geçmişten (aralarında yaşanan savaşlardan) ders çıkarmayı bilmiş; birleşen yanlarını ön planda tutmuş; Avrupalılık paydasında buluşarak “Avrupa Birliği”ni kurmuşlardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68194" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-012.jpg" alt="" width="800" height="599"></p>
<p><span>Temeli 1950’li yılların başına (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na) dayanan; 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve 1 Kasım 1992 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması’yla adı “Avrupa Birliği” konulan birlik bugün 28 bağımsız devletten oluşmakta ve içinde 500 milyon insan yaşamaktadır. Avrupa Birliği içinde yer alan devletler şunlardır: <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Almanya" target="_blank" rel="noopener">Almanya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Avusturya" target="_blank" rel="noopener"> Avusturya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Krall%C4%B1k" target="_blank" rel="noopener"> Birleşik Krallık,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Bel%C3%A7ika" target="_blank" rel="noopener"> Belçika,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Bulgaristan" target="_blank" rel="noopener"> Bulgaristan,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ek_Cumhuriyeti" target="_blank" rel="noopener"> Çek Cumhuriyeti,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Danimarka" target="_blank" rel="noopener"> Danimarka,</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Estonya" target="_blank" rel="noopener">Estonya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Finlandiya" target="_blank" rel="noopener"> Finlandiya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Fransa" target="_blank" rel="noopener"> Fransa,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C4%B1rvatistan" target="_blank" rel="noopener"> Hırvatistan,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Hollanda" target="_blank" rel="noopener"> Hollanda,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0rlanda" target="_blank" rel="noopener"> İrlanda,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0spanya" target="_blank" rel="noopener"> İspanya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sve%C3%A7" target="_blank" rel="noopener"> İsveç,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0talya" target="_blank" rel="noopener"> İtalya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s_Cumhuriyeti" target="_blank" rel="noopener"> Kıbrıs,</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Letonya" target="_blank" rel="noopener">Letonya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Litvanya" target="_blank" rel="noopener"> Litvanya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/L%C3%BCksemburg" target="_blank" rel="noopener"> Lüksemburg,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Macaristan" target="_blank" rel="noopener"> Macaristan,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Malta" target="_blank" rel="noopener"> Malta,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Polonya" target="_blank" rel="noopener"> Polonya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Portekiz" target="_blank" rel="noopener"> Portekiz,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Romanya" target="_blank" rel="noopener"> Romanya,</a><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Slovakya" target="_blank" rel="noopener"> Slovakya,</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Slovenya" target="_blank" rel="noopener">Slovenya </a>ve<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Yunanistan" target="_blank" rel="noopener"> Yunanistan </a>(<a href="http://europa.eu/" target="_blank" rel="noopener">http://europa.eu/</a>). Avrupa Birliği her geçen gün güçlenmekte, sınırlarını genişle(t)mekte ve dünya kamuoyunda daha fazla söz sahibi olmaktadır. Bu arada Türkiye, İzlanda, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan başta olmak üzere birçok ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olmak için beklediklerini de belirtmek gerekir.</span></p>
<p><span>Avrupa Birliği ülkeleri arasında elbette ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin yöneticileri de zaten bunun bilincindedirler. Bunun için de Avrupa Birliği içindeki her ülkede “Avrupalılık” paydasında birleşmenin yolları aranmakta ve “Avrupalılık bilinci” oluşturulmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p><span>Acaba Avrupa Birliği benzeri bir birliği Türk Dünyası için de gerçekleştirmek mümkün müdür? Türk boy ve topluluklarının birleşenleri bu birliği oluşturmak için yeterli midir? TÜRKSOY, Türk Konseyi<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>, Türk Üniversiteler Birliği<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>… gibi teşkilatlârın kurucularını “Türk Dünyası Vatandaşlığı”<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> paydasında buluşturmak bir hayal olmanın ötesine geçebilir mi? Bu sorulara aklı başında herkesin “evet” diyeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Çünkü bu birlik (adı farklı olsa da) tarihte zaten vardı. Aralarındaki her türlü çekişmeye rağmen Türk boy ve topluluklarının iyide ve kötüde bir araya geldikleri dönemler yaşanmıştı. Üstelik Avrupa Birliği’nin oluşumuna zemin hazırlayan birleşenlerle Türk boy ve topluluklarını “Türk Dünyası Vatandaşlığı” paydasında buluşturacak birleşenler karşılaştırıldığında Türk boy ve topluluklarının birleşenlerinin daha fazla olduğu görülür. Aynı etnik ve kültürel kimliğe sahip olanların kardeşlik, dostluk, hoşgörü, dayanışma, iş birliği ve barış paydasında buluşup birlik oluşturmaları diğerlerine göre daha kolaydır.</span></p>
<p><span>İçinde yaşanılan bölgenin ve çağdaş dünyanın gerçeklerinin bilincinde; ortak kültürel değerlerden, tarihsel süreçte edinilen deneyimlerden, kazanımlardan ve birikimlerden hareketle kendi geleceklerine şekil vermek Türk devlet ve topluluklarının da hakkıdır.</span></p>
<p><span>Temelinde evrensel değerlere bağlı, insan haklarına saygılı, hoşgörülü, başkalarını ötekileştirmeyen, birlikte yaşamanın bilincinde, eğitimli, mutlu, huzurlu bireylerin bulunduğu toplumların, milletlerin ve devletlerin oluşturacakları birlikler hem kendilerine, hem yakın çevrelerine / bölgelerine hem de dünya barışına ve huzuruna katkı sağlayacaktır.</span></p>
<p><span>Bugün dünya ülkeleri birbirleriyle olan sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik. ilişkileri artırmak, geliştirmek ve kolaylaştırabilmek için projeler üretmekte; Asya ile Avrupa kıtalarını (hatta daha ötesini) birbirine bağlayacak (tarihî Baharat Yolu’nun / Kervan Yolu’nun / İpek Yolu’nun alternatifi niteliğinde) ulaşım projelerini hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Bakü, Tiflis ve Kars arasında inşa edilen demir yolunun ilk aşamada bölge ülkelerini; sonrasında ise Asya ülkelerini Avrupa’ya bağlaması hedeflenmektedir. Bu ve benzeri projelerin hayata geçmesiyle muhataplarına birçok açıdan kolaylık sağlayacak olan Türk Dünyası Vatandaşlığı da ilgili devletlerin öncelikleri arasında yer alacaktır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68195" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Turk-Dunyasi-calistayi-013.jpg" alt="" width="800" height="586"></p>
<p><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı’nın hayata geçmesiyle birlikte bölge ülkeleri arasında imzalanacak gümrük birliği ve ekonomik iş birliği anlaşmaları bölgede başka alanlarda da anlaşmaların imzalanmasına ve yeni birliklerin kurulmasına fırsat verecek; ileride (belki de) Türk devlet ve topluluklarının, Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Japonya’nın, Moğolistan’ın, Rusya Federasyonu’nun, Hindistan’ın, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Gürcistan’ın. vd. ülkelerin de içinde yer alacakları “İpek Yolu Ülkeleri Vatandaşlığı”nın hatta “Asya Ülkeleri Vatandaşlığı”nın da gerçekleşmesi mümkün olacaktır. Çünkü Asyalı milletlerin ortaklıkları ve benzerlikleri en az Avrupalılarınki kadar eski ve köklüdür. Asyalı milletlerin farklı etnik yapıya ve inanç sistemine mensup oldukları bu yüzden de bir araya gelmelerinin, ortak paydada buluşmalarının zor olacağı muhtemeldir. Ancak bütün dinlerin temelde “birlik” olmayı önerdiği unutulmamalıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-95805" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Turk-Dunyasi-calistayi-014.jpg" alt="" width="800" height="842" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Turk-Dunyasi-calistayi-014.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Turk-Dunyasi-calistayi-014-760x800.jpg 760w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı’nın gerçekleşmesi durumunda Türk devlet ve topluluklarına sağlayacağı imkânlardan birkaçını şöyle sıralamak mümkündür:</span></p>
<ul>
<li><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı, üye devletler ve topluluklar arasında serbest (vizesiz) ve kolay dolaşım, seyahat ve oturma izni sağlayacaktır.</span></li>
<li><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı’na tabi kişiler vatandaşlık haklarından eşit şekilde yararlanacaklardır.</span></li>
<li><span>Türk Dünyası Vatandaşı öğrenciler üye ülkelerde eğitim öğretim görme hakkına ve özgürlüğüne sahip olacaklardır.</span></li>
<li><span>Üye ülkeler tarafından Türk Dünyası Vatandaşı üniversitelilerin ön lisans, lisans ve lisansüstü seviyelerde almış oldukları diplomaların eş değerliliği / denkliği sağlanacaktır.</span></li>
<li><span>Türk Dünyası Vatandaşlarına üye ülkelerde çalışma izni verilerek iş güvenlikleri uluslararası yasalarla koruma altına alınacaktır.</span></li>
<li><span>Üye ülkelerin vatandaşları diğer ülkelerde mülk edinme hakkına sahip olacaklardır.</span></li>
</ul>
<p><span>Türk Dünyası Vatandaşlığı (yukarıda belirtilen temel ve öncelikli imkânların yanında) üye ülkelerin her alanda (siyasi, askerî, sosyal, kültürel, ekonomik) yakınlaşmalarına zemin hazırlayacak ve birliğin güçlenmesini sağlayacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Müdürü, Valeh Hacılar Uluslararası Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Genel Başkanı, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür ve Eğitim Derneği Genel Başkanı, calyilmaz @gmail .com.</span></p>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu yazının özünü Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te 22-23 Ekim 2014 tarihleri arasında düzenlenen “Türk Dünyası Vatandaşlığı Çalıştayı”nda Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ tarafından yapılan açılış konuşmasının metni oluşturmaktadır. Söz konusu metin ALYILMAZ tarafından gözden geçirilip bazı ekleme ve düzenlemeler yapılarak makale hâline dönüştürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>Yazı Kaynağı:</strong> TEKE Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 4/1 2015 s. 69-76, TÜRKİYE</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>♦ ALYILMAZ, C. (2000). Atatürk, Milliyetçilik ve Türk Dünyası. Türk Yurdu, 20 (152), 12-16.</span></div>
<div><span>♦ ALYILMAZ, C. (2011). Bağımsızlıklarının Yirminci Yılında Türk Cumhuriyetleri Üzerine. İpek Yolu Medeniyetleri, 4, 8-13.</span></div>
<div><span>♦ ALYILMAZ, C. (2011). Türkiye Moğolistan’da Öncelikli Olarak Neler Yapmalı? Yeni Ufuklar, 10, 55.</span></div>
<div><span>♦ ALYILMAZ, C. (2012). Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin Bölge Ülkeleri Açısından Önemi. Düşünce Dünyasında Türkiz, 3(14), 55-63.</span></div>
<div><span>♦ BABİŞ, A. G. (2014). Türk Konseyi: Türk Birliğinin Hazırlığı mı? EkoAvrasya Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, 27, 14-16.</span></div>
<div><span>♦ GEMALMAZ, G. (2014). Türk Dünyasında Alfabe ve İmla Meseleleri Üzerine. Türkçenin Derin Yapısı, Ankara: Belen Yayıncılık.</span></div>
<div><span>♦ MERT, O. (2015).<a href="http://www.turkiyatjournal.com/DergiTamDetay.aspx?ID=1335&Detay=Ozet" target="_blank" rel="noopener"> Türk Konseyi (Keneşi) Türk Üniversiteler Birliği ve Türk Üniversiteler</a> <a href="http://www.turkiyatjournal.com/DergiTamDetay.aspx?ID=1335&Detay=Ozet" target="_blank" rel="noopener">Birliği I. Genel Kurulu. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi</a> <a href="http://www.turkiyatjournal.com/DergiTamDetay.aspx?ID=1335&Detay=Ozet" target="_blank" rel="noopener">[TAED], 53, 273-290.</a></span></div>
<div><span>♦ MOMINKULOV, C. (2014). Türk Cumhuriyetleri Ortak Bilgi Alanına Doğru, EkoAvrasya Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, 27, 66-67.</span></div>
<div><span><strong><span><span>Dipnotlar:</span></span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilan eden yeni Türk Cumhuriyetlerine Türkiye Cumhuriyetinin bazı yöneticileri tarafından “ağabey” tavrı takınılmıştır. Önceleri sempati uyandıran bu tavır, zamanla tepkilere yol açmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı (TÜDEV) tarafından 1993-2009 yılları arasında düzenlenen Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayları’nda oluşturulan komisyonlarda (Uluslararası İlişkiler Komisyonu, Medya ve İletişim Komisyonu, İktisadi, Ticari, Mali İlişkiler ve Turizm Komisyonu, Kültür Komisyonu, Eğitim Öğretim, Bilim ve Teknoloji Komisyonu, Gençlik Komisyonu, Toplum Yönetimi ve Hukuk Komisyonu) önemli kararlar alınmış; alınan kararların bir kısmı üye devletler tarafından hayata geçirilmiştir. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayları’nın sonuç bildirgelerinde yer alan öncelikli amaçlar arasında genelde şu hususlar yer almıştır: Türk devlet ve topluluklarının modern anlamda ekonomik gelişmelerini ve refahlarını sağlamak; uluslararası platformlarda dayanışmalarını güçlendirmek; kültürel bağlarını derinleştirmek; somut işbirliği alanlarını kamu kesimini de içine katarak gerçekleştirme yolunda atılacak adımları belirlemek; hâlen yürütülen müşterek çalışmaları ve projeleri daha etkin hâle getirmek (<a href="http://tr.wikipedia.org/" target="_blank" rel="noopener">http://tr.wikipedia.org</a>).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi”, 1992 yılından 2009 yılına kadar on kez gerçekleştirilen “Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirveleri” sonucunda ortaya çıkan ortak siyasi irade ile 3 Ekim 2009’da Nahçıvan Anlaşması’yla kurulmuştur. Millet olmanın en önemli kavramlarından dil, edebiyat, kültür ve tarih konularındaki ortaklığın farkında olan Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye Devlet Başkanları tarafından kurulan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi), 15-16 Eylül 2010 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Devlet Başkanları Zirvesi’nde de resmen ilan edilmiştir. Nahçıvan Anlaşması’nın 3. maddesine göre Türk Konseyinin ana organlarını Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Konseyi ve Sekreterya teşkil etmektedir (Mert, 2015: 273-290). Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi / Türk Konseyi – TDİK) hakkında ayrıca bk. <a href="http://www.turkkon.org/tr-" target="_blank" rel="noopener">http://www.turkkon.org/tr-</a> TR/genel bilgi/1/10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> 1992’den 2014’e kadar gerçekleştirilen Devlet Başkanları Zirvelerinde ekonomi, dış politika ve güvenlik, toplumsal ve insani ilişkiler, kültür gibi konuların yanında eğitimle ilgili de birtakım kararlar alınmıştır. Eğitimle ilgili şu ana kadar alınan kararlardan biri de Türk Üniversiteler Birliğinin kurulmasıdır. 23 Ağustos 2012 tarihinde Bişkek’te gerçekleştirilen Türk Konseyi İkinci Devlet Başkanları Zirvesi’nde ve 10 Ağustos 2012 tarihinde Çolpan-Ata’da yapılan Türk Keneşi Eğitim Bakanları toplantısında alınan kararlar çerçevesinde şekillenen Türk Keneşi Türk Üniversiteler Birliği, Türk Keneşi üyesi ülkelerden 15 üniversite tarafından kurulmuştur (Mert, 2015: 273-290).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Hâlen Atatürk Üniversitesi Orta Doğu ve Orta Asya Kafkaslar Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde (Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP / 2013-223) kapsamında) yöneticiliğini Doç. Dr. Semra ALYILMAZ’ın, danışmanlığını ise Prof. Dr. Cengiz ALYILMAZ’ın yaptığı “Türk Dünyası Vatandaşlığı Projesi” adıyla bir proje sürdürülmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bu düşüncelere karşı çıkıp, bugün bizleri hayalperestlikle suçlayanlar elbette olacaktır. Aynı anlayışa sahip insanlar Sovyetler Birliği’nin dağılacağına, Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlıklarını ilan edeceklerine dair görüşlerimizi 1990 yılında ifade ettiğimizde de bizleri hayalperestlikle suçlamışlardı. Tarih bizleri (bizim gibi düşünenleri) haklı çıkardı. Avrupa Birliği’nin Avrupa Kömür ve Çelik Anlaşması’nın ürünü olduğu, değişen ve gelişen dünya şartları ve çıkar ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda Asyalı devlet ve toplulukların birlikteliklerinin de hayal olmadığını herkes görecektir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’nin (ve çoğu kez onun direktifleri doğrultusunda hareket eden Avrupa Birliği ülkelerinin) (başta Rusya Federasyonu olmak üzere) Asyalı ülkelere uyguladıkları ekonomik ve siyasi baskılar Asyalı devlet ve toplulukların birlikteliğini zorunlu kılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-dunyasi-vatandasligina-dogru.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan tarafından kurulan Türk Konseyine Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti farklı gerekçelerle katıl(a)mamışlardır. Yapılan tasarımda Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin tamamının Türk Keneşi etrafında birleşmesi arzulandığından söz konusu cumhuriyetlerin bayraklarına yer verilmiştir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ötüken ve Ötüken Adı Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/otuken-ve-otuken-adi-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/otuken-ve-otuken-adi-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Ötüken ve Ötüken Adı Üzerine
Türklerin kutsal mekânı Ötüken, matematiksel konum olarak 47° ku­zey paraleli ile 101° doğu meridyenlerinin çakıştığı yer olarak tarif ediliyor.[1] Matematiksel konumu bu şekilde tarif edilen Ötüken, Türkolog A. Von Gabaın’in dediğine göre, güneyinde Hangay (Hsün-chi) Dağı, kuzey­de ise Tamır ırmağı ile çevrelenmiş doğal savunma kalesi durumunda olan bir yayladır.[2] F. Sümer ve Fuzuli Bayat’a göre […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6bacf36ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ötüken, Ötüken, Adı, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Orhun-Selalesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html">Ötüken ve Ötüken Adı Üzerine</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Âdem AYDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Türklerin kutsal mekânı Ötüken, matematiksel konum olarak 47° ku­zey paraleli ile 101° doğu meridyenlerinin çakıştığı yer olarak tarif ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Matematiksel konumu bu şekilde tarif edilen Ötüken, Türkolog A. Von Gabaın’in dediğine göre, güneyinde Hangay (Hsün-chi) Dağı, kuzey­de ise Tamır ırmağı ile çevrelenmiş doğal savunma kalesi durumunda olan bir yayladır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> F. Sümer ve Fuzuli Bayat’a göre ise Ötüken, şimdi Mo­ğolistan’da Hangay sıra dağlarının doğu kesiminde Orhun ve Tamır Ir­maklarının kaynaklarının bulunduğu yerde, Uygurların başşehri olan Ordu Balık’ın az güneyinde bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu konuda son zamanlarda görüş beyan eden Saadettin Gömeç’e göre de, ‘il idare edilecek yer’ ola­rak gösterilen bu yerin tek bir nokta olmaması, bunun geniş bir coğrafî mekânı ifade etmiş olması gerekir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ötüken’in yeri konusundaki en yeni çalışmayı yapmış olan Erhan Aydın geniş bir kaynakça ve yazıtlardaki bilgilerin dikkatli bir incelemesi ile konu üzerinde yeni önerilerde bulun­muş, Ötüken’in yerini de, bugünkü Moğolistan’ın Zavhan-Aymak sınırla­rı içerisinde bulunan ve 4021 m. yükseklikteki Otgon Tenger dağı civarı olarak tespit etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Gök Türklerin başkenti olan Ötüken bölgesinde başlıca üç ırmak var­dır. Bunlardan Orhun Irmağı, şehrin güneyine bitişik dağlardan çıkıp kuzey-doğuya doğru, Tamır Irmağı, şehrin batısından geçerek kuzeye doğru, Kurban Tamır Irmağı ise kuzey doğuya doğru akardı. Bu ırmakla­rın her üçü de, başkentin yaklaşık 48 km (30 mil) kadar kuzeyinde bulu­nan bir yerde birleşerek büyük Selenga nehrini oluştururdu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Orhun ve Tamır ırmaklarının baş kısımları, Türklerin ve hattâ bütün Orta Asya halklarının en kutsal yeri sayılan Ötüken bölgesini çeviriyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Kitabe­lerde yalnız ‘Iduk Ötüken’ ve ‘Tamıg Iduk Baş’ kutsal olarak görülüyor. Bunlardan ilki, kağanlık merkezi, diğeri ise Tanrıya kurbanlar sunulan ve bir ziyaretgâh durumunda olan Tamır suyunun kaynağıdır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Güneyinden Hangay Dağı, kuzeyden de Tamır ırmağı ile sarılmış olan Ötüken yaylaları, tabiî ve yüksek bir kale vaziyetinde idi. Yaylanın bu va­ziyeti, müdafaasını kolaylaştırdığı gibi, orada hâkim olan kuvvetin etrafa nüfuz ve tesirini de kolaylıkla temin ediyordu. Onun için bu dağ diğer bütün uruğ ve milletler için daima önemli bir devlet merkezi, yaz için ga­yet iyi bir yayla ve tehlikeli zamanlarda da mükemmel bir korunma yeri idi. Ötüken dağının bu fevkalâde vaziyeti buraya eller gözünde tarih bo­yunca süren büyük ehemmiyet kazandırmış ve Türklerde bu dağın kut­siyet ocağı ve mukaddes ruhun ikametgâhı olduğu kanaâtini doğurmuştu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Yani Ötüken, Çin’e taarruz eden bozkır orduları için bir üs ve mü­himmat merkezi olması sebebiyle olduğu gibi, burasının savunulması için de önemli olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>]
</p><p>Ötüken, iktisadî ve stratejik konumu sebebiyle Hun devletinin başkenti olmuş, hem birinci hem de ikinci Gök Türk İmparatorluğunun başkenti ve kutsal vatan sembolü durumuna gelmiş, ayrıca Uygur Türk devleti ile Cengiz devletine de başkentlik yapmıştı. Orhun-Yenisey yazıtlarında or­manlık ve dağlık bir yer olarak belirtilen Ötüken Aşina boyunun tözü olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Gök Türklerde, tabiat ruhları yazıtlarda görüldüğüne göre ‘yer-su’lar diye anılıyordu. Bu tâbir ‘yer-suv’ şekliyle Uygurlarda da vardı ve bu ‘yer-sular’ kutsal ‘ıduk’ yani mübarek ve mukaddes sayılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64327" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun_Harita.jpg" alt="" width="800" height="409" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun_Harita.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun_Harita-768x393.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Orhun ırmağının kaynağına yakın yerdeki Ötüken yöresi anlaşıldığına göre, sulak, çayırlık, her bakımdan hoş bir yerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bahaeddin Ögel’e gö­re ise asılında Gök Türklerin başkenti olan Ötüken bölgesi ıssız, tabiat şartları bakımından çok verimsiz dolayısıyla çok sayıda insanın barınamayacağı bir yerdeydi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ötüken’in bulunduğu yerler, Batı Gök Türkleri­nin Tanrı Dağları’ndaki yaylaları ve ovaları ile karşılaştırıldığında, bu ünlü başkentin çok verimsiz bir yer olduğu açık olarak görülebilir. Hattâ bu sebeple Ötüken etrafındaki yerlerde, büyük şehirlerin ve medeniyetle­rin kurulmuş olmasını beklemek yersizdir. Ancak, başkent Ötüken Bölgesi’nin, askerî strateji bakımından önemli bir yeri vardı. Ötüken Bölgesi Büyük Gök Türk devletinin Çin ile olan bağları bakımından çok önemli bir bölgedir. Ötüken’in güney-doğusundan Gobi çöllerinin içlerine doğru uzanan Altay Dağları’nın bir ucu, Çin’e gitmek için güzel bir sıçrama tahtası vazifesi görüyordu. Özellikle abidelerin bulunduğu Koşo-Çaydam bölgesi, geçmişte olduğu gibi, bugün bile stratejik bir öneme sahiptir. Burası Orhun Havzasının doğudan giriş kapısı olduğu gibi, Çin’den gele­cek tehlikelere karşı da ilk engelin oluştuğu yer durumundadır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Belki bu stratejik önemi Ötüken’e bütün tarih boyunca önemli bir yer kazan­dırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Bir mekânın iktisadı veya stratejik ya da her ikisi bakımından isteni­len bir yer olması o mekânı tek başına kutsal yapmaya kâfi değildir. Bu bakımdan Ötüken bölgesinin kutsal bir yer sayılmasının, Orta Asya inanç ve mitolojisine dayanan birçok nedenleri olmalıdır. VII. asırda bü­tün Türk boyları ve Gök Türk imparatorluğuna bağlı yabancı boylar için Ötüken dağının ve ormanlarının kült olduğu gerek Gök Türk yazıtların­dan gerekse daha sonraki Uygur yazıtlarından<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> anlaşılmaktadır. Gök-Türkler gerçekten zamanımıza öyle yazıtlar hediye etmişlerdir ki bunlar yalnız onların hayat düzenini öğrenmek bakımından çok önemli olmakla kalmamış, birbirini takip eden fikir ritimleri halinde, âdeta sanatkârane bir surette kendi âlemlerinin hayata, ölüme, muharebeye ve teşkilâta ait tasavvurlarını ve düşüncelerini dile getirmişlerdir. Ancak Orhun Bölge­sinde Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adına dikilmiş olan bu yazıt­lar, daha çok ‘İl Bengüsü’ yani devlet yazıtları olduğundan bunlarda halk inanışlarının ve geleneklerinin izlerini aramak doğru bir yaklaşım değil­dir. Bu yazıtlar zaman zaman Türk milletinden söz açarken bütün Türkler için ‘Ötüken Yış Budun’ (Kutsal Ötüken Ormanının Milleti) diyorlardı. Orhun Bölgesi’nin Orta Asya’nın en kutsal yeri olduğundan şüphe yok­tur. Yazıtlarda görüldüğü gibi Gök Türkler bu bölgeye Ötüken adını veri­yor. Hunların başkenti ‘Ejderler’ şehri, Gök Türklerin ‘Ötüken’i, Uygurla­rın ‘Ordu-Balıg’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> ve Avarlar’ın başkenti, Cengiz İmparatorluğunun ‘Kara Kurum’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> adlı başkentleri hep bu havza içindeydi. Uygur başkenti Ordu-Balıg uzun zaman Orta Asya tarihindeki büyük ününü kaybetmemişti.</p>
<p>Yazıtların ifadesinden anlaşıldığına göre Ötüken cihanın bir merkeziy­di. Bir cihan devleti olma amacında olan Türk devletinin merkezi de ci­hanın merkezinde olmalıydı. Dolayısıyla Orta Asya’yı hakimiyeti altına alan bir devlet başkent olarak Ötüken’i seçmek zorundaydı. Çünkü, bu­rası kutsal bir yerdi. Tanrı’nın dünyaya, dünyanın da Tanrı’ya en yakın olduğu yer burasıydı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>] Orta Asya egemenliği ancak bu görevi yerine ge­tirmekle tamamlanabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64329" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/orhun_abideleri1.jpg" alt="" width="800" height="545" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/orhun_abideleri1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/orhun_abideleri1-768x523.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Sibirya ve Çin mitolojisine göre, ‘yerin, gökle birleştiği’ bazı kutsal böl­geler ve dağlar vardı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Dağ ve daha eski çağlarda orman, hayat ile ölü­mün birleştiği, sonsuzluğun tahakkuk ettiği yer olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Gökle yerin birleştiği nokta olması dolayısıyla ‘dağ’ dünyanın merkezidir ve büyük bir ihtimalle dünyanın en yüksek yeridir. Bu nedenle kutsal bölgeler, kutsal yerler, tapınaklar, saraylar, kutsal şehirler dağlarla özdeşleştirilmiştir ve merkezdirler.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Dağ kültü çok eski çağlardan beri muhtelif uluslarda bulunduğu malûm olan cihanşümul bir külttür. Eski Yahudiler Sina dağını, Araplar Arafat dağını, Yunanlılar Olimpos’u, Hintliler Himaliya’yı, Moğollar Burhan-Haldun’u takdis etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu bakımdan kutsal yerler, Türk toplulukları için de sadece sıradan taşlar, kaya, pı­nar, dağ, çay değildir. Bunların özellikleri kutsal dinî merkez olmaların­dan gelir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Üç bölge prensibi, kökünü üç zaman kanunundan almıştır. Bu üç bölge, Gök, Yeryüzü ve Yeraltıdır. Ötüken evrenin merkezinde bu­lunmakta olup, üç zaman, geçmiş, şimdi ve gelecek, üç kozmik bölge ya­ni, yer, gök ve yer altı burada kesişmektedir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>İnsanlar hangi inanç sistemine mensup olurlarsa olsunlar tarihin her döneminde Tanrı’ya ulaşmak, Tanrı’yla ilişki kurmak, dua etmek, yakar­mak amacıyla belirli mekânları kendilerine vasıta kılmışlar ve bu alanla­rı da kutsal saymışlardır. Yazıtlardan ‘yoğ’ yâni ölülere yapılan merasi­min ancak Ötüken dağ yaylalarında yapılmış olduğu anlaşılıyor. Eski Türk inanç sistemine göre Tanrı’ya yakın olarak kabul edilen yerler ha­yatın başladığı yerler olarak kabul edildiği gibi, aynı zamanda mezar ala­nı olarak da kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Kutsal olarak algılanan alanlar, yaşanan dünya ile ruhanî dünya ara­sında bir geçiş bölgesi<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> olarak kabul edilmiş, buralar dünyadan ziyade diğer dünyayı temsil eden mekânlar olmuştur. Bu dünyada öbür dünya­yı hatırlatan, Tanrı’ya ulaşmada vasıta olarak kullanılan bu alanlarda yı­lın belirli dönemlerinde Tanrı’ya bağlılık göstermek ve Tanrı’ya ulaşmış (ölmüş) ataların ruhları için kurbanlar kesilmiş diğer dinî faaliyetler ger­çekleştirilmiştir.</p>
<p>Ch’i-tan’lar Kuzey Çin’deki Hei-shan dağını bir ölüm dağı olarak ka­bul ederlerdi. Onların inançlarına göre insan ölünce ruhları bu dağa gi­dermiş. Bunun için her yıl bu dağa kurban adarlarmış.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Gök Türklerin de, Ötüken’in batısında 500 li (267 km) mesafede kutsal Po-teng-ning-li (Budin inli) adlı dağı var ki anlamı ‘ilin koruyucu ruhu’ demekti. Bu dağın üzerinde ağaç ve ot yoktur. Hakanın çadırı Ötüken dağında olup, kapısı doğuya bakardı. Gök Türkler, Tanrı’ya kurban merasimini işte bu ‘Bu­dun inli’ dağının yakınındaki nehir kıyısında yaparlarmış.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bu ‘Budun inli.’ dağı bütün vatanı ve milleti koruyan Tanrı’nın makamı olan dağ de­mek olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Gök Türklerin menşe mağarası olan Ergenekon ile Ötü­ken’in 500 li (267 km) batısında ata ruhlarına kurban sunulan yer ile aynı yer olduğu söylenir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64330" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0011.jpg" alt="" width="800" height="239" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0011.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0011-768x229.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kurt efsanesi yalnız Gök Türkler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Gök Türk yazıtlarında sık sık adları geçen Sir Tarduşlar kabilesi­ne ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka Şa-do-mi’nin başına Yü-du-cün dağının (=Ötüken) civarında gelmiş. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır. To-balar’ın da bir kurt dinine sahip olmuş olmaları pek muhtemeldir. Çok kere kuzey Çin’de kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağının bir Tanrısına ait bir mabet zikredilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Gök Türklerde ise kurt bayrakların üzerinde, üst kısmında tasvir olunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Hat­tâ Çinliler, kurt adlı bir yıldızın durumuna bakarak, kurt ongunlu Kuzey Asya kavimlerinin geleceği hakkında hükümler de çıkarırlarmış.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Orta ve merkezi Asya dağlarının çoğuna Türkçe veya Moğolca mukaddes, mü­barek, büyük ata ve büyük hakan anlamına gelen adlar verilmiştir. Gök Türkler de, aynı inanç sistemi çerçevesinde ‘Iduk Ötüken, Iduk Baş, Tamug Iduk Baş’ gibi dağları takdis ederek hepsine “ıduk yer-su” demişler.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn37" name="_ednref37">[37</a></p>
<p>Eski Çin kaynaklarına göre, yirmi dört Hun kabilesinin başkanı, yılın beşinci ayında Lunk-Çenk şehrinde toplanarak, Gök-Tanrı’ya, Yer ve Su­lara kurban veriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Güney Hunlarının başkent ve mukaddes bir merkez mahiyetinde inşa ettikleri Kut-lang şehri bugünkü Kansu’nun Li-ang-chou mıntıkasında bulunuyordu. Bir dörtgen şeklindeki bu şehrin doğu-batı mihveri kuzey-güney mihverinden daha uzundu. Hunlar Kut-lang’da, yer mabudu sayılan ejdere ibadet ederlermiş. Hunların ve Türklerin yer ve gök mabudu sıfatı ile ejder ibadeti hem Kut-lang’da hem de Orhun Bölgesi’ndeki başkentte, mevsimlerin değiştiği devirlerde, bilhas­sa yaz başlangıcında yer alırmış.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Hunlardan sonra Türk Devletinin ba­şına geçen Tabgaç sülalesi zamanında da bu inançlar devam ettirilmiş, onlar da baharın ilk ayında kutsal Atalar Mezarlığında Gök Tengri’ye kurbanlar sunmuşlardı. Onlar kurbandan sonra kayın ağaçları dikerler, böylece kutlu ormanlar meydana gelirdi. Çin kaynaklarının dediğine gö­re, Gök Türk asilzâdeleri, her yıl atalarının çıktıkları mağaraya gidip tak­dis merasimi yapıyorlardı. Bundan başka halk, yılın beşinci ayının yir­misinde Ötüken’e giderek Semânın ruhuna ibadet ediyordu. Erken Çin kaynaklarından gelen haberler Türklerin ruhlara inandıklarını ve büyü­cüleri saydıklarını haber veriyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Sonuçta başkentleri kutlu Ötüken olan Gök Türkler, tıpkı kendilerinden önceki Türkler gibi, Kutlu Atalar Mezarlığında da kurban keserlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Bu dinî törenleri ‘baş-rahip’ duru­munda olan kağan kendisi yönetirdi. Devlet ile din işleri reisliği birbirin­den ayrılmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Hunlarda bile en büyük rahibin devlet reisleri olduğu anlaşılıyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Türk mitolojik tasavvuruna göre, yaratılış ve sonun dünyanın merke­zinde gerçekleşmesi, kutsallığın dışa vurulmasıyla bağlantılıdır. Merke­zin en yüksek değerlere sahip olması da yaratılışın ve başlangıç noktası­nın orada olmasındandır. Türk cihan devletinin başkentinin Ötüken ola­rak belirlenmesi de kutsal merkez anlayışına dayanmıştır. Ancak kutsal merkezin zamanla taşınması, yani başka bölgelere götürülmesi de pekalâ mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Abakan nehrinin sol tarafındaki ‘Tiy’ (Tüü) çayı sahi­linde meskûn olan Beltirler, Tanrı’ya kurban sunulan dağa bir kadının ayak basması sonrasında, kurban sunma vazifesini diğer bir dağda yap­maya başlamışlar, önceki dağın fonksiyonunu bu dağa icra etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>XI. asır müelliflerinden ve Isığ Göl muhitinden Balasagunlu Yusuf Has Hacib, eski devrin büyüklerinden pek çok vecizeler, tavsiyeler ve na­sihatler naklediliyor. Bunlar arasında Peygambere isnat edilen hadis ve ünlü İslâm ahlâkçılarından, mutasavvıflarından vecizelere rastlanmıyor.</p>
<p>Nakledilen vecize ve nasihatlerin hepsi Türk büyükleri, beyleri, hekimleri ve kumandanlarının sözleridir. Kendilerinden öğüt nakledilen bu Türk büyüklerinin Müslümanlıkları şüphelidir. Türklerin İslâmiyet’i kabulün­den sonra ve Orhun çevresinden çok uzaklarda yazılan Kutadgu Bilig’de ‘Ötüken’ beyinin hikmetli sözleri örnek olarak naklediliyor.</p>
<p><em><span>“Negü tir eşitgil Ötüken begi,<br>
</span></em><span><em><span>Sınap sözlemiş sözni yetrüp ögi”</span></em><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn46" name="_ednref46">[46]
</a></span></p>
<p><em><span>“İdi yakşı aymış Ötüken begi<br>
</span></em><span><em><span>Tilin tutzu birmiş sanga söz yigi”</span></em><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64331" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0021.jpg" alt="" width="800" height="250" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0021.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0021-768x240.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Yusuf Has Hacib’in Ötüken beylerinden naklettiği hikmetli sözler Kül Tigin’e mi, Bilge Kağan’a mı, Tonyukuk’a veya belki de Böğü Kağan’a mı aittir bu bilinmez. Fakat bu sözler bir Kırgız beyine veya bir Moğol hanı­na ait değildir. Ötüken geleneklerinin ve buraya hakim olanların hikmet­li sözlerinin XI. asırda çok uzaklarda uzun müddet devam etmesi mani­dardır. Yusuf Has Hacib’in çağdaşı olan ve eserini Bağdad’da yazan Kaşgarlı Mahmut da, Ötüken’i biliyordu. Orhun Abideleri yazılırken Türk hakanının ordugâhı olan ‘Ötüken’ onun çağında, ‘Tatar bozkırlarında Uy­gurların memleketine yakın bir yerde’ bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Yaşam, yerin rahminden bir çıkış, ölüm ise ‘yuvaya’ dönüştür. Vatan toprağına gömülme isteği kendi toprağına duyulan mistik aşkın, kendi öz yuvasına dönme ihtiyacının kutsal olmayan bir biçimidir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Ergenekon ile örtüşen Ötüken’i atalarımız geçmişte niçin öyle görmesinler ve neden burasını baba ocağı, ana kucağı olarak görmesinler? İşte bundan dolayı Ötüken’in kutsiyetinin bilincinde olan Bilge Kağan, kardeşi Köl Tigin adı­na bu coğrafyada anıt mezar külliyesi inşa ettirmiş, yazıtını da buraya diktirmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Gök Türklerin ‘ıduk’ ‘yer-sub’ (mukaddes yer-su) ile ifade ettikleri mefhum hem koruyucu ruhlar hem de vatandır. ‘Eçümiz apamız tutmış yer-sub’ = (atalarımızın idare ettiği yer-su) cümlesindeki yer-su vatan kültü olan yer-su’dur. Kült olan bu vatan ‘yer-suy’u, Ötüken ve ‘Budın inli’ dağları ile ormanları temsil ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Çin’in ortasında Wei Irmağının kuzeyinde Yün-Yang’daki Kan-ch mabedinde Hunların göğe kurban verdikleri altın heykelin M.Ö. 124-119 yıllarındaki Türk-Çin sa­vaşlarında General Ho-Chü-P’ing tarafından ele geçirilmesi Çin hüküme­ti tarafından büyük bir başarı olarak değerlendirilmiş, Türkler için ise fe­lâket yıllarının başlangıcına işaret sayılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Çünkü kutsal merkezin korunması, kutsal zamanın ve mekânın Tanrı himayesinde olması, Türk düşüncesinin en belirgin özelliğidir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Ötüken bölgesini ele geçiremeyen ve başkentini burada kuramayan bir devlet, büyük bir teşekkül veya imparatorluk sayılmazdı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Eski Türk tefekküründe bir devletin kuruluşu­nun zaman ve mekânın yenilenmesi olması Gök-Türk yazıtlarında da gö­rülüyor. Yazıtlarda zamanın ve kâinâtın başlangıcı Gök-Türk devletinin kuruluşu ile başlatılmakta; “Üze kük tengri asra yağız yir kılındıkda ikin ara kişi oğlı kılınmış, kişi oğlında üze eçüm apam Bumın Kağan İstemi Kağan olurmış”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> denilmektedir. Burada aynı zamanda cihan şümûl bir ha­kimiyet ve devlet anlayışının ifadesi vardır. Ancak bu cihan şümûl devle­tin muayyen coğrafî hudutta tahakkuk ettirilmesi de icap ederdi. Bu hu­dutların merkezini Orhun havzasındaki mukaddes Ötüken Yış teşkil ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Kutsiyeti bakımından üç hak din için Kûdüs, Müslümanlarca Mekke ne ise Doğu Türk elinin Ötüken’i de odur. Birçok araştırmacı eskiden be­ri, “Şamanizm’de bir peygamber ya da kutsal bir kitap olmadığı için, Kam­lar toplum içinde sivrilmiş ve statü olarak önemli bir yer edinmişlerdir”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> iddiasında bulunur. Ancak İslâmiyet’ten çok önceleri Türkler, müntesip olduğu bir hak dinin farzlarından olmak üzere Ötüken’de hac, Tamug Iduk Baş’ta kurban vazifesini ifa etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64332" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0031.jpg" alt="" width="800" height="217" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0031.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0031-768x208.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kaşgarlı, biri Buharalı, diğeri Nişaburlu sözüne güvenilir iki âlimi de­lil göstererek bir olay anlatır ve bir hadis nakleder: “Peygamberimiz, kı­yamet belgelerini, âhır zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada ‘Türklerin dilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> buyurmuş. Müellifimiz Kaşgarlı’nın ‘ad olarak Türk adını Ulu Tanrı vermiştir’ dedikten sonra, ravî silsilesiyle bir­likte, Yüce Tanrı “benim bir ordum vardır, ona ‘Türk’ adı verdim, onları doğuya yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri, o ulus üzerine musallat kılarım” şeklinde bir Hadis-i Kudsî naklediyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Allah’ın ve son resûlünün övdüğü Türklere, tebliğci olarak peygamber ve ilâhi hükümleri içe­ren bir kitap gönderilmiş olduğunun kabulü aklın ve İslâm itikadının bir gereğidir. Uzak olmayan bir gelecekte araştırıcıların çalışmalarının so­nuçları bu keyfiyeti tespit ve bu satırların beyanını teyit edeceğinden şüphe yoktur. Oğuz Kağan’ın bir Türk peygamberi olabileceği yönünde ciddi görüşler ileri sürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Dede Korkut’un da bir Türk peygam­beri olabileceği yönünde eskiden beri görüşler vardır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Balasagun dağla­rındaki zaviyesinde yaşayan, henüz Müslüman olmamış Kulbak adlı ehl­i kerâmet bir Türk zahidinden bahsedilir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Türk tefekküründe hakanla­rın gökte doğması<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> ve hakanlık görevini yedi veya dokuz kat gökte alması<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> ile, imam efendinin Cuma ve bayram hutbesini irât ettiği mahâllin dokuz basamaklı olması ve bu mahâlle dokuz tedbir ile çıkılması, ibret nazarıyla bakınca İslâmiyet öncesi Türk Dinine dair çok şeyler düşündü­rüyor. Bu bakımdan rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel’in dediği gibi; “Türkler hiçbir zaman İslâmiyet’i aynen alamamışlar ve onu ancak kendi hislerinde yoğurarak kendilerine benzetmişlerdir”.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Anlaşılıyor ki, Türklerin İslâmiyet öncesi tabi oldukları gerçek Türk Dininin imân ve ibadet esasları aslında İslâmiyet’in tebliğ ettiği imân ve ibâdet esaslarından çok da farklı değildir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Bu sebeple Türklerin Türkistan’da ilk İslâm fetihleri­ne karşı çetin mücadelesinin gerçek sebebi kuşkusuz İslâm dinine bir mukavemet değil, Orta Asya’da hakimiyeti elde tutmak ve fatihlerin gani­met hırsına karşı koymak için Arap devletine karşı gösterilmiştir. V.V. Barthold, Arapların Türklerle olan temasları konusunda; ‘hiç şüphesiz fatihlerin hareketlerinin tek sürükleyici gücü ganimet ve şeref arzusu olup umumiyetle hem onların ve hem de memleketin müdaflerinin nazarında dinin önemi azdı’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> diyor.</p>
<p>Şimdiye kadar yapılan çalışmalar sonucunda Ötüken’in ifade ettiği coğrafya, burasının Türkler ve diğer Orta Asya halkları için kutsiyeti ve bu kutsiyetin sebepleri hakkında ittifak sağlanmış, bu konuda ciddi bir tereddüt kalmamıştır. Ancak bu adın ne manaya geldiği konusundaki tartışmalar henüz sürmekte olup tatmin edici bir sonuca ulaştırılmış de­ğildir.</p>
<p>Saadettin Gömeç’e göre, Ötüken adı en azından ifade ettiği coğrafya­nın genişliği kadar geniş bir mana ifade etmiş olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Ötüken adı hakkında görüş beyan eden Fuzuli Bayat, “Ötüken kelimesinin etimoloji­sini genellikle dua, talep, istek anlamını karşılayan ‘öt’ köküne bağlamak daha çok kabul görmüştür’”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> dedikten sonra, “Ötüken sözündeki gan/ken eki Ülgen adındaki ‘gen’ eki ile aynı kozmogonik semantik işlevlidir. Nitekim, ilâhî menşe, kutsallık, töz anlamları bildiren ‘gan/ken eki ile ilgilidir. Gan/gen eki ilk başlarda akrabalık paradigması olan ‘ka’ kökünden türetebilirdi”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> di­yor. Ancak bu durumda, mahlûk ile hâlık, yer değiştirmiş olmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64333" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0041.jpg" alt="" width="800" height="547" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0041.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0041-768x525.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Ötüken’in yeri konusundaki en yeni çalışmayı yapmış olan Erhan Ay­dın aynı çalışmasında bu adın etimolojisi ile ilgili olarak; “Kadın şaman’ anlamına gelen idugan/idugen’in, Ötüken adı ile ilgili olması gerekir. Ger­çekten +kAn ekinin günümüz Moğolca’sında dişilik yapmada da kullanılı­yor olması önemli bir veridir” dedikten sonra; “Ötüken adının ‘ötü’ taba­nından, fiilden ad yapan +g ve addan ad yapan +kan (Mo.?) ekiyle kurul­duğu ve Kadırkan ile Tenrikan’deki +kan’ın aynı ek olduğu ve nihayet Mo­ğolca ‘kadın şaman’ anlamındaki idugan/ idugen’in de Ötüken kelimesiyle ilgili olduğu’”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> önerisinde bulunmuştur. Bir başka araştırmacı Osman Karatay, ‘Ötüken Yış’ adlı makalesine<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> yaptığı ilâvede “Eski kaynaklarda Ötüken dışında başka yerler için de ‘yış’ kullanılır. Bahsedilen çalışma­mızda, kelimenin esas anlamını tespitte bize en fazla yardımcı olan da bu anlam çeşnisi olmuştur. Bizim sonuçlarımıza göre, Ötüken özelinde bu ke­lime ‘memleket’ anlamıyla kullanılmıştır”’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> diyor. Görüldüğü üzere Ötüken adının manası hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüş olmakla be­raber, bu konuda henüz ittifak sağlanmış değildir.</p>
<p>Ötüken adının birinci kısmındaki ‘Ötü’ kelimesi hakkında araştırma­cılar arasında büyük ölçüde bir ittifak bulunduğu görülüyor. Buradaki ‘ötü’ bütün kaynaklarımızda, seslenmek anlamındaki Türkçe ‘öt’ kökün­den gelmekte olup, ‘rica, rica etmek, ibadet, ibadet etmek, dilek, dilekte bulunmak, hikâye, hakana sunulan dilek, arz etmek, büyüklerden bir di­lek istemek, dilemek, dua, dua etmek, hürmet etmek, takdim etmek’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a>, ‘Şefâat istemek, niyaz etmek<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> anlamlarında kullanılmıştır. ‘Ötü’ kelime­sinin Gök Türk yazıtlarında<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> ve Eski Türk şiirlerinde<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> bu manada kul­lanıldığı görülüyor.</p>
<p>Türkçe’mizde bir vazifeyi yerine getirmek, ödemek, ifa etmek anlamla­rında bir ‘öte’ kelimesi bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Arapça’da din’in borç anlamına gelen ‘deyn’den gelmesi gibi, her halükârda dinî bir tabir olarak gördü­ğümüz ‘Ötüken’ adının da bu ‘öte’ kelimesiyle münasebeti düşünülebilir. Kaldı ki dinin imân ve amele dair hükümleri mükellef üzerine bir borç ve dinin icrası bu hükümleri ifa meselesidir. Bu durumda ‘Ötüken’ adında­ki ‘ötü/öte’ kelimesi, ‘dua, rica, dua etmek, rica etmek’ anlamları ile ‘öde, ödeme’ anlamlarında bir köktür.</p>
<p>Türkçe’mizde, fonksiyonunda genellikle fiil kök ve gövdelerinden ‘kuv­vetli bir aşırılık’ sıfatları ile ‘Tanrı sıfatları’ türeten ve kendisinden önceki kelimenin ses durumuna göre Gan/gen>kan/ken eki durumunu alabi­len işlek bir ek vardır. XI. asır müellifimiz Yusuf Has Hacib;</p>
<p>“Bayat atı birle sözüg başladım<br>
törütgen igidgen keçürgen idim”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> diyor.</p>
<p>Yusuf Has Hacib’in çağdaşı Kaşgarlı da eserinde ‘gan/gen’ eki ile ya­pılmış çok sayıda sıfat örnekleri veriyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> ‘Gan/gen’ ve g/k>0 ses değiş­mesi kuralına göre ‘ken/kan’ ile yapılmış olan bu sıfatların çoğunun bi­rer birer Tanrı’nın sinonimleri olduğu görülüyor.</p>
<p> </p>
<p>Erhan Aydın’dan çok önceleri Türkolog Nikolai Poppe, ‘Ötüken’ adının Moğolca’da yer ilâhesi manâsına geldiğini iddia etmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Cengiz Han’ın sözleri arasında ‘anamız Etugen<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> sözü geçiyor. B. Ögel’e göre, Moğolların Gizli Tarihi’nde Cengiz Han’ın sözleri arasında geçen bu ‘Etugen ana’nın Gök Türklerin mukaddes yeri sayılan ‘Ötügen’le ilgili olması çok muhtemeldir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> ‘Etugen’, ‘Ütigin’ veya ‘İtügen’ Moğollarda bir yer tanrıçasıdır. Çin’de Shang sülâlesi sonlarına doğru kuzey tesirli bir Toprak ana ilâhesinden söz ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Eski toplumlarda aile reisinin adı ile mitolojik ana ve yerin adı aynıdır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> ‘Ötügen Kutu’nun çok uzun zamandır Türkler ve Moğollar için müşterek mukaddes bölge ve vatanı koruyan ruh-tanrının bulunduğu yer sayıldığı görülür. Hattâ, bazı araştırmacılara göre, ‘ötüken’ kelimesi ‘Od ana’ (ateş ana) kelimesi­nin değişik varyantı veya tercümesidir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a></p>
<p>Cengiz Moğollarının kökleri Alan-Kova adlı bir kadın-ata’ya dayanır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> Moğollardaki ‘Etugen ana’, ana tanrıça tasavvurunun ana etrafındaki aile düzenin bir görünümüdür. Moğollar Cengiz çağında bile ana ailesi­nin özelliklerini taşıyorlardı. Bunlarda ‘ana ata’ anlayışı egemen olup aile yapısında büyük bir rol oynamıştır. Halbuki Türklerde Hunlar çağın­da bile ana ailesinin en küçük bir izine rastlanmıyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> Türklerde hiçbir kavmin dişicil isim taşımamış olması, Türk izdivaç şeklinin ‘exogamy’ ve aile yapısının kadim zamandan beri ‘pederi aile’ olduğunu gösterir. Kaş­garlı Gök Türklerin selefleri olan Tobalar (Tabgaç) konusunda çok tered­dütlüdür. Şöyle diyor; “Tavgaç: Türklerden bir bölüktür. Bu diyarda otu­rurlar; bu sözden alınarak, bunlara ‘Tat Tavgaç’ denir, ‘Uygur’ demektir; ‘Tat’tır, ‘Çinlidir. Bu ‘Tavgaç’tır.” “Tat Tavgaç; bu sözdeki ‘Tat’ kelimesin­den ‘Farslılar’, Tavgaç’ kelimesinden de ‘Türkler’ murad edilir”.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a> W. Eber­hard da Tobalar, “H’yung-nu boyundan bir kısımdır. H’yen-bi’lerden türemişlerdir. Bir Çin erkeği ile bir Hun kadınının evlenmesiyle üremişlerdir, fakat H’yung-nularda ana egemenliği mevcut olduğundan Çinli sayılmaz­lar’”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a> diyor. Müellif bir makalesinde de; “Toba’ların 119 kabilesini teşkil edenler Türklerden ve Moğollardan meydana gelmiş melezler değilseler bi­le içlerine Moğol kanı karışmış Türk olduklarından eminiz’”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a> diyor. Ger­çekte, Hunlar devrinde kuzeyde kurulan Siyenpi sülâlesi idaresindeki Proto-Moğollar ve Türkler din ve kültür bakımından Hunlardan farksız­dır. Eski çağlarda Çin’in kuzeyi baştan başa Türk ve Moğol kavimleri ta­rafından kuşatılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn93" name="_ednref93">[93]</a> W. Eberhard’ın dediğine göre; eski devirde Türk ve Moğol kavimlerinin kültürleri tabiatıyla aynı olmadığı halde bugünkü mevcut malzemenin yardımıyla neyin Moğol, neyin de Türk olduğunu anlayabilmek kolay değildir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn94" name="_ednref94">[94]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64335" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0061.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0061.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0061-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bazı Altay kavimlerinin destanlarında tabiatın dış yüzü kişiselleştiril­miş ve bir kadın gibi tasavvur edilmiştir. Bu kavimlerde, otları yolmanın büyük günah olduğuna inanırlardı. Çünkü, onlara göre, yeryüzü, otlar yolunurken, tıpkı saçları ya da sakalı yolunan bir insan gibi acı çekerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn95" name="_ednref95">[95]</a> Altay ve Buret karışımı bir ‘ateş duası’nda “Sen, ‘anamız Ötüken’ eteklerinden (ayağından) ortaya çıkmışsın” denir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn96" name="_ednref96">[96]</a> ‘Ötüken anamız’ anla­yışı, Şamanizm’in henüz yozlaşmadan önceki, temel bir düşünce olmalı­dır. Nitekim, ateş için yapılan dualarda, “Göğün yerden ayrıldığı zaman doğmuşsun! Sen anamız” Ötüken ayağından, ortaya çıkmışsın!…” denir. Bu düşünce gücünü, “Ebedî Gök Tanrı ve altın yüzlü Yer-su, Ötüken” anlayışından kaynağını alıyordu. Kutlu Ötüken veya Altay dağlarının ana, ata veya kayın baba oluşları, oldukça eski çağlardan gelen seslerdir. ‘Toprak ana’ derken, yalnız Orta Doğu düşünceleri yansıtılmıyordur. Bu söz çok eski Türk düşünce ve inanışlarını da içinde topluyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn97" name="_ednref97">[97]</a> Kara Hanlılarda hakan soyundan olan kadınlara ‘Tarım’, soylu kadınlara ‘Altun Tarım’ denirdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn98" name="_ednref98">[98]</a> Burada toprağın bitirgenliği ile kadının doğurganlığı özdeşleştirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn99" name="_ednref99">[99]</a> Bu satırlar da herhalde ‘Ana-vatan’ın bir bucağından bahsediyor. Diğer yandan, Türk tefekküründe, insan ruhu (eski Türkçe’­de öz) ile vücudu (et-öz) bir çift teşkil ederek, biri semavî diğeri toprağa bağlı addediliyordu. Erkeklerde semavî öz, kadınlarda toprak unsuru ha­kim sayılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn100" name="_ednref100">[100]</a></p>
<p>Sonuçta Moğolların Gizli Tarihi adlı eser XIII. asrın ilk yarısı sonların­da yazıldığına göre Moğolların ‘Etugen ana’sının Türklerin kadim kutsal başkenti ‘Ötüken’ ile bir ilgisi olmamalıdır. Diplomat ve tüccarların ziyaretgâhları olan Hakan ve Yabguların karargâhları zamanına göre birer kültür merkezi işlevi görmüştür. Buraları sürekli yabancı kültürlerin tesirlerine açık bulunmuş, kültürlerin karışma alanı veya bir ‘diffusion’ bölgesi olmuştur. Türklerde bilinen toprak tanrıçası olmadığına göre, Moğolların toprak tanrıçası ‘Etugen’ ile Ötüken’in bir ilgisi yoktur. Ateşin mucidi ve ocağın reisi Türklerde erkek olduğuna göre<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn101" name="_ednref101">[101]</a> Ötüken’in, Moğollarda kadın Şaman anlamına gelen ‘idugan/idugen’ ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Eski Çin kaynaklarının dediğine göre Kırgızlar, sihirbaz­larına ‘Gan’ diyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn102" name="_ednref102">[102]</a> Bunun ‘Kam’ demek olduğu muhakkaktır. ‘Od’ bütün Türk dili şubelerinden ‘ateş’ anlamında bir kelimedir. Od-gan, ‘ateşin sahibi’ demek olup, Türkçe ‘y+alavaç’ ile aynıdır. Bu bakımdan ‘od-gan>ud-gan, oda-gan>uda-gan’ müennes değil, müzekker olmalıdır. Anlaşılıyor ki, Ötüken bölgesi çok sonraları, Moğol tesiri ile bir Tanrıça itibar edilmiş, Moğolların ‘Etugen’i ile Ötüken adı örtüştürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn103" name="_ednref103">[103]</a></p>
<p><span>***</span></p>
<p>Ötüken adının Moğolların ‘Etugen’i ile bir ilgisi olmadığına göre, bu adın manası ve menşeî nedir sorusu ortaya çıkmaktadır. Gök Türkler<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn104" name="_ednref104">[104]</a> ve Uygurlar, sığınak, kale ve şehirlere ‘balık’ diyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn105" name="_ednref105">[105]</a> Kâşgarlı, ‘ba­lık’ kelimesinin eskiliğine ve kendi devrinde ancak Uygurlarca kullanıldı­ğına işâret eder. Balık kelimesi ‘çamur, çamurlu yer, bataklık’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn106" name="_ednref106">[106]</a> anlamı­na geldiği gibi ‘yara, yaralı’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn107" name="_ednref107">[107]</a> anlamına dahi gelirdi. Şehirlere çamur an­lamına gelen ‘balığ’ denilmesi herhalde şehirleri oluşturan evlerin inşa­sında daha çok çamurdan, ‘kerpiç kipi’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn108" name="_ednref108">[108]</a> denilen kalıpla yapılan ‘ker­piç’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn109" name="_ednref109">[109]</a> ile tuğla ve kiremit anlamındaki ‘pışıg kerpiç’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn110" name="_ednref110">[110]</a> kullanılmış olma­sıyla ilgiliydi. Nitekim Çinliler VII. asırdan önce Taşkend şehrini ‘Che’ adı ile anıyorlarmış ki, bu ‘Che’ Çin dilinde ‘taş’ demekmiş.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn111" name="_ednref111">[111]</a> Bu ad sonraki ‘Taş Şehir’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn112" name="_ednref112">[112]</a> anlamındaki Türkçe ‘Taş-kend’ adıyla birleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn113" name="_ednref113">[113]</a> Bazı araştırmacılar ‘ötüg’ kelimesinin de eski Türkçe’de ‘bataklık’ yer anlamı­na geldiğini söylemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn114" name="_ednref114">[114]</a></p>
<p>Türklerin tarihte en sıkı ilişki içinde bulunduğu milletlerden biri Soğdlar (Sogdak bodun)dır. Soğdlular Ak Hunların yıkılmasından sonra Gök Türk devletinin tebaası oldular. Bunlar daha erken zamanlarda Or­ta Asya’nın değişik yerlerinde şehirler kurarak oralara yerleşmişlerdi. Gök Türk çağında bilhassa şehirlerinde oturanlar Soğdlardı ve sayıları da Türklerden fazlaydı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn115" name="_ednref115">[115]</a> Soğdlu bürokratlar ilk zamanlarında Gök Türk kağanlarına müşavirlik etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn116" name="_ednref116">[116]</a> I. Gök Türk Kağanlığı döneminde 582 yılında, Moğolistan’da Arhangay Aymag’ın Bayrı Tsagaan Gol (Kutsal Beyaz Göl) bölgesinde dikilmiş olup, üç yüzü Soğd harfleriyle, bir yüzü de Brâhmî harfleriyle yazılmış olan Bugut yazıtı<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn117" name="_ednref117">[117]</a> ile daha sonra yine Moğolistan’da bu defa Gov-Altay bölgesinin yaklaşık 50 km güneydoğu­sunda Çandmani ilçesi sınırları içindeki Şaahar tepesindeki yazıt<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn118" name="_ednref118">[118]</a> bu kültür temasında Soğd dilinin Türk diline galibiyetine delil teşkil etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn119" name="_ednref119">[119]</a> Bu bakımdan Ötüken adının manasının çözümünde Soğd dili bize yardımcı olacaktır. Gök Türkler döneminde Türkler, kentler kurup yerle­şik yaşama geçmeye başlamakla birlikte, bir şehrin mekân organizasyo­nunu tanımlayabilecek ya da kurgulayabilecek düzeyde yerleşik yaşam kültürüne ulaşamamıştır. Bunun için Türk hakanları ordularının ve kentlerinin inşasını Soğd asıllı mimar ve sanatkârlara havale etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn120" name="_ednref120">[120]</a> Orta Asya Türk toplumunda tarımsal üretim faaliyetleri ve özel mülkiyet sahipliği gibi örgütlenmiş yerleşik yaşam düzenini gerçekleştir­miş olan Uygurların dahi şehir kurma işini Soğdlu ve Çinli mimar ve sa­natkârlara havale ettiği görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn121" name="_ednref121">[121]</a> Ancak daha sonraki Uygur şe­hir ve konutları genellikle Çin mimarî tarzını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn122" name="_ednref122">[122]</a></p>
<p>‘Kent’ kelimesinin aslı, Soğdça şehir anlamındaki ‘kanth’ kelimesi olup Türkçe’ye de geçmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn123" name="_ednref123">[123]</a> Ötüken adının manasının çözümünde bize Soğd dilinden başka, Türk kavimlerinin kültürlerini çok iyi bilen büyük dilci Kaşgarlı Mahmut yardım ediyor. Müellifimiz ‘ken’ kelimesinin doğu ülkelerinde şehir demek olduğunu, bu Türk ülkelerinde her şehrin adının ‘ken’ ile yapıldığını, bu ‘ken’ kelimesinin batı Türklerinde şehir adı yapımında kullanılan ‘kend’ kelimesinin kısaltılmışı olduğunu söylüyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn124" name="_ednref124">[124]</a> ‘Ötüken’ gibi ‘Iduk’ olan bir başkentin kült olduğunu kabul etmek gerekir. Şehir hakkında ‘kent’ tabirinin önce Türk olmayan kavimlerde görünmesi, Türklerin bu anlamda ‘balık/balığ’ tabirini kullan­ması, Ötüken gibi mukaddes bir beldenin ‘balık’ gibi genel bir tabirden ayrılmasını zorunlu kılmış, bu mukaddes şehre ‘ken/kent’ denilmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn125" name="_ednref125">[125]</a> Burada taaccüp edilecek bir durum yoktur. Nitekim bu anlayışı tersinden, ‘kağan’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn126" name="_ednref126">[126]</a> ve ‘katun’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn127" name="_ednref127">[127]</a> unvanı yerine bu unvanları daha alt seviyedeki toplumlar kullandığından Türklerin, ‘Tan-hu=Şan-yü’ ve ‘Yen-Shih’ unvanlarını kullanılmasında görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn128" name="_ednref128">[128]</a></p>
<p>XI. asırda Kara Hanlı Türkleri ile Oğuz Türklerinin ‘balık’ kelimesi ye­rine ‘kend’ sözünü kullandıkları görülüyor. Bunlarda, şehir ismi yapılır­ken, şehrin özelliğini ifade eden kelimeye Soğdça şehir anlamındaki ‘kanth’ kelimesinden gelen ‘kend’ kelimesi ilâve ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn129" name="_ednref129">[129]</a> Kaşgarlı Sogdça olan ‘kent’ kelimesini benimsemiş ve Türkçe’ye mâl etmiştir. Mü­ellif, öz vatanı ve ordu merkezi Kaşgar’a, eski Uygur geleneğine göre Ordu-balık değil, Soğdca ‘kent’ kelimesini kullanarak, ‘Ordu-kent’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn130" name="_ednref130">[130]</a> diyor. Müellifimiz ilâve ederek, Yenikend’den doğuya kadar Türk ülkesidir. Semer-kand’a ‘Semiz-kend’ denir. ‘Şaş/Taş’ şehrine ‘Taş-kent’ denildiği gi­bi, Öz-kent, Tün-kent adları da vardır. Bu şehirlerin hepsinin adı, Türk­çe olan ‘kend’ ile yapılmıştır. Bu şehirleri Türkler yaparak adlarını ken­dileri koymuşlardır<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn131" name="_ednref131">[131]</a> diyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64336" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0071.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0071.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0071-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Sonuçta, Ötüken adındaki ‘ötü’ kelimesi Türkçe ‘dua, rica, talep, ni­yaz v.b.’ anlamındaki kelime, ‘ken’ ise Kaşgarlı’nın Doğu Türk ülkelerin­de her şehir için kullanıldığını söylediği ‘ken’ kelimesidir. Dolayısıyla ‘Ötüken’ adı ‘dua şehri, dua edilen şehir’ anlamındadır. İslâmiyet’ten çok önceleri Türkler, Ötüken’de yıllık ‘hac’ ve ‘dualarını’ Tamug Iduk Baş’da kurban sunma vazifelerini ifa etmişlerdir.</p>
<p>Türkler, ata ruhlarının iktidar ve kuvvetlerine göre büyük su kenarla­rında, yüksek dağlarda, sık ormanlıklar ile gölgesi bol olan ağaç altların­da ikâmet ettiğine inanmışlardır. Bu inancın bir sonucu olarak da insa­na huzur veren el-ayak sürülmemiş ağaçlık alanları kutsal kabul ederek buraları takdis etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn132" name="_ednref132">[132]</a> Gök Türk ve Şine Usu yazıtlarında Ötüken’den ‘Ötüken Yış’ diye söz edilir. Kağan Ötüken halkına hitap eder­ken, ‘Iduk Ötüken Yış budun’ diye hitap ediyor. Bu ‘Ötüken Yış’ ile ilgili çok şeyler söylenmiş, çok şeyler yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn133" name="_ednref133">[133]</a> Gök Türklere orman kültü selefleri olan Tobalar’dan<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn134" name="_ednref134">[134]</a> geçmişe benziyor. Rivayette, bir Toba impa­ratorunun mezarından bir ormanın vücuda geldiği söylenir. Bir başka defa bir Toba imparatoru yeni doğduğu zaman annesinin sonunun gö­müldüğü yerde bir karaağaç ormanı yetişiyor. Yine başka bir rivayete gö­re bir Toba imparatorunun tükürdüğü yerde bir orman oluşmuş. Böyle bir orman kültü Tobalardan önceki Türklerde de mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn135" name="_ednref135">[135]</a> Bu ba­kımdan en azından VII.-VIII. asırlarda Ötüken çevresinin geniş orman­larla kaplı olduğu çok şüphelidir. ‘Yış’ aslında ‘otlak, yayla, mera’ de­mektir. Burası belki Türklerde daha sonra da görülen ve kutsal tanınan<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn136" name="_ednref136">[136]</a> bir korudur.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn137" name="_ednref137">[137]</a> Çu ırmağının kırk ‘li’ (20 km kadar) kuzeyinde, Sarı Su nehri yakınlarındaki Kie-Tan dağı denilen yer de herhalde Ötüken çevresindeki koruluk gibi bir yer olmalıdır. Batı Gök Türk hakanı 635 yıllarında burada on boyun beylerine birer ok vererek onları bey ilân etmiş.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn138" name="_ednref138">[138]</a> XI. asrın Gazneli müelliflerinden Gerdizî, eski kaynaklara daya­narak aşağı Çu ırmağının sol kıyısındaki köylerden bahsederken, bu köylerin yanındaki dağı Türklerin uğur saydıklarını, bu dağın üzerine ant içtiklerini ve Ulu Yaradan’ın orada oturduğuna inandıklarını bildirir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn139" name="_ednref139">[139]</a> Gerdizî’nin bahsettiği dağ ile önceki dağ aynı olup bu dağ veya bu dağın bir kısmı Türgiş kağanı Su-lu Kağan’ın korusuydu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn140" name="_ednref140">[140]</a> Şine-Usu yazıtının doğu yüzü 7. satırında ‘Ötüken irin,’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn141" name="_ednref141">[141]</a>, aynı yüzün 9. satırında ‘Ötüken yış başı’ sözleri geçiyor.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn142" name="_ednref142">[142]</a> Bu ifadeler Ötüken ormanının öyle uçsuz bucaksız bir orman, bir yeşillik olmadığını, buranın çok mahdut bir koru olduğunu veya ‘Ötüken Yış’ ifadesindeki maksadın, Ötüken Or­manının mahdut bir kesimi olduğunu ortaya koymaktadır. Kaşgarlı’nın dediğine göre, Türkler, şehrin dört yanında bulunan bağlara bostanlara ‘kent kökü’ diyorlardı. Bu şehrin karartısı demekti. Bundan şehrin çevre­sindeki ağaçların yeşilliği murat ediliyordu.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn143" name="_ednref143">[143]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64337" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0081.jpg" alt="" width="800" height="279" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0081.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0081-768x268.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bugünkü Türkçemizdeki ‘yaş’ ve ‘yeşil’ sözleri de kök ve anlamlarını bu ‘yış’ sözünden alır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn144" name="_ednref144">[144]</a> Bu bakımdan Semerkant’ın 100 km kadar gü­neyindeki<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn145" name="_ednref145">[145]</a> Keş şehrine, civarının yeşilliği sebebiyle ‘Şehr-i Sebz’ yani ‘Yeşil Şehir’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn146" name="_ednref146">[146]</a> denildiği gibi, Bursa şehrimize bugün dahi ‘Yeşil Bursa’ denir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn147" name="_ednref147">[147]</a> Demek ki Keş şehri ve Bursa şehri birer ‘yış’tır. Öyleyse ‘Ötüken Yış’, ‘Ötüken Ormanı’ değil ‘Yeşil Ötüken’, ‘Iduk Ötüken Yış’ ise ‘Kutsal Yeşil Ötüken’ demektir. Sonuçta ‘Ruhu’l-Kudüs’te ‘Mescid-i Aksa’, ‘Mekke-i Mükerreme’de ‘Kabe-i Muazama’ ne ise, Orhun’da ‘Ötüken Yış’ odur.</p>
<p>Gök Türk devleti, Bilge Kağan’ın 25 Kasım 734 yılında Buyruk Çur tarafından zehirlenerek öldürülmesiyle birlikte mezara girmişti. Hanedan mensuplarından birçoğu gidip Çin İmparatoru Hsüan Tsung’a teslim ol­muşlardı. Son Gök Türk kağanı Wu-su-mi-şi (Ozamış)<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn148" name="_ednref148">[148]</a> 744 yılında Basmıl, Karluk ve Uygur boyları tarafından mağlup edilerek öldürülmüş<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn149" name="_ednref149">[149]</a>, zavallı Ozamış Kağan’ın bahtsız başını mutantan bir törenle Çin’e gönderip İmparatora takdim edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn150" name="_ednref150">[150]</a></p>
<p>745’de Gök Türklerin kudretini kıran Uygurlar bu andan itibaren bü­tün Orta Asya’nın hâkimi olmuşlardı. Gerek menşe efsanesindeki paralel zıtlık, gerekse Mani dininin kabulüyle, Uygur hanedan ve yüksek aris­tokrasisinin Ötüken’in kutsiyeti ve burasının muhafazasının önemi konusunda Gök Türkler kadar hassas davranmamışlardı.</p>
<p>Ötüken’deki Uygur devleti ancak 840 yılına kadar varlığını sürdürebildi. 840 yılından önce kendisi de bir Türk olan Kırgız reisi A-je; “Uygur­ların altın çadırını alacağım ve önüne bayrağımı dikerek, atlarına geçit resmi yaptıracağım” demişti.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn151" name="_ednref151">[151]</a> Gerçekten Kırgızlar, 840 yılında Uygur devletine son vermişler, Uygurlar korku ve panik ile sağa-sola dağılmış­lardı.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn152" name="_ednref152">[152]</a> Uygurlar, Tarihi Türk yurdu Ötüken’i ellerinde tutamayarak, buraların yabancı kavimlerin eline geçmesine sebep oldular ve Türk tari­hinin seyrini değiştirdiler.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn153" name="_ednref153">[153]</a> Kırgızların 840 etrafında Ordu-Balığ’ı alma­sının ardından, Uygurlar güneye doğru, evvelden de yayılmış oldukları Türkistan ve Kansu bölgelerine göç ettiler. Kırgızların Uygur baskını ve katliamı Türk tarihinin büyük katliamlarından kabul edilir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn154" name="_ednref154">[154]</a> Bu yüz­den Kırgızlar Orhun bölgesine ‘barbarlığı’ getiren bir kavim olarak vasıf­landırılır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn155" name="_ednref155">[155]</a> Eski Orta Asya halklarının en yüksek vatan sevgisini en iç­ten duygularla aksettiren<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn156" name="_ednref156">[156]</a> ve kahramanlığın büyük bir timsalî olan gü­zel şiirleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn157" name="_ednref157">[157]</a> Kırgız katliamından sonra Uygur halkının Ötüken’i terk etmek zorunda kalmalarını anlatan; ‘Veğ-vu Irğlar eski vatanın has­retini çekiyor’<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn158" name="_ednref158">[158]</a> şarkısının ne gibi bir hissiyata tercüman olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.</p>
<p>Cengiz Han 1207 yılında Moğol birliğini kurduğunda, onlara tâbi du­ruma düşen ilk Türk kavmi Kırgızlar olmuş ve Moğollara vergi verir hale gelmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn159" name="_ednref159">[159]</a> Dahası, eski adamların resimlerinin hayattaki insanlara zarar vereceği inancında olan Moğollar Orhun bölgesindeki heykellerin kafalarını kırmışlar, etrafı talan etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn160" name="_ednref160">[160]</a> Kırgız kavminin Uygur ha­kanlığını yıkarak işgal ettiği ‘Ötügen’de tutunamayıp, buranın Moğollara geçmesine, tam idrak ve intibak edemedikleri anlaşılan<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn161" name="_ednref161">[161]</a> ‘Orhun Kültü­rünün’ ortadan kalkmasına ve eski Türk hakanlar yurdunu bir daha geri gelmemek üzere Moğollara kaptırmak suretiyle, Türk tarihinde oynadık­ları menfi rol dikkatlerden uzak değildir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64338" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0091.jpg" alt="" width="800" height="521" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0091.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0091-768x500.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Dost ya da düşman, kim olursa olsun Orhun’a gelen kişilerin gördü­ğü ilk şeyler Orhun abideleridir. Onları sadece bir balbal olarak hayâl etmek doğru değildir. Bu balballar buraya dosta güven, düşmana korku vermek için sıralanmışlardır. Orhun Havzasına giren bir kişi eğer dost ise, böyle güçlü bir milletin topraklarına geldiği için güven duyar. Çünkü yüzlerce krala, beye, komutana baş eğdirmiş, kılıçlarının darbeleriyle yok olmuş, düşmanlarına aman vermeyen bir milletin arazisine ulaşmış­tır. Eğer iyi niyetli değil ise de, o yüzlerce düşmanın başına gelen âkıbetin kendi başına da geleceğini, bu taşları görünce hatırlayacaktır. Bazı araştırmacılar, eski Türk yazıtlarının taşlara hakkedilmesinin en büyük sebebinin kağıdın bilinmemesinden değil, kağıdın bulunamamasından kaynaklandığını iddia etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn162" name="_ednref162">[162]</a> Ancak bu yazıtlar gerçekte, ‘İl ben-güsü’ olup, araziye vurulan bir damga, bir bakıma arazinin tapu senedi durumunda idi. Yani Çin Seddi’nin inşasının bir de psikolojik sebebi olması<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn163" name="_ednref163">[163]</a> gibi, dosta düşmana ‘bu arazi benim, işte arazinin tapusu’ denil­mek istenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn164" name="_ednref164">[164]</a></p>
<p>II. Gök Türk Kağanlığı döneminin bilge/akıllı kağan ve kumandanları tara­fından ‘Kutsal Ötüken Bölgesi’ne diktirilen, Orhun yazıtları aynı zamanda İpek Yolu’nun kuzey kolu üzerinde bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn165" name="_ednref165">[165]</a> Kaşgarlı’nın naklettiği eski bir Türk atasözü, “Yırak yer sabin arkış keldürür”<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn166" name="_ednref166">[166]</a> diyor. Bu balbalları ve yazıtları İpek Yolu üzerine dikenler herhalde buranın ve sahiplerinin namı­nın cihana yayılmasını istemiş. Dediklerine göre, doğu Türk ellerinin coğrafî vaziyeti, dolayısıyla kültürel rolü biraz Anadolu’yu okşarmış.<a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_edn167" name="_ednref167">[167]</a></p>
<p>Sonuç olarak bu makalede, Ötüken’in yeri belirlendikten sonra, bura­sının kutsiyeti ve bu kutsiyetin sebepleri üzerinde durulmuştur. Ötüken adının Moğollarda Yer Tanrısı ve kadın Şaman demek olan ‘Etugen’ ile il­gili olmadığı, bu adın, Türkçe’de ‘dua, rica, talep’ anlamlarına gelen ‘ötü’ kelimesine, Doğu Türklerinde ‘şehir’ anlamına gelen ‘ken’ ekinin ilâve edilmesiyle oluştuğu, bunun manasının da ‘dua şehri/dua edilen şehir’ anlamında olduğu, ‘Ötüken Yış’ın ise ‘Yeşil Ötüken’ demek olduğu savu­nulmuş ve önerilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Âdem AYDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Balıkesir Merkez-Ticaret Meslek Lisesi Tarih Öğretmeni.</p>
<p>Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi Sayı: 187 Ağustos 2010</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64339" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0101.jpg" alt="" width="800" height="539" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0101.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Orhun0101-768x517.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<hr>
<p><span><strong><span><u>Kaynakçalar ve Kısaltmalar</u></span></strong></span></p>
<div><span>♦ Akkaya, M. Şükrü, “Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3, 1943.</span></div>
<div><span>♦ Alyılmaz, Cengiz, “Bugut Yazıtı ve Anıt Mezar Külliyesi Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13, Bahar 2003.</span></div>
<div><span>♦ Alyılmaz, Cengiz, “İpek Yolu ve Orhun Yazıtları”, A.Ü. Türkiyat Araştır­maları Dergisi, Sayı: 24, Erzurum 2004.</span></div>
<div><span>♦ Arat, R. R., Eski Türk Şiiri, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Arısoy, Ömer, “Orhun Abideleri ve Türk Tarihindeki Önemi”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 153, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Mustafa, “Türk Destanlarında Evren Tasarımı”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, s. 65-75, İzmir, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Ay, Tansu, “Bilge Kağan (683-734)”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergi­si, Sayı: 13, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Aydemir, Adem, “Türk Folklorunda Nişanlanma ve Evlilik Sembolü Olarak; ‘Gerdanlık, Küpe ve Yüzük”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 282, Haziran 2010.</span></div>
<div><span>♦ Aydın, Erhan, “Bay-Balık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzeri­ne Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3-4, yaz 2008.</span></div>
<div><span>♦ Aydın, Erhan, “Eski Türk Yazıtlarının Yazılış ve Dikilişleri Üzerine”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, G.Ü. Türkiyat Araştırma ve Uygula­ma Merkezi, güz 2007/1.</span></div>
<div><span>♦ Aydın, Erhan, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Stu­dies, c. 2-4, güz 2007.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V.V., Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, (haz. H. Dursun Yıl­dız), Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V.V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, (haz. İ. Aka- K.Y. Kopraman), Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli, Türk Mitolojik Sistemi I-II, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli, Türk Mitolojisine Giriş, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat Der­gisi, c. 12, Sayı: 46, 2006-2.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Çağatay, Saadet, “Türkçe Dini Tâbirler”, Necati Lugal Armağanı, s. 197, Ankara, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, Wolfram, Çin Tarihi, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, Wolfram, Çin’in Şimal Komşuları, (çev. N. Uluğtuğ), Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, Wolfram, “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Gi­rer? İlk Araştırmalar”; A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 1, Sayı: 2, 1943.</span></div>
<div><span>♦ Ekincikli, Mustafa., Tarih Araştırmaları Dergisi, TDAV Yayını, “Türk İnanç ve Dini Hayatın Tarihi Seyri”, sayı 74 27-46 yıl, Ekim 1991</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea, Dinler Tarihine Giriş, (çev. Lale Arslan), İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem, Gök Türk Abideleri, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Erkoç, H. İhsan, “Askeri Tarih Açısından Köl Tigin”, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, c. 26, Sayı: 1, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel, Türk Kültür Tarihi (İç Asya’daki Erken Safhalar), Ankara, 1985.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel, Türkistan Seyâhatnâmesi, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel, “Orduğ-Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 10, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel, “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Not­lar)”, Atsız Armağanı, İstanbul, 1976.</span></div>
<div><span>♦ Gabain, A. Von, Eski Türkçe’nin Grameri, (çev. M. Akalın) Ankara, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Gabain, A. Von, “Kök-Türklerin Tarihine Bir Bakış I. Stepte Yaşayan Kök-Türkler 682-742”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev: Saadet Ş. Çağatay), c. 2, Sayı: 5, 1944.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Ergenekun”, Orkun, Sayı: 79, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 28, c. 17.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 202, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “ORKUN”, Orkun Dergisi, Sayı: 46, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Ergenekon”, Orkun Dergisi, Sayı: 79, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Oğuz Kağan’ın Kimliği, Oğuzlar ve Oğuz Kağan Destanları Üzerine Bir-İki Söz”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 35, c. 22.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, PAÜ Eğitim Fak. Der­gisi, Sayı: 4, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “Uygur Kağan Soyunun Problemleri”, H.Ü. Türkiyat Araştırmaları (Prof. Dr. Cihat Özönder’in Anısına), Sayı: 8, Ankara, 2008’- den ayrı basım.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin, “VII. ve VIII. Yüzyıl Yazıtlarına Göre Türklerde Or­du”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 141, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, Lev Nikolayeviç, Eski Türkler, (çev. A. Batur), İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Hannâme’ Necati Lugal Armağanı, Ankara, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Hoppal, Mihaly, “Sibirya Şamanizminde Doğa Tapınımı”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev. Gürbüz Erginer), c. 41-1, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Işık, Ramazan, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 9-2, 2004.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim, Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir, Eski Türk Dini Tarihi, Ankara, 1976.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler, c. I-II, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İzgi, Özkan, Yen-Te Seyahatnâmesi, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, Eski Türk Dini, Ankara, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Karatay, Osman, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, Aradeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı: 2G, kış 2GG9.</span></div>
<div><span>♦ Karatay, Osman, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, Omeljan Pritsak Armağanı, 2GG7.</span></div>
<div><span>♦ Kırcı, Emine, “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar”, Dursun Yıldı­rım Armağanı, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Koçu, Reşat Ekrem, “Dağ Başındaki Garip Mezarlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 14G, Ağustos 1998.</span></div>
<div><span>♦ Korkmaz, Zeynep, “Eski Türkçe’deki Oğuzca Belirtiler”, A.Ü. D.T.C.F. Türkoloji Dergisi, c. 4, 1974.</span></div>
<div><span>♦ Korkmaz, Zeynep, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. I, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Kutadgu Bilig, (çev. R.R. Arat), İstanbul, 2GG6.</span></div>
<div><span>♦ Kutlu, Özen, “Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 74, Ekim 1991.</span></div>
<div><span>♦ Mahmut, Kaşgarlı, Divanü Lûgat-it-Türk, (çev. Besim Atalay), Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Mert, Osman, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergi­si, Sayı: 4G, Erzurum 2GG9.</span></div>
<div><span>♦ Mirşan, Kâzım, “Erken Türk Tarihi Türk Takvimi ve Orhun Yazıtları”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 138, 2GG2.</span></div>
<div><span>♦ Mirşan, Kâzım, “Erken Türkçe Yazıtlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 212, 2GG4.</span></div>
<div><span>♦ Okay, Bülent, “Çin Seddi’nin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Gö­rüş”, AÜ. D.T.C.F. Dergisi, c. 36, Sayı: 1-2, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Orazbay, Muhtarhan, “Tarihte Türkler ve İpek Yolu”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 92, Ekim 1994.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. I-II, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara, 1979.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi, c. I-II, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ Özcan, Koray, “Orta Asya Türk Kent Modelleri Üzerine Bir Tipoloji De- nemesi-VIII. Yüzyıldan XIII. Yüzyıla Kadar”, Gazi Ü. Müh. Mim. Fak. Der­gisi, c. 20, no 2, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Hasan, “Dede Korkut’un Kişiliği İle İlgili Efsaneler”, A.Ü. D.T.C.F. Türkoloji Dergisi, c. 16, Sayı: 2, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Özerdim, Muhadderen, (V. Eberhard nezaretinde), “M.S. 4-5.nci Asır­larda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, Sayı: IX, 1943.</span></div>
<div><span>♦ Özerdim, Muhadderen, “Uygurlar Devrinde Turfan-Karahoco Şehrin­de Evler”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3-4, c. 16, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Pamir, Aybars, “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Es­ki Türk Kamu Hukukuna Etkisi”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, c. 52, Sayı: 4, s. 155-186, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Rasonyi, Laszlo, Tarihte Türklük, 4. baskı, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Sertkaya, Osman F., “Yıs (Yış?)/Yisi/Yis/Yiş Kelimesi ve Akrabaları Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi (A.B. Ercilasun Armağanı), No: 13, Bahar 2003.</span></div>
<div><span>♦ Seyidov, M.A., “Eski Türk Kitabelerinde Yer-Sub Meselesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, (çev. Sadettin Gömeç), c. 18, Sayı: 29, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Shiratori, Kurakichi, “Kanghan Unvanının Menşeî”, T.T.K. Belleten, (çev. İ. Gökbakar), c. IX, Sayı: 36, 1945.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, Eski Türklerde Şehircilik, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, Oğuzlar, TDAV Yay., İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) I”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 32, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) II”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 33, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, “Türk Destanları IV Ergenekon Destanı”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 64, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, Ramazan, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Tarama Sözlüğü, T.D.K Yay., c. I-VII.</span></div>
<div><span>♦ Taşağıl, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Taşağıl, Ahmet, Gök Türkler I, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Taşağıl, Ahmet, “Kapgan Kağan Devrinde Gök-Türk-Çin Münasebetle­ri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, Nisan 1990.</span></div>
<div><span>♦ Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kul­lanılması”, Belleten, IX/35, s. 305-318, Temmuz 1945.</span></div>
<div><span>♦ Yudahin, K.K., Kırgız Türkçesi Sözlüğü, c. I-II, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3, n. 9, Ankara, 1993; İslâm Ansiklopedisi, “Türkler” Mad. c. 12/2, M.E.B. Yayınları, s. 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> A. Von Gabain, “Kök-Türklerin Tarihine Bir Bakış I. Stepte Yaşayan Kök-Türkler 682-742”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, (Çev: Saadet Ş. Çağatay), c. 2, sayı 5, s. 687, yıl 1944.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3, n. 9; Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi II, s. 42, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, Orkun Dergisi, sayı 79, s. 2, yıl 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Studies, c. 2-4, s. 1267, güz 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 79, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 80-81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 303, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. Von Gabain, “a.g.m.”, s. 687.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 110, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 303.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 206, Ankara, 1979.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Faruk Sümer, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) I”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 32, 1989, s. 4; Faruk Sümer, “Orhun Abideleri Kahramanı Gül Tekin (Köl Tigin) II”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 33, yıl 1989, s. 4; Ahmet Taşağıl, “Kapgan Kağan Devrinde Gök-Türk-Çin Münasebetleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, Nisan 1990; Saadettin Gömeç, “Göktürklerde Ordu”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 141, s. 32-33, 1998; H. İhsan Erkoç, “Askeri Tarih Açısından Köl Tigin”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, C. 26, Sayı: 1, s. 203-226, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 78, 278; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tengride Bolmuş İl İtmiş Bilge Kağan (Bögü Kağan) adına 759/60 yılında dikilen ‘Şine Usu Yazıtı’nda geçen ‘Ötüken tegresi’, ‘Ötüken irin’, ‘Ötüken yış’ ibareleri Gök Türk yazıtlarında Ötüken ile ilgili ibarelerden çok da farklı değildir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ordu-balık, Mo-yen Çur Kağan tarafından yaptırılmıştır. Erhan Aydın, “Bay-balık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzerine Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3-4, yaz 2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kara-kurum Orhun vadisinde, Uygur şehri Ordubalık yanındaki “Kut Dağı” idi. Emel Esin, “Orduğ-Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 10, s. 139, n. 9, 1968.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 278; Türk Mitolojisi, c. II, s. 381.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, (çev. Lale Arslan), s. 114, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, c. II, s. 253, Ankara, 1998; (Makaleler) Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 48, n. 53, Ankara, 1986; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, 423 vd.; Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü” Folklor/Edebiyat Dergisi, c. 12, sayı 46, yıl 2006-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Fuzuli Bayat, Mitolojiye Giriş, s. 78, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 424.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Reşat Ekrem Koçu, “Dağ Başındaki Garip Mezarlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 140, s. 43, Ağustos 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ‘öt’ kökünün bir manası da delik, çukur, geçit demektir. DLT I, 176, II, 44 III, 30, 263; K.K. Yudahin, Kırgız Türkçesi Sözlüğü, c. II, s. 616-617, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Muhadderen Özerdim, (Wolfram Eberhard nezaretinde), “M.S. 4-5.nci Asırlarda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, sayı: IX, s. 92, 1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> A. İnan, Şamanizm, s. 5; L.N. Gumilev, Eski Türkler, (çev. A. Batur), s. 103, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> A. Taşağıl, Gök Türkler, c. I, s. 10, Ankara, 1995; Faruk Sümer, “Türk Destanları IV: Ergenekon Destanı”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 64, s. 7-23, 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Wolfram Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, (çev. N. Uluğtuğ), s. 88, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> E. Esin, Türk Kültür Tarihi -İç Asya’daki Erken Safhalar-, s. 4, Ankara, 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. İnan, “Türk Boylarında Dağ, Ağaç (Orman) ve Pınar Kültü”, Makaleler, c. II, s. 253; ayrıntı için bkz. Ramazan Işık, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 9-2 (2004), s. 89-106; Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat Dergisi, c. 12, Sayı: 46, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> M.A. Seyidov, “Eski Türk Kitabelerinde Yer-Sub Meselesi”, (çev. S. Gömeç), A.Ü. D.T.C.F Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 18, sayı: 29, s. 259, 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> E. Esin, “Orduğ”, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Saadettin Gömeç, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, PAÜ Eğitim Fak. Dergisi, sayı: 4, s. 39, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 303.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi, s. 46, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> A. İnan, Makaleler, c. II, s. 216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> “Sınanmış ve sözünü düşünerek söylemiş olan Ötüken beyi ne der, dinle.” Kutadgu Bilig, (çev. R.R. Arat), 1962, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> “Ötüken beyi çok iyi söylemiş, Sözlerin iyisini sana diliyle ulaştırmış.” Kutadgu Bilig, 2682.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgat-it-Türk, (çev. Besim Atalay), I, 138, Ankara, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Mircea Eliade, a.g.e., s. 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Tansu Ay, “Bilge Kağan (683-734)”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 13, s. 14-16, 1988; Ömer Arısoy, “Orhun Abideleri ve Türk Tarihindeki Önemi”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 153, s. 48-58, 1999; Kâzım Mirşan, “Erken Türk Tarihi Türk Takvimi ve Orhun Yazıtları”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 138, s. 219-226, 2002; Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, Orkun, Sayı: 79, 2004; Kâzım Mirşan, “Erken Türkçe Yazıtlar”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 212, s. 16-19, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> A. İnan, Şamanizm, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 95, Ankara, 1995; Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. 1, s. 86, Ankara, 1981; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 348, Ankara, 1982; A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 32, Ankara, 1976; İ. Kafesoğlu, E. Türk Dini, s. 13, Ankara, 1980.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. I, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> “Üstte mavi gök, altta yağız yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş.” Kül-Tigin yazıtı, doğu yüz 1. satır, Bilge Kağan yazıtı, doğu yüz 2. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Aybars Pamir, “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, 2003, c. 52, sayı 4, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Tumuğ Iduk Baş, Tamır Irmağı’nın mecrasıdır. Tamır ‘demir’ demektir, ayak; ‘ıduk’tan (ıdh>ıduk>ıyık>ayag>ayak) gelir. Baş ‘baş’ demektir. Gök Türkler demirci olmakla maruftur. Demirin bir manası da ‘gök’ demektir. DLTI, 362. Türklerde sarı etük ile kızıl börk arasındaki beden (et-öz/töz) kâinatın sembolüdür. Hattâ ‘sarı çizmeli Mehmet Ağa’ esprisi buradan gelir. Türk devleti de ‘üstte mavi gök ile altta yağız yer’ arasındaki kişioğlu üzerine hakimdir. Öyleyse Tamug Iduk Baş’ta demir ayak ile demir baş cem olmuştur. Türk mitolojisi, gece ile gündüzün tezadı, mevsimlerin tekrarı ve tabiatın görülen yüzünden mülhemdir. Mitoloji sürprizlerle doludur. İşte Tamug Iduk Baş, Gök Türklerin bir tözüdür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> DLTI, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> DLT I, 351.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Saadettin Gömeç, “Oğuz Kağan’ın Kimliği, Oğuzlar ve Oğuz Kağan Destanları Üzerine Bir- İki Söz’, A.Ü. D.T.C.F Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 22, sayı 35; Mustafa Ekincikli, “Türk İnanç ve Dini Hayatın Tarihi Seyri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 74, s. 27-46, Ekim 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Hasan Özdemir, “Dede Korkut’un Kişiliği İle İlgili Efsaneler”, A.Ü. D.T.C.F Türkoloji Dergisi, c. 16, sayı 2, 2003; Şerh-i Esmaü’l Murselîn adlı eserde Türk peygamberlerinden bahsedilmiş, bunlardan yirmi dört tanesi Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi adlı eserinin ikinci cüzünde zikredilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> DLTI, 475.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 222; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 49 vd; Mustafa Arslan, “Türk Destanlarında Evren Tasarımı”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, s. 65-75, İzmir, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 305-306; Türklerde Devlet Anlayışı, s. 65-66; Türk Mitolojisi, c. I, s. 294 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Kaşgarlı’nın naklettiği, “Öd keçer kişi tuymas, Yalnğuk oğlı menğgü kalmas./Zaman geçer, insan duymaz. Âdemoğlu bengi kalmaz” (DLT I, 45) şeklindeki eski Türk atasözü ile Kül Tigin yazıtındaki “Öd tengri yaşar. Kişi oglı kop ölgeli törümiş/Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş” (Kül Tigin yazıtı, kuzey yüzü, 10. satır) şeklindeki ifadenin Kur’an-ı Kerim Enbiyâ suresi 34 ve 35. ayetlerindeki “Senden önce hiçbir insana ebedî yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır…” ayetleri ile aynı mealde olduğu açıktır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> V.V. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, (Haz. H. Dursun Yıldız), s. 198, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Saadettin Gömeç, “Ergenekon”, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Studies, c. 2/4, s. 1267, Güz 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Osman Karatay, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, Omeljan Pritsak Armağanı, yay. M. Alpargu-Y. Öztürk, Sakarya, s. 131-139, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> O. Karatay, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, sayı 20, s. 20, kış 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> A. Von Gabain, Eski Türkçe’nin Grameri, (çev. M. Akalın), s. 51-59; “kılgu ka ötüg/yapıla- cak rica” 115, Ankara, 2007; DLT I, 161, DLTI, 68, I, 199 DLTI, 376, KB, 791, 2498, 2520, 2673, 4043, 4058, 4103, 4060; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 52-103, İstanbul, 1993; K.K. Yudahin, a.g.e., c. II, s. 617. Bunun dışında ‘ötük’ kelimesinin ‘pabuç, terlik, ayakkabı, çizme’ gibi anlamları da vardır. DLT I, 68; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 52-103; ‘ötük’ kelimesinin bir anlamı da geçmek (K.K. Yudahin, a.g.e., c. II, s. 616617, Ankara, 1998, demek olduğuna göre, buradaki ‘pabuç’ anlamındaki ‘ötük’, mecazen yürümeyi ifade etmiştir. Türkçe’de mukaddes, mübarek anlamandaki ‘Iduk’ ile kurban anlamındaki ‘ıduk’ aynı olduğu gibi ‘ayak’ sözü hattâ ‘yüzük’ sözü ‘ıduk’tan türemiştir. Bu ‘ıduk’ sözü din harici bir göndermeyi ifade eder. Gitme yürüyerek gerçekleşeceğine göre, ‘ıduk’ ile ‘ötük’ sözünün münasebeti de açıktır. ‘Iduk>adak>ayak’ Zeynep Korkmaz, “Eski Türkçe’deki Oğuzca Belirtiler’, A.Ü. D.T.C.F Türkoloji Dergisi, c. 4, s. 19, 1974; aynı makale, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. I, s. 208, Ankara, 2005; Adem Aydemir, “Türk Folklorunda Nişanlanma ve Evlilik Sembolü Olarak; ‘Gerdanlık, Küpe ve Yüzük’, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 282, s. 22, Haziran 2010; D.L.TI, 32; Saadet Çağatay, ‘Türkçe Dini Tâbirler’ Necati Lugal Armağanı, s. 196-197, Ankara, 1968.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> XVI. asır bilgin ve şairlerinden Bursalı Lâmii Mahmut Çelebi Divan’ında;</span></div>
<div><span>“Sonra etmez assı şimdiden ötün</span></div>
<div><span>Ey gönül şeyda gönül rüsva gönül” demiş. Tarama Sözlüğü, c. V, s. 3138 (T.D.K yay).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> “Yalabıçı edgü sabı ötügi kelmez tiyin yayın süledim.” Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 39. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> “Tengri yaruk küçlüg bilgeke yalvarar biz, ötünür biz kün ay tengrike”, R.R. Arat, Eski Türk Şiiri, s. 12, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> DLTIII, 251; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> “Tanrı adıyla söze başladım; o, yaratan yetiştiren ve göçüren rabbimdir.” KB, 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> bkz. DLTIII, 52-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> A. Von Gabaın, “a.g.m.”, s. 687.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> Moğolların Gizli Tarihi, (haz. Ahmet Temir), s. 51; ayrıca n. 2, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojisine Giriş, s. 70, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> Moğolların Gizli Tarihi, s. 5-6; ‘Hannâme’ Necati Lugal Armağanı, s. 315-316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> DLT I, 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> W. Eberhard, “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Girer? İlk Araştırmalar”, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, 1943, c. 1, sayı 2, s. 30; ‘Tabgaç’ Gök Türk yazıtlarında Çin hükümeti hakkında kullanılmıştır. KB’de ise ‘Tavgaç’ Kara Hanlı hükümdarının unvanı olduğu (A21-B60- D88) aynı zamanda Çin demektir. KB, 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref93" name="_edn93">[93]</a> E. Esin, a.g.e., s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref94" name="_edn94">[94]</a> W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 31; Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c. 1, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref95" name="_edn95">[95]</a> Mircea Elide, a.g.e., s. 249; ayrıntı için bkz. Mihaly Hoppal, “Sibirya Şamanizminde Doğa Tapınımı”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, (çev. Gürbüz Erginer), c. 41-1, s. 209-225, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref96" name="_edn96">[96]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, s. 498.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref97" name="_edn97">[97]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. II, s. 439.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref98" name="_edn98">[98]</a> DLT I, 396.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref99" name="_edn99">[99]</a> Mircea Eliade, a.g.e., s. 243 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref100" name="_edn100">[100]</a> E. Esin, a.g.e., s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref101" name="_edn101">[101]</a> Geniş bilgi için bkz. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c. I, s. 54-55; Türk Mitolojisi, c. II, s. 495 vd; Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 116 vd; Emine Kırcı, “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar”, Dursun Yıldırım Armağanı, s. 398-407, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref102" name="_edn102">[102]</a> W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref103" name="_edn103">[103]</a> Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), s. 115, n. 182, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref104" name="_edn104">[104]</a> “Taşra yorıyar tiyin kü eşidip balıkdakı tagıkmış, tagdakı inmiş”, Kül Tigin Yazıtı, doğu yüz 12 satır; Bilge Kağan Yazıtı, doğu yüz 10 satır;“Şantung balıkka taluy ögüzke tegmiş yok ermiş. Kağanıma ötünüp sü iltdim. Şangtung balıkka ögüzke tegürtim. Üç otuz balık sıdı”; Tonyukuk Yazıtı, I. taş doğu yüzü 1-2. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref105" name="_edn105">[105]</a> DLTI, 379; Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 21; A. Von Gabaın, a.g.e., s. 108; E. Esin, “Orduğ”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref106" name="_edn106">[106]</a> DLT I, 248, 379; DLT I, 498.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref107" name="_edn107">[107]</a> DLT I, 192, 252, 407; KB, 2402, 5430.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref108" name="_edn108">[108]</a> D.L.T III, 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref109" name="_edn109">[109]</a> D.L.T I 455; III, 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref110" name="_edn110">[110]</a> D.L.T I, 373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref111" name="_edn111">[111]</a> E. Esin, “Orduğ”, s. 153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref112" name="_edn112">[112]</a> DLT I, 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref113" name="_edn113">[113]</a> İ.A., “Taşkent’ Mad. c. 12/I, s. 38; Taşkent için kullanılan ‘Şaş’ adı da herhalde ‘taş’tan başka bir şey değildir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref114" name="_edn114">[114]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, c. II, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref115" name="_edn115">[115]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi, s. 200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref116" name="_edn116">[116]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref117" name="_edn117">[117]</a> Cengiz Alyılmaz, “Bugut Yazıtı ve Anıt Mezar Külliyesi Üzerine”, S.Ü. TürkiyatAraştırma- ları Dergisi, Sayı: 13, Bahar 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref118" name="_edn118">[118]</a> Osman Mert, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 40, Erzurum 2009; Soğdaklılar XI. asra gelindiğinde Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardı. DLT I, 471. Ancak bunlar Türkçe konuşmakla beraber kendi dillerini de konuştuklarından iki dilliydiler. DLT I, 29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref119" name="_edn119">[119]</a> Soğdaklılar XI. asra gelindiğinde Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardı. DLT I, 471; Ancak bunlar Türkçe konuşmakla beraber kendi dillerini de konuştuklarından iki dilliydiler. DLT I, 29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref120" name="_edn120">[120]</a> Koray Özcan, “Orta Asya Türk Kent Modelleri Üzerine Bir Tipoloji Denemesi -VIII. Yüzyıldan XIII. Yüzyıla Kadar”, Gazi Ü. Müh. Mim. Fak. Dergisi, c. 20, no 2, s. 260, 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref121" name="_edn121">[121]</a> Erhan Aydın, “Baybalık Kentinin Yeri, Yapılış Tarihi ve Amacı Üzerine Değerlendirmeler”, Turkish Studies, c. 3/4, yaz 2008; Osman Mert, “Şaahar Tepesi ve Bölgede Bulunan Kaya Üstü Tasvir, Damga, Yazıt ve Kurganlar”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 40, Erzurum 2009; “Sogdak, Tabgaçka Seleğede Bay-Balığ yapıtı bertim” – “Selenga’da Soğdlulara ve Çinlilere Bay Balık’ı inşa ettirdim.” Moyen Çor Yazıtı, batı 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref122" name="_edn122">[122]</a> Muhadderen Özerdim, “Uygurlar Devrinde Turfan-Karahoco Şehrinde Evler” A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, 1958, c.16, sayı 3-4; A. Von Gabaın, “a.g.m.”, s. 692.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref123" name="_edn123">[123]</a> A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref124" name="_edn124">[124]</a> DLT I, 339.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref125" name="_edn125">[125]</a> Hunların din şehrine, bir kült olan Ejderden dolayı ‘Ejder Şehri’ denirdi. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 77; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 312, n. 546; Mekke şehrine ‘Mekke-i Mükerreme’, Medine şehrine ‘Medine-i Münevvere’, Kudüs şehrine ‘Ruhu’l-Kudüs’, Bağdat şehrine ‘Medinetü’s-Selâm’ ve hilâfetin Türklere intikalinden sonra İstanbul’a ‘Belde-i Tayyibe’ denilmesi hep aynı sebebe dayanmış olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref126" name="_edn126">[126]</a> Kurakichi Shiratori, “Kanghan Unvanının Menşeî” T.T.K Belleten, (çev. İ. Gökbakar), c. IX, sayı: 36, 1945; Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 224-225; Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, 4. baskı, s. 60, Ankara 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref127" name="_edn127">[127]</a> Soğdça, ‘hwt’ ‘ynh’dan, kadın, kraliçe A. Von Gabaın, a.g.e., s. 273; Yazıtlarda hem Kül Tigin ile Bilge Kağan’ın annesi hem de Tonyukuk’un karısı için ‘Katun’ ifadesi kullanılır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref128" name="_edn128">[128]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref129" name="_edn129">[129]</a> İnç-kend, sakin, sessiz bir şehir olduğundan DLT III, 437, Man-kent, Kaşgar yakınında harabe bir kent. ‘Tang’ harabe DLT III, 356 demek olduğuna göre buradaki ‘man’ aslında ‘tang’ olmalıdır. DLT III, 157 Tün-kent DLT III, 150 (yerini belirleyemediğimiz bu şehir bu adı taşıdığına göre herhalde kuzeyde bir yerlerde veya burada hapishane olduğundan olmalıdır) Yen-Kend yani Yeni-kend, DLT I, 150. Buranın bir adı da ‘Dizruyin’dir. Sarılığı dolayısıyla ‘Bakır Kale’ demektir. DLT III, 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref130" name="_edn130">[130]</a> DLT I, 124, 343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref131" name="_edn131">[131]</a> DLT In, 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref132" name="_edn132">[132]</a> Ramazan Işık, “Türklerde Ağaçla İlgili İnanışlar ve Bunlara Bağlı Kültler”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 9-2, s. 102, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref133" name="_edn133">[133]</a> E. Esin, “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar)”, Atsız Armağanı, s. 147-186, İstanbul, 1976; Kutlu Özen, “Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 65, s. 18-20, İstanbul 1991; Osman Sertkaya, “Yıs (Yış?)/Yisi/Yis/Yiş Kelimesi ve Akrabaları Üzerine”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi (A.B. Ercilasun Armağanı), No: 13, s. 1-10 (Bahar 2003); Osman Karatay, “Ötüken Yış: Dağ, Orman ve Ülke”, s. 131-139; Osman Karatay, “Ötüken Yış Bahsine İlave: Varenglerin Yolundaki Rusya Dağları”, s. 19-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref134" name="_edn134">[134]</a> W. Eberhard, Çin Tarihi, s. 172; “Toba’lar Etnik Bakımından Hangi Zümreye Girer? İlk Araştırmalar” A.Ü. D.T.C.F Dergisi, c. 1, sayı 2, 1943; İslam Ansiklopedisi “Türkler” Mad. c. 12/II, s. 163-164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref135" name="_edn135">[135]</a> W. Eberhard, “a.g.m.”, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref136" name="_edn136">[136]</a> A. İnan, Şamanizm, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref137" name="_edn137">[137]</a> ‘Koru’: küçük orman, beylerin veya başkalarının korusu, korunan ve gözetilen her yere ‘koru’ denir. DLT I, 375.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref138" name="_edn138">[138]</a> Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 49, n. 96; O. Turan, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, s. 81, n. 154, İstanbul, 2004; Osman Turan, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35, (Temmuz 1945), s. 305-318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref139" name="_edn139">[139]</a> Gerdizî, Zeyn el ahbâr, s. 279’dan naklen, Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkelere, s. 89, Ankara, 2001; Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 16 n. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref140" name="_edn140">[140]</a> Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 16 n. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref141" name="_edn141">[141]</a> ‘irin’ kenar, dudak, yaka anlamındadır. DLT I, 77; A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref142" name="_edn142">[142]</a> “Anta yana tüşdim Ötüken irin kışladım” Şine-Usu Yazıtı, doğu yüz 7. satır; “Ötüken yış başı anta [As?] Önüz başı anta Iduk baş kidinte Yabaş Tokuş beltirinte anta yayladım.” Şine- Usu Yazıtı, doğu yüz 9. satır; Erhan Aydın, “Ötüken Adı ve Yeri Üzerine Düşünceler” Turkish Studies, c. 2/4 (Güz 2007), s. 1264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref143" name="_edn143">[143]</a> DLT III, 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref144" name="_edn144">[144]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref145" name="_edn145">[145]</a> E. Esin, Türkistan Seyâhatnâmesi, s. 45, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref146" name="_edn146">[146]</a> İslam Ansiklopedisi ‘Keş’ Mad. c. 6, s. 600; V.V. Barthold’un dediğine göre, Emir Timur’un zafer arkadaşlarının kabirleri buradaymış. Timur bu şehirde Aksaray adlı muhteşem bir saray yaptırmış, kabri dahi evvelce buradaymış. V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. İ. Aka-K.Y. Kopraman) s. 182, Ankara, 2006. Bu şehrin asıl adı Kaş olmalıdır. Kaş, lekesiz beyaz veya kara taş demektir. DLT I, 330; III, 22-152. Bu Çinlilerin Taş Kend’e, Çince taş anlamına gelen ‘Che’ demesiyle aynıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref147" name="_edn147">[147]</a> Bursa’nın Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olarak seçilmesi, Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliğinin tesisi ve İstanbul’da, şahsında Osmanlı Padişahı tipini yaratmış olan ilk padişah olan Fatih Sultan Mehmet’in bir dalını bir baştan üstün gördüğü Belgrat Ormanları belki böyle bir nostaljik takıntının ürünüdür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref148" name="_edn148">[148]</a> R. Grousset, son Gök Türk Kağanı’nın Tengri Kağan olduğunu, bu kağanın 741 yılında Doğu Şad’ı olan Ozmış adında bir subay tarafından öldürüldüğünü ve bu kişinin de kendisini Ozmış Kağan adı ile hükümdar ilân etmiş olduğunu yazmıştır. R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, (çev. R. Uzmen), s. 140, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref149" name="_edn149">[149]</a> 753 yılına Uygur Kağanı Moyen-Çor tarafından diktirilmiş olan Terhin Yazıtı’nın, doğu yüzü 6. satır “…atlıgın yamaşdı bıngayontdı. Ozmış tigin odurganta yonyur tidi, anı algıl ti- di/….ileri gelenleri ile bize katıldı. Bin kişi sevk etti. Ozmış Tigin Odurgan’dan yürüyor dedi. Onu al (gel) dedi” 9. satır “…ozmış tigin kan boltı kony yılka yondum/…ve Ozmış Tigin han oldu. Koyun yılında (743) (üzerine) yürüdüm); Saadettin Gömeç, “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, A.Ü. D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 17, sayı 28, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref150" name="_edn150">[150]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 112; Özkan İzgi, Yen-Te Seyahat- nâmesi, s. 16, Ankara, 1989; A. Taşağıl, a.g.e., III, s. 59; Aynı müellif, Eski Türk Boyları, s. 67, Ankara, 2004; Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 25; Aynı müellif, Oğuzlar, s. 39, TDAV Yay., İstanbul, 1999; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 121; L.N. Gumilev, a.g.e., s. 441; İslam Ansiklopedisi, “Türkler” Mad. s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref151" name="_edn151">[151]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 283; L.N. Gumilev, a.g.e., s. 510; E.Esin, “Orduğ”, s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref152" name="_edn152">[152]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 124; Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 47; A. Taşağıl, Eski Türk Boyları, s. 78; Ö. İzgi, Seyahatnâme, s. 25 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref153" name="_edn153">[153]</a> Saadettin Gömeç, “Uygur Kağan Soyunun Problemleri”, H.Ü. Türkiyat Araştırmaları, Prof Dr. Cihat Özönder’in Anısına, Sayı: 8, Ankara, 2008’den ayrı basım, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref154" name="_edn154">[154]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 124; Ö. İzgi, Seyahatnâme, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref155" name="_edn155">[155]</a> Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref156" name="_edn156">[156]</a> bkz. Muhadderen Özerdim, (V. Eberhard nezaretinde) “M.S. 4-5.inci Asırlarda Çin’in Şimalinde Hanedan Kuran Türklerin Şiirleri” A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 2, sayı IX, s. 91, 1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref157" name="_edn157">[157]</a> “a.g.m.”, s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref158" name="_edn158">[158]</a> W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref159" name="_edn159">[159]</a> Moğolların Gizli Tarihi, s. 160; V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref160" name="_edn160">[160]</a> V.V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, s. 14; Saadettin Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Sayı: 202, s. 24-31, 2003; “ORKUN”, Orkun Dergisi, Sayı: 46, 2001; Prof. Dr. Sema Barutçu-(Özönder) ve Doç. Dr. Saadettin Gömeç tarafından 1993 yılında Orkun Yazıtları’nın ve Moğolistan’daki diğer Türk eserlerinin korunması ve onarımına dair bir proje hazırlanmıştı. Ancak bildiğim kadarıyla bu proje maalesef akim kaldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref161" name="_edn161">[161]</a> Faruk Sümer, “Kırgızlar, diğer Türk kavimlerine nazaran medeniyetçe oldukça geri kalmış topluluk idiler. Bu sebeple, Orhun bölgesindeki Ordu Balık ile diğer meskûn yerleri yakıp yıkarak bu ülkedeki siyasî, içtimaî ve kültür bakımlarından gelişmiş olan yerleşik hayatı yok ettiler” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s. 33; Oğuzlar, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref162" name="_edn162">[162]</a> Erhan Aydın, “Eski Türk Yazıtlarının Yazılış ve Dikilişleri Üzerine”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, G.Ü. Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi, s. 156, güz 2007/1. Sorun kâğıt temini olsaydı, işlemesi taştan daha kolay bir malzeme bulunabilir, hattâ göçebelerde bol miktarda bulunan deri tercih edilebilirdi. Kaldı ki, mezar taşı ve anıt mezarlarda mermerler üzerinde hiçte kısa olmayan ifadeler yazmak geleneği devam etmektedir. Nihayet Mo-yen-Çor Kağan, Terhin Yazıtı’nın batı yüzü 2. satırda aynen; “bing yıllık tümen künlik bitiğimin belgümin bunta yası taşka yaratıtdım/Bin yıllık, onbin günlük kitabemi ve işaretimi burada yası taşa yazdırdım” diyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref163" name="_edn163">[163]</a> Bülent Okay, “Çin Seddi’nin Yapılış Nedeni Hakkında Değişik Bir Görüş”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, c. 36, sayı 1-2, 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref164" name="_edn164">[164]</a> Bazı yaylalarda kayalar üzerinde damgalar tespit edilmektedir ki, bunlar o yayladan yararlanan obaların damgalarıdır. bkz. A. İnan, Makaleler, c. I, s. 284, n. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref165" name="_edn165">[165]</a> Muhtarhan Orazbay, “Tarihte Türkler ve İpek Yolu”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 92, s. 53-72, Ekim 1994; Cengiz Alyılmaz, “İpek Yolu ve Orhun Yazıtları”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 24, Erzurum 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref166" name="_edn166">[166]</a> “Uzak yerin haberini kervan getirir.” DLT I, 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/otuken-ve-otuken-adi-uzerine.html#_ednref167" name="_edn167">[167]</a> M. Şükrü Akkaya, “Uygur Türklerini ve Kültürlerini Tanıyalım”, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi, Sayı: 3, s. 78, 1943.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dukha Halkı – Moğolistan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dukha-halki-mogolistan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dukha-halki-mogolistan</guid>
<description><![CDATA[ Dukha Halkı – Moğolistan
Moğolistan’ın kuzeybatı sınırında, Sayan Dağları’nda, rengeyikleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve Türkçenin bir lehçesini konuşan Dukhalar… Avlarını paylaşarak, ormanlardan yemiş toplayarak, doğayla uyum içinde ortaklaşmacı bir toplum halinde yaşıyorlar. Sık ormanların ve yüksek dağların kuşattığı, en yakın yerleşim yerinden onlarca kilometre uzaktaki taygada (iğneyapraklı orman), atlarımızın üzerinde, neredeyse altı saattir ilerliyorduk ve çevrede hâlâ hiçbir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba8c5d41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dukha, Halkı, –, Moğolistan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Dukhalar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dukha-halki-mogolistan.html">Dukha Halkı – Moğolistan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazı ve Fotoğraflar: Selcen KÜÇÜKÜSTEL</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Moğolistan’ın kuzeybatı sınırında, Sayan Dağları’nda, rengeyikleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve Türkçenin bir lehçesini konuşan Dukhalar… Avlarını paylaşarak, ormanlardan yemiş toplayarak, doğayla uyum içinde ortaklaşmacı bir toplum halinde yaşıyorlar.</strong></span></p>
<p><span>Sık ormanların ve yüksek dağların kuşattığı, en yakın yerleşim yerinden onlarca kilometre uzaktaki taygada (iğneyapraklı orman), atlarımızın üzerinde, neredeyse altı saattir ilerliyorduk ve çevrede hâlâ hiçbir insan izi yoktu. Kuzey Moğolistan’da, Sagannur köyünden ayrılırken bir bacağı sakat, koltuk değneği kullanan yaşlı adamın söylediği bir cümle aklımdan çıkmıyordu. Burada geçireceğim süre içinde kulağıma küpe olsun diye beni uyarmış ve şöyle demişti:</span></p>
<p><span>“Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin… Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın! Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun…”</span></p>
<p><span>Köyden ayrıldıktan sonra gün boyu at sırtında yol almış ve gece de ormanda konaklamıştık. Ertesi gün yine yollardaydık. Bir yandan o yaşlı adamın bana ne demek istediğini düşünüyor, bir yandan da aklım hep, sızlayan bacaklarıma gidiyordu. Buradaki atlar neredeyse hâlâ yarı vahşi denilecek kadar sağı solu belli olmayan hareketler yaparak beni tedirgin ediyorlardı. Arkamdaki atın üzerinden rehberimiz Ultzi bana seslendi:</span></p>
<p><span>“Eki bi? Gorkba gorkba sen eki munar ata!” (İyi misin? Korkma, korkma sen ata iyi biniyorsun!)</span></p>
<p><span>Yüzümde bir gülümsemeyle, ancak, arkamı dönersem atımı tedirgin etmekten korkarak cevapladım:</span></p>
<p><span>“Jok Jok men eki munbaz! Meem atım dehk jörür, men gorkar!” (Yok, yok ben iyi binemiyorum. Benim atım hızlı yürüyor, ben korkuyorum!)</span></p>
<p><span>Dün yolculuk esnasında eşyaların yüklü olduğu at tedirgin olup birdenbire dörtnala koşturmaya başlamış, ondan etkilenen atlarımız da ürkünce son anda yere atlayarak kurtulmuştuk. Bundan dolayı Ultzi benim korkup korkmadığımı sık sık soruyordu.</span></p>
<p><span>Oysa şu an beni korku ya da tedirginlikten çok daha güçlü hisler sarıyordu. Yüzümdeki gülümsemenin nedeni de buydu. Aylardır hayalini kurduğum bir coğrafyada, Kuzey Moğolistan ile Altay Dağları arasında, ülkemden binlerce kilometre uzaktaydım ve burada, ulaşımı güç dağların yamaçlarında sıkışmış, göğü avuçlayan, iri, eğri boynuzlu renge­yikleriyle birlikte hayatta kalma mücadelesi veren ve benimle aynı dili konuşan Dukhaların obasını ziyaret edecektim. İki ay boyunca da sabahları onların çadırlarında gözümü açacaktım. Rengeyiği Türklerine ulaşmak için günlerdir yoldaydık ve benim sabredecek gücüm artık kalmamıştı. Geçtiğimiz her dağın ardında, uzakta beliren ak izleri veya belirsiz karaltıları Dukhaların çadırları sanıyor, her seferinde rehberimize obaya gelip gelmediğimizi soruyordum.</span></p>
<p><span>Yol boyunca bazen gökyüzünün yükseklerinde dolanan, bazen sivri pençeleriyle saçlarımızı okşayacak kadar yaklaşan kartalları izliyorduk. Galiba, daha önce hiç bu denli her şeyden uzak bir coğrafyada bulunmadım. Önümüzde beliren bir yamacı daha atlarımızla tırmanıp, dağın dik tarafından büyük bir vadiye indikten sonra, hesaplayamadığım bir süre daha ilerledik ve sonunda, uzakta, aylardır görmeyi beklediğim şeyi gördüm. Vadinin sonuna değin yayılmış ak çadırlar ve o çadırların sivri tepelerinden çıkan dumanlar, bana sanki çok eski zamanlardaki bir Kızılderili obasına varmışız hissi verdi. Yüksek yamaçta bu gerçeküstü manzarayı izleyerek ilerlerken gözlerim doldu taştı. Şaşkınlık ve hayranlık dolu, bu görülmedik manzarayı büyük bir merakla bir süre izledim. Atımdan atlayıp ayaklarımın ucundaki yeri öpmemek için kendimi zor tutuyordum. Atlardan indiğimiz anda bütün tedirginliğim geçmişti; gerçekten tarifi zor güzellikte bir yere gelmiştik. Çadırların ortasında tüm rengeyikleri bir araya toplanmışlardı ve göğü avuçlayan dev boynuzlarına güneş vurmuş, altın gibi parıldıyorlardı. Daha önce hayatımda hiç rengeyiği görmediğim için, gözlerimi hayranlıkla açarak bu harika yaratıkları, küçük bir çocuğun sevinciyle izlemeye koyuldum.</span></p>
<p><span>Kuzey Moğolistan’ın ücra bir köşesinde, Rusya sınırına yakın dağlarda yaşayan göçer Dukhaların obasındaydık. Tam karşımda duran üçgen, iki beyaz çadırın arasından gülüşmeler işittim; bana doğru koşarak gelen bir rengeyiğinin üstüne küçük bir kız çocuğu binmiş, minik elleriyle hayvanın boynuzlarını yakalamıştı. Hayranlığım ve şaşkınlığım daha da arttı, etrafta o yana bu yana koşturan çocukların çığlıkları vadide yankılanıyordu. Buraya ulaşmak zordu belki, ama bir kez gelince kendimi hemen evimde hissetmiştim.</span></p>
<p><span>Ortadaki çadırın önünde toplanmış ve yere çömelmiş oturan yaşlılar bizi izlemeye koyulmuşlardı. Selam vermek için yanlarına gittiğimde bana Moğolca selam verdiler. Ben de karşılığında Moğolca yerine Dukhaların kaybolmak üzere olan anadillerinde merhaba anlamına gelen “eki” (iyi) diyerek selamlarına karşılık verdim. Hepsi şaşkınlık içinde yüzüme baktı. Buraya gelmeden önce Türkçe ile aynı aileden olan Dukhacayı biraz çalışmıştım. “Men Moğol dil bilbez, sizlerin sösünü bicce bicce bilir” dedim. O an insanların suratındaki şaşkınlık ve mutluluk ifadesini anlatmam olanaksız. Birdenbire herkes başıma toplandı. Uzaklardan gelen bu yabancının, onların bile unutmak üzere olduğu ve Moğollar tarafından aşağı görülen anadillerini nasıl olup da bildiğini anlayamıyorlardı. Sonradan obanın erkek Şamanı olduğunu öğrendiğim Gambat heyecanla sordu:</span></p>
<p><span>“Sen gerden gelgen?”</span></p>
<p><span>Herkes ne diyeceğimi merak ederek yüzüme dikkatlice bakıyordu. Etrafta kim var kim yoksa, başımıza toplanmıştı.</span></p>
<p><span>“Men Türk ulusundan gelgen. Meem adim Selcen.”</span></p>
<p><span>Herkesin yüzüne kocaman birer gülümseme yayıldı; kıkırdamalar ve fısıldaşmalar çok belirgin duyuluyordu. Bazıları hâlâ nasıl dillerini konuştuğumu anlayamamıştı. Birbirlerine Türk ulusunun nerede olduğunu soruyorlardı. Bilenler bilmeyenlere anlatıyordu.</span></p>
<p><span>“Meem sösüm sizlernin sösü pile dömey (benzer)” diyerek devam ettim.</span></p>
<p><span>Oba yerini birden daha büyük bir heyecan sardı. Dillerimizin benzer olduğunu daha önce bilmeme rağmen, bu kadar yol gelip, böyle inanılmaz bir topluluğun içinde insanlarla anlaşabiliyor olmak beni de çok heyecanlandırmıştı. Söyledikleri her şeyi anlayamıyordum elbette ama basit cümlelerle anlaşmaya çalışıyorduk. Tek tek herkese Dukhaların dilinde söylendiği gibi “Seen ading gim” diyerek adlarını sordum ve hepsiyle tanıştım.</span></p>
<p><span>İlk kez tanıştığımız halde, karşılıklı olarak aslında “tanıdık” olduğumuzu hemen anlamıştık ve birbirimize soracak çok şeyimiz olduğunu hissediyorduk. Bütün gece çadırın içinde bizi ziyarete gelen insanlarla anlaşabildiğimiz kadar anlaştık, anlaşamadığımız yerde birbirimize bakıp güldük ve dillerimiz arasındaki her ortak sözcüğü keşfettiğimiz anda çocuklar gibi sevindik. Hatta bu oyun hepimize o kadar heyecan verici gelmişti ki, onlar kendi dillerinde bir şey söylüyor, ben de kendi dilimdeki karşılığı eğer biliyorsam söylüyordum:</span></p>
<p><span>Dukhacada “cörü”, Türkçede “yürü” anlamına geliyordu; gız, kız; ool, oğul; geerde, nerede; guş, kuş. “Süt içher bi” ise “Süt içer misin” demekti.</span></p>
<p><span>Daha ilk günden buradaki insanlarla aramızda farklı bir bağ oluşacağını anlamıştım. Bu heyecan verici oyun oldukça uzun sürmüş olmalıydı ki saatin çok geç olduğunu fark etmemişiz. Yatma vakti geldiğinde buraya gelirken yaşadığımız bütün zorlu yolları ve yorucu saatleri unutmuştuk bile.</span></p>
<p><span>Ertesi sabah uyandığımızda iki ay boyunca kalacağımız ailenin yanına yerleşmeye gittik. Köyde tanışmış olduğumuz ve burada yaşayan rengeyiği çobanı bir Dukha ile evli Moğol kız Zaya çok iyi İngilizce biliyordu ve bizi bir ailenin yanına yerleştirmişti. Zaten antropoloji öğrencisi olan Moğol arkadaşım Ariuntamir de dil konusunda yardımcı olmak için burada benimle kalacaktı. Dukhaların anadili bizim konuştuğumuz Türkçeye çok yakın olsa da, basit konuların dışına çıktığımızda henüz anlaşamıyorduk. Ariuntamir bizim anlaşamadığımız yerde onlara Moğolca sorup bana çeviriyordu. Oysa geçen iki ayın sonunda, artık, çevirmenim Ariunta’ya benim çevirmenlik yapmaya başlayacağımı bilmiyorduk elbette.</span></p>
<p><span>Yanında kaldığımız aile, 53 yaşında Boyuntuktuk adında bir kadın ve onun 20 ile 16 yaşındaki kızları Sarol ve Holun’dan oluşuyordu. Boyuntuktuk hiç evlenmemiş olduğu için çocuklarını tek başına büyütmüştü ve o yüzden tayganın en güçlü kadınlarından biri olarak biliniyordu. Onun hayatında kaldığımız kısa sürede buna kendimiz şahit olacaktık zaten. Yan çadırda ise Boyuntuktuk’un büyük kızı ailesiyle birlikte yaşıyordu. Onların bir buçuk ve iki buçuk yaşındaki küçük kızları da sık sık anneannelerini ziyaret etmek için bizim çadıra gelerek burada kaldığımız süre içinde hayatımızı oldukça neşelendireceklerdi.</span></p>
<p><span>Dukhalar günümüzde Moğolistan’ın en küçük etnik grubu olarak kuzeydeki tayga bölgesinde yaşıyorlar. Dağlarda göçebe olarak yaşayanların sayısı yaklaşık 200 kişi. En yakındaki köyde yaşayan Dukhaları da dahil edince Moğolistan’daki toplam nüfusları yaklaşık 500 kişi kadar. Dukhaların ataları aslında 1940’lı yıllarda Rusya sınırları içinde olan Tuva’dan çıkıp dağların arasında geyikleriyle yolculuk ederek buralara göç etmişler ve Rusya – Moğolistan sınırının kapanmasından sonra Moğolistan sınırları içinde kalmışlar. Obanın en bilgili kişilerinden biri olan Öviy’e Dukhaların geçmişlerini sorduğumuzda şöyle anlatmıştı;</span></p>
<p><span>“Geçmişimizle ilgili bildiğimiz en önemli şey, Tuva’dan geldiğimiz ve atalarımızın atalarının atalarının bile rengeyiği yetiştirmiş olması. Benim anneannem hep Tuva’dan çıkıp dağların arasından, rengeyiklerinin sırtında yaptıkları uzun yolculukları anlatırdı. Artık bugünlerde kültürümüz Moğol kültürüyle karıştı, çocuklar dilimizi öğrenmiyor ama gene de bizim Moğol olmadığımızı ve farklı bir kültürden geliyor olduğumuzu biliyorlar.”</span></p>
<p><span>Dukha halkını Moğollardan ayıran en belirgin özellik, yüksek yamaçlarda rengeyiği yetiştirerek göçer hayatlarını sürdürüyor olmaları. Zaten Moğolistan’da onlardan başka rengeyiği yetiştiren bir topluluk da yok, bu nedenle Moğolcada “rengeyiği insanı” anlamına gelen “Tsaatan” diye adlandırılıyorlar. Rengeyiğini öncelikle sütü için ve kışın ava giderken üzerine binmek için kullanan Dukhalar, zorda kalmadıkları sürece geyiklerini et ihtiyacı için kesmiyorlar. Geleneksel olarak asıl geçimlerini yabani hayvan avlayarak ve doğadan topladıkları bitkilerle sağlıyorlar. Ancak bu tarz yaşam da yavaş yavaş değişiyor. Obanın en yaşlısı seksen yaşındaki Ponsul’a taygada değişen yaşamı sordum:</span></p>
<p><span>“Eskiden, köye inmediğiniz zamanlarda neler yerdiniz? ”</span></p>
<p><span>“Eskiden sadece doğadan topladıklarımızı yerdik. Erkekler özellikle sonbahar ve kış aylarında rengeyiklerine binerek günlerce süren uzun avlara çıkardı. Biz ise dağlardan yemiş, yabani patates ve diğer bitkileri toplardık. Artık gençlere köyden un almak daha kolay geliyor, oysa yabani patatesle yaptığımız un yüksek tansiyona çok iyi geliyordu.”</span></p>
<p><span>Ancak gene de erkekler ava gitmeye devam ediyor. Avlanarak ve yabani yemiş toplayarak sürdürdükleri yaşam Dukhaların toplumsal ilişkilerini de belirliyor. Dukhalar av etini mutlaka paylaşıyor. Yeterince av hayvanı bulmak artık iyice güçleşmiş olsa da, avcılar avladıkları hayvanların etini, obada her aileye dağıtıyorlar, ava katılsınlar ya da katılmasınlar, bu eşit paylaşma erdemi değişmiyor. Toplumda lider yok ve herkes eşit haklara sahip. Bu konuda konuştuğumuz ve “Sizde kararları kim verir” sorusunu yönelttiğimiz hemen herkes aynı yanıtı verdi:</span></p>
<p><span>“Kararlarımızı her zaman beraberce, konuşarak veririz. Örneğin göç zamanı nereye ya da ne zaman gidileceğini belirlemek için bir araya gelir konuşuruz.”</span></p>
<p><span>“Peki yaşlılar daha fazla söz hakkına ve güce sahip değil mi?”</span></p>
<p><span>“Tabii ki yaşlıların sözüne saygı duyarız ve onların fikirleri bizim için çok önemlidir. Ama yaşlılar hiçbir zaman bizi kendi fikirlerine uymamız konusunda zorlamaz. En fazla, ben bu sene şuradaki obaya göçmeyi düşünüyorum çünkü orada çimler daha iyi, gibi şeyler söylerler ve biz de zaten o kişiye güveniyorsak onu takip ederiz.”</span></p>
<p><span>“Peki ya çadırda kararları kim alır? Kadınlar mı, erkekler mi?”</span></p>
<p><span>“Çadırda da kararları mutlaka beraber alırız aslında. Bizde Moğollarda olduğu gibi erkek egemenliği yok. Kadınlar da her konuda söz hakkına sahip.”</span></p>
<p><span>Bu konularda, bir yandan da yürüttüğüm akademik araştırmam için insanlara bir dolu soru yöneltiyordum. Ama gözlemleme şansı bulduğum konular bana, sorulardan daha çok fikir veriyordu. Dukhalar yılda yaklaşık dört kez göçerler ve bu göçler mevsime göre belirlenir. Yazları daha yükseklerde kalınırken, kış yaklaştıkça daha alçak alanlara inilir. Hatta kışın ormanın içinde kalırlar ki, sert ve soğuk rüzgârlardan korunabilsinler. Göç sırasında rengeyiklerini binek hayvanı olarak kullanarak eşyalarını geyiklere yüklerler ve at gibi rengeyiklerine binerler. Tayganın coğrafi koşullarında rengeyikleri atlardan daha güçlüdür, çünkü bu yükseklikte ve sık ormanın içlerindeki yolculuklarda daha rahat hayatta kalabilirler. O yüzden de Dukhalar için rengeyiği hayati bir önem taşıyor.</span></p>
<p><span>Dukhaların yanına ilk ulaştığımızda yaz obasındaydılar. Ancak hava ağustos ortalarına doğru iyice soğumaya başlamış ve bu da göç zamanının geldiğinin işareti olmuştu. Ancak tam olarak ne zaman yola çıkılacağını sorduğumuzda kimse bize belirgin bir şey söylemiyordu. Aldığımız cevap genellikle “yarın da olabilir, bir hafta sonra da” şeklindeydi. Yola çıkış kararının nasıl alındığını çözmeye çalışıyorduk ki, yanında kaldığımız Boyuntuktuk, “Ben yarın yola çıkıyorum” diyerek toplanmaya girişmiş ve böylece de göçü başlatan kişi olmuştu. Biz yola çıktıktan sonra bütün aileler bizi takip ederek sonbahar obasına göçmüştü. Elinde asası bütün geyiklerini yükleyip yola koyulan Boyuntuktuk, Dukhalarda kadınların ne kadar güçlü olabildiğinin bir kanıtı gibiydi.</span></p>
<p><span>Göç zamanında oba birden hareketlenmişti. Herkes harıl harıl çadırları topluyor, hepsi taşınabilir eşyalar geyiklere yükleniyor, yolda atıştırmak için kızarmış hamurlu yiyecekler hazırlıyordu. En sonunda da, çocuklar ve bebekler geyiklerin üzerindeki eyerlere bağlandı, bütün eşyaların ipleri sıkıca gerildi ve yola çıkıldı. Sürüde hiçbir geyiği geride bırakmadan sonbahar obasına varmak en büyük hedefti o an. Boyuntuktuk elindeki asası ile bindiği geyiğin üzerinde sürünün önünü çekiyordu, onun geyiğine bağlı diğer yük geyikleri hemen arkasında hepimiz onu takip ediyorduk. Ailenin kızları Sarol ve Holun sırtına bindikleri rengeyikleriyle en arkada yavru geyikleri toplamaya çalışıyorlardı; havayı dövdükleri sopalarıyla ve yol boyunca kopardıkları “huuu huuu” çığlıklarıyla, sürüye nerede olduklarının işaretini veriyorlardı. Yaklaşık altı saat süren göç boyunca geçtiğimiz vadiler, küçük göller, seslerimizin yankılandığı kayalıklar, dağlar ve nehirler güzellikleriyle bizi o denli büyülemişti ki, hiçbir şey yapmadan, sadece geyiklerin üzerinden düşmemeye çalışarak etrafı izliyorduk. Yol üzerinde ufak tefek sorunlar da yaşadık. Örneğin geyiklerden birinin yükü fazla ağır olduğu için bir ayağı sakatlandı. Boyuntuktuk onun yüklerini başka bir geyiğe aktarmak zorunda kaldı. Ayrıca çocuklar yolda birkaç kez mızmızlanmışlardı. Ama gene de genel olarak büyük bir sorun yaşamadık ve karanlık olmadan yeni oba yerine varmayı başardık. Burası daha alçakta ve bu yüzden daha ağaçlık bir yerdi. Zaten hava da artık iyice soğumaya başlamıştı. Hatta bir iki hafta sonra bir gün kalktığımızda kar bile yağmıştı.</span></p>
<p><span>Hava sıcaklığının sıfırın altına indiği gecelerden birinde çadırda uyumakta zorluk çekip bir o yana bir bu yana dönüyordum ki dışarıda uzaklardan gelen bir davul sesi duydum. Uzun süre sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştıktan sonra kalkıp bakmaya karar verdim. Fenerimi elime aldım ve telaşla çadırın dışına çıktım. Ses hemen yan tarafımızda yaşayan Gambat’ın çadırından geliyordu. Çadıra yaklaştıkça davul sesi iyice arttı ve kapıya geldiğimde artık kalbim hızlı çarpıyordu. Girip girmeme konusunda kararsızdım ama merakım kararsızlığımın önüne geçti ve kapıyı araladım. İçerisi zifiri karanlıktı ama Gambat’ın eşi Purve eliyle içeri girmemi işaret etti. Çadırın içinde en az dört beş kişi vardı ve Gambat hayvan tüylerinden oluşan Şaman kıyafetini giyinmişti. Zaten içeriye girer girmez bunun bir Şaman ayini olduğunu anlamıştım.</span></p>
<p><span>Gece yarısı başlayan ayin saatlerce sürdü ve bu süre içinde Gambat görünmez ruhlarla iletişime geçerken bazen hayvan sesleri çıkarıyor, bazen bağırıyor, çığlıklar atıyor, bazen de kendinden geçip yere düşüyordu. Çadırın içindeki herkes sessiz ve biraz korkmuş halde, kıpırtısız onu izliyordu. Gambat’ın karısı ayin esnasında ona yardım ediyordu. Şaman davulu döngürü hiç durmadan çalan, zıplayan ve şarkı söyleyen Gambat’ın gerçekten kendinden geçmiş halde olduğu belliydi. Ayin bittiğinde çok yorulduğu için Şaman, soruları ertesi gün yanıtlayacaktı. Uyumak için çadırıma gittim ben de, döngür sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Ertesi gün Zaya’ya orada olanları ve ayinin amacını sordum.</span></p>
<p><span>“Neden Şaman ayini yapıldı dün gece Zaya biliyor musun? Dünün bir özelliği mi vardı”</span></p>
<p><span>“Hayır, özel bir gün değildi. Obadan bazı insanlar, özellikle de bir kişi ciddi sorunlar yaşıyormuş. Bu yüzden de Gambat’tan ayin yapmasını istemiş.”</span></p>
<p><span>“İnsanlar kötü şeyler yaşadıklarında Gambat’tan yardım istiyorlar yani öyle mi?”</span></p>
<p><span>“Şöyle açıklayabilirim, tabii ki başımıza gelen her ufak sorunda gidip Şamana danışmıyoruz. Ama eğer bir kişinin işleri uzun süredir ters gidiyorsa, o zaman bir yerde bir yanlış yaptığını düşünüp Şamana gidebilir. Şaman kimi zaman yardımcı ruhunu da kullanarak, diğer ruhlarla ya da ata ruhlarıyla iletişime geçip sorunun kaynağını bulmaya çalışır.”</span></p>
<p><span>“Ne gibi konular olabilir peki bunlar?”</span></p>
<p><span>“Kişinin hayatında ters giden herhangi bir şey olabilir. Örneğin geçen sene benim sürümdeki hayvanlardan altısını kurt kapmıştı. Böyle şeyler olabilir tabii ama o kadar hayvanın arasından ölenlerin sadece benim rengeyiklerim olması düşündürücüydü. Acaba bilmeden yanlışlıkla kötü bir şey yaptım ve onun cezasını mı çekiyorum diye kendimi sorgulamaya başladım ve en sonunda obamızın diğer Şamanı Sensıtık’a danışmaya gittim. Sebebini bulmak için özel bir ayin düzenledi.”</span></p>
<p><span>Merakım iyice artmıştı: “Öğrenebildiniz mi peki nedenini? Eğer sormamda sakınca yoksa tabii…”</span></p>
<p><span>“Şaman, eşimin birkaç ay önce ava gittiğinde öldürmemesi gereken yavru bir ceylanı nehir kıyısında öldürdüğünü söyledi. Bu çok ciddi bir hata, çünkü bizde hem küçük hayvanları öldürmek yasaktır, hem de nehir kenarında hayvan öldürmeyiz. Çünkü hayvan suya düşüp nehri kirletebilir.”</span></p>
<p><span>“Ne yapmanızı önerdi peki?”</span></p>
<p><span>“O nehrin kıyısına gidip orada doğaya çay ve süt serperek sunumlarda bulunması ve öldürdüğü hayvanın ruhundan özür dilemesi gerekiyormuş. O da tabii ki kendine söyleneni yaptı ve o zamandan beri hayvanlarımızın sağlığında bir sorun çıkmadı.”</span></p>
<p><span>Zaya’nın anlattığı bu öyküye çok şaşırmıştım ama daha sonra Dukhaların yanında kaldığım süre boyunca doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinde ne kadar hassas olduklarına birçok kez şahit olmuştum. Doğadaki hiçbir canlı ile hiyerarşik ilişkilere girmeden, yaşayan her şeye saygı duyuyorlardı.</span></p>
<p><span>Örneğin nehirlerinin temizliği konusunda çok duyarlıydılar. Bir nehrin içinde ellerini yıkamak bile tabu olarak görülüyordu; çünkü özellikle sabun kullanırsanız nehri kirletiyordunuz. Bu yüzden bir şeyler yıkarken mutlaka suyu bir kovayla dışarıya alıp o şekilde yıkıyorlardı. Doğadan elde ettikleri şeyleri onlara verilmiş bir hak olarak değil, doğanın onlara sunduğu bir armağan olarak değerlendirmeleri Dukhaların bu hassas yaklaşımının sebeplerinden biri. Obada uzun süre kalan Danimarkalı bir antropolog bana başına gelen bir olayı anlatmıştı.</span></p>
<p><span>“Bir sabah kalktığımda boğazlarım ağrıyordu. Yan çadırda yaşayan ailedeki yaşlı kadın bana arkadaki dağlarda bulunun bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geldiğini söyledi. Ben de toplamaya gittim ve elbette Batı’da alışkanlığımız olduğu gibi daha sonra da kullanırım diye kendim için bol bol koparıp bir demet de fazladan topladım. Belki obadaki dostlarıma veririm diye de düşünüyordum. Çadıra geri dönüp yaşlı kadına topladıklarımı gösterince yüzünde beliren dehşet ifadesini unutamam. ‘Neden bu kadar çok topladın ki? Sadece kendine bugün için yetecek kadar toplaman gerekiyordu. Tekrar ihtiyacın olursa ertesi gün çıkıp tekrar toplayabilirsin’ dedi. Bu benim için güzel bir ders oldu. Dukhalar her şeyi sadece ihtiyaçları kadar alıyorlar, çünkü doğadaki bir şeyi israf etmek onlar için ürkütücü bir fikir.”</span></p>
<p><span>Dukhaların bu konularda pek çok inancı da mevcut. Dışarıdan bakıldığında belki de kimilerinin “ilkel ya da geri” olarak adlandırdığı bu insanların aslında birçok konuda bizden daha “ileri” olduklarını orada kaldığım süre içinde bizzat gözlemledim. Bizimle kıyaslanamayacak derecede ileri olan duyarlılıkları elbette yüzyıllardır çevreleriyle karşılıklı birbirlerine bağımlı yaşamalarıyla da ilgiliydi.</span></p>
<p><span>Bugün Dukhalar eski geleneklerinin birçoğunu hâlâ sürdürürken, son yıllarda meydana gelen değişiklikler elbette büyük. Artık çocuklar okula gittikleri için kışları köyde kalıyorlar ve çocuğu olan ailelerin bazıları da kışın köyde kalıp sadece yazları taygaya geliyor. Okulda eğitim dili Moğolca olduğu için çoğu aile çocuğuna Dukhaca yerine Moğolcayı öğretmeyi tercih ediyor ve bu da dilin yavaş yavaş kaybolmasına neden oluyor.</span></p>
<p><span>Şu an Dukhalardan toplam sekiz kız büyük şehirlerde üniversiteye gidiyor. Çocukların okula gitmesi beraberinde para ihtiyacı doğuruyor elbette. Uzun yıllar boyunca Sovyet döneminde devletten destek gören Dukhalar, serbest pazar ekonomisine geçişle birlikte çok büyük sıkıntılar yaşamışlar. Ama son zamanlarda yeni yeni ortaya çıkan ekolojik turizm sayesinde yeni bir gelir kaynakları olmuş. Geyik boynuzlarından yaptıkları süs eşyalarını gelen yabancılara satıyorlar ve bu sayede köyden un, şeker, tuz gibi ana gıda malzemelerini alıp, çocuklarını okula gönderebiliyorlar.</span></p>
<p><span>Bu değişimi nasıl değerlendirdiğimiz çok önemli. Artık dünyanın birçok yerinde insanlar dış dünya ile iletişim halinde ama bunun ne kadar neyi değiştirdiğini anlayabilmek o kadar kolay değil.</span></p>
<p><span>Üniversitede okuyan genç kızlardan birine fikrini sormuştum, o da bana şu yanıtı vermişti: “Bazen buraya gelen yabancılar bizim kot pantolon giymemize ya da güneş paneli ile elektrik kullanıp radyo ya da televizyonu biliyor olmamıza çok şaşırıyorlar. Onlar bizi hiçbir şeyden haberi olmadan dağda yaşayan insanlar olarak hayal ediyorlar sanırım ve hayal kırıklığına uğruyorlar. Oysa anlayamadıkları şey şu ki, bizim ne giyiyor olmamız kafamızın içini değiştirmiyor. Ve biz dış dünyadan haberdar olduğumuz halde gene de burada yaşamayı tercih ediyoruz. Ben okulu bitirince hemşire olacağım ve gelip burada kendi halkıma hizmet edeceğim. Birçok insan başka seçenekleri ve dünyaları bildiği halde buraya geri dönüyorsa, bu bence daha da kıymetli bir şey…”</span></p>
<p><span>Tüm bunlar yanlarında kaldığımız süre içinde Dukhalardan öğrendiklerimizin sadece bir kısmıydı. Henüz buraya gelmeden önce köydeki yaşlı adamın söylediği cümleyi hatırlamıştım, demişti ki: “Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin…” Şimdi taygadan ayrılırken onun ne demek istediğini gayet iyi biliyorum.</span></p>
<p><span><strong>Fotoğraf:</strong> Kuzey Moğolistan’ın Sayan Dağları’nda kimi zaman kış erken gelir. Dukhaların göçtüğü sonbahar kampında henüz ağustos ayının sonları olmasına rağmen kar yağışı başlamıştır bile. Ancak kışın neredeyse eksi 40 dereceye düşen sıcaklıkta bile çadırlarda yaşamaya alışkın olan Dukhalar için bu hava soğuk sayılmaz.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazı ve Fotoğraflar: Selcen KÜÇÜKÜSTEL</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Atlas Kasım 2012 / Sayı 236</strong></span></p>
<h1 class="title"><a href="https://www.altayli.net/dukhalar-kayip-turkler.html"><span>DUKHALAR – KAYIP TÜRKLER FOTO GALERİ</span></a></h1>
<p><a href="https://www.altayli.net/dukhalar-kayip-turkler.html" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>FOTO GALERİ </strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altaylar, Sayanlar, Şamanlar ve Moğollar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altaylar-sayanlar-samanlar-ve-mogollar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altaylar-sayanlar-samanlar-ve-mogollar</guid>
<description><![CDATA[ Altaylar, Sayanlar, Şamanlar ve Moğollar
Kuday’ın yurdu Altay Dağları’nda yıllar yıllar önce ağaç kütüklerinden çatma evinde gecelediğim kam kadının bana söylediği o sözün asıl özünü yeni yeni anlıyorum. Dağlık Altaylı kam, konuştuğum dilin adeta hiç bozulmamış, öz, yabansı ve öylesine yalın, suyun kaynağı kadar saf ve henüz ağızdan dökülmüş sözcükleriyle anlatıyordu ki, benim büyülenme halimi biraz da bu yaratıyordu. Telengit […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c6ba7a0d46.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:26:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altaylar, Sayanlar, Şamanlar, Moğollar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-001-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altaylar-sayanlar-samanlar-ve-mogollar.html">Altaylar, Sayanlar, Şamanlar ve Moğollar</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazı Ve Fotoğraflar: Özcan YÜKSEK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Kuday’ın yurdu Altay Dağları’nda yıllar yıllar önce ağaç kütüklerinden çatma evinde gecelediğim kam kadının bana söylediği o sözün asıl özünü yeni yeni anlıyorum.</span></p>
<p><span>Dağlık Altaylı kam, konuştuğum dilin adeta hiç bozulmamış, öz, yabansı ve öylesine yalın, suyun kaynağı kadar saf ve henüz ağızdan dökülmüş sözcükleriyle anlatıyordu ki, benim büyülenme halimi biraz da bu yaratıyordu. Telengit Kam kadının Altay sözüyle dile getirdiği, Anadolu Türkçesiyle şu anlama geliyordu:</span></p>
<p><em><span>Bilmek isteyen yola çıkar.</span></em></p>
<p><span>Kam kadının “kut”sal saydığı ateşin ağzına, göğün yüzüne süt saçarken her defasında söylediği gibi, “yedi kulaklı bir kazandır” yeryüzü artık benim için. Çoktan yola çıktım. Onun hep söylediği kam “alkış”ı, kam şarkısı dilimde:</span></p>
<p><span>“Azgın sulara yol ver. Azgın sulara yol ver.”</span></p>
<p><span>Durdurulan sular, akışı engellenen nehirler, dereler için mırıldanıyorum.</span></p>
<p><span>“Azgın sulara yol ver!”</span></p>
<p><span>Oysa kam kadının yeni anlamaya başladığım sözünün bir anlamı evden çıkmak, yola çıkmak, uzağa gitmek olsa bile, bir anlamı da, geldiğin yere dönmektir. Uzaklaştığın yere dönmek, asıl evine, kaynağına geri gitmektir.</span></p>
<p><span>Türkçenin kayağı Altay’da, dil, kaybolmuş bir mantığın sırlarını döker gibidir, dönüşümlü ifadeler vardır, çelişki, zıtlık, bir varmış bir yokmuş, bir aradadır. Dil suyun yürüyüşü, dönüşümü gibidir; o yüzden rahatlıkla şunu söyleyebilirim:</span></p>
<p><em><span>Uzaklaşmak yakınlaşmaktır.</span></em><br>
<em><span> Gitmek dönmektir.</span></em></p>
<p><span>Tıpkı Sayan Dağları’nın güneyinde rengeyikleriyle yaşayan Dukhaların ağır hastalarını, günlerce at sırtında yolculuk yaparak, su içmek için ırmağın kaynağına götürmeleri gibi. Kaynağa gitmek.</span></p>
<p><span>Ere Çuy denilen, benim ise Eren Çay ya da Eren Su diye anladığım ırmağın kaynağına da gitmiştik. “Altaylı İyesi” burada geziniyordu, çünkü “iyeli cok neme cok” yani “iye yoksa hiç bir şey yok”tu. Bu iye sözcüğü dilimizde artık pek az yer tutuyor, onun yerine “sahip” diyoruz. Aynı anlama geliyor gibi olsa da farklı duygu ve ilişkileri çağrıştırıyor. Dukha hamları da “cer iyesi” yani “yer iyesi” diyordu doğanın bu görünmez güçlerine ya da “eren”lerine. Eren Suyu’nun kaynağında şunu fark etmiştim ki, kamlar, hamlar ve şamanlar için bilginin kendine ulaşma yolu bilginin içerdiğinden daha önemlidir. Doğadan uzaklaşmak bilginin içeriğinden çok bilginin sürecinden uzaklaşmak anlamına geliyordu insan için.</span></p>
<p><span>Doğadan uzaklaştık, doğaya gitmeliyiz. Kam kadının söylediği bu olmalıydı. Çünkü Kuzey Altaylar’da, Kuzey Sayanlar’da ya da şimdi gezindiğim Güney Altaylar ve Güney Sayanlar’da, tüm Şamanlar ve kamlar, bilmek için doğaya gidiyor, göklerin yukarısına, yerlerin altına yolculuklar yapıyor, bunun için bazen kartal oluyor, bazen yılan oluyor, ayı oluyor, diğer başka hayvanların donuna bürünüyor ve yola çıkıyorlar.</span></p>
<p><span>Bir kuzgun gibi düşünmek, doğan gibi kahkaha atmak, bir karga gibi anımsamak.</span></p>
<p><span>Bunları başarabilirsem daha iyi anlayacağım belki. Başara-bilmek, bilmekten geçiyor. Bilmekse, gide-bilmek, yola çıkmaktı; işte çıktım.</span></p>
<p><span>Anlatmak bütün zorlukları yener derler, en iyisi, gözlerimin ve kulaklarımın henüz yeni tanık olduklarını anlatayım ki, Darhat asıllı Moğol Şamanın, göğün ve yerin dokuz katına yaptığı bilme yolculuğunu kavrayabileyim.</span></p>
<p><span>Sapkınlıkla suçlanan Papaz Avakkum 1650’lerde Ortodoks Kilisesi tarafından Sibirya’nın merkezine, rengeyikleriyle yaşayan Evenkiler arasına sürülmüştü. Orada 1682’de, sapkınlık suçundan idam edildi ve onun tuttuğu notlardan, dış dünya, en azından Batı dünyası “Şaman” sözcüğünü ilk kez duydu. Sonraki 150 yıl boyunca Sibirya, misyonerlerin, çoğu önemli aydın siyasi mahkûmların, çar casuslarının, Avrupalı gezginlerin yolculuklarına tanık oldu. Tüm Sibirya, Urallar’dan Büyük Okyanus kıyısına büyük bir coğrafyada, bu gezginler, ruhu olan bir dünyayla karşılaşıyorlardı. Her şeyin ruhu vardı, yalnızca hayvanların, bitkilerin değil, bütün doğa olaylarının, kayaların, suların, rüzgârın, dağların. Bu ruhlar, sağlık ya da hastalık, yiyecek ya da barınak, kişi ya da topluluk, bütün fiziksel dünyayı etkiliyordu. Bu ruhlarla iyi ilişkiler içinde bulunmak yaşamsal önemdeydi. Papaz Avakkum’un notlarında geçen “saman” ya da “şaman” sözcüğü tüm Sibirya, Orta Asya, sonrasında dünyanın tüm kıtalarındaki geleneksel toplumlarda yaşayan ve her şeyin ruhu olduğunu söyleyen doğayla ayinsel ilişki kurma pratiğinin adı haline geldi. Rus kilisesinin misyonu, “Şamanizm” adını verdiği, ortak toplumsal inanma örüntüsünü yok edip, yerine Hıristiyanlığı ciddi şekilde geçirmekti. Büyük ölçüde bunu başardı da. Bundan sonraki tartışma, “Şamanizm” ya da “Şamanlık” bir inanç mı, yoksa ortak “davranışsal örüntü” mü noktasında devam etti.</span></p>
<p><span>Moğolistan</span></p>
<p><span>Üzerine altın rengi sivastika işlenmiş, miğfere benzeyen kızıl deriden başlığının önüne sıra sıra tutturulmuş kara deriden sicimlerden yüzünü göremediğim Şaman, dizlerinin üzerine çökmüştü. Birbirine çapraz getirilip Şaman davulu hengereğin içine yerleştirilmiş, yayının üzerine gerili bir ok gibi duran “bögi”yi, yani tutamağı sıkıca kavramıştı.</span></p>
<p><span>Omzundan eteklerine kıvranarak inen deriden yapılmış yılanlar, onun yerin altından çıktığını işaret ediyordu; diğer yandan, yeraltı dünyasına girmesini de sağlıyor ve oradan bir “ruh”un buraya gelmesini kolaylaştırıyordu. Kara Şaman mıydı, yoksa yeraltı Şamanı mıydı bilemedim, her iki omzundan yılan başlarının çıktığı giysisiyle bana iyice yaklaştı ve kulağıma doğru eğildi, hırıltı sesle bir şeyler fısıldadı. Bir kadın sesi miydi yoksa erkek sesi miydi, anlayamadım.</span></p>
<p><span>Anlatacak çok şeye tanık oldum. Moğol çadırı “ger”in içindeki bu ayine döneceğim, daha öncesinde, bir dağın zirvesinde tanık olduğum Şaman ayinine geri gitmek istiyorum. Dönüyorum, çünkü yolculuk ve bilmek bir dönüşümdür, döne döne anımsıyor zihnin kendisi de.</span></p>
<p><span>Gökten yağmurla birlikte indiğini söyleyen, benim ilk tanıştığım Şaman da cılız, incecik sesiyle kulağıma bir şeyler mırıldanmıştı. Ne mırıldadığını bilmiyordum, öğrenmek istedim. Sordum; söylenmez dedi. “Senin atalarının konuştuğu dilde şarkılar söyledim, göklerin ve yerlerin konuklarının bana dile getirdiklerini dile getirdim.”</span></p>
<p><span>Ulan Bator civarındaki Dolaani İngir Dağı’na tırmanan kalabalık bir küme insanın önündeki ihtiyar Şamanı, yorulmayan adımlarla karlara batıp çıkarken, zirveye doğru koştururken bir süre izledim. Sonradan 84 yaşında olduğunu öğrendiğim Şaman, yamacın sonunda durdu, gökte beliren iki iri dağ kargasını işaret etti ve arkasındakilere seslendi:</span></p>
<p><span>“İşte bizi karşılamaya gelen ruhlar! İyiye işaret bu!”</span></p>
<p><span>Şamanın son sözü ve birazdan çıkacağı tinsel yolculuğu aklıma Rumi’yi getirdi bir an için. Onun gibi konuşayım ben de. “Her düşünceden bir kuş yaratır da o âlemde uçurur o.” Devam edeyim onun ağzından. “O düşüncelerin biri kuzgundur, biri doğandır, biri karga, hiçbiri öbürüne benzemez.”</span></p>
<p><span>Şamanın yolculuğuna tanık olmak için yola çıkmadan önce, kimi sorular sormuştum kendi kendime, onlardan biri de şuydu:</span></p>
<p><span>Uykudayken gördüğümüz, uyandığımızda pek çoğunu anımsamadığımız düşlerimizden tümüyle farklı türden, başka bir düş görüyor olabilir miyiz acaba?</span></p>
<p><span>Gözlerimiz ve duyularımız açıkken görülen bir düşten söz ediyorum aslında. Tüm dünyanın, hatta evrenin halihazırda gördüğü bir düşün parçası olmaktan söz ediyorum. Farkında olmadığımız, fakat Şamanın, davuluyla, ellerini havaya açarak, dağ kargalarına seslenerek, geçmiş zamanlara, yaklaşmakta olan zamana kulak vererek gördüğü anlatılmaz bir düşten…</span></p>
<p><span>Zihnimizde birbirinden kopmuş gibi duran zamanın iki ucunu, geçmişi ve geleceği bağlamak; milyarlarca kilometreyi, günleri, haftaları birbirine yeniden iliştirmek; kendi eylemlerimize tanıklık ederken hâlâ oluşumunu sürdüren evrenin etkin ve edilgen bir parçası olmak; ağız kopuzuyla dağların sesine karşılık vermek; saçlarımıza sıkıştırdığımız kartal tüyleriyle havada uçan kuşların kanadı olmak; sac sobada yanan odunların üzerine Şamanın saçtığı keskin kokulu otların dumanını soluyarak, ateşin ve bitkinin özünü, havayı ciğerlerimizde dolaştırmak; yurt çadırının keçe duvarlarında titreşen döngürlerin sesiyle, içinde durduğumuz oluşu, varoluşu hissetmek… Gerçeğin içindeki düş gibi bir şeyden söz ediyorum. Atomlar, atom-altılar ve yörüngelerinde yorulmadan dolanan gezegenler gibi dönüp duran o Şamanlar, yarattıkları bir düş sarhoşluğunun hem faili hem de tanığıydılar. Bütün bunlara gözlerinin önünde tanık olan biri bendim, biri Selcen’di, biri Yıldırım’dı. Bizi bu ayine davet eden, gizli kapıları bizim için açan, içlerine kabul eden Şamanı bizimle tanıştıran Moğol dostlarımız da bizimle birlikteydi.</span></p>
<p><span>Buryat ve Huvsgöl Şamanlarından karma, kalabalık, aşağı yukarı yirmi kişilik bir topluluktu ayini gerçekleştirenler. Çadırın kapısı sürekli aralanıyor, birileri çıkıyor, birileri giriyor, bir yeraltı ayini, bir gökyüzü ayini yapılıyor, ateşler yakılıyor, alevler yalanıyor, kötülüklerin üzerine sular, darıdan süzülmüş alkoller püskürtülüyor, ziyaretçi ruhlar gelip gidiyordu. Ayinin bir yerinde, dinlenme anında, hepsini teker teker, isim isim, yurt yurt bize tanıttı kadın Şaman.</span></p>
<p><span>Şaman ve yardımcıları, yardım arayanlar ve yardım bulanlar, yuvarlak yurt çadırının içinde, evrendeki her maddeyi her maddeyle, ışığın dalgalarını, tanelerini birbirleriyle, yapraklarla, tozlarla, yıldızlarla, parmak uçlarıyla, uçuşan saçlarla, kıvranan yılanlarla, kayalarla, akan sularla buluşturuyorlardı. Kaynamakta olan suyla donmakta olan suyu, sonsuzlukla sonluluğu birbirine görünmez atomcuklar halinde çarpıştırıyorlardı.</span></p>
<p><span>Hangisi önceydi; sonlu dediğimiz mi önceydi, sonsuz dediğimiz mi? Her şey birbirinin içine katlanıyor, birbirinin içine açılıyordu. Gelecek ve geçmiş birbirine dönüşüyordu. Dizlerimin üstünde, önünde durduğum Şaman, bana doğru başını eğdi, ince, bebeksi sesiyle kulağıma bir şeyler fısıldadı. Hemen bana söylendi ki, Şaman, 24 kuşak önceki ailemden söz ediyormuş, “Akin” diye bir soy adından. Şamanın söylediklerini, yanı başımda çömelmiş Moğol dostum Kişge bana aktarıyordu. Şaşkınlık içinde, ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilememiş, yanından gitmiştim, zaten sırasını bekleyen, “ger” çadırın içinde geçmişten ya da gelecekten haber umanların sayısı çoktu.</span></p>
<p><span>Çok sayıda Şamanın sırayla tinsel yolculuklarını gerçekleştirdiği ayinleri yöneten Saruul Sambuu’nun öyküsünü merak etmiş ve ayin sonunda onunla görüşmüştüm. Kadın Şaman, tam 15 kuşak önce yaşamış, 105 yaşında ölmüş Namdag adlı kendi soyundan büyük bir Şamanın devamı olarak geç yaşında onun yerini almıştı.</span></p>
<p><span>Saruul Sambuu, elli yaşında bir kadındı ve Şaman olma öyküsü, alışılmışın fazlasıyla dışındaydı. Doksanlı yıllarda kanser teşhisi konmuş, hastalığı öylesine ilerlemiş ki, hekimler ona, artık hastanede kalmasına gerek olmadığını, evine gitmesinin iyi olacağını söylemişler. Saruul Sambuu da ölmek için, doğduğu Khentii oymağına (aymağına) dönmeyi tercih etmiş. Khentii’de görüştüğü bir Buryat Şamanı ona, “Sen Şaman olmaya yazgılı birisin, atalarının ruhu seni bekliyor” demiş. Buryat Şamanın tavsiyesine uyarak Şamanlık sürecine girmiş ve ölümcül hastalığı ise hiçbir iz kalmamacasına iyileşmiş.</span></p>
<p><span>Şamanlık üzerine okuduğum araştırma kitaplarından birinde, yazar, Şaman yolculuğunun özünü tarif ediyordu. Şaman, “trans” haline geçerek, ruhunu kurtarıyor ve görünmez dünyanın âlemlerinde dolaşabiliyordu. Gittiği yer önemliydi, çünkü ancak orada, kendisine yardım edecek ruhla, Sayan ve Altay yöresindeki adıyla söyleyeyim, “eren”lerle, Darhat diliyle söyleyeyim “böö”lerle buluşuyordu. Çocukluğumuzda bizi korkutmak için söylenen “böö” ile..</span></p>
<p><span>O böö, Şamana, fiziksel dünyada yapmak istediği değişiklik için gerekli gücü veriyordu. Dolayısıyla, görünmez âlemin ereniyle bağlantı kurmak hiç yeterli değildi; tekrar tekrar buluşabilmek ve yardım alabilmek için onunla uzun dönemli bir ilişki kurmak gerekiyordu.</span></p>
<p><span>Şaman, bizim bildiğimiz fiziksel dünyadan farklı, görünmez bir âleme (eytişimsel mantıkçıların “dördüncü boyut”una belki de) “Yukarı Dünya”ya yolculuğa çıktığında, göğün erenleriyle buluştuğunda gördüklerini dönünce sözle anlatabilmek için metaforlar kullanıyordu. Her şey bu anlatımda kendi özüne, metafora, yani dönüşüme geçmiş oluyordu. Asıl olan dönüşümdür sözüne uygun hale geliyordu. Kuş gibi uçuyor, gökkuşağı köprüsünden geçiyor, Yukarı Dünya’ya Yaşam Ağacı’nın dallarıyla tırmanıyor ya da ihtiyar Şamanın bizi çıkardığı gibi bir dağın zirvesine çıkıyordu.</span></p>
<p><span>Şamanın kendinden geçme, yani trans hali, onun Aşağı Dünya’ya gitmesini, orada yaşayan hayvanlarla, diğer erenlerle ilişki kurmasını da sağlıyor ve orada Ölüler Ülkesi’ni de ziyaret edebiliyordu. Bu defa yolculuğunu tarif etmek için kullandığı metaforlar, Yaşam Ağacı’nın dalları değil, kökleri oluyordu. Bir mağaraya giriyor veya dünyanın merkezindeki bir dağın iç derinliklerine iniyordu.</span></p>
<p><span>Yukarı Dünya ya da Aşağı Dünya’da, Şamana her zaman o görünmez iki dünyanın erenleri yardımcı oluyor, koruyor, yol gösteriyordu.</span></p>
<p><span>Aslında Şaman, içinde yaşadığı toplumdaki herkesten farklı olarak, kendi soyundaki ölmüşleriyle de temasa geçebiliyordu. Atalarının ruhları da Şamana yardım ediyor ve ona Aşağı Dünya’da yol gösteriyordu.</span></p>
<p><span>Şaman, çok acı veren, ürkütücü ve olağanüstü zahmetli bir sürece katlanarak ve bu yolda öğrendikleriyle görünmez dünyalara yolculuğa çıkıp oranın sakinleriyle konuşabiliyordu. Düngür, tür, hengereg, diğer başka Şaman davulu çalmak, çıngırak çınlatmak, şarkılar, alkışlar, danslar, sunular, bütün bunlar, hepsi, kendinden geçme haline yardımcı oluyordu. Şöyle tarifler yapılıyordu: Kendinden geçme hali sırasında, Şamanın ruhu bedeninden ayrılıyor ve erenlerin, ruhların dünyasında yolculuğa çıkıyordu.</span></p>
<p><span>Ruh yerine eren sözcüğünü tercih etmemin nedeni de, yine Darhat Şamanın görüşüne göre, bir değil üç çeşit ruhun olmasıydı. Dukhalar da, insanda, “sünesin” dedikleri ruhlardan üç çeşit bulunduğunu söylüyorlardı. Bunlardan yalnızca biri, öldükten sonra kalıyordu.</span></p>
<p><span>Ger’deki Şaman ayini sırasında, henüz yeni doğmuş bir bebek de annesi ve babası tarafından oraya getirilmişti. Şaman, görünmez âlemine yaptığı yolculuktan dönmüş müydü, yoksa oradan mı sesleniyordu tam bilemiyorum, ama konuştuğunda sesi bir bebek sesiydi, öyle işitiliyordu. Şaman, bebek sesiyle, kundaktaki yavrusunu kucağında tutan anneye bir şeyler söylüyordu.</span></p>
<p><span>Bebeğin yedi aylık ve yalnızca 1.2 kilo doğduğunu, gözlerinin gelişmediği için göremediğini, hekimlerin önerdiği ameliyatın çok pahalı olduğunu, bu yüzden anne ve babasının onu Şamana getirdiklerini öğrendim.</span></p>
<p><span>Şaman, “erenlerin” yardımıyla görünmez dünyada dolaşabilen bir şifacıdır asıl olarak diyebiliriz. Amerikalı araştırmacı Cristina Pratt, görünmezler dünyasını şöyle tarif eder:</span></p>
<p><span>“Görünmez dünya, bizi etkileyen ama göremediğimiz kendi dünyamızdaki ruhsal, duygusal, psikolojik, mitolojik, arketipsel ve düşsel dünyalar dahil tüm etkenleri içerir.”</span></p>
<p><span>Şamanın görünmez dünyada temas kurduğu “eren”e, İngiliz lisanında “spirit” deniyor; Algonkuya Kızılderilileri “manitu” diyor, Maoriler “mana”, Melanezyalılar “orenda”, İrakualar “oki”, Siyular “vakan” adını veriyor. Altaylar’daki kam kadından öğrenmiş idim, Tilingit Türkleri, görünmez dünyanın görünmez güçlerine, “eren” diyor ya da “yok” diyor.</span></p>
<p><span>Belki de Görünmeyen Boyut’taki varlığı en iyi anlatan sözcük “yok” bizim için. Filozofların varlık ve yokluğun birliği belki de en güzel bu “yok” kişisinde ifade buluyor.</span></p>
<p><span>İşte bu “yoklar” ki, Şamana, evrendeki bütün şeyleri birleştiren, birbirine bağlayan gücü ve enerjiyi bağışlıyor. Yokların gücü, varlıklar dünyasında Şaman aracılığıyla değişiklikler yaratıyor. En yalın şekilde ifade edersek, görünen ile görünmez dünyalar arasında bozulan uyumu, dengeyi, “yoklar” yardımıyla Şaman yeniden sağlıyor.</span></p>
<p><span>Bu yüzden Şamanlık bir din değil. Pek çok dinin tarif ettiği türden bir Tanrı kavramı, kitap biçiminde bir öğretisi yok. Onun yerine “yok” var.</span></p>
<p><span>Şamanlık bir inanç da değil. Şaman için şuna inanıyor ya da buna inanıyor demek, doğru bir ifade olmaz. Şöyle demek daha doğru belki de: Şaman inanmaz, deneyim yaşar. Şaman yapar ve bir şeyler olur da denebilir. Şamanlığı anlatan bilimciler işte bu yüzden derler ki; Şamanlar ve Şaman kültüründeki insanlar için; inandıkları bir eylem gerçekleştirmezler, yalnızca o eylemi yaparlar, onu deneyimlerler, görünmez dünyalarda yaşarlar. İnanıp inanmamak, Şamanlığa tanık olana, anlamaya çalışana, işiten ve okuyana kalmış.</span></p>
<p><span>Geleneksel Şamanlıkta asıl olarak insanlarla yaşadıkları doğa ve çevre arasında karşılıklı sağlıklı denge sağlanmaya çalışılır, bozulan uyumsuzluk düzeltilir. Şaman, “yoklar”ın yardımıyla, içinde yaşadığı toplumun gereksindiği dengeyi sağlar. Bir kez daha felsefe diliyle ifade edersek eğer, “yok”, “var”ı yeniden ve yeniden dengeye getirir.</span></p>
<p><span>Tam da bu noktada, başka türden bir düş benzetmesine yeniden geri dönebiliriz. Şaman için “Yoklar Dünyası” bütün olasılıkların var olduğu yerdir aynı zamanda. Fiziksel dünya ise en mümkün olabilecek olasılıkların kendini ortaya koyduğu yer. Şaman, fiziksel dünya ya da uzayı, düşlerin kendini sürekli ortaya koyduğu yer olarak tarif eder. Bu yüzden atalarımız ya da biz, gelecekte olabilecekleri bilebiliriz. Yine bu yüzden, Şaman fiziksel dünyayı değiştirebilmek için, o dünyanın dışına çıkar ve henüz gerçekleşmemiş düşleri değiştirmeye çalışır. Uygun bir benzetme olur mu bilmem ama bozulan arabayı tamir için motor kapağını açmak gibi bir şey adeta. Şaman bir tamircidir adeta. Kısacası Şaman, ayini sırasında, yoklar ile varlar, düşler ile gerçekler (fiziksel) dünyası arasında bir aracıdır.</span></p>
<p><span>Şaman yolunda zaman da döngüseldir, hatta kimi Şaman kültürlerinde zaman kavramı dahi yoktur. Şamanın zaman anlayışında her şey “bütün”ü etkiler, ama her şey. Tıpkı Binbir Gece Masalları’nda Şehrazad’ın anlattığı ilk öyküde olduğu gibidir. Tacir, yediği hurmaların çekirdeklerini boşluğa atar ve o anda ifrit elinde kılıcıyla belirir ve “Sen benim oğlumu öldürdün, ben de senin canını alacağım” der. Öykü şunu demek ister ki, ister görelim ister görmeyelim, yaptığımız her şey sonuç yaratır. Masalların ifriti, Şamanların görünmezler âlemindeki “yoklar”ına benzemiyor mu? Tekillik alanındaki ardışık neden sonuç ilişkisi, kullandığımız mantığa uygun ama Şamanın veya masalın döngüsel, bütünsel mantığına ve zaman anlayışına pek uygun gözükmüyor. Zaman, sonsuza iki uçta değil, yine sonsuz uçta gidiyor. Şaman işte bu noktada, zamanın doğasının içinde yolculuğa çıkıyor, oluşun dalgaları arasında geziniyor.</span></p>
<p><span>Yeşil Başlıklılar</span></p>
<p><span>Şamanlar 1999’dan sonra yeniden özgürlüğüne kavuştu, sayıları artmaya başladı, buna rağmen hâlâ tedirginler, o yüzden eşiklerini kimseye açmıyorlar, bir tek bize açtıklarını söylediklerinde ise inanmakta güçlük çekmiştik. Ger çadırındaki ayine tanık olmamız için bize kapıyı açan Şaman Saruul da, “Sovyetler’in etkisiyle çok sayıda Şaman ve lamanın öldürüldüğünü” söylemişti.</span></p>
<p><span>Aynı konuyu diğer Şamana da açtım. Şamanların sayısı neden azaldı sorusunu yönelttiğimde, Şaman Lihagvacab, anlatmaya koyuldu. “Otuzlu yıllardı, Sovyet baskısıyla Şamanlık ve Budacılık dahil her türlü inanış ve din yasaklanmıştı… Yeşil Başlıklılar dağda bayırda, her yanda dolanıyordu…”</span></p>
<p><span>“Kim bu Yeşil Başlıklılar?”</span></p>
<p><span>“Askerlerin yeşil başlıkları vardı. Yeşil Başlıklılar, ayinlere baskınlar düzenliyor, Şamanları ve lamaları yakalayıp zindanlara atıyor ya da öldürüyorlardı.”</span></p>
<p><span>“Stalin döneminde Sovyetler’de, Şamanların ormanlara sığındığını, oralarda saklandığını, oralarda, ormanlarla topluca yakıldıklarını işitmiştim?”</span></p>
<p><span>“Evet, sınırın öte yanında buna benzer olayların olduğunu anlatırdı büyüklerimiz. Huvsgöl’de, dağlardaki mağaralara saklanırmış Şamanlar ve lamalar.”</span></p>
<p><span>Lögsün, 1930’lu yıllardaki büyük Şaman temizliği sonrasında, dedesinin onu nasıl bir Şaman olarak gizli gizli eğittiğini anlatırken küçücük bir çocukken bile benliğinde en küçük bir korku belirtisi yaşamadığını hissediyordum. Şaman davulu yapamadıkları, kullanamadıkları, hatta saklayamadıkları için, bakır tencereleri kullandıklarını öğrenmiştim. Yüzlerce yıllık Şaman geleneği gereği, yabani doğanın içinde günlerce, haftalarca kalması gerekirken, bunu yapamadıklarını, gün boyu Sayan Dağları’nda dedesiyle dolaştıklarını, hayvanları, otları, çiçekleri, nehirleri, rüzgârı, bulutları, yağmuru, yıldırımları tanıdığını, ama her seferinde dağdan ayrılıp geceyi köyde geçirdiklerini anlattı bana.</span></p>
<p><span>Dedesi, bütün gizliliğine rağmen yine de Yeşil Başlıklıların kendisini öğrenmelerine engel olamamış. Bizi dağdaki ayinine davet eden Şaman, dedesinin ağzından dinlediği bir öyküyü bana oracıkta anlatmıştı.</span></p>
<p><span>Yeşil Başlıklılar etrafını sarmışlar dedesinin. Bunun üzerine, otlattığı sürüden üç tane kara keçi yakalayıp, onların önünde üçünü de baş aşağı tutmuş ve bir Şaman ayini gerçekleştirmiş. Ardından bıçağıyla keçilerin başlarını kesmiş, ama keçilerin kanı toprağa dökülmüyormuş; boyundan fışkıran kan, Yeşil Başlıklıların, yani askerlerin üzerine, yüzlerine kırmızı boya gibi püskürüyormuş. Keçi kanına bulanan Yeşil Başlıklılar, birden dedesini bırakıp, orada birbirlerine düşmüşler, dövüşmüşler, silahlarını birbirine doğrultup birbirlerini öldürmüşler.</span></p>
<p><span>Öyküden oldukça etkilenmiştim; Tuvalı Şaman Monguş Kenin Lopsan’ın geçen yüzyılın başlarında derlediği, akıl sır ermez Şaman öykülerini andırıyordu. Selcen Küçüksütel’in Dukhalardan işitip derlediği ve bir iki tanesini bana anlattığı Şaman öyküleri de bunlara benziyordu.</span></p>
<p><span>Bu denli etkileyici, gerçeküstü öyküler yeni Şamanlar tarafından pek anlatılmıyordu. Bu Şaman da (Oyunerdene), “Kendi işittiğim dışında, bir Şaman öyküsü anlatmam” diyerek önce, dedesinden bir öykü daha anlatmış, sonra da kendisine ait bir öyküyü bizimle paylaşmıştı.</span></p>
<p><span>“Dedemin, kara başlı koyunlardan oluşan bir sürüsü vardı” diye söze girdi. Sonra cebinden bir Şaman aynası çıkardı “Bu ayna, kötülüklerden korur” dedi. Konuşmasını sürdürdü. Benim gözüm, üç parmak çapındaki küçük, sarı aynanın üzerindeydi, kulağım da Şamanın öyküsündeydi.</span></p>
<p><span>Dedesinin sürüsünden koyunlar çalınmış. O da, sürüdeki en yaşlı, kara başlı koyunu ayırmış ve keskin bıçağıyla başını kesmiş; ama kanını yere akıtmak yerine, Şaman aynasının üzerine dökmüş. Sonrasında, kızıla kesen aynadaki kanlar, hırsızların çaldığı koyunların üzerine püskürmüş ve uçan kanları takip eden dedesi Luvsan, kan rengine bürünmüş kara başlı koyunlarını kolayca bulmuş.</span></p>
<p><span>Gözlerim yine, boynundan çıkardığı Şaman aynasına takılı kalmıştı, arkasına on iki hayvan takvimi kabartmaları kazılıydı. Masanın üzerinde beyaz bir su kabı vardı, madalyon aynayı onun üzerinde birkaç kez gezdirdi, bir süre orada tuttu, diğer eliyle, kabın içinden aynaya su fiskelemeye başladı, bir süre de böyle devam etti, sonra dilini dışarı çıkardı ve madalyon aynayı yaladı. Bu esnada ona, kendisine ait hiç bu çeşit Şaman öyküsü olup olmadığını sordum. Yanıt vermedi. Hemen arkamızda oturan karısı ayağa kalktı ve bir keresinde, dedesinin yaptığı kanlı ayinin benzerini onun da yaptığını söyledi. Sonra da ekledi, “Ama çok tehlikeli bir Şaman ayinidir. Eğer iyi yapamazsan ölürsün!”</span></p>
<p><span>Darhat asıllı ihtiyar Şaman, karısının sözünü ettiği öyküyü yine de bize anlatmadı. Konuşma, gündüz Çingilte Dağı’nın zirvesinde yaptığımız ayinden sonra, akşam geç bir saatte, Ulan Bator’daki işyerinde gerçekleşiyordu. Daracık bir odaydı, duvarda çeşitli şekillerde Şaman davulu hengeregler, çeşitli renklerde şerit kumaşlar, çalamalar, kurdeleler, ongutlar, ne olduğunu anlayamadığım başka kabartmalar, heykelcikler asılıydı. Bir ara, acil bir hastası olduğunu öğrendiğimiz biriyle telefonda konuştu. Sonra, bizden özür dileyerek bir süreliğine izin istedi, bizi dışarı çıkardı. O saatte oldukça ıssız, kirli beyaz duvarlı iş hanının dar koridorunda, deri taklidi, eski bir koltuk konulmuştu. Kalabalık sayılırdık, anca iki kişi oturabildi, Türkçe bilen yeğeni ve ben ayakta bir yarım saat bekledik. Sonra içeri buyur edildik. Sabah erkenden yola çıkacak genç bir karı koca, sağlıkla ilgili sorunları için Şamana ziyarete gelmişlerdi.</span></p>
<p><span>Bizim söyleşimiz devam etti. Şaman Lihagvacab, duvarda asılı, üçgen şekilli büyükçe bir Şaman davulunu, içindeki çapraz tutamağı kavrayarak indirdi. Kara keçi derisinden davulun iç tutamağı, yıldırım çarpmış bir ağaçtandı. Tür’ün deri örtüsü yekpare renkte değildi, öbek öbek koyuluklarla kaplıydı. Nedenini öğrenince, üç davula bir kez daha dikkatli gözlerle bakmaya koyuldum.</span></p>
<p><span>Şimdi elinde tuttuğu “tür” nazara karşı çalınıyordu; yalnızca çalınmıyor, kanla bezeniyordu. Nedense Lihagvacab, o gece hep, içinde kan geçen öyküler ve ayinleri anlatıyordu. Türkçe bilen yeğeni nazar diye çevirmişti üçgen davulun gücünü ama işin aslını öğrenince, bunun ötesinde bir sorun olduğunu anlayacaktım. Doğayla ilintili bir suçun cezasını ortadan kaldırmaya dönük bir gücü vardı üçgen davulun. Sanki önleyici, koruyucu değil de, daha çok affedici, sağaltıcı bir yanı vardı. Örneğin, bir dağın yamacından, ondan izinsiz ya da onun izin verdiğinden fazla sayıda çiçek mi kopardın, bu senin doğayı kirlettiğin anlamına geliyordu. Dağın öfkesini üzerine çekeceksin demekti. İşte üçgen davul bu öfkeyi bertaraf ediyordu. Şaman senin serçe parmağından kan alıyor ve üçgen davulunun üzerine bolca sürüyordu. Keçi derisinin üzerindeki koyu lekelerin kan lekeleri olduğunu böylece öğrenmiş oldum.</span></p>
<p><span>Davula derisi sarılan keçinin de kara renkli olması gerekiyormuş. Davulun her üç kenarına kavrayıcı demirler çakılıydı. Sonunda davula Moğolca “hingrig” veya “hiş” dendiğini, uzun saplı tokmağın adının da “hatan” olduğunu öğrendim.</span></p>
<p><span>Üçgen davulu yerine astı, hemen yanına takılı, aynı büyüklükteki altıgen davulu indirip getirdi. Bu davul da dağın, yani doğanın cezalandırıcı ruhundan korunmak için gerekliydi. Altıgen davul kızıl ya da mavi keçinin derisinden yapılıyormuş. Yuvarlak davul ise ak keçinin derisiyle kaplanıyormuş. Yuvarlak davul, aile ve yine doğayla ilintiliymiş. Eskiden, keçi derisi yerine geyik derisi kullanmak daha yaygınmış, ama keçi derisi geyiğe göre daha dayanıklıymış.</span></p>
<p><span>Bütün davulların kenarları, yak tüyünün püskülleriyle süslenmişti. Çünkü dünya yok olduğunda tek bir hayvan canlı kalacaktı, o da yüksek yerlerin dayanıklı hayvanı yak.</span></p>
<p><span>Şaman inancının en çarpıcı yanlarından biri, özellikle Sibirya söz konusu olduğunda, Şaman olma süreciydi. Güney Sibirya’da, Altay ve Tuva’da çeşitli Şaman ayinlerine katılma fırsatım olmuştu, ama ilk kez bir Şamana, nasıl Şaman olduğunu sormuş ve merakla onu dinlemeye koyulmuştum.</span></p>
<p><span>Lihagvacab, ailenin soyunun 17’nci Şamanıydı. Dedesi, henüz üç aylıkken, onu bir ağaç kovuğunun içine üç gün boyunca bırakmış, o esnada uzun saatler süren Şaman ayinleri yapmış. Lihagvacab, bu esnada yan masasındaki bilgisayarını açtı ve içinde üç gün tutulduğu ağaç kovuğunun fotoğrafını bize gösterdi. Bu ağaca daha sonra yıldırım çarptığını da belirtti.</span></p>
<p><span>Sonrasında dedesi ve Lihagvacab, önce üç yaşında, sonra beş yaşında, en sonra da dokuz yaşında, Huvsgöl’ü kuşatan Sayan Dağları’nın eteklerinde, uzun doğa yürüyüşleri gerçekleştirmişler. Sabah gün doğarken yola çıkıyor, gün batarken de dağdan iniyorlarmış. İnsanlar kuşkulanmasın, Şamanlığa dönük bir çaba olduğunu sezmesinler diye dağda gece kalmıyorlarmış.</span></p>
<p><span>Sonrasında dokuz ve 13 yaşları arasında Şaman davulunu temsilen bakır tasını hingrik olarak çalmaya başlamış, bunun yanı sıra tokmak çıngırağını sallamakta ustalaşmak için alıştırmalar yapıyormuş.</span></p>
<p><span>Dedesi öğretmenmiş, babası Şaman olmamış, yakınları ve etrafındaki herkes onu seçmiş. “Seçim nasıl oluyor” diye sordum.</span></p>
<p><span>Bu soruyu işitince ahşap masasının ardındaki sandalyesinde iyice geriye kaykıldı, çekmecesini çekti ve içinden, önce bir avuç deniz taşı çıkarıp masanın üzerine serpti. Taşlar, yakamoz yapan su gibi parıldıyordu. Sonra yine sağ mı sol mu olduğunu anımsayamadığım avucuyla taşları topladı ve bir elinden diğerine geçirmeye koyuldu. Bunu dokuz defa yaptığını söyledi. Üç kere iki avucunda çalkaladıktan sonra tekrar masanın üzerine serpti. Taşların bir kısmı koyu laciverte dönüyordu, bir kısmı da açık maviye. Bu serpmenin sonunda, koyular ve açıkların yan yana gelişlerine bakmak gerekiyordu. Eğer koyu renkli taşlar, yani karalar, daha çok çıkmışsa durum kötü demekti; aklar daha fazla bir araya gelmişse tam tersi, iyiyi işaret ediyordu.</span></p>
<p><span>İşte Şaman Lihagvacab için, yakınları ve yörede yaşayanlar, bu çeşit kırk bir fal bakmış, hepsinden de “iyi” olarak çıkmış. İşte Şaman böyle seçiliyormuş, görünmez güçler, doğanın ruhları, Şamanı işaret ediyormuş.</span></p>
<p><span>Sonra ekrandaki fotoğrafları açtı ve 30’lu yıllarda Şamanların gizlendikleri mağaraları gösterdi. Bu gizli mağaralara gider, kimsenin işitmeyeceği seviyede Şaman davulları çalar, ayinler yaparlarmış. Bu mağaranın yerini de tarif etti, Mörön’e varmadan, Arşant denilen bölgedeymiş. Arşant adı “Bin Lama” anlamına geliyormuş ve bu isim de, geçen yüzyılda öldürülen bin lamayı ifade ediyormuş.</span></p>
<p><span>Lihagvacab’ı, 18 konuda uzman 18 “Zern” yani “usta Şaman” eğitmiş. Zaten o tarihlerde meslek erbapları yokmuş, her mesleğin piri diyebileceğimiz, her mesleğin bir Şamanı olurmuş. Moğolcada Şamanlara “Bu” deniyormuş, ama yalnızca usta Şamana “Zern” denirmiş. En usta Şamana da Birinci Zern unvanı verilirmiş.</span></p>
<p><span>Bu unvanlara rağmen Şamanların herkesi eşit gördüğünü belirtmek gerekir, Şamanlığın özü denkliğe dayanıyor. Bunu ihtiyar Şaman da doğruladı. Şamanlar ne kimseyi aşağılar, ne kimseye boyun eğerler. Yalnızca insanlar arasında değildir bu görüşleri, bütün canlılar arasında da aynı değer geçerlidir.</span></p>
<p><strong>Davulun Çağrısı:</strong></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazı Ve Fotoğraflar: Özcan YÜKSEK</strong></span></a></span></p>
<p><span>ATLAS NİSAN 2013 / SAYI: 241</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62581" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62581 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-01.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-01.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-01-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Huvsgöl civarı, Moğolistan’daki Şamanların çoğunun yaşadığı bir bölge. “Erenler”in insanlarla temas kurduğu noktalara, at kafaları (Moğolca “hadık”) bağlanıyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62582" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62582 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-02.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-02.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-02-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Davulun Çağrısı: Davulu aşağı doğru 45 derece eğip arkaya doğru hareket ettiren Şaman, insanların ve hayvanların çoğalmasına etki edecek şarkı çalar. Sonra 13 kez davula vurur, öne ve arkaya adımlar atar ve bütün kötülükleri kovar. Ya da Şaman, davulu iyice aşağıya indirip öne ve arkaya üçer adım atar, davulun üst, alt ve orta kısmına dokuzar kez vurur. Bu seslenmeyle orman hayvanlarının iyesi, yani koruyucusu oraya davet edilir</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62583" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62583 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-03.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-03.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-03-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Gök Kurta Seslenmek:Şaman önce tokmakla, davulun yani “hengereg”in sağ üstünü işaret eder; sonra davulu yavaş yavaş indirilirken üst kısmına dokuz, alt ve orta kısımlara da tek tek dokuz kez art arda vurur. Bu hareket gök (mavi) kurtun ve şefkatli ananın erenlerine seslenmek içindir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62584" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62584 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-04.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-04.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-04-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Orgay:Ormandaki vahşi hayvanların resimleriyle bezeli Şaman giysisi de çoğunlukla bir vahşi hayvan derisinden dikiliyor. Yine hayvan derisinden başlık, tilki ya da kurt veya başka bir hayvanın kuyruğu eklenerek giysi tamamlanıyor. Başlığın tepesine yerleştirilmiş bir çift göz ve her türlü doğal nesne, erenlerle bağlantıyı sağlamaya yarıyor. Moğolca “zil” diye söylenen alına asılı “ziller” Darhat ve Huuların Şamanlarının başlıklarında görülüyor. Şamanın miğfer başlığı orgay, giysisinin en önemli parçalarından biri. Bir kafatasına benzer ve bu yüzden bir çift göz eklenmiştir.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62585" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62585 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-05.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-05.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-05-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Yılanlı Şaman:Moğol Şamanlar ve ülkenin kuzeyinde yaşayan Darhat Şamanlar için yılan, Savdag’ın (dağ ruhları arasında en üstte yer alır) gönderdiği ongotlarla (erenler) bağlantı kurmayı sağlayan kutsal canlılardır. Yılanları temsilen, yün ya da hayvan derisinden uzun sicimler kullanılır ve Şaman giysisinin arkasına asılır. Darhat Şamanlarında simgesel, soyut, yılanı ifade eden bu çeşit sicimler kullanılırken, ayindeki Buryat Şamanları gözleri, dişleri ve başı gözüken yılan benzetmeleri tercih ediyorlar.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62586" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62586 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-06.jpg" alt="" width="900" height="1350" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-06.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-06-768x1152.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Dokuz Kızgın Taş:Ateşten alınan dokuz kızgın taşla bir kapta kaynatılan suyun içine ardıç dalları ve votka ilave ediliyor. Bu su, kamçıyla tedavide kullanılacak.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62587" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62587 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-07.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-07.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-07-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Buryat ve Darhat Şamanlarının birlikte yaptığı ayinin ilerleyen saatlerinde, ateşin içine büyükçe bir et parçası bırakıldı. Ateşin ağzına atılan bu et, görünmeyenler dünyasındaki erenlere bir armağandı.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62588" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62588 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-08.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-08.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-08-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Şaman davulu nerdeyse tüm Sibirya’da, “Yukarı Dünya” ya da “Aşağı Dünya”da yaşayan doğa ruhlarının, yani “Yer İyesi” ya da erenlerin ya da yine aynı anlama gelen ongon ya da ongotların üzerine binip bizim yaşadığımız dünyaya geldikleri atlardır. Ayin, arkaları dönük, yan yana dizili Şamanların dakikalarca “hengereg”lerini çalmasıyla başlıyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62589" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62589 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-09.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-09.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-09-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Ayinin sonuna doğru sıra, şifa için yapılması gerekenlere geliyor. Kızgın demirler çıplak dille yalanıyor, ağıza alınan votkalar, şifa arayanların göğüslerine ya da yüzlerine püskürtülüyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62590" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62590 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-10.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-10.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-10-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Kızgın dokuz taşla kaynatılmış su şifa kazanmıştır artık. Şaman kırbacını bu suya batırır ve göğüslerini ya da sırtlarını gösterenlere vurur; taşlardaki şifa bu insanların bedenlerine geçer.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62591" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62591 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-11.jpg" alt="" width="900" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-11.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-11-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Ayin sırasında yedi aylık doğmuş ve bu yüzden gözleri gelişmemiş, 1 kilo 200 gram ağırlığında bir bebek, annesi ve babası tarafından Şamana getirildi. Moğol çadırı “ger”de gerçekleşen Şaman ayininin en etkileyici sahneleri de o esnada yaşandı.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62592" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62592 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-12.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-12.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-12-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Ayini yöneten Darhat Şaman lideri, konuklara yiyecek de sundu. Bu kadın Şaman, doksanlı yıllarda, tedavisi sonuç vermeyen bir kanser hastası olarak hastaneden evine gönderilmiş. Doğduğu yere ölmeye gitmiş ve orada bir Şaman, ona, “sen Şaman olarak seçilmişsin” deyince Şamanlık sürecine girmiş. Hastalığı da tamamen iyileşmiş.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62593" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62593 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-13.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-13.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-13-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Şaman, davulu yukarı doğru kaldırarak sol omuzunun üstüne koyup sola doğru biraz dönüyor ve dokuz kere vuruyor. Bu hareketi sol taraftaki ereni ve kuşların iyesini oraya davet etmek için yapıyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62594" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62594 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-14.jpg" alt="" width="900" height="1350" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-14.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-14-768x1152.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Darhad ve Huu:Şamanlarının başlıklarında iki göz resmi bulunuyor ve ak tüylü samur ya da başka bir kemirgen hayvanın kürküyle de alın kısmı kaplanıyor. Başlığın arkasında ise kartal ya da baykuş tüyleri yükseliyor. Bu tüylerin sayısı kimi yörelerde dokuz, kimilerinde 20’ye kadar çıkıyor.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62595" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62595 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-15.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-15.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-15-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Şaman ayinine şifa almak amacıyla olduğu gibi, izlemek için Şamanların yakınları ya da komşuları da geliyor. Kimileri de Şamanların kocaları ya da karıları.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62596" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62596 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-17.jpg" alt="" width="900" height="1350" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-17.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-17-768x1152.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Bayanülgey’deki kaya resimlerinden birinde, kurt başlığıyla ayin yapan Şaman dikkat çeker.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62597" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62597 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-18.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-18.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-18-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Atlas’ın davet edildiği Şaman ayinlerinden biri, başkent Ulan Bator’a bir saat kadar mesafede bir mahalledeki Moğol çadırının içinde gerçekleştirildi.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62598" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62598 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-19.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-19.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-19-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Şaman ayini Dolaani İngir Dağı’nda yapıldı. Karşıdaki zirveleri kuşatan dumanlar da ayine gizemli bir etki katıyordu.</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62599" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62599 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-20.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-20.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-20-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Dolaani İngir Dağı’nın zirvesindeki ongot’un önünde yapılan ayin sırasında iki adet dağ kargası Şamanın tepesinde dolandı. Şaman, bunu erenlerin gönderdiği bir işaret olarak ifade etti.</span></center></figcaption></figure>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62600 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-21.jpg" alt="" width="975" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-21.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-21-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62601" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-62601 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-22.jpg" alt="" width="975" height="470" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-22.jpg 975w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/10/Altaylar-22-768x370.jpg 768w" sizes="(max-width: 975px) 100vw, 975px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span>Atlas Dergisi Kartografya Servisi</span></center></figcaption></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tek-tanri-inanci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tek-tanri-inanci</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı
Dinlerin mukayeseli tarihinin başlangıcı, materyalist ve pozitivist propagandanın doruk noktasına çıktığı XIX. yüzyılın ortalarına doğru dayanmaktadır. Çünkü Auguste Comte “pozitivist ilmihalini” 1852’de ve “pozitiv politika sistemi”ni de 1855 ile 1858 arasında neşretmiştir.[1] Bu iki önemli eseri Ludwing Buchner’in “Kuvvet ve Malzeme”, Max Müller’in “Mukayeseli Mitoloji Denemesi” adlı eseri izlemiştir. Max Müller’in bu eserini dinlerin mukayeseli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932bd4b494.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, Tek, Tanrı, İnancı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Eski-Turklerde-Tek-Tanri-Inanci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html">Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fatma Ahsen TURAN</strong></span></a>
</p><p><span>Dinlerin mukayeseli tarihinin başlangıcı, materyalist ve pozitivist propagandanın doruk noktasına çıktığı XIX. yüzyılın ortalarına doğru dayanmaktadır. Çünkü Auguste Comte “pozitivist ilmihalini” 1852’de ve “pozitiv politika sistemi”ni de 1855 ile 1858 arasında neşretmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu iki önemli eseri Ludwing Buchner’in “Kuvvet ve Malzeme”, Max Müller’in “Mukayeseli Mitoloji Denemesi” adlı eseri izlemiştir. Max Müller’in bu eserini dinlerin mukayeseli tarihi alanında iki önemli eser sayabiliriz. Bu denemeyi Darwin’in “Türlerin Menşei” ve Herbert Spencer’in “İlk Prensipleri” takip etmiştir. Aydın sınıfın ilgisini çeken bu buluşlar, hipotezler ve yeni teoriler çok çabuk popüler hale gelmiştir. Ernst Haeckel’in “Tabiî Yaratma Tarihi”, Herbert Spencer’in “Sentetik Felsefe Sistemi” adlı eserlerinin yayımlandığı dönemlerde ise; yeni bir disiplin olan Dinler Tarihi de çok hızlı bir gelişme göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Düşünce dünyasında yaşanan bu hareketlilik, bilimsel faaliyetlerde yeni “köklü değişikliklere” sebep olmuş ve bir faaliyet olarak “bilme” “okuma” ve “anlama” üzerine vurgu daha bir yoğunluk kazanmıştır. Fenomenlere “nasıl” “neden” sorularının yanında bir de “niçin” ve “niye” soruları da sorulmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Dinler Tarihçisi Mircae Eliade’ye göre “madde, cevher, mutlak başlangıcı temsil etmektedir. O, evrenin, hayatın, aklın başlangıcıdır. Burada zamanın derinliklerine nüfuz için alt edilmez bir istek, sınırlara, görünen dünyanın başlangıcına ulaşma, cevherin nihaî temelini ve canlının özünü keşif arzusu görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Araştırmacıların görevi burada önem kazanmaktadır. Dinler tarihine geçerli bir yorum uygulandığı zaman, modası geçmiş şeyler olmaktan kurtulacak ve anlaşılmasını ve ortaya çıkartılmasını bekleyen bir mesajlar dizisi haline gelecektir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Dinler ve onların geçirdikleri serüvenin basit bir “tarihi olay” olmanın ötesinde bir anlama sahip olduğu anlayışı dinler tarihinin günümüzde en revaçta olan yaklaşımıdır. Bu anlayış bütün dinlerde var olan ortak yapıların varlığına işaret eder.</span></p>
<p><span>Dinlere bir işaretler ve semboller sistemi olarak bakan bu yaklaşım, insanın yeryüzündeki varlığına yeni bir anlam katması bakımından önemlidir. Tarih boyunca gönderilmiş bütün Peygamberler, aynı hakikata çağrıda bulunmuşlardır. Temelini tevhit oluşturan bu çağrıların formları ise coğrafi ırkî ve tarihî dönemlere göre farklılık göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>İslamiyet öncesi, Türklerin inançları hakkındaki çalışmalar da XIX. yy.’da Rus araştırmacı W. Radloff’la başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Tarih sahnesine çıktıkları M.Ö. III. yüzyıldan bu yana çok değişik coğrafyalarda yaşayan Türkler Gök Tanrı dini, Budizm, Manihaizm, Yahudilik Hıristiyanlık, İslam dini… vb.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> bir çok dine inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Bazı araştırmacılar, Türklerin mensubu oldukları dinler arasında Şamanizm’i de zikretmişlerdir. Bir din olmayan sihri sistem olan Şamanizm, görünmeyen ruhlar âlemiyle irtibat kurmak ve beşeri faaliyetleri yönetmede bu ruhların desteğini elde etmek olan vecdi ve tedavî ile ilgili metotlar bütünüdür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Başta Eliade olmak üzere Jean Paul Roux, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu ve pek çok ilim adamı Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dini hayatına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir,<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> demektedirler.</span></p>
<p><span>Türkler disiplinli bir hayat ve toplum düzenleri sebebiyle “Tek Tanrı” düşüncesine çok erken çağlarda erişmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bahaeddin Ögel’e göre Atlı Türkler yere yalnızca atlarının ayakları ile bağlı idiler. Onlar kendilerini, yağız yer ile masmavi gök arasında asılmış ve boşlukta yürür gibi düşünürlerdi. Türkün başı gökteydi. Onun zihnini yoran ve kalbini dolduran tek şey, üzerini kaplayan sonsuz mavilikti. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi onun düşüncelerini birleştiren ve tek amaca yönelten önemli bir sebepti. Tıpkı ailesini, kendi başkanlığında toplayan kubbeli otağı ve evi gibi. Otağın altında bir aile reisi, gök kubbenin altında da bir Türk kağanı vardı. Elbette ki bu sonsuz ve mavi kubbenin, onun üstünde dolaşan güneş, ay ile yıldızların da bir sahibi ve hakanı olacaktı. Her şeyi o yaratmış ve yaratıklara da yaşasınlar, diye yerler ile suları o vermişti.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Türklerin çok erken çağlarda Tek Tanrı’ya inanmış olmalarının başlıca sebebi bu idi. İnanç ve düşüncelerdeki birlik toplumda dirlik ve düzen doğurmuştu. Tek tanrılı dinler, ancak yüksek içtimai seviyeye erişmiş milletlerde görülmektedir. Bu da tarihi sürecin değişmez bir kaidesidir. Ayrıca bu olgunluk insan düşüncesinin erişebileceği en son merhaledir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Türkler, tarih sahnesine çıkmalarını müteakiben tefekkür ve inancın, varlıkların idamesinde hayatî bir faktör olduğunun idrakinde olmuşlardır.</span></p>
<p><span>Türklerin eski dinleri konusunda elimize ulaşan bilgilere Çinlilerin Weyşu ve Suişu salnamelerinde rastlanır. Söz konusu bilgiler hem yetersiz hem de tezat teşkil etmektedir. Gumilöv böylesine tezat teşkil eden ve kendi kendini nakzeden bu iki kaynaktan net bir sonuç çıkaramayacağımızı söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak Çin yıllıklarında geçen ilk Hyungnular zamanında kullanılan Tengri kelimesi<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> sorumuza cevap niteliğindedir.</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan’ın Uygurca nüshasında da “Kök Tengri” kelimesi geçmektedir. Oğuz Kağan topraklarını çocukları arasında paylaştırırken yaptığı seferleri Tanrısına eda edilmiş bir borç olarak gösterir. Ayrıca destanda “Gök Tanrı düşümde verdiğini hakikate çıkarsın”, “Tanrı bütün dünyayı senin uğruna bağışlasın”, “Ben gök Tanrı’ya borcumu ödedim”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ifadeleri yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Hun imparatorlarına özellikle Mete’ye “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kut’u Tanhu” denmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Mete, M.Ö. 176’da Çin imparatoruna gönderdiği mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askerî zaferini önce Gök Tanrı’nın inayeti ile kazandığını belirtir. M.S. IV. yy.’ın başında bir Hun devleti kuran Liu Yüan’ın yiğitliği karşısında genç yeğeni “Gök Tanrı bu kişiyi Hunları düşünerek dünyaya getirdi”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> demiştir.</span></p>
<p><span>VII. yy.’da Bizanslı Theophylacte Simocatta Türklerden bahsederken, Türkler olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterirler; suyu ve havayı ulularlar, toprağı kutlarlar. Fakat yalnızca göğü ve yeri yaratan Tanrı derler ve ona taparlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> demektir.</span></p>
<p><span>Tanrı kelimesi Orhun Kitabeleri’nde de TenriTengri biçimindedir. Bu biçim az çok ses değişimleri ile bütün Türk lehçelerinde Tenri, Tengere, Tangrı, Tanrı, Tangara, Ture, Tenir şeklinde kullanılmış ve kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Ayrıca Kalmuklarda Tengri, Buryatlarda Tengeri, Volga Tatarlarında Tangere, Bettirlerde Tingir, Çuvaşlarda Tura, Çeremişlerde Jume, Ostyaklar ve Vogullarda Num türem, İrtiş Ostyaklarında Sanke olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Türklerde Tanrı anlayışı manevi tefekkürün en üst seviyesinde idi. Göktürk kitabelerinde Tanrı “Tanrı gibi Tanrı” olarak tavsif edilmektedir. İslamiyet’te de Tanrı’nın biçimi tarif edilmez. İslam felsefesinde bu düşünce Tanrı’nın vücudu “vacibü’lvücûd” olarak ifade edilir. Yani Tanrı’nın vücudu nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Onu bilme kimsenin haddi değildir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Dede Korkut hikâyelerinden Deli Dumrul’un söylediği şu manzume de bu fikri teyit etmektedir. “Yücelerden yücesin, kimse bilmez niçesin. Görklü Tanrı.”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>VI. yy.’la VIII. yy. arasında hüküm sürmüş olan Asya’daki büyük Türk İmparatorluğu Göktürklerin kitabeleri önemli yazılı vesikalar olarak çalışmamızın malzemesini oluşturmaktadır. Kitabelerde dönemin inanç mekanizmasının yanında pratikleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Kitabelerde Tanrı Türk Tengrisi, Tengri, Tenri olarak isimlendirilmektedir. Kitabelerde öncelikle “yaratılma” bahsini değerlendirdiğimizde yaratılmak için “kılınmak” fiilinin kullanıldığını tespit ediyoruz. “üze kök tengri asra yağız yir kılundukda ikin ara kişi oğlı kılınmış/üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta ikisi arasında insanoğlu kılınmış”.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Bu ifade Türk inanç ve düşünce tarihinin önemli bir belgesidir. Türkler göğün kendisine “Gök Tanrı” derlerdi. Gök Tanrı, kitabelerde yağız yer karşıtıdır. Bu ikisi arasında da, kişi oğullarının üzerinde yaşadığı yirsub yer alır. Bu önemli belgeden de anlaşılacağı gibi gök ile yerin kendileri yaratıcı değillerdir. Onlar da yaratılmış birer kutsal varlık idiler. Onları ve bütün kainatı yaratan, bütün varlıkların üstünde olan bir güç vardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu da bütün kainatın yaratıcısı ve sahibi bir Tanrı idi. Ayrıca kitabeler Tanrılardan değil, sadece Tanrı’dan söz eder. Bu Tanrı Türk Tanrısı olarak belirlenir. Eliade’nin de bahsettiği gibi Türk Tanrı anlayışında kutsal evliliğe (hierogamie) rastlanmaz. Yani Türk Tanrısı, Asur, Babil, Yunan, Roma Tanrıları gibi Tanrıçalarla evlenmezler.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Jean Paul Roux, Gök Tanrı, çok evvel dahi, Allah’a benzetilmişti. Gök Tanrı’nın hayattaki uzantısı olan kut, Tanrı’nın lütfu oldu; onun emri olan yarlık, şefaat veya affoldu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> demektedir. Kağan seçmek, buyruk ve yarlık vermek; il, küç, ulüg, kut ve bilig vermek, kılmak/yaratmak onun iradesindedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> “Öd Tengri yaşar, kişi oğlı kop ölgeli törümiş/zamanı Tanrı yaşar, İnsanoğlu hep ölmek için türemiş,”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> ifadesinde Tanrı’nın en önemli özelliği olan sonsuz hayata sahip olması, ezeli ve ebedi oluşu ifade edilir. “Tengri yarlıkaduk içün illigig ilsiretmiş, kaganlıgiğ kagansıratmış, yağığ baz kılmış, tizligig sökürmiş başlığığ yükündürmiş/Tann Lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tabi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Türk budunu atı küsü yok bolmazun tiyin kangım kaganıg ögüm katunug kötürmiş tengri il birigme tengri Türk budun atı küsi yok bolmazun [tiyin özümün ol tengri] kağan olurtdı erinç/Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunı yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> cümlelerinden de Tanrının üstün kudret sahibi olduğunu, insanın kaderine hakim olarak, insana güç, başarı, zafer verdiğini, esirgediğini koruduğunu tespit ediyoruz.</span></p>
<p><span>Türk kağanları kudretlerini Tanrı’dan alırlardı. Bu yüzden iktidar gökten yere doğru kademe kademe dağılmaktaydı. Gökte bir güneş olduğu gibi yerde de bir kağan olmalıydı. Gün doğusu, gün batısına daima üstündü, bu yüzden doğuya hükmeden batıya hükmedenden üstün olurdu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Göktürk İmparatorluğu zamanında Çin imparatoruna gönderilen mektuplar ve başlarındaki “Tanrı tarafından gönderilmiş Büyük Göktürklerin Kağanı” ifadesi Göktürk Kitabeleri’nde ve daha sonraki resmi yazılarda görülen formel ifadelerin başlangıcını teşkil eder.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>“Tenğri ança timiş erinç: kan birtim kanınğın kodup içikdinğ İçikdük üçün Tenğri ölütmiş erinç/Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını bırakıp teslim oldun. Teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Türk Tengrisi koruyucu ve kağan verici olduğu gibi, aynı zamanda cezalandırıcı ve bağışlayıcıdır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Türk ulusu yok olmasın diye, onun koruyucusu ve kağan vericisidir. Tanrı ile kağan arasında, kağanın Tanrı buyruklarına uymasıyla ilgili sürekli bağ vardır. Kağan kendisine verilen yarlık uyarınca ulusu yönetir ve ulus da bu yarlık ile gelen buyruklara karşı çıkmasa bu bağ kopmaz süreklilik korunmuş olur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>Tonyukuk ve Köl Tigin kitabelerinde birer kez geçen Umay kelimesi Tek Tanrılı inanç sistemiyle ilgili tartışmaların doğmasına sebep teşkil etmektedir. “Tengri Umay Idık, yir sub basa birtierinç neke tezer biz/Tanrı, Umay mukaddes yer, su üzerine çöküverdi herhalde. Niye kaçıyoruz?”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Kangım Kagan uçdukda inim. Kül Tigin yiti yaşta kaltı. Umay teg ögüm katun kutınga inim Kül Tigin er at buldı/Babam Kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tiğin yedi yaşında kaldı. Umay gibi annem hatunun devletine, küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> cümlelerini değerlendirdiğimizde “Umay”ın kimliği ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki cümlelerden İlteriş Kağan’ın ölümü sırasında küçük oğlu Kül Tiğin’in yedi yaşında olduğunu öğreniyoruz. Hemen akabinde “kut”u olduğu için çocukları veya tüm canlıların yavrularını büyüyünce kadar koruyan Umay ile karşılaşmaktayız. Umay kendisine bağışlanan Kut’un sınırları içinde etkilidir. Bilge Kağan’ın annesi İlbilge Hatun’un da kutu olmasından dolayı Kül Tiğin’i er adı alıncaya kadar koruduğu için, Umay gibi koruyucu bir kudrete sahip olduğu vurgulanıyor.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Türk Kültürünün en önemli belgesi olan Divanü Lûgati’tTürk’te Umay’a son; kadın doğurduktan sonra karnından çıkan hokka gibi nesne. Buna çocuğun ana karnında eşi denir<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> denmektedir. Umay inancı günümüze kadın ve çocukları himaye eden bir ruh olarak ulaşmıştır. Bu sebepten dolayıdır ki Anadolu’da bebeğin sonu, doğumdan sonra ayak değmeyen yerlere gömülür ve saygı görür. Umay sadece çocukları değil, bütün canlıların yavrularını korumakla yükümlüdür. “Sahibü’lVeled” olarak bilinir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Umay, her zaman çocukla beraberdir. Onun çocuğu terk ettiği zamanlar da olur. Bu ayrılma uzun sürdüğü zaman çocuk hastalanır. Umay’ın çocukla beraber olduğunun işareti çocuğun uyurken rüyasında gülmesidir. Ağladığı zaman ise Umay gitmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Kut sadece Tengri tarafından verilir. Böyle olunca Umay’ın da sahip olduğu kut’un kendisini yaratan Tengri tarafından bağışlanmış olması gerekmektedir. Umay’ın görevinin bu kut ile, tüm canlıların yavrularını korumak olduğu anlaşılıyor ve tüm işlevi bu görev ile sınırlıdır. Dolayısıyla bir Tanrıcalık rolünün olmadığı ortaya çıkıyor.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Orhun Kitabelerindeki Tengri’ye ait bilgilere ek olarak VIII. yy’a ait olan Ongin Kitabesi’nde, Şineusu Kitabesi’nde de Tanrı/Tenri kelimeleri geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></span></p>
<p><span>Her milletin kozmogonisi olduğu gibi eski Türklerin de kendilerine mahsus yaradılış efsaneleri vardır; fakat değişik dinlerin getirdikleri yabancı kozmogonilerin tesirleri altında, Türk kozmogonisi kendi özelliğini kısmen de olsa kaybetmiştir. XIX. yy.’ın ortalarında Verbitski ve Rodloff tarafından Altaylı ve Yeniseyli Türk boylarından tespit edilen dünyanın yaradılışı hakkındaki efsaneler Hint, İran ve Yahudi efsanelerinin etkisi altında kalınarak derlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Bu destanlara ve efsanelere, Budizm Lamaizm hatta Hıristiyanlık gibi çeşitli dinlerin tesirleri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Bu efsanelerdeki meytere ve mangdaşire Tanrıları Hint; Huday, Körmös yahut Kurbustan adlı Tanrılar İran; yasak meyveden yedikleri için Törüngey ile karısı Eje Tanrı diyarı olan Orunsüdünden koğulmaları hakkındaki efsane Yahudi unsurlar sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>Yakutların kendi menşelerine dair söyledikleri rivayetler çeşitlilik ve farklılık arz etmesine rağmen Pekarskiy’nin sözlüğünde Yakut Kozmogonisi ve Tanrı inancı ile ilgili yeterli bilgiye ulaşmaktayız. Ayıg Toyon barı köstörü aybıta/Tanrı görünen herşeyi yarattı. Bastagn Tangara ağn doydunu aybıta tuoh da suoguttan/önce Tanrı dünyayı hiçten yarattı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Yakutlar büyük yaratıcıya ÜrüngAyıgToyon adını vermişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Yakutların yaradılış efsanesinde anlatılan Ürüg Ayıg Toyon ile Şeytan arasında geçen olaylar yabancı mitolojilerin etkisi altında ve zıtlıklar prensibine göre derlenmiştir. Yakutların yaradılış efsaneleri ile diğer Altay Türk yaradılış efsaneleri arasında birçok benzerlik vardır. Bu efsanelerin hepsinde de Yaratanla yaradılan arasındaki ilişkilerden bahsedilmektedir. Yer yaratılmadan suyun yaratılışı, Erlik veya Şeytanın suya dalarak, toprak, balçık veya kum çıkarması motifi Türklerle ilgili derlenen bütün destan ve efsanelerde geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></span></p>
<p><span>Salamon Reinach başta olmak üzere bir kısım araştırmacı, Moğol devri etkisi ile ortaya çıkmış Erlik’i (Şeytan), Bay Ülgen’in karşısına çıkararak eski Türk dini sisteminin dualist bir karakter arz ettiğini ifade etmişlerse de bu görüşe katılmak mümkün değildir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Eski Türk dini Monoteizm’dir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Dualismin kelime manasına baktığımızda bu iddia geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü dualizm herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></span></p>
<p><span>Sümerlerin yer ve gök Tanrıları, eski Mısır’ın iyilikçi ve kötülükçü Tanrıları; eski Çin’in Hint’in, İran’ın karanlık ve aydınlık ilkeleri hep bu karşıt ikiliklerin dile getirilmesidir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> İran mitolojisinin en başta gelen özelliği olan Dualisme en güzel örnek Gökte oturan, insanlara iyilik veren iyilik Tanrısı olan Hürmüz ile insanlara kötülük getiren, iyi yoldan ayıran karanlıklar Hükümdarı Ehrimen’dir. Hürmüz ve Ehrimen güç bakımından birbirine eşittir. Her ikisi de yaratıcıdır. Kainatın başlangıcından beri her ikisi de vardır. Hâlâ var olmakta devam edeceklerdir. İkisi de birbirlerini yaratmamıştır. Binlerce seneden beri harp halindedirler. Fakat kimse kimseyi yenememiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Görülüyor ki dualist düşüncede tam bir kuvvetler muvazenesi vardır. Biri diğerinden ne çok güçlüdür ne de daha kutsaldır.</span></p>
<p><span>Türk Yaradılış efsane ve destanlarına baktığımızda Tanrı ile erlik arasında bir kuvvetler muvazenesi olmadığını görürüz. Erlik Tanrı’nın emri ile hareket eder. W. Radloff’un derlediği Altay efsanesinde Tanrı, kişiye “suya dal oradan toprak çıkar” der. Tanrı’dan gizlice yer yaratmak isteyen kişi ağzına toprak saklar. Ancak ağzındaki toprak büyümeye başlayınca nefesi tıkanıp boğularak ölecek gibi olur. Tanrı’dan kaçmaya başlar. Nereye baksa Tanrı’yı görür. Boğulmak üzereyken “A Tanrı, gerçek Tanrı, bana yardım et” diye yalvarır. Efsanenin buraya kadar olan kısmına baktığımızda 1 Kişinin Tanrının emri ile hareket etmesi, 2Tanrının her zaman her yerde olması gerçeği, 3 Kişi tarafından gerçek gücün tanınması ve kişinin aczi karşımıza çıkıyor. Efsanenin ilerleyen kısımlarında Tanrı kişiyi cezalandırarak “imdi sen günahlı oldun; bana karşı fenalık düşündün, sana itaat eden halkın düşünceleri dahi fena olacaktır” der.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></span></p>
<p><span>Yine Rodloff’un derlemesinde şu ifadeler de dualism iddiasını çürütmesi açısından dikkati şayandır. “Şeytan göklere Tanrının yanına çıktı; Tanrı’ya secde ederek “beni takdis et, müsaade et de ben kendim için gökler yapayım”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> dedi. Bu efsane ve daha pek çok efsane metinlerinde Tanrı’nın herşeyin üstünde olan gücü, bu gücün erlik tarafından bile tanınması, Tanrının cezalandırma vasfına sahip olması vb. fikri net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca insanın yaradılışı ile ilgili efsanelerde Ön Asya mitolojisinin özellikle Yahudiliğin etkisini görmekteyiz. Bunun yanı sıra bu efsaneler Maniheist bir karakter de sergilemektedir.</span></p>
<p><span>Bazı araştırmacılar Türklerin eski dininde totemist unsurların olduğunu iddia etmişlerdir. Totemizmin insanlığın ilk dini olduğu konusunda tezler öne sürülmüştür. Özellikle bunu savunan Durkheim’a göre ilkellerin totemde taptıkları mana gücüdür. Klan üyelerinin taptığı şey ne hayvan, ne bitki, ne insan, ne damga, ne de armadır. Belki bunların hepsinde bulunan ama hiçbirine karışmayan adsız kişiliksiz bir güçtür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Totemizmin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz. a) Totem ile grup arasındaki duygusal akrabalık bağı; başka bir söyleyişle aynı atadan gelmiş olma inancı b) Totemin adını, işaretini taşıma c) aynı totem çevresinde toplananların birbirleri ile evlenme yasağı (dıştan evlenme) d) Totem hayvanı veya bitkisini yeme yasağı e) Totemin grup üyelerine yardımcı olduğu, onları çeşitli tehlikelerden koruduğu inancı;<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Totemler daha çok hayvanlardan olmaktadır. Kimi zaman da söz konusu hayvan yerine onun bir parçası (kuyruğu, pençesi, tüyü… vb.) totem yerine geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Totemizmde Tanrı kavramı yoktur. Türkler, daha önce de zikrettiğimiz gibi yerlerin ve göklerin sahibi tek Tanrı’ya inanmaktadırlar. Totemci topluluğun dini anlayışına paralel teessüs etmiş olan aile kuruluşu, aile hukuku, ekonomi vb. bakımlardan da başka cepheleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Totemci ailede ana hukuku caridir. Türk ailesi ise pederi karakter taşımıştır. Totemci toplulukta akrabalık totem bağı üzerine dayanmakta iken Türklerde kan akrabalığı temel teşkil eder. Yine totemci toplulukta mülkiyet ortaklığı yürürlükte olduğu halde, Türk ailesinde ferdi mülkiyet büyük rol oynar.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Totemci topluluklarda ekonomi avcılığa dayanır. Özellikle geçimini avcılıktan sağlayan yerlilerde kişisel totem (birey totemciliği) hayvanının koruyuculuğundan ve yardımından çok şey umulur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Halbuki Türk ekonomisinin esasını yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasının iklim şartları icabı hayvan yetiştirme ve kısmen de tarım teşkil ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Totemciliğin özelliklerinden biri de her klanın, hatta her bireyin bir toteme sahip olmasıdır. Yani totemsiz klan mevcut değildir. Türk aile ve soylarının ise totem atalarının bulunduğuna dair belge ve bilgi mevcut değildir. Kurt efsanesinin Türklerde bir umumilik göstermesi, kurtun totem olmasından ziyade ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden dolayıdır. Ayrıca kurt efsanesinin Türk toplulukları için toplayıcı bir vasfa sahip olması klanları birbirinden ayıran, hatta karşı karşıya bırakan totem fonksiyonuna ayrı düşmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Eski Türklerde kurt saygı duyulan bir mahluk olmasına rağmen tapılmamıştır. Ayrıca kurdun totemizmle ilgisi olsaydı avlama yasağının olması gerekirdi. Netice olarak herhangi bir toplulukta bazı hayvanlara saygı duyulması o topluluğun totemci olduğuna delil sayılmamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Nitekim Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Ara sıra bazı Türk boylarında fetişizm unsurlarına rastlansa da, bunlar hiçbir zaman Tanrı şeklinde görülmemiştir.</span></p>
<p><span>Eski Türklerde totemist karakterlere bağlanan putperest bir dinin varlığını da kabul etmek mümkün değildir. W. Radloff kendi döneminde Türklerin putlar önünde ibadet etmediği hakkında bilgi verir. Ayrıca daha önceki dönemlere ait belgelerde de Türklerin puta taptıklarına dair bir belgeye rastlanmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Eski Türklerde mezarlara dikilen balballar, atalara saygıyı esas olan bir inançtan kaynaklanmaktadır. Balballar, kahramanın hayatta iken öldürdüğü düşmanlarının adetinde dikilmektedir. Bugünkü mezar taşları balbalların değişik bir devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca eski Türk inancında puta tapıcılık olmadığı için putları, muhafaza ve tazim maksadı ile yapılan tapınak adeti de yoktur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a></span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Tarih sahnesine çıktıkları M.Ö. III. yy.’dan itibaren Türklerin inanç dünyasına baktığımızda belgelere dayanarak ilk dinlerinin ilahi kudrete, tek yaratıcıya dayanan “Gök Tanrı” dini olduğunu tespit ediyoruz. İbni Fadlan’ın Oğuzlar arasında yaptığı müşahadelerinde Oğuzlar başlarını göğe kaldırarak: bir Tengri demektedirler, der. İslamiyet’te Tanrı anlayışı zamandan ve mekandan münezzeh olmasına rağmen bugün de Tanrı mekanının gök yüzüymüş gibi kabulünde geçmişten günümüze kadar devam eden inanç ve ibadet uygulamaları karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fatma Ahsen TURAN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 320- 325</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mircae Eliade, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, çev: Mehmet Aydın, KBY. Ankara 1990 s. 43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> A.g.e., s. 44, 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, çev: Ali Erbaş, İstanbul 1997 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mircae Eliade, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> W. Rodloff, Sibirya’dan I, II, çev: Ahmet Temir, İstanbul 1956.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bkz. Geniş bilgi için Harun Güngör, Türk Budun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998 s. 1518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, s. 259; Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mircae Eliade, Şamanizm, çev: İsmet Birkan, İstanbul 1999 s. 25; Hikmet Tanyu, Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1996; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1998; Osman Turan, Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, C. I İstanbul 1979.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara 1979, s. 311.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A.g.e., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> A.g.e., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Lev N. Gumilöv, Eski Türkler, çev: Ahsen Batur, İstanbul 1999, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Jean Paul Roux, a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> W. Bang, R. Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, yayına hazırlayan: Muharrem Ergin, İstanbul 1988, s. 23-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1989, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 295; Jean Paul Roux a.g.e., s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, İstanbul 1987, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü I, KBY, Ankara 1992 s. 848-849; Hikmet Tanyu, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Şükrü Uslu, Dini Pratikler Açısından Türklerde Kam ve Kamlık, Basılmamış Doktora Tezi, İnönü Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Malatya 1997, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 313.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı I. TDKY Ankara 1989, s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1973, s. 20/1 Kültiğin Abidesi, Doğu cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Dursun Yıldırım, Türk Bitiği, Ankara 1998, s. 115; Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 314.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Harun Güngör, Türk Budun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998, s. 23; M. Eliade, Tratite D’histoire des Religions, Paris 1974, s. 586.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Jean Paul Roux, a.g.e., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Dursun Yıldırım a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Muharrem Ergin a.g.e., 30/11 Kültigin Abidesi, Kuzey Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> A.g.e., s. 22/16 Kültigin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> A.g.e., s. 24/26 Kültigin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Erol Güngör, Tarihte Türklük, İstanbul 1989, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Osman Turan a.g.e., s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri s. 52/34. Tonyukuk Abidesi, Batı cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Dursun Yıldırım a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Muharrem Ergin, a.g.e., s. 58/4; Tonyukuk Abidesi İkinci Taş Batı Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A.g.e., s. 25/31, Kültiğin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Dursun Yıldırım, a.g.e., s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kaşgarlı Mahmut, Divanü LûgatitTürk Tercümesi C. I, Çev: Besim Atalay TDKY Ankara 1985, s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, TTK Ankara 1987, s. 398.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sinor D. “Türkler Tarafından Şereflendirilen Bir Moğol Ruhu: Umay” Çev: Ahmet Taşağıl, MSÜ FenEdebiyat Fakültesi Dergisi, 2, İstanbul 1995, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Dursun Yıldırım, a.g.e., s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayınları, Ankara 1987, s. 128, 130, 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Abdulkadir İran, Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTKB, Ankara 1972, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1971, s. 432.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Abdülkadir İnan, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Pekarskiy E. K, Yakut Dili Sözlüğü I, TDK, İstanbul 1945, s. 43, 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 430.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Şükrü Uslu, agt, s. 15; Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 419493; A. İnan, a.g.e., s. 1321; Necati Sepetçioğlu, Yaradılış ve Türeyiş Türk Destanı, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Harun Güngör, a.g.e., s. 23; Salamon Reinach Orpheus, Histoire des Religions, Paris 1976, s. 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Harun Güngör, a.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi. Kavramlar ve Akımlar C. III. İstanbul 1977, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> A.g.e., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 421.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Abdülkadir İnan, a.g.e., s. 14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> A.g.e., s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Orhan Hançerlioğlu, a.g.e., s. 644.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Sedat Veyis Örnek, 100 Soruda İlkelerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, İstanbul 1995, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> A.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, KBY, Ankara 1980, s. 14; Z. F. Fındıkoğlu, Türk Aile Sosyolojisi, Hukuk Fakültesi Dergisi 1946, s. 254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Sedat Veyis Örnek, a.g.e., s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 304.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> A.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> A.g.e., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> W. Radloff, Sibirya’dan II, çev. Ahmet Temir, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 67.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gök Tanrı İnancı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci</guid>
<description><![CDATA[ Gök Tanrı İnancı
Türkler hayat tarzlarına bağlı olarak tarihî süreç içinde muhtelif dinî inançlar içinde yaşayışlarını sürdürmüşlerdir. Bilinen en eski inanç sistemlerinden biri de Gök Tanrı inancıdır. İ. Kafesoğlu’na göre, bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eski Çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tengri “Tanrı” en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932bb7cf91.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gök, Tanrı, İnancı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/03/Gok-Tanri-Inanci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html">Gök Tanrı İnancı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yıldız KOCASAVAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Türkler hayat tarzlarına bağlı olarak tarihî süreç içinde muhtelif dinî inançlar içinde yaşayışlarını sürdürmüşlerdir. Bilinen en eski inanç sistemlerinden biri de Gök Tanrı inancıdır. İ. Kafesoğlu’na göre, bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eski Çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tengri “Tanrı” en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda semavî mahiyete sahip olup çok defa Kök Tengri “Gök Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök Tanrı telâkkisi toprakla ilgili olmadığı için, avcı, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla menşeinin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği genellikle araştırmacılar tarafından kabul olunmuştur. M. Eliade’ye göre “Orta ve Kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan” Gök Tanrı, R. Giraud’a göre, doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü durumundadır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> </span></p>
<p><span>B. Ögel, Çin’in Ordos bölgesindeki Hun buluntularıyla ilgili olarak bazı bilginlerin Orta Asya halklarının birer avcı ve çoban olduklarını düşündükleri için, bu eserlerde günlük hayatın tezahür ettiğine inandıklarını, hatta daha ileri giderek Hunların totemist olduğunu iddia edenlere de rastlanmakta olduğunu belirtir, halbuki Hunlar tek tanrılı bir Gök dinine inanmakta idiler. Tek Tanrı’ya inanan bir kavimde totem aramak biraz güçtür. Bunlar olsa olsa eski Hun inanç ve efsanelerinin bir kalıntısı olabilirlerdi. Nitekim Göktürkler totemist olmadıkları halde, kendi aralarında anlattıkları bir kurt efsanesine inanıyorlar ve kurt başını da millî bir arma olarak taşıyorlardı, demektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> </span></p>
<p><span>A. İnan’a göre, eski Türk panteonunda birçok tengriler bulunmuştur. İlk büyük Türk imparatorluğu devrinden sonra bu panteondaki tanrıların en büyüğü Gök Tanrı olduğuna inanılmıştır. Bu büyük tanrı Türk hakanlığına giren bütün muhtelif uluslar için müşterek kült olmuştur. Yazıtların birçok yerinde “tanrı” adı tek başına, başka tanrılarla (yersu, gök) karıştırılmadan, söylenmektedir (tengri il berigme tengri Tanrı memleket verici Tanrı; tengri yarlıkaduk üçün… özümni ol tengri kağan olurttı kendimi o Tanrı hakan tahtına oturttu; tengri ança demiş. gibi). Tonyukuk Yazıtı’nın bir yerinde tanrı ile beraber Umay, yersu zikrolunuyor (tengri umay, yersub basa berti). Göktürk ve ilk uygur hakanlığı devrinde maddî bir varlık tasavvur edilen “gök” ile onun sahibi olan ruh birbirinden ayırt edilmemiş olsa gerektir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> </span></p>
<p><span>Y. Kalafat’a göre de kök tengri ile Tengri kavramları birbirine karıştırıldığı için, Türk inanç sisteminde maddî varlıktan ulu varlığa doğru bir gelişme olduğu varsayımı ihtiyatla karşılanacak bir görüştür, çünkü, kök tengri kavramı, tıpkı yağız yir (kara yer) gibi Tengri tarafından yaratılmış maddî göğü ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yine Y. Kalafat Türklerin olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterdiklerini, suyu ve havayı ululadıklarını, toprağı kutladıklarını, fakat, yalnızca göğü ve yeri yaratana Tanrı dediklerini ve ona taptıklarını söyler. “Kötülüklerin anası karanlığı kovan, yeryüzünü aydınlatan güneş, ay ve yıldızlar, göğün çadırı içindedir. Dolayısıyla kutsal tasavvur edilmiş, kendisinde bir koruyucu iye olduğunu düşündürmüştür.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı biçiminde görülen ibarelerin ‘Göğün Tanrısı, yukarıda bulunan, yeri ve göğü kılan, insanı yaratan Tengri’ anlaşılması gerekmektedir. Ancak, Türk tasavvurunda Tengri’nin yukarıda, göğün en üstünde bulunması, göğün bütün kâinatı kucaklaması, karanlığı kovan elemanları katlarında bulundurması, onun ululanması için kâfi sebepler kabul edilebilir” görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Gök Tanrı inancının esaslarını başta Orhun Kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından, eski Çin kayıtlarından az çok tespit etmek mümkündür. İ. Kafesoğlu’na göre Tonyukuk Kitabesi’nde çok zikredilen Tengri bazen Türk Tengrisi şekliyle o çağlarda millî bir Tanrı olarak görünmektedir: Göktürklerin bir hakanlık kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türklere onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklâli ile alâkalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi ile zafere ulaşılır. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı, bağışladığı kutu lâyık olmayanlardan geri alır. Şafağı söktüren, bitkiyi canlandıran O’dur. Ölüm de O’nun iradesine bağlıdır: Canı veren Tanrı, onu isteğine göre geri alır (Kül Tigin (Köl Tigin) vadesi gelince öldü. Kişi oğlu ölmek için yaratılmıştır. KT). “Kara yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanın ömrü uzun olur.. Kuzgunun niyazı bile Tanrı’ya ulaşır.” (Irk bitig). İnsanlar fani, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi). Bütün bunlar Tanrı’nın, eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükâfatlandıran bir ulu varlık telâkkisi olduğunu göstermektedir. Açıkça görülmektedir ki, bu semavî Tanrı inancının, Şamanik düşüncelerle hiçbir ilgisi mevcut olmadığı gibi, tenasuh (bedenden ayrılan ruhun başka bir cisme girmesi) fikri ile de bir münasebeti yoktur. Dikkate değer ki, daha geç zamanlarda Türkler arasında yayılan şamanlık bu Gök Tanrı telâkkisine dokunamamıştır. M. Eliade, Ulu Tanrı’nın bahis konusu olduğu törenlerde Şamanlığın adeta sırıttığını söyler.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’na göre, Türklerde Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünden mânada ulu varlığa doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir: Üze kök teıîri asra yagız yer kılıntukda ekin ara kişi oglı kılınmış (Kül Tigin, Doğu 1). “Üstte mavi gök (yüzü) altta (da) yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları yaratılmış.” Burada Kök Teıîri’nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Göktürk Çağı’nda, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan semanın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlardan biri haksızlığa uğradığı, yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı” der.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> B. Ögel de tengri (gök) ve yer kelimelerinin her zaman birlikte görüldüğünü ve Türk’ün göğü ve yerinin, birlikte hareket ettiklerini belirtir. Ögel’e göre “Burada yerin derinlikleri söz konusu olmayıp yerin üzerindeki yer ve sular, göğü tamamlamaktadır”. Çünkü, insanları besleyen yer ile sular da, gök gibi mukaddes idiler. Gök ve yer, Türk milletinin koruyucusu idiler. İnsan ve hayvanları besleyenler de bu mukaddes varlıklar idiler.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> P. W. Schmidt bu konuda, hem atalar kültünün kuvvetle geliştiği, hem de dualist gökyer kültünün daha mühim bir yer tuttuğu Chou Sülâlesi zamanında Çin’in tesiri altında kalındığına hükmedilebileceği görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ancak, P. W. Schmidt de Tukue (Türk) dininde Gök’ün şahsî karakter taşıdığından şüphe edilemez, görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>A. İnan’a göre şüphe yoktur ki Oğuzların ‘bir tanrı’ dedikleri tanrı ve Başkurtların gökteki büyük tanrıya inanmaları bugünkü Yakutların Ürüng Ar Toyun ve Altaylıların Ülgen hakkındaki tasavvurlarından farklı olmamıştır. Bugünkü şaman dualarının bazılarında ‘bu gökteki bir tanrı’ (bu tengerede yangıs Kuday) diye hitap ediliyor. Bu şaman dua ve ilâhileri, ‘Gök Tanrı’ kültünün çok eski çağlardan beri Türk boylarının diniyyatında yerleşmiş olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> B. Ögel ise gök ile Tanrı adının birbirini tamamladığını belirtir: Çin’de de, gök, yani T’ien denince, Tanrı da içinde idi. Özellikle eski Türk düşüncesinde, ikisi arasında kesin bir ayrılık göstermek çok güçtür. Ancak Uygur yazılarında ‘Tengri’, Budist tanrıların yerine geçmişti. Bir 11. yy. kaynağı ise, şöyle diyordu: Kâfirler göğe, Tengri derlerdi. Yine bu adamlar, büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi, gözlerine büyük görünen şeylere de, hep Tengri adını verirlerdi. Bu yüzden, bu gibi şeylere tapınır ve secde ederlerdi. Yine bu kimseler, bilgin kişilere de, Tenrigen derlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’na göre, Hunlar Devri’nde, üstelik 68. yy.’larda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız Tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök Tanrı’nın, tıpkı semavî dinlerdeki (Musevîlik, Hıristiyanlık, İslâmlık) gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, hiçbir Tanrı’ya tek başına itaat edilmemiş ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir. Türklerde de Gök Tanrı yanındaki: Hun Devri’nde güneş, ay, yıldızlar ve Göktürkler çağında, yer ve yersular böylece kutsallar durumundadır. 7. yy. Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Göktürklerin kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tâzim ettiklerini, fakat yalnız, yerin, göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amonre, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türklerin dininde bunlara ikinci plânda yer verilerek, bizzat gök, Tanrı sayılmıştır. Nitekim teıîri kelimesinin kitabelerde hem gök, gökyüzü, hem de Tanrı anlamlarında kullanılması da bunu gösterir (Kül Tigin 12, 15, 22, 25, G 9, K 10; Bilge Kağan D 11, 13, 14, 18, 21, 33, 35, K 7, 9, 10). İ. Kafesoğlu, “Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun Kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türklerin millî dini hâline getirmiştir. VI. yy. yazarı Menander, Türklerden bahsederken her ne kadar toprağa, suya ve ateşe saygı göstermekle beraber, yine de kâinatın yaratıcısı tek Tanrı’ya inandılar, demektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>F. Sümer’e göre, Oğuzlar, 10. yy. başlarında, Uygurlar müstesna olmak üzere, diğer Türk elleri gibi kendi kavmî dinî inanışlarını devam ettiriyorlardı. İslâm âleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu Tanrı adıyla ifade ettikleri biliniyordu.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>L. Rasonyı’ye göre tek Tanrı görüşü eski Türklerin içtimaî teşkilâtına, ataerkil büyük aile fikrine tamamiyle uygundur. Eberhard’ın da işaret ettiği gibi, gökteki ve yerdeki nizam, içtimaî teşkilât ile sıkı sıkıya ilgili, biri diğerinin eşidir. Gök veya güneş mutlak hâkimdir. Yeryüzünde aile başkanına olduğu gibi, gökgüneş Tanrısına da yıldızlar, tabiat kudretleri boyun eğerler. Aynı tarzda, yeryüzündeki içtimaî kuruluşta da hükümdara asilzadeler, aile başkanına ise diğer aile fertleri tâbidirler. Eski din telâkkisinde de aynı âmilden söz edilemez mi? L. Rasonyı’nin de işaret ettiği gibi eski felsefî gök kültünün ve içtimaî nizamın yekdiğerine mezcedilmesi sonucu olarak imparator ‘gök oğlu’dur. Uygur ve Gök Türk hakanı da ‘Tengri teg, Tengri yaratmış’ lakaplarına göre Tengri’ye benzer veya onu Tengri halketmiştir. Moğol Hakanı Möngke’nin Fransa Kralı IX. Luis’ye yazdığı mektup şöyle başlar: ‘Ebedî Tanrı’nın buyruğudur bu: Gökte ancak bir ebedî Tanrı vardır. Yeryüzünde de ancak bir sahibin olması gerekir. O da, Cengiz Han’dır.’<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Tanrı kelimesi, aşağı yukarı bütün Türk lehçelerinde mevcut olup Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir. A. İnan, cahiliyet devrinde insanoğlunun basit aklına hayret veren tabiat olaylarına taptıklarını belirterek Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lûgati’tTürk III/278279’da tanrı kelimesini “Tanrıyüce ve ulu Allah. helâk olası kâfirler göğe de Tanrı derler. Yine böyle büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her nesneye Tanrı derler. Bundan dolayı da buna benzer nesnelere yükünürler (secde ederler). Yine bunlar bilgin kimseye de tenriken derler. Bunların sapıklıklarından Allah’a sığınırız.” şeklinde izah ettiğini göstererek kavramın çıkış noktasına açıklama getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İ. Kafesoğlu ise bu konuda şu açıklamayı yapar: Her ne kadar Gök dininin o çağlarında da, Tanrı itikadının bütün temel prensiplerine rağmen, kâinatı kaplayan, her yerde hazır bulunan, herşeyi sınırsız hâkimiyeti altında tutan maddî gökyüzünün, bütün hayatını, varlığını semaya borçlu bozkırlının gözünde ‘Tanrı’ telâkki edilmiş olması mümkün ise de herhâlde eski Türk’ün kafasında, mekânı göklerde olan, cisim (madde) hâline sokulamayan bir tek Tanrı inancı mevcut bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Eski Türk din adamlarına “kam” denilmiştir. Türk lehçe ve şivelerinde bu kelime de yaygındır. Çin kaynaklarında bu terim VIII. yy.’da tespit edilmiştir. İslâm kaynaklarında ise XI. yy.’da yazılan eserlerde rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud bu kelimeyi Arapçaya “kâhin”’ diye tercüme etmiştir. Bazı boylarda bu terimle beraber “oyun” terimi de kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>A. Çay, Gök Tanrı inancıyla ilgili, gökle ilgili varlıklar ve atalar ruhu ile ilgili olarak eski Türklerde çok eskiden beri çeşitli âyinlerin yapıldığının bilindiğini belirtir. Bu âyinler sırasında büyük davullar çalınmakta, rakslar yapılmakta ve kurbanlar sunulmakta imiş. Âyinler sırasında eğer bulutlar kararır ve yağmur yağarsa, Gök Tanrı törene katılmış sayılır ve o zaman elinde kalkan ve balta tutan hükümdar ile yiğitler, Chou Sülâlesi kurucusu Wu’nun Destanı’nı temsilen raks ederlermiş. Hükümdar bu âyinde koç postu giyermiş. Yine Çin kaynaklarından edinilen bilgiye göre Göktürkler, 5. ayda büyük bir tören düzenler ve sayısız koçları ve atları göğe kurban ederlermiş. A. İnan da milâttan önce II. yy.’da Hunlara tâbi olan ve sonraları müstakil devlet kuran WuHuan ulusunun dini hakkında verilen malumatın Hunların dini hakkında verilen malumattan farksız olduğunu belirtir ve konuyla ilgili şu bilgileri aktarır: milâttan sonraki III. yy.’da devlet kuran Toba Sülâlesi Devri’nde de Hunlar Devri’ndeki din devam etmiştir.</span></p>
<p><span>Çin kaynağına göre Tobalar ilkbaharın ilk ayında Gök Tanrı’ya, doğu tarafında bulunan tapınaklarında, atalarına kurban keserlerdi. Sonbaharın ilk ayında yine Gök Tanrı’ya âyin yaparlar ve kurban sunarlardı. Ataların tapınağı olarak bir taş oyarlardı. Kuzeydeki yurtlarından güneye göç ederken bu taş üzerinde Gök Tanrı’ya, yere, Hakan’ın atalarına kurban sunarlar ve âyinden sonra kayın ağacı dikerlerdi. Bu kayın ağaçlarından Tanrısal, kutsal bir orman meydana gelirdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’nun da işaret ettiği gibi Gök Tanrı dininin ne ibadet şekilleri ve “tengrilik” denilen tapınakları, ne de din adamları zümresi hakkında başkaca birşey bilinmiyor.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İbn Fadlân ne bir mabed gördüğünden ne de bir din adamı ile görüştüğünden açıkça bahseder. Fakat Oğuzların hakîmlerinin olduğu bilinmektedir. Oğuzlar bu manevî şahsiyetlere büyük bir saygı gösteriyorlardı.</span></p>
<p><span>Bizim Korkut Ata’mız (Dede Korkut) da bu hakîmlerden biri idi. Tabiplik yapan, geleceğe ait keşiflerde bulunan, yapılacak bir teşebbüsün uğurlu olup olmayacağına hükmeden, dinî törenlere başkanlık eden, bu manevî şahsiyetlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> P. W. Schmidt de Tukue (Türk) dininde Gök’ün gerçekten ve tam mânasıyla yüksek bir varlık olduğunu iddia etmek için daha çok şey bilmeğe ihtiyaç olduğu görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’nun da belirttiği gibi “Gökyüzündeki tabiî varlıkların büyük rol oynadığı eski ‘halk dinleri’nde, özellikle dikkati çeken nokta, bütün eski kavimlerin güneşi, ayı ve yıldızları ‘tanrılar’ olarak tanımaları, fakat bizzat ‘gök’ ile ilgilenmemeleridir. Halbuki bozkır Türk dininde, gökyüzü belirtileri (güneş, ay, yıldızlar) değil, yekpare gök’ün sembolleştirdiği tek ‘Tanrı’ inancı temel teşkil etmektedir. Bu suretledir ki, ‘Gök Tanrı’ dini Türklere mahsus bir inanç sistemi olarak ortaya çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yıldız KOCASAVAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 326-329</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD (Çev. Abdülkadir İNAN), “Türklerde ve Moğollarda Defin Merasimi Meselesine Dair”, Belleten, c. XI, sy. 43, s. 515539, Ankara 1947, Türk Tarih Kurumu Yay.</span></div>
<div><span>♦ Abdulhalûk ÇAY, Anadolu’da Türk Damgası Koç HeykelMezar Taşları ve Türkler’de KoçKoyun Meselesi, Ankara 1983, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İNAN, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, “Türkler”, İslâm Ansiklopedisi, c. 12/2, s. 244246, İstanbul, 1988, Millî Eğitim Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Ankara 1980, Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı, c. 1, Ankara 1992, s. 213215, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1988, Boğaziçi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Yaşar KALAFAT, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi II, Ankara 1995, Türk Tarih Kurumu Yay.</span></div>
<div><span>♦ Laszlo RÂSONYI, Tarihte Türklük, Ankara 1988, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ W. SCHMİDT (Çev. Sadettin BULUÇ), “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, İstanbul 1965, s. 7590, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.</span></div>
<div><span>♦ W. SCHMİDT (Çev. Sadettin BULUÇ), “Tukuelerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, İstanbul 1966, s. 6380, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler) TarihleriBoy TeşkilatıDestanları, İstanbul 1992, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ Talât TEKİN, Orhon Yazıtları, Ankara 1988, Türk Dil Kurumu Yay.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 295; Türk Bozkır Kültürü, s. 96; Eski Türk Dini, s. 5556; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> B. Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 15-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Y. Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Y. Kalafat, a.g.e., s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İ. Kafesoğlu, “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı I, s. 213; Eski Türk Dini, s. 5758; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 296-297; “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı I, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> B. Ögel, Türk Mitolojisi II, s. 147-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> P. W. Schmidt, “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> P. W. Schmidt, “Tukuelerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> B. Ögel, Türk Mitolojisi, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 98101; Türk Millî Kültürü, s. 298-300; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> L. Râsonyı, Tarihte Türklük, s. 30-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> F. Sümer, bu manevî şahsiyetlere Oğuzların kam mı dedikleri, yoksa başka bir ad mı (meselâ dede) verdiklerinin bilinemediğini, XII. ve daha sonraki yy.’larda dinî şahsiyetlerin ata unvanı ile anıldığını belirtir ve eski Türklerde kaıî’ın baba anlamına geldiğine, sonradan onun yerini ata kelimesinin aldığına, ata’nın yerini de yine din adamlarının unvanı olan baba’nın aldığına işaret eder (Oğuzlar, s. 55-56); Ayrıntılı bilgi için bk. A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 54-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A. Çay, Anadolu’da Türk Damgası, s. 4849; A. İnan, ayrıca “Milâddan önce 121. yılda cereyan eden HunÇin Savaşı’nda Çinliler Hun beğinin karargâhını ellerine geçirmişlerdi; aldıkları ganimetler arasında bir altın put bulunuyordu. Çin yıllığının verdiği malûmata göre Hun beği bu putun karşısında Gök Tanrıya kurban sunardı.” (Eski Türk Dini Tarihi, s. 180-181) malumatını verir. A. İnan, yine konuyla ilgili olarak “Dikkate değer ki Göktürk yazıtlarında, Şamanizm ruhunda telif edilmiş olmasına rağmen iptidaî Şamanizm’deki kötü ruhlardan, keçeden yapılı putlardan ve bunlara benzer ilkel şamanizm unsurlarından katiyyen bahsedilmiyor. Bu kitabelerde zikredilen Şamanizm unsurları Gök Tanrı, yersu, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan merhametli dişi ruh Umay ve defin törenlerinden ibarettir.” (a.g.e., s. 182) demektedir. Burada dikkati çeken Gök Tanrı’nın şamanizm unsurları arasında zikredilmesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 301; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> F. Sümer, Oğuzlar, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> P. W. Schmidt, “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, s. 90; “Tukue’lerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, s. 79-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 62; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-245.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi</guid>
<description><![CDATA[ Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı
“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır, Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.” (Atsız) 26 Temmuz 2007’de Ecel Kuşu’na yakalanan Mehmet Cihat Özönder Hoca’nın ruhuna… Bu kısa çalışmada, tarihsel olarak aynı bölgede art arda gelen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in kutsal kitaplarında, diğer inanç ve uygulamalara nasıl baktığı konusundaki ilkeleri temel alıp inananlarının ve temsilcilerinin görüşleri ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932ba1a938.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Evrensel, Dinlerin, Şamanizm’e, Yaklaşımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Saman-5-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html">Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span><em>“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,<br>
</em></span><span><span><em>Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.”</em> </span>(Atsız)</span></p>
<p><span><em>26 Temmuz 2007’de Ecel Kuşu’na yakalanan Mehmet Cihat Özönder Hoca’nın ruhuna…</em></span></p>
<p><span>Bu kısa çalışmada, tarihsel olarak aynı bölgede art arda gelen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in kutsal kitaplarında, diğer inanç ve uygulamalara nasıl baktığı konusundaki ilkeleri temel alıp inananlarının ve temsilcilerinin görüşleri ve tavrı doğrultusunda, 18 yy.da din antropolojisi alanına dâhil olan Şamanizm olgusunun nasıl değerlendirildiğini genel çizgileriyle ortaya koymaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>Bunun için öncelikle dinî konuları anlayabilmek amacıyla ‘din’in ne ve nasıl olduğunu ortaya koymak gerekir. Zira, gerek ilahiyatçı gerekse de din bilimcisi olsun din konusunu tartışanların “din”den ne anladığı, çalışmalarında değişik biçimlerde kendini göstermektedir. İkinci bölümde din tarifi ve özelliklerine göre dünyada yaygın olarak görülen ve evrensel dinler sınıflaması içinde bulunan üç Sami dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) kutsal kitaplarında “eskiler” ve “ötekiler” hakkında neler düşünüldüğünü ortaya koyacağız. Çünkü, sonraki dönemlerde ve günümüzde “eskiler” ve “ötekiler” hakkında bu ilkelere göre kanaat ortaya konulmakta, ona göre tavır sergilenmektedir. Son bölümde de buraya kadar ortaya koyduğumuz anlayış ve tavırlara göre önümüze çıkan Şamanizm değerlendirmelerini ortaya koyduktan sonra, bizim görüşlerimizi sunmaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>1. Din Tanımı ve Evrensel Din Temsilcilerinin Özellikleri</span></p>
<p><span>Din bilimlerinde ortaya konulan din tarifleri bilinmek durumundadır. Alanımızla ilgili olmasından ötürü, dinler tarihine göre bunu tanımlamak faydalı olacaktır.</span></p>
<p><span>Dinler tarihi açısından din; en kısa tanımıyla, kişinin “kutsalla olan ilişkisidir.” Biz bu türden ilişkiyi, bütün millî ve evrensel inanç sistemlerinde görebilmekteyiz. Kutsalın içine hem maddi hem de manevi varlık ve nesneler dâhil edilebilir. Bunlar nedir, denildiği zaman kesin bir şekilde sayılarak cevaplandırılamaz, çünkü bunlar coğrafyadan coğrafyaya, milletten millete, zamandan zamana, şartlardan şartlara değişebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Bu özellikleri kültür tarihçileri ortaya çıkarır, din etnolojisi ve antropolojisi de formlarını ortaya koyup tasvir ve tasnif etmesi için dinler tarihine havale eder.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>Konumuzun daha anlaşılır olabilmesi için evrensel dinlerin temel özelliklerini ortaya koymak gerekir:</span></p>
<ol>
<li><span>Evrensel dinler proseltisttirler yani, yayılmacıdırlar; ortaya çıkmış olduğu coğrafyanın ve toplulukların dışına çıkma yeteneğinde olup sadece bir ırka veya ulusa bağlı kalmayarak başka ırktan insanların da kendisine katılmasına izin verirler.</span></li>
<li><span>Dışarıdan kabul ettiği milletlerin daha önceden sahip olduğu birtakım inanç ve uygulamaları, kendi evrensellik tabiatı içinde “sindirme” özelliği taşır.</span></li>
<li><span>Yegâne “kurtuluş dini”, kendinden başkası değildir; bu bağlamda ortaya çıktığı coğrafyada kendinden önce ortaya çıkan dinleri “bozulmuş” olarak kabul eder; kendinden sonra çıkanları da “sapık” ilan eder. Kendinden önce çıkan dinlerden birtakım fenomenleri kendi “kurtuluş öğretisine” göre yeniden şekillendirip kurumsallaştırır; kendinden öncekilerin “eksik” veya “bozulmuş” olduğunu, kendilerininkilerin ise “mükemmel” olduğunu kabul eder. Dolayısıyla tekâmülcü bir anlayış içinde bulunur.</span></li>
<li><span>Yayıldığı kültür ve doğa coğrafyasının genişliği oranında, değişik elemanlar ile sentetize, iç içe olma özelliğine sahiptirler. Dünyanın değişik yerlerinde yapılan dinî antropoloji, dinler tarihi ve karşılaştırmalı dinler tarihi ile ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarından anlaşıldığına göre, ister yerel ister evrensel olsun, hiçbir dinin saf, katıksız olmadığı anlaşılmıştır. Evrensel dinlerde, başka kültürlerden, geleneklerden ve uygarlıklardan alınan başka bir deyişle, haricî etki veya unsurların daha fazla olduğu ortaya konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></li>
<li><span>Tarihselcilik anlayışı içinde birtakım olguları, kendi zamanında anlamlandırır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></span></li>
</ol>
<p><span>Evrensel dinler ile birlikte ya da onun içinde yaşama imkânı bulabilen bir olgu daha vardır ki buna halk dini adı verilir. Halk dini, en basit deyimle, evrensel din ile birlikte geleneksel olguların sınır ötesi bölgelerde yeni bir anlayış, yorum ve şekil ile iç içe yaşatıldığı inanç ve uygulamalar biçiminde tarif edilebilir. Tam ve genel anlamıyla da halk inancı, evrensel dinin ortaya çıktığı bölgenin dışında karşılaşıp da kendi bünyesine kabul ettiği yerli fenomenlerin evrenselinkiyle birlikte yaşadığı fenomenler bütününe denir. Dinler tarihi, din sosyolojisi ve din antropolojisinde buna halk dini veya yaygın din de denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> En pratik bakış açısıyla, değişik mezheplere ayrılan bütün dinlerde halk dinlerinin bulunduğunu ve bulunacağını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span>Bunun yanında da resmî ya da kitabi din kavramı bulunmaktadır. Resmî/ kitabi din, din kurucularının bizzat kendilerinin veya Tanrı’nın peygamberler aracılığıyla insanlara bildirdiği ve bunlara dayanarak ilgili din bilginlerinin üzerinde tartıştıktan sonra “dinîdir” hükmünü verdikleri olgulardır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Halk dini, ülkemizde hem günlük ibadetlerini düzenli olarak yerine getiren hem de düzensiz ya da pek nadir yapan ama kendini “Müslüman” olarak tanımlayan kimselerin inanç ve uygulamalarını ihtiva etmektedir. Burada, insanların günlük hayatında sergiledikleri inanç ve uygulamaların, iman edilen dinin resmî öğretilerine uysa da uymasa da, genel dinler tarihi araştırma yöntemlerine göre, “dinî” olarak nitelendirildiğini belirtmemizde yarar vardır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Dinler tarihçileri için “halk dini” deyimi, aşağılayıcı, küçük düşürücü bir deyim olmayıp tasvir edici bir adlandırmadır; yani, dinler tarihinde resmî din nasıl tasvir ediliyorsa halk dini de aynı yöntem üzere tasvir edilir; hakkında “doğrudur”, “yanlıştır”, “haktır”, “batıldır” gibi hükümlerde bulunulmaz ve içindeki inanç ve pratikler “dinî” olarak nitelendirilir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>İşte bu noktada, bölgemizde ve dünyada yaygın olarak kabul edilen üç Sami din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın da yukarıda verdiğimiz evrensel dinlerin özelliklerini taşıyan birer resmî ya da kitabi din olduklarını söyledikten sonra bunların kutsal kitaplarından başlayarak dinî ve resmî temsilcilerinin diğer dinlere bakışını sırasıyla ortaya koymaya çalışacağız. Şimdi, aşağıda vereceğimiz kutsal kitap alıntılarının, haklı olarak Şamanizm ile ne alakası var gibi bir soru sorulabilir. Bunun için şöyle bir açıklama yapabiliriz: Bütün kutsal kitaplar ve inananları, aynı coğrafyada kendinden önce görülen kitabı tamamen reddetmeyip “bozulmuş” olduklarını, geçerliliğini yitirdiğini ve “öteki” olduklarını kabul eder; kendinden sonra ortaya çıkan din ve kitapları ise, “sapkın” olarak kabul eder. Bu bilgiye dayanarak ileride yapılacak analojik değerlendirmeler de aynı sonucu doğuracağı için kutsal metinlerin temel ilkelerini sırayla ortaya koymak gerekir.</span></p>
<p><span><strong>2.a.</strong> Yahudi kutsal kitabı Eski Ahit’te, İsrail Oğullarının yalnızca Tanrı Yehova’ya inanmaları, tapınmaları ve onun gösterdiği yoldan gitmeleri tavsiye edilir, bunun karşısında put yapanlar ve bunlara tapanlar şiddetle kınanır:</span></p>
<p><span>“Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yehova benim. Karşımda başka ilahların olmayacaktır. Kendin için oyma put, yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın hiç suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin; çünkü ben, senin Allah’ın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ayıran, …emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden, kıskanç bir Allah’ım.”<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Eski Ahit’in başka bir yerinde de diğer kültler ve tanrıların çıkışı eleştirel, reddiyeci ve savunmacı bir tarzda değerlendirilir ki, bununla kendi kurtuluş öğretilerinin doğruluğu ispatlanmaya çalışılır: İsrail Oğullarının Tanrı Yehova’nın peşinden gidenlerin kurtuluşa ereceği;<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> puta tapanların helak olacağı anlatılıp<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Tanrı ile İsrail Oğullarının ahitleşmesinde Tanrı Yehova, onlara bütün iyilikleri vadetmiş, ancak daha sonra onların şımarmasından, ahlaksızlığı rehber edinmelerinden ve başka tanrıların peşinden gitmelerinden sonra, Rab Yehova’nın onları şiddetli bir biçimde cezalandırdığı ifadelerinde<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diğerlerine karşı kesin tavrını açıkça gösterir.</span></p>
<p><span><strong>2.b.</strong> Hristiyanların ötekilere karşı tutumu da Yeni Ahit’te anlatılan Hristiyan kurtuluş öğretisi doğrultusunda şekillenir. Bu öğretiye göre, kurtuluşlun tek adresi, Yahudiler tarafından çarmıha gerilen ve Allah’ın kendisini hem Rab hem Mesih yaptığı İsa’dır. Bunun dışında bir kurtuluş yoktur;<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> putçuluk ve onlara kurban kesenler yerilir ve putlar cinlerle eşit görülür.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Biraz daha ileri gidilirse, Hristiyan mezhepleri bile kendi aralarında tekfirleşme içine girerek biri diğerini cehenneme atmaktadır. En son örneği şudur: 10 Temmuz 2007’de Katolik Kilisesinin ruhani başkanı Papa Benedict, Katolik Kilisesi dışındaki kiliselerin geçersiz olduğunu yıllar sonra yeniden ilan etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>2.c.</strong> İslam için de aynı durum söz konusudur. Kur’an ve Hz. Peygamber’in hadislerinde anlatılanlara göre, insanlar ancak Allah’ın tavsiye ettiği yolda yaşarlarsa kurtuluşa erebilecektir. Kur’an’da belirtildiğine göre, insanın her iki dünyadaki ihtiyacını karşılayan yegâne din İslam olup ondan başka bir din tanıyan kimsenin bu tutumu, Allah katında geçersiz sayılır ve o kimse ahirette ziyan edenlerden olur. Diğer Sami dinler gibi, İslam da putlara tapınmayı kesinlikle yasaklamış olup bu tavır içinde bulunanlar da ahirette cezalandırılacaktır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Bu şekilde aktardığımız dinlerin başkalarına karşı tutumu, söz konusu bu kitaplara inananlar tarafından da ilerleyen zamanlarda sürdürülmüştür. Özellikle de cihan hâkimiyeti ülküsüne sahip ulusların, o gücün kendisinde oluştuğunu fark ettiği zaman, benimsemiş oldukları evrensel veya yayılmacı karaktere sahip dini, düşman tarafa karşı kullandıkları, tarihin değişik dönemlerinde görülmüştür. Bu bağlamda, geçmiş dinsel veya kültürel inanç ve uygulamalar yok edilmeye çalışılmıştır. Bu tür davranışlar hemen hemen dünyanın her yerinde görülmüştür.</span></p>
<p><span>Örneğin, 8, 9. ve takip eden yüzyıllarda Saksonlar, Hristiyanlığı bir araç olarak kullanmışlar ve tabiiyetin sembolü olarak herkesin vaftiz olmasını emretmişler ve eski geleneksel veya pagan kültürlere ait inanç ve uygulamaları yasaklamışlar, aksi şekilde davrananlar, otoriteleri yerleştirilinceye kadar, topluca katledilmiştir. Benzer tutum Norveç kralları Olaf Tryggvason (996-1080) ve Kahraman Olof (1015-1030) tarafından sergilenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Hristiyanlığın kuzey batı kanadında durum böyle iken, doğu kanadında da aynı tutum, Hristiyanlar tarafından Hristiyanlığı kabul etmemekte direnen yahut kabul edip de aynı zamanda geleneksel uygulamalarını devam ettirmek isteyen Kafkasya Türklerine karşı sergilenmekteydi. Bizanslıların tazyiki sonucu, Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalan Arsak Türklerinin hakanı Baça Han, Hristiyanlık dışında kalan bütün uygulamaları, özellikle geleneksel Gök Tanrı inancı etrafındaki en önemli uygulamalardan olan yuğ törenini yasaklamış ve bununla ilgili olarak “Her kim evinde yuğ töreni düzenlerse, elleri bağlı olduğu hâlde Han’ın huzuruna getirilecek ve öldürülecektir.” emrini çıkarmış ve ayrıca insanların altında toplanarak Tanrı’ya dua ettikleri, kurban sundukları kutsal ağaçları kestirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>İslam kanadında da durum farklı değildi. Müslüman Araplar askerî, iktisadi ve siyasi bakımdan güçlenip uzak ülkeleri ele geçirmeye başladıkları zamanlar, aynı davranışları başka uluslara karşı sergilemişlerdir. 7 ve 8. yüzyıllarda Müslüman Arap komutanlar (Ubeydullah b. Ziyad 674’te, Aslam b. Zura 676’da, Salm b. Ziyad 680’de, Mesleme b. Abdülmelik 709, 711, 726 ve 728’de, Cerrah b. Abdullah el-Hakemi 730 ve 731’de), kuzeye ve doğuya sefer düzenlemeye başladıklarında, Hazar ve Uygur hakanlarına İslam’ı kabul etmeleri için baskı uygulamışlar ve kan dökmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte İslam’ı kabul eden ulusların İslam öncesi eski inanç, âdet, örf ve uygulamaları, -hatta Araplar arasında- tatbik edilmesi kesilmedi, devam etti. Müslümanlar arasında veya gayrimüslimler tarafından, Müslümanların “çevre”sinde uygulanan, İslam öncesi birtakım davranış biçimleri (sihir, büyü, korunmalar vs.) “dinî” anlamda tartışılmaya ve üzerinde “fıkhî” hükümler verilmeye başlamıştır. Yani geleneksel dönemde halk tarafından inanılan ve uygulanan fiillerin bir kısmı “İslamî” değildir denilerek “resmî” inanç ve uygulama “formu” oluşturulmuştur. Bu form gerçekleştirilirken “ölçü” olarak, yeri geldikçe bu tür inanç ve uygulamaları kötüleyen veya yasaklayan Kur’an ve Hz. Peygamber’in birtakım uydurma hadisleri veya Arap uygulamaları kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></span></p>
<p><span>Askerî ve siyasi bakımdan benzer örnekleri her milletin tarihinde bol bol görebiliriz.</span></p>
<p><span>Evrensel dinlerin halk dinleri içinde gördüğü Şamanik ögeleri, yukarıda verdiğimiz kutsal kitaplardaki tavrına dayanarak kültürel ve dinî baskılar uygulamak suretiyle ortadan kaldırmayı hâlâ amaçlamaktadır. Bunun için de Şamanizm için kullanılan aşağılayıcı ve küçük düşürücü nitelendirmeler, en çok tercih edilen mücadele biçimlerindendir. Bunun en baştaki örneğinin Abdülkadir İnan’ın çalışmaları olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Onun bu çalışmalarında geleneksel birtakım inanç ve uygulamalar, inceden inceye İslam ile karşı karşıya getirilerek Müslüman halkın söz konusu rit ve ritüellerden uzaklaşması ve hatta düşmanca bir tavır içinde kalmaları mecbur bırakılmış olduğu görülür. Ayrıca, ülkemizde dinler tarihçileri bile Türklerin kurumsallaştırıp sahip olduğu millî inanç ve uygulamaları adlandırırken aşağılayıcı ve dışlayıcı adlar kullanmaktadırlar. Bunun en son örneği Şinasi Gündüz tarafından hazırlanıp Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “Yaşayan Dünya Dinleri” adlı kitabın Harun Güngör Hocamız tarafından kaleme alınan 16. bölümünde yaşanmıştır. Burada “Geleneksel Türk Dini” başlığı ve adı baştan sona değiştirilip “Eski Türk Dini” adı verilerek dışlayıcı bir tavır ortaya konulmuştur.</span></p>
<p><span>Batıda da evrensel dinlerin günlük hayatta egemen olduğu ülkelerin din adamları, söz konusu ülkenin sahip olduğu ilgili dini korumak adına, geleneksel kültüründe var olan Şamanik ögeleri paganik, batıl inanç, hurafe gibi nitelendirmelerle dışlamaya çalışmaktadırlar. Ancak Orta ve Kuzey Avrupa’da görülen Ester ve Noel gibi eski paganik fenomenler Krismıs ve Paskalya adlarını alarak Hristiyanlaştırılmış biçimde günlük hayatta varlıkları devam ettirebilmiştir.</span></p>
<p><span>2. Şamanizm Tanımlamaları ve Çalışmaları</span></p>
<p><span>19. yüzyılın sonuna doğru, bilim dünyasında anılmaya başlayan Şaman ve Şamanizm kavramlarının, başlangıçta olduğu gibi günümüzde de tanımlanma sorunu bulunmakta olup genel kabul gören bir tanımı yapılamamıştır. Tanım ve ögelerinin belirlenip tipolojilerinin ve morfolojilerinin coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre gösterdiği değişikliğe göre ortaya konacak herhangi bir çalışma yapılmamış olup sadece Şaman’ın cemaatine sergilediği birtakım büyüsel davranışlar ile söz konusu topluluğun uygarlık seviyesi dikkate alınarak aşağılayıcı birtakım kısır tanımlamalar yapılmaktadır. Aslına bakılacak olursa tanımı ve değerlendirmesi gayet basit olan bu kavram, evrensel din temsilcileri tarafından kasıtlı olarak dışlayıcı ve reddiyeci tarzda ele alınıp değerlendirilmektedir.</span></p>
<p><span>Bu kavram Batı dünyasında söz konusu edildiği zaman görülecektir ki, kesinlikle “uygar”, “uygarlık”, “ilkel”, “ilkellik” gibi yargı anlamı bulunan terimler tercih edilmektedir. Son zamanlarda Amerika’da “kasıtlı” olarak Şamanizm lehine yapılan araştırmalar hariç tutulacak olursa Şamanizm ile ilgili bütün tanımlama ve değerlendirmeler, “aşağılayıcı” nitelikte hüküm ifadeleri içermektedir.</span></p>
<p><span>Hâlbuki, tanımlama ve değerlendirme hakkı bakımından “dinler tarihi” disiplini öncelikli hakka sahiptir. Zira, dinler tarihi olumlu ya da olumsuz yargı ifadeleri kullanmadan elindeki bütün verileri “dinî” nitelendirmesiyle ele alıp değerlendirerek “daha kabul edilebilir” bir tanım ortaya koyma yeteneğindedir.</span></p>
<p><span>Batılı din bilimcileri, ortaya koydukları bilim siyaseti doğrultusunda, bağlı bulundukları dinlerin yararına olabilecek tutum belirlemektedirler. Bu bağlamda “Şamanizm”i de bu yönde tanımlamakta ve tutum sergilemektedirler. Batılı din bilimi adamları evrensel ile tersi olan yerelliği adlandırırlarken iki ayrı kavram kullanırlar ama bunun her ikisi de gizliden gizliye “reddiye”, “hakaret” ve “aşağılama” anlamı içerir. Bu kavramlar genelde “batıl inanç”, “putperestlik; özelde ise “ilkel din” ve “halk dini”dir. Bu kavramlardan birincisi her dilde de hem uygarlık hem de kültür bakımından geri kalmışlığı ifade eder. İkinci kavramda da eğitimsizliğin ifadesi vurgulanmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu türden yargı ifadeleriyle dolu normatif Şamanizm tanımlamaları, tipoloji ve morfolojileri bakımından da belli bir yere konulamamaktadır. Amerikalı antropologlar Şamanizm’i, günlük hayatta Şaman’ın büyü yaparak fiziksel ve ruhsal bakımdan hasta insanları iyileştirmesi, birtakım nesnelerle ünsiyet kurarak insan ile tanrısal varlıklar arasında bağlantıyı kurması olarak tanımlarlarken, Şaman’ın her ne kadar geleneksel yollarla işinde uzmanlaşmış olsa da bunun muhataplarının ya da “müşterilerinin” tamamen okumamış, eğitimsiz, cahil kimseler olduğunu sık sık vurgulamaktadırlar. Amerikalılar doğru olarak Şamanizm’in sadece Sibirya ve Altay bölgesi halkları arasında görülmeyip dünyanın her yerinde bulunabileceğini ileri sürmektedirler. Şamanlar hakkındaki görüşleri de başta işaret ettiğimiz gibi, aşağılayıcı türden olup Şamanlar zihinsel ve fiziksel hastalıkları olan şizofrenik kimseler biçiminde tarif edilirler.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Örneğin Eduardo Viveiros de Castro, Şamanların avcı ve tarım toplumlarının günlük hayatlarında önemli olan meteoroloji ile ilgili birtakım “uyutma” ayinleri yaptıklarını, birtakım hayvanların kılığına girdiklerini belirtirken,<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Waldemar Bogoras da Şamanların hitap ettiği topluluğun henüz göçebe durumundaki toplayıcı, vahşi ve hasta kalabalıklar olduğu, Şaman’ın da bu serseri topluluğa bereket duaları yaparak onları uyutan medyum olduğunu ileri sürer.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></span></p>
<p><span>Yakın zamana kadar Amerika kültür siyaseti bu yönde iken, son yıllarda Amerika yerlileri arasında Budizm ve İslam’ın yaygın biçimde kabul edilmesi, kültür stratejistlerini endişelendirmiş ve Yerlilerin “yabancı” dinlere kaymasını engellemek, en azından asgari ölçüde tutabilmek için Yerlilerin dinlerinin Şamanizm olduğu yönünde bir görüş ileri sürmüşlerdir. Son yıllarda dinler tarihi ve din antropolojisi alanlarında yapılan çalışmalarda Şaman ve Şamanizm’in tasvir ve tanımı değiştirilmiştir. Şaman artık dünyanın uçsuz bucaksız herhangi bir yerinde etrafına topladığı bir avuç bunak serseriyi eğlendiren veya göklerde gezdiren büyücü hekim olmayıp kalabalık ve gelişmiş toplulukların ruhsal bozukluklarını tedavi eden “geleneksel tedavi uzmanı” olmuştur. Şamanizm de artık, ruhsal sıkıntılardan uzaklaşmanın, ruhsal rahatlamanın yeni tekniği biçiminde tanıtılarak, Yerlilerin çok eski ve derin bir kültüre sahip olduklarına işaret ederek gururlarının okşanmasına yardımcı olan yeni bir yoldur.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></span></p>
<p><span>Amerikalı Şaman araştırmacıları yukarıda bahsettiğimiz nedene dayalı olarak Altay, Sibirya ve Tuvalı ilgililerle bir araya gelerek Şamanizm’in kökenlerini, diğer rit ve ritüelleri sağlam temellere oturtmak için ortak çalışmalar yapmaktadırlar. Bunların ilkini 1993 yılında Tuva’da Fin, Kanadalı ve Avusturyalı Şamanologların da katılımıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu toplantılarda Şamanizm’in Sovyet döneminde militan ateizm baskısı altında ne kadar zayıflatıldığı, neredeyse yok olmak üzere olduğu, bundan böyle daha da canlandırılması gerektiği yönünde görüş birliğine varılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet dönemi ve Avrupalı araştırmacılar da Şamanizm’i Amerikalılar gibi, kendileri modern çağda olan ama ilkel bir biçimde yaşayan toplulukların ilkel bir büyüsel-mistik hayat tarzları olduğu yönünde görüş bildirmektedirler. Dilleri ve teknikleri değişik olsa da Şamanizm’in dinsel-büyüsel-mistik örgüsünün dünyanın her yerinde, hayatın her anını içine aldığı ortaya konmaktadır. Sovyet araştırmacıları 1980’lerin sonuna kadar Şamanları, eski inançların bir kısmını bilen ve onları muhataplarına ruhsal birtakım rit ve ritüeller sunarak anlatan bunak kimseler olarak tanımlarken, Şamanizm’i de bilim ve mantık çağında yeniden doğmaya çalışan ama Sovyet baskısıyla son bulan halk hekimliği biçiminde tarif etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet döneminin en önemli etnograflarından olup Kazakistan, Özbekistan ve Sibirya’da Şamanizm üzerine alan araştırmaları yapan Rus kökenli Viladimir Nikolaeviç Basilov, kendinden önceki ve çağdaşı olan araştırmacıların Şamanizm hakkındaki olumsuz görüşlerini kabul etmemiş gibi görünmekle birlikte yumuşak bir söyleyişle bayılma, çıldırma, sara (tutarık), yanılsama ve ruhlarla dalaşma veya anlaşma gibi “Şamanizm hastalığının” Şaman adayları için kaçınılmaz olduğunu ileri sürerek Marksist düşünceyi benimsemiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span>Nikolay Alekseyeviç Alekseev de Sibirya halkları arasında yapmış olduğu alan araştırması sonucuna göre Şamanizm’i her ne kadar bir din olarak tanımlasa da din olarak tasvir ettiği olgular daha çok Şaman’ın simgesel cin çıkartma, ruh çağırma, ruh hastalarını tedavi etme, vb. seanslar etrafında yoğunlaşmakta olup diğerleri gibi “olumsuz” yaklaşımını” ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></span></p>
<p><span>Yaptığı alan araştırmalarında bilimsel ilkeleri büyük oranda uygulayıp içinde bulunduğu ideolojik ortamın etkisini eserinde yansıtmayan A. V. Anohin (ö. 1931), hakkında araştırmalar yaptığı Altay ve Sibirya Türklerinin günlük hayatında görülen inanç ve uygulamalar bütününü her ne kadar Şamanizm olarak adlandırmış olsa da bura halklarının ruh ve Tanrı inançlarından başlayarak insanın ve dünyanın yaratılışı, insanın ölümü ile ilgili inanç ve uygulamalar, kurban, dualar, atalar kültü ve Şaman’ın giyim kuşamı ve bulunduğu çevredeki etkilerini sistemli bir biçimde araştırıp değerlendirmiş olup Şamanizm’i diğer antropolog ve etnologların yaptığı gibi serserilik ve ilkellik olarak kabul etmekten daha ziyade kurumlar arasında ilişkilerin güçlü bir biçimde sağlandığı sistem olarak kabul eder.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></span></p>
<p><span>Ülkemizde akademik anlamda Şamanizm hakkında yayın yapan araştırmacı, Sovyet bilim adamlarının topladığı bilgi ve bulguları derleyerek bu konuyu Türk kamuoyuna tanıtan kimse Abdülkadir İnan’dır. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Onun Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar adlı meşhur eseri, Anohin tarzında sistemleştirilmiş olup ilgili inanç ve uygulamalar yüksek kültürlü mantık bağı içinde takdim edilmiş, derleme türünde güzel bir çalışmadır. Kitabın dokuz ve onuncu bölümlerinde konu edilen Şaman hakkında verdiği otacı, efsuncu, büyücü gibi görevine bağlı adlandırmaların dışında olumsuz bir anlam yüklemez iken, özellikle Diyanet dergilerinde yazmış olduğu makalelerde İslam’ı savunmak adına kendisinin Şamanizm dediği Geleneksel Türk İnancının Türk coğrafyasında rastladığı ve canlı olarak tutulan birtakım inanç ve uygulamalarını şiddetle reddedip terk edilmesini tavsiye etmiştir.</span></p>
<p><span>Yusuf Ziya Yörükan’ın Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm adlı çalışması, aslında bizim geleneksel Türk dini dediğimiz inanç ve uygulamalar bütününün Sünni ve Alevi İslam içinde günümüze ulaşabilmiş olanlarının hatırlatılması biçiminde hazırlanmış olup savunmacı özelliğe sahiptir.</span></p>
<p><span>Yukarıda verdiğimiz Şamanizm çalışmalarında görüldüğü üzere, üzerinde ortak tanım ve tiplendirme yapılamayan ama dünyanın değişik yerlerinde Şaman’ın tedavi, büyü ve ruhsal birtakım uygulamalarını içine alan seanslara dayanılarak Şamanizm adı verilen ama bu seansların dışında kalan inanç ve uygulamalar bütünü bulunmaktadır ki biz buna burada yerel dinler ya da aşağıda üzerinde duracağımız halk dini adını veriyoruz. Bu inanç ve uygulamalar evrensel dinler tarafından baskı altına alınıp yok edilmeye çalışıldığından dolayı dünyanın hiçbir yerinde bir bütün olarak değil de evrensel dinlerin içinde parça parça kalıntılar biçiminde varlığını devam ettirmekte olup halk dini veya paganik ögeler diye ele alınırlar.</span></p>
<p><span>3. Sonuç ve Değerlendirme</span></p>
<p><span>Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız üzere, antropologların Şamanizm çalışmaları sırasında yaptıkları gözlemler sonucunda Şamanları bunak, deli, mecnun, serseri, tutarıklı (saralı, epilepsili), kendisine benzer hasta kimseleri tedavi eden, büyücü, sihirbaz gibi aşağılayıcı yargı ifadeleri, bilimsellik adına kabul edilemez bir sonuçtur. Hâlbuki, bir sistem içinde toplumsal bir görevi olan din görevlisi başkası tarafından yargılanmayı hak etmemektedir. Şaman ve Şamanizm, dağınıklığın ve ilkelliğin görüntüsü olarak sunulup tanıtılmaya çalışılmaktadır, ancak dinler tarihi disiplinine göre Şamanizm bir bütün olarak ele alındığında, kurumları arasında mantık zinciri oldukça güçlü olduğu aralarında kopukluk bulunmadığı görülecektir. Böyle olan sistemler dinler tarihinde gelişmiş dinler olarak değerlendirilirler. Sayın Prof. Dr. Harun Güngör’ün de tebliğinde belirttiği gibi en azından Türkler arasındaki Şamanizm’in temel inançlarının Gök Tanrı, tabiat güçleri, atalar kültü ve kozmoloji ve yaratılış; temel ibadetlerinin de ferdî dua etme ve kurban sunma biçiminde; Şamanların da günlük hayatın bazı ögelerinde yol gösterici ve görevli olduğu biçiminde bir sisteme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bize gösteriyor ki adına her ne kadar Şamanizm denilse de geleneksel din sistemlerinin bir kısmı ilkel olmayıp gelişmiş din kategorisinde ele alınabilecektir.</span></p>
<p><span>Dışlayıcı din adamları ve din adamı tarzında tavır sergileyen kimseler tarafından geleneksel inanç ve uygulamalar hurafe, batıl inanç, bidat gibi adlandırmalarla söz konusu edilmektedir. Bu tanımlamalar, İslam inancına sahip saf kimselerin kalbinde şüpheler uyandırmaktadır. Hâlbuki, başta da söylediğimiz gibi, evrensel dinlerin temel özelliklerinden olan senkretizm anlayışı içerisinde bu tanımlamalara giren inanç ve uygulamaların halk inançları adı altında İslamî motiflerle zenginleşmesini sağlayarak İslam dairesi içinde daha da yaygınlaşıp yaşatılmasına imkân verilmelidir. Şurası da unutulmamalıdır ki, Türk coğrafyasında tespit edilen inanç ve uygulamaların İslam’a karşı alternatif bir atmosfer içinde olduğunu söyleyemeyiz. İslam’a karşı imiş gibi göstermeler, başka kültürlerdeki motiflerle benzeşik gibi göstererek zoraki değerlendirmenin sonucudur. Bunun en şiddetlisi, en ağırı yukarıdaki tanımlamalar içine sokarak “şirk” dairesinde değerlendirilen inanç ve uygulamalardır. Biz bunu Türk inanç ve kültür tarihine baktığımız zaman kolayca görebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span>Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Dinler Tarihi Öğr. Üyesi.</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> H.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> ELIADE, M., Patterns in ComparativeReligion, , 2005, s. 7-10 (Dinler Tarihi İnançlar ve İbadetlerin Morfolojisi, çev. Mustafa Ünal, Serhat Yay., Konya, s. 23-27.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> BIANCHI, Ugo, Dinler Tarihi Araştırma Yöntemleri, çev. Mustafa Ünal, Kayseri, 1999, s. 20-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> ELIADE, M., Patterns in ComparativeReligion, tr. Rosemary Sheed, London, 1971, s. 7-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> SMART, N., The World’s Religions Old Traditions and Modern Transformations, Cambridge, 1989, Part II.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> VRIJHOF, P. H. and WAARDENBURG, J. (eds.), Official and Popular Religion, New York, 1979; MENS- CHING, Gustav, Dini Sosyoloji (çev. Mehmet Aydın), Konya, 1994; WACH, Joachim, Din Sosyolojisi (çev. Ünver Günay), Kayseri, 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> ÜNAL, M., “Halk Dini Verilerinin Fenomenolojik Yöntemle İncelenmesi”, FÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, S. 5, Elazığ, 2000, s. 227-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> BIANCHI, U., History of Religions, Leiden, 1975, s. 5-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> BIANCHI, s. 180-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Çıkış, 20:2-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mika, 4:1-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mezmurlar, 106: 34-7 ve 115:3-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hezekiel, 16, 10:5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Resullerin İşleri, 2: 39-47; 4:12; 17:30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> I. Korintoslular, 10:18-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Al-i İmran, 85; Yunus, 18; Necm, 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> HUISMAN, J. A., “Christianity and Germanic Religion”, Official and Popular Religion, … s. 55-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> SEYİDOV, Mireli, Azerbaycan Halkının Soy Kökünü Düşünerken, Baki, 1989, s. 343, 348, 353.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> DUNLOP, D. M., “The Khazars”, The WorldHistory of the JewishPeople, 10, ed. C. Roth, London, 1966, s. 325-326; MINORSKY, V., “Khazars and the Turks in the Akam al-Marjan”, BSOAS, 9/1, London, 1973, s. 141-150; KUZGUN, Şaban, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985, s. 30, 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> AKOĞLU, Muharrem, Cahiliyye Dönemi Arap Kültürü’nün Mezheplerin Doğuşuna Etkisi, EÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1995, s. 1-2, 29-33, 49-52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İNAN, A., Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, Ankara, TTKB, 1986; İNAN, A., Makaleler ve İncelemeler I, II, Ankara, TTKY, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> WALLACE, Anthony F. C., Religion An Anthropological View, New York, 1966, s. 86, 117-126, 145-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> DE CASTRO, Eduardo Viveiros, “Cosmological Deixis and Amerindian Perspectivism”, A Reader in the Anthropology of Religion, ed. Michael Lambek, USA, UK., 2005, s. 306-326.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> BOGORAS, Waldemar, “Shamanistic Performance in the Inner Room”, Reader in Comparative Religion AnAnthropologicalApproach, ed. William A. Lessa, Evon Z. Vogt, N. York, London, 1972, s. 381-387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> BOWIE, Fiona, The Anthropology of Religion, Blackwell USA, UK, 2002, s. 190-218; Michael Harner, Şaman’ın Yolu, tr. Asena Atlas.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu toplantı ile ilgili olarak Rus ve İngiliz dillerinde yayınlanan Shamanism in Tuva adlı tanıtım ve bilgilendirme kitapçığı bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> BALZER, Marjorie Mandelstam, “Introduction”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, s. xi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> BASILOV, V. N., “Chosen by the Spirit”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, 3-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> ALEKSEEV, N. A., “Shamanism Among the Turkic Peoples of Siberia Shamans and Their Religious Pra- ctices”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, s. 49-109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ANOHİN, A. V., Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Konya, Kömen Yayınları, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bu konu ile ilgili her bir fenomenin fenomenolojik değerlendirme ile sonucunun ortaya konulması gerekir ki bizim değişik dergi ve sempozyum bildiri kitaplarında yayımladığımız çalışmalarda fenomenolojik sonuçlara ulaşılmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kadin-kamlardan-goecerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-doenusum</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kadin-kamlardan-goecerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-doenusum</guid>
<description><![CDATA[ Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm
Bu çalışmada geleneksel Türk dini hayatının çok yönlü fonksiyonuyla varlık gösteren kadın kamların tarihi gelişim içinde geçirdiği, değişim, dönüşüm, paylaşım serüveni ve işlevleri Türk Kültürü’nün terkip özelliğinden hareketle, incelenecektir. Tarihin akışı içinde karşımıza muhtelif bağlamlarda çıkan kadın kamların durumu çeşitli örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır. Buradan hareketle çalışma son dönemlerde yerleşik düzene geçen ve Toroslar’ın kuzey ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b7aabf2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kadın, Kamlar’dan, Göçerevli, Türkmenler’de, “Ebelik”, Kurumu’na, Dönüşüm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Kadin-Samanlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html">Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ruhi ERSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Bu çalışmada geleneksel Türk dini hayatının çok yönlü fonksiyonuyla varlık gösteren kadın kamların tarihi gelişim içinde geçirdiği, değişim, dönüşüm, paylaşım serüveni ve işlevleri Türk Kültürü’nün terkip özelliğinden hareketle, incelenecektir. Tarihin akışı içinde karşımıza muhtelif bağlamlarda çıkan kadın kamların durumu çeşitli örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır. Buradan hareketle çalışma son dönemlerde yerleşik düzene geçen ve Toroslar’ın kuzey ve güneyinde yaşayan Türkmen aşiretleri arasında bulunan Ebe Anaların ve “ebelik kurumunun” yaşadıkları topluluklarda üstlendikleri işlevleri ve kadın kamların ebe analar üzerindeki yansımaları incelenecektir.</span></p>
<p><span>Türk din tarihçileri, Türklerin dini yaşamlarını dört ana evreye ayırırlar:</span></p>
<ul>
<li><span>Geleneksel Gök Tanrı İnancı</span></li>
<li><span>Semavi Dinlerle Tanışma</span></li>
<li><span>İslamiyet’in Kabulü</span></li>
<li><span>Modern Dönem (Ünver, Güngör 1998:18-28)</span></li>
</ul>
<p><span>Türk kültürünün gelişim sürecine bakıldığında, erken dönem Türk tarihinden günümüze, Türk kültürünün sürekli gelişim ve değişime açık bir yapıda olduğu görülür. Türk kültürü, yarı yerleşik, esnek devlet anlayışının hâkim olduğu dönemle, yerleşik esnek devlet anlayışının hâkim olduğu dönem aralığında, çevre kültürleri potasına dâhil etmiş ve kendi bünyesinde yeni terkipler oluşturabilmiştir (Yıldırım 2000: 32-44).</span></p>
<p><span>Bu konuda kültür tarihçisi Bahaeddin Ögel, Orta Asya’nın bilinen ilk büyük devletleri olan Hun ve Göktürkler’in birer imparatorluk olduklarını, bünyelerinde doğal olarak değişik kavimlerin bulunduğunu; ancak, bu iki imparatorluğun Orta Asya’da müşterek bir kültür yarattığını ve bu kültürel yaratma sürecinin diğer Türk kavimlerinde de devam etmiş olduğunu ifade eder (Ögel 1984: 43).</span></p>
<p><span>B. Ögel’in; “Hun Devleti’nin siyasi vahdeti, bir yandan Orta Asya’daki kültür birliğini sağlarken diğer taraftan da dış temaslar sayesinde kendi topraklarındaki insanların günlük hayatlarına ve zevklerine dışarıdan yeni gelen zevkleri de katmaktaydı” ifadeleriyle, yeni terkiplerin milli üslûba dönüştürülmesinin Türk kültürünün erken dönemlerinde yaşanmış bir tecrübe olduğu anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Tarihi süreç içinde Türklerin kültürel hayatının bütününde olduğu gibi, dini yaşamlarında da, çeşitli bağlamlarda gelişme ve değişmeler meydana gelmiştir. Erken dönem Türk inanç sistemi Gök Tanrı inancı olarak tanımlanmaktadır (Ünver, Güngör 1998: 33).</span></p>
<p><span>“Tüm toplumların erken dönem dini pratiklerinin toplamı, bilim hayatında genellikle Şamanizm terimi ile ifade edilmekte ve aynı zamanda bugün, Şamanizm erken dönem Türk din hayatının ritüel ve sosyal boyutunu ifade edici bir terim ve kavram olarak da kullanılmaktadır.”</span></p>
<p><span>“Şaman kelimesinin etimolojisi hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Şamanizm’in kökenini Budizm’e dayayan, onun güneyden gelip kuzey Asya’ya kadar uzandığını ileri süren araştırmacılara göre Şaman kelimesi, Sanskritçe’de “dilenci-rahip” veya “Budist rahip” anlamına gelen Sramana veya Çramana kelimesinden Çin diline Şa-men (bilge kişi) olarak geçmiş; buradan da Mançu-Tunguzcada Şaman/Xaman halini almıştır” (Güngör 2006).</span></p>
<p><span>Eski Türkçe’de Şaman karşılığı kullanılan kelime Kam’dır. Kam kelimesi Uygur dönemi Türk dili metinlerinde Turkische Turfan-texte’lerde, Kutadgu Bilig ve Codex Cumanicus adlı eserlerde geçmektedir. Yakutça’da Oyum, Moğolca Buge; Buryatça Buge ve Bö; Tunguzca Şaman/Xaman; Tatarca Kam; Altayca Gam/kam; Kırgızca ve Kazakça Baksı, Bahsi, Karamurt, Darger, Bubu; Samoyed dilinde ise Tadıbey kelimesi şaman kavramını karşılamak için kullanılmaktadır (Buluç, 1979) Kadın şamanlar için kullanılan çeşitli unvanlar Uutagan. Udagan, Ubakhan. Utugan, Utiugan kelimeleri Moğolcadır (Güngör 2006). Çevre kültürleri kucaklayıcı ve içine alıcı kapsama sahip olan Türk kültüründe bütün bu terimler kendine yer bulur (Bayat 2006:131-134).</span></p>
<p><span>Toplumsal hafızalar ve dini hayat, uzun süreç içinde oluştuğundan dolayı, bu oluşum, kendisini, temel davranış kalıplarıyla, geçmişten şimdi aracılığıyla geleceğe taşır. Bunlar, geniş bir toplumsal kabul ve katılım ile, ritüellerden, sembollerden, normlardan ve değerlerden meydana gelir. Toplumsal pratiklerin oluşturduğu bu birikim, yeni kuşaklara aktarılır (Marshall 1999: 258-259). Şüphesiz her aktarım aktarılanın üzerine konmuş bir tecrübe olarak geleceğe yeni bir birikim sağlamış olur. Bu durum, kendini aynı biçimde inanç sisteminin gelişim seyrinde de gösterir.</span></p>
<p><span>Türk inanç sistemi içinde ‘kam’ diye bilinen bu kişiler, toplum içinde olağanüstü güçler ile olan ilişkileri ve bunlara dayalı topluma ve bireye gösterdikleri çözümler nedeniyle saygı duyulan veya korkulan şahsiyetlerdir. Kamların toplumsal dönüşüme paralel olarak, üzerlerinde biriktirdiği işlevler oranında etki alanlarını genişlettiği de söylenebilir.</span></p>
<p><span>Burada incelemeye çalışılacak husus, yukarıda vurgulanan bağlamda belirtilen özelliklerin kadın kamlara yansıması biçimiyle ilgili olacaktır. Türk inanç pratiklerinde önemli yer tutan kadın kamlarla ilgili bir takım görüşler vardır. Bu görüşlerin yer aldığı bağlamların başında, insanın yaşamını idame ettirebilmesi için gerekli olan ‘yiyecek’ için yaptığı bereket ve kendisinin çoğalması için gerekli gördüğü ‘doğum’ olayıyla ilgili yapılan törenler gelir. Bu törenler ilk uygulamadan itibaren bitkisel, tarımsal, hayvansal bereketin bolluğunu, nüfus artışının temini ve devam ettirme amacıyla yapılır (Özdemir 2001:124; Bayat 2004: 17-49).</span></p>
<p><span>İnsanoğlu ilk çağlarda toplayıcılık ve ilkel bahçe tarımıyla uğraşmıştır. İşte bu süreç içinde kadının toplayıcılık ve ilkel bahçe tarımıyla uğraşması, ‘ateşi’ istifade edilir duruma getirmesi (Çobanoğlu 2003: 29, 30, 31) yanı sıra, “erkek cinsinde bulunmayan doğurganlık ve doğurduğunu kendi bedeniyle beslemesi gibi kendine özgü nitelikleri ‘anaerkil’ aile düzeninde ayrıcalıklı bir konum kazandırmasına imkan vermiştir.” (Akarpınar 2000: 180). Dolayısıyla Türk toplumunun mitolojik sembollerinden biri olan ‘kadın’, doğurganlık özelliğiyle, yaratıcı gücün temsilcisidir” (Özcan 2003: 78) Bu sebeple kadın, toplum yaşamı içerisinde bereketin, doğurganlığın sembolü olarak görülmüştür. Öte yandan kadın şamanın, “Yer Ana” kompleksi içinde en eski çağların hatıralarını yaşattığı ve onun anaerkil bir dönemde ortaya çıktığı, son dönem araştırmaları ile ortaya konmuştur (Bayat 2006: 85).</span></p>
<p><span>Kadın kam, hâkimiyet üstünlüğünü, sosyo-ekonomik düzeyin değişmesi sonucunda erkek Şamanlara bırakmıştır. Sosyo-ekonomik düzeyde anaerkilliğin güç kaynaklarından olan ateş, demir ve benzeri madenlerin işlenmesiyle kurulan erkek egemenliği toplumun yapısını değiştirdi ve ocağın sahibi, dolayısıyla ailenin başı durumunda olan kadın, özellikle demirciliğin gelişmesi ile, yerini erkeğe bırakmış oldu (Bayat 2006: 63; Çobanoğlu 2001: 5-22).</span></p>
<p><span>Türk inanç sisteminde kadın kamların varlığı toplumsal gelişmenin bir sonucudur. Türklerin hayatında, sahip oldukları esnek, dinamik, yarı yerleşik devlet anlayışları içinde ve sosyal hayatın her bağlamında kadına yer verilmiştir. Türk destan ve hikâyelerine de bakılacak olursa, kadının erkek ile yan yana hayat mücadelesi içinde bulunduğu görülecektir (Sevinç 1987, Yılmaz 2006: 111-124).</span></p>
<p><span>Kültürün doğasında var olan gelişim, değişim, dönüşüm ve yeni terkipler oluşturabilme özelliği, Türk kadın kimliğinde de kendisini göstermiştir. Gelişim ve paylaşımın çok yönlü olmadığı, sınırlı paylaşımların gerçekleştiği erken dönem Türk toplumunda “kadın kam” kimliği ile varlık gösteren Türk kadın kimliği, dini ve sosyal rolleri, çok yönlü işlevleri ile o şartlar içinde karşılarken, değişen zaman ve şartlarda üzerindeki işlevlerin çoğunu toplumsal birikimin doğal gelişim süreci içinde doğurduğu muhtelif müesseselere aktarmıştır (Yıldırım 1999).</span></p>
<p><span>Türk kadın kamlar, dini kimliklerini İslam dinine intisap ile birlikte kadın evliyalara; büyücü, sihir yapıcı kimliğini bakıcı, falcı, muskacı kadınlara; hekimlik kimliğini ocaklara devretmiştir (Kalafat 1999; 79). Bu işlev dağılımında dini misyonun verildiği kadın evliyalar, Türk-İslam coğrafyasının muhtelif yerlerinde varlık göstermiş ve günümüze kadar türbeleri ve bu türbeler etrafında oluşan menkıbe ve efsaneleriyle varlığını sürdürmüştür.</span></p>
<p><span>Erken dönem Türk inanç sisteminde karşımıza çıkan kadın kamlar ile Türk coğrafyasındaki yaygın “kadın evliya” tiplerinin ne ilgisi olabilir, sorusuna dinler tarihi açısından bir cevap verilebilir: Hiçbir zaman, bir din veya salt bir dini inanç, sınırlı bir zamanda ortaya çıkıp, işlevini tamamlamış ve ortadan kaybolmuştur, denilemez. Din ve din pratiklerine bu tarz bir yaklaşım eksik bir yaklaşım tarzıdır. Çünkü dinin tarihi aşan bir boyutu vardır. Dini oluşturan olgular, bir anda ortaya çıkmaz. Dolayısıyla, din ve ona bağlı olgu ve olaylar tarihi süreç içinde oluşur ve varlığını bir biçimde sürdürür.</span></p>
<p><span>Dini olgu ve olayların kökleri, çok daha gerilere gidebileceği gibi, ileriye yönelik, kesintisiz ve birbirini etkileyen bir süreç oluşturma özelliği de gösterirler. Durum böyle olunca, dini olguların gerçek anlamda saf halde bulunmasının mümkün olmadığı, söylenebilir. İnancın gelişip değişmesine ve yeni terkiplere ulaşmasında sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik süreçlerin, iklim ve coğrafya gibi etkenlerin rolü göz önünde bulundurulmalıdır (Eliade 1990: 57-58). Dolayısıyla kadın evliya kültü de, bu bağlamda değerlendirilebilir.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun muhtelif yerlerinde bulunan ve etrafında pek çok halk inancı pratiği oluşan kadın evliya türbesi vardır.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kadın evliyalar etrafında gelişen pratikler ve tarihi süreçte yer alan, hayatın her bağlamında Türk kadın kimliği, günümüz toplumunda muhtelif işlev dönüşümleri içinde izlenebilir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Ebelik kurumu ve ebe analara öncülük eden kadın kam kimliği arasında da bir takım ilişkiler olduğu görülmektedir. Önce “ebe” nedir sorusuna cevap arayalım. Muhtelif sözlüklerde geçen ebe kelimesi şu anlamlar içinde görülür:</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 1) Doğum işini yaptıran kadın 2) Büyük anne, nine. 3) Genellikle çocuk oyunlarında baş olan, diğer çocuklara veya gruba karşı cezasını çekmek ve bundan kurtulmak için tek başına bütün sorumluluğu üzerine alan çocuk. “Ebe” ile bağlı söz öbekleri de şöyle sıralanabilir: Ebebulguru, ebegümeci, ebekuşağı, ebemkuşağı, körebe, dil ebesi, kumar ebesi, laf ebesi, lakırdı ebesi, oyun ebesi, söz ebesi (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebegümeci:</strong> Ebegümecigillerden, çiçekleri ilaç, yapraklan sebze olarak kullanılan, kendiliğinden yetişen çok yıllık ve mor çiçekli bir bitki (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebekuşağı:</strong> Gökkuşağı (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebemkuşağı:</strong> Gökkuşağı (TDK 2005: 598)</span></p>
<p><span><strong>ebeveyn:</strong> Anne ve baba (TDK 2005:598)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 1 ‘nine’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 2 ‘çocuk doğurtan, doğumda yardımcı olan kimse (ekseriya kadın)’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 3 ‘çocuk oyunlarında gruptan ayrı durumda oynayan çocuk’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> Aba, apa, ebe, epe, biçimlerindeki sözcükler, günümüz Türk dillerinde “ata; dede; nine; baba; anne; amca; hala; ağabey; abla; ebe” gibi anlamları olan çeşitli akrabalık terimlerini gösterir (Yong-Song Li 1999: 99).</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> “ anne; nine” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> “doğum işini yaptıran kadın”, “nine; abla; teyze; düğünde geline verilen armağanları toplayıp göz önüne yayan kadın; soy, boy”, “nine; dede; kız kardeş; abla; hala” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> “nine; anne; ebe” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>abi:</strong> “nine; kaynana (karının annesi) ; ebe” , yırak abi “dedenin veya ninenin annesi; anneanne” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>abiy:</strong> “hala, teyze (babanın veya annenin ablası); nine (baba veya anneden yaşça büyük olan herhangi bir yaşlı kadın); kaynana” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> “nine; (örtmece) nine (ırmak, göl, orman gibi sözcükler yerine kullanılır); (örtmece) Sibirya yarası” , aba “nine; büyük ırmak, büyük göl; ırmak”, aba “nine: ninenin kız kardeşi; (şerefle) genel olarak yaşlı kadın; (yolda) arazi, yatacak yer; ayı” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span>Türk kültüründe “ebe” kelimesi etrafında gelişen kelime ve kavram dünyasının oldukça zengin olduğu görülmektedir. Söz konusu bu durum, “ebe” kelimesinin doğum işini yaptıran kadın, büyük anne, uluğ kadın anlamlarına geldiğini gösterir. Anadolu coğrafyasında yaşayan göçer evli Türkmenler arasında ve onların son dönemlerde yerleşik düzene geçtikleri yörelerde, bu ‘ebe’ler hala canlılığını koruyor ve işlevlerini sürdürüyor: Oralarda karşılaştığımız ebeler “ebeler, ebe analar, aralık ebeleri”, gibi adlar taşır. Onlar, ebelik gibi doğum yaptırtıcı bir sosyal kurumu geçmişten günümüze taşıyan son izleri yansıtır.</span></p>
<p><span>Konar-göçer veya yarı yerleşik yaylak-kışlak hayatının hâkim olduğu Türk topluluklarında, kadın-erkek ilişkisinin daha rahat olduğu, hayatın her alanını birlikte paylaştıkları bilinen bir gerçektir. Bununla birlikte, özellikle gerek hayat şartlarının doğurduğu, gerekse ailenin bir ocak olarak sürdüğü yerlerde ebelik vazifesini yüklenen kadınların toplum içinde özel bir yeri vardır.</span></p>
<p><span>Bir yönüyle kadın kamlarla olan benzerliklerine bakacak olursak: son dönem araştırmacılardan bir kısmı Şamanları “atanmışlar” ve “seçilmişler” diye ele almaktadırlar. Sibirya ve Altay kavimlerine göre Şamanlık aileden, genetik olarak intikal etmekte, bayılma, sinir krizi ve astım nöbetleri ile kendini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Radloff, Şamanlığın genetik olarak babadan oğula, bazen de kıza intikal ettiğini ifade ederken. Anohin. Şamanlıktaki genetik geçişin babadan oğula (kıza değil), akrabadan akrabaya olduğunu ifade etmektedir (Güngör 2006).</span></p>
<p><span>Ebelik kurumunun oluşum ve gelişimine baktığımızda, ebe olacak kadının, ya aileden gelen bir ebelik işleri sürekliliği veya diğer kadınlarda olmayan ebe kadına özgü bir cesarete ve özelliklerle sahip olduğu görülür. Gerek ebelikle ilgili uygulamaların neticesi gerekse ebeliği yüklenmesiyle gösterdiği başarı ölçüsünde ebenin toplumda itibar gördüğü söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Türkistan sahasında var olmuş kadın şamanlar arasında, ebelik yapanlar da vardır. Bunların, doğumu zor geçen kadınların doğumuna yardımcı olduğu, hatta çocuk beklentisi karşılık bulmayanları tedavi ettiği de bilinmektedir. Hatta erkek Şamanların, dini ritüellerde kadın sembolü olan kadın göğsü figürlü elbiseler giydikleri ve doğumu sembolize eden pratiklerde bulundukları söylenir. Kam kimliği oluşumu ile dişilik olgusu bereket arasında bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Tuva halk inanışına göre, Tuva Şamanlarının ulu atası da bir kadın şamandı (Beydili 2005: 511).</span></p>
<p><span>Yakut Türklerinde, özellikle erkek çocuk isteyen kadınların Şamanlara başvurdukları, Şamanlarca efsunlandıkları görülmektedir (İnan 2000:167). Türkler, Anadolu’ya geldiklerinde şaman, Budist. Maniheist rahiplerin işlevlerini Anadolu’da muska yazma ve büyü tekniklerinde uzman hocalar yüklenir (Kalafat 1999).</span></p>
<p><span>Sibirya’da kamların görevleri şunlardır:</span></p>
<ol>
<li><span>Ölü ruhunu öbür dünyaya göndermek,</span></li>
<li><span>Yersiz yurtsuz bir ruhu tahtadan bir tasvire yerleştirmek,</span></li>
<li><span>Avda şanssızlığı gidermek,</span></li>
<li><span>Hastaları tedavi etmek, gibi görevlerine rastlarız (Güngör 2006).</span></li>
</ol>
<p><span>Torosların güney doğusunda Amanos dağlarında yaşayan ve “Fırka-i İslahiye” ile yerleşik düzene geçen Osmaniye yöresi Ulaşlı Türkmenleri arasında da, ebelik kurumu yaşamaktadır. Burada da doğum etrafındaki pratiklerin ötesinde söz konusu kuruma çok yönlü bir işlev yüklendiği görülmektedir:</span></p>
<p><span>“Aralık ebelerinin görevi doğum yaptırmakla bitmez: çocuğun yıkanmasında, hastalandığında tedavi edilmesinde, annenin durumunu kontrol etmekte çocuğu olan aileye yardımcı olur. Doğumdan sonra çocuğun göbek adını koyar, göbeğini kesip pansuman eder, çocuğu yıkar, kundaklar ve ailesine teslim ederdi. Bir gece de o evde annenin başında beklediği olurdu.</span></p>
<p><span>Doğum yapan kadının evi kendi evine yakınsa her gün evine gider, ne durumda olduğunu kontrol eder, çocuğa bakacak birisi yoksa banyo yaptırıp, kundağa sarardı. Ebesi olduğu çocuğun evlilik dönemlerinde kız istenmesinde, kız verilmesinde; bunun yanında ölüm törenlerinde cenazenin yıkanmasında, mevlitlerdeki yemeklerin hazırlanmasında da önemli görevler üstlenirlerdi. Ebesi olduğu çocuklar kendilerine “ebem” diye hitap ederler, kendilerinden haklarını helâl etmesini isterler, bayramlarda ziyaret ederek, hediyelerini getirirlerdi” (Doğaner 2006).</span></p>
<p><span>Kadın kamların özelliklerinden birisi de, halkın âdet ve geleneklerinin unutulmasına izin vermeyecek uygulamalarda bulunmaktır. Kamlar genelde hayalci, şâir ruhlu ve söz dağarcığı zengin olup sembollerle düşünebilen insanlardı. Örneğin, halkın kullandığı günlük konuşma dilindeki kelime sayısı dört bini geçmezken, kamların kelime hazinesinin on iki bin civarında olduğu söylenmektedir (Beydili 2005: 511). Ulaşlı Türkmenleri arasında yaşamış olan ve hâlâ adı kendi sülâlesine lakap kalan “ZALA EBE”nin gelenek çevresindeki karizmatik etkisi ve söz ustalığı karşısında hiçbir erkeğin duramaması halk arasında biline gelmiştir. Günümüzde, Osmaniye ili Ulaşlı mahallesinde, kadınlar arasında söz ustalığı ve gelenek savunuculuğu yapanlar için, bu yüzden, ona nisbetle “Zala Ebelik yapma”. ‘”Zala Ebe gibisin” denir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Ebelerin kadın cenazelerinde, defin işlemi hazırlıklarında ve cenaze esnasında yapılacak çeşitli işlerde ön planda olduğu görülmektedir. Ulaşlı Türkmenleri yağmur dualarında ve diğer bereket törenlerinde onların dualarını almayı ve onları aralarında bulundurmayı önemsiyorlardı.</span></p>
<p><span>Türklerin geç dönem Asya tecrübelerinde de ebelik kurumunun fonksiyonel olduğu görülmektedir. Doğumda ve doğumla ilgili törenlerde çok önemli rolü olan bu ebeler, çocuk ve hamileler için, çeşitli tılsımlar yapmaktaydılar. Bu yüzden de günümüz Türkmen kadınları hastalandığında, doktor değil ebeler çağrılmaktadır (Bacon: 190).</span></p>
<p><span>Mersin yöresi Tahtacı Türkmenleri arasında, doğum esnasında ebe, işlemlerine “Benim elim değil Fatma Ana’nın eli” diyerek başlar. Doğum yapacak kadının karnını eliyle ovup doğumu gerçekleştirmeye çalışır (Selçuk 2004: 157). Söz konusu uygulamalara Türkiye’nin pek çok yöresinde rastlanmaktadır (Acıpayamlı 1974:41).</span></p>
<p><span>Anadolu’nun pek çok yerinde Fatma Ana’nın eli ile ilgili inançlar mevcuttur. “Benim elim değil Fatma Ananın eli” ifadesinin Orta Asya Türkleri arasında “Benim elim değil, Umay Ana’nın eli” şeklinde yaşadığı da bilinmektedir (Beydili 2004:584-585; Tanyu 1982:479-495; Üçer 1976:147-156; Üçer 1981:113-120). Fatma Ana inancını Doğu Türkistan’da da görmek mümkündür. Hatta, Doğu Türkistan’daki Müslüman bakşılar, pirlerinin Hz. Fatma olduğuna, bakşılığın ondan miras kaldığına inanmaktadırlar (İnan 2000: 72-90). Burada, kamlığın İslâmî forma büründüğünü görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Bu dönüşüm esnasında, Peygamberin kızı olması sebebiyle Müslüman topluluklarda Hz. Fatma’nın kendisine duyulan hürmetten dolayı pir seçildiği anlaşılmaktadır. Doğum esnasında da, doğumu yaptıran kadın, Hz. Fatma’nın manevi gücünü almakta, o söz konusu güç ile hamile kadına temas etmesiyle doğumun kolaylaştığına inanılmaktadır (Selçuk 2004: 158). Öte yandan Dede Korkut Hikâyelerinde geçen kadın tasvirlerinde, iyi kadınların Ayşe, Fatma soyundan geldiğinin zikredilmesi de bu bağlamda düşünülebilir.</span></p>
<p><span>Gerek Tahtacılar arasında, gerekse Ulaşlı Türkmenleri arasında doğum sonrasında çocuğun göbek bağının önemsenmesi ve ebesi tarafından kutsalla ilgili bir yere gömülmesi ritüeli ile; çocuğun doğumundan sonra kansız kurban ritüelini andıran ve “gömbet” diye adlandırılan kuruyemiş dağıtılması işlemlerinin fenomenolojik<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> olarak seyrine bakılacak olursa, bu pratiklerin, Orta Asya Türk geleneğinin bir devamı olduğu söylenebilir. Divanü Lügati’t-Türk’te çocuğun eşine, “son” veya “Umay” denilmektedir (DLT 1992: 123). Kazak, Kırgız ve Yakut Türklerinde çocuk dünyaya geldiğinde ziyafet verilmektedir. Ebe, bu ziyafet için buğday unundan bir yemek yapmakta; kadınlar, yemek yedikten sonra çocuğun eşini bir çukura gömmektedir (İnan 2000: 173).</span></p>
<p><span>Doğum esnasında ve hemen sonrasında ebeler tarafından yapılan bu işlemler, aslında sıradan bir canlı olan insan yavrusunun kutsalla eklemlendirilip ona atfedilen kutsiyeti, bu törensel yapı içinde, toplumsal kabulle onama pratikleridir. Çünkü çocuk doğum öncesinde, sadece fiziki bir var oluşa sahip olup, henüz ailesi tarafından tanınmamış ve toplum tarafından da kabul görmemiştir. Yeni doğan çocuk tam anlamıyla canlı statüsünü doğumu ve doğumdan hemen sonra uygulanan ritüeller ile kazanmaktadır. Çocuk, ancak bu ritüeller sayesinde toplumla bütünleşmektedir (Eliade 1991: 161; Selçuk 2004: 163).</span></p>
<p><span>Ebelerin bu bağlamda sahip oldukları olağanüstü nitelikler ve güçte dikkat çeken bir diğer husus da “ebem kuşağı”dır. Yağmurdan sonra havanın açılacağının habercisi olan gök kuşağına, bazı yörelerde ebem kuşağı denir. Halk arasındaki inanca göre, bu kuşağın, Hz. Fatma kuşağı olduğuna inanılır. Bu kuşaktaki yeşil rengin cenneti temsil ettiğine inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ebelerin doğum yaptırma esnasında söyledikleri: “Benim elim değil, Fatma anamızın eli” sözünü ve Müslüman bakşıların Hz. Fatma’yı pirleri kabul ettiği bilgisini anımsarsak ebemkuşağıyla Fatma ana kuşağı ilişkisinin de bu bağlamda yorumlanması mümkündür. Türkmen ebe analarının umumiyetle geleneksel kıyafetlerinde bellerinde sarılı ve her zaman temiz tuttukları bel kuşaklarının olduğunu, doğumlarda ve doğuma yardımcı bir araç işlevi gördüğünü; bütün bunları, onun kutsallığı inancı ile birleştirdiğimizde, “ebem kuşağı” kavramının da buradan gelen kutsallıklar neticesinde, Fatma Ana kutsallığıyla ifade edildiği anlaşılır. Öte yandan, ebemkuşağının altından geçmenin cinsiyeti değiştireceğine inanılır. Bu da yine bir yönüyle yeniden doğmayı çağrıştırır; delikli taştan geçme ritüeli gibi, yenilenmeyi temizlenmeyi sembolize eden mitlerin ölümsüzlüğünün göstergesi olan bir inanç kültünü çağrıştırmaktadır (El iade 1993).</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; erken dönemden itibaren Türk inanç sistemi içerisinde görülen “kadın kamlık” fenomeninin, kültürde süreklilik bağlamında yer aldığı, karşılaştığı yeni şartlar ve tutumlar karşısında kendisini yenilediği, değiştirip dönüştürdüğü ve sonunda yerini sağlık ocaklarında ve hastahanelerde görev alan ebe analara, ebe babalara bıraktığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ruhi ERSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Gaziantep Üniversitesi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Türk Bilig: Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span><u>Kaynaklar</u></span></strong></span></div>
<div><span>♦ ACIPAYAMLI, Orhan, (1974), Türkiye’de Doğumla İlgili Adet ve İnanmaların Etnolojik Etüdü, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ AKARPINAR, R. Bahar, (2000), “Anadolu’da Çok Tanrılı Dinler Döneminde Görülen Bereket Törenleri”, Türkbilig 2000/1, Ankara: 178-184.</span></div>
<div><span>♦ ATALAY Besim (çev), (1992), Divanü Lügat-it Türk, Cilt I-III, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BACON, E. Elizabeth, (t.y.), Esir Orta Asya, (Çeviren. Tansu Say), Tercüman 1001 Temel Eser.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2004), Türk Şaman Metinleri (Efsane ve Memoratlar), Ankara: Piramit Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2006), Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLİ, Celal, (2004), Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, (Çeviren: Eren Ercan), Ankara: Yurt Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, Saadettin, (1948), “Şamanizmin Menşei ve İnkişafı Hakkında”, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 2, Sayı 3-4, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, Saadettin, (1979), “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, Cilt XI, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul, (2001), Türk Dünyası Ortak Edebiyat Tarihi (İçinde Türk Mitolojisi Bölümü), Cilt I, Ankara: AKM Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul, (2003), “Kağanlık ve Kamlık Kurumlan Arasındaki Çekişmenin Türk Mitolojisine Yansıması Problematiğinde Yöntem Sorunları”, Bilig, Sayı 27: 21-45.</span></div>
<div><span>♦ DOĞANER, Ali, (2006), Osmaniye Yöresi’nde Yaşayan Ulaşlı Türkmenlerinin Geçiş Törenleri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1990), Dinin Anlam ve Sosyal Fonksiyonu, (Çev. Mehmet Aydın), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1991), Kutsal ve Dindışı, (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1993), Mitlerin Özellikleri, (Çeviren: Sema Rifat), Ankara: Simavi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÜNAY, Ünver, Harun GÜNGÖR, (1998), Türk Din 7ari/ıı,Laçin Yayınları Kayseri</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Harun, (2006), “Şamanizm”, İslam Ansiklopedisi, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları (Baskıda).</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, (2000), Şamanizm, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (1999), Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları İzleri. Ankara: AKM Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2006), “Anadolu’da Ulu Kadın Kişiler ve Halk İnançıları, Yörtürk Fikir, Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı 65, Ankara: 3-14.</span></div>
<div><span>♦ MARSHALL, Gordon, (1999), Sosyoloji Sözlüğü, (Çeviren. Osman Akınhay – Derya Kömürcü), Ankara: Bilim ve Sanat Yay.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, (1984), İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık, (2003), “Oğuz Kağan Destam’mn Kahramanlık Mitosu Bakımından Çözümlenmesi”, MUli Folklor, Sayı 57: 76-81.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEMİR, Nebi, (2001), “Bilim ve Teknolojideki Gelişmelerin Köy Seyirlik Oyunlarına Etkisi”, Milli Folklor, Sayı 51: 119-129</span></div>
<div><span>♦ SELÇUK, Ali, (2004), Tahtacılar, Mersin Tahtacıları Üzerine Bir Araştırma, İstanbul: Yeditepe Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SEVİNÇ, Nejdet, (1987), Eski Türklerde Kadın ve Aile, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, Hikmet, (1982), “Fatma Anamız ve El İle İlgili İnançlar Üzerine Kısa Bir Araştırma”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Cilt: IV, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TIETZE, Andreas, (2002), Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati, C. 1, İstanbul: Simurg Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük (2005), Ankara: TDK yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇER, Müjgan, (1976), “Anadolu Folklorunda ‘Fadime Ana’”, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı 1975, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇER, Müjgan, (1981), “Anadolu Folklorunda “Fadime Ana II”, Türk Folkloru Araştırmaları 1981/1.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun, (1999), “Dede Korkut’tan Ozan Barış’a Dönüşüm”. Türk Dili, Sayı 570, Haziran.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun, (2000), “Türk Sözel Kültüründe Süreklilik <osmanl hanedanl d cumhuriyete t ankara:></osmanl></span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Ayfer, (2004), “Türk Kültüründe Kadın”, Milli Folklor, Sayı 61: 111-124</span></div>
<div><span>♦ YONG-Song Li, (1999), Türk Dillerinde Akrabalık Adları, İstanbul: Simurg Yayınları.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bunlar şöyle sıralanabilir: <strong>Kız Evliya Türbesi:</strong> Edirne saray içindedir. <strong>Kız Veli (Mühürlü Sultan)Türbesi</strong>: İzmir Menemen’de Merkez Çarşı içi, müftülük yanındadır. <strong>Sarı Kız Türbesi:</strong> Bolu ili Mengen ilçesi Ağacalar köyü, <strong>Kız Dedesi</strong>: Bolu merkez Ege Mahallesi Tarlabaşı caddesindedir. <strong>Kızlar Türbesi</strong>: Kahramanmaraş kabristanındadır, <strong>Kız Türbesi</strong>: Edirne merkez Kıyık Ortaçukur Mahallesi’ndedir. <strong>Uç Kızlar Türbesi</strong>: Konya ili, Akşehir merkezde Taşmedrese yanındadır. <strong>Sır Hatunlar (Sire Hatunlar) Türbesi</strong>: İzmir Tire’de Maşa Mahallesı’nde, <strong>Şeyhetü Zeynep Türbesi</strong>: Siirt merkezde, <strong>Cimcime Sultan</strong>: Ankara ili, Haymana ilçesindedir. <strong>Sultan Hatun </strong>veya<strong> Aynalı Kadın Türbesi:</strong> Sinop ilinde, <strong>Loğusa Hatun</strong>: İstanbul – Beyoğlu Şişhane’dedir. Bu arada Bursa ilimizde de <strong>Ebe Hatun Türbesi</strong> vardır. Bu türbenin etrafında da halk inançları yaşanmaktadır. <strong>Hoş Ebe</strong> ve <strong>Gebe Sarı Kız Türbeleri</strong> Ankara Nallıhan’dadır. <strong>Kırmızı Ebe Türbesi</strong>: Ankara Kızılcahamam ilçesi Taşlıca köyündedir (Kalafat 2006: 3-14).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Halk hekimliğine örnek bir kadın hikayesi: “Hep gelirler, benim köyde de sözüm geçer. Zaten ben bunu babamdan öğrendim. Babam çevre köylerin sınıhçısıydı. Bir şey yapacağı zaman gel gizim der, beni çağırır gösterirdi. Hayvanlara bile bahardı. Mesela bir davarın ayağı girilmiş. Gel gizim şunu dut derdi. Gırığı gırığa getirirdi. Şeyle duz tahta yapardı, dört yanına gor, gara sağızınan (kara sakızla) sarardı. Adamlarınkını gara üzümünen hayvanlarınkini gara sağızınan sarardı. Adamın baldır gemiğı çuruk gemikdir. Omuz gemiği çürükdür, dirsekden aşağısı çürüktür. Boynun arha gemiğı çürüktür; ön tarafı, sağlam gemikdir.</span></div>
<div><span>Benim gizimin damadı (hemi de görümümün torunu) Osman’ın ayağının baş barmağı girilmiş. Ta şu diz gapağına gadar alçıya almışlar. Geldi, “Ana ben duramıyorum” dedi. “Aman oğlum, sök at.” dedim. Söktük attık, tekrar ben sardım eyi oldu. Uzum sarsan bile gırıh şişer, o şişmeden gorhma. Sonra datlı datlı gicişir.</span></div>
<div><span>Ben köyümde sayılırdım, sevülürdum, şindi Sivas’ta bile sayılır sevulürüm. Burada bile sınıhçı arıyanlar sora sora buluyollar. Amma şindiki adamlar değişti. Gider birisi seni ele verir, çekmiyorum. Bahmıya da (bakmaya da) gorhuyorum. Amma bana güvenen insanlar gine (yine) geliyor. Geçen gun biri söylemiş; bir garı, ahşam ezeninden sonra geldi. “Bizi Cengiz Efendi saldı.” dedi. Cengiz benim ahrabam. “O, bu işleri biliyor;, ona gıdın” demiş, bana salmış. Garı geldi; bahdım, omuzu çıhmış; yerine getirdim, gettı. Zaten, “Bana güvencin yohsa dohtura get gızım.Ben elimi sürmem.” dedim. Bana ne, niye başıma iş açıyım. Şindiki insanlar inanmıyor, höyükleri de bir şeye dutmuyorlar. Şindı o devürler öldüüü… Eskiden inanır güvenirlerdi, insanlarda çıban çıhardı, ya lohum sarardıh, ya soğanı közler sarardıh; o çıban patlardı, irin ahar giderdi, eyi olurdu. Şindi insanlara güvenemiyorum, yalan yok şındı! Bir tenesi dutar, bu yaşdan sonra beni sürüm sürüm süründürür gor şorıya. (koyar şuraya) Gine de bahıyorum, bahmadıh değılüm emme “Dohtura gedin” diyorum. Yalımıma, güvendiğim adama da bahıyorum.</span></div>
<div><span>Torunumun gizinin golü dirseğinden çıhmış. Bunlar nasıl, Allah etmiye heyecanlanmışlar, ölüyollar, dedim ki “Gizim bir bahıyım” dedim. “Bi şey yoh ne var ki yalan söylüyollar.” dedim, elime aldım, çekdim, yerine getirdim. Giz, “Babannnee golüm eyolduuu!” dedi.</span></div>
<div><span>Bütün oynah yerler çıhar, bu diz gapah bile çıhar; altına su girer, kireç bağlar, yer yapar. O zaman ayna kemiğini avuçlayıp dutuyorum, galdırıyorum, ayağı oynatıp yerine getiriyorum.</span></div>
<div><span>Hepisini babamdan öğrendim. 73 yaşındayım. Şindi de 72 yaşında ohuma yazma öğrendim. Sivas Valisi Haşan Canpolat bana belge verdi. Barabar resim çekdirdik.. Valiye dedim ki “Günah Vali Bey, ben haca gettim, resim çekdirmeyim” dedim. Dedi ki “Sen bütün Türkiye’ye örnek oldun teyze” dedi.</span></div>
<div><span><strong>Kaynak kişinin adı-soyadı:</strong> Zehra Cellat</span></div>
<div><span><strong>Doğum Tarihi:</strong> 1933</span></div>
<div><span><strong>Tahsili: </strong>Okur Yazar (okuma yazmayı geçen yıl yani 72 yaşında öğrenmiş.)</span></div>
<div><span><strong>Mesleği:</strong> Ev hanımı</span></div>
<div><span><strong>Derleme Tarihi:</strong> 25.12.2005</span></div>
<div><span><strong>İkamet Yeri:</strong> Sivas</span></div>
<div><span><strong>Not: </strong>Bu Derleme yüksek lisans öğrencimiz Birsen Akpınar tarafından yapılmıştır kendisine teşekkür ederim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Günümüzden bir ebe ana hikayesi: Anam bizim köyün ebesiydi. Köyün değil ya bütün yakın köylerden gelir götürürlerdi. Her neyse bizim gelin hastelendi. Gerçi ayı günü emme anam diyor ki “Bahıyorum. çocuğun ne ayah vaaar, ne baş var” diyor. “Heç yoh!” “Sonra” derdi, “bahdım ki çocuh, giz çocuğu. Beyle iki gat, makattan gelmiş. Bir gadım arhıya geçirdim” derdi; “önden iki taraftan böyle barınağımı dahdım(iki elinin işaret parmağını çengel biçiminde karşılıklı uzatarak) çekdim” derdi. İki gat çocuh doğum yapdırmış anam. İşde beyle, bu gadar. uzmanımış benim anam’. Şindiki dohdorlar olsa parçalallar gı. keserler, parça parça alıllar. Doğum anı gelmiş, (Eşimi kastederek “Bu benim evladım!”) rahimden çıhmış çocuğa sezeryan yapamıyollar. Şindi vakumla alıyollar onu. Bu gün temelli eyle ediyollar. Sonradan gadınlar, başka türlü çoh zorluk çekiyor, yazıh oluyor gençlere. Anam 90-95 yaşında vefat etti. Köyün erkekleri de herkesten daha çoh anamı sayarlardı. Çünkü en böyük olanının bile göbağini kesmişti. O gadar da sayılırdı sevilirdi.</span></div>
<div><span><strong>Kaynak kişinin adı-soyadı:</strong> Ayşe Aydemir</span></div>
<div><span><strong>Doğum Tarihi:</strong> 1937</span></div>
<div><span><strong>Tahsili: </strong>Okur Yazar</span></div>
<div><span><strong>Mesleği:</strong> Ev hanımı</span></div>
<div><span><strong>Derleme Tarihi: </strong>03. 01.2006</span></div>
<div><span><strong>Doğum Yeri:</strong> Sivas (Merkez-Demiryazı Köyü)</span></div>
<div><span><strong>Not:</strong> Bu derleme yüksek lisans öğrencimiz Birsen Akpınar tarafından yapılmıştır. Kendisine Teşekkür ederim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Söz konusu ettiğim Zala Ebe’nin asıl adı Zeliha olup yöre ağzında Zala olarak kullanılmıştır. Zala Ebe benim babamın babaannesidir. 1880-1960 arasında Fırka-i İslahiye’nin iskanıyla Amanos dağlarından Osmaniye’ye yerleşen göçer evli Ulaşlı Türkmenlerinin ebesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kavramla ilgili geniş bilgi ve uygulama örneği için bkz. M. Ünal, “Halk Dini Verilerinin Fenomenolojik Yöntemle İncelenmesi”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi. Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, Sayı 5, Elazığ, 2000: 227-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ebem Kuşağının Fadime Ana kuşağı olduğuna dair halk inancı Dr. Yaşar Kalafat’ın son saha çalışmalarında ulaştığı bilgilerden olup kendisiyle 29.5.2006 tarihli görüşmemizde edindiğimiz bilgidir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine
Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz. Tarih insanların mekân […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b619ee6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Dininin, İsimlendirilmesi, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Balbal.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html">Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Harun GÜNGÖR</strong></span></a>
</p><p><span>Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz.</span></p>
<p><span>Tarih insanların mekân ve zaman çerçevesi içinde meydana getirdikleri olayları, bu olayların sebep ve sonuçlarını ortaya koyan objektif bir bilimdir. Tarihçi olayların açıklamasını yaparken konu ile ilgili dokümanları (arkeolojik, etnografik. linguistik… vb.) ve olayları meydana getiren toplulukların ruhi durumlarını da dikkate almak zorundadır.</span></p>
<p><span>Dinler tarihi ise, tarihle aynı metodları kullanarak dini olayları ortaya koyma bilimidir. Böyle olmakla birlikte, tarihçi ile dinler tarihçisi arasında fark vardır. Şöyle ki; dinler tarihcisi bir dini incelerken hem tarihi, hem de incelediği dinin mahiyetini bilmek, dini bir olayın spesifik ve tarihi aşan (transhistorique) anlamını kavramak zorunda iken, tarihçi için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, tarihi olaylar bir defaya mahsus olarak meydana gelirken, fenomeni yaratanın süreç olduğu dikkate alındığında, dini olaylar bir defaya mahsus, belli bir zaman ve mekânla sınırlı olarak ortaya çıkmaz. Dini inceleyen biri için ise, tarih tüm fenomenlere bağımlılığı ihtiva etmektedir. Hiçbir dini fenomenin saf halde bulunmayacağını göz önüne alırsak, dini olayları sosyo-kültürel, ve sosyo-ekonomik olaylardan bağımsız düşünemeyiz. Bu sebeple eski Türk dinini anlamak ve kavramak için de onu sadece bir yönü ile değil, birçok yönü ile ele almak zorundayız. Bu kısa açıklamadan sonra eski Türk dini ile ilgili görüş ve düşüncelere geçebiliriz.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini ile ilgili ana kaynaklar bulmak oldukça zordur. Bu sebeple onların dini inanış ve âdetlerini ve bu konudaki bilgileri ancak kendilerine komşu olan halklardan, onların tuttuğu günlük ve yazdıkları kroniklerden öğrenmekteyiz. Ancak bu kavimlerin de Türkler hakkında verdikleri bilgilerin doğruluğu her zaman tartışma konusu olmuştur.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini hakkında en önemli kaynak hiç şüphesiz Hoytu Tamir yazıtlarıdır. İlk defa bu yazıtlarda Tanrı’ya Iduk sıfatı verilmiştir. Bu yazıtlardan sonra 732 / 734 yıllarında Orkun ırmağı kenarına dikilmiş olan abideler gelmektedir. Bu abidelerin birer mezar kitabesi olması dini terminoloji olarak çok az kavram içermesine sebep olmuştur. Kuşkusuz kitabelerde zikredilen Tengri, Yer sub, Iduk, Umay, Kut, Küç, Ülüg, Türk Tengrisi kavramları ile bütün bir dini hayatı ifade etmek imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Türkler 751 yılında yapılan Talas Savaşı neticesinde İslam alemini, Araplar da Türk Dünyasını tanıma fırsatı buldular. Türklerin inanç ve düşünceleri ortaçağ boyunca Müslüman Arap bilgin ve seyyahlarının dikkatini çekti ve onlar bu konu ile ilgili basit gözlemlere dayanan bilgiler verdiler. Ancak bu bilgin ve seyyahlar, semitik dinlerin kendilerine empoze ettiği din anlayışı ile problemleri ele alıp tesbitlerde bulundular. Bunların onunla ilgili önemli tesbitleri ise, Türklerin tek tanrıya inanmış oldukları gerçeği idi.</span></p>
<p><span>19. yüzyılda Avrupa’da başlayan dinler tarihi çalışmaları dini fenomenlerin tesbit, yorum ve açıklaması yerine, dinin kaynağının ne olduğu üzerine yoğunlaşmış; Spencer, Taylor, Durkheim, M. Müller vb. bu çalışmalara öncülük etmişlerdir. Daha sonra bu çalışmalar yurdumuzu da etkilemiş ve Ahmed Mithat Efendi bu konuda öncülük etmiştir. Ama ne yazık ki, bu araştırmalarda eski Türk dini ile ilgili hususlara rastlamak mümkün değildir. Yurdumuzda eski Türk dini konusunda ilk çalışma Ziya Gökalp<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> tarafından yapılmış olup, Gökalp bu çalışmasında eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceğine işaret etmiş, hatta bu tezini ısrarla savunmuştur. Ne var ki, Gökalp tarafından ileri sürülen bu tez M. Fuad Köprülü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ve A. İnan<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> tarafından bir türlü kabul görmemiş, bunlar eski Türk dinini Şamanizm olarak nitelemeyi ve adlandırmayı uygun görmüşlerdir. Hâlâ günümüz bazı araştırmacıları bu terimi anlamını bilmeden şuursuzca kullanmakta ve kavram kargaşasına sebep olmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Acaba sık sık sözü edilen Şamanizm nedir? Önce bunun tanımını yapmak gerekmektedir. Eliade’a göre: Şamanizm hem mistik hem büyü hem de kelimenin geniş anlamında din olan arkaik vecd tekniklerinden biridir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Couliano ise bunu bir din olmaktan ziyade, gayesi insanlar âlemine paralel, ancak görünmez ruhlar âlemi ile ilişkili ve beşeri işlerin yönetimin de ruhların desteğini sağlamaktan ibaret ekstazik ve terapötik metodlar toplamı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> olarak tanımlamaktadır. Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. O da, Şamanizm’in bir din olması ile, bir dinde Şamanî unsurların bulunup bulunmadığı konusunun birbirlerinden ayrılmasıdır. Zira dinin Şamanizm olması ayrı, bir dinde Şamanî unsurların bulunması ayrıdır.</span></p>
<p><span>Başta rahmetli hocam Tanyu olmak üzere, Türk din tarihçileri Şamanizm’in bir din olmadığı, eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceği kanaat ve inancındayız. O zaman şöyle bir soru akla gelmektedir. Madem ki, eski Türk dini Şamanizm değilse, o zaman eski Türk dinini nasıl isimlendirmek lazımdır?</span></p>
<p><span>Yukarıda ifade ettiğim gibi, kitabelerde kullanılan terimlerle bir dini tam olarak kavramak, ifade etmek imkânsızdır. Ama burada dikkati çeken temel kavram Tanrı’dır. Şimdiye kadar Türk dini ile ilgili araştırma yapanlar da Türk dininin Tanrı ekseninde şekillendiğinden hareket etmiş, diğer kavramları yarı dini kavramlar olarak görmüşlerdir. Bu durum bir bakıma ikincil kavramların neden oluşamadığı sorusunu akla getirmektedir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür Budizm, Taoizm, Hıristiyanlık (Nesturilik), Mani dini gibi evrensel dinler Türk düşünce sistemini tahmin edilenden çok daha erken devirlerde etkilemiş, bu dinlerin baskısı altında kalmış olan eski Türk dini, kendi özbenliğini ifade edip ortaya koyacak terminolojiyi oluşturamamış ve bu sebeple de kendini hep ödünç terimlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Bu da yeni problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bütün bunlar gözönüne alındığında da eski Türk dininde esas kavramın Tanrı olduğu açıktır. Öyleyse Tanrı inanışı üzerinde durmak gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Hunlar, Gök Tanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmud’un da ifade edeceği üzere; hem Gök, hem de Tanrı anlamını içeren Tengri kelimesi ile ifade ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyor, Tonyukuk Kitabesi’nde ayrıca Türk Tanrısı kavramına yer veriyorlardı. Burada bir hususu hatırlatmak gerekir. O da bütün Türk boylarının eskiden olduğu gibi, üniversel dinlerle temastan sonra da Tanrı kelimesini kullanmış olmalarıdır. Ancak 762 yılında Mani dinini kabul eden Uygurlar sebebi pek anlaşılmasa da Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay, Kün-ay kelimelerini ilave ederek, Kün Tengri, Ay Tengri, Kün-ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır.Acaba sözü edilen, kendine inanılan bu Tanrı hangi özelliklere sahiptir?</span></p>
<p><span>Eski Türkler Tanrı’nın antropomorfik bir özellik taşımadığından hareketle onun resim ve heykellerini yapmamışlardır. İşte bu Tanrı gerek yapılan folklorik araştırmalardan, gerekse kitabelerden anlaşılacağı üzere yaratıcı bir özelliğe sahiptir.</span></p>
<p><span>Fonksiyonel olup olmaması açısından bakıldığında ezeli ve ebedi yani bengü, mönke, mengü olan, hakanlara güç ve kut veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonu ile insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu Tanrı, Sami kültür ağırlıklı dinlerde olduğu gibi müdahaleci değildir. O, insanların işlerine doğrudan karışmayıp sosyal düzen bozulduğu zaman bu düzenin korunması için bakanlara yardım eder. Bu özelliği ile Türk Tanrısı Deus Otiosus bir karakter arzetmektedir Bu husus daha sonra İbn Sina ve Farabi’nin düşüncesinde de kendini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Bazı Türk destan ve hikâyelerinde Tanrı’nın çocuklarından bahsedilmekle birlikte, Eliade’ın de ifade ettiği gibi, Türk Tanrı anlayışında kutsal evlilik (hierogamie)e rastlanmaz.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Yani Türk Tanrısı Asur, Babil, Yunan ve Roma tanrıları gibi tanrıçalarla evlenmezler. Aslında Türkler’in zihni mentalitelerinde ve dil mantıklarında Sami ve Hint-Avrupa dil ailesine mensup kavimler gibi erkek-dişi ayrımına rastlanmaz. Türkler kainatı bir bütün olarak kavrarlar. İşte bu yüzden Türklerde kadın-erkek ayrımı da yoktur.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı anlayışının neolitik çağda ortaya<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> çıktığından hareketle günümüze kadar bu Gök Tanrı’nın orijinal şeklini koruyup korumadığı tartışılabilirse de, tarihin ilkel diye nitelendirebileceğimiz teofani (theophanie)leri değiştirdiğini kabul edersek, Harva’nın da belirttiği gibi, Tanrı’nın da ilkel ve belirsiz biçimde kalmadığını ifade edebiliriz. Hatta bu şekillenmede üniversel dinlerle ilişkinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu etkilerin hiçbir zaman Tanrı’nın orijinal strüktürünü değiştirmeyi başardığını ise kabul etmek imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Salamon Reinach başta olmak üzere bir kısım araştırmacı Moğol devri etkisi ile ortaya çıkmış Erlik’i Bay Ulgen’in karşısına yerleştirerek eski Türk dini sisteminin dualist bir karakter arzettiğini ifade etmişlerse de,<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> bu görüşe katılmak mümkün değildir.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini Monoteizm’dir. J. P. Roux bu monoteizmi politeizmle iç içe girmiş bir monoteizm olarak nitelemekte,<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> bir bakıma Hıristiyan monoteizmini eski Türk dinine uygulamak gibi bir davranış sergilemektedir. Bu görüşü benimsemek mümkün olmadığı gibi, onu henoteizm olarak nitelemek de imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı ekseninde şekillenmiş olan eski Türk dini monoteizmini basit benzetmelerle Hanifilik olarak isimlendirmek de bizce yanlıştır. Bu yanlış ve farklılıkların birinci sebebi; eski Türk yazıtlarının farklı değerlendirilmesi yanında, çok geniş bir coğrafi alanda yaşayan Türk kavimlerinin herhangi birinde tesbit edilmiş inanışların genelleştirilmesi, ikinci sebebi ise; dinin kendi terminolojisi dışında, hemen hiç kullanmadığı terim ve terminoloji ile adlandırılması yoluna gidilmesidir. Eğer bir din kendi terminolojisi dışında başka bir dinin terminolojisi ile izah edilirse, bu, izah edilen dini o dinin kalıpları arasında hapsetmek anlamına gelir ve bu da söz konusu dini anlaşılmaz duruma sokar.</span></p>
<p><span>Burada eski Türkler acaba kendi dinlerini nasıl adlandırıyorlardı? diye bir soru sorulabilir. Bu konuda kesin bilgiler olmamasına rağmen Sovyetler Birliği döneminde bazı Türk topluluklarının kendilerinin Şamanist oldukları hakkında nitelemelere karşı çıktıkları bilinmektedir. Kendi dinlerinin isimlendirilmesine gelince, yapılan araştırmalar ve elde edilen dokümanlar gösteriyor ki, eski Türkler dinle iç içe bir hayat yaşıyorlardı. Toplum geliştikçe din de bu gelişmeye paralel olarak gelişiyordu. Günlük hayatın bir parçası olan din, Yahudilik, Zerdüştlük, Budizm… vb. gibi ayrı toplumsal gerçeklik olarak kurumsallaşmamıştı. Bu sebeple olmalı ki, Türkler kendi dinlerine bir isim vermemişlerdir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak denilebilir ki, eski Türk dini animistik, totemistik ve atalara tapınma gibi bir takım özellikler gösterse de onu Lev N. Gumilev’in belirttiği gibi halkın Gök Tanrı’ya, aristokratların da atalara tapındıkları<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> şeklinde ikili bir şemaya oturttuğu, nitelik yönünden de bir nevi animatizm olarak ifade ettiği düşünceye katılmak mümkün olmadığı gibi, J. P. Roux’nun dediği gibi Moğol etkisi ile yeniden canlandırılmış bir çeşit Şamanizm olarak da kabul etmek mümkün değildir. Bize göre eski Türk dini, Gök dini, Gök Tanrı merkezli, onun etrafında şekillenmiş, tamamen kendine özgü bir monoteizmdir ve onu ancak Gök Tanrı Dini olarak isimlendirmek mümkündür.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Harun GÜNGÖR</strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: Umay Günay Armağanı. Ankara 1996: 34-39.</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ziya Gökalp: Türk Medeniyeti Tarihi. (Haz. Kazım Yaşar Kopraman-İsmail Aka), İstanbul 1976: 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Fuad Köprülü: Türk Tarih-i Dinisi. İstanbul 1341: 45 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Abdülkadir İnan: Tarihte ve Bugün Şamanizm. (II. Baskı), Ankara 1972: 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mircea Eliade: Le Chamanisme et Les Techniques Archaique de L’extase. Paris 1951: 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Eliade, İ.P. Couliano: Dictionnaire des Religions. Paris 1990:  90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kaşgarlı Mahmud: Divanü Lügat-it Türk. (Çev. Besim Atalay), Ankara 1986, C. III: 377.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Eliade: Traite D’histoire des Religions. Paris 1974: 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Paul Poupard: Les Religions (deuxieme Editions). Paris 1989: 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Salamon Reinach: Orpheus, Histoire des Religions. Paris 1976: 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Jean Paul Roux: La Religion des Turcs et des Mongols. Paris 1984: 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Lev N. Gumilev: Drevniya Türki. Moskva 1993: 75.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari</guid>
<description><![CDATA[ Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları
Horasan ve Curcan Türklerinin, yani İran-Turan hududundaki Türklerin İslam ordularıyla halife Ömer zamanında temasta bulunduklarına dair haberler vardır. Tabarî’nin naklettiği bir rivayete göre Curcan Beyi olan Türk Sul ile Arap komutanı Süveye (Kahire 1939 baskısı Süveyd, cüz III s. 233) İbn Mukarran hicretin 18. yılında (M. 639) bir antlaşma yapmışlardır (Tabarî, Leiden basımı sah. 658). […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b4840fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Müslüman, Türklerde, Şamanizm, Kalıntıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Samanizm-02-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html">Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülkadir İNAN</strong></span></a>
</p><p><span>Horasan ve Curcan Türklerinin, yani İran-Turan hududundaki Türklerin İslam ordularıyla halife Ömer zamanında temasta bulunduklarına dair haberler vardır. Tabarî’nin naklettiği bir rivayete göre Curcan Beyi olan Türk Sul ile Arap komutanı Süveye (Kahire 1939 baskısı Süveyd, cüz III s. 233) İbn Mukarran hicretin 18. yılında (M. 639) bir antlaşma yapmışlardır (Tabarî, Leiden basımı sah. 658). Bu rivayet doğru ise Türklerle Arapların karşılaşmaları Kadisiye zaferinden iki yıl sonra ve Nihavend zaferinden dört yıl önce olmuştur. Horasan’daki Türk beylerinden Nizak tarhan ve Toharistan’daki Karluk Yabgusu Arap ordularıyla hicretin 31. yılından itibaren bazen çarpıştılar, bazen de barıştılar. Nihayet, Haccacın ve onu komutanlarından Kuteybe’nin sert ve merhametsiz siyasetleri Horasan’da güveni sağladı. Araplar Maveraünnehir’e girdiler. Buhara ve Semerkant fethedildi. Kuteybe’nin muzaffer orduları hicretin 95 (M. 713) yılında Fergana ve Taşkent üzerine yürüdü. Buhara’da bir puthane camiye çevrildi.</span></p>
<p><span>İslâm ordularıyla ilk temasa gelen Türkler Zerdüşt, Buda, Mani ve kısmen Nesturî Hıristiyan dininde idiler.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> İslâm dini bunlar arasında çok yavaş yerleşiyordu. Buhara ve Semerkant fethinden sonra Araplar, küçük Türk beylikleriyle değil, fakat Büyük Türk hakanlığı ordularıyla karşılaştılar. Bu Türkler Şamanist idiler. Doğu Kök Türk (Göktürk) ordusu İslam tarafından fethedilen Soğd ülkesine, yani Semerkant çevresine girdiler. Orhon yazıtlarında bu olay zikredilmektedir. Batı kök Türk (Türgeş) hakanı Solu İslam ordularına uzun müddet, hicretin 119. yılına kadar, mukavemet gösterdi.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Araplar bu hakana Ebul Muzahim, yani “süsen, vuran öküz”, lâkabını taktılar.</span></p>
<p><span>Hicretin III. yüzyılında Maveraünnehir İslâm memleketi oldu. Fergana’da ve aşağı Sırderya boylarında Müslüman Türkler çoğaldı. Bununla beraber İslâmiyet’in Türkler arasında yayılması ancak hicretin IV. yüzyılında oldu.</span></p>
<p><span>İbn Fadlan, hicretin 310. yılında, TürkBulgar kanlığına giderken kalabalık oğuz boyları ve Başkurt Türkleri içinden geçmiş, bunların yaşayışlarına, örf ve âdetlerine dair mufassal malumat vermişti.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Onun tavsifine göre Oğuzlar ve Başkurtlar Şamanist idiler. Ölüler kültü, su kültü, defin ve yog (matem) törenleri tıpkı VIII. asırdaki Kök Türklerdeki gibi idi. Bununla beraber İslâm dini tesiri altına girmiş bulunuyorlardı. Müslümanlara hoş görünmek için kelimei şehadeti söylüyorlardı, “bir Tanrı” diyorlardı. Aşağı Sırdeya havzasında İslâm süratle yayılmakta idi, Selçuk Sübaşı bu Şamanist soydaşlarından ayrılıp Müslümanlara katıldı, onun torunları zamanında bütün Oğuzlar Müslüman sayıldı.</span></p>
<p><span>İbn Fadlan’ın seyahatinden 30-40 yıl sonra Karahanlılar devleti birdenbire Türk İslâm devleti olarak meydana çıktı. Menkıbeye göre Karahanlılardan ilk Müslüman olan Hakan Satuk Bugrahan idi (vefatı 955). Rivayete göre onun zamanında iki yüz bin çadır Türk halkı Müslüman olmuş imiş. Her halde bu Türkler arasında İslâm mürşit ve da’ileri çoktan beri faaliyette bulunmuş olsalar gerek. Bilhassa Emeviler saltanatına düşman olan partiler, Türklerin yardımına güveniyorlardı. Bu yeni Müslüman Türklerin çoğu muhakkak ki Şamanistlerden idi. Budist ve Hıristiyan Türklerin Timur devrine kadar mukavemet gösterdikleri malumdur.</span></p>
<p><span>Bugün Türk milletinin %90’ı Müslüman’dır. Bunların hepsi aynı tarihte Müslüman olmuş değillerdir. Hattâ aynı kavim olan Oğuzların tamamıyla İslâmlaşması iki asır boyunca devam etmiştir. Kıpçak Bozkırlarının İslâmlaşması IX. asırdan XIV. asır başlarına kadar sürmüştür.</span></p>
<p><span>Hülâsa: Eskiden Müslüman olan Türklere, Şamanist Türklerin doğudan ve şimâlden gelerek asır asır karışmaları Şamanizm âdet ve örflerin, hatta akidelerinin, canlılığını muhafaza etmesine sebep olmuştu. Eskiden Müslüman olan Buhara uleması XVI. asırda KazakKırgızları “müşrik” saymışlardır. Halbuki Kırgızlar resmen çoktan Müslüman idiler.</span></p>
<p><span>Sultan Sencer zamanında Semerkant çevresine gelen Karluk Türkleri “müşrik” sayılmışlardır. Halbuki bunlar da resmen Müslüman Karluklardı. Fakat hayat tarzları, kıyafetleri, örf ve âdetleri bakımından, hicretin ilk asrından beri Müslüman olan Buhara ve Semerkant ahalisine uymuyorlardı. Bunlara iltihak eden bir seyyid hakkında Buhara âlimlerinden biri:</span></p>
<p><span>“Bir adamın, muttaki Müslümanın razı olmayacağı bir elbise giymesi şer’an hoş görülmeyecek bir şey değil mi? Peygamber evlâdından bir adamın Karluk kılığında meydana çıkması İslâm dininde pek nadir görülmüş haldir” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Görülüyor ki Karlukların dini değil, elbiseleri bahis mevzuudur.</span></p>
<p><span>X. yüzyılın ortalarında toplu olarak Müslüman olan Bulgar Türkleriyle Karahanlı devletine tabi Türklerin XIXII. yüzyıllarda büyük şehir ve kasabalarda yaşayanların İslâm dinini epeyce benimsemiş olduklarında şüphe yoktur. Fakat köy halkı ile göçebe boyların Müslümanlığı formaliteden ibaretti. Bunların Müslümanlığı, XVIII. yüzyılda Kıpçak bozkırlarından göçüp konan KazakKırgızların Müslümanlığı gibi Şamanizm’le karışık Müslümanlık olmuştur. XI. yüzyılda, Bağdat gibi hilâfet ve İslâm kültürü merkezinde İslâm terbiyesi alan Kâşgarlı Mahmud’un “Divanü LûgatitTürk”ü bu bakımdan tetkike değer bir eserdir. Eski Şamanist Türklerin “yavrular hamisi” diye takdis ettikleri “Umay” adlı ilâheyi zikrederken diye izah ediyor. Malumdur ki “sahip” hem bugünkü anladığımız mânada kullanıldığı gibi hem de “arkadaş, eş” manasına gelir. Mahmud Kâşgari eski Şamanist Türklerin “yavru idisi” dediklerini Arapça tam karşılığıyla diye tercüme etmekle beraber diye ilâve ederek Umay’ı ilâhelikten çıkarıp “eş” yapıyor. Bununla beraber tam olarak Şamanizmdeki Umay’ı hatırlatma şu izahı veriyor:</span></p>
<p><span>Burada ÂGC diyor. Halbuki “PÜ0 kelimesi Şamanizme göre tercüme edilirse Edg Gg denilmesi gerekirdi. Gerçekten “eş” (son) için Yakutlarda ve KazakKırgızlarda kadınlarca bir tören yapıldığını etnograflar tespit etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Kâşgari’nin “ıdık” yani koruyucu ruhlara nezir olarak salıverilen hayvan hakkındaki izahı da Şamanizmdeki izahtır. Bugün bile Şamanist Türklerde ızık töreni en mühim dini törenlerden biridir. KâşgarÎ’nin bu izahlarından anlaşılıyor ki XI. yüzyılda Müslüman Türklerde de bu âdet devam ediyordu. Kaşgarlı Mahmud bu âdeti hiç de yadırgamadan şöyle tavsif ediyor: “yünü kırkılmaz, yük vurulmaz, salıverilir, sahibine nezir içindir. Bu tavsifteki .>”X}JIÜ} Bu tasnifteki e>”X} tam Şamanizmdeki izahtır. ızık ruhlardan birinin mülküne verilen hayvan sayılır. Kâşgarlı ise bunu İslam dinine göre “hayvanın sahibi için nezreder” diye anlamak veya anlatmak istemiştir.</span></p>
<p><span>XI. yüzyılda doğudaki Müslüman Türkler Şamanizmdeki yog (matem) törenini de İslâmiyet bakımından izah ederek yaşatmağa çalışmışlardı. Kâşgarlı Mahmud (Besim Atalay tercümesi cilt III s. 143) “Yog, ölüyü gömdükten sonra dönenlere üç veya yedi güne kadar verilen taamdır” diyor. Halbuki Yog Şamanist Türklerde “ölüler kültü” ile bağlı en büyük törenlerden biridir. Bu törende taamın yalnız dirilere değil, fakat ölülere, bilhassa ölülere, ikram edildiğine inanırlar. Mahmud’un Çağdaşı olan Yusuf Hacip XI. yüzyılda telif ettiği Kutadgu Bilig’de “yog aşı”nı zikretmektedir.</span></p>
<p><span><span><em>Ya yogka bolur aş ölüg atına</em></span> (Mısır nüshası, 272)</span></p>
<p><span>Şamanizmin kuvvetle hüküm sürdüğü iptidai devirlerde “yog aşı” yahut “ölü aşı” denilen tören ve âyin doğrudan doğruya ölüyü doyurmak ve memnun etmek için yapılmıştır. Altay dağlarının ormanlarında iptidai yaşayan Şamanistler bugün bile bu yog âyininde ölüye “yeiç! Bize ve hayvanlarımıza dokunma!” diye hitap ederler ve ölünün bu törende hazır bulunduğuna inanırlar.</span></p>
<p><span>Göktürklerde yog töreninin çok tantanalı ve muhteşem yapıldığını Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Burada Kültegin için yapılan “yog” töreni tasvir edilmektedir. Bu yas törenine Kıtay, Tatabı, Çin, Tibet, Acem, Buhara, Türgeş, Kırgız hükümdarları veya mümessilleri iştirâk etmişlerdir. Bu tören defin ve cenaze töreni değil “yog aşı” töreni idi.</span></p>
<p><span>Aş (yog) töreni son zamanlara kadar KazakKırgız Türklerinde VII. yüzyıldaki gibi bütün ihtişamı ile yapılırdı. Biz kendimiz bu törelerde bulunduk. KazakKırgızlar bu Şamanizm kalıntısı olan törene İslâmî renk vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Yüzlerce çadırdan birinde hoca ve hafızlar Kur’anı kerim okurlar; hatim indirirler. Başka teferruat hep Şamanizm âdetine göre icra edilir. Ölünün mezarına kımız saçılır, et parçaları atılır, kesilen hayvanların yağlarından parçalar alınıp “tiyebersin!” (“yani “ölüye değsin!”) diye ateşe atılır. Kur’anaı Kerim okuyan hafızların sesleriyle ağıt (coktav) söyleyen kadınların sesleri birbirilerine karışır.</span></p>
<p><span>Birçok Rus etnografları ve Türkologları KazakKırgızların “aşyog töreni” ni tasvir etmişlerdir. W. Radloff “Aus sibirien” adlı klâsik eserinde (Cilt II S. 485-487) bu törenlerden birini tasvir ediyor. Bu törene beş bin kişi iştirâk etmiştir, 30 at,150 koyun kesilmiştir. Radloff bu törenin iç yüzünü ve teferruatını görememiş olsa gerektir. Şamanizm âdetlerinden ancak ölünün bindiği atın kuyruğunu kestiklerini söylüyor. Fakat “Kırgızların defin törenlerinden başka Müslümanların dehşet duyduklarını” kaydediyor. Kazak Kırgızların “yog” törenleri Sovyet hâkimiyetinin ilk 10 yılı içinde Altaylarda devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud birçok Şamanizm âdet ve inançlarını tespit etmiş ve hiçbir yerde “neuuzu billâh” formülünü kullanmamıştır. Anlaşılıyor ki XI. yüzyılda bu Şamanizm kalıntılarına İslâmi bir şekil verilmişti.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud ile Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in eserlerini yazdıkları zamanda Karahanlı Türklerinin Müslümanlıkları ancak bir asırlıktı. Bu devirde Şamanizm geleneklerinin çok canlı olmasına şaşılmaz. Fakat aynı ülkede bin yıl sonra yapılan araştırma ve incelemelerle Şamanizmin İslam perdesine bürünerek yaşadığı tespit edilmiştir. Dikkate değer ki yaptıkları, Şamanlıktan başka bir şey olmayan Doğu Türkistan bakıcıları (yerli tâbire göre “oyun”ları) kendilerinin pirleri olarak Hazreti Fatma’yı tanırlar. Güya Hazreti Fatma’ya bu sanatı Cebrail öğretmiş imiş. Resmen Müslüman olan bu Şamanlar, başka sanat erbabı gibi, kendilerine mahsus lonca teşkil etmişler ve bunun tüzüğü olarak bir risale de yazmışlardır. Bu risaleye “risalei perihan” yahut “peri hanlık risalesi” adını vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu isim, eski Budizmdeki “Burhan” (Buda) adının kitaba uydurulmasından başka bir şey değildir: “Purhan”ı “peri okuyan” (perihan) şekline sokmuşlar, gûya böylece İslâmî bir şekil vermişlerdir. Malov tarafından tasvir edilen törenle Altay kamlarının, Yakut oyun’larının tören ve âyinleri arasındaki fark, bu Müslüman Şamanların “işe başladım bismillâh!” demelerinden ve Altay kamlarının tanrıları yerine peygamber ve İslam azizlerini söylemelerinden ibarettir. Doğu Türkistan’ın eski Şamanları, her meslek erbabı gibi, zamanın ve muhitin icaplarına uyarak eski ilâhlarını atmışlar, bunların yerine peygamberleri, velileri sokmakla sanatlarını yaşatabilmişlerdir. Bunların parlak âyinleri, istiğrak haline geldikleri zaman yaptıkları harikalar, cahil halk için üfürükçü hocaların “üftüf”lerinden daha cazip olmuştur. Üfürükçülük de Şamanlık kalıntısı olmakla beraber zoraki İslâmlaşmaya çalıştığı için tam mânasıyla tereddi etmiş Şamanlıktır. Şamanlığın gerçek mümessilleri bulunan yerlerde üfürükçülük tutunamıyor. Sözün kısası: Doğu ve Batı Türkistan Müslümanları arasındaki eski Şamanizmin son mümessillerinin hâlâ yaşamakta olduğu görülüyor.</span></p>
<p><span>Batı Türkistan Müslümanları arasında da Şamanizm geleneklerine rastlanır. Semerkant çevresinde bulunduğum sıralarda, hicretin birinci asrından beri İslâm merkezlerinden biri olan bu beldenin yakınındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dini törende bulundum. Törenden sonra herkes ağaçlara paçavra bağladı. Yanımda bulunan aydın bir Özbek bana başka bölgelerdeki ziyaretgâhlar hakkında şu malûmatı verdi: 1) Usmat yanında (Semerkant’tan iki günlük mesafede) Bağ mezar pınarı vardır. Pınar üzerinde tuğ asılmış, burada her yıl kurban keserler; 2) Yeni kurgan istasyonu civarında Sadu Vakkas Mezarı vardır. Çevresi bağlı paçavralarla doludur. Mezar üzerinde tuğ vardır. Paçavra bulunmazsa hiç olmazsa bir boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmalıdır; 3) Hocai Sengi Hâk, taş olmuş bir velidir (halbuki üzerinde Sanskritçe Buda formülü yazılmış bir Buda heykelidir). Buna kurban keserler; paçavralar bağlarlar; 4) Hocant şehri civarında “Evliya tirek” (yani evliya kavak) vardır. Çocuğu olmayan kadınlar bu ağacın altında dua ederler, paçavra bağlarları,<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> 5) Ürgüt kasabası civarında Hazreti Beşir mezarı vardır. Yanındaki ihtiyar çınar ağacı mübarek (kutluk) sayılır. Bu ağaca o kadar çok paçavra bağlanmıştır ki dalları görünmez; 6) ŞirAbâd kasabası civarındaki Karatağ kutlu sayılır. Dağın tepesinde bir evliya mezarı bulunduğuna inanırlar. Burası ÖzbekLakay boyunun ziyaretgâhıdır. Her yıl buraya toplanıp kurban keserler, ağaçlara yine paçavra bağlarlar. Özbekler arasında hastalara bakan ve Şaman âyini yapan bahşılar da vardır.</span></p>
<p><span>Bu ülke hicretin birinci asrından beri İslâm memleketi olmuştur. Büyük fakirler, hadis âlimleri, İslâm mücahitleri, büyük mutasavvıflar yetiştirmiş ülkedir. Buna rağmen Şamanizm gelenekleri Müslüman velilerin uydurma mezarlarına sığınarak bin yıl yaşamasını sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Türkistan Türkmenlerinde de eski Şamanizm gelenekleri purhan denilen halk hekimi tarafından devam ettirilmektedir. Türkmen folkloru toplandıkça Şaman duaları ve ilahileri meydana çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>IX-XI. asırlarda İran’da, Elcezire’de, Mısır’da yerleşen Türk kavimlerinin Şamanizm geleneklerini yaşatıp yaşatmadıklarını bilmiyoruz. Bununla beraber İslâm dini uğrunda cihatlar yapan Anadolu ve Azerbaycan Oğuzlarının “Müslümanlıklarının XIV. asırdaki mahiyeti hakkında Dede Korkut hikâyelerinden ve muhtelif tarikat şeyhlerinin menkıbelerinden öğrenebiliyoruz.</span></p>
<p><span>Dede Korkut hikâyelerinde Şamanizm kültlerinden dağ, su, ağaç, kültleri pek açık olarak göze çarpmaktadır. Dirsehan oğlu Bugaç hikâyesinde anası oğlunun başına gelen felâketi dağ ruhundan bilmiş olacak ki “otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin taşa dönsün!” diye dağa hitap ediyor. Şamanizmde ruhlara karşı bazen böyle “Kargış”, yani beddua da söylenir. Altaylı Şamanist avda muvaffak olamazsa orman ruhu için yaptığı sanamı sokağa atar ve ona karşı küfreder.</span></p>
<p><span>Salur Kazanhan’ın oğlu Uruz ağaca şöyle hitap ediyor:</span></p>
<div><span><em>Ağaç ağaç desem arlanma ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Mekke, Medine’nin kapısı ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Musa Kelimin asası ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Büyük büyük suların köprüsü ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Kara kara denizlerin gemisi ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Şahı Merdan ‘Ali’nin eğeri ağaç </em></span></div>
<div><span><em>Eğer erdir, avrattır korkusu ağaç</em></span></div>
<p><span><em>Beni sana asarlarsa kaldırma ağaç</em></span></p>
<p><span>Ağaca hitaben söylenen bu sözlerden Musa Kelim, Şahı Merdan Ali gibi sözler çıkarılırsa Altaylı Şamanistlerin mukaddes ağaçları için söyledikleri ilâhilerinden farkı yoktur.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Salur Kazan suya hitaben şöyle diyor:</span></p>
<div><span><em>Çığınım çığınım kayalardan akan su</em></span></div>
<div><span><em>Ağaç gemileri oynadan su</em></span></div>
<div><span><em>Hasan’la Hüseyin’in hasreti su</em></span></div>
<div><span><em>Bağ ve bostanın ziyneti su</em></span></div>
<div><span><em>Ayşe ile Fatma’nın nigâhı su</em></span></div>
<p><span><em>Kara başım kurban olsun suyum sana!</em></span></p>
<p><span>Bu da Altaylıların ırmak ve göl ruhlarına (yersu’ya) söyledikleri ilâhilerden farksızdır.</span></p>
<p><span>Eski Oğuz boylarının hayatını, geleneklerini aksettiren Dede Korkut hikâyeleri XIIXIV. yüzyıllarda Doğu Anadolu’da yaşıyan Oğuz boyları arasında, şüphesizdir ki, çok söylenmiş hikâyelerdir. Bu hikâyeleri anlatan ve dinleyen Oğuzlar ve bu hikâyeleri kitap şekline sokan ozanyazarlar muhakkak ki bu hikâyelerdeki hayatı yaşıyorlar, orada söylenen inanç ve âdetleri yadırgamıyorlardı. Bunlar Müslüman idiler. Bizans sınırlarında i’lâyı kelimetullah için cihat yapıyorlardı. Fakat Müslümanlıkları “arı sudan abdest alıp iki rekât namaz kılmak”tan (o da sıkıştıkları zaman) ibaretti. Bunların ezan okuyan müezzinleri de “tat eri” yani İranlı, yahut İranlaşmış bir softa idi. Bunu Dirse Han’ın şu sözlerinden anlamak mümkündür:</span></p>
<div><span><em>Salkım salkım tan yilleri esdiğinde</em></span></div>
<div><span><em>Sakallı bozan turay sayradıkta</em></span></div>
<p><span><em>Sakalı uzun tat eri banladıkta…</em></span></p>
<p><span>Yani “sabah namazına sakalı uzun acem seslendikte” diyor. Demek ki XIV. yüzyıl Oğuzlardan imamlık ve müezzinlik yapabilecek adam kendi aralarından çıkmıyordu. Bu bakımdan bu Oğuzların durumu XVIII. yüzyıl Anadolu Yürükleriyle XIX. yüzyıl KazakKırgızların durumundan farksız olmuştur.</span></p>
<p><span>XIV. yüzyıl Oğuzlarında yas ve ölü aşı törenleri eski Şamanist Oğuzların törenlerinden az farklı olmuştur. Dede Korkut’ta tasvir edilen matemde görülen yüz yırtıp, saç yolup ağlamak, bağıra çağıra ağıt söylemek, beyaz çıkarıp kara giymek, ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek, at kesip aş vermek tamamıyla Şamanizmin ölüler kültüne mahsus âyinlerindeki unsurlardır. Oğuz kahramanı savaşa giderken yakınlarına “üç yıl bekle, gelmezsem benim öldüğümü bil, aygır atımı kesip aşımı ver” diyor. Beyrek adlı bir kahraman ölmek üzere iken arkadaşlarına “ak boz atımın kuyruğunu kesiniz!” diyor. Beyrek öldükten sonra “Akboz atın kuyruğunu kestiler. Kırk elli yiğit ak çıkarıp gök sarındılar, sarıklarını yere vurdular. Beyrek diye çok ağladılar…” Ağıt söylerken Oğuz kadınları yüzlerini yırtarlar, saçların yolarlardı. “Beyreğin babası sarığını kaldırıp yere çaldı. Çekti, yakasını yırttı, oğul, oğul diye inledi. Ak bürçüklü anası büldür büldür ağladı. Gözünün yaşını döktü. Acı tırmak ak yüzüne çaldı, kargı gibi saçını yoldu. Beyreğin yavuklusuna haber oldu. Banı çiçek karalar giydi, ak kaftanını çıkardı; güz elması gibi al yanağını yırttı. Bunu işitip Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar ak çıkardı kara giydi, yâr ve yoldaşları akı çıkarıp karalar giydiler. Kalabalık Oğuz beyleri Beyrek için “azim yas tuttular.”</span></p>
<p><span>Ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek âdeti KazakKırgızlarda, Kumuklarda son zamanlara kadar yürürlükte olan bir âdettir. Savaşlara fedaî olarak girenler de atlarının kuyruğunu keserlerdi. Bu âdet Türkistan hanlarından Taşkent hanı Mahmut Han ve kardeşi Ahmed Han’ın, Şeybani Muhammed Han ile savaşan askerlerinde görülmüştür. Muhammed Han’ın şairlerinden Muhammed Salih Bey bu askerleri tavsif ederken şöyle diyor (Şeybaniname Vambery neşri S. 268):</span></p>
<div><span><em>Tüzüben rezm kılur vakt esas</em></span></div>
<div><span><em>Asıp at boynıga bir turfe kutas</em></span></div>
<div><span><em>Lik ölgen atının kuyruğu ol</em></span></div>
<p><span><em>Begleri hanlarının buyruğu ol</em></span></p>
<p><span>Her halde Özbeklerde ve Timur Çağataylarında bu âdet unutulmuş olsa gerektir ki Muhammed Salih bu kuyrukları “ölen atların kuyruğu” zannetmiştir. Bununla beraber Çağatay sözlüklerine “at kuyruğunu kesmek” anlamına “tulla” kelimesi kullanılıyor ki “atıtul yapmak” demektir.</span></p>
<p><span>Şamanizm matem töreninde atın kuyruğu kesildiği gibi, ölünün karısının saçları da, matem ve dulluk alameti olarak, kesilirdi.</span></p>
<p><span>Altay dağlarının şimal taraflarında ormanlık bölgelerde yaşayan ve henüz Şamanizmden kurtulamayan Beltir Türkleri ölülerini Şaman töresine göre gömdükten sonra dul kalan karısının saç örgülerini ortasından keser<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Dikkate değer ki bu Şamanlık törenindeki bu unsurun çoktan Müslüman olan ve İslâm dini uğrunda savaşan Aydın oğullarında da bir görenek olarak yaşadığını görüyoruz.</span></p>
<p><span>Fatihin veziri Mahmut Paşa adına yazılan “Desturnamei Enveri” de Aydın oğlu Mehmet Paşa’nın ölümünden bahsedilirken, matem alâmeti olarak oğlu Umur beyin saçını kestiği söylenmektedir.</span></p>
<div><span><em>Hasta Mehmed beg ölür andan gider</em></span></div>
<p><span><span><em>Kesti paşa saçın anda ah eder</em></span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>Demek ki Aydın Oğuzları XIV. yüzyılın ortalarına kadar matemde saç kesme âdetine riayet etmişlerdir. Bu âdet Şamanizmde çok eskidir. İbn Fadlan bu âdeti Bulgar Türklerinde müşahede etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Defin töreninde at kuyruğunu kesme âdetinin milâttan önceki IIIIV. yüzyıllarda mevcut olduğunu Altaylardaki “donmuş mezar”lardan çıkarılan atların durumu göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu devirde atın kuyruğunu kesme yerine yelesini kesip kuyruğunu örme âdeti de vardı.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu âdet bugünkü belirtilerin geleneklerinde tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Gerek etnografya ve folklor ve gerek arkeoloji araştırmaları gösteriyor ki Şamanizm çok muhafazakâr ibtidaî bir dindir. Türk kavimlerinin muhtelif kültür dairelerine girmelerine ve muhtelif dinlere girip çıkmalarına rağmen en koyu Şamanizm İslâm dinine merkez olan yerlerde bile tutunmaktadır.</span></p>
<p><span>Mezarlara ve ağaçlara nezir olarak paçavra bağlamak en iptidahi Şamanizmin geleneklerinden biridir ve bütün Müslüman Türklerin halk tabakası içinde dini bir vazife imiş gibi telâkki edilmektedir. Şamanist bu “nezr”i dağ, orman, ağaç, su ruhlarına, umumiyetle “yer su” dediği tanrıya bağışlar, “yer su” ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır; az şeye kanaat ederler. Darılmadıkça kanlı kurban istemezler. Müslüman Türkler ise bununla bir velinin ruhundan istimdat ederler. Yani “yer su” tanrıları gerçek veya uydurma velilerin mezarlarına yerleşerek eskiden Şamanlık devrinde hakkettikleri paçavraları almakta devam ediyorlar.</span></p>
<p><span>Ankara’dan 90 kilometre mesafede Kızılcahamam çevresinde bir maden suyu pınarı vardır. Bu pınar yanındaki çalılar paçavradan görülmüyor. Burada veli mezarı da yoktur. Bu paçavralar doğrudan doğruya “pınar izisi” ne, yani “su ruhu”na bağışlanmış nezirlerdir. Müslüman Türk bu paçavrayı dini bir huşû ile bağlarken Şamanizm âdetini yaptığının farkında değildir.</span></p>
<p><span>Türk Şamanizminin en yaygın geleneklerinden biri yağmur, dolu yağdırma ve fırtına çıkarma yahut bunları durdurma kuvvetine malik bir taşın bulunduğuna ve bu taşın Türklerin büyük atalarından miras olarak kaldığına inanmaktadır. Bu taşa Türkler “yada, cada” yahut “yat” taşı demişlerdir. Profesör Fuat Köprülü Edebiyat Fakültesi mecmuasında (1926, sayı IV, sah. 1011) “Eski Türklerde dini sihri bir anane yat taşı” başlıklı bir makalesinde o güne kadar elde edilen tarihi malûmatı toplamıştır.</span></p>
<p><span>Dikkate değer ki bu taşın kudretine yalnız Şamanist Türkler değil, fakat birçok İslâm âlimleri de inanmışlardır.</span></p>
<p><span>İslâm tarihçilerinden İbn’ülFakih 290 (m. 902) hicrî tarihinde yazdığı “Kitabü ahberilbüldan” adlı eserinde, Ebü’1Abbas İsa İbn Muhammed elMervezi’den rivayet ederek bu yağmur taşından uzun uzadıya bahsediyor. Halife Me’mun bile bu taş hakkındaki hikâyelerle alâkadar olarak Horasan emiri Nuh bin Esed’e (vefatı 841) bu taş hakkında malûmat toplamasını buyurmuş. Bu hikâyeleri rivayet en Ebü’1Abbas’a Samanoğullarından emir İsmail bin Ahmed, (892-907) müşrik Türklerle yaptığı bir savaşta Türklerin bu taşla müthiş bir yağmur ve dolu yağdırdıklarını bizzat gördüğünü söylemiştir. Bu haberi İbnü’1Fakih’ten nakleden Yakut Hamavi bu rivayete “bu taş Türkler elinde şimdi de vardır” diye ilâve ediyor. Türklerin Müslüman olduktan sonra da harplerde bu taşı kullandıklarına İslâm âlimleri inanmışlardır. Bu inancı İslâm dini bakımından izah etmek isteyen bir müellif, bu taşın Nuh Peygamber tarafından oğlu Yafes’e “ismi a’zam” duasını yazarak vermiş olduğunu söylüyor. Bununla Şamanizmin yadasını İslâm mukaddesatı arasına sokmayı düşünmüştür.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud “yat” kelimesini izah ederek “bir türlü kâhinliktir. Hususî taşlarla yapılır. Böylelikle yağmur, kar yağdırılır, rüzgâr estirilir. Ben bunu Yağma kabilesinde gözümle gördüm. Orada yangın olmuştu. Mevsim yaz idi. Bu taşla yağmur yağdırıldı. Allahu taalâ’nın izniyle yangın söndürüldü” diyor (III. cilt, s. 2; tercümede s. 3).</span></p>
<p><span>Zahireddin Babur, düşmanları olan Özbek sultanlarında yadacılar (yağmur taşıyla yağmur yağdıran kâhinler) bulunduğunu söylüyor: “Özbek sultanları yani Şeybanî Muhammed Han ve kardeşleri) güneş akrep burcuna girince yabacılara yada yapmalarını emrederiz ve böylece onu (yani Babur’u) tâcizle mağlup ederiz diye karar verdiler” (Vakayi Babur, Reşit Rahmeti Arat tercümesi, S. 395).</span></p>
<p><span>XVI. yüzyılda bu Özbek Sultanları, Timur oğullarına ve Maveraünnehir Türklerine göre, henüz Şamanlıktan tamamıyla ayrılmamış Türklerdi. Halbuki sonraları Maveraünnehir’de yerleşen bu Özbekler XVII. yüzyılda Kuzeydeki KazakKırgız hanlarının yadacı kâhinleri bulunduğunu, bunların gerçek Müslüman olmadıklarını söylediler. Özbek Abdullah Han’ın (1551-1598) tarihini yazan Buhara sarayı tarihçisi Hafız Tanış, KazakKırgız sultanlarından Baba sultanın ordusundaki yadacı’nın yada taşıyla yağmur yağdırdığını nefretle zikretmektedir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Yat yahut ya da (cada) taşı eski Türklerde en mühim savaş silâhlarından biri sayılmıştır. Eski Osmanlıca metinlerinde geçen “yatyarağ” daki “yat” kelimesi bu eski geleneğin bıraktığı bir “müstehase” olsa gerektir. Anadolu’da yağmur duasına ait toplanan folklor malzemeleri arasında “taşa dua yazıp suya koymak” tespit edilmiştir ki bu da yada taşı geleneğinin bir hâtırası olabilir.</span></p>
<p><span>XVII. yüzyıldan sonra yatyada (yağmur taşı) hakkındaki inanç ve gelenekler ancak doğudaki Müslüman Türklerde tespit edilmiştir. Doğu Türkistan kamlarında “yadacı risalesi” bulunduğu malûmdur. Kazak Kırgızlarda ise “koyunların karnında yağmur yağdıran bir taş” bulunduğuna inanç vardır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Şamanist Altaylılarla Yakutlar, eskisi gibi, “yada”nın kuvvetine inanırlar. W. Radloff bir Altaylının yada töreni yaptığını görmüş ve okuduğu afsunu tespit etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu Altaylı yadacı bu töreni bulutlu havayı açmak için yapmıştır.</span></p>
<p><span>Müslüman Türklerden KazakKırgızlar, başka Müslüman Türklere nazaran, eski Şamanizm kalıntılarını en çok muhafaza eden kavimdir. Bununla beraber İslam dininin namaz, oruç, zekât gibi emirlerini çok dikkatle yerine getirirler; garipleri himaye, öksüz ve kimsesizlere şefkat, merhamet, doğruluk gibi iyi ahlâklarıyla KazakKırgızlar başka Müslüman kavimlerden çok üstün bulunurlar. Fakat yemin, evlenme, miras, defin töreni gibi meselelerde eski Şamanizm âdetlerinden ayrılamamışlardır. Baksılarına, yani eski kamların haleflerine inanırlar. Baksılara hizmet eden ruhların bulunduğuna, büyük baba ocağının kutsiyetine, ateşe yağ atmakla ölüleri memnun ettiklerine inanırlar. Bununla beraber hafızlara hatim indirtmeyi de ihmal etmezler.</span></p>
<p><span>Kazak baksılarının cemiyetteki vazifeleri hastalara musallat olan kötü ruhları kovmak, fal açmak gibi işlerdir; dini vazifesi kalmamıştır.</span></p>
<p><span>KazakKırgız baksıları, Altay kamları gibi, uzun saç bırakırlar. Fakat hususi “cübbeleri” yoktur. Yalnız külâhlarında puhu kuşunun tüyleri ulunur. Tören yaparken kopuz çalar. Söylediği dualar (daha doğrusu afsunlar) mevzundur. Törene başlarken söylediklerinde Allah’tan, peygamberden şeyhlerden medet diler. Sonra adlarıyla cinlerini, atalarının ve eski baksıların ruhlarını çağırır. Dikkate değer ki Kazak baksıları kendilerinin piri olarak Korkut Ata’yı tanırlar.</span></p>
<p><span>KazakKırgızların düğün âdetlerinde pek çok Şamanizm kalıntıları vardır. Gelin kayın babasının ocağına yağ döker, yağ alevlendiği gibi ateşe karşı yere kadar eğilir.</span></p>
<p><span>Kazak Kırgızların halk edebiyatı Şamanizm tetkiki için en önemli kaynağı teşkil eder. Hatta dini menkıbe ve hikâyelerde bile Şamanizm unsurları doludur. Hazreti ‘Ali’nin kâfirlerle savaşlarını, Hasan ve Hüseyin’in şehadetlerini anlatan manzum hikâye ve menkıbelerde İslâm kahramanlarını tıpkı KazakKırgız gibi inanırlar ve düşünürler. Bunların da yardımcı ruhları vardır. Matem yaptıklarında tıpkı KazakKırgızlar gibi tören yaparlar. Meselâ “Kerbelâ” faciasının tasvir eden manzum bir hikâyede Hüseyin için ruhların yaptıkları matem şöyle tasvir ediliyor:</span></p>
<div><span><em>Üçüncü kat gök üstünden</em></span></div>
<div><span><em>Yakasını parçalayıp İsa geldi</em></span></div>
<div><span><em>İnleyip yaka yırtıp, feryat edip</em></span></div>
<p><span><span><em>İbrahim’le İsmail dahi geldi</em></span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Kazak Kırgızların tasvirine göre matem alâmeti olarak peygamberler de yakalarını yırtarlar, bağıra çağıra ağlarlardı. XIX. yüzyıl başlarından beri Kazaklar arasında Hazreti Ali ve Kerbelâ faciasına ait efsanevi hikâyeler yayılmıştır. Bu hikâyelerde Hazreti Ali de eski Türk masallarındaki kahramanlar gibi yedi gün uyur, düşmanla yedi gün yedi gece güreş yapar. Bazen kadın düşmanla güreş yapar, onu mağlup ettikten sonra evlenir. Kazak halk şairleri eski devreden kalma destanların kahramanları yerine Hamza, Ali, Hüseyin gibi İslam kahramanlarını koyarak eski milli destanlarının bir kısmını İslâm büyüklerinin menkıbeleri şekline sokmuşlardır. Bu hikâyeler eski Şamanizm kalıntılarına İslâmî renk vermekle beraber resmi Müslümanlığın Altayların içerisine kadar kök salmasında da yardım etmiştir. Bu hikâyelerin mevzuları, şüphesizdir ki, İran folklorundan alınmış, fakat sünnî Kazakların hoşuna gidecek bir şekilde işlenmiştir.</span></p>
<p><span>Kırgızların “Manas” destanındaki kahramanlar İslâm dini için cihat yaparlar. “Kâfirin hakanı olmaktan Müslümanın kölesi olmak iyidir” derler. Destandaki tâbire göre “at başı büyüklüğünde” Kur’an’ları vardır. Fakat destan başından sonuna kadar Şamanizm gelenekleriyle doludur.</span></p>
<p><span>KazakKırgızlara nazaran kendilerini daha iyi Müslüman sanan Başkurtlar XVIII. yüzyılın ortalarında, XIX. yüzyılın KazakKırgızlardan farklı olmamışlardır. 1760 yılında Başkurtlar arasında ilmî tetkikler yapan akademisyen Lepechin “Şeytan oyunu” dediği bir töreni tespit etmiştir ki tıpkı Kazak ve Doğu Türkistan Türklerinde müşahede edilen Şaman âyininden farksızdır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Bundan başka dağ kültü bulunduğu da yine lepechin tarafından tespit edilmiştir. Onun verdiği malûmata göre Yürekdağ adlı dağın tepesine, “nezir” bağlamadan çıkmaktan Başkurtlar korkarlardı.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Son yıllarda Başkurtlar arasında etnografya tetkikleri yapan Rudenko’ya göre Kırktı denilen dağ Başkurtlarca mukaddes dağdır, ağaçlarına paçavra bağlarlar.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Kazaklar ve Başkurtlar arasında bizim yaptığımız araştırmalarla da birçok Şamanizm kalıntıları tespit edilmiştir. Halbuki bunlar XVII. yüzyıldan beri “Mahkemei şeriye”ye tâbi, her kasabada, hattâ büyük köylerde bile medreseleri bulunan Müslümanlardır.</span></p>
<p><span>Anadolu Türklerinde Şamanizm kalıntıları başka Müslüman kavimlerindeki kalıntılardan hiç de az değildir. Anadolu’da kaybolmakta olan eski Şamanizm kalıntılarının Moğol istilâsı devrinden sonra çok canlandığı anlaşılmaktadır. Bu devirden sonra Şamanizm kalıntıları örf ve âdet şeklinden çıkarak yarı Şaman olan şeyhlerin kurdukları tekkelerde dinî bir unsur gibi yerleşmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>XV. yüzyılın başlarında Anadolu’dan Semerkant’a geçen Klavijo, Erzurum çevresinde gördüğü bir köyü şöyle tasvir ediyor “Pazar günü Deliler kenti’ne geldik. Bunlar Müslümandır. Zahitler gibi yaşıyorlar. Bunlara âşık diyorlar. Müslümanlar bunların ziyaretine gelirler. Bu âşıklar hastaları tedavi ederler. Bu âşıklar saç ve sakallarını tıraş eder, çıplak halde sokaklarda gezerler; gece gündüz davul çalar, Türkü söylerler. Evlerinin kapılarında hilâl resmi bulunan siyah bayrak vardır. Bayrağın altında geyik, koç ve teke boynuzları asılmıştır. Sokaklarda gezerken boynuzları beraber taşırlar”.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>“Barak Baba”, “Sarı Saltuk”, “Geyikli Baba”, “Bektaş Veli” menkıbeleri bugünkü Altay kamlarının menkıbelerinden farksızdır. Hilm’i Ziya ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın neşrettikleri “Barak Baba risalesi” gerçek Şamanist olan Altay kamlarının afsunlarından farksızdır. Onların mukaddes “Süt göl”ü bile bu risale’de zikrolunuyor. Menkıbeye göre Barak Baba Sarı Saltuğun yetiştirdiği bir şeyhtir. Sarı Saltuk hakkında söylenen menkıbeleri İbn Battuta’da işitmiş ve “Saltuk’un mükâşefe sahibi olduğu menkul ise de, hakkındaki rivayet şer’i şerife mugayir görünüyor”<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> diyor.</span></p>
<p><span>İbn Batuta’nın Sinop’ta gördüğü cenaze töreni de Şamanizm kalıntılarını ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Onun tavsifine göre İbrahim Beyin anasının cenaze törenimde ahali elbiselerini fes giymişlerdi; başları açıktı. Ülema ise sarıklarına siyah bir şey bağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Şüphesizdir ki bu törenin de “şer’i şerif ile ilgisi yoktur. Fakat İbn Batuta buna dair bir şey söylememiştir.</span></p>
<p><span>Son zamanlarda toplanan etnografya ve folklor materyalleri Anadolu köylerinde birçok Şamanizm kalıntılarının yaşadığını göstermektedir. Ağaçlara ve türbelere paçavra bağlamak âdeti o kadar yaygındır ki bunu bilmeyen yoktur. Al karısı denilen bir kötü ruhuna bulunduğuna inanç da çok yaygındır. Al karısı, albastı hurafesi bütün Müslüman Türklerde vardır. İslâm dininin şimdiye kadar kaldıramadığı ve çok zararlı hurafelerden, Şamanizm’in canlı kalıntılarından biridir.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Şamanist Yakutlarda ve Altaylılarda tespit edilen ağaç kültü de vardır. Evladı olmayan Yakut kadının bir nevi çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinden birinde bir ihtiyar ağacın yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk isteyen köylü kadınların bulunduğu müşahede edilmiştir.</span></p>
<p><span>Kurşun dökme âdeti de Şamanizm geleneklerindendir; Şamanistlerde buna “kut kuyma” denir ki “kut dökme” demektir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutu, yani “talih, saadet unsurunu” geri döndürmek için yapılan bir sihrî âyindir.</span></p>
<p><span>Şamanizm’in bazı âyinleri tamamıyla unutulduğu halde kelimeleri kalmıştır. Meselâ Şamanizm’de hastaları alazlama (alaslama) töreni vardır. Yağlı paçavrayı ateşle tutuşturup bir afsun söyliyerek hastanın etrafında dolaştırırlar. Anadolu’da “alazlama” ancak ateş tutmak ve yakma anlamında kullanılan bir kelime olarak kalmıştır.</span></p>
<p><span>Şamanizm’de hastaları iyileştirmek için yapılan en önemli törenlerden biri “göçürme” ve “Çevirme” denilen törendir. Bu tören Şamanın marifetiyle bir hayvanı hastanın etrafında dolaştırıp hastaya musallat olan ruhu bu hayvana nakletmektir. Bu törene Moğolca “dzulik gargahu” denir.</span></p>
<p><span>Moğollar XVI. yüzyıldan beri resmen Buda dinini kabul etmiş sayıldıkları halde bu Şamanizm töreninin olduğu gibi muhafaza etmişlerdir. Eski zamanda hastaları ölümden kurtarmak için akrabadan biri hastanın etrafından döner ve kendini feda edermiş. Fakat son zamanlarda böyle fedaîler bulunmadığı için insan suretinde bir put yapıp hastanın başında çevirip suya atarlarmış.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>XVI. yüzyılda Müslüman Çağataylar arasında bu âdetin bulunduğunu “Baburname”ye eklenen bir hikâyeden öğreniyoruz. Zahireddin Babur’un çok sevdiği oğlu Hümayun ağır hasta olmuştu. Babur Şah Hümayun’un etrafında dolaştı. Hümayun iyileşti. Babur ise üç gün sonra öldü.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Kazaklarda, hastanın etrafında bir hayvanı dolaştırıp kurban ettiklerini biz kendimiz gördük; bu âdete onlar “aynalma” (yani dolaşma) derler.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>XV. yüzyılda Anadolu Oğuzlarında bu âdetin biraz İslâmlaştırılmış şeklini Dede Korkut hikâyelerinde görüyoruz. Bu hikâyelere göre Oğuz Beyi Salur Kazan, oğlu Uruz’u esaretten kurtardıktan sonra “kırk evli kul (köle) ile kırk cariye oğlu başına çevirdi azat eyledi”. Baştan çevirip sadaka vermek âdeti İstanbul’da, nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma âdeti da Anadolu’nun muhtelif yerlerinde müşahede edilmiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye’de folklor tetkikleri ilerledikçe İslâm dini talimatıyla alâkası olmadığı halde dinden imiş gibi ifa edilen âdet ve gelenekler meydana çıkarılmaktadır. Bunların arasında eski yerli dinlerin kalıntıları bulunduğu gibi en çoğu Orta Asya Şamanizminden gelen unsurlardır. Bunlardan bir kısmı cemiyet için zararsız olan örf ve âdetler haline gelmiş, dini inançlarla alâkasını kaybetmiştir. Büyük bir kısmı ise İslâm dininin mukaddesatından imiş gibi kabul edilerek İslâmiyet’in saflığını lekeleyen, kirleten bid’atler teşkil etmiş ve cemiyet hayatı ve millî bünyemiz için de çok zararlı “müstehase”ler haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>İslâm dininin gerçek talimatından habersiz olan halk kitlesi, aydın din âlimi rehberler bulunmadığı için, mânevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki Şamanizm kalıntılarıyla tatmin etmeğe mecbur oluyor. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak, doğum buhranlarını al karısının marifeti sanmak ve saire Şamanizm’in en zararlı kalıntılarıdır.</span></p>
<p><span>Cahiliyet devrinden kalma inançlarla ve İslâm dininin talimatına aykırı görülen görenek ve geleneklerle din âlimleri mücadele etmişler ve mücadele etmekte devam ediyorlar. Bu mücadelenin uzun tarihi ve ciltler dolduran edebiyatı vardır.</span></p>
<p><span>Aydın genç din âlimlerimizin önemli vazifelerinden biri, belki birincisi İslâm talimatına aykırı olan Şamanizm kalıntılarıyla mücadele etmektir. Türk halk topluluğunu bu zararlı “içtimaî müstahaseler”den kurtarmaya fen mensuplarından ziyade gerçek din âlimleri muvaffak olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülkadir İNAN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 392-399</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Eftalit (AK Hun) hanı İran başkentine papazlar gönderip İran mesturi patriği Mar Aba’dan (ölümü 522) Eftalit Nesturilerine bir başpapaz tayin etmesini rica ediyorlardı (N. Pigulevskaya. Mar Aba I. Sov. Vostokovedeniye, 1948, c. I, sah. 83).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Barthold (OrtaAsya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927, sah. 63) “İslamiyet, Türklerin mezkur üç dinin (Budda, Mani, Hıristiyanlık) birini kabul etmiş oldukları yerlerde muvaffak olmuştur” diyor. Bu mütalaa pek de doğru olmasa gerek. Tarihi gerçektir ki İslam dini Şamanist Türkler arasında hiçbir yerde görülmemiş bir süratle yayılmıştır, din olarak mukavemet görmemiştir. Türklerin mukavemeti OrtaAsya’da hakimiyeti elde tutmak için Arap devletine karşı gösterilmiştir. Hele Manihaist Türklerin sinsi mukavemetleri uzun zaman devam etmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. Zeki Velidi Togan. İbn Fadlan’s Reisebericht, Leipzig 1939.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sadruddin EbulHasan Ali İbn Nasır İbn Ali elHüseyni, Ahbaru devleti esSelçukiye (Necati Lugal tercümesi), Ankara 1943, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> S. İ. Rudenko, Oçerki bıta S. Vostoç, Kazakkov (“Kazaki” 1930, No. 15 Sah. 54-56).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>[6] S. A. Malov. Şamanstvo u Sartov Vostoçnogo Turkestana (Sbornik Muzeya Antropologii i Etnoagrafii, tom V, 1918, sah. 15).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şamanist Yakut kadınları muayyen bir çam ağacına tapınarak çocuk dilerler. Bu ayin S.V. Yastremski tarafından tavsif edilmiştir. (Obraztsı narodnoy literatun Yakutov, Leningrad 1928, sah. 200-201).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Geyikli Baba ile Orhan Gazi menkıbesinde devletlü “kavak ağaç” diye bir kavak ağacı zikrolunur (Neşri Tarihi, sah. 168170). Dede Korkut hikayelerinde “kaba ağacın kesilmesin” dua formülüdür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Radloff Katanoff. Proben IX, 376 (metin), 354 (tercüme).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Halil Yınanç. Desturnamei Evneri, İstanbul 1928, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. Z. Velidi Togan. İbn Fadlan’s Reisebericht, s. 35 (metin), 80 (terc.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> II. Tarih Kongresi Zabıtları, sah. 142-151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> S.İ. Rudenko. Ulagan kazıları (Sovetskaya Arheologogiya XI) hakkındaki raporunda mezardan çıkarılan atların yelelerinin kesilmiş, kuyruklarının örülmüş olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> W. RadloffKatanof. Proben, IX s. 354.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> “Abdullahname” Kâbil nüshası, varak 266B: VIII. asır- Arap seyyahı Temin İbn Bahr de yada taşından bahsetmektedir: (V. Minorsky. Tamim İbn Bahr’a Joumy te the Uyghurs, BSOASvol. XII 1948).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> K.K. Yudachin, Kırgızca Rusça Sözlük, “Taş” kelimesinin izahında.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> W. Radloff, Aus Sibirien, II, 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> W. Radloff. Proben, III, 752.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İ. Lepechin, Dnevnıye zapiski… (Polnoye Sobraniye uçenıch Puteşestviy po Rossii. IV, Petersburg 1822 s. 82-83).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Aynı eser, s. 35-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> S. İ. Rudenko Başkiri II: s. 302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Klavijo Seyahatnamesi (Rus İlimler Akademisi yayını,1881) s.151-152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İbn Battuta Seyahatnamesi (Şerif Paşa terc. I. Cilt, 386).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Aynı eser I. 357.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> A. Pozdniyev, Oçerki bıta buddiyskih monastrey i budd. duhovenstva v Mongolü. S. Petercsbıırg 1887, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> “Vakayi Babur’un Hatıratı” (Rahmeti tercümesi), sah. 434.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kazak Kırgızlar sevgi ifade etmek için “aynalayın” derler, yani “etrafında dolaşayım, döneyim, kurban olayım” demektir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tuva Şamanizmi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-samanizmi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-samanizmi</guid>
<description><![CDATA[ Tuva Şamanizmi
1937’den önce Tuva’da 700’den fazla, daha doğrusu 725 etkin şaman vardı. Pragmatik deyimle, şaman, köyde bilgi sahibi tek kişiydi. Günümüzde, yerli Tuvaların sayısı 210.000 olmasına rağmen, sadece 37 şaman kalmıştır. İnanıyorum ki eski kültürümüzün antik kaynakları, manevî kültürümüz, Tuva şamanizmi yeniden doğacaktır. Bu gelenek bizim antik kaynağımızdır. Çünkü Tuva şamanları, şaman ayinlerini ve şaman şarkılarını […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b211563.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tuva, Şamanizmi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Tuva-Samanizmi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tuva-samanizmi.html">Tuva Şamanizmi</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Eva Jane Neumann FRİDMAN</span></a></strong></span></p>
<p><span>1937’den önce Tuva’da 700’den fazla, daha doğrusu 725 etkin şaman vardı. Pragmatik deyimle, şaman, köyde bilgi sahibi tek kişiydi. Günümüzde, yerli Tuvaların sayısı 210.000 olmasına rağmen, sadece 37 şaman kalmıştır. İnanıyorum ki eski kültürümüzün antik kaynakları, manevî kültürümüz, Tuva şamanizmi yeniden doğacaktır. Bu gelenek bizim antik kaynağımızdır. Çünkü Tuva şamanları, şaman ayinlerini ve şaman şarkılarını her zaman ana dillerinde söylemişlerdir. Şamanist inanç, kendisiyle birlikte doğduğumuz antik inançtır” (Kenin-Lopsan 1996, Kenin-Lopsan 1997: 133).</span></p>
<p><span>“Roza’ya, Tuva’da neden bu kadar çok şaman olduğunu sordum. Birçok ruh olduğundan birçok şaman vardır dedi. İnsanlar bu ruhlarla her zaman karşılaşabilir. Koyun güderken insanlar dünyanın ve doğanın alt düzeydeki ruhlarıyla karşılaşabilir. Dünyanın ve dağların birçok ruhu vardır ve şimdiye kadar olduğu gibi, dağlardan yardım istemek için çok ayin yapılırsa ruhlar güçlenir. Yurt, mevsimden mevsime başka yere taşınır. Bahar, yaz, sonbahar ve kış mevsiminde büyük adak törenleri yapılır. Ayinler, sığırların, koyunların, ineklerin ve atların ya da iyileşmeye ihtiyacı olan hasta hayvanlar ya da insanların sağlığını temin etmek için yapılır; ayinler, avları verimli olsun diye, taygaya gidip avlanmadan önce avcılar için yapılır. İnsanlar ruhlara ayin yapılmasını isteyebilirler ya da bunları kendileri yaparlar. Ruhlardan yardım istendiğinde, o kişinin o ruhlara inandığı anlamına gelir bu inanç, dedi Roza, ruhları güçlü kılar, onlara güç verir” (Fridman 1998: 266-267).</span></p>
<p><span>Tuva’daki ruhların insanlara ve şamanlara açık olduğuna inanılır, çünkü insanların ruhlara inandığı ve onlara açık olduğu güçlü ve geleneksel bir inanç sistemi bulunmaktadır. Tuvaların ve ruhların içiçe geçmiş bu ilişkisi doğada ve insanların yaşadıkları her yerde bulunur ve bunun neticesinde, Tuva halkının inanç sisteminin ruhları ayakta tutan sürekli gücü Tuva’nın kendisine özgüdür.</span></p>
<p><span><strong>Tuva’nın Tarihi ve Coğrafyası</strong></span></p>
<p><span>Tuva, Asya kıtasının merkezinde bulunur; Tuva’nın başkenti Kızıl’da Yenisey nehri kenarında bulunan kocaman bir küre bu gerçeği hatırlatır. Tuva, güney sınırları Moğolistan’a bitişik, Rusya Federasyonu’na dahil bir cumhuriyettir. 170.500 km2’lik alanıyla, kuzeydoğu, kuzey ve kuzeybatıda Sayan sıradağlarıyla çevrili olan Sayan-Altay yaylalarının bir parçasıdır. Batı yakasında, Sayan sıradağları Altay dağları bölgesine bitişiktir. Güneybatı sınırında Tsagan-Shibetu’nun yüksek zirveleri ve Chikhacheva sırtları ve Kızıl’ın güneyinde Tannu-Ola sıradağları vardır. Bundan dolayı Tuva, yüksek dağ sıralarıyla çevrili, ekoloji ve tecritin ekonomik ve siyasal yaşamını belirlediği geniş bir bozkır havzasıdır. Tuva’da çok sayıda nehir vardır, en önemlileri Kızıl’da aşağı ve yukarı Yenisey olarak iki kola ayrılan Yenisey ve Batı Tuva’yı geçerek Yenisey’e katılan Kemchik’tir. Doğu Tuva’da çok sayıda göl vardır ve aynı zamanda, Sibirya melezçamı, sedir, huş, köknar ve gümüş köknar ağaçlarından oluşan Tuva ormanlarının %60’ından fazlası bu bölgede bulunur. Bu taygada (Büyük Orman) rengeyiği de dahil olmak üzere çok sayıda hayvan vardır. Bu bölgede sadece Tuva nüfusunun %5’i yaşar ve çoğunluğu avcı ve rengeyiği üreticisidir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın batısında bozkır bölgesinde bitki örtüsü değişim gösterir; Moğolistan’ın kumluk çoraklıklarına sınırı olan güneybatıda Mongun- Tayga’da iklim kuraktır ve bitki örtüsü zayıftır, fakat nehir vadileri etrafındaki bölgelerde bitki örtüsü zengindir ve atları olduğu kadar öteki pastoral hayvanları da geçindirebilir. Batı Tuvalılar geleneksel olarak sığır, koyun, keçi, at ve deve sürülerini otlatmaya dayanan ekonomileri olan göçebe bir topluluktur. Arazi ve iklim koşullarına epeyce bağımlılardır. Sürünün ihtiyaçlarına göre mevsimden mevsime başka yere taşınan, kafes çerçeveli, keçe kaplı yurtlarda yaşarlar. Sovyetler döneminde Tuvaların çoğu “kolektifleştirilmişler” ve köylerdeki evlere taşınmışlardı; fakat 1991’den beri kırlara doğru yavaş bir hareketlilik ve doğaya dönüş görülmektedir.</span></p>
<p><span>Tuva, 1911’e kadar, Tuva yönetimsel yapısına da yansıyan feodal-askeri çizgide örgütlenmiş olan Çin Mançu İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı. Ülke, koşon denilen dokuz büyük yönetimsel birime ve onlar da sumon denilen birimlere bölünmüştü. Her Tuvalı, aslında bir toprak parçasına değil, Mançulara kürk vergisini ödemesi amacıyla, belirli bir koşona ve sumona bağlıydı.</span></p>
<p><span>Vainshtein (1980: 238), ondan önceki bilim adamlarının, Tuva halklarının ekonomisinin ve sosyal yapısının altında yatan, akrabalığa dayalı toplumsal geleneklerin önemine dikkat çektiğini söyler. Bununla beraber aşiret yapısı zamanla zayıflamıştır. Araştırmacılar, 1930’larda Todjin aşiretinin (Tuva’nın doğu bölgesi) tüm üyelerinin baba tarafından seek terel’ini (kemik akrabalığı) bildiklerini, fakat 1950’lerde bilen sadece yaşlı bir adamın kaldığını bulmuşlardır. Aşiret hakkındaki bilgi, inanç sisteminin pratiğe geçirilmesinde, özellikle de aşiretin ve doğanın ruhları için yapılan grup ayinlerinde yararlıdır. Seek üyeleri, avlarının başarılı olması ve topluluğun sağlığı için ruh efendilerine dua etmek için dağ ovo dagıır’da (oranın ruhları için yapılmış taş yığını kurgan ya da çalı çırpı yığını) toplanırlar. Toplum, aynı atayı paylaşan ve erkek tarafından birbirine akraba olan, çekirdek ya da geniş ailelerden oluşan baba soyundan akraba gruplar olarak düzenlenmiştir. Tarihsel olarak bir aal (sürülerini tek bir ağıla kapayan bir ya da çok sayıdaki yurt) baba soyundan akraba olan bir gruptan oluşurdu, fakat yirminci yüzyılın başlarında aal’ler basit komşu toplulukları haline geldi (Vainshtein 1980: 247).</span></p>
<p><span>Potapov’a göre (Levin ve Potapov’da 1964: 380) Tuva’daki Türkçe konuşan etnik grup, Moğolca, Samoyedce ve Ketçe konuşan unsurlardan da oluşur. Tuva’daki Türkçe konuşan klan ve aşiret gruplarının varlığı, milattan sonraki ilk yüzyılların tarihsel Çin yazmaları sayesinde biliniyordu. Orhun Yenisey bölgesinde M.S. 7 ve 8. yüzyıllara ait, hepsi Türk dili ailesinden olan Telengitçe, Kırgızca ve Uygurca yazılmış olan taş yazıtlar Tuvaların Türk kökenine işaret etmektedir. Günümüzdeki Tuva dili de Orhun Yenisey yazıtlarının diliyle bağlantısını korumaktadır. Bununla beraber, Potapov (1964: 380) Tuvaların etnik bileşiminin oldukça karmaşık olduğunu ve araştırılmadığını söyler. Tuvalar 18. yüzyılın başlarında tanımlanabilir bir kültürel grup olarak ortaya çıkmışlardır (Olson 1994: 658).</span></p>
<p><span>Tuva bölgesinin tarihi, Tuva’nın Türk hanlığı tarafından fethedildiği 6. yüzyıldan beri, bölgenin ve sakinlerinin çok sayıda değişik güçlerin etkisi veya kontrolü altına girdiğini gösterir: bunlar Türkler, Çinliler, Uygurlar, Kırgızlar, Altın Hanlar, Cungaryanlar ve Mançu Çinlileridir. Rusya ile resmi ilişki Çin ve Rusya arasındaki ticari ilişkilerin kurulduğu Pekin Anlaşması’yla 1860’ta başlar. 1881’den sonra Tuva’da Rus yerleşimlerine izin verildi. Tuva 1911’e kadar, Mançu Ching İmparatorluğu tarafından idare edilen dış Moğolistan’ın bir parçasıydı.</span></p>
<p><span>1912’de Tuva Çin’den bağımsızlığını ilan etti ve 1914’te Rusya ile onların koruması altında olduğu bir ilişkiye girdi. Rus iç savaşından sonra (1918-1921) Moğolistan bölgeyi kontrolü altına almak istedi, fakat Tuva 1925’te Sovyet egemenliği altında özerk bir devlet olarak Tannu-Tuva Halkları Cumhuriyeti adını aldı. Stalin 1944’te Tuva Halk Cumhuriyeti’ni feshetti ve Tuva, Rus Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği egemenliğinde Tuva Özerk Bölge oldu. Bugün Rusya’nın bir cumhuriyetidir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın ekonomik ve siyasal tarihi, değişik kültürel etkilerin sadece göçebelerin bir bozkır bölgesinden diğerine göçmesiyle değil, herhangi bir anda nüfuzlu olan siyasal güçlerin de zorlamasıyla olduğunu gösterir.</span></p>
<p><span><strong>Budizm ve Şamanizm</strong></span></p>
<p><span>Lamaist Budizm Altay-Sayan ve Tuva bölgesine, 1260’ta Budizme dönen Kubilay Han’ın önderliğindeki Moğollar 13. yüzyılda bölgeyi fethedince gelir. 1271 ile 1368 yılları arasında hüküm süren Yuan hanedanı sırasında inşa edilen Budist tapınak ve pagoda harabeleri keşfedilmiştir. Bununla beraber, 13 ve 14. yüzyıllarda Lamaist Budizmin etkisi zayıftı ve sadece 16. yüzyılın sonlarında Moğol önder Altan Han’ın yönetimi altında etkili olmuştu. 18. yüzyıldaki Mançu idaresi zamanına gelindiğinde Lamaizm Tuva’da iyice yerleşmişti ve Rus devriminin başlangıcında hoşun ve sumonslarda 22 tane hureler (Budist tapınak) vardı. 1928’de Tuva’da 3500 lama vardı (64.900’ü etnik olarak Tuvalı olan 82.000 nüfus arasından: 1932 sayımı), çünkü her aile lama olan bir erkek çocuk istiyordu (Kenin-Lopsan 1993: 9).</span></p>
<p><span>Budizmin resmi devlet desteği almasına ve yöresel geleneksel inanç sistemlerini aktif olarak bastırmaya çalışmasına rağmen Şamanizm yine de -Sayan-Altay bölgesindeki diğer gruplar arasında görülenlerden daha saf ve kendine yeterli biçimde- faal kalmıştı. 1931 sayımının rakamları, 787 lama ve 725 şamanın (411 şaman ve 314 şamaniçe) varlığını gösteriyordu ve bazı yönetimsel bölgelerde şamanların sayısı lamaların sayısından daha yüksekti. Örneğin Ulug-Çhem hoşun’unda 157 şaman ve sadece 101 lama vardı (Wajnschtejn 1996: 240). Lamaizm 18. yüzyılda Tuva’nın resmi dini olunca Şamanizm başlangıçta direnmişti fakat sonunda iki din arasındaki ilişkiler barış içinde birarada varlıklarını sürdürmelerine ve birbirlerinin içinde erimelerine yol açtı. Lamaizm bir çok şaman törenini kabul edip kendi ayinlerine dahil etmiştir. Budist düşüncenin etkileri Tuva Şamanizminin mitolojik temsillerinde ve Budist dünya görüşünün bazı yönlerinin özümsenmesinde görülebilir (Fridman 1998: 280). 1926’da Tuva’ya giden bir seyyah “yeni tanrılar eski tanrılarını değiştirmemiş, fakat panteonlarını genişletmiş, eşit saygı görüyor ve Soyot (Tuvalı) hâlâ cedlerinin evrende yaşadığına inandığı ruhların aynısının gücünün etkisinde” gözleminde bulunmuştur (Waynschtejn 1996: 240; Mongush Mannai-ool 1994: 8,10).</span></p>
<p><span>Tuva’da dinin (Budizm ve Şamanizmin) baskı altına alınması, Budist manastırların tamamen yokedilmesini ve Lamalar ve şamanların kaldırılmasını amaçlayarak 1928-1930 yıllarına rastlar (Forsyte 1994: 281). 1944’te Tuva’da hiç manastır ve baskı altına alındığından ya da öldürüldüğünden hiç lama kalmamıştı. Şamanlar çok ağır bir biçimde baskı altına alınmıştı ve birçoğu yeraltına çekilmişti ve artık açıkça çalışmıyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>Şamanizm Tarih</strong></span></p>
<p><span>Tuva’da Şamanizmin tarihsel kökenleri Tuva halkının ataları olan Hunlara (M.Ö. 3 ve 2. yüzyıllar) kadar izlenebilir. Bu dönemden kalmış yazılı belgeler Tuvaların hâlâ kutsal ayinler yaptıklarını belirtir (Kenin-Lopsan: 129). Dahası, baş takılarındaki ayin amaçlı tüylerin ilk ortaya çıkışının, Altay bölgesinde M.Ö. 2. binyılın başlarında yapılan kaya resimlerinde görüldüğüne dikkat çekilmiştir (Wajnschtejn 1996: 288). Şamanizmin Altay, Moğol, Yakut, Samoyed, Ket ve diğer kuzey Sibirya halkları arasında uygulama şeklinde ve elbiselerinin ve eşyalarının ayrıntılarında paralellikler bulunmuştur. Bu, Tuva Şamanizminin kökenlerinin antik Sibirya’daki uygulamalarda olduğunu ve yöresel ve Türkler-öncesi Sibirya Şamanizminin, şamansal bileşimin gelişmesinde daha sonra gelen Türk grupların etkilerinden daha güçlü bir rol oynadığını akla getirir. Türk Hanlığında Sibirya unsurları görülür ve dahası Şamanizmin Orta Asya ve Kazakistan halkları tarafından miras alınması güçlü bir şekilde yöresel İran ideolojisine dayanır. Orta Asya Şamanizminin Türk pastoral bileşimi Sibirya Şamanizmine benzer bazı özellikler taşır, fakat bunlar sınırlı ve zayıftır. Eski Türklerin M.S. 1. binyılın ikinci yarısına kadar olan yazılı kaynaklarındaki tarihsel kanıtların yoksunluğu, Eski Türklerin Şamanizminin o zamana kadar pek gelişmemiş olduğunu gösterir. Türk bozkır göçebeleri, Altay- Sayan-Baykal bölgesine girişleri ve yöresel gruplarla ilişkileri sırasında Şamanizmin gelişmiş şekillerini ve maddi donatımlarını giderek kendilerine mal etmişlerdir. Bu süreçte Eski Türk Orta Asya inanç sisteminin belirli öğeleri korunmuş, diğerleri kaybedilmiştir (Wajnschtein 1996: 292-294).</span></p>
<p><span>Tuva’da uygulandığı biçimiyle Şamanizm, insanları şaman aracılığıyla yukarı ve aşağı dünyanın ruhlarına bağlayan bir inanç sistemidir. Şaman, vecd haline (hipnoz durumu da denir) geçiş sayesinde atalarının ve doğanın ruhlarıyla konuşarak kehanette bulunabilen ve geleceği tahmin edebilen, ruhlarını kaybetmiş ya da hastalıktan ıstırap çeken kişileri iyileştiren ve topluluğun sağlığı için ayinler yapan dinsel uygulayıcıdır.</span></p>
<p><span>15 Ekim 1993’te Şamanizm, Kızıl’da bir başkanlık kararnamesiyle iyileştirici bir sağlık sistemi olarak ilan edildi, böylece Şamanizm bir meslek olarak tanınmış oldu ve şamanlar için yaşlılık ödenekleri ayrıldı; aynı zamanda hükümet Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi’ni de kurdu. Tuvalı Şamanlar Derneği, orijinal ismiyle Dungur (dungur davul demektir) Derneği, 37 şaman üyesiyle 1992’de kurulmuştur. Kayıtlı her şamana, üzerinde resmi olan bir belge ve tedavi etme, ayinler yapabilme ve geleceği söyleyebilmek için bir belge verildi. Dungur Derneği, Kızıl’ın merkezinde şamanların ücret karşılığı iyileştirme ayini yaptıkları bir eve sahiptir. 1996’da kırsal alanlardaki şamanların da dahil olduğu yaklaşık 100 şaman olduğu belirtiliyordu. Şamanlar çok bireysel olduklarından ve özellikle uzun süren baskı döneminden sonra sayılmak istemediklerinden bu rakamlar çok düşük olabilir.</span></p>
<p><span>Tuva şamanist dünya görüşü, doğaya duyarlılığın, hayatta kalabilmenin en önemli parçası olduğu göçebe pastoralizmi ve avcılık durumlarında insanoğlu ile doğa arasında gelişen ilişkiler tarafından belirlenir. Doğal güçler kişileştirilmiş ve kutsallaştırılmıştır. Ağaçların, dağların, nehirlerin ve pınarların ruhları vardır. Ağaçlar genellikle kutsal sayılırlar ve çok sayıda dalları olan tek bir ağaç ya da bir kökten büyüyen birçok ağaç olarak nitelendirilen özel bir tür ağaç kam-yiaş (şaman-ağacı) şerefine yere içki dökülerek, renkli bez parçaları, süt ürünleri yiyecekler ve diğer kült ayinleriyle şereflendirilir.</span></p>
<p><span>Tuva kozmolojisi üç dünya varsayar: bizim Orta Dünyamız, Yukarı Dünya (Azar) -Gökyüzü (Azar Deer, Denger ya da Tenger), Güneş, Ay, Büyükayı (Cedi-Haan ya da yedi hanlar olarak bilinir), dokuz cennet, Gökyüzü tanrıları ve ölmüş iyi insanların ruhlarıyla doludur- ve Aşağı Dünya. Tuva etnolojisti ve yazarı Mongush Kenin-Lopsan tarafından 1950’lerin sonlarından beri toplanan kozmoloji röportajları gökyüzünü baba olarak tanımlar: “Bu dünyada her bitki ve her insanın annesi ve babası vardır. Yaratıcının bunu böyle yaptığı söylenir. İnsanın babasının gökyüzü olduğu söylenir.” (Kenin- Lopsan 1997: 54). “Bu hikâyeyi dedemden duydum. Gökyüzü bulutlanıp rüzgâr estiğinde ve şiddetli kar yağışı başladığında dedem ardıçtan bir ateş yakar, tahta bir kovanın içine süt koyardı ve sütü gökyüzüne toz-karak’la (bağış için kullanılan dokuz delikli tahta kaşık. E. F.) serpiştirirdi. Dedemin gizlice şöyle fısıldadığını duymuştum:</span></p>
<p><span><em>Gökyüzü Babacığım, kutsa beni!<br>
</em><em>Gökyüzü Babacığım, sevecen ol, lütfen merhametli ol!</em></span></p>
<p><span>Ve şu ana kadar Bay-Tayga kozhuumun Kara-Höl bölgesinde yaşayan yaşlılarımız hâlâ gökyüzünü onurlandırmak için ayin yaparlar” HOM-Ş (Khertek Okaan Maga-Şhuruyeviç, 1927 doğumlu) (Kenin-Lopsan 1997: 55).</span></p>
<p><span>Yeryüzü annedir: “Kadın olmasaydı, dedikleri gibi, insan ırkının sonu gelirdi. Ve bundan dolayı, yeryüzü olmasaydı, dedikleri gibi, yaşam da olmazdı. Yaşlılarımız yeryüzüne çok onur verirler. Ninem her sabah toz-karak kaşığını kullanarak çay serpiştirir, yeryüzüne adak yapardı. Çayı yeryüzünün yüksek dağlarına, ormana, ağaçlara ve nehirlere serpiştirirdi. Fısıldadığı özel büyülü sözleri vardı:</span></p>
<p><span><em>Toprak Ana, bana mutluluk bahşet.<br>
</em><em>Toprak Ana, bana şans bahşet.<br>
</em><em>Toprak Ana, çocuklarıma bak.<br>
</em><em>Toprak Ana, evimi koru.          </em></span></p>
<p><span>Zamanın başlangıcından beri Tuvalar yeryüzünü onurlandırmışlardır. Şu ana kadar bir Tuvalı yeryüzünü hâlâ annesi olarak bilir. Ben de toprak anama dua ederim” HOM-Ş (Kenin-Lopsan 1997: 56).</span></p>
<p><span>Güneş’in anne, Ay’ın baba olduğuna inanılır: “Güneş’e anne denir çünkü şafak söker sökmez Güneş doğudan yükselir ve aynı şekilde bir Tuva’nın annesi her zaman yurdun sahibidir, çünkü çocuklara o bakar. Ay’a baba denir, çünkü Tuvalı insanların babası her zaman uzaklardadır ve yurtta fazla kalmaz, aynı şekilde Ay da gökyüzünde fazla görünmez, ya görünür ya kaybolur. Eski Tuvalar Ay’a baba derlerdi ve onu da onurlandırırlardı” MKÇ (Monguş Kalinduu Çhüdei-oolovıç, 1940 doğumlu) (Kenin-Lopsan 1997: 57).</span></p>
<p><span>Bazı Tuvalar üç değil, Yukarı (cennetsel) ve Aşağı (yersel) olarak iki dünya olduğuna inanırlar. Bazı şamanlar ölülerin ruhlarının karanlık yeraltı dünyasına gittiklerini söylerlerken, diğerleri “Ölüler Ülkesinin” Aşağı dünyanın kenarında, çok uzak kuzey kesimlerinde (bir Sibirya kavramı) olduğuna inanırlar. Yukarı dünyanın efendisi Kurbustu-han’dır (bu isim gökyüzünde Azar/Gökyüzü halkının yaşadığı hayali ülkeyi de tanımlayabilir). Yeraltı dünyasının hakimi Erlik Han’dır: Tuva mitolojisi ölülerin ruhlarının ona sadece bir nehri tek bir saç telinin üzerinden geçerek ulaşabildiklerini iddia eder (Kenin-Lopsan 1997: 114). Bizim Orta dünyamızda, aralarında dağların efendilerinin, denizlerin, su pınarlarının, ocakların ve ağaçların bulunduğu çok sayıda ruh vardır. Ham-yiaş şamanın ağacıdır ve genellikle melezçamdır. Şamanlar ağacın etrafında ayinler yaparlar ve yılda bir kez ayinle kutsadıkları kendi ağaçları vardır.</span></p>
<p><span><strong>Ruhlar</strong></span></p>
<p><span>Aşağı dünyada yaşayan bir dizi iblis ve kötü ruh vardır. Bunların arasında -insana benzeyen, erkek ya da dişi olabilen kötü niyetli ruhlar- azalar vardır. Erkek azanın ayakları havada asılı durabilir ya da üç başlı bir köpek ya da uzun gagalı bir kartal-baykuş olabilir. Geceleri şarkılar söyleyen mavi bir ışık olarak görünebilir ve şafakta kaybolur. Aza, sadece güçlü şamanların onu ziyaret edebileceği bir ülkede yaşar.</span></p>
<p><span>Birçok Algıştar (özellikle şamanın ruhlarına yardım eden, onlara yalvarmak, teşekkür etmek, emir vermek, ya da övmek için şaman tarafından söylenen ilahiler veya dualar) Azalarla ilgilidir (Kenin-Lopsan 1997: 110). Buk kötü niyetli birinin kötü davranışları yüzünden ortaya çıkan şeytani bir ruhtur; zarar verilen insana dönüşür ve zarar veren kişiden onu ölümcül bir şekilde hasta etmek suretiyle öcünü alır (Kenin-Lopsan 1997: 111). Diğer şeytani bir ruh da alnında tek gözü, bakırdan burnu olan ve ağzından ateş fışkırtan Şhulbus’tur. Zaman zaman kırmızı bir köpeğe dönüşür ya da yarı insan-yarı kuşa benzeyebilir (Kenin-Lopsan 1997: 117; Wajnschtein 1996: 253).</span></p>
<p><span>Albıs (erkek şekline de girebilmesine rağmen) genellikle genç ve güzel bir kadın olarak görünen, bozkırda, bir nehirde ya da nehrin yakınında yaşayan mitolojik bir yaratıktır. Onunla karşılaşan birisi şarkılarını dinledikten sonra değişir ve uzak yerlerde tek başına olmak ister,</span></p>
<p><span>kendi kendine konuşur ve bir müzik aleti çalmaya başlar. Artık Albısstaar (Albıs hastası) olarak bilinir ve şamanın yardımına ihtiyacı vardır. Birçok gün sürebilecek şamansal ayinlerden sonra Albıs ölür ve sarı bir keçe parçasına dönüşür.</span></p>
<p><span>Ruh kavramı, onun kaybı ve tekrar bulunması Tuva Şamanizminin ve şamanların hasta tedavisinin nasıl yapıldığının anlaşılmasına temel oluşturur. İnsanoğlu ve onun ruhu birleşik bir bütün sayılır. Ruhun vücuttan ayrılması, kişinin hasta olmasına ya da ölmesine neden olacaktır. İnsanın yaşına bağlı olarak ruhun yeri değişir. Doğmamış bir bebeğin ruhu annesinin içindedir ve üç yaşından küçük bir çocuğun ruhu kundak bezlerinde, başının üstünde ya da beşikte bulunabilir. Üç ile onüç yaşları arasındaki bir çocuğun ruhu (urug kuda) çizmeleri, başlıkları, elbiseleri ya da genç çocuğa hediye olarak verilen hayvanlarda bile barınabilir.</span></p>
<p><span>Onüç yaşından sonra kişi yetişkin sayılır ve biri esas, biri de gri olmak üzere iki ruhu vardır. Ruh muhakkak vücutta yaşamak zorunda değildir, erkekse dedesinin kamp yerinde, bir yurtta, dalların korunağında, atlarda, eeren’de (ruh betimlemelerinde), borularda, eyerde vb. yerlerde yaşamayı tercih edebilir. Dişiyse küpe, yüksük, iğne, Çavaga (saç örgüsü süsü), kova, çay öğütmek için olan havan, ocak maşası, saçayağı gibi ev eşyalarında veya süslerde ya da ateşin kendisinde barınabilir. Şamanın ruh davulu (dungur), orba’sı (çıngırağı ya da davul değneği), başlığı, şaman giysileri, dedesinin kamp yeri, eeren’i ya da seri (ölü şamanın mezarı) gibi daha özel yerlerde bulunur. Şamanın ruhu gücendirilirse, şaman ölü veya diri olsun, ismini konuşan kişilerin hastalık ya da ölümüne neden olabilir. Eğer hasta ruh kaybından dolayı hasta olmuşsa sadece şaman kayıp ruhu geri getirecek güce sahiptir. Onun Algış’i, kötü ruhlar tarafından kaçırılmış ruhu geri getirebilecek kadar güçlü olan ve böyle yapmakla hastayı iyileştirebilecek olan tek kuvvettir. Bu Algışlar belirli bir hastalığı, ruhun ayrılmasının nedenini ve tedavisini tanımlayabilirler. Kayıp ruhun tek bir saç teliyle insana geri dönebildiği söylenir.</span></p>
<p><span>Birisi öldüğünde esas ruh yeryüzünde kalır ve şaman, bir kült ayin ateşi yakmalarına yardım etmek için ölünün akrabaları tarafından davet edilir. Bu ölümden yedi ve kırkdokuz gün sonra olur ve göçmüş olanın ruhuyla yeniden bağlantı kurabilmek için yapılır. Şaman ateşi yakar ve ölünün akrabaları ateşe (aşiret ocağı) adakta bulunurlar bunun üzerine ruh şamana gelir ve ona sorunlarını anlatır. Şaman da bunları akrabalarla konuşur. Şaman ruhu görebilen tek kişidir. Ruhun, şaman aracılığıyla ihtiyaçlarını ve akrabaları hakkında neler düşündüğünü anlattığı, ruh, şaman ve akrabalar arasındaki bir konuşma bunu izler.</span></p>
<p><span>Gri ruh ölümden sonra yurtta kalır. Gri ruhun ayrılık ayini, şaman davulunu çalarken birinin kırmızı bir kırbaçla yurdu kırbaçlamasıyla başarılır. İkisi de yurdun etrafında dolaştıktan sonra şaman kapıya elini uzatır ve gri ruhu tahta bir tabakta yakalamış gibi görünür. Diğer şahıs ruhu yurttan uzağa atar. Şamanın esas ruhla konuştuğu kırkdokuzuncu günden sonra aile, daha önce yaşadıkları gibi yaşamaya devam edebilir. Ruhun rahatsızlık vermesi sonucu aksilikler olursa, şamandan, ruhla tekrar konuşup akrabalarını huzur içinde bırakmasını istemek için bir sonbahar ateşi ayini yapması istenir. Ölü insanın ruhunun boşlukta serbestçe uçtuğu ve doğup büyüdüğü yerde kaldığı, eski bir kamp yerinde ya da eski bir yurt yerinde belki de efsanevi bir yaratık ya da korkunç bir canavar şeklinde ortaya çıktığı söylenir (Kenin-Lopsan 1994: 27-37). Ölümden sonraki yedinci ve kırkdokuzuncu gün ayinlerinin bugünkü Tuva’da uygulanmaya devam edildiği gözlemlenmiştir (1996 yılına değin).</span></p>
<p><span>Erenler (bazen ongon denilir) ruh yardımcılarının betimlemeleridir. Bunlar şamana işinde yardım eden ve onu koruyan iyi ruhlardır. Ataların ruhları, özellikle daha önce yaşamış akraba şamanların ruhları olabilirler. Sık sık ayının postu ya da tırnaklı pençesiyle temsil edilen ayı eeren, en güçlü ruhlardan biridir. Şamanların diğer güçlü koruyucuları, keçeden yapılmış, açık ağzından kırmızı dili sarkan bir yılan başı olan yılan eerenlerdir. Bunların cam bilya gözleri ve bakır boynuzları vardır; diğer ucuna bir demet küçük şerit dikilmiştir. Genellikle şamanın elbisesine birçok yılan asılmıştır. Kurt eeren kötü ruhlarla savaşında şamana yardım eder. Baykuş eeren geceleyin ormandaki kötü ruhları hissederek şamana yardım eder. Kuzgun eeren, ağaçtan oyulmuş bir şekille temsil edilen, şamanın özel ulağıdır. Kamlanye (şamansal seans) devam ederken, guguk kuşu şamanın yardımcı ruhudur ve sık sık bu kuşun ötüşü ve diğer kuşların ötüşleri şaman tarafından dile getirilir. Sadece şamanlar değil fakat sıradan insanlar da bir tavşan-eeren’e (ak-eeren) sahip olabilir. Bu eeren insanları eklem problemleri ve mide ağrılarından korur.</span></p>
<p><span>Sık sık görülen diğer bir eeren, metal ve kemiklerin de bulunduğu keçe şekillerden yapılmış ve ev halkının atalarının ruhlarını temsil eden emegelcin-eeren denilen eerendir. Bu, aileyi ve özellikle çocukları hastalıktan korumak için kullanılır. Evin erkek reisi ölümcül bir şekilde hasta olduğunda, metalden erkek ve dişi şeklinde yapılmış Agır-eerenler gelecek erkek kuşakların koruyucusu olarak onurlandırılır; böyle eerenler mezarlara konulur ve 19. yüzyıl Tuvalılarının mezarlarında da bulunmuşlardır. Bez şeritleri bağlanmış düz bir metal yuvarlak olan Küzüngü (bronz ya da bakır ayna) bir eerendir, hastalıkları iyileştirmek ve onlardan korunmak için olan şamansal bir niteliktir. Şaman, sadece şamanlık görevini yaparken boynuna takar. Kötü ruhları iten bir ruh aynası olduğu düşünülür (Wajnschtein 1996: 254-259).</span></p>
<p><span>Küsüng kelimesi Yakut dilinde “muhalefet” demektir ve aynanın, kötü ruhların yakıcı bakışlarından koruyacağını ima eder (Wajnschtein 1996: 287).</span></p>
<p><span><strong>Şamanlar</strong></span></p>
<p><span>Kenin-Lopsan Tuva şamanlarını beş tip olarak sınıflandırmıştır: 1. Soylarının şaman atalarından geldiğini saptayabilen şamanlar 2. Kökenlerini Toprak ve Su ruhlarına dayandıran şamanlar 3. Soylarını cennete (deer ham) dayandıran şamanlar 4. Albıs ruhlardan kaynaklananlar ve 5. Aza ruhlardan kaynaklanan şamanlar (kara ham ya da kara şaman da denilir) (Kenin-Lopsan 1997: XXI). Sadece yetenekleri miras kalan şamanlar gerçek şaman olarak kabul edilir. Şamanların etkinliklerinin ana tarzları aşağıdaki gibi sınıflandırmıştır: 1. Küsüngü ile şamansal etkinlik 2. Homus (bir ağız harpi) ile şamansal etkinlik 3. Sadece yüksek derecedeki şamanlara ait bir özellik olan ve geleneksel olarak sadece geceleyin ayin elbiselerini giyerek davul ile yapılan şamansal seans 4. Şaman davulu ve dayak (değnek) ile yapılan seans. Üç-başlı değnek kurdelalarla süslenmiştir ve Tuvalı şamanların üyeliğe kabul töreninde aldığı ilk alettir (Kenin-Lopsan 1997: XXI-XXII; Kenin-Lopsan 1993: 26-27).</span></p>
<p><span>Genelde, erkek ya da kadın Tuvalı şamanların şaman olma yeteneği miras kalmıştır ve ailelerinde şaman ataları vardır. Şamanlığa yeni başlamanın genellikle yetişkinlikte gelen işaretleri, kişinin histerikleştiği ve akli rahatsızlıklar gösterdiği, albıstar da denilen “şamanlık hastalığına” yakalanmasıydı. Bu, ailenin bir şamanı özel bir kamlanye (ayin) yapmaya çağırmasıyla yatıştırılırdı. Ayin sırasında şaman belirli bir şaman atanın ruhunun hastaya girdiğini keşfederdi ve bu da hastanın şaman olması gerektiği anlamına gelirdi. Eğer hasta şaman olma çağrısını kabul etmezse hasta kalmaya devam ederdi ve yeni başlayacak şamanlar, sonunda kabul etmelerinin gerekliliğini anlayana kadar sık sık çağrıyı reddederdi. Şaman çağrıyı kabul eder etmez akrabaları onun donatımlarını hazırlarlardı: ayin elbiseleri, bir davul ve değnek. Doğu kesimlerdeki Tuvalar şamana kamlanye için sadece bir dayak (değnek) ve sonra da bir davul verirlerdi. Bu davul sonra şamanın ayinler sırasında Yukarı dünyaya gidebileceği bir at olarak canlandırılırdı (Wajnschtein 1996: 260-261).</span></p>
<p><span>Şamanın önemli eşyaları arasında üzerine bir insan iskeletinin şematik olarak nakşedildiği (Tuva’nın doğu kesimlerinde) ren geyiği derisinden yapılmış bir elbise vardır. Arkada omurga resimlerinin nakşedildiği uzun bez şeritleri asılıdır ve bazı şaman elbiselerinin omuzlarında (hipnoz halinde uçmasına yardım etmek için) baykuş tüyü demetleri vardır. Metal levhalarla, çıngıraklarla ve kötü ruhlara karşı korumak için minyatür bir ok ve yayla süslenmiş olan elbise ağırdır. Buna ek olarak elbiseye doldurulmuş yılanlar, kuşlar, hayvanlar ve renkli şeritler iliştirilmiştir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın batı kesimlerinde elbise koyun ya da keçi derisinden yapılmıştır ve üzerinde nakşedilmiş iskelet yoktur. O da doldurulmuş yılanlar, oklar, küçük çıngıraklar ve diğer koruyucu metal parçalarıyla süslenmiştir. Doğu Tuva’da şamanın başlığı, bir insan yüzünün (gözler, burun, ağız ve kulaklar) ve arada sırada Güneş ve Ay’ı simgeleyen helezonların şematik betimlemesinin ren geyiği tüyüyle üzerine nakşedildiği kırmızı bir bezin üzerini kapladığı dağkeçisi derisinden oluşur. Şeritin üst kısmına kartal, baykuş ya da fundalık kuşlarının tüyleri iliştirilmiştir; ayin yaparken şamanın yüzünü koruması ve örtmesi için saçörgüsü yapılmış saçaklar şeritin alt kısmından sarkardı. Başlığın biçimi batı Tuva’da da buna benzer; buna ek olarak, Wajnschtein, 1950’lerde her iki tarafında üzerinden renkli bez şeritlerinin sarktığı bronz boynuzları olan başlıklar gördüğünü söyler.</span></p>
<p><span>Doğu Tuva’da şaman ayinleri için dişi ren geyiği derisinden özel çizmeler yapılır, batıda ise özel bir ayakkabı kullanılmaz (Wajnschtein 1996: 279-285). Yazar, Kuzey Moğolistan’daki Darkhad halkı arasında, Tuva’nın batı bozkırlarındaki şamanların giydiği çok daha basit giysilerle tam bir zıtlık içinde olan ve tamamıyla doğu Tuva’dakine benzeyen şaman giysileri gözlemlemiştir.</span></p>
<p><span>Kamlanye ayini genellikle ruh kaybı dolayısıyla hasta olan bir kişiyi iyileştirmek üzere yapılır. Şaman hastanın evine davet edilir. O, elbiselerini ve davulu taşıyan yardımcılarıyla birlikte gelir. Şaman, elbise giymesine yardım edildikten sonra ayinsel olarak artış (tütsü olarak kullanılan bir Sibirya ardıcı) tüttürerek evi temizler. Davul ateşin yanında ısıtılır, “canlandırılır” ve sonra araga (ekşitilmiş sütten yapılan bir alkolik içki) dökülerek beslenir (at besleniyor). Bazı şamanların kamlanye’ye kuzgun, baykuş ve guguk kuşu gibi kuşların sesini taklit ederek başladıkları bilinir. Şaman, arkası orada toplanmış insanlara dönük olarak oturur ve genellikle gözleri kapalı olarak ağır ağır yardımcı ruhları çağırmaya başlar. Şaman hafifçe davuluna vurarak değişik bir bilinçlilik durumuna girer ve bu durumda (atının) davulun üstünde ruhlarına doğru yola çıkar. Hastanın hastalığını yardımcı ruhlarına anlatır ve hastalığa ya da ruh kaybına neden olan kötü ruhların dünyasına doğru gider. Bu ruhları bulduğunda onları gitmeye ikna etmeye çalışır, fakat bu başarılı olmazsa ruhla kavga etmeye başlar. Sonunda ruh yenildiğinde onu yurdun kapısından dışarıya atar. Aile ve komşulardan oluşan izleyiciler bu etkinliğe katılırlar ve bu şekilde hastanın iyileşmesine katkıda bulunurlar. Kamlanye esnasında şaman davulu ateşin üzerinde kurutmak ve çay ya da arrag serpiştirmek suretiyle “beslemek” için yolculuğunu durdurabilir. Bir kamlanye fal bakarak sona erer, şaman davulun değneğini hasta kişinin yanına fırlatır ve kavisli tarafı yukarıya bakıyorsa herkes kişinin iyileşeceği anlamına gelen töörek diye bağırır. Kehanette bulunmanın bir diğer yöntemi çay dolu bir kaseyi kutsanmış bir atın sırtına koymaktır. At yurdun etrafında saat yönünde üç kez dolaştırılır. Kase ağzı açık olacak şekilde yere düştüğünde herkes töörek diye bağırır, fakat dibi havaya bakıyorsa kötü talih demektir (Wajnschtein 1996: 266-268).</span></p>
<p><span>Yazar 2000 yılında, Doğu Moğolistan’daki Buryat Moğolları arasında, bir şamanlığa kabul töreni sırasında yapılan benzer bir ayinden bahsetmiştir. Bu ayinlerin ve donanımların bir çoğunun çok eski ve Sibirya Türkleri arasında yaygın olduğu açıktır.</span></p>
<p><span>Tuvalar tarafından yapılan diğer ayinler, güçlü bir şamanın bu amaç için çağrıldığı ateşin (yurdun merkezindeki ocağın) yıllık kutsanması ile ağaçların kutsanmasıdır. Bunun bir örneği Kenin- Lopsan (1997: 49) tarafından aktarılmaktadır: “Bu, ham dıt (şamanın melezçam ağacı) kutsanmasını ilk kez görüşümün hikâyesidir. Küçük bebek erkek kardeşimiz sıldanır’a (çocuk hastalığı) yakalandığı için ebeveynlerimiz, güçlü şaman Ondar Mayk-Ham’ı davet etmişlerdi. Bir grup yaşlı o şamanın önderliğinde Süt-Höl bölgesine Kezek-Yiaş ormanına gittiler… Bu yaşlı şaman bir süre aradıktan sonra bir ham dıt seçti. Gökyüzü şamanı Mayk-Ham başlığını, elbisesini giyerek davuluyla ayin yaptı. Ayin yapıyor, ham dıt etrafında güneşin hareket ettiği yönde dönüyordu. Kardeşimiz Ohur-ool ağacın dibinde annemle babamın arasında oturuyordu….Mayk-Ham ayin yaparken, ham dıt etrafında dönerken biz de onu takip ederek dua ediyorduk.”</span></p>
<p><span>Şamanlar, şamansal ayinler, şamanların şiirsel şarkıları ve ruhları (algış) öven ilahileri hakkındaki birçok öykü Kenin-Lopsan tarafından kaydedilmiştir. Bu öykülerin son zamanlarda yayınlanan bir toplamasında (Kenin-Lopsan 1997), belirli bir şamaniçenin yaşam öyküsü çok sayıda insan tarafından anlatılmıştır. Bu öykülerden alınan kısa örnekler 20. yüzyılın erken dönemlerindeki tipik bir Tuvalı şamaniçenin tanımlaması olarak aşağıda verilmiştir.</span></p>
<p><span>“Bir zamanlar bizim Övür Kozhuun’daki Bora-Şai’da şamaniçe Ham-Urug yaşardı. İsmi Handızhap’tı. Bu şamaniçe Tuva’nın her yerinde bilinirdi. Onun algıştar’ını söylemek bile korkutucuydu. Çocukluğumdan beri onu algıştar söyleyip davuluna vuruşları eşliğinde şamanlık ayinleri yaparken seyretmiştim. Güzel bir başlığı, çok süslü bir şaman paltosu, davuluyla bir orbası vardı ve hepsi ahenksiz gürültüler çıkarıyordu. Ham-Kaday’nin (Kham-Urug’la aynı kişi) mavi bir kurdu olduğunu söylerlerdi. Onun oğlu Sungar-ool halk düşmanı sayılıyordu ve hapse götürüldü. Daha sonra itibarı iade edildi. Şamanı da insanları iyileştirdiği için hapse attılar, fakat sonradan onun da itibarı iade edildi. Hapisten çıktıktan çok kısa bir süre sonra Handaana kasabasına giderken Kuular Arakhaa’nın evi onun öldüğü yerdir. Mezarının Handaana’da şehir mezarlığında olduğunu söylerler. Şimdi bile insanlar onun yurdunun eskiden olduğu yerde gece geçirmezler. O, zaman zaman eski yurdunun olduğu yerde mavi bir kurt olarak görünür.</span></p>
<p><span><em>‘Kanlı ağzıyla<br>
</em><em>Benim arı-kurdum<br>
</em><em>Otlu kanıyla<br>
</em><em>Benim mavi kurdum!’</em></span></p>
<p><span>Bu, Ham-Kaday’nin kurduna söylediği meşhur algış’tır” (Mart 1920 doğumlu Mongush Artaa Naidan-oolovich tarafından Kenin-Lopsan’a anlatılmıştır) (Kenin-Lopsan 1997: 64).</span></p>
<p><span>Bu öyküdeki mavi kurt şamaniçenin yardımcı ruhudur; mavi renk gökyüzünün kutsal mavisiyle ilgili olabilir. Ham-Kaday hasta insanlar için ayin yaparken söylediği şiirsel algıştar’ıyla bilinirdi. Hasta birinin ruhunu ölümünden önce bir kuzgun, sarı bir keçi ya da beyaz bir at olarak görebilirdi. Diğer şamanlarla kavga edip onlara üstün gelen güçlü şamaniçe Ham-Kaday öyküleri de vardır. Öyküsel anlatımlarda (zamanın koşulları dolayısıyla) onun şehir mezarlığında gömülü olduğu yazılıdır.</span></p>
<p><span>19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında şamanların geleneksel mezarları seri idi. Seri (ölü şamanın mezarı) ağaçtan yapılmış, yerden yükseltilmiş, dört kenarlı, her köşesinde düşey direkleri olan düz bir yüzeydir ve bazen dört alçak duvarı vardır. Şaman tüm donanımlarıyla birlikte içine yerleştirilir, ya da donanımları dışarıya başka bir direğe asılır. Şamanı bu şekilde defnetmek gereklidir, çünkü şamanların, sıradan insanlar gibi toprağa gömülemeyen “beyaz kemikleri” ya da “temiz kemikleri” olduğu kabul edilir (Kenin-Lopsan 1997: 117).</span></p>
<p><span>Şamanın ölümünden sonra bir başka şaman onun yurduna davet edilir ve ölünün ruhunun hangi yöne doğru gittiğini işaret eder. Gömüleceği yere karar verildikten sonra değişik yönlerdeki dağların ve nehirlerin konumunu belirlemek üzere bir lama çağrılır. Aile tarafından Lama’ya eyerli bir at, iki Lara koyun postu, on ile yirmi arasında sığır ve elbiseler verilir, çok iyi bir şekilde ödüllendirilir. Lama gömmek için özel bir güne ve kesin bir saate karar verir. Şamanın vücudu yurdun bir tarafındaki keçe kaldırılarak yan yan çıkarılır. Davulunun derisi yurttan dışarıya çıkarılmadan önce kesilir ve gömülme yerine götürülürken bir atlı yavaş yavaş davula vururdu. Bu işlem şamanın ruhunun, öldüğü yurtta saklanmaması için yapılır. Sonra şaman yükseltilmiş platforma, seri’ye defnedilirdi. Rus devriminden sonra şamanların bu gömülüş yönteminin kaybolduğu gözlemlenmiştir (Kenin-Lopsan 1993: 148-153). Bununla beraber, yazar, son zamanlarda (1990’larda) açık havada şaman defnedildiğini duymuş ve Darkhad Moğolları arasında şamanların donanımları için inşa edilmiş özel bölmeler görmüştür.</span></p>
<p><span>Yazar ve son zamanlarda bu konuda araştırma yapanlar (Hoppal 1996: 104) 1992’den beri olan Sovyet sonrası dönemde Tuva’da Şamanizmin gerçek bir rönesanstan geçtiğini gözlemişlerdir. 1996’da Tuva’nın batı bozkırlarında erkek ve dişi onaltı şamanla yapılan konuşmalar ve gözlemler (bkz. Fridman 1998), biraz zayıflamış da olsa, 1920’lerin sonlarından önce dedelerinin zamanlarındaki şamanist uygulamaları hatırlayan yaşlı şamanlar arasında genelde şamansal geleneklerin devam ettiğini göstermiştir. Bu şamanlar davul, değnek, yılanlı ve metal koruyucu aletleri olan şaman elbisesi ve tüylü başlık gibi birçok donatımları kullanıyorlardı. Eeren sayısı tek eski bir küsüngü’den, oda dolusu hayvan pençeleri, kürk şeritler, Budist eşyalar, bez parçaları ve kutsal oklara kadar değişiyordu. Geleceği söylemek kadar bir hastalığın teşhisi ve tedavisi bu şamanların temel işleviydi; bazıları, şamanın tedavi edebileceği özel hastalıkların listesi kapıda asılı olan bürolarında çalışıyordu. Diğerleri tedavi etmeleri için hasta kişilerin evlerine çağrılıyordu. Bu şamanların bazıları Dungur Derneği’nin üyeleriydiler; diğerleri kırsal bölgelerde çalışıyor ve şaman resmi örgütleriyle pek az ilişkileri oluyordu.</span></p>
<p><span>Sovyet sonrası dönem için anlamlı bir uygulama yaratma peşinde olan genç şamanlar arasında bir tür neo-şamanizmin geliştiği söylenebilir. Tipik bir örnek 1961’de Bay-Haah’ta (Kızıl’ın tam güneyinde) doğmuş şamaniçe Nasık-Dorjou’dur. Ailesinin her iki tarafından da güçlü şaman nesilleri vardır ve Mongun-Tayga’da (Tuva’nın batı bozkırları) büyümüş. İlk defa ergenlik çağındayken garip hayaller görmeye başlamış fakat şaman olarak çalışmaya ve tedavi etmeye Teeli’nin batısındaki kutsal pınar Arzan Şivilig’deki dağın ruhunu gördüğü 1991’e kadar başlamamış. Bireysel tedaviler için olduğu kadar birinin ölümünden sonraki geleneksel yedinci ve kırkdokuzuncu gün ayinleri için onu çağırırlar. İnsanları iyi etmek için bireysel tedavilerinde Şamanizm, Budizm ve modern psikoterapi ilkelerinin karışımı bir yöntem kullanır. Şamanlık görevini yaparken (geleneksel şaman giysisi olmayan) ipek astarlı post bir yelek giyer ve değişik bir bilinçlilik durumuna geçmek için davulunu ve değneğini kullanır. Bununla birlikte bu durum sadece birkaç dakika sürer. Tedaviye oldukça eklektik yaklaşımı ve hipnoz durumunun kısalığında neo-şaman öğeler farkedilmektedir. Gördüğü zengin hayallerin çoğu ve yaptığı ayinler doğal olarak gelenekseldir. Genelde, Sovyet dönemindeki baskılardan ve aynı zamanda şamanlara yapılan eziyetlerden beri Şamanizm olağanüstü bir canlanma gösterdiyse de şamanlar atalarının güçlerine sahip görünmüyorlar. Artık Yukarı ve Aşağı dünyalara gittikleri, tehlikeli ruhlarla karşılaşıp kavga ettikleri ya da kendilerini mavi kurda dönüştürdükleri değişik bilinçlilik durumuna girmiyorlar.</span></p>
<p><span><strong>Önceki Araştırmacılar</strong></span></p>
<p><span>Çok sayıda araştırmacı Tuva’da saha çalışması yapmış ve Tuva Şamanizmi üzerine yazılar yayınlamıştır. 1890’da Janos Janko ve Vilmos Dioszegi (1959, 1968) ile başlayan Macar etnografyacıların etkinlikleri Dioszegi’nin o alandaki çalışmalarını devam ettiren Mihaly Hoppal tarafından takip edilmiştir. Diğer kayda değer araştırmacılar Rus bilim adamları Sevyan Vainshtein (Wajnschtein) ve V. P. Diakonova’dır. Sovyet sonrası dönemde Hoppal’a ek olarak, Finlandiyalı bilim adamı Heimo Lappalainen, Alman bilim adamı Ulla Johansen, Kanadalı folklorist ve müzisyen Kira van Deusen ve bu satırların yazarı aktif olarak saha araştırmaları yapıp Tuva Şamanizmi üzerine bulgularını yayınlamaktadırlar.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Eva Jane Neumann FRİDMAN</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Braun Üniversitesi Antropoloji Bölümü, Dünya Dinleri Araştırmaları Merkezi (CSWR) / Kanada</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 180-188</span></p>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>♦  Forsyth, James 1994, A History of the Peoples of Siberia, Cambridge: Cambridge University Press.</span></div>
<div><span>♦  Fridman, Eva Jane Neumann 199B, Sacred Geography: Shamanism in the Buddhist Republics of Russia, Ann Arbor: UMI.</span></div>
<div><span>♦  Hoppál, Mihály 1996, “Shamanism in a Post-Modern Age”, 99-107.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1993, Magiya Tuvinskikh Shamanov, Kızıl: Novosti Tuva.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1996, Shamanic Songs and Myths of Tuva, Mihaly Hoppal tarafından seçilip düzenlenmiştir. ISTOR Books, Vol. 6. Budapest: Akademai Kiado.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1994, “Whereabouts of the Soul Among the Tuvans”, In Shamanism in Tuva, ed. T. Budegechi, 17-37. Kızıl: Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi.</span></div>
<div><span>♦  Mannai-ool, Mongush 1994, “The Origins and Development of Tuvan Shamanism”, In Shamanism in Tuva, ed. T. Budegechi, 7-10. Kızıl: Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi.</span></div>
<div><span>♦  Olson, James S., ed. 1994, Tuvinian, An Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires, 658-661. Westport, Conn.: Greenwood Press.</span></div>
<div><span>♦  Potapov, Leonid P. 1964, The Tuvans, In The Peoples of Siberia, ed. M. G. Levin and L. Potapov, 380-422. Chicago: The University of Chicago Press.</span></div>
<div><span>♦  Vainshtein, Sevyan 1980, Nomads of South Siberia: The Pastoral Economies of Tuva, Cambridge: Cambridge University Press.</span></div>
<div><span>♦  Wajnschrejn, S. I. (same author as Vainshtein, Sevyan) 1996, Die Welt der Nomaden im Zentrum Asiens. Berlin: Reinhold Schletzer Verlag.</span></div>
<div><span><strong>Ek Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦  Dioszegi, Vilmos, ed. 1968, Popular Beliefs and Folklore Traditions in Siberia, Budapest: Akademai Kiado.</span></div>
<div><span>♦  Johansen, Ulla 1997, On the Costumes of Tuva Shamans (baskıda).</span></div>
<div><span>♦  Kyrgyz, Zoya 1993, Ritmi Shamanskogo Bubna (Rhythms of the Shaman’s Drum), Kızıl: Medjdunarodnii Nauchii Tsentr “Khoomei”.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)
Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur[1]. Bunların içinde gök’e en kutsal tanrı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b007c01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şamanizm, Günümüzdeki, Kalıntıları, Uygur, Toplumundaki, Tabular, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Samira-Momin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html">Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Samire MÖMİN</strong></span></a>
</p><p><span>Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Bunların içinde gök’e en kutsal tanrı olarak bakmışlardır.</span></p>
<p><span>Orta Asya topluluklarının doğa inancında Tanrı olarak “doğaüstü güçler”e baktıkları bilinmektedir. İnsan hayatına hem mutluluk getirebilir hem de zarara uğratabilir diye inanılmıştır. Bundan dolayı tabiattaki bazı nesneler, tabiat hadiseleri dokunulmaz, saygı duyulması gereken kutsal nesne haline dönmüş ve toplumdakiler de onun güçlerine inanarak kafalarında canlandırmış, tanrılara ilişkili tabuları meydana çıkarmış ve onu inandıkları farklı dinlerin kurallarına göre uygulamaya, geliştirmeye çalışmışlardır. Günümüzde Şamanizm’in izlerini ortaya çıkarmayı hedefleyen bu çalışmada tabular üzerinden örnekler verilerek kalıntılar ve tabular arasındaki ilişkiler analiz edilmeye çalışılacaktır.</span></p>
<p><span>1.Şamanizm</span></p>
<p><span>Şamanizm ata ruhlarına ve doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir inançtır. Bunun ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişikliklerden geçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak eski Çin Kaynaklarından öğrenildiğine göre, Şamanlığın önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığı, daha sonra da diğer Türk boyları arasında yayıldığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugün Şamanizm diye adlandırılan geleneklerin din adamlarını ifade etmek üzere kullanılan Şaman kelimesinin etimolojik kökeni üzerinde de çok durulmuştur. Bu terimin Tunguzca’dan Rusça yolu ile Batı dünyasına geçtiği bilinmektedir. Aslen Sanskritçenin bir koluna bağlı olduğu sanılan kelimenin, Hind – Avrupa dillerinden Toharca (Samane= Budist rahip) ve Sogdça’daki (Saman) transkripsiyonları keşfedilince, bu terimin Hint Avrupa menşeine dayandığı iddiası kuvvet kazanmıştır. Çünkü bu kelime Tunguzca’ya yabancı görünmekte ve Şamanlığın güneyden kuzeye doğru yayılışında Budizmin tesiri sezilmektedir. Fakat Tunguzların komşuları ve Türk boylarından biri olan Sahaları etkiledikleri de gerçektir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bazı bilim insanları bu sözcüğün köken olarak, Türkçe’deki karşılığı olan “Kam” sözcüğü ile fonetik bakımdan aynı olduğunu ileri sürmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanizm ve eski Türk dini meselesine dair pek çok araştırma yapılmıştır. Ancak Şamanizm düşüncesi çok farklı ve karmaşık olduğundan dolayı araştırmacıların ortaya attığı bakış açıları ve düşünceleri de çok farklıdır.</span></p>
<p><span>Liushong“Cilin Yeni Tezkiresi” adlı eserinde “Şaman dini din değildir, genelde Tanrıya (ruha) inanan inançların bir çeşidi, ona din olarak bakmak yanlıştır” diyor. Tayvanlı Türkolog LiuYiTang da: “kesinlikle Şamanizm’e din diyemeyiz, o sadece iptidai doğa ilahilerinin gücüne inanmaktan ortaya çıkmış hadisedir.” görüşünde bulunuyor.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Yukarıdaki araştırmalara göre Şamani ruhlara inanılsa da din olarak kabul edilemeyeceği savunulmaktadır.</span></p>
<p><span>Ancak Çin bilim adamları Wu Bing An, Mu Dong Yan, Sincan Bölgesinde ise Abudulkerim RAHMAN, Li Cin Shing, Dilmurat Ömer ve Türkiyeli Abdülkadir İNAN gibi araştırmacılar Şamanizmi din olarak görmektedirler. Li Cin Shing’in “Sincan’daki Dinlerin Tarihi” adlı eserinde “Şaman dini ilkel toplumun son dönemlerinde din olarak şekillenmeye başlamıştır, o balıkçılık ve çoban hayvancılık yapan milletlerin tarihinde bu din önemli rol oynamıştır” diye bahsediliyor.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Abdülkadir İNAN “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı eserinde “Şamanizm Orta Asya göçmenlerinin eski dini. Hunlar, Gök Türkler, Uygurlar, Yakutlar gibi Orta Asya ulusları bu dine inanıyordu<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>”diye yazıyor.</span></p>
<p><span>Yukarıda görüşlerini paylaştığımız bilim adamlarının bazıları Doğa kültü, Totemizm, Atalar kültü gibi inanç unsurlarını da “Şaman Dini” dairesinde bakıyor. Bazıları onu iptidai toplumdan geçiş sürecinde geçici bir din olarak bakıyor, bazıları ise büyücülük faaliyeti olarak bakıyor. Dolayısıyla bilim insanlarının bu konu üzerindeki görüşleri çok farklıdır.</span></p>
<p><span>İbrahim Kafesoğlu’na göre “Eski Türklerin dini üç noktaya toplanır; 1. Doğa Kültü, 2. Atalar Kültü, 3. Gök Tanrı Kültü.” Bahaiddin Ögel de; “Eski Türk topluluklarının Şamanistler olduğu hakkındaki görüşler çok yanlıştır.” düşüncesini aktarmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Uluslararası Şamanizm Medeniyet Araştırma Kurumu’nun Başkanı Hoperr “Orta Asya Şamanizmi” adlı bildiri konuşmasında şunları ifade ediyor; <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanizm bir medeniyet olgusu, o ne büyücülük faaliyeti ne de siyasi faaliyettir. Şamanizm kültür, tıp ilimi, edebiyat-sanat, örf adet, ekoloji gibi alanlara bağlıdır. Onu din olarak nitelendiremiyoruz. Şamanizm dinin kapsadığı alandan geçmiş bir hadisedir. Şamanlar Orta Asya toplumlarının tarihi sürecinde önemli rol oynamıştır. Onlar şair, sanatçı, usta ve kahramanların yerine geçmiştir. Avrupa dillerindeki “Shamanism” teriminin başka dillere “Şaman dini” olarak tercüme etmenin yanlış algılamaya yol açacağını “Şaman Kültürü” diyerek tercüme etmeleri gerektiğini vurguluyor.</span></p>
<p><span>Şamanizm hakkındaki araştırma karmaşık ve zor bir konu olduğu için bilim adamlarının da Şamanizm hakkındaki görüşleri çok farklı ve çeşitlidir. Daha önce belirtilenlere ek olarak Şamanizm’in tek tanrılı dinlerde görüldüğü gibi bir inanç sisteminin ve kesin kurallarının mevcut olmadığı söylenebilir. Şamanizm’i tarif ederken, Orta Asya ve Sibirya bölgesini çevreleyen dinlerden, çeşitli yollarla etkilenmiş ve zamanla kendi kültür kimliğini oluşturmuş bağımsız bir “kültür ocağıdır” denilebilir.</span></p>
<p><span>İlkel toplumda insanoğlu karşılaştığı sosyal olaylar, çelişkiler, hastalıklar gibi bazı olgu ve olayların sebeplerini anlayamazdı ve bunları anlamak ve kontrol altına almak isteğiyle Animizm düşünceleri etkisiyle kötü ruhları kovalayıp, iyi ruhların yardımına kavuşacağı maksadıyla büyücülük faaliyetleri ortaya çıkmış ve hayatlarını sürdürmede önemli bir unsur haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Büyücülük belli tören ve faaliyetler ile doğaüstü güçler (ruhlar, periler, cinler, dev vb.) den yararlanarak doğa, insan ve başka nesnelerle “hissi ilişki” kurarak gerçek amaca ulaşmak için aranan veya hayal kurulan bir eylemdir. Büyücülüğün tarihi süreci uzun, ilkel medeniyet etaplarından geçmiş, ulusların tarihinde bu tür eylemler farklı biçimlerde ayakta kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir.</span></p>
<p><span>Tarihteki bu tür büyücülük eylemleri ve onun günümüzdeki izleri veya kalıntılarına Şamanizm’in dairesi içinde bakılmaktadır. Yani bu tür olaylar din olarak, Türk Topluluklarının iptidai dini olarak kabul edilmektedir. Büyücülüğün uzun tarihten beri devam edip gelmekte olan bir alışkanlık ya da eylem olduğu bilinmektedir. Asırlardır bu eylem nasıl uygulanmaktadır, özellikleri nelerdir?</span></p>
<p><span>Göktürk Hanlığı ve Orhun Uygur Hanlığına dair yazıtlarda büyücülük veya Şamanlara ait yazılarla karşılaşmamıştır. Bu belki onların hayatında bu (büyücülük) eylemin o kadar önemsenmediğini ya da önemli bir etkide bulunmadığını gösterebilir. Ancak Çin kaynaklarında Hunlar, Türkler, Uygurlar tarihindeki büyücülükle ilgili yazılar oldukça fazladır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>“Han nama”da şöyle yazılıyor; “Hunlar büyücüleri gönderiyor ve inek, koyun gibi hayvanları gömdürürdü ve askerler için dua okuturdu. Tanrı Kut Han padişahına at ve başka şeyleri hediye etti ve birkaç büyücünün orada kalmasını istedi.”</span></p>
<p><span>“Divani Lügati <em>Türk</em>”te bu konuda ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Ve bu alanı anlamada önemli katkıları olmuştur. Daha çok Şamanilik inanılan doğa güçlerini etkilemeyi amaçlayan bir eylem olarak anlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Şaman inanışına göre evren üç bölümden oluşmaktadır: <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<ol>
<li><span><strong>Gök:</strong> Aydınlık olandır. Orada iyilik, güzellik ve mutluluk vardır. Tam anlamıyla bir cennet demektir. 17 kattan oluşmaktadır. En büyük Tanrı/ruh olan Ülgen, eşi ve çocukları ile kendisine bağlı iyi ruhlar orada oturur.</span></li>
<li><span><strong>Yeryüzü:</strong> İnsanların yaşadıkları yerdir.</span></li>
<li><span><strong>Yeraltı:</strong> Karanlık olandır. 14 kattır. Kötülüklerin, bahtsızlıkların, çirkinliklerin hüküm yeridir. Bu nedenle cehennem demektir. Korkunç bir tanrı/ruh olan Erlik, ailesi ve ona bağlı kötü ruhlar yeraltında bulunurlar.</span></li>
</ol>
<p><span>Şamanlar bu üçe ayrılan evrende kendi dualarıyla hastaların dua isteklerini gökteki ve yer altındaki ruhlara ilettiklerini, onlarla konuştuklarını söylerler, ve böylece hastaya ya da büyü okutmaya ihtiyaç duyan kişiye gelecek kötülüklerden gökteki ve yer altındaki ruhların kendilerini koruduğu duygusu aktarılmış olur.</span></p>
<p><span>2. Şamanizm’in Günümüzdeki Kalıntıları</span></p>
<p><span>Tabu toplumlar arasında geniş bir kapsamda yayılmış geleneksel medeniyet hadisesi olarak gözümüze çarpılmaktadır. Tabu, insan davranışlarının belli alanları ya da belli normlarla ilişkili olarak kutsal ya da dokunulmaz olarak tanımlanmış oldukça güçlü sosyal yasaklara denir. Etnologlar tarafından Polinezya dillerinden alınıp kullanılmaya başlanmıştır. “Kutsal” nesnelerde olduğu gibi çelişkili bir yapısı vardır, iki karşıt anlamı da taşır. Hem “kutsal” hem “kirlenmiş” şeyler tabu olabilirler. Örneğin “kirlenen” kişiler, nesneler “kutsal” olandan ayrı tutulmalıdır. “Tabu” karşılığında birçok dilde kullanılan sözcükler de iki zıt anlamı birden taşırlar.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>Tabular tarih sürecinde insan topluluklarının inandığı dinlerle sımsıkı bir bağ yapmış durumdadır. Şamanizm’im günümüzde çok etkili bir role sahip olduğundan söz edilmişti. Artık günümüzde Şamanizm’in kurumlarına, Şamanlara ve kullandıkları materyallere halk tabu olarak bakmaktadır.</span></p>
<p><span>2.1. Şamanizm’in Kurumlan ve Tabular</span></p>
<p><strong><span>A. Gök Tanrı inancı</span></strong></p>
<p><span>Eski Türklerde büyük göçebe imparatorluklarının kurulmasından sonra, imparatorluğa dahil bütün uluslar için bir Gök Tanrı kültü müşterek ve genel bir kavram olarak oluşmuş, “Gök Tanrı” bütün tanrıların en büyüğü sayılmıştır. Çin kaynakları, Orta Asya’da devlet kuran ailelerin hepsinde Gök Tanrı kültünün bulunduğunu tespit etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></span></p>
<p><span>Orta Asya topluluklarının iptidai inanç yapısında gök tanrı başlığındaki Umay, yer-su tanrısından oluşmaktadır. Gök tanrı inancı bu inanç sisteminin merkezinde yer almaktadır. İnsanoğlu onlara duyduğu korku, merak hisleri sonucunda onlara kutsal olarak bakmaya başlamış ve onların güçlerine inanmıştır. Halk arasında o inanışların bıraktığı izlere günümüzde de aşağıda görüldüğü gibi karşılaşmaktayız.</span></p>
<p><span>Uygurlarda gökyüzüne bakıp tükürülmez. Bu eskiden halk inancında Gök tanrına olan hakaret olarak bakıldığından dolayı halk arasında tabu olarak bakılmıştır. Eski Türkler gök gürültüsünü çok seviyorlardı. Ondan başka rüzgar, fırtınalar onların düşüncelerinde kötülüğün işareti olarak algılanıyor cinlerin onlarla beraber geleceğine inanıyordu. Uygur toplumunda fırtına estiğinde çocukların dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Özellikle hortum çıktığında ona “kuyuntaz” diye küfür eder ve yanından sûre okuyup geçerler. Halk inancında hortumla beraber cinlerin geldiklerine ve hortumla karşılaşan kişiye cinin yapışıp akıl hastası olacağına inanırlar. Bunlar sadece iptidai insanoğlunun tabiat hadiselerinin sebeplerini doğru anlayamadığı, anladıktan sonra da inanışlardan kurtulamadığının göstergesidir. Şamanizm’de yağmur tanrının göz yaşı olarak algılanıyor. Uygur toplumundaki bu nedenle Cumartesi başladığı işin uğurlu, uzun vadeli olacağına inanıyorlar ve onun için Cumartesi yağmur yağmasına çok dikkate alırlar.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a></span></p>
<p><strong><span>B. Şamanizm’de Güneş ve Ay Konuları</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm’de Güneş, Ay, Yıldız, Yıldırım, Fırtına vb. ile ilgili inançlar hep Gök Tanrı kültüyle bağlantılıdır. Altaylı Şamanistler Güneş üzerine ant içerlerdi. Altaylılara göre Güneş “Ana”, Ay ise “Ata” sayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Güneş’i yeryüzünde “Ateş” temsil eder. Yakut masallarına göre büyük kahramanlar hep Güneş ve Ay’ın himayesi altındadır.</span></p>
<p><span>Şaman inancına göre kötü ruhlar Güneş ve Ay ile sürekli mücadele halindedirler, bazen onları yakalayıp karanlık dünyasına sürüklerler. Güneş ve Ay tutulmalarının sebebi budur. Güneş ya da Ay tutulduğu zaman, Şamanistler onları kötü ruhların esaretinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar. Onlara göre bu gürültüler kötü ruhları korkutmak içindir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Günümüzde Ay ya da Güneş tutulduğunda gelecek olan felaketlerin işareti olarak düşünürler.</span></p>
<p><span>Günümüzde de temiz olmadan bakmak tabu sayılır. Uygur toplumunda Ay’a da kutsal olarak bakılıyor. Yani Ay’a bakıp tükürmekten, Ay’ı parmaklarıyla işaretleyip konuşmaktan sakınırlar. Divani Lügati Türk’te de bu konulardan konuşulmuştur. Mahmut Kaşgari de büyük eserinde “Dolunay parmakla gösterilmez”<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> diyerek bu tabuya işaret etmiştir. Ayrıca toplumda dolunay gören kimse Ay’a eğilerek selam verir ve Ay’a bakarak “keseme bereket versin!” diye yoluna devam ederler. Bu da çok yaygın bir davranıştır.</span></p>
<p><strong><span>C. Şamanizm’de Ateş ve Ocak konuları</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm inancına göre ilk insanlar meyve ve otla beslendikleri için ateşe ihtiyaçları yoktu. Tanrı onlara et yemelerini buyurduktan sonradır ki, ateşe ihtiyaç duyulmuştur. Ülgen gökten biri siyah, diğeri beyaz iki taş indirmiş ve bu taşları birbirine sürterek ateş çıkartmayı insanoğluna öğretmiştir. Bundan dolayı Şamanist Türklerde çakmak taşından elde edilen ateş kutsaldır. Kuzey Altaylılarda gelin ve damadın, evliliklerinin ilk üç gününü bu suretle yaktıkları ateşin başında geçirmeleri adetten sayılmıştır. Şamanist Türklerde ateşe bakıp kehanette bulunmak da eski bir gelenektir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanistler’e göre ateş her şeyi temizler ve kötü ruhları kovardı. Batı Göktürk Devleti’ne elçi olarak gönderilen ünlü Bizans elçisi Zemahros 569’da Orta Asya’da Batı Göktürk ülkesinin sınırlarına vardığında, Türkler’in kendisini ve arkadaşlarını alevler üzerinden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarından söz etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>Ateşten atlatıp temizlenme Uygur toplumunda çok yaygın bir eylemdir. Gelin yeni evine getirildiğinde ateşten atlatılır ve böylelikle gelinin üzerindeki uğursuzlukların temizlendiğine yeni yuvasına uğurluk getireceğine inanılır.</span></p>
<p><span>Uygurlar ateşe temizliğin sembolü olarak bakar ve ateşe tükürmezler. Ateşe su dökmezler, çöpleri atmazlar. Akşam karanlığında (şafak) ateş ile uğraşmazlar (oynamazlar). Bu yangından korunma gibi gelse de gündüz ile karanlığın bir birine dönüştüğü anda kutsal nitelendirdiği ateşi kaldırmamak, oynamamak gibi Zerdüştlük inancına takılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Eskiden ata babalarımız ateşi söndürmeden kullanmışlar, o dönem ateş ailenin bereketi olarak algılanmış komşular arasında ateş isteme eylemlerimde çok dikkatli davranmışlardır. Mesela Çarşamba günü ateş vermek tabu olarak kabul edilmiştir.</span></p>
<p><strong><span>D. Şaman’ın (Kam’ın) Özellikleri</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm’de bir peygamber ya da kutsal bir kitap olmadığı için Kamlar toplum içinde sivrilmiş ve statü olarak önemli bir yer edinmişlerdir. Kamların görev ve nüfuzları hakkında Çin, Bizans, İslâm ve Hıristiyan kaynaklarında birçok önemli bilgiye ulaşılmaktadır. Bunlar içinde ünlü İranlı tarihçi Cüveynî’nin adı zikredilebilir. Cüveynî Uygurlar’da sihir ilmini bilenlere “Kam” adı verildiğini, bunların şeytanlara hükmettiğini bildirmiştir. Tarihçi, Kamların Tanrı ile ilişkide bulunduklarından da sözetmiş, bu yolla onların gelecekten haber verdiklerini ileri sürmüştür. O’na göre, Moğollar döneminde, şiddetli kışta çıplak bir vaziyette dağlara giderek Tanrı ile konuşan Moğol Kamı, Tanrı’nın yeryüzünü Temuçin (müstakbel Cengiz Han) ve oğullarına verdiğini bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></span></p>
<p><span>Kam, Şaman inancında bu dinin ayinlerini gerçekleştiren, fani insanlarla ruhlar arasında aracılık yapan kişidir. Kaşgarlı Mahmud, “Kam” sözünü “kahin” kelimesiyle açıklıyor. Bu söz o zamanki Müslüman Türkler tarafından da unutulmamıştır. Yusuf Has Hacip ise, Kutadgu Bilig’ de Kamları “otacılar” olarak çevirmekle beraber, bunların insan toplulukları için faydalı kişiler olduğunu söyler. Kanaati temsil eden Odgurmuş hakana nasihat verirken; “bazı insanlar yoksul, bazı insanlar da kaygı ile yıpranmışlardır. Bunların ilacı, dertlerine derman sendedir. Bunları tedavi et, bunların Kam’ı ol” <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> demektedir. Dolaysıyla onlar aynı zamanda bir tıp adamıdır.</span></p>
<p><span>Şamanistler’in inancına göre Kam, tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma kudretine sahip kişilerdi. Ayin ve törenlerde insanlarla ve ruhlar arasında aracılık edip insanları kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruduklarına inanılırdı. Şamanlar bu faaliyetlerde bulunurken özel kıyafet giyerlerdi. Şaman giysisinin özel bir görevi vardı. Bu giysi bir kült aracı gibi kullanılmaktadır. Sözgelimi, bir Şamanın giysisi üzerinde kuş resminin bulunması, Şamanın bu kuş resmi yardımıyla öte dünyaya uçabileceği şeklinde yorumlanmaktadır. Şaman giysisi diğer kültler gibi kutsaldır. Bu nedenle de herkesin görebileceği ve dokunabileceği yerlere konulmaz. Özellikle kadınların ve küçük çocukların dokunmasının onların güçlerini azaltacağına inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Bir diğer araç olan davul ise genellikle tahta bir kasnağa deri geçirilerek yapılmaktadır. Bu davula, doğaüstü kudretlerin, cinlerin bulundukları ve eğlendikleri bir araç olarak bakılmaktadır. Bazı bölgelerde davulun, Şaman tarafından bir binek hayvanı gibi gökyüzüne ya da yeraltına yaptığı yolculuklarda kullanıldığına inanılmaktadır. Davulların üzerindeki ağaç motifleri, “dünya ağacı”nı sembolize etmekte, merdiven resmi gökyüzüne çıkmayı kolaylaştırmakta, atlar uzun mesafeleri almak için kullanılmakta ve eciş bücüş cinler ise çeşitli işler görmektedir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> S. Malov ise 1915 yılında Aksu şehrinde izlediği Şaman ayinini şöyle anlatıyor:<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></span></p>
<p><span>Bakşı önce abdesi aldı, çalgıcılar ateş yanında davul teflerini kurutuyorlardı. Bakşı ekmek üzerine Arapça bir dua okudu, orada bulunanlar hep “âmin” diyerek ekmeği yediler. Bakşı tuğ yanına oturup biri Arapça, biri Türkçe iki dua okudu. Tütsüyü tutan biri tuğa yapışıp duran hastayı tütsüledi; bakşı elinde kamçı dua okuyor, çalgıcılar çalgı çalıyorlardı. Hasta, tuğ etrafında dönüyor, bakşı onu takip ediyordu. Hasta düşüp bayıldı. Ona şerbet verdiler. Hasta ayıldı. Dört tane mum yakıp ekmeğe soktuktan sonra hastanın eline verdiler. Hasta yine tuğ etrafında dolaşmağa başladı. Bakşı bir avuç samanı mumun ateşiyle yakıp hastaya vurup beyaz tavuğu etrafında dolaştırdı. Bununla ayinin birinci kısmı tamam oldu. Hastayı yatağa yatırdılar. Ayin sırasında her yaptıklarında “Kur’an başı bismillah, işin başı bismillah…” diye başlamalarına rağmen, sonrasında şaman ilahileri okudular.</span></p>
<p><span>Dolayısıyla halen Şamanlar İslami örtü altında da olsa Şamanizm’i muhafaza etmektedirler. Toplumda onların yaptıklarına inanan kesimler de bulunmaktadır. Şamanlara ve ayin sırasında kullandıkları aygıtlara da kutsal olarak bakmaktadırlar.</span></p>
<p><span>“Şaman” “Kam” “Bakşı” adlarıyla adlandırılan kişiler eskiden tanrılar ile insan arasında aracılık eder biçimde algılandığı için onlara karşı saygı büyüktür. Toplumda onlar kutsal kişiler olarak kabullenilmiştir. Toplumdaki diğer kişiler Onlara boyun eğer, Onlara karşı fikir ve eylemde bulunmaktan kaçınırlar. Eğer Kamlara karşı saygısızlık yapılırsa, Onların bet duasını alacağına, böylece uğursuzluklara uğrayacağına inanırlar. Kanların kendileri tabu öznesi olduğundan dolayı kullandıkları aygıtları da tabu açısından bakılmaktadır. Sözgelimi, Uygur toplumunda bakşıların kullandıkları davul, tefler, tuğ, ayna, kamçı gibi gündelikler bile tabu haline getirilmiştir. Bakşıların özellikle kadınların onları tutmalarından, kullanmalarından ihtiyat edilir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></span></p>
<p><span>Bunlar aslında günlük hayatta sık kullanılan eşyalar olmalarına rağmen Şaman gibi toplum tarafından kutsal bakılan insanlar tarafından kullanıldıkları için toplumca kült haline getirilmişlerdir. Aynı zamanda Şamanlar da bu eşyalara başka insanların dokunmasının bu eşyaların güçlerini azaltacağına inanmışlardır.</span></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Türkler Müslümanlığı seçmeden önce çeşitli dinleri kabul etmişlerdir. İslami kabul ettikten sonra eski dinlerinin toplum üzerindeki etkilerinin tamamıyla yok olduğunu söylemek zordur. Bu anlamda Şamanizm’in günümüzdeki etkilerini fazla kaybetmemiş olmasının nedenleri şöyle birkaç noktada toplanabilir:</span></p>
<p><span>Şamanizm dini olgu değildir. Kendi başına büyücülük temelinde ortaya çıkmış karmaşık bir kültürel olgudur. Yani büyücülük esasında ilkel sanat, tıp, estetik, tabiat düşünceleri ve din düşüncelerini kendinde barındırmış durumdadır. Şamanizm, ne kendine özgü bir din ne de büyünün bir şeklidir. Her iki alanı da ilgilendiren yanları bulunan çeşitli din ve dünya görüşlerini birleştiren bir inanış biçimi ve bir tekniktir.</span></p>
<p><span>Şamanizm’in tek tanrılı dinlerde görüldüğü gibi bir inanç sistemi ve kesin kuralları mevcut olmadığı için Şamanizm’i tarif ederken Ona, Orta Asya ve Sibirya bölgesini çevreleyen dinlerden çeşitli yollarla etkilenmiş ve zamanla kendi kültür kimliğini oluşturmuş bağımsız bir “kültür ocağıdır” denilebilir.</span></p>
<p><span>Tabu anlaşıldığı üzere ilkel toplumlarda şekillenmiş bir durumdur. Batıda yapılan araştırmalara göre, tabular insanoğlunun doğaüstü olaylar hakkında düşünmeye başladığı anlarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu duruma ruh hakkında düşünmeye başlamaları, kendinde ve tabiatta olup bitenleri merak etmesi neden olmuştur. Ayrıca insanoğlunun ölümü doğru anlayamamasına ilişkin olarak “ruh ölmez” görüşleri de ortaya çıkmıştır. Bu görüş günümüzdeki tabuların birçoğunu oluşturmaktadır. “Her şerde ruh var” görüşü (Animisizm) tüm tabuların kaynağı sayılmaktadır.</span></p>
<p><span>Günümüzde Şamanizm kalıntılarının tabu haline gelmesi de toplumun hissi benzetme yoluyla ister istemez nesneleri, olguları kutsallaştırmasından kaynaklanmaktadır. Çalışmada tabular hakkında örnek verirken sınırlamaya gidilmiş, sadece ikinci el kaynaklardan yararlanarak Uygur toplumundaki tabulardan söz edilmiştir.</span></p>
<p><span>Tabu kendi başına geniş bir inceleme alanını kapsayan araştırma konusudur. Tabular gelenek görenekleri kendilerinde yansıtmakla kalmayıp, tarihte inanılan inanç, itikat ve dinlerin izlerini de taşımaktadır. Bugün karşılaşılan tabuların bazılarının deneyimden kaynaklanan yönü olmakla birlikte, bazılarının ise geçmişe dönük çok da anlamlı bir yönü bulunmamaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Samire MÖMİN</strong></span></a>
</p><p><span>Yüksek Lisans Öğrencisi, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Ana Bilim Dalı</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İnan. (1976). Eski Türk Dini Tarihi. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İnan. (1995). Tarihte ve Bugün Şamanizm. 4. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Ablimit Ömer Bilig. (2008). Uygurların İptidai Düşünceleri ve Felsefe Notları. Milletler Yayınları, Beijing Anver Samat Korgan. (2007). Uygurlarda Tabular. Sincan Halk Yayınevi, Urumçi.</span></div>
<div><span>♦ Mahmut Kaşgari. (1980). Divani Lügati Türk. 1.cilt. Sincan Halk Yayınları, Urumçi.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Dikinci. (2005). Türklerde İnançlar ve Din. Akçağ Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Saadettin Gömeç. (2011). Şamanizm ve Eski Türk Dini. 2. baskı.Berikan Yayınevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Sedat Veyis. (1988). 100 Sorudaİlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane.GerçekYayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Turan Şerafettin. (1994). Türk Kültür Tarihi. Bilgi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4).</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976). Eski Türk Dini Tarihi. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, ss.16-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Saadettin Gömeç. (2011). Şamanizm ve Eski Türk Dini. 2. baskı.(Akt). Berikan Yayınevi, Ankara, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4): s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Ablimit Ömer BİLİG. (2008).a.g.e. (Akt)., s.214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><strong>[5]</strong></sup></a> A.e., s. 215.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995). Tarihte ve Bugün Şamanizm. 4. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, ss. 3-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ablimit Ömer BİLİG. a.g.e., s.218.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> A.e., s.220.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Ablimit Ömer Bilig. a.g.e., s.225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Turan. Şerafettin. (1994). Türk Kültür Tarihi. Bilgi Yayınları, Ankara, s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> <a href="http://www.wikipedi.com/" target="_blank" rel="noopener">www.wikipedi.com</a> . (03.03.2013)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4): s,162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976).a.g.e., s.23; Kuyun taz Uygurlar arasında küfür ettiklerinde kullanılan kelimedir. Kuyun Türkiye Türkçesinde hortum, taz ise kel anlamına gelmektedir; Ayrıca bkz. Anver Samat Korgan. (2007). Uygurlarda Tabular. Sincan Halk Yayınevi, Urumçi, s.380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976).a.g.e., s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Mahmut Kaşgari. (1980). Divani Lügati Türk. 1.cilt. Sincan Halk Yayınları, Urumçi, s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., s.66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Aybars Pamir. a.g.m. (Akt)., s.164</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Anver Samat Korgan. a.g.e., s.384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Aybars Pamir. a.g.m. (Akt)., s.165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Saadettin Gömeç. (2011). a.g.e., s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sedat Veyis. (1988). 100 Soruda ilkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane. Gerçek Yayınları, İstanbul, ss. 64-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> A.e.,ss. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., ss.111-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Anver Samat Korgan. a.g.e., s.27.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-adalet-tanricasi-goek-kizi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-adalet-tanricasi-goek-kizi</guid>
<description><![CDATA[ Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı
Ankara’nın adalet tapınağı olan. Adliye Sarayının ikinci kat koridorlarında, Nisan 1952 den beri bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan aşağı yukarı tabiî büyüklükte kabartma bir kadın resmi duvarda asılı bulunmaktadır. Kabartmanın çevre yanı elektrik ampullerinin verdiği ışıklarla aydınlanmıştır. Adalet Sarayına girenlerin bakışını çeken ve onları düşündüren bu resim, oraya konduğundan beri, Adalet Tanrıçasını kendi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932aea4824.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerın, Adalet, Tanrıçası, Gök, Kızı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Adalet.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-adalet-tanricasi-gok-kizi.html">Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kerim YUND</strong></span></a></span></p>
<p><span>Ankara’nın adalet tapınağı olan. Adliye Sarayının ikinci kat koridorlarında, Nisan 1952 den beri bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan aşağı yukarı tabiî büyüklükte kabartma bir kadın resmi duvarda asılı bulunmaktadır. Kabartmanın çevre yanı elektrik ampullerinin verdiği ışıklarla aydınlanmıştır.</span></p>
<p><span>Adalet Sarayına girenlerin bakışını çeken ve onları düşündüren bu resim, oraya konduğundan beri, Adalet Tanrıçasını kendi kutlu evinde oturur görmeden dolayı içimde Türk hukukçularına karşı bir kat daha güvenlik ve saygı yaşamaktadır. Adalet Tanrıçası sanki evine gelmiş oturuyor, her yana ışık, hak dağıtıyor diye seviniyorum…</span></p>
<p><span>Yıllardır Ankara Hukuk Fakültesinin rozeti olarak ceketimin sol köşesinde, yüreğimin üstünde taşıdığım bu kadın Tanrı’nın bir totem gibi üzerimde bulunması, beni ne kadar koruyorsa, onun adalet sarayında görünmesi de, öylesine gönlüme güven veriyor. Gene de bu kadın Tanrı’yı gördükçe içimde bir üzüntü, bir sızı duymaktayım. Bu durum ne onun kılıcından, ne de terazisinden ileri geliyor, içimdeki sızı: Türklerin de bir Adalet Tanrıçası olduğu halde onun sembolünü taşımamış olmamızdan, kökü Yunan mitolojisine dayanan bir Tanrıçayı yakamızda, sarayımızda konuklatmış olmamızdan ileri geliyor.</span></p>
<p><span>Türk Adalet Tanrıçasını, Yunan Adalet Tanrıçası ile kıyaslarsak, bizimkinin konu bakımından daha üstün olduğu, fakat Yunan Tanrıçasının yüzyıllardan beri, sanat severlerce ele alınmasından, daha işlenmiş olduğu sonucuna varılır. Bu görüşümüzü sayın okurlarımızla incelemek üzere önce Yunan Adalet Tanrıçasını ana çizgilerde belirtmemiz yerinde olur.</span></p>
<p><span><strong>THEMİS YUNAN ADALET TANRIÇASI</strong></span></p>
<p><span>Bu ikinci derecede bir tanrıçadır. Zeus’un kız kardeşi, hem de karısı olan Themis adaletin timsalidir. Vazifelerinden biri de Olimp’te tanrıların törenlerini düzenlemektir. Tanrılar meclisini toplar, Zeus’e öğütler verir.</span></p>
<p><span>Themis’in Zeus yönünden adaletin yolunda gitmesine vekil edilmiş olduğu sanılır. Bu kadının tanrı değil peri olduğunu da söyleyenler vardır. Bu rivayete göre Themis’e Adalet Perisi demek doğru olur. Themis bir elinde kılıç, ötekinde kefeleri denk duran bir terazi tutmuş ciddî tavırlı, sert yüzlü bir kadın kılımda gösterilir. Bazı kez de gözlerini bir bağ ile kapalı gösterirler, bununla Themis’in tarafsızlığı anlatılmış olur. Uranüs ile Gea’nın kızı olan Themis, hem tabiî hem de ahlâki kanunların temsilcisidir. Çocuklarından bazıları annelerinin yardımcısıdır. Önomia, Dike gibi. Adalet Perisinin Hasan Basri Erk tarafından çıkarılan Adalet Edebiyatı Antolojisi kitabının 71 inci sahifesindeki resmi ile Ankara Adalet Sarayındaki kabartması ve Ankara Hukuk Fakültesi öğrencileri rozetindeki kabartma, birbirinin benzeri ve tıpkısıdır.</span></p>
<p><span><strong>GÖK KIZI TÜRK ADALET TANRIÇASI</strong></span></p>
<p><span>Türk mitolojisi daha bir bütün olarak toplanılmış değildir. Bilginlerimiz, mitlerimizden, masallarımızdan, halk bilgisi malzemelerimizden faydalanarak millî efsanelerimizi güzel sanat mensuplarının, fikir adamlarının kolaylıkla işine yarayacak bir duruma getirmemişlerdir. Ne yazık ki bu alandaki çalışmalar da gereği gibi değildir. Hal böyle ise de, meraklıların faydalanacağı eserler de hiç yok sayılamaz. Eski bir geçmişi olan Türk ulusunun çeşitli efsaneleri bulunması yine bunlar içinde çeşitli oluşların, olacakların düşünü görmesi tabiîdir. Türklerin devlet olarak yaşamasının büyük bir ötesi vardır. Devletin ise başlıca kudreti adalettir. Yüzyıllarca önce “İl bırakılır, töre bırakılmaz” diyen Türk ulusunun, kökü pek derinde olan bir yasa ve hukuk anlayışı bulunması gerektir. Elle tutulmaz bir kavram olan adalet ve hukukun Türk efsaneleri içinde canlanmış, sembolleşmiş olmasının varlığı yokluğu, öyle sanırım ki henüz araştırılmamıştır. Bizim bu konu çevresinde yaptığımız inceleme, Türklerin bir adalet tanrıçasının bulunduğu sonucuna varmıştır.</span></p>
<p><span>Dokuz Oğuz menkıbesinde “Gök Kızı” adlı bir tanrıça vardır ki bu, bilgili, akıllı kız, hükümdara ulus yönetmeyi, hukuku öğreten kutlu bir hatundur.</span></p>
<p><span>Biz bu efsanenin Gök Kızı ile ilgili parçasını aşağıya alıyoruz:</span></p>
<p><span>Fıstık hatunun oğlu Buğu Tekin obaların sayısını, boyların dilini bildiği için, her olup bitenden haberi olduğundan hükümdar seçilmişti. Buğuhan bir gece otağında uyumak için yatağına girmişti. Birdenbire pencerenin açıldığını, içeriye göksel bir kızın girdiğini gördü. Bu kız meleklerden daha güzel, perilerden daha çekici idi. Buğuhan neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak uyur gibi yaptı. Kız sağa döndü, sola döndü, genç hakanı uyandırmak için çok çalıştı, fakat bir türlü uyandıramadı. Sonunda ümidini keserek pencereden çıktı, gitti. Ertesi gece gene geldi… Genç hakan gene kendisini derin bir uykuya dalmış gibi gösterdi. Kız gene bu uykucu padişahı uyandıramayarak çekildi gitti. Sabah olunca Buğuhan kızın yine geleceğini düşünerek buna bir çare bulmak üzere işi vezirine açtı. Vezir dedi ki :</span></p>
<p><span>– “Hakanım, bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceği bir haber var. Bu kız bir tanrıça olmalı. Gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Varın gece gene gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyiniz. O zaman ne için geldiğini anlarsınız.”</span></p>
<p><span>Üçüncü gece kız gene geldi, fakat bu sefer Buğuhan onu karşıladı ve bir tanrıçaya sunulması gereken saygıyı gösterdi. Bu kız vezirin sandığı gibi gerçekten bir tanrıça idi. Buğuhan’a yeni bir din öğretmek için gelmişti.</span></p>
<p><span>Gök Kızı Buğuhan’a :</span></p>
<p><span>– “Arkamdan gel ! ” dedi. Genç padişah tanrıça ile gitti. Az, uz gittiler,’ dere tepe düz gittiler, Aladağ’a ulaştılar. Orada Buğuhan’a yeni dinin gizli hakikatlarını anlatmağa başladı. Bundan sonra her gece “Gök Kızı” otağa gelir Buğuhan’ı Akdağ’a götürürdü. Bu hal yüzlerce geceler sürdü. Buğuhan yeni dinin bütün sırlarını öğrendi ve bütün dinî ve sihri kudretlere mazhar oldu. Bir gece artık bu esrarengiz görüşmelerin son gecesi idi. Gök Kızı ayrılırken:</span></p>
<p><span>– “Yerde, gökte ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelemiyeceğim, yarından dünyanın dört bucağını fethe başlayınız ve göstereceğim yolda adalet yapınız, size öğrettiğim hakikatları her tarafa yayınız !” dedi.</span></p>
<p><span>Türk dünyasında gayet yaygın olan bu efsaneden gerek Çinli, gerekse İranlı tarihçiler bahsetmektedir. Bu efsanenin bizce önemdi olan yönleri şunlardır :</span></p>
<p><span>Bir kızın bir hükümdara bilgi öğretmesi. Bu, Türk toplumunda kadının yüksek katını belirtir.</span></p>
<p><span>Gökten inme bir kızın hukuk öğretmesi: Türklerde de hukukun ve adaletin tanrısal olduğunu gösterir.</span></p>
<p><span>Yunan efsanesine Türk efsanesinin benzeyen yönleri de vardır:</span></p>
<p><span>Gök Kızı da Themis gibi bir kadındır. Fakat Gök Kızı kızdır.</span></p>
<p><span>Themis Olimp dağlarında oturur idi. Bu dağ, tanrıların yaşadığı kutlu bir yer idi. Gök Kızı da Buğuhan’a adaleti “Akdağ”da öğretmiştir. Akdağ’ın da Türklerce kutlu bir dağ olması ad bakımından bile açıktır.</span></p>
<p><span>Efsanenin en önemli yönü de, Gök Kızı hükümdarlık ve adalet bilgisini Buğuhan’a öğrettikten sonra onu dünyanın dört köşesine yaymasını istemiş olmasıdır. Bu istek Türklerin akıncılığının dayandığı büyük ilkelerden biri olsa gerektir. Hakkı, adaleti dünyaya dağıtmak ve yaymak ülküsünü buyuran Türk Adalet Tanrıçası, adaleti yalnız Türk ulusuna ayırmayacak kadar geniş görüşlüdür. Onun bütün dünyaya yayılmasını istemesi Türk hukukunun insanlığa doğru yönelen en eski bir normudur.</span></p>
<p><span>Bu kısa çalışmamızda adalet tanrımızın küçümsenmeyeceğini sandığımız önemli vasıfları belirtilmiştir. Gönül ister ki bu tanrıçayı hukukçularımız ve güzel sanatçılarımız daha çok işleyip onun önemli vasıflarını dünya adalet tarihine mal etsinler.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kerim YUND</strong></span></a></span></p>
<p><span>Alıntı Kaynak: https://istanbultek.academia.edu/BTarhan</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-koekenleri-uzerine-bir-inceleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-koekenleri-uzerine-bir-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme
Türkler ve İslamiyet meselesi incelenirken Türklerin İslam medeniyeti ve İslam medeniyetinin Türkler üzerinde ki etkileri gibi iki önemli konunun derinlemesine araştırılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle Türklerin İslam’dan önceki inanış, düşünüş ve yaşayışları hakkında bilgi edinmeli ve İslam ile birlikte ne gibi değişikliklere uğradığı tespit edilmelidir. Aynı düşünceden yola çıkarak Türklerin İslamlaşmasından önce ve sonra İslam […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932ad2890b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, İnanç, Sisteminde, “Irımlar”, Kökenleri, Üzerine, Bir, İnceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Engin-Gungormez.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-kokenleri-uzerine-bir-inceleme.html">Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin GÜNGÖRMEZ</strong></span></a>
</p><p>Türkler ve İslamiyet meselesi incelenirken Türklerin İslam medeniyeti ve İslam medeniyetinin Türkler üzerinde ki etkileri gibi iki önemli konunun derinlemesine araştırılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle Türklerin İslam’dan önceki inanış, düşünüş ve yaşayışları hakkında bilgi edinmeli ve İslam ile birlikte ne gibi değişikliklere uğradığı tespit edilmelidir. Aynı düşünceden yola çıkarak Türklerin İslamlaşmasından önce ve sonra İslam âleminin nasıl bir vaziyette bulunduğu ve ne gibi bir istikamette yol aldığı da bu konu içerisinde tartışılmalıdır. Bu görüş ve düşüncelere sahip olmaksızın Türklerin İslam dünyasındaki mevkileri ile İslamiyet’i hangi şartlarda kabul ettikleri anlaşılamadığı gibi Türk-İslam tarihinin takip ettiği gelişme de anlaşılamaz (Turan, 2002:290).</p>
<p>Burada şunu ifade etmek gerekir ki evrensel bir din olma özelliği taşıyan İslamiyet bütün evrensel dinlerde olduğu gibi ortaya çıkmış olduğu coğrafyanın ve toplulukların dışına çıkma isteği sergilemiş ve sadece bir ırka veya ulusa bağlı kalmayarak başka ırktan insanların da kendisine katılmasına izin vermiştir. Tabi bu özelliğiyle Türkler gibi dışarıdan kabul ettikleri farklı milletlerin daha önceden sahip olduğu birtakım inanç ve uygulamalarını da kendi evrensellik tabiatı içinde barındırma özelliğini göstermiştir. Bütün ilahi dinler gibi İslam dini de kendinden öncekileri “eksik” veya “bozulmuş” olarak kabul etmiş fakat kendinden önceki kültürlerde bulunan birtakım öğretileri yeniden şekillendirerek bünyesinde barındırmıştır. Aslında bu durum sadece İslamiyet ile sınırlı değildir. Dünyanın değişik yerlerinde araştırmalarının sonuçlarından anlaşıldığına göre ister yerel ister evrensel olsun hiçbir din saf ve katıksız değildir. Belki bazı dönemlerde batıl olarak nitelendirilen fakat o milletin bir önceki inancıyla kesin alakalı olan bu öğretiler “halk inancı” denilen kavramı ortaya çıkarmıştır. Burada belirtmek gerekir ki insanların günlük hayatında sergiledikleri inanç ve uygulamalar iman edilen dinin resmi öğretilerine uysa da uymasa da dini olarak nitelendirilmektedir (Ünal, 2007: 97-100).</p>
<p><span>Irım Kelimesi ve Anlamı</span></p>
<p>İçinde yaşadığı toplumun inandığı din ile çokta alakalı olmayan fakat kesinlikle tarihi temelleri olan halk inanışlarına Türkmenler “ırım” demişlerdir ve bu terim neredeyse “hurafe” ile aynı manada kullanılmıştır. Manasında, geçmişten günümüze taşınan örf ve adetler ile gündelik yaşamda alışıla gelmiş uygulamaları barındıran “ırım ” sözcüğü esasen “ır” yani bir şeye inanmak fiilinden türetilmiştir. Gündelik yaşamlarında, halk inanışlarını adet ya da gelenek ile ayrılmaz bir bütün olarak telakki eden Türkmenler ayrıca onları sosyal düzenin bir unsuru olarak kabul etmişlerdir. Altay, Abakan, Teleüt ve Kırgız Türklerinde “fal” anlamında genel olarak Orta Asya Türk Lehçelerinde ise halk inanışı veya hurafe manasında kullanılan ırımların Türk dünyasına en önemli katkısı Sovyet baskısı döneminde ortaya çıkmıştır. Kendilerine uygulanan asimilasyon politikası karşısında atalarından devraldıkları bu kültürel mirasa sıkı sıkıya sarılan Türkmenler bu sayede milli benliklerini koruma yolunda önemli bir adım atmışlardır. (Gökçimen, 2010:149/154).</p>
<p>Geçmişten gelen derin kültür ile elde edilen çok önemli tecrübeler sayesinde sosyal bir kontrol mekanizması olarak adeta topluma yön veren halk inanışlarının en önemli özelliği milli olmasıdır. Yukarıda bahsedildiği üzere ortak köklerden gelen bu inanışlar milli olma özelliğini Sovyet baskısı altındaki Türk yurtlarında en çarpıcı şekilde göstermiş sadece Sosyalist düzende değil bu düzen yıkıldıktan sonra ortaya çıkan Türk devletlerinde de sosyal düzeni sağlamak adına neredeyse dinden daha etkili olmuştur. Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen ve o kültüre ait belli bir birikim sonucu ortaya çıkan halk inançları bundan dolayı değişmezlik özelliği de taşır. Çoğu zaman onu oluşturan din gibi asıl etkenlerin unutulduğu fakat bıraktığı izlerin inanç adı altında o toplumda şekil değiştirerek uzun süre yaşadığı halk inançları bu manada köken itibarı ile meçhul bir görüntü sergilemektedirler (Tatlılıoğlu, 2000:153).</p>
<p>Kazak coğrafyasında birçok hastalığın iyesini kovmak için söylenen sözler ve anlatılan mitik efsanelerle birlikte kamçı ile vurmak, ateş ile tütsülemek, duman salmak, güneşin batışını gözetleyip oturmak gibi yapılan birçok hareket esasen baksı (kam) geleneği ile alakalıdır. Bunlardan başka Geleneksel Türk inancından kaynaklanan yeni doğan aya selam verme, ay ışığının uyuyan insanların yüzüne düşmesine engel olma, güneşe dik bakmamak, ateşe tükürmemek gibi inançlar ve bunlarla ilgili anlatılar. Ayrıca yeşil bitkileri koparmamak, eşikte oturmamak, geceleri suyun üstünü açık bırakmamak, el ile mezarlığı göstermemek gibi halk arasında bugüne kadar unutulmadan gelen batıl inanışların nereden geldiği bilinmeden sıkı sıkıya uygulanmaya devam etmesi o ilk başlardaki güçlü inanışların yeni inanç sistemindeki etkisini göstermesi manasında son derece önemlidir (İbrayev, 2006:8-9).</p>
<p>Bu gün Türk-İslam coğrafyasının büyük bir bölümünde dini ile alakası olmadığı halde din ile alakalıymış gibi gerçekleştirilen adet ve geleneklerde genellikle etkin olan unsur Orta Asya’dan gelen Şamanizm’dir. Bunlardan bazıları toplumun yaşadığı inanç açısından zararsız bir şekilde örf ve âdet haline gelerek dini inançlarla alakasını kaybederken büyük bir kısmı ise İslam dininin mukaddesatındanmış gibi kabul görmüş o toplumda yaşanan İslamiyet’in saflığını lekelediği için hurafeler şekline dönüşerek dini yapı üzerinde önemli tahribatlara da neden olmuştur. İslam dininin gerçek öğretilerinden habersiz olan halk kitlesi ise uzun yıllar boyunca kendilerine rehberlik edecek aydın din alimleri bulamadığı için manevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki bu eski inançların kalıntılarıyla tatmin etmeye mecbur kalmıştır. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak gibi batıl inançlar bu manevi ihtiyaçları karşılamak adına ortaya çıkan hurafelerden sadece bazılarıdır (İnan, 1998:278-279).</p>
<p>Türk inanç sistemi üzerine yoğun araştırmaları olan Abdulkadir İnan’ın da eski Türkçede fal anlamına gelen “ırk” sözcüğü ile kök bakımından alakalı olduğunu ifade ettiği ırımlar temel olarak iki kaynaktan ortaya çıkmışlardır. Bunlardan birincisi halkın örf adet ve geçmiş yaşamı iken diğeri ise dindir (Gökçimen, 2010:149-150). Bu cümleden yola çıkarak şunu ifade etmek gerekir ki İslam’dan önceki Türk kültüründen gelerek bugün Türk-İslam coğrafyasında halen varlığını sürdüren ırımların tamamını incelemek oldukça geniş ve kapsamlı bir çalışmayı gerektireceğinden bu makalede yalnızca Geleneksel Türk inanç sistemi içerisinden günümüze ulaşan bazı örnekler üzerinde durulacaktır.</p>
<p><span>Kök Tengri (Gök Tanrı) inancıyla ilgili Irımlar</span></p>
<p>İslam’dan önceki Türklerde hakim olan din Gök Tanrı dini idi. Bozkır kavimlerince kabul edilen bu inançta tek yaratıcı olarak görülen Gök Tanrı aynı zamanda dinin merkezinde yer alırdı. Türk topluluklarında kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde gelen Gök Tanrı bu dini sistem içerisinde o denli köklü bir geçmişe sahiptir ki, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin başladığı tarih Türk din tarihinin de başlangıcı kabul edilir (Güngör, 2002:261).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında Gök Tanrı tam iktidar sahibi idi ve aynı zamanda semavi bir özellik de taşımaktaydı. Bundan dolayıdır ki vesikalarda çok kere Gök Tanrı adı ile zikredilmiştir. Gök Tanrı dini yerleşik kavimlerden daha çok avcı, çoban ve hayvan besleyen kütlelere mahsus bir dindir (Kafesoğlu, 1980:55-56). Bu inançla ilgili olarak Türklerde çok eskiden beri çeşitli ayinlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu ayinler sırasında büyük davullar çalınmakta, rakslar yapılmakta ve kurbanlar sunulmaktaydı (Kocasavaş, 2002:328).</p>
<p>Geleneksel Türk dini içerisinde yer alan ve en köklü adetlerden biri olarak kabul edilen kurban geleneği kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Önceleri ruhlar için kesilen kurbanlar günümüzde şükran ve kefaret kurbanlarına dönüşmüştür. Bu gün İslam kültüründe olduğu gibi İslam öncesi Türk kültüründe de Tanrı rızası için kesilen kurbanlar çiğ yada pişirilerek komşulara dağıtılır ve misafirlere ikram edilirdi. Burada dikkat çeken husus şudur, Gök Tanrıya sundukları kurbanı kutsal sayan Türkler onun kemiklerini kırmayı uygun görmemiştir ve bu âdet bugün Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde uygulanmaya devam etmektedir (Güngör, 2007:3-4).</p>
<p>Kansız kurban olarak da adlandırabileceğimiz inanç ise bugün Anadolu’nun her köşesinde yaygın olarak gördüğümüz ağaçlara çaput ve bez bağlama geleneğidir. İnsanlar çeşitli dilek ve isteklerinin yerine gelmesi amacı ile söz konusu bez ve çaputları kendi kutsal bildikleri ağaçlara bağlamaktadırlar. Burada ağaçlara bağlanılan bezler onu bağlayan kişinin vücudunun bir parçasını sembolize etmektedir, basit bir bez parçası olarak algılanmamıştır (Güngör, 2007:6).</p>
<p>Bu kansız kurban geleneğine bir başka örnek Batı Türkistan’da karşımıza çıkmaktadır. Bölge de yaptığı incelemeler esnasında Semerkant yakınlarındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dini törene rastlayan Abdülkadir İnan, törenden sonra oradakilerin ağaçlara paçavra bağladığını ve bundan dolayı bölgedeki mezarların çevresinin paçavralarla dolu olduğunu ifade etmiştir. Tören esnasında orada bulunan bir Özbek’ ten mezarlara bağlamak için paçavra bulunmazsa boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmasının da adet olduğu bilgisi alınmıştır. Üzerindeki Sanskritçe Buda formülü ile yazılmış ifadelerden Buda heykeli olduğu anlaşılan fakat bölge halkı tarafından taşa dönüşmüş bir veli olarak kabul edilen ve “Hocai Sengi Hak” olarak isimlendirilen bir heykel etrafında kurbanlar kesildiği, paçavralar bağlandığı hatta kadınların çocuk sahibi olmak için bu heykelin yanındaki kavak ağacı altında dua ettikleri de İnan tarafından ifade etmiştir. Bu durum Hicretin birinci asrından beri İslam memleketi olmuş Türkistan’da hala Geleneksel Türk inancının izlerinin sürdüğünü göstermektedir (İnan, 1998:467-468).</p>
<p>Türklerde kurban merasimleri kesmek, tığlamak ve saçı olmak üzere üç şekilde gerçekleştirilmedeydi. At, koç, koyun gibi hayvanlar kurban edildiği gibi zaman zaman tarladan kaldırılan ilk mahsulün de kurban edildiği görülmüştür. Ayrıca kurban olarak seçilen hayvanın hayatının bağışlanması ve serbest bırakılması usulü vardı ki Türkler buna “Iduk” diyordu. Kırgızlar bugün hala milli içkileri olan kımız ve kısrak sütünü dört bir tarafa serpmek suretiyle saçı şeklindeki kurban âdetini yerine getirmektedir. Yine Kırgızlar çeşitli hastalıklardan kurtulmak ve kaybolan hayvanları bulmak için de kurban kesme âdetini devam ettirmektedirler (Erdem, 2002:169).</p>
<p>İçerisinde şaman kültürüne ait buluntular tespit edilse de araştırmacıların çok büyük kısmı en eski devirlerden itibaren Türklerin milli dinini tek yaratıcıya dayanan Gök Tanrı dini olarak kabul etmektedir. X. asırda Abbasi Halifesi Muktedir tarafından Volga Bulgarları ülkesine gönderilen İbn Fadlan yazdığı seyahatnamede bölge halkına ilişkin gözlemlerde bulunmuş, Maveraünnehir’de devlet öncesi düzende yaşayan Oğuzların varlığından bahsetmiştir (Koçak, 2015:148) . Her ne kadar VIII. asrın ortalarından itibaren Türkler kitleler halinde İslamiyet’i kabul etse de X. asırda dahi Oğuzlar arasında hala Müslüman olmayanların bulunduğunu eserinde dile getiren seyyah bu Oğuzların yurtlarında bulunduğu esnada onların kötü bir işle karşılaşması durumunda başlarını semaya kaldırarak “Bir Tanrı” dediklerini anlatmıştır (İbn Fazlan, 1975:31). Bu söylemden yola çıkarak İslam öncesi Türklerin göğü Tanrının mekânı olarak telakki ettiklerini ifade etmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu anlayış ve uygulamadaki alışkanlık İslamiyet’le beraber aynen devam etmiştir. Bilindiği üzere İslami anlayışta Allah mekândan münezzeh kabul edilir buna rağmen bugün dahi Türk-İslam kültüründe dua edilirken ellerin gökyüzüne açılması Gök Tanrı inancından İslamiyet’e taşınan önemli bir uygulamadır.</p>
<p>Yine Geleneksel Türk inancında ölen atalarının, kağan ve beylerinin ruhlarının bir kuş gibi göğe yükseldiğine, Tanrının yanına uçtuğuna (uça bardı) inanırlardı. Türkçede “uçmak” kelimesi aynı zamanda “cennet” anlamına gelmektedir, göğün üst katında cennete giden iyi ruhlar vardır ve bunlar Tanrı’nın nezdinde dünyadaki yakınları için şefaatte bulunurlar. Bu durum Türklerde ecdadı takdis etmek düşüncesiyle ilgilidir. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da yeni kabul ettikleri İslam dinine eski uygulamaları tatbik etmişler ve uçmak kelimesini bugün de cennete varmak anlamında kullanmaya devam etmişlerdir (Erdem, 2002:168).</p>
<p>Daha öncede bahsettiğimiz gibi Türklerdeki Gök Tanrı inancında Tanrı tektir ve en kutsal olan odur. Fakat bu durum Geleneksel Türk İnancında başka kutsal varlıkların olmadığı anlamına gelmez. Özellikle geleneksel Türk inancı açısından son derece önemli olan mavi gökteki gök cisimleri (ay, güneş, yıldızlar) büyük önem ve kutsaliyet taşımakta idi. Örneğin; Türkmenlerde “yedigen” olarak isimlendirilen Büyükayı yıldız kümesi hakkında söylenen şu Türkmen söyleyişi bu durumu açıklamamıza yardımcı olacaktır: “Yedigenim yedi yıldız, yedi gezer, yedi konar, sayarsan sevabı var diye yedi kez söylenirse sevap kazanılır”. Burada halk, yedi sayısını etrafında toplayan bu yıldızın, sayısı kadar tekrar edilirse sevap kazandıracağına inanır. Tabi bu inanışta etkili olan unsur, Gök Tanrı inancındaki yıldızın kutsiyetidir. İslam öncesi Türk inancında yıldız Tanrı’nın inşa ettiği çadırın pencereleridir. Başka bir Türkmen halk şiirinde yıldızla ilgili şu ifadeler yer alır. “Yalvarayım Hüda’ya, yıldıza, güne, aya”. Şiirde Tanrı’dan sonra adları anılan gök cisimlerinden biri de yıldızdır. Bu örnekte de belirtildiği üzere Türkmenler eski inanışların bir uzantısı olarak yıldıza kutsiyet yüklemiştir ve halk inanışlarına taşımıştır (Gökçimen, 2010:150).</p>
<p>Yıldızlardan başka Güneş ve Ay’da Geleneksel Türk dininde önem taşımaktadır. İnanca göre kötü ruhlar, Güneş ve Ay ile sürekli mücadele halindedirler, bazen onları yakalayıp karanlık dünyasına sürüklerler. Güneş ve Ay tutulmalarının sebebi de budur. Güneş ya da Ay tutulduğu zaman şamanlar onları kötü ruhların esaretinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar. Onlara göre bu gürültüler kötü ruhları korkutmak içindir. Günümüzde Ay ya da Güneş tutulduğunda Anadolu’nun bazı bölgelerinde çıkartılan çeşitli gürültülerin kaynağının bu inanç olduğu söylenebilir (Pamir, 2003:164).</p>
<p>Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze intikal eden ve bütün canlılığı ile varlığını devam ettiren diğer bir inanış ise “Ateş ve Ocak” inanışıdır. Türklerde ateş tapınma objesi olarak kullanılmamış, fakat temizleme aracı olarak telakki edilmiştir. Bu niteliği ile ateşe tapınan Zerdüşt dininden ayrılmıştır. Türkler ateş ve ateşe bağlı olarak yapılan tütsüleme ile evlerini, çarşıyı, pazarı vb. bütün yaşam alanlarını kötü ruhlardan korumuşlardır. Bundan dolayı ateşin yakıldığı ocak da kutsal sayılmıştır ve su dökülerek söndürülmesi bugün hala Anadolu’da uygun görülmemiştir (Güngör, 2007:5).</p>
<p>Türklerin ateşi kutsal kabul etmesine ve ona saygı göstermesine sebep olan Gök Tanrı inancında ateşe tüküren kişinin dilinde yara çıkacağı ifade edilmiş ve böylece bir yasak öne sürerek onu korumayı amaçlamıştır. Irıma göre ateşe tükürmenin sonunda kişi cezalandırılacaktır ve dilinde yara çıkacaktır. Çünkü ateş Tanrı tarafından gönderilmiştir. Bundan dolayı Altaylar ateşe karşı söyledikleri dualarda güneş ve aydan ayrılmışsın derler böylece ateşin gökten gönderildiğine inanırlardı. Mübarek sayılan bazı şeylere ve ruhlara karşı küfür etseler bile ateş hakkında küfürlü söz söylemezlerdi (İnan, 2006: 67). Türk ve Moğol topluluklarının inançlarında çok kutsal sayılan ateşin de bir ruhu olduğuna inanılırdı. Ateşin insanları kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyan temizleyici bir unsur olduğu kabul edildiği için de ona kurban sunulur ve saçı yapılırdı (Çoruhlu, 2002: 49).</p>
<p>Daha öncede ifade edildiği üzere, Orta Asya’daki ateş kültünün Zerdüştlükteki ateş inancı ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Burada ancak zahiri bir benzerlik vardır. Zerdüştlüğün çok koyu bir şekilde yaşandığı İran’da ateş dini tapınma objesi iken Türklerde ise büyü aracı idi. Geleneksel Türk dinindeki inanca göre ateş her şeyi temizler, kötü ruhları kovardı. Buna en güzel örnek, VI. yüzyılda Batı Göktürk hakanına gelen Bizans elçilerinin ateş arasından geçirilmeleridir, böylece elçiler ile gelmesi mümkün olan kötü ruhlarda kovulmuş olur. Bu inancın izlerine Müslüman Türklerde de rastlıyoruz. Başkurtlar ve Kazaklar bir yağlı paçavrayı tutuşturup hastanın çevresinde “alas alas” diye dolaştırırlar ve buna alaslama derler. Anadolu Türkçesine “alazlama” şeklinde geçen bu deyim ateşle temizlenme manasına gelmektedir (Oymak, 2002:380).</p>
<p>Gök Tanrı inancında ölüm sonrası hayatta dünyadaki yaşanan hayatın tersi yaşanacağı algısı vardır. Bu inanç yuğ töreni gibi birtakım törenlerde ters motif ve davranışların sergilenmesine sebep olmuştur. Türklerin ölü ile birlikte mezara konan eşyalarının mezara ters konması bu ters motif inancıyla alakalıdır ve Türk kültüründe İslamiyet ile beraber yaşamaya devam etmiştir. Bunun en çarpıcı örneği ise 1063’te Sultan Tuğrul’a yapılan yas töreninde karşımıza çıkar. Burada törene katılanlar atlarının eyerlerini ters çevirmişlerdir. Aynı şekilde II. Murat’ın ölüm töreninde törene katılanların atlarının eyerlerini ters çevirdikleri de bilinmektedir (Ünal, 2008:113-114). Yine Yavuz Selim’in yeğeni Süleyman Bey genç yaşında Mısır’da vefat edince cenaze töreni Anadolu Türklerinin geleneğine göre yapıldı. Merhum şehzadenin tabutunun önünde kuyrukları kesilmiş, eğerleri ters çevrilmiş atlar vardı. Kırılmış olan yayları ile sarığı da tabutunun üzerine konmuştu (Sümer, 1999: 299).</p>
<p>Aynı âdetin XIV. yüzyılda Anadolu’daki Türkler arasında da eksiksiz bir şekilde yaşatıldığını İbn Batuta’nın seyahatnamesinde görebiliyoruz. Seyyah Sinop şehrinde tuttuğu kayıtlarda konuyla ilgili şu ifadelere yer verir: “Şehre gelişimizin dördüncü günü İbrahim Bek’in annesi vefat etti. Onun cenaze törenine bende katıldım. İbrahim Bek cenazeyi başı açık ve yayan takip ediyordu, öteki kumandanlar ve memluk erler ise hem başlarını açmışlar hem de kaftanlarını ters giymişlerdi. Kadı ve Hatipler ile hocalar ise elbiselerini ters giymişler fakat başlarını açmamışlardı…” (İbn Batuta, 2000:444).</p>
<p>Türkler atalarını ve devlet büyüklerini öldükten sonra dahi saygı ile anan ve bu saygının belirtisi olarak onlara gösterişli kurganlar yapan bir kültüre sahiptir. Genellikle “korumak” fiili ile ilişkili görünen kurgan terimi esasen mezar üzerinde bulunan tümseği ifade etmektedir (Koçak, 2015:41-42). İslam’dan önceki Türklerde var olan ahret inancında ölümden sonra yaşanacak olan maddi dirilişte ölen kişi kendisine lazım olacak değerli eşyalarla birlikte bu kurgan denilen mezarlara konurdu. Burada adı geçen eşyaların mezara tersine konulması, ahretin dünyamızın tersi olacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır (Rasonyı, 1971:28). Yine bu eşyaların kırılarak gömülmesi de ahret inancındaki ters motiflerle alakalı görünmektedir. İnanca göre eğer eşyalar kırılmadan gömülürse o dünyada bu eşyalar ölüye kırılarak verilecektir (Kocasavaş, 2002:69).</p>
<p>Geleneksel Türk dininin Türk-İslam kültürü üzerinde etki bırakan diğer önemli bir unsuru da “efsun” meselesidir. Türkçede buna arvaç veya arbag denir. İslam öncesi Türk kültüründe biri yılan, akrep veya buna benzer zehirli bir böcek tarafından ısırılır veya sokulursa bu kişi efsuncular (arbagçılar) tarafından okunarak tedavi edilirdi. Bakşı yada kam gibi bir din adamı olmayan bu efsuncular arasında nefesi öyle kuvvetli olanlar vardı ki bazı rivayetlere göre bunlar okuyarak haşeratları yanlarına kadar getirip öldürebilirdi. Ocaklı olarak kabul edilen bu adamlar sadece efsun okumaz aynı zamanda faydalı otlar ile tedavilerini tamamlarlardı. Bugün hala Kazak kültüründe önemli ölçüde yer tutan efsuncular toplum içinde ölen ataların, peygamberlerin ve de önemli insanların ruhlarının koruyucusu olarak kabul edilir. (Gömeç, 2003:96)</p>
<p>Geleneksel Türk dininin en belirgin adetlerinden birisi de falcılıktır. Fal eski Türkçede “ırk” kelimesiyle ifade edilmiştir. Türkiye’nin birçok yerinde “ırk bakmak” deyimi de, fala bakmak anlamında hala kullanılmaktadır. Saha Türklerinde Argıl denilen kâhinlere rastlanır ki, bu kâhinlerin isimleri yine bu kelimeyle alakalıdır. Bu şahısların gelecekten haber verdikleri bilinmektedir. Altaylıların inancında onların din adamları olan “kam ” dan sonra “ırımcılar” gelir. Bunlarında tıpkı kamlar gibi sara nöbetlerine benzer nöbetlere yakalandığı ve bu nöbetleri tuttuğunda gelecekten haber verdikleri bilinmektedir (Gömeç, 2003:96).</p>
<p>Dünya üzerinde var olan birçok eski medeniyette olduğu gibi İslam öncesi Türklerde ve dolayısıyla onların medeniyetlerinden etkilenen Müslüman Türklerde de kürek kemiğiyle fal bakma usulü son derece yaygındır. Konargöçer Türklerde varlığı tespit edilen aşık kemiğiyle fal açma usulü ise bugün Kırgızlar arasında yaygın olarak devam etmektedir. Bu şekilde kehanette bulunan Kırgızlar arasında muskacılıkta oldukça yaygın bir adettir (Erdem, 2002:170). İslam öncesi Türk kültüründen Müslüman Türklere geçen bu fal bakma adeti yalnızca göçebe Türklerde değil yerleşik hayatı benimsemiş Uygurlarda da mevcuttu. V.Thomsen tarafından tercüme edilen ve yaklaşık olarak VIII. yüzyılın ortaları ile IX. yüzyılın başlarına tarihlendiği tahmin edilen Göktürk alfabesi ile yazılmış “IrkBitig” adlı Uygur fal kitabı (Koçak, 2015:138) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>Müslüman Kazaklarda görülen, “Davir Yürütme” ya da “Iskat Çıkarma” adında bir uygulama vardır ki bu uygulamaya diğer İslam toplumlarında rastlanmamasına rağmen Irım konusuna ışık tutacak önemli bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölü yıkandıktan ve kefenlendikten hemen sonra daha çadırdan çıkarılmadan yapılan bu uygulamada Geleneksel Türk İnancının izleri görülmektedir. İslam geleneklerinden önce Kazaklar, ölü çadırının eşiğine ala iple bağlı 9 tane at getirerek dini tören yaparlar ve ölen kişinin günahlarının bunlara geçeceğine inanırlardı. Daha sonra bu atları kabir başına götürerek kurban ederlerdi. Ölen kişinin çok sevdiği atı da kesilip başı kabre konurdu. Ayrıca Türk bozkır kavimlerinde olduğu gibi yeniden hayata döneceği inancıyla değerli eşyaları, mızrağı, kılıcı, eyer takımı, giyecek ve yiyecekleri, ölü ile birlikte kabre konurdu. İslami gelenek ve göreneklerin güçlenmesiyle birlikte ölü çadırı etrafında ayin yapılan ve kabir başına götürülerek kurban edilen atların yerini diğer hayvanlar almaya başladı. Bu hayvanlar kabir başında kurban edilmeyerek bu defa, davir yürüten mollalara ve fakir fukaraya verildi. Buna göre Davir Yürütme işlemi şöyle yapılmaktadır. Kurban edilecek hayvanlar, yine eski gelenekte olduğu gibi ala iple bağlanıp çadırın önüne getirilir. Bu işle vazifeli kişi hayvan bağlanan ala ipi tutup, ıskat denilen ölünün bir yıllık yerine getirilmeyen oruç, namaz ve daha başka farzlarının yerine getirilmesi sorumluluğunu üzerine alması için ölünün yanında oturan mollaya tutturur. Molla “kabul ettim” diyerek ipi alıp tekrar verir. Bu işlem ölen kişinin yaşı kadar gerçekleştirilir daha sonra ölü evden çıkarılır ve İslami usullere göre cenaze namazı kılınır (Ünal, 2008:108).</p>
<p><span>Tabiat ve Tabiat Kuvvetleri İle İlgili Irımlar</span></p>
<p>İslam öncesi Türk inanışlarından günümüz İslam kültürüne ulaşan tabiat ve tabiat kuvvetleri ile ilgili oldukça önemli ırımlar vardır. Orhun kitabelerinde “yer-su” (yar-sub), Uygurlarda ise “yir-suv” olarak isimlendirilen doğada ki bir takım gizli güçler Türk kültüründe “iduk” yani kutsal kabul edilmiştir. Neredeyse bütün halk inançlarında rastlanan tabiat güçlerine inanma ve onları kutsal kabul etme geleneği her kültürün yaşadığı çevrede karşılaştığı dağ, deniz, ırmak gibi tabiat unsurlarının azameti karşısında duyulan saygı ile ateş, fırtına, gök gürültüsü ve yıldırım gibi doğa olayları karşısında duyulan hayret ve korku hislerinden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır (Kafesoğlu, 1980:42).</p>
<p>Doğada gizli güçlerin var olduğuna inanan Türkler kâinatta hemen her şeyin bir ruhu olduğunu düşünür ve kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederdi. Bu inanış içerisinde “izi” ya da “iye” olarak adlandırılan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardır (Memmedov, 2002:330). Bugün İslam kültürü içerisine yerleştirilen tabiat kuvvetlerinin birçoğunda bu koruyucu ruhların etkisi büyük önem taşımaktadır. Bu noktada bahsedilecek ırımlar da ise daha çok bu koruyucu ruhların rol aldığı görülmektedir.</p>
<p>Koruyucu ruhların etkisi ile Türk toplumları üzerinde oldukça önemli yer edinen tabiat kültlerinin bugün dahi Türk-İslam kültüründe en yaygın olarak karşımıza çıkanları ağaç ve su kültleridir. Aslında Türkler yaşadığı coğrafyanın şartlarından dolayı bu iki külte son derece önem vermiş ve bunları kutsal saymıştır. Bilindiği üzere Türklerin tarih sahnesine çıktığı ve asırlar boyu yaşamlarını sürdürdüğü Türkistan oldukça kurak ve zor bir iklim yapısına sahiptir. Bu zor coğrafyada ağaç ve su o kadar önemli görülmüş ki, Türk halk mitolojisinde kutsal olarak kabul edilen ağaca tapınma ve inanma her zaman karşımıza çıkan bir unsur olmuştur. Ayrıca yine halk arasında yeşil, yani yaşayan ağaca zarar vermek ve onu kesmek günah sayılmıştır (Hüseyn Kızı, 2002:338).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında kutsal sayılan yalnız ağaç, kâinatın bel kemiği olarak ifade edilmiş insanın kemikleri de hayat ağacıyla özdeşleştirilmiştir. Örneğin; soy ağacı, soy kütüğü gibi kavramlar insan ile hayat ağacı arasındaki bağı gösterir cinstendir (Ergun, 2004: 146). Bu gün Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Şamanist Yakutlarda ve Altaylılarda tespit edilen ağaç kültü de vardır. Evladı olmayan Yakut kadının çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinde çocuğu olmayan kadınların bir ihtiyar ağacın yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk istedikleri de bilinmektedir (İnan, 2002:397).</p>
<p>İkinci önemli kült olarak kabul edilen su kültü de en az ağaç kadar önem arz etmektedir. Geleneksel Türk inançlarında “ıduk” yani kutsal kabul edilen su kuvvet ve bereket kaynağı olarak algılandığı gibi ayrıca koruyucu ve cezalandırıcı ruh olarak da görülmüştür. İnanışa göre Tanrı tarafından Türk milletini idare için görevlendirilen kağan görevini yerine getirmezse yer ve sular tarafından cezalandırılırdı. Bu haliyle devlet idaresinde dahi etkin olan su kültü ayrıca bereketin kaynağı olarak da algılanıp yeryüzü gibi ana olarak kabul edilmiştir (Ayan, 2002:622).</p>
<p>Bunun yanında Türkler sahip oldukları Gök Tanrı inancı gereği suyu tıpkı ateş gibi temiz kabul etmiş ve onun kirletilmemesine büyük önem vermiştir. Bugün Orta Asya toplumlarının çoğunda, Oğuzlarda, Moğollarda, Altaylarda ve de günümüzde Türkiye’deki bazı heterodoks topluluklarda suyun dışkı ile kirletilmesinin, akarsuda yıkanılmasının ve de çamaşır ile kap kaçağın yıkanmasının yasaklanması da bu durumu açıklar niteliktedir (Roux 1998: 110).</p>
<p>Suyun bereket getirdiği ve kötülüklerden koruduğu inancı bugün Anadolu’nun muhtelif yörelerinde hala devam etmektedir. Örneğin, Tunceli ve Bingöl çevrelerinde gelini eve getirmeden önce ırmak veya dere üstüne kurulu köprüden geçirme âdeti vardır. Bu dere ve ırmak kuru dahi olsa bu adet yerine getirilir. Böylece eve gelen gelinin kötülüklerden korunacağına ve girdiği eve bereket getireceğine inanılır. Diyarbakır ve Şanlıurfa çevresinde kuruyan veya kurumak üzere olan su kuyularına ve ırmaklara kurban kanı akıtılır, bu işlem sayesinde onların kuruması önlenmeye çalışılır. Anadolu da suyun kutsallığı ile ilgili inançlar bu kadarla sınırlı değildir. Şanlıurfa’da ve yöresinde sabah erkenden kapı önüne su dökülürse evin rızkının artacağı inancı, Kars ve çevresinde rüyanın akan bir suya anlatması suretiyle suyun sıkıntıları alıp götüreceği algısı, Bitlis’te cenaze çıkan evdeki bütün kaplardaki suların boşaltılması ve bu uygulamanın evdeki diğer kişilerin hayrına olacağı inancı hep su kültü ile ilgili olan uygulamalardır (Ayan, 2002:624).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında kutsal kabul edilen “yer-su” kültüne kansız kurban sunma geleneği vardır ki bu gelenek Müslüman Türk kültüründe ağaçlara nezir olarak paçavra bağlama geleneğinde yaşatılmıştır. Müslüman halk tarafından dini bir vazifeymiş gibi kabul edilen bu paçavralar aslında dağ, orman, ağaç ve su ruhlarına bağışlanan kurban geleneğinin yaşatılmasından başka bir şey değildir. İnanca göre yer-su ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır, az şeye kanaat ederler ve darılmadıkça kanlı kurban istemezler. İslamiyet’te bu durum şiddetle yasaklanmasına ve büyük günah sayılmasına rağmen Müslüman Türk bu paçavrayı dini bir huşu ile bağlamış eski adetlerini yaşatmaya devam etmiştir (İnan, 1998:472).</p>
<p>Türk boylarında eski devirlerden beri yaşayan çok önemli geleneklerden biri de susuzluğun arttığı yağmursuz geçen mevsimlerde “yada taşı”nı kullanarak yağmur yağdırma geleneğidir (Ayan, 2002:624). Canlı olduğu düşünülen ve Kök Tengri tarafından Türklerin atasına armağan edildiğine inanılan bu taş sayesinde istenildiği zaman yağmur yağdırılabileceği algısı halk arasında oldukça yaygındır. Birçok hayvanın karnında olan fakat en kuvvetlisinin kurdun karnındaki olduğuna inanılan taş İslam kaynaklarında “yağmur taşı ” olarak adlandırılır. Bu gün Türkiye’nin bazı bölgelerinde özellikle kurak mevsimlerde yağmur yağdırmak için taşı okuyarak suya atma adetinin bu inançla alakalı olduğu düşünülmektedir. (Gömeç, 2003:97).</p>
<p>Yada taşı sadece yağmur yağdırmak için değil uzun süreli ve şiddetli yağmur yağdığı durumlarda sebep olacağı zarara engel olabilmek adına yağmuru durdurmak içinde kullanılmıştır. Örneğin, Radloff 1861 yılında gerçekleştirdiği Altay gezisi esnasında Abakan ırmağı çevresinde şiddetli bir yağmura tutulmuş, aynı zamanda yadacı olan rehberinin efsunu sayesinde bu durumdan kurtulduğunu nakletmiştir (Ayan, 2002:625).</p>
<p>Yağmur duası ile ilgili başka bir ayrıntı daha vardır ki bu durum Türk toplumlarındaki Atalar Kültü ile alakalıdır. Bilindiği üzere geleneklerimizde ihtiyar insanlara saygı son derece önem arz eder onların duasını alabilmek, gönüllerini hoş tutmak Türk kültüründe daima var olan bir olgudur. Bugün Anadolu’nun birçok bölgesindeki inanışa göre yağmur yağması için yaşlı bir insanın duasının alınması gerekir. İşte burada inanışın vurguladığı yaşlı bir kimsenin duası aslında Türk destanlarındaki bilge kocaları, Dede Korkut’u ve mitlerdeki olgun, önder, yaşlı kişileri ve bu bağlamda Atalar Kültü’nü hatırlatır. Çünkü birçok vakada söz konusu yaşlılar anahtar kişidir ve sıkıntıları çözer (Gökçimen, 2010:151).</p>
<p><span>Atalar Kültü ile ilgili Irımlar</span></p>
<p>Geleneksel Türk inanç sisteminin en önemli unsurlarından birisi de atalar kültü idi. Pederşahi yani baba hâkimiyetine dayalı bir aile sisteminin var olduğu Türklerde, inanca göre ataları öldükten sonra dahi ailesini korumaya devam etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki Türk geleneğinde insanlar minnet duygularını göstermek maksatlı ölmüş olan atalarına kurbanlar sunmuşlardır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült olarak kabul edilmemektedir. Yalnızca saygıdeğer olanların bu mevkie eriştiği dikkate alınarak “ölüler kültü” ile “atalar kültünü” birbirine karıştırılmamalıdır (Güngör, 2002:264).</p>
<p>Ölmüş olan atalarına dahi bu derece önem veren Türk toplumunda elbette yaşlı insanlarında büyük saygınlığı vardır. Bir Türkmen halk inanışında “Ata babasının ekmediği adam acı dikse büyümez” denilir ki, Türkmenler arasında tatlı tohumdansa acı tohumun daha kolay yeşereceği inanışı yaygındır. Burada bir yandan yaşlıların topluma ön ayak olmasından bahsedilirken diğer yandan da gençlerin tıpkı yağmur duasında olduğu gibi yaşlıların öncülüğüne duyduğu ihtiyaç anlatılmaya çalışılmıştır (Tatlılıoğlu, 1999: 24).</p>
<p>Büyüklerin böyle saygın olduğu bir toplumda bu inanışın sebeplerini atalar kültünde aramak gerekir. Çünkü Geleneksel Türk İnancında atalar kültü icabı büyüklere ve hatta onların ruhlarına son derece önem verilirdi. Bugün hala Türk toplumlarında diğer toplumlardan ayrı olarak ihtiyar kimselere saygı anlamında özen gösterilmesi Türk kültüründeki bu inancın günümüze kadar geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Geleneksel Türk dininden günümüze kadar ulaşan en önemli uygulamalardan biri toplu halde yapılan mezar ziyaretleridir. Türkler ölülerini gömdükleri yerlere sin, kabir, kesene, mola, meşhed vb. adlar vermişlerse de en yaygın kullanıma sahip olan mezar ve mezarlık kelimesidir. Ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar ve mezarlıklar bütün Türk dünyasında arife ya da dini bayram günleri halk tarafından topluca ziyaret edilmektedir. Bu durum bir yandan ölüler kültü ile ilişkili olduğu gibi türbe, tekke, yatır, dede mezarları vs. ziyaretleri ise doğrudan atalar kültü ile bağlantılıdır (Güngör, 2007:4).</p>
<p>Burada bahsedilmesi gereken önemli bir hususta “yoğ” ya da “yuğ” törenleridir. Özellikle yuğ aşı denilen ölünün arkasından yemek verilmesi usulü konumuzla çok yakından alakalıdır. Türk toplulukları açısından son derece önem arz eden ölünün arkasından ağıt yakmakla başlayan yuğ törenleri günümüzde ölümü müteakip verilen “ölü aşı, can aşı, kazma takırtısı, can pidesi vb.” isimli yemekle devam etmektedir. Bugün Anadolu’da ölüye hayır olsun ve sevap kazansın düşüncesiyle verilen bu yemek esasen ilk Türk topluluklarında ölünün ruhunu teskin etmek ve onu kötülüklerden korumak amacı ile verilirdi (Güngör, 2007:4). Belki de bugün Anadolu’da yaşanan bu durumun açıklamasını atalar kültü inancında aramak gerekmektedir. Bilindiği gibi atalar kültü inancında aile büyüğü ya da reisi olan kişi ölse dahi onun ruhu ailesini korumaya devam etmektedir. İşte hayatta olan yakınları da bu düşünceden olsa gerek ailesi için ölümünden sonra dahi mücadeleye devam eden büyüklerine hayır işlemek istemişlerdir.</p>
<p>Orhon yazıtlarında Kültegin için yapıldığı belirtilen yuğ töreni tasvirinden anlaşıldığı üzere Göktürklerde bu tören oldukça gösterişli gerçekleştirilmektedir. Birçok Türk hükümdarı yada temsilcilerinin katıldığı bu yas töreni son zamanlara kadar Kazak ve Kırgız Türklerinde de VII. yüzyıldaki gibi büyük bir ihtişamla yapılır. Bu törenlerde yüzlerce çadır kurulur ve bunlardan birinde hoca ve hafızlar Kur’anı kerim okur ve hatimler indirilir. Ölünün mezarına kımız saçılır, et parçaları atılır, kesilen hayvanların yağlarından parçalar alınıp “tiyebersin” yani “ölüye değsin” diye ateşe atılır ki bu durum Türklerdeki ahret inancıyla alakalı görünmektedir (İnan, 1998:466).</p>
<p>Yuğ törenleri, Kazaklar arasında özellikle 18. ve 19. asırlarda son derece yaygınlaşmıştır. Ölüm anından itibaren ölüyle ilgili işlemlerin her aşamasında bozkır çevresinde oluşan eski inanç ve yaşam tarzının izleri görülür. Ölü çadırı kurulması bu geleneklerden biridir. Bugün İslam dünyasındaki kubbeli Türk çadırını andıran klasik türbe geleneğinin Türklerin İslam öncesindeki bu uygulamasının bir uzantısı olduğu düşünülebilir (Ünal, 2008:105-106).</p>
<p>Türklerin atalarını anmak amacıyla gerçekleştirdiği yuğ törenini yapabilmek için ölüm vakti ile tören arasından en az bir mevsimin geçmesi gerekmektedir. Ölüler bu törenlerde mezara konulurken ölen kişinin ehemmiyetine göre koyun veya at kurban edilir, ölü çadırı çevresinde at yarışları yapılırdı. Burada çok dikkat çekici bir nokta göze çarpmaktadır ki oda yasın sembolü olarak cenaze yakınlarının yüzlerini çizmesidir (Eberhard, 1996: 86). Bu yas törenlerini Müslümanlığı kabul etmelerine rağmen XVI. yüzyıl Oğuzlarında da görmekteyiz. Dede Korkut hikâyelerinde tasvir edilen matemde görülen yüz yırtıp, saç yolup ağlamak, bağıra çağıra ağıt söylemek, beyaz çıkarıp kara giymek, ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek, at kesip aş vermek tamamıyla Geleneksel Türk inancındaki ölüler kültüne mahsus ayinlerde var olan unsurlardandır (İnan, 1998:470).</p>
<p>Görüldüğü üzere Türklerde, ölünün yakınları cenazenin ardından çektikleri acıyı gösterebilmek adına kendi bedenine acı vermektedir. Yüz (yanak) kesici bir aletle çizilir böylece, gözlerden dökülen tuzlu yaşlar bu çiziklerden akan kana karışır ve yas tutanların manevi acısına fiziksel acı eşlik eder. Bugün İslamiyet’in bütün yasaklamalarına rağmen Anadolu’da bu adet göğse vurma, giysileri yırtma, saç baş yolma gibi eylemlerle hala devam etmektedir. Ayrıca günümüzde kullanılan “kan ağlamak” ve “kanlı gözyaşı akıtmak” gibi deyimlerinin tarihsel temelinde bu eski gelenek yatmaktadır (User, 2008:138-142).</p>
<p>Türklerde ki mezar geleneği içerisinde son derece önemli konulardan biride balballardır. Türk askerinin savaşta öldürdükleri düşman askeri sayısı kadar mezara konulmuş, doğu batı yönünde dizilmiş ve kabaca yontulmuş taşlara balbal denilir. Ebedi hayata inanan Türkler öldürdükleri düşmanın kendilerine öbür dünyada hizmet edecekleri inancına sahiptiler. Mezarlarına diktikleri balballar bu düşmanların ruhunu temsil ediyordu. Balbalların sayısı bazen bir bazen de yüzlerce olabiliyordu. Ancak sayıları yüzleri bulan balbalların diğer kahramanlar tarafından ölen askere bir hizmetkâr hediyesi olarak verildiği de düşünülebilir (Karamürsel, 2002:78). Türklerde mezarlara dikilen balballar, atalara saygıyı esas alan bir inançtan da kaynaklanmaktadır. Bugünkü mezar taşları, kahramanın hayatta iken öldürdüğü düşmanlarının sayısı kadar dikilen balbalların devamı olarak karşımıza çıkmaktadır (Turan, 2002:325).</p>
<p>Bilindiği üzere Türklerin günlük hayatında son derece önemli bir unsur olan at, ölüm sonrasında da oldukça önem kazanmaktadır. Atın ölen kişiyle birlikte gömülmesi ya da derisinin sırıklara geçirilip mezara dikilmesi, ölen kişinin cennete gideceği ve giderken de yaya kalmaması için atına ihtiyaç duyacağı inancından kaynaklanmıştır. Türklerde cenazelerde ya da başka törenlerde yapılan bütün ayinler için kanlı veya kansız kurban gerekirdi. Bunların en önemlisi at kurbanıdır, bundan sonra koyun gelir. Bu düşünceden yola çıkarak Anadolu’da görülen koyun, koç ve at şeklindeki mezar taşlarının ve mezarlardaki heykellerin, Orta Asya Türk geleneklerinin devamı olduğunu ve bu tip mezar taşlarının Akkoyunlu ve Karakoyunlu döneminden kalma eserler olduğunu ifade etmek gerekir (Danık, 1990:31-33).</p>
<p>Ölü ile ilgili diğer bir inanış ise mezar yapılarıdır. Türk topluluklarının ana kültüründe ölüyü yer altındaki kötü ruhlardan gizleme inancı yer almaktadır. İşte bu inanış sebebiyle dinleri ne olursa olsun bütün Türk toplulukları saptırmalı mezarlar yaparlar. Bu tür mezarlarda ölü toprağın yığıldığı yerin altında değil, mezarlara yapılan bir cebin içerisine konulur. Günümüzde bu tür mezar yapıları hala devam etmektedir (Güngör, 2007:5).</p>
<p>Bir yandan Kök Tengri dini diğer yandan Atalar kültü ile ilgili olan diğer bir uygulama ise eşiği kutsal kabul etme inancıdır. Geleneksel Türk inancında kapıdan içeri girerken eşiğe basmak günah kabul edilmiştir. İnanca göre eşik kapıdır, kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktır. Bu nedenle eşik saygındır ve de kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’daki din büyüklerinin yattığı yatırlar, insanlar tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir ve o kapıdan şefaat beklenir ki bu durumda İslam öncesi Türk kültüründe var olan Atalar Kültü ile alakalı görülmektedir. Kapıdan içeri girilirken sadece kutsal kabul edilen mekânlar değil, evlerin de eşikleri çiğnenmez. Anadolu’nun bazı bölgelerinde gelin baba evinden çıktıktan sonra yeni evine ilk defa girerken eşiği niyaz eder ve eve öyle girer (Şener, 1997:108).</p>
<p><span>Şamanizm’le ilgili Irımlar</span></p>
<p>Esasen dinden çok dini-sihrimistik bir yapı olan Şamanizm inanç sisteminde yer aldığı birçok toplum tarafından farklı şekillerde isimlendirilmiştir. Örneğin; Avrupa ve Amerikalıların “Şamanizm” dediği bu kavramı Ruslar “Şamanstvo”, Moğollar “Bo”, Eskimolar ise “Angakok” olarak isimlendirmiştir. Türk kültüründe ise, “Kam, Oyun, Bahşı veya Bakşı” gibi birçok farklı isimle anılmıştır. (Arslan, 2007:52). Dünyanın birçok farklı kültürü tarafından çeşitli isimlerle anılmasından dolayı Şamanizm’in çok geniş bir coğrafya ya etki ettiği anlaşılmaktadır. Gittiği bütün bölgelerde yaşanan dinin içerisine rahatlıkla adapte olabilen bu yapı çeşitli sihrimistik unsurları içerisinde barındırarak düzenlenen ayin esnasında şamanın söylediklerinden ortaya çıkan bir “vecd” halidir (Gömeç, 2003:99).</p>
<p>Bazı araştırıcılar Altaylılar ve Yakutlarda görülen Şamanlığı tamamıyla Geleneksel Türk dini olarak ifade etse de bu görüş çok fazla itibar görmemektedir. Çünkü çok eski devirlerden beri büyük hakanlıklar ve Cihanşümul devletler kuran Türklerin dünya görüşlerinin ve dinlerinin Altay ve Yakut Şamanizm’inden çok daha gelişmiş bir yapıda olması gerekmektedir. (Gömeç, 2003:79). Bundan dolayıdır ki şamanları da özellikle Geleneksel Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak hatalı bir yaklaşım olacaktır. Şamanlar Geleneksel Türk dini içerisinde belli bir yere sahip olsalar da aslında onların fonksiyonları özellikle Gök Tanrı’nın söz konusu olduğu durumlarda oldukça sınırlı kalmaktadır (Güngör, 2002:266).</p>
<p>Temel prensibi, ruhları, cinleri ve perileri yönlendirerek gelecekten haber vermek olan Şamanizm dünyanın birçok yerinde ilahi olsun olmasın birçok dine etki etme başarısı göstermiştir. Onun bu başarısı halkın maneviyatına ve ruh dünyasına bürünme kabiliyetinden kaynaklanır. “Extase” denilen ruhun yer altı ve gökyüzüne seyahati sayesinde tanrılarla bağlantı kuran şaman, Türklerin tabiatta var kabul ettiği esrarlı kuvvetleri en iyi şekilde suistimal etmiştir. Böylece Şamanizm Geleneksel Türk dinine yavaş yavaş girerek bir müddet sonra adeta din kadar sağlam bir yapıya kavuşmuştur (Kafesoğlu, 1980:33-35). Bu özelliğini İslam inancına da taşıyan Şamanizm Müslümanlığı kabul eden Türkler arasında varlığını sürdürmüş bir müddet sonra adeta İslami bir uygulamaymış gibi kabul görmeye başlamıştır.</p>
<p>Türklerin İslamiyet’i yaşadığı coğrafyaların çoğunda İslam öncesi uygulanan dini ayinler İslami motiflerle birleşerek bu kültür içerisinde hayatını devam ettirmiştir. Bunun en belirgin örneklerini bugün Şamanizm’deki uygulamalarla paralellik gösteren Alevi-Bektaşi kültüründe görmekteyiz. Özellikle Şamanlık ile Alevi inancı arasında dini liderler, törenlerde giyilen özel kıyafetler, oturma düzeni ve sırası, tören esnasında müzik, şiir ve dansın birlikte bulunması gibi birçok uygulamada büyük benzerlikler vardır (İnan, 2006:114-115).</p>
<p>Alevi-Bektaşi cemleri de tıpkı Şaman törenleri gibi gece yapılır. Anadolu’da dede olmanın en temel şartı olan dede soyundan gelme adeti şamanlıkta ki hiyerarşik sıra ile ilgilidir. Çünkü şaman öldüğünde de yerine onun yardımcılığını yapmış olan erkek torunlardan biri geçerdi (Turan, 2010:156). Yine Alevi kültüründe ki dede önünde secdeye kapanma ve niyazda bulunma adeti aslında eski bir Türk geleneğiydi ve İbn Fadlan Türkmenlerde ki bu gelenekten bahsetmekteydi. Kaşgarlı Mahmud da Oğuzların saygı duydukları şeylere ve insanlara secde ettiklerini (yükündüklerini) açıkça ifade eder (Eröz, 1990:282).</p>
<p>Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayanan sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktarmak görevini üstlenmişlerdir. Ayrıca şamanlar gibi dedelerinde hastalıkları iyileştirdiği bilinmektedir. Anadolu’da Alevi cemlerinde dede veya zakirin çaldığı bağlama İslam Öncesi Türk kültüründe şamanların ayinlerde çaldığı kopuzun devamı niteliğindedir (Şener, 1997:77). Alevi dedeleri ve şamanlar arasındaki bir başka benzerlikte ayin esnasında kullandıkları “asa” veya “tarik” denilen değnektir. Yakut şamanlarının ayin esnasında davulla birlikte kullandığı kayın ağacından yapılan asaların benzerleri Alevi cemlerinde dedeler tarafından kullanılmaktadır (Eröz, 1990:277).</p>
<p>İki kültür arasında ki bir başka benzerlik ise ayinlerde giyilen kıyafet konusunda karşımıza çıkmaktadır. Dedelerin törenlerde eskiden bu yana giydikleri özel kıyafetlerin şaman ayinleri için çok özel bir şekilde hazırlanan kıyafetler ile alakalı olduğu bilinmektedir. Özellikle cem töreninde dedelerin üç etekli bir entari giymeleri zaruridir ki bu üç etekli entari giyme geleneği Şamanizm’de de mevcuttur. Ayrıca cem ayinlerinde giyilen beyaz elbiseler kefen olarak isimlendirilir ve bu elbisenin semahın felsefesiyle doğrudan alakası vardır. Elbise transın gerçekleşmesinde Allah’a ulaşma yolculuğunda aynı şamanın elbisesi gibi bir araçtır (Turan, 2010:156)</p>
<p>Bilindiği gibi şamanların en önemli özelliklerinden biri de yapmış olduğu çeşitli ayinlerle kendilerine gelen hastaları tedavi etmektir. Kişilerin hastalığını genelde kötü ruh ve cinlere bağlayan Şamanizm de şamanların uyguladıkları yöntemler İslamiyet’in kabulü ile Müslüman mollalarda da görülmüş ve bu ayin türünden uygulamalar günümüz Türk geleneklerinde de devam etmiştir. Örneğin, X. yüzyıl’da İslamiyet’i kabul etmiş olan Başkurt din adamlarının birçoğu şamanların kullandığı yöntemlere benzer yöntemler kullanarak insanları tedavi etmeye çalışmıştır. Başkurt asıllı meşhur tarihçi Ahmet Zeki Velidi Togan da Orta Asya’da bulunduğu sırada sıtma hastalığına tutulduğunu ve o bölgede yaşayan bir Bakşı tarafından tedavi edildiğini hatıralarında anlatmıştır (Salihov, 2007:83-87).</p>
<p>Bugün Anadolu’da Türklerinin, belki de Kuran’dan sonra en fazla okunan dini metni olma özelliği taşıyan mevlit okunurken kullanılan müzik bu geleneğin eski inançlarla alakasını gösterir niteliktedir. Tıpkı mevlitte olduğu gibi Şamanizm’de de ayinler müziksiz yapılmaz şaman davulu veya kopuzu olmadan tören gerçekleşmezdi. Mevlit’in Türklere ait bir uygulama olduğunu ve İslam önceki Türk kültürü ile alakalı olduğunu kanıtlayan en önemli özelliği ise bu âdetin Türklerden başka bir İslam toplumunda görülmemesidir (Şener, 1997:107).</p>
<p>Şamanizm’in İslamiyet’e taşıdığı en önemli unsurlardan bir diğeri ise “donuna girmek” olarak ifade edilen şekil değiştirme geleneğidir. Bu gelenek özellikle İlk Müslüman Türklerde dervişlerin istedikleri zaman bir hayvan (ki bu hayvan genellikle kuştur) şekline girebilmeleridir. Bu şekil değiştirme geleneği mitolojik araştırmalarda Metamorphose olarak isimlendirilirken, Türkler bu deyimin karşılığı olarak Donuna Girmek sözünü kullanmışlardır. Özellikle Bektaşi geleneğindeki dervişlerin “mana âleminden velayetle” şeklinde yorumladıkları bu geleneği sıkça kullandıkları görülmektedir (Kalafat, 2008:318-319).</p>
<p>XVI. yüzyılda yazıya geçmesine rağmen İslam öncesi Türk kültürü ve toplum hayatına, özellikle de Şamanist geleneklere ait önemli bilgilerin yer aldığı Dede Korkut hikayeleri kültür tarihi açısından son derece önemli metinlerdir (Koçak, 2015:114). Geleneksel Türk inancında hastaları iyileştirmek için “göçürme” ya da “çevirme ” adında bir tören mevcuttu, buna göre şaman bir hayvanı hastanın etrafında dolaştırarak hastaya musallat olan ruhu bu hayvana naklederdi. XVI. yüzyılda bu uygulamanın biraz İslami şekilde Oğuzlar arasında da uygulandığı Dede Korkut hikayelerinde ki şu satırlardan anlaşılmaktadır, “Oğuz Beyi Salur Kazan, oğlu Uruz’u esaretten kurtardıktan sonra kırk evli kul (köle) ile kırk cariye oğlu başına çevirdi azat eyledi ”. Ayrıca bu adet günümüz Müslüman Kazaklarda aynamla (yani dolaşma) adıyla aynen devam etmekte hastanın etrafında bir hayvan dolaştırılarak kurban edilmektedir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ise baştan çevirip sadaka vermek âdeti ile birlikte nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma âdeti bu geleneğin devamı niteliğindedir (İnan, 1998:478).</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Coğrafyaları gereği göçebe yaşam tarzını benimseyen Türkler atı evcilleştirerek çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş ve birçok büyük devlet kurarak bu sayede çok farklı kültür ve medeniyetlerle tanışmışlardır. Bu arada hüküm sürdükleri coğrafyalardaki milletlere kendi kültürünü taşıdıkları gibi buradaki kültürlerden de önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Tabi ki kültürü oluşturan en önemli unsurlardan biri olan inanç konusu da bu etkileşim içerisinde son derece mühim bir yer tutmuştur. Geldikleri bölgelerde pek çok önemli dini yapılarla temasa geçen Türkler böylece zengin bir kültür birikimine de sahip olmuştur.</p>
<p>Neticede İslam dinini fıkıh, kelam, tefsir gibi dini konularla ilgilenen ve anlaşılmaz bir şekilde halka aktaran âlimler aracılığı ile değil de herkesin anlayabileceği basit bir biçimde aktaran İslam sufileri aracılığı ile öğrenen göçebe Türkler bu yeni din ile kültürlerini yeniden şekillendirerek yeni bir dini anlayış ortaya koymuşlardır. Böylece benliklerini yitirmeden İslam’ı yaşama şansı elde eden Türkler geleneksel inançlarıyla ilgili kültür ve uygulamalarını da İslam dini içerisinde yaşatmaya devam etmiştir. Bu gün dahi batıl olarak nitelendirilen fakat varlığını devam ettiren bu halk inançları, Geleneksel Türk dininin Türk-İslam kültürü üzerindeki izleri ve yansımalarıdır.</p>
<p>Geçmişten günümüze taşınan bu halk inançları Türk milli kimliğinin korunmasında büyük katkı sağlamış özellikle Sovyet baskısı döneminde neredeyse din kadar işlevsel olan ırımlar batıl olsalar dahi bir önceki inanç sisteminin izlerini bünyesinde barındırarak Türk kültürünün nesillere aktarılmasında son derece etkili olmuştur. Bu düşünceden hareketle Türkistan’da bağımsızlığını kazanan birçok Türk devleti eğitim müfredatlarına ırımlar konusunu dâhil ederek Sovyet Rusya’nın yarattığı kültür tahribatını en aza indirmenin yollarını aramışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin GÜNGÖRMEZ</strong></span></a>
</p><p>Doktora Öğrencisi, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, ezgungormez@hotmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cappadocıa Journal Of Hıstory And Socıal Scıences Yıl: 2016 Sayı: 6</p>
<hr>
<div><span><strong>BİBLİYOGRFYA</strong></span></div>
<div><span>♦ ARAZ, R., (1995) Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 247s.</span></div>
<div><span>♦ ARSLAN, A., (2007) “Orta Asya Türk ve Amerika Kızılderili Şamanların Giysileri”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara,ss.5183.</span></div>
<div><span>♦ AYAN, E., (2002) “Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.622-629.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Y., (2002) Türk Mitolojisinin Anahtarları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 238s.</span></div>
<div><span>♦ DANIK, E., (1990) Koç ve At Şeklindeki Tunceli Mezartaşları,<a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1120422&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Ko%C3%A7+ve+At+%C5%9Eeklindeki+Tunceli+Mezarta%C5%9Flar%C4%B1&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC%20Yay%C3%84%C2%B1nlar%C3%84%C2%B1" target="_blank" rel="noopener"> Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü</a> <a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1120422&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Ko%C3%A7+ve+At+%C5%9Eeklindeki+Tunceli+Mezarta%C5%9Flar%C4%B1&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC%20Yay%C3%84%C2%B1nlar%C3%84%C2%B1" target="_blank" rel="noopener">Yayınları,</a> Ankara, 116s.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., (1996) Çinin Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 281s.</span></div>
<div><span>♦ ERDEM, M., (2002) “Kırgızlarda Dinî ve Sosyal Hayat”, Türkler Ansiklopedisi,C.ni, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.167-176</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, P., (2004) Türk Kültüründe Ağaç, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 879s.</span></div>
<div><span>♦ ERÖZ, M., (1990) Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 439s.</span></div>
<div><span>♦ GÖKÇİMEN, A., (2010) “Türkmen Irımları (Halk İnanışları) ve İşlevleri”, Millî Folklor Dergisi, Sayı 87, İstanbul, ss.148-158.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S., (2003) “Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi, C.XXI, Sayı 33, Ankara, ss.79-       104.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H., (2002) “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.261-282.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H., (2007) “Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya Taşınanlar”, Yaşayan Eski Türk İnançları “ Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.1-7</span></div>
<div><span>♦ HÜSEYN KIZI, N., (2002) “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri” Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.338-344.</span></div>
<div><span>♦ İBN BATUTA, (2000) Ebu Abdullah Muhammed İbn Batuta Tanci İbn Batuta Seyahatnamesi, çev. A. Said Aykut, C.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 580s.</span></div>
<div><span>♦ İBN FAZLAN, (1975) Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan SeyahatnamesiTercümesi, haz. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi, İstanbul, 155s.</span></div>
<div><span>♦ İBRAYEV, Ş., (2006) “Kazak Mitleri ve Mitik Efsaneleri Hakkında”, Bilig, Sayı 37, Ankara, ss.1-11.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A., (2006) Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 229s.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A., (1998) “Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları”, Makaleler Ve İncelemeler, C.I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, ss.462-479.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., (1980) Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 67s.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Y., (2008) “Dedem Korkutun Kurdu” Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Sayı 9, Ankara, ss.309-324.</span></div>
<div><span>♦ KARAMÜRSEL, A., (2002) “Türklerde Mezar Geleneği”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.76-79.</span></div>
<div><span>♦ KOCASAVAŞ, Y., (2002) “Eski Türklerde Yas ve Ölü Gömme Adetleri”, Türkler, C. III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss. 67-75.</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK, K. (2015), Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları, Kömen Yayınları, Konya.</span></div>
<div><span>♦ MEMMEDOV, C.B., (2002) “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)” Türkler, C. III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss. 330-337.</span></div>
<div><span>♦ OYMAK, İ., (2002) “Türkistan’da Zerdüştlüğün Yayılması ve Etkileri”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.375-384.</span></div>
<div><span>♦ PAMİR, A., (2003) “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.52, Sayı 4, Ankara, ss.155-186.</span></div>
<div><span>♦ RASONYI, L., (1971) Tarihte Türklük,<a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1136372&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Tarihte+T%C3%BCrkl%C3%BCk&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC" target="_blank" rel="noopener"> Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, </a>Ankara, 420s.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, J.P., (1998) Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İşaret Yayınları, Ankara, 303s.</span></div>
<div><span>♦ SALİHOV, A., (2007) “Başkurt Şamanlarının Tedavi Usulleri”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.83-89.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, F., (1999) Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 484s.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, C., (1997) Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm, Ad Yayıncılık, İstanbul, 114s.</span></div>
<div><span>♦ TATLIOĞLU, D., (2000) “Türkmen Irımları (Halk İnançları)”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 4, Sivas, ss.151-166.</span></div>
<div><span>♦ TATLIOĞLU, D., (1999) “Türkmenistan’da Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili İnanç ve Uygulamalar”, Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı 2, İstanbul, ss.13-32.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, F.A., (2010) “Şaman Ritüellerinden Alevi Semahlarına Esrarlı Yolculuk”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 56, Ankara, ss.153-162.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, F.A., (2002) “Eski Türklerde Tek Tann İnancı”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınlan, Ankara, ss.320-325.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., (2002) “Türkler ve İslamiyet”, Türkler Ansiklopedisi, C.IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.290-304.</span></div>
<div><span>♦ USER , H.Ş., (2008) “Kan Ağla ve Baş Bağla Deyimlerinin Bilge Kağan ve Suci Yazıtları Temelinde Açıklaması”, Türkbilig, Sayı 16, Ankara, ss.137-145.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, M., (2007) “Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.97-109.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, F., (2008) “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, Bilig, Sayı 45,Ankara, ss.103-130.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yakut Şamanlarının Dansları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yakut-samanlarinin-danslari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yakut-samanlarinin-danslari</guid>
<description><![CDATA[ Yakut Şamanlarının Dansları
Şaman ayinlerinin, şiirsel ve olağanüstü mistik güçlerle, dinleyici/izleyiciler üzerinde kuvvetli bir etki yaratan ilahiler ve sihirli sözler eşliğinde sunulan kendine has bir biçimi vardı. Bütün bunlar bir davul ritmi eşliğinde, üzerinde metal pandatifler taşıyan, jest ve mimiklerle gösterisini yapan şamanın kendine has, zarif dansında göze çarpan özelliklerdi. Bu gösteriler, Yakutların hayat tarzını inceleyen ilk araştırmacıların […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932abc15a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yakut, Şamanlarının, Dansları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Metin-Ozarslan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html">Yakut Şamanlarının Dansları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. JA. ZONRNICKAJA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev.: Metin ÖZARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Şaman ayinlerinin, şiirsel ve olağanüstü mistik güçlerle, dinleyici/izleyiciler üzerinde kuvvetli bir etki yaratan ilahiler ve sihirli sözler eşliğinde sunulan kendine has bir biçimi vardı. Bütün bunlar bir davul ritmi eşliğinde, üzerinde metal pandatifler taşıyan, jest ve mimiklerle gösterisini yapan şamanın kendine has, zarif dansında göze çarpan özelliklerdi.</p>
<p>Bu gösteriler, Yakutların hayat tarzını inceleyen ilk araştırmacıların dikkatini çekmekte geç kalmamıştır..</p>
<p>17. yüzyıldan kalma belgelerde özellikle şamanlığın dışa dönük yönlerine ait bilgiler bulunmaktadır (Tokarev 1939: 88-103). Şaman icralarının en belirgin özelliklerinden biri olan danslarla ilgili bilgi bulunan en eski yazılı kaynaklar ise 18. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, sözgelimi, 1768-1769 yıllarından kalma belgelerde, dansın ayrılmaz bir parçası olan şamanlığa ait ruh çağırma seansının ilgi çekici bir tanımını bulabiliriz: “…Ve şaman ayini, davul çalıp, bacakları üzerinde zıplayabildiği kadar zıplayan, ürkütücü bir şekilde haykırarak başını sallayan ve inananlarla tapınanlara çağrı yapan, kötü ruhları def ederek insanlar hayrete ve korkuya düşüren şaman anlamına gelen bir oyun tarafından ifa edilir. Şaman, av mızrağı ve bıçakla kötü ruhları kovalar” (Okladnikov 1948: 32). 1785’ten kalan diğer bir kaynakta da başka bir karakteristik tanıma rastlanmaktadır: “…ve o (şaman) özellikle şaman ayini için hazırlanmış olan birkaç demir çıngırakla süslenmiş deri bir cüppe giyerek ve saçını başını dağıtmış bir şekilde kafasını sallayıp, anlaşılmaz ifadelerle Yakutlarla konuşurken “yurt” [çadır] etrafında koşar. Bu, adlarını bildiği tüm kötü ruhların onayını almak istediği anlamına gelir. Yakutlar, derin bir sessizlik içinde durarak şamana yardımcı olurlarken şaman deri kaplı bir kalbura benzeyen davulu çalarak, yüzünü buruşturarak, zıplayabildiği kadar zıplayarak farklı yönlere savrulur ve sonunda bilincini kaybedip kendinden geçmiş bir şekilde yüzükoyun yere yığılır…” (Okladnikov 1948: 40).</p>
<p>Devrim [1917 Ekim Devrimi (M.Ö.)] öncesi Sovyet etnograf ve araştırmacıların Yakut halk gelenekleri hususunda yaptıkları bir çok çalışmada dansın, şaman ayini süresince içinde yer aldığına ilişkin işaretlerden daha karakteristik bir şey yoktur (Serosevskij 1896; Vitasevskij 1918; Yastremskij 1929; Ksenofontov 1937; Popov 1949; Suslov 1931, 1932; Tokarev 1939). Bu yüzden, örneğin V. L. Serosevskij şamanlıkla ilgili ruh çağırma seansı ve bu seansa ait dansı tarif ederken doğrudan şu hususa dikkat çekmiştir: “büyücü (yani şaman) durmaksızın ezgiler mırıldanarak ve davul çalarak dans eder; çılgınca zıplar…” (Serosevskij 1896: 643) N. A. Vitasevskij, Yakut şamanlarının danslarının farklı ve kendine has özellikte olduğunu gözlemlemiştir, “…şimdi sessiz, şimdi sakin, şimdi delice ve hatta çıldırmışcasına…” (Vitasevskij 1918: 170-171).</p>
<p>Bu konudaki birçok tasvirden Yakut şamanlarının danslarının vecdî/estetik bir karakteri olduğu anlaşılmaktadır. Şaman, dans ederek ve ilahiler söyleyerek histerik bir nöbete tutulur ve esrimeye ulaşır. Bununla birlikte profesyonel koreograflara göre bu danslardan literatürde son derece yüzeysel ve üstünkörü olarak bahsedilmektedir. Bu durum, şaman ayinlerinin syncretistic (genellikle birbirine zıt inanç ibadet ve ilkelerin kişinin iç dünyasında bir araya gelerek kendine has bir bütünlük oluşturması) karakter taşımasıyla açıklanabilir. Dans, esasen şamanın bağımsız faaliyetleriyle harmanlanarak ve bütün olarak şaman ayinlerinden ayırt edilemez ve yorumlanamazdı. Bugüne kadar şaman ayinlerinin çeşitli türleri ile ilgili bilimsel bir sınıflandırma yapılmamıştır (bkz Mikhajlov 1968). Bu yüzden, halen sürdürülmekte olan araştırmalarda şaman ayinlerinin koreografilerinin derlenerek sınıflandırılması ve bu tür çalışmaların metotlu olarak yürütülmesinin gerekliliğine özen gösterilmediğinin üzüntüyle belirtilmesi gerekmektedir (bkz Troseanskij 1897).</p>
<p>1950, 1951, 1959, 1960 yıllarında Yakut ASSR’nın çeşitli bölgelerine yapılan geziler sırasında, şaman danslarının gerçekleştirilmesi ve bu dansları oluşturan öğelerle ilgili somut malzemeler bulduk (Zornickaja 1966). Şaman danslarıyla ilgili bilgi toplarken Sovyet devletinin hüküm sürdüğü yıllar boyunca Yakutların yaşantısındaki köklü sosyal değişim ve kültürel gelişmelerin şaman folklorunu etkilediğini fark ettik. 1960-1970 yıllarında söz konusu Yakut bölgelerine yaptığımız geziler sırasında şaman ayinlerini devam ettiren, genellikle çoğu yaşlı ve bir kısmı ise oldukça ihtiyardan oluşan çok az insanın kaldığını tesbit ettik. Bu durum aslında dinî ayinlere eşlik eden dansların gün ışığına çıkma ihtimalini azaltmıştır. Bize bu konuda bilgi verenlerin pek çoğu yaşlı şaman ve şaman yardımcıları olan bu kişilerden bazıları dansın eşlik ettiği şaman ayinlerine ait ancak bazı ayrıntıları gösterebiliyorlar ve bu dansları tekrar yapabiliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>1950 yılında 70 yaşındaki Yakut I. N. Strekalovskij’den (Tebikov nasleg, Yakut ASSR’nin Yukarı Aldan Bölgesi, V. I. Lenin Kolhozu) hasta bir kadın için yapılan şaman ayinine ait bazı ayrıntılarını öğrendik. I. N. Strekalevskij, ruh şamana geçtiği anda, şaman yardımcılarının (kuturuksuts) şamanın hareket ve sözlerini tekrarladığını ve şamanın etrafta dönmeye, zıplamaya, davul çalmaya ve konuşmaya başladığını ifade etmiştir, şaman yardımcıları {kuturuksuts/şamanın kuyrukları) hasta ruhun arkasından, at sırtında gidiyormuş gibi hareketler yapan şamanı taklit eder. Bilgi alınan kişilerden, M. N. Fedorov, (1884, Toibokhay nasleg doğumlu, Suntarsk Bölgesi, ‘Pobeda’ Kolhozu) şaman ayini sırasında şamanın yaptığı hareketlerin Kuturuksuts tarafından taklit edildiğini ve bu hareketlerin bir atın yürüyüşünü andırdığını doğrulamıştır. Şamanların ve şaman yardımcılarının gösterilerini, dörtnala giden (başını sallayan, kişneyen, şaha kalkan, seken) bir atın hareketleri oluşturur. Bu noktada, etnograf G. V. Ksenofontov’un tasvir ettiği bir şaman dansından bahsetmek ilgi çekici olabilir. Ona göre, şaman dansları aslında at danslarını temsil eder: “Bu gizemli temsillerin özü kutsal bir at dansı icrasından başka bir şekilde nitelenemez. Tırıs giden bir binek atının taklidiyle oluşturulan bu at dansı aracılığıyla şamanlar, tıpkı bir dalgıç kuşunun dalışına benzer bir şekilde “dert deryası”na girerler. Şamanlık ayininin, at dansının sergilendiği bu ikinci bölüm esnasında, şamanlar oldukça gerekli olan, bir kuşun yükselmesinin temsil edildiği bir noktaya ulaşırlar. Şaman, dans ederken iple etrafı çevrilmiş bir atın sergileyebileceği tüm hareketleri gerçekleştirir: kişner, sürekli başını sallar, boynuna ip bağlanmış gibi yaparak yakalanmasına izin verir… Şaman, yularsız tehenin dans edemez. Yular, boynun arkasındaki pelerinin yakasına dikilen uzun bir deri kemer olup her iki koltuk altından çekilir” (Ksenofontov 19337: 244).</p>
<p>80 yaşındaki F. N. Sivoev’den (Noyakhihek nasleg, Yukarı Aldan Bölgesi) Ak şamanların sığır tanrıçasına şamanlık yapmak için doğuya gitmiş olduklarına ve onlara bitihite denilen özel dansçıların eşlik ettiklerine, davul sesiyle tutulan ritimde, çok yükseğe olmamakla birlikte; zıplamaya ve ellerini sallamaya devam ettiklerine dair ilginç bilgiler aldık. Literatürde, bereket bekçileri olan Tanrıların şerefine ayinler yapan Ak şamanlar ile ilgili bilgiler bulduk. Bu Tanrılar kültü sığır yetiştirmeyle bağlantılıydı. Geleneksel ‘yaz koumiss festivalleri’ (isiax) bu kültün odak noktasıdır<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>1951’de Verkhne-Vilyuisk bölgesinde 76 yaşındaki G. K. Nikiforov adlı eski bir şamandan, şaman ayinleriyle ilgili örnekler ile bu ayinler süresince yaptığı hareketlerin tarifini öğrendik. O bize kuşlarla konuşmayı taklit etti<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Bize göre, dansın en belirgin figürleri, bir kuşun havalanışını oldukça sanatsal ve gerçekçi bir şekilde yansıtan hareketlerden oluşuyordu. Nikiforov bize bir kuşun uçuşunu nasıl gerçekleştirdiğini şöyle gösterdi: Sağ ayağının üzerinde eğildi ve dizini öne doğru kırarak sol ayağını kaldırdı. Bunları yaparken avuçları aşağı dönük şekilde kollarını iki yana açtı ve kafasıyla boynunu öne uzattı. Bir süre bu pozisyonda durdu. Daha sonra kuşun yere indiğini belirtmek için dirseklerini gerdi, avuçlarını birleştirdi ve başını eğerek bağdaş kurdu. Bir kuzgun çağırmak için başını arkaya attı ve tek ayağının üzerinde zıplayarak “kuk” diye bağırdı. Bu, sevinç pandomimi süresinde birisini alıyormuşçasına sağa ve sola sıçramaya devam etti, döndü ve tüm vücudunun ağırlığını sağ ayağına yükleyerek ileri doğru atıldı. Davulu tuttuğu elini geri çekti ve diğer elini gözlerinin önüne alnının üzerine koydu. Bacak ve vücut hareketleri davulun ritmine tamamen uygundu.</p>
<p>1959’da Allayhov bölgesindeki taklit niteliğindeki dans öğelerinin eşlik ettiği şamanlık ayinleri hakkında daha detaylı bilgiler elde etmeye başladık. Bilgi aldığımız kaynak kişilerden biri, ‘Perçik’ çiftliğinde yaşayan ve eski bir şaman olan Maria Andrianovna idi. Bir ren geyiğinin sekmesini canlandırırken, davuldan faydalandı. Tuhaf mırıltılarla kuşların ötüşünü canlandırarak davulun üzerine bir ata binermiş gibi oturdu. Ötüşlerini canlandırdığı kuşların hareketlerini taklit etmede oldukça başarılıydı. Bu bağlamda, tanınmış Sovyet etnografı S. A. Tokarev’in son çalışmalarından birinde, bu konuyla ilgili yerinde bir tesbit yaptığını hatırlatmakta fayda vardır: “… şaman bir kuş ya da ren geyiği imiş gibidir. Davulu, onun binek atı, ren geyiği, veya boğasıdır… vs. Giysisinin her bir ayrıntısı, pandantifler ve üzerinde taşıdığı süsler, bazı ruhları temsil eder” (Tokarev 1965: 190).</p>
<p>Elde edilen bilgiler ışığında şaman danslarının farklı türleri olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda, yerel gelenekler konusunda uzman olan P. D. Slepeov 1960 yılında Momok bölgesinde hasta bir kadın için düzenlenmiş olan şaman ayinine ilişkin şu bilgileri vermiştir: “Çeşitli hareketler, danslar ve ilahilerle, şaman hasta ruhun gitmesi için, duyduğu aceleyi belirtir: hayvan mahmuzlar gibi kendine hafifçe vururken bir ren geyiği gibi sıçramaya başlar, daha sonra gözlerini güneşten korumak için elini alnına doğru kaldırır ve ileride bir şey görüyormuş gibi ileriye doğru bakmaya başlar. İleride bir koridorun (geçişin) olduğunu şarkıyla belirtir ve uçik’ ini (rengeyiği) bağlar. Daha sonra, şarkısında artık bir gjagiçan (şahin) olduğunu söyler ve kollarını şiddetle yanlara çırparak uçma taklidi yapar. Bundan sonra dizlerinin üstüne düşüp ve kollarını ileri doğru gererek, yere inişi belirtir. Sonra ren geyiğinin -kendisinin ve kötü ruhların- nasıl dövüştüğünü gösterir. Bu kavga sırasında hasta kadına yaklaşır ve nasıl olduğunu, kendisinin -ren geyiğinin- mi yoksa kötü ruhun mu galip olduğunu anlamak için ona bakar. Eğer hasta iyi hissediyorsa ve iyileşecekse şaman neşelenir; fakat hasta kadın ölecekse başı öne eğik bir şekilde geri döner ve çaldığı davulun sesi boğuk çıkar”<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Aynı şekilde 1960’ta Aldan bölgesinde bulunan 80 yaşındaki eski şaman Efimov Pavloviç Mamaev’in gerçekleştirdiği şaman ayininde kimi ayrıntılara dair birkaç figür hakkında bilgi edinmek not etmek ve bu ayinleri izleme fırsatını bulduk. Efimov, hayvan seslerini taklit ederek davulunun eşliğinde şarkı söylüyordu. Davulu havaya kaldırdı ve sol elinde tutarak “kuk! kuk! kuk!” diye haykırdı. Beden hareketleri sırayla canlanıyor ve sonrasında durgunlaşıyordu. Dönüşler yaparak bir ayağından diğerine sıçrıyor, öne eğiliyor ve şiddetle zıplamaya devam ediyordu. Efimov P. Mamaev, şaşırtıcı bir rahatlık ve esneklikle bir kuğunun tipik hareketlerini taklit ediyordu. Her iki yana açılmış elleriyle tek ayağı üzerinde dönüyor, kollarını zarif hareketlerle kanat gibi çırpıyordu. Bu noktada, literatürde, Yakut şaman giysilerinin aslında kuşların tüylerine benzediğinin bilindiği gerçeğine dikkat çekmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Kuş uçuşu ve ötüşünü ifade eden taklit niteliğindeki bu dansların gerçekleştirilmesinde, bu giysiler şamana bir hayli yardımcı olmaktadır. Bir şamanın şaman ayinin esnasında, izleyenler üzerinde mümkün olan en kuvvetli duygusal etkiyi bırakmak için, dans ve davul sesi; pandomim ve şarkı gibi, taklit niteliğindeki her şeyi kullandığı gerçeği, göz önünde bulundurulması gereken diğer bir önemli noktadır. Şamanın kostümü, davulu ve bunların tipolojisini ele alan pek çok eser bulunmaktadır (Popov 1932). Bu yüzden, şamanların, giysilerindeki metal pandantiflerin seslerinden nasıl ustalıkla yararlandıklarına dair Yakut folkloru uzmanı S. A. Zuerev’den edindiğimiz bilgileri bu tanımlara eklemeyi uygun bulduk. Şaman yüksek ve tiz sesler çıkarırken, hareketlerini, demir pantatiflerin mümkün olduğu kadar birbirine çarpıp benzer titreşimlere imkân verecek şekilde yapar; hafif ve dingin sesler çıkartırken de omuzlarını indirip kaldırır ve yavaşça bir ayağından diğerine sıçrardı. Giysisinin omuz kısmında düşük sesler çıkartan hafif ve yayvan pandantifler bulunurdu. Sesi gibi davul vuruşları da, özellikle çıkarttıkları sesler bakımından ve ritim açısından farklılık göstermekteydi. Bunun yanı sıra, bu davul vuruşları birbirinden farklı karakteristik anlamlar içermekteydi. Bu amaçla, örneğin, dansın ritmini yavaşlatan tuhaf (tek) vuruşlar, uyuşuk ve uğursuz hareketlerle; hafif vuruşlar, kararsızlıkla ilintili şiddetli seslerle; kesik kesik davul vuruşları ise yüksek sıçramalarla uyum sağlamaktaydı.</p>
<p>Bütün bu bilgiler ışığında, varolan materyallerin karşılaştırılması geçmişte Yakutların gerçekleştirdiği şaman danslarının iki grupta incelenebileceğini göstermektedir. Bir tarafta taklit niteliğindeki danslar, diğer tarafta ise şamanların transa/esrime geçmek için ruh çağırma seansının sonuna doğru yaptıkları esrime amaçlı danslar bulunmaktadır. Şaman danslarının her iki çeşidinde de belirli bir kompozisyon yoktur; bunlar sadece doğaçlama olmakla beraber her zaman net ritimler eşliğinde sunulmaktadır. Şaman dansları ile Yakutların geleneksel dansları arasında doğrudan bir bağlantı bulabilmiş değiliz. Yakutlar, şamanlıkla ilgili ayinlerin bir bölümü olan şaman danslarının yanı sıra, diğer belirli dinî ayinlerde yapılan danslar hakkında da bilgi sahibidirler. Bu ayinlerin arasında ilk sırayı, kitalik unküte (leyleğin veya beyaz turnanın dansı) gibi taklit niteliğindeki danslar almaktadır. Tekil bir dans olan Kumis urde (tam olarak koumiss kevgiri anlamına gelmektedir) ise ayini eşliğinde yapılan özel bir dans pandomimidir. Bu dansın öğelerini oluşturan temeller Yakutların av törenlerinde atılmıştır.</p>
<p>Oldukça az rastlanan Yakut şaman danslarının bilimsel tanım ve sınıflandırılmasını içeren eski şamanlık folkloruna ait kapsamlı bir çalışma, Yakut halkının manevî kültürü tarihi ile ilgili kesin bir bilimsel teori hazırlanması ve tarihî ve sanatsal bakımdan ilgi gösterilmesi açısından şüphesiz çok önemlidir. I. A. Khudjakov (1969: 303-364) tarafından yayınlanan 1968’den kalma şamanlığa ait gizlerle ilgili kayıtlar çok önemlidir. Bundan önce Yakutların şaman ayinleriyle ilgili kapsamlı incelemeye literatürde hiç yer verilmemişti.</p>
<p>Bu satırların yazarı da, Yakut şaman dansları hakkında yapılan ilk derleme ve çalışmaların beraberinde getirdiği kaçınılmaz koleksiyon güçlüklerine dayanarak, bu bağlamda çözülmesi gereken bütün problemlerin çözülemeyeceğinin ve bütün soruların cevaplandırılamayacağının farkındadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. JA. ZONRNICKAJA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev.: Metin ÖZARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Dr. Hacettepe Üniversitesi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> TÜRKBİLİG Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Yıl: 2002 Sayı: 3</p>
<p><strong>Not:</strong> S. Simon tarafından İngilizceye çevrilen bu yazı, Shamanism in Siberia [Edited by V. Dioszegi and M Hoppal], Budepest: Akademiai Kiado 1978 adlı eserin 299-307. sayfalarında “Dances of Yakut Shamans” başlığıyla yer almakta olup, çeviri buradan yapılmıştır. Çeviriyi gözden geçiren arkadaşım Atiye Arzu Çakır’a teşekkür ederim. [M.Ö.]
</p><hr>
<div><strong><span><u>Kaynaklar</u></span></strong></div>
<div><span>JASTREMSKIJ, S. V. (1929), Samples of Yakut Folk Literatüre, Leningrad.</span></div>
<div><span>KHUDJAKOV, I. A. (1969), A Short Descriptiotı of the Verkhoyansk District, Leningrad.</span></div>
<div><span>KSENOFONTOV, G. V. (1937), Urangkhai-Sakhalar: Essays on the Ancient History of the Yakuts l, Irkutsk.</span></div>
<div><span>MIKHAJLOV, G. M. (1948), An Attimpt to Classify Buryat Shamanistic Folklore, 1968.</span></div>
<div><span>OKLADN KOV, A. P. (1948), Contributioıı to the History of the</span></div>
<div><span>Ethnographic Study of Yakutia: Collectioıı of Materials on the Ethnography of the Yakuts, Yakutsk.</span></div>
<div><span>POPOV, A. A. (1932), Materials for a Bibliography of Russian Literatüre on the Study of the Shamanism of the North Asiatic Peoples, Leningrad.</span></div>
<div><span>POPOV, A. A. (1949), “Materials on the History of the Religion of Yakuts in the Former Vilyuisk District, in CbMAS XI.</span></div>
<div><span>SEROSEVSKIJ, V. L. (1931), Experimeııt in Ethnographic Research I, St Petersburg.</span></div>
<div><span>SUSLOV, 1. M. (1931), “Shamanism and the Fight Against It, in CC no. 3-4.</span></div>
<div><span>SUSLOV, I. M. (1932), “Shamanism as a Brake on Socialist Construction, in AHTMPEJTHrM03HMK Nos 8, 11-12, 14, 17, 18.</span></div>
<div><span>TOKAREV, S. A. (1939), “Shamanism of the Yakust in the 17,h Century , in C3 II.</span></div>
<div><span>TOKAREV, S. A. (1965), Religion in the History of the Peoples of the World, Moscow.</span></div>
<div><span>TROSEANSKIJ, V. F. (1897), A Tentative Systematic Proframme for the Collectioıı of Data ahout the Pre-Christiaıı Beliefs of the Yakust, Kazan.</span></div>
<div><span>VITASEVKIJ, N. A. (1918), “Some Observations on Yakut Shamanistic Acts , in CbMA3 V/I, St Petersburg.</span></div>
<div><span>ZORNICKAJA, M. JA. (1966), Folk Dances of Yakutia, Moscow.</span></div>
<div><span>Yakutia in the 17,h Century l, (1953), Yakutsk.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bugün Yakutislan topraklarında sadece çeşitli küçük ayinler icra edebilen birkaç eski şaman yaşamaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz: 17. Yüzyılda Yakutistaıı /. Yakutistan 1953: 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yakutistan Vilyuisk ve Verkhne Vilyuisk Bölgesi’ııe Yapılan Ağız Araştırmaları Gezisinde Elde Edilen Malzemeler, USSR Bilim Akademisi Sibirya Seksiyonu Yakutistan Bölümü Arşivleri 5/5/140: 1951.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Yakutistan Bölümü Arşivleri…, 5/5: Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü. Tarih Bölümü Faaliyet Raporu. Rapor 1960 yılı Etnografik Çalışma Gezi Grubunun halk dansları ve oyunlara ait malzeme koleksiyonu ile ilgilidir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerin Dini</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-dini</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-dini</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerin Dini
Günümüzden bir asır öncesine kadar eski Türklerin dini denilince bu hususta yeterli birikimi bulunmayan dönemin sosyal bilimcilerinin akıllarına gelen ilk mistik yapı Şamanizm olmuştur. Üstelik Şamanizm zikredilirken de “Gök Tanrı İnanç Sistemi”nden yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki Gök Tanrı İnanç Sistemi kendi başına incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir dini sistemdir. Gök Tanrı kültü, Atalar kültü, Yer-Su […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932aa6bab7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerin, Dini</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Serdar-Ugurlu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-dini.html">Eski Türklerin Dini</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Serdar UĞURLU</strong></span></a>
</p><p>Günümüzden bir asır öncesine kadar eski Türklerin dini denilince bu hususta yeterli birikimi bulunmayan dönemin sosyal bilimcilerinin akıllarına gelen ilk mistik yapı Şamanizm olmuştur. Üstelik Şamanizm zikredilirken de “Gök Tanrı İnanç Sistemi”nden yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki Gök Tanrı İnanç Sistemi kendi başına incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir dini sistemdir. Gök Tanrı kültü, Atalar kültü, Yer-Su kültü ve Umay Ana kültü olmak üzere çeşitli yan unsurlar üzerine bina edilen bu inanç sistemi ile hurafelere ve ilkel uygulamalara dayanan Şamanist inanışın arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Ancak buna rağmen günümüzde Şamanizm’in bir din olduğu algısı hala devam etmekte, üstelik bu algıdan hareketle Türklerin İslamiyet’ten önceki dininin Şamanizm olduğu da vurgulanmaktadır. İşte bu noktada yapılan çalışmaların bu muğlaklığı aydınlatmak gibi bir misyon üstlenmesi gerekmektedir. Yani Türklerin eski dini söylenildiği gibi Şamanizm midir yoksa dört ana unsurdan müteşekkil olan Gök Tanrı İnanç Sistemi midir açıklıkla ifade edilmeye muhtaçtır.</p>
<p>Basit bir tarihi sıralamayla gidecek olursak; İslami devirden önceki Türklerin dini hakkındaki çalışmalar, XIX. yüzyılda Rus âlimi W. Radloff ile başlamıştır denilebilir. Onun tespiti: “Altaylardaki Türkler arasında tespit ettiği Şamanizm’in, İslamiyet’ten önce eski Türklerin asıl dinleri olduğu varsayımı” idi (Ocak 1983:33). Radloff bu varsayımına dayanarak eserlerini Orta Asya’daki Türkler arasında mevcut olduğuna inandığı Şamanizm’e hasretmiştir. Eserlerinin sonraki dönemde yerli yabancı birçok araştırıcı tarafından eski Türk dini hususunda ana kaynak olarak kabul edilmesi, Şamanizm tezinin benimsenmesinde başrolü oynamıştır. Yani Şamanizm’in eski Türklerin dini olduğu tespiti, batılı ve yerli pek çok bilim adamının düşüncesinde bu eserler sayesinde yer etmiştir. 18. asır sonları ve 19. asır boyunca hem araştırma zorlukları hem de bölgenin siyasi durumu, Orta Asya Türkleri ile ilgili çalışmaların çok sınırlı seviyelerde kalmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı bu bölgenin pek çok özellikleri ile beraber inanç-inanış yapısını ve bu yapının Orta Asya coğrafyasına dağılımını Sosyalist Rusya’nın yıkılmasına kadar öğrenememişizdir. İşte bu yetersiz araştırma olanakları sonucunda eksik bir bilgi birikimi meydana gelmiş, bu eksik bilgi birikiminden hareketle de Şamanizm’in Türklerin eski dini olduğu saptaması yapılmıştır.</p>
<p><span>Şamanizm’e Dair Çalışmalar</span></p>
<p>Bugüne kadarki çalışmalar sonucunda anlaşılmıştır ki Şamanizm bir din olmaktan çok uzak bir yapıya sahiptir. Aslında Şamanizm’in en eski dönemlerdeki şekline dair akademik çevrelerin elinde neredeyse hiçbir veri bulunmamaktadır. Yakın zamanlardaki çalışmalardan ulaşılan bir sonuçtur ki Şamanizm, ilk kez Türkler arasından tarih sahnesine çıkıp yayılmış bir sistem de değildir. Şamanizm’in Uygurlardan sonraki senelerde Türkler arasında yaygınlaşmaya başladığı tahmin edilmektedir. Çünkü Gök Türkler ile Uygur Türkleri ağaç ve orman kültüne değer veren Türkler olarak, kutsal ormanda Gök Tanrı için kurban sunma törenlerine sadece avcıları başkan olarak atamışlardır. Öncesinde ise yani Hun Devleti zamanında bu başkanlık işi kağanlar tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Şaman ya da kamların Gök Türk ve Uygurlar zamanında bu törenlere başkan olarak atanmaması, akla bu dönemin şaman öncesi bir dönem olduğu düşüncesini getirmektedir. Yani milattan sonra VIII. asırlara gelindiğinde Türkler arasında faaliyet gösteren şaman ya da kam gibi bir tipin olmaması muhtemeldir. Zaten şaman tipi ile ilgili ilk tespitler VIII. asırdan bile sonraya rastlamaktadır. Görüldüğü gibi şaman ya da kam tipini Türklerin üretmiş olduğunu iddia etmek doğru değildir. Ancak Orta Asya’da yaşayan eski Türklerin diğer topluluklardan etkilenerek bu tipi zamanla üretmiş olduğu aşikârdır. Şaman kelimesinin etimolojisi üzerinde şimdiye kadar çok durulmuştur.</p>
<p>Bu terimin Tunguzcadan önce Rusçaya ve oradan da Batı dillerine geçtiği bilinmektedir. Şamanın Toharca’daki karşılığı Samane yani budist rahip şeklindedir ve bundan ötürü Budizm’in etkisiyle Türkler arasına güneyden kuzeye doğru girmiş olabileceği akla gelmektedir. “Koppers ve Eliade gibi araştırıcılar, gerçekte, yukarıda iyi Tanrılar, yeraltında fena Tanrılar şeklinde tipik bir düalizm (ikicilik) ihtiva eden Şamanizm’in, Orta Asya’nın çoban kavimlerine, bu arada Türklere güneyden gelmiş olabileceğini” (Ocak 2005:72-3) savunmaları da Budizm’in etkisi tezini kuvvetlendirmektedir. Bu bağlamda Şamanizm’i, Budist çevrelerin ürettiği fikri daha fazla kuvvetlenmektedir.</p>
<p>Şamanizm sonraki süreçte eski Türk dinine ait olan atalar kültü, ölüler kültü, dağ kültü ve ağaç kültü gibi kültleri kısa zamanda kendi bünyesinde tekrar tanımlamış ve yeniden kurgulamıştır. Bütün bu kültler aslen Gök Tanrı dinini rükünleri olmasına rağmen zaman içerisinde tamamen Şamanist bir yapıya dönüşmüştür. Hatta günümüzde öyle bir aşamaya gelinmiştir ki bu kültlerden bahsedilmeden Şamanizm yazılamamaktadır.</p>
<p>Şamanizm ile ilgili Batılıların XX. asra kadarki çalışmaları daha çok bu inanış sisteminin Türklerin en eski dini olduğu yönünde olmuştur. “Bizde ise, eski Türk dini üzerindeki çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarındaki Türkçülük akımlarıyla beraber başlamış, ilk defa Ziya Gökalp bu konuda araştırmalar yapmıştır. O, belki de Durkheim’in etkisiyle eski Türklerin dininin Totemizm ve Natürizm safhalarından geçtiğini, sınırlı malzemesinden hareket ederek ileri sürmüştür. Fakat sonraları, eski Türklerin daha gelişmiş bir dini sisteme sahip olduklarını düşünerek buna Toyunizm adını vermiştir. Ancak daha sonra bunun Budizm olduğu ortaya çıkmıştır. Z. Gökalp’in Şamanizm’i de eski Türk dini olarak reddetmediği görülüyor” (Ocak 1983:21). Bu yorumu Gökalp’in “Türk Töresi” adlı kitabında da görebilmekteyiz. Ziya Gökalp adı geçen kitapta Tisin Türklerinin dinine Şamanizm adını vermektedir. Eserde: “Bu dinin din adamları ‘kam’lar yahut ‘kamanlar’dır. ‘Şaman’ kelimesi bundan çıkmıştır. Şaman’a Yakutlar’da ‘oyun’ adı verilir ki Oğuzlardaki ‘ozan’ kelimesiyle aynı köktendir” diye geçmektedir (Gökalp 2005:34-35). Görüldüğü üzere Şamanizm bir din, şaman da bir din adamı olarak belirtilmiştir. Bu türlü saptamalar daha da çoğaltılabilir.</p>
<p>Fuad Köprülü “Anadolu’da İslamiyet”, “Osmanlı’nın Etnik Kökeni” ve “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserlerinde yer yer Anadolu’nun hem etnik hem de dini yapılanması hakkında bilgiler vermiştir. Buna göre Anadolu’nun dini şekillenmelerinde Eski Türk dini olan Gök Tanrı dininin de etkilerine değinmiş; Anadolu’daki heterodoks yapıya sahip zümrelerdeki Şamanist etkilere işaret etmiştir. Kendisinin kesin olarak Eski Türk Dinini, Şamanizm’le örtüştürdüğünü eserlerinde görebilmiş değiliz. Ancak Abdülkadir İnan’da bu daha bir nettir. İnan “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar” adlı eserinde; Şamanizm’i Türklerin Eski Dini olarak adlandırmıştır (İnan 2000). Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk milli kültürü üzerinde yapmış olduğu önemli çalışmalarında, kitap ve makalelerinde Şamanizm’den Türklerin eski dini olarak bahsetmiş hatta bu konuda daha da ileri giderek Müslüman Türkler arasında Şamanist unsurları tespit etmeye çalışmıştır. İlerleyen yıllarda dünyanın değişik coğrafyalarında yaşamakta olan farklı ilkel kavimlerin inanışlarında da Şamanist uygulamalara benzer uygulamalara rastlanması konuya değişik bir boyut kazandırmıştır. Üstelik bu ilkel kavimlerin inanç-inanış örgütlenmelerinin Gök Tanrı inanç sistemine tamamen yabancı kalması, İnan’ın bu konudaki fikirlerinin de değişmesine sebep olmuştur. Konunun üzerine gidildikçe Gök Tanrı İnanç siteminin farklılıkları ve dünyadaki diğer tek tanrılı dinlere benzerliği bu fikirlerin değişmesinde önemli rol oynamıştır. Aslında zamanla meydana gelen bu fikir değişikliği diğer pek çok bilim adamı için de geçerlidir.</p>
<p>“Avrupalı araştırıcılar arasında da aynı dönemde hep bu tezin işlendiği görülmektedir. Mesela W. Eberhard, U. Havra ve L. Rasonyi bunlardandır. Doğrudan doğruya eski Türk dini ile uğraşmamasına ve bir Selçuklu tarihçisi olmasına rağmen Osman Turan (Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti) da zaman zaman bu konularla ilgilenmiş, hudut bölgelerinde oturan Türklerin yabancı din ve kültürlerin etkilerine maruz kalmalarına karşılık, asıl büyük kitlenin Şamanist olduğunu savunmuştur. Ancak o, eski Türklerin Şamanizm içinde tek Tanrı mefhumuna eriştiklerini de kabul etmektedir” (Ocak 1983:22).</p>
<p>Bir başka araştırmacı olarak Cemal Şener “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini” adlı eserinde başlığından da anlaşılacağı gibi bu tezi savunmuştur. Hatta eserinde Şamanizm’in insanlığın en eski dinlerinden biri olduğundan bahsetmiştir (Şener 2003:18). Şener, her ne kadar Şamanizm’i bir din ve şamanı da bu dinin din adamı olarak eserinde tanımlamış olsa da Şamanizm’i açıklarken ondan ilahi bir dinmiş gibi bahsetmez. Şamanizm’in esas olarak sihir ve büyüye dayandığını belirtir. Şamanı da insan ve ruhlar âlemi arasında bir arabulucu olarak açıklar. Onun ifadelerinden Radloff’un meydana getirdiği hatalı algının kendisini etki altına aldığı anlaşılmaktadır. Şamanizm’in bir din olduğu düşüncesine İlhan Başgöz’ün “Türk Halk Hikâyelerinde Rüya Motifi ve Şamanlığa Giriş” isimli incelemesinde rastladığımız gibi Umay Günay’ın ona hitaben (1999:10-11) “Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden önceki inançları olan Şamanizm ve Şamanlık…” şeklindeki ifadeleri tekrarlamasıyla Günay’da da rastlamaktayız. Günay, “Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” adlı eserinde Şamanizm’den bir inanç olarak bahsetmekte ve bir de sürece değinmektedir. Bu süreç şaman ile âşığı ortak noktada buluşturan bir süreçtir. Buna göre Şamanizm bir din olarak kabul edilmiş ve onun kültürel değerlerinin önce İslami edebiyata, İslami edebiyattan da âşık edebiyatına geçerek yaşamaya devam ettiği ifade edilmiştir.</p>
<p>Şamanizm’in bir din olduğu tespitini paylaşanlar olarak ilk akla gelenler: Altay Köymen “Selçuklular Devri Türk Tarihi”, Özkan İzgi “İslamiyet’ten Önce Orta Asya Türk Kültürü” ve Hayri Bolay “Din Bilgisi” adlı kişiler ve mezkûr eserleri sayılabilir.</p>
<p>Anlaşılacağı gibi Türklerin eski dininin Şamanizm ve hatta Totemizm olduğunu iddia eden daha pek çok araştırmacıdan ve eserlerinden bahsetmek mümkündür. Tabii ki zamanla bu Şamanizm fikrine katılmayanların ve bu görüşün aksini savunanların da çıktığı görülmektedir. “Bunlardan biri de P.Wilhelm Schimidt’tir. Bilhassa Hunlar üzerinde duran Schimidt, onlarda çok eskiden beri, gök dini dediği Gök Tanrı kültüne dayanan bir inanç sistemi hâkim olduğunu söylemektedir. Aslında bir sosyolog olmasına rağmen H. Ziya Ülken’in de bu konuda bazı fikirler ileri sürdüğünü müşahede ediyoruz. Ona göre Eski Türkler, gerçekte din değil bir sihri sistem olan Şamanizm yerine düalist fakat ahenkçi bir gök-yer dinine mensupturlar. Yakut Şamanlığı ile Eski Türk Dini arasında hiçbir münasebet yoktur. Türklerin düalizmi monizm olmaya çok elverişli idi. Bu sebepledir ki, Maniheizm’in çatışan iki prensibe dayanan görüşünü terk ederek Müslüman olmuşlardır”(Ocak 2005:58). Bu düalist yapı daha sonraları Gök Tanrı inanç sisteminde de kendisine yer bulmuştur. Manihaizm’in öğretisinden hareketle Gök Tanrının karşısına Erlik yani Yer Tanrısı çıkarılmıştır. Tabii bu etkilere Orta Asya coğrafyasında güneye inildikçe rastlamaktayız. Kuzeyde yani Sibirya bölgesine yakın kalan yerlerde ise daha sade ve dış etkilerden uzak kalmış bir Gök Tanrı inanç sisteminden söz edilebiliriz.</p>
<p>“Şamanizm sözcüğü Tunguzcadaki şaman isminden gelmektedir. Bu sözcük Rus bilim adamları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir. Türk topluluklarında şaman teriminden çok kam sözcüğü kullanılmıştır” (Çoruhlu 2002:15). Tabi geniş Orta Asya coğrafyasında isimlendirmelerde de farklılıklar mevcuttur. Şaman sözcüğü özellikle değişik şekillerde hala yaşamaktadır. “Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir: Yakutça ojun, Moğolca bügö, bögö ve udagan, (Buryatça udayan, Yakutça udoyan: kadın şaman), Türkçe-Tatarca kam (Altayca kam, gam, Moğolca kami, vb.) Tunguzca terim Pali dilindeki samana sözcüğüyle açıklanmaya çalışılmıştır” (Eliade 1999:22).</p>
<p>Diğer taraftan dinler tarihi uzmanı ve bu alanda otorite olarak kabul edilen Mircea Eliade’nin Şaman’ı bir din adamı olarak kabul etmemesi dikkat çekicidir. Eliade Şaman tipini daha çok mistiklerden kabul eder. Şamanizm adlı eserinde yaptığı bir tespite göre: “Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dinsel yaşamına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir. Bazı kimseleri kuzey insanlarının ve Türk-Tatar halkların dinlerini Şamanizm saymağa götüren şey, gevşeklik ve kafa karışıklığı olmuştur” (Eliade 1999:25) demektedir. M. Eliade bu eserinin önsözünde belli başlı yönleriyle Şamanizm’i bir din olarak ifade etmişse de ilerleyen bölümlerde Şamanlığın sadece bir esrime ve vecd tekniği olduğundan bahsetmektedir. Şaman ise her şeyden önce, kendi özel yöntemleriyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmesi, yeraltına inmesi ve oralarda dolaşması için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Görüleceği üzere Eliade şamanı bir din adamı olarak tanımlamak yerine onu trans ve vecd yeteneğine sahip aşkın bir tip olarak tanımlamayı tercih etmiştir.</p>
<p>Yaşar Kalafat da bu bağlamda Eliade ile ters düşmemektedir. Kalafat’ın eserlerinden anladığımıza göre Şamanizm; Orta ve özellikle Kuzey Asya’nın dini ritüellerine önemli ölçüde egemen olmuş olan, sayısız hurafelerden, mistik-büyülü uygulamalardan, sağaltma, fal bakma, ruhlarla ilişkiye geçme, kayıp olan ruhu bulma, ölenin ruhunu yerine götürme, ruh çıkarma, büyü bozma, büyü yapma, trans, vecd ve esrime teknikleri ile vb. birçok uygulamadan oluşan bir inanış sistemidir. Bu inanış sistemi yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı paylaştığı Gök Tanrı inancı gibi İslamiyet ve Hıristiyanlık ile de oldukça iç içe geçmiş bir yapı arz etmektedir. Bundan ötürüdür ki Orta Asya’nın pek çok ülkesinde Müslüman ya da Hıristiyan olan Şamanlara rastlanabilmektedir. Örneğin küçük bir ülke olan Hakasya’da Hıristiyan şamanlar günümüzde bile toplumdaki işlevlerini hala yerine getirmektedirler. Şamanın bir din adamı olmadığı sadece esrime ve trans ustası ya da bir sağaltıcı (medicine man) olduğu buradan da anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu bağlamda karşımızda duran “şaman” tipine ilave olarak bir de “kam” tipimiz mevcuttur. Kam tipi asıl olarak şaman tipine nazaran daha milli bir tiptir. Çünkü Çinlilerin, Moğolların, Tibetlilerin ve hatta Rusların eski dönemde kendi medicine man tiplerini şaman olarak isimlendirdiğine şahit olunurken “kam” isimlendirmesinin sadece Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. Özellikle Altay Türklerinin “kam” ismini benimsemesi ve kullanması önemlidir. Üstelik şamanlar sağaltma işleminde kendilerine özgü bir davulu kullanırlarken kamlar daha çok kopuzları ile resmedilmektedirler. Bu bakımdan şamanlar ile kamlar aslında çok da benzer tipler değillerdir. Bu iki tipin metafizik anlamda gördükleri aracılık vazifeleri de birbirine göre farklılık arz etmektedir. Örneğin Kalafat’a göre “Şaman kişioğlu ile ruhlar âlemi arasında görev üstlenmiş iken, Kam daha ziyade Tengri buyruğu ile kişioğlu arasında işlev üstleniyordu”(Kalafat 2004:9).</p>
<p>Bu fikre İbrahim Kafesoğlu da katılmaktadır. Kafesoğlu “Türk Milli Kültürü” adlı eserinde Şamanların bir din adamı olamayacağını sadece dini ve büyülü işlevleri kullanan trans ustaları olduklarını söylemektedir. Şaman ile Kam’ın birbirinden farklı mistikler olduklarına değinen Kafesoğlu; Şamanlığı da esasen Bozkır-Türk inanç sisteminden kabul etmez. Şamanizm’in Tengi ve Yer-Su inançları ile de bir ilgisinin mevcut olmadığına değinir. Türklerin Gök Tanrı inanç sistemi ile Şamanizm’in arasındaki hayret verici uyumluluğun nedenini ise bilhassa Türklerdeki atalar kültü, ölüler kültü, kartal inancı, demircilik ve at kurban etme inanışlarının Şamanlık tarafından suistimal edilmesi olarak açıklamıştır. Kafesoğlu’na göre Şamanlığın ruhlarla ve ruhlar âlemiyle uğraşan bir inanış sistemi olması, onun eski Türk halk inancının üzerine yayılmasına ve bir din sağlamlığı kazanmasına sebep olmuştur (Kafesoğlu 1997:300-2).</p>
<p>Şaman için Batı dünyasının daha çok Medicine-man ismini kullandığına şahit olmaktayız. Kendilerine has tekniklerle sağaltmalar yapmaları da bu isimlendirmede önemli rol oynamıştır. Jean Paul Roux’un (2006:59) “Şamanizm bir din değil bir tekniktir” demesi belki bu sağaltma tekniklerinden ötürü olabilir. Buna göre Şaman; Sibirya’da ve Orta Asya’da pek çok ülkede birçok merasimde ve eğlencede bulunması gereken bir kişidir. Hastaları iyileştirmek, ölülerin ruhlarını yerlerine götürmek, kayıp ruhları bulmak ve bulduktan sonra da gerçek yerlerine götürmek, şeytan çıkarmak ve kötü ruhları uzaklaştırmak hep şamanlardan beklenen görevler olmuştur. Şamanların bütün bu uygulamaları etrafında şekillenen Şamanizm, görüldüğü gibi ilahi bir din olmaktan uzak bir yapı arz etmektedir. Türkler bu yapıyı bir din olarak benimsememişlerdir. Eski Türkler, Gök Tanrı Dini denilen tek tanrılı bir dini sisteme inanmışlardır. Bu inancın hâkim olduğu coğrafyanın çok geniş olması dış etkilerin ve hurafelerin karışmasını kolaylaştırmış, bu da Türkler arasında Şamanist uygulamaların ortaya çıkmasına ve çoğalmasına neden olmuştur.</p>
<p><span>Kök Tengri İnancı</span></p>
<p>Eliade’ye göre dünyanın neresinde olursa olsun bütün insan toplulukları yaratıcı yüce bir güce inanmışlardır. Bu yüce yaratıcı inancı genelde “Gök” ile birlikte anılmıştır. Dolayısıyla Sibirya ve Orta Asya’da yaşamış olan insan toplulukları arasında Gök Tanrı inancının bulunması olağan bir durumdur. Tunguzlar, Samoyedler ve Türk-Tatar halkları arasında “Gök Tanrı” inancı vardır. Ancak bu inanç zaman içerisinde bazı Türk boy ve kabilelerinde unutularak yerini çok tanrılı hurafelerle dolu bir inanış sistemine de bırakabilmiştir. “Bunun dışında diğer tanrılar da vardır. Ancak “Gök Tanrı” büyük tanrı anlamına geldiğinden en kutsal tanrı “Gök Tanrı”dır. Buna Samoyedler “Num”, Tunguzlar “Buga”, Moğollar “Tengri”, Buryatlar “Tengeri”, Volga Tatarları “Töngere”, Beltirler “Tingir”, Yakutlar “Tangara” derler. Bu kavramlarla Yakutlar “Yüce Egemen”, Altay Tatarları” Ak Işık”, Türk-Tatar halkları da” Başkan, Han, Bey” ve daha çok” Ata” anlamını verirler” (Kalafat 2004:9).</p>
<p>Görüldüğü gibi Türkler, tarihin her döneminde Tengri dedikleri bir yaratıcı güce inanmışlardır. Bu yaratıcı güç, kağanlara kut veren, küç, ülük ve birlik sahibi bir yaratıcıdır. Eski Türklerce Gök Tanrı İnanç sistemini oluşturan diğer unsurlarla beraber Kök Tengri de ıduk yani kutsal kabul edilmiştir. Yir-sub kutsaldır, Yağız-Yir kutsaldır, çünkü Tengri tarafından yaratıldığı bilinmektedir. Atalar ervahı kutsaldır. Kanlı ve kansız kurbanlar Türkler tarafından asırlarca bu ruhlar adına sunulmuştur.</p>
<p>Yir-Sub, Orhun Abidelerinde yer yer vatan anlamında da kullanılan bir kavramdır ve Kök Tengri ifadesi ile birlikte anılmak lüzumu görülmüştür. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 19. Satır “Eçümüz apamız tutmuş yir sub idisiz bolmazun tiyin Az budunug itip yaratıp…” Ecdadımızın tutmuş olduğu yer-su (vatan) sahipsiz olmasın diye, Az milletini tanzim ve tertip edip.” ve yine Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 10-11. Satır “Üze Türk Tengrisi Türk ıduk yiri subı ança itmiş.” Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu (vatanını) öyle tanzim etmiş. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 15. Satır “Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş kagansıratmış, yagıg baz kılmış, tizligig sökürmiş, başlıgıg yükündürmiş.” Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiştir (Ergin 2000). Görüldüğü gibi Orhun Abidelerinin satırlarında Gök Tengri’den onun lütfetmesinden, bağışlamasından, tanzim etmesinden güç vermesinden bahsedilmektedir.</p>
<p>Satırlardan da anlaşılacağı üzere Şamanizm’in çok tanrılı inanış sistemindense Türklerde tek tanrı inancının varlığı mevzubahistir. Üstelik yazıtların satırlarında Şamanizme dair tek bir ifadenin dahi görülmemesi de ilgi çekicidir. Kağanların öne çıkardığı tanrı Şamanizmin tanrısı ya da tanrıları değildir. Gök Tanrı dininin Kök Tengrisi öne çıkarılmıştır. Hatta bu tanrı için Orhun Abidelerinde Kül Tigin, Türk Tengrisi tabirini kullanılmıştır. Bu kullanım muhtemelen diğer ilkel kavimlerin ya da farklı milletlerin inanç diye benimsediklerinden; Türklerin inancını ve tanrısını ayırmak maksatlı olmalıdır. Çünkü eski Türklerle o dönemde aynı coğrafyayı paylaşan diğer ilkel kavim ve topluluklar, Totem dedikleri hayvan veya bitki türlerini kendilerine Tengri edinebilmekteydiler. Bundan dolayı Türk kağanlarının abidelerde Türk Tengrisi ifadesini aynı şeyin anlaşılmasını engellemek maksatlı olarak kullanması muhtemeldir.</p>
<p>Totemizm bir din olmasa da totemlerini tanrılaştıran toplulukların mevcut olması ve hatta bu tutumun eski Türkler arasında da yayılmaya müsaitliği, Türk kağanlarına bu türden bir ifadeyi kullanmayı benimsetmiş olabilir. Çünkü Türk kağanları törelerine ve atalarına oldukça bağlı ve bu bağımlılığı da milletleri adına yürüten kişiler olmuşlardır. Çin ve İslam kaynaklarından anladığımız Uygurlardan sonra Kırgızlar’ın da Kök Tengri’ye inanmaları eski Türk kağanlarının atalarının dinine olan sadakatlerini göstermesi bakımından manidardır. 11. yüzyılda İslam Halifesi tarafından İtil Bulgarlarına gönderilen İbn Fadlan’ın, Hazar ile Aral civarında yaşayan Oğuzlar ile ilgili izlenimi de aynıdır. Burada yaşamakta olan Oğuzların Kök Tengri dini üzerine oldukları İbn Fadlan tarafından seyahatnamesinde dile getirilmiştir. Yine İbn Fadlan, Başkurtlardan bahsederken onların da gökte yaşayan en büyük tanrıya inandıklarını ifade etmektedir (Şeşen 1995).</p>
<p>Türk devletlerinde Kağanlar milli bir tip olmanın dışında aynı zamanda Kök Tengri inancını da sürdürmeleri bakımından birer dini tiplerdir. Tengri’nin seçtiği ve kişioğlu üzerinde yükselterek kağan kıldığı asil soydan gelen tiplerdir. Bu durum aynı zamanda kağanlara Tengri tarafından verilmiş bir misyondur da. Oğuz Kağan Destanında destan sonunda Oğuz Kağan’ın çocuklarına hitaben: “Ey oğullarım ben çok aştım; çok vuruşmalar gördüm; düşmanları ağlattım; dostlarımı güldürdüm. Ben Gök Tangrıya borcumu ödedim” (Bang ve Arat, 1936:33) demesi Kağanlığın milli misyonunun dışında bir de dini misyonunun olduğuna işaret etmektedir. Türk kağanları kağanlık vazifelerini Tanrı adına yürüten kişilerdir. Bu anlayış İslam öncesi Türklerde bu şekilde olduğu gibi İslam sonrası dönemde de aynı şekilde devam etmiştir.</p>
<p>Gök-Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır.</p>
<p>Gök-Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar gibi eski Türk toplulukları inanç sisteminin başında yer alır. Türklerin inançları ile ilgili en eski kaynaklar olan Çin yıllıklarında da bu yönde bilgiler mevcuttur. “Bu konudaki ilk bilgiler milat öncesi Hun Türkleri ile ilgili olanlardır. Bu bilgilere göre, eski atalarımız Hun Türkleri, Tengri’ye Yir-Sub iyelerine, Yagız-Yir iyelerine, Kök Tengri (mavi gök) iyelerine ve Ata Evrakları’na kurban keserlerdi. Yılın beşinci ayında, Hun Türkleri Kağanı halkı bir araya toplar, kurban merasimi yapardı. Sonbaharda tekrarlanan ayinden sonra ise, kağan ile beraber orman etrafında dolaştıkları ifade edilmektedir” (Kalafat 2004:15). Buradan da anladığımız şey; şaman ismine ilk olarak 8. asırda; J. P. Roux’a göre “9. asırda Tang Yıllıklarında” (2006:60) rastlamamıza rağmen, Türklerin aslında çok daha eskiye milat öncesi asırlara dayanan tek tanrılı bir inanca sahip olduğudur. Yani tek tanrı inancını bilinen en eski kaynaklarda dahi Türklerin en eski dini olarak görebilmekteyiz.</p>
<p>Son olarak araştırmacı Şaban Kuzgun da (Kalafat 2004:21) “Türklerin Müslümanlıktan evvel de tevhid inancına mensup olduklarını düşünmektedir. O’na göre: Türklerin dini tarihinin çok büyük bir kısmını “Gök Tanrı İnancı” ismini verebileceğimiz bu din kaplamaktadır. Batılı araştırmacıların etkisi altında kalan bazı bilim adamlarımızın bu inanca “Şamanizm” ismini vermeleri katiyen doğru değildir. Gök Tanrı inancı Şamanizm ile aynı olmadığı gibi, Şamanizm Türkler’den ziyade Moğollar, Tunguzlar vb. kavimlerde görülen ilkel bir büyü sistemidir ve asla bir din hüviyetinde değildir. Şamanizm belki de Putperestlikle bağdaştırılabilir ama Gök Tanrı inancı gibi tek Tanrı’ya inanan bir sistem ile bağdaştırılamaz” diyerek konu üzerindeki saptamasını dile getirmiştir.</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dini kabulleri bütün yönleriyle saptanamadığı gibi, günümüzde de bu belirsizlik tam anlamıyla aydınlatılmış değildir. Geniş Orta Asya coğrafyasında, kavimlerin, boyların ve devletlerin arasında yüzlerce yıldır süren mücadeleler nedeniyle pek çok devletler ve imparatorluklar kurulmuş ve yıkılmıştır. Orta Asya’da tarihi süreç içerisinde kavimlerin neredeyse tamamına yakınının göçebe topluluklardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunun sonucu olarak da kültürel unsurlar birbirleriyle karışıp kaynaşmış ve yeni bir kültürel sentez ortaya çıkmıştır. Budizm, Maniheizm, Şamanizm, Tengricilik, İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi dini ve mistik yapılar; Orta Asya milletleri arasında yaşanmış ve pek çok devletin yaşantısında izler bırakmıştır. Bu izler günümüzde de bütün canlılığıyla devam etmektedir. Bu nedenle bu konuda araştırma yapan uzmanlar, herhangi bir unsurun etkisine maruz kalmamış bir dinin veya bir inanışın yaşatıldığı bir topluluk, bir devlet ya da bir kültür çevresi aramamalıdırlar.</p>
<p>Kültürel unsurların bu denli karıştığı bir bölgede isimlendirme çalışması da menfi sonuçlar doğurabilir. Örneğin Şamanizm’i önce din yapmak ve daha sonra da Türklere ait olduğunu söylemek bu türden büyük bir hatadır ve bu hataya pek çok yabancı ve yerli antropologlar, araştırmacılar ve uzmanlar tarafından düşülmüştür. Bu sorunun aydınlatılmasında gördüğümüz zaruretin bir diğer nedeni de Şamanizm’in uygulamaları itibariyle ilkel kavimlere has özellikleri barındırmasıdır. Batılı antropologların bu noktada Türkleri Şamanist olarak kabul etmelerinin arka planındaki gerçeklik burada yatmaktadır. Maalesef bu maksatlı bakış açısını yakalayamayan bazı yerli bilim adamlarımız da aynı hataya düşerek Şamanizm tezine sarılmış ve ilkellikle Türk milletini eş tutmuşlardır.</p>
<p>Bu maksatlı yaklaşımlardan uzak olarak yapılmış olan son çalışmalardan, Şamanizm’in Türklerin eski dini olmadığı ve hatta bir din dahi olmadığı sonucuna ulaşmış bulunmaktayız. Ek olarak da ifade etmek gerekir ki araştırmalarımızdan edindiğimiz sonuç; Türklerin eski dininin “Gök Tanrı İnanç Sistemi” denilen tek tanrılı bir inanç sistemi olduğudur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Serdar UĞURLU</strong></span></a>
</p><p>Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, e-posta: sugurlu@ibu.edu.tr</p>
<p>Kaynak: AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2012, Cilt:12, 20. Yıl, Özel Sayı</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Bang, W. ve R. Rahmeti Arat (1936), “Oğuz Kağan Destanı” İstanbul Üniversitesi Yayınları No 18, Burhaneddin Basımevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar, (2002), “Türk Mitolojisinin Anahtarları”, İstanbul, Kabalcı Yayınları, s.15</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea, (1999), “Şamanizm”, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, Çev. İsmet Birkan, s. 22</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem, (2000), “Orhun Abideleri” İstanbul, Boğaziçi Yayınları Gökalp, Ziya, (2005), “Türk Töresi”, İstanbul, Toker Yayınları, Haz. Yalçın Toker, 3. Baskı, s.34-35</span></div>
<div><span>♦ Günay, Umay,(1999), “Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” Ankara, Akçağ Yayınları, s.10-11</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir.(2000), “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar”, Ankara,TTK Yayınları</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, (1997), “Türk Milli Kültürü”, Ankara, Ötügen Yayınları, 15.Baskı, s.300-302</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar, (2004), “Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm-Şamanizm”, İstanbul, Yeditepe Yayınevi, s.9</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (1983), “Bektaşi Menakıpnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri”,İstanbul, Enderun Kitabevi, s.21</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (2005), “Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri”, İstanbul, İletişim Yayınları, s.57</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. Poul (2006), “Orta Asya Tarih ve Uygarlık” II. Baskı, Çev: Lale Arslan, Kabalcı Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Şener, Cemal, (2003), “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini”, İstanbul, Etik Yayınları, 13.Baskı,</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, Ramazan (1995) “İbn Fazlan Seyahatnamesi”, Bedir Yayınevi Tarih Serisi, İstanbul</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari</guid>
<description><![CDATA[ Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları
A. Giriş İnsanlık tarihin en eski zamanlarından beri drama terim olarak olmasa da kavram olarak varlığını korumuştur. İlkel insanların mağara resimlerindeki figürlerinden, Orta Çağ insanının hasat mevsimindeki eğlenceli oyunlarına kadar canlandırma ve taklit, yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuştur. Taklit, canlandırma, doğaçlama dramanın en temel unsurlarındandır. Birçok tiyatro araştırmacısı drama kavramının kökenini eski Yunan’daki bağ bozumu törenlerine dayandırmaktadır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a924591.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dramanın, İlk, Uygulayıcıları:, Türk, Şamanları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Omer-Tugrul-Kara.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari.html">Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul KARA</strong></span></a>
</p><p><span><strong>A. Giriş</strong></span></p>
<p>İnsanlık tarihin en eski zamanlarından beri drama terim olarak olmasa da kavram olarak varlığını korumuştur. İlkel insanların mağara resimlerindeki figürlerinden, Orta Çağ insanının hasat mevsimindeki eğlenceli oyunlarına kadar canlandırma ve taklit, yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuştur. Taklit, canlandırma, doğaçlama dramanın en temel unsurlarındandır. Birçok tiyatro araştırmacısı drama kavramının kökenini eski Yunan’daki bağ bozumu törenlerine dayandırmaktadır. Tiyatronun Dionysos onuruna yapılan ritüellerden doğduğu iddiası yaygın olarak kabul görmüştür. Aslında modern anlamda dramanın ilk kıpırtılarını Yunanlıların attıkları doğrudur; ancak Türk kültürü içerisinde de dramanın çok eskilere dayandığına dair belgeler vardır.</p>
<p>Araştırmacı M. M. Nikoliç, 1934’te Belgrad’da “Politika” gazetesinde yayınladığı makalesinde “Türklerde en az dört bin yıl önce drama sanatının bilindiğini ileri sürmüş, bir Türk savaşçısının yokluğundan istifade ederek karısına saldıran bir Çinlinin aynı savaşçı tarafından öldürülüşünü anlatan dramatik mahiyetli oyundan bahsetmiştir” (Sevengil 1969, 21-22). Batıda tiyatro ve drama tarihi üzerinde yapılan araştırmalar daha çok Çin ve Yunan kaynaklarına dayanır. Orta Asya’daki Türk kültürü her nedense bu tiyatro ve drama tarihi çalışmalarının dışında tutulmuş ya da atlanmıştır.</p>
<p>Yakın dönemde bile tiyatro ve drama tarihi, Türk örneklerini görmezlikten gelmiştir. Bertolt Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile geleneksel tiyatroya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır. Brecht görüşünü oluştururken biçimci Rus yazarlarından ve Çin tiyatrosundan yararlanmıştır; aslında bu biçim bizdeki orta oyununda 1500’lü yıllardan beri vardır (Aslan 2005, 37). Yine bu konuda Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu farklı bir üslupla sürdüren Ferhan Şensoy’un söyledikleri dikkat çekicidir:</p>
<p>“ ‘Bir tiyatro ki güldürmez, ben o tiyatroya güler geçerim’, diyen Augsbourglu temiz aile çocuğu Bertolt Brecht, Kel Hasan Efendiyi bilmiyordu, bilmeden de öldü. Brecht doğduğunda, Hasan Efendi 22 yaşındaydı ve Brecht’in büyüyünce düşüneceği epik tiyatroyu bilfiil yapmaktaydı. Cahillik yalnız bize özgü değil, Avrupalıların da cahili oluyor. Burjuvaların kadife perdeli tiyatrosuyla alay etmek için, yamalı Brecht perdesini buluş olarak dünya tiyatrosuna getiren Bertolt Brecht, bunun daha önce ‘Abdülrezzak Perdesi’ adı altında, Komik-i Şehir Abdülrezzak Efendi tarafından kullanıldığını bilmiyordu. Bilmemek ayıp değil. Ancak yaşamı boyunca bilmemekle yetinmeyip bu konuyu öğrenmemekte de direnen Brecht, bizim buralardan transit geçerek Çin Tiyatrosu’na gitti” (Şensoy 1999, 87-89).</p>
<p>Bu çalışmamızda Yunan medeniyetinden çok önceleri varlığını sürdüren, Türklerin İslamiyet’ten önceki inançlar içerisinde önemli bir yere sahip olan ve yaşam döngüleri içerisinde eylem, canlandırma ve doğaçlama üçlemesine sıkı sıkı sarılan bir kültürün temsilcilerini, Şamanları inceleyeceğiz. Yirmi bin yıllık bir geçmişe sahip olan Türk Şamanlarının tarihimizdeki yerini, eylemlerini, amaçlarını, kavramsal dramayı nasıl karşıladıklarını, dramatik etkinliliklerini, modern drama boyutuyla olan ilişkisini ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><span><strong>B. Türklerde Dramanın Kaynağı: Şamanlar</strong></span></p>
<p>İlk insanların duygularını, düşüncelerini anlatabilmede, ses kanallarından çıkan farklı seslerin yardımıyla anlaşmaya çalıştıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Sesten önce de hareketi kullandıklarını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bir olayı ya da düşünceyi iş ve hareket yoluyla ifade etmek anlamına gelen dramın insanlık tarihi kadar eski olduğu açıkça bellidir.</p>
<p>Drama faaliyetlerinin kaynağının dinden daha eski olduğunu savunanlar vardır. “Ateşin çevresinde otururken, kalkıp avlanacak hayvanları taklit eden ilk insan, bu davranışıyla tiyatral faaliyetlere de başlamış olur. Taklit yoluyla yapılan büyüyü, dans, müzik ve maskelerle yapılan yağmur yağdırma, ürünü çoğaltma gibi dramatik unsur taşıyan törenler takip eder” (Köprülü 1970, 6). İfade ettiğimiz bu davranış biçimleri bir millete ait değil, bütün ilkel kavimler için geçerlidir; ancak Antik Yunan’da Dionysos törenlerinden çok önce Orta Asya’da Tek Tanrı ve Şamanizm anlayışı içinde yaşayan Türklerin dini ayinleri tamamıyla dramatik özellik taşımaktaydı.</p>
<p>Türkler tarih boyunca çeşitli inançlara bağlanmışlardır. Bunların içinde karakterlerine en uygun olanı tek Tanrılı dinlerdir. “Dinleri, kendi sistematikleri içerisinde inceleyenler, tek Tanrılı dinlerdeki sistematiğin tepesinde, tek ve her bakımdan güçlü olan hakim bir kuvvetin varlığını görürler. Türklerin, geniş anlamda Anadolu’da girdikleri Musevilik ve İsevilikte Tanrı kavramı, büyük ölçüde İslamiyet’teki Allah inancına tekabül ederken Gök Tanrı inancındaki ‘Tengri’ de birçok vasfı itibariyle Allah’ı düşündürmektedir” (Kalafat 1998, 37). Gök Tanrı inancı, İslamiyet’in “Tek Varlık” anlamındaki tevhit mesajıyla örtüşmektedir (Bilgiseven 1989, 87). Eski Türklerin yüce ve tek Tanrı’sı, İslâm dinindeki ‘Allah’ gibi mücerret ve şekilsiz bir güçtü. Hatta Altay Şamanizm’inde bile, göğün katlarının resmi yapıldığı halde, Tanrı’nın şekli çizilemiyordu (Ögel, 1994, 13).</p>
<p>Türklerin inanç sisteminde “Tengri” kavramı dini anlayışın merkezindedir. Tanrı ile insan arasında aracılık yapanlar ise Şaman’lardır. “Göklerin ve ruhların koruduğu Şaman, doğayla konuşup anlaşmayı, ruhanî varlıklarla ilişki kurmayı, göklerde yaşayan varlıklarla yakınlığı korumayı ve böylece kötü ruhların insanlara zarar vermesini önlemeyi beceren bir insandır” (Beydili 2005, 510). Unutulmamalıdır ki Türklerin dinî düşünce sistemi Gök Tanrı anlayışı üzerine kurulmuştur. Tüm dünya görüşü sistemlerinde olduğu gibi, tek tanrıcılıkla Şamanizm arasında derinden gelen bir bağlılık olduğu için, aralarındaki sınırı net olarak belirlemek bazen güç olsa da bu anlayışları aynı gibi göstermek de doğru olmayıp yanlış sonuçlar doğurabilir. Türk Şamanizm’indeki dünya görüşü ve felsefenin temelini gerçek anlamda Türk dinî düşünce sistemi olan tanrıcılık oluşturmaktadır ve Şaman’ların ‘Gök Tanrı’ya olan inançları da bunun kanıtlarından biridir (Beydili 2005, 525).</p>
<p>Türkler ölmüş atalarını Tanrı saydıkları gibi, onların yaşamış ve dolaşmış oldukları yerleri de kutsal kabul ediyorlardı. Tanrı’yı memnun etmek için onları taklit etmek, onlar gibi hareket etmek gerektiğine inanıyorlardı. Dini törenlerde Tanrı’nın yaşayışını temsil ve hikâye edilmesinin sebebi budur. Daha sonra bu kutsal törenler yerini din dışı gelenek ve eğlenceye bırakmıştır. Bu törenleri gerçekleştiren, bu dramatik unsurları üzerinde toplayan ise Şamanlardır.</p>
<p>“Şaman, gelecekten haber verme, büyü yapma gibi görevleri olan, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine inanılan din adamı, “kam”dır” (Türkçe Sözlük, 1988, 1369). Şaman aynı zamanda Şamanistlerin inançlarına göre, tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma kudretine malik olan kişidir (İnan 2006, 75). Divanü Lügati’t Türk’te “kam” kelimesi “kâhin” olarak tercüme edilmektedir (Atalay 2006, 157). Şamanizm’in kökeni Sibirya ve Orta Asya’dadır. İslamiyet’ten önceki kültürün temel taşlarını oluşturan Şamanlık Türklerde, özellikle Altay-Sayan ve Sibirya Türklerinde bir sistem gibi yaygın olmuş ve daha çok gelişmiştir. Özellikle Sibirya olarak betimlenen bölgede Türk Şamanlığı ile beraber diğer Şamanlık olguları mevcut olmuştur (Bayat 2006, 26). Uluslararası bir terim haline gelmiş Şaman kelimesi ilk kez 17. yüzyılın sonlarına doğru Rus elçisi olarak Çin’e giden iki şahsın E. İsbrand ve A. Brand’ın gördüklerini içeren seyahatnamede geçer. Elçiler Tunguzcada kullanılan rahip, sihirbaz anlamına gelen Şaman kelimesini kullanmakla bu kelimeyi Avrupa’ya götürmüşlerdir (Bayat 2006, 133). 18. yüzyıla kadar Şaman kelimesini Türkler bilmiyordu. 18. yüzyılın sonlarına doğru bu terim yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Altay Türkleri arasında bugün hâlâ Şaman kelimesi yerine “kam” kullanılmaktadır (Gömeç 1998, 40). İslamiyet’i kabul etmiş Türkler arasında “kam” kelimesi unutulmuştur (İnan 2006, 74).</p>
<p>Kam, kendi özel yöntemleri sayesinde ulaştığı extase (kendinden geçme) hali içinde ruhunu göklere yükselten veya yeraltına indiren kişidir. Bu esnada başka ruhları hükmü altına alarak, tabiat güçleri ve şeytanlarla bağlantı kurmaya muvaffak olur. Kam, ateş üzerinde hakimiyet kuran, hastalanan ruhlara şifa veren, ölülerin arzularını yerine getiren, dertlilerin şikayetlerini dinleyen, yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilen kişidir (Gömeç 1998, 42). Şamanların gerçekleştirdiği bu uygulamalar gerçekte bir ritüeldir. Ritüeller temel olarak dansa dayanan vücut hareketi üzerine yoğunlaşmaktadır. Farklı nedenlerle yapılan ritüeller, taklit unsurunu içermektedir. Taklidin yanı sıra birçok ritüelde tanrıların ve kahramanların canlandırılması yer alır (Sağlam 1997, 48). Ritüellerin dili harekettir. Dinî veya sosyal bir içeriği olabilir, mantıksal veya mantık dışı diye yorumlanabilir; ama ritüel, bir grup eylemidir, bir grup gösterimidir ve “dans etme, şarkı söyleme, maske takma, kostüm giyme, diğer insanları, hayvanları ve doğaüstü güçleri canlandırma, öykü oynama” gibi unsurlar kullanılır.</p>
<p>Şamanların bu uygulamaları oyunsu bir süreç içerisinde geçer. Zaten “oyun” ve “Şaman” kelimeleri arasında doğrudan bir etimolojik ilişki vardır. Şaman’ın türlü adları arasında Yakutların kullandığı ad “oyun”dur. Kadın Şaman’a ise Mongolcada “udahan”, Orta Şaman’a “orta-oyun” deniliyordu. Asıl ilginç olan oyun sözcüğünün yalnız Şaman için değil, Şaman törenleri içinde kullanılmasıdır. Şaman bu törenlerde dans eder, ses çıkarır, yüz kaslarını kullanarak taklit ve dramatik öğeye başvurur. Böylece oyun sözcüğüyle tiyatro, dans ve türlü seyirlik oyunlarının kökeni bir noktada toplanmış olur (And 1973, 306).</p>
<p><span><strong>C. Drama ve Şaman İlişkisi</strong></span></p>
<p>Dramada olmazsa olmazlar arasında rol oynama, doğaçlama ve fiziksel aktivite vardır. Bu üç unsurun yer aldığı durumlarda dramatik bir eylemin ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Kökeni Sibirya ve Orta Asya olan Şaman geleneğini yakından incelendiğimizde dramayla örtüşen pek çok unsuru görebiliriz. Bunlardan rol oynama; bir karakterin duygu, düşünce, istek ve beklentilerinin canlandırılmasıdır (Genç 2003: 203). İnsan doğasında da tiyatro sanatının olmazsa olmazı olan taklit vardır. İnsan taklit eder, “gibi ya da gibiymiş gibi” yapar. Bunu sanatsal kaygı gütmeden, günlük yaşam içinde doğaçlama biçiminde gerçekleştirir. Taklit ile öğrendiği pekişir ve yine bu yolla tiyatro sanatının oluşumu sağlanır. Taklit ve canlandırma dramanın kendine özgü yapısını belirlerken, gelişime açık yanına da sahip çıkar (Uzgören 2005, X­XII). “Bir olayı taklitle canlandırma olayına Şamanların büyüsel törenlerinde de rastlanmaktadır” (Asutay 2003, 8). “Bu ayinlerde Şaman taklidin yanı sıra jest ve mimiklerini de sergiler” (Zonrnıckaja 2002, 187).</p>
<p>Ritüelin başlangıcında Şaman, hayvan dostlarının güçlerini basit biçimde canlandırmaz, aksine o hayvanın kılığına girerek, onun bedeninde ve bilgisinde onu yeniden dünyaya getirir (Jacobson, 2006, 104). Hayvana karakter kazandıran Şaman onun rolüne girer. Rol oynama esnasında kendinden geçer, istediği karakteri ya da varlığı tüm benliğinde hissederek canlandırır. Şaman, eyleminde oyuncunun en temel karakteristiklerini ortaya koyar. O, tanrılar ve ruhlarla olan ilişkisinde, onların sesini taklit eder, yeraltına ve yerüstüne yaptığı yolculuğunda başından geçenleri canlandırır, çeşitli hünerler gösterir. Sihir yapar, dans eder, çalgı çalar, şarkı söyler; fakat her zaman kendisi olarak kalır (Tuna 2000, 264).</p>
<p>Oyunun felsefesinde, Şaman’ın öteki dünyanın varlıklarına benzemesi ve kendini bir tiyatro aktörü gibi role sokması durur. Şaman’ın kuş donuna girmesi, ayıya dönüşmesi aslında rol üstlenmekten başka bir şey değildir. Şaman, özgü bir düşünce ve dramatiklikle ona yüklenen oyunculuk görevini yerine getirmiş olur. Aksi takdirde Şaman öteki âleme giremez (Bayat 2006, 222). Bu anlamda Şaman bir oyuncu gibi davranır, ruhları aramak, yeraltına ya da gökyüzüne kurbanı götürmek ve bu eylemi insanlara anlatabilmek için tiyatronun özelliklerini kullanır. İlkel anlamda nasıl bu dünya ile öteki dünya arasında gidip gelebiliyorsa, doldurulmuş bir kazın üstünde ellerini çırparak uçabilir, davulunun içine ruhları hapsedebilir, davulunun hızlı ya da yavaş vurarak aldığı yolu, ne kadar uzaklaştığını ve yakınlaştığını anlatabilir. Kuşların, hayvanların ve ruhların taklidini yapabilir (Tuna 2000, 275). Bu canlandırma birçok parçayı içerisinde barındırarak bir bütün oluşturur.</p>
<p>Doğaçlama dramanın en önemli unsurlarından biridir. Doğaçlama bir hazırlık ya da senaryoya dayanmaksızın o anda var olan, yinelenmeyen, kendiliğinden bir biçimde akan davranışlar dizgesidir (Akar 2000, 22). Önceden planlanmadığı için doğaldır. Kesinlikler ve belirlemeler yoktur. Şamanlar ritüellerinde hiçbir planlanmış senaryoya ya da yazılı metne bağlı kalmazlar. Şaman müziği, şarkıyı, haykırışı özgür bir şekilde eyleminde kullanmaktadır. “Ayrıca jest, mimik, dans dili de Şaman’ın eyleminde belli bir sistem içinde ama doğaçlamaya yatkın bir biçimde vardır” (Tuna 2000, 257). Doğaçlamalar oluşturulurken üstün hayal gücü ve yaratıcılık yetisi kendini gösterir:</p>
<p>“Örneğin Şaman davulunun tokmağını hem davul tokmağı, hem de üzerine bindiği at gibi görür. Hatta bazen üzerine bindiği davul bir kuş olur ve onu ruhlar dünyasının en üst katmanlarında gezdirir. Doğaçlamalar esnasında kendini çeşitli ruhların biçimine sokar. Bu ruhlar çoğunlukla hayvan biçimindedirler. Sibirya kavimlerinde bunlar ayı, kurt, geyik, tavşan ve çeşitli kuşlar özellikle kartal, baykuş ve karga şeklinde görülebilir. Şaman’ın başyardımcısı da bu hayvanlardır. İhtiyaç halinde o, dünyanın her tarafından yardımcı ruhları çağırır. Yardımcılarının geldiklerini onların sesini çıkararak belirtir. Mesela Tunguz Şaman’ın başyardımcısı yılan sesini taklit eder” (Gömeç 1998, 45).</p>
<p>Farklı danslar, o an uydurulan şarkılar, anlaşılması zor mırıldanmalar ortaya çıkar. Kısacası yaratıcılıkta ve hayal gücünde sınır tanımazlar.</p>
<p>Dramanın diğer önemli unsuru fiziksel aktivite yani “eylem”dir. Eylem dramanın temelindedir. “Drama kelime manası olarak da ‘bir şey yapma’, ‘yapılan bir şey’ anlamında kullanılmaktadır” (Nutku 1998, 27). Bu eylem, rol oynama yoluyla insanların kendilerini başka insanlarla ilişkilendirerek onları canlandırmasına dayanır. Oyuncular bir rol alır ve o roldeki insanmış gibi davranır. Bu temel olarak taklide dayalı bir eylemdir. Şaman bu unsuru da kullanmaktadır. Şaman’ın tedavi seansı dualar ve şarkılarla başlar, ruhların ve çeşitli hayvanların seslerinin taklit edilmesiyle sürer, hasta ruhun aranması ve tanrılara, ruhlara sorulması için Şaman bir ata biner ya da davulunun tokmağını at gibi kullanır, bazen de davulunu bir kuşa benzetir ve üzerine biner. Bu yolculuk sırasında çeşitli katlarda durur ve ruhlarla konuşur, zaman zaman kendinden geçer, çılgınca dans eder, bir duayı hafifçe mırıldanır, bazen bir şarkıyı ya da duayı seyredenlerle birlikte söyler (Tuna 2000, 93). Taklit ve eylem iç içedir. Bu eylem bazen bir dans bazen de Şaman’ın kendinden geçtiği vect hali olabilir. Ancak bu hareketlerin içinde belli boyutta dramatik unsurlar gizlidir.</p>
<p>Dramanın rol oynama, doğaçlama, eylem unsurlarından başka, önemli bir hedefi de vardır. Bu hedef büyük ölçüde onu tiyatrodan da farklı kılar. Bu, süreç içerisinde tüm grubun etkinliğe katılımını sağlamaktır. Dramada seyirci yoktur. Herkes oyuncudur, oyunun bir parçasıdır. Bu açıdan düşündüğümüzde Şamanların ritüellerinde de grup katılımı esastır, istenen şeyin gerçekleşmesi için herkesin katılımı gerekir. Bu nedenle ritüel oyuncu ve seyirci arasında bir etkileşim sağlar.</p>
<p>“Oyun sırasında Şaman, gerçekten de ruhunu başka bir âleme göçürür, yalnız kendi oynamaz, ruhlarını da oynar. Ayrıca kamlık sırasında izleyicilerin de oyuna katılması toplumun üyeleri arasındaki ilişkiyi harmonik bir düzeye ulaştırır, ahlaki ve psişik olumsuzlukları gidermiş olur. Oyun, toplumu hiç bilmediği bir dünyaya götürür, üzerinde olan gerginliği, korkuyu geçici de olsa kaldırmış olur” (Bayat 2006, 221).</p>
<p>Şaman’ın bu tek kişilik gösterisi izleyenler ile Şaman arasında bir ilişkiyi de içinde barındırır. Onlar da Şaman’ın eylemine yer yer katılırlar. Şaman bazen şarkıları orada bulunanlarla beraber söyler. Onlar eylemin hemen kıyısında bulunmalarına rağmen gelen kötücül ruhlardan korkmazlar, çünkü Şaman’ın bu ruhlarla kurduğu ilişki, toplum için bir güvence olmaktadır. Ama tüm bu yaşadıkları şeylerden, korkutucu görünümlerden etkilenirler (Tuna 2000, 231). Şaman’ın töreninden sonra seyirciler törene ilişkin çeşitli anılar hatırlarlar, yaşadıkları psiko-fizyolojik duygular, gördükleri halüsinasyonlar ve duydukları onlar için deneyim olarak kalır. Şaman gösterilerinde seyirciler Avrupa kompleksindeki edebi ve artistik olgularla yüklü teatral ve müzikal gösterilerden çok daha fazla tatmin olmuşlardır. Çünkü seyircilerde de eyleme katılmışlardır (Kirby 1975, 6).</p>
<p>Dramanın psikiyatri alanında kullanılan türlerinden biri de psikodramadır. Psikodrama, dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme, tedavi yaklaşımıdır. Temelinde kişiler arası ilişkiler ve rol kullanımı vardır. Bu teknik sayesinde birey çatışmalarını bir uzman önünde ortaya koyar, hatta sıkıntılarını drama teknikleriyle canlandırır.</p>
<p>Psikodrama bir tür tanımlama ve sağaltma tekniğidir. Dramatik açıklama olarak bu durum, hastanın kendi problemini izlemesine dayanır. Drama terapistlerinin hastaların sorunlarını oynamaları Şamanlarınki gibidir (Pendzik 1988, 84). “Şamanlarda da oyun sağaltma ile ilgilidir. Hastayı, seyirciler önünde iyileştirir. Kişileştirme, yedi gökyüzü katından iyilikleri getirme gibi yöntemler kullanılır. Dramada da bir terapi boyutu vardır” (And 1997, 14). Şaman’ın tedavi yöntemi içerisinde şaşılacak derecede çok psikodrama unsurları vardır. Şaman’ın tedavisi hastayı hastalığıyla yüzleştirmek, onun kendi hastalığına seyirci olmasını sağlamaktır. Hastalığın kaynağı Şaman inançlarına göre çoğu zaman, ruh göçü, ruh çöküşü, edilgenlik ve yabancılaşmadır. Bu durum çağdaş psikiyatride hastanın hastalığının kaynağına inerek, bu kaynağı bulmasının sağlanması olarak yer alır. Burada psikiyatrist hastayı konuşturarak, hastalığın kaynağını bulmak ister. Bu Şaman’a özgü tedavi yöntemi günümüzdeki psikodrama uygulamalarında kullanılmaktadır (Tuna 2000, 269). Şamanların tedavi yöntemleri insanın en derin duygularına kadar yayılmıştır. Bu eski geleneğe sahip çıkmamız tabiatla arası açık olan günümüz insanına yardımcı olabilir (Budegeçi 1995, 638).</p>
<p>Dramatik unsurlarla insan hayatının her safhasında karşılaşılabilir. Bu unsurlar, eski Türk kavimlerinde insanın kendisini tanımasını sağlayan ve asla vazgeçemediği bir ihtiyaç olarak kullanılmaktaydı. Şaman kültürünün yansımaları yüzyıllar sonra çeşitli şekillerde karşımıza çıkar:</p>
<p>“Bugün Anadolu’da oynanan birçok oyunda, çaldıkları enstrümanlarla oyunu yönlendiren sanatkârların yaptıkları birçok harekette, Şamanların dramatik eylemlerini görmekteyiz. Tamamen tasvirî ve taklidî bir özellik gösteren Erzurum bar oyunlarında “hançer” ve ”turna”, Rize ve Of çevresinde genç kız ve erkeklerin karşılıklı gruplar halinde oynadıkları “Diyal Oğlu”, Giresun çevresinde oynanan “Çandır”, Kastamonu yöresinde oynanan “Sepetçioğlu” oyunlarında Şamanların sergiledikleri dramatik unsurları görmek mümkündür” (Şengül 2002, 160).</p>
<p><span><strong>D. Sonuç</strong></span></p>
<p>Ülkemizde dramanın tarihi ile ilgili çalışmalar Batılı kaynaklara bağlı olarak değerlendirilmektedir; fakat bundan önce Türklerin drama uygulamaları yok muydu? Böyle bir soru sorulduğunda pek çok kişinin aklına “Meddah”, “Orta Oyunu” ve “Karagöz” gibi unsurlar gelir. Oysaki binlerce yıldır varlığını sürdüren Şamanların yaşam biçimleri, araştırmacılar için dramatik unsurlar açısından önemli ipuçları verebilir. E. T. Kirby gibi bazı Batılı araştırmacılar, tiyatronun özünde Şamanistik unsurların olduğu teorisini ileri sürmüşlerdir. Bu çalışmanın temel amacı Şamanların eylemleriyle drama arasında ilişki kurmak ve benzer yanları ortaya koymaktır. Bu, Şaman uygulamalarının bütünüyle drama ile örtüştüğü anlamına gelmez. Ancak dramanın kaynağını oluşturan unsurların büyük bir kısmının, Şaman kültüründe yaşadığı gerçeğini de unutturmaz.</p>
<p>“Şamanlar Türklerin kültürü, şarkısı, hayatıdır. Toplumumuzun düzenleyicisi, kültürümüzün çıkış noktasıdır” (Arıkoğlu 1995, 290). Onlar tarihimizin ilk oyuncularıdır. Şamanların oyuncu özeliklerine bakıldığında dramatik unsurların kaynağının Türkler, dar anlamda Şamanlar olabileceği tezi kuvvetlenmektedir. Bu durum da Batılı drama tarihçilerinin araştırmalarıyla yetinilmemesi, kendi kaynaklarımızın dikkatli ve objektif çalışmalarla ortaya çıkarılması görüşünü desteklemektedir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul KARA</strong></span></a>
</p><p>Doktora Öğrencisi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı, <a href="mailto:gevheri76@hotmail.com">gevheri76@hotmail.com</a>.</p>
<p><strong><u>Kaynak:</u></strong></p>
<p>Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 5/2 Spring 2010</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AND Metin, “Türk Folklorunda Oyun Kavramı ve Oyunun Önemi”, I.</span></div>
<div><span>♦ Uluslararası Türk Folklor Semineri, 8-14 Ekim 1973, T.C. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı, Ankara: 1974, s.305- 314.</span></div>
<div><span>♦ AND Metin, “Yaratıcı Drama ve Tiyatro İlişkisi (Açılış Konuşmaları)” 6. Uluslararası Eğitimde Drama Semineri (Drama, Maske, Müze), 23-28 Ekim 1995, Oluşum Drama Enstitüsü, Ankara, 1997, s. 12-15.</span></div>
<div><span>♦ AKAR Ruken, “Eğitimde Alternatif Bir Öğretim Yöntemi: Drama”, Öğretmen Dünyası, C:21 / S:246 (2000), s.21-22.</span></div>
<div><span>♦ ARIKOĞLU Ekrem, “Truva’da Şamanizmin Dünü Bugünü”, Türk Kültürü, S:385 (1995), s.287-292.</span></div>
<div><span>♦ ASLAN Naci, “Yabancılaştırma-Yabancılaşma ve Drama”, 9. Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Semineri (Tiyatro. Forum Tiyatro Devinim-Drama), 03-07 Mart 2003, Çağdaş Drama Derneği, Ankara 2005, s.30-45.</span></div>
<div><span>♦ ASUTAY Aclay, Dramanın Yabancı Dil Eğitimindeki Yeri ve Önemi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ ATALAY Besim, Divanü Lûgat-it-Türk Çevirisi (Cilt III), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLİ Celal, Türk Mitolojisi Ansiklopedik, Yurt Kitap-Yayın, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİSEVEN Âmiran Kurtkan, İslâmiyet’in Kültürel Özellikleri ve İslâmî Kavramlar, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ BUDAGEÇİ Tamara, “Tuva Şamanlarının Dünya Görüşü Hakkında”, Türk Kültürü, S:390 (1995), s.636-638.</span></div>
<div><span>♦ GENÇ Nâlân, “Eğitimde Yaratıcı Dramanın Alımlanması”, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, S:24 (2003), s.196- 205</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ Sadettin, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, S:4 (1998), s.38-47.</span></div>
<div><span>♦ JACOBSON Esther, “Şamanlık Geleneği”, (Çev: Mustafa Sever), Millî Folklor, S:70 (2006), s.104-108.</span></div>
<div><span>♦ İNAN Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT Yaşar, Eski Türk Dinî İzleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ KİRBY E.T., Ur Drama-The Origins of the Theatre, Newyork University Pres, Newyork 1975.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ Mehmet Fuad, Tiyatro Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU Özdemir, Dram Sanatı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, MEB Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ PENDZİK Susana, “Drama Theorapy As a Form of Modern Shamanism”, The Journal of Transpersonal Psyhology, C:20/S:1 (1988), s.84.</span></div>
<div><span>♦ SAĞLAM Tülin, Eğitimde Drama ve Türk Çocuklarının Ritüel Nitelikli Oyunlarının Eğitimde Dramada Kullanımı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ SEVENGİL Refik Ahmet, Eski Türklerde Dram Sanatı, Millî Eğitim Basımevi, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ ŞENGÜL Abdullah, “Türk Drama Geleneği”, Türkler, C.5, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002. s.157-160.</span></div>
<div><span>♦ ŞENSOY Ferhan, Falınızda Rönesans Var, Ortaoyuncular Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ TUNA Erhan, Şamanlık ve Oyunculuk, Okyanus Yayıncılık, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ UZGÖREN Sedef, Yabancı Dil Eğitiminde Dramanın Rolü, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2005.</span></div>
<div><span>♦ ZONRNİCKAJA M. JA, “Yakut Şamanlarının Dansları”, (Çeviren: Metin Özarslan), Türkbilig, S:3 (2002), s.187-192</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-koekenleri-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-koekenleri-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine
“Hâşâ tekrar bir kere daha hâşâ ki böyle bir şey (mum söndürme) yoktur. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri karış karış gezdim, dolaştım, fakat öyle bir şey gör­medim. … Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir.” Evliyâ Çelebi (öl.1658) Giriş Hoca Ahmed Yesevî’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a79dfe6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alevilere, Atılan, “MUM, SÖNDÜ”, İftirasının, Tarihsel, Kökenleri, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Dogan-Kaplan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html">Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Doğan KAPLAN</strong></span></a>
</p><p>“Hâşâ tekrar bir kere daha hâşâ ki böyle bir şey (mum söndürme) yoktur. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri karış karış gezdim, dolaştım, fakat öyle bir şey gör­<em>medim. … Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir.”</em></p>
<p>Evliyâ Çelebi (öl.1658)</p>
<p><span>Giriş</span></p>
<p>Hoca Ahmed Yesevî’nin şöhret dâiresi genişleyerek müridleri binlerle sayılacak derecede çoğalınca tabiatiyle, muhalifleri, rakibleri de çoğalmıştı; hattâ bu münâfıklar nihayet ağır bir iftiraya da cür’et etdiler: Gûyâ Hoca’nın meclisine örtüsüz kadınlar da devam ederek erkeklerle birlikte zikre karışırlarmış. Şerîat hükümle­rini muhâfazaya şiddetle riâyet eden Horasan ve Mâveraünnehir âlimleri, bilhassa müfettiş göndererek bu şâyianın doğru olup olmadığını tahkik ettiler. Tahkikat neticesinde bunun sırf bir iftiradan ibâret olduğu anlaşıldı; lâkin Hoca Ahmed Yesevî, onlara artık bir ders vermek istedi: Bir gün müridleri ile birlikte bir mecliste otururken, mühürlü bir hokka getirtip ortaya koydu. Bütün cemâata hitâbederek dedi ki: ‘Sağ kolunu, bülûg gününden bu âna kadar avrat uzuvlarına hiç değdir­memiş evliyâdan kim vardır?’ Hiç kimse cevab veremedi. Derken, Şeyh’in müri­dinden Celal Ata ortaya geldi. Hoca Ahmed Yesevî, hokkayı onun eline vererek, o vâsıtayla, müfettişlerle birlikte Mâverâünnehir ve Horasan memleketlerine gön­derdi. Oralarda bütün âlimler birleşerek hokkayı açtılar. İçindeki pamukla ateş hiç biribirine te’sir etmemişti, ne pamuk yanmış, ne de ateş sönmüştü. O vakit, Hoca’dan şüpheye düşerek müfettiş yollamış olan âlimler, onun kendilerine ver­mek istediği dersin mânasını bütün açıklığı ile anladılar. Eğer, erkek kadın bir ehl-i hak meclisinde birleşerek beraber zikr ve ibâdete devam etseler bile, Hak Teâlâ, onların kalblerindeki her türlü kin ve düşmanlığı yok etmeğe muktedirdi. Bunun üzerine hepsi fevkalâde utanıp korktular ve hediyeler, adaklarla kabahatlarını afvettirmeğe çalıştılar (Köprülü 1984: 33-34).<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Toplumumuzun önemli bir kesitini oluşturan Alevilerle ilgili bilgilerimizin daha ziyade önyargılarla bezeli kulaktan söylentilere dayalı olduğu hususu inkâr edile­meyecek bir realitedir. “Alevilerin cem ayinlerinde mum söndü yaptıkları” ya da kısaca “mum söndü” iftirası bu önyargının en açık örneğini teşkil eder.</p>
<p>Zina yapmayı çirkin gören ve bunu yapanları “düşkün” olarak ilan edip toplumdan tecrit eden Alevilik nasıl oluyor da “mum söndü yapmakla”, “ana bacı tanımamak­la” itham edilebiliyor?! Politik gerekçelerle Cumhuriyet’e kadar “kapalı toplum” hâlinde yaşayan, içlerine kendilerinden olmayanları almayan bir inanışla ilgili ola­rak nasıl oluyor da insanlar kendilerinden bu kadar emin bir şekilde onların mum söndü yaptıklarını söyleyebiliyor?!</p>
<p>“Mum söndü” iddiasının bir iftira olduğunu peşinen kabul eden bu makalenin amacı, erken dönem İslam Mezhepleri Tarihi metinlerinde bu tür suçlamalara ma­ruz kalan inançların izini sürerek bu orgia iddiasının kronolojisini çıkarmak<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> ve 16. yüzyıl ve sonrasında Aleviliğin (ya da otantik ismiyle Kızılbaşlığın)<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> bu ithama maruz kalmasının sebepleri üzerinde durmaktır.</p>
<p><span>1. Erken Dönem İslam Mezhepleri Tarihi Metinlerinde “Mum Sön­dürme” İthamına Maruz Kalanlar</span></p>
<p>Erken dönem İslami kaynaklara bakıldığında ‘mum söndü’ benzeri ithamlara ma­ruz kalan fırka isimleri olarak karşımıza; Mazdekilik, Hurremdinilik, Babekilik, Deysanilik ve Karmatilik çıkar.</p>
<p>On birinci yüzyılda yaşamış Abdulkahir el-Bağdadî (öl. 429/1037), El-Fark Beyne’l-Fırak (Fırkalar arasındaki Farklar) adlı eserinde “Ashâbu’l-İbâha” (her şeyi mübah görenler) başlığı altında Mazdekilik ve Hurremdinilik’ten bahsederek bunlardan İslam öncesi ortaya çıkan Mazdekiliğin kadını insanların ortak malı olarak gördüklerini (Bağdadî 1993: 266), İslam’dan sonra ortaya çıkan Hurremdiniliğin bir kolu olan Babekilikte ise kendilerine özgü bir bayram gecesinde ka­dın ve erkeklerin eğlenceden sonra cinsel ilişkide bulunduklarını söyler (Bağdadî 1993: 269).</p>
<p>Bağdadi’nin (1993: 269) Babekiler ile ilgili ifadeleri aynen şöyledir:</p>
<p><em>Babekilerin dağlarında kutladıkları bir bayram gecesi vardır. O gecede kadın erkek bir araya gelirler, içki içip çalgı çalarak eğlenirler; lambalar ve yanan odunlar söndüğünde erkekler ve kadınlar kim kiminle denk gelirse birbirleriyle cinsel ilişkiye girerler.</em></p>
<p>Bağdadî, İslam’dan sonra ortaya çıkan bir fırka olan Hurremdiniliğin bir diğer adının Muhammera (Kızıllar) olduğunu söyleyerek bu fırkanın Babekilik ve Mâziyârilik adıyla iki kola ayrıldığını söylemiştir (Bağdadî 1993: 266).</p>
<p>Bir diğer makâlât yazarı Muhammed b. Abdulkerim Şehrestanî (öl. 548/1153), alanın en muteber kitabı El-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde öğretisi savaşmamak ve çatışmamak üzeri­ne kurulu olan Mazdek’in insanlar arasındaki savaşların ve kavgaların çoğunlukla kadın ve mal yüzünden olması sebebiyle kadını ve malı insanların ortak malı ilan ederek helal kıldı­ğını söyler (Şehrestanî 1998: 295). Esasen Mazdekiliği, İslam dışı fırkalar arasında ele alan Şehrestanî, Şia Batıniliği ve Gulatını (aşırıya gidenler) işlerken Batinilerin; Irak’da ‘Bâtıniler’, ‘Karmatiler (Karamita)’ ve ‘Mazdekiler’ olarak isimlendirildiklerini söyler (Şehrestanî 1998: 229). Şehrestanî, İslami fırkalar içerisinde ortaya çıkan aşırı fırkaların yöresel adlan­dırmalara dayalı çeşitli isimlerinin olduğunu söyler. Şehrestani’nin bu meyanda zikrettiği isimler; Mazdekilik, Hurremilik, Muhammera, Mübeyyiza, Kuzilik’tir (Şehrestanî 1998: 176, 204, 206, 229).</p>
<p><strong><span>1.1. İslam Öncesi Fırkalar: Mazdekilik ve Deysanilik</span></strong></p>
<p>Köken olarak Maniheizm’den esinlenen Mazdekizm, Nişaburlu Mazdek (öl. 528?/1134)’in nur ve zulmet (ışık ve karanlık) adıyla iyilik ve kötülük tanrısı anlayışına dayanan ve insanların kadında ve malda ortak olduklarını savunan bir inanç biçimidir. Esasen Mazdek, insanların eşit olarak doğduklarını tam da bu ne­denle eşit şekilde yaşamaları gerektiğini savunduğundan ilk komüncülerden biri kabul edilebilir. Adâletiyle meşhur olmuş Sasani hükümdarı Anuşrevan’ın (öl. 579/1184) babası I. Kubaz’ın (öl. 531/1137) bir ara bu inanca girdiği ancak daha sonra bu dinden çıkarak tüm Mazdekileri katlettiği bilinmektedir (Hamed 1998: 187-188; Ebu’l-Meâlî 1375: 32).</p>
<p>Mazdekiliğin belli başlı görüşleri şunlardır: Biri iyilik, biri de kötülük olmak üze­re iki tanrı vardır; bunlardan iyilik tanrısı hür bir irade ve bir plan program çer­çevesinde hareket etmekteyken kötülük tanrısı kör bir şekilde rastgele davranır. Savaşmak, çatışmak, kin gütmek yoktur; savaşlar genelde kadın ve mal sebebiyle olduğundan bunlar su ve ot gibi herkesin ortak malıdır. Zahidane yaşam esas olup hayvan boğazlamak yasaktır (Hamed 1998: 188).</p>
<p>Deysanilik de Mazdekilik gibi ışık/iyilik ve karanlık/kötülük dualist anlayışına mensup Mecusilikle irtibatlandırılan bir fırkadır. İbn Deysan’a nispetle bu isimle anılan bu fırkanın temel görüşleri şunlardır: Nur, iyilikleri bilinçli ve iradeli yapar; karanlık ise kötülükleri tabiatı icabı ve iradeli olarak yapar. Nikâh yoktur, acı verici olduğu içi hayvan kesmek yasaktır (Hamed 1998: 97).</p>
<p><strong><span>1.2. İslami Dönem Fırkaları: Hurremilik-Babekilik ve Karmatilik</span></strong></p>
<p>Abbasiler döneminde halife Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde Azerbaycan’da ortaya çıkıp 20 yıl süreyle Abbasileri uğraştıran Babek’e (öl. 224/838) nispet edi­len ve zinayı helal saymaları sebebiyle Mazdekilerin ardılları olarak kabul gören fır­kadır. Abbasiler tarafından 255 bin kişinin toplamda ise yarım milyon insanın ölü­müne sebep olan Babek’in isyanını Türk komutan Afşin (öl. 226/841) bastırmıştır (Hamed 1998: 89-90)<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Babek’in isyanının bastırılması üzerine halife Mu’tasım, Müslüman hükümdarlara isyanın bastırıldığını müjdeleyen zafernâmeler göndermiştir (Yıldız 1991: 377).</p>
<p>Babekilik, İslami kaynaklarda Hürremilik veya Hürremdinilik adıyla da geçer. Bu­radaki ‘Hürrem’ kelimesi ya İran’da bu isimle yer alan şehir isimlerine ya da Farsçadaki “lezzet ve mutluluk” anlamına gelen “Hürrem” kelimesine dayanmaktadır (Hamed 1998: 89-90; Muhammedoğlu 1998: 500).</p>
<p>Karmatilik, İsmaili propagandacısı (dai) Hamdan Karmat’a nispet edilen, insanlar arasında adalet ve eşitliği savunan Şii-İsmaili bir fırkadır. Abbasiler döneminde bir­çok isyanları bastırılan bu fırka, Mısır’da Fatımi Devleti kurulmadan önce Ahsa’da bir devlet kurmuştur. Kadınların ve mülkiyetin ortak olduğu fikri temel düşüncelerindendir (Hamed 1998: 160-162).</p>
<p>On birinci yüzyıla ait Beyânu’l-Edyân der-Şerh-i Edyân ve Mezâhib-i Câhilî ve İs­lâmî adlı Farsça yazılmış “Dinler ve Mezhepler” tarihi kitabında yazar Ebu’l-Meâlî Muhammed b. Ubeydullah el-Hüseynî, “Karamita ve Zenâdika Mezhepleri” başlığı altında bunların her devirde var olan Tanrı-tanımazlardan olduğunu ve rahat yaşa­mayı esas aldıklarını söyler. Bu gruplardan biri olarak Hürremdinileri ve İbahileri de sayarak bunlardan sonuncuların hepsinden daha hamiyetsiz olduklarını ve eşle­rini başkalarından sakınmadıklarını söyler (Ebu’l-Meâlî 1375: 37).</p>
<p>Erken dönem mezhepler tarihi kaynaklarına dayalı olarak “mum söndürme” itha­mına maruz kalan fırkalardan bahsederek adı geçen fırkalarla Kızılbaşlık/Alevilik arasında bir paralellik kurma niyetinde değiliz. Esasen böyle bir yaklaşımın doğru ve bilimsel bir yaklaşım olmadığını düşünüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Burada bizim bu fırkaları zikret­memizin temel sebebi özellikle Babekilerden dolayı Müslümanların tarihsel hafıza­sının bu tür ithamlarla ilgili canlı olduğunu göstererek bu hafızanın egemen siyasi görüş tarafından diğerlerini ötekileştirip sindirmede kolaylıkla canlandırılabileceğini ortaya koymaktır.<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><span><strong>2. Osmanlı Toplumunda “Mum Söndürme” İthamına Maruz Kalan Kızılbaşlar</strong></span></p>
<p>Kızılbaşlık/Alevilik söz konusu olunca bu “sindirip ötekileştirme” kendini açık bir şekilde göstermektedir. Zira 16. yüzyılda yaşanan Osmanlı-Safevi siyasi çekişme­sinde kurucu unsuru oldukları Safevi Devleti’nin yanında yer alan Kızılbaşlarla ilgili “ötekileştirme” faaliyetleri kendini hem siyasi hem de dinî alanda açıkça gös­termektedir. Osmanlı resmî vesikalarında Kızılbaşlarla ilgili kullanılan “Kızılbaş-ı bed-kişi (kötü Kızılbaş), Kızılbaş-ı evbaş (aşağılık Kızılbaş), Kızılbaş-ı bed-maaş (kötü yaşayışlı Kızılbaş), Kızılbaş-ı bî-din (dinsiz Kızılbaş), Kızılbaş-ı hannâs (if­rit Kızılbaş), Kızılbaş-ı mütezelzilu’l-akdâm (ayakları kaymış Kızılbaş), Kızılbaş-ı rû-siyâhi (karayüzlü Kızılbaş), Kızılbaş-ı şum (uğursuz Kızılbaş), leşker-i şeyâtin-i bî-şumar (sayısız şeytanların askeri/ordusu), şâh-ı gümrah (doğru yoldan sapmış şah)” gibi sıfatlar dışlayıcılığın siyasi yönünü göstermektedir (Bilgili 2003: 35; Kaplan 2012: 33-35). Yine aynı dönemde Kızılbaşlarla savaşmanın meşruiyeti ve onların “sapkın” inançlarıyla ilgili yazılan Risâle fî tekfîr-i Kızılbaş, Risâle fî hakkı Kızılbaş, Fetvâ fî kıtâli Kızılbaş, Elsine-i Nâsda Kızılbaş Demekle Ma’rûf Tâifenin Hezeyânları isimli onlarca yazma eser de “ötekileştirmenin” dinî yönünü göster­mektedir (Kaplan 2012: 35-38).</p>
<p>Konumuz sadedinde devam edecek olursak, anılan yüzyıla ait Mühimme defterle­rinde Kızılbaşların “mum söndü” ithamına maruz kaldıkları takip edilmektedir. Ör­neğin “Amasya, Çorum, Zile, Turhal, İskilip, Osmancık, Artukâbâd, Hüseyinâbâd, Gümüş, Ortapâre, Eynebazarı, Mecidözü, Kazâbâd, Katar, Karahisar-ı Demürlü ve Koca isimli yerleşim birimlerinde bulunan bazı Mülhid ve Kızılbaşların, geceleri avretleri ve kızlarıyla birlikte toplanıp birbirlerinin ‘avretlerin ve kızların tasarruf’ ettikleri; Kastamonu beyine, Küre ve Taşköprü kadılarına gönderilen 31 Temmuz 1571 tarihli hükümde, Kastamonu’da Taşköprü Kazası’na tâbi Hacıyülük Karyesi’nden Kara Recep’in Kızılbaş olduğu ve kendi emsâli Kızılbaşlar ile toplanıp ge­celeyin bir tenha eve girip saz, çalgı ve diğer “âlât-ı hevâ” ile eğlendikleri ve sonra mumları söndürüp birbirinin avretini tasarruf ettikleri” Mühimme kayıtlarında bu­lunmaktadır (Savaş 2002: 49, 54).</p>
<p><span>2.1. “Mum Söndü” İthamının Kaynağı</span></p>
<p>Kızılbaşlarla ilgili olarak dile getirilen bu ithamın dayanağının Cem âyinleri oldu­ğu görülmektedir. Zira bilindiği üzere Alevilerin ibadet niyetiyle yürüttükleri Cem âyinleri kadın-erkek birlikte yapılmaktadır. Tarihsel olarak Safevileri destekleyen ve sırf bu yüzden Safeviliğin “başı İran’da gövdesi Anadolu’da” bir devlet olarak ta­nımlanmasına vesile olan Kızılbaşlar/Aleviler, Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra -arka çıktıkları Safevi Devleti’nin yenilmesi nedeniyle- Osmanlı toplumunda mu­halif olarak görülerek kuş uçmaz kervan göçmez yerlerde varlıklarını “kapalı top­lum” hâlinde sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.</p>
<p>Kapalı toplum hâlinde yaşayıp âyinlerine kendilerinden olmayanları (nâ-ehil/hârici) almadıkları için Cem âyini için toplanılan köy odası vb. yerlere kadın erkek gi­rilip ibadet edilmesi Evliyâ Çelebi’nin ifadesiyle “dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yerici” olan (Dankoff 2009: 702) kimi insanların böyle bir iftirayı ortaya atmasına neden olmuştur. Tabii meselenin Osmanlı-Safevi çekişmesine dayanan siyasi boyutu, bu önyargıya dayalı iftiranın yaygınlaş(tırıl)masına sebep olmuştur.</p>
<p>17. yüzyıl devlet adamı Kâtip Çelebi (öl. 1657), Osmanlı Devleti’nin sufilerden özellikle de Safevi Şahlarından çok çektiği için müridlerinin çoğalmaması ve bir araya gelmemeleri için şiddete ve kaba kuvvete başvurduğunu söyler. Bu nedenle Osmanlı’da verilen fetvaların aslı onun ifadesiyle “taraf-ı Saltanat-ı Aliyye cânibini himâye içündür (Katip Çelebi 1306: 28)”, yani devletin âli menfaatleri neyi gerek­tiriyorsa fetvalar o doğrultuda verilmiştir. Bu da bize yazma kütüphanelerimizde Kızılbaşların inanç ve itikatlarıyla ilgili bulunan onlarca eserin varlık sebebini açık­lamaktadır.</p>
<p><span>2.2. Cem Âyinlerinde “Söndürülen” Mum</span></p>
<p>Cem âyinlerinde, on iki imamı temsilen on iki hizmet yürütülür. Bu hizmetlerden biri de “Çerağ Uyandırma”dır. “Delil Uyandırma” olarak da isimlendirilen bu ritüelde Yaratıcı olarak Allah’ı, Şâh-ı Risâlet olarak Hz. Muhammed’i ve Şâh-ı Velâyet olarak da Hz. Ali’yi temsilen üç mum yakılır. Mum yakılmadan önce Nûr sûresi 35 ve 36. ayetler okunur. İlgili âyetlerin meâli şöyledir:</p>
<p><em>“Allah göklerin ve yerin nûrudur (ışık verenidir). O’nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam (billur) içindedir, cam inci gibi parlayan bir yıldıza benzer; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Al­lah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir” (Nûr, 24/35). “Allah’ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği ev­lerde, akşam sabah Allah’ı tenzih ederek anarlar”</em> (Nûr, 24/36).</p>
<p>Nûr suresinin bu iki âyeti okunduktan sonra Çerağcı/Delilci “Destûr pîrim!” diyerek şu tercümanı (dua) okur:</p>
<p><em>“Bismillahirrahmanirrahim. Çerâğ-ı rûşen, fahr-i dervişân, zuhûr-ı iman, himmet-i pîran, Pîr-i Horasan, küşâd-ı meydan, kuvve-i abdalân, kanun-i evliyâ, gerçek erenler demine Hû, Muhammed Mustafa ve Ehl-i Beytine verelim salevât! Allahumme salli ala seyyidina Muhammed ve Âl-i Muham- med.</em> (Bu duaya cemaat de eşlik eder.)</p>
<p>Ardından Çerağcı, “Bismillahirrahmanirrahim, Lâ fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr. Bi nûri azametike Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Bi nûri nübüvvetike Ya Muhammed! Ya Muhammed! Ya Muhammed! Bi sırri velâyetike Ya Ali! Ya Ali! Ya Ali!”<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> di­yerek üç mumu yakar. (Günümüz cemlerinde bu üç adet elektrik ampulü yakmak suretiyle yapılmaktadır.) Aynı ifadeler âyinin sonunda çerağın/delilin sırlanması (mumun söndürülmesi) sırasında da okunur. Çerağcı, bu aşamada bir Çerağ Düvaz’ı okur. Cemlerde en çok okunan ilgili düvaz şöyledir:</p>
<p><em>Çün çerâğ-ı fahr uyandırdık Hüdâ’nın aşkına</em><br>
<em>Seyyidü’l-Kevneyn Muhammed Mustafa’nın aşkına</em></p>
<p><em>Sâki-yi Kevser Aliyye’l-Murtezâ’nın aşkına</em><br>
<em>Hem Hadice, Fatima ol Hayrü’n-Nisâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Şah Hasan Hulk-i Riza hem Şah Hüseyn-i Kerbelâ</em><br>
<em>Ol İmam-i Etkiyâ Zeyne’l-Abâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Ol Muhammed Bâkır ol ki nesli pâk-i Murtezâ</em><br>
<em>İmam Cafer-i Sâdık ilim irfanın aşkına</em></p>
<p><em>Mûsa-i Kâzım serfirâz-i ehl-i Hak</em><br>
<em>Hem Ali Mûsa Rıza-yı sâbiranın aşkına</em></p>
<p><em>Şah Takî-yü bâ Nakî hem Hasanü’l-Askeri</em><br>
<em>Ol Muhammed Mehdi-yi sâhib-livâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Pîrimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin aşkına</em><br>
<em>Haşre dek yanan yakılan evliyânın, enbiyânın aşkına</em></p>
<p>Ber-cemâl-i Muhammed, kemâl-i İmam Hasan, Şah Hüseyin Ali’yi pîr bilene verelim can­dan salevât! Herkes “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ Âl-i Muhammed” diyerek salevat getirdikten sonra Dede, Çerağcı’ya şu duayı verir:</p>
<p><em>“Allah, Allah, hizmetin kabul, muradın hâsıl ola! Gönlün aydın, Hızır yol­daşın, erenler yoldaşın ola! Sonsuza dek bu çerağ, bu ışık demimizde, ce­mimizde eksik olmaya. Yolumuz aydın, gönlümüz mutlu ola! Câbir-i Ensâ- ri’nin himmeti üzerinde ola! Gerçek erenler demine Hû!” Çerağcı posta niyazını yapıp yerine gider.</em></p>
<p>Dede cemaate yönelik olarak şöyle bir dua eder:</p>
<p><em>“Horasan’dan bize ulaşan çerağımız sonsuza dek kılavuzumuz olsun. Çerağ- larımız yansın, yakılsın Muhammed-Ali aşkına! Çerağlarımız yansın, yakıl­sın Pîrimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın şehitler şahı İmam Hüseyin aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın Kerbelâ Şehitleri aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın Pir Sultanlarımızın ve tüm şe­hitlerimizin aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın bu yurtlardan, bu cemler­den gelmiş geçmiş tüm canların, pirlerin, rehberlerin aşkına! Çerağlarımız sonsuza dek yansın, yolumuzu aydınlatsın, birliğimizi, varlığımızı güçlen­dirsin. Gerçeğe Hû.”</em><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü üzere kapalı toplum hâlinde yaşanıldığı ve cemlere kadınlı erkekli gi­rildiği için Alevilikle ilgili böyle bir iddia ortaya atılmış bulunmaktadır. Hâlbuki âyinde özellikle iftiraya konu olan “çerağ uyandırma”nın Kur’ân âyetleriyle yapı­lıyor olması böyle bir iftirayı ortaya atanları utandıracak mahiyette olsa gerektir. Burada dikkat çekici bir husus da Melikoff’un işaret ettiği üzere (2009: 87) bu de­dikoduları yayan ve bunlardan bahsedenlerin hiçbir zaman anlatılan taşkınlıkları görmemiş olduklarıdır.</p>
<p><span>3. Evliyâ Çelebi’nin “Mum Söndürme” ile İlgili Yorumu</span></p>
<p>Kırk yılı aşkın bir süre Osmanlı topraklarını gezmiş ünlü gezgin Evliyâ Çelebi (öl.1658), Seyahatnâmesi’nde Kızılbaşlarla ilgili olarak dile getirilen “mum söndür­me” iddiasının temelsiz olduğunu, “mum söndü yapılıyor” denilen yerleri sayısız defa gezdiğini ancak böyle bir şey görmediğini, bunun asılsız bir itham olduğunu söylemiştir. Ona göre bu iddianın temeli genel olarak insanoğlunun, dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yerici olmasına dayanmaktadır (Dankoff 2009: 702). Önemine binaen Evliyâ Çelebi’nin “mum söndürmek”<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> ile ilgili görüşünü aynen aktarmak istiyoruz:</p>
<p><em>Son söz olarak mum söndürme hadisesi… 1056 senesinde Erzurum’dan İran’a gittim ve 1055 tarihinde Bağdat’tan yine İran’daki Hemedan ve Dergüzin’e kadar gittim ve 1077 tarihinde Kırım bölgesinden Dağıstan’a ve ora­dan İran’ın demir kapısı, Şirvan Şamakisi ve Gilan Baküsüne vardım ve yine şimdi bu Rumiye, Hoy, Merend, Tesu, Kumla ve Tebriz diyarlarını gördüm. Mum söndürme dedikleri şeyi ve öyle bir amaçla toplanan bir topluluk gör­medim. Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir. Sivas eyaletinde Keskin, Bozok, Sungur ve İmâd sancaklarında mum söndürenler vardır ve mum söndürüp herkes birer adamın hanımını kucaklayıp bir kenarda bacak­lar derler ki haşa tekrar bir kere daha haşa ki [böyle bir şey yoktur]. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri [karış karış] gezdim, dolaştım ve yine Sivas’ta efendimiz vali iken Keskin ve Bozok’ta pek çok hizmet ve görev aldım. Fakat öyle bir şey görmedim. Yine belirtmem gerekir ki bu [bildiği bilmediği] her şeye burnunu sokan halk Rumeli’nde Silistre eyaletinde Deli Orman ve Karasu beldesinde ve Dobruca vilayetinde Şahseven ve mum söndürenler ve şah taclığı [elinde olan] erkek ve kadınlar vardır diye söylerler. Allah en iyi bilendir ki, bilakis oralarda elli kere bölgelerde severek görev­ler aldım. Fakat o şekilde şeriat dışı bir şey görmedim</em> (Dankoff 701-702).</p>
<p>Evliyâ Çelebi’nin bu ifadeleri aynı dönemde yaşamış Kâtip Çelebi’nin yukarıda işa­ret edilen görüşüyle birleştirildiğinde “mum söndü” iftirasının bir toplum mühen­disliği çalışması olduğu sonucuna varabiliriz.</p>
<p><span>4. Bektaşi Sırrı</span></p>
<p>“Mum söndü” iftirasının bir benzeri Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Bektaşilerle ilgili olarak “Bektaşi sırrı” adıyla ortaya çıkmıştır. Güya Bektaşiler, âyinlerinden sonra gerçekleştirdikleri muhabbet sofrasında Kızılbaşların yaptığı gibi mum sön­dü yapmaktadırlar.</p>
<p>Bu o kadar yaygınlaşmış olmalı ki sırf bunun için Bektaşilik tarikatını incelemeye karar veren Yakup Kadri Karaosmanoğlu, araştırmaları sonucunda bu düşüncenin cehalete ve önyargıya dayalı aslı esası bulunmayan bir düşünce olduğunu, Bektaşi tarikatının o zamanki durumuyla ilgili yazdığı Nur Baba romanının “önsöz”ünde şöyle ifade etmiştir:</p>
<p><em>Netekim Nur Baba’nın bundan sekiz dokuz sene evvel yazılmış olmasına rağmen, meydana ancak şimdi çıkabilmesinin yegâne sebebi bir zamanlar benim de böyle bir ahlaki endişeye kapılışım, yani gerek cehalet, gerek sade dillik sâikasıyla hakikatde bir “Bektaşi Sırrı” mevcud bulunduğuna inanışımdır. Hâlbuki bir tarafdan şahsi görgülerim, diğer taraftan bu tarikat hakkında yapdığım tedkik ve tetebbu’lar bana isbat itdi ki “Bektaşi Sırrı” yalnız avamın beyninde yer bulan esassız mefhumlardan biridir</em> (Karaosmanoğlu 1923: 6).</p>
<p>Irene Melikoff da hem “mum söndü” hem de “Bektaşi sırrı” ile ilgili olarak bunun uydurma ve karalayıcı bir zandan ibaret olduğunu, bu tür iftiraların, yabancı inanç­lara karşı -her zaman ve her yerde- söylenenlere benzediğini ifade etmiştir. Ona göre yaşadıkları toplumda eza görmeleri gibi koşullar ve sülûk törenlerinin doğası icabı kapalı cemiyetlere dönüşmüşleri, kendiliğinden bir gizlilik söylentisi (mythe) yaratmıştır (Melikoff 2009: 27).</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Eline (E), diline (D), beline (B) sahip ol veya “Eline tek, diline pek, beline berk ol.” diyerek EDEB’i en güzel şekilde tanımlayan, karısını boşayanı zinâ etmiş gibi de­ğerlendirip “düşkün” ilan eden; tarihsel referansı Hz. Peygamber ve Hz. Ali’nin kar­deşliğine (muâhât) dayandırılan musahiplik erkânında, musahiplerin çocuklarının aradaki bu kardeşlik bağı zedelenmesin diye evlenmelerini yasaklayan Aleviliğin en büyük talihsizliği belki de üzerinde en çok hassasiyet gösterdiği konu üzerinden iftiraya maruz kalmasıdır.</p>
<p>Esasen insanlık tarihi incelendiğinde “mum söndü” benzeri cinsel sapkınlık suçla­maları her dönemde görülmüştür. Ancak aynı ithama maruz kalan grupların birbirleriyle özdeşleştirilmeleri, birbirlerinin selef ve halefleri gibi değerlendirilmeleri yanlıştır. Esasen daha ziyade egemen olan görüşün karşısındakini bastırmak için bir silah olarak kullandığı bu iftira her zaman amacına ulaşmıştır ki bu aynı zamanda iftiranın değişmez mantığını göstermektedir: Çamur at, izi kalsın! Evet, Alevilik/ Kızılbaşlık ile ilgili olan tam da budur. Dinî-siyasi bir çatışma alanı olarak Sünni-Alevi farklılaşmasının doğmasına da neden olan Osmanlı-Safevi çekişmesinde Safevileri destekleyen Kızılbaş Türkmenlere atılan bu iftira bugün hâlâ toplumsal bellekte yerini koruyor. Zaman zaman modern medya figürlerinin Kızılbaşlık ve mum söndüyle ilgili kırdıkları potlar bunun en büyük kanıtıdır.</p>
<p>Her ne kadar ayinlerin nâ-ehle gösterilmeden gizlice ve sadece belli kişilerin ka­tılmasıyla yapılıyor olması “Alevi sırı” ya da “Bektaşi sırrı” söylemlerini doğurmuş olsa da gizlilik ve herhangi bir ayinin bilmeyen, irfandan yoksun (nâdân) insanlar­dan gizli şekilde yapılması tasavvufun temel ilkelerinden birini de oluştursa “Mum söndü” iftirasının hâlâ zihinlerde yaşıyor olması, üzerinde düşünülmesi ve çözül­mesi gereken bir sorundur.</p>
<p>Öyle görünüyor ki Sünni toplum, “popüler kültür figürlerinin” belleklerine bile kazındığına göre, Kızılbaşlık/Alevilik ile ilgili son derece yanlış bilgilerle beslen­mektedir. Bunun temelinde tarihsel süreçte yaşanan siyasi kırılmalar yatsa bile, günümüzde hâlâ bunun devam ediyor olmasının sebebi, eğitim sistemimizde ve öğretim araçlarımızda Alevilik ile ilgili yeterli düzeyde öğretici bilginin olmayışı ve insanların da hâlâ önyargıya dayalı kulaktan dolma bilgilerle donatılıyor olmasıdır. Öyleyse yapılması gereken nedir?</p>
<p>Kanaatime göre, devletin bu işe el atıp müfredata Alevilikle ilgili (esasen eğer birlik­te huzur içinde yaşamak istiyorsak Alevilik yetmez, Türkiye’de yaşayan tüm dinî/ mezhebî gruplarla ilgili) sahih bilgilerin konulmasını ve öğretilmesini sağlaması ge­rekmektedir. Bunun için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi uygun görünmektedir. Evet, son yıllarda Alevilik konusu Din Kültürü kitaplarının içine girmiştir, ancak daha zengin bir içerikle konunun geliştirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu iftiranın ortaya çıkışındaki diğer bir neden de psikolojiktir ve “kişi bilmediğinin düşmanıdır.” vecizesinde kendini göstermektedir. İnsanlar genellikle bilmedikleri konuda fazlasıyla ön yargılı olabilmektedirler. İşin içinde bir de Kızılbaşlık gibi Os­manlı devletinden kalma bir siyasi çekişme olunca bu önyargının kuvveti ziyade­siyle artmaktadır.</p>
<p>Yüce Allah inananlara Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Siz ey iman eden­ler! (Birbiriniz hakkında kötü) zandan şiddetle kaçının! Unutmayın ki zannın bir kısmı ağır bir vebaldir! Birbirinizin gizli saklısını da asla araştırmayın ve birbiri­nizin gıybetini etmeyin! İçinizde ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanan biri var mı? Bakın, tiksindiniz işte! Sözün özü: Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın! Kuşkusuz Allah tevbeleri kabul eden sınırsız rahmet kaynağıdır” (Hucurat, 49/12). “Ve bilmediğin bir şeyin peşinden gitme! (Bilmediğin bir konuda konuş­ma!) Çünkü kulak, göz ve gönül; bütün bunlar (hesap günü) ondan dolayı sorguya çekilecektir” (İsra, 17/36).</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Doğan KAPLAN</strong></span></a>
</p><p>Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. e-posta: <a href="mailto:dogakaplan@gmail.com">dogakaplan@gmail.com</a></p>
<p><strong>Alıntı Kaynak: </strong> Hünkâr Alevilik Bektaşilik Akademik Araştırmalar Dergisi</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ AZİMLİ, Mehmet (2004). Abbasiler Dönemi Babek İsyanı. Ankara: İlâhiyât Yay.</span></div>
<div><span>♦ BAĞDADİ, Abdulkâhir b. Tâhir b. Muhammed (1993). El-Fark Beyne’l-Fırak. (Tahkik: Muhammed Muhyiddin Abdulhamid). Beyrut: el-Mektebetu’l-Asriyye.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİLİ, Ali Sinan (2003). “Osmanlı Tarih Yazarlarının Algısıyla Türkiye-İran İlişkilerinde Siyasi Karakterin Dinî Söylemi: Kızılbaşlık”, HBVAD, 27/21-41.</span></div>
<div><span>♦ DANKOFF, Robert (2009). “Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin Önceki Baskısında Yer Almamış Olan “Mum Söndürmek” Anlatısı”. (çev. Nurettin Gemici). Turkish Studies. 4/3: 696-702.</span></div>
<div><span>♦ EBU’L-MEÂLİ, Muhammed b. Ubeydullah. Beyânu’l-Edyân der şerh-i Edyân ve Mezâhib-i Câhili ve İslâmi. (Tashih: Abbas İkbâl Aştiyâni, Muhammed Taki Dânişpezuh). (hzl. Muhammed Debir Siyâqi). Tehran: Ruzne, 1375 (1996).</span></div>
<div><span>♦ HAMED, Hüseyin Ali (1998). Kâmusu’l-Mezâhib we’l-Edyân. Beyrut: Dâru’l-Cîl.</span></div>
<div><span>♦ IMRE, Adorjan (2004). Mum Söndürme’ İftirasının Kökeni ve Tarihsel Süreçte Gelişimiyle İlgili Bir Değerlendirme. (der. İsmail Engin-Havva Engin). İstanbul: Kitap Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN, Doğan (2012). Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik. Ankara: TDV Yay.</span></div>
<div><span>♦ KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri (1923). Nur Baba. İstanbul: Orhaniye Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip ÇELEBİ (1306). Hacı Halife Mustafa b. Abdullah (öl.1067/1657). Mîzânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l-Ehakk. İstanbul: Ebu’z-Ziya Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip ÇELEBİ (1981). Hacı Halife Mustafa b. Abdullah. Mîzânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l- Ehakk-İslâm’da Tenkid ve Tartışma Usûlü. (hzl. Mustafa Kara). İstanbul: Marifet Yay.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuad (1984). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. (hzl. Orhan F. Köprülü). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MUHAMMEDOĞLU, Aliev Saleh (1998). “Hürremiyye”. Diyanet İslam Ansiklopedisi. c. XVIII. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 500-501.</span></div>
<div><span>♦ SAVAŞ, Saim (2002). XVI. Asırda Anadolu’da Alevîlik. Ankara: Vadi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ŞEHRESTANÎ, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim (1998). El-Milel ve’n-Nihal. (Tahkik: Emir Ali Mehna, Ali Hasan Fâûr). Beyrut: Dâru’l-Ma’rife.</span></div>
<div><span>♦ YAMAN, Mehmet (2003). Alevilikte Cem. İstanbul: Can Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun (1991). “Bâbek”. Diyanet İslam Ansiklopedisi. C. IV. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 376-377.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Fuad Köprülü bu anlatıyı bize, Ahmed Yesevi’nin menkıbelerini, tarikatının âdâp ve usullerini anlatan Cevâhiru’l-Ebrâr min Em- vâci’l-Bihâr adlı Hazini isimli bir Yesevi dervişinin III. Murad devrinde yazmış olduğu eserden aktarmıştır. (Adı geçen eserle ilgili olarak bkz. Köprülü 1984: 368-369). Bir menâkıbnâme de olsa bu tür eserlerin satır arasından hakiki bilgiye ulaşmak mümkündür. Örneğin burada aktarılan alıntıda anlatılan olayın doğruluğu yanlışlığından ziyade Ahmed Yesevi’nin sohbetlerinin kadınlı erkekli oluşu bir hakikat olarak kendini göstermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Esasen muhalif mezhep ya da inanış mensuplarının akraba ile cinsel ilişki kurması, ana bacı tanımaması (ensest ilişki/orgia/ safahat âlemi) vb. gibi iftiraların tarihi milattan önceye dayanmaktadır. Eskiçağ’da Romalı tarihçi Livius, MÖ 186 yılında “baccha- nalia meselesi” adıyla böyle bir olaydan bahseder. “Mum söndü” iftirasının milattan önce putperest Roma’da ve milattan sonra Hristiyan toplumlarında ilk ortaya çıkışı, Hiristiyan dünyasında bu ithama maruz kalan Paulikian, Bogomil, Kathar vb. mezheplerle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Imre 2004: 123-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Alevilik tabirinin 20. yüzyılın başlarından itibaren kullanılmaya başlanan şemsiye bir kavram olduğu, öncesinde bu tabir yerine Kızılbaşlığın kullanıldığı ve Kızılbaşlığın da ilk defa Safevi şahlarından Şah Haydar (ö. 1488) zamanında kendi taraftarları için bir alamet-i fârika olarak tasarladığı kızıl serpuştan kaynaklandığı vb. hususlar için bkz. Kaplan 2012: 29-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Babek’in isyanıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Azimli 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Burada bu vesileyle Alevilik ile ilgili kimi popüler yayınlarda gördüğümüz vahim bir hataya işaret etmekte fayda görüyoruz. Sean Martin’in The Cathars adıyla yayımlamış olduğu Hristiyan heretikleriyle ilgili kitabının Türkçeye Orta Çağ’da Avrupa’da Alevi Hareketi Katharlar (Kalkedon 2009) adıyla çevrilmiş olması affedilmez bir saptırmadır. Esasen ilgili çeviride Alevilikle ilgili en ufak bir iz, bir gönderme olmamasına rağmen ilgili çeviriye bir sunuş yazan Ali Galip’e göre yazar Kathar uzmanı S. Martin onların Alev- ilerin ataları olduklarını bilmemektedir. Aslında A. Galip veya Alevilikle ilgili popüler kitapları olan Erdoğan Çınar’ın temel yanlışı benzerliklerden hareketle bir özdeşleştirmede bulunmadır. Örneğin Katharlar, Bogomiller ve daha başka Hristiyan gruplar “mum söndü” yapmakla itham edilmişler, Alevilik de böyle bir şeye maruz kalmış, o zaman Alevilerin atası adı geçen gruplardır. Alevilikte Hak-Muhammed-Ali anlayışı var, bu Hristiyanlıktaki teslise benziyor, o zaman Aleviliğin aslı Hristiyanlıktır gibi yanlış yorumlara bu bahsettiğimiz özdeşleştirme yanlışı sebep olmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aslında bu tür iddialar sadece İslam toplumunda değil tüm inanç gruplarında görülmektedir. Örneğin MS 2. yüzyılın sonunda Romalı putperest Felix Minucius’un tüm Hristiyanların mum söndü yaptıklarına dair şu ifadeleri meramımızı anlatmaya yetecek­tir: “(Hristiyanlar) merasimlerinde papazın cinsel organlarını öperler… Bayram günlerinde çocuklarıyla, kardeşleriyle, anneleriyle ve çeşitli yaşta olan erkeklerle ve kadınlarla beraber bir araya gelirler. Eğlencedeki gerginlikte, içki içtikten sonra kötü arzuları yükselerek. çerağ sütunu düştükten sonra ışık söner. karanlıkta tutku yırtılır, kim kiminle birleşir sadece tesadüfler sonucudur” (Imre 2004: 128-129).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Duadaki Arapça ifadelerin karşılığı şöyledir: “Senin büyüklüğünün nuruyla ey Allahım! Peygamberliğinin nuruyla ey Muhammed! Velayetinin sırrıyla ey Ali!”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Cem ayininin “Çerağ Uyandırma” bölümüyle ilgili anlatı Mehmet Yaman’ın (2003) çalışmasının yanı sıra Cem Vakfı’nca kayded­ilip satışa sunulan görüntülü videolardan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a><strong> E</strong>vliya Çelebi’nin “mum söndü” ile ilgili kısa anlatısı Seyahatnâme’nin ilk baskısında (İkdam matbaası 1314/1896, IV/307) yer al­mamıştır. Bu eksik kısmı ünlü Evliyâ uzmanı Robert Dankoff, Seyahatnâme’nin Topkapı Müzesi, Bağdat Köşkü 305 no.da bulunan Evliyâ’nın kendi el yazısıyla yazdığı yazmadan (vr. 296b-297a) aynen aktararak 1995 yılında yayımlamıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alevilikte-eski-turk-dini-goektanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alevilikte-eski-turk-dini-goektanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri
Türkler, binlerce yıllık tarihsel gelişim süreci içinde yeryüzündeki birçok din ile tanışmıştır. Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Ortodoks Hıristiyanlık, Musevilik ilk akla gelenlerdir. Günümüzde Orta Asya’da halen Budacılığa inanan Sarı Uygur Türkleri vardır. Gagavuzlar, Çuvaşlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyan’dır. Karaim ve Kırımçak Türkleri Musevi’dir. Türkler başlangıçta Şamanizm’e inanmakta idi. Günümüzde Orta Asya ve Sibirya’da Şamanist inanca sahip […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a63143b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alevilikte, Eski, Türk, Dini, Göktanrı, İnancı, Şamanizmin, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Alevilik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html">Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Orhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Türkler, binlerce yıllık tarihsel gelişim süreci içinde yeryüzündeki birçok din ile tanışmıştır. Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Ortodoks Hıristiyanlık, Musevilik ilk akla gelenlerdir. Günümüzde Orta Asya’da halen Budacılığa inanan Sarı Uygur Türkleri vardır. Gagavuzlar, Çuvaşlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyan’dır. Karaim ve Kırımçak Türkleri Musevi’dir. Türkler başlangıçta Şamanizm’e inanmakta idi. Günümüzde Orta Asya ve Sibirya’da Şamanist inanca sahip Türkler hâlâ yaşamaktadır. Alevilik genel olarak bir Türk inanışıdır. Türklerin tarihte geniş bir coğrafyaya yayılmış ve sadece 16 imparatorluk kurmuş olması, birçok farklı kültür ile tanışması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle Alevilik, birbirinden farklı inanışların harmanlandığı senkretik inanış özelliği yönü ile birçok eski kültür ve din formlarının özelliğini sahiplenmiştir. Şamanizm, Budizm, Mazdeizm (Zerdüştlük), Brahmanizm gibi doğu kaynaklı kültürler en baskın figürlerdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<h3><span>1-Alevilik Ekletik Değil Senkretik Bir İnanıştır</span></h3>
<p>Senkretizm, birbirinden ayrı, çatışan ideoloji ve görüşlerin birlikli bir düşünce sistemi içinde uyumlu hale getirilmesi, birbirinden tamamen farklı inanışların harmanlanması felsefesine verilen addır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan’a göre Anadolu Aleviliği isteyerek, şuurlu bir şekilde seçilmiş unsurların bir araya getirilmesi ile meydana gelmiş <em>“ekletik”</em> bir oluşum değildir. Çeşitli amaçlarla veya bazı Dâilerin özel faaliyetleri sonucunda geleneksel Türk âdetlerine eklenmiş, bazen birbirine aykırı unsurlardan meydana gelmiş, sonra da İslamî kisveye büründürülmüş bir senkretizmdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bektaşilik, Anadolu’nun doğusunda, Kürtlerin <em>“Ehl-i Hak”</em> inancı ve İran Azerbaycan’ında görülen ve mensuplarının büyük çoğunluğu Türk olan “Kırklar” ile ortaklık gösterir. Cebrail anlatısı ve bir horoz biçiminde tasarlanan <em>“Melik Tavus”</em> ile ilgili olanlar başta olmak üzere, Yezidilerin inançları ile de ortak çizgiler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bütün bu öğeler; kadınların törenlere katılmaları, alkollü içkilere hoşgörü gibi İslam öncesi eski Türk geleneklerinin ve inanışlarının uzantılarına eklene gelmiştir. Bazı kuşlara ve özellikle turnaya verilen önem, kendini semahlarda gösterir. Ayrıca güneşin doğuşunda yüzünü doğuya çevirerek Hz. Ali’ye niyazda bulunmak, Hz. Ali ile kişileştirilmiş bir güneş kültü inanışı vardır ki,</p>
<p>Hz. Ali eski Türklerin Gök-Tengri inancının bir yansıması gibidir. Yıl içinde ölen birisi, doğal olarak ülkenin geleneklerine göre toprağa verilir. Fakat cenaze merasimi eski Türk geleneklerine göre ilkbaharda, yazın hemen başlarında yeniden yapılır. Tüm bunlar göstermektedir ki, Alevilik bir inançlar karışımıdır, yani Senkretik bir inanıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<h3><span>2. Alevilikte Eski Türk Âdetlerinin Etkisi</span></h3>
<p>Eski Türkler; Budizm, Şamanizm, Lamaizm, Manizm, Zerdüştlük, Mecusilik, Sabilik, Müzdekilik, Hurremilik, Merkunilik, Deysanilik, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerini daha önce yaşamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Göktürkler zamanında Türkler tek bir tanrıya inanıyorlardı. İbn Fazlan’a göre eğer Göktürklerden birisi bir zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse, başını gökyüzüne kaldırıp, <em>“Bir Tengri”</em> der. Bu Türkçede <em>“Bir Allah”</em> demektir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Türkler büyük topluluklar hâlinde İslamiyet’i kabul etmişlerdir; fakat köy, kasaba ve şehirlerde oturan Türkler, İslamiyet’in gereklerini titizlikle yerine getirirken, göçebe olarak yaşayan bazı kabileler İslamiyet’i şeklen kabul etmiştir. Kendi asıl dinlerinin birçok âdet ve geleneğini yeni dinlerine uydurmaya gayret etmiştir. Örneğin göçebe Türkler günün her saatinde erkek ve kadın bir arada bulunmuştur. Aralarında Anadolu tabiri ile kaç-göç, yani haremlik-selamlık uygulaması olmamıştır. İslamiyet’in haremlik-selamlık uygulaması ve <em>“nikâh düşmeyen kadınlarla erkeklerin birbirlerini mahrem olması”</em> uygulaması göçebe Türklere çok ters gelmiştir. Türkler daha önce ibadetlerini müzik ve dans eşliğinde yapmıştır. İslamiyet’in bu konuda getirdiği yeni kurallar da onlara zor gelmiştir. Bu yüzden bazıları eski dinî inanış ve ibadet şekillerini muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Genellikle Irak’ta bulunan Rufai Tarikatı mensupları, vücutlarına çeşitli delici ve kesici alet batırmaktadır. Ateşte yürür ve kızgın cisimleri tutmaktadırlar. Bunun gibi âdetler, Türkler Irak’a gelinceye kadar yoktur. Tarikatın içine bu yenilikleri de Türkler sokmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Anadolu’ya Orta Asya Türklerinin akın akın geldiği dönemlerde kurulan Yeseviyye, Safeviyye, Bektaşiyye, Haydariyye, Bayramiyye gibi tarikatların, Eski Türklerden inançlarından kalma birçok benzer yanları vardır. Başlangıçta eski Türk inanç, yaşam ve törelerini koruyan bu heterodoks yapıdaki tarikatlar; ocak, dedelik, Ayin-i Cem’de yapılan toplu, içkili, kadınlı erkekli semahları hep eski Türk Kültüründen almıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Eski Türklerin Gök Tanrı (Gök-Tengri) dönemindeki ocak kültü, beylik kurumu, şaman merasimleri sırasında dairevi şekilde oturup, içki içme ve Şaman danslarına bakıldığında, aradaki benzerlikler açıkça görülecektir. Eski Türklerde, İslamiyet’e girmeden önce çok yaygın olarak, evli çiftlerin katıldığı ve çok sıkı disiplin kuralları içinde cereyan eden, kımız içilen dinî törenler bulunmaktaydı. Eski Türklerin bu âdeti, Aşağı Türkistan yani Maveraünnehir’de göçebe Türkmenler aracılığı ile Yeseviliğe sokulmuştur. Daha sonra Yesevilik yolu ile Anadolu’ya gelen bu içkili ve kadınlı dinî tören âdeti, Babai çevrelerinde uygulanmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Yine Melikoff<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>‘tan naklen Divan-ı Lügat-it Türk’te:</p>
<p><span><em>Ortak bolub bilişdi<br>
</em><em>Mening tavar satışdı<br>
</em><em>Biste bile yaraşdı<br>
</em><em>Kizleb tutar tayımı</em></span></p>
<p>dizeleri geçmektedir. Anlamı “<em>Ortak olduğunu gösterdi, davarımı satmamda yardımcı oldu, biste ile anlaştı, tayımı saklayıp korur</em>” demektir. Buradaki <em>“biste”</em> sözcüğü, tüccarlar arasındaki bir kardeşlik, bir ortaklık manasına gelmektedir.</p>
<p>Yeni doğan bebeğin ve loğusa annenin yanında üç gün üç gece beklemek âdeti ortak bir özelliktir. Buna karşın Eski Türklerde melek kavramı yoktur. Alevilerde olduğu gibi, Eski Türklerde de meleğe inanılmaz.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Çin Kaynaklarına göre <em>“Eski Türkler su ve ağaçlara kurban verirler”</em> yani su kutsaldır. Su kutsaldır ve suya tapınma şeklinde meydana çıkan bu kült, aynı zamanda ondan korkma ve çekinme şeklinde kendini gösterir. İbn Fazlan’a göre Oğuzlar küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezlerdi. Cinsel ilişkiden sonra yıkanmazlardı. Bilhassa kış mevsiminde su ile hiç işleri olmazdı. Oğuzların arasına tüccarlık ve diğer sebepler nedeni gelen yabancılar, onların yanında yıkanamazlardı. Sadece geceleyin, onların görmeyeceği şekilde yıkanabilirlerdi. Çünkü Oğuzlar bu yabancılardan birini yıkanırken görünce, ona kızarlar ve <em>“Bu adam bize sihir yapmak istiyor, çünkü suya giriyor”</em> derlerdi. O kişiden tazminat almadan onu bırakmazlardı.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Alevilerde de buna benzer âdetler vardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Eski Türklerde biri ölünce, hangi mevsimde ölmüş olursa olsun, cesedi tuza konarak ilkyazın gelişine kadar bekletilirdi. İlkyaz geldiğinde ceset toprağa verilirdi. Bu âdet, ruhun bedene dönmesi (ruh göçü) inancına bağlı idi. Nasıl gündüz geceyi, ilkyaz kışı izliyorsa, hayat da öylece ölümün yerini almaktaydı. Alevilerde de yıl içinde ölen birisi, doğal olarak ülkenin geleneklerine göre toprağa verilir. Fakat cenaze merasimi eski Türk geleneklerine göre ilkbaharda, yazın hemen başlarında, yeniden yapılır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Urenha-Tubalarda biri öldüğünde, ölüyü derhal çadıra çıkarıp, keçe veya deri ile örterler. Çadıra bir koyun getirip, bağlarlar. Koyun meleyene kadar beklerler. Meledikten sonra koyunu keserler. Bu âdet yine bazı cem törenlerinden kurban edilecek koyunun dedenin huzuruna getirildikten sonra, bir işaret vermesi için beklenmesine benzemektedir. Koyun meleme, seğirme, işeme, pisleme ve çırpınma gibi bir işaret vermedikten sonra, dışarı götürülüp kesilmez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Hilmi Ziya Ülken’in bildirdiğine göre Baha Said, 1916 yılında İstanbul’da verdiği bir konferansta, <em>“Kapalı cemaatler ve mezheplerin Horasan Erenleri kanalı ile eski Türk dininden geldiği</em>” görüşünü savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Fuat Köprülü, 1919 yılında yayımlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar isimli eserinde, Bektaşiliğin eski Türk dinî inanışlarından kaynaklandığını delilleri19 ile savunmuştur.</p>
<p>Göktürk Yazıtlarına göre, Türklerde insanın ruhu, öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girmektedir. Bu yüzden ölen kişi için “<em>uçtu”</em> derler. Batı Türklerinde, İslamiyet’i kabul ettikten sonra bile <em>“öldü”</em> yerine <em>“şunkar boldu”</em> yani <em>“şahin oldu”</em> denir. Yakut Türklerine göre, insan ölünce <em>“kut”</em> yani <em>“ruh”</em> bedeni terk ederek, kuş şeklini alır. Kâinatı kaplayan “Dünya Ağacı”nın dalları üstüne konar. Yakutlarda ruh, hayvan şekline de girer. Moğol Şamanı’nın kuş şekline girmesini sağlayacak kanatları vardır. Orhun Yazıtları ve Divanü Lügati’t-Türk’te cennet, <em>“uçmak, uçmağ</em>” terimi ile açıklanır. Aleviler ise ölen kişi için “<em>don değiştirdi”, “göçtü”, “Hakk’a yürüdü” </em>veya <em>“kalıbı dinlendirdi”</em> der, <em>“öldü”</em> demez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a><sup> <a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></sup></p>
<p>Çepnilerde eğer ölen kişi kadın ise, elbiseleri ile gömülür. Düğün giysisi üç eteklidir. Ahrette de aynı elbiseyi giyeceğine inanır. Bir daha o elbiseyi ölene kadar giymez. Ancak ceset kefenlendikten sonra, üç etek elbise kefenin üstüne giydirilir ve ceset tabuta o şekilde yerleştirilir. Hunlar ölülerini tabuta koyar, tabutun üzerini altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterdi. Oğuz boyları ve Göktürklerde de ölüye ceket giydirilerek gömülmesi âdet vardır. Göktürklerde ölüye ceket giydirilir, kuşağı kuşandırılır, yayı yanına konur. Bütün mal ve eşyası çukura doldurulup, ceset buraya oturtulurdu. Yine Moğollar sandukayı hoş kokulu ağaçtan yapar ve ölüye de elbise giydirirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Alevilikte kutsal sayılan bazı rakamlar, eski Türk Kültüründe de kutsal sayılan rakamlardandır. 3, 5, 7, 12, 17, 24, 32 ve 40 sayıları, hem eski Türk inançlarına hem de Alevilere göre de kutsal sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Ebülgazi Bahadır Han ünlü eserinde şöyle demektedir:</p>
<p><em>“Şimdi biz 12 çadırda kimlerin mevki işgal ettiklerini, kimin ne ülüş (kesilen hayvanın etinden pay) aldığını, kimin et doğradığını ve kimin atlar yanında kaldığını söyleyelim.”</em><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<h3><span>3-Alevilikte Şamanlığın Etkisi</span></h3>
<p>Yusuf Ziya Yörükan, Rus entoloğu Barthold’un avcılıkla uğraşan ve ormanlık yerlerde yaşayan kabilelerin Şamanlığa inandığını bildirmektedir. Türkler de çok eski tarihlerden beri Şamanizm’e inanmaktadırlar. Yine Uygur Abidelerinden, Uygurların birçoğunun, aynen Oğuzlarda olduğu gibi Şamanizm’e inandıkları görülmektedir. Çin kaynakları da bunu doğrulamaktadır. Bütün bunlar, Türklerin çok eskiden beri Şamanizm’e inandıklarını ve bağlı kaldıklarını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Anadolu’ya akın akın gelen, eski inançlarına bağlı, özgür düşünceli, şeriatın katı kurallarına karşı tepkili göçebe topluluklarının önderleri, halen Şamanlıktan kopmamış Türkistan ve Horasan Erenleri idi. İşte Türk-İslam tarihinin ilk heterodoks akınları ve tarikatlarını meydana getiren bu yüce insanlardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Barak Baba, Baba İlyas, Baba İshak, Geyikli Baba, Hacı Bektaş ve Saru Saltuk gibi Alp Erenler, Türk tasavvuf tarihinde yeri ve önemi yeterince takdir edilmemiş ululardır.</p>
<p>Şamanist inanıştaki Kam ile Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inanışındaki dede ve baba kavramları arasında şaşılacak derece benzerlikler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<ol>
<li><em>Kamlık ve dedelik soydan gelen bir özelliktir. Sonradan kam veya dede olunamaz. Kam ve dede sülalesinin çocukları arasından uygun olanlar bu görevi devam ettirir.</em></li>
<li><em>Kamlar ve dedeler dinî ibadetler esnasında benzer tören kıyafetleri giyer.</em></li>
</ol>
<ol>
<li><em>Aleviler sadece dede önünde secde ederler. Eski Türkler ise sadece kam önünde secde ederlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em></li>
</ol>
<p><em>Şamanlık ve cem törenleri arasındaki bazı benzerlikler şunlardır:</em></p>
<ol>
<li><em>Töreni yöneten dinî önder bir posta oturur. Şamanlar tören sırasında posta oturduğu gibi, dedeler de maddi değerinden ziyade temsil ettiği makam kutsal olan posta oturarak töreni yönetir.</em></li>
<li><em>Kurban kesilmeden önce, şaman ve dede hiç bir dinî tören aşaması gerçekleştirmez.</em></li>
<li><em>Kadınlar ve çocuklar da, törenlerde erkekler ile bir arada bulunur. Kaç-göç olmaz.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde “arakı” (yani bildiğimiz rakı), cemlerde ise “dem” veya “dolu” niyeti ile rakı (nadiren şarap) içilir.</em></li>
<li><em>Şamanlar evin içine üç kere arakı, dedeler canların üstüne “Saka suyu” saçar.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde Şaman Dansı, cemlerde semah vazgeçilmez öğelerdir.<sup>1</sup></em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde davul, cemlerde saz veya bağlama vazgeçilmez çalgı aletleridir.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde ateş yakmak ve sürekli canlı tutmak, cemlerde ise çerağ (mum veya kandil) yakmak vazgeçilmez öğelerdir. </em></li>
<li><em>Şaman törenleri ve cemler gece vakti, kapalı mekânlarda yapılır.</em><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></li>
</ol>
<p>Alevi-Kızılbaş-Bektaşilerdeki Şamanist kalıntılara ilk dikkat çekenler Fuat Köprülü<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> ve Besim Atalay<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> olmuştur. Köprülü; kuş inanışları ve Bektaşi velilerin kuş görünüşü altında kerametleri ve taş inanışları, su kaynaklarının kutsallığı, sakal kesmek ve sarkık bıyıklar bırakmak gibi noktalara dikkat etmiştir. Ayin-i Cem ve Şaman törenleri arasındaki ilişkilere de işaret etmiştir. Ayrıca törensel şarkılar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu kullanmalar, kurban kesimleri, kadınların merasimlere serbestçe katılmaları, Alevi dedeleri ile Şamanların ağızdan ağza dolaşan çok zengin halk şiirinin ve sözlü halk geleneğinin taşıyıcıları olmaları gibi ortak noktalar da çok önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Ziya Gökalp, kurşun dökme geleneğinin bize Şamanlıktan kalma bir alışkanlık olduğunu söylemektedir. Kurşun su içine dökülünce meydana gelen bazı şekiller birer insan, sivri uçlar nazar, düz parçalar ise yürek manasına geliyordu.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Şamanizm ile Alevilik karşılaştırılırsa, Şamanizmin’in en önemli tanrısı Ülgen Ata’dır. Ülgen Ata’nın Alevilerde karşılığı Hz. Ali’dir. Ülgen Ata’nın oğulları ve yardımcıları, Hz. Ali’nin oğulları ve 12 imamı temsil eder. Selman ve Kamber gibi Hz. Ali’nin yardımcıları, Ülgen Ata’nın yardımcıları yerine geçmiştir. Gök Tanrılardan olan Sarı Kızlar, Alevi-Kızılbaş-Bektaşilerde aynen bugüne kadar korunmuştur. Edremit’teki Sarı Kız Tepesi gibi yerler, Anadolu’da birçok yerde bulunmaktadır. Büyük Tanrı Ülgen’in dört âdet yardımcısı vardır: Yayık, Suyla, Karlık ve Utkucu. Bunların dördü de İyi Tanrılar grubundandır. Yayık, Şaman ayini sırasında gökyüzüne çıkmaya çalışan <em>“kam”</em>a rehberlik eder. Yani 12 hizmetteki <em>“rehber</em>”in görevini yapar. Suyla bu esnada gözcülük yapar ki, 12 hizmetteki “gözcü” görevlisine karşılık gelmektedir. Utukçu ise Tanrı Ülgen’e kurban sunmakla görevlidir. Bu da 12 hizmetteki <em>“kurbancı</em>” görevlisine denk düşer.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Ayin sırasında <em>“saçı</em>” olarak “<em>arakı”</em> (rakı) kullanılır. Rakı, kurbanın canını göklere götürürken uygulanır. Bu bir çeşit kansız kurbandır. Cem ayini esnasında rakı (dem/dolu) içme geleneği de buradan kaynaklanır. Şaman inanışında yer alan Ak Kızlar, Umay, Ana Maygıl, Ak Ene ve Ayzıt gibi varlıklar, cem ayininde yer alan bacılardır. Şaman ayinlerinde kurban kesilmeden hiçbir uygulamaya geçilmez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Şamanlarda ve Alevilerde ocağa ve ateşe tükürülmez. Ocaktaki ateş söndürülmez. Ocağa bakarken esneyen insan çarpılır. Çünkü ocakta “<em>ocak anası</em>” vardır ve kendisine saygı gösterilmesini bekler.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Alevilerde dede soyundan olanlar eğer aynı ocağa mensup iseler, birbirleri ile evlenemezler. Bu uygulama Şamanlarda da vardır. Şamanlarda da aynı boya mensup olanlar birbirleri ile evlenemezler.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Burada Alevilikteki ocağın yerini, Şamanlıkta boy almıştır.</p>
<p>Erkânda kullanılan değnek ile talibin ikrar vereceği zaman boynuna takılan ve Horasan’dan gelen ip, Şamanlıktan kalmadır. Babürname’de “Boynuna ip taktı ve Tanrı’ya şükretti” denmektedir. Senelik merasim, kurban ve yoğ bugün de yapılmaktadır. Tahtacılar cenazeye giderken, cenazenin arkasından <em>“Yoğ, yoğ”</em> diye bağırmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Özbek saraylarında kımız içme törenlerinde hizmet eden görevliler arasında “<em>pervaneci” </em>isminde bir görevli bulunur. Yine Buryatlarda şamanın ayini sırasında, şamanın göğe çıkışını temsil eden törende, bir huş (kayın) ağacı, göğe giden yolun girişini temsil eder. Buna “<em>udeşi burhan</em>” yani “kapı muhafızı, kapı ilahı” denir. Alevilikte uygulanan cemlerde 12 hizmetliden birinin adı “kapı muhafızı, kapı ilahı’dır. Altay Türklerinde, Tanrı Ülgen için yapılan kurban töreninde şaman, tanrılara yalvarır ve merasimin başında “<em>kapı ruhu</em>‘na başvurarak, tören sırasında rahatsız edilmemesini, kurban kesme işleminin hayırlı bir şekilde neticelenmesini ister.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Buryatlarda her yıl <em>“manevi temizlenme töreni</em>” yapılır. Bu tören, Alevilerin “<em>görgü cemi</em>‘ne benzer. Şaman kamı ve oğulları üç ayrı pınardan su getirir. Bunu bir kazana boşaltır. Kekik, ardıç yaprağı, çam kabuğu ve kurban kesilecek tekenin kulağından birkaç tane kıl aynı kazana atılır. Su kaynatılır, kesilen tekenin birkaç damla kanı suyun içine akıtılır. Manevi temizlenme için kullanılan bu suya <em>“Tarasun”</em> denir. Belli işlemlerden sonra manevi temizlenme işlemi tamamlanmış olur. Cemlerde ferraş (süpürgeci)’ın kullandığı süpürge ile Tarasun’daki manevi temizlenme sırasında kullanılan süpürge birbirlerine çok benzer. Buryatlarda Şaman kurban keserken, 9 tane yardımcısı vardır. Her yardımcının ayrı ayrı görevleri bulunur. Alevilerde ise dede veya babanın 11 yardımcısı vardır. Pir, mürşit ve rehber makamlarını üst seviyede hizmetler olarak ayırınca, geriye 9 hizmetli kalır ki, bu da Buryatlardaki sayının aynısıdır. Tatarlarda kemik kırmak, bir bıçağı veya baltayı ateşe koymak, bir kamçıya dayanmak, yere süt dökmek ve çadırın eşiğine basmak yasaktır. Cemde kesilen kurbanın kemiklerini kırmamak ve kapı eşiğine basmamak gibi yasaklar Alevilerde de uygulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Başkırtlar için turna kuşu kutsaldır ve düşmanla savaşırken turnanın kendilerine yardım ettiğine inanırlar. Turna Alevilerde de kutsal sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> Dokuz Oğuzlara göre Kayın Ağacı kutsaldır. Kayın Ağacı erkek, Çam Ağacı dişi olarak 5 oğul doğurur. Alevilerde de Kayın Ağacı kutsal olduğu gibi, <em>“tarik değneği</em>” gibi, dinî ayinlerde kullanılan bazı aletler de kayın ağacından yapılırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Oğuzlarda 24 boyu bulunduğu için, 24 sayısı kutsal sayılır. Alevilerde de 24 sürek, 24 nakip, 24 masum-u Pâk kavramlarında olduğu gibi, 24 sayısı kutsal sayılardandır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Türklerin Müslümanlığa girmeye başladıkları devirlerde, Aşağı Türkistan’daki Aklar ile Azerbaycan’daki Kızıllar arasında, senenin belirli bir gecesinde toplu ayin yapılmakta idi. Eski Türklerde suçu itiraf etmek gereklidir, yoksa fenalık bütün oymağa geçebilir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Alevilerde de suç işleyenlerin Görgü Cemi’nde itirafta bulunmaları zorunludur.</p>
<p>Eski Türkler dört mevsimde gerçekleştirdikleri dinî merasimlerde koyun, horoz, köpek ve domuz olmak üzere dört farklı kurban keserlerdi. Alevilerde de dört mevsimde, dört büyük tören yapılır ve kurban kesilir. Fakat köpek ve domuzun yeri değişmiştir. Fakir aileler bunların yerine rakı ve yumurta kullanır. Anadolu Tahtacılarında cem töreninde içilen içkiye “<em>dolu”</em> adı verilir. Orta Asya Şamanlığında da, Bay Ülgen’e <em>“tolu”</em> adı verilen kansız bir kurban sunulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Tahtacılar “<em>Musahiplik Töreni”</em> sırasında “<em>Tercüman Kurbanı”</em> keser. Bu kurban eski Türklerde uygulanan “<em>tayılga</em>” kurbanına benzer. Tayılga kurbanında at kurban edilir. At, kesmek sureti ile değil, kalbine bıçak sokulmak sureti ile öldürülür. Bu tören akşam vakti uygulandığı için, Tahtacıların Tercüman Kurbanı uygulamasına benzerlik gösterir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Hem Şamanlıkta hem Alevilerde kurban kesildiği zaman;</p>
<ol>
<li>Kurban töreni sırasında dualar okunur,</li>
<li>Kurbanın kanı yere akıtılmaz,</li>
<li>Kurbanı sadece görevliler pişirir, başkası yaklaşamaz,</li>
<li>Kurbanı sadece o toplumun üyeleri yiyebilir,</li>
<li>Kurbanın kemikleri kırılmaz. Eklem yerlerinden kesilir.</li>
<li>Kurbanın kemikleri, sakatatı, artıkları ve derisi tenha bir yere gömülür.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a></li>
</ol>
<p>Bulgaristan’da yaşayan Amucalarda uygulanan kurban ayini uygulaması, Şamanizm’de yapılan kutsal kurban törenleri ile aynıdır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Muğla yöresi Tahtacıları, ölü yıkanıp kefenlendikten sonra, ölünün elbiselerini bir torbaya koyar ve tabutun içine bırakır. Bunun sebebini, öbür dünyadaki ölülerin kendisine <em>“niye elin boş geldin?”</em> diye sormaları ile açıklarlar. Diğer bazı Alevi topluluklarının ölüyü elbisesi ile gömmeleri, yine aynı sebepten kaynaklanmaktadır. Bunlar da yine eski Şaman âdetlerindendir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Aydın yöresi Tahtacılarında loğusa bir kadın ölürse, mezarı 40 gün açık bırakılır. Bu gelenek, Erzurum yöresindeki bazı Alevilerde de vardır. Bu uygulama, eski Şamanist geleneğinden kalma bir âdettir. Aydın Tahtacıları, loğusayı korumak için bir ip veya beze 20 düğüm atar ve daha sonra bu 20 düğümü tekrar çözerler. Ayrıca loğusanın başına kırmızı bir bez parçası bağlarlar. Böylece loğusayı koruduklarına inanırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Alevilikte düşkünlük cezası vardır. Belirlenmiş bazı ağır suçları işleyen kimseler düşkün sayılır ve toplumdan dışlanır. Moğollarda da benzer âdet vardır. Kurban merasimine aynı kabileden olanlar katılabilir. Ağır suç işleyenler bu kurban merasimine katılamaz. Bir kişiyi kurban merasimine kabul etmemek, o kişiyi kabile topluluğundan kovmakla eşdeğerdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Oğuzlarda zina etmek yoktu. Eğer bu suçu işleyen birisi çıkarsa, onu iki parçaya bölerlerdi. İdil Bulgarlarında erkekler ve kadınlar birbirlerinden kaçmazlardı. Hatta nehirde beraber yıkanırlardı. Buna rağmen zina görülmezdi. Eğer içlerinden birisi zina edecek olursa, yere dört âdet kazık çakıp, ellerini ve ayaklarını bu kazıklara bağlarlar, sonra o erkeği veya kadını boynundan başlayıp, uyluklarına kadar iki parçaya ayırırlardı. Hırsızlık ve oğlancılık yapanları da aynı yöntem ile öldürürlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Zina, Alevilerde çok ağır bir suçtur. Her ne şekilde olursa olsun, bu suçu işleyen kişi düşkün sayılır. Tahtacılar zina edeni yakmak sureti ile cezalandırırlardı. Mersin Tahtacılarında bir babanın, oğulları tarafından çam ağacına bağlanarak, yakıldığı çok meşhurdur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>İzmir’in Hortuna Köyü’nden ve Karatekeli Yörüklerinden Ahmet Ağa, gençliğinde böyle bir olaya şahit olduğunu aktarmaktadır. Aydın Söke’ye bağlı Sofular Köyü’nde zina yapan bir kadın, çifte tüfek ile vurularak öldürülmüştür. 1970’li yıllarda Aydın’ın Kızılcapınar Köyü’ne seyyar sinema gelir. Alevi köy halkı “çıplak ve öpüşme sahneli filmlerle çoluk-çocuğumuzun ahlâkını bozuyorsunuz. Hiç değilse bunu Ramazan Ayı’nda yapmayın” diyerek, sinemacıları köyden kovar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Yani Eski Türklerde toplumsal ahlak nasıl sağlam ise, Alevilerde de aynı şekilde sağlamdır.</p>
<h3><span>SONUÇ</span></h3>
<p>Türkler uzun tarihleri süresince birçok din ile tanışmıştır. Nesiller geçtikçe, Türklerden bir kısmı dinlerini değiştirerek, yeni dinlere yönelmişlerdir. Kültür, bir milletin hamurudur. Din değiştirme sürecinde, Türk kültürü ile yeni dinler arasında sık sık çatışmalar olmuş, ama yeni din üyeleri bu çatışmaları en alt düzeye indirmeyi bilmişlerdir. Kültür değerleri ile din kurallarını uygun noktada kaynaştırıp, yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu hareketin doğal bir sonucu olarak, yeni dinlerinde eski dinlerinden veya kültür geleneklerinden kalan izler var olmuştur. Türkler Araplar ile ittifak yaparak 751 yılında Çinlileri yenmişlerdir. Bu vesile ile İslam Dini ile tanışan Türkler yavaş yavaş Müslüman olmaya başlamışlardır. Geçmişten gelen “Tek Tanrı” inancı sayesinde, Müslümanlığa kolay uyum sağlamışlardır. Ancak, Müslümanlığa geçiş sürecinde, eski dinlerinden ve din ile bağlantılı kültürlerinden bazı izleri de Müslümanlığa taşımışlardır. Bilhassa Alevi-Bektaşi geleneğine bağlı Türklerde görülen bu kaynaştırmayı, Türk kültürü için bir zenginlik olarak görmek yanlış olmaz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Orhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Doç. Dr. Ardahan Üniv. Teknik Bilimler MYO,</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ANONİM, 2011, <em>Senkretizm</em>, <a href="http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm" target="_blank" rel="noopener">http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm</a>, Erişim tarihi: 13.12.2011)</span></div>
<div><span>♦ ATALAY, Besim, 1991, Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ AVCIOĞLU, Doğan, 1978, <em>Türklerin Tarihi</em>, Tekin Yayınevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ BAL, Hüseyin, 2002, <em>Alevi-Bektaşi Kültürü Sosyolojik Araştırmalar</em>, Isparta: Fakülte Kitabevi Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ENGİN, Refik, 2000, <em>Aleviler-Alewiten Amucalar: Kimlik Köken (Aleviler/Alewiten),</em> Cilt:1, Hamburg.</span></div>
<div><span>♦ ERÖZ, Mehmet, 1992, <em>Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Ziya, 1917, <em>Türklerde Totemizm, Animizm, Manizm ve Maturizm</em>, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Cilt I, sayı 5, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, 1998), <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, I, Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, 1998, <em>Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri-Dinî Folklorik Tabakalaşma</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuat, 1935, <em>Halk Edebiyatı Ansiklopedisi</em>, Ankara</span></div>
<div><span>♦ MELİKOFF, Irene, 2006, <em>Uyur İdik Uyardılar</em>, Demos Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ OCAK, Ahmet, Yaşar, 1999, <em>Aleviliğin Tarihsel Sosyal Tabanı ile Teolojisi Arasındaki İlişki Problemi</em>, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖKTEM, Niyazi, 1999, <em>Anadolu Aleviliğinin Senkretik Yapısı</em>, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK, Ünsal, 2008, <em>Damlanın İçindeki Gerçek Alevilerin Büyük Sırrı</em>, Yurt Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ SELÇUK, Ali, 2004, <em>Mersin Tahtacılarında Kurban Fenomeni</em>, Engin, İ, ve Engin, H, (Haz,): Alevilik, Kitap Yayınevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Cemal, 2006, <em>Aleviliğe İslam Dışındadır Demek Mümkün Değil</em>, Tanıttıran, H ve İşeri, G, (Hazırlayanlar) <em>Aleviler Aleviliği Tartışıyor</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan, 1975, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi</em>, Bedir Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ TALAS, Mustafa, 2011, <em>Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri</em>, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011)</span></div>
<div><span>♦ TÜRKDOĞAN, Orhan, 2006, <em>Alevi Bektaşi Kimliği</em>, Timaş Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÜLKEN, Hilmi Ziya, 1969, <em>Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri</em>, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:17, Ankara</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Orhan, 2009<sup>b</sup>, <em>Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri</em>, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Orhan, 2009<sup>b</sup>, <em>Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik</em>, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Ankara: Veni Vidi Vici Yayınları, Zile</span></div>
<div><span>♦ YÖRÜKAN, Yusuf Ziya, 2002, <em>Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ YÖRÜKAN, Yusuf Ziya, 2005, <em>Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri-Şamanizm</em>, Yol Yayınları İstanbul</span></div>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:17, Ankara, 1969. Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 1978, s:80-82. Orhan Yılmaz, Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Anonim, Senkretizm, <a href="http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm" target="_blank" rel="noopener">http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm</a>, Erişim tarihi: 13.12.2011) , 2011</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:465</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Niyazi Öktem, Anadolu Aleviliğinin Senkretik Yapısı, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat İstanbul 1999, s:221-223</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Hüseyin Bal, Alevi-Bektaşi Kültürü Sosyolojik Araştırmalar, Isparta: Fakülte Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2002, s:114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Yaşar Kalafat, Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri-Dinî Folklorik Tabakalaşma, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,1998, s:34-46, Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:196</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:84</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:10-11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Orhan Yılmaz, Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b, s:132</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Melikof,a.g.e., s:40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Melikof ,s:93</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Mehmet Eröz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul, 1992, s:108</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Yılmaz,a.g.e.,2009b, s:132</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Melikof, s:119</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006, s:123</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Ülken,s:14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Fuat Köprülü, Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, Ankara, 1935, s:69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Mehmet Eröz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul, 1992, s: 68, Şener Cemal, Aleviliğe İslam Dışındadır Demek Mümkün Değil, Tanıttıran, H ve İşeri, G, (Hazırlayanlar) Aleviler Aleviliği Tartışıyor, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2006, s:82, Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Türkdoğan, a.g.e.,s:228-229</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Yılmaz,a.g.e., s:134</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, I, Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, s:57</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2005, s:8</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Ahmet Yaşar Ocak, Aleviliğin Tarihsel Sosyal Tabanı ile Teolojisi Arasındaki İlişki Problemi, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat, İstanbul, 1999, s:388-391</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:35, Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:4</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Ülken, s:141-156: Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Fuat Köprülü, Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, Ankara, 1935, s:112-114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yayınları, İstanbul, 1991, s:67-69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Yılmaz,a.g.e.,s:134</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Ziya Gökalp, Türklerde Totemizm, Animizm, Manizm ve Maturizm, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Cilt I, sayı 5, İstanbul, 1917, s:457-458</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri-Şamanizm, Yol Yayınları İstanbul, 2005, s:94</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Türkdoğan, s:33</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Yörükan,a.g.e., s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Yörükan, s:321</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Yörükan ,s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Yörükan ,s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Yörükan,s:16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Yörükan,s:17</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Yörükan s:16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Yörükan s:20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Yörükan s:26-27</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Yörükan s:29</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Yörükan, s:233</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Yörükan, s:69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Refik Engin, Aleviler-Alewiten Amucalar: Kimlik Köken (Aleviler/Alewiten), Cilt:1, Hamburg, 2000, s:30</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Türkdoğan, s:122- Orhan Yılmaz, Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile,2009<sup>a</sup></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Türkdoğan, a.g.e.,s:144</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Orhan Yılmaz, Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b, s: 69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:31, 34, 57</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Atalay,a.g.e., s:20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Eröz, a.g.e.,s:38-39</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı
İlk toplumlardan beri yaşamın döngüsü belli başlı başat doğal varlıklar etrafında şekillenmiştir. Tarihsel süreç boyunca toplum, kültür ve birlik şuuru oluşturma bağlamında doğa unsurlarının yeri çok kuvvetlidir ve eski Türk dini esas itibariyle doğa merkezlidir. Eski Türk dini olan Gök Tanrı inancı, üç ana unsur üzerinden şekillenmiştir; tabiat kültleri, Atalar kültü ve ebedi ezeli tek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a4848eb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Dağ, Düzgün, Baba, Dağı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Duzgun-Baba.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html">Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur KÖSE</strong></span></a>
</p><p>İlk toplumlardan beri yaşamın döngüsü belli başlı başat doğal varlıklar etrafında şekillenmiştir. Tarihsel süreç boyunca toplum, kültür ve birlik şuuru oluşturma bağlamında doğa unsurlarının yeri çok kuvvetlidir ve eski Türk dini esas itibariyle doğa merkezlidir. Eski Türk dini olan Gök Tanrı inancı, üç ana unsur üzerinden şekillenmiştir; tabiat kültleri, Atalar kültü ve ebedi ezeli tek Tanrı olan Gök Tanrı bu ana unsurları oluşturur. Tabiat varlıklarında gizli olduğuna inanılan iyeler Yer-Sub olarak adlandırılır. Bu Yer-Sub’lar dağ, ırmak, ağaç, ateş, gök cisimleri, doğa olayları vb. tabiat varlıklarında vücut bulan iyelerdir. Tabiata duyulan hayranlık, korku ve saygı bu kültlerin ortaya çıkış nedenleridir. Atalar kültü ise aile büyüklerinin, ataların ölümünden sonrada ruhlarının onurlandırılması inancından doğmuştur. Bu kült çerçevesinde ölen insanların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine inanılır. Onlara kurbanlar sunulması suretiyle hürmet gösterilirdi. Ata mezarları gibi ataların ruhları için ayrılan özel mekanlar, kurban ve dini ritüellerin mekanlarındandır. Bu kültün ataerkillikle şekillendiği düşünülmektedir. Gök Tanrı ise bozkır halklarının çoğunda inanılan yaratıcı tek Tanrı’dır. Dinin ana omurgasını oluşturur ve tüm kurbanların sunulduğu en yüce varlıktır. İnsanlara kut veren kut alan odur. İnsanların hayatına müdahale etme iradesine sahiptir. Arzusuna göre insanları cezalandırır veya ödüllendirir. Geleneksel Türk dinin ana ekseni bu şekilde olmakla birlikte, coğrafya ve kültürel gruplara göre farklılıklarda görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</p>
<p>Türkler erken dönemlerden beri temellendirdikleri, tabiat kültleriyle birlikte gelişen ve değişen bir kültür yaratmışlardır. Maddi ve manevi değerlerinde görülen bu kültler, günümüze kadar etkilerini sürdürmüş, yansımalarını Düzgün Baba başta olmak üzere Anadolu’nun birçok noktasında göstermiştir. Kültler, tarih boyunca coğrafya ve inanç değişimleriyle birlikte farklı anlamlar da kazanmıştır. Bu kültlerden en önemlilerinden birisi dağdır. Çalışmamızda, eski Türk kültürünün kadim dağ inanışı ve Tunceli yöresi kutsal mekânı Düzgün Baba’nın üzerinde yer alan eski Türk inancının izleri aranacaktır.</p>
<p>Düzgün Baba, salt bir eren kültünden öte, dağ motifi başta olmak üzere farklı kültürel motifler taşımaktadır. Anadolu Alevi inancı içerisindeki önemli ziyaret noktalarından biri olan Düzgün Baba’da atfedilen kutsiyet açısından: kurbanlar kesilir, adaklar adanır, niyazlar ve cemler yapılır. Birçok farklı dini ritüelin bir arada uygulandığı kutsal bir mekândır.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiği vakit beraberinde getirdiği etnik ve kültürel gruplarla birlikte, Anadolu’da da mevcut birçok grupla karıştılar. Kültürel olarak etkileşimin fazla olduğu bu coğrafyada, Tunceli yöresi Alevi nüfusun ağırlıkta olduğu bir bölgedir. Türkçenin yanında yörede Kürtçe ve Zazaca yerel halk tarafından kullanılmaktadır. Geçmişte Ermeni nüfusunda yaşamış olduğu bu coğrafya birçok kültürel kod barındırır. Eski Türk, İran, Ermeni ve Kürt kültürlerine ait izler görmek oldukça mümkündür. Bu açıdan bir laboratuvar merkez olarak görülebilir.</p>
<p>Çalışmamızda Tunceli yöresi üzerine yazılmış araştırma eserlerden ve eski Türk tarihi alanında yazılmış eserlerden faydalanılmıştır. Bu iki farklı kaynak noktasından hareketle, ortak benzerlikler bulunmaya çalışılıp nitel araştırma yöntemiyle hareket edilmiştir. Ayrıca önemli saha çalışmalarından faydalanılmıştır. Yaşar Kalafat’ın <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em> adlı çalışması, Dilşa Deniz’in <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em> adlı çalışması ve Yusuf Arslan’ın <em>Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı</em> makalesi çalışmamızın önemli saha çalışması kaynaklarından olmuştur.</p>
<h2><span>1. Kadim Türk Kültüründe Dağ</span></h2>
<p>Dağlar ve tepeler bilinen en eski devirlerden beri insanlığın inanç dairesi içinde yerini almıştır. Gökyüzüne olan yakınlıkları bakımından dağlar, Türkler için Gök Tanrı’ya ulaşılacak en yakın noktalar olarak görülmekteydi. İnsanlık tarihinde de dağlar yükseltileri sebebiyle, her zaman bir kutsallık yakıştırmasına sahip olmuşlardır. Ulu ve yüce dağlar ilahların mekânı, ataların ruhlarının barınağı, dini ritüellerin merkezi olagelmiştirler. Yunan mitolojisindeki Olympos, İslam’da Hira, eski Türkler de Ötüken en bilindik örneklerdir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Eski Türk inanç sisteminde ve mitolojisinde dağ önde gelen kutsal motiflerdendir. Ağaç/orman ve nehir/su motifleriyle beraber Yer-Su’ların en yaygın olanları ve hürmet görenleridir. Bu Yer-Su iyelerinin her biri farklı özellikler barındırmaktadır, dağ da kendine mahsus inançsal nitelikler kazanmıştır. Dağ içine oba ve mağara motiflerini de eklemek ve beraberinde tartışmak daha sağlıklı olacaktır. Dağlar, mağaralar ve obalar, diğer kutsal tabiat varlıklarının barındırdığı gibi iyelere sahiptirler. Yalnızca kendi iyelerini barındırmakla da kalmaz, diğer ruhlara da ev sahipliği yaparlar. Bu noktada ruhları üzerinde taşıyan dağ aynı zamanda da kutsal bir dini alandır. Ayrıca dağ dünyayı kuşatıp kemer gibi dünyayı bir arada tutan varlık olarak tasavvur edilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Eski Türkler Yer- Su ruhlarının, sahip olduğu ruhlarla birlikte insanlar gibi yaşadıklarına inanırlardı. Bu nedenle dağların da konuştuğunu, duyduğunu, evlendiğini ve hatta çocuk sahibi olduklarına inanırlardı. Kamlar da ayinlerinde, örneğin Altaylar gibi, bizzat bazı kutsal dağlara seslenir. Buradan anlayabileceğimiz sonuç şu olabilir: Dağın kutsal ruhlara ev sahipliği yapmasıyla birlikte kendisinin de bizatihi muhatap alınıp kutsal sayıldığı görülebilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Dağın Türk inancına ve mitolojisine girmesi, insanların avcı toplayıcı dönemde, av ve besin kaynaklarını buradan da temin etmesi ile bağlantılıdır. Zamanla avı ve besini temin edenin dağın ruhu olduğu inancı gelişmiştir. Özellikle dağlık alanlarda yaşayan boylar için ekonomik kaynak olan dağlar oldukça önemli olmuştur. Altay-Sayan bölgesinde yaşayan Türklerin vatan mefhumunu da dağlar oluşturur. Bu gruplar vatan olarak Altay Dağlarını kabul eder<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Orta Asya’da kadim Türk dinin mevcut olduğu her yerde güçlü bir şekilde dağ/tepe kültüne rastlanır. Bu alanlardaki dağlara Türkçe kutsiyet ifadeleri olan Han Tanrı, Buztağ Ata, Bayın Ula adları verilir. Genellikle görülür ki her boyun kendisine ait kutsal dağı vardır. Boy birliklerinin ve devletin bünyesindekilerin de ortak kutsal dağları mevcuttu. Buna örnek olarak, Hunlar için Han-yoan Dağı ve Gan-tsuanşan Dağı her yıl belirli dönemlerde ziyaret edilen, Gök Tanrıya kurbanlar sunulan ve çeşitli dini merasimler yapılan önemli yerlerdendir. Ayrıca yine bilinmektedir ki Hunlar Çinlilerle yaptıkları anlaşmaları, Hun Dağı olarak bilinen kutsal bir dağda dini merasimlerle gerçekleştirmişlerdir. Göktürkler de Iduk Baş ve Tamag Iduk adlı iki önemli kutsal dağa sahiptiler. Bu dağlarda kutsal Yer-Su’lara ve Gök Tanrı’ya saygılarını sunup dini ritüeller sergiliyorlardı. Uygurlar da keza aynı şekilde yılın belli dönemleri kutsal dağlarında törenler icra ediyorlardı. Genel anlamda tüm Türk boyları ve devletleri açısından Ötüken çok kutsal bir sahadır. Ülkenin koruyucusu manasındaki Budun İnli isimli kutsal dağ da buradadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Pek çok Türk efsanesine konu olan dağlar: Cüveyni’nin aktardığı Uygur destanlarından birinde, Uygurlara bolluk ve huzur sağlayan dağın Kuttag olarak adlandırıldığı görülür. Bu dağ Çinlilerce ele geçirilince Uygurlar kötü duruma düşmüşlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere dağ, yaşam kaynaklarından biri olarak görülmekte ve bu kutsalların kaybedilmesi ise büyük felaketlere sebep olarak görülmektedir. İnsanlar sürekli bu acı durumu anarlar. Çünkü konargöçer toplumlar için dağlar, yaylak ve kışlaklara ev sahipliği yapar, bereketi simgeler. Çin kaynaklarında kaybedilen kutsal dağlar için yakılan ağıtlar mevcuttur. Hunların, Gansu’daki Tsilenşan dağından ayrıldıktan sonra yaktıkları ağıt bu örneklerden birisidir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Türkler hakanlarının veya beylerinin öncülüğünde her yıl kutsal mekanlarına (dağ) gider ve dini törenler icra eder, burada törenlerin ardından hakan atına biner ve tepenin etrafında turlamaya başlar, sonra kurbanını Gök Tanrı’ya sunar ve tekrar turlar, buna <em>“göğün turunu yapmak”</em> denilirdi. Bu uygulama Hunlar ve Tabgaçlar başta olmak üzere Türklerde bu şekilde görülürdü<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Yine Çin kaynaklarında Türklerin kutsal dağları için yaptıkları görkemli törenlerin bahsi geçmektedir. Dağlarda yapılan bazı törenleri Kaç ve Beltir boyları <em>tigir tayı </em>(gök kurbanı), Sagaylar <em>tağ tayanı</em> (dağ kurbanı) olarak adlandırılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Türkler açsından bazı boyların kökenlerini bir kutsal dağa bağladığı görülür. Bu dağ o kabilenin atası olarak hürmet görür. Ayrıca dağ motifi üzerinde ataerkilliğe evirilmiş toplumun izleri oldukça barizdir. Bu inancın ana temellerini ataerkillik sonrası kazandığını anlamak gerekir. Dağın ruhu erkektir de diyebiliriz, ama dişilik barındıran mağara motifini de göz ardı etmemek gerekir. Mağara motifi dağ ile beraberdir; çünkü dağın rahmi, türeyişin ve yaşamın, doğum yerlerinden birisidir. Bunun yanı sıra kimi kamlar da kendilerini, güçlerinin kaynağı olarak bir dağa veya mağaraya bağlamaktadır. Dağ ruhlarıyla iletişime geçen Kamlar, Tanrı başta olmak üzere; ruhlar alemi, ata ruhları ve tabiat iyeleri ile irtibat kurmada, dağın ve mağaranın gücünden faydalanır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>.</p>
<p>Dağ motifi ile iç içe olan mağaralar, eski insanların korunak ve barınakları olmakla birlikte ibadet sahalarıydılar. Türkler mağaraları ilk atalarının türedikleri ve yaşadıkları yer olarak görmüşlerdir. Atalar şerefine yapılan kurbanlar burada sunulur. Mağaralar, Türk mitolojisinin önemli figürü olan Umay Ana ile de ilişkilendirilmiştir. Mağaranın yaratıcı ve doğurgan vasıfları zamanla Umay Ana’ya geçmiştir. Türklerin zihnindeki mağaranın dişiliği ve yaratıcılığı, Dede Korkut Hikâyeleri, Battal Gazi Destanı, Bozkurt Destanı gibi Türk destanlarında ve anlatılarında somut şekilde görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Kutsal ruhların mekânı olan dağ, Türklerin ölüm tasavvurlarında oldukça önemlidir. Eski Türkler için ölüm, canın, ruhun yani tinin bedenden çıkması olarak tarif edilmektedir. İnsanın özü ruhtur ve insan fanidir. Türkler için ebedi olan yalnızca Tanrı’dır, Göktürk kitabelerinden bir örnek vermek gerekirse <em>“öd tengri yasar, kişi oglı kop ölüglü törümüş”</em> yani <em>“zamanı Tanrı takdir eder; kişi oğlu hep ölmek için türemiştir”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</em> Türklerin ölüm ve ata kültü inanışları, dağ kültü içindeki temel taşlardandır. Çünkü dağda yapılan törenler Gök Tanrı ile ilişkilendirilse de ata ruhlarına saygı sunmak adına da icra edilirlerdi. Türklerin bazı ata ruhlarına inançsal olarak fazla anlam yükledikleri de görülmektedir. Ölen kişinin ruhu bazen yarı tanrısal vasıflara da bürünmüştür. Bu düşüncenin etkilerini evliya/eren inancında da görmekteyiz. Evliya/Eren kültünün en önemli kaynaklarından birisi Atalar kültüdür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Eski Türkler, ölümü hastalık olarak görmekteydiler ve kötü ruhların etkisi ile gerçekleştiğini düşünmekteydiler. Bu sebeple onu yenmek için uyguladıkları dini ve tıbbi ritüeller vardı. Hastalıklara ve ölüme karşı kamlar büyüler yaparlardı. Ölümden korkup her ne kadar ölüme karşı tedbir alsalar da savaşta ölmek Türkler için en makbul olanıdır. Çin kaynakları, <em>“Tu-kiuların savaşta ölmeyi bir onur saydıklarını ve hastalık sonucunda ölmekten utanç duyduklarını”</em> aktarır. Türkler için ölümden kurtulmanın yollarından birisi de ruhların ölümsüzlüğü ve ata dağları inancı olmuştur. Kırgızların, Kemçik Çirgak yazıtında tasvir ettiği Kara Burun adlı cennet benzeri dağ motifi vardır. Yine yazıtta Altın bozkır tasviri de yapılan başka ölümsüzlük mekânı da vardır. Orta Asya’nın pek çok halkı tarafından ölümsüzlükle yorumlanan ve Çin yıllıklarında da bahsedilen dağlardan diğer iki örnekte, Kızıl Dağ ile Mu-ye dağıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Dağlar kurban sunmak için su kenarları ve mağaralarla birlikte oldukça önemli mekanlardır. Türkler, Gök Tanrı’ya kurban sunmak için dağlarda kurban kesmekle beraber, dağın şahsına da kurbanlar sunarlardı. Bu da dağlara ayrı bir kutsiyet kazandırmaktadır. Dağların isimlerini zikrederken kullanılan ulu, Tanrı, ata gibi sıfatların kullanılması da tamamen dağa yüklenen bu kutsallıktan olmuştur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<h2><span>2. Anadolu’da Buluşan İzler ve Tunceli Yöresi</span></h2>
<p>Anadolu’da bugün hala eski kadim geleneklerin ve dinlerin yansımalarını görebiliriz. Kandaş topluluklarda, iç içe geçmiş kültürel gruplarda ve bir arada yaşayan farklı kültürlerdeki etkileşim neticesi ile eski tarihi izler farklılaşsa da temel dayanak noktalarını halen bizlere işaret etmektedir. İnançsal değişimler ve coğrafi değişimler gibi tüm etkenler, kültürün yaşayan olgusu içinde şekil almış ve şekil vermiştir diyebiliriz. Söz konusu olan noktada yaşayan tarihi izlerin öznesi olduğumuzu unutmayalım.</p>
<p>Türkler, Anadolu’yu yurt tuttukları XI-XII. yüzyıllarda karşılaştıkları bazı dağ ve tepelere kutsiyet yüklemeye başlamışlardır ve bu yerler dağ kültüne dâhil olmuştur. Eskiden olduğu gibi bu yeni yurttaki dağlarda kutsal mekanlar olmuştur, ancak artık İslami bir görünüm altında yeni bir şekil almıştır ve İslam’la bütünleştirilmiştir. Söz konusu inançsal motif Alevi Bektaşilerde daha belirgin olarak görülmektedir. Bu kutsallık Eski Türk kadim inançlarından atalar kültüyle harmanlanmış ve İslami kimlikle birlikte evliya kültü ile birleşerek sürmüş ve sürmektedir. Evliya menakıpnameleri ve destanlar üzerinde yansımaları görülmüştür; Dede Korkut Hikayeleri, Danişmendname, Köroğlu Destanı gibi yazılı ve sözlü birçok halk anlatısında dağ motifi yer etmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</p>
<p>Dede Korkut Hikayelerinde Oğuzların dağları nasıl kişileştirdikleri açıkça örneklenmiştir. Oğuzlar kutsal dağlarla konuşurlar, dileklerde ve dualarda bulunmakla birlikte şifa isterler. Dağ üzerine Oğuzların yeminler ettiği görülür. Dağlara selam verip ses vermelerini isterler. Son olarak Oğuzların dağların yaşlanıp yıkılmasından da korktukları anlaşılmaktadır. Bu sebeple dağlara devamlı esenlikler dilerler. Dede Korkut Hikayelerinin saf öykülerden çok öte bir anlam barındırdığını bilmekteyiz. O halde, bu hikayelerden de yola çıkarak, Türklerin İslamlaşma sürecinde ve öncesindeki dağ tasavvurlarını anlayabiliriz. Çünkü İslamlaşma sonrası Orta Asya’dan Anadolu’ya, Türkler için geçmişte olduğu gibi, dağların kişilik sahibi olduğu inancı ve saf taştan topraktan ibaret olmadığı düşüncesi devam etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Anadolu’ya göçen Türkler eski yurtlarındaki birçok coğrafi isimleri de taşımışlardır. Taşınan bu isimlerde, dağ isimleri de mevcuttur. Bunun yanı sıra inançsal ve mitolojik tasavvurlarındaki sembolleri de yeni dağlarına giydirmişlerdir. Hayatın kaynağı olarak görülen ve yıkılışının dünyanın sonu olacağına inanılan, göğü destekleyen kozmik Kazıklık Dağı Batı Anadolu’daki Kaz Dağlarına evirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Kaz Dağları, Batı Anadolu Alevileri olan Tahtacılar için çok kutsal bir mekandır. Tahtacılar yedi yılda bir bu kutsal mekânı gezerler ve hacı olurlar. Yine Kaz Dağları’nın tepesinde kutsal olduğuna inanılan bir taşta bulunur. Kaz Dağları’nda birçok eski Türk inancı unsurlarına rastlamak mümkündür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>İslamlaşma ile dağın kutsal ruhu evliya ruhu ile birleşmiştir, bunu İslam dininin kadim kültürlerle harmanlanıp yeniden yorumlanmasının örneği olarak görebiliriz. Anadolu’nun birçok noktasında olduğu gibi, Tunceli yöresi özelinde de bu motifin en belirgin örneklerini bulabiliriz. Tarihsel ismi Dersim olan Tunceli, Doğu Anadolu bölgesinde Erzincan, Elâzığ ve Bingöl vilayetleriyle komşudur. Dağların, akarsuların ve ormanlık alanların yaygın olduğu bir coğrafyadır. Bölgenin tarihi MÖ 5000’lere kadar gitmektedir. Halkın çoğunluğu Alevi inancına mensuptur. Yörede Alevi halkça kutsal kabul edilen ve her biri kadim izler barındıran birçok mekân ve gelenek vardır. Düzgün Baba dışında bunları örneklemek gerekirse; Ovacık ilçesinde bulunan, Munzur Baba Efsanesi, Munzur Suyu ve Munzur Dağı oldukça büyük dini öneme sahip yerlerden birisidir. Su-nehir kültü, dağ kültü ve evliya kültünün motiflerini taşıması bakımından değerlidir. Yine diğer ilçelerdeki, Sultan Hıdır, Sarı Saltuk, Ağuiçen (Ahu-içen), Gömülgen, Gola Çetu ve Ana Fatma önemli ziyaret yerleridirler.</p>
<p>Ayrıca yöre köylerinin ekseriyetinde, yerel ziyaret mekanları mevcuttur. Tepe, kaya, akarsu ve ağaç üzerinde görülen bu inanışlar şüphesiz ki kadim geleneklerin mirasıdır. Bölge üzerinde yapılacak kültür tarihi çalışmaları için çok önemli veriler mevcuttur. Her köyde karşımıza dağ kültü veya ağaç kültünden yansımalar bulacağımız gibi Şamanist ritüellere ait motiflere de şahit olmamız oldukça mümkündür. Eski Türklerin gök, dağ, akarsu, kaya, ağaç ve ateş için sundukları kurban ritüellerinin benzeri olarak, Tunceli yöresinde de kutsal kabul edilen dağ, nehir, ağaç ve kayalara kurbanlar sunulur. Bu bağlamda Munzur ve Düzgün Baba bu tür ritüellerin önemli merkezlerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>19.yy. sonlarında yöreye seyahat eden Ermeni bir seyyah Antranik, yöredeki halkın inançlarıyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır; <em>“Dersimliler aynı zamanda güneşe, aya, çeşitli parlak yıldızlara (gezegenler), şafağa, günbatımına, havanın çeşitli durumlarına, her birine birer anlam yükleyerek huşuyla taparlar. Aynı şekilde ateşe, suya, toprağa, taşa, oduna, bitkiye ve ağaca vs. de inanır, tapınırlar”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></em> . Seyyah, yöre Alevilerinin inançları gereği tabiata olan saygılarını ve beraberinde gerçekleştirilen inançsal ritüelleri, tapınma olarak yorumlamıştır. Yine de bu ifadeler, İslamiyet öncesi motiflerin Tunceli yöresindeki yansımasını göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Munzur Çayı ve çayın kaynağı olan gözeler, Tunceli yöresi insanlarının inancında önemli bir merkezdir. İnsanlar yılın belirli zamanlarında gözelere gelerek kurbanlar keser, mumlar/çıralar yakarlar, dileklerde ve dualarda bulunurlar. Munzur Çayı’nın kutsallığına zarar verecek hareketlerden sakınırlar. Akarsuyun kirletilmemesine özen gösterirler. Munzur Çayı’nda bulunan alabalıkları da kutsal sayarlar. Yine Munzur’un güzergâhında bulunan köylerde de insanlar, zaman zaman su kenarına gidip dua ederler ve eski Türklerdeki saçı mahiyetinde lokmalar sunarlar. Ayrıca Tunceli’de bulunan Zel Dağı ve dağ altından geçen Kutu Deresi de kutsal sayılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Türklerde ve Moğollarda suyun kutsallığının çok güçlü olduğu bilinmektedir. Suyu kirletmemeye özen gösterirler, Munzur’a sunulan hürmetin benzerini sunarlardı. 10. yüzyıl başlarında İdil Bulgarlarına elçi olarak giden İbn Fadlan, Oğuzların suya göstermiş olduğu hürmete şahit olmuştur. İslam inancında suyla sürekli temasın makbul olmasından dolayı, Türklerin suyu kirletmemek adına göstermiş oldukları hassasiyeti yadırgamıştır. İbn Fadlan’ın da aktardığı gibi bazı Türk boyları, suyu kirletmeme adına fazla suyla temas etmezlerdi. Aynı şekilde yabancılarında suya hürmet göstermelerini beklerlerdi. Nitekim İbn Fadlan yabancıların geceleri gizlice veya Türklerden uzakta yıkandıklarından bahseder<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Tunceli yöre insanlarından bazıları inançları gereği güneşin doğuşunda güneşi selamlar, dualar eder, güneş ışıklarının yansıdığı kaya ve taşlara hürmet gösterip öperler. Güneşe ve kayalara karşı gösterilen hürmet kadim geleneklerin somut izleridir. Benzer uygulamaların Hunlar döneminde de gerçekleştirildiğini biliyoruz. Kadim Türk inancının ana kültlerinden olan ağaca hürmetin somut örnekleri Tunceli’de oldukça yaygındır. Büyük heybetli ağaçların dibinde kurbanlar kesilmesi söz konusudur. Bu tarz ağaçlar kutsal mekanlar olarak kabul görür ve ant içme yerleridirler aynı zamanda. Bu kutsal mekanlarda çocuklar sünnet edilir. Bu uygulamayla da İslami sünnet ritüelinin, ağaç kültü ile ilişkilendirildiğini görüyoruz. Yine birçok Alevi yöresinde olduğu gibi Tunceli’de de insanlar yaz aylarında güzel kıyafetler giyerek, topluca ormanlık alanlarda dolaşıp çeşitli ilahiler ve deyişler söylerler. Bu etkinlikler sırasında ormanlık alandaki kutsal ağaçlara çaputlar bağlanır, kurbanlar kesilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>İslam öncesi Türk kültüründe ateş ve ateşin yakıldığı ocağın kutsallığı önemli bir yer tutar. Ateş ve ocak kültü büyük ölçüde İslam sonrası da devam etmiştir. Gerek Sünni gerekse Alevi Anadolu Türklerinde ocak ve ateş halen kutsaldır, kirletilmemeye ve saygısızlık edilmemeye dikkat edilir. Tunceli’deki ziyaret mekanları başta olmak üzere mezarlıklarda ve önemli dini yerlerde çıralar yakılır. Ayrıca Anadolu genelinde de görülen, ateşe pislik atılmamasına dikkat edilir, söndürülürken özen gösterilir. Adeta ateş canlı bir varlıkmış gibi incitilmemesine dikkat edilir. Bütün bu inanış eski geleneklerin izleridir. Türkler için ateşin kutsallık kazanmasıyla ateş ve ocak üzerindeki (ağaç, su vb. olduğu gibi) kalıplaşmış inanışlar külte dönüşmüştür. Ateş ve ocak iyesi kadınla özdeşleştirilmiştir. Ateşe daha çok kadın olarak bakılmış ve “ot ana” gibi adlandırılmalar yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Tunceli halk inancında mezar ve atalar kültü de oldukça kuvvetlidir. İnsanlar, ölülerini imkanları varsa kutsal gördükleri alanlara gömerler. Bu alanlar genellikle ormanlar, kaya dipleri veya dağ tepeleri olur. İnsanlar mezar ziyaretlerinde kurbanlar keser. Bu ritüellerin ata ruhlarını memnun etme geleneğinden geldiği anlaşılabilir. Yine yuğ töreni benzeri, cenaze defninden sonra belirli zamanlarda mezarlıklarda düzenlenen, lokma dağıtılması ve yemek verilmesi adetleri söz konusudur. Bu uygulamalar genellikle ata ruhlarına olan saygının ve hürmetin göstergesidirler. Bu kadim gelenekte Alevilik içinde sürmektedir. Yine Anadolu genelinde Sünnilerde de ölü aşı verme adetleri görülür, bunlarda geçmiş geleneklerin İslam’a aktarılanlarındandır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<h2><span>3. Düzgün Baba Efsanesi ve Düzgün Baba Dağı’ndaki Motifler</span></h2>
<p>Düzgün Baba Dağı Tunceli kent merkezi ile Nazımiye İlçesi arasında kalmaktadır ve yüksekliği yaklaşık 2097 m’dir. Düzgün Babanın kabri ve çile mağarası bu dağdadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Özellikle yaz aylarında, birçok farklı yerlerden gelen insanlar kurban ve adaklarını burada sunarlar. Düzgün Babanın makamı dağın zirvesindedir, insanlar makamı ziyaret edip etrafında dönerler, dileklerde ve dualarda bulunurlar. Daha aşağı kısmında kurban kesilen ve kesilen hayvanların boynuzlarının yığıldığı kaya vardır. Bu noktada mumlar yakılır niyazlar ve dualar edilir, cemler yapılır. Ayrıca çile mağarasında da cemler ve inançsal ritüeller gerçekleştirilir.</p>
<p>Düzgün Baba’nın efsanesi: Düzgün Baba’nın asıl adı Şah Haydar (Ak Haydar)’dır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Tunceli yöresine yolladığı halifesi Seyyit Mahmud-i Hayrani (Kureyş Baba) ‘nin oğludur. Düzgün baba efsanesi anlatılarda ufak farklılıklar taşısa da genel olarak şöyledir, Şah Haydar (Düzgün Baba), kışın hayvanlarını otlatırken her zaman doymuş ve besili olarak eve getirir. Bir gün babası Seyyid Mahmud-i Hayrani bu durumu merak eder. Şah Haydar ve hayvanlarının bulunduğu yere gider onu takip eder, görür ki Şah Haydar çubuğunu hangi meşe ağacına değdirse hemen filizlenir ve hayvanlar bu taze filizlerden beslenir. Duruma hayret eden babası görünmeden geri dönmek isterken, bir keçi üst üste üç kez hapşırır. Şah Haydar da keçiye dönüp ne oldu babam Derviş Mahmud’umu gördün der ve arkasını döndüğünde babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür. Şah Haydar babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için çok utanır. Düzgün Baba Dağı olarak bildiğimiz dağlara doğru kaçar ve rivayete göre burada üç adımının izini taşıyan taşlar vardır. Şah Haydar bu dağı mekân tutar. Annesi meraklanır ve babasından müritlerini yollamasını ve onu aramasını ister. Talipler, Şah Haydar’ın yanına varır ve onu çile mağarasında ziyaret ederler ve anne babasına sunduğu hürmet ve selamı getirirler. Durumu iyi, bir sıkıntısı yok manasında olan düzgündür derler ve Şah Haydar artık Düzgün Baba olarak anılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</p>
<p>Evliya/Eren kültünün kaynağında kamların izleri de görülmektedir. Eski Türk dininde kamların Tanrı ve ruhlar alemiyle iletişim kurabilmesi onları ayrıcalıklı kılmıştır. Din adamlığı ve şifacılık görevlerinin yanı sıra, toplumun önderi ve rehberi olma durumları da söz konusudur. Bütün bu vasıflar kamlara mistik bir kişilik kazandırmıştır. Tanrı ve ruhlarla iletişim kuran kam, İslamlaşma ile birlikte veli, evliya, eren olmuş, Allah ile insan arasındaki ilişkiyi sembolize eden konuma gelmiştir. Erenlik Allah’ın özel kullarına tanıdığı makamdır. Tıpkı kamlarda olduğu gibi çeşitli kerametlere sahip olan erenler, kendi içlerinde güç bakımından belirli mertebelere ayrılırlar. Kamlar ve erenler inançsal olarak birçok benzer noktada buluşmaktadır. İkisinde de doğaüstü güçler vardır, ancak Tanrı’nın izniyle bunları kullanabilirler. Eski Türk inancında yer alan kam, günümüzde eren, evliya, veli vb. inanç motifleri adı altında varlığını sürdürmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Eski Türk inançlarındaki motifler bazı farklılıklar olmakla birlikte İslam’ın içerisinde de sürmektedir. İslamlaşmayla birlikte harmanlanan eski inançlar Anadolu Aleviliğinin ana omurgasını oluşturur. Söz konusu eski ve yeni harmanında dağ, evliya kültüyle birleşmiştir. Eski Türklerin atalarının kabirlerine ev sahipliği yapan mukaddes dağ tasavvurları, İslamlaşma sonucu evliya isimleriyle anılır olmaya başlamıştır. Dağ kültü evliya kültüne dahil olmuş, motiflerini bu kült altında sürdürmüştür. Eski Türklerin Ata olarak zikrettikleri dağ kavramı, Anadolu’da İslam motifleriyle buluşup Baba olarak anılmaktadır. Bu yaklaşımla Düzgün Baba’da dağda yaşamış ve dağda sır olmuştur. Dağın her bir noktasında Düzgün vardır ve dağ düzgün, düzgün de dağ olmuştur adeta. Çünkü dağdaki motifler bir evliya kültü motifi olmaktan öteye evirilmiştir. Bu noktada evliya kültünün arka planına eğilmek daha sağlıklıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Bu efsane üzerinden hareket edip meseleyi yorumlamak eksik kalacaktır. Tunceli Aleviliğinin inançsal ritüellerinin barındığı bu dağda, bir sürü motif vardır. Öncelikle ziyaret sadece Düzgün Baba’nın kabrine yapılmaz, kutsal mekânın tamamında bulunan dini yerlere temas edilir. İnançsal ritüelin tamamlanması için tüm bu kutsal noktalara gidilmelidir. Yani bu noktadan Düzgün Baba’ya baktığımızda, dağ kültü ve evliya kültü beraberinde kaya, atalar, oba, ateş ve su külleri gibi farklı motifleri de barındırır. Düzgün Babanın efsanesinde gördüğümüz gibi, bir oğulun babasına adıyla hitap etmekten utandığı için kaçıp dağa sığınması, sadece tüm inançsal motiflerin üzerindeki bir hikayedir. Asıl üzerinde durulması gerekilen nokta, dağdaki inanç uygulamaları ve inançsal ritüellerin tarihsel arka planıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Bunlardan, kaya/taş kültü Eski Türk inanç sistemindeki Yer-su’ların içerisindedir. Bu kültü çoğu noktada atalar ve dağ kültüyle beraber görmekteyiz. Tunceli’nin Eski Türk inançlarıyla benzer motifler barındırdığı yerlerinden birisi olan Düzgün Baba Dağı’nda, üzerine yeminler edilen ve Düzgün Baba’nın ruhunu/gücünü barındırdığına inanılan kayalıklar vardı. Bu kayalıklara hürmet edilir, üzerine yeminler edilirken kimi zamanlar beddualar içinde de kullanılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Taşların birçok eski kadim inançlarda sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü ifade ettiği bilinmektedir. Eski Türklerin de taş için ebedi sonsuz mânâlarındaki <em>Bengü</em> ve <em>Mengü</em> dediklerini biliyoruz. Özellikle eski çağlarda Altaylardaki toplulukların farklı yapılara sahip kayalara özel anlamlar yüklendiğini bilmekteyiz. Yine ölü mezarlarını taşlarla, taş heykellerle ve balballarla donatmak da kadim İç Asya adetlerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>Kaya/taş eski Türklerin yaratılış efsanesinde büyük öneme sahip bir motiftir. Tanrı’ya karşı suç işledikten sonra suya düşen “kişi” boğulmak üzereyken Tanrı’ya yakarır, yakarışı duyan Tanrı’nın “yalçın kaya olsun” emri ile sudan kaya yükselir ve insan bunun üzerinde yaşamaya başlar. Kaya insanın hayatını kurtarmıştır. Kayanın barınak ve korunak olma rolü bazı farklılıklarla beraber yaratılış efsanelerinde yer almıştır. Yine Uygurların Göç Destanı da kayanın önemini ve kutsiyetini anlamak bakımından güzel bir örnektir. Uygurların, bolluk ve bereket kaynağı olarak görülen Kutlu Dağ kayalıkları, Çinlilerin isteği doğrultusunda parçalanıp Çinlilere verilir. Bu felaketlere sebep olur. Kıtlık baş gösterir ve dağlardan, taşlardan, hayvanlardan, bebeklerden “<em>göç, göç, kaç!”</em> diye sesler gelir. Bunun üzerine göç başlar ve halk üç kola ayrılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<p>Yine oba kültü de dağ ve atalar kültüyle ilişkilendirilebilinecek motiftir. Eski Türk inancında ve kültüründe olan obalara, Tunceli yöresinin birçok yerinde rastlanır, insanların dilek dilemek için taşları üst üste koydukları görülür. Düzgün Baba Dağı’nda da oba kültüne ait izler mevcuttur. Yörede Düzgün Baba Dağı’na bakan köylerde taş yığınlarına taş ekleyip, dua edildiği görülür. Bu yığınlar ve yığınlara yapılan hürmet oba kültü örneklerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Oba kültüne dair bilinen en eski işaretlerin Altaylarda olduğu ve 6 bin yıllık geçmişe sahip oldukları tespit edilmiştir. Eski Türkler, Orta Asya’da obanın yanından geçerken dağın ruhu hürmetine taş koyarlardı ve kanlı-kansız (saçı) kurbanlar sunarlardı. Düzgün Baba ve Anadolu’daki benzeri uygulamaların bu geleneğin ürünü olduğundan şüphe yoktur. Ayrıca evliya mezarlarının da bizzat oba olduklarını söyleyebiliriz, Düzgün Baba’da mezarın üzerine taş koyup duada bulunmak aslında birer oba ritüelidir. Birçok evliya mezarında aslında gerçekten ölü olmadığı, sadece o şahsın ruhu hürmetine makamlar, yani mezar türü yapıların yapıldığı bilinmektedir ki bunlar da esasında oba örneğidir. Örneğin Düzgün Baba’nın mezarına Düzgün’ün makamı da denilir, yaygın inanışa göre Düzgün Baba’nın mezarı yoktur, çünkü o ölmemiştir, sadece sır olmuştur. Yine benzer şekilde Kazaklar da obaları, <em>arvagı</em> denilen güçlü kahraman mezarları olarak tarif ederler<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Kurban boynuzlarının özel hürmet görmesi ve ev ya da ağaç gibi yerlere asılması, birçok Türk boyu için söz konusudur. Tunceli’de de kurbanların boynuzları ev, ağaç veya kaya üzerlerine bırakılır. Düzgün Baba’da benzer şekilde kaya üzerine kurban boynuzlarının yığılması uygulaması söz konusudur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Benzer ritüellere Göktürk döneminde de rastlanılmaktadır. Kaynaklar Göktürklerin Min Bulak şehri yakınlarında yüksek dağ tepelerinde, adak taşlarının varlığından söz eder. Bu kayaların mezar alanlarının içinde ve yakınlarında olması da ayrıca Düzgün Baba ile benzer önemli bir noktadır. Adak taşlarının üzerinde kurban edilen veya avlanılan hayvan motiflerinin resmedildiği de görülür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’daki boynuzların bırakıldığı kaya üzerinde çaputlar bağlanır ayrıca çıralar yakılır. Ateş daha çok Zerdüştlük ile ilişkilendirilse de arındırıcı ve Tanrı’dan dilek dileme aracı olarak kullanılması bakımından Eski Türk ateş kültüyle bağlantılıdır. Düzgün Baba Dağı’nda çıralar yakılır, niyazlar yapılır. Yine yörenin ekseriyetinde ateşin kirletilmemesine dikkat edilir. Eski Türkler ateşi ve ocak iyesini, <em>ot-izi</em>, <em>od tengri</em>, <em>ot-ene</em> gibi isimlendirmelerle anmıştır. Türk kültüründeki ateş ve ocak iyesi, ateşin sahibi olarak görülür. Bu iye, insanları kötülüklerden ve hastalıklardan korur. Ocak hanenin en önemli unsuru olma görevindedir. Ateş ruhları iyi ruhlar arasında kabul edilir. Kötü ruhlara karşı, insanlar için mücadeleye girdiğine inanılır. Özellikle Hakas ve Tuva Türklerinde bu inanış yoğundur. Bu toplulukların ateş ruhunu birebir insani vasıflarla kişileştirdikleri de görülür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79717" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79717" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/D%C3%BCzg%C3%BCn-Baba.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Düzgün-Baba.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Düzgün-Baba-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Düzgün Baba’da kurbanların boynuzlarının bırakıldığı kaya.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Ateş kültü, atalar kültü ile de ilişkilidir. Ateş kültü bünyesinde ocak kültünü de barındırır ki Alevilikte ocak önemlidir. Dini önemi yüksek olan ocak, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehlibeyt soyu ile pirlerin yolunu ve tarikatını simgeler. Yine Alevilikte ziyaret yerlerinin ocak olarak anılması da söz konusudur. Türk mitolojisi içinde ocağın ata ruhlarının barındığı yerlerden birisi olduğu düşüncesi vardır. Alevilikteki ocak/ocaklık kavramlarının buradan geldiği bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>. Tunceli yöresinin genelinde ateşe hürmet edilir ve saygısızlık yapılmamaya dikkat edilir. Ocak karşısında yeminler edilir. Yine kurban merasimlerinde ateş/çıra yakılır. Düzgün Baba Dağı’ndaki inançsal ritüellerden birisi olarak, bazı özel noktalarda çıra yakılması söz konusudur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’nın çile hanesi olan mağara, dağdaki önemli ziyaret noktalarından birisidir. Mağara içinde cemler, niyazlar ve birçok ibadet ritüeli uygulanır. Ayrıca mağara insanın dünyaya gelişi ile de ilişkilendirilen bir külttür. Alevi inancında tarikat ehli din adamları çile çekip, dünyevi hazlardan sıyrılıp adeta tekrar doğar. Düzgün Baba’da bunu mağarasında gerçekleştirmiştir. Bu mağarada çocukları olmayanlar dileklerde bulunur. Bunu, mağaranın yaratıcı güce sağladığı aracılığa dair, eski inanışların bir göstergesi olarak görebiliriz. Nitekim Gök Türklerin türeyişi ile ilgi Çin kaynaklarında bulunan rivayetler de dağ ve mağaralarla ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün’ün mağarayı çile hane olarak seçmesi önemli bir detaydır. Burada insan, mağara ile fiziksel korunak ilişkisinden sıyrılıp, zihinsel korunak ilişkisine geçmiştir. İnsanların dünyevi işlerden sıyrılıp kendini dinleme ve yeniden anlama sürecini yaşadığı yer olmuştur. Bu kamlar için de geçerliydi, Anadolu dervişleri için de geçerliydi ve hatta unutmamak gerekir ki Hz. Muhammed de ilk vahyi alırken Hira mağarasında inzivadaydı. Ata ruhlarının mekânı mağaralar gizli alemlere geçişinde yerleri olmuştur. Kamlar mağaraları farklı alemler arası geçişte kullanırdı. Eski Türklerin ata ruhlarının mekânında kurbanlar sunup, dileklerde bulunduklarını biliyoruz, günümüzde Düzgün Baba’nın çile mağarasında benzer ritüellere ev sahipliği yapmakta. Yani burası Düzgün atanın mekanıdır diyebiliriz<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’da kutsal bölgeye girildiğinden itibaren, eskiden daha uygulanır olduğu bilinen, ancak günümüze pek riayet edilmeyen, yalınayak yürüme adeti söz konusudur. İnsanlar Düzgün Baba’nın mekânında ayakkabılarıyla gezmezler, dağda yaptıkları ibadet ve eylemleri çıplak ayakla gerçekleştirirler<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>. Burada kutsal alanın tüm insani vasıflardan sıyrıldığını yani evliya mekânı olmaktan da öteye gittiğini söyleyebiliriz. İnançsal açıdan böyle bir kutsal alan tanımını, evliya kültünden daha fazla motifler barındırıyor olmasına bağlamak gerekir. Türklerde İslam öncesinde, ata mezarlarına ev sahipliği yapan dağların kutsallığının korunmasına çok dikkat ederlerdi. Yabancıların kutsal dağlara, ata mağaralarına tacizlerde bulunması hoş karşılanmaz, hatta çoğu kere bu durum, savaş sebebi sayılırdı. MÖ 79 yılında Hunların, kutsal alanlarını ve mezarlarını taciz eden Moğol O-Huanlar’a savaş açması hadisesi bu duruma bir örnektir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>.</p>
<p>Dağ kültü, atalar kültü, mağara kültü, kamlık vb. eski Türk inancından kalma kültlerin, İslam içinde yeniden konumlanması noktasında, evliya/eren kültünün rolü büyük olmuştur. Yine Düzgün Baba benzeri evliya/eren kültünün Anadolu dışında, Orta Asya’da da oldukça geniş yansımaları vardır. Bunlara örnek vermek gerekirse; Kazakistan’ın Çimkent şehrindeki Ukaş Ata, temizliğin ve suyun iyesi olarak görülür. Otrar bölgesindeki Arıtsan Bab/Arslan Baba da keza su ve temizlikle anılır ve Hz. Muhammed’in emanetlerini Ahmet Yesevi’ye veren kişi olarak saygı görür. Ahmet Yesevi müritlerinden olan Kurban Ata da bilindik evliyalardandır. Genelde Ahmet Yesevi ile ilişkilendirilen bir evliya/eren kültü oldukça yaygındır. Bu evliyalar da Düzgün Baba gibi çeşitli insanüstü meziyetlere sahip olmakla birlikte, çeşitli kültlerin etrafında birleştiği figürler olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<h2><span>SONUÇ</span></h2>
<p>Tunceli yöresinin tarihsel ismi olan Dersim, gümüş kapı demektir. Bu coğrafya, vadileri, dağları ve geçitleriyle, Anadolu’nun iç kesimlerinden doğuya açılan, doğal bir kapı görevi görmektedir. Türklerin Anadolu’ya ilk akınlar yaptıkları erken devirlerde ve 11. yüzyılda yurt tutmak için geldikleri zaman, bu gümüş kapıyı, öncülleri tüm halklar gibi kullanmışlardır. Hititler, Persler, Romalılar ve daha eskileri için gümüş kapı ne ise, sonra gelen Ermeniler, Araplar, Kürtler ve Türkler için de oydu; aşılması zor dağlar, geçitler ve bir o kadar da korunaklı saha. Tunceli coğrafyası, gelip geçen kültürleri muhafaza etmiş ve harmanlamıştır. Tunceli kültüründe birçok eski kültüre ait izler mevcuttur. Tunceli, Türkler açısından Babai isyanlarından beri hareketli bir alandır. İsyan sırasında birçok kişi Tunceli dağlarına sığınmıştır. Yine Osmanlı-Safevi mücadelesi esnasında, pek çok Alevi-Kızılbaş Tunceli’nin dağlık bölgelerine gelmiştir. Bu noktada insanlar için dağların koruyuculuğu ve kutsiyeti pekişmiş olacaktır.</p>
<p>Tunceli coğrafyasında pek çok eski geleneğin izleri, diğer coğrafyalara nazaran daha belirgindir. Çalışma konumuzun merkezindeki dağ motifini, Muğla yöresi, Kaz dağları ve Toroslar gibi Anadolu’nun pek çok noktasında görmekle birlikte, Tunceli yöresinde daha somut olarak görüldüğünü düşünmekteyiz. Bilindiği gibi Alevi-Bektaşi inancında tabiat kutsaldır ve tabiat varlıkları insanlarla hemen hemen bir tutulur. Bu düşünce eski Türk inançlarının bakiyesidir. Bu bağlamda dağ/tepe kutsallığı, yörede köylere kadar sirayet etmiştir, birçok köyde adaklar adanan çeşitli dini ritüeller sergilenen kutsal dağlar vardır. Düzgün Baba, bu dağların ve Tunceli yöresi evliya kültlerinin hiyerarşik anlamda zirvesindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, Düzgün Baba Dağı’ndaki tüm inançsal ritüeller ve inanışlar gösteriyor ki burada, bir evliya/eren kültünden fazlası vardır. Bunun göstergesi olarak şunu söylemek gerekir ki inançsal ritüeller sadece Düzgün Baba’nın makamına yapılmaz, yapılan tüm inançsal ritüeller neredeyse makamın ziyaretiyle aynı önemdedir. Düzgün Baba insan ve tabiatın, insan ve Tanrı’nın, son olarak insan ve insanın birleştiği-buluştuğu kutsal bir semboldür. İnsanın kendisinden yüce bir varlığı tanıması ve ona hürmet edip, kültür dairesi içerisinde önemli bir vasıf kazandırması çok değerlidir. Bu doğal varlık büyüklüğü ve görkemiyle birlikte Tanrı ile ilişkilendirilmiş, Tanrı’ya ulaşma, kendini duyurma açısından yakın bulunmuştur. Yine ataların kabirlerini taşıyan ve evliyalara sahip çıkan da dağdır. Üstünde kutsalları barındırır; dağın üzerinde yaşayan canlılar kutsaldır, bunun en belirgin örneği dağ keçileridir. Dağ keçisi/Geyik motifi, kadim geleneklerden birisidir ve Tunceli yöre halkı içinde kutsaldır, avlanmazlar. Yine dağ başında bulunan kimi ağaçlar da kutsaldırlar. Binlerce yıl önceki kutsal dağ motifinden günümüze temelde pek bir değişiklik yoktur. İnançsal ve coğrafi değişimlerle birlikte, kültürel çeşitliliğin artması, geleneksel kodların hala muhafaza ediliyor olmasını engellememiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur KÖSE</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi, onurkose62@gmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 2019</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>AKGÜN, Engin, (2007). “Şamanist Türk Halklarında Kurban Sungusu ve Kendisine Kurban Sunulan Varlıklar”, <em>Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi</em>, S. 1 (2), ss. 139-153.</span></div>
<div><span>Antranik, <em>Dersim Seyahatname</em>, çev. Payline Tomasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>ARSLAN, Yusuf, (2017). “Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı”, <em>Milli Folklor</em>, S. 115, ss. 51-62.</span></div>
<div><span>BARS, Mehmet Emin, “Türk Destanlarında Mağara Kültü Üzerine Bir Değerlendirme”, <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</em>, C. X, S. 52, 2017, ss. 75-82.</span></div>
<div><span>BARS, Mehmet Emin (2018). “Şamanizmden Tasavvufa Şamandan Sufi/Veliye Değişim/Dönüşümler”, <em>Türkbilig,</em> S. 36, ss. 167-186.</span></div>
<div><span>BAYAT, Fuzuli, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>BAYAT Fuzuli, (2006). “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, <em>Folklor/Edebiyat</em>, C. XII, S. 46, ss. 47-60.</span></div>
<div><span>ÇETİN, İsmet, (2007). “Türk Kültüründe Bab (Baba)/ Ata Geleneği”, <em>Milli Folklor</em>, 76, ss. 73-75.</span></div>
<div><span>DENİZ, Bekir, (2008). “Batı Göktürklerin Başkenti: Min Bulak”, <em>Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi</em>, I, ss. 95-125.</span></div>
<div><span>DENİZ, Dilşa, <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em>, İletişim Yayınları, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>ERSOY, Ruhi, (2002). “Türklerde Ölüm Ve Ölü İle İlgili Rit ve Ritüeller”, <em>Milli Folklor</em>, S. 54, ss. 86-101.</span></div>
<div><span>GÜVEN, Kenan, <em>Tabiat Güzellikleri ve Kültürel Değerleri ile Tunceli</em>, AKM Yayınları, Ankara 1991, C. LII.</span></div>
<div><span>HASSAN, Ümit, <em>Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler</em>, Doğubatı Yayınları, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>IŞIK, Yüksel, <em>Bir Tutam Tunceli</em>, Tunceli Valiliği, Ankara 2012.</span></div>
<div><span>İNAN, Abdülkadir, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar</em>, TTK, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Eski Türk Dini</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980.</span></div>
<div><span>KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Türk Milli Kültürü</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2011.</span></div>
<div><span>KALAFAT, Yaşar, <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em>, AKM Yayınları, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>KUMARTAŞLIOĞLU, Satı, (2014). “Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri<em>”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi</em>, S. 43, ss. 175-190.</span></div>
<div><span>OCAK, Ahmet Yaşar, <em>Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri</em>, İletişim, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>OCAK, Ahmet Yaşar, “Eski Türkler’de Dağ Kültü”, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, C. VIII, ss. 401-402.</span></div>
<div><span>ÖGEL, Bahaeddin, <em>Türk Mitolojisi</em>, C. II., TTK, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>ÖGEL, Bahaeddin<em>, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>ROUX, Jean-Paul, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini</em>, Kabalcı, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>ŞEŞEN, Ramazan, <em>İbn Fadlan Seyahatnamesi ve Ekler</em>, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>TANYU, Hikmet, <em>Türklerde Taşla İlgili İnançlar</em>, Elips Kitap, Ankara 2007.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  İbrahim Kafesoğlu, <em>Eski Türk Dini,</em> Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980, s. 41-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Ahmet Yaşar, Ocak, <em>Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri</em>, İletişim, İstanbul 2015, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Fuzuli Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015, s. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Abdülkadir İnan, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar</em>, TTK, Ankara 1995, s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, <em>Folklor/Edebiyat</em>, Lefkoşa 2006, C. XII, S: 46, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ocak, <em>age</em>, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> İnan, <em>age</em>, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Jean-Paul Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini</em>, Kabalcı, İstanbul 2002, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> İnan<em>, age,</em> s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Ümit Hassan, <em>Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler</em>, Doğubatı Yayınları, Ankara 2015, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Mehmet Emin Bars, “Türk Destanlarında Mağara Kültü Üzerine Bir Değerlendirme”, <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</em>, Sinop 2017, C. X, S: 52, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Ruhi Ersoy, “Türklerde Ölüm ve Ölü İle İlgili Rit ve Ritüeller”, <em>Milli Folklor</em>, Ankara 2002, s. 54, ss. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2011, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 259, 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Engin Akgün, “Şamanist Türk Halklarında Kurban Sungusu ve Kendisine Kurban Sunulan Varlıklar”, <em>Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi</em>, İstanbul 2007, s. 1 (2), ss. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ahmet Yaşar Ocak, “Eski Türkler’de Dağ Kültü”, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, VIII, s 401-402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2001, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Hikmet Tanyu, <em>Türklerde Taşla İlgili İnançlar</em>, Elips Kitap, Ankara 2007, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Yusuf Arslan, “Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı”, <em>Milli Folklor</em>, Ankara 2017, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Antranik, <em>Dersim Seyahatname</em>, Çev. Payline Tomasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Yaşar Kalafat, <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em>, AKM Yayınları, Ankara 1995, s. 56,87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Ramazan Şeşen, <em>İbn Fadlan Seyahatnamesi ve Ekler,</em> Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Kalafat, <em>age,</em> s. 38,48,71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Satı Kumartaşlıoğlu, “Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri”, <em>Karadeniz Araştırmaları Dergisi</em>, Ankara 2014, s. 43, ss. 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Kalafat, <em>age</em>, s. 123,133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Yüksel Işık<em>, Bir Tutam Tunceli</em>, Tunceli Valiliği, Ankara 2012, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Kenan Güven, <em>Tabiat Güzellikleri ve Kültürel Değerleri ile Tunceli</em>, AKM Yayınları, C. LII, s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Mehmet Emin Bars “Şamanizm’den Tasavvufa Şamandan Sufi/Veliye Değişim/Dönüşümler”, <em>Türkbilig</em>, Ankara 2018, s. 36, ss. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi</em>, TTK, Ankara 1995, C. II, s. 437-438.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Dilşa Deniz, <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em>, İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Deniz, <em>age</em>, s. 160-161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 147-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Tanyu, <em>age,</em> s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Kalafat, <em>age</em>, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, s. 242-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Arslan, agm, s. 57-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref38" name="_edn38"><em><sup>[38]</sup></em></a> Bekir Deniz, “Batı Göktürklerin Başkenti: Min Bulak”<em>, Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi,</em> I, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Kumartaşlıoğlu, agm, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2,</em> s. 122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Kalafat, <em>age,</em> s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> İnan, <em>age,</em> s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Bars, <em>agm,</em> ss. 76-77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Deniz, <em>age</em>, s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> İsmet Çetin, “Türk Kültüründe Bab (Baba)/ Ata Geleneği”<em>, Milli Folklor</em>, Ankara 2007, s. 76, ss. 73.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Dininin Temel Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
“Rahmetli Hocam Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL’in Anısına Hürmetlerimle” Din; belki takip edilen kutsal yol, inanç sistemi, bir itikadın uyulması gereken kaidelerinin bütünü şeklinde tanımlanabilir. Ancak bunun dışında din kelimesinin pek çok manası ve değişik dini inançlara göre de bir tarifinin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Her insan şöyle veya böyle bir Tanrı’ya ya da dine inanır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a1185a9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Dininin, Temel, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Samanizm-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html">Eski Türk Dininin Temel Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span><strong><em>“Rahmetli Hocam Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL’in Anısına Hürmetlerimle” </em></strong></span></p>
<p>Din; belki takip edilen kutsal yol, inanç sistemi, bir itikadın uyulması gereken kaidelerinin bütünü şeklinde tanımlanabilir. Ancak bunun dışında din kelimesinin pek çok manası ve değişik dini inançlara göre de bir tarifinin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Her insan şöyle veya böyle bir Tanrı’ya ya da dine inanır. Bu kişinin yaradılışıyla alâkalı bir şeydir. Dinsiz olduğunu, Tanrı’ya inanmadığını söyleyenlerin (ateist) bile, kendi kafalarında veya düşünce dünyalarında meydana getirdikleri bir Tanrı inancı olmuştur. Bir Altay Türk atasözünde: İnsan Tanrısız, kürk yakasız, millet yasasız olmaz, der. Dolayısıyla din; insanları birtakım yüce fikirler etrafında toplayan, kanunlar çerçevesinde iyiliği öven, haksızlık, kargaşa ve adaletsizliği engelleyen bir kavram olmakla beraber; haram-helal, cennet-cehennem düşüncesiyle de toplumu iyilik yapmaya sevk eder<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Bu mefhum etnik toplulukların ve milletlerin eski çağlarda tabiatüstü güçlere duydukları hayranlıklarla başladığı için, bizim de her şeyden önce tarihin derinliklerine giderek, Türk milletinin gelenek ve görenekleriyle birlikte, yazılı olmayan törelerini de incelememiz gerekir. Ancak böylesine geniş bir çalışma neticesinde eski Türk dininin çerçevesi belirlenebilir.</p>
<p>Oldukça sık yer veya coğrafya değiştiren Türk milletinin gözden kaçmaması gereken bir vasfı da çok farklı dinleri benimsemesidir. Elbette Türklerin dışındaki milletlerden de ilk mensup oldukları itikatlardan vazgeçmeler söz konusudur. Fakat Türklerde buna daha çok rastlandığı inkâr edilemez. Bu bir zaaf mıdır, değil midir tartışılır; ama hakikat olan Türk’ün tanıştığı her dinle çok iç-içe olmasıdır. Temel dinler noktasından baktığımızda, Türk boylarının bazılarının Hristiyanlığa, bir kısmının Yahudiliğe, bir bölümünün de İslamiyet’e inanmasının yanı-sıra Budizm ve Manihaizm gibi felsefi inançlar da Türk dini hayatında önemli rol oynadı.</p>
<p>İşte biz burada tarihteki Türklerin esas dini olarak gördüğümüz, ancak isminin ne olduğunu maalesef tespit edemediğimiz, Kök Tengri itikadının temelinde nelerin yattığını belirlemeye çalışacağız. Her dinde bir tapınılan Tanrı ve bu Tanrı’ya ulaşmak için de bazı ibadet şekillerinin olduğu bir gerçektir ve eski Türk inanç sisteminde de herhalde Tanrı’nın birliğini kabul, namaz, kurban, oruç, hacc, ahirete iman, zekat ve sadaka gibi birtakım farzlar ile ona kulluk borcunu ödeme yolları var idi. Bununla beraber İslamiyet’ten evvel ortaya çıkmış Hristiyanlık, Yahudilik vs. Hâk dinlerin genel ilkeleri bile bugün ilk vahiy hallerinin çok dışında olduğu bir zamanda, elbette herhangi bir biçimde yazılarak günümüze ulaşmayan eski Türk dininin nasıl tatbik edildiğini tespit çok zordur.</p>
<p>Bunun yanı sıra yazılı ve sözlü kaynaklara baktığımızda, eski Türklerin tabiatta bazı gizli kuvvetlerin varlığına inandıklarına dair birtakım bilgilere de rastlamak mümkündür. Çünkü bunlar onlara göre kutsal (yani ıduk) idiler. Tabiat güçleri ve varlıklarına itikat ile hürmet ise, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Dolayısıyla fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, toprak, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve hadiselerine karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur, ama bunların içinde tapınılan tek bir yüce Tanrı vardır. Yani, insanlar bazan kendi yaptıkları nesneleri, bazan da yukarıda değindiğimiz üzere tabiat varlıklarını Tanrı yerine koymaya kalksalar da onların arasında daima bir büyük yaratıcı veya koruyucuya inanmışlardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. İşte buna binaen mesela ziraatçı kavimlerde daha çok bereket tanrıları olarak bazı kuvvetler bulunur. Savaşçı kavimlerde ise, zafer tanrıları birinci plandadır. Çoban topluluklarda hayvanların yavrulaması veya koyun kırkma zamanlarında özel törenler düzenlenirdi. Netice itibarıyla tabiat ve felsefi dinlerin bu gibi mahalli özelliklerine karşılık, yüksek dinlerde bütün cihana şamil olan hususiyetler vardır.</p>
<p>Türklerin dini diyebileceğimiz, ancak şimdiye kadar ismi hakkında bir belgeye rastlamadığımız, fakat kitabelerden yola çıkarak Kök Tengri inancı ya da dini olarak adlandırabileceğimiz bu itikattın temelinde; her şeyin yaratıcısı bir Tanrı’ya ve ölümden sonra yeni bir hayatın başladığına iman, öbür dünyada yiğitliklerin ve iyiliklerin mükâfatlandırılması, ölmüş atalara saygı, onlar ve Tanrı için kurbanlar kesilmesi gibi hususlar yatmaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Buna bağlı olarak, mesela Asya Hunları her yılın mayıs ayı ortalarında Kutlu Atalar Mezarlığında kurban keserlerdi ve burada, çok şey borçlu oldukları atalarını (eçü-apa) andıkları gibi, Tanrı’ya da ilerideki günlerin bolluk ve bereket getirmesi için yakarırlardı.</p>
<p>Buradaki ata mezarlığı ve yapılan kurban törenlerine başka bir pencereden de bakılabilir. Çünkü eski Türklerin yukarıda da vurgulandığı gibi varlıklarının sebebi olan Ulu Tanrı’ya yılın belirli bir gününde, önlerinde halkın en büyük yöneticisi durumundaki kağan bulunmak üzere, gidip kurban sunmaları bir nev’i Hacc ibadetini de çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Bu hususla birlikte eski Türk itikadıyla, düşüncesinde din ve millet uğruna savaşmak, en önde gelen erdemlerden birisi olduğundan, buna binaen Türklerde başlangıç yıllarında bir “Alplık” ve daha sonraki çağlarda da “Alp Erenlik” müessesesi mevcuttu ki, bu da Müslümanlıktaki Gaziliğe benziyordu. Bunun dışında eski Türk inancının din adamlarının fonksiyonel yönleri, mesela kamların keramet göstermeleri, dertlere deva olmaları, günümüzde İslamiyet’le özdeşleşen “veli” kültünün değişik bir tezahürü olsa gerek. Ancak İslamiyet’le birlikte bu ölmüş atalara karşı duyulan aşırı saygının yerini Hz. Muhammed, Ehl-i Beyt, evliyalar, kutsal mekânlar ve emanetler almıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Ayrıca Anadolu babaları ve dedelerinin çoğunun büyü-sihirden anladığına kaynaklar vurgu yapıyor. Dolayısıyla onlar bir yerde eski kam özelliklerini yansıtmaktadır. Fakat burada bir konuya dikkat etmek lazımdır. Kam veya şamanın göklere yükselmesi ya da yeraltına inerek Bay Ülgen ile Erlik’in huzuruna çıkması durumunu, peygamberlerin göğe yükselmeleri, meleklerle görüşmeleri ve ölüleri diriltmeleri gibi birtakım mucizeler ile karıştırmamak gerekir. Burada üzerinde durulacak şey, mucize ile kerametin farklı olduğudur. Kamların mucizevî tarafları bulunmadığı gibi, onun Tanrı ve meleklerle konuşmaları Hâk din anlayışına göre mümkün değildir.</p>
<p>Din tarihi araştırıcıları ve etnologların Türk halkları üzerine yapmış oldukları incelemeler, kuzey ve eski Orta Asya kavimlerinde Atalar Kültü diye adlandırılan bir durumun bulunduğunu ortaya koymuştur ve bu itikata göre insanların ruhu öldükten sonra bile yaşamaktadır. Netice itibarıyla bu da bize eski Türk inanç sisteminde bir ahiret anlayışının mevcudiyetini gösterir. Ancak şu da gözden kaçırılmamalı ki burada ölmüş olan atalar, Tanrı mesabesine çıkarılmıyordu. Onların hatırlanması ve sevilmesinin gerçek nedeni, varlıklarının sebebiydi. Üzerlerinde yaşadıkları vatanı kanlarını döküp, canlarını vererek, kendilerine emanet etmişlerdi. Dolayısıyla şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprakları da (ıduk yir-sub) bu yüzden Türklerce kutludur.</p>
<p>Eski Türkler bütün ölmüş atalarına ve onların mezarlarına saygı göstermekle birlikte, özellikle devlete ve millete emeği geçmiş han durumundaki yöneticilerin kabirlerinin yanından geçerken büyük bir ihtimamda bulunuyorlardı. Yaya iseler mezarın önünde eğilirler, atlıysalar aşağı inerler ve oradan uzaklaşana kadar da atlarına binmezlerdi. Dolayısıyla Türkler ata ve geçmişlerine öyle hürmetkârdılar ki, hatta onların mezarlarına yapılan hakaretler en şiddetli biçimde cezalandırılıyordu. M.Ö. 80’li yıllarda Proto-Mogol kavimlerinden Wu-huanlar, dedeleri Tung-huların güya intikamını almak için Hun hükümdarlarının kabirlerine zarar verdiler. Buna çok kızan Hun kağanı 20.000 kişilik bir ordu ile bu Wu-huanların üzerine yürümüştür. Mesela Attila’nın (Ata İllig) Balkan seferi de (442), Hun hükümdar ve beylerine ait mezarların, Hristiyan papazlar tarafından soyulması yüzündendir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Devlet ve millet hayatındaki önemli kişilerin her şeyi mukaddestir ve korunması gerektiği inancı Türklerde daha sonraki çağlarda da sürdü. Nerde olursa-olsun Türk hakanlarının mezarlarının ziyaret edilmesi, gayr-i Müslim Türk camiasında kam yahut diğer din görevlilerinin ölülerine ve kabirlerine saygı gösterilmesi, İslam coğrafyasında ise yine evliya benzeri din ulularının mezar veya türbelerine gidilerek dualar okunup, dileklerde bulunulması, bunun bir işaretidir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>Buna bağlı olarak evvelce de belirtildiği üzere Türkler öbür dünyaya, ölümden sonra ikinci bir hayatın varlığına, yani bir tür ahirete (sakış künü) inanıyorlardı. O bakımdan ölüyle beraber bazı özel eşyaları ve altın, gümüş gibi değerli nesneler, tabi ki bu kabirlere konuyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Bunların bir benzeri olarak, birtakım İslam kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Hazarlar ve Oğuzların, mezarlarının bulunmaması için ölüyü ırmak yataklarına gömdükleri vakidir. Onlar ilk önce ırmağın yatağını değiştiriyorlar, sonra buraya bir mezar kurarak, suyu tekrar eski yatağına akıtıyorlardı.</p>
<p>Bununla birlikte Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>, böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık harici olduğu gibi, sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.</p>
<p>Her insan topluluğunda olduğu gibi Türkler de ölümden hiç şüphesiz etkilenmiştir. İnsanın yaşarken birdenbire ölmesi, öldükten sonra ne olduğu, ikinci bir hayat var mı, yok mu; bütün bunlar insanların dikkatini çekmiş, dolayısıyla bu duruma kafa yormuştur. Bununla beraber hiç şüphesiz sadece her şeyin yaratıcısı Tanrı’nın ebedi olduğunu da biliyordular ki, işte bu yüzden zamanı yaşayan, ölümsüz Tanrı manasına “Öd Tengri” diyorlardı.</p>
<p>Ayrıca eski Türkçede “ruh, can” manasına gelen bir “tin” kelimesinin mevcudiyetinden haberdarız<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Bu aynı zamanda “nefes” demekti. Tin ile beraber bir de “sakış” adı verilen düşünce, yani aklın da varlığına inanıyorlardı ki; onlar ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde algılıyorlar, bazan öldü yerine “uçtu” diyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Ancak bedenin dünyayla ilgisi kalmasa da ruhun hâlâ yaşadığını da düşünüyorlardı. Belki de bazı mezar taşlarının üzerinde kuş motiflerinin bulunması bu yüzden idi.</p>
<p>Bugüne kadar kitabeler üzerine yapmış olduğumuz incelemelerde, altı yazıtta ölmek ve cennet yerine, biz “uçmak” terimine tesadüf ettik. Son zamanlara kadar Kazakistan’ın Sır Derya ve Turgay bölgelerinde ölen erkeğin mezarının üstüne en sevdiği atının kafatası mızrak veya bir sırık üzerine saplandığından bahis olunuyor. Ölüm yıldönümlerinde mevtanın yakınları en güzel giysileriyle mezarı ziyaret ettikleri gibi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>, ölen için yerine getirilmesi lazım olan adetler bir yıl içerisinde tamamlandıktan sonra, yayı ve mızrağı kırıyorlardı. Bu parçalar da mezarın üzerine kakılıyordu. Böylece onların parçalarından ölenin ruhu göklere uçuyordu.</p>
<p>“Cennet” manasına kullanılan “Uçmak” teriminin varlığını Türkler Anadolu’ya geldikten sonra da sürdürmüşlerdir. 14. yüzyıl Alevi-Bektaşi ozanlarından Abdal Musa bir nefesinde şöyle diyor: “Yedi tamu bize nevbahar oldu – Sekiz uçmak ilindeki köydenüz”. Ayrıca 14-16. asırlarda Hacı Bektaş’a ait Makalat’ın çevirilerinde, Yusuf ile Züleyha Hikâyesi ve Yunus Emre’nin şiirlerinde de cennet yerine uçmak kullanıldığı gibi, 14. yüzyılın başlarında kaleme alınan Codex Cumanicus’ta “uçmak yolın bizge açtıng” (cennetin yolunu bize açtın) bir cümle ile karşılaşmaktayız<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Mesela, Hümayunnâme’de Temürlü hâkimi Sultan Hüseyin Baykara öldüğünde, “şunkar” oldu dendiği gibi, Er Manas da bu şekilde dünyadan ayrılmıştır. Bilindiği üzere şunkar da (sungur) bir kuştur ve yine Ömer Şeyh Mirza’nın ölümü vesilesiyle, Tarih-i Reşidî’de, onun da şahin (ya da sungur) haline geldiğine değinilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Dolayısıyla bugün Anadolu’da da ölmek zaman zaman uçmakla ifade edilir ki, bazan bir insanın vefatı “kuş gibi uçtu” veya “uçtu gitti” diye anlatılır. Bunun en görünür delillerinden birisi, bugün Niğde ilinde bulunan Hüdavend Hatun Türbesi’nin üstündeki kuştur ki, bu belki Kut Kuşu ya da kişinin ruhunu Uçmak’a götüren kutlu varlıktır.</p>
<p>Bununla beraber herhalde eski Türklerde ölümün işareti baykuş idi ve eski Türk kitabelerine baktığımızda ölmek yerine “adrılmak” ile “kergek bolmak”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> fiiline de yer verildiğini görürüz.</p>
<p>Yine bütün Türkler ölümü Tanrı’nın bir takdiri olarak karşılarken, İlahi yaratıcının mekânı şeklinde düşündüğü gökte, her canlıyı temsil eden bir yıldızın olduğuna inanmış ve ölen bir kişinin ardından söylenen “yıldızı kaydı” ya da “yıldızı düştü” cümlesine her Türk boyunda aşağı-yukarı rastlanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Ayrıca ölüm hiçbir vakit hoş karşılanmadığından dolayı, ölmek fiilinin kullanılmasından mümkün olduğunca uzak durulmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Bunun yanısıra tarihi kaynaklara baktığımızda, bazan eski Türklerin evlerinde atalarının suretlerini tasvir eden tözlere (kugurçak, korçak) rastlanılmıştır. Mesela, 13. yüzyılın ikinci yarısında Mogolistan’a giden elçi Wilhelm Rubruck, bir Uygur mabedinde puta benzeyen birtakım tözler görmüş ve putlar nedir diye, onlara sormuştur. Uygurlar da bunlar tanrı tasvirleri değil, içimizden biri öldüğü zaman yakınları onun suretini yapar ve tapınaklara koyar, biz de bunları ölünün hatırası olarak saklarız, şeklinde cevaplamışlardır. Yani bu durumun ne totemcilikle ne de şamanlıkla bir alâkası yoktur. Ancak ölümün ardından bazı diğer kavimler, ölen kudretli insanları sonradan ilahlaştırıp, yarı tanrı haline sokacak kadar ileri götürüp, onların tanrı-heykellerini dahi yapmışlardır.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise; din tarihçileri her ne kadar totemizm, animizm, naturizm vs. bir şekilde, dinde evreler ortaya koyuyorlarsa da Semavi bir itikadın insanlığın yaradılışından itibaren varlığı zaten bugünkü kutsal kitaplar neticesinde anlaşılıyor. Dolayısı ile Tanrı, vücuda getirdiği insanı cemiyet hayatına alıştırırken, ona uyması gereken kuralları da vazetmiştir. Bu durumda ilkel din düşüncesinden mükemmele gitme gibi bir şey söz konusu olamaz. Totemizm, animizm, naturizm biçiminde sıralanan bu itikatlar herhalde Tanrı buyruğunun unutulması veya insanların yoldan çıkmaları (azmaları) sebebiyle meydana gelmiştir.</p>
<p>Netice itibarıyla bu açıklamayı özetlemek gerekirse; insanoğlunun yaradılışı ve cemiyet haline gelişi esnasında tek bir Tanrı inancı vardı. Ancak daha sonraları kişinin korku ve sevinçlerine bağlı olarak tanrılar veya değişik suretlerdeki Tanrı düşünceleri ortaya çıktı.</p>
<p>Bunların dışında başka bir örnek de mevtanın daha mutlu yaşayacağına inanılan birtakım Hint-Avrupa topluluklarında ölünün mezarına eşyaları konur, hatta önemli kişilerin akrabaları da öldürülerek yanına gömülürdü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Türk tarihinde böyle bir hadiseye rastlamak pek mümkün değildir ve bazı kaynakların zorlanmasıyla ortaya atılan iddialar da ispatlanamamıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>. Belki böyle bir durum Mogol geleneğinde söz konusu ise de (Çingiz ve onun soyundan bazı kişilerin vefatının ardından hizmetçilerinin de onlarla birlikte öldürüldüğünden bahis olunuyor), bu vaziyeti doğrudan doğruya Türklerle ilişkilendirmek ne dereceye kadar ilmidir, bilemiyoruz.</p>
<p>Bu arada Kuzey Avrupa topluluklarının kutsal hayvanları domuz için yaptıkları törenlerde insan kurban ettikleri söyleniyor. Eski Kıtanlar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>, savaş bittikten sonra düşmanlarından birini getirerek, ruhunu kurban olarak sunuyorlardı. İnsan kurbanı esasen Sami kavimlerinde de ehemmiyet taşıyordu. Arabistan’ın kuzey bölgesinde bereket ile ilgili olarak, tabiatı yöneten tanrılara insanlar kurban verilirdi. Tanrının hiddetini yatıştırmak için Cahiliye devri Araplarınca en kıymetli evlat olan erkek çocuk takdim olunurdu. Hz. İsa’nın insanlığı kurtarmak için kendisini feda ettiği telakkisi gibi, İslamiyet’te kutlanan Kurban Bayramı, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in kurban olması hikâyesidir.</p>
<p>Dolayısıyla yukarıda üzerinde durulan insan kurbanı, bozkır kültürünün değil, ziraatçı toplulukların bir geleneğidir. Bu mühim noktayı dikkate alan tanınmış kültür tarihçisi W. Eberhard, Türklerde böyle bir adet mevcut bulunmamış ve hatta Türkler kendi hâkimiyeti altında yer alan bazı kavimlere insan kurbanını yasak etmiştir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>, diyor.</p>
<p>Tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, eski Türklerde en önemli kurban, bozkırlı Türk’ün en çok kıymet verdiği hayvan at idi. Orta Asya’nın Türk bölgelerinde, özellikle Altaylardaki kurganlarda, birçok at iskeleti bulunmuştur. Hatta çok ilginçtir ki, bugünkü Kazak ve Kırgızların bazılarının Kurban Bayramı’nda dahi atı kurban kestikleri söylenmektedir. Kurban olarak seçtikleri atın etinin yenmesi de Türkler tarafından sakıncalı görülmemiştir. İslamiyet’e geçtikten sonra bile bu durumun sürdüğü anlaşılmaktadır.</p>
<p>Netice olarak; eski Türk dininin bir diğer şartı da tek yaratıcı ve ölümsüz Tanrı’ya ulaşmak için kurban kesmektir. Bu kurban ayinleri ise toplu veya bireysel şekillerde olabilirdi.</p>
<p>Bu arada eski Türkler ölüm halinde yas törenleri düzenler, bu sırada acılarını dile getirmek için bağrışarak yüzlerini, gözlerini çizerlerdi. Herhalde bu zamanda saçlarını kesiyor, cenazenin ardından başları açık gidiyor ve kafalarına da toprak atıyorlardı. Kaynakların yazdığına göre, Emir Temür’ün cenaze merasimi sırasında da aynı hadiselerin yaşanması ilginçtir. Türk-Hun devrinden beridir süregelen bu gelenekler, muhtemelen Hunların batı sınırlarındaki bir kabilesi olan İskitleri<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> anlatan Herodotos’un tarihinde de zikredilir. Geç dönemlere ait başta Kök Türk Yazıtları olmak üzere<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>, diğer kaynaklarda da bunlar hakkında bahisler vardır. Bu törenlerde sıgıtçı denilen özel ağlayıcılar ve yas tutucular da görev alıyordu. Bunlar bilhassa kadındır. Bunun izleri hâlâ Türkiye Türkleri folklorunda da yaşamaktadır. Fakat bu geleneklerin günümüzde artık biraz değiştiklerine de şahit oluyoruz. Belki de bulundukları coğrafya ve kültürlerin bunda tesiri var<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> ki, mesela Tuvalıların bir kısmı Moğolların yaptıkları gibi cenazeyi dağlara bırakıyorlar. Onlar, herhalde bu şekilde öbür dünyaya daha çabuk gidip, Tanrı’ya ulaşacaklarına inanmaktadırlar.</p>
<p>Geçmişte ölen kişi için bir çadır hazırlanır, üstüne kara veya gök bez bağlanırdı. Günümüz Kazak-Kırgızlarında olduğu üzere evin yahut çadırın dışına kilim asıldığı gibi, şehir hayatının yaşandığı yerlerde evlerin bir odası veya bölümü mevta için ayrılmaktadır. Bazı Türk gruplarında ölünün mezarı başında ateş yakılmasına benzer bir şekilde, belirli bir müddet bu cenaze evi ya da çadırının içerisinde ışık olursa da ocağın yanması makbul karşılanmaz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>. Bu yüzden, bütün Türk Dünyasında ölü evine komşular yemek getirir.</p>
<p>Bu defin merasiminin tarihteki bazı uygulamalarıyla alâkalı Çin yıllıklarına baktığımızda, cenazenin çadırda bir müddet bekletildiğini görürüz. Mevtanın oğulları, torunları ve yakın akrabaları kurban keserek, bunları ölü çadırının önüne bırakırlardı. Bunun ardından birtakım akrabaları atlara binerek yedi veya dokuz kez çadırın etrafında dönüp, sonra içlerinden biri yüzünü bıçakla çizerek yas törenini başlatıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Belgeler ölünün gömülmesi esnasında da bunların tekrarlandığını ve bu kişi bir alp ise, sağlığında öldürdüğü insanlar kadar kabrinin önüne balbal dikildiğini söyler. Kurban kesilen atlardan birinin başı da bu balballardan bir tanesinin üstüne konuyordu ki; Sibirya’da hâlâ definin ardından mezarın etrafında dönme geleneği sürmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>Müslüman veya başka dinden bütün Türklerde erkek ölüyü erkekler, kadını da kadınlar yıkar ve mezarı genellikle aileden biri kazmaz. Daha çok komşu veya köyden birileri bu işi üstlenir. Eskiden yüksek dereceli kişiler ipeğe sarılarak veya çok güzel elbiseleriyle gömülürdü. İlginçtir ki yakın zamanlara kadar Müslüman Türkler arasında da giysi ile kabire konulma geleneğinin yaşadığına rastlanılmaktadır. Anadolu’nun bazı yerlerinde hâlâ ölenle beraber yatak-yorganı ve ziynet eşyalarıyla, en sevdiği yiyeceğinin mezara konulması âdeti yaşamakla beraber hem Asya hem de Avrupa’daki Türk kabirlerinin içerisine ölüyle birlikte yiyeceklerin de bırakıldığını yapılan arkeolojik incelemeler bize göstermektedir. Yazılı belgelerde de buna dair kayıtlar mevcuttur ki, İbn Fazlan ölen Oğuz beylerinin ellerinde bir kase içkiyle gömüldüklerini belirtir. O böyle bir töreni özetle şu şekilde anlatır: Aralarından birisi ölürse onun için ev şeklinde büyük bir kurgan kazarlar. Cesede elbise giydirir, kuşak bağlar, yayını da koluna asarlar. Ölünün yanına bütün şahsi eşyalarını koydukları gibi, eline içinde kımız olan ağaçtan bir ayak (kadeh) verip, önüne kaplar içinde yiyecek ve içecekler bırakırlar. Kurganın üzerini kapatıp, üstüne tümsek yaparlar. Arkasından eğer mevta zengin ise yüzlerce hayvanı kesip, ölü aşını yerler. Hayvanların derileri kurganın (mezar) etrafındaki ağaçlara asılır. Onlar mevta cennete giderken bineceği hayvandır. Bu kişi sağlığında yiğitlik edip adam öldürmüş ise, bunların suretleri ağaç veya taştan yontularak, mezarın önüne dizilirler ki, onlar cennette ölene hizmet ederler. Bugün dahi Kıpçak sahası Türkleri ölünün defni için “söyüğü koyuntu” derler. Birtakım Türkmen-Oğuzlar genç yaşta vefat eden adamın atını süslerler, üstünden çıkan elbiseyi de bir ağaca giydirirler. Aşiretin kadınları bunların önüne geçip ağıt yakar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Bu ağıtlarda daha çok ölen kişinin iyi yönleri ve kahramanlığı ya da iş bilirliği övülürdü.</p>
<p>Ayrıca ölenin atının kuyruğu kesilerek, bozkıra atılırdı ki, eski Türkler buna “tullama” diyorlardı ve “dul kalmak” da bununla alâkalıdır. Mesela 1920’lerde açılan, Altaylardaki Pazırık Kurganında bulunan on atın da kuyruk, yele ve toynaklarındaki kılların kesilmiş olduğu görüldüğü gibi, Noyon Ula Kurganında da kesik insan saçlarına rastlanmıştır. Bu durum bir yana söz konusu kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin” der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Ayrıca durup-dururken herhangi birinin atının kuyruğunu kesmek, kişinin namusunu lekelemek anlamına da gelmektedir.</p>
<p>Bunun dışında hâlâ Türklerin yaşadığı pek çok yerde taş veya bir ağaç manken üzerine ölen kişinin elbise ve şapkası giydirilerek yapılan surete “tul” dendiğini görüyoruz. Bazan başta Anadolu olmak üzere Türk Dünyasının çeşitli yerlerinde eşini kaybeden kadınlar da saçlarının ucunu keserler ki, bu da bir yas alametidir. Mesela Selçuklu döneminden haber veren kaynaklar, ölen hanedan üyelerinin eşlerinin ya da kadın akrabalarının saçlarını kestiklerini söyler<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>. Orta Asya’daki bazı kurganlarda çıkan saç örgüleri de herhalde bu yüzdendir.</p>
<p>Bir başka yas göstergesi olarak, atın eyeri sırtına ters konulduğu gibi, elbiseler de zaman zaman ters giyilirdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Ayrıca ölen kişi eğer bey ise, yayı ve mızrağı kırılıp, mezarının üstüne konuluyordu. Mevtanın elbiselerinin ise, geride kalanların korkmaması, ölenin gözünün arkada kalmaması ve bunlara öbür dünyada da ihtiyaç duyabileceği düşüncesiyle gömüldüğüne rastlamak da mümkündür. Ölünün elbiselerini almak öncelikli olarak yakınlarının hakkıdır. Ama bunlar bazan muhtaç şahıslara da verilir ve ölüden çıkan bu giysilere Türkler “soyka” derler<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Kaşgarlı Mahmud, Divan’da “eşük” denilen bir kumaştan söz etmektedir ki; bu nesne ölen beyin mezarının üstüne seriliyor, sonra parçalanarak yoksullara dağıtılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</p>
<p>Ayrıca zamana ve mekâna göre yas renkleri kara, ak yahut da gök olabiliyordu ki, buna Dede Korkut Hikâyelerinde de rastlamaktayız. Ama en çok herhalde kara idi. Buna dair de Türk dilinde “kara çadır, kara bağlamak, kara giymek” örneğinde olduğu gibi pek çok misal vardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>. Hatta Kazak-Kırgız ve umum Azerbaycan Türkleri hâlâ yas evine kara bir bez bağlarlar. Kırgız Türklerinin yiğidi Manas öldüğünde; ak otaglar siyaha bürünmüş, halk karalar giyinmişti.</p>
<p>Bundan sonra ölü için yemek verilirdi. Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra da bu gelenek sürmüştür. İslami kılıfa uydurularak Kur’an, dua ve mevlit gibi unsurlarla süslenerek, bu günlere kadar gelmiştir. Belki de bu ölü aşlarına, ölenin ruhunun da katıldığına inanılıyordu. Hatta Türkler arasında bu tür yemeklerden sonra “geçmişlerin canına değsin” sözü bunu çok güzel vurgulamaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>; ama bizim çoğu meseleyi açıklarken başvurduğumuz şekliyle, ölü yemeğinin sosyolojik temelleri de olsa gerek. Bugün İslamiyet’teki işlevi zaten buna yöneliktir.</p>
<p>Bu durumu biraz daha açmak için tarihin derinliklerine de gidebiliriz. Geçmişte bütün Türk topluluklarında ölünün hatırasına düzenlenen yok olmaktan veya yıglamak (ağlamak) fiilinden gelen “yog” merasimleri tertip edilirdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Yog teriminin Kaşgarlı’ya göre “matem, yas” manasının yanında, “ölü aşı” anlamı da var idi. O, ayrıca “ölü gömüldükten sonra yenen yemek” diye tarif ettiği bir de “yog basan” sözüne değinmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Bugün dahi Müslüman Türklerde cenaze mezara konunca, ardından kabristanda ekmek dağıtılması, ölümün üçünde, yedisinde, kırkında, elli ikisinde<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> aş verilmesi herhalde bu geçmişteki geleneğin devamından başka bir şey olmasa gerekir ki, Türklerin buna “ölü konukluğu” ve “can aşı” dediklerini de görüyoruz. Yine tarihte meşhur Tonga Tigin<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>, Köl Tigin ve Bilge için yapılan bu törenleri hepimiz bilmekteyiz. Bu yog merasimleri sırasında karşılaştığımız bir başka usul ise, gürültü ile ağıtın şiddeti artsın diye, herhalde tören alanına hayvanlar da olmasıdır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>. Belki de ölen kişinin arkasından böyle büyük bir merasim ve hengâme ile yakılan ağıt, ona verilen değerin de işareti idi.</p>
<p>Ölülerin gömüldüğü veya yanında törenlerin yapıldığı ve Türklerin sin, kara yer, ölülük ve yerçü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> gibi terimleri kullandığı bu kabirler, zaman zaman yazılı abideleri de olmak üzere anıt mezarlıklar biçiminde, bazan da önünde geyikli taşların bulunduğu dört köşe veya dikdörtgen şeklindeki kabirlerdi. Fazla olmasa da Asya’da aile ya da toplu mezarlara rastlanması da ilginçtir. Çünkü Doğu Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerinde sıra sıra uzayan, belki “korumak, korunmak, gizlemek, saklanmak, kurmak, kurulmak” gibi fiillerle alâkalı kurganlarla (korgan) karşılaşıyoruz ki, insan nerede ölürse ölsün herhalde atalarının bu kabristanına getirilip, gömülüyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>. Kaşgarlı Mahmud’un “ükek”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> dediği tabut ile defin hadisesine pek fazla rastlanmıyorsa da yazılı belgelerde Asya’daki Türk-Hunlar ve bilhassa Ata İllig (Attila) örneğinde olduğu üzere bu usulü de görüyoruz. Yine ölen hükümdarlar veya kahramanlar için mezarlarının başına değişik vesilelerle andığımız üzere, hayatta iken savaşıp öldürdükleri kişilerin sayısı kadar balballar dikerlerdi ki; bu balbalların ölen şahsa öbür dünyada hizmet edeceğine inanıldığı vurgulanmakla beraber, herhalde anıt mezarların önüne dikilen bu nesneler, dosta güven, düşmana korku salmak için de yontuluyordu. Muhtemelen bu taş balbalları ilk gören müttefik kuvvetler veya kişilerin pek çok beye ve hükümdara baş eğdirmiş bir kağanın ya da halkın topraklarına geldiği için güven ve sevinç hissedecekleri; o ülke ve milletin hakkında kötü düşünen şahısların da kendi başlarına aynı akıbetin geleceğinden dolayı korkacakları sanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</p>
<p>Bu saydıklarımızın hepsi Türklerin Semavi dinlere girmeden önceki adetlerinin umumi bir görüntüsüdür. Hatta bunların bazıları Hak dinlere girdikten sonra da Türklerin dini hayatlarında süre-gelmiştir ki, Saha Türkleri ölümü, insanın ruhunu kötü cinlerin kapıp, yemesi ile de açıklar. Ölünün ruhu için “gezer” de diyen Türkler, ölüm halinde ruhun bir kuş şeklinde uçup, gittiğini de düşünmüşlerdir ki<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>, bunun da aslı eski Türklerdeki “uçmağa barmak” (cennete gitmek) fikriyle alâkalıdır. Fakat İslamiyet ve diğer dinlerin kitaplarında anlatıldığı gibi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>, bu cennetin (ya da uçmağın) nasıl olduğu hakkında maalesef bir bilgimiz yoktur.</p>
<p>Ayrıca eski Türk dini hayatında cennetin karşıtı, yani cehennem ise bilhassa Budist metinlerde sıkça rastladığımız “tamu” idi. Bu terim İslamiyet’ten sonra da Türklerin dilinde yaşamaya devam etti. Çünkü onu Divanü Lûgat-it-Türk’te, Kutadgu Bilig’te, Yusuf ile Züleyha hikâyesinde, Yunus Emre’de, XV. yüzyıla ait Miftah-ül-Cenne çevirisi ve XIV. yüzyıl sırasında kaleme alınan Işknâme gibi manzum eserler ile bazı Türk bölgelerinde de görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>. Eğer Türklerde açıklamaya çalıştığımız şekilde, bir cennet ve cehennem mefhumu söz konusuysa demek ki; Kök Tengri inancında, Türkler tarafından bazan “Yarın”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> diye de adlandırılan ve sıklıkla tekrarladığımız üzere bir “Ahiret” düşüncesi de bulunmaktadır. Bu da eski Türk dininin şartlarından veya Tanrı’ya iman kaidelerinden biridir.</p>
<p>Buna bağlı olarak kıyamete de inanan eski Türklerin bu düşünceleri Kök Türk yazıtlarında; “üze tengri basmasar, asra yir telinmeser”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>, yani yukarıda göğün çökmesi, aşağıda da yerin delinmesi şeklinde ve yer ile göğün birbirine karışmasını ifade eden “tengri, yir bulgakın üçün”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> biçiminde algılanmaktadır. Dolayısıyla bu durum Semavi dinlerdeki kıyamet anlayışıyla benzeşir ki, Kur’an da Mearic Suresi 8-10. ayetler ile İnfitar Suresi 1-4. ayetlerde, kıyamet günü hususunda; gök yarılır, erimiş maden gibi olur, yıldızlar parçalanır, dağlar atılmış renk renk yüne benzer, denizler birbirine karışır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a>, denmektedir.</p>
<p>Müslümanlıkta da kıyametin alâmetleri olarak; fitne, fesat ve cahilliğin artması, ahlaksızlığın çoğalması, dürüst insanların azalması, iyinin kötü, kötünün iyi görünmesi vs. şeyler sayılır. Müslümanlıkta da eski Türk inancında sevap ve günahın da karşılığı vardır ki, sevap için onlar “muyan”, günah için “yazuk”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>, günahkâra ise “yazuklu” diyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>. Bu durumda insanoğlu da sevabına veyahut da günahına göre, öbür dünyada ceza ya da mükâfat görür.</p>
<p>Türklerin eski inancı Kök Tengri itikadında, Tanrı’nın sıfatı durumundaki “kök”, yüceliği ve ululuğu ifade eder. Bu yüzden Kök Tengri bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır; dolayısıyla Tengri teg’dir. Bir başka deyişle “Tanrı sadece kendine benzer”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> ve bu söz herhalde eski Türk dininin besmelesidir ve bütün Türk boylarında kurban sunulan en yüksek kutsal varlık Kök Tengri’dir. Buna bağlı olarak Bizans kaynakları Türkler tek bir Tanrı’ya inanır ve buna at, inek, koyun gibi hayvanları kurban ederlerdi, demektedir. İşte bu sebepten Tanrı tam iktidar sahibidir. Aynı zamanda Semavi mahiyeti olduğu için Kök Tengri adı ile anılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a>. Buna binaen ilim adamları Kök Tengri inancını doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü olarak vasıflandırmıştır.</p>
<p>Mesela Uygur kaganı Börü Ken (Mo-yen Çor/belki Kun/Genişleten/Yayan)<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Terhin Yazıtında, Tanrı buyurduğu için devlet sahibi olduğunu bize şöyle söylüyor: “Üze Kök Tengri yarlıkaduk üçün, asra yagız yir igittük üçün elimin, törümin etinti”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>. Netice itibarıyla yukarıda Tanrı’nın koruyuculuğu, aşağıda da vatanın bereketi sayesinde ancak hayatlar sürebilmektedir. Çingiz Han da; “Tanrı’nın ve vatanın yardımıyla kuvvetinin arttığını, Kadir Tanrı sayesinde ün aldığını”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> söylemektedir. Dolayısıyla eski Türk dini üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu inanış tek Tanrılı bir yapıya sahip olup, başta Moğolların Gizli Tarihi ve diğer Çingiz-nâmelere baktığımızda, Çingiz Han’ın da bir Tanrı’ya inandığıyla karşılaşıyoruz. Çünkü kitabın daha girişinde Çingiz Han’ın besmelesi diye de çevrilen “Mengü Tanrı’nın gücüne” atıf yapılmaktadır. Herhalde Türk düşüncesine hâkim olan bu görüş, Mogolları da etkilemiştir. Bu durumu pekiştiren bir ifade de, Korykoslu Hayton’un eserinde; Çingiz Han’ın tek ölümsüz Tanrı’ya bağlı olduğu, Mogolların yazışmalarda Tanrı’nın adını andığı şeklinde kayıtlıdır.</p>
<p>Bu durum bir yana Türklerdeki tek Tanrı inancının bir göstergesi ve Tanrı’nın şekli-şemalinin bilinemeyeceği düşüncesinin en güzel ifadelerinden birisi herhalde Dede Korkut’taki; “yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin, aziz Tanrı” cümlesidir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a>.</p>
<p>Yukarıdaki izah bir tarafa geç Sibirya Şamanizmi üzerine 19 ve 20. yüzyılın başlarında yapılan bir takım maksatlı araştırmalar ve eski Türk dininin, tek Tanrı inancına dayanmadığını ispat yolundaki yanlı çalışmalar neticesinde, Türklerdeki “yer” ve “su” kavramlarından yola çıkarak, eski Türk dininde de çok tanrılı bir durum varmış gibi düşüncelerin ortaya atıldığını da görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a>. Hâlbuki Kök Türk yazıtlarında şimdiye kadar bir yanlış anlama neticesi olarak, “yer-sub ruhları” şeklinde çevrilen “yir” ve “yir-sub” deyimi özellikle “ülke, toprak parçası” manasında kullanılmıştır. Kök Türkçe kitabeleri dikkatlice tedkik edecek olursak yir ve yir-sub deyimine sıkça rastlanılacaktır. Fakat ne kadar zorlanırsa zorlansın yir-subun yer-su ruhları olduğuna dair bir iz bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Kök Tengri itikadının esaslarını aşağı-yukarı Orkun Yazıtlarından yola çıkarak belirlemek mümkündür. Bu kitabelerde kagan ve beyler, Türk milletine yaptığı yardımlardan dolayı, Tanrı’yı içten gelen minnet ve şükranlarla anmaktadırlar. Buna binaen Türk kaganlarına siyasi hâkimiyetin temeli olan kutun Tanrı tarafından verildiğini görürüz. İşte bu yüzden Tanrı’nın müsaadesiyle, düşmanlar perişan edilmiş ve devlet sahibi olunmuştur.</p>
<p>Bu hâl bir yana kitabelerin bazı yerlerinde “Türk Tengrisi” tabirine de rastlanır ki, o zaman bu inancın milli bir hüviyeti ortaya çıkıyor. Herhalde bütün dinler gibi başlangıçta bu da insanlık için indi; ama sonradan sadece Türklerin inanışı oldu. Mesela İsrailoğulları da Yahudiliği sadece kendilerinin dini diye benimsemişlerdir.</p>
<p>Efsanevi Türk hükümdarı Tengri-kut Börü Tonga (veya Tokta/Mo-tun), Tanrı tarafından, kendine insanları idare etme vazifesinin verildiğini söylerken; onun torunlarından biri olan, 4. asrın sonlarıyla, 5. yüzyılın başlarında, Çin’in Ordos bölgesinin güneyinde ortaya çıkarak bir hâkimiyet kuran ve Hunların devamı olduklarını ileri süren Hsia hanedanlığının ilk beyi Tengriken Boncuk da (He-lien P’o Po); ben Tanrı tarafından kagan yapılarak, çaresiz insanları kurtarmak üzere görevlendirildim, demektedir. İşte bu Türk dinini incelediğimizde, Börülülerin (A-shih-na/Aşina) hanedanlık kurmaları da Tanrı’nın eliyle olmuştur. Bumın ile İstemi’yi Tanrı tahta çıkarırken, Türk milleti yok olmasın diye, İl-teriş ile İl Bilge Katun’u halk içerisinden çekip, yükselten O’dur. Halk kaganı terkettiği zaman Tanrı onları cezalandırmıştır. Savaşlar onun sayesinde kazanılır. Tanrı Kut’a ve Ülüg’e layık olmayanların elinden de bunları almıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a>. Yani Tanrı Türk milletinin geleceğini belirleyen en yüce varlıktır. Dolayısıyla bu dinin birinci şartı Tanrı’ya imandır ve bu itikatın kökleri de binlerce yıl evveline gider.</p>
<p>Bütün bunlar; Tanrı’nın eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların mevcudiyetlerine hükmeden bir Ulu Yaratıcı olduğunu ortaya koyar. Belki de Tanrı ve peygamberin varlığı ya da bunların olduğuna dair şehadet için eski Türklerin “kirtinmek”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> fiilini kullanmaları da sırf İslamiyet’le zuhur etmiş bir şey olmasa gerekir. Bu Semavi Tanrı inancının Şamanik düşüncelerle hiçbir alâkasının olmadığı açıkça görülüyor. Şurası da bir gerçektir ki ne Şamanizm, ne de diğer Hak dinler Türk’ün bu milli dinine etki yapamamış, yani onu kendi gayelerine hizmet edecek şekle sokamamışlardır.</p>
<p>Onuncu yüzyılda bazı Türk boyları arasında dolaşan İbn Fazlan, Oguzların içlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırıp “bir Tanrı” dediklerini söylemektedir. Yine onlar tövbe ve dua yaparken “ökünmek” ve “alkış” terimlerini kullanmışlar; herhangi birine bedduada bulunuyorlarken de “kargış” kelimesini tercih etmişlerdir. Bu sözcük Dede Korkut ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerin dillerinde de mevcuttu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>.</p>
<p>Evvelce de değinildiği üzere eski Türk dininde Tanrı’ya oruç, namaz, dua, kurban, hacc vs. şekilde bir ibadet var, ancak bunların tam anlamıyla nasıl olduğunu bilmek mümkün değildir. Kök Tengri inancına ait terminolojide de bir nev’i ibadet manasına gelen “yükünmek”, “tapınmak” ve “yinçgelenmek” gibi tabirler olduğuna göre, Türkler Tanrı’ya ibadet veya dilekte bulunup (ötünmek/niyaz), dua (alkış) ederken, belki tam secde mahiyetinde olmasa da varlığına inandıkları Tanrı karşısında şöyle veya böyle eğilerek, bir tür namaz ibadetlerini yerine getiriyorlardı.</p>
<p>Bununla birlikte sekizinci yüzyılda Hazar Türklerinin “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıkları, Hristiyanların “üçlü inancına” karşılık, onların tek Tanrıya taptıkları kaynaklarda yazılıdır. Hazar hükümdarı Bizanslı misyonerleri kabulünde, onlara çok ilgi çekici bir cevap vermektedir: “Bizler sizinle aynı düşüncelere ve inançlara sahibiz, ancak aynı yerde durmuyoruz. Siz Baba-Oğul-Kutsal Ruh’a inanır ve onun için çalışırken, bizler sadece bir Tanrı’nın hizmetindeyiz” demektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a>. Sanki onlar Kur’an’daki Mu’minun Suresinden haberdar gibidirler. Çünkü 91. Ayette “Allah hiçbir çocuk edinmemiştir”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> der.</p>
<p>Bu arada yine yeri gelmişken, değişik Türk boyları arasında 6. asırdan itibaren Hristiyanlığın olduğunu biliyoruz. Bunlara örnek olarak; 6. yüzyılın başlarında (520’lerde) bir Hun beyi olan Kurt’un İstanbul’a gelerek vaftiz edilmesi ve Kök Türk idarecilerinden Tonga Yabgu’nun, Bizans imparatorunun kızı Eudoksia ile evlenme işi münasebeti yüzünden Türkistan’a Nasturi mezhebinin girmesine değinilebilir. Bazı Türklerin de Ortodoks Hristiyan oldukları anlaşılıyor ki, bu da herhalde 11-12. asırlarda Kuman-Kıpçak, Peçenek ve Oğuz gibi kabilelerin aracılığıyladır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a>.</p>
<p>Dini itikat olarak varlığının M.Ö. 5. yüzyıla kadar indiği söylenen Kök Tengri’nin, Asya Hunları arasında bile tek bir ulu varlığı temsil ettiği kayıtlıdır. Gökyüzündeki nesnelerin büyük rol oynadığı eski halk dinlerinde güneş, ay ve yıldızların tanrı olarak tanınmalarına karşılık, Türkler göğü bir bütün (uzay) şeklinde sembolleştirmişlerdir ki; geç Şamanizm’deki gibi eski Türk dininde de gök dokuz veya yedi kattan ibaretti ve İslamiyet’te “Nebe Suresi” 12. ayette: “Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> cümlesi ilginçtir ve Kur’an-ı Kerim’in Talâk Suresi 12 ile Mülk Suresi 3. ayetlerinde de göğün yedi kat olduğu belirtilir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a>. Dolayısıyla Kök Tengri yalnızca kendisine tapınılması gereken, koruyucu bir kudret olduğu halde, diğer varlıklar (güneş, ay, yıldızlar) için önemli bir fonksiyon mevcut değildi. Mesela Bizans kaynaklarında, Türk ülkesinde Kök Tengri’nin tek yaratıcı varlık olduğuna; Türklerin ateş, su gibi bazı şeylere kutsallık yüklemelerine rağmen, ancak yer ve göğün yaratıcısı Tanrı’ya taptıkları yazılıdır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a>.</p>
<p>Dinler tarihinde tespit edilen bir hususa göre, hiçbir din saf halde kalmamış, Tanrı her zaman kutsal sayılan ikinci derecede yan varlıklar ile çevrili bulunmuştur. Tarihin en büyük dinlerinde bile durum böyledir. Hristiyanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliğinden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır. İslamiyet’te, İhlas Suresi’nde “Allah’ın birliği ve vasıfları din felsefesi ve edebiyatında görülmemiş bir şekilde belirtilmiş”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> olduğu halde, Bakara Suresi’nde peygamberlere, kitaplara, meleklere iman vardır. Ama eski Türk dininde, kesinlikle tek bir Tanrı mevcut olup, O’nun yanında, ikinci bir öge yoktur. En azından buna eldeki tarihi kaynaklarda rastlanılmıyor.</p>
<p>Bir diğer konu, Semavi dinlerde tek kadir-i mutlak Tanrı’dır ve her şey ondan istenir. Hatta peygamberlerden bile insanların beklenti içerisinde bulunması doğru karşılanmaz. Fakat zaman zaman bu dinlerde dahi Allah’ın peygamberleri neredeyse onun seviyesine çıkartılacak kadar ileri gidilmektedir. Halbuki Tanrı inancına göre alanda-verende Allah’tır.</p>
<p>Kök Tengri dininin Türklere mahsus bir inanç olduğu Tanrı kelimesinden de anlaşılır. Bu kelime bütün Türk lehçelerinde yer aldığı gibi, Türkçeden birçok Asyalı kavmin diline de geçmiştir. Eski Türkçedeki Tengri terimi, günümüzün değişik Türk boylarında, her lehçenin fonetik özelliklerine göre tengri, tengere, tangrı, tangara, ture, turi şekillerinde söylenir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a>. Türkçenin asli kelimesi olan Tanrı’ya yazılı kaynaklarda, en eski M.Ö. 5. yüzyılda rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz bundan önce de mevcut idi. Zamanımızdan 2500 yıl evvel, başta eski Yunanlılarda olmak üzere, ölümlü ve ölümsüz birçok tanrının olduğunu görenler, Türklerde tek bir ilahın ve yaratıcı yerine geçen Tanrı kelimesinin varlığına inanamadıklarından, Türklere birçok yakıştırmalar yapmışlardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a>.</p>
<p>Dolayısı ile Çinlilerin Türklerden aldığı kesin olan bu kelime eski kayıtlarda (M.Ö. 5. yüzyıl) “T’ien” şeklinde, Tanrı manasına kullanılmıştır ki, bunu daha iyi anlayabilmek için, Çin yıllıklarında karşılaştığımız bir hadiseyi aktarmakta fayda görmekteyiz. M. evvel 2. asrın 30’lu yıllarındaki küçük çaplı bir savaşta, Hun yabgusu Çinli bir kumandanı esir olarak, ele geçirdi. Bu asker sorgulanınca, aslında bunun bir tuzak olduğu, büyük Çin ordusunun kucağına düşmek üzere bulunduklarını öğrendi. Hun hükümdarı hemen adamlarına geri dönmeyi emretti. Ülkesinin sınırına varınca; başını göğe kaldırıp, kurtuluşunun Tanrı tarafından sağlandığını söyledikten sonra, esiri serbest bıraktığını, Çin vesikaları anlatmaktadır. Yani Türkler, Tanrı’yı dinlerinin en yüksek varlığı olarak binlerce yıldan beri tanırlar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a>. Altaylı kamlar Tanrı’ya dua ederken “yüksekte bulunan büyük atamız tengere, yaratıkları yaratan tengere, yıldızlarla dünyayı süsleyen tengere” derler.</p>
<p>Eski Türkçede “gök” (sema) ve “en büyük yaratıcı” mefhumları için tek bir kelime, yani Tengri kullanılmıştı. İslam dinini seçen Türkler, gök kelimesini sema, tengri kelimesini de “Allah” mefhumuna tahsis ettiler. Ayrıca eski Türkçede hava anlamına gelen “kalıg”, İslamdan sonra “gök- sema” manasının yerine konmak istenmişse de tutunamayarak, sonraları büsbütün unutulmuştur. Çünkü o “Kök Tengri” gibi hiçbir zaman mukaddes algılanmadı. Tanrı kelimesi yerine, Oguzların kullandığı “çalap” terimi de yaşama imkânı bulamadı. Bunun yanı sıra, özellikle Divanü Lûgat-it-Türk’te Tanrı’nın sıfatları arasında “Ugan” (kudretli), “Bayat” (nimetli), “Bir”, “İdi” (sahip), “Yaratgan” (yaratan), “Mengü” (ebedi) gibi şekilleri de görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> ki, bunlara artık sadece tarihi metinlerde rastlanılmaktadır. Tabi bu sıfatlar Türklerin Kök Tengri inançlarında da olan ya da onların İslamiyet’i kendi terminolojileriyle karşılamalarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Netice olarak; tek bir yaratıcı Tanrı’ya iman ve onun için kurban, öldükten sonra hayatın varlığı, yani ruhun yaşaması, cennet ve cehennem mefhumu ile ahirete iman, sevap ve günah anlayışı, ulu yaratana ibadet, ölmüş atalara saygı ve mezar geleneği gibi durumlar, bu eski Türk dininin ana vasıflarını meydana getirmekteydi.</p>
<p>Eski Türk diniyle alâkalı bu temel yaklaşım bir yana, mukaddes kitap ve dinlerin sonuncusu Kur’an ile İslamiyet, kitap ve din noktasında Allah tarafından tekmil edilerek, nihayete erdirilmiştir. Buna dair Al-i İmran Suresi 19. ayette; “Allah katında din ancak İslam’dır” şeklinde kesin hüküm vardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a>. Dolayısıyla insanlığın başlangıcından itibaren karşılaşılan bütün dinler, her şeye muktedir bir yaratıcı Tanrı inancına dayalı iken, sonradan bunların içine değişik unsurlar ile tanrı ve tanrıçalar sokulmuştur. İşte bu yüzden de Allah zaman zaman kendinin ortaya koyduğu ve bir yerde toplum düzenin şartı olan dinin bozulması üzerine, peygamberler vasıtasıyla bunların ıslahı yoluna gitmiştir. Bütün bunlardan çıkan sonuca baktığımızda, bugün Şamanizm diye adlandırılan bir dinin bulunmadığını, bunun sadece geçmişteki bazı ayin, gelenek ve göreneklerin unutulmayarak toplum içinde yaşamasından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Özetle şunu da belirtmek istiyoruz: Eğer bugün eski Türklerin inandığı bir Semavi dinden bahsediyorsak, bunun Tanrı tarafından ne zaman indirildiği meselesi söz konusudur. Bununla beraber Budizm, Zerdüşizm, Yahudilik, Hristiyanlık, Maniheizm, İslamiyet gibi dinlerin zuhur vakitleri üç aşağı-beş yukarı malumdur. Ama Türklerin bu kadim Tanrı anlayışının temeli durumundaki itikadın zamanı ile peygamberinin isminin ne olduğu bilinmediğine göre, yukarıda bir kısmını andığımız dinlerin ortaya çıkmasından daha önceki bir vakitte insanlara tebliğ edildiğini ve Türklerin de buna inanarak, birtakım ilkelerini günümüze kadar getirdiklerini düşünmekteyiz.</p>
<p>Günümüzde Şamanizm bir din olmaktan çıkmıştır. Sibirya ve Afrika’nın en uzak köşelerine kadar gidebilen teknoloji ve basın-yayın araçlarıyla beraber, dünyanın her tarafında dolaşan çeşitli dinlere mensup misyonerler kendi dinlerini en ince ayrıntılarına kadar empoze edip, bu Şamanik itikatlara bağlı insanların da büyük bir kısmını döndürmüşlerdir. Dolayısıyla bugün toplulukların içerisinde folklorik ve eğlencelik bir unsur olarak uygulanan Şamanizm konusunda misyonerlik faaliyetlerine de dikkat edilmelidir. Dünyanın her tarafında, arkalarındaki resmi ya da sosyal yardım kuruluşlarının desteğiyle dolaşan birtakım kişi veya dini propaganda merkezleri milliyetçi Türk gençlerini Şamanizm yoluyla kazanma peşindeler. Onlar “sizin eski dininiz Şamanizm idi” diyerek, gençlerimizi günümüzde hiçbir hükmü olmayan bu ilkel inanışlara özendirerek, İslamiyet’ten uzaklaştırma gayreti içindedirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü, sgomec@ankara.edu.tr.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Bahaeddin Ögel Sayısı, Yıl/Vol. 4, Sayı/No. 1 Bahar/Spring 2019</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALP, İ., “Bulgar Türk Devleti”, <em>Tarihte Türk Devletleri,</em> C. I, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ ALTINMAKAS, L., “Kazak Türklerinin Gelenekleri ve İslamiyetin Etkisi”, <em>Türk Kültürü</em>, 22/250, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ ARTAMONOV, M.I., <em>Hazar Tarihi,</em> Çev. A.Batur, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ AYDA, A., <em>Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler,</em> Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ BAİLEY, K.Y., “Funeral Archeology and Avar Culture: Old Excavations Yield Serial Data”, <em>Journal of Field Archaeology</em>, 5/4, Boston 1978.</span></div>
<div><span>♦ BALİNT, C., “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları, Prof.Dr. Yaşar Önen’e Armağan</em>, 26/1, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, V., <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler,</em> Haz. İ.Aka- K.Y.Kopraman, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ BEŞEVLİYEV, V., “Proto Bulgar Dini”, Çev. T.Acaroğlu, <em>Belleten,</em> C. 9, Ankara 1945.</span></div>
<div><span>♦ BUHARALI, E., “Türklerde Matem Alametleri”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları</em>, <em>Prof.Dr. B.Ögel’e Armağan</em>, Sayı 65, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, S., “Şaman”, <em>İslam Ansiklopedisi</em>, C. 11, 2. Baskı, İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ BURY, J.B., <em>A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene</em>, Vol. I, London 1889.</span></div>
<div><span>♦ BUTANAYEV, V.Ya-Butanayeva, I.I., <em>Hakaskiy Istoriçeskiy Folklor,</em> Abakan 2001</span></div>
<div><span>♦ CAHUN, L., <em>Introduction a L’Histoire de L’Asie,</em> Paris 1896.</span></div>
<div><span>♦ CZAPLİCKA, M.A., <em>The Turk of Central Asia in History and the Present Day, </em>Oxford 1918.</span></div>
<div><span>♦ ÇAĞATAY, S., “İl, Ulus ve Yönetenler”, <em>DTCF. Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Anma Kitabı,</em> Ankara 1974.</span></div>
<div><span>♦ ÇAVUŞOĞLU, Y., “Eski Türk Dini”, <em>Tanıtım</em>, 7/79, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ ÇIBLAK, N., “Anadolu’da Ölüm Sonrası Mezarlıklar Çevresinde Oluşan İnanç ve Pratikler”, <em>Türk Kültürü,</em> 40/474, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ DE GUİGNES, J.M., <em>Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi,</em> C. I, İstanbul 1924.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, G., <em>Isparta-Gelendost Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri,</em> DTCF. Bitirme Tezi, Ankara 2010.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. I, Ankara 1963.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. II, Ankara 1965.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. III, Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. V, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. VI, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. VIII, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. IX, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. X, Ankara 1978.</span></div>
<div><span>♦ DEVRİŞEVA<em>, H., Seyahatnamelere Göre XIX. Yüzyılda Kazakların Sosyal ve Kültürel Hayatı,</em> Doktora Tezi, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., “Eski Çin Kültürü ve Türkler”, <em>DTCF. Dergisi,</em> 1/4, Ankara 1943. EBERHARD, W., <em>Çin Tarihi</em>, 2. Baskı, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Ebu Bekr-i Tihrani, <em>Kitab-ı Diyarbekriyye</em>, Çev. M.Öztürk, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ ERDENBAT, U., “Har Balgas, Olon Dovd Yabuulj Buy Arheologiyn Sudalgaa”, <em>Hunnugiyn Ezent Uls ba Mongolın Ertniy Tuuhiyn Sudalgaa,</em> Ulaanbaatar 2011. EROĞLU, E.F., <em>Beşkaza Yöresi Yörük-Türkmen Mezar Taşları ve Damgaları, </em>Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2017, s.8; A.</span></div>
<div><span>♦ ERZURUMLU, K., <em>Türklüğe Bakış,</em> İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ ERZURUMLU, K., <em>Gerçeğe Hu Diyelim,</em> 2. Baskı, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ FEHER, G., “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <em>İkinci Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> Ankara 1943.</span></div>
<div><span>♦ FINDLEY, C.V., <em>The Turks in World History,</em> New York 2005.</span></div>
<div><span>♦ GAN, L., “Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar”, Çev. E.Sarıtaş, <em>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi,</em> Sayı 4, İzmir 2000.</span></div>
<div><span>♦ GENCELİ KİRAGOS, <em>Moğol İstilası,</em> Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. F.Hacısalihoğlu-İ.Aslan, İstanbul 2018.</span></div>
<div><span>♦ GOLOMSHTOK, E.A-Griaznov, M.P., “The Pazirik Burial of Altai”, <em>American Journal of Archaelogy,</em> 37/1, Boston 1933.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Kök Türkçe Yazılı Metinlerin Türk Tarihi ve Kültürü Açısından Değerlendirilmesi,</em> Doktora Tezi, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Drevnyaya Religiya Tyurok”, <em>Şamanizm Kak Religiya: Genezis, Rekonstruktsiya, Traditsii,</em> Yakutsk 1992.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Atsız Bir Kahraman: Tonga Tigin”, <em>Türk Kültürü,</em> 33/390, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Eski Türklerde Siyasi Hâkimiyet”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları,</em> Sayı 100, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Balbalların Peşinden”, <em>Orkun,</em> Sayı 43, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Tonga Tigin’in Kimliği Üzerine”, <em>Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi,</em> Sayı 170, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Türk Tarihinin Kahramanları: 4- Attila”, <em>Orkun,</em> Sayı 52, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi,</em> Sayı 202, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Kök Türk Tarihi,</em> 4. Baskı, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET, R., <em>Bozkır İmparatorluğu</em>, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ GRÖNBECH, K., <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü,</em> Çev. K.Aytaç, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, L.N., <em>Hunlar,</em> Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÜLBEDEN, <em>Hümayunnâme,</em> Çev. A.Yelgar, Ankara 1944.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Ş., <em>Mufassal Türk Tarihi,</em> C. III, İstanbul 1339.</span></div>
<div><span>♦ Hacı Bektaş-ı Veli, <em>Makalat,</em> Haz. E.Coşan, Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ HAUSSİG, W., <em>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi,</em> Çev. M.Kayayerli, Kayseri 1997.</span></div>
<div><span>♦ HAYTON, K., <em>Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı,</em> Haz. A.T.Özcan, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>♦ HEGAARD, S.E., “Some Expression Pertaining to Death in the Kök-Turkic Inscriptions”, <em>Ural-Altaische Jahrbücher,</em> Band 48, Wiesbaden 1976.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos, <em>Herodot Tarihi,</em> Ter. M.Ökmen, İstanbul 1991</span></div>
<div><span>♦ İBN BATUTA, <em>İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler</em>, Haz. İ.Parmaksızoğlu, Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ İBN FAZLAN, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden Seçmeler</em>, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> Haz. A.Battal, 2. Baskı Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A<em>., Eski Türk Dini Tarihi,</em> Ankara 2017.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A<em>.</em>, <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> II. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., <em>Eski Türk Dini,</em> Ankara 1980.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., <em>Türk Milli Kültürü,</em> 2. Baskı, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Y., <em>Altaylardan Anadolu’ya İnanç Göçü,</em> Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I-III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ KATANOV, N.F., <em>Türk Kabileleri Arasında</em>, Çev. A.Bağcı, Konya 2004.</span></div>
<div><span>♦ KHOMUSHKU, O.M., “Shamanism as a Worldview Basis of Ethnocultural Traditions of the Peoples of the Sayan-Altai in Present-Day Society”, <em>Humanities & Social Sciences</em>, 1/3, Kızıl 2009.</span></div>
<div><span>♦ KIRİLEN, G<em>., Eski Çin’in Ötekisi Türkler</em>, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ KLYAŞTORNIY, S.G., “Mifologiçeskiye Syujetı v Drevnetyurskih Pamyatnikah”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik</em>, 1977, Moskva 1981.</span></div>
<div><span>♦ KLYAŞTORNIY, S.G-Sultanov, T., <em>Türk’ün Üçbin Yılı,</em> Çev. A.Batur, İstanbul 2003. KOLESNİKOV, A., <em>Rus Seyyahların Gözüyle Kaşgar</em>, Çev. R.Abdieva, Ankara 2010.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, F., <em>Türk Tarih-i Dinisi,</em> Haz. M.Ergun, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli</em>, Meal ve Tefsir C.Yıldırım, İstanbul 1982.</span></div>
<div><span>♦ KUZGUN, Ş., <em>Hazar ve Karay Türkleri,</em> Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜK, A-Tümer, G-Küçük, M.A., <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜKMEHMETOĞLU, Ö., “Bir Kırgız Cenazesinde Müşahade Ettiklerim”, <em>Kardeş Kalemler,</em> 1/7, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ LİU, M.T., “Kulturelle Bezienhungen Zwischen Ost-Türken und China”, <em>The Central Asiatic Journal,</em> Vol. I, Wiesbaden 1957.</span></div>
<div><span>♦ LİU, M.T., <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u- küe),</em> I. Buch, Wiesbaden 1958.</span></div>
<div><span>♦ MACKERRAS, C., “The Role of Ancient Turkic States in World History”, <em>Second International Congresson Turkic Civilization,</em> Bishkek 2005.</span></div>
<div><span>♦ MANGALTEPE, İ., <em>Bizans Kaynaklarında Türkler,</em> İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ Marco Polo, <em>Marko Polo Seyahatnamesi,</em> C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ Minhac-ı Sirac el-Cuzcani<strong>, </strong><em>Tabakat-ı Nasıri,</em> Çev. M.Uyar, İstanbul 2016.</span></div>
<div><span>♦ DUĞLAT<em>,</em> Mirza Haydar, <em>Tarih-i Reşidî,</em> Çev. O.Karatay, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. A.Temir, 2. Baskı, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ MOLDABAYEV, İ.B., “Sibirya Halklarının Folklorunda Kırgızlar Üzerine Destan ve Rivayetler”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof.Dr. Ahmet Temir’e Armağan, 30/1-2, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ MUSTAFİNA, R.M., <em>Predstavleniya, Kultı, Obryadı u Kazakov</em>, Alma-Ata 1992.</span></div>
<div><span>♦ OCAK, A.Y., <em>Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, </em>Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ ODBAATAR, Ts., “Braids of Human Hair in Xiongnu Tombs”, <em>Treasures of Xiongnu,</em> Ulaanbaatar 2011.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, A., <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407-431), </em>Doçentlik Tezi, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, A-ORSOY, S-ERCİLASUN, K., <em>Han Hanedanlığı Tarihi,</em> Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, H.N., <em>Türk Dünyası,</em> İstanbul 1932.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B., <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,</em> C. I, Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B. , <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> 3. Baskı, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B. , <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, 3. Baskı, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ PSALTY, F., “Türkelide Hıristiyanlık”, <em>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</em>, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF, W., <em>Sibirya’dan Seçmeler,</em> Çev. A.Temir, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF, W., <em>Türklerin Kökleri,</em> Çev. A.Ekinci-Y.Ünlü, C. I, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ RASONYİ, L., <em>Tarihte Türklük,</em> 2. Baskı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO, S.I., <em>Frozen Tombs of Siberia,</em> Berkeley 1970.</span></div>
<div><span>♦ SAVİNOV, D.G., “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1972, Moskva 1973.</span></div>
<div><span>♦ SCHMİDT, P.W., “Tukuelerin Dini”, <em>İÜEF.Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi,</em> C. 14, İstanbul 1966.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, F., “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, <em>DTCF. Dergisi,</em> Sayı 17, Ankara 1961.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, H.İ., “Balıkesir Çepnilerinde Ağıt Geleneği ve Ağıtçı Kadınlar”, <em>Alevilik Araştırmaları Dergisi,</em> 1/2, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, H., <em>İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı</em>, Ankara 1980</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. IV, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ TAS, A.R., “Çuvaşların Dini”, Çev. D. Arık, <em>AÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi,</em> C. 38, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ TRYJARSKİ, E., <em>Türkler ve Ölüm,</em> Çev. H.Er, İstanbul 2011.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>, C. I, İstanbul 1969. , <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969.</span></div>
<div><span>♦ UYGUR, C.V., “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, <em>XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, </em>C. I, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, A., “Kırgız Halk İnanışlarında Yas Tutma Motifine dair Tespitler”, <em>Altay Communities. Religion and Belief Rituals,</em> İstanbul 2017.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, F., “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, <em>Bilig</em>, Sayı 45, Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ WATSON, B., <em>Record of the Grand Historian of China,</em> Volume II, Third edition, New York 1968.</span></div>
<div><span>♦ YAĞLI, A., <em>Timurlu Devleti Teşkilatında Vezirlik Kurumu</em>, Doktora Tezi, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ YALGIN, A.R., <em>Cenupta Türkmen Oymakları</em>, C. I-II, 2. Baskı, Ankara 1993. YILDIRIM, K., <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük</em>, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig</em>, I, Metin, Haz. R.R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979. YUSUPOV, K., <em>Manas Destanı</em>, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995. YÜREKLİ, T., <em>XI-XV. YY’lar Arası El-Cezire Bölgesinin Tarihi Coğrafyası,</em> Doktora Tezi, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ ZAJACZKOWSKİ, A., “Khazarian Culture and Inheritors”, <em>Acta Orientalia,</em> Tom. XII, Budapest 1961.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref1" name="_edn1"></a> <a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[1]</a> Radloff, <em>Türklerin Kökleri,</em> Çev. A. Ekinci-Y. Ünlü, C. I, Ankara 1999, s. 6; A. Küçük-G. Tümer-M. A. Küçük, <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı, Ankara 2015, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> O. Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969, s.48; Y. Çavuşoğlu, “Eski Türk Dini”, <em>Tanıtım,</em> 7/79, İstanbul 1986, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mesela merhum Ali Rıza Yalgın’ın tespitlerine göre; Toroslardaki Ayaş aşiretinin Boz-oğlan ve Kara-oğlan diye iki atası vardır. Eskiden aşiret senede bir kere bunlara adak kurbanı keserdi. A. R. Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları, C.</em> I, 2. Baskı, Ankara 1993, s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. T. Liu, “Kulturelle Bezienhungen Zwischen Ost-Türken und China”, <em>The Central Asiatic Journal,</em> Vol. I, Wiesbaden 1957, s. 192; Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti…, s.</em> 151; A. Y. Ocak, <em>Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri,</em> Ankara 1984, s. 8; S.Gömeç, <em>Kök Türkçe Yazılı Metinlerin Türk Tarihi ve Kültürü Açısından Değerlendirilmesi,</em> Doktora Tezi, Ankara 1992, s. 119; K. Erzurumlu, <em>Türklüğe Bakış,</em> İstanbul 2006, s. 112; <em>İbni-Mühennâ Lûgati, </em>Haz. A. Battal, 2. Baskı Ankara 1988, s. 7-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> B. Watson, <em>Record of the Grand Historian of China</em>, Volume II, Third edition, New York 1968, s. 164; İ. Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> 2. Baskı, İstanbul 1983, s.75; S. Buluç, “Şaman”, <em>İslam Ansiklopedisi</em>, C. 11, 2. Baskı, İstanbul 1979, s. 330-331; B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,</em> C. I, Ankara 1981, s. 253; N. F. Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında,</em> Çev. A. Bağcı, Konya 2004, s. 55; S. Gömeç, “Türk Tarihinin Kahramanları: 4- Attila”, <em>Orkun,</em> Sayı 52, İstanbul 2002, s. 42-43; M. I. Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, Çev. A. Batur, İstanbul 2004, s. 525, 535-536.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mezara saygı geleneğine biz İskitlerde de rastlıyoruz. M. önce 6. asrın başlarında (513’ler), Perslerle bir muharebe içine giren İskitler onlara; “bizim ne şehirlerimiz ne de ekili tarlalarımız var. Bunlar yakılıp, yıkılacak diye savaştan korkmamıza gerek yok. Mutlaka harp etmek niyetindeyseniz, atalarımızın mezarlarına bir saygısızlık yapın da o zaman başınıza neler gelecek, görün” diyorlardı. Bakınız, Herodotos, <em>Herodot Tarihi,</em> Ter. M. Ökmen, İstanbul 1991, s. 226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K. Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> Aktaranlar: F. Türkmen-A. İnayet, Ankara 1995, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Minhac-ı Sirac el-Cuzcani, <em>Tabakat-ı Nasıri</em>, Çev. M.Uyar, İstanbul 2016, s. 137; Liu, “Kültürelle Bezienhungen…/’, s. 197; D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altayav Drevnetyurkskoye Vremya”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1972, Moskva 1973, s. 342-343; İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden Seçmeler</em>, Haz. R. Şeşen, İstanbul 1975, s. 77; E. Tryjarski, <em>Türkler ve Ölüm,</em> Çev. H. Er, İstanbul 2011, s. 232-234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 339; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Prof. Dr. Saadettin Y. Gömeç’in 2003 yılında, Mogolistan’da Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığında bulduğu resimli kiremitin üzerinde de muhtemelen bir yas töreni resmedilmiş olabilir. Burada atlarının kuyrukları bağlanmış, bir daire şeklinde at koşturan suvarilerin ok attıklarını da görüyoruz ki, belki de büyük âlim Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in dediği gibi, bu suretle Bilge Kagan’ın ruhu göğe, yani cennete uçuruluyordu. Ayrıca Kırgız Türklerinin ünlü Manas Destanı’nda, Kökötey Han öldüğünde; “ağzından gök rengi duman çıktı, gözünün nuru sönerek, bu dünyadan göçtü”, denmesi de ilginçtir. Bakınız, Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 169; S. Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi,</em> Sayı 202, İstanbul 2003, s. 30; B. Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, 3. Baskı, Ankara 2006, s. 286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bu cenaze törenlerinde rastladığımız ilginç bir adet de buraya gelen bekârların kendilerine münasip eş bakmalarıdır (G. Kırilen, <em>Eski Çin’in Ötekisi Türkler,</em> Ankara 2015, s. 223).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hacı Bektaş-ı Veli, <em>Makalat,</em> Haz. E. Coşan, Ankara 1971, s.1-111; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 3891; K. Grönbech, <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü</em>, Çev. K. Aytaç, Ankara 1992, s. 2; <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Gülbeden, <em>Hümayunnâme,</em> Çev. A. Yelgar, Ankara 1944, s.118; Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 271; Mirza Haydar Duğlat, <em>Tarih-i Reşidî,</em> Çev. O. Karatay, İstanbul 2006, s. 344; K. Erzurumlu, <em>Gerçeğe Hu Diyelim,</em> 2. Baskı, Ankara 2007, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> L. Cahun, <em>Introduction a L’Histoire de L’Asie,</em> Paris 1896, s. 59; R. M. Mustafina, <em>Predstavleniya, Kultı, Obryadı u Kazakov,</em> Alma-Ata 1992, s. 97; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 524, 536; S. E. Hegaard, “Some Expression Pertaining to Death in the Kök-Turkic Inscriptions”, <em>Ural-Altaische Jahrbücher, </em>Band 48, Wiesbaden 1976, s. 89-113; S. G. Klyaştornıy-T. Sultanov, <em>Türk’ün Üçbin Yılı,</em> Çev. A. Batur, İstanbul 2003, s. 62; O. M. Khomushku, “Shamanism as a Worldview Basis of Ethnocultural Traditions of the Peoples of the Sayan- Altai in Present-Day Society”, <em>Humanities & Social Sciences,</em> 1/3, Kızıl 2009, s. 96-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Türkler arasında yıldız kaymasına, “yıldız çavmak” veya “şeytan taşlama” da denmektedir. Bakınız, <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965, s. 1095; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1972, s. 3767.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bazen mezarlara erkeklerin uzatılmış, kadınların da ayakları hafifçe karnına çekilmiş şekilde gömülmeleri yanı sıra, zaman zaman da başlarının altına herhalde saman dolu yastık konuluyordu (C. Balint, “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof. Dr. Yaşar Önen’e Armağan, 26/1, Ankara 1988, s. 38-39). Bu şekilde gömülmenin örneğini, Moğolistan’ın Altanbulag ilçesinin Selenge Müzesindeki, ülkede rastlanan Hun dönemine ait ve atıyla birlikte defnedilen en uzun insan cesedinde görmek mümkündür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Çince vesikalarda, “Hunlarda ölen bir kişinin peşinden onlarca kişi takip ederdi” cümlesi, sonraki zamanlarda “defin esnasında yüzlerce kişi öldürülerek gömülürdü” şekline dönüşmüştür. Bakınız, Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü, s. 292.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kök Türkçe kitabelerde “Kıtany” şeklinde geçen kavim adı, Çin yıllıklarında “K’i-tan” diye transkripsiyon edilmiştir. Kıtanların Mogol ve Hsien-pilerden olduğu yolunda görüşler varsa da, araştırmacılar onların kuvvetli bir Türk tesirinde olduklarını, özellikle Uygur devlet teşkilatını aldıklarını bildirmişlerdir. Kök Türkçe yazıtların Kıtany ismi daha sonra Kıtay’a dönüşerek, özellikle Mogol, Rus ve Müslümanlarca Çin karşılığında bugün dahi kullanılmaktadır. Bakınız, S. Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> 4. Baskı, Ankara 2011, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mesela Çin tarihindeki ilk sülalelerden birisi olan Shanglar devrinde (M.Ö. 1450-1050) mahsulün bereketli olması için toprağa kurban vermek gerektiği sanılıyordu. Bu yüzden Shang devletinde pek çok insan kurban etme usulü vardı. Bazı bölgelerde ilkbaharda, başka köylerden adamlar avlanır, toprağa kurban olarak sunulup, öldürülür ve parçaları tarla sahiplerine dağıtılır, onlar da bunları gömerlerdi. Türk tesiriyle insan kurbanı yasaklandığı halde, M.S. 11. asra kadar Çin’in çeşitli yerlerinde gizlice bu âdetin sürdüğü görülmüştür. W. Eberhard, <em>Çin Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1987, s. 61; W. Eberhard, “Eski Çin Kültürü ve Türkler”, <em>DTCF. Dergisi, 1/4,</em> Ankara 1943, s. 21; Ebu Bekr-i Tihrani, <em>Kitab-ı Diyarbekriyye,</em> Çev. M. Öztürk, Ankara 2001, s. 120; L. N. Gumilev, <em>Hunlar,</em> Çev. A. Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s. 49; Genceli Kiragos, <em>Moğol İstilası</em>, Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. F. Hacısalihoğlu-İ. Aslan, İstanbul 2018, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Özellikle batıda yaygın olan bir kanaat; Asya ve Sibirya’da bulunan bütün Milattan önceki kurgan ve sanat eserlerinin İskit-Saka dönemine ait olduğudur. Dolayısıyla zamanı tam belirlenemeyen ne varsa İskitlere mâl edilmektedir ki; kimliği üzerinde tartışmaların hâlâ sürdüğü bu topluluğun da Türklüğü yolunda az da olsa iddiada bulunanlar mevcuttur. Bizim araştırmalarımız ve tahminlerimize göre, İskit-Saka diye anılan bu halk Türk- Hun birliğinin bir üyesi olup; tıpkı Kök Türkler çağında Hazarlar nasıl bu devletin batıdaki uç beyliğini yapmışlarsa, onlar da Türk-Hun Devletinin hudut bekçileridir. Kök Türk Kağanlığının zayıflamasıyla beraber, Hazarların kendilerini göstermeleri gibi, İskit-Sakalar da belki ortaya çıkan otorite boşluğu sebebiyle Türk-Hun siyasi teşekkülünün batısında faaliyetlerde bulunmuşlar; Grek-Yunan kaynakları da yeterince tanıyamadıkları Türk devlet yapısı yüzünden onları ayrı birer devlet olarak algılamışlardır. Bunun yanısıra bütün Latin-Bizans tarihlerinde Türk soylu halklara Hun ya da İskit denmesinin mutlaka bir sebebi olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bakınız, <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Güney tarafı, 12. satır: “Bunça bodun saçın kulakkın…bıçtı”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Esasında bu tür yas geleneği, ölenin ardından feryat-figan etmek, sagu yakmak bütün Türkler tarafından hâlâ sürdürülmektedir. Bununla birlikte söz konusu geleneğe İskitlerde de rastlanılması ilginçtir. Bakınız, Herodotos, <em>Herodot Tarihi</em>, s. 211; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3245-3246; H. İ. Şahin, “Balıkesir Çepnilerinde Ağıt Geleneği ve Ağıtçı Kadınlar”, <em>Alevilik Araştırmaları Dergisi,</em> 1/2, Ankara 2011, s. 179-194; A. Yağlı, <em>Timurlu Devleti Teşkilatında Vezirlik Kurumu,</em> Doktora Tezi, Ankara 2014, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> H. N. Orkun, <em>Türk Dünyası,</em> İstanbul 1932, s. 136; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> s. 60-61; G. Demir, <em>Isparta-Gelendost Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri,</em> DTCF. Bitirme Tezi, Ankara 2010, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bugün bile bütün Türk Dünyasında ölene karşı saygı ve acıyı göstermek için saç yolup, yüz yırtma geleneği sürmektedir ve yakın zamanlara kadar Kazak Türkleri ölenin hatırasına, vefattan aşağı-yukarı bir yıl geçtikten sonra “bayge” denilen at yarışları düzenlemişlerdir. Bakınız, H.Devrişeva, <em>Seyahatnamelere Göre XIX. Yüzyılda Kazakların Sosyal ve Kültürel Hayatı,</em> Doktora Tezi, Ankara 2016, s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> L. Gan, “Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar”, Çev. E.Sarıtaş, <em>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi,</em> Sayı 4, İzmir 2000, s. 363.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> K. Y. Bailey, “Funeral Archeology and Avar Culture: Old Excavations Yield Serial Data”, <em>Journal of Field Archaeology,</em> 5/4, Boston 1978, s. 473; A.Ayda, <em>Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler,</em> Ankara 1992, s. 197; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> s. 61; İ. B. Moldabayev, “Sibirya Halklarının Folklorunda Kırgızlar Üzerine Destan ve Rivayetler”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof.Dr. Ahmet Temir’e Armağan, 30/1-2, Ankara 1993, s. 220-221; N. Çıblak, “Anadolu’da Ölüm Sonrası Mezarlıklar Çevresinde Oluşan İnanç ve Pratikler”, <em>Türk Kültürü,</em> 40/474, Ankara 2002, s. 605-614; U. Erdenbat, “Har Balgas, Olon Dovd Yabuulj Buy Arheologiyn Sudalgaa”, <em>Hunnugiyn Ezent Uls ba Mongolın Ertniy Tuuhiyn Sudalgaa,</em> Ulaanbaatar 2011, s. 91-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> S.I.Rudenko, <em>Frozen Tombs of Siberia,</em> Berkeley 1970, s. 1-328; Ts. Odbaatar, “Braids of Human Hair in Xiongnu Tombs”, <em>Treasures of Xiongnu</em>, Ulaanbaatar 2011, s. 110-111; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> C. II, s. 450; E.F.Eroğlu<em>, Beşkaza Yöresi Yörük-Türkmen Mezar Taşları ve Damgaları,</em> Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2017, s. 8; A. Ünal, “Kırgız Halk İnanışlarında Yas Tutma Motifine dair Tespitler”, <em>Altay Communities. Religion and Belief Rituals,</em> İstanbul 2017, s. 280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Eyerin veya elbisenin ters kullanılması âdeti İslami dönemde de görülür. Mesela kaynaklar, Sultan Tugrul ve III. Murad gibi Türk hükümdarlarıyla, beylerinin cenazelerinde bunların yaşandığını haber verirler. Bakınız, F. Ünal, “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, <em>Bilig,</em> Sayı 45, Ankara 2008, s. 113-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> E. A. Golomshtok-M.P.Griaznov, “The Pazirik Burial of Altai”, <em>American Journal of Archaelogy,</em> 37/1, Boston 1933, s. 43; Orkun, <em>Türk Dünyası,</em> s. 135; A. İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> C. II, Ankara 1991, s. 261; A. R.Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s. 382; S. Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> Ankara 2009, s. 447; Demir, <em>Isparta-Gelendost Yöresinde…, s.</em> 13-14; Erzurumlu, <em>Gerçeğe Hu Diyelim, s. 128;</em> C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, <em>XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri,</em> C. I, İstanbul 2015, s.187-200; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3669.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. I, Çev. B. Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Destanı’nda, “güçlü Oguz beyleri Beyrek’ten ümit kesince; akları çıkarıp, kara giydiler. Kaza benzer kızı, gelini ak çıkardı, kara giydi”. Yine “Ak otağı bırakıp, kara otağa giren kızlar, ak çıkarıp, kara giydiler”. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde ise Kazan Han oğlu için; “seni bilen bey oğulları, ak çıkardı, kara giydi” diyor (Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> s. 340-343, 371). Ancak Selçuklu ve bazı diğer Türk hanedanları devrinde beyaz giymenin de bir yas alameti olduğunu bildirmekte fayda vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Ölmüşlerin bu şekilde anılması, mezarların içine ölüyle beraber yiyecek, içecek ve elbise, ok, yay, kılıç, zırh gibi özel eşyalarının konulması, aynı zamanda ahiret inancının bir göstergesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden…, s.</em> 63; M. T. Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe),</em> I. Buch, Wiesbaden 1958, s. 9; F. Sümer, “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, <em>DTCF. Dergisi</em>, Sayı 17, Ankara 1961, s. 447-448; R. Grousset, <em>Bozkır İmparatorluğu,</em> Çev. R. Uzmen, İstanbul 1980, s. 40, 99; İbn Batuta, <em>İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler,</em> Haz. İ. Parmaksızoğlu, Ankara 1981, s. 61; W. Radloff, <em>Sibirya’dan Seçmeler,</em> Çev. A. Temir, Ankara 1975, s. 181; L.Rasonyi, <em>Tarihte Türklük,</em> 2. Baskı, Ankara 1988, s. 27; L.Altınmakas, “Kazak Türklerinin Gelenekleri ve İslamiyetin Etkisi”, <em>Türk Kültürü</em>, 22/250, Ankara 1984, s. 128; B. Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, 3. Baskı, İstanbul 1988, s. 758; E.Buharalı, “Türklerde Matem Alametleri”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları, </em>Prof.Dr. B.Ögel’e Armağan, Sayı 65, İstanbul 1990, s. 152-153; Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında, s.</em> 56-72; Herodotos, <em>Herodot Tarihi</em>, s. 211; Mirza Haydar Duğlat, <em>Tarih-i Reşidî</em>, s. 210; Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s.271; Ö. Küçükmehmetoğlu, “Bir Kırgız Cenazesinde Müşahade Ettiklerim”, <em>Kardeş Kalemler</em>, 1/7, Ankara 2007, s. 79-82; Marco Polo, <em>Marko Polo Seyahatnamesi, </em>C. I, Çev. F. Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s. 39; T. Yürekli, <em>XI-XV. YY’lar Arası El- Cezire Bölgesinin Tarihi Coğrafyası,</em> Doktora Tezi, Ankara 2009, s. 222; A. Kolesnikov, <em>Rus Seyyahların Gözüyle Kaşgar,</em> Çev. R. Abdieva, Ankara 2010, s. <em>126; Y.</em> Kalafat, <em>Altaylardan Anadolu’ya İnanç Göçü,</em> Ankara 2012, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>, C. I, s. 398; C. III, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Derleme Sözlüğü’nde Romanya Türklerinin, ölülerin ruhu için 3 veya 7. gün verilen yemeğe “atav” dendiğine dair bir bilgiye rastlamaktayız. Bakınız, <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. I, Ankara 1963, s. 367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Tonga Tigin, meşhur Kök Türk hükümdarı ve Bilge ile Köl Tigin’in amcası Kapgan Kagan’ın büyük oğludur. 714 yılındaki Beş Balık seferi sırasında Çinli askerlerce tuzağa düşürülerek öldürülmüştür. Bakınız, S. Gömeç, “Tonga Tigin’in Kimliği Üzerine”, <em>Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi,</em> Sayı 170, İstanbul 2001, s. 58-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kök Türkçe yazıtlarda yog adetiyle alâkalı olan pek çok ibareye rastlamaktayız. Mesela, Köl Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarında 714 yılında, Beş Balık seferi sırasında ölen amcalarının oğlu Tonga Tigin’in yogundan (mateminden) bahis vardır (Bakınız, S. Gömeç, “Atsız Bir Kahraman: Tonga Tigin”, <em>Türk Kültürü,</em> 33/390, Ankara 1995, s. 63-64). Yine Çin kaynakları Türklerin cenaze törenlerinden söz ederken; ölen kimsenin çocukları, torunları, bütün akrabaları bir koyun ya da atı kurban olarak kesip, mevtanın çadırının önüne koyduklarını anlatırlar. Hatta bu cenaze törenleri sırasında tanışan gençlerin izdivaçlara karar verdiklerini bile vurguluyorlar (Bakınız, Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten…, s.</em> 9-10; <em>Tarama Sözlüğü, C. V,</em> Ankara 1971, s. 3082; <em>Derleme Sözlüğü, C.</em> III, Ankara 1968, s. 854).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s.30; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. VIII, Ankara 1975, s.2655; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. IX, Ankara 1977, s. 3333; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3637.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Golomshtok-Griaznov, “The Pazirik Burial…,”, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. Onat-S. Orsoy-K. Ercilasun, <em>Han Hanedanlığı Tarihi</em>, Ankara 2004, s. 9; Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten…,</em> s. 9; S. Gömeç, “Balbalların Peşinden”, <em>Orkun, </em>Sayı 43, İstanbul 2001, s. 14; S. Y. Gömeç, <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018, s. 357; V. Ya. Butanayev-I. I. Butanayeva, <em>Hakaskiy Istoriçeskiy Folklor</em>, Abakan 2001, s.87; Küçükmehmetoğlu, “Bir Kırgız Cenazesinde…,”, s. 79-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 2023.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kur’an’ı-Kerim’in Tur Suresi, 17-20 ile 22-24 ve İnsan Suresi, 13 ile 21. ayetlerinde cennetle alâkalı; “şüphesiz ki Allah’tan korkup, fenalıklardan sakınan mü’minler cennetlerde nimet içindedir. Rablarının kendilerine verdikleriyle neşelenip, zevk ve sefa sürmektedirler. Orada ne güneşi ne de dondurucu soğuk görürler. Rabları onları çok yakıcı cehennem azabından korumuştur. İşlediklerinize karşı afiyetle, gönül huzuru içinde yeyiniz, içiniz. Bunlar birer dizi halinde sıralanan tahtlara yaslanırlar ve kendilerini iri kara gözlü eşlerle evlendiririz. Cennettekilere canlarının çektiği meyveler ve etten sunarız. Çevrelerinde gümüşten kaplar, billurdan küpler dolaştırılır. Orada kadeh tokuştururlar ama bunda ne anlamsız saçmalama ne de günaha sokma vardır. Rabları onlara tertemiz bir içecek içirmiştir. Orada nereye baksan hep nimet ve büyük bir mülk görürsün. Kendilerine ait hizmetçiler, sanki her biri sedefteki saklı inciler gibi etraflarında dönüp, dolaşırlar” şeklindeki açıklamalara rastlıyoruz. Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> Meal ve Tefsir C. Yıldırım, İstanbul 1982, s. 525, 580.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s. 234; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig,</em> I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 44, 109, 147, 267, 328, 337, 367-368, 485; S. G. Klyaştornıy, “Mifologiçeskiye Syujetı v Drevnetyurskih Pamyatnikah”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1977, Moskva 1981, s. 125; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3711-3716; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3818.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 4349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Bakınız, <em>Köl Tigin Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 22; <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Bakınız, <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 30: “Tengri, yir bulgakın üçün”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 569, 588.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Divanü Lûgat-it-Türk’te günah yerine kullanılan bir de “arınçu/erinçü” sözü ile karşılaşmaktayız. Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s. 16, 172; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig</em>, I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 328, 345, 515, 622; O. Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>, C. I, İstanbul 1969, s. 51; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3518; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 4464.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> S. Gömeç, “Drevnyaya Religiya Tyurok”, <em>Şamanizm Kak Religiya: Genezis, Rekonstruktsiya, Traditsii</em>, Yakutsk 1992, s. 20; İ.Mangaltepe, <em>Bizans Kaynaklarında Türkler,</em> İstanbul 2009, s. 157; C.Mackerras, “The Role of Ancient Turkic States in World History”, <em>Second International Congresson Turkic Civilization,</em> Bishkek 2005, s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> K. Yıldırım, <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük,</em> İstanbul 2010, s. 335.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bakınız, <em>Terhin Yazıtı,</em> Batı tarafı, 3. satır: “Yukarıda Tanrı irade ettiği, aşağıda yagız yer beslediği için, devlet ve yasa sahibi oldu”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. A. Temir, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 51; K. Hayton, <em>Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı,</em> Haz. A. T. Özcan, İstanbul 2015, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Gömeç, <em>Türk Destanlarına…, s. 402.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> F. Köprülü, <em>Türk Tarih-i Dinisi</em>, Haz. M. Ergun, Ankara 2005, s. 40; S.Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, <em>DTCF. Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Anma Kitabı, </em>Ankara 1974, s. 281; A. İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, II. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1998, s. 636; Gömeç, “Drevnyaya Religiya Tyurok”…, s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> P. W. Schmidt, “Tukuelerin Dini”, <em>İÜEF.Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi,</em> C. 14, İstanbul 1966, s. 69; A. Onat, <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407-431),</em> Doçentlik Tezi, Ankara 1977, s. 94; S. Gömeç, “Eski Türklerde Siyasi Hâkimiyet”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları</em>, Sayı 100, İstanbul 1996, s. 113­115; Ş. Günaltay, <em>Mufassal Türk Tarihi,</em> C. III, İstanbul 1339, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Tengrike kirtinmek, Tanrı’ya inanmak demektir. Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>, C. I, s. 416.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 211, 203, 461; C. III, s. 450; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig,</em> I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 40; <em>Tarama Sözlüğü</em>, C. IV, Ankara 1969, s. 2292-2293; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. I, Ankara 1963, s. 223; <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> s. 9; Grönbech, <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü, s.</em> 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Hazar Türklerinin, Karaim mezhebini kabul etmeleri tamamen bir siyaset olarak görülüyor. Bazı araştırmacılar tarafından onların komşuları olan Hristiyan ve Müslümanlara muhalefet amacıyla bu inanca girdikleri, Arap ve Bizans etkisine karşı bir oyun olduğu, bu inancın Hazar Kağanlığında gerçekten benimsenmediğinin altı çizilmektedir. Ayrıca Karaim söz varlığı incelendiğinde dini kelimelerin büyük bir kısmının İslamiyet’e ait olduğu ve Hazarların Yahudileştiği görüşünün yanlışlığına karşılık, onların sadece Musa’nın öğretilerini benimsedikleri söylenmektedir. Tevrat’ı esas alan ve Türklüklerinin bilincindeki bu insanlar o yüzden kendilerine Yahudi değil, Musevi denmesini istiyorlar (Bakınız, A. Zajaczkowski, “Khazarian Culture and Inheritors”, Acta Orientalia, Tom. XII, Budapest 1961, s. 302-36; Küçük-Tümer-Küçük, Dinler Tarihi, s. 109). Yine bilindiği üzere Hazar Kağanlığının içerisinde Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Kök Tengri İnancı yaşama imkânına sahipti. O zamanki idareciler öyle bir sistem kurmuşlardı ki, bütün bu halkın dini işleri gayet iyi yürümekteydi. Kağanlıkta, devletin hukuki işlerine bakan yedi kadının olduğundan söz ediliyor. Bir kadı Kök Tengri’ye inananlar (yahut da eski Türk dinine), geri kalan ikişer tanesi de diğer dinlerde olanlar için vazifelendirilmişlerdi (Bakınız, Ş. Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara 1985, s. 81; Artamonov, Hazar Tarihi, s. 325).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli, s.</em> 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> V. Barthold, <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler,</em> Haz. İ. Aka-K. Y. Kopraman, Ankara 1975, s. 140-141; F. Psalty, “Türkelide Hıristiyanlık”, <em>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> İstanbul 1943; Zajaczkowski, “Khazarian Culture and Inheritors”, s. 302; İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden…, s.</em> 31; W. Haussig, <em>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi,</em> Çev. M. Kayayerli, Kayseri 1997, s. 262; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 120-121; C. V. Findley, <em>The Turks in World History,</em> New York 2005, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 583.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 560, 563.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Daha evvel ilgili yerlerde de belirttiğimiz üzere, Bizans’tan Kök Türk ülkesine hareket eden bir elçilik heyetini 576 yılında Aral Gölü bölgesinde, muhtemelen İstemi’nin çocuklarından birisi olan Türk Şad karşılamıştı. Bu seyahatı anlatan kaynaklara göre, gelen Bizanslıların içerisindeki kötülüklerden sıyrılmaları için ateşten atlatıldığı, ellerindeki ateş dallarıyla Türklerin bunların etraflarında döndükleri biliniyor. Yine Doğu Türkistanlı Türkler, aralarına birini kabul etmeden önce kırk bir defa ateşten atlatıyorlardı (Bakınız, Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> s. 59-60; Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında,</em> s. 116). Elbette ki bu hareketin yapılmasındaki gaye ateşin temizleyiciliğine inanılmasıdır. Günümüzde nasıl birtakım mikrobik hastalıklardan ve salgınlardan kurtulmak için çevrenin yakılması söz konusu ve bazı yaraların tedavisinde dağlama usulü uygulanıyorsa, geçmişte de insanlar bu tür tedavileri bildiklerinden ateşten yararlanmışlardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Mutlak varlık olan Allah tektir. Kendisine her şeyin muhtaç olduğu Allah ne doğurdu ne de doğuruldu. O’nun hiçbir ortağı da yoktur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Madara Köyü yakınlarında 1925 yılında yapılan kazıda bulunmuş olan çok bozuk bir proto-Bulgar kitabesinde Tangra (Taggra) ismine rastlıyoruz. Bakınız, M. A. Czaplicka, <em>The Turk of Central Asia in History and the Present Day, </em>Oxford 1918, s. 31; G. Feher, “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <em>İkinci Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> Ankara 1943, s. 301; V. Beşevliyev, “Proto Bulgar Dini”, Çev. T. Acaroğlu, <em>Belleten,</em> C. 9, Ankara 1945, s. 237; İ. Alp, “Bulgar Türk Devleti”, <em>Tarihte Türk Devletleri,</em> C. I, Ankara 1987, s. 255; A. R. Tas, “Çuvaşların Dini”, Çev. D. Arık, <em>AÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi</em>, C. 38, Ankara 1998, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Eski Yunan’da Zeus, Apollon, Mars, Hera vs. varlıklar aynı zamanda yarı tanrı olarak da kabul edilmekteydiler. Aslında bu inançta kim ölümlü, kim ölümsüz belli olmadığı gibi, kimin yaratıcı, kimin de yaratılan olduğu hususu da karışıktır. Hatta 5. asrın ilk yarılarında (448), Bizans’tan Ata İllig’in (Attila) yanına gelen elçilerden birinin Bizans imparatorunu Tanrı olarak anmasına Türkler tepki göstermişler idi. Bakınız, J. B. Bury, <em>A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene,</em> Vol. I, London 1889, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref71" name="_edn71"></a>J. M. De Guignes, <em>Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi,</em> C. I, İstanbul 1924, s. 231-233; İ. Kafesoğlu, <em>Eski Türk Dini</em>, Ankara 1980, s. 22-66; Watson, <em>Record of the Grand…, s. 176-177;</em> H. Tanyu, <em>İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı,</em> Ankara 1980, s. 15-19; Çavuşoğlu, “Eski Türk Dini”, s. 28; Gumilev, <em>Hunlar,</em> s. 118; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 77, 87; C. III, s. 52, 171; Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, s. 153; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965, s. 804; A. İnan, <em>Eski Türk Dini Tarihi,</em> Ankara 2017, s. 30; <em>İbni-Mühennâ Lûgati, s.</em> 7-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli, s.</em> 53.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goec-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goec-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk</guid>
<description><![CDATA[ Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk
Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan! Ziya Gökalp Destanlar, bir milletin kültürel yaşantısı, millî şuur ve hafızasını edebî bir zevkle sunan tarihi aynalardır. Göç ve Ergenekon Destanları da, kültürel değerlerimize sahip çıkmak, kimlik arayışı, ontolojik anlamda göç ve göç sebeplerini irdeleyen uzun yaşanmışlıkların eseridir. Geçmişin geleceğimize ışık tuttuğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae690ccd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göç, Ergenekon, Destanlarında, Mitostan, Ütopyaya, Yolculuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Goc-Ergenekon-Destanlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/goc-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk.html">Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ebru ŞENOCAK</strong></span></a>
</p><p><em><span>Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan</span></em><br>
<em><span> Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!</span></em><br>
<strong><span> Ziya Gökalp</span></strong></p>
<p><span>Destanlar, bir milletin kültürel yaşantısı, millî şuur ve hafızasını edebî bir zevkle sunan tarihi aynalardır. Göç ve Ergenekon Destanları da, kültürel değerlerimize sahip çıkmak, kimlik arayışı, ontolojik anlamda göç ve göç sebeplerini irdeleyen uzun yaşanmışlıkların eseridir. Geçmişin geleceğimize ışık tuttuğu bu tarihi, mitolojik ve kültürel miraslar kolektif bilincin üretimleridir.</span></p>
<p><span>Biz bu çalışmamızda, Göç ve Ergenekon Destanları’nda tarihi ve kültürel köklerden, akıl ve bilgiden uzaklaşarak tükenişin eşiğine gelen halkın göç, kültür ve kimlik arayışını, Campbell’in “ayrılış-aşama-dönüş” (Campbell 2000) şeklinde belirlediği arketiplerin mitsel kökeniyle çözümleyeceğiz:</span></p>
<p><span><strong>A – Mitolojik Doğuş ve Ata/Ana Yurttan Ayrılış/Göç</strong></span></p>
<p><span>Mitolojiler, destan devrini bugüne taşıyarak, gizemli varoluş değerlerini açımlayan bütünleyici imgelerdir. Evrenin, insanın, tabiattaki varlıkların vb. gibi ilk yaratılışını, toplumsalın sosyo-kültürel değerlerini aktaran inanca dayalı kutsal anlatılardır. Shakespeare’ın ifadesiyle “Doğayı olduğu gibi gösterecek aynayı tutmak olan mitoloji, uyanan bilinci kendini besleyen kaynakların gücüne inandırmak, uyanan bilincin bu evrenin ürpertici ve bağlayıcı giz olarak olduğu gibi kabul edilmesini sağlamak, ahlaki düzeni savunmak ve bireyin bütünlük içine kuşkusuz biçimde yerleşmesini sağlamak işlevlerini yerine getirir.” (Campbell 2003: 14, 16) Bu anlamda destanlar, mitostan ütopyaya doğru süren kutsal yolculukta, “biz”im yollarımızı bulmamıza yardımcı olan zihinsel sürecin yarattığı sembolik izlerle doludur. Göç ve Ergenekon Destanları’nda tespit ettiğimiz ağaç, dağ, su, ateş, demir, rüya vb. gibi semboller, Türk milletinin yaşam öyküsünü ve geçmişine dair bilgilerini çözümleyebileceğimiz bir yol haritası gibidir. Bu harita, yalnızca, insan ruhunun derinliklerindeki arketipsel içeriklerin açımlanmasıyla gün ışığına çıkabilecektir.</span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nda ortak unsur olarak tespit ettiğimiz doğuş ve yeniden doğuş mitleri olan ağaç, dağ ve su sembolleri, destanın yaşam enerjisini besleyen ölümsüz güç kaynaklarıdır. Göç Destanı’nda doğuş miti şu şekilde anlatılır:</span></p>
<p><span>“Uygurların eski yurtlarında Karakurum adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı; Tola ve Selenga. Bu iki nehir arasındaki ağaç üzerine kutsal bir ışık iner. Ağacın gövdesi şişer. Gebe kadınların karnı gibi olur. Dokuz ay on gün sonra ağaçtaki şişkinlik çatlar, beş çocuk doğar.” (Çobanoğlu 2007: 136) Ağaç, mağara gibi ana rahmini sembolize eder. Destanda, dokuz ay on günün sonunda erginlenen evladını doğanın kucağına bırakan mitolojik ananın yanısıra, mitolojik doğumun gerçekleşmesinde kurucu ve dönüştürücü simge değerlerden anasır-ı erba’ya da işaret eder. Öyle ki Karakurum adlı dağ, toprağı; kutsal dağdan çıkan iki nehir, suyu; bu iki nehir arasındaki ağaca inen kutsal ışık ise ateşi, nuru ifade eder. Bütün bu unsurların hava ile etkileşime geçmesi ile de kutsal anadan / ağaçtan doğum gerçekleşir. “Gökyüzü” ve “yeryüzüne” ait kutsallıklarla gerçekleşen bu mitolojik doğum, atalarımızın varoluş mucizesini mitos yasalarıyla ifade eden derinliklere sahiptir.</span></p>
<p><span>Uygurların Göç Destanı’nda Tanrı tarafından kutsanarak gökten gönderilen çocukların doğduğu ağaç, yaz kış yeşil kalan kutsal bir ağaçtır. Bu ağacın, evrenin merkezini sembolize eden kutsal hayat ağacı olduğu âşikârdır. “Yer ve gök yaratıldığı zaman yaratılan hayat ağacı, Türk kültürüne göre meyvesiz, yalnız bir ağaç olup ebedi canlılığın, ölümün ve öldükten sonra yeniden dirilişin sembolüdür. Devlet kuran Türk Kağan soyları, onun üzerinde yaratılmıştır.” (Ergun 2004: 155, 161, 173) Türk mitolojisinde hayat ağacının meyvesiz, yalnız ve sürekli yeşil kalan bir ağaç olarak tasavvur edilmesi, “doğmamış ve doğurmamış Tanrı’nın sonsuzluk ve ebedilik sembolü olmasındandır” (Ergun 2002: 141) O, bütün evrene can veren tek hâkimdir. Bögü Kağan da bu kutsal ağaç vasıtası ile Tanrı tarafından Türk milletinin başına seçilmiş hükümdar, koruyucu ve yol gösterici rehber olarak gönderilmiştir. “Eski çağlarda yeni yurt kurma zamanı ağaç dikilmesi âdeti de ağacın soy koruyucusu olmasını” (Bayat 2007: 184) göstermektedir. Destanda geçen kutsal ağaç, hayata yeniden başlayacak olan toplumun bel kemiğidir. Bir evin direği, anası/atasıdır. Evlatlarını koruyan, besleyen ve şefkatle büyüten ağaç/ana/ata, bir milletin soy ağacını, kendi köklerine tutunarak büyüyecek olan toplumun besleyici, koruyucu ve oluşturucu mekânını sembolize etmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69594" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Tanrı’ya ulaşmanın yolu olan hayat ağacı, “dünya modelinin dikey yapılanmasını simgeleyen, üç dünyayı eksen gibi tutan kutsal merkez”dir. (Bayat 2007: 187) Tanrı elçisi sayılan olağanüstü kahramanları, yeryüzüne ileten ve görevleri bitince yine Tanrı katına gönderen gökyüzü – yeryüzü arasındaki bu kutsal bağ ile aynı zamanda bilincin sürekliliğine akıl, gönül ve bilginin birlikteliğine sahip olunduğu sürece yaşamsal gücün kişinin elinde bulunacağına ve ölümsüz kalacağına işaret edilir.</span></p>
<p><span>Destanın devamı şöyledir: “Beş ayrı çadırda, önlerinde süt dolu emzikler olan çocukları gören bütün boyların beğleri ve halkı, onların önünde saygı ile diz çöktüler, selam verdiler. Beslenip büyütülmeleri için çocukları süt analarına, dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp konuşmağa başlayınca Uygurlar’a ana babalarını sordular. Uygurlar, o iki ağacı gösterdiler. Çocuklar, bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı göstererek, ağaçların karşısında diz çöktüler, yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi: “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar, ana babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız büyük, ününüz sürekli olsun.” (Ögel 1993: 74) Metinden anlaşılacağı gibi gökten, ilâhi bir şekilde ağaç vasıtasıyla yeryüzüne bırakılan çocuklar, bir süre çadırlardaki süt dolu emziklerle olağanüstü kaynaktan beslenmeye devam etmiş ardından süt analarına verilmiştir. Büyüyüp konuşmaya başlayınca da ana-babalarını sormuşlar ve onların önünde saygıyla diz çökmüşlerdir. Kut sahibi kahramanların ana/atası olan ağaç, onları saygısından dolayı kutsamış olup dualarıyla da koruyup kollamaya devam edecektir. Destanda, halkın kağana, kağanın ata/anasına olan bağlılığı, başsız devlet olmayacağı gibi kağanın da soyunu devam ettirebilme şansının, köklere bağlılıkla gerçekleşeceği vurgulanır.</span></p>
<p><span>Destanda geçen kutsal Karakurum dağı, kutsal nehirler ve ağaç, yer-su kategorisindeki koruyucu ruhlar olup ağaç anayı, dağ ise ilk atayı, kutsal vatanı, ata-anayı, ulu anayı sembolize eder. (Bayat 2006: 48, 52-53) Bu kutsal unsurlar, Gök Tanrı Dini’ne bağlı inanışların ve kolektif bilincin üretimleri olarak bir milletin kökensel mitini önceleyen değerlerdir. Göç Destanı’nda geçen dağ motiflerinden peri kızı ve kağanın buluşma yeri olan Ak Dağ’ın, “Bütün korkulardan, tehlikelerden ve paylaşımlardan uzak, huzur dolu, kutsal bir mâbed” Kutluğ Dağ’ın ise “Karakurum’un kudret ve zenginliğini aldığı, iyi talih, saadet getiren dağ” (Çobanoğlu 2007: 137) olarak tanımlanması, destanın amacını belirleyen mitolojik değerlerdir. Ak Dağ ve Kutluğ dağ/kutsal taş, hafızanın, bilincin, yüzyıllık tarihi ve kültürel birikimin birlikteliğine, bölünmezliğine işaret eden bir merkez fonksiyonundadır. Ergenekon Destanı’nda da aynı işlevleri Ergenekon Dağı üstlenir. Destanların başından sonuna kadar yer alan mitolojik ananın tezahürleri, destan ruhunun duyarlılığını okuyucuya iletmek için halk hafızasının seçtiği sembollerdir. Kahramanın kutsal yolculuğunu anlamlandırarak ona yol gösteren bu mitolojik öğeler, her aşamada bir duraklama ve düşünme yeri olarak destana potansiyel bir güç kazandırmaktadır.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nda ağaç ve dağın kutsallığı dışında usikinin de milli birlik ve beraberliğe olan etkisi önemle vurgulanmıştır. “Aylarca ağaç üstünde kalan ışıkla ağacın gövdesi büyüdükçe kabardı, oradan çok güzel müzik nağmeleri gelmeğe başladı.” (Ögel 1993: 74). Ağacın kutsal gövdesinden gelen bu nağmeler, öz değerlerimizin, kökene dönüşün gizemli ve ritmik sesleridir. Bunu, bir ananın yeni doğan çocuğuyla, sevinçlerini, üzüntülerini paylaşırken, diğer taraftan da çocuğuna ilk terbiyesini, milli ve ahlaki değerleri, duyacağı ilk nağmelerle, ninnilerle öğretmesine benzetebiliriz. Anıların, tarihi yaşanmışlıkların, dil, kültür ve inancın birikimiyle bilincin merkezini oluşturan ağaç/ana, evlatlarını ninnilerle büyütürken, merkezden uzaklaşan toplumun can damarlarını yitirerek yok oluşa sürükleneceğini de ritmik bir ahenkle çevresine fısıldamaktadır.</span></p>
<p><span>Destanda, ağaçtan doğan Sonkur Tegin, Kotur Tegin, Tükel Tegin, Or Tegin ve Buku Tegin adlı çocuklardan lider misyonunu, olağanüstü destan kahramanı özelliğini üstlenen en küçük olanıdır. Buku Tegin, gerek güzelliği, gerekse yargı ve zekâ açısından diğer çocuklardan üstün ve sıradışıdır. Çocukların adları da kökensel miti çözümleyen bir anahtar niteliğindedir. “Ateşin prensi, hanenin bekçisi olan, olayla yakından ilişkili tek çocuk, Buku Tegin ondan sonra ise Kotur Tegin ve Or Tegin’dir. Or/ur’dan şişlik ve sıraca kastedilmektedir. Sungur da şahin demektir.” (Roux 2005: 345). Kolektif bilinçdışında, bütün bir toplumu arkasına alan kahramanın Buku Tekin olması, düşünsel deneyimlerin etkileriyle açıklanabilir. Yerleşik hayata geçen ilk toplum olan Uygurların anlatılarındaki bu seçim, değişen zaman ve yaşam şekillerinin etkisiyle birlikte kurgulanan dünya ve çözüm önerilerinin de değişmesine bağlıdır. Hile ile kendisine savaş açan bir toplum ile baş edebilmek için aklı kullanmak gerekir. “Sadece güçlü olmak kahraman olmak için yeterli değildir. Kahraman, klasik insanın tecrübesiyle modern insanın aklî melekesi arasında bir ahenk kurduğu an gerçek kişiliğine kavuşacaktır.” (Özcan 2003: 80). Toplumsalın zihinsel üretimlerinde de epik kahraman Buku Tekin en küçük tohum olup ağabeylerinin eksikliklerini onların tecrübelerinden faydalanarak tamamlayacak ve halkı için en iyisini düşünüp eyleme dönüştürecektir. Bu yüzden halk tasavvurunda en küçük kardeş olarak güzellik, yargı ve zekâ açısından üstün ve sıradışıdır.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nın doğuş mitoslarıyla başlamasına karşılık Ergenekon Destanı, Çinlilerin zengin ve güçlü bir toplum olan Göktürkler’i hile ile yıkma planlarıyla başlar. Bir gün av yerinde, bütün düşman illerinin hanlarıyla Göktürkleri yok etme planları yapan Çinliler, savaşta kaçar görünüp geriye dönerek uyguladıkları hileli savaş taktikleriyle Türkleri bozguna uğratırlar. Aklın ve düşüncenin merkezinden uzaklaşarak öz yurdundan göç etmeye mecbur bırakılan halk, tabiat ananın, kutsal yer-su iyelerinin yardımıyla, varlıklarını büyütecekleri Ergenekon’a doğru yol alır.</span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nı ortak noktada birleştiren dağ/toprak ana sembolünün yanısıra ata/ana yurttan ayrılış/göç ve kimlik arayışı da önemli bir ortak değerdir. Türk halkı, düşman devletler tarafından tarihin her döneminde potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. “Tarih tekerrürden ibarettir!” sözünü bir daha kullanmamak adına Ergenekon ve Göç Destanları, Türk halkının acı tecrübelerinden ders alınması için üretilmiş anlatmalardır. Tarihten destana akan bu duyarlılık, atalarımızın gelecek nesillere bıraktığı paha biçilemeyen miraslarıdır.</span></p>
<p><span>Destanda, Türk halkını yenilgiye uğratacağı düşünülen eksiklikler; bilinçdışının sembolik değerleriyle tamamlanmaya çalışılır. Kutsal Dağ’dan gücünü alarak uzun yıllar devleti yöneten Bügü Kağan, bu gücün farkındalığına, her gece rüyasına gelip “kendisine akıl veren, onu her şeyden haberdar eden, dünyanın bütün dillerini bilen üç karga”, “kutsal taşı koruyabilirse dünyanın efendisi olacağını söyleyen peri kızı veya beyazlara bürünmüş, elinde yada taşı olan ve bu taşı saklarsa dünyanın dört bucağındaki milleti buyruğu altına alacağını müjdeleyen ulu kişi” (Ögel 1993: 75, 86) şeklindeki semboller aracılığıyla vardırılır. Bilinçdışındaki simgelerin görünüm alanı bilinçtir. Nitekim Bügü Kağan, gördüğü rüyalar üzerine kolektif bilinçdışının gizemli şifrelerini çözümleyerek ordularını toplayıp sefere çıkar. Ordu-Balıg, Balasagun kentlerini kurar ve bütün milletleri egemenliği altına alır.</span></p>
<p><span>Destanda geçen karga motifi, mitolojide “insanların akıllılığı, zekâyla ünlü danışmanı ve öğütçüsü konumundadır.” (Yıldırım 2008: 733). “Kırmızı karga güneşin, kara karga Şeytan’ın ve kötülüğün simgesidir.” (Çoruhlu 2002: 153). Kağan’a geleceği gösteren kargalar, bilinçaltındaki gizemli bilgileri gün ışığına çıkarırlar. Millî değerlerin sembolü olan kutsal taşın halka can verdiğini, ona sahip çıkılmazsa bütünlüğün yerini parçalanmışlığın alacağını bildirerek, savaşın ve kötülüğün haberciliğini yaparlar. Destan metinlerinde geçen aksakallı ihtiyar, vezir ve peri kızı da kahramana yol gösteren eyleme geçmesini, değişmesi gerektiğini hatırlatan “Bilincin dikkatini çekmeye çalışan bilinçdışı öğelerinin, arketiplerin sesidir.” (Gökeri 1979: 66)</span></p>
<p><span>Söz konusu semboller içerisinde peri kızının, kağana rüyalar aracılığıyla ulaşması da dikkate değerdir. “Bilinçdışı değerlerin anahtarı bilincin elindedir ve psişik güçler arasındaki güç dengesini vurgulayan da odur.” (Jung 2009: 257) Bu yüzden rüyalar, gizemli kapıların anahtarı gibidir. Rüyanın üç kez tekrarlanması, aynı düşü Bügü Han’ın vezirinin de görmesi, aklın simgesi olan vezirin hakana, iki gece üst üste gördüğü peri kızıyla üçüncü gece Ak Dağ’da buluşmasını söylemesi ve üç karganın kağanı bilgilendirmesi olaylarında görülen üçleme kuralı dikkat çekicidir. Kahramana verilmek istenen mesajın, üç sayısının gizemiyle aktarılmasında, sırasıyla “telkin, libas ve ahadiyyet mertebelerinin” (Çoruhlu 2002: 200) etkisini uyandırarak kahramanı tevhide, tamlığa/“Yüce Birey” vasfına kavuşturmak amacının bulunduğunu söyleyebiliriz. Geleceği görmesi sembol değerlerle açımlanan kağan, milletinin ötekileşmesine/yabancılaşmasına engel olurken, uyandırdığı millî şuurla Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini gerçekleştirecektir. Kahramanın asıl başarısı, bilinçdışı içeriklerin farkındalığı ile başlar. Nitekim Bügü Kağan, bu kutsal rüyanın rehberliğinde seferlere çıkar ve il sınırlarını oldukça genişletir. Öyle ki, destan kahramanı, ayak basılmamış bu yeni coğrafyalar vatan olurken, ileri görüşlü, biz bilinciyle varlığını büyüten, istiklal ve milli bütünlük mesajları veren bilge alp tipi olarak aşama geçirir.</span></p>
<p><span>Geçmişten günümüze toplumların aynı sıklıkla düştüğü hataların en büyüğü, moderniteye teslim olmak, geleneksellikten uzaklaşmaktır. Destan toplumunun yenilgisi de yaşam önceliğini ikinci plana atmasıyla başlar. Kişiyi ötekileştiren, köksüzlüğe sürükleyen bu yaşam tarzı, maddi ve manevi anlamda savaşçı ruhunu terk etme, ait olmadığı toplum hayatını benimseme şeklinde ifade edilebilir. “Ötekileşmenin en trajik boyutu, kişinin kendini var eden değerleri yıkan gücün kendisine dönüşmesidir.” (Korkmaz 2004: 20). Nitekim Göç Destanı’nda, savaş olmasın diye Çin sarayından kız alarak akrabalık kuran Yülün Tigin, kendi başını elleriyle celladına teslim ederek yüzyıllık Çin hayalini gerçekleştirir. Hile ile kandırılmaya çalışılan Türk toplumunun karşılaştığı bu içten yıkma politikası maddeye esir olan insanı özetler.</span></p>
<p><span>Kişiyi yurtsuz/evsiz bırakma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan modern yaşam arzusunun şuursuz yayılımını Martin Heidegger, “Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor.” (Chambers 2005: 9) sözleriyle tanımlar. Destanda, savaşçı ruhunu terk ederek esaret altına giren toplumlar diğerlerini sömürürken, hem doğallığı tahrip etmekte hem de asıl cennetten hızla uzaklaşmaktadır. Evden/ata yurttan göçün en önemli sebebi, öz değerlere sahip çıkamamak, iç/dış çağrılarla veya rüyalarla insan bilincine çıkarılmaya çalışılan sembolleri fark edememektir. Kutsal taşın parçalanmasıyla, evren anaya ihanet eden bir halkın ibret verici öyküsünü anlatan Göç Destanı’nda kutsal dağ/taş, kendisi olmanın, geleneğin, tarih ve kültürün yaşatılmasını sembolize eder. Çinlilerin entrikalarla öz yurdundan kendi yurtlarına götürme iznini aldığı kutsal taşın parçalara ayrılarak yok edilmesi, toplumun bilinç yıkımına uğratılmasıdır. Böylece Çinlilerin medeni yaşam görüntüsü altında özendirmeye çalıştığı yaşam tarzı toplumu, ontolojik anlamda göç ile çökertir.</span></p>
<p><span>Görülmezlikten gelinen bilinçdışının çağrışımları, hatalar zinciriyle göç sürecini hızlandırmıştır. “Hatun Dağı ’ndaki taşı, kendi yurtlarına bir anda götüremeyeceğini anlayan Çinliler, yaktıkları ateşle kızdırdıkları kayayı, sirke dökerek parçalarlar. O günden sonra dağ, taş, kurt, kuş dile gelip acı çığlıklarla ağıt yakar. Sular kurumaya, topraklar yarılmaya başlar. Bügü Kağan’dan sonra gelen kağanlar aniden ölür, devlet başsız kalır.” (Ögel 1993: 82). Uygurlar, “Göç! Göç!” çığlıklarını, “Yer-su”yun bir ilahî buyruğu olarak görüp yurtlarını terk ederler. “Akşamları bu ses kesiliyordu. Bu susuş, konaklamaya işaretti. Sabahları yine “Göç!” sesi başlıyordu. Bu da yürümeyi emrediyordu. Dokuz Oğuzlar bu şekilde “Beş-balık” ülkesine kadar geldiler. Burada “Göç!” sesleri kesin biçimde kesildiği için Yer-su’nun burayı “yer” ve “yurt” olarak benimsediğini anladılar. Bu sebeple bu yeni ülkede yerleştiler.” (Ziya Gökalp 1995: 148). Görülüyor ki yer-su’nun göç çığlıkları, bilinçdışı çağrışımların somut bir ifadesidir. Aklın ve gönlün orta yolundaki bilgi merkezine işaret eden bu bilinçdışı çağrışımlar, bilincin merkezine yaklaştıkça anlamlandırılarak sessizliğin dilinde sezgiyle çözümlenir.</span></p>
<p><span>Vatan/yurt, kişinin kendi öz değerleriyle beslenerek, aynı dili, dini, tarihi, kültürü ve yaşanmışlıkları paylaştığı kendisi gibi olanlarla varlığını özgürce büyütebildiği, güvende olduğunu hissettiği kutsal bir anadır. Yurtsuz/anasız kalan bir milletin sonu, köksüzlük içinde yok oluştur. Göç Destanı’nda yer alan acı çığlıklar, öz değerlerin yitimiyle toplumsalın parçalanmışlığını kutsal dağ-su iyelerinin ve tabiatın somut görselliğine taşırken ata kültünün geleneksel değerlerine karşı çıkan, başına buyruk nesillerin sonunu tablolaştırır. Göç ve Ergenekon Destanı’nda ata yurttan ayrılışın temelinde yatan ortak nokta, düşmanın/Çinlilerin somut görünürlüğü altındaki sebepleri akıl ve mantık yasalarıyla sorgulamamak, saf akıldan uzaklaşmaktır. Bu hatanın bedelini Türk halkı, yüzyıllarca öz yurdundan ayrı, esaret altında yaşayarak ödemiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-58967 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-768x403.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>B – Erginlenme Sürecinde Göç, Kültür ve Kimlik Arayışı</strong></span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nda yer alan ortak sembol varlığı, içerik düzlemlerindeki benzeri yoğun anlatımlara işaret edildiğinin bir ifadesidir. Destanlardaki ortak sembolik değerler, destanı tarihî duyarlılıkta buluşturur. Kimlik arayışı olarak belirtebileceğimiz bu unsur, iki destanın da ana merkezidir. Eliade’ye göre kimlik sorunu, “köklere duyulan özlem”dir (Güvenç 1994: 6).</span></p>
<p><span>Ergenekon ve Göç Destanları’nda yurtlarından ayrılan halk, geçmişin imgeleriyle varlığını büyütür. Ergenekon Destanı’nda, bir milletin değerler dünyasını özgürce gerçekleştireceği ata yurt özlemi demir dağda, erginlenme aşamasının tamamlanmasıyla gerçekleşir. Göç Destanı’nda bir geriye dönüş veya erginlenme aşamasını tamamlama yoktur. Çin toplumunun yaşam şekillerinin benimsenmesiyle töresini, yurdunu kaybeden halk, kendi hâkimiyetleri altındaki Beş Balık şehrine gelip yerleşir.</span></p>
<p><span>“Mekânın insan ruhundaki izdüşümleri, aynı toprakta büyümüş ve kendini onun rüyasına açmış tüm bireyleri ortak nesneler belleğinde bütünleştirir.” (Korkmaz 2008: 31). Ak Dağ, Karakurum, Ergenekon kişisel ve toplumsal anlamda kimlik kazandıran, dönüştüren, bizim sınırlarımızı belirleyen geçmişi yeniden üreten bellek mekânlarıdır. Destanlarda kimlik arayışına yurt olan mekân, evren ana/dağ olarak sembolleştirilir. Ergenekon Destanı’nda yeniden doğuşu sembolize eden mitolojik unsur Ergenekon Dağı’dır. Destandaki kutsal dağ, kahramanların erginlenme sürecinde “mitolojik ana” olarak geçmişi sürekli olarak büyüten yaşam merkezinin kaynağını oluşturur.</span></p>
<p><span>Dağa kaçış/sığınma, yurtsuzluk duygusunun kişinin bilinçaltındaki ana/babaya kaçışının bir ifadesidir. “Dağ üzerinde kurulan kent” de kültür tarihinde pek çok kullanım bulan, çok tanınan bir semboldür. Kent, tam ortasında tanrının algılandığı self (ruhun en iç çekirdeği ve bütünlüğü) bulunan “ruh alanı”nı temsil eder.” (Jung 2009: 233). Nitekim, Çin entrikalarıyla öz yurdundan kovularak evsiz/yurtsuz bırakılan Türk halkı, kolektif bilincin rehberliğinde ilerleyerek kendisini evren ananın emin kucağında bulur. Ergenekon’a gidiş bir tesadüf değildir. Çinlilerin hilesiyle vatanlarına hasret bırakılan Türk halkı, bir nevi doğaüstü bir yolculuğa çıkar. Bu düş yolculuğunda onlara yardım eden içlerindeki sezgi, inanç ve öz değerlerin birikimidir. Tek bir amaç vardır o da,</span></p>
<p><span>Türk soyunu devam ettirmektir. Yaşam enerjilerini soylu topraklara ulaşabilmek amacından alan halk, şuursuzluğunu bilinçli bir yolculuğa dönüştürür. Halk, dar geçitlerden, ayak basılmamış topraklardan geçerek kimsenin varlığından haberdar olmadığı cennet mekâna “selfe” doğru yol alırken bireysel iradelerini ötelerden gelen sesin çağrısıyla biçimlendirerek olgunlaşma süreçlerine destek olacak kutsala ulaşır. Kutsal mekân, Ergenekon’a/dağa tırmanış, bilincin merkezine yapılan yolculuğun sembolik bir ifadesidir.</span></p>
<p><span>Kutsal yer-su ruhları/koruyucu iyeler, halkının kendisine gereken saygıyı göstermemesine rağmen evladına sahip çıkan bir ana gibi onları terk etmez. Milletini bağrına basıp, koruyan, saklayan ve besleyen Ergenekon/tabiat ana, sonsuz bereketiyle yeniden oluşumların eriştirici gücüdür. Bu kutsal dağ, Türk halkı için, geçmişin ezen, yıkan, yok eden hilekâr yaşanmışlıklarından, endişelerinden ve korkularından kurtuluşun sembolüdür.</span></p>
<p><span>Destan toplumunun ruhuna hareket hâkimdir. Eylemsizlik, zamanı geri döndürememek, hataları telafi edememektir. Bu yüzden ana rahminde gelişimini tamamlayan çocuk gibi Börte Çene’nin/Boz Kurt’un önderliğinde Türk halkı da hayallerine kavuşabilmek için Ergenekon’dan çıkış gününü bekler. Kendi toprağında kök salamadıkça gelecek hayali kuramayan halk, varlığını özgürce büyütebildiği topraklara, kutsal yer-su ruhlarına olan borcunu ödeyebilmek için geri dönmek zorundadır. Hafızada biriktirilen düşlerin eyleme dönüştürülme zamanı geldiğinde geçmişteki deneyimleriyle varlığını geleceğe taşır.</span></p>
<p><span>Dört yüz yıllık süreç sonunda hafızalarda sürekli diriltilen ve böylece kutsal amaçlarına merkezi bir güç oluşturan halk, adeta yeniden doğarak ata/ana yurt özlemlerini gerçekleştirmek için yolculuğa çıkar. “Geçmiş’i, şimdi ve gelecek üç boyutu içinde yaşayan insan, geçmişini şimdi’nin bakış açısından bilgi düzleminde kurgulamak-yapılandırmak durumundadır. Şimdi, başka deyişle, geçmiş ile geleceğin bu eklem yeri, geleceği belirlemede en çok etkileyebilirlik ve o ölçüde de sorumluluk üstlenilen zaman boyutudur.” (Soykan 1993: 118). Toplumun şimdideki durağan bekleyişi, zamanda geriye dönüşün güç ve birliğini belirlemek içindir. Ergenekon, yepyeni başlangıçların mitolojik mekânıdır. “Bell Hooks; Tahayyül etmek, gerçekliği dönüştüren süreci başlatmaktır.” diyor. (Chambers 2005: 19). Bu düşünce kervanının, hayati değerleri sorgulamanın temelinde parçalanmışlığı kökende tamamlama arzusu yatmaktadır. Dağa sığınış, ana rahmindeki çocuğun erginlenme sürecini tamamlayarak maceraya atılmasını anımsatır. Bugün, erginlenme sürecini ana rahminde/Ergenekon’da, dört yüz yılda tamamlayan halk, demirden dağı eriterek bütün verimliliğine rağmen zindanda gibi hissettiği günlerine artık son verecektir. Bu uzun süreç içerisinde hafızalara sürekli kazınan “biz”in gelecek hayali, milleti akıl ve gönlün ortak noktasında buluşturmuştur: Atayurt özleminde…</span></p>
<p><span>Ergenekon Destanı’nda Ergenekon Dağı, Göç Destanı’nda Kutluğ Dağ, koruyucu, besleyici ana arketipi olarak karşımıza çıkar. Göktürkler ve Uygurlar döneminde dağlık ve ormanlık bölge olan Ötüken, devletin merkezidir. Türk milletinin “ıduk yer-sub” olarak ifade ettiği kutsal yurt/Ötüken, merkez simgeciliğine göre “Göğün ve yerin temel evi, Gök ile Yer arasındaki temel bağ”dır ki dağ ve ağaç “dünyanın eksenini, evrenin merkezini” (Eliade 1992: 23) sembolize eder.</span></p>
<p><span>Kutsal merkez Ötüken’den sonra geçici yurt olan Ergenekon, evrenin merkezi olmakla birlikte bilincin de merkezidir. Kelime anlamıyla “Ergene sarp yer, kon ise dağ beli, geçit demektir.” (Ögel 1993: 62). Bilinçaltının karanlık ve sarp mekânlarından geçerek bilince ulaşan halk, kalbin merkezi olan Ergenekon Dağı’nı yurt tutar. Karanlık, aktiviteden uzak ve labirent bir mekân olan mağara, kalbi, bilinçdışını simgeleyen farklı bir değişle “balinanın karnı” ya da “rahim imgesi” (Campbell 2000: 107) olarak belirtebileceğimiz içsel dönüşümün yaşandığı bir aydınlanma ve farkındalık yeridir. Mitolojide dağ ve mağara, beraber anılmakta olan eril ve dişil ögelerin, ana ve ata kavramlarının birlikteliğine işaret eder. Valsan, dağ ve mağaranın birbirini tamamlayan simgeselliğini, birbiri içine çizilen iki üçgenden hareketle açıklar ve dağ içindeki mağaranın insan-ı kâmile işaret ettiğini söyler. (Valsan 1995: 112) Ergenekon, esaretten kurtuluş günüdür. Yeryüzünün manevi merkezlerinde “tüm zıtlıkların ortadan kalktığı, ikiliklerin tekliğe dönüşerek mutlak düzenin hâkim olduğu” (Guenon 2001: 59) kutsal mekândır. Öyle ki bu gün, ruhsal/tinsel dönüşümü yaşayarak durağan hayata hareket kazandıran, kökene dönüş hızı veren kahramanın erginlendiği gündür. Dursun Yıldırım’a göre “Atalar Mağarası, bu tarih bilincinin yaşatılması için bugünün tören ve kutlama yeri olmuştur. Bugün Türklerin, Erkin Kün/Özgürlük Günü Bayramı’dır. Türk toplumunda tespit edilen yılbaşı günleri adları şöyle sıralanabilir: Yeni Kün, Yengi Kün, Yeni Yıl, Nevruz/Navrız, Ulustıng Ulı Küni, Ergenekon, Erkin Kün, Özgürlük Günü” (Yıldırım 1998: 147). Ana rahmi görevini gören mağara, evlatlarını büyütüp erginlemelerini sağladıktan sonra onları doğurur. Yenigün, yoktan varolan bir toplumun ilk saf oluş haline dönerek ayakları üzerinde durmayı öğreneceği yeniden doğuş mekânıdır.</span></p>
<p><span>Kutsalın simgesi demir dağdan çıkılacak yolu milletine, yüce birey/bilge demircinin göstermesi bir diğer sembolik değerdir: “Bir yer bilirim, orada demir madeni var, eritir kendimize yol açarız. Yeter ki bu ülkü yüreğimizi, demiri eritecek kadar doldurmuş olsun.” (Çobanoğlu 2007: 32). Demir, eğilip bükülmezliği ile sağlam bir madendir. Fakat ateşle ona istenilen şekil verilebilir. “Ateş, erginleyici bir sınav aracıdır. Temizlenme ve dönüşme aracı” (Eliade 2003: 115) olarak mitsel kökenli destanın anılarını içinde biriktirir. El birliği ile eritilen demir dağdan özgürlüğe çıkış, ruhsal anlamda yeniden doğuşun sembolüdür. Dil, din, tarih ve kültür, bütün bir milletin aklında ve gönlünde dondurulmuş kalıplarından birlik, beraberlik ve inancın ateşiyle eriyerek hızla kökene doğru akar. Kaybedişlerin ve hataların demirden bir dağa sürüklediği yaşam, şimdi onlara ancak birlik ve beraberlik içinde dirliğe ulaşabileceklerini öğretmiştir. Bilincin kendiliğini bulmasında simya işlevini üstlenen kişinin/dış çağrının demirci olma nedenini ise köken mitleri açığa çıkarır. “Demirciler, özel ruhlarca korunurlar. Mitlere göre ateşi bulan, insanlara tarımı, hayvanları evcilleştirmeyi öğreten ilk demircidir. Eğitmen-Demirci, insanı gizleri anlayabilecek hale getirerek Tanrı’nın işini tamamlar ve kusursuzlaştırır.” (Eliade 2003: 87, 100, 103). Bu ifadelerden anlıyoruz ki destan kahramanlarının erginlenmesinde, demirci çeliğe su verir gibi onları yeniden şekillendirendir. Ateşe hükmeden yeraltının/bilinçdışının sahibi demirci, özünden uzaklaşan insanı arındırarak ona hayata yeniden başlama şansı verir. Demirci sayesinde, varoluşun ve dünyevi aydınlamanın farklı mekânlarına doğru yapılan bir yolculuğun hazırlıkları, kökenden kopuşun kaygısını artık sona erdirmiştir.</span></p>
<p><span>Demirin ateşle eritilmesi, dondurulan kutsallığın akışkan hale getirilmesi, göçün eylemsel geri dönüşümünü canlandırır. Bu dağı eriten ateş, Türk birlik ve beraberliğidir. Dört bir tarafı düşmanla çevrilse de içindeki “biz” ateşi ona dokunanları yakıp kül edecek büyük bir ateştir. “Demirden dağ eritilirken genç kızlar şarkılar ve destanlar okumaya, yaşlılarsa gözyaşı içinde dualarla şükürler etmeye başlar.” (Gökdağ-Üçüncü 2007: 68). Okunan destanlar, şarkılar ve dualar bütün bir milleti aynı kaynaktan besleyen değerlerin sese ve söze dönüşmesidir. Toprak/ata yurt özlemi; tarih, kültür, dil, ırk birliği vb. gibi bir milleti millet yapan değerlerin değiştirici ve dönüştürücü sesidir. Kişinin ata/ana yurda dönüş düşüncesini tetikleyen bu aidiyet düşüncesi, sorgulayıcı kimlik arayışı ve mekân fikri, birlik ve beraberliğin mevcudiyetinde dil ile yankılanır. Her yıl 21 Mart günü Türk Dünyası ve Anadolu’da ateş yakılıp üzerinden atlanarak, demir dövülerek Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü kutlanır. “Nevruz’da ateş yakmak bilhassa Asya toplumlarında kült haline geldiğinden olsa gerek, kış boyunca çadırında, yurdunda, otağında mangala hapsettiği ateşi meydana çıkarıp iç mekândan dış mekâna taşınmayı sembolize eder. Bu, ateşin toprağa ve havaya hâkimiyeti gibidir artık.” (Pala 2008: 279) Nevruz Bayramında yapılan kutlamalar, okunan destanlar, mitolojiler ve türküler bir milletin ortak geçmişini hafızalarda güncelleyerek yeniden dirilten kendilik değerlerimizdir.</span></p>
<p><span>Bilinci açılmış olan toplum, aydınlık bir gelecek için liderleri Börte Çene/Bozkurt’un rehberliğinde dirilişin merkezine doğru ilerler. Varoluşsal anlamda varlıklarını büyütecekleri topraklara ulaşma arzusuyla Börte Çene; “Haydin bir bayrak altına!” (Çobanoğlu 2007: 132) diyerek aynı ülküyü paylaşan herkesi “Birlikten kuvvet doğar!” düşüncesiyle bir araya getirir. Emrine uyanları selamlar, bağrına basar, uymayanları kırıp geçirir. Ergenekon’dan çıktıklarında halka rehberlik yapan kahraman Börte Çene ve kutsal kurt, olağanüstü özellikleriyle halkı, bilinmezliklerden kurtaran, ata yurdun yolunu gösteren sembolik anlam değerlerine sahip kahramanlardır. “Böyle tanrı benzeri figürler gerçekte, kişisel egoda bulunmayan gücü sağlayan bütün psikenin sembolik temsilcileridirler. Onların özgün rolleri, kahramanlar mitinin belli başlı işlevinin, yaşamın karşısına çıkaracağı zahmetli görevlere hazırlanması için, bireyin benlik bilincinin -kendi gücünü ve güçsüzlüğünü bilişinin- gelişmesini sağlamaktır.” (Jung 2009: 112). Börteçene/kurt adam, mitolojik dönemin Tanrı tarafından kağana gönderilen olağanüstü yardımcı gücün farklı bir yansımasıdır. “Kurt, Türk mitolojisinde toprağa bağlılığı ve doğaya dönüşümü simgeler. Bu iki varlığın arketipsel karşılığı anne kültürüdür…Toprağa bağlı ve doğal ilk imgedir. Kurtla bütünleşmek var olmak için yeniden doğaya dönmek anlamına gelmektedir.” (Özcan 2012: 32) Kutsal kurt, adı veya varlığıyla esareti, tükenişi ve âcizliği kendisine yediremeyen yoktan varolan soylu bir milletin ilerlemesine dinamizm kazandıracak sonsuz enerji kaynağıdır.</span></p>
<p><span>Bu kutsal yolculukta halka yol gösteren dağ, su iyeleri, göksel rehber demirci, kutsal kurt, mitolojik taş, demir vb. gibi semboller, “göç” sebeplerini açımlayan, kimlik arayışını çözümleyen arketiplerin sesidir. Bu sembollerin farkındalığı, kahramana eşiği geçmesinde yardımcı olan, onu ontolojik anlamda değiştirip dönüştüren dış çağrılardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69596" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>C – Ata/Ana Yurda Dönüş ve Mitolojik Dirilme</strong></span></p>
<p><span>Yurt/ev kavramı, kişinin varlığını dünyanın merkezi haline getiren kutsal bir değerdir. Ontolojik anlamda varlığını, ait olduğu köklerle besleyen kişi, en büyük zaferi ata/ana yurduna tarihi ve kültürel değerleriyle sahip çıkarak kazanır.</span></p>
<p><span>Ergenekon Destanı’nda; “Atalarımızdan dinlerdik, çevresinde yaşadığımız bu illerin ötesinde, bizim asıl yurtlarımız vardır.” (Çobanoğlu 2007: 132) sözlerindeki derin özlem dolu hayaller, Türk halkının geçmişine yeniden sahip çıkabilme rüyasını besler. Çünkü hayaller, geleceğe yön veren güçlü bir kaynaktır. “İnsanın kendisi olabilmesi için, içinde yalnızca kendi sesini, kendi hikâyelerini, kendi düşüncelerini bulması gerekir.” (Pamuk 1996: 396). Varlığını, geçmişine yüzünü dönerek büyüten Türk halkı, Ergenekon Dağı’nda/bilincin merkezinde aydınlanarak çıkmış olduğu bireyleşme yolculuğundan büyük ödüllerle geri döner.</span></p>
<p><span>Ergenekon Dağı, cennet bir mekân olmasına karşılık, sonsuza dek yurt tutulan bir mekân olamaz. Sonsuz yaşam özgürlüğünün sürekliliğini, varoluş duygusunu “vatanında/evinde” yaşamak isteyen halk, zamanda geriye dönüşle “öz”ün kaynağına ulaşır. Kişiyi dünyanın merkezi haline getiren, bilinçaltının sessiz çığlıklarında çalkalanan bu güç, geçmişin yaşanmışlıklarla dolu köklü tarihinde ve kültüründe varlığını büyütmektedir.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nda, Ergenekon’da olduğu gibi bir geriye dönüşten söz edemeyiz. İki destan arasındaki belirgin benzerliklerin yanı sıra onları birbirinden ayıran en önemli fark da buradadır. Ergenekon Destanı’nda, ata/ana yurttan ayrılış, bilincin uyanışıyla sona erer. Güçlenerek geri dönen halk, kaybettiklerini geri almayı arzular. Bu anlamda Ata/Ana yurttan göç ve yurttan ayrılış anlamında göç dikkatlere sunulur. Stuart Hall’un ifadesiyle; “Göç, tek yönlü bir yolculuktur. Geri dönülecek bir “yuva” yoktur.” (Chambers 2005: 19) fakat ayrılış anlamındaki göçte, geçmişe dönüş isteğini besleyen bir umut kamçısı vardır. Ergenekon Destanı’ndaki destan ruhuna hâkim olan hareketlilik, göç olgusuyla milleti, parçadan bütüne taşımıştır.</span></p>
<p><span>Göç bir eylemdir. Destanların ana teması sürekli hareket ve yerinde duramama üzerine kurulmuştur. Ergenekon Destanı’nda alp tipinin ata yurda dönüş isteği, sonsuz özgürlük ve kendilik değerlerine olan bağlılığı onu aktif bir yaşamın merkezine doğru çeker. Böylece savaş ve eylem, kahramanın kutsal amacına hizmet ederek, destan ruhunu besler ve ona engelleri aşma gücü verir. İlk yerleşik Türk devleti olan Uygurların Göç Destanı’nda ise hareketsizliğin/farklı yaşam tarzına özentinin göç olgusunu değiştirdiği, arayış, alplık, savaşma, vb. gibi yaşam şekillerinin yerini alarak destan ruhundan kopuş dikkatlere sunulmuştur.</span></p>
<p><span>Ergenekon ve Göç Destanlarındaki metafiziksel anlamda yaşanan iç göçte, arketiplerin sesiyle doğru yolun gösterilmesi dikkat çekicidir. Ergenekon Destanı’nın aksine Göç Destanı’nda, bilincin uyarılarına rağmen bu sesleri algılayamayarak geleceğini kendi elleriyle yok eden bir halkın hazin sonu söz konusudur. Toplumun, “self’i temsil eden “kutsal taş”tan uzaklaşması, bu sonu hazırlamıştır. “Self, bilinçli kişilikten farklı olan bir içsel yönlendirici etmen olarak tanımlanabilir. Yalnızca kişinin kendi düşlerini denetlemesiyle yakalanabilir.” (Jung 2009: 162). Halk anlatılarında “self’in, genellikle bir değerli taş ya da kristal olarak simgelenme sebebi, “Varlığı, doğadaki saf “kendi oluş”u” (Jung 2009: 209) sembolize etmesindendir. Nitekim destanda, bütün iç ve dış çağrılara rağmen felsefe taşına/“öz”üne sahip çıkamayan, benliğini kaybeden toplumun, bilinçaltının karanlıklarına gömülerek sürekli kaybedişi yaşadığı aktarılır. Geçmiş, şimdi ve geleceğin merkezi konumundaki bu taş parçalanıp götürülürken, bellek mekânlarını unutarak benliğinden uzaklaşan halkın, bilinçdışının karanlık labirentinde kayboluşu hikâye edilir.</span></p>
<p><span>Tarih ve edebiyat, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü gibidir. Yaşanmışlıklar ağıyla örülmüş anlatmaya dayalı türlerin amacı, deneyimlerden faydalanılarak kendilik bilincimizi kurabilmemizdir. Geçmişteki hatalarını sorgulayan bir millet, fantastik fenomenlerin imgeleriyle hayal ettiği gerçeğin ayak izlerini görebilir. Destanlarımızda edebî bir dil ile yaşatılan tarihimiz, zamanın dizginlenemez sürecinde varoluşsal yitimlerimizi bize hatırlatan yaşam kaynağımız ve geçmişin hatalarına baş kaldıran düşünce gücümüzdür. Yaşanılan bütün trajik yazgılar, sahip olduğumuz değerleri besleyen, düşüşü yeniden dirilişe şevklendiren bir kamçı gibidir. Halk hafızasında bilinci hep canlı tutmaya hizmet eden mitosların bu eriştirici ve dönüştürücü gücü, destan metinlerinde okuyucusuna ulaşma imkânı bulan önemli mesajlar içerir. Ergenekon ve Göç Destanları da ruhsal çelişkiler, kimlik arayışı, erginlenme, doğum ve yeniden diriliş temalarını mitolojik simgelerle ele alan, eğitici nitelikli ölümsüz anlatılardır.</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Mitolojiler durağan anlatılar olmayıp aksine anlatıldığı çağda, halk hafızasında yeni imgelerle yeniden üretilirler. Söz konusu anlatıların temelinde, kişinin sürekli olarak kendini sorgulamasını ve tarihi tecrübelerini zihinsel süreçte yaşatarak bugüne taşıyabilmesini sağlama isteği yatmaktadır. Göç ve Ergenekon destanları, Türk milletinin kolektif bilinçdışındaki kahramanlık mitosunun dağ, mağara, ağaç, ateş, demir, bozkurt, vb. gibi motiflerle örüldüğü kökene dönüş mitleridir. Tarihi tecrübelerden ders almayarak özünden uzaklaşan bir toplumun, tükenişi yeniden dirilişe dönüştürme şansı, kökene dönüş ile mümkündür. Kahramanın farkındalığıyla başlayan ve ona “ayrılış-aşama-dönüş”ü yaşatarak erginlenme şansı veren arketipsel dönüşümler akıl, bilgi, sezgi ve iradeden ayrı düşünülemez. Kolektif bilinçdışının üretimlerinde atalarımızın kimlik arayışı, iç dünyalarımızın mağaralarında yakaladığımız dinamizm ve bilinç-bilinçaltı içeriklerin anlamlandırılması ile gerçekleşecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ebru ŞENOCAK</strong></span></a>
</p><p><span>Fırat Üniversitesi, İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü-ELAZIĞ,</span><br>
<span> El-mek: esenocak@firat.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:<br>
</strong>Turkish Studies, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/1 Winter 2013, p.2525-2537, ANKARA-TURKEY</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2006), “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat, Cilt: 12, Sayı: 46, 48­60.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2007), Türk Mitolojik Sistemi I-II, C. 2, İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2000), Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, (çev. Sabri Gürses), İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2003), Yaratıcı Mitoloji/Tanrının Maskeleri, (çev. Kudret Emiroğlu), Ankara: İmge Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ CHAMBERS, Iain (2005), Göç, Kültür, Kimlik, (çev. İsmail Türkmen-Mehmet Beşikçi), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul (2007), Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar (2002), Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ ELIADE, Mircea (1992), İmgeler Simgeler, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin (2002), “Türk Ağaç Kültü İnancının Dede Korkut Hikâyelerindeki Yansımaları”, İslâmiyet Öncesi Türk Destanları”, İstanbul: Ötüken Yayınları, 138-149.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Pervin (2004), Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız – Kemal ÜÇÜNCÜ (2007), Başlangıcından Günümüze Türk Destanları, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKERİ, A.İ. (1979), Arketiplere Dayanan Yeni Bir İnceleme Yönteminin Tanıtılarak Bazı Romans ve Epik Niteliğinde Yapıtlara Uygulanması, Ankara Üniversitesi DTCF. Yayınlanmamış Doktora Tezi.</span></div>
<div><span>♦ GUENON, Rene (2001), Yatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi, (çev. Fevzi Topaçoğlu), İstanbul: İnsan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÜVENÇ, Bozkurt (1994), Türk Kimliği/Kültür Tarihinin Kaynakları, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ JUNG, G. (2009), İnsan ve Sembolleri, (çev. Ali Nahit Babaoğlu), İstanbul: Okyanus Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KORKMAZ, Ramazan (2008), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri,</span></div>
<div><span>♦ Ankara: Grafiker Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaaddin (1993), Türk Mitolojisi I-II, C.I, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık (2003), “Oğuz Kağan Destanı’nın Kahramanlık Mitosu Bakımından Çözümlenmesi”, Milli Folklor, Cilt: 8, Yıl: 15, Sayı: 57, 76-81.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık (2012), “Arketipsel Eleştiri ve Edebiyat”, Bizim Külliye, Sayı: 51, 30-33.</span></div>
<div><span>♦ PALA, İskender (2008), Dört Güzeller/ Toprak, Su, Hava, Ateş, , İstanbul: Kapı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PAMUK, Orhan (1996), Kara Kitap, İstanbul: İletişim Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul (2005), Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, (çev. Aykut Kazancıgil- Lale Arslan), İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SOYKAN, Ömer Naci (1993), Türkiye’den Felsefe Manzaraları 1, İstanbul: İnsancıl Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ VALSAN, Michel (1995), İslâm Mâneviyatı ve Batı, (çev. Işık Ergüden), İstanbul: İnsan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun (1998), Türk Bitiği Araştırma/İnceleme Yazıları, Ankara: Akçağ Yayınları. YILDIRIM, Nimet (2008), Fars Mitolojisi Sözlüğü, İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ZİYA GÖKALP (1995), Türk Medeniyet Tarihi, İstanbul: Toker Yayınları.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Destanlarında İntikam Motifi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-destanlarinda-intikam-motifi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-destanlarinda-intikam-motifi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Destanlarında İntikam Motifi
Destanlar, milletlerin hayatında ve tarihinde çok önemli yere sahip olan eserlerdir. Destanlarda sadece milletlerin tarihi ve kimlik özelliklerini bulmayız; aynı zamanda onların yaşayış biçimleri, kıskançlıkları, ihtirasları, birbirleriyle olan çekişmelerini de görebiliriz. Destanlar tarihî olayların yanında milletlerin yaşam tarzlarını, gelenek-göreneklerini yansıtması açısından da oldukça önemlidir. Destanlar, bir toplumun hayatında önemli rol oynamış kahramanların kültleştirilmeleri ve onlarla […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae5355c9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Destanlarında, İntikam, Motifi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/01/Eski-Turk-Ordusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html">Türk Destanlarında İntikam Motifi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ömer SARAÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Destanlar, milletlerin hayatında ve tarihinde çok önemli yere sahip olan eserlerdir. Destanlarda sadece milletlerin tarihi ve kimlik özelliklerini bulmayız; aynı zamanda onların yaşayış biçimleri, kıskançlıkları, ihtirasları, birbirleriyle olan çekişmelerini de görebiliriz. Destanlar tarihî olayların yanında milletlerin yaşam tarzlarını, gelenek-göreneklerini yansıtması açısından da oldukça önemlidir.</span></p>
<p><span>Destanlar, bir toplumun hayatında önemli rol oynamış kahramanların kültleştirilmeleri ve onlarla ilgili ritüelistik fonksiyonlara haiz, gerçekliğine inanılarak anlatılan anlatılardır. (Çobanoğlu, 2003: 17) Destan, sözlü gelenek ortamında halk diliyle yaratılan, kahramanların olağanüstü maceralarını anlatan ve ezgi eşliğinde söylenen tahkiyeye dayalı uzun şiirlerin genel adıdır. (Oğuz, 2004: 5)</span></p>
<p><span>Destanlardaki kahramanlar ise, Tanrı katından gönderilen, olağanüstü bir şekilde dünyaya gelen ve fiziksel bakımdan tam donanımlı kişilerdir. Bu kahramanlar bir ülküyü gerçekleştirmek, yiğitliğini kanıtlamak ya da intikam almak için bir maceraya girişirler.</span></p>
<p><span>İntikam; kendisine, bulunduğu topluluğa veya benimsediği bir şeye karşı yapılan tecavüze, kötülüğe karşılık verme anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla Türk destanlarında da kahramanlar yapılan kötülüklere karşılık vermekte ve intikam almaktadırlar. Bu intikam alma çoğu zaman farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır: Hile yoluyla, savaşla, şekil değiştirerek, ruhu yer altı dünyasına çekerek, işkenceyle veya din büyüklerinden yardım alarak intikam alma biçimleri bunlardan bazılarıdır.</span></p>
<p><span>Yalnızca destanlarda değil aynı zamanda mitler, efsaneler, masallar ve halk hikâyelerinde de görülen intikam motifi, yapılan haksızlıklara, zulümlere karşılık verme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Destanlarda kahramanların mitolojik varlıklara, yabancı hükümdarlara karşı yaptıkları mücadelelerin yanında kendi halkına eziyet eden beylere karşı yürüttükleri mücadeleler de önemli yer tutmaktadır. Özellikle Köroğlu destanında, halkına zulmeden beylerden intikam almak için birtakım mücadeleler içine giren halk kahramanlarıyla karşılaşmaktayız.</span></p>
<p><span>Ali Berat Alptekin, “Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı” adlı çalışmasında hikâyelerde geçen motifleri tasnif etmiş ve Q maddesini “Mükâfatlar ve Cezalar” olarak belirlemiştir. Öldürerek, intihara sürükleyerek, sürgün ederek ve hapsederek alt başlıklarıyla kahramanların düşmanlarını nasıl cezalandırdığının örneklerini vermiştir. (Alptekin, 1997: 366-368) İntikam motifi, Şakir İbrayev’in “Destanın Yapısı” adlı kitabında “Yurda dönme veya rakip ve kölelerin cezalandırılması” biçiminde ele alınmıştır. (1998: 274)</span></p>
<p><span>Destanlarda kahramanların doğumu ve gelişme evresi hep olağanüstü olmuştur. Daha sonra göstereceği bir kahramanlık sayesinde ad alması (Dirse Han Oğlu Boğaç Han örneğinde olduğu gibi) ile erginleme süreci tamamlanır. Kahramanın evleneceği kişiyi aramaya çıkması da onun birtakım mücadelelere girişeceğinin bir göstergesidir. Ayrıca kahraman, aile fertlerinden birinin kaçırılması veya öldürülmesi sonucu düşmanlarından intikam almak için memleketinden ayrılır.</span></p>
<p><span>Halk arasında en çok bilinen destanlarımızdan olan Köroğlu Destanı’nın kahramanı Ruşen Ali (daha sonra Köroğlu adını alacaktır), haksızlıklara asla boyun eğmeyen, zulme karşı direnen bir kişidir. Amacı düşmanla karşılaşıp onu yenmek ve içinde yetiştiği toplumun acılarına son vermektir. Kahramanımız, destanda babasına yapılan zulme kayıtsız kalmamış ve intikamını almıştır. Köroğlu’nun Zuhuru Kolunda metin şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Ürüşan’a: “Çok hünerli ve değerli bir at bul” emrini verir. Seyis Ürüşan, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Ürüşan’ın gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Ürüşan, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ali’ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Ürüşan, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresiz insanlara yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu der ve kırklara karışır.</span></p>
<p><span>Özbek versiyonunda Goroğlı’nın intikam alışı şöyledir: Goroğlı, Seferbay ve adamları ile tanıştıktan sonra hazırlık yapar ve yiğitleriyle beraber Bedbaht Dağı’nı aşıp Hunhar Şah’ın şehrine saldırır. Kızılbaşların çoğunu öldürüp, mallarını ganimet olarak aldıktan sonra Çambil’e dönerler. Çambil’i mâmur hale getiren Goroğlı orayı bir şehir yapar ve kendisi de Han olur. (Ekici 2004: 135)</span></p>
<p><span>İster Türk dünyası anlatmalarında olsun, ister Türkiye’de anlatılan versiyonlarında olsun destan kahramanı Köroğlu, yapılan zulümlere karşılık vermekte ve babasının intikamını almaktadır.</span></p>
<p><span>Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde de yine babasının intikamını almak için yollara düşen bir oğulla karşılaşmaktayız. ‘İlk av’da kendisini öldürmeye kalkan babanın daha sonra kırk namerdin elinde kâfir illerine götürülürken imdadına yetişen bir oğuldur Boğaç. Bu hikâyede kırk namerde gereken ceza verilirken Boğaç da hem babasının intikamını almış hem de toplum statüsündeki yerini korumuş olur. Destanın özeti şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Bayındır Han hükmettiği halka her sene büyük şölen düzenler. Yine bir sene gelecek konukların üç ayrı çadırda ağırlanmasını emreder. Bunlar Ak, Kızıl ve Kara çadırlardır. Ak çadır oğlan çocuğu olanlara, Kızıl kız çocuğu olanlar için Kara çadır ise hiç çocuğu olmayanlar içindir. Bayındır Han çocuğu olmayanları, üremeyenleri Tanrı’nın lanetledikleri olarak görür. Dirse Han’ın ise çocuğu yoktur yanındaki 40 adamıyla geldiğinde bu davranışı hoş karşılamaz ve hanımına hesap sormaya karar verir. Hanımından hesap sorarken kendini öğüt dinlerken bulur, ama öğüdü de tutar ve büyük yemek düzenler. İnsanlara yardım eder hayır duası alır ve sonunda sağlıklı bir oğlu olur. Oğlan büyür ve Bayındır Han’ın büyük boğasıyla güreşir, kuvvetli yumruğuyla boğayı dizginler ve yener. Şan kazanır Dede Korkut’un iltifatlarına nail olur, babası tarafından da ödüllendirilir. Bunu kıskanan babasının 40 adamı fesatlık düşünürler ve babasını Boğaç Han’a karşı doldururlar. Bir av düzenlerler ve o sırada türlü oyunlarla oğlanı babasına vurdururlar. Boğaç Han mucizevî şekilde annesinin yardımıyla kurtulur, babasına eziyet eden 40 adamı yener ve hem kendisinin hem de babasının intikamını almış olur. (Gökyay 2006: 25-38)</span></p>
<p><span>Çalışmanın mahiyeti ve sınırları açısından tüm destanları ele almak mümkün değildir. Belirlemiş olduğumuz destanlarda intikam almanın bir motif unsuru oluşturduğunu göstermeye çalıştık.</span></p>
<p><span>Destanlarda tespit edebildiğimiz intikam ve intikam alma biçimleri ise şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:</span></p>
<p><span><strong>1. Yeraltına İnerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanı’nın asıl kahramanı Kögüdey Mergen, babasının intikamını almak için yola çıkmıştır ve bu mücadelesinde tek başınadır. Yanında sadece, olağanüstü özelliklere sahip atı vardır. Bu at zaman zaman ona akıl verir ve birçok engeli onun sayesinde aşar. Yeraltına ve gökyüzüne seyahatleri olur. Amacı anne ve babasını ölümden kurtararak onların öcünü almaktır.</span></p>
<p><span>Kahramanın olağan dünyadan olağanüstü tuhaflıkların bölgesine yaptığı yolculuk ve buradaki güçlere karşı kazandığı kesin zaferi, kahramanın benzerleri üzerinde üstünlük sağlayan bir güçle geri dönmesini sağlar. (Campbell, 2000: 41-42)</span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanının kahramanı Kögüdey-Mergen’in Kara-Taacı’dan nasıl intikam aldığı destan metninde şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span><em><span>Muhteşem Kögüdey-Mergen<br>
Erkek ayı gibi böğürüp,<br>
Erlik Bey’in sevimli kızını<br>
Ayağa fırlayıp, yakaladı.<br>
Yeraltına girmek üzere iken,<br>
Güçlü elleriyle onu sıkıca tuttu.<br>
Onu öldürmeye gelen kötü ruhu (şeytanı)<br>
Yerin merkezi olan kara taşa<br>
Kollarından ve bacaklarından gerip,<br>
Dört temrene sıkıca bağlayıp,<br>
Dağ kalenin en ücra köşesinden<br>
Sarı dikenleri kırıp, toplayıp,<br>
Yetmiş çubuklu bir tutam yapıp,<br>
Yedi kemiği çıkana kadar,<br>
Arkasına, sırtına vurdu.<br>
Yetmiş çubuklu o tutamdan<br>
Sadece yedi çubuk kaldı.<br>
Hiç bağırmamış olan Kara-Taacı<br>
Bu kadar işkenceden bağırdı,<br>
Hiç yalvarmamış olan Kara-Taacı<br>
</span></em></span><span><span><em><span>Ölüm korkusundan yalvarmaya başladı.</span></em></span> (Bekki 2007: 556-557)</span></p>
<p><span>Destanlarda sadece kahramanlar değil, onların rakipleri de intikam peşinde koşmaktadırlar. Maaday Kara Destanı’nda Erlik Bey’in kızı intikam için yemin etmiştir:</span></p>
<p><span>Erlik Bey’in kızı reddedilmeyi asla içine sindiremeyerek yedi gün içinde, Kögüdey Mergen’in ruhunu, yanında yeraltına çekmek suretiyle intikamını alacağına yemin ederek yeraltına doğru hızla inmeye başladı. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 96-97)</span></p>
<p><span><strong>2. Elçi Aracılığı ile İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Altay Türkleri arasında görülen ve Türk kozmogonisi olarak da değerlendirilen “Altay Yaratılış Destanı” Tanrı Kayra Han’la Erlik arasındaki mücadeleden bahsetmektedir. Bu mücadelede Tanrı, göğe yükseldikten sonra Erlik’in yaptığı kötü işlere kızarak onu cezalandırmak için Mandeşire’yi gönderir. Bu olay destan metninde şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Tanrı Kayra Han, uçsuz bucaksız sudan başka bir şeyin olmadığı bir yerde yaşıyordu. Tanrı can sıkıntısından kurtulmak için, daha sonra Erlik adını vereceği, Kişi’yi yarattı. Erlik’in yaptığı kötü işlere kızan Tanrı göğün on yedinci katında bir nur âlemi yaratarak oraya çekildi. Erlik’in dünyasını yıkmak için oraya kahraman Mandeşire’yi gönderdi. O, kuvvetli mızrağıyla vurarak, korkunç gök gürültüleri arasında Erlik’in bu dünyasını paramparça etti. Ancak içindeki kötülüğü bir türlü yenemeyen Erlik, yanında kandırdığı kötü ruhlarla beraber, gökle yer arasında bir âlemde, Tanrı Kayra Han’ın insanlarından daha rahat bir yaşam sürmekteydi. Bu durum Kayra Han’ın canını sıktı. Erlik’in kötülük dolu dünyasını yıkmak için oraya, kültür kahramanı Mandeşire’yi gönderdi. O, kuvvetli kargısıyla kötülerin gökyüzüne vurarak şiddetli yıldırımların oluşmasına neden oldu. Korkunç gürültüler arasında kötülerin dünyasını mahvederek onların Kayra Han ile iyi insanlar arasından çekilmesini sağladı. (Gökdağ- Üçüncü, 2007: 38)</span></p>
<p><span>Yukarıdaki destan metninde de görüldüğü gibi Tanrı Kayra Han, kötü huylu Erlik’i cezalandırmak için elçisi Mandeşire’yi göndermekte ve onun vasıtasıyla Erlik’ten intikam almaktadır.</span></p>
<p><span><strong>3. Hile Yoluyla İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Göktürklerle Tatarlar arasında yaşanan ve Göktürklerin mağlubiyetiyle sonuçlanan savaştan bahseden Ergenekon Destanı’nda Tatar hakanı Sevinç Han’ın hile ile Türklerden nasıl öç aldığı destan metninde kısaca şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Savaş, tan yeri ağarırken başladı. Düşman beyleri ilk çarpışmada yenilirmiş gibi mallarını olduğu gibi bırakıp kaçtılar. Aslında büyük birliklerini çevredeki tepelerin eteklerine saklamışlardı. Göktürkler:</span></p>
<p><span>“Bunlar artık yenildi. Vuruşmada güçleri kırıldı. Kaçıyorlar!..” deyip malları toplamak için arkalarından varıp yetiştiler. Göktürkler silahlarını bırakıp malları toplamaya başlayınca kaçan düşman kuvvetleri çevredeki güçlerle beraber hep birlikte Göktürklere saldırdılar. Göktürkler tekrar vuruşmaya başladılarsa da silahlarına davranamadan düşmanlar galip geldi. Bütün askerleri ve ailelerini kılıçtan geçirdiler. Çocuk, yaşlı ve kadın demeden herkesi öldürdüler. Göktürklerin bütün mallarını ve yurtlarını yağmaladılar. Ne varsa talan ettiler. Öyle ki, Göktürk hakanı ve karısı dahi öldürülmüştü. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 65)</span></p>
<p><span><strong>4. Savaşarak İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Kahramanların ya da milletlerin en sık başvurdukları intikam alma şekli olarak savaşmayı görürüz. Özellikle Göktürklerin Ergenekon’dan çıktıktan sonra yaptıkları savaşlar bu durumu desteklemektedir.</span></p>
<p><span>Göktürkler Ergenekon’dan çıktıklarında, Türklerin hakanı Kayan soyundan Börte Çene idi. Börte Çene, bütün illere elçiler göndererek, diğer Türk boylarını kendi bayrağı altına çağırdı. Gelenleri selamlayıp bağırlarına bastılar, gelmeyenlereyse asker çıkarıp diz çöktürdüler. Ata yurtlarına el eline koymadılar. Atalarının düşmanlarından bir bir intikam aldılar. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 68)</span></p>
<p><span><strong>5. Şekil (Don) Değiştirerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Şekil/don değiştirme Türklerin en önemli motiflerinden biridir. Çeşitli kuşların donuna girme, başka bir insanın donuna girme destanlarda sıkça rastlanan bir durumdur. (Ögel, 1995: 248)</span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanı’nda şekil değiştirerek intikam alma biçimine rastlanmaktadır. Destanda en fazla şekil değiştirenler, başkahraman Kögüdey Mergen ve atı ile Erlig Bey’in kızı Abram-Moos Kara-Taacı’dır. (Bekki 2007: 293)</span></p>
<p><span>Destan kahramanı Kögüdey Mergen, Kara Kula ve şaman Todoor’u cezalandırmak ve onlardan intikam almak için sıçan ve ayı şekillerine girer. Destanda bu olay şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Kara Kula, şaman Todoor’u çağırdı. Ancak bu arada türlü büyülerle birçok şekle girebilen Kögüdey Mergen, kül renkli bir sıçan olup, Kara Kula’nın evinde konuşulanları dinlemekteydi. Şaman Tordoor, Kara Kula’ya hastalanmasının sebeplerini anlattı. Kögüdey Mergen ise bu arada birden yine şekil değiştirerek kara iri bir ayı oldu. Birden kükreyip Tordoor’a saldırarak kafasını parçaladı. Ardından Tastarakay kılığından sıyrılıp Kögüdey Mergen kılığına döndü. (Bekki, 2007: 484-486)</span></p>
<p><span>Kögüdey Mergen, bahadır kişiliğini gizlemek için ‘tastarakay’ şekline girerken atı da bir ‘torbok’a<a href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html#_edn1" name="_ednref1">[*]</a> dönüşür. Bu dönüşümler, kahramanın düşman ülkesine tanınmadan girebilmesi amacıyla yapılır. (Bekki, 2007: 293)</span></p>
<p><span>Destanın devamında Kögüdey Mergen, Kara Kula’dan intikamını şöyle almaktadır:</span></p>
<p><span>Kögüdey Mergen, cebinden çıkardığı bıldırcın yavrularından birini ortadan parçaladı. Aniden Kara Kula’nın atı öldü. Kara Kula kendi ruhu ve varlığı olan diğer bıldırcını Kögüdey Mergen’den almak istedi, ancak o, bu bıldırcını da hemen ortadan parçalayarak Kara Kula’ya öldürücü darbeyi vurmuş oldu. Kara Kula korkunç çığlıklar atarak öldü. (Bekki, 2007: 498­491)</span></p>
<p><span>Daha önce de belirttiğimiz gibi destanlarda yalnızca destan kahramanları öç almaz. Kahramanın düşmanı ya da kötü kalpli kişilerin de rakiplerinden intikam alması söz konusudur.</span></p>
<p><span>Yukarıda incelediğimiz Maaday Kara destanında görülen durumun bir benzeri Altın Arığ Destanı’nda karşımıza çıkmaktadır. Maaday Kara’da Kara Kula ve atının yaşam kaynakları bıldırcın yavrularında iken Altın Arığ Destanı’nda guguk kuşlarındadır. Destanda Pora Ninci, Altın Arığ’ı şöyle öldürür:</span></p>
<p><span>Çibetey Han ile tekrar canlanan Hulutay, yıllar sonra memleketlerine döndüler. Ancak Pora Ninci kocasına oğlunun geri dönmediğini, bu şekilde kendisinin asla mutlu olmadığını söyledi. Oğlunun Altın Arığ tarafından öldürüldüğünden şüphelenen kötü kalpli Pora Ninci, öç almak için silkinerek yılan şekline bürünür.</span></p>
<p><span>Pora Ninci, guguk kuşunun başlarından birini kopardı. Böylece Ak Boz öldü ve cesedi kızıl kum haline döndü. Pora Ninci ikinci başı da koparınca, Altın Arığ’ın ak kanı saçılarak öldü. Kemikleriyse beyaz bir kum yığınına dönüştü. Pora Ninci yılan derisine bürünüp canı, uçan halısına binerek uçup gitti. (Çobanoğlu, 2007: 150-152)</span></p>
<p><span><strong>6. Öldürerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda karşımıza çıkan intikam motiflerinden en yaygın olanı öldürerek intikam almadır. Halk hikâyelerinde de sıkça karşımıza çıkan bu durum, destan kahramanının öfkesinin şiddetini göstermesi bakımından da önemlidir. Ak Boz At destanında babasının intikamını almak için Mesem Han’ın karşısına çıkan Hevben, onun boynunu vurarak halkına yapılan zulümlerin karşılığını vermektedir.</span></p>
<p><span>Hevben kimin oğlu olduğunu açıklayarak Mesem Han’ı açıkça karşısına almıştı. Babasının öcünü almak için Mesem Han’ı çarpışmaya davet etti. Mesem Han, bire bir vuruşmayı kabul ederek Hevben’in karşısına çıktı. Yiğitçe bir dövüşten sonra Hevben Mesem Han’ın başını uçurdu. Halka ellerinden alınan malları ve toprakları geri verdi. Halk, evlatlarının ve yoldaşlarının Mesem Han’ın zindanlarında yattığını söyleyerek Hevben’in onları da kurtarmasını istedi. Hevben zindan kapılarını açarak onları da kurtardı. Artık halkın gözüne büyük bir kahraman olmuştu. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 124-125)</span></p>
<p><span>Cengiznâmede’de benzer bir durumla karşılaşmaktayız. Cengiz, kendisine düşmanlık gösteren ve onu kıskandıkları için öldürmeye çalışan kardeşlerini ve onlarla birlikte hareket eden Kongrat Bey’i yurda döndükten sonra kıyımdan geçirir. Fakat onların nesli kesilmesin diye düşmanlarının çocuklarını koruyan Börte Kuçın’ı ise cesaretinden dolayı affeder ve onunla evlenir. (Şişman, 2009: 30)</span></p>
<p><span>Manas Destanı’nda ise, hırsına hâkim olamayan Kanıkey Hatun’un Çakıp Han ve Köböş’ü nasıl öldürdüğünü görürüz:</span></p>
<p><span>Kırk yiğit, inatlarına ve gururlarına yenildiler. Bamat’ın tavsiyesine uyarak Kalmuklara katılmaya karar verdiler. Sonra doğruca Kalmuk ülkesine doğru atlandılar. Semetey, bunların arkasından koşturdu. Bu sırada, eski kinine hâkim olamayan Kanıkey Hatun yanına aldığı yiğitlerle Çakıp Han ile Köböş’ü öldürtmüştü. Abaka’yi ise serbest bıraktı. Çayırdı Hatun’un bu işe şiddetle karşı çıkması üzerine, Kanıkey Hatun onu da öldürttü. Semetey, bu duruma çok üzülmesine rağmen düşman akrabalarından kurtulmuş oldu. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 166)</span></p>
<p><span>Yine Alpamış Destanının kahramanı Alpamış’ın öfkeyle cadı Sürhayil’e saldırmasını ve onu kılıcıyla iki parçaya ayırmasını görürüz:</span></p>
<p><span>Alpamış, zaten yıllarca çektiği cefaların hırsıyla oldukça öfkeliydi ve bir an önce intikamını almak istiyordu. Üzerine gelen, hanının bütün adamlarını öfkeyle bir bir doğradı. Yolda giderken cadı Sürhayil’e rastladı. Cadı, Alpamış’ı görünce ne yapacağını şaşırdı. Adeta nutku durdu, eli ayağı buz kesildi. Alpamış ona “İşte cadı tüm ettiklerinin cezasını çekme zamanın geldi” dedi ve bir kılıç darbesiyle başını iki parçaya ayırdı. Sonra yarık başı alarak götürüp Kalmak Hanının sarayının kapısına astı. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 207)</span></p>
<p><span>Alıp Manaş, karısı Kümüjek Aru’yu geri almak için, Ak Köbön’ün yaptığı düğüne yetişerek garip bir el kılığına girer. Kimsenin kendisini fark etmesine fırsat vermeden kaynını bulur ve onun yardımıyla Kümüjek Aru ile Ak Köbön’ün bulunduğu çadıra girer, Kümüjek Aru’yla konuşur. Ak Köbön, sorulan sorulardan rahatsız olarak Alıp Manaş’ı dışarı atar. Tekrar geri gelen Alıp Manaş, karısının zorla evlendirildiğini ve hala kendisini sevdiğini anlayınca, turna kılığına girip göğe kaçan Ak Köbön’ü yakalar ve oklayarak öldürür. (Ergun, 1998: 230-245)</span></p>
<p><span><strong>7. Din Büyüklerinin Yardımıyla İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda kahramanlar, düşmanla mücadele ederken birtakım güçlerden yardım alırlar. Bazen bir pir, bazen bir evliya, bazen de ruhlar kahramanın imdadına yetişir.</span></p>
<p><span>“Batır, sadece halkın, dinleyicilerin sevdiği biri değildir; ervahlar ve pirlerin de yardımını görür.” (İbrayev, 1998:305) Alpamış Destanında, Cadı Sürhayil kırk yiğitle beraber Alpamış’ı yakmak ister, ancak Şahımerdan Pir’in himmetiyle ona hiçbir şey olmaz.</span></p>
<p><span>Cadı Sürhayil, kırk iki yiğidin kırk birini ateşe verdi ama Şahımerdan Pir’in yardımıyla olsa gerek, Alpamış’a hiçbir şey olmadı. Sabah kale sarayına gelen Kalmak Han’ı, cadı Sürhayil’e çok kızdı. Ona:</span></p>
<p><span>“Saf cadı! Bilmiyor musun ki Alpamış, Şahımerdan Pir tarafından korunmaktadır. Şimdi uyanınca ne yapacak biliyor musun? Eline kılıcını aldığı gibi bizden, yoldaşlarının intikamını alacak. O isterse kılıcıyla Kalmak ilinde bir tek canlı bırakmaz, dedi.” (Gökdağ- Üçüncü, 2007: 203)</span></p>
<p><span><strong>8. Tebdil-i Kıyafetle İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda gördüğümüz bir diğer intikam alma biçimi tebdil-i kıyafetle yapılandır. Destan kahramanı ya bir başka kişiye benzemekte ya da farklı bir kılığa bürünmektedir.</span></p>
<p><span>Dede Korkut Kitabı’nda yer alan “Basatın Tepegöz’ü Öldürmesi” hikâyesinde Basat düşmanı olan Tepegöz’den saklanmak için koyun postuna bürünür. Sonradan Tepegöz’ü öldüreceği zaman kimliğini açıklar. (Ergin, 1997: 205-216) Alpamış Destanı’nda da benzer bir durumla karşılarız:</span></p>
<p><span>Ultanaz, Berçinay’ı kendine almak için toy düzenlemekte idi. Bu sırada Alpamış’ın aklına bir plan geldi. Dedesiyle elbiselerini değiştirdi ve düzenlenen toya, Kultay şeklinde gitti.</span></p>
<p><span>Alpamış elbiselerini çıkarıp, saçını sakalını kesince, artık kimsenin şüphesi kalmadı. Önce oğlunu, eşini, babasını ve kız kardeşini Ultanaz’ın elinden kurtardı. Ultanaz’ı hapsederek değişik azaplara maruz bıraktı. Çok geçmeden de öldürdü. Ultanaz’ın annesi de cezalandırıldı. Oğlunun ölümüne çok içerleyen Badam kadın çok geçmeden fenalaşarak öldü. Alpamış babasına ihanet eden eski adamlarını da unutmadı. Onları da bir bir sorguya çekerek, kimini hapsetti, kimini sürgüne gönderdi, kimini de öldürttü. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 209-210)</span></p>
<p><span><strong>9. Beddua Etmek Suretiyle İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Fantastik masallarda kahraman her zorluğu yener ve masalın sonunda düşmanlarından intikamını alır. Eski destanlarda bu durum, destan kahramanının her zaman istediği gibi gerçekleşmemektedir.</span></p>
<p><span>Kocacaş destanında insanoğlu ile tabiat güçlerinin mücadelesi görülür. Ayrıca destan kahramanı, Kutsal Keçi’nin lanetine uğramış ve bir dağın zirvesinde ölmüştür. Burada destan kahramanının değil de destanda geçen bir varlığın intikamı söz konusudur. Destan kahramanı Kutay, Kutsal Keçi’yi avlayarak saygı görecek, toplumsal hiyerarşide kendisine yer bulacaktır. Bu yönüyle öç alma, bir erginleme ritüeli gibidir. Kutay ile keçi arasındaki olay şöyle gerçekleşir:</span></p>
<p><span>Keçi kendi kendine söylenip:</span></p>
<p><span>“Çoluğumu, çocuğumu, eşimi öldürdün. Beni de öldürmek için uğraşıp aylardır peşimden geliyorsun avcı. İnşallah üzerinde durduğun kayada hapis kalırsın. Kıtay yurduna geri dönemeyesin,” dedi</span></p>
<p><span>Keçinin duası, tanrı katında makbul oldu. O sırada Tanrı’nın kudretiyle Kocacaş’ın üzerinde durduğu kaya, sisler içinde göğe doğru yükseldi ve diğer kaya parçalarıyla bağlantısı kesildi. Bu sırada Kocacaş okunu hazırlayarak keçiye doğru hedefledi ve hızla fırlattı. Keçi seri bir hareketle yana kaçtı ancak okun bacağına isabet etmesini engelleyemedi. Bunun üzerine geri gelen keçi, bedduasını tamamladı. “O kaya üzerinde ölüp kalasın” diyerek geri dönüp yoluna devam etti. Kocacaş kayanın üzerinde mahsur kaldı. (Köse, 1996: 317-408)</span></p>
<p><span>Destanda kendisine kutsiyet kazandırılan keçinin bedduası sonucu Kocacaş, kayanın üzerinde mahsur kalır ve kaçınılmaz son gerçekleşir.</span></p>
<p><span><strong>10. İşkenceyle İntikam Alma</strong></span></p>
<p><span>Destan kahramanı Er Samır, karısına yapılan işkencelerin öcünü misliyle karşılık vererek almaktadır.</span></p>
<p><span>Er Samır, Sarı Koron’un az ötesinde karısı Altın Tana’nın işkenceden bitap düştüğünü görünce, öfkeden çıldıracak bir hale geldi. Hemen Sarı Koron’a saldırıp kamçılayarak, Erlik Bey’in at direğinden baş aşağı astı. Kadın buna rağmen ölmeyince Er Samır, kuzgun ve saksağan gibi öterek bu ikisini çağırdı. Sarı Koron’un etlerini gagalayıp kemikleri oydular. (Dilek, 2002: 72-74)</span></p>
<p><span>Yine aynı destanda Er Samır, Kara Bökö’den intikamını şöyle alır:</span></p>
<p><em><span>Omurga kemiğini parçalayıp,<br>
Kemiklerinin hepsini kesti.<br>
Kara Bökö dayanamayıp<br>
Ahlayıp, inleyerek ona dedi ki:<br>
Paçamda bıçak var,<br>
Hemen al, dedi.<br>
Onu işiten Er Samır<br>
Kara Bökö’nün paçasından<br>
Kara çelikten bıçağı alıp,<br>
Kara kanını döküverdi.<br>
Birçok kemiğini kesip, parçaladı.<br>
</span></em><span><em><span>Kara Bökö ölüverdi.</span></em> (Dilek, 2002: 81)</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Destanlar, milletlerin hayatında önemli yer tutan eserlerdir. Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahip kişilerdir.Tanrı katından gönderildiğine inanılan bu kahramanlar, bir ülküyü gerçekleştirmek ya da halka veya kişilere yapılan zulmün intikamını almak için çeşitli mücadelelere girişirler. Bu mücadele aslında bir nevi kahramanın kendisini ispatlaması ve halkın güvenini kazanması olarak da değerlendirilebilir. Bu yönüyle intikam alma motifi işlevsellik arz eder ve erginlenme sürecinin bir parçasıdır. Destan kahramanlarının düşmanlarından ya da düşman olarak gördüğü varlıklardan intikam alma biçimleri destanlara göre farklılık göstermektedir. Kısaca, değişmeyen bu işlevin bağlamı değişebilir.</span></p>
<p><span>Çalışmamızda ele aldığımız destanlarda görüldüğü üzere, destan kahramanları yapılan haksızlıklara ya da zulümlere kayıtsız kalmamakta ve düşmanlarını bir şekilde cezalandırmaktadırlar. Genel olarak destanlarda kahramanlar benzer şekillerde ortaya çıkmakta ve bir yakınına veya halkına yapılan eziyetlerin karşılığını vermektedir. Bu durum toplum duyarlılığının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Destanlarda, yapılan kötülük asla cezasız kalmaz gerçeğinin altı bir kez daha çizilir.</span></p>
<p><span>İncelediğimiz destanlarda kahramanların olay örgüsü içerisinde hep bir düşmanla/rakiple karşı karşıya gelmesi söz konusudur. Yaptığımız bu çalışmada destanlarda intikam motifinin yer aldığını ve sıklıkla kullanıldığını söylemek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ömer SARAÇ</strong></span></a>
</p><p><span> 23 Nisan Ortaokulu, İlkadım/Samsun. E-mail: <a href="mailto:omersarac57@hotmail.com">omersarac57@hotmail.com</a></span></p>
<p><span><strong><u>Kaynak: </u></strong>DEDE KORKUT Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, Cilt: 3 Sayı: 5</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALPTEKİN, Ali Berat (1997) Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BEKKİ , Selahaddin (2007) Maaday-Kara Destanı, Elazığ: Manas Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2000) Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (çev. Sabri Gürses), İstanbul: Kabalcı Yayınları</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul (2003) Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ DİLEK, İbrahim (2002) Altay Destanları-I, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ EKİCİ, Metin (2004) Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Muharrem (1997) Dede Korkut Kitabı-I, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin. (1998 Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı: Alıp Manaş, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız ve Üçüncü, Kemal (2007) Başlangıçtan Günümüze Türk Destanları, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKYAY, Orhan Şaik (2006) Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İBRAYEV, Şakir, (1998) Destanın Yapısı, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KÖSE, Nesrin (1996) Kocacaş Destanı, Ankara: Milli Folklor Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ OĞUZ, M. Öcal (2003) “Destan Tanımı ve Eski Türk Destanları”, Milli Folklor, S: 62, Ankara</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin (1995) Türk Mitolojisi, C. II, Ankara: TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ŞİŞMAN, Bekir (2009) Cengiznâme Samsun: Etüt Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html#_ednref1" name="_edn1"><strong>[*]</strong></a> Torbok: İki yaşındaki tosun demektir. Altay Türklerinde olumsuz tipler alaycı bir tarzda böyle adlandırılır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>